Bildiri ozetleri - turk - Türk İmmünoloji Derneği

Yorumlar

Transkript

Bildiri ozetleri - turk - Türk İmmünoloji Derneği
KONGRE DÜZENLEME KURULU
Günnur DENİZ
Haluk Barbaros ORAL
Dicle GÜÇ
Gaye ERTEN
Tunç AKKOÇ
Selim BADUR
İshak Özel TEKİN
Bilimsel Sekreterya
Prof. Dr. Haluk Barbaros Oral
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi
Mikrobiyoloji Anabilim Dalı
İmmünoloji Bilim Dalı
Nilüfer, BURSA
Tel
: 0 224 295 41 14
Faks : 0 224 442 83 21
E-mail : [email protected]
URL
: www.turkimmunoloji.org.tr
Organizasyon Sekreteryası
Serenas Turizm Kongre ve
Organizasyon Otelcilik A.Ş.
Yeni Sülün Cad. Tekirler Sok. No: 5
34337 1. Levent, İSTANBUL
Tel
: 0 212 282 33 73
Faks : 0 212 282 33 21
E-mail : [email protected]
URL
: www.immunloji2009.com
içindekiler
Önsöz
5
Bilimsel Program
7
Sözlü Sunumlar
15
Konuşmacı Özetleri
17
Sözlü Bildiriler
71
Poster Bildiriler
81
Dizin
109
3
önsöz
Sayın Meslektaşlarımız,
Türk İmmünoloji Derneği’nin uluslararası katılımlı XX. Ulusal İmmünoloji Kongresi 19-22
Kasım 2009 tarihleri arasında Kıbrıs - Mercure Otel’de gerçekleştirilecektir.
Kongremizde konusunda söz sahibi ulusal ve uluslararası değerli bilim adamları İmmünoloji
alanındaki temel ve klinik son gelişmeleri bizlerle paylaşacaklardır. Temel immünoloji
konuları, kinik uygulamalar ve deneysel modeller yanında araştırmacıların kendi çalışmalarını
sunabileceği ve tartışılabileceği bir platformda birlikte olmayı hedefliyoruz.
Bilimsel içeriği ve sosyal etkinlikleri ile güzel bir kongreyi birlikte paylaşmak üzere siz değerli
meslektaşlarımızı 19 - 22 Kasım 2009 tarihlerinde Kıbrıs’ ta görmekten mutluluk duyacağız.
Sevgi ve Saygılarımızla,
Prof. Dr. Günnur Deniz
Kongre Başkanı
5
bilimsel program
19 Kasım 2009, Perşembe
10:00 – 20:00 Kayıt
14:00 – 14:30 Açılış Töreni
14:30 – 14:45 Dia Gösterisi
Olcay Yeğin
SALON A
14:45 – 17:45 AÇILIŞ KONFERANSLARI
Oturum Başkanları: Şefik Şanal Alkan, Günnur Deniz
14:45 – 15:45 Tolerance, autoimmunity, and immune-mediated inflammatory disease
Abul Abbas
15:45 – 16:15 Kahve Arası
16:15 – 16:45 The complexity of Sjogren’s Syndrome - novel
aspects on pathogenesis
Roland Jonsson (EFIS-IL lecture)
16:45 – 17:15 TLR agonists as immunotherapeutic drugs: Their use in vaccination and
tumor therapy
Şefik Şanal Alkan
17:15 – 17:45 Quantifying receptor interactions in live cell plasma membranes
Hannes Stockinger
19:00 – 21:00 Açılış Kokteyli
7
bilimsel program
20 Kasım 2009, Cuma
08:00 – 09:00 UZMANI İLE TARTIŞALIM
Yeni ilaç keşfinde bilimsel tasarılar, temel sorunlar ve çözüm önerileri
Şefik Şanal Alkan
09:00 – 10:30 PANEL
İMMÜNTOLERANS VE OTOİMMÜNİTE
Oturum Başkanları: Abul Abbas, Roland Jonsson
SALON A
B lymphocytes in systemic autoimmune diseases: Actors and targets
Moncef Zouali
Otoimmünitede biyolojik tedavi yaklaşımları
Ender Terzioğlu
The surprising biology of interleukin-2
Abul Abbas
10:30 – 11:00 Kahve Arası
11:00 – 12:30 SERBEST BİLDİRİLER
Sözel Sunum Oturumları
Oturum Başkanları: Şefik Şanal Alkan, Dicle Güç
12:30 – 14:00 Öğle Yemeği
14:00 – 15:30 PANEL
İMMÜNOLOJİDE YENİLİKLER
Oturum Başkanları: Olcay Yeğin, Necil Kütükçüler
Inflammatory bowel disease and chronic mucocutaneous candidiasis
may be Mendelian Primary Immunodeficiencies
Bodo Grimbacher
Regülatör B hücre alt grupları
Mübeccel Akdiş
Behçet Hastalığında Th17
Olcay Yeğin
15:30 – 16:30 UYDU SEMPOZYUMU
Abbott Molecular‘s Continuing Commitment to Innovation
in Transplant Genetics
John Norton
8
bilimsel program
16:30 – 18:00 PANEL
KÖK HÜCRE ÇALIŞMALARI
Oturum Başkanları: Emin Kansu, İhsan Gürsel
SALON A
Saati geriye alma zamanı: Somatik kök hücrelerin
yeniden programlanması - iPS hücreleri
Emin Kansu
Ağır kombine immün yetmezlikler ve kök hücre çalışmaları
İlhan Tezcan
Allogeneik hematopoetik kök hücre nakli sonrası engrafman tayini;
kimerizmin önemi
Sevgi Kalayoğlu-Beşışık
16:30 – 18:00 PANEL
ENFEKSİYON VE BAĞIŞIKLAMA
Oturum Başkanları: Selim Badur, H.Barbaros Oral
SALON B
Viral enfeksiyonlarda aşılar: 21. Yüzyılda neredeyiz?
Selim Badur
Tüberküloz immünolojisi
Ahmet Soysal
HCV immünopatogenezi
Hakan Abacıoğlu
18:00 – 19:00 Kahve Arası ve Poster Sunumları
20:30 – 22:00 TARTIŞMA TOPLANTISI: Türkiye’de İmmünoloji’nin Durumu
Moderatörler: Tevfik Akoğlu, Günnur Deniz, H. Barbaros Oral
Emel Ekşioğlu Demiralp
Vedat Bulut
Neşe Akış
9
bilimsel program
21 Kasım 2009, Cumartesi
08:00 – 09:00 UZMANI İLE TARTIŞALIM
Akan hücre ölçer ile regülatör T hücre analizi
Gülderen Yanıkkaya Demirel
09:00 – 11:00 PANEL
DOĞAL VE EDİNSEL BAĞIŞIKLIK
Oturum Başkanları: Tevfik Akoğlu, Ömer Kalaycı
SALON A
SALON A
Doğal ve edinsel immünite arasındaki etkileşimler
Vedat Bulut
NKT ve γδ-T hücreleri
Figen Doğu
Endotoksin ve allerjik immün yanıt
Ömer Kalaycı
Neopterin ve doğal bağışıklık sistemi
Ayşegül Atak
11:00 – 11:30 Kahve Arası
11:30 – 13:00 SERBEST BİLDİRİLER
Sözel Sunum Oturumları
Oturum Başkanları: İlhan Tezcan, Işıl Barlan
13:00 – 14:00 Öğle Yemeği
13:00 – 14:00 TİD ÇALIŞMA GRUPLARI TOPLANTISI
14:00 – 15:00 UYDU SEMPOZYUMU
10
SALON A
bilimsel program
15:00 – 16:00 PANEL
TÜMÖR İMMÜNOLOJİSİ
Oturum Başkanları: Dicle Güç, Bilkay Baştürk
SALON A
Tümörün immünolojik uykusu
Dicle Güç
Tümör baskılayıcı bir mekanizma: Otofaji
Devrim Gözüaçık
16:00 – 16:30 Kahve Arası
16:30 – 18:00 PANEL
ALLERJİK HASTALIKLARDA SON GELİŞMELER
Oturum Başkanları: Mübeccel Akdiş, Nihat Sapan
SALON A
Hiper IgE’de Th17 hücreleri
Işıl Barlan
Oksidatif stres ve astım
Cansın Saçkesen
Allerjide regülatör T hücreler
Aytül Sin
16:30 – 18:00 PANEL
TRANSPLANTASYON İMMÜNOLOJİSİ
Oturum Başkanları: Emel Ekşioğlu Demiralp, Ali Şengül
SALON B
Semi allograft olarak fetus
Emel Ekşioğlu Demiralp
HLA-G moleküllerinin transplantasyonda yeri ve önemi
Bilkay Baştürk
Allojenik tanıma ve transplantasyon
Ali Şengül
18:00 – 19:30 Kahve Arası ve Poster Sunumları
20:30 – 24:00 Gala Yemeği
11
bilimsel program
22 Kasım 2009, Pazar
08:00 – 09:30 UZMANI İLE TARTIŞALIM
08:00 – 08:45
Otoantikor testleriyle tanısal yaklaşımda
çözüm yolları
İshak Özel Tekin
08:45 – 09:30
İmmün yetmezliklerde moleküler teknikler
Sara Şebnem Kılıç
09:30 – 11:00 PANEL
PERİODİK ATEŞ SENDROMLARI
Oturum Başkanları: Özden Sanal, Sara Şebnem Kılıç
SALON A
SALON A
PFAPA Sendromu (Periyodik ateş- aftöz stomatit- farenjit- adenit)
Sara Şebnem Kılıç
FMF (Ailevi akdeniz ateşi)
Mustafa Yılmaz
Hiper Ig D sendromu, TRAPS
İsmail Reisli
09:30 – 11:00 PANEL
YENİ TEKNOLOJİLER
Oturum Başkanları: Günnur Deniz, H. Barbaros Oral
Mikroarray teknolojisi ve immünolojide kullanımı
Hakan Savlı
RNA İnterferans: siRNA, miRNA
Elif Erson
Faj gösterim teknolojisi
Ayfer Atalay
11:00 – 11:30 Kahve Arası
12
SALON B
bilimsel program
11:30 – 13:00 PANEL
İMMÜNOLOJİDE YILIN MAKALELERİ
Oturum Başkanları: Ender Terzioğlu, İsmail Reisli
SALON A
Treg NKT etkileşimi ve immünoregülasyon
Fulya İlhan
Gamma/delta T hücreler
Handan Akbulut
Th17 hücreler
Gaye Erten
Tüberküloz immünolojisi
Ferah Budak
11:30 – 13:00 PANEL
İMMÜNOLOJİDE DENEYSEL HASTALIK MODELLERİ
Oturum Başkanları: Ayşe Altıntaş, Haydar Bağış
SALON B
Transgenik hayvan modelleri
Haydar Bağış
Alerji hayvan modelleri
Tunç Akkoç
Deneysel kanser modelleri
Güneş Esendağlı
13:00 – 14:00 Öğle Yemeği
14:00 – 15:00 PANEL
NÖROİMMÜNOLOJİ
Oturum Başkanları: Rana Karabudak, Güher Saruhan Direskeneli
SALON A
Myasthenia Gravis ve B Hücresi
Güher Saruhan Direskeneli
Nöroimmünolojik bir model olarak MS’a bakış
Rana Karabudak
İnflamatuvar demiyelinizan santral sinir sistemi hastalıklarında tedavi:
Deneysel verilerin klinik yansımaları
Ayşe Altıntaş
13
bilimsel program
14:00 – 15:00 PANEL
İMMÜNOTERAPİDE YENİ YAKLAŞIMLAR
Oturum Başkanları: Nerin Bahçeciler, Cansın Saçkesen
SALON B
PRR agonistleri
İhsan Gürsel
Sublingual immünoterapi
Nerin Bahçeciler
Mezenkimal kök hücrelerin immünoregülatör özellikleri ve klinik kullanımı
Uğur Muşabak
15:00 – 15:30 Genel Değerlendirme ve Kapanış
14
sözlü sunumlar
20 Kasım 2009 11:00-12:30
Oturum Başkanları:Şefik Şanal Alkan, Dicle Güç
S-4
Haart tedavisi gören HIV/AIDS hastalarında, lenfositlerin CD8+/CD28baskılayıcı fenotipleri HIV-1 viral yükünü etkiler mi?
Bayram Kıran
Ref.No:16
S-5
Dual role for interferon-gamma in helicobacter clearance and induction of
gastric preneoplastic lesions
Ayça Sayı
Ref.No:42
S-6
ESAT-6 ve CFP-10: tüberküloz ve Th1/Th2/Th17 sitokin dengesi
Esin Aktaş Çetin
Ref.No:81
S-13
BevacizumAb tedavisi uygulanan kolon kanserli hastalarda
sTRAIL düzeyinin artışı sağ kalım süresi ile ilişkilidir
Arzu Didem Yalçin
Ref.No:8
S-14
Ref.No:34
Akciğer kanseri modelinde chemerin-aracılı immün yanıtların değerlendirilmesi
Güneş Esendağlı
S-15
Ref.No:43
Aminobisphosphonate liposomes polarize tumor associated macrophages
from M2 to M1 phenotype and reduce tumor growth in mouse tumor models
Sibel Mete
S-16
Evaluation of the T-cell subsets in the immune compartments of
chemicaly induced breast cancer model
Tariq Zeki Abdul Samad
Ref.No:50
S-17
Ref.No:67
LLC1 akciğer adenokarsinom hücrelerinin rekombinant CXCL7 geni ile modifikasyonu
Neşe Ünver
S-18
Meme kanseri viseral metaztazlarında artmış CD44 ekspresyonu ve CD44+
tümör infiltre lenfosit varlığı
Neslihan Çabıoğlu
Ref.No:91
15
sözlü sunumlar
21 Kasım 2009 11:30-13:00
Oturum Başkanları:İlhan Tezcan, Işıl Barlan
16
S-1
Allerjik astım hastalarında periferik toleransın kırılması
Umut Can Küçüksezer
Ref.No:93
S-2
Spondin ve enfeksiyon ilişkisi
Dilara Fatma Kocacık Uygun
Ref.No:71
S-3
Behçet hastalığı patogenezinde doğal katil hücre sitotoksisitesinin rolü
Fulya Coşan
Ref.No:96
S-7
Pulmoner IL-2 lipozom formülasyonu uygulanmasının
akciğer dokusunda ve sistemik immünolojik etkilerinin araştırılması
Ayşegül Atak
Ref.No:69
S-8
Aspirin ve ibuprofenin IL-17 üretimi üzerindeki inhibitör etkisi
Dilara Fatma Kocacık Uygun
Ref.No:27
S-9
Behçet ve ailevi akdeniz ateşi (AAA) hastalıklarında immün ve
inflamatuar gen ekspresyonlarının karşılaştırılması
Filiz Türe Özdemir
Ref.No:87
S-10
Periyodik ateş sendromu ile gelen akaraba dışı iki olgu ve
TNFRSF1A geninde yeni Y331X nonsens mutasyon
Nesrin Gülez
Ref.No:108
S-11
Myasthenia gravis’de B hücrelerinin in vitro sitokin aktivitesi
Vuslat Yılmaz
Ref.No:112
S-12
Hücre hedefleme yaklaşımı: hücre işlevlerinde etkinlik gösteren peptitlerin
eldesi ve peptit kütüphaneleri
Sanem Yıldız
Ref.No:22
konuşma özetleri
TOLERANCE, AUTOIMMUNITY AND
IMMUNE-MEDIATED INFLAMMATORY DISEASES
Abul K. Abbas, Shoshana Katzman, Alejandro Villarino, Katrina Hoyer,
Hans Dooms
Department of Pathology, University of California San Francisco, San Francisco, CA, USA
T
olerance to self antigens is maintained by multiple
mechanisms, including the deletion of immature
lymphocytes that encounter self antigens during their
development, and functional inactivation (anergy), deletion, or suppression of self-reactive lymphocytes by regulatory T cells in peripheral tissues. Failure of self-tolerance is
the fundamental cause of immune-mediated inflammatory
diseases. CD4+ T-cells play a major role in most of these diseases, because these T cells control all immune responses to
protein antigens. To study how T-cell responses to self antigens are prevented, and why tolerance in this population
might fail, we have developed an experimental model in
which CD4+ T-cells specific for ovalbumin (Ova) encounter a transgene-encoded soluble form of Ova expressed as a
self protein. In an intact antigen-expressing recipient, the
T-cells become anergic and are deleted. In lymphopenic
recipients that express the sOva, tolerance fails, resulting
in the development of pathogenic effector cells that cause
a severe systemic inflammatory disease. Tissue inflammation in this model is mediated by IL17-producing cells,
and Th1 cells are surprisingly protective because IFN is
a potent inhibitor of the Th17 response. Over time, the
disease-causing effector cells are replaced by CD25+ Foxp3+
Tregs, which function to control the pathologic immune
response. Interleukin-2 (IL-2) is required for the survival
and functional competence of the Tregs, and in the absence
of IL-2, the acute disease is less severe but the mice develop
a chronic progressive disease that is not controlled.
In conventional T-cell responses to foreign antigens, IL-2 is
produced early after antigen exposure. We have examined
the targets of IL-2 produced in vivo by studying the expression of phosphorylated Stat5 in different cell populations.
These assays reveal that IL-2 produced in response to an
antigen acts first on endogenous Foxp3+ cells even before
it acts on the antigen-responding T cells. Thus, the initial
function of IL-2 is to establish control mechanisms in a
paracrine manner, and only later does its autocrine activity
become dominant. Failure of these control mechanisms is
the key to developing chronic inflammatory diseases.
Thus, cytokines produced by T-cells play a central role in
controlling the balance between pathogenic effector T-cells
and protective regulatory cells. Understanding how to control this balance is fundamental for elucidating the mechanisms of inflammatory disorders, and for the development
of novel therapeutic strategies.
19
THE COMPLEXITY OF SJÖGREN’S SYNDROME:
NOVEL ASPECTS ON PATHOGENESIS
Roland Jonsson
Broegelmann Research Laboratory, The Gade Institute, University of Bergen, Bergen, Norway
I
n Sjögren’s syndrome (SS), like in most other autoimmune diseases, the enigma leading to a pathogenic attack against self has not yet been solved. By definition,
the disease must be mediated by specific immune reactions
against somatic cells to qualify as an autoimmune disease.
In SS the autoimmune response is directed against the
exocrine glands, which, as histopathological hallmark of
the disease, display persistent focal mononuclear cell infiltrates. Clinically, the disease in most patients is manifested
by two severe symptoms: dryness of the mouth (xerostomia) and the eyes (keratoconjunctivitis sicca). A number of
systemic features have also been described and the presence
of autoantibodies against the ubiquitously expressed ribonucleoprotein particles Ro (SSA) and La (SSB) further underline the systemic nature of SS. The original explanatory
concept for the pathogenesis of SS proposed a specific, selfperpetuating, immune mediated loss of acinar and ductal
20
cells as the principal cause of salivary gland hypofunction.
Although straightforward and plausible, the hypothesis,
however, falls short of accommodating several SS-related
phenomena and experimental findings. Consequently,
researchers considered immune-mediated salivary gland
dysfunction prior to glandular destruction and atrophy as
potential molecular mechanisms underlying the symptoms
of dryness in SS. Accordingly, apoptosis, fibrosis and atrophy of the salivary glands would represent consequences of
salivary gland hypofunction. The emergence of advanced
bio-analytical platforms further enabled the identification
of potential biomarkers with the intent to improve SS diagnosis, promote the development of prognostic tools for
SS and the goal to identify possible processes for therapeutic treatment interventions. In addition, such approaches
allowed us to glimpse at the apparent complexity of SS.
TLR AGONISTS AS IMMUNOTHERAPEUTIC DRUGS:
THEIR USE IN VACCINATION AND TUMOR THERAPY
Şefik Şanal Alkan
Alkan Consulting, Basel, Switzerland
T
he innate immune system recognizes the presence of
invaders instantly, by means of soluble factors and
pattern recognition molecules (sensing receptors)
such as Toll Like Receptors (TLR). This quick response to
the common structures of microbes generates no memory
but it informs and shapes adaptive immunity. Agonists for
TLR 1-10 serve as bridges between innate and adaptive immunities. Initial tissue injury caused by microbial infection
generates inflammatory mediators, which serve as initiators
for a cascade of events. When successful, these events culminate in the generation of productive adaptive immunity
(T and B cell responses) and long-term memory.
The pattern recognition molecules have different locations
within the cell. Some TLRs are located at the cell surface
(TLR1,2,4,5,6,10) and these mainly recognize bacterial
signature structures. Others (TLR3,7,8,9) are localized intracellularly (in endosomes) and they sense the presence
of nucleic acids such as RNA or DNA. Agonists (ligands)
for TLRs include tri-acyl lipopeptides (TLR1), lipoteichoic acid, (TLR2), dsRNA (TLR3), LPS (TLR4), flagellin
(TLR5), diacyl lipopeptides (TLR6), and oligodeoxynucleotides such as CpGs (TLR9). Another class of sensor
molecules called NLRs (Nucleotide-binding domain, Leucine-Rich repeats) is located in the cytosol.
Low molecular weight, TLR7 and TLR8 agonists discovered
at 3M, are known as imidazoquinolines. They induce a variety of cellular effects such as dendritic cell (DC) migration and maturation and cytokine/chemokine production.
TLR7 agonists induce significant amounts of type 1 interferons from the plasmacytoid DCs (pDC) in a number of
species. TLR8 agonists are better activators of myeloid DCs
with higher TNF, IFN-g and IL-12 production. Recently
we demonstrated that there is a cross talk between the TLRs.
Also, we found that immunization with TLR7/8 agonists in
a variety of contexts and regimens induce both CD8+ and
CD4+ T cell responses. Recently, it was demonstrated that
TLR7/8 agonists activate natural killer (NK) cells indirectly
to secrete IFN-g and kill tumor cells. Additionally, in a vaccination setting, TLR7/8 treatment induces potent antibody
class switching and elevation in antibody titers. All the findings above strongly suggested that TLR7/8 agonists might
exert potent anti-tumor activities. By using imiquimod and
resiquimod (R-848), it was shown that these molecules exhibit potent anti-tumor activities in numerous animal models including melanoma. All together, the data demonstrates
that TLR7/8 agonists represent a new class of agents that can
be utilized, either alone or tandem combinations, as vaccine
adjuvants and anti-tumor agents.
21
B LYMPHOCYTES IN SYSTEMIC AUTOIMMUNE
DISEASES: ACTORS AND TARGETS
Moncef Zouali
Inserm U606 & University Paris Diderot-Paris 7, Centre Viggo Petersen, Hôpital Lariboisière, 2,
rue Ambroise Pare, Paris, France
B
lymphocytes have long been considered as solely effectors of T cell-driven antibody production with no
significant role as sensors, coordinators or regulators
of the immune response. However, several developments
have brought to attention a differentiated and intricate B cell
contribution to the control of many aspects of the immune
response. That B lymphocytes are key players in innate and
adaptive branches of immunity comes from observations
showing that impairment of their functions can lead to a
variety of disorders. In mice, for example, their elimination
leads to deficits in follicular dendritic networks, follicle-associated epithelium in Peyer’s patches, a non-canonical subset
of natural killer T cells, and CD4+ T lymphocyte functions.
In parallel, the crucial contribution of B cells to the pathogenesis of rheumatic autoimmune diseases has moved into
the foreground. One realization is that antibodies can mediate tissue injury by a wide variety of distinct mechanisms,
and that B cells can mediate tissue injury in an antibodyindependent fashion.
22
Such observations, and other reports on the consequences
of alterations in B cell signaling on shifting the balance of
the immune system towards autoreactivity, provide strong
evidence for a central role of B cells in the pathogenesis of
not only organ-specific, antibody-mediated autoimmune
disease, but also of systemic disorders, particularly RA and
SLE. They offer a convincing rationale for using B cell
depletion therapy as a strategy for immunointervention
in autoimmune disease. Targeting B cell functions can be
accomplished by inhibiting cytokines that promote B cell
activation, by inhibiting co-stimulatory molecule activity, or by targeting cell surface molecules restricted to B
cells. Surface molecules present almost exclusively on B
cells, including CD19, CD20, CD21, and CD22, are candidates for targeting by monoclonal antibodies or ligand
constructs. The effects on B cells can also be modified by
targeting co-stimulatory molecules, such as CD80, CD86,
or CD40.
EARLY-ONSET INFLAMMATORY BOWEL DISEASE
CAUSED BY LOSS-OF-FUNCTION MUTATIONS IN
THE IL10-RECEPTOR GENES
Erik-Oliver Glocker1*, Daniel Kotlarz2*, Kaan Boztuğ2*, E. Michael Gertz3,
Alejandro A. Schäffer3, Fatih Noyan2, Mario Perro1, Jana Diestelhorst2,
Anna Allroth2, Dhaarini Murugan2, Nadine Hätscher2, Dietmar Pfeifer4,
Karl-Walter Sykora2, Martin Sauer2, Hans Kreipe5, Martin Lacher6, Rainer Nustede7,
Cristina Woellner1, Ulrich Baumann8, Ulrich Salzer9, Sibylle Koletzko6, Neil Shah10,
Anthony W. Segal11, Axel Sauerbrey12, Stephan Buderus13, Scott B. Snapper14,
Bodo Grimbacher1* and Christoph Klein2*#
* These authors contributed equally to this work and should be considered aequo loco.
1
Department of Immunology, Royal Free Hospital and University College London, London, UK; 2Department
of Pediatric Hematology/Oncology, Hannover Medical School, Hannover, Germany; 3National Center for
Biotechnology Information, NIH, DHHS, Bethesda, MD, USA; 4Department of Hematology/Oncology, Core
Facility II Genomics, Freiburg University Medical Center, Freiburg, Germany; 5Department of Pathology,
Hannover Medical School, Hannover, Germany; 6Dr. von Hauner’sches Kinderspital, Ludwig-Maximilian
University, Munich, Germany; 7Department of Pediatric Surgery, Hannover Medical School, Hannover,
Germany; 8Department of Pediatric Pulmonology, Hannover Medical School, Hannover, Germany;
9
Department of Rheumatology and Clinical Immunology, University Hospital Freiburg, Freiburg, Germany;
10
Department of Paediatric Gastroenterology, Great Ormond Street Hospital, University College London,
London, UK; 11Department of Medicine, University College London, London, UK; 12Department of Pediatrics,
HELIOS Hospital Erfurt, Erfurt, Germany; 13Department of Pediatrics, St.-Marien-Hospital Bonn, Bonn,
Germany; 14Massachusetts General Hospital, Harvard Medical School, Boston MA, USA
Background
The molecular etiology of inflammatory bowel diseases
(IBD) is largely unknown. The relative contribution of
known genetic variants for the onset of severe inflammation of the intestine remains controversial.
Methods
We performed genetic linkage analysis and candidate gene
sequencing in two unrelated consanguineous families with
children affected by early-onset IBD. Additional patients
were screened for mutations in the identified candidate
genes. Functional assays were carried out in primary patient cells and in genetically transduced cells. One patient
was treated with an allogeneic hematopoietic stem cell
transplant (HSCT).
encodes the IL10R1 protein, and IL10RB, encoding the
IL10R2 protein. These mutations abrogate IL10-induced
signaling, as demonstrated by deficient STAT3 phosphorylation upon IL10 stimulation. As a consequence, peripheral blood mononuclear cells from IL10R-deficient patients
showed increased secretion of TNF and other proinflammatory cytokines unresponsive to the IL10-dependent
negative feedback regulation. One patient was successfully
treated by an allogeneic HSCT and had marked improvement of his condition.
Conclusions
IL10 receptor defects constitute monogenetic causes for
human enterocolitis, involving hyperinflammatory immune responses in the intestine. Allogeneic HSCT may
offer a cure for IL10 receptor deficiency.
Results
We identified three distinct homozygous mutations in
the genes interleukin-10 receptor alpha (IL10RA), which
23
INCREASED SUSCEPTIBILITY TO FUNGAL
INFECTIONS/CHRONIC MUCOCUTANEOUS
CANDIDIASIS CAN BE DUE TO A HOMOZYGOUS
LOSS-OF-FUNCTION MUTATION IN CARD9
Erik-Oliver Glocker1*, Andre Hennigs2*, Mohammad Nabavi3,
Alejandro A. Schäffer4, Cristina Woellner1, Ulrich Salzer2, Dietmar Pfeifer5,
Hendrik Veelken5, Klaus Warnatz2, Fariba Tahami1, Sarah Jamal1,
Annabelle Manguiat1, Nima Rezaei6, Ali Akbar Amirzargar7, Alessandro Plebani8,
Nicole Hannesschläger9, Olaf Gross9, Jürgen Ruland9 and Bodo Grimbacher1
*These authors contributed equally to this work and shall be considered aequo loco
1
Department of Immunology and Molecular Pathology, Royal Free Hospital and University College London,
London, United Kingdom
2
Department of Rheumatology and Clinical Immunology, University Hospital Freiburg, Freiburg, Germany
3
Semnan University of Medical Science, Semnan, Iran
4
National Center for Biotechnology Information, NIH, DHHS, Bethesda, Maryland USA
5
Department of Hematology and Oncology, University Hospital Freiburg, Freiburg, Germany
6
Growth and Development Research Center, Center of Excellence for Pediatrics, Children’s Medical Center,
Tehran University of Medical Sciences, Tehran, Iran
7
Immunogenetic Laboratory, Department of Immunology, School of Medicine, Tehran University of Medical
Sciences, Tehran, Iran
8
Clinica Pediatrica, Università di Brescia and Istituto Medicina Molecolare “Angelo Nocivelli”, Spedali Civili,
Brescia, Italy
9
III. Medizinische Klinik, Klinikum rechts der Isar, Technische Universität München, Munich, Germany
Background:
Results:
Chronic mucocutaneous candidiasis (CMC) may present
as a primary immunodeficiency characterized by persistent or recurrent infections of the mucosa and/or skin with
Candida species. Most cases are sporadic, but both autosomal-dominant and autosomal-recessive inheritance have
been described.
We found linkage (LOD=3.6) to a genomic interval on
chromosome 9q including CARD9, the gene encoding the
CAspase Recruitment Domain-containing protein 9. All
four severely affected individuals alive had a homozygous
point mutation in CARD9 resulting in a premature termination codon (Q295X). Healthy family members were
either heterozygous or wild type. In contrast to healthy
individuals, patients lacked wild-type CARD9 protein expression, which was associated with low numbers of Th17
cells, a T cell subpopulation that is involved in fungal immunity. Functional studies based on genetic reconstitution
of myeloid cells from Card9-/- mice demonstrated that the
Q295X mutation drastically impairs innate signaling from
the anti-fungal pattern recognition receptor Dectin-1.
Methods:
We investigated a large consanguineous five-generation family in which three offspring died during adolescence following invasive Candida infection of the brain, four suffered
from severe and one from mild recurrent fungal infections.
Thirty-six family members, were enrolled and blood samples
were taken for DNA analysis. Homozygosity mapping was
used to find the location of the mutated gene. We sequenced
CARD9 in our patients, carried out T cell phenotyping and
performed functional studies, either by using patients’ leukocytes or reconstitution of a murine Card9-/- model.
24
Conclusions:
An autosomal-recessive form of CMC is associated with
homozygous mutations in CARD9, thereby underlining
the critical role of CARD9 in human immunity against
fungal infections.
HUMAN B REGULATORY CELLS: DO THEY REALLY
EXIST?
1
Willem van de Veen, 1Barbara Stanic, 2Görkem Yaman, 1Cezmi A. Akdiş,
1
Mübeccel Akdiş
1
2
Swiss Institute of Allergy and Asthma Research, SIAF, Davos, Switzerland
Yuzuncu yil University, Microbiology Departmant Van, Turkey
B
cells do not only produce antibodies, but memory B
cell which express certain cytokines can suppress antigen specific T cell responses. The therapeutic benefit
of depleting B cells in mice and humans has refocused attention on B cells and their role in autoimmunity beyond
autoantibody production. Particularly, the promising results
with the anti-CD20 mAb (rituximab), which does not affect serum immunoglobulin levels, but depletes whole mature B cell pool, provides a strong rationale for the existence
of effector B cell subsets. B cells specifically serve as cellular supporters for CD4+ T-cell activation, while regulatory
B cells, including those that produce interleukin-10 (B10
cells), function as negative regulators of inflammatory immune responses (in mouse models). The emerging picture
is that B cells, autoantibodies, and T cells are all important
components of abnormal immune responses that lead to
tissue pathology unique to each autoimmune disease, with
their relative contributions changing during disease progression. Interestingly, B-cell depletion using rituximab exacerbated ulcerative colitis and triggered psoriasis. Hence, B-cell
elimination may exacerbate disease in some autoimmune
conditions, suggesting a regulatory function of B cells in
humans. In addition, B cell targeted IL-10-deficient mice
showed significantly decreased inflammation in murine arthritis model. These findings propose that a B cell regulatory
function in addition to the well-known suppressor function
of Treg cells remains to be elucidated in humans. Human
tonsils provide a useful source to investigate immune regula-
tion by B cells, because of more than 60% B cell content.
In addition, it can be hypothesized that if a memory B cell
plays an anti-inflammatory role, the antibody isotype produced by the same B cell when it differentiates into a plasma
cell should support the notion of being anti inflammatory.
Hence, an IL-10producing B cell may produce IgG4 rather
than IgE, when it differentiates into a plasma cell.
In this study, the development of tolerance-inducing B cell
subsets and the long-term B cell memory will be investigated in humans. Our data show that IL-10-expressing
B cells exist in tonsils and their IL-10 expression can be
further upregulated by CpG stimulation.
Treatment with a TLR9 agonist induced strong B cell proliferation and high levels of IL-10 production in purified
peripheral as well as tonsil-derived B cells. Furthermore,
such treatment led to the production of IgG4 at the mRNA
as well as the protein level and this effect was strongly enhanced when cultures were supplemented with exogenous
IL-10. Isolation of B cells that actively secrete IL-10 after TLR9 ligation showed that these cells produce higher
levels of IgG4 than cells that do not secrete IL-10. Furthermore, IL-10-producing B cells show strong suppressive
capacity on antigen-specific T cell proliferation whereas B
cells that did not produce IL-10 were unable to suppress
such a response. These data demonstrate that a suppressive
memory B cell subset exists in humans, which produces
mainly IgG4 after differentiating in to a plasma cell.
25
ENGRAFMAN VE KİMERİZM
Sevgi Kalayoğlu-Beşışık
İstanbul Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Hematoloji Bilim Dalı, İstanbul
H
LA uyumlu bir vericiden (allogeneik) kök hücre
nakli sonrası hedef kan sistemi üretiminin (hematopoezin) vericiye ait olmasıdır. Bu amaca yönelik
olarak alıcıya kemoterapi bazen birlikte radyoterapi verilerek alıcıya ait kan sistemi ki bu sistemin içerisinde bağışıklık
sistemi de yer alır, baskılanır hatta yok edilir. İnfüze edilen kök hücre kaynağındaki pluripotent kan kök hücreleri
alıcıda yeni kan sistemi ve bağışıklık sistemini oluşturur.
Kan sisteminin üretilmeye başlandığının ilk göstergesi
çevre kanında çoğunluğunu nötrofillerin oluşturduğu
lökosit sayısında artış olmasıdır. Yeni üretilen nötrofil,
trombosit ve eritrositler genellikle en önemli işlevlerini yerine getirecek özelliktedir. Buna karşılık T ve B lenfositlerin
işlev kusuru uzun sürer.
Engrafman: Kök hücre kaynağının işlevselliği yani kan
sistemi üretiminin gerçekleşmesinin göstergesi olarak çevre
kanında nötrofil sayısı ile tanımlanır.
Primer graft yetmezliği: mutlak nötrofil sayısının +21.
günde ve en geç +28.günde >0.2 x 109/l rakamına
ulaşamaması durumudur. Kök hücre kaynağı olarak sitokinle mobilize edilmiş çevre kanı kullanılması halinde
kök hücre kaynağı olarak kemik iliği kullanılması sonrasına
göre 1 hafta daha erken engrafman gerçekleşir. Buna
karşılık T hücreleri azaltılmış kemik iliği ya da donmuş kordon kanı kullanılması halinde engrafman genellikle +21.
günde ortaya çıkar.
Sekonder graft yetmezliği: Kök hücre nakli sonrası engrafman gerçekleşmesini takiben kan sisteminin yeniden
kaybıdır.
Graft reddi: Vericiye ait kan sisteminin immunolojik olarak hasarıdır. Alıcıya ait T lenfositlerinin artışı ve eş zamanlı
alıcıya ait kan sisteminin kaybı ile birliktedir.
Kötü graft işlevi: İmmunolojik olarak graft reddi olmadan
kan sisteminde bir ya da birden çok seride azalma iledir.
Kimerizm: Allogeneik kök hücre nakli sonrası kan sisteminin tamamen vericiye ait olması, veya kısmen alıcıya ait
kan sistemi hücreleri ile birlikte olması (karışık kimerizm),
26
ya da tamamen alıcı kan sisteminin ortaya çıkması durumu
söz konusu olabilir. Mikrokimerizm ise alıcıya ait kan sistemi hücrelerinin <%1 olarak tespit edilmesi durumudur.
Kimerizm tespitinde farklı yöntemler kullanılabilir (Tablo 1). En duyarlı yöntem DNA yapısında küçük genom
bölgeleri arasında farklılıkların tespitidir. Bu yöntemler
ardı sıra tekrar bölgelerinin değişken sayısı (VNTR), kısa
boyutlu tekrar bölgeleri, ve tek nukleotid polimorfizmi
araştırılmasıdır.
Tablo 1. Kimerizm araştırılmasında kullanılabilecek yöntemler
Yöntem
Olumsuz tarafı
Eritrosit
Sadece eritroid dizi ile ilgili ve
antijenleri
kan grubu uyumsuz alıcı verici olması halinde
kullanılabilir
HLA
Sadece HLA uyumsuz alıcı verici olması halinde
kullanılabilir
Sitogenetik Sadece cinsiyet uyumsuz alıcı verici olması
halinde kullanılabilir
Bölünebilir hücre varlığında çalışır
Duyarlılığı düşüktür (<%5)
FISH
Sadece cinsiyet uyumsuz alıcı verici olması
halinde kullanılabilir
PCR ile Y geni Sadece cinsiyet uyumsuz alıcı verici olması
halinde kullanılabilir
RFLP
Yön gösterici alel sayısı sınırlı
VNTR/STR
Sınırlı sayıda allel için standart reagent mevcut
SNP
Standardize yöntem yoktur
<%5 kimerizmi tespit etmesi güç
Olumlu tarafı
Kolay
Kolay
Standardize olmuş
yöntemdir.
Kama konvansiyonel
karyograma göre daha
sayısal bilgi verir ve daha
duyarlıdır.
Çok duyarlı (%0.0001)
Kolay
Standardize olmuş yöntem
Sayısal veri sağlar ve
duyarlıdır (%1 – 3)
Hızlı ve ucuz
Klinik anlamlı veri
sağlayabilir.
Allogeneik kök hücre nakli sonrası kimerizm
tespitinin önemi:
Yeni ortaya çıkan kan sisteminin vericiye ait olup olmadığını
belirlemeye yönelik yani engrafmanı nitelendirmeye yönelik kimerizm analizi gereklidir. Günümüzde cinsiyet uyumsuz olamayan allogeneik kök hücre nakli olgularında nakil
öncesi alıcı ve vericiden DNA saklanır. Nakil sonrası çevre
kanında lökosit sayısı yükselmesi halinde kimerizm analizi
ile engrafmanın vericiye ait olması durumu ve alıcıya ait
kan sistemi hücresi varlığı belirlenir. Bu amaca yönelik
çevre kanı kullanılır. Cinsiyet uyumsuz nakil olgularında
karyogram ya da FISH yapılabilir veya Y geni PCR ile
araştırılabilir. Eritrosit antijen analizi eritrositlerin uzun
süren sağ kalımlarından dolayı erken dönem engrafman
bilgisi verememektedir.
Tam kimerizm: Kan sisteminin tamamiyle vericiye ait
olması durumudur. Nakil endikasyonu kötücül hastalığın
nüks riski daha düşük, verici kaynaklı T lenfositleri ve doğal
öldürücü hücrelerce açığa çıkan graft versus host hastalığı
riski yüksektir. Klinikte tam kimerizm sağlandıktan sonra kimerizm analizinin ancak nüks ya da graft reddi veya
kaybı halinde yapılması önerilir.
Karışık kimerizm: Kan sisteminin kısmen vericiye kısmen
de alıcıya ait olması durumudur. Nakil endikasyonu kötücül
hastalığın nüks riski yüksektir. Bu hastalarda klinik bulgularla uyumlu olarak belirli aralıklarla karışık kimerizmin
tam kimerizme dönüp dönmediği izlenmelidir.
Tam kimerizm gelişmiş olgularda şüphe halinde yapılan
analizde karışık kimerizm tespit edilmesi halinde altta yatan hastalığı nüksü düşünülmelidir. Nakil sonrası karışık
kimerizmin tam kimerizme dönmediği olgularda da nüks
olasılığı olduğundan her iki grup hastada aynı vericiden
lenfosit verilmesi (donör lökosit infüzyonu; DLI) tam
kimerizm sağlayabilir.
Nakil sonrası beklenen lökosit yükselmesi gelişmeyen hastalarda engrafman niteliği kimerizm analizi ile araştırılır.
Alıcıya ait T lenfosit artışı graft reddi lehinedir.
Kimerizm tipi nakil öncesi verilen hazırlama rejimi dozu
ile ilişkili olabilir.
Azaltılmış dozda hazırlama rejimlerini takiben kimerizm: Azaltılmış dozda hazırlama rejimi ile alıcıya ait kan
sistemi tamamen yok edilmez, alıcıya ait bağışıklık sistemi baskılanır, tümör yükü azaltılır. Vericiye ait kan sistemi alıcıya ait kan sisteminin tamamen yok edilmemesine rağmen üretime başlayabilir. Ancak azaltılmış dozda
hazırlama rejimini takiben erken dönemde karışık kimerizm gözlenir. Tam kimerizme döndürmek için DLI gerekebilir. Giderek artan vericiye ait kimerizm graft versus host
hastalığı riski ile birlikte olabilir. Günümüzde azaltılmış
dozda hazırlama rejimini takiben diziye özgül kimerizm
analizi yapılması önerilmektedir. Giderek azalan T lenfosit
kimerizmi (<%20 verici kimerizmi) graft kaybını gösterir.
O nedenle azaltılmış dozda hazırlama rejimini takiben 2
– 4 hafta aralıklarla kimerim izlenmesi önerilir.
T hücreleri azaltılmış kemik iliğinden nakil sonrası
kimerizm izlenmesi: Graft kaybı riski yüksek, nakil endikasyonu kötücül hastalık nüks riski yüksektir. O nedenle
nakil sonrası 1, 3, 6, ve 12.ayda kimerizm belirlenmesi
önerilir.
27
TÜBERKÜLOZ İMMUNOLOJİSİ VE TÜBERKÜLOZ
ENFEKSİYONU TANISINDA YERİ?
Ahmet Soysal
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı, İstanbul
Tüberküloz epidemiyolojisi
Tüberküloz (TB) HIV/AIDS’den sonra enfeksiyöz
hastalıklar içinde dünyada ölüme neden olan ikinci en sık
etkendir. M. tuberculosis dünya nüfusunun 1/3’ünü enfekte
etmiştir ve 2000 yılı içinde 8-9 milyon yeni tüberküloz
vakası görülmüş ve bunun yarısı, üç-dört milyon balgam yayması-müspet olgu rapor edilmiştir. Günümüzde
tüberküloz enfeksiyonunun kontrol edilmesi için iki
önemli strateji mevcuttur. Bunlardan ilki aktif hastalığı
olan olguların tesbiti ve tedavisidir. Diğeri ise enfeksiyon
havuzunu oluşturan enfekte fakat aktif hastalığı olmayan
kişilerin tespiti ve latent enfeksiyonlarının tedavisidir.
Tüberküloz fizyopatolojisi ve immün sistem
ilişkisi
Tüberküloz enfeksiyonu ve hastalığı M. tuberculosis basilinin damlacık yolu ile edinilmesi sonucunda ortaya
çıkmaktadır. Damlacıklar hava yolu ile alındıktan sonra
büyük çaplı bronşlara yerleşirler ve orada kalırlar, bunların
enfeksiyon geliştirme olasılığı düşüktür. Tüberküloz basili
taşıyan daha küçük boyutlu damlacıklar alveollere ulaşır ve
enfeksiyonu başlatabilir. İlk (primer) odak genellikle hava
akımının ve basil depolanmasının daha fazla olduğu subplevral ve orta akciğer bölgelerindedir (akciğer üst lobunun alt kısımları, alt ve orta lobların üst kısımları). Bakteri
alveoler makrofajlar veya dokudaki dendritik hücreleler
tarafından alınır, basillerin çoğunluğu öldürülür veya inhibe edilir. Bunun yanında tüberküloz basili ilk olarak
epiteliyal tip II pnömositler tarafından da tutulabilir. Bu
hücre tipi alveollerde makrofajlardan daha fazla oranda
bulunmaktadır ve M. tuberculosis’ in bu hücreleri enfekte
ettiği ve içinde çoğalabildiği ex vivo olarak gösterilmiştir.
Dendritik hücrelerin de enfeksiyonun erken dönemlerinde
rol aldığı bilinmektedir. Bu hücreler makrofajlardan daha iyi
antijen sunabilme kapasitesine sahiptir ve büyük olasılıkla
T hücrelerin M. tuberculosis antijenleri ile uyarılmasında
anahtar rol oynamaktadır. Basilin makrofaj içine alınması
işlemi bakterinin makrofaj mannoz ve/veya kompleman reseptörleri ile etkileşmesi ile başlamaktadır . “Toll-like recep28
tor” (TLR) makrofajlar dahil olmak üzere bir çok immün
sistem hücrelerinde bulunan transmembran reseptörlerdir.
Bu reseptör ailesi içinde TLR2, TLR4, TLR5, TLR9 olmak
üzere 10’a yakın reseptör bulunmaktadır. TLR2 reseptörü
gram pozitif bakterilerin tanınması, TLR4 gram negatif
bakterilerin lipopolisakkaritlerinin tanınmasını sağlar. Bunun yanında canlı M. tuberculosis basili TLR2 ve TLR4
reseptörlerini aktive edebilir. M. tuberculosis’in yapısında
bulunan 19 kDa lipoproteini ve lipoarabinomannan
TLR2’ye bağlanarak intrasellüler sinyal iletimini başlatır
ve inflamatuar sitokin üretimini ve makrofaj aktivasyonunu sağlar . Alveol yüzeyinde bulunan sürfaktan protein
A, basilin mannoz reseptörlerine bağlanmasını artırır. Bunun yanında aynı alveol yüzeyinde bulunan sürfaktan protein D ise basilin fagosite edilmesini engeller. Hücre içine
alınan basil daha sonra endositik vakuol fagozom içinde bulunur. Eğer normal fagozom gelişimi olursa fagozom-lizozom füzyonu gerçekleşir. Böylelikle basil hücre içi öldürme
mekanizmaları ile karşılaşmış olur. Bunlar asit pH, reaktif
oksijen aracı molekülleri (ROAM), lizozomal enzimler ve
toksik peptidlerdir. Bakterilerin makrofaj içinde öldürülmesi fagozomlar içinde olmaktadır. Birçok bakteri bundan
etkilenmemek için bazı mekanizmalar geliştirmiştir. Bunun yanında tüberküloz basilinin insan makrofaj hücreleri
içinde nasıl yaşamını sürdürdüğü veya endozom gelişimini
nasıl engellediği kesin olarak bilinmemektedir. Basillerin
çok az bir kısmı intrasellüler olarak çoğalmaya devam
eder. Makrofaj öldükten sonra hücre içindeki basiller serbest kalır. Kan kaynaklı lenfositler ve monositler bu bölgeye ulaşır, daha sonra makrofajlara farklılaşır ve serbest
kalan basilleri hücre içine alırlar, böylelikle enfeksiyon
bölgesine yavaş olarak pnömonitis tablosu gelişmeye başlar.
Hücresel immünite geliştikçe granülomun kazeöz merkezi
gelişmeye başlar ve bu merkez fibroblastlar, lenfositler ve
kan kaynaklı monositler ile çevrelenir. Tüberküloz basili bu
kazeöz ortamda yaşamını sürdüremez çünkü burada oksijen miktarı çok azdır, ortam asidik pH’ya sahiptir ve toksik yağ asitleri bulunmaktadır. Bununla birlikte basillerin
bazıları bu bölgede yıllarca kalabilir. Konak immün sistem-
inin gücü enfeksiyonun bu aşamada durup durmayacağına
karar veren faktördür. Bu aşamadaki enfeksiyon gizli (latent) veya persistan enfeksiyon olarak adlandırılmaktadır.
Etkin bir bağışıklık sistemi olan bireyde enfeksiyon bu
aşamada tutulur, kişi asemtomatik olarak hayatına devam eder. Granülom daha sonra fibrozis ve kalsifikasyon
bırakarak iyileşir. Eğer bireyin bağışıklık sistemi enfeksiyonu bu aşamada kontrol edebilecek kadar kuvvetli değil ise
veya latent olarak enfekte olan bireyin bağışıklık sistemi
bağışıklığı baskılayan ilaçlar, HIV enfeksiyonu, malnütrisyon, yaşlanma, ve diğer nedenlerle zayıflamışsa granülom
merkezi bilinmeyen bir mekanizma ile sıvılaşır ve basilin
yaşaması için uygun bir ortam oluşur, sonuçta basil kontrolsüz olarak çoğalır ve buradan yayılmaya başlar. Enfekte
makrofajlar lenfatikler yolu ile bölgesel lenf düğümlerine
(hiler, mediastinal ve bazen supraklaviküler veya retroperitoneal) taşınırlar. Akciğer parankimindeki primer odak
ve bölgesel lenfadenomegaliden oluşan bu patolojik durum akciğer grafisinde primer kompleks (Gohn kompleksi) olarak adlandırılmıştır. Bağışıklık sistemi zayıf olan
bireylerde basil hematojen yolla tüm vücuda yayılabilir.
Bu lenfohematojen yayılım sonunda birçok organda
basil toplanmasına ve çoğalmasına rastlanabilir. Bu organlar arasında lenf düğümleri, böbrekler, uzun kemiklerin epifizleri, vertabra korpusları, subaraknoid boşluk
komşuluğundaki juxtaepandimal meningeal bölgeler ve en
önemlisi apikal posterior akciğer bölgeleri sayılabilir. Tip 4
aşırı duyarlılık yanıtı (tüberkülin reaktivitesi) gelişmesinden
önce hem ilk fokus hem de metastatik odakta mikrobiyal
çoğalma inhibe edilemez ise hastalık akciğer ve akciğer dışı
alanlarda ilerlemeye devam eder. Tüberkülin reaktivitesinin gelişmesi 2 ila 10 hafta arasında olmaktadır. Tüberkülin yanıtının gelişmesi hücresel immünitenin geliştiğini
ve doku hipersensitivitesinin ortaya çıktığının göstergesidir. Bundan sonra immün sistem basilleri öldürmeye
başlayacak, büyük bir olasılıkla enfeksiyon kontrol altına
alınacaktır. M. tuberculosis enfeksiyonunun olduğu, aktif
TB hastalığının bulunmadığı, mikroorganizmanın insandan insana bulaşmadığı bu durum latent TB enfeksiyonu
(LTBE) olarak adlandırılır. Olguların çok azında ilk akciğer
odağı (Gohn odağı) ve bölgesel lenf düğümlerinde antijen
konsantrasyonu giderek artar ve röntgende görülebilecek
kadar kalsifikasyonlar oluşur (Ranke kompleksi, parankimal ve mediastinal kalsifik odak). Daha az olasılıkla akciğer
apikal ve subapikal bölgelerinde metastatik odak yeterli
sayıda nekroz ve hipersensitivite yanıtı oluşturacak canlı
basil içerebilir ve ince kalsifik birikimler (Simon odağı)
oluşturabilir. Tüberkülin hipersensitivite yanıtının ortaya
çıkması eritema nodozum veya fliktenular keratokonjunktivit ile birlikte olabilir. Primer kompleks giderek büyüyebilir, çocuklarda büyük hiler ve mediastinal lenf düğümleri
bronşiyal kollapsa neden olabilir. Tipik olarak küçük
çocuklarda, beyaz olmayan ırklarda, yaşlılarda, hücresel
immün yetmezliklerde ve AIDS hastalarında primer odak
ilerleyen pnömoni bölgesi haline gelebilir ve primer progressif odak haline gelerek kavitasyon geliştirebilir. Bu-
nun sonucunda bronşlara açılma olur. Yine küçük çocuklarda preallerjik lenfohematojen yayılım hiperakut miliyer
tüberküloza neden olmaktadır. Bu yayılım, kazeöz materyaldaki mikroorganizmanın ya primer kompleks ya da
pulmoner ven duvarlarındaki metastatik odaktan (Weigart
odağı) kan akımına karışması ile olmaktadır. Hematojen
yayılım küçük çocuklarda haftalar içinde TB menenjiti
ile sonuçlanabilmektedir. Adölesanlar ve genç erişkinlerde
subplevral primer odakta rüptür olabilir, bu durum basil ve
antijenlerin plevral boşluğa akmasına ve plevral efüzyonun
ortaya çıkmasına neden olur.
M. tuberculosis ile enfekte olan bazı insanlarda, TB basili bağışıklık sistemini yenerek çoğalmaya başlar ve aktif hastalığın gelişmesine neden olur. Bu olay enfekte
olunmasından hemen sonra veya yıllar sonra olmaktadır.
ABD’de sağlıklı bireyler MTBE olup tedavi edilmediği takdirde, yaklaşık %5’inde ilk 2 yıl içinde diğer %5’inde ise
hayatının kalan yıllarında TB hastalığı geliştiği görülmüştür.
M. tuberculosis ile son 2 yıl içinde enfeksiyon diğer yönden
sağlıklı bireylerde aktif TB hastalığının gelişmesi için en
önemli risk faktörüdür.
Tüberküloz enfeksiyonu tanısı ve immün yanıt
Tüberküloz enfeksiyonunun kontrol edilmesinde innate
(doğal) immünite ile hücresel immünitenin aktif görev
aldığı bilinmektedir. Özellikle hücresel immün sistemde T
hücrelerin antijen sunan hücreler ile uyarılması ve uyarılan
hücrelerin interferon-gamma salgılayarak makrofajları
uyarması tüberküloz basilinin çoğalmasının önlenmesi ve öldürülmesinde en önemli basamaklardan birisidir. Yüzyıllardan beri tüberküloz enfeksiyonu tanısında
kullanılan test tüberkülin cilt testidir (TCT). Bu test tip
4 geçikmiş tip hipersensitivite yanıtıdır ve antijen olarak
tüberküloz basili kültür infilratlarınadan elde edilen protein deriveleri (PPD) kullanılmaktadır. İkiyüzden fazla anijeni içeren PPD ile yapılan bu testin tüberküloz enfeksiyonu tanısında %100 duyarlı ve özgül değildir. Çünkü PPD
gerek BCG aşı suşu gerekse diğer mikobakteri suşları ile
çapraz reaksiyon vererek yanlış pozitif sonuç verebilmekte
aynı zamanda birçok klinik durum ve bağışıklık sisteminin
baskılandığı hallerde yanlış negatif sonuç verebilmektedir.
Bununla birlikte hastalık prevalansına göre TCT duyarlılığı
ve özgüllüğü ülkeden ülkeye göre değişebilmektedir.
Tüberküloz ile savaşın ikinci önemli maddesini oluşturan
enfekte bireylerin tespiti ve tedavisinde bu yüzden
sıkıntılar yaşanabilmektedir. Enfeksiyon tanısı için özellikle BCG aşısından veya çevresel mikobakterilere maruziyetten etkilenmeyen ve bağışıklık sisteminin baskılandığı
durumlar ve özellikle anerjik bireylerde kullanılabilecek
daha duyarlı testlere ihtiyaç vardır. Bu amaçla tüberküloz
basili ile hücresel immün sistem arasındaki ilişkiden yola
çıkılarak yeni testler geliştirilmiştir. Tüberküloz basili ile
karşılaşma sonucunda T hücreleri tarafından salgılanan
interferon-gamma yanıtının ölçülmesi bu alanda gözlenen
yeniliklerden biridir. Özellikle tüberküloz basili ile enfekte
29
bireylerde tüberküloza özgül immün yanıtın ölçülmesi çok
önemli olacaktır. BCG aşı geliştirilmesi sırasında ve tüm
tüberküloz basili genomu çalışmaları sonucunda yapılan
genetik incelemeler sırasında BCG şusunun bir genom
kaybettiği bu kaybolan genom segmentinin patolojik
tüm M. tuberculosis kompleks yapılarında olduğu çevresel mikobakteri suşlarının bir çocuğunda bulunmadığı
görülmüştür. RD1 genom segmenti olan bu genomik
bölgenin fonksiyonları incelendiğinde ESAT-6 ve CFP10
adlı proteinleri salgılattıkları ve bu proteinlerin basilin
virülensi ile ilişkili olduğu ve immün sistemi aktive edici
özelliği olduğu gösterilmiştir. Bu antijenlerin TCT yanlış
negatifliğe yol açan BCG suşu ve çevresel mikobakteriler
tarafından sentez edilememesi tüberküloz enfeksiyonu
tanısında önemli bir yenilik olarak görülmüştür. Bu amaçla son yıllarda tüberküloz aözgül antijenlerle uyarılması
sonucu özgül interferon gamma yanıtını ölçen testler
geliştirilmiştir. Günümüzde kullanılan iki test mevcuttur. İlki hastadan alınan tam kan örneğinin ESAT-6 ve
CFP10 içeren tüplerde uyarılması sonucunda süpernatanda ELISA yöntemi ile interferon gamma yanıtı ölçülmesi
30
ilkesine dayanan Quatiferon-TB GOLD testi diğeri ise
bireyden alınan kan örneğinde hücre kültürü ile T hücrelerinin toplanması ve bu hücrelerin anti-interferon-gamma
kaplı ELISA plağı çukurcuklarında ESAT-6 ve CFP10
antijenleri ile enkübe edildikten sonra plak tabanında
oluşan noktaları belirleme ilkesine dayanan bir tür ELISPOT testi olan T-SPOT TB testidir. Yapılan çalışmalarda
bu testlerin aktif tüberküloz hastalığı ve tüberküloz enfeksiyonu tanısında TCT göre daha duyarlı ve özgül olduğu
gösterilmiştir. Yalnız tüberküloz enfeksiyonu tanısında
altın standart bir test henüz mevcut olmadığı için bu iki
testinde gerçek duyarlılıkları ve özgüllüklerini belirlemek
mümkün değildir. Aynı zamanda bu testlerin tüberküloz
hastalığı ve enfeksiyonu ayırımını yapamadığını belirtmekte fayda vardır. Tüm bunları bize şunu göstermektedir ki tüberküloz basili ile konak immün yanıtı arasında
geçen mekanizmaların tam olarak aydınlatılması ile hem
tüberküloz hastalığı hem de tüberküloz enfeksiyonu
tanısının daha kolay konulabileceği ve yeni tüberküloz
aşılarının geliştirilmesine ışık tutacağı kesindir.
HCV İMMUNOPATOGENEZİ
Hakan Abacıoğlu
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, İzmir
H
CV tüm Dünyada 180 milyon dolayında kişiyi infekte eden ve klinik sonuçları dolayısıyla önemli bir
toplum sağlığı oluşturan bir virüstür. Virüs bulaşı
olan kişilerin %50 ile %80’de infeksiyon kronikleşir. Hastaların yaklaşık %10’da kronik hepatit zemininde yıllar
içinde siroz ve hepatosellüler karsinom gelişebilir. HCV
infeksiyonlarında karaciğer dışı patolojiler de sıktır. Bunlar arasında miks kriyoglobulinemi ve B-hücreli NHL gibi
B-hücre kökenli hastalıklar ile diabet ve tiroiditler gibi endokrin patolojiler yer alır. Bu konuşmada, HCV infeksiyonlarının nasıl kronikleştiği ele alınmaktadır.
HCV’nin temel hedef hücresi hepatositlerdir. Virüsün zarf
glikoproteinleri hücre yüzeyindeki farklı moleküllerle etkileşerek hücre içine giriş sürecinde etkirler. Söz konusu
moleküller arasında LDL-reseptörleri, glikozaminoglilkanlar, SR-BI, CD81, klaudinler ve okludinler yer alır. Virus
hücre içine girdikten sonra endoplazmik retikulum (ER)
membranlarından oluşan yapılar içinde replike olur. Replikasyonda lipid damlacıkları ve bunları çevreleyen “core”
proteinleri görev alır. HCV’nin en temel özelliklerinden
biri lipitler ile olan ilişkisidir. Virus ER mebranlarında
VLDL ile birleşerek dış ortama salınır. Bu biçimde salınan
ve lipoviropartikül olarak adlandırılan viral partiküller düşük dansiteli olup yüksek infektiviteye sahiptir.
HCV yüksek replikasyon döngüsü (1010-1012 virus/gün) ve
viral polimerazın yüksek hata hızı (1,5-2,0 x 10 -3 nt/döngü) nedeniyle birbirine benzer ancak oluşan mutasyonlar
nedeniyle farklılıklar içeren bir viral populasyon (türümsüler) biçiminde bulunur. Türümsüler, kronikleşen infeksiyonlarda bağışık yanıtlardan kaçabilen virüslerin ortaya
çıkmasını sağlar.
HCV replikasyonu sırasında çok sayıda hücresel faktörle
etkileşir. Bunlar arasında son yıllarda önemleri anlaşılan
mikroRNA’lar da yer alır. MikroRNA (miRNA)lardan bazıları replikasyonu arttırırken (miR122 gibi), bazıları da
baskılar (miR199a, vb). Bu ve benzer diğer hücresel faktörler yeni tedavi seçeneklerinin gelişimine destek verebilirler.
HCV’nin temel bulaş yolu parenteral yoldur. Transfüzyon güvenliğinde sağlanan gelişmelerden sonra, gelişmiş
ülkelerde damar içi uyuşturucu (DİU) kullanımı temel
risk faktörü haline gelmiştir. Bulaş yollarının infeksiyonun sonucuna etkisine araştıran az sayıda çalışma vardır.
Bu çalışmalarda vertikal bulaş ile transfüzyon yoluyla bulaş
arasında bir fark bulunmazken, DİU ile diğer parenteral
bulaş yolları arasında fark olup olmadığı konusunda belirgin bir yanıt alınamamıştır. Infektif doza yönelik çalışmalarda, düşük dozlarla infekte olanlarda KIR2DL3 genotipi
yönünden homozigot olan bireylerde infeksiyonun sınırlı
kaldığı, kronikleşmediği belirtilmiştir.
NK hücrelerdeki inhibitör reseptörlerdeki polimorfizm
yanı sıra diğer bir çok gen polimorfizmi ile HCV infeksiyonlarının sonuçları arasındaki ilişkilere yönelik son yıllarda çok sayıda çalışma yayınlanmaktadır. Bu çalışmalarda,
belirli HLA alleleri, IL-10 ve TGF- promoterleri, ISG’ler
ve son olarak da IFN- (IL-28B) genlerindeki polimorfizmin infeksiyonun sonuçlarına etkili oldukları tanımlanmıştır.
