Temmuz/Ağustos/Eylül 2012

Yorumlar

Transkript

Temmuz/Ağustos/Eylül 2012
TEMMUZ-AĞUSTOS-EYLÜL 2012 JULY-AUGUST-SEPTEMBER 2012 SAYI 6 ISSUE 6
AFRODİSİAS Her çağda biri, onu tutkuyla sevdi
Zamansız sadeliğin adresi REZAN HAS MÜZESİ
BURHAN DOĞANÇAY Devlerin Savaşı Masumiyet
Müzesi HİTİTLER Anadolu lezzetinin kökleri
Arkeolojide Yeni Buluntular
içindekiler
APHRODISIAS There was always
someone to love it with passion
REZAN HAS MUSEUM
Address of timeless simplicity
BURHAN DOĞANÇAY
Gigantomachy: A war of giants!
The Museum of Innocence
Origins of Anatolian flavours HITTITES
New archaeological provenances
5 Başyazı
38 Yüzyılların mirası
bir inancın emaneti
İKONALAR
44 Devlerin savaşı!
48 Masumiyet Müzesi
52 Otomobilin tarihi ve
kültürü bu müzede
BURSA ANADOLU
ARABALARI MÜZESİ
56 HİTİTLER
Anadolu lezzetinin kökleri
62 SALT Galata
66 Arkeolojide yeni buluntular
68 Bugüne ilham veren
‘çılgın projeler’
72 Haber turu
74 Takvim
76 TÜRSAB-MTM müze rehberi
78 TÜRSAB-MTM müze harita
6
AFRODİSİAS
Her çağda biri, onu tutkuyla sevdi
16
Zamansız sadeliğin adresi
REZAN HAS MÜZESİ
24
Mor Yasak Şehir
ÇİN MİLLİ SARAY MÜZESİ
32
BURHAN DOĞANÇAY
TABLE OF CONTENTS
6
APHRODISIAS
There was always someone to love
it with passion
16
REZAN HAS MUSEUM
Address of timeless simplicity
24
CHİNA’S NATİONAL PALACE MUSEUM
Purple Forbidden City
32
BURHAN DOĞANÇAY
Temmuz-Ağustos-Eylül
2012
Sayı 6
•
July-August-September
2012
Issue 6
Editorial
5
The legacy of centuries
heritage of a faith
ICONS
38
Gigantomachy: A war of giants!
44
The Museum of Innocence
48
History and culture of cars at the
MUSEUM OF ANATOLIAN
CARRIAGES IN BURSA
52
Origins of Anatolian flavours
HITTITES
56
SALT Galata
62
New archaeological provenances
66
Yesterday’s creative ideas inspiring
68
News in overview
72
Calendar
74
TÜRSAB-MTM museums guide
76
TÜRSAB-MTM map of museums
78
today’s achievements
3
TÜRSAB-MTM İŞ ORTAKLIĞI TARAFINDAN ÜÇ AYDA BİR YAYINLANIR
PUBLISHED QUARTERLY BY THE TÜRSAB-MTM JOINT VENTURE
TÜRSAB-MTM İş Ortaklığı adına SAHİBİ / TÜRSAB YÖNETİM KURULU BAŞKANI
OWNER on behalf of the TÜRSAB-MTM joint venture / PRESIDENT OF THE TÜRSAB EXECUTIVE BOARD
Başaran ULUSOY
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ / RESPONSIBLE MANAGING EDITOR
Feyyaz YALÇIN
YAYIN KURULU / EDITORIAL BOARD
Başaran ULUSOY, Arzu ÇENGİL, Hakan HİMMETOĞLU, Köyüm ÖZYÜKSEL,
Kibele EREN, Ayşim ALPMAN, Aylin ŞEN, Hümeyra ÖZALP KONYAR
TÜRSAB adına YAYIN KOORDİNATÖRÜ / EDITORIAL COORDINATOR on behalf of TÜRSAB
Arzu ÇENGİL
YAYIN YÖNETMENİ / EDITOR-IN-CHIEF
Ayşim ALPMAN
GÖRSEL YÖNETMEN VE YAYIN DANIŞMANI / ART DIRECTOR AND EDITORIAL CONSULTANT
Hümeyra ÖZALP KONYAR
GÖRSEL VE EDİTORYAL YÖNETİM / VISUAL AND EDITORIAL MANAGEMENT
Özgür AÇIKBAŞ
HABER MÜDÜRÜ / NEWS EDITOR
Elif TÜRKÖLMEZ
GRAFİK UYGULAMA / GRAPHICAL IMPLEMENTATION
Semih BÜYÜKKURT
ÇEVİRİ / TRANSLATION
Ahmet ALPMAN, Erkin ÖZALP
YÖNETİM MANAGEMENT
YAYIN EDITORYAL
BASKI PRINTING
TÜRSAB-MTM İŞ ORTAKLIĞI
Villa Sk. No:7 Esentepe
Şişli
İstanbul / Türkiye
Tel / Phone: (212) 259 84 04
Faks / Fax: (212) 259 06 56
www.muze.gov.tr
e-mail: [email protected]
BRONZ YAYINCILIK
Pürtelaş Mah. Güneşli Sk. No: 22 D: 1
34433 Cihangir
İstanbul / Türkiye
Tel / Phone: (212) 244 85 37-38
Faks / Fax: (212) 244 85 34
e-mail: [email protected]
BİLNET MATBAACILIK
Biltur Basım Yayın ve Hizmet AŞ.
Esenşehir Mah. Dudullu Organize
Sanayi Bölgesi 1. Cadde No:16
Ümraniye İstanbul / Türkiye
Tel / Phone: 444 44 03
Faks / Fax: (216) 365 99 07-0
www.bilnet.net.tr e-mail:[email protected]
MÜZE Dergisi Basın Konseyi üyesi olup, Basın Meslek İlkeleri’ne uymaya söz vermiştir. The Museum Journal is a member of the Turkish Press
Council and has resolved to abide by the Press Code of Ethics. MÜZE Dergisi’nde yayınlanan yazı ve fotoğraflardan kaynak gösterilmeden
alıntı yapılamaz. None of the articles and photographs published in the The Museum Journal maybe quoted without mentioning of resource.
4
D
ünyada benzeri olmayan bir “gündelik hayat” müzesi. Hem de
Nobel ödülü sahibi bir yazarın hayal ettiği, tasarladığı ve açtığı
bir müze: Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”. Ayrıntısını
dergide okuyacaksınız. Dergide ayrıca, muhtemelen bugüne kadar
varlığından haberdar olmadığınız bir müzeyle tanışacaksınız:
Bursa’daki “Anadolu Arabaları Müzesi”.
Sadece bu kadarı bile, müze dünyası hakkında fikir veriyor.
Bu derginin varlık nedenini anlatıyor.
Gerçekten de, müzecilik olağanüstü zengin bir dünya. Bir ülkenin,
bir toplumun, bir inanış ya da geleneğin DNA’larını taşıyor çünkü.
Bizlere de onun haritasını sunuyor. Geçmişimizi aydınlatmakla
kalmıyor; bugünümüze ışık tutuyor ve asıl önemlisi
“kim olduğumuzu” söylüyor.
Müze Dergi, bu heyecanla yola çıktı. Bu heyecanla müze dünyasını
keşfe devam ediyor.
Başaran Ulusoy
An “everydayness museum”, unprecedented in the world, opened
its doors recently in Istanbul:
the “Museum of Innocence”,
imagined, conceived and finally
realized by Nobel Literature Prize
Laureate Turkish novelist Orhan
Pamuk. You will read the details
of this topic in the relevant article
of our current issue. Moreover,
you will be introduced to another
museum you never guessed before that it existed: the “Museum
of Anatolian Carriages” in Bursa.
Even that much is sufficient to
give you an idea regarding the
wide scope of the world of museums and tell you about the raison
d’être of this magazine.
In fact, the world of museology is
an extraordinarily fertile universe. A universe which reflects
the characteristics, the DNA of
a country, community, credo or
tradition; delivering to us their
morphology and history. Not only
does it shed light on our past,
but also enlightens our present.
But first and foremost, tells us
“who we are”.
That is the reason of the enthusiasm motivating our MÜZE
DERGİ. In this spirit, we continue
our task of exploring further the
world of museums.
5
6
AFRODİSİAS
Her çağda biri, onu tutkuyla sevdi
roma imparatoru augustus’un ‘asya’daki tüm
kentler içinde, burayı seçtim’ dediği afrodisias,
tıpkı adını aldığı tanrıça afrodit gibi büyüleyici
güzellikte. kent, hayatını buraya vakfeden
arkeolog profesör kenan erim’in büyük gayretiyle
bugün tüm ihtişamıyla yeniden ayakta.
BİR YÖRE
BİR ANTİK KENT
One Region
One Ancient City
Yazı-Text
Elif Türkölmez
Fotoğraflar-Photos
Rasim Konyar
Aphrodisias
There was always someone to love
it with passion
Aphrodisias was the preferred city of Roman Emperor Augustus
“among all the Asian cities”. The city was of fascinating beauty
exactly like the goddess Aphrodite after which it was named.
Nowadays, Aphrodisias is standing tall again in all its splendour
thanks to archaeologist Prof. Kenan Erim, who dedicated his career
and life to the site until his death in 1990.
Afrodisias antik kentinde
yer alan Sebasteion yapısı
(solda) ve Afrodit tapınağı
giriş kapısı (üstte).
The structure of
Sebasteion located in the
ancient city of Aphrodisias
(left) and the gate of
the Temple of Aphrodite
(above).
7
dını ünlü Tanrıça Afrodit’ten alan Afrodisias antik
kenti, MÖ 13. yüzyıldan itibaren önemli bir ibadet
ve kültür merkezi oldu. Alimlerin ve öğrencilerin
uğrak yeri olan kent, Helenistik Dönem’e, özellikle
mimari ve heykel alanında damgasını vurmuştu.
Afrodisiaslı sanatçılar yaptıkları heykellerin üzerine imzalarını atarlardı.
Bu, o dönem için sık rastlanır bir durum değildi. Ama, kent muhteşem
iklimi ve mermeri ile ünlüydü. Bu mermer kolay işlenebilir, yoğun, krem
renginde, parlak küçük kristallerden oluşmuş kaliteli bir taştı. Yontulmaya uygun bu malzeme, Afrodisias’ı heykel alanında söz sahibi bir kent
haline getirdi. Kurulan heykeltraşlık okulu sayesinde 600 yıldan uzun bir
süre, var olan en önemli heykeltraşlık merkezi olarak tanındı. Sanatçıların geliştirdiği stile ‘manierist’ adı verildi ve bu akım Afrodisias ile
birlikte anıldı. Ancak üst üste gelen şiddetli depremler kentin cazibesini
yitirmesine sebep oldu.
Afrodisias’ın tarihi MÖ 13. yüzyıla kadar uzanıyor. Bugün, Aydın ili Karacasu ilçesine bağlı Geyre köyü yakınında yer alan kent, Salbakos (Baba)
Dağı’nın batı eteğinde, denizden yaklaşık 600 m. yükseklikteki bir plato
üstünde kurulmuş, prehistorik bir yerleşim.
Tarihi MÖ 13. yüzyıla kadar uzanıyor dedik ama esas kalıntılar MÖ 6.
yüzyıla ait. Afrodisias o zamanlar küçük bir köymüş. Bu görünüm MÖ 2.
yüzyılda ızgara planlı kentin kuruluşu ile epey değişmiş. MÖ 1. yüzyılda
Roma İmparatoru Augustus, Afrodisias şehrini kişisel koruması altına
almış. Kenti ‘evi’ haline getirmiş, zenginleştirmiş. Bugün ayakta kalan
anıtlar ondan sonraki iki yüzyıl içinde yapılan anıtlardır.
MS 3. yüzyılın sonlarında kent, Roma İmparatorluğu’nun Karia Eyaleti’nin
başkenti olmuş. MS 4. yüzyılın ortalarında da etrafı surlarla çevrilmiş. MS
6. yüzyıldan itibaren ise, sık sık tekrarlanan şiddetli depremler sonucu
önemini kaybetmeye başlamış. Afrodit tapınağı kiliseye dönüştürülmüş.
Küçük bir kasabaya dönen kent 12. yüzyılda tamamen terk edilmiş.
Named after the goddess of beauty Aphrodite, the ancient city Aphrodisias was an important centre of worship and culture from the 13th
century BC onwards. It prospered as an important hub of art under
Roman rule between the 1st century BC and the 5th century AD and was
known for its Temple of Aphrodite and the rituals conducted there in
her honour. The city set its mark on the Hellenistic period in the field of
architecture and sculpture. The sculptors from Aphrodisias used to sign
their work, which was quite unusual for the era. Aphrodisias was known
for its wonderful climate and the marble from its region. It was an easily
workable, dense, cream colour high quality stone consisting of shiny
small crystals. A particularly appropriate material for sculpting, that
marble turned the city into a prominent centre of sculpture. The school
of sculpture established in Aphrodisias existed for over 600 years as the
most eminent centre of the sculpture art. The style forged by the artists
of the city was characterized as ‘mannerist’ and referred to Aphrodisias
as a benchmark. Eventually the city began to lose of its attraction due to
successive violent earthquakes.
The history of Aphrodisias dates back to the 13th century BC. It was a prehistoric settlement established on a plateau 600 metres high from sea
level on the slope of the Salbakos (Baba) Mountain, near the presentday town of Geyre of the Karacasu district, Aydın province. Although its
origins go back to the 13th century BC, the main ruins of the city stem
Afrodisias Müze’sinde yer alan Helios (yanda), Julius Zoilos Anıtı: Aion (üstte).
Sağ sayfa: Tiberius Portikosu Friz maskı (üstte), Afrodisias Tiyatrosu sahne binası
(altta).
Helios in the Aphrodisias Museum (at the side), the Monument of Julius Zoilos:
Aion (above). Right page: Mask on the Frieze of Portico of Tiberius (above), stage
building of the Theater at Aphrodisias (below).
8
from the 6th century BC, at which time Aphrodisias was only a village.
The face of the city changed with the establishment of an urban grid
plan during the 2nd century BC. Roman Emperor Augustus placed Aphrodisias under his personal protection in the 1st century BC, made the city
his home and developed it. The currently standing ruins belong to the
monuments erected during the two centuries following that period.
Aphrodisias became the capital city of the Roman Empire’s Caria province towards the end of 3rd century AD. The walls surrounding the city
were erected in the middle of the 4th century AD. As from the 6th century AD, the city began to lose of its importance as a result of frequent
violent earthquakes. The Aphrodite Temple was converted into a church.
Progressively reduced into a small township, the city was totally abandoned at the 12th century AD.
Archaeological findings indicate that astronomy and medicine were
among the sciences practiced in Aphrodisias alongside the arts of
architecture and sculpture. The principal ruins visible today in the city
belong to the Roman bath built during the reign of Emperor Hadrianus
in the 2nd century AD, the agora with the large pond, the Aphrodite
Temple erected in the 1st century BC, the stadium, the amphitheatre, the
amphitheatre bath, the Odeon, the bishop residence and the school of
philosophy.
Yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda kentte mimarlık ve heykeltıraşlığın yanı sıra tıp ve astronomi alanlarında da çalışmalar yapıldığı
belirlenmiş. Kentte görülebilecek başlıca yapı kalıntıları, MS 2. yüzyılda
İmparator Hadrianus zamanında yapılan hamam, büyük havuzlu agora,
MÖ 1. yüzyılda Tanrıça Afrodit için yapılan tapınak, stadyum, tiyatro,
tiyatro hamamı, odeon, piskopos sarayı ve felsefe okuludur.
Bölge Bronz Çağı içinde de önemli bir yerleşim alanı olmuş. Afrodisias
ören yeri içinde bulunan ve arkeolojik araştırmalar yapılan Akropol ve
Pekmez Tepe höyükleri, Bronz Çağı’nın bütün tabakalarını kapsayan
önemli buluntular verir. İç Anadolu Bronz Çağı uygarlıkları ürünleriyle
bir arada çıkan bu buluntular, bölgede gelişmiş ticaret ve kültür alışverişi olduğunu belgeliyor.
“Afrodisias’la evliyim”
17. yüzyılın sonlarından itibaren Batılı gezgin ve araştırmacıların
dikkatini çeken kentte önce İngiliz Dilettanti Derneği ekibi, ardından
1802-71 yılları arasında Fransız arkeolog ve gezgin Charles Texier’le
başlayan araştırmalar, 20. yüzyılın başlarında Fransız amatör arkeolog
Paul Gaudin’in 1904-05 arasında sürdürmüş olduğu kısa süreli kazılarla
devam etti.
Ancak kazılarla ilgili en büyük gelişme Prof. Kenan Erim’in 1961’de
başlattığı çalışmalardan sonra yaşandı. New York Üniversitesi adına
başlattığı sistematik kazı ve incelemeler, kurtarma, koruma ve onarım
alanında titizlikle sürdürüldü. 1966-84 arasında National Geographic
Society’nin yardımlarıyla, özellikle Tiyatro ve prehistorik yerleşmelerin
bulunduğu höyükte araştırmalara devam edildi. Günümüzde de sürdürülen bu çalışmalar, Erim’in 1990 yılında ölümü üzerine New York
Üniversitesi himayesinde; Oxford Üniversitesi Lincoln Kürsüsü’nde
Klasik Arkeoloji ve Sanat Profesörü olan Prof. R.R.R. Smith ile New York
Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde Prof. Christopher Ratte’nin
ortak yönetimi altında sürdürülmeye başlandı.
Erim’in, Afrodisias ekolü olarak tanımlanan heykeltraş sanatçıların eserlerine duyduğu ilgi, bu kazılarda inisiyatif almasında büyük rol oynamıştı. ‘Neden evlenmediği’ sorulduğunda, “Ben Afrodisias’la evliyim” diye
yanıtlayan Erim’in kabri de Afrodisias antik kenti içinde yer alıyor.
Erim’in çalışmalarıysa kaldığı yerden devam ediyor. Afrodisias,
Türkiye’nin ‘en şanslı’ ören yerlerinden. Çünkü Geyre Vakfı, buranın
korunması için yoğun bir çalışma yürütüyor. Onursal başkanlığını Kültür
ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, Başkanlık görevini de Koç Holding
Başkan Vekili Ömer M. Koç’un yaptığı Geyre Vakfı, Yapı Kredi Kültür
9
Sanat Yayıncılık’ın da katkılarıyla Afrodisias’ın sergi, konser, konferans
gibi etkinliklerle kazı ve restorasyon çalışmalarının finansmanını sağlayıp, kentin tanıtımını gerçekleştiriyor.
Müze, mimar Cengiz Bektaş’ın eseri
Afrodisias Müzesi, Geyre Vakfı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ortak
çalışmasıyla 1979 yılında açıldı. Cengiz Bektaş tarafından tasarlanan
müze binası, dikdörtgen formda bir merkez avlu etrafında genişliyor.
Müzede, altı sergi salonunun yanısıra paha biçilemeyen Sebasteion
panolarının aslına uygun biçimde sergilenebileceği uzun bir galeri yer
alıyor.
Müzede Afrodisias kazılarında elde edilen eserler sergileniyor. Eserlerin çoğunu, MÖ 5. yy. ile MÖ 1. yy. arasında, kentteki heykeltıraşlık
okulunda yapılan heykeller oluşturuyor. Müzede ayrıca, Pekmez Tepe
ve Akropol Tepe buluntuları olan prehistorik eserler, sikkeler ve heykeller sergilenmekte.
Girişte, ünlü filozof ve devlet adamlarına ait büstlerin bulunduğu bir
koridor uzanıyor. Koridorun sonunda imparator heykelleri, portre
heykeller, büstler ve dört mevsimi simgeleyen ünik bir lahtin bulunduğu salona ulaşılıyor. Ara koridorda ise kentin kurucusu Zoilos’un
ana mezarına ait Augustus Dönemi kabartmalar var. Melpomene
salonunda, devlet adamları “Melpomene” ve “Apollon” heykelleri
bulunuyor. Boksör heykelleri, oturur durumda betimlenmiş sanatçılara
ait heykellerin bulunduğu salonun adı ise “Odeon”. Köşede ise yarım
kalmış heykeller sergileniyor. Ortada kentin ana tanrıçası Afrodit’in
kült heykelinin bulunduğu salonun adı da Afrodit Salonu. Doğal olarak
en sık ziyaret edilen salon.
Afrodisias’ın büyüsünü anlamak için 8 bin kişilik tiyatro binasının
tepe galerilerine tırmanmalı ve ardında uzanan manzarayı seyretmelisiniz. Hala ayakta duran kolonlar arasında gezmeli, Odeon’
da bir süre dinlenmelisiniz. Akdeniz’in en iyi korunmuş antik
stadyumunu, Afrodit Tapınağı’nı, Tetrapilon’u güneş batarken
görmelisiniz.
Burası her çağda birilerinin tutkuyla sevdiği bir kent oldu.
Kölelikten gelen Zoilos, varını
yoğunu kenti güzelleştirmek
için harcadı. İmparator Augustus, kente olan düşkünlüğünü
halktan vergi almayarak gösterdi.
Arkeolog Kenan Erim hayatını
buraya adadı. Bugün Geyre
Vakfı’nın özenerek koruduğu güzel Afrodisias’ı
görürseniz, siz de onu
tutkuyla sevecek, özlemle anacaksınız.
Sırasıyla: L. Antonius
Claudius Dometeinos,
Filavus Palmatus, rahip
tacı giymiş önde gelen
vatandaş.
In the order given:
L. Antonius Claudius
Dometeinos, Flavius
Palmatus, a prominent
citizen wearing
a priest’s miter.
10
The region was also a space of settlement during the Bronze Age. Archaeological excavations carried out at the Acropolis Hill and Pekmez
Hill mounds which are within the perimeter of the Aphrodisias historical site, led to the discovery of artefacts from all Bronze Age layers.
Artefacts found here alongside with objects from the Central Anatolian
Bronze Age civilizations constitute evidence of a lively commercial and
cultural interaction having existed in the area during that period.
“I am married to Aphrodisias”
The city began to attract the attention of travellers and researchers
as from the end of 17th century. Initial excavations were undertaken
by the British Society of Dilletanti, followed by French archaeologist
and traveller Charles Texier between 1802-1871, continued by French
amateur archaeologist Paul Gaudin in the years 1904-1905. Nevertheless the breakthrough came with the systematic work initiated in 1961
by Prof. Kenan Erim on behalf of the New York University. Meticulous
research, recovery, conservation and repair efforts were performed ever
since then with great care. Excavations were pursued between the years
1966-1984 with the assistance of the National Geographic Society, in
particular at the tumulus sheltering the amphitheatre and the prehistoric settlements. Following the demise of Prof. Kenan Erim in 1990,
excavations carried on under the aegis of New York University and are
currently led by Professor Christopher Ratté, at New York University
Institute of Fine Arts and Professor R.R.R. Smith, Lincoln College Professor of Classical Archaeology and Art at Oxford University.
Prof. Erim’s keen interest for the production of artists creating in the
style of the Aphrodisias School of sculpture is certainly at the origin
of his initiative to research the antique city. When asked about his
enduring celibacy, he replied that he was married to Aphrodisias,
the historical site where also his tomb is now situated. Prof.
Erim’s legacy continues to be in good hands. The Geyre Foundation is involved in intensive efforts for the conservation of
Aphrodisias. Honorary President of the Foundation is Minister
of Culture and Tourism, Ertuğrul Günay,
its President is Deputy Chairman of the
Koç Holding, Ömer M. Koç. The Geyre
Foundation is organizing exhibitions,
concerts and special events, for the
promotion of Aphrodisias, that are
sponsored by the Yapı Kredi Cultural
Activities, Arts and Publications.
The Museum designed
by the architect Cengiz
Bektaş
The Museum of Aphrodisias, established
through a joint effort
of the Geyre Foundation with the Ministry
of Culture and Tourism,
was inaugurated in 1979.
Extending around a rectangular central courtyard,
the museum structure
was designed by the
Turkish architect Cengiz
Bektaş. Following its recent
renovation, the museum
now comprises, in addition
to its six main exhibition
halls, a new huge gallery
appropriate for the installation according to original, of
the priceless panels from the
grandiose temple complex Sebasteion. The sections of the
Güney Agora giriş kapısı (üstte), Stadyum (sol altta), Tetrastoon,
Tiyatro Hamamı (sağ altta).
Gate of the South Agora (above), Stadium (below left), Tetrastoon,
Theather Bath (below right).
11
Afrodisias’a gidin!
Gezin, görün!
Afrodit Tapınağı: Burası kentin odak noktası.
Yapımına, MÖ I. yüzyıl sonlarında başlanmış. MS
2. yüzyılda, tapınağın etrafındaki alana, sütunlar
ilave edilmiş. Afrodisias heykeltıraşlarının, kendilerini antik çağda önemli bir üne kavuşturan ustalık
ve üretkenliklerinin ürünlerini, bu tapınakta görmek
mümkün.
Stadyum: 270 metre uzunluğunda, 30 bin kişiyi
alabilecek kapasitede oturma yerleri olan yapı, dünyanın en iyi korunmuş ve en büyük stadyumlarından biri. MS I. yüzyılda koşu, uzun atlama, disk ve
cirit atma, güreş gibi geleneksel spor yarışmalarında
kullanılmak üzere inşa edilmiş. MS 400 yıllarında,
yapının doğu tarafı içindeki bölümü Roma usulü,
kan dökülen vahşi sporların yapıldığı arenaya
dönüştürüldü. Gladyatörler ile vahşi hayvanların
mücadeleleri izlendi.
Tiyatro: Bina, hem gösteriler ve hem de halkın
toplanma yeri olarak kullanılmış. İki bölümden
oluşuyor. Kapasitesi yaklaşık 7 bin kişi. Üç katlı,
mermerden yapılmış, gösterişli bir de sahne bölümü
var.
Hadrian Hamamı: Kentte bulunan en büyük
kamusal yapıdır. MS 2. yüzyılda yapılan bina Roma
İmparatoru Hadriana’ya adanmıştır. Roma mimarisine uygun olarak, her biri farklı işlevleri olan,
birbirine paralel, tonozlu odalardan oluşur.
Sebastion: Roma İmparatorluğu’nun Yunanca
konuşulan bölgelerinde, tanrı olarak Roma imparatorlarına tapınılırdı. Sebastion işte bu amaçla
inşa edilmiş dini bir yapı. İçinde insan boyutunda
kabartma heykeller bulunmuştur.
Go and see Aphrodisias!
The Aphrodite Temple: Is at the heart of the
ancient city. Its construction began in the 1st century
BC. Columns were added to the space surrounding
the temple in the 2nd century AD. The statues in this
temple are works of art produced in the style of the
renowned Aphrodisias School of Sculpture.
The Stadium: 270 metres large, built with a seating
capacity for 30 thousand spectators, one of the best
preserved and largest structures of its kind in the
Antique Mediterranean. It was built during the 1st
century AD, as an arena for classical athletics including running, long jump, disc and javelin throwing
and wrestling. However, later in the years 400 AD,
the eastern wing of the arena was used for violent
bloody sports in Roman style, such as the fights
between wild animals and gladiators.
The Theatre: It was used as a venue for representations as well as a place for public meetings.
Constructed as a marble structure on three floors, it
is divided in two sections. It has a capacity of 7 thousand spectators and an impressive stage section.
Hadrian Bath: It is the largest public building in the
city. Dedicated to Roman Emperor Hadrianus, it was
built in the 2nd century AD in the form of a series of
parallel vaulted rooms with each one allocated to a
different function and usage , according to the era’s
Roman architectural style.
