İndir - Ayrıntı Dergisi

Yorumlar

Transkript

İndir - Ayrıntı Dergisi
L
I
D
A
C
BÖLGENİN AĞASI
Mehmet Cadıl: “1947 yılında Antalya Korkuteli’nde doğdum. 5
kız kardeşim var. Babamın lakabı Yörük Süllü’dür. İlkokulda her
zaman sınıfın en sonunda oturuyordum, üstüm başım çok rezil bir
haldeydi. Başta ana yok baba yok, doğru dürüst yıkanma yok. Yakamın
simsiyah olduğunu biliyorum. Tabi o yıllarda hep kınanan, hep
dışlanan biriydim. Ezik büyüdüm. O yıllarda bütün hayalim para
kazanmaktı. Simitleri sattığım tepsinin üstüne, simidin susamları
dökülürdü, ben o susamları yiyerek simidin tadını alıyordum. Açlığın ne
demek olduğunu çok iyi bilirim. Çünkü ben çoğu simidi suda ıslatıp,
yediğimi hatırlıyorum. Yanında peynir- ekmek mi; ne peynir ekmeği,
zeytin yok, peynir yok. Zaten simit parasını zor buluyorduk. O simidi
koklayarak, kokusunu alarak açlığımı giderdiğimi unutmuyorum.
Emanet paralarla açtığım ilk dükkânımda çok zorluklar çektim.
Ama 3- 5 ay sonra; dükkânın yanında bir oda var, o odada yatıp
kalkıyoruz, pencerelerine naylon çektik, pencere yok, o soğuğu siz hesap
edin. 1964 yılının ikinci ayında Ziraat Bankasına gittim, müdürüne
dedim ki “500 lira bozuk param var ben bu parayı bütünleştirmek
istiyorum.” O zamanda kağıt mor 500’lük Bucak’ta, Burdur’da
bulunmaz, ağada beyde olurdu. Müdür 1,5 ay sonra Merkez
Bankasından getirttiğini haber verdi. Bugünlerde ‘Babama acaba niye
o mor 500’ü verdim’ diye kendime soruyorum. Üniversitelerde konferans verdiğim gençlere de aynı soruyu sordum.
Antalya’da geçen yıl, yılın işadamı ödülünü aldım. ANSİAD’dan
firma bazında iki tane ödül alan tek kişiyim.
ABSTRACT: Mehmet Cadıl reports ‘I was born in 1947 in
Korkuteli ,Antalya. I have 5 sisters. The nickname of my father is Yörük
Süllü. I was always at the back row of the class in the primary school,
my clothes were miserable. No mum, no dad, no bathing opportunities.
I remember my collar was almost black. Obviously I was always the one
who lashed and excluded, so I was a poor boy. At those years all my
dreams were to earn money. Simitleri sattığım tepsinin üstüne, simidin
susamları dökülürdü, ben o susamları yiyerek simidin tadını alıyordum.
Açlığın ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Çünkü ben çoğu simidi suda
ıslatıp, yediğimi hatırlıyorum. Yanında peynir- ekmek mi; ne peynir
ekmeği, zeytin yok, peynir yok. Zaten simit parasını zor buluyorduk. I
never forget that I lessened my hunger with the smell of Turkish Bagel.
I had great struggles at my first shop which is financed by
borrowed money, still a few months later we lived in a room next to the
shop; there were not any windows so we covered them by nylons, think
about what a cold. In 1964, in February I went to Ziraat Bank and I
asked the manager to give change for 500 TL. In those days, purple 500
bank notes can be found neither in Burdur nor in Bucak just at notable
men. The manager brought the banknote 1,5 months later from the
Central Bank. Nowadays I ask myself why I gave that banknote to my
father. I have asked the same question to the youth when I lecture at the
universities.
Last year I was awarded the businessman of the year in Antalya. I
am the only one who received two awards as a company by ANSİAD.’
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 3
Yıllar önce Burdur’a ilk geldiğim zamanlarda Burdur’u ve bölgesini tanımak için, ilçe ilçe
ziyaretlerde bulunmuştum.
Bucak ilçesi personelinden bilgi alırken
Sayın Cadıl’ın ismi sık sık kullanılıyordu.
Personelimin ağzından Sayın Cadıl’ın ‘ağa’
niteliğinde benzetmeler kullanılması beni çok
şaşırtmıştı. Bunu yıllar sonra da Sayın Cadıl’ın
Kırkpınar ağası olarak tasdiklemesi tatlı bir
tesadüftür.
Bucak demek Cadıl demektir. Çünkü
Bucaklı birçok insan Cadıl’ın mutlaka ekmeğini
yemiştir. Dikkatimi çeken en büyük unsurlardan
biride budur. Yıllarca ekmeğini yediğiniz yerde
mutlaka yanlışlıklar görülür. Fakat ne ilginçtir ki
Sayın Cadıl hakkında bu yanlışlardan hiç
bahsedilmiyor. Kiminle bu konu hakkında
konuşsam ‘bize kapısını açtı’ diyerek yüzlerinde
sadece tatlı bir tebessüm oluşuyor.
Toplum
olarak
varlıklı
bir
insan
gördüğümüzde mutlaka yaftayı yapıştırırız.
Gömü buldu, kaçakçılık yaptı, birisini dolandırdı
gibi. Bana göre her başarılı iş adamının ve
işverenin geçmişi, okullarda ders verilebilir
niteliktedir. Dünya çapında baktığımızda Bill
Gates, Steve Jobs; bizim Burdur’umuzun Bucak
İlçesinde de Sayın Cadıl. Yoksulluktan ‘Yörük
Sülünün Oğlu’ diye anılırken, bölgenin Cadıl
Ağası nasıl oldu?
Yüzlerce insanın ekmek kapısı olan Sayın
Cadıl’ın
ve
bu
ekmek
kapısının
nasıl
kurulduğunun tatlı fakat bir o kadar zahmetli
hikâyesi…
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 4
BEKTAŞ: AĞAÇ YAŞ İKEN EĞİLİR
DERLER, ÇOCUKKEN NELER YAŞADINIZ, BİZE
ÇOCUKLUK YILLARINIZI ANLATIR MISINIZ?
CADIL:
1947
Antalya,
Korkuteli
doğumluyum. Bir anne babadan 5 kız, 1 oğlanız.
Annem 36 yaşında ölmüş; o zaman ben daha 6
yaşındaydım. Tabi babam o yıllarda 5 sefer üstü
üstüne evlenmiş. Ama çok rezil bir hayattan
geliyoruz. Mücadele yok, para yok, fakirlik diz
boyu. Tabi hayat böyle devam etmedi. Ben
ilkokula yazıldım, o yıllarda annemin vefat
etmesiyle okula gidemedim ve devamsızlıktan
okulda kaldım. İlkokulu 6 yılda bitirdim. Okulu
bitiriş tarihim 1960 yılı. 1959- 1960 yıllarımda 4
ve 5. sınıfım o yıllarda hiç iyi ile geçmedim. Hep
orta ile geçtim. Her zaman sınıfın en sonunda
oturuyordum, üstüm başım çok rezil bir
haldeydi. Sosyete çocukları, bir hakimin kızı
bana diyor ki ‘Pis, Yörük bunlar’, dediği doğru.
Başta ana yok baba yok, doğru dürüst yıkanma
yok. Yakamın simsiyah olduğunu biliyorum.
Tabi o yıllarda hep kınanan, hep dışlanan
biriydim. Ezik büyüdüm.Ben üniversitelerde
bazen seminer veriyorum ve o seminerlerde
‘olacak çocuk küçüklükten belli olur’ diyorum.
Allah o günlerde bana öyle bir yetenek vermiş.
Babam 5 tane kız oldu, Oğlan olmuyor diye bir
kere daha evlenmiş. Benden 2 ay önce doğan
öbür biraderim var; o oluyor ve iki ay sonra ben
de oğlan oluyorum. Oğlan doğunca babam
annemi, biraz dışlamış. Eskiden, biliyorsunuz bir
sülalede oğlan olmak bir ayrıcalıkmış.
Herkesin; hele babam koca bıyıklı ve namı
olan birisi için. Tabi o yıllarda bütün hayalim
para kazanmaktı. Simitleri sattığım tepsinin
üstüne, simidin susamları dökülürdü, ben o
susamları yiyerek simidin tadını alıyordum. Bir
tane simit yesem, kazancım 40 kuruşa düşecek
ve 1 liradan, 10 kuruş eksilecekti. Babama her
gün 1 lira vermek zorundaydım. Süllü’nün oğlu
babasına her gün 1 lira verirmiş’ deniyordu.
Babam çok kalıplı, iri yarı bir adamdı ama iş
yoktu. Babam kök kazacak, satacak ama o
yıllarda çarşıda odun alacak kaç tane memur
var? Onun için hayat zorla geçti.
BEKTAŞ: HAYATA NASIL ATILDINIZ.
HANGİ ZORLUKLARLA KARŞILAŞTINIZ?
CADIL: Okul 1960 yılında bitti. Dayımın
oğlu akü tamircisi idi. Ben de akü tamircisi
olacaktım. Babamın beni pek gönderesi yoktu.
Hiç unutmuyorum; bana ‘Oğlum para yok ki
seni nasıl göndereyim?’ dedi. Babam beni iyi
kötü idare etti. Benim büyüğüm, ablam
öğretmendi, babamı o ikna etti. Ve beni Antalya
Şarampoldeki sanayiye çıraklığa götürdü. Oraya
ben, küçük bir döşek, bir yastık ve bir de
yorganla gittim. Babam beni dayımın oğluna
teslim etti. O anda unutmuyorum, babam bana
7,5 lira verdi. Bir 5 lira, bir de 2,5 lira kâğıt para.
2,5 lirasını kendi aldı, çünkü geri dönecek parası
yoktu.
O yıllarda dayımın oğlanları bize sabah 50
kuruş, öğleyin 50 kuruş, bide akşam 50 kuruş
veriyordu. Ekmek; 25’e peynir 25’e öyle
karnımızı doyuruyorduk. Akşam çalışırsak, geç
kalırsak, ekmek kalmazsa Şarampoldeki bir
simitçi fırını vardı, bayat simit bulursak, sevinirdik. Ben çok aç yattığımı biliyorum. Simidin
tanesi 10 kuruştu; biz bayat olmasını, bayat
kalmasını isterdik çünkü bayat olunca iki
tanesini 10 kuruşa alıyorduk. Bayat olduğunda
daha hesaplı idi. Bizim için bayat olması önemli
değildi çünkü ben çoğu simidi suda ıslatıp,
yediğimi hatırlıyorum. Yanında peynir- ekmek
mi; ne peynir ekmeği, zeytin yok, peynir yok.
Zaten simide para bulamıyorduk.
