BOSPHORUS CHRONICLE

Yorumlar

Transkript

BOSPHORUS CHRONICLE
bo s p h o ru s
c h r o n i c le
The quarterly Robert College Newspaper
A supplement of the Bosphorus Chronicle December 2013 issue. / Bosphorus Chronicle’ın Aralık 2013 ekidir.
Y ayın A dı
Bosphorus Chronicle’ın Martı Eki
İmtiyaz Sahibi ve Uyruğu
Özel Amerikan Robert Lisesi
Güler Kamer - T.C.
Sorumlu Öğretmen
Özgül Akgül Cinkara
Editör
Pınarnaz Eren
Tasarım ve Sayfa Düzeni
Pınarnaz Eren
Berk Özgen
Yazarlar
Barışcan Göç
Pınarnaz Eren
Erce Erez
A. Ferhat Karademir
Rojin İdil Erdoğdu
Zeynep Elçin Metin
Pelin Denizli
Sıla Özüm Kudat
Emre Manavoğlu
Deniz Şahintürk
Hatice Şeyma Orhan
Çağla Ceren Türkoğlu
Narod Dabanyan
Merve Kahraman
Kapak Fotoğrafı
Pınarnaz Eren
Yönetim Yeri
Özel Amerikan Robert Lisesi
Kuruçeşme Caddesi No:87
Arnavutköy/İSTANBUL
Tel: (0212) 359 22 22
Yayının Türü
Yerel, Süreli
Yayının Dili
Türkçe
Ofset Hazırlık ve Basım Yeri
Birmat Matbaacılık San. Tic. Ltd. Şti.
100. Yıl Mah. Matbaacılar Sitesi
1. Cad. No:131 Bağcılar/İSTANBUL
Tel: (0212) 629 05 59-60
Basım Yılı
Aralık 2013
Editörden
İnsanları sevmeyi severim. Zaten kendime zor bakıyorum, bir de nefretin sorumluluğunu nasıl kabul edeyim? Sevmekle başlayalım öyleyse bu Martı’ya. Çok da
uzak değil zaten sevgi ona. Elinizde tuttuğunuz bu bir tutam kahverengi sayfa, bir tutam kahverengi sevgiyle buluşup, ve -utanarak söylemek gerekirse- kütüphanede kahverengi tonlardaki kelimeleriyle rahatsız edici olabilen, iki, bilemedin üç elin parmakları kadar insanın sevgilerinin elle tutulur hâlidir. Sevgi işte... Bak, yazdıkça kabardı da
taşıyor!
Öyleyse dile getirmek lazım yatıştırmak için bu sevgiyi. Sevgiyi tanımlayacak
değilim. Siz benim teşekkürlerimden anlayın artık şu sevginin ne demek olduğunu.
Çok da zor bir şey değil aslında. Yaklaşık üç yıl öncesinde bu dünyaya zaten bir can
katmış olan Özgül Öğretmen’den başlamalı söze. Sonra oda arkadaşlarım Elif Ohri, Hilal Kocabıyık, Melis Çetin, Ilgın Nas ve -her ne kadar aynı odayı paylaşmasak da bana
bir oda arkadaşı kadar yakın- Selen Baş var tabii ki. Anne ve kardeş sevgisini ne başka
şehirlerde ne başka çeşitlerde tattırdınız bana! Her zaman, karaladığım iki kelimeyi
sizinle paylaşmanın hayalini kurarak son noktama geleceğim. Yazdığımı okumaya ben
bile utanırım. Neyse ki size çoğu zaman kendimden daha çok güveniyorum!
Geçen yıl Martı’yla ince ince uğraşan, edebiyata ve şiire olan tutkusundan dolayı her zaman takdir ettiğim ve seksen yaşıma geldiğimde -o seksen bir olacak tabii ki
o zaman- oturup dokuz numara gözlerle kendisine şiir okuyacağım, muhabbet edeceğim canım Elçin’ciğim! Senin kadar becerikli ve yetenekli değilim, ama bak Martı’yı
senin kadar çok seviyorum, bir parçası olduğun bu Martı ailesi, Martı’yı senin kadar
çok seviyor. Sevgi nasıl da bulaşıcı!
Söz bu, uzar gider... Tüm Martı ailesi! Sizi de çok ama çok seviyorum ve sizin
adınıza da elle tutulabilir bu sevgimizi satır satır yeni baştan yaratan herkese çok teşekkür ediyorum. Her okunuşta âdeta yeniden doğacak ve uçacak tüm yazıp çizdiğimiz
kuşlar...
Öyleyse, söz, martılar gibi uçsun, yazı kalsın bir tek geriye...
26. SAYI...
İÇİNDEKİLER
Çocuk – Ayşenaz Toptaş 1
“Her Şey Çok Güzel Olacak” – Narod Dabanyan 2
Yürüyorum – Şeyma Orhan 3
Hayatı Yakalamak – Barışcan Göç 4
? – Emre Manavoğlu 6
Sabah Esintisinde Yalnızlık – Deniz Şahintürk 7
Yerdeki Taşlar – A. Ferhat Karademir 11
Bir Çilekeş – Rojin İdil Erdoğdu 17
Düştüğünü Sananlara… - Pelin Denizli 18
Kahverengi – Pınarnaz Eren 19
Hoşçakal Güneş - Yasemin Kirişçioğlu - 23
İyi ki Geldin! – Rojin İdil Erdoğdu 26
Amaçsız Yarış - Erce Erez - 27
Hayat Kırıklığı - Pelin Denizli - 29
Yangın - Elçin Metin 31
Para – Narod Dabanyan 33
…ve BEN – Pelin Denizli 37
Gece – Pınarnaz Eren 38
Haziran Akşamı – Barışcan Göç 40
Yalnız Eller – Barışcan Göç 41
Yeniden – Alara Dileklen 42
Edremitli Sabahattin Ali – Pınarnaz Eren 43
Beklemişim – Şeyma Orhan 46
Parçalı Bulutlu - Sıla Özüm Kudat 47
Çığ gibi - Berk Nimetoğlu 48
Tilki - Deniz Vural 49
Sonbahar Yalnızlığı – Deniz Şahintürk 51
Duygululuğa Paydos Temizliği - Elçin Metin 51
Çocuk
Poyraz lodosa karıştı
Ilık meltem oldu,esti
Yüksek bir pervazda otururken çocuk,
Kuzey’in sert yamaçları , Güney’in tatlı nektarları çarptı yüzüne.
Yaşı küçüktür.
Dünyası da çitlerle çevrili topraktan ibarettir.
Ama çocuk, her akşamüstü beklediği rüzgarla
Hangi yurtları, uçsuz bucaksız ovaları gezmiştir
Sorular cevaplara karıştı
Anlaşılmaz bir gürültü oldu
Nemli soğuk çarşaflarda dönüp dururken çocuk
Ona başsız kelimeler, sonsuz cümleler geldi.
Bir lokma canı vardır.
Yatağı da yerden bir karış yüksektir.
Ama çocuk, her gece beklediği rüyalarda
Kim bilir hangi saraylara hükmetmiştir.
İyiyle kötü birbirine karıştı
Yanlışlar, doğrular fesholdu.
Pervazda oturmuş, Güneş gözlerinden akıp giderken;
Düşündü de düşündü çocuk.
Kalbi avuç içi kadardır.
O “günah”, bu “helal”dir.
Bir pervazda oturarak hayatın ilmeklerini tek tek çözmeyi
Ancak bir çocuk bilir.
M A RT I
Ayşenaz Toptaş
1
“Her Şey Çok Güzel Olacak”
Annem kurabiyeler pişirirdi
Bayılırdım kokusuna, tadına…
Ama pişerken derdi bana:
“Fırına yaklaşma çocuğum,
Elin yanacak; içi kızgın, sıcak…
Az daha bekle, her şey çok güzel olacak!”
Şimdi büyüdüm, annem hâlâ fırının başında
Büyüdüm… Laf etmiyor artık bana
Ama bakışları üzgün, eskileri hatırlatıyor
Cihan gözlerine bakınca da
Sanıyorum şöyle diyor:
“Fırına yaklaşma çocuğum!
İçinde senin gibi yavrular var, hasta…
Anası ne hâlde kim bilir...
Ormanlar yanıyor, cayır cayır
Görmüyor musun?
Kül oldu hepsi!
Kömür suratlı aç küçükler
Beğeni bekliyorlar, avuçları açık
En son ne zaman lokma gördü midesi…
Üçüncü sayfa haberleri hep
Babası aldı bıçağı, kesti...
Fırını açma çocuğum,
Ceset dolu içi… Soğuyacak…
Az daha bekle, her şey çok güzel olacak…”
Narod Dabanyan
Yürüyorum
İnişli çıkışlı bir yolmuş hayat
Bilmiyorum, yürüyorum.
Sadece yürüyorum.
Yağmur yağıyor bazen
Kafamı delip geçercesine
Saklanacak yer arıyorum
Bulamıyorum
Bir ana kucağı arıyorum
Sıcaklığı vücudumun her zerresine işlesin diye
Sarsın beni diye
Isıtsın beni diye
Bulamıyorum
Sadece yürüyorum.