HCV viral proteinleri aracılığıyla doğal bağışık yanıtların birçok basamağını kendi lehine etkiler. Hepatositlerde TLR 3 ve RIG-I HCV infeksiyonunu algılayan başlıca
patern tanıyan reseptörlerdir. Bu reseptörler adaptör proteinler aracılığıyla sinyali hücre çekirdeğine ileterek hücrenin interferon sentezlemesine neden olur. Sentezlenen
interferonlar, otokrin ve parakrin etkiyle IFNAR (ınterferon resptörleri) üzerinden JAK/STAT yolakları aracılığıyla
interferonla stimüle edilen genleri (ISG) uyarırlar. Bu uyarı
sonucu sentezlenen PKR, 2’-5’ OAS ve ADAR-1 gibi moleküller viral replikasyonu inhibe edici etki gösterir. HCV
bu yolların tümünü bloke edici mekanizmalara sahiptir.
Virusun NS3/4A proteinleri TLR-3 ve RIG-I adaptör proteinleri olan, sırasıyla TRIF ve IPS-I moleküllerini parçalar
ve sinyalin iletilmesine engel olur. Diğer yandan, virusun
“core” proteini JAK/STAT yolağını etkileyerek IFN etkisi
ile uyarılan genlerin (ISG) aktivasyonuna engel olur. Ayrıca, söz konusu ISG’lerden PKR ve 2-5 OAS virusun NS5A
ve E2 proteinleri tarafından etkisiz hale getirilirler.
31
Karaciğerde NK ve NK-T hücreleri yoğun olarak bulunur.
Bu hücrelerin viral infeksiyonlardaki önemi bilindiğinden
HCV’deki rolleri üzerine çok sayıda araştırma yapılmış ve
yayınlanmıştır. Bu çalışamalarda çelişkili sonuçlar alınmaktadır. Ancak, kronik HCV infeksiyonlarında NK hücrelerinde hem sayısal hem de işlevsel yönden defektler olduğu
belirtilmektedir. Yeni çalışamalar, bu defektlerin belirli NK
alt gruplarında ortaya çıktığı yönündedir. HCV proteinlerinin, özellikle de “core” proteinin hedef hücrelerde inhibitör ligandların ekspresyonunu arttırarak NK hücrelerini inhibe ettiği gösterilmiştir. Rekombinant E2 proteini
ile NK hücresindeki CD81 arasındaki bağlanmanın NK
hücresini inhibe ettiği gösterildiyse de tam virus kullanılarak yapılan deneylerde bu sonuç doğrulanamamıştır. HCV
dendritik hücre (DC) işlevlerini bozarak da dolaylı olarak
NK aktivasyonunu etkileyebilir. DC’lerin MICA/B gibi
uyarıcı moleküllerin ekspresyonundaki azalma NK hücrelerinin aktivasyonuna engel olabilir.
Dendritik hücrelerdeki disfonksiyon kronik HCV infeksiyonlarında görülen etkisiz adaptif bağışık yanıtların nedenlerinden biridir. Yapılan çalışamalar, infeksiyondan
iyileşmenin antikor yanıtlarına bağlı olmadığını, agamaglobulinemik çocukların HCV infeksiyonunu ortadan kaldırabildiğini göstermiştir. Antikorlar, yine de infeksiyonun
sınırlanmasına etki etmektedir. Diğer yandan, viral klirens
güçlü ve kalıcı bir hücresel yanıtla ilişkilidir. Virüsü ortadan
kaldırabilen bu tür bireylerde virusun farklı proteinlerindeki antijenik determinantlara karşı güçlü bir T-hücre yanıtı
saptanmaktadır. Bu yanıtlar yıllar sonra bile saptanabilirken, antikor titrelerinin yıllar içinde konsantrasyonlarının
giderek azaldığı saptanmıştır.
Kronik HCV infeksiyonlarında görülen etkisiz adaptif
yanıtların diğer nedenleri arasında hücresel yanıtlarda bozulma, etkisiz antikor yanıtları ve türümsüler aracılığıyla
bağışık yanıtlardan kaçış yer almaktadır.
DC’lerdeki disfonksiyon bu hücrelerin doğrudan HCV ile
infeksiyonuna bağlı olabileceği gibi infeksiyon olmaksizin
da işlev yitimi ortaya çıkabilir. “Core” ve NS3 gibi viral
proteinler DC’lerin olgunlaşmasına engel olarak etkin antijen sunumu yapma yeteneklerini azaltabilir. Diğer yandan
“core”, NS3 ve NS5 proteinleri olgun DC’lerde apoptoza
neden olabilmektedir.
DC disfonksiyonu T-hücre uyarımının yetersiz olmasına
neden olabilir. “Core” proteini T-hücre olgunlaşma-farklılaşma basamaklarında bloklara neden olarak hücresel
32
yanıtları etkilemektedir. HCV ile kronik infekte bireylerde T-hücrelerinde antiviral sitokin yanıtı, sitotoksisite ve
proliferatif yeteneklerde azalma ile seyreden bir “tükenme”
(exhaustion) durumu görülebilmektedir. Bu duruma neden olan faktörler arasında core-gC1qR etkileşimi, PD-1
ekspresyonunda artma / CD127 (IL-7R) ekspresyonunda
azalma ve Tim-3 ekspresyonunda artma gibi mekanizmalar
tanımlanmıştır.
Regulatuvar T hücrelerinin (Treg) HCV infeksiyonundaki
yeri tam olarak aydınlatılamamıştır. Kronik HCV infeksiyonlarında CD4+CD25+ T hücrelerinde bir artış olduğu
belirtilse de aksi yönde kanıtlar da bulunmaktadır. HCV
ile kronik olarak infekte hastaların karaciğerlerinde FoxP3
+ Tr hücreleri ve IL-10 salgılayan HCV spesifik CCR7CD8+ Tr hücrelerinin varlığı gösterilmiştir.
Türümsüler hem sıvısal hem de hücresel bağışık yanıtlardan kaçabilen mutant virüsleri barındırabilir. Yapılan çalışmalar, HCV’nin antikor yanıtlarından yalnızca türümsüler aracılığıyla değil farklı mekanizmalarla da kaçabildiğini
göstermiştir. Bunlar arasında; Nt olmayan antikorlarla etkileşim, LDL/VLDL tarafından maskelenme, HDL tarafından etkileşim, glikolizasyona bağlı maskelenme ve
virüsün hücreden-hücreye geçebilmesi yer alır. Ayrıca,
E2 proteininin B-lenfositlerdeki CD81 ile etkileşimi immunglobulin genlerinde hipermutasyonlara neden olarak
etkinliği azalmış immunglobulinlerin sentezlenmesine neden olabilmektedir.
Sonuç olarak, HCV hem doğal hem de adaptif bağışık
yanıtların hemen tamamını etkileme yeteneğine sahip bir
patojendir. Aşı ve yeni tedavi seçeneklerinin geliştirilebilmesi için HCV patogenezindeki bilinmeyenlerin yeni araştırmalarla keşfi gereklidir.
Kaynaklar
•
Bengsch B, Thimme R and Blum H.E. Role of Host Genetic Factors in the
Outcome of Hepatitis C Virus Infection. Viruses 2009; 1: 104-125
•
Diepolder M. New insights into the immunopathogenesis of chronic hepatitis C. Antiviral Research 2009, 82: 103–109
•
Sklan EH, Charuworn P, Pang PP, Glenn JS. Mechanisms of HCV Survival
in the Host. Nat Rev Gastroenterol Hepatol. 2009; 6: 217-227
•
Post JJ, Ratnarajah S , Lloyd AR. , Immunological determinants of the
outcomes from primary hepatitis C infection. Cell. Mol. Life Sci. 2009, 66:
733 – 756
•
Thio CL. Host Genetic Factors and Antiviral Immune Responses to HCV.
Clin Liver Dis. 2008, 12: 713–726.
•
Zeisel MB, Cosset FL, Baumert TF. Host Neutralizing Responses and
Pathogenesis of Hepatitis C Virus Infection. Hepatology 2008, 48; 299-307
DOĞAL VE EDİNSEL İMMÜN SİSTEMLER ARASI
ETKİLEŞİMLER: MAKROFAJLAR VE NİTRİK OKSİT
Vedat Bulut
Gazi Üniversitesi, Tıp Fakültesi, İmmünoloji Anabilim Dalı, Beşevler, Ankara
D
oğal ve edinsel immün sistem gelişim hızları, bellek
durumu ve savunma yanıtlarının etkinlikleri açılarından farklılıklar göstermelerine karşın, her iki sistem
bir arada ve işbirliği içerisinde çalışan sistemlerdir. Yaşamın
ilk aylarında temel etkin savunma doğal immün sistem kaynaklı olup, maternal özgül antikorlar destek vermektedir.
Ancak, ilerleyen dönemde her iki sistem iç içe ve eş zamanlı
çalışırlar. Her iki sistemin sıvısal ve hücresel unsurları yabancı olarak algıladıkları (non-self) veya sonradan yabancılaştıkları (tolerans kaybı) antijenleri hedef edinirler. Doğal ve
Edinsel İmmün Sistemin unsurları arasında karşılıklı ve çapraz etkileşimler bu dört unsur arasında gerçekleşir.
Doğal ve edinsel immün sistemlerin hücre-hücre etkileşimlerinin en klasik şekli antijen sunumunda görülmektedir.
İmmünoloji biliminin son on yılında antijen sunan hücrelerden makrofajların da dentritik hücreler gibi kutuplaştıkları, M1 ve M2 hücreler şeklinde farklı etkinleştikleri anlaşılmıştır (1). İFN-, LPS, GM-CSF ve TNF gibi sitokinler
makrofajları M1 (klasik, İL12high, İL-23high, İL10low) tipinde
farklılaştırmakta ve etkinleştirmektedir. Buna karşın, İL-4,
İL-13, immün kompleksler, İL-10 ve glukokortikoitler M2
(non-klasik, İL12low, İL-23low, İL10high) makrofaj fenotipine
yol açmaktadır. M1 makrofajlar Tip 1, M2 makrofajlarsa Tip
2 immün yanıtı şekillendirirler. M1 makrofajlar yoğun RNİ
ve ROİ üretimi yaparak mikrobisidal etki gösterirler. Bir diğer mekanizma mikrobiyal uyarıyla makrofajların etkinleşmesi sonrası gözlenen ardışık etkileşimler sırasında oluşur.
Mikrobiyal yüzey antijenler TLR veya scavenger reseptörler
tarafından tanınarak makrofajları etkinleştirmektedir. Bu
etkinleşme Tip 1 immün yanıt yönünde İFN- üretimini
tetiklemektedir. İFN- üretimi de makrofajlarda MHC sınıf
II molekül sunumu ve akut faz yanıtını düzenleyen İL-6,
TNF- ve İL-1 gibi sitokinlerin üretimini artırmaktadır.
Makrofajlara benzer şekilde, diğer temel antijen sunan hücre kümesi olan dentritik hücreler de TLR profillerine göre
alt kümelere ayrılmaktadır. Myeloid (klasik), plazmositoid,
CD8+, CD11b+ dentritik hücre alt kümelerinin edinsel immüniteye etkileri tanımlanmıştır (2).
Sıvısal-hücresel etkileşimler ise sitokinlerin ve kemokinlerin etkileriyle gerçekleşir. Bu etkileşimler hedef hücreleri
etkinleştirmekte veya baskılamaktadır. Sitokinlerin bu iki
sistemi köprülemesinde en iyi anlaşılmış olan mekanizmalar Th1/Th2 kutuplaşması ve immün sistemin yanıt tipinin belirlenmesinde karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, etkin
T hücrelerin ürettiği İFN- makrofajları etkinleştirmekte,
buna karşın Th2 hücrelerin ürettikleri İL-4 makrofajların
nitrik oksit gibi üretimleri başta olmak üzere bu hücrelerin
bir çok işlevini baskılamaktadır (3). Diğer taraftan, yangı
bölgesinde artan nitrik oksitin (NO) lenfosit alt kümelerini ve sitokin üretimlerini düzenlediği ve geri beslemeli
bir kontrol sağladığı görülmektedir (4). Th1 hücrelerin salgıladığı İL-12 NK hücreleri etkinleştirmekte ve NK’ların
etkinleşmesi NK’lardan İFN- üretimini tetikleyerek Tip
1 immün yanıta destek sağlamakta ve belki de Th1 baskın
yanıtın tetikleyicisi olmaktadır. Diğer taraftan, makrofajlar
ve dentritik hücrelerden üretilen İL-10 İL-12 üretimini ve
Th1 güdümlü yangıyı baskılamaktadır.
Anahtar kelimeler: Makrofaj, nitrik oksit, Th1/Th2
kutuplaşması
Kaynaklar:
1.
Mantovani A. (2006) Macrophage diversity and polarization: in vivo veritas,
Blood, 108: 408-409.
2.
Getz GS, (2005) Bridging the innate and adaptive immune systems, Journal
of Lipid Res. 46: 619-622.
3.
Bulut V. (2007) yardımcı T hücreler ve immün sistemin düzenlenmesi, Türk
Klin J Int Med Sci 3: 39-46
4.
Bulut V., Severn A. Godekmerdan A. (1998) İnterlökin-4 ve İnterlökin
10'un Makrofajların Nitrik oksit Üretimleri Üzerine Etkileri, Mikrobiyoloji
Bülteni, 32: 73-79.
33
ALLERJİK İMMUN YANITTA ENDOTOKSİN
Ömer Kalaycı
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Pediatrik Allerji ve Astım Ünitesi, Ankara
A
stım, kompleks genetik hastalıklara en iyi örneklerden
biridir. Kistik fibrosis gibi tek gen hastalıklarından
farklı olarak tek bir gendeki yapısal değişikliklere
bağlı olarak ortaya çıkmaz. Astım, birden fazla genin
birbiri arasındaki ilişki ve bu ilişki ile çevrenin yoğun olarak etkileşmesi sonucu ortaya çıkar (1).
Son 20 yılda astım genetiğine ait çok sayıda çalışma yayınlanmıştır (2). Bu çalışmaların bir çoğunda toplumdan
topluma farklı bulgular elde edilmiştir. Bir genetik değişkenlik bir toplumda astım riskini artırırken bir diğerinde
azaltmış, bir diğerinde ise hiç etki etmemiştir. Bu çelişkili
bulguların genel olarak toplumlar arası etnik farklılklardan
kaynaklandığı düşünülmüştür.
Yakın zamanlarda bu farklılıklara etki eden bir diğer faktörün de çevre ile genetik yapı arasındaki farklı ilişkiler olabileceğini ortaya koyan çalışmalar yayınlanmıştır. Yani, aynı
genetik değişkenlik, karşılaştığı çevresel koşuldaki farklılığa bağlı olarak, farklı bir biolojik yanıta neden olmaktadır.
Örneğin Bouzigon ve arkadaşları (3), 17q21’de yer alan 36
tek nükleotid polimorfizminden (SNP) 11 tanesinin astım
ile ilişkili olduğunu; ancak erken başlangıçlı astım ile bu
SNP’lerin bağlantısının daha kuvvetli olduğunu göstermişlerdir. Hayatın erken döneminde sigara maruziyeti analize
dahil edildiğinde ise bunlardan bazılarının sadece sigara
ile teması olan kişilerde erken çocukluk çağı astımına yol
açtığı, eğer sigara teması yoksa bu SNP lerin stım riskini
artırmadığı bulunmuştur.
Filagrin, epidermiste yeralan ve derinin bariyer fonksiyonuna
katkıda bulunan bir proteindir. Filagrin geninde fonksiyon
kaybına yol açan mutasyonların epitel bütünlüğünün bozulmasına neden olduğu ve derinin su kaybını kolaylaştırarak
egzema gelişimini artırdığı düşünülmektedir. Bir doğum
kohortunda Filagrin mutasyonunun yaşamın ilk yılında egzema riskini 2.6 kat, eğer kedi ile temas öyküsü varsa 11.1
kat artırdığını gösterilmiştir. Yani, kedi olan bir evde doğan
bir bebek filagrin geninde belli bir mutasyonu taşıyor ise egzema riski neredeyse %100’e yaklaşmaktadır (4).
34
Çevre-endotoksin-CD14
Endotoksin gram-negatif bakterilerin dış yüzeyinde bulunur. Lipopolisakkarit (LPS) endotoksini oluşturan ana
kısımdır. Çeşitli tip LPS reseptörleri tanımlanmıştır. Bu
reseptörlerden en önemlisi CD14 molekülüdür. CD14
geninin IgE lokusuna çok yakın yerleşim göstermesi nedeni ile bu gende olabilecek fonksiyonel mutasyonların IgE
sentezi üzerinde etkisi olabileceği düşünülmüş ve CD14
geni promotor bölgesinde yer alan çeşitli mutasyonlarla
serum sCD14 ve total IgE arasındaki bağlantı araştırılmıştır. Bu konudaki öncü çalışmada Baldini ve arkadaşları
Tucson bölgesinde genel populasyonu temsil eden 481 çocukta CD14-159 polimorfizminin sıklığını ve IgE sentezi
üzerine etkisini araştırmışlar ve TT homozigotlarda dolaşımda sCD14 miktarının artmış olduğunu aynı zamanda
bu bireylerde IgE miktarının azalmış olduğunu belirlemişlerdir (5). Bu konuda daha sonra gerçekleştirilen çalışmalar
ise bazı topluluklarda C allelinin bazılarında T alleleinin
yüksek IgE ile ilişkili olduğunu gösterirke, bazı topluluklarda ise bu genotiplerle IgE düzeyleri arasında bir ilişki
gösterilememiştir.
Yakın zamanda yapılan çalışmalar bu farklı bulguları açıklayacak faktörlerden bir tanesinin de karşılaşılan endotoksin dozu olduğunu ortaya koymuştur (6).
Bu konuşmada, CD14 genindeki değişkenliğin astımlı Türk
çocuklarında IgE düzeylerine olan etkisi özetlenecek ve bunun moleküler ve hücresel mekanizmalrına ait son yıllarda
gerçekleştirdiğimiz çalışmaların bir özeti sunulacaktır.
Kaynaklar
1.
Patino CM, Martinez FD. Interactions between genes and environment in
the development of asthma. Allergy 2001;56:279-86.
2.
Ober C, Hoffjan S. Asthma genetics 2006: The long and winding road to
gene discovery. Genes and Immunity. 2006;7:95-100.
3.
Bouzigon E, Corda E, Aschard H, Dizier MH, Boland A, et al. Effect of
17q21 variants and smoking exposure in early-onset asthma. N Engl J Med.
2008;359(19):1985-94.
4.
Bisgaard H, Simpson A, Palmer CN, Bønnelykke K, McLean I et al. Geneenvironment interaction in the onset of eczema in infancy: filaggrin loss-offunction mutations enhanced by neonatal cat exposure. PLoS Med. 2008;5:
e131
5.
Baldini M, Lohman IC, Halonen M, Erickson RP, Holt PG, Martinez FD.
A Polymorphism* in the 5’ flanking region of the CD14 gene is associated
with circulating soluble CD14 levels and with total serum immunoglobulin
E. Am J Respir Cell Mol Biol. 1999;20:976-83.
6.
Martinez FD. CD14, endotoxin, and asthma risk: actions and interactions.
Proc Am Thorac Soc. 2007;4:221-5.
35
DOĞAL İMMÜN SİSTEM VE NEOPTERİN
Ayşegül Atak
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İmmünoloji Anabilim Dalı, Ankara
H
em doğal hem de adaptif hücresel immün cevabın
çok çeşitli hastalıkların patogenezinde rol oynadığını bilmekteyiz. TH1 tipte immün cevapta, interferon-gama (IFN-) kritik bir öneme sahiptir; özellikle
antijen-spesifik immün cevabın düzenlenmesinde önemli
bir seri immünolojik reaksiyonu tetikler. İmmün aktivasyonun kronik safhasında ise, sistemik olarak artmış olan
IFN-’nın rolü artık antijen-spesifik değildir ve adeta immün yetmezlik gelişimine neden olmaya başlar. IFN-, insan monosit/makrofajlarından ve dendritik hücrelerinden
neopterin üretimini uyarır.
İlk kez 1965’te insan idrarından izole edilen neopterin’in
(1’,2’,3’-D-eritro-trihidroksipropilpterin) bir immün aktivasyon belirteci olduğu ancak 1980’lerin başında anlaşılmış
ve daha sonra da insan monosit/makrofaj ve dendritik hücrelerinin bir ürünü olduğu bulunmuştur. Düşük moleküler
ağırlıklı, konjuge olmayan bu pteridin, GTP’den GTP-siklohidrolaz I yolağı ile sentezlenir. Bu enzim pek çok türde
ve hücrede IFN- tarafından indüklenebilir, ancak diğer
hücrelerin çoğundan farklı olarak insan monosit/makrofaj
ve dendritik hücrelerinde, bu yolağın IFN-’ya duyarsız olan
devam enzimleri eksprese edilmez. Bu nedenle bu hücrelerde, NO üretiminde önemli bir kofaktör olan 5,6,7,8-tetrahidrobiopterin (BH4) yerine, defosforilasyon ve oksidasyon
basamaklarından sonra neopterin sentezlenir. İnsan endotel
hücreleri ve B-lenfositler gibi bazı diğer hücre tipleri de çok
az miktarlarda neopterin sentezlerken T hücrelerinin neopterin ürettiğine dair bir bulgu mevcut değildir.
TH1 tipinde bir sitokin olan IFN-, insan makrofajlarında
GTP siklohidrolaz I’in, dolayısı ile de, neopterin sentezinin
en etkili indüktörüdür. Neopterin konsantrasyonları IFN aktivitesini yansıttığı için, neopterin sistemik immün aktivasyonun, özellikle de IFN- üreten T ve NK hücrelerinin aktivasyonunun, önemli bir belirteci sayılabilir. IFN-
uyarımı ile aktive olan makrofajların neopterin üretimi, sadece makrofaj aktivitesini değil, aynı zamanda da hücresel
immün cevapta yer alan diğer hücre popülasyonlarının da
aktivasyon durumunu yansıtır.
36
Ayrıca neopterin redoks-sensitif transkripsiyon faktörlerini
aktive ederek, oksidasyon dengesini etkileyerek ve spesifik
hücrelerde apoptozisi indükleyerek de immün cevabı değiştirmektedir. Neopterin artmış oksidatif stresin dolaylı
bir belirteci olarak da kabul edilebilir.
Biyolojik olarak inert bir madde olan neopterin sadece
böbrekler yolu ile idrarda atılır. Oysa sitokinlerin biyolojik yarı ömürleri ve ölçüm için ulaşılabilirlikleri genellikle diagnostik açıdan problemlidir. IFN- gibi sitokinler
hızla hedef yapılara bağlanır veya çözünür reseptörlerle
nötralize edilir; lokal üretilen sitokinlerin dolaşıma ulaşması ve sonuçta laboratuar yöntemleri ile vücut sıvılarında saptanması oldukça zordur. Bu yüzden hücresel immün cevabın aktive olduğu durumlarda vücut sıvılarında
yüksek düzeyde bulunan neopterinin, immün aktivasyonu hassas bir şekilde monitörize etmek için kullanılması
sitokinleri ölçmeye göre çok daha kullanışlıdır. Ayrıca
neopterin seviyelerinin ölçülmesi sadece tek bir sitokinin
etkisini yansıtmaz, aynı zamanda immünolojik ağın total
etkilerinin ve monosit/makrofaj popülasyonları üzerindeki etkileşimlerinin belirlenmesine de olanak sağlar. IL-12
gibi TH1 sitokinler, IFN- ile uyarılmış periferik kan mononükleer hücrelerinden neopterin üretimini artırırken;
IL-4 ve IL-10 gibi TH2 sitokinler azaltır. TNF-’nın neopterin üretimi üzerine doğrudan bir etkisi olmamasına
rağmen bir süperindüktördür. Özetle; immünokompetan
hücreler arasındaki çoklu kooperasyonların yansıtan bir
diagnostik araç olması neopterin analizinin en göze çarpan değeridir.
Serum ve plazmada neopterin düzeyi aynıdır ve normal
değeri 10 nmol/l’nin altı olarak kabul edilir. Neopterin
ayrıca idrar, plevral sıvı, serebrospinal sıvı, pankreatik sıvı
ve asit sıvısı gibi tüm vücut sıvılarında da ölçülebilir. Doğrudan güneş ışığına hassas olduğu için neopterin ölçümü
yapılacak örneklerin koyu renkli veya alüminyum folyoya
sarılı tüplerde taşınması gerekir. İdrarda neopterin ölçümü
genellikle HPLC yöntemi ile yapılırken diğer örneklerde
ELISA veya RIA kullanılmaktadır.
Over kanseri, endometriyal kanser, rahim sarkomları, vulvar
kanser gibi jinekolojik kanserler; meme kanseri; non-Hodgkin ve Hodgkin lenfomalar gibi hematolojik malignansiler;
malign miyeloma; hepatosellüler karsinoma; kolrektal kanserler; renal hücreli kanser gibi çok çeşitli kanser türlerinde
neopterin konsantrasyonları yüksek bulunmuştur. Sıklıkla,
yüksek neopterin düzeyi ile ilerlemiş tümör evresi arasında
bir korelasyon saptanır ve kötü prognoza işaret eder. Relaps
ve metastazlarda da neopterin seviyesi yükselir. Bu yüzden
idrarda artmış neopterin atılımı veya serumda yüksek neopterin ölçümü hastalığın ilerlemesine ve fataliteye işaret
eder. Tümörlü bireylerde neopterin ölçümü hem biyolojik
hem immünolojik açıdan bilgi sağlamaktadır.
Malign hastalıklar dışında da hücresel immün aktivasyonun
olduğu pek çok durumda neopterin seviyeleri yüksek saptanmaktadır: Allograft rejeksiyonu, otoimmün hastalıklar
(Romatoid artrit, SLE, Crohn hastalığı, Behçet hastalığı),
viral enfeksiyonlar (AIDS), intrasellüler bakteriyel enfeksiyonlar (tüberküloz). Ekstrasellüler bakteriyel enfeksiyonlarda ise neopterin seviyeleri yüksek bulunmamıştır.
Transplantasyon sonrasındaki en önemli iki immün komplikasyon, rejeksiyon ve enfeksiyonlardır. Olayın immünolojik yapısına rağmen tanı halen fonksiyonel testlere ve organ biyopsilerine dayanmaktadır. Yapılan çalışmalar organ
transplantasyonlarından sonra neopterin düzeyleri immün
moniterizasyonda kullanılabileceğini göstermektedir.
Serum veya idrar neopterin düzeyi, HIV-1 enfeksiyonları
için güvenilir bir belirteçtir; hassas bir şekilde hastalığın
ilerleyişini ve anti-retroviral tedavinin etkinliğini yansıtır.
Akut HIV-1 enfeksiyonunda, çok erken safhada, henüz
antikor yapılmadan önce, neopterin artışı izlenir; bundan
sonra neopterin düzeyi ile dolaşımdaki HIV-1 yükü yakın
korelasyon gösterir.
Başlamasında ve ilerlemesinde enflamasyonun anahtar rol
oynadığı aterosklerozda da neopterin seviyesinin önemi
anlaşılmıştır. Koroner veya periferik arter hastalığı olup
yüksek neopterin seviyesi saptananlarda, daha yoğun tedaviler verilmesi önerilmektedir.
Merkezi sinir sisteminin TH1-baskın bir otoimmün hastalığı olarak kabul edilebilen multipl seklerozda da idrar
neopterin düzeylerinin hastalığın ilerlemesinin takibinde
kullanılabileceği düşünülmektedir.
Uzun süren kronik hastalıklarda gözlenen depresif semptomlar ve kongnitif yetilerdeki azalmayla giden nöropsikiyatrik anormalliklerin neopterin üretimin ve trptofan degradasyonundadeki artış ile korele olduğuna dair çalışmalar
mevcuttur.
Sonuç olarak; enfeksiyonlar, otoimmün hastalıklar, malign
hastalıklar, transplantasyon sonrası monitörizasyon, kan
transfüzyonları, immünomüdülatör terapilerin izlenmesi
gibi durumlarda, hücresel immün aktivasyonun çok önemli bir göstergesi olarak, serum/plazma, idrar veya vücut
sıvılarında neopterin düzeylerinin ölçülmesi ve izlenmesi
klinik açıdan büyük önem taşımaktadır.
37
KANSERİN İMMÜNOLOJİK UYKUSU
(CANCER DORMANCY)
Dicle Güç
Hacettepe Üniversitesi, Onkoloji Enstitüsü, Temel Onkoloji Anabilim Dalı, Ankara
U
yku (dormancy) aslında canlılar ve özellikle de bitkiler açısından fizyolojik bir durumu anlatır ve genel
olarak betimlenen şey durağan ve sessiz hale gelmiş
bölünmeyen hücrelerdir. Bunun doğadaki en güzel örneği
kışın çimlenmeyi bekleyen tohumlardır. Kanserin uyku
hali ise kanserin ilerlemesi sırasında ya da tedavi sonrası
artık (residual) hastalığın var ama bulgusuz olduğu evredir.
Bu bulgusuz evre özellikle meme kanseri hastalarında sık
görülmekte ve bazen 20-25 yıl bulgusuzluk sonrası kanser
uykudan uyanarak yeniden hastalık ilerlemektedir.
Tümörler iki tip uyku hali gösterirler. Bunlardan birincisi
“Hücresel Uyku”dur. Bu uyku tipinde kanser hücreleri
hücre döngüsünün G0-G1 fazında duraklamış haldedirler. Tümör hücreleri aktif değildir ve hastada herhangi bir
klinik bulgu yoktur. İkinci tip uyku ise Tümörün “Kütlesel
Uyku”sudur. Kütlesel uykuda kanser hücreleri bir sayının
üzerinde artış göstermezler. Ancak gerçekten bir inaktivasyon söz konusu değildir. Burada genellikle kanser hücrelerinin proliferasyon ve apoptozise gitmesi arasında bir denge
mevcuttur ve bu denge sonucunda tümör kütlesinin boyutunda bir değişiklik olmaz. Bu tür tümörler genellikle zayıf
damarlanma gösterirler ve tümörü dengede tutacak bir immün yanıt söz konusudur.
Kanser hücrelerinin uykuda kalmasını sağlayan üç önemli
faktörden söz edilmektedir. Bunlardan ilki yukarıda da
bahsedilen “Hücresel Uyku”dur. Hücresel uykuda, hücreler sükunet (quiescence) veya yaşlılık (senecence) sürecine
benzer bir sürece girerler. Kanser hücreleri hücresel uykuya
dalınca hücre döngüsünün G0-G1 fazında dururlar.
İkinci faktör, “Anjiojenik Uyku”dur. Bu, tümörlerin
gelişip ilerlemesinde çok kritik bir adımdır. Eğer kanser
hücreleri yeni damarlanma gelişimini sağlayamaz, varolan damarlanmayı yeniden düzenleyemezse anjiojenik
olmayan (nonanjiojenik) tümör halini alırlar. Anjiojenik
olmayan tümörler mikroskopik büyüklüktedir ve kütlesini
arttıramaz. Büyüklükleri 1mm ‘nin altındadır, beyaz veya
şeffaf görünümdedirler.
38
Metabolik olarak aktif halde olmalarına rağmen yani
çoğalmalarına rağmen apoptozise de giderek ve yeni damar
oluşumlarını engelleyerek uykularını sürdürürler. Tümörlerin Anjiojenik dönüşümü pro-anjiojenik ve anti-anjiojenik faktörlerin arasındaki dengenin bozulması sonucunda gerçekleşir. Bu da genellikle dış kaynaklı bir uyaran
sonucu ortaya çıkar. Anjiojenik olmayan tümörlerin genellikle trombospondin-1 (TSP) gibi anti-anjiojenik faktörleri, vasküler endotelial büyüme faktörü (VEGF) gibi
pro-anjiojenik faktörlerden daha fazla eksprese ettikleri belirtilmekle birlikte bu kural her zaman geçerli de olmayabilir. Anjiojenik aktivite gösteren tümörler ise anjiojenik
tümörler olarak adlandırılırlar ve hızla büyüyen, kırmızı
renkli, spontan metastaz yapan, ölümcül tümörlerdir.
Tümörleri uykuda tutan son faktör ise immün sistem yani
“İmmünolojik Uyku”dur. Tümörler, immün sistem ve tümör
hücreleri arasında oluşan denge sonucunda da uzun yıllar
uykuda kalabilirler. Kanserin İmmün Şekillendirilmesinin
ikinci evresi olan denge (equlibrium) evresinde kanser
hücrelerinin, immünitenin hücresel ve moleküler kontrolü
ile sürekli denge fazında kalabileceği ve hastaların bulgusuz olarak yıllarca yaşayabileceği bildirilmiştir. Bunun en
somut örneği ise; daha önceden kanser tanısı alıp tedavi
sonrası hastalıksız yaşayan ve ölen kişilerden yapılan organ nakillerinden sonra immün sistemi baskılanmış olan
alıcılarda, vericiye ait kanserin ortaya çıkmasıdır. Vericide
immün sistemin kontrolü altında dengede tutulan kanser
hücreleri, immün sistemi baskılanmış alıcı da kontrolsüz kalarak kanser oluşumuna neden olmuştur. Kanserli
hücrelerin kontrolünde rol oynayan başlıca immün sistem
hücreleri; kemik iliğinde yer alan hafıza T hücreleri, CD8+
T hücreler ve Th1 hücrelerdir. İmmün kompetan farelerde
oluşturulmuş MCA sarkom modelinde de, uykudaki kanser
hücrelerinden T hücrelerinin ayıklanması, IL-12 veya IFN
gammanın nötralize edilmesi progresif tümör oluşumuna
neden olmaktadır.
Kaynaklar
5.
Wieder T ve ark., (2008) T cell mediated help against tumor. Cell Cycle
7:19,2974-2977.
1.
Quesnel B., (2008) Tumor dormancy and immune escape. APMIS 116:685694.
6.
2.
Hedley BD ve Chambers AF., (2009) Tumor Dormancy and Metastasis. Adv
Can Res. 102:67-101.
Schirrmacher V., (2001) T cell immunity in the induction and maintenance
of a tumor dormant state. Cacer Biology, 11:285-295.
7.
3.
Pantel K, Alix-Panabieres C, Riethdorf S., (2009) Cancer micrometastasis.
Nat Rev Clin Oncol 6(6):339-351.
Mahnke YD ve ark., (2005) Maintenance of long term tumor specific t cell
memory by residual dormant tumor cells. Immunology. 115:325-336.
4.
Teng MWL. Ve ark.,(2008) Immune mediated dormancy: an equilibrium
with cancer. J Leukoc. Biol. 84:988-983.
39
TÜMÖR BASKILAYICI BİR MEKANİZMA: OTOFAJİ
Devrim Gözüaçık
Sabancı Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Orhanlı-Tuzla, İstanbul
K
anser biyolojisi alanındaki en son gelişmelerden
biri, “otofaji” adı verilen bir hücresel olayın, kanser
oluşumu ve tedaviye yanıtıyla doğrudan bağlantılı
olduğunun farkına varılmasıdır. Otofaji, sitoplazma ve
organellerin, çift ya da çok katlı zardan oluşan veziküller
(otofajik veziküller) tarafından lizozoma taşınması ve
orada yıkılması şeklinde tanımlanır. Normal koşullar
altında, bazal düzeydeki otofaji bira mayasından insanlara
kadar tüm canlılarda görülür ve uzun ömürlü proteinlerle
vadesi dolmuş organellerin yıkımında rol oynar. Ortamda
amino asit veya büyüme hormonlarının yeterli düzeyde
bulunmamasının yol açtığı hücresel açlık durumunda ise
otofaji, yapıtaşlarının geri dönüşümüne yol açarak, hücrenin zor koşullar altında hayatta kalmasını sağlar. Böylece
otofaji, hücrenin yenilenmesinde (rejenerasyonunda) ve
sağlıklı kalmasında rol oynamaktadır.
Otofajinin çoğunlukla, bir tümör baskılayıcı mekanizma
olarak işlediğine dair kanıtlar giderek artmaktadır. Kanseri daha iyi anlamak açısından arz ettiği öneme rağmen,
40
otofaji yolaklarının insanda nasıl işlediği konusunda
sınırlı düzeyde bilgiye sahibiz. Ayrıca, otofaji gen ve protein anormalliklerinin kanser oluşumu sırasındaki rolü de
aydınlatılmayı bekleyen konular arasındadır.
Sunumumda, otofaji, hücre ölümü ve kanser arasındaki
bağlantıların son yıllarda anlaşılmaya başlayan moleküler mekanizmaları, araştırma laboratuvarımdaki
çalışmalarımızı da içerecek şekilde tartışılacaktır.
Kaynaklar
1.
Gozuacik D. and Kimchi A. Autophagy as a cell death and tumor suppressor mechanism. Oncogene. 2004 23(16):2891-906. Review.
2.
Gozuacik D. and Kimchi A. Autophagy and cell death. Current Topics in
Developmental Biology. 2007 78: 217-45. Review.
3
.Gozuacik D., Bialik S, Raveh T, Mitou G, Shohat G, Sabanay H, Mizushima N, Yoshimori T, Kimchi A. DAP-kinase is a mediator of endoplasmic reticulum stress-induced caspase activation and autophagic cell
death. Cell Death and Differentiation, 2008 15(12): 1875-86.
4.
Öz-Arslan D, Korkmaz G, Gözüaçık D. Otofajik Hücre Ölümü. Moleküler Tanı Dergisi, 2009 (Yayın aşamasında).
SEMİ-ALLOGRAFT OLARAK FETÜS
Emel Ekşioğlu-Demiralp
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hematoloji-İmmünoloji Bilim Dalı, Altunizade, İstanbul
İ
mmün sistemin en önemli özelliklerinden biri kendine ait olan ve olmayanı ayırt ederek allo-aktif yanıtlar
üretebilmesidir. Böylece, bireyi, mikroorganizmalar,
tümör veya nekrotik hücreleri kapsayan ‘yabancı’lardan ve
zararlarından koruyarak yaşamın devamını sağlar. Gebelik
sürecinde immün sistem, mekanizmalar tam olarak bilinmese de immün sistemi tam donanımlı anne ile immün
sistemi yetkinleşme sürecindeki yarı-yabancı fetüsün bir
arada bulunmasını sağlar. Anneye ve fetusa ait immün sistemlerin yeterli ve doğru çalışması fetüsun yaşamını devam
ettirmesi için çok önemlidir. Hamileliğin ilk aşamalarında
fetus, tamamen izole olarak immün sisteminin temel çerçevelerini oluşturmaya çalışır. Böylece immatür de olsa immün yanıt verebilecek kapasiteye ulaşır. Öte yandan fetal
ve maternal faktörler gelişim sürecinde el ele çalışarak bu
yarı yabancı canlının büyümesini ve gelişmesini destekler.
Fetüsün immünolojik olarak tanınması gebeliğin devamı
için gereklidir1.
Pek çok hekim eritrosit ve trombosit alloimmünizasyonu
ile ortaya çıkan immün patolojileri, neonatal sistemik lupus eritematozu, idiyopatik trombositopenik purpurayı,
miyasteniyi ve kalıtımsal immün yetmezlikleri tanır. Ek
olarak spontan tekrarlayan düşükler, intra uterin fetüs ölümü, plasental yetmezlik, fetal büyüme geriliği, preklampsi ve gebeliğin terme yakın erken sonlanmasının kısmen
de olsa immün yanıtlarla ilişkili olabileceğini destekleyen
bulgular mevcuttur. Feto-maternal immün ilişkilerin anlaşılması ve süreçte rol alan faktörlerin tanımlanması akademik ilgi ile bilgi üretilmesinin çok daha ötesinde, şu anki
verilerle anne ve fetüs arasındaki immün bir bozukluğun
işe karıştığını düşündürten birçok hastalığa çare bulunması
için çok önemlidir. Bu mekanizmaların anlaşılması, organ
transplantasyonlarında graft reddine karşı yeni stratejilerin
geliştirilmesine de yol gösterecektir.
Otoimmünite, astım, alerji, hücre ve organ transplantasyonlarında red gibi immün sistem aracılı birçok hastalığa
yeni tedavi yaklaşımlarının geliştirilebilmesi immün toleransın oluşma ve sürdürülme mekanizmalarının anlaşılması ile mümkündür. Mekanizmaları anlamaya yönelik yeni
paradigmalar geliştirirken kullanılabilecek en güzel örnek;
annenin bir yarı yabancı olan fetüse gösterdiği toleranstır.
Annenin, babadan kalıtılan alloantijenlere sahip fetusa yanıt vermemesi toleransın yıkılması ile giden hastalık mekanizmalarının anlaşılmasında eşsiz bir fizyolojik örnektir. Bir
diğer bakış açısıyla, intrauterin yaşamda fetüse gösterilen
toleransa ilave olarak büyüme ve gelişmesinin desteklemesi
mekanizmalarının anlaşılması da tümörlere immün yanıtta neden başarısız olduğumuz konusunda yeni pencereler
açılmasını sağlayacaktır.
Kaynaklar
1.
Aagaard-Tillery KM, Silver R, Dalton J. Immunology of Normal Pregnancy.
Seminars in Fetal & Neonatal Medicine; 2006,11:279-295
2.
Guleria I, Sayegh MH. Maternal Acceptance of the Fetus: True Human Tolerance, The Journal of Immunology, 2007,178: 3345–3351.
3.
Moffett-king-A. Natural killer cells and pregnancy. Nat. Rev. Immunol,
2002 ;2. 656-663
4.
Lewis L, Lanier A. NK cell recognition. Rev. Immunol, 2005;23:225-274
5.
Renaud SJ, Graham CH. The role of macrophages in utero-placental interactions during normal and pathological pregnancy[Review]. Immunol
Invest. 2008;37(5):535-564.
6.
Kammerer U, Kruse A, Barrientos G, Arck PC, Blois SM. Role of Dendritic
Cells in the regulation of Maternal Immune Responses to the Fetus During
Mammalian Gestation. Immunol Invest [Review]. 2008;37(5):499-533.
41
HLA G MOLEKÜLLERİNİN TRANSPLANTASYONDA
YERİ VE ÖNEMİ
Bilkay Baştürk
Gazi Üniveristesi Tıp Fakültesi İmmünoloji Anabilim Dalı, Ankara
H
LA sınıf I molekülleri hücre yüzeyinde veya, çözünür halde dolaşımda bulunan glikoprotein yapılı
moleküllerdir. HLA sınıf I molekül grubu içinde
yer alan, polimorfik bölgelerinin azlığı ve farklı etkileri ile
sınıf I grubunun diğer elemanlarından farklı olan HLA-G
molekülünün, bilinen, 4 tane (G1, G2, G3, G4) membrana bağlı, 3 tane (G5, G6, G7) çözünür formu vardır.
HLA G, immünoglobülin benzeri transkript-2, transkript- 4 ve KIR2DL4 olmak üzere iki inhibitör reseptör için
ligand görevi görür ve KIR2DL4 reseptörü HLA G için
spesifiktir. HLA G’nin fonksiyonlarınının büyük kısmını
bu reseptörlerin inhibitör yapıları belirler.
İlk dönemlerde, HLA G ekspresyonunun sınırlı bir doku
dağılımına sahip olduğu düşünülmesine karşın bu gün
yapılan araştırmalar doku dağılımının sınırlı olmadığını,
çeşitli patolojik durumlar sırasında ekspresyonunun arttığını veya azaldığını göstermiştir. Sitokinler (IL-10, IFN-,
IFN, IFN) ve hormonlar HLA G ekspresyonunu arttıran
etkenlerin en bilinenleridir. Mikroçevre etkisi de ekspresyonu etkilemektedir. Epigenetik mekanizmaların, HLA G
ekpresyonunun düzenlenmesinde rol oynadığı bildirilmiş
ve DNA metilasyonunun ve histon asetilasyonunun HLA
G ekspresyonunun blokajındaki rolü gösterilmiştir. Kanser,
viral infeksiyonlar, inflamatuvar hastalıklar ve transplantasyon gibi patolojik durumlarda, tümör hücreleri, monosit/
makrofajlarda, dentritik hücreler, antijene spesifik T hücreleri, ve allospesifik CD4+ ve CD8+ T hücreleri, myokard
kası ve çizgili kas hücreleri ve epitel hücreleri gibi çeşitli
hücre tiplerinde HLA G ekspresyonu gösterilmiştir.
Bir çok çalışmada HLA G’nin, direkt veya indirekt yolla,
immüno-inhibitör etkili olduğu, çözünür formunun FasFasL mekanizması üzerinden apoptosisi indüklediği, HLA
G eksprese eden hücrelerin varlığında NK ve CD8+T
hücrelerinin sitolitik fonksiyonlarının baskılandığı bildirilmiştir. HLA G ekprese eden antijen sunan hücreler (ASH)
CD4+T hücrelerin proliferasyon özelliğini inhibe ederek
42
yeni bir antijenik uyarı karşısında çoğalmamalarını sağlar. HLA G taşıyan ASH’lerle uyarılan CD4+ T hücreleri
supresör T hücrelerine dönüşerek diğer T hücrelerinin de
alloproliferasyonunu engellemektedir. HLA G, NK hücreleri, T hücreleri ve ASH gibi immün yanıtı oluşturan hücrelerin bilinen klasik etkilerini inhibe ederken aynı zamanda hücrelerin farklılaşmasını da etkileyerek onları supresör
veya tolerojenik hale getirmektedir.
Allojenik transplantasyon sonrası greft dokusunda HLA
G ekspresyonunun saptanması ile akut rejeksiyon riskinin
azaldığı greft yaşam süresinin uzadığı gösterilmiştir. Akciğer nakli sonrasında bronş epitelinde HLA-G ekspresyonunun belirlenmesi ile graft dokusunun fonksiyonel devamlılığı arasında ilişki olduğu, soluble HLA-G seviyesi ile
böbrek/pankreas ve karaciğer greftlerinin yaşam sürelerinin
daha uzun olduğu gösterilmiştir. 14/_14-bp genotipinin
HLA-G nin yüksek düzeyde üretimine neden olan bir polimorfik yapı olduğu ve polimorfik yapıların belirlenmesi
ve bu yapılara sahip olan hastaların saptanmasının kullanılan immünosupresif tedavinin dozunun belirlenmesinde
olabileceği belirtilmiştir.
Yapılan araştırma sonuçlarına dayanarak, HLA G’nin
transplantasyon sonrası greftin rejeksiyon riskinin tahmininde, malign hücrelerin saptanmasında ve hastalığın
prognozunda kullanılabilecek bir parametre olabileceği
düşünülmektedir.
Kaynaklar:
1.
M.I. Torres, J. Luque, P. Lorite, B. Et all14–Base pair polymorphism of human leukocyte antigen–G as genetic determinant in heart transplantation
and cyclosporine therapy monitoring. Human Immunology xx (2009) xxx
2.
Rebmann V, Bartsch D, Wunsch A,et al Soluble total human leukocyte
antigen class I and human leukocyte antigen–G molecules in kidney and
kidney/pancreas transplantation Human Immunology xx (2009) xxx
3.
Carosella ED, HoWangYin K, Favier B et al HLA-G–dependent suppressor
cells: Diverse by nature, function, and significance Human Immunology xx
(2009) xxx
ALLOJENİK TANIMA VE TRANSPLANTASYON
Ali Şengül
Antalya Medikalpark Hastanesi, İmmünoloji Bölümü, Antalya
G
ünümüzdeki tüm bilimsel ve teknolojik gelişmelere
rağmen transplantasyonlardaki başarının istenilen
düzeye ulaşamamasının en önemli nedeni, transplantasyon sonrasında meydana gelen rejeksiyon reaksiyonu veya “Graft Versus Host Hastalığı” (GVHH) denilen
reaksiyonlardır.
GVHH, vericiye ait immünokompetan hücrelerin alıcı
dokularındaki yabancı antijenleri tanıyarak bunlara karsı
verdiği immün yanıt neticesinde ortaya çıkan ve alıcı
dokularının hasarı ile neticelenen çok ciddi bir hastalıktır.
Genellikle kemik iliği transplantasyonlarında görülmekle
birlikte bağışıklığı baskılanmış alıcılara yapılan kan transfüzyonu ve nadiren de solid organ transplantasyonlarından
sonra da ortaya çıkabilmektedir. Rejeksiyon reaksiyonu,
alıcının immün sitem hücrelerinin transplante edilen
grafttaki yabancı (Allo) antijenleri tanıması ve bunun sonucunda grafta karşı verdiği immün yanıt neticesinde ortaya
çıkan ve graft kaybına neden olan patolojik bir durumdur.
Bu durum, genetik olarak farklı bireyler arasında yapılan
organ ve doku transplantasyonlarında meydana gelmektedir. Özelikle ABO kan grubu antijenleri ve insan lökosit
antijenleri ( HLA: Human Leukocyte Antigen) ile minör
doku uygunluk antijenleri (mHag: Minor Histocompatibility Antigens) transplantasyonların başarısını etkileyen
en önemli faktörler olarak dikkat çekmektedirler. Verici ve
alıcı arasındaki ABO uyumsuzluğu, organizmada var olan
antikorlar ile rejeksiyona neden olurken, HLA ve mHag
uyumsuzlukları hem humoral hem de hücresel mekanizmalar ile rejeksiyona neden olmaktadır. Bütün bu olayların
başlangıç noktası alloantijenlere sahip graft dokusunun
immün sistem tarafından tanınmasına dayanır. Tanıma
olayında iki ana unsur vardır:
1. Tanınacak unsurlar: antijenik yapılar
HLA ya da MHC molekülleri olarak adlandırılan antijenler geniş bir polimorfizme sahiptirler. Neredeyse her gün
yeni bir antijen tanımlanmaktadır. Bu durum HLA uygun
transplantasyon yapabilmeyi kısıtlamaktadır. Ancak son
yıllarda farklı HLA molekülleri üzerinde benzer tripletlerin
bulup bulunmamasına göre bu antijenlere verilen immün
yanıtların değiştiği saptanmıştır. Buradan hareketle uygunsuz tripletleri mümkün olduğunca aza indirgeyecek
yazılımlar geliştirilerek kullanıma sokulmuş ve solid organ
transplantasyonlarında antijenik uyumsuzluklar azaltılarak
graft yaşamında iyileşmeler sağlanmıştır. Ne yazık ki aynı
uygulama ile hematopoetik kök hücre naklinde Graft versus Host Hastalığı için bir iyileşme sağlanamamıştır.
2. Tanıyacak unsurlar: immün sistem elemanları
a. Doğal (nonspesifik) immün sistem elemanları,
b. Edinsel (spesifik )immün sistem elemanları
İmmün sistemin alloantijenleri tanımasına ilişkin direkt ve
indirekt olarak ifade edilen en az iki yolağın bulunduğu
uzunca bir süreden beri bilinmekteydi. 2004 yılında Herrera ve arkadaşları tarafından semi-direkt yolak olarak
adlandırılan üçüncü bir yolak daha tanımlandı. Direkt
yolakta alıcıya ait T hücreleri, graftte bulunan vericiye
ait antijen sunucu hücre (ASH) yüzeyindeki verici major
doku uygunluk kompleksi (MHC) molekülleri ile sunulan allo antijenleri tanıyabilmektedir. İndirekt yolakta
ise alıcının ASH’leri vericiye ait antijenleri alıp işlemekte
determinantlarına ayırmakta ve kendi MHC molekülleri ile
kendi T lenfositlerine sunmaktadır. Yeni tanımlanan semidirekt yolakta ise alıcının ASH’lerine aktarılan vericiye ait
MHC molekülleri tarafından sunulan allo antijenlerin,
alıcının T lenfositleri tarafından tanınması söz konusudur.
Allo antijenlerin direkt yolakla tanınması genellikle akut
allograft rejeksiyonuna yol açmaktadır. Zaman içerisinde
vericiye ait ASH’lerin azalması ve yok olması gözlenirken,
indirekt yolakla antijen sunumu ön plana çıkmakta ve
graft antijenleri immün sisteme sunulmaya devam etmektedir. Bu durum subakut ve kronik rejeksiyondan sorumlu
tutulmaktadır. Transplante organ ve doku kayıplarından
en fazla sorumlu tutulan yolak indirekt yolaktır. Ancak
son yıllarda transplantasyon toleransı konusunda yapılan
çalışmalar regülatör T lenfositlerinin (Treg) uyarılmasında
indirekt yolağın önemli rolü olabileceğini göstermiştir.
43
eksikliği olan deney hayvanları ile yapılan çalışmalarla bu
görüş güçlenmiştir. Ayrıca direkt yolakla uyarı sonrası ortaya
çıkan etkili hücresel immün yanıta karşın alloreaktif antikor
gelişmemesi de bu görüşü destekleyen çalışmalardandır. Bu
deneysel çalışmalar kronik graft kayıplarında antikor aracılı
immün yanıtın da önemli rol oynadığını göstermektedirler.
Yapılan retrospektif bir çalışmada 1320 biyopsi incelemesi
sonucunda %73 oranında antikor aracılı transplant glomerulopatisi saptanmıştır.
Son yıllarda yapılan bazı çalışmalar, alıcı endotel hücrelerinin
de indirekt yolakta rol oynayabileceğini düşündürmüştür.
Bu çalışmalarda graft dokusunda giderek artan miktarda
alıcı endotel hücrelerinin yerleştiği ve bu hücrelerin alloantijenleri indirekt yolla sunması sonucunda kronik vasküler
rejeksiyonun ortaya çıktığı gösterilmiştir.
İndirekt allojenik tanıma ve tolerans
Periferik tolerans gelişimi için iki temel olaya ihtiyaç vardır:
1. Çok sayıda allospesifik T lenfositlerinin delesyonuna, 2.
Geri kalan alloreaktif T lenfositlerini baskılayacak ya da
anerjik hale getirecek regülasyona.
Şekil 1. Allojenik tanıma yolakları: Direkt yolak (a). Vericinin antijen sunucu hücresi (ASH)
tarafından sunulan MHC sınıf II molekülü-Peptid kompleksi , alıcının CD4+ hücreleri tarafından,
Vericinin MHC sınıf I molekülü-peptid kompleksi ise, alıcının CD8+ hücreleri tarafından tanınır.
İndirekt yolak (b). Vericiye ait allojenik MHC molekülü , alıcının ASH tarafından endositoz ile alınıp,
işlenir ve peptid fragmanlarına ayrılarak alıcının MHC molekülleri ile T lenfositlerine sunulur. Alıcının
MHC sınıf II molekülü-allopeptid kompleksi , alıcının CD4+ hücreleri tarafından, alıcının MHC sınıf I
molekülü-allopeptid kompleksi ise, alıcının CD8+ hücreleri tarafından tanınır.
Semi-direkt yolak(c). Vericinin MHC:peptid kompleksi hücre-hücre ilişkisi veya exozomlar yoluyla
alıcının ASH’ne aktarılır ve yüzeyinde sunulur. Alıcı ASH’ deki hem alıcının hem de vericinin MHC sınıf
II molekülü-Peptid kompleksi , alıcının CD4+ hücreleri tarafından, vericinin MHC sınıf I molekülüpeptid kompleksi ise, alıcının CD8+ hücreleri tarafından tanınır.
İndirekt allojenik tanıma ve kronik rejeksiyon:
Güçlü immünosupressif ilaçların devreye girmesi ile akut allograft rejeksiyonunda ciddi bir azalma görülmesine karşın,
kronik rejeksiyon hala ciddi bir problem olarak sürmektedir. İmmünolojik olmayan faktörlerin de (Ör: Kalsinörin
inhibitör toksisitesi v.b.) önemli rol oynadığı böbrek
transplantasyonlarındaki graft kayıplarında HLA uyumluluğu
ile kronik graft kaybı arasında ters bir ilişki olduğunun gösterilmesi bu durumu desteklemektedir. Hayvan modelleri
ile yapılan çalışmalarda da indirekt yolağın çeşitli organ
transplantasyonlarında kronik allograft vaskülopatilerine
yol açtığı gösterilmiştir. Özellikle MHC sınıf II molekül
44
Bugün transplantasyon konusunda çalışan araştırıcıların en
büyük amacı tolerans gelişimi konusunda bir şeyler yapabilmektir. Bugüne kadar birçok regülatör hücre alt grubu
ve regülasyonda rol alan mediatörler tanımlanmıştır. Son
yıllardaki bazı çalışmalar regülatör T hücrelerinin uyarılması
ve fonksiyonlarında temel öğelerden birinin indirekt yolakla allojenik tanıma olduğunu düşündürmektedir. Ancak
bu yolak ile effektör T lenfositler uyarıldığında rejeksiyon
ortaya çıkmakta, Treg hücreler uyarıldığında ise tolerans
oluşmaktadır. Yalnızca Treg hücreleri indirekt yolak ile
uyarabilmek in-vivo olarak henüz mümkün olmamıştır.
Ancak özellikle belirli ASH tipleri ile indirekt yolağı
uyaran çalışmalar bu konuda ilerleme olabileceği ümidi
vermektedir. İn-vitro olarak antijen spesifik Treg hücrelerin çoğaltılabilmesi çalışmaları sürmekte olup yakın gelecekte immünoterapi uygulamalarının geliştirilebileceğini
düşündürmektedir.
Semidirekt allojenik tanıma yolağı
Son yıllarda tanımlanan bu yolak, esas olarak vericiye ait
“MHC-peptid” kompleksinin alıcı ASH’lerine aktarılması
ile ortaya çıkmaktadır. Hem alıcı hem de verici MHC
molekülleri ile allojenik peptid komplekslerini yüzeylerinde taşıyan alıcıya ait ASH’ler, T hücrelerini iki şekilde de
uyarabilmektedir. Bu hücreler, verici ASH’leri azaldıktan
sonra da T lenfositlerinin
direkt yolaktakine benzer
şekilde uyarılmasına devam edilmesini sağlamaktadır.
Sonuç olarak, transplantasyonlardan sonra ortaya çıkacak
immün yanıtlar antijenin nasıl tanındığı ile yakından
ilişkilidir. Bu nedenle graft yaşam sürelerini uzatmak, graft
fonksiyonlarını koruyabilmek için allojenik tanıma konusunun iyi bilinmesi ve bu konuda toleransı destekleyecek
antijen sunumlarını geliştirip tedavi amaçlı kullanılabilecek
yöntemlerin araştırılması hayati önem taşımaktadır.
conditions allograft rejection mediated by indirect pathway CD4+ T cells.
Transplantation 2006, 82:582-591.
Kaynaklar
1.
Taylor AL, Negus SL, Negus M, Bolton EM, Bradley JA, Pettigrew GJ:
Pathways of helper CD4 T cell allorecognition in generating alloantibody
and CD8 T cell alloimmunity. Transplantation 2007, 83:931-937.
2.
Herrera OB, Golshayan D, Tibbott R, Salcido Ochoa F, James MJ, MarelliBerg FM, Lechler RI: A novel pathway of alloantigen presentation by dendritic cells. J Immunol 2004, 173:4828-4837.
3.
Opelz G, Dohler B: Effect of human leukocyte antigen compatibility on
kidney graft survival: comparative analysis of two decades. Transplantation
2007, 84:137-143.
4.
5.
Ensminger SM, Spriewald BM, Witzke O, Pajaro OE, Yacoub MH, Morris PJ, Rose ML, Wood KJ: Indirect allorecognition can play an important
role in the development of transplant arteriosclerosis. Transplantation 2002,
73:279-286.
Kapessidou Y, Habran C, Buonocore S, Flamand V, Barvais L, Goldman
M, BraunMY: The replacement of graft endotheliumby recipient-type cells
6.
Lechler RI, Garden OA, Turka LA: The complementary roles of deletion
and regulation in transplantation tolerance. Nat Rev Immunol 2003, 3:147158.
7.
Sanchez-Fueyo A, Domenig CM, Mariat C, Alexopoulos S, Zheng XX,
Strom TB: Influence of direct and indirect allorecognition pathways on
CD4+CD25+ regulatory T-cell function in transplantation. Transpl Int
2007, 20:534-541.
8.
Ochando JC, Krieger NR, Bromberg JS: Direct versus indirect allorecognition: visualization of dendritic cell distribution and interactions during
rejection and tolerization. Am J Transplant 2006, 6:2488-2496.
9.
Golshayan D, Jiang S, Tsang J, Garin MI, Mottet C, Lechler RI: In vitro-expanded donor alloantigen-specific CD4+CD25+ regulatory T cells promote
experimental transplantation tolerance. Blood 2007, 109:827-835.
45
PERİYODİK ATEŞ, AFT, FARENJİT, ADENOİD
SENDROMU (PFAPA)
Sara Şebnem Kılıç
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk İmmünoloji, Bursa
İ
lk olarak 1987 yılında Marshall ve arkadaşları tarafından periyodik ateş, aftöz stomatit, farenjit ve servikal
lenfadenopati ile seyreden 12 çocuk hastada tanımlandı. Daha sonra bu tablo 1989 yılında PFAPA sendromu
olarak adlandırıldı (1). Sendroma adını veren PFAPA “Periodic Fever”, “Aphthous Stomatitis”, “Pharyngitis”, “Adenitis” kelimelerinin baş harflerinden türetilmiştir.
Aftöz stomatit, farenjit ve servikal lenfadenopati eşliğinde
ortalama 5 gün (3-6 gün) süren ve 3-6 haftada bir tekrarlayan yüksek ateş (38-41 ºC) ataklarıyla karakterizedir (2-4).
Diğer belirtiler arasında baş ağrısı, karın ağrısı, bulantı, kusma, terleme, titreme, kas ve kemik ağrıları, kranial nörit ve
nadiren artralji görülebilir (2-5). Ateş ataklarının genellikle
düzenli görülmesi nedeniyle, çoğu zaman aile bir sonraki
atağın ne zaman ortaya çıkacağını tahmin edebilir (4).
Klinik
Karakteristik özelliği 39 C’yi aşan ve üç-altı gün süren,
üç-sekiz haftada bir görülen yüksek ateş olmasıdır. Diğer
temel özellik ise ataklar arasında hastanın tamamen sağlıklı
olmasıdır (4-6). Tekrarlayan ateş atakları yıllarca sürebilir,
ancak çocuk büyüdükçe bu atakların arası açılmaktadır (57). Vakaların çoğu beş yaşın altında olup, erkeklerde daha
sık olarak görülmektedir (8). Sendrom bazı çocuklarda
kronik olmasına rağmen genellikle 4 ile 8 yıl içinde kendiliğinden iyileşir. Bugüne kadar PFAPA sendromuna bağlı
uzun dönem sekel bildirilmemiştir. Bu hastalar yaşları ile
uyumlu normal büyüme ve gelişme eğrilerine sahiptirler
(5-8). PFAPA sendromunda, ateş her zaman görülmekle
birlikte diğer üç bulgu olan farenjit, aftöz stomatit, servikal lenfadenopati aynı epizotta görülmeyebilir. Literatürde
ateş dışında en sık görülen bulgunun servikal lenfadenopati (%88) olduğu, bunu farenjit (%72) ve aftöz stomatitin
(%70) izlediği bildirilmiştir. Servikal bölge dışında vücudun başka yerlerinde lenfadenopati görülmesi bu sendromun bir özelliği değildir. Aftöz ülser ise en çok gözden kaçan bulgudur. Minör aft karakterinde olup genellikle hafif
ağrılıdır ve iz bırakmadan iyileşir. Aftöz lezyon, non-keratinize mukozada inflamasyonlu kırmızı sınırı olan oval,
46
beyaz veya sarı renkte oral ülser olarak görülür (9). Diğer
belirtiler arasında baş ağrısı, karın ağrısı, bulantı, kusma,
terleme, titreme, kas ve kemik ağrıları, kranial nörit ve nadiren artralji görülebilir (4). Bazı hastalarda hepatosplenomegali de görülebilir.