AÇLIĞIN NE OLDUĞUNU ÇOK İYİ
BİLİRİM
Açlığın ne olduğunu çok iyi bilirim. O
simidi koklayarak, kokusunu alarak açlığımı
giderdiğimi unutmuyorum çünkü yesem 10
kuruş gidecekti. O simidi kokarak nefsimi böyle
körelttiğimi biliyorum. El gibi yiyebilir miydim,
evet yerdim ama yeseydim 10 kuruş eksilirdi.
Babama bütün 1 Lira veremezdim. Benim
bütün idealim buydu.
3 yıl geçti. Ben bu anımı konferanslarda da
anlatıyorum: Herkese bir postacı mektup verir,
ama o mektuba hazır olmak lazım. İçinden ne
çıkacaksa şansına. O zaman kamyoncular vardı,
30 kadar. Ama kasalarında da “Bucaklılar” diye
yazıyordu. 1962’de Bucak’ın ticaret olarak
gelişeceği bu kamyonlara yazılan Bucaklılar
yazısından belli idi. Mesela; Dereköylü
Mehmet’in Volvo kamyonu vardı, buradan Terzi
Bekir’in kamyonlarının kasasında da boydan
boya Bucaklılar yazıyordu. Bu Bucak için
reklamdı. İşte Bucaklıları ön plana çıkartan bu
reklamdı.
Uğurlu köyünden Tuncay diye bir arkadaş
var; Mehmet Ateş diye başka bir arkadaşımız
var. O şoför. Biz de onun aküsünü tamir
ediyoruz. Eskiden, göğüs matkabının ucundaki
20 milimetreyle kurşunu deliyorduk. Atom Ali
lakaplı ustaya Uğurlu Köyü şoför Tuncay dedi ki
arkadaşım ‘şoförlükle adam olunmayacak;
Bucak gelişiyor, bir akücü kalfası kandırıp
Bucak’a gitmeli. Bucak’a akü tamircisi açsam
bundan iyi olur’ dedi. Burada kurşunu delerken,
hemen kafama dank etti. ‘Ben kalfa oluyorum’
dedim. Benim önümdeki kalfa çıkınca iş bana
kaldı, ben de önümdeki her işi kısa zamanda
yapardım. 3 yıl çıraklık yapmıştım. Kendi
kendime dedim ki ‘Mehmet Cadıl, Bucak’a
gidiyorsun, oraya dükkân açıyorsun.’ İşte postacı
herkese bir mektup getirir mi, getirir; ben o
anda kalfa olmasaydım o mektup benim işime
yaramayacaktı. Herkese soruyorum, ‘Bucak’a
dükkân açsak olur mu?’ diye etüt ediyorum.
Herkes de gelmemi ve Bucak’ta akücü
olmadığını söylüyor.
Bakınız, bir yatırım
yapacağım, araştırma yapıyorum. Bir güz günü
babama ‘Ben çıkıyorum.’ dedim. Babam para mı
var, pul mu var; ‘Sana dört tekerli bir at arabası
alayım, bahçelerden elma çek, sandıklarla çek,
parayı kazan.’ dedi.
Ablamın
öğretmen
olduğunu
söylemiştim; 500 lira ablam, 1.000 lira da
Mustafa Avcı isminde okul müdürü vardı, ondan
3 aylık ödünç para aldım. 1500 TL para ile
dükkân açtım. Babam da yok, olsa babam para
verecek. Açtığım dükkânda iyi kötü bir masa, bir
çingen körüğü vardı. 1963’ün 10. ayında iyi
kötü bir tamirci dükkânı açtım Bucak’a. 2 gün
sonra, Yaşar Sarı’nın bir pikabı vardı, o pikabın
aküsünü tamir ettik ve bir 20 lira aldık. O 20 lirayı
alınca sanki dünyalar bizim oldu, çok sevindik.
İki üç gün daha geçti ve bir baktık bu iş olacak.
Ama 3- 5 ay sonra; dükkânın yanında bir oda var,
o odada yatıp kalkıyoruz, pencerelerine naylon
çektik, pencere yok, o soğuğu hesap edin;
Karayvatlar Mahallesinden Alaaddin Mahallesine rüzgâr gelir, o soğuk insanın ciğerini deler.
Babam, ablamın ona verdiği paradan 140
lirasını bana verdi, 10 lirasını kendine aldı ve biz
de babama bir takım elbise aldık. 1964 yılının
ikinci ayında Ziraat Bankasına gittim, müdürüne
dedim ki 500 lira bozuk param var ben bu parayı
bütünleştirmek
istiyorum.
Müdür
ne
yapacağımı sordu ben de babama vereceğimi
söyledim. Müdür, 500 liranın Bucak’ta
olmadığını, Merkez Bankasından da birkaç ayda
ancak gelebileceğini söyledi. Parayı verdim, bir
buçuk ay sonra Ziraat Bankası müdürü paramın
geldiğini bana haber verdi. Bu parayı aldık,
cebimize soktuk. Ben, bankaya bir dünya para
vermiştim, müdür bana bir tane para verdi. Ben
tabi o beş yüzün ne demek olduğunu bilmiyordum. Bunu götürdüm, Yörük Süllü’ye verdim.
Babama Yörük Süllü derler. Babam o paraya
evire çevire baktı. Öyle bakıyor ki, ‘Oğlum bu
nedir? ’dedi, ‘Bu beş yüz liraymış baba. ’dedim.
Bana ‘Bu parayı sakın ola ki bir yerlerden
çalmadın değil mi ’dedi, bende ‘Yok baba
kendim
kazandım,
bankaya
gittim
bütünleştirdim. İstersen bankanın müdürüne
sor’ dedim. Babam şaşırmıştı, bu kadar kısa
zamanda bu kadar iş olmaz dedi. O zamanlarda
herkeste olmaz. Ağada beyde olur sadece o
mor 500’lük. O an babam belki de dünyanın en
mutlu insanı oldu.
Bugünlerde ‘Babama acaba niye o mor
500’ü verdim’ diye kendime soruyorum. Üniversitelerde konferans verdiğim gençlere de aynı
soruyu sordum. ‘Ben o dönem acaba neden o
mor 500’lüğü babama vermiştim?’ 17 yaşında o
parayı vermek; belki de dayımın oğullarının
çekememezliği idi.
Daha yetişkin olmadığımı ve ayrı işyeri
çalıştıramayacağımı söylerlerdi.
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 5
Tabi o yıllarda dayım bizden daha varlıklı
idi. Tabi boyum da kısa idi ve benim böyle bir
şey yapamayacağımı söylediler. Az önceki
sorunun cevabı; o yıllarda anlattığım bu durumlar beni hırslandırdı veya kendimi kanıtlamak
istedim. Dayımın benden biraz büyük kızı vardı,
belki de ona ispatlamak için idi o yıllarda.
Kısacası babama o mor 500 lirayı vermemim o
yıllarda pek çok sebebi olduğuna yorumluyorum. Sonraki günlerde oralara gittiğimde şu
cümleleri duydum: “Süllü’nün oğlu var ya, bacak
kadar şey, babasına mor 500’lük kazanmış
vermiş.” Merhum Kara Veli’nin oğlanları vardı,
askerden gelmişlerdi, onlara “Siz eşek
kadarsınız, askerden de geldiniz ama bak
Süllü’nün oğlan para kazanmış.” dedi. Benim
parayı vermemden sonra mahallemizde “Oğlun
olsun ama Yörük Süllü’nün oğlu gibi olsun.”
denilmeye başlandı.
ÖKÜZLE ÇİFT SÜRMEDE HERKESLE
YARIŞIRIM
Korkuteli’ne gittiğimde de bahçeler
sulanacaksa sular, ekin varsa biçerdim çünkü
babam kanun gibi söylerdi ve sabaha kadar ben
sulardım. Ben burada işverenim, babama para
veriyorum ama Korkuteli’ne gittiğimde acıma
olmazdı ve bahçeleri sulardım. Ayrıca ben,
öküzle en güzel çifti de sürerim. Bugün hem de
ödüllü olmak şartıyla istediğiniz kişiyle yarışırım.
Buğday tarlasında da elimle buğday biçerim.
İstediğiniz yoncayı kavrama ile biçerim. Çifti de
iyi yaparım. Çünkü rahmetli babam çok disiplinli
biri idi ve çift sürerken ‘Adam gibi sür, çizi öküz
sidiği oluyor!’ derdi. Ancak bakınız, eğer ki
babam “Boş ver ya, çocuk arada yetişsin.”
deseydi ben böyle olabilir miydim? Buradan,
derginizin okuyucularına da şu mesajı vermek
istiyorum: “Çocuğunuzu çok seviyorsanız ve
disiplinsiz yetiştiriyorsanız, Yörük Süllü’nün oğlu
gibi olamaz.” Ben babama para veriyorken,
evimizin bütün ihtiyaçlarını gideriyorken beni
hiç el üstünde tutmadı. Disiplinlerinden hiç
taviz vermedi. Korkuteli’nde su sırası geldiyse
Mehmet Cadıl, gidip su sulamak zorunda
olurdu. Onlarca akü fabrikam olsa bile yeri
geldiği için söylüyorum, su sırası geldiyse gider
sulardım. Neden, çünkü beni yetiştirmiş. O
günlerde belki babama kızmışımdır ama bugün
bakıyorum ki babam beni her dalda yetiştirmiş.
Ben köy işlerinde her konuda ve iş yerimde her
dalda ustayım. Her dalda patronum. Tarihte
gözümden kaçan hiçbir şey olacağına
inanmıyorum.
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 6
BEKTAŞ: BU SÜREÇTEN SONRA
MEHMET CADIL İSMİ NASIL OLUŞTU, NASIL
BÜYÜDÜ?
CADIL: 1963 ile 1970 yılları arasında
akücülük yaparken biraz para kazandık ve
11.832 Liraya iki tane arsa aldık. Rahmetli
Mehmet Bektaş diye bir amca vardı, ondan aldık
ve o bizi ev sahibi etti. Merhum, “Ödersiniz,
zamanla ödersiniz.” dedi, bizi borçlandırdı ve ev
sahibi etti.
1970 yılında akü plaka imalatına başladım.
Plakayı yapanlar İstanbul’da var bir de Aydın’da
var. Aydın’ a, dükkânım olduğu halde gittim
dedim ki “Bey efendi hem çalışacağım hem de
yanınızda
işi
öğreneceğim.”
Beni
çalıştıramayacaklarını söylediler. Sonrasında
İzmir’e gittim. Otobüse bindim ve içimden
dedim ki “her doğru her yerde söylenmez!”
Hedefinize ulaşacaksanız her doğruyu her
yerde söylemeyin. Ben orada normal işe
girecektim, Şuh Akücüsünde çalışacaktım ve
bana da uygundu. Atölye idi, fabrika değildi.