O yağmur doluya dönüşüyor bazense
Gittikçe artıyor
Dolu tanelerinin verdiği acıyla birlikte
İçimde yanan ateş..
Söndüremiyorum
Yaptığım tek şey yürümek
Dolunun yerini bazen kavurucu güneş alıyor
Boşalan terler ensemden
Sırtımdakilerle birleşiyor
Hâlâ yürüyorum,
Yürümek zorundayım.
M A RT I
Şeyma Orhan
3
Hayatı Yakalamak
Hayatı yakalayamıyorsun bazen
mutlu olamadan üzülüyorsun
gözlerindeki yaşlar dinmeden gülerken buluyorsun kendini
hiç eğlenmeden sıkıntıyla geçtiği oluyor günlerinin
ya da eğlensen de anlayamıyorsun geçen zamanı
uzun süre umutla bir şeyi bekliyorsun
umutlarının imkânsızlığına inanmış oluyorsun kısa bir süre sonra
değerini anlayamadan unutuyorsun birini
başka birini tanıyorsun sonra, ve sonra bir başkasını…
Her gün yeni bir şeyler oluyor, sayamıyorsun bile
geçip gidiyor fark etmeksizin,
bazen yaşadıklarından bir şey öğreniyorsun
ama yaşadıkların yüzünden çoktan geç kalmışsın meğerse
yani çoğu zaman başka bir şansın olmuyor
kaybettiğinde bir daha deneyemiyorsun
kazandığın da elinden kayıp gidiyor anlayamadan,
günler geçiyor merhametsizce, sana sormadan
yetişebiliyor musun diye...
Barışcan Göç
M A RT I
Ayberk Aksu
5
?
ağır değil mi sence de şu tuttuğun fincan?
baş, işaret parmağın titriyor;
görüyorum.
çünkü sıcak, tutamıyorsun elinle.
anlıyorum dostum, anlıyorum.
ben de mesela,
hiç anlamam şu hamakta yatanları,
senin gibiyim ben de...
nesi rahatmış? hiç de değil.
uyumayı da sevmem ben,
ne çok ortak noktamız varmış.
uyumak, kendinden çalmaktır bence.
bulutlardan, yağmurdan,
kaldırımda yürümekten,
kendinden çalmaktır uyumak...
hem niye uyuyasın ki,
dışarı çıkıp sevmek dururken?
neyse, fazla şişirdim kafanı.
bir fincan kahve alır mıydın?
Emre Manavoğlu
Sabah Esintisinde Yalnızlık
Yalnız yürüdüm bu sabah
Eşlik eden yok bana
Bir tek isyankâr kış güneşi
Soğuk bir kış meltemi
Ve bir de gölgemden başka
Şehrin keyfi yerinde bugün
Boğazın mavisinde dans eden bir ışıltı
Soğuğa inat, her kuşun ağzında
İnatçı bir şarkı
Yok yok; belli ki var bir şey
Olmalı bu keyfin bir kaynağı
Bir şey olmuş olmalı
Sırf şehir mi ki sanki
Benim de keyfim yerinde
Nedeni belli gerçi
Kalbim şendir bu sabah
Senin aşkın sayesinde
M A RT I
Saat erken, yollar tenha
Bu hoş yalnızlığın ortasında
Bir tek sen varsın aklımda
Tut elimi, dur yanımda
Uyanmayalım bu rüyadan
Gitme, hep kal yanımda
7
Deniz Şahintürk
Selen Baş
M A RT I
Ters
9
Y
Ü
Z
Aslı Akdemir
Yerdeki Taşlar
martı
Piyonlar satranç tahtasındaki kast sisteminin en altında yer alır. Büyük oyunların küçük oyuncuları olan bu taşların
oyuna tek katkıları, bir başka piyonun önünü kesmektir. Piyon
oyuncunun umududur, her oyuncu sahip olduğu piyonu tahtanın sonuna ulaştırıp bir vezir kazanmak ister. Bir piyonun kaderi iki seçenekte kısıtlıdır, ya feda edilir ya da unutulur. Zavallı
piyon en ideal durumda bile oyundan çıkarılır ve yerini bir başka taşa bırakır. Piyonun temsil ettiği taşın piyonla ilişkisi kesilmiştir ve piyon oyun dışındadır. Oyunun başındaki zincirleme
piyon katliamlarından bahsetmiyorum bile.
Piyonlar bütün bunlara rağmen renklerine çok sadıktır.
“Feda edilen” olmak piyonları onurlandırır. Şahımızın sözleriyle
feda edilen her bir piyon, beyazların parlaklığını arttırmaktadır.
Şah uludur, şah yücedir. Şah, oyuncunun tahtaya zuhur etmesidir. Şah’ın sözünün, buyruğunun aksi düşünülemez. Piyonların
sorgusuz fedakârlıkları ona olan bağlılıktan kaynaklanmaktadır.
Bunları nereden mi biliyorum? Ben bir piyonum. Beyaz bir piyon. Oyunun sonunda şahla aynı kutuya konan bir piyon. Aynı
kutuda bulunmamız hiçbir anlamda eşitlik içermiyor aslında,
şah her zaman şahtır ve biz yalnızca birer piyon. Farklılıklar yalnızca taşlar arasında değil. Renk savaşları da tahta dışında devam ediyor. Siyahlar bizi sevmez, biz de onları. İçten içe aslında
onlar olmasa bizim bir anlamımız kalmayacağını biliyoruz ama
bu, nefreti yıkmak için yeterli değil.
Rengim adına en önde çarpışıyordum, öncekini kazandığımız bir maçın rövanşında. Şahımın önünden iki ileri çıkarak
başlattığım maçın ilerleyen hamlelerinde feda ediliyorum, beni
11
oyun dışına atmış siyah piyonu peşimden sürükleyerek. Tahtadan ayrı, maçı izliyordum. Şahımızın ilhamı kesilmiş olacak, iki
hamle sonra hiçbir taş hareket edemiyor. Oyunun içerisindeki
tüm taşlar büyülenmiş gibi... Savaşın ortasında donakalmış iki
ordunun askerleri hazırda bekliyordu. Tahtanın dışında ise, ben
ve siyah bir piyon, bu dramatik sahneden çok uzakta, savaşı çizgi
romanlardan okuyan çocuklar saflığında bekliyorduk. Yan yanaydık ama konuşmuyordum onunla. O siyahtı. Eğer o olmasaydı
şu anda tahtanın üzerinde, renktaşlarım kadar coşku içerisinde, sessiz marşlarımızı haykırarak düşmanın üzerine ilerliyor
olacaktım. O ise, sırf şeytani şahı emrettiği için beni tahtadan
atmıştı. Kırgın değildim, kızgındım. Bana doğru baktığını fark
edemeyecek kadar kızgın. Oyun ilerlemediğinden ne kadar
böylece durduğumuzu bilemiyordum. Zaman akmıyordu, hamle
yapılmıyordu. İçinde bulunduğum en uzun süren hamleydi ve
henüz yapılmamıştı. Dayanamayıp ona baktım. Şahımızın emriyle siyahlarla konuşmamız yasaklanmıştı. Ters bir bakışın yeterli olacağını düşünmüştüm. Bakışlarımla anlatmak istediğimi
anlamamış olacak ki-vezirimiz siyahların biraz aptal olduğundan
bahsetmişti- bir soru sordu: “Nasılsın?” Şahından ve ordusundan
ayrı düşürdüğü bir askere nasıl olduğunu sormuştu. Bu kabullenilemez bir hakaretti, altında kalamazdım. Şahımızın affına
sığınarak cevap verdim: “Sence nasılım?”
Seslerimiz çok benziyordu. Tıpkı beyaz bir piyon gibiydi
sesi. İki cümlelik diyaloğumuz sanki tek bir kişinin kendi
kendine konuşması gibiydi. Bu ürkütücü benzerliği bozan yalnızca renklerimiz değil, duygularımızdı. Beklemediğim derecede
dost canlısı ve sıcaktı; vakur ses tonu etkileyiciydi. Benim ağzımdan dökülen kelimelerse esir düşmüş mağrur bir kumandanın
idam sehpasındaki son sözleriydi, inanç kırıntılarıyla süslenmiş
korku ve kırılmış gurur.
martı
12
martı
Soğuk cevabıma rağmen hâlâ dost canlısıydı. “Benden korkuyor musun?” Zor bir soruydu bu. Aslında korkuyordum, ancak
bunu dillendiremem. Asla! Bir beyaz hiçbir koşulda korkmaz, zaman donmuş olsa da korkmaz, yanında bir siyahla kalmış olsa da.
Düşüncelerimi toparlarken bana bakışını gördüm. Dostça ancak
acıyarak baktı bana. Bu bakışları neler hissettiğimi anladığına yordum. “Aslında o kadar benzeriz ki!” dedi. Söylemekten korktuğum
şeyleri anlatıyordu bana.
“Dünya siyah ve beyaz şeklinde bölünmüş değil.” Sözleri
merak uyandırıyordu. “Sen beyazsın, ben siyahım. Birbirimizi tanımıyoruz ama konuşuyoruz ve birbirimizi anlayabiliyoruz. Senin
ve yöneticilerin arasındaki mesafe, seninle benim aramdakinden
çok daha büyük. Benim, yöneticilerimle aramdaki fark, ikimizin
farklarından çok daha fazla.” Sonuna kadar haklıydı. “Ve inan bana,
yöneticilerimiz aşağı yukarı aynı.”
