PDF İndir

Yorumlar

Transkript

PDF İndir
Mimar ve Mühendis Mart-Nisan 2012
ŞEHİRLEŞME
Sayı: 65 Mart-Nisan 2012
ŞEHİRLERİMİZ DÖNÜŞÜRKEN
BAŞKA BİR ŞEHİRLEŞME
MÜMKÜN MÜ?
Prof. Dr. CENGİZ ERUZUN
“TARİHİ YARIMADANIN MİMARİ KARAKTERİNDE
HİÇBİR ZAMAN BETON YER ALMAMIŞTIR”
FERRARA RESTORASYON FUARI
ŞEHİRLERİMİZ DÖNÜŞÜRKEN YAŞLILARIMIZ
65
İMTİYAZ SAHİBİ
Mimar ve Mühendisler Grubu adına Genel Başkan
Avni Çebi
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Erdem Kaya
YAYIN DANIŞMA KURULU
Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, Prof. Dr. İlhan Kocaarslan
Prof. Dr. Nizamettin Aydın, Prof. Dr. Zeki Çizmecioğlu,
Yrd. Doç. Dr. Ömer Faruk Kültür,
Yrd. Doç. Dr. Yalçın Boztoprak,
Yrd. Doc. Dr. İbrahim Güneş, Ali Reyhan Esen,
Fatih Dönmez, Yakup Güler
İLETİŞİM ADRESİ
Kuştepe Biracılar Sok. No: 7 Mecidiyeköy/İstanbul
Tel: 212 217 51 00
Fax: 212 217 22 63
Web: www.mmg.org.tr
E-posta: [email protected]
YAYIN KOORDİNATÖRÜ
İsmail Şaşmaz
[email protected]
EDİTÖR
Fatih Göksu
[email protected]
GÖRSEL YÖNETMEN
Nevzat Albayrak
RENK AYRIMI
Muhammet Dilsiz
REKLAM
[email protected]
Eski Osmanlı Sok. Cansun Apt. 5/7
Mecidiyeköy/İstanbul
Tel: 212 273 27 50
Fax: 212 273 27 51
Web: www.ajanspiksel.com
E-posta: [email protected]
BASIM
Tor Ofset
0212 886 34 74
YAYIN TÜRÜ
İki ayda bir yayınlanır.
Yerel Süreli Yayın
Ücretsizdir
Yazı ve reklamların içerik sorumluluğu sahiplerine aittir.
Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
M
olarak dosya konumuzda
son derece detaylı olarak
konuyu birçok akademisyen
ve sektörün uzmanları ile
incelemeye çalıştık.
imar ve Mühendis
Dergisi olarak
sizleri yeni
tasarımımız, yeni yüzümüz
ile geçen sayımızda
karşılamıştık. Mart-Nisan
dönemine ait bu sayımızda
ise sizlere deyim yerinde
ise dergiden çok bir yüksek
lisans tezi sunuyoruz. 160
sayfa olarak hazırladığımız
65. sayımızda tüm çabamızı
ve dikkatimizi “Şehirleşme”
konusuna ayırmış
bulunmaktayız.
Ülkemizde şu anda
şehirleşme konusu bir
yandan kentsel dönüşüm
gündemi ile bir yandan
depremler ile bir yandan
da afet yasalarıyla meşgul
edilmektedir. Bilindiği
üzere Türkiye’nin % 75’lik
bir bölümü kentlerde
yaşamaktadır ve önü
alınamayan göçlerle bu
oran artacaktır. Göçler
doğal olarak konut ihtiyacı,
konut ihtiyacı da belli bir
sistemimiz olmadığı için
kat kat yapılmış şehir ve
insan tabiatına uymayan
yapılara neden olmaktadır.
Bu döngü içinde doğal
afetlere uyum konusu, rant
kavgası, yasalar, kanunlar
iç içe geçmiş durumdadır.
Mimar ve Mühendis Dergisi
Şehirleşme konusu hariç
Mimar ve Mühendisler
Grubu olarak çok önem
verdiğimiz ‘Siluet’ konusu
da yine dergimizde farklı
boyutlarıyla yer aldı. Bizi
sevindiren bir gelişme
olarak artık sadece biz değil,
diğer yayınlarda da siluet
konusundan bahsedilmeye
başlandı. Bundan başka
son derece ilginç ve
okuması keyifli olan sinema
yazımızı, makaleleri,
gezi yazılarımızı, mimari
değerlendirmeleri ve Mimar
ve Mühendisler Grubu’ndan
haberleri bu sayımızda da
okuma fırsatı bulacaksınız.
Bir sonraki sayımızda
buluşmak dileğiyle…
Ülkemizde şu anda şehirleşme
konusu bir yandan kentsel
dönüşüm gündemi ile bir yandan
depremler ile bir yandan da afet
yasalarıyla meşgul edilmektedir.
Mimar ve Mühendis Mart-Nisan 2012
BU SAYIYA KATKIDA BULUNANLAR
Hasan Omay, Mehmet Şimşek Deniz, Erhan Uludağ
EDİTÖRDEN
Sayı: 65 Mart-Nisan 2012
ŞEHİRLEŞME
YAYIN KURULU
Mehmet İşci, Osman Arı, Murat Özdemir, Kadem Ekşi
Yavuz Sarı, Mesut Uğur, Osman Şahbaz, Yılmaz Ada
ŞEHİRLERİMİZ DÖNÜŞÜRKEN
BAŞKA BİR ŞEHİRLEŞME
MÜMKÜN MÜ?
Prof. Dr. CENGİZ ERUZUN
“TARİHİ YARIMADANIN MİMARİ KARAKTERİNDE
HİÇBİR ZAMAN BETON YER ALMAMIŞTIR”
FERRARA RESTORASYON FUARI
ŞEHİRLERİMİZ DÖNÜŞÜRKEN YAŞLILARIMIZ
65
Mimar ve
Mühendis
65
KISA... KISA...
06 Derviş Eroğlu: Türkiyesiz Bir Kuzey
34
KAPAK
ŞEHİRLERİMİZ DÖNÜŞÜRKEN BAŞKA BİR ŞEHİRLEŞME
MÜMKÜN MÜ? Giderek artan bir şekilde büyüyen ve kalabalıklaşan,
şehirler değişir ve dönüşür. Bu değişim ve dönüşüm içerisinde daha mı iyi
hale geliyor yoksa farkına bile varılmadan birer çirkin yığıntılar mı oluyor.
Daha da önemlisi şehirle bağlantımız ne halde, biz mi onları oluşturuyoruz
yoksa onlar mı bizi?
Kıbrıs Olmaz... Şehirlerin Kimliği ve
Geleceğe Taşınması... Bursa’da
Kentsel Dönüşüm... Türkiye’nin
Hammaddesi, Madenler...
‘Yeni Teşvik Yasası’nda Neler Var...
Su Forumlarının Önemi... 3 Boyutlu
Siluet... Akademisyenlerden
Sultanahmet Çağrısı...
MİMARLIK
28 İskilipli Mehmet Atıf Hoca
GEZİ
24
132
Ferrara
Restorasyon
Fuarı’nın
ardından...
Anıt Mezar ve Külliyesi
MEHMET İŞCİ
MAKALE
140 MMG Basın açıklaması:
AFET KANUNU ACELEYE
GETİRİLMİŞTİR...
HABER ANALİZ: İŞ SAĞLIĞI VE
GÜVENLİĞİ KONUSUNDA ÖN PLANA
ÇIKANLAR
İş sağlığı ve güvenliğinin asıl amacı iş kazası ve
meslek hastalıklarını önlemektir...
BİZDEN HABERLER
KİTAPLIK
AJANDA
156
136
SİNEMA
KENT VE YAŞAM
Dünyada yaşanan mevsim değişikliklerinin
hafife alınmaması gerektiğini en çarpıcı şekilde
gösteren film, doğa ve insanı da karşı karşıya
getiriyor.
Şehirlerimiz dönüşürken
yaşlılarımız
ÇİZGİ YORUM
ŞEHRİ FANUSA ÇEVİRMEDEN,
AĞACI SAKSIDA GÖRMEDEN ÖNCE…
Ş
“Dünyanın en güzel
şehirlerini ve evlerini yapan
bu ülkede, kabul etmemiz
gerekir ki bugün karar
vericiler ve halk olarak
büyük bir akıl tutulması
yaşıyoruz. Eğer girdiğimiz
bu yoldan ve içine
düşürüldüğümüz bu hırs
ve tamahtan çıkmadığımız
takdirde, gerçekten bir
fanusun içine tıkıldığımızı,
ağacı saksıda ve sıradan
hayvanları bile hayvanat
bahçesi ve belgesellerde
göreceğiz gibi.”
ehirleri kuran akıl ve vicdan neyin eseri, bu mühendisler, bu mimarlar, bu şehir plancıları
nereden geldiler, bu karar veren belediye başkanları, meclis üyeleri, bu müteahhitler nerede
yaşıyor?
Şehirde olup biten bütün şeylere seyirci kalan sen, ben, öteki ve şehirde yapıp edilen bütün
olumsuzluklara şahit olup da susan gelecekle ilgili kaygısı olan iktidarı, muhalefeti, yazarı,
çizeri, bürokratı, teknokratı sen nerede yaşıyorsun, ülkenin en önemli sorunu ne? Altından alınan toprak
mı yoksa karartılan gökyüzün mü? Doğan çocuğun nerede oynayacak, yaşlı annen baban nerede sohbet
edecek, sen işe gidip gelirken yeşili ve doğayı saksıda mı seyredeceksin?
Bize özendirilen ve reklamlarla almamız için güdülendirilip de satın aldığımız ve geleceğimizi ipotek
altına aldırdığımız, güvenlikli zannettiğimiz site ve rezidanslardaki dairemiz, girip alış-veriş yapmaksak
kendimizi eksik hissettiğimiz AVM’ler bize ne vaat ediyor? Fanus da korunaklı mekânlar oluşturan
bizler gerçektende bu yaşadığımız mekânlarda güvende miyiz? Kurgulanıp, tasarlanıp büyük cazibelerle
sunulan bütün bu mekânlar hangi geleceği bize vaat ediyor?
Bir konut sahibi olmak tarihin hiçbir döneminde bu kadar zor ve erişilemez olmamıştı. Gerçekten biz
bir ev mi alıyoruz yoksa bir finans enstrümanı mı? Evimiz yuva olmaktan nasıl çıktı da borçları altında
bizi ezen bir yapıya dönüştü? Gerçekten bu kadar sıkışık yaşamaya mahkûm muyuz? Yerimiz mi yok
topraklarımız mı az, kaynaklarımız mı kısıtlı? Bütün bu soruları uzatabiliriz ama cevap çok da zor değil.
Dünyanın en güzel şehirlerini ve evlerini yapan bu ülkede, kabul etmemiz gerekir ki bugün karar
vericiler ve halk olarak büyük bir akıl tutulması yaşıyoruz. Eğer girdiğimiz bu yoldan ve içine
düşürüldüğümüz bu hırs ve tamahtan çıkmadığımız takdirde, gerçekten bir fanusun içine tıkandığımızı,
ağacı saksıda ve sıradan hayvanları bile hayvanat bahçesi ve belgesellerde göreceğiz gibi. Dünyanın aklı
başında ve ne yaptığını bilen insanlarının yaşadığı bütün ülkelerde şehirler insanlar için yapılır. İnsan
akl-i selim, zevk-i selim, kalb-i selimle olaylara baktığı zaman çarenin ve çözümün o kadarda uzakta
olmadığını görüyor.
Size, bir ülke ile bir şehrimizi karşılaştırmak istiyorum. Hollanda ve Konya’nın yüz ölçümleri birbirine
yakın; Hollanda 41.500 km2, Konya 39.000 km2. Hollanda’da 16 milyon 700 bin kişi yaşamakta buna
karşılık Konya’da 2 milyon 100 bin kişi yaşamaktadır. Hollanda dünyanın nüfus olarak en yoğunluklu,
tarımı, sanayisi olan ve hayvancılıkta da Avrupa’nın et ve süt mamullerinde ihtiyacının büyük
kısmını karşılayan bir ülkedir. Buna karşılık bu ülkede yaşayan insanların büyük bir kısmı %80’e
yakını müstakil evlerde veya az katlı binalarda konut olarak yaşamaktadır. Bu ülkelerde çok katlı ofis
alanlarını, otel ve benzeri binaları genellikle çok katlı yapıyorlar. Konya’da ise insanlarımızın % 70 çok
katlı binalarda yaşamaktadır.
Benzer karşılaştırmayı Japonya ve Türkiye arasında yapabiliriz. Japonya’nın toprakları 378 000 km2
Türkiye’nin ise 780 000 km2, Japonya’nın nüfusu 130 milyon kişi, Türkiye’nin ise 74 milyon kişi
yani Japonya Türkiye’nin 4 misli nüfus yoğunluğuna sahip bulunmaktadır. Japonya 4 büyük ada ve
etraflarındaki yüzlerce küçük adadan oluşan bir ülkedir. Japonlar, Tokyo ve yanındaki Yokohama şehrini
çıkarırsak bizden daha az katlı binalarda ve çoğunlukla müstakil konutlarda yaşamaktadır. Japonya
aynı zamanda büyük bir sanayi ülkesi olduğundan ülkenin her yanında büyük fabrikaları görebilirsiniz.
Buna rağmen şehircilik açısından daha sakin ve doğayla barışık bir şehirleşmeyi ülkenin her yerinde
görebilirsiniz. Üstelik bugün Tokyo’nun şehir merkezine yakın yerlerinde müstakil bir evi İstanbul’daki
şehir merkezine aynı yakınlıktaki bir daireden daha ucuza alabilirsiniz. İlginç değil mi?
Bizim mi daha çok paramız var yoksa onların mı çok aklı var. Bizim kaybettiğimiz ne onların muhafaza
ettikleri ne? Daha merhametli, adaletli, insan ölçekli ve insan yüzlü şehirler kurmamızı engelleyen ne?
Kanunlar mı yoksa yetmezliklerimiz mi doymazlıklarımız mı?
Çevre ve Şehircilik Bakanlığımızın kurulduğu ve ‘Afet Riskinin Azaltılmasına Dair Kanun’ ile “Kentsel
Dönüşüm” yasasının çıktığı günlerdeyiz. İçine girdiğimiz konut ve yaşam alanlarımızla ilgili bu akıl
tutulmasından çıkacak, insanlarımızı daha huzurlu, sağlıklı ve güvenli şehir mekânlarında çocuğu,
yaşlısı, engellisi ile yaşamamıza imkân sağlayacak sürdürülebilir ve yaşanabilir bir şehir ve ülke için
bu günleri bir fırsata çevirmeliyiz. Bunu yapacak tarihi, kültürel, insani birikim bu ülkeni insanlarının
hamurunda vardır. Yeter ki akl-i selimi hırsa ve açgözlülüğe kurban etmeyelim. Bütün taraflar olarak
daha güzel, yaşanabilir ve erişilebilir şehirler için el ele vermeliyiz. Geç olmadan hemen şimdi.
Avni Çebi
MMG Genel Başkanı
KISA... KISA...
KKTC Cumhurbaşkanı
Derviş Eroğlu
“Türkiyesiz bir Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti’nin
olamayacağını bilen
insanlarız”
MMG DERVİŞ EROĞLU’NU AĞIRLADI
Mimar ve Mühendisler Grubu (MMG), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nu İstanbul
Grand Cevahir Otel’de düzenlenen Kahvaltılı Çalışma Toplantısı’nda konuk etti.
K
ahvaltılı toplantıda
konuşan Eroğlu; Birleşmiş
Milletler (BM) tarafından aleyhimize kararlar çıktığı sürece Rum
tarafının anlaşmaya yanaşmayacağını söyleyerek; “Dünya
ülkeleri bizi tanımadığı sürece
ve Avrupa Birliği (AB) üyesi bir
devlet olan Rum tarafının, hele
denizaltı zenginlikleri ortaya
çıktıktan sonra bizimle anlaşmak gibi bir ihtiyacı tamamen
ortadan kalkmıştır” dedi. Derviş
Eroğlu, göreve geldikten sonra
BM Genel Sekreteri’ne müzakereleri devam ettireceğine dair bir
mektup yazarak taahhütte bulunduklarını ve bugün müzakere
masasında anlaşma olması için
öneri sunan taraf olduklarını dile
getirdi. Rumların bugüne kadar
ortaya çıkan her anlaşmayı ret
ettiklerine işaret eden Eroğlu,
“BM’de lehimize çıkan her kararı
veto ettirmeyi başaran Rumlar,
her ortaya çıkan anlaşmayı ret
edişleri sonrasında, daha iyisini
alabileceklermiş gibi hareket
6
Mimar ve Mühendis
ettiler” diye konuştu.
Annan Planı’nın Rum kesimi
tarafından kabul edilmemesinin
ardından, Kıbrıs halkının artık
daha bilinçli hareket ettiğini
vurgulayan Eroğlu, “Biz her
şeyden önce kendimize güveniyoruz. Anavatan Türkiye’ye
güvenmemiz gerekir. Ben
siyasi hayatımın parti
başkanlığı döneminde partimin
gençlerini hep
Atatürk ve Anavatan sevgisiyle
yetiştirmeye
çalıştım. Bugün
bıraktığım taban,
Türkiye’ye son derece bağlı bir tabandır. Türkiyesiz bir Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin
olamayacağını bilen insanlarız.
Dolayısıyla bunun da böyle
olması gerekir. Türkiye’de birçok
Başbakanla çalışma fırsatı buldum ve ilişkilerimizi hep sıcak
bir noktaya taşıdık. Bugün de
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
halkının büyük bir çoğunluğu
Türkiye ile ilişkilerin daha da iyi
olmasından başka bir düşünce
içinde değildir” şeklinde konuştu.
Kahvaltılı toplantıda söz alan
MMG Genel Başkanı Avni Çebi
ise, “Türkiye ve Kıbrıs ilişkileri
iki ülkenin ilişkileri
değil aralarına
deniz girmiş
iki kardeşin
ilişkisidir.
Bugün ülkemiz sağlamış olduğu
ekonomik
büyüklük ve
imkânlar ile
aradaki mesafeyi
kaldırarak su ve
elektriği adaya getirmek
için gerekli çalışmaları başlatmıştır” dedi. Yaklaşık 10 yıl
önce dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı ağırladıklarını söyleyen ve aralarında
geçen bir konuşmayı aktaran
Avni Çebi şunları söyledi; “21
Nisan 2002’de yine böyle bir
kahvaltılı toplantıda dönemin
Cumhurbaşkanı olan rahmetli
Rauf Denktaş’ı konuk olarak
ağırlamıştık. O konuşmasının bir
yerinde Yaser Arafat’la geçen bir
konuşmasını aktararak ‘Ben sizi
kıskanıyorum. BM’de sandalyeniz var dedim’. Aynen hatırlıyorum bana şunu söyledi, ‘Ben
ölsem benim gömülecek toprağım yok. Senin arakanda Türkiye
var. Benim arkamda Türkiye gibi
bir Arap ülkesi olsaydı ben de
senin gibi kurtulurdum.’ Yine bu
toplantıda bir soru üzerine “Kıbrıs AB ye alınırsa Türkler Rum
kesimine geçer mi?”sorusuna da
‘Biz bu ülkeyi gidenlerle değil
kalanlarla kurduk’ demişti.”
Konuşmaların ardından karşılıklı olarak birbirlerine plaket ve
hediyeler veren KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ve MMG
Genel Başkanı Avni Çebi, daha
sonra MMG Yönetim Kurulu üyeleri ile toplu fotoğraf çektirdi.
Mart-Nisan 2012
7
KISA... KISA...
‘ÜNİVERSİTE SANAYİ İŞBİRLİĞİ: SORUNLAR VE ÇÖZÜMLER’
Mimar ve Mühendisler Grubu’nun Nisan ayında düzenlediği, “Üniversite Sanayi İşbirliği: Sorunlar ve Çözümler”
konulu kahvaltılı toplantısı, Eresin Barcelo Topkapı Otel’de gerçekleştirildi. Enerji, Sanayi ve Teknoloji Bakan
Yardımcısı Prof. Dr. Davut Kavranoğlu ve MMG Yönetim Kurulu üyelerinin katıldığı Panelde, birçok akademisyen
ve sanayici konuşmacı olarak yer aldı.
T
oplantıda açılış konuşması yapan MMG Genel
Başkanı Avni Çebi, MMG’yi ve
geçmişte yaptıkları etkinlikleri
katılımcılara aktardı. Kahvaltılı
toplantıların ve her ay üniversitelerde düzenlenen etkinliklerin,
katılımcılara büyük getirileri
olacağına dikkat çeken Çebi,
kahvaltılı toplantıların devam
edeceğini belirtti. MMG olarak
disiplinli bir şekilde çalışmalarına devam ettiklerine dikkat
çeken Çebi, özellikle şehirleşme
konusunda, üzerlerine düşen görevin büyük olduğunu ifade etti.
Son günlerde tartışılan şehirleşme konusuna vurgu yapan genel
başkan, İstanbul’da şehirleşme
konusunda yanlışlıkların oldu-
8
Mimar ve Mühendis
ğuna vurgu yaptı. Konu ile ilgili,
MMG olarak basın açıklaması ve
kamuoyu duyuruları yapıldığını
belirten Çebi, “Şehircilik konusunda gelecek dönemde planlı
ve iyi projelenmiş çalışmalar
yapılmalı. İstanbul’daki alanlar
değerlendirilirken, insanları ve
değerlerimizi de göz önünde
bulundurmak gerekir. Sanayi ve
üniversitelerin işbirliği konusunda ilerleme kaydedilmesi
gerekli. Sanayi ve diğer alanlarda
hızla büyüyen ülkemizde, sanayi
alanında yaşanan gelişmelere
üniversitelerin de dahil olması
gerekli. Burada üniversitelere
büyük iş düşüyor. Üniversitelerin, sanayi sektörüyle ortaklaşa
çalışmalar yapabilmeleri için
daha aktif ve girişken olmaları
gerekir.” dedi.
Toplantıda söz alan Bilim, Sanayi
ve Teknoloji Bakan Yardımcısı
Prof. Dr. Davut Kavranoğlu,
konuşmasına, MMG yönetim
kuruluna toplantı daveti için
teşekkür ederek başladı. Son
on senelik süreçte Türkiye’nin
kaydettiği büyük yükselişten
bahseden Kavranoğlu, her
alanda gelişim ve değişimin
kaydedildiğinin altını çizdi. Yıllık
ortalamalar dikkate alındığında
sanayi üretiminin yüzde 8,9
büyüdüğüne dikkat çeken Bakan
Yardımcısı Kavraroğlu, “Geçmişten günümüze çok zirveler
ve çukurlar gördük. Artık hep
daha fazla yükselmenin zamanı
geldi. Bütçemiz sürekli büyüyor
ve hükümet, makro ekonomi
dengelerini bozmadan büyümeye devam etmemizin uygun
olacağını düşünüyor.” dedi.
Doğu Anadolu ve Güneydoğu
Anadolu bölgelerine yapılan
yatırımları artırabilmek için
çalışmaların hızla devam ettiğini
belirten Kavraroğlu, yeni teşvik
paketi ile birlikte Doğu illerinde
yapılacak yatırımlar sayesinde
Türkiye ekonomisinin hızla
gelişme göstereceğini vurguladı.
Kavranoğlu ayrıca yeni teşvik
paketi ile ilgili şöyle konuştu:
“Yeni sistemle KDV istisnası,
gümrük vergisi muafiyeti, vergi
indirimi, sigorta primi işveren
hissesi desteği ki; bunu asgari
Avni Çebi “Şehircilik konusunda gelecek dönemde
planlı ve iyi projelenmiş çalışmalar yapılmalı.
İstanbul’daki alanlar değerlendirilirken, insanları
ve değerlerimizi de göz önünde bulundurmak
gerekir. Sanayi ve üniversitelerin işbirliği konusunda ilerleme kaydedilmesi gerekli. Sanayi ve
diğer alanlarda hızla büyüyen ülkemizde, sanayi
alanında yaşanan gelişmelere üniversitelerin de
dahil olması gerekli. Burada üniversitelere büyük
iş düşüyor. Üniversitelerin, sanayi sektörüyle
ortaklaşa çalışmalar yapabilmeleri için daha aktif
ve girişken olmaları gerekir.”
BAKAN YARDIMCISI
KAVRANOĞLU, “GEÇMİŞTEN
GÜNÜMÜZE ÇOK ZİRVELER
VE ÇUKURLAR GÖRDÜK.
ARTIK HEP DAHA FAZLA
YÜKSELMENİN ZAMANI GELDİ.
BÜTÇEMİZ SÜREKLİ BÜYÜYOR
VE HÜKÜMET, MAKRO
EKONOMİ DENGELERİNİ
BOZMADAN BÜYÜMEYE
DEVAM ETMEMİZİN UYGUN
OLACAĞINI DÜŞÜNÜYOR.”
ücret üzerinden yapacağız. Faiz
desteği, yatırım yeri tahsisi, gelir vergisi, stopajı desteği, KDV
iadesi desteğini sağlayacağız”
diyerek konuşmasını noktaladı.
Toplantıya panelist olarak
katılan Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İsmail
Yüksek, Teknoloji’nin gelişebilmesi için hammadde, iş gücü
ve çalışmaların sürekliliğinin
çok önemli olduğunu vurguladı.
Çalışmalar konusunda hayal
gücünün de bariz bir önemi
olduğunu vurgulayan Yüksek,
“fikirler çoğaltılmalı, çoğaltılan
fikirlerin arasından en iyisini
seçmek fikirlerin niteliğini de
artırmış olur.” dedi.
Üniversite Sanayi İşbirliği: Sorunlar ve Çözümler” konulu toplantıya panelist olarak katılan,
İTÜ Enerji Enstitüsü Müdürü
Prof. Dr. Altuğ Şişman, üniversitelerin özellik bakımından diğer
eğitim kurumlarından ayrıcalıklı olduğunu, bu ayrıcalığı da
AR-GE özelliğiyle kazandığını
belirtti. Üniversite ve sanayi
işbirliği için AR-GE’nin şart
olduğunu dile getiren Şişman,
ayrıca projelerde çeşitlilik olmasının büyük önem arz ettiğine
dikkat çekti.
Marmara Üniversitesi Rektörü
M. Zafer Gül, yaptığı konuşmasında, ülkemizin dünyadaki
birçok ekonomik dalgalanmaya
rağmen bu konuda dik durup,
ekonomisini belli bir seviyede
tuttuğunu, hatta parametrelerinin ileri gitmesini sağladığını
kaydederken, “Bu önemli bir gelişme olmakla beraber, G-20’ler
içersinde 17, 16. Sıralara kadar
yükseldi. Kalkınma hızımız
geçen sene 8.5 oranında hesaplanırken, bu oran beklenenin
0,3 puan üzerinde çıkmıştır.
Parametreler gayet iyi gidiyor
fakat G-20 ülkelerine baktığımız zaman, Avrupalı ülkelere
nazaran üniversitelerimiz geri
kalmış durumdadır.” dedi.
MMG Akademik Kurulu Başkanı
Prof. Dr. İlhan Kocaarslan ise
eğitim sisteminde eksiklerin olduğunu söyledi. Sanayi
ve üniversitelerin ortaklaşa
çalışmasının çok önemli olduğunu vurgulayan Kocaarslan,
üniversitelerdeki hocaların
da sanayi ile geç tanıştığını
belirtti. Üniversitelerin sadece
araştırma yaptığını söyleyen
Kocaarslan, araştırma konusuna
verilen ağırlık kadar, geliştirme
konusuna da önem verilmesi
gerektiğinin altını çizdi
MMG Eski Başkanlarından ve
PİOMAK Yönetim Kurulu
Başkanı Oral Avcı, Üniversite ve
sanayi konularının birlikte ele
alındığında, konuşulacak çok şeyin olduğunu söyledi. “Türkiye’yi
kendi şirketim gibi yönettiğimi
hayal edersem, herhalde iki
üç yıl içinde, yönetim kurulu
başkanlığından atılırdım” diyerek siyasi iktidarı elde ettikten
sonra çalışmaların zorluğuna
dikkat çekti. Ekonomik büyüme
konusunda, Türkiye’nin Çin’den
sonra gelen 2. ülke olduğunu
kaydeden Avcı, katılımcılara
istatistiksel veriler sundu.
Mart-Nisan 2012
9
KISA... KISA...
TARİHİ ve KÜLTÜREL MİR ASIN KORUNMASI:
ŞEHİRLERİN KİMLİĞİ ve GELECEĞE TAŞINMASI
M
imar ve Mühendisler
Grubu (MMG), Marmara
Belediyeler Birliği ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi
tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen “Tarihi ve Kültürel Mirasın
Korunması: Şehirlerin Kimliği
ve Geleceğe Taşınması” konulu
panel Fatih Sultan Mehmet
Vakıf Üniversitesi Yenikapı
Mevlevihanesi Yerleşkesi’nde
gerçekleştirildi.
Fatih Sultan Mehmet Vakıf
Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.
Musa Duman panelin açılış
konuşmasında kültürel eserler
denince ilk akla gelenin mimari
yapılar olduğunu, kültürel miras
ve gelenekleri korumanın insani
diğer varlıklardan ayıran önemli
özelliklerden biri olduğunu
ifade etti. Rektör Duman, şehir
ve insana duyarlı bir programa
ev sahipliği yapmaktan dolayı
büyük bir memnuniyet duyduklarını dile getirdi.
Panelde “Şehir ve Tarihi Mirasın
Geleceğe Taşınması” başlıklı bir
sunum yapan Prof. Dr. Saadettin
Ökten, bir toplumun resmine
bakıldığında o toplumun kültürü
hakkında çok net fikirler verdiği-
10 Mimar ve Mühendis
ni söyledi. Medeniyet tasavvurlarının şehre yansımasıyla şehir
kültürünün oluştuğunu ifade
eden Prof. Dr Ökten, kültürlerin
şehir üzerindeki etkilerinin ise
değişken olduğunu belirterek,
“Her şehir dönüştüğünde o
toplumun hayatında bir sayfa
açılır. Şehir kültürü denince ilk
akla gelen de Bağdat’tır. Bağdat
9’uncu ve 12’nci yüzyılları arasında Bağdat olmuştur. Örneğin
Paris dönüşen bir şehirdir. Medeniyet meselesi her zaman kimlik
meselesidir. Medeniyet değerleri
bir uzlaşı kültürüdür. Bunun
korunması için de iktidar ve
irade gerekir. Günümüzde iktidar
var, fakat irade yok. Kimin eli
kimin cebinde belli değil. Tarihi
mirastan kasıt, özgün olanıdır.
İstanbul’un Suriçi tarihi bir mirastı. Bu mirası 1960-1970’lere
kadar çaktırmadan yedik. Tarihi
mirasta özgünlüğe dikkat edilmeli. Bir medeniyet insanı inşa
eder, insan da şehirleri inşa eder.
Değerin peşinde olmayan şeklibiçimi de koruyamaz” şeklinde
konuştu.
Marmara Üniversitesi İstanbul
Araştırmaları Bilim Dalı Başkanı
Prof. Dr. Recep Bozlağan da
“İstanbul nasıl bir küresel şehir
olmalı?” başlıklı sunumunda,
ekonomik, eğitim, Ar-Ge, sosyo
kültürel ve diğer küresel şehir
kriterlerini istatistiki verilerle
sinevizyon eşliğinde aktardı.
İstanbul`un topografyasının dünyanın hiçbir yerinde
bulunmadığını, Mimar Sinan’ın
bu topografyayı göz önünde
bulundurarak eserlerini inşa
ettiğini vurgulayan Prof. Dr.
Recep Bozlağan, günümüzde ise
birçok konut projesi olarak sunulan gökdelenlerin İstanbul’un
topografyasına aykırı olduğunu,
bunun da İstanbul’un kimliğini kaybetmesine yol açtığını
ve İstanbul’un bu gidişatıyla
küresel bir şehir olamayacağını
ifade etti. Prof. Dr. Bozloğan,
“İstanbul’u İstanbul yapan
500–600 senelik siluetini korunması lazım. Boynuzun kulağı
geçmesine müsaade etmeyelim”
dedi.
Fatih Sultan Mehmet Vakıf
Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr.
Fevzi Yılmaz ise, “Şehir kimliği
oluşturmada üniversitelerin yeni
görevleri, örnekler ve örneklemeler” başlıklı sunumunda
günümüzde sayıları her geçen
gün artan site-rezidans ağırlıklı
yalıtılmış, temiz, düzenli üst
sınıf mekanlarla gecekondu ağırlıklı, kirlenmiş ve bakımsız ortaalt sınıf mekanlarda yaşayan
insanların tamamen birbirinden
kopuk yaşantısının tarihi şehir
kültürümüzde bulunmadığına
dikkat çekti.
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi
Dekanı Prof. Dr. Hüsrev Subaşı
da “Kent kimliği açısından yakın
dönem camilerine bakış” başlıklı
sunumunda Osmanlı ve Selçuklu
döneminde yapılan cami ve
medreselerin taşıyla, kapısıyla,
minaresi ve kubbesiyle bir bütünlük sergileyip mimari estetik
sunduğunu, günümüzde halkın
kıt imkanlarını birleştirerek
yaptığı camilerin bu estetikten
ve şehir kültüründen kopuk
olduğuna dikkat çekti.
Panel MMG Genel Başkanı
Avni Çebi ve yönetim kurulu
üyelerinin konuşmacılara plaket
vermesi ile sona erdi.
KENTSEL DÖNÜŞÜM BURSA’DA KONUŞULDU
M
imar ve Mühendisler Grubu (MMG) Bursa Şubesi tarafından
düzenlenen kahvaltılı toplantılarının mart ayı konuğu Çevre
ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mücahit Demirtaş oldu.
Deprem riskli bölgelerdeki Kentsel Dönüşüm projeleri hakkında
sunum yapan Demirtaş, inşaat sektörü ile ilgili yapılan çalışmaları
da açıkladı. MMG Bursa şubesi başkanı Mustafa Bayraktar’ın da açılış
konuşmasını gerçekleştirdiği toplantı, Bursa Milletvekili Bedrettin Yıldırım, Çevre ve Şehircilik Bursa İl Müdürü Eyüp Gül, İMO Bursa şubesi
başkanı Necati Şahin ve çok sayıda mimar ve mühendisin katılımıyla
gerçekleşti.
BAKAN ERTUĞRUL GÜNAY:
RANT HIRSI FRENLEMELİ
O
kan Üniversitesi tarafından düzenlenen `Kültür
Turizmi ve İstanbul` konulu panel üniversitenin Tuzla Kampüsü`nde gerçekleştirildi. Panelde
konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay,
İstanbul`un değerinin bilinerek davranılmadığını
söyledi. “İstanbul`a karşı çok suçluyuz” diyen Bakan
Günay, “Şu anda İstanbul`da tarihi koruma, kültürü
koruma, yeni sanat merkezleri yapma aşkının öncesinde rant merkezleri yapma gayreti var. Bu rant
hırsını frenlemezsek İstanbul`a yazık olur.” dedi.
Çin seyahatine gittiği sırada Turgut Cansever`in
İstanbul`u anlamak kitabını okuduğunu dile getiren
Bakan Günay şunları söyledi: “Turgut Hoca`nın
kitabını altını çize çize baktım, dehşet verici gerçekler. Haliç İstanbul`nu mesire yeri. Biz Haliç`i bir
sanayi çöplüğü yapmışız geçmiş yıllardı. İstanbul
içinde, göbeğinde bu limanların ne işi var kardeşim.
Bu doldurma boşaltma. Abdülaziz`den başlamış
İstanbul`un tahribatı. Abdülaziz sarayın bahçesinden
demiryolunu Sirkeci`ye taşımış. Be Allah`ın adamı
Yenikapı`da tut bunu. Şimdi Yenikapı`ya çekmeye
çalışıyoruz. İstanbul`un tarihi yarımadasına demiryolu saplanır mı?”
Mart-Nisan 2012 11
KISA... KISA...
MİMAR SİNAN’I ANLAMAK
Mimar ve Mühendisler Grubu’nun düzenlediği ‘Yaşayan Mimar Sinan’ı Anlamak’ konulu panel Mimar Sinan
Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde (MSGSÜ) gerçekleştirildi.
İ
lginin yoğun olduğu panelde
panelistler konuşmalarına
başlamadan önce yazar ve
yönetmen Mustafa Aksay’ın
hazırladığı 8 dakikalık Mimar
Sinan Belgesel filmi gösterime
sunuldu. Aslı 90 dakika olan film
dünyanın etkili başşehirlerinde
Londra’da, Roma’da, Berlin’de,
Şam’da, Saraybosna’da ve en son
Ankara’da Çankaya Köşkünde
tanıtıldı.Budapeşte’de de tanıtılması planlanıyor.
Üniversitenin Sedad Hakkı
Eldem Oditoryumu’nda düzenlenen panelin açılış konuşmasını yapan MMG Genel Başkan
Yardımcısı ve Türk-Macar İş
Adamları Derneği Başkanı
Osman Şahbaz, “Yaşayan Mimar
Sinan’ı Anlamak” isimli panelin,
MSGSÜ’nde yapılmasının ayrı
bir anlam taşıdığını vurguladı.
Mimar Sinan gibi büyük bir
mimara sahip olmanın, ülkemiz
için gurur kaynağı olduğunu,
Sinan’ın yaptığı eserlerin ve
12 Mimar ve Mühendis
adının 500 senedir yaşadığına
dikkat çeken panelin moderatörü Osman Şahbaz, “Toplumlar
büyük değerlere verilen kıymet
ile yücelirler.
Şayet bir tek
Süleymaniye
Cami ve külliyesi bir Batı
toplumunda
olsaydı,
adına yüzlerce
Süleymaniye Romanı,
müzikali, şiiri,
bestesi, filmi
ve oratoryosu
yapılırdı. Bugün
ustaların ustası
Koca Mimar
Sinan’ı hatırlamaktan öte, doğup büyüdüğü,
hayat sürdüğü coğrafyadan
beslendiği kültür değerlerini,
dehasını övünç kaynağımız olan
Asya’dan Avrupa’ya uzanan
coğrafyadaki eserlerinin mana ve
önemini konuşacağız. Günümüzün mimarları neden Mimar
Sinan’dan esinlenemiyorlar?”
diye sordu.
Mimar ve Mühedisler Grubu
Genel Başkanı
Avni Çebi, Mimar
Sinan’ı kendi
adına yakışır derecede anlamak
ve özellikle de
adının yer aldığı
Mimar Sinan
Güzel Sanatlar
Üniversitesi’nde
anmak için böyle bir girişimde
bulunduklarını
belirtti. Büyük
bir insan, büyük bir
deha olarak adlandırdığı Mimar
Sinan’ın mütevaziliğine dikkat
çeken Çebi, Mimar Sinan’dan bir
mimar ya da bir şehir plancısı
olarak öğrenilmesi gereken
çok şeyin olduğunu ifade etti.
Başkan Çebi, Mimar Sinan’ın
eserlerinde yaşamının, kişiliğinin ve yetişme tarzının çizgileri
olduğunu vurgularken, ”Mimar
Sinan’dan almamız gereken en
önemli şey, kopyacı olmayışıdır.
Tamam, yaşadığı çağın öncesindeki kültür ve medeniyetlerden
faydalanmasını bilmiştir, ama
onu kendi kültürü, zekası ve
dehasıyla birleştirerek yepyeni
mimari eserler ortaya getirmiştir.” dedi. Mimar Sinan’ın mimari
eserlerinden kısaca bahseden
Çebi, Bugün ki muhteşem
İstanbul silüetinin oluşmasına
Ayasofya’nın iki minaresi, Süleymaniye cami, Şehzadebaşı Cami
ve Edirnekapı’daki Mihrimah
Sultan Camilerinin kubbe ve
minareleriyle oluşturduğu görüntüye büyük katkısı olmuştur.
MMG olarak Mimar Sinan’ın
emekleriyle oluşan bu siluetin
korunmasında her zaman duyarlı olacağını kaydetti.
TÜRKİYE’NİN HAMMADDESİ; MADENLERİMİZ
Mimar ve Mühendisler Grubu (MMG) Ankara Şubesi tarafından Rixos Grand Ankara Otel’de gerçekleştirilen
“Türkiye’nin Hammaddesi; Madenlerimiz” konulu kahvaltılı toplantı Ak Parti Ankara Milletvekili Tülay
Selamoğlu ve Ak Parti Muş Milletvekili Faruk Işık’ın yanı sıra çok sayıda bürokrat ve STK temsilcilerinin
katılımlarıyla gerçekleşti.
A
çılış konuşmasını yapan
Ankara Şube Başkanı
Yılmaz Ada, MMG’nin gerçekleştirdiği etkinlikler ve yapılmakta
olan çalışmalardan bahsederek;
“Hızın, kazancın, fütursuzca
tüketimin egemen olduğu bu
çağda, daha insani yaklaşımlara
ihtiyaç vardır. Bütün tüketim
araçları, biz mühendislerin ürettiklerine göre şekilleniyor ve bu
da çoğu zaman yaşam tarzımızı
belirliyor” şeklinde konuştu.
Panelde bir selamlama konuşması yapan Mimar ve Mühendisler Grubu Genel Başkanı
Avni Çebi; “Günümüzün mimari
anlayışı sadece sosyo-ekonomik
anlamda üst gelir gruplarına
yönelik yüksek, kalın duvarları
olan siteler inşa etmekten ibaret
ve bu durum sosyal yapıda
ayrışmalara neden olmaktadır”
dedi. Aynı zamanda Mühendis
ve Mimar Odalarının yapılanması hakkında yeni bir çalışma
yapılması gerektiğini söyleyen
Çebi; MMG olarak bu konunun
üzerinde hassasiyetle durduklarını belirtti.
Açılış konuşmaların ardından
konuşan Maden İşleri Genel
Müdürü Mehmet Hamdi Yıldırım
“Türkiye’de geçmişte maden
arama ruhsatlarında standart
olmayan, keyfi uygulamalar,
günümüz madenciliğinin gelişememesine neden olmuştur. Yeni
Maden yasası bu çarpık işleyişin
önüne geçmekte, Türk madenciliğinin önünü açmaktadır ”dedi.
Eti Maden İşletmeleri Genel
Müdürü Dr. Orhan Yılmaz’da
paneldeki konuşmasında;
“Türkiye’de Bor Kimyasallarının
sanılanın aksine çok değerli
olmamakla beraber, Türkiye
dünya bor kimyasalları pazarının
lideri durumundadır. Bor kimyasallarının kullanım alanlarının geliştirilmesine yönelik
Eti maden İşletmeleri olarak
çok ciddi çalışmalarımız var.
Yakın zamanda bunu kamuoyu
ile paylaşacağız” dedi. Yılmaz,
dünyada 4 milyar ton bor rezervi
bulunduğunu ancak bunun 4
milyon tonunun üretildiğini,
dünyaya bin yıl yetecek bor rezervi olduğunu söyleyerek; “Bor
hiçbir sektörde başrol oyuncusu
değildir, figürandır. Stratejik
ürün deniyor, eğer stratejik alanların üretiminde bordan istifade
edebiliyorsanız stratejiktir. Yoksa
hiçbir şeydir” dedi.
Mart-Nisan 2012 13
KISA... KISA...
BAŞBAKAN ERDOĞAN, TOKİ, YEREL YÖNETİCİLER VE MÜTAHHİTLERE SESLENDİ
“YENİ İNŞA EDİLEN YAPILARDA İNSAN MERKEZLİ
ŞEHİRLER İNŞAA ETMEK ZORUNDAYIZ”
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından düzenlenen ‘Yerel
Yönetimler ve Aile’ sempozyumunda bir konuşma yaptı. Şehirleşme ve aile kavramları üzerinde
dikkat çekici analizler yapan Erdoğan’ın görmek istediğimiz ama henüz! çok fazla şahit olamadığımız
kent sosyolojisi ile ilgili tespitleri, sosyologları kıskandıracak boyuttaydı. Tarih, mitoloji ve modernite
kavramları ekseninde şekillendirdiği konuşmasındaki anektodlar ise oldukça dikkat çekiciydi.
B
aşbakan konuşmasında
şunları söyledi: “Eski
çağlarda bazı savaşçı kabilelerin şehirlere girmemeyi
tercih ettiklerini biliyoruz.
Çünkü şehrin insan ruhunu
değiştirdiğine inanıyorlardı.
Onun için şehirleri yakıp yıkıyorlar kitapları kütüphaneleri
yakıyorlardı. Artık insanlar
için değil arabalar için kentler inşa ediliyor. Yani insan
şehre hükmetmiyor; modern
şehirler insana hükmediyor
hapsediyor. Biz insanın şehirleştirildiği bir medeniyetten
değil insanın şehri insanlaştırdığı bir medeniyetten bahsediyoruz. İnsanı yutan değil
insanı yücelten bir mimari
tarzla karşılaşırsınız. Bunu
Mekke’de Konya’da Bursa’da
İstanbul’da gördüğümüz gibi
eski Kiev’de de görürüz. Rastgele yapılaşma gerçekleştirilmemiştir.
Ne zaman ki kendi tarihimize
sırt çevrilmiştir işte o zaman
şehirler bozulmuş hem de
şehirde insan yıpranmaya
başlamıştır. Pek çok hassasiyet kaybedilmiştir. Tarihte
İstanbul’da öyle sokaklar
vardı ki evlerin cumbalarındaki çiçeklerin bir anlamı
vardı. Evinde hasta olanın
cumbasında sarı çiçek vardır
ki sokakta gürültü yapılmasın. Bugün ise sokaklara
arabalar giriyor ve günün her
saatinde kornalara basılıyor.
Ben şehir tasavvurumuzun
sadece nostalji olarak kalma-
14 Mimar ve Mühendis
sının kültürümüze ve medeniyetimize bir haksızlık olduğu inancındayım. Oradaki
felsefeyi unutmamak ve yeni
inşa edilen yapılarda bu noktalarda insan merkezli şehirler inşa etmek zorundayız. En
azından AK Partili belediyeler
bunu başarmak zorundadır.
Modern şehirler insanı ötelediği gibi aileyi de öteleyen
hatta aileyi hedef alan bir
anlayışla yükseliyor. Sosyal
belediyecilikte aileyi dikkate
alan belediyecilik yapmalıyız.
Biz belediyeciliği sadece çöp
toplayan ve park yapan bir
şey olarak görmüyoruz.
Süleymaniye’nin penceresinden bakan çocukla gecekondu
penceresinde bakan çocuğun
gelecek tasavvuru aynı değildir. Bizler tarihi dokunun
kuşatıldığı yeşilin katledildiği
şehirler emanet aldık. Biz
çocukluğumuzu yaşadık ama
şimdiki çocuklar yaşamadı.
Yeri geldi toprağın içinde
yoğrulduk. Büyükşehirlerde
böyle bir imkan yok. İnşallah
çocuklarımıza arzuladığımız
şehirler emanet edeceğiz.
Güvenli yeşille bezenmiş
şehirler emanet edeceğiz. Hiç
kuşkusuz belediyelerimize
büyük sorumluluk düşüyor.
Bu tasavvuru gerçeğe dönüştürecek atılımın içinde olmalıyız. Şehirlerin ailelere değil
ailelerin şehirlere hükmettiği
bir kent kültürünü hayata
geçirmeliyiz.”
Mart-Nisan 2012 15
KISA... KISA...
5’inci bölge desteklerinden yararlanabilecek.
Stratejik yatırımlara, eğitime, taşımacılığa,
madenciliğe ve bazı turizm yatırımlarına
bölge ayrımı yapılmaksızın uygulanacak
destekler şöyle:
- Gümrük Vergisi Muafiyeti
- KDV İstisnası
- 7 yıl süreyle Sigorta Primi İşveren Hissesi
Desteği ( 6’ncı bölgede ise 10 yıl)
- Yatırıma katkı oranı yüzde 50 olmak üzere
yüzde 90 Vergi İndirimi
- Faiz Desteği (sabit yatırım tutarının yüzde
5’ini aşmamak kaydıyla azami 50 Milyon
TL)
- Yatırım Yeri Tahsisi
- Bina inşaat harcamalarına KDV iadesi (500
Milyon TL ve üzeri yatırımlar için)
- Gelir Vergisi Stopajı Desteği (Sadece 6’ncı
Bölgedeki yatırımlar için 10 Yıl)
YENİ TEŞVİK YASASI AÇIKLANDI
Başbakan Erdoğan tarafından açıklanan yeni paket 4 ana bileşenden ve 6
bölgeden oluşacak. Yatırımın hangi bileşende yer aldığına, büyüklüğüne ve
bölgeye göre farklı teşvikler söz konusu olacak. Ancak stratejik yatırımlar
adı altındaki sektörlere, eğitime, yük ve yolcu taşımacılığına, madenciliğe
ve bazı turizm bölgelerine yapılan yatırımlar nerede olursa olsun
5’inci bölge desteklerinden yararlanabilecek. Yeni sistemle, cari açığın
azaltılması amacıyla ithalat bağımlılığı yüksek olan ara malı ve ürünlerin
yatırım ve üretiminin artırılması hedefleniyor.
Yeni sistem 4 ana bileşenden oluşuyor.
1. Genel teşvikler
2. Bölgesel teşvikler
3. Büyük ölçekli yatırımların teşviki
4. Stratejik yatırımların teşviki
Yeni sistemle, yatırım yapacak olanlara,
1- Katma Değer Vergisi (KDV) İstisnası,
2- Gümrük Vergisi Muafiyeti,
3- Vergi İndirimi,
4- Sigorta Primi İşveren Hissesi Desteği
(asgari ücret üzerinden),
5- Faiz Desteği,
6- Yatırım Yeri Tahsisi,
7- Gelir Vergisi Stopajı Desteği
8- KDV İadesi Desteği
sağlanacak. Yatırımın büyüklüğüne göre
destekten yararlanma süresi de değişecek.
STRATEJİK YATIRIMLARA VE
EĞİTİME TAM DESTEK
Belirli büyüklükteki savunma, havacılık ve
uzay alanındaki yatırımlar ile otomotiv, uzay
16 Mimar ve Mühendis
veya savunma sanayine yönelik test merkezleri ve rüzgar tüneli yatırımları, yatırım
yerine bakılmaksızın 5’inci bölge desteklerinden yararlanabilecek. Özellikli eczacılık
ürünleri olan biyoteknolojik ve onkolojik
ilaçlar ile kan ürünleri üretimine yönelik
yatırımlar, yatırım yeri dikkate alınmaksızın
aynı şekilde 5’inci bölge desteklerinden yararlanacak. Yeni teşvik
sisteminde, eğitim yatırımlarını da desteklenecek. Özel
sektör tarafından gerçekleştirilecek olan ilk, orta
ve lise eğitim yatırımları,
hangi ilde yapılırsa yapılsın,
Bölgesel Teşvik Uygulamaları kapsamında 5’inci bölge
desteklerinden yararlanacak.
Demiryolu ve denizyolu ile yük ve yolcu
taşımacılığına yönelik yatırımlar, madencilik
yatırımları, Kültür ve Turizm Koruma ve
Gelişim Bölgeleri’nde yapılacak turizm yatırımları da aynı şekilde, nerede olursa olsun,
YENİ TEŞVİK SİSTEMİNDEKİ 6 BÖLGE
- Yeni teşvik sistemi, 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere uygulamaya
konulacak.
- Bölgesel sistem yerine, ‘İl Bazlı Bölgesel
Teşvik Sistemi’ne geçilecek: İllerin, bölgesel
dağılımdaki yerleri, daha sonra TÜİK’in periyodik çalışmaları sonucunda elde edilecek
veriler çerçevesinde gözden geçirilebilecek,
bir değişim varsa, illerimizin listedeki yeri de
ona göre değişebilecek.
- 6’ncı bölgede asgari sabit yatırım tutarının
üzerinde gerçekleştirilecek yatırımlar, sektör
ayrımı yapılmaksızın bölgesel desteklerden
yararlanacak. Bu illerde yatırım yapacak
olanların ödemeleri gereken sigorta primi,
işveren hissesinin asgari ücrete tekabül eden
tutarı 10 yıl süreyle, yatırımların organize
sanayi bölgelerinde yapılması halinde ise 12
yıl süreyle devlet tarafından karşılanacak.
- 6’ncı bölgede yatırım yapacak firmaların
yatırımlarının yüzde 50’sine, organize sanayi
bölgelerinde yapılacak yatırımlar için ise
yüzde 55’ine tekabül eden tutar kadar vergi
ödeme yükümlülüğünden muaf tutulacak..
- Sigorta primi işveren hissesinin destek
sürelerini bölgeler itibariyle yeniden
belirlendi. Ayrıca bu destekten
yararlanabilecek azami destek
tavanlarını yükseltildi. Örneğin
6’ncı bölgede 31 Aralık 2013
tarihine kadar başlanacak yatırımlarda sigorta primi desteği
10 yıl süreyle uygulanacak.
- Yatırımcı, vergi indirimi desteğini, yatırım döneminde tüm
faaliyetlerinden elde ettiği kazançlarına
da uygulayabilecek. Örneğin, Kocaeli’nde yatırımı olan yatırımcı, gidip Muş’a da yatırım
yaparsa, yatırıma katkı oranının yüzde 80’ini
Kocaeli’nden elde ettiği kazancın vergisinden
düşebilecek.
Mart-Nisan 2012 17
KISA... KISA...
ANTOİNE GRUMBACH:
“KENTSEL ALAN SONSUZ BİR BİTMEMİŞLİKTİR”
B
üyük Paris kentsel dönüşüm
yarışmasında seçilen 10 projeden biri
olan “Seine Métropole”ün sahibi Antoine
Grumbach, “Büyük Paris: Projeler, Aktörler
ve Müzakere Etapları” konulu tartışmakonferans serisinin ilkinde konuşmak üzere
İstanbul’a geldi. Çağdaş metropollere yapılan
büyük ölçekli müdahaleler ve ilgili konuların
ele alındığı konferans Yapı-Endüstri Merkezi
Etkinlik Salonu’nda gerçekleşti.
Açılış konuşmalarının ardından Antoine
Grumbach “Büyük Ölçekli Metropol Projesi:
Büyük Paris - Paris - Rouen - Le Havre”
başlıklı konuşmasında Grand Paris projesini
ve Le Havre senaryosunu kentsel ve mimari
seçimlerin yanı sıra bu seçimlerin gerçekleşmesini mümkün kılan, yerel yönetimleri
dahil eden demokratik prosedürleri, kent politikaları, ekonomik ve sosyo-kültürel altyapı
başlıklarıyla birlikte irdeledi.
Şu anda Paris’i denizle birleştiren, Seine
Nehri’ni bir ulaşım arteri haline getiren,
ekolojiye dönüş “Büyük Paris” projesinin
mimarı Grumbach, aynı zamanda Moskova’yı
da planlayanlar arasında yer alarak Büyük
Moskova “Grand Moscou” projesini, “Büyük
Paris” modelinden yola çıkarak yürütmek
için seçilen mimarlar arasında bulunuyor.
Grumbach, parçalara ayrılmış kamu işlevleri
ile çağdaş metropolleri yönetmenin imkansız
olduğunu, kentleri planlamada esasın kamusal alanları muhafaza etmek ve geliştirmek
olduğunu savunuyor.
Antoine Grumbach, konferansta yaptığı
konuşmada “Mavi muz” olarak adlandırılan
AB stratejik haritasında Paris’in çok izole bir
konumda olduğuna dikkat çekti ve kentin,
tarihi gelişim süreci içinde hep dar sınırlar
içinde sıkışıp kaldığını ekledi. Dünya met18 Mimar ve Mühendis
ropolü Paris’in, çeper (periferi) ile kurduğu
ilişkiyi güçlendirmesi gerektiğini savunan
Antoine Grumbach, esas büyüme sorunsalının çeperde yaşandığı söyleyerek, Paris Belediye Başkanı’nın son 5-6 yıldır merkezdeki
ve çeperdeki yerleşimler arasındaki ilişkiyi
güçlendirmeye çalıştığını dile getirdi.
“Büyük Paris” için proje geliştirirken, kentin
jeopolitik boyutunu göz önünde bulundurduklarını belirten Grumbach, “Coğrafi bir
kimliğin, kentsel yoğunluk ve doğa ile nasıl
eklemleneceğini sorguladık” dedi. Hareketlilik
boyutundan bahsederken, dünya ekonomisinin yüzde 80’inin deniz taşımacılığı ile
sağlandığına dikkat çeken konuşmacı, başlıca
dünya metropollerinin de bu nedenle liman
kenti vasfı taşıması gerektiğini vurguladı.
Konferansın ardından “İstanbul’daki Kentsel
Projelere Karşılaştırmalı Bakış” başlıklı
oturuma geçildi. Nora Şeni moderatörlüğünde düzenlenen oturuma Güzin Kaya,
Hüseyin Kaptan, Korhan Gümüş ve Murat
Güvenç, konuşmacı olarak katıldı ve Antoine
Grumbach’a sorular yöneltti. Nora Şeni
tarafından yöneltilen “Paris örneği üzerinden
kurumsallaşmış proje prosedürlerinden bahsettiniz, ülkenizdeki yönetişim modelini biraz
daha açabilir misiniz?” sorusuna Grumbach,
Fransa’da gerçekleştirilen büyük projelerin
mutlaka kamunun tartışmasına sunulduğunu ve Kamusal Tartışmalar Komisyonu
çatısı altında gerçekleşen bu tartışmalarda
200-300 temsilcinin bir araya geldiğini, bu
toplantıların yaklaşık 1 yıl sürdüğünü, sonrasında da projenin ilgili komisyona havale
edildiğini söyleyerek cevapladı.
Güzin Kaya ise Grumbach’a “Fransa’da planlar
1995 yılına kadar devlet tarafından yapılıyor.
Daha sonra yetki yerel idareye geçiyor. Plan
yerine şema yaklaşımının benimsendiği
2008 tarihli “Büyük Paris” projesinde ise
yetki tekrar devlete geçiyor. Sizce bu proje,
sürdürülebilirliği üst planda ele alması bakımından plan mıdır, proje midir? Metropoliten
ölçekte plan-proje ilişkisini, hiyerarşisini
nasıl görüyorsunuz?” sorusunu yöneltti.
Soru karşısında, bölge (territoire) kavramının günümüzde çok değiştiğini söyleyen
Grumbach “İnternet kullanımıyla birlikte
istediğiniz plana ve hava fotoğrafına anında,
ücretsiz erişebiliyorsunuz. Bu da size farklı
araçlarla çalışma şansı tanıyor. “Büyük Paris”
yarışması için geliştirdiğimiz projede Paris
için hayal ettiğimiz vizyonu ortaya koyduk.
Bizim işimiz, mekanın hangi koşullar altında,
nasıl düzenleneceğini tayin etmek. Plan ise
dinamik bir olgu. Biz, probleme nasıl noktasal bir çözüm getirebileceğimize odaklandık”
şeklinde cevap verdi.
İstanbul’un nüfusunun 1950 yılında 1
milyon iken, bugün 14 milyona ulaşmış
durumda olduğunu, İstanbul’un kentsel içe
patlamaların çok yoğun olduğu; çok yavaş
desantralize olan, tüketilmesi gereken mekanı tüketemeyen bir kent olması nedeniyle
şu anda ellerindeki planların çalışmadığını
ve metropolü etkin bir şekilde istemediklerini dile getiren Murat Güvenç, Grumbach’ın
sunumunda gördükleri metropol ölçeğinden
büyük bölgelerin tasarlandığı bir ölçeğe
geçişi gördüklerini, bunun da yeni bir planlama etiği ve vizyonu getirdiğini söyledi. Bu
çerçevede Grumbach’a “Yeni Paris şemasının
21. yüzyılın ilk 50 yılında gerçekleşeceğini
öngörürsek, yeni aglomerasyonda ne gibi işlevler olacak?” sorusunu yöneltti. Grumbach
soruyu, “Çeper (periferi) üzerine odaklanmalı
ve bu alanlarda çalışmalıyız. Fransa’nın
planlama alanındaki başlıca kurumlarından
ANRU (Ulusal Kentsel Rehabilitasyon Ajansı),
kentsel sistem içinde yer alan milyonlarca
konutu yenileyerek yerinde dönüştürdü. Halihazırda sanayileşmiş olan kentsel çeperin bu
bağlamda müthiş bir potansiyel sunduğunu
düşünüyorum” diye yanıtladı.
Konuya ilişkin olarak Grumbach sözlerini
şöyle sürdürdü: “Fransa’da yatırımcı denildiğinde ya devletten ya da topluluklardan
bahsedilir. Kamusal bir alan söz konusu olduğunda kamu otoritesi mutlaka işin içindedir.
Bugün plancının görevi, kamusal mekana
(bu bir ulaşım altyapısı da olabilir) şekil vermektir. Bir proje hayata geçirilirken öncelikle
onun “kamusal yaşam” anlamında bir getirisi
olup olmadığına bakılmalıdır. Dünyada iyi
mimarlar olduğu gibi kötü mimarlar da var.
İyi ki de öyle, çünkü kenti kent yapan da bu.
Ben kentsel alanı “sonsuz bir bitmemişlik”
olarak niteliyorum. Mimarlar konuya sadece
tasarımcı olarak bakmamalı” diyerek sorulara
cevap verdi.
Mart-Nisan 2012 19
KISA... KISA...
İSTANBUL’UN 3 BOYUTLU SİLÜETİ ÇIKARILIYOR
İ
stanbul’un son aylarda sıkça tartışılan silüeti, bundan sonra 3 boyutlu dijital
haritalarla kayıt altına alınacak. Haritalar belediyecilik, imar, taşkın-sel önleme,
yapılaşma ve su havzaları olmak üzere tüm planlamalarda kullanılabilecek.
Şehrin üzerinde uçacak bir helikopter ya da uçak vasıtasıyla alınacak dijital
görüntüler, 3 boyutlu hale getirilip muhafaza edilecek. Silüetin korunması ve
kentteki yapıların mevcut büyüklüğünün tespiti amacıyla gerçekleştirilecek
çalışma ile şehrin tüm bilgileri 3 boyutlu ortamda kayıt altına alınacak.
Avrupa`nın birçok başkentinde uygulanan hava lazer tarama sistemi sayesinde,
binaların yükseklikleri de belirlenerek mevcut silüet eğrisi belirlenecek
YAZILIM
PROJELERİ ÇÖPE
GİDİYOR
YÜZYILIN DENEYİ’NE
KKTC DESTEĞİ
C
ERN’deki büyük hadron
çarpıştırıcısından elde edilen
sonuçların hesaplanmasında, Yakın
Doğu Üniversitesi’nin süper bilgisayarı
da kullanılıyor. Avrupa Nükleer
Araştırma Merkezi (CERN) tarafından
yürütülen ve ‘yüzyılın deneyi’
olarak nitelenen bilimsel çalışmaya,
Lefkoşa’daki Yakın Doğu Üniversitesi süper bilgisayarı da katkı sağlıyor.
YDÜ Rektör Yardımcısı Prof. Fahrettin Sadıkoğlu, konuyla ilgili yaptığı
açıklamada, deneyle ilgili CERN’de
“Higgs Boson” adı verilen atomaltı
parçacığının izinin bulunduğunu belirterek, Yakın Doğu Üniversitesi’nin de
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak
bu araştırmada yer aldığını söyledi.
20 Mimar ve Mühendis
SU FORUMLARI YAPILIYOR,
DUYAN VAR MI?
D
ünya su krizi söylemi 1990’lardan bu yana
gittikçe şiddetlenirken uluslar ötesi su
şirketlerinin dünya su piyasası güçlendirme ve
ona hakim olma çabaları da büyüyor. Su şirketleri
ve bürokratlardan oluşan Dünya Su Konseyi
(1996), su krizini gelişmekte olan ülkelerdeki
yüksek nüfus artışı, suyun maliyetinin çok altında
fiyatlandırılması ve buna bağlı olarak artan israfı
ve kamunun suyu yönetmedeki beceriksizliği ile
açıklıyor. Konseyin bu ideolojik söylemi üç yılda
bir gerçekleştirilen Dünya Su Forumu ile yayılıyor.
Forumun sonuncusu 12-17 Mart 2012 tarihinde
Fransa, Marsilya’da gerçekleşti. STK’ların artık
hemen hemen hiç katılmadığı bu toplantılarda
tartışmalar yine “suyun özelleştirilmesi süreci ne
hızda gidiyor”, “bu sürecin önündeki engeller nelerdir” ve “bunlarla nasıl başa çıkılır” gibi temalar
üzerinde yoğunlaştı.
S
on yapılan araştırmalara
göre ülkemizde, bilişim
alanındaki yazılım projelerinin yarısı çöpe gidiyor.
Türkiye’deki yazılım projelerinin yarısı, yüzde 50’nin altında
bir başarı oranına sahip iken,
proje başarı oranları yüzde
70’in üzerinde olan şirketler
olsa dahi Türkiye’deki çoğu
şirketin yazılım projeleri
üzerine yaptıkları masrafların
yarısı çöpe gidiyor
BUZUL ERİME
RAPORU AÇIKLANDI
N
ASA’nın açıkladığı araştırmacı sonucuna
göre, yedi yıl süren analizlerin neticesinde,
buzulların erimesi nedeniyle okyanuslardaki su
miktarının 4.3 trilyon ton arttığını ve küresel su
seviyesinin yaklaşık 1,27 cm yükseldiği tespit
edildi. Buzullar ve dağlardaki buz örtülerinde
yaşanan erimeleri gün ve gün analiz eden
çalışma, 2003 ile 2010 yılları arasında yapıldı.
REKOR AYASOFYA’DA
G
eçtiğimiz yıl en çok ziyaret edilen müze Ayasofya olurken, elde edilen gelir de son 10 yılda
9.7 kat artarak 254 milyon liraya ulaştı. Kültür ve
Turizm Bakanlığına bağlı müze ve ören yerlerini
2011’de ziyaret edenlerin sayısı bir önceki yıla göre
yüzde 10 artış göstererek yaklaşık 28.5 milyon
oldu. Geçen yıl en çok ziyaret edilen müze Ayasofya
olurken, ören yerleri arasında İzmir Efes birinci
sırada yer aldı.
AKADEMİSYENLERİN
SULTANAHMET ÇAĞRISI
B
izans tarihi, sanat tarihi, arkeolojisi ve mimarisi uzmanları,
Sultanahmet’teki otel inşaatı sonucu tarihi duvarların yok olmasını protesto etmek amacıyla 51 imzalı bir metin yayımladı. Otelin kurulduğu yerin
çevresindeki temel kazısında karşılaşılan Bizans ya da Bizans öncesi döneme
ait tarihi duvarların yerle bir edildiğini ifade eden öğretim üyeleri, yıkımın
raporla tespit edildiğini de kaydettiler.
BAŞBAKAN’DAN
AÇILIŞTA TÜRKÇE
VURGUSU
T
SİLÜET KONUŞULMAYA
DEVAM EDİYOR
rump Towers’ın açılışına katılan Başbakan
Erdoğan konuşmasında ‘tower’ yerine ‘kule’
dedi. Mecidiyeköy’de Doğan Grubu ortaklığında 400
milyon dolar yatırımla hayata geçirdiği Trump Towers
Projesi’nin AVM açılışını yapan Başbakan Tayyip
Erdoğan, yerli yatırımcıların marka seçerken ‘Mall’
‘Tower’ ‘Kid’ gibi İngilizce kelimeler seçmesine karşı
çıkarak, “Bu kavramların Türkçe’de çok güzel karşılıkları var. Türkçe 100 milyonlarca insan tarafından
konuşuluyor. Yerli yatırımlarda Türkçe hassasiyeti
rica ediyorum” dedi.
D
ünya Bülteni Araştırma Masası (DUBAM) tarafından düzenlenen Yuvarlak
Masa Toplantıları’nın şubat ayındaki ayağında İstanbul ve siluet tartışmaları masaya yatırıldı. Dünya Bülteni Merkezi’nde gerçekleştirilen toplantıda
İstanbul’un tarihi kimliğinin değişmesiyle sonuçlanan yeni yapılaşma politikaları
tartışılırken, İstanbul’un geçmiş ve geleceği de geniş perspektifle ele alındı.‘Silüet
Gölgesinde İstanbul’un konuşulduğu toplantıda Silüet tartışmalarını sağlam bir
zeminde yürütebilmek amacıyla yakın tarihimizde uygulanan kent politikaları
masaya yatırıldı.
Mart-Nisan 2012 21
SÖYLEŞİ TURAN KOÇYİĞİT
SÜPER PRATİK
YAŞAM ALANLARI
Afet sonrası barınma başta olmak üzere kamp,
şantiye ve benzeri durumlardaki konaklama
ihtiyacının kolay ve hızlı bir şekilde giderilmesi amacıyla geliştirilen Süper Pratik Yaşam
Üniteleri; Vekonada, Vekonoba, Vekonest, Vekonas, Vekonant ve Vekonar olmak üzere altı farklı
üründen oluşuyor. Bu yeni konaklama sistemiyle
alakalı olarak Vefa Group İcra Kurulu Başkanı
Sayın Turan Koçyiğit’ten bilgi aldık.
İlk olarak Vefa Group hakkında bilgi
verebilir misiniz?
1990 yılında kurulan Vefa Group’un, hedefini
“estetik, uzun ömürlü, kısa sürede kurulan
prefabrike yapı prensibinin uygulayıcısı”
olarak belirlemiştir. 22 yıl boyunca bu
prensipten taviz vermeden çalıştık. Müşterilerinden gelen talepleri göz önüne alarak çağın
gereklerine uygun yeni fonksiyonel ürünler
geliştirmeyi bir sektörel sorumluluk olarak
algıladık. Bu çalışma azmimiz yenilikçi anlayışımız ve üstlendiğimiz sorumluluklar bize
Vekon, Steelife, Nestavilla, Prenta, Profacto
ve Neopan olmak üzere altı farklı marka ile
dünyanın dört bir yanına çözümlerimizi ulaştırma imkanı sundu. Bizi, içinde bulunduğu
geniş coğrafyanın prefabrike yapılar alanında
üretim üssü olan Türkiye’de sektörün öncüsü
ve vizyoneri konumuna getirdi. 2011 yılında
dünyanın 27 farklı ülkesinde, Türkiye’nin 67
farklı şehrinde proje yürüttük. 2012 yılının ilk
22 Mimar ve Mühendis
üç ayında ise 13 farklı ülke ve 25 farklı şehre
ürünlerimizi ulaştırmayı başardık.
Süper pratik yaşam üniteleri hakkında
bilgi verebilir misiniz?
Vekon’un 3 ana ürün grubundan birini Süper
Pratik Yaşam Üniteleri adıyla Türkiye’de
ve dünyada ilk defa geliştirilen ve üretilen
6 farklı ürünle güçlendiriyoruz. Vekon’un
Süper Pratik Yaşam Üniteleri; katlanabilme
özelliği, hızlı kurulumu, taşıma ve depolamada sunduğu maliyet avantajı sayesinde
geçici konaklama ihtiyacına pratik ve güvenli
çözümler getiriyor.
İnsanları bu üniteleri neden alsınlar? Ne
tür yenilik sunuyorsunuz?
Süper Pratik Yaşam Üniteleri’nin en dikkat çekici özelliğinin katlanabilir olmaları.
Özellikle geçici konaklama ihtiyacına bugüne
kadar görülmemiş şekilde pratik ve güvenli
bir çözüm getiriliyor. Türkiye’de ve dünyada
ilk defa Vekon tarafından geliştirilen, birbirinden farklı boyutlara ve kullanım özelliklerine
sahip üniteler, kamp, şantiye, ofis, lojman,
sosyal tesis binaları ve hobi evleri gibi kullanım alanları sayesinde, başta afet sonrası
konaklama olmak üzere tüm acil konaklama
ihtiyaçlarını en hızlı ve en güvenli şekilde
karşılıyor.
Bu ünitelerden ve ünitelerin özelliklerinden bahseder misiniz?
Süper Pratik Yaşam Üniteleri içinde yer alan
Vekonada’nın mevcut çadırlara alternatif olarak geliştirilmiştir. Bu ürünün hem bireysel
kullanımlar hem de toplu kullanımlar için
uygundur. Katlanma özelliği ile depolama ve
nakliyede maliyet avantajı sağlayan bu ürünün geliştirilen ayakları sayesinde her türlü
zeminde kullanılabildiğini, hafifliği sayesinde
de bir çadır gibi ulaşımı zor olan bölgelere
“Süper Pratik Yaşam Üniteleri’nin en
dikkat çekici özelliğinin katlanabilir
olmaları. Özellikle geçici konaklama
ihtiyacına bugüne kadar görülmemiş
şekilde pratik ve güvenli bir çözüm
getiriliyor.”
“ÇALIŞMA AZMİMİZ
YENİLİKÇİ ANLAYIŞIMIZ
VE ÜSTLENDİĞİMİZ
SORUMLULUKLAR
BİZE VEKON, STEELİFE,
NESTAVİLLA, PRENTA,
PROFACTO VE NEOPAN
OLMAK ÜZERE ALTI
FARKLI MARKA İLE
DÜNYANIN DÖRT BİR
YANINA ÇÖZÜMLERİMİZİ
ULAŞTIRMA İMKANI
SUNDU.”
helikopterler vasıtasıyla taşınarak bırakılabilir.
Katlanabilir çok amaçlı yaşam ünitesi olan
Vekonoba ise özellikle afet sonrası acil konaklama ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde
hazırlanan toplu yaşam alanlarındaki yaşam
üniteleri olarak kullanıldığını vurgulamak gerekir. Vekonoba’nın büyük çadırlara alternatif
olarak düşünülebilir. Her biri 30 metrekarelik
kullanım alanına sahip olan üniteler kendinden tabanlı olduğu için zemin betonuna
ihtiyaç duymaz.
Katlanabilir çok amaçlı ve estetik bir yaşam
ünitesi olan Vekonest ise estetikliği sayesinde
özellikle bu ürünün hobi evi olarak tercih
edilebilir. Kurulumu sadece iki kişiyle herhangibir ekipmana ihtiyaç duymaksızın yapılabilmektedir. Bir TIR’da aynı anda altı adet ıslak
hacimli ünite taşınabilmektedir. Islak hacimli
ünite kurulmuş, kullanıma hazır haline göre
üç kat daha küçük bir paket haline gelirken,
ıslak hacimsiz ünitede bu oran altı kata kadar
çıkmaktadır. Islak hacimli bir çekirdeğe sahip
olan katlanabilir yaşam konteyneri olan
Vekonant, Van depreminden sonra kullanılan
yaşam konteynerlerinin katlanabilir versiyonu olarak geliştirilmiştir. Böylece nakliye
maliyetlerinde üç kat avantaj sağlanmıştır.
Merdiven ve ara kat döşemeden oluşan yaklaşık yüzde 15’lik bir maliyet ile üst üste iki kat
şeklinde de kullanılabilir. Bu sayede alt yapı
maliyetlerinden yüzde 50 tasarruf sağlanır.
Vekonar ise, döner modüllerden oluşan iç içe
geçmeli iki katlı çok amaçlı ofis ve yaşam
konteyneridir. Estetik görünümü ile şantiyelerde yönetici ofisi olarak kullanımının yanı
sıra konut, satış ofisi, restoran gibi çok farklı
amaçlara da hizmet edebilmektedir. Katlanabilir olması sayesinde açık haline göre 2,5 kat
daha küçük bir paket halinde depolanabilir ve
taşınabilmektedir.”
Mart-Nisan 2012 23
HABER ANALİZ İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ KONUSUNDA
ÖN PLANA ÇIKANLAR
‘İş sağlığı ve güvenliği kavramı’ işçilerin çalıştıkları işyerlerinde (koğuşlar dahil) sağlıklı ve güvenli
bir ortamda çalışmalarını sağlamak üzere çalışanların sağlığını ve güvenliğini, üretim güvenliğini
ve işletme güvenliğini sağlamak için sistematik olarak alınması gerekli önlemlerin tümünü
kapsar. İş sağlığı ve güvenliğinin aslı amacı iş kazası ve meslek hastalıklarını önlemektir.
>
YAZI: BURHAN ERDİM / İş Güvenliği Uzmanı
İ
Ş kazaları ve meslek hastalıklarının en
aza indirgenebilmesi için faaliyetler,
önleyici (proaktif) önlemlere yönelik
olmalıdır. İş sağlığı ve güvenliği top-
lumların gelişmişlik düzeyi ve sosyo-ekono24 Mimar ve Mühendis
mik düzeylerine paralel olarak etkinleşmekte ve önemi artmaktadır. Güvenli çalışma
ortamı sadece makine ve ekipmana yatırım
yapmakla değil aynı zamanda insan unsuruna da yatırım yapmakla sağlanabilir.
Hızla sanayileşmekte olan ülkemizde işyerlerinde meydana gelen iş kazaları ve meslek
hastalıkları nedeniyle kayıplar küçümsenmeyecek düzeydedir. Bu kayıplar, kaybedilen iş
gücü, kaybolan iş günü, ödenen maddi ve
manevi tazminatlar, tedavi giderleri, tıbbi ve
mesleki rehabilitasyon giderleri, sermaye ve
materyal kaybı olarak özetlenebilir.
Güvenli davranmayı gerek işyerlerinde gerekse işyerleri dışındaki yaşantımızda bir yaşam
biçimi olarak benimsemeli ve hayatın her
alanında uygulamalıyız. İSG’nin işyerlerinde
uygulanması ve yönetilmesi için, işletmede
çalışan her kişinin İSG konusunda sorumlulukları olduğu bilincinin yerleştirilmesi gerekmektedir. Bu bilinç olmadığı sürece, İSG işletmede
istihdam edilen İSG uzmanı veya mühendisinin sorumluluğunu aşamaz ve tek bir kişinin
görevi gibi görülür.
IAEA tarafından Çernobil için hazırlanan
raporda kurumun güvenlik kültürünün zayıflığından söz edilmiş ve kazanın nedenlerinden biri olarak gösterilmiştir. Acil durumların
meydana gelmesi durumunda hareket tarzı,
acil durumda müdahale yöntemlerinin geliştirilmesi iş sağlığı ve güvenliği açısından
ayrıca önemli bir konudur. Son 1 ay içerisinde
insanın aklının almadığı iki büyük iş kazası
yaşadık. Bunlara sadece iş kazası demek
yeterince tanımlamıyor. Geliyorum diyen ama
önlenemeyen, kelimenin gerçek anlamında iş
cinayetleri bunlar. 11 Mart 2012 günü saat
21.00 sularında Kayı İnşaat’ın (ana yüklenici)
Kaldem Yapı İnşaat Sanayi ve Ticaret Limited
Şirketi’ne (alt yüklenici) ait işçi barınaklarında
çıkan yangında yukarıda yazılanlar uygulansa
idi 11 kişi yanarak ölmeyecekti. Günümüzde
30 bin m2 ve üzeri inşaat projelerine bakıldığında, çadır ve konteynerlerden oluşan, neredeyse inşaat alanına yakın kamp alanlarının
ayrıldığını görüyoruz (Marmara Park AVM
projesinin büyüklüğü 300 bin m2). Bu kamp
alanlarında ortalama 100-4 bin kişinin kaldığı
pek çok proje var İstanbul’da (Marmara Park
AVM projesinde yaklaşık 4 bin kişi çalışıyor).
Bu sayılar köy nüfusunun üzerinde hatta bir
belde nüfusu kadar olmasına rağmen yetersiz
yönetim ve yetersiz denetim koşullarında
kurulup kaldırılmaktadır. Çalışanların insan
olduğu unutulmamalı ve insana yakışır sosyal
alanlarda istihdam edilmesi gereklidir.
Konforda en ince detayların projelendirildiği,
milyon dolarlık konutları yapan inşaat işçileri, kış koşullarında çadırlarda konaklatılırken,
daha insani koşullar içinde yaşamlarını sürdürmeleri, birçok proje içinde yer almaz.
Bu tür projelerde, proje hedefi, iş bir an önce
bitsin, para gelmeye başlasın olarak belirlenir.
Belirlenen süreye uyulması için işin yürümesi
dışında her şey (yemek, yatacak yer, tuvalet,
banyo) özensiz yapılır. Olaya da bu şekilde
baktığımızda; çadırın asli değil tali unsur
olduğu, olayın ne meydana gelmesinde ne de
büyümesinde doğrudan çadırın etkili olmadığı
söylenebilecektir.
İLGİLİ MEVZUAT
İŞ KANUNU
Madde 2: İşverenin işyerinde ürettiği mal
veya hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen yerler
(işyerine bağlı yerler) ile dinlenme, çocuk
emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve
bakım, beden ve meslekî eğitim ve avlu gibi
diğer eklentiler ve araçlar da işyerinden sayılır.
İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş organizasyonu kapsamında bir bütündür. Bir işverenden, işyerinde
yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin
yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde
işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve
bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu
işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile
iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl
işveren-alt işveren ilişkisi denir. Bu ilişkide asıl
işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri
ile ilgili olarak bu kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş
sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt
işveren ile birlikte sorumludur.
İSİG TÜZÜĞÜ
Madde 8: İşyerlerindeki hava hacmi, makine, malzeme ve benzeri tesislerin kapladığı
hacimler dahil olmak üzere, işçi başına en az
10 metreküp olacaktır.
Madde 38: 100 kişiye kadar işçi çalıştıran
işyerlerinde 30 erkek işçi için, bir kabin ve
pisuar, her 25 kadın işçi için de en az bir
kabin (hela) hesap edilecek, 100’den sonrası
için her 50 kişiye 1 tane hesabı ile hela bulundurulacaktır. Kadın ve erkek işçilerin birlikte
çalıştığı işyerlerinde; kadın ve erkek helâları,
birbirinden ayrı olacak ve günde en az bir kere
iyice yıkanacak, her kullanmadan sonra temiz
bir halde bulundurulması sağlanacak, kokuları
sıhhi usullere uygun bir şekilde giderilmiş
olacaktır.
Madde 48: Koğuşlarda tavan yüksekliği 280
santimetreden aşağı olmayacak ve adam
başına düşen hava hacmi, en az 12 metreküp
olarak hesap edilecek, her koğuşta yatırılacak işçi sayısı, buna göre tespit edilerek
koğuşun hava hacmi ile yatabilecek en çok
işçi sayısını gösteren ve işveren veya işveren
vekilinin imzasını taşıyan bir cetvel koğuşlara
asılacaktır.
Koğuşlardaki yataklar, tabanla bağlantısı kesilecek surette karyola ve somyalar üzerine
yayılacak, aralarında en az 80 santimetrelik
bir açıklık bulunacak başuçlarına, özel eşyaların konması için, küçük etejer veya komodinler
konacak, iki katlı karyola ranza kullanıldığı
hallerde, katlar arasındaki yükseklikle karyola
veya somyaların genişliği 80 santimetreden
az olmayacaktır. Koğuşlarda, duvarlara çivi
çakılması, elbise ve benzerinin asılması yasaktır. Koğuşlarda yatan işçi sayısı kadar, kilitli
ve uygun elbise dolapları bulundurulacak ve
bunların yüksekliği 170 santimetreden aşağı
olmayacaktır.
Koğuşların, soğuk mevsimlerde sağlığa uygun
bir şekilde ısıtılması gerekir. Isıtmak için soba
kullanıldığında, duman, gaz ve yangın tehlikesine karşı, gerekli tedbirler alınacaktır. Mangal
kömürü veya kok kömürü ile mangal veya
maltız gibi vasıtalarla veya üstü açık ateşle
veya borusuz petrol sobası veya havagazı
sobası ile ısıtmak yasaktır. Tutuşturucu olarak
benzol veya petrol gibi parlayıcı maddeler
kullanılamaz.
Koğuşlarda, havagazı ile aydınlatma yasaktır.
Koğuşlarda yemek pişirmek ve yemek yemek
yasaktır. Koğuşlar her gün, toz kaldırmayacak
Mart-Nisan 2012 25
HABER ANALİZ İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ
bir şekilde süpürülüp temizlenecek, gereken
yerlerin tozları alınacaktır. En az 6 ayda bir
veya gerektiğinde antiseptik solüsyonlarla
genel temizlik ve ensektisit ve rodentisit
uygulaması yapılacaktır.