Ali adlı bir arkadaş beni işe aldı. Baktım ki
benim atölyem oradan daha iyi. Özür diledim,
benim daha iyi yerimin olduğunu ve akü
imalatını öğrenmek istediğimi söyledim ve
işten ayrıldım. Oradan da Varan otobüs
firmasına vardım. Yolcu olduğum için üstüm
başım yıpranmıştı ve Varan otobüs firması bana
bilet olmadığını söyledi.
Arkamdan biri geldi, ona bilet verdi ve ben
de dedim ki “Kardeşim ona bilet verdiniz, bana
niye bilet yok diyorsunuz?” Oradan Yüksel
otobüsleriyle gittim. Yıllar sonra bir baktım ki
demek ki elbise ve yürüyüş önemliymiş.
Gideceğim yere vardım elimde tahta bir valiz,
Beyoğlu Otelinde kaldım; çatıda yatarsanız 125
kuruş, odada yatarsanız 2,5 lira idi. Çatı katında
kaldım. Aksaray’daki akü firmasına işçi olarak
girdim. Orada 2 ay kadar çalıştım. O süreçte ben
burada ne yapmalıyım diye düşündüm ve
ustabaşılarıyla samimiyet kurdum. Diyaloğu
artırdım ve onlarla fabrikada yemek yemedim.
Sadece samimiyeti ilerletmek için lokantalarda
tanesi 2,5 lira olan tas kebaplarıyla yemek yedim.
Belli bir süre sonra ustabaşılarına Bucak’ta işimin
olduğunu ve bu işi öğrenmek için İstanbul’a
geldiğimi söyledim. 2 ay sonra akü plaka
dökmesini ve kurşun plaka sıvamasını öğrendim.
İstanbul’da Tophane’de Reha Usta’ya akü kalıbı
yaptırdım. Tophane’den Bayrampaşa’ya 30
kilogramlık o kalıbı omzumda taşıdım. İlk
omzuma aldığımda kalıp kuş gibi hafif geliyordu,
Unkapanı, Galata Köprüsü, Perşembe Pazarı,
Fatih derken kalıp omzumu kesmeye başladı. O
zaman montum yok, iki gömlek üst üste giyiyorum, bir gömleğimi çıkardım ve heybe dediğimiz
şekilde gömleğimi yapıp, akü kalıbımı omzuma
astım. Bayrampaşa’da Ali Usta’ya vardım, kalıbı
döktürdüm, kalıp düzgün çıktı. Sirkeci nerde
Bayrampaşa nerde? Bu sefer de kalıbı omzuma
asarak otele geldim. Sabah uyandığımda sol
kolum kalkmıyordu. O gün işe vardım ama sol
kolumu hiç kullanamadım. İzin aldım. O
mücadelelerle alacağımızı aldık, öğreneceğimizi
öğrendik. 1970 yılında akü plaka imalatına
başladım. Bir evin altına da ahşaptan, alt katta
imalat diye odalarda başladım. 4 metreye 8
metre idi yaptığımız odanın genişliği. İstanbul’da
yaptığımız kalıp çalışmadı. 15 gün aç susuz o
kalıbın başında çalıştım. O zamanın Belediye
Başkanı Cemal Aktaş’a gittim ve imalathane
yapacağımı söyledim. Resmi olarak izin
olmadığını söyledi ama bir yolunu buldu ve izin
verdi. Benim hayatımda, bugün Mehmet Cadıl
olmamda emeği olan insanlardan birisi Cemal
Aktaş idi ve bir de Hasan Kart ve Lüfti Alp idi. Bu
insanlardan Hasan Kart önüme düşüp bana yol
gösterdi, Bucak’ta Orman Dairesinden 12 tane
maden direği aldık ve Cemal Aktaş sayesinde
plaka imalatına başladık. Bu bölgede hiç akü
plaka imalatı yoktu. Ses çıkarıyordum. 24 saatte 2
saat uyuyordum, 22 saat çalışıyorum. Benimle
beraber eşim de devam ediyordu. Ben sabaha
karşı uyuduğum zaman, hanımım kalıpları yakar,
işçiler gelesiye kadar her şeyi hazır ederdi. 30
işçiye kadar çıktık ve ürettiğimiz plakalar yok
satıyordu.
Tabi Allah, insana ‘Yürü Kulum’ diyecek.
Tarihlerini tam hatırlamıyorum ama Ecevit
iktidarıydı, bize gelen elektrik hattı Ağlasun’dandı
ama her gün kesilir idi. Günün yarısında elektrik
yoktu. Abbas Şenel muhasebecimizdi. İstanbul’a
gittik tekrar. Jeneratör alacağız. Jeneratör için
İstanbul’da Çukurova Dış Ticaret diye bir şirkete
vardık. Jeneratör olmadığını söyledi. Üstüme
başıma bakarak bunu söyledi. O gün 1820 lira idi
jeneratör. Orada olduğunu biliyorduk ama bize
yok dediler. “ Ben var olduğunu biliyordum ama
satış elemanı benim o jeneratörü alacak
olduğuma gözü tutmamıştı. Beni muhatap
almadı. Dedim ki, “Perşembe Pazarında Şen
Metal var, Nurettin var, Mehmet Cadıl’ı onlara sor.”
Sonrasında aynı yere birkaç saat sonra bir daha
gittik. Sekreter bizi öyle bir karşıladı ki. Yuvarlak
büyük bir masa, beyaz renkli masa, kahve istedik
ama neskafenin ne olduğunu o zamana kadar
bilmiyordum, neskafe geldi. Ye kürküm ye; bizi
içeri almayan adam, öğleden sonra toplantı
odasına aldı. Neskafe ikram etti. “Mademki
Nurettin sizin arkadaşınız, size jeneratörü kıyak
yapacağım; turbolusunu vereceğim.” “Fiyat farkı
var ama o farkı almayacağım lakin 1 hafta sonra
vereceğim. “ dedi. Hatır- gönlün de ne kadar
kıymetli olduğunu orada öğrendim. Jeneratörü
aldık, Bucak’ta çalıştırmaya başladık. Ve “Cadıl,
İstanbul’dan bir jeneratör getirmiş, cereyan
kesildiği an çalışıyormuş, üretim hiç
durmuyormuş.” dediler.
Ondan sonra akü
plakalarını yaptık, evi yaptık, sonrasında da Allah
“Yürü kulum” demeye başladı. Elbise, yürüyüş,
para konuşmayı öğretir. Para kazandığınız zaman
eğer aklınızda yatırıma dönük düşünceler varsa
duramazsınız.
1970’de akü plaka imalatına başladık; 1980
yılında şimdi buradaki Barbaros Mahallesinde
Akü Fabrikasını kurduk. Aradaki 10 yıl içinde
geliştirdim. Hayatımın bir noktasında jeneratör
aldım. Bir zamanlar İstanbul’a Ford marka kamyonlar aküsüz geliyordu, başka bir akü ile çalıştırıp,
aküyü buradan kara borsa gibi bulup çalıştırıp
gidiyordu. O zaman biz, jeneratör almakla, akü
fabrikasını kurmakla büyüdük. 1980 yılında
Mercan, Meces, Eren marka akü fabrikasını
kurdum. Neden 3 markada kurdum. Banttan 500
akü yapıyorum, bunun 300 tanesi Mercan, 150
tanesi Meces, 50 Tanesi Eren. Kalite aynı; fiyatları
30 lira, 25 lira ve 15 lira. Bunu neden yapıyorum?
Allah insanlara bir yetenek vermiş. O
zamanki şartlarda düşünün. Burdur’a ve
bölgemizdeki büyük ilçelere akü satıyorum.
Mesela, iyi, güçlü ve öz olana Mercan’ı verirsiniz,
bu markadır, az daha zayıfa Mecaz verirsiniz,
çamur atanlara da Eren veriyorsunuz. Ne yapmış
olduk; 3 tane kendi markamızı kendi içinde
rekabet yaptırdık. Böylece başka birinin pazar
payını sokmuyoruz. Belki ucuz verdiğiniz aküde
para kazanmıyorsunuz ama başka firmayı da
sokmuyorsunuz. Bu bir ticaret stratejisiydi.
Bucak’ın gelişmiş her insanından örnekler aldım.
Burada, derginizdeki bu yazıları okuyan herkesi,
o günkü şartlarda düşünmelerini istiyorum ve
buradan başta Hasan Kart olmak üzere, Musa
Aktaş, Lütfi Alp’e, Mehmet Akıncı’ya sonsuz
teşekkür ettiğimi söylemek isterim. Ben tatlı dille,
tüm Bucak’ın ileri gelenlerinden örnekler aldım.
Bucak’taki eski kamyoncuların hepsinden
faydalanmışımdır. Hiçbir gün de değişmedim.
1980 yılında Gebze’deki Marmara Üniversitesinde ‘Pazarlama seminerlerine’ katıldım. O
yaşta niye seminere katıldım, katılmak nereden
aklıma geldi; işte gezip, göreceksin, gördüğünü
de uygulayacaksın. İşte, o İstanbul’daki bazı
firmalara çok gitmemin, bazı masalarda
oturmamın faydalarını gördüm.
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 7
HER EĞLENCEDE BİR FIRSAT DOĞAR
Hayatımda ağzıma alkol koymadım ama
eğlenmeyi çok severim. Her eğlencede bir fırsat
doğar. Kafasında kelimeleri olup da
konuşamayan, içinde bir şeyler olup diyemeyen
kişiler bunları alkol masasında kusar. Senin hiç
hayalinde olmayan ancak hayatını değiştiren
cümleler, planlar o masada olur. O eğlence
ortamlarında alacağını alırsın, işine bakarsınız.
Eskiden mal her yerde olmazdı. Malın kravatlısı,
kravatsızı vardı. Ama o masalarda her şey
konuşulur. Bunu bileceksin. Ben stratejik olarak
bunları uyguladım. Benden büyüklerin,
fabrikalarında 2- 3 tane markasının olduğunu
gördüm. Ben de bunu yapmaya çalıştım işte.
Kafamda çok büyük bir proje varsa, önce bunu
ressam gibi kâğıda dökerim, kâğıtta görürüm ve
gözünle gördüğümü, kulağımla duyduğumu
uygularım. Hayatımda 10 sefer düşünüp, 1 sefer
işlemekle bunların faydasını gördüm. Ve
hayatımda hiçbir kez ‘Keşke’ demedim. Keşke
dememek için kendimden olan tecrübeli insanlardan örnekler aldım. Mesela İstanbul’da ki
Mutlu Firması. Onlar da insandı. Fabrikanın
sahibinin, çok erken geldiğini, fabrikasına çok
dikkat ettiğini, temiz olduğunu öğrendim. Her
şeyi ustabaşılarına değil, kendimin de işime
erken gelip, işimin başında olarak uyguladım.