Şimdiye kadar yayımlanmış en geniş seriler (Thomasen ve
Padeh) Tablo 1’de özetlenmiştir.
Tablo 1. PFAPA sendromunda görülen klinik bulgular (4-5)
Semptom
Ateş
Tonsillit
Kırıklık
Servikal adenopati
Aft
Başağrısı
Karın ağrısı
Artralji
Üşüme hissi
Öksürme
Bulantı
İshal
Ürtiker
Thomsen ve ark.(%)
100
72
88
70
60
49
79
80
13
32
16
9
Padeh ve ark(%)
100
100
100
100
68
18
18
11
-
Laboratuar:
Hastalığa özgü belirli laboratuar parametreleri bulunmamaktadır. Atak sırasında hafif artmış lökosit sayısı ve eritrosit sedimentasyon hızı mevcut iken, ataklar arasında bu
tetkikler normale dönmektedir (5). PFAPA sendromu olan
çocuklarda febril epizodlar sırasında CRP düzeylerinde belirgin artış olması inflamatuar mekanizmaların sürece dahil
olduğunu göstermektedir (10). Hastaların çoğu tonsillit
ile prezente olurlar ama  hemolitik streptokok için yapılan boğaz kültürleri negatiftir (11). Serum Ig D ve IgE
seviyelerinde hafif artış görülebilir.
Patofizyoloji
Etiyolojide viral ve otoimmün mekanizmalar ileri sürülmekle beraber, kesin nedeni tam olarak bilinmemektedir
(1,4,8). Hastalığın oluşum mekanizmasında sitokin regülasyonun bozukluklarından şüphelenilmektedir. Ataklar
sırasında TNF-alfa, IFN-gama ve IL-6 seviyelerinde artış
olması inflamasyon durumunu yansıtmaktadır (1,5). Oral
lezyonların patogenezine IL-2, IL-6 ve IL-10 farklı sitokinlerin katkısı olabilir (12). Gerçek bir otozomal ya da resesif
genetik geçiş olup olmadığı bilinmemektedir (4). PFAPA
sendromunda enfeksiyon ajanlarının antijenlerine ya da
epitoplarına karşı immunolojik cevapta baskılanma veya
artış olabileceğini öne sürülmüştür (8).
yon ataklarıyla karakterizedir (3). Periyodik ateşe neden
olan tablolar arasında PFAPA sendromu, Hiper Ig D sendromu (HIDS), Tümör nekroz faktörü ile ilişkili periyodik
sendrom (TRAPS), Ailevi Akdeniz Ateşi (FMF), Ailesel
soğuk ürtikeri (FCU) ve Muckle-Wells sendromu (MWS)
ile siklik nötropeni sayılabilinir.
Tedavi
Sonuç olarak, tekrar eden yüksek ateş şikayeti ile başvuran
hastaların uygunsuz antibiyotikler ile tedavisinden önce
PFAPA sendromunu akla getirmemiz gerektiğini vurgulamak istedik.
Antibiyotik verilmesinin semptom süresi üzerine değiştirici
bir etkisi yoktur. Kendiliğinden düzelme genellikle beş gün
içinde görülmektedir (3-5). Bununla beraber glukokortikoidler semptomları kontrol etmede oldukça etkilidirler.
Atağının herhangi bir zamanında verilecek tek doz prednizon veya prednizolon tedavisi ile (1-2mg/kg/gün), ya da
yarı ömrü daha uzun olan betametazon 0.3 mg/kg /gün
kullanımı ile semptomların dramatik olarak 2 ile 4 saatte
kaybolması tanısal bir kriter olarak kullanılabilir (5). Bazı
merkezlerde ise profilaktik olarak simetidin tedavisiyle atak
arası süresinin uzatılmasında orta derecede başarı sağlanmıştır. İmmunomodulatör özelliği de bulunan simetidinin
supresör T hücrelerini baskılayarak, nötrofil ve eozinofillerin kemotaksisini engelleyerek etki ettiği düşünülmektedir (13). Tonsillektomiyle çocukların bazılarında atakların
önüne geçilmiş, ancak bütün vakalarda başarı sağlanamamıştır (4,14). Thomas ve ark.’nın yaptığı çalışmadaki
toplumda tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde; steroid
tedavisi %90, tonsilektomi %75, tonsilektomi ve adenoidektomi %86 oranında başarılı bulunmuştur.
Ayırıcı Tanı:
Ateş çocukluk çağının önemli bir bulgusu olup en sık olarak
viral üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında görülebilir
(2). Ateşin tekrarladığı ve ayırıcı tanıda enfeksiyonların dışlandığı durumlarda neoplastik ve romatolojik hastalıklar
(Behçet hastalığı, Juvenil romatoid artrit); konjenital veya
kazanılmış immun yetmezlik hastalıkları (total IgG, eksikliği, IgG alt grup eksikliği, hiper IgM, hiper IgE sendromu,
T lenfosit fonksiyon bozukluğu ve HIV enfeksiyonuna sekonder), çeşitli endokrin ya da metabolik bozuklukların da
bu duruma sebep olabileceği hatırlanmalıdır. Ateşin belirli
zaman aralıklarıyla tekrarladığı ve sebebinin anlaşılamadığı
durumlarda “periyodik ateş sendromları” düşünülmelidir.
Genel olarak periyodik ateş sendromlarında, tekrarlayan
ateşli dönemler arasında en az yedi gün bulunması ve altı
aylık bir zaman dilimi içinde en az üç sefer ateşli dönemin
görülmesi ortak bulgudur. Ateşsiz ara dönemlerde hasta
tamamen asemptomatiktir. Klinik tablo sistemik enflamas-
Çocukluk çağının en sık görülen iki periyodik ateş sendromu; PFAPA ve siklik nötropenidir (15). Siklik nötropeni
hastaları PFAPA sendromunundan öncelikle nötropenik
özellikleri ile ayrılmaktadırlar.
Kaynaklar:
1.
Marshall GS, Edwards KM, Butler J, Lawton AR. Syndrome of periodic
fever, pharyngitis, and aphthous stomatitis. J Pediatr 1987; 110: 43- 6.
2.
Frenkel J, Kuis W. Overt and occult rheumatic diseases: the child with chronic fever. Best Pract Res Clin Rheumatol 2002;16:443-69.
3.
John CC, Gilsdorf JR. Recurent fever syndrome in children. Ped İnfect Dis
J 2002;21:1071-7.
4.
Thomas KT, Feder HM Jr, Lawton AR, Edwards KM. Periodic fever syndrome in children. J Pediatr 1999;135:15-21.
5.
Padeh S, Brezniak N, Zemer D, Pras E, Livneh A, Langevitz P, Migdal
A, Pras M, Passwell JH. Periodic fever, aphthous stomatitis, pharyngitis,
and adenopathy syndrome: clinical characteristics and outcome. J Pediatr
1999;135:98-101.
6.
Feder HM Jr. Periodic fever, aphthous stomatitis, pharyngitis, and adenitis:
a clinical review of a new syndrome. Curr Opin Pediatr 2000; 12: 253256
7.
Long SS. Syndrome of periodic fever ,aphthous stomatitis, pharyngitis, and
adenitis (PFAPA): what it isn’t. What is it? J clinical review of a new syndrome. Curr Opin Pediatr 2000; 12: 253-256. Pediatr 1999; 135; 1-5.
8.
Scholl PR. Periodic fever syndromes. Curr Opin Pediatr 2000;563-566
9.
Scully C, Gorsky M, Lozada-Nur F. The diagnosis and management of recurrent aphthous stomatitis: a consensus approach. J Am Dent Assoc 2003;
33: 200-7.
1o. Forsvoll JA, Oymar K, C-reactive protein in the periodic fever, aphthous stomatitis, pharyngitis and servical adenitis (PFAPA) syndrome. Acta Paediatr
2007; 96: 1670-3.
11. Hernandez-Bou S, Giner M; Plaza AM, Sierra JI, Martin Mateos MA, PFAPA syndrome: with regal to a case. Allergol Immunopathol 2003; 31: 2369.
12. Aridogan BC, Yildirim M, Baysal V, Inaloz HS, Baz K, Kaya S, Serum Levels
of IL-4, IL-10, IL-12, IL-13, and IFN-gamma in Behcet’s disease. J Dermatol 2003; 30: 602-7.
13. Feder HM Jr. Cimetidine treatment for periodic fever associated with
aphthous stomatitis, pharyngitis and cervical adenitis. Pediatr Infect Dis J
1992;11:318-21
14. Leong SC, Karkos PD, Apostolidou MT. Is there a role for the otolaryngologist in PFAPA syndrome? A systematic review. Int J Pediatr Otorhinolaryngol 2006; 70:1841-5.
15. Kurtaran H, Karadag A, Catal F, Aktas D. PFAPA syndrome: a rare cause of
periodic fever. Turk J Pediatr 2004; 46: 354-356.
47
HİPER IGD SENDROMU VE TRAPS HASTALIĞI
İsmail Reisli
Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, Çocuk İmmünoloji ve Allerji Bilim Dalı, Konya
Ç
ocukluk çağının önemli bir bulgusu olan ateşin
tekrarlaması, enfeksiyon hastalıkları dışında neoplastik hastalıklar, romatolojik hastalıklar, bağışıklık sistemi yetersizlikleri, endokrin ya da metabolik hastalıklara
bağlı olabilir. Belirli aralıklarla tekrarlayan ve bir sebebe bağlanamayan ateş durumunda ise periyodik ateş
sendromları düşünülmelidir. Bu tablolar arasında yer alan
Hiper Ig D sendromu ve TRAPS hastalığı hakkında kısa
bilgiler verilecektir.
Hiper IgD Sendromu (HIDS)
Hiper IgD sendromu, tekrarlayan ateş, karın ağrısı, eklem
ve cilt tutulumu ile karakterize, mevalonat kinaz genindeki mutasyonun neden olduğu otozomal resesif geçişli bir
hastalıktır. Ateş ile birlikte Hiper IgD sendromlu hastaların büyük kısmında servikal lenfadenopati (%94) ve ishal
(%80) de görülür. Diğer bulgular baş ağrısı, karın ağrısı,
poliartrit, deri döküntüsü ve splenomegalidir. Bu hastalarda deri döküntüsü maküler, makülopapüler, ürtikeryal,
nodüler veya nadiren purpurik olabilir. Aşılama (antijen
uyarısı sonucunda), travma, fiziksel ve duygusal stres ve
enfeksiyonların atakları tetiklediği bildirilmiştir. İlk atak
hastaların büyük çoğunluğunda süt çocukluğu döneminde başlar. Atak sıklığı çok değişkendir ve haftada bir ile
yılda iki kez arasında değişir. Ataklar genellikle 3 ile 7 gün
sürer. Ateş ani başlar ve genellikle 40 °C’nin üstündedir
(Şekil 1). Eritrosit sedimantasyon hızının yükseldiği ataklar sırasında lökositoz ve periferik yaymada sola kayma da
görülür. Hastaların serum IgD düzeyi genellikle 100 IU/
ml’nin üzerindedir. Bununla beraber IgD düzeyi, üç yaşın
altındaki bazı çocuklarda normal seviyelerde olabilir. Hastaların %80’inde de serum IgA düzeyi normalden yüksek
saptanmaktadır. Kesin tanı mevalonat kinaz enzim aktivitesindeki azalmanın gösterilmesi ile konulur. Hiper IgD
sendromunun atakları yaşla azalma eğiliminde olup, tedavi
edilmese bile prognoz genellikle iyidir. Tedavide kolşisin,
steroid ve nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar bazı olgularda
etkili olabilmektedir. Günümüzde anti TNF-, anti-IL-6
ve lökotrien reseptör antagonistleri kullanılabilmektedir.
48
Hangi hastada Hiper IgD sendromu düşünelim?
1.6 aydan uzun süre ile 3-7 gün süren tekrarlayan ateş atakları ile birlikte
• 1.HIDS sendromlu kardeş varlığı
• 2.IgD>100 IU/ml
• 3.İlk atağın aşılama sonrası görülmesi ve atakla birlikte
aşağıdakilerden üç daha fazla semptom:
- Servikal LAP
- Karın ağrısı
- Kusma yada ishal
- Büyük eklemde artralji-artrit
- Aftöz ülserler
- Deri lezyonları
Genel
Ateş
Halsizlik
Baş ağrısı
Titreme
Mukokütanöz
Makulopapüler rush
Ürtiker
Purpura
Eritema nodozum
Oral ülser
Genital ülser
Eklemler
Artralji
Artrit
Lenfoid doku
Servikal LAP
Generalize LAP
Splenomegali
Gastrointestinal
Kusma
İshal
Abdominal
Karın ağrısı
Hepatomegali
Serozit
Adezyonlar
Şekil 1. Hiper IgD sendromunda klinik özellikler (Medicine 2008; 87: 301-10)
Tümör Nekroz Faktörü (TNF) Reseptörüyle
Bağlantılı Periyodik Sendrom (TRAPS)
Oldukça nadir bir hastalıktır. Gerçek sıklığı tam olarak bilinmemektedir. Kızlar ve erkek çocuklar eşit sıklıkta etkilenir. Genellikle geç çocukluk veya erken erişkinlik dönemlerinde hastalık belirtileri ortaya çıkar. Mevsimlerin ve
iklimlerin hastalık atakları üzerine etkisi gösterilmemiştir.
TRAPS’ta, TNF reseptörlerini kodlayan genlerde meydana
gelen mutasyon sonucu TNF’e karşı artmış inflamatuvar
yanıt söz konusudur. Sorumlu olan genin 12. kromozomda olduğu gösterilmiştir (12p13 bölgesi). TNFR 1 geninin mutasyonu, anormal TNF reseptörü oluşmasına yol
açmaktadır. Sonuç olarak TNF’nin rol aldığı herhangi bir
iltihabi yanıtta bu reseptörler yeterince serbestleşememektedir. Bu defekt sonucu normal inflamatuar yanıt artmaktadır.
Hangi hastalarda TRAPS düşünelim:
Bir kas grubunda lokalize ağrı ve gerginlikle birlikte tekrarlayan ateş ve belirtilerin gezici özellikte olması ile karakterize olan TRAPS, otozomal dominant geçiş gösterir. Bir
hafta kadar süren ateş atakları sırasında gezici eritematöz
ya da plak tarzı döküntüler görülebilir. TRAPS’da atakların
süresi ve ataklar arası dönemler hastadan hastaya farklılık
gösterir. Yakınma ve bulgular da her çocukta aynı değildir.
Hastalarda nötrofili ve C-Reaktif protein yüksekliği dikkati çeker. Tanıda TNF reseptörü serum düzeyi ölçümü
ve tip- 1 TNF reseptörünün ekson 2, 3 ve 4 bölgelerinde mutasyon araştırılması kullanılır. TRAPS’ın en ciddi
komplikasyonu olan amiloidoz, kolşisin profilaksisinden
önce %37 iken, kolşisin ile bu oran %5’e düşmüştür. Başlangıçta etkili olan kortikosteroid tedavisi, yanıtın zamanla
azalması ile dozun artırılmasını gerektirir. Nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar semptomları gidermek için verilebilir.
Anti TNF-’nın etkili olduğu konusunda ise henüz bir
fikir birliğine varılamamıştır. TNF blokajı yapan ilaçların
(jüvenil idiopatik artrit tedavisinde kullanılan EtanerseptEnbrel; rekombinant human TNF reseptör antagonisti),
eğer atağın başlangıcında verilebilirlerse, etkili olduğu
gösterilmiştir. Tedavi sadece ataklar ile sınırlıdır. Atakların
gelmesini önleyecek bir ilaç ne yazık ki yoktur. Bu hastalarda amiloidoz dışında nefrotik sendrom, renal yetmezlik,
kardiyak ve santral sinir sistemi tutulumu da bildirilmiştir.
• Konjuktivit ve unilateral periorbital ödem karakteristiktir
• 2-3 hafta süren titremeyle yükselen intermittan febril
atak
• Gövde ve kollarda ortaya çıkan şiddetli kas ağrıları(derin
kramp tarzında)
• Kırmızı ve ağrılı deri döküntüleri: Bunlar genellikle ağrılı deri ve kas bölgelerinin üzerinde gelişir. Kollar ve
bacaklardan gövdeye yayılır
• Yaygın karın ağrısı, bulantı ve kusma oldukça sıktır
• Plevra veya perikard inflamasyonuna bağlı göğüs ağrısı
Kaynaklar
1.
van der Hilst JC, Bodar EJ, Barron KS, Frenkel J, Drenth JP, van der Meer
JW,Simon A; International HIDS Study Group. Long-term follow-up, clinical features, and quality of life in a series of 103 patients with Hyperimmunoglobulinemia D syndrome. Medicine (Baltimore) 2008; 87: 301-10.
2.
Yao Q, Furst DE. Autoinflammatory diseases: an update of clinical and genetic aspects. Rheumatology (Oxford) 2008; 47: 946-51.
3.
Gattorno M, Federici S, Pelagatti MA, Caorsi R, Brisca G, Malattia C, Martini A. Diagnosis and management of autoinflammatory diseases in childhood. J Clin Immunol 2008; 28 Suppl 1: S73-83.
4.
Farasat S, Aksentijevich I, Toro JR. Autoinflammatory diseases: clinical and
genetic advances.Arch Dermatol 2008; 144: 392-402.
5.
Ryan JG, Aksentijevich I. Tumor necrosis factor receptor-associated periodic
syndrome: Toward a molecular understanding of the systemic autoinflammatory diseases. Arthritis Rheum 2009; 60: 8-11.
6.
Touitou I, Koné-Paut I. Autoinflammatory diseases. Best Pract Res Clin
Rheumatol 2008; 22: 811-29.
7.
Glaser RL, Goldbach-Mansky R. The spectrum of monogenic autoinflammatory syndromes: understanding disease mechanisms and use of targeted
therapies. Curr Allergy Asthma Rep 2008; 8: 288-98.
8.
Kanazawa N, Furukawa F. Autoinflammatory syndromes with a dermatological perspective. J Dermatol 2007; 34: 601-18.
49
MİKROARRAY TEKNOLOJİSİNİN
İMMÜNOLOJİDE KULLANIMI
Hakan Savlı
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Genetik Anabilim Dalı, Kocaeli
M
ikroarray teknolojisi, tek bir cam slayt üzerinde
emdirilmiş yapay gen sekanslarının kişiden izole
edilen genetik tüm insan genomunu analiz etme
imkanı sağlayan ve bunu saatler içerisinde tamamlama
yetisi gösteren bir yöntemdir. Tekniğin kullanım alanı güncel bilimin en ilgi çeken alanı olan gen anlatım analizlerine
yoğunlaşmış görünmekle birlikte, miRNA analizlerinden
tek nükleotid saptamalarına kadar çok geniş bir alanda
50
çoklu analiz fırsatı sunmaktadır. Bunlar arasında en ilginç
yaklaşımlardan biri de son iki yılda güncel kullanıma giren
rutin kromozom analizlerinde aCGH tam genom analizi
yapabilmekle ilgili gelişmedir. Bu çalışmada, mikroarray teknolojisinin boyutları, bağışıklık biliminde kullanımıyla ilgili yaşanan deneyimler derlenmiştir. Gerek gen anlatım analizleri gerek aCGH kromozom analizlerine yönelik boyutları
da kendi deneyimlerimiz ışığında gözden geçirilmiştir.
RNA İNTERFERANS: siRNA VE miRNA
A. Elif Erson
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara
S
on yıllarda, protein kodlamayan ancak önemli görevleri olduğu anlaşılan küçük RNA molekülleri ile ilgili çalışmalar dikkat çekmektedir. RNA interferans
(RNAi) olarak adlandırılan mekanizma küçük RNA moleküllerinin gen ifadesinin kontrolündeki rollerini tanımlar.
RNAi’de görevli olan siRNA (small interfering RNA) ve
miRNA (microRNA) transkripsiyon sonrası bir aşamada
mRNA yıkımı veya translasyonun geciktirilmesi sayesinde protein sentezini ve/veya hızını değiştirebilirler. Bu
konuşmada, bahsi geçen RNA moleküllerinin benzerlikleri,
farklılıkları, biyogenezleri, hastalık mekanizmalarındaki
rolleri, araştırma ve klinik alanlardaki kullanım potansiyelleri tartışılacak ve bu moleküllerin meme kanserindeki rollerinin anlaşılması ile ilgili araştırmalarımıza değinilecektir.
51
FAJ GÖSTERİM TEKNOLOJİSİ
Ayfer Atalay
Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi, Biyofizik Anabilim Dalı, Kınıklı, Denizli
F
aj gösterim teknolojisi filamentöz fajın kılıf proteinini
kodlayan genlerinden birinin içine çalışması yapılacak
proteinin gen veya gen parçacıklarının rekombinant
DNA yöntemleriyle yerleştirilmesi ve bu şekilde elde edilen faj kütüphanelerinin kullanımını kapsamaktadır.
Uygulamaların hemen tümünde taşıyıcı yapı olarak fajmit
(phagemid) partiküllerinin kullanılması nedeniyle, bu teknik “faj üzerinde sunmak ya da göstermek”(phage display)
olarak tanımlanmaktadır Günümüzde, faj gösterim yöntemi protein-ligand ilişkileri, reseptör veya antikor-bağlanma
bölgeleri veya amino asit dizileri değiştirilen proteinlerin
işlevlerindeki yansımalarını araştırmak için yaygın olarak
kullanılmaktadır Bu yöntemle, gensel olarak farklılaştırılan
peptit veya proteinlere ait gen kütüphaneleriyle aynı anda
birkaç milyon farklı ürünü eksprese edebilecek faj gösterim
kütüphaneleri oluşturulabilmektedir. Bu kütüphaneleri
içeren fajlar çoğaltıldıktan sonra istenen hedef moleküle
bağlanabilen yapıyı içeren faj seçiminin yapılması ve seçilen
fajların içerdiği genler ile amino asit dizilimleri kolaylıkla
tesbit edilebilmektedir. Faj gösterim yöntemiyle genotip ile
fenotip ilişkisinin incelenebilmesi, bu yöntemin zaman ve
mali açıdan iyi bir yaklaşım olduğunu düşündürmektedir.
Faj gösterim yöntemiyle rekombinant antikor kütüphaneleri oluşturmak için faj genomuna yerleştirilen gen parçalarının kaynağına göre ScFv (single chain of variable fragments) ve yapay peptid kütüphanelerine dayalı iki temel
yaklaşımla hazırlanabilmektedir. ScFV içeren faj kütüphaneleri, temel olarak, canlıdan elde edilen ağır zincir ve hafif
zincir değişken bölgelerini kodlayan genlerin faj genomuna aktarılmasıyla oluşturulmaktadır. Bu şekilde hazırlanan
kütüphanede, fajmit partikülünün kılıf proteinlerine bağlı
olarak ScFv proteinleri eksprese edilebilmekte ve hedef molekül ile karşılaştırılmaya hazır hale getirilmiş olmaktadır.
Bu teknoloji kullanılarak, fare, sıçan, tavşan, deve ve insanların periferik kan, kemik iliği, dalak veya tonsillerinden
elde edilen B hücreleri ile scFv kütüphaneleri yapılmaktadır. Doğal kaynaklardan hazırlanan scFv kütüphanelerin-
52
deki çeşitliliğinin canlının bağışıklık sistemine bağlı olduğu
ve bu şekilde hazırlanan kütüphanelerde mutasyon oluşturan sistemler kullanılarak çeşitliliğin arttırılabileceği gösterilmiştir. İmmünoglobülinlerin CDR (comlementarity
determinin region) bölgesini taklit edebilen yapay peptit
kütüphaneleri, yapay olarak üretilen çeşitli uzunluklardaki
(7-mer,12-mer,16-mer, vb.) peptid dizilerini kodlayan gen
parçalarının faj genomuna yerleştirilerek hazırlanmaktadır. Bu yöntemle fajın kılıf protenine bağlı olarak eksprese
edilen peptit çeşitliliği, içerdiği yapay peptit uzunluğu ile
doğru orantılıdır. Yapay peptit kütüphanelerinin gelişimi
ve yaygın kullanım alanı bulması, scFv faj gösterim yönteminde gerekli olan canlı sistemlerinin kullanımına gereksinimi ortadan kaldırmakta ve sistemin tümüyle in vitro
hazırlanmasını olanaklı hale getirebilmiştir.
ScFv veya yapay peptit içeren faj gösterim kütüphanelerinde eksprese olan peptit veya proteinlerin arasından hedef
moleküle özgün yapıların seçimi molekülsel ilginlik özelliğine bağlı olarak yapılmakta ve “biyopaning” (biopanning)
olarak tanımlanmaktadır. Biyopaning işlemlerinde hedef
olarak bir yüzeye bağlanmış moleküller veya çözünmüş
moleküller veya hücreler veya bir canlı kullanılabilir. Biyopaning işlemleriyle elde edilen faj klonlarının hedef molekülü ilginliğinin özellikleri “faj ELIZA”,Western blot, flow
sitometri, SPR gibi ek yöntemlerle incelenmektedir.
Moleküler yaklaşımlarla ilgili tüm alanlarda faj gösterim
teknolojileri kullanılabilir. Bu teknolojide ileri derecede
kontrol edilebilen seçimlerin yanı sıra faj genomuna yerleştirilen gen bölgelerinde değişiklik yapılabilmesi tanı ve
tedavi amaçlı rekombinant antikorların üretilebilmesini
mümkün kılmaktadır. Örneğin bu yöntemle elde edilen
yaklaşık 14 insan rekombinant antikoru değişik hastalıkların tedavisi için klinik denemeler fazında kullanılmaktadır.
Bunun dışında, araştırma, yeni aşıların geliştirilmesi, transgenik hayvan veya bitki üretimi gibi yaklaşımlarda da faj
gösterim teknolojileri yaygın olarak kullanılmaktadır.
TREG-NKT HÜCRE ETKİLEŞİMİ VE
İMMÜNREGÜLASYON
Fulya İlhan
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi, İmmünoloji Anabilim Dalı, Elazığ
C
D4+CD25+ regülatör T hücreler (Treg) ve naturel
killer T (NKT) hücreler adaptif ve innate immün
yanıtları bağımsız olarak düzenleyebilen iki hücre
grubudur. Her ne kadar regülatör özellikleri birbirinden
bağımsız olsa da son raporlar aralarında çapraz bir iletişim
olduğunu göstermektedir. Bu da immün düzenleyici ağa
yeni bir bakış açısı kazandırmaktadır. Treg hücreler, periferal T hücrelerinin %5−%10’unu oluştururlar ve CD62L,
CTLA-4, GITR ve CD45RB sunarlar. Hem NKT hücreler hem de CD4+CD25+ Treg hücreler timus kökenli Treg
hücre alt grupları olarak adlandırılmaktadır. Öze toleransın
sürdürülmesinde önemli rol oynarlar. Ancak regülatör
fonksiyonları ön planda olan bu iki grup hücrenin otoimmünitenin düzenlenmesinde fonksiyonel olarak birlikte
olup olmadıkları kesin bilinmemektedir. Örneğin; deneysel astım modelinde ise CD4+ iNKT hücrelerin artmış sitotoksik aktivitesinin Treg hücre ölümüne yol açtığı sonuçta immunsupresyonun azaltılmasına ve inflamasyonun
uzamasına neden olduğu da öne sürülmüştür. Buna karşın
NKT hücrelerin Treg hücre uyarımına ve artışına neden
olduğunu ortaya koyan birçok çalışma da vardır.
IL-2, CD4+CD25+ Treg hücrelerinin aktivasyonu ve varlığının sürdürülmesinde çok önemlidir ve aktive NKT
hücreler yüksek miktarda IL-2 sentezlerler. Aktive olmuş
NKT hücreler Treg fonksiyonlarını sentez ettikleri IL-2
yoluyla kalitatif ve kantitatif olarak düzenlerken, Treg’ler
hücre teması yoluyla NKT hücrelerin sitotoksik aktivitelerini, proliferasyonunu ve sitokin salınımını baskılayabilir.
NKT hücreleri immatür DC (iDC)’i baskılayabilir veya
onları tolerojenik DC (tDC)’e dönüştürürler. Bu, tDC’ler
de Treg aktivitesini artırırlar. Aktive NKT hücrelerin sitokin-kemokin yoluyla da özellikle, CXCL10 aracılığıyla karaciğerde Treg artışını uyarabildikleri deneysel çalışmalarda
gösterilmiştir. Ayrıca fare modellerinde NKT hücrelerin,
aktivatörü rolündeki -GalCer ile uyarılınca Treg hücre
artışına neden olduğu ancak NKT hücresi olmayan farede
bu olayın gözlenmediği de bildirilmiştir. Kısaca, -GalCer
hem NKT hücreleri hem de CD4+CD25+ Treg hücrelerini uyarabilmektedir ve bu etki -GalCer ile aktive olmuş
NKT hücrelerinin tedavi edici etkisine katkıda bulunabilir
gibi görünmektedir.
53
GAMMA DELTA T HÜCRELER
H. Handan Akbulut
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi, İmmünoloji Anabilim Dalı, Elazığ
T
hücre reseptörü (THR) çoğu yönden immünglobulin molekülüne benzer. Alfabeta ve gammadelta alt
ünitelerinden yapılmıştır. Mukozal yüzeylerde intraepitelyal lenfositlerin %10-40’ını oluşturan gammadelta T hücreler, aynı zamanda CD8+ T hücreleridir. Vdelta2Vgamma9 T hücre alt tipleri periferal kanda baskın
ve mikroorganizma veya tümör kaynaklı fosfoantijenleri
tanır. Vdelta1 T hücreler mukozal dokuda yoğun bulunur
ve stresle indüklenen MHC-ilişkili molekülleri tanır.
Son bilgiler gammadelta T hücrelerin mukozal yüzeyleri korumada önemli rol oynayabileceğini göstermektedir. Gammadelta T hücrelerin antijen tanımaları MHC moleküllerine bağımlı değildir. Gammadelta T hücreler; bir yanda
doku hasarı, diğer yanda normal antijen sunma ve MHC
kısıtlaması gibi sınırlamalar olmaksızın immünregülasyonda
da yer alarak özellikle potansiyel hasar oluşturacak enflamatuar yanıtı azaltabilir ve immün korumayı sağlayabilirler.
İmmün yanıtta gammadelta T hücrelerin sitokin sentezi
önemlidir. Aktive olan gammadelta T hücreler IFN-gam-
54
ma ve TNF-alfa gibi proinflamatuar sitokinleri sentezlerler. İnsan gammadelta T hücreleri bazı Toll benzeri reseptörleri (TLR) ekspresse ederek ilişkili ligandlarına direkt
olarak yanıt verirler. Periferal kan gammadelta T hücrelerde
ve Vdelta2Vgamma9 T hücre dizilerinde TLR’lerin IFNgamma üretimini uyardıkları bilinmektedir. Son yıllarda
yapılan çalışmalarda; IL-1 beta ve IL-23 gibi sitokin sentezi
ve patojenlere yanıtta hızla IL-17 sentezi yapabilen doğal
immünitenin etkin elemanı olan gammadelta T hücrelerin,
hastalık seyrinde CD4+ alfabeta THR+ Th17 hücreler kadar
önemli olduğu bildirilmektedir. IL-17 üreten gammadelta T
hücreler sitokin sentezini hızla indükleyebildikleri için Th17
hücrelerden farklılık gösterir ve daha fazla cevaba neden
olurlar. T hücre reseptörüne ve antijen spesifitesine ihtiyaç
duymadıklarından, çeşitli hastalık modellerinin özellikle
erken dönemlerinde primer immün yanıttan sorumludurlar.
Bizler de akut bruselloz hastalarında yaptığımız araştırmada,
hastaların perifer kanında gammadelta T hücrelerin dramatik olarak arttığını gözlemledik.
İMMÜNOLOJİDE YILIN MAKALELERİ: TÜBERKÜLOZ
İMMÜNOLOJİSİ
Ferah Budak
Uludağ Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, İmmünoloji Bilim Dalı, Bursa
T
überküloz (TB), tedavi edilebilir olmasına rağmen
bulaşıcı hastalıklar içinde en çok öldüren; kontrol altına alınabilir olmasına rağmen giderek
yaygınlaşan; anti-tüberküloz ilaçlara direnç kazanması
nedeniyle de ilaca dirençli hale gelebilen özelliklerinden
dolayı dünyadaki en önemli enfeksiyon hastalıklarından
biridir. Dünya nüfusunun 1/3’ü, yaklaşık 2 milyar insanın
TB basili ile enfekte olduğu, her yıl 8 milyon kişide aktif
hastalık geliştiği ve 2 milyondan fazla kişinin ölümüne yol
açtığı bildirilmektedir.
TB, yirminci yüzyılın 2. yarısından itibaren kontrol altına
alınmaya başlanmış, çiçek hastalığı gibi ortadan kalkacağı
zannedilmiş ve ciddi olarak ihmal edilmiştir. Ancak 1985
yılından sonra ortaya çıkan epidemilerle, gelişmiş ülkelerdeki TB insidansı gözardı edilemeyecek biçimde artmıştır.
TB kontrol programlarının etkinliğinin azalması; hastalık
için bütçeden daha az para ayrılması; araştırmaların durdurulması; TB insidansı yüksek ülkelerden gelişmiş ülkelere
gelen göçlerin yaygınlaşması; TB için önemli risk faktörü
olan insan immünyetmezlik virusu (Human immunodeficiency virus; HIV) epidemisinin 1980’lerde ortaya çıkışı;
çok ilaca direnç sorunu; hastane ve laboratuvar enfeksiyonlarının artması; özellikle zeminde başka bir patolojisi bulunduğunda ciddi ve kısa sürede ölümle sonlanabilen enfeksiyonlara yol açması ve M. tuberculosis (MTB) dışındaki
atipik mikobakterilerin eskisine oranla daha sık hastalık
oluşturmaya başlamaları hastalığın yayılmasına sebep olan
başlıca nedenlerdir.
TB’un etkili kontrolü ve gelecekte eradikasyonu son derece önemlidir. Bu nedenle MTB’e karşı oluşan koruyucu
immün cevabın hücresel ve moleküler temellerinin anlaşılması; TB’un kontrolünde etkili olabilecek yeni aşıların,
spesifik tanı reaktiflerinin hazırlanmasında ve tedavi için
alternatif immün modülatör yaklaşımların belirlenmesinde
önemli yararlar sağlayabilir.
Bu konuşmada 2009 yılı içerisinde TB immünolojisi alanında yayınlanmış makalelerden seçilenler gözden geçirilecektir.
Kaynaklar
1.
Davis JM, Ramakrishnan L. The role of the granuloma in expansion and
dissemination of early tuberculous infection. Cell, 136(9):37-49, 2009.
2.
Divangahi M, Chen M, Gan H, Desjardins D, Hickman TT, Lee DM, Fortune S, Behar SM, Remold HG. Mycobacterium tuberculosis evades macrophage defenses by inhibiting plasma membrane repair. Nature Immunology,
10(8):899-908, 2009.
3.
Bruns H, Meinken C, Schauenberg P, Härter G, Kern P, Modlin RL, Antoni
C, Stenger S. Anti-TNF immunotherapy reduces CD8+ T cell-mediated
antimicrobial activity against Mycobacterium tuberculosis in humans. The
Journal of Clinical Investigation, 119(5):1167-1177, 2009.
55
TRANSGENİK HAYVANLARIN ÜRETİM TEKNİKLERİ
VE KULLANIM ALANLARI
Haydar Bağış
Adıyaman Üniversitesi, Tıp Fakültesi, TÜBİTAK MAM-GMBE, Adıyaman
Giriş
Transgenik (TG) hayvan kendi genetik yapısında yabancı
canlıya ait DNA parçası taşıyan hayvan olarak isimlendirilir. Transgenik hayvanların üretim tekniklerinin gelişimi
biyoloji, tıp ve veteriner hekimlik alanındaki araştırmalar
için çok sayıda yeni fırsatlar sağlamaktadır. Bu teknoloji
aynı zamanda tarım, hayvan ve insan sağlığını içeren diğer
alanlarda da yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu hayvanlar,
geleneksel üretim metotlarının yerine laboratuvarda rekombinant DNA teknolojisinin kullanılmasıyla üretilir. Tg
hayvanların üretiminde en yaygın olarak kullanılan yöntem pronükleer DNA mikroenjeksiyondur. Gen transferi,
bir hücreli dönemdeki döllenmiş yumurtaların (zigotların)
pronukleuslarına DNA mikroenjeksiyonu tekniği ile
yapılır ve transfer edilen gen (transgen) embriyonun
kromozomlarında herhangi bir yere rast gele yerleşir. Bu
rastgele gerçekleşen integrasyonun moleküler mekanizması
henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu teknoloji sayesinde,
doğal yetiştirme yöntemlerinden farklı olarak, pronükleer
DNA mikroenjeksiyon yöntemi ile türler arasında (türden
türe) da gen transferi olayı gerçekleştirilebilmektedir.
Örneğin; insan genleri, genlerin fonksiyonel yapılarının ve
davranışlarının çalışılabilmesi amacıyla fare genomu içerisine entegre edilebilmektedir. TG çalışmaların çoğu laboratuvar fareleri ile yapılmaktadır. Farelerin TG çalışmalarda
yaygın bir şekilde kullanılmalarının sebebi diğer türlerle
karşılaştırıldığında maliyetlerinin az olması, biyolojilerinin yoğun biçimde bilinmesi, yavru sayısının çok olması
(10-15 ad.), doğum sürelerinin kısa olması (19-21 gün),
kızgınlık siklusunun kısa olması (4 gün) ve fare embriyonal yapısının (pronukleuslarının belirgin ve büyük olması)
mikroenjeksiyona uygun olmasıdır. Ek olarak, Tg fareler,
genlerin fonksiyonlarının canlı hayvanda çalışılmasına
olanak sağlamaları bakımından diğer sistemlere göre daha
üstün avantajlar sunmaktadırlar. Mikroenjeksiyon tekniği
ile üretilen ilk transgenik fare 1980 yılında elde edilmiştir.
O zamandan günümüze kadar yüzlerce transgenik fare hattı
geliştirilmiştir. Tg fareler, gen regülâsyonu üzerindeki temel
çalışmaların yanı sıra, insan hastalıklarının çalışılması için
56
deneysel modeller olarak da biyomedikal araştırmalarda
yoğun şekilde kullanılmaktadır. (Alzheimer, Kistik fibroz,
Artheriosklerotik modeller vs.). Uygun yöntemlerle kanser, metabolik ya da dejeneratif hastalıkların hemen hemen
tümü için transgenik fare modelleri geliştirilebilmektedir.
Bunlardan başka, transgenik hayvanlar organ naklinde
(xenotransplantasyon), gen tedavisinde kullanılması
düşünülen bazı vektörlerin araştırılmasında ve tıbbi öneme
sahip bazı rekombinant proteinlerin süt, idrar ve kan gibi
çeşitli dokularda üretilmesinde de kullanılmaktadır. Çeşitli
rekombinant proteinlerin sözü edilen dokularda sentezlenmesi amacıyla üretilen transgenik hayvanlara “biyoreaktörler” adı verilmektedir. Bu güne kadar 50-55 rekombinant
proteinin transgenik fare, sıçan, tavşan, keçi, koyun, domuz
ve ineklerin meme bezlerinden süte salınımları sağlanmıştır.
Transgenik fareler hastalık modeli olarak kanser, AIDS,
kistik fibrozis, kronik hipertansiyon, Alzheimer, Hepatit
B, Werner sendromu vs gibi alanlarda, yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde, fonksiyonu bilinmeyen genlerin
araştırılmasında kullanılmaktadır. Ayrıca, transgenik hayvanlar hastalıklara dirençli hayvanların üretilmesinde ve
ürün kalitesinin iyileştirilmesinde kullanılmaktadır. Transgenik hayvan teknolojisi ile koyunların yapağı kalitesini
artırmaya yönelik birçok çalışma yapılmıştır. Mikroinjeksiyon tekniği ile elde edilen transgenik koyunlarda, yapağı
veriminde önemli oranda artış sağladığı bildirilmiştir.
Koyunlarda yapağı kalitesinin artırılması için sistein biyosentezinin değiştirilmiş ve üretiminin artırılması sonucu
yapağı üretim hızının artırıldığı bildirilmiştir.
Transgenik Hayvan Modelleri ve Tıbbi
Araştırmalarda Kullanımı
Transgenik modellerin kansere neden olan bazı maddelerin etkilerinin ortaya konmasında büyük yarar sağladığı
bildirilmiştir. Transgeniklerle yapılan bu tür çalışmalar 67 ay sürmekte ve 1 yılsonunda istenen transgenik modeller elde edilebilmekte ve böylece kısa bir sürede sonuç
alınmaktadır. Böylece; spesifik genetik değişimlerden
dolayı transgenik modeller tümörlerin başlaması ve
gelişmesindeki mekanizmaların anlaşılmasında büyük
kazanç oluşturur. Transgenik rodentlerde farklı hastalık
modelleri oluşturulmuştur. Bunların başında Alzheimer
gelmektedir. Alzheimer hastalığı %50’den daha yüksek bir oranla en sık görülen demans tipidir. İlk olarak
1907 yılında Alman hekim Alois Alzheimer tarafından
tanımlanmıştır. Alzheimer hastalığına benzer belirgin
bir nöropatoloji sergileyen transgenik model ilk olarak
farelerde yaratılmıştır. Bu modelde kalıtsal Alzheimer
hastalığı ile ilişkili Kromozom 21’deki amiloid prekürsör
protein (APP) V717F mutasyonu şifreleyen bir insan APP
mini geni taşıyan fareler (PDAPP fareler) oluşturulmuştur.
PDAPP farelerin beyinlerinde Alzheimer hastalığında da
gözlenen ekstrasellüler nitelikli tiyoflavin S-pozitif A
tortuları, nörotik plaklar, sinaptik kayıplar, astrositlerde ve
mikroglialardaki dejenerasyonlar ortaya çıkmaktadır. Bu
farelerdeki A tortuları nöronal kayıplardan çok nötrofil
değişiklikleri ile ilişkilidir. A tabakalarının oluşumunda
ApoE geninin rolünü incelemek için ApoE geni ortadan
kaldırılmış (ApoE knockout) fareler oluşturulmuştur. ApoE
geni yokluğunda A tabakaları anlamlı ölçüde azalırken,
APP ekspresyonu veya A oluşumu değişmemiştir. Bu durum amiloid tortularının veya tabakalarının oluşumunda
ApoE geninin katkısına işaret etmektedir. Kistik fibroz
hastalarının DNA’larının analiz edilmesi ve DNA dizilimlerinin hasta olmayan kardeşlerinin, anne ve babalarının
ve sağlıklı kişilerin DNA dizilimleri ile karşılaştırılması
sonucu, hastalığın CFTR (Cystic Fibrosis Transmembrane
Conductance Regulator) genindeki mutasyon sonucu ortaya
çıktığı 1989 yılında belirlenmiştir. Belli bir özelliği belirleyen bir genin iki formundan hangisi daha baskınsa, o
kişinin özelliğini de genin o formu belirlemektedir. Çekinik
genin belirlediği özelliğin ortaya çıkması için hem anneden
hem de babadan genin çekinik formunun çocuğa geçmesi
gerekmektedir. Dolayısıyla kistik fibroz hastalarının hem
anneden hem de babadan gelen CFTR genleri mutasyon
taşırlar. CFTR geni, hücre zarında bulunan, kanal yapısına
sahip bir protein üretir. Bu genin çalışması aksayınca kistik fibroz hastalığı ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan bu
önemli hastalık için çeşitli transgenik hayvan modelleri
geliştirilmektedir. Geçtiğimiz yılda kistik fibroz hastalığı
konusunda hem hastalığın nasıl oluştuğunu gün ışığına
çıkaracak hem de etkin tedavi yöntemlerinin bulunmasını
sağlayacak çok önemli bir transgenik domuz üretilmiştir.
Organ Transferinde Transgenik Domuzların Üretimi ve
Kullanımları
Xenotransplantasyon türler arası organ transferi demektir.
İnsanın bağışıklık sistemi, enfeksiyöz organizmalara karşı
vücudu koruyan en önemli savunmadır. Bu nedenle insan
yaşamının devamı için son derece gereklidir. Fakat, organ
transplantasyonu söz konusu olduğunda kişi açısından
ölümcül bir tehlike haline gelebilir. Çünkü yabancı olarak
kabul ettiği organı reddeder, ona hücum eder ve yok etmeye çalışır. Bağışıklık sistemini baskılayan “Cyclosporin”
gibi bazı ilaçlar bu tür organ redlerini engelleyebilme-
ktedir. Bu ilaçları alan hastalarda bağışıklık sisteminin
yararlı işlevlerini sürdürmesine izin verilirken, aktarılan
organa karşı yanıt vermesi engellenmektedir. Günümüzde
“xenotransplantasyon” olarak adlandırılan işlemde ise, hayvanlara ait bazı organlar insanlara transfer edilmektedir.
Yılda binlerce insanın, insan organları beklerken öldüğü
gözönünde bulundurulacak olursa böyle bir alternatifin
oldukça avantajlı görülmektedir. Bu alanda en fazla göze
çarpan hayvan domuzdur. Çünkü organ boyutları insanlardaki boyutlara çok yakındır ve çalışma mekanizmaları da
insanınkilerde ki gibidir. Örneğin; domuz kalp kapakçıkları
uzun zamandır insandakilerle değiştirilebilmektedir. Bu
alandaki ilk denemeler insan bağışıklık sisteminin reddinden dolayı başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Sonraki adımda
ise, kullanılacak hayvan organının mümkün olan en fazla ölçüde insana benzetilmesi yolunda yoğun çalışmalar
başlatılmıştır. Bu amaçla, organ reddini engelleyebilmek
için insana ait genlerin domuza aktarılmasıyla transgenik
domuzlar üretilmesi; organı yabancı olarak algılatan bazı
domuz genlerinin inaktive edilmesi (knock-out); akut
vasküler redde sebep olan tüm faktörlerin aydınlatılması
yolunda çalışmalar başlatılmıştır. Bu amaçla, 1995 yılında
2 insan genini (DAF= delay accelerating factor; CD59;
Bu proteinler, normal bir insan bağışıklık sisteminde kritik rol oynayarak ataklar sırasında kırmızı kan hücreleri
ve kan damarları gibi kan bileşenlerini korumaktadırlar.)
taşıyan transgenik domuzlar üretilmiş ve bunların kalpleri
bir maymuna aktarılmıştır. Sonuçta araştırmacılar, insana ait iki geni taşıyan domuz kalbini 30 saat süresince
canlı ve fonksiyonel olarak maymunda tutabildiklerini
bildirmişlerdi. Daha sonraki çalışmalarda, normal olanların
birkaç dakikada zarar görüyor olmasına karşılık transgenik
organ xenograftlarının ek bir müdahale olmaksızın günlerce aktif kaldığı görülmüştür. Bu vakalarda transplante
edilen organ birkaç hafta içerisinde yok edilmektedir.
Araştırmacılar, kan damarları çeperlerinde sıralanan ve
“endotel hücreleri” adı verilen hücrelerin akut vasküler red
olayında değişime uğradığını ve “aktive” edildiğini bilmektedirler. Hücreler şekil değiştirmekte ve pıhtılaşma faktörlerini a başlamaktadırlar. Günümüzdeki çalışmalar bu
işlemin mekanizmasını aydınlatmak ve olayı durdurmanın
bir yolunu bulmak üzerinedir. Günümüzde sayısız farklı
immün-baskılayıcı strateji üzerinde çalışılmaktadır. Bunlardan bir tanesi de, maymunlarda transgenik domuz böbreklerinin transplantasyonundan sonra dalağın alınması
işlemidir. Bu yöntemle canlılık süresi 11 haftaya dek
çıkarılmıştır. Baxter’s Nextran biriminde insan bağışıklık
sistemi reddini bloke eden insan proteinlerini eksprese
ederek hücre membranlarında taşıyan transgenik domuzlar geliştirilmiştir. Araştırmacılar, transgenik teknolojinin böbrek, kalp ve karaciğer transplantasyonlarında
kullanılabileceğini belirtmektedir. Yabancı hücrenin yok
edilmesine neden olan red olayını engellemek için iki çözüm
önerilmiştir. Birincisi, insan antikorlarını uyarıcı özellikteki şeker molekülleri en aza indirgenmiş ya da tamamen
ortadan kaldırılmış domuzlar üretmek; ikincisi ise, insan
57
bağışık yanıtını inhibe edici bir protein tabakasıyla kaplı
miyelin-üreten transgenik domuz hücreleri geliştirmektir.
Transgenik Hayvan Üretim Aşamaları
A-Gen konstraktlarının hazırlanması: Amaca uygun bir promotor-enhancer (beta-actin, CMV, beta-laktoglobin vs) ve
ekspresyon vektörü seçilir. Vektöre önce promotor ve daha
sonra transgen (sub-cloning) klonlanır. Rekombinant vektörde bulunan promotor-transgen restriksiyon endonüklaz
enzimleri ile kesilerek çıkarılır ve agaroz jelden prüfiye edilir (kit ile). Elde edilen gen konstraktı Tris-EDTA tamponu
ile konsantre edilir. Elde edilen konstrakt hazırlanırken şu
hususlara dikkat edilir. Plazmidin kesim şekline, genin kopya sayısına, DNA’nın büyüklüğüne (2-8 kb), temizliğine
ve vektör sekanslarının olmamasına dikkat edilir.
B-Embriyo eldesi: Farelerde ovulasyon ve çiftleşme günlük ışık periyodu ile ilişkili olduğundan, elde edilecek
embriyoların ne zaman pronükleer dönemde olacakları
yaklaşık olarak belirlenebilmektedir. Laboratuvarda 12 saat
aydınlık 12 saat karanlık ışık periyodunda tutulan (C57BL/
6J x BALB/c) F1 ırkı hibrid 5-6 haftalık dişi farelerde 5’er
ünite PMSG ve 48 saat sonra hCG hormonları kullanılarak
süperovulasyon oluşturulur. Ertesi sabah vajinal plak (semenin koagülasyonundan meydana gelen oluşum) gösteren tüm farelerin oviduktlarından pronükleer dönemde
bulunan embriyolar elde edilir.
C- Pronükler DNA Mikroenjeksiyon Tekniği: Pronuklear
safhadaki embriyolar, çukur bir lamın ortasında bulunan
ve üzeri mineral yağla kapatılmış olan 20-30 μl’lik M2
mediumunun içine konur ve ters mikroskopun tablasına
yerleştirilmekte ve mikroenjeksiyon setinde gerekli ayarlama işlemleri tamamlandıktan sonra önceden hazırlanan
gen konstraktının 1-2 piko litresi mikroenjeksiyon ile
erkek pronükleusun içine verilir. Tüm embriyolarda gen
aktarım işlemi tamamlandıktan sonra mikroenjeksiyon sonunda sağlam kalmış embriyolar gece boyu KSOM veya
CZB medyumunda % 5 CO2 ‘li ortamda kültüre edilirler.
C-Embriyo transferi ve doğum: Gece boyu kültüre alınan
mikroenjekte embriyoların iki hücreli aşamaya gelen embriyolardan sağlam olanlar seçilir. Bu embriyolar daha önceden
vazektomize erkek fareler ile senkronize edilen 0.5 günlük
alıcı annelere genel anestezi yapıldıktan sonra oviduktlarından
herhangi birine embriyo transfer pipeti ile 15-20 ad. embriyo
transfer edilebilir. Embriyo transferinden yaklaşık 19-21 gün
sonra alıcı annelerin %70-80’si doğururlar.
D-Genomik DNA Eldesi ve Transgenin Tespit Edilmesi: Doğan
yavrular 21 günlük yaşa eriştikleri zaman 1’er cm kuyruk
dokularından kesilerek alınır ve bunlardan genomik DNA
izolasyonları yapılır. Aktarılan genlerin tespit edilmesi için
Shouthern ve Slot, blot veya PZR gibi moleküler tanı yöntemleri kullanılır. Çalışmanın amacına göre, hemizigot veya
homozigot fareler kullanılır. Gen ekpresyonlarına bakmak
için Northern blot (RNA ile yapılır), dokularda transkripte
bakmak içinde RT-PZR ve protein ekspresyonlarına bak58
mak için Westhern blot yapılır. Transgenin varlığı tespit
edilen yavrulara founder (kurucu) ismi verilir ve F0 olarak
değerlendirilir. Ancak doğan her founder fareden ayrı ayrı
üretim hatları oluşturulur. Çünkü her F0 taşıdığı transgen
kromozomların farklı yerlerinde olabilir. Her F0 kurucu
fare normal fareler ile çiftleştirilir ve bunlardan elde edilen
F1 fareler kendi aralarında çiftleştirilir. Bunlardan (%25 homozigot, %75 hemizigot ve %25 boş) elde edilecek erkek ve
dişi homozigot fareler kendi aralarında çiftleştirilerek hattın
devamı sağlanır. Elde edilen her homozigot fare mutlaka
normal fareler ile geri çaprazlamaya alınır ve doğan bütün
yavruların % 100’ü hemizigot olması gereklidir. Şayet doğan
farelerin hepsi Tg değil ise Tg lokus sıtabil olmayabilir veya
üreme hücrelerinde kaybolmuş olabilir. Ayrıca, bazı durumlarda transgen üreme hücrelerine girmemiş olabilir ve bu
tür hayvanlar mozaik olarak değerlendirilir (yavrularına
aktarılan geni transfer edemiyeceğinden dolayı). Bu gibi
F0 hayvanları üretimde kullanmamak gerekir.
E-Embriyoların dondurulması: Uygun alıcılar bulunmadığı
durumlarda embriyolar dondurularak saklanabilirler. Dondurma ile ilgili olarak kullanılan tüm yöntemlerin temel
amacı, dondurma süresi boyunca hücre içinde şekillenen
hücre içi buz kristallerinin oluşumunun ve çözündürme
süresince şekillenecek yeniden kristalleşmenin önlenmesidir. Hücre içi buz kristallerinin şekillenmesinin
önlenmesi için, hücre içi sıvının kriyoprotektan maddelerle yer değiştirmesi sağlanarak,embriyoların dehidre
olması sağlanır. Dondurma-çözündürme sonu canlılık
oranları türler arasında bazı farklılıklar gösterebilmektedir.
Embriyoların dondurulmasında başlangıçta yavaş ya da
kademeli bir soğutmayı gerektiren yavaş dondurma (slow
freezing) yöntemi kullanılmıştır. Geleneksel bir yöntem
olan yavaş dondurmada, embriyoların dondurulması için
çok pahalı ve komplike cihazlar gerekmektedir. Son 1020 yıllık süreç içerisinde ise, dondurma ile ilgili yapılan
çalışmalar daha çok sistemi kolaylaştırmaya yönelik
olmuştur. Örneğin, tek aşamalı biçimde kriyoprotektan
solüsyonun uzaklaştırıldığı veya hiçbir işlem uygulanmadan
direkt transfere olanak sağlayan yöntemler geliştirilmiştir.
İşlemlerin bu şekilde kolaylaştırılmasıyla, donmuş embriyolardan saha şartlarında yararlanma olanaklarının
artırılması amaçlanmaktadır. İşlemlerin kolaylaştırılması
için yapılmış çalışmaların sonucunda, 1985 yılında, vitrifikasyon denilen embriyo dondurma sistemi geliştirilmiştir.
Böylece, yavaş dondurma yönteminde gerekli olan pahalı
ve komplike cihazlara olan gereksinim ortadan kalkmıştır.
Günümüzde, embriyoların ve oositlerin dondurulmasında
vitrifikasyon yöntemi yaygın biçimde kullanılmaktadır.
Vitrifikasyonda, buz kristallerinin hiç şekillenmediği vitröz
ya da camsı bir durum yaratılarak, hücrelerin, dokuların ve
organların direkt olarak sıvı azot içerisine daldırılmasıyla
dondurulmaları sağlanmaktadır. Vitrifikasyon işleminde
kriyoprotektan maddelerin soğutma işlemi boyunca buz
oluşumunu önleyebilme yeteneği kritik bir unsurdur. Isı
derecesi düşürüldükçe solüsyon bütün olarak oldukça
viskoz bir hal alır ve sonunda tümüyle viskoz, camsı bir faza
geçer. Son yıllarda, embriyoların dondurulma işleminde
vitrifikasyon yöntemi oldukça yaygın biçimde kullanılmaya
başlamıştır.Dondurma ve çözündürme işlemlerinde hücrelerin zarar görmesini önlemek amacıyla, dondurma ve
çözündürme solüsyonları içerisine kriyoprotektan diye
adlandırılan çeşitli maddeler katılmaktadır.
Sonuç
Transgenik hastalık modeli fareler gün geçtikçe yaygın bir
şekilde kullanılmaya devam etmektedir. Transgenik biyoreaktörlerde salgılanan farmasötik proteinler genellikle proteolitik yıkımlanmaya karşı dayanıklıdırlar ve çok miktarda elde
edilebilirler. Bu bize şimdiye kadar insan materyalinden ya
da yetersiz hücre kültürlerinden üretilen proteinleri sınırsız
miktarda üretme imkanını sağlamaktadır. Transgenik
hayvanların vücut sıvılarından elde edilen rekombinant
proteinler insan plazmasından elde edilenlerden çok daha
saftır ve insan infeksiyon ajanlarını barındırmamaktadır
(hepatit B ve C, HIV ve AIDS). Rekombinant proteinlerin serum, süt veya idrardan saflaştırma aşamasında viral
inaktivasyon yapılması, transgenik hayvanların spesifik patojen-free şartlarda barındırılması, üretim standartlarına
uyulmasıyla rekombinant proteinler çok saf ve temiz olarak
elde edilebilmekte ve böylece ürün kaliteleri yükseltilebilmektedir. Transgenik çiftlik hayvanlarının üretimi sonucunda
yılda 500 kg ile 1 tona yakın rekombinant protein (alpha-antitripsin-III, faktör VIII ve IX vs) bu biyoreaktörlerin sütünden izole edilebilir. Tıbbi öneme sahip terapötik
poteinlerin kullanımının sağlanması ile milyonlarca insan
bunlardan çok daha kolay faydalanacak ve herhangi bir kontaminasyon riski ile karşı karşıya kalmayacaktır. Özellikle
çiftlik hayvanlarında klonlama ve transgenik teknolojisinin
gelişimine engel teşkil eden bazı teknik güçlükler ortadan
kalktıkça bu üretim teknolojisi tüm dünyada pratik uygulama alanları bulabilecektir.
Ülkemizdeki ilk transgenik fare eldesi çalışmaları 1990
yılında Prof.Dr. Haydar BAĞIŞ başkanlığındaki bir ekip
tarafından TÜBİTAK MAM-GMBE bünyesindeki Transgen ve Deney Hayvanları Laboratuarında başlatılmıştır. Bu
çalışmalarda insan büyüme hormonu genini (Bağış Doktora tezi 1994), İnsan Hepatit B Virus Genini (İnsan HBV
modeli), Balık Antifiriz Protein Genini (Türk Malı Buzul
Ayısı) taşıyan transgenik fare hatları aynı ekip tarafından
elde edilmiş ve bu çalışmalara son olarak bir yenisi ilave
edilmiştir.
Bu çalışmada, insan gamma interferon protein genini
taşıyan transgenik fare hatları üretilmiş ve bu protein
transgenik farelerin meme bezlerinden salgılanarak kendi
sütlerine geçmiştir. Fare sütlerine salınan bu proteinin aktivitesi test edilmiştir. Aktivite testi sonunda sütte geçen
bu proteinin amniyotik hücrelerin (WISH hücreleri)
sınırsız bölünme özelliğini yavaşlatarak durdurduğu tespit edilmiştir. Yani interferon gama WISH hücrelerinin
bölünmesine (antiproliferatif ) durdurucu bir etki yaptığı
saptanmıştır.
Bu teknolojiler sonunda transgen-klon domuzlar üretilip bunların bazı organları insanlara transfer edilebilir
(xenotransplantasyon) (karaciğer gibi). Ayrıca, insanlarda
kullanılan bazı tedavi edici proteinler (biofarming) transgenik hayvanların sütünden izole edilebilecektir. Ayrıca,
terapötik klonlama teknolojisinin ilerlemesi ile kişilere özgü
blastositler ex-vivo ortamlarda üretilebilecektir. Üretilen
bu blastositlerden elde edilecek ICM hücreleri (pluripotent hücreler) çeşitli ortamlarda her dokuya dönüşebilme
özelliğine sahip olabilecektir. Özellikle de son yıllarda biyomühendislik bilim dalının gelişmesi ile de bu teknolojiler
hız kazanacaktır. Böylelikle kişilere spesifik olarak organlar
üretilebilecektir. Böylece bu teknolojiler sayesinde her yıl
organ yetersizliği nedeniyle yaşamını kaybeden milyonlarca
insan hayata döndürülebilecektir.
Sonuç olarak, yakın zamanda bu teknolojiler yaşamın içinde
kendilerine bir yer bularak uygulamaya dönüşebilirler.
Bu teknolojilerin hayata geçmesi ile transgenik domuzlar
üretilip bunların bazı organları (karaciğer gibi) insanlara
transfer edilebilirler. Ayrıca, insanlarda kullanılan tedavi
edici proteinler (bacasız ilaç fabrikaları) transgenik çiftlik
hayvanların sütlerinden izole edilerek ilaç olarak kullanıma
sokulabilirler.
Kaynaklar
1.
Haydar Bagis, Arzu Tas, Orhan Kankavi (2008): Determination of the Expression of Fish Antifreeze Protein (AFP) in several Tissues and Serum of
Transgenic Mice in F7 generation at the Room Temperatura. J Exp Zool
Part A Ecol Genet Physiol. 309:255-61.
2.
Haydar Bagis, Tolga Akkoc, Arzu Tas, Digdem Aktopraklıgil (2008). Cryogenic Effect of Antifreeze Protein on Transgenic Mouse Ovaries and Production of Live Offspring by Orthotopic Transplantation of Cryopreserved
Mouse Ovaries. Mol. Rep. Dev. 75: 608-613.
3.
Haydar Bagis, Digdem Aktoprakligil, Cagatay Gunes, Tolga Akkoc, Orhan
Kankavi, Gaye Cetinkaya, Ali Cihan Taskin, Korhan Arslan, Sezen Arat Vania L. Tsoncheva, Ivan G. Ivanov: Expression of human gamma interferon
(hIFN) in the milk of transgenic mice. 2nd Mediterranean Clinical Immunology Meeting. 4 -7 Ekim 2008.
4.
Haydar Bagis, Digdem Aktoprakligil, Hande Odaman Mercan Nevzat Yurdusev, Gazi Turgut, Sakir Sekmen, Sezen Arat, Seyfettin Cetin (2006), Stable transmission and transcription of Newfoundland ocean pout type III fish
antifreeze protein (AFP) gene in transgenic mice and hypothermic storage of
mouse gamets with AFP. Mol .Rep.Dev. 73: 1404-1411.
5.
Bagis H., Arat S., Mercan Odaman H., Aktopraklıgil D., Caner M., Turanlı
Tahir E., Baysal K., Turgut G., Sekmen S., Çırakoğlu B (2006): Stable transmission and expression of the hepatitis B virus genome in hybrid transgenic
mouse until F10 generation. J Exp Zoolog A Comp Exp Biol. 305A. 420427.