The Sebasteion: The Sebasteion of Aphrodisias
where human size relief statues were found inside, or
Augusteum, was jointly dedicated, according to a 1st
century inscription on its propylon, “To Aphrodite,
the Divine Augusti and the People”. An Augusteum
was originally a site of the imperial cult of ancient
Rome, named after the imperial title of Augustus. It
was known as Sebasteion in the Greek East of the
Roman Empire. Sebastós is the Greek equivalent of
Latin Augustus.
Claudia Antonia Tatiana (üstte), Afrodisias antik kent tiyatrosu (altta). Claudia Antonia Tatiana (above), the ancient city theater at Aphrodisias (below).
12
“O taşlar bana bakıyor ve
‘beni buradan kurtar!’
diye çığlık atıyor...”
Bu kentin, ünlü fotoğrafçı Ara Güler’in 1958 yılında Kemer Barajı’nın fotoğraflarını çekmek üzere Karacasu’ya
gittiği sırada yolda kaybolması sonucu gerçekleşen,
ilginç bir ‘keşif’ hikayesi var. Geyre Vakfı’nın kurulmasına önayak olan Sevgi Gönül’ün anısına 2008’de açılan
“Sebasteion Sevgi Gönül Salonu”nun açılış sergisi de olan
Ara Güler’in ‘keşif fotoğrafları’ Afrodisias hakkında çok
şey anlatır. Hikayeyi Ara Güler’den dinleyelim:
Devir 1958. Adnan Menderes’in son zamanlarıydı.
Aydın’da valiye gittim. “Adnan Menderes’in açılış
yapacağı baraj var. Beni oraya gönder, açılışta resim
çekeceğim” dedim. Şoför dedi “Ben bir kestirme yol biliyorum, oradan gidelim.” Kestirme yoldan giderken yolu
kaybettik. Yolu kaybedince de nereye gitsek karşıma hep
o büyük kayalar çıkıyordu. Güneş battı ve zifiri karanlık
oldu.
Gidiyoruz, gidiyoruz yine aynı kayalıklara geliyoruz. Kaybolduk!
Baktım bir ışık var. Bir kahve… Kahveye girdik, adamlar oyun
oynuyor. Lüks lambasıyla aydınlanıyordu. Biraz sonra gözüm ışığa alıştı, bir de baktım ki
kahvede masa yok. Sütun başlıklarını masa yapmışlar ve üstünde domino oynuyorlar. Tarih
ve bugün iç içe yaşamaktadır. Böyle acayip bir yer hayatımda görmedim. Harabe dediğin
harabedir. Ama bu öyle değil, bu bambaşka. Bu, tarih içinde yaşayan bir şehir… Baktım ki
taşların içinden suratlar bana bakıyor. Hemen aklıma röportajın adı geldi; Aphrodisias
çığlığı… O taşlar bana bakıyor ve “beni buradan kurtar!” diye çığlık atıyor.”
Ara Güler’in keşfinden sonra bölgede hemen kazı çalışmaları başlatıldı. 1961’de
Kenan Erim önderliğinde başlatılan kazılar bugün, aralarında New York
Üniversitesi’nin de bulunduğu birkaç üniversite tarafından birlikte yürütülüyor.
“Those rocks look at me and scream for help...”
The “Sebasteion Sevgi Gönül Hall” established in memory of that personality who
greatly contributed to the creation of the Geyre Foundation was inaugurated in 2008
with an exhibition of Aphrodisias photographs taken by the famous photographer
Ara Güler in the fifties. In fact, the discovery of Aphrodisias is closely associated
with an interesting anecdote with Ara Güler at the lead role.
So, listen to him:
“I was sent in 1958 to take pictures at the opening ceremony of a water dam in
Aydın to be inaugurated by then Prime Minister Adnan Menderes. So I went to the
Governor of Aydın and asked him to have me escorted to the area where the ceremony was going to take place. The driver pretending to know a shortcut leading
to the place lost his way. While turning in circles to find our way, we were constantly faced with those huge rocks. Finally the sun went down, it was dark and
we were still lost. Then I spotted light in a coffeehouse lit by oil lamps and went
inside. When my eyes were accustomed to the dim light, I noticed that there were
no tables at the coffeehouse; the guests were playing domino on historic column
headers used as tables. The scene was so interesting; something I had never seen
before. Ruins are ruins, but that was totally different: history and present were
surprisingly interpenetrated in the same space; ancient historic figures and faces
were looking at me from amongst the columns and imploring me to rescue them! So,
I thought immediately of an adequate title for my feature report: “The Scream from
Aphrodisias” ...Those rocks and stones were looking at me and screaming for help...”
Excavations and salvation actions were launched in the region following the adventurous discovery of Aphrodisias by Ara Güler. The archaeological work in the area is still
underway, conducted by a team of researchers from different horizons under the leadership of New York University.
Tiyatro Maskı (üstte), Musa (esin perisi) ve maskesi (sağda).
Theater Mask (above), Muse (goddess of inspiration) and her mask (right).
14
museum are the Imperial Hall, Corridor of
Zoilos, Hall of Melpomene, Odeon Hall,
Display Cases Gallery, Hall of Penthesilea,
Hall of Aphrodite and Courtyard.
The museum located near the ancient city
of Aphrodisias, houses pieces unearthed
from the excavations in Aphrodisias.
Prehistoric artefacts dating back to 5000
BC and the Bronze Age artefacts found
in excavations at the Acropolis Hill and
Pekmez Hill, Lydian ceramics found in
these hills and Archaic, Classic and Hellenistic Period statues from the ruins of
the Temple of Aphrodite are all exhibited
in the museum. Tombs and statues created by artists from the Aphrodisias sculpture school are among the major pieces
of the museum. A long corridor lined on
both sides by busts of philosophers and
statesmen takes place at the entrance
of the museum. The corridor leads to a
large hall where emperor statues, portrait
sculptures, portrait busts and a unique
sarcophagus symbolizing the four seasons
are exhibited. The main hallway houses
Augustus period reliefs from the main
tomb of Zoilos, the founder of the city.
Statues of Statesmen, of the god Apollo
and of the Muse of Tragedy Melpomene
are exhibited at the Melpomene Hall.
Boxing athlete statutes and sculptures
of artists in seated posture are located in
the “Odeon” Hall. A series of unfinished
sculptures are exhibited in the corner.
The cult statue of Aphrodite is situated in
the central hall named after the goddess
as the “Aphrodite Hall”, which is of
course also the museum’s most
visited room.
In order to realize the fascinating
aura of Aphrodisias, one should
climb to the top galleries of the
amphitheatre built for a capacity
of 8 thousand spectators, admire
the spectacular view from there, walk
between the still standing columns,
take a rest at the Odeon, visit the best
conserved antique stadium of the
Mediterranean, admire at sunset the
Aphrodite Temple and the monumental Tetrapylon gateway. The city
charmed its admirers during all
ages. Zoilos who was a freed
slave spent his whole fortune to enhance the city’s
beauty. Emperor Augustus exonerated the city
from taxes. Archaeologist Kenan Erim
dedicated his life to
Aphrodisias. Anyone
would be overcome by
its magic after a visit
to the city currently under the scrupulous protection
of the Geyre Foundation.
zamansız sadeliğin adresi
16
REZAN HAS MÜZESİ
ÖZEL
MÜZELER
Private Museums
Yazı -Text
Elif Türkölmez
kapılarını açalı henüz beş yıl oldu ama, Haliç’in kültür sanat hayatını canlandırmayı başardı
Rezan Has Museum
Address of timeless simplicity
Only five years elapsed since the opening of the
Rezan Has Museum, but it already contributed
to a great extent to the vitalization of cultural
life at the Southern Golden Horn area, thanks
to genuine exhibitions and special events.
17
ezan Has Müzesi’ni gezerken, buranın henüz
2007’de açıldığına inanası gelmiyor insanın. O ilk
serginin ismi gibi, ‘zamansız bir sadelik’ hakim
müzeye. Köklü, olgun, oturmuş... 1. Uluslararası
Doğu Halı Konferansı’nın açılış sergisi olan “Zamansız Sadelik” ile 2007 Mayıs’ında açılışı yapılan Rezan Has Müzesi
o günden bu yana aktif müzecilik anlayışı doğrultusunda özgün
sergiler ve kültürel etkinlikler düzenliyor.
Müze, günümüzden yaklaşık 9 bin yıl öncesine tarihlenen arkeolojik
eser koleksiyonunun yanı sıra 2009 yılında Cibali Tütün Fabrikası’na
ait belge ve objeleri de bünyesine katarak koleksiyonunu zenginleştirdi. 17. yüzyıla ait Osmanlı hamam yapısı ve 11. yüzyıl Bizans su
sarnıcı ile geçmişi geleceğe bağlayan bir müze mekanı oldu.
Kadir Has Üniversitesi içinde yer alan Rezan Has Müzesi iki bölümden oluşuyor. Neolitik Dönem’den Selçuklu Dönemi’ne kadar
geniş bir zaman dilimini kapsayan arkeolojik eser koleksiyonu müze
katında yer alırken, çok amaçlı sergi salonu katında ise, başta Türk
Resim Sanatı konulu sergiler olmak üzere, tematik ve özgün sergiler
düzenleniyor.
Rezan Has Müzesi’nin sergi salonları. Exhibition halls of the Rezan Has Museum.
18
Rezan Has Museum opened its doors for the first time in 2007 through
an exhibition of costumes designed of fabrics originating from the
dates of the Ottoman Empire up to our present-day, organized under
the title “Timeless Simplicity” within the framework of the 1st International Conference on Oriental Carpets. The museum continues today to
reflect indeed the spirit of its first exhibition in its well-established and
mature simplicity.
The museum is a bridge between the past and the present owing partly
to its building combining a 17th Century Ottoman bath structure with an
11th Century Byzantine cistern. Its archaeological collection of artefacts
originating from 9 thousand years ago onwards, was supplemented
with the documents and objects belonging to the former Cibali Tobacco
and Cigarette Factory. Rezan Has Museum located on the campus of
the Kadir Has University consists of two principal departments. The
archaeological artefacts collection spanning a large time period from
the Neolithic Age all the way to the Seljuk era is located at the museum
floor. The second department, the multi-purpose events hall is hosting
throughout the year, various thematic and genuine art exhibitions, in
particular of Turkish painting art.
Haliç’in gözdesi
Haliç uzun süredir çok ciddi bir mekansal dönüşüm sürecinde. Bölgenin;
müzelerin ve kültür merkezlerinin
sıralandığı bir kentsel festival ve
kutlama mekanı olması yönünde
güçlü yatırımlar yapılıyor. Bu yatırımlar Haliç’in kuzey yakasında yer alan
fabrikalar, tersaneler, gemi kızakları,
elektrik santralleri, mezbahalar gibi
yerlerde yoğunlaşmış durumda. Kuzey
Haliç Tersane-i Amire’den başlayarak, Aynalıkavak Kasrı, Koç Müzesi,
Sütlüce Kültür Merkezi, Minyatürk,
Silahtarağa Müze Bölgesi’ne kadar
uzanan bir süreklilikte bir kültür kıyısı
haline geliyor. Buna karşın liman
yapıları birikimi neredeyse tamamen
silinen Güney Haliç kıyısında, özellikle
Eminönü Eyüp arasındaki bölgede,
Kuzey kıyısına benzer bir yoğunluktan
söz etmek pek mümkün değil. Kıyı
gerisinde Fener-Balat, Tahtakale gibi
önemli çekim noktaları yer alsa da,
kıyıda Feshane-i Amire, Kadın Eserleri
Kütüphanesi, Zindan Han ve Baba Cafer Zindanı dışında kent bütününe hitap eden alanların olduğunu söylemek
zor. İşte burada Rezan Has Müzesi’nin
önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.
Kadir Has Üniversitesi binası ve
dolayısıyla Rezan Has Müzesi de, bu
dönüşümün bir parçası. Mekan, 2002
yılında Kadir Has Vakfı tarafından
Cibali Tütün ve Sigara Fabrikası’ndan
dönüştürülmüştü. Hatta bu restorasyonu gerçekleştirirken, içinde yer aldığı tarihi çevrenin gelişimine sunduğu
katkı nedeniyle 2003 yılında Europa
Nostra Ödülü almıştı. Binada bir
müze açmak fikri ise, restorasyon sırasında alt kısımda Osmanlı Dönemi’ne
ait hamam kalıntısı ile Bizans Dönemi su sarnıcının gün yüzüne çıkması
sonrasında gelişti.
Urartu Uygarlığı’na ait aksesuarlar.
Accessories belonging to the Civilization
of Urartu.
Golden Horn’s Favourite
The Golden Horn area has been undergoing an extensive re-structuring for
a while. Significant investments were
made to establish a series of museums
and cultural centres there, in order to
convert the area into a recreational
zone for the holding of city festivals
and special events. They focused
particularly on the former factories, building cradles, shipyards,
ship launch rails, electrical power
plants, abattoirs located in the
Northern part of the area. Now, the
Northern part of the Golden Horn is
in the process of being transformed into a
cultural development area where historical
buildings starting from the Istanbul Museum
of Modern Art, “Tersane-i Amire (Maritime
Arsenal and Dockyard of the Kaptan Pasha
(Captain of the Sea), “Aynalıkavak Pavillion”,
Rahmi M. Koç Industry Museum”, “Sütlüce
Culture Centre” “Miniatürk” and “Silahtarağa
Museum District” with their rich cultural heritage stand all along its coastal line. For the
Southern coastal line of the Golden Horn, in
particular the district between Eminönü and
Eyüp where almost all historical and cultural
heritage of its port structure was destroyed,
a concentrated activity similar to that of the
Northern part did not take place. Although
some important points of attraction such
as Fener- Balat and Tahtakale are situated
at the inner side, the southern coastal line
of the Golden Horn remained poor in terms
of cultural structuring other than Feshane-i
Âmire”, “Women’s Work Library” “Zindan Han”
and “Baba Cafer Zindanı”. The Golden Horn is
being transformed into a “port museum”, so
that it is necessary to develop also the Southern part through intensive activities similar to
those performed for the Northern part. In this
sense, the “Rezan Has Museum for Golden
Horn Cultures” established and located inside
the Kadir Has University is a very significant
initiative and fills an essential gap within the
framework of such an important strategic geography. Kadir Has University’s main building
which was converted from Cibali Tobacco and
Cigarette Factory by Kadir Has Foundation in
2002 has been granted the European Nostra
Award in 2003 due to its extremely meticulous and comprehensive restoration and its
contributions to the historical environment
in which it is situated. The venue opened to
the public as the Rezan Has Museum was established following the discovery of the ruins
of a “hamam” dating back to the Ottoman era
and a Byzantine cistern found underneath
the historical factory building following the
completion of its restoration.
Seferikos Cistern and Ottoman Hammam
The cisterns, the water reservoirs made
of stone, were important structures within
the water supply system of the city during
the Byzantine period. The cistern located in
the Rezan Has museum dating back to the
20
19.
REPUBLIC OF TURKEY MINISTRY OF CULTURE AND TOURISM
th
STATE OPERA AND BALLET
ULUSLARARASI
ASPENDOS
INTERNATIONAL OPERA & BALLET FESTIVAL
14 Haziran / June 2012
TURANDOT
Opera
RIGOLETTO
Opera
25 Haziran / June 2012
PRENS IGOR
PRINCE IGOR
Opera
27 Haziran / June 2012
AŞK VE ÖLÜM
LOVE AND DEATH
Bale
Ballet
LA TRAVIATA
Opera
ZORBA
Bale
Ballet
MADAMA BUTTERFLY
Opera
06 Eylül / September 2012
LUCIA DI LAMMERMOOR
Opera
10 Eylül / September 2012
KUĞU GÖLÜ
SWAN LAKE
Bale
Ballet
15 Eylül / September 2012
TANNHÄUSER
Opera
İzmir Devlet Opera ve Balesi
İzmir State Opera and Ballet
20 Haziran / June 2012
Estonya Ulusal Operası
Estonian National Opera
Ekaterinburg Devlet Akademik Opera ve Balesi
Ekaterinburg State Academic Opera and Ballet Theatre
Ekaterinburg Devlet Akademik Opera ve Balesi
Ekaterinburg State Academic Opera and Ballet Theatre
30 Haziran / June 2012
Güney Kore - Daegu Operası
Antalya Devlet Opera ve Balesi Orkestra ve Korosu
South Korea - Daegu Opera
Antalya State Opera and Ballet Orchestra and Chorus
04 Temmuz / July 2012
Mersin ve Samsun Devlet Opera ve Baleleri
Mersin & Samsun State Opera and Ballets
03 Eylül / September 2012
Çin - Pekin Operası / China - Beijing Opera
Samsun Devlet Opera ve Balesi Orkestrası
Samsun State Opera and Ballet Orchestra
Antalya Devlet Opera ve Balesi
Antalya State Opera and Ballet
Türk Devlet Opera ve Bale Toplulukları
Turkish State Opera and Ballet Companies
Ankara Devlet Opera ve Balesi
Ankara State Opera and Ballet
Temsiller Haziran’da 21:00’de - Eylül’de 20:30’da başlar. / Performances start at 9:00 p.m. in June and 8:30 p.m. in September.
Gerektiğinde programda değişiklik yapılabilir.
The program can be modified in case of necessity.
Seferikos Sarnıcı ve Osmanlı Hamamı
Yeraltındaki kagir (yığma taştan yapılmış) su depoları olan sarnıçlar,
Bizans Dönemi’nde, İstanbul’un su ihtiyacını karşılamakta önemli rol
oynamış yapılar. Müzede yer alan, 11. yüzyıla ait Bizans Dönemi su
sarnıcı 48 kemer, 15 ayak ve 20 sütundan oluşuyor. Kareye yakın dikdörtgen bir plana sahip olan yapı, doğrudan su biriktirmek amacıyla
inşa edilmiş. Sarnıç işlevini kaybettikten sonra Cibali Sigara Tütün
Fabrikası’nın tütün deposu olarak, ardından da II. Dünya Savaşı yılla-
late 11th century comprises 48 arches, 15 pillars and 20 columns. This
structure having a square-like rectangular plan was built directly to
accumulate water. After losing its function as a cistern, it was first used
as the tobacco warehouse of the Cibali Tobacco and Cigarette Factory
and then as a food provisions warehouse during the IInd World War.
The marble platform and steam channels of the Turkish bath structure,
on the other hand, are still in good condition. The museum hosts also
a Kadir Has Memorial Hall where the work desk, books and personal
belongings of the founder of the university are on display.
Ongoing exhibition: Come-in
Currently, the exhibition “Come-in: Interior Design as a Contemporary
Art Medium in Germany”, investigating the connection between fine art
and applied design is taking place at the Rezan Has Museum until 15
rında erzak ambarı olarak kullanılmış. Müzede yer alan 17. yüzyıla ait
hamam göbek taşı ve buhar kanallarıyla hala sağlam. Müzenin içinde
bir de Kadir Has için düzenlenmiş “Anı Odası” bulunuyor. Burada
Kadir Has’ın çalışma masası, kitapları, özel eşyaları sergileniyor.
Güncel sergi: Come-in
Rezan Has Müzesi’nde 15 Temmuz’a dek, sanat ile tasarım arasındaki
ilişkiyi sorgulayan “Come-in. Almanya’da Çağdaş Sanat Aracı Olarak
İç Mekan Tasarımı” başlıklı sergi görülebilir. Sergi Goethe-Institut
Istanbul, ifa (Institut für Auslandsbeziehungen e.V.), Kadir Has Üniversitesi ve Rezan Has Müzesi işbirliğiyle gerçekleştiriliyor. Küratörlüğünü Renate Goldmann’ın yaptığı ve 25 sanatsal sunumun yer
aldığı sergi objeler, heykeller, mekân enstalasyonları ve videolardan
oluşuyor. Müzenin ziyaret saatleri: 9:00 - 18:00 (Resmi, dini bayramlar ve yılın birinci günü hariç).
July. The exhibition is organized through cooperation between Istanbul
Goethe-Institut, ifa (Institut für Auslandsbeziehungen e.V.), Kadir Has
University and Rezan Has Museum. Renate Goldmann is the curator of
the exhibition at which twenty-five artists, representing different artistic
positions, show individual objects, sculptures, installations and videos.
Daily opening hours: 09:00 - 18:00 (except holidays).
Rezan Has kimdir?
İşadamı Kadir Has’ın eşi olan Rezan Has, 1927 yılında, İstanbullu
bir anne ile Kayserili bir babanın ikinci çocuğu olarak İstanbul’da
dünyaya geldi. Rezan Has’ın annesi İstanbul’un Kanlıca semtinde yaşayan Yağcızâde Ailesi’nden Şehline Hanım; babası ise
Kayseri’nin tanınmış ailelerinden Germirli Mehmet Bey’dir. Orta
öğretim için İstanbul Kandilli Kız Lisesi’ne gönderilen Germirli,
1942 yılında Kadir Has’la evlendi. Rezan ve Kadir Has çifti, 19421960 yılları arasında yaşamlarını Adana’da sürdürdü. Bu arada
Rezan Has, genç yaşta ticaret hayatına atılmış bulunan Kadir
Has’a iş hayatında sürekli destek oldu. Has Ailesi, 1960 yılından
itibaren ise, yaşantılarını İstanbul’da sürdürmeye karar verdi. Kadir Has, 1980’li yıllardan itibaren, babası Nuri Has’ı örnek alarak
hayır işlerine başladı; Rezan Has da, eşinin hayırseverliğini sürekli
destekledi. Has Ailesi, 1980’li yıllarda önce İstanbul’da, daha sonra
Kayseri’de, çok sayıda eğitim ve sağlık tesisleri yaptırdı.
Who is Rezan Has?
Urartu Uygarlığı’na ait kemerler (üstte), müzenin giriş salonu (sol altta) ve
11. yüzyıl Bizans su sarnıcı (sağ sayfa).
Arches belonging to the Civilization of Urartu (above), the entrance hall of the
museum (below left) and 11th Century Byzantine cistern (right page).
22
Rezan Has, spouse of the wealthy Turkish businessman late Kadir Has,
was born in 1927 in Istanbul, as the second child of a mother from
Istanbul and a father from Kayseri. Her mother Şehline Hanım was a
member of the Yağcızade family from Istanbul’s Kanlıca neighbourhood and her father was Germirli Mehmet Bey from a well-known
Kayseri family. Her secondary education took place at the Kandilli
Girls High-School. She married her husband Kadir Has in 1942. The
couple lived in Adana between the years 1942-1960. Rezan Has firmly
supported throughout all these years the business career of her husband
who started his commercial business life at a young age. In 1960, the
family Has moved to Istanbul, where Kadir Has engaged in charity activities from 1980 onwards, emulating in this his own father Nuri Has.
Rezan Has actively supported and participated in her husband’s social
responsibility endeavours. The couple established several education and
health institutions, both in Istanbul and Kayseri. Finally, the museum
founded within the perimeter of the Kadir Has University was named
after Rezan Has.
23
Mor Yasak Şehir
Çin Milli Saray Müzesi
dünyanın “yasak şehir” diye bildiği çin imparatorluk sarayı, 2005
yılından bu yana milli saray müzesi adıyla turizme açık. dünyanın en
iyi korunmuş ahşap yapılarıyla, o yapılardaki 9 bin 999 odasıyla, çin
tarihini anlatan detaylarıyla, tüyler ürperten “yasağı” ile benzersiz
bir mekan. yazı ve fotoğraflar sorularınıza ışık tutacak. sonunda da
içinizde mutlaka girip görme arzusu uyandıracak!
China’s National Palace Museum
PURPLE FORBIDDEN CITY
The Chinese Imperial Palace, globally known as the “Forbidden City”, is open to tourism since 2005, as the National Palace Museum. It is a unique place with world’s bestpreserved wooden structures, 9,999 rooms in those structures, details describing Chinese
history, and with its frightening “ban”. The text and photographs will shed light on your
questions. Finally, they will cause you to have a desire to visit this city definitely!
24
25
er yıl dünyanın dört bir yanından gelen yüzbinlerce
kişiyi ağırlıyor. Şöhreti giderek büyüyor. Nitekim gezi
dergilerinde “ölmeden görülmesi gereken yerler” arasında başı çekiyor.
Oysa bir zamanlar, oraya gitmek “ölüm” anlamına
gelirdi. Adı üstünde “Yasak Şehir” deniyordu oraya. Çin İmparatoru ve
ailesinin yaşadığı bu -gerçekten de şehir büyüklüğündeki- mekana girmek
yasaktı. İzinsiz girmenin cezası da ölümdü.
Şehrin asıl adı ‘Zihincheng’. Çince’de doğrudan çevirisi “Mor Yasak Şehir”
anlamına geliyor. Ancak bu, bir tür “kutsal” şifre. Çin İmparatorluk ailesinin rengi sayılan mor, Kutup Yıldızı’nı simgeliyor. İnanışa göre, Kutup
Yıldızı’nın yeryüzündeki yansıması, tam da şehrin kurulduğu yer. Bir başka
deyişle şehir ‘evrenin merkezi’ sayılıyor.
İmparator bile dışarı çıkamazdı
Evrenin ya da dünyanın merkezi mi, kimbilir! Ama Yasak Şehir, dünyanın
en büyük ülkesi Çin’in “merkezinde”. Başkenti Pekin, ya da bir süredir
resmen kullanılan adıyla “Beijing”in tam ortasında. Tiananmen Meydanı
yakınlarındaki sarayın inşası 1406’da başlamış ve 1420’de sona ermiş. Çin
İmparatorluğu’nun son iki hanedanı olan Ming ve Çing hanedanlarının
yönetim merkezi olan saray, toplam 24 imparatora ev sahipliği yapmış.
Buranın inşa edilmesindeki temel motivasyon güvenlik. İmparatorlar
burada malikaneler inşa ettirip, devleti ‘içerden’ yönetmiş. İmparatorun
güvenliğini sağlamak için sarayların bulunduğu uçsuz bucaksız bahçeleri
içine alan büyük bir sur inşa edilmiş. Sur içinde yaşayanların dışarıya
çıkmaları, dışarıdan birilerinin de içeriye girmeleri yasaklanmış. İmparator
bile, istediği zaman dışarıya çıkamıyormuş. Saray halkı dışında herhangi bir kimse içeri girmeye çalışırsa cezası işkenceli bir ölüm oluyormuş.
Hem de yargısı, temyizi olmayan bir infazla. Kurbanın, kimi zaman başını
vurup, kimi zaman birkaç darbeyle iç organlarını parçalayarak...
Sarayda yaşayan son imparator, 1909’da henüz 3 yaşındayken tahta geçen
PuYi olmuş. 1911’de imparatorluk yıkılıp da, Sun Yat Sen önderliğinde
Çin Cumhuriyeti ilan edilince PuYi’nin hayatı bağışlanarak, sarayda yaşamaya devam etmesine izin verilmiş. Sun Yat Sen’in büyükçe bir fotoğrafı
bugün halen müze girişinde asılı.
Son imparator PuYi’nin Yasak Şehir’den sürüldüğü 1924 yılından sonra,
24 bina ve Qianlong Bahçesi’nin muhteşem dış avluları halka tamamen
kapatılmış.
1930’larda ise, bölgenin Japonlar’ın eline geçmesi ya da savaşta tahrip
olması olasılığına karşı, hazinenin en değerli parçaları paketlenerek binlerce sandık içinde Şanghay’a gönderilmiş.
İmparatorların kullandığı çömlek, porselen ve bakır eşyalar, tahtlar,
Yasak Şehir’in bahçesindeki
ejderha ve aslan heykelleri
ile ahşap sütunlu avlusundan
detay.