Benim kafam çalışmaz ama gözüm iyi
çalışır. Mesela akü plakadan akü fabrikasını
yaptım. Akü fabrikasında çalışırken PORTSAN
iskeleye geçtim. Ahmet Tolunay, Yüksel Baysal,
Aşur Hamdemir ile Portsan’a ortak oldum çünkü
o yıllarda Portsan’ın işleri aksamaya başlamıştı.
Bizde de para vardı o dönemde. Bir ortaklık
meselesi çıktı ve ben ortak olabileceğimi
söyledim. Ben gözümün gördüğünü, kafama
uyanı saniyesinde uygularım. İsterlerse ortak
olabileceğimi ve kaç para isterlerse
verebileceğimi söyledim. Sonuçta 6 ortakla
Portsan’a devam ettik. 1983’de Belediye Başkanı
Kemal Kaplan, Kahveler Mevkiine istediğimiz
zaman yıkmak şartıyla bina ruhsatı verdi. Bina
yaptık. Güçlü olunca, iskele ,kısa zamanda
Antalya’da ses getirdi. O zaman Özal Hükümeti
başladı ve Antalya’ya çığ gibi oteller yapılmaya
başladı. Öyle mallar üretiyor ve satıyoruz ki
aklınız hayaliniz durur. O dönem bir adet IBM
bilgisayar aldık, 1 milyon 800 bin liraya, yer
yerinden oynadı. “Portsan 1.800.000 liraya IBM
bilgisayar almış” diye namımız oldu. O bilgisayarda demir hesaplarını yapıyorduk. Bu IBM
bilgisayar almamız benim unutamayacağım
anılarımdan biridir. 2 yıl sonra eski Karayolları
Kantarı arkasındaki yeri satın aldık. Orada
büyüdük. Sonrasında Portisan, uçaksavar gibi
büyüdü. 1988’e geldik ve 6 yılda nerelere geldik.
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 8
1988’in altıncı ayında ne yapalım diye düşündük
çünkü iyi para kazanıyorduk. Dedik ki herkes
kafasından bir iş kursun ve o işi yapsın; tamam.
Antalya’da birkaç arkadaşım mermer işi
yapıyordu; annem öldüğünde mezarına mermer
yaptırmıştık, İlhan Mermer’den. İlhan Mermer’de
sarı renkli bir Mercedes vardı ve bizi çok
etkiliyordu. Bizim dediğimiz yıllarda her gencin
hayalinde bir Mercedes var idi. Eski kasa sarı bir
Mercedes vardı, annemin mezarını yaptırırken, o
Mercedes’e baka baka gözüm orada kalmıştı.
Antalya’ya gittiğimde her mezar işi yapanda, her
mermercide Mercedes vardı. İş büyüdükten
sonra gördük ki, mermercilerin işini yaptığı
müteahhitler, parayı ödemeyince altlarındaki
bindikleri Mercedes arabaları mermercilere
veriyorlarmış.
1988 yılının altıncı ayında inşaata başladık.
1990lı yıllarda tüm arkadaşlar dağıldık. Örnek
vereyim; ekinler biçilir, deste olur, destelerin
arasında çil keklik yavruları vardır, kavramayı
destelerin arasına soktuğunuzda keklik anası
uçar gider, çil keklik yavruları nereye gideceğine
şaşırır kalır.
Biz burada iki yıl çalıştık. Biz de dağıldık. Ben de bu
boşlukta mermer fabrikasını almak zorunda kaldım.
Merhum İsmet Bütün vardı, bana almam için çok çok ısrar
etti. 1 lira ise biz 2 liraya Portsan Şirketindeki hisseleri
devraldık. Çok pahalı olsa da bu hisseleri aldım. O dönemde
iş yürümüyor, yürümeyince ve ben de hisseleri alınca diğer
ortaklarda bana satmak istedi. Tamamını alacaktım ama o
kadar param yoktu. O zamanda bu yörede ağalık
yapıyorum. Allahtan Mercan akünün kasaları doluymuş.
Tamamını aldım ama o dönem “Cadıl, batmış.” dediler.
Batmadım. Çok rezil çalışıyordum. Çamlık’a ocak açtık, 7
kürekçimiz, iki el arabası vardı; kepçe yoktu. Tam iki yıl böyle
çalıştım. Akşam saat beşe kadar akü fabrikamdayım, beşten
sonra da ocağa gittim. Şunu da vurgulayayım; öyle balyoz
sallarım ki kayayı jiletle kesmiş gibi kırarım. Ne kadar büyük
olursa olsun, bir taşa vurmasını ve vuracağınız yeri bildikten
sonra kırarsınız. O çok çalıştığım dönemlerde eğer yenilgiyi
kabul etmeyeceksem o balyozu vurmasını ve o taşı
kırmasını bilmeliydim. Ve ustalardan iyi balyoz sallarım.
1990’da İstanbul’dan kepçe satın aldım.
O zaman için, bir arkadaşla mermer ocağına, yukarıya
çıktık, işçiler fark parası istiyor. Alt katta pijamalı mermer
çıkıyor, beyaz mermer çıkmıyor, üst kata çıktık, kepçe
çalışıyor, kepçe çalışırken tesadüf eseri büyük bir kayaya bir
vurdu, kaya bölündü ve kar gibi beyaz kaya çıktı. İşte o gün
akşamdan fakir, sabahtan zengin olduk. O beyaz taşı keserek
koyduk, Abbas Nur diye Ciddeli bir arkadaş geldi, anlaşma
yaptık ve bir dakika içerisinde zengin olduk.
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 9
Kapatacak olduğumuz fabrikada zengin
olduk.
Hani ne derler kul sıkışmayınca Hızır
yetişmez. Bize bu manada Ciddeli Abbas, Hızır
olarak geldi, ondan sonra, o 1990lı yıllardan
sonra ağır ağır ihracata başladık. İhracat derken,
Abbas amca bizim dev makineler almamızda da
yardımcı oldu. 1990’da yeni bir hayatımız
başladı. İhracata başladık, ihracatın ne demek
olduğunu öğrendik.
ZORU BAŞARMAK İÇİN KANAAT EDİN
BEKTAŞ: SAYIN CADIL, YENİ BİR İŞ
KURMAK, BİR İŞE BAŞLAMAK ZOR VE SIKINTILI BİR İŞTİR. SİZ, YENİ BİR İŞE ATILIRKEN NE
GİBİ ZORLUKLARLA KARŞILAŞTINIZ?
CADIL: Yani işlerim stresli oldu. Akü
fabrikasında da, mermer fabrikasında da stresli
oldu. Biz, iskele fabrikasında çok zorluklar çektik,
mermerde de aynı zorlukları çektik ama zoru
başarmak lazım. Zoru başarmak için kanaat
etmek lazım. Kanaat etmediğin hiçbir iş senin
değildir. Onun için kanaat edeceksiniz ve sabır
edeceksiniz. Sabır, koruk olur, üzüm olur yenir.
Ama o gün gök üzümü yiyemezsiniz, sabrederseniz, erer ve tatlı olarak da yersiniz. İş hayatı
da budur.
Mermer diyoruz ama bu mermer bana
böyle gelmedi. Mermeri kurduğumuz zaman
İstanbul’a bedava bloklar gönderdim. Yöresel
bazda Denizli ve Afyon mermeri var, ben de bu
illerin mermerinin yanında Bucak mermerini
tanıtmak için bedavaya bloklar gönderdim. Ve
işte ileriyi görebilmek budur. Bakınız, burada
dördüncü katta oturuyoruz arkamda tarla var ve
tarlada ne olduğunu göremezsen sanayici
olamazsın. Eğer arkamda duvar olduğunu
söylersem olmaz. İnsanlar iş hayatlarında önlerini görebildiği kadar arkalarını da görmek
zorundadır. Göremiyorsan başarılı olamazsın.
Ben Bucak taşının İstanbul’da bu kadar çok
satılacağını
düşünmeseydim
bunu
başaramazdım. Ben ihracat yapıyorum diye iç
piyasayı körleşeydim burada olamazdım. Gün
gelir ihracat artar iç piyasa azalır gün gelir
ihracat azalır iç piyasa artar. Bunlarla da artı,
eksiyi götürüyor. Dünyada hem artı vardır hem
eksi vardır. Eksiyi alırsanız artı hiçbir işe yaramaz.
Elektrik hatlarının en büyüğünü getirin, eksisini
almadıktan sonra, topraklamayı yapamadıktan
sonra ışığı yakamazsınız. Mesela altınınız var
ama altın tek başına hiçbir işe yaramıyor
üstadım. Neden, derecelendirmek için altına
gümüş katmak zorundasınız. Çünkü altın
gevrektir ve gümüş de altını yumuşatır. Ticarette
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 10
de bu budur. Ticarette ‘Ben hükümdarım,
astığım astık, kestiğim kestik.’ derseniz bir
yerlere varamazsınız.
BEKTAŞ: BİR İŞVEREN OLARAK,
ÇALIŞANLARINIZLA DİYALOĞUNUZ NASIL,
OCAKLARINIZDA VE FABRİKANIZDA KAÇ
İŞÇİ ÇALIŞIYOR?
CADIL: Şu anda mermer ocağımda belli
zamanlarda çalışan sayısı değişiyor. Ortalama
650 personelle çalışıyorum. Bir başka anlamda
nafaka olarak aylık 2- 3 bin kişiye bakıyorum.
Burdur’da en büyük işçi çalıştıran firma sayılırım.
Burada kazandığımız paralarla Burdur’da birinci
olduk, geçen yıl bir arkadaşımız, 30 bin lira farkla
beni geçti ama ben 6- 7 yıldır Burdur ilinin vergi
birincisiyim. Aynı zamanda Mehmet Cadıl
olarak da birinciyim. Antalya’da geçen yıl, yılın
dışarıda ağalık yapıyor.’ der. Biz şu anda olsun,
geçmişte olsun yılda birkaç kez işçilerimize
pirim veririz. Binlerce lira dağıttım. Neden, bu
parada; ben varsam onlar var, onlar varsa ben
varım. Eğer biz bu şekilde yapmasaydık buralara
gelemezdik. Bakınız, Abbas Nur bizi gördü ve
Burdur’un Bucak ilçesinde bizi bularak, bizimle
anlaştı. Biz de ihracatçı olduk. O zaman ne
oluyor, geniş kapsamlı düşünmek zorunda
oluyorsunuz. Her firmanın bir geçiş dönemi var;
Abbas Nur da destekledi ve varlığa doğru
ulaştık. Bununla beraber, sosyal manada da
kendimizi geliştirdik.