Madde 55: Yol, demiryolu, köprü inşaatı
gibi açık havada ve meskun yerlerde uzakta
yapılan işlerde çalışanlardan gecelerini işyerinde geçirmek zorunda bulunanların açıkta
yatmamaları için, basit barakalar veya çadırlar sağlanır. Baraka ve çadırlar, mahfuz bir
yere kurulacak, yerler düzeltilecek, drenaj için
gerekli tedbirler alınacaktır. Baraka ve çadırlar, sağlık şartları ve dış etkilerden korunma
bakımından yeterli nitelikte olacaktır. Baraka
ve çadırların ısıtılması için, gerekli araçlar
sağlanacaktır. Yangın ve zehirlenmelere karşı,
gerekli tedbirler alınmak suretiyle sobadan
yararlanılabilir. Baraka ve çadırlarda mangal,
maltız ve benzeri açık ateşler yasaktır. Baraka
ve çadırlarda, yere yatak sermek suretiyle
yatmak yasaktır. İşveren, karyola, ranza ve
benzerini sağlamak zorundadır. Baraka ve
çadırlarda, işçilerin gerekli şekilde örtünmeleri
için, yeteri kadar battaniye, işverence verilir.
Yatak, battaniye ve benzerleri temiz bir halde
bulundurulup, gerektiğinde dezenfeksiyonu
yapılır.
Madde 116: Yangın tehlikesine karşı etkili
ve yeterli söndürme malzemesi ile bu malzemenin kullanılmasını öğrenmiş personel veya
ekipler, çalışma süresince hazır bulundurulacaktır.
Madde 128: Seyyar yangın söndürme cihazları, en az 6 ayda bir defa kontrol edilecek ve
kontrol tarihleri, cihazlar üzerine yazılacaktır.
Madde 131: İşyerlerinde 6 ayda bir alarm ve
tahliye denemeleri yapılacak, bu denemeler,
26 Mimar ve Mühendis
yetkili ve tecrübeli bir şef, işyeri bekçileri ve
yeteri kadar yardımcılardan kurulu bir ekibin
gözetimi altında yapılacak ve işyeri yangın
planına uygun olarak tertiplenecektir.
YAPI İŞLERİNDE SAĞLIK VE
GÜVENLİK YÖNETMELİĞİ
EK – IV
4. Yangın algılama ve yangınla mücadele
4.1. Yapı alanının özelliklerine, işçi barakalarının boyutlarına ve kullanım şekline, alandaki
ekipmana, alanda bulunan maddelerin fiziksel
ve kimyasal özelliklerine, bulunabilecek maksimum kişi sayısına bağlı olarak uygun nitelikte
ve yeterli sayıda yangınla mücadele araç ve
gereci, gerekli yerlerde yangın detektörleri ve
alarm sistemleri bulundurulacaktır.
4.2. Yangınla mücadele araç ve gereçleri,
yangın detektörleri ve alarm sistemlerinin
düzenli olarak kontrol ve bakımı sağlanacaktır.
Periyodik olarak uygun deneme ve testleri
yapılacaktır.
4.3. Otomatik olmayan yangın söndürme
ekipmanı kolayca erişilebilir yerlerde bulunacak ve kullanımı basit olacaktır.
Ekipmanlar ilgili yönetmeliğe uygun şekilde
işaretlenmiş olacaktır. İşaretler uygun yerlere
konulacak ve kalıcı olacaktır.
İşyeri Bina ve Eklentilerinde Alınacak Sağlık ve
Güvenlik Önlemlerine İlişkin Yönetmelik
EK-I
3. Elektrik Tesisatı
Elektrik tesisatı yangın veya patlama tehlikesi yaratmayacak şekilde projelendirilip tesis
edilecek ve çalışanlar doğrudan veya dolaylı
temas sonucu kaza riskine karşı korunacaktır.
5. Yangınla mücadele
5.1. İşyerinin büyüklüğüne, yapılan işin özelliğine, kullanılan maddelerin fiziksel ve kimyasal özelliklerine ve çalışanların sayısına göre
işyerinde etkili ve yeterli yangın söndürme
ekipmanı ile gerektiğinde yangın detektörleri
ve alarm sistemleri bulunacaktır.
5.2. Yangın söndürme ekipmanı kolay kullanılır olacak, görünür ve kolay erişilir yerlere
konulacak, önlerinde engel bulunmayacaktır.
Yangın söndürme ekipmanı ve bulunduğu yerler Güvenlik ve Sağlık İşaretleri Yönetmeliğine
uygun şekilde işaretlenecek, işaretler uygun
yerlere konulacak ve kalıcı olacaktır.
SONUÇ
İş sağlığı ve güvenliği ile ilgili önlemlerin
alınması konusunda mevzuatın yetersizliğini
söylemek, mevzuatı suçlu görmek doğru bir
yaklaşım değildir. Ancak mevzuatın da günün
şartlarına ve ihtiyaçlara uygun şekilde revize
edilmesi gerekmektedir. Bu kapsamda kamp
alanlarına iş öncesinde projelendirilme zorunluluğu getirilebilir.
Bu konuda asıl problem mevzuat hükümlerinin
işyerlerinde uygulanmaması ya da eksik uygulanmasıdır. Bunun temelinde de iş güvenliği
bilincinin gerek işveren kesiminde gerekse
çalışan kesimde yeterli düzeyde olmadığını
söyleyebiliriz. Her iki kesiminde iş güvenliği bilincinin oluşturulması ve işyerlerinde iş
güvenliği kültürünün oluşturulması ile iş kazaları ve meslek hastalıklarını önlemek mümkün
olacaktır. Bu tür iş kazaları yeni İSG yasasının
çıkmasıyla da önlenemeyecektir. Eğer o mevzuatı uygulatacak örgütlü bir toplumsal güç
yoksa buna ek olarak kamu da denetim görevini yerine getiremiyorsa, en mükemmel yasalar da sorunu çözmek için yetersiz kalacaktır.
Mart-Nisan 2012 27
MİMARLIK İSKİLİPLİ MEHMET ÂTIF HOCA ANIT MEZAR ve KÜLLİYE PROJESİ
İSKİLİPLİ MEHMET ÂTIF HOCA
ANIT MEZAR ve KÜLLİYE PROJESİ
Şapka inkılabından 18 ay önce yazdığı ‘Frenk Mukallitliği ve Şapka’ adlı kitabı gerekçe
gösterilerek İstiklal Mahkemeleri tarafından idam edilen İskilipli Atıf Hoca’nın memleketi
Çorum’un İskilip ilçesinde yapılan anıt mezar bu alime bir iade-i itibar vazifesi görmektedir.
>
YAZI: MEHMET İŞCİ / Mimar
MİMARİ YAKLAŞIM VE
TEKNİK BİLGİLER
KÜLLİYE GENEL TANITIMI
İskilip merkezinde Gülbaba Mezarlığında
784,00 m2 arsa üzerinde yer alan külliyeye
iki sütun arasındaki iki kanatlı ferforje bahçe
kapısından girilmektedir. Külliyeye girişte
Osmanlı-Selçuklu mimari geleneğine güncel
yorumlar katılarak tasarlanan mütevazı taç
kapı yer almaktadır. Geleneksel mimarimizde
hakim olan simetri ve denge ana temasıyla
tasarlanan külliyeye merkez aksından girilmekte, girişin tam karşısında anıt mezar
yer almaktadır. Girişin her iki yanında aynı
mimari formda, Çorum yöresinde hakim
olan Selçuklu ve Osmanlı Mimarisinin izlerini hatırlatacak tarzda pencere, söve, silme
ve motiflerle süslü, duvarındaki kitabesiyle
ziyaretçi bayan mescidi ve vakıf idare binası
yer almaktadır. Külliyenin yol cephesindeki
bahçe duvarında, her iki yanda dörder adet
olmak üzere toplam sekiz adet bahçe penceresi yer almakta ve bu pencerelerde Osmanlı
Mimarisinde sıkça görülen söve ve ferforje
korkulukların stilize biçimi yer almaktadır.
Külliye bahçesindeki Peygamberimizin remzi
28 Mimar ve Mühendis
olan güllerin hakim olduğu peyzaj bize aynı
zamanda Atıf Hoca’nınannesinin Mekkeli
oluşunu da hatırlatmaktadır. Bahçe içindeki yürüme yollarında serbest formlu kayrak taşlarının derzlerinden fışkıran çimlerle
tamamen doğal bir doku elde edilerek mezar
çevresinin tabiatla bütünleşmesi amaçlanırken, öte yandan anıt çevresinin temizlik ve
bakımı kolaylaştırılmakta ve görsel kirliliğin
de önüne geçilmektedir. Anıt mezar iç zemini
kaplaması doğal taş, merhumun lahdi beyazyeşil renkli mermer ile kaplanacaktır.
Bahçede en sağda yer alan bay mescidi,
misafir kabul yeri binası ve en arkada şadır-
van yerleştirilerek külliyenin simetrik yerleşim algısı korunmakta ve bahçe bütünlüğü
sağlanmaktadır. Aynı zamanda bay mescidin
yol cephesinde yörenin meşhur Hacı Ali
kaynak suyunun akacağı bir sokak çeşmesi
tasarlanmıştır. Şadırvan- WC binası girişleri
revaklarla gizlenerek yan cephelerden verilmiş olup, bahçe yönünde yer alan üç revakın
altında yer alan ahşap banklarla ziyaretçilere
oturma ve dua mekanları oluşturulmuştur.
Külliye bahçesinden açılan bir kapıdan geçilerek –Atıf Hoca’nın şehadet yaşına isabet eden-51 basamakla çıkılan merdivenle
mezarlığa ismini veren “Gül BabaTürbesi”ne
ulaşılmaktadır.
Bahçe kenarlarında kökleriyle duvara zarar
vermeyenmezarlık servi ağaçlarıyerleştirilerekmevcut taş duvar yüzeyindeki görsel kirlilik giderilmeye çalışılmıştır. Bahçe genelinde
tabii çimlendirme yapılmış olup, on beş ayrı
yerde yediveren güllerden oluşan düzenlemeler, iki adet yarım daire oturma bankı ile
iki adet kemer oturma bankı ile ziyaretçilerin
oturarak dua edip- Kur’an okuma yerleri
oluşturulmuş, yarım daire oturma banklarının
her iki yanına birer adet çınar ağacı dikilerek
gölgelenmeleri sağlanmıştır.
ANIT MEZAR :
Anıt mezar, külliyenin merkezinde olup, 56,20
m2 alanı, 6,60 m kubbenin yerden yüksekliği
ve 7,29 m alem yüksekliği ile en önemli, en
büyük ve vurgulu yapısıdır.
Yapının mimari formu tamamen özgün olup,
külliyenin diğer yapılarından bu yönüyle ayrılmaktadır. Yatay ve düşeydeki şeffaflığıylakapalı bir mekan algısı oluşturmadan- iç-dış
ortam farklılığını tevhid eden, “ötelerin
ötesine açılan” derinliğiyle üç boyutlu mekan
algısı oluştururken, dış ortama açıklığını
koruyan, özgün formuyla yakın tarihimizde
yaşanmış olan hazin hadiseleri stilize eden
ve sembolik mesajlar taşıyan bir anıtsal yapı
hedeflenmiştir.
BAYAN MESCİT &
İDARE/GÜVENLİK :
Vakıf idareve bayan mescit binası; her biri
16,75 m2 alanıyla külliye girişinin iki yanında
simetrik yerleşimi ve yerel geleneksel mimari
tarzında kodlarını ele vermektedirler.
İdare ve misafir kabul yapıları Çorum Bölgesinde mevcut Selçuklu-Osmanlı yapılarındaki
pencere formları, söve ve silme gibi yapı elemanlarının yeni yorumlarıyla canlandırılmak-
ta, geçmiş mimari tarz günümüze kısmen
taşınarak tarihi arka planımızla bağlantı
kurulmaktadır.
girişlerin yan cephelerde gizlenmesiyle mahremiyet sağlanmakta, ortamın manevi havası
muhafaza edilmektedir.
BAY MESCİT-MİSAFİR
KABUL YERİ VE ÇEŞME:
Külliyenin simetrik tasarımının dışında kalan
ve en sağda yer alan bay mescit-misafir
kabul yerine ait bina 60,43 m2 alanı, Selçuklu-Osmanlı Mimarisindeki taş işçiliği ve
sütun, kemer gibi yapı elemanlarıyla çevreye geleneksel bir tat katmakta, bahçenin
ortamında geçmiş-gelecek geçişini vurgulamaktadır. Külliyeye gelen misafirlerin ağırlanacağı, çay kahve ikram edileceği misafir
kabul yeri aynı zamanda VIP misafirlerin de
karşılanacağı bir mekan olmaktadır.
İSKİLİPLİ ATIF HOCA
ANIT MEZAR PROJESİ
FELSEFİ ARKA PLANI
ŞADIRVAN-WC
Külliyenin simetrik tasarımının dışında kalan
ve mescit binasının arkasında yer alan
şadırvan-wc binası, 36,00m2 alanı, SelçukluOsmanlı Mimarisindeki taş işçiliği ve sütun,
kemer, revak gibi yapı elemanlarıyla çevreye geleneksel bir tat katmakta, bahçenin
ortamında geçmiş-gelecek geçişini vurgulamaktadır.Ön cephede revakların yer alması,
Mimaride Tevhid Temelli Tasarım
Anıt Mezar; İslam Mimarisinin hikmet buudunun ifadesi olan “Mimaride Tevhid” temelli bir
tasarım ana teması üzerine kurgulanmıştır.
Bu yaklaşım; İslam medeniyet tasavvurunun
ruhuyla, mimarimizin geleneksel kodlarını
21.yüzyıla taşıyan yorumunu mezceden felsefi temelini yansıtmaktadır. Yatay ve düşeydeki şeffaflığıyla-kapalı bir mekan algısı
oluşturmadan iç-dış ortam farklılığını tevhid
eden, “ötelerin ötesine açılan” derinliğiyle üç
boyutlu mekan algısı oluştururken dış ortama
açıklığını koruyan yaşanmış olan hazin tarihi
hadiseleri stilize eden ve sembolik mesajlar
taşıyan bir anıtsal yapı hedeflenmiştir.
Anıt formu seçilirken bir yandan muarızlarıyla
hesaplaşacak düzeyde izzetli duruşla diğer
yandan da ait olduğu medeniyetin ruhuna
uygun mütevazı oluşun paradoksal dengesi
Mart-Nisan 2012 29
MİMARLIK İSKİLİPLİ MEHMET ÂTIF HOCA ANIT MEZAR ve KÜLLİYE PROJESİ
Külliye
bahçesinden
açılan bir
kapıdan geçilerek
-Atıf Hoca’nın
şehadet yaşına
isabet eden51 basamakla
çıkılan
merdivenle
mezarlığa ismini
veren “Gül Baba
Türbesi”ne
ulaşılmaktadır.
Anıt Mezar; İslam Mimarisinin hikmet buudunun ifadesi olan “Mimaride
Tevhid” temelli bir tasarım ana teması üzerine kurgulanmıştır. Bu
yaklaşım; İslam medeniyet tasavvurunun ruhuyla, mimarimizin
geleneksel kodlarını 21.yüzyıla taşıyan yorumunu mezceden felsefi
temelini yansıtmaktadır.
öngörülmüştür. Geriden bakıldığında adeta
bir miğferi andıran anıt mezar, sekizgen
form üzerine yerleştirilen sekiz sütundan
oluşuyor. Bu sekiz sütun; “sekiz cenneti”, içe
doğru eğimli sütunlar sonsuza doğru yönelimi “sonsuzluk- şehitlik-ölümsüzlük ve rabbin
katına ulaşmayı” stilize etmektedir.
Anıt mezarın yalın olarak beyaz renkli taştan
yapılması, Atıf Hoca’nın Anadolu insanının
kalbinde aklanmış, efkâr-ı umumîye nezdinde
suçsuz olduğuna delalet etmektedir.
Stilize edilen Sarık ve Miğfer Formu
Önemli bir vurgu unsuru olarak önerilmekte
olan kubbeyi birleştiren kademeli geniş kasnak kiriş ise Atıf Hoca’nın Mahkemede bile
çıkartmayı asla kabul etmediği ‘sarığı; “metal
kubbe ise ‘miğfer’i temsil etmektedir.
Kubbeyi taşıyan sütunlar; alışılmış formlar ve
statik şartlar tepetaklak edilircesine küçük
kesitten büyüğe doğru biçimlendirilerek o
dönemdeki yaklaşımların adaleti ve ilmi haki30 Mimar ve Mühendis
katleri akıl almaz ölçüde ters yüz ettiği vurgulanmaktadır.
Kavisli formuyla tepe noktasında birleşerek
kubbeyi oluşturan taşıyıcı ferforje çubukların kubbe zirvesinde birleşimi; döneminin karanlık infazlarındaki ‘çoklu darağacı’nı
simgelemektedir. Kubbedeki kavisli ferforje
demirlerin birleştiği metal daire ve dairenin
üstünde zirvedeki hilal başlıklı pirinç alem
İslâmın izzetini/en yüce oluşunu, yegane kurtuluşun hilalin gölgesinde/ İslâmda oluşunu
ve cennete kavuşmayı tasvir etmektedir.
Anıtın sekiz sütunu arasındaki çepeçevre
kuşatan ferforje korkuluklar; yerleşik ideolojinin o dönemde ülkeyi yarı açık bir hapishaneye dönüştürdüğü, temel hak ve özgürlüklere
vurmuş olduğu ve halen devam etmekte olan
‘pranga’yı ifade etmektedir.
Tabii zeminden başlayan içe müteveccih
eğimli sütunların kubbe kasnağı aracılığıyla
kubbeye aktarılarak nihayetinde en tepedeki
tek bir noktada /alemde birleştirilmesi; par-
çaların anlamlı bir hiyerarşik bütünlükle bire
ulaşması ‘mimarideki tevhidi anlayışı’ stilize
etmektedir.
Esaret, Zulüm ve İdam İzleriyle
Dolu Demir Parmaklıklar
Demir parmaklıklar üzerinde yer alan iç içe
geçmiş iki daireden; zincirle asılı dıştaki
daire darağacının idam halkasını, içteki daire
ise idam edilen mazlumların başını stilize
etmektedir.
Anıt giriş kapısı olarak tasarlanan demir
parmaklıklı bölümde ise; Atıf Hoca’nın idam
gömleğiyle sonsuzluğa/cennete yürüyüşüne
açılan kapı, darağacında asılı bekletildiği
günleri ve şehadeti temsil edilmektedir.
Anıt mezarın arkasında yer alan akarsu görünümlü şelale ile akıbetin hayırlısının inananların olacağı ilahi müjdesi, “mü’minlerin altlarından ırmaklar akan cennetlere konulacağı”
vurgulanmaktadır.
Mütevazı ve Şeffaf
Anıt mezar, İslam öğretilerine uygun olarak,
ferforje kubbesi ve sütun aralarındaki ferforje
korkuluklarıyla kapalı bir mekan algısı oluşturmayacak biçimde bütünüyle dış ortama açık,
doğallığı korunarak çevresinde dua edilen bir
mekan şeklinde tasarlanmıştır. İçerde yeşil
doğal taştan üstü açık bir lahid, mezar taşı
ve doğal taş zemin kaplaması önerilmektedir.
Anıt mezar peyzajında hakim unsur olan
güllerin çokluğu, peygamberimizin remzinin
gül oluşu ve Atıf Hoca’nın anne tarafından
Mekkeli olduğunu hatırlatmaktadır.
Anıt mezarın mütevazı yapısı, tezyinatı, dış
ortama açık mekan önerisi İslam mimarisinin ruhunu yansıtmaktadır. Anıtın beyaz
renkli taşla kaplanmış tümüyle şeffaf tasarımı İslâm’ın ileri görüşlülüğünü ve ufkundaki
derinliği temsil etmektedir.
Külliye bahçesinden açılan bir kapıdan geçilerek -Atıf Hoca’nın şehadet yaşına isabet eden- 51 basamakla çıkılan merdivenle
mezarlığa ismini veren “Gül Baba Türbesi”ne
ulaşılmaktadır. Proje müellifinin uygulama
sürecinde 51 yaşında olması da ilginç bir
tevafuku hatıra getirmektedir.
Anıtın çevresinin zemini doğal formlu ve serbest büyüklükte, geniş derzli ve akar kenarlı
doğal taş seçilmiş olup, bu kaplamanın oturduğu kısma rastlayan bölümlerde alt zemin
toprak olarak bırakılmıştır. Toprak zemin
altlığı; bir yandan döşeme taşlarınınserbest
derz aralarından çimlerin çıkarak mezar çevresinin tabiatla bütünleşmesi amaçlanırken,
öte yandan anıt çevresinin temizlik ve bakımı
kolaylaştırılmakta ve görsel kirliliğin de önüne
geçilmektedir.
Mart-Nisan 2012 31
MAKALE
PROF. DR. BURHANETTİN CAN
32 Mimar ve Mühendis
Mart-Nisan 2012 33
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
GİRİŞ • MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
ŞEHİRLERİMİZ DÖNÜŞÜRKEN
BAŞKA BİR ŞEHİRLEŞME MÜMKÜN MÜ?
Şehirler; geçim kaynaklarının tarım ve hayvancılık dışı işlerden oluştuğu,
toplumsal ilişkiler, kültürel alanlar, nüfus yoğunluğu ve yaşam olanakları
gibi birçok yönden kırsal alanlardan farklı olan mekânlar olarak
tanımlanabilirler. Şehirleşme ise kent sayısının ve nüfusunun artması olarak
ifade edilebilecek bir olgudur, aynı zamanda toplumun ekonomik ve doğal
yapısındaki değişimler de şehirleşmeyi etkileyen faktörler arasındadır.
Şehirleşme 1800’lerin sonlarına doğru, sanayi devrimi sonrası İngiltere’de
örneğini gördüğümüz, kırsaldan şehirlere doğru göç dalgasıyla hayatımıza
giren önemli bir kavram ve sorundur. Giderek artan bir şekilde büyüyen
ve kalabalıklaşan, şehirler değişir ve dönüşür. Bu değişim ve dönüşüm
içerisinde daha mı iyi hale geliyor yoksa farkına bile varılmadan birer çirkin
yığıntılar mı oluyor. Daha da önemlisi şehirle bağlantımız ne halde, biz mi
onları oluşturuyoruz yoksa onlar mı bizi?
34 Mimar ve Mühendis
Mart-Nisan 2012 35
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
GİRİŞ • MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
HEM UYGUN HEM ÖZGÜN ŞEHİRLEŞME
SON GÜNLERIN EN MODA KAVRAMI “KENTSEL DÖNÜŞÜM” OLSA GEREK. BIR TARAFTAN ŞEHIRLERIMIZIN IÇINDE
BULUNDUĞU BAŞTA ULAŞIM, ÇARPIK YAPILAŞMA VE YAPI STOKUMUZUN KALITESI GIBI PROBLEMLER ILE
ŞEHIRLERIMIZI TEHDIT EDEN DEPREM, SEL V.S GIBI OLASI AFETLER KARŞISINDAKI RISKLERI VE BUNLARLA ILGILI
OLARAK BIR ŞEYLER YAPILMASI MECBURIYETI, ÖTE TARAFTAN, “KENTSEL DÖNÜŞÜM” ADI ALTINDA, ŞEHRIN
YERLEŞIK SAKINLERININ ŞEHIR DIŞINA ÇIKARILIP, ŞEHRIN IÇININ SEÇKINLEŞTIRILEREK RANT DEVŞIRILECEĞI
ENDIŞESI.
B
ir taraftan doğru uygulanması halinde, ülkemiz ve şehirlerimizin yenilenmesi açısından çok önemli bir fırsat olan
“Kentsel Dönüşüm” hamlesi, öte taraftan sadece, şehir
arazisinden nasıl daha fazla rant elde edilebilir düşüncesiyle konuya
yaklaşıldığında mahalleyi ortadan kaldırıp kendi içinde bir dünya
kuran, çevresinden izole adeta gettolaşan, isimlerinde Türkçenin
kaybolduğu, çok katlı siteler, orta ve küçük ölçekli esnafı ortadan
kaldıran dev market ve alışveriş merkezleri, formaliteden oluşturulmuş yeşil alanlar, çocuk, yaşlı ve engellilerin şehir içindeki varlıklarını
önemsemeyen, doğayla ve coğrafyayla mücadele eden bir yapılaşma gerçeği.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığının kurulmasıyla başlayan ve 23 Ekim
2011’de meydana gelen Van Depremi ile hızlanan Kentsel Dönüşüm hamlesi ve bu hamlenin anayasası olacak “Afet Riski Altındaki
Alanları Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun” kamuoyunda ümit
ile birlikte endişe de meydana getirmiştir. Ümit edilen sonuçlara
ulaşılması ve duyulan endişelerin giderilmesi için bu konu aceleye
getirilmeden, tüm boyutlarıyla, enine boyuna müzakere edilerek
değerlendirilmelidir.
Bu yasa hakkında duyulan en büyük endişe, konu ile ilgili hemen
hemen tüm yetkilerin Bakanlık bünyesine toplanmasıyla yerel
yönetimlerin ve meslek örgütlerinin yetkisiz ve etkisizleştirilerek,
uygulamaların planlama, kontrol ve denetiminde yerel yönetim ve
halkın söz sahibi olamayacağıdır. Bir başka endişe de yasa içeriğinin
36 Mimar ve Mühendis
tamamen yıkıma yönelik olması, ancak dönüşüm sonrası kurgulanan
şehirleşmeye yönelik yoğunluk, yerleşim, çevresel, sosyal ve kültürel
donatı alanları ile ilgili herhangi bir kriter belirtilmemiş olmasıdır. Bu
konudaki endişelerin esas nedeni, şimdiye kadar ki dönüşüm uygulamalarını gerçekleştiren ve kanun kapsamında da bundan sonraki
dönüşüm uygulamalarının lokomotifi olacak olan TOKİ’nin şehircilik açısından eleştirilen uygulamalarıdır. Bu konudaki endişeleri
gidermek için, dönüşüm uygulamalarının yönetim ve kurgulaması,
rahmetli Turgut Cansever gibi kamuoyu tarafından kabul görecek
tarafsız ve profesyonel bir ismin başkanlığında oluşturulacak bir
kurul tarafından yapılabilir. Ayrıca, genel olarak şehirleşme eğilimimizi de sağlıklı bir şekilde değerlendirmeliyiz. Son nüfus sayımı verilerine göre bugün ülke nüfusunun %75’i şehirlerde yaşamaktadır.
Nüfusumuzun %30’u topraklarımızın %8,5’ini oluşturan Marmara
bölgesinde, %18’i sadece İstanbul’da yaşamaktadır. Avrupa’ya
kıyasla ülkemizin nüfus yoğunluğu genelde daha az olmakla birlikte,
bölgeler arası gelişme farklılığı nedeniyle yoğunluk belli merkezlerde
toplanmıştır. Bu merkezlerde oluşan arsa rantları ayrı bir çekim gücü
oluşturarak bu dengesiz dağılıma katkı sağlamaktadır.
Şehirleşme eğilimlerimizi değerlendirirken şehrin “çekim”, kırsalın
“itim” gücünü küresel kapitalizmi de göz ardı etmeden değerlendirmeliyiz. Oluşan mega kentler beraberinde mega sorunları, mega
sorunlarda çözüm için mega projeleri getirmektedir. Mega projeler
de küresel sermayenin finansmanıyla gerçekleşebilmektedir. Dola-
Şehirler, bizim ve bizden sonrakilerin ortak malıdır. Toplumsal barışımıza ve insanımızın huzuruna katkı sağlayacak
şehirleri yeni bir idrak ile inşa ve ihya ederken, şehirlerimizi yeni bir medeniyetin taşıyıcıları olarak geleceğe taşımalı,
bugün yaptığımız şehirlerle yarınlarımızı belirlediğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.
yısıyla ülkenin, maddi “üretim” ve manevi “huzur” gibi kaynakları
şehirlerde yaşayacağımız sevdasıyla küresel finans çevrelerine
lehine kullanılmaktadır. Ayrıca, şehirler tüketimi de körüklemekte
ve insanlara gerçekten ihtiyacı olanından fazlasını ihtiyacıymış gibi
sunmaktadır. Sonrasında da insanlar, bu sanal ihtiyaçlara ulaşmak
için nefes almaksızın çalışmaya ve tüketmeye kanalize edilerek,
gelecekleri de kredi borçlarıyla ipotek altına alınmaktadır. Bizi bu
yoğunlukta şehirleşmeye iten ve kırsaldan koparan nedenleri de
sorgulayarak, ülke kaynaklarını tüm coğrafyaya dengeli bir şekilde
dağıtmanın yollarının geliştirmeliyiz. İstanbul’da yapılan yanlışlıkların
birkaç sene sonra Anadolu şehirlerinde yapıldığını ve şehirlerimizin
kendi özgün kimliklerinden uzaklaşarak gitgide birbirlerine benzediklerini görüyoruz. Burada temel sorun medeniyet-şehir ilişkisinin
sağlıklı kurulamamasından kaynaklanmaktadır. Tarihimizde nasıl
şehirler oluşturduğumuza bakıp oradan bugünler için dersler çıkarmamız gerekmektedir. Bugünkü şehirlerimiz maalesef şehir kültürü
oluşturma kaygısından uzak, sadece şehir rantı üzerinden sermaye
oluşturmaya odaklanmış bir yapılanma göstermektedir.
Şehirler, bizim ve bizden sonrakilerin ortak malıdır. Toplumsal barışımıza ve insanımızın huzuruna katkı sağlayacak şehirleri yeni bir
idrak ile inşa ve ihya ederken, şehirlerimizi yeni bir medeniyetin taşıyıcıları olarak geleceğe taşımalı, bugün yaptığımız şehirlerle yarınlarımızı belirlediğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız. Bugün yaşamakta
olduğumuz ve önüne geçilmezse gelecekte daha da büyüyecek olan
toplumsal birçok problemimizin çözümünde kendi kültürel kodlarımıza uygun, sağlıklı şehirleşme çok önemli bir rol oynayacaktır.
Oysa bugün şehirlerde yaşanan hızlı değişimler toplumsal hafızamızı tahrip etmekte ve aidiyet duygusu yerini yabancılaşmaya
bırakmaktadır. Son dönemlerdeki uygulamalarda yüksek katlı yapılaşmaya olanak sağlanmasıyla, insan ruhuna ve fıtratına aykırı
beton bloklardan oluşan şehir siluetleri ortaya çıkmış, kat sayısı ve
bina yüksekliği arttıkça, kalitenin ve modernliğin arttığı gibi yanlış
bir algıya düşülmüştür. Hatta olay öyle boyutlara ulaşmıştır ki,
İstanbul’un yüzlerce yılda oluşan tarihi siluetine, gökdelenler hançer
gibi saplanmış, Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı gibi değerlerimizi gölgesine hapsetmiştir.
Bu bağlamda şehirleşme konusu çok kapsamlı bir şekilde ele alınarak bütüncül bir şehircilik anlayışı ortaya konulmalı ve konu ile
ilgili olarak şehir plancılarından mimarlara, çevre mühendislerinden
sosyologlara, ilahiyatçılardan psikologlara kadar bütün disiplinlerin,
sivil toplum kuruluşlarının ve meslek odalarının ortaklaşa çalışmaları
sağlanmalıdır. Şehirlerimizin siyasi ve ekonomik rant odaklı olarak
planlamaktan çıkarılıp, insan ve çevre odaklı planlanması, iktisadi
ve maddi boyutlardan ziyade, inanç, ahlak ve kültürel boyutları ön
planda tutan yaklaşımların hayata geçirilmesi, kentsel dönüşümden
oluşacak rantın kamuya aktarılması için gerekli düzenlemelerin
yapılması gerekmektedir.
Mart-Nisan 2012 37
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Prof. Dr. KORKUT TUNA:
“KENTSEL DÖNÜŞÜM
SADECE YIKMAK DEĞİL
AYNI ZAMANDA MUHAFAZA ETMEKTİR”
MİMAR VE MÜHENDİS DERGİSİ OLARAK ‘TOPLUMA AÇIKLAMA GİRİŞİMİ OLARAK ŞEHİR TEORİLERİ’
KİTABININ YAZARI PROFESÖR KORKUT TUNA İLE ŞEHİRLERİMİZ VE SOSYOLOJİSİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ
GERÇEKLEŞTİRDİK.
>
İlk olarak şehirleşme üzerine sizi yazmaya iten sebeplerden bahsedebilir
miyiz? Bu konuya merakınız nasıl başladı, kısaca değinir misiniz?
Siyasi gelişmeler çerçevesinde ve neticesinde şehirciliğe olan ilgim başladı diyebilirim. Şehir konusu gazetelerde çıkan bir
haber üzerine gündemime oturdu. Burada
Ahmet Yücekök’ün şehirlerin sahip oldukları
oy oranları ile Türkiye’deki siyaseti tayin
edeceği şeklindeki beyanatı dikkatimi çekmişti. Tabii tek neden bu değil, şehir kavramı sadece bu gün değil geçmişte de
önemli konuları açıklama imkânı veriyor,
Ben de bu konu üzerine önemli bir zaman
ayırdım.1982’den sonra YÖK değişti ve şehir
sosyolojisi de müfredata girince bu konuda
ders vermeye başladım. Fransa’da da şehir
sosyolojisi dahil konu ile ilgili incelemeleri
görme imkânım oldu. Yaptığım çalışmada bu perspektiften yola çıkılmıştır. Burada belirtmemiz gereken yan, şehirlerin de
insanlık tarihiyle beraber gitmesidir. Tabii
günümüzde de kentsel yaşantı önemli bir
yer etmektedir. Yakın zamanlarda kırlardan
şehirlere doğru büyük bir göçün yaşandığını
biliyoruz. Tüm bu saydıklarım da şehirler
bağlamında toplumların incelenmesi açısın38 Mimar ve Mühendis
SÖYLEŞİ: FATİH GÖKSU
İlk şehirler ilk önce Mezopotamya’da
sonra Mısır’da daha sonra Hint
topraklarında ve Çin’de ortaya çıkan doğu
şehirleridir. Bu şehirler doğudaki tarım
üretiminin karşılaştığı sorunlara çözüm
bulunan yerlerdir. Bu çözümler bir artı
ürün yaratılması şeklinde olmuştur.
dan önemli bir yer teşkil etmektedir. Bütün
bunlar sosyolojinin de ilgi alanına girmektedir. Mesela yeryüzündeki önemli değişmelerin altında tabii ki bu göç hareketleri
var. Feodal toplum biçiminde şehri görmek
Bize ilk şehirlerin kurulmasından bahseder misiniz?
İlk şehirler ilk önce Mezopotamya’da sonra
Mısır’da daha sonra Hint topraklarında ve
Çin’de ortaya çıkan Doğu şehirleridir. Bu
şehirler Doğudaki tarım üretiminin karşılaştığı sorunlara çözüm bulunan yerlerdir. Bu
çözümler bir artı ürün yaratılması şeklinde
olmuştur. Bu tür şehir örnekleri Batı’da
görülmez. Antik Yunan sitesinin yüzde 75’i
köledir. Yunanlılar ancak Doğu’ya gidip ticaret yoluyla ya da soygun yoluyla artı ürüne
el koymuşlardır. Batı’nın varlığı bir zaman
sonra Doğu’yu istila etmesine ve artı ürüne
el koymasına bağlı olarak devam etmiştir.
Batı toplumları gibi Barı şehri de kendisine
yeterli olamamıştır.
Peki, şehir kültüründen bahsederken bu
anlattıklarınız şehrin kültürüne girer mi?
Şehir her şeyden önce bir iktisadî, hukukî,
kültürel ve siyasî yapıdır ve muhakkak ki
kendi yaşantı tarzının ve üretiminin getirdiği
bir hayat tarzı vardır ama sadece bunlardan
şehir kültürü diye bahsetmek olmaz.
mümkün değil. Bir kasaba örgütlenmesinin
ötesine gidemeyen bir yapı mevcut bulunuyordu o zamanlar.
Tabii her şehrin bulunduğu konum itibariyle belli başlı farkları mevcuttur.
DÜNYADA SÜRDÜRÜLEN İLİŞKİLERİNİN ŞEHİRLER ARACILIĞIYLA OLDUĞUNU, AYNI ŞEKİLDE TÜRKİYE’DE
DE İSTANBUL ÖRNEĞİNİ GÖZ ÖNÜNE ALACAK OLURSAK, BÖYLE BİR AKTÖRLÜĞÜN OLDUĞUNU, HER
AÇIDAN ŞEHRİN TAYİN EDİCİ BİR ROLÜ OLDUĞUNU ANLAMAMIZA YARDIMCI OLUYOR.
Doğu’nun farklı Batı’nın farklı teorileri
var. Günümüz İslam coğrafyasını da
düşünürsek bu farklılık nerede açığa
çıkıyor?
Tarihteki gelişme süreci içinde uzun dönem
Doğu şehirlerinin ve uygarlıklarının bir
üstünlüğü bulunmakta ve bu üstünlük belli
siyasî yapılarla kendini göstermektedir.
Doğu efsanevi şehirlere sahip ama Yunan
şehirleri de bir Batı şehri olarak, dönemleri
açısından bir başarı ortaya koymuştur ve
doğunun artı ürününden pay alabilmiştir.
Bu bakımdan onlar da Doğu şehirlerinden
1000 yıl sonra şehirlere sahip olmuşlardır.
Daha sonraki dönemlerde benim kitabımda
da bahsettiğim gibi Batılı düşünürler ‘Şehir
Teorileri’nde ilk şehirlerinin nasıl ortaya
çıktığını araştırmaya başlamışlardır. İlk teorilerin o dönemlerle ilgili açıklamalarında
sınırlı kalması, Batı dünyasının o koşullar
içinde henüz uzaklara ulaşamaması neticesinde bir eksiklik meydana gelmiştir. Ben
de çalışmamda kapsamlı bir açıklama geti-
remediklerini varsayarak daha çok tarihî
bir zeminden hareket etmeyi düşündüm ve
tabii günümüze gelirken şehri güncel bilgilerden de yararlanarak açıklama amacı taşıdım. Kitabın ikinci kısmında zaten bu tarihî
süreç ve bu tarihî sürecin sistemleştirmesi
gündeme gelmektedir.
Arnold Toynbee, geleneksel şehirlerden
geleceğin şehirlerine bir köprü kuruyor.
Toynbee burada büyük şehirlerden ve
bu büyük şehirleri yönetmesi gereken
dünya hükümetlerinden bahsediyor. Bu
öngörü şu ana kadar nasıl gerçekleşti?
Bu düşünce açısından bakarsak şehirlerimizde tektipleşme, benzeşme mi oldu?
Toynbee ‘geleceğin dünya kenti’nden
(œcumenopolis) söz ediliyor. Tabii burada
fizikî/mekânsal manada dünyanın her yanını
kaplayacak bir şehirden çok bugün kısmen yaşadığımız egemenlik ilişkisine dayanan şehirlerden bahsediliyor. Belki kitabın
yazıldığı yıllarda, günümüzde küreselleşme
olarak değerlendirdiğimiz olguları kestirmiş
olabilir. Egemen toplumlarla diğer toplumların ilişkisini kentsel ilişkiler çerçevesinde
ortaya koymuş olduğu açık. Burada değinilmesi gereken bir başka yan ise bütün
ilişkilerin ve gelişmelerin şehirler üzerinden
düşünülüyor olması. Dünyada sürdürülen
ilişkilerinin şehirleraracılığıyla olduğunu, aynı
şekilde Türkiye’de de İstanbul örneğini göz
önüne alacak olursak, böyle bir aktörlüğün
olduğunu, her açıdan şehrin tayin edici bir
rolü olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor.
Fatih Sultan Mehmet’in “Dünya Devleti”
düşüncesiyle de örtüşen bir proje yani?
Tabii İstanbul üç kıtayı denetim altına alan
bir şehir. İmparatorluğun son yıllarında eski
gücü kalmasa bile bu konumundan dolayı
ihtişamını korumuştur. Dolayısıyla ayağını İstanbul üzerine koyacağınız bir pergeli
ne kadar açarsanız açın hükmedebildiğiniz
yerleri görürsünüz. Tabii İstanbul’un günümüzde bu konumunu örneğin THY seferle-
Mart-Nisan 2012 39
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
TOKİ’Yİ ELE ALIRSAK, KONUT SIKINTISI YAŞAYAN İNSANLAR İÇİN TOKİ’NİN YAPTIĞI BÜYÜK BİR HİZMET
AMA TOKİ’DE EKSİK OLAN ŞU: TOKİ SADECE APARTMANLARDAN OLUŞAN ŞEHİRLER YAPIYOR AMA BİR
ŞEHRİN SADECE BİNALARDAN OLMADIĞINI GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURMUYOR.
rinin dağılımında da görebiliriz. İstanbul bu
açıdan her yere gayet yakın ve ulaşılabilir
bir konuma sahip. Her şeyden önce iki kıtaya
yaslanmış bir şehir olması, aynı zamanda
Afrika’ya da yakın olması tabi Hint Okyanusuna da açılması tarihteki ve günümüzdeki
önemini ortaya koyuyor. Böyle bir yerde
oturunca taşrada kalmış hissi olmuyor. Nasıl
olursa olsun dünyanın merkezinde otuyor
gibi oluyoruz.
Kitabınızda bahsettiğiniz bir başka konu
da şehirlerin sorunları. İstanbul üzerinden gidersek bu sorunları biraz da insan
temelli olarak anlatabilir misiniz?
Tabii muhakkak şehirler değişecek. Bizans’ın
İstanbul’undan Fatih’in İstanbul’una bir
değişme var. Günümüzde de İstanbul’un
üstüne yeni bir kentsel doku örtüsü geçiyor.
Bu dönüşüm Osmanlı’yı ve İstanbul’u ortaya
çıkaran güzel eserleri ortadan kaldırdı veya
40 Mimar ve Mühendis
gözden sakladı. Bu yeni örtü ahşap binaları
ve onların göze hoş gelen yanlarını yok etti.
Ama şunu da unutmamak lazım, bir zamanların İstanbul’unu oluşturan o yapıları da,
günümüzde çok hurda bir biçimde görüyoruz. İhmal edilmiş, tamir edilmemiş bir sürü
yapı var. Bir şekilde devre dışı bırakılmış.
Şimdi, eski mutlaka bir tarafta muhafaza
edilmeli ama bu tarz mimarinin yerine oluşturulan apartman tarzı yapılarla şehri hoş
göstermeyen bir siluet oluşturuldu. Ortaya
konan mimaride yaz gelince hamam gibi
sıcak kış gelince buz gibi soğuk olan yapılar
hâkim. Şimdi bu çerçeve içinde günümüze
geldiğimiz zaman, İstanbul’un siluetinin bir
taraftan gecekondularla değiştiğini görüyoruz, bir taraftan mevcut şehir apartmanlarıyla değiştiğini görüyoruz. Mesela Turgut Cansever; yapıların, eski tarzı sürdüren
mahalle mimarisine bağlı olarak inşasında
kimse kimsenin önüne çıkmadığını, ışığını
kesmediğinden bahseder. Tabii apartmanlaşma hem yaşam tarzını değiştirdi hem de
ahşap tarzı yapılaşmanın sağladığı kalabalık
bir ailenin barınabileceği çok işlevselli ev
modelini bozdu. Bu eski yapılarda mesela
giriş çıkış 2-3 yerden yapılabiliyordu. Bunlar
ortadan kalktı ve tek düzelik geldi. Tabii
planlama çalışmaları ile İstanbul yıkıldı. Eski
İstanbul insanın yürüyerek ulaşabildiği bir
şehirdi ama büyüyen İstanbul’un otomobillerine yer açma fikirleri doğdu. Sonuçta
fikirlerine başvurulan yabancı mimarlar yıkılacak yerleri gösterdiler ve yıktırdılar. Eskiden çok fazla yüksek bina yoktu. Göç, kat
mülkiyeti kanunu ve benzeri uygulamalarla
binalar çoğaldı ve yükseldi. Sonra zamanla,
günümüze geldikçe şehrin yapısına ters
düşecek binalar daha da çoğaldı. Çoğu
gökdelen. Ortaya çıkan gelişmeler halkın
konut ihtiyacını karşılamaktan çok bir yarışma gibi adeta, bu da İstanbul’un çehresini
değiştiriyor. Şehrin topografyası, çukurları,
yükseltileri göz önüne alınmadan inşaatlar
yapıldığı ve yaygınlaştığı açık. Bu yaygınlaşma İstanbul’un kapladığı alanın coğrafî
özelliklerini göz önünde bulundurmuyor. Eski
dere yatakları su baskınlarına yol açıyor.
Bütün bunlar İstanbul’un coğrafyasına ve
eski şehir müktesebatına uymayan yapıların
ortaya çıkmasına bağlı olarak gelişiyor. Her
bir yapı tek başına güzel görünse dahi bir
bütün içinde estetik yok. Kendiliğinden oluşan denetimsiz ve çürük yapılar için ‘Kentsel Dönüşüm’ faaliyetlerinden söz ediliyor
şimdi. Şehre yeniden bir çeki düzen vermeyi
amaçlıyor olsa gerek.
Size göre şehirlerimiz git gide büyüyüp gelişirken insanın, toplumun yapısı
ön plana çıkıyor mu? İnsan şehirleşme
konusunda ön plana alınıyor mu?
İnsan merkezli olabilir ama yapıların tek
başına bir anlamı yok. Bütünlük yok. Burada
TOKİ’yi ele alırsak konut sıkıntısı yaşayan
insanlar için TOKİ’nin yaptığı büyük bir hizmet ama TOKİ’de eksik olan şu: TOKİ sadece apartmanlardan oluşan şehirler yapıyor
ama bir şehrin sadece binalardan olmadığını göz önünde bulundurmuyor. Neredeyse
bazı yerleşim yerlerinde şehre ait hiçbir
özellik yok. Oralarda oturacak insanların en
ufak ihtiyaçları için şehre inmeleri gerekecek. Bir küçük kasabada her şey var, düğmeciden tut, kasabına kadar. Alışveriş merkezi
önemli değil çünkü kaybolan bir sosyallik
söz konusu oluyor burada. Ayrıca başka bir
konuda Anadolu’dan oraya giden insanlarında çektikleri zorluklar. Yaşam tarzına alışmak kolay değil. Bahçesi, toprakla meşgul
olacağı alanlar yok. Buralarda her şeye para
verecek insanlar. Bir sürü yol parası ve aidat
verecekler. Bir bakkal bulamazsınız, bakkallar daha bireysel ilişkilerin olabildiği yerler
değil mi? Nesnelleşme ve organik bağların
mekanikleşmesi söz konusu.
Peki tüm bu değişimlerin olduğu bu
süreç doğal bir süreç mi?
Tabii ki bu normal bir süreç bunu önlemek
mümkün ama ortaya çıkan şeyler tartışma
konusu. TOKİ’nin sadece konut yapan bir
yer gibi hareket etmemesi lazım, insanın
sosyal ihtiyaçlarını düşünen yapılar yapması
lazım, yoksa gayet güzel, emniyetli, ısı kaybı
olmayan yerler yapıyorlar. Ama mesela birçok yerde de mevcut tarihî dokuyu hoyratça
ihmal eden çalışmalar yapıyorlar. Mesela
Bursa Ulu Cami’nin yanına 30 katlı blok
dikilmesi inanılır gibi değil.
Belli bir tarza sahip değiliz değil mi?
Maalesef değiliz. Bakınca tek tek güzel evler,
yapılar var ama bir araya gelince bir güzellik
oluşturmuyor. Coğrafyayı kullanmayı bilmiyoruz. Kot farklarına, seviye farklarına dikkat
etmiyoruz. Ben yaptım oldu şeklinde bir
anlayış hâkim. Bu yüzden mimari de gelişmiyor. Bir dönem sonra şehirlerimiz şehir
olmaktan çıkınca ne yapabilirsin? Önceden
bizim stilimiz vardı, o camiler, kubbeleri, minareleri ve bunları süsleyen sanatlar
olsun, coğrafyayı çok güzel kullanmışız daha
önce ama sonradan bir kopukluk olmuş.
PROF. DR. KORKUT TUNA
1944 yılında Balıkesir’de doğdu.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Felsefe Bölümü’nü
bitirdi. 1977 yılında Sosyoloji
Bölümü’nde asistan olarak
göreve başladı. “Yurt Dışında
Çalışma Olayının Sosyolojik
Eleştirisi” başlıklı doktora tezinin
ardından, 1982’de yardımcı
doçent, 1985’te doçent, 1992’de
de profesör unvanlarını aldı.
Dekanlık görevinden önce Sosyoloji
Bölüm Başkanlığı, Anabilim Dalı
Başkanlığı, Sosyoloji Araştırma
Merkezi Müdürlüğü gibi idari
görevlerde bulundu. Prof. Dr.
Tuna’nın “Yurt Dışına İşçi
Gönderme Olayının Sosyolojik
Eleştirisi”, “Şehirlerin Ortaya Çıkış
ve Yaygınlaşması Üzerine Bir
Deneme”, “Batılı Bilginin Eleştirisi
Üzerine” ve “Yeniden Sosyoloji”
isimli yayımlanmış kitapları ve
çok sayıda makalesi bulunuyor.
Peki, çözüm olarak neler yapabiliriz?
Burada tek başına şu yapılmalı demek çok
güç ama en azından bir mimarimiz oluşmalı.
Mesela bütün liseler hep aynıdır, 3-5 katlı
uzunca yapılar. Bazen güzellik olsun diye
yapılan ilaveler bile çok acemice olmuş.
Bunlar biraz hevesle ve görenekle ilgili şeyler. Eski düşünceyi eski mimariyi bilmezsen
nasıl uygulayabilir, nasıl öğretebilirsin ki?
Türkiye’de yaşanan bir dönüşümle birlikte
bazı şeylerin yok olduğu açıktır. İşimiz çok
zor bu bakımdan. Aklımız çok karışık aynı
şehirlerimiz gibi.
Kafanızda oluşmuş ideal bir şehir örneği var mı ya da ideal şehir örneğini daha
önce yakalamış bir toplumdan bahsedebilir miyiz?
İstanbul yine de ideal şehir benim için. Ama
romanlara yansıyan sokaklar, çeşmeler yok
oldu ne yazık ki.
Ben Edremit’te büyüdüm, o güzelim kıvrımlı
olsa da sokakların, caddelerin ve üzerinde
yer alan evlerin, sokağa bakan cumbaların
yarattığı güzellikler günümüzde apartmanlarla işgal edilmiş yerler oldu. Kentsel dönüşümden bahsediliyor şimdiler ama kentsel
dönüşüm sadece yıkıp yenisini yapmak değil
bazı şeyleri de muhafaza etmektedir. Sahip
olduğumuz değerlere sahip çıkılması gerekiyor.
Mart-Nisan 2012 41
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Yüksek Mimar Şimşek DENİZ
Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Öğretim Görevlisi
SİNİRLİ ŞEHİRLER
İstanbul’da yapılan bozukluklar birkaç sene sonra
Anadolu’da da yapılıyor. Şehirlerimizin birbirine
benzemesi de kaçınılmaz hale geliyor. . Halen bir New
York, bir Hong Kong oluşturulmaya çalışılıyor. Tabi ki
Y
eni yerleşim ve şehirler mi, şehirlerin iyileştirilmesi mi? Aslında
her ikisi de yerine göre doğru yaklaşımlar. Ancak ülkemizde
yeni yerleşimler dendiği zaman İstanbul’daki Başakşehir
gibi TOKİ uygulamaları gibi site şehir ve yaşamı akla
geliyor. Cami, ticaret alanları ve etrafında saçaklanan 10-20
katlı apartmanlar, bir de tabi site yönetim ofisleri. Esenler
ve Esenyurt’taki gibi tipik düzensiz yerleşimden, düzenli
yerleşime geçiş çabaları, emlak fiyatlarının yüksek olduğu
semtlerde yapılan rezidanslar ve alışveriş merkezleri (AVM)
İstanbul’un kuzeydeki yeşil makroformunu tehdit eden villa
yapılanmaları ve çarşaf çarşaf büyük gazetelerin emlak ekleri,
parayla reklamını yaptıran müteahhitlerin boy boy resimleri
ve özel hayatları. Meslek insanından çok patrona önem veren
bir yaklaşım. Çıldıran trafik, sinirli insanlar ve asabi şehirler.
Aslında yeni şehirler fikri tartışılır. Belki yeni yerleşimler demek
lazım. Yeni yerleşimler zamanla adeta demlenerek şehirler
oluyor ve ruhunu oluşturuyor. Şehirlerimizin iyileştirilmesi
dendiği zaman akla kentsel dönüşüm uygulamaları
geliyor. Ülkemizde çok konuşulan ama doğru örneğinin
ve metodolojisinin ortaya konamadığı bir kavram. Ankara
Protokol Yolu’ndaki çoğunluğu 1-2 katlı yanında yöresinde
yeşili olan evleri yıkıp çok katlı, cephesi pahalı malzemeden,
ancak beton görünümünden kurtulamamış binalar tasarlamak
ya da İstanbul Sulukule örneğinde olduğu gibi mahalledeki 42
adet tescilli ahşap sivil mimarlık örneklerini yok edip yerine
hemen yanıbaşındaki Tarihi İstanbul Surları’na saygısız,
arkada gri renkte beton fon oluşturan kimliksiz yeni yapılar
yapmak.
İstanbul’da kentsel dönüşüm denince, nedense akla hep tarihi
dokular ve oraların yaşayan fakir halkı geliyor. Ben zenginim,
gelip senin yerini alıyorum, ben oturacağım demenin devlet
eliyle yapılmış şekli. Sünnetullah’a ve rızaya aykırı. Romanlar
da fakirler de Allah’ın kulu. Şehirler asla unutmaz, ahı çıkar.
42 Mimar ve Mühendis
üretim-tüketim modelleri değiştiği için şehirlerimiz de
değişecektir ama bu değişimin insan-tarih ekseninin
iyi bir şekilde incelenerek yapılması, bizi biz yapan
faktörlerin korunması lazım.
Sulukule’de namazını kılan, orucunu tutan, vatanını seven, iki
küçük kızıyla mücadele veren Sezer Tanınmış’tan dinleyin bir
de kentsel dönüşümü.
Parsel ölçeğindeki bir dönemi ve mimari üslubu yansıtan
binaları tevhid edip birleştirerek, özgün strüktürünü ortadan
kaldırmak, ön cephesini koruyan uzun mono blok yığınlar
ortaya çıkarmak da kentsel dönüşüm olmamalı. Tarlabaşı ve
Fener-Balat bölgesi yaklaşımlarında olduğu gibi.
Kentsel dönüşüm ve ‘Yenileme Yasası’ da tıpkı ‘Afet Riskli
Yapılar ve Bölgeler Yasası’ gibi aceleye getirildi. Tartışılmadı,
uygulama araçları ve yetki dağılımı sağlıklı bir şekilde
oluşmadı. Medeniyet ve kültür yaklaşımının getirdiği ön
hazırlık safhaları ve insana saygı göz ardı edildi.
Artık şehirlerimizin birbirine çok benzemeleri, mimari ve
şehircilik farklarının da ortadan kalkması üzüntü verici.
Mardin, Safranbolu, Beypazarı gibi birkaç örneğin dışında,
şehirlerimizin birbirinden farkı kalmadı. Kütahya, Diyarbakır,
Antakya, Sinop, Ağrı kent merkezlerine gidin, hepsi birbirinin
aynısı. Yerel mimari unsurları ve yerel malzemeyi ön planda
tutan imar planları, cephe düzenleri ve imar disiplinini
acil olarak ortaya koymamız ve mevzuatla desteklememiz
gerekiyor. Binaların yöresel mimari cephesi, sokak rejimi ve
yapı malzemesi konusunda çoğunluğu bölgedeki tecrübeli
mimarlardan oluşan tarihçi ve şehir plancısının da olduğu,
şehir üniversitesinin de temsil edildiği bir ‘Yöresel Mimari ve
Estetik Kurulu’ söz sahibi olmalıdır. İmar şartları yine belediye
tarafından (emsal, irtifa, taban alanı vs.) belirlenmelidir. Aksi
takdirde yine bir yapı adası içinde, birbiriyle uyumsuz onlarca
bina ve onların görüntü kirliliklerini görmeye devam edeceğiz.
‘Estetik Kurullar’ ve ‘Kent Konseyleri’ birçok şehrimizde,
ilçemizde mevcut ama doğru yorumlanmamış, danışılan
ancak fikirleri uygulanmayan oluşumlar halinde.
Ülkemizde DPT coğrafi bölgelere göre planlar yapıyor.
Kentsel dönüşüm ve ‘Yenileme Yasası’ da tıpkı ‘Afet Riskli Yapılar ve Bölgeler Yasası’ gibi aceleye getirildi.
Tartışılmadı, uygulama araçları ve yetki dağılımı sağlıklı bir şekilde oluşmadı. Medeniyet ve kültür
yaklaşımının getirdiği ön hazırlık safhaları ve insana saygı göz ardı edildi.
Bölgesel fonksiyonlar veriyor. Ancak ölçekli ‘Çevre Düzeni Planlar’da
ve nazım planlarda bölgelere göre fonksiyon paylaşımları ve
uygulamalar yerine getirilemiyor.
‘İhtisas Şehirler’ ya da ‘Temalı Şehir’ ya da ‘Konulu Şehir’ ve onları
destekleyen yeni yerleşmelerin daha doğru olacağı düşüncesini
taşıyorum. Mesela Eskişehir’in organize hale gelmiş sanayisiyle,
aynı zamanda bir üniversite şehri haline de gelmesi gibi. Gaziantep,
Denizli, Kayseri gibi büyük metropollere göçü durduran, tutan ve
işyeri-konut ilişkisinin nisbeten sağlıklı olduğu şehirler gibi.
Yavaş yaşayan şehir ve ekolojik kentlerin Türkiye’de yeterli
konuşulmadığını, tartışılmadığını düşünüyorum. Bu konuda yapılan
panel ve konferans sayısı az. Ekolojik denince çatısı çim kaplı
yapılar akla geliyor. Yapı malzemeleri sürekli değişiyor ve gelişiyor.
Ancak yeni yapı malzemelerinin içerdiği kimyasal ve terkiplerin
insan yaşamına, psikolojisine etkilerini, kanserojen madde içerip
içermediklerini irdeleyen bir kontrol mekanizması yok ülkemizde.
Yerel yönetimler bünyesinde yeni yapı malzemelerinin analizlerini
yapan bir labaratuar ve denetim mekanizmasının acilen kurulması
gerektiğini düşünüyorum.
Metropol kentlerimizdeki ulaşım ve trafik sorunu, bilhassa İstanbul
Tarihi Yarımada’da son 6 aydır had safhada, yeni yollar açma
ve yol genişletmelerinin ulaşım planlaması açısından bir kısır
döngü olduğunu artık kabul etmemiz gerekiyor. Yeni yapılan
ulaşım altyapıları cazibe oluşturuyor ve yeni nüfus yoğunluğunu
beraberinde getiriyor. Toplu ulaşım ağının yaygınlaştırılması ve
park and ride (park et-git) sistemleriyle beslenmesi doğru çözüm.
Ancak ana mesele bir türlü çare bulamadığımız ve bulacağımızı
da ummadığımız göç olgusu. Nüfus planlaması denince az ve çok
çocuk sayısından önce, ülke nüfusunun, ülke topraklarına dengeli
dağılımı gelmeli değil mi? İstanbul artık istiab (taşıma) haddini aşan
araç gibi. Tarihi merkezlere, lastik tekerlekli araba girişine bir şekilde
acilen kısıtlama getirmemiz gerekiyor. Karakollara ulaşan ya da
ulaşmayan birçok kavgada otopark sorunu var. Dükkanlarının önüne
set koyan esnaflar, otomobilini park edemeyen üst katta oturan
konut sahibi. Komşuluk ilişkilerinin bozulması ve tahammülsüzlük.
Toprak bulamayan ve toprak oyunu oynamayan çocuklar. Misket
ve çivi oynayan erkek çocukları, uygun bir yere kilim serip evcilik
oynayan kız çocukları. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Bizim nesil
bunları görüp kaybetti. Yeni nesil hiç görmedi. İkisi de acı.
2004 yılındaki yasal düzenlemelerle kaçak yapılaşma konusunda
ülkemiz çok mesafe aldı. Ancak bir düzeltip bir bozmakta üstümüze
yok. Spekülatif plan tadilatlarıyla askeri alan ve cami hazineleri
hariç her yer, AVM, plaza ve rezidans oldu. Şehirlerimizin doğal
kliması ve dolu-boş oranı bozuldu maalesef. Yanlış olan bir şeyi
sadece yeni diye kabul edemeyiz. Yeni yanlış işler yapmaktansa,
doğru olan eskiyi tercih ederim. İnsanın para kazanma hırsından
en çok şehirlerimiz zarar görüyor ve bu durum bizi doğru yerlere
götürmüyor.
Mimarlık ve şehir planlama eğitiminin yeniden tanımlanması
gerekiyor. Acilen ülkemizde ve muhtemelen birçok şehirde ‘Ulusal
ve Yerel Mimarlık Parkları’nı hayata geçirelim. Ülkemizde sivil
mimarlığın 1/1 ölçekli örneklerinin sergilendiği, inşaat tekniklerinin
öğretildiği gibi yerel ve çağdaş mimari teknik ve malzemenin
tanıtıldığı atölye çalışmalarıyla desteklenen mimari ve şehir
planlama okuyan öğrencilerin ikinci adreslerinin olacağı bir merkez.
Ölçek ve kıyaslamayı öğrensin öğrenciler. Şehirlerimiz ve mimarimiz
açısından işler iyi gitmiyorsa, meslek erbablarının da bunda payının
olduğu ve olacağı gerçeğine gözümüzü kapatmamalıyız. Mimarlar,
şehir plancıları ve mühendisler. Bizim iyi, donanımlı ve cesur olarak
bu işleri yönlendirmemiz gerekmiyor mu?
Mart-Nisan 2012 43
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Y. Doç. Dr. Ömer Faruk KÜLTÜR
İstanbul Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü
ŞEHİRLERİN İYİLEŞTİRİLMESİ
(Kentsel Dönüşüm) NASIL OLMALIDIR
Ş
Bir aile için ev ne kadar önemli ise aileler için de
şehir o kadar önemlidir. Nasıl ki evimize dışarıdan
müdahaleyi uygun görmüyorsak şehirlerimize de
dışarıdan müdahaleyi tasvip etmek mümkün değildir.
Milletimizi oluşturan ana kültürümüz bize her işte
karşılıklı rızanın oluşmasını tavsiye etmektedir.
İnsanların geleceklerini şekillendiren yaşayacakları
evleri ve şehirleri söz konusu olduğunda bu daha da
önem arz etmektedir.
ehirlerin iyileştirilmesi başlığı belki de ilk defa telaffuz edilmiş
olabilir, bu bilinçli seçilmiş bir kavramdır. Kullandığımız dil ve
kavramlar bizim sözün arkasındaki niyetlerimizi de ele vermektedir bir bakıma. Mesela “vakıf“ kelimesinin karşılığını İngilizcede bulmanız mümkün olamamaktadır. Anne babaya itaat ile
ev ve şehir mimarisinin alakası ne diye sorulabilir. Bazıları hiç
ilgisi yok diyebilir. Bizler yıllarca evlerimizi ve şehirlerimizi kendi
kültür değerlerinden bağımsız adeta batıdan kopya ederek
pervasızca inşa edip geldiğimiz noktada hayatından memnun
olmayan bedbin mutsuz nesiller yetiştirdik. Oysaki milleti oluşturan kültür değerleri ağacın kökleri mesabesindedir. Şayet
köklere su vermeyi unutur ağacın görünen yapraklarını parlatmaya kalkarsak bunun geçici bir parlaklık olduğunu görürüz.
Kavramlar da hakeza aynı bir cadde gibidir. Her farklı cadde
bizi farklı yerlere götürür. Şehir bir medeniyetin ete kemiğe
bürünmüş halidir. Madde planında evler sokaklar meydanlar
olmasına rağmen mana planında ruh vardır, toplum değerleri
ve ahlakı vardır.
Kentsel dönüşümün önümüzdeki yılların en önemli konularından birisi olacağı, insanların geleceklerini şekillendireceği
noktasından önem arz etmektedir. Bu yüzden toplum kesimleri
tarafından tartışılıp irdelenip olgunluğa erişmesi gerekmektedir. Şayet uygun çözümler üretilemezse toplumsal travmalara
sebep olup huzur ortamının kaybolmasına yol açabilir. Tek bir
çözüm şeklinin tüm ülke sınırları içinde uygulanması belki zor
olabilir. Değişik yöntemlerin geliştirilmesi farklı enstrümanların
devreye sokulması kolaylık ve çabukluk sağlayabilir. Aşağıdaki
satırlarda kentsel dönüşümün nasıl uygulanması konusunda bir
öneri sunulmuştur.
44 Mimar ve Mühendis
1. Pilot kuruluş:
İnşa izni ve oturma ruhsatını veren ilgili belediyenin imar
müdürlükleridir. Şimdiye kadar uygulanan bu süreç zenginleştirilmeli, güçlendirilmelidir. İçi boşaltılmamalıdır. Yani işin pilot
kuruluşu, ilgili belediyenin imar müdürlüğü olmalıdır.
2. Denetleyici kuruluş:
Bakanlığa bağlı müstakilen oluşturulmuş denetçi kuruluş. Bunun
içinde üniversiteden bir danışman, mesleki örgütlerden bir eleman, muhasebeciler odasından bir eleman ve ada mukimi mal
sahibi seçilmiş dört eleman bulunmalıdır.
3. Müşavir kuruluş:
İyileştirilecek adanın mülkiyet durumlarını tespit edecek planlarını, projelerini yapacak veya yaptıracak yapımcı kuruluşun
hak edişlerini düzenleyecek iskana hazır hale gelinceye kadar
sorumlu olacak kuruluş.
4. Yapımcı kuruluş:
Açık ihale şeklinde plan ve projeler hazırlandıktan sonra en
uygun teklifi veren mali, teknik, idari şartlara haiz iş bitirmesi
olan şirket veya şirketler topluluğu.
İyileştirme esasları ve uygulama nasıl olmalıdır.
5. Mevcut adada mülkiyet sahipleri veya onların resmi temsilcilerinden oluşan “….adası iyileştirme sakinler kurulu” oluşturulur. Mülkiyet
durumları tespit edilip itiraz süresi kadar askıda tutulup malikler
tespit edilir. Malikleri tespit edilemeyen veya ortaya çıkmayanların
haklarının noter tarafından tespiti yapılır
6. İmar müdürlüğü tarafından kapalı zarf usulü yeterlilik almış müşavir firma belirlenir.
7. Denetim kuruluşu tarafından onay aldıktan sonra iş teslimi yapılır.
8. Müşavir firma plan ve projeleri hazırlar. İmar müdürlüğünün onayına sunar.
9. İmar müdürlüğünün onayından sonra denetim kuruluşu tarafından
onay aldıktan sonra yeterlilik almış yapımcı firmalardan kapalı zarf
usulü teklifler alınır ve en uygun teklifi veren firmaya yer teslimi
yapılır.
10. Yer teslimleri dükkânı olana dükkân, evi olanlara ev verme esas
alınır. Yerin konumuna göre mevcut metrekarelerden yüzden 40’lara
kadar gerileme veya artı değer olabilir. İşi alan yapımcı firma, ada
içinde oturanların yapım süresince ikametini sağlayacak tedbirler
almalıdır.
6. Evcil hayvanlar için uygun mimari çözümlerle neslinin devamı
sağlanmalıdır.
7. Kimsesiz yetim ve yoksullar için her adada çözümler üretilmelidir.
8. Kendi enerjisini bir miktar üretebilecek tasarımlar geliştirilmelidir.
9. Toplu taşımaya uygun çözümler geliştirilmelidir.
10. Atık suların ada içinde tasfiye edilerek bahçe sulamasına ve
rezervuar sularına dönüştürülmesi sağlanmalıdır.
11. Tesisat çözümleri geliştirilerek mutfak çıkışı ile tuvalet banyo
çıkışları ayrı olmalıdır.
12. Isınma modeli toplu fakat kullanılan kadar ödeme sistemi geliştirilmelidir.
13. Enerji yönetimi bina bazından ada bazına çıkarılmalıdır.
14. Katı atık yönetimi ada bazında çözülmelidir. Organik atık ambalaj atığı ve kirli atıklar ayrı toplama düzeni kurulmalıdır.
15. İbadethane, okul, sağlık birimi ve ada yönetimi için yerler ayrılmalıdır.
16. Evlerde inanç değerlerine saygılı olunmalı tuvaletlerin yönü ile
kıble yönü çakıştırılmamalıdır.
17. Ada bazında küçük esnafı kalkındırıcı kasap, manav, bakkal,
berber vs. çözümler geliştirilmelidir.
Esaslar
1. İsteyene memleketinden daha büyük metrekareye sahip konut
imkanları seçenek olarak sunulmalıdır.
2. Ada yönetimi oluşturularak mahalle kavramı güçlendirilmelidir.
3. Yıkımlardan çıkan molozlar kesinlikle tabiata atılmamalı, işlenerek
tuğla briket vs. yapılmalıdır.
4. Yaşlı anne, baba ve evlatların yan dairelerde yakın olmalarını
gözetecek mimari çözümler üretilmelidir.
5. Ada içinde çözülecek otopark vs. mekanların belli bir geliri gelecekte ada içindeki konutların tamir bakım masraflarına ayrılmalıdır.
Önerilen teklifin faydaları:
• Merkezi değil mahalli çözümlerin öne çıkması.
• “Anlaşma” gibi ne olduğu müphem konu etrafında değil açık sistem önermesi.
• Belediyelerin zayıflamasını değil güçlenmesini getirmesi.
• Mesleki sivil örgütlerin enerjisinin katılması.
• Üniversitenin gelişmeci bakış açısının kullanılması.
• Yerli unsurların ve korunması gerekli kesimlerin korunmasını getirmesi.
Kavramlar da hakeza
aynı bir cadde gibidir. Her
farklı cadde bizi farklı
yerlere götürür. Şehir bir
medeniyetin ete kemiğe
bürünmüş halidir. Madde
planında evler sokaklar
meydanlar olmasına
rağmen mana planında ruh
vardır, toplum değerleri ve
ahlakı vardır.
Mart-Nisan 2012 45
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Osman ŞAHBAZ
Makina Mühendisi,
Türk - Macar İşadamları Derneği Başkanı
İKİ TARİHİ ŞEHİR;
KONYA-BUDAPEŞTE
KIYASLAMASI, KARŞILAŞTIRMASI
B
Budapeşte coğrafi konumu, tarihî eserleri ve diğer
çekicilikleri ile Avrupa’nın en güzel şehirlerinden
biridir. Konya ise Türkiye’deki en eski yerleşim
birimlerinden biri olup yerleşimin Prehistorik
(Tarih öncesi) çağdan başladığı görülmektedir. Bu
iki şehrin birbirleriyle kıyaslaması sonucu ise son
derece ilginç bilgiler ortaya çıkmaktadır.
udapeşte, Tuna Nehri’nin iki yanından Buda ve Peşte’den
oluşan Macaristan’ın başşehridir. Buda, Tuna Nehri’nin batı
sağ yanı ve doğu sol tarafında Peşte’nin 1873 yılında birleşmesiyle oluşmuş 23 ilçesi olan bir şehirdir, Budapeşte. Tarihi
şehrin bütüncül bir anlayışla korunması, yenilenmesi ve geliştirilmesi dengeli bir şekilde sağlanmıştır. Buda ve Peşte’yi
birbirine bağlayan tarihi köprüler vardır. Bunlardan en eskisi
637 m. uzunluğunda, üzerinden araç, insan ve tramvayın geçtiği Margit Köprüsü 1872 yılında inşa edilmiştir.
Tarihi geçmişi birçok zenginliği barındıran Budapeşte tarihi
dokusu 2. Dünya Savaşı’nda yerle bir edilmiştir. Savaş sonrasında devlet eliyle yeniden inşa edilmiştir. Bilindiği gibi o
dönem mülkiyet devlete aitti.
Avrupa’nın tahıl ambarının büyük Macaristan ovaları olduğunu biliyoruz. Budapeşte’de ülkenin başkenti olmasından
dolayı yakın illerinde ekilebilir alanları mevcuttur. Konya ve
Budapeşte iklim açısından da benzerlik arz eder. Karasal iklim
hakimdir. Konya, başkent Ankara ve Akdeniz’in incisi, dünyanın önemli turizm destinasyonlarının başında gelen Antalya
ile sınırı olan bir kentimizdir.
Nüfusun artırılması, doğum teşvikleri konusunda, yeni seçilen
hükümet (2010 Mayıs) birçok teşvik edici kanunlar çıkartmıştır.
İkinci bir konu km2’ye düşen kişi sayısıdır. Budapeşte il alanı
olarak Konya ile kıyaslanamayacak kadar küçüktür. Bu da
nüfus yoğunluğundaki farkı açmaktadır.
Kadın erkek nüfusu Macaristan’ın genelinde farklılık göstermektedir. Budapeşte; Macaristan kadın erkek ‘’ortalamasında’’ görünmektedir.
Macaristan’daki demografik yapı tablo 3’te görüldüğü gibi
bir hayli farklılık arz etmektedir. Konya Türkiye ortalamasına
yakın bir demografik yapıya sahiptir. Konya şehri, dinamik iş
gücü bakımından Budapeşte’ye nazaran önemli bir potansiyele sahiptir. Budapeşte’deki demografik yapı nedeniyle iki
ülkenin sosyal güvenlik yapısında da farklılığa neden olmuştur. Macaristan’da emeklilik yaşının yıllardan beri 65 olması
genç nüfusun azlığından kaynaklanmıştır. Diğer bir konu
kadın erkek eşitsizliği Budapeşte’de farklılık arz etmesidir.
Bunun nedeni de kadınlarla erkeklerin ortalama ömürlerinin
farklılığından kaynaklanmaktadır.
Tablo 4’de görüldüğü gibi istihdam oranı yüzde 75 hizmet,
yüzde 20, sanayi yüzde 1 gibi küçük bir rakamla tarım sektöründedir. Budapeşte’nin özellikle kültür, turizm ve kongre
alanında önemli bir paya sahip olması hizmet sektörünü ön
plana çıkarmıştır. Sanayi sektöründeki ağırlığını sosyalizmden miras kalan ağır sanayi oluşturmaktadır. Ayrıca Orta
Avrupa’daki konumundan kaynaklanan transit ülke olması
hasebiyle lojistik, taşımacılık firmalarının merkezi ve bazı
otomobil-otomotiv sanayisindeki firmalarının üretim üssü
olarak tercih edilmesine neden olmuştur. Bu sanayi sektörün-
TEMEL GÖSTERGELER
İki şehrin karşılaştırmasında göze çarpan en önemli nokta
+65 yaş gurubundaki farklılıktır.
Budapeşte’de yaşlı nüfus oranı bir hayli yüksektir. Bunun en
önemli nedeni doğum oranının ölüm oranından düşük olmasıdır. 2010 yılı verilerine göre Budapeşte nüfusu 5 bin 503 kişi
azalmıştır. Buna Budapeşte’nin 2010 yılında 17 bin 632 kişi
göç aldığını da hesaba katarsak doğum ve ölüm oranlarındaki
uçurumu kestirmek mümkündür.
46 Mimar ve Mühendis
Tablo 1. GENEL GÖSTERGELER (Yüzölçümü -Göller Dahil-)
Kaynak
TÜİK-KSH
Yıl
2002
Birim
km²
Konya
40.813,52
Yüzölcüm olarak iki şehir bir hayli farklılık göstermektedir.
Bizim bu iki şehri kıyaslama amacımız nüfusun birbirine yakın
olmasından kaynaklanmıştır.
Budapeşte
525,16
Tablo 2. NÜFUS, GÖÇ ve DEMOGRAFİ GÖSTERGELERİ
Kaynak
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
Yıl
2010
2010
2010
2010
2010
2010
2010
2010
Birim
kişi
Toplam Nüfus kişi
Kadın Nüfus
kişi
Erkek Nüfus
yüzde
0-14 Yaş Aralığı Nüfusun Toplam Nüfus İçindeki Payı
yüzde
15-64 Yaş Aralığı Nüfusun Toplam Nüfus İçindeki Payı
yüzde
Yaşlı Nüfusun (65+) Toplam Nüfus İçindeki Payı
kişi
Nüfus Yoğunluğu
binde
Yıllık Ortalama Nüfus Artış Hızı
Konya
2.013.845
1.017.688
996.157
%26,80
%65,80
%7,40
52
‰10,57
Budapeşte
1.721.556
935.204
786.352
%12,6
%68,60
%18
3.278
‰-3,2
Tablo 3. BUDAPEŞTE NÜFUS PİRAMİDİ
Kadın
Erkek
85-x
80-84
75-79
70-74
65-69
60-64
55-59
50-54
45-29
40-44
35-39
30-34
25-29
20-24
15-19
10-14
5-9
0-4
90000
80000
70000
60000
40000
50000
30000
20000
10000
0
10000
20000
30000
40000
50000
60000
70000
80000
90000
NÜFUS
90-+
85-90
80-84
75-79
70-74
65-69
60-64
55-59
50-54
45-49
40-44
35-39
30-34
25-29
20-24
15-19
10-14
5-9
0-4
Erkek
İki şehrin karşılaştırmasında göze çarpan en önemli nokta +65 yaş
gurubundaki farklılıktır.
Budapeşte’de yaşlı nüfus oranı bir hayli yüksektir. Bunun en önemli
nedeni doğum oranının ölüm oranından düşük olmasıdır. 2010 yılı
verilerine göre Budapeşte nüfusu 5 bin 503 kişi azalmıştır. Buna
Budapeşte’nin 2010 yılında 17 bin 632 kişi göç aldığını da hesaba
katarsak doğum ve ölüm oranlarındaki uçurumu kestirmek mümkündür.
6
4
2
0
2
4
6
Mart-Nisan 2012 47
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Tablo 4. İŞGÜCÜ GÖSTERGELERİ
Kaynak
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
Yıl
2010
2010
2009
2009
2009
2010
Birim
adet
Toplam girişimci sayısı
%
İstihdam Oranı
%
Tarım Sektöründe İstihdam Edilenlerin Oranı
%
Sanayi Sektöründe İstihdam Edilenlerin Oranı
%
Hizmetler Sektöründe İstihdam Edilenlerin Oranı
%
İşsizlik Oranı
Konya
77.970
%46,50
%35,2
%24,6
%40,3
%8,2
Budapeşte
406.978
%54,7
%1,07 (2008)
%20,8(2008)
%75,10 (2008)
% 9,1
Konya
6.355
Budapeşte
18.575
Konya
1.192.120
Budapeşte
37,4 (2000 yılı)
Tablo 5. SAĞLIK GÖSTERGELERİ
Kaynak
Sağlık İl Md. -KSH
Yıl
2008
Birim
kişi
Hastanelerde Toplam Yatak Sayısı
Tablo 6. TARIM GÖSTERGELERİ
Kaynak
TÜİK-KSH
Yıl
2008
Birim
ha
Toplam İşlenebilir arazi
deki yatırımları AB’deki finansal ve ekonomik kriz döneminde dahi
sürdüğünü görmekteyiz.
Budapeşte son 20 yılda ciddi miktarda yabancı sermayeli firmaların
yatırım merkezi haline gelmiştir.
Konya Türkiye’deki yabancı firma sayısı bakımından 16’ncı sırada ve
85 adet yabancı sermayeli firma bulunmaktadır.
Macaristan’da ise toplam yabancı sermayeli şirket sayısı 3 bin 500
adettir. Bu firmaların büyük bir bölümünün merkezleri Budapeşte’dedir.
Macaristan’da şehirleşme yapısı ve yoğunluğu Batı Avrupa ülkelerindeki şehirlerin homojen dağılımına pek benzerlik göstermez.
Budapeşte ülkenin nüfusunun 1/5’ine ev sahipliği yaparken, arkasından gelen 2’nci büyük ve geniş şehri olan Debrecen’in nüfusu
206 bin kişidir.
Macaristan’ın şehirlere dağılan nüfus yoğunluk yapısı ve gelişmişliği Türkiye’yi andırmaktadır. Bölgesel farklılıklar gözle görülür bir
şekilde hissedilmektedir. Ülkenin doğusu daha az gelişmiş, batısı
daha müreffeh bir yaşam ve gelişmişliğe sahiptir. Budapeşte’de
uluslararası alanda ün yapmış köklü üniversitelerinden, Eötvös
Loránd Tudományegyetem (ELTE Üniversitesi) 1636 yılında kurulmuştur. Tarihi bir başka teknik okul ise Budapesti Műszaki és
Gazdaságtudományi Egyetem (Budapeşte Teknik Üniversitesi –
BME)’dir. Fen bilimleri, matematik, fizik, biyoteknoloji alanlarında
Nobel ödülü almış bilim adamlarına sahiptirler.
Macaristan’da işsizlik oranı 2008 global krizin etkisiyle tırmanışa
geçmiş ülke genelinde yüzde 10’un üzerine çıkmıştır. Siyasi istikrarı
olmasına karşın ülkedeki son yıllardaki ekonomik durgunluk ve yerel
para biriminin aşırı değer kaybetmesi nedeniyle ülkedeki yabancı
yatırımlar ve sıcak para girişi önemli ölçüde düşmüştür.
Budapeşte’de sağlık hizmetleri kentin Türkiye’deki geleneğin aksine
şehrin farklı noktalarına yayılmıştır. Aile hekimliği sosyalizm zamanından beri yaygın ve uygulanır bir şekilde devam etmektedir.
Budapeşte’de sağlık alanında dikkat çeken en önemli konu ilaç
israfının sıfıra yakın derecede olmasıdır. Türkiye’deki ilaçların aksine
48 Mimar ve Mühendis
30 tabletlik antibiyotikler yerine 3-5 tabletlik antibiyotiklerin olması
ilaç israfını önlemiştir. Türkiye’de bir çocuk için toz antibiyotik alındığında en fazla 5 günlük kullanım süresi vardır. 5 gün boyunca yarım
ölçek kullanıldığında ilacın yarısı israf edilerek çöpe gitmektedir.
Aynı şey diğer antibiyotik tabletlerde de mevcuttur. Bu yönüyle
Budapeşte ilaç pazarı yerine ilaç sanayi konumundadır.
Konya Türkiye’nin tarım ve tahıl ambarıdır. Bu yönüyle Budapeşte’yle
kıyaslanamayacak bir konumdadır. Budapeşte sanayi, yatırım,
finans, ticaret, turizm, iş desteği hizmetleri, bilgi teknolojileri, kongre
ve hizmet sektörüyle öne çıkmaktadır.
Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü verilerine göre yabancıların
Türkiye’de satın aldığı gayrimenkulde birinci sırada 6 milyon 484
bin 158 m2 ile Konya ilimizi görüyoruz.
Budapeşte’de geniş bulvarlar, caddeler, meydanlar göze çarpmaktadır. 1872 yılında inşasına başlanılan Andrassy Ut. (caddesi) ,
2002 yılında UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’nde yerini almıştır.
Konya’da böyle geniş ve nitelikli caddenin olmadığını biliyoruz.
Sosyal yaşam, gece eğlence hayatı Budapeşte’deki turizm sektörünü olumlu yönde etkileyen unsurların başında geliyor. Budapeşte’nin
başkent oluşundan kaynaklanan değerleri var. Bunların başında da
1904 yılında inşa edilen Macaristan Parlamentosu, bakanlıklar ve
bunlara bağlık devlet kurumları, 1884 yılında inşası tamamlanan
Avrupa’nın en iyi 3’üncü operası kabul edilen Macar Devlet Operası
var. Kentsel yaşam kalitesi, açık ve yeşil alan dokusu, kentsel çevre
kalitesi konusunda, Budapeşte’de eski yerleşim alanlarında büyük
blok yapılaşmalara izin verilmiyor. Budapeşte Metrosu hızlı toplu
taşımacılığı ciddi bir şekilde kolaylaştırıyor. Dünyanın en eski ikinci
metrosu Budapeşte’dedir. Budapeşte’de üç ayrı metro bulunmaktadır. Bu metroları günlük 1 milyon 300 bin kişi kullanmaktadır.
Dördüncü metro inşaatı devam etmekte ve beşinci hattın yapımı
da planlanmaktadır.