Dragon and lion statues in
the garden of the Forbidden
City, and a detail from its
court with wooden columns.
26
DÜNYA
MÜZELERİ
World Museums
Yazı-Text
Elif Türkölmez
Cennet (Gök) Tapınağı (üstte), Aklı simgeleyen aslan heykellerine pek çok yerde rastlamak mümkün.
The Temple of Heaven (Sky) (above), lion statues symbolizing reason can be encountered in many places.
Each year, it hosts hundreds of thousand people coming from the four corners of the earth. Its
reputation is gradually increasing. In fact, it is one of the leading ones in the “places you must
see before you die” lists of travel magazines.
However, once, entering this city meant “death”. As its name implied, it was the “Forbidden
City”. It was forbidden to enter this place (really as big as a city), where the Chinese emperor and
his family were living. Those who entered without permission were subject to the death penalty.
The authentic name of the city was “Zjinchéng”, literally “Purple Forbidden City”. However, this is a
kind of “sacred” password. Purple, assumedly the color of the Chinese imperial family, symbolizes the North Star. According to the belief, the reflection of the North Star on the earth was
exactly at the place where the city had been founded. In other words, the city is regarded as
the “center of universe”.
Even the emperor was not able to go out
The center of the universe, or the world, who knows! Nevertheless, the Forbidden City is
at the “center” of world’s biggest country, China. It is located exactly at the center of the
capital, Beijing. The construction of the palace close to the Tiananmen Square began in
1406 and ended in 1420. The palace, which was the administrative center of the Ming and
Qing dynasties, the last two dynasties of the Imperial China, had been the home of 24
emperors.
The main motivation behind the construction of this place was security. Emperors
built here mansions and they administered the state “from the inside”. A large wall
was constructed to cover the endless gardens including the palaces, in order to provide security to the emperor. Any non-resident of the palace trying to enter the
city was tortured to death. They were executed without any trial and appeal.
The last emperor residing in the palace was Puyi, who ascended to the
throne when he was just 3 years old. After the overthrow of the empire in
27
ipekten dokunmuş gömlekler, bardaklar, mumlar her şey yerli
yerinde bırakılarak şehrin kapıları, 2005 Ekim’inde ziyaretçilere açılmış. İçinde kafe ve restoranlar var. Gezmesi biraz vakit
aldığı için, buraya bir tam gün ayırmak gerekebiliyor. 720 bin
metre kareye yayılan sarayın bir kısmı turistlere açık. Binalar ‘Huzur’, ‘Uyum’, ‘Sakinlik’ gibi isimlerle adlandırılmış. Ön
taraftaki avlular ve binalar devlet işlerinde kullanıldığı için çok
büyük. Arka taraftakiler ise saray halkının yerleşim yeri olduğu
için daha küçük.
Ancak şehirde asıl dikkati çeken unsur, simetri. Sarayı ve çevresindeki binaları inşa edenler, semavi / ruhsal dengeyi sağlayabilmek için olsa gerek simetriye olağanüstü bir önem vermiş.
Binalar, yollar, kapılar, pencereler, taht ve etrafındaki mobilyalar kusursuz bir simetriye sahip.
İmparatora özel kapı
• Burada tüm çatılar sarı kiremitlerle kaplanmış. Çünkü Çinliler evrenin 5
elementten oluştuğuna inanır ve bu beş elementten en güçlüsü olan toprak sarı
renkle sembolize edilir.
• Sadece Saray Kütüphanesi’nin kiremitleri siyah renklidir. Bunun nedeni ise
‘siyah’ın suyu temsil ettiğine ve ahşap binayı yangından koruyacağına inanılmasıdır.
• Wu Men-Meridyen Kapısı adlı ön ana giriş kapısında beş farklı kapı bulunuyor.
Ortadaki kapı yalnızca İmparator için. İmparatoriçe ise bu kapıdan sadece evlendiği gün geçebilirmiş. Bir istisna da dört aşamalı ‘İmparatorluk Sınavı’nı kazanan
üç kişiye uygulanırmış. İmparatorla tanışacakları gün bu kapıdan geçebilirlermiş.
• Sarayda bulunan binalar ahşaptan yapıldığı için, olası yangınlara karşı kapı
önlerinde dev kazanlar bekletilirdi. Her kazanın oturtulduğu taş tabanda kasım
ayından şubat ayına kadar kömür yakılır, suyun sıcaklığı özel örtülerle korunurdu,
amaç suyun donmasını engellemekti.
• Tabiatı neredeyse bir matematik problemi gibi ele alan Çinliler, Kuzey’i “kötü
yön” olarak nitelerdi. Nedeni de buz kestiren rüzgarların ve steplerden gelen akıncıların yönü olmasıydı. Bu yüzden Yasak Şehir’deki tüm binalar güneye bakacak
şekilde inşa edilmiştir. Sadece imparatorun gözden düşmüş cariyelerine ayrılan
yapılar kuzeye bakar.
Yasak Şehir’in ejderhaları
Yasak Şehir’de “ejderhalar” da dikkatlerden kaçmıyor. Konakların tepelerinde, saçaklarda, önlerindeki basamaklarda, kısacası
hemen her yerde ejderha figür ve heykelleri bulunuyor. Konaklarda bulunan imparator tahtına ‘ejderha tahtı’, imparatorların
giydikleri kıyafete ‘ejderha kıyafeti’, imparatorların yataklarına
‘ejderha yatağı’ deniyor. Nedeni, ejderha figürüne yüklenen
anlam. Çin mitolojisine göre, ejderha “hikmetin, yani kutsal
bilginin cisimleşmiş hali”. Çin İmparatoru, o bilginin sahibi
sayılıyor. Ejderha figürleri de bunu simgeliyor.
Yasak Şehir’in en büyük kapısı olan Yüce Uyum Kapısı’ndan
girdikten sonra, Yüce Uyum Konağı’yla karşılaşılıyor. Kiremit
rengine boyalı bu konak, Yasak Şehir’deki saraylar arasında
statüsü en yüksek olanı. Bu yüzden en çok ejderha figürü ve
deseni de bu sarayda yer alıyor. Duvarlarda bulunan ejderha
deseni sayısı tam 13 bin 844.
The gate reserved for the emperor
• Here, all roofs were covered with yellow tiles. Because, according to the Chinese
belief, the universe is made up of 5 elements, and the soil, the strongest one
among these elements, is symbolized by yellow.
• Only, the tiles of the Royal Library are black. Because, it was believed that
‘black’ was representing water and it would protect the wooden building from
fire.
• The Wu Men-Meridian Gate, the main entrance, has five different openings.
Only the Emperor could enter through the middle gate. The Empress could use
this gate only on the day of her marriage. Besides, the three winners of the ‘Imperial Examination’ were qualified to use this gate on the day they were to meet the
Emperor.
• Since the buildings in the palace were made of wood, there were huge cauldrons
against fire in the fronts of gates. To prevent the freezing of water, coal was
burnt in the stone bases of the cauldrons between November and February.
• The Chinese, who treated the nature
almost like a mathematical
problem, were characterizing the
North as the “bad direction”. For,
it was the direction of very cold
winds, and of the raiders, who
came from the northern steppes.
Therefore, all buildings in the
Forbidden City face south. Only
buildings reserved for the disgraced
concubines face north.
Yasak Şehir’i saran Huang Nehri (Altın Nehir), müze girişi ve olası bir
yangına müdahele edebilmek için hazır bekletilen kazanlar.
The Huang River (Golden River) surrounding the Forbidden City, the
entrance of the museum, and cauldrons kept ready against fire.
İmparatorluk Sarayı’nın Tiananmen Kapısı’ndan görünüşü (üstte). Yude Salonu adlı
Türk Hamamı, cariye Rong Fei için Qing Hanedanı Dönemi’nde yaptırıldı. Cariye
islamiyete inanan Hui etnik grubunun bir üyesiydi (yanda).
View of the Imperial Palace from the Tiananmen Gate (above). The Turkish Bath
called Yude Hall was built for concubine Rong Fei during the period of the Qing
Dynasty. The concubine was a member of the Muslim ethnic group of Hui.
Saray kompleksinin odağındaki üç konak olan Yüce Uyum Konağı, Merkezi Uyum Konağı ve Uyumu Koruma Konağı, üç katlı terasların üzerinde
bulunuyor. Beyaz mermerden yapılma terasların yüzölçümü yaklaşık 2
bin 500 metrekareyi bulur. Yağmur suyunun birikmesini önlemek için teraslarda su boşaltma sistemi inşa edilmiş. Terasların kenarında toplam
1142 ejderha başı var. Terasların ortası yüksek, kenarı düşük. Yağmurlu
günlerde, teraslara düşen yağmur suları 1142 ejderhanın ağzından çıkarak nefis bir tablo oluşturuyor.
İmparatorun tören kıyafeti de, ejderha kostümü! O kıyafete, dokuz
ejderin işlenmiş olması gerekiyor. Ondan sonra, 12 başka desen daha
çiziliyor. 12 desen arasında güneş, ay, yıldız, dağ, alev, kuş, kaplan ve
maymun yer alıyor. Her desen kendine özgü bir anlam taşıyor ve imparatorun gücüne güç kattığına inanılıyor.
Aslanların ve 9 rakamının gizemi
Çin mitolojisinde ejderha figürü çok önemli. Ancak saraya giden yolun
üzerinde, yani şehirdeki en önemli yerlerden birinde, mermerden yapılmış bir çift aslan heykeli var.
1911 and the proclamation of the Republic of China under the leadership
of Sun Yat-sen, PuYi’s life was spared and he was allowed to continue
residing in the palace.
In 1930s, considering the danger of a Japanese invasion or devastation
during the war, the most valuable items of the treasury were packed and
moved to Shanghai inside thousands of boxes.
The doors of the city was opened to visitors in 2005, leaving everything including earthenware pots, porcelain and copper wares, thrones, silk skirts,
glasses, and candles used by emperors in their original positions. Some
parts of the palace covering an area of 720,000 square meters are open to
tourists. Courtyards and buildings in the front side are larger, since they
were used for state affairs. Those in the rear are smaller, since they were
residents of the people living in the palace.
However, the major remarkable feature of the city is symmetry. Those who
constructed the palace and the buildings surrounding it attached great
importance to symmetry, probably to ensure divine/spiritual balance.
Dragons of the Forbidden City
The “dragons” in the Forbidden City also attract attention. There are
dragon figures and statues on top of halls, on canopies, on the steps in
front of them, in short, almost everywhere. The throne of the emperor
situated in the halls was called the ‘dragon throne’, the robe of the emperor the ‘dragon robe’, and the bed of emperor the ‘dragon bed’. According to the Chinese mythology, dragon “is the embodiment of wisdom; i.e.,
sacred knowledge’. The Emperor of China was regarded as the owner of
this knowledge.
Those who enter the Forbidden City through the Gate of Supreme Harmony, the largest gate of the city, encounter the Hall of Supreme Harmony.
This tile red hall has the highest status among the palaces in the Forbidden City. Therefore, this palace was decorated with the highest number
of dragon figures. The number of dragon figures on the walls is as high as
13,844.
29
30
Bunun sebebi de şu: Han
Hanedanı Dönemi’nde
Persler (Günümüz İran’ı)
iyi niyet göstergesi olarak
imparatora ‘aslan’ yollarlar. Hayvanın görünümü,
duruşu Çinlilerin çok
hoşuna gider ve o tarihten
sonra aslan yetiştirmeye
başlarlar.
Aslan Budizm için de
önemli hale gelir. Buda
doğduğunda, bir elinin
toprağı diğer elinin de
gökyüzünü gösterdiğine
ve aslan gibi kükrediğine
inanılır. Budizm’in yazılı
metinlerinde ‘İnsanlar
arasında bir aslan gibi
durduğundan’ bahsedilir. Çin’de Budist inancı
yayılırken, aslan da kötülüklerden koruyan, güçlü
ve sezgileri kuvvetli bir
yaratık olarak kabul edilir.
Mezar kapılarına, saray
kapılarına, devlet yetkililerinin evlerinin önüne,
hatta halkın evlerinin
önüne aslan heykelleri
konulmaya başlanır. Bugün de Çin’de hemen her binanın önünde aslan
heykelleri vardır.
Bu sarayda hemen her şeyin bir hikayesi var. Mesela saraydaki kapıların, pencerelerin, merdivenlerin sayısı ‘9’ rakamı ve katları ile bağlantılı. Çin’in dönüşüm felsefesinde ‘Yang’, erkeği ve aynı zamanda ‘9’ u
simgeler. Eskiden Çin’de ‘1’ başlangıcı ifade ederken ‘9’ sonsuzluğu ifade
ediyordu, bu da imparatorun gücü demekti.
Yasak Şehir, bu inanışın en somut ve hatta en çılgın örneğini veriyor.
Şehirdeki 880 yapıda tam 9 bin 999 oda bulunuyor.
İmparatorlar Çağı çoktan bitse de, Yasak Şehir ziyaretçileri, o odaları
gezerken görkemi neredeyse tenlerinde hissediyor. Suskun duvarların
arkasında yaşananları hayal etmekse, insanı Yasak Şehir’in “dünyanın ya
da hatta evrenin merkezi” olduğuna inandırıyor!
The three halls at the center of the palace complex, namely the Hall
of Supreme Harmony, the Hall of Central Harmony, and the Hall of
Preserving Harmony, were built on three-tiered terraces. These white
marble terraces cover almost 2,500 square meters. To prevent the accumulation of rainwater, the terraces were equipped with drainage systems. There are exactly 1142 dragonheads on the edges of the terraces.
In rainy days, rainwater falling to the terraces creates a fine picture by
spurting from the mouths of the 1142 dragons.
The ceremonial robe of the emperor also was a dragon robe! This robe
was to be embellished with nine dragons. Then, 12 other figures were
added. These 12 figures included sun, moon, star, mountain, flame,
bird, tiger and monkey figures.
The mysteries about lions and the number 9
In the Chinese mythology, the dragon figure is very important, because
it symbolizes power. However, there is a pair of lion statues on the way
to the palace; i.e., in one of the most important places of the city.
The reason: During the period of the Han Dynasty, Persians sent a
‘lion’ to the emperor, as a goodwill gesture. The appearance, posture
of the animal was found very nice by the Chinese, and they started to
breed lions.
Lions became important for Buddhism as well. According to the belief,
when he had been born, one hand of Buddha had pointed at the soil,
the other at the sky, and he had roared like a lion. During the spread
of Buddhism in China, lion was accepted to be a strong and prescient
creature protecting from the evil. Lion statues were placed at gates
of graves and palaces, in fronts of the houses of government officials,
and even in fronts of ordinary houses.
In this palace, almost every item has a story. For instance, the numbers of doors, windows and steps in the palace are connected with
the number ‘9’ and its multiples. According to China’s transformation
philosophy, ‘Yang’ symbolizes masculinity, and at the same time, the
number ‘9’. Formerly, in China, ‘1’ was representing the beginning and
‘9’ the eternity, which meant the power of the Emperor.
The Forbidden City provides the most concrete and even the craziest
example of this belief. The 880 buildings in the city have exactly 9,999
rooms.
Although the Age of Emperors ended a long time ago, visitors of the
Forbidden City feel the glory almost inside themselves, while visiting
those rooms.
Sol sayfa: Göksel Saflıkta Sarayı Tahtı (üstte), çatılarda en çok kullanılan renk, toprağı simgeleyen sarı.
Ejderha figürü bina süslemelerinde sıkça görülür (üstte). Her çatının köşesinde, içeride yaşayanların
önemine dair bir numara belirten heykelcikler kullanılmıştır (altta).
Left page: Throne of the Palace of Heavenly Purity (above), the most widely used roof color is yellow,
which is symbolizing the soil.
Building decorations frequently include the dragon figure (above). At the corners of each
roof, there are statuettes bearing a number indicating the level of importance of the
people living inside (below).
31
burhan doğançay
SÖYLEŞİ
Burhan Doğançay
Yazı-Text
Elif Türkölmez
The first time a Doğançay painting was included in a museum’s collection was in 1964
by the Guggenheim Museum...
The Metropolitan Museum of Art decided to include Doğançay’s masterpiece “Ribbon
Mania”, as the first ever painting of a Turkish artist in its permanent collection.
It is the first time that works of a Turkish artist have been gathered from 13 different
museums and private collections from around the world for a retrospective exhibition,
namely the Doğançay Retrospective at Istanbul Modern.
The most expensive living Turkish painter...
Interview
Doğançay Müzesi içi (sağda)
ve sanatçının Büyük Hücum
adlı eseri (solda).
The interior of the Doğançay
Museum (right) and the
artist’s work, Great Attack
(left).
32
Bir yabancı müze tarafından
kabul edilişi 1964’te
Guggenheim Müzesi ile
başladı...
New York Metropolitan Museum
of Art, ‘Ribbon Mania’ isimli
eserini daimi koleksiyonuna
alarak, ilk kez bir Türk
resmini duvarlarına astı...
İstanbul Modern’de açılan
retrospektif sergisi için
ilk defa bir Türk sanatçının
eserleri, yurtdışındaki
13 müzeden ve özel
koleksiyonlardan geldi...
Yaşayan en pahalı Türk
ressamı...
Burhan Doğançay çağdaş Türk sanatının duayeni. Yıllarca New
York’taki atölyesinde çok çalıştı, çok üretti. Şimdilerde Turgutreis’teki evinde eşi, kedileri ve köpekleriyle yaşayan Doğançay Soho’daki
atölyesini hala açık tutuyor. Çünkü onun için üretmek çok önemli.
Atölyesi hep durmalı. Hazır, Doğançay’ın 50 yıllık çalışmalarından
oluşan kapsamlı sergisi “Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı: Burhan
Doğançay Retrospektifi” İstanbul Modern’de açılmışken biz de sanatçıyla Doğançay Müzesi’ni, kent duvarlarını, MET’in daimi koleksiyonuna kabul edilen Ribbon Mania adlı eserini ve en sevdiği müzeleri
konuştuk.
MÜZE DERGİ: Doğançay Müzesi’ni açma fikri nasıl doğdu? Müzeyi
yaparken neler yaşadınız?
BURHAN DOĞANÇAY: “Walls of the World” projem için, 114 ülkeye
gittim, burada monograf müzeleri gezdim.
Mesela, Santiago, Şili’de Neruda’ya, Havana’da Hemingway’e,
Barcelona’da Tapies’e, Amsterdam’da Van Gogh’a adanmış müzeler
var. Türkiye’de, anı yazmak, gençlere iz bırakmak çok sık görülen bir
şey değildir ve bunun eksikliğini hep gözlemledim. Bu sebeple, böyle bir müze fikri hep aklımdaydı.
Ayrıca, Türkiye dışında başarılı olmuş kişilerin, ülkelerine bir katma
değerlerinin olması gerektiğine çok inanıyorum. 1999’da müze
binasını aldım ve 2004’te Türkiye’deki ilk kişisel ve ilk çağdaş sanat
müzesi olarak, ziyaretçilere açıldı.
Farkında olmadan, diğer özel güncel sanat müzelerine öncülük etmiş
oldum. Müze’nin hazırlık aşamasında, ki hala geçerlidir, hiç maddi
destek alamadık. Pek çok kişinin, “yapamazsın” demesine rağmen,
başardım.
Müzenin en önemli amacı, çocukları çağdaş sanat ile bir araya getirmek. Çocuklar, daha sonra ebeveynlerini getiriyorlar ki bu müthiş bir
şey. Turistler ise, Türk modern sanatından bir kesit görerek, ülkemiz-
le alakalı alışagelmiş izlenimin dışında farklı bakış açısı kazanmış
oluyorlar. Çünkü hala ülkemizi, minare, fes, güneş, kum ve şiş kebaptan ibaret sanıyorlar. Güncel yüzümüz hakkında genellikle bilgileri
olmadığı için, Doğançay Müzesi ve daha sonra açılan müzeler, bu
eksiği, sanatımızı da tanıtarak tamamlamaya çalışıyor.
MÜZE DERGİ: Müzelerin hayatınızdaki yeri nedir? En sevdiğiniz
müzeler hangileri?
BURHAN DOĞANÇAY: Müzeler, bulundukları ülkenin tarihini, sanatsal ve kültürel birikimini sergileyen vitrinlerdir. Bir ülkenin tarihini, gelişimini, değişimini gösteren kurumlardır. Görsel oldukları için,
çok etkilidirler, çok önemlidirler. Müzesi olmayan şehir yoktur, zaten
Burhan Doğançay is the doyen of contemporary Turkish art.
He worked for many years in his workshop in New York’s Soho
district. Currently at home in Turgutreis with his wife, cats
and dogs, he continues to maintain his workplace in New York
open. Because it is essential for him to keep on working and
producing, his workshop should remain open. We had an opportunity to interview the artist on behalf of MÜZE DERGİ on
the occasion of his latest exhibition entitled “Fifty Years Of
Urban Walls: A Burhan Doğançay Retrospective (23 May - 23
September 2012) at Istanbul Modern. We talked with him about
urban walls, his masterpiece painting ‘Ribbon Mania’ which
was recently included in the permanent collection of the Metropolitan Museum of Art in New York and his preferred museums
around the world.
MÜZE DERGİ: How was the idea of establishing the Doğançay
Museum generated? What sort of experience did you have to go
through during that process?
BURHAN DOĞANÇAY: I went to 114 countries in connection
with my “Walls of the World” project; I had the opportunity to
visit monographic museums around the world, such as the
Pablo Neruda Museum in Santiago de Chile, the Hemingway
Museum in Havana, the Tapies Museum in Barcelona, and the
Van Gogh Museum in Amsterdam. Writing memoirs to share
personal experiences with future generations is not a frequent
Turkish habit. This is something I always missed in our country.
In this vein I had envisaged the Doğançay Museum for quite
some time already.
I also believe that Turkish personalities having accomplished
some degree of success abroad should give back something to
their country. I purchased the museum building in 1999. It was
inaugurated as Turkey’s first individual museum of contemporary art in 2004. My museum indirectly constituted the forerunner for various similar projects which followed suit. We did not
receive any material support neither during the establishment
process of our museum nor thereafter. The museum’s main
target group are the children who in turn, bring their parents to
it. This is really terrific. On the other hand, tourists visiting our
museum get acquainted with a different aspect of our culture
aside from the common touristic clichés. I believe that the
Doğançay Museum and other such museums fulfil a fundamental task and contribute greatly to modern Turkey’s image via the
promotion of Turkish contemporary art.
33
müzesiz şehir olamaz. Sanatçı olarak ise, bir müze koleksiyonuna eser
verebilmek, hem çok gurur verici, hem de ileriye dönük bir umuttur,
teşviktir. Benim ilk defa bir müze koleksiyonuna eserimin alınması,
1964’te Guggenheim Müzesi ile oldu. Bu gelişmenin verdiği şevk ile
maddi, manevi zorluklara göğüs gerebildim, bugünlere çok çalışarak,
çok sabrederek gelebildim. Bugün 70 önemli müzede eserlerim var.
En sevdiğim müzelerin başında, elbette Doğançay Müzesi ve Guggenheim Müzesi var. Diğerlerini saymak ile bitmez. Her biri o kadar
önemli ki. Bir kaç isim vermem gerekirse: Istanbul Modern, Metropolitan Museum of Art, MoMA, New York; British Museum; Prado,
Madrid gibi kurumlar.
Türkiye’de daha çok müze olması şart, bence müzesi olmayan bir
şehirde, plastik sanatlardan bahsedilemez. Keşke her üniversitenin
...Avrupa
sanatı
yüzyıllar
önce
başlamışken, Türkiye’de daha iki yüz
yıllık bir geçmişe sahip değil. Biz,
Rönesans’ı yaşamadık, bu her konuda çok
ciddi bir dezavantaj...
bir müzesi olsa. Memleketin tanıtılmasında en büyük etkenler sanat
ile yapılanlardır. Ama beni üzen bazı şeyler de var... Mesela resim alıp
satanlar, lüzumsuz, hatta şişirme bir sanat trafiği yaratıyor. Halbuki
iş adamları, bu eserleri alıp, yurt dışındaki gibi müzelere bağışlasa,
hem eserler daha geniş kitleler tarafından görülebilir, hem de genç
sanatçıların önünü açar. Belki gene yurtdışındaki gibi, bu gibi bağışları yapan kişi ve kurumlara, vergi avantajı sağlanabilir, bilemiyorum
ama bir formül bulunmalı.
MÜZE DERGİ: What is the place of museums in your life? Which are
your preferred museums?
BURHAN DOĞANÇAY: Museums are showcases of a country’s
historic, cultural and artistic background, testimony of the country’s
historical and socio-cultural evolution. They exert a strong impact
since they are based on visual perception. There is no city without
a museum in the world, a place which has no museum cannot be
called a city. To see his/her work of art displayed at a museum is
certainly an ideal cherished by any artist in the world. It is a great
honour for the artist and, at the same time, constitutes a motivation
and hope for the future. The first museum which included one of my
paintings at its permanent collection was the Guggenheim Museum
in 1964. That was a great encouragement allowing me to stand out
against material and emotional difficulties I was experiencing at that
time. Ever since then, I worked passionately and with great patience.
Today, my works are on display at 70 different museums around the
world. My favourite museums are of course the Doğançay Museum
and the Guggenheim Museum. There are countless other museums
dear to my heart; each one of them is so precious; to name just a
few, I would mention the Istanbul Modern, the Metropolitan Museum of Art and MoMA in New York; the British Museum in London
and the Prado in Madrid.
...The European art is based on a tradition
of many centuries, whereas it has a past of
less than 200 years in Turkey. We did not
experience the Renaissance in our country;
this constitutes an essential shortcoming in
every field...
I think that there should be more museums in Turkey. We cannot
talk about plastic arts in a place without museums. I’d wish every
university would have a museum on its campus. Art is the best way
to promote a country’s image. However there are certain practices
that I do not approve of. For instance, the artificially blown-up art
market provoked by speculative buying and selling is particularly
disturbing to me. It would serve a much better purpose if the business community would buy and donate works of young artists to
museums abroad as an instigation to produce more artworks, as
opposed to buying works of art as investment objects for speculative purposes. Maybe there is a need to introduce tax facilities to
instigate such donations like in the case of many countries around
the world.
MÜZE DERGİ: How do you evaluate the museums in Turkey, compared to the rest of the world?
BURHAN DOĞANÇAY: Private museums are quite novel in our
country. Look at the Metropolitan Museum; it was established in
1866. So, there is a need to bridge the gap through serious and original projects to acquire an honourable place among the hundreds
of museums enjoying universal recognition for many decades if not
centuries. Exhibitions of Turkish artists’ productions abroad, promotion of Turkish art and artists through cooperation schemes between
our museums and exchange programmes with renowned museums
around the world are necessary steps to introduce Turkish art products at international fora. The European art was given a start many
centuries ago, whereas it has a past of less than 200 years in Turkey.
Remember that we did not experience the Renaissance in our country. We have to put an extra effort to have a say in the challenging
cultural competition between the nations, since art and culture are
the most valuable treasures of a nation.
MÜZE DERGİ: How did you feel about it when the Metropolitan
Museum of Art decided to include your masterpiece painting Ribbon
Mania, as the first ever work of a Turkish artist in its permanent collection?
34
...Senelerce, hiç bir Türk benden eser
almadı, bu üzücü bir şey. Guggenheim Müzesi
direktörü Thomas Messer der ki, “Evvela
seni ailen, sonra ülken destekleyecek,
diğer ülkeler ondan sonra gelecek...