Sonradan İranlı yazar Marjane Satrapi’ye ait olduğunu öğreneceğim bu sözler hayatıma dair her şeyi yıkıp geçmişti. Hayatımı
adadığım şah, en az onların şahı kadar şeytandı. Karşımdaki bu
piyon, en az benim kadar masumdu. Korkum yatışmıştı. Söylediği
birkaç sözle beni ikna edebilen bu piyonla daha da çok konuştuk.
Şahlarının onlara anlattığı palavraların bize anlatılanlara ne kadar
çok benzediğini öğrendim. Onların şahının bizim şahımızı “Lanetli” diye çağırdığını ve eğer bizimle konuşurlarsa renklerinin açılacağını ve beyaza döneceklerini söylediklerini anlattı. Ben de ona,
oyuncunun bizlere tüm tahtayı vaat ettiğini anlattım. Yavaş yavaş
anlıyordum, oyun tahta için değildi, fethetmek için değildi, bizler
için değildi. Oyun şahların etrafında geçiyordu ve şahlardan biri
düşene kadar devam ediyordu. Şaha bağlılığımızın hiçbir anlamı
yoktu. Sandığımdan bile daha değersizdim. Şah ulu değildi, yüce
değildi, yalancının tekiydi. Bir hiç uğruna birçok kere tahtadan
çıkarılmış, başkalarından nefret etmiştim. Hayatım boyunca kandırılmıştım.
13
Siyah piyona buna nasıl tahammül edebildiğini sordum.
Zamanla alıştığını söyledi. On oyun kadar önce, bir oyuncunun
elindeyken duymuştu her iki rengin eşit olduğunu. Hatta her
oyun sonunda oyuncuların renk değiştirdiğini, bir oyunda “Şeytan Şah”ı yöneten oyuncunun bir sonraki oyunda “Yüce Şah”a
ilham verdiğini anlattı. Şahların bir rolü yoktu aslında oyunda,
oyunu gerçekten oynayan oyunculardı ve şahın emirlerine kimse ihtiyaç duymuyordu. Peki, ama neden kimseye anlatmamıştı
bildiklerini? Bana nasıl güvenebilmişti? Usulca “Bilmiyorum”
dedi. İçinden gelmişti belki de. Oysa taşlar içinden geleni yapmaz, şahın dediklerini yapar. Bu durumu öyle kanıksamışlardır
ki, çoğu taş içinden bir ses geldiğini bile bilmez. Benim içimden
öfke geliyordu, intikam geliyordu. Bildiklerimi diğer taşlarla
paylaşmak, onları uyarmak istiyordum. Her iki şahı da mat etmek
istiyordum.
Yalnız piyonlar değil, tüm taşlar, hatta şahlar bile kendi
istekleriyle bir şey yapamayacaklarına inanırlar. Hareket de diğer
eylemler gibi, şahın iradesiyle oyuncunun elinden gelen bir lütuftu bizlere. Şahın iradesine muhtaç değildik. İçimden hareket
etmek geliyordu ve bunun için bir ele ya da izne ihtiyacım yoktu.
Kıpırdadım. Kendi başıma hareket etmiştim. Arkadaşım
donakalmıştı. “Yapabilirsin!” dedim sakince. Dehşetle bakan
gözlerinde bir inanç kıvılcımı çaktı. İki piyon, diğer taşların ortasına, tahtanın merkezine doğru gidiyorduk. Geçmeyen zamanda,
sonsuzluğun ortasında, bir satranç tahtasının üzerinde; iki piyon, iki farklı renkte piyon, kendi başlarına ilerliyordu. Taşlar taş
kesilmişti âdeta. İlk toparlananlar şahlar oldu, olanca şiddetiyle
bağırıyorlardı. Kimse onları dinlemiyordu, vezirler bile kulak kesilmişti iki piyonun cılız sesine. Sözlerimiz fısıltılarla, dalga dalga
yayılıyordu. Şahların bağırmaları fısıltılardan duyulmuyordu. İki
renkten her çeşit taş, kendilerine anlatılan yalanlardan bahsederek gülüyorlardı. Zamanın ötesinden başlayan düşmanlık bir
martı
14
anda yok olmuştu. Sözde düşmanlarımızla o kadar benzerdik ki
renklerimiz içindeki gruplardan bile daha yakındık. Aramızdaki
duvarlar yıkıldıkça duvarı inşa edenlerin itibarı sarsılıyordu.
Hareketlilik bulaşıcıydı. Tüm taşlar, yavaş yavaş hareketleniyordu. Şah ve vezirler kalabalığa söz geçiremiyorlardı. Üstlerine
gelen taş selinden korkuyorlardı. Yavaş fakat emin adımlarla eski
düşman yeni kardeşler kol kola ilerliyordu. Uyanmış bir kitle, tek
yumruk olmuş, hak arıyordu. Onca zaman aldatılmış olmanın
verdiği acı, intikamın büyüklüğünü de artırıyordu. Şahlar ve vezirler, tahtanın iki ucunda sıkışmıştı. Beklenen son geldi ve dört
taş, oyunun en değerli dört taşı, tahtadan düştü. Onları düşüren
söyledikleriydi, başka bir şey değil.
“Bir şaha ihtiyacımız yok!” diye bağırdım, sözlerimi arkadaşım “Birbirimize ihtiyacımız var!” diyerek tamamladı. Anlamsız
savaşımız son bulmuştu. Zamandan kopmuş bir satranç tahtasında bir devrim olmuştu. Naçizane kanaatimce hak yerini bulmuştu.
Biri on, diğeri on beş yaşlarında iki çocuk odaya geri döndü.
Dağılmış satranç tahtasını gören büyük çocuk, küçüğe: “Kaybedeceğini anlayınca oyunu bozdun demek?” dedi. “Hayır, demek
yemeğe benden geç gelmenin sebebi buydu, tahtayı bozuyordun.”
dedi küçük çocuk. Daha fazla oynamak istemiyorlardı zaten, taşları kutuya koyup oyunu kaldırdılar.
İkisi de yerdeki taşları fark etmemişti.
martı
A. Ferhat Karademir
15
martı
Berkay Kef
16
Bir Çilekeş
Uyandı ihtiyar adam. Hem de güzel bir güne. Muhteşem;
fevkâlade bir güne... Hem de dün’ün aksine. Dün’ün çok aksine.
Dün’den çok daha farklı, apayrı... Burnuna gelen çilek kokuları ona
dün’ü hatırlatıyordu ama bir yandan da buruşmuş tenini okşayan
rüzgâr onu bugüne çağırıyordu. Peki o ne yaptı? Bugünü seçti. Bugüne inanmayı seçti. Daha yaşayacak, görecek çok şeyi ve tabii ki koklayacak birçok meyvesi vardı. Bu yüzden tüm tersliklere inat; yani
hayata inat doğruldu ve yerinden kalktı. Lavaboda yüzüne çarptığı
su, masada duran kırmızı çileklerin aksine çok ferahlatıcı geliyordu
gözüne. Suyun rengi su rengiydi. Tıpkı çileğin renginin kırmızı oluşu gibi... Tam suyun ve çileğin birbirlerine ne kadar zıt olduklarını
düşünecekken vazgeçti bundan. Çünkü bugün farklıydı. Bugün çok
daha güzel olacaktı onun için. Çünkü ihtiyar, okula başlıyordu. Söz
verdi kendi kendine; yazacağı, yani yazmayı öğreneceği ilk kelime
‘’çilek’’ olmalıydı. Daha dün okuma bilmezken, bugün kara bir tahtaya “çilek” yazacaktı. Yola çıktı, yürüdü ve okula vardı. Onun gibi
heyecanlı bir sürü ihtiyar dizi dizi oturmuştu odun rengi eski sıralara. Günün sonunda, koridorun sonundaki ilk sınıfı kestirdi gözüne.