Budapeşte birçok turizm kataloğunda, turizm ve seyahat tanıtım
broşüründe çok iyi bir şekilde tanıtılmakta, tarihi ve kültürel doku
fotoğrafları ön plana çıkartılarak turizm ve kongre organizasyon-
Tablo 7. KÜLTÜR ve TURİZM GÖSTERGELERİ
Kaynak
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
Yıl
2008
2008
2009
2009
2009
2009
Birim
adet
Tesis Yatak Sayısı
kişi
Tesislere Geliş – Yabancı Sayısı
kişi
Sinema Seyirci Sayısı
adet
Tiyatro Sayısı
kişi
Tiyatro Seyirci Sayısı
adet
Müze Sayısı
Konya
6.594
129.385
414.603
2
65.983
10
Budapeşte
40.351
1.971.958
6.731.000
9
2.408.000
223
Turizm tesis sayısı ve yabancı
turist sayısı iki şehir arasında
büyük bir fark göstermektedir.
Bunun en önemli nedenleri
Budapeşte’nin Avrupa
coğrafyası içindeki konumu,
tarihi, kültürel ve doğal
yapısından kaynaklanmaktadır.
Tablo 8. ULAŞTIRMA GÖSTERGELERİ
Kaynak
KGM-KSH
TÜİK-KSH
TÜİK-KSH
Yıl
2009
2009
2009
Birim
km
İl ve Devlet Yolu
km
Demir Yolu
adet
Özel Otomobil Sayısı
Konya
2.964
298
196.835
Budapeşte
61
181
581.991
larıyla çok iyi gelir elde etmekte, tarihi dokuyu yaşatarak koruma
altında tutmaktadır.
Daha çok şehrin ana merkezinin dışındaki yerlerde inşaat faaliyetleri
gerçekleştiriliyor. Şehrin ana merkezinde ise şayet bina tarihi değilse mevcut binanın yapı alanı kadar yeniden yapılmasına müsaade
ediliyor. Eğer bina tarihi ise aynı fiziki durumunu muhafaza etmek
kaydıyla sadece onarılmasına müsaade ediliyor. Kullanım fonksiyonunun değişikliği de belediye müsaadesi ile gerçekleşebiliyor.
AB üyesi bir ülkenin başkenti konumundaki Budapeşte, tüm devlet yönetim kademe ve binalarını da burada barındırmaktadır. Bu
gerekçelerden dolayı şehirde hiç bir trafik tıkanıklığı, aksaması ve
yol kesintisine rastlanılmamaktadır. Bu açıdan Budapeşte’yi bir
başşehir havasında hissetmezsiniz.
1950 yılında yeniden inşa edilen, şehrin merkezi yerinde bulunan
hayvanat bahçesi, lunapark ve sirk (Vidampark) Budapeşte’nin
simge yerlerinden bir tanesidir. Şehirde ayrıca ciddi miktarda termal
tesisi ve havuzu da mevcuttur.
Yeşil alan hususu, ‘’Plan Yapımına Ait Esaslara Dair Yönetmelik’’e
göre bu oran ; 10m2/kişidir. Amsterdam’da kişi başına düşen yeşil
alan miktarı 48 m2, Stockholm’de 77m2, Frankfurt’da 154m2,
Budapeşte’de 37m2’dir. Türkiye’de ise İstanbul’da 2.1 m2, Ankara’da
da 2.3 m2’dir. Bu değerlerin Avrupa ülkeleriyle açık ara farklılık arz
ettiğini gözlemliyoruz.
Tablo 7’de de görüldüğü gibi turizm tesis sayısı ve yabancı turist
sayısı iki şehir arasında büyük bir fark göstermektedir. Bunun en
önemli nedenleri Budapeşte’nin Avrupa coğrafyası içindeki konumu,
tarihi, kültürel ve doğal yapısından kaynaklanmaktadır.
Amerikan Forbes Magazine’e göre turistlerin tercih ettiği şehirler
arasında 7’nci sırada Budapeşte yer almaktadır. Turizmin gelişmiş
olması nedeniyle hizmet sektörünün ekonomideki ağırlığı önemli
bir yere sahiptir. Yine kültür alanlarının yoğunluğu, müzelerin yoğun
olarak varlığı, tabiat varlıklarının şehrin hemen yakınında iç içe oluşu
da buraları ziyaret edenlerin sayısında da çok yüksek bir miktarla
göze çarpmaktadır.
Mart-Nisan 2012 49
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Tablo 9. KULLANIM AMACINA GÖRE YAPILACAK YENİ VE İLAVE YAPILAR,2009 (YAPI RUHSATINA GÖRE)
KONYA
A
B
C
BUDAPEŞTE
A
B
C
Genel Toplam
3.594
3.868.983
17.184
1.083
1.048.000
-
Bir daireli binalar 1.043
193.607
1.043
544
92.000
-
İki ve Daha fazla Daireli Binalar
1.722
3.006.843
16.065
422
476.000
-
Halka Açık İkamet Yerleri
23
56.259
117
480.000
-
Tablo 10. YABANCI GİRİŞİMCİ FİRMALARI
Bölgesel olarak
Budapest
Pest 2000
14.317
2.003
2001
14.440
2.009
2002
14.117
2.152
2003
14.143
2.149
2004
14.137
2.228
2005
14.926
2.220
2006
15.386
2.195
2007
16.397
2.429
2008 2009
17.655 17.821
2.671 2.764
Tablo 11. YABANCI GİRİŞİMLERİMCİ KURULUŞLARININ YABANCI SERMAYESİ, MİLYAR FT (FORINT)
Bölgesel olarak
Budapest
Pest 2000
3.233,5
525,0
2001
3.338,4
688,7
2002
3.650,4
796,7
2003
4.063,7
1.352,7
2004
4.871,8
1.478,5
2005
6.184,8
1.594,5
2006
7.445,2
1.765,3
2007
2008 2009
8.190,6 7.743,0 8.441,9
1.827,4 1.866,5 1.964,8
Tablo 12. BÖLGESEL OLARAK DEVAM EDEN, YENİ KURULAN, KAPANAN FİRMALARIN SAYISI (1999–)
YABANCI SERMAYESİ, MİLYAR FT (FORINT)
İl Bölge
Budapest
Pest
1999
158.843
61.570
2000
173.662
66.659
2001
177.376
70.314
2002
188.434
77.745
2003
188.368
80.395
2004
190.562
82.309
2005
189.788
83.495
2006
2007
2008 2009
188.282 186.237 189.633 187.083
83.683 84.549 88.036 87.590
2003
18.303
8.352
2004
18.945
8.262
2005
16.705
7.579
2006
15.455
7.560
2007
15.753
7.783
2008 2009
18.798 17.157
9.409 7.949
2003
15.126
6.984
2004
15.107
6.855
2005
18.531
8.829
2006
16.724
8.016
2007
16.233
7.785
2008 2009
21.459 ..
10.314 ..
Tablo 13. YENİ KURULAN TİCARİ KURULUŞLARIN SAYISI
İl Bölge
Budapest
Pest
1999
..
..
2000
23.867
9.283
2001
22.262
9.467
2002
27.207
11.713
Tablo 14. KAPANAN TİCARİ KURULUŞLARIN SAYISI
İl Bölge
Budapest
Pest
1999
15.871
6.180
2000
16.264
6.530
2001
17.895
7.132
2002
16.548
6.954
Tablo 9’da konut sayısı, yüz ölçümü ve nitelikleri açısından Konya
ve Budapeşte’yi değerlendirmede ciddi verileri içermektedir.
Budapeşte’de inşaat sektörü 2000’li yıllarda mortgage kredilerinin
yaygınlaşmasıyla birlikte hareketlenmeye başladı. 2005-2006 yılına
kadar dinamik bir şekilde yükselme trendi göstermiştir. Aynı yıllarda zamanın hükümetinin yeni evli çiftlere yönelik teşvik kredileri ve
hibelerle yeni ev alma modası yaygınlaşmıştır. 2006 yılı sonrası ipotekli satışlardan doğan geri ödeme zorlukları nedeniyle inşat sektörü
düşüş trendine girmiştir. Halk elde ettiğini sandığı evlerini kaybetme
ve yüksek faiz oranlarıyla karşı karşıya kalmıştır.
Yine mortgage kredisi ve ipotekli ev almaların İsviçre Frank’ına
endekslenmesi ve Forint’in İsviçre Frank’ı karşısındaki aşırı değer
kaybetmesi 2008 yılı dünya ekonomik krizi sonrası tabiri caizse dip
yapmıştır. İnsanlar üretecek çare bulamama noktasına gelmiştir.
Konut sektörünün düşüş trendine girmesi inşaat firmalarını alışveriş
merkezi yapmaya yöneltmiştir.
Macaristan inşaat sektöründe kalifiye eleman konusunda Türk
50 Mimar ve Mühendis
firmaları açısından, ortak çalışmaların gerçekleştirilebileceği alanlarda değerlendirilebilir. Özellikle ileri teknolojiye sahip altyapı
hizmetlerinde önemli tecrübeye haiz firmalar mevcuttur. Türkiye
inşaat sektöründe Macar teknik elemanlarını, mühendislik ve tecrübelerini değerlendirmelidir. Tüm bu veriler ve değerlerin ışığında,
istatistik değerlerin Budapeşte’de açık ara fazla ve yoğun olmasına
rağmen, düzenli, planlı, geniş cadde, bulvarları, ulaşımı rahat, toplu
taşımacılığı uzun yıllar önce çözümlemiş ve sakin bir Budapeşte’yle
karşılaşıyoruz.
Budapeşte şehri ile Konya şehri yöneticilerinin ortak gerçekleştirebileceği birçok proje ve çalışmanın olacağı kanaatindeyiz. Teknolojik
birikim ve deneyim konusunda transfer gerçekleştirilebilir. Gelecek
yıllar içerisinde bilgi, tecrübe aktarımı ve geleceğimizin teminatı
dediğimiz gençlerimizin değişim programlarıyla birçok güzelliği her
iki şehrimizin de yaşaması mümkündür. Üniversite hocalarımızın da
bu değişim programlarına kendilerinin de katılmaları her iki şehrimizdeki üniversitelerimize ayrı bir zenginlik katacaktır.
Mart-Nisan 2012 51
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Prof. Dr. CENGİZ ERUZUN:
“TARİHİ YARIMADANIN MİMARİ
KARAKTERİNDE HİÇBİR ZAMAN BETON
YER ALMAMIŞTIR”
CENGİZ ERUZUN’LA SÖYLEŞİYİ TÜRKİYE TARİHİ EVLERİ KORUMA DERNEĞİ’NİN CANKURTARAN’DAKİ
MERKEZİNDE, OSMANLI MİMARİSİNİN TİPİK BİR ÖRNEĞİ OLAN AHŞAP EVDE, HAMAMİZADE İSMAİL
DEDE EFENDİ EVİ’NDE, SICAK BİR ORTAMDA YAPTIK. Y. MİMAR - PROF. DR. CENGİZ ERUZUN HOCAMIZ
UZUN HAYAT TECRÜBESİ VE MESLEKİ BİRİKİMİYLE YAŞINA RAĞMEN DİMDİK AYAKTA, HIZLA AKIP GİDEN
ZAMANIN YIPRATTIĞI MEKANLARIN İÇERSİNDE KENDİ DEĞERLERİYLE BARIŞIK, MİMARİ VE ŞEHİRCİLİK
ARAYIŞINI SÜRDÜRMEYE DEVAM EDİYOR. BİZİMLE YAPTIĞI BU SICAK VE SAMİMİ SÖYLEŞİYİ SİZİNLE
PAYLAŞMAK İSTİYORUZ.
>
Mimarinin ve sanatın en güzel örneklerini üretmiş bir medeniyetin mirasçılarıyız. Ancak bu mirası hoyratça tükettik.
Bugün geçmişten gelen değerlerimize sahip çıkamamanın yanı sıra yeni
değerler de üretemiyoruz. Bu medeniyet
yeniden küllerinden doğar mı? Bunun
yolu nedir?
Tabii, mimarinin ve sanatın en güzel örneklerini yıllarca üretmiş bir medeniyetin temsilcileriyiz. Bunlar yeteri kadar bilinmiyor.
“Türk Evi” dediğimiz ev, insanın mutlu yaşamını öngörür. Bunun eski ustalar tarafından
da sık sık tekrar edildiğini biliyoruz. İnsan
yaşamının içinden çıkmış bir sistem. Mesela
yattığınız zaman tavana bakıyorsunuz, o
sizi saatlerce oyalıyor. O tavanın fonksiyonu, mekanın üstünü örtmektir ama insanın
manevi dünyasına dahi zenginlik katabiliyor.
Evin odalarında elin uzanabildiği yükseklikler
çeşitli ihtiyaçların giderilebildiği çözümlere
ayrılıyor. Daha yükseklerde gerek duvarlar
gerekse tavan soyutlanarak süsleniyor.
Kullanılan yapı ögelerinde, biçimleriyle,
motifleriyle ve renkleriyle odanın boyutsal ölçülülükleri yanı sıra estetik değerler
de içeren süslemelere yer veriliyor. Mesela kapılarda, dolap kapaklarında, pencere
52 Mimar ve Mühendis
SÖYLEŞİ: YAVUZ SARI / ERHAN ULUDAĞ
kepenklerinde süslemeler var. Bunlar da
aslında görsel ihtiyaçlardır. Ustaların bu
tutumu Vitruvius’un “sağlamlık”, “güzellik” ve
“kullanışlılık” sözleriyle özetlediği mimarlık
tanımına çok iyi uyuyor. 80’li yıllarda “Eski
Evler, Eski Ustalar” diye bir dizi yaptık Suha
Arın’la birlikte. O sırada bütün Türkiye’yi
gezdik. “Eski Evler, Eski Ustalar” dizisi on
iki ayrı bölgeden oluşuyor. Derneğinizde
bulundurmanızda büyük yararlar var. İlk film,
Doğu Karadeniz evlerini konu alan ‘Sisler
Kovulunca’dır. Belgesel çekimi sırasında,
daha önce somut olarak görülen ve bilinen
evlerin yerinde olmadığını görmek büyük bir
moral çöküntüsü yarattı bizlerde. Geleneği geleceğe bağlamakta yapı ustaları çok
önemlidir. İtalya, eski ustaları üniversiteye
davet ederek onlara ders verdirdiler.
Ülkemizde ise 1932’de Belediyeler yasası
çıkarılırken ev ölçeğindeki yapıları yapabilme yetkileri ustaların elinden alındı, mimarlara ve mühendislere verildi. Böylece usta
ve kullanıcının birlikte üretimi ortadan kalktı,
yerine yatırımcı ve mimar birlikteliği geldi.
Tabii mühendis ve mimar da gerekli. Mimar
ve mühendislerin henüz ulaşamadıkları o
dönemlerin estetik değerleri nasıl veriliyor,
işlevler nasıl belirleniyor, süslemelere neden
gerek duyulmuş, oranlar nasıl uygulanmış,
bunlar önemlidir. Ünlü kültür tarihçimiz
Bahaeddin Ögel’in 5 cilt “Türklerin Kültür
Tarihi” kitabını incelemekte büyük fayda
var. Evlerin nasıl biçimlendiğini anlamak
için okunmalı. Evin kullanıcıları ve ustaların
ortak kararları önemlidir. Mekanların kendi
içinde işlevleri, bir de işlevlerin sırası var. Bu
sırayı uygularken yemek yeme, dinlenme,
eğlenme, sohbetler belli zaman dilimlerinde
yapıldığında aynı mekana yeni kullanma
olanakları sağlanır. Mesela eskiden yemek
yerken yer yastıkları ya da iskemlelere oturulur, masa yerine yer sofrası ya da sini
kullanılırdı. Bu elemanlar yanındaki katlanmış ayakla birlikte duvardaki mandalından
çıkarılır, açılır ve ortaya yerleştirilir. Yemekten sonra kapatılıp eski yerine asılır. Artık o
mekan diğer işlevlere hazır hale gelmiştir.
Günlük yemek yeme süresi, sabah, öğle,
akşam olmak üzere toplam bir buçuk saattir. Oysa şimdi yemek masası 24 saat
ortada durmaktadır. Buna karşılık sedir ise,
duvar diplerinde durur, üzerindeki yastıkların
konumlarına göre çeşitli işlevleri karşılar.
Oturulur, uzanılır ya da yatılır. Çok işlevli
olan bunun gibi elemanlar sabittir. Yataklar
ise hareketlidir. Gece serilir, gündüz kaldırılır.
MEKANLARIN KENDİ İÇİNDE İŞLEVLERİ, BİR DE İŞLEVLERİN SIRASI VAR. BU SIRAYI UYGULARKEN YEMEK
YEME, DİNLENME, EĞLENME, SOHBETLER BELLİ ZAMAN DİLİMLERİNDE YAPILDIĞINDA AYNI MEKANA
YENİ KULLANMA OLANAKLARI SAĞLANIR. MESELA ESKİDEN YEMEK YERKEN YER YASTIKLARI YA DA
İSKEMLELERE OTURULUR, MASA YERİNE YER SOFRASI YA DA SİNİ KULLANILIRDI.
Bugün bunu örneklediğimizde hemen karşı
çıkışlar başlar,“şimdi her gece yatak mı
sereceğiz” diye şikayet edilir. Oysa günümüzdeki teknoloji buna çözüm getirebiliyor.
Yani bir evin içinde yaşamla ilgili her şey
yapılabilmeli. Eski ustalar neyi niçin yaptıklarını biliyorlardı. Ev mekanlarında dekorasyonla ilgili masrafınız olmaz eski evlerde.
Hareketli elemanlar dışında sabit olanları
değiştirmezsiniz, en fazla yastıklar, perdeler, yatak örtüleri v.b. değişir. Dış duvar,
döşeme ve tavan detaylarını doğru yapıp
uyguladığınızda ısı kaybını önlediğiniz için
ısınma da sorun olmaz. Örneklenirse, bağdadi dış ve iç sıvaları yapıp duvar içindeki
boşluğa toprak koyarsanız, izolasyon yapmış olursunuz. Bazı yörelerde toprak yerine blok ahşap dolgu yapılabiliyor.(Göynük,
Mudurnu, Taraklı) Yöresel malzeme çeşitleri
arttıkça oranın iklimine göre konforu sağlamak için değişik çözümler uygulanabiliyor. Mesela ahşap evlerde yapı malzemesi
olarak en fazla kestane kullanılır. Ahşaptan
her türlü ev eşyası yapılabilir. Ahşap yapı
malzemesi ile çatı kaplaması da dahil her
ayrıntıyı yapmak mümkündür. Dünyada tek
tükenmeyen malzeme ahşaptır. Diğer bütün
malzemelerin dünyamızdaki rezervi bellidir.
Osmanlı evlerinin dörtte üçü ahşap malzemedir. Eskiden yangın riski fazla olmasına
rağmen bu oran geçerliydi. Şimdi ise yeni
yapı malzemeleri hem çok çeşitlidir ham de
yaygın olarak kullanılmaktadır. Ama ahşabın
yapısal özelliklerinin ve değerinin önüne hiçbiri geçemedi. Ahşap malzemeler içinde en
yaygın kullanılan yapı malzemesi kestanedir. Dayanıklılığı, kurtlanmazlığı, yanmazlığı,
hafifliği, suya dayanıklılığı ve boyanmasa
bile uzun ömürlü oluşu nedeniyle en iyi
yapı malzemesidir. Tabii tedbirini aldığınız
zaman meşe ve ardıç da kullanılabilir. Ceviz
de sağlam bir malzemedir. Ancak bu tür sert
ağaçlar çok pahalı oluşları, kurtlanmaları
nedeniyle kestane kadar fazla kullanılmamıştır. Ama gerçek şudur ki ahşapla taş
çok kullanılmış, sonra tuğla ortaya çıkmıştır.
Tuğla da sağlam bir malzemedir. Taş, tuğla,
kerpiç gibi malzemeler, hep yığma olarak
kullanılır ama bunların taşıyıcı olabilmeleri
için mutlaka ahşaba ihtiyaç vardır. Ahşapla
karma sistemler kurulduğunda, geleneksel
mimarimizin yörelere göre dış görünüşlerinden iç mekanlara kadar zengin bir çeşitlilik
arzeden estetik değerleri, doğal renkler ve
mekanların boşluk değerleri yüksek düzeye
ulaşmaktadır.
Depremlerde kerpiç olup da yıkılan binaların çoğunda ahşap malzeme eksikliği
vardır. Orada mühendislik hatası yapılıyor. Bir ürünün endüstrileşme süreci
var bir de malzemenin yaşam ömrü
var. O kısımlar pek hesaba katılmıyor
değil mi?
O halde geleneksel malzemelerden neden
vazgeçiyoruz? Bu malzemelerle güzel binalar yapılamaz mı? Geleneksel mimari örneklerimizin çeşitliliği dünyada başka ülkelerde
yoktur. ABD’den gelen bir arkadaş betondan
Mart-Nisan 2012 53
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
yaptığımız iki katlı binaları görünce “Niye
ahşap yapılmadı bunlar?” diye sordu. “Bizde
(Amerika’da) hep ahşaptır”, sebebini sorunca “ucuz da ondan” dedi. “Yaptığınız binaların tek kusuru betonarme oluşu” diye ekledi.
Bir kooperatif uygulamasıydı söz konusu
evler. Mimarı bendim. Çok ısrar etmeme
rağmen üyeler, ahşap malzemeyi kullanmayı
istememişlerdi. Gerçekten yapı sistemimize
de, geleneksel malzemelere de yer verebildiğimizde çok büyük bir tasarruf olacaktır.
Yavuz Sarı: Dünyada artık yeni şehirler
tamamen bu konsept üzerine geliştiriliyor.
Malzemelerin coğrafyaya ait malzemeden
yapılması konseptinden bahsediyorum.
Nereye aitse malzemenin de o yöreye ait
taş, ahşap, toprak ve varsa diğer çeşitlerinin kullanılması önemli, zaten eko-sistem
açısından da o malzemenin dönüşmesi çok
hızlı oluyor.
Günümüzde meslekten bazı arkadaşlar yeni
arayışlar içindedirler. Mesela bizim Dernek’te
ahşap malzeme üzerinde çalışma yapanlar
var. Örneklenirse, ahşap, hiç boyanmadan ya
da yalnızca su bazlı boyaların emdirilmesiyle
kullanıldığında, iç mekanların havasını pencereler kapalı olduğu zaman dahi temizler.
Çünkü ahşabın gözenekleri kapatılmadığı
için nefeslenebilmektedir. Su bazlı bir emprenye sıvısı sürüldüğünde, ahşap malzeme
sudan 3-4 yıl süre ile korunabilmektedir. Bu
malzemeyi bulan Kimya Profesörü üyemiz,
burada tanıtım toplantısında deney yaparak
bize kanıtladı. Ancak bizim yerel yöneticilerimiz inanamıyorlar ve bu emprenyeyi tarihi
yapılarda bile denemiyorlar. Arkadaşımız da
Almanlarla iletişim kurdu ve onlarla çalışıyor. Hatta yeni kullanıma açılan, müellifi
olduğum Haliç Kültür ve Kongre Merkezi’nin
duvarlarında uygulatmak istedim. Ama onay
alınamadığı için uygulanamadı.
Eserinizi gördüm. Eski mekanların,
mimarinin tekrar canlandığı ferah
mekanlardan oluşan bir eser olmuş.
Merkez, Uluslararası Su Kongresi’nde 34 bin
kişiyi ağırladı. Avusturya Filarmoni Orkestrasının konseri başta olmak üzere çok sayıda
konser, v.b. etkinlikler yapıldı. Yurtdışından
gelenler çok takdir ediyorlar, kaynaklarınızı
iyi kullanmışsınız diyorlar. Avustralya’dan
gelen bir mimar “Ünik bir bina. Özgün ve
rasyonel. Ancak Türkiye’de olabilirdi.”diyor.
54 Mimar ve Mühendis
DÜNYADA TEK TÜKENMEYEN
MALZEME AHŞAPTIR. DİĞER
BÜTÜN MALZEMELERİN
DÜNYAMIZDAKİ REZERVİ
BELLİDİR. OSMANLI
EVLERİNİN DÖRTTE ÜÇÜ
AHŞAP MALZEMEDİR.
ESKİDEN YANGIN RİSKİ FAZLA
OLMASINA RAĞMEN BU ORAN
GEÇERLİYDİ. ŞİMDİ İSE YENİ
YAPI MALZEMELERİ HEM ÇOK
ÇEŞİTLİDİR HAM DE YAYGIN
OLARAK KULLANILMAKTADIR.
Su Kongresi sırasında bir diğerine ; “Neden
bu kadar resim çekiyorsunuz?” diye sorduğumda “Bizim Belediye Meclis üyelerine
göstereceğim. Sizin Norman Foster, Tony
Farrell’iniz varsa Türklerin de bir Cengiz
Eruzun’u var diyeceğim” yanıtını verdi. Bunu
söyleyen Londra Belediyesinin baş danışmanı Michael Gibson.
Cumhuriyet dönemine kadar çok kıymetli olan mimari, sanat bu hale nasıl
geldi?
Mimari açıdan Atatürk şöyle düşünüyor:
“Tabii ki bizim estetiğimizi, bizim izimizi
taşıyacak ama mimari modern olacak. İtalyan mimarisi Alman mimarisine benzemez”
diyor. “Bizim mimarimiz de tabiidir ki, çağdaş olacak. Ama bizim tarzımızı yansıtan
yapılar yapmalıyız.” Biz, batıdan daha üste
çıkabiliriz, çünkü tarihimiz incelendiğinde
onlardan daha fazla esin kaynağımız var.
Atatürk’ün son zamanlarında dinlenebilmesi
için Büyükada’da bir köşk yapılması düşünülmüştür. Köşk projesi için seçilen mimar
Sedad Hakkı Eldem’dir. Atatürk, arsa ile
ilgilenenleri, plancıları, hocamızı da çağırmış
ve programı oluşturmuşlar. Daha sonra da
eskiz çalışmalarını görmek istemiş. Hocamız göstermiş. Planları inceledikten sonra
binanın görünüş çizimlerine bakmış. Çevresindekilere “Binayı nasıl buldunuz?” diye
sormuş ve hiç cevap alamayınca; “İşte ben
mimaride hep modern ama bizim tarzımızı
yansıtan, bize özgü bir tasarım bekledim.”
demiş. Bu çalışmaları olumlu bulmuş ve
devam etmesini söyleyerek son halini de
görmek istemiş. Ama ömrü buna vefa etmiyor. Bu bina da inşa edilemiyor. Projeleri
duruyor. Bu küçük deneyimi, Sedad Hakkı
Eldem’in belgeseli çekilirken kendi ifadeleriyle dinlemiş ve not etmiştim.
Devletin en büyüğü doğru yolu gösteriyor.
Ama mimari ile ilgilenenler, iskan modelini
seçenler ve yapsatçılar, bilenlere danışmadan hareket etmişlerdir. Eskiyi araştırmadan, Batılıların yanlışlarını bilerek ya da
bilmeyerek örnek almışlar, yalnızca rant
beklentisiyle ülkemizin sözümona şehircilik
ve mimarlıkla ilgili yeni modellerini ortaya
koymuşlardır. Çabalarının sonucu da, şimdiki
çarpık yapılaşma ve gökdelenlerdir.
Bizim bu yaşadığımız şehirleşme kendi
insanımızın yaptığı bir şehirleşme mi
yoksa dışarıdan bize dayatılan bir şehirleşme mi? Mesela Dubai’de olan şehirleşme Arapların istediği bir şehirleşme
mi yoksa yabancıların işine mi öyle
geliyor? Hatta şöyle de başlayabiliriz;
dünyada insanı ön planda tutan şehirleşmede ilkelerimiz ne olmalı?
Bizdeki şehircilik neden böyle oldu, anlatmak
lazım. Üniversitelerde öğretilen şehirciliğin teorik kurgusu pratikte uygulanamamış,
her zaman lafta kalmıştır. Mesela bizdeki
ülke planı 5 yıllık kalkınma planları olarak
hazırlanır, ancak uygulanamaz. Çünkü neyin
nasıl yapılacağı yalnızca yazılır. Bölge planları, çevre düzeni planları, nazım planlar,
şehir planları, koruma imar planları, kentsel
tasarım projeleri yoktur. Şehir ve Bölge
Planlama Bölümleri var, şehircilik öğretiliyor
ama bölge planlama öğretilmiyor, öğretilse
dahi plancılar yetişmiyor. Çevre düzeni plan
ölçeği var, 1/25 bin olandan söz ediyorum.
Daha çok milli parklar, doğal alanlar, doğal
sit alanlarını içeren çevre düzeni planı fikri
çıkıyor, sonra da nazım planlar geliyor. Bu
planlar da kentlerin il sınırlarına kadar olan
alanların planlanmasıdır ki, bu da 1/5 bin
ölçeğinde yapılır. Mesela İstanbul’un planlaması 1/50 bin ölçeğinde yapıldığı için yargı
bunu iptal etti. 1/ 50 bin ölçekli planın “Metropolitan Plan” olduğu, nazım planın ölçeğinin 1/5 bin olması gerektiği gerekçesiyle
reddedildi. Oysa İstanbul’un çok büyük bir
kent alanı olduğu için ancak 1/50 bin ölçekli
plan kentin bütününü içerebiliyor. Ölçek,
plan karakterini belirlememelidir. Çünkü reddedilen 1/50 bin ölçekli plan, ekleriyle birlikte bir nazım plan karakteri yansıtmaktaydı.
Bu konuda İhtisas Mahkemesi olmadığından
yanlış karar verilmiştir.
Tepebaşı’nda Büyükşehir Belediyesinin kurmuş olduğu İstanbul Metropoliten Planlama Bürosu içinde Tarihi Yarımada Koruma Amaçlı Kentsel Tasarım Projesi Grubu
Başkanı olarak görev yaptığım sıralarda
çok eleştiri aldım. Nedeni de, eski yapıların
yıkılmadan restore edilmesi, zorunlu olarak
yıkılsa bile yenilemede orijinal malzemenin
kullanılmasının esas olduğu ve yeni yapılarda bile geleneksel yapı malzemelerinin
kullanılmasının zorunlu olduğu düşüncesinde
ısrarcı olmamdır. İstanbul’da tarihi doku
içinde yeni yapılacak binalar için üslup ortaya koymayan ancak yapı ögelerinde ve dolu
-boş oranlarında eski dokuyla çelişmeyen
tasarımlara yer verilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Gerekçesi de, yeni yapıların
eski üslubun kopyası olmaması ve onlarla
yarışan başka bir üsluba yer verilmemesidir.
Aksine, yalınlığıyla eski dokunun üslubunu
daha çok ortaya çıkaran bir tasarım tarzı
benimsenmelidir.
Eleştirenler ise tarihi yarımadada betonarme binalar yapılabileceğini de savunuyorlardı. Oysa tarihi yarımadanın mimari
karakterinde hiçbir zaman beton yer almamıştır. Eskiden kullanılmış yapı malzemeleri
çoğunlukla ahşap, taş ve tuğladır. Çelik ise
kargir binalarda kat döşemelerinin volta
döşeme denilen çelik takviyeli yassı tuğla
karma sisteminde ve bazı hallerde de düşey
taşıyıcıların takviyesinde yardımcı malzeme
olarak kullanılmıştır.
Örneğin; İsrail, Kudüs’te eski yapıları onarırken ve hatta yeni binalarda dahi Kudüs taşı
kullanımını zorunlu kılmıştır.
İstanbul genelinde belli yaklaşımlarla geleneksel yapı sistemlerini bozdular. Bizlere
zaman kaybettiren sistemler getirdiler. Bu
sistemler birilerine para kazandırıyor. Yüksek ve yoğun binalar o kadar çoğaldı ki,
yakın bir gelecekte iflaslar arka arkaya gelecek. Şimdi belli adamlar çıkıyor, büyük para
kaybettirecek projeler sunuyorlar. Gebze’den
Silivri’ye yol yapmak gibi projeler var. İstanbul Boğazına alternatif kanal projeleri var.
Neden yapılıyor? Gereği var mı? Denize
MİMARİ AÇIDAN ATATÜRK
ŞÖYLE DÜŞÜNÜYOR: “TABİİ
Kİ BİZİM ESTETİĞİMİZİ,
BİZİM İZİMİZİ TAŞIYACAK
AMA MİMARİ MODERN
OLACAK. İTALYAN MİMARİSİ
ALMAN MİMARİSİNE
BENZEMEZ” DİYOR. “BİZİM
MİMARİMİZ DE TABİİDİR
Kİ, ÇAĞDAŞ OLACAK. AMA
BİZİM TARZIMIZI YANSITAN
YAPILAR YAPMALIYIZ.”
BİZ, BATIDAN DAHA ÜSTE
ÇIKABİLİRİZ, ÇÜNKÜ
TARİHİMİZ İNCELENDİĞİNDE
ONLARDAN DAHA FAZLA ESİN
KAYNAĞIMIZ VAR.
deniz taşıtı koysanız çok daha ekonomik
ve konforlu ulaşım zaten sağlanıyor. Bu
derin sularda karayolu yapmak milyarlara
mal olacak. Ama zaten bunu elde etmek
amaçlanıyor. Kanal ise tamamen yanlış.
Doğayı bozmadan yapılabilecek alternatifler
üzerinde durulmalıdır.
Turgut Cansever Hoca ile çalışma imkanınız oldu mu? Turgut Hocanın da şehircilik üzerine mesela Habitat raporları,
deprem raporları gibi çalışmaları var.
Aslında sadece mimar ve mühendisi
değil her kesimden şehircilik üzerine
kafa yormak için istişare kurulu oluşturduğu biliniyor.
Turgut Hoca ile benim fikir birliğim vardı.
Benim yaptıklarımı beğenen tek büyük
adamdı. En çok Haliç Kongre Merkezi’ni ona
gösteremediğim için üzülüyorum. Habitat
konusunda bir rapor hazırladı, okudum, çok
ilginç görüşler var. Ben de o sıra ihtisas
kentleri adını verdiğim, eskiden köy kent
olarak tanımlanan, kentlerin yerinde büyütülmesi, göçlerin önüne geçilmesi amaçlanan küçük ölçekli kentlere alternatif öneriler
hazırlığı içindeydim. Büyük kentler yerine,
daha çok ama küçük kentler yapılmalıydı.
Bunlar 20 bin – 100 bin nüfuslu ihtisas yerleşmeleri olmalıydı. Turgut Cansever de bu
konuda benzer düşünceler içindeydi. Ayrıca,
binaların az katlı ve modüler sistemlerle,
üstelik bazı yapı elemanlarının standart
üretiminin yaygınlaştırılmasının uygulama-
Mart-Nisan 2012 55
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
ları kolaylaştıracağını, insanların yapımda
katkıları olacağını düşünmekteydi.
Federal Alman Mimarlar Odası Başkanı
Roland Ostertag geldi, bizim üniversitede bir
konferans verdi. Konferans esnasında kendi
yaptıklarını gösterdi, tam benim düşündüklerimle örtüşüyordu. Şehirleri küçültmeye
çalışıyor ve nedenlerini net olarak söyleyemiyordu. Sorular bölümünde söz alıp bu
büyük şehirlerden kurtulmamız gerektiğini ifade ettim. Bizde şehirlerin yağ lekesi
şeklinde büyüdüğünü, merkezde yoğunlaşıp
varoşlarda yaygınlaşan bir biçime dönüştüğünü ve çok büyüyünce artık engellenmesi
imkansız hale geldiğini açıkladım. Bunun
da kentin tarihi kimliğini, estetiğini yok
ettiğini, oysa kendi başına yetebilen, küçük
ama daha fazla şehirlerin yapılabileceğini
önerdim. “Aynen sizin gibi küçük şehirlerden yanayım ama en büyüğünün de 100
binin üzerinde olmaması gerekir. Bu konuyu
sizinle daha ayrıntılı konuşalım” dedi. Birlikte çıktığımız Boğaz gezisinden dönerken
Süleymaniye’nin arkasında güneşin batışının
kızıllığını, siluetin güzelliğini görünce gözleri
takıldı kaldı. “İnsanların hafızalarından silinmeyecek muhteşem bir imaj bu” dedi. Şimdi
koruyabildik mi biz bu silueti? Yedikule’deki
üçlü gökdelenler yöneticilerimiz için çok
daha makbuldür. Yanlışların başta önlenmesi ve yüksek binalardan vazgeçilmesi lazım.
Belediye Başkanımız açıklıyor: “Yükseklikleri
80 metre ile sınırladık.” İnsanlar bunun 30
– 35 kata izin verildiği anlamına geldiğini anlamazlar ki. Defalarca konuştum bu
yöneticilerle, ama ne fayda? Ne yazmanın
ne söylemenin yararı var. Zamanında İmar
Yönetmeliğine, İstanbul’un hiç bir yerinde
2,5 emsal aşılamaz maddesini koydurduk.
Sonra Belediye Meclisinde 3 emsal olarak
değiştirildi, daha sonra da plan iptal ettirildi
ve kaldırıldı. Bilimsel verileri devreye sokarak
gerçekleri yakalamak lazım. Son yaptığımız
Tarihi Yarımada Koruma Planında, benden
önce Belediyenin şehirci elemanları bina
derinliğini sınırlayan anlamsız bir yaklaşma sınırı çizmişlerdi. Arsa büyüklüklerine
göre bazıları derinleşmiş, bazılarının arsaları
iyice küçülmüş. Oysa arsa sahipleri arasında
hakkaniyet ölçüsünü ortaya koyacak bir
sınır belirlenmeliydi. Bu sorunun çözümünü
iki şehir plancısına bir türlü anlatamadım.
Kurşun kalemle kendim çizmeme rağmen
56 Mimar ve Mühendis
PROF. DR. CENGİZ ERUZUN
1941 yılında Fındıklı / Rize’de doğdu. 1970’de İ.D.G.S.A. (MSGSÜ) Y.Mimarlık Bölümü’nü
bitirdi. 1972’de Öğretim üyesi olduğu,1997 – 2000 arasında Mimarlık Fakültesi Dekanlığı
yaptığı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden 2005 yılında emekli oldu.
1997 – 2009 arasında T.C. Kültür Bakanlığı Kültür Ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Yüksek Kurulu, Trabzon, İstanbul 1 ve 5 numaralı Koruma Kurullarında üye ve başkan
olarak görev yaptı. 1992 – 1998 arasında TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Şubesinde
2. Başkanlık ve Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı. Halen Türkiye Tarihi Evleri Koruma
Derneği Başkanlığı yanı sıra muhtelif sivil toplum kuruluşlarında kurucular kurulu,
yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmaktadır.
“TURKISH HOUSE” PROCESS ARCHITECTURE “TURKEY : PILGRIMAGE TO CITIES,TOKYO/
JAPAN (1990) (Başmakale ve editörlük) ve “ANADOLU’DA EV VE İNSAN”, “ANATOLIAN
VERNACULAR HOUSE” , Emlak Bankası (1992-1996) kitaplarının yanı sıra çok sayıda
inceleme, araştırma, bildiri ve makalesi yayınlanmıştır.
“Diyarbakır Ziya Gökalp Üniversitesi (Dicle Üniversitesi ) Kampüsü” (Orhan Şahinler ile
1971), Tarlabaşı - Beyoğlu Tarihi Çevre Düzenlemesi (Erdal Küpeli ile 1988),
Kültür Bakanlığınca açılan “Gelenekten Geleceğe Evimiz” (1991) konulu yarışmalarda
ödüller almıştır. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde ve kentlerinde eski eser restorasyonları,
turistik tesisler, tekil ve toplu konutlar ve çarşı projeleri, Tekirdağ, Kütahya, Bursa –
Trilye, Birgi, Çanakkale Kentsel Sit Alanları Koruma Amaçlı İmar Planlarını, 1997- 2009
arasında Haliç Kültür ve Kongre Merkezi Kompleksi (186.000 m2) Proje ve Uygulama
Kontrollüğünü yaptı.
benim çizdiklerimi silerek kendi yanlışlarını
ediliyor ya da edilmiyor. Zaten o zaman
devam ettirdiler.
mülkiyet yok, başkasına satılabilen, babadan
Bizim Tanzimat döneminde çıkan bir yasa
çocuklara geçen kullanım hakkı var. Zaman-
var ya, “Ebniye Nizamnamesi”. Son derece
la bu, “Ebniye Nizamnamesi” adı verilen
ciddi bir imar kuralıdır. Eski İstanbul’da
yönetmeliğe dönüşüyor. Bu Nizamname o
uygulanan sistem. Fatih döneminde nüfus
zaman, dış ülkelerden örnek alınmadan,
artsın diye İstanbul’a göç serbest bırakıl-
İstanbul’da eskiden yapılan bütün binaların
mış. Sonra sadrazam; “Sultanım bu göç
tetkik edilmesiyle hazırlanmıştır. Eski bina-
böyle devam ederse İstanbul yaşanmaz
lara ve sokaklara ait, kendi kurallarımıza
hale gelir” diye padişahını uyarıyor. Önlem
göre yapılmış bir nizamnamedir. Geçerli-
alınarak İstanbul’a her geleni sokmamak
liği günümüze kadar gelebilseydi, İstanbul
için çift bozma vergisi konuyor. Ayrıca,
bugün gökdelensiz, betonsuz, kaçak yapısız,
gelenlere İstanbul’a katkısının ne olaca-
dünyanın en güzel şehri olurdu.
ğı sorularak şehirde yaşama isteği kabul
Nizamnamesi konusunda Selim Timur isimli
Ebniye
bir şahsın tezi var. Herkesin okuması lazım
bu çalışmayı.
Şehircilik Bakanlığı bütün yetkileri kendi
kontrolü altına alıyor, bütün planlarda
kendi yetkili oluyor. Zaten yeni afet
yasası diye bir yasa çıkarmak isteniyor
ama birçok eksik var, bu konuda ne
düşünüyorsunuz?
Teknik yönden bakıldığında çözemediğimiz bir konu yok zaten. Bataklığa dahi
binalar yapılıyor. Sağlam yaparız diyorlar.
Yeraltına istediğiniz gibi inebiliyorsunuz
çünkü. Mühendisler de diyor ki, biz depreme
dayanıklı binalar yaparız, binalar istenildiği
kadar yükselebilir. Ama jeologlar da bu
konularda mühendislerle dalga geçiyorlar.
Evet, sağlam bina yapılabilir, her hangi bir
depremde bina kırılmaz ama zemin sıvılaşması nedeniyle üç kat toprağa gömülür, yan
yatar diyorlar. Bu binalar kullanılabilir mi?
Türkiye’de plan hiyerarşisi esastır. İstanbul
konusunda ulusal bir plan olmadan hiçbir
tasarım ve uygulama yapamazsınız. Yani
sorun yükseklik değil diyorlar. Sorun, yüksek
binaların yapılmaması ile çözülür. Biz çözeriz diyorlar ama bugüne kadar kaç deprem
yaşandıysa önce betonarme binalar yıkıldı.
Ne zaman çözecekler? İnsanlar öldükten
sonra ne anlamı var?
İstanbul konusuna gelmişken, düşünülen
büyük çılgın projeler İstanbul’un nüfusunu daha da artırmaz mı? Hem İstanbul’un
hem Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye
atacak bir projeye dönüşmez mi?
Aslında kanal ihtiyacı da yok. Başka alternatifler de var. En fazla tehdit petrol taşımacılığıdır. Neden mesela petrolü boru döşeyerek geçirmeyelim ki… Daha ucuz ekonomik
çözüm varken, bu konuda ısrar ediliyor,
anlaşılır gibi değil. Bu şehir 30 milyonluk
bir şehir olacak. Tabii 30 milyonda durursa.
Ama ne yazık ki, böyle giderse bu şehir
batacak, tarihten silinecek. Bakın Mexico
City şehrine, millet temiz havayı para ile
alıyor, astım hastalıkları çoğalmış. Caddelerde bu hastalar için jetonla çalışan oksijen
istasyonları var. Lütfi Kırdar’da bir sempozyum oldu, ben de konuşmacıydım. Şehircilik
Bakanı da oradaydı ve ben sordum. Dedim
ki; “Siz neden İstanbul’a bu kadar yüksek ve
fazla bina yapıyorsunuz?” “İhtiyaç var” diyor.
Oysa ihtiyaç olmadığı gibi tersine konut fazlası olduğunu ısrarla anlattığımda, göçlerin
devam ettiğini, bunun gelecekte de devam
edeceğini savunuyor. Bugün konut rezervi
ihtiyacın çok fazlasıdır. Kanıtlamak için de,
ülkemizde olabilecek bir şey değil ama imar
ya da şehircilik kanununa yazsanız, “Herkes
oturduğu evin sahibidir” diye. Bakın bakalım
konut sorunu var mı? Asıl sorun göç, mesele
göçün engellenmesidir. Her sene Eskişehir
kadar göç geliyor. Bu plan hiyerarşisinin
olmamasından kaynaklanıyor. Doğu, Güneydoğu ve Orta Anadolu’ya, sanayisi olmayan
yörelere sanayi kurarak istihdam yarattığınızda insanlar batıya göç etmez. Divriği’yi
(Sivas) gördünüz mü? Dağlar taşlar demir
pası renginde ama maden azaldı diye yarı
işlenmiş demir ithal edilmeye başlanmış.
Demir Çelik İşletmeleri özelleştirilmiş. Bu
uygulamalar batıya yeni göç vermiş doğal
olarak. Binalar açıkta kalmış. Nüfus kalmamış ilçede. Demir konusunda ihracatından
çok daha fazla ithalat var.
1992’lerde Birlik Vakfı tarafından ‘Türk
İnsanının Konutla İlgili Yaklaşımları”nı konu
alan bir çalışma yapmıştık. Sacit Adalı’nın
başkanlığında yapılan bu çalışmaya Turgut
Cansever, Hasan Şener, Saadettin Ökten
gibi hocalar da bu çalışmaya dahil olmuşlardır. Türkiye genelinde anket yaptık ve sorular sorduk, sorulardan bir tanesi şuydu: “Az
katlı binalarda mı, yoksa çok katlı apartmanlarda mı oturmak istersiniz?” Sonra kendi
aramızda bu soruya verilebilecek yanıtları
tahmin etmeye çalıştık. Ben, “yüzde 85 az
katlı çıkar” dedim. Turgut Bey, “yüzde 50 az
kat – yüzde 50 çok kat çıkar” dedi. Herkes
farklı tahminlerde bulundu. Sonuç; Ülkemizin
yüzde 93’ü az katlı bina istiyordu. Öyleyse
% 97’lere varan bu yüksek binalar kimin
için yapılıyor? Yeni göçler için mi? Yabancı
spekülatörler için mi? Bir de ülke içinde
yatırım yapma imkanı gibi mi görülüyor
İstanbul? Eş dost birbirini çağırıyor, gelin
yatırım yapın diyor. Taşı toprağı hala altın
olarak görülüyor.
Literatüre “Türk Evi” ismiyle girmiş
mütevazi ve insancıl konut yapılarımız
vardı. Bugün ise bunun yerini apartman blokları, rezidans daireleri almış
durumda. Günümüzde “Türk Evi”ni yeniden canlandırmak ve sürdürülebilirliğini
sağlamak mümkün mü?
Mümkün ama nasıl, dediğim gibi sistemin
değiştirilip yüksek binalardan vazgeçilmesi
gerekiyor. Yüksek binadan vazgeçmezseniz,
asla çözüm bulamazsınız.
Türkiye’de eğer biz az katlı bina yaparsak ülkenin toprakları buna yetmez gibi
bir algı var. Böyle bir şey var mı?
Ben söylüyorum, net olarak 1,5 emsal ile
yoğunluk kısıtlandığında ki maksimum
emsal bu orandır, 3 katlı bina yapabiliyorsunuz. Şimdi Muğla’nın emsali 1’dir. Yürürlükteki sistemde bina taban oturma alanı
%25’tir. 1 emsal ile ne yapılır? 4 kat bina
çıkar. Hâlbuki Muğla’da 2 kat bina yapılır.
Bir başka deyişle taban oturma alanı %50,
bina toplam alanı da %50 olmak üzere 4 kat
yerine 2 katlı ev yapılabiliyor. Çünkü komşusuyla mesafeyi sınırlıyor, geri kalan alanı
da bahçe yapıyor. Yemyeşil bir şehir ortaya
konuluyor orada. 1 kat daha ilave edersen (3
kat için) 1,5 emsal yeterli oluyor. Yer sorunu
yok aslında. Suni bir bilgi bu.
Türk evinin canlandırılması konusuna tekrar
dönersek, malzemeyi konuştuk biz, o halde
içini de konuşalım. Türk evi nasıl bir evdi?
Gece, gündüz bütün mekanların kullanıldığı
evlerdir. Her oda bir evdir aslında. Eski
konaklara bakarsak, devasa ve bölümlü evler
var, haremlik ve selamlık bölümleri olan evler
var. Ama kasabalarda bu kadar büyük evler
yok. Zaten göç de çok olmaz kasabalarda.
O bakımdan plan şemaları da son derece
önemli. Plan şemasında şöyle bir sorun var;
büyük aile tipi vardı eskiden, burada bu tipte
geniş aile dediğimiz aile de çıkıyor. Mesela
teyze, amca vardır ve bazen gereklilikten
dolayı onlara da bir oda veriliyor. Çocuklar
büyüdükçe de evlendiriliyor, onlar da barınıyor. Sonra kardeş eşleri arasında kavgalar
başlıyor, sonra teker teker büyükten itibaren
göndermeye başlanır. Ama şimdi sistem
çekirdek aile tipine döndü. Aslında yüksek
binalarda çocuklar kilitlenip kalıyor. Onun
için yükseklik çözüm değil. Yüksek olmayınca binalar, eğer yan komşunuzu rahatsız etmiyorsanız, sorun yok. Karadeniz’de
dostluk neden fazladır biliyor musunuz?
Çünkü komşularla mesafe fazladır. Yaklaştıkça sorun çoğalır. Evler, insanlara mutlu
olabilecek mekanlar sunmalıdır.
Mart-Nisan 2012 57
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Süreyya SU
Sosyolog
BAŞKA TÜRLÜ BİR KENTSEL DÖNÜŞÜM
İÇİN KAFASI KARIŞIK DÜŞÜNCELER
İ
Bugün yaşanan yoğun imar faaliyetiyle, İstanbul’un
şehir dokusu gittikçe yükselen apartmanlarla yeniden
örülüyor. Öyle ki tek katlı müstakil binalar çoktan
nostaljik ya da eskimiş kalıntılara dönüştü. Hatta
bunlara üç dört katlı apartmanları bile ekleyebiliriz.
Çoğu artık 50 yaşına varmış bu apartmanlar da var
kalabilmek için koruma altına alınmayı bekliyor.
stanbul’un şehir dokusuna baktığımızda tek katlıdan en fazla
dört katlıya, bahçeli ve müstakil özelliği olan binaları şöyle
kategorize edebiliriz sanıyorum: Çoğu ahşap, bazıları taş olan
tarihi binalar, Cumhuriyet’in erken döneminde inşa edilmiş ve
“mutena” semtlere özgü kübik apartmanlar, şimdinin varoş tabir
edilen çevre semtlerinde arada kalmış eski gecekondu yapıları.
Bunların çoğu da yıkılarak yerine, üzerinde durduğu arsanın
elverdiği ölçüde yüksek binalara dönüşmeyi bekliyor. TOKİ ve
büyük inşaat firmalarının ürettiği konut projeleri mimari üzerinde ideolojik bir hegemonya kurarak arsa sahiplerinin ve yerel
müteahhitlerin tekil projelerini de şekillendiriyor. Sonuç olarak,
söz konusu büyük inşaat firmalarının projelerinden “esinlenmiş”
yapılardan oluşan birbirine benzeyen bir mimari manzara ortaya
çıkıyor. Çiftehavuzlar’da yükselen bir rezidans kulenin benzerini
Zeytinburnu’nda da görebiliyorsunuz. Şimdilerde moda olan,
Fransız pencereli, mavi cam yüzeyli, kat aralarında kış bahçeli
binaları ise Bostancı’dan Bağcılar’a kadar her yerde görmek
olası. Peki, yaşam alanlarındaki bu benzeşme, yaşam tarzlarında
bir benzeşmeye tekabül ediyor mu? Sadece dikkatli bir gözlemle
bile varılabilecek bir çıkarsama, toplumsal alanda bir kamplaşmanın var olduğunu söyleyecektir. Bu kamplaşma, kimi yerde
etnik, kimi yerde dinsel, kimi yerde de sınıfsal bir ayrıma dayanıyor. Çok katlı apartmanlaşmaya doğru dönüşen bir mimari
evrim, çok kültürlü kozmopolitleşmeye doğru bir sosyal dönüşüme tekabül etmiyor; bilakis haneden semte kadar yayılan bir içe
kapanma yaşanıyor. Toplum yan yana ama aralarındaki temasın
asgari ölçülerde olduğu cemaatlerden oluşan bir yapı sunuyor.
Burada, Cumhuriyet’in ideal bir şehirli hayat modeli ve etik
oluşturamamasının etkisi olduğu söylenebilir. Hal böyle olunca,
şehre göç eden yeni sakinler, kendi yordamlarıyla şehirlileşme
tecrübesi yaşıyor. Almanya’ya göç eden işçilerin, Mercedes sahibi olma, giyim-kuşamını değiştirme, teknolojik ev aletleri alma
gibi pratikler üzerinden “Avrupai” bir imaja bürünme çabalarına
benzer şekilde, büyük şehirlere göç eden eski ve yeni sakinler
de güvenlikli siteler içinde yüzme havuzundan spor salonlarına
kadar her türlü konforu sunan binalarda oturarak kendi “mutenalaşmalarını” oluşturmaya çalışıyor. Kültürel olarak ise içe kapalı
bir manzara arz etmekle beraber, korumaya çalıştıkları şeyin
de çoktan dönüşmeye başladığı bir arada kalmışlık hali var.
Sonuç olarak, şehirlileşme bir fiziksel yerleşme süreci olmakla
beraber, daha önemlisi, bir toplumsal değişme sürecidir. Bu
bakımdan, şehirlileşmenin toplumsal-kültürel içeriği kültürleşme
süreci aşamalarını içerir. Bunlar, etkilenme, benzeme, dönüşme,
melezleşme şekillerinde tezahür edebilir. Yine de şehirlileşme
süreçleri, şehirleşme sürecine göre daha yavaş bir seyir izlemektedir. Şehirlileşme adına kaydedilebilecekler, daha çok sembolik
sermayeyle ilgilidir, kültürel sermaye adına gelişme daha azdır.
İstanbul’a bir tepeden bakıldığında şehrin küreselleştiği ve halkın
hemen bu sürece uyum sağladığı görülüyor. Yüksek katlı plaza
ve rezidanslar ile bunların arasında işleyen karmaşık bir ekonomik trafik. Bir ara Türkiye’de görev yapan bir İngiliz’in Türklerle
ilgili önemli bir tespiti vardı: “Türkler, düzenli olması gereken
şeyi düzensiz, düzensiz olması gereken şeyi de düzenli yapıyor”
demişti. Örnek olarak, şehirlerin plansız, binaların herhangi bir
simetri gözetilmeden yapılmasını vermişti. Ormanların ise tek
sıra dizilmiş ağaçlardan oluştuğunu söylemişti. Yani doğallığına
58 Mimar ve Mühendis
TOKİ ve büyük inşaat
firmalarının ürettiği
konut projeleri mimari
üzerinde ideolojik bir
hegemonya kurarak
arsa sahiplerinin ve
yerel müteahhitlerin
tekil projelerini
de şekillendiriyor.
Sonuç olarak, söz
konusu büyük
inşaat firmalarının
projelerinden
“esinlenmiş” yapılardan
oluşan birbirine
benzeyen bir mimari
manzara ortaya çıkıyor.
bırakılması gereken şeye geometrik bir düzen vermeye çalışırken
geometrik bir düzende olması gereken şeyi kendi doğallığına bırakıyoruz. Bugün belli bir plan dahilinde ve işlevine göre sınırları belirlenmiş bir bölgede inşa edilmesi gereken yüksek kulelerin, olur olmadık
yerde, şehrin doğal örtüsü, silueti, estetiği gözetilmeden birer ayrık
otu gibi, hatta şehrin ortasına bir incir ağacı gibi dikildiğini görüyoruz. Bu binaların yükseldiği yerlerde toplumsal ve kültürel hayatta
yapacağı tahribat pek gözetilmiyor.
İstanbul başta olmak üzere, özellikle göçmenler için şehirler kendilerine sadece geçim imkanı veren iş ve sermaye kaynağı olarak
anlam kazanıyor. Hal böyle olunca, adaptasyon, şehre ve şehirlinin
değerlerine değil, ilk defa bu yoğunlukta karşılaştığı para ekonomisi
ve ücretli iş ilişkisine yönelik oluyor. Toplumsal ve kültürel hayatta
olabilecek tahribatın nedenleri de tam olarak burada yatıyor. Küreselleşen İstanbul, giderek daha çok bir “Survivor Adası”na benziyor.
Herkesin birbirinin rakibi olduğu, tek amacın hayatta kalmak olduğu, güçsüzün terk edilerek sistem dışına atıldığı, acımasızlığın ve
kazanma hırsının tek motive edici güç olduğu bir dünya. Bu dünyada
kazanan sadece iktisadi akıl oluyor. Küresel sermaye rejimi kentsel
mekanı dönüştürüp yeniden üretirken, üretilen mekan da küresel
sermaye rejiminin yeniden üretilmesinde önemli bir rol oynuyor.
Bu döngü içinde şehrin geleneksel dokusunu oluşturan ve kamusal
hayatın merkezi olan mahalleler, risk alanları olarak damgalanarak,
küresel sermayenin mekan tasarımına göre dönüştürülüyor. Bu
dönüşüm şehrin fiziki alanından hayat alanına kadar etkisi hissedilen bir sembolik şiddetle meydana geliyor.
Bu noktada mutenalaşma denen süreç, temelde iki amaca hizmet
eden bir makro projenin çıktısı olarak işliyor. Para ekonomisine
entegrasyon ve dikey hareketlilik. Burada dikey hareket iki anlamda
da kullanılabilir. Para ekonomisine entegre olan kesimler, statü
değiştirirken, yükselen statülerinin bir gereği olarak yükselen yaşam
alanlarına taşınıyor. Bunun ötesinde mutenalaşma ve binaların yükselmesi süreçleri arsa spekülasyonlarını ve rant ekonomisini besliyor. Şimdiye kadar tek derdi ikamet ettiği alanın yasallık kazanması
olan kesimler de arsa spekülasyonundan ve rant ekonomisinden pay
alma derdine düşmüş halde.
Diğer yanda, kentte işsizlik, mevcut birikim rejimi içinde giderek
artmış bulunuyor. Formel istihdamın ve üretim sektörünün öneminin
azalması ya da daha az insan gücüne ihtiyaç duyar hale gelmesi
işsizliğin önemli nedenlerini oluşturuyor. Sosyal güvenlik ağının içinde olma oranı düşüyor. Bu yüzden insanlar düşük ücretli olmasına
rağmen sigortalı işlerde çalışmayı tercih ediyor. Gecekondu niteliğini taşıyan ya da eski konutlarda kiracılık artıyor. Tarım sektörünün
zayıflamasıyla memleketten de artık eskisi gibi erzak gelmiyor. Yani
istihdam, barınma ve sosyal güvenlik bağlamında pek de olumlu
bir manzara yok. Bu koşullar içinde düşük ücretli kesimden insanlar
ikamet için iş yerlerine ya da metro gibi toplu ulaşım merkezlerine
yakın yerleri tercih ediyor. Hatta bir apartman dairesinde annebaba ya da bir akraba ile bir arada oturma ihtimali de çocuk bakımı
veya emekli maaşıyla getireceği destek gibi avantajlara göre tercih
edilebiliyor. Buna mukabil komşuluk ilişkileri daha formel bir niteliğe
bürünüyor. Bireyselleşmiş bir toplumda hane içinde bile iletişim
azalıyor.
Apartman tasarımı zaten orta sınıf çekirdek aile değerlerini ve bu
değerlerden türeyen pratikleri insanlara empoze ediyordu. Yeni
apartman konsepti ise kapitalize olmuş birey değerlerini ve kültürel
Mart-Nisan 2012 59
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
TOKİ KAYABAŞI EVLERİ
TOKİ HAMİTLER
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
Apartman tasarımı zaten orta
sınıf çekirdek aile değerlerini
ve bu değerlerden türeyen
pratikleri insanlara empoze
ediyordu. Yeni apartman
konsepti ise kapitalize
olmuş birey değerlerini ve
kültürel pratikleri empoze
ediyor. Modernleşmenin bir
ürünü olan apartmanlar,
fiziki kuruluşları
itibariyle modernleşmenin
gereği olarak addedilen
pratikleri dayatırken,
postmodernleşmenin bir
ürünü olan site apartmanları
da yine fiziki kuruluşları
itibariyle tüketim
toplumunun ve postmodern
birey kültürünün pratiklerini
dayatıyor.
60 Mimar ve Mühendis
pratikleri empoze ediyor. Modernleşmenin bir ürünü olan apartmanlar, fiziki kuruluşları itibariyle
modernleşmenin gereği olarak addedilen pratikleri dayatırken, postmodernleşmenin bir ürünü
olan site apartmanları da yine fiziki kuruluşları itibariyle tüketim toplumunun ve postmodern birey
kültürünün pratiklerini dayatıyor. Dahası geleneksel olan ne varsa ancak dekoratif olduğu ölçüde
kendine yer bulabiliyor; yoksa buharlaşıyor.
İşte bu ahval ve şerait içinde geleneksel ve dinsel değerleri yeniden ihya etmek öyle pek de kolay
görülmüyor. Geçtiğimiz yaklaşık 20 yıl içinde bilginin İslamileştirilmesi gibi bir tecrübe yaşadık.
Amaç, modern bilgi ve kurumların İslami bir konsept içinde yeniden üretilmesiydi ama bu süreç
modern olanın İslamileştirilmesinden çok, İslami olanın modernleştirilmesine yardım etti. Bankadan uzak duran kesimler, İslami finans kurumlarıyla bankacılık işlemleriyle tanıştı, pozitivizme karşı
İslami bilgiyi oluşturmaya çalışırken İslam’a sosyal bilimlerin perspektifinden bakmaya başladı.
Benzer şekilde İslami bir mimari ve şehircilik adına yapılanlar da Caprice Gold gibi rüküşlük abideleri ortaya çıkardı. Kapitalizm ve modernlik öyle bir sistem ki karşıtını kendisini güncelleyerek
yeniden üretmek için bir imkan haline getirebiliyor. Nietzsche’den Derrida’ya kadar ikrar edilen bir
gerçek şu ki Batılı metafiziğin dışında bir düşünmenin evi olacak bir dile sahip değiliz. O zaman
bu dilin imkanlarıyla metafiziği içten dönüştürmeye çalışmaktan başka çaremiz yok. Bizim için
İslami bir dilin imkanı var elbette ama o dille aramızdaki mesafe hayli açılmış durumda. İslami dille ilişkimiz, bir yabancı dili yeni öğrenen birinin dili kullanması gibi. Önce kendi dilimizde
düşünüp zihnimizde düşündüğümüzü tercüme etmeye çalışıyoruz. Halbuki asıl olması gereken
o dille düşünüp o dille konuşmak olmalı. Tabii ki bu uzun ve çok çalışmayı gerektiren bir sürecin
sonunda elde edilecek bir hüner. İslami bir şehir ve İslami bir mimarlık için önce onların içinden
neşet ettiği İslami bir akıl, İslami bir hayat, İslami bir toplum haline tekrar gelmek gerekiyor. Ama
bundan da önce sanırım biraz yavaşlamalıyız, düşünmek için. Bugün bakıp da hem imrendiğimiz
hem gurur duyduğumuz, İslam medeniyeti dediğimiz şey adına her ne varsa hayatı ibadet gibi
yaşayan, dingin, mütevazı ve vakur kişiliğin ürünleridir. Telaş, kibir, hırs ise mevcut medeniyetin
kişilik özellikleri. O zaman başka türlü bir hayatı düşünürken, o hayatın gerektirdiği meziyetleri
de nasıl kazanacağımızı düşünmek gerekiyor. Bu, elbette topyekun bir retle olacak iş değil; ama
modernliğin imkanlarını dönüştürmekle de olmuyor. Belki, öncelikle Batı karşısında tüm komplekslerimizden arınıp Kafka’nın Gregor’u gibi bir dönüşüm yaşamalıyız, bizi kendisine tabi kılan tüm
ödipal tuzaklardan kaçmak için.
Ramazan YETİM
Yüksek Mimar
ŞEHİRLER ENGELLİLER İÇİN
NE KADAR UYGUN!
T
Adım Ramazan Yetim; 38 yaşındayım; yüksek
mimarım. 1998 yılında geçirdiğim trafik kazası
sonrası yaklaşık 14 yıldır omurilik felçlisi olarak
tekerlekli sandalye üzerinde hayatıma devam
ediyorum. Bu 14 yıllık süre zarfında, omurilik
felçlisi bir kişi olarak, üzerimdeki sorumlukların
gereği olarak gün içerisinde İstanbul’un hem
Anadolu hem de Avrupa yakalarında, muhtelif
yerlerinde bulundum.
ekerlekli sandalye bağımlısı olmam nedeni ile 14 yıl boyunca
hep özel ulaşım imkanlarını kullanmak zorunda kaldım, toplu
ulaşım araçlarını kullanamadım. Bu durumun başlıca nedenlerini kendi özelimde özetlediğimde;
1. Bulunduğum mekandan en yakın durağa ulaşmak için
geçmem gereken yol, kaldırım ve muhtelif geçitlerin standartlara uygun olmamaları nedeni ile yardımsız olarak bu
mekanlara gitmemin mümkün olmaması,
2. Durak alanları bütününde bir standart sağlanamamış
olması nedeni ile çoğunda emniyetli bir bekleme imkanının
bulunmayışı,
3. Otobüslerin rampalı olmayanlarında, kapılarda bulunan
basamaklar ve ortalarındaki direklerin, bu araçlara tekerlekli
sandalye ile girmeyi imkansız hale getirmesi,
4. Otobüslerdeki yolcu yoğunluğu düşünüldüğünde, tekerlekli
sandalye ile araç içerisinde durabileceğim emniyetli bir yerin
bulunmayışı,
5. İstanbul’un genel yapısı ve ulaşım sistemi düşünüldüğünde, gideceğim yerlere ulaşabilmek için çoğunlukla bir diğer
araca, bazen peş peşe birkaç araca aktarma yapmak gerektiği çok açıktır. Bu durumda tekerlekli sandalye bağımlısı
bir kişi olarak her bir aktarmada ilk 4 maddede belirttiğim
hususlar yenilenecek, tekrar edecektir.
Özetleyerek ifade ettiğim bu sebeplere ilaveten kendi özür
durumumla alakalı farklı bazı hususlar da benim günlük
yaşantımda toplu ulaşım yerine özel ulaşım imkanlarını
zorlamamı sağlamıştır. 14 yıldır fiziksel engelli olmama
rağmen, Allah’ın bir lütfu olarak, bugüne kadar içinde bulunduğum imkanlar nedeni ile bir mahrumiyet yaşamadım;
günün gerektirdiği yerlerde bulunabildim. Ancak yeterince
imkanlara sahip olmayan ve sadece bu nedenle vaktinin
neredeyse tamamını evinde geçirmek zorunda kalan, engelli
bireyler var aramızda; çoğundan belki haberdar dahi değiliz.
Bu problemin çözümü onlar için birer can suyu olacağı gibi
toplumsal anlamda da önemli getirileri olacağı aşikardır.
Problemin çözümünü üstlenecek kurum ise bir gelişmişlik
ölçütü olan dünya standardına şehrimizi ulaştırmanın prestijini kazanmış olmanın yanında bu insanların dualarını alma
bahtiyarlığını da yaşayacaktır. Problemin çözümünde gayret
gösterecek ilgililere ve yetkililere bir tecrübe paylaşımı olması temennilerimle arz ederim.
Mart-Nisan 2012 61
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Prof. Dr. Pelin GÜNDEŞ BAKIR
İnşaat Mühendisi, Kayseri milletvekili
AFET RİSKİ ALTINDAKİ ALANLARIN
DÖNÜŞTÜRÜLMESİ HAKKINDA KANUN
TASARISI NELER GETİRİYOR?
Çevre ve Şehircilik Bakanlığımızca hazırlanıp
başkanlıkça, Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve
Turizm komisyonuna sevkedilen, ‘Afet riski
altındaki alanların dönüştürülmesi hakkında
T
asarı ile afet riski altındaki alanlar ile bu alanların dışındaki riskli yapıların bulunduğu alanları kentsel yenileme ve
kentsel iyileştirme kapsamına alarak, afetlere dayanıklı,
her türlü sosyal donatıya sahip, sağlıklı, kimlikli mimariye
haiz modern yeni kentler inşa edilmesi amaçlanmaktadır.
Bu kanunun çok aceleye getirildiği ile ilgili eleştiriler vardır.
Ancak kanımca, aceleye getirilmemiş, tam tersi Türkiye’nin
acil iyileştirme gerektiren vesayet rejiminin ıslahı gibi
konuların öne çekilmesi zorunluluk arzettiğinden, kentsel
dönüşümle ilgili bir kanun tasarısı hazırlanması uzun yıllar
mecburen bekletilmiştir.
1999 Kocaeli ve Düzce Depremleri üzerinden 13 yıl geçmiştir. Bununla birlikte, kentsel dönüşüm doğrultusunda hala
yol almamız gereken çok büyük mesafeler olduğu ortadadır.
İstanbul’u büyük bir depremin beklediği tüm deprem bilimcilerce kabul edilmektedir. Beklenen İstanbul depreminin 50
bin can kaybına ve 150 milyar dolar maddi hasara neden
olacağı tahmin edilmektedir. Artık, İstanbul’un bekleyecek
başka bir vakti kalmamıştır. Söylenecek tüm sözler söylenmiş, tüm master planları yapılmış, raporlar, makaleler yazılmış, seminerler, konferanslar düzenlenmiş, deprem danışma
kurulu onlarca kere toplanmıştır. Artık, söz söyleme, demeç
verme, tartışma, danışma kurulları kurma, konferanslar
düzenleme zamanı değil, iş yapma zamanıdır. Zaten çok
vakit kaybeden İstanbul ve Türkiye’nin artık kaybedecek tek
bir saate dahi tahammülü kalmamıştır. Aksi takdirde, olası
bir İstanbul depreminde büyük bir felaketle karşılaşılacaktır.
Modern afet yönetimi bilimi, afet olup bittikten sonra reak-
62 Mimar ve Mühendis
kanun tasarısı’, 22-23 Şubat 2012 tarihlerinde
bakanımız Erdoğan Bayraktar’ın da katıldığı
komisyon toplantılarımızda tartışılarak oy
çoğunluğuyla kabul edilmiştir.
siyonel ‘yara sarma’ şeklindeki acil durum yönetimine değil,
pro-aktif yani ‘yara almamak’ için afet öncesi girişimlerde
bulunmaya, tedbir almaya ve afet risklerinin ve zararlarının
azaltılması için etkin stratejiler izleme ve uygulama anlayışına dayanmaktadır. 15 Mart 2012 tarihinde TBMM’de
görüştüğümüz bu kanun da aynı anlayış doğrultusunda
hazırlanmıştır. ‘Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi
hakkındaki kanun tasarısı’ ile yoldaki tüm engellerin kaldırılması için her türlü tedbir alınmıştır. Bu kanunun çıkarılmasının arka planında, Türkiye’de depreme dayanıklı, her türlü
sosyal donatıya ve kimlikli mimariye sahip yeni modern
kentler kurulması doğrultusundaki kuvvetli irade ve kararlılık
bulunmaktadır. 20 yıllık mesleki tecrübeme dayanarak söyleyebilirim ki Kocaeli ve Düzce Depremleri’nden sonra kentsel dönüşümün tam manasıyla gerçekleştirilememesinde
etken olan saiklerin hepsi çok iyi bilinmektedir. Bu saiklerin
en önemlisi ucube, çirkin bir de üstüne üstlük depreme dayanıksız yapıların yıktırılmasının önündeki kanuni engellerdir.
‘Yıkım’ için güçlü bir siyasi irade gerekmekteydi. Bugün şu
noktayı açık yüreklilikle itiraf etmek zorundayız:
Cumhuriyet döneminde, maalesef kimlikli mimariye sahip,
şehirlerimizin tarihi dokusuyla uyumlu kentler inşa edemedik. Bu konudaki iflasımızı itiraf etmemiz en büyük erdem
olacaktır. Bir üniversite hocası olarak tam da bu noktada
bir özeleştiri yapmak istiyorum. Üniversiteler olarak da
‘Cumhuriyet’e ait, estetik, kimlikli bir Türk Mimarisi Ekolü’
geliştiremedik. Bunun niye böyle olduğunu kendimize sormamız gerekmez mi? Bundan 500 sene önce bu coğrafya-
1999 Kocaeli ve Düzce
Depremleri üzerinden
13 yıl geçmiştir.
Bununla birlikte,
kentsel dönüşüm
doğrultusunda hala
yol almamız gereken
çok büyük mesafeler
olduğu ortadadır.
nın üniversiteleri, bir Mimar Sinan yetiştirmiştir de niye günümüzün
anlı şanlı teknik üniversiteleri 500 sene ilerlemeye rağmen bir Sinan
daha yetiştirememiştir?
Kim ne derse desin, bu kanunla, işte tarihi bir fırsat ele geçmiştir. Son 60 senede yapılan bu çirkin, ucube, depreme dayanıksız
apartman bloklarının yıkılması doğrudur ve bu kanunla, bu yıkım
ilk defa başarılabilecektir. Bizler bakanlığımızı çarpık, kimliksiz ve
depreme dayanıksız yapıların yıkımı konusunda tüm kalbimizle
destekliyoruz. Bu kanunla bunun başarılacağı da aşikardır. Ancak
işin sadece yıkımla bitmediğini de biliyoruz. Yeniden inşa etmek ve
bu inşa faaliyetinin nasıl yapılacağı sorusunun cevabı da bizler için
bir o kadar önemlidir. İnsanlık tarihindeki en yüksek çevre bilincine
sahip Peygamber Efendimiz (SAV), ‘İnsanın dünyadaki esas vazifesi,
dünyayı güzelleştirmektir’ sözleriyle tüm insanlığa, çevresini güzelleştirme öğüdünde bulunurken ‘Ne isterseniz yapınız, her yaptığınız
şey inancınızın tam bir yansıması olacaktır’ demiştir. Bu doğrultuda,
bu kanunun ve arkasındaki desteğin ve toplumsal mutabakatın bir
fırsat olduğunu unutmamak ve yeni yapılacak yerleşimlere bütüncül
bir şehir planlama stratejisi ile yaklaşılarak, yeni kurulacak şehirleri,
estetik, depreme dayanıklı, tarihsel dokuya uygun, kimlikli ve bizim
medeniyetimizden esintiler taşıyan bir mimari ile inşa etmek de
siyasilerimizin boynunun borcudur. Halkımızın, bakanlığımızın bu
doğrultuda hareket edeceği ile ilgili bir inancı, güveni ve beklentisi
bulunmaktadır. Bizim medeniyetimiz, şehirleşmede bundan 500
sene önce dünya medeniyetleri içinde zirveleri yakalamış bir medeniyettir. ‘Türkler şehirleşmeyi bilmez’ demek, Türk milleti ve Türk
medeniyetine karşı derin bir haksızlık ve daha da derin bir bilgisizliğin tezahürüdür. Bu bağlamda bu kanun, Osmanlı mimarisinin bu
coğrafyada tekrar ihya edilmesi ve bize ve kültürümüze özgü kimlikli
bir mimarinin ülkemizde yeniden yeşermesi için önemli bir fırsat
olarak değerlendirilmelidir.
Yeni yasa neler getirmektedir? Yeni kanun ‘rezerv yapı alanı’, ‘riskli
alan’, ‘riskli yapı’ gibi yeni kavramlar getirmektedir. ‘Rezerv yapı
alanı’, bu kanun çerçevesinde, kentsel dönüşümün uygulanabilmesi
için, yeni yerleşim alanı olarak bakanlıkça belirlenen alanları ifade
etmektedir. ‘Riskli alan’ tabiri ile ise hem zemin yapısı hem de
alanın üzerindeki bina stoğunun yapı kalitesi ve deprem güvenliği
açısından risk taşıyan alan ve bölgeler kastedilmektedir. Ayrıca,
kanun çerçevesinde, ‘riskli yapı’ kavramı getirilmekte ve hem riskli
alan içinde hem de dışında olmak üzere, gerek toptan göçme ve
ağır hasar görme riski olan binalar, gerekse de ekonomik ömrünü
tamamlamış binalar ‘riskli yapı’ kavramı çerçevesinde değerlendirilmektedir.
Riskli yapıların tespiti için bakanlıkça bir yönetmelik hazırlanacak
ve ilgili yönetmelikte, riskli yapıların tespiti için, usül ve esaslar
belirlenecektir. Riskli yapıların tespiti işini, ilgili yönetmelik çerçevesinde, bakanlıkça lisanslandırılacak kurum ve kuruluşlar yapacaktır.
Bu işlemlerde, tespit masraflarının yapı maliklerince karşılanması
ve neticenin bakanlığa veya idareye bildirilmesi öngörülmektedir.
Bakanlık, riskli yapıların belirlenmesi için yapı maliklerine bir süre
vererek talep yapabilmekte, yapı malikleri bu işi yaptırmadıkları
takdirde, riskli yapı tespitinin bakanlıkça veya idarece gerçekleştirileceği veya ilgili kuruluşlara yaptırtılacağı belirtilmektedir. Yeni
kanun kapsamında, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ayrıca riskli
yapıların tespitini idareden belirli bir sürede isteme hakkı verilmektedir. Yapılan risk tespitleri için 15 gün itiraz süresi bulunmaktadır.
Mart-Nisan 2012 63
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
“Kim ne derse desin, bu
kanunla, tarihi bir fırsat ele
geçmiştir.
Son 60 senede yapılan bu
çirkin, ucube, depreme
dayanıksız
apartman bloklarının
yıkılması doğrudur ve bu
kanunla, bu yıkım
ilk defa başarılabilecektir.
Bizler bakanlığımızı çarpık,
kimliksiz ve
depreme dayanıksız yapıların
yıkımı konusunda tüm
kalbimizle
destekliyoruz. Bu kanunla
bunun başarılacağı da
aşikardır. Ancak
işin sadece yıkımla
bitmediğini de biliyoruz.
Yeniden inşa etmek ve
bu inşa faaliyetinin nasıl
yapılacağı sorusunun cevabı
da bizler için
bir o kadar önemlidir.
İnsanlık tarihindeki en
yüksek çevre bilincine
sahip Peygamber Efendimiz
(SAV), ‘İnsanın dünyadaki
esas vazifesi,
dünyayı güzelleştirmektir’
sözleriyle tüm insanlığa,
çevresini güzelleştirme
öğüdünde bulunurken
‘Ne isterseniz yapınız, her
yaptığınız
şey inancınızın tam bir
yansıması olacaktır’ demiştir.”
64 Mimar ve Mühendis
PENDİK
TARLABAŞI
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
Bu itirazları karara bağlayacak komisyonda, üniversite rektörlerince belirlenen 4, bakanlıkça belirlenen
3 bürokrat bulunacaktır. Bu maddeyle itirazların bağımsız bir biçimde, bağımsız heyetler tarafından
değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.
Yeni kanun çerçevesinde, hazine mülkiyetinde olmayan ancak kamu idarelerinin mülkiyetinde olan arazi
ve binalar, ilgili kamu idaresinin görüşü alınmak kaydıyla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın teklifi ve
Bakanlar Kurulu kararıyla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na tahsis edilebilecektir. Aynı şekilde, bakanlığın
talebi üzerine ilgili taşınmazlar, TOKİ veya idareye de bedelsiz devredilebilecektir.
Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun, 6’ncı maddede de belirtildiği üzere
öncelikli olarak maliklerle anlaşma yoluna gitmeyi hedeflemektedir. Anlaşma yoluyla kentsel dönüşümü
teşvik edebilmek amacıyla, anlaşma ile iskandan arındırılan binalarda mal sahiplerine veya kiracılara ve
bu yapılarda işyeri bulunanlara, geçici konut veya işyeri verilebileceği veya kira yardımı yapılabileceği
belirtilmektedir. Riskli gecekondu tipi binalarda yaşayanlara da anlaşma ile riskli yapıyı tahliye ettikleri takdirde, geçici konut veya işyeri tahsisi veya kira yardımı yapılabileceği kanunda belirtilmektedir.
Ancak kanun, gecekondu sahipleri ile yapılacak anlaşmaların, bunlara yardım yapılmasının, enkaz bedeli
ödenmesinin usül ve esaslarını, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu’nun
belirleyeceğini söylemektedir.
3194 Sayılı İmar Kanunu, riskli yapıların yıkılması görevini belediyelere vermekteydi. Ancak her belediyenin bu yıkımları yapacak yeterlikte insan gücü, ekipmanı, techizatı ve maddi kaynağı bulunmadığından
bu yıkımlar gerçekleştirilemiyordu. Üstelik belediyeler, seçimle işbaşına geldiklerinden oy baskısı altında
bulunmaktadırlar. Dolayısı ile geçmişte yıkımları pratikte gerçekleştirmeleri mümkün olmamıştır. Yeni
kanunda, bu tecrübeler dikkate alınarak, riskli yapılar, malikleri tarafından yıktırılmadığı takdirde, mahalli
idarelerin de katılımıyla, mülki amirler tarafından yıktırılacak veya yıktırtılacaktır. Yıkım işlemi belirtilen
süre içinde yapılmadığı takdirde bakanlık, tespit, tahliye ve yıktırma işlerini kendi de yapabilecek ve
masraflarını ilgili tapu müdürlüğüne bildirecektir.
Üzerindeki binalar yıkılıp arsa haline getirilmiş taşınmazlar için kanunda ‘Uygulama alanında cins değişikliği, tevhit ve ifraz işlemleri, Bakanlık, TOKİ veya idare tarafından res’en yapılır veya yaptırılır. Parsellerin
tevhit edilmesine, münferit veya birleştirilerek veya imar adası bazında uygulama yapılmasına, yeniden
bina yaptırılmasına, payların satışına, kat karşılığı veya hasılat paylaşımı ve diğer usuller ile yeniden değerlendirilmesine, sahip oldukları hisseleri oranında paydaşların enaz üçte iki çoğunluğu ile karar verilir. Bu
karara katılmayanların bağımsız bölümlerine ilişkin arsa payları, bakanlıkça rayiç değeri tespit ettirilerek
bu değerden az olmamak üzere anlaşma sağlayan diğer paydaşlara açık artırma usulü ile satılır. Bu suretle
ANKARA
paydaşlara satış gerçekleştirilemediği takdirde, bu paylar, bakanlığın talebi üzerine, tespit edilen rayiç bedeli de bakanlıkca ödenmek
kaydıyla tapuda hazine adına res’en tescil edilir ve yapılan anlaşma
çerçevesinde değerlendirilmek üzere bakanlığa tahsis edilmiş sayılır
veya bakanlıkça uygun görülenler TOKİ’ye veya idareye devredilir’ denmektedir. Bu maddenin, kentsel dönüşüm uygulamalarının önünü
açacak çok önemli bir madde olduğunu özellikle belirtmek gerekir.
Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 2007 yılından önceki eski halinde, bir
binanın depreme dayanıklı olmadığı tespit edildiğinde, daire sahiplerinden biri bile yıkılmasına itiraz ettiğinde, binanın yıkılıp yeniden
yapılabilmesi mümkün olmuyordu. Bu husus, bilhassa İstanbul’da
kentsel dönüşümün önünü tıkayan en önemli neden olmuştur. ‘Afet
riski altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun’ ile üçte
iki çoğunluk sağlandığı takdirde gerekli yıkım kararının alınabilmesi,
kentsel dönüşümün önünü açacak bir husus olarak ortaya çıkmaktadır. Üstelik, eğer binada yaşayan bazı vatandaşlarımız, binanın
yıkılmasını uygun görmedikleri takdirde, bunlara ait arsa paylarının
da diğer mal sahiplerine satılabilmesi mümkün hale gelmektedir.
Eğer bu da mümkün değilse bakanlık, anlaşma istemeyen vatandaşların mülklerini rayiç bedelini ödeyerek satın alabilmektedir, hatta
uygun gördüğünde TOKİ veya idareye devredebilmektedir. Kanunun
arka planında, kentsel dönüşümde çıkabilecek her türlü problem,
engel dikkate alınmış ve farklı durumlarda dönüşümün kesintiye
uğramaması ve kanunun ileride kendisinin kentsel dönüşüm önünde
bir engel teşkil etmemesi için maddeler olabildiğince bakanlığın elini
rahatlatmak üzere esnek bırakılmıştır.