6.
Bagis H., Sağırkaya H., Odaman H., Dinyéss A. (2004): Pronuclear-stage
mouse embryos vitrification on solid surface (SSV) vs. in cryotube: Comparison of the effect of equilibration time and different sugars in the vitrification solution. Mol.Reprod.Dev. 67:186-192.
7.
Bagis H. Odaman H. Sağırkaya H. Dinyéss A., (2002): Production of Transgenic Mice from Vitrified Pronuclear-Stage Embryos. Mol.Reprod.Dev.
61(1):173-179.
8.
Bagis, H, Papuççuoğlu S (1997): Studies on the production of Transgenic
Mice. Tr. J Vet Anim Sci. 21: 287-292.
59
ALERJİK HASTALIKLARDA HAYVAN MODELLERİ
Tunç Akkoç
Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı,
Allerji-İmmünoloji Anabilim Dalı, İstanbul
A
lerji epidemisi özellikle batılılaşmış ülkelerde artmış
prevelans gösterirken, gelişmekte olan ülkelerde de
sosyo-ekonomik durumların değişmesi ile dikkate
değer ölçüde artar şekilde ivmelenmiştir.
Yıllardır klinikte insanlarda görülen tüm alerjik hastalıkların
benzer modelleri hayvanlarda, özellikle farelerde
oluşturulmuş ve literatürde yerlerini almıştır. Geliştirilen
fare modelleri arasında astım, alerjik rinit, gıda alerjisi, anaflaksi ve alerjik konjuktivit sayılabilinir (1). Bu deneysel
hayvan modelleri ile çalışırken asıl akla gelen soru, klinikte
görülen hastalık patogenezine ne kadar yakın olduğu ve
deneysel modellerde uygulanan tedavi yaklaşımlarının ne
derecede insanlarda uygulanabileceğidir (2,3).
Farelerde en yaygın oluşturulan alerji modeli astımdır.
Allerjik astımda geliştirilecek fare modelinde de yüksek
düzeyde allerjen-spesifik immunoglobulin üretimi, erken
ve geç dönem ani aşırı duyarlılık reaksiyonu, T hücreleri ve eosinofillerin yer aldığı havayolu inflamasyonu,
havayolu hiperreaktivitesinde artış, akciğer fonksiyonu
kötüye götüren havayollarının yeniden modellenmesi gibi
insanlarda görülen önemli özellikler oluşturulmalıdır. Bu
çalışmaların çoğunluğunda fareler ilk önce alerjen ve adjuvan olarak alum ile sistemik olarak duyarlılaştırılmakta
ve alerjen ile akut modeller için 1-9 gün, kronik modeller için 5-9 hafta provokasyonları yapılmaktadır. Akut ve
kronik modellerde birçok çalışmada provokasyon alerjen
nebulizasyonu ile yapılmaktadır. Bunun dışında kronik
astım modelinin geliştirilmesinde alerjen provokasyonu
allerjenin intratrakeal uygulaması ile de olabilmektedir. Bu
şekilde havayollarında goblet hücre hiperplazisi, düz kas
tabakasında, bazal membran ve epitel kalınlığında artış,
epitel desquamasyonun yer aldığı ve hava yollarının yeniden yapılanması olarak tanımlanan remodelling görülmektedir (4).
Akut ve kronik havayolu inflamasyonunda proksimal ve distal havayollarında farklı değişiklikler meydana gelmektedir.
Akut havayolu inflamasyonunda proksimal havayollarında
değişiklikler görülürken distal havayolarında önemli his60
topalojik farklılaşma görülmemektedir. Buna karşın kronik
değişikliklerde hem proksimal hem de distal havayollarında
astıma özgü histoptolojik değişiklikler gözlemlenmektedir.
Bu yüzden oluşturulan deneysel modele göre akciğerlerden
alınan parafin kesit bölgesi çok önem taşımaktadır.
Deneysel fare modellerinde alerjen ile tetiklenen havayolu
aşırı duyarlılığının ve havayollarına eosinofil infilamasyonun oluşmasında Th2 CD4+T yardımcı hücrelerinin ve
bu hücrelerden salınan IL4, IL-5 ve IL-13 sitokinleri önem
taşımaktadır. IL-4 veya IL-5 deficient farelerde alerjen bağlı
havayolu inflamasyonu görülmemektedir (5).
İnsanlarda olduğu gibi farelerde de astım modeli
oluşturulmasında kullanılan farenin genetik alt yapısı
önemli rol oynamaktadır. Allerjen provakasyonundan
sonra oluşan allerjen-spesifik IgE/IgG1 üretim düzeyi ve
havayolu inflamasyonu farklı fare soylarında farklı yanıtlar
oluşturmaktadır (6). Birçok deneysel çalışmada BALB/c
veya C57BL/6 soyuna ait fareler kullanılmaktadır. BALB/
c’ler Ovalbumin (OVA)(15), Betv1 (7) alerjenlerine karşı
yüksek IgE cevabı vermektedir. Bronkoalveolar lavaj
sıvılarında lenfosit, eozinofil ve nötrofil artışı akciğerde
IL-4, IL-5 ve TNF- sitokin üretimi ile paralellik göstermektedir. Buna karşılık C57BL/6 ve SJL soyuna ait fareler orta ve düşük düzeyde IgE cevabı oluşturan farelerdir.
C57BL/6 soyuna ait fareler ev tozu alerjenine karşı (Der
1) allerji modeli geliştirilmekte ve yüksek eozinofil yanıtı
alınmaktadır (8).
Alerjik hastalıkların oluşmasının profilaksisinde ve tedavisinde çeşitli yaklaşımlar vardır. Koruyucu IgG sentezinin indüklenmesi, mukozal tolerans oluşturulması ve
immün yanıtın Th2’den Th1 yönüne immünmodülasyonu
(CpG, Bakteriyel ajanlar) fare modellerinde yoğun olarak
çalışılan yaklaşımlardır. Mycobacterium vaccae’nın gebelik
döneminde (9), yeni doğan dönemde (10) subkutan olarak
uygulanması sitokin profilini Th1 yönüne kaydırmakta ve
astım oluşumunu engellemektedir. Ayrıca M vacca’nın intratrakeal uygulanması da uzun dönemde astıma ait histopatolojik yanıtı baskılamaktadır (11).
Alerjen-spesifik immünoterapide allerjenin veriliş yolu
ve dozu immün yanıtın Th2 den uzaklaşmasında ve Treg
(Foxp3+CD4+CD25+) hücre indüklenmesinde önemli
rol oynamaktadır. BALB/c farelerde oluşturulan allerjen-spesicifik intranasal immünotrepide, alerjik sensitizasyondan önce intranasal yolla tekrarlayan düşük dozda
OVA verilmekte sonra astım modeli oluşturulmaktadır.
İntranasal immünoterapi uygulanmış BALB/c farelerden naive farelere dalak T hücre transferi astıma özgü
histopatolojik değişiklikleri baskılarken IL-10 düzeyini
arttırmaktadır (12).
Kaynaklar
1.
Takeda K, Gelfand EW. Mouse models of allergic diseases. Curr Opin Immunol. 2009 Oct 13.
2.
Karol MH. Animal models of occupational asthma. Eur Respir J. 1994
Mar;7(3):555-68
3.
Bousquet J, Jeffrey PK, Busse WW, Johnson M, Vignola AM. Asthma: from
bronchoconstriction to airways inflammation and remodeling. Am J Respir
Crit Care Med 2000; 161:1720–45.
4.
Akkoç T, Tolunay S, Barlan I, Basaran M. Airway remodeling and serum total immunoglobulin E (IgE) levels in a murine model of asthma. J Asthma.
2001 Oct;38(7):585-91
5.
Holgate, Novel targets of therapy in asthma, Curr Opin Pulm Med 15
(2009), pp. 63–71.
6.
Whitehead GS, Walker JK, Berman KG, Foster WM, Schwartz DA. Allergen-induced airway disease is mouse strain dependent. Am J Physiol Lung
Cell Mol Physiol. 2003 Jul;285(1):L32-42.
7.
Repa A, Grangette C, Daniel C, Hochreiter R, Hoffmann-Sommergruber
K, Thalhamer J, Kraft D, Breiteneder H, Mercenier A, Wiedermann U.
Mucosal co-application of lactic acid bacteria and allergen induces counter-regulatory immune responses in a murine model of birch pollen allergy.
Vaccine. 2003 Dec 8;22(1):87-95
8.
Clarke AH, Thomas WR, Rolland JM, Dow C, O’Brien RM. Murine allergic respiratory responses to the major house dust mite allergen Der p 1.
Int Arch Allergy Immunol. 1999 Oct;120(2):126-34.
9.
Akkoc T, Ozdemir C, Eifan A, Yazi D, Yesil O, Bahceciler NN, Barlan IB.
Mycobacterium vaccae Immunization to OVA Sensitized Pregnant BALB/c
Mice Suppressed Placental and Postnatal IL-5 and Inducing IFN- Secretion. Immunopharmacology and Immunotoxicology, . 2008;30(1):1-11.
10. Ozdemir C, Akkoc T, Bahceciler NN, Kucukercan D, Barlan IB, Basaran
MM. Impact of Mycobacterium vaccae immunization on lung histopathology in a murine model of chronic asthma. Clin Exp Allergy. 2003
Feb;33(2):266-70
11. Yazi D, Akkoc T, Ozdemir C, Yesil O, Aydogan M, Sancak R, Bahceciler
NN, Barlan IB. Long-term modulatory effect of Mycobacterium vaccae
treatment on histopathologic changes in a murine model of asthma. Ann
Allergy Asthma Immunol. 2007 Jun;98(6):573-9
12. Akkoc T, Eifan A, Ozkara S, Bahceciler NN, Barlan IB Transfer of splenic
T cells from mice immunized with intranasal Ovalbumin ameliorates the
local and systemic allergic responses in ova sensitized recipient mice. Allergy
Asthma Proc, 2008 Jul-Aug;29(4):411-6. Epub 2008 Mar 13.
61
DENEYSEL KANSER MODELLERİ
Güneş Esendağlı
Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü, Temel Onkoloji Anabilim Dalı, Ankara
D
eneysel kanser modelleri, diğer tüm hastalık
modellerinde olduğu üzere üç ortamda
gerçekleştirilebilir: in vitro, ex vivo, in vivo. Kanserin biyolojik davranışının hücre düzeyinde incelenmesi
transformasyon derecesi hakkında ve temel homeostatik
değişikliklerin gözlenmesi açısından bilgi vericidir. Ancak, kanser hücrelerinin yer aldığı mikroçevredeki faktörler biyolojik davranış üzerinde çok büyük rol oynar.
Bu mikroçevre normal hücrelerin bulunduğundan çok
daha karmaşık ve çok bileşenlidir; dahası bu bileşenlerin
her biri heterojen ortamlarda bulunduğundan küçük kompartmanlar halinde farklı karakterlerle ortaya çıkarlar. Bu
nedenle, in vitro hücre kültürleri, özellikle hücre hatları,
birtakım temel hücresel farklılıkları ve yanıtları çalışmak
için uygunken; kanser hakkında kısıtlı uygulanabilirliğe
sahip bilgiler vermektedir. Bu durumun üstesinden gelip
in vivo ortama daha yakın bilgiler edinebilmek amacıyla
primer hücre kültürleri ve/veya ex vivo deneyler tercih
edilmektedir. Kanser hücrelerinin dokudan izolasyonu
takiben, hücrelerin en uygun zenginleştirilmiş ortamda
tutulması ve kısa sürede deneylerin gerçekleştirilmesi
gereklidir. Ancak, yine doku homeostazının bozulması,
izolasyon aşamaları sırasında ex vivo stres, çok bileşenli ve 3
boyutlu çatkının yokluğu doğal kanser davranışının bu sistemlerde de sınırlandırılmasına neden olur. Bu problemin
de üstesinden gelmek amacıyla 3 boyutlu ve çok bileşenli
hücre kültürleri geliştirilmiştir. Bu hücre kültürleri matriks
bileşenleri veya stromal hücrelerin varlığında kanser hücrelerinin üç boyutlu bir yüzeyde büyütülmesi prensibine
dayanır. Bu sayede kanser hücrelerinin in vivo ortamda
bulundukları koşullara yaklaşılabildiği; 3 boyutlu sistemde
gelişen doku yapısının kanser tarafından nasıl düzenlendiği
hakkında daha tutarlı bilgiler edinilmektedir. Hücrelerin
invazyon yetenekleri, onkogen ekspresyonları gibi özelliklerinin değiştiği de bildirilmektedir.
Tümör gelişimi sonrasında, kanserleşmenin ve metastatik yayılımın izlenebildiği tek deneysel sistem in vivo
ortamdır. İn vivo kanser modelleri gerçekleştirilmek istenilen deneyin amacına göre farklılık gösterir. Eğer kanser
62
hücrelerinin genetik farklılık, ilaç uygulaması vb. işlemler
sonucunda geliştireceği davranış farklılıklarının izlenmesi amaçlanıyorsa, eşgenik (syngenic) hayvanlara kanser
hücrelerinin inokülasyonu ile “eşgenik hücre ekimi modelleri” oluşturulur. Bu modeller hücrelerin kaynaklandığı
dokuda (ortotopik) oluşturulduğunda o tip kanserleri daha
iyi yansıttığı gösterilmiştir. İnsan kanser dokularının veya
hücrelerinin kullanılması ise sadece immün sistemi yok
edilmiş, severe combined immune deficient (SCID) farelerde
mümkündür. Ksenograft ile yapılan bu deneylerde hayvaninsan dokuları arasında farklılık gösteren birtakım sinyal
moleküllerinden doğabilecek iletişim bozuklukları söz
konusu olabilir. Ayrıca, bu durumda kanser gelişiminde
çok önemli rol oynayan immün hücrelerin oynayacağı rol
iptal edilmiş olur. Bu dezavantajlara rağmen insan kanser
hücrelerinin kullanılabildiği tek in vivo model ksenograft
SCID fare modelleridir.
Eşgenik hücre ekimi modellerinde kanser hücreleri direkt
olarak verildiğinden, karsinogenezin doğal basamakları
atlanmış ve bu sürecin konakçı hayvanda oluşturacağı
etkiler yok sayılmış olur. Bu nedenle konakçının kendi
dokusundan kanserlerin geliştirilmesi “otoktanöz (autochthonous)” modellerle sağlanır. İn vivo karsinogenez
için sıklıkla kullanılan kimyasal madde enjeksiyonlarıdır.
Ancak, sistemik veya lokal karsinojen enjeksiyonu
ile tümörleşecek hedef dokuyu belirleyen faktörlerin
çokluğu (tür, yaş, cinsiyet, karsinojen uygulanma yolu,
dozu, sıklığı gibi) bu modellerin kontrol edilebilirliğini
sınırlamaktadır. Mutasyonlar rasgele oluşabilmekte, tümör
dokuları arasında heterojenlik gelişebilmektedir. Ancak,
deneysel model olarak çalışma zorluğuna rağmen insanlardaki kanserlerin de aynı heterojenliğe sahip olduğu
unutulmamalıdır. Daha tutarlı sonuçların elde edilebilmesi
amacıyla en yeni otoktanöz sistemler, “genetik mühendislik ürünü modeller” geliştirilmiştir. Bu amaçla onkogen transgenik, tümör baskılayıcı gen knock-out, koşulsal
knock-out, ve hedeflenmiş transgenik hayvanlar üretilmektedir. Ancak, bu modellerin çoğunda da kanserin tetiklenmesi hafif bir kimyasal karsinojen ajanla sağlanır ya da
uzun süre yaşatılan hayvanda spontan kanserlerin gelişmesi
beklenir. Sonuç olarak, geliştirilen tümörler zamana bağlı
olarak ortaya çıkmakta, konakçı organizma ile iletişim içerisinde gelişmekte, bilinen bir mutasyon/genetik değişiklik
taşındığından dolayı biyolojik davranışı daha homojen
olmaktadır. Böylelikle deneysel sistem olarak kontrol edilebilir bir model oluşmaktadır. Deneysel hayvan modellerinin kanser araştırmalarında en büyük dezavantajı insanda
görüldüğü kadar agresif yayılım olmaması ve metastazların
gerçekleştiği hedef organ tercihinin farklı olabilmesidir.
İmmün keşif (immune survelliance) yaklaşımına göre, immün sistem vücuttaki tüm olaylardan haberdar olur ve bu
olaylardan yayılan sinyalleri yorumlayarak yanıt verir. Bu
yanıtın derecesi, aktivasyon/inhibisyon dengesi ortamdaki
strese bağlı olarak değişir. Bu sayede, immün sistemin
tümör gelişimini ve yayılımını da kontrol edebileceği
varsayılmaktadır. Deneysel ve klinik veriler bu varsayımları
destekler niteliktedir. Ancak, günümüzde kabul gören
özgün immün keşif teorilerinden daha karmaşık bir tümör
– konakçı ilişkisinin varlığı yadsınamaz. Hem insan kanserlerinin geçirdiği aşamaları, kısmen de olsa metastaz
özelliklerini, hem de bu transforme hücrelere karşı verilen
immün tepkilerin en iyi izlenebileceği modeller in vivo
deneysel modellerdir. İmmün yanıtların kanser gelişimi
sırasında düzenlendiği görüşünden yola çıkılan hipotezler
ise otoktanöz modeller kullanılarak araştırılabilir.
63
İNFLAMATUVAR DEMİYELİNİZAN SANTRAL SİNİR
SİSTEMİ HASTALIKLARINDA TEDAVİ: DENEYSEL
VERİLERİN KLİNİK YANSIMALARI
Ayşe Altıntaş
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı, İstanbul
Ç
ok sayıda çalışma sinir sistemi ile immün sistem arasında var olan iki yönlü iletişimi ortaya
koymaktadır. İki yönlü işleyen bu regülatuvar sistem “kontrol ve dengeleme” prensibine dayanmaktadır ve
sağlıklı durumun sürdürülmesinde önemli role sahiptir.
İmmün kökenli nörolojik hastalıklarda yürütülen biopsi ve
otopsi çalışmaları, hastalıkların oluşumunda rol oynayan
hücresel ve moleküler faktörleri ortaya koymaktadır. Çalışmalar; aktif ve non-aktif immün hücrelerin (ör:T hücreleri, makrofajlar gibi), gliozisin varlığını göstermiş, ileri
olgularda oligodendrosit hasarı/kaybı ve nöronal etkilenme
belirlenmiştir. İnflamatuvar demiyelinizan santral sinir sistemi (SSS) hastalıklarının en tipik örneğini Multipl skleroz hastalığı oluşturmaktadır. Bu grup hastalıklarda patogenez, immün faktörler, etkilenen yapılara ilişkin direkt
verilerin elde edilmesi zor olduğundan (doku örneği yada
beyin-omurilik sıvısı analizleri gibi), deneysel modellerden
yola çıkarak patogenez ve tedavi olanaklarını araştırmak çoğunlukla en uygun seçenek olarak görünmektedir. Nöroimmün süreçler üzerindeki araştırmaların deneysel hayvan
modelleri kullanılarak yapılması, klinik alanda da kullanılabilecek yararlı bilgiler sağlayabilmektedir. Hastalık modellerinden faydalanılarak tedavide hedef alınacak yapılar/
mekanizmalar aydınlatılmakla kalmayıp, potansiyel tedavi
64
seçeneklerinin pre-klinik test edilmesi de mümkün olabilmektedir. Ancak unutmamak gerekir ki; hastalıklara ilişkin
tanımlanan hayvan modelleri, o hastalığın birebir aynısı
değildir, sadece hastalığın bazı yönleri ile benzeşmektedir.
Bu nedenle deneysel verilerin, klinik verilerle örtüşmeyebileceği her zaman akılda tutulmalıdır.
İnflamatuvar demiyelinizan SSS hastalıklarının prototip
örneğini multipl skleroz(MS) hastalığı oluşturmaktadır.
Multipl skleroz’da değişik hastalık seyirleri tanımlanmıştır
ve farklı seyirlerde tedavi seçenekleri de farklılık gösterebilmektedir. Örneğin relapslarla seyreden MS’te interferonbeta yada copaxone tedavisi onaylanmış bir tedavi yöntemi
iken, primer progressif MS hastalarında bu ilaçların etkili
olduğu gösterilememiştir. Deneysel verilerde etkinliği gösterilmiş olmasına rağmen, klinik çalışmalarda etkisiz bulunan, hatta zararlı etkileri gözlenen çalışmalar da mevcuttur
(solübl TNF reseptörü, TNF-alfa’ya yönelik monoklonal
antikor tedavisi, oral miyelin, T-hücre reseptör peptid aşısı
gibi). Bu hastalıklarda halen deneysel yada klinik evrede
denemeleri süren pekçok tedavi çalışması devam etmektedir. Bu çalışmalar; immün sistemi tekrar yapılandıran
tedaviler(kök hücre tedavileri), immün-supressifler, immün-modülatuvarlar yada hücre migrasyonu üzerinde etkili olan tedaviler olarak sınıflandırılabilirler.
MEZENKİMAL KÖK HÜCRELERİN
İMMÜNOREGÜLATÖR ÖZELLİKLERİ VE KLİNİK
KULLANIMI
Uğur Muşabak
Gülhane Askeri Tıp Akademisi İmmunoloji Anabilim Dalı, Ankara
E
rişkin kök hücreler (somatik) başlıca hematopoetik, stromal ve organ spesifik kök hücreler olmak
üzere üçe ayrılmaktadırlar (1). Onarıcı ve iyileştirici
özellikleri nedeniyle bugün için üzerinde en çok durulan ve araştırılan kök hücreler, erişkin hematopoetik kök
hücre(HKH)’ler ve stromal kaynaklı mezenkimal kök
hücre (MKH)’lerdir. Diğer erişkin stromal kök hücreler
olan “Marrow-isolated adult multilineage inducible (MIAMI) cells, human bone marrow derived multipotent stem
cells (hBMSCs)” ve “Multipotent adult progenitor cells
(MAPC)”, üretilmesi ve çalışılması pratik olmadığından
yaygın olarak kullanılmamaktadırlar. Bunların yanında
fetus, kadavra ve plasentadan elde edilen diğer kök hücre
tipleri de bulunmakta, ancak bunlar da klinik uygulamalarda tercih edilmemektedirler.
Kemik iliğinde 104-105 tek çekirdekli hücreye karşı bir
MKH bulunur (2). Kemik iliğinin ex vivo kültürlerinde
plastik zeminine tutunan hücreler MKH’ler, süpernatanda
yüzen hücreler ise hematopoetik hücrelerdir (3). Multipotent mezankimal stromal hücreler olarak da isimlendirilen
MKH’lerin başlıca kaynağı kemik iliği olmakla birlikte kordon kanı, plasenta, periferik kan, kas, kıkırdak, tendon,
yağ, karaciğer ve diş gibi başka dokularda da bulunmaktadır
(4). Bu hücreler kemik iliğinde uygun bir mikroçevre
sağlayarak hematopoetik niş(oyuk)’in oluşumuna katkıda
bulunmaktadırlar (5). Böylelikle kemik iliğinden köken
alan hücrelerin olgunlaşması, farklılaşması ve yaşamaları
için uygun koşulları sağlarlar. MKH’lerin yüzeylerinde
hematopoetik niş’i oluşturan hücrelerle sinapsı sağlayan
galectin(Gal)-1, angiopoietin-1, osteopontin-1 ve trombospondin-1 ve -2 gibi moleküller MKH’lerin hematopoetik niş üzerindeki destekleyici etkilerinin önemli
aracılarıdır (6,7).
Kemik iliği kaynaklı MKH’ler ex-vivo uygun kültür
koşulları sağlandığında mezodermal hücreler olan osteoblast, kondroblast, fibroblast, miyoblast ve adipositler
yanında endodermal (hepatosit) ve ektodermal (nöron)
hücrelere de farklılaşabilmektedirler (8,9). “Transdifferentation” denilen bu özelliğinden dolayı MKH’lerin hasarlı
dokuların onarımında kullanımı ile ilgili çalışmalar son
zamanlarda büyük bir hız kazanmış, bir çok bilim adamı
çalışmalarını bu konuya yoğunlaştırmıştır (4,10,11).
MKH’lerin diğer önemli özelliği immünolojik ve inflamatuvar reaksiyonların denetimini sağlamasıdır (12).
MKH’lerin Morfolojik ve İmmunofenotipik
Özellikleri
MKH’ler morfolojik olarak fibroblastlara benzer bir
görünüm taşımakla birlikte çekirdekleri fibroblastlarda
olduğu gibi asimetrik değil simetrik yerleşimlidir (13).
MKH’lerin immunofenotipik özellikleri primer hücrelerden ziyade kültürde çoğaltılmış hücrelerde gösterilmiştir.
Bu hücrelerin kendilerine özgü belirteçleri bulunmamakla
birlikte tipik olarak CD29, CD44, CD71 (transferin reseptör), CD73 (SH3/4), CD90 (thy-1), CD105 (SH2),
CD166 ve STRO-1 (fibroblast yüzey belirteci) ekspresyonu
yaptığı gösterilmiştir (14). Ancak CD45, CD34, CD14 ve
CD19 gibi hematopoetik belirteçleri taşımamaktadırlar
(Tablo.1.). Bu özellikler International Society for Cellular
Therapy (ISCT) tarafından MKH’nin tanımlanmasında
standart olarak kullanılmaktadır (15). MKH’lerin
tanımlanmasında kullanılan diğer kriterler, bu hücrelerin plastik yüzeylere yapışmaları ve in-vitro koşullarda
kıkırdak, kemik ve yağ hücrelerine farklılaşabilmeleridir.
Değişik dokulardan elde edilen MKH’lerin immünofenotipleri farklı olabilmektedir. Örneğin, kemik iliği kaynaklı
MKH’ler CD106+, CD49d-; yağ dokusundan elde edilen
MKH’ler ise CD106-, CD49d+’tir (16).
Erişin MKH’lerinin yüzeylerinde düşük seviyede HLA sınıfI antijenleri ifade edilirken, HLA sınıf-II antijenleri sadece
sitoplazmada bulunmaktadır (12,17). Fetus karaciğerinden
kaynaklanan MKH’lerde ise ne hücre yüzeylerinde ne de
sitoplazmalarında HLA sınıf-II antijenleri bulunmaktadır
(18). HLA sınıf-I antijenlerinin düşük seviyedeki ifadesi
MKH’lerini NK hücrelerinin sitotoksik etkilerine karşı
korurken, HLA sınıf-II antijenlerin olmaması bu hücrelerin immün denetimden kaçmasını sağlar. İnflamatuvar
uyarılar MKH’lerin yüzeylerinde hem HLA sınıf-I hem
65
de HLA sınıf-II moleküllerinin ifadesini artırmaktadır
(15, 16). Yeni yapılan çalışmalarda, MKH’lerde non-klasik
HLA sınıf-I antijeni olan HLA-G’nin ifade edildiği ortaya
konmuş, bu molekülün immün yanıtın baskılanmasında
rol oynadığı gösterilmiştir (12). Diğer taraftan MKH’ler
immün yanıt oluşumunda tamamlayıcı görev yapan CD80,
CD86, CD40 ve CD40L gibi ko-stimulatör molekülleri
ifade etmezler (12,17). Ancak integrin, selektin, intercellular adhesion molecule (ICAM), vascular cell adhesion molecule (VCAM), activated leukocyte cell adhesion molecule
(ALCAM), very late antigen (VLA) gibi hücre adezyon
moleküllerini ifade ederek hematopoetik niş’te bulunan
hücrelerle sıkı bir etkileşim kurarlar (14,19).
MKH’lerden salgılanan ve T hücreleri üzerindeki
baskılayıcı etki yapan diğer aracıların prostaglandin(PG)E2, dönüştürücü büyüme faktörü-1 (TGF-1) ve hepatosit büyüme faktörü (HGF) olduğu gösterilmiştir (5).
MKH’lerin T hücreleri üzerindeki baskılayıcı etkilerini
gösteren bulgulardan biri de MKH’lerin bulunduğu ortamda uygun koşullar sağlandığı halde T hücrelerde aktivasyon moleküllerinin ifadesinde artma olmamasıdır (13).
T lenfositlerin baskılanmasında rol oynadığı ileri sürülen
faktörler STAT3 fosforilasyonu ve nitrik oksit (NO)’dir.
NO yoluyla meydana gelen baskılayıcı (anti-proliferatif )
etkinin uyarılabilir NO sentaz (iNOS) inhibisyonu ile ortadan kalktığı gösterilmiştir.
Ayrıca MKH’lerin immünomodülatör özellikteki çeşitli sitokinleri ve kemokinleri sentezleme özelliği bulunmaktadır.
MKH’lerin ürettikleri başlıca sitokinler; tümör nekroz
faktörü(TNF), interlökin(IL)-1, IL-2, IL-4, IL-6, IL-7,
IL-8, IL-11, IL-12, IL-15, IL-27, makrofaj-koloni uyarıcı
faktör (M-CSF), Flt-3L, kök hücre faktörü (SCF)’dür
(20,21). Ayrıca ortama IL-1 ilave edildiğinde granülosit
koloni uyarıcı faktör (G-CSF), granülosit-makrofaj koloni
uyarıcı faktör (GM-CSF) sentezleme yeteneği kazanırlar
(22). Diğer taraftan MKH’ler inflamasyon alanından
salgılanan sitokin ve kemokinlerinlerin meydana getirdikleri gradiyent yönünde göç ederek ürettikleri kemokin
reseptörleri vasıtasıyla hasarlı dokulara yerleşirler. CXCL12
stromal hücre kökenli faktör (SDF)-l, CX3CL1
(fraktalkin) ve CXCL10 interferon(IFN)-uyarıcı protein (IP-10)’un MKH’lerin migrasyonuda rol oynayan
başlıca kemokinler oldukları gösterilmiştir (23). Buna karşı
MKH’ler yüzeylerinde CCR2, CCR8, CXCR1, CXCR2,
CXCR3 ve CXCR4 ifade ederek kemotaktik uyarıların
geldiği dokulara yerleşirler (24).
MKH’lerin baskılayıcı ya da uyarıcı tarzdaki etkilerinin
belli koşullarda ortaya çıktığı gösterilmiştir. Örneğin in
vitro olarak MKH’lerle lenfositler arasındaki oranın 1/40
ve daha yüksek olması baskılayıcı bir etki ortaya çıkarırken,
bu oranın 1/40 ile 1/100 arasında olması uyarıcı tarzda
etki ortaya çıkarmaktadır (12). Diğer taraftan virüslerin MKH’lerden IFN sentezini uyararak sitotoksik T
(Tc) hücrelerinin çoğalmalarına ve sitotoksik etkilerinin
artmasına ve neden oldukları gösterilmiştir (28). Kültürlerde çoğaltılan MKH’lerde HLA sınıf-II antijenleri ifade
edilmemektedir. Ancak kültürlere IFN’nın ilave edilmesiyle MKH’lerde bu moleküllerin sentezinin arttığı ve
HLA sınıf-II antijeni taşıyan allojenik MKH’lerin periferik
kan mononükler hücrelerde proliferasyona neden olduğu
gösterilmiştir (29). Ancak bunun aksini ortaya koyan
çalışmalar da bulunmaktadır. Bu çalışmalarda HLA sınıfII antijenlerini ifade eden MKH’lerin immün hücrelerde
proliferasyona neden olmadığı bildirilmiş, bu durum
MKH’lerin kostimulatör molekül taşımamaları ve IDO
sentezlemeleri ile açıklanmıştır (12).
MKH’lerin İmmünoregülatör Özellikleri
MKH’ler effektör yardımcı T (Th) hücrelerinden salgılanan
sitokin profilini etkileyerek anti-inflamatuvar bir mikroçevre
oluştururlar. MKH’ler Th1 hücrelerinden inflamatuvar
özellikteki IFN salgılanmasını baskılarken, Th2 hücrelerinden anti-inflamatuvar özellikteki IL-4 salgılanmasını
uyarmaktadır (30). MKH’lerin Tc hücreleri üzerindeki etkileri iki yönlüdür. Naif hücrelerin (Tc) sitotoksik etkileri
MKH’ler tarafından baskılanırken, aktive hücrelerde (Tc)
böyle bir etki meydana gelmemektedir. Ayrıca MKH’ler
inflamatuvar sitokinleri baskılayarak kendilerini Tc hücrelerinin saldırılarından korunmaktadırlar (31). Diğer taratan MKH’ler, hafıza T hücrelerinin spesifik antijenlere
karşı verdikleri yanıtları da baskılamaktadırlar (32).
Yapılan çalışmalar MKH’lerin doğal ve adaptif immünite
üzerinde düzenleyici etkilerinin olduğunu ve bu etkilerin
baskılayıcı veya uyarıcı tarzda olduğunu göstermiştir (12).
Bu etkilerin ortaya çıkmasında hücreler arasında kurulan
fiziksel temas yanında MKH’lerden salgılanan çözünür
faktörler de önemli rol oynamaktadır.
MKH’lerin adaptif immünite üzerine etkileri:
T hücreleri üzerindeki düzenleyici etkiler
MKH’ler aktive T hücrelerini hücre döngüsünün G0/G1
fazında durdurarak anti-proliferatif etki gösterirken, istirahat dönemindeki T hücrelerinin sağ kalımını desteklerler (25). Anti-proliferatif etki T hücrelerinin apoptozunu
uyarmaktan çok IFN ile uyarılan MKH’lerde indolamin 2,3-dioksijenaz (IDO) sentezinin artması ile ortaya
çıkmaktadır (26). MKH’ler Fas-Fas ligand ifadesini ve
endojen apoptotik proteazları baskılayarak T hücrelerini
apoptozdan korurlar (27). Halbuki MKH’lerin ürettiği
IDO, hücre çoğalmasında gerekli olan triptofan sentezini azaltarak anti-proliferatif etkiye neden olmaktadır.
66
MKH’ler, regülatör T (Treg) (CD4+CD25+highFoxP3+)
oluşumunda da rol oynamaktadır. Uyarılmış MKH’lerden
salgılanan CCL1 (I-309), T hücrelerinin yüzeyindeki reseptörüne bağlanarak Treg oluşumuna aracılık etmektedir (19). Treg oluşumunda rol oynayan diğer bir etken,
MKH’ler ve T hücrelerinin yüzeylerinde ifade edilen
adezyon moleküllerinin birbirleriyle etkileşimidir (33). İki
hücre arasında CD58/CD2 ve CD52/CD11a molekülleri
aracılığıyla meydana gelen temas neticesinde FoxP3 negatif CD4+ ve CD8+ Treg hücreleri meydana gelmektedir.
Bu hücrelerin T hücrelerini baskılayıcı etkileri konvansiyonel T reg hücrelerinden daha güçlüdür. Treg hücrelerinin
immünolojik tolerans mekanizmasındaki rolü göz önüne
alındığında, bu hücrelerin oluşumunda önemli rolü olan
MKH’lerin otoimmün hastalıklarda ve organ nakillerinde
kullanılabilme potansiyeli daha iyi anlaşılmaktadır.
MKH’lerin diğer bir özelliği T hücrelerine antijen sunabilme yeteneklerinin olmasıdır. T hücrelerine antijen sunumu her iki hücre yüzeyinde ifade edilen moleküllerin
etkileşimi ve çözünür faktörler vasıtasıyla gerçekleşmektedir
(12,19). HLA sınıf II antijenleri ve aksesuar moleküller
(VCAM-1, ICAM-2) antijen sunumu için gerekli olan asgari moleküllerdir. HLA sınıf II antijen ifadesini uyaran
IFN düzeyi dar bir aralıkta optimal antijen sunumunu
sağlamaktadır. MKH’lerin HLA sınıf I antijenleri ile antijen sunumu çok daha sınırlı seviyededir (34).
B hücreleri üzerindeki düzenleyici etkiler
Yapılan çalışmalar MKH’lerin B hücreleri üzerinde de
düzenleyici etkilerinin olduğunu ve bunun fiziksel temas yanında salgılanan bazı faktörlerle gerçekleştiği
gösterilmiştir (5). MKH’ler T hücrelerinde olduğu gibi
B hücrelerini de hücre döngüsünün G0/G1 fazında durdurmakta ve proliferasyonlarını inhibe etmektedir (35).
B hücrelerinin IgG, IgA ve IgM vasfındaki antikor sentezleri de MKH’ler tarafından baskılanmaktadır (36).
Sistemik lupus eritematozus hastalığının fare modelinde
yapılan bir çalışmada allojenik MKH’lerin B hücre
çoğalmasını ve IgG sentezini azalttığı gösterilmiştir (37).
İnsanlarda yapılan çalışmalarda ise kısmen farklı neticeler
elde edilmiştir. Bir çalışmada MKH’lerin CpG oligonükleotid ile uyarılarak çoğalmaya teşvik edilen B hücrelerinde
anti-proliferatif etki oluşturmadıkları, ortama IFN ilave
edildiğinde bu etkinin ortaya çıktığı gösterilmiştir (26).
MKH’lerin uyardığı programlı hücre ölümü (PD-1 yolu),
B hücre proliferasyonunu baskılayan başka bir mekanizma
olarak gösterilmiştir (38).
Dendritik hücreler üzerindeki düzenleyici etkiler
MKH’ler, matür ve immatür DH’lerin fenotip ve
fonksiyonlarını değiştirerek immün yanıtı düzenleyebilmektedirler. Yapılan çalışmalar, MKH’lerin CD1a,
CD40, CD83, HLA-DR ve kostimülatör moleküllerin
(CD80, CD86) ifadelerini azaltarak monositlerin DH’lere
farklılaşmasını engellediği ve IL-12 üretimini baskıladığı
gösterilmiştir (13,39). Diğer taraftan MKH’lerin miyeloid DH’lerden TNF üretimini azalttığı, plazmasitoid
DH’lerden IL-10 üretimini ise arttırdığı bildirilmiştir
(30). Bu durum Th1 hücrelerinden üretilen IFN’nın
azalmasına, Th2 hücrelerden üretilen IL-4’ün artışına
ve Treg oluşumuna öncü olmaktadır. MKH’lerin DH
farklılaşması ve fonksiyonları üzerine olan baskılayıcı etkilerinin IL-6, M-CSF ve PG-E2 gibi aracılarla gerçekleştiği
ileri sürülmüştür (12,30). Diğer taraftan MKH’ler, T
hücrelerine benzer şekilde DH’leri hücre döngüsünün G0/
G1 fazında kalmalarına neden olarak bu hücrelerde antiproliferatif etki meydana getirdikleri gösterilmiştir (40).
Dolayısıyla MKH’lerin T hücreleri üzerindeki baskılayıcı
etkilerinin sadece direkt bir etki olmadığı, DH’ler
üzerindeki etkilerinin de bu sonuca katkıda bulunduğu
düşünülmektedir.
MKH’lerin doğal immünite üzerine etkileri:
MKH’ler salgıladıkları IDO, HLA-G, TGF ve PGE2 ile NK hücre proliferasyonunu ve fonksiyonlarını
baskılamaktadırlar (12). Hedef hücrelerin NK hücreleri
tarafından tahrip edilebilmesi için gerekli olan sinyaller,
MKH’ler tarafından NK hücre aktivasyonunu sağlayan reseptörlerin yüzeyden içeri çekilmesiyle engellenirler. Diğer
taraftan MKH’lerden salgılanan IL-6’nın nötrofilleri apoptoza karşı koruduğu fakat fonksiyonlarını (fagositoz ve
migrasyon) etkilemediği gösterilmiştir (41). Yeni yapılan
bir çalışmada makrofajların MKH’lerle birlikte yapılan
kültürlerinde fagositoz yeteneklerinin yanında IL-10 ve
IL-6 sentezlerinin arttığı, IL-12 ve TNF sentezlerinin ise
azaldığı tespit edilmiştir (42).
Mezenkimal kök hücrelerin klinik kullanımı
Daha önce de belirtildiği gibi MKH’lerin immünolojik
etkilerini araştıran çalışmalarda MKH’lerin organizmaya
verildikten sonra öncelikli olarak hasarlı dokulara gittikleri ve buralara yerleşerek onarım sürecinde rol oynadıkları
gösterilmiştir (4,10,11). Ancak bu hücrelerin yerleştikleri
dokularda gösterilmesinin zor olması nedeniyle MKH
uygulamasını takiben meydana gelen iyileşmenin bu
hücrelerden kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusu
hala tartışmalıdır. Diğer taraftan hayvan çalışmalarında
MKH’lerin engratmanı değişik dokularda % 0.1 - % 2.7
arasında bulunmuş, transdifferensiasyonu ise klinik tabloya
etki edecek düzeyde olmadığı ileri sürülmüştür (43).
MKH’lerin immünoregülatör etkilerinin anlaşılmasıyla
başta GVHH olmak üzere iskemik kalp hastalıkları, inme,
meme kanseri, osteogenezis imperfekta, metakromatik
lökodistrofi ve Hurler sendromu gibi hastalıklarda insan
çalışmaları yapılmış ve bazı cesaretlendirici sonuçlar elde
edilmiştir (5). Bugün için MKH’ler immünolojik özellikleri
nedeniyle rejeneratif tıpta önemli bir yer tutmaya başlamış
ve MKH’lerin otoimmün hastalıklar, doku mühendisliği
ve gen tedavileri gibi değişik alanlarda kullanımı konusundaki çalışmalar ivme kazanmıştır.
GVHH’da MKH tedavisi ile elde edilen olumlu neticeler,
bu tedavi yönteminin otoimmün hastalıklarda kullanımı
konusunu gündeme getirmiştir. Ancak otoimmün hastalığı
olanlarda immün sistem GVHH’ndan farklı olarak aktiftir
ve bu hastalardan elde edilen MKH’lerin fonksiyonlarının
normal olup olmadığı konusu henüz açık değildir (44).
RA, SLE ve SSc’lu hastalardan elde edilen kemik iliği
kökenli MKH’lerin hematopoezi destekleme özelliklerinin
yetersiz olduğu ve erken yaşlandıkları görülmüştür (45).
67
Ayrıca SSc’lu hastaların MKH’lerinin adipojenik ya da osteojenik serilere farklılaşmalarının da yetersiz olduğu tespit
edilmiştir (46). Ancak bu bulgulara rağmen MKH’lerin
immunosupresif etkilerinin olduğu ve bu etkilerin uygun
koşullarda ortaya çıktığı bilinmektedir (47).
23. Croitoru-Lamoury J, Lamoury FM, Zaunders JJ, Veas LA, Brew BJ. Human
mesenchymal stem cells constitutively express chemokines and chemokine
receptors that can be upregulated by cytokines, IFN-beta, and Copaxone. J
Interferon Cytokine Res 2007; 27: 53-64.
Kaynaklar
25. Glennie S, Soeiro I, Dyson PJ, Lam EW, Dazzi F. Bone marrow mesenchymal stem cells induce division arrest anergy of activated T cells. Blood 2005;
105: 2821-7.
1.
2.
3.
Kucia M, Reca R, Jala VR, Dawn B, Ratajczak J, Ratajczak MZ. Bone marrow as a home of heterogenous populations of nonhematopoietic stem cells.
Leukemia 2005; 19: 1118-27.
Jones EA, Kinsey SE, English A, Jones RA, Straszynski L, Meredith DM, et
al: Isolation and characterization of bone marrow multipotential mesenchymal progenitor cells. Arthritis Rheum 2002; 46: 3349-60.
Friedenstein AJ, Chailakhyan RK, Latsinik NV, Panasyuk AF, Keiliss-Borok
IV. Stromal cells responsible for transferring the microenvironment of the
hemopoietic tissues. Cloning in vitro and retransplantation in vivo. Transplantation. 1974; 17: 331-40.
4.
Krampera M, Pizzolo G, Aprili G, Franchini M. Mesenchymal stem cells for
bone, cartilage, tendon and skeletal muscle repair. Bone 2006 ; 39: 678-83.
5.
Uccelli A, Moretta L, Pistoia V. Immunoregulatory function of mesenchymal stem cells. Eur J Immunol 2006; 36: 2566-73.
6.
Kadri T, Lataillade JJ, Doucet C, Marie A, Ernou I, Bourin P, et al. Proteomic study of Galectin-1 expression in human mesenchymal stem cells.
Stem Cells Dev 2005; 14: 204-12.
7.
Wilson A, Trumpp A. Bone-marrow haematopoietic-stem-cell niches. Nat
Rev Immunol 2006; 6: 93-106.
8.
Weissman IL. Translating stem and progenitor cell biology to the clinic: Barriers and opportunities. Science 2000; 287: 1442-46,
9.
Pittenger MF, Mackay AM, Beck SC, Jaiswal RK, Douglas R, Mosca JD et
al. Multilineage potential af adult human mesenchymal stem cells. Science
1999; 284: 143-147.
10. Devine SM. Mesenchymal stem cells: will they have a role in the clinic? J
Cell Biochem Suppl 2002; 38:73–9.
11. Barry FP, Murphy JM. Mesenchymal stem cells: clinical applications and
biological characterization. Int J Biochem Cell Biol 2004; 36: 568–84.
12. Newman RE, Yoo D, LeRoux MA, Danilkovitch-Miagkova A. Treatment of
inflammatory diseases with mesenchymal stem cells. Inflamm Allergy Drug
Targets. 2009; 8: 110-23.
13. Patel SA, Sherman L, Munoz J, Rameshwar P. Immunological properties of
mesenchymal stem cells and clinical implications. Arch Immunol Ther Exp
(Warsz). 2008; 56:1-8.
14. Chamberlain G, Fox J, Ashton B, Middleton J. Mesenchymal stem cells:
their phenotype, differentiation capacity, immunological features, and potential for homing. Stem Cells. 2007; 25: 2739-49.
15. Dominici M, Le Blanc K, Mueller I, Slaper-Cortenbach I, Marini F, Krause
D, et al. Minimal criteria for defining multipotent mesenchymal stromal
cells. The International Society for Cellular Therapy position statement. Cytotherapy. 2006; 8: 315-7.
24. Ringe J, Strassburg S, Neumann K, Endres M, Notter M, Burmester GR, et
al. Towards in situ tissue repair: human mesenchymal stem cells express chemokine receptors CXCR1, CXCR2 and CCR2, and migrate upon stimulation
with CXCL8 but not CCL2. J Cell Biochem 2007; 101: 135-46.
26. Krampera M, Cosmi L, Angeli R, Pasini A, Liotta F, Andreini A, et al. Role
for interferon-gamma in the immunomodulatory activity of human bone
marrow mesenchymal stem cells. Stem Cells 2006; 24: 386-98.
27. Benvenuto F, Ferrari S, Gerdoni E, Gualandi F, Frassoni F, Pistoia V, et al.
Human mesenchymal stem cells promote survival of T cells in a quiescent
state. Stem Cells 2007; 25: 1753-60.
28. Kang HS, Habib M, Chan J, Abavana C, Potian JA, Ponzio NM, et al.
Paradoxical role for IFN-gamma in the immune properties of mesenchymal
stem cells during viral challenge. Exp Hematol 2005; 33: 796-803.
29. Potian JA, Aviv H, Ponzio NM, Harrison JS, Rameshwar P. Veto-like activity of mesenchymal stem cells: functional discriminationbetween cellular
responses to alloantigens and recall antigens. J Immunol 2003; 171: 342634.
30. Aggarwal S, Pittenger MF. Human mesenchymal stem cells modulate allogeneic immune cell responses. Blood 2005; 105: 1815-22.
31. Rasmusson I, Uhlin M, Le Blanc K, Levitsky V. Mesenchymal stem cells fail
to trigger effector functions of cytotoxic T lymphocytes. J Leukoc Biol 2007;
82: 887-93.
32. Krampera M, Glennie S, Dyson J, Scott D, Laylor R, Simpson E, Dazzi
F. Bone marrow mesenchymal stem cells inhibit theresponse of naive and
memory antigen-specific T cells to their cognate peptide. Blood 2003; 101:
3722-29.
33. Prevosto C, Zancolli M, Canevali P, Zocchi MR, Poggi A. Generation of
CD4+ or CD8+ regulatory T cells upon mesenchymal stem cell-lymphocyte
interaction. Haematologica 2007; 92: 881-8.
34. Morandi F, Raffaghello L, Bianchi G, Meloni F, Salis A, Millo E, et al. Immunogenicity of human mesenchymal stem cells in HLA-class I-restricted
T-cell responses against viral or tumor-associated antigens. Stem Cells 2008;
26: 1275-87.
35. Corcione A, Benvenuto F, Ferretti E, Giunti D, Cappiello V, Cazzanti F, et
al. Human mesenchymal stem cells modulate B-cell functions. Blood 2006;
107: 367-72.
36. Comoli P, Ginevri F, Maccario R, Avanzini MA, Marconi M, Groff A, et
al. Human mesenchymal stem cells inhibit antibody production induced in
vitro by allostimulation. Nephrol Dial Transplant 2008; 23:1196-202.
37. Deng W, Han Q, Liao L, You S, Deng H, Zhao RC. Effects of allogeneic
bone marrow-derived mesenchymal stem cells on T and B lymphocytes
from BXSB mice. DNA Cell Biol 2005; 24: 458-63.
16. Zuk PA, Zhu M, Ashjian P et al. Human adipose tissue is a source of
multipotent stem cells. Mol Bıol Cell 2002; 13: 4279-95.
38. Augello A, Tasso R, Negrini SM, Amateis A, Indiveri F, Cancedda R, et
al. Bone marrow mesenchymal progenitor cells inhibit lymphocyte proliferation by activation of the programmed death 1 pathway. Eur J Immunol
2005; 35: 1482-90.
17. Le Blanc K, Tammik C, Rosendahl K et al. HLA expression and immunologic properties of differentiated and undifferentiated mesenchymal stem
cells. Exp Hematol 2003; 31:890-96.
39. Zhang W, Ge W, Li C, You S, Liao L, Han Q, et al. Effects of mesenchymal
stem cells on differentiation, maturation, and function of human monocytederived dendritic cells. Stem Cells Dev 2004; 13: 263-71.
18. Götherström C, Ringdén O, Tammik C, Zetterberg E, Westgren M, Le
Blanc K. Immunologic properties of human fetal mesenchymal stem cells.
Am J Obstet Gynecol 2004; 190: 239-45.
40. Ramasamy R, Fazekasova H, Lam EW, Soeiro I, Lombardi G, Dazzi F. Mesenchymal stem cells inhibit dendritic cell differentiation and function by
preventing entry into the cell cycle. Transplantation 2007; 83: 71-6.
19. Majumdar MK, Keane-Moore M, Buyaner D, Hardy WB, Moorman MA,
McIntosh KR, et al. Characterization and functionality of cell surface molecules on human mesenchymal stem cells. J Biomed Sci 2003; 10: 228-41.
41. Raffaghello L, Bianchi G, Bertolotto M, Montecucco F, Busca A, Dallegri F,
et al. Human mesenchymal stem cells inhibit neutrophil apoptosis: a model
for neutrophil preservation in the bone marrow niche. Stem Cells 2008; 26:
151-62.
20. Schinköthe T, Bloch W, Schmidt A. In vitro secreting profile of human mesenchymal stem cells. Stem Cells Dev 2008;17: 199-206.
21. Silva WA Jr, Covas DT, Panepucci RA, Proto-Siqueira R, Siufi JL, Zanette
DL, et al. The profile of gene expression of human marrow mesenchymal
stem cells. Stem Cells 2003; 21: 661-9.
22. Haynesworth SE, Baber MA, Caplan AI. Cytokine expression by human
marrow-derived mesenchymal progenitor cells in vitro: effects of dexamethasone and IL-1 alpha. J Cell Physiol 1996; 166: 585-92
68
42. Kim J, Hematti P. Mesenchymal stem cell-educated macrophages: A novel
type of alternatively activated macrophages. Exp Hematol 2009 Sep 19.
[Epub ahead of print].
43. Devine SM, Cobbs C, Jennings M, Bartholomew A, Hoffman R. Mesenchymal stem cells distribute to a wide range of tissues following systemic
infusion into nonhuman primates. Blood 2003; 101: 2999-3001.
44. Dazzi F, van Laar JM, Cope A, Tyndall A. Cell therapy for autoimmune
diseases. Arthritis Res Ther. 2007; 9: 206.
45. Papadaki HA, Marsh JC, Eliopoulos GD. Bone marrow stem cells and stromal cells in autoimmune cytopenias. Leuk Lymphoma 2002; 43: 753-60.
46. Del Papa N, Quirici N, Soligo D, Scavullo C, Cortiana M, Borsotti C, et
al.: Bone marrow endothelial progenitors are defective in systemic sclerosis.
Arthritis Rheum 2006; 54: 2605-15.
47. Bocelli-Tyndall C, Bracci L, Spagnoli G, Braccini A, Bouchenaki M, Ceredig R, et al. Bone marrow mesenchymal stromal cells (BM-MSCs) from
healthy donors and auto-immune disease patients reduce the proliferation of
autologous- and allogeneic-stimulated lymphocytes in vitro. Rheumatology
(Oxford) 2007; 46: 403-8.
69
sözlü bildiriler
ALLERJİ
S-1
Ref. No: 93
ALERJİK ASTIM HASTALARINDA PERİFERİK
TOLERANSIN KIRILMASI
1
Umut Can Küçüksezer, 2Bilun Gemicioğlu,
Günnur Deniz, 3Cezmi A. Akdiş 3Mübeccel Akdiş
1
1
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, İmmünoloji
Anabilim Dalı, İstanbul, 2İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp
Fakültesi, Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı, Istanbul, 3İsviçre Alerji ve
Astım Araştırma Enstitüsü (SIAF), Davos, İsviçre
Alerjik astım, yatkınlığı bulunan bireylerde, allerjene karşı
gelişen aşırı duyarlılık yanıtlarına örnektir. Çevresel allerjenlere
yanıtsızlık, periferal immün tolerans mekanizmalarınca belirlenmektedir. Alerjik hastalarda periferal toleransın uyarımı,
immünoterapi ile bireylerin yanıtlı oldukları allerjenlere
duyarsızlaştırılmaları ile mümkündür. Tolerans uyarımı ile
sağlanan yanıtsızlık periferal toleransın ortadan kalkması ile kaybedilmektedir, ancak periferal toleransı ortadan kaldıran etkenler henüz tam olarak bilinmemektedir. Sağlıklı bireylerden elde
edilmiş periferik kan mononükleer hücreleri (PBMC), kültür
ortamında, IL-1ß ve IL-6 gibi enflamatuvar sitokinler, TLR4
ve TLR8 ligandları ile, Bet v 1, Phlp1, Phlp2, Phlp 5a, Phlp
5b ve Der p 2 gibi çevresel allerjenlerin varlığı veya yokluğunda
uyarılarak, adı geçen moleküllerin alerjene özgü tolerans kırıcı
etkileri araştırılmıştır. Her bir molekülün, ayrı ayrı, allerjenlere özgü periferik tolerans kırıcı etkileri gösterilmiştir. Belirli
alerjenlerle klinik açıdan başarılı immünoterapi görmüş astım
hastalarının (n=2) periferik kanlarından izole edilen PBMC’leri
ise immünoterapi sonucunda tolerans gelişen allerjen ve bir kontrol allerjeninin varlığı veya yokluğunda, IL-1, IL-6 ve TLR4
ile TLR8 ligandlarıyla kültür edilerek, 5. günde allerjene özgü
CD4+ T hücre proliferasyonu CFSE dilüsyonu yöntemiyle flow
sitometrik olarak izlenmiştir. Sonuçlarımız, her iki hastada da,
immünoterapi sonucu allerjene karşı gelişmiş CD4+ T hücre
yanıtsızlığının IL-1 uyarımı ile ortadan kalktığını, ancak kontrol allerjenine yanıtsızlığın sürdüğünü göstermektedir. Hasta
sayısındaki artış ve hücre kültür süpernatant sitokin seviyelerinin
saptanması, sonuçlarımızı güçlendirecektir.
sonra fagositozda artış, kompleman sisteminin aktivasyonu,
proinflammatuvar sitokinlerin salınması, antijen sunumunun
artması gibi olaylar gerçekleşir. Bağışıklık yanıtının oluşumunda
ekstrasellüler matriksin de (ECM) önemi vardır. Spondin 2,
ECM’e salgılanan bir proteindir bu proteinin bağışıklık yanıtında
önemli rol oynayabileceğine dair ilk veriler, Spondin 2’nin fare
homoloğu olan Mindin geninin incelenmesiyle anlaşılmıştır. Literatürde, Mindin’in insan homoloğu olan Spondin 2 proteininin
immünolojik işlevlerine yönelik bir veri bulunmamaktadır. Bu
çalışmada Spondin 2 proteinin özelliklerini ve bağışıklık sisteminin aktivasyonunda rol alıp almadığını incelemeyi amaçladık.
Normal ve ciddi enfeksiyonu olan kişilerden kan alınarak
Spondin 2 mRNA ve protein düzeylerini inceledik. Özellikle
akciğer enfeksiyonu ve tüberkülozlu olan olgularda sağlıklı
kontrolere göre spondin ekspresyonunda düşüklük saptadık
(Şekil 1). Bulgularımız bu proteinin akciğer enfeksiyonu ile ilgili olabileceğini düşündürmektedir. Bu sunumda sürmekte olan
çalışmamızın ön bulguları verilmektedir.
Spo/GAPDH Oranı
1,2
1
0,8
0,6
0,4
0,2
0
Sağlam Çocuk
Tbc
Akciğer Enf.
Diğer Enf.
Hasta ve kontrol grubunda Spondin/GAPDH oranı
S-3
Ref. No: 96
BEHÇET HASTALIĞI PATOGENEZİNDE DOĞAL
KATİL HÜCRE SİTOTOKSİSİTESİNİN ROLÜ
1
Fulya Coşan, 1Esin Aktaş-Çetin, 1Günnur Deniz,
Duran Üstek, 3Ahmet Gül
2
1
İstanbul Üniversites,i Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, İmmünoloji
A.D., 2Istanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Genetik
A.D., 3Istanbul Üniversitesi Istanbul Tıp Fakültesi Romatoloji B.D.,
İstanbul
DOĞAL BAĞIŞIKLIK
S-2
Ref. No: 71
SPONDİN VE ENFEKSİYON İLİŞKİSİ
1
Dilara Fatma Kocacık-Uygun, 2Nilüfer Gülmen-İmir,
Nilüfer Çiçek-Ekinci, 1Mesut Çoşkun, 4Derya Mutlu,
3
Uğur Yavuzer, 1Olcay Yeğin
2
1
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Immünoloji B.D., 2Sağlık
Bilimleri Araştırma ve Uygulama Merkezi, 3Akdeniz Üniversitesi
Tıp Fakültesi Fizyoloji A.D., 4Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi
Mikrobiyoloji A.D., Antalya
Organizmaya giren saldırganların tanınmasında ve bağışıklık
yanıtının şekillenmesinde etkin olan immün sistem proteinlerinin başında PRR’ler (Pattern Recognition Receptor) adı verilen
hücre yüzeyi, hücre içi veya ekstrasellüler matrikste yerleşmiş
reseptörler gelir. PRR’lerin patojenleri tanıyıp bağlanmasından
AMAÇ: Behçet hastalığı, etyolojisinde çevresel ve genetik faktörlerin rol oynadığı, sistemik inflamatuar bir hastalıktır. Hastalığa
yatkınlıktan sorumlu olarak tanımlanmış en güçlü faktör HLAB51’dir, ancak HLA-B51’in hastalık patogenezindeki önemi
bilinmemektedir. HLA B51 yapısında Bw4 motifi taşımaktadır.
Bw4 motifi taşıyan HLA-B alelleri NK, CTL ve NKT hücreleri
üzerinde bulunan “killer immunoglobulin-like receptor (KIR)”
reseptörlerinden KIR3DL1’e özgül olarak bağlanmaktadır. Bu
bağlanmanın patogeneze ne sekilde etki ettiği bilinmemektedir.
Çalışmamızda HLA-B51 taşıyan Behçet hastalarında NK hücre
sitotoksisitesinin ne şekilde etkilendiğini araştırmayı hedefledik.
METOD: Çalışmaya ITF Romatoloji Bilim Dalı Behçet hastalığı
polikliniğinden 2009 yılında takip edilmiş olan,BH açısından
Uluslararası Çalışma Grubu kriterlerini dolduran ve çalışmaya
katılmaya gönüllü olan 4 Behçet hastası ve 4 sağlıklı kontrol
alındı. Çalışmaya katılan her olgudan periferik kandan mononükleer hücre (PBMC) izolasyonu yapıldı. Doğal katil hücre si73
totoksisitesi tayini için K562 hücreleri GFP (green flourescence
protein) ile işaretlendi. Sitotoksik aktivitenin değerlendirilmesi
amacıyla PBMC izolasyonu sonrasında hücreler 5:1 efektör:hedef hücre oranında GFP işaretli K562 hücreleriyle 5 saat 37oC
%5 karbondioksitli ortamda hücre kültüründe bekletildikten
sonra propidium iodid ile inkübe edilip, sitotoksik aktivite BD
FACSCalibur flow sitometri cihazında değerlendirildi.
BULGULAR: Olgulardan alınan örneklerde uyarılmamış sitotoksiste ortalamaları sağlıklı kontrollerde %31.5 iken, hastalarda
bu oranın %11.4’e düştüğü saptandı. Stimülasyon sonrası saptanan sitotoksisite yüzdeleri ortalaması ise sağlıklılarda %57.3
iken, hastalarda %41.6 bulundu. NK sitotoksisitesinin stimülasyonla ortalama olarak %29.8 oranında arttığı görülürken; sağlıklı
kontrollerde bu oranın %18.5’te kaldığı görüldü.
SONUÇ: GFP işaretli K562 hücreleri ile NK sitotoksisitesini
değerlendirmeyi test eden bu öncü çalışmanın verileri bazal NK
hücre sitotoksisitesinin Behçet hastalarında daha az olduğu,
stimülasyonla ortalama 3 kat artış gözlense bile, hastalarda
sağlıklı kontrollere göre daha az bir sitotoksisite elde edildiğini
göstermektedir. NK hücre sitotoksisitesinin hastalık patogenezindeki yerinin tayini için, istatistiki anlamlılığa ulaşacak daha
büyük serideki çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
ENFEKSİYON VE BAĞIŞIKLAMA
S-4
Ref. No: 16
HAART TEDAVİSİ GÖREN HIV/AIDS
HASTALARINDA, LENFOSİTLERİN CD8+/CD28BASKILAYICI FENOTİPLERİ HIV-1 VİRAL YÜKÜNÜ
ETKİLER Mİ?
1
Bayram Kiran, 1Hayati Beka, 1Nuray Gürel-Polat,
1
Nurhas Safran, 1Pınar Soguksu, 1Mustafa Önel,
2
Uğur Aksu, 1Meral Çıplak, 1Selim Badur
1
İ. Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji A.D., 2İ. Ü. Fen Fakultesi
Biyoloji Bölümü, İstanbul
CD8+/CD28+ T hücrelerinden fenotipik ve fonksiyonel olarak farklı bir hücre grubu olan CD8+/CD28- T hücreleri, immünolojik mekanizmalarda önemli rol oynarlar. Ancak bu hücre
grubunun HIV/AIDS olgularının immünopatogenezdeki rolleri konusunda çok fazla çalışma yapılamamıştır. Çalışmamızda
bu konuyu irdelemek için tedavi görmekte olan 56 HIV/AIDS
hastası ile 37 sağlıklı kontrol grupları incelenmiştir.