MÜZE DERGİ: Türkiye’deki müzeleri nasıl buluyorsunuz? Sizce müzecilik anlayışımız, dünyayla kıyaslandığında ne durumda?
BURHAN DOĞANÇAY: Bizde özel müzeler daha çok yeni, düşünün
örnek olarak, Metropolitan Müzesi 1866’da kurulmuş. Oturmuş,
olgunlaşmış yüzlerce müze arasında, bizim çok çalışarak, çok ciddi
projelere imza atarak aradaki bu farkı kapatmamız gerekiyor. Türk
sanatçıların sergilerinin, yurt dışındaki müzelerde yapılması, Türk
sanatının, sanatçısının, müzeler arası işbirlikleri ile yapılması gerek.
Nasıl yabancı sanatçıların eserleri buraya getiriliyorsa, Türklerin de
Avrupa ve Amerika’daki müzelere götürülmesi, dünya sanat platformuna sunulması gerekiyor. Bu görev, müzelerimize düşüyor.
Avrupa sanatı, yüzyıllar önce başlamışken, Türkiye’de bu daha 200
yıllık bir geçmişe sahip bile değil. Biz, Röneans’ı yaşamadık, bu her
konuda çok ciddi bir dezavantaj, bu ara nasıl kapatılır bilmiyorum.
Milletler arasında kültür savaşı var ve her an bütün hızıyla devam
ediyor. Sanat bir milletin en büyük hazinesidir, onun için planlı, ciddi bir şekilde gece gündüz durmadan yılmadan çalışmak gerekiyor.
MÜZE DERGİ: “Ribbon Mania’’ isimli eseriniz, New York’taki Metropolitan Museum of Art tarafından daimi koleksiyonuna alındı. MET,
ilk kez bir Türk ressamın eserini daimi koleksiyonuna alıyor. Bu size
neler hissettirdi?
BURHAN DOĞANÇAY: Çok mutlu etti elbette, 50 senelik çalışmanın
sonucu olduğu için, azimle, yılmadan çalışmanın, kendime koyduğum hedeften şaşmamamın doğru olduğunu gösteriyor. Türk çağdaş
sanatını yurtdışında da duyurarak, benden sonraki nesillerin ve genç
sanatçıların yollarını açmanın da mutluluğu ve gururu da var elbette.
Ben bulunduğum konuma, hakikaten çok ama çok çalışarak geldim.
Bu Everest’in zirvesine tırmanarak çıkmak ile helikopter ile erişmek arasındaki fark gibi bir şey. O kadar emek, üzüntü ve sıkıntıdan
sonra, hedefe ulaştığınızda, hissedilen mutluluk bambaşka. Değeri
tarif edilemez bir şey çünkü hayatınızı adadığınız konuda, olmak
istediğiniz yere, çalışmak ve alın teri ile gelebilmiş olmanız hiç kolay
bir şey değil. Umarım bir gün, bu müzenin Türk çağdaş sanatçılarının
eserlerinden oluşmuş, güzel bir koleksiyonu olur.
MÜZE DERGİ: Duvarların, sanatınızın hammaddeleri olarak tanımlayabileceğiniz objeler olduğunu söylemiştiniz. Duvarların dışında
sizin için cazip başka objeler var mı?
BURHAN DOĞANÇAY: Duvarlar, sonsuz bir ilham kaynağıdır. Her
duvar, apayrı bir hikaye anlatır, o yüzden 1960’lardan beri farklı bir
yerden ilham almama gerek kalmadı.
MÜZE DERGİ: ‘Yaşayan en pahalı Türk ressam’ olarak da biliniyorsunuz. Ne düşünüyorsunuz bu konuda? Sanatla uğraşan insanın,
genelde, yokluk çektiğini düşünürüz. En azından ‘karikatürü’ budur.
Siz bu anlamda kendinizi şanslı hissediyor musunuz? Sanat hayatınız
boyunca bu işin maddi cefası ve sefasıyla ilişkiniz nasıl oldu?
BURHAN DOĞANÇAY: Keşke benden önce olsaydı, Türk sanatının
uluslararası tanınırlığı olsaydı, ben de belki geçirdiğim o çok sıkıntılı, zor günleri geçirmezdim. Gün oldu, 6 ay kiramı veremedim.
İnanın karikatür değil, gerçek. Ve böyle olmaya maalesef devam
edecek gibi gözüküyor. Önemli olan, zamanında kendime koyduğum
hedeften vazgeçmedim, yılmadım. Çok şükür, o zor günler geride
kaldı. Zamanında 100-200 dolara sattığım tablolar, büyük rakamlara
satılıyor, bunun da manevi keyfini yaşamak bana düşüyor. Senelerce,
hiç bir Türk benden eser almadı, bu üzücü bir şey. Benim gençliğimde, 1962’de Ankara’da tek bir galeri yoktu. Rahmetli babam ressam
olmasına rağmen, ressam olmamı istememişti. Her fırsatta resim
Burhan Doğançay’ın Blossom adlı eseri.
Burhan Doğançay’s work, Blossom.
...Not a single Turk bought a work from me for
so many years; I was hurt by that... Thomas
Messer, Director of the Guggenheim Museum used
to say: “First your family, then your country
will have to back you up; other countries’
support may only come thereafter...
BURHAN DOĞANÇAY: I was very happy and honoured of course
to be rewarded in a field to which I devoted my life. I took it as the
recognition of my relentless intensive work of over half a century,
of my tenacity to persevere in doing what I considered as the right
thing to do. It is like the difference between climbing to the top of
the Everest or overflying it in a helicopter. I felt the extreme satisfaction of reaching the target after having had to face great difficulties and overcome them through patience and a great amount
of hard work. In addition to my personal satisfaction, I was also
very happy that Turkish contemporary art was finally going to be
represented in a major universal art sanctuary such as the MET. I
hope that this museum will own in the near future an entire collection of the works of Turkish contemporary artists.
MÜZE DERGİ: You mentioned once that walls were objects that
you would define as the raw material of your work. Are there other
objects which attract you as the walls do?
BURHAN DOĞANÇAY: Walls constitute an endless source of
inspiration. Each wall tells a new story; so I did not need to be
inspired from a source other than walls since the 1960’s.
35
...Resimlerimde, 1964’ten beri 17 farklı
temam
oldu,
hepsi
şehir
duvarları
üzerinedir.
Duvarlarda,
kendilerini
bireysel platformda ifade etmemiş insan
elini görürsünüz. Eskiden herşey duvarlara
yazılırdı.
Bugün
insanlar,
internet
sayfalarının duvarlarını kullanır oldu...
yapmamı ve ilave olarak da bir meslek sahibi olmamı, ondan sonra,
çocuklukta kafama koyduğum gibi ressam olmanın her yönden çok
daha iyi sonuçlar getireceğini söylerdi. O zamanlar ressam olmak,
kendini denize atmak gibi bir şeydi çünkü. Benim bugünkü günlere ve duruma gelmeme işte onun o zamanki nasihatlerinin büyük
faydası olmuştur. Nur içinde yatsın. Çok muazzam bir insandı.
Thomas Messer (Guggenheim Müzesi direktörü) der ki,“Evvela seni
ailen, sonra ülken destekleyecek, diğer ülkeler ondan sonra gelecek”.
Hedeften şaşmadan çalışmaya ilave, kadere çok inanırım ve evet,
kendimi şanslı görüyorum.
MÜZE DERGİ: İstanbul Modern’de bir retrospektifiniz açıldı. Siz
sanatçı için retrospektifin önemli olduğunu düşünüyorsunuz. Bu
serginin önemi nedir sizin için?
BURHAN DOĞANÇAY: İlk defa bir Türk sanatçının eserleri, yurtdışındaki 13 müzeden ve özel koleksiyonlardan geldi. Bu Türk güzel
sanatlar tarihinde bir ‘ilk’tir ve önemlidir. Sanatçı olarak, 50 yıllık
çalışmaların, 120 tablo ile sanatseverlere sunulması, bunların hem
14 sergimden farklı eserlerin görülmesi, hem de kronolojik serilerin
geçişlerinin görülmesi önemlidir. Retrospektifi yapılan sanatçının
eserlerini ilk defa gören seyirci, sanatçının geçirdiği evreleri, değişimleri aynı çatı altında görebileceği için, daha kolay anlar, bu
yüzden de önemlidir.
MÜZE DERGİ: Serginin ismi ‘Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı’. Kent
duvarlarının önemi nedir sizin resminizde?
BURHAN DOĞANÇAY: İnsanın duvarlara resim yapması, Neolitik
Çağ’da başlamıştır. (Fransa’daki Lauscaux mağaralarında 30 bin yıl
önce yapılmışlar.) Onun için, resim yapmak bizim genlerimizdedir
ve gene bunun için her çocuk güzel resim yapar. Bir çocuğun eline
kalem kağıt verin, kağıda değil, duvarın üzerine resim yapar. İnsanlar, çoğu zaman duvarlara iz bırakarak kendilerini ifade etmişler ve
edecekler. Biz bu yazılara artık ‘grafiti’ diyoruz.
Resimlerimde, 1964’ten beri 17 farklı temam oldu, hepsi şehir
duvarları üzerinedir. Duvarlar bulunduğu şehir, mahalle, sokağın ve
orada yaşayan toplumun aynasıdır ve aynı insanlarda olduğu gibi,
zamanla bu yüzler değişir. Politik tercihten, futbol maçlarının sonuçlarını, aşktan, konser, film afişine, her şey bu duvarlar aracılığı ile
duyurulurdu, şehrin nabzı, duvarlarda atardı. Duvarlarda, kendilerini
36
MÜZE DERGİ: You are the most expensive living Turkish painter.
What is your view in this regard? There is a general tendency to think
of artists as people with scarce financial resources. This is at least a
widespread cliché or caricature. Do you consider yourself fortunate
in this regard? What was the nature of your experience with the material aspect of life as an artist?
BURHAN DOĞANÇAY: There have been periods where I was not
able to pay my rent for six months. I went through really difficult
days. So, it was not a caricature but a reality. Important for me was
not to give up my goals. Thank god these days are over. Paintings I
sold for 100-200 dollars are selling now for big amounts. I enjoy especially the moral side of this material success and satisfaction. My
fellow countrymen did not buy any of my works for so many years, I
was hurt by that. There was not a single art gallery in Ankara during the years of my youth. My father, who was a painter himself, did
not want me to become one. He wanted me to have a professional
career elsewhere while continuing to paint and that maybe this way,
it would be possible for me one day to realize the dream I cherished
since my early childhood of becoming a real painter. I am grateful to my father whom I consider a great man, for his advice which
helped me rise to the place where I am now. Thomas Messer, Direc
tor of the Guggenheim Museum used to say: “First your family, then
your country will have to back you up; other countries’ support may
...The 17 different themes that I used in
my paintings since 1964 were all inspired
from urban walls. Walls are witnesses of
peoples’ hands not having been able to
express themselves on individual platforms.
To me walls are creative treasures which
used to fulfil the role and functions
taken over by today’s Internet pages...
only come thereafter...” I believe in hard work, but I also consider
myself lucky.
MÜZE DERGİ: A Burhan Doğançay Retrospective is currently taking
place at Istanbul Modern. You think that retrospectives are important for an artist. How do you evaluate this last exhibition entitled:
Fifty Years of Urban Walls: A Burhan Doğançay Retrospective?
BURHAN DOĞANÇAY: It is the first time that works of a Turkish
artist have been gathered from 13 different museums of the world
as well as from private collections for a retrospective exhibition. It is
important to introduce an artist to the public with 120 of his paintings representing successive periods of his 50 years long painting
career in a chronological order. In this manner, the public seeing the
work of the artist for the first time will have an opportunity to get acquainted with different aspects and stages of his creative evolution.
bireysel platformda ifade etmemiş insan elini görürsünüz. Yapışmış
ve sökülmüş ilanlara, zaman ve hava koşullarının, yağmur, güneş ve
gölgelerin de etkileri eklenince, tablolarımın ilham kaynağını oluşturur. Özellikle sorunlu ülkelerde insanlar duygularını, tepkilerini duvarlar
yoluyla yansıtır. Her türlü afiş duvarlara yapıştırılır. Benim için duvarlar birer hazinedir. Eskiden, her şey duvara yazılırdı, bugün ise, internet çağındayız ve şehir duvarlarında sadece “çöp dökmeyin” yazıyor.
İnsanlar, internet sayfalarının duvarlarını kullanır oldu. 1970’lerde,
Beyazıt gibi mahallelerin duvarlarında tek bir boş yer bulunmazdı.
Doğançay Müzesi içi ve müzede sergilenen eserlerden Walls (sağda), No Trespassing
(sağ altta) ve Concave Shadow Sculpture (altta).
The interior of the Doğançay Museum and the works exhibited at the museum, the
Walls (right), No Trespassing (right on the below) and Concave Shadow Sculpture
(below).
MÜZE DERGİ: Given the title of your retrospective: Fifty Years of Urban
Walls, what is the significance of urban walls in your painting art?
BURHAN DOĞANÇAY: Humans began to paint on cavern walls during
the Neolithic Age. (30 thousand years ago in the case of the Lascaux
caves in France.) Therefore, painting is part of our genes as humans and
children are all great painters. It is noteworthy that when a child holds
a pen in his hand, he tends to paint on walls rather than on a piece of
paper. Humans have always expressed themselves by leaving their traces
on the walls for thousands of years. Today, we call these traces ‘graffiti’.
The 17 different themes that I used in my paintings since 1964 were all inspired from urban walls. Walls reflect the soul of the city, neighbourhood,
street where they are located and of the people who live there. And these
reflections vary from one place to another such in the case of human beings. Political choices, soccer games’ results, love stories, concerts, film
posters, everything was communicated through these walls; the city’s
pulse throbbing on these walls. Walls are witnesses of peoples’ hands
not having been able to express themselves on individual platforms.
They have been the source of inspiration of my paintings. Particularly in
troubled countries, people express their reactions and emotions through
inscriptions on the walls. To me walls are creative treasures which used to
fulfil the role and functions taken over by today’s Internet pages.
37
BİZANS
SANATI
Byzantium Art
Yazı-Text
Aylin Şen
Fotoğraflar-Photos
Rasim Konyar
Yüzyılların mirası
Bir inancın emaneti
İKONALAR
kilise duvarlarını
süsleyen ikonalar,
sanat aracılığıyla
tanrı’ya
yaklaşmanın
en estetik
biçimlerinden...
ama sadece sanatı
değil, dinsel/
toplumsal bir tarihi
de anlatıyor... o
tarih de bizi kiliseler
arasındaki en büyük
tartışmalardan
birine götürüyor...
The legacy of centuries
Heritage of a faith
ICONS
The icons decorating the church walls
constitute an aesthetic way of getting
close to God through art... They are also
the historic reminders of an old religious
and social controversy between different
approaches to faith.
İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi içi (büyük resim)
ve İstanbul Panayia Vlaherna Kilisesi’ndeki ikonalardan
biri (küçük resim).
The interior of the Greek Orthodox Patriarchate in
İstanbul (large picture) and one of the icons in the
Panagia Vlahernon Church in İstanbul (small picture).
38
39
ünümüzden yaklaşık 1500 yıl önce... Bizans’ın
İstanbul’daki tek tük kiliselerinden biri... İçeride,
sakin ama yapılan işin önemini gösteren yoğunlukta bir faaliyet var. Kilise ressamları bir ikonaya
daha son fırçaları vuruyor. İsa’nın vaftizini konu
alan ikonada biri elbiseleri çizip boyadı, bir diğeri bebek İsa’nın yüzünü resmetti. Eller, bu konuda usta bir başka ressamın elinden çıkma.
Biraz sonra kilisenin baş papazı gelecek. Resmin Ortodoks inancına
uygunluğunu denetleyecek. Onay verirse dualar edilecek ve ikona,
“kutsanabilmesi” için 40 gün boyunca beklemesi gereken köşede yerini alacak. Sonrası ya bir başka kilise ya da bir ev...
Elbette, bu sahne bizim hayal gücümüzün eseri. Ama Bizans, yüzlerce
yıl benzer seremonilere sahne oldu. Ortodoks Kilisesi ikonaları ibadetin kutsal araçları saydığı için, onları dinsel törenlerle üretti. Yapanın
değil “eserin” önemli olduğu düşüncesiyle de ikonalar tek bir kişi/
ressam değil, bir grup tarafından resmedildi. Kimileri saçları boyadı,
kimileri giysileri... Kimileri Meryem’in gözlerindeki bakışa hayat verdi,
kimileri İsa’nın dua için kalkmış ellerine...
“İkona” sözcüğü o çabayı anlatıyor zaten. Etimolojik olarak Grekçe
“eiko” fiilinden geliyor. Yani benzemek/benzetmek anlamında kullanılıyor. İsa, Meryem, Vaftizci Yahya ve Hristiyan inancının tüm azizleri,
martirleri/şehitleri; “benzerleri” yani ikonaları ile inananların yanında
yer alıyor. Onların dualarına eşlik ediyor.
Katolik Kilisesi’nde daha çok heykeller ve önemli ressamların elinden
çıkmış devasa tablolar vardır. Protestan Kilisesi ise zaten resim ve
heykeli reddeder. İkona, Ortodoks Kilisesi’ne özgü kabul edilir. İstanbul da, 6. yüzyıldan bu yana işte bu “dinsel sanatın” merkezi...
İkonalar, mumlu veya yumurtalı boyalarla daha çok ahşap üzerine
yapılır. Ancak bazen ahşaba gerilen keten bez, maden ve fildişi üzerine
yapıldığı da olur.
Resimlerde İsa, Meryem, bebek İsa, azizler ile eski ve yeni ahitten
hikayeler yer alır: İsa’nın vaftizi, çarmıha gerilişi, Meryem ve Yahya,
1500 years ago, in one of the churches of Byzantium, a calm but intense
activity is taking place; some painters are in the process of drawing and
colouring an icon depicting the baptism of Jesus Christ. One of them is
drawing the face of baby Jesus, another is colouring the garments. A little
later, the High Priest will come to control the conformity of the images
with the Orthodox faith. If he gives his approval, then the icon will be
placed at the corner of the church where it will have to wait for forty days
in order to be enshrined. Afterwards, the icon can be used during prayers
either in another church or in an individual home.
Certainly, this scenario is the fruit of our imagination. However, Byzantium has served for centuries as the stage of great many ceremonies of
that style. The Orthodox Church, who considered the icons holy instruments of worship, used to bless their production through religious
ceremonies. The icons were being produced as a common endeavour by
groups of painters, as opposed to a single painter, with a view to emphasizing the idea that the product was important, not the person of the
author. Some of them were drawing the praying hands of Jesus; others
portraying the expression in the eyes of St. Mary; some were colouring the
costumes, others the hair of the represented figures.
Ayasofya Müzesi’nden iki mozaik (bu sayfa). İstanbul Meryem Ana Rum Ortodoks
Kilisesi’nde yer alan bir ikona. (sağ sayfa, solda). Ortodoks ikonalarına bir örnek
(sağ sayfa, üstte), İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi ikonalarından biri
(sağ sayfa, altta).
Two mosaics from the Hagia Sophia Museum (this page). An icon in the Church of
St. Mary of the Mongols (right page, left). An example of Orthodox icons (right page,
above). One of the icons of the Greek Orthodox Patriarchate in İstanbul
(right page, below).
40
Meryem’in ölümü, İsa’nın dirilişi, Lazaros’u diriltmesi,
Kutsal Ruh’un havariler üzerine inişi gözde konuların
başında gelir.
Bizans Dönemi’nden günümüze ulaşan yazılı metinlere bakılırsa, ikonalarda konular gibi “biçim” de
kurallarla belirlenmiştir. Örneğin İsa, Meryem ve
Yahya başta olmak üzere, tüm azizlerin duruşları, yüz
ifadeleri, giysileri, hatta saç ve sakal biçimleri metinlerde net biçimde tasvir edilmiştir. İkona ressamları
da çizimlerini bu metinlere uygun biçimde yapmak
zorundadır.
İkonalarda renkler bile belirlenmiştir. Mistik ya da litürjik (ayinsel) diye nitelenen renkler, semavi hiyerarşi
ile ilişkilidir. Her rengin sembolik anlamları vardır;
azizlerin elbiselerinde kullanılan renkler onların ruh
dünyalarını ve karakterlerini sembolize eder.
İkonaya “put” yasağı!
İnancın ve ibadetin bu kadar ayrılmaz parçası haline gelen bir nesne, elbette tartışma da yaratacaktır.
Nitekim, yaratmıştır! İkonaların anlamlarını aşan bir
kutsallık ifade etmeye başladığı iddiası önce tartışmayı, sonrasında da yasağı getirmiştir.
Yasak, kendisini 8. ve 9. yüzyıllarda “İkonoklazma”
(put kırıcılık) hareketiyle gösterdi. Aralarda fasılalarla
iki dönem -ya da deyim yerindeyse “iki dalga”- halinde
kendisini gösteren İkonoklazma ile, ikonalara ibadet
yasaklandı. Kilise ve evlerden ikonalar toplatıldı.
Bizans İmparatoriçesi Irene’in çağrısıyla, 787 yılında
toplanan ikinci İznik Konsili’nden ikonaların tanın-
HISTORY’S LEGACY
TARİHİN
EMANETİ
726’da III. Leo’nun tüm ikonaların yok edilmesi emrinin ardından Ayasofya’daki ikonalar kaldırılmıştır. Dolayısıyla Ayasofya’da
bugün gördüğümüz, surat tasvirleri içeren
mozaiklerin hepsi ikonoklazma dönemi
sonrasında yapılan mozaiklerdir. Bununla
birlikte Ayasofya’da surat tasviri içermeyen mozaiklerden az bir kısmı 6. yüzyılda
yapılan ilk mozaiklerdir. 1453’te, İstanbul’un
fethinden sonra, kilise camiye dönüştürülmüş ve insan figürleri içeren ikonalar ince
bir sıvayla kaplanmıştır. Yüzyıllarca sıva
altında kalan mozaikler bu sayede doğal ve
yapay tahribattan kurtulabilmiş, günümüze
ulaşmıştır. Ayasofya’nın girişinde yer alan ve
Meryem Ana ile bebek İsa’yı gösteren ikona,
dramatik kurgusu ve gerçekçi yaklaşımıyla görülmeye değerdir. Yapımında renkli
mermer kullanılmıştır. Ayasofya’da genesis
(doğum) ve stavrosis (çarmıha geriliş) üzerine
yapılmış ikonalar da mevcuttur. Stavrosis sık
görülen bir ikonadır.
Ayasofya dışında İstanbul Rum Ortodoks
Patrikhanesi başta olmak üzere Samatya
Ayios Paraskevi, Samatya Ayios Nikolaos,
Beyoğlu Trias, Arnavutköy Panayia, Yedikule Ayios Yeoryios, Etiler Rum Ayazması,
Silivrikapı Meryem Ana Kilisesi ile bağımsız
Türk-Ortodoks Kiliseleri Patrikhanesi’nde
de ince işçiliğiyle dikkat çeken pek çok ikona
bulunmakta. Bunların yanı sıra özel kişilerde,
antika dükkanlarında, müzayedelerde de
ikonalara rastlanmakta. İkonalar, Kapadokya Bölgesi’nin eşsiz coğrafyasına ve Hatay’ın
mistik atmosferine uygun kiliselerdeki örnekleriyle de ziyaretçilerini yüzyıllardır ağırbaşlılıkla karşılamaya devam etmekte.
Icons were collected from Hagia
Sophia following the ban decreed by
Emperor Leo III in 726. Consequently,
the mosaics containing portraits seen
today at the Hagia Sophia Museum
were all produced following the end of
the iconoclastic periods of the 8th and
9th centuries. Nevertheless, there are
some mosaics originating from the 6th
century which do not contain face depictions. Again, following the conquest
of Istanbul in 1453, icons portraying
human faces were covered with a thin
layer of plaster in compliance with the
Islamic tradition banning particularly
face images. This condition paradoxically contributed to the preservation
of the mosaics for many centuries,
protected from the natural wear and
tear of time through the thin layer of
plaster covering them. Nowadays all
of them are uncovered. The mosaic
at the entrance of the Hagia Sophia
portraying Saint Mary with the baby
Jesus is remarkable for its dramatic
composition and its realistic rendition
of the described scene. It is composed
of thousands of coloured marble
particles. Other icons of the Hagia
Sophia describe the Genesis (Birth of
Jesus) and the Stavrosis (Crucifixion of
Christ). In addition to Hagia Sophia,
the Greek Orthodox Patriarchate in
Phanar, the Samatia Ayios Paraskevi,
Samatia Ayios Nikolaos, Pera Trias,
Arnavutköy Panayia, Yedikule Ayios
Yeoryios Churches as well as the Etiler
Greek Ayazma, the Silivrikapı St. Mary
Church and the Independent Turkish Orthodox Church Patriarchate
are adorned with a number of icons
remarkable for their fine craftsmanship. Icons continue to be found in
private hands, at Antiquaries’ shops,
for instance at the Covered Bazaar,
and make occasional apparitions at
auctions. There are also various icons
in the Cappadocia Region and in the
mystical atmosphere of Hatay (ancient
Antiochos) province, having survived
for centuries and continue to solemnly
greet their visitors.
“Biz Karar Verdik ki...”
İkona tartışması ve İkonoklazma dönemine noktayı,
24 Eylül 787 günü, İznik Konsili’nin -bugünün deyimiyle- kapanış bildirisi koydu. Hristiyan dünyasının
gözünü dikip beklediği karar, “put” iddiasını reddedip
ikonalara serbesti sağlıyordu.
“... biz tam bir hassasiyetle karar verdik ve itina
gösterdik ki onurlu ve hayat veren haç figürü gibi,
boyanmış olsun, mozaikten yapılmış olsun ya da
diğer uygun malzemelerden yapılmış olsun kutsal
resimlere de saygı duyulmalı ve Tanrı’nın kutsal kiliselerinin mübarek araçlarında, elbiselerinde, duvarlarının üzerlerinde ve panellerinde, evlerde, kamuya
açık yollarda gösterilmelidirler. Bunlar Tanrımız,
kurtarıcımız İsa Mesih, Lekesiz anamız, kutsal tanrı
taşıyıcıları, saygı duyulan melekler ve aziz insanların
resimleridir. Bir çoğumuza, hatırlamayı ve model
olarak hizmet etmeyi sağlasınlar diye çizilmişlerdir,
onlara gerekli selamı ve saygıyı göstermeliyiz. İmanımıza göre bu kesinlikle bir tapınma değil, yalnızca
onurlu ve hayat veren haç ve kutsal kitaplar ve diğer
mübarek nesneleri gösteren figürlerdir”
42
It was so decreed...
The dispute over icons was put an end by the decision adopted during the proceedings of the
Second Council of Nicaea on 24 September 787, officially closing the door to the iconoclastic
movements and discarding the allegation that icons lead to idolatry. The following was adopted:
“... we decree with full precision and care that, like the figure of the honoured and life-giving
cross, the revered and holy images, whether painted or made of mosaic or of other suitable material, are to be exposed in the holy churches of God, on sacred instruments and vestments, on walls
and panels, in houses and by public ways; these are the images of our Lord, God and saviour,
Jesus Christ, and of our Lady without blemish, the holy God-bearer, and of the revered angels
and of any of the saintly holy men. The more frequently they are seen in representational art,
the more are those who see them drawn to remember and long for those who serve as models,
and to pay these images the tribute of salutation and respectful veneration. Certainly this is not
the full adoration in accordance with our faith, which is properly paid only to the divine nature,
but it resembles that given to the figure of the honoured and life-giving cross, and also to the holy
books of the gospels and to other sacred cult objects.”
ması kararı çıktı. İkonaklazma yasaklandı, kiliseler restore edildi.