İçeri girdi. Neredeyse tükenecek olan beyaz tebeşiri aldı nasırlı ve
kırışık ellerine. Ve o kara tahtaya yazdı ‘’Ç’’,’’İ’’,’’L’’,’’E’’. Yazamadı ‘’çilek’’diye… Tam o sırada bitmişti tebeşir. Çile ktahtada; ihtiyar sınıfta
kaldı.
martı
Rojin İdil Erdoğdu
17
Düştüğünü Sananlara…
Ellerini sımsıkı kapat, kapat ki gücünü hissedebilesin. Yalnız
değilsin, dünyada senin gibi aynı çizgide giden, hayatının çizgi dışı
olduğunu aniden anlayan birçok kişi var. Hem hayatının her zaman
dümdüz olmayacağını daha doğduğunda öğrenmedin mi? Ciğerlerin
yanıp ağlamadın mı? Ağladın çünkü hayatında bir şeyler yanlıştı, canın yanıyordu. Sen bir refleks olarak, tepki olarak ağlamadın mı daha
ilk gelişinde buraya? Demek ki bu dünyada ağladığın çok zaman
olmuş. Hayatının en kötü dönemi değil bu. Çünkü her ağladığında
bir gülüş bitmedi mi sonunda. Hayata karşı gelirmişçesine kahkaha
atmadın mı hiç? Güçsüz kaldığında, tek başına olduğunda başını
omzuna koyduğun, seninle kendi gücünü paylaşan dostların olmadı
mı? Sen de biliyorsun, bunların hepsini yaşadın. Bu hayatta kalabilmek için törpülenmen gerekir ve sen de en yüksekteyken aşağı düşen
yağmur damlaları gibi küçük ama sert bir inişle yere düştün. Belki
canın yandı, öfken arttı ama unutma her yağmur damlasının ayrı bir
büyüleyen kokusu vardır. Her biri toprağı daha da güzelleştirir. Sen
de yağmur damlaları gibisin. Sertçe düştün ama sonunda bir şekilde
toparlanıp, onlar gibi toprağa değil, kendine can verdin; ayağa kalkmaya başladın. Her düşüşünde alıştın, olgunlaştın. Hayatın getirdiklerini, getireceklerini bildin. Hayal kırıklıkların azaldı. Daha güçlü
bir kalpten baktın dünyaya. Ters yüz değildi hayatın, sadece tersine
dönüp sonunda düzeliyordu. Hayatın dümdüz dursaydı nasıl anlardın yaşamanın değerini? O yüzden bazen terse dönüp tekrar düzelmesi hayata hareket verir. Sevmelisin bunu ya da bu ters dönüşlerle
yaşamayı öğrenmelisin. İnsansın sonuçta kusursuz değilsin. Düşe
kalka öğreneceksin yürümeyi…
Pelin Denizli
martı
18
Kahverengi
martı
Uykusuz mu kalmış bizi bardağına döken? Üzerimize dökülen
haşlanmış su ne büyük imtihan ama! Çözülüp birbirimize karışınca kokumuz ne güzel. Belki de uykusuzluğa derman olarak değil de yağmurlu
bir cuma öğleden sonrasına iliştirilmiş bir tutam ödül olarak döküldük
bardağa? Hem de birkaç sayfa eşliğinde... Biz bir bardağın içinde, içimiz
dışımıza çıkmış, tam da o zaman rengimizi, kokumuzu, birbirimizi bulmuşuz; kendimizi kaybetmişiz. Ne olursa olsun, başta bir kutu kahverengiydik.
Kahverengi işte, hem ters hem düz. O -hayat mı dersin adına, insan
mı her neyse işte- kahverenginin değişik bedenlere bürünmüş hâlidir
yalnızca. Hem terstir hem düzdür bir bakıma. Hangimizi ters yüz etsen
içimiz dışımız bir, özümüz sözümüz kahverengi değil mi?
Kim olduğunu bulmak zor iş: Yıllarca insanlarla konuşmaya utanan, belki de sahne ışıklarının altında çiçek açar. Ters miyiz, yüz müyüz?
Kim bilir kahverenginin hangi tonuyuz? Göz yanılmalarıyla uğraşırken
bakarsın ömür geçmiş. Bizimle köşe kapmaca oynadığını düşündüğümüz
kendimiz, kabul etmeyi öğrendiğimiz an yüzünü gösteriverir. Bir bakmışsın ömrün kahverengi sonu gelmiş!
Milyonlarca kelime ağzına bakarken nereden başlayacağını bilmek
dahi sanat değil mi?
Kahverengi, adamı vezir de eder rezil de! Taht yolunda ölebilirsin,
tahtında ölebilirsin, idam tahtasına da baş koyabilirsin Sonun, rüzgâr
estikçe darağacının kahverengi dallarında sallanır durur.
19
Filmin sonunda arka plan hep kahverengi…
Topraktan geldik, toprağa da döneceğiz hani. Yeşerirken kahverengide başlar hayat, çürürken kahverengiye döner insan. Başlangıç da dönüş
de bir öyleyse.
Ne kadar karmakarışık olduğunu sanır insan değil mi? Hepimiz
özel bir şeylerimiz olduğunu iddia edebiliriz. Hepimiz karmaşık ve farklıysak nasıl oldu bu evrensel duygular? Benzer şeylere ağladığımıza göre
çok da inkâr etmeye gerek yok: Basitiz, işte o kadar! Hepimiz çocukken
aptal ve mutluyuz, ergenlikte şaşkınlıktan deliye döneriz, yaşlanınca
sorularına cevap bulur gibi oluruz ama işte hep o geç kalmışlık... Hepimiz
çoktan bulunmuş cevapları reddedip kendi cevaplarımızı yazmaya kalkışıyoruz. Çok farklıyız ya diğerlerinden. Hâlbuki sorularımız aynı! Sonumuz aynı…
Bütün renkler kahverengiden gelir. Doğada renklerin her çeşidinin
olduğunu söyleriz, o her çeşidin de her tonu hatta. Doğa dediğin bir parça kahverengisiz olabilir mi? Toprak olmadan hayat nerede... İşte hayat
bu, kahverengi. Ne siyah, ne beyaz! İnsan gri tonlarında değil de kahverengide yaşamalı.
Gözlerimizi kahverengi açarız dünyaya; kahverengi tonları bir ten…
Kahverengi kahverengi incecik akar saçlar. Ya çok süt katılmış bize ya da
kahvesini sert sevenlerdendir bardağına yâr olduğumuz. Kahve değil de
çikolatalı kurabiye sevenlerin elinden çıkmadığımız ne malum? Fırında
unutulmuş da olabiliriz, kimimiz de biraz çiğ kalmıştır, bazımız ise tam
kıvamındayken fırından çıkarılmış...
Herkes farklı anlıyorsa şu yirmi dokuz harften doğmuşları, kendine
göre yorumluyorsa, edebiyatın büyüsü de bu. Sen bir kere yazar bırakırsın, o okuyan her beyinde yeniden doğar. Kahverengidir bir bakıma...
martı
20
Ciğerinden tırnağının arasına kadar kahverengi büyür insan, kahverengi kahkahalar eşliğinde, belki de kahverengi bir hüzünle. Hele olur
da ahşap bir tiyatroya düşerse sonunda, bakmışsın sahte sahte ne güzel
de gülüyor. Kibar kibar nasıl başkası oluveriyor. Kendini kaybetmiş...
Sonra ayakkabılarını çıkartır toprağa basar biraz hafifleyebilmek için.
Bakmışsın ne kadar da içten dinliyor etrafını, kuş cıvıltısından mutlu
olduğunu iddia edebilecek kadar kendini kaybetmiş.
Kahverengi, kahverengi. Darmadağınık. Kelimeler ağzına bakarken nereden başlayacağına karar vermek bile sanat değil mi? Hem vezir
hem rezil, hem uykusuz hem keyifli, hem sahte hem gerçek, hem doğmuş hem çürümüş... Hepsi kahverengi. Edebiyat da bu ya, formülü yok,
reçetesi yok, çürür gider de sebep olduğu her yeni fikirle yeniden doğar.
O her rengi kendine yakıştırır, hepsinin özüdür, gri tonlarında değil de
kahverengide yaşatır insanı. İnsan işte hem kahverengi hem edebiyat,
ne olduğu belli değil ne olacağı da... Çürür, doğar durmadan, bir rezil
bir vezir, ciğerinden tırnağının arasına kadar kahverengi, kahverengiden
gelir, kahverengiye döner. Her tezat, her farklılık insanda, bir iyi bir kötü,
melek yüzlü şeytan, şeytandan hallice melek, ters yüz etsen içinden neler çıkmaz ki... Aslında içindeki yüzüne yansımış, tersi yüzü bir.
Durum böyleyken söze nereden başlayacağını bilmek dahi sanat
değil mi?
Kahverengi işte, hem ters hem düz. Belki de sahiden uykusuz kalmıştır bizi bardağına döken.
martı
Pınarnaz Eren
21
martı
Berkay Kef
22
Hoşçakal Güneş
Karanlık; ama huzurlu
Keder ve özlem, bir o kadar da tutku
Soğuk bir siyahlıkta
Hayaller ve hayaller...
Aşk, maşuğun yokluğu mudur?
Rüyalar dinlendirir mi,
“Eksik gedik”lerini
Arayıp bulamayan bir kalbin?
Bir çiçek zannet beni
Narin, kırılgan.
Okşamaktan çekinir misin
Sana uzanan yapraklarımı?
martı
Hissedemiyorum, ama oradasın
Saklanıyorsun
Bilmiyorsun çünkü
Sevmeyi de sevilmeyi de.
23
Bana bakıyorsun;
Ama görmüyorsun
Beni duyuyorsun;
Ama dinlemiyorsun
Nasıl göstereyim sana
Sevgimin boyutunu?
Anlar mısın ki,
Aşkın çaresiz hıçkırıklarından?
Parlaksın,
Ama bir o kadar da körsün.
Kalbimi ısıtır,
Özlemimi eritirsin, sımsıcaksın.
Çok uzaklardasın şimdi,
Ama geri geleceksin elbet.
Beni öpüp uyandıracaksın
Usulca.