Üzerindeki bina yıkılmış olan arsa malikleri en az otuz gün içinde
üçte iki çoğunluk ile anlaşma sağlayamazlarsa, kanun Bakanlığa
ilgili taşınmazı kamulaştırma yetkisini de vermektedir. Bakanlık,
TOKİ veya idare, taşınmazın maliki belirlenemediği takdirde, kamulaştırma belgesini çıkarabilme amacıyla, mirasçı belgesi çıkarmaya,
kayyum tayin etmeye veya tapuda kayıtlı son malike göre işlem
yapmaya yetkili kılınmıştır. Ayrıca, anlaşma yoluyla tahliye edilen,
yıktırılan veya kamulaştırılan yapıların maliklerine veya kiracılarına
veya işyeri sahiplerine, konut, işyeri, arsa veya dönüşüm projeleri
özel hesabından kredi veya konut sertifikası verilebilecektir. Aynı
şekilde, gecekondu sahipleri, yoksul ve dar gelirli kesimlere verilecek
konut ve işyerleri ‘borçlandırma’ suretiyle de verilebilecektir. Yine
yoksul ve dar gelirli vatandaşlarımıza yönelik olarak, afet durumu
veya bölgenin ekonomik durumu dikkate alınmak suretiyle, alt gelir
grubundaki vatandaşlarımızı kolaylıkla mülk sahibi yapabilmek
amacıyla, yeni yapılacak konut bedellerinin rayiç bedelinin altında
verilmesine veya sosyal donatı alanları ve altyapı harcamalarının
uygulama maliyetlerine katılmamasına Bakanlar Kurulu kararıyla
karar verilebilecektir. Bu madde yardımıyla bölgeler arası veya bölge
içi sosyal ve ekonomik farklar dikkate alınmakta ve insani amaçlı
çözümler üretilmesi amaçlanmaktadır.
Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun tasarısında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın görevleri de tanımlanmakta,
Bakanlığa aşağıdaki görevler ve yetkiler verilmektedir.
- Riskli yapılar, rezerv yapı alanları ve riskli yapıların bulunduğu
taşınmazlar için her türlü plan, proje, arsa düzenleme işlemleri ile
toplulaştırma yapmak,
- Bu alanlardaki taşınmazları satın almaya, taşınmaz mülkiyetini
veya imar haklarını başka bir alana aktarmaya,
- Taşınmaz mülkiyetini anlaşmak kaydıyla menkul değere dönüştürmeye,
- Kamu ve özel sektör işbirliğine dayanan usullerle çalışmaya ve kat
karşılığı olarak gereğinde inşaat yaptırabilmeye,
- Bakanlık ayrıca kentsel tasarımın yanında her türlü planlama standardı geliştirebilme ve plan yapma özgürlüğüne sahip olmaktadır.
Mart-Nisan 2012 65
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
İZMİR
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
1999 Kocaeli ve Düzce
Depremleri’nde Başbakanlık
istatistiklerine göre toplam
yapı stoğunun yüzde 6’sı
toptan göçme veya yassı
kadayıf biçiminde göçme
tarif ettiğimiz bir biçimde
göçmüştür. Depremlerde
ölümler de en çok bu yassı
kadayıf biçiminde göçen
binalarda olmaktadır.
- Bakanlığa, TOKİ veya idareye, dönüştürmeye tabi tutulan taşınmazlar için değer tespiti yapma veya
yaptırtma yetkisi de verilmektedir.
1999 Kocaeli ve Düzce Depremleri’nde Başbakanlık istatistiklerine göre toplam yapı stoğunun yüzde 6’sı
toptan göçme veya yassı kadayıf biçiminde göçme tarif ettiğimiz bir biçimde göçmüştür. Depremlerde
ölümler de en çok bu yassı kadayıf biçiminde göçen binalarda olmaktadır. Bu tip yapılar, ‘riskli alan’
dışında da olabilmektedir. Ancak, Kocaeli ve Düzce Depremleri üzerinden geçen 13 sene zarfında, büyük
bir deprem beklenen İstanbul gibi şehirlerde toptan göçme yaşama riski olan bu binalar için bir tespit
işlemi henüz yapılmamıştır. Belirttiğimiz yüzde 6’lık dilime giren binaların muhakkak yıkılması ve yerlerine
depreme dayanıklı yeni yapılar yapılması gerekmektedir. Bu tip standart altı binalarda, güçlendirme uygun
bir seçenek değildir. 2007 Türk Deprem Yönetmeliği’ne göre depremlerde ‘Can Güvenliği Performans
Seviyesi’ni sağlamayan ancak ‘toptan göçme riski’ taşımadığı tespit edilen yapılarda, eğer güçlendirme
maliyeti, yıkıp yeniden yapma maliyetinin yüzde 40’ını aşmıyorsa, o takdirde güçlendirme uygun bir seçenek olarak ortaya çıkabilir. Ancak, Kocaeli ve Düzce depremleri üzerinden 13 sene geçmesine ragmen,
gerek kamu binalarında gerekse de konut tipi yapılarda, yukarıda belirttiğimiz kriterler birçok binada
sağlandığı halde güçlendirme işlemlerinin tamamlanamamış olduğu ortadadır. Güçlendirme faaliyetleri
önündeki en önemli engel, yüksek maliyetler olarak ortaya çıkmaktadır. İşte bu engeli ortadan kaldırabilmek amacıyla, ‘Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi’ hakkındaki kanun çerçevesinde, yeni bir
finans kaynağı ortaya konmuş, ‘riskli alan’ veya ‘rezerv yapı alanı’ dışında olup da güçlendirilebileceği
tespit edilen yapılar için Bakanlar kurulu kararınca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde, bakanlıkça
Dönüşüm Projeleri özel hesabından güçlendirme kredisi verilebileceği belirtilmiştir. Bakanlık, ayrıca, bu
kanunda belirtilen iş ve işlemlerle ilgili olarak TOKİ’ye veya idareye yetki devri yapabilecektir.
Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun ile dönüşüm gelirleri de belirlenmiş;
- Çevre katkı payı ve idari para cezası olarak tehsil edilerek genel bütçeye gelir katdedilecek tutarın yüzde
50’si,
- Hazine adına orman kanunu dışına çıkarılan yerlerin satışından elde edilen gelirlerin yüzde 90’ını geçmemek üzere Bakanlar Kurulu kararıyla belirlenen orana tekabül eden tutar,
- İller Bankası Anonim Şirketi’nin yıllık safi kar tutarının yüzde 49’u dönüşüm gelirlerine ayrılmıştır. Bu
66 Mimar ve Mühendis
TOKİ UYGULAMASI
İZMİR
BURSA
6831 sayılı Orman Kanunu
çerçevesindeki alanların
kentsel dönüşüm bağlamında kullanılması gerekiyorsa, başka yerlerde en
az bu alanlar kadar alanın
ağaçlandırılması gerektiği
belirtilmektedir. Yine Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması
Hakkında Kanun çerçevesindeki alanların dönüştürme
amaçlı kullanıldığı takdirde,
yine en az bu kadar alanın
zeytinlik haline getirilmesi
mecburidir.
bağlamda, bakanlığın muhasebe birimi adına açılacak dönüşüm
projeleri özel hesabına bu madde kapsamındaki ödenekler aktarılacaktır. Dönüşüm projeleri özel hesabına aşağıda listelenen gelirler
kaydedilecektir.
- Afet riski altındaki alanların dönüşümleri sonucu elde edilecek her
türlü gelir ve hasılat,
- Bakanlığa tahsis edilen taşınmazlardan imar almasından sonra
hazineye tescil edilenlerin satışından elde edilecek gelirler,
- Dönüşüm projeleri özel hesabından kullandırılan kredilerin geri ödemesi sonucu elde edilen gelirler,
- Bağış ve yardımlar,
- İller Bankası Anonim Şirketi’nin yıllık safi kar tutarının yüzde 49’u
hariç olmak üzere İller Bankası Anonim Şirketi’nce aktarılacak diğer
kaynaklar,
- Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi hakkında kanun tasarısında kentsel dönüşüm uygulamalarında bulunan belediyelerin,
yatırıma ilişkin bütçelerinin yüzde 5’ini ve tahsil edilen harç gelirlerinin yüzde 50’sini afet riski altındaki alanların dönüşümüne ayırmak
zorundadır.
Riskli binaların değerleme, iskandan arındırma, tespit ve yıktırma
işlemlerini engelleyenler hakkında Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulacaktır. Riskli yapıların belirlenmesi, bu binaların iskandan arındırılması
ve yıktırılması işlemlerinde görevini ihmal eden kamu görevlileri için
tabi oldukları ceza ve disiplin hükümleri uygulanacaktır. Eğer 6831
sayılı Orman Kanunu çerçevesindeki alanların kentsel dönüşüm
bağlamında kullanılması gerekiyorsa, başka yerlerde en az bu alanlar
kadar alanın ağaçlandırılması gerektiği belirtilmektedir. Yine Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun çerçevesindeki alanların dönüştürme amaçlı kullanıldığı takdirde, yine enaz
bu kadar alanın zeytinlik haline getirilmesi mecburidir.
Türk Mühendis ve Mimarlar Odaları’na bağlı meslek odalarının herbiri
tarafından, illerin nüfusları oranında bilirkişi ve ayrıca işi merkezleri
için il idare kurulları ve ilçeler için ilçe idare kurulları tarafından, bu
bölgelerde oturan mühendis veya mimar olan taşınmaz mal sahipleri
veya kiracılar arasından nüfusa göre belirlenen bilirkişilerin en az üçte
biri kadar bilirkişi, her yıl ocak ayının ilk haftasında seçilerek isim ve
adreslerini belirten listeler valiliklere verilecektir. Eğer yeteri sayıda
değerlendirme uzmanı bulunuyorsa, öngörülen değer tespitleri, Sermaye Piyasası Kurulu’ndan lisanslı değerleme uzmanlarından oluşan
bilirkişilere, taşınmaz geliştirme konusunda yüksek lisans ve doktora
yapmış olan uzmanlara veya idarenin belirleyeceği uzmanlara yaptırılacaktır.
Yeni kanun, Boğaziçi ile ilgili olarak, Geri Görünüm ve Etkilenme
Sahaları’nda da zaruri hallerde, kentsel dönüşüm yapılabileceğini
söylemektedir. Boğaziçi’nin Geri Görünüm ve Etkilenme Sahaları’nda
bugüne dek son derece çirkin estetikten uzak çarpık bir yapılaşmanın
vuku bulduğu herkesin malumudur. Geri görünüm ve etkilenme sahalarında, yer yer 7-8 katlı apartman blokları görülebilirken, yer yer de
20 katlı gökdelenler inşa edilmiş olduğu bilinmektedir. Bu bölgede
inşa edilmemiş yer kalmamıştır. Dolayısı ile bütüncül bir şehir bölge
planlama yapılırken, bu alanların da bir plan ve program dahilinde
olabildiğince dönüştürülmesi, hatta yeşillendirilmesi ve burada bir
peysaj mimarisi stratejisi uygulanması çok uygun olacaktır.
Mart-Nisan 2012 67
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Osman ARI
Makina Mühendisi
NERELİSİNİZ?
C
Köyden kente göç sadece bizim ülkemize has bir
olgu değildir. Sanayi devrimiyle beraber üretim
sürecinin makineleşmesi, üretimin şehirlerde
yoğunlaşması ve tarımda makineleşmeyle birlikte
kırsal kesimlerden, üretim merkezleri şehirlere
doğru yoğun bir göç başlamıştır.
umhuriyetle birlikte Türkiye de bu süreci çok yoğun bir şekilde
yaşamış ve hala da yaşamaya devam etmektedir. 1927 yılında ülke nüfusunun yüzde 83,8’i kırsalda (yani nüfusu 10 binin
altında olan yerleşim yerleri) yüzde 16,2 şehirlerde yaşıyordu.
Bugün bu oran neredeyse tersine dönerek toplam nüfusun
yaklaşık yüzde 75’i şehirlerde, yüzde 25’i de köylerde yaşamaktadır. Nüfus hareketleri göç alan şehirlerimizde gecekondu, çevre sorunları, trafik ve altyapı hizmetlerinin yetersizliği
gibi pek çok problemleri de beraberinde getirmiştir.
Bu problemler bu yazının konusu değildir. Bu göçlerle birlikte
göç alan şehirlerimizin kültürel dokularının uğradığı tahribata
dikkat çekilecektir. Başta İstanbul olmak üzere yoğun göç
alan şehirler, bu göç dalgasını kendi özgün kültürü içersinde
dönüştürememiş ve büyük şehirlerimiz adeta Anadolu’nun
yöresel kültürlerinin yaşatılmaya çalışıldığı yerler olmuştur.
Göç ettikleri şehre karşı kendilerini muhafaza etmenin en
kestirme yolu hemşehri derneklerine sığınmak olmuştur.
Hemşehri dernekleri vasıtasıyla “büyük şehrin yutuculuğuna
ve zorluklarına” karşı hemşehri dayanışmasıyla karşı konmaya çalışılmaktadır. Ayrıca bu dernekler vasıtasıyla insanlar
sosyalleşmektedir.
Bu müspet yönlerinin yanında hemşehri derneklerinin kendi
yöresel kültürlerini ve kimliklerini abartılı bir şekilde şehirde
yaşatmaya çalışmaları, ikinci, üçüncü kuşağın şehre ve şehir
kültürüne entegre olmaları yönünde çok ciddi bir engel teşkil
etmektedir. İstanbul özelinden konuya yaklaşırsak 1950-1960
hatta 1980’li yıllarda İstanbul’a göç edenlerin (çocukluğu,
gençliği doğduğu köyde, kasabada geçmiş, o havayı teneffüs
etmiş yani o hayatı yaşamış) doğdukları köy ve kasaba ile
ilgili nostaljilerinin anlaşılabilir insani bir yanı vardır. Fakat
İstanbul’da doğmuş, İstanbul’da öğrenim görmüş bir gencin
nerelisiniz sorusuna babasının, hatta dedesinin yaşadığı
köyün, kasabanın ismini vermesi bana biraz tuhaf geliyor.
Bunun ne zararı var efendim, aslımızı inkar mı edelim, itirazlarını duyar gibiyim. Elbette kimsenin aslını inkar etmesini beklemiyoruz. Ata toprağına olan duygusal bağın gereksizliğini de
iddia etmiyoruz. Ancak bu duygunun abartılması, yaşadığımız
şehre karşı yabancılaşmamızı ve beraberinde, kendimizi şehre
ait hissetmememize yol açmaktadır.
Kendimizi yaşadığımız şehre ait hissetmiyoruz. Yakın zamana
kadar yapılan nüfus sayımlarında insanlar köylerinde sayılmak
için otobüslerle memleketlerine giderlerdi. Şimdi de özellikle
yerel seçimlerde hala hemşehri derneklerinden otobüsler
kaldırılır. Şimdi bu ne demektir? “Ben İstanbul’da yaşıyorum,
İstanbul’un yatırımlarından, nimetlerinden faydalanıyorum
ama ben köyüme aidim, benim İstanbul ile ilgili bir endişem,
kaygım yok!” Bundan dolayı da kendimizi ait hissetmediğimiz
şehri, İstanbul’u sevmiyoruz. İstanbul’a ve İstanbul’a ait kültür-
68 Mimar ve Mühendis
le aramıza mesafeler koyuyoruz. İstanbul’un göbeğinde köyümüzü,
köyümüzün, kasabamızın adetlerini, göreneklerini yaşamaya hatta
yaşatmaya çalışıyoruz. Örnek: Şehrin sokaklarında yapılan düğünler, asker uğurlamaları.
(Çok çarpıcı başka bir örnek: 2011 TRT’nin iftar programında Urfalı
bir ilahi grubu tercih edildi. Dikkat buyurunuz; şehir İstanbul, mekan
Topkapı Sarayı!)
Bütün bu eleştirilerden yöresel kültürleri küçümsediğim gibi bir
mana çıkartılmasın. Bendeniz de Anadolu’nun bir kasabasında
yetiştim. Anadolu’nun zenginliği bu kültürlere ihtimam gösterilmesi korunmasının, yaşatılmasının gereğine inananlardanım. Ancak
bunun kendi coğrafyasında daha anlamlı olduğuna inanıyorum.
Hatta İstanbul’a benzer endişeleri Kayseri, Erzurum, Sivas, Bursa,
Diyarbakır, Konya gibi kadim kültürlere beşiklik yapmış şehirlerimiz
için de taşıyorum.
Yaşadığımız şehri sevmiyoruz. Şehrimizi sevmediğimiz için de
şehre karşı her türlü kabalığı yapmakta bir beis görmüyoruz.
Trafikte lüks otomobilimizle seyir halindeyken, çöp poşetini, kola
kutusunu, pet şişeyi hiç sıkılmadan yola fırlatabiliyoruz. Dün dedelerimizin, babalarımızın imkansızlıklar içersinde güçleri gecekondu
yapmaya yetmiş. Bugün imkanı ve gücü eline geçiren okumuş
çocukları ve torunları da İstanbul’un bağrına kuleler dikiyor. Arada
çok büyük fark yok. Belki gökdelenlerin yanında gecekondular daha
masum, daha insani. Şehirlerimiz bir yandan aç gözlü müteahhit
zihniyetin rant alanına çevrilip hoyratça talan edilirken, göç alan
şehirlerimizin yüzlerce yılda damıtarak oluşturdukları şehir kültürü
de artık yok olmak üzeredir. İstanbul’un her yerinde hemşehri dernekleri kendi köyünün kasabasının kültürünü, ananesini İstanbul’da
yaşatmak için uğraş verirken İstanbul kültürüne, estetiğine, musikisine kimler sahip çıkıp yaşatacak? Korkarım ki İstanbul’u terk
etmek zorunda kalan eski Rum ve Ermeni hemşehrilerimizi tekrar
İstanbul’a çağırmamız gerekecek.
İstanbul mimarisiyle, musikisiyle, kültürüyle, mutfağıyla Osmanlıİslam medeniyetinin en güzide, en billurlaşmış merkeziydi. Biz ne
yaptık İstanbul’a böyle? Bu şehre karşı bu kadar düşmanlığımız
niye? Ne mimarisini bıraktık ne siluetini ne musikisini bıraktık ne
de kültürünü. Hepsini tarumar ettik.
İşte çocuğumuza kendi doğup büyüdüğümüz (bir daha yaşamayı
da pek düşünmediğimiz) köyü, kasabayı kendi memleketi olarak
öğretirsek çocuğumuz İstanbul’da yaşamanın ne anlama geldiğini
hatta İstanbullu olduğunun farkına varamaz. Bundan dolayı da
İstanbul’a aidiyet hissetmez.
Hemşehri derneklerinin yılda bir gittikleri köylerini, kasabalarını
korudukları kadar, her gün havasını teneffüs ettikleri, suyunu
içtikleri, kaldırımlarını çiğnedikleri İstanbul’a ait bir duyarlılık geliştirmeyi gündemlerine alsalar, emin bugünkünden çok daha güzel
ve yaşanabilir bir İstanbul’da olurduk.
Nerelisiniz? sorusuna babamızın hatta dedemizin doğduğu köy
veya şehir yerine; aslen şehirliyiz ama ben İstanbul’da doğdum,
İstanbulluyum cevabını verenlerin sayısı artmadığı müddetçe her
gün biraz daha yitirdiğimiz İstanbul için daha çok gözyaşı dökeceğiz demektir.
Elbette kimsenin
aslını inkar etmesini
beklemiyoruz. Ata
toprağına olan
duygusal bağın
gereksizliğini de iddia
etmiyoruz. Ancak bu
duygunun abartılması,
yaşadığımız şehre karşı
yabancılaşmamızı
ve beraberinde,
kendimizi şehre ait
hissetmememize yol
açmaktadır.
Mart-Nisan 2012 69
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Prof. Dr. Mikdat KADIOĞLU
İTÜ Afet Yönetim Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü
ŞEHİRLERDE AFET RİSKİNİN
YÖNETİLMESİ
M
Antik bir savaşçıya göre, “Savaş ilan edilince ilk
kaybedilen şey gerçektir!” 1999 depremlerinden
sonra afetlere savaş açan bizlerin acaba gözden
kaçırdığı gerçekler nelerdir? Bence afet, acil durum
ve afet yönetiminin, evrensel anlamda bir bütünün
parçaları olduğu gerçeğini gözden kaçırıyoruz.
Bunun için öncelikle, afetlerin ve afet yönetiminin
öğelerinin tümünü birden ele alarak durumumuzu
gözden geçirmeliyiz.
aalesef ülkemizde yapılan afet çalışmaları yakından incelendiğinde, gayretlerimizin çoğunu yanlış bir şekilde ve sadece
afetlerden sonraki “müdahale etme” aşamasına yöneltmiş
olduğumuzu görmeliyiz. Diğer bir deyişle, “Afet Yönetimi”
sadece insanları enkaz altından kurtarmak, hastaneye yetiştirmek, yangın söndürmek, vb. benzeri müdahale çalışmalarını
sevk ve idare etmek değildir. Aksine modern afet yönetimi
önceliği (müdahale çalışmalarına duyulabilecek ihtiyacı minimize edebilmek için) insanları tehlikelerden korumak ve mevcut riskleri afetler olmadan önce azaltmaya yöneliktir. Diğer
bir deyişle şehirlerdeki tüm afet risklerini belirlemek ve onları
afet olarak ortaya çıkmadan önce azaltmak gerekir.
Özetle “Afet Yönetimi” kavramı, her türlü tehlikeye karşı hazırlıklı olma, zarar/risk azaltma, müdahale etme ve iyileştirme
amacıyla mevcut kaynakları organize eden analiz, planlama,
karar alma ve değerlendirme süreçlerinin tümüdür. Böylece
afet yönetimi, zarar/risk azaltma, hazırlık (risk yönetimi),
müdahale ve iyileştirme (kriz yönetimi) gibi 4 ana evreden
oluşur.
Zarar/Risk Azaltma: Tehlikeli durumları ve bunların oluşturabileceği, can, mal ve iş/hizmet kaybı riskini azaltmayı amaçlayan ve sürekliliği olan aktivite ve önlemlerdir. Bunlar yapısal ve
yapısal olmayan önlemlerden oluşur. Örneğin afet zararlarını
azaltmak için tehlike ve risk analizi, afet senaryolarının üretilmesi ve çözüm yollarının geliştirilmesi, etki analizi, ihtiyaç ve
olası hasarların belirlenmesine yönelik hazırlıklar, kısa, orta ve
uzun vadeli zarar azaltma planları, toplumu ve kurumları ilgilendiren hazırlık ve planlar ile ilgili koordinasyonu sağlamak,
erken uyarı alt yapısını kurmak, tehlikenin yeri, meydana gelebilecek zararlardan korunmak için alınması gereken önlemler
konusunda toplumu sürekli ve doğru bir şekilde bilgilendirmek,
kamuoyunu bilinçlendirilmek ve eğitmek, risk altındaki yapıları
kamulaştırmak, kritik tesisleri güçlendirilmek, mevcut planları
güncelleştirilmek ve tatbikatlar ile geliştirilmek, tarihi eserler,
çevre ve doğal hayatı korumak, sürdürülebilir kalkınma için iş
yerlerini de afetlere dirençli hale getirmek.
Zarar ve riskleri azaltabilmek için öncelikle riskin ne olduğunun belirlenmesi gerekiyor. Onun için de şuan bina, kurum,
kuruluş, mahalle, köy, ilçe, il, bölge ve ülke çapında tüm afetler
göz önüne alarak çok ayrıntılı risk analizlerini bir an önce
yapmalıyız. Böylece, ülkemizde şehir, vb. yerleşim yerlerinin
seçiminde, yerleşim kararlarının alınmasında ve şehir planlamasında zemin gibi meteorolojik, vb. şartlar da yeterince göz
önüne alınmalı.
Diğer bir deyişle, afet ile ilgili çalışmalarımızın çoğunu risk
ve zarar azaltmaya yöneltmeliyiz. Bu tür çalışmalar için afet
öncesi harcanan 1 ise bunun afet sonrası 20 olarak geri
döndüğü dünyanın pek çok yerinde görülmüştür. Bu konuyu,
Mustafa Kemal Atatürk’ün yaygın olarak bilinmeyen, afetlerin
oluşturabileceği zarar ve riskleri azaltıcı tedbirler alınmasının
70 Mimar ve Mühendis
“Plansızlığı planlayanlar, başarısızlığa planlanmıştır” sözü bize çoğu kez afet ve acil durumlar ani bir şekilde ortaya
çıktığında o an için etkin bir çözüm bulmanın çok zor olduğunu söyler. Son yıllarda yaşadığımız maddi ve manevi
kayıplar, “bize plan değil, pilav lazım” gibi sözleri çok geride bırakıp, artık her kurum ve kuruluşun iyi bir plana sahip
olması gerçeğini de kabul ettirmiştir.
önemini vurgulayan sözünü hatırlatarak bitirmek istiyorum. “Felaket
başa gelmeden evvel önleyici ve koruyucu tedbirleri düşünmek
lazımdır, geldikten sonra dövünmenin yararı yoktur!”
Hazırlık Evresi: Bu safhadaki çalışmaların hedefi, tehlikenin insanlar
için olumsuz etkiler doğurabilecek sonuçlarına karşı önlemler alarak,
zamanında, en uygun şekilde ve en etkili organizasyon ve yöntemler
ile müdahale edebilmeye hazırlanmaktır. Hazırlıklı olma, afet halinde yetki ve sorumlulukların belirlenmesi ve destek kaynaklarının
düzenlenmesini de içerir. Bu aşamada tüm yönetimler acil durum/
afet yönetimi görevleri için gerekli atamaları veya belirlemeleri
yapmalı, belirlenen görevlerin yerine getirebilmesi için gerekli olan
personel, donanım ve diğer kaynaklar tanımlanmalıdır. Ekipman ve
donanımların bakımı, tahmin ve erken uyarı sistemlerinin kullanımı,
personelin eğitimi ve diğer aktiviteler sürekli güncellenmelidir. Bu
kapsamda devletin, kurum ve kuruluşların ve halkın afete müdahale
kabiliyetini artırmak için yapılması gereken çalışmalara ait örnekler
şöyle sıralanabilir: Afet Acil Yardım Planları ve Toplu Bakım, Tahliye,
İletişim, Barınma, Tıbbi Yardım, vb. Ekleri, Acil Yardım Hizmet Grupları ve Teşkilatı, Afet Yönetim Merkezi (AYM), Acil Durum Malzemeleri, AYM Elemanlarının Afet Yönetimi Eğitimi, STK’lar ile Geliştirilen
İşbirliği, Tatbikatlar ve Egzersizler, Arama-Kurtarma faaliyetlerinin
örgütlenmesi, geliştirilmesi, eğitimi ve yaygınlaştırılması, Tahmin,
Erken Uyarı ve Alarm sistemlerinin kurulması.
“Plansızlığı planlayanlar, başarısızlığa planlanmıştır” sözü bize çoğu
kez afet ve acil durumlar ani bir şekilde ortaya çıktığında o an için
etkin bir çözüm bulmanın çok zor olduğunu söyler. Son yıllarda
yaşadığımız maddi ve manevi kayıplar, “bize plan değil, pilav lazım”
gibi sözleri çok geride bırakıp, artık her kurum ve kuruluşun iyi bir
plana sahip olması gerçeğini de kabul ettirmiştir. Bununla beraber,
ülkemizin “afetle yıkım-yara sarma” sarmalından çıkması için afet
planları konusunda daha doğru bir anlayış geliştirmeli ve bir an önce
her seviyede uygulamalıyız.
Özetle şimdi parolamız, “Ülkemizdeki herkes ve her kurum afetlere
hazır olduğunda, ülkemiz afetlere hazır olacaktır” şeklinde olmalıdır.
Ayrıca General Eisenhower’ın “Plan hiçbir şeydir, ama planlama
süreci her şeydir” sözünü de unutmamalıyız. Böylece gözden kaçırmamız gereken gerçekler; planlama sürecindeki katılımcılık ve tüm
afetlerin göz önüne alınmasıdır. Yani, kurum ve kuruluşlarda afet acil
yardım planları sadece bir-iki kişinin görevi olmamalı. Ayrıca planlar,
kopya edilmemeli ve teftiş fırçası gibi hazırlanıp raflara konulmamalı. Planlar mutlaka kurumun ve/veya toplumun her kesiminin
katılımıyla her türlü tehlike için hazırlanmalı; çeşitli tatbikatlar ile
tüm işlevleri test edilerek geliştirip güncellenmelidir.
Müdahale Evresi: Afetin oluşumunu takip eden ve afetin oluşundan
Mart-Nisan 2012 71
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Şehirlerimizin öncelikle tehlikelere
bağlı olarak ortaya çıkabilecek
risklerin azaltılmasına yönelik
bir planlama ve yapılaşmaya
ihtiyacı var. Bunun toplumsal ve
fiziksel iyileşmeye destek verecek
kolektif ve katılımcı bir yaklaşımla
uygulanması da bir zorunluluktur.
72 Mimar ve Mühendis
hemen sonra başlayarak, afetin büyüklüğüne bağlı olarak en çok 3 gün ila 1-2 aylık bir süre
içerisinde yapılan faaliyetlerdir. Bu safhada yapılan faaliyetler arasında; Haber alma ve ulaşım,
etkinin ve ihtiyaçların belirlenmesi, arama ve kurtarma, ilk yardım, yaşam hatları, tahliye, geçici
iskân, yiyecek, içecek, giyecek, yakacak temini, güvenlik, çevre sağlığı ve koruyucu hekimlik, basın
ve halkla ilişkiler, hasar tespiti, tehlikeli yıkıntıların ve enkazın kaldırılması vb.
Ülkemizde yapılan afet çalışmalarının arkasında daha çok veya sadece “arama-kurtarma” mantığı
yatsa da müdahale konusunda da birçok şey eksik kalmıştır. Örneğin, müdahalede standardize
edilmiş bir organizasyon yapısı içinde işleyen iletişim, personel, ekipman, prosedürler ve imkânlar
kombinasyonu yaratan bir olay yeri komuta sistemimiz de yoktur. Olay Komuta Sistemi gibi acil
durum servislerinin içinde kurulup sevk ve idare edildiği, tüm tehlikelerde ve her düzey için oluşturulmuş bir modüler saha acil yönetim sistemi olmadan plan yapmak ve uygulamak da mümkün
değildir. Böyle bir standart yönetim sistemi, yerel düzeyde, ilçe, il çapında ve ülke genelinde tüm
afet ve acil durumlara hazırlık ve müdahale yönetiminin temeli olmalıdır.
İyileştirme Evresi: Bu evrede yürütülen faaliyetlerin ana hedefi afete uğramış toplulukların haberleşme, ulaşım, su, elektrik, kanalizasyon, eğitim, uzun süreli geçici iskân, ekonomik ve sosyal faaliyetler vb. gibi hayati aktivitelerinin minimum düzeyde karşılanabilmesi için gereken çalışmaları
yapmaktır. Bu evreye yeniden inşa evresi de dâhil edilebilir ve bu evre afetten etkilenen toplulukların ihtiyaçlarının en az afet öncesindeki veya mümkünse daha ileri bir düzeyde karşılanana
kadar devam eder.
Özetle iyileştirme altyapıyı, halkın sosyal ve ekonomik hayatını normale döndürmek için harcanan
çabadır. Ancak bu aşamada zarar azaltma da bir amaç olarak göz önüne alınmalıdır. Kısa dönemde, temel insan ihtiyaçları (örneğin yiyecek, giyim ve barınak) ve sosyal ihtiyaçlar karşılanırken
(yasal, psikolojik) gerekli altyapı sistemlerinin kurulmasıdır (enerji, iletişim, su, kanalizasyon ve
ulaşım). İyileştirme, denge sağlandıktan sonra uzun süreli zarar azaltma ihtiyaçları da göz önüne
alınarak, ekonomik hareketliliğin oluşturulması, kamu yapılarının ve konutların yeniden yapımı gibi
uzun süreli çalışmaları da içerir.
Böylece iyileştirme, “toplum ve bireylerin, işyerlerinin ve devlet
kurumlarının kendi kendilerine çalışabilmeleri, normal yaşama
dönmeleri ve gelecekte olası tehlikelere karşı korunmalarını sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılması” şeklinde tanımlanabilir.
SONUÇ VE ÖNERİLER
Afetlerin sıkça yaşandığı ülkemizde, şehirlerin afete dayanıklı
ve sürdürülebilir bir şekilde planlanması ve bu planların hayata
geçirilmesi önem kazanmaktadır. Şehirlerimizin öncelikle tehlikelere bağlı olarak ortaya çıkabilecek risklerin azaltılmasına
yönelik bir planlama ve yapılaşmaya ihtiyacı var. Bunun toplumsal ve fiziksel iyileşmeye destek verecek kolektif ve katılımcı bir
yaklaşımla uygulanması da bir zorunluluktur. Sadece şehir ölçeğinde değil, bina ölçeğinde de afetlere karşı hazırlıklı olunması
gerekmekte ve bu süreçte yerel yönetimlere büyük sorumluluklar
düşmektedir. Bunlara bağlı olarak, ilgili konuların irdelenmesi,
bilgilenme ve uygun önlemlerin alınması gerekmektedir.
İl ve ya ilçe sınırları, belediyenin yetki ve sorumluluk dâhilinde
başta deprem, sel ve heyelan gibi doğal tehlikelerin yanı sıra
yangın, uçak düşmesi, vb gibi teknolojik tehlikeler de ele alınmalıdır. İlçe ölçeğinde tehlike analizi ve mevcut durum analizi ile
risk ve hassasiyet analizleri yapılmalı ve saptanan risklere dayalı
zarar azaltma önlemleri üzerinde çalışılmalıdır. Bu nedenle şehirdeki tüm afetlere karşı
• Belediye birimleri halk ve STK’ların hep birlikte etkin bir
şekilde hazırlanabilmesi;
• Binaların toptan çökmesini engellemek başta olmak
üzere şehirdeki afet riski ve zararlarını (bilimsel bir tehlike
ve risk analizi ile) azaltabilmek;
• Afet sonrası ortaya çıkabilecek acil durumlara etkin bir
şekilde ve diğer kurum ve kuruluşlarla eşgüdüm halinde
müdahale edebilmek için kaynakların en iyi şekilde yönetilebilmesine yönelik kendi çözüm önerileri ve modelini
geliştirmelidir.
Özetle, başarı kör gibi fili
tarifi etmekte değil; şimdiye
kadar yapılan çalışmaları
bir başlangıç olarak görüp
bundan sonra afetlere ve
afet yönetimine bir bütün ve
bilimsel olarak bakabilmekte
ve risk yönetimine önem
vermekte yatıyor.
Böylece afetlere hazırlık çalışmalarında mevcut yapıların deprem, sel, fırtına vb karşı dayanımının artırılması, afet acil durumlara karşı planlama ve eğitimle kapasitenin geliştirilmesi, afet
riskli alanlarda mevcut kentsel dokunun korunması, iyileştirilmesi, tasfiyesi, yenilenmesi ya da yoğunluk azaltılması konularında
yürütülen projenin ilgili kurum, kuruluş, sivil toplum örgütleri,
toplum temsilcileri ve akademisyenlerle birlikte değerlendirilmesi hedeflenmelidir.
Sonuç olarak, önce artık afetlerin kendisini tartışmaktan veya
inkâr edip “bizde olmaz” demek ya da “hele bir olsun hallederiz”
hastalığından kurtulmalıyız. Sonra da şehir planlamaları, sanayi
ve yerleşim bölgelerinin seçimi, vb. problemlerin disiplinler arası
çalışmaları gerektirdiği bilincine varılmalıyız. Afetler ile mücadelede başarılı olabilmemiz için tartışıp çözümler geliştirmekten,
yasa ve kurumlarımızda gerekli reformları yaparak gerçek
afet yönetimini tüm ilkelerini öğrenip uygulamaktan başka bir
çaremiz olmadığını anlamalıyız. Özetle, başarı kör gibi fili tarifi
etmekte değil; şimdiye kadar yapılan çalışmaları bir başlangıç
olarak görüp bundan sonra afetlere ve afet yönetimine bir
bütün ve bilimsel olarak bakabilmekte ve risk yönetimine önem
vermekte yatıyor.
Mart-Nisan 2012 73
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Prof. Dr. Mesut İDİZ
Gazikent Üniversitesi Kültürlerarası Diyalog ve Eğitim Merkezi Müdürü.
MERHAMETLİ ŞEHİR AÇISINDAN
MİMARLIK VE MÜHENDİSLİK
Dünyanın, artık çok tehlikeli bir durumda olduğu
ve umutsuzca bencil kültürlerden, acımasızlıktan ve
engelsiz şiddetten geçişi sağlayacak bir şeye ihtiyaç
duyulduğu çok açık. Dünyanın herhangi bir yerinde,
İ
slam medeniyetinin gelenek ve kültüründe merhamet, Allah’ın
Rahim isminden ve sıfatından kaynaklanır. Allah’ın rahmetini
günlük hayatımızda sık sık kullandığımız ve Kuran’da 114 kez
tekrarlanan “Bismillahi-r-rahmani-r-rahim”de görmek mümkündür. Yine Kuran’da yüzlerce ayetler arasında merhamet kökünden gelen farklı kavram ve terimler Yüce Rabbimiz tarafından
kullanılmaktadır. Bunların arasında, rahman, rahmeten, yerhamun, terhamun terimleri yer almaktadır. Netice olarak bütün
bu terimlerin pekiştiği nokta merhamettir. Merhametin sözlük
anlamı “herhangi bir canlının acısını, kederini, mutsuzluğunu,
yüreğinde hissedip üzüntü duyma ve ona karşı yardım hisleriyle
dolma, acıma.”
Örnek vermemiz gerekiyorsa devamındaki ayetler ve hadisler
merhamet veya rahmetin ne anlam taşıdığını gösterecektir:
“Rahmetim her şeyi kaplamıştır” (A’raf Sûresi, 156)
“Senin bağışlama¬sı bol Rabbin merhamet sahibidir” (Kehf Süresi,
58).
Bir hadis-i kutside “Rahmetim gazabımı geçmiştir” buyrulmuştur.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) merhametin evrensel
mesajlarını terennüm etmiştir:
“İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.”
“Allah’ın kuluna merhameti, şefkatli bir annenin çocuğuna olan
merhametinden daha fazladır.”
“Cenâb-ı Hakkın yüz rahmeti vardır. Bunlardan yalnız birini
dün¬yaya indirdi ve o bütün yaratıkların birbirine acımasına yetti.
Kalan doksan dokuz merhametini âhirete bıraktı.”
“Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, müminler, bir vücut
gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut, rahatsız,
uykusuz kalıp, onun tedavisi ile meşgul olduğu gibi, Müslümanlar
da birbirlerine yardıma koşmalıdır!”
İslam’da merhamet sadece insanlığı değil; bütün yaratıkları
içine alır. Hz. Muhammed (S.A.V.) “Bir kediyi aç bırakarak ölümüne
sebep olan kadının azap göreceğini, susayan bir köpeğe acıyarak
su içiren günahkâr bir kişinin de bu merhametli davranışı ile Allah
74 Mimar ve Mühendis
neredeyse her an, masum insanların canına kast eden
birçok şiddet olayları oluyor. Şehirler ise bu şiddetin
yaşandığı yerlerin açık ara önünde oluyor.
tarafından bağışlandığını” haber vermiştir.
Müslüman uluları İslam’da dinin ve merhametin hem teoride
hem de pratikte eş değerde olduğunu belirtmektedir. Hiçbir
din yol¬cusu, bütün canlı varlıkları sevinceye, on¬lara şefkat
ve merhamet besleyinceye, görünen ayıplarını örtünceye kadar
erdemliğe ulaşamaz. Temelinde bunu slogan olarak inançlı
olanlara hitaben Peygamberimizin (S.A.V.) meşhur evrensel
hadisi şerifi bulunmaktadır: “Kendin için istemediğini başkası
için de isteme”
Merhametli şehir hem maddi hem de manevi olarak işte bu
küresel kavrama dayanarak inşa edilmelidir. Geçtiğimiz 9 Mart
2012 tarihinde Gazikent Üniversitesi ve Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen “Merhamete Doğru
Gaziantep’in Rolü” konulu konferansta Amerika merkezli Uluslararası Merhametli Şehirler Enstitüsü (The International Institute
of Comppassionate Cities) üyesi ve Washington Şubesi Kurucu
Eş Başkanı Dr. Helen McConnell konuşmacı olarak katılımlarıyla, Gazikent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Özdemir
Merhametli Şehir, Merhametli Üniversite başlıklı konuşmasında
bugünkü mimar ve mühendislerin yararlanabileceği insanlık
tarihinden birçok örnekler vererek konuştu. Prof. Özdemir Atinalı Socrates’ten (M.Ö.470-399) bir örnekle başlayıp sözlerine
devam etti. Socrates’i idamla yargılayan yargıçlar karşısında
sadece kendisini savunmuyordu; vatandaşı olduğu Atina’yı da
savunuyordu. Atinalıları kendi şehirlerine sahip çıkmaya çağırıyordu. Savunmasında şehrin kimliğinin Atinalılara getirdiği
sorumluluğu şu şekilde dile getiriyordu:
“Sen ki, dostum, Atinalısın, dünyanın en büyük, kudretiyle, bilgeliğiyle en ünlü şehrinin hemşerisisin; paraya, şerefe, üne bu
kadar önem verdiğin halde bilgeliğe, akla, hiç durmadan yükseltilmesi gereken ruha bu kadar az önem vermekten sıkılmaz
mısın? “....ben, genç, ihtiyar, hepinizi, vücudunuza, paranıza değil,
her şeyden önce ruhun en yüksek terbiyesine önem vermeniz
gerektiğine kandırmaktan başka bir şey yapmıyorum”.
GAZİANTEP, BAKIRCILAR ÇARŞISI
Şehrimizin ruhunu ihmal
edemeyiz. Bunu da bilgi
temelli olarak yapmak
durumundayız. İşte o
zaman, ünlü bilim adamı
ve filozofumuz Farabi’nin
(870-950) “erdemli şehir”
hayaline yaklaşan şehirler
oluşturabiliriz.
Prof. Dr. Özdemir sözlerine şöyle devam ediyor: “Socrates’ten
öğreniyoruz ki sadece para kazanmak, maddi gelişmeye katkı
sağlamak yeterli değildir. Şehrimizin ruhunu ihmal edemeyiz. Bunu
da bilgi temelli olarak yapmak durumundayız. İşte o zaman, ünlü
bilim adamı ve filozofumuz Farabi’nin (870-950) “erdemli şehir”
hayaline yaklaşan şehirler oluşturabiliriz. Fârâbî’nin önerdiği erdemli
şehir projesi, yüzyıllarca tüketilemeyen ve eskimeyen bir ideal şehir
tasvirini sunmaktadır. Erdemli şehirlerin teşekkülü, ancak erdemli
başkanların varlığıyla mümkündür. Fârâbî’nin erdemli şehrinin inşası,
yaşadığı çağdan ziyade, içinde bulunduğumuz zamana daha uygun
gözükmektedir. Fârâbî’ye göre, ahlâkın temeli en “yüksek hayrı”
(el-hayru’l-afdal) veya ‘iyiliği’ elde etmektir. Bunu elde eden toplumlar mutluluğu kazanırlar. Bu ise ancak her yönüyle tam olarak
kurulmuş bir şehirde (el-medînetu’l-mutekâmile) gerçekleştirilebilir.
Böyle bir şehir anlayışı ancak Peygamberimizin (S.A.V) buyurduğu
“ameller niyetlere göredir” inancıyla ölçülür. Merhametli şehir olma
gayesiyle şehir planlamasıyla üstlenmiş görevli mimar ve mühendislerin iyi niyetli olmaları gerektiğini ve bu konunun başında iyi
eğitim gelmektedir. Bu alanlarda eğitim görenler adalet kavramını
anlamak zorundadır. İslam’da adalet “bir kişiyi veya bir şeyi en doğru
yere yerleştirmek, koymaktır.” Adalet kavramı kaide olarak beş
unsura harmanlı şekilde dayanmaktadır: a) hıfz-i akıl; b) hıfz-i din; c)
hıfz-i mal; d) hıfz-i nefs; ve e) hıfz-i nesil. Anlaşılan bir mimar veya
mühendis adalet kavramının temeli olan bu beş unsura dayanarak
çalıştığı herhangi bir projede doğru ve hadsiz dürüst uyguluyorsa,
insanlara ve çevresine huzur verecek bir çalışmaysa, canlı varlıkları
rahatsız etmiyorsa, aydınlığa doğru hizmete sebep oluyorsa, böyle
bir adaletli davranış netice olarak bir merhamettir. Aksi takdirde,
insanlara ve çevresinde ki canlı varlıklara zulüm etmiş olurlar.
Karen Armstrong’un 2009 yılında kurmuş olduğu Merhamet Bildirgesi (Charter for Compassion) ve bu bildirgeden esinlenerek,
2010 yılında, merhamet şehirleri, iş yerleri, üniversiteleri ve okulları
kurmak için bir “Uluslararası Kampanya” oluşturmuştur. Kampanya,
Armstrong’un da bir üyesi olduğu, Uluslararası Merhamet Şehirleri Enstitüsü tarafından yürütülmeye başlanmıştır. Merhamet
Bildirgesi’nin temel taşını oluşturduğu bu enstitü, merhamet girişimcileri için, bildirgeye dayalı dünya çapında bir sertifika oluşturmak amacı ile ortaya çıkmıştır. 9 Mart 2012 tarihinde Gaziantep,
Kuzey Amerika’da yer almayan ilk resmi merhamet şehri ilan
edilmiştir. Ayrıca, merhamet şehri olarak beyan edilen ilk Müslüman
ülke şehri olmuştur. Bu durumun sembolik önemi küçümsenemez.
Gaziantep halkı, şimdi bu merhamete olan bağlılığını dünyaya bir
umut feneri olarak göstermesi gerekir. Şehir yönetimi resmi olarak
bildirgeyi onayladı ve vatandaşlarıyla birlikte merhameti hayatlarına
ve eylemlerine dahil edeceklerine söz verdiler. Ayrıca Gaziantep halkının temsilcisi olarak, Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Asım Güzelbey, “Merhamet Şehri Kampanyası”nı 10 yıl destekleyeceklerine dair
bir belge imzalayarak söz vermiştir.
“Uluslararası Merhametli Şehirler Enstitüsü” listesine giren
Gaziantep’te belediyelere büyük görev düşmektedir. Büyükşehir
Belediyesi’nin diğer belediyelerle birlikte ‘merhamet’ birimi oluşturması gerekir ve merhametin, hayatın her alanında hâkim olabilmesi
için çalışmalar yürütülmelidir. Bu birim için bütçe ayrılmalı. Merhametle ilgili çalışma yapılacak çok alan var ki bunların arasında
mimarlık ve mühendislikte bulunmaktadır. Bu birim de düşünce üretmeli ve uygulamaya koyup stratejik planlar belirlemeli. İlkokullarda,
liselerde ve üniversitelerde de merhamet konusunun işlenmesi noktasında adım atılması gerekiyor. İslam’da merhametin ne olduğu ve
dünyadaki bakış açısı üzerinde kapsamlı bir çalışmanın faydalı olacağını inanıyoruz. Bunun için de eğitim programların düzenlenmesi
büyük önem arz ediyor. Netice olarak Gaziantep, diğer şehirlerin de
bu listeye girebilmesi için öncü rol oynamalı. Hep beraber dünyamızın yıkımını önleyebiliriz. M.Ö. 6’ncı yüzyılda Konfüçyüs’ün da nasihat
ettiği gibi “Her gün, her daim merhamet edin.”
Mart-Nisan 2012 75
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Av. Hüseyin YÜRÜK
İstanbul İl Genel Meclisi Üyesi
YOKSA ÇAĞDAŞ
POMPEI’LER Mİ KURUYORUZ?
Kanaatimce mimari, insan ruhunun bir sezgi ve
duyuşu, mühendislik ise bu sezginin taşa işlenmiş
halidir. Atalarımız, mimariye bir medeniyet projesi
olarak bakmışlar, şehirler fethetmek kadar, şehirleri
F
atih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde, İstanbul, eski
ihtişamının son günlerini yaşayan, yorgun, yıkık ve harabe bir
şehirden ibaretti. İşte bu, İstanbul için Fatih, “Bizim için bu şehri
fethetmek küçük cihattı. Asıl büyük cihad bu şehri bize göre
yeniden imar ve ihya etmemizdir” demiştir.
Bu medeniyet anlayışı Osmanlı şehirlerini çepeçevre kuşatmış,
imar ve inşada zirveye çıkan medeniyet zevki İstanbul’un bazı
camilerinin duvarlarında yer alan kuş evlerine kadar yansımıştır.
Osmanlı medeniyet anlayışında; şehir ve mimari insanı giydirip
süsleyen bir elbise gibiydi. Şehirleşmenin odağına insan alınır,
sonra şehir ona göre imar, ihya ve inşa edilirdi.
Bunun için Yahya Kemal Beyatlı Aziz İstanbul eserinde şunları
söylüyor:
“Osmanlı Türkleri İstanbul’u yalnız bir sûr çerçevesi içinde
değil, çok daha geniş mikyasta bir çerçeve içinde imâra koyuldu. Daha elli sene evveline kadar İstanbul, Eyüb, Üsküdar ve
Boğaziçi semtleri yeryüzünde görülmüş semtlerin en güzelleriydi; her biri diğerinden başka, kendine benzer, şekli ve havası
birbirinden çok farklı semtlerdi. Bir semtten diğerine geçerken,
bir yıldızdan bir yıldıza geçmiş kadar başkalık duyulurdu. Eskiden İstanbul semtlerinde görülen tenevvü, rûhâniyetten, hayat
şevklerine kadar, derece dereceydi. Eyüb, Kocamustâpaşa,
Üsküdar’ın bâzı köşeleri uhreviydi; buraları, Maurice Barres’in:
“Bâzı semtlerde rûh eser!” diye tasvir ettiği yerlerdi. (Shf. 63)
76 Mimar ve Mühendis
inşa ve ihya etmenin önemli olduğunu idrak
etmiş, bu idraki kurdukları ve yaşadıkları şehirlere
yansıtmışlardır.
İklimden anlayan gerçek ve hassas bir sanatkâr, İstanbul’un
eski semtlerinden herhangi birini, meselâ: Kocamustâfapaşa
semtini, yâhut Eyüb’ü yâhut Üsküdar’ı yâhut da Boğaziçi’nin
henüz millî hüviyetini muhâfaza eden herhangi bir köyünü
seyredince kat’î bir hüküm vererek derdi ki: “Bu halk bu iklimde
ezelden beri sakindir ve bu iklime bu mîmârîden ve bu halktan
başka unsurlar yaraşmaz.’’
Modern zaman insan pusulasını şaşırdı. Her şey tam tersine
döndü. Şimdi şehirler, binalar, siteler yapılıyor. İnsana burada
bir hayat kurması, barınması dayatılıyor. Şehir kalıplarının içine
adeta insan dökülüyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehiri’ni,
Yahya Kemal Beyatlı’nın Aziz İstanbul’unu, Şehirlerin Ruhu’nu
okumadan, Saadettin Ökten, Turgut Cansever gibi bilgeleri
dinlemeden şimdi doludizgin yeni şehirler inşa ediyoruz.
Milattan sonra 79 yıllarında inşa edilmiş Pompei, 200 bin
nüfuslu, çağının en modern, en müreffeh ve konforlu şehirlerinden biriydi. Şehrin kanalizasyon sistemi, sokakları, kaldırımları,
çarşıları vardı. Ne var ki vardıkları son nokta hüsran oldu. Şehir,
sonradan gelenlere ibret olacak şekilde helak oldu. Modern
çağın insanları olarak bizler, ‘Acaba yeni Pompeiler mi inşa
ediyoruz?’ diye endişeleniyor insan.
Halbuki şehirlere ruhunu veren insan ve onun inşa ettiği medeniyettir. İmparatorluğa 90 yıl baş şehirlik yapmış Edirne bile
Selimiye’yi çıkarın, üç şerefeli ve eski camiyi bir kenara bırakın,
POMPEI
Biz eski ve mühim
taşları yok etmekle
kalmıyor, millî
kültürümüz ve
sanatımızı da maalesef
bilmeyerek, bunun
muhafazası icap eden
kısımlarını da bugünkü
kültür davamızla
alay edercesine
mahvediyoruz.
136 bin nüfuslu kocaman bir Trakya kasabası haline geliverir. Biz
şehirlerimizi hatta mezarlıklarımızı kendi ellerimizle acımasızca yok
ediyoruz.
Prof. Dr. Süheyl Ünver, 1971 yılında Tercüman Gazetesi’nde yazdığı
bir yazıda Tarihi Karaca Ahmet Mezarlığı’nın nasıl talan edildiğini
büyük teessürle şöyle anlatıyor:
“619 senelik tarihimizin gömülü bulunduğu Karaca Ahmed Mezarlığı yok oluyor. Yani dostlarım, tarihimizin bu kısmının canına
okuyoruz.
Karaca Ahmed’e en büyük felaketi, maalesef 1950-1960 arasında
karayolları getirdi. Mezarlar usûl ve erkânı ile yani kemikleriyle
lahitten çıkarılarak ve yeni bir lahit açılarak üstüne taşları naklolunacaktı. Bir defa bir ilgili, ne vakıflardan, ne belediyeden hele kültürümüzü koruyacak Millî Eğitim’den kimseler gelip görmedi. Söylenenleri duymadı, ikazlara önem verilmedi. Daha doğrusu bunlarla
ilgili olanlar da ortalıkta yoktu. Şikâyeti dikkate alacak bir makam
bulamadık. Tarihimizi en büyük saygısızlık ve usûlsüzlüklerle burada, eski şerefimizi de ayaklar altına alarak yapmadığımız fecaat
kalmadı.
Biz eski ve mühim taşları yok etmekle kalmıyor, millî kültürümüz ve
sanatımızı da maalesef bilmeyerek, bunun muhafazası icap eden
kısımlarını da bugünkü kültür davamızla alay edercesine mahvediyoruz. Bir defa şunu unutmayalım ki Karaca Ahmed Mezarlığı diye
küçük görüp her vesile ile tırpan atmakla bir tarihî açık hava TürkMüslüman heykel ve taş üzerinde süsleme müzemizi yok ediyoruz.”
Süleymaniye Camii’nin hatlarını yazan dönemin ünlü hattatı Ahmet
Karahisari’nin kabri için, Evliya Çelebi “Beyoğlu Sütlücesinde Çavuşbaşı Camii haziresinde medfundur” diyor. Heyhat ki şu an, Çavuşbaşı
Camii yok ki Karahisari’nin kabrini bulabilesiniz. Son döneme damgasını vurmuş Mimar Kemalettin’in mezarına bile, Nuhkuyusu’nda
yol çalışmaları sırasında kadir bilir bir vakıf memuru tarafından
sahip çıkılmasaydı, bugün Beyazıt’taki yerinde olmayacaktı.
Bir yabancı filozof “Tanımlamalar masum değildir” diyor. Şehirlerimizi
bizden alan insanlar işe kelimelerimizden başladılar ve ‘şehir’ yerine
‘kent’ tanımını dilimize pelesenk ettiler.
İnsanın içinden kentleşmede kat edilen bunca mesafeden sonra;
‘Alın kentlerinizi! Geri verin bize şehirlerimizi’ diye seslenmek geliyor. Yahya Kemal Beyatlı’nın İstanbul ile ilgili yazdığı aşağıdaki
şiirini okumadan herhalde neler kaybettiğimizin farkına yeterince
varamayız.
Gelmek’ çün ikinci bir hayâta,
Bir gün dönüş olsa âhiretten:
Her rûh açılıp da kâinata,
Keyfince semâda bulsa mesken;
Tâlih bana dönse, nâzikâne;
Bir yıldızı verse mâlikâne;
Bigâne kalır o iltifâta,
İstanbul’a dönmek isterim ben.
Mart-Nisan 2012 77
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Emir AKSU
Bursa MMG, Şehir Plancısı
BURSA’DA BİR TOKİ UYGULAMASI ve
ŞEHİR ESTETİĞİ
Şehirlerin tarihine bakıldığında her kentin niteliksel
özellikleri kurulum ve gelişme süreci ve bu süreçte
ortaya çıkan, o kentin makroformunun yanı sıra
G
enellikle kentli kullanıcılarının yaşam biçimleriyle şekillenmiş
bu kentler gibi dini özellikleri ile (İslam kenti, Hıristiyan kentleri, Budist kentleri) ekonomik modelleriyle oluşmuş nitelikler
taşıyan (komünist, kapitalist kent modelleri), konumlarıyla
(doğu kentleri, batı kentleri, deniz kentleri, dağ yerleşmeleri
vb.) birçok farklılıklar ve kimlikler oluşturmuştur. Bu kimlikler
tarihsel süreçle ve mekanla şekillenmiştir. Selçuklu-Osmanlı
ve Cumhuriyet’in başlangıç dönemlerindeki kamu mimarlığında gözlenen ulusal kimlik ve bölgesel karakter arayışlarının
sonucunda, aynı döneme ait yapıların hemen tümü bugün
“kültürel miras” niteliği kazanmaktadır.
Allah Resulu ve sahabe döneminde oluşan kentlerde önce
toplanma, buluşma noktaları, sosyalleşme alanı yani mescit
yapılırdı. Şehir, halkın cem olduğu noktaların etrafında ringler oluşturarak ışınsal bir ağ üzerinde gelişirdi. Selçuklu ve
Osmanlı kentlerinde kentlerin kurulum ya da geliştirme politikası yine devlet eliyle yaptırılan cami, imarethaneler, han,
pazar alanı, hamam, şifahaneler gibi yapılardı. Bu yapılarda
hem kamu yararı gözetilir hem de kentin gelişimi yönlendirilirdi. Osmanlı ve Selçuklu mimarisinde bariz olarak gördüğümüz sanata, güzelliğe ve estetiğe önem vermiş, bakışındaki
estetiği çeşmelere, avlulara, kamu binalarına ve bunun gibi
halkın günlük kullandığı her türlü mimari yapıda sergilemiş
olduğudur. Günümüzde ise buna benzer kamu eliyle yapılan
büyük projeler TOKİ ve kentsel dönüşüm projeleridir. Kültürel
derinlikleri göz ardı edilerek yalnızca simgesel yaklaşımlarla
ve dekoratif sığlıkta yapılan tasarımlar kimlikli ve çağdaş
şehirciliği mana ve sanattan yoksun bırakmaktadır.
Yaşanan hızlı nüfus artışı ve hızlı kentleşme sebebiyle oluşan
konut-kentleşme sorunlarının çözülmesi ve üretimin artırı-
78 Mimar ve Mühendis
kültürel alışkanlıkları ve her kentin kendine özgü
kimliği oluşmuştur. Bu kimlik kentlerin kuruluşundan
beri ortaya çıkan bu sürekliliğin ürünüdür.
larak işsizliğin azaltılması amacıyla kurulan Başbakanlık’a
bağlı “Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ‘TOKİ’ konut sorununa
ürettiği çözümlerle, kısa vadeli ve ülkenin her yerinde şehir
planlarının üzerinde sahip olduğu planlama yetkisiyle, şehre
özgü yapıları dikkate almadan projelerini gerçekleştirmekte
olduğunu görmekteyiz. TOKİ, makro düzeyde planlama ve
sürdürülebilir kalkınma modelinin aksine anlık çözüm ürettiği,
tek tip mimari uygulamalarla kentin mimari dokusuna uyuşmayan yapılaşmayı oluşturduğu, çevre ve kentin sosyal, kültürel, coğrafi özelliklerinin göz ardı edildiği, teknik altyapıdan
yoksun, gerekçeleriyle birçok alanda eleştirilmektedir.
Toplu konutlarla vatandaşa ucuza konut edindirmek amacı
güden fakat toplumsal, kültürel ve ekonomik dinamikleri göz
ardı ederek oluşturulan projeler, toplumun tüm katmanlarını
ve yaşam biçimini etkilemektedir. TOKİ, konut sorunuyla
olan ilgisini, Anayasa’nın 157’nci maddesindeki temel koşul
olan “şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir
planlama çerçevesinde” kurmak ve sorumluluklarını da buna
bağlı olarak “çevreye ve insan haklarına saygılı bir mimarlık
kültürünü” güçlendirecek yönde üstlenmek durumundadır.
Ülkemizdeki uzun yıllardır imar ve şehircilik noktasında duyarsızlık hastalığı bugün TOKİ ve kentsel dönüşüm projelerinde
görülmektedir. TOKİ, ulusal değerlerle bütünleşmiş, farklı
seçenek oluşturacak şehircilik ve mimari karakter noktasında
öncü olmalı, sağlıklı yaşam alanları ve kentler oluşturmalı
ülkedeki tekdüze yapılaşmaya alternatif projelere önderlik
etmelidir. Aslında ülkemizdeki imar ve planlamaya karşı
yaşadığımız sorunların temelinde ileriye dönük, uzun dönemli
projeler üretim sürecinden ziyade günü kurtarmaya yönelik
planlama çalışmaları yapılıyor olmasıdır. Daha dün acil ve
TOKİ, makro düzeyde planlama ve sürdürülebilir kalkınma modelinin aksine anlık çözüm ürettiği, tek tip
mimari uygulamalarla kentin mimari dokusuna uyuşmayan yapılaşmayı oluşturduğu, çevre ve kentin sosyal,
kültürel, coğrafi özelliklerinin göz ardı edildiği, teknik altyapıdan yoksun, gerekçeleriyle birçok alanda
eleştirilmektedir.
hızlı konut üretmemiz gerekiyor denildi ve altyapısı eksik sosyo-kültürel ve kimliksel planlaması yapılmamış toplu konut projeleri inşa
edildi, bugün ise gündemdeki konu kentsel dönüşüm yasası.
Kentsel dönüşüm yasası, 1999 yılında yaşadığımız felaketlerin
üzerinden yıllar geçmiş ve bu zamana kadar konuyla ilgili çok fazla
da bir şey yapılmamışken Van Depremi’nden sonra verilen ani bir
kararla depreme dayanıklı olmayan konutları acilen imha etmeliyiz
mantığı ile ortaya çıktığı görülmekte ve endişemiz o ki kentlerin
kimliği, imajı, tarihsel nitelikleri, kentli alışkanlıkları, sosyo-kültürel
yapısı ve her şeyden önce kenti kent yapan ayrıcalıklı özellikleri
planlara yansımadan, projelendirilen alan yerinde görülüp ihtiyaç
duyulan analizler yapılarak, kendi mimarimizi oluşturmamızda öncü
niteliği taşıyabilecek yaşam alanlarını yeşil ile uyum içerisinde
planlama ve tasarım ilklerine göre projelendirmek yerine yerelin
özellikleri göz önünde bulundurulmadan niteliksiz kentsel dönüşüm
projelerinin yapılması bugün de kaygımızdır.
TOKİ projelerinde Selçuklu ve Osmanlı’dan kalan mirası ile bütünleştirilerek Anadolu birikimlerinden esinlenilen bir yerleşme dokusunun
egemen kılınması yönünde ivedilikle çalışmalar başlatılmalıdır. Bu
çalışmaların öncelikle akademik nitelikli, katılımcı ve ilgili meslek
kurumlarıyla işbirliği içinde gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Bazı kentsel dönüşüm ve toplu konut projelerinde uygulanılmaya
çalışılan “Osmanlı-Selçuklu Mimari Tarzı” yaklaşımları, yer seçimlerinden komşuluk ilişkilerine, yerleşme karakterinden sosyal ve kültürel hizmet alanlarına kadar tümüyle Anadolu’daki kültürel derinliği
sosyolojik özellikleriyle projelendirilirken aceleye getirildiği, üzerinde
ayrıntılı çalışmalar yapılmadığı ve bu kavramlar çağdaş şehircilik
ve mimari karakterle bütünleşik olarak ele almış karakterli yerleşim
alanları olarak yeniden canlandırılması gerektiği görülmektedir.
Mimarların ve tüm halkın tarihten doğru esinlenmeyi başaracak,
biçimsel değil öz olarak geleneksel mimarinin çağdaş yorumlarını
gerçekleştirebilecek mimari projelerin elde edilmesi için “mimarlık
ve şehircilik yarışmaları” olanağının ve erdeminin anımsanması
gerekmektedir.
BİR TOKİ UYGULAMASI
Kent ölçeğinde değerlendirilmesi gereken dönüşüm projeleri, parsel
ölçeğinde ele alınarak, içe dönük çözümler sunmakta ve şehrin
planlarından ayrı bir parça olarak değerlendirildiği takdirde, kentin
mevcut altyapısına fazladan yük getirmenin ötesinde bir anlam
ifade etmemektedir. Ayrıca dönüşüm adına ortaya konulan tekdüze yapılaşmalar kent dokusundan uzak kent kimliğini tahrip eden
mekanlar oluşturmaktadır.
Tarihiyle, kültürüyle, ticareti, tarımı, turizmi ve sanayisiyle Türkiye’nin
4’üncü büyük kenti olma özelliği taşıyan Bursa, sosyo-ekonomik
ve kültürel açıdan ülke ortalamasının çok üstünde bir potansiyele
sahiptir. Bu zenginliği göz ardı ederek Bursa’nın kalbi denilebilecek
dar bir alana hemen yakınında bulunan tarihi kimliği ve dokuyu hiçe
sayarak, yapılan 800 kişi/hane gibi yüksek bir yoğunlukta Doğanbey
kentsel dönüşüm projesi ile kentsel tarihi doku, geri dönülmez bir
tahribata sebep olunmuştur.
“Bozulma ve çökme olan bir kentsel alanın ekonomik, toplumsal,
Mart-Nisan 2012 79
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
TOKİ projelerinde Selçuklu
ve Osmanlı’dan kalan
mirası ile bütünleştirilerek
Anadolu birikimlerinden
esinlenilen bir yerleşme
dokusunun egemen
kılınması yönünde ivedilikle
çalışmalar başlatılmalıdır.
Bu çalışmaların öncelikle
akademik nitelikli,
katılımcı ve ilgili meslek
kurumlarıyla işbirliği
içinde gerçekleştirilmesi
gerekmektedir.
80 Mimar ve Mühendis
fiziksel ve çevresel koşullarının kapsamlı ve bütünleşik yaklaşımlarla iyileştirilmesine yönelik olarak
uygulanan strateji ve eylemlerin bütünü” şeklinde tanımlanan ‘kentsel dönüşüm’ kavramı, asla daha
fazlasını inşa etmek için var olanı yok etmek olarak algılanmaması gerekirken altyapısı eksik ve kent
merkezindeki trafiğe büyük bir yük getirecek şekilde Osmanlı’nın ilk başkenti olmasıyla, tarihi değerleri ve kimliği ile tanınan Bursa şehir merkezine fazlaca yük getirmektedir.
Doğanbey kentsel dönüşüm projesiyle görülmektedir ki rant elde etmeye yönelik üretilen plan ve
projeler, kentlinin yaşam konforunu artırmaktan ziyade, uzun vadede kent yaşamını sınırlayan olgular
haline gelmektedir. Tamamen getiri odaklı mantığın, TOKİ’nin elinde bulundurduğu olağanüstü yetkilerle harmanı; mimari açıdan hiçbir karakteristiği olmayan beton yığınlarının Bursa’nın kalbine hançer
gibi saplanmasına yol açmıştır.
DOĞANBEY TOKİ YERLEŞKESİ
Doğanbey TOKİ Konutları, Osmangazi Belediyesi sınırları içinde yer alan yaklaşık 282 bin m²
yüzölçümlü Kiremitçi, Tayakadın, Doğanbey ve Kırcaali Mahalleleri Kentsel Yenileme Alanı olarak
belirlenmiştir. Bölge içerisinde 1 adet Ortaöğretim Okulu, Bursa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Bölge Kurulu tarafından tescil altına alınmış 6 adet anıtsal yapı, 16 adet sivil mimarlık örneği yapı
yer almaktadır. Ayrıca alanın doğusunda Ördekli Hamamı Çevresi Kentsel Sit Alanı yer almaktadır.
28 Kasım 2006 tarihinde T.C. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Osmangazi Belediye Başkanlığı arasında “Bursa Osmangazi Doğanbey Kentsel
Yenileme Projesi Protokolü” imzalanmıştır. Doğanbey Kentsel Dönüşüm Alanında inşa edilen yüksek
katlı yapılar ile şehrin siluetinin farklılaştığı, özgün olmaktan uzaklaştığı görülmektedir. Artık Bursa’ya
girerken Ulucami değil TOKİ’nin yüksek katlı binaları bir duvar gibi göze çarpmaktadır. Şehrin mimari
özellikleri ile bütünleşmeyen tek tip konutlardan oluşan bu alan, şehrin kendine özgü cazibesini yok
etmiştir.
Bulunduğu alanın karakterini yansıtması gereken, örnek proje olarak nitelendirilen ve kent açısından
oldukça önemli bir yatırım olarak görülen Doğanbey Kentsel Dönüşüm Projesi, yakın çevresinde bulunan Reyhan-Kayhan Hanlar Bölgesi gibi tarihi değere sahip bölge dokusu ile son derece uyumsuz ve
bütünleşemeyecek bir görünümdedir.
“Şehrin kalbi denilebilecek bir noktada, mimari özellikleri, ulaşım çözümlemeleri, sosyal donatı alanları vb. kentsel ölçekte örnek çözümlemeler sunması gereken, Doğanbey Kentsel Dönüşüm alanı
dikeyde yükselerek en çok kişiyi bu alana sığdırma amaçlı yapılan bir işe
dönüşmüştür.”
İmar planı kararlarına uyma zorunluluğu olmayan TOKİ uygulamaları, kenti
iklimsel, topografik, peyzaj vb. özelliklerine göre farklılaşmayan kimliksiz
konutlar üreterek yerel mimariyi ve kentsel dokuyu bozmaktadır.
Ayrıca Doğanbey Kentsel Dönüşüm Alanı projesinin kentsel siluete olumsuz etkisinin yanı sıra eski haliyle 75-100kişi/hane olan nüfus yoğunluğu
kentsel dönüşüm projesiyle 800 kişi/hane’ye çıkarılarak gelecek ilave
nüfus kentin merkezine bugünkü halinden çok daha fazla yoğunluk getirecek ve eğer daha da önlem alınmazsa kentsel sit alanının tahribatını hızlandıracaktır. Uygulama alanında gelecek nüfusa yönelik altyapı olanakları
oldukça yetersiz ve projeye birlikte olması gereken yeni altyapı (otopark,
kanalizasyon gibi) olanakları sağlanmamıştır. Bu durumun sonucu olarak
uzun vadede altyapı maliyetlerinin artacağı apaçık görülen bir sonuçtur.
Bu konuda Doğanbey Kentsel Dönüşüm Alanı’nın olumlu örnek sergilemediği açıktır. Doğanbey Kentsel Dönüşüm Alanı’nda da planlama hiyerarşisine tezat olarak projeden plana işlenen bir “sistem(sizlik)” söz konusudur.
Doğanbey Kentsel Dönüşüm Alanı ile bölgeden uzaklaştırılan yerleşik
halkın bu süreç içerisinde kentin hangi alanlarında barındığı önemsenmemiştir.
Kentsel dönüşüm alanı olarak oluşturulan ve diğer alanların dahil olduğu
imar hakkından farklı olarak kendi içinde alanın rantına bağlı olarak meydana çıkan yapılaşma kararlarının imar planlarına aykırı olduğu ve diğer
alanlar ile arasında denge sağlanmadığı görülmüştür. Reyhan-Kayhan
Hanlar Bölgesi ve çevresindeki yapılaşma alanının koruma alanı olması
sebebiyle 2 kat yapılaşma izni, tarihi doku ile uyumlu yapılar yapma
zorunluluğu vb. zorlayıcı yapılaşma kararları verilirken Doğanbey Kentsel
Dönüşüm Alanı’ndaki yüksek yapılaşma izni plan kararlarındaki eşitsizliği
ortaya koymaktadır.
Kentsel dönüşüm projelerinin kente özgü fikirlerden oluşması gerekirken
günümüzde her kentte tekdüze yapılaşmanın önünü açan kentsel dönüşüm alanlarının (talan edilmesi) ve bu alanların yapım işlerinin sadece
TOKİ’ye verilmesinin sonucunda siyasi güçlerin de etkisi ile TOKİ’nin bu
konuda üstün bir konuma getirilmesi ve kentsel dönüşüm alanlarının
ekonomik getiri alanı olarak görülmesi söz konusudur. Doğanbey Kentsel
Dönüşüm Alanı’nda da öncelikle TOKİ’nin ekonomik kazanç elde etme
isteği görülmekte ve bu dönüşüm alanının bundan sonraki dönüşüm alanlarına olumlu örnek olmadığı/olamayacağı görülmektedir.
Yeni yasalarla TOKİ’ye verilen ve bugün Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na
bırakılması düşünülen yetkiler mimarlık ve şehircilik ilkeleri göz önünde
bulundurularak yeniden gözden geçirilmeli, kentsel bütünlük çevresel
uyum ve planlama hiyerarşisini mutlaka gözeten bir imar düzeninin egemen kılınması için ivedilikle düzenlemeler yapılmalıdır. Planlar bir bütün
olduğu ve projelendirmelerin yerinde görülerek gerekli teknik, kültürel ve
sosyal incelemeleri yapılarak kentlinin katılımı gözetildiği takdirde benimsenir ve verimli olur, özellikle doğal, ekolojik ve kültürel değerleri açısından
yasalarla korunmaları öngörülen bölgelerdeki, bütün bu özellikleri göz ardı
etmeden yapılacak yer seçimlerinde, gelecek kuşaklara karşı sorumluklarımız olduğunu unutmamalıyız.
Yapılan imar çalışmaları önümüzdeki birkaç asırda şehre kattığı değerle
anımsanacaktır. Bugün nasıl İstanbul’un ve Osmanlı’nın en parlak dönemini eserleriyle inşa eden ve kentin siluetini oluşturan Mimar Sinan’a ve her
anımsayışta dualar hediye ediyorsak, yaptığımız bu uygulamalarla gelecek
nesillerimizde bizi hatırlayacaktır. Dualarıyla şereflenmek ümidiyle.
Bursa’nın kalbi denilebilecek
dar bir alana hemen
yakınında bulunan tarihi
kimliği ve dokuyu hiçe
sayarak, yapılan 800 kişi/
hane gibi yüksek bir
yoğunlukta Doğanbey
kentsel dönüşüm projesi
ile kentsel tarihi doku, geri
dönülmez bir tahribata sebep
olunmuştur.
Mart-Nisan 2012 81
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Dilaver DEMİRAĞ
Gazeteci, Yazar
PLAN MI PİLAV MI?
Bir kenti planlamak aslında sosyal hayatı
planlamaktır. Bu anlamda sosyal bir alanda hayata
geçirilen her çalışma, mühendisi devlet ve tanrı rolü
oynamaya sevk eder. Her plan müphemliği yani
belirsizliği belirli bir hale sokma çabasıdır ve düzen
oluşturma eylemi olarak plan,
1
950’ler itibariyle Tek Parti dönemindeki gibi planlı şehirleşme,
sanayileşme ve kalkınma yerine plansız, programsız gelişmenin
önü açılmış, DPT bürokratlarına plan dendiğinde “memleketin
plana değil pilava ihtiyacı var” cevabı alınmıştır. Bu yüzden
çarpık gelişme çarpık sanayileşmeye, çarpık gelişme ve sanayileşme de çarpık şehirleşmeye neden olmuştur. Oysaki makro ve
mikro düzeyde plan yapılmış olsaydı planlı bir gelişme sonucu,
son derece düzenli bir şehirleşme yaşanmış olacaktı. Şehir
plancısı da bu planları yaparak düzenli gelişme ve şehirleşmenin
mümkün olmasını sağlar.
Bu yönüyle şehir ve bölge planlama mesleğinin konusu en
genel anlamda, ülke düzeyinden yerel ölçeğe kadar her türlü
yerleşmede fiziksel/mekânsal gelişmelerin bir plan/düzen çerçevesinde biçimlenmesine katkıda bulunmaktır. Şehir plancısı,
planlı gelişmenin sağlanması için, yerleşmelerin değişiminde
etkili olabilecek mekânsal, sosyal, demografik, ekonomik ve
teknik verilerle estetik, kültürel (tarihi-arkeolojik), doğal/ekolojik
etmenleri birlikte değerlendirerek geleceğe yönelik amaç ve
hedefleri koyan, uygulama araçlarını ve süreçlerini tanımlayan,
karar vericilere alternatif öneriler oluşturan ve bunların uygulanmasında rol alan uzmandır. Plancının uygulamadaki rolü planın
parçaları olarak ortaya çıkan projeleri tanımlamak, bu projeleri
koordine etmek, yönlendirmek, denetlemek veya projelere dönük
danışmanlık hizmetlerini yürütmektir.
Ancak, bugün gelinen nokta ne böyle bir şehirleşmenin beklen-
82 Mimar ve Mühendis
düzen oluşturmaya çabaladıkça daha çok düzensizliğe
yol açar. Bunun nedeni mühendislik ideolojinin
temellerinde mevcut olan düzen kurucu bir pratik
olarak rasyonel akıl mantığının mühendise yön
vermesidir.
diği gibi doğru sonuçlar vermesi ne de gelişmenin beklendiği,
tahmin edildiği gibi belli bir yönde ilerlemesi söz konusu. Tersine
yaşanan hayatın tüm planları aştığı görülüyor.
BİR DÜZEN KURMA ÇABASI OLARAK PLAN
Plan kavramı aslında doğayı ve toplumu okunaklı kılma çabasının bir sonucudur. Nasıl bir mühendis önceden tasarladığı bir
plana göre teknik bir çalışma ortaya koyuyorsa, nasıl bir bilim
adamı belli bir hipotez ekseninde doğadaki her hangi bir olguyu
çözümleme çabasındaysa şehir plancı da öngördüğü planla
şehri düzenleme çabasındadır. Ancak bir kenti planlamak aslında sosyal hayatı planlamaktır. Bu anlamda sosyal bir alanda
hayata geçirilen her çalışma, mühendisi devlet ve tanrı rolü
oynamaya sevk eder. Her plan müphemliği yani belirsizliği belirli
bir hale sokma çabasıdır ve düzen oluşturma eylemi olarak plan,
düzen oluşturmaya çabaladıkça daha çok düzensizliğe yol açar.
Bunun nedeni mühendislik ideolojinin temellerinde mevcut olan
düzen kurucu bir pratik olarak rasyonel akıl mantığının mühendise yön vermesidir.
Rasyonel düşünce olarak kartezyanizm doğaya bir düzensizlik
olarak bakar ve doğaya yön vermek için aklı bir anlam pratiğinden çok bir araca dönüştürür. Nitekim Descartes, akıl ve
onun uygulama boyutu olarak bilim yolu ile şeylerin karşısına
diktiği özne tasavvuruna doğayı (dolaylı olarak da toplumu)
dönüştürme pratiğini yükler. Akıl ve bilim sayesinde özne olarak
Aydınlanma
felsefesinin ve
onun büyük projesi
olan modernizmin
bir ürünü olan
rasyonel bir karar
verme ya da teknik
bir problem çözme
süreci olarak
planlama, her
zaman otoritenin
hizmetinde
olmaktan kendini
kurtaramadı.
insan doğanın efendisi olacaktır. Bunu yapmak için akıl düzen kurma
işine girer. Öncelikle, düzene uymayan unsurları müphem sayarak ya
dışarıda bırakır ya da kategorilerden birine o kategoriye oturmasa
da sokarak sorunu çözer.
“Sınıflandırmak, dünyaya bir yapı atfetmektir. Dünyadaki olabilirlikleri manipüle etmek; bazı olayları ötekilerden daha olası
kılmak, olaylar rastgele değilmiş gibi davranmak ya da olayların
rastgeleliğini sınırlandırmak veya tamamen yok etmektir. Dil,
adlandırma sınıflandırma fonksiyonu aracılığıyla, insan yerleşimine
uygun düzenli ve iyice oturmuş bir dünya ile rastgeleliklerle dolu
olumsal bir dünya arasına kendini yerleştirir… Düzenli bir dünya
“kişinin önünü gördüğü” (ya da başka bir deyişle, kişinin önünde
neler olduğunu, nasıl görebileceğini-nasıl kesin olarak görebileceğini-bildiği); kişinin, bir olayın olabilirliğini nasıl hesaplayabileceğini
ve bu olabilirliği nasıl arttırıp azaltacağını bildiği, belli durumlar
arasındaki bağların ve belli eylemlerin etkinliklerinin, geçmiş başarılarının gelecektekilere kılavuzluk etmesini mümkün kılacak ölçüde
aynı kalabildiği bir dünyadır”
Ancak gerçek dünya böyle bir dünya değildir, birçok ihtimalin ve
değişkenin söz konusu olduğu farklılıkların dünyasıdır. Dolayısıyla
bütün olasılıkları ve değişkenleri hesaplamak olanaklı olmadığı için
tüm tasarımlar, modeller, planlar tasavvur edilmiş olacaktır. İşte
sosyal mühendislik dediğimiz olgu burada ortaya çıkar.
Madem modelimiz gerçek dünyaya uymuyor, o zaman dünyayı modele uyduralım. Bütün mühendislik faaliyetlerinin negatif
sonuçlar ortaya çıkarması da bundan kaynaklanır. Çünkü tüm
planlar doğayla, insan denen mahlûkatla uyumsuzdur. Bunların en
temel özelliği değişken olmalarıdır. Oysa planımız, modelimiz bu
değişkenleri modele yediremediğinden, bütün planlar imkansız bir
hedefin peşinde koşacaktır. Bu fiyaskoyu engellemek için devlet ya
da yasa mühendisin, şehir plancısının yardımına koşar ki yüksek
modernizm dediğimiz olgu da buradan doğmuştur.1
OKUNAKLI TOPLUM, OKUNAKLI ŞEHİR,
OKUNAKLI DÜNYA
Michel Foucault’un ortaya koyduğu biyo-siyaset kavramı yönetim
olgusuna öngörülebilirlik getirdiği için mühendislik, sosyoloji vb
hemen hemen bilimsel ve teknik disiplinler yüksek modernizmin
okunaklılık talebine uygun bir harita çıkarma işlevine göre yapılanmıştır. Aydınlanma felsefesinin ve onun büyük projesi olan
modernizmin bir ürünü olan rasyonel bir karar verme ya da teknik
bir problem çözme süreci olarak planlama, her zaman otoritenin
hizmetinde olmaktan kendini kurtaramadı.
James Scott ‘Devlet Gibi Görmek’ isimli kitabında modern devletin
tüm uygulamalarını bir harita benzetmesi ile izah eder. Harita nasıl
araziyi okunaklı ve bilinir kılarak ona hâkim olunmasını sağlarsa,
devlette bir dizi dönüşümle toplumsal mekânı okunaklı kılmaya,
yönettiği topluma bilgi ile düzen verip ona egemen olmaya çabalıyordu. Bunun yolu ise basitleştirme işlemi olarak görülen homojenleştirme ve standartlaştırma olmuştur. Böylece devlet kesinlik
Mart-Nisan 2012 83
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Nasıl bir mühendis yapacağı
teknik aracı önceden tasarlar
ve sonra da o aracı bu
tasarıma göre oluşturursa,
sosyal mühendislerin de
insan yaşamının iyiliği
adına, toplumun gelişmesi,
köhnememesi adına önceden
tasarlanmış bir modernleşme
planları vardır.
ve bir örneklikle topluma yön verebilecekti. Scott bu olguya yüksek modernizm adını verir. Yüksek
modernizm temelde bir toplum mühendisliğidir. Toplumu belli bir plana, bir tasarıma uygun hale
sokma çabasıdır. Bütün sosyal mühendislik çabalarında olduğu gibi yüksek modernizmin de bir planı
yani önceden belirlenmiş /oluşturulmuş bir tasarımı söz konusudur. Nasıl bir mühendis yapacağı
teknik aracı önceden tasarlar ve sonra da o aracı bu tasarıma göre oluşturursa, sosyal mühendislerin
de insan yaşamının iyiliği adına, toplumun gelişmesi, köhnememesi adına önceden tasarlanmış bir
modernleşme planları vardır. Scott modern devletin okunaklılık çabasının esasta bir egemenlik çabası
olduğunu, okunaklılık vasıtası ile devlet topluma daha fazla sirayet ettikçe toplumu yönetebilmesinin
de o oranda arttığını belirtir.