Böylelikle konsey ikonalar hakkında süregiden tartışmaya son
vermiş oldu.
Bizans, ikonalarını yapmaya ve dualarını onun eşliğinde göndermeye devam etti. Bu, yaklaşık 700 yıl daha böyle gitti. Tam olarak
29 Mayıs 1453 tarihine, yani Fatih Sultan Mehmet’in fethine kadar
İstanbul, ikonaların merkezi oldu.
Ancak, Bizans’ın tarihe gömülmesiyle ikona ressamları da kenti
terk etti ve İstanbul, bu dinsel sanatın merkezi olma unvanını yitirdi. Gelenek, Osmanlı İmparatorluğu’nun çeperlerine yöneldi. Ve
özellikle Girit ve Makedonya ekolleri tarafından korunup geliştirildi.
Yine de İstanbul, Bizans mirası ikonaları çok büyük ölçüde muhafaza etti. Yüzyıllardır olduğu gibi bugün de ediyor.
Özellikle Ayasofya ve Kariye Camii en nadide ikona örneklerine ev
sahipliği yapıyor. İsimsiz ressamların yaptığı, dinsel ve kimi zaman
politik tartışmaların içinden sıyrılmasını bilip bugüne gelebilen
o örnekler, çok şey anlatıyor. Çünkü onlar bir inancın simgesi ve
yüzyılların sessiz tanığı!
The word icon - also ikon: “image, figure, representation,” etymologically
from Greek eikon: “likeness, image, portrait,” related to the verb eikenai
“be like, look like,” of unknown origin -expresses appropriately that effort.
The icons, the images of Jesus Christ, St. Mary, John the Baptist and of
all the saints and martyrs of the Christian faith guide and shepherd the believers and watch over them by accompanying their prayers. The Catholic
Church is decorated with statues and huge paintings produced by famous
artists, whereas the Protestant Church rejects in principle luxury paintings and statues on its premises. On the other hand, icons are exclusively
characteristic of the Orthodox Church. Byzantium has been the hub of this
religious art since the 6th century.
Icons are usually painted on wood with colours made with wax or eggs;
but also on linen cloth stretched on wood, or on metal or ivory surface.
Icons describe scenes from the New Testament, involving Jesus, St. Mary,
baby Jesus and the saints. Main themes are the baptism of Jesus, the
Crucifixion of Christ, Saint Mary and Saint John, the death of St. Mary, the
Resurrection of the Christ, Christ resurrecting Lazarus, Descent of the Holy
Spirit upon the Apostles.
According to Byzantine texts available to us, themes of the icons as well as
their form were determined along strict rules. The facial expressions of Jesus, St. Mary, St. John and other saints, their posture, their garments, even
their hair and beard styles were to be depicted in conformity with wellestablished rules described in relevant texts. Icon painters had to abide by
these rules. Colours to be used in icons were codified. Colours qualified as
mystical or liturgical were related to celestial hierarchy. Each colour had
a symbolic meaning; the colours used while painting the garments of the
saints were to reflect the character and soul of each one of them.
Icons banned as idolatry
Such an integral part of faith and worship was doomed to become eventually a subject of controversy. The allegation that icons were attributed in
the course of time an abusive sense of sanctity exceeding their true meaning, paved the way to the controversy and later to their prohibition.
The prohibition manifested itself through the Iconoclast Movements of
the 8th and 9th centuries. During the two waves of Iconoclasm, having taken
place with an interval between them, worship with icons was banned as
inappropriate veneration of pictures; icons were collected from churches
and homes. The ban on icons led to a theological schism between the
Orthodox Eastern Church and the Roman Catholic Church which actually
opposed Iconoclasm; considering that statues and portraits of saints and
religious figures were common in the Western church, though some Protestant sects eventually rejected them. But the Second Council of Nicaea
convened by Byzantine Empress Irene in 787, called to refute iconoclasm,
declared that images ought to be venerated (but not worshiped) and
ordered icons restored in churches. Thus, the Council put an end to the
discussion. Byzantium remained the central hub for icons where the
Orthodox continued to manufacture them for another 700 years, up until
the conquest of Istanbul by Sultan Mehmet the Conqueror, exactly on the
date of 29 May 1453. Subsequent to the downfall of the Byzantine Empire,
icon painters left the city and Istanbul ceased to be the world centre of
this religious art form. The tradition was transferred to the periphery of the
Ottoman Empire; the art of icon was kept alive and developed particularly
by the Cretan and Macedonian schools.
However, Istanbul conserved for centuries and still continues to conserve
Byzantine cultural heritage including the icons as valuable legacy of the
city’s history. The Hagia Sophia and the Chora Church Museum are the
venues of the most exquisite samples of historic icons. Those silent witnesses of the past, having survived through the religious and political
quarrels of their era, convey to us valuable messages and deliver some
secrets.
Sol sayfa: Günümüzde üretilen ikonalar da eskileri kadar rağbet görüyor hala (üstte),
Türkiye’nin en büyük ikona koleksiyonlarından biri de Sinop Arkeoloji Müzesi’nde
sergileniyor (ortada), İznik Konsili’nin toplandığı yapı (altta).
Sağ sayfa: Trabzon Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen ikonalardan biri.
Right page: Currently produced icons still are as popular as the older ones (above),
Turkey’s one of the biggest icon collections is exhibited at the Sinop Archaeological
Museum (in the middle), the building where the Council of Nicaea met (below).
Right page: One of the icons exhibited at the Trabzon Archaeological Museum.
43
DEVLERİN SAVAŞI!
16. yüzyıl floransası bir yandan rönesans’ın en görkemli
SANDIK ODASI
Storage Room
Yazı-Text
Aylin Şen
yapıtlarının doğumuna sahne oldu. bir yandan da onları
yaratanların kıskançlıklarına, rekabetin oyunlarıyla
dolu öykülerine. müze dergi’nin bu sayısında sandık odası’na
o öyküleri ve kahramanlarını keşfetmek üzere giriyoruz.
GIGANTOMACHY: A WAR OF GIANTS!
16th Century Florence
served as the stage of the most magnificent artistic creations of the Renaissance,
as well as of the jealous competition between the artists of the era. In this issue of
MÜZE DERGİ, we penetrate history’s storage room to discover the saga of the rivalry
between those great heroes.
Leonardo Da Vinci (üst solda), Michelangelo (üst sağda).
Michelangelo’nun Sistine Şapel’deki fresklerinden en ünlüsü
‘Adem’in Yaratılışı’ (sağ sayfa).
Leonardo da Vinci (upper left), Michelangelo (upper right),
the most renowned one of Michelangelo’s frescoes in the
Sistine Chapel, ‘The Creation of Adam’ (right page).
44
ünyanın en ünlü müzesi Louvre, dünyanın en
ünlü tablolarından birine ev sahipliği yapar:
Mona Lisa. Leonardo Da Vinci’nin, yani Vincili
Leonardo’nun bu ölümsüz eseri aynı zamanda
dünyanın en güçlü ikonudur. Çünkü tanınmakla
kalmaz, ikon sayılmanın gereği olarak, günümüz kültürüne/sanatına bile eklemlenir. Kimi zaman eline bir sigara tutuşturulur Mona
Lisa’nın, kimi zamansa popüler bir sinema yıldızına benzetilir. Hatta karikatürleri yapılır. Ve her biriyle de güncel bir mesaj verilir.
Louvre Müzesi, bu çağlar ötesi buluşmanın sahnesidir. Her gün
yüzlerce kişi, Mona Lisa’ya yakından bakabilmek için kuyruğa girer.
Ne kadar küçücük bir tablo olduğunu görüp şaşıran da vardır elbette. Ancak genel duygu “çok tanıdık ve hatta çok yakın birine kavuşmak” gibidir. Mona Lisa da onları, aynı yakınlıkla ve herkese ayrı bir
sır veren o gizemli tebessümüyle karşılar.
Bunlar, müzenin ziyaretçilerle dolup taşan galerisinde olan bitendir. Oysa müzenin bir de alt katı, depoları, arka odaları vardır.
Üzerinde “sadece ilgililer girebilir” yazan kapılar ne sırlar, ne ilginç
öyküler saklar. Sandık odalarında ne hikayeler tozlanmaya bırakılmıştır! Dehanın ardında kimi zaman nasıl kıran kırana rekabetler
gizlenmiştir!
Vincili Leonardo ile çağdaşı Michelangelo Buonarotti, işte sandık
odalarında saklanan böyle öykülerden birinin kahramanları.
The Louvre Museum in Paris is home to one of the most celebrated
paintings of the world: Mona Lisa. This eternal work of art by
Leonardo da Vinci is at the same time the world’s most powerful
icon. As such, the Mona Lisa figure was often used in various forms
in contemporary art. She was depicted sometimes with a cigarette
in her hand, sometimes pictured as a popular movie star. She was
parodied in caricatures to deliver a message on some current issue.
Louvre Museum is the stage of these encounters across the ages.
Every day, hundreds of visitors stand in queue there to admire
Mona Lisa. Many are surprised to see that it is rather a small size
painting. But the general feeling is the emotion of finally coming
together with someone close to your heart you knew long before.
Mona Lisa welcomes her guests with the warmth of her famous
smile delivering a different secret to each one of her admirers.
This is what happens in the halls open to the public. But there are
other spaces in that museum like the rooms closed to the public,
some doors reserved to officials only, mysterious storage rooms
full of secrets, of interesting stories, like the one involving as its
heroes, Leonardo da Vinci and his contemporary rival Michelangelo
Buonarotti.
Leonardo’ya Davut darbesi!
Leonardo Da Vinci, aslında Michelangelo’dan 23 yaş büyüktü. Ve
rakibi Floransa’nın sanat dünyasına adım attığında Leonardo çoktan tanınmış, haklı bir şöhrete kavuşmuştu. Ama, Michelangelo akıl
almaz dehasıyla aradaki yaş farkını hemen kapatmış ve Leonardo
ile aşık atmaya başlamıştı.
Sanattan uzak dursun diye babası tarafından her gün dayak yiyen Michelangelo, belki bunun da verdiği hırsla, dönemin sanat
mabedi Floransa’yı fethe çıkmıştı. Rakiplerine ilk büyük darbeyi, en
önemli eseri sayılan Davut heykeliyle vurdu. Yaklaşık 50 yıl boyunca
kimsenin dokunmak istemediği devasa bir mermerle!
Mermer kütlesi, daha Michelangelo doğmadan 11 yıl önce 1464
yılında ısmarlanmıştı. Ancak ısmarlayan heykeltraş ne yapacağını
The David shock on Leonardo!
Leonardo da Vinci was actually 23 years older than Michelangelo.
As this ambitious young rival was making his initial steps into the
world of art in Florence, Leonardo had already long before, earned
a well-deserved recognition as a major master of art. But, Michelangelo rapidly bridged the gap thanks to his amazing genius and
started challenging Leonardo at a very early stage.
Michelangelo’s father had tried everything to keep his son away
from the world of art. Maybe the son’s reaction to his father is
exactly what raised his passion for art all the more to a higher pitch
so that Michelangelo committed himself to conquer Florence, the
art temple of the Renaissance. He hit the first blow to his competitors through what is considered his masterpiece, the statue of
David that he sculpted out of a single huge block of marble, which,
almost for 50 years, no one before him had the ability to tackle
properly.
kestiremediği için siparişi bir başkasına devretti. O da bir başkasına! Sonrasında mermer, daha pek çok sanatçıya teklif edildi ama
her seferinde sahipsiz kaldı. Anlatılanlara göre, teklif alanlar arasında Leonardo da vardı. O da, “heykeltraşlığı sanatın önemsiz bir dalı
olarak gördüğü için” reddetmişti.
Derken 1501 yılında mermer, şöhretini duyan Floransa yetkililerinin
davetiyle Michelangelo’nun önüne konuldu. Hem de bu kelimelerin
tam anlamı ile! Michelangelo, siparişi devraldığı 16 Ağustos 1501
tarihinden itibaren tam dört hafta boyunca önünde durup mermere
baktı. Ne yaptığını soranlara da “Sto lavorando”, yani “çalışıyorum”
The massive marble block had been ordered in 1464, eleven years
preceding Michelangelo’s birth, to create a statue of the biblical
hero David. But, because the commissioned artist did not know
how to handle it, the order was transferred to another artist, who
himself gave it to someone else and so on. They even say that
Leonardo was among those who had been proposed to work on
it and, that the master declined the offer because “he considered
sculpture a minor branch of art”.
Eventually, the famed marble block ended up in front of Michelangelo, only twenty-six years old then, upon an invitation addressed
45
dedi. Anlaşılan gerçekten de çalışıyordu! Çünkü dört haftanın
sonunda 13 Eylül tarihinde eline çekici aldıktan sonra içinden
Davut’u çıkardı. Üstelik tek başına!
Michelangelo bir anda yıldız oluvermişti. Rivayet o ki, Leonardo
bunu hazmedememişti. Ve yine rivayet o ki, önce Davut heykelini
gözönünde olmayan bir yere koydurmak istemiş, başaramayınca
başka planlar kurmuştu.
Sanatın arka odasındaki tozlu dosyalar, bundan sonrası için
günümüzün Hollywood filmlerini aratmayan öyküler anlatıyor.
Onlardan birine göre, Leonardo, Michelangelo’ya karşı bir başka
efsane ismi, Raphael’i yanına çekmişti. İkili, Papa’nın büyük önem
verdiği Sistine Şapel işini Michelangelo’ya yöneltmişlerdi. Kendisini heykeltraş olarak gören Michelangelo Sistine teklifini kabul
etmeyecek ve böylece Papa’nın gözünden düşecekti. Ama Michelangelo kabul etti. 500 metrekareden büyük alanı, yine tek başına,
resmederek büyük bir alkış daha aldı.
Bu dev sanatçılar sadece uzaktan uzağa rekabet etmiyordu. Yaşadıkları çağın gereği, sanat sipariş anlamına geliyordu ve kimi
zaman böylesine önemli isimler aynı siparişte buluşuyordu. Kimi
zaman bir sarayın duvarları oluyordu sipariş, kimi zaman bir kilisenin iç ve dış süslemesi... Onlar, böyle işlerde bir araya geliyordu
gelmesine ama kavga da eksik olmuyordu. Pekçok kez içlerinden
birinin işi terkedip gittiği görülüyordu.
Son gülen Mona Lisa oldu
Çok uzun yıllar süren rekabette, sanatsal üretim ve kazanılan
paraya bakıldığında Michelangelo’nun önde olduğu söylenebilir.
Bunda, babasının bile yok edemediği tutkusunun payı büyüktü
elbette. Mermere indirdiği çekiç darbeleri, çocukluğu boyunca
yediği tokatlara yanıt mıydı, kimbilir! Ama kimilerinin “şeytanla
işbirliği yapıyor” diye ciddi ciddi suçlamalar yöneltmesine yol
açacak kadar çılgınca çalışıyordu. Üretiyordu.
Michelangelo Buonarotti, kazandığı paranın ve şöhretin tadını
çıkartacak kadar uzun yaşadı üstelik. Leonardo’nun ölümünden
sonra yaklaşık 40 yıl daha hayatın/sanatın/alkışların keyfini sürdü.
Ne var ki, sanat tarihi “skoru” eşitledi ve hatta Leonardo’yu öne
to him by the Florentine authorities. Literally in front of him, because, after he was officially given the contract to undertake this
challenging task, on 16 August 1501, he stood for four weeks in front
of the marble just watching. To those who asked him what he was doing, he answered “Sto lavorando”-“I am working”. He began carving
the statue early in the morning on Monday, September 13, a month
after he was awarded the contract. He would work on the massive
David statue all by himself for more than two years until 1504.
That great achievement made Michelangelo a star. Rumour has it
that Leonardo could not tolerate the situation and tried to prevent
the statue from being placed on a location where it would be too
visible. When he failed to succeed in this, he made other plans.
He designed together with yet another legendary artist of his era,
Raphael, a scheme that would discredit Michelangelo in the eyes of
the Pope. The duo encouraged Pope Julius II to commission the still
young artist for the decoration work of the Sistine Chapel. They were
hoping that Michelangelo would refuse to accept the job because
he would consider himself a sculptor, not a painter. On the contrary,
Michelangelo accepted the challenge and painted 1,100 m2 (12,000
sq ft) of the chapel ceiling between 1508 and 1512. The ceiling, and
especially The Last Judgment (1535–1541), is widely believed to be
Michelangelo’s crowning achievement in painting.
In that era, it was not unusual to see that, when great artists were
jointly entrusted with the execution of a certain work, one of them
would quit the job following a quarrel with a rival.
Mona Lisa was the last to laugh
In the longstanding competition, Michelangelo seemed to be the
winner looking at the profusion of his artistic production and the
wealth he earned. He was working so hard that he had even been accused of “collaborating with the devil”. He lived long enough to enjoy
his fame and fortune during his lifetime. He survived Leonardo’s
demise for almost forty glorious years.
However, history of art equalled the score by pushing Leonardo to
stand out through his masterpiece painting Mona Lisa, the best
known, the most visited, the most written about, the most sung
about, the most parodied work of art in the world. So, Leonardo or
maybe Mona Lisa was the last to laugh! The mystery of the enigmatic
smile of that ageless lady remained unsolved for 500 years, thus contributing to her everlasting attractiveness.
The most famous woman on earth
A painting in oil on a poplar panel 77 x 53 cm large, rather small in
size compared to the painting dimensions of the era, is nevertheless absolutely priceless! Millions of people visit yearly the Louvre
just to see Mona Lisa. The painting reached a fame that Leonardo da
Vinci himself could never have imagined. Leonardo was notorious
for procrastinating, but maybe because he was a perfectionist. He
had lingered over Mona Lisa four years, left it unfinished but did not
abandon it. He took the uncompleted painting with him on a journey
to France where he continued to work on it. The painting, thought to
be a portrait of Lisa Gherardini, the wife of Francesco del Giocondo
was thus irreversibly uprooted from home. Eventually, it was acquired by King François I of France who purchased it for 4 thousand
écus. It initially decorated the walls of the Fontainebleau and later
of the Versailles Palaces. The French Revolution transferred it to the
Louvre. Mona Lisa is now the property of the French Republic, on
permanent display at the Musée du Louvre in Paris. According to
statistics, nine out of ten of the museum’s visitors come exclusively
to see that painting. Some visitors, perhaps reminiscent of the 500
year old jealousies tried to take revenge from Leonardo’s genius
by damaging his best known work of art. In 1956, the lower part of
the painting was damaged when a vandal doused the painting with
acid and another one damaged the painting by throwing a rock at it.
Fortunately the damages were not beyond repair. The Mona Lisa is
behind bulletproof glass since 1958. She receives new visitors every
day and continues to dispense her incomparable smile to each and
every one of them.
46
Sistin Şapel’in içi (sol sayfa), Halen Louvre Müzesi’nde sergilenen
Leonardo’nun ünlü tablosu Mona
Lisa (üstte), Raphael’in portresi
(solda) ve Michelangelo’nun Floransa’daki Davut heykeli (altta).
The interior of the Sistine Chapel
(left page), Leonardo’s famous
painting Mona Lisa, which is
currently on display at the Louvre
Museum (above), Raphael’s
portrait (left) and Michelangelo’s
statue David in Florence (below).
çıkardı. Son gülen Leonardo, daha doğrusu Mona Lisa olmuştu!
Öyle ya, bugün hala dünyanın en çok tanınan kadını. 500 yıldır yaşlanmadı. 500 yıldır gizemi çözülemedi. Belki de bu yüzden çekiciliğini hiç kaybetmedi.
Dünyanın en ünlü kadını
Kavak ağacından pano üzerine yapılmış bir tablo. Üstelik, 16. yüzyıl
ölçülerine göre “minicik”. 77 x 53 santim boyutlarında. Ama paha biçilemiyor. Her yıl milyonlarca insan, sırf onu görebilmek için Louvre
Müzesi’ne gidiyor. Leonardo da Vinci, bu tabloyu yaparken ulaşacağı
şöhreti hayal etmiş miydi, sanmıyoruz! Çünkü 4 yıl boyunca oyalanmıştı resmin üzerinde. Bir türlü tamamlayamamıştı. Bu, mükemmeliyetçilik nedeniyle de olabilirdi, Leonardo’ya “başladığı eseri zor
bitirir” unvanını kazandıran dağınıklığından da... Yine de, bir kenara atmadı. Hatta Fransa yolculuğuna tablosuyla birlikte çıktı. Yol
boyunca da çalışmaya devam etti. Mona Lisa’yı -ya da kaynaklara
göre Giocondo ailesine mensup Lisa del Giocondo’yu- Floransa’dan
kopartıp Fransa’ya götüren de bu yolculuk oldu. Dönemin kralı bir
davette tabloyu beğendi ve 4 bin eküye satın aldı. Tablo önce Fontainebleau Sarayı’na asıldı. Daha sonra Versailles Sarayı’na, Fransız
İhtilali sonrasında da Louvre Sarayı’na taşındı. 1800’lerde kısa bir
savaş molasının dışında, müzeye dönüştürülen Louvre’dan hiç ayrılmadı. İstatistiklere bakılırsa, müzeyi gezen 10 kişiden 9’u sırf ya da
öncelikle “onu görmek için” geliyordu. Elbette ziyaretçiler arasında,
500 yıl önceki kıskançlıkları hatırlatanlar da oluyordu. Leonardo’nun
dehası altında ezilenler, duygularını zaman zaman tabloya saldırarak
gösteriyordu. 1950’lerin ikinci yarısında o saldırılardan biri tabloya
-neyse ki onarılacak biçimde- hasar verince önlem alındı. Mona
Lisa, 1958 yılından bu yana kurşun geçirmez camın ardında... Son
yıllarda yeni teknolojik önlemler de cama eşlik ediyor. Dünyanın
en ünlü kadını, dünyanın en sıkı güvenlik önlemleri altında her gün
yeni ziyaretçiler kabul ediyor. Ve her birini, yüzünden hiç silinmeyecek olağanüstü gülümsemesiyle selamlıyor.
47
MASUMİYET
MÜZESİ
türkiye’nin ilk -ve
şimdilik tek- nobel
ödüllü yazarı orhan
pamuk bir başka “ilk”
daha gerçekleştirdi.
türkiye’nin ilk gündelik
yaşam müzesini açtı:
masumiyet müzesi. bu
sayıda müzede bir gezinti
yapacağız ve “tek bir
kişinin hayal gücüne”
dayansa da herkesin
kendisinden bir şeyler
bulduğu nesnelerin
tozunu alacağız!
48
THE MUSEUM
OF INNOCENCE
Turkey’s first and so far
only Nobel-laureate
novelist Orhan Pamuk
accomplished yet another ‘first’ by establishing
Turkey’s first ‘everyday life
museum’: the “Museum
of Innocence”. Although
based on a single person’s
imagination, the museum
has something to offer for
everyone.
MÜZELER
Museums
Yazı -Text
Aylin Şen
am 4 bin 213 adet izmarit. Füsun’un neredeyse
filtresine kadar içtiği sigaralardan geriye kalanlar. Füsun kim mi? Kemal’in saplantılı bir aşkla
sevdiği kadın. Kemal kim mi? Orhan Pamuk’un bir
parçası. Hatta belki ta kendisi.
Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi adlı romanı ve o romana hayat
veren Masumiyet Müzesi aslında bir bütün. Hangisi nerede başlayıp
nerede bitiyor, ayırt etmesi zor. Zaten pek çok kişinin sandığının
aksine roman müzeden doğmamış. Orhan Pamuk yıllarca nesneleri
toplamış. Eski zaman kartpostalları, 45’lik plaklar, PE RE JA kolonyası, artık zamanı unutmuş saatler, melamin tabaklar, tuzluklar, siyah
beyaz filmlerin biletleri, Füsun’un sarı ayakkabıları... Ve daha binlerce nesne.
Şaşırtıcı biçimde, müzeyi gezerken Orhan Pamuk’un neden “masumiyet” adını seçtiğini “hissediyorsunuz”. Çünkü o nesnelerin her birinde
herkesin çocukluğundan, gençliğinden bir parça var... Yani masumiyet çağından.
Orhan Pamuk, işte yıllarca tek tek topladığı o nesnelere bakarak yazmış romanını. Ve daha o zamandan sonrasını da planlamış. Nobel
ödülü ve ödülle birlikte gelen para hayalini gerçekleştirmenin yolunu
açmış. Yazar, ödülün tümünü müze için harcadığını söylüyor.
Önce 2009 yılında, Masumiyet Vakfı adında bir vakıf kurmuş. 1 mil-
A total number of 4213 butts of cigarettes each one having supposedly
been smoked down to the filter by Füsun, the object of Kemal’s obsessive love in the author’s novel of the same name as the museum. And
who is Kemal? Maybe Orhan Pamuk himself or a hidden part of him?
In actuality, the author, the novel ‘Museum of Innocence’ and the
physical Museum of Innocence which gives life to the book constitute
integral parts of a whole. It is difficult to put exact boundaries between
these three components. Pamuk started collecting the items currently
displayed at the museum before he wrote the novel and continued collecting while writing “Museum of Innocence.” He collected for years, old
postcards, old timers’ single records, bottles of PE RE JA brand eau de
cologne, wristwatches, out of order clocks, melamine dishes, salt shakers, cinema tickets for black and white movies, Füsun’s yellow pumps
and thousands of other objects reminiscent of the bygone world in
which the book is set.
Walking through the displays, one realizes why Orhan Pamuk opted for
the name “innocence” for his museum. Visitors will find there reminiscences of their own childhood or youth, their own ‘age of innocence’!
According to Pamuk, the idea for his museum and his novel “evolved
together.” While writing the book he collected more than a thousand artefacts which reflect the story, from a tricycle to dozens of ceramic dogs,
from lottery tickets to news clippings. He wrote the novel by looking at
49
MÜZELER İÇİN MANİFESTO:
Müzelerin geleceği evlerimizin içindedir!
Orhan Pamuk, nesneleri topladı... Onlara bakarak ve onlarla birlikte hayal ederek romanını yazdı... Sonra romanıyla
aynı adı taşıyan müzeyi kurdu. Yetinmedi; müzedeki nesneleri tanıtan bir de kitap çıkardı. “Orhan Pamuk ŞEYLERİN
MASUMİYETİ” kitabında müzenin nasıl düzenlendiğinden,
Füsun’un sigaralarıyla ilgili resimlerin tek tek nasıl çekildiğine kadar “perde arkası” da yeralıyor.
1 • İmparator ya da kral saraylarının halka açılmasıyla şekillenen ve vazgeçilmez bir turistik ziyaretgah ve milli bir simge
halini alan Louvre, Hermitage gibi büyük milli müzeler, milletin hikayesini (yani tarihi) bireyin hikayesinden çok daha
önemli kıldı. Oysa tek tek bireylerin hikayesi, insanlığımızı
bütün derinliği ile ortaya koymak için daha uygun.
2 • Saraylardan milli müzelere geçiş ile, destanlardan romanlara geçiş arasında bir paralellik olduğunu görüyoruz. Evet,
eski kralların kahramanlık hikayeleri olan destanlar, onların
yaşadığı saraylar gibidir. Ama milli müzeler romanlar gibi
değiller.
3 • Bir topluluğun, cemaatin, takımın, milletin, devletin,
halkın, bir kuruluşun, şirketin, bir cinsin tarihini anlatmaya
çalışan müzelerden bıktık, yorulduk. Tek tek bireylerin, sıradan hikayelerin bütün büyük toplulukların tarihinden daha
zengin, daha insani ve çok daha mutluluk verici olacağını
hepimiz biliyoruz.