Bu amaçla Bilim dalımıza rutin olarak gelen hastaların ve ayrıca
klinik kontrolden geçmiş sağlıklı bireylerin periferik kanlarındaki
CD8+ T lenfositleri üzerindeki CD28 ligand ekspresyonuna flow
sitometrik olarak araştırılmıştır. Viral yük, yalnızca hasta grubunda, revers transkriptaz enzimi kullanarak gerçekleştirilen PCR ile
saptanmıştır. Gruplarda non-parametrik t-testi ile kullanılmış ve
anlamlılık p<0.05 olarak değerlendirilmiştir.
Sonuçta, sağlıklı kontrol grubuna göre hastaların CD28 ligand ekspresyonunun, çok anlamlı bir şekilde azalmış olduğu (p<0,001)
ve CD8+/CD28- T hücre grubunun viral yük ile doğrudan korolesyonu görülmektedir (R=0,93). HIV/AIDS hastalarının
CD28 ekspresyonunun kontrol grubuna göre azalmış olması,
HAART protokolündeki hastalarda, CD8 lenfositleri üzerindeki CD28 ligand artışının viral yükün baskılanmasında rolü
olduğunu düşündürmektedir.
74
S-5
Ref. No: 42
DUAL ROLE FOR INTERFERON-GAMMA IN
HELICOBACTER CLEARANCE AND INDUCTION OF
GASTRIC PRENEOPLASTIC LESIONS
1
Ayça Sayı, 1Esther Kohler, 1İris Hitzler, 1Anne Müler
1
Moleküler Kanser Araştırmalari Enstitüsü, Zürih Üniversitesi, İsviçre
The outcome of chronic infection with Helicobacter pylori is
very different across infected individuals. Whereas the majority
remains asymptomatic despite persistent colonization, roughly
%20 develop gastric disorders ranging from chronic gastritis and
duodenal ulcers to gastric adenocarcinoma and MALT lymphoma. Our laboratory is interested in the mechanisms underlying
these differences. We utilize the C57Bl6 mouse model, in which
we observe the formation of Helicobacter-induced pre-neoplastic changes. In humans, Helicobacter pylori-induced activation
of epithelial cells and immune cells leads to a T-helper type 1
(Th-1) response. The hallmark of a Th-1 response is the production of interferon-  (IFN-). We demonstrate by using a vaccine
model as well as primary infection and adoptive transfer models
that IFN-, secreted predominantly by CD4+ effector TH cells,
is essential for Helicobacter clearance, but at the same time mediates the formation of preneoplastic lesions. Furthermore, IFN-
is shown to trigger a common transcriptional program in murine
gastric epithelial cells in vitro and in vivo and induces their preferential transformation to the hyperplastic phenotype. Overall,
our data suggest a dual role for IFN- in Helicobacter pathogenesis that could be the basis for the differential susceptibility to H.
pylori-induced gastric pathology in the human population.
S-6
Ref. No: 81
ESAT-6 VE CFP-10: TÜBERKÜLOZ VE TH1/TH2/
TH17 SITOKİN DENGESİ
1
Esin Aktaş-Çetin, 1Faruk Çiftçi, 1Sema Bilgiç-Gazioğlu,
Abdullah Yılmaz, 1Mahavir Singh, 1Hatice Kaya,
1
Günnur Deniz
1
1
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, İmmünoloji
Anabilim Dalı, İstanbul, 2Gata Haydarpaşa Eğitim Hastanesi, Göğüs
Hastalıkları Servisi, İstanbul, 3Lionex Diagnostics And Therapeutics
Gmbh, Braunschweig, Almanya
T hücreleri ve enfekte makrofajlar arasındaki etkileşim ve antijenlerin CD4+ T lenfositlerine sunumu M. tuberculosis’e (MTB)
karşı koruyucu immünitede önemli rol oynamaktadır. Th1
ve Th2 hücreleri ve salgıladıkları sitokinler arasındaki denge
hastalığın seyri süresince değişebilmektedir. Hücresel immünitede kritik rol oynayan Th1 sitokinlerine ilaveten son yıllarda
Th17 hücrelerinin de önemli proinflamatuvar yanıtlarda rol
oynadığı gösterilmiştir. Çalışmamızda akciğer tüberkülozu
(ATB) saptanan genç erişkin erkek hastalarda Th1/Th2 ve Th17
sitokin salınımlarının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma
grubu olarak balgam yayma pozitif ATB tanısı konulmuş olan
HIV(-) genç erişkin erkek hastalar (n=16, yaş ortalaması 23 ±
1.5), kontrol grubu olarak pnömoni geçiren HIV(-) erkekler (n=9, yaş ortalaması 21.7 ± 1.9) alınmıştır. Tedavi öncesi
tüm olguların periferik kanlarından izole edilen periferik kan
mononükleer hücrelerinde (PKMH) kültür öncesi ve sonrası
Th1 (CD4+CCR5+) ve Th2 (CD4+CCR4+) hücre oranları flow
sitometri ile değerlendirilmiştir. PKMH’lerin stimulasyonsuz
MTB’e spesifik ESAT-6 + CFP-10 antijenleri ve PHA ile 20 saat
İMMÜNOTERAPİ
S-7
Ref. No: 69
PULMONER IL-2 LİPOZOM FORMÜLASYONU
UYGULANMASININ AKCİĞER DOKUSUNDA
VE SİSTEMİK İMMÜNOLOJİK ETKİLERİNİN
ARAŞTIRILMASI
1
Ayşegül Atak, 2Ayşe Çilek, 2Nevin Çelebi,
Gonca Akbulut, 1Resul Karakuş, 4Deniz Erdoğan
3
1
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İmmünoloji Anabilim Dalı, 2Gazi
Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji Anabilim
Dalı, 3Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı, 4Gazi
Üniversitesi Histoloji Anabilim Dalı, Ankara
AMAÇ: Geliştirdiğimiz pulmoner IL-2 lipozom (IL-2LIP)
formülasyonu uygulamasının lokal ve sistemik immün parametrelere etkilerinin araştırmaktır.
YÖNTEM: 4 grup Wistar erkek sıçan kullanıldı:1-Pulmoner IL-2
lipozom,2-pulmoner IL-2 çözeltisi, 3-iv IL-2 çözeltisi, 4-IL-2 içermeyen pulmoner çözelti (plasebo) uygulanan gruplar. Pulmoner
uygulamalarda PennCentury cihazı kullanıldı. IL-2LIP 4x106IU/
kg dozda verildi. Periferik kanda flow cytometry ile CD4/CD8
oranı ile serum ve akciğerde ELISA ile sitokin ve immünoglobülin
düzeyleri ölçüldü. İmmünohistokimyasal yöntemlerle akciğerde
CD4+ ve CD8+ T hücreler ile makrofajlar incelendi.
BULGULAR: IL-2LIP serum IgM ve IgA seviyelerinde uzun süreli baskılanma oluşturdu. Diğer uygulamalarla karşılaştırıldığında,
iv IL-2 çözeltisi TNF ve IFN seviyelerini daha fazla artırdı. IL2LIP IgG2a ve total IgG seviyelerinde 14.günde devam eden bir
baskılanma oluşturdu. Tüm IL-2 formülasyonları CD8+ T hücreleri azalttı,ancak CD4+/CD8+ lenfosit oranı en yüksek IL-2LIP
grubunda ölçüldü. IL-2 içeren tüm formülasyonlar serum TNF
ve IFN seviyeleri artırdı. IL-2LIP ve iv IL-2 uygulamalarında,
pulmoner IL-2 çözeltisine göre, akciğer homojenatında IFN ve
TNF daha yüksek bulundu. Akciğer histolojik incelemesinde
7.günde alveolar makrofajların IL-2LIP ile belirgin arttığı, lenf
foliküllerinde primer IL-2 antikoru ile reaksiyon veren çok CD4+
ve az CD8+ T hücre varlığı saptandı.
SONUÇ: Geliştirilen IL-2LIP formülasyonu immün sistem
üzerinde sistemik hem de lokal olarak etkilidir.
İMMÜNTOLERANS VE OTOİMMÜNİTE
S-8
Ref. No: 27
ASPİRİN VE IBUPROFENİN IL-17 ÜRETİMİ
ÜZERİNDEKİ İNHİBİTÖR ETKİSİ*
1
Nurten Sayın, 1Nilgün Sallakçı,
Dilara F. Kocacık-Uygun, 1Olcay Yeğin
1
1
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik İmmünoloji B. D., Antalya
IL-17, Th17 hücreleri tarafından üretilen bir sitokindir. IL-23 bu
hücrelerin çoğalmasında ve fonksiyonlarının devamlılığında önemli role sahiptir. In vitro çalışmalarda prostaglandin E2 (PgE2)’nin
IL-23 ve IL-17 üretimi üzerine stimülatör etkisi olduğu ve sinovial
hücrelerinde ise IL-17’nin PgE2 üretimini uyardığı gösterilmiştir.
Çalışmamızda aspirin ve ibuprofenin PgE2 üzerindeki inhibitör
etkisinden yola çıkarak IL-17, IFN-, IL-4 ve TNF- üretimine
etkilerini ELISPOT yöntemi ile araştırdık. Sağlıklı kontrollerden kan örnekleri alındı. Uyarım için fitohemaglütinin (PHA) ve
Streptococcus sangius ekstraktı kullanıldı. Konsantrasyonlar PHA
için 0.05 μg/mL ve 1/100 S. sangius olarak ayarlandı. Aspirin (50
ve 25μg/mL) ve Ibuprofen (100, 50 ve 25μg/mL) kullanıldı.
Aspirin ve ibufen IL-17 üretimini güçlü bir şekilde inhibe etmekte,
aynı etki IL-4 ve IFN- üzerinde görülmemektedir. Aspirin yüksek
konsantrasyonlarda (50μg/mL) TNF- üretimini azaltmakta, ancak
25μg/mL konsantrasyonda aynı etki saptanmamaktadır. İbuprofen
TNF- yanıtını önemli oranda azaltmakta ve etki doz bağımlıdır
(Şekil-1). Benzer etkiler her iki ilaç ile S. sangius ile stimülasyon
sonrası IL-17 yanıtında gözlenmiş olup bu etki doz bağımlıdır.
Bulgularımız bu ilaçların inhibitör etkilerinin IFN- ve IL-4 yanıtını
in vitro koşullarda etkilemediği yönündedir. Çalışmalarımız diğer
prostoglandin inhibitörleriyle devam edecektir.
*Projemiz Akdeniz Üniversitesi Bilimsel Araştırma Fonu tarafından
desteklenmiştir.
300
250
Spot Sayısı
kültürleri sonrasında hem total CD4+ T lenfositleri hem de Th1
ve Th2 alt gruplarında hücre içi IL-2, IL-13, IL-17 ve IFN- sitokin içeriği flow sitometrik yöntemle saptanmıştır. Hücre içi Th1
ve Th2 sitokin salınımları ATB’li hastaların tüberkülin deri testi
(TDT) ve akciğer kaviteleri varlığı açısından değerlendirilmiş,
sonuçların istatistiksel anlamlılığı Mann-Whitney U testi ile
saptanmıştır. Düşük Th1 (p=0.037) ve yüksek Th2 (p=0.004)
oranı saptanan periferik kan ATB hastalarında ESAT-6 ve CFP10 stimülasyonu CD4+ T lenfosit IL-2, IFN-gamma, IL-17
(p<0.001) ve IL-13 (p=0.02) salınımını arttırmıştır. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ATB hastalarında stimulasyonsuz, antijen ve PHA stimülasyonu sonucu CD4+IL-17+ T lenfositlerini
düşürdüğü görülmüştür (p=0.03, p=0.05 ve p<0.001, sırasıyla).
ATB grubu kavite açısından değerlendirildiğinde ise kavite olmayan grupta PHA stimülasyonu sonucu CD4+IFN-+ hücre
oranında artış saptanmıştır (p=0.005). Sadece TDT pozitif ATB
grubunda ESAT-6+CFP-10 stimülasyonu CD4+IL-2+ düzeyini
yükseltmesine (p=0.007) karşılık, CD4+IFN-+ hücre oranını
TDT pozitif ve negatif grupta anlamlı derecede arttırmıştır. Benzer cinsiyet ve yaş özelliklerine sahip olgularda yapılan bu çalışma
sonucunda, çalışma grubunda ilk değerlendirmede düşük Th1
ve yüksek Th2 hücre oranı saptanmasına karşılık, antijenik
stimülasyon TB ile ilişkili Th1, Th2 ve Th17 sitokin salınımını
arttırmıştır. ATB grubu kaviteli olgularda IFN- oranının kavite
olmayanlara göre düşük olduğu gözlemlenmiştir.
IFN-γ (n=5)
200
IL-4 (n=5)
150
TNF-α (n=5)
100
IL17 (n=10)
50
0
PHA
Asp50
Asp25
Ibu100
Ibu50
Ibu25
Aspirin ve İbuprofenin Sitokin Yanıtına Etkileri
75
S-9
Ref. No: 87
BEHÇET VE AİLEVİ AKDENİZ ATEŞİ (AAA)
HASTALIKLARINDA İMMÜN VE İNFLAMATUAR
GEN EKSPRESYONLARININ KARŞILAŞTIRILMASI
1
Filiz Türe-Özdemir, 1Emel Ekşioğlu-Demiralp,
Güher Saruhan-Direskeneli, 3Haner Direskeneli
2
1
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi İmmünoloji Bölümü, 2İstanbul
Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı , 3Marmara
Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı, İstanbul
AMAÇ: Behçet Hastalığı (BH), nedeni bilinmeyen, oto-immun
ve oto-inflamatuvar yanıtların birlikte yer aldığı bir hastalıktır.
Bu çalışmamızda, Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA) ile benzer özellikleri olan BH’nı gen ekspresyonları düzeyinde karşılaştırmayı
amaçladık.
YÖNTEM: Çalışmada 20 hasta ve kontrol (10 BH, 6 AAA ve 4
kontrol) yer aldı. Periferik kan MN hücrelerden mikro-boncuklar ile monosit (CD14+) ve T yardımcı lenfositler (CD4+) ayrıldı
ve mRNA ekstrakte edildi. Otoimmün ve inflamatuar yanıtta yer
alan 440 genin ekspresyonları DNA mikroarray sistemi (OligoGEArray, SABiosciences, OHS-803) ile analiz edildi. Sonuçlar
ekspresyon düzeyleri arasında >1.5 ve <0.8 fark olmasına göre
değerlendirildi.
BULGULAR: CD4+ T lenfosit popülasyonunda kemokin (CXC)
reseptör 3 (1.7), IL-7 (1.7) ve prokinetisin 2 (1.7) düzeyleri BH
olan grupta AAA’ne göre fazlaydı. CD14+ monosit popülasyonunda ise kemokin (CC) ligand 3 (CCL3) (2.7), CCL5 (1.5),
IL-8 (2.3) ve TNF- (1.7) düzeyleri BH olan grupta AAA’ne
göre fazla saptanırken kemokin (CX3C) reseptör 1(0.6), toll
benzeri reseptör-2 (TLR-2) (0.7) ve TNF (ligand) süper ailesinden 10.üye (0.6) düzeyleri BH’da AAA’ne göre daha az bulundu. SONUÇ: İmmün ve inflamatuvar gen ekspresyonlarının,
BH ve AAA grupları arasında hem doğal, hem de edinsel immün
yanıtlarda değişken olduğu gözlendi.
S-10
Ref. No: 108
PERİYODİK ATEŞ SENDROMU İLE GELEN
AKARABA DIŞI İKİ OLGU VE TNFRSF1A GENİNDE
YENİ Y331X NONSENS MUTASYON
1
Nesrin Gülez, 1Necil Kütükçüler, 1Neslihan Karaca,
Güzide Aksu, 1Afiğ Berdeli
1
1
Ege Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları A.D., İzmir
Otoinflamatuvar hastalıklar, ortaya çıktıkları yaş, tekrar süreleri
ve klinik bulguları ile farklılık gösteren hastalık grubudur. Ancak hepsinin ortak özelliği tekrarlayan ateş, seröz membranlarda
inflamasyon, iskelet kas sisteminin tutulumu, değişik derecede
döküntü ve komplikasyon olarak amiloidoz gelişimidir. TRAPS
(Tumor necrosis faktor (TNF) receptor-associated periodic syndrome-TRAPS-OMIM 147680) Türk populasyonunda nadir
rastlanan otoinflamatuar hastalıklardan biridir. Benzer klinik ve
laboratuar bulgularla seyreden, aralarında akraba olmayan iki
erkek olgu, abdominal ağrı olmaksızın ateş ve artralji yakınması
ile başvurmuşlardı. Olası tanılar içinde otoinflamatuar sendromlardan (TRAPS, FMF (Familial Mediterranean fever FMFOMIM 249100), HIDS (Hyperimmunoglobulinemia D -OMIM
260920), MWS (Muckle-Wells syndrome -OMIM 191900)) biri
olabileceği düşünüldü. Bu amaçla TNFRSF1A, MEFV, MVK,
CIAS1 genleri direk DNA sekans metodu ile tüm cDNA ve ekzon-intron bağlanma bölgeleri analiz edildi. Her iki olguda da
daha önce gösterilmemiş TNFRSF1A geni 10. ekzonda p. Y331X
76
nonsense mutasyon ile sonuçlanan heterozigot c 1080C>G nucleotid değişimi saptandı. Bu mutasyon her iki olgunun babalarında
da saptandı. Olguların birinde MEFV geninde de E148Q heterozigot mutasyona rastlandı. İkisinde de MVK geninde herhangi bir
mutasyon saptanmadı. CIAS geni incelemelerinde, sinonim a.a.
mutasyonları ile sonuçlanan farklı nükleotid değişimleri görüldü
(ekzon 3 de c.[732G>A] ve c.[786A>G] nukleotid değişimi
ve p.A244Ave p.R262R sinonim mutasyonları). Bu nükleotid
değişimleri diğer aile bireylerinde de gösterildi ve Türk populasyonunda normal varyasyon olarak rapor edildi.
Sonuç olarak tekrarlayan ateş ile gelen bir hastada sadece FMF
değil, otozomal dominant kalıtıma sahip olan TRAPS ve diğer
otoinflamatuar sendromlar da akla gelmelidir. Ayırıcı tanının
oldukça zor olduğu bu grupta genotip - fenotip ilişkisinin
dikkatle değerlendirilmesi önem kazanmaktadır.
S-11
Ref No.: 112
MYASTHENIA GRAVIS’DE B HÜCRELERİNİN
İN VİTRO SİTOKİN AKTİVİTESİ
1
Vuslat Yılmaz, 2Piraye Oflazer, 3Fikret Aysal,
Yeşim Gülşen-Parman, 4Haner Direskeneli,
2
Feza Deymeer, 1Güher Saruhan-Direskeneli
2
İ. Ü. İstanbul Tıp Fakültesi 1Fizyoloji ve 2Nöroloji A.D., 3Bakırköy Ruh ve
Sinir Hastalıkları Hastanesi Nöroloji Kliniği, 4Marmara Üniversitesi,
Marmara Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları A.D., İstanbul
AMAÇ: Sitokinlerin, myasthenia gravis (MG)’de asetilkolin reseptörüne (AP) karşı oluşan otoantikorların ve bunun olmadığı (seronegatif: N) hastaların bir grubunda da MuSK’a (kasa özgü kinaz)
karşı oluşan otoantikorların (MP) gelişiminde önemli olduğu ileri
sürülmektedir. Bu çalışmada, MG’deki plazma sitokin seviyeleri
ile hücre içi sitokin gen ekspresyon düzeyleri belirlenmiş ve otoimmün hastalık olan romatoid artrit (RA) ile karşılaştırılmıştır.
YÖNTEM: Çalışma grubu klinik, antikor ve EMG bulguları ile
tanımlanan 102 MG (K/E: 66/36, yaş: 42.2 ± 16.7) (53 AP, 23 MP
ve 26 N), 26 RA (K/E: 20/6, yaş: 52 ± 13) ve 43 sağlıklı kontrolden
(KON, K/E: 16/27, yaş: 40.2 ± 10.5) oluşturuldu. MG hastalarının
%42’si immunosüpresan kullanıyordu. Donörlerin plazma İFN-,
İL-10, İL-12p40, İL-13 ve İP-10 (CXCL10) düzeyleri çoklu ölçüm
tekniği (Luminex) ile belirlendi. CD19+ B ve CD4+ T hücreleri
manyetik boncuk yöntemi periferik kandan pozitif olarak ayrıldı.
Gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile B hücrelerinde
İL-10 ve İL-6 ile T hücresinde İL-10, İFN- ve CD40L mRNA
ekspresyon düzeyleri relatif olarak belirlendi. Karşılaştırmalar nonparametrik Mann-Whitney-U testi değerlendirildi.
BULGULAR: MG grubunda İFN- düzeyi KON’dan düşük
olma eğiliminde idi (p:0.051). RA’da ise İFN- ve İP-10 düzeyi
KON’dan yüksek bulundu (p:0.001 ve p>0.001). N ve AP’deki
İP-10 düzeyi de KON’dan yüksek (p:0.042 ve p:0.039) iken, MP
grubunda fark gözlenmedi. CD4+ T hücrelerinde CD40L ekspresyonunun MG ve RA gruplarında KON’dan düşük olduğu belirlenirken (p:0.025, p>0,001), kortikosteroid almayan hastalar
karşılaştırıldığında CD40L ekspresyonunun tüm MG (p>0.001)
ile AP, MP ve N gruplarında RA’dan daha yüksek olduğu bulundu
(p:0.002, p:0.014, p:0.017).
SONUÇ: Bu bulgular MG’de, T ve B hücresi etkileşiminde
düzenleyici rolü olan moleküllerin, alt gruplara özgü
değişkenliklerini göstermiş ve hastalığın RA ile benzer ve farklı
özelliklerini ortaya koymuştur. Çalışma TÜBİTAK tarafından
desteklenmiştir.
Anahtar Kelimeler: Myasthenia gravis, B hücresi, B hücresi, T
hücresi, sitokin
LABORATUAR TEKNİKLERİ
S-12
Ref. No: 22
HÜCRE HEDEFLEME YAKLAŞIMI: HÜCRE
İŞLEVLERİNDE ETKİNLİK GÖSTEREN PEPTİTLERİN
ELDESİ VE PEPTİT KÜTÜPHANELERİ
2
Sanem Yıldız, 2Ayfer Atalay, 2Erol Ömer Atalay
1
Pamukkale Üniversitesi Tıp Fak. Biyofizik A.D., Denizli
AMAÇ: Kanser hücrelerinde çoklu ilaç dirençliliğine neden olan
yapıların biyolojisi, gensel özellikleri ve biyokimyası hakkında
yapılan araştırmaların yanı sıra bu yapıların işlevlerini etkileyen etkenler araştırılmaktadır. Faj gösterim teknolojisi ile kanser
hücrelerinin yapı ve işlevlerinin incelenmesi bu tür hastalıkların
tedavisinde yeni yaklaşımları oluşturmaktadır. Bu çalışma ile
doksorubisine dirençli hücrelerin yüzeyinde bulunan yapıları
özgün olarak tanıyan ve bu yapılara bağlanabilen rekombinant
peptitlerin elde edilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Doksorubisin dirençli K562 insan eritrolökemi
hücreleri, PhD-12 yapay peptit kütüphanesi ile karşılaştırılarak
doksorubisine dirençli hücrelerin yüzeyine bağlandığı saptanan
fajlar seçilerek hücrelerin çoğalma özellikleri üzerindeki olası etkileri-XTT sağ kalım yöntemi ile araştırıldı.
BULGULAR: Bu çalışmada amino asit dizileri saptanan peptitlerin K562 hücrelerinin doksorubisin direncini kırarak hücre
çoğalmasını farklı düzeylerde yavaşlattığı belirlendi.
SONUÇ: Çalışmamızda doksorubisine dirençli K562 hücrelerine özgün bağlanabilen ve çoğalmalarına etki eden dört farklı
amino asit dizisi ve hidrofobik değerlere sahip fajların içerdiği
yapay peptitlerin yapısal farklılığı ve hücre çoğalması üzerine
farklı düzeylerde etkileri, peptitlerin hücrelerde farklı yolakları
kullanarak etki gösterdiklerini işaret etmektedir.
TÜMÖR İMMÜNOLOJİSİ
S-13
Ref. No: 8
BEVACIZUMAB TEDAVİSİ UYGULANAN KOLON
KANSERLİ HASTALARDA STRAİL DÜZEYİNİN
ARTIŞI SAĞ KALIM SÜRESİ İLE İLİŞKİLİDİR
1
Atıl Bişgin, 1Ayşegül Kargı, 2Arzu Didem Yalçın,
Çiğdem Aydın, 1Deniz Ekici, 1Salih Şanlıoğlu,
1
Burhan Savaş
endotelyal büyüme faktörü)’e yönelik anti-VEGF monoklonal
antikoru bevacizumAb sıklıkla kullanılmaya başlanmıştır. BevacizumAb tek başına ya da diğer kemoterapötik ajanlarla kombine
şekilde kullanıldığında, VEGF reseptör aktivasyonunu engellemekte, vasküler permeabiliteyi inhibe etmekte ve bunun sonucunda da
tümör hücrelerinde apoptozisi indüklemektedir. Tedavi sürecinde
hasta prognozunun takip edilmesi açısından kanser türüne ve apoptozise özgü bir serum belirtecine ihtiyaç vardır. TNF ailesi molekülü olan TRAIL (TNF-Related Apoptosis-Inducing Ligand)’in
hem hücre membranına bağlı hem de çözünebilir formunun
birçok kanser türünde ve otoimmün hastalıklarda ölüm reseptörleri aracılığıyla apoptozisi indüklediği bildirilmiştir. Aynı zamanda
çözünebilir TRAIL (sTRAIL), apoptozisin göstergesi olan bir serum markırı olarak da kullanılmaktadır. Bununla birlikte, TRAIL
ile yapılan klinik faz II ve III çalışmalarda, TRAIL ile kombine
anti-anjiyogenik ajan uygulamasının, bu ajanların sitotoksik etkilerini arttırdığı gözlemlenmiştir. Glioblastoma hücreleri ile yapılan
bir başka çalışmada da, TRAIL’in VEGF aracılı ortaya çıkan
anjiyogenezi inhibe ettiği gösterilmiştir. AMAÇ : Günümüzde
birçok kanser türünde kullanılan ilacın tedavi etkinliği klasik
cevap parametreleri (RECIST) ile etkin olarak izlenememektedir.
Bizim çalışmamızda bevacizumAb tedavisi alan metastatik kolon
kanserli hastalarda; hastalığın prognozunu izlemek ve ilacın tedavi
etkinliğini belirlemek için serum sTRAIL düzeylerine bakılmıştır.
GEREÇ - YÖNTEM : Akdeniz Üniversitesi Medikal Onkoloji Bölümü’nde bevacizumAb tedavisi almakta olan karaciğer
metastazları mevcut olan toplam 16 kolon kanserli hastanın tedavi öncesinde ve tedavi başlangıcından 3 ay sonra kan örnekleri
toplandı. Bu örneklerden ayrıştırılan serumlarda, ELISA(enzymelinked immunosorbent assay) yöntemi ile serum sTRAIL düzeyleri
tayin edildi. Bu değerler, yaş ve cinsiyet dağılımı eşit olan kontrol
grubu ile karşılaştırıldı (n=10). Sonrasında da hastaların sağ kalım
süreleri ile sTRAIL seviyeleri arasındaki değişime bakıldı.
BULGULAR : BevacizumAb tedavisi öncesi hasta serum sTRAIL
düzeyi ile sağlıklı bireylerin serum sTRAIL düzeyi arasında bir
fark gözlemlenmedi. Ancak tedavi başladıktan 3 ay sonraki serum sTRAIL düzeylerine bakıldığında, toplam 16 hastanın
7’sinde sTRAIL miktarının arttığı, 9’inde ise azaldığı tespit edildi.
Bulgularımız sağ kalımlar yönünden değerlendirildiğinde, tedavi
sonrasında sTRAIL seviyesinde artış saptanan 7 hastada kür gözlenirken, sTRAIL seviyesinde azalma saptanan 9 hastanın tedaviye
yeterli yanıt alınamaması sonucu ex olduğu gözlemlendi.
SONUÇ: Çalışmamızda sTRAIL serum düzeyinin artışı, bevacizumAb tedavisi alan kolon kanserli olgularda hastalığın iyi seyriyle
ilişkili bulunmuştur. sTRAIL ile anjiyogenez arasındaki muhtemel
ilişkinin açığa çıkarılması, sTRAIL’in bevacizumAb tedavisi alan
kolon kanserli hastalarda hastalığın prognozu üzerindeki rolünü
aydınlatacaktır.
1
1
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2Romatoloji B.D., Allerji ve
İmmünoloji B.D., Antalya Araştırma ve Eğitim Hastanesi, Antalya
GİRİŞ: Kolon ve rektum kanserleri en sık görülen üçüncü kanser
türü olup, hastaların beş yıllık sağ kalım süresi evre IV’te %10’un
altındadır. Özellikle metastatik olgularda cerrahi uygulamaların
yetersizliği, kemoterapi ve radyoterapiye ihtiyaç doğurmaktadır. Son
yıllarda metastatik kanserli hastaların tedavisinde VEGF (vasküler
Tedaviye Yanıt
Durumu
Sağ Kalım Süresi
(ay)
Serum sTRAIL
Düzeyi (ng/ml)
Sağ (n=7 kişi)
Ex (n=9 kişi)
20.6 ± 0.5
9.4 ± 0.9
1.38 ± 0.10
0.92 ± 0.05
İstatiksel Analiz (İki
ortalama arasındaki
farkın önemlilik testi)
p<0.05 (p=0.0001)
P<0.05
(p=0.0002)
77
S-14
Ref. No: 34
AKCİĞER KANSERİ MODELİNDE
CHEMERİN-ARACILI İMMÜN YANITLARIN
DEĞERLENDİRİLMESİ
1
Güneş Esendağlı, 1Neşe Ünver, 2Güldal Yılmaz,
1
Hande Canpınar, 1Dicle Güç
1
Hacettepe Üniversitesi, Onkoloji Enstitüsü, Temel Onkoloji Anabilim
Dalı, 2Gazi Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Patoloji Anabilim Dalı, Ankara
AMAÇ: Chemerin molekülü makrofaj, dendritik ve NK hücrelerin kemotaksisinde rol alır. Ayrıca, makrofajlar üzerinde antiinflamatuvar etki gösterir. Bu çalışmanın amacı akciğer kanserinde
chemerin gen ekspresyonunu sağlamak ve anti-tümör immün
yanıtları incelemektir.
YÖNTEM: Fare prochemerin cDNA pIRES2-EGFP vektörüne
klonlandı. LLC1 akciğer adenokarsinom hücreleri stabil lipozomal transfeksiyon ve limiting-dilution metodları kullanılarak
(neomisin varlığında, yeşil floresan protein (EGFP) belirtecine
göre) modifiye edildi (Chem-LLC). Kontrol olarak boş vektör
aktarılmış alt-klonlar (IRES-LLC) oluşturuldu. İmmün parametreler real-time RT-PCR, akım sitometri, CFSE proliferasyon
analizi ve ELISA ile değerlendirildi. Hücreler C57BL/6 farelere
inoküle edilerek tümör gelişimi takip edildi.
BULGULAR: Chem-LLC hücrelerinde chemerin ekspresyonu
(EGFP %98 Chemerin %89.2) ve salınımı (71.3pg/ml) belirlendi. IRES-LLC kontrol hücreleri ise (EGFP %98.9 Chemerin
%2) negatif idi. Chem-LLC hücrelerinin tümörleşme kapasitesinin %50 oranında azaldığı gözlemlendi. Chem-LLC tümörlerinde IL-1’da artış, TNF-, IL-12, IFN- gen ekspresyonunda
düşüş vardı. Ancak, ex vivo deneylerde, in vivo’dan farklı olarak,
IFN- ekspresyonu ve lenfosit proliferasyonu yüksekti.
SONUÇ: Akciğer adenokarsinom hücrelerinde chemerin ekspresyonu tümör mikroçevresinde proinflamatuvar gen ekspresyonunu azaltmaktadır. Gerileyen tümörleşme kapasitesi, erken
dönemde IFN- salınımına ve lenfosit çoğalmasına bağlanabilir.
S-15
Ref. No: 43
AMINOBISPHOSPHONATE LIPOSOMES POLARIZE
TUMOR ASSOCIATED MACROPHAGES FROM
M2 TO M1 PHENOTYPE AND REDUCE TUMOR
GROWTH IN MOUSE TUMOR MODELS
1
Sibel Mete, 1Sushil Kumar, 1Reto Schwendener
1
Moleküler Kanser Araştırmaları Enstitusu, Zürih Universitesi, İsviçre
Macrophages are the determining component of the innate immune
system in counteracting foreign agents and pathological changes.
In contrast, macrophages constituting the tumor microenvironment are correlated with neoplastic conversion of hyperproliferative lesions as well as poor prognosis of disease outcome suggesting
their functional relevance in tumor progression. Moreover, chemical and genetic ablation of tumor associated macrophages (TAMs)
led to stunted growth of tumors accompanied with reduced angiogenic and invasive phenotype. However, these studies relied upon
transgenic approaches or systemic macrophage depletion in mice
limiting their potential as macrophage directed cancer therapy. A
recent report showed that inhibition of NF-B pathway can lead
to polarisation of TAMs into inflammatory macrophages that act
against tumors. This encouraged us to test whether we can suppress
78
the tumor associated phenotype of macrophages instead of depletion by using aminobishonate-liposomes (ABPL) in tumor bearing mice. In the syngeneic Lewis lung carcinoma (LLC) and colon
carcinoma MC-38 model, we observed a stunted tumor growth
upon ABPL administration and increased survival of mice. To our
surprise, macrophages were increased up to 4 times in the ABPL
treated tumors, instead of being depleted, when compared with the
untreated tumors. ABPL treatment also led to significant increase
in peritoneal macrophages suggesting that these effects are systemic
and not confined to tumor only. To test whether macrophages in
the ABPL treated mice are responsible for reduced tumor growth,
we first compared the polarization state of peritoneal macrophages of ABPL treated vs. untreated mice by assaying cytokines and
markers that define inflammatory (M1) or alternatively activated
(M2) states of macrophages by Q-PCR. ABPL treatment led to
suppression of M2 macrophage markers and upregulation of M1
markers. The ABPL directed M1 activation of TAMs coincided
with widespread tumor necrosis which could be the plausible reason of reduced tumor burden. These results prompt us to propose
that ABPL can indirectly suppress tumor growth by polarizing the
TAMs to the M1 type. Further analyses are anticipated to examine
the response of other tumor models for ABPL and to illuminate
the mechanism behind this polarization and its potential as an adjuvant to known chemotherapeutics treatments.
S-16
Ref. No: 50
EVALUATION OF THE T-CELL SUBSETS IN THE
IMMUNE COMPARTMENTS OF CHEMICALY
INDUCED BREAST CANCER MODEL
1
Tariq Zeki Abdul Samad, 1Güneş Esendağlı,
Hande Canpınar, 1Dicle Güç, 1Emin Kansu
1
1
Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Temel Onkoloji A.D.,
Ankara
BACKGROUND: Breast cancer is the most frequent diagnosed
cancer and leading cause of cancer deaths in women. This study
was designed to monitor the immune cells infiltrating the neoplastic breast tissue induced by chemical carcinogenesis and to
analyze the immune modulation by tumor cells for different and
selective immune infiltration.
METHODS: Breast tumors were induced in female SpragueDawely rats by injection of N-methyl-N-nitrosourea (MNU,
i.p. 50mg/kg). The lymphocyte infiltration in the tumor tissues,
mammary lymph nodes and spleen was determined by flow cytometry. The proliferation of the lymphocytes was assessed with
CFSE assay upon PHA stimulation for 6 days. Gene expression
of CD40L, TNF-, IL-10, IFN-, CTLA, Fas, PD-1, and FoxP3
was analyzed by RT-PCR.
RESULTS: There was an obvious increase in the CD3/CD8,
CD3/CD161, CD4/CD25, CD8/CD25 and CD4/FOXP3 T
cells in the spleen, tumor-adjacent and -opposite lymph nodes,
and tumor tissue of the tumor-bearing rats compared with control rats. CD3+/CD4+ cells were increased only in the spleen and
tumor tissues. There was a clear increase in the expression of
IFN-, IL-10, CTLA, Fas and PD-1 genes in tumors compared
with the non-malignant counterparts. T cells were able to proliferate, ex vivo.
CONCLUSION: The immune compartments of tumor-bearing rats were composed of higher numbers of lymphocyte subsets, being populated with increased ratio of regulatory (CD4+
CD25hi/FOXP3+) T cells as geting closer to the tumors.
S-17
Ref. No: 67
LLC1 AKCİĞER ADENOKARSİNOM HÜCRELERİNİN
REKOMBİNANT CXCL7 GENİ İLE MODİFİKASYONU
1
Neşe Ünver, 1Güneş Esendağlı, 1Dicle Güç
1
Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Temel Onkoloji
Anabilim Dalı, Ankara
AMAÇ: CXCL7 (NAP-2) nötrofil kemoatraktanlarındandır. Bu
çalışmanın amacı, fare CXCL7 molekülünün ökaryotik ekspresyon vektörüne klonlanması ve akciğer adenokarsinom hücrelerinde ekspresyonunun sağlanmasıdır.
YÖNTEM: CXCL7 ekspresyonunu uyarmak amacıyla C57Bl6
fare dalak hücreleri 24 saat lipopolisakkarid (10ng/ul) ile inkübe
edildi. Total RNA izolasyonu ve cDNA sentezi yapıldı. CXCL7
kodlayan dizi çoğaltıldı. CXCL7 ve pIRES2-EGFP vektör DNA
NheI-XmaI ikili restriksiyon kesimi sonrasında elektroforetik
olarak ayrımlandı ve jelden izole edildi. T4 DNA Ligaz enzimi ile
DNA birleştirme tepkimesi gerçekleştirildi ve pCXCL7 rekombinant plazmidi oluşturuldu. Isı şoku transformasyonunu takiben kanamisine dirençli koloniler seçildi. pCXCL7 restriksiyon
kesim analizi ve sekanslama ile analiz edildi. LLC1 hücre hattına
lipozomal transfeksiyon gerçekleştirildi. Transfekte hücreler vektörün sağladığı neomisin dirençliliği sayesinde antibiyotik-G418
kullanılarak seçildi ve çoğaltıldı. Bulgular: Klonlanan geninin
DNA dizi analizi ve nükleotid-BLAST (Basic Local Alignment
Search Tool) analizi sonucunda veritabanında yer alan cDNA
sekansı ile %100 homoloji gösterdiği belirlendi. Rekombinant
CXCL7 ekspresyonu ve bildirici EGFP’nin varlığı saptandı.
pCXCL7 plazmidin LLC1 hücre hattına aktarılması sonucunda
pCXCL7-t-LLC1 modifiye hücreleri elde edildi.
SONUÇ: CXCL7 ile modifiye edilen LLC1 hücreleri nötrofillerin
tümör biyolojisi ve immunolojisindeki rölünün araştırılmasında
kullanılacaktır.
S-18
Ref. No: 91
MEME KANSERİ VİSERAL METAZTAZLARINDA
ARTMIŞ CD44 EKSPRESYONU VE CD44+ TÜMÖR
İNFİLTRE LENFOSİT VARLIĞI
ortaya koymuştur. Bu yüzden eşlenmiş primer ve metastatik
meme kanserlerinde CD44 ekspresyonunu ve CD44+ tümör
infiltre lenfosit varlığını araştırdık.
YÖNTEM: CD44 ekspresyonu eşlenmiş primer ve metastatik meme kanserlerine ait parafin blok kesitlerinde immünohistokimyasal yöntemle araştırılmıştır. Kesitler CD44 primer
antikoru (clone SFF-2, Chemicon International, Temecula,
CA) ile inkübe edilerek standart immünoperoksidaz tekniği
ile boyanmıştır ve tümör hücreleri ve tümör infiltre lenfositler
bağımsız olarak değerlendirilmiştir. %5 ve üzeri sitoplasmik
boyanma pozitif olarak kabul edilmiştir. Eksik boyamalar analizden çıkarılmıştır.
BULGULAR: Teşhis amaçlı biyopsi veya cerrahi rezeksiyon
materyallerinden elde edilen 33 metastatik meme tümörü
(11 kemik, 14 beyin, 5 akciğer, 3 karaciğer/omentum) ve ona
ilişkin primer tümör örneklerine ait parafin blok kesitlerindeki boyama sonuçları değerlendirildi. CD44 primer tümörlerin %21’inde (6/29) ve metastatik tümörlerin %40’ında
(12/30) ekspresse edilmiştir. Yapılan analizlerde viseral organ
metastazlarında gerek CD44 pozitifliği (viseral, 11/19 vs kemik,
0/11; p= 0.002), gerekse CD44+ tümör infiltre lenfosit varlığı
(viseral, 8/18 vs kemik, 0/11; p= 0.014) kemik metastazlarına
kıyasla anlamlı olarak artmış bulunmuştur (Şekil 1). Ancak
primer tümörlerdeki gerek CD44 ekspresyonu gerekse CD44+
tümör infiltre lenfosit varlığı ile viseral organ metastaz gelişimi
arasında bir korelasyon bulunamamıştır. Gerek primer gerekse
metastatik tümörlerde CD44 pozitifliği genelde CD44+ tümör
infiltre lenfosit varlığı ile beraber tespit edilmiştir. Ayrıca primer
ve metastatik tümörlerdeki CD44 ekspresyonunda bir konkordans saptanamıştır. Gerek primer gerekse metastatik tümörlerdeki CD44 ekspresyonu ile kemokin reseptörleri CXCR4 ve
CCR7, ER, PR ve HER2 ekspresyonları arasında ise anlamlı
bir korelasyon bulunamıştır.
SONUÇ: Bu sonuçlar metastatik meme tümörü viseral solid
organ metastazlarında (beyin, akciğer vs) gerek tümörde gerekse
tümör infiltre lenfositlerdeki artmış CD44 ekspresyonunun
önemli bir rol oynayabileğini göstermektedir. CD44 hedefli
tedavilerin visseral organ metastazlarında terapötik bir yararı
olup olamayacağı konusunda ise klinik çalışmaların yapılması
gereklidir.
1
Neslihan Cabıoğlu, 2Ayşegül Şahin, 3Merih Güray,
Rabiul İslam, 5Paolo Morandi, 6Funda Meriç-Bernstam,
7
Corazon Bucana, 4Gabriel Hortobagyi,
4
Massimo Cristofanilli
4
1
Haseki Devlet ve Araştırma Hastanesi, İstanbul, 2M.D. Anderson
Kanser Merkezi Meme Patolojisi Bölümü, Houston, Tx, A.D., 3Dokuz
Eylül Üniversitesi Patoloji Bölümü, Izmir, 4M.D. Anderson Kanser
Merkezi Meme Kanseri Medikal Onkoloji Bölümü, Houston, Tx, A.D.,
5
San Bortolo Hastanesi, Medikal Onkoloji Bölümü, Vicenza, Italya,
6
M.D. Anderson Kanser Merkezi Cerrahi Onkoloji Bölümü, Houston,
Tx, A.D., 7M.D. Anderson Kanser Merkezi Kanser Biyolojisi Bölümü,
Houston, Tx, ABD
AMAÇ: Ekstraselüler matriks proteini olan CD44 lenfosit homing ve hücre-hücre adhezyonu ve tümör metastazlarında önemli
bir rol oynamaktadır. Son çalışmalar bazı tümörlerdeki CD44
ekspresyonundaki artışın hematojen yayılımla ilişkili olduğunu
Şekil 1. Beyin metastazı bir meme tümöründe CD44 ekspresyonu ve CD44
pozitif tümör infiltre eden lenfosit varlığı
79
poster bildiriler
P-2
ALLERJİ
P-1
Ref. No: 17
MEDİKAL ONKOLOJİ KLİNİĞİNDE TAKİP VE
TEDAVİ OLAN OLGULARDA İLAÇLA MEYDANA
GELEN ALERJİK HİPERSENSİTİF REAKSİYONLAR
Ref. No: 18
İLAÇ ALERJİSİ NEDENİYLE TAKİP ETTİĞİMİZ
OLGULARIMIZIN GIDA ALERJİSİ VE LATEKS
DUYARLILIKLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
1
Arzu Didem Yalçın, 2Atıl Bişgin, 2Hasan Hüseyin Polat
1
1
Arzu Didem Yalçın, 2Ayşegül Kargı, 2Atıl Bişgin,
2
Mustafa Karaca, 2Burhan Savaş
1
Antalya Araştırma ve Eğitim Hastanesi, Alerji ve İmmünoloji Ünitesi,
2
Akdeniz Üniversitesi, Antalya
AMAÇ: İlaç alerjisine yol açan mekanizmalar; bu olayların
beklenen veya beklenmeyen reaksiyonlar oluşuna göre
sınıflanmaktadır. Beklenen ilaç reaksiyonları içerisinde aşırı
doza bağlı yan etki, sekonder etki ve ilaç etkileşimleri vardır.
Beklenmeyen ilaç reaksiyonları grubunu ise immün (alerjik
veya hipersensitivite), idiosenkratik ve intolerans reaksiyonları
oluşturmaktadır. Medikal onkoloji kliniğinde takip ve tedavi
edilen olgularda ilaçlarla meydana gelen alerjik aşırı duyarlılık
reaksiyonlarını belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM: Araştırma 2009 yılında Ekim ayında Akdeniz
Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Medikal onkoloji kliniğinde takip
ve tedavi edilen olgularda yapılmıştır. Hazırlanan anket formları
yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur. Elde edilen veriler SPSS
14.0 programında değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Arastırmada 289 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcıların
yaş ortalaması 60.5 ± 7 yıl, tanı ayı 6.9 ± 6.8 aydır. Araştırma
grubunun %67 si kadın, %64.5’i meme Ca’dır. Tüm araştırma
grubunun %18’inde ilaca bağlı reaksiyon saptanmıştır.
Araştırmaya katılanların ilaç kullanma süresi 8.4 ± 6.4 yıldır.
Hastaların %17’i sigara kullanıyordu. Araştırma grubunda,
NSAİD allerjisini %0.6, penisilin ve sefalosporin alerjilerini
%0.4, opak ilaç alerjisini %0.2 olarak saptadık. İlaç reaksiyonu olan hastaların %51’nde ilaca bağlı ürtikeryal döküntüler,
%32.1’nde anjioödem, %28’nde ürtiker+anjioödem, %4’nde
fix ilaç erüpsiyonu (özellikle kemoterapide kullanılan ilaçlarla),
multidrug alerji tanımlayan olguların %2’nde anaflaksi mevcuttu. Alerji tanımlayan olgularda Eozinofil düzeyi ortalaması 298.6
± 235.4 (milimetreküp) olarak tesbit edilmiştir. Olgu grupları
kendi içinde karşılaştırıldığında meme Ca’lı olgularda ürtikerin
daha fazla olduğunu tesbit ettik.
SONUÇ: Atopi zemini olan bireylerin özellikle ilaca bağlı reaksiyonlar açısında uyarılması ve bu reaksiyonlar konusunda bilgilendirilmelerinin gerekli olduğunu düşünmekteyiz. İlaç alerjileri
alerji kliniklerini en zorlayan konulardan biridir. Reaksiyonlar
çok çeşitli klinik görünümde olabileceği gibi olayın patofizyolojisinin karmaşıklığı, tanı güçlüğü, tıp eğitimi sırasında yeterince
üzerinde durulmaması, hem doktor hem de hastanın korkuları
gibi nedenlerle bugün elimizde yeterli bilgi ve veri yoktur. Literatürde kanser ve atopi ilişkisini gösteren çalışmalar kısıtlıdır.
Anahtar Kelimeler: Meme, Akciğer, Kolon Ca, ilaç alerjsi
Antalya Araştırma ve Eğitim Hastanesi, Alerji ve İmmünoloji Ünitesi,
Akdeniz Üniversitesi, Antalya
2
AMAÇ: İlaç alerjisine yol açan mekanizmalar; bu olayların
beklenen veya beklenmeyen reaksiyonlar oluşuna göre
sınıflanmaktadır. Beklenen ilaç reaksiyonları içerisinde aşırı
doza bağlı yan etki, sekonder etki ve ilaç etkileşimleri vardır.
Beklenmeyen ilaç reaksiyonları grubunu ise immün (alerjik
veya hipersensitivite), idiosenkratik ve intolerans reaksiyonları
oluşturmaktadır.
YÖNTEM: Bu araştırma Antalya Araştırma ve Eğitim
Hastanesi’nde ilaç alerjisi nedeniyle takip ve tedavi edilen 178
kişi üzerinde yapılmıştır. Araştırma grubunun yaş ortalaması 43.1
± 13.2 yıl olup 59’u erkek (%33.1), 119’u kadındır (%66.9).
Araştırmaya katılanların ilaç kullanma süresi 9.4 ± 8.4 yıldır.
Hastaların %9’u sigara kullanıyordu.
BULGULAR: Araştırma grubunda aspirin alerjisini %36.0,
dipiron alerjisini %23, NSAİD alerjisini %50.6, penisilin ve
sefalosporin alerjilerini %40.4 olarak tesbit ettik. Hastaların
%61.2’nde ilaca bağlı ürtikeryal döküntüler, %42.1’nde anjioödem, %33.1’nde ürtiker+anjioödem, %2.8’nde fix ilaç erüpsiyonu, multidrug alerji tanımlayan olguların %15.7’nde anafilaksi,
%0.6 vakada ise toksik hepatit öyküsü, %11.2’nde gıda alerjisi,
%2.8’nde lateks duyarlılığı mevcuttu. Laboratuvar incelemelerinde hastaların %59’nda serum otolog test pozitifliği, %10.7’nde
anti TPO pozitifliği, %1.7’nde ANA pozitifliği, serum IgE düzeyi
ortalaması 199.2 ± 245.2mg/Dl, eozinofil düzeyi ortalaması
270.6 ± 235.4 (milimetreküp) olarak tesbit edilmiştir.
TARTIŞMA-SONUÇ: Atopi zemini olan bireylerin özellikle ilaca bağlı reaksiyonlar açısında uyarılması ve bu reaksiyonlar konusunda bilgilendirilmelerinin gerekli olduğunu düşünmekteyiz.
İlaç alerjileri alerji kliniklerini en zorlayan konulardan biridir.
Reaksiyonlar çok çeşitli klinik görünümde olabileceği gibi
olayın patofizyolojisinin karmaşıklığı, tanı güçlüğü, tıp eğitimi
sırasında yeterince üzerinde durulmaması, hem doktor hemde
hastanın korkuları gibi nedenlerle bugün elimizde yeterli bilgi
ve veri yoktur.
P-3
Ref. No: 26
VANKOMİSİNLE MEYDANA GELEN İLAÇ
ERUPSİYONU
Özge Turhan, 2Arzu Didem Yalçın, 1Dilara İnan,
1
Seyit Ali Büyüktuna, 1Rabin Saba
1
Akdeniz Üniversitesi, 2Antalya Araştırma ve Eğitim Hastanesi Alerji ve
İmmünoloji Ünitesi, Antalya
Elli iki yaşında erkek hasta ankilozan spondilit ve ülseratif kolit
nedeniyle takip edilen hasta Salofalk 500mg 3x2 Tbl kullanıyor.
Altı aydır bacağa vuran şiddetli bel ağrısı nedeniyle 4 ay önce dış
merkezde palyatif olarak epidural kateter takılmış. Yaklaşık 2 ay
kateter ile takip edilen olgunun kateter çekildikten sonra kateter
yerinde başlayan yeşil renkte akıntısı olmuş. Enfeksiyon hastalıkları
kliniğince hospitalize edildi. Lumbosakral MR da L4 seviyesinde
83
3x1cm, bilateral psoas, bilateral ileopsoas, bilateral paravertebral
bölgelerde multiple 2x1 ve 3x1cm çaplarında apse ile uyumlu
alanlar izlenmekteydi. Lökosit 25,000/mm3 (%90PMNL), Sedimantasyon:115/h, CRP:25, intraoperatif pü kültüründe Enterecoccus faecium üremesi üzerine vankomisin 4x500mg iv başlandı.
24 saat sonra gövdede başlayan kollara ve bacaklara yayılan eritematöz deskuamasyonları olan plakları oldu. Serum IgE:569 Eosinofil:1800/mm3. Yapılan cilt biyopsisinde epidermis ve dermiste
belirgin eosinofil ve lenfosit infiltrasyonu ve baskın perivasküler
yangısal inflamasyon izlenmiştir. Hastaya steroid, H1 blokör ve
mast hücre stabilizatörü tedavisi başlandı. Vankomisin kesilip yerine Tigesiklin ile tedaviye devam edildi.
BULGULAR: Arastırmada 289 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcıların
yaş ortalaması 60.5 ± 7 yıl, tanı ayı 6.9 ± 6.8 aydır. Araştırma
grubunun %67’si kadın, %64.5’i meme kanseridir. Tüm
araştırma grubunun %5’inde lateks duyarlılığı saptanmıştır;
gıda alerjisi, ilaç alerjisi olan ve ailede atopi öyküsü olanlarda;
sigara kullananlarda, alerjik rinokonjunktivit ve ürtikerde
lateks duyarlılığı anlamlı bulunmuştur ( p<0.05). Lateks içeren
maddelerden eldiven ve flastere karşı duyarlılık anlamlı tesbit
edilmiştir (p<0.001).
SONUÇ: Lateks alerjisi son yıllarda önemi gittikçe artan bir sağlık
sorunu ve hatta meslek hastalığı haline gelmiştir. Lateks kauçuktan yapılmış ürünlerin içinde bulunup, elastisite özelliği olan bir
maddedir. Doğal lateks tropik ortamlarda yetişen Heveabrasiliensis
isimli ağaçtan elde edilmektedir. Lateks gündelik hayatta kullanılan
binlerce materyalin yapısında bulunmaktadır. Maliyetinin düşük
olması, sağlamlığı ve esnekliği lateksi birçok maddenin üretiminde
vazgeçilmez kılmaktadır. Lateks allerjisi 1980’li yıllardan itibaren
önemi giderek artan bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Literatürde
konuyla ilgili farklı veriler olmakla beraber yüksek risk grubunu
oluşturan sağlık çalışanlarında %20’lere varan oranlarda lateks
duyarlılığı bildirilmektedir. Çalışmamızda lateks duyarlılığını %5
olarak saptandı. Anket yaptıktan sonra ankete katılan hastaları
lateks içeren maddeler ve lateks allerjisine karşı alınabilecek önlemler hakkında bilgilendirildi.
P-5
Ref. No: 84
ALERJİK HASTALARDA GIDA VE SOLUNUM
ALLERJENLERİNİN İRDELENMESİ
1
Hüseyin Güdücüoğlu, 1Görkem Yaman, 1Öznur Öztürk,
Ulaş Çalışır, 1Mustafa Berktaş
1
1
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim
Dalı, Van
AMAÇ: Hastanedeki çeşitli servislere, allerji ön tanısı ile başvuran hastaların, hangi alerjenlere hassas olduklarını saptayarak,
bölgemiz açısından önemli alerjenlerin ortaya çıkarılmasıdır.
YÖNTEM: Mayıs 2009-Eylül 2009 tarihleri arasında laboratuvarımıza alerji ön tanısı ile gelen 54 kan örneği, EuroimmunEuroline (Luebeck, Germany) kitleri kullanılarak, solunum ve
gıda allerjenlerinin varlığı yönünden incelendi. Bu örneklerin
27’si erkek, 27’si kadındı. Örneklerin 22’si çocuk, 21’i göğüs, 5’i
dahiliye, 2’si dermatoloji ve diğer 4 tanesi de diğer servislerden
(Kadın doğum, KBB, Üroloji, Genel cerrahi) gönderildi. Bu hastaların toplam 50 tanesinde solunum, 23 tanesinde gıda paneli
çalışılırken, 19’unda hem solunum hem gıda paneli çalışıldı.
Resim: Makulopapüler eritemli endurasyonlu deskuamatif lezyonlar
P-4
Ref. No: 57
AKCİĞER VE MEME KANSERLİ OLGULARDA
LATEKS DUYARLILIĞI
1
Arzu Didem Yalçın, 2Ayşegül Kargı, 2Mustafa Karaca,
2
Burhan Savaş
1
Antalya Araştırma ve Eğitim Hastanesi, 2Akdeniz Üniversitesi Tıp
Fakültesi, Antalya
AMAÇ: Bu çalışmada amacımız Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde Medikal onkoloji kliniğinde takip ve tedavi
edilen olgularda lateks duyarlılığı prevalansını saptamaktır.
YÖNTEM: Araştırma 2009 yılında Ekim ayında Akdeniz
Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Medikal onkoloji kliniğinde takip
ve tedavi edilen olgularda yapılmıştır. Hazırlanan anket formları
yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur. Elde edilen veriler SPSS
14.0 programına yüklenerek değerlendirilmiştir.
84
BULGULAR: Solunum paneli çalışılan hastaların 9’unda CCD
(çapraz reaksiyona neden olan karbonhidrat belirleyicisi) pozitif
olarak saptandı ve bu hastaların test sonuçları değerlendirmeye alınmadı. Bu panele göre 41 hastanın 9’unda kediye, 5’inde
ata, 7’sinde ineğe, 6’sında çimen polenine, 5’inde tahıl polenine, 5’inde çavdara, 3’ünde ağaç polenine, 3’ünde zeytin ağacına,
3’ünde ot polenine, 1’inde Dermatophagoides farinae’ye, 1’inde
dut ağacına, 1’inde hamam böceğine, 1’inde tüy karışımına,
1’inde kafes kuşlarına karşı 2≥ derecede antikor tespit edildi.
Gıda paneli çalışılan 23 hastanın 8’inde CCD pozitif saptanmış
olup değerlendirmeye alınmadı. Değerlendirilen 15 hastada 5’i
deniz kabuklularına, 2’si et karışımına, 1 patatese, 1 kakaoya karşı 2≥ derecede antikor tespit edildi.
SONUÇ: Yapılan bu çalışma ile elde edilen veriler, hem bu bölgenin, hemde ülkenin alerjen haritasının çıkmasına kaynak sağlayacağı gibi, allerjenlerin belirlenmesi amacıyla yapılacak diğer
çalışmalarada ışık tutması açısından önemlidir.
Anahtar kelimeler: Alerji, gıda, solunum
DENEYSEL HASTALIK MODELLERİ
P-6
Ref. No: 21
AMMONIUM INHALATION ENHANCED LIPID
PEROXIDATION IN THE ERYTHROCYTE AND
INFLUENCE THE ANTIOXIDANT ENZYMES OF RAT
ERYTHROCYTE
1
Arzu Didem Yalçın, 2Hasan Özçağlar, 2Saadet Gümüşlü
1
Antalya Education and Training Hospital- Allergy and Clinical
İmmunology, 2Akdeniz University Faculty of Medicine, Antalya
AIM: Ammonia is widely used in industry. It is also one of the
ingredients of tobacco. Airway epithelium can regain barrier integrity within 6 hours following exposure if the basal cell layer
remains intact. However, damaged epithelium often is replaced
by granular tissue, which may be one of the etiologies leading to
chronic lung disease following ammonia inhalation injury. Ammonium hydroxide also causes severe alkaline chemical burns to
skin, eyes, and especially the respiratory system. Mild exposures
primarily affect the upper respiratory tract, while more severe exposures tend to affect the entire respiratory system. The gastrointestinal tract also may be affected if ammonia is ingested.In this
experimental study we have investigated the effect of amonia on
respiratory mucosa by the help on Electron Microscopy besides its
relation with free oxygen radicals evaluated.
MATERIAL-METHOD: A total of 108 Rattus norvegicus female
rats used in the study. Rats are divided into 8 groups (A, AK, B,
BK, C, CK, D, DK). 50-100ppm/mm amonium inhalation were
administered for 7, 14, 21, 28 day, respectively. All rats are sacrified. All lesion are evaluated with Electron microscopically. Erythrocytes D-Glucose- 6-phosphate (IU/g Hb) (disodium salt), CAT
(k/g Hb), Hb (g/dl), MDA and blood amonium levels are measured. An 8-10ml heparinized blood sample was taken by the cardiac puncture from each rat between 8:00 and 9:00 hr. The blood
was centrifuged at 1.500Xg for 10 min at 40oC and plasma was
seperated. Erythrocytes were washed three times with 0.155mol/
l sodium chloride. We lysed erythrocytes with 4.5ml of ice-cold
doubly distilled water (40oC). Hemolysate was divided into five
portion and they were stored at -600oC until the enzymes assays.
CONCLUSIONS: In this study 108 rats are exposed to long term
ammonia inhalation. Histological changes in the trachea mucosa of these are investigated and compared with those of control
group. From second week on an increase in the height and the
layer number of the epithelial cells as well as partial loss of cilia
was seen. At the third week, in addition to squamous metaplasia,
severe loss of cilia was observed. These result reveal that ammonium inhalation enhanced lipid peroxidation in the erythrocyte
and influence the antioxidant enzymes of erythrocyte.
P-7
Ref. No: 99
TEMPORAL LOB EPİLEPSİ PATOGENEZİNDE
ENFLAMASYONLA İLGİLİ GENLERİN
EKSPRESYONLARININ ARAŞTIRILMASI
1
Özkan Özdemir, 2Nerses Bebek, 1Emrah Yücesan,
Betül Baykan, 1Uğur Özbek
bu oluşturur ve bu tür epilepsilerde çevresel faktörlerin yaratığı
hücresel düzeydeki hasarın kişinin genetik özellikleri tarafından
belirlendiği düşünülmektedir. Mezyal temporal skleroz (MTS)
süreci sinaptik ve aksonal reorganizasyonda değişimler gösterir ancak gelişim mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Ancak son
yıllarda hayvan modelleri ve cerrahi tedavi ile elde edilen materyallerle yapılan araştırmalar sayesinde, epileptogenez konusundaki
gelişmeler ivme kazanmıştır. Temporal lob epilepsisinde, hipokampustaki değişikliklerin kompleksliği, patogenezde birçok gen ve
sinyal kaskadının rol aldığını düşündürmektedir, bunun yanında
eşlik eden bir enflamasyon sürecinin varlığı daha önceden yapılan
çalışmalarda ortaya konmuş ve hayvan modelleri ile doğrulaması
yapılmıştır. Bu çalışmada uygun süre ve kombinasyonda uygulanan
antiepileptik tedaviye dirençli, beyin görüntüleme ve EEG incelemeleri ile mezyal temporal lob epilepsisi tanısı konmuş, cerrahi tedavi
(amigadalohipokampektomi) uygulanan, 18-55 yaşları arasındaki
toplam 10 erkek ve kadın temporal lob epilepsi hastasından tıbbi
endikasyon sonucu cerrahi olarak çıkarılan beyin materyali örneklerinden elde edilen cDNA örneklerinde enflamasyon sürecinde
yer alan genlerin (IL1-, TNF-, vs.) ekspresyonu real-time PCR
yöntemi ile kantitatif olarak incelenmiştir. Hasta ve normal doku
arasında yapılan karşılaştırılmada proenflamatuvar sitokinler (IL1, TNF-, IL-6) hastalarda sağlıklı insanlara göre bir ekspresyon
artışı göstermiştir. Bulgularımız MTS patogenezinde enflamasyonun bir rolü olduğu düşüncesini güçlendirmektedir.