Yüksek modernizm bilimsel dünya tasarımından beslenen ve toplumu büyük ölçekli dönüştürme planları yapabilme gücünü kendinde gören bir zihniyeti yansıtır. Ütopik tahayyül de yüksek modernizmin
temel yakıtını oluşturur.
“Yüksek modernizm merkezinde sürekli doğrusal ilerlemeye, bilimsel ve teknik bilginin gelişimine,
üretimin genişlemesine, rasyonel bir toplumsal düzen tasarımına, insan ihtiyaçlarının artan tatminine
ve aynı derecede önemli olarak, doğa yasalarının bilimsel olarak anlaşılmasına bağlı biçimde (insan
doğası dahil) doğa üzerinde artan bir denetime duyulan son derece büyük bir özgüven vardı. Bu
yüzden yüksek modernizm bilimsel ve teknik ilerlemenin kazanımlarının insan faaliyetinin her alanın
da-genelde devlet vasıtasıyla-nasıl uygulanabileceğine dair özellikle kapsamlı bir görüştür”2
Toplumu dönüştürmeye dair bu güçlü inanç ve elbette bu inancın devlet gücü ile birleşmesinden
doğan iyilikseverlik, otoriter azimle birleşir. Yüksek modernist bürokrat ya da teknokratın gözünde
toplum ütopik bir proje ya da plandır. Bu da onların miyoplaşmasına yol açan bir etkene dönüşür.
Doğayı denetim altına almakla toplumu denetim altına almak aynı planın farklı cepheleridir. Bu yüzden planlama faaliyeti söz konusu kusurlardan arınmış değildir.
ŞEHRİ Mİ PLANLAMAK TOPLUMU MU DÜZENLEMEK?
Şehir en başından beri devletin ve onun otoritesinin damgasını taşır. Bu yüzden şehir planlama
dediğimiz olgu, yüksek modernizmden önce de otoritenin en tepesindekinin beklentilerine uygun bir
84 Mimar ve Mühendis
yerleşim ya da şehir kurmak ve toplum inşa etmek olgusunun hizmetkârı
oldu. Mimar şehre metisin yani hayat tecrübesi ya da yerel hayat bilgisi
denen organik bilgi birikiminin bakışıyla değil de, pergel ve gönyenin
mantığı ile yaklaştığından, eleştirilerin merkezinde olmaktan kurtulamamıştır.
Boockhin çağdaş kent planlama anlayışının barındırdığı o korkunç çelişkiyi ortaya koyar.
“Kent artık uysallaşmış doğa, kuralsız insan yakınlaşmanın arenası,
bireyselliğin ve rasyonalitenin alanı değildir. Modern kent, arkaik kan
kardeşliğinin bile ötesinde, yabancılaşmış insanlığın yaban toprağına,
insan toplumundaki şeytansı olan her şeye geri dönmüştür. Zamanımızın kenti insani yakınlık ve cemaat ruhunun tek başına bir anonimliğe
ve özelleşmiş bir atomlaşmaya kurban edildiği dünyevi bir sunaktır;
kültürü aklın birikimle elde edilmiş bilgeliği değil, meta üretimi ve
reklâm ajanslarının değersiz bir yaratığıdır. … Zira kent, bizzat durumun
doğası gereği, bütün halini aldıkça, farklılığın ve anlaşılırlığın sağladığı
özgünlüğünü yitirdikçe, silinmektedir.
“Planlama” sözcüğü sadece bu kaba ihlal eylemini anlatır. Modern zihniyet için, “planlama” düzensizliğe düzen getiren, tesadüf ve olumsallığı
insanca anlamlı tasarım içinde örgütleyen rasyonalite ve kavramsal
amaçlılık anlamına gelir. Bu sözcüğün anlamına dâhil olan görünürdeki
rasyonelliğin arkasında içsel bir toplumsal irrasyonellik yatar. … Kent
planlaması bir bütün olarak çağdaş toplumsal planlamanın çelişkili
doğasından kaçamaz. Aksine, planlama çığırından çıkmış kentselliğe
rasyonel tekniklerin uygulanması, modern kent yaşamının kuralını
oluşturan parçalanma karşısında sistematik bir toparlama çabasıdır.
Megalopolis’in bir kent olduğu mitine destek vermek, planlamanın sorgulanmayan toplumsal öncüllerini aşabileceği ve tekniğin kölesi olduğu
amaçlardan ayrı kendi başına bir değer olduğu mitine inanmaktır.” 3
Bütün modern şehirler kent kavramına ihanet eden megaşehir anlayışının silinmez damgasını taşır. Megaşehrin gayrı tabii ve gayrı insani
nitelikleri planlarla giderilmez, tersine her kent planı bu devasa sorunları daha da büyütmek, içinden çıkılamaz hale sokma yönünde atılan
adımdır.
Aslında bugün önerilecek en doğru şey “insani şehirler” planlamak değildir. Bugünün dünyasında istense de insani nitelikler taşıyan kentler inşa
edilmeyeceği gibi, insani kent denilen şey de doğası gereği planlanacak,
öngörülerle yapay olarak oluşturulacak bir şey değildir.
Kent tıpkı topluluk gibi doğal ve kendiliğinden oluşan ve düzen arayışlarına karşılık tüm karmaşıklığında insani yakınlıkları taşıyan bir mekandır.
Oysa bugünün sermaye ve teknik tahakküm odaklarının emrindeki şehircilik anlayışı var olanı kökten reddetmek yerine iyileştirme çabasındadır.
Nasıl kanser olmuş bir hücre normal ve sağlıklı bir hücreye dönüşemez
ise mega şehir denen berbat, totaliter ve cehennemi mekanda düzeltilemez, iyileştirilemez.
Eğer gerçekten insani bir şey yapılacaksa söylenecek en iyi şey insanlara mega şehir denen yapay canavarın karnını boşaltmalarını önermek
olmalıdır.
Ama daha önemlisi yerelliği, yerel bilgiye ve kendiliğindenlik denen şeye
değer verip hayata mühendis ya da mimar eli değmeden insanların
kendi yaşantılarını kendilerinin oluşturmasının önünü açmaktır. Planlama denilen şey tam da bunun reddidir.
Aslında bugün önerilecek en doğru şey “insani şehirler”
planlamak değildir. Bugünün dünyasında istense de
insani nitelikler taşıyan kentler inşa edilmeyeceği gibi,
insani kent denilen şey de doğası gereği planlanacak,
öngörülerle yapay olarak oluşturulacak bir şey değildir.
KAYNAKLAR
1 Zygmunt Bauman, Modernlik ve Müphemlik,Çev:İsmail
Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul-2003, s: 10,11
2 James C. Scott, Devlet Gibi Görmek,Çev: Nil Erdoğan,
Versus Yayınları, İstanbul- 2008, s:152
3 Murray Bookchin, Ekolojik Bir Topluma Doğru, çev:
Mart-Nisan 2012 85
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Cem ERİŞ
İBB Tarihi Çevre Koruma Müdürü
660 SAYILI İLKE KARARI ÇERÇEVESİNDE
TARİHİ ÇEVRE ve SÜLEYMANİYE
Bu coğrafyada bizi biz yapan ancak büyük bir kısmı yok
edilen ve ortadan kaldırılan kültür varlıklarımızı göz ardı
ederek, sadece bütünden geriye kalan mevcut taşınmaz
kültür varlıklarımız üzerinden kimlik ve kültürümüzü
okumaya, anlamaya, açıklamaya çalışmak, pek çok
eksik ve yetersiz değerlendirmelerle şehircilik, mimarlık
ve somut olan-olmayan kültür tarihimizin ortaya
konmasında ve gelecek için yeniden yorumlanmasında
hatalara düşülmesine sebep olmaktadır ve olacaktır.
660 SAYILI İLKE KARARI, REKONSTRÜKSİYON
2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun amacı;
1’inci maddesinde, “Bu kanunun amacı; korunması gerekli taşınır
ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile ilgili tanımları belirlemek,
yapılacak işlem ve faaliyetleri düzenlemek, bu konuda gerekli ilke ve
uygulama kararlarım alacak teşkilatın kuruluş ve görevlerini tespit
etmektir” şeklinde yer almaktadır.
Korunması gerekli taşınmazın niteliği ise kanunun 6’ncı maddesinin
(a) bendinde “Korunması gerekli tabiat varlıkları ile 19’uncu yüzyıl
sonuna kadar yapılmış taşınmazlar, ve (b) bendinde “Belirlenen
tarihten sonra yapılmış olup önem ve özellikleri bakımından Kültür
ve Turizm Bakanlığı’nca korunmalarına gerek görülen taşınmazlar”
şeklinde ifade edilmiştir.
51’inci maddede Koruma Yüksek Kurulu’nun kuruluş, görev, yetki ve
çalışma şekli tanımlanmakta ve (a) bendinde “Korunması gerekli
taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının korunması ve restorasyonu
ile ilgili işlerde, uygulanacak ilkeleri belirlemek” olarak görev tanımı
yapılmakta, 57’nci maddede ise “Koruma Bölge Kurulları, Koruma
Yüksek Kurulu’nun ilke kararları çerçeve¬sinde olmak kaydıyla
görevli ve yetkilidir” şeklinde en açık ifadeyle belirtilmektedir.
Koruma kanununda açık bir şekilde ifade edildiği üzere, korunması
gerekli taşınmazlarla ilgili proje ve uygulamalara ilişkin kriterler Yüksek Kurul’un ilke kararları ile tanımlanmıştır. Bu kapsamda taşınmaz
kültür varlığının tespiti, tescili ve sonrasında proje, bakım-onarım
gibi hususlarda en belirleyici ve yönlendirici ilke kararı, 05.11.1999
tarih ve 660 sayılı ilke kararı olarak görün¬mektedir. 660 sayılı
İlke Kararı’nın açıklama kısmında “Taşınmaz kültür varlıklarının
korunmasında en önemli sorun, yapılacak müdahalenin niteliğidir.
Her yapının kendine özgü sorunları olduğu için tüm yapıları kapsayacak ve müdahale biçimini belirleyecek genel sınıflandırmaların
uygulamada yanlış sonuçlar verdiği saptanmıştır. Bu nedenle kurul
kararlarına temel olacak ilkeler ve müdahale biçimlerine daha uygun
olduğu kabul edilen aşağıdaki tanımlar yapılmıştır” denmektedir.
Yapı grupları ise ikiye ayrılarak, 1’inci ve 2’nci grup yapı tanımları
getirilmiştir.
1’inci grup yapılar, “Tarihsel, simgesel, anı ve estetik nitelikleri ile
korunması gerekli yapılar”
2’nci grup yapılar, “Kent ve çevre kimliğine katkıda bulunan yapılar”
şeklinde tanımlanmışlardır.
I. Müdahale Biçimleri’nin 1’inci ve 2’nci maddelerinde mevcut taşınmazlara ilişkin bakım-onarım esasları; 3’üncü maddede ise yeniden yapma “Rekonstrüksiyon” ilkeleri belirlenmiştir. Bu yazımızda,
özellikle üzerinde duracağımız husus olan bu madde çerçevesinde,
Süleymaniye’deki uygulamaları örnekleriyle değerlendireceğiz ve
yeni önerilerde bulunacağız.
3’üncü maddede çok açık ifade edildiği şekliyle Rekonstrüksiyon,
“tescil edilmesine ilişkin gerekli özellikleri taşımasına rağmen elde
olmayan sebeplerle tescili yapılamamış ve/veya herhangi bir nedenle yitirilmiş olan yapının gerek kültür varlığı niteliği, gerekse kültürel
çevreye olan tarihsel katkıları açısından eldeki mevcut belgelerden;
- yapı kalıntısı
- rölöve
- fotoğraf
- her türlü özgün yazılı-sözlü görsel arşiv belgesi vb.’den yararlanmak
suretiyle,
- kendi parsellerinde
86 Mimar ve Mühendis
Bundan 50 sene önce
tescil edilemeden
ve belgelenemeden
yanarak ortadan kalkan
bir ahşap yapı ile geçen
hafta yanarak ortadan
kalkan belgelenmesi
tamamlanmamış
ancak tescilli bir yapı,
müdahale biçimi
itibarıyla aynı grupta
yer almaktadır.
- daha önce bulunduğu yapı oturum alanında
- eski cephe özelliğinde
- aynı kitle ve gabaride
- özgün plan şeması
- malzeme
- yapım tekniği kullanılarak
kapsamlı restitüsyon etüdüne dayalı rekonstrüksiyon uygulamasının
koşulsuz sağlanması” şeklinde tanımlanmaktadır.
İşte idarelerin, mimarların, uzmanların ve akademisyenlerin üzerinde tam olarak ittifak edemediği, bölge kurullarının da aldıkları
kararlarla fikir birliğinde olmadığı anlaşılan bu hususta konuyu daha
açık ve anlaşılır hale getirmek amacıyla, yukarıda kanununun ilgili
maddelerini hatırlayarak bir tespit ve analizde bulunduğumuzda;
rekonstrüksiyona konu taşınmazları 2 gruba ayırabilir ve tereddütlere bu cihetten bir açıklama getirebiliriz.
A. Tescilli Gruptaki Taşınmazlar
1. Koruma Bölge Kurulları’nca tescilleri yapılmış olan,
- Asgari olarak rölöveleri alınarak belgelenmiş, ayakta ve kullanılan
mevcut taşınmazlar,
- Onaylı restorasyon projeleri doğrultusunda onarılmış taşınmazlar,
- KUDEB yönetmeliği doğrultusunda bakım-onarımları yapılmış olan
taşınmazlar.
2. Koruma Bölge Kurulları’nca tescilleri yapılmış olan,
- Tescil fotoğrafları dışında belgeleri olmayan,
- Ayakta-mevcut, kullanılan veya kullanılmayan taşınmazlar.
3. Koruma Bölge Kurulları’nca tescilleri yapılmış olan,
- Belgelenmesi yapılamamış ve mail-i inhidam durumunda olan,
- Kullanılamayacak seviyede kısmen yıkık, kısmen ayakta olan mevcut taşınmazlar.
4. Koruma Bölge Kurulları’nca tescilleri yapılmış olan,
- Belgelenmesi yapılamadan çeşitli sebeplerle (yangın, kaçak yıkım,
vb.) ortadan kalkmış olup
- Arsa halinde bulunan taşınmazlar.
Yukarıda 4 grupta belirlenen söz konusu taşınmaz kültür varlığı yapıların, kendi özelliklerine ve özel durumlarına bağlı olarak, 660 sayılı
İlke Kararının “I. Müdahale Biçimleri” maddesinde,
1. Bakım
2. Onarım
a. Basit Onarım
b. Esaslı Onarım (Restorasyon)
3.Yeniden Yapma (Rekonstrüksiyon)
şeklinde tanımlanan müdahaleler kapsamında restorasyonları gerçek-leştirilebilecektir.
Bugün İstanbul’da faal 8 adet Koruma Bölge Kurulu, bu ilke kararma
uygun kararlar almakta birlik içindedir.
B. Tescilleri Yapılamadan Çeşitli Nedenlerle
Ortadan Kalkmış Olan Taşınmazlar
Müdahale şeklinde, uzmanların, akademisyenlerin, mimarların ve
koruma bölge kurulu üyelerinin farklı düşündüğü bu gruptaki taşınmazlar ise, öncelikle 660 sayılı İlke Kararı’nın yukarıda açıklanan I/3
maddesindeki kriterler doğrultusunda rekonstrüksiyonları yapılacak
taşınmazlardır. Bu gruptaki yapıların niteliği, esas itibarıyla yukarıda
yaptığımız tasnif A/4’te durumlarını belirttiğimiz yapılardan bir fark
Mart-Nisan 2012 87
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
Şehrin sokaklarında
gezerken gördüğümüz bir
küçük hazirenin tek başına
bulunduğu noktada bir
manası ve değeri olsa da
ölümün sosyal ve kültürel
mesajını tamamen bize
özgü bir mimari ve plastik
estetik içinde günümüze
taşıyan bu hazirelerin
aslında yitik bir külliyenin,
mescidin, medresenin
veya tekkenin bir parçası
olduğunu göz ardı etmek,
bu yapıların müdavimleri
olan dedelerimizi eksik
olarak anlamak ve
algılamak olacaktır.
88 Mimar ve Mühendis
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
göstermemektedir. Sadece tescilleri yapılamadan ve tam olarak belgelenemeden ortadan kalkmışlardır.
Bu açıdan, bundan 50 sene önce tescil edilemeden ve belgelenemeden yanarak ortadan kalkan bir ahşap yapı
ile geçen hafta yanarak ortadan kalkan belgelenmesi tamamlanmamış ancak tescilli bir yapı, müdahale biçimi
itibarıyla aynı grupta yer almaktadır. Dolayısıyla A/4’te belirttiğimiz ve 660 sayılı İlke Kararı’nın I. Müdahale
Biçimleri / 2) Onarım / b) Esaslı Onarım (Restorasyon) maddesi kapsamında diğer restorasyon usulleri içinde
zikredilen Yeniden Yapma (Rekonstrüksiyon) uygulanacaktır.
Nitekim ilke kararı da esasen buna bir bütün olarak ve aynı şekilde yaklaşmakta, “IV) Yok Olan Tescilli Yapılara
İlişkin Esaslar” maddesinde, “.... korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilen ve tescil edilmesi gerekli olmasına rağmen tescil aşamasından önce herhangi bir nedenle yok olan yapılar için; bu ilke kararındaki I. Müdahale
Biçimleri /3’üncü maddedeki yeniden yapma koşullarının geçerli olduğuna...” diyerek konuya açıklık getirmektedir.
O halde 1/5000 - 1/1000 ölçekli koruma amaçlı imar planlarında da “kayıp kültür varlığı” lejandıyla belirtilen söz
konusu taşınmazların tescillerinde, rekonstrüksiyon projelerinin değerlendirilmelerinde ve onayında sıkıntıların
kaynağı nedir?
Daha önce de belirttiğim gibi sorun, gerek 2863 sayılı Kanun gerek de Yüksek Kurul ilke kararlarında açıkça
belirtilse de söz konusu yapıların tarihsel, simgesel, anı ve estetik değerleriyle kent ve çevre kimliğine olan katkılarının göz ardı edilmesidir.
Bu coğrafyada bizi biz yapan ancak büyük bir kısmı yok edilen ve ortadan kaldırılan kültür varlıklarımızı göz ardı
ederek, sadece bütünden geriye kalan mevcut taşınmaz kültür varlıklarımız üzerinden kimlik ve kültürümüzü
okumaya, anlamaya, açıklamaya çalışmak, pek çok eksik ve yetersiz değerlendirmelerle şehircilik, mimarlık ve
somut olan-olmayan kültür tarihimizin ortaya konmasında ve gelecek için yeniden yorumlanmasında hatalara
düşülmesine sebep olmaktadır ve olacaktır.
Şehrin sokaklarında gezerken gördüğümüz bir küçük hazirenin tek başına bulunduğu noktada bir manası ve
değeri olsa da ölümün sosyal ve kültürel mesajını tamamen bize özgü bir mimari ve plastik estetik içinde günümüze taşıyan bu hazirelerin aslında yitik bir külliyenin, mescidin, medresenin veya tekkenin bir parçası olduğunu
göz ardı etmek, bu yapıların müdavimleri olan dedelerimizi eksik olarak anlamak ve algılamak olacaktır.
Bugün mevcut ve kayıp taşınmaz kültür varlığı envanterimiz, tarihsel süreç ve devamlılık içinde bir bütün olarak
değerlendirilmelidir. Restorasyon uygulamalarında mutlaka öncelik mevcutlara verilmeli ancak kayıp taşınmaz
kül¬tür varlığı envanteri ve projeleri de bu süreçte tamamlanmalı ve uygulamalar için gerekli program belirlenmelidir. Tabi ki Kültür ve Turizm Bakanlığı da üzerine düşeni yapmalıdır.
O halde, yapılması gereken belgeleme çalışmaları;
- Yazılı, görsel tüm kaynakların ortaya konması,
- Kamu ve özel arşivlerdeki tüm görsel ve yazılı belgelerin araştırılması,
- Tarihi harita ve hava fotoğraflarından özgün doku, yapı ve çevrenin
tespit ve tanımı,
- Seyahatname, hatırat, vb. kaynaklar ve bugün hayatta olan görgü
şahitlerinin tespit ve tanımları,
- Vakfiyelerin araştırılması ve ortaya konması,
- Tüm bunların değerlendirilmesi sonucu bir restitüsyon etüdüne
dayalı rekonstrüksiyon projesinin hazırlanması ve uygulanması şeklinde sıralanabilir.
Nitekim, İBB Tarihi Çevre Koruma Müdürlüğü’nce projelendirme
çalışmaları devam eden Süleymaniye Yenileme Alanı Mimari Avan
ve Restorasyon Projeleri kapsamında, konu tamamen yukarıda
belirtilen yaklaşımla ele alınmakta olup taşınmaz kültür varlıklarının
koruma projeleri için kriterler belirlenmiştir.
Uygulamaya dönük olarak teknik ve hukuki önerilerimiz;
1. Mevcut tescilli kültür varlıklarımızın envanteri bir an önce tamamlanmalı; ilgili idareler ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bu konuda gerekli işbirliğinde bulunmalıdır.
2. Mevcut tescilli kültür varlıklarından projelendirilmemiş olanların
tamamının, mülkiyetlerine bakılmaksızın, rölöve, restitüsyon ve
mümkünse gerekli restorasyon/rekonstrüksiyon projeleri yapılmalı,
en azından rölövelerinin alınması koşulsuz sağlanmalı, tüm kentsel
sit alanlarında -özellikle Fatih, Tarihi Yarımada Yönetim Planı’ndabu husus açık bir eylem olarak tanımlanmalıdır. Finansman için,
mevcutların yanında yeni kaynaklar oluşturulmalıdır. Uygulama
süreci ise kesinlikle -ister kamu ister özel mülkiyet olsun- devlet
malı niteliği göz önünde tutularak, yapı başıboş bırakılmaksızın
çözümlenmelidir. Bu hususta gerekirse yaptırımlar uygulanmalı,
kentsel kalitenin artmasından oluşacak nemanın proje ve uygulama
finansmanının temininde kullanılması sağlanmalıdır. Bu açıdan da
5366 sayılı kanunun revize edilmesi ve 2863 sayılı kanunla beraber
yeniden ele alınması düşünülmelidir.
3. Tüm sit alanlarının Koruma Amaçlı İmar Planlan hazırlanmalı
ve tamamlanmalı, ilgili idareler, odalar, STK’lar ve Koruma Bölge
Kurulları bu konuda gerekli işbirliğinde bulunmalıdır. Bu planlar
kapsamında mevcut taşınmazların tespiti, envanterlenmesi ve tescillenmesinin yanında kayıp kültür varlıklarının envanteri ve haritası
çıkarılarak planlara işlenmelidir.
4. Ayrı bir lejantla planlarda yer alan kayıp kültür varlıklarının, Koruma Bölge Kurulları’nca tescilleri yapılmalı, kısa-orta-uzun vadeli
eylem planları ile rekonstrüksiyon yol haritası hazırlanmalıdır. Bu
kayıp eserlerin yerinde yapılmış olan -yasal olsun olmasın- tüm
yapıların fiziki ömürlerinin sonunda, yerlerine, şartları sağlayan kayıp
kültür varlıklarının tekrar inşa edilmeleri temin edilmelidir.
5. Her kimin mülkiyetinde ve tasarrufunda olursa olsun, menşei
vakıf olan -mevcut olsun ya da olmasın- kültür varlıklarının tamamının Vakıflar Kanunu kapsamına alınarak vakıf hukukuna iadesi
sağlanmalı ancak kullanımlarıyla ilgili Koruma Bölge Kurulları’nca
onaylanacak restorasyon projeleri doğrultusunda kamuda ya da
özelde kullanımları da göz ardı edilmemelidir. Çeşmelerin İBB, İSKİ,
ilçe belediyeleri, vakıf, hazine ya da özel gibi farklı mülkiyetlerde
olmasının da su mimarimizin en önemli unsurları olan bu yapıların
korunmasını ne kadar zorlaştırdığı ortadadır.
6. Menşei vakıf olan taşınmaz kültür varlıklarının tespit, tescil,
envanter, bakım-onarım, restorasyon, vb. hususlarında karar vermek
üzere, müstakil bir Vakıf Taşınmaz Kültür Varlıkları Koruma Kurulu
oluş¬turulmalıdır. Mevcut bölge kurullarından farklı olarak, bu kurulun uzmanlık, çalışma ve toplantı esasları yeniden belirlenmelidir.
7. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün mevzuatı ile beraber, teknik
kapasite ve donanımı ile teşkilat yapısı yeniden ele alınmalı vakıf
eserleri¬nin restorasyonuna yönelik olarak kendi KUDEB’leri bünyesinde eğitimi de barındıran araştırma-geliştirme, üretim, onarım,
malzeme, analiz, laboratuar birimleri ivedilikle oluşturulmalıdır. Bu
kapsamda, vakıf eserlerinin düzenli ve sürdürülebilir bakım-onarımları; Vakıflar bünyesinde uzmanlardan oluşan restorasyon-onarım
ekiplerince, esaslı onarım şartlarının oluşmasına fırsat vermeden,
periyodik olarak, daha mobil, ekonomik ve bilimsel bir şekilde gerçekleştirilmelidir. Eğitim-öğretim sahası (mimari, şehircilik, sanat
ve mimarlık tarihi, sosyal ve hukuk boyutları da dahil) Vakıf Eserleri
olan bir Vakıf Üniversitesi kurulmalıdır.
8. Vakıf menşeli kayıp kültür varlıklarının koşulsuz rekonstrüksiyonunun sağlanacağı yeni bir tescil grubu oluşturulmalıdır. Vakıf ruhu ve
mevzuatı gereği, esas olanın hayrat ve akar nevindeki -mevcut olsun
ya da olmasın- tüm kültür varlığı nitelikli taşınmazların rekonstrüksiyonu koşulsuz sağlanmalıdır. Belgeleme hususunda, yeterli verisi
olmayan vakıf hayrat ve akarlarının parsellerinde ise vakfe¬denin
amacına uygun aynı veya yakın bir fonksiyonla yeni yapının inşası
temin edilmelidir.
TARİHİ ÇEVRE VE SÜLEYMANİYE
İstanbul’un kalbi mertebesinde olan ve kadim kültürümüzde Nefs-i
İstanbul olarak geçen Suriçi İstanbul-Fatih ilçesinde bulunan,
Bakanlar Kurulu kararıyla yenileme alanı ilan edilen Süleymaniye’de
mevcut mev¬zuat ve Koruma Kurulları’nın kararları doğrultusunda,
sivil mimari örneği (SMÖ) yapıların rölöve, restitüsyon, restorasyon/
rekonstrüksiyon projeleri, aşağıda belirtilen ve özetlenen kriterler
doğrultusunda, İBB Tarihi Çevre Koruma Müdürlüğü’nce gerçekleştirilmiştir.
Genel olarak projelerimizi 4 başlıkta ele alabiliriz.
Tarihi Çevre Koruma Müdürlüğü Proje Çalışmaları (2001-2010)
A- Biten Projeler (2001-2010)
- Proje Sayısı: 56 (306 parsel için)
- Proje Maliyeti: 11.335.570 TL
B- Devam Eden Projeler
- Proje Sayısı: 23 (403 parsel için)
- Proje Maliyeti: 5.862.902 TL
C- İhale Hazırlık Çalışmaları Süren Proje Konuları
- Proje Sayısı: 26
D- Koordinasyon ve Sekreteryası Yapılan Proje ve Konular
1. İstanbul Sit Alanları Alan Başkanlığı Sekreteryası ve Yönetim
Mart-Nisan 2012 89
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Planı Kontrol Teşkilatı görevi
2. İstanbul Yenileme Alanları Projeleri Tetkik ve Başkanlık Onayı Süreci
Sekreteryası
3. İBB Koruma Kurulu Temsilci Üyelerinin Koordinasyonu
4. İstanbul UNESCO Dünya Miras Alanları İBB Sekreteryası
5. Tarihi Kentler Birliği Koordinasyonu
6. Yapı İşleri Müdürlüğü’nce Uygulama İhaleleri Gerçekleştirilen Projeler
7. Süleymaniye Yenileme Alanı
Yürüttüğümüz ve
tamamladığımız tüm
çalışmalar sayesinde,
tarihi şehir dokusunun
ve hafızamızın korunarak geliştirilmesi,
kültürel kimliğimizin
güçlendirilmesi ve
kentsel kalitenin
artırılması yönünde
atılan adımlar devam
etmektedir.
Proje yaklaşımımızı 3 başlıkta toplayabiliriz:
I. Tescilli sivil mimarlık örneği yapı parselleri
I.A. Bakım-Onarım: Bakım-onarım kapsamında yapılacak müdahaleler ile, yıkmadan restorasyonu mümkün olan SMÖ yapılar (Kayserili Ahmet Paşa Konağı gibi)
I.B. Rekonstrüksiyon: I.B.l. Esaslı onarım kapsamında, konservasyonu mümkün
olan özgün malzemeleri ve mimari elemanları yeniden kullanılmak üzere, restitüsyon projesi ve 660 sayılı İlke Kararı dikkate alınarak, kendi kontur ve gabarisinde, özgün plan özellikleri, malzeme ve detayları aynen korunarak rekonstrüksiyonu gerçekleştirilecek olan SMÖ yapılar,
I.B.2. İlgili Koruma Bölge Kurulu’ndan izinli/izinsiz yıkılmış, bugün parselinde
mevcut olmayan, Kurul arşivinde yer alan onaylı/onaysız rölöve, restitüsyon,
restorasyon projeleri ve diğer belgelere dayanılarak rekonstrüksiyonu gerçekleştirilecek olan SMÖ yapılar,
I.B.3. İlgili Koruma Bölge Kurulu’ndan onaylı restorasyon projesi bulunan ve
bu proje doğrultusunda (veya projesine aykırı da olsa), yerinde 660 sayılı İlke
Kararı’nda tanımlanan rekonstrüksiyon prensiplerine aykırı olarak, betonarme
uygulama yapılmış bulunan SMÖ yapı parsellerinde, Kurul arşivinde yer alan
onaylı/onaysız rölöve, restitüsyon, restorasyon projeleri ve diğer belgelere dayanılarak, restitüsyon projesi ve 660 sayılı İlke Kararı doğrultusunda rekonstrüksiyonu gerçekleştirilecek olan SMÖ yapılar.
II. Avan proje parselleri
Onaylı Koruma Amaçlı İmar Planı’na göre Süleymaniye Yenileme Alanı’nda kalan
yeni yapılara ait avan projelerin hazırlanmasına ve uygulamanın şekline, onaylı
plan doğrultusunda, yine ilgili Koruma Bölge Kurulu karar verecektir.
III. Tescile öneri parseller
Koruma Yüksek Kurulu’nun 660 sayılı İlke Kararı doğrultusunda, alanda projelendirme sürecinde mevcut Koruma Amaçlı İmar Planı’nda yapılanma koşulları
belirlenen, ancak yapılan araştırmalarda bulunan belgelere dayanılarak tescile
değer nitelikler taşıdığı anlaşılan parsellerin Koruma Kurulu’na tescil ettirilerek,
restitüsyon doğrultusunda rekonstrüksiyon projeleri hazırlattırılmaktadır.
Sonuç olarak,
İBB Tarihi Çevre Koruma Müdürlüğü olarak, 660 sayılı İlke Kararı doğrultusunda
yürüttüğümüz ve tamamladığımız tüm çalışmalar sayesinde, tarihi şehir dokusunun ve hafızamızın korunarak geliştirilmesi, kültürel kimliğimizin güçlendirilmesi
ve kentsel kalitenin artırılması yönünde atılan adımlar devam etmektedir. Ancak
Koruma Bölge Kurulları’nın çalışmalarını da kolaylaştırmak ve hızlandırmak amacıyla, yukarıda öneriler bölümünde 8 maddede özetlemeye çalıştığımız düzenlemelerin de bir an önce gerçekleştirilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
Müdürlüğümüzün tarihi çevreye ilişkin yürüttüğü proje çalışmaları için: http://
www.ibb.gov.tr/sites/Tarihicevre/Pages/AnaSayfa.aspx adresini ziyaret edebilirsiniz.
90 Mimar ve Mühendis
Mart-Nisan 2012 91
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Cihan UZUNÇARŞILI BAYSAL
Gazeteci, Yazar
DİSNEYLEŞEN İSTANBUL:
KENTİN RUHU ÖLÜRKEN
K
‘‘Kent, insanın içinde yaşadığı dünyayı yeniden
yapma, gönlünün çektiği biçime daha fazla getirme
yönündeki en başarılı girişimidir. Fakat kent insanın
oluşturduğu dünyaysa eğer, bundan dolayı içinde
yaşamaya mahkûm edildiği dünyadır da. Dolayısıyla,
insan kenti yaparken, dolaylı olarak ve yaptığı işin
doğasını açıkça anlıyor olmaksızın, kendini yeniden
yapmıştır’’
Robert Park
ısıtlı kaynaklarıyla, büyüme ile eşitlik arasında ikilem yaşayan
kentlere, 1980’lerde, neoliberal akıl bir yol haritası dayattı. Bu
mantığa göre, küreselleşen sermaye sınırsız bir güce kavuştuğundan dünya düzeni sermayeye teslim olmuş durumdaydı.
Ulusal ekonomiler artık devlet eliyle inşa edilmiyordu, hatta
tam aksine, küresel sermayenin dünya üzerinde beğendiği
yere yatırım yaptığı, beğenmediği yerleri de dışlayarak durağanlaştırdığı yepyeni bir dönemdeydik. Öyleyse, sermayeyi
kentlere çekebilmek için, gerekli hizmetleri sunan kentler
yapmak, kısaca kentleri dönüştürüp uzmanlaştırmak ve markalaştırmak lazımdı. Kurtuluş ve kalkınmanın formülü bu kadar
basitti ya da dışlanmış ve evrimleşemeyen kentler ile baş
etmek zorunda kalınacaktı (Keyder:1992). Ayrıca, artık ulusal
ekonomiler kentleri değil, kentler ulusal ekonomileri taşıdığından, marka kent ülke ekonomisinin de lokomotifi olacaktı.
Bu bağlamda, kentsel siyaset alanı da yeniden tanzim edildi.
Kentteki eşitsizlikleri düzelterek sakinleri için yaşanabilinir
kentler inşası, yerini, ekonomik gelişmeye odaklanmış kentlere
terk etti. Kentin kullanım değeri olarak sağlıklı barınma ve
çalışma koşullarına sahip mekânlar, toplumsal gelişme alanları, kültürel gereksinimlerin karşılanabilmesi, kamu kaynakları
ile arazi kullanımının kamu yararı doğrultusunda gitmesi vb.
bu süreçte gözden çıkarılırken, kent, değişim değeri ile öne
çıkarıldı (Doğan:2007). Kenti yönetmek yerine kentsel girişimcilik yaparak kent arazilerini pazarlamak, yönetimlerin önceliği
oldu. Planlama pratikleri, imar planları ve ilgili yasalar, kent
sakinlerinin talep ve arzularına uygun yaşanabilir ve sürdürebilir kentlere göre değil, sermayenin çıkarları doğrultusunda,
meta ve sermaye akışlarına göre tanzim edilmeye başlandı.
Kentsel rantı artıran ve kenti sermayeye cazip kılan spekülatif
yatırımlar ile altyapı çalışmaları kentsel mekanı yaşam alanı
olmaktan çıkartarak metalaştırırken, küresel sermaye, kentin
fiziki ve toplumsal formu üzerinde neredeyse tek söz sahibi
kılındı. Bu yeni kentsel düzende, küresel sermaye, bir yandan
kentler üzerinden örgütlenirken, kentsel rant ve değerlenen
kent arazileri de sermayenin birikim krizinin çaresi olmakta
(Harvey:2008).
Bu çerçevede, 1980’lerden bu yana, kentler arasında amansız
bir ‘markalaşma-sermayeyi çekme’ yarışına tanık olmaktayız.
Öyle ki kimi kentler, kendi devletlerinden daha fazla öne çıkıyor
-örneğin Londra, Tokyo, Seul, Mumbai, aynı yoldaki İstanbul
gibi. Görünür tablo, ikonik mimarisi (dünyanın en yüksek binası,
en görkemli konser salonu, en büyük alışveriş merkezi vb.), şık
mahalleleri, alışveriş merkezleri, 5 yıldızlı otelleri, steril mekanları, otobanları, köprüleri, gökdelenleri, ticari, turistik, finans,
hizmet sektörlerinden en az birindeki rolü, kültürel ve spor etkinlikleri vb. ile arzu nesnesi olarak küresel sermayeye pazarlanabilecek bir kent. Kentler, ‘gösteri toplumunun’ arzularına uygun
turistik zevklere göre yapılandırılmış birer ziyaret ve görüntü
mekânına dönüştürülerek müzeleştirilmekte ya da giderek Walt
Disney’in tema parkları misali disneyleşmekte. Çirkin, kirli vb.
tüm olumsuz yönleri ile kendilerine özgü karakteristiklerini gözlerden saklayarak, hijyenik ve hoşa giden bir kent oluşturmaya
yönelik çabalar içindeki dünya kentleri, birbiri ardına disneyleşerek küresel sermayeyi çekme yarışına girmiştir. Kentlerin
özgün karakteristiklerini yitirdikleri, gelip geçici turistler için
görsel şenlik ve alışveriş cenneti, sermayedarlar için yatırım
nesnesi, CEO’lar için lüks yaşam ve tüketim mekânları, ancak
yaşayanları için ‘azap’ oldukları böyle bir sürecin son noktasını
ünlü düşünür Baudrillard şöyle tarif ediyor:
‘‘Kendi dışındaki her şeyin gerçek olduğunu hatırlatmak için
Disneyland bize hayal ürünü olarak sunulur ama aslında,
92 Mimar ve Mühendis
TOKLUDEDE, FOTOĞRAF: CİHAN UZUNÇINARLI BAYSAL
Kentler, ‘gösteri toplumunun’ arzularına uygun turistik zevklere göre yapılandırılmış birer ziyaret ve görüntü mekânına
dönüştürülerek müzeleştirilmekte ya da giderek Walt Disney’in tema parkları misali disneyleşmekte.
artık tüm Los Angeles ve onu çevreleyen Amerika gerçek değildir;
hiper-gerçeğin ve simulasyonun bendesidir.”
Böyle bir çerçevede Amerika’daki tek hakiki mekân Disneyland’ın
kendisi olur çünkü Disneyleşen tüm mekânların aksine, Disneyland
kendinden başka bir şey olmaya öykünmemektedir
Küresel sermayeyi ve yatırımlarını cezbedebilmek için hangi ad
(Olimpiyat Kenti, Kültür Başkenti, Finans/Turizm Merkezi vb.) altında olursa olsun marka kent yapma hırsının sebep olduğu ihlal ve
mağduriyetler bugün çok daha anlaşılır ve görünür. Kamusal alanlar
ile kamu hizmetlerinin özelleştirilmeleri, kentin toplumsal işlevini
yitirmesi, kentte yaşamanın artan maliyeti, mahalle yıkımları ve
zorla tahliyelerdeki ciddi artış, varsıllar-yoksullar olarak kutuplaşan,
toplumsal ve mekânsal olarak ayrışan kentler, ayrışan iş olanakları,
kapalı lüks siteler karşısında yoksul gettoları, yeni dışlanma/dışlama
biçimleri, yoksulların/yoksulluğun kriminalleştirilmesi, yeni-ırkçılık,
yeşil alanlar ile kamusal alanlara eşitsiz erişim, artan çevre ihlallerinin neden olduğu riskler, iktisadi koşullar ve/veya çevre riskleri nedeniyle iç-göç ve dış-göç, göçmenler ile mültecilerin ihlal edilen hak
ve özgürlükleri, gözetlenme-gözetleme gibi emniyet adına giderek
artırılan denetim mekanizmaları ve benzeri gelişmeler demokratik
kriterleri sorgulanan adaletsiz (ve dolayısıyla emniyetsiz) bir kentsel
düzen ortaya çıkarmıştır. İlginç olan, yaşam ve kullanım alanı olmaktan çıkarak, tüketim/değişim mekânlarına dönüşen kentlerdeki bu
mağduriyet ve hak ihlallerinin çok görünür olduğu ve bu modelin
sorgulanmaya başlandığı bir dönemde, sürece geç giren Türkiye’nin,
özellikle İstanbul üzerinden, marka kent oluşturma hırsı ve inadıdır.
“17-18 senelik manevi değerlerimiz vardı. Doğumu o evde yaptık,
çocuklar orada doğdu. Kimliklerinde ‘Ayazma’ yazıyor ama artık
öyle bir yer yok. Alıştığımız yerden bizi söküp başka bir yere taşıdılar. Yeni şehir yapmak kolay, insanı yerleştirmek zor; işini, doğayı
kaybediyor, alıştığın insanları yitiriyorsun. En güzeli doğduğun
büyüdüğün yerde ölümdür. Ruhum iyi değil, çocuğumunki de”
Bu feryat, Küçükçekmece Ayazma/Tepeüstü kentsel dönüşümü ile
Bezirgânbahçe TOKİ Sitesi’ne yeniden iskân edilen bir vatandaşa
ait. Komşuluk ağları, dayanışma ilişkileri, kendine has kültürel pratikleri ile herhangi bir mekânın çok ötesinde bir yaşam alanı olarak
mahalleden kopuşun acısı ruhun yitişi ile açıklanıyor. Kentsel mekân,
kuşkusuz, sadece maddi mekânlar ile sınırlanamaz. Ünlü sosyolog
ve düşünür Lefebvre’e göre, kentin mikro mekânlarında gündelik
yaşam yürütülürken, toplumsal olan yeniden üretilir ve sosyal
anlamlar inşa edilir; yapılanmış çevre ve sosyal yaşamın ritimlerinin
kesiştiği her yerde anlamlar oluşturulur. Gündelik yaşamın içinde
yaşandığı ve deneyimlendiği mahalleyi bizim eyleyen de deneyimlerimizden doğan bu anlamlardır. Yabancı gözlere bir anlam ifade
etmeyen o ağaçlar, balıkçı Mustafa Dayı’nın ağlarını tamir ederken
beşiğinizi salladığı mekândır, şu köşedeki kasap herhangi bir dükkân
değil Naci Amca’nın dükkânıdır, dünyanın her yerinde tattığınız
dondurmanın lezzet ölçüsü Mösyö Niko’nun dükkânındakiyle sınanır.
Anlamlar bize köklerimizin orada olduğunu durmaksızın hatırlatırken aynı zamanda kendimizi emniyette hissettirir, aidiyet mekân
(mahalle) üzerinden inşa edilir. Öte yandan, büyük çaplı projeler
ve kapsamlı planlarla kenti şekillendiren (ve yeniden şekillendiren)
Mart-Nisan 2012 93
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
TOKLUDEDE, ÇOCUK PARKI FOTOĞRAF: CİHAN UZUNÇINARLI BAYSAL
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
FOTOĞRAF: NAJLA OSSEIRAN
STERİL MEKANLAR, AYVANSARAY PROJESİ
“17-18 senelik manevi
değerlerimiz vardı. Doğumu
o evde yaptık, çocuklar orada
doğdu. Kimliklerinde ‘Ayazma’
yazıyor ama artık öyle bir yer
yok. Alıştığımız yerden bizi söküp
başka bir yere taşıdılar. Yeni şehir
yapmak kolay, insanı yerleştirmek
zor; işini, doğayı kaybediyor,
alıştığın insanları yitiriyorsun.
En güzeli doğduğun büyüdüğün
yerde ölümdür. Ruhum iyi değil,
çocuğumunki de”
Mekâna yapılan her müdahale
sadece anlamları yok etmekle
kalmaz, bu anlamların dayandığı
sosyal ilişkileri de darmadağın
eder. Ayazmalı bu nedenle
feryat eder; 40 yıllarını verdiği
mahallesinden koparılan
Ayvansaray Tokludedeli Hürrü
Ana, komşularından ağlayarak
ayrılırken tek başınalığa mahkûm
yeni yaşamına yol alır, Sulukuleli
Gülsüm Abla, çaresizlikle nereye
gideceğini/ne yapacağını sorar.
94 Mimar ve Mühendis
iktidar ve sermaye için gündelik yaşamın anlamları konu dışıdır. İnsani ilişkiler yerine ranta, vatandaşlık
değerleri yerine tüketicilik normlarına odaklı yeni kentsel düzende, resmi hikâye, insana değil sermaye
birikimine yönelik yazılır (J. Friedmann:1999). Her ne pahasına büyüme ve ranta odaklı resmi hikâyede,
kentin gündelik yaşamı, insani ilişkileri, çevrenin korunması, tarihi ve kültürel değerler, mekânlarla var olan
görenekler ve pratikler yer bulamaz. Kentler artık birer tüketim ve tüketicilik hapishanesidir:
“Sokakları olmayan bir kentten geliyorum. Los Angeles’in (LA) baskın özelliği hiç kuşkusuz otoyollarıdır. Ve
otoyollar çabuk hareket etmek için tasarlanmıştır, kenti görünmez kılar. Sokaklar karşılaşma mekânlarıdır
ancak LA sokakları bomboştur. Kentin diğer baskın özelliği son 10 yılda stratejik mekânlarda oluşan
düzinelerce alışveriş merkezidir. Tokyo ile birlikte LA, Çeper Pasifik ekonomisinin kontrol merkezidir. İşleyiş
mantığı hareketi kolaylaştırmaktır: Otoyollarda otomobillerin, bankalarda paranın, bilgisayarlarda bilginin
ve alışveriş ve eğlence mekânlarında insanların. Herkes burada esas özgürlük (başkalarına zarar vermedikçe istediği her şeyi yapabilme özgürlüğü) var sanır. Çok para kazanıyorsanız bu bir ölçüde doğrudur çünkü
LA’ de her şey satılıktır. LA sakinleri, kuledeki üniformalı muhafızların asabi gözetiminde avluda gezinen
mahpuslar misali, monoton bir yaşamın sadece bir yöne koşuşturan insanlarıdır” (J.Friedmann: 1992).
Mekâna yapılan her müdahale sadece anlamları yok etmekle kalmaz, bu anlamların dayandığı sosyal
ilişkileri de darmadağın eder. Ayazmalı bu nedenle feryat eder; 40 yıllarını verdiği mahallesinden koparılan Ayvansaray Tokludedeli Hürrü Ana, komşularından ağlayarak ayrılırken tek başınalığa mahkûm
yeni yaşamına yol alır, Sulukuleli Gülsüm Abla, çaresizlikle nereye gideceğini/ne yapacağını sorar. Büyük
çaplı projeleri gündelik hayatın mekânlarına dayatarak paylaşılan anlamlar ağını parçalamak, hepimizin
hakkı olan bir yaşam tarzından kopmamıza ve yabancılaşmamıza yol açar; kendi kentine yabancılaşmış
nüfuslar ortaya çıkarır. Bu İstanbul bizim İstanbul’umuz değildir, kentin mekânlarında “Fransız” dolanırız. Elimizi kolumuzu sallayarak dolandığımız her kamusal alan AVM’leştirilmiş, rezidanslaştırılmış veya
allanıp pullanıp butik proje eylenmiştir. Kamusal alanlar özelleştirilip daraltılırken, kentin merkezleri üst
gelir gruplarına göre tasarlanıp, tüketemeyenlere kapatılır. Oysa kamusal alanlar “öteki” ile rastlaşma,
buluşma, temas noktalarımızdır, demokrasiyi inşa alanlarımızdır. Disney’in parkları ise tam aksine, bilinçli
olarak sosyal ilişkileri ve teması engellemek üzere tasarlanmıştır. Görüş alanları da sistematik olarak
sahnedeki gösterilere göre ayarlanmış olup ziyaretçilerin, diğer ziyaretçilere dokunmaları ve konuşmaları
bir yana, birbirlerinin farkında olmaları bile olanaksız hale getirilir (Hannigan:1998). Disneyland kentlerde,
insani ilişkilerden yoksun, tüketiciliğe odaklı, hijyenik/steril yaşamlara mahkum birer tüketim nesnesine
dönüştürülürüz. ‘Küçük Ekin’lerin alışveriş keyfi ilköğretim Türkçe kitaplarına girer; küçük Ekin marketlerden alışverişi çok seviyormuş, binlerce ürün onu heyecanlandırıyormuş, hatta geçen yıl gittiği Disnilent
(Disneyland) kadar eğleniyormuş! (P. Öğünç: Radikal 6.04.2012). Blok blok yaşamlar ve kapalı sitelerle
ayrışan geleceğin İstanbul’unun çocukları artık ne mahalle bilecektir ne de mahalleli. Kendi dünyalarında,
TOKLUDEDE, FOTOĞRAF: CİHAN UZUNÇINARLI BAYSAL
kendileri gibilerle steril bir hapisliği yaşayıp “öteki” ile kesişmeyen mahallerde ötekinden bihaber büyürken, alışveriş merkezleri, lüks konutlar/oteller, villa kentler, plazalar
ve bilcümle 5 yıldızlı mekânları mesken tutacaklar. Ötekilerin acı ve mağduriyetlerine
lal kalırken, ötekilere karşı inşa edilmiş kentsel korkuların esareti altında yaşayacaklar
ve o korkular da sitelerin korunaklı duvarları misali aramızda duvarlar yükseltip tüm
insani ilişkilerimizi koparacak. Zurnanın zırt dediği nokta ise böyle bir kentte demokrasinin nasıl inşa edileceğidir? İslamofobi yanı sıra bir cümle ötekileştirme ve ırkçılık,
çok öykündüğümüz o küresel kentlerde neden yükseliştedir, araştıran yok mudur?
Kapısında çekirdek çitleyenlerle iki kelam/bir çay her mahalle, artık birer özel alandır; güvenlikçiler boyu geçilmez. Sulukule’nin çöküntü evleri “temizlenmiş”, Tarlabaşı
“hijyenik” kılınmış, Tokludede’deki tarihi evler onarılarak “geri kazanılmaktaymış”,
sırada Bedreddin, Tophane, Fener-Balat-Ayvansaray ve bilcümlesi varmış, ne gam!
Binalara odaklananlar bir yerin ruhunun ve yaşamının fiziki çevreye değil orada
deneyimlenmekte olan yaşama bağlı olduğunu unuturlar (J.Friedmann:1999). Kendine
has özellikleriyle değişik mahalleler kenti nitelikli kılar. Ziyaret edilen kentlerde, eğer,
uzun zamandır orayı mekân eylemiş topluluklar yerlerinden edilmişlerse, bir enerjinin
eksikliği hemen hissedilir (Perera:2002). Kentin otantikliği o kentin binaları değil
insanlarıdır; “eğer bir kentin insanları, köklerinin orada olduğunu bilip yerlerinden
edilmeyeceklerinden eminseler o kent otantiktir, özgündür”, der Amerikalı sosyolog Zukin. Böyle bir mahallede, çocukluğunuzun ağacını torunlarınıza gösterebilme
şansınız vardır; köşedeki kasap dükkânı çağa ayak uydurmuş yenilenmiştir ve Naci
Amca belki artık yoktur ama mahalleliniz kasapla sıcak sohbet hala oradadır, Mösyö
Niko’nun dükkânını çırağı Sabri Usta devam etmektedir. Yenileme/dönüşüm gerekçeleriyle mahalle dozerlenmemiş, insanları zorla tahliyeyle, sosyal ağları darmadağınık edilerek istemedikleri silo-yaşamlara sürülmemiştir. Henüz! Orası mahalledir,
mahallenizdir ve sizin olduğu kadar her ziyaretçiye de kapısı açıktır. Henüz! Ancak,
arazinin arsızca metalaştığı küresel gidişata (A.Hasan 2009) ayak uydurmuş iktidara,
kentsel yenileme (5366 No’lu Yasa) ve kentsel dönüşüm (5393 No’lu Belediye Yasası
Md. 73) gibi hukuki müdahaleler yeterli olamamış ki şu anda deprem paranoyası
üzerinden yepyeni bir yasa (Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun), İstanbul’un ruhuna Fatiha okutmak üzere Meclis’in gündeminde bizleri
beklemekte. Afetlere ya da yıpranmaya karşı, mahallelere uygun koşullarda yerinde
iyileştirme sağlanabilecekken, dayatılacak lüks projeler sonucunda üst gelir grupları
dışında kimsenin yerinde kalamayacağını söylememize gerek yok. Ayazma/Tepeüstü,
Sulukule, Tarlabaşı… Çarşamba’nın gelişi, girişte anlattığımız küresel arka plandan
yeterince belli.
Dubai-Manhattan arası bir kent karikatürüne doğru “Disneyleştirilme” yolundaki
İstanbul, yakın bir gelecekte Baudrillard’ın yukarıdaki alıntısı misali “hiper-gerçeğin ve
simulasyonun bendesi” olurken, yerel yönetimlerin ayıla bayıla her alana planladıkları
tema parkları da herhalde bu kentteki en gerçek mekânlar olacak! Gerçekliğini ve
otantikliğini mahallelerine borçlu İstanbul’u, güvenlikçiler ordusu ve yüksek duvarlarla
çevrili kalelerle ayrıştırıp mahallenin dibine kibrit suyu dökenler, kentin ruhunu hiç
düşünürler mi? Sosyolog Zukin, böyle bir gidişat sonucu soylulaştırılarak insanlarından koparılan New York’u sorgular:
“Son yıllarda New York çok değişti. Yeni binalar, yeni insanlar, gerçek özelliklerini
kaybeden mahalleler. Her yerde soylulaştırma, canlandırma, göç, her yerde. Yeni
butikler ve kafeler üç kuruşa mal satan dükkânların ve köşedeki emektar bakkalın
yerini aldıklarında ne olur?” (Zukin 2011) .
Ve devam eder:
“Bir kenti kent yapan binaları değil de insanları ise gittiklerinde ne olur?”
Yanıt acıdır:
“Kentin ruhu ölür.”
Tokludede’de kına gecesi
Tokludede’de Füsun
Karaman’ın basın açıklaması...
Yaşam
alanı olarak
Tokludede
Mart-Nisan 2012 95
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Prof. Dr. Ahmet ERCAN, Jeofizik Mühendisi
Prof. Dr. Ali Osman ÖNCEL, Jeofizik Mühendisi
Serhan GÖREN, Jeofizik Mühendisi
Serdar TANK, Jeofizik Mühendisi
Tayfun ÖZDEMİR, Jeofizik Mühendisi
KENTSEL DÖNÜŞÜM IŞIĞINDA
JEOFİZİK
Alışılagelen yöntemlerin kabalığından,
duyarsızlığından kurtulup, kentsel dönüşümün
temel çekirdeğine yapı jeofiziği bildirgesini ekleyip
inşaat mühendislerine yapıyı ne yapmaları
D
eprem kuşağında olan ülkemizde yapı stokunun büyük bir
bölümünün plansız, projesiz ve depreme dayanıksız binalardan oluştuğu göz önüne alındığında, Kentsel Dönüşüm Yasası
ülkemizin önüne depreme dayanıklı kentsel yenilenme ile ilgili
olarak yeniden yapılanma fırsatı sunmaktadır.
Bu kanun teklifi ile paralel olarak Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı’nca hazırlanan ve 14 Nisan 2012 tarihli 28264 sayılı
resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren, “Yapı Denetim
Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile Yapı Denetimi Uygulama Yönetmeliği’nde değişiklik
yapılmış ve konu yönetmeliğin yapılaşma açısından önemli 6
maddesi değiştirilmiştir.
Bu yönetmelik değişiklikleri ile zorunlu olmasına rağmen hala
hak ettiği önem verilmeyen zemin etüt raporlarının kontrolü
yapı denetim firmalarına verilmiş, yapı denetim firmalarının
bu raporları bünyelerindeki mühendisler aracılığıyla ya da
dışarıdan hizmet alma yoluyla denetleme yoluna gitmeleri
istenmiştir.
Ülkemizde 1999 Marmara Depremi’nden sonra kanuni alt
yapısı yeniden düzenlenerek zorunlu hale getirilen zemin etüt
çalışmaları ise halen, mülga Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nca
18 Ağustos 2005 tarih ve 847 sayılı yazı ile belirlenen “Bina
ve Bina Türü Yapılar İçin Zemin ve Temel Etüdü Raporu
Genel Formatı” doğrultusunda yapılmaktadır. Ayrıca, yine
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanarak 3 Nisan
2012 tarih ve 28253 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe giren “Planlı Alanlar Tip İmar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”te jeofizik mühendislerinin
görev tanımı; “Yeraltının dinamik esneklik direnişleri ve yerin
dayanımı, taşıma gücü, yer altı suyu varlığı, yer altı yapısı,
deprem bölgelenmesi, yer kırıklıklarının hareketleri, oturma,
96 Mimar ve Mühendis
konusunda kesin bilgiler sağlanmalıdır. Sayısal
(İstatistik) bilgilerle oluşmuş depremlerin verilerinin
kullanılarak yapılan yapı türlerine yaklaşık hata
oranını en aza çekmenin yolu yapılaşma jeofiziğidir.
sıvılaşma ve yer kaymalarının boyutları gibi zeminin fizikî
özelliklerini belirleyen çalışmalar yönünden jeofizik mühendislerince” şeklinde belirlenmiştir.
Zemin ve yapı etütlerinde olmazsa olmaz olan ve bu durumları Planlı Alanlar Tip İmar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliği ile de sabit olan jeofizik bilimi maalesef
halen yürürlükte olan Bina ve Bina Türü Yapılar İçin Zemin ve
Temel Etüdü Raporu Genel Formatında göz ardı edilmiştir.
Öyle ki yönetmeliğin “Gözlemsel Etüt Raporu” kısmında jeofizik biliminin adı dahi geçmemekte, “Sondaja Dayalı Zemin ve
Etüdü Raporu” kısmında ise “2.5. Arazi Deneyleri” başlığı altında 6. alt maddede sadece bir arazi deneyi olarak geçmektedir. Bu durum böylesine kötü yapı stokuna sahip ve deprem
tehlikesi altındaki ülkemizde jeofizik bilimini pasifize ederek
halkın can güvenliğiyle oynamaktan başka bir şey değildir.
Bu yüzden yasalaşma aşamasında olan kentsel dönüşüm
sürecinde, bu süreci ve uygulamaları doğrudan ilgilendirecek
ve yürürlükte bulunan kanun, genelge, yönetmelik ve formatlar ile işlemlerin, tarafsız, meslek şovenizminden uzak, bilimin
ve dünya standartlarının ışığında revize edilmesi gerekmektedir.
Öte yandan yapılaşma etütlerinde diğer meslek disiplinleriyle
ortak ve önemli rol oynayan jeofizik mühendisleri, kentsel
dönüşüm sürecinde yapı jeofiziği uygulamalarıyla da mevcut
yapı stokunun durumunu tahribatsız ve hızlı bir şekilde belirleyip veri sağlayarak inşaat mühendisi ile birlikte çalışabilecek
tek mühendislik disiplinidir.
Yapılaşma jeofiziği; yapılaşacak yerin, düşey yapı yükü,
yatay deprem yükü, çapraz kayma yükü altında davranışı ile
dayanım özelliklerinin belirlenmesini amaçlar. Büyük kentsel
yerleşimlerde ise incelikli çalışmaların (microzonation) çalış-
malarıyla, yerleşim bölgeleri ile yer seçimi, özellikle yapılaşmaya uygunluğunu belirleyen
biricik yöntemler bütünüdür.
Yerin dayanım özellikleri; yer esnek dirençleri, yerin taşıma gücü, kayma direnci, yer-yapı
çınlaması (rezonans), ıslaklık ile su bulundurması, katman sarsım kalınlıkları ile direşimleri (empedans), deprem altında davranışına ilişkin özellikler belirlenebilir. Özellikle, yerin
dayanım ve davranış özelliklerinin belirlenmesinde depreme dayanıklı yapıların tasarımında, EUROCODE1 8 (TSEN 1998-1) ölçütü getirilmiştir. Ülkemizin AB uyumu ile ilgili olarak, yönetmeliklerimizin yeniden düzenlenmesi göz önüne alınması gerekir. Avrupa Yapı
Ölçütüne (EUROCODE) göre, ilk 30 metreye dek yer katmanlarının hızları ile kalınlıklarının
ölçülmesi koşulu getirilmiştir. Bu ölçüm, yapılaşma jeofiziği konusunda deneyimli jeofizik
mühendislerince yapılabilir.
Kentsel dönüşümde depreme dayanıklı yapılaşmada, Yapılaşma Jeofiziği öncelikli kullanılır
denilerek, AFAD’ca benimsenmiş, ülkemiz içinde bir kalıp uygulama olan Eurocode-8 (TS
EN 1998-5) ölçütü yapılaşma jeofiziğinin, ölçünlü mühendislik yöntemi olarak ülkemizde
kullanılması önermiştir.
Eurocode yapı ölçütünün özünü oluşturan bilimsel veri, “Topraklarda ki kayma dalgası hızı
vs, kesiti, duraylı yereylerde, deprem etkisinin yerel koşullara bağlı özelliklerinin en güvenilir göstergesidir” der. Yapılaşmaya uygunluk ancak, en kapsamlı, ayrıca doğru biçimde,
yapılaşma jeofiziği tasarımları ile belirlenebilecek hız değişimiyle belirlenir.
Ülkemizde kentsel dönüşüm yasasının görüşülmesinden sonra, öncelikli olarak yönetmeliklere yerleştirilmesi gereken yaptırımlardan biri de jeolojik etüd ile ifade edilen sınırlı ve
birkaç delgiyle yapılan yer incelemesinin terk edilmesi gerekir. Bunun yerine, en az 3D jeofizik yer inceleme tasarımını yaptıracak, yapılaşmaya açılacak yerin aynı anda enlemesine
(X), boylamasına (Y) ve derinlemesine (Z) incelemesini yapacak tasarım anlayışına geçilmesinin sağlanması gerekir. 3D jeofizik tasarım, yapılaşmaya açılacak yerin aynı anda
3 boyutlu olarak incelenmesi ve irdelenmesi ile yapılaşmaya açılacak topraklardan kaynaklanacak sorunların en doğru biçimde ve çok boyutlu belirlenebilmesi anlamına gelir.
Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD)2, “Toprak ve Temel incelemesi bildirgelerinin ayrıntılı olarak hazırlanması gerektiği ve afet sakıncalarının azaltılması
için gerekli olan toprak baskın titreşim dönemi, T0 ile toprak sarsıntı büyütmesi (b), etkin
ana kaya derinliği (h), sarsılır katman kalınlığı(H) gibi değiştirgenlerin ancak jeofizik
Yapılaşma Jeofiziği projeleri
ile 2 ve 3 boyutlu olarak,
yerin dayanım ve davranış
özellikleri bulunabilmektedir.
Kentsel Dönüşüm
çalışmalarında EUROCODES
(Avrupa Yapı Standardı)
raporları esas alınırsa,
Avrupa Kentsel Yapılaşma
Standartlarına uygun
yapılaşma ülkemizde çoğalır.
Eurocode-8 (TS EN 1998-5)’de Yapılaşma Jeofiziği
satndartları ile ilgili maddeler.
Eurocode-8 (TS EN 1998-5)’de Yapılaşma Jeofiziği
satndartları ile ilgili maddeler.
Mart-Nisan 2012 97
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Yandaki şekilde yapı radarı beton
içinde ki donatıların bulunması,
alttaki şekilde ise yapı sismolojisi
ile beton içindeki boşlukların
ve kırık süreksizliklerinin
bulunmasıyla ilgili örnek
gösteriliyor.
Ülkemizde son meydana
gelen depremlerin (Van
ve Simav) ilişkili olduğu
fayların yapısı veya varlığı
hakkında bilgimiz ancak
depremden sonra meydana
gelmiştir. Bu nedenle,
ülkemizin en doğusundan
en batısına veya en
kuzeyinden en güneyine
kadar fay taramaları
yapılmalı, şehirlerimizin
tehdit edecek gömülü kırık
sistemleri belirlenmelidir.
KAYNAKLAR
1. http://eurocodes.jrc.ec.europa.eu/
2. Lüleburgaz Belediye Başkanlığı’na göndermiş olduğu 19.01.2011 tarih ve
398 sayılı görüş yazı.
3. Ercan, A.2011. Yapılaşma Jeofiziği. TMMOB JFMO Yayını Bakanlıklar
Ankara, 198 s.
4. Ercan, A. 2005. Yapı İnceleme Yöntemleri-Yapı Jeofiziği. Birsen yayınevi.
Cağaloğlu, İstanbul, 225 s.
98 Mimar ve Mühendis
mühendisince yapılan jeofizik çalışmalar ile saptanabildiği, bildirgelerin jeofizik
ile geoteknik mühendislerince ortak olarak hazırlanması” gerektiği biçimindedir. Ayrıca, Eurocode-8 ölçütlerine koşut önemli bir görüş açıklamıştır. Bu
görüş doğrultusunda yapılacak jeofizik inceleme tasarımlarıyla, yapı ile toprak
dönemlerinin aynı, eşit olmaması sağlanacağından, yer-yapı arasında tetikleme (rezonans) sakıncası ortadan kalkacaktır. Kentsel dönüşümde en önemli
incelenmesi gereken konulardan biride, yer ile yapı titreşimleri arasında eşitlik
durumunun ortadan kaldırılması ile “sakınca azaltma” çalışmalarının deprem
öncesinde sağlanmasıdır.
Yapı Jeofiziği ise yapı gereçleri ile davranışına bakılması, bir depremde göçecek
yapıların deprem olmadan önce belirlenmesinde kullanılan, tahribatsız (donuncasız) ve uygulaması hızlı jeofizik yöntemlerdir. Özellikle, yapılaşmadan sonra
yapının dayanım özelliklerinin mühendislik tasarımına uygun olarak tamamlanıp
tamamlanmadığının hızlı ve donuncasız (tahribatsız) biçimde uygulanması ile
ilgili olarak kullanılan yapı dayanıklılık deneyidir. Özellikle, İstanbul’da yaklaşık
1.600.000 yapı olduğu ileri sürülmekte ve bu yapıların yapı sağlamlık durumu
bilinememektedir. Yapıların büyük çoğunluğu kaçak kullanıldığından, mühendislik tasarımlarına uygunluk denetimi yapılamamaktadır. Bu nedenle, dokuncalı
yapı bakımı incelemeleri ve yapı dayanımı üzerine bilgimiz olmayan, çarpık ve
kaçak kentleşmenin yaygın olduğu durumda oldukça sakıncalı durumlara neden
olabilir. Bu nedenle, yapıların dayanımın hızlı, ölçün ve donuncasız yöntemlerle
incelenmesi için gibi yapı jeofiziği (örn. yapı gözlengeci (radarı) ve yapı yapay
sarsımı) yöntemlerinden bir ya da bir kaçının aynı anda uygulanması gerekir.
Deprem jeofiziği yöntemleri ile kırık taraması yapılması gerekir. Yeryüzünde
her yer aday olarak büyük bir deprem oluşturabilir. Ancak bu gizilgücün açığa
çıkması için geçmesi gereken süre kırık kuşaklarının işleyişine göre 100 yıl -10
bin yıl arasında değişebilir. Bunun son örneği, 16 bin yıl sonra, 23 Aralık 2011
Yeni Zelanda’nın kırılmamış bir kırık dizgesinin büyük bir depremle (M=7.1)
kırılmasıdır. Ülkemizde son oluşan depremler (Van ve Simav)’in ilişkili olduğu
kırıkların yapısı ya da varlığı üzerine bilgimiz ancak depremden sonra olmuştur.
Bu nedenle, ülkemizin en doğusundan en batısına ya da en kuzeyinden en
güneyine kadar kırık taramaları yapılmalı, kentlerimizi yıkacak gömülü kırık
dizgeleri belirlenmelidir. Ek olarak, ülkemizde kentleşmeyi sınırlayacak, bilinen
kırık dizgeleri üzerinde kırılmayı tetikleyecek yapıların (asperite) belirlenmesi
için kuyu içi deprem izleme durakları kurulması gerekir. Aksi takdirde, kentler
üzerinde etkisi olacak depremlerin zararlarını azaltacak, sakınca yönetimi çalışmalarında başarılı olmamız zorlaşacaktır.
SONUÇ
İstanbul ve diğer illerin yapıları bir an önce incelenmesi için yapılması gereken
işlerin kısaltılarak, hızın arttırılıp hataların da artırılmasını sağlamak yerine
yapılaşma jeofiziği ile yapı jeofiziği yöntemleri kullanarak ayrıntılardan ödün
vermeden hızlıca sonuca gidilmelidir. Bir yapının salınım dönemini, T1, bu dönemin yerle olan uyumluluğunu, donatı yapısını, yapı gereçlerinin karot almadan
durumlarının belirlenmesini, yapının oturduğu toprağın biçimine göre yapıya
gelecek deprem-kayma-üst yapı yüklerinin belirlenmesi Yapılaşma Jeofiziğinin
konusudur.
Alışılagelen yöntemlerin kabalığından, duyarsızlığından kurtulup, kentsel dönüşümün temel çekirdeğine yapı jeofiziği bildirgesini ekleyip inşaat mühendislerine yapıyı ne yapmaları konusunda kesin bilgiler sağlanmalıdır. Sayılamasal
(İstatistik) bilgilerle oluşmuş depremlerin verilerinin kullanılarak yapılan yapı
türlerine yaklaşık hata oranını en aza çekmenin yolu yapılaşma jeofiziğidir.
Mart-Nisan 2012 99
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Hüseyin KOTİL
Jeodezi Mühendisi
KENTSEL DÖNÜŞÜMDE
HARİTACILIĞIN ROLÜ
K
Ülkemizde “Kentsel Dönüşüm”ün bir kavram olarak
kullanılmasının oldukça yeni olduğu söylenebilir.
Bu çalışmada, şehirleşme olgusunun birlikte
getirdiği çok sayıda sorunun çözümünde, haritacılık
kavramının üstleneceği, önemli rol üzerinde
durulacaktır.
entsel dönüşüm, İstanbul gibi büyük kentlerimize hızlı göç
sonucu nüfusun artışına bağlı olarak barınma ihtiyacının
karşılanması için gecekondu, çarpık yapılar, yetersiz altyapı
gibi sağlıksız şartlarda insanların yaşamasına engel hususlara
karşın, yaşam kalitesi yüksek alanlar oluşturabilmek amacıyla ortaya çıkmıştır. Sanayileşme ve ekonomik büyüme ile
kentlerde oluşturulan faaliyetlerin çokluğu ve çeşitliliği kırsal
alandan kentsel alana göçün artmasına sebep olmuştur. Aşırı
nüfus artışı ve beraberinde getirdikleri değişimler dünyanın
birçok kentinde belirgin bir sorun haline gelmiş ve bu değişimlerin getirdikleriyle baş edebilmek için kentler kendilerini bu
duruma hazır hale getirmek durumunda kalmışlardır.
Kentsel gelişmenin toplumsal, ekonomik ve mekansal olarak
yeniden ele alındığı ve kentteki sorunlu alanların sağlıklı ve
yaşanabilir hale getirilmesi için yıkıp yeniden yapma, canlandırma sağlıklaştırma veya yeniden yapılandırma için proje
üretilmesi ve uygulama yapılması gerekmektedir.
Kentlerdeki çarpık yapılaşma ve meydana gelen sorunların
çağdaş şehircilik ilkeleri ve planlama esaslarına uygun olarak
yeniden yapılandırılmasını sağlamak üzere Kentsel Dönüşüm
projeleri gündeme gelmiştir. Bu hususta 2010 yılında 5393
sayılı Belediye Kanunu, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi
Kanunu, 5436 sayılı Yıpranan Tarihi Ve Kültürel Taşınmaz
Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması
Hakkında Kanun ve 5104 sayılı Kuzey Ankara Girişi Kentsel
Dönüşüm Projesi Kanununda düzenlemeler yer almaktadır.
Türkiye’de de özellikle büyük kentlerimizde gecekondulaşmanın yoğun olduğu bölgelerde TOKİ ve Büyükşehir Belediyelerinin ortak çalışması sonucu yeniden yapılandırma, iyileştirme
çalışmaları hızlı bir şekilde devam etmektedir. Özellikle kaçak
yapılaşmanın yoğunlaştığı, ekonomik ömrünü tamamlamış
konutların bulunduğu bölgelerde kentsel dönüşüm proje çalışmaları hızlandırılmıştır. Bu tür projelerde kentsel alanların
fiziksel, toplumsal, ekonomik, sosyolojik ve çevresel koşulları
dikkate alınmalıdır. Planlama çalışmalarına sosyologların,
mühendis ve mimarların, ekonomistlerin, şehir plancılarının
katılımını ve bu grupların çalışmaları ortaklaşa yürütme zorunluluğu bulunmaktadır.
Kentlerin yaşam kalitesini artırarak yaşanabilirliğine katkı
sağlayan, bu alanlarda sektörel olarak yatırımların yapılması,
hem maddi durumu yetersiz insanlara iş istihdamı oluşturacak, hem de ekonomik gelişmeye katkı sağlayacaktır. Bu
kalkınmayı sağlarken sosyal birlikteliğin uyum içerisinde
olması gerekliliği göz ardı edilmeyerek kültürel mirasın korunumu noktasında da dikkat edilmesi gereken hususlar söz
konusudur.
Örnek olarak gösterilebilecek İstanbul Büyükşehir Belediyesi,
Fatih Belediyesi ve TOKİ’nin birlikte gerçekleştirdiği “Sulukule
Kentsel Dönüşüm Projesi”nde yapılan yapılar, Tarihi Yarımada Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ve Fatih İlçesi Koruma
Amaçlı Uygulama İmar Planı kararları ve hedefleri doğrultusunda inşa edilmiş olup, ayrıca tescilli sivil mimari örnekleri
100 Mimar ve Mühendis
Kentsel dönüşüm
projelerinin
hazırlık
aşamasında,
haritacılıkla
ilgili kısmında
en önemli işlem
adımları, kentler
için sayısal
haritaların,
mekânsal bilgi
sistemine uygun
kadastral verilerin
ve bu verilerle
bütünleşik imar
planı verilerinin,
üretilmesidir.
de restore edilerek sosyal ve kültürel amaçlı olarak kullanılması
hedeflenmiştir.
İstimlâk çalışmalarında arzu eden vatandaşlarımıza konut, arzu
edenlere de arazilerinin bedelleri ödenmiştir. AB Parlamentosu tarafından da desteklenen proje 1.5 yıl içerisinde tamamlanmış olup,
sonuç olarak bölge tarihi ve kültürel eserlerin yaşatıldığı kentsel bir
görünüm kazanmıştır.
Kentsel Dönüşüm Uygulamalarında haritacılık tanımı altında, ülkesel, bölgesel ve kentsel planlama çalışmalarında mevcut durumun
tespiti amacıyla yapılan çalışmalardan, hazırlanan planların mekansal boyuttaki uygulama aşamasına kadar, harita mühendisliğinin
söz sahibi olduğu alanlar bulunmaktadır (Şekil-2). Bu doğrultuda,
uygulaması harita mühendisliğinin yetki ve sorumluluğunda olan
imar planları, ülkesel planlama hiyerarşisinin son aşaması olup,
teknik boyutu kadar sosyal, kültürel ve çevresel özellikleri de göz
önünde tutulmalıdır. Kentsel planlama tek bir bilim dalının konusu
değildir. Birçok bilim dalının koordineli bir şekilde çalışması sonucu
sağlıklı bir şekil alacaktır.
Kentsel dönüşüm projelerinin hazırlık aşamasında, haritacılıkla ilgili
kısmında en önemli işlem adımları, kentler için sayısal haritaların,
mekânsal bilgi sistemine uygun kadastral verilerin ve bu verilerle
bütünleşik imar planı verilerinin, üretilmesidir.
Mevcut durumun tespiti için gerekli verilerin toplanması ve sunulması aşamasında, çoğunlukla, klasik tanım doğrultusunda fiziksel
özelliklerin tespit edilerek bunların sunumunu içermektedir. Fiziksel
boyutu önemli olan bölge planı ve daha alt kademe planlarının
Şekil-1 : Sulukule bölgesinin kentsel dönüşüm öncesi ve sonrası
görünümleri
Şekil 2 : Planlama Haritacılık ilişkisi
Mart-Nisan 2012 101
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
ANKARA, YENİMAMAK
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
şehirleşme ve
şehirleşme olgusunun
getirdiği sorunlar,
ülkemizin en ciddi
sorunlarındandır.
Kentsel dönüşüm
olgusu, Avrupa’da
II. Dünya Savaşı
sonrasında şehirlerin
yeniden inşası amacıyla
yapılmış olmakla
beraber, günümüzde
daha çok şehirlerin
eskiyen yönlerinin
yenilenmesi, şehrin
sosyal, ekonomik,
kültürel ve çevresel
sorunlarının giderilmesi
gibi konular hedef
alınmalıdır.
102 Mimar ve Mühendis
hazırlanmaları için gerekli güncel harita ve harita bilgilerinin üretimi bu işlevin kapsamı içindedir. Planların
öngörüsü altlık verilerin güncel, doğru ve eksiksiz olmasına bağlı olarak değişmektedir.
Bunlar,
• Tüm Yapı ve Eklentilerinin Değerleme Tekniklerine Uygun Olarak Ölçüm, Tespitlerin ve Hesaplarının yapılması,
• Tüm saha verilerinin CBS tabanında bir araya getirilmesi,
• Kentsel Dönüşüm Projelerinde çalışma Alanında Coğrafi Bilgi Sistemi kullanılması,
• Elde edilen verilerin derlenmesinde fotogrametrik ve ortofoto haritaların da kullanılması,
• Mülkiyet Kimlik Kartlarının(Kıymet Takdir Raporlarının) Hazırlanması,
• Projeye ilişkin alan bilgilerinin sayısal değer bilgileri temini (Proje Alanı, Hisse Sayısı, Yapı Sayısı, Yapı Kullanımı, Kat Adedi, Yapı Cinsi, v.d.)
olarak sıralanabilir.
Mevcut verileri derleme (sayısal haritalar, ortofoto haritaları vb.), arazide yerinde tespit, uygun yazılımlarla
veri girişi, veri tabanı oluşturulması, verilerin saklanması, verilerin değerlendirilmesi, veriler üzerinde sorgu
yapılabilmesi, analizler yapılması, Coğrafik Bilgi Sistemi’nin (CBS), Kentsel Dönüşüm Projelerindeki önemli
desteğini ortaya koymaktadır. Bilgilere kolay erişim sağlayan bu sistem zaman, maliyet ve işgücünde tasarruf
sağlaması açısından büyük avantajlar sağlamaktadır.
Bu sebeple CBS teknik altyapısının (yazılım-donanım) merkezi ve yerel yönetimlere bağlı kurumlarda oluşturulması ve ayrıca CBS kullanan merkezi ve yerel yönetim sayısının artırılması gerekmektedir.
Ortofoto haritalar ve Coğrafi Bilgi Sistemi kayıtlarından yararlanarak bu alanların (doğal ve ekolojik özellikleri nedeniyle korunması gereken alanların, su havzaları, dere yatakları, tarım alanları ve orman alanlarının)
izlenmesi gerekmektedir. Korunması gereken özellikli alanlar ve CBS kapsamında yer alan bu tür alanların
oranı hesaplanarak projenin buna uygun olarak sürdürülmesi gerekmektedir. Bu noktada hem CBS’ nin hem
de ortofoto haritaların sağlayacağı bilgiler kapsamında işlem adımları çok daha güvenilir ve hızlı bir şekilde
gerçekleştirilecektir.
Eski kent alanları ve kent merkezlerinin günümüzün ihtiyaçlarına cevap veremeyecek durumda olması ve geç-
ANKARA, MAMAK, DURALİ ALIÇ KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJESİ
mişte inşa edilmiş yerleşim birimlerinin plansız ve düzensiz bir şekilde yapılmış
olması, bina ölçeğinde kalmayan geniş kapsamlı bölgelerde kentsel dönüşüm
çalışmalarının başlamasına neden olmuştur. Bu süreçlerin başlayabilmesi için
uygun yasal düzenleme ve değişiklikler yapılmalı, yerel yönetimler, yatırımcılar,
yerel halk gibi tarafları bir araya getirecek organizasyonlar ve ortaklıklar oluşturulmalı, uygulama öncesi gerekli kaynak ve araçların her biri tanımlanmalıdır.
Sonuç olarak, şehirleşme ve şehirleşme olgusunun getirdiği sorunlar, ülkemizin
en ciddi sorunlarındandır. Kentsel dönüşüm olgusu, Avrupa’da II. Dünya Savaşı
sonrasında şehirlerin yeniden inşası amacıyla yapılmış olmakla beraber, günümüzde daha çok şehirlerin eskiyen yönlerinin yenilenmesi, şehrin sosyal, ekonomik, kültürel ve çevresel sorunlarının giderilmesi gibi konular hedef alınmalıdır.
Kentsel dönüşüm uygulanmış bölgelerde kalıcı çözümler bulunmalıdır. Bunlar
hem ekonomik olarak hem de çevre şartlarına uygun olarak planlanmalıdır.
Ayrıca deprem tehdidini göz önünde bulundurarak yaşam şartlarını iyi seviyelere taşımak kentsel dönüşümün uzun vadede amaçlarından olmalıdır.
Esasen ülkemizde, düzenli ve sağlıklı koşullarda şehirleşmeyi sağlayacak yasal
düzenlemeler mevcuttur. Hatta belli ölçüde dönüşüm projeleri uygulamayı
mümkün kılan düzenlemeler de vardır. Ancak, kentsel dönüşümü bir bütün
olarak ele alan, şehirleşmeyi sadece konut boyutunu değil sosyal, ekonomik,
kültürel ve çevresel yönleriyle de dönüştürmeyi, geliştirmeyi hedef alan projeler
gerçekleştirilmelidir.
Kentsel dönüşüm projeleri uzun süreli projeler olması sebebiyle, bu projelerin
devamlılığının sağlanması, projelerin başarısı için son derece önemlidir. Zaman
içinde, projenin bazı açılardan geliştirilmesi gerekebilir. Aksi halde, büyük emek
ve maliyetlerle gerçekleştirilen projelerden beklenen sonuçların alınması zorlaşabilir ve amacının dışında bir duruma dönüşebilir.
Kentsel dönüşüm uygulanmış
bölgelerde kalıcı çözümler
bulunmalıdır. Bunlar hem
ekonomik olarak hem de
çevre şartlarına uygun
olarak planlanmalıdır. Ayrıca
deprem tehdidini göz önünde
bulundurarak yaşam şartlarını
iyi seviyelere taşımak kentsel
dönüşümün uzun vadede
amaçlarından olmalıdır.
Mart-Nisan 2012 103
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Yrd. Doç. Dr. Hatice AYATAÇ
İTÜ Mimarlık Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü, Taşkışla
KENTLERİMİZİ HEPİMİZ İÇİN
TASARLAMALIYIZ
2000’li yılların ilk 10 yılında dünyamız geçmişini
sorgulamaktadır. 1960 ve 1970’lerde savaş karşıtı
politikalar, insan hakları gibi temel konulara
odaklanılırken, 21’inci yüzyıldaki gündemde çevre
koşulları, ekolojik dengeler, demokratik, eşitlikçi
ve sürdürülebilir toplumsal yarar ve tasarım
tartışılmaktadır. Günümüzdeki bu tartışmaların omurgası
ise “evrensel tasarım” olgusu üzerinde gelişmektedir.
“Herkes için tasarım”, “kapsayıcı tasarım”, “kullanıcı
odaklı tasarım”, “gerçek yaşam için tasarım”, “ömür
boyu tasarım”, “kuşaklararası tasarım” gibi farklı pek
çok kavramla anılan bu yaklaşımlar dünyanın çeşitli
ülkelerinde geçerlilik kazanmıştır (Mace, 1985) .