4 • Sorun Çin, Hint, Meksika, İran ya da Türk tarih ve
kültürlerinin ne kadar zengin olduğunu anlatabilmek değil.
(Elbette bu da yapılmalı, ama bu zor değil.) Zor olan, bu
ülkelerde günümüzde yaşayan tek tek insanların hikayesini
aynı zenginlik, derinlik ve güç ile müzelerde anlatabilmek.
5 • Batıya göre müzeler, bir devleti, milleti, şirketi, belirli bir
tarihi vs. iyi temsil edip edememeleriyle değil, tek tek bireylerin insanlığı ortaya çıkarıp çıkaramamalarıyla ölçülmeli.
6 • Müzeler daha küçük, daha bireysel ve daha ucuz olmalı.
Ancak böyle tek tek insanların hikayelerini ifade edebilirler.
Büyük kapılı büyük müzelerde, insanlığımızı unutup devleti ve
kalabalıkları hatırlamaya çağrılıyoruz. Bu yüzden Batı alemi
dışında milyonlarca insan müzelere gitmekten korkuyor.
7 • Günümüz ve geleceğin müzelerinde sorun devleti temsil
değil, insanı ortaya çıkarmaktır. Bu insanın yüzyıllardır
acımasız baskılar altında olduğunu da unutmayalım.
8 • Büyük anıtsal, sembolik müzelere giden para ve kaynaklar, tek tek insanların hikayelerini anlatan küçük müzelere
gitmeli. Bu kaynaklar, insanları kendi küçük evlerini ve hikayelerini ‘müzeleştirmeye’ teşvik edip onlara destek olmalı.
9 • Eşyalar çevrelerinden, sokaklarından kopartılmadan
kendi doğal evlerine hüner ve dikkatle yerleştirilirse, zaten
kendi hikayelerini anlatırlar.
10 • Şehirlere, mahallelere hükmeden anıtsal binalar insanlığımızı ortaya çıkarmıyor, tam tersi onu eziyor. Daha insani
olan; mahalleyi, sokakları, çevredeki evleri, dükkanları, her
şeyi serginin bir parçası haline getirecek mütevazı müzeler
hayal edebilmek!
11 • Müzelerin geleceği evlerimizin içindedir.
Resim aslında çok basit:
Eskiden: Destanlar, Temsil, Anıtsal binalar, Tarihler, Millet,
Gruplar, Takımlar, Büyük ve pahalı. Olması gereken:
Romanlar, İfade, Evler, Hikayeler, İnsanlar, Tek tek bireyler,
Küçük ve ucuz.
50
MANIFESTO FOR MUSEUMS
The painstaking process of writing a novel and bringing a
museum to fruition in parallel might have been enough work
for anyone. Not so for Pamuk. The author has now written a
book about the museum, entitled “The Innocence of Objects”
in which he describes the background story of the museum’s
creation process and includes in it his “Modest Manifesto for
Museums” as quoted below:
1 • Large national museums such as the Louvre and the Hermitage took shape and turned into essential tourist destinations, alongside the opening of royal and imperial palaces to
the public. These institutions, now national symbols, have
presented the story of a nation -in other words, history- as
much more important than the stories of individuals. This is
unfortunate: the stories of individuals are much better suited
to displaying the depths of our humanity.
2 • We can see that the transition from palaces to national
museums, and from epics to novels, are parallel processes. Epics are like palaces, and speak of the heroic deeds of old kings
who lived in them. National museums, then, should be like
novels; but they are not.
3 • We are sick and tired of museums that try to construct
historical narratives of a society, community, team, nation,
state, people, company or species. We all know that the ordinary, everyday stories of individuals are richer, more humane
and much more joyful than the stories of colossal cultures.
4 • Demonstrating the wealth of Chinese, Indian, Mexican,
Iranian or Turkish history and culture is not an issue it must,
of course, be done, but it is not difficult to do. The real challenge is to use museums to tell, with the same brilliance, depth
and power, the stories of the individual human beings living in
these countries.
5 • The measure of a museum’s success should not be its ability to represent a state, nation or company, or a particular
history. It should be its capacity to reveal the humanity of
individuals.
6 • It is imperative that museums become smaller, more
individualistic, and cheaper. This is the only way that they
will ever tell stories on a human scale. Big museums with their
wide doors call upon us to forget our humanity and embrace
the state and its human masses. This is why millions outside
the western world are afraid of visiting museums.
7 • The aim of present and future museums must not be to
represent the state, but to recreate the world of single human
beings – the same human beings who have laboured and suffered under cruel oppressions for hundreds of years.
8 • The resources that are channelled into monumental,
symbolic museums should be diverted into smaller museums
that tell the stories of individuals. These resources should also
be used to encourage and support people in turning their own
small homes and stories into exhibition spaces.
9 • If objects are not uprooted from their homes and their
streets, but are situated with care and ingenuity in their own
natural settings, they will spontaneously portray their own
stories in an authentic manner.
10 • Monumental buildings that dominate neighbourhoods
and entire cities do not bring out our humanity; on the contrary, they quash it. It is more humane to be able to imagine
modest museums that turn the neighbourhoods and streets,
and the homes and shops nearby, into elements of the exhibition.
11 • The future of museums is inside our own homes.
The picture is, in fact, simple:
Then: Epics, Representation, Monuments, Histories, Nation, Groups, Teams, Large and expensive. Now: Novels,
Expression, Homes, Stories, Person, the Individual, Small and
inexpensive.
yon TL sermaye ile kurulan vakfın
amaç maddesi de aynen şöyle
yazılmış:
“Vakıf; gerek Masumiyet Müzesi
ismi altında gerekse de başka isimler altında müze, kültür ve sanat
merkezleri kurmak, işletmek, sanat
ve düşün alanında yeni, işlenmemiş, masum sanatsal yanları ve
yaratıcı sanatın çocuksu masum
taraflarını ortaya çıkarmak, Ferit
Orhan Pamuk‘un kültürel, sanatsal,
edebiyat ve iletişim alanlarındaki
faaliyetlerini desteklemek, bu konuda çalışmalar yapmak, kültür, sanat,
edebiyat ve iletişim alanlarında
çeşitli faaliyetlerde bulunmak, çalışmalar yapmak, toplantılar, etkinlikler, sergiler düzenlemek, Vakfın
faaliyetleri bölümünde belirtilen
işlemleri, etkinlikleri gerçekleştirmek amacıyla kurulmuştur.”
Her açıdan -sadece Türkiye’de değil
belki dünyanın pek çok köşesinde- bir “ilk” özelliğini taşıyan müze,
bu kuruluş amacıyla da benzersiz.
Muhtemelen bu nedenle, müzenin
küratörlüğünü de bizzat Orhan Pamuk üstlenmiş.
Çukurcuma Firuzağa Mahallesi’nde
aldığı binayı hayalindeki gibi elden
geçirtmiş. Nesneleri, hayalindeki
gibi yerleştirmiş. Her birine hayalindeki gibi notlar iliştirmiş, kutulara
istiflemiş ya da küçücük bölmeli
kitaplıklara yerleştirmiş.
those objects and forging fiction. At the same time, he
kept making plans to set up his unprecedented museum. The Nobel Prize came as a welcome opportunity to
implement his plans. He says having devoted the entire
award money to finance the museum project.
First step towards the creation of the museum was the
establishment of the “Innocence Foundation” in 2009,
with a capital of one million Turkish Liras. Its purpose
was formulated in following terms:
“The Foundation is instituted with a view to establishing
and operating museums, named Museum of Innocence
and/or otherwise, setting up culture and art centres
propitious to the awakening of new, pristine, innocent
aspects of the fields of art and thought, by unveiling the
genuine and innocent character of creative art; supporting the undertakings of Ferit Orhan Pamuk in the area
of culture, art, literature and communication; conducting studies on the subject matter; promoting and organizing various activities, meetings, events, exhibitions in
the fields of culture, art, literature and communication;
performing the operations, implementing the activities
as stated under the chapter “Activities of the Foundation” (of this Statute).”
Curator of this unique museum located in a 19th-century house, remodelled for the purpose, on a quiet street
in the Çukurcuma neighbourhood, is also Orhan Pamuk
himself who meticulously created compositions out of
these single objects in order to organize the museum’s
displays according to the story line of the book; as
he says having conceived the novel and the museum
together.
Müzeyi gezerken Pamuk’un neden
“masumiyet” adını seçtiğini
“hissediyorsunuz”. Çünkü o nesnelerin her
birinde herkesin çocukluğundan bir parça
var... Yani masumiyet çağından. Orhan
Pamuk, Çukurcuma’daki müze binası ve
müze içinden görüntüler.
While visiting the museum, you “feel” why
Pamuk chose the term “innocence”. For,
each of the objects contains a piece from
the childhood of everyone; i.e., from the age
of innocence. Orhan Pamuk, the museum
building in Çukurcuma, and views of the
interior of the museum.
51
52
MÜZELER
Museums
Otomobilin tarihi ve
kültürü bu müzede
BURSA ANADOLU
ARABALARI MÜZESİ
Binlerce yıllık tekerlekten, ilk
Murat 124’e, ilk Kartal’a; savaş
arabalarından, cephelerde
kullanılmış kağnılara araba
kültürüyle ilgili olarak aklınıza ne
gelirse bu müzede…
History and culture of cars at the
Museum of Anatolian
Carriages in Bursa
Everything that you imagine which moves on wheels,
from the thousands of years old first wheel, the first
Murat 124 automobile, the first Kartal station wagon
(Turkish versions of Fiat cars); from antique war
chariots to wooden carriages used during military
campaigns, is present at this museum.
53
ofaş’ın bir sosyal sorumluluk projesi olarak 1998
yılında kuruluş çalışmalarına başladığı Bursa
Anadolu Arabaları Müzesi, sadece bir ‘eski araba
müzesi’ değil. Burası aynı zamanda Anadolu’daki
binlerce yıllık araba sanayiinin ve kültürünün
tanıtıldığı, yaşatıldığı ve gelecek kuşaklara aktarıldığı bir merkez.
2002 yılında ilk kez halka kapılarını açan müze, Bursa Büyükşehir
Belediyesi tarafından tahsis edilen eski bir ipek fabrikası arazisi
üzerindeki tarihi binada hizmet veriyor. Hem, Türkiye’deki araba
sanayiinin geçmişini gözler önüne seriyor hem de bu topraklarda
da otomobil tasarlanabildiğinin bir göstergesi olarak gençlere
ilham ve cesaret veriyor.
Koleksiyon, 90’lı yılların sonunda, Tofaş’ın elinde bulunan kendi
ürettiği araçlara ait koleksiyona dört yıllık bir araştırma sürecinde
Anadolu’nun çeşitli yerlerinden toplanan motorsuz araçların da eklenmesiyle oluşturulmuş. Yani müzede dolaşırken, Tofaş’ın sadece
kendi ürettiği arabaları koruma ve sergileme düşüncesinin çok ötesinde bir iş çıkardığını düşünüyor, Anadolu araba mirasını koruma
altına alma konusunda ne kadar kararlı olduğunu görüyorsunuz.
The Museum of Anatolian Carriages was conceived as a social responsibility project as early as 1998 by the TOFAŞ Automotive Company in
Bursa. It is not merely an old motor cars museum, but a centre where
the thousands of years old Anatolian carriages culture and trade are
presented, revitalized and transmitted to future generations. The
museum established on the estate of a historical silk factory building
which was allocated to TOFAŞ by the Metropolitan Municipality of
Bursa and restored for the purpose, was inaugurated in 2002.
In addition to the samples of automobiles produced by TOFAŞ, the
collection includes various carriages carefully collected from all parts
of Turkey, such as horse and ox carts, hay or wood transportation
carts, buggies and an archaeological piece: an antique chariot found
in an ancient tomb in Bursa. The museum is not a self-centred project
by TOFAŞ to conserve and display only motor cars of its own production but serves also the lofty ideal of preserving and presenting to the
public the origins of the Anatolian transportation trade’s heritage.
Tümülüs ilham verdi
Müzenin kuruluş fikri, Bursa yakınlarındaki bir yol yapımı sırasında
bulunan “Pınar Tümülüsü” sayesinde oluşturulmuş. Mezar odasında ortaya çıkan buluntular arasında yer alan tekerleklere ait metal
Inspired by a tumulus
The initial idea to create such a museum was inspired by the discovery of metal wheel fragments and harnesses found during road
construction works in an ancient tomb under the “Pınar Tumulus” near
Bursa. These artefacts dated to the 6th century BC, were evaluated as
evidence of the early origins of carriage manufacturing industry existing in the region.
The fact that of the automotive industry is highly developed in the
Bursa region nowadays was ascribed to the existence of a 2 thousand
600 years old relevant cultural background.
parçaların ve koşu takımlarının MÖ 6. yüzyıla ait olduğunun belirlenmesi, bu topraklarda araba sanayiinin aslında ne kadar köklü
olduğunun bir göstergesi olarak yorumlanmış. Bugün Bursa ve
civarında araba sanayiinin bu denli gelişmiş olmasının 2 bin 600
yıllık bu kültürel birikimin bir sonucu olduğu düşünülüyor.
Türkiye‘nin ilk ve tek Anadolu arabaları müzesi olan bu mekan toplam 17 bin m2‘lik bir alana yayılmış. Müze, Mimar A. Naim Arnas,
MSGSÜ Mimarlık Fakültesi Endüstri Ürünleri Bölüm Başkanı Prof.
Önder Küçükerman ve Tofaş`ın murahhas azası ve tasarımcı Jan
Nahum’un emekleriyle ortaya çıkmış.
Müzenin içinde at arabası ve fayton imalatının yapıldığı bir de
dükkân bulunuyor. Orijinal malzemelerden oluşan bu dükkânda
bir at arabasının nasıl imal edildiğini inceleyebilirsiniz. At arabası
imal edildikten sonra, deri ve koşum takımları ile branda işlerinin
yapılması için saraçevine gönderiliyor, ustanın ve alıcının talebine göre arabanın aksesuarları takılıyormuş. Müzede saraçevini
de görebilirsiniz. Bu bölümden sonraysa Anadolu tarihinin çeşitli
dönemlerini yansıtan ve hepsi orijinal olan arabalar sergileniyor.
Anadolu toprakları gezilerek, tek tek toplanan bu arabalar çok
kıymetli. Kiminde ilk fren sistemini, kiminde günümüzün amortisörlerinin kaynağı olan makasları, kiminde çark sistemini görebilirsiniz. Yozgat, Çorum, Bursa, Balıkesir yörelerine ait öküz arabaları,
The first and only museum of its kind in Turkey extends on a 17
thousand square meters estate. The former silk factory building was
restored and the museum was established thanks to the joint efforts
of Architect A.Naim Arnas, Prof. Önder Küçükerman from the Mimar Sinan Fine Arts University’s Architecture Faculty and Managing
Director of TOFAŞ and industrial designer Jan Nahum. The museum
includes a manufacturing workshop for horse carriages and coaches
where the visitor can observe the fabricating process. Following
manufacture, the coach body is sent to the saddler’s workshop, which
is also on the museum’s premises, for the making of the leatherworks, harnesses and calash top and fitting of accessories according
to the client’s preferences. The next department houses authentic
carts, coaches and carriages originating from different regions and
historical periods of Anatolia. Each one of these carriages which have
been collected one by one through dedicated and laborious work, by
visiting various regions of the country is very valuable. Some of them
are equipped with original brake systems and/or gear wheel systems
and some with damper springs which are forerunners of today’s shock
absorbers. Ox-carts from the Yozgat, Çorum, Bursa, Balıkesir areas,
horse-drawn carriages from the Bursa, Edirne, Eskişehir, Manisa,
Konya, Istanbul regions that were fabricated in accordance with each
region’s specific geographic and climatic conditions and decorated
54
according to the region’s particular taste, all together form a beautiful
parade of dazzlingly decorated coaches and carriages.
Each vehicle in the museum has been carefully repaired and restored
following thorough research and examination by antiquities experts
who spent several months and a great amount of labour to restore
them into their original shape and appearance. While looking at these
witnesses of the thousands of years old Anatolian carriage trade,
which proudly display authentic traces of their bygone eras and the
prayers inscribed on the carriages against the evil eye, one realizes that
wheeled vehicles have been regarded throughout mankind’s history as
much more than just transportation means. Car drawings and sketches by professional illustrators displayed at the museum prove that industrial design can be practiced without the intervention of computer
technology. Moreover the museum catalogue is a well-prepared and
inspiring source of reference, especially for automotive enthusiasts and
future amateurs.
Sol sayfa: Tofaş’ın 1990’lı yıllarda ürettiği modeller ve 20. yy. sonlarında kullanılan
öküz arabaları.
Eski ipek fabrikası binası müzeye dönüştürüldü (yanda), fayton ve at arabası imal
edilen atölye (altta), Roma Dönemi’ne ait araba kabartması (en altta).
Left page: Models produced by Tofaş in 1990s and oxcarts used in the end-20th
century.
The old silk factory was converted into a museum (at the side), workshop
where phaetons and carriages are manufactured (below), Roman vehicle relief
(lowermost).
Bursa, Edirne, Eskişehir, Manisa, Konya, İstanbul yörelerine ait at
arabaları, her yörede o yörenin coğrafi yapısına, iklim durumuna
göre imal edilmiş, süslenmiş onlarca araba... Hepsinin süslemesi
ayrı güzel, göz kamaştırıcı...
Müzedeki her bir araba çok ince incelemelerden geçirilerek restore
edilmiş. Eski eser restorasyonu uzmanları bu iş için aylarca çalışmış. Zamanın izlerini taşıyan arabalar orijinaline döndürülürken
çok emek harcanmış. Anadoludaki binlerce yıllık araba sanayiinin
ve kültürünün tanıkları olan bu arabaları, faytonları, kağnıları görmek gerek. Arabaların üzerine nazara karşı işlenmiş yazıları, duaları
okuyunca, ‘araba’nın insanlık tarihinde ‘ayağı yerden kesen’ bir
şeyden fazlası olduğunu anlıyor insan. Bir de müzede sergilenen,
araba ressamlarının çizimlerine bakınca, ‘tasarım’ın teknoloji olmadan da mümkün olduğunu.
Müzenin bahçesi de içi kadar güzel. Yemyeşil, sakin. Müzeyi dolaştıktan sonra, büyük emekle hazırlanan ve alışılmışın aksine çok iyi
bir kaynak kitap olarak da kullanılabilecek olan müze kataloğunu,
bahçede, bir fincan çay eşliğinde muhakkak inceleyin. İnsanın,
bu müzeyi gezdikten ve kitabı inceledikten sonra ‘otomobil’i hobi
edinesi geliyor.
55
LEZZETİN
SERÜVENİ
The Adventure
of Taste
Yazı-Text
Aylin Şen
Fotoğraflar-Photos
Rasim Konyar
HİTİTLER
ANADOLU LEZZETİNİN KÖKLERİ
3 bin 500 yıl
öncesinin gurmeleri
hititler sadece doymak için değil, “yerken keyif
de almak için” sofraya oturuyordu. soyluların
sofrasındaki işlemeli örtüler, şık altın kupalar
estetik duygusunu ele veriyordu... yemeklerin çeşidi
ve sunumu da “yaşam gustosu”nu...
ORIGINS OF ANATOLIAN FLAVOURS
HITTITES:
Gourmets from 3500 years ago
The Hittites were sitting at the dinner table not merely to eat, but
also to enjoy food. Aristocracy’s embroidered table cloths and
stylish golden cups reflected a sense of aesthetic and the variety
and sophisticated presentation of dishes a zest for life.
Alacahöyük Müzesi, Hitit Dönemi (MÖ 1650-1200)
Çaydanlık (solda), Çorum Arkeoloji Müzesi,
Eski Hitit Dönemi (MÖ 1650-1450) Gaga Ağızlı Testi
(ortada), Çorum Arkeoloji Müzesi,
Eski Hitit Dönemi Matara (MÖ 16. yy.) (sağda).
Alacahöyük Museum, Hittite Period (1650-1200 BC)
Teapot (left), Çorum Archaeological Museum, Old
Hittite Period (1650-1450 BC) Beak-Mouthed Jug (in
the middle), Çorum Archaeological Museum, Old Hittite
Period (16th century BC) Canteen (right).
56
etin bir kış daha geride kaldı. Tabiat uyandı. Bu,
Purilliya (Toprak) Bayramı zamanı geldiğinin
işareti. Kral, kraliçe ve soylular her bayram olduğu
gibi tapınağa gidecek. Güneş için, toprağın verdiği
yiyecekler için şükranlarını ve elbette adaklarını
sunacak. Bunu, günlerce sürecek şenlikler izleyecek: Geçit törenleri,
dans, tiyatro ya da cambazlık gösterileri ve elbette ziyafetler.
Saray sofrasındaki ziyafet için de her şey hazır. Kral ve kraliçe yerini
aldı. Soylular da oturdu. Bayram yemeği başlayabilir artık.
Sofraya önce sütlü yiyecekler getiriliyor. Sütlü çorba da var, ekşitilmiş süt (belki bir tür ayran veya cacık) kaşıklanıyor. Sıra sebze
yemeklerinde. Amerika kıtasının keşfine daha yüzlerce yıl var. Bu nedenle sebze yemeklerinde domates, patates, mısır yok. Yeşil lahana,
ıspanak da henüz tanınmıyor. Peki neler var Hitit sofrasındaki sebze
yemeklerinde? Herşeyden önce hemen her yemeğe kattıkları soğan
ve sarımsak... Aynı familyadan pırasa... Ve baklagiller: kuru fasulye,
mercimek, nohut, bezelye...
Şarap ve et suyu eşliğinde yenen sebze yemeklerinden sonra sofraya
etler geliyor. Balık da oluyor etlerin arasında. Ama çok ender... Sofrada ağırlık kırmızı ette. Avlanmak soylulara özgü bir spor sayıldığı
için av eti saray sofrasında yer alıyor. Yanında tavşan, sığır, koyun
etleriyle hazırlanmış birkaç çeşit et yemeği daha servis ediliyor.
Son olarak; elma, nar, kayısı, erik gibi çok tüketilen meyvelerden
Yet another tough winter is left behind. Nature awakens. It is time
for Purilliya (Earth) Festival. The king, queen and nobility will visit
the temple as each year during the festival and present their offerings in order to thank for the sun, and for food provided by earth.
Festivities will last for days: parades, dance, theatre, acrobatics and
banquets will take place.
Preparations are completed for the royal dinner. King and queen are
seated, as well as the nobility. The feast can now begin.
Hors d’oeuvre consists of milky foodstuffs. There is also a sour milk
soup (maybe ayran: diluted salted yoghurt drink - or tzatziki: cold
yoghurt soup) Vegetable dishes will follow. But, centuries before
America’s discovery, there are no tomatoes, potatoes, nor corn.
Green cabbage and spinach are also unknown. But first and foremost, onion and garlic are omnipresent in the Hittite cuisine... Leek
from the same family is also available... And pulse: haricot beans,
lentils, chickpeas, peas...
Vegetable dishes are served in a broth sauce and savoured accompanied by wine. Meats follow as main dish. Fish dishes are rather rare.
Red meat is the preferred main dish on dinner tables. Meat from
game is a privileged component of palace cuisine, since hunting is
considered a noble activity. Several dishes prepared with various
meats such as rabbit meat, beef and mutton are also served.
Fresh fruits of the season, apples, pomegranates, apricots are
Hitit devletinin başkentlerinden biri olan Çorum, Şapinuva kazılarında 70’i aşkın dev küp ortaya çıkarıldı. Bu küplerde tahıl, baklagil, şarap ve yağ depolandığı düşünülüyor.
During excavations at Shapinuwa, one of the capitals of the Hittite state, in Çorum, more than 70 huge jars were unearthed. Supposedly, these jars were used for storing
cereals, legumes, wine and oil.
57
KRALİYET
ŞARAP ÇORBASI!
KİZZUVATNA
USULÜ
KOYUN BUDU
Bir koyun budu alınır. Kemikleri
çıkartılır. İçine; taşla ezilmiş et
(yani kıyma), Hitit bölgesinde
çokça elde edilebilen tuz, bir
diş dövülmüş sarımsak, iki adet
olgun narın suyu ve çekirdekleri,
bir parça ekmek kırıntısı ve bir
yumurta yoğurularak doldurulur. Bu harcın yerleştirildiği kısım
dikilerek kapatılır. Budun üzerine
sıvı yağ sürülüp, çevire çevire
odun kömürü üzerinde pişirilir,
Arada sırada ateşe kişniş tohumu
ve kuru biberiye yaprakları atılır
ve böylece kokularının ete sinmesi sağlanır.
Hititler, kendi çağlarının da ötesinde bir kültür geliştirmişti. Bu, gündelik yaşamda uygulanan hijyen kurallarında açıkça görülüyordu. Sokaklar, evlerin önü temiz olmak zorundaydı. Sarayda ve özellikle saray mutfağında ise temizlik neredeyse saplantı düzeyinde uygulanırdı. Fırıncılar ve aşçılar her gün yıkanmak zorundaydı. Tırnaklar kısacık kesilirdi. Kıyafetler
de hep tertemiz olurdu. Ama bu kadar da değil! Özellikle adak törenlerinde “tanrıların ekmeğine
tüy düşmesin” diye fırıncılar bedenlerindeki tüm tüyleri temizlemek zorundaydı. Elbette Kral için
hazırlanan yemekte de temizlik, lezzet kadar önemliydi. Kralın önüne konulacak yemeklerin çeşitliliği
ve malzeme zenginliği düşünülürse, bunun hiç de kolay olmadığı anlaşılır. Hele adında bile “kral” olan
çorbadan söz ediyorsak!
Hititler üzerine en kapsamlı çalışmalardan birine imza atan Birgit Brandau ve Hartmut Schickert’in kitabında (*) arkeolojik buluntularla hayalgücünün ortaklığı, o çorbanın tarifini veriyor.
İşte, “Kraliyet Şarap Çorbası”nın bugünkü damak tadını zorlayacak tarifi:
“180 gr. bulgur, küçük doğranmış 1 soğan ve dövülmüş 2 diş sarımsakla, yeterince sıvı yağ veya tereyağında kavrulur. Bu karışıma iki yemek kaşığı un eklenir ve topaklaştırmadan karıştırılır. Daha sonra 3
çeyrek litre şarapla aynı miktarda koyu kıvamda tavuk ya da
sebze suyu eklenir ve 20 dakika kaynatılır.
Çorba koyulaştığında şarap ve tavuk suyu eklenir. 200 gr. haşlanmış nohut eklenip tuz,
iyi cins beyaz üzüm sirkesi ve balla
tatlandırılır. Üzerine taze kimyon,
kişniş (ya da maydanoz) serperek
servis yapılır.
ROYAL WINE SOUP
LEG OF LAMB
KIZZUVATNA
STYLE
A deboned leg of lamb is filled
with a stuffing consisting of
stone crushed meat (minced
meat), salted and added with
a clove of garlic, kneaded with
the juice and seeds of two ripe
pomegranates, bread crumbs
and an egg. This stuffed part of
the leg is tightly wrapped up,
its surface is oiled and the
whole is grilled by turning it over charcoal fire,
intermittently dropping
coriander seeds and dried
rosemary on the fire to allow their scents to permeate
the meat.
58
Hittites had developed a culture well beyond their era. Hygiene rules observed daily by the people who had
to keep clean the front of their homes and the cleaning of streets were as many signs of a civilized society.