DOĞAL BAĞIŞIKLIK
P-8
Ref. No: 38
PRE-B HÜCRE COLONY ENHANCING FACTOR
(PBEF) TARAFINDAN İNDÜKLENEN GECİKMİŞ
APOPTOZ MEKANİZMASI
1
Burcu Şahin, 2Zeenat Malam, 2John Marshall
1
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2Department Of Trauma/
Surgery, St. Michael’s Hospital, University Of Toronto, Canada
AMAÇ: Nötrofiller (PMN), in vivo yarı ömürleri 5-6 saat olup
sonrasında apoptoza giden hücrelerdir. Inflamasyonda bu apoptoz gecikir. Pre-B Hücre Colony Enhancing Factor’ün (PBEF),
PMN apoptozunu geciktirdiği önceden gösterilmiştir. Apoptoz
İnhibitör Proteinleri (IAP) de PMN apoptozunu inhibe eder.
Çalışmamızda; PBEF’nin apoptozu IAP ekspresyonunu artırarak
engelleyip engellemediğini ve PBEF’nin enzimatik etkinliği olan
nikotinamid fosforibozil transferaz (Nampt) aktivitesinin PMN
apoptozunu geciktirip geciktirmediğini araştırmayı iki ana amaç
olarak belirledik.
YÖNTEM: Sağlıklı gönüllülerden alınan periferik kandan dansite gradyan santrifüjleme ile nötrofil izole edilip 18 saate kadar PBEF/GST (100ng/mL), glutatyon S-transferaz (GST)
(100ng/mL), lipopolisakkarit (LPS) (1μg/mL), nikotinamid
(NA) (1mM), nikotinamid mononükleotid (NAM) (1mM),
PBEF+NA eklenerek kültür yapıldı. Western blot yöntemiyle
cIAP-1, cIAP-2 ve survivin için primer antikorlar kullanılarak
protein ekspresyonu belirlendi. Nötrofil apoptozu kültürün 18.
saatinde permeabilize edilmiş hücrelerde, akım sitometri ile,
hipodiploid DNA miktarı belirlenerek değerlendirildi.
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, 2İstanbul
Üniversitesi, Istanbul Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı, İstanbul
BULGULAR: Sonuçlarımız cIAP-1, cIAP-1 ve survivinin, PBEF
tarafından upregüle edildiğini gösterdi. NA ve NAM, ise IAP
miktarlarını artırdı. NA, başlangıçta PBEF’in etkisini inhibe
ederken, bu etki sonradan tersine çevrildi.
Epilepsilerin tümünün toplumdaki görülme sıklığı %1’dir. Semptomatik parsiyel (fokal) epilepsilerin %20’si tedaviye dirençli gru-
SONUÇ: PBEF’in enzimatik etkinliğinin nötrofil apoptozunu
geciktirmede rol oynadığı sonucuna varıldı.
2
1
85
P-9
Ref. No: 76
TÜBERKÜLOZ VE IL-23R GEN POLİMORFİZMİ
1
Dilara F. Kocacık-Uygun, 1Nilgün Sallakçı,
Fatih Çelmeli, 2Fuat Gürkan, 1Olcay Yeğin
1
1
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik İmmünoloji B.D. Antalya,
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik İnfeksiyon Hastalıkları B.D.,
Diyarbakır
2
Tüberküloz gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sağlık sorunudur. Mycobacterium tuberculosis ile enfekte olan erişkinlerin
neden sadece %3-10unun hastalık geliştirdiği sorusu hala tam
olarak yanıtlanamamıştır. Tüberküloz hastalığına yatkınlıkta, yaş,
beslenme durumu, diğer hastalıklarla birlikte olma (AIDS, DM
vb), basilin virulansı, karşılaşım durumu gibi etmenlerin yanında
genetik yapının da önemli olduğu bilinmektedir. Birçok gen polimorfizminin tüberkuloza yatkınlıkla ilişkili olduğu bildirilmiştir,
bu genler arasında IFN-, MBL, NRAMP1 (insanda SLC11A1),
TNF-, IL-12R, IFN-R sayılabilir. IL-23 yeni tanımlanmış
bir sitokindir. IL-23 reseptörü (IL-23R), IL-23R zinciri p40
(IL-12R1) ve  zinciri p19 (IL-23R) beraber IL-23R kompleksini oluşturmaktadır. Daha önceki çalışmalarda IL-12R1 zincirinin tüberküloz ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Bu olgu-kontrol
çalışmamızda pulmoner ve milier tüberküloz tanısı konan hasta
grubu ile sağlıklı kontrollerde fonksiyonel olduğu bildirilen IL23R(3’UTR rs10889677C>A) ve (His3GlnG>T) gen polimorfizmlerini inceledik. IL-23R 3’UTR gen polimorfizm bölgesindeki CC genotipini taşımak Milier tüberküloza karşi direnç ile
ilişkili göstermektedir (p<0.018 OR=3.7), pulmoner tüberkülozlu olgularda ise CC genotipinde bir azalma gözlenmekle birlikte
fark istatistiksel olarak önemli bulunmadı. His3Gln bölgesinin
toplumuzda polimorfik olmadığını gözledik. Milier ve pulmoner
tüberküloz arasındaki fark hasta sayısının azlığı ile ilişkili olabilir,
olgu sayımız arttırılarak çalışmaya devam edilmektedir.
Hayvan modelleri üzerinde ozon etkilerini inceleyen çalışmalara
karşılık insan çalışmaları sınırlıdır. Çalışmamızda, düşük doz
ozonun, periferik kan mononükleer hücre (PBMC) yüzey molekül ekspresyonları ve PBMC proliferasyonu üzerine etkilerinin
incelenmesi amaçlanmıştır. PBMC’ler sağlıklı donörlerin (n=8,
yaş ortalaması: 26 ± 5) taze heparinize venöz kanlarından izole
edilmiştir. OzoneLab OL80F/DST (Kanada) cihazı kullanımı ile
üretilmiş ozon, 1μg/ml veya 5μg/ml dozlarda, kültür kuyularındaki
PBMC süspansiyonuna kültür başlangıcında, doğrudan enjekte
edilmiştir. Beş günlük kültürün ardından CD4, CD8, CD16-56,
CD19, CD20 ve HLA-DR “%” ekspresyonları, fitohemaglutinin (PHA) ile uyarılmış hücre proliferasyonuna ozonun etkisi
CFSE dilüsyon metoduyla, flow sitometrik olarak incelenmiştir.
Sonuçlarımız, CD3-CD16+CD56+ doğal öldürücü (NK) hücre
yüzey moleküllerinin, 1μg/ml ozon uyarımıyla arttığını (p=0.018)
göstermektedir. Diğer yüzey molekül ekspresyonlarında heterojenlik gözlenmektedir. 1μg/ml veya 5μg/ml ozon dozlarının,
uyarılmamış veya PHA uyarımlı PBMC proliferasyonu üzerine
etkisi saptanmamıştır. Ozonun NK hücre aktivasyonuna etkileri,
NK hücrelerinde CD107a ekspresyon düzeyinin ölçülmesiyle incelenmiştir. Sağlıklı donörlerden (n=5) elde edilen PBMC
hücreleri, 1μg/ml veya 5μg/ml ozon dozlarıyla uyarılmış, 3 günlük
kültürün ardından, bazal ve K-562 hücreleri uyarımlı CD107a ekspresyonu, CD3-CD16+CD56+ NK hücrelerinde flow sitometrik
olarak değerlendirilmiştir. 1μg/ml ozon uyarımının NK hücre aktivitesini arttırdığı saptanmıştır. Bulgularımız, düşük doz ozonun
PBMC proliferasyonunu etkilemediğini, NK hücre yüzde ve aktivitesindeki anlamlı artışın ise ozon uyarımına bağlı olduğunu
göstermektedir.
P-11
Ref No: 115
SİTOKİN PROFİLLERİNE GÖRE NK17 HÜCRE ALT
GRUBU
1
Pulmoner
Milier
Tüberküloz Tüberküloz
(n:5)
(n:27)
Genotip
CC
CA
AA
Toplam
15 (%26)
33 (%58)
7 (%12)
55
P:0.13
Sağlıklı
Kontrol
(n:97)
4 (%15) 38 (%39)
20 (%74) 43 (%44)
3 (%11) 16 (%16)
27
97
p<0.018
OR: 3.70
Allel
C
A
Pulmoner
Milier
Sağlıklı
Tüberküloz Tüberküloz Kontrol
(n:55)
(n:27)
(n:97)
63 (%57) 28 (%51) 119 (%61)
47 (%43) 26 (%48)
75 (%39)
p>0.05
p>0.05
*Bu çalışma Akdeniz Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri
Koordinasyon Birimince desteklenmiştir
P-10
Ref. No: 92
MEDİKAL OZONUN İNSAN PERİFERİK KAN
MONONÜKLEER HÜCRELERİ ÜZERİNE ETKİLERİ
1
Esma Zekiroğlu, 1Umut Can Küçüksezer, 1Duygu Obalı,
Çağla İkbal Yazıcı, 1Fatih Salman, 1Suzan Adın-Çınar,
1
Esin Aktaş-Çetin, 1Günnur Deniz
1
1
Istanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, İmmünoloji
A.D., Istanbul
Ozon (O3), üç oksijen atomundan elektrik arkı ile oluşan, yüksek
oksidasyon potansiyeline sahip gazdır. Yüksek dozda ozonun kuvvetli antimikrobiyal etkileri yanında düşük dozda ozonun dolaşım
ve immün yanıtlar üzerine pozitif etkileri ileri sürülmektedir.
86
Nilgün Akdeniz, 1Esin Aktaş, 2Mübeccel Akdiş,
Günnur Deniz
1
1
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, İmmünoloji
AD, İstanbul, 2Swiss Institute of Allergy and Asthma (SIAF), Davos,
İsviçre
AMAÇ: Doğal immün sistemin kompenenti olan doğal öldürücü
(NK) hücreler, lizis yetenekleri ve salgıladıkları sitokinler ile immün cevapların düzenlenmesinde rol oynarlar. Th1 (yardımcı T
hücresi 1) ve Th2 hücrelerine benzer şekilde insan NK hücre alt
gruplarının da NK1 ve NK2 olarak iki gruba ayrıldığı in vitro
ve in vivo çalışmalarda gösterilmiştir. Th1 ve Th2 hücrelerine ek
olarak tanımlanan Th17 hücreleri ise otoimmün hastalıklarda,
özellikle allerji ve astım da rol oynamaktadır. Çalışmamızda
Th17 hücrelerine benzer şekilde sitokin profiline göre NK17
hücre grubunun varlığının araştırılması planlanmıştır.
MATERYAL VE METOD: Magnetik hücre separasyonu
(MACS) yöntemi ile saflaştırılan NK hücreleri 48 kuyucuklu
kültür plaklarında IL-2 içeren RPMI-1640 içerisinde kültüre
alınmıştır. NK1, NK2 ve NK17 hücre alt gruplarının yönlendirilmesi için, NK hücreleri IL-12, anti-IL-4, PHA (NK1), IL-4,
anti-IL-12, PHA (NK2), IL-1b, IL-23, TGFb, anti-IL4, antiIL12, PHA (NK17) ile inkübe edilip 3., 6. ve 10. günde hücre
içi sitokin seviyeleri flow sitometrik olarak değerlendirilmiştir.
SONUÇ: NK17 grubunun saptanmasına yönelik ön
çalışmamızdan elde edilen bulgular, NK hücrelerinin de Th
hücrelerine benzer şekilde yönlendirilebileceğini desteklemektedir. Sağlıklı bir kişiden yapılan yönlendirme sonuçları özetlenmiş
olup farklı kinetik ve sitokin protein ekspresyonu seviyelerinin
saptanarak çalışmanın sürdürülmesi planlanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Doğal öldürücü hücreler (NK), sitokinler
EDİNSEL BAĞIŞIKLIK
P-12
Ref. No: 54
ORAL LİKENUS PLANUS’LU HASTALARDA
SİTOTOKSİK T HÜCRE PROFİLİ
1
Filiz Pekiner, 2Gülderen Yanıkkaya-Demirel,
Birsay Gümrü, 1Oğuz Borahan, 1Semih Özbayrak
1
1
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi , 2Centro
Laboratuvarları, İstanbul
AMAÇ: Liken Planus değişik tiplerde mukokutanöz lezyonların
meydana geldiği kronik enflamatuar ve immünolojik bir
hastalıktır. Yapılan araştırmalarda T hücre bağımlı bir hastalık
olduğu, periferik immün supresör fonksiyon defekti olduğu,
yardımcı ve supresör T hücreleri arasındaki oranın bozulduğu,
hücre bağımlı sitotoksisitede rol alan anti-keratinositlerin otositotoksik T hücre klonlarının arttığı belirtilmiştir. Bu çalışmada,
oral liken planus’lu (OLP) hastalarda sitotoksik T hücre profili
araştırılmıştır.
(MHC I) ve HLA-DR, -DP, -DQ (MHC II) doku antijenleri
değerlendirilmiştir. Yaş, cinsiyet ve oral hijyen bakımından anlamlı
bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). BH olgularının %70’i ve
RAÜ’lü olguların %60’ında ailesel aftöz ülserasyon saptanmıştır.
BH olgularında dilde aftöz ülserasyon oranı yüksekken (%63.3),
RAÜ’lü olgularda dudak mukozası (%40) ve ağız tabanında
(%16.3) bulgulanmıştır. Çalışmada BH olgularında HLA-B50,
HLA-B63, HLA-DR10, RAÜ’de HLA-A23, HLA-B13 ve kontrol grubunda HLA-A30, HLA-DR10 ve HLA-DR17 anlamlı
olarak yüksek orandadır. Doku tipleri ile ilişki düşük moleküler
çözünürlükte HLA tiplemesi yapılarak teyit edilmelidir.
MÜ BAP Proje Kom.Bşk SAG-DKR-200407-0078 No’lu proje
ile (Yürütücü: Yrd. Doç. Dr. F. Pekiner) desteklenmiştir.
P-14
STİMÜLASYON SONRASI B HÜCRELERİNDE BAFF-R
VE CD127 EKSPRESYONUNDAKİ DEĞİŞİKLİKLER
1
YÖNTEM: Marmara Ü. Diş Hekimliği F. Oral Diagnoz ve
Radyoloji AD Kliniği’nde klinik ve histopatolojik değerlendirme
ile OLP tanısı konulan 30 birey (çalışma grubu) ile 30 sağlıklı
bireyin (kontrol grubu) periferik kan örneklerinden sitotoksik T
hücre düzeyleri akan hücre ölçer ile Centro Laboratuvarlarında
değerlendirilmiştir. BULGULAR: Her iki grup’da yaş ve cinsiyet dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık
bulunmamaktadır (p>0.05). Çalışma grubundaki bireylerin
CD8 ve CD8+CD184+ düzeyleri, kontrol grubundan istatistiksel
olarak anlamlı düzeyde düşükken (p<0.05) CD8+CD154+ düzeyleri, kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksektir (p<0.05).
CD8+CD40+, CD8+CD152+, CD8+CD195+, CD8+TGFß+
düzeyleri için anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0.05).
CD8+CD184+ hücrelerde azalma, CD8+CD154+ hücrelerde
artma olması OLP’de immunolojik hasarın (otoimmünite)
göstergesidir.
TÜBİTAK SBAG 108S246 no’lu proje ile (Yürütücü: Yrd. Doç.
Dr. F. Pekiner) desteklenmiştir.
P-13
Ref. No: 56
BEHÇET HASTALIĞI VE REKÜRRENT AFTÖZ
ÜLSERASYON’DA KLİNİK VE İMMÜN PROFİLİN
DEĞERLENDİRİLMESİ
1
Emre Aytuğar, 1Filiz Pekiner,
Gülderen Yanıkkaya-Demirel
2
1
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi , 2Centro
Laboratuvarları, İstanbul
Behçet Hastalığı’nın (BH) ilk klinik belirtisi olarak Rekürrent
Aftöz Ülserasyon (RAÜ) saptanmakta ve takip edilen olguların
bir kısmında sonradan BH gelişmektedir. Bu çalışmada, her iki
hastalıkta gözlenen aftöz ülserler yaş, cinsiyet, oral hijyen, ailesel yatkınlık, tipleri, çıkma süreleri, sıklığı, lokalizasyonları, ağrı
düzeyleri ve doku tipleri yönünden değerlendirilmiştir. RAÜ’lü
Behçet Hastalığı tanısı olan 30 birey ile Behçet hastalığı olmayan
30 RAÜ’lü birey çalışma; 15 sağlıklı birey ise kontrol grubunu
oluşturmuştur. Detaylı anamnez, DMF-T, plak indeksi, dişeti
oluğu kanama indeksi ile oral hijyen değerlendirilmiş, ağrı
değerlendirmesi için visual analog skala kullanılmıştır. HLA
doku tiplemesi serolojik yöntemle yapılmış ve HLA-A, -B, -C
Ref No: 114
Çağla İkbal Yazıcı, 1Suzan Adın-Çınar, 1Günnur Deniz
1
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, İmmünoloji
AD, İstanbul
B hücre aktive edici faktör (BAFF), gelişen B lenfositlerinin olgunlaşmasını ve prolifere olan B lenfositlerinin hayatta
kalmasını sağlar. BAFF’ın bağlanarak etki gösterdiği reseptörlerden en önemlisi, B hücresinin gelişiminde ve onun yaşamını
sürdürmesinde rol oynayan BAFF-Reseptörüdür (BAFF-R). Bu
reseptöre bağlanmasıyla B hücresinin hayatta kalım süresi daha
da uzamaktadır. Otoimmünite gelişiminde; aşırı BAFF ekspresyonunun önemli rolü bulunmaktadır. CD127 (interlökin-7
reseptör alfa; IL-7R) öncül B hücresinden olgunlaşmamış B
hücresine kadar olan gelişim aşamalarında B hücre yüzeyinde eksprese olmaktadır. IL-7, bağlı olduğu JAK/STAT yolunu da kapsayan bazı tirozin kinaz yollarından sinyal iletimini sağlayarak
lenfositlerin gelişmesi ve onların çoğalmasının kontrol eder.
IL-7 bu etkisini hücrelerin yüzeyinde eksprese olan CD127’ye
bağlanarak gösterir.
Çalışmamızda BAFF ile uyarıldıktan sonra B hücresi üzerinde
BAFF-R ve CD127 ekspresyonundaki değişikliklerin saptanması
amaçlanmıştır.
Sağlıklı bireylerden (n=6) alınan heparinize kan örneklerinden
fikol gradiyan santrifügasyon yöntemi ile periferik kan mononükleer hücreler (PBMC) elde edilmiş; uyarıcılı (PHA, PWM,
BAFF) ve uyarıcısız 48 saat steril koşullarda 37oC, C2O’li
etüvde inkübe edilmiştir. İnkübasyon sonunda hücre peletleri
florokromla işaretli anti-CD19, anti-BAFF-R ve CD127 monoklonal antikorlarla direkt boyanmış, flow sitometrik yöntemle
B hücre yüzeyindeki BAFF-R ve CD127 ekspresyonlarındaki
değişiklikler değerlendirilmiştir.
Elde edilen bulgulara göre; CD19+CD127+ çift pozitif hücre
oranları karşılaştırıldığında, BAFF ile uyarım sonrası diğer
uyarıcılara (PHA, PWM) göre arttığı saptanmış, CD19+BAFFR+ ekspresyonunda ise artış gözlenmemiştir.
CD19+CD127+ hücrelerdeki bu artışın otoimmünitede önemli
rolü olan BAFF molekülünün B hücrelerinin hayatta kalım
süresini uzatması ve bu süredeki değişikliklerin immün sistemde
regülatör görev yapan T regülatör (Treg) hücrelerinin fonksiyonundaki değişiklikle ilişkisi olabilir. Treg hücreler için spesifik
bir belirteç olan Foxp3 ekspresyonun CD127 ekspresyonu ile
ters orantılı olduğu bildirilmiştir. CD19+CD127+ ekspresyonunda saptanan bu artış Treg hücre denetiminin bozulduğunu
düşündürmektedir.
87
P-16
ENFEKSİYON VE BAĞIŞIKLAMA
P-15
Ref. No: 25
EKTOPİK GEBELERDE İMMÜN PARAMETRELERİN
DEĞERLENDİRİLMESİ
Ref. No: 45
KIRIM KONGO KANAMALI ATEŞİ HASTALARINDA
AEHA VE VEGF DÜZEYLERİ İLE BU
PARAMETRELERİN PROGNOZ ÜZERİNE ETKİLERİ
1
1
2
1
Nuray Gürel-Polat, Cem İyibozkurt, Pınar Soğuksu,
Nurhas Safran, 2Selen Gürsoy, 1Selim Badur
Bilkay Baştürk, 2Esragül Akıncı, 1Arzu Aral, 3Yavuz Uyar,
Hürrem Bodur
2
1
1İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji A.D.,
Viroloji ve Temel İmmünoloji B.D , 2Kadın Hastalıkları ve Doğum A.D.,
İstanbul
GİRİŞ: Ektopik gebelik döllenmiş bir yumurtanın rahim içi
dışında bir yere yerleşmesidir. İlk 3 ayda yaşanan anne ölümlerinin
en sık sebebidir ve gebeliklerin yaklaşık %1’inde görülür. Patofizyolojisi fertilize ovumun endometriyal kaviteye ulaşmasını geçiktiren
veya engelleyen faktörlerin sebep olduğu prematür implantasyon
şeklinde açıklanmaktadır. Son yıllarda özellikle cinsel yolla bulaşan
hastalıkların ve dolayısıyla pelvik enfeksiyonların ve tüp bebek
uygulamalarının artışı sebebiyle ektopik gebelik insidansında artış
olmuştur. Bu artışda ektopik gebelik patofizyolojisinde immünolojik mekanizmanın rolü olup olmadığının araştırılması amacıyla bu
çalışmayı planladık. Bu amaçla immünoglobulinler (IgA, IgM),
komplemanın bileşenleri (C3, C4 ve C1 inhibitör), C Reaktif Protein (CRP), Romatoid Faktör (RF) ile sitokinler (IL-11, IL10 ve
lösemi inhibitör faktör-LIF/ DA hücreleri insan interlökini-HILDA) ve otoantikorlar incelendi.
MATERYAL: İÜ İTF Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim
Dalı’na başvuran ve ektopik gebelik (n=16) tanısı konulan olgular
ile normal gebe (n=26) ve preeklamptik gebe (n=15) tanısı almış
olgular çalışmaya alındı. Jinekologlar tarafından her olgunun yaş,
gravidası, korunma yöntemi ve menstruel analizi yapıldı.
METOD: Hastalardan alınan venöz kanların serumlarından bir
kısmı ayrılıp sitokin çalışması için -20°C’de saklandı. Kalan serumlardan IgA, IgM, C3, C4, C1 inhibitörü, CRP, RF çalışması için
immünnefelometri (BN II, Behring, Siemens, Almanya) kullanıldı.
Otoantikorlardan; ANA Hep-2 hücreleri, ds-DNA Crithidia luciliae ve ANCA etanol ile fiske edilmiş insan nötrofilleri ile indirekt
immün floresans yöntemi ile çalışıldı. ENA (Sm, Sm/RNP, SS-A,
SS-B, Jo-1) antikorları immünblot yöntemi ile değerlendirildi. Sitokinler ise çalışılacağı gün oda sıcaklığında çözülüp prospektüslerine uygun şekilde ELİSA yöntemi ile çalışıldı. İstatistiksel analizler
için, ANOVA ve Kruskal Wallis ile Bonferroni düzeltilmiş testi
yapıldı, ayrıca fischer’s exact testi de kullanıldı. P<0.05 ve üzeri
anlamlı kabul edildi.
BULGULAR : Olguların yaş ortalaması ektopik gebelerde 28.7 yıl,
preeklemtik gebelerde 25.2 yıl, normal erken gebelerde 26.8 yıldır.
Serumdaki kompleman bileşenlerinden C4 ve CRP gruplar arasında
istatistiksel olarak (p=0,000) ileri derecede anlamlı bulundu. Diğer
markerlar normal sınırlardaydı. Otoantikorlardan ANA pozitifliği
ektopik grupda 3, normal gebelerde 2 ve preeklemtik gebelerde 1
pozitifbulunmasına rağmen; ANCA pozitifliği ektopik grupda 3,
normal gebelerde 1 olguda pozitif bulundu. Bu pozitifliğin LIF/
DA ile ilişkili bir anlamlılığı yoktu. ds-DNA ve ENA otoantikorları
negatif idi. Sitokin grubunda LIF/ HILDA ektopik grup ile normal
gebeler arasında istatistiksel olarak (p=0,006) anlamlılık göstermektedir. IL-11 ve IL10 da bir anlamlılık saptanmadı. LIF/HILDA,
C4 ve CRP pozitifliği arasında bağımsız bir değişim vardır. Artışları
birbirini etkilememektedir.
SONUÇ : Ektopik gebelik, reprodüktif yıllar içinde cinsel aktif kadınlarda ortaya çıkabilen ve sonuçları itibari ile ciddi bir
hastalıktır. Enfeksiyonun da rol oynadığı ektopik gebelerde CRP,
C4 ve LIF/HILDA markerlarının anlamlı çıkması bu grupların
tanı, tedavi ve takibinde göz önünde bulundurulması gerektiğini
ortaya koymuştur.
88
1
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İmmünoloji Anabilim Dalı, 2Ankara
Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları
ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği, 3Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi
- Viroloji Referans ve Araştırma Laboratuvarı, Ankara
AMAÇ: Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) patogenezinde
endotel harabiyeti önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmanın
amacı, KKKA hastalarında endotel hücre antikoru (AEHA)
pozitifliği ve VEGF düzeylerinin prognoz üzerindeki etkilerini
değerlendirmektir. YÖNTEM:Çalışmaya 54 KKKA hastası ve 35
sağlıklı gönüllü katılmıştır. Serumda viral RNA’nın PCR aracılığıyla
ve/veya spesifik IgM düzeylerinin ELISA ile saptanmasıyla tanılar
doğrulanmıştır. KKKA viral RNA’sının saptanması ve kantitatif
ölçümü için RT-PCR kullanılmış; VEGF ELISA ile, AEHA IFA
yöntemiyle çalışılmıştır.
BULGULAR: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında VEGF
düzeyleri ve AEHA pozitifliği arasındaki fark istatistiksel olarak
anlamlıdır. Hasta grubunda AEHA pozitifliği derecelendirilerek
incelendiğinde, gruplar arasında VEGF pozitifliği açısından anlamlı
fark saptanmamıştır. VEGF düzeyleriyle AEHA pozitiflik dereceleri
arasında anlamlı korelasyon yoktur. Kontrol ve hasta grubu arasında
AEHA pozitifliği değerlendirildiğinde Odds oranı 6.076’dir.
Tedavi sırasında ölen 5 hasta ile yaşayanlar karşılaştırıldığında;
VEGF düzeyleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı, AEHA
pozitifliği arasındaki fark anlamsızdır. SONUÇ: Çalışma sonuçları
hastalığın endoteli hedefleyerek geliştiği fikrini desteklemektedir.
AEHA pozitifliği,hastalık hakkında bilgi vermekte, ancak prognoz
hakkında bilgi sağlamamaktadır. VEGF düzeyleri, hastalık seyrinin değerlendirilmesinde belirteç olabilir.
P-17
Ref. No: 47
GEÇ NEONATAL SEPSİSTE MONOSİT HLA-DR
EKSPRESYONU VE PROGNOZ İLE İLİŞKİSİ
1
Ferah Genel, 1Füsun Atlıhan, 1Elif Özsu, 1Erhan Özbek
1
Izmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve
Araştırma Hastanesi, İzmir
AMAÇ: Erişkin sepsisli olgularda monosit HLA-DR ekspresyonunda azalma tespit edilmiş olup neonatal enfeksiyonlarda yapılan
çalışma sayısı kısıtlıdır ve prognoz ile ilişkisine yönelik veri yoktur.
Çalışmamızda sepsisli yenidoğanlarda monosit HLA-DR ekspresyonunun belirlenerek prognostik bir marker olarak etkinliğinin
değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM: Çalışmaya geç neonatal sepsis tanısı alan 40 olgu ile
enfeksiyöz olmayan hastalık tespit edilen 24 ve kontrol grubu olarak 25 yenidoğan dahil edildi. Tüm hastaların tanı başlangıcında
monosit HLA-DR ekspresyonları flow sitometrik olarak ölçülerek
ekspresyon gösteren hücre oranları ve ortalama floresan intensiteleri belirlendi.
BULGULAR: Sepsis grubunun ortalama monosit HLA-DR ekspresyonu anlamlı düzeyde düşük bulundu. Sepsis tanısı ile izlenen
40 hastanın 8’i izlemde kaybedildi. Ölen olguların ortalama monosit HLA-DR ekspresyonu %19.4 ± 16.2 olarak yaşayan olguların
değerlerine (%47.6 ± 19.5) göre anlamlı düzeyde düşük saptandı.
Ortalama floresan intensiteleri yönünden de gruplar arasındaki
farklılık anlamlı bulundu. Başlangıç monosit HLA-DR ekspresyonunun %30’un altında olması mortalite ile sonuçlanma riskini
30 kat arttırmakta idi (OR 30.33; %95 CI 3.11-295.24).
SONUÇ: Monosit HLA-DR ekspresyonu geç neonatal sepsisli
yenidoğanlarda prognozun tanı başlangıcında öngörülmesi ve
mortalite riski yüksek hastaların önceden belirlenmesi yönünden
yararlı bulundu.
P-18
Ref. No: 49
KIRIM KONGO KANAMALI ATEŞİ HASTALARINDA
HLA-G DÜZEYLERİ
1
Bilkay Baştürk, 3Esragül Akıncı, 2Mesude Falay,
Arzu Aral, 3Gülsüm Özet, 2Hürrem Bodur
1
1
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İmünoloji Anabilim Dalı , 2Ankara
Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve
Klinik Mikrobiyoloji Kliniği, 3Ankara Numune Eğitim Ve Araştırma
Hastanesi Hematoloji Kliniği, Ankara
AMAÇ: HLA-G, doğal öldürücü (NK) hücreler ile etkileşen
klasik olmayan bir MHC sınıf I tipi moleküldür; CD4+ T lenfosit proliferasyonunu baskılar ve NK hücreleri ile T hücre bağımlı
sitolizi inhibe eder. Bu çalışmada, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi
(KKKA) hastalarında HLA-G düzeylerinin patogenez ve prognoz hakkında oynadığı rol değerlendirilmiştir.
YÖNTEM: Çalışmaya KKKA tanısı almış 36 hasta ve 42 sağlıklı
gönüllü katılmıştır. 27 hastanın HLA-G düzeyleri hastaneye
yatışın 1. ve 3. gününde alınan kandan elde edilen plazma örneklerinde ELISA ile; 9 hastanın ve 10 sağlıklı kontrolün tam kan
örneklerinden CD4+CD25+, HLA-G+ hücrelerin dağılımı akım
sitometri ile çalışılmıştır. Bulgular: Sağlıklı kontrol grubuyla hasta grubun plazma HLA-G seviyeleri ve ekspresyonları
değerlendirildiğinde hasta grubun plazma HLA-G seviyeleri
ile HLA-G ekspresyonları istatistiksel olarak anlamlı şekilde
artmıştır. Tedavi sırasında kaybedilen 2 hastanın plazma HLAG düzeylerinin iyileşen hastalardan ve sağlıklı gönüllülerden
anlamlı şekilde farklı olduğu saptanmıştır.
immün yetersizlikler ve dalak disfonksiyonu rol oynayabilmektedir.
Ayrıca maligniteler PF etyolojisinde yer alabilirler. Bu çalışmada,
ankilozan spondilit tanısı ile anti TNF ajan kullanırken PF gelişen
olgu sunulmuştur.
OLGU: 37 yaşında erkek hasta. 15 yıldır inflamatuvar bel ve kalça
ağrısı şikayeti olan, 2007 yılında ankilozan spondilit tanısı konmuş,
klasik tedaviye yanıt vermeyen, fonksiyonel indeksi ve akut faz
yanıtı yüksek seyreden hastaya Mart 2009’da hümanize anti-TNF
ajan olan adalimumab tedavisi başlanmış. Adalimumab tedavisi
altında şikayetleri gerileyen hasta, tedavinin 4. ayında boğaz ağrısı,
eklem ağrıları yakınmaları ile başvurdu. Fizik muayenesinde tonsillerde hiperemi ve boyunda 1cm den küçük bilateral lefadenopatiler
dışında muayene bulgusu yoktu. Lokomotor sistem muayenesinde
artrit saptanmadı. NSAID tedavisi verilen hasta, 2 gün sonra karın
ağrısı, ateş ve yüzde nekrotik cilt lezyonları ile başvurdu. Muayenesinde cilt lezyonları ve farenjit tablosu dışında patoloji saptanmadı.
o
Adalimumab tedavisi kesildi. 39 C’ye kadar yükselen ateşi olan
hastanın ateşli ve ateşsiz dönemlerinde defalarca alınan kan kültürlerinde ve diğer kültürlerde üreme olmadı. Cilt lezyonları (üzeri
nekrotik krutlu derin ülserler) aynı gün boyun ve sırtına; iki gün
içinde de tüm vücuduna yayıldı. Cilt biyopsisisi PF ile uyumlu
bulundu. Otoimmün hastalık açısından gönderilen serolojisi normal saptandı. Farenjit tablosu da olduğundan EBV’ye yönelik seroloji istendi. Cilt bulgularının en olası sebebinin infeksiyon olduğu
düşünülerek önce tazobaktam, 3 gün sonra imipenem tedavisi
başlandı. Bu tedavi altında 7 gün süre ile hastanın ateşi devam etti.
1. haftanın sonunda EBV VCA IgM tetkiki pozitif bulundu ve 8
saatte bir 5mg/kg intravenöz asiklovir tedavisi başlandı. Tedaviler
14 güne tamamlandı. Antibiyoterapi altında 1. hafta sonra ateşi lizis
tarzda düştü ve nekrotik cilt lezyonları skar bırakarak iyileşmeye
başladı. Hastanın 2. ay sonunda cilt lezyonları iyileşti.
SONUÇ: Hasta,anti TNF kullanımı sonrası gelişmiş EBV infeksiyonuna sekonder PF olarak kabul edildi. Anti TNF tedavi alan
hastalarda hücresel immünitenin baskılanmış olması nedeniyle
özellikle viral infeksiyonların ağır ve atipik seyredebileceği akılda
tutulmalıdır.
SONUÇ: HLA-G ekspresyonunun indüklenmesi enfekte
hücrede virüsün konak yanıtından kaçabilmesi için yardımcı bir
mekanizma oluşturabilir. KKKA nedeniyle ölen hastalarda HLAG düzeylerinin iyileşen kişilerden anlamlı şekilde yüksek olması,
HLA-G’nin prognozda önemli rol oynadığını düşündürmektedir.
Bu çalışma KKKA tanısı alan hastalar ile sağlıklı gönüllüler
arasında HLA-G düzeylerini gösteren ilk çalışmadır.
P-19
Ref. No: 98
ANTİ TNF AJAN (ADALIMUMAB) TEDAVİSİ
ALTINDA EBV İNFEKSİYONU SONRASI GELİŞEN
PURPURA FULMINANS OLGUSU
2
Fulya Coşan, 1Ayten Yazıcı, 1Barış Yılmazer, 1Ayşe Çefle
1
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı, İzmit
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü İmmünoloji
Anabilim Dalı, İstanbul
2
GİRİŞ: Purpura fulminans (PF) sıklıkla sepsis ya da yaygın damar
içi pıhtılaşması seyri sırasında gelişen nekrotik cilt lezyonları ile karakterize klinik bir tablodur. PF’ye, en sık özellikle Gram (-) bakterilerin yol açtığı sepsis neden olmaktadır. En sık görülen etkenler;
streptokoklar ve meningokoklardır. Çocuklarda PF etyolojisinde
Anti TNF tedavi altında EBV infeksiyonuna sekonder purpura fulminans olgusu
89
İMMÜN YETMEZLİK
P-20
Ref. No: 9
ÜLSERATİF KOLİT İLE SEYREDEN X’E BAĞLI
AGAMAGLOBULİNEMİ-XLA (BRUTON
AGAMAGLOBULINEMI)
1
Arzu Didem Yalçın, 2Atıl Bişgin, 2Fatih Çelmeli,
2
Dinç Dinçer, 2Olcay Yeğin
1
Antalya Araştırma ve Eğitim Hastanesi, Alerji ve İmmünoloji Ünitesi,
Akdeniz Üniversitesi, Antalya
2
Giriş: Bruton agamaglobulinemi, öncelikle çocukları etkiler. Majör immünoglobulin sınıflarının eksik üretimiyle karakterizedir.
Bizim sunmak istediğimiz olgumuz ülseratif kolit ile seyreden
Bruton agamaglobulinemisidir. Vaka takdimi: 23 yaşında erkek,
bekar hastanın, 5 yıldır sulu, kanlı günde 10 ila 20 arasında
değişen sulu ve kanlı dışkılama, öksürük, balgam, geniz akıntısı
şikayetleri mevcuttu. Ateşi olmamıştı. Nonprodüktif öksürük
tanımlıyordu. Birlikte halsizlik ve iştahsızlığı mevcuttu.
6 yaşından beri sık ishal, alt solunum yolu enfeksiyonu. tonsillit sinüzit, bronşit, otit gibi sinopulmoner enfeksiyon atakları
tarifleyen hasta ayda 3-4 kez enfeksiyon geçirdiğini, antibiyotik
tedavisi ile şikayetlerinin gerilediğini ve ilaçlar kesildikten 1-2
gün sonra tekrar yakınmalarının başladığını ifade ediyordu. 14
yaşında pediatri polikliniğinde Flow sitometri analizlerinde B
hücrelerin görülmemesi ve Ig değerlerinde düşüklük saptanması
üzerine Bruton agamaglobulunemi tanısı alan hastaya ayda 1
kez 30gr/gün intravenöz immünoglobulin (IVIG) tedavisi uygulanmaya başlandı. Öyküsünde sigara, alkol, intravenöz ilaç
alıkanlığı ve şüpheli cinsel ilşki yok. Anne-baba yakın akraba
olup, erkek kardeş 5 yaşında ALL nedeniyle kaybedilmişti. Fizik
muayenede Kan basıncı 120/60mmHg, enel durum iyi, bilinç
açık, koopere, oryante. Cilt ve konjonktiva soluk renkteydi.
Hasta kaşektik görünümde. Her iki akciğer eşit havalanıyor ral
yoktu bilateral bazallerde ronkus mevcuttu. Batın muayenesinde
Hepato-splenomegali mevcuttu ve Barsak sesleri artmıştı. Rütin
laboratuvar incelemesinde anemisi (Hb: 9,2mg/dl) vardı.
ktif IgA eksikliği’ tanısıyla çalışmaya katıldı. Serum örneklerinde
IgA düzeyleri nefelometrik yöntemle ölçüldü; tespit edilebilen en
küçük değeri 0,0667g/L olarak kabul edildi.
BULGULAR: Total IgA düzeyi 5mg/dl’nin altında olan kişilerin
yüzdeleri bölgelere göre şöyle bulundu: İç Anadolu %0.60, Ege
%0.44, Marmara %0.78, Karadeniz %0.75, Akdeniz %0.27,
Doğu Anadolu %0.31, Güneydoğu Anadolu %0.44.
SONUÇ: IgA yetmezliği çoğunlukla asemptomatik olmakla
birlikte, bu hastaların bir kısmında tekrarlayan mukozal enfeksiyonlar, çeşitli alerjik reaksiyonlar ve otoimmün hastalıklar IgA
yetmezliği olmayanlara göre daha fazla görülmektedir. Dolaşımda
bulunan IgA antikorlarının, IgA içeren kan ürünlerinin transfüzyonu sonucunda neden olduğu anafilaktik reaksiyonlar da bu
kişilerde önemli bir sorun oluşturmaktadır. IgA eksikliği olduğu
bilinen kişilerin takibi ve oluşan hastalıkların erken tanısı, koruyucu önlemlerin alınması kişilerin hastalıklarla karşılaşma riskinin
azaltılması açısından önem taşımaktadır.
P-22
Ref. No: 48
RAB 27A MUTASYONU VE ALDOSTERONA
TUBULER YANITSIZLIK GÖSTEREN GRİSCELLİ
SENDROMU OLGUSU
1
Ferah Genel, 1Füsun Atlıhan, 1Erhan Özbek,
Demet Can, 1Muammer Büyükinan, 2Serap Aksoylar,
3
Ferda Özkınay
1
1
Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma
Hastanesi, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tülay Aktaş Çocuk Onkoloji
Bilim Dalı, 3Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Genetik Anabilim Dalı,
İzmir
Griscelli sendromunda, RAB27A veya myosin VA genlerinde
mutasyonlar tanımlanmış olup RAB27A mutasyonu gösteren
hastalarda immün yetmezlik ve hemofagositik lenfohistiyositoz
izlenir.
AMAÇ: Selektif IgA eksikliği, primer immün yetersizliklerin
en sık görülen formudur; salgısal IgA yokluğu ve serum IgA
düzeyinin 5mg/dl altında olması ile karakterizedir. Bu çalışmada
amaç IgA eksikliğinin Türkiye prevalansının belirlenmesidir.
Olgu sunumu: 23 günlük kız hasta, kilo alamama ve saç renginin
açık olması nedeni ile getirildi. Akrabalık tanımlamayan ailenin
açık saç rengine sahip olan ikinci bebeklerinin 1.5 yaşında EBV
ilişkili hemofagositik sendrom tanısı ile exitus olduğu öğrenildi.
Hidrasyonda azalma ve saç örneklerinin mikroskopisinde düzensiz, iri pigment kümeleri izlendi. Homozigot RAB27A mutasyonu saptanan olgunun immünglobulin ve lenfosit alt grupları
yaşına uygun olarak değerlendirildi. Hemofagositik sendoma
ilişkin bulgu saptanmadı. Tespit edilen hiponatremi ve hiperpotasemiye yönelik olarak IV replasman tedavisi uygulandı ve
izlemde devamı nedeniyle hipofiz ve sürrenal bezlere yönelik
endokrinolojik tetkikler yapıldı. Aldosteron ve diğer hormon
düzeylerinde patoloji izlenmedi. Hipotalamohipofizer MRI normal saptandı. Mevcut bulgular aldosterona tubuler yanıtsızlık
olarak değerlendirildi, 1gr/gün NaCl peroral başlandı, takiben
fludrokortizon eklendi ve iyon değerlerinde düzelme izlendi.
Kardeşi ile doku tipi uyumu gösteren olguya KİT uygulandı.
Ancak transplantasyon sonrası izlem sürecinde olgu kaybedildi.
YÖNTEM: Çalışmaya 6-17 yaş aralığında toplam 21.000
gönüllü katıldı. IgG ve IgM değerleri normal ve yüksek, serum
IgA düzeyleri 5 mg/dl veya 0.5g/L’nın altında olan hastalar ‘Sele-
Sonuç: RAB27A mutasyonu saptanarak Griscelli sendromu
tanısı alan olgumuzun iyon düzensizliği ile seyretmesi ilginç bulunarak sunuldu.
P-21
Ref. No: 44
TÜRKİYE’DE IGA PREVALANSI
1
Bilkay Baştürk, 2Sinan Sarı, 2Ödül Eğritaş, 1Arzu Aral,
Buket Dalgıç
2
1
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İmmünoloji Anabilim Dalı , 2Gazi
Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı,
Antalya
90
P-23
Ref. No: 53
OLGU SUNUMU: İZOLE CD4 EKSİKLİĞİ?
1
Bahtınur Yeter, 1Dilara F. Kocacık-Uygun, 1Fatih Çelmeli,
Sadi Köksoy, 2Gülsün Karasu-Tezcan, 4Özlem Okutan,
3
İnci Yıldız, 2Akif Yeşilipek, 1Olcay Yeğin
5
1
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik İmmünoloji Bilim Dalı,
2
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Hematoloji-Onkoloji
Bilim Dalı, 3Istanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Pediatrik
Hematoloji Bilim Dalı, 4Istanbul Memorial Hastanesi, 5Akdeniz
Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Bilimleri Araştırma ve Uygulama
Merkezi
A.D. 17 aylık erkek hasta, dış merkezde Shwachman Diamond Sendromu nedeniyle izlemde, KİT istemi ile başvurdu.
Fizik muayenede malnütrisyonu ve NGS ile beslenmesi dışında
muayenesi doğaldı. Olgu 36 yaşında sağlıklı anneden G4Ç2 C/
S ile miadında doğmuştu. Pre/postnatal özellik yoktu. 1 yaşına
kadar olan aşıları tamdı ve aşı reaksiyonu olmamıştı, göbeği 1.
haftada düşmüştü. Anne ve baba arasında 3. derece akrabalık
mevcuttu. 6. aya kadar tamamen sağlıklı olan olgunun 6. ayda
bakılan hemogramında Hb düşük saptanmış ve Fe tedavisi
başlanmış. 1 aylık Fe tedavisi sonrasında tedaviye yanıtı olmayan
olguda nötropeni gelişmesi üzerine bakılan B12 düzeyi düşük
saptanmış ve olguya B12 başlanmış. Anemi ve nötropeninin
devam etmesi üzerine bakılan viral markerları (-) saptanmış ve
kemik iliği aspirasyonunda kemik iliği normoselüler ve artmış
megakaryopoez bulunmuş. İzlemde ateş yüksekliği saptanan
olguda pansitopeni saptanmış. Bu dönemde yapılan kemik iliği
aspirasyonu hiposelüler kemik iliği ve megakaryosit yokluğu ile
uyumluymuş. Bu dönemde bakılan retikülosit düşük, DC (+),
NBT (+); HbF N ve Ig değerleri normal saptanmış. Bu değerlerle
olgu aplastik anemi kabul edilmiş siklosporin, steroid ve ATG
tedavisi başlanmış. Olgunun bakılan lenfosit alt gruplarında
CD3 ve CD4 düzeyleri düşük bulunmuş. Olgunun almakta
olduğu ATG tedavisi mart ayında, siklosporin temmuz ayında
kesilmiş. Yapılan tetkikleri doğrultusunda olgunun izole CD4
eksikliği olabileceğini düşünmekteyiz. Tartışmak üzere sunumu
planlandı. Tetkikleri devam etmektedir.
P-24
Ref. No: 55
AĞIR KOMBİNE İMMUN YETMEZLİKLİ OLGULARIN
KLİNİK VE LABORATUVAR ÖZELLİKLERİ
1
Sevgi Keleş, 1Elif Karakoç-Aydıner, 1Cevdet Özdemir,
Nerin N. Bahçeciler-Önder, 1Işıl Barlan
nun kardeşinde de immün yetmezlik düşündüren bulgular vardı.
Semptomların ortaya çıkış yaşı 63.6 ± 64.7 gün iken, hastaların
tanı yaşları 162.6 ± 68.7 gün olarak saptandı. Başvuruda en
sık pnömoni, tekrarlayan oral kandidiyazis ve cilt bulguları
saptandı. Birinci olguda ZAP-70’de homozigot C1747T mutasyonu (Olgu1) ve diğerinde ise RAG-12’de homozigot T2649C
mutasyonu (Olgu7) tespit edildi.
SONUÇ: SCID pediatrik aciller içerisindedir ve hızla
değerlendirilip tedavi edilmesi gereken bir durumdur. Birçok
olgulada lenfopeninin saptanması tanıda önemli ve yönlendirici bir bulgudur. Sütçocuğu döneminde ağır pnömoni, oral
kandidiyaz ve ailede immün yetmezlik SCID açısından uyarıcı
bulgulardır. Öte yandan tüm olgularda ebeveyn akrabalığı olması
ve 5 olgunun kardeşinde immün yetmezlik düşündüren bulgular
dikkat çekiciydi.
P-25
Ref. No: 58
YAYGIN DEĞİŞKEN İMMÜN YETMEZLİKTE TOLL
LİKE RECEPTÖR 9 POLİMORFİZMİ
1
Demet Hafızoğlu, 3Sevgen Tanır, 1Şebnem Kılıç,
Tahsin Yakut, 2Mutlu Karkucak
2
1
Uludağ Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Pediatrik
İmmünoloji Bölümü, 2Uludağ Üniversitesi Tıbbi Genetik A.D., 3Uludağ
Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları A.D., Bursa
GİRİŞ: Yaygın Değişken immün yetmezlik tekrarlayan bakteriyel enfeksiyonlar, hipogammaglobulinemi, B hücrelerinin
varlığına rağmen bozulmuş antikor cevabı ile karakterize heterojen bir hastalıktır. Toll like reseptörler (TLR) intraselüler sinyal
iletimini aktive eden tip 1 membran proteinleridir. TLR 9’un B
lenfositlerden immunglobulin üretimini aktive etmesinden yola
çıkarak patogenezinde antikor yapım defekti olduğu düşünülen
yaygın değişken immun yetmezlikli hasta grubunda TLR9 polimorfizmini araştırmayı planladık.
MATERYAL VE METOD: Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik İmmunoloji
Polikliniği’nce takip edilmekte olan 35 yaygın değişken immün
yetmezlikli hasta, 30 sağlıklı kontrol ile karşılaştırıldı.
Çalışmada TLR9 geninin 1237 T/C polimorfizmi incelendi. 154
bp’lik tekli nükleotid değişimi olan bu polimorfizm için PCRRFLP ile gen bölgesi çoğaltıldı. İncelediğimiz tekli nükleotid
dizilerini tanıyan BstN I enzimi kullanılarak alel tespiti yapıldı.
Elde edilen PCR ürünleri jel görüntüleme sistemiyle görüntülendi. Çalışmada anlamlılık düzeyi p=0,05 olarak benimsendi.
1
1
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Pediatrik Allerji İmmunoloji Bilim
Dalı, İstanbul
GİRİŞ: Ağır kombine immün yetmezlik (SCID), T hücre gelişim
basamaklarında duraklamaya neden olan, farklı genetik nedenlerle ortaya çıkabilen primer immün yetmezlik hastalığıdır.
GEREÇ-YÖNTEM: Bu çalışmada kliniğimizde SCID tanısıyla
izlenen 7 olgunun tıbbi kayıtları incelendi, hastalar mutlak lenfosit sayısı (ALC) ve lenfosit alt grup analizi sonuçlarına göre
sınıflandırıldı.
BULGULAR: Olguların ALC değerleri 600-5500/mm3 arasında
saptandı. Lenfosit alt grup analizi sonuçlarına göre 4 olgu T–
B+NK+ (Olgu1, Olgu5-Olgu7), 2 olgu T-B-NK+ (Olgu3-Olgu4)
ve 1 olgu T+B-NK+ (Olgu2) SCID olarak sınıflandırıldı. Tüm
olguların anne-babaları arasında akrabalık mevcuttu ve 5 olgu-
SONUÇ: Çalışmaya alınan hasta grubu, 18 erkek (%51), 17
kadın (%49) olmak üzere toplam 35 kişiden oluşuyordu. Kontrol
grubu ise 16 erkek (%53), 14 kadın (%47) olmak üzere toplam
30 kişiden oluşmaktaydı. Yaygın değişken immün yetmezlikli
hastaların 9’unda (%25,7) TC genotipi ve sağlıklı kontrollerin
6’sında (%20) TC genotipi saptanırken, hastaların hiçbirisinde
CC genotipi saptanmadı. TT (normal) ve TC (polimorfizm)
genotipleri karşılaştırıldığında hasta ve kontrol grubu arasında
anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0.05).
TARTIŞMA: Toll like reseptör aktivasyonu antijen sunumunu
güçlendirerek adaptif immün cevabın başlamasını sağlar. Genç
B hücreleri düşük miktarlarda TLR sunarken, hafıza B hücreleri
daha fazla sayıda TLR, özellikle de TLR9, sunar. TLR 9, sitoplazmik yerleşimli olup özgün ligandı viral ve bakteriel DNA’daki
metile olmamış CpG (sitidin-guanin) motiflerini tanır. CpG
DNA ile aktive B hücre prolifere olur, sitokin yapımını başlatır
91
ve yüksek miktarlarda immunglobulin üretimine sebep olur.
Bu noktadan yola çıkılarak yaygın değişken immun yetmezlikli
hasta ve kontrol grubunda bakılan TLR9 polimorfizmi açısından
anlamlı fark bulunamamıştır.
Yaygın Değişken İmmun yetmezlikli hastalarda TLR9 polimorfizmi Türk hasta grubunda ilk kez çalışılmış olup, daha önce
bu konuda dünyada 1 tane çalışma yapılmıştır. Bu çalışmada
da hasta ve kontrol grubu arasında polimorfizm açısından fark
bulunamamıştır.
P-26
Ref. No: 61
CAMMON VERİABLE İMMÜN YETMEZLİKLİ YEDİ
OLGU SUNUMU
1
Şükran Köse, 1Gülgün Akkoçlu, 1Ayhan Gözaydın,
Melda Türken
1
1
S.B. Izmir Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları
ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği/allerji ve İmmünoloji Birimi, İzmir
GİRİŞ: Yaygın değişken immün yetmezlik (Common variable
immunodeficiency disease, CVID) B lenfosit ve T lenfositlerde
disfonksiyon ve düşük serum immunglobulin düzeyleri ile karakterize olan nadir görülen bir hastalıktır. Azalmış immunoglobulin
seviyeleri ve bozulmuş antikor üretimine bağlı olarak tekrarlayıcı
infeksiyonlar gözlenir.
YÖNTEM: Bu çalışmada, sık enfeksiyon hastalığı geçirme
öyküleri olması nedeniyle araştırılırken CVID tanısı alan yedi
olgu değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların 6’sı erkek (%87.5), yaş ortalaması ise 28
(yaş aralığı:16–72) idi. Hastaların üçü sık üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE) ve bronşektazi, ikisi kronik ishal ve sık ÜSYE,
biri sık ÜSYE ve birinde perikardit nedenleri araştırılırken CVID
tanısı konuldu. Hastaların immünoglobülin değerleri tablo–1’de
verilmiştir. Hastaların izlemleri sırasında hiçbirinde malignensi
saptanmamıştır.
SONUÇ: Gerek sık geçirilen enfeksiyonlar, 8–13 kat artmış
malignensi riski nedeniyle morbidite ve mortalite artmıştır. Bu
nedenle CVID hastalarının takipleri yakından yapılmalıdır.
OLGULAR
Olgu–1
Olgu–2
Olgu–3
Olgu–4
Olgu–5
Olgu–6
Olgu–7
IgG
IgA
(Normal: 751-1560mg/dL) (Normal: 85-453mg/dL)
92.5
<6.67
195
<6.67
584
<6.67
111
<6.67
343
<6.67
348
52.8
364
<6.67
IgM
(Normal: 46-304mg/dL)
<4.17
<4.17
64
43
<25
41.5
<25
P-27
Ref. No: 64
HIV/AIDS HASTALARININ VİRAL YÜK VE CD4/CD8
HÜCRE SAYISI ARASINDAKİ İLİŞKİ
1
Şükran Köse, 1Sibel Yavaş, 1Melda Türken
HIV/AIDS olgularının ilk başvuru sırasındaki viral yük ve
CD4/CD8 hücre sayıları arasındaki ilişki varlığının saptanması
amaçlandı.
YÖNTEM: Bu çalışmaya Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Kliniği tarafından takip edilen 45 hasta
değerlendirmeye alındı. Hastaların viral yük oranları (kopya/ml)
olarak <10.000, 10.000-50.000, >50.000, bakılmayan ve negatif
olarak sınflandırıldı. Başvuru sırasındaki CD4/CD8 sayıları da
<200, 200-350, >350/mm3 olarak sınıflandırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 45 hastanın 43’ü (%95.5)
erkekti. CD4 hücre sayılarına göre hastalardan <200/mm3 %31,
200-350/mm3 %13.3, >350/ mm3 %55.5 olarak saptandı. HIV
RNA düzeyi <10.000k/ml %22.2, 10.000-50.000k/ml %6.6,
>50.000k/ml %66.6. CD4 <200/mm3 olan hastaların HIV
RNA’sı %21.4’ü < 10.000 k/ml, %78.5’inin >50.000 k/ml, 200350/mm3 olan hastaların HIV RNA’sı %70’inin >50.000k/ml,
%30’unun 10.000-50.000k/ml; CD4 > 350/mm3 olan hastaların
HIV RNA’sı %60’ının >50.000 k/ml, %32’sinin <10.000 k/ml,
%4’ünün negatif,%4’ünün 10.000-50.000 k/ml saptanmıştır.
SONUÇ: CD4 hücre sayımı hastaların takibinde savunma sisteminin iyi bir göstergesi olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda
CD4 hücre sayımı < 350/ mm3 olan hastaların çoğunluğunda
viral yük seviyeleri de yüksek saptanmıştır. Bu korelasyon
bize çoğalan HIV virusunun primer hedefinin CD4 hücreleri
olduğunu göstermektedir.
P-28
Ref. No: 70
ADA EKSİKLİĞİ OLAN ÜÇ VAKA
1
Deniz Çağdaş Ayvaz, 1Gülten Türkkanı-Asal,
Tuba Turul-Özgür, 1İlhan Tezcan, 1Özden Sanal
1
1
Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı,
Çocuk İmmünoloji Bölümü, Ankara
Adenozin deaminaz (ADA) ağır lenfopeni ve tüm lenfosit serilerinin yokluğuyla karakterize otozomal resesif geçişli ağır kombine
immün yetmezliktir (AKİY). Burada ADA eksikliği tanısı alan 3
AKİY vakası sunulmuştur.
VAKA 1: Aralarında akrabalık olmayan ailenin 1. çocuğu olan
5/12 aylık erkek bebek tekrarlayan enfeksiyonları nedeniyle getirildi. İki kez pnömoni, ardından sepsis tanısıyla yatırıldığında
lenfopenisinin saptandığı, 3 aylıkken preseptal selülit için tedavi aldığı, annenin pnömoni nedeniyle 1 aylıkken kaybedilmiş
kardeşi olduğu öğrenildi. Fizik muayenesinde bilateral ralleri olan
hastanın toraks BT’si viral enfeksiyonla uyumluydu. İntravenöz
immünglobulin (IVIG), antibakteriyel tedavi ve gansiklovir
tedavisine rağmen solunum sıkıntısı giderek artan hasta ventilatörde izlenirken solunum yetmezliği nedeniyle kaybedildi.
VAKA 2: Aralarında akrabalık olmayan ailenin 2. çocuğu olan
21/365 günlük erkek bebek ağız çevresinde morarma, AKİY
nedeniyle 4 aylıkken kaybedilen kardeş öyküsü olması nedeniyle
getirildi. FM’de hafif siyanotik görünümdeydi. Apne açısından
izlem amacıyla yatırılan hastanın izlemde siyanozu gözlenmedi,
oksijen satürasyonu normaldi. Ekokardiyografide küçük bir atrial
septal defekti saptandı. Hastaya peg-ADA tedavisi başlandı. İlk
1 ay içinde klinik ve laboratuvar bulgular yönündendüzelme gözlendi. Aile taramasında HLA uyumlu birey bulunmadı. Hasta
aile-dışı tam uyumlu donör tarama programına alındı.
1
S.B. Izmir Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları
ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği/Allerji ve İmmünoloji Birimi, İzmir
GİRİŞ: HIV enfeksiyonunda fırsatçı enfeksiyonlar için tek ve en
önemli tahmin edici faktör CD4 hücre sayısıdır. Bu çalışmada
92
VAKA 3: Aralarında akrabalık olan ailenin 3. çocuğu olan 2.5/12
aylık kız bebek sık enfeksiyon geçirme, kilo alamama şikayetleri
ile getirildi. İki kez pnömoni nedeniyle yatırıldığı, izleminde
lenfopeni saptandığı öğrenildi. FM’de bilateral ralleri, diaper
dermatiti vardı. Pnömoni tanısıyla yatırılarak IVIG, antibakteriyel tedavi, gansiklovir başlandı. Solunum sıkıntısı giderek arttı.
Ventilatörde izlenen hastanın toraks BT’si viral enfeksiyonla
uyumluydu. ‘peg-ADA’ başlandıktan sonra klinik ve radyolojik
düzelme sağlanarak ventilatörden ayrıldı. Üç aylıkken HLA tam
uyumlu 9 yaşındaki erkek kardeşinden kök hücre transplantasyonu (KHT) yapıldı. ‘peg-ADA’ klinik-laboratuvar düzelme
olduğu için kesildi. Şu anda 8 aylık olan hasta halen IVIG
almaktadır.
TARTIŞMA VE SONUÇ: ADA eksikliğinde fazla miktarda adenozin ve metabolitlerinin birikimi özellikle lenfositlerde toksik
etki göstermektedir. Genellikle T-B-NK+ AKİY’e yol açar, ancak
bir miktar enzim aktivitesi olan vakalar daha hafif seyredip daha
geç ortaya çıkabilir. Kesin tedavi halen KHT olup uygun donör
olmayan vakalarda gen terapisi ve uygun donör bulunana kadar ‘peg ADA’ ve immünoglobulin replasmanıdır. Enfeksiyonlar başlamadan erken tedavi alamayan veya belirtilen tedaviler
kullanılamayan hastalar erken aylarda kaybedilmektedir.
TARTIŞMA VE SONUÇ: MHC-sınıf-I molekül eksikliğinde
hem timusta CD8-T lenfositlerin gelişimi defektiftir, hem de
viral antijenlerin T lenfosite sunumunda problem vardır. Bu
nedenle tekrarlayan enfeksiyonlara yatkınlık olur. Vakaların
çoğunda hücre yüzeyinde MHC-sınıf-I eksprese edilir. Bazı
vakalarda ise bizim hastamızda olduğu gibi hücre yüzeyinde ekspresyon düşük düzeydedir ve hastalar klinik olarak daha hafif
seyirlidirler. İndeks vaka nedeniyle değerlendirilen kardeşin de
benzer şekilde etkilenmiş olması immün yetmezliklerde aile fertlerinin mevcut defekt yönünden incelenmesinin gerekliliğine
dikkat çekmektedir.
P-30
Ref. No: 79
TRAVMADA ENFEKSİYON VE İMMÜNİTE SORUNU
1
Murat Büyükdoğan, 2Suavi Özkan
1
P-29
Ref. No: 73
BRONŞİEKTAZİ VE MHC SINIF I EKSPRESYON
DEFEKTİ VAKASI
1
Deniz Çağdaş Ayvaz, 1Gülten Türkkanı,
Asal Türkkanı, 1Tuba Turul-Özgür, 1İlhan Tezcan,
1
Özden Sanal
1
1
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
Anabilim Dalı, Çocuk İmmünoloji Bölümü, Ankara
Tüm çekirdekli hücreler MHC-Sınıf-I molekülleri taşırlar. Bu
moleküller sitoplazmada sentez edilen proteinlerden köken
alan peptidlerle bağlanarak hücre yüzeyinde spesifik CD8+ T
lenfositler tarafından tanınan kompleksleri oluştururlar. Tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonları olan bir vaka MHC-sınıf-I
ekspresyon defekti tanısı alması nedeniyle sunulmuştur.