SANAYİ YAPILMAZ YARATILIR
BEKTAŞ: BURDUR İÇİN MERMERİN
ÖNEMİ NEDİR?
CADIL: Cenabı Allah her bölgeye bir
işadamı ödülünü aldım. ANSİAD’dan firma
bazında iki tane ödül alan tek kişiyim. Hem
firmamla hem de şahıs olarak ödül aldım.
Halktan aldığın parayı halka aktarmak
zorundasın. Yoksa bir gün tökezlersiniz. Eğer
dua almazsanız, hayır duaları almazsanız başarılı
olacağınıza inanmıyorum. Yeri geldiğinde
işçinle olacaksın. Yeri geldiğinde işçinle beraber
olmalı, onunla yemek yemelisin yoksa işçin sana
para kazandırmaz. Eğer işçinin gönlünü alırsan
dağları devirisin. Biz firma olarak bunu yaptık.
Ben, firma bazımda işçilerimi senede bir veya iki
sefer ödüllendirmişimdir. Dışarda ağalık yapıp
da işçinde ağalık yapmazsan olmaz. Eğer böyle
olursa işçin ‘Bizim kazandırdığımız parayla
maden vermiş. Geniş düşünelim, Allah Soma’ya
öyle bir kömür vermiş. Önceden çıktığı gibi
gidiyordu şimdi ne yaptılar, oralara işleme
tesisleri kurdular. Burdur’a, Bucak’a da mermeri
vermiş. Bucak’ın Çamlık bölgesindeki traverten
ocağında, bu ocaktan bir kamyon mal
satmadım, bağış verdim. Molozunu dahi.
Bucak’ta işledik, hem Türkiye içine hem de
dünyaya sattık. Eğer biz bu malı blok olarak
satsaydık, Bucak bu kadar mermer konusunda
gelişir miydi? Serbest ekonomi var. Burdur’daki
idarecilere de bunu söyleyelim. Malın %50’sini
satsın, %50’sini de Türkiye’de işlesin. Burada ilk
önce Burdur’un idarecilerine bunu sormak
lazım.
Emirle, baskıyla hiçbir şey olmaz üstat.
Benim gönlümü almazsan paramı alamazsın.
Dünyada serbest ticaret var yasalara dayanır
ama Burdur’daki ocaklar da şunu yapabilir.
Gider önce firmanın gönlünü alır, Burdur’a
işleme tesisi yaptırır. Burdur’un 1. Sanayisi
dolmamış, 2. Sanayisi hiç iş yapmıyor. Bir de bu
açıdan bakalım. Üzüm üzüme baka baka kararır
denir. Burdur’un kendi sanayisinde de bu
eksikliği arayalım. Sanayi yapılmaz; yaratılır
üstat! Yaratacaksınız.
Ben Çinlilerin blok mermer götürmelerine
o açıdan bakmıyorum, ben sanayiciyim.
Çinlilerin çoğunun götürdüğü taşları burada
Türk sanayicisinin fabrikasına getirtip işletecek
tesisi yok. Bir defa o taşı işlemek için tesis
kurmak, tesis kurdurmak lazım. Mesela, biz o
eksikliği gördük. Ben çatlak ve patlak taşın
tamamını işleyebiliyorum. Bizden sonra
Burdur’da bir arkadaş da ona yakın bir tesis
kurdu. Ama devlet için Türkiye’de yarısını
işledikten sonra göndermeleri istenebilir.
Çinlileri çalıştırmayacağım diyemeyiz. Çünkü
dünyada bir sistem var. Çin’de garanti var,
işlemeden sattırmıyorlar. Çin’e de işlenmiş
malzemeyi aldırmıyor. Bir kere Çin ekonomisini
ve sanayisini kurmuş, çok ucuza mal ediyor.
Türkiye’den ucuz mal ediyor, işgücü anlamında,
orada bir adam en çok 150 dolara çalışıyor ama
biz 600 dolardan aşağı fiyata işçi çalıştırmıyoruz.
Bu da bin liranın üstünde. Çin devletinde işçinin
maliyeti 200 dolar. Yani bir kere buradan kârı var.
Çatlak taşları da parça parça yapıştırıyor ve işçiye
levha başına para veriyor. Bir levha yaparsan 50
dolar üç levha alırsan 150 dolar diyor. Mesela
bugünlerde İlci’nin taşı çıktı, Burdur’da bugünlerde en çok İlci’nin taşı var, Karamanlı ’da.
Burdur’da sanayici geç davrandığı için mermer
ruhsatlarını başkaları alıyor. Yani burada yarı
işlenmiş bir tesis kurulabilir. Bunu da idareciler
ön ayak olabilir ama baskıyla da bir şey olmaz.
Burdur’u Organizesi var. Bucak ile Burdur’u
mukayese etmek değil ama Bucak’ta 2. Organize Sanayi Bölgesi de doldu. Şu anda yer
kalmadı. Ama Burdur’da kendi yatırımcısı da
olmalıdır. Elden gelen öğün olmaz, o da
vaktinde gelmez. Kendinden parası olan
arkadaşlar yatırım yapmalıdır.
BEKTAŞ: BURDUR’UN
GELİŞEMEMESİNİN SEBEBLERİ SİZCE
NELERDİR?
CADIL: Pasası Burdur’a kalıyor, nimetleri
başka yere gidiyor. İhracatta; Antalyalı olan
Antalya Ticaret Odasına, Denizlili olan Denizli
Ticaret Odasına, Ankaralı olan Ankara Ticaret
Odasına gidiyor. Burdur’da ne oluyor, şubesi
olursa çok az bir para yatıyor. Bilmiyorum ama
Bucak Ticaret Odası, Burdur Ticaret Odasından
hemen hemen güçlü. Niye güçlü? Bugün Bucak
Ticaret Odası hiç kredi almadan altyapısını
yapıyor. Neden, Bucak’taki firmaların tamamı
Bucak Ticaret Odasına kayıtlı. Mesela AS
Çimento var o da Bucak Ticaret Odasına kayıtlı.
Bir şubesi Antalya’dadır, Antalya’ya da kayıt
olabilirdi. Burdur milliyetçiliğini ön plana almak
lazım.
Düşünelim; bana göre Burdur neden geri
kalıyor: Geçmişteki bir Vali vardı, Çerçin Isparta
Yolu yapılıyordu ama ‘bana kalsa ben bu yolu
kapatırım.’ dedim. Isparta IYAŞ’a bakınız. Kaç
tane işadamı gün boyu kazandığı parayı gidip
IYAŞ’ta bırakıyor. Para nerede kalıyor, Isparta’da
kalıyor. Para güçtür. Güç her şeyi yaptırır.
Burdur’da kazanıp, Isparta’da bırakmak olmaz.
Bakınız,
Gölhisar,
Çavdır, Yeşilova’da
kazanacaksın Denizli’ye yatıracaksın, bu böyle
olmaz.
Söğüt tarafından düşünelim, bu
bölgede kazanacaksın, Antalya’ya bırakacaksın.
Üç ilin arasında bir il tokat vurulursa öksüz gibi
olur. Burada bunu düşünmek lazım. Siz ilçene
veya ilinize IYAŞ gibi modern bir yer
yapmıyorsan; nasıl büyüyeceksin, bu konuda
belediyelere büyük iş düşüyor. O halde
belediyeler bedava versin. Bu tür modern bir
tesis için bedava yer versin. Karşılıksız versin.
Ben olsam veririm. Ayrıca sen Isparta’nın yolunu
modern açarsan insanlar Isparta’ya gider; şu
anda Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nin bazı
hocaları Isparta’da. Burdur’daki belli başlı bazı
idare amirlerinin evi Isparta’da. 20 dakikada
gidip geliyorlar. Ben idareci olsam ilk önce o
yolu kapatırım. Kısa yolu kapatırım, uzun yolu
açarım.
Ben aslen Antalya Korkuteli doğumluyum.
Ama bana göre ilk önce doğduğum yer değil
doyduğum yer gelir. Ben Bucak sanayisinde akü
plaka fabrikasını kurdum. Akü Plaka
Fabrikasından sonra Mercan Akü’yü kurdum.
Mercan Akü Fabrikasından sonra PORTİSAN
iskele Fabrikasına ortak olup, en büyük hissedarı
oldum. Bununla beraber 1988’in altıncı ayında
PORTSAN Mermer Fabrikasını kurdum. Daha
sonrada Mercan Mermer’i kurdum Ben tüm
bunları gider Korkuteli’ne kurabilirdim. Benim
bir sloganım var: Ben Bucak’ta doydum, Bucak
halkından parayı alıyorum ve bu parayı Bucak
halkına harcamaktan da şeref duyuyorum.
Derginizin okuyucuları belki sitem edebilir ama
Burdur ne yapmış? Burdur’da kazanmış
Antalya’ya yatırım yapmış.
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 11
Mermer karşılığı biraz daire aldık ama belli zamana kadar
benim Antalya’da oturacak evim yoktu. Bucak’taki bir PTT görevlisi,
kızıma; “Baban sağda solda güreş ağalığı yapacağına ilk önce
başını sokacak bir ev yapsın.” demiş. Ben uzun süre ahşaptan
evimde oturdum. Ve o gün kızım beni aradı ve PTT görevlisinin
dediklerini şikâyet ederek, oturacak evimiz olmadığını söyledi.
Doğrudur. Ben ilk önce işyerimi düşünürüm. İşyerim iyi olsun.
Bucak’a 51 yıl oldu geleli, 10 yılını tanımasam 41 yıl oldu; Burdur’un
iki tane girişi var. Girişlere bedava ev yaparım, belediye olarak bu
evleri dağıtırım. Sonuçta işveren olarak yatırım yapmak
zorundasınız. Bir ilde lider bir tanedir ama binlerce işçi vardır.
25 YIL ÖNCE BURDUR’UN DAĞI TAŞI ALTIN DEMİŞTİM
PORTSAN’ın 2 tane lideri olsaydı bu kadar başarılı olur
muydum derseniz olmazdım. Burdur’da 20- 25 yıl öncesi demirçelik üzerine hattane vardı ben orayı almak istemiştim; o yıllarda
‘Burdur’un dağı taşı altın ama kimse kıymetini bilmiyor.’ demiştim.
Bakınız bu yirmi- yirmi beş sene önceki konuşmam çıktı ve bugün
Burdur’un dağı taşı altın oldu. Değil mi? Ama bu altını
değerlendirmek lazım. İdarecisiyle, sanayicisiyle, bürokratıyla bir
bütün olmak lazım. Her şeye tenkit ile varırsak olmaz. Ocaklar,
dağları ilk önce bozabilir ama bozarken yaptırmasını da bileceksiniz. Ben Çamlık civarında Mehmet Cadıl diye bir dağ var, gidip
bakabilirsiniz adam boyunda çam, akasya ağaçları oldu. Ben bu
açıdan Türkiye’de ilkim. Neden bunu diyorum. Bunu İtalya’da
yapmışlar, orada gördüm; bir gün de bize gelecekti ve işte geliyor.