Cleanliness in the royal palace and particularly at the palace kitchen was an obsessively applied rule. The
cooks and bakers had to take a bath everyday and keep their hands clean with short-cut nails; their clothes
had to be spotlessly clean as well. The bakers had to totally shave their bodies before performing votive rituals, in order to avoid the “bread of gods” to be tainted with the slightest particle of hair. Cleanliness of the
royal meals was as important as their taste. This had to be a difficult task, considering the rich variety of
dishes served at the palace dining table and, particularly talking about a “royal soup”!
Birgit Brandau and Hartmut Schickert, authors of a very comprehensive research on the Hittites, give the
recipe of that royal soup in their book (*), based on archaeological findings and some degree of imagination.
The “Royal Wine Soup”: “180 grams of minced wheat, one chopped onion, and two cloves of garlic are
roasted together in oil or butter. Two tablespoons of flour are added to that mixture which has to be stirred
properly in order to avoid clumping. Three quarters of a litre of wine and a similar quantity of chicken
broth or vegetable juice in thick consistency are added and the mixture is boiled for 20 minutes. As the soup
thickens, more wine and chicken broth are poured into it. Then, 200 grams of boiled chickpeas are added and
the soup is seasoned with salt and a good quality white grapes vinegar and honey. It is served
interspersed with fresh cumin, coriander or parsley.
(*) HİTİTLER Bilinmeyen Bir Dünya İmparatorluğu. Birgit Brandau ve Hartmut Schickert.
Arkadaş Yayınları.
(*) Hittites: The Unknown World Power. Birgit Brandau and Hartmut Schickert. Publisher:
Arkadaş Editions.
hangisinin zamanı gelmişse o getiriliyor sofraya. Bir de ballı ekmek
ve bir tür pasta.
savoured at the final part of the dinner. Also honey spread breads
and pastries are served as dessert.
Lezzetin keşfi
MÖ 2000’li yıllarda -muhtemelen- Kafkasya’dan Anadolu’ya göç eden
ve Hatti Ülkesi’ni ele geçiren Hititler işte bu kadar şaşırtıcı bir mutfak
kültürüne sahipti. Hukuktan şehirciliğe kadar pek çok alanda olağanüstü gelişmelere imza atan bir uygarlıktan söz ediyoruz ne de olsa!
Roma Hukuku’ndan çok daha önce günümüze bile ışık tutacak kanunlar yapmışlardı. Pek çok ceza gibi, Avrupa’nın Rönesans’la tartışmaya başladığı idam cezasını çok net kurallara bağlamışlardı. Saray,
tapınak ve halkın yaşadığı evler bugünün mimarlarını/mühendislerini
kıskandıracak özelliklere sahipti. Örneğin içme suyu kaynaklardan
evlere boruyla ulaştırılıyordu. Kentte atık su sistemi bulunuyordu.
Büyük kent kapılarının, kule ve surların yapımında hayret verici bir
yöntem geliştirmişlerdi. Onları, çok köşeli taşlarla, lego parçalarının birbirine geçirilmesi gibi iç içe geçirerek ve “harç kullanmadan”
örüyorlardı. Milimetrik hesaplamalar gerektiren yöntemle o kadar
sağlam duvarlar inşa ediyorlardı ki, fırtınadan kızgın güneşe doğanın
ve düşmanın saldırılarına direnebiliyorlardı.
Böyle bir uygarlığın lezzet serüveni elbette bırakın çağdaşı uygarlıkları, sonrasındakilere bile ilham kaynağı oluyordu. Çünkü Hititler sadece doymak için değil, “yerken keyif de almak için” sofraya
oturuyordu. Soyluların sofrasındaki işlemeli örtüler, şık altın kupalar
estetik duygusunu ele veriyordu...Yemeklerin çeşidi ve sunumu da
“yaşam gustosu”nu...
Sütlü yiyecekler... Sebzeler... Etler... Tatlılar... Bu sırayla sunulan
yiyeceklerde bir eksik dikkatinizi çekti mi peki? Evet, ekmekten söz
etmedik. Çünkü Hitit mutfağında ekmek öyle birkaç cümleyle geçiştirilebilecek bir yiyecek değil.
Discovery of flavour
The Hittites, who migrated to Anatolia in the 2000’s BC -probably
from Caucasia- and conquered the Land of Hatti, possessed indeed such an amazing culinary culture. But this is not so surprising
looking at their remarkable achievements in various fields such as
the legal system and urban planning.
Long before the appearance of Roman Law, the Hittites had forged
laws which can still shed light even on our present-day legal
systems. They had established very clear rules in criminal justice
including specific guidelines concerning the death penalty, which
the Occident began to question and discuss from the Renaissance
on. The palaces, temples and homes of the people had features
that will be the envy of today’s architects and engineers. The
water supply system transporting water directly from sources to
homes through pipelines and the sewage system were remarkable.
They erected monumental structures, towers, city walls and gates
through a masonry technique consisting of the interlocking of
polygonal stones into each other, such as Lego pieces, without the
use of mortar. Through this method requiring precise millimetric
calculations, they built solid ramparts resisting storms, the hot sun
and enemy attacks.
The culinary creativity of that civilization was a source of inspiration not only to its contemporary neighbours but also for later
civilizations, since the Hittites were sitting at the dinner table not
merely to eat, but also to enjoy food. Aristocracy’s embroidered
table cloths and stylish golden cups reflected a sense of aesthetic
and the variety and presentation of dishes a zest for life.
59
Hititler konusunda dikkate değer bir çalışmanın
temeli, Hitit mirasçısı diyebileceğimiz Çorum’da
atılmış. Çorum Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi Mutfak Bölümü’nde öğretmenlik yapan
Asuman Albayrak ve Ülkü Menşure Solak ile 9 Eylül
Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim görevlisi Ahmet Uhri bir araya gelmiş. Çok ilginç bir çalışmaya
imza atmış: “Deneysel Bir Arkeoloji Çalışması Olarak HİTİT MUTFAĞI”. Kitap hem Hitit mutfağı
konusunda bilimsel bulguları paylaşıyor, hem de et/
sebze yemeklerinden ekmek çeşitlerine kadar çok sayıda tarife yer veriyor. Metro Kültür Yayınları’ndan
çıkan kitap, bugün bile uygulanabilecek bazı tariflerin yanı sıra, bu toprakların en eski uygarlıklarından
Hititler’in olağanüstü mirasını bugüne taşıyor.
Ekmeği çok sevdiler
Hitit toplumu, geniş Kraliyet ailesi, rahipler, özgür vatandaşlar ve -belirli haklara sahip- kölelerden oluşurdu. Saray mutfağı ve sofrasıyla halkın
sofrası hiç kuşkusuz büyük farklar taşırdı. Ama av etleri dışında genellikle nitelikte değildi fark. Nicelikteydi. Çok daha az bal ya da et yerdi Hitit
halkı. Günde üç öğün yerine belki iki öğünle yetinirdi. Ancak sarayın da
halkın da sofrasında ekmek hiç eksik olmazdı. Ekmek, yemeğin özü, ruhuydu adeta. Aynı zamanda, teknolojinin imdada yetişmediği bir çağda,
ağır çalışma koşullarına dayanmayı sağlayacak enerji kaynağıydı.
Arkeolojik kazılar, yazıların deşifresi, araştırmalar bu konuda çarpıcı
bir tablo sergiliyor: Hititler’de ekmek üzerine 146 farklı tanım kullanılıyordu. Tanımlar, ekmeğin neden yapıldığını ya da ne amaçla/nerede
yenmek üzere yapıldığını gösteriyordu.
Temel malzeme, kaba buğday, kızıl buğday, normal buğday, arpa,
çavdar, nohut unuydu. O malzemeye kah üzüm, ceviz, fındık, kuru erik
konurdu. Kah peynirle yoğurulurdu. Kimyon, kişniş ve bal da gözde
malzemelerdendi.
Eğer balla, sütle pişirilip tatlı niyetine yenecekse daha küçük ve ay,
güneş, herhangi bir hayvan biçiminde ekmekler yapılırdı.
En çok tüketilen ekmek, içine etin de konduğu ince -bugünkü lavaş
gibi- yufka benzeri ekmekti. Sıradan köylünün çıkınında da askerin
karavanasında da gözde yemek buydu. Hele yufkaya tereyağı ve içyağı
da eklenmiş ya da sürülmüşse! Ve hele bir de yanında ballı şarap ya da
bira varsa!
Hititler’in uygarlık serüveninde lezzetin apayrı bir yeri oldu. O yer, aslında uygarlığın düzeyini, çıtasını da gösteriyordu. Kendi içinde kuralları,
yasaları ile barış içinde yaşayan ama düşmanlarının korkulu rüyası olan
bir toplumdu. Yüzyıllar boyu Anadolu’nun önemli bölümüne egemen
oldular. Örnek oldular. Ne yazık ki MÖ 1200’lü yıllarda çöküş başladı ve
yavaş yavaş tarih sahnesinden silindiler.
Kimi kaynaklar Hititler için “iz bırakmadan
yok olup gittiler” der. Hayır! İz bıraktılar.
Her alanda öncü adımla, buluşla, lezzetle
kimbilir -farkına bile varmadığımız- ne çok
iz bıraktılar.
Alacahöyük Müzesi, Hitit Dönemi
(MÖ 1650-1200) Ocak Ayağı.
Alacahöyük Museum, Hittite Period
(1650-1200 BC) Fire Dog.
60
An interesting study on Hittite culinary was carried
out by Asuman Albayrak and Ülkü Menşure Solak,
teachers at the Hotel Management and Tourism
Vocational High School in Çorum - the present-day
Turkish city home to the Hittite heritage - together with Ahmet Uhri, lecturer at the 9 September
University in İzmir. They published a book entitled:
“THE HITTITE CUISINE, as an Experimental Study
in Archaeology”-Publisher: Metro Kültür Editions.
Language: Turkish. The book offers several recipes of
meat and vegetable dishes as well as of bread types,
along with sharing archaeological findings concerning the Hittite culinary art; thus revitalizing the
remarkable heritage of one of the oldest civilizations
having flourished on our Anatolian soil.
They loved bread
The Hittite society consisted of a rather large royal family and of
priests, free citizens and slaves enjoying certain rights. The palace
cuisine and the culinary of ordinary people were somewhat different.
However, that difference was in quantity rather than quality; the public
at large ate maybe less meat and honey compared to the gentle folks
and could afford only two meals daily instead of three. But besides
game meat reserved to royalty, the food contents were basically common to the whole community. Bread was the fundamental element in
everybody’s meal, the substance, the soul of food, besides constituting
an indispensable source of energy for people doing hard work.
Archaeological findings indicate that Hittites were using 146 different
definitions of bread categorized according to their various ingredients
and to where and with which type of meal they were to be consumed.
Whole wheat, red wheat, common wheat, barley, rye, chickpea flour
were the basic ingredients of different sorts of bread, supplemented
with raisins, nuts, hazelnuts, dried plums. Some bread dough was
kneaded with cheese. Likewise, cumin, coriander and honey spiced up
certain types of bread. Small breads prepared with milk and honey to
be served as dessert, were baked in the form of moon, sun or animal
figures.
The most frequently consumed bread was a kind of lahvash, thin sheet
of phyllo dough, often filled with meat. It was the preferred meal of
farmers and soldiers as well, especially when the phyllo was spread
with butter or grease! Honey-wine and beer were popular beverages to
accompany these delicacies. The foremost place occupied by gastronomy in the Hittite culture was a sign of the high standard reached by
that civilization.
The Hittites were an internally peaceful community thanks to their
well-established rules and laws, but at the same
time a powerful nation, that could be the
nightmare of their enemies. They reigned for
centuries over a significantly large portion
of the Anatolian geography and served as
model. Their decline began in 1200’s BC onwards and they slowly disappeared from the stage
of history. Some sources claim that the Hittites
did not leave any traces behind. This is a false
assumption; on the contrary they have been
pioneers in various domains of human
civilization and are at the origin of many
Anatolian traditions including tastes and
flavours.
KÜLTÜR
MERKEZİ
İstanbul heyecan verici bir sanat kompleksine kavuştu
Culture Center
62
SALT
Galata
garanti bankası kültür
kurumlarını tek bir çatı
altında yapılandırdı. salt
adını verdiği kurumun bir
beyoğlu, bir de karaköy
şubesi var. kentin kültür
sanat haritasına hızlı bir
giriş yapmasıyla olduğu
kadar mimar alexandre
vallaury’nin elinden çıkma
binasıyla da adından söz
ettiren salt galata’yı gezdik
İstanbul obtained an
exciting arts complex
The Garanti Bank has restructured its
cultural institutions under a single
organization. The new institution, which
is called SALT, has two branches, one
in Beyoğlu and the other in Karaköy. We
have visited the latter, namely the SALT
Galata, which is popular since not only it
had been built by the architect Alexandre
Vallaury, but also because it entered the
cultural-artistic map of the city rapidly.
Kasım 2011’de İstanbul Karaköy’deki Bankalar Caddesi’nde
açılan SALT Galata, çok kısa
süre içinde İstanbul’un kültür
sanat hayatının nabzını tutan
bir mekan olmayı başardı.
Araştırma, müze, oditoryum,
restoran ve sergi alanlarıyla
adından söz ettiren SALT Galata, mimarisiyle de ilgi çekiyor.
SALT Galata binası, 1892’de
Fransız asıllı mimar Alexandre Vallaury tarafından Bank-ı
Osmanî Şahane için tasarlanmış. Yani, meşhur Osmanlı
Bankası için! Bina, ön ve arka
cephelerindeki neoklasik ve
oryantalist mimari detaylarıyla
benzerlerinden ayrılıyor. SALT
Galata, ünlü mimar Han Tümertekin danışmanlığında, “Mimarlar Tasarım” tarafından yapılan
projelendirme çalışmaları ile
buranın çok katmanlı program
gereksinimlerine cevap verecek
şekilde tasarlanmış. Mermer
merdivenleri, gelenekselle moderni buluşturan iç dizaynı ve
beyaz ağırlıklı dekorasyonu ile
insanı büyülüyor. Sanat severler SALT Galata’ya sadece “bir
sergi gezeyim” diye gelmiyor.
Kütüphanesinde vakit geçirmek,
restoranında bir şeyler içip
dinlenmek ve en önemlisi binayı
gezmek için de geliyor.
Binanın girişindeki restoran
Ca’d’Oro, Doors Group tarafından işletiliyor. Ferah bir mekan.
Restoranın içinde Hüseyin Bahri
Alptekin’in kişisel kütüphanesi
yer alıyor. Restoranın manzarası
da enfes!
Mimar Alexandre Vallaury tarafından
yapılan binanın içine beyaz renk
hakim. SALT Galata’nın manzarası da
göz okşuyor.
SALT Galata, which was inaugurated in November 2011 on
the Bankalar Street in Karaköy,
İstanbul, have soon succeeded
to become a place taking the
pulse of İstanbul’s cultural and
artistic life. Not only its research,
museum, auditorium, restaurant
and exhibition areas, but also
its architectural features attract
interest.
The building of the SALT Galata
was designed in 1892 by Alexandre Vallaury, an architect of
French origin, for the Imperial
Ottoman Bank; i.e., for the renowned Ottoman Bank. Neoclassical and Orientalist architectural
details on the building’s front
and rear facades distinguish
it from the similar ones. SALT
Galata was designed by “Mimarlar Tasarım”, under the consultancy of the renowned architect
Han Tümertekin, considering
the multi-layer program requirements of this institution. Its
marble stairways, inner design
incorporating the traditional
and the modern, and its mainly
white decoration are fascinating.
Art-lovers do not come to SALT
Galata merely “to visit an exhibition”. They also spend time in
its library, have some drinks and
relax in its restaurant, and above
all visit the building.
The Ca’ d’Oro restaurant at the
entrance of the building is operated by the Doors Group. It is a
spacious place. The restaurant
houses the private book collection of Hüseyin Bahri Alptekin.
The view from the restaurant also
is excellent!
SALT Galata’s library, which is
called SALT Research, is very
extensive. The “SALT Research”,
White is the dominant color of the
interior of the building designed by
architect Alexandre Vallaury. The
view from the SALT Galata also is
appealing.
63
Türkiye’nin Barajlar Tarihi
SALT Galata’da
Türkiye’nin barajlar tarihi ve envanteri
SALT Galata’da bir sergide toplandı.
‘Modern Denemeler’in 5. serisi olan Aşı;
Fırat ve Dicle üzerindeki 42 baraj göleti
üzerinden Türkiye’deki su yapılarının izini sürüyor. SALT Galata’da 25 Mayıs’ta
açılan ve 26 Ağustos’a dek devam edecek
olan ‘Modern Denemeler 5: Aşı’, Türkiye’deki barajlar tarihini bir envanter
çalışmasıyla anlatıyor.
Mimar Aslıhan Demirtaş tarafından
hazırlanan sergide, Fırat ve Dicle üzerindeki 42 baraj göletinin 1/50 bin ölçekli
haritaları aracılığıyla maketleri hazırlanmış. Ekranlarda ise Türkiye’deki havzalar tek tek sıralanmış, üzerindeki tüm
baraj ve baraj gölleri görselleriyle birlikte
anlatılmış. Dokunmatik bir ekran aracılığıyla barajın künyesine ve o barajla ilgili
gazete haberlerine de ulaşılabiliyor.
What is in SALT Galata?
The history and inventory of Turkey’s
dams have been gathered in an exhibition
at SALT Galata. Graft, the 5th one of the
‘Modern Essays’, traces the water structures in Turkey, using the 42 dam lakes
on Euphrates and Tigris. The ‘Modern
Essays 5: Graft’ opened at SALT Galata
on May 25 can be visited until August 26,
and it illustrates the history of dams in
Turkey via an inventory.
For the exhibition prepared by the architect Aslıhan Demirtaş, models of the 42
dam lakes on Euphrates and Tigris were
constructed using their 1/50000 scale
maps. The monitors display each of the
river basins in Turkey, and all dams and
dam lakes are described using visual material. Touchscreens allow accessing the
main facts about each dam and the news
reports related to it.
64
SALT Araştırma adı verilen kütüphanesi de çok zengin SALT
Galata’nın. Kentte eşi benzeri olmayan, dijital ve basılı kaynakları
erişime açan “SALT Araştırma” insanda uzun saatler boyu araştırma
ve okuma isteği uyandırıyor. Kütüphane; sanat, mimarlık, tasarım,
şehircilik, sosyal tarih ve ekonomi tarihi konularına odaklanan 40
bine yakın başlıkta 100 binin üzerinde basılı yayın ve bir milyonu
aşkın dijital ortama aktarılmış belgeyi kapsıyor. Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi ve
Garanti Galeri’nin arşiv ve kütüphane kaynaklarının tümü de burada.
Üçüncü katta Açık Arşiv adlı bir sergi mekanı bulunuyor. Burası aynı
zamanda her sergi için yeniden tasarlanan, SALT’ın arşiv konularındaki araştırmalarının sergilenerek yoruma açıldığı bir bölüm.
Dördüncü kat özel etkinlikler için düzenlenmiş bir alan. Buranın asıl
sergi mekânı ise -1. katta yer alıyor.
SALT Galata’nın önemli özelliklerinden birisi de Osmanlı Bankası
Müzesi Kalıcı Koleksiyonu’nun da yine bu binada olması. Koleksiyon,
sergi mekânıyla birlikte -1. katta yer alıyor. Müzenin arşiv ve konsept
çalışması Edhem Eldem tarafından yürütülmüş; tasarımı Bülent
Erkmen imzalı, sergileme birimlerinin tasarımı ise Yeşim Bakırküre
ve Ypsilon tarafından yapılmış.
-2. katta ise seminer, konferans, münazara gibi oturumlara elverişli,
uzun metrajlı film gösterimleri, sunum etkinlikleri için kurgulanan,
performanslara da açık 218 kişi kapasiteli bir oditoryum yer alıyor.
Bina 2006 yılından, 2011 yılına kadar yoğun bir renovasyon dönemi
geçirdi. Ve sonunda ortaya İstanbul ’un en kişilikli, özgün mimariye
sahip yapılarından biri çıktı.
a unique institution in the city, provides access to digital and printed
sources and creates desire to make surveys and read for long hours. The
library collection contains more than 100,000 printed publications and
one million digitalized documents under about 40 thousand titles focusing on arts, architecture, design, urban planning, social history and
economic history. Additionally, the whole archives and library sources
of the Ottoman Bank Archive and Research Center, the Platform Garanti
Contemporary Art Center and the Garanti Gallery are here.
There is an exhibition space called the Open Archive on the third floor.
This is at the same time a section re-designed for each exhibition,
where researches of SALT on archive-related topics are displayed and
opened to comments. The fourth floor is designed for special events.
And the main exhibition space is located on the Level -1.
One of the important features of SALT Galata is its housing the Ottoman Bank Museum Permanent Collection. This collection and the
exhibition space are on the Level -1. The archives and the museum’s
conceptual framework were developed by Edhem Eldem; their design
was conceived by Bülent Erkmen, and the design of display units was
realized by Yeşim Bakırküre and Ypsilon.
The 218-capacity auditorium on Level -2 is suitable for meetings such
as seminars, conferences and panel discussions. It was also designed
for screening feature length films and for presentations. The auditorium
is open to performances as well.
The building underwent a major renovation between 2006 and 2011.
Eventually, İstanbul’s one of the most original architectural structures
emerged.
SALT Galata’nın kütüphanesi SALT Araştırma, Doors Group tarafından
işletilen Ca’d’Oro restoran ve Han Tümertekin tarafından tasarlanan
tuvaletler (sol sayfa). Mekanda 218 kişi kapasiteli bir oditoryum
bulunuyor (altta).
SALT Araştırma, the library of SALT Galata, Ca’d’Oro Restaurant which is managing
by Doors Group and the toilets designed by Han Tümertekin (left page).
The building contains a 218-capacity auditorium (below).
65
Arkeolojide yeni buluntular
TAŞLARIN
DİLİ OLSA
If Stones
Could Speak
mardin nusaybin kazılarında dünyanın en
eski tapusu, bodrum’da bir inşaat kazısında ise
roma imparatoru diokletian’ın “maksimum fiyat
fermanı”ndan bir parça bulundu.
New archaeological provenances
During excavations in Nusaybin, Mardin, world’s oldest title deed, and during excavations in Bodrum, a piece of the “Edict on Maximum Prices”, issued
by the Roman Emperor Diocletian, were unearthed.
An exciting event happened during a construction excavation carried out on
a site east of the Temple of Mars and the Doric Stoa in Bodrum. Archaeologists, who found a piece of the “Edict on Maximum Prices”, issued by the
Roman Emperor Diocletian, initiated rescue excavations under the leadership of the Museum Directorate, by permission of the General Directorate of
Cultural Assets and Museums.
The Latin inscription unearthed during the rescue excavation is a very important find unearthed in Halicarnassus in recent times. Emperor Diocletian
made various reforms to overcome the economic crisis that started in mid2nd century AD and gradually worsened. Among them, the edict on the upper
limit of the prices of goods and services (Edict on Maximum Prices) issued in
301 AD was the most important one. In this edict, maximum fees for services
of all kinds of artists, artisans, workers, teachers and people of other occupations, and maximum prices of more than 1200 products of different quality were listed. Those violating this edict and attempting to sell goods and
services at higher prices were to be sentenced to capital punishment.
Bodrum’da bulunan Mars Tapınağı ve Dorik Stoa alanının
doğusunda yapılan bir inşaat kazısı sırasında heyecan verici bir gelişme yaşandı. Roma İmparatoru Diokletian’ın
“Maksimum Fiyat Fermanı”ndan bir parça bulan arkeologlar, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün
izniyle Müze Müdürlüğü başkanlığında kurtarma kazılarına başladı.
Yapılan kurtarma kazısında bulunan Latince yazıt, son
zamanlarda Halikarnassos’da ortaya çıkarılan çok önemli
bir buluntu. İmparator Diokletian, MS 2. yüzyılın ortasında başlayan ve gittikçe büyüyen ekonomik krizi önleyebilmek için çeşitli reformlar yapmış. MS 301’de çıkardığı
ürün ve hizmet fiyatlarının üst sınırına ilişkin kararname,
(Maksimum Fiyat Fermanı) bunlardan en önemlisi. Bu
fermanda; iş hizmeti, her tür sanatçı, zanaatkar, işçi,
öğretmen ve diğer meslek sahiplerinin alabileceği maksimum ücretler ile değişik kalitede, 1200’den fazla ürünün
maksimum fiyatları listelenmiş. Kararnameye uymayanların, bu fiyatların üzerinde mal ve hizmet satmaya kalkışanların ölüm cezası ile cezalandırılacakları bildirilmiştir.
66
Dünyanın en eski tapusu Mardin Müzesi’nde
Dünyanın ilk yazılı arazi tapu senedi de Mardin Müzesi’nde sergileniyor. Nusaybin ilçesine 4 kilometre uzaklıktaki Gırnavas Höyüğü’nde yapılan kazılarda bulunan tablet, üzerinde yapılan titiz çalışmalar
sonucunda gün ışığına çıkarıldı. Asur Dönemi’ne ait çivi yazısı ile yazılan tableti çözen Mardin Müzesi
arkeologları, dünyada bir ilkle karşılaştılar. Tabletin bir arazi tapusu olduğunu öğrenen arkeologlar bu
sefer tabletin tarihi üzerinde bir analiz çalışması yaptılar. 5 cm. boyundaki tablet, dünyada bir ilk olma
özelliğine sahip. Tabletin dünyanın ilk tapusu olduğunu ortaya çıkaran arkeologlar, Mısır Dönemi’nde
bile sadece arazi ve taşınmaz mülklere ait bir yazılı tabletin olmadığını ifade ediyor.
Kültür ve Turizm İl Müdürü Davut Beliktay, sergilenen son arkeolojik eserlerle birlikte Mardin Müzesi’nin
daha da önem kazandığını söylüyor. Tabletin toprak altında çok iyi korunduğu için üzerindeki yazının
bozulmadığını ve çamur üzerine çivi yazısı ile yazı yazıldıktan sonra fırında pişirildiğini anlatan Beliktay, bu tapunun merkezi otoriterinin gücünü ve bölgenin sosyo-ekonomik yapısını bize anlatması
açısından çok önemli olduğunu söylüyor.
Tapunun tercümesi:
“Hampute () mührü urad-g ula oğlu abu-salam
mührü, Mannuki- Arbail mührü, Hanşi Mührükitt ir i - Sarri’nin tüm 3 oğlunda, saltan meyve
bahçesinin sahibi 8 Şihala, ana nehir asiller yoluna
bitişik olan ve Nabulu şehrinde bulunan, bu
kişilere ait olan meyve bahçesi üzüm ve meyvelerle, İstarnadin-ahhe satın aldı. 1 mina 20 she kels
gümüş (kalan kısmı kayıp) karşılığında (ters 2)? kral
olmaksızın ().“
World’s oldest title deed is in the Mardin Museum
World’s first written deed of real estate is exhibited in the Mardin Museum. The tablet found
during excavations at the Gırnavas Mound located 4 kilometers from the Nusaybin district
was unearthed through a careful operation. Archaeologists at the Mardin Museum, who deciphered the cuneiform inscription of the tablet dating from the Assyrian period, encountered a
first in the world. They understood that the tablet was a deed of a real estate. Then, they analyzed the date of the tablet. This 5-centimeter-high tablet is a first one in the world. According
to archaeologists, who discovered that this tablet had been world’s first title deed, there had
been no written tablet merely for land and real property, even in the ancient Egypt.