Vaka: 15 yaşında kız çocuğu 4 yaşından itibaren antibiyotik tedavisine cevap veren ancak yineleyen pürülan balgamlı öksürük,
nefes darlığı, halsizlik şikayetleri ile başvurdu. Aralarında 1.
derece akrabalık olan ailenin 8. çocuğu olup, erkek kardeşinde
bronşiektazi olan hastanın büyüme-gelişimi normal, fizik muayenede belirgin patolojik bulgusu yoktu. Akciğer grafisinde sağ
orta lobda atelektazi saptandı. Fleksibl bronkoskopi ile atelektazisi açılan hastanın derin trakeal aspirasyon örneğinde lipid veya
hemosiderin yüklü makrofaj görülmedi, kültürlerinde üreme
olmadı. Primer silier diskinezi açısından nazal mukoza biyopsisinden elektron mikroskopik inceleme, ter testi, reflü sintigrafisi
normaldi. SFT’de ventolin ile %22 reversibilite görüldü, ancak
bronkodilatör tedaviden yarar görmedi. Toraks BT’de sağda
yaygın ve sentrilobüler olmak üzere bilateral opasite, devam eden
sağ orta lob atelektazisi, tomografik olarak kronik pansinüzit
saptandı. Hemoglobin, 13.2g/dl; beyaz küre, 7000/mm3; trombosit, 291000/ mm3; immünoglobulinleri; IgA, 283 mg/dl (139378); IgG, 2940mg/dl (913-1884); IgM, 116mg/dl (88-322),
IgE, 168mg/dl (0-52) olarak bulundu. Protein ve polisakkarit
antikor cevapları normal; NBT testi %100; CH50 testi 29U/ml
(>15) olarak bulundu. Lenfosit alt-grupları; CD3, %74 (52-78),
1761/mm3 (800-3500); CD4, %60 (25-48), 1428/mm3 (4002100); CD8, %14 (9-35), 333/mm3 (200-1200); CD16+56,
%5 (6-27), 119/mm3 (70-1200); CD19, %14 (8-24), 333/mm3
(200-600); HLA ABC, %90; histogramda HLA ABC ekspresyon intansitesi önemli düzeyde düşük bulundu. Bronşiektazi
nedeniyle takipte olan erkek kardeşinde de HLA ABC, %73;
HLA ABC ekspresyon intansitesi düşük olarak bulundu.
Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, Konya, 2Adana Numune
Eğitim Araştırma Hastanesi, Adana
Cerrahi alanında travmayı takiben oluşan immünolojik ve enfeksiyöz sorunlar henüz yeterince önem kazanmamıştır ve bu
sorunlar cerrahlar tarafından ampirik olarak tedavi edilmektedir.
Bu derlemede enfeksiyonun nedenleri, risk faktörleri, bulgu ve
semptomları ile immünitenin rolü tartışılarak önleyici modaliteler
ve proflaksi tanımlanmaya çalışılmıştır. İmmün sistemin başlıca
görevi, organizmayı yabancı moleküllere ve mikroorganizmalara
karşı savunmada onları tanımak ve çeşitli effektör mekanizmalarla cevap vermektir. İmmün tanımada yabancı antijenleri self
olanlardan ayırt etme görevi başlıca MHC (= Major Histocompatility Complex) molekülleri yani doku uygunluk antijenleri ile
gerçekleşir. Hücre yüzeyinde bulunan MHC molekülleri yabancı
antijenleri bağlar ve immün sistemin effektör hücrelerine sunarak immün cevabın başlamasında anahtar rol oynar. Travmaya
bağlı yaralanmalar Amerika Birleşik Devletleri’nde sağlık giderlerinin 2.en büyük kaynağı ve sağlık alanında istihdam edilenler
için en büyük kaynaktır. Travma yüksek oranda morbidite ve
mortaliteye yol açar ve bu rakamlar gelecekte daha da yükselme
eğilimindedir. Travmada enfeksiyon varlığı ise mortaliteyi 3 misli artırmaktadır. Genellikle travma sonrası cerrahi kliniklerinde
rastlanılan enfeksiyon ve hiperimmünite reaksiyonları gözardı
edilmekte, altta yatan nedenler yeterince ortaya çıkarılmadan
ampirik tedavi başlanmaktadır.
P-31
Ref. No: 82
HİPER İMMÜNOGLOBULİN M SENDROMU
DÜŞÜNÜLEN OLGULARDA CD40 VE CD40 LİGAND
EKSPRESYONU
1
Suzan Adın-Çınar, 2Elif Karakoç, 2Işıl Barlan,
Günnur Deniz
1
1
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, İmmünoloji
Anabilim Dalı, 2Marmara Üniversitesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
Anabilim Dalı, İstanbul
Primer immün yetersizlik hastalıklarından biri olan Hiper immünoglobulin M (HIM) sendromunda, IgM üretimini IgG,
IgA veya IgE’ye dönüştürememe sonucu IgG ve IgA düzeyleri
azalır, IgM normal veya yüksek seviyeye ulaşır. HIM’e neden
olan genetik bozukluklardan en yaygını, üretimi X kromozomunda bulunan CD40L geni tarafından düzenlenen, aktive
T hücre yüzeyindeki CD40 ligand (CD40L; CD154) adı ver93
ilen proteinin bozuk veya yetersiz ekspresyonudur. Sadece erkek
çocukları etkileyen bu hastalığa X’e bağlı HIM denilmektedir.
Kız çocuklarda her iki X kromozomundaki CD40L geninde
mutasyon varsa hastalık oluşabilir. Otozomal geçiş gösteren
diğer HIM formları hem kız hem de erkek olgularda gözlenmektedir. CD40L ekspresyonu normal olduğu halde, CD40
sinyal yolağını yöneten genlerdeki defektler, diğer immün sistem hücrelerinde CD40 bulunmaması veya işlevsiz olması, B
hücresinin izotip kayma yapmasını sağlayan AID ve UNG genlerinde defektler HIM’e neden olmaktadır. HIM düşünülen
dört olguda, CD40 ve uyarı sonrası CD40L ekspresyonunun
akan hücre ölçer (AHÖ, Flow sitometri) ile değerlendirilmesi ve
DETAE deneyiminin paylaşımı amaçlanmaktadır. HIM öntanısı
almış dört (2 kız, 2 erkek) olgudan alınan heparanli periferik
kan örneklerinde CD40 ekspresyonu tam kan lizis yöntemiyle; CD40L düzeyi ise izole edilen periferik kan mononükleer
hücrelerin, uyarıcı varlığı ve yokluğunda beş saat 37°C, CO2’li
etüvde inkübasyonundan sonra AHÖ cihazında saptanmıştır.
Deneyler steril şartlarda yapılmıştır. Kontrol olarak sağlıklı olgu
örnekleri ve T hücre aktivasyonunu belirlemek üzere CD69 ekspresyonu eş zamanlı olarak değerlendirilmiştir. Tüm olgularda
CD40 ekspresyonu saptanmıştır. Kız olgularda, CD40L ve
CD69 düzeyleri stimülasyon sonrası TD’de (27y) sağlıklı kontrole göre düşük, ME’de (1y) ise sağlıklı kontrolle benzerdir.
Kardeş olan erkek olgularda (NO, 11y; AO, 16y), stimülasyon
sonrası CD40L ekspresyonu gözlenmemiştir. Deney ikinci kere
tekrarlanarak bulgular doğrulanmıştır. Erkek olgularda CD40L
ekspresyonunun stimülasyon sonrası düşük olması bu molekülü kodlayan genlerde bozukluk olduğunu göstermektedir.
Kız olgulardan ME için nötropeni ve sık enfeksiyona bağlı IgM
yüksekliği düşünülmüş, HIM dışı olarak değerlendirilmiştir.
Diğer kız olgunun stimülasyon sonrası düşük CD40L ekspresyon bulgusu ve anne-babanın akraba olması otozomal resesif
geçişi desteklemektedir. HIM düşünülen kız olgularda otozomal
resesif geçiş göz önüne alınarak, CD40 ekspresyonu akan hücre
ölçer ile incelenmeli ve AİD, UNG gibi genlerde mutasyon
araştırılmalıdır. Babada ve annenin erkek akrabalarında HIM
hikayesi saptanmışsa X’e bağlı HIM düşünülmeli ancak bunun
nadir olduğu unutulmamalıdır.
olan hasta varlığı bu konuda çok uyarıcıdır. Ayrıca çocukluk
çağında tanı alan hastaların 18 yaşın üstündeki kardeşlerinin de
primer immün yetmezlik açısından sorgulanması gereklidir. PİY
hastalıklarının komplikasyon gelişmeden çocukluk çağında tanı
almaları ancak doktorlar arasında primer immün yetmezliklerin
farkındalığının arttırılması ile mümkün görülmektedir.
Tanı Yaşı
Cinsiyet
PİY Tipi
Olgu1
23 yaş
Kadın
Hiper IgM fenotipli
antikor eksikliği
+
+
9 ay
Eş akrabalığı
Aile öyküsü
Semptom
başlama zamanı
İlk semptom ile 21 yıl
tanı arasında
geçen süre
Enfeksiyonun Tekrarlayan otit,
Özelliği ve Tipi pnömoni
Eşlik Eden
Bulgular
Komplikasyon
Tedavi
İzlem Süresi
P-33
Olgu 2
28 yaş
Kadın
CVID
Olgu 4
20 yaş
Kadın
MHC sınıf I
eksikliği
+
+
10 yaş
Olgu 5
58 yaş
Erkek
CVID
+
5 yaş
Olgu 3
18 yaş
Kadın
MHC sınıf
eksikliği
+
+
11 ay
21.5 yıl
17 yıl
10 yıl
10 yıl
Tekrarlayan Tekrarlayan
otit, pnömoni, pnömoni, ishal
ishal
Lenfoproliferasyon, OİHA
Granülamatöz
OİHA, HSM, Artrit
Üveit
Bronşiektazi,
Bronşiektaz, Bronşiektazi,
Bilateral İşitme
Bilateral
Glokom
Kaybı, Splenektomi İşitme Kaybı
IVIG, TMP-SMX
IVIG, TMP- IVIG, TMP-SMX
SMX
1 yıl
1.5 yıl
1.5 yıl
?
?
48 yaş
Tekrarlayan Kronik İshal, mukoza
pnömoni ve deri lezyonları
Pulmoner Lenfoproliferasyon,
Tbc
Enteropati
Bronşiektazi Bronşiektazi,
Splenektomi
IVIG, TMPSMX, 4’lü
Anti Tbc
6 yıl
IVIG
6 ay
Ref. No: 102
İNTERLÖKİN-12RBETA1 DEFEKLİ İKİ VAKA
SUNUMU
1
Gülten Türkkanı Asal, 1Çağman Tan,
Deniz Çağdaş Ayvaz, 1Tuba Turul-Özgür, 1İlhan Tezcan,
1
Özden Sanal
1
P-32
Ref. No: 90
PRİMER İMMÜN YETMEZLİKLER - SADECE
ÇOCUKLARDA MI?
1
Funda Erol-Çipe, 1Figen Doğu, 1Caner Aytekin,
Meltem Polat, 2Mutlu Arat, 2Muhit Özcan,
2
Önder Arslan, 1Aydan İkincioğulları
1
1
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Pediatrik İmmünoloji- Allerji Bilim
Dalı, 2Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hematoloji Bilim Dalı, Ankara
Primer immün yetmezlikler (PİY) genellikle çocukluk çağında
görülmesine rağmen sadece çocukluk çağı ile sınırlı değildir. Son
yıllarda bazı hastaların semptomlarının daha geç yaşta başlaması
ya da daha hafif klinik seyir göstermeleri nedeniyle erişkin yaşlarda
tanı aldıkları bildirilmektedir. Bir çok hastada ise, aslında tekrarlayan enfeksiyonlar, otoimmün hastalıklar ya da malignensiler
şeklinde bulguların erken çocukluk çağlarından beri varolduğu,
ancak altta yatan PİY tanısının akla gelmediği görülmüştür.
Burada dördü son 1.5 yıl içinde erişkin yaşta kliniğimizde tanı
alan ve takip edilmekte olan 5 hastanın klinik ve immünolojik
özellikleri sunulmaktadır (Tablo 1). Erişkin hekimlerine sık enfeksiyon ile birlikte otoimmünite, lenfoproliferasyon ya da malignite şüphesi ile başvuran hastalar mutlaka primer immün yetmezlik açısından değerlendirilmelidir. Ailede benzer yakınmaları
94
1
Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Pediatrik
İmmünoloji Ünitesi, Ankara
İnterlökin-12 - IFN- aksisindeki defektler mikobakteri ve salmonella enfeksiyonlarına hassasiyet ile karakterizedir ve MSMD
(Mikobakteriyel enfeksiyonlara mendelian hassasiyet) olarak
adlandırılmaktadır. MSMD den sorumlu defektif moleküller
IL-12R1, IL-12, IFN-R1, IFN-R2, STAT-1, NEMO dur.
Aynı moleküler defekt gösterilmiş olmasına rağmen, klinik seyir
hastadan hastaya değişebilmekte birlikte, aynı aile içinde bile
farklılık gösterebilmektedir. Burada 23 ay ve 12 yaşında tanı
alan, çok farklı klinik seyir gösteren IL12R1 defekti olan iki
hasta sunumu yapılacaktır.
VAKA 1: 23 aylık erkek hasta, sık oral moniliazis, bronşiolit,
aralıklı ishal şikayeti ile başvurdu. Hikayesinden bir yaşına kadar
saçlı deride akıntılı yaraları olduğu, 11 ve 15 aylıkken dizanteri
geçirdiği, 1,5 yaşındaki erkek kardeşinin BCG aşısı sonrası koltuk altı ve boyunda akıntılı abseleri geliştiği ve eksitus olduğu,
anne baba arasında 2. dereceden akrabalık olduğu, aşılarının
yapılmadığı öğrenildi. Fizik muayenesinde herpes labialis, sağ
submandibuler lenfadenopati ve oral moniliazisi mevcuttu.
Hastanın yapılan immünolojik değerlendirmesi ve aile hikayesi
de göz önüne alındığında öncelikle IL12 - IFN- aksis defekti
olabileceği düşünüldü. IL12R1 ekspresyonu %0.06 olarak tespit edildi. IL-121 defekti açısından yapılan aile taramasında,
anne ve dayıda BCG aşısı yapılmasına ve asemptomatik olmasına
rağmen da IL-12R1 ekspresyonu %1’in altında saptandı.
VAKA 2: Şu anda 12 yaşında olan kız hasta, bölümümüze 12
aylıkken çene altında şişlik şikayeti ile başvurdu. Doğduğundan
beri oral moniliazis, aralıklı ishali, 4-5 aydır submandibular
bölgede şişlikleri olan hastanın anne babası birinci derece akraba idi. Hikayesinden üç yaşındaki erkek kardeşinin de BCG
aşısından sonra lenf bezlerinde büyüme ve drenaj geliştiği,
dış merkezde antituberkuloz tedavi aldığı ve 4 yaşında eksitus
olduğu öğrenildi. Fizik muayenesinde oral moniliazis ve bilateral
submandıbular lenfadenopatisi mevcuttu. Hastanın yapılan immünolojik incelemesi ile IL-12R1 ekspresyonu <%1 saptandı.
Antituberkuloz tedavi yanı sıra, interferon gama tedavisi başlandı.
5 yaşında lökositoklastik vaskülit tanısı alan hastada, 11 yaşında
parvovirus enfeksiyonuna bağlı sık transfüzyon gerektiren anemi
gelişti. Son bir yıldır hepatosplenomegali ve Hbs Ag pozitifliği
saptanan hastaya karaciğer biyopsisi yapılması planlanmaktadır.
SONUÇ: IL-12R1 ekspresyonu defekti saptanan hastalarda,
klinik seyir hastadan hastaya değişmekte ve bazı bireylerde defekt gösterilmesine rağmen asemptomatik seyredebilmektedir.
Bu nedenle asemptomatik taşıyıcı bireyleri ortaya çıkarmak için
aile taraması yapılması gerekmektedir. Bu hastalarda parvovirüs
enfeksiyonuna da artmış yatkınlık olabileceği düşünülmektedir.
P-34
Ref. No: 104
GRİSELLİ SENDROMLU HASTANIN RAB27A GENİ
MOLEKÜLER GENETİK ANALİZİ
1
Emin Karaca, 1Asude Durmaz, 1Ferda Özkınay,
Hüseyin Onay, 2Murat Tombuloğlu, 1Haluk Akın,
1
Cihangir Özkınay
1
1
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Genetik Anabilim Dalı,, 2Ege
Üniversitesi Tıp Fakültesi, Iç Hastalıkları Anabilim Dalı, Hematoloji
Bilim Dalı, Izmir
Griselli Sendromu (GS), değişik derecelerde deri veya saç hipopigmentasyonunun yanında hepatosplenomegeli, pansitopeni,
immünolojik ve santral sinir sistemi bulguları ile karakterize
otozomal resesif geçiş gösteren, nadir görülen bir sendromdur.
GS’un en sık görülen alt grubu olan GS tip II, hemofagositoz
ve değişken derecelerde immünolojik bulguların görüldüğü, sitotoksik granül/melanosome ekzositozunun terminal fazında
görevli olan GTPaz’ı kodlayan, 15q21 bölgesinde lokalize olan
RAB27A genindeki mutasyonlar sonucu ortaya çıkmaktadır.
Bu yazıda ateş yüksekliği ve halsizlik yakınmalarıyla başvuran
10 yaşında bir erkek olgu sunulmaktadır. Akraba evliliği ve sık
tekrarlayan enfeksiyon öyküsü olan hastanın fizik bakısında; ateş
yüksekliği 38.0oC (aksiller), açık renkli cilt, gümüş grisi renkte
saç yapısı, anemi, nörolojik bulguları mevcuttu.
Klinik olarak GS tip II tanısı alan olguda, RAB27A geni moleküler
genetik analiz sonucunda 148delA mutasyonu tespit edilmiştir.
Prematür sonlanma kodonu oluşturan, homozigot 148delA mutasyonu gösterilen olgu aynı zamanda homozigot R50T yanlış
anlamlı mutasyonunu taşıdığı görüldü. Ebeveynlerde yapılan
mutasyon analizi sonucunda her iki mutasyon açısından taşıyıcı
oldukları teyit edilerek, bu mutasyonların RAB27A geni içinde
bağlantılı kalıtıldıkları düşünüldü. Olgu GS’da kompleks genotipe
sahip ikinci olgu olurken, ilk olgular Meschede ve ark. tarafından
İran’dan bildirilmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada klinik olarak
GS tip II tanısı alan bir olgunun RAB27A geni moleküler genetik
analizi ve aynı zamanda saptanan mutasyonların genotip fenotip
korelasyonunun tartışılması amaçlanmıştır.
P-35
Ref. No: 107
HİPOGAMAGLOBULİNEMİ VE SIK ENFEKSİYONLA
BAŞVURAN ÇOCUKLARIN UZUN DÖNEM İZLEMİ:
DOĞAL ÖYKÜ VE PROGNOSTİK BELİRTEÇLER
1
Ahmet Özen, 1Safa Barış, 1Elif Karakoç-Aydıner,
Cevdet Özdemir, 1Nerin N. Bahçeciler-Önder,
1
Işıl Barlan
1
1
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Pediatrik Allerji İmmunoloji Bilim
Dalı, İstanbul
GİRİŞ: Sık enfeksiyon geçiren ve hipogamaglobulinemi (HG)
saptanan çocukların bir kısmında immunoglobulin (Ig) düzeyleri
erken yaşlarda normalleşirken, bazılarında adolesan döneme kadar gecikir. Diğer bir kısmı ise Yaygın Değişken İmmün Yetmezlik (YDİY) tanısı alır. Erken yaşlarda tespit edilen HG’nin prognozunu belirleyecek tanısal bir test henüz yoktur. Çalışmamızda
HG ile ünitemize başvuran çocukların uzun dönem izlemini
sunulmaktadır.
YÖNTEM: 1992-2009 yılları arasında HG ve/veya sık ve ağır
enfeksiyon geçirme nedeniyle başvuran hastaların klinik ve immunolojik özellikleri değerlendirildi. Uzun dönem izlemde
konulan tanı gruplarına göre hastaların Ig değerlerinin yaşa
göre dağılımı, klinik özellikleri ve aile öyküsü gibi parametreler
değerlendirilerek ağır seyreden olgularla, hafif seyirli ve düzelme
gösteren olguların erken dönem özellikleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: 131 hastanın dahil edildiği çalışmanın ortalama
izlem süresi 44.4 ± 36.4 aydır. Hastaların %25’inde ebeveynlerinin akraba evliliği bulunmaktadır. Çocuklarda YDİY 22, IgA
eksikliği 19, çocukluk çağının geçici hipogamaglobulinemisi
(ÇÇGHG) 33, selektif IgM eksikliği 3 ve sınıflandırılmayan
hipogamaglobulinemi (SHG) 57 olguda tespit edildi. Ailede
İY öyküsü YDİY’lerin %33’ünde ve ÇÇGHG’lerin %9.4’ünde
vardı. Kronik akciğer hastalığı (KAH) olan çocukların ünitemize refere edilme yaşları KAH olmayanlara göre anlamlı olarak
yüksekti (p=0.018). Hastaların %12.9’unda ağır veya sık tekrarlayan enfeksiyon hikayesi bulunmamaktaydı. Yaşlara göre Ig
düzeylerinin değişimine bakıldığında, özellikle YDİY ve IgA eksikliklerinin IgA düzeylerinin diğer gruplardan farklı seyrettiği
ve birbirine benzerlik gösterdiği görülmüştür. ÇÇGHG’lerin
Ig düzeyleri çok düşük seviyelerde olabilmekle beraber genel
olarak YDİY ve IgA eksikliği hastaları kadar düşük sınırlarda
olmadığı görülmekteydi. Hasta gruplarının erken yaşlardaki Ig
düzeyleri incelendiğinde, IgA eksikliklerinin 2.5-3 yaşlarından
itibaren IgM ve IgG düzeylerinde normalleşme görüldüğü, ve
bu erken yaşlarda bile YDİY hastalarının diğer gruplara göre
belirgin derecede düşük Ig düzeyleri sergilediği görülmektedir.
Beş yaşından itibaren Ig’leri düzelen çocuklarla düşüklüğü devam eden çocukların erken dönem Ig’leri karşılaştırıldığında,
düzelme görülmeyen hastaların IgM düzeylerinin belirgin olarak
daha düşük seyrettiği ve düzelme saptanan olgularda hemen
hiçbir zaman IgM düzeylerinin -3SD’nin altına inmediği göze
çarpmaktaydı.
SONUÇ: Hipogamaglobulinemi ile başvuran hastaların büyük
kısmında tekrarlayıcı veya ciddi enfeksiyonlar gözlenmektedir.
Geç yaşta tanı alanlarda enfeksiyonlara bağlı komplikasyonlar sık
görülmektedir. Çalışmamızda hastalık gruplarına özgün klinik
ve immünolojik özelliklerin erken yaşlarda ayırt edilebileceği
gösterilmiştir.
95
P-37
İMMÜNOTERAPİ
P-36
Ref. No: 7
A RARE SIDE EFFECT OF IMMUNOTHERAPY:
JESSNER-KANOFF LYMPHOCYTIC INFILTRATE
Ref. No: 23
İMMÜNOTERAPİYE BAĞLI YAN ETKİLER: ALERJİK
RİNOKONJONKTİVİT-ALERJİK ASTIM VE VENOM
ALERJİLİ OLGULARDA
1
1
2
2
Arzu Didem Yalçın, Atıl Bişgin, Ayşe Akman,
Gülgün Erdoğan, 2M. Çifcioğlu, 2Olcay Yeğin
Arzu Didem Yalçın, 2Atıl Bişgin, 2Ender Terzioğlu,
Hasan Hüseyin Polat
2
2
1
Dept. of Immunology and Allergy, Antalya Education and Training
Hospital, 2Akdeniz University Faculty of Medicine, Antalya
Allergen immunotherapy has been used in the management of
allergic diseases for nearly 100 years. It is the only specific treatment for hymenoptera venom anaphylaxis. Various venom immunotherapy schedules have been designed to treat anaphylaxis.
Whether the effect of venom immunotherapy is well documented, there is also an increased risk of side-effects in bee-venomtreated patients and in those with rapid dose increase. This report
describes the first case of a patient in the literature with Jessner’s
Lymphocytic infiltration as a side effect of venom immunotherapy. This is a chronic, benign, T cell pseudolymphoma characterized by the occurrence of recurrent, asymptomatic, smooth, erythematous, non-scaling papules or plaques. However, the exact
cause of Jessner’s Lymphocytic Infiltration is unknown. The case
here reported was a 61 year-old male pediatrician, who has been
followed by at our Immunology Service because of an immediate allergy to a bee sting managed with venom immunotherapy.
His chief complaint was an anaphylactic reaction after 5 minutes
of a bee sting. The onset of his symptoms was gradual and began just 25 after the sting. The venom immunotherapy regimen
was planned and the protocol immediately began without premedication. But during the initial phases of treatment, on the
third dose of immunotherapy, he reported severe itching. After
complaining of itching, many erythematous papules and plaques
on his chest were developed (Figure-1). The lesions flared up
for 3 days period just after injection and decreased afterwards.
The type of lesions and their location supported the diagnosis of
Jessner disease, which had also a histopathological confirmation
(Pic-1).
Figure 1. Microscopicaly, the epidermis was normal histopathologic apperance and lack of hyperkeratosis atrophy, interface changes. In the dermis, there were moderately dense, perivascular and
diffuse infiltrates composed of small, mature lymphocytes, involving the superficial and deep vascular
plexuses. The infiltrate extend around the pilosebaceous follicules
96
1
Antalya Education and Training Hospital Allergy and Clinical
İmmunology Unit., 2Akdeniz University, Antalya
GİRİŞ VE AMAÇ: Alerjen immünoterapi, antijene spesifik olan
immünomodulatuvar bir tedavi yöntemidir. Alerjen maruziyeti
ile ortaya çıkan hem erken hem de geç cevabı inhibe etmektedir.
İmmünoterapi mast hücresi ve bazofillerden mediyatör salınımını
azaltmakta, ayrıca hedef organda inflamatuvar hücrelerin sayısı
da azalmaktadır. İmmünoterapinin komplikasyonları lokal ve
sistemik reaksiyonlardır. En önemli sistemik reaksiyon anafilaksi
olup ölümle sonuçlanabilir. Tedavi sırasında istenmeyen etkiler
sıklıkla ilk 20-30 dakikada ortaya çıksa da daha sonra da görülebilir. Görülebilecek lokal reaksiyonlar enjeksiyon yerinde eritem,
kaşıntı, lokal ödem ve rahatsızlık hissi iken, sistemik reaksiyonlar
yaygın eritem, kaşıntı, ürtiker, anjiyoödem, rinit, konjunktivit,
bronkospazm, larenks ödemi, hiperperistaltizm, hipotansiyon ve
kardiak aritmidir. Sistemik reaksiyon gelişme riski her enjeksiyon
için %0.05-3.2 oranındadır. Sistemik reaksiyonlara genellikle doz
artımı sırasında rastlanmaktadır. Ancak idame tedavi sırasında da
görülebilir. Sistemik reaksiyon geliştiğinde tolere edebildiği doza
kadar doz azaltılmalı ya da İT kesilmelidir. Bu çalışmada kayıtları
düzenli olan 710 hasta çalışmaya alınmış, hastalar lokal ve sistemik, erken ve geç reaksiyonlar açısından değerlendirilmiştir.
YÖNTEM: 101.2001- 01.10.,2009 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi ve Antalya Araştırma Eğitim Hastanesinde
Allerji-İmmünoloji polikliniğinde takip edilen allerjik rinokonjonktivit, alerjik astım ve venom alerjili olguların dosyaları ve
immünoterapi yan etki takip kartları retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaşam koşulları, risk faktörleri, semptomlarını
arttıran faktörler, deri prick testi sonuçları, serum total IgE ve
spesifik IgE düzeyleri, immünoterapi sonrası oluşan lokal ve sistemik reaksiyon kayıtları incelendi. Deri prick testleri; Deri prick
testi için Alyostal ST-IR (Stallergenes S.A., France) marka standart allerjen ekstreleri kullanıldı. Total IgE ve spesifik IgE tayini
fluoroenzyme immunoassay (ImmunoCAP-FEIA) yöntemi ile
ImmunoCAP (Pharmacia, Uppsala, Sweden) kiti kullanılarak
yapıldı. Total IgE için 100kU/L, spesifik IgE’ler için 0.35kU/L’
nin üzerindeki değerler anlamlı kabul edildi. Kayıtları düzenli
olan 710 hasta çalışmaya dahil edildi. Elde edilen veriler 14.00
SPSS programında değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Allerjik rinit tanısı konulan 710 (76 olgu alerjik
rinokonjonktivit ve alerjik astım, 622 alerjik rinokonjonktivit,12
venom immünoterapi) 622 alerjik rinokonjonktivitli olgunun
%60’da ot ve tahıl karışımı, %59.5 de akar, %42.5 ot tahıl, %37.4
akar ve ot–tahıl-yabani ot duyarlılığı, %39.1’de Blatella Germanica, %37 ağaç polenleri, %29.6 kedi ve köpek tüyü, %27.2’
de küf mantarı, %16.6’de zeytin allerjisi tespit edildi. 622 alerjik
rinokonjonktivitli olgunun %64.6 de total IgE değerleri yüksekti. Ot-tahıllara karşı SIT uygulanan grupta akarlara göre lokal aşı
reaksiyonunun fazla görüldüğünü tesbit ettik. Reaksiyon görülen
olgularda ortalama endurasyon çapı 6.2 ± 2.4cm olup endurasyon
nedeniyle SIT kesilen olgu bulunmamaktadır. Atopik dermatitin
eşlik ettiği 16 olgunun 3 tanesine cilt lezyonlarının şiddetlenmesi
nedeniyle SIT stoplandı. Kronik ürtikerin eşlik ettiği 52 olgudan 3 tanesinde ürtiker atağı sebebiyle immünoterapi kesilmiştir.
76 tane olguda Alerjik rinokonjonktivit ve astım mevcut olup,
hastalıkları kontrol altındaydı. Olguların %88.5’de IgE değerleri
yüksekti. Alerjik astımlı olguların %78.7 de akarlara, %14.9 akar
ve ot polenlerine, %7.5 zeytin ağacı polenine karşı desensitizasyon yapılmaktadır. Ortalama endurasyon çapı 7.1 ± 1.8cm olup
endurasyon nedeniyle SIT kesilen olgu bulunmamaktadır. 2 tane
olguda başlangıç dozlarında (2 ve 3. Aylarda) astım atağı nedeniyle SIT kesilmiştir. Venom immünoterapi uygulanan bir vakada
3. Ayda deride Jessner-Kanof lenfositik infiltrat gelişmiş ancak
idame doza geçilince lezyonlar gerilemiştir.
SONUÇ: İmmünoterapi alan olgularımızda anaflaksi nedeniyle
fatal reaksiyon tesbit etmedik. En sık lokal yan etki kaşıntı-eritemendurasyon olup (ot- tahıl-yabani ot grubunda daha fazla), hiçbir hastada immünoterapi kesilmemiş, anti histaminik tedaviye
yanıt vermiştir. Total IgE değerleri ile endurasyon çapı arasında
anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Alerjik rinokonjontivite atopik dermatit, kronik otoimmün ürtiker ve astım eşlik eden olgularda, eşlik etmeyenlere göre total IgE düzeyleri anlamlı derecede
yüksekti. Amerikan Alerji Astım ve İmmünoloji Akademisi ve
Dünya Sağlık Örgütü hastaların aşı sonrası en az 20 dakika gözlem altında tutulmasını ve eğer riskli hastalar ise bu sürenin daha
da uzatılmasını önermektedir. Ayrıca immünoterapi uygulanan
merkezde reaksiyonların gelişmesi durumunda acil müdahale için
gerekli malzemenin mutlaka bulundurulması gerekmektedir.
İMMÜNTOLERANS VE OTOİMMÜNİTE
P-38
Ref. No: 4
OSTEOPOROZLU HASTALARDA KARACİĞER
MEMBRAN OTOANTİKOR POZİTİFLİĞİ
P-39
Ref. No: 14
ANA (ANTİ NÜKLEER ANTİKOR) VE ENA
(EXTRACTABLE NÜKLEER ANTİJEN) İÇİN ÜÇ
YILLIK DEĞERLENDİRME SONUÇLARI
2
İhsan Hakkı Çiftci, 2Gülşah Aşık, 2Özlem Yoldaş,
Orhan Cem Aktepe, 2Zafer Çetinkaya, 2Teyde Çalışkan
2
1
Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik
Mikrobiyoloji A.D., Afyonkarahisar
AMAÇ: Otoimmün hastalıklarda otoantikorların, antinükleer
antikorların (ANA) saptanması ön tanıda ve hastalık seyrinin
izleminde kullanılmaktadır. Bölgemizdeki ANA ve otoimmün
hastalık profillerinin dağılımını belirlemek amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya Ocak 2006–Aralık 2008 tarihleri arasında
AKÜ Klinik Mikrobiyoloji Laboratuvarına Otoimmün hastalık
şüphesi ile gönderilen 2240 serum örneği dahil edilmiştir.
Örneklerin tümünde indirek floresan antikor yöntemi (İFA,
Euroimmun) ile ANA bakılmış, sonuçlar retrospektif olarak
değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Cinsiyet açısından değerlendirildiğinde örneklerin 1497’si (%66.8) kadın, 743’ü (%33.2) erkek hastaya ait
olduğu gözlenmiştir. Toplam 2240 örnekten 1844’ünde (%82.3)
çeşitli titrelerde ANA pozitifliği saptanmıştır. Titrelere göre hasta
dağılımına bakıldığında 1238’i (%67.13) 1/100, 385’i (%20.87)
1/200, 112’si (%6.07) 1/400, 42’si (%2.27) 1/800, 25’i (%1.35)
1/1600, 19’u (%1.03) 1/3200 ve 23’ü (%1.24) 1/6400 titrede
pozitif bulunmuştur. Yüksek titrede (>1/1600) pozitiflik saptanan 67 hastanın otoimmun paneli ELİSA (Betamed) ile çalışılmış
ve 34 (%50.74) hastanın en az bir parametresinin pozitif olduğu
görülmüştür.
SONUÇ: Çalışmamızda sunulan verilerin bölgemizdeki otoimmun hastalıkların izleminde yol gösterici ve sonraki çalışmalara
kaynak teşkil edeceği inancındayız.
1
Ü. Seçil Demirdal, 1İhsan Hakkı Çiftci, 1Vural Kavuncu
1
Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Afyonkarahisar
Osteoporoz kemik kütlesinde azalma, kemiğin mikromimarisinde bozulma ve kemik kırılganlığında artış ile karakterize sistemik bir kemik hastalığıdır. Kolestatik, alkolik, otoimmun ve
viral karaciğer hastalıklarında osteoporoz görülmektedir. Karciğer
hastalıklarında; karaciğer antijeni (SLA), karaciğer spesifik lipoprotein (LSP) ve karaciğer membran antijenine (LMA) karşı
oluşup hepatositler ve karaciğer hücre ekstraktları ile etkileşime
giren otoantikorlar saptanabilir. Bu çalışmada osteoporoz saptanan hastalarda LMA sıklığının araştırılması amaçlandı. Çalışma
kapsamında kemik mineral yoğunlukları ölçülen ve düşük kemik
mineral yoğunluğu saptanan 150 hastaya ait serum örnekleri incelendi. Serolojik incelemeler ticari kitler kullanılarak indirekt
flouresan antikor yöntemi ile gerçekleştirildi. Serum otoantikor
titreleri 1/80 ve üzeri olanlar LMA pozitif kabul edildi. Hastaların
yaş ortalaması 63.13 ± 8.6 idi. Ortalama L1-4 T skoru değerleri
-3.08 ± 0.58 ve femur total T skor değerleri -1.53 ± 0.81
şeklindeydi. LMA pozitif bulgu veren 4 hasta (%2.7) saptandı.
Düşük kemik mineral yoğunluğu saptanan hastalarda LMA
pozitifliği çalışmamızla ilk kez bildirilmekte olup, osteoporoz
etyolojisi araştırılırken osteoporoz ile karaciğer otoantikorları
arasındaki ilişkinin göz önünde bulundurulması önerilebilir.
Konunun geniş serilerle araştırılması osteoporoz ve otoimmün
karaciğer hastalıkları arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılmasına
katkı sağlayabilir.
P-40
Ref. No: 15
ANTİ-GLIADİN VE ANTİ-ENDOMİSYUM
SONUÇLARININ RETROSPEKTİF
DEĞERLENDİRİLMESİ
1
İhsan Hakkı Çiftci, 1Gülşah Aşık, 1Özlem Yoldaş,
Orhan Cem Aktepe, 1Mustafa Altındiş, 1Halil Er
1
1
Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik
Mikrobiyoloji A.D., Afyonkarahisar
AMAÇ: Çalışmamızda AKÜ Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalında çölyak sprue tanısı için gerçekleştirilen
testlerin retrospektif analizi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Ocak
2006-Aralık 2008 tarihleri arasında gluten sensitif enteropati
şüphesiyle gönderilen 730 hasta serumunda anti-gliadin antikor
(AGA) ELİSA (Betamed) ile anti-endomisyum antikor (EMA)
indirekt floresan antikor yöntemi (İFA, Euroimmun) ile yapılan
çalışmalar retrospektif olarak olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Cinsiyet açısından değerlendirildiğinde örneklerin 347’si kadın (%47.5), 383’ü erkek (%52.5) hastaya ait olduğu
gözlenmiştir. Toplam 730 serum örneğinin 17’sinde (%2.3)
EMA IgA pozitif bulunmuştur. EMA IgA pozitif saptanan
hastalarında 16’sında AGA IgA ve 15’inde AGA IgG pozitifliği
tespit edilmiştir.
97
SONUÇ: Çalışmamızda EMA IgA için saptanan % 2.3, AGA
IgA için % 2.2 ve AGA IgG için %2.1 olan pozitiflik oranları
bölgemiz için ilk veriler niteliğinde olup sonraki çalışmalar için
yol gösterici olacağı inancındayız.
P-41
Ref. No: 28
KEFİRİN İNSANLAR ÜZERİNDEKİ
İMMÜNOMODÜLATUVAR ETKİLERİ
1
Ali Kudret Adiloğlu, 1Nurettin Gönülateş,
Mehmet İşler, 2Altuğ Şenol
2
1
Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim
Dalı, 2Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji
Bilim Dalı, Isparta
sitokin düzeyleri de Th1 ve Th2 baskın yanıtını saptayabilmek
için ölçüldü. 22 haftalık Spraque Dowley türü ratlar iki RF ve iki
kontrol grubuna ayrıldı. RF grubu 5 gün veya 4 hafta (haftada
5 gün) her gün 30 dakika 900 MHz RF manyetik alana maruz
bırakıldı. Kontrol grupları da manyetik alan uygulanması dışında
aynı şartlara tabi tutuldu. Çalışmaya, analiz için 13 rat dahil edildi.
BULGULAR: Toplam lökosit sayısında, CD3, CD4, CD8,
CD45RA ve CD25 lenfosit yüzdelerinde ve IL–4, IL–10,
TNF– ve IFN– düzeylerinde kısa dönem RF ile kontrol ve
uzun dönem RF ile kontrol grupları arasında istatistiksel olarak
anlamlı bir değişiklik yoktu.
SONUÇ: Kısa dönem ve uzun dönem RF maruziyetinde RF ve
karşılığı olan kontrol grupları arasında fark yoktu. Daha önceki
çalışmalarla paralel olan sonuçlarımız cep telefonu RF maruziyetinin ratların lenfosit yüzdelerini ve TH1 veya TH2 yanıtını
uyarmadığını desteklemektedir.
AMAÇ: Bu çalışmada kefir kullanımının insanlarda bağışıklık
sistemi üzerinde etkilerini araştırdık.
YÖNTEM: 18 sağlıklı gönüllüye toplam 6 hafta, hafta içi günleri 200 mililitre kefir verildi. Kefir verilmeden hemen önce (0.
hafta), kefir başlandıktan sonra 3. ve 6. haftalar ve kefir verilmesi
kesildikten 3 hafta sonra (9. hafta) kan örnekleri toplandı. Akım
sitometrede granülosit, monosit ve lenfosit oranları ve mononükleer hücre alt gruplarının lenfosite göre yüzdeleri (CD3, CD4,
CD8, CD19, CD56, CD158a, NKG2a ve NKG2c) ölçüldü.
BULGULAR VE SONUÇ: Kefir verilen grupta 0. hafta ile
karşılaştırıldığında: 3. ve 6. haftalarda toplam lökosit sayıları
azalma, 6. ve 9. haftalarda lenfosit sayıları ve 3. ve 9. haftalarda ise
monosit sayılarında artma saptanmıştır. Böylece immün sistemin
dışarıdan gelecek antijene karşı teyakkuz hale geldiği gözlemlenmektedir. Lenfosit alt gruplarının yüzdelerinde ve aktivitelerine bakıldığında: sitotoksik T hücrelerinde 9. haftada artma, B
hücrelerinde 3. ve 6. haftalarda artma, NK-T hücreleri üzerinde
CD158 ekspresyonunda anlamlı azalma saptanmıştır, bu sayede
bu hücrelerin abartılı yanıt vermeleri engellenmektedir. NK
hücreleri üzerinde CD158 koekspresyonunda fark bulunamamış
ve NK ve NK-T hücreleri üzerinde NKG2a ekspresyonunda 6.
ve 9. haftalarda azalma saptanmıştır. NKG2a ekspresyonunun
azalması kefirin alerjik yanıtta abartılı çalışan Th2 yanıtının
regülasyonunda önemli rol oynayabileceği düşünülmektedir.
P-42
Ref. No: 29
CEP TELEFONLARINDAN YAYILAN 900 MHZ
ELEKTROMANYETİK ALANIN RAT İMMÜN SİSTEMİ
ÜZERİNE ETKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI
1
Ali Kudret Adiloğlu, 2Ahmet Koyu, 1İlker Pakbaş,
Fehmi Özgüner
2
1
Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim
Dalı, 2Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim
Dalı, Isparta
AMAÇ: 900 MHz radiofrequency (RF)’nın rat lenfosit alt grup
yüzdeleri ve lenfositler üzerindeki olası etkilerini in vivo ve kontrollü olarak çalışmayı amaçladık.
YÖNTEM: Lenfosit alt grupları ile aktive lenfosit yüzdeleri ve
lenfosit hücre yüzey algaçları florokrom maddelerle işaretlenmiş
antikorlarla boyanıp akım sitometrik olarak incelendi. Serum
98
P-43
Ref. No: 41
AÇIKLANAMAYAN İNFERTİLİTE, GEBELİK
KAYIPLARI VE IVF BAŞARISIZLIĞINDA
ÇEŞİTLİ İMMÜN PARAMETRELERİN ROLÜNÜN
ARAŞTIRILMASI
1
Ayşegül Atak, 2Sibel Dinçer, 3Latife Arzu Aral,
Buğra Adil Buyrukçu, 4Osman Denizhan Özgün,
5
Mehmet Ali Ergun
3
1
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İmmünoloji Anabilim Dalı, 2Gazi
Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı, 3Gazi Üniversitesi
Sağlık Bilimleri Enstitüsü İmmünoloji Anabilim Dalı , 4Klinik Ankara
Kadın Sağlığı ve İnfertilite Araştırma Merkezi , 5Gazi Üniversitesi Tıp
Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı, Ankara
AMAÇ: Tekrarlayan gebelik kaybı, açıklanmayan infertilite ve in
vitro fertilizasyon başarısızlıklarında immün sistemin rolünün;
çeşitli sitokinlerin, otoantikorların ve oksidatif stres metabolitlerinin ölçülmesi yolu ile araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya 5 grupta 75 gönüllü kadın (≥3 gebelik kaybı
olan; ≥1 IVF ile gebelik kaybı olan; ≥3 başarısız yardımcı üreme
tekniği (IVF) uygulanan; ilk defa infertilite nedeniyle başvurmuş/
yardımcı üreme teknikleri uygulanmamış; ≥1 yaşayan çocuğu
olan,düşük yapmamış,18-35 yaşlarında) ve eşleri alındı. Karyotip analizi yapıldı; NO, MDA, vitamin C, glutatiyonperoksidaz,
çeşitli otoantikorlar ve sitokinler ölçüldü.
BULGULAR: Gönüllülerle eşlerinin karyotip analizleri normaldi. Örneklerde; ANA taraması, ANCA ve anti-fosfolipid taraması
negatif bulundu. TNF-, IFN-, IL-1, IL-2, IL-4, IL-5 ve IL-6
düzeyleri açısından 1, 2 ve 4. gruplar arasında ve 3 ile 5. grup
(kontrol) arasında anlamlı fark bulunmadı, her 3 grupla 5. grup
arasında anlamlı fark saptandı. Oksidatif stres parametreleri için
infertil kadınlarla sağlıklı gönüllüler arasında istatistiksel olarak
anlamlı fark bulunmadı; gebelik olsun veya olmasın IVF uygulanan kadınlarda serum MDA düzeyleri artmış bulundu, ancak
bu artış glutatyonperoksidazdaki azalmayla korele olmamıştır.
SONUÇ: Doğal veya IVF ile tekrarlayan gebelik kayıplarının
oksidatif stresi artıracağı söylenebilir; fakat bu konuda daha
fazla sayıda hastayla ve uygun örnek miktarlarıyla çalışma
yapılmalıdır.
P-44
Ref. No: 51
ERKEN ÇOCUKLUK DÖNEMİNDE MORPHEA: X
KROMOZOM MONOZOMİSİNİN PATOGENEZ VE
PROGNOZDAKİ YERİ
SONUÇ: Geniş bir yelpazesi olan ve tanısı güç olan otoimmün
hepatitler kronik hepatitli hastalarda ayırıcı tanıda göz önünde
bulundurulmalıdır.
P-46
Neslihan Karaca, 1Güzide Aksu, 2Emin Karaca,
1
Nesrin Gülez, 3A.Tahsin Güneş, 2Ferda Özkınay,
1
Necil Kütükçüler
Ref. No: 63
1
HASTANEYE BAŞVURAN OLGULARDA
OTOANTİKOR POZİTİFLİĞİ
1
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim
Dalı, İmmünoloji Bilim Dalı, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi
Genetik Anabilim Dalı, 3Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi,
Dermatoloji Anabilim Dalı, İzmir
Morphea, aşırı kollajen birikimine bağlı deride sertleşme ve
kalınlaşma ile giden, lokalize sklerodermanın genellikle çocukluk yaş grubunda görülen bir formudur ve etiyolojisi kesin bilinmemektedir. Deri ve mukozanın konjenital ve edinilmiş bazı
hastalıkları Blaschko çizgileri denen embriyonik paternleri takip
ederek kendilerini gösterebilir. Blaschko çizgilerinin genetik
mozaisizmi temsil ettiği ve özellikle yüzde çok nadir görüldüğü
bildirilmiştir. Yüzde Blaschko çizgilerini takip eden lineer morphea ve mozaik Turner sendromunun birlikte görüldüğü 4
yaşında bir kız olgu sunulmuştur. Bu birliktelik literatürde daha
once tanımlanmamıştur. Farklı otoimmün hastalıklar Turner
sendromu ile birlikte görülebilmektedir, ancak bu hastalıklar ile
Turner sendromu arasındaki patogenetik ilişki net bilinmemektedir. Bu hasta için, X kromozom mozaikliğinin Blaschko çizgilerini takip eden Morphea gelişiminde, erken yaşta prezentasyonda ve progresif gidişte önemli rolü olduğu düşünülmektedir.
P-45
Ref. No: 62
KRONİK VİRAL HEPATİT HASTALARINDA
OTOANTİKOR SIKLIĞI
1
Şükran Köse, 1Gülgün Akkoçlu, 1Ayhan Gözaydın,
Ertan Serin
1
1
S.B. Izmir Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları
ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği/Allerji ve İmmünoloji Birimi, İzmir
GİRİŞ: Otoimmün hepatitler sebebi kesin olarak açıklanamamış,
süregen, hepatosellüler inflamasyon ile karakterize otoimmün
karaciğer hastalığıdır. Serumda bazı karaciğer otoantikorlarının
varlığı ve hipergammaglobulinemi ile karakterizedir. Viral hepatitlerin seyri esnasında da bazı otoantikorların oluşabileceği bilinmektedir.
YÖNTEM: Bu çalışmada Kronik hepatit B ve C tanısı konarak interferon ve/veya antiviral tedavi verdiğimiz hastalardaki
otoantikor pozitiflik oranlarını araştırdık. Kronik viral hepatit
tanısı konan tüm hastalarda İmmunflorasan antikor (IFA) yöntemi ile Anti-nükleer antikor (ANA), Anti-mitokondrial antikor (AMA), Anti-düz kas antikoru (ASMA), Gastrik pariyetal
hücre antikoru (GPC) ve Karaciğer böbrek mikrozomal antikor
(ALKM) varlığı araştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 505 kronik hepatit B, 143 kronik hepatit C, 9 HBV-HCV ko-infekte ve 2 HIV-HBV ko-infekte hasta
alınındı. Tüm kronik hepatit B hastalarında; HBV DNA pozitif, karaciğer biyopsisinde kronik hepatit bulguları vardı. Kronik
hepatit B hastalarında %8.1 ve kronik hepatit C hastalarında ise
%10.5 otoantikor pozitifliği saptandı. ANA en sık (%62.5) saptanan otoantikordu.
1
Şükran Köse, 1Süheyla Serin Senger, 1Gülsün Çavdar,
Melda Türken, 1Raziye Aydoğdu
1
1
S.B. Izmir Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları
ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği/Allerji ve İmmünoloji Birimi, İzmir
GİRİŞ: Otoimmün hastalıklar (OİH) bir uçta organa özgü ve
diğer uçta sistemik otoimmun hastalıkları içeren bir yelpaze
oluşturur.Bu çalışmada hastanemiz romatoloji, gastroenteroloji,
dahiliye ve enfeksiyon hastalıkları kliniklerinde takip edilirken
farklı nedenlerle otoantikor araştırılan hastaların sonuçları
değerlendirildi.
YÖNTEM: Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Romatoloji,
Gastroenteroloji, Dahiliye ve Enfeksiyon Hastalıkları kliniklerinde takip edilen hastalardan herhangi bir nedenle istenen
otoantikorlar (ANA, AMA, ASMA, GPC, LKM, RF) retrospektif olarak indirekt immunfloresan (IIF) yöntemiyle araştırıldı.
BULGULAR: Ocak–Eylül 2009 tarihleri arasında romatoloji,
gastroenteroloji, dahiliye ve infeksiyon hastalıkları bölümlerinde
takip edilen sırasıyla 226, 1028, 3500, 687 olmak üzere toplam
5441 hastadan otoantikor varlığı araştırıldı. Dahiliye bölümüne
başvuran hastaların 126’sında (%3.6) ANA pozitifliği, 42’sinde
(%1.2) RF pozitifliği, 8’inde (%0.2) AMA pozitifliği saptandı.
Hiçbir hastada LKM ve GPC pozitifliği saptanmadı. İnfeksiyon
hastalıkları bölümüne başvuran hastaların 25’inde (%3.6) ANA
pozitifliği, 2‘sinde (%0.2) ASMA pozitifliği saptandı. Hiçbir
hastada AMA, LKM ve GPC pozitifliği saptanmadı.
SONUÇ:Romatolojik hastalıklar dışında da birçok hastalıkta
otoimmün predispoziyon olabileceğine, otoantikorların bu
hastalıklardaki önemini belirlemek için daha çok çalışmaya ihtiyaç olduğuna inanmaktayız.
P-47
Ref. No: 68
PSORİAZİSLİ HASTALARDA HÜCRESEL
İMMÜNİTENİN ROLÜNÜN ARAŞTIRILMASI
1
İbrahim Kökçam, 1Nursel Dilek, 2Nusret Akpolat,
Ahmet Gödekmerdan, 3Fulya İlhan
3
1
Fırat Üniversitesi Tıp Fakülesi Deri ve Zührevi Hastalıklar A.D., 2Fırat
Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji A.D. , 3Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi
İmmünoloji A.D., Elazığ
AMAÇ: Bu çalışma ile, kalsipotriol-betametazon dipropionat
pomad ile tedavi edilen psoriazisli olgularda doku düzeyinde
hücresel immünitenin (T lenfosit subgruplarının) ve serumda
sitokin düzeylerinin rolünün araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM: Çalışmaya plak tip psoriazisli 20 olgu dahil edildi.
Hastalardan tedavi öncesi ve sonrasında hücresel immünitedeki
değişiklikleri değerlendirmek amacıyla doku ve kan örnekleri
alındı. Hastalardan tedavi öncesinde ve sonrasında lezyonlu deriden; yine buraya komşu sağlam deriden punch biyopsi örnekleri
99
alındı. Serum örneklerinde ise TGF-, IL–10, TNF-, IFN-,
IL–4 sitokin düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı.
P-49
Ref. No: 103
TOLL BENZERERİ RESEPTÖRLER İLE CD8+CD28SUPRESÖR T HÜCRE DÜZENLENMESİ
BULGULAR: İmmünohistokimyasal incelemede CD4+, CD8+
ve CD25+ T lenfositlerin yoğunluğu tedavi öncesi lezyonlu dokuda hem sağlam doku hem de tedavi sonrası lezyonlu dokudakinden anlamlı olarak yüksekti. Serum IL-4, IL-10, TNF- ve
IFN- ölçümlerinde tedavi öncesi ve sonrasında anlamlılık yoktu. Tedavi sonrası ölçülen TGF-1’in ise tedavi öncesine göre
artışı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.00). SONUÇ:
Çalışma sonuçları, lezyonlu dokuda yoğun Th, Tc ve CD25+ T
lenfosit infiltrasyonu olduğunu göstermektedir. Ayrıca, uygulanan topikal tedavinin, CD4+, CD8+ ve CD25+ T hücrelerinde
belirgin bir azalmaya ve genel inhibitör sitokin olan TGF-1’in
serum düzeyindeki artışa neden olması, psoriazis plaklarının
gelişiminde T lenfositlerin olası rolünü ve uygulanan tedavinin
immünomodülatör etkilerini desteklemektedir.
Marmara Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hastanesi, İmmünoloji Bilim
Dalı, İstanbul
P-48
YÖNTEM: Periferik kan mononükleer hücreleri fitohemaglutinin (PHA) ile 72 saat kültür edildi. CD8+ T hücre
populasyonlarında uyarı öncesinde, 24 saat ve 72 saat uyarı
sonrasında TLR1, TLR2, TLR3 ve TLR4 ekspresyon kinetikleri
akım sitometri ile analiz edildi.
Ref. No: 75
UVEİTLİ BEHÇET HASTALARINDA OLASI BİR
İMMÜNOLOJİK BELİRTEÇ OLARAK SOLUBLE
CTLA-4 ARAŞTIRILMASI
1
Fulya İlhan, 1Nesrin Demir, 1Ahmet Gödekmerdan,
Tamer Demir, 1Handan Akbulut
2
1
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi İmmünoloji A.D., 2Fırat Üniversitesi Tıp
Fakültesi Göz Hastalıkları A.D., Elazığ
GİRİŞ: CTLA-4 lenfosit aktivasyonunu baskılayan bir moleküldür. sCTLA-4 ise CTLA-4 reseptörünün membrana bağlı olmayan ve hücre dışı alana salınan şeklidir ve Treg hücrelerle ilişkili
fonksiyonel bir belirteç olarak tanımlanır. Behçetli hastaların serum sCTLA-4 düzeyleri ile hastalık arasındaki ilişkinin varlığının
araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM: sCTLA-4 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Toplam 25 Behçet hastası ile 20 sağlıklı kontrol çalışıldı. Sonuçların
karşılaştırılması MedCalc Software 2009 10.1.6 istatistik
programı kullanılarak yapıldı.
SONUÇ: sCTLA düzeyleri en düşük 0.0000 ile en yüksek
0.571pg/ml arasında saptandı. Behçetli hastalardaki serum sCTLA-4 düzeyleri ile sağlıklı kontrollerdeki ölçüm sonuçları arasında
anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). (Median 0.0030 %95
CI for the median 0.0000 to 0.1970)Aynı grup üzerinde daha
önce sunduğumuz çalışmamızda (WIRM-III, Davos, Switzerland, 2009) CD4+CD25+Foxp3+ Treg hücre popülasyonu sağlıklı
kontrollere nazaran yüksek olduğu bulunmuştu. sCTLA düzeyi
ile Treg hücre miktarının paralellik göstermesi beklenirdi. Ancak,
yapılan bu çalışma ile hücresel sinyalde inhibitör rolü olan bu
molekülün serbest formu sCTLA-4’ün bu sonuçlara paralellik
göstermediği izlendi. Behçet hastalığında süregen ve çok faktörlü
bir inflamasyon olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın sonuçları
dikkate alındığında, sCTLA-4’ün bir immün düzenleyici
molekül olarak Behçet hastalığında özel bir etkisi olduğunu
düşünmemekteyiz.
1
Aysın Tulunay, 1Mehmet Onur Elbaşı, 1Hüseyin Bilgin,
Emel Ekşioğlu-Demiralp
1
1
AMAÇ: Patern tanıma reseptörlerinden toll benzeri reseptörler
(TLR)’in T hücreleri tarafından da eksprese edildikleri ve bu
reseptörlerin sinyalleri ile T hücre aktivasyonunu düzenlendiği
gösterilmiştir. Çalışmamızda, TLR’lerin CD8+CD28- baskılayıcı
T hücrelerinin düzenlenmesindeki rollerini araştırmayı
amaçladık.
BULGULAR: CD8+ T hücre populasyonlarındaki TLR1 ekspresyonu incelendiğinde, PHA uyarımı ile CD28+ populasyonun
TLR1 ekspresyonları ilk 24 saatte 15.8 kat artarken (p<0,05) 72.
saatte ekspresyonun daha fazla artmayarak sabit kaldığı bulundu. CD8+CD28- populasyonunda ise 24 saatlik uyarıda bir fark
yokken, 72. saatte sadece 3 katlık bir artış gözlemlendi (p<0.05).
TLR2 ekspresyonu CD28+ populasyonda 24 saat uyarım sonucunda 11.9 kat artıp, 72. saatte 54.2 kat artışa ulaştı (p<0.05).
CD28- T hücrelerinde ise TLR2’nin ilk 24 saat uyarı sonucunda
hafif arttığı ama 72. saatte tekrar bazal seviyeye düştüğü bulundu (p<0.05). TLR3 ekspresyonları incelendiğinde, CD28+
populasyonlarda 72. saatte 7.9 kat artış gözlemlenirken, CD28populasyonlarda sadece 2.1 katlık bir artış gözlemlendi (p<0.05).
CD28+ T hücrelerinde 24 saat uyarı ile TLR4 ekspresyonunun
19 kat arttığı (p<0.05), 72. saatte bu artışın değişmediği görüldü.
CD28- T hücrelerinde ise TLR4 ekspresyonun uyarımın ilk 24
saatinde 3 kat arttığı, 72. saatte ise bu artışın ancak 7.8 kata
ulaşabildiği gözlemlendi.
SONUÇ: Çalışmamızda, CD8+CD28-T hücre populasyonlarında
uyarım sonucunda TLR1, TLR2, TLR3 ve TLR4
ekspresyonlarının, CD8+CD28+ populasyonlara oranla çok daha
az miktarda arttığı bulunmuştur. Bu bulgular, farklı patojenler ya
da öz-antijenler ile karşılaştığında CD8+CD28- T hücrelerinin,
aynı ortamda bulunan efektör CD8+CD28+ T hücreleri kadar
yanıt vermediklerini, bu hücrelerin esas görevlerinin diğer hücre
yanıtlarını baskılamak olduğu görüşünü desteklemektedir.
P-50
Ref No: 110
BEHÇET HASTALIĞINDA TOLL-BENZERİ
RESEPTÖR (TLR-4) GEN POLİMORFİZMLERİ
(ASP299GLY,THR399ILE)
1
1
Aydın Karabulut, 1Özkan Özdemir, 2Ahmet Mesut Onat,
Uğur Özbek, 2Ahmet Arslan
1
İstanbul Üniversitesi, DETAE, Genetik A.D., İstanbul,
Gaziantep Üniversitesi, Gaziantep
2
AMAÇ: Behçet hastalığı (BH) tekrarlayan ağız ve genital bölge
yaraları, deri lezyonları ve göz tutulumuyla karakterize multisistemik inflamatuvar bir hastalıktır. Behçet hastalığının etyolojisi
100
bilinmemekle beraber, hastalığın gelişiminde genetik ve çevresel
faktörlerin rolü olduğu düşünülmektedir. Toll-benzeri reseptörler
(TLR) doğuştan gelen bağışıklığın tetiklenmesinde ve edinilmiş
bağışıklığın sinyal aktivasyonunda görevlidirler. TLR-4 lipopolisakkaritler ve lipoteichoic asitle aktive olmaktadır. Yapılan
çalışmalarda TLR-4’de bilinen iki sesiz (missense) mutasyonla
(Asp299Gly,Thr399Ile) endotoksin cevapsızlığı, sepsis şoku ve
ateroskleroz arasında korelasyon bulunmuştur. Çalışmamızda
TLR-4 mutasyonları ile Behçet hastalığı arasındaki ilişki
araştırılmıştır.
YÖNTEM: Bu çalışmaya 75 BH’lı hasta ve 30 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Yöntem olarak Rflp-pcr kullnılmıştır. Hastaların
periferik kanlarından elde edilen DNA bölgeleri polimorfizmleri
içeren primer çiftleri için çoğaltılmış ve allelleri belirlemek için
uygun restriksiyon enzimleri (Asp299Gly-için NcoI, Thr399Ileiçin Hinf I) kullanılmıştır.
SONUÇ: Hasta örnekleri arasında bu polimorfzmlere
rastlanmamasına karşılık sağlıklı bireylerin bir tanesinde Thr399Ile
heterozigot alleline rastlanmıştır. Bu sonuçlar çalıştığımız örnek
grubu ile TLR-4 deki Asp299Gly ve Thr399Ile polimorfizmleri
arasında bir ilişki olmadığını göstermektedir.
P-51
Ref No: 111
MYASTHENİA GRAVİS’DE B VE T HÜCRESİ
SİTOKİN AKTİVİTESİ
1
Vuslat Yılmaz, 2Piraye Oflazer, 3Fikret Aysal,
Yeşim Gülşen Parman, 4Haner Direskeneli,
2
Feza Deymeer, 1Güher Saruhan-Direskeneli
2
İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi 1Fizyoloji ve 2Nöroloji A.D., 3Bakırköy Ruh ve
Sinir Hastalıkları Hastanesi Nöroloji Kliniği, 4Marmara Üniversitesi,
Marmara Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları A.D., İstanbul
AMAÇ: Sitokinlerin, myasthenia gravis (MG)’de asetilkolin reseptörüne (AP) karşı oluşan otoantikorların ve bunun olmadığı
(seronegatif: N) hastaların bir grubunda da MuSK’a (kasa özgü
kinaz) karşı oluşan otoantikorların (MP) gelişiminde önemli
olduğu ileri sürülmektedir. Bu çalışmada, MG’deki plazma sitokin seviyeleri ile hücre içi sitokin gen ekspresyon düzeyleri
belirlenmiş ve otoimmün hastalık olan romatoid artrit (RA) ile
karşılaştırılmıştır.