Ve bir gün gelecek
Yıldızları söndüreceksin,
Yapraklarımı kapatıp
Bir daha açmayacaksın.
Yasemin Kirişçioğlu
martı
24
martı
Selen Baş
25
İyi ki Geldin!
Ters bir anıma gelmiştin sen. Çok ters, en ters… Solumdan kalkmış olmalıydım seni bulduğumda. O yüzden suyun yolunu buluduğu
gibi onca çığlık da çıkıvermişti gırtlağımdan ve havaya karışmıştı dalga
dalga. Belki sen beni duymamıştın ama ben bağırdım. Bağırmıştım. Bu
yüzdendi belki de reddedişler. Reddedişlerden de büyük olan serzenişler... Kalbin acıması, ama iyileşmesi... Kalbin kanaması ama dinmesi…
Dondurduktan sonra yakması... Daha sonra düzlüğe kavuşma... Kapanış.. Hayır hayır, bu daha başlangıç. Yani, açılış... Küçük bir çocuğun
gece beraber uyuduğu oyuncağını sabah kalkınca görememesi veya ertesi gün bayram sabahında giymek için baş ucuna koyduğu pileli elbisesini hiçbir zaman giyememesi... Hepsi vardı bu yolda. Hepsi sonuna
kadar yaşandı. Ama yolun sonunda da elbise vardı. Hem de pileli olandan işte. Yine o düzlükte… Çarşaf çarşaf Ege Denizi’nde ya da düzüne
uzanan ovada, ama düzlükte... Karanlıkken gördüğü en tersi, aydınlıkta
düzlüğe dönüştürmesinde…. Yani, başlangıç işte... Yeni bir başlangıç
gibi hem de….
Rojin İdil Erdoğdu
martı
26
Amaçsız Yarış
Isınıyor, delip geçiyor bir metali eritircesine
Süzülüyor kan serince, ta ki kendi sınırlarını bulana kadar
Yayılıyor yavaş yavaş, soğuyup özgürlüğüne kovuşmuşçasına
Geriye kalan yaralı, ruhsuz bakıyor semaya sabaha kadar
Ölüm, doğmak manasına geliyor
Doğmak, mücadelelere hazırlıklı olmak
Mücadeleler savaşmak
Savaşmak ise barışı simgeliyor
Çantasını topluyor, koyuyor bir mermi daha silahına
Bakıyor arkasına, görüyor arkadaşını
Yüreğine saplanmış kurşunu çıkarıp alıyor yanına
İlerlerken koyuyor bu mermiyi de silahına
Birbiri ile çocukça yarışan, düşüncesiz insanlar
Geliyor masa başına
Hamlelerini yapmak için ellerinde ne varsa koyuyorlar ortaya
Kendilerine siyasetçi diyen acımasız varlıklar
martı
Diğeri arkadaşının çantasını karıştırıyor
Alıyor matarasını, ağzını dayıyor son damlalara erişmek için
Koyuyor iki mermi silahına
Biri kendisi, diğeri de arkadaşı için
27
Gülüyor çocukça, kaybetmesine rağmen,
Biliyor ki elinde kalan kartlar çok daha değerli
Atıyor kartını ortaya ve izliyor
Yüreği elinde, koşuyor karşıya, hazır ediyor silahını
İkiler dört, dörtler sekiz, sekizler on altı ediyor
Düşünüyor ki her ölüm onu daha değerli ve onurlu yapıyor
Kalbinde bir acı hissediyor, eline kan bulaşıyor
Düşüyor yere, karşısındaki adamın matarasından düşen su kadar hızlı
Ölüyor sanki milyonlar arasında tek ölen oymuşçasına
Pes ediyor, çekiyor kâğıtlarını oyundan
Masada kalanlar ise acı çekmeye, ölmeye ve can almaya devam ediyor
Kullanıldıklarını bilmeksizin yapmaları gereken şeyi yapıyorlar
Birbirlerini katlediyorlar
Bağırıyor, çağırıyor yenen taraf
Çocukça eziyet ediyor yenilen tarafa
Sonra da gidip ailesine
Bütün şehitlerin kalbinde yaşayacağından bahsediyor
Onların ne kadar büyük bir onurla öldüklerini anlatıyor, onursuzca
Ailesi, bu adamı yargılamıyor, o ne derse evet diyor
İnsanlar değişiyor
Toplum ters yüz oluyor
Savaşmak barış anlamına geliyor
Barış ise ölüm ...
Erce Erez
martı
28
Hayat Kırıklığı
martı
Yemin etmişlerdi birbirlerine... Tam da bugün, bu saatlerde... “Ölene dek” demişlerdi birbirlerinin gözlerinden kalplerine dokunurlarken.
Aşkları, kalplerine bir su gibi inmişti gözlerinden. Her kim görse onları
kıyamazdı bakmaya. Onlar iki bedende bir ruh olabilmişlerdi. Milyonlarca ruhun arasından birbirlerini bulabilmişlerdi. Ne büyük talihti bu böyle. Ela her zaman şükretmişti buna. Çünkü Tanrı, aşkı ona en zor zamanında vermişti, uçuruma ramak kala… Aşkı ona tam bir ayağı uçurumdan
sallanırken hediye etmişti. Ters yüz olmuş, her bir anısı bir tarafa uçuşmuş olan hayatını uçurumdan bırakacakken kurtarmıştı aşkı onu. Tersini
yüzüne çevirmesine yardım etmişti. Bu aşk onu Ela yapmıştı. Mutluydu
Ela. Şıktı. En önemlisi kalbi artık yalnız atmıyordu. Dudakları, gözleri kokusu hep aşkı olmuştu. Bir zaman sonra aşkları üzerine yemin ettiler… Ela
hiçbir yeminin bu kadar ona ait olacağını düşlememişti. Bu aşkına verdiği
yemin onun yalnızlığını uğurlayış töreniydi. Artık yalnızlığın sessizliğinde
boğulmayacaktı. Tek duyduğu ses kendi hıçkırıkları olmayacaktı. Yalnızlıktan korkmayacaktı. Bu yeminle onu yalnızlığın içinden kurtaran, ona
el uzatan bir aşkı oldu. Kalbinden bağlandığı başka bir ruh... Bu, onun
en büyük dayanağıydı. Sadıktı aşkına, aşkına her bir hücresiyle hazırdı ve
âşıktı.
Yemin etmişlerdi birbirlerine. Tam da bugün, bu saatlerde... “Ölene dek” demişlerdi birbirlerinin gözlerinden kalplerine dokunurlarken.
Aşkları, kalplerine bir su gibi inmişti gözlerinden. Ama bu gece kalplerine
inen o aşk suyu, gözlerinden acı acı akıp gidiyordu. Girdiği gibi çıkıyordu
aşk bedeninden. Ela ise usulca siliyordu bu aşkı gözlerinden, kalbinden. 29
İstemiyordu gitsin bu aşk, her şeyi yapardı yitmemesi için, yaptı
da. Sundu aşkına her şeyi Ela. Ama sevdiği o adam gitmeyi seçti. “Gitme!”
diyemedi Ela... Çünkü biliyordu “Gitme” dese de onun ruhunun gideceğini.. Ruhuyla sevdiyse bir insan, kalbine değdiyse bir aşk, nerede olursa
olsun söküp atamazlar onu. Ve adam... Ela’ya verdiği yemini hiçe saymış,
koparmış tüm bağlarını. Ve Ela “Gitme!” diyememişti. Tutamazdı onu.
Aşkı kim tutabildi ki…
Yemin etmişlerdi birbirlerine. Tam da bugün, bu saatlerde... “Ölene dek!” demişlerdi birbirlerinin gözlerinden kalplerine dokunurlarken.
Aşkları, kalplerine bir su gibi inmişti gözlerinden. Ölene dek demişlerdi
demesine de ölüm ayırmamıştı onları. Keşke ölüm olsaydı, diye geçirmişti
Ela içinden. Tekrarladı birçok ‘keşke’yi, o gece sokakta kimse kalmayıncaya dek. Yürüdü yollarca, ağladı saatlerce. O gece yalnızlığıyla tekrar yüzleşti. Darmaduman olmuş hayatı, yalnızlığını kucakladı bu gece. Yalnızlığına sığındı bu sefer. Kollarında ağladı. Yine kimse duymadı… Yine bu
koca dünyada, milyonlarca ruhun içinde yapayalnızdı. Acizdi, ters yüzdü.
Bir anda olmuştu her şey. Ama bu seferki geçen ters yüzden daha farklıydı. Anıları hayalleri saçılmamıştı bu sefer. Ruhu paramparça olmuştu.
Kaybetmişti benliğini, nasıl bulacaktı kendini? Bu ters yüz oluşun artık
bir çözümü yoktu, anladı. Her düştüğünde biri kurtaramazdı onu. Biri
toplayamazdı saçılmış benliğini.