TARİHSEL SÜREÇTE EVRENSEL TASARIM
Evrensel tasarım ilk defa Amerika’da Ron Mace (1985) tarafından
kullanılan bir kavramdır. Evrensel tasarımı diğer tasarım terminolojilerinden ayrıştıran “fiziksel olduğu kadar sosyal yapıya da
odaklanması” ve “bir ürünü binayla ya da şehirle bütünleştiren ve
herkes için kullanılır olmasını hedefleyen bir tasarım” olmasıdır
(Ostroff, 2001). Evrensel tasarım anlayışı kentsel çevrelerin herkes
için tasarlanmasının sürdürülebilir, güvenli, hakça ve kullanılabilir
olmasının teminatıdır (Yaşar & Evcil, 2011). Evrensel tasarım anlayışının engellilere sunulan tasarım olanaklarından farkı toplumsal
ayrımcılığa yol açmadan, çoğunluğun kullanımı desteklemesidir. Bu
nedenle özellikle Avrupa’da eğitim programlarında zorunlu tutulmakta ve ülkemizde de teşvik görmektedir.
Evrensel tasarım kavramında konu edilen engelli insanlar değil tüm
insanlardır. Buradaki ana fikir, aslında tüm insanların yaş, beceri
kaybı gibi nedenlerle, bir çeşit engelli olduğu görüşüdür. Genelde
toplumda, engelli veya yaşlı olmak olumsuz, “normal” olmak ise
kusursuz ve beceri sahibi olarak algılanmaktadır. Oysa sadece “normal” tanımına uyan bireyleri düşünerek yapılan tasarımlar, gerçek
koşullar ile uyumsuzluk taşımaktadır. Evrensel tasarım yaklaşımını
benimseyenler bu anlayıştan yola çıkarak, tasarımda kullanıcı
boyutunu geniş çapta değerlendirmekte ve kullanım problemlerine
bütünleştirici bir tutumla yaklaşarak çözüm aramaktadır.
Bu bağlamda, evrensel tasarım yedi temel prensiple açıklanmaktadır (Christophersen, 2002). Bu prensipler tüm bireylerin ihtiyaçlarını
karşılamada tasarımcıyı yönlendirir.
1. Eşitlikçi Kullanım; tasarım tüm bireyler için eşit şartlar sağla-
malı, ayırım yapmamalı, güvenlik ve mahremiyet koşullarını sağlamalıdır.
2. Kullanımda esneklik; tasarım farklı bireysel tercih ve yetkinlikleri kapsamalı ve farklı kullanım biçimlerine olanak vermelidir.
3. Basit ve sezgisel kullanım; tasarım kullanıcının tecrübe, bilgi,
dil becerisinden bağımsız olarak kolay anlaşılabilir olmalı, karmaşadan kaçınmalı, kullanıcının beklentilerine ve sezgisel kullanımına
aykırı olmamalıdır.
4. Algılanabilir bilgi; tasarım kullanıcı için gerekli bilgiyi, ortamın
koşullarından ve kullanıcının algılamasından bağımsız vermelidir.
Temel bileşim okunabilirliğidir.
5. Hata için tolerans; tasarım, kaza veya istenmeyen davranışlar
sonucu ortaya çıkabilecek tehlikeli ve kötü sonuçları en aza indirmelidir. Kaza ve hatalara sebep olabilecek davranış biçimleri ve tasarım
unsurları açık olarak ifade edilmiş olmalıdır. Hatalara olanak tanımayan özellikler sağlanmalıdır.
6. Düşük fiziksel güç gereksinimi; kullanıcı tasarımı etkin ve
rahat kullanmalı, yorgunluğa olanak vermemeli, uzun süreli güç
kullanımı en aza indirilmelidir.
7. Kullanım için uygun boyut ve mekan; kullanıcının boyuna, kilosuna ve beden ölçüsüne uygun, konforlu ve yeterli olmalıdır.
104 Mimar ve Mühendis
KENTLERİMİZ EVRENSEL
DEĞERLERLE TASARLANMALIDIR
Günümüz dünyasında kötü yaşam koşulları, altyapı eksikliği her dil,
din, ırkta insanı etkilemektedir. 20’nci yüzyıl başında dünya nüfusunun 1/10’u kentlerde yaşarken, bugün nüfusun yarısı kentlerde,
hatta dünya nüfusunun 1,1 milyonu sağlıksız kentlerde yaşamaktadır. Neredeyse her gün 100 bin aracın trafiğe çıktığı, bu sayıya
her yıl 35 milyon aracın eklendiği bir dünyada hava kirliliğinin yüzde
50’sine bu araçlar neden olmaktadır.
Sürdürülebilir kentler, sağlıklı binalar, kalite, sosyal adalet ve çevresel koruma kavramsal kurgusunda gerçekte evrensel tasarımın
hedeflendiği görülmektedir. Kentlerimizin geleceği ve geleceğin
kentleri için insan hakları gereği herkes için konut sağlamak, insan
ve çevre sağlığını desteklemek, kamu yararı ve güvenliğinin sürekliliğini sağlamak esastır. Avrupa Konseyi’nin 1992 yılında kabul ve ilan
ettiği “Avrupa Kentsel Şartı” tüm bireylerin insan onuruna yakışan
bir düzende yaşamalarını öngörmektedir. Evrensel olarak tasarlanmış şehirler, insan ve çevre sağlığını desteklemelidir. Kamusal
binalar ve özel konutlar bireyleri tarafından erişilebilir ve çevreye
duyarlı olmalıdır. Günlük aktivitelerine yürüme mesafesinde erişilmelidir. Sokaklar ve meydanlar konforlu, güvenli, yürümeye teşvik
edici olmalı, her yaştan ve kültürden bireyi bir araya getirebilmelidir.
Evrensel tasarlanmış kent insan çeşitliliği ve sosyal adaleti farklı
etnik dağılımda, gelirde, yaşta, kültürde, yaşam ve konut tiplerinde
sunabilmelidir. Sadece bir nesli, tek gelir grubunu ve bir aile tipini
hedefleyen konut pazarının dengeli ve günlük yaşama entegre
olmasını sağlamalıdır. Evrensel tasarlanmış konutlar dinamik olmalı,
değişebilir ve uygulanabilir olmalıdır. İnsanların değişen ihtiyaçlarına
uyum sağlayabilir, dönüşebilir olmalıdır.
Evrensel tasarlanmış kentlerde tüm konutların tüm insanlarca
ziyaret edilebilir düzeyde olması, merdivensiz girişlerin olması, her
türlü araca uyumlu yol ve taşıma alanların olması, bebek arabası,
engelli aracı, bisikletli, yaşlı, çocuk yürüyüşüne imkan verebilmesi
gerekmektedir. Evrensel tasarlanmış şehirlerde kapalı topluluklar
olmamalıdır. Hakçalık ve eşit barınma hakkı sağlanmalıdır. Evrensel
tasarlanmış kentler en temel prensip olan “konut şehirlinin hakkıdır”
ilkesini kabul etmesi gerekir. İnsan Hakları Deklarasyonu’nda her
kadın, erkek ve çocuğun yeterli konutunun garanti edilmesi gerektiği
bunun bir lüks yada hediye değil bireylerin saygınlığı ve onuru için en
temel husus olduğu vurgulanır (Weisman, 2001).
Evrensel olarak tasarlanmış kentlerde güvenli erişim sağlamalıdır.
Uzun dönemde suç ve şiddet kaygısı kentsel yaşamı ve sokaklardaki
ortak kullanımı yok eder. Güvenliğin artırılması için farklı kullanıcı
gruplarının -çocuklar, kadınlar, yaşlı ve engelliler- yürüyebilirliği ve
dolaşımı için polis ve yerel yönetimlerin önlem almasını gerektirir.
Evrensel olarak tasarlanmış kentler ulaşım sistemini güvenli, erişilebilir, ekonomik ve çoklu ulaşım alternatifleriyle desteklenmelidir.
Bireylerin 7 gün 24 saat temel ihtiyaçlarını giderdikleri sağlık, eğitim, işyeri ve konutları arasında belli periyotlarda işleyen ve desteklenmiş ulaşım modellerini kullanmalarına izin vermelidir.
Evrensel tasarlanmış kentler okunabilir olmalıdır, kentliler yolunu
bulabilmelidir. Hareketlerini özgürce yapabilmeli, her dilden, kullanıcının en temel gereksinimlerine (tuvalet, temizlik, su içme gibi)
güvenli ve anlaşılabilir şekilde erişebilmelidirler.
TÜRKİYE’DE EVRENSEL TASARIMIN
DEĞERLENDİRİLMESİ
Ülkemizde evrensel tasarımın temel ilkesi olan ulaşılabilirlik konusu
ilk kez 1997 yılında 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen Ek Madde
Mart-Nisan 2012 105
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Okunabilir kentsel
donatılar
Metro girişinde
yönlendirmeler
Merdiven çıkış
kenarlarındaki önlemler
Bina girişlerindeki
düzenlemeler
Resimlerin kaynağı (Grande
Dyb & Ve L, Universal
Design: Rethinking Barriers
to Quality of Life” Bergen
School of Architecture, 2010)
Yürüme yollarında
erişilebilir seviyeler
Türkiye’den tasarım problemleri,
TC. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu,
Denetleme Raporu, 27/08/ 2009 tarih, 2009 /5 sayı.
KAYNAKLAR
Christophersen, J. (Ed) 2002. “Universal Design, 17 ways of Thinking and
Teaching”, Husbanken.
Ostroff, E. (Ed) 2001. “Universal Design; The New Paradigm” Universal
Design Handbook, Chapter, 1. Mc Grawn Hill Companies.
Yaşar, D ve Evcil,N. 2011. “Herkes için bir Kent ve Evrensel Tasarım”, Dünya
Şehircilik Günü, 7. Türkiye Şehircilik Kongresi, Bildiri Özetleri Kitabı, s. 64,
YTÜ.
Weisman, L.K., 2001 “Creating the Universally Designed City; Prospects fort
he New Century”, Universal Design Handbook, Chapter, 69. Mc Grawn Hill
Companies.
TC. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu, Denetleme Raporu, 27/08/
2009 tarih, 2009 /5 sayı.
106 Mimar ve Mühendis
1’deki “Fiziksel çevrenin özürlüler için ulaşılabilir ve yaşanılabilir kılınması
için, imar planları ile kentsel, sosyal, teknik altyapı alanlarında ve yapılarda,
Türk Standartları Enstitüsü’nün (TSE) ilgili standardına uyulması zorunludur”
hükmüyle yasal altyapıya kavuşturulmuştur. Ulaşılabilirlik ile ilgili soruna kalkınma planlarında da yer verilmiştir. 2001-2005 yıllarını kapsayan 8’inci Beş
Yıllık Kalkınma Planı’nında “Kentsel ulaşım hizmetleri, engellilerin de durumu
dikkate alınarak düzenlenecektir ve yerel yönetimlerin hizmet planlaması,
projelendirmesi ve uygulaması aşamalarında, engelliler, yaşlılar, çocuklar
ve gençler gibi toplum kesimlerinin ihtiyaçlarını göz önüne alan yaklaşımlar
geliştirilecektir” ifadelerine 9’uncu Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın da ise özürlülerin ekonomik ve sosyal hayata katılımlarının artırılmasına yönelik, sosyal
ve fiziki çevre şartlarının iyileştirileceği belirtilmiştir. Bayındırlık ve İskân
Bakanlığı tarafından çıkarılan yönetmeliklerde konu yer almış, TSE tarafından konuyla ilgili birçok standart yayımlanmıştır.
5378 sayılı Özürlüler Kanunu ulaşılabilirlik konusunda “Kamu kurum ve kuruluşlarına ait mevcut resmî yapılar, mevcut tüm yol, kaldırım, yaya geçidi, açık
ve yeşil alanlar, spor alanları ve benzeri sosyal ve kültürel alt yapı alanları ile
gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılmış ve umuma açık hizmet veren her
türlü yapılar bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 7 yıl içinde özürlülerin erişebilirliğine uygun duruma getirilir” hükmünü tanımlamaktadır. Bu
hükme istinaden çıkarılan 2006/18 sayılı Başbakanlık Genelgesinde 7 yıllık
sürenin 7 Temmuz 2005 tarihinde başladığı belirtilmiş ve bu düzenlemelerin,
belediyeler ve ilgili diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca hazırlanacak eylem
planları doğrultusunda gerçekleştirilmesi istenmiştir. Genelgeye göre söz
konusu eylem planları, kısa vadeli (2005- 2007), orta vadeli (2008-2010) ve
uzun vadeli (2011-2012) olarak yapılacaktır. Ayrıca belediyelerin bu düzenlemelerini Türk Standartları Enstitüsünün ilgili standartlarına uygun olarak
yapmaları, satın alacakları, kiralayacakları veya denetimlerinde bulunan
toplu taşıma araçlarının özürlülerin kullanımına uygun olmasını sağlamaları,
diğer kamu kurum ve kuruluşlarının da, kullandıkları yapıları verilen süre içerisinde bireylerin kullanımına uygun hâle getirmeleri gerekmektedir.
TC. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun ilgili yasal düzenlemeyi
izlediği 2009 tarihli raporunda, ulaşılabilirlik konusunda, özellikle 5378 sayılı
kanunla getirilen düzenlemelerin hayata geçirilmemesi, çevrenin, özürlülerin
ulaşımına uygunlaştırılması sürecini geciktirdiği; uygulamadaki eksikliklerin somut gerekçeleri olarak, personel ve finansman yetersizliği ön plana
çıkartıldığı ancak bunların temelinde yatan asıl sorunun, kurumların, konuya
gerekli önem ve hassasiyeti göstermemeleri olduğu belirtilmektedir.
Gerek bu yasal düzenlemeler gerekse de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın
Bütünleşik Kentsel Gelişme Stratejisi (KENTGES) çalışmalarında “herkes
için tasarım” bir eylem olarak kabul edilip güvenli yerleşme tasarım rehberlerinin İçişleri bakanlığı sorumluluğunda belediyeler, üniversiteler, meslek
odaları ilgisinde 2023’e kadar hazırlanması öngörülmüştür. Kamusal alanlar
ile toplumun kullanımına açık mekanların; nitelikli ve dezavantajlı grupların
kullanımına elverişli ve riskleri azaltacak biçimde planlanması ve tasarlanmasına yönelik ilke, standart ve ölçütleri kapsayan bir rehber hazırlanması
önerilmektedir.
Kavramsal ve yasal olarak yapılan tüm tartışma ve önermeler geleceğin
kentlerinde, kentlerimizde evrensel tasarım ilkelerine uyulmasının gerekliliğini vurgulamaktadır. Temel ilkeleri ve uygulama araçları, yasal alt yapısı ve
takvimi belirlenen “herkes için tasarım” sürecini önemsemek tüm toplumun
ve bizlerin sorumluluğundadır.
Mart-Nisan 2012 107
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Korhan GÜMÜŞ
Yüksek Mimar
TOPLUMU TASARLAMA DÜŞLERİ VE
KENTSEL DÖNÜŞÜM
G
İlerleme düşüncesi, tıpkı bir mit (söylence) gibi,
geçmişle bağını kopararak, eşi benzeri bulunmayan
masalsı bir tarih oluşturarak, bizi büsbütün
yaşanan insani koşulların ötesine savurur. Öyle ki
geçmişteki her türlü benzer durumu sanki uzayda
başka bir yerde geçiyormuş gibi algılanamaz
kılarak, tarihi de ilkelden gelişmişe doğru
kaçınılmaz bir yolculuk gibi göstererek bizi iyice
kendi mekanı içine hapseder. Bu nedenle çoğu
zaman gelişmelerin başka türlü olma ihtimalinden
şüphe duymadan, olan biteni sorgulamadan,
insanların başka alternatifler üretebileceğini hesaba
katmadan ilerleme fikrine kapılır, yaşadığımız
dünyanın koşullarını kabullenmek zorunda kalırız.
ünümüzde yalnızca son 2 yüzyılında yaşadığı değişimleri
ifade etmek için icad edilen “Endüstri Devrimi” kavramı bu
dönemde yaşananları ifade etmek için bana hem yetersiz
hem de yanıltıcı gibi geliyor. Sebebi şu: Yaşanan bu değişimi
yalnızca üretim, endüstrinin gelişmesi olarak algılama ihtimaline neden olduğu için diyebilirim.
Bu dönemdeki muazzam gelişmeleri yalnızca makineleşmeye,
üretim artışına, teknolojik gelişmelere bağladığımız takdirde
korkarım ki bir meseleyi (totolojik bir biçimde) kendisiyle
ifade etmeye başlar, yaşanan dönüşümleri kavrayamayız. O
zaman adeta bir makine gibi harekete geçen ama ne olduğu
tam anlaşılmayan ve geleceği karanlık bir dönemin içinde
olduğumuz hissiyatına kapılmamız mümkündür. Üstelik küresel savaşları, katlanarak artan terörü, çevre sorunlarını, açlığı,
azmanlaşan kentlerdeki sefaleti, geçmişte misli görülmemiş
hak ihlallerini düşünürsek, gelişmelere cephe almamamız,
adeta 19’uncu yüzyıldaki “makine kırıcıları” gibi davranmamamız işten bile değildir. Gelişmelerin büyüsüne kapılanlar
ile dışında kalanlar arasında derin bir uçurum oluşur. Mesele
ne pahasına olursa olsun ilerleme arzusu ile bundan duyulan
kaygılar arasındaki mücadele keskinleşir. Ancak bu mücadele
çatışma şeklinde de sonuçlanabilir, sorunlar kavranabildiğinde daha iyi bir geleceği de hazırlayabilir. Bazen de belki de
farkında olmadan bu gelişmeye direnen kesimler yenilenmenin mayasını oluşturur, değişimi savunanlar statükoyu temsil
etmeye başlar. Direnenler de daha gelişmiş bir düzeni temsil
etmeye ve hayatı iyileştirmeye…
“Endüstri Devrimi”nin en acımasız koşullarında ortaya çıkan
muhalif hareketlerin, direnişlerin daha demokratik, daha
insanca yaşam koşullarının oluşturulmasında payları olmuştur. Kimi zaman kapitalizmin her şeyi metalaştıran, insanları
robotlaştıran yok edici gücüne karşı olan direnişler, düşünsel
çabalar yeni toplumsal düzenlerin oluşmasını sağlamıştır.
Dolayısı ile “Endüstri Devrimi” eleştirel düşüncenin ortaya
çıkardığı farkındalık durumunu hesaba katmadığı için yetersizdir. İlerleme düşüncesi, tıpkı bir mit (söylence) gibi, geçmişle bağını kopararak, eşi benzeri bulunmayan masalsı bir tarih
oluşturarak, bizi büsbütün yaşanan insani koşulların ötesine
savurur. Öyle ki geçmişteki her türlü benzer durumu sanki
uzayda başka bir yerde geçiyormuş gibi algılanamaz kılarak,
tarihi de ilkelden gelişmişe doğru kaçınılmaz bir yolculuk
gibi göstererek bizi iyice kendi mekanı içine hapseder. Bu
nedenle çoğu zaman gelişmelerin başka türlü olma ihtimalinden şüphe duymadan, olan biteni sorgulamadan, insanların
başka alternatifler üretebileceğini hesaba katmadan ilerleme
fikrine kapılır, yaşadığımız dünyanın koşullarını kabullenmek
zorunda kalırız.
Oysa ilerleme hayali ile uzaklara fırlatıp attığımız bu geçmiş,
bizim hemen yanı başımızda durmasına rağmen onu göremeyiz. Algıladığımız tarih yalnızca bu kurgulanmış modernist gelişmeden ibaret kalır. Bu nedenle tarihe bakışımızı
koşullandıran bu kopuşun izlerini sürmeye, algılama alanımızın nasıl belirlendiğini anlamaya çalışmalıyız. Muhafazakar
düşünce de çoğu zaman bundan muaf değildir. Hatta kimi
108 Mimar ve Mühendis
İlerleme düşüncesi
çağımızın hiç
şüphesiz en büyük
insanbilimcilerinden
olan C. LeviStrauss’un düşünsel
yaşamı boyunca
sorun ettiği insan
zihninin yapısında
hızlı bir değişim,
dönüşüm olmadığı
halde, nasıl olup da
tarihin hızlanmaya
başladığını,
neredeyse insan
ömrünün yalnızca
bir 10 yılında bin
yılda yaşanan
değişimlerden daha
fazla dönüşüm
yaşandığını
anlamaya yetmez.
zaman daha geniş bir temsil alanı kazandığında, daha da yıkıcı ve
tasarlayıcı bir özellik kazanabilir. Çünkü temsil iddiası, çoğulcu ve
sorgulayıcı bir durum oluşturmadığı zaman, toplum mühendisliğini
daha fazla öne çıkaran, farklı seçenekleri dikkate almayan, Zizek’in
dediği gibi sembolik alanı minimal bir çerçeveye oturtan bir şiddet
biçimi kazanabilir. İlerleme düşüncesi çağımızın hiç şüphesiz en
büyük insanbilimcilerinden olan C. Levi-Strauss’un düşünsel yaşamı
boyunca sorun ettiği insan zihninin yapısında hızlı bir değişim, dönüşüm olmadığı halde, nasıl olup da tarihin hızlanmaya başladığını,
neredeyse insan ömrünün yalnızca bir 10 yılında bin yılda yaşanan
değişimlerden daha fazla dönüşüm yaşandığını anlamaya yetmez.
yeni yönetsel sınıfın iktidar alanın genişlemesini ifade eder. Böylece
insani açıdan anlamı olabilecek her türlü faaliyet temsil tarafından
ele geçirilir. Dünya savaşları halkı şiddete yönlendirmenin ne kadar
kolay olduğunu göstermiştir. Özcü düşüncenin neden olduğu sorunların savaşlar dışında entelektüel bir yöntemle çözülebileceğine dair
bir inanç olsa d, bu çok zorlu bir uğraşı gerektirir. Kentlerin bir eşya
gibi tasarlanabileceğine dair olan inanç bu temsili mutlaklaştıran,
hiyerarşize eden düşünce sisteminin bir uzantısıdır. Buna bir düşünce sistemi demek belki de çok hafif kalır. Çünkü sınıfsal ayrışmanın,
dışlanmanın, şiddetin üretildiği yerlerin başında yalnızca mekanın
kendisi gelir.
TEMSİLİN MUTLAKLAŞTIRILMASI
Roland Barthes Victor Hugo’nun Notre Dame de Paris adlı eserindeki bir diyaloga dikkat çeker bir yazısında. “Bu onu öldürecek”
demektedir keşiş, bu dediği kâğıt, o dediği taştır. İnsan tarih boyunca nesneleri nesneler ile resmetmiştir, daima. Eşyalar, yemekler,
giysiler, binalar, hatta resimler, süslemeler aklımıza ne gelirse gelsin
belli bir kültür grubu, bir bölgesi içinde bugün için üretmekten çok
resmetmek fiili içinde gelişmiştir. Ama bu defa farklı bir şey olmakta
ve resim mekanın yerine geçmektedir. Mutlak temsil (yalnızca temsil olarak) geçmişte olduğu gibi yalnızca firavunların, imparatorların
yönetsel alanındaki bir aygıt değildir artık. Bu alanın dışına çıkmakta, adeta bütün mekanı, kenti, her türlü faaliyeti kapsama iddiasındadır. Bu noktadan sonra üretmek fiili de ancak başka bir temsilin
nesnesi olarak anlam kazanır. İlerleme fikri de kendi nesnesi üzerine
değil, nesnesinin temsil ettiği şey üzerine konuşan bilgi üreten bu
MUHAFAZAKARLAR NİYE MODERN?
Neden Türkiye’de muhafazakar yönetimler daha fazla bir dönüşüm
oluşturuyor? Bu belki bir soru değil, bir şaşkınlık ifadesi de olabilir.
Öyle değil mi? Muhafazakarların, adı üstünde muhafaza etmesi,
değiştirmemeye çalışması gerekirken neden Türkiye’de en büyük
değişimleri, dönüşümleri kendilerine muhafazakar diyen yönetimler
gerçekleştirmeye çalışıyor?
Bu durumu dışarıdan bir bakışla bir paradoks (çelişki) olarak okumaktan çok, kendi mantığı içinde anlamaya çalışmaktan yanayım.
Türkiye’de muhafazakar kesim milli iktidar alanının çevresinde yer
alan statükocu olmayan dinamik bir topluluğu temsil eder. 20’nci
yüzyılın en önemli insanbilimcilerinden olan C. Levi-Strauss’un
“hiyerarşik topluluklarda sınıfsal asimetri biçimlerin simetrisi ile
dengelenir” tespitinin milli iktidar içindeki toplulukların dinamizmini
anlamaya ışık tutabileceğini düşünüyorum. Bu tespit bir bakıma
Mart-Nisan 2012 109
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
BAUHAUS
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
WALTER GROPIUS VE TASARIMI OLAN CHICAGO TRIBUNE TOWER, 1928
Gropius, mimarların
binaların süslemelerini
çizen kişiler değil,
yapıların bütünlüğünü
kavrayan, gerçeğini
bilen insanlar olmaları
gerektiğini düşünüyordu.
Tasarımın yapıların
süslemelerini ilgilendiren
ve kağıt üzerinde
gerçekleştirilen biçimsel
bir önerme olmadığını
vurguluyordu. Gropius için
mimarlık bir stil, biçim
arayışı değildi.
110 Mimar ve Mühendis
tersinden kurgulanmış bir modernleşmenin de okunmasına yardımcı olabilir. Milli iktidarın modernist
programı bir bakıma Batı’daki neoklasik dönem ilme bir kopuş içeren bir pozisyonu temsil eder. Her ne
kadar Cumhuriyet’in kuruluşu ile Türkiye kurumsallaşmış olsa da milli iktidar düşüncesinin kökleri Osmanlı
modernleşmesinde ortaya çıkmıştır. 2’nci Abdülhamit döneminden başlayarak gelişen bu 1’inci milli iktidar kavramı daha sonra çeşitli biçimler kazanarak kültür elitinin önemli bir düsturu olmuştur. 20’nci yüzyıl
başındaki birçok kamu yapısı bu çerçevede, Osmanlı canlandırması repertuarı içinde biçimlenir.
19’uncu yüzyılın gündelik hayatını modernleştirenler şaşırtıcı gelebilir ama devrimciler değil, muhafazakarlardı. Toplulukların değerlerini, inanışlarını, kimliklerini simgesel alanda inşa edenler onlardır. Muhafazakarlık kitlelere temsil edildiği izlenimi verir ve kendi içlerinden bir elit çıkarma imkanı tanır. Ayrıca
geleneksel yapıları dönüştürme, modernleştirme imkanı tanır. Çünkü ortak imgeleri çok daha güçlü bir
şekilde hiyerarşize eder. O kadar ki gelenekleri, biçimleri birbirinin tıpa tıp aynısı bile olsa, modernleştiren
muhafazakarlıktı. Kültür ve tarih kavramları benzerlikleri prototipleştirici, modelleştirici bir işlev görür. Belli
bir çevredeki gelenekler, göreneklerin örneğin milli bir anlam kazanması modernleşmenin bir göstergesidir. Örneğin “Türk Evi” sonuçta bir geleneksel bir tip değil, bir mimar tarafından modele dönüştürülen bir
yapıdır. Yapı bir mimar tarafından rölövesi yapılarak (imkansız da olsa) diyelim ki aynen tekrarlandığında
karşımızdaki artık modern bir şeydir. Model tipin yerine geçer. Böylece dönüşüme direnme gücü kalmaz,
en aykırı durumdaki küçük üreticiler, zanaatkarlar muhafazakar düşünce tarafından temsil edildikleri
hissine kapılır. Böylece modernleşme paradoksal bir enerji, bir duygu yoğunlaşması oluşturur, merkezle
çevre arasında. İktidar sınıfsal asimetriyi görünmez kılar. Bu durumda ilk akla gelen soru geleneksel evlerin
biçimlerini tekrarlamaya çalışmak, taklit etmek, daha nitelikli bir yaşama çevresi elde etmek için yeterli
olabilir mi? Sayın Başbakan’ın bu sorunu bir uzman gibi yorumlaması beklenmemeli. İlk önce bu “dede
evleri” başka bir üretim tarzı, başka bir yapma bilgisi ile üretilmiş. Bugün eski gelenekleri tekrarlayan yapı
ustaları değil, mimarlar, mühendisler var. Tartışma ister istemez “Endüstri Devrimi” sonrasında hakim olan
geçmişçi/muhafazakar mimarlık uygulamalarını hatırlatıyor. Modern mimarlık ise eğitim ve uygulamayı
yeniden kurgulayarak bu duruma (soruna) biçimsel bir farklılık değil, mimarlık koşullarına ilişkin bir farkındalık/farklılık getirdiğini biliyoruz.
19’uncu yüzyılda değişen üretim koşullarına dikkati çekerek eski biçimlerin taklit edilmesini ilk sorgulayan
kişilerden biri olan mimarlık kuramcısı Viollet-le-Duc, her dönemin kendisine ait bir mimarisinin olduğunu, 19’uncu yüzyılın neden kendisine ait bir mimariye sahip olmadığını soruyordu (1). “Sahte güzellikler”
peşinde koşan, ‘geçmişin kalıntılarını ve izlerini’ taşıyan bu eklektik mimariye ve mimarlığı taklit yapmak
olarak gören bağnaz eğitim kurumlarına karşı ona göre aklı ve bilimi savunan bir anlayış gerekliydi.
Viollet-le-Duc’un çağdaşı olan şehircilik programları o tarihlerde
Avrupa şehirlerinin yapı adalarının ve caddelerinin düzenlenişi ile
sınırlı kalmıştı. O mekanın bütününün geçmiş hayallerinden değil,
gerçeklere dayanan, akılcı bir programdan yola çıkmasını bekliyordu:
“19’uncu yüzyıl kendine ait bir mimarlığı olmadan mı sona erecektir?
Bu büyük buluşlar, endüstride büyük bir canlılık gösteren bu bereketli
dönem, geleceğe yalnızca kendine ait bir karakteri olmayan, sınıflandırılamayan taklitler ve melez eserler mi bırakacaktır? Bu bereketsizlik bizim sosyal durumumuzun kaçınılmaz bir sonucu mudur?
Elbette ki hayır. Öyleyse 19’uncu yüzyılın kendine ait bir mimarlığı
neden yok?...” Stiller karmaşasına karşı ‘orijinalliğin gerçeklikle
oluşacağını’ belirten Viollet-le-Duc “Mimarlık Üzerine Konuşmalar”
başlığını taşıyan iki ciltlik eserinde 19’uncu yüzyılın eklektik mimarisini, geçmişten taşınan bir hastalık olarak niteliyor ve malzemenin,
inşaat tekniklerinin ihtiyacın ve programın gerçeklerine göre temel
ilkelerden hareket eden gerçek bir mimarlığın doğması gerektiğini
söylüyordu. Bu sözleri hem soruna işaret eden bir tespit hem de
bağlamı içinde yeniden okunmaya muhtaç bir sav olarak değerlendirebiliriz. Her dönemin “kendisine ait bir mimarlık tarzı olduğu”
nasıl çözümlenmeye muhtaç bir sav ise bu savın dile getirilebilmesi
de mimarlığın temsil ve kurgulanmasında bir farklılığa işaret ediyor.
MUHAFAZAKARLIĞIN DÖNÜŞÜMÜ:
SÜSLEMECİLİK VE CÜRÜM
Modern Mimarlık başlığı altında yayınlanan birçok çalışmanın,
kitabın başvurmadan edemediği temel referans metinlerinden biri
ünlü tasarımcı ve düşünür Adolf Loos’un 1907 tarihli “Süsleme ve
Cürüm” başlıklı makalesidir (2). Bu metnin mimarlık camiasındaki
popülaritesi, bir bakıma modern tasarım açısından reçete gibi işlev
görmesinden kaynaklanır. Taklitçi mimarlığın, kamu hizmetleri yapılarında devlet tarafından desteklenmesine karşı çıkan Adolf Loos
eski biçimleri tekrarlamanın “gericilik” olduğunu, geçmişin bir kalıntısı olduğunu hatta boşa harcanan işgücü, para ve malzeme ile ulusal
ekonomiye karşı bir suç oluşturduğunu savunuyordu. Bu manifesto
ancak kuramsal tartışmalar, kurumlaşmalar ve yeniden örgütlenen
bir meslek pratiği ile derinlik kazandı.
Örneğin mimarlığın ve endüstriyel tasarımın kuramsal öncülerinden (Almanya’da İkinci Dünya Savaşı öncesinde parlayan Bauhaus
okulunun kurucusu) Walter Gropius, okulun programında geleceğin
tasarımcılarını zanaata geri dönmeye çağırıyordu (3). William Morris gibi gelişen endüstriyel üretimin biçimlerin saflığını bozduğunu
düşündüğü veya dizisel üretimden vazgeçmeleri için değil, tam tersine tasarlama faaliyetinin üretim ile bağının kurulmasının zorunlu
olduğunu düşündüğü, temsil ettiği şeyle (üretimle) olan ilişkisini
kavramaları için. Gropius, mimarların binaların süslemelerini çizen
kişiler değil, yapıların bütünlüğünü kavrayan, gerçeğini bilen insanlar
olmaları gerektiğini düşünüyordu. Tasarımın yapıların süslemelerini
ilgilendiren ve kağıt üzerinde gerçekleştirilen biçimsel bir önerme
olmadığını vurguluyordu. Gropius için mimarlık bir stil, biçim arayışı
değildi. 19’uncu yüzyılda mimarlığın bezemecilik ile özdeşleşerek
yapının bütünlüğünü kaybettiğini, “süslemeli salon sanatı olarak”
hayattan kopan mimarlığın yeniden toplumsal işlevine kavuşması
için sanatla zanaat arasında bir bütünlük oluşturulmasını, böylece
mimarlığın yitirdiği “arkitektonik ruhu” yeniden yakalaması gerektiğini söylüyordu. Eğer Walter Gropius tasarımcıları zanaatı tanımaya
çağırıyordu ise bu malzeme ve üretim bilgisinin yerine geçmek için
değil, yapma bilgisini temsil edilebilir bir bilgiye dönüştürmek içindi.
Mimarlığın yegane profesyonel ilgi alanı olarak algılanan inşa etme
eylemi mesleğin kamusal boyutunu arka planda bırakıyor. Mimarların yatırımcılar veya kamu yöneticilerinin yönlendirmesi ile yaptıkları
derme çatma projelerden, gösterişli yapılara, toplu konutlara, iş ve
alışveriş merkezlerine kadar karşımıza çıkan bu tür mimari ürünlere
baktığımızda mimarlığın inşa eyleminin bir aşaması gibi algılandığını görüyoruz. Bazen mimarların kendi özel fikirleri sorgulanmamış
kamu fikirleri halini alarak bu mahallerdeki halkı, yaşayanları, sosyal
ilişkileri kazıyor. Kenti tümüyle arka planda bırakan ve dönüşümü
yatırımcılarla gerçekleştiren bu profesyoneller mimarlığı yalnızca
fiziksel çevrenin dönüştürülmesine adanmış bir faaliyet gibi gösteriyor. Üstelik deprem, kültür mirası, yoksulluk gibi imgeleri kullanarak, kendilerine mal ederek kendi konumlarını sorgulamaktan daha
kolayca uzaklaşıyorlar. Kentlerde birbiriyle yarışan gösterişli alışveriş
merkezleri bir bakıma kamusal bir mekan izlenimi veriyor. Diğer
taraftan gelişmelerin kentleri “gentrification”a götüren “yaratıcı
sınıf” (creative class) adlı kesimin elinde olması, bu kesimin kendisini
iktidar ve para peşindeki bir çıkar grubu olarak konumlandırması bu
eşitsizliği sorgulanamaz hale getiriyor. Bu kesim eşitsizlik oluşturarak, kenti tasarlama imkanı olmayan insanları kazıyarak kamusal
gücü ellerinde topluyor. Sonra da güçlerini mimarlık aracılığıyla
sergileyip halkı kendilerine tapınır hale getiriyorlar.
İlk önce yasanın adından başlayalım. Afet riski altında olmayan yer
mi var, Türkiye’de? (Örneğin bir başkası da şöyle bir yasa taslağı
hazırlasa: Ulaşım Sorunu Olan Alanların Dönüştürülmesi Hakkında...)
Sorunun pek ala kapsamı bir dizi adla yer değiştirebilir: Yoksulluk,
güvenlik, yaşam kalitesi, çevre, sağlık... aklınıza ne gelirse. Peki,
geriye ne kalıyor? Ulaşım, çevre gibi önemsiz konular mı? Yoksa
istihdam yapısı, üretim gibi inşaat yanında bugün hiç kentle ilgisi
kalmamış konular mı? Belki de sıra bunlara gelince bir dönüşüm
yasası da bunlar için yapılır. Planlama pratiğinin afet sorunuyla
ilgisi olması gerekir. Peki, neden yasa böyle bir işlev yükleniyor?
Çünkü çözüm merkezi siyasal iradeye kalıyor, belediyeler bu dönüşümü sağlayamıyor. Demek ki afet sorunu için bir yasa çıkarılmasa,
belediyeler bu önemli sorunu dikkate almayacak, elleri kolları bağlı
oturacak. Görüldüğü gibi bu farkındalığın kitleler tarafından kabul
edilebilir olması için ciddi bir entelektüel emeğe, tartışmaya ihtiyaç
var. Bu nedenle profesyonel dönüşümü tartışmak için böylesine
bir problem çözme mantığına mesafeli durmakla başlayabiliriz.
Bu açıdan Kentsel Dönüşüm Yasası (Afet Riski Altındaki Alanların
Dönüştürülmesi Hakkında Yasa...) yetkileri merkezde, siyasal iradede
toplayarak gerçekleştirilmek istenen modele bir örnek oluşturuyor.
Bu çaptaki bir operasyonun yerel kapasiteleri kullanmadan gerçekleştirilmesi çok zor. Dünyadaki benzer örneklerde, diyelim ki Ruhr
gibi bir endüstriyel havzanın metropoliten bir havzaya dönüştürülmesi gibi zorlu bir işte dahi yerel bir organizasyon hayata geçiriliyor.
Üstelik bu organizasyonla birlikte devasa bir çevre onarım programı
Mart-Nisan 2012 111
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
da hazırlanıyor. Çok uzun süreye yayılan ve çok farklı öncelikleri olan
aktörleri bir araya getiren bu dev proje nasıl oluyor da merkezi değil,
yerel bir örgütlenme aracılığıyla gerçekleştiriliyor?
Çünkü gerçekleştirilen yalnızca bir sıhhileştirme ya da endüstri mirasını koruma çalışması değil. Alanın kentselleştirilmesi amaçlanıyor.
Bu nedenle birbiriyle ilişkili son derece karmaşık çevre, yeniden
işlevlendirme, yeni mimari projeler, şehircilik planlarının ve kararlarının, altyapı yatırımlarının yapılması ve yönetilmesi söz konusu. Riskli
yapılar nasıl saptanacak? Bu kadar büyük bir yıkım ve tahliye işlemi
nasıl yürütülecek? Mevcut kentsel düzen yalnızca binalardan ibaret
değil. Arayüzü kim oluşturuyor? Yatırımcılar, müteahhitler mi? Asıl
sorun burada. Dönüşüm iki risk arasında şekilleniyor, hak sahibinin
yatırımcıya dönüşmesi ya da tamamen haklarından mahrum bırakılması söz konusu. Katılımcı planlama denen şey yalnızca bir görüş
alma biçimi olarak algılanıyor veya gösteriliyor. Oysa katılımı profesyonel alandaki süreçler için de gereklidir. Dönüşüm anlamaktan
geçer. Hareket noktasında öznenin kendisini öne çıkarması, kendi
hayalini dayatması değil, anlaması gerekir.
BİR HATIRLAMA ÇABASI
1996 yılında İstanbul’da düzenlenen Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı (Habitat 2) bugün sanki hiç olmamış gibi kayıtlardan, hafızalardan silinmiş gözüküyor. O yıllarda büyük bir heyecana
neden olan, kentin merkezindeki alanı bir süreliğine uluslararası
platforma dönüştüren bu konferans çok çabuk unutuldu. En çok
sivilleri harekete geçiren bu önemli olayın üzerinden “zaman” ıslak
bir sünger gibi geçti. Oysa bu sıradan bir etkinlik değildi, Türkiye’deki
sivil toplum-devlet ilişkilerinin dönüşümünün tartışılması açısından.
O dönemde gelişen statüko bu olayın çevresinde filizlenen demokratik gelişmeleri paranteze almayı başardı. Unutulmasının, kayıtlardan silinmesinin çeşitli nedenleri araştırılabilir. Sivil toplum sahası
bir süreliğine tahammül gören bir bağımsızlık havasını soludu ama
uluslararası sivil toplumun da ilişkisi kopunca tekrar milli hedeflere
doğru yönlendirildi. Ancak şurası çok belli ki kamu sahasında siviller
kendi aralarında bir daha böyle kapsamlı bir iletişim kuramadı, kamu
yönetimleri karşısında bir daha böylesine güçlü ve bağımsız bir
biçimde duramadı. Kısa bir süre sonra, 28 Şubat sürecinde rol alan
etkili STK’lar bu parantezin kapatılmasında etkili oldu. Sivil toplum
sahası bu olayın hemen arkasından eski rejimine tekrar geri döndü.
Demokratik gelişmeler elbirliğiyle yok edildi.
Hala kökleri çok derinlere uzanan 12 Eylül siyasal rejimi içinden
çıkmaya çabalarken bu ve bunun gibi (aşağıda anacağım) birkaç
benzer gelişme için yıllarını veren, dişiyle tırnağıyla mücadele
edenlerin bu tür unutkanlıklara itirazları olmalı diye düşünüyorum.
Doğrusunu söylemek gerekirse yakın tarihimizdeki birçok olay gibi,
siyasal tarihin genellikle bu tür gelişmeleri kayda geçmediğini söylemek pek yanlış olmaz. Ancak bunları bugün unutmuş ya da kayıtlardan silmiş olmamız etkilerinin, yaşanan sorunların ve bazen de
elde edilen deneyimin tamamen yok olduğu anlamına da gelmiyor.
Örneğin bu konferans sonrası İstanbul’da başlatılan ve gene aynı
şekilde unutulan (hatta imha edilen demek yanlış olmaz!) ilk kentsel
iyileştirme (rehabilitasyon) çalışması ve bugünkü kentsel dönüşüm
112 Mimar ve Mühendis
uygulamaları... Hala aynı soruya cevap aramakta olduğumuzu düşünürsek, bugün de çok fazla bir şeyin değişmediğini söylemek yanlış
olmaz. Ya da başka bir örnek: 1999 Depremi sonrası oluşturulan ve
kamusal alandaki çalışmaların eşgüdümünü sağlayan ve dinamizmi
ile gözleri kamaştıran sivil toplum platformu... Bu seferberlikten
geriye pek bir şey kalmadı ama aynı sorunların bugün de devam
ettiği gözlemlenebilir. Bugünlere uzanan UNESCO Dünya Miras
Komitesi’nin kararları ve İstanbul’daki STK’ların bağımsız bir komite
ile bu sürece katılım biçimleri... Ondan da geriye bir şey kalmadı. Ya
İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olması için oluşan
sivil girişime ne demeli? Bu sonuncudan da geriye bir şey kalmadı,
hatta birkaç önemli çalışma alanını saymazsak, daha başlangıçta
siviller bu işten pek bir deneyim elde edemeden tasfiye edildi.
Oysa bu çok aktörlü gelişme bütün katılım örnekleri içinde en kalıcı
olanı pekala olabilirdi. Bütün bu örnekler zannedersem kente dair
siyasetleri yenileme potansiyeli olan meselelerin başlangıçta nasıl
bağımsız bir şekilde ele alınarak geliştiğini, etkili olduğunu ve daha
sonra nasıl araçsallaştırılarak, otoriterleştirilerek etkisizleştirildiğini
gösteren başarısız deneyimler olarak da okunabilir. Ama uygulamalarda görülen sorunlar siyasal konulardan daha basit bir şekilde de
gözlemlenebilir: Siyasal yönlendirmeler olmasa da zaten bu işlerde
yer alan profesyoneller zaten bütçe olmadığı (kalmadığı) için başka
işlerle meşgul olmaya başlar. Resmi görevliler zaten başka görevlere atanmıştır. Yorgan gider, kavga biter. Sistem tekrar “normal”e
döner, açılan yarık kapatılır. Peki, bu tür örneklerde yaşanan yeni
deneyimlerden geriye ne kalır? Eğer bazı gelişmelerin yaşanması
için çırpınan bazı kişilere haksızlık yapmayı göze alırsak, sanki bir
çekirge sürüsü gelmiş, bu alanda filizlenen ne varsa mideye indirmiş
ve hasat bitince de çekip gitmiştir!
Arada bir kesinti olduğunu, kente dair bu tür gelişmelerin daima
resmi tarih ve politika pratikleri tarafından kayıtlardan silindiğini
düşünürsek, yeniden hatırlama çabasının belki bu olağan hafıza
silme operasyonuna karşı bir direniş biçimi olduğunu dahi iddia
edebiliriz. Bu nedenle bu görünüme itibar etmeden bu olaylarda
yaşanan siyasal deneyimlere geri dönmeyi ve neyin eksik kaldığını tartışmayı önerebiliriz. Örneğin başta değindiğim ‘Habitat 2
Konferansı’ öncesinde yaşananları hatırlamak için burada birkaç
not sıralamaya çalışayım: Birleşmiş Milletler’in diğer zirvelerinde
de olduğu gibi devletlerarası olan bu konferansta STK’lar ve yerel
yönetimler de bir ölçüde temsil edildi. Türkiye başka uluslararası
toplantılarda zaman zaman gördüğümüz gibi bu konferansa yalnızca ev sahipliği yapmadı. STK’ların 2 yıl öncesinde ve açıkçası
resmi olarak görevlendirilmiş kuruluşlardan daha hızlı harekete
geçmesi ile ilginç bir gelişme yaşandı. İstanbul’daki hazırlıklar 1994
yılında başladı. Ama bu başlangıç, tıpkı diğer örneklerde de olduğu
gibi ne bu iş için yetkilendirilmiş resmi görevliler, ne şirketlerden
maaş alan profesyoneller, ne arkasında büyük sermaye olan dev
bütçeli STK’lar tarafından gerçekleştirildi. İlginç olan bir nokta bu
harekete geçen gönüllülerin alışılageldik (arkasında büyük sermaye
veya resmi kurumlar olan) kurumsal STK’lardan gelenler değil, farklı
görüşlerden ve deneyimlerden gelen bağımsız insanlardan oluşan
girişim gerçekleştirmesiydi. Bu kişiler 12 Eylül darbesinden sonra
Arada bir kesinti olduğunu,
kente dair bu tür
gelişmelerin daima resmi
tarih ve politika pratikleri
tarafından kayıtlardan
silindiğini düşünürsek,
yeniden hatırlama çabasının
belki bu olağan hafıza silme
operasyonuna karşı bir
direniş biçimi olduğunu dahi
iddia edebiliriz.
NEW YORK, 1932
çeşitli görüşlere sahip, insan hakları, kent ve çevre girişimlerinde
yer alan, dişleriyle tırnaklarıyla en zor koşullarda mücadele azmini
kaybetmemiş insanlardı. Resmi STK’lar doğal olarak başlangıçta bu
alana dair bir bütçeleri olmadığı için bu etkinliğe pek itibar etmedi,
daha sonra fark ettiğinde ise kamu bütçelerinden pay alma derdine
düştü, kamusal işleyişle pek ilgilenmedi.
12 Eylül’den sonra Türkiye açısından siyasal alanın daraldığı, sorunların rahatça tartışılamadığı bir ortamın arkasından gelişen bu
çoğulcu kent hareketlerinin özellikle 1990’lı yıllarda yaşanan siyasal
sorunlar içinde bu konferansa katılım biçimleriyle, kamusal bir alan
açmaları ile hala bugün için bile bir takım koşulların değişebileceğine dair bir takım işaretler verdiğini düşünüyorum. Bunlardan en
önemlisi bu kamusal alanı açan insanların dışlayıcı değil, kapsayıcı
olmasıydı. Özellikle resmi taraftan güç alan bazı STK temsilcilerinin
tehditlerine, saldırılarına, güçlerini alanı kapatmak için kullanmalarına rağmen bu gönüllü insanlar cesaretlerini kaybetmediler
ve yollarına devam ettiler. Resmi alandaki çatışmacı ve dışlayıcı
şiddet böylece sivil toplum alanına yansımadı. Bağımsız komiteler
oluşturdular ve her konuda her görüşten kişileri bir araya getirerek
resmi politikaların onarılması için sorunları tartıştılar. Böylece kamu
politikalarının oluşumunda güçlü bir katılım ile nasıl bir dönüşüm
sağlanabileceğini gösterdiler. Unutmayalım ki o dönem insanların
inanç hürriyetine müdahalenin olağan karşılandığı, birtakım odaklar
tarafından şiddetin resmi politika olarak benimsendiği, zorla tahliyelerin, köy yakmaların olduğu, insan haklarının ciddi bir biçimde ihlal
edildiği bir dönemdi. Sivillerin o tarihte yalnızca bir uluslararası bir
konferans nedeniyle bir arada duruşu ve yalnızca belli bir alanda,
İstanbul’da sağladıkları bu küçük gelişme Türkiye’deki bütün sivil
toplulukların bir nebze olsun nefes almasını sağladı. 12 Eylül rejiminin içinde, politik tarafların kamusal alanı genişletme çabalarının
henüz tam karşılığını bulmadığı bir dönemde çevre, insan hakları,
kadın, kültür konusunda filizlenen bu bağımsız hareket bu konferansı
da bir fırsat bilerek ilk defa kamusal alana taşındı ve sivilleşme
konusunda önemli bir gelişmeye doğru adımlar atıldı. Bu hareketin
içinde soldan insanlar olduğu kadar muhafazakar çevreden insanlar
ve girişimler de vardı. Sonra ne oldu? Bu harekette yer alan insanlar
kamu politikalarını yenileyebilecek daha birçok sivil girişime yol açtı.
Bunların en başında 1999 depreminden sonra sivil inisiyatifin resmi
tarafın gerçekleştiremediği acil yardım ve koordinasyon işlevini
üstlenmesiydi.
28 Şubat rejiminin de ilk önce bu sivil ilişkileri hedef alması ve bazı
güdümlü STK’ları devreye sokarak bu alanı tahrip etmesine şaşırmamalı. Siviller açar, devleti kullanan birtakım sivil güçler kapatır.
Bu tipik bir durum. Sürekli aynı gözlemi yapıyoruz. Ama bu ne ölçüde
doğru bir tespit? Ne kadar devletin yaptıklarını sorguluyor? Ne
ölçüde sivillerin durumunu açıklıyor? Siviller örneğin bu konferansta
farklı bir çözüm için tarafları ikna etmişken ve uluslararası desteği
de yanına alarak yönetimi politika geliştirmeye zorlamışken birden
olay bir başka mecraya taşındı. Bu dönüşümü siyasetçilerin özünde
olan bir kötülüğe bağlayanlar olabilir. Ancak yakından baktığınızda
bu dönüşümün tam da öyle olmadığından kuşku duyabilirsiniz. Hatta
karşınıza çıkanın devlet olmadığını, siviller olduğunu fark edersiniz.
NOTLAR
(1) Viollet-le-Duc, Entretiens sur l’architecture, 1863 Paris, A. Morel et Cie Editeurs,
tıpkı basımı: Pierre Madraga 1977, 10. bölüm, sayfa 450 ve 451.
(2) Adolf Loos, Süsleme ve Suç, 20. Yüzyıl Mimarisinde Program ve Manifestolar, Şevki
Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, sayfa 8.
(3) Walter Gropius, Bauhaus’un Programı, 20. Yüzyıl Mimarisinde Program ve
Manifestolar, Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, sayfa 36.
Mart-Nisan 2012 113
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Semih AKŞEKER
Mimar
ŞEHİRLER AHLÂKIMIZIN AYNASIDIR
Kimse darılıp gücenmesin, şehirlerimizi kendi anlayış ve
tasavvurlarımızla, kendi akıl ve hezeyanlarımızla, kendi
nefis ve egolarımızla, kendi hırs ve heveslerimizle biz
inşâ ettik. Şikâyete hakkımız yok, ah vah etmek beyhûde.
Kirlerimizden arınmadıkça, ahlâkımızı onarmadıkça,
moderniteyi başımızdan savurmadıkça asla yaşanası
şehirler kuramayacağız.
Şehir bidâyet değil, şehir nihayettir.
Şehir başlangıç değil, şehir sonuçtur.
Şehir, hâsıladır, şehir muhassıladır.
meydanlarla, sokaklarla bir şekilde etkileyeceksiniz ve bunun inançlarla/değerlerle bir ilgisi olmadığını söyleyeceksiniz, buna kimseyi
inandıramazsınız.
“Değerler” yapılara yansır, yapılara şekil verir. Mimarlar ya da karar
verici –müteahhitler, idareler, hükümetler- her kimse artık kendi
değer ve tasavvurlarını eserlere, şehirlere yansıtır. Proje ve tasarımları onların değer yargılarını, zihniyetlerini, niyet ve nazarlarını belli
eder. Dikkatli gözler mimârideki bu tercih farklılıklarını pekâlâ ayırt
edebilir.
Sadece bir yapı değil birçok yapının içinde yer aldığı şehirler de
aslında “değerler” ile vücuda getirilmişlerdir. Bugün Edirne’ye,
İsfahan’a, Şam’a baktığımızda nasıl sâdelik, tevâzu, adâlet gibi
bize ait “değerler” ile vücûda getirilen İslâm şehirlerini görüyorsak,
meselâ New York’a, Paris’e, Londra’ya baktığımızda ya da İstanbul
Levent-Maslak hattına ya da Ataşehir v.b. yeni toplu konut siteleri
ve semtlerine baktığınızda da bencil, rekâbetçi, rant gibi modern
değerler ile meydana getirilen Batı şehirlerini görürüz.
Şurası bir gerçektir ki evler yapmak, şehirler kurmak sadece bir inşâ
faaliyeti değildir. Bir yapı yalnızca var olunacak bir yer değildir, bir
var olma tarzıdır.” diyen F. L. Wright hakikate parmak basmış. Evler/
şehirler inşâ eden aslında bir düşünceyi, bir geleceği ve bir nesli de
inşâ eder. Önce insan şehri inşâ eder, sonra da şehir insanı. Şehirlerin insanları şekillendirdiğini, psikologlar söylemektedir. Yaşadığımız şehirlerin/evlerin/mekânların ahlâk ve karaktere tesir ettiği ve
gelecek nesillere de tesir edeceği düşünüldüğünde bize ait bir ev/
şehir modeli geliştirmenin önemi şimdi daha da ortaya çıkmaktadır.
Şehir gökten indirilmedi.
Onu başkaları inşâ etmedi.
Onu biz kendi ellerimizle inşâ ettik.
Heykeltraşın taşı değil, zihnindekini taşlara kazıdığı gibi
Biz de zihniyetlerimizi şehre kazıdık.
Herkes elinde, gönlünde olanı verir ya,
Biz de bizde olanı verdik şehre.
Tozumuzu, kirimizi, pasımızı.
Şehir ayna, bizi/içimizi gösteriyor.
Şehir edebimiz, irfanımız.
Şehir edepsizliğimiz, irfansızlığımız.
Şehri biz inşa ettik, atık sıra onda, o bizi inşâ edecek.
ŞEHİRLERİMİZ HANGİ DEĞERLER/İLKELER
ÜZERİNE KURULMALIDIR?
MMG dergi yönetimi bu soruyu bana yönelttiğinde önce hislerimi dinledim ve yukarıdaki satırları bana fısıldadı, ben de bunları
yazmaktan kendimi alamadım. Şimdi akıl, bilgi, hikmet cihetinden
cevap vermeye çalışacağım:
Gündelik hayata ait her bir faaliyetin menşe’i maddî ihtiyaçlar ile
izah edilse de bunların karşılanmasında tercih edilen usûl, tarz, şekil
ve yöntemler; din, inanç, ahlâk gibi mânevi “değerler” tarafından
belirlenmektedir. Mimâri ve şehircilik gibi dünyanın en geniş ölçekli
faaliyetin icrasında da bu değerlerin tesiri olduğu muhakkaktır. Bazı
meslektaşlarımızın mimâri ve şehirciliğin, din ile değerler ile bir ilgisi
olmadığını ve bunların tamamen dinden bağımsız alanlar olduğunu
söylemeleri asla doğru değildir. Siz yüz binlerce bina yapacak ve
şehirler kuracaksınız, dünyanın görünümünü ve fizîki çehresini ciddi
manada değiştireceksiniz, insanları/toplumları mekânlarla, binalarla,
114 Mimar ve Mühendis
NEREDE HATA YAPTIK/YAPIYORUZ?
200 yıllık Batılılaşma/modernleşme macerâmız sonrasında dînimizin
değişmediğini, lâkin değerlerimizin değiştiğini söylemek mecburiye-
tindeyiz. Değerlerinden koparılmış/arındırılmış bir dînin ne kadar
kendisi kaldığı ya da değiştirilen değerlerin bir başka dîn meydana
getirip getirmediği hususu ayrıca ihtisas sahipleri tarafından açıklığa kavuşturulmalıdır. Bu cevap belki de pek rahatlıkla “Modernlik
İslâm’a, İslâm da modernliğe mâni değildir” diyebilen Müslümanlara
nerede durduklarını hatırlatmış olacaktır.
Mimâri ve şehirlerin değerler ile üretildiğini söylemiştik. İslâm
mimârisini meydana getiren değerler, kaynağı Kur’an olan adâlet,
tevâzu, sadelik, fânilik düşüncesi, mahremiyet, hürmet, emanet
şuuru gibi birtakım yüce değerlerdir. Günümüzde bu değerlerin yerini
lüks, konforlu, keyifli, pahallı, büyük, gösterişli, görkemli denilen ve
dînin asla tasvip etmediği birtakım seküler (dînî olmayan) değerler
almıştır. Bunların bir kıymet/değer olup olmadığı meselesi ise ayrı
bir bahistir.
Değerler değişince tercihler değişmiş, tercihler değişince de beklentiler değişmiştir. Geçmişte bir evden beklenen sükûnete müheyyâ
bir yuva, günahlardan korunmaya vesîle bir sığınak, iyi komşuluklarla
cennetin kazanılabileceği mânevî bir atmosfer olması beklenirken,
bugün bunların yerini bambaşka dünyevî beklentiler almıştır.
Ev artık yuva değil mal, bir ticâri metâ, kira/rant getiren bir para
kaynağı, gerekirse anında değiştirilebilecek bir yatırım portföyü
olmuştur artık. Evler etrafa karşı bir prestij mekânı, güç ve kudreti
kanıtlama aracıdır. Yine ev, eşyaların ve dekorasyonun sergilendiği
teşhir salonu ve ne kadar zevk sahibi olunduğunun ispat edildiği
mekânlar haline gelmiş/getirilmiştir. Lâkin bütün bu yeni tercihler
ahlâkî olmadığı gibi insanı yücelten değerler de değildir.
İslâm’ı bir hayat nizamı olarak kabul eden Müslümanlar eğer
İslâm’ın değerleriyle evler/şehirler kurmak isterse, en başta bugün
insana azap ve sıkıntı veren, ruhunu bunaltan, hayatı çekilmez hale
getiren ve insanda yaşama ümidi ve neşesi bırakmayan modern
şehirlerin müsebbibi, kaynağı ve dayanağı olan modernizmi ve onun
ekonomik sistemi olan kapitalizmi reddetmeleri kaçınılmazdır. Aksi
takdirde hem modern olalım hem modern apartmanlarda/sitelerde
oturalım hem modern şehirler kuralım hem şehirlerimiz zenginlik
üretsin hem biz de bu zenginlikten paylarımızı alalım ve bunun
yanında hem Müslüman olalım hem Müslüman kalalım hem mutlu,
huzurlu, olalım hem sağlıklı olalım işte bu mümkün değildir. Modern
olan her şeyi sorgulamanın bugün vicdan sahibi herkesin bir görevi
olduğunu düşünüyorum.
ÇÖZÜMÜ ŞAHISLARDA DEĞİL İLKELERDE ARAMAK
Ev ve şehir meselelerini tek başına kişiler ve kurumlar çözemez, çözmeye çalışmamalıdır. Daha doğrusu bu hayatî mesele/karar kişilerin
inisiyatifine bırakılmamalıdır. Örnek denilen insanlar bile bugün ak
dediğine yarın kara diyebilmekte, bir sürü tutarsızlıklar sergilemektedir. O halde biz nasıl olur da hasbelkader karar verme pozisyonuna
gelmiş birtakım insanların yine hasbelkader aldığı/alacağı şehircilik
kararlarının doğruluğundan nasıl emin olacağız? Hele hele istişare
müessesesinin iyi işlemediği ülkemizde bu ferdî/fevrî kararların şehri
ne hale getirdiği/getireceği ve ileride telafisi mümkün olmayan
zararlar verdiği/vereceği ayan beyan ortadadır. Meseleye ilkeler
bazında yaklaşmak en doğrusudur. Bu ilkeler de çelişkilerden kendini
kurtaramayan beşerî prensipler değil, doğruluğu şüphe götürmeyen
evrensel ilâhi vahyin ilkeleri olmalıdır.
Problem şahıslarda ve mesleklerde değil, zihniyetlerdedir. Mimâri ve
şehir meselelerine sadece dünyevî hedefler zâviyesinden bakanlar
ister siyâsiler ve bürokratlar olsun ister mimarlar olsun, sahip oldukları zihniyet yapısıyla şehir problemlerini asla çözemeyeceklerdir.
Şehirleşmede en başta kâr/rant/yatırım gibi seküler paradigmaları
terk etmek ve dînî (evrensel) değerler ekseninden meselelere bak-
Mart-Nisan 2012 115
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
mak artık hayâtiyet arz etmiş bulunmaktadır.
Bundan böyle ülkemizin istikbâlini derinden etkileyecek temel mimâri ve şehircilik kararlarının bir üst düzey ilim, fikir ve sanat adamı tarafından alınması târihî bir adım olacaktır.
Ülkemizde böylesine mühim bir karar, ancak kendi aklı ve gücüne (egosuna) güvenmeyip bu
işi ehline bırakacak idrâkte ileri görüşlü bir devlet adamı tarafından alınabilecektir. Şurası
muhakkak ki bu kararı alacak şahıs bu yüksek idrâk ve idâreciliği ile tarihin altın sayfalarında
yerini alacaktır. Kanunî Sultan Süleyman’ı yaptırdığı eserlerle böylesine azâmetli bir tarihi
şahsiyet yapan da esas itibariyle her iş için ehlini bularak görevi ona vermesi değil midir?
Dünya ezelî olmadığı gibi ebedî
bir yer de değildir. Bizler ölümlü
dünyanın ölümlü misafirleriyiz.
Misafirliğin genel karakteri kaldığı
yeri sahiplenmemek ve az bir
süre kalacağı yerlerde edebiyle
oturmaktır. Dolayısıyla insanın
bir süre kalarak çekip gideceği
bir yeri sanki ölmeyecekmiş gibi
îmara kalkışması ve çok uzun süreli
hedeflerle yapmaya çalışması prensip
itibariyle doğru değildir.
116 Mimar ve Mühendis
KENDİ DEĞERLERİMİZLE İNŞÂ
İslâmiyet tevhid dîni olması münasebetiyle insan ve yaşamına ait her faaliyeti onu her iki
dünyada saadete kavuşturacak şekilde düzenlemiştir. İslâmiyet tarih boyunca Müslüman
toplumların başta yönetim, iktisat, bilim, sanat, ticaret gibi faaliyetlerinde her yönüyle en
tesirli âmil olmuştur. İslâm’ın değerleri İslâm toplumunu inşâ ederken, İslâm iktisâdını, İslâm
sanatını ve elbette İslâm mimârisini de tesis etmiştir. İslâm’ın değerleri asırlar boyu mimâri
ve şehirlerimizi şekillendirmede en tesirli âmil olmuştur. Rahmetli Turgut Cansever hocamız
“İslâm mimârisi, Îslâmî tutum ve davranışların bir ifadesidir” derken bu hususu özlü bir şekilde ifade etmiştir.
Bizim özlemimiz eski şehirlerin aynısını tekrar etmek değil, eskiyi kopya etmek hiç değil.
Böyle yaparsak hata yapmış oluruz. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyişiyle “Bizler mâziyi aramıyoruz, mâzide var olup da kaybettiğimiz ve yerine koyamadığımızı arıyoruz.” Bundan böyle
bizim değerlerimizle bize ait şehirler kurma hedefindeki müstâkbel nesiller için, mâzinin
İslâm şehirlerine de temel teşkil etmiş olan değerleri ortaya koymaya çalışacağız. Bunlar;
adâlet, tevâzu, sadelik, güzellik, fânilik şuuru, mahremiyet, özgünlük, iktisat, muhafaza.
Bu ilkeleri/değerleri birkaç satırda anlatmak pek mümkün olmasa da bana müsaade edilen
sayfa sınırları içinde kalarak bazı hususlara kısaca temas edeceğim. (*)
1-Adâlet: Mimâride bu ilke her binanın komşu diğer binaları rahatsız etmeyecek mesafede
bulunması, güneş, rüzgâr, manzara gibi tabii nimetlerden istifade etmesine mâni olmaması,
temel insân haklarını karşılaması gibi bütün hakları ihtiva etmektedir.
2-Tevâzu: Geleneksel mimârimizin adâletten sonra en karakteristik özelliği mütevâzi oluşudur. Evlerin geçmişte toprak veya ahşap
gibi doğal/basit malzemelerle inşâ edilmesinin asıl gerekçesi budur.
Müslümanlar eğer isteselerdi bütün evlerini, şehirlerini daha sağlam
ve daha gösterişli malzemelerle yapabilirdi. Bu imkân ve tekniğe
sahiptiler. Ancak onlar tevâzuu seçerek tercihlerini basit olandan
yana kullandı ve geçici malzemelere yöneldi. Malzeme ve eşyanın
insan ahlâkını etkilediği bilinmektedir. Toprak/kerpiç ve ahşap gibi
tabiri caiz ise basit evlerde oturan insan kibirli olmaz. Bu evlerin
doğallığı, sağlıklı olması ve ucuza çıkması gibi bir takım olumlu
özellikleri yanında insana geldiği ve gideceği yeri hatırlatması
şeklinde dâimi uyarıcı bir vazife de îfa ettiğini söylemek herhalde
yanlış olmayacaktır. Bugün artık bu malzemeleri kullanmaya imkân
olmadığını söyleyenlerin önyargılarını bırakmalarını ve aklı başında
ülkelerin halkını doğal malzemelere yönlendirdiklerini görmelerini
tavsiye ederim.
3-Sadelik: İslâmiyet, Müslümanın kendi yaşamı ve eşya üzerindeki
tasarrufunu nefsi/keyfi adına değil Allah (c.c) adına/yolunda tanzim
etmesini ister. Onun aslî vazifelerini terk ederek süslü ve gösterişli
binalar yapmakla uğraşmasını abesle iştigâl olarak görür. Mimâride
sadeleşme kavramı işte bu tasavvur ve düşünceler doğrultusunda
ortaya çıkmıştır. Sadelik hemen ilk akla geldiği gibi binayı süslemelerden arındırmak demek değildir. Sadelik, tasarımdan uygulamaya,
işlevden malzemeye kadar yapının her safhasında beşerî ihtiraslar
karışmaksızın “zarûriyat” ölçüsü ile inşâ etme tavrıdır.
4-Güzellik: İnsan dünyayı mamur etmek (Hud suresi, 11/61) ve
dünyayı güzelleştirmek ile mesul tutulmuştur. Güzel, güzellik ve
sanat kavramları ve Allah’ın (c.c) bu kavramlara nispet eden isim
ve sıfatlarıyla birlikte ele alındığında bu mesele Müslüman zihin
dünyasında âdeta ontolojik bir boyut kazanmıştır. Müslümanlar en
güzel mimâri âbideleri ve en güzel şehirleri âdeta bir ibâdet şuuru ve
mesuliyetiyle inşâ etmişlerdir. İslâm şehirleri hep güzeldir, böyle bir
dînin hakîki mensupları çirkin bir şehre asla razı olmamıştır. Onların
şehri kurarken tek bir gayesi vardı, şehri güzelleştirmek ve şehrin
güzellik değerini artırmak. Onların gözlerini bugün olduğu gibi para
hırsı bürümemişti.
5-Fânilik Şuuru: Dünya ezelî olmadığı gibi ebedî bir yer de değildir. Bizler ölümlü dünyanın ölümlü misafirleriyiz. Misafirliğin genel
karakteri kaldığı yeri sahiplenmemek ve az bir süre kalacağı yerlerde
edebiyle oturmaktır. Dolayısıyla insanın bir süre kalarak çekip gideceği bir yeri sanki ölmeyecekmiş gibi îmara kalkışması ve çok uzun
süreli hedeflerle yapmaya çalışması prensip itibariyle doğru değildir.
Hz. Peygamber (SAV) dünya karşısında kendisini “yolculuk esnasında
bir ağacın altında kısa bir süre gölgelenip çekip giden” birisi olarak
tasvir etmiştir. İslâm mimârisinin başından beri teşekkülünde ona
en çok tesir eden faktörlerden biri de fânilik gerçeği/düşüncesi
olmuştur. Yaratan’ın bâkiliğine mukâbil yaratılanların ölümlülüğünü
ifade eden bu mefhum, Müslüman zihin dünyasını ahiret merkezli
kurmaya sevk ederken diğer yandan mimâri ve şehirler dâhil maddî
hayatın bütün geçici alanlarını bu düşünce ekseninde inşâ etmeye
doğru yönlendirmiştir.
6-Mahremiyet: Mahremiyet sadece İslâm’ın değil geçmiş bütün
semâvi dinlerin de tebligatları arasında yer alan bir husustur. İslâm
insanlara mahrem yerleri ve mahrem kişileri bildirmiş, Müslümanlar
da bu beyanları dikkate alan bir şuurla mimârilerini teşkil etmişlerdir.
Geçmişte evi plânlarının harem (ev halkı) ve selâmlık (misafirlik)
olarak iki bölümde organize edilmesi, evlerde bahçe ve avlunun
tercih edilmesi, komşu mesafelerin tayini hep mahremiyet ilkesini
karşılamak üzere geliştirilmiştir.
7-Özgünlük/Taklitten Kaçınmak: İnsanlar inandığı gibi yaşamazlarsa yaşadığı gibi inanmaya başlar. İnancına uygun evler
yapmaz, şehirler kurmazsa bir süre sonra yaptıkları evlerin, şehirlerin kendi inançlarını, ahlâklarını değiştireceğini bilmeliler. Hz.
Peygamber’in (SAV) “Bizden başkasına benzeyen bizden değildir”
şeklindeki ikazını okuyan Müslümanlar geçmişte olduğu gibi bugün
de başka din mensuplarının binalarını taklit etmek yerine kendi
inançları doğrultusunda evlerini, şehirlerini inşa etmeleri gerekmektedir.
8-İktisat: Iktisat günümüzde “harcamalarda ölçülülük hali”ni ifade
eden dar bir anlama indirgenmiş olsa da gerçekte “ilâhi dengeyi
bozmamak”, “adalete uygun bir nasibe razı olmak”, “aşırılığa meyletmeden orta yolu tercih etmek” manalarına gelmektedir. İslâm
mimârisinin teşekkülünde iktisat prensibi mühim bir yer tutmuştur.
Gösterişe kaçan lüks malzemeler, gereğinden büyük, yüksek evler
yapmak israf olduğu gibi, insanın sahip olduğu beş nimeti (can, mal,
akıl, din ve namus) korumak ve muhafaza etmek gayesiyle yaptırdığı
veya satın aldığı evin haricinde başka (mesela, serveti artırmak, malı
çoğaltmak gibi) düşüncelerle çok sayıda evler, binlar inşâ etmeleri
de israf olup iktisat prensibi ile çelişmektedir.
9-Muhafaza: Biz insanların Allah’tan (c.c) aldığı emanetler pek
çoktur. Başta beden, akıl, eş, evlat, mal, hava, su, toprak, deniz,
ağaç, çevre, tabiat vb. Din bu nimetleri/emanetleri nasıl, nerede ve
ne şekilde kullandığımızdan sûale çekileceğimizi haber vermektedir.
Bilhassa modern şehircilik anlayışı ve dikey betonarme yapı sistemleri acımasızca tabiatın canına okumaktadır. İnsanoğlu sanayileşme
ve şehirleşme ile ziraat alanlarını, ormanları, yüz binlerce hayvan ve
bitki türlerini, hırs ve hevesleri uğruna yok etmiş ve hala yok etmeye
devam etmektedir. Böyle yıkıp yok eden insanın âkibeti de bundan
farklı olmayacaktır.
İnsan tabiata zarar verdiğinde aslında kendine/nesline de zarar
vermiş olmaktadır. Evler yaparken, şehirler kurarken asla çevreye
zarar veremeyiz. Bunun zararı hemen olmasa da bir süre sonra bize
geri dönecektir. Eskiden olduğu gibi bugün de bu ilkeye riayet etmek
pekâlâ mümkündür, yeter ki böyle bir şuur ve niyetimiz olsun. Projelendirme, malzeme seçimi, inşa üretim yöntemleri mutlaka tabiatı
koruma/hüsn-ü muhafaza bilinciyle geliştirilmelidir. Bu hususu tüm
insanlığın gündemine sokmak zorundayız. İnsanoğlu hüsn-ü muhafaza/koruma bilinci ile hareket etmez ise ve ahlâkını, zihniyetini,
egoizmini değiştirmez ise ve kirletmeyi, tahribi, israfı durdurmaz ise
bilmelidir ki birkaç nesil sonra şu andaki gibi bir yaşam kalmayacaktır, bu biline.
NOTLAR
(*) Geniş tafsilat için, Erdemli Şehirler, Semih Akşeker, Hayy Yayıncılık, 2012)
Mart-Nisan 2012 117
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Serkan AKIN
Mimar
AKIL TUTULMASI YA DA
ŞEHİRLEŞME SORUNUNA
BAŞKA BİR BAKIŞ
A
Dünyaya gelen her insanın başını sokacak bir
evi olması gerçeği1996 Habitat konferansında
karalaştırıldı. Din, can, mal, akıl ve nesilbizim
inancımıza göre emniyet altındadır. Ancak gelinen
nokta itibarıyla,‘Âfet Riski Altındaki Alanların
Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı’nı
incelediğinizde, sebebi ne olursa olsun, İnsanların
daha önceki kanun ve yönetmeliklerle elde ettikleri
tapuları ve her türlü hakları itiraz etme hakları bile
ellerinden alınarak yok sayılmaktadır.
llah CC, Bakara Suresinde 30. Ayette şöyle buyuruyor.
Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip
dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı
mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.
31. Ayette ise; Allah Adem’e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları
önce meleklere arz edip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.
32. Melekler: Ya Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz,
senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alim ve hakim olan ancak sensin, dediler.
33. (Bunun üzerine: ) Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere
anlat, dedi. Adem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size,
muhakkak semavat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları)
bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da
bilirim, dememiş miydim? dedi.
34. Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem’e secde edin, demiştik.
İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı,
böylece kâfirlerden oldu.
35. Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete
yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet
nimetlerinden yiyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu
ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden
olursunuz, dedik.
36. Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve
içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine:
Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz, sizin için yeryüzünde
barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır, dedik.
37. Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım
ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul
eden ve merhameti bol olandır.
Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere Allah CC, insanlara, yarattığı tüm varlıklardan farklı olarak, akıl, irade beyan
etme, konuşma özelliği vermiştir. İnsan, bu özelliği ile Allah
CC’nin yeryüzündeki halifesi olarak, cüzi iradesi nispetinde
hükmetme, kelime ve kavram ortaya koyma, icat ve alet
yapma gibi yeteneklere sahip olmuştur. İnsanın bu çerçevede
görevi yeryüzünü imar etmek ve güzelleştirmektir. Dolayısıyla
Allah CC, yeryüzüne gönderdiği Hz. Âdem’e mimarlık, aşçılık,
terzilik vb. işleri yapabilme yeteneklerini vermiştir. Bu kapsamda Hz. Âdem, taşları üst üste koyarak ya da tahtaları üst
üste çakarak en temel manada kendine bir ev yapmıştır. Bu
evin saçakları, silmeleri, söveleri ya da kartonpiyerleri bildiğimiz mana da olmayabilir. Ancak esas olan şudur ki; insanlık
en başından itibaren başını sokacağı bir eve, bu evi yapacağı
bir araziye sahip olmuştur.
Ayrıca Allah CC, adalet ve rahmet sıfatı gereği de yeryüzünü,
insanların rahatlıkla yaşayacağı bir coğrafya haline getirmiştir. Bu açıdan düşündüğümüzde, insanın gerekli temel ihtiyaçlarını karşılaması için ortaya koyacağı faaliyetler toplamı,
makul, mantıklı, verimli, dengeli vb. kavramları içermelidir.
Aynı, avının peşinde koşan bir aslanın harcaması gereken
enerji, o avdan alacağı enerjiden az olması gerektiği gibi.
118 Mimar ve Mühendis
İstanbul, Dünyanın belli güç odakları tarafından seçilmiştir. Aynı Beyrut ya da Dubai gibi. Bu durumun hakkımızda nasıl
bir sonuç ortaya koyacağını göreceğiz. Minareleri ve kubbeleri ile 550 yılda oluşan İstanbul mu, son yıllarda onlarca
gökdelenle mahvedilen İstanbul mu?
Ancak ne yazık ki insanlar Hz. Âdem’den itibaren belli dönemlerde
bu ilahi gerçeklerden uzaklaşmış, fesat çıkartarak Allah CC’ ye isyan
etmişlerdir. Bu isyan, yaratılış gerçeği olan Sünnetullahtan uzaklaşarak, kavramların, kelimelerin, icatların, doğanın, imarın, şehirlerin,
binaların bozulmasıyla gerçekleşmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken en önemli meselelerden biri kavram
karmaşasıdır. Kelimelere farklı kişiler tarafından verilen farklı manalar anlamına gelebilecek kavram karmaşası; şehir, kent, mimari,
konut, mesken vb. konularda kendini göstermektedir.
Şehir ile kent birbirine karıştırılmakta, mesken ile konut arasındaki
farka hiç dikkat edilmemektedir. Yerleşim ihtiyaçlarının karşılanmasında, insani, kültürel, tarihi veya doğal değerler hiç dikkate alınmamakta, bunun yerine konu ile ilgisi en az olması gereken finans
meselesi karşımıza rant, faiz ve tüketici kredisi olarak çıkmaktadır.
Böylece konu içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. 75 milyon insanın
yaşadığı ve 780 bin km² toprağı olan ülkemizdeki arazilerin % 90’ını
kamuya (dağ, orman, göl, yol, meydan, han, hamam, çeşme, hastane, cami, okul vb.) ayırsak bile kalan kısmında her fert başına 1040
m² arsa düşmektedir. Bunu ortalama ailedeki fertlerle birleştirsek,
her ailenin 5200 m² arsası olmaktadır. Bu hesap okuyuculara çok
hayalci gelebilir ancak zavallı insanımın ömrü boyunca çalışıp emekli
olduğunda aldığı ikramiyesiyle bir ev dahi alamadığını, başını sokacak bir ev almak için bankadan mortgage kredisi vb. bir finans yöntemiyle kendini faiz dolu bir 30 yıla mahkûm ettiğini ya da 60 katlı
bir rezidansın yerden ortalama 100 metre yükseklikteki 35. katındaki bir dairesine yaklaşık 500.000 TL ödediğini düşündüğümüzde
hangisinin daha hayalci ya da gerçekçi olduğuna siz karar verin.
Dolayısıyla biz;
Şehirlerde yaşamalıyız, kentlerde değil.
Meskenlerde yaşamalıyız, konutlarda değil.
Evlerimiz bizim olmalı, mortgage ya da banka ipotekli deği.l
Ya da meskende kiracılık sisteminin ortadan kalktığı bir çözüme
ulaşılmalı.
Dünyaya gelen her insanın başını sokacak bir evi olması gerçeği
1996 Habitat konferansında karalaştırıldı. Din, can, mal, akıl ve nesil
bizim inancımıza göre emniyet altındadır. Ancak gelinen nokta itibarıyla, ‘Âfet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun
Tasarısı’nı incelediğinizde, sebebi ne olursa olsun, İnsanların daha
önceki kanun ve yönetmeliklerle elde ettikleri tapuları ve her türlü
hakları itiraz etme hakları bile ellerinden alınarak yok sayılmaktadır.
Amaç ne olursa olsun bu kanunun uygulamaları halk tarafından
görülmeye başlandıkça sıkıntılar ve oluşan tepkiler görülecektir.
İstanbul, Dünyanın belli güç odakları tarafından seçilmiştir. Aynı
Beyrut ya da Dubai gibi. Bu durumun hakkımızda nasıl bir sonuç
ortaya koyacağını göreceğiz. Minareleri ve kubbeleri ile 550 yılda
oluşan İstanbul mu, son yıllarda onlarca gökdelenle mahvedilen
İstanbul mu?
Hangi İstanbul’u Avrupa Birliğine alacaklar?
Safranbolu mu güzel yoksa Ataşehir mi? Ya da Taraklı, Beypazarı,
Mudurnu mu güzel yoksa Bahçeşehir, Beylikdüzü Ataköy mü?
Kendi evinde oturmak mı güzel yoksa Bankanın ya da mortgage
kredisinin ipoteklediği evde mi?
İnanın sorular da çok basit, cevapları da.
Başka çözümler de var. Yeter ki buna inanın.
Mart-Nisan 2012 119
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Avni ÇEBİ
MMG Genel Başkanı
ŞEHİRLEŞME VE KENTSEL
DÖNÜŞÜM ÜZERİNE
Kentsel dönüşümden adeta bir şehir çıkarmalıyız. Bu
ülkenin insanları Süleymaniye gibi bir camii ve külliye
inşa edebiliyorlar ise o eseri yapan insanın bilgeliği
içersinde şehirlerimizi tekrar bir bütün olarak inşa edecek
bilgiyi ve manayı özlerinde bulunduruyor demektir.
Şehirlerimizi keşmekeş, karmaşa ve çirkinliklerden
kurtaracak, insanlarımızın hak ettiği sağlıklı sosyal
donatı alanlarının içine alacak, 7’den 70’e kadar her
yaştan insanımızın ihtiyaçlarını göz önüne alarak
yaşayan ve birlikte var olmaktan güç ve keyif alan
şehirleri inşa etmeliyiz. Şehirlerimiz eskiden olduğu
gibi zengini, fakiri, doğulusu, batılısı her bireyin birlikte
yaşadığı, paylaşmaktan ve diğerinin varlığından güç ve
keyif aldığı, sosyal barışını sağlamış, medeni ve mutlu
bireylerin ve ailelerin olduğu mekânlara dönüştürmeliyiz.
Kentsel dönüşümden adeta birlikte var olma manifestosu
çıkarmalıyız.
ŞEHİR İNSANLARI BÖLEN DEĞİL BULUŞTURAN MEKÂNDIR
Şehirlerimiz bizim için çok önemli çünkü şehirler medeniyetlerin
kurulduğu, insanların kendilerini ifade ettiği, toplumsal olarak yaşadığı, ihtiyaçlarını karşıladığı önemli merkezler. Bizim medeniyetimiz
şehirlerini insan merkezli ve rabbani merkezli olarak kurmuştur.
Dolayısı ile şehirlerimiz camilerin, medreselerin, çarşıların etrafında
oluşmuştur. Bunun en güzel örneğini İstanbul ‘da Süleymaniye ve
çevresinde Sultanahmet ve çevresinde görebiliriz. Bursa’ya gittiğimiz zaman, Bosna’ya gittiğimiz zaman bu şehirler bizi ifade eden
şehirlerdir. Orda insanı sıkan, boğan bir yapı yok. İnsanlar orda insan
yüzlü bir merkezde, gökyüzünü, havayı, birbirini hissederek, komşuluk
ilişkilerinin yaşadığı, yediden yetmişe herkesin harmanlandığı bir
yapı içersinde şehirlerimiz kurulmuştur. Şehirlerimiz insanları bölen
onları ayıran değil onları buluşturan mekânlardır. Maalesef yeni
yapılan şehirlerimizde belki bilerek, belki bilmeyerek insanlarımızı
ayıran mekânlara doğru gitmekteyiz.