YÖNTEM: Çalışma grubu klinik, antikor ve EMG bulguları ile
tanımlanan 102 MG (K/E: 66/36, yaş: 42.2 ± 16.7) (53 AP, 23
MP ve 26 N), 26 RA (K/E: 20/6, yaş: 52 ± 13) ve 43 sağlıklı
kontrolden (KON, K/E: 16/27, yaş: 40.2 ± 10.5) oluşturuldu.
MG hastalarının %42’si immunosüpresan kullanıyordu. Donörlerin plazma İFN-, İL-10, İL-12p40, İL-13 ve İP-10 (CXCL10)
düzeyleri çoklu ölçüm tekniği (Luminex) ile belirlendi. CD19+B
ve CD4+T hücreleri manyetik boncuk yöntemi periferik kandan
pozitif olarak ayrıldı. Gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile B hücrelerinde İL-10 ve İL-6 ile T hücresinde İL-10,
İFN- ve CD40L mRNA ekspresyon düzeyleri relatif olarak belirlendi. Karşılaştırmalar non-parametrik Mann-Whitney-U testi
ile değerlendirildi.
BULGULAR: MG grubunda İFN- düzeyi KON’dan düşük
olma eğiliminde idi (p:0,051). RA’da ise İFN- ve İP-10 düzeyi
KON’dan yüksek bulundu (p:0.001 ve p>0.001). N ve AP’deki
İP-10 düzeyi de KON’dan yüksek (p:0.042 ve p:0.039) iken, MP
grubunda fark gözlenmedi. CD4+ T hücrelerinde CD40L ekspresyonunun MG ve RA gruplarında KON’dan düşük olduğu belirlenirken (p:0.025, p>0.001), kortikosteroid almayan hastalar
karşılaştırıldığında CD40L ekspresyonunun tüm MG (p>0,001)
ile AP, MP ve N gruplarında RA’dan daha yüksek olduğu bulundu (p:0.002, p:0.014, p:0,017).
SONUÇ: Bu bulgular MG’de, T ve B hücresi etkileşiminde
düzenleyici olana moleküllerin alt grupla özgü değişkenliklerini
göstermiş ve hastalığın RA ile benzer ve farklı özelliklerini ortaya
koymuştur. Çalışma TÜBİTAK tarafından desteklenmiştir.
P-52
Ref No: 113
MUSK ANTİKORU POZİTİF MYASTHENİA
GRAVİS’DE ARTMIŞ KOMPLEMAN AKTİVASYONU
1
Vuslat Yılmaz, 2Erdem Tüzün, 2Piraye Oflazer,
Yeşim Gülşen Parman, 2Feza Deymeer,
1
Güher Saruhan-Direskeneli
2
İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi 1Fizyoloji ve 2Nöroloji A.D., İstanbul
AMAÇ: Myasthenia gravis (MG), sinir-kas kavşağında asetilkolin reseptörüne (AChR) karşı antikor yanıtı ile gelişen, otoimmün bir hastalıktır. Kompleman sisteminin MG patogenezinde
önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada, antikor
varlığına göre belirlenen farklı MG alt tiplerinde, kompleman
yollarının aktivasyonunun belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Klasik kompleman yolu (C4d), alternatif kompleman yolu (FBb) ve ortak kompleman yolunun (iC3b) yıkım
ürünlerinin düzeyleri AChR antikoru pozitif (n=22), kasa özgü
reseptör kinaz (MuSK) antikoru pozitif (n=24) ve seronegatif
(n=20) MG olguları ile sağlıklı kontrollerin (KON, n=22) serum
örneklerinde ELISA yöntemi ile ölçüldü. MG olgularının hiçbiri
serum örneği alındığı sırada immünsüpresif tedavi altında değildi
ve hastaların 2/3’ü klinik olarak remisyondaydı. Hastalığın alt
grupları arasındaki karşılaştırmalar non-parametrik Mann-Whitney-U testi değerlendirildi.
BULGULAR: Sadece MuSK-MG olgularının serum FBb düzeyleri diğer MG alt tipleri ve sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede yüksekti. Diğer kompleman yıkım ürünlerinin düzeyleri
açısından hasta ve kontrol grupları arasında fark yoktu. MuSK
antikor düzeyleri yüksek olan MuSK-MG olgularının aynı zamanda iC3b düzeylerinin de yüksek olması MuSK antikorunun
kompleman sisteminin aktivasyonunda rol aldığını düşündürdü.
MG olgularının, “Myasthenia Gravis Foundation of America”
(MGFA) skoru ile derecelendirilen klinik bulgularının şiddeti ile
serum iC3b düzeyleri arasında korelasyon olması, MuSK-MG’de
klinik bulguların kompleman sisteminin aktivasyonu ile ilişkili
olduğunu düşündürdü.
SONUÇ: Bulgularımız alternatif yolun MuSK-MG patogenezinde rol oynadığını ve MuSK-MG olgularının en azından
bir kısmında kompleman aktivasyonu yoluyla nöromüsküler
bileşke hasarına yol açan serum antikorları bulunduğunu
düşündürmektedir. Çalışma İ.Ü. Bilimsel Araştırma Projeleri
Birimi tarafından desteklenmiştir.
101
P-54
LABORATUAR TEKNİKLERİ
P-53
Ref. No: 13
XV. UYGULAMALI FLOW SİTOMETRİ EĞİTİMİNİN
DEĞERLENDİRİLMESİ
Ref. No: 85
ANTİNÜKLEER ANTİKOR POZİTİF HASTALARDA
İMMUNOBLOTİNG TEST SONUÇLARININ
RETROSPEKTİF OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ
1
1
1
Hüseyin Güdücüoğlu, 1Görkem Yaman,
Aytekin Çıkman, 1Ulaş Çalışır, 1Mustafa Berktaş
1
Suzan Adın-Çınar, Gaye Erten, Esin Aktaş-Çetin,
Sema Bilgiç-Gazioğlu, 1Umut Can Küçüksezer,
1
Fatih Salman, 1Ali Osman Gürol,
2
Gülderen Yanıkkaya-Demirel, 1Günnur Deniz
1
1
1
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim
Dalı, Van
1
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü (DETAE),
İmmünoloji Anabilim Dalı, 2Centro Laboratuvarları, İstanbul
Hücre analiz yöntemlerinden biri olan flow sitometri cihazı
yardımı ile elde edilen veriler tıp alanında tanı ve tedavilere ışık
tutmakta ve veterinerlik, su ürünleri, mikrobiyoloji gibi alanlara
da uygulanmaktadır. Ancak flow sitometri kullanıcısının detaylı
bir eğitime ihtiyacı vardır. İÜ DETAE İmmünoloji Anabilim
Dalı tarafından ilki 1995 yılında tek günlük bir etkinlik olarak
düzenlenen Uygulamalı Flow Sitometri Eğitimi’nin on beşincisi
beş günlük bir program halinde 8 - 12 Haziran 2009 tarihlerinde
düzenlenmiştir. Bu çalışma, katılımcıların kursun son gününde
yanıtladıkları anketi değerlendirmektedir. DETAE’deki eğitime
23 konuşmacı 24 teorik anlatımla katılmış, İmmünoloji AD’de
mevcut 2 adet FACS Calibur ve 1 FACS Aria (Sorter) cihazında
toplam 5 saat pratik uygulama yapılmıştır. Toplantı sonunda
katılımcılardan anket formlarını doldurmaları istenmiş, sorularla
flow sitometri ile ilgili geçmişleri, kursun katkısı sorgulanmış ve
son olarak eleştiri-görüşlerin yazılı olarak iletilmesi sağlanmıştır.
Kursa katılan toplam 29 kişiden 26’sı (%89.66; 8 erkek, 16
kadın) anket sorularını yanıtlamıştır. Katılımcıların meslek grubu 8’er biyolog veya doktor (%30.77); kurumları üniversite (17,
%65), özel (4, %15.38) veya devlet hastanesi (4, %15.38); şehir
İstanbul (9, %34.62) olarak yoğunlaşmıştır. Dokuz katılımcı
(%34.61) hali hazırda cihaz ile rutin testler uygulamaktadır. Toplam 23 katılımcı (%88.46) kursu “çok faydalı” veya “faydalı”
olarak değerlendirmiş, 15 katılımcı (%57.69) ise “Cihazın
kullanımını teorik olarak öğrendim, fakat pratik bölümü eksik
kaldı” görüşünü bildirmiştir. Geri bildirimlerden bu eğitimin
kullanıcı olan katılımcıların bilgilerini tamamlayıcı nitelikte
olduğu anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, İÜ DETAE İmmünoloji
AD tarafından her sene 15 yıldır düzenli olarak yapılan eğitimler
Türkiye’de flow sitometri konusunda önemli bir eksiği kapatmış
ve temel bilgi vermenin yanı sıra kullanıcılar arası bilgi alışverişini
sağlamıştır.
Meslek Grupları
Doktor
Biyolog
Öğretim üyesi
Lab teknisyeni
Kurum
Üniversite
Devlet Hastanesi
Özel Hastane veya
Laboratuvar
8 TÜBİTAK
Diğer
22
102
%
31
31
8
%
66
15
15
Üniversite
% Şehir
Tıp Fakültesi
88 İstanbul
Eczacılık
6 Antalya
Sağlık Araştırma ve 6 İzmir
Uygulama Merkezi
4
Kayseri
Manisa
Diğer
%
34
11
8
8
8
31
AMAÇ: Otoantikorlar konakçı antijenlerine karşı oluşan immünoglobulinlerdir. Bu çalışmada; bir yıllık süreçte IIF (indirekt immünfloresans) testi ile ANA’sı (antinükleer antikor)
pozitif saptanan hastalarda, IB (immünoblotting) testi ile elde
edilen antijen sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
amaçlandı.
YÖNTEM: Laboratuvarımızda Haziran 2008-Haziran 2009
tarihleri arasında IIF tekniği ile çalışılan ve pozitif saptanan 2133
hastanın IB test sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. IIF
testi (ANA profile 3, EUROIMMUN) 1/100 oranında dilüe edilerek çalışıldı. IIF ile +2≥ pozitif olan serumlar IB testine alındı.
IB testi (ANA profile 3 EUROLINE, EUROIMMUN) kiti
kullanılarak 1/100 dilüsyonda çalışıldı. IB striplerinde saptanan
antikorlar kantitatif ( +, + +, +++ ) olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Toplam 2133 hastada IIF ile ANA araştırıldı. IIF
ile 86 (%4) hastada +2≥ ANA pozitifliği saptanarak IB çalışıldı.
IB test ile toplam 179 antikor tespit edildi. En fazla ds-DNA
antijenine karşı 46 hastada (%53) antikor saptandı. 41 (%48)
hastada birden fazla antikor tespit edilirken, 27 (%31) hastada
sadece tek bir antikor pozitifliğine rastlandı. 18 (%20) hastada
ise IIF testinde ANA pozitifliği saptanırken, IB testinde antikor
tespit edilmedi.
SONUÇ: IIF ile ANA varlığının araştırılması maliyet ve iş gücü
değerlendirildiğinde iyi bir tarama testi olarak görülmektedir.
IB testi ise pahalı olması, deneyimli personel gereksinimi gibi
dezavantajlara sahip olmasına karşın, bu alanda kullanılan diğer
yöntemlere göre daha hassas olması nedeniyle, doğrulama amacı
ile kullanılması uygun olacaktır.
P-55
Ref No: 109
ANTİNÜKLEER ANTİKOR SAPTANMASINDA
İMMÜNFLÖRESAN VE İMMUNOBLOT
TEKNİKLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI
1
Güzide Aksu , 1Nesrin Gülez, 1Neslihan Karaca,
Necil Kütükçüler
1
1
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim
Dalı, İmmünoloji Bilim Dalı, İzmir
Antinükleer antikorlar (ANA) hücre nükleusunun değişik komponentlerine karşı oluşan bir grup heterojen antikoru temsil
eder. Serumda ANA pozitifliğini saptamada kullanılan en yaygın
yöntem indirekt İmmunfloresan (IF) incelemedir. Bu test ucuz,
kolay uygulanabilir ve yüksek duyarlılık-özgüllüğe sahiptir.
Günümüzde ANA pozitifliğini saptamada farklı yöntemler de
kullanılmaya başlanmıştır. Immunoblotting assay (IB) bunlardan
biridir. Hem IF hem de diğer yöntemler bir çok nükleer antijene
karşı oluşmuş antikorları özgün olarak belirlemeye olanak sağlar.
ANA alttiplerinin belirlenmesi, bağ dokusu hastalıklarının ayırıcı
tanısı için gereklidir. Bu çalışmada amaç, laboratuvarımızda
kullandığımız ANA IF ve IB metodlarının karşılaştırılmasıdır.
Ocak 2006-Temmuz 2009 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp
Fakültesi Çocuk İmmünoloji Laboratuvarına gönderilen 629 serum örneğinde çalışılan ANA IF ve IB sonuçları incelendi.
Laboratuvara gelen örnekler, ANA IF için Euroimmun (Lübeck)
Mosaic Hep-20-10/maymun karaciğer (cut-off titrasyon 1/100),
IB için Euroimmun (Lübeck) ANA profil 3 Euroline (14 antijen) kitleri kullanılarak analiz edildi. ANA IF incelemeler 2
uzman 1 öğretim üyesi tarafından çift kör değerlendirildi. Elde
edilen sonuçlar SPSS 17 programında Ki kare kullanılarak
değerlendirildi.
Çalışılan 629 serum örneğinin tümünde ANA IF pozitifliği %39
olup, Tüm örneklerin 91’i (%15) her iki yöntemde de pozitif idi
(Tablo1). IF yöntemde ANA pozitif örneklerde en yüksek oran
%21 ile 1/80-1/100 titrede idi. Bu oran negatif-1/40 titrasyon
saptanan olgularla birlikte gelen örnekler içindeki “negatif ” lik
oranı % 82 olarak saptanmıştır. ANA IF pozitifliği ve IB pozitifliği
arasında ilişki istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.001).
IF ve IB yöntemleri kendi içlerinde titrasyon ve patern tipleri
ayrı ayrı ve birbiri ile ilişkileri incelendi. En sık rastlanan patern
%26 homojen ve %25 ile ince granülerdi. Yüzde 21 oranında
1/80-1/100 titrasyon ve % 13 oranında 1/160-1/320 titrasyonun
olduğu görüldü. 1/320 nin üzerindeki titrasyonlarda %27 homojen, %20 homojen + granüler patern görüldü. IB yönteminde
ise en sık görülen antikor %33 oranında görülen anti-DNA idi.
Bunu da %18 ile anti-histon ve anti-ribozomal P pozitifliği izledi. En güçlü pozitiflik (≥ +++) gösteren antikorlar ise sırasıyla
anti-SSA ve anti-Ro-52 idi.
ANA IF pozitifliği 1/320 ve üzerinde olan örneklerde IB incelemelerde anti-DNA %39), anti-Ro52 (%39), anti-SSA
(%26), ve anti-nukleozom (%23) oranlarında saptandı. ANA
IF yöntemiyle 1/320 ve üzerinde pozitiflik gösteren örneklerin
%80’i anlamlı olarak IB pozitifti. Gelen örneklerin %80’inin
negatif olması ve 1/320 titrasyondaki ANA IF pozitifliğinin IB
pozitifliği ile istatistiksel olrak anlamlı ilişkide olması çocukluk
çağında, erişkinlerde kabul edildiği gibi, 1/100 titrasyon altındaki
değerlerin çok anlamlı olmadığı sonucuna ulaştırmaktadır. Bu
verilerin, olguların son tanılarıyla birleştirilmesi çok daha değerli
olacaktır ancak laboratuara gelen örneklerin yalnızca %1’inde ön
tanı bildirilmesi ve çocuklarda bağ dokusu hastalıklarının kesin
tanısının erişkinlere göre çok daha uzun süreli gözlem gerektirmesi, bu yönden ilişki kurulmasını güçleştirmektedir. Sonuç olarak
ANA IF yöntemi halen ucuz, güvenilir ve ilk adımda seçilecek bir
tarama metodu olmakla birlikte, IB analiz, bağ dokusu hastalığı
ayırıcı tanısı açısından önem taşımaktadır.
Tablo 1. ANA IF ve ANA IB yöntemlerinin karşılaştırılması
n/%
ANA IF negatif
ANA IF pozitif
ANA IB negatif
301
154
ANA IB pozitif
83
91
Toplam
384
245
Tablo 2. ANA IF pozitifliği ve IB ilişkisi
ANA IF titresi
ANA IB pozitiflik oranı
n-%
Negatif - 1/40
83 - %22
1/80 - 1/100
41 - %31
1/160 - 1/320
28 - %34
1/640 - 1/1000
8 - %62
>1/1280
14 - %78
TRANSPLANTASYON
P-56
Ref. No: 40
ÇUKUROVA BÖLGESİNDEKİ İNSAN LÖKOSİT
ANTİJENLERİNİN DAĞILIMI
1
Pınar Etiz, 1Akgün Yaman, 1Salih Çetiner
1
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Balcalı Hastanesi Merkez
Laboratuvarı, Adana
AMAÇ: Bu çalışmada, Çukurova yöresindeki populasyonda
İnsan Lökosit Antijenlerinin (HLA) dağılımının araştırılması
amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Çalışmaya Mart - Ekim 2008 tarihleri arasında
Merkez Laboratuvarımıza HLA antijenlerini belirlemek
amacıyla çeşitli polikliniklerden gönderilen örnekler alınmıştır.
Çalışmamızda 339 hasta, 432 donör olmak üzere; toplam 771
kişinin verileri incelenmiş ve HLA antijenlerinin sıklığı PCRSSO yöntemi ile araştırılmıştır.
BULGULAR: Hasta ve donörlerin toplamını birlikte
değerlendirdiğimizde yöremizde en sık saptadığımız antijen
HLA-Cw4 olup görülme sıklığı %30.5 dir. Bunu sırasıyla HLAA2 (%29.8), HLA-Cw12 (%25.9), HLA-B35 ve -B51 (%21.7),
HLA-A24 (%20.0) izlemiştir. En az sıklıkla tespit ettiğimiz antijenler HLA-A31, -A36, -A66, -A15, -A34, -B48, -B54, -B56,
-B58, -DQ7, -DR6, -DR9 olup görülme sıklıkları %0.1 dir.
Hasta populasyonunda en sık tespit ettiğimiz alleller HLA-A2
100 (%29.5), HLA-A1 74 (%21.8) ve HLA-A3 60 (%17.7)
şeklinde sıralanmıştır. Donör grubunda da bu sıralama HLAA2 130 (%30.1), HLA-A1 88 (%20.4) ve HLA-A3 67 (%15.5)
şeklindedir.
SONUÇ: Bu çalışmada Çukurova bölgesindeki populasyonda
sınıf I lokusunda en sık rastlanan allellerin HLA-A2, HLA-B35,
HLA-Cw4, sınıf II lokusunda da ise en sık rastlanan allellerin
HLA-DQ3 ve HLA-DR11 olduğu tespit edilmiştir. Yaptığımız
çalışmada elde ettiğimiz veriler yapılan diğer çalışmalarda belirtilen antijen dağılımları ile benzerlik göstermektedir.
P-57
Ref. No: 65
G-CSF-R GENİ 7. EKZON 166. POZİSYONDAKİ
MİSSENSE TEK NÜKLEOTİT POLİMORFİZMİNİN
(SNP) TÜRK POPULASYONUNDA ARAŞTIRILMASI
1
Toplam
455
174
629
p
<0.001
P
<0.001
Bahar Çamurdanoğlu, 1Güneş Esendağlı,
Evren Özdemir, 1Dicle Güç, 1Emin Kansu
1
1
Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Temel Onkoloji A.D.,
Ankara
Kök hücre transplantasyonunda klinik açıdan en etkili ajan olarak
kullanılan granülosit koloni stimüle edici faktör (G-CSF) özgül
reseptörü (G-CSF-R) ile etkileşerek hematopoetik kök ve öncül
hücrelerin proliferasyonunu ve periferik kana mobilizasyonunu
sağlar. G-CSF reseptör proteinini kodlayan gen, 1.kromozomun
kısa kolunda (1p32-35’de) yer alır. G-CSF-R geninde bulunabilecek nadir polimorfizmlerin ve belirlenen bazı mutasyonların,
sinyal fonksiyonlarında karışıklığa, hematolojik hastalıklara
yatkınlığa sebep olabileceği bildirilmektedir. Bu çalışmanın
amacı; G-CSF-R geninde 7.ekzonun 166.nükleotitine denk
gelen (rs34845290); C>T, Ala280Val değişimine neden olan
missense tek nükleotit polimorfizminin (SNP) Türk populasyo103
nunda varlığının araştırılmasıdır. Yöntem: H.Ü. Onkoloji Hastanesi KİT ünitesinde 2000-2009 yılları arasında G-CSF rejimi
almış 55 sağlıklı donör, 245 hastadan oluşan 300 bireyin aferez
ürünü örneklerinden DNA izolasyonu gerçekleştirildi. Polimorfik gen bölgesi için tasarlanan primerler ile PCR, BglI restriksiyon enzim kesimi ile RFLP analizi gerçekleştirildi. Takiben,
oluşan ürünler agaroz jel elektroforeziyle ayrımlandı. Bulgular:
G-CSF-R’ın stabilizasyonunda etkin bölgeye denk gelen SNP’in
Türk populasyonunda polimorfik olmadığı bulundu. Sonuç:
Çalışmanın devamında G-CSF-R’da yer alan bu ve diğer 13 missense SNP’nin varlığı araştırılacak, bulgular bireysel özellikler,
kök/progenitör hücre mobilizasyonu, CD34+ hücre sayısı ile korole edilecektir.
P-58
Ref. No: 80
HLA TİPLERİ İLE KAN GRUPLARININ
KARŞILAŞTIRILMASI
1
Murat Büyükdoğan, 1Mehmet Erikoğlu
1
Selçuk Üniversitesi, Meram Tıp Fakültesi, Konya
Son dönem böbrek yetmezliğinin en önemli tedavisi böbrek
naklidir. Son yıllarda HLA uyumunun gerekliliği ile ilgili bazı
tartışmalar olmasına rağmen organ nakli öncesi HLA uyumu
hala önemini korumaktadır. Bu çalışmada amacımız, Selçuk
Üniversitesi Böbrek Nakli Ünitesi kadavradan organ bekleme
listesine kayıtlı toplam 362 hastanın retrospektif olarak incelenmesi ve HLA ile kan gruplarının arasında bir bağlantı olup
olmadığını araştırmaktır.
Materyal ve Metod: Bu çalışmada Selçuk Üniversitesi Böbrek
Nakli Ünitesi kadavradan organ bekleme listesindeki hastaların
doku grupları PCR-SSP (Polymerase Chain Reaction- Single
Strand Polymorphism) tekniği ile belirlenmiştir.
Sonuçlar: Kadavra havuzuna kayıtlı toplam 362 hastanın 206’sı
erkek (%57) 156’sı kadın (%43) idi. Hastalar kan gruplarına
göre incelendiğinde 165’i (%45) A kan grubu, 118’i O grubu
(%33), 54’ü B grubu (%15), 25’i AB grubu (%7) idi. En sık
görülen HLA grupları incelendiğinde görülme sıklığına göre
HLA- A grubu: A2, A24, A3, A1, A26, A11, A23
HLA-B grubu: B35, B51, B44, B18, B38, B27, B13
HLA- DR grubu: DRB11, DRB4, DRB13, DRB3, DRB15,
DRB7 olarak tespit edildi. Sık görülen HLA grupları hastaların
kan grupları ile karşılaştırıldıklarında tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantı tespit edilmemiştir (p>0.01).
A2
A24
A3
A1
A26
A11
A23
104
174
105
83
75
60
50
22
54
38
25
26
18
11
5
80
51
39
30
28
26
11
29
11
15
9
7
9
4
11
5
4
10
7
4
2
P-59
Ref. No: 89
UZUN SÜRE SAKLANAN İNSAN PANKREAS
DOKUSUNDAN, OTOMASYON YÖNTEMİ İLE
ADACIK İZOLASYONU
1
Pınar Kasapoğlu, 1Aslı Özdemir, 1Ayşe Ökten-Kurşun,
Umut Can Küçüksezer, 1Türker Toktay, 1Fatih Salman,
2
Aris Çakiris, 2Duran Üstek, 1Ali Osman Gürol,
1
Günnur Deniz, 3M. Temel Yılmaz
1
1
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü
(DETAE),İmmünoloji Anabilim Dalı, 2İstanbul Üniversitesi, DETAE,
Transgenik ve Doku Kültürü Laboratuvarı, 3İstanbul Üniversitesi,
DETAE, Metabolizma ve Diabet Araştırma ve Uygulama Birimi,
İstanbul
Tip 1 diyabet tedavisinde Langerhans adacık transplantasyonu
uygulaması tüm dünyada hızla artmaktadır. Çalışmamızda, 80°C’de uzun süre saklanan insan pankreas dokusundan, Ricordi
Chamber kullanılarak, transplantasyon için adacık elde edilip
edilemeyeceği araştırılmıştır. Beyin ölümlü donörlerden, %0.9
izotonik sodyum klorüre alınan pankreaslar parçalara ayrılarak
-80°C’ de saklanmıştır. Pankreas kuyruk dokusu adacık izolasyonu için, Collagenase P ile 5 dakika oda sıcaklığında muamele
edilmiş, enzim eriyince 6 katı oranında Hank’s ilave edilmiştir.
Ricordi Chamber, peristaltik pompa, su banyosu, ısı ayarlayıcı
helezon, tek yönlü musluk, cam pipetler, bir beher ve silikon
tüplerden oluşan sindirim sistemi, 37°C sıcaklığa ulaştırılmıştır.
Pankreas, Collagenase P ve Hank’s karışımı solüsyonu ile perfüze
edilip enzimatik ve mekanik sindirim için Ricordi Chamber’a
alınarak Collagenase P/Hank’s ve daha sonra da dilüsyon solüsyonu eklenmek suretiyle sirkülasyon başlatılmıştır. Örnekler
toplandıktan sonra canlılık tayini floresan diasetat ve propidyum iyodid ile boyandıktan sonra invert floresan mikroskopta
değerlendirilmiştir. Bloklar halinde asiner doku 10. dakikada
alınan örneklerde gözlenmiş, 17. dakikadan itibaren asiner
hücrelerle beraber serbest adacıklar görülmeye başlanmıştır. Serbest adacık sayısında artışa paralel olarak, 25. dakikada alınan
örneklerde de canlı adacıklar saptanmıştır. Çoğunluğu 50-100
mikrometre arası olmak üzere, çapları 50-350 mikrometre
arasında değişen 52.000 adacık elde edilmiştir. Ricordi Chamber
ile otomasyon yöntemi kullanılarak insan pankreasından adacık
eldesi ülkemizde ilk kez enstitü bünyesinde gerçekleştirilmiştir.
Uygun saklama solüsyonu ve enzim kullanılması sonucunda,
-80°C’de 50 gün boyunca saklanan pankreas dokusundan elde
edilecek adacık miktarının artabileceği ve ototransplantasyon
açısından pankreatektomili hastaların ameliyatından uzun
bir süre sonra canlı adacık izolasyonu yapılabileceği ve transhepatik yolla yeterli miktarda adacık transplantasyon şansının
doğabileceği gözlemlenmiştir.
P-60
Ref. No: 95
POTANSİYEL PROLİFERASYON İNDÜKLEYİCİLERİ
OLARAK ANTİ-HLA SINIF I VE PRAPOZİTİF SERUM UYARILARININ ENDOTEL
HÜCRELERİNDEKİ ETKİLERİ: ALLOGRAFT RED
MEKANİZMALARI TEMELİNDE HÜMOROL
İMMÜNİTENİN ROLÜNE BİR BAKIŞ
P-61
Ref. No: 101
WISKOTT ALDRICH SENDROMLU BİR OLGUDA
KÖK HÜCRE NAKLİ; HAZIRLIK REJİMİ
UYGULANMAKSIZIN BAŞARILAN T HÜCRE
ENGRAFTMENTİ
1
Gülten Türkkanı-Asal, 1Deniz Çağdaş Ayvaz,
Tuba Turul-Özgür, 1Barış Kuşkonmaz,
1
Duygu Çetinkaya, 1Özden Sanal, 1İlhan Tezcan
1
1
Alpaslan Kibaroğlu, 1Aysın Tulunay,
Mehmet Onur Elbaşı, 1Emel Ekşioğlu-Demiralp
1
1
Marmara Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hastanesi, İmmünoloji Bilim
Dalı, İstanbul
AMAÇ: Allografta karşı humoral bir yanıt ortaya koyan transplant alıcılarında, graft yaşamı daha kısa süreli olurken, kronik
red ve transplant vaskülopatisi gelişim riski artar. Bu süreçte,
endotel hücrelerinin HLA Sınıf I (W6/32) ile uyarısı sonucu
gelişebilecek arteryal kapanma süreci önemli olabilir. Çalışmamız
ile, W6/32 ve PRA(+) hasta serumunun endotel hücre sinyallemesindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM: HUVEC hücre kültürleri, W6/32 ve kompleman inaktive PRA(+) serum ile doz ve zaman bağımlı uyarılara
maruz bırakıldı. Çeşitli yüzey proteinleri ve hücre içi protein
fosforilasyon düzeylerinin analizleri akım sitometri cihazı ile
değerlendirildi.
Bulgular: PRA(+) serum, yüzey proteinlerinden VE-Kaderin ve
CD62P düzeylerinde artışa neden olurken (p<0.03); W6/32,
her dozda VEGFR2 ifadesini artırmaktadır (p<0.03). Hem serum hem de W6/32, hücre içi mTOR alt hedeflerinden ve antikor aracılıklı reddin tayininde önemli bir molekül olan pRPS6
seviyelerini artırmaktadır (sırasıyla p<0.01 ve p<0.03). W6/32
ardışık dozlarda uygulandığında, pRPS6’ya ilaveten pErk1/2
(p<0.05) ve NF-B (p<0.02) düzeylerini de uyarmaktadır.
SONUÇ: Çalışmamız ile; W6/32 uyarısının endotel hücre
yüzeyinde VEGFR2 ifadesinin in vitro güçlü bir uyarıcısı olduğu
ve hüçre içi pRPS6 seviyelerinin de hem W6/32 hem de PRA(+)
serum ile indüklendiği ilk kez gösterilmektedir. Düşük dozlarda
W6/32 uyarısı, hücre yaşam ve proliferasyonunun bir aracısı olabilirken, yüksek ve/veya tekrarlı dozlar, artmış hücre aktivasyonu
ile sonuçlanabilir. W6/32 ile VEGFR2 moleküllerindeki spesifik artış, endotel hücrelerinde proliferasyon yönündeki tetikleme sağlayarak, transplant vaskulopatisinin nedenlerinden biri
gibi görünmektedir. HLA sınıf I antikorlarının etkisiyle ortaya
çıkabilecek sinyalleme değişiklikleri, graft reddinde antikorların
rolünü daha iyi anlamaya yardımcı olacak ve yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilecektir.
1
Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Pediatrik
İmmünoloji Ünitesi , 2Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk
Hastanesi Kemik İliği Nakil Ünitesi, Ankara
Wiskott Aldrich Sendromu (WAS) mikrotrombositopeni, egzema, tekrarlayan bakteriyel enfeksiyonlar ile karakterize, otoimmün hastalıklar ve malignite riskinin arttığı, X’e bağlı resesif
geçiş gösteren bir kombine immün yetmezliktir. Hastalığın
küratif tedavisi kök hücre naklidir. Kök hücre naklinin miyeloid ve lenfoid engraftment sağlanabilmesi için miyeloablatif
hazırlık rejimi uygulanarak yapılması gerekmektedir. Bu tedavi
hastaların %90’nında başarılıdır. Burada hazırlık rejimi uygulanmadan kök hücre nakli yapılarak T hücre engraftmenti
sağlanan, ancak trombositopeninin düzelmemesi nedeniyle miyeloablatif hazırlık rejimi uygulanarak ikinci kök hücre naklinin
yapıldığı, trombosit engraftmentinin görüldüğü WAS’lu bir vaka
sunumu yapılmaktadır. Şu anda 7 yaşında olan erkek hasta, 6
aylıkken öksürük, ağızda pamukçuk, ciltte döküntü yakınması
ile bölümümüze başvurdu. Hikayesinden dört kez akciğer enfeksiyonu ve başvurudan bir ay önce de cooms pozitif hemolitik anemi, trombositopeni, CMV enfeksiyonu nedeniyle dış
merkezde yatırılarak tedavi aldığı öğrenildi. Anne babası birinci
derece akraba olan hastanın fizik muayenesinde gövdede peteşiler,
oral moniliazis, takipne, subkostal retraksiyonları mevcuttu.
CMV pnömonisi, otoimmün hemolitik anemi, trombositopeni
tanısıyla yatırılarak gansiklovir tedavisi başlandı. Yapılan immünolojik değerlendirme ile T hücre sayısında düşüklük, in vitro
lenfosit transformasyon cevabında belirgin düşüklük olan hastaya
T-B+NK+ ağır kombine immün yetmezlik tanısı konuldu. Trimetoprim-sulfametaksazol, flukonazol, INH, rifampisin profilaksisi
ve IVIG tedaviye eklendi. Kemik iliği aspirasyonu incelemesinde
eritroid hiperaktive, megakaryositleri görülen, atipik hücresi olmayan hastanın trombositopenisinin CMV enfeksiyona bağlı
olduğu düşünüldü. HLA tam uygun kız kardeşinden kemik iliği
nakli yapıldı. +3. ayda T hücre engrafmantı saptanan hastanın,
+13. ayında kimerizm analizi %98 donor ile uyumlu bulundu.
T hücre rekonstitüsyonu olan izlemininde trombositopenisi devam eden, trombosit infüzyonunu gerektiren diş eti ve burun
kanamaları olan, düşük MPV değerleri saptanan hastaya WASP
geninde mutasyon gösterilerek Wiskott-Aldrich sendromu tanısı
konuldu. I. kemik iliği naklinden 6 yıl sonra aynı donerden
hazırlık rejimi uygulanarak (busulfan 12.8mg/kg, siklofosfamid
200mg/kg) II. nakil gerçekleştirildi. Siklosporin A (CsA) ve metotrexat (MTX) graft versus host hastalığı (GVHD) profilaksisi
amacıyla verildi. II. nakilden 18 gün sonra trombosit engraftmanı
saptanan hasta halen genel durumu iyi olarak izlenmektedir.
SONUÇ: WAS’lu hastalarda kök hücre naklinin miyeloablatif
hazırlık rejimini takiben yapılması gerektiği bilinmekte iken, bu
vaka aracılığıyla miyeloablatif hazırlık rejimi uygulanmadan da T
hücre engraftmentinin sağlanabileceği düşünülmektedir.
105
TÜMÖR İMMÜNOLOJİSİ
P-62
Ref. No: 19
ANAFLAKTİK REAKSİYONLAR VE ATOPİK ZEMİN:
MALİNİTEDE SAĞKALIMA ETKİLİ MİDİR?
1
Ayşegül Kargı, 2Arzu Didem Yalçın, 1Bülent Kargı,
Burhan Savaş
1
1
Akdeniz University, 2Antalya Education And Training Hospital,
Antalya
OLGU: 50 yaşında erkek hasta iç hastalıkları medikal onkoloji
polikliniğine 4 yıl önce öksürük balgam hemoptizi yakınmalarıyla
başvurdu. Şikayeti 1 aydır devam etmekte olup, mediastinoskopi
de Adeno Ca tanısı almış. Abdominopelvik ultrasonografi ve
komputerize tomografi (abdomen ve pelvik)de sol sürrenalde
21X41 mm ve KC de 12X10 mm hipodens metastatik lezyon,
AC tomografide supra aortik düzeyde retro kaval 17X15 mm
23X20 mm,15X10 mm multiple mediastinal partolojik LAP, sağ
AC apikal 25x 20 mm, Sol AC Apikal 20x20 mm 2 adet ve bilateral AC de 7x8 mm multiple metastatik lezyonlar parankimal
kitlesi mevcut. Tetkiklerle Evre IV Adeno Ca tanısı almış. Karboplatin- Gemstabin 5 kür, Docetaksel 6 kür, Vinorelbin- Cisplatin
6 kür ve destek amaçlı yapılan kan transfüzyonlarında 2 kez 15
gün arayla ilkinde 1. saatte lokal son tranfüzyon reaksiyonu ilk
10 dk da transfüzyona bağlı solunum arresti gelişmiş.tranfüsyon
sonrası AC de yaygın ronküs, taşikardi meydana geldi ve BFT ve
KCFT değerleri 10 kat yükselmiş.performans kapasitesi ECOG
skoruna göre1, Özgeçmişinde MI, KAH nedeniyle plavix, corospin kullanıyordu ve 3.5 yıl önce stend uygulanmış. Penisilin
karşı ilaç alerjisi ve venom alerjisi vardı. 2 kez sarıca arıya bağlı
anaflaktik reaksiyon tanımlıyor. Annesi ve kardeşlerinde KAH
36 paket/yıl sigara. Fizik muayenesinde ateşi 36°C, kalp hızı 120
atım/dk, kan basıncı 120/80 mmHg ve solunum hızı 22/dk.
Bilateral Akciğerlerinde ronküs ve diğer sistem muayenelerinde
patolojik bulguya rastlanmadı.
TARTIŞMA: Küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastaların prognoz ve sağkalımını etkileyen pekçok faktör vardır. Performans
başta olmak üzere hastalığın yayılımı, kilo kaybı gibi faktörlerin sağkalımı etkilediğini ve bu faktörler göz önüne alındığında
medyan sağkalımın 6-9 ay arasında değiştiği çeşitli çalışmalarda
saptanmıştır. Bizim bu olguyu sunmaktaki amacımız Evre IV
Metastatik Akciğer Adeno Ca tanısı konduktan sonra venoma
bağlı 2 kez anaflaktik reaksiyon ve kan transfüzyonuna bağlı 1 kez
lokal 1 kez anaflaktik reaksiyon ve solunum arresti geçiren vaka 4
yıldır hastalığı stabil seyretmektedir. Atopik reaksiyonlarının sağ
kalıma etkisi olduğunu düşünmekteyiz.
P-63
Ref. No: 30
METRONOMİK TEDAVİ ALAN METASTATİK
KANSER HASTALARINDA SERUM STRAIL VE VEGF
DÜZEYLERİNİN ÖNEMİ
1
Atıl Bişgin, 2Arzu Didem Yalçın, 3Ayşegül Kargı,
Salih Şanlıoğlu, 3Burhan Savaş
1
1
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Gen Tedavi Ünitesi ve Tıbbi Genetik
Anabilim Dalı, 2Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, 3Akdeniz
Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı, Antalya
Günümüzde, insan ölümüne neden olan hastalıklar sırasıyla
birinci anjiyogenez eksikliği ve ikinci olarak dafazlalığıyla karak106
terize olmaktadırlar. Son zamanlarda anti-anjiogenik etkisi olan
tedavilerin kanser hastalarında faydalı olduğu gösterilmiştir.Ancak tedavi sürecinde hasta prognozunun takip edilmesi açısından
kanser türüne ve apoptozise özgü bir serum belirtecine ihtiyaç
vardır.
AMAÇ: Hastaların kemoterapi öncesi ve 3 ay sonra serumdaki
sTRAIL ve VEGF düzeyleri analiz edilmiş ve hastaların klinik
seyri ile birlikte yorumlanmaya çalışılmıştır.
YÖNTEM: Çalışmaya metronomik kemoterapi alan 8 hasta,
kontrol amaçlı olarak da 10 sağlıklı birey alınmıştır. Hastalarda serum VEGF ve sTRAIL düzeyleri ELISA yöntemi ile
saptanmıştır.
BULGULAR: Metronomik tedavi alan metastatik tümörlü
hastaların tedavi öncesi VEGF düzeyleri sağlıklı kontrollerden yüksekken sTRAIL düzeylerinde herhangi bir farklılık
saptanmamıştır. Metronomik tedavi sonrası serum VEGF
değerlerinde düşme gözlemlenmiştir. Ancak sTRAIL düzeylerinde hastalar arasında farklılıklar gözlemlenmiş. Bu
değişikliklerin sağkalım sürelerine etkisi ya da tedaviye yanıt ile
arasındaki korelasyona bakıldığında istatiksel olarak anlamlı bir
fark bulunmamıştır.
SONUÇ: VEGF değerleri anjiogeneze yönelik tedavilere bağlı
olarak düşmektedir. sTRAIL düzeylerindeki değişimlerin klinik
anlamlılığı içinse daha çok sayıda hasta ve farklı tedavi protokolleri ile yapılacak ilave çalışmalara ihtiyaç vardır.
P-64
Ref. No: 32
SAĞLIKLI VE MALİGN B LENFOSİTLERİNDE PAX5
GENİ ANALİZİ
1
Sinem Özdemirli, 2Müge Aydın-Sayitoğlu,
Özden Hatırnaz, 2Yücel Erbilgin, 2Nurhan Mavi,
3
Çetin Timur, 4Gönül Aydoğan, 5İnci Yıldız, 6Sema Anak,
7
Fugen Pekun, 4Arzu Akçay, 2Uğur Özbek
2
1İ
stanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, İmmünoloji
A.D., 2İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü,
Genetik A.D., 3Göztepe Eğitim Ve Araştırma Hastanesi, 4Bakırköy
Eğitim ve Araştırma Hastanes, 5I.Ü.. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Pediyatrik Hematoloji, 6İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji,
7
Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İstanbul
B hücre oluşumu E2A, EBF ve Pax5 gibi transkripsiyon faktörlerinin kontrolündedir. Hematopoetik kök hücreler ve progenitor hücrelerdeki kontrolsüz PAX5 ekspresyonu T hücrelerinin
azlığına, B hücrelerinin aşırı çoğalmasına neden olur. Bu çalışmada
B-ALL hastalarında (n=91), B ve T hücre serilerinde, ve sağlıklı
kemik iliği örneklerinde (n=10) kantitatif gerçek zamanlı PZR
ile PAX5 mRNA düzeyleri incelenmiştir. Hastaların %93’ünde
kontrollere göre artmış ekspresyon gözlemlenmiş ve kontroller
ile karşılaştırıldığında anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0,01).
Hastalar immünfenotiplerine göre 5 alt gruba ayrılarak mRNA
düzeyleri karşılaştırılmıştır. PAX5 mRNA düzeyinin Pre B küçük
evresine kadar git gide artan bir ekspresyon gösterirken immatür
evreye geçişte azaldığı gözlemlenmiştir. Alt grupların tümü kontrol
kemik iliğinden daha yüksek düzeyde anlatım gösterirken gruplar
arası ekpresyon düzeylerinde anlamlı bir fark bulunamamıştır. B
hücre serilerinde artmış PAX5 mRNA anlatımı gözlemiş ancak T
hücre serilerinde kontrollere göre azalma tespit edilmiştir. Western blot yöntemi ile B ve T hücre serilerindeki PAX5 proteini
varlığı tespit edilmiştir. 91 hastada PAX5 geni 5’ UTR bölgesi
mutasyonları PCR-dHPLC yöntemi kullanılarak taranmış ancak
herhangi bir varyasyona rastlanılmamıştır. Bu bulgular anormal
PAX5 artışının B-ALL patogenezinde yeri olmakla birlikte, bu
genin özellikle B hücre alt gruplarındaki özgün artışının karakteristik bir belirteç olabileceği düşünülmektedir.
hastalığın agresif bir seyir izlediği ve bu hastalarda tedavisiz sürecin kısa, tedavi ihtiyacının yüksek, sağkalımın düsük olduğu
bildirilmektedir. Çalşmamızda ZAP70 ekspresyonu pozitif
hastaların sitokin içerikleri saptanarak hastalığın seyri ile sitokin
değişimleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.
P-65
Çalışmaya hastalığın ilk evrelerindeki (RAI 0, 1, 2) KLL olguları
alınmış, periferik kan T, B, KLL (CD5+CD19+) hücrelerinde
ZAP70, IL4 ve IFN- seviyeleri incelenmiştir. ZAP70 pozitif KLL hastaları ile sağlıklı kontrollerin B hücre IL-4/IFN-
oranları karşılaştırıldığında ZAP70 pozitif hastalarda arttığı,
T hücrelerinde ise sağlıklı kontrol ve ZAP70 negatif grup IL4/IFN- oranlarının ZAP70 pozitif hastalardan düşük olduğu
saptanmıştır. ZAP70 pozitif KLL hücrelerinde (CD19-5) IL-4/
IFN- oranı karşılaştırıldığında da ZAP70 negatif hastalara göre
yüksek bulunmuştur.
Ref. No: 94
MEME KANSERİNDE CD40 GENİ KOZAK DİZİSİ
(-1) TEK NÜKLEOTİD POLİMORFİZMİNİN CD40
EKSPRESYONU ÜZERİNE ETKİSİ
1
Yusuf Dölen, 1Güneş Esendağlı, 2Güldal Yılmaz,
Nilüfer E. Güler, 1Dicle Güç
3
1
Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü, Temel Onkoloji Anabilim
Dalı, 2Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Patoloji Anabilim Dalı,
3
Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü, Tıbbi Onkoloji Anabilim
Dalı, Ankara
GİRİŞ: Bir TNF-reseptör ailesi üyesi olan CD40, çoğunlukla antijen sunan hücrelerde eksprese olmaktadır. CD40, bulunduğu
hücrelere aktivasyon ve çoğalma sinyalleri iletir. Birçok kanser
hücresinde ifade edilen CD40, normal meme epitelinde tespit edilmezken, meme tümör hücrelerinde yüksek düzeylerde
bulunmaktadır. Bu çalışmada CD40 ekspresyon seviyesini etkileyen kozak dizisi (-1C>T) tek nükleotid polimorfizminin (SNP)
meme kanseri hastalarındaki dağılımı ve meme kanserindeki
CD40 ifadesine etkileri araştırılmıştır.
YÖNTEM: Meme kanseri teşhisi konmuş olan 238, ve sağlıklı
89 bireyin periferik kan, parafin dokudan izole edilmiş DNA ve
parafine gömülü doku örnekleri kullanılmıştır. Bireylerin polimorfizm profilleri, StyI enzimatik kesimini içeren PCR-RFLP
tekniği ile; CD40 düzeyleri, immünhistokimyasal boyama ile
analiz edilmiştir. Çapraz tablo istatistikleri için Ki-Kare testi
uygulanmıştır.
SONUÇLAR: CD40 Kozak dizisi polimorfizmi ile sporadik
meme kanserlerine yatkınlık açısından bir ilişki bulunmazken
(P=0.98) ailevi meme kanserlerinde CD40 kozak dizisi polimorfizminin diğer genetik faktörlerle birlikte potansiyel bir
etkiye sahip olabileceği gösterilmiştir (P =0.05). Öte yandan
tümör histopatolojisi ile CD40 reseptörü ifadesinin yaygınlığı
ve yoğunluğu ilişkili görülmüş, C alleli içeren genotiplere
(CC,CT) sahip hastaların tümörlerinin ise daha yoğun CD40
barındırdıkları tespit edilmiştir.
P-66
Ref. No: 97
ZAP70 pozitif hastalarda IL-4/IFN- oranının IL-4 yönünde
değişimi hücresel imminütenin yerine hümoral immünitenin baskın olduğunu, hastalığın ileri aşamalarında degişen sitokin profilinin ise enfeksiyonlara karşı mücadelede yetersiz
kalabileceğini düşündürmektedir.
P-67
Ref. No: 106
BÖBREK TRANSPLANTASYONUNDA FC- VE
TOLL BENZERİ RESEPTÖR EKSPRESYONLARININ
İNCELENMESİ
2
Rayfe Pehlivan, 2Burak Koçak, 2Aydın Türkmen,
Emel Ekşioğlu-Demiralp
1
1
Marmara Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hematoloji-İmmünoloji Bilim
Dalı, 2Memorial Hastanesi, Transplantasyon Ünitesi, İstanbul
AMAÇ: Bu çalışmada Kronik Böbrek yetmezliği (KBY) olan hastalarda böbrek transplantasyonu öncesi ve sonrası Toll-benzeri reseptörlerin ve Fc- reseptörlerinin transplantasyon öncesi sonrası
immün hücrelerde yüzey ekspresyon düzeylerinin belirlenmesi ve
bu yüzey belirteçlerinin, immünolojik reddin hücresel düzeyde
erken saptanabilmesinde kullanılıp kullanılamayacağının incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Kırkbir KBY hastasının nakil öncesi ve nakil
sonrası monosit (CD14+), dendritik hücre (CD209+), lenfosit
(CD45+CD14-) ve granülositlerinde, Fc-RI, RIIa ve b; RIII ve
Toll benzeri reseptörlerden TLR2 ve TLR4 ekspresyonları incelendi. Ek olarak aktivasyon belirteçlerinden, CD80, CD86 ve
HLA-DR de adı geçen hücre populasyonlarında değerlendirildi.
İstanbul Mehmet Akif Ersoy Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Biyokimya Bölümü, 2İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma
Enstitüsü İmmünoloji Anabilim Dalı, 3İstanbul Üniversitesi Tıp
Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dal, Hematoloji Bilim Dalı, İstanbul
BULGULAR: Monosit ve granülosit populasyonlarında, nakil
sonrasında FcRIII ekpresyonlarının anlamlı düzeyde azaldığı,
monosit populasyonunda ise FcRI ekpresyonunda anlamlı bir
artış olduğu belirlenmiştir. Tüm diğer Fc reseptörlerde, TLR’lerde
de oran ve ortalama fluoresan yoğunluğu (MFI) olarak azalma
olmasına rağmen bu fark anlamlılık seviyesine ulaşmamıştır.
Kostimülatör moleküllerin ekspresyonları karşılaştırıldığında
CD86 ekpresyonunda bir değişim saptanmazken, CD80 ekpresyonunun nakil sonrası anlamlı düzeyde azaldığı belirlenmiştir
(p<0.05). HLA-DR ekspresyonunun incelemesinde, lenfosit
populasyonu üzerinde nakil sonrasında iki katına yakın bir artış
saptanmıştır.
Kronik lenfositik lösemi (KLL) farklı klinik seyirler gösterebilen,
lenfosit kökenli bir hastalıktır. Klinik çalısmalarda çok değerli
bir prognostik faktör olan ZAP70 ekspresyonu pozitif olgularda
SONUÇ: Bu çalışmada tüm hücre gruplarında azalma gösteren
FcRIII ve lenfosit populasyonunda artan HLA-DR red takibi
konusunda umut verici göstergeler olabilir.
KRONİK LENFOSİTİK LÖSEMİ HASTALIK
PROGNOZUNDA ZAP70 EKSPRESYON VE IL-4/
IFN- ORANI ARASINDAKİ İLİŞKİ
1
Nilgün Işıksaçan, 2Suzan Çınar, 2Esin Aktaş,
Günnur Deniz, 3Melih Aktan
2
1
107
yazar dizini
A
Abacıoğlu, Hakan 31
Abbas, Abul K. 19
Adın-Çınar, Suzan 86, 87, 93, 102
Adiloğlu, Ali Kudret 98
Akbulut, Gonca 75
Akbulut, H. Handan 54
Akbulut, Handan 100
Akçay, Arzu 106
Akdeniz, Nilgün 86
Akdiş, Cezmi A. 25, 73
Akdiş, Mübeccel 25, 73, 86
Akın, Haluk 95
Akıncı, Esragül 88, 89
Akkoç, Tunç 60
Akkoçlu, Gülgün 92, 99
Akman, Ayşe 96
Akpolat, Nusret 99
Aksoylar, Serap 90
Aksu, Güzide 76, 99, 102
Aksu, Uğur 74
Aktan, Melih 107
Aktaş, Esin 86, 107
Aktaş-Çetin, Esin 73, 74, 86, 102
Aktepe, Orhan Cem 97
Alkan, Şefik Şanal 21
Allroth, Anna 23
Altındiş, Mustafa 97
Altıntaş, Ayşe 64
Amirzargar, Ali Akbar 24
Anak, Sema 106
Aral, Arzu 88, 89, 90
Aral, Latife Arzu 98
Arat, Mutlu 94
Arslan, Ahmet 100
Arslan, Önder 94
Asal, Gülten Türkkanı 94
Aşık, Gülşah 97
Atak, Ayşegül 36, 75, 98
Atalay, Ayfer 52, 77
Atalay, Erol Ömer 77
Atlıhan, Füsun 88, 90
Aydın, Çiğdem 77
Aydın-Sayitoğlu, Müge 106
Aydoğan, Gönül 106
Aydoğdu, Raziye 99
Aysal, Fikret 76, 101
Aytekin, Caner 94
Aytuğar, Emre 87
Ayvaz, Deniz Çağdaş 92, 93, 94, 105
B
Badur, Selim 74, 88
Bağış, Haydar 56
Bahçeciler-Önder, Nerin N. 91, 95
Barış, Safa 95
Barlan, Işıl 91, 93, 95
Baştürk, Bilkay 42, 88, 89, 90
Baumann, Ulrich 23
Baykan, Betül 85
Bebek, Nerses 85
Beka, Hayati 74
Berdeli, Afiğ 76
Berktaş, Mustafa 84, 102
Bilgiç-Gazioğlu, Sema 74, 102
Bilgin, Hüseyin 100
Bişgin, Atıl 77, 83, 90, 96, 106
Bodur, Hürrem 88, 89
Borahan, Oğuz 87
Boztuğ, Kaan 23
Bucana, Corazon 79
Budak, Ferah 55
Buderus, Stephan 23
Bulut, Vedat 33
Buyrukçu, Buğra Adil 98
Büyükdoğan, Murat 93, 104
Büyükinan, Muammer 90
Büyüktuna, Seyit Ali 83
C
Cabıoğlu, Neslihan 79
Can, Demet 90
Canpınar, Hande 78
Coşan, Fulya 73, 89
Cristofanilli, Massimo 79
Ç
Çakiris, Aris 104
Çalışır, Ulaş 84, 102
Çalışkan, Teyde 97
Çamurdanoğlu, Bahar 103
Çavdar, Gülsün 99
Çefle, Ayşe 89
Çelebi, Nevin 75
Çelmeli, Fatih 86, 90, 91
Çetiner, Salih 103
Çetinkaya, Duygu 105
Çetinkaya, Zafer 97
Çıkman, Aytekin 102
Çınar, Suzan 107
Çıplak, Meral 74
Çiçek-Ekinci, Nilüfer 73
Çifcioğlu, M. 96
Çiftci, İhsan Hakkı 97
Çiftçi, Faruk 74
Çilek, Ayşe 75
Çoşkun, Mesut 73
D
Dalgıç, Buket 90
Demir, Nesrin 100
Demir, Tamer 100
Demirdal, Ü. Seçil 97
Deniz, Günnur 73, 74, 86, 87, 93, 102, 104, 107
Deymeer, Feza 76, 101
Diestelhorst, Jana 23
Dilek, Nursel 99
Dinçer, Dinç 90
Dinçer, Sibel 98
Direskeneli, Haner 76, 101
Doğu, Figen 94
Dooms, Hans 19
Dölen, Yusuf 107
Durmaz, Asude 95
E
Eğritaş, Ödül 90
Ekici, Deniz 77
Ekşioğlu-Demiralp, Emel 41, 76, 100, 105, 107
Elbaşı, Mehmet Onur 100, 105
Er, Halil 97
Erbilgin, Yücel 106
Erdoğan, Deniz 75
Erdoğan, Gülgün 96
Ergun, Mehmet Ali 98
Erikoğlu, Mehmet 104
Erol-Çipe, Funda 94
Erson, A. Elif 51
Erten, Gaye 102
Esendağlı, Güneş 62, 78, 79, 103, 107
Etiz, Pınar 103
F
Falay, Mesude 89
G
Gemicioğlu, Bilun 73
Genel, Ferah 88, 90
Gertz, E. Michael 23
Glocker, Erik-Oliver 23, 24
Gödekmerdan, Ahmet 99, 100
Gönülateş, Nurettin 98
Gözaydın, Ayhan 92, 99
Gözüaçık, Devrim 40
Grimbacher, Bodo 23, 24
Gross, Olaf 24
Güç, Dicle 38, 78, 79, 103, 107
Güdücüoğlu, Hüseyin 84, 102
Gül, Ahmet 73
Güler, Nilüfer E. 107
Gülez, Nesrin 76, 99, 102
Gülmen-İmir, Nilüfer 73
Gülşen-Parman, Yeşim 76
Gümrü, Birsay 87
Gümüşlü, Saadet 85
Güneş, A.Tahsin 99
Güray, Merih 79
Gürel-Polat, Nuray 74, 88
Gürkan, Fuat 86
Gürol, Ali Osman 102, 104
Gürsoy, Selen 88
H
Hafızoğlu, Demet 91
Hannesschläger, Nicole 24
Hatırnaz, Özden 106
Hätscher, Nadine 23
Hennigs, Andre 24
Hitzler, İris 74
Hortobagyi, Gabriel 79
Hoyer, Katrina 19
I-İ
Işıksaçan, Nilgün 107
İkincioğulları, Aydan 94
İlhan, Fulya 53, 99, 100
İnan, Dilara 83
İslam, Rabiul 79
İşler, Mehmet 98
İyibozkurt, Cem 88
J
Jamal, Sarah 24
Jonsson, Roland 20
111
K
Ö
Ş
Kalaycı, Ömer 34
Kalayoğlu-Beşışık, Sevgi 26
Kansu, Emin 78, 103
Karabulut, Aydın 100
Karaca, Emin 95, 99
Karaca, Mustafa 83, 84
Karaca, Neslihan 76, 99, 102
Karakoç, Elif 93
Karakoç-Aydıner, Elif 91, 95
Karakuş, Resul 75
Karasu-Tezcan, Gülsün 91
Kargı, Ayşegül 77, 83, 84, 106
Kargı, Bülent 106
Karkucak, Mutlu 91
Kasapoğlu, Pınar 104
Katzman, Shoshana 19
Kavuncu, Vural 97
Kaya, Hatice 74
Keleş, Sevgi 91
Kılıç, Sara Şebnem 46
Kılıç, Şebnem 91
Kibaroğlu, Alpaslan 105
Kiran, Bayram 74
Klein, Christoph 23
Kocacık-Uygun, Dilara F. 75, 86, 91
Kocacık-Uygun, Dilara Fatma 73
Koçak, Burak 107
Kohler, Esther 74
Koletzko, Sibylle 23
Kotlarz, Daniel 23
Koyu, Ahmet 98
Kökçam, İbrahim 99
Köksoy, Sadi 91
Köse, Şükran 92, 99
Kreipe, Hans 23
Kumar, Sushil 78
Kuşkonmaz, Barış 105
Küçüksezer, Umut Can 73, 86, 102, 104
Kütükçüler, Necil 76, 99, 102
Ökten-Kurşun, Ayşe 104
Önel, Mustafa 74
Özbayrak, Semih 87
Özbek, Erhan 88, 90
Özbek, Uğur 85, 100, 106
Özcan, Muhit 94
Özçağlar, Hasan 85
Özdemir, Aslı 104
Özdemir, Cevdet 91, 95
Özdemir, Evren 103
Özdemir, Özkan 85, 100
Özdemirli, Sinem 106
Özen, Ahmet 95
Özet, Gülsüm 89
Özgün, Osman Denizhan 98
Özgüner, Fehmi 98
Özkan, Suavi 93
Özkınay, Cihangir 95
Özkınay, Ferda 90, 95, 99
Özsu, Elif 88
Öztürk, Öznur 84
Şahin, Ayşegül 79
Şahin, Burcu 85
Şanlıoğlu, Salih 77, 106
Şengül, Ali 43
Şenol, Altuğ 98
L
Lacher, Martin 23
M
Malam, Zeenat 85
Manguiat, Annabelle 24
Marshall, John 85
Mavi, Nurhan 106
Meriç-Bernstam, Funda 79
Mete, Sibel 78
Morandi, Paolo 79
Murugan, Dhaarini 23
Muşabak, Uğur 65
Mutlu, Derya 73
Müler, Anne 74
N
Nabavi, Mohammad 24
Noyan, Fatih 23
Nustede, Rainer 23
O
Obalı, Duygu 86
Oflazer, Piraye 76, 101
Okutan, Özlem 91
Onat, Ahmet Mesut 100
Onay, Hüseyin 95
112
P
Pakbaş, İlker 98
Parman, Yeşim Gülşen 101
Pehlivan, Rayfe 107
Pekiner, Filiz 87
Pekun, Fugen 106
Perro, Mario 23
Pfeifer, Dietmar 23, 24
Plebani, Alessandro 24
Polat, Hasan Hüseyin 83, 96
Polat, Meltem 94
R
T
Tahami, Fariba 24
Tan, Çağman 94
Tanır, Sevgen 91
Terzioğlu, Ender 96
Tezcan, İlhan 92, 93, 94, 105
Timur, Çetin 106
Toktay, Türker 104
Tombuloğlu, Murat 95
Tulunay, Aysın 100, 105
Turhan, Özge 83
Turul-Özgür, Tuba 92, 93, 94, 105
Türe-Özdemir, Filiz 76
Türken, Melda 92, 99
Türkkanı, Asal 93
Türkkanı-Asal, Gülten 92, 93, 105
Türkmen, Aydın 107
Tüzün, Erdem 101
U-Ü
Uyar, Yavuz 88
Ünver, Neşe 78, 79
Üstek, Duran 73, 104
V
Veelken, Hendrik 24
Veen, Willem van de 25
Villarino, Alejandro 19
Reisli, İsmail 48
Rezaei, Nima 24
Ruland, Jürgen 24
W
S
Y
Saba, Rabin 83
Safran, Nurhas 74, 88
Sallakçı, Nilgün 75, 86
Salman, Fatih 86, 102, 104
Salzer, Ulrich 23, 24
Samad, Tariq Zeki Abdul 78
Sanal, Özden 92, 93, 94, 105
Sarı, Sinan 90
Saruhan-Direskeneli, Güher 76, 101
Sauer, Martin 23
Sauerbrey, Axel 23
Savaş, Burhan 77, 83, 84, 106
Savlı, Hakan 50
Sayı, Ayça 74
Sayın, Nurten 75
Schäffer, Alejandro A. 23, 24
Schwendener, Reto 78
Segal, Anthony W. 23
Senger, Süheyla Serin 99
Serin, Ertan 99
Shah, Neil 23
Singh, Mahavir 74
Snapper, Scott B. 23
Soguksu, Pınar 74
Soğuksu, Pınar 88
Soysal, Ahmet 28
Stanic, Barbara 25
Sykora, Karl-Walter 23
Yakut, Tahsin 91
Yalçın, Arzu Didem 77, 83, 84, 85, 90, 96, 106
Yaman, Akgün 103
Yaman, Görkem 25, 84, 102
Yanıkkaya-Demirel, Gülderen 87, 102
Yavaş, Sibel 92
Yavuzer, Uğur 73
Yazıcı, Ayten 89
Yazıcı, Çağla İkbal 86, 87
Yeğin, Olcay 73, 75, 86, 90, 91, 96
Yeşilipek, Akif 91
Yeter, Bahtınur 91
Yıldız, İnci 91, 106
Yıldız, Sanem 77
Yılmaz, Abdullah 74
Yılmaz, Güldal 78, 107
Yılmaz, M. Temel 104
Yılmaz, Vuslat 76, 101
Yılmazer, Barış 89
Yoldaş, Özlem 97
Yücesan, Emrah 85
Warnatz, Klaus 24
Woellner, Cristina 23, 24
Z
Zekiroğlu, Esma 86
Zouali, Moncef 22

Benzer belgeler