Yasalar bu yönde oldu. Çevrecilik Bakanlığı oldu. Şimdi şu şekilde
düşünelim: Gelişmekte olan bir ülkeyiz, gelişmekte olan bir
Burdur’u düşünelim. Ben, kaşığı çatalı, pilavı koyacağım; yarımı
elleme bütünüme dokunma ama yine de karnını doyur; böyle bir
ticaret yok. Dağlarda bu kadar gelir var ise biz hem bozmasını, yeri
geldiğinde de yapmasını bilmeliyiz. Ekonomimiz İtalya kadar
güçlü olsaydı, dağlarda o delik deşik olan alanları düzeltirdik. Ama
biz henüz apalıyoruz, koşma devrine gelmedik. Örneği var. PORTSAN firması dağı ağaçlandırdı. Çıktığımız yerleri de ağaçlandırıp
çıkabiliyoruz. Firmaları ise güç bazına göre ayarlamak lazım. Her
açılan ocak da para kazanmıyor. Eğer biz o taşları yoklamasaydık,
Burdur bu kadar aranmasaydı iyiyi bulamazdık. Sadece kötü
yönüne bakarsak bir yere varamayız. Burdur, belki kendine para
bırakmıyor ama Türkiye ekonomisine bir güç katıyor. Burdur’a para
bırakmıyor ama değneğin öbür tarafına bakarsak ülke ekonomisine güç katıyor. Sonuçta Çin’e de verilse Çin’den alınan para
Türkiye’de harcanıyor.
BURDUR’UN DAĞLARINDA PARA KAZANILIYOR
Biz sıfırdan doğduk, elbise, don, gömlek, okul medrese
bulduysak hayat da budur. Dünya da budur. Mesela İtalya’yı
düşünelim. İtalya, Carrera ile başlamış orada fuar şehri varmış
oradan Verona’ya geçmiş. Carrera’nın iç kısımlarına gittiğiniz
zaman, bizimle hiçbir farkı yok. Ama güçlendiğiniz zaman orayı
tevzi yapmış. Ama güçlenmiş. Suçu sadece sanayiciye bulmayalım,
İtalya’nın hükümeti mermer ocağının önüne kadar asfalt yapmış,
yolunu, elektriğini getirmiş. Ondan sonra da ‘Bedelini de öde’
demiş. Bizim, köylerimizin yollarına bakalım, çok iptidai, hemen
toprağın üstüne asfalt döküyorsun, iki santimetre asfalt döküyorsun onu da mermerci bozuyor. Ama mermercinin Burdur
dağlarında ne kadar işçi istihdam ettiğini bir hesap edelim.
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 12
Çevrelim ters yüzünü, demin eleştirmiştik
şimdi de buraya bakalım. Burdur’un dağlarına
akşam baktığınız zaman hepsi ışıl böcü gibi.
Burdur’daki o ışık yanan köylerdeki adamların
çoğu ve hatta hepsi şimdi ocaklarda çalışıyor. En
küçük operatör 2 bin tl maaş alıyor, bekçi 1500 tl
maaş alıyor. Köyde yılda 10 bin tl’lik gelir olmazken, bir kişi oraya 10 Bin tl gelir getiriyor, hayatını
sigortalıyor. Bu açıdan düşündüğünüz zaman
iyi mi kötü mü? Sazak köyünden bize usta olarak
geldi, Bekir Öz, şu anda Fabrikası var.
Kardeşlerinin köyünü satın alır. Eğer orada o
mermercilik olmasaydı bu gelişebilir miydi? Bu
açıdan düşündüğünüzde hem artısı var hem
eksisi var. Bizim idareciler bu artıyı eksiyi görsün.
Burdur’da her çıkan taş Türkiye’de kesilir, biçilir
mi? Ona bakalım. 100 taştan 30-40’ı biçilmez
ama Çin’de ekonomi güçlü olduğu için gelişmiş
ülke olduğu için o çatlak- patlak taşları
yapıştırıyor, orijinali gibi cillop gibi dediğimiz
şekilde yapıyor ve satıyor. Eğer biz de epoksi
dediğimiz o yapıştırıcı teknolojisini ilerletirsek;
buna tek taraflı bakmayalım. Bugüne kadar
hangi tane bir tane bu kadar üniversite var, bu
konuda ARGE yapmış, geliştirmiş? Yok.
Türkiye’nin eksikleri burada da var. Buraları
bulduğumuz zaman sadece mermer üstüne
değil. Bu bir dergide yayınlanacak, bu dergiyi
okuyanlar yazının tamamını okuyacak ki iyi
tarafı da var, kötü tarafı da var. Kötü tarafı ne
çevre görüntüsü. Ama biz burada bu görüntüleri, dağın taşını aldıktan sonra düzeltebilir
miyiz?
Bucak’ta herkes birbirinin elini sıkar. Ne
olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın bir
toplantıda insanlar birbirinin elini sıkar; küsdargın olup olmadıklarını bilemezsiniz. Ama
Burdur’da bu mümkün mü, değil. Ben neden
Kırkpınar Ağalığını alıyorum, ne işim hem
kendimi hem de firmamı reklam etmek
zorundayım. Bu benim kendi gücümle kendi
yarattığım bir hadisedir.
BENİM OLDUĞUM YERDE
BAŞARI OLACAK
Efendim ben, Bucak’ta 4 yıl üst üste güreş
turnuvası düzenledim. Niye yaptım o yaşta,
Bucak’ta uzun yıllar Bucak İmam Hatip Aile
Derneği Başkanlığı yaptım o yaşta, Atatürk
Okulunda Aile Koruma Derneği Başkanıydım.
Ve iki okulla ses çıkardım.
Biz o yıllarda, talebe başına 50 Lira maaş
vermeyen, talebesini kaydetmiyordu ama
Burdur ilinden ve Isparta ilinden daha başarılı
talebe yetiştiriyorduk. Yarış vardı. Benim
ömrümde tek sloganım var: Benim Olduğum
yerde Başarı Olacak. Ben Bucak Atatürk
Okulunda da aynısını sağladım. Benim
olduğum yerde başarı oldu. Niye, insanlar
başarıyı kendi yaratır sistemiyle. Ben Atatürk
Okulunun tamamını o okulun öğretmenlerine
badana ettirdim. Hademeye gömlek pantolon
aldım, çay, pasta, tatlı alıyordum ve ‘Ben para
harcıyorsam siz de bedenen yorulacaksınız’
diyordum.
Ben hiç unutmuyorum, Yusuf Çomak,
Nurdan Erk var; Atatürk Okulunun bütün
sınıflarını herkes son sınıf öğrencileri ile badana
etti. Bu sistemin gereğidir. Ben o yıllarda güreş
ağalığım vardı, Mercan Akü diye. Güreşlere kim
gidiyordu, orta halli vasıtalar, ben Mercan
Akü’yü reklam çağında bütün güreş sahasında
kisvet giydiriyordum. Oralara vardığımızda,
güreş ağalığına katılmıyordum ama teberru
veriyordum. Ne yaptık, akümüzün ve kendimizin reklamını yaptık.
BURDURDA Kİ SANAYİCİLERİN
BİRLEŞMESİ LAZIM
Burdur ili de kendini reklam etmesini
bilecektir. Kısa vadede bunları alırsak olmuyor,
ama uzun bir çerçevede baktığınızda, o yıllarda
alsaydım, bugün Burdur’da bir çelik hattanesi
olabilirdi. Ben %51’ini alıp, söz hakkım olsun
istedim, bu ovada mermer fabrikasını
yaşatıyorsam demek ki Burdur’da da o hattaneyi
yaşatacaktım. Biraz zamanı ve zemini çalmak
lazım. Burdur’daki arkadaşların birleşerek
fabrikalar kurması lazım. Burdur Organizesi;
efendim, 1. Organizesi henüz dolmuş değil. Sen
nasıl 2. Organize düşünürsün.
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 13
İtalya’nın kuzeyi güneyi var. Güneyi narenciye bölgesi kuzeyi de sanayi bölgesi. Ama İtalya
bugün sanayisiyle övünüyor, narenciye ile hiç
övünmüyor. Ama sen yıllar önce Burdur’da
ticaretin en güzelini yapıyormuşsun, tren rayı
oraya geliyormuş, Antalyalısı Ispartalısı
alışverişlerini Burdur’dan yapıyormuş. Ama bir
deprem Burdur’u küçültmüş bence. Depremde
büyük sanayiciler kaçmış ama benim
doyduğum, benim toprağım demek lazım diye
düşünüyorum. Burdur’daki Şeker Fabrikası da
canlandırılabilir, daha verimli olabilirdi. Biz
çarşaf olarak Burdur’un bütün sorunlarını
dökersek çok şey söyleyebiliriz. Ama siz kurulan
tesislerin hepsini kaybetmişsiniz. Sahip
çıkmamışsınız ama belediye olarak ama siyasi
olarak. Herkes şapkasını önüne koymalı ve
düşünmeli; bu tesisler neden kayboldu, şimdi
yeni tesis neden yapılmıyor? Sen hazırı
kaybetmişsin, il olarak da küçülmüşsün. Burdur
Şeker Fabrikası kurulduğunda kaçıncı
fabrikaymış,
Burdur’a
süt
fabrikası
kurulduğunda kaç ilde böyle fabrika varmış.
Ama o günün siyasileri hatır gönül demiş, bir
adam yerine on adam doldurmuş o da zarar
etmiş. Özel teşebbüs tasarruftan para kazanmak
zorundadır.
BEKTAŞ: YATIRIMLARINIZIN YANINDA
SİZİ HAYIRSEVERLİĞİNİZLE DE TANIYORUZ,
HAYIR YAPMAK SİZİN İÇİN NE ANLAM İFADE
EDİYOR?
CADIL: Benim hayırseverlik anlayışım
konusunda; 1960’dan önce ilkokulda zorluklarla
okuduğumu, süt dağıtımında süt ile beraber bir
de tülü pantolon (iki gün sonra arası söküldü)
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 14
aldığımı unutmadım. Birisi bana o yıllarda bunu
verebildiyse ben de imkânlarım olduğu zaman
bunu vermeliydim. Ben o günleri hiç
unutmadım. Simidi sattım, yiyemediğimi hiç
unutmadım.