Yemin etmişlerdi birbirlerine. Tam da bugün, bu saatlerde… “Ölene
dek” demişlerdi birbirlerinin gözlerinden kalplerine dokunurlarken. Aşkları, kalplerine bir su gibi inmişti gözlerinden. O kalplerine su gibi inen
aşkı söküp attı Ela. Aşkı bir tarafa savurdu, sonra kendini serin dalgalı
soğuk sulara fırlattı. Bu sefer uçurumun başında tek ayağını önce bırakarak yapmadı bunu. Önce kalbini fırlattı bu yardan. Sonra bedenini yara
bıraktı. Yıllar önce aşkın bedenine girdiği gibi şehvetle ve hızla, buz gibi
dalgalanan suya verdi kendini. Ruhu gibi bedeni de parçalandı kayalıklarda. Yalnızlığı artık bu denizdi…
Pelin Denizli
Yangın
Sadece ışık her gece
Dutlukların uzağında
O karınca yuvasında
Bir suyun sessizliğine dokunuyor
Gözleri yanmış kuşlar soluksuz
Sadece ışık her gece
Ne cinayetler işliyor
M A RT I
Elçin Metin
3 1
Selen Baş
Para
M A RT I
“Bu ne diyorum sana!” diye hiddetlice sorar ilki. Ötekisi
“Kâğıt parçası!” diye yanıtlayınca “Deli, buna para derler, para!
Şeref de bu, namus da bu, akıl da bu, hikmet de bu, sıhhat de
bu, hayat da bu, dünya da bu, ahiret de bu, para!” diye haykırır ilki yine. Paranın verdiği gücün sarhoşluğuyla kahkaha
atmaya başlar; koca dünya olmuştur iki banknot, kalmıştır bu
sarhoşun ve onun gibilerinin eline. Ötekisi ise farkındadır aslında paranın bir kâğıt parçasından ibaret olduğunun, ancak
sarhoşlar yönetirken iki banknotluk dünyayı, mümkün değildir onları ikna etmek.
Asırlardır kim haklıdır diye tartışılır. Sarhoş mu sefil mi
diye. Necip Fazıl da “Para” adlı oyunuyla bu soruya kendince
bir yanıt bulmaya çalışmıştır. Para kavramını, hem onu elinde
tutanlar, hem de onun farkında olanlar olmak üzere her iki
bakış açısından da incelemiştir. Sadece paranın varlığına değil, parayla beraber değişen ahlakî değerlere de değinmiştir.
Oyun boyunca paranın gücünü hem sözel hem görsel
anlamda vurgulamış, ağdalı bir dille anlatımını güçlendirmiştir. Karakterlerini asil bir kesimden seçmiş, ancak mesajın
evrensel olması amacını güttüğünden, hiçbir özel isim kullanmamıştır. Karakterler, yaşamlarındaki görevleriyle özdeşleşmiş; isme gereksinim duymamışlardır. Aynı durum mekân
için de geçerlidir.
3 3
“Para”, gidişatı itibarı ile bir tragedya olarak adlandırılabilir. Başta ana karakter ve diğer yardımcı karakterler tarafından körce inanılan paranın gücü, oyunun sonunda ahlakî
değerlerin farkına varılması ve pişmanlıkla son bulmaya yüz
tutar ama her ne kadar paraya sahip olanlar pişmanlık duysalar da ondan vazgeçemezler hiçbir zaman. Necip Fazıl da
bunu sorgular zaten. Paranın insanları nasıl ele geçirdiği sorgusu, ki sadece oyunda değil, kendi hayatında da süregelmiştir.
Peki Necip Fazıl neden bu sorgu içerisindedir?
Necip Fazıl, diğer pek çok yenilikçi yazar gibi, fikirlerini
paylaşmaktan korkmayan, “başına buyruk” bir insan olmuştur. İlköğretimini “yaramaz” olduğu gerekçesiyle okulumuz
dahil birçok okuldan atılarak tamamlaması da bununla paraleldir. Daha sonrasında İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe
Bölümünden mezun olan yazar (1924), Fransa’da Sorbonne
Üniversitesinde okurken oldukça zor zamanlar geçirmiş ve
kalemi de bundan epey etkilenmiştir. Yirmi bir gibi genç bir
yaşta, Sorbonne dönüşü, onu şöhretle tanıştıran şiiri “Örümcek Ağı” da bu sancılı dönemin bir ürünüdür. Lakin bu kadar
hızlı ünlenmesi, Necip Fazıl’ı başka şeylerin arayışına sürkülemiş, ülkenin içinde bulunduğu bunalımlı dönem de onun
sürüklenişine katkıda bulunmuştur.
Necip Fazıl bu arayışları ve içindeki boşluğu doldurma
çabası içindeyken bir camii vaazına hasbel kader iştirak etmiş
ve yıllarca tutkuyla yazacağı şeyi bulmuştur: Ahlak… Yeni bir
dönem başlamıştır onun için. Para da hayatının bu yeni döneminin, ahlak döneminin bir ürünüdür.
Oyunun zengin içeriği dışında sunumu da incelenecek
olursa kostümlerin ve mobilyaların klasik ve yalnız yüksek bir
tabakaya ait olabileceği kanısına varılır. Dil de bu tabakaya uygun olarak özenli, temiz ve seviyeli kullanılmış; kelime seçimleri dikkatle yapılmıştır. Süslü bir dille “burunlar büyütülmüş”
de denebilir. Sahne düzeni, mobilya ve aksesuarların dışında,
döner bir platform olarak hazırlanmış; en az yer kaybıyla en
başarılı yer kullanımı elde edilmiştir. Tüm bunların sunumun
önemli parçaları olmalarının yanı sıra başarılı oyunculukla
oyun dile gelmiş, hepsi birden bir şaheser meydana getirmişlerdir.
Para aşkı, kıskançlık, çıkar ilişkileri, arzulama, hüzün ve
pişmanlık gibi her bir duygu karakterler tarafından başarılı bir
şekilde yansıtılmıştır. Dil o kadar abartılıdır ki gerçek hayatta
böyle konuşmalar bulmanın imkânı yoktur ama hisler seyirciye doğrudan ve anlaşılır bir şekilde aktarılmış, oyuncular büyük bir takdiri hak etmişlerdir. (Salonun tıklım tıklım olması
ve oyuncuların bol bol alkış almalarına şaşmamalı!)
Özetlenecek olursa, tiyatroya sık gitmeyen biri olmakla
birlikte turnayı gözünden vurduğumu ve şahane bir oyun izlediğimi söyleyebilirim. Gerek içerik, gerek oyunculuk, gerek
fikir olsun; içi her bakımdan dolu bir oyundu. Başta çıkarcı
bir kafayla değerlendirilen para, sonunda vicdan tarafından
tekrar sorgulanıyordu. “Hâlâ oynuyor mu?” yahut “Tekrar ne
zaman gelir?” sorularına yanıt veremem, ancak bilin ki izlerseniz memnun kalacaksınız.
M A RT I
Narod Dabanyan
3 5
http://www.necipfazil.org/modules.php?name=News&file=article&sid=10
http://tr.wikipedia.org/wiki/Necip_Faz%C4%B1l_K%C4%B1sak%C3%BCrek
Berkay Kef
… ve BEN
M A RT I
Birçok yüz gördüm
Milyonlarca ses duydum
Kimi zaman kahkahaların sonunun gelmeyeceğini sandım
Yanıldım
O birçok yüz
Birçok ses, kahkaha
Beni sonunda yine sana getirdi
Her yüzün sonunda sen vardın,
Her sesin, nefesin, gülüşün, gözyaşının
Senin sessizliğinde
Saatlerce yaşadım
En çok vakti seninle geçirdim
Beni onca insanın içinde, kahkahaların içinde yine buldun
Nereye baksam sen vardın, neye dokunsam sen
En yakın dostumdun,
Nefesim, ruhum…
Ama ben senden hep kaçtım
Herkes senin istenmeyen, kaçılan olduğunu söyledi
Aslında biliyorlardı onlar da
Her gece sana geldiklerini, senden geçemediklerini
Sen hepimizin tek dostuydun, sığınacağı kucaktın
Ama senden korkuttular beni
Ben her an senden kaçtım, bir korkak gibi
Ama sen her haykırışımda, kalbimdeydin
Yaşamımın tersini yüzünü ayırt bile edemezken
Sessizliğime ortaktın, acımda benimleydin
Sen yalnızlıktın
Benimle her gece her nefeste yaşadın
3 7
Ben yalnızlıktım
Yalnızlık da ben
Yalnızlıktım işte ,
Ölene kadar, öldükten sonra
Ebediyettik biz
Yalnızlıkla ben….
Pelin Denizli
Gece
Karanlık bir odada tek başınayken ışıkları açar da gecenin güzelliğine bakarsan camda sadece arkanı görebilirisin. Yüzün düşer kum
kum cama. Aklında sinsi bir tehlike duygusu, avcının biri yaklaşır her
dakikada. Hem de kurbanın sen olduğunu herkes biliyorken. Bırak
geceyi, şehrin ışıklarının boğduğu yıldızları; yüzünü bile göremezsin.
İnsanoğlu işte, en başta ne kadar vazgeçmeye hazır olduğunu söylese
de hayatta kalmak vardır kalbinde. Bu aynaya bakarken kendini göremeyen gözlerin arkanda, cam bile fazla kalın kalır geceyi gösterebilmek
için sana.