Şehirlerimiz tabii bugünkü hale niye geldi. Büyük göçler, insanların
geçim endişeleri maalesef şehirlerimizi özellikle 1950’den sonra
yoğun bir şekilde göç almaya dolayısı ile yığılmalara yol açtı. Bir
süre sonra da bu mevcut durum kabullenildi. Zaman zaman müdahaleler oldu. Fakat göç çok yoğun olduğu için, özellikle güneydoğu
sorunundan meydana gelen ilave göçlerle beraber şehirlerimizin
sorunları bir yumak haline geldi, çözülemez hale geldi. En son 17
Ağustos depreminin bize hatırlattığı gerçeklerden sonra şehirlerde
yapılması gereken kentsel dönüşüm ve yenilemelerde gecikti. Bugün
Van Depremi bunu bize tekrar hatırlatmış bulunmaktadır.
mamakta gerekli sosyal donatı alanları da sahip bulunamamaktadır.
Dolayısıyla bu binaların belki büyük bir kısmının tekrar yenilenmesi
gerekmektedir. Burada da çok katılımcı insan yüzlü kentsel dönüşüm politikalarının planlanması gerekmektedir. İstanbul’da olacak
bir deprem yalnız başına İstanbul’u değil bütün bu coğrafyayı etkileyecek kadar önemli bir depremdir. Dolayısı ile İstanbul’da yapılacak
depreme deyim yerindeyse bir milli güvenlik stratejisi içersinde
yaklaşmamız lazım. İstanbul bizim için Türkiye’nin milli güvenliği
açısından en önemli şehir. Biz yarın bir savaş olduğu zaman nereyi
savunacağız, nereyi korumamız lazım. Dolayısı ile İstanbul da yapılacak bu ve hatta bunun katları olan yatırımların büyük bir değer
olduğunu zannetmiyorum. İstanbul’da olabilecek bir depremde meydana gelecek kayıplar 100 milyarlarca dolarlar ifade edilebilecektir.
Bu arada Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kurulması önemli bir
adım çünkü Türkiye’de çevre ve şehri birleştiren bir bakış açısı çok
önemlidir. Şehircilik Bakanlığımızın olaya bir mühendislik bakanlığı
gibi değil özel sosyal disiplinleri de katarak olaya daha geniş objektiften bakması gerekir. İnsanlarımızın sadece barınma ihtiyacını
değil onların yaşam alanlarının zenginleştiren, onlara değer katan,
yaşlısı, özürlüsü, genci hepsini kaynaştıran sosyal donatı alanlarını
gerçekleştirmek zorundayız. Bugün Van’da deprem olduğu zaman
sosyal donatı alanlarının yeterli olmadığı için çadırları koyacak alanlar bulmakta zorlanıldı. İstanbul’da gündeme gelen konulardan bir
tanesi çadırı koyacak yerimiz var mıdır? Bir de insanlar için önemli
olan şeylerden bir tanesi bir afet olduğu zaman insanlar bulundukları yeri terk etmek istememektedirler. Çünkü orada kendine ait özel
eşyalarının yanında başkalarının öğrenmek istemeyeceği mahrem
şeyleri de olabiliyor. Dolayısıyla orayı terk etmek istememektedirler.
Şehirde mekânlara yakın, insanların rahat erişebileceği, afet zamanlarında da değerlendirilebilecek açık ve kapalı donatı alanlarının hızlı
bir şekilde hayata geçirilmesi lazım.
İSTANBUL ‘UN AFETLERE KARŞI GÜVENLİĞİ
TÜRKİYE’NİN MİLLİ GÜVENLİK MESELESİDİR.
İstanbul gibi büyükşehirlerimizdeki bina stokumuz çok eski bulunmaktadır. Aynı zamanda da modern şehrin ihtiyaçlarını karşılaya-
120 Mimar ve Mühendis
İstanbul bizim için Türkiye’nin milli güvenliği açısından en önemli şehir. Biz yarın bir savaş olduğu zaman nereyi
savunacağız, nereyi korumamız lazım. Dolayısı ile İstanbul da yapılacak bu ve hatta bunun katları olan yatırımların
büyük bir değer olduğunu zannetmiyorum. İstanbul’da olabilecek bir depremde meydana gelecek kayıplar 100
milyarlarca dolarlar ifade edilebilecektir.
ŞEHİR İÇERSİNDEKİ KAMU ARAZİLERİ
“ALTIN ALAN” OLARAK KORUNMALIDIR
İstanbul şehrinin merkezinde olan kamuya ait bütün sosyal donatı
alanı olabilecek yerlerin her hangi bir şekilde AVM yapılmak, rezidans yapılmak, devlete, TOKİ’ye gelir arttırıcı projeler mantığı dışına
çıkılarak bu alanların elde tutulması lazım. Buralar bizler için altın
alanlardır. Nasıl depremde 72 saat altın zamansa bu alanlarda insanımız için normal zamanda rahatlayacağı, ferahlayacağı, sevdikleri
ile buluşabileceği alanlar olmanın yanında, afet zamanlarında ya
da olağanüstü zamanlarda kullanabileceği bir alan olarak tutulması
gerekir.
ESTETİKTEN YOKSUN AYNILAŞTIRILMIŞ ŞEHİR
Kentsel dönüşüm konusu konuşulurken TOKİ gündeme gelmektedir.
TOKİ’nin de İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun bütün şehirlerinde yaptığı binalarda maalesef tek tip bina uygulaması yapılmaktadır. Estetikten yoksun aynılaştırılmış binalar yapılmaktadır.
Sanki bütün insanlarımız aynı şeye layık görülüyor gibi. Bu eşitlik
anlamında aynı olana layık olmak fakat yaşanılan bölgenin değerlerine oranın estetiğine, kültürel dokusunu uygunluk anlamında veya
ülkemizde mimarlığı geliştirmek, estetik değer ve algıyı geliştirmek
anlamında da ciddi sorunlar teşkil etmektedir. Dolayısıyla mimariyi geliştirecek, yerel dokuyu ve özgün yapıyı taşıyacak modern
malzeme ve algılamayı da birleştirecek yeni mimari yaklaşımların
geliştirilmesinde kentsel dönüşümü bir fırsata çevirmemiz lazımdır.
Kentsel dönüşümde eğer İstanbul üzerinde konuşacak olursak böl-
gesel manada kentsel dönüşüm yapılmazsa insanlar bulundukları
mekandan çok uzakta mekanlara taşınırsa bu kentsel dönüşümün
başarılı olmasını engelleyecek en önemli nedenlerden bir tanesidir.
Kentsel dönüşüm yaparken bölgelendirme yapılarak, ilçe bazında
ve ya da eşit parametreler kullanılarak kentsel dönüşüm yapılması
lazımdır. Kentsel dönüşüm yapılırken oluşturulacak geçici rezerv
alanlarının insanların iskan ettiği alanlara yakın olması lazımdır.
İnsanların gelişmeleri yerinden izleyebilmesi gerekir. Eğer kentsel
dönüşüm yapılırken insanları uzak bölgelere taşırsanız yaşanan
değişimleri takip edemeyeceklerinden geri döndüklerinde kendi
evlerini bulamazlar.
Dolayısıyla bunu yaparken sosyal dokuya çok ciddi zararlar verebiliriz. Onun için şehir içersindeki mevcut alanların bundan sonra
kesinlikle yapılaşmaya açılmaması lazım. Her hangi nedenle gelir
arttırıcı kamuya gelir sağlayıcı projeler olarak da değerlendirilmemesi lazımdır.
HERKES İÇİN ŞEHİR;
ÇOCUKLAR, YAŞLILAR VE ENGELİLER
Şehirlerimizi yaparken, özellikle yaşlılar ile özürlüleri hesaba katmamız lazımdır. Doğal olarak nüfus artışı yavaşlayan ve gittikçe
yaşlanan ülke konumundayız. Geçenlerde Peru’ya gittim. Peru her
ne kadar Türkiye’den daha gelişmiş bir ülke olsa da şehircilik olarak bizden ileri düzeydeler. Lima’da gezerken eğer özürlüyseniz ya
da yaşlıysanız hiç kimseye ihtiyaç duymadan ülkenin her köşesine
rahatlıkla gidebilirsiniz. Ama maalesef İstanbul’da her hangi bir yere
Mart-Nisan 2012 121
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Bu ara şehirlerimizin
yenilenmesi aşamasında,
kentlerimizin dönüşümü
aşamasında şehirlerimizin
siluetine çok değer
vermeliyiz. İstanbul’un
siluetini maalesef her
geçen gün kaybetmekteyiz.
İstanbul kendi varlığıyla
çok büyük bir değer. Marka
olması için plazalara ve
AVM’lere ihtiyacı yok
giderken yaşlıysanız ya da özürlüyseniz muhakkak birilerinin yanınızda olmasına ihtiyacınız var. Dolayısı
ile sizin özgürlüğünüz iletişiminiz ve de kentin sağladığı konfor ve imkânlardan yararlanma imkânınız
kısıtlanmış oluyor. Dolayısıyla kentsel dönüşüm yapılırken bu sosyal donatı alanlarının özellikle özürlü ve
yaşlıların düşünülerek yapılandırılması lazımdır.
BİNA İSİMLERİNDE TÜRKÇE İHMAL EDİLMEMELİDİR
Son dönemde yapılan kentsel dönüşüm projelerinde veya yeni yapılan sitelerde ve rezidanslarda
Türkçe’nin ihmal edildiğini ve yabancı isimlerle pazarlandığını görmekteyiz. Bu ülkemiz için ilerde görünmeyecek bir sıkıntıya da sebep olabilir. Dolayısıyla Türkçe isimlerin muhafaza edilmesinin sağlanması,
bunun bir markalaşma veya satış unsuru olarak kullanılmaması lazımdır. Türkiye’de bütün site ve AVM
isimlerinin yabancı olduğunu, sokak isimlerinin de numaralarla kodlandığını düşünün Türkiye’de yerli ne
kalacak. Özellikle bunların muhafazakâr bir iktidar döneminde yapılmış olması ayrıca düşündürücüdür.
Biz neyi muhafaza ediyoruz. Bunu da ayrıca sormak istiyorum.
KENTSEL RANTIN KAMUYA AKTARILMASI
Kentsel dönüşümde oluşan rantın veya imar planlarında yapılan değişikliklerden oluşan rantın, imar
planlarından oluşacak rantın kesinlikle kamuya aktarılacağı adil bir paylaşım sisteminin gerçekleştirilmesi lazımdır. Bu da Türkiye’nin başını ağrıtan aynı zamanda gelir adaletini bozan önemli konulardan
bir tanesidir. Kentsel Dönüşüm yapılırken veya imar planlarında değişiklikler yapılırken oluşacak rantın
kesinlikle kamuya aktarılacak bir formülasyonunun bu aşamada Şehircilik Bakanlığı ve diğer yetkililer
tarafından geliştirilmesinin gerekliliğine inanıyorum.
KENTSEL DÖNÜŞÜMDEN ADETA BİRLİKTE
VAR OLMA MANİFESTOSU ÇIKARMALIYIZ.
Kentsel dönüşümden adeta bir şehir çıkarmalıyız. Bu ülkenin insanları Süleymaniye gibi bir camii ve
külliye inşa edebiliyorlar ise o eseri yapan insanın bilgeliği içersinde şehirlerimizi tekrar bir bütün
olarak inşa edecek bilgiyi ve manayı özlerinde bulunduruyorlardır. Şehirlerimizi keşmekeş, karmaşa ve
çirkinliklerden kurtaracak, insanlarımızın hak ettiği sağlıklı sosyal donatı alanlarının içine alacak, 7’den
70’e kadar her yaştan insanımızın ihtiyaçlarını göz önüne alarak yaşayan ve birlikte var olmaktan güç
ve keyif alan şehirleri inşa etmeliyiz. Şehirlerimiz eskiden olduğu gibi zengini, fakiri, doğulusu, batılısı
her bireyin birlikte yaşadığı, paylaşmaktan ve diğerinin varlığından güç ve keyif aldığı, sosyal barışını
122 Mimar ve Mühendis
İSTANBUL’UN SİLUETİ GERÇEK BİR DEĞERDİR,
UCUBE BİNALAR YIKILMALIDIR
Bu ara şehirlerimizin yenilenmesi aşamasında, kentlerimizin dönüşümü aşamasında şehirlerimizin siluetine çok değer vermeliyiz.
İstanbul’un siluetini maalesef her geçen gün kaybetmekteyiz. İstanbul kendi varlığıyla çok büyük bir değer. Marka olması için plazalara
ve AVM’lere ihtiyacı yok. İstanbul’un silueti gibi dünyada hiç bir siluet
yok. İstanbul’un siluetini koruyabilsek, tırnak içerisinde söylüyorum
‘’onu pazarlayabilsek’’ çok daha itibar kazanırız. O yalnız bize ait
değildir. Biz nasıl geçmişten emanet aldıysak bizden sonrakilere de
o emaneti koruyacak formüller bulmalıyız. İstanbul’un siluetini bozan
ucube binaların yıkılması veya İstanbul’un siluetini bozmayacak
seviyeye çekilmesi gerekmektedir. Orada bir kısım insanlar para
kazanacak veya bir kısım insanlar yer aldı diye onların tutulması bu
şehre ve bu şehrin tarihine yapılmış bir ihanettir.
Ben önce İstanbul ile ilgili şiirleri yazmak istiyorum. Bunları hepimiz
biliyoruz. Ama ben çağrışımlar yapmak istiyorum.
Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul,
İstanbul...
Bu Necip Fazıl’a ait bir şiir. Yine Yahya Kemal’in
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
İSTANBUL’A GÜZELLEMEDEN
İSTANBUL’A AĞITA DÖNMEMEK İÇİN
İstanbul ile ilgili çok şey konuşulabilir. İstanbul ile ilgili yazılmış şiirler var. İstanbul için yazılmış şiirlerin İstanbul için yazılmış ağıtlara
dönmemesi için özellikle deprem veya yanlış kentsel dönüşüm veya
yanlış şehirleşmeden dolayı. Ben önce İstanbul için yazılmış şiirlerden iki tanesini yazacağım, “Endülüse Ağıt” şiirini İstanbul’a ağıt
şiirine dönüştürdüm. Bugün Başbakanımız Endülüs İle ilgili bir anma
törenine katıldı. Endülüs bizim için çok önemli ama Endülüs’ü anarken işte Endülüs çok büyük bir medeniyetti, işte insanlık medeniyeti
oradan öğrendi, batı kültürünü oradan geliştirdi diyebiliriz.
ENDÜLÜS’E AĞITTAN
İSTANBUL’A AĞITA DÜŞMEMELİYİZ
İstanbul için yazılmış bu ve buna benzer bir sürü şiir ve yazılar vardır.
Şimdi ben İstanbul’a ağıt yapıyorum. Bilemiyorum inşallah bu ağıt
olmaz. Bu ağıtı yaparken de Endülüs’ün önemli şehirlerinden Sevilla
şehri düşünce ki düşmeyi savaşın fethi şeklinde de algılayabiliriz. Bir
şehrin bir afetle yıkılması, yöneticilerin çaresizliği, halkının acizliği,
toplumun yozlaşması veya duyarsızlığı bütün bunlar bir afete dönüşebilir. İnşallah öyle bir afet yaşamayız. Ama İstanbul’a Ağıt, tabi bu
şiir Endülüs’e Ağıt şiirinin kısaltılmışıdır. Birazda bu şiirle Endülüs
toplantısına nazire yapıyorum.
sağlamış, medeni ve mutlu bireylerin ve ailelerin olduğu mekânlara
dönüştürmeliyiz. Kentsel dönüşümden adeta birlikte var olma manifestosu çıkarmalıyız.
Mart-Nisan 2012 123
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Endülüs’e Ağıt’tan düzenleme;
Gördüğüm kadar hayatta her şey değişkendir, / Bir kişiyi bir an sevindirirse başka birçok an üzer.
Endülüs’ün taçlandırdığı sultan’ları nerede, / Onların taçları ve mücevherleri nerede.
Sinan’ın Balkanlarda inşa ettiği köprüler ve camiler nerede,
Endülüs’ün İspanya’da hükmettiği devlet nerede, / Süleyman’ın sahip olduğu vücudu nerede,
Mohaç, Zigetvar nazlı Budin nerede. / Hepsine geri çevrilmeyecek bir felaket geldi,
Ve böylece hepsi hiç olmamış gibi yok oldular. / Camiler ve çarşılar birer hikaye oldular,
Uykudan uyanan kişinin anlattığı düşler gibi.
Bir şehrin bir afetle
yıkılması, yöneticilerin
çaresizliği, halkının acizliği,
toplumun yozlaşması veya
duyarsızlığı bütün bunlar bir
afete dönüşebilir. İnşallah
öyle bir afet yaşamayız
Öyle ki, musibetlerden sonra hafifletici olaylar gelir, / Ancak İstanbul’a gelen musibeti hafifletici bir şey yoktur.
Sultanahmet ve içerdiği bahçeler nerede bir bak, / Boğazın engin akan suları dolup taşardı bilir misin?
Ey gafil bil ki zamanda sana ibret vardır, / Eğer uykuda isen zaman uyanıktır.
Himmetli yürekli kahramanlar nerede, / Hayrın koruyucuları ve yardımcıları nerede.
Dün evlerinde huzur içindeydiler, / Bu gün ise yaban diyarında bilinmez oldular.
Şafağında güneşin parladığı İstanbul’un siluetini bilir misin?
Sanki güzelliği yakut ve mercan misali idi denizinde inci taneleri.
Hırsı gördün mü onu bozarken, / Depremi gördün mü onu yıkarken,
Göz gördüklerine ağlarken / Ve kalp bu duruma şaşkınken.
ŞEHRE, İNSANA VE GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKMALIYIZ
Hemen şimdi bir toplumsal varoluş, yeni şehir ve medeniyet kültürü oluşturmak ve yeni yüzyılımızı inşa
etmek ve imar etmek durumundayız. Gördüklerimize ve duyduklarımıza ilgisiz kalmadan, yaşadığı çağın
tanıkları olan bizler, iyiliğin ve güzelliğin söylenmesi ve yayılması konusunda sesimizi yükseltmeliyiz.
Şehre, insana ve geleceğimize sahip çıkmalıyız. Yanlış ve yalan giden konular ile ilgili sorumlu makam
ve kişileri uyarmalıyız. Şehri insana ve doğaya saygılı bir şekilde, onu bir rant aracı olarak değil, Allah’ın
bize bir emaneti olarak korumalı ve güzelleştirmeliyiz. O bizim ve bizden sonrakilerin ortak malıdır. Bizden
sonraki nesillere, imar edilmiş, huzurlu ve yaşanabilir şehirler bırakmak herkesin görevidir. Şehirlerimizi
yeni bir medeniyetin taşıyıcıları olarak geleceğe taşımalıyız. Şehir bizim, o bizim geleceğimizdir. Toplumsal barışımıza ve insanımızın huzuruna katkı sağlayacak şehirleri yeni idrak ile inşa ve ihya etmeliyiz.
“19 Kasım 2011 de Üsküdar’da yapılan “Şehirlerimizin Geleceği: Tehditler ve Fırsatlar Sempozyumu” için MMG Genel Başkanı Avni Çebi’nin yaptığı açılış konuşması”
124 Mimar ve Mühendis
Mart-Nisan 2012 125
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Mimar ve Mühendisler Grubu
“ŞEHİRLERİMİZİN GELECEĞİ: TEHDİTLER VE FIRSATLAR”
SEMPOZYUMUMUZUN
SONUÇ BİLDİRGESİ
Gördüklerimize ve duyduklarımıza ilgisiz kalmadan,
yaşadığı çağın tanıkları olan bizler, iyiliğin ve
güzelliğin söylenmesi ve yayılması konusunda
sesimizi yükseltmeli, şehre, insana ve geleceğimize
sahip çıkmalıyız. Yanlış giden konularda ilgili ve
sorumlu makam ve kişileri uyarmalıyız. Şehri insana,
Ş
ehirlerimizin içinde bulunduğu mevcut yapısal problemler ile
karşı karşıya olduğu doğal afet riskleri, şehirleşme strateji ve
politikalarımızı ciddi bir şekilde masaya yatırarak, akılcı, bilimsel, sosyal ve kültürel değerlerimizi dikkate alan bir şehircilik
felsefesi üzerine tartışmamızı mecburi hale getirmiştir.
Bu maksatla düzenlemiş olduğumuz “Şehirlerimizin Geleceği,
Tehditler ve Fırsatlar” başlıklı sempozyumumuzda, Kamu idaresi, Üniversite ve Meslek mensuplarından uzmanlar bir araya
gelerek “Afet, Deprem ve Risk Analizleri”, “Kentsel Dönüşüm
Politikaları” ile “Şehir, İnsan ve Toplum” başlıklı oturumlarda
konuyu etraflıca tartışma imkanı bulmuştur.
Başta 17 Ağustos depremi olmak üzere, son Van depremleri de
göstermiştir ki, özellikle mevcut yapı stokumuzun iyileştirilmesi
ve güvenlikli konut üretimi konusu çok büyük önem arz etmektedir. Bunun için;
1. Öncelikli olarak yapı müteahhitliği herkesin el attığı bir alan
olmaktan çıkarılmalı, belli nitelik, teknik eleman, donanım ve
mali şartlar aranmalıdır.
2. Şehirlerin planlanması ve bina projelerinin yapım aşamasında görev alan mühendis ve mimarların eğitimlerinde sosyal
disiplin bakış acısı kazandıracak eğitimler arttırılarak, şehirlerimizi insanımızın gelişim ve huzurunu sağlayacak mekanlar
şeklinde inşa edecek kültürel birikim sağlanmalıdır.
3. İnşaatlarda çalışan usta, işçi ve kalfalar eğitimden geçirilerek sertifikalandırılmalıdır.
126 Mimar ve Mühendis
doğaya saygılı bir şekilde onu bir rant aracı olarak
değil Allah’ın bize bir emaneti olarak korumalı ve
güzelleştirmeliyiz. O bizim ve bizden sonrakilerin
ortak malıdır. Bizden sonraki nesillere imar edilmiş,
huzurlu ve yaşanabilir şehirler bırakmak herkesin
görevidir.
4. Yapı kontrol sistemi değiştirilerek tüm bina ve müteahhitler
Mecburi Yapı Sigortası kapsamında denetlenmelidir.
5. Sektörü düzenleyen devlet, yerel yönetimler, üniversite ve
mesleki sivil örgüt ayakları olan bir üst kurul oluşturulmalıdır.
6. Şehirlerimiz kurulduğu bölgenin kültürel ve topografik
dokusuna uygun, bölgenin kendine has mimari özeliklerinin
yansıtıldığı, yerel malzemenin kullanıldığı, mimari ve estetiğin
öne çıktığı, sosyal donatı alanlarının geniş ve erişilebilir olduğu,
birbirini tekrar etmeyen kimlikli şehirler olarak inşa edilmelidir.
7. Deprem ve afet yönetimiyle ilgili eğitimler, eğitimin her aşamasında verilmeli ve halkın gönüllü katılımı teşvik edilmeli ve
desteklenmelidir. Afet sonrası halkın toplanacağı ve ihtiyaçlarının karşılanacağı geniş kullanım alanlı, çok fonksiyonlu açık ve
kapalı mekânlar oluşturulmalı ve her an afete hazır tutulmalıdır.
Van Depremi sonrası Sayın Başbakanımızın, “Bu tabloları
defaatle yaşamaktansa iktidarı kaybetmek çok daha hayırlıdır”
cümlesiyle başlayan kentsel dönüşüm hamlesi, doğru uygulandığında ülkemiz ve şehirlerimiz açısından çok önemli bir fırsattır. Ancak bu süreçte, sadece deprem odaklı sağlam binalar
inşa etmek noktasında yoğunlaşmak, çok dar bir perspektiften
olaya bakarak güvenlikli ancak, niteliksiz, kimliksiz ve gayri
insani şehirler ortaya çıkması neticesini doğurabilir. Bu bağlamda şehirleşme konusu çok kapsamlı bir şekilde ele alınarak
bütüncül bir şehircilik anlayışı ortaya konulmalıdır. Sağlıklı bir
VAN DEPREMİ, 2011
şehir yapılanması için, sosyologlar, tarihçiler, çevre bilimciler, sivil
toplum örgütleri ve halk mutlaka bu sürece dahil edilmelidir. Şehirlerimizin siyasi ve ekonomik rant odaklı olarak planlamaktan çıkarılıp,
insan ve çevre odaklı planlanması, iktisadi ve maddi boyutlardan
ziyade, inanç, ahlak ve kültürel boyutları ön planda tutan yaklaşımların hayata geçirilmesi, kentsel dönüşümden oluşacak rantın kamuya
aktarılması için gerekli düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
Son dönemlerde yapılan kentsel dönüşüm uygulamalarında, mevcut
arsalara verilen emsal artışlarıyla rant odaklı yüksek katlı yapılaşmaya olanak sağlanarak, insan ruhuna ve fıtratına aykırı beton bloklardan oluşan şehir siluetleri ortaya çıkmış, kat sayısı ve bina yüksekliği arttıkça, kalitenin ve modernliğin arttığı gibi yanlış bir algıya
düşülmüştür. Modern şehir algısı, isimlerinde Türkçenin kaybolduğu
AVM’ler, yüksek binalar, site ve rezidansların varlığına hapsolmuştur.
Şehrin kültürüne, iklimine, doğal şartlarına bakılmaksızın, tüm şehirlerde aynı türden, aynı malzemelerden, aynı mimaride binalar inşa
edilmiş, kentsel ve sosyal doku, hızlı bir şekilde dönüştürülmüş ve
tahrip edilmiştir. Hatta olay öyle boyutlara ulaşmıştır ki, İstanbul’un
yüzlerce yılda oluşan tarihi siluetine, gökdelenler hançer gibi saplanmış, Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı gibi değerlerimizi
gölgesine hapsetmiştir.
Yüksek bloklar inşa ederek nüfus yoğunluğunu artırmak, altyapı,
ulaşım gibi teknik sorunların yanı sıra, birçok sosyal problemi de
beraberinde getirmektedir. Bunun yerine yapılması gereken, şehirlerimizi, yoğunluğunu azaltarak mümkün mertebe az katlı ve bahçeli
konutlardan müteşekkil, eskiden olduğu gibi zengini fakiri, doğulusu
batılısı her bireyinin birlikte yaşadığı, paylaşmaktan ve diğerinin
varlığından güç aldığı, sosyal barışını sağlamış medeni ve mutlu
birey ve ailelerin olduğu, çocuk, yaşlı, özürlü gibi tüm sakinlerinin
çevre, estetik ve sosyal danatı imkanlarından istifade edebildiği,
mekanlara dönüştürmektir.
Elbette ki yılların birikimi olan problemler bir sempozyum süresince
tamamen tartışılıp çözümlenebilecek değildir. Gördüklerimize ve
duyduklarımıza ilgisiz kalmadan, yaşadığı çağın tanıkları olan bizler,
iyiliğin ve güzelliğin söylenmesi ve yayılması konusunda sesimizi
yükseltmeli, şehre, insana ve geleceğimize sahip çıkmalıyız. Yanlış
giden konularda ilgili ve sorumlu makam ve kişileri uyarmalıyız.
Şehri insana, doğaya saygılı bir şekilde onu bir rant aracı olarak
değil Allah’ın bize bir emaneti olarak korumalı ve güzelleştirmeliyiz.
O bizim ve bizden sonrakilerin ortak malıdır. Bizden sonraki nesillere
imar edilmiş, huzurlu ve yaşanabilir şehirler bırakmak herkesin görevidir. Toplumsal barışımıza ve insanımızın huzuruna katkı sağlayacak şehirleri yeni bir idrak ile inşa ve ihya ederken, şehirlerimizi yeni
bir medeniyetin taşıyıcıları olarak geleceğe taşımalı, bugün yaptığımız şehirlerle yarınlarımızı belirlediğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.
Konu ile doğrudan ilgili olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığının kurulmuş olmasını oldukça önemsiyor, üstlenmiş olduğu büyük sorumluluk ve vebali bu vesile bir kez daha hatırlatmak istiyoruz.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur,
Mimar ve Mühendisler Grubu
Mart-Nisan 2012 127
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Hacer FOGGO
Araştırmacı Yazar
SULUKULE’DEN HAYATLAR GEÇTİ
S
Keşke belediye başkanları önlerine koydukları
kentsel dönüşüm haritalarında, yerin fiyatından
önce orada doğan, orada doyan insanların değerini
hesaplayabilse. Keşke, keşke kentsel dönüşümün
vicdanı olsa…
armaşık Sokak’dan girdiğinizde köşede iki katlı tarihi, cumbalı
tipik bir Osmanlı evi vardı. Bu ev mahallenin Necati Dede’sinin evi idi. Penceresinin önü sarmaşıklardan gözükmezdi,
karşısındaki sur manzarasıyla mahallenin en güzel eviydi
belki de. Orada doğup büyüyen 80’e merdiven dayayan
Necati Dede ak saçlarıyla ömrünün sonuna kadar mücadele
etti evini kurtarmak için. Ama olmadı… Necati Amca çabalarının üçüncü yılında aramızdan ayrıldı. Hatta hiç unutmam
belediyenin UNESCO heyetini mahalleye getirdiği bir gün o
da bastonunu alarak heyete derdini anlatmak için geldi. Bir
belediye çalışanının onu UNESCO heyetinden uzaklaştırmaya
çalışması, itmesi Necati Dede’yi öyle sinirlendirdi ki olanca
gücünü toplayarak yumruğunu salladı ve o sarsıntıyla kendisini yerde buldu. Oysa Necati Dede mahallede karıncayı incitmezdi. Bu olaydan nerdeyse birkaç ay sonra evi ile birlikte o
da Sulukule’ye vedalaştı.
Sarmaşık Sokak’tan hemen içeri girdiğinizde sokağın tam
orta kısmında bir kahvehane vardı. Kahvehanenin adı
“Şükrü’nün kahvesi” olarak bilinirdi. Bundan tam altı yıl
önce (2006 yılında) gittiğimde oraya, sarmaşıklarla dolu bir
avludan geçmiştim kahvehaneye ulaşmak için. Duvardaki
bir fotoğraf dikkatimi çekmişti kaytan bıyıklı eli tesbihli bir
adam kahvehane sahibi Şükrü’nün babasının siyah beyaz bir
fotoğrafıydı. Baba da aynı kahvehane de bu fotoğrafı çektirmişti. Bu kahvehane sonra Sulukule Roman Derneği’nin yeri
ve sonra da Çocuk Atölyesi olmuştu, şimdi ise üzerine lüks bir
konut dikilmiş durumda. Kahvehanede beş yıl içerisinde neler
mi oldu, keşke şimdi şu konutun altındaki toprak bir dillense
de olanları anlatsa sizlere. Sulukule Roman Orkestrası orada
doğdu. Darbuka, klarnet, keman sesleri çocukların çığlığı ile
birbirine karıştı. Kemancı Ali Amca’nın parmakları arasında
çınlayan keman sesi bütün seslerin üzerine çıktı.
Bir gün bir buldozer gelip bütün bu sesleri de, Türkan Şoray’ın
genç kızken yaşadığı Sarmaşık Sokak’taki evi tarihe karıştırdı. Sarmaşık Sokağın ortasında Şükrü’nün kahvehanesinin
karşında Sulukuledeki Keçeci Piri Cami’nin müezzini Hüseyin
Amca’nın evi vardı. Hüseyin Amca Cami’de ezanını okur
sonra kışta kıyamette hem ayağındaki lastik ayakkabısına
hem de başına naylon geçirir, sırtına siyah torbasını yükler
tişört, gömlek satmaya giderdi başka semtlere. 65 yaşındaki
Hüseyin Amca’nın da evi yok artık. İşte tam da onun evinin
yanında Küçük Çeşme Sokak vardı. Sokağın içinde Tayyip
Erdoğan’ın ilköğretimden arkadaşı olduğunu söyleyen Asım
Hallaç’ın bakkalı vardı. Bu bakkal ki mahallenin nice yoksul
128 Mimar ve Mühendis
“Önce insan” diye başlayan Fatih Belediyesi’nin projesinde yoksul insanların evlerini üç kuruşa satın alan, Sulukule
de daha önce hiç yaşamayan ve şimdi milyon TL’lere varan fiyatlarla ölçülen yeni lüks konutların sahipleri artık hızla
zenginleşen yeni yatırımcılar.
ailelerini veresiye doyurdu. O bakkalın arkasındaki bahçe de kendisi
ve mahalleliyle birlikte yaptığımız toplantılar da, çocukların veresiye
aldıkları şekerler, gazozlar da geçmişe karıştı.
Küçükçeşme sokağın başındaki tarihi çeşmenin yanında yalnız
yaşayan kendisi de aslında bilgisi ve görgüsüyle tarih olan Hamza
ağabey evi yıkıldıktan sonra günlerce farelerin kol gezdiği sokakta
yatıp kalktı. Sokaktaki yaşlı kadınlar, hepsi hepsi bir lokma bir hırkayla, doğdukları, büyüdükleri, evlendikleri, çocuk sahibi oldukları yerden
sessizce gittiler.
Küçükçeşme’nin arkası Zuhuri sokaktı, sokağın maskotu beş yaşındaki Nazar annesi ve kardeşiyle sokağın köşesindeki evde yaşardı.
Nazar anneannesinin yanında henüz kentsel dönüşümüm ulaşamadığı bir evde yaşıyor şimdilik.
Mahallenin en kıpır kıpır çocuğu Nazar’ın yüzünü evleri yıkıldığında
enkazdan para edecek demirleri çıkarırken görmeliydiniz tam yirmi
yaş yaşlanmıştı sanki. Nazar şimdi mahallede çalışan gönüllü ablaları sayesinde okullu oldu. Sulukule de şimdi lüks konutlar yükseliyor
ama bu evlerde “ne Nazar ve ailesi, ne Hüseyin amca, ne Hamza
ağabey ne Gülsüm teyze oturacak…
“Önce insan” diye başlayan Fatih Belediyesi’nin projesinde yoksul
insanların evlerini üç kuruşa satın alan, Sulukule de daha önce hiç
yaşamayan ve şimdi milyon TL’lere varan fiyatlarla ölçülen yeni lüks
konutların sahipleri artık hızla zenginleşen yeni yatırımcılar.
Başbakan Erdoğan Nisan ayı içerisinde Yerel Yönetimler
Sempozyumu’nda yaptığı konuşmasında “Şimdi gideceğiz, gerekirse
evleri yıkacağız. Bunun yetkisini aldık. Tüm milletime sesleniyorum,
bizim işimizi kolaylaştırın. Ne olur ucube yapılarla önümüzü kesmeyin” dedi.
Oysa Başbakan bugüne dek yapılan ve özellikle ilk kentsel dönüşüm
projesi olan Sulukule’de, Ayvansaray’da, ne olup bittiğini tarafsız bir
biçimde dinlese. Kentsel dönüşümün öncelikle sosyal dönüşümle
mümkün olacağını görebilse. Sosyal dönüşümü sağlamadan belediye başkanlarının “yoksul” halkı kar uğruna yatırımcıların rantı uğruna
nasıl gözden çıkarttığını, evi yıkılacağı için intihara kalkışan ve tarım
ilacı içen bir insana “o arıza sen misin?” diyecek kadar küçüldüklerini,
çocukları, yaşlıları, yedi günlük bir bebeği bile sokaklarda bıraktıklarını şimdi veresiye yazdıracak bakkallarının dahi olamadığını
görebilse.
Keşke belediye başkanları önlerine koydukları kentsel dönüşüm
haritalarında, yerin fiyatından önce orada doğan, orada doyan
insanların değerini hesaplayabilse.
Keşke keşke kentsel dönüşümün vicdanı olsa…
Mart-Nisan 2012 129
DOSYA: ŞEHİRLEŞME
MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ
Ali Rıza ERSOY
Elektronik Mühendisi
“SÜRDÜRÜLEBİLİR ŞEHİRLERE”
KATKIDA BULUNMA
İ
Günümüz dünyasında şehirlerin önemi her geçen
gün artıyor. Artan nüfus, hizmetlerin daha çok kişi
tarafından talep edilmesine neden oluyor. 2007’de
dünyanın kentsel nüfusu ilk kez kırsal nüfusu geçti.
Gelişen dünyada her ay 5 milyon kişi kırsaldan
şehirlere göç ediyor. İşte bu nedenlerle şehirlerin
modernleşmesi ve dünyayı daha etkin bir şekilde
koruması gerekiyor...
nsanoğlunun yerleşik hayata geçmesinin üzerinden binlerce yıl
geçti. O tarihten bu yana değişmeyen tek şey ise şehir nüfusunun toplam nüfus içinde aldığı payın artması oldu. Her geçen
gün daha da artan bu pay, 2007 yılında kentsel nüfusun ilk kez
kırsal nüfusu geçmesiyle sonuçlandı, ancak gelişim sona ermiş
değil. Şehirlerin aldığı pay giderek artıyor. Önümüzdeki 20 yılda
küresel şehir nüfusunun tam 1,4 milyar kişi artacağı tahmin
ediliyor. Şehirler, son araştırmalara göre küresel sera gazı salımının yüzde 80’inden ve enerji tüketiminin de yüzde 75’inden
sorumlu. Bu da hem şehirlerin modern ve sürdürülebilir olmasını
hem de dünya üzerindeki kaynakların daha doğru ve çevreci
yöntemlerle kullanılmasını beraberinde getiriyor...
önemli projeler gerçekleştiriyor.
Yeşil Şehir Endeksi ve diğer araştırmalar, konunun neden
önemli olduğunun anlaşılmasına yardımcı oluyor. Örneğin
bugün soluduğumuz hava, son 350 bin yılın en yüksek karbondioksit oranına sahip. Enerji ihtiyacınınsa giderek artması
bekleniyor. Araştırma sonuçlarına göre 25 yıl içinde %40 daha
fazla enerjiye ihtiyaç duyulacak. Fosil kaynaklı enerji üretiminin,
hem kaynakların giderek azalması hem de çevreye olan etkileri
nedeniyle verimli bir hale getirilmesi, bununla birlikte yenilenebilir enerji kaynaklarından daha fazla yararlanılması gerekiyor.
SÜRDÜRÜLEBİLİR ŞEHİRLER’E NEDEN İHTİYAÇ VAR?
Şehirlerin yeniden tasarlanmasında insanlığın ekolojik ayak
izi büyük önem taşıyor. Yapılan değerlendirmelerde şehirleri
modernleştirmenin ekolojik ayak izi üzerinde %70’e varan oranda olumlu etkisinin olabileceği tahmin ediliyor. Somut rakamlar
bize daha net yanıtlar veriyor. Çok değil, 2005’te insanlığın
dünyamıza olan ekolojik borcu % 30 civarındaydı. Yani elimizde
1,3 dünya varmış gibi kaynak tüketiyor ve atık üretiyorduk. Bu
oranın yüksekliğinde şehirlerin büyük payı bulunuyor. Örneğin
Londra’nın 8 milyona yakın sakini, kendi coğrafi alanının 125
katını yok ediyordu, bu değer, 2000 yılında Berlin için 82 kattı.
Bugün bu iki şehir de dünyaya olan yüklerini azaltmak için
130 Mimar ve Mühendis
ALTYAPI VE ŞEHİRLER SEKTÖRÜ İLE
MODERN ŞEHİR YAŞAMINA MERHABA
Yeni Altyapı ve Şehirler Sektörü, sunduğu ürün ve çözümlerle
önemli bir boşluğu dolduruyor. Sektörün alt başlıkları arasında
Bina Teknolojileri, Orta ve Alçak Gerilim Sistemleri, Akıllı Şebekeler, Ulaşım ve Lojistik Sistemleri bulunuyor.
Bina Teknolojileri, binaları daha akıllı, daha çevreci ve enerji
verimliliği hale getiren çözümleri sunuyor. Bina ve tesislere
yönelik otomasyon çözümlerini barındıran bu bölüm, akıllı
bina teknolojileri gibi bina otomasyon sistemlerinin yanı sıra
güvenlik ve yangın ürün ve çözümlerini de üretiyor. Bir binayı,
aydınlatma, havalandırma ve atıksu kullanımı gibi kriterlerle
değerlendiren bu çözüm, mevcut enerji kullanımını minimuma
indirerek enerji verimliliğine, dolayısıyla şehirlerin ekolojik ayak
SIEMENS YEŞİL BİNA
izinin küçülmesine katkı sağlıyor.
Altyapı ve Şehirler Sektörü’nün bir diğer alt başlığı olan Orta ve Alçak Gerilim Sistemleri , şehirlerde
enerjinin dağıtımını sağlayan dağıtım şirketleri için yenilikçi elektrik panoları çözümlerini içeriyor.
İki önemli başlık olan Ulaşım ve Lojistik Sistemleri ise gerek tekerlekli, gerekse raylı ulaşıma
yönelik çevreci bir portföyü içeriyor. Günümüzde şehir içi ulaşımda önemli bir paya sahip olan
otobüslere hibrid özelliği kazandıran bu çözümlerle araçlarda, dizel versiyonlara oranla %30’lara
varan daha az karbondioksit salımı ve yakıt tasarrufu elde edilebiliyor. Konunun raylı ulaşım
tarafına baktığımızda ise, frenleme sırasında oluşan enerjiyi depolayan ve yeniden kullanılmasını
sağlayan teknolojilerden, yine enerji tasarrufu oluşturan sürücüsüz trenlere kadar zengin bir portföy bulunuyor.
Geleceğin şehir içi ulaşımını şekillendiren e-Mobilite ise, yollarda daha çok görmeye başladığımız
elektrikli otomobilleri ve ihtiyaç duyduğu altyapıyı temsil ediyor. Araç şarj istasyonları, paylaşım
esasıyla çalışan programlar ile arka plandaki otomasyon sistemlerini ve IT altyapısını şekillendiren
e-Mobilite çözümleri tüm dünyada gün geçtikçe yaygınlaşıyor.
Altyapı ve Şehirler Sektörü’nün diğer önemli bölümünü ise Smart Grid yani Akıllı Şebekeler oluşturuyor. Bu ürünler şehirlerde hem enerjinin hem de suyun yönetimini sağlayan dağıtım şirketleri
için yenilikçi çözümleri üretiyor. SCADA yönetim sistemi ile kaynakların daha etkin ve verimli bir
kullanımın yolunu açan bu çözümler sayesinde şehrin tüketimini verimli bir şeklide yönetilmesini
ve kayıp-kaçak oranlarınız azaltılmasını sağlıyor. Örneğin bir dağıtım şirketi, Akıllı Şebekeler ile
abone yönetim sistemini daha etkin yönetebilliyor. Sistem, aynı zamanda bugüne kadar tek taraflı
yürüyen aktarımın çift taraflı olmasını sağlayabiliyor. Artık aboneler, yalnızca bir tüketici değil,
evlerinde, iş yerlerinde ürettikleri hatta elektrikli otomobillerinde bulunan enerjiyi şebekeye geri
kazandırabiliyor. Akıllı Şebekeler diğer yandan verimlilik oranlarını da hızla yükseltebiliyor, sistemin
etkin yönetilebilmesiyle sağlanan bu değişim, şehirlerin dünya üzerindeki negatif etkilerini giderebilmesiyle dikkat çekiyor.
Mart-Nisan 2012 131
GEZİ FERRARA RESTORASYON FUARI
FERRARA RESTORASYON
FUARININ ARDINDAN…
Bu sene 19’uncusu düzenlenen RESTAURO Fuarı’na Türkiye’den
hem firmalar hem de idareler anlamında ilgi büyüktü. Fuar ile
ilgili izlenimleri anlatmadan önce Ferrara’ya ilişkin kısa bilgiler
vermek yerinde olacaktır.
>
YAZI VE FOTOĞRAF: ERHAN ULUDAĞ / Şehir Plancısı
F
ERRARA (Ferrara lehçesi: Fràra) İtalya’nın EmiliaRomagna bölgesinde aynı ismi taşıyan Ferrara İli merkezi
olan ve Adriyatik kıyısına 1 saatlik uzaklıktaki tarihi kenttir. Şehir 14 ve 15’inci yüzyılda Este Hanedanı’nın idaresindeyken bu yüzyıllardan kalma sokaklar ve çok sayıda konaklar ve
saraylar halen şehirde bulunmaktadır. Şehir karayolu ile dâhil olduğu bölge olan Emilia-Romanga merkezi Bolonya’nın 50 km kuzeykuzeybatısında ve İtalya başşehri olan Roma’dan 448 km kuzeyindedir. Po Nehri ana akımından 5 km kuzeyinde bu nehrin bir değişik
dalı olan Po di Volonte adlı akarsu kıyısında konumlanmıştır. Ferrara
kenti Orta Çağ ve Rönesans devrinden kalma kentin planının korunması ve Po Deltası’nın korunan doğal yapısı nedeni ile 1995’den bu
yana UNESCO Dünya Kültürel Mirası Listesi’nde yer almaktadır.
Şehrin sokaklarında dolaşırken yoğun bir Ortaçağ havası ve
Rönesans’ın etkisini hissediyorsunuz. UNESCO Dünya Kültürel Mirası listesine girmeyi neden hak ettiğini derinden anlıyorsunuz.
132 Mimar ve Mühendis
Mart-Nisan 2012 133
CIMITERO DELLA CERTOSA
BU KISA BİLGİLERDEN SONRA
RESTORASYON FUARINA DÖNELİM
Restorasyon Fuarı 28-31 Mart tarihlerinde İtalya’nın Ferrara kentinde gerçekleştirildi. Her ne kadar ismi sadece fuar olsa da fuar alanında ve her gün
ayrı ayrı konferanslar, seminerler, workshoplar, sunumlar ve çeşitli etkinlikler
yapıldı. Ancak, yapılan faaliyetlerin tamamı İtalyanca idi. Maalesef İngilizce
bilene de rastlamak pek mümkün olmadı. Dolayısıyla konferans, seminer ve
workshoplara katılmak İtalyanca bilmeyenler için imkansızdı.
Fuar ziyaretçileri arasında çeşitli kurumlardan, yerel yönetimlerden, mimarlık ve uygulama firmalarından yoğun bir katılım gözlendi. İstanbul İl Özel
İdaresi, İstanbul Sit Alanları Alan Yönetimi, pek çok serbest mimarlıkmühendislik firmasının temsilcilerinin yanı sıra, çalışma alanı tarihi yarımada olan İstanbul 4 Numaralı Koruma Kurulu’nun üyeleri, İstanbul Üniversitesi Yapı İşleri Daire Başkanlığı’nın çalışanları da ziyaretçiler arasındaydı.
Restorasyon alanında hem proje yapanlar, hem uygulama yapanlar hem
denetleyenler ve hem de idareler tarafından yoğun katılımın olması ülkemiz
adına memnuniyet verici bir gelişmedir.
Fuarda sergilenen ürünlere baktığımızda, ülkemizle gurur duymak için yeteri
kadar nedenimiz olduğunu görüyoruz. Sergilenen projeler abartısız bizlerin
5-6 yıl ve hatta daha önce ürettiğimiz projeler seviyesinde. Sergilenen son
teknoloji ürünü lazer tarama sistemleri bizim de hâlihazırda Yerebatan
Sarnıcı ve Şerefiye Sarnıcı Projeleri’ni hazırlarken kullandığımız teknolojinin
aynısı. Fuarda daha çok malzeme tanıtımına önem verilmiş. Uygulama açısından da ulusal firmalar olarak daha iyi konumda olduğumuzu söylemek
yanlış olmayacaktır.
Restauro 2012’de mimari restorasyona yönelik stantların oldukça kısıtlı
olduğu gözlenmektedir. Fuar, mimari restorasyondan çok konservasyona
yönelik düzenlenmiş ve özellikle taşınabilir eserlerin restorasyonunu konu
alıyor. Zemin problemleri, malzeme restorasyonu, çağdaş teknolojiyi kullanarak müzecilik ve obje konservasyonu konularında gayet başarılı uygulamalar yapılmış.
Fuarı ziyaret eden hocamız Prof. Dr. K. Kutgün Eyüpgiller’in dikkatimizi çektiği temel konu yapılan yayınlar oldu. Bu yayınlarda farklı uzmanlık dallarını
bir araya getirip ortaya gerçek bir bilimsel çalışma koymayı başarmışlar.
Bizdeki temel eksiklerden biri de bu yayınların Türkiye’de bulunmaması ve
benzeri yayınların ülkemizde üretilmiyor olması. İtalyanlar’ın yayımladıkları
eserlerin tamamı İtalyanca. Bu eserlerin acilen dilimize çevrilip yayınlanması gerekir. Proje ve uygulama alanında çalışan bizler de yaptığımız işleri
bilimsel bir çerçevede yayınlamamız gerektiğini artık biliyoruz.
134 Mimar ve Mühendis
Mimari eserler,
yapı malzemeleri,
şehir mobilyaları,
sokaklar, yapılar,
meydanlar
hep bir uyum
içinde. Şehirde
insanı rahatsız
eden bir unsur
yok. Binaların
zemin katları
kat kat asfalt
yapılmadığından
bodrum kata
dönüşmemiş.
Sokak döşemeleri
halen pek çok
yerde podima
döşeme olarak
korunmuş.
FERRARA SOKAKLARINDAN GENEL GÖRÜNÜM. CORSO ERCOLE I D’ESTE SABAH 07:00 CİVARI
Mimari eserler, yapı malzemeleri, şehir mobilyaları, sokaklar, yapılar, meydanlar hep bir uyum içinde. Şehirde insanı rahatsız eden bir unsur yok.
Binaların zemin katları kat kat asfalt yapılmadığından bodrum kata dönüşmemiş. Sokak döşemeleri halen pek çok yerde podima döşeme olarak
korunmuş. Pek az ana ulaşım aksı asfalt kaplanmış. Kaldırımlar neredeyse
sokak kaplamasıyla hemyüz. Sur içinde binalar 3-4 katlı. Sur dışında ise
ortalama 2-3 katlı binalar. Oranlar da gayet insani boyutlarda. Her nedense
kaçak-göçek işlerine pek merak sarmamışlar. Yüksek katlı binalara hiç rastlamadık. Acaba yok mu diye merak edince 22’şer katlı iki tane bina olduğunu internetten bulabildim. Darısı bizim şehirlerimizin başına!
Gece-gündüz şehir tertemiz. Çöp konteynerlerinin etrafında çöp yok. Sadece çakıl taşı kaplı sokaklarda alabildiğince sigara izmaritleri. Adeta kadınerkek, yaşlı-genç herkes sigara içiyor. Hanımlardaki sigara içme oranı da
insanı şaşırtıyor. Her durumda sigar içiliyor. Otururken, yürürken, bisiklet
kullanırken…
Ulaşım için genelde bisiklet kullanılıyor. Sokaklarda pek fazla lüks otomobil
yok. Hele hele şehirde arazi araçlarına rastlamak imkânsız gibi…
CIMITERO DELLA CERTOSA
GEZİ FERRARA RESTORASYON FUARI
Proje firmalarından bir stand örneği. Prof. Dr. K. Kutgün Eyüpgiller ve
Yüksek Mimar Sevilay Tuncer Uludağ Stantları incelerken
Obje bazlı
restorasyon
uygulamaları
RÖNESANS MİMARİ ÖRNEKLERİNDEN PALAZZO DEI DIAMANTI
ORTA AVLULU TİYATRO BİNASI (TEATRO COMUNALE)
ORTA AVLULU TİYATRO BİNASI (TEATRO COMUNALE)
Gece-gündüz şehir tertemiz. Çöp konteynerlerinin etrafında çöp yok. Sadece
çakıl taşı kaplı sokaklarda alabildiğince sigara izmaritleri. Adeta kadın-erkek,
yaşlı-genç herkes sigara içiyor. Hanımlardaki sigara içme oranı da insanı
şaşırtıyor. Her durumda sigar içiliyor. Otururken, yürürken, bisiklet kullanırken…
Toprak mamulleri üreten bir firmanın standı
Mart-Nisan 2012 135
KENT VE YAŞAM
ŞEHİRLERİMİZ DÖNÜŞÜRKEN
YAŞLILARIMIZ
KAYBOLUYORUZ ARTIK ŞEHİRDE… BİR YANDAN TRAFİK, SOKAKLAR, MEYDANLAR DEĞİŞİYOR,
DİĞER YANDAN ALIŞVERİŞ MERKEZLERİ, REZİDANSLAR YÜKSELİYOR, GÖKYÜZÜNE BAKAYIM
DERKEN AMERİKA’DA YAŞIYORMUŞ HİSSİNİ VERİYOR YÜKSEK BİNALAR BAŞINIZ DÖNÜYOR…
>
A. GÜLESER EKŞİ Mimar
T
ARİHİ yarımadanın bulunduğu Sultanahmet’e varıyorsun
turistlerin çeşitliliğinden gözlerin kamaşıyor. Türkiye mi burası
diye düşünüyor insan, ne çok değişim geçirmişiz, son 10 yılda ülkemiz hızlı bir değişime
uğramış, tarihi alanların bulunduğu yerler
yenilenmiş, siluetler delinmiş kimi kaybolmuş,
binaların ön yüzleri çok güzel, arka yüzleri
almış başını gidiyor. Şehzadebaşı’ndan Vefa
Lisesi’nin arkasındaki yoldan dik inen yokuştan Tahtakale’ye doğru ilerleyin, hala kalkmamış olan sanayi kalıntıları ve tamir yerleri sizi
karşılıyor; yani arka sokaklar hala 1960’larda.
Şehrin önyüzü yenilenmiş fakat arka yüzü
136 Mimar ve Mühendis
temizlenip arındırılamamış, yenilenememiş.
Şehir planlayıcıları bunları görebilmeli. Yabancı turistler ülkemizi gezerken ellerindeki haritalarla dolaşıyor, dolayısıyla her sokağa girip
geziyorlar, onlar için her yer şehir. Fakat bizde
öyle değil! Evimizin arka bahçesi hep döküntülerle, işe yaramaz malzemelerle dolu. Sokak
arkalarındaki tamirci atölyeleri gibi. Buraların
düzenlenip temizlenmesi şehir plancılarımıza
düşüyor. Almanya’da şehirciler, dar caddelerdeki küçük yerleşimleri, yaşlı ve çocukların
kullanması için küçük parklara, parti evlerine
dönüştürmüş, hem döküntü birimler yok hem
de buralar az metrekareyle değerlendirilip
yaşlı çocuk ve gençlerin kullanımına sunul-
muş. Büyük şehirlerde metrekare çok değerli
bu yüzden en küçük bir alan bile değerlendirilmeli. Yatırımlar şehirdeki her yer için yapılmalı, sadece büyük parseller için değil. Halkımızın
nefes almak için bu yerlere gereksinimi var.
Yeşil alanlarımızın giderek azalması, belediye
planlamalarındaki çocuk parkı ve yeşil alan
olarak gösterilen yerlerin giderek azaltılması
yerine çoğaltılması gerekmekte.
Yeni yapılan planlamalara göre İstanbul
Büyükşehir Belediyesi’nce İstanbul içindeki
sanayinin kent dışına çıkarılması stratejisine
bağlı olarak, Kartal sanayi alanları 1’inci derece merkeze bağlı, Maltepe–Dragos sanayi
alanı karma kullanımlı 2’nci derece merke-
ŞEHİRDEKİ RENGARENKLİK
Şehirleşmenin getirdiği yabancılaşmada daha
çok paylarını yaşlılar alıyor, çünkü onlar için
düşünülmüş çok az şey var. Yaşlılar için yapılan araştırmalar, sağlığın her şeyin başında
geldiğini göstermektedir. Genellikle her yaş
grubunun başlıca gereksinimleri, güvenli bir
yaşam, sağlıklı aile ve toplum ilişkileri, sosyal
güvenlik, sağlıklı çevre koşulları, uygun ve
sağlıklı iş, yeterli ve sürekli gelir ve sosyal
aktivitelerdir.
İlerleyen tıp, uygarlık, gelişen teknoloji ve
etkin sağlık hizmetleri ortalama insan ömrünün uzamasına ve genel nüfus içinde yaşlı
popülasyonun hızla artmasına yol açmıştır.
İnsan ömrünün uzatılmasına ilişkin çabaların
temel amacı, sağlıklı, üretken ve kaliteli bir
yaşamdır. Kalite hayatın her dönemi için arzu
edilendir. Kalitenin temel koşulu ise sağlıklı bir
çevrenin oluşturulması ve geliştirilmesi için
gerekli önlemlerin alınmasıdır. Dünya Çevrecilik Örgütü’nün tanımladığı gibi çevrecilik,
fiziksel ve sosyal yönlerden donatılmış bir
çevre bütünü halidir.
Ülkemizin endüstrileşme, şehirleşme, genel
kültür, sağlık kültür düzeyi ve sosyal yapısı
birbirileriyle yakından ilişkilidir. Zamana bağlı
olarak bireyin yaşadığı ortama uyum sağlamasındaki güçlükler ile organizmada iç ve
dış etmenler arasındaki dengenin sağlanması
işlevinin azaldığı dönemlerde sosyal desteğin artırılmasına gerek bulunmaktadır. Bu
dönemlerden biri de yaşlılığa ilişkin olanıdır.
Çağımızda, yaşlanmanın doğumdan itibaren
başlamış olduğundan hareketle, hizmetler ve
sunumlarının da buna göre düzenlenmesi
gerekmektedir. Kuşkusuz insani gereksinimler
toplumdan topluma, bireyden bireye değişmekte, kişilerin değişik dönemlerdeki ihtiyaç-
ALMANYA
musluğunuz bozulduğunda muslukçu bulmak
görevi size düşmüyor. Yangın tehlikesi ile
karşı karşıya kalındığında otomatik olarak
her şey kilitleniyor. Giriş ve çıkışlar kameralarla kontrol ediliyor. Bu çeşitlilik ve rahatlık yüzünden yaşam tarzınız da değişiyor.
Gençler belirli spor kulüplerine üye oluyor,
çocuklar apartmandaki komşunun çocuğuyla
değil mutlaka yuvadaki arkadaşlarıyla oyun
oynuyor, anneler kafelerde çaylarını içiyor,
babalar her zaman çalışmak zorunda hafta
sonları ancak dışarıdaki ortamlarda nefes
alabiliyor, yaşlılar zaten mahkum evde ya da
huzur evlerinde son yaşamlarını yaşıyor.
Almanya’daki şehirciler dar caddelerdeki
küçük yerleşimleri, yaşlı ve çocukların
kullanması için küçük parklara, parti evlerine
dönüştürmüş, hem döküntü birimler yok hem
de buralar az metrekareyle değerlendirilip
yaşlı çocuk ve gençlerin kullanımına
sunulmuş.
İSTİNYEPARK
ze bağlı, Kağıthane-Cendere Vadisi sanayi
alanları bilgi teknolojileri temel alanı karma
kullanımı olarak dönüşüm sürecini başlatmış
durumda. Bu çalışmaların yaygın ve yeşil
alanların çoğaltılmasında faktör olarak düşünürsek, arka sokaklarımızın da temizleneceğine ve yeşilleneceğine inanıyorum.
Hızlı gelişmemiz TOKİ, Varyap, Ağaoğlu,
Dumankaya gibi büyük inşaatçılarımız sayesinde idealist binalar, Paladyum, İstinye Park,
Cevahir gibi harika alışveriş yerlerimiz var
artık. Şu anda 2015’lerdeyiz. Fakat alt yapımız yetersiz, köprülerimiz her saat yoğun,
şehir her vakit dumanlı havalarda, en nadide
şehir merkezlerine müthiş yatırımlar yapılıyor
ve fakat binalardaki düşey yükselmeye karşılık yatayda hiçbir genişleme yok.
Nedir bu yeni binaların cazibesi? Halkımız
şehirciğin yeni yeni yerine oturduğu taşlarında uzun süren geçişlerden sonra bu rezidansları, siteleri, yüksek binaları neden tercih
ediyor? Rezidansların tercih edilme sebepleri
ne? Rezidans, içinde oturanlara hizmet verebilen, sosyal imkan ve güvenlik sağlayan,
yüksek kalitede teknolojik yapılar stili. Rezidanslar yüksek kalitede yapılar. Rezidansların
etrafının yeşilliklerle çevrili olması, tasarımı ve
özellikleriyle çevresine değer katmakta, sekreterlik ve resepsiyon hizmeti, günlük temizlik
ihtiyacı, kuru temizleme, çamaşırhane, alışveriş servisi verilmekte. Genellikle Amerikan
tarzı mutfağı ve beyaz eşyaların tümü içinde
var. İnternet bağlantısı, sekreterlik, klima,
doğalgaz donanımı, direkt telefon, kasa, ütü
odası, kablolu televizyon ve uydu TV hizmeti verilmekte. Şehirlerimizdeki bu daha
çok İstanbul’da, gelir durumu yüksek yaşlılar,
işadamları, yabancı uyruklular, öğrenciler, yeni
evlenenler ve sanatçılar bu ve buna benzer
yapıları sıklıkla tercih etmekte.
Rezidansların tercih edilme nedeni; çoğu
zaman rahatlık ve konfor olarak açıklansa da aslında yaşam tarzı değiştiriliyor.
Akmerkez’in açılmasıyla başlayan rezidans
kültürü İstanbul’un hemen her semtine
yayılmış durumda. Ataşehir’den Ataköy’e,
Mecidiyeköy’den Fenerbahçe’ye gökdelenler
ardı sıra yükseliyor, rahat bir yaşam sunuyor
olması cazibesini artırıyor. Her şeyin bilgisayarla takip edildiği, akıllı binaların içindeki bu
daireler sorumluluk gerektirmeyen bir yaşam
vaat ediyor ve vaadini de yerine getiriyor.
Çünkü evinizin tüm ihtiyaçları sizin adınıza başkaları tarafından karşılanıyor. Mesela
Hızlı gelişmemiz TOKİ, Varyap, Ağaoğlu,
Dumankaya gibi büyük inşaatçılarımız
sayesinde idealist binalar, Paladyum,
İstinye Park, Cevahir gibi harika
alışveriş yerlerimiz var artık. Şu anda
2015’lerdeyiz.
Rezidansların tercih
edilme nedeni; çoğu
zaman rahatlık
ve konfor olarak
açıklansa da
aslında yaşam tarzı
değiştiriliyor.
Mart-Nisan 2012 137
KENT VE YAŞAM
ları da birbirinden farklılık göstermektedir.
Genellikle her yaş grubunun başlıca gereksinimleri sağlık, barınma, güvenli bir ortamda
yaşamını sürdürme isteği, yaşa göre kültürel
aktivitelere katılmadır.
Kimi yaşlılar kaldırımların yüksekliği, alışveriş
yerlerinde asansör olmayışı yüzünden sokağa sınırlı sayıda çıkmaktadır, yeşil alanlarda
dinlenme bantlarının olmayışı onları evlerinde
oturmaya itmektedir. Kendilerine bu konularda tolerans göstermekte ve bu konforsuzluğu
yaşlılığın gereği kabul etmektedirler. Sosyal
destek programları bu anlamda önem kazanmaktadır. Bireylerin doğru bilgilendirilmeleri,
toplum kaynaklarından haberdar edilmeleri,
bu kaynakların harekete geçirilmesi, yeterli
maddi gücü olmayanlara ekonomik ve sosyal
yardım sağlanması gibi çok yönlü hizmetler sunularak yaşlı bireylerin bu ve benzeri
sorunları olanaklar ölçüsünde giderilmelidir.
Yollar ve kaldırımlardaki fiziksel bozukluklar,
asansörlü kamu ulaşım taşıtlarının olmaması,
trafikte gerekli düzenlemelerin yapılmamış
olması, sağlıksız çevre koşulları, konutların, ev
araç ve gereçlerinin yaşlı kullanımına uygun
hazırlanmamış olması, sosyal güvenlik sisteminin yetersizliği, genel sağlık sigortasının
olmaması, hukuki ve diğer sosyal, psikolojik
sorunlar için danışma büro ve merkezlerinin
yaygın bulunmaması .b. gibi pek çok neden
yaşlı bireylerin yaşamını güçleştirmekte, aktif,
üretken kişiler olarak topluma katılımlarım
ve kaliteli bir yaşam sürdürmelerini engellemektedir.
Dikkat edilecek olursa, yaşam kalitesini bozabilecek öğelerin çokluğu ve çeşitliliği hizmetlerin bütün olarak sunulmasını ve takım
çalışması gerekliliğini vurgulamaktadır. Ayrıca
taşıyıcı araçlarla bazı hizmetler yaygınlaştırılarak seçenekler sunulabilmelidir.
YAŞLILIK KONFORU
Gelişmiş ülkelerdeki uygulamalara bakıldığında; emeklilik yaşının geciktirildiği, yetişkinler
için geçici para yardımlarının istenmediği,
böylece sigorta sisteminin öne çıkarıldığı görülmektedir. Yine aynı ülkelerde sosyal konutların sağlandığı, çevrenin yaşlıların
bağımsız yaşamlarını sürdürebilecekleri şekilde düzenlendiği, toplumun yaşlılık konusunda bilgilendirildiği ve toplumsal davranışların
yaşlıların yaşamını kolaylaştıracak biçimde
geliştirilip yaygınlaştırıldığı izlenmektedir.
Yaşlıların sosyal ilişkiler içine çekilerek top-
138 Mimar ve Mühendis
Yollar ve kaldırımlardaki fiziksel
bozukluklar, asansörlü kamu
ulaşım taşıtlarının olmaması,
trafikte gerekli düzenlemelerin
yapılmamış olması, sağlıksız çevre
koşulları, konutların, ev araç ve
gereçlerinin yaşlı kullanımına uygun
hazırlanmamış olması, sosyal
güvenlik sisteminin yetersizliği,
genel sağlık sigortasının olmaması,
hukuki ve diğer sosyal, psikolojik
sorunlar için danışma büro ve
merkezlerinin yaygın bulunmaması
gibi pek çok neden yaşlı bireylerin
yaşamını güçleştirmekte, aktif,
üretken kişiler olarak topluma
katılımlarım ve kaliteli bir yaşam
sürdürmelerini engellemektedir.
lumla kaynaştırılması ve kitle iletişim araçlarında da yaşlıların katılabileceği programlara
geniş yer verilmesi gibi düzenlemeler de ilgi
çekicidir. Koruma konusunda sosyal güvenlik sisteminin geliştirildiği, böylece yaşlıların
gereksinimlerinin daha iyi sağlandığı gözlemlenmektedir. Amerika ve Avrupa ülkelerinde çalışma hayatının uzamasına özellikle
önem verildiği, çalışabilecek güçte ve istekli olan yaşlılara iş olanakları sağlanmaya
çalışıldığı da ayrıca belirtilmelidir. Böylece
gelişmiş ülkelerde yaşlı bireylerin yaşamlarını
kolaylaştırmaya yönelik pek çok yeni hizmet
sosyal devlet anlayışı içinde oluşturulmaya
ve günden güne geliştirilmeye çalışılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının ikinci
maddesinde ve yine Anayasa’nın 61’inci maddesinde, “...Yaşlılar, Devletçe korunur. Yaşlılara
Devlet yardımı ve sağlanacak diğer haklar ve
Genellikle her yaş grubunun başlıca
gereksinimleri sağlık, barınma,
güvenli bir ortamda yaşamını
sürdürme isteği, yaşa göre kültürel
aktivitelere katılmadır.
kolaylıklar kanunla düzenlenir. Bu amaçlarla
gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur” hükümleri yer almaktadır. Bu hükümler
çerçevesinde devlete sosyal güvenlik sistemini
kurma ve işletme fonksiyonu verilmiştir. Devlet
yaşlı nüfusa özgü olanak ve koşulları hazırlamak gereğini duymuş, bunun sonucu olarak
dinlenme yurtları ve huzur evleri kurmuştur.
Çoğunluğu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun sorumluluğuna bırakılan bu
kuruluşların gereksinimlere yanıt verebilmek
üzere her geçen gün sayıları arttırılmaktadır.
Konu yalnızca huzur evleri ile sınırlı kalmayıp
yaşlı bireylerin yasam kalitesini artırmak üzere
sosyal ve ekonomik yardım ile psikolojik destekler de sunulmaktadır. Ayrıca yaşlıların toplum içinde yaşamlarını kolaylaştırmak üzere
toplum tarafından sorumlulukların paylaşılması ve yaşlıların refahına yönelik bu hizmetlerin
bilincine varılması gerekmektedir.
Söz konusu hizmetleri aksatan veya çarpıtanlar için caydırıcı yaptırımların uygulanması hizmetlerin yeterli ve amaca uygun bir
biçimde verilmesi açısından etkili olacaktır.
Yaşlılık alanında gerekli araştırmaların yapılarak, profesyonel çalışma ve uygulamaların
insana yaraşır kalitede hizmetlere dönüşmesi
sağlanmalı, yaşlılar için evde bakım hizmetleri,
gündüz hizmet veren kulüpler, rehabilitasyon
ve dinlenme merkezle geliştirilmeli, bunlar
için yeni planlanan site ve rezidanslarda yer
ayrılmalıdır. Hukuki, sosyal, psikolojik sorunların çözümlenebileceği danışma merkezlerinin
sayıları arttırılmalıdır. Ayrıca ileri yaş grubunun
zamanlarını iyi değerlendirebilecekleri çeşitli
olanaklar hazırlanmalı ve bu yolla toplumun
onlara her zaman gereksinim duyabileceği
hissettirilebilmelidir. Sonuç olarak, yaşam her
dönemde kendine özgü özellikleri ile değerlidir.
İleri yaşlarda da bireyler toplumdan soyutlanmadan mutlu bir yaşam sürdürebileceklerdir.
70-80’Lİ YAŞLARDA YAŞAM
Sağlıklı ve konforlu yaşamın her insanın hakkı
olduğu, Mikelanj, Verdi, Goethe, Mimar Sinan
gibi sanatkarların en güzel eserlerini 70’li
hatta 80’li yaşlarında topluma sundukları gerçeği de unutulmamalıdır. Mimar Sinan ustalık
eserini 82 yaşında yapmıştır. Kur’ân-ı Kerim,
anne-babanın yaşlılığını ve onların güzelce bakılmasının gereğini teşbihler yaparak, etkili bir biçimde anlatıyor.
Çünkü yaşlanan anne-baba, ihtiyarlığın beraberinde getirdiği olumsuzlukları
yaşadığından himayeye, şefkate, saygıya,
bakıma, yardıma, hizmete ve iyi muameleye muhtaç bir devreyi yaşamaktadır.
“Eğer beli bükük yaşlılar, çocuklar, otlayan
hayvanlar olmasaydı, üzerinize azab sel
gibi inerdi.” “Size yaşlılarınız ve çocuklarınız için merhamet ediliyor” hadis-i şerifi
yaşlıların üzerimizde ne gibi hakları olduğunu gösteriyor.
“Cenab-ı Hak, sadece kendisine kulluk
etmenizi ve anaya babaya iyilik etmenizi
emretti. İkisinden birisi yahut her ikisi,
senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa sakın onlara “öf!” bile deme, onları
azarlama! Onlara güzel söz söyle” diye
buyuruyor.
Her çağın kendine has güzellikleri olduğu
unutulmamalı, yaşlıların şehir hayatından
daha iyi faydalanabilmeleri için donanımlar arttırılmalıdır. Tecrübeli ve bilgili
bizden yaşça büyüklerimizden aldığımız
derslerle geleceğe hazırlanmalıdır, dolayısıyla geleceğimiz yeni yetişen nesillere
emanettir.
Mart-Nisan 2012 139
MAKALE
MMG Basın Açıklaması:
Afet Kanunu Aceleye Getirilmiştir
Nasıl bir şehirleşme sorusuna cevap aramadan oluşturulacak
her türlü afet merkezli kanun yaklaşımı bizi çıkmaz bir sokağa
getirecektir. En az anayasa çalışmaları üzerinde çalıştığımız kadar
şehirleşme ve şehirleşmenin getireceği sorunlar ve çözümleri
üzerine konuşmalıyız. Bu konu oldubittiye getirilemeyecek ve bir
bakanlığın sorumluluğuna bırakılamayacak kadar yaşamsaldır.
Evet, deprem yakın bir gerçek ancak üzerinde fazla çalışma
yapılmadan ve tarafların katılımı sağlanmadan yapılacak
şehirleşme, sorunları daha büyük sosyal deprem ve krizlere davetiye
çıkarabilir.
Kentsel dönüşüm üzerine
yeniden düşünürken…
Türkiye uzun zamandır yeni anayasa yapmak için uzlaşı arayışındadır. Bir türlü sağlanamayan uzlaşıdan dolayı son 10 yılımızı
anayasa tartışmalarıyla geçirdik. Bugüne
gelene kadar Osmanlı’dan Cumhuriyet’e
çeşitli çalışmalar yapıldı ve daha iyisi için
arayışlar sürmektedir. Son 13 yıldır, 19
Ağustos depreminin her yıldönümünde, önümüzdeki 30 yıl içinde yıkıcı etkisi büyük bir
deprem olacak, hazırlanmalıyız, tartışmalarıyla haftalarca oyalandık. Son Van Depremi
bir daha kapımızı çalana kadar bu konuda
hiçbir ciddi adım atılmadı. Konu adeta bir
medya malzemesi olarak gündemimizi işgal
etmeye devam etti.
Artık ciddi bir dönüm noktasına geldik. Konu
depreme dayanıklı binalar yapmak değil,
önümüzdeki 100 yılın konut politikalarını
ve 3 neslin yaşayacağı yaşama alanlarını
oluşturmak ya da bu alanların imarını sağlayacak şehirlerimizi dönüştürmek eksenine
oturmuş bulunmaktadır.
Herkes için şehir
Kentsel dönüşüm, anayasa yapmak kadar
önemlidir; çünkü sonuçları itibariyle en az
anayasa kadar hayatımızı etkiler. Şehirler
geçmişimizin, bugünümüzün yaşandığı ve
geleceğimizin yaşanacağı, hayat alışverişimizde sürekli soluduğumuz hatıralımızın ve
140 Mimar ve Mühendis
hayallerimizin mekânıdır. Toplumun bütün
kesimleri için yaşamsal bir alan olan mekân,
mimari ve şehir bizi biz yapan, ekonomiden siyasete, kültürden sanata kadar
her etkinliğin yaşam alanıdır. Yaşadığımız
altyapıdan trafik sorununa, yeşil alanlardan
tarihi mekânların korunmasına kadar bütün
konular şehircilik politikalarının bir uzantısıdır. Şehre bir yaşam alanı olarak baktığımız
zaman değerler üzerinden konuşuruz; oysa
yalnızca ekonomi üzerinden baktığımızda,
sadece ranttan konuşuruz. Bu ise yapıp
ettiğimiz her şeye sirayet eder. Şehirlerimizi
“herkes için şehir anlayışı” ile 7 den 70’e
bütün kuşakların birbiri ile buluştuğu, anlaştığı, kaynaştığı, sevgi ve bilgilerini paylaştığı
mekanlar olarak, insan ölçekli ve insan yüzlü
olarak tasarlamalıyız.
“Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi” hakkındaki kanun bu kapsamda aceleye
getirilmiş ve yeterince toplumda tartışılmamış bir yasadır. Yasa meclise sunulduğu
haliyle bir arsa üretim yasası şeklinde görülmekte, kentsel dönüşümün nasıl yapılacağı
ve nasıl şehirler inşa edileceği ile ilgili hiçbir
madde içermemektedir.
Şehirleşme ama…
Nasıl bir şehirleşme sorusuna cevap aramadan oluşturulacak her türlü afet merkezli
kanun yaklaşımı bizi çıkmaz bir sokağa
getirecektir. En az anayasa çalışmaları
üzerinde çalıştığımız kadar şehirleşme
ve şehirleşmenin getireceği sorunlar ve
çözümleri üzerine konuşmalıyız. Bu konu
oldubittiye getirilemeyecek ve bir bakanlığın sorumluluğuna bırakılamayacak kadar
yaşamsaldır. Evet, deprem yakın bir gerçek
ancak üzerinde fazla çalışma yapılmadan ve
tarafların katılımı sağlanmadan yapılacak
şehirleşme, sorunları daha büyük sosyal
deprem ve krizler davetiye çıkarabilir. Yarın
geç olmadan bilimsel bir yöntemlerle bütün
sosyal tarafların katılımıyla konuyu tartışmalıyız.
Türkiye’de şehirleşmede altyapı, ulaşım,
sosyal donatı alanları, bina kalitesi ve depremlerden dolayı ciddi şehirleşme sorunları
yaşanmaktadır. Halkımızı daha sağlıklı, güvenli ve huzurlu şehirlerde yerleştirmek için
gerekli çalışmaların yapılması gerekmektedir. Büyük küçük birçok şehrimiz benzer
sorunlarla karşı karşıyadır ve yaşam kalitesi
her geçen gün düşmekte ve insanlarımız için
şehirde hayat çekilmez hale gelmiştir. Deprem gerçeği de önümüzde durmaktadır. Bir
yandan yaşlanmaya başlayan nüfusumuzun
gerçeğini göz önüne alarak çocuk, özürlü ve
yaşlıların şehrin imkânlarından yararlanmasını da sağlayacak şekilde daha huzurlu ve
üretken, çevresi ve tarihi değerleriyle daha
barışık şehirler inşa etmeliyiz.
Bunu yaparken halkımıza büyük ekonomik yükler getirmeyecek şekilde kentsel
dönüşümü veya yeni şehirleşme alanları oluşturmayı sağlamalıyız. Ülkemizin
sosyal barışını sağlayacak, ekonomimizi
çalıştıracak, daha sağlıklı, sürdürülebilir ve
yaşanabilir bir şehircilik için deprem ve afet
gerçeğini bir fırsata çevirmeliyiz. Bu konuda
toplumun bütün kesimlerinin katılımıyla
yeni düzenlemeler yapılmalıdır. İnsanların
yaşam alanlarıyla ilgili yapılacak değişimlere
katılma hakkı sağlanmalıdır. Bunu yaparken kendi şehircilik mirasımız ve dünyanın
geldiği şehircilik anlayışından yararlanmalıyız. Sosyolog, psikolog, şehir tarihçisi, kamu
idarecisi, iktisatçı, mimar, mühendis ve şehir
plancılarının katkılarıyla demokrasimizi
yükseltecek, toplumsal uzlaşıyı sağlayacak
şekilde şehirlerimiz tasarlamalıyız. Çevre,
insan ve ekonominin iyi harmanlandığı bizi
bugünden geleceğe taşıyacak daha sürdürülebilir ve yaşanabilir şehirler için birlikte
çalışmalıyız.
TOKİ’nin birbirini tekrar eden, mimari ve
estetikten yoksun aynılaştırılmış binaları
şehirlerimiz için hiç de uygun değildir. Bütün
şehirlerimiz kimliksiz, birbirinin kopyası ve
birbirini tekrar eden mekânlar olmaya başlamıştır. Toplum olarak adeta akıl tutulması
yaşadığımız şehirlerimizi tekrar inşa ederken
mimarimizi ve şehirciliğimizi tekrar ihya etmeliyiz. Şehirlerimizi gelecek nesillere daha
nezih, daha estetik, daha az katlı, sosyal donatı alanları daha büyük ve erişilebilir, geniş
yeşil alanların kent dokusu içinde yer aldığı,
bulunduğu coğrafyanın sunduğu imkanların
iyi kullanıldığı, fiziksel topografyaya saygılı
mekânlara çevirmeliyiz.
Ortak zemin arayışı
Belediyeler bugün geldiği noktadan daha
geriye götürülmemelidir. Demokrasimizin
yerel ayağı olan belediyeciğimizi geliştirecek
uygulamalar artırılırken katılımcı ve çoğulcu
bir anlayışla şehirlinin karar süreçlerine
katılımı sağlanmalıdır. Yıkıp daha iyi ve
sağlamını yapacağız anlayışıyla insanların
yaşadığı kültürel çevrenin inşasında merkezci yaklaşımdan, ben bilirim anlayışından
uzak durulmalıdır. Odalar, üniversiteler ve
STK’lardan daha fazla yararlanarak toplumu
ve demokrasimizi oluşturan bütün kurumların süreçte daha işlevsel rol almasına imkan
sağlanmalıdır.
“Önce insanlar şehirleri inşa eder, sonra
şehirler de insanı inşa eder” gerçeğini
aklımızdan çıkarmayarak hırsa ve tamaha
şehirlerimizi teslim etmemeliyiz. Bilimsel,
kültürel ve insani değerler üzerine medeni-
yet taşıyıcısı şehirleri inşa etmede bu yasal
düzenlemeyi bütün kesimler olarak fırsata
çevirmeliyiz.
Mimar ve Mühendisler Grubu
Mimarlar ve Mühendisler Grubu’nun
Kanun Hakkındaki Değerlendirmesi:
AFET RİSKİ ALTINDAKİ
ALANLARIN DÖNÜŞTÜRÜLMESİ
HAKKINDA KANUN TASARISI
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam ve Tanımlar
Yasa adından da anlaşılacağı gibi ana
felsefesini “afet” ve “dönüşüm” kavramlarına
dayandırmaktadır. Yasa koyucu toplumda
son yaşanan Van Depremi ve son büyük
deprem olan 17 Ağustos 1999 depreminin hatırlattıklarıyla beraber sağlıksız
yapı stokunun meydan getirdiği yaşanılan
mekânların güvensizliği üzerinden kendisini
ifade etmeye ve yasa için gerekli hukuki
altlık oluşturmayı öngörmektedir. Kentsel
dönüşümün yapılması için gerekli olan arazinin temini ve bu temin için gerekli bütün
işlemler tanımlanmaktadır. Deprem eksenli
olarak riskli alanlardan ve bu araziler üzerindeki riskli yapılardan bahsetmektedir.
Yeni şehirlerimizi kuracağımız rezerv alanlarda ve dönüştürülecek mevcut arazilerde
İstanbul’da yapıldığı gibi “mikro bölgelendirme” çalışmasını yapmalıyız. Kapsamlı Afet
Yönetim Sistemi’nin bileşenleri olan, sel,
heyelan ve yangınları da deprem için alınan
önlemlerin içine koymalıyız. Kanunu bütüncül
bir şehir yönetimi felsefesine oturtmalıyız.
Kanun metninin hiçbir bölümünde yapılacak
kentsel tasarım ile ilgili bir açıklama yoktur.
Daha çok arsa üretmeye ve mülkiyetlerin
tespitine yönelik bir anlayış görülmektedir.
Yasada, mevcut olan yapı stokunun getirdiği
sorunları azaltmaya yönelik ya da yeni
imar durumunda şehirli insana sağlanacak
imkânlarla ilgili hiçbir madde yoktur.
Yasanın tanımlar kısmında uygulamadan birinci derecede sorumlu makam olarak Çevre
ve Şehircilik Bakanlığı (Bakanlık) bulunmaktadır. Bakanlığın birinci derecede uygulama
birimi olarak TOKİ görülmektedir. İşlerin
yapımı aşamasında bakanlığa yardımcı
birim olarak TOKİ’nin yanında “İdare” den
bahsedilmektedir. İdare olarak, büyükşehir
belediyeleri ve bağlı ilçe belediyeleri, diğer
illerin belediyeleri ve il özel idareleri tanımlanmaktadır.
İKİNCİ BÖLÜM
Uygulama Hükümleri
Tesbit, taşınmaz devri ve tescil
Madde 3.1 riskli yapıların tespit işlemleri
idarelere verilmektedir. İdarelerin teknik yetersizliği veya toplumdan gelecek
tepkilerden dolayı yapamaması durumunda
bakanlık bu yetkiyi TOKİ’ye verebilmektedir.
Verilen sürelerde tespitlerin yapılmaması
durumunda bakanlık yine devreye girmektedir. Belediyeler bakanlığın bir alt birimi olarak vazife görmekte kamudan seçim yoluyla
aldığı yetki elinden alınmış ve iradesiz hale
getirilmiş bulunmaktadır. Belediyeler mahalli
Mart-Nisan 2012 141
MAKALE
olarak konuya en yakın seçilmiş birimler olarak daha etkin bir görev içersinde bulunmalı
ve yerel demokrasinin temel unsurları olarak
yetkilendirilmelidir. Bu konuda kanun, bakanlığı belediyelerin üzerinde otorite olarak
göstermektedir.
Madde 3.2’de riskli yapıların idarece tespitinden sonra hak sahiplerine bilgi verilmeden ve açıklama yapılmadan 15 gün gibi
bir kısa sürede tapuya kaydı yapılmaktadır.