Antalya’da çalışırken, beton
evlerde ve merdiven altlarında yattığımı hiç
unutmadım. İşte Mehmet Cadıl oralardan
almalıyım. Bu benim sloganım. Bununla
beraber benim bu yaşadıklarımda eşim ve
çocuklarım destek oldu. Bizim evde pinti ve
cimri hiç adam yoktur, herkes cömerttir. Bir
torunum var, Ankara’da TOBB’da okuyor,
benden sonra inşallah Mehmet Cadıl’ı ona
bırakacağım, benim aynım olacak. Çok
kazanmasını bilecek ve çok dağıtacak. Simit
satıp, Yörük Süllü’ye 1 lirayı vermeyi biliyorsan
şimdide kazandığın parayı fakire fukaraya
verebilirsin. Ben okumadığım, okuyamadığım o
okulda, şehirli çocuklarının bana ‘Pis yörük’
diyerek yargılamalarını ve pıstırmalarını
unutmadığım için bu güzel okulu onun için
yaptım. Ben okuyamadım okuyan biri olsun.
Her yaptırdığımda bir ibret vardır. Annem 36
yaşında vefat etmiş ve ben 6 yaşında öksüz
kalmışım.
Babam, “Annemin
öldüğüne
yanmıyorum da, 10 gün sonra Isparta’dan
ilaçları geldi, o ilaçların parasını ödeyemedim
ona yanıyorum.” dedi.
Babam annemin
öldüğüne yanmıyor, ilaç parası yok buna
yanıyor. Bir anne ölmesin diye Bucak Devlet
hastanesini onun için yapmıştım. Bunu
yaptığım gibi Korkuteli Devlet Hastanesinin
buraya geldi. Kazandın ve öleceksin. O çille de o
fakirliği, paranın esiri olmadan, kazandığım
parayı birine verirken Allah şahittir gerçekten
zevk alırım.
Ayakkabımın
altına
pençeyi
vurdurmalıyım ama birine yeni ayakkabı
önüne de poliklinik servisi yaptırmışımdır. Yani
o kadar zor kazandığın parayı vermek herkese
nasip olmamıştır.
Ben şunu düşünürüm; üç ya da beş evim
daha, üç ya da beş fabrikam daha olabilirdi ama
biz doğmasını biliyorsak ölmesini de bileceğiz.
Ölürken Sultan Süleyman avucunu tabuttan dışarı çıkarmış
derler, ben hiçbir şey götürmüyorum. Ardımdan iyi bir seda
götürebilirsem. Ben, servetimin tamamını dağıtmıyorum. Benim
arkamdaki çorum- çocuğum da bu okulları bunun için
yapmışımdır. Bir çocuk okusun, Türkiye’yi bundan sonra gelişmiş
ülkelerdeki hızlı trenleri, rayları, uyduları yapabilen o beyinler bizim
okullarımızda da, Türkiye’de de yetişsin istiyorum. Karıncaya
sormuşlar bu yürüyüşle hacca mı gidilir, ‘ben hedef koydum’ demiş.
Ben de hedef koydum ve ben iki ilden daha başarılı talebe
yetiştireceğim. Benim hedefim bu. Her öğretmenin, her okul
başlangıcında kendisine elbise alabilme gücü vardır. Ama başarı
olması için, biz okulun ilk haftasında Altınyıldız olmak üzere en
kaliteli ayakkabı, elbise kravat alırız. Ben öğretmenleri böyle
giydirdiğim zaman mutlu oluyorum. O elbise, o öğretmeni
anıldığını ona saygı duyulduğunu gösterir. Her öğretmen elbette
elbisesini para ile alabilir. Ama bir okulu yapanın bir çöp dahi
alması etkili olur. Mesela bir zengin çocuğu okulda bir simit
dağıtıyor, o simitlerden zengin çocuğu da fakir çocuğu da alıyor.
Ama o kadar mutlu oluyor ki, cebinde parası da var ama senin
dağıtman ayrı bir şeydir. Ben de bunu yapıyorum. Ben hem
doğduğum yere hem de doyduğum yere işimi aksatmıyorum.
Burada bir nokta var; herkesin anımsamadığı. Ben milyonlarca dua
alıyorum. Ben hiç unutmam, babam Yörük Süllü’ye her para
verdiğimde bana “Oğlum avuçladığın toprak altın olsun.” derdi. Ne
altın oldu; Çamlık’ın taşı altın oldu önüme geldi, ben bu taşı kesiyorum. Akıl bende değil, aldığım duada. Mevlana da söylemiyor mu;
ne olursan ol dua alacaksın, fakiri sevindireceksin, kazandığının bir
kısmını vereceksin. Ama binlerce dua aldım; ‘Birin bin etsin’ diye
dualar aldım. Dünya dua ile kurulmuş, cenabı Allah. Hz. İbrahim
Peygamberimizin çocuğu susuz kalmış, dua etmiş zemzem
kuyusu çıkmış. Biz de bu manada bir zemzem kuyusu yaratıyoruz,
alıyoruz; sağ elle alıp sol elle veriyoruz, sol elle alıp sağ elle
veriyoruz.
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 15
BEKTAŞ: DEVLET MERMER KONUSUNDA NE
YAPMALIDIR?
CADIL: Çevreciler şimdi mermerciler dağları mahvediyor diyor. Efendim mermerci dağın taşını alıyor, bu
taraftan alıyor, öbür tarafa aktarıyor. Yağmur var su var. Bir
gün gelecek geçmişteki harabelere bakın hepsi yeşermiş.
Buralarda yeşerecek ama yıllarca bu maden, bu dağ- taş
dursa, ekonomiye hiçbir katkı etmese, doğa ne verecek,
tamam bozmayalım. Devlet her şeyi yapamaz. Devlet
şemsiye olur. Devlet en güzelini bilir. Bunda bir fon koyar
mı, bu fonu koyarsa ne getirip, ne götüreceğini bilmeli, bu
taşın ne kadar iç piyasaya gittiğini, dış piyasasını bilmeli.
İkna ederek olacak. Bucak’ta hiç işsizlik yok ama Burdur’da
var. İşsizliği önlemek için, devlet bazı fabrikaların
kurulmasına önayak olabilir. %50’sini işletme şartı getirebilir. Biz bütün kanunları gelişmiş ülkelerden almıyor
muyuz, Çevre Bakanlığı’nı gelişmiş ülkelerden almadık
mı? Ama artısını eksisini düşünmek zorundasın.
Avrupa’nın her vatandaşı üniversite mezunudur. Ama sen
Türkiye’de üniversite mezunu belli değil. İyi bir portif
kullanacak, iyi bir operatör, uzman hiçbir adamımız yok.
Bir proje üretecek bir proje yazacak beynimiz yok. Sen
bunları geliştirmeden yasaları geliştirirsen olmaz, dünya
da bunu yapmış, İtalya’da, İspanya da bunu yapmış. Biz ilk
önce bozmasını sonra da yaptırmasını bileceğiz, bunu
devlet yapacak; yasalarla. Şartnameyi koyacak, ‘Ben
ürettiğim taşın %50’ini Türkiye’de üretmek istiyorum.’
diyecek. %50’sini ham olarak sat, %50’sini de işle diyebilirsin. O zaman eli kolu bağlanmamış olursun. Şimdi adam
blok satıyorum diye dağlarda yıldırım gibi çalışıyor. O
zaman ileriye dönük de bu madenleri yayarsın. Şimdi
çıkardığı gibi sattığı için bugünkü kara bakıyor. Ama
projede uzun vadeli bakmak lazım. Ocaklarımız bitiyor,
bu konuda haklısın.
Değerli ocaklar kayboluyor. Herkes bugün
kazanmayı düşünüyor, yarını düşünmüyor. Bugün
kazandıktan sonra elektronik bir fabrika kuruyorsa,
buradan kazandığım parayı daha bir başka yatırımlara
çeviriyorsa olur. Yükte hafif pahada yüksek ekonomi
yapıyorum diyebiliyor muyuz? Bizim en büyük eksiğimiz
bu. İtalya ve İspanya mermeri yavaşlatmış ama sanayi
gücünü yükseltmiş. Sanayisini geliştirmiş. Burdur’da
hangi sanayimiz var. Mermer makinesini Burdur’da
yapamıyoruz.
Ama Bucak’ta yapıyoruz. Bunu geliştir. Burdur’un
tüm ocaklarında kullanacağım makineyi Burdur’da
üretiyorum diyebiliyor muyuz? Maalesef. O zaman sanayiciye ne diyeceğiz, çuvaldızı kendine iğneyi bana batır
diyeceğiz. Şimdi dünya artı ve eksiyle kurulmuş.
Biz, bir taraftan Burdur’un dağını eleştiriyoruz ama
Burdur’un sanayisini de eleştirelim. Kimse sanayici olmak
istemiyor.
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 16
BURDUR SANAYİSİ İÇİN PANELLER
YAPILMALI
Paneller yapılacak. Eğer, gölün kurumasına
ve dikkuyruğa bu kadar gayret ettiğimiz kadar
Burdur sanayisi ne yapmalıdır diye paneller
düzenleseydik bugüne kadar bu anlattıklarımı
daha iyi yapabilirdik. Ben 40 yıldır aklım eriyor,
40 yıldır Burdur’da göl, dikkuyruk, baraj. 40 yıldır
konu gölün kuruması, dikkuyruğun gitmesi. Biz
bunca zaman sanayiciler panel yapsaydık,
‘Efendim, Denizli şunu yapmış, Antep bunu
yapmış, Kayseri bunu yapmış; Burdur ili neden
geri kaldı, biz Denizli’den ileriydik neden geri
kaldık.’ gibi paneller yapsaydık böyle olmazdı.
Dağların durumu kağıda döken, dağları çekenler yıllardan beri bunu yapsaydı, ‘Burdur’un
Dünü, Bugünü; Sanayisi’ şeklinde olsaydı daha
iyiydi. Hiç sanayiden bahseden biri var mı?
Gözüken bir şey var ama gözükmeyeni de dile
getirelim. Ben sanayici olarak bunu söylüyorum.
Herkes şunu söylüyor keşke Burdur’da bir
Mehmet Cadıl daha olsaydı. Bu Mehmet Cadıl
değil, biz takım olarak oynuyoruz. Eğer
Bucak’taki herkes eteğindeki taşı dökmeseydi,
eğer buradakiler güç almasaydı olmazdı.
Mademki biz basının gücü güçlü, o halde
bunları dile getirelim. Bütün üniversitelerde
paneller oluyor, hatta geçenlerde Ermeni
soykırımı paneli oldu ama bunlar olmuyor.
Burdur ne oluyor diye bir panel düzenleyelim.
Burdur’un dününü bugününü, neden böyle
olmuş bir eğitim düzenleyelim. Bu söyleşimiz
bir vesile olsun. Fakat o eğitime çağırdığınız
zaman sanayici olarak kimse gelmiyor. Üzüm
üzüme bakarak kararır, Burdur sanayici değil mi
sanayici ama 3 aylık sanayici. Herkes tarım
üzerinde sanayi yaptığı için 3 ay çalışıyor, 9 ay
yatıyor. 3 ay satıyor, 9 ay idare ediyor. Ama
sanayide her gün satılır ve devir daim olur.