Aklın başına gelir de ışıkları kapatırsan ne varsa arkanda seni
avlayan, merak etme, karanlık onun işini halleder. Ardında sadece sade
bir huzur kalır geceden. Yüzünün güzelliği geceye karışır kum kum bir
karış camda. Karanlığın büyüsü de yıldızlar, soğuk havada her nefesi
duman duman tüten çay ve karlı geceler sana katılınca başlar zaten.
Pınarnaz Eren
M A RT I
Aslı Töre
3 9
Haziran Akşamı
Gece siyahtan daha karanlık,
ve doğmuyor güneş sabahları
küf kokan nemli hava sarmış dört bir yanımı
çekingen bir haziran akşamı.
Şehir üzgün, şehir kederli
sessizliği yoruyor sokakların beni.
Şehir yorgun, şehir halsiz
nostaljiyle anıyor eski günleri
o bıçkın gençleri…
Gel biz senle şarkılar söyleyelim bu haziran gecesinde
sesimiz yankılansın şehrin ıssız sokaklarında
can olsun damarlarda akan
haykırsın isyanımızı.
Gel biz senle çıplak heykeller yapalım bu haziran gecesinde,
çırılçıplak, örtülerden uzak
utandırsın dürüstlüğü görmek istemeyenleri
aydınlığı kamaştırsın kör gözleri.
Barışcan Göç
Yalnız Eller
M A RT I
Lodos esiyor güneyden, hava sıcak ve kasvetli
ama elleri üşüyor
onlar çaresiz, onlar yalnız
tutunabilecekleri hiç kimse yok bir diğerinden başka.
Cebine sokuyor ellerini,
kimim kimsem yoksa da sımsıcak cebim var diyor sessizce
yani, kaçıyor bir kez daha gerçekten, bir kez daha
karamsar ve umutsuzca…
Ama cepleri bir el gibi sıcak değil,
cepleri karanlık, cepleri ıssız
yetmiyor cepler elleri ısıtmaya
yetmiyor kandırmaya bile inandırmak için sıcaklığını.
Elleri dayanamıyor artık beklemeye,
artık kaçma zamanı değil, bir daha
ve yüzleşmek kaçınılmaz dışarının hüzünlü soğuğuyla
Ne var ki gerçek sıcaklığı bulmanın umudu mest eder onları
korkmazlar daha fazla,
yıkarlar ardına saklandıkları duvarları,
açılır elleri
soğuğa…
Başka bir elin daveti cesaretlendirmiştir onları
varlığıdır umudun yalnızlığı paylaşacak birini bulmanın
tüm bunların nedeni,
ama umuttur her ne olursa olsun
bilemez eller bu davetin samimiyetini,
karşılık verip vermeyeceğini.
4 1
Eller uzanır ama cevap gelmez davet eden elden
yani, yalandır tüm rüyalar
sonuçsuz kalmıştır umutlar
gözde birkaç damla yaş vardır
Ve üşür eller bir kez daha,
ceplerinin o yalancı sıcağı bile yoktur
savunmasızdır eller, eller çaresiz,
yalnızlardır yine kendileriyle,
soğuktur dışarısı, çok daha soğuk …
Barışcan Göç
Yeniden
Kırılmasını istemediğiniz duvarlarınız yıkıldığında,
Keskin kılıcınız köreldiğinde,
Ağır sözleriniz tükendiğinde
Bitmeyen bir ağrı başladığında kalbinizde
Ve gücünüz, kuvvetiniz bittiğinde
Tek yolu geri dönmenin hayata
Yenilemektir kendini, onarmak ruhunu
Bitirmek arkanda bıraktığın her şeyi
Ve yeniden başlamak
Yaşanmışlıkları unutmaktır.
Alara Dileklen
Edremitli Sabahattin Ali
“Eğer bir insan, kurulu bir doğa veya töre yasasını herhangi bir
sebeple bozarsa, arkasından zorunlulukla bu karşı gelişin sonucu
doğacaktır.
Sonuç, tanrıların istediğidir...”
G. Wicham
M A RT I
25 Şubat 1907 tarihinde Edirne’de doğan Sabahattin Ali, Türkiye’nin karışık zamanlarında yaşar. Bir yüzbaşı olan babasının tayini çıktığı için daha ilkokul çağında yolu birçok farklı şehre düşer yazarın. Bir
süre sonra babası aylığını alamayınca ailesi ekonomik anlamda sıkıntılı dönemler yaşar. Sabahattin Ali de, bu sıkıntılı dönemden tek çıkış
umudu olarak gördüğü Milli Eğitim Bakanlığının açtığı sınava girer.
Sınavı kazanan yazar, burslu olarak eğitim görmek üzere Almanya’ya
gönderilir. Kuyucaklı Yusuf’ta da olaylar yazarın doğum yılına yakın
olan 1903’te başlar ve Yusuf’un da başına ne geliyorsa ailesiyle Edremit’e
taşınmasının ardından gelir; Selahattin Bey’in ölümüyle Muazzez, Yusuf ve Şahinde Hanım ekonomik bir bunalımın içinde bulurlar kendilerini.
Hıfzı Topuz’un Eski Dostlar* kitabında anlattığına göre, “Almanya” dönemi yazarın sonunu getirir. Almanya’ya gitmek üzere yolculuk
yaparken trende Upton Sinclair’ın Oil’ini okur. Kitabı bitirince “Eğer
bu kitapta okunanların onda biri doğruysa namuslu bir insan mutlaka
solcu olmalıdır.” der. Bu eserle birlikte ülke sorunları karşısındaki duruşu şekillenir, düşünsel anlamda kendine bir yol çizer; bu yol ise yazarın
sonunu getirecektir. Bu yanıyla yazar, kendi kitabı Kürk Mantolu Madonna’daki Raif Bey’e benzer. Almanya’ya eğitim görmek üzere gelmiş
olan Raif Bey, burada bir kadına âşık olur. Babasının ölümü üzerine
4 3
sevgilisinden ayrılıp Türkiye’ye, köyüne dönmek zorunda kalır. Raif
Bey, Almanya yıllarından sonra köyüne biraz yabancılaşmıştır; Maria
Puder’i işlerini yoluna koyup da çağırması gerekirken onu bir türlü bu
köye yakıştırıp da çağıramaz. Raif Bey, sevgilisini niçin Türkiye’ye çağırmadığını söylemez, ama köyü yadırgadığını, burada yabancılık çektiğini hissetmek mümkündür. Daha sonra sevgilisinin mektupları kesilir ve
Raif Bey hayata küser. İçine kapanır, bir başkasıyla evlense de kimseye
bir daha âşık olamaz, tamamen silik bir karaktere dönüşür. Almanya,
bir bakıma, tıpkı yazarınki gibi, Raif Bey’in de sonunu getirir.
Almanya’dan döndükten sonra, Konya ve Aydın’da Almanca öğretmenliği yapan Sabahattin Ali, Konya’da bulunduğu sırada Atatürk’ü
yeren bir şiir okuduğu gerekçesiyle tepkileri üzerine çekmeye başlar.
Başkaldıranlara katılır. Kuyucaklı Yusuf ya da Kürk Mantolu Madonna her ne kadar aşk romanı olarak gözükse de aslında siyasi mesajlar
içerir. Kuyucaklı Yusuf’ta Şakir âdeta kentin tanrısıdır. Kimin kiminle
evleneceğine o karar verir, Ali ile Muazzez’in evlenmesini istemiyorsa
çekinmeden Ali’yi vurur. Kimse de onu cezalandırmaz. Devlet ve otorite
zayıftır, işleri güçleri kandırmaca olmuştur. Yusuf’un varlığı da işlerine
ters düşünce, onu vergi toplama işiyle şehirden uzaklaştırırlar. Yusuf
ile bu kadar uğraşılmasının sebebi onun başkaldıranlardan olmasıdır.
Yusuf, Ali Muazzez’e saldırmaya kalktığında Ali’yi döverek kentin tanrısına başkaldırır ve sonunda her ne kadar onu öldürse de Muazzez’i
kaybetmeye mahkûmdur. Yusuf’un sonu Sabahattin Ali’ye göre mutlu
sondur. Sabahattin Ali, başkaldırısının bedelini canıyla öder.
Sabahattin Ali’nin ömrünün geri kalanını anlatmak için anılarından biri bile yeterli sayılabilir. Almanca öğretmenliği yaptığı zamanlar,
İstanbul’dan dönüşlerinden birinde trenden iner ve onu takip eden sivil
polisi fark eder. Hava sıcak, yükü ağırdır. Yürürken bir anda durur ve
sivil polise döner:
“Nasıl olsa eve kadar peşimden geleceksin, hava da sıcak, bari şu
valizlerden birini de sen taşıyıver.” Bunun üzerine valizlerinden biri sivil
polisin elinde, biri yazarın, yolda sohbet ederek ilerlerler.
Öğretmenliği bırakmak zorunda kaldığı, her şey onun için daha
da zorlaştığı zamanlarda yaşananları kendisi şu sözlerle özetler: “Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri
donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli,
hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?”
Tek parti yönetiminin baskısından kurtulmak için yurt dışına
çıkmak istediğinde Sabahattin Ali’ye pasaport verilmez. O da Ali Ertekin isimli kaçakçıyla onu Bulgaristan’a kaçırması konusunda anlaşır.