Vatandaşın kendi mülkü hakkında bilgi sahibi olmasının önüne geçilmektedir. Bitmiş bir
iş bilgi olarak verilmektedir. Risk tespitinden
sonra vatandaş bilgilendirilmeli ve daha
sonra kaydı tapuya yapılması sağlanmalıdır.
Anayasal bir hak olan mülkiyetten kaynaklanan bireysel hakların kullanılmasında vatandaşın mağdur edilmemesi sağlanmalıdır.
Madde 3.3, 3.4 ve 3.5’lerde özellikle büyük
şehirlerde arsa üretiminin önünde engel
olan askeriyeye veya diğer kamu kurumlarına ait araziler ilgili kurumlar ve maliye bakanlığınca bakanlığın tahsisine açılmaktadır.
Bu alanlar yeni yerleşim alanları veya rezerv
alan olarak değerlenmesi sağlanacaktır.
Şehirlerin merkezinde veya hemen yanından
olan bu geniş arazilerin yoğun yapılaşmayı azaltmada ve yeni kamuya açık sosyal
donatı alanı olarak açılması uygun olacaktır.
Şehir için önemli arazilerin 3’üncü şahıslara
gelir temini için satılmasının önüne geçilmesi sağlanmalıdır. Şehirdeki üretilen yeni
arazilerin kamunun kullanımına açık yaşam
alanları üretiminde kullanılması konusunda hassasiyet gösterilmeli, nerede is yok
seviyesine gelen sosyal donatı alanları, şehir
içi yeşil alanlar ve kent parkları oluşturmada
imkâna çevrilmelidir.
Madde 3.6’da meralar, yazlık ve kışlaklar
bulundukları bölgelerde havyacılığımız için
önemli ekonomik ve sosyal yaşam alanlarıdır. Bunların arazi üretiminde kullanılmasında özel hassasiyet gösterilmesi gerekir. Bu
araziler yoğun kent yapılaşmasını rahatlatmak ve her vatandaşımızın hakkı olan daha
az katlı ve bahçeli evlerde yaşaması için
arsa üretiminde değerlendirilmesi sağlanmalıdır. Vatandaşımız hiç hak etmediği
yoğunlukta ve kimliksiz şehirlerde yaşamak
zorunda değildir. Bu konuda bölgenin topografya, iklim ve yerel malzemesini önceleyen
yeni-klasik mimari anlayışla kimlikli şehirler
geliştirmede üretilen araziler kullanılmalıdır.
Kesinlikle gelir artırıcı bir anlayışla kamuya
ait bu araziler soysal dokumuzu da bozacak
bir yapılaşmaya açılmamalıdır.
Madde 3.7’de riskli alanlarda olan ancak
142 Mimar ve Mühendis
sağlam olan binaların uygulama bütünlüğü
açısından kanun hükmüne alınmasından
bahsedilmektedir. Bu binaların çoğu 1999
depremi sonucu yapılan ve büyük kısmı da
vatandaşın kredi yoluyla aldığı konutlardan
oluşmaktadır. Uygulama bütünlüğü açısından bunların değerlendirmesi durumunda
vatandaşın içine düşeceği mağduriyet devlet tarafından nasıl karşılanacaktır? Zaten
ciddi bir kredi yükü altında konut sahibi olan
vatandaşın bu kanununu uygulanmasından
dolayı uğrayacağı ekonomik kayıplar nasıl
karşılanacaktır. Bunlar konusunda kanunda
belirsizlikler bulunmaktadır.
Madde 3’te arazi temini ve şehir inşası
sırasında tarihi, kültürel ve doğal çevrenin
korunmasında uygulanacak yöntem ve gözetilecek kanunlarla ilgili atıflar yapılmamıştır. Türkiye’nin zenginliği olan bu değerlerin
korunmasında, hızlı bir kentsel dönüşüm
süreci geçireceğimiz yasanın uygulanmasında gerekli hassasiyet gösterilmelidir. Özelikle uzun bir tarih döneminde oluşmuş ve
bulundukları şehirlerin kimlikleri olmuş şehir
siluetlerinin korunması konusunda “bütüncül
şehir silueti” anlayışı getirilerek geleceğe
bu değerlerimiz taşınmalı, bugünün riskleri
adına tarihi ve kültürel mirasımız kurban
edilmemelidir. Bu büyük dönüşümden çevre,
tarih ve kültürel dokuyla uyumlu yeni bir
şehir anlayışı çıkarılmalıdır.
Tasarrufların kısıtlanması
Madde 4.1’de bakanlık ve ilgili idare, riskli
alanlarda proje ve uygulamalar süresince
her türlü imar ve yapılaşmayı geçici olarak
durdurur denmektedir. Geçici olan bu sürenin en fazla ne kadar olacağı tanımlanmamıştır. Bu yasanın çıkması durumunda hangi
alanları riskli alan olduğu belirsiz olacağından devam etmekte olan veya tasarlanan
bütün inşaatlarda yapılaşma duracağından
ekonomik hayatta ciddi bir belirsizlik olacaktır. Hayatın devam ettiği gerçeğinden bakarsak alınacak bu karar ülke ekonomisine
ciddi zarar verecektir. Piyasalarda bir şekilde
oluşmuş bütün fiyatlar da dalgalanmalara
sebep olacaktır.
Madde 4.3’te de riskli alanlarda ve yapılarda meydana gelecek elektrik, su,
doğalgaz gibi hizmetlerin verilmemesi
veya ilgili kurumlarca durdurulması talep
edilmektedir. Bu durumda büyük bir kargaşa
çıkacaktır. Yapılacak işlerin bir tedriciyet
içinde bilgilendirmeler ile yapılması gerekir.
Vatandaşın yaşayacağı rezerv alanlardaki konutların teslimi veya kiraya çıkması
ESKİŞEHİR, ODUNPAZARI EVLERİ
SAFRANBOLU
sağlanmadan, hizmetleri alacağı mekânlar
tahsis edilmeden yapılacak bu tür işlemler
hayat kalitesini düşürecek, kaosa neden olacak ve hizmetleri veren idarelerle vatandaşı
karşı karşıya getirecektir. Toplumsal barışı
sağlamakta güçlük çektiğimiz bu günlerde
yeni çatışma alanları oluşturmamaya özen
gösterilmelidir.
Türkiye’de şehirleşmede
altyapı, ulaşım, sosyal
donatı alanları, bina kalitesi
ve depremlerden dolayı
ciddi şehirleşme sorunları
yaşanmaktadır.
Tahliye ve yıktırma
Madde 5.1 ve 5.2 Riskli yapılarda tahliye
yapılması durumunda bunlarda ikamet eden
malik ve kiracılara veya gecekondu yaparak
riskli yapıya sahip olanlara “kira yardımı
yapılabilir” denmektedir. Devletin kendi
inisiyatifi ile yaptığı bir dönüşüm esnasında
mağdur olan her vatandaşın kira yardımı
devlet tarafından karşılanması sosyal devlet
olmanın ve elinden ikamet hakkı alınan
vatandaşın mağdur edilmemesi açısından
“kira yardımı yapılacaktır” şeklinde olmalıdır.
Bu durum hem iş yeri ve hem de konut için
geçerli olmalıdır.
Madde 5.3.ve 5.4’te ifade edilen riskli
yapının yıkılması için verilen en az 30 gün
süre yetersiz bir süredir. Yıkım işlemlerinin
vatandaşça yapılmaması durumunda idarece, idarede yapmazsa bakanlıkça yapılacağı
belirtilmektedir. “Yıktırma işlemleri yapılmadan önce vatandaşa gerekli yer tahsis
bilgisi bildirilecek, tahliye ve yıkım giderleri
bakanlıkça ilgili bütçeden karşılanacaktır.” denmelidir. Vatandaşı gelecekle ilgili
belirsizliğe sokmayacak şekilde işlemler
sırasıyla yapılmalıdır. Kira yardımı veya
rezerv alanlarda bedelsiz ikamet ettirilmesi
bilgisi vatandaşa yıkımla ilgili bilgi verilmeden önce net olarak verilmelidir
Uygulama işlemleri
Madde 6.1’de binaların yıkılması durumunda
arsa üretimi aşamasında her türlü mülkiyet
hakları kaldırılarak muvafakat aranmaksızın tapu kayıtları yapılır denmektedir. Bu
durumda tespit edilen tapu kayıtlarından
vatandaşın bilgilendirileceği bir yazılım
ortamı oluşturularak vatandaşın e-devlet
kapısından ilgili kayıtlara erişmesi sağlanmalıdır. Vatandaşa en az 30 gün olacak
şekilde itiraz hakkı verilmeli ve bundan
sonra mevcut durum esas alınmalıdır. Yapılacak düzenlemelerde 3’te 2 çoğunluk şartı
yeterlidir. Ancak yeni binaların üretiminde
mümkün olan bütün yerlerde emsallerde
artış yapmadan mümkünse konut olarak
yapılan yerlerde emsaller düşürülerek daha
yaygın, yatay ve sosyal donatı alanları
artırılmış bir şehirleşme yapılmalıdır. Kamudan tahsis edilecek arsalar ve meralar bu
işlem için kullanılmalıdır. Kat karşılığı veya
hâsılat karşılığı yapılacak imar düzenlemelerden, sosyal dokuyu bozacak veya kentsel
yoğunluğu artıracak uygulamalardan uzak
durulmalıdır. Yapılan konutlara vatandaşın
katılımı sağlanabilir. Devlet tarafından
faizsiz 20 yıla kadar kredi imkânı vatandaşa
sunulmalıdır. Bu süre içersinde vatandaşa
konut mülkünün kullanım hakkı verilmelidir
ve devletçe ipotek konulmalıdır. Vatandaşın daha önceden mülkü üzerine geçirmek
istemesi durumunda konut maliyeti, tespit,
tahliye, yıkım bedeli ve diğer sosyal donatı
bedeli fiyata giydirilerek yüzde 25’i geçmeyen ilave bir bedel artışıyla vatandaşa peşin
olarak istediği zaman satılabilir olmalıdır.
Bu durumda isteyen vatandaşa evini kendi
mülküne geçirebilmesi ve yapım sürecinde
finansmana katılımı sağlanmış olacaktır.
Madde 6. 2’de üzerinde bina olan mülk
sahiplerinin 30 gün içinde 3’te 2 çoğunlukla
anlaşması aranarak binalarda gerekli tahliye
ve yıkım işlemleri yapılmalıdır. Bunun sağlanamaması durumunda bakanlıkça “acele
kamulaştırma” yoluna gidilir ve bu konuda
TOKİ veya idare yetkilendirilir denmektedir.
Yasanın uygulanmasının gerekçelerinde
“gönüllülük aranacaktır” ilkesine aykırı bir
durum söz konusudur. Bu maddeyi kanun
koyucu kafasında tasarladığı dönüşümü
ister gönüllü ister gönülsüz olmak koşuluyla
vatandaşlara dayatıyor anlamına gelir. Bu;
demokratik, adil hukuk devleti ilkelerine
aykırıdır. Bu uygulamada, belli bir ada
büyüklüğünde anlaşma sağlanamayan parselde uygulamanın bütünlüğü açısından acil
kamulaştırma yapılabilir mantığı yürütülebilir. Bu oran, yüzde 10-15 gibi bir oran olarak
ada büyüklüğüne oranlanarak belirlenebilir.
Bu durumda vatandaşın mağdur olmayacağı
bir kamulaştırma mümkün kılınabilir.
Madde 6.3’te anlaşma ile tahliye edilen yapıların maliklerine veya kiracılarına veya en
az bir yıl ikamet edenlere “dönüşüm gelirlerinden kredi veya mülkiyet ve sınırlı aynî hak
sağlayan usul ve esasları bakanlıkça belirlenen konut sertifikası verilebilir” denmektedir.
Burada tanımlanan konut sertifikasından ne
kast edildiği belirtilmemektedir ve kanunun
hiçbir yerinde bununla ilgili bir açıklama
bulunmamaktadır. Yine aynı maddede dar
gelirli ve gecekondu bölgelerinde yapılacak
uygulamalardan dolayı borçlandırma yoluyla
“kira yardımı yapılabilir” denmektedir. Hem
maliklerin veya kiracılarının, hem de dar
Mart-Nisan 2012 143
MAKALE
gelirli gece kondu sahiplerinin kira gelirleri
devlet tarafından karşılanmalıdır veya bu kişilere rezerv alanlardan uygun bir yer geçici
iskân için tahsis edilmelidir. Bu sosyal hukuk
devleti olmanın gereği ve devletin yaptığı
zorunlu kentsel dönüşümden mağdur olan
halkın hukukunu korumadan dolayı doğan
bir hakkıdır. Bu uygulamada halkın devlete
olan güveni sağlanmalı, sürdürülebilir bir
sosyal ve ekonomik kalkınma esas olarak
alınmalıdır. Bu değişimi toplumsal barışımızın sağlanması için bir fırsata çevirmeliyiz.
Madde 6.4’te sosyal devlet olmanın gereği
işletilerek bölgelere göre bina maliyetlerinin
bir kısmını düşürme, sosyal donatı ve alt
yapı giderlerinin devletçe karşılanması ilkesi
benimsenmiştir. Uygulama, adaleti tesis
etme açısından doğru bir yaklaşımdır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Dönüşüm gelirleri ve diğer hükümler
Madde 7’de kanun amaçlarını gerçekleştirmek için dönüşüm gelirlerinin sağlanacağı
kalemlerle ilgili bilgiler verilmektedir. Buradan anladığımız, işin başlangıcında ciddi
bir gelir imkânı bakanlığın uygulamaları için
sağlanacağıdır.
İhale usulü
Madde 8.1’de uygulamada işlerin yapılması
için 4734 sayılı kanun uygulanacaktır. 21.b
144 Mimar ve Mühendis
maddesine göre yürütülecek yapım ihaleleri
davet usulü belli firmalar arasında yapılacaktır, anlamına gelmektedir. Türkiye’de
büyük bir ekonomi oluşturacak kentsel
dönüşüme daha çok firmanın katkı yapması
için firma yeterlilikleri tekrar düzenlenerek şeffaf ancak hızlı bir ihale usulü bu
kanunu yürütmek açısından düzenlenmelidir.
Üretilen toplumsal ekonomik değerin daha
adil ve sürdürülebilir kılınması için ihalelerin
şeffaf ve izlenebilir olması sağlanmalıdır.
Madde 8. 3’te riskli yapıların tespit, tahliye
ve yıkılmalarında vatandaşın direnç göstermesinin suç olacağı belirtilmekte ve 5237
sayılı kanuna atıf yapılmaktadır. İşlerin
yürütülmesi sırasında işin suç üreten bir
mekanizmaya dönüşmemesi gerekir. Vatandaşın mülkiyeti üzerinde yapılacak değerlendirmelerde bilgi hakkına saygı gösterilmelidir. İşin bitiminde mülk sahiplerinin nereden
ve nasıl mülk sahibi olacağı kesinlikle işin
başında belirtilmelidir. Belirsiz bir yerden yer
verilmesi büyük huzursuzluklara kapı açabilir.
İş, önce proje hakkında bilgilendirme, sonra
nerede iskân edileceği, yerin nasıl olacağı,
rezerv alandan faydalanma veya kira ödeme
miktarı belirtilmeli ve kentsel dönüşüm
yapılan yerlerde hak sahiplerine mülklerinin ne zaman teslim edileceği konusunda
bilgiler her projede önceden verilmelidir.
Bunun yapılması durumunda halkın gönüllü
katılımı sağlanmış ve gereksiz tartışma ve
çatışmaların önü kesilmiş olur. Bu dönüşümde halkın güvenlik kuvvetleriyle karşı karşıya
gelmemesi için bakanlık ve idare gerekli
hassasiyeti göstermelidir.
SONUÇ:
Ülkemizin şehirleşme problemlerini çözmede yeni kanun çalışmalarını bir fırsata
çevirmeliyiz. Halka, ilave ciddi bir yük
getirmeden, şu anda bir adreste mukim olan
herkes için sürdürülebilir bir yaşam anlayışı
ile işi yürütmeliyiz. Evi olsun olmasın, kiracı
veya gecekondu sahibi bütün vatandaşlarımızı mağdur etmeden ve onları potansiyel
bir suçlu durumuna getirmeden şehirlerimizi
dönüştürmeliyiz. Kamuoyunun desteğini
almadan bir oldubittiye getirilecek her türlü
faaliyet akamete uğramaya mahkûmdur.
Bu işlerin yürütülmesinde belediyelerimizin
ve diğer ilgili kurumların işin sahibi gibi çalışması sağlanmalı ve toplumsal barışımızı
sağlayacak bir kentsel dönüşüm oluşturulmalıdır. Dönüşüm, gönüllü olarak insanların bulunduğu mekânda sağlanmalıdır.
Kamuoyunun desteği ve güveni alınmadan
yürütülecek çalışmalar sağlıklı olmayacaktır.
Dolayısıyla yürütülen çalışmaların tekrar
gözden geçirilmesi uygun olacaktır.
Mimar ve Mühendisler Grubu
MAKALE
F. OKKACIZADE
Zurna’nın
Zırt Dediği Yer
S
evgili Okurlar
yarışır olmuş.
Uzunca bir zaman uzlete çekilmiş
idim.
At izi, BMW izine karışmış yahu...
Değişik vesilelerle avamın arasına karıştığım
vakitlerde Osman kardeşimizin “üstat bu
hasret ne zaman hitama erecek?”
Adem kardeşimizin “Şeyhim medet..!” nidalarına güler geçer idim.
Elhamdülillah haddimi bilirim, şeytanın ne
sebepten huzurdan kovulduğunu bilmeyen
mi var?!
Lakin bilmek başka, iman etmek başka, amel
etmek bambaşkadır.
Şimdi, amel imandan bir cüz olsa gerektir
deyü kelam mevzuunda bildik münakaşayı
tekrar açmak değil niyetinde değilim. Amelin
önemine işaret etmek için özellikle üzerine
basmayı lüzumlu gördüm de o yüzden basarım cümlenin bam teline.
Neyse, buraya bir mim koyalım.
Uzlet dedimse dağda değil elbet. (Bir gün o
da vaki olur inşaAllah.)
Şehri İstanbul’da ilim erbabı ile hemhal idim.
Yazmak gündemimde yoktu anlayacağınız.
Daha çok yazılmak iştiyakında idim.
Avni Bey en son yapılan MMG istişare toplantısında “üstadım şehirleşme sayısı çıkartacağız bu kez teşrif etseniz” deyince, uzunca bir zamandır içimde ukde idi bu mevzu.
Bir istisna edip orucu açıp birkaç kelam eylemek vacip oldu.
Dostlar, kardeşler.
Aklınızı başına alın...
Derginin birisi başlık atmış. “İnşaat ya Resulallah” deyu.
Evine rızık götürmek telaşıyla işine giderken
yoldan geçen, “motorlu taşıtların” üzerine
çamur sıçrattığı güzel insanlara söylüyorum.
Kar’ın değil, bereketin peşinde olanlar.
Halis amel, kirleri yıkayan, imanı onaran bir
süreçtir dostlar.
Bu yüzden amel imanın olmazsa olmaz bir
cüzüdür.
Ancak amel imana dönük olmalı, “kıblesi”
Kabe olmalı insanın.
Başkanların ardında değil, imamların ardında
saf tutma vaktidir.
Kimin kalabalığını çoğalttığınıza dikkat edin.
Cemaati terk et meyin(de) hani cemaat?
Sitelerin içine hapsolmuş, toplumdan tecrit
olmuş
Sen/ben bizim oğlan (alem buysa kral benim)
topluluğuna cemaat mi denir?
Ameli hafife almak, imanı tehlikeye atmaktır.
Sözün özü budur.
El insaf.!
Hani bu mahallenin zengini, yoksulu, çocuğu,
yaşlısı?
Ve fakat aleme kızmak kolay.
Hani bu mahallenin delisi?!
Amma hangi amelin?
Kralın çıplak olduğunu söylemek için alim
olmaya gerek yok ki.
Mahalle mi dedin o ne ki?
Çocuk kadar kirlenmemiş olmak yeter.
Elimizdeki zurnaysa eğer, zırt etmesi de
mukadder elbet.
Şöyle bir kafanızı kaldırın da bakın etrafa
dostlar.
28 şubatta benim kaydımı alun dernekten
deyu feryat edenler.
Eh bu da başa döndürür bizi.
Namaz da daim, niyaz da kaim olmuş...
Nasıl olsa kaçış yok deyu çamura balıklama
atlayanlar size değil sözüm.
Koyun keçi çobanları binaları yükseltmekte
Sizi paklayacak nehir bilmiyorum.
İşte zurnanın “zırt” dediği yer burası dostlar.
Peki, kim tutuşturdu bu zurnayı elimize?
Peki, bizi tutuşmaya bu denli teşne kılan şey
nedir?
Mart-Nisan 2012 145
BİZDEN HABERLER
“İSTANBUL’DAN
RENKLER, ÇİZGİLER
ve SESLER”
SİVİL TOPLUM
KURULUŞLARI
ve BEKLENTİLER
ÜZERİNE
M
M
Süleyman Zeki Bağlan:
YERLİ TEKNOLOJİ
MÜMKÜN MÜ?
imar ve Mühendisler Grubu
(MMG) tarafından gerçekleştirilen ‘’Bizbize Konuşmalar’’etkinliğine
Süleyman Zeki Bağlan konuk oldu.
MMG Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen
“İstanbul’dan Renkler, Çizgiler ve Sesler”
konulu toplantıda Bağlan, video görüntüleri eşliğinde katılımcılara İstanbul
ve tarihi hakkında önemli bilgiler verdi.
İstanbul`un en önemli özelliklerinden biri olarak, Peygamber Efendimiz
Hz. Muhammed (S.A.V)’in İstanbul’u
Medine’nin kardeş şehri olarak ilan
etmesi olduğuna dikkat çeken Bağlan,
“İstanbul`un yeri bende bu nedenle her
zaman daha farklıdır” diyerek dinleyicilere tarih eşliğinde bir İstanbul ziyafeti
sundu.
imar ve Mühendisler Grubu
(MMG) Genel Merkezi’nde
düzenlenen ‘Bizbize Konuşmalar’
programının konuğu TUSKON
Genel Başkan Yardımcısı Recep Ekşi
oldu. Konuşmasına Sivil Toplum
Kuruluşları’nın gönüllülük esasına
dayanarak ülkemiz için önemli
faaliyetler yaptığını ve ülkenin
gelişmesinde önemli rol oynadıklarını
ifade ederek başlayan Ekşi, ayrıca
ülkemize artı değer katan tüm çabaları
gönülden desteklediklerini ifade ederek
kendilerinin de TUSKON çatısı altında
ülkemize fayda sağlayacak faaliyetler
yapmaya çalıştıklarını ifade etti.
M
imar ve Mühendisler Grubu (MMG) Genel
Merkezi’nde gerçekleştirilen ‘Bizbize
Konuşmalar’ etkinliğinin bu haftaki konuğu
İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç.
Dr. Ata Şenlikçi oldu. ‘Kullanmakta Olduğumuz
Teknolojinin Yerlileştirilmesi’ konulu bir
söyleşi yapan Şenlikçi; “Yeterli bilgiye sahip
mühendislerimiz olmasına rağmen, finansal
destek konusunda sıkıntılar yaşanması nedeniyle
teknolojide dışa bağımlılık devam etmektedir”
dedi. Konuşmasında sık sık eğitim sistemimizin eksikliklerinden ve yanlış uygulamalardan
bahseden Şenlikçi dinleyicilere çeşitli tavsiyelerde
bulunarak konuşmasını bitirdi.
BAŞKA BİR ÜSTAD; SEZAİ KARAKOÇ
M
olduğunu söyledi. Osman Sarı, “Türk edebiimar ve Mühendisler Grubu (MMG)
yatının önemli üstatlarından biri de SeGenel Merkezi’nde gerçekleştizai Karakoç’tur. Kendisi Necip Fazıl
rilen ‘Bizbize Konuşmalar’ prograüstatla birlikte önemli eserlere
mı çerçevesinde Türk edebi ve
imza atmıştır. Bu önemli değerdüşünce dünyasının önemli
leri saygı ile yâd etmeli, hatta
isimlerinden Sezai Karakoç’u
hayattayken Sezai Karakoç üsyâd etmek amacı ile gerçektadımızı ziyaret edip unutmadıleştirilen etkinliğe, konuşmacı
ğımızı göstermeliyiz. Bu tür topolarak katılan Öğretim Üyesi
lantılarla kendisini unutmadığımızı
Yrd. Doç. Dr. Osman Sarı; Sezai
Karakoç’un çok yönlü bir kişilik Sezai Karakoç göstermekte eminim kendisini mutlu
etmektedir” dedi.
olup yaşayan en büyük Türk şairi
146 Mimar ve Mühendis
KÜRESEL ISINMA ve İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÜZERİNE MMG İZMİR’DE
M
art ayında gerçekleşen ‘Bizbize Konuşmalar’
isimli seminerlerin konuklarından bir tanesi
de Mimar Erkan İnce oldu. ‘Küresel Isınma ve İklim
Değişikliği’ konulu bir söyleşi yapan İnce, “Her yıl
atmosfere salınan karbon gazı 50 milyar ton civarında
olup bu oran her geçen yıl artmaktadır’’ dedi. Hayatın
sürüklemesi sonucu Küresel Isınma ve İklim Değişikliği konusunda bilgi sahibi olduğunu söyleyen Erkan
İnce; ‘’Bir konferansa konuşmacı olarak çağrıldım.
Konuşmacılara baktığımda Finlandiyalı bir konuşmacı
küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerine konuşuyordu. Kendisinin anlattıklarını dikkatle dinlediğimde
doğru şeyler anlattığını gördüm. Ben de bu konuyu
kendi insanıma anlatmak istedim ve bu konudaki
serüvenim de böylece başlamış oldu” dedi.
BOR MADENİ
KONUŞULDU
M
imar ve Mühendisler Grubu
(MMG) İzmir Şubesi’nce
düzenlenen ‘Bizbize Konuşmalar’da
Eti Maden İşletmeleri İzmir
İhracat/Lojistik Müdürü Recep
Balcı konuk oldu. Genel olarak Bor
madeni hakkında bilgi veren Balcı
bor madeninin Türkiye için önemine değinerek dünya bor rezervinin
yaklaşık yüzde 70’inin ülkemizde
olduğunu ve bor madeninin başlıca
kullanım alanlarını dinleyicilerle
paylaştı.
TÜRKİYE MACARİSTAN
EKONOMİK,
KÜLTÜREL VE TİCARİ
İLİŞKİLERİ ÜZERİNE
M
ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ
GENEL SEKRETERİ’NE ZİYARET
M
imar ve Mühendisler Grubu (MMG)
Ankara Şubesi tarafından görevine yeni
atanan Ankara Büyükşehir Belediyesi Genel
Sekreteri Kamil Kılıç’a hayırlı olsun ziyaretinde
bulunuldu. Ankara’nın genel olarak sorunlarının konuşulduğu toplantıda Kılıç, MMG gibi bir
örgütle tanışmaktan ve birlikte iş yapmaktan
memnun olacağını ifade etti. Özellikle TMMOB
seçimleri ve MMG’nin bu konudaki çalışmaları
hakkında Genel Sekretere bilgi verilen ziyarette
daha sonra Yunus Aluç Ankara Belediyesi’nin
yürüttüğü Hacı Bayram ve eski kent merkezi
restorasyon ve yenilenme çalışmalarıyla ilgili
maket üzerinden ziyarete katılanlara bilgi verdi.
imar ve Mühendisler
Grubu (MMG) tarafından
gerçekleştirilen “Bizbize Konuşmalar” etkinliğinin mart ayı içerisindeki son konuşmacısı, Türk-Macar
İşadamları Derneği Başkanı,
DEİK - DTİK Avrupa Bölge Başkan
Yardımcısı ve MMG Genel Başkan
Yardımcısı Osman Şahbaz oldu.
Şahbaz, sunum şeklinde aktardığı
bilgilerle katılımcılara Macaristan
hakkında daha önce değinilmemiş
bilgiler verdi. Sunumuna TürkMacar tarihi ilişkileri ile başlayan
Şahbaz, bu iki ülkenin ortak
kaderlerinden bahsedip ekonomik
durumları hakkında yorumlarda
bulunurken yatırım için en uygun
zamanın şuanda yaşandığından
söz etti.
Mart-Nisan 2012 147
BİZDEN HABERLER
Ziyarette MMG Heyetini İl Başkanı
Aziz Babuşçu ile Başkan Yardımcısı
Ali Rıza Yapar karşıladı...
MMG YÖNETİMİ AK PARTİ İSTANBUL
İL BAŞKANLIĞI’NI ZİYARET ETTİ
M
imar ve Mühendisler Grubu (MMG) Yönetim Kurulu, kurumlara gerçekleşen ziyaretler çerçevesinde Ak Parti İstanbul İl Başkanlığı’na ziyarette bulundu. Ziyarette MMG Heyetini İl Başkanı Aziz Babuşçu ile Başkan Yardımcısı Ali Rıza Yapar karşıladı. Ziyaretten duyduğu memnuniyeti
dile getiren Başkan Aziz Babuşçu, toplumların bilinçlenmesi için STK’lara önemli görevler düştüğünü belirterek, STK’lardaki yeterliliğin yeterince tamamlanamamış olduğunu söyledi. Toplumumuzda
mesleki birliktelik sıkıntısı yaşandığını ifade eden Babuşçu, MMG’nin kendi alanında önemli bir
birliktelik sağladığını belirtti. MMG’nin duyarlılık gösterdiği İstanbul Silueti konusunda kendilerinin de kurul oluşturduklarını belirten Babuşçu, başlamayan projelerde revize yapılması konusunda
Büyükşehir Belediyesi ile çalışmalar yaptıklarını söyledi.
MMG Heyetini
makamında kabul
eden İstanbul Çevre
ve Şehircilik İl
Müdürü Prf. Dr. Emin
Binpınar ziyaretten
duyduğu memnuniyeti
dile getirip MMG
tarafından
gerçekleştirilen
etkinlikleri takip
ettiklerini belirtti...
MMG, İSTANBUL ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK
İL MÜDÜRLÜĞÜ’NÜ ZİYARET ETTİ
M
imar ve Mühendisler Grubu (MMG)
tarafından kurum ve kuruluşlara yönelik gerçekleştirilen ziyaretlere İstanbul Çevre ve Şehircilik
İl Müdürlüğü ziyareti ile devam
edildi. MMG Heyetini makamında kabul eden İstanbul Çevre
ve Şehircilik İl Müdürü Prof. Dr.
Emin Binpınar ziyaretten duyduğu
memnuniyeti dile getirip MMG
tarafından gerçekleştirilen etkinlikleri
148 Mimar ve Mühendis
takip ettiklerini belirterek; “Derneğiniz
tarafından gerçekleştirilen ve katılma
onuruna eriştiğim sempozyumun
yararlı olduğuna inanıyorum. Bu
tür etkinlik ve sempozyumlarla
milletimizin bilinçlendirilmesi
gerekiyor. Sizlerin bu bilinçle bu
tür sempozyumları devam ettirmenizi bekliyorum” dedi. Ziyaret
tarafların karşılıklı iyi niyet dilekleri
ile sona erdi.
BURSA’NIN
YAKITI NASIL
KULLANDIĞI
İNTERNETTE
TAKİP
EDİLECEK
M
imar ve Mühendisler
Grubu (MMG) Bursa Şubesi tarafından kurum ve kuruluşlara yönelik gerçekleştirilen
ziyaretler kapsamında Bursa
Çevre ve Şehircilik İl Müdürü
Eyüp Gül ziyaret edildi. MMG
heyetini makamında kabul
eden Bursa Çevre
ve Şehircilik
İl Müdürü
Eyüp Gül,
ziyaretten
duyduğu
memnuniyeti dile
getirdikten
sonra MMG
Bursa Şubesi’nin
yaptığı faaliyetler hakkında
bilgi aldı. Yapılan çalışmalar
neticesinde Bursa’daki birçok
konutun yalıtımsız olduğunu
tespit ettiklerini belirten Gül,
konu ile ilgili Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olarak bir internet
sitesi hazırlandığını, konut
sahiplerinin, gerekli bilgileri
sisteme girmelerinden sonra
yakıt maliyeti, hangi yalıtım
türünün seçilmesi gerektiği
ve bunun sonucunda ne kadar
yakıt tasarrufu yapılabileceğini
göreceklerini açıkladı.
GÜBRETAŞ’A
HAYIRLI OLSUN ZİYARETİ
M
imar ve Mühendisler Grubu (MMG) Yönetimi, MMG üyelerinden olan Gübretaş Genel Müdürü Osman Balta ile Gübretaş
Genel Müdür Yardımcısı Yakup Güler’i makamlarında ziyaret ederek
yeni görevlerinde hayırlı olsun temennilerinde bulundu. MMG
Genel Başkanı Avni Çebi, Osman Balta’nın Gübretaş Genel Müdürü
olmasından dolayı kutlayarak MMG olarak tarım sektörüne önem
verdiklerini ve sektörün gelişmesi için ortak çalışmalar yapmak
istediklerini belirtti. Heyeti makamında kabul eden Gübretaş Genel
Müdürü Osman Balta ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
JEOFİZİK ODASI İSTANBUL
ŞUBESİNE ZİYARET
M
imar ve Mühendisler Grubu (MMG) yönetimi, Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin yeni seçilen yönetimine
ziyarette bulundu. Jeofizik Odası İstanbul Şubesi’nin merkezinde
gerçekleştirilen ziyarette yeni yönetime ve Başkan Ali Osman
Öncel’e heyet adına hayırlı olsun dileklerini ileten ve başarılar dileyen MMG Başkanı Avni Çebi; “Jeofizik mühendisleri olarak deprem
gerçeğinin yaşandığı ülkemizde önemli bir konumdasınız. Bizler
MMG olarak sizlere her türlü desteği vermeye hazırız” dedi. Ziyaret
karşılıklı temenniler ile sona erdi.
PROF. DR. SUPHİ SAATÇİ’YE
NEZAKET ZİYARETİ
M
imar ve Mühendisler Grubu (MMG) tarafından kurum ve
kuruluşlara gerçekleştirilen ziyaretler kapsamında Mimar
Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Suphi
Saatçi’ye nezaket ziyaretinde bulunuldu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fındıklı Merkez Binası’nda gerçekleştirilen ziyarete
MMG Genel Başkanı Avni Çebi ve Genel Başkan Yardımcısı Osman
Şahbaz katıldı. MMG heyetini makamında kabul eden Prof. Dr. Suphi
Saatçi ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Samimi ve
sıcak bir ortamda gerçekleşen toplantıda, birçok proje ve çalışmayı
ortaklaşa gerçekleştirmek için ortak kanaate varıldı.
KAYSERİ ŞUBEDE BAYRAK DEĞİŞİMİ
M
imar ve Mühendisler Grubu
(MMG) Kayseri Şubesi
8’inci Olağan Genel Kurulu
26 Şubat Pazar günü
geniş bir katılım ile
yapıldı. Seçimli Genel
Kurul’da MMG Kayseri
Şube Başkanlığı’na Celal
Dündar Selçuk getirildi.
Genel Kurula katılamayan
Genel Başkan Avni Çebi’nin, Kay-
seri Şubesi Eski Başkanı Oğuz Memiş’e,
gerçekleştirdiği çalışmalarla ilgili olarak
yaptığı teşekkür mesajının okunmasıyla başlayan Genel Kurul’da
Oğuz Memiş de bir teşekkür
konuşması yaptı. Toplantı devamında, önceki dönem yönetim
kurulunda emeği geçen yönetim
kurulu üyelerine plaket takdim
edildi. Dilek ve temennilerin ardından Genel Kurul Toplantısı sona erdi.
Mart-Nisan 2012 149
BİZDEN HABERLER
VATAN KABLO
FABRİKASINA
TEKNİK GEZİ
M
imar ve Mühendisler Grubu
(MMG) tarafından Vatan Kablo
Çorlu Fabrikası’na geniş katılımlı bir
teknik gezi düzenlendi. MMG ekibini
toplantı salonunda ağırlayan Vatan Kablo Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Akın
burada yaptığı konuşmada, 1975 yılında
kurulan firmanın
o günden beri
enerji kablosu
üretimi
gerçekleştirdiğini, 2000
yılından beri
de büyüme
kararı alarak
sürekli üretime ve
Ar-Ge’ye dönük yatırım
yaptıklarını vurguladı. Konuşmanın ardından firmanın tanıtım filmi gösterildi.
Daha sonra özel kıyafet giyen ve güvenlik için baret takan MMG ekibi yetkililer
nezaretinde fabrikayı gezdi. Türkiye’nin
tek bakırdan kabloya dönüşüm tesisini
de gezen MMG ekibi gezinin ardından
topluca fotoğraf çekilerek tesislerden
ayrıldı.
Lütfi Coşkun:
“ELEKTRİK ÜRETİMİNDE DIŞA BAĞIMLILIĞI
AZALTMAK İÇİN ÇALIŞMALAR YAPIYORUZ”
M
imar ve Mühendisler Grubu (MMG) EÜAŞ Ambarlı Termik Santrali’ne teknik gezi düzenledi. Termik Santrale gelişinde heyeti İşletme Müdürü Lütfi Coşkun karşıladı. Coşkun,
kurum olarak Türkiye’de elektrik üreten en büyük ikinci tesis olduklarını belirterek; “Elektrik
üretiminde dışa bağımlılığı azaltmak için çalışmalar yapıyoruz. Tesisinizde saatte 1350 MegaWatt elektrik üretimi yapıyoruz. Kapasitemizi arttırmak için ek tesis yapmak için çalışmalar
yapıyoruz” dedi. Tesiste kullanılan yakıtın Kyoto Sözleşmesi çerçevesinde 3 numaralı fuel oil ve
doğalgaz olduğunu belirten Coşkun, “Tesisimizde kullanılan malzemelerin zaman zaman yenilenmesi gerekiyor. Bu da yurtdışından temin gerektirdiği için pahalıya geliyor. Bu malzemelerin
yerlileştirilmesi için yurtiçindeki üretici firmalarla temaslarımız oluyor. Ülke olarak teknolojimizin yabancı bağımlılığı beni rahatsız ediyor. Yerli teknolojinin bir an önce hayata geçirilmesi
gerekmektedir” diye konuştu.
Fahrettin Gülener:
“İLK KOLTUĞU
1989 YILINDA
OLUŞTURDUK”
M
imar ve Mühendisler Grubu
(MMG) Bursa Şubesi Mart
ayı Teknik gezisini Ermetal Şirketler
Grubu’na düzenledi. Gezi sırasında
katılımcılara hitap eden Yönetim Kurulu
Başkanı Fahrettin Gülener, çeşitli branşlarda 60 adet patentlerinin olduğunu
söyledi. 1982 yılında koltuk üretmeye
karar verdiğini ve işe koltuk ayakları ile
başladığını vurgulayan Gülener, bütünüyle ilk koltuğu 1989 yılında oluşturduklarını ve bunun üzerine de Bürosit
koltuk fabrikasını kurduklarını açıkladı.
150 Mimar ve Mühendis
İbrahim Tarı:
“TÜRKİYE’NİN AFET VE ACİL DESTEK
ALANINDA EN İYİ KONUMUNDAYIZ”
M
imar ve Mühendisler Grubu
(MMG) Bursa Şubesi Şubat ayı teknik gezisi
Bursa İl Afet ve Acil Durum
Müdürlüğü’ne gerçekleştirdi. Gezi esnasında Van
depremine ilişkin bilgi
veren İl Müdürü İbrahim
Tarı, 128 ekibin koordinasyonunu gerçekleştirdiklerini ve Türkiye’nin şu
anda afet ve acil destek alanında en iyi konumda olduğunu
belirtti. Kentlerdeki doğal afetlere
ilişkin olarak risk belirleme yetkisinin
kanunen müdürlüklerinde olduğunu
ifade eden Tarı, ülkemizde mevcut
olan deprem haritalarının neredeyse tamamının değişmesi
gerektiğini vurguladı. Bursa
ile ilgili de çarpıcı bilgiler
veren Tarı, 1855 yılında iki
kez deprem yaşayan Bursa’da,
beş bin vatandaşımızın hayatını kaybettiğini, bu sayının ise
o zamanki Bursa nüfusunun üçte
biri olduğunun altını çizdi.
MMG İSTANBUL GEZİLERİ SULTANAHMET GEZİSİ İLE BAŞLADI
M
imar ve Mühendisler Grubu (MMG) tarafından yaşadığımız
şehir İstanbul’u tanımak, şehrimiz hakkında farkındalığımızı
artırmak ve devamlı iç içe yaşamaktan dolayı alışkanlık yapan ve
bu nedenle göremediğimiz güzellikleri tekrar keşfederek, tarihi ve
tarihin sosyo-kültürel yapısını anlayarak, bir ‘Medeniyetler Beşiği’nde
yaşadığımızı fark etmeye yardımcı olabilmek için başlatılan “İstanbul
Gezileri” etkinliğinin ilk ayağı Sultanahmet Meydanı ve çevresi oldu.
Pek çok medeniyete beşiklik etmiş, İslam medeniyetinin en güzel
şehirlerinden olan İstanbul’u yeniden keşfetmek için İstanbul aşığı
Süleyman Zeki Bağlan rehberliğinde gerçekleştirilen Sultanahmet ve
çevresini tanıma gezisine MMG Genel Başkanı Avni Çebi’nin yanı sıra
Yönetim Kurulu üyeleri, MMG üyeleri aileleri ile birlikte katıldı.
MMG, AVRUPA GÖNÜLLÜ
HİZMETİ PROJESİ
KAPSAMINDA
AKREDİTE EDİLDİ
A
ÖLÜMÜNÜN 3’ÜNCÜ YILINDA
TURGUT CANSEVER’İ ANMAK ve ANLAMAK
M
imar ve Mühendisler Grubu (MMG) tarafından organize edilen Turgut Cansever’i
anma programı Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Alpay Aşkun
Salonu’nda gerçekleştirildi. Panele MMG Genel Başkanı Avni Çebi, YTÜ Mimarlık Bölümü Dekanı Murat Soygeniş’in yanı sıra MMG üyeleri ve öğrenciler katıldı. Moderatörlüğünü MMG Genel Başkan Yardımcısı Osman Arı’nın yaptığı etkinliğe konuşmacı olarak
Maltepe Üniversitesi Öğretim üyesi Prof Dr. Süleyman Seyfi Öğün, Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nuran Kara Pilehvarian ve Mimar Mehmet İşçi katıldı.
Turgut Cansever’in sevenlerinin yoğun ilgi gösterdiği panelde konuşan MMG Genel
Başkanı Avni Çebi; “Mimar Turgut Cansever’i anmak bizim için bir vefa borcudur. Bir
toplumu değerli kılan ileriye taşıyan kökleridir. O kökleri saygı ile anmak bizlere düşen
en büyük görevdir. Turgut Cansever yalnız başına bir mimar değil aynı zamanda bir
düşünce adamıdır. Ömrü boyunca az sayıda ama anlamlı eserlere imza atan Turgut
Cansever günümüz mimarlarına da bıraktığı eserlerle yol gösterici olmuştur. Aynı
zamanda etrafına toplanan arkadaşlarıyla, öğrencileriyle ve yetiştirdiği kişilerle bir okul
olmuş ekol bir kişiliktir” dedi.
vrupa Gönüllü Hizmeti, istediğiniz bir AB
ülkesinde sosyal içerikli bir projede 2-12
aylık süreler dâhilinde yer almanızı sağlayan
bir etkinliktir. Dil eğitimini de (% 5) içeren Avrupa Gönüllü Hizmeti 18-30 yaş arasındaki tüm
gençlerimize açıktır. Mimarlar ve Mühendisler
Grubu, 2011-TR-88 EI referans numarasıyla
Proje Sorumlusu Yard. Doç. Dr. Yalçın Boztoprak ve Proje Koordinatörü Öğr. Gör. Zeynep
SERTKAN aracılığıyla 2011 yılında koordinatör
ve gönderen kuruluş olarak akredite olmuştur.
Bu amaçla sanat ve kültür alanındaki projeler
için üyelerimizi göndermeyi hedeflemiştir. Avrupa Gönüllü Hizmetinin (AGH) amacı, Avrupa
Birliği’nin içinde ve dışında çeşitli şekillerdeki
gönüllü faaliyetlere gençlerin katılımını desteklemektir. AGH’ye katılan gönüllü gençlerin 1
kereye özgü yol, tüm proje boyunca da konaklama ve yemek giderleri program tarafından
karşılanmakta, ayrıca ülkeye göre değişen
ayda 50 – 120 Euro cep harçlığı verilmektedir.
Ayrıntılı bilgi için http://ec.europa.eu/youth/evs/
aod/hei_form_en.cfm?EID=76000930400 web
sayfasına bakılabilir ve [email protected]
adresi ile iletişime geçilebilir.
Mart-Nisan 2012 151
SİNEMA YARINDAN SONRA
METROPIA
2024 AVRUPA’SI… PETROL REZERVLERİ TÜKENMEK ÜZERE,
KÜRESEL FİNANSAL PAZARLAR ÇÖKMÜŞ DURUMDA…
VE DÜNYANIN EN BÜYÜK FİRMASI TREXX, TÜM KITAYI
KAPSAYACAK DEVASA BİR METRO SİSTEMİNİ İŞLETMEKTE.
BÖYLESİNE BİR GÜÇ, MASUM BİR ŞEKİLDE KULLANILABİLİR Mİ?
>
SELİN GÜRGÜN Sinema Eleştirmeni
C
esur Yeni Dünya, 1984 gibi kitaplardan aşina olduğumuz kötü gelecek
senaryolarından biri bu kez İsveçli
yönetmen Tarik Saleh’in elinden bir animasyon olarak karşımıza çıkıyor. Metropia,
FİLMİN KONUSU
İsveç’te bir çağrı merkezi çalışanı olan Roger,
Stockholm’den metroya
her girişinde kafasının içinde bir yabancının s esini
duyar. Bu sesin masum
olmadığını düşünen Roger,
çok geçmeden hayatının
birileri tarafından kontrol
edildiği gerçeğini keşfeder.
Serbest kalmak içinse bir
süper model olan Nina
ile işbirliği yapacak ve bu
komploya son vermeye
çalışacaktır.
152 Mimar ve Mühendis
hikâye olarak tanıdık olsa da, senaryosunun özgünlüğü ve daha önce görülmemiş
animasyon tekniğiyle emsalsiz sıfatını hak
ediyor. Önce gerçek aktörlerle çalışıp sonrasında yüzleri değiştirip karikatürize ederek
FİLMİN KÜNYESİ
Yönetmen: Tarik Saleh
Yapımcı: Kristina Aberg
Senaryo: Fredrik Edin, Stig Larsson,
Tarik Saleh
Animasyon yönetmeni: Christian
Ryltenius
Seslendirenler: Vincent Gallo (Roger),
Juliette Lewis (Nina). Stellan Skarsgard
(Ralph), Udo Kier (Ivan Bahn), Alexander
Skarsgard (Stefan)
Müzik: Krister Linder
Türü: Bilim kurgu, animasyon
Yapım yılı: 2009
Süre: 80 dk.
Ülke :İsveç
gerçeküstü vücutlar yaratan Saleh’in bu tekniği ilk olma özelliği taşıyor. Metropia, hayali
anlatısına rağmen hayatın çok da uzağına
düşmeyen ve günümüz dünyasını da düşünmeye çağıran distopik bir film.
TARIK SALEH
28 Ocak 1972 tarihinde İsveç’te doğan, Mısır kökenli
yönetmen, yapımcı, yayımcı, gazeteci ve senaryo
yazarı. Saleh, 90’larda İsveç’in en önemli grafiti
sanatçılarından biri aynı zamanda. 9. AFM Uluslararası
Bağımsız Film Festivali kapsamında 2010 yılında
Türkiye’ye gelen yönetmen Atmo isimli bir yapım
şirketinin de kurucularından.
Filmlerinden bazıları:
• Musicvideo - Sadness is a Blessing: Lykke Li
(2011)
• Musicvideo - I Follow Rivers: Lykke Li (2011)
• Sacrificio: Who Betrayed Che Guevara (2001)
• Gitmo - New Rules of War (2005)
• Metropia (2009)
Mart-Nisan 2012 153
KİTAPLIK
DERİN TARİH DERGİSİ VE SİLUET ÜZERİNE
YAYIN HAYATINA NİSAN AYINDA ÇIKARDIĞI İLK SAYISIYLA MERHABA DİYEN “DERİN TARİH” DERGİSİ İLGİNÇ VE
YARARLI YAZILARIYLA DİKKAT ÇEKİYOR. ÖZELLİKLE KENTSEL DÖNÜŞÜM VE SİLUET KONUSU İLE BİZİM DE İLGİMİZİ
ÇEKEN DERGİNİN İSTANBUL’UN SİLUETİNE TARİHİ AÇIDAN YAKLAŞTIĞI YAZIYI BURADA PAYLAŞIP, BÜYÜK EKSİKLİK
HİSSEDİLEN TARİH YAYINCILIĞINDA KALICI OLMALARINI DİLİYORUZ
SİLUETİMİ KAYBETTİM, HÜKÜMSÜZDÜR!
İstanbul tarih boyunca hep değişmişti ama bu defa orantısı bozuluyor. Paris’ten Londra’ya,
Viyana’dan Roma’ya, Prag’dan Lizbon’a kadar pek çok yerde özenle korunan tarihsel kimlik bir tek
İstanbul’da acımasızca yok ediliyor.
>
ZÜMRÜT SÖNMEZ
Z
EYTİNBURNU’NDAN yükselen
gökdelenler ancak Ayasofya ve Sultanahmet camilerinin arkalarından
başlarını uzatınca dehşetle fark
ettik İstanbul’da alttan alta işlenmekte olan
“kusursuz cinayeti”. Bu şehrin kutsal siluetinin
onun kimliğini oluşturan parçaların en değerlilerinden olduğunu hatırlamamız için ille de
beton sütunların payitahtın siluetini parçalayıp
gözümüze mi batması gerekirdi? Oysa bu,
masum adımlarla gelişen bir kentbozumunun
önümüze düşen görüntülerinden sadece biriydi.
Gelecekteki İstanbul kıyametinin erken öten
horozuydu başka bir deyişle.
Belediye yetkilileri güya siluetin böylesine hoyratça zedeleneceğini hiç tahmin etmemişler.
Bundan sonra bir daha olmayacakmış! İnanalım mı dersiniz? Siz inanıp inanmayacağınıza
karar veredurun, biz çoktan siluetin tarihine
daldık bile.
Bakın, İstanbul siluetinin tarih içindeki değişim
matrisi hangi etik ve estetik sınırlar içinde kalmış. Şehir okuma ustası Selim İleri’nin isabetle
teşhis ettiği gibi İstanbul’un asırlardır korunan
bir bina ahlakı vardı, biz asıl onu kaybettik.
Daha acısı, onu kaybettiğimizin de farkında
değiliz.
Kaybettiklerimizi bize hatırlatacak ipuçlarının
tarihin ak saçlı toprağında saklı olduğuna
inanıyoruz. Bunun için buyurun diyoruz size,
İstanbul’un siluetinin etik ve estetik temellerini
tarihin içine oyulmuş tablolardan beraberce
seyredip ibretle düşünelim.
Roma ve Bizans
İstanbul’unun Çehresi
İstanbul tarihi üç ana dönemde incelenebilir.
İlk dönem, yaklaşık bin yılı kapsar. Megaralılar
M.Ö. 680’lerde Marmara Denizini geçerek
154 Mimar ve Mühendis
İstanbul’a ulaşmış ve Kadıköy’de Halkedon
adını verdikleri bir kent kumuşlar. M.Ö. 202’de
Makedonların tehdidinden korkan Komutan
Byzantion, Roma’dan yardım ister ve sık sık istilaya uğrayan kentte Roma İmparatorluğu’nun
etkisi başlar. Nitekim M.Ö. 146’da Roma’nın
egemenliğine girer. Bu dönemde Gotlar ve
İzmitliler tarafından işgal edilen İstanbul, M.S.
330 yılında İmparator I. Constantinus tarafından Doğu Roma’nın yönetim merkezi yapılır.
“Yeni Roma” unvanını alan İstanbul dünyanın
ilgi odağı olmaya başlar. Constantinus Romalı
soyluları çağırarak kentin Romalı nüfusunu
artırır ve yeni başkentin konumuna yakışır bir
imar hamlesi başlatır. Limalar ve su tesisleri
düzenlenir. Su dağıtım sistemlerinin temelleri
atılır. Savunma için yeni bir sur yaptırılır ve
bugün Sultanahmet Meydanı olarak bilinen
Hipodrom’un inşaatı tamamlanır. Sultanahmet
Camii’nin bulunduğu alanda Constantinus için
imparatorluk sarayı ve görkemli ibadethaneler
inşa edilir. Şehir imparatorun adıyla özdeşleşir.
11 Mayıs 330’dan sonra şehrin Konstantinapolis olarak anılmaya başlandığı ikinci dönem
başlar. Aya İrini ve ardından 360 yılında Ayasofya Kilisesini yaptıran I. Constantinus, kenti
Hıristiyan dünyası için önemli bir merkez haline
getirir. 476’da Batı Roma’nın yıkılmasından
sonra Doğu Roma İmparatorluğu’na dönüşür
ve İstanbul bu imparatorluğun başkentliğini
üstlenir.
6. yüzyılın ortaları Bizans İmparatorluğu ve
İstanbul içi yeni bir yükseliş döneminin başlangıcıdır. Jüstinyen döneminde Ayasofya mevcut
görünümü kazanır. Ancak işgallerin yıkıcı etkileri de eksik olmaz. 7. yüzyılda Sasaniler ve
Avarlar, 8. Yüzyılda Araplar, 9. yüzyılda Ruslar
ve Bulgarlar tarafından kuşatılan İstanbul’un
tarihindeki en büyük yıkım ise 1204’teki Haçlı
işgal ve yığmasıyla gelir. Fetih öncesinde
İstanbul 40-50 bin nüfuslu, yoksul ve harabe
bir kenttir.
Kubbelerin Saltanatı Başlıyor
İstanbul’da en eski Osmanlı eseri, 1396’da Yıldırım Beyazid tarafından Karadeniz’den gelecek yardımları önlemek amacıyla yaptırılan
Anadolu Hisarı’dır. Rumeli Hisarı ise Bizans’a
Prof. Dr. Semavi Eyice:
“İstanbul’un Orantısı Bozuldu”
Selim İleri:
“Süleymaniye Siluetin de Zirvesiydi”
İstanbul’un bugünkü hali “perişanlık”. Her şeyden önce
şehrin orantısı bozuldu. Süleymaniye’nin, Sultanahmet’in,
Fatih Camii’nin bir haşmeti vardı. Şimdi etraflarında
heyula gibi çirkin yapılar birikti. Eski görkem kayboldu.
İpin ucu kaçtı, artık geriye dönüş mümkün değil. Tarihi
yarımadanın yıllar önce koruma altına alınması gerekirdi.
Bu orantının bozulmasının en önemli nedeni, sabotaj olup
olmadığı konusunda hala soru işaretleri bulunan büyük
yangınlardır. Bir diğer önemli hadise ise 1935’te çıkarılan
ve 500 metre içerisinde birden fazla cami bulunmasını
yasaklayan kanundur. Bu kanundan sonra İstanbul’daki
pek çok cami kullanılamaz olmuş, hatta bazıları ev olarak
kiraya verilmiştir. Bir süre sonra da metruk camilerin
yıkılması için emir çıkarılmış ve pek çok cami yıkılmıştır.
Değişimin boyutlarını anlamak için vapura binip şöyle uzaktan bakmak kafi. Gerek
kendi yazarlarımızın, gerekse İstanbul’a hayran kalmış Batılı yazarların, hatta benim
gibi 63 yaşında bir insanın bile vaktiyle görmüş olduğu İstanbul ile en küçük ilintisi
kalmamış bir şehir var karşımızda. Hâlbuki Roma başta olmak üzere dünyanın büyük
tarihi kentleri –ki İstanbul hepsinden önemlidir- siluetlerini korumak için var güçleriyle
çaba harcarlar. Peyami Safa 50-60 yıl önce, “Şayet İstanbul büyüyecekse Suriçi
dediğimiz tarihi şehrin dışında büyümelidir” demiş. Safa’nın bu saptamasına uygun
bir inşa mümkünken geldiğimiz noktayı çok üzücü buluyorum. “Çağın mimarisi böyle”
itirazlarına da katılmıyorum. Türkiye’de yapılan gökdelenleri hiç estetik bulmuyorum.
Şayet Amerika ise örnek alınacak ülke, oradaki gökdelenler hakikaten estetiktir,
burada yapılanlarsa rezalet. Yarım yüzyıl öncesine kadar İstanbul’un hiçbir yerinde
bu denli şımarıkça yükselen binalar yoktu. İstanbul daima kendi ahlaki değerlerine
bağlı kalmıştır. Süleymaniye’nin üstünde bir yapı ne Osmanlı’da ne de Cumhuriyet’te
düşünülürdü. Bu, bu çağa mahsus bir şımarıklık.
kuzeyden gelecek yardımları kesmek için II.
Mehmed tarafından inşa ettirilecektir. Nihayet
29 Mayıs 1953’te İstanbul’un üçüncü dönemi
yani, “Osmanlı asırları” başlar. Görkemini büyük
ölçüde yitirmiş olan kentte eski bina ve surlar onarılır. Bizans altyapısı üzerinde Osmanlı
binaları birer-ikişer yükselir. Sarnıçlar korunur.
Fatih’in iskan politikasıyla yeni yerleşim bölgeleri oluşturulur.
Fetihten çok değil, 50 yıl sonra Avrupa’nın
en büyük şehri haline gelen İstanbul, ‘Küçük
Kıyamet’ diye anılan 1509 depreminden ciddi
bir zarar görür. 45 gün süren depremde binlerce bina yıkılır, çok sayıda can kaybı yaşanır.
Bunun üzerine Beyazid’in emriyle 80 bin amele
ve usta istihdam edilerek neredeyse yeniden
kurulan İstanbul’dan günümüze pek çok eser
kalmıştır. Ancak şehir, bugüne ulaşan kent
planına Kanuni Sultan Süleyman ile ulaşır.
Bu dönemde Mimar Sinan imzalı birbirinden
değerli eserler inşa edilir. Veba, yangınlar ve
sellere rağmen Kanuni dönemi, İstanbul için
yükseliş evresidir.
Batılılaşmanın hızlandığı 19. yüzyılda
İstanbul’un klasik çehresi büyük ölçüde değişir.
Mimariden yaşam tarzına, eğitim kurumlarından sanayi kuruluşlarına kadar birçok alanda
yenilikler görülür. Şehir kuzey ve güneye genişler. Suriçi Bakırköy yönünde, Galata ise Teşvikiye yönünde yayılırken, Boğaziçi Sarıyer’e
yönelir. Anadolu yakası bir taraftan Bostancı,
diğer taraftan Beykoz’a uzanır.
Bu yıllar altyapı ve kent hizmetlerinde kayda
değer gelişmelere sahne olur. Haliç’e köprü
yapılması, tünel (metro), Rumeli Demiryolu,
Şirket-i Hayriye ile Şehremaneti (Belediye)
örgütü ve belediye dairelerinin kurulması, ilk
telgraf hattının çekilmesi, Zaptiye Nezareti’nin
kurulup karakolların açılması, Vakıf Gureba
Hastanesi’nin hizmete girmesi ve Atlı Tramvay Şirketi’nin çalışmaya başlaması bunlardan birkaçıdır. Özetle Bizans’ın sütunlar şehri,
Osmanlı’nın minareler şehrine dönüşmüştür.
Bugün yerini gökdelenlerin almakta olduğu
bu zarif yükseltiler, bir zamanlar şehre deniz
yoluyla gelen seyyahların kalplerini yerinden
oynatan siluetin en çarpıcı unsurlarıdır. Minare
ve kubbelerin etrafını süsleyen küçük evlerin
ışıkları peri masallarındaki gizemli diyarları
anımsatırdı.
Siyasi Başkentten
Kültür Başkentine
Cumhuriyet kurulmadan hemen önce İstanbul başkentliği Ankara’ya kaptırınca İstanbul,
hoyrat bir imar politikasına tabi tutulur. Mimar
Sinan Genim’e göre hızla çevreye yayılan
yollar, parklar ve meydanlarla yeni alanlar
hesapsızca, hemen hiçbir ulaşım etüdü ya da
belirlenmiş yerleşim alanı büyüklüğüne bağlı
olmaksızın gelişmiştir. İyi niyetle başlayan
planlama çalışmaları teferruata boğulduğu için
sonuçlanamaz. Ne yazık ki pek çok tarihi yapı
bu dönemde yol açma çalışmaları sırasında
yok edilir. 1924’te göreve başlayan ilk Şehremini Dr. Emin Yurdakul, Anadolu Hisarı’nın bir
bölümünü yıktırarak içinden yol geçilmesine
müsaade eder. Ardından kıyı yolunun genişletilmesi sırasında Rumeli Hisarı’nın önündeki
yalılar yıktırılır.
Lütfü Kırdar döneminde Taksim Kışlası yıkılarak Taksim Meydanı yapılır ve Taksim-Dolmabahçe arasında Gümüşsuyu Caddesi açılır.
Şişhane, Taksim, Üsküdar, Beşiktaş gibi meydanlar düzenlenir. Yıldız ve Emirgan bahçeleri
park yapılarak halka açılır. Dolmabahçe Has
Ahırları, Saray Tiyatrosu gibi yapılar yıktırılır.
Bu sırada İstanbul’da ilk gecekondu yerleşmeleri kendini göstermeye başlar. 1946’da
Kazlıçeşme-Zeytinburnu bölgesinden ortaya
çıkan gecekondular şehre büyük bir hızla yayılır.
İstanbul’un ulaşım meselesini çözmek ve yeni
yerleşim yerleri oluşturmak üzere yapılan çalışmalar, özellikle Suriçi’nde tam bir yıkıma döner.
Menderes döneminde açılan Vatan ve Millet
caddeleri İstanbul’un geleneksel dokusu ile
bağdaşmayan, eskiyi yok farz ederek yapılmış düzenlemeler olarak sahneye çıkar. Cumhuriyet İstanbul’unda gerçekleşen en büyük
imar değişikliği, Abdülhamid döneminden beri
düşünülen Boğaziçi Köprüsü’nün inşasıdır. Köprünün temeli, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay
tarafından 20 Şubat 1970’de atılır ve 3,5 yıl
sonra 30 Ekim 1973’te Cumhuriyet’in 50.
Yıldönümünde hizmete girer. Boğaz’ın trafiğe
açılması İstanbul’un çehresini önemli ölçüde
değiştirir. Daha önce ulaşım zorluğu nedeniyle
gelişememiş olan Anadolu yakasında nüfus
yoğunluğu artar. Bu da trafiği yoğunlaştırır ve
1988’de ikinci köprü hizmete açılır.
Koruma Ama Nasıl
Özetle İstanbul’un çehresinin Cumhuriyet
döneminde köklü bir değişime maruz kaldığını
söyleyebiliriz. Bu hızlı değişim, en iyi siluet
üzerinden izlenebilir. Zeytinburnu’ndan 3 gökdelenin yükselmesiyle gündeme gelen siluet
tartışmaları aslında yıllardır var. En hararetli tartışmalarsa Gökkafes olarak adlandırılan
Süzer Plaza’nın inşası sırasında yapılmıştı.
Plaza, hukuken şaibeli ve şehir planlarına aykırı
olduğu gerekçesiyle protesto edilmişti. Hakkında yıkım kararı verilen yapı, Boğaz’ın en güzel
köşelerinden birinde halen ayakta.
Zeytinburnu gökdelenleriyle alevlenen tartışmalardan sonra yetkililer bir imar düzenlemesi
yapılacağını söyleseler de, ne kadar geç kalındığı açıktır. Ancak tarihçiler, İstanbul gibi tarihi
şehirlerin modernizm ve teknolojinin beşiği
olan Avrupa’da dahi başarıyla korunabildiğini
hatırlatmadan edemiyor.
Paris’ten Londra’ya, Viyana’dan Roma’ya,
Prag’dan Lizbon’a kadar pek çok şehirde özenle korunan tarihi kimlik, İstanbul’da neden
korunmasın?
Kaynak: Derin Tarih Dergisi, Sayı:1, Nisan 2012
Mart-Nisan 2012 155
KİTAPLIK
TÜRKİYE ARAŞTIRMALARI LİTERATÜR DERGİSİNDEN (TALİD) ÖZEL BİR SAYI:
İSTANBUL TARİHİ
Bu sayı, İstanbul’un Avrupa kültür başkenti oluşu kutlamaları ile tarihî siluetinin bozulması
tartışmalarının tam ortasında çıkıyor. Türkiye’nin iktisadi kalkınmasındaki en önemli unsurlardan
birisi inşaat sektörü olunca, ülkedeki bütün şehirler, belki de en fazla İstanbul bugün yeni bir
dönüşümün eşiğine gelmiştir. Tarihî mirası korumayı önceleyen yaklaşım müze kent oluşturmakla
itham edilirken, İstanbul gibi bir metropolün iştahları kabartan arazi ve gayrimenkul rantını
“değerlendirmek” isteyen bakış ise şehrin neredeyse her yerine müdahale ederek bugünü ve yarını
kestirilemeyen bir silüetin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.
İ
STANBUL tarih boyunca toplum ve tabiata uyumlu
organik bir gelişme göstermiş; yeni gelişmeler mevcut
eserleri, insan ilişkilerini ve silüeti destekleyici ve güzelleştirici bir amaç ve muhtevaya sahip olmuştur. Bugün de
karar vericilerden beklenen, aynı uyumun devamını sağlayacak
bir estetiktir. Topografya ve mimari kadar sosyo-ekonomik ve
kültürel sonuçlar da doğuracak bu dönüşüm tartışmalarına derginin 16. sayısının dolaylı olarak da olsa bir katkıda bulunacağı
düşünülüyor. Tarihinin çok büyük bir kısmında imparatorluklara
başkentlik yapan, sadece idari değil, dinî, ticarî, etnik açıdan
merkez konumunda bulunan İstanbul’un tarihine dair yapılacak çalışmaların, şehir tarihçiliğinin pek çok disiplini kuşatıcı
tabiatı da hesaba katıldığında Cumhuriyet, Osmanlı ve dünya
tarihini anlamak/anlamlandırmak açısından gayet münbit bir
zemin teşkil ettiği izahtan varestedir. İstanbul tarih boyunca
çalışmalara konu olmakla birlikte Cumhuriyet dönemi boyunca
iki noktada bu çalışmalarda önemli bir yoğunluk görülmüş ve
literatüre ciddi katkılar sağlanmıştır. Bunların ilki İstanbul’un
fethinin 500. yılına müsadif 1950 yılı, ikincisi ise İstanbul’un
Avrupa kültür başkentliği yaptığı 2010 yılıdır. TALİD İstanbul
Tarihi sayısının 2010 yılında yayınlanmasının gerekçelerinden
birisini de bu tesadüf oluşturmaktadır. Derginin bu sayısında
yer alan yazarlar ve yazılarıyla ilgili bilgi şu şekildedir:
• İstanbul’un Bizanslı yıllarına dair literatürün ele alındığı ve
sayının ilk yazısı olan çalışmasında Elif Keser Kayaalp, İstanbul
merkezli Bizans çalışmalarının bilhassa XIX. yüzyıldan itibaren
aldığı seyir üzerine yoğunlaşmaktadır.
• Hakkında çok sayıda çalışma yapılan ve onlarcasını daha hak
eden İstanbul’un tarihî ve sosyal topoğrafyası, kentin her iki
açıdan tarihî gelişimi ve dönüşümüne dair literatür ise Mehmet
Karakuyu, Tuğçe Tezer ve Hatice Balık’ın müşterek çalışmalarında ele alınıyor
• İstanbul tarihi açısından dönüm noktalarından biri olarak
şehrin karakter ve kimliğini geri dönülmez bir biçimde etkileyen
156 Mimar ve Mühendis
hadiselerden İstanbul’un fethi literatürü de bu
sayıda yer verilen konulardan bir başkasını
teşkil etmektedir. İstanbul’un fethedilmesi ile
birlikte gerek yerli gerekse yabancı dillerde
oluşmaya başlayan ilgili literatür Fahameddin
Başar tarafından değerlendirildi ve çalışmanın
sonunda kapsamlı bir de bibliyografya sunuldu.
• İstanbul gibi kadim ve büyük bir şehrin tarih
boyunca karşılaştığı deprem, yangın, sel gibi
tabîi afetler ve salgın hastalıklara yer vermemek olmazdı. Konu ve konuya ilişkin çalışmalar
Fatma Ürekli’nin çalışmasında merceğe alındı.
• Zeynep Tarım Ertuğ ise İstanbul’un gündelik
yaşamını, şehir/imparatorluk kültürünün önemli
bir boyutu olan merasim ve teşrifat literatürünü bilhassa birincil kaynaklar merkezli olarak
ele aldı. Hiç kuşkusuz İstanbul pek çok akademik çalışmaya konu olduğu kadar ve hatta
daha fazla olarak edebi eserlerin de konusu,
kahramanı ve ilham kaynağı olmuştur.
• Âlim Kahraman’ın ilgili makalesi edebiyat ve
İstanbul buluşmasının XIX. yüzyıl sonrasında
daha da yoğunlaşan ürünlerini İstanbul ve
semt bazlı olarak ele almakta ve araştırmacının ilgisine sunmaktadır.
• Yunus Koç, tarih boyunca kalabalık bir kent
olan İstanbul’un nüfus tarihine ilişkin çalışmasında İstanbul nüfus tarihi açısından XIX.
yüzyıl öncesinin sağlıklı veriler içermediğine
ve ancak tahmini olarak bilinebileceğine vurgu
yaparken Osmanlı nüfusuna dair mevcut çalışmaları yöntem, kavram ve problem merkezli
olarak incelemekte konu ile ilgili önerilerde
bulunmaktadır.
• İstanbul nüfus tarihinin Cumhuriyet ayağının ele alındığı ikinci çalışma ise Suvat
Parin ve Mehmet Zeydin Yıldız imzasını taşımaktadır. Parin ve Yıldız çalışmalarında ilgili
literatürü 1923-1950, 1950-1980 ve 1980
sonrası olmak üzere üç ana döneme ayırarak
ele almakta ve bu dönemlerde ortaya konan
çalışmaların karakteristiklerini ortaya koymaktadırlar.
• Bir payitaht olarak İstanbul’un merkezi ve
İstanbul bürokrasisinin kalbi olan tarihî yarımadanın Tanzimat ideolojisi ile girdiği etkileşim
sonucu büründüğü kisve ve geçirdiği dönüşüm
imar kararları, inşa faaliyetleri ve mimari yaklaşımlar çerçevesinde Gözde Çelik’in makalesinde ortaya konuldu.
• Eski başkent/payitaht olarak İstanbul’un
Cumhuriyet yıllarındaki serüvenini kaleme
alan Uğur Tanyeli ise bir anlamda cumhuriyet ideolojisinin İstanbul çalışmalarına etkisi
üzerinde yoğunlaşıyor ve İstanbul literatürünün 1953’ten itibaren ivme kazandığı ancak
literatürün esaslı bir artış sergilemesinin 1990
sonrasına tesadüf ettiği tespitinde bulunuyor.
• Bu sayıda İstanbul kültürünün üç önemli
ögesine dair de birer çalışma yer almaktadır.
Bunların ilkinde Hayrullah Cengiz; Fethi Ahmet
Paşa ve Osman Hamdi Bey’in önemli derecede şahsi gayretleri ile vücut bulan İstanbul
müzeciliğinin resmî ve özel yüzünü ele almakta
ve ilgili literatürü bilhassa sergi katalogları
üzerinden değerlendirmeye tabi tutmaktadır.
• İstanbul kültür mekanlarına dair çalışmaların ikincisini ise Bilgin Aydın’ın kaleme aldığı
İstanbul kütüphaneleri tarihine ilişkin literatür değerlendirmesi teşkil etmektedir. Aydın
bu çalışmasında ilgili literatürün üç önemli
ismi, Süheyl Ünver, Müjgân Cunbur ve İsmail
Erünsal’ın çalışmalarını değerlendirmiş, ardından da kapsamlı bir bibliyografya vermiştir.
• İstanbul kültürünün mütemmim cüzlerinden
musiki ise dinî, sivil, resmî kurum ve mekanlarda verilen eğitim çerçevesinde Ayşen Kaya
Karabıyık tarafından ele alınmıştır. Murat Bozkurt ise İstanbul hayatının her daim önemini
koruyan meselelerinden birisine, toplu ulaşım
literatürünü değerlendirmiştir.
• İstanbul tarihi bağlamında yer alan son değerlendirme yazısı ise Alim Arlı’nın İstanbul’da
düzenlenen Habitat toplantılarından hareketle
kaleme aldığı makalesidir. Arlı bu çalışmasında kentsel siyaset ve ekolojideki eğilimleri,
toplumsal, ekonomik ve kentsel dönüşüm tartışmalarını ele almakta ve Habitat II ile ilgili
seçilmiş bir bibliyografya sunmaktadır.
• Dergi her sayısında olduğu gibi bu sayısında
da değerlendirme türü yazıların yanı sıra kaynak, eser ve kişi tanıtımlarına yer vermektedir.
Kaynak tanıtımı grubunda ele alınan ilk makalede Gökçen Özkaya, Osmanlı devri İstanbul
barınma kültürünün önemli kaynaklarından bir
olarak Âhkam defterlerini ve bunlar içerisin-
deki vakıflar ve şahıslar arasında el değiştiren
gayrimenkuller hakkında bilgiler içeren istibdal
kayıtlarını tanıtmaktadır.
• İstanbul tarihi kaynaklarının tanıtıldığı diğer
bir yazıda ise Ali Şükrü Çoruk tarih araştırmalarının kırkambar eserleri hatıratı tespit
ederek Tanzimat’tan Cumhuriyete hatıralarda
yer eden İstanbul’a geniş bir kapı açmaktadır.
• Nida Nebahat Nalçacı’nın seyahatnamelerdeki İstanbul üzerine kaleme aldığı yazı ve
hazırladığı bibliyografya ise bu kapıyı ardına
kadar açmakta ve geniş bir kaynaklar manzumesini gözler önüne sermektedir.
• Selahattin Öztürk ise İstanbul tarihi açısından
çok önemli addedilebilecek bir kaynaklar topluluğunu, 1846’dan günümüze dek yayınlanan ve
İstanbul’u konu edinen periyodikleri, künyeleri
ile birlikte, araştırmacıların istifadesine sunmuştur.
• İstanbul çalışmalarının vazgeçilmez başvuru
eserleri arasında yer alan İstanbul ansiklopedileri ise (İstanbul Ansiklopedisi, Dünden Bugüne
İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul Kültür ve Sanat
Ansiklopedisi, Resimli Büyük İstanbul Ansiklopedisi) Serdar Serdaroğlu ve Kadir Yıldırım’ın
ortak çalışmalarında tanıtıldılar.
• Feyza Köse Sayan geride bıraktığımız on yıl
içerisinde önemli bir artış gösteren İstanbul
ve semtleri konulu sempozyum ve tebliğlerden hareketle hazırladığı çalışmasıyla önemli
bir veritabanını İstanbul araştırma(cı)larına
amade kıldı.
• Abdullah Taha İmamoğlu ise İstanbul’un ilk
şehircilik dergisi olan ve 1930-1942 yılları
arasında belirli aralıklarla yayınlanan İstanbul
Şehremaneti Mecmuası’nı tanıtarak fihristini
hazırladı.
Mart-Nisan 2012 157
KİTAPLIK
İSTANBUL DERİNLİK,
DEĞİŞİM VE GÜÇ
Prof. Dr. Recep Bozlağan
Sayfa Sayısı: 286
2011, 1.Basım
Marmara Belediyeler
Birliği Yayınları
SÜRDÜRÜLEBİLİR MİMARLIK
Ayşin Sev
Sayfa Sayısı: 223
Türkçe
2009, 1.Basım
Yapı-Endüstri Merkezi
Yayınları
İshak Arslan
Doğal ve yapılı çevre
arasındaki dengeyi yeniden
kurmaya yönelik olarak,
önceleri “yeşil tasarım”,
“ekolojik mimarlık” gibi
tanımlar altında gelişen
“sürdürülebilir mimarlık”,
gerçekte yeni bir kavram
olmayıp, insan faaliyetlerinin
neden olduğu çevresel bozulmalara tepki olarak ortaya
atılmış, mimarlığın yeniden
kavramsallaştırılmasıdır.
Giderek daha geniş kitleler
tarafından benimsenen
sürdürülebilir mimarlık
olgusunu geniş bir çerçevede
ele alan yazar; sürdürülebilir
mimarlık ve yapım, sürdürülebilir yapı malzemeleri,
yüksek yapılarda sürdürülebilirlik kavramlarını tüm
dünyadan çağdaş yapı
örnekleri eşliğinde irdeliyor.
Sayfa Sayısı: 420
2012, 1.Basım
Küre Yayınları
MEKAN, KÜLTÜR, İKTİDAR
İstanbul, zengin potansiyelini etkili bir
şekilde kullanabilme
imkanına sahip
olduğu müddetçe,
dünyaya hitabeden
özgün bir şehir
olarak varlığını devam ettirecektir. Bu özgünlük, şehre
asli kimliğini kazandıran
varlık bilincine ve medeniyet
tasavvuruna dayanmaktadır.
İstanbul üzerine farklı bir
bakış açısına sahip olan
bu eser, İstanbul’a ciddiyetle eğilen herkese faydalı
olacak bir başvuru kaynağı
niteliğindedir.
ÇAĞDAŞ DOĞA DÜŞÜNCESİ
Günümüzde,
doğanın bu yeni
algılanış tarzını ve
başta fizik olmak
üzere doğa bilimlerinin ortaya koyduğu
çarpıcı sonuçları
hesaba katmayan felsefi ve
dini çabalar daha baştan
kendilerini sınırlandırmış
olacaktır. Yazarın amacı,
20. yüzyılda yolları doğa
kavramında kesişen bilim,
felsefe ve dinin iç içe geçen
çok yönlü ilişkilerine ışık
tutmak, doğanın bu yeni
kavranış tarzının içerimlerini
incelemektir.
158 Mimar ve Mühendis
gözler önüne seriyor. Küresel
ile yerelin etkileşimlerine
yeni anlam ve içerik
kazandırarak “küresel kültür” gibi soyut kategorileri
ete kemiğe büründüren bir
eser bu.
Toplum Açıklama Girişimi
Olarak ŞEHİR TEORİLERİ
Korkut Tuna
Sayfa Sayısı:312
Türkçe
2011, 1.Basım
İz Yayıncılık
Ünlü Türk
sosyologu Korkut
Tuna’nın şehir
sosyolojisi üzerine
iki çalışmasını
içeren bu kitap,
şehirlerin oluşum
ve gelişim
süreçlerini sanayileşme olan
ilişkisi bağlamında açıklayan
Batılı teorik girişimler üzerine odaklanmaktadır. Bu
teorilerin ortak vurgusu Batı
tipi şehir ve şehirleşmenin
öteki toplumlara göre ileri
ve yetkin bir durumu ifade
ediyor olmasıdır.
Ayşe Öncü,
Petra Weyland
KUBBEYİ YERE KOYMAMAK
Sayfa Sayısı: 270
Türkçe
2010, 3.Basım
İletişim Yayınevi
Sayfa Sayısı: 224
Türkçe
2011, 4.Basım
Timaş Yayıncılık
Bu kitap, büyük
ihtiyaç duyulan
zengin ampirik
malzemeler
sunmasının yanı
sıra, önemli bir
analitik katkı da sağlıyor;
“yerelleşme” süreçlerinin,
durağan, pasif ve tepkisel
olmadığını, küreselleşmenin
sonuçlarının şekillenmesinde
aktif bir rolü bulunduğunu
Kendine özgü
düşünme
sistemini yine
kendine özgü
bir sesle dile
getiren Turgut Cansever,
Tanzimat’la gelen geleneğe
rijid düşmanlık ile buna tepki
olarak giderek kalınlaşan
sözde muhafazakâr sığınmacı
tavrın evliliği sonucunda
Turgut Cansever
verimsizleşen bir ortamda,
kargaşadan, gündelik hesaplardan uzakta kendi fikir ve
sanat kozasını örüyor. Bilge
mimar, duymak isteyenlerin
bile zor fark edeceği seyreklikteki yazı ve konuşmalarıyla
düşüncelerini kamuoyuna
duyuruyor.
MEKANLARI TÜKETMEK
John Urry
Sayfa Sayısı: 339
Türkçe
1999, 1.Basım
Ayrıntı Yayınları
Turizm, otantik
değerlerin ve
yaşam biçimlerinin yapay
olarak yeniden
üretilip uygun
fiyatla paketlenerek “gelişmiş” Batılılara
sunulmasıdır. Bu paket, yerli
halkın işe giderken otantik
üniformasını giydiği, kırsal
alanın işaretli patikalarla
“doğa yürüyüşçüleri” için
tanzim edildiği, yerel yiyeceklerin seri olarak üretilip
ambalajlandığı, hepimizin
kredi kartıyla üç taksitte ödemek koşuluyla birer başrol
oyuncusu olabileceğimiz bir
sahne performansını içermektedir. John Urry, Mekânları
Tüketmek’te, sanayileşmeyle
birlikte kentlerde gelişen
doğadan kopuk yeni yaşam
tarzının, kentsel alanda,
banliyölerde ve kırsal
alanda yarattığı değişimi
derinlemesine inceliyor.
Bağlantılı olarak, yerlerin
tüketilmesini düzenleme ve
teşvik etmeye yönelik olarak
gelişen hizmet sektörünü; bu
tüketim pazarının giderek
gelişmesiyle yerlerin, buralarda yaşayan ahalinin ve doğal
çevrenin nasıl dönüştüğünü
ve yeniden yapılandırıldığını
ortaya koyuyor.
AJANDA
AUTOSHOW 2012
RAILWAY İSTANBUL
OTOMOTİV YAN SANAYİ
Fuar Konusu: Otomotiv Yan Sanayi,
Yedek Parça ve Aksamları Fuarı
Fuar Tarihleri: 10.05.2012 – 13.05.2012
Yer: Bursa TÜYAP
Sektör: Otomotiv, Yan Sanayi
Web Adresi: www.tuyap.com.tr
IPAF 2012
Fuar Konusu: Demiryolu Teknolojileri,
Hafif Raylı Sistemler ve Alt Yapı Fuarı
Fuar Tarihleri: 26.05.2012 – 29.05.2012
Yer: İstanbul IFM Yeşilköy
Sektör: Makine, Teknik
Web Adresi: www.sinefuarcilik.com
EDUWORLD
Fuar Konusu: Eğitim Teknolojileri ve
Donanımları Fuarı
Fuar Tarihleri: 07.06.2012 – 09.06.2012
Yer: İstanbul IFM Yeşilköy
Sektör: Eğitim
Web Adresi: www.cnrexpo.com
Fuar Konusu: Uluslararası Plastik ve Ambalaj
Teknoloji ve Ürünleri Fuarı
Fuar Tarihleri: 24.05.2012 – 27.05.2012
Yer: İstanbul IFM Yeşilköy
Sektör: Ambalaj
Web Adresi: www.ipaffuarlari.com
AUTOSHOW 2012
Fuar Konusu: 3. Otomobil ve Yan Sanayi Fuarı
Fuar Tarihleri: 09.06.2012 – 16.06.2012
Yer: Ankara, Altınpark
Sektör: Otomotiv, Yan Sanayi
Web Adresi: www.infofair.com.tr
REW İSTANBUL 2012
Fuar Konusu: 8. Uluslararası Geri Dönüşüm,
Çevre Teknolojileri ve Atık Yönetimi Fuarı
Fuar Tarihleri: 07.06.2012 – 10.06.2012
Yer: İstanbul TÜYAP
Sektör: Enerji, Isı ve Havalandırma
Web Adresi: www.ifo.com.tr
REW RECYCLING
Fuar Konusu: Geri Dönüşüm, Çevre
Teknolojileri ve Atık Yönetimi Fuarı
Fuar Tarihleri: 07.06.2012 – 10.06.2012
Yer: İstanbul TÜYAP
Sektör: Otomasyon
Web Adresi: www.ifo.com.tr
Mart-Nisan 2012 159
ÇİZGİ YORUM YAKUP GÜLER
160 Mimar ve Mühendis