Böylece olan sanayi daha fazla güç kazanır.
Patoz da bir numaraydık, biçerdöver yaptık ama
imalat sanayi arkasından gelmedi. Bugün
BURTRAK traktör fabrikasını ekrana getirebilseydik, sanayici olarak o konuda birleşseydik,
devlet olarak, hükümet olarak, belediyesiyle
valisiyle dile getirseydik ama bugüne kadar
baktığınız zaman uzun vadede Burdur’un
belediye başkanı, valisi bir araya gelememiş.
Paneller yapmalı ama her panelde de üçü de ön
koltuğa oturmalıdır. Biz üç idareci isek üçümüz
de aynı lokma yapmalıyız. Ama uzun müddet
siyasi arenalara bir arada gitmeli. Bucak’a
Organize yapılmış, kaç tanesi dolu? Eğer
mermercilik ne getiriyor, ne götürüyor, ne
yapmalı dersek, Burdur’da bugün estedir, silim
makinesidir yapılsaydı bu göz biraz daha yakın
olabilirdi. Biz devlet olarak şunu isteriz; %50’ye
%50 üretim şartnamesi getirebilir. Hem olduğu
yere yapabilir, illa Organize Sanayi Bölgesi
olması şart değil. Dünyaya baktığınızda, ABD,
İtalya’ya baktığınızda muhitlere yayılmış, biz
hepsini Burdur’un içine alırsak işçi sorunu da
büyür.
Ama bir bölümünü Karamanlı ’ya yaparsak, efendim Çavdır’a bir bölümünü yaparsak o
zaman Burdur’un ilçeleri de güçlü olur diye
düşünüyorum.
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 17
BEKTAŞ: GERİYE DÖNÜP BAKTIĞINIZ
ZAMAN
KEŞKE
ŞUNU YAPSAYDIM
DEDİĞİNİZ KONU VAR MI?
CADIL: Kafamdaki bir eksiklik, keşke bu
okulları 20 yıl önce yapsaydım. Üniversiteye
göre, bana göre çalışkan bir talebe yaratsaydım.
Keşke. Bir tek bunda yanıldım. Bu okulu çok
önce yapmam lazımmış. Böylece şimdi
kendime göre makine mühendisi, kendime
göre ekonomist olabilirdi. Burada bir üniversite
yapsaydım ama burada hoca ne yazık senin
tipinde olacak. Bucak’ta okulum var, bu okuldan
ben her sene en az 70 tane Mehmet Cadıl
mezun ediyorum. 10 yıl sonra inşallah doktoru,
hakimi, Mehmet Cadıl kuralında; hem vermesini
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 18
hem yapmasını bilecek. Ben simidi
paylaşmayana hakkımı helal etmem diyorum. El
öpen, eğilen nesil yetiştiriyorum. Dünya
milletlerine bir bakın, Japonya’ya bakın,
geçmişine o kadar saygılı ki, kiliseye geldiğinde
eğiliyor. Bizim üniversite gençliği her şeyi yapar,
yapsın kardeşim, sevgiyi saygıyı da öğrensin.
Hocasını sevmiyor, hocasına hakaret ediyor.
Hocasını dinlemiyor. Dinlemiyorsan okula niye
geldin. Eğitim boş bir kavanozdur, o kavanozu
dolduracaksın.
Doldurduğun
kavanozu
hayatında parçalayacak ve dağıtacaksın.
İnşallah benden sonra torun devam eder. Ben
Burdur Aziziye Şenliğini yapıyorum. Neden;
geçmişine sahip olamayan geleceğine sahip
olamaz. Burdur Aziziye Şenliğini 14 senedir
yapıyorum; en az 10 bin kişiye hizmet ediyorum.
Neden, ben orada ilkokulda çocukların yörük
dediğini unutmuyorum. ‘Yörük yürümüş, kıllı
deri sürümüş’ dediklerini unutmuyorum.
Yörüğün de bir sanayicisi var. Onun da bir
geleneği, örf ve adeti var. 10 kişi, 15 kişi 6-7
metrekare çadırda yatmış ve kanaat etmiş.
Kanaati ön plana alacağız. Sanayicilikte kanaat
etmiyorsan büyüyemezsin. Şimdi herkes
yazıhane güzel, sekreter güzel, araba güzel;
fabrikanın içi güzel mi kardeşim? Ben iddia
ediyorum bunu da yazmanızı özellikle istiyorum, benim bu yazıhanem kadar fabrikam
güzel. İddia ediyorum. Mermer fabrikasında
ayakkabının köselesi batarsa bana küfredeceksin. Çünkü örnek olacaksın. Ama Türk Sanayisinin, kusura bakmasınlar arka bahçeleri
düzgün değil. Sanayiciler arka bahçelerine de
önem verecek, önem vermezsen olmuyor. Niye
Mercedes’e biniyorsun kardeşim; Mercedes’e
biniyorsan fabrikanın içerisini de güzel
yapacaksın. Benim sloganım bu. 4 fabrikam var,
10 sene sonra yeşil bir vadi seyredeceğiz.
Buradaki bu yazıhanem 4. yazıhanem. İnsanlar
işini gücünü geliştirdiği zaman oturduğu
mekanı da geliştirecek. O zaman Avrupalı
oluruz. Gençler de bunu bilmeli. Ama
okumadan, sahip olmadan olmaz. Ayakkabısı
Nike, kazağı Lacoste, gömleği Hatemoğlu. Olur,
ama bunlar güzel parayla olur. Marka değerini
kazanmış. Sen de işinde marka değeri yaptıysan
bunları giy ama babasının parasıyla anasının
yemeyip, gönderdiği parasıyla Lacoste giyilmez
kardeşim. Bilgisayarın içindeki programı yap,
yaz, kazan ve istersen dünyayı al, ayı al müdahale etmiyorum. Ama hazırcıyız. Kazanılmadan
elin parasını harcamak kolay oluyor. Ben
gençlere ve üniversitelilere bunu tavsiye ediyorum. Ve önlerine örnek seçtikleri, nasıl güzel
elbise giyip, markalı giyinmeyi tercih ediyorlarsa
başarmış insanları örnek alsınlar. Beğenirler
veya beğenmezler. Benim en beğendiğim kişi
merhum Sakıp Sabancı. Hacı Ömer Ağa
Kayseri’ye semeriyle gitmiş. Benim hayatımda
budur, bu adam neden semerinden bahsediyor.
Sakıp Sabancı ceplerini gösterirdi bir işçi kadar
yiyecek parası olmazdı. Yiyemiyor ki, zamanı yok
ama 30 bin işçiye bakıyor. Biz üretmeyi seven
insanlar, sanayici olacaksan üretmeyi seveceksin
yoksa bir yerden bir menkul satın alırsın ve
onların kirasını alırsın, bir yer kurarsın sonra da
Marmaris, Bodrum gezer turlarsın. O zaman da
marka değerin olmaz. Benim gençlere tavsiyem
budur.
BEKTAŞ: SON OLARAK, DERGİMİZE VE
GENÇLERE MESAJINIZ NEDİR?
CADIL: Ben okullarda seminerler ve
konferanslar veriyorum, dün de, Süleyman
Demirel Üniversitesi Madencilik Bölümünden
maden mühendisleri son sınıf öğrencilerinden
50 tanesi misafirim oldu. Gençlerin daha çok ve
daha da çok çalışmaları gerektiği öğütlerini
verdik. Derginizi okuyan gençlerimiz, bu yazının
tamamını okumalı ve çok çalışmalıdır. ‘İmkânım
yok ki hiçbir şey bulamam’ denmemeli, çalışarak
imkân oluşur. Çalışanın arkadaşının babası
vardır onu ikna eder, babasının sermayesiyle
birleşir bir sanayi kurar. Bizim de sermayemiz
yoktu. Yörük Süllü’nün oğlu geldi, burada çok
çalıştı ve sevilen insan olmamız buradaki sanayicilere payende oldu, biz de varlık sahibi olduk.
Gençlerimiz bir defa çok çalışmalı ve çok
okumalıdır. Ellerindeki eğlence için bilgisayar ve
internet hadisesi kaldırmalıdır. Eğer bunları
kaldırmazsak biz Amerika’nın ve İsrail’in kölesi
olmaktan kurtulamayız. Bize o kadar engeller
var ki; gençlerin ruhuna akacak internette öyle
projeler var ki gençleri bağlıyor ve okumaya
zaman ayırmıyor. Ben 22 saat çalışmalı 2 saat
uyumalıdır diye tavsiye ediyorum. Çünkü
gelişmiş ülkeler bunu yapmış. Biz engellerle,
yapamam, olamam hadisesini kaldıracağız.
Konuşmamım başlangıcında da söylediğim gibi
her gence postacı bir mektup getirir, o mektuba
hazırlıklı olmalıdır. Her genç dünyaya geldiyse
cenabı Allah ona bir nasip ayıracak. Gece olur,
sabah olur, rüyasında olur bilemem. Gençlere
şunu tavsiye ediyorum. Ben 1960lı yıllarda bir
kaportacı kalfanın bir müjde, ‘Mehmet Cadıl,
sana bir müjdem var’ deyince ona bir şekerli
kahve ısmarladım, ‘Seni Yat Limanında
Konyaaltı’nda denizin üstünde ölü ve batmamış
olarak rüya gördüm, babama yordurdum, sen
ileride çok büyük zengin olacaksın.’ dedi, 1959.
Ben o rüyanın arkasına düştüm ve buraya
geldim. Her genç bir rüyaya ve örnek aldığı bir
kişinin arkasına düşsün, muhakkak hedefe
varacaktır. Varmayacak diye bir şey yok. Ama
bugün karamsar olmasınlar ve yollarına devam
etsinler. Ve arkadan önden gelen tehlikeleri
kendince ezsin. ‘Ben şurada şu hatayı yaparsam
ne olur’ diye on sefer düşünsün ve keşke
demesin. Ben ömrümde hiç keşke demedim.
Dememek için plan- proje ile gideceksin. Ben bir
fabrika yapıyorum, fabrikanın temelini, rüzgârıdepremi düşüneceksin, ben fabrika yaparken
prefabrik yapmamaya çalışıyor hep çelik çatı
istiyorum. Neden, bu bölge deprem bölgesi,
keşke dememek için, çok okusunlar çok
çalışsınlar. Çalışmadan hedefe varmak hiç
mümkün değil.
Göller Bölgesi Aylık Hakemli Ekonomi ve Kültür Dergisi Ayrıntı/ 19