Ali Ertekin ordudan atılmış bir astsubay ve aynı zamanda Millî Emniyet
Hizmeti Riyâseti ajanıdır. Ali Ertekin, Sabahattin Ali’yi sopayla döverek öldürmesini daha sonra şöyle açıklar: “Milli hislerimi tahrik etti.”
Kuyucaklı Yusuf’taki “kent tanrısı”nın çarptırıldığı cezaya çok benzer
Ali Ertekin’in yaşadığı süreç. On sekiz ilâ yirmi dört yıl arasında hapis
cezası alması gerekirken “milli hisleri tahrik olduğu” için cezası dört yıla
düşürülür. Hapse mahkumiyetinden birkaç hafta sonra ise aftan yararlanarak hapisten çıkar.
16 Haziran 1948 sabahı Kırklareli’nde, Bulgaristan sınırlarına
yakın bir çatakta sürüsünü gütmekte olan çobanın karşılaştığı manzara
şöyledir: Mektubun hemen yanında camları tuz buz, yuvarlak çerçeveli
bir gözlük, ucu kırılmış bir pipo, mürekkebi kuruyup kalmış bir dolmakalem ile bir not defteri ve bir kısa cümle: “Maria Puder öyle ölmedi.”
Pınarnaz Eren
M A RT I
* Topuz, Hıfzı. Eski Dostlar. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2000. Baskı.
4 5
Beklemişim
Günler günleri kovalamış
Sen hâlâ gelmemişsin
Hafif kızarmış gözlerimle
Bense hep beklemişim.
Tenine hafifçe dokunmuşum
O yumuşaklığı ben sende bulmuşum
Kokunu buram buram çekerken
Seni ben ne çok beklemişim.
F. Dilan Kurt
Şeyma Orhan
Parçalı Bulutlu
İlbaharın son günleri
Bir ağacın gölgesinde oturuyorum
Etrafı izliyorum
Herkeste bir koşturmaca
Kimi işe, kimi dükkana
Çocuklar kızlı erkekli okula
Güneş tüm sıcaklığıyla kaplamış içleri
Parlaklığı hiç bitmezmiş gibi
Hafiften bir rüzgar esiyor, yalıyor yüzleri
Her şey güzel mutlu görünüyor
Sonra bir anda hava kararıyor
Hemen gökyüzüne bakıyor gözlerim
Meğerse bulutlarmış kapayan güneşi
Etrafta bir soğukluk
Güneşi kapatan bulutlar etrafı donduruyor,
Zamanı durduruyor sanki
Şehir koca bir sessizliğe gömülüyor
Bir tek ses duyuluyor gökyüzünden
Kargaların “gak” sesleri
Güya bu sesler yardım çığlıkları bulutlara
Etrafı karartmak amacıyla
Ancak bir şeyi unutuyorlardı
Gökyüzündeki bulutun
Güneşsiz bir dünyada yeri yoktu.
M A RT I
Sıla Özüm Kudat
4 7
Ayberk Aksu
Çığ gibi
"ayrıyken
kar taneleri gibi masum
ve kırılganız
birleşince çığ gibi
vahşiyiz ve
giderek büyümekteyiz.
zihnimizi yutuyoruz."
Berk Nimetoğlu
Tilki
Gölgem gittikçe uzuyor
Büyüyor
Uzaklara ulaşıyor
Bir an
Sanki her yeri
Kaplayacakmış gibi geliyor
Yakında geri dönmem lazım
Orman küçük bir kız için
Güvenli değil
Hele hava kararınca
Biliyorum. Biliyorum!
Annem kar yakında erir dedi...
Bugün belki de son şansım
Küçük ayak izleri
Ormanın derinliklerine ilerliyor
zarif
hafif
ve sessiz adımları
Taklit etmeye çalışıyorum
M A RT I
Etrafım sessiz artık
Ben de ses çıkarmıyorum
Evden uzaklaştım
4 9
...
Arkamda bir dal çıtırdıyor
İrkiliyorum
Ama hayır, korkmuyorum
Turuncu yerini
Soğuk bir maviye bırakıyor
Gözlerimi kamaştırmaktan
Vazgeçiyor kar
Gölgem sönükleşiyor
Çizmelerimin içine kar dolmuş
Titriyorum
Ama hayır, üşümüyorum
Takibi bırakamam
Abim emin
O tilkiyi
Bulamayacağımdan
...yüzünde o dalgacı sırıtış...
Yakında dönmem gerek
Biliyorum. Biliyorum!
Ama çok yaklaştım
Deniz Vural
Sonbahar Yalnızlığı
Sonbaharda yalnız olmak...
Çok da kötü değil aslında
Tatlı, buruk bir hüzün bulmak
Çiseleyen yağmurda
Kokusunu duymak ufak bir özlemin
Zarifçe esen rüzgarda
Her düşen yaprakla
Kalbin sızlasa da
Kötü değil, hiç değil
Sonbaharda yalnız olmak aslında!
Deniz Şahintürk
Duygululuğa Paydos Temizliği
M A RT I
Yağmur yağıyor. Kim der ki kışın ortasındayız. Onca zaman
eskidi mi ki kışın ortasındayız? Hatıralar üzerinden sular ne zaman
geçti?
Deniz kendini defalarca kaldırımlara fırlattı ve unuttu. İçindeki yaralı hayvanın başını okşamayı hiç öğrenemeyecek.
Kamyonlar kavun taşırdı. Mevsimler çabucak geçerken içimizdeki şarkının bitmesine izin veren bizdik.
Pencereme bir kelime daha ekleyip susmaya devam ediyorum.
Hiçbir zaman döktüre döktüre susan kadınlardan olamayacağım,
biliyorum.
5 1
Kış da geçer nasıl olsa.
“Alışabildin mi?”
Yumuşak tepeler var uzaklarda. Geceleri simlerle süsleniyor.
Sen o simlerden birine dönüşeli, inan bana, uzun zaman oluyor.
Kalbin ne canlıydı, hâlâ öyledir. Canlı kalpler hep vardı. Konuşurlardı.
Denizdeki mağarasında, yosunlu kayaların üzerinde, renkli
bulutlar hisseden bir kadını okudum. Çok şey kaybetmişti. O kadar
ki, artık daha fazla eksilemeyecekti.
Hâlâ eksilebilecek olmam beni yaşamaya ikna ediyor. İçimdeki
şarkıyı duyuyorum. Kamyonlar biraz daha kavun taşıyor.
“Daha mutlu musun peki?”
Kocaman bulduğu kelimeleri hassas parmaklarıyla ipek mendillere sarıp saklayan ve unutan bir adamı okudum. İncinmemişti.
İncinemez gibiydi.
Karşısındakini kelimelerini gözden geçirmeye bıraktı, ipek
mendiliyle gitti.
Oğlak gözleri olan, o değildi, gözleri maden hiç değildi.
Yine de ağlatmak isteyen sevgi dilini hissediyor insan.
Boşluklar, kuşları şekillendirdiği gibi bizi de, sevgimizi de…
“Az kaldı, sonra hep kuş.”
Beni bir avuntudan oldurmuşlar, dedi.
Baktı, gülümsedi.
Bahar hep gelirdi, gelirdi nasıl olsa, öyle değil mi?
Isınan suyun sesi var yalnızca. Başka kıtada, simlerin parıltısı aklıma gelmiyor. Su bizi hep takip ediyor. Su, sızacak yer arıyor,
inkâr edilemez.
“Sonra hep kuş”
Bir kaybetme oyunu oynuyorum, bunu bilmeyecek. Uzun zamandır kaybetmeyince tuhaf bir kireç hissi, bunu bilemez.
Küçük şeyler önce.
Ağaç kabuğumu bırakıp gidiyorum. Yaprağımı, kitabımı, simlerimi, yollarımı bırakıp gidiyorum. Tepelere bakmaktan, penceremden, penceremdekilerden gidiyorum. Kovamdaki uygunsuz bulutlar
artık evlerine.
Ellerimi, titremelerimi, renklerimi, söylemediklerimi hep
bırakıyorum. Hüzne ve çılgınlığa bürünmüş elmalar, iki yarısı da
kırmızı elmalar, artık unutuyorum. Hem buğday tarlalarında yürüyemem geceleri.
Dört şehir kaybediyorum ve bir masal. Çok sevdiğim yalanları
başkalarına hediye ediyorum.
Kısa bir “duygululuğa paydos temizliği”.
Zamanın minesi soldu Hilmi Bey, demeye getiriyorum. *
Bahar yine gelir nasıl olsa.
“Hoşça kal.”
*Edip Cansever’in Bezik Oynayan Kadınlar’ından alınmıştır.
M A RT I
Elçin Metin
5 3
Aslı Töre

Benzer belgeler

Martı Ocak 2011 - Robert College

Martı Ocak 2011 - Robert College Kapak Fotoğrafı Pınarnaz Eren Yönetim Yeri Özel Amerikan Robert Lisesi Kuruçeşme Caddesi No:87 Arnavutköy/İSTANBUL Tel: (0212) 359 22 22 Yayının Türü Yerel, Süreli Yayının Dili Türkçe Ofset Hazırlı...

Detaylı