The most recent archaeological artifacts displayed made the Mardin Museum more important, says Davut Beliktay, the Culture and Tourism Director of Mardin. The inscription on the
tablet did not disappear since it was preserved very well in the underground, the tablet had
been inscribed while the clay was moist and baked hard in an oven, and the tablet is very
important, for it provides information on the power of the central authority and on the socioeconomic structure of the region, he explains.
Translation of the title deed:
“The seal of Hampute (?) the seal of abu-salam, son of urad-g ula, the seal of Mannuki-Arbail,
the seal of Hanshi -kitt ir i- Sarri’s all 3 sons, owner of the saltan orchard 8 Shihala, Istarnadin-ahhe purchased the orchard belonging to these persons, located in the city of Nabulu and
adjacent to the road of the nobles along the main river, together with the grapes and fruits. In
exchange for 1 mina 20 she kels silver (the remainder is lost) (reverse 2)? without the king (?).“
67
KÜTÜPHANE
Library
Bugüne ilham veren ‘çılgın projeler’
“osmanlı’nın çılgın projeleri”
arasında köprüler, parklar,
tüneller ve kanallar var
Yesterday’s creative ideas
inspiring today’s achievements
The “Bold projects of the Ottomans” include bridges,
parks, tunnels and canals.
D’Aronco’nun Haliç Köprüsü tasarısı (altta).
Sağ sayfa: Antonie Bouvard’ın At Meydanı Projesi (üstte),
Galata Köprüsü tasarısı-1900 (altta).
D’Aronco’s Golden Horn Bridge project (below).
Right page: Antoine Bouvard’s Horse Square Project (above),
Galata Bridge project-1900 (below).
68
Tarih araştırmacısı Turan Şahin’in hazırladığı ‘’Osmanlı’nın Çılgın Projeleri’’ adlı kitap Haliç ve Boğaz’a inşa edilecek köprülerden, Boğaz’da
yapılacak tüp geçite, Marmara’yı Karadeniz’e bağlayacak kanaldan, çeşitli zaferlerin anısını yaşatacak abidelere kadar Osmanlı İmparatorluğu
zamanında düşünülmüş ‘çılgın projeler’i anlatıyor. Fikirlerin ‘çılgın’lığı o
günün teknolojisi için fazla karmaşık olmasından kaynaklanıyor elbette.
Çünkü, kitapta yer alan projelerin pek çoğu bugün karşımıza ‘yapılabilir’
inşaat projeleri olarak çıkıyor.
Şahin, bugün hayata geçirilen projelerin pek çoğunun kökeninin Osmanlı İmparatorluğu olduğunu düşünüyor. Kitapta yer verdiği projelerse şöyle:
• Leonardo da Vinci’nin ‘Haliç Köprüsü Projesi: Da Vinci’nin projesi
Haliç üzerinden Pera’yı İstanbul’a bağlayan bir köprü yapmaktı. Ancak
projeyi ısmarlayan 2. Bayezid bir süre sonra bu fikrinden vazgeçti. Çünkü hem masraflı hem de imkansıza yakın, zor bir işti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi şu sıra bu proje için çalışıyor. Da Vinci projeyi çizdiğinde
yıl 1503’tü.
• Haliç-Karadeniz Kanal Projesi: Bu proje bugün tartışılan ‘Kanalistanbul’ projesine benziyor. 1850’lerde hazırlanan ve Karadeniz’i Kağıthane Deresi aracılığıyla Haliç’e bağlama fikrine dayanan projenin temelinde, Kağıthane’de kurulması planlanan büyük sanayi tesisleri vardı.
Proje, yaklaşık 31 kilometreye varan bir kanal yapımını öngörüyordu.
Bu projenin hedefi, Haliç’in yoğunluğunu başka merkezlere kaydırmaktı
ama proje hayata geçirilemedi.
The book entitled “Bold Projects of the Ottomans” by historian Turan
Şahin describes a series of daring public works conceived during
the time of the Ottoman Empire. Those range from bridges over the
Bosphorus straits and the Golden Horn, to undersea tunnels joining
Istanbul’s two sides; from a canal linking the Black Sea to the Marmara
Sea, to giant monuments. Most of those projects, seen as too complex
and adventurous under the technological conditions of the time seem
like easy undertakings with today’s technology.
Şahin’s thesis is that many of current projects were originally envisaged
during the Ottoman period.
• The Golden Horn Bridge Project: Was conceived in 1503 by Leonardo da Vinci, whose aim was to build a bridge over the Golden Horn
linking the Pera district to Istanbul’s old city. Sultan Bayezid II who
initially placed the order, later changed his mind due to the high cost of
the project. The Istanbul Metropolitan Municipality is currently working
on a similar plan.
• The Golden Horn-Black Sea Canal Project: This was a project similar to the ‘Kanalistanbul’ scheme currently under discussion. The plan
prepared in 1850 envisioned the creation of a 31 kilometres long canal
linking the Black Sea to the Marmara Sea.
• The Kabataş-Taksim Funicular Project: Osman Hamdi Bey, the author of the project submitted it to the government in 1895. The project
was about a steam-engine operated funicular between Kabataş and69
Taksim. The project was actually implemented 111years later
as the funicular linking Kabataş to Taksim was inaugurated in
2006.
• The Great Ottoman Park Project by Münif Pasha: Münif
Pasha’s park idea resembled the current ‘Miniatürk’ Project at
which are displayed 1/25 scale replicas of selected architectural artworks from Turkey and the former Ottoman geography.
Münif Pasha had proposed to place the Ottoman cultural heritage on a large scale map of the Ottoman Empire’s territory
to be created in a large park, to underline the bond between
the monument and its homeland. The modern version of his
dream, Miniatürk was inaugurated in 2002.
• The Hippodrome Project by Antoine Bouvard: According
to the plan, Ibrahim Pasha’s 16th century palace located on the
west side of the Hippodrome Square would be demolished
and a huge police headquarters covering the entire surface of
the square would be built in its place. The size and architectural layout of the E-shaped 480 metres large colossal structure would be inspired from Antoine Bouvard’s 1855 masterwork ‘Palais de l’Industrie’ in Paris. The façade of the building
parallel to the Hippodrome, overlooking the west side of the
square would be complemented with gardens skirting along a
new avenue to be opened on the north-south axis.
• Kabataş-Taksim Füniküler Hattı Projesi: Projeyi tasarlayan Osman Hamdi
Bey Şubat 1895’te fikrini hükümete sundu. Projede, Kabataş’tan Taksim’e buharlı
makine ile çalışacak dar hatlı füniküler teklif edildi. Kabataş-Taksim Füniküleri, 111
yıl sonra, 2006 yılında çalışmaya başladı.
• Münif Paşa’nın Büyük Osmanlı Parkı Projesi: Münif Paşa’nın düşüncesi günümüzün Miniatürk’üne benziyor. Münif Paşa, kültürel mirasın bir Osmanlı haritası
üzerine doğru yerlere yerleştirilmesini önererek, coğrafya ve yapı arasında bağı
koparmamayı düşündü. Türkiye ve Osmanlı coğrafyasından seçilmiş eserlerin 1/25
ölçekli maketlerinin yer aldığı Miniatürk, 2002 yılında açıldı.
• Sarkis Balyan’s Heybeliada-Büyükada Bridge Project:
Sarkis Balyan, the Ottoman architect who built the Dolmabahçe Palace, proposed to Sultan Abdülaziz a plan to build a
bridge between the two main Prince Islands, namely Büyükada and Heybeliada. Sarkis Balyan was envisaging a 1200
metres long suspended bridge, with its width to be 5,5 metres
large and one piaster fee to be collected for the crossing of
the bridge. With an average of daily 300 persons crossing the
bridge, the construction would amortize itself in fifty years.
But the project would never materialize.
• Antoine Bouvard’ın At Meydanı (Hipodrom) Projesi: Projeye göre, At Meydanı
batısındaki 16. yüzyıl yapısı İbrahim Paşa Sarayı da yıkılacak yerine polis müdürlüğü yapılacaktı. Bu dev bina, At Meydanı’nı boydan boya kaplayacak, E harfi biçiminde, yaklaşık 480 metre uzunluğunda olacak, ölçek ve plan itibarıyla Bouvard’ın
Paris’teki şaheseri Sanayi Sarayı’na benzeyecekti. Binanın batıya bakan, At
Meydanı’na paralel, kuzey-güney ekseninde yeni açılacak bir caddeye nazır bahçeler
planlanmıştı.
• Sarkis Balyan’ın Heybeliada-Büyükada Köprüsü Projesi: Sarkis Balyan, iki
ada arasındaki ulaşımı kolaylaştırmak için Dolmabahçe Sarayı’nın yapımı sırasında
Sultan Abdülaziz’e bu probleme dair bir teklif sundu. Teklif 1200 metre boyunda
bir asma köprüydü. Projeye göre asma köprü, 5,5 metre genişliğinde inşa edilecek,
köprüden 1 kuruş geçiş parası alınacaktı. Günde 300 kişinin geçeceği köprü 50 yılda
kendini amorti edecekti. Ancak proje gerçekleştirilemedi.
Sarkis Balyan’ın Heybeliada-Büyükada Köprüsü projesi (üstte), Frederik E. Storm ve
arkadaşlarının Salacak-Sarayburnu Tünel-i Bahri (tüp geçit) projesi-1902.
Sarkis Balyan’s Heybeliada-Büyükada Bridge project (above), Frederik E. Strom and his friends’
Salacak-Sarayburnu Tünel-i Bahri (sub-sea tunnel) project-1902.
Haliç-Karadeniz Kanalı projesi (üstte).
Golden Horn-Black Sea Channel project (above).
KENT
DUVARLARININ
YARIM YÜZYILI
BURHAN DOĞANÇAY
RETROSPEKTİFİ
SERGİ SPONSORU
23 MAYIS - 23 EYLÜL 2012
www.istanbulmodern.org
İ S TA N B U L M O D E R N
U YG U L A M A S I
KURUCU
İLETİŞİM VE
TEKNOLOJİ SPONSORU
EĞİTİM SPONSORU
TÜRSAB-MTM eğitimleri devam ediyor
HABER TURU
NEWS
IN
SHORT
Enerji Müzesi’ne Avrupa’dan ödül
Avrupa Müze Akademisi tarafından düzenlenen ve Avrupa’daki endüstri, teknoloji ve bilim müzelerine verilen “Micheletti Ödülü” Almanya’da gerçekleştirilen
tören ile sahiplerini buldu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Enerji Müzesi ise bu yıl ilk
defa verilen DASA Ödülü’nü aldı.
DASA Müzesi’nin Direktörü Dr. Gerhard Kilger, DASA Ödülü’nü İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi ve Enerji Müzesi’nin de içinde yer aldığı
santralistanbul’un kurucu direktörü Doç. Dr. Serhan Ada’ya takdim etti. Kilger,
Haliç’in en ucunda, uzun yıllar İstanbul ve Türkiye’nin iş ve endüstri dünyasında
önemli bir rol oynadıktan sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin çabalarıyla müze
dünyasına kazandırılan, eğitim işleviyle müze işlevini başarılı ve organik bir şekilde bütünleştiren, bunu yaparken çevre semtlerle sosyal gelişme konusunda
yakın bir işbirliği kurmuş olan Enerji Müzesi’nin bu yıl ilk kez verilen ödüle layık
görüldüğünü söyledi. Önümüzdeki yıl Micheletti Ödülü etkinliklerine Bursa’da
bulunan Kent Müzesi ev sahipliği yapacak.
TÜRSAB-MTM’nin 17 Ocak 2012’de başlatmış olduğu İş Ortaklığı bünyesinde
istihdam edilmiş personele yönelik düzenlenen “Müşteri ilişkileri ve Profesyonel
İletişim Eğitimi, İş Etiği ve Profesyonel Bilinç Eğitimi, MBA yönetici Eğitimleri”
toplamda tüm müze ve örenyerlerinde 250 gişe görevlisine İnsan Kaynakları ve
Eğitim Direktörü Zeynep Zeybekoğlu ve Eğitim Danışmanı Ahmet Ekiz tarafından verilmeye devam ediyor.
Trainings initiated by TÜRSAB-MTM continues
“Customer Relations and Professional Communication Training, Business Ethics and Professional Awareness Training, MBA Administrator Training” education programme, which is begin on January 17 and initiated by TÜRSAB-MTM
Business Partnership, continues to be given by human resources and training
director Zeynep Zeybekoğlu and training supervisor Ahmet Ekiz at all the museums and antique places to 250 box-office assistant.
Award from European Museum Academy
to Energy Museum
‘Micheletti Award’ organized by European Museum Academy and given to industry, technology and science museums in Europe had their owners with the
ceremony held in Germany. İstanbul Bilgi University Energy Museum received
DASA Award, given for the first time this year.
Director of DASA museum, Dr. Gerhard Kilger, presented DASA award to Asst.
Prof. Serhan Ada, faculty member at İstanbul Bilgi University and founding
director of santralistanbul in which Energy Museum is located.
Dr. Gerhard Kilger stated that Energy Museum, which has been brought in the
museum world with the efforts of İstanbul Bilgi University, has played an important role in business and industry world of İstanbul and Turkey for long
years. Located at the farthest point of Haliç, Energy Museum successfully integrates functions of a museum and an educational institution as well as establishing close collaboration with surrounding neighborhoods in terms of social development. Therefore, Energy Museum was considered worthy of this award. City
Museum located in Bursa will be hosting Micheletti Award seminar and ceremony next year.
NY Times’tan Mimar Sinan’a övgü
ABD’de yayımlanan dünyaca ünlü gazete NY Times, Mimar Sinan’a tam
sayfa ayırdı. Gazetenin haftasonu çıkan gezi ekinde yer alan, Andrew Ferren
imzalı haberde, 300’ün üzerinde mimari esere imza atan Mimar Sinan’ın, sadece Türkiye’nin değil, belki de dünyanın ilk “Yıldız Mimarı-Starchitect” olduğu
belirtildi. Yazıda İstanbul’u ziyaret eden ve Mimar Sinan’ı tanımayan batılı
turistlere bilgi veren tur rehberlerinin, Mimar Sinan’ı aynı dönemlerde yaşayan İtalyan heykeltraş ve mimar Michelangelo ile kıyasladıklarını ancak bu
kıyaslamanın Mimar Sinan’a yapılan bir haksızlık olduğu vurgulandı. Ferren,
Türkiye’ye gidecek olan turistlerin Mimar Sinan’ın eserlerini muhakkak görmeleri gerektiğini belirtti.
NY Times praises Mimar (Architect) Sinan
The world-renowned US newspaper NY
Times reserved a whole page to Mimar (Architect) Sinan. According to Andrew Ferren’s
article published in the weekend travel supplement of the newspaper, Mimar Sinan,
who built more than 300 structures, was not
only Turkey’s, but perhaps world’s first
“Starchitect”. Again according to the same
article, guides informing western tourists
visiting İstanbul, who do not know Mimar
Sinan, compare him to his contemporary,
Michelangelo, but this is an insult to Mimar
Sinan. Tourists who are going to visit Turkey definitely have to visit Mimar Sinan’s
works, said Ferren.
72
Şanlıurfa müzeler şehri oluyor
Şanlıurfa’da iki büyük müze kurulması için çalışmalar başlatıldı. Haleplibahçe’de yapılması kararlaştırılan müzelerin temelini Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik atacak.
Proje, toplamda 200 bin metrekarelik alanda uygulanacak. Haleplibahçe’de 57 bin metrekare alanda mevcut
arkeoloji müzesinin 10 katı büyüklüğünde 24 bin metrekare kapalı alanda 3 katlı Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi, 33
bin metrekarelik alanda ise Edessa Mozaik Müzesi mozaiklerin sergileneceği yer ve iki müze arası Arkeo Park yapılacağı açıklandı.
Şanlıurfa Müze Müdürü Müslüm Ercan, geri kalan 140 bin metrekarelik alanda da arkeoloji araştırma merkezi ve
çok amaçlı tanıtım merkezi, amfi tiyatro, kültür ve sanat merkezi, hediyelik eşya reyonları, kafeterya, rekreasyon
alanı ile 750 araçlık açık ve kapalı otopark yapılacağını ifade etti.
Şanlıurfa will be a city of museums
Mozaikler 33 bin metrekarelik Edessa Mozaik
Müzesi’nde sergilenecek.
The mosaics will be exhibited at the Edessa Mosaic
Museum covering 33 thousand square meters.
Two large museums are planned to be established in Şanlıurfa. The foundations of these museums,
which will be built in Haleplibahçe, are going to be laid by Ertuğrul Günay, Minister of Culture and
Tourism, and Faruk Çelik, Minister of Labor and Social Security.
The project will be implemented on a total area of 200 thousand square meters. It was declared that on
a total area of 57 thousand square meters in Haleplibahçe, a 3-story Şanlıurfa Archaeological Museum
10 times larger than the existing archaeological museum would be built on a covered area of 24 thousand
square meters, a place where the mosaics of the Edessa Mosaic Museum would be built on an area of
33 thousand square meters, and an Archaeo Park would be built between these two museums.
An archaeological research center and a multi-purpose information center, an amphitheater, a culture
and arts center, souvenir sections, a cafeteria, a recreation area, and open-air and covered parking lots
with a capacity of 750 vehicles will be built on the remaining area of 140 thousand square meters, said
Müslüm Ercan, Director of the Şanlıurfa Museum.
119 yıllık tekne Rahmi Koç Müzesi’nde
Tarihi garın bekleme salonu artık bir müze!
Afyonkarahisar’ın Dinar ilçesinde bulunan tarihi tren garının bekleme salonu müzeye dönüştürüldü. Tarihi gar müzesinde telgraf, maket tren ve istasyon, tarihi dokümanlar ve birbirinden eşsiz çok sayıda parça sergileniyor.
İstasyon şefi ve çalışan personel tarafından toplanan parçalar, bakım ve
onarımı yapıldıktan sonra sergilenmeye başladı.
İstasyon Şefi Mehmet Çapa, “İstasyonumuzun her köşesinde bir anı, her taşında bir tarih yatıyor. Bu amaçla garımızda bir müze çalışması yapıp, bu
konuda tüm tarihi eşyaları bakım ve onarımını yapıp bir yerde topladık ve
halkımıza açtık.” dedi. Tarihi tren garı müzesi her gün açık.
The waiting room of the historical station
is a museum now!
The waiting room of the historical train station located in the Dinar district of
Afyonkarahisar has been converted into a museum. A telegraph, models of a
train and a station, historical documents and many items one more unique than
the other are exhibited in the historical station museum. Pieces collected by the
stationmaster and the personnel have been put on display after maintenance
and repair works.
“Each corner of our station contains a remembrance, and each stone of it a
history. Thus, we have organized a museum in our station, carried out maintenance and repair works for all historical items, gathered them in a single place,
and opened them to the public,” said Mehmet Çapa, Stationmaster. The historical train station museum is open every day.
Dünyanın ilk buharlı teknelerinden biri Rahmi Koç tarafından çürümek üzereyken bulundu ve Tuzla Tersanesindeki RMK Marina’da tamiri ettirildi. Ysolt
adlı tekne bugün Rahmi Koç müzesindeki yerini aldı. Bir işadamı tarafından
ofis olarak kullanılan buharlı tekne Ysolt, İngiliz ve Türk mühendislerin el birliği
ile tekrar hayata döndürüldü. Teknenin izlenime sunulması dolayısıyla müzede
düzenlenen törende, Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç, restorasyon çalışmasının yapıldığı Tuzla’daki RMK Marine Tersanesi’nden müzeye kadar ’Ysolt’
ile geldi. Rahmi Koç, müzede yaptığı açıklamada, son seferini gerçekleştirdikleri
teknenin altının bakır olması nedeniyle karada sergileneceğini söyledi.
İngiltere’de 1893’te inşa edilen 17 metre uzunluğunda, 3 metre genişliğindeki buharlı teknenin 1926-1942 yıllarındaki sahibi olan William Campkin’in 2. Dünya
Savaşı nedeniyle tekneyi Heybridge Basin, Maldon ve Essex’te bir kanala bırakmasının ardından, tekne 1952’de büyük selden kurtuldu.
The 119-year-old boat is in now in
the Rahmi Koç Museum
World’s one of the first steamboats was found by Rahmi Koç just before
perishing, and it was repaired in the RMK Marine located in the Tuzla Shipyard. The boat bearing the name Ysolt is now in the Rahmi Koç Museum.
The steamboat, which was used by a businessman as an office, has been
survived by British and Turkish engineers. During the ceremony for the redisplaying of the boat, Rahmi Koç, Honorary Chairman of the Koç Holding, captained the ‘Ysolt’ from the RMK Marine Shipyard in Tuzla, where
the restoration took place, to the museum. Rahmi Koç declared in the museum that the boat, which made its last journey, was to be displayed on land,
due to its copper bottom. The steamboat constructed in 1893 in Britain is 17
meters long and 3 meters wide. Its owner during 1926 and 1942, William
Capkin, left it during World War II at Heybridge Basin, Maldon and a canal in Essex. In 1952, the ship survived a large flood.
73
TAKVİM c a l e n d a r
Temmuz • Ağustos • Eylül
2012
July • August • September
Side Festivali 12 yaşında
Bu yıl 12.si düzenlenecek olan Side Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali, 25
Ağustos-30 Eylül tarihlerinde, Apollon Tapınağı, Side Antik Tiyatro ve Side
Limanı’nda gerçekleşecek. Festivalin açılışını Viyana Scholss Schönbrunn
Orkestrası yapacak. Festivalde ayrıca Lezginka Dağıstan Halk Dansları
Topluluğu, Pekin Senfoni Orkestrası, Antonio Pirolli’nin şefliğinde Antalya
Devlet Senfoni Orkestrası ve Massimo Mercelli gibi dünyaca ünlü topluluk
ve sanatçılar sahne alacak.
The Side Festival
is 12 years old
Side Apollon Tapınağı.
Temple of Apollo in Side.
The 12th Side International Culture
and Art Festival will be held between August 25 and September 30
at the Temple of Apollo, the Ancient Theater of Side, and at the
Port of Side. The festival will be
opened by the Schloss Schönbrunn
Orchestra of Vienna. Additionally,
world-renowned groups and artists
including the Lezginka Folk Dance
Group of Dagestan, the Beijing
Symphony Orchestra, the Antalya
State Symphony Orchestra directed
by Antonio Pirolli, and Massimo
Mercelli will take the stage during
the festival.
Aspendos’ta opera sonbahara dek sürecek
Aspendos Antik Tiyatrosu’nun tarihi atmosferinde gerçekleşen ve bu yıl
19’uncusu düzenlenecek festivalin süresi bu yıl Eylül ayını kapsayacak şekilde
değiştirildi. 14-30 Haziran tarihleri arasında düzenlenen festival uzatılarak,
4 Temmuz ve 3-15 Eylül 2012 tarihleri arasına da programlar eklendi. Festivalin uluslararası konukları arasında Estonya Ulusal Operası, Ekaterinburg
Devlet Akademik Opera ve Balesi, Güney Kore Daegu Operası ve Çin Pekin
Operası bulunuyor.
Opera in Aspendos
until the autumn
The duration of the festival, which
is held in the historical atmosphere
of the Ancient Theater at Aspendos and the 19th one of which will
run this year, has been changed
this year to include the month of
September. The festival, which
was held between June 14 and 30,
has been extended and events that
will take place on July 4 and between September 3 and 15, 2012
have been scheduled. The international guests of the festival include
the Estonian National Opera, the
Ekaterinburg State Academic Opera and Ballet Theatre, the Daegu
Opera of South Korea and the Beijing Opera of China.
İstanbul Modern’den ‘Kent Masalları’
İstanbul Modern Sanat Müzesi, Burhan Doğançay’ın ‘Kent Duvarlarının
Yarım Yüzyılı’ adlı sergisine paralel olarak, 4-6 yaş grubundan çocuklar ve
aileleri için Kent Masalları adlı yeni bir etkinlik düzenliyor. Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında birer defa düzenlenecek buluşmaların her
birinde farklı bir konuk ağırlanacak. 7 Temmuz’da Hümeyra, 25 Ağustos’ta
Ceyda Düvenci, 1 Eylül’de ise Hatice Aslan çocuklarla buluşacak.
Program çocuklara özel uzman eşliğinde Burhan Doğançay’ın ‘Kent Duvarlarının Yarım Yüz Yılı’ adlı sergisinin gezilmesi ile başlıyor. Ardından
çocuklar aileleriyle birlikte Hümeyra’nın, Ceyda Düvenci’nin ya da Hatice
Aslan’ın onlar için seçtiği bir masalı dinleyecek. Program çocukların aileleriyle dinledikleri masaldan yola çıkarak ortak bir resim çalışması yapmaları
ile tamamlanacak.
‘Urban Tales’ from the İstanbul Modern
Borusan Contemporary’ye yaz geldi
Borusan Contemporary, 26 Mayıs 2012 itibarı ile iki yeni sergiyi sanatseverlerle buluşturdu. Büyük ilgi gören Segment #1A ve Tarih Nehri sergilerinin ardından Segment #2 ve 4to2floors sergileri Borusan Contemporary’de.
Her iki serginin de küratörlüğünü Dr. Necmi Sönmez‘in üstlendiği sergiler 26 Mayıs 2012-2 Eylül 2012 tarihleri arasında Perili Köşk’teki Borusan
Contemporary’de haftasonları ziyarete açık olacak.
Summer has come to Borusan Contemporary!
As of May 26, 2012, the Borusan Contemporary opened two new exhibitions
for art lovers. After the Segment #1A and River of History exhibitions, which
attracted great attention, the Segment #2A and 4to2floors exhibitions are now
at Borusan Contemporary. Dr. Necmi Sönmez is the curator of both exhibitions, which can be visited on weekend days between May 26, 2012 and September 2, 2012, at Borusan Contemporary housed in the Perili Köşk.
74
Parallel to Burhan Doğançay’s exhibition “Fifty Years of Urban Walls”, the
İstanbul Museum of Modern Art is organizing a new event for 4-6 year-olds
and their families, called Urban Tales. In each of the meetings that will be
held once in each of the months of June, July, August and September, a different guest will be hosted.
Hümeyra will meet the children
on July 7, Ceyda Düvenci on
August 25, and Hatice Aslan on
September 1.
The program begins with an
expert-guided tour of the exhibition “Fifty Years of Urban
Walls”, for the children. Then,
together with their families, the
children will listen to a tale chosen for them by Hümeyra, Ceyda Düvenci or Hatice Aslan. Finally, the children will draw
pictures together, on the basis
of the tale they will have listened to with their families.
İstanbul semalarında caz tınıları
19. İstanbul Caz Festivali, yaklaşık 50 konser ve 300’ü aşkın yerli ve yabancı
sanatçıyla 3-19 Temmuz tarihleri arasında İstanbullu caz severlere keyifli anlar
yaşatacak. İstanbul Caz Festivali konserlerine bu yıl ev sahipliği yapacak 20
mekan arasında, Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi, İstanbul Arkeoloji Müzesi,
İstanbul Modern, Salon ve The Marmara Esma Sultan, Bilgi Üniversitesi santralistanbul ve Kıyı Amfi’nin yanı sıra bu yıl festival kapsamında ilk kez kullanılacak Haliç Kongre Merkezi ve Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi yer
alıyor. Festivalin bu yıl merakla beklenen isimlerinden bazıları Marcus Miller,
Morissey, Antony & the Johnsons, Erykah Badu, Till Brönner, Sharon Jones &
The Dap-Kings.
Jazz sounds in the sky of İstanbul
Bodrum Bale Festivali’ne hazır
Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen,
Türkiye’nin tek bale festivali, “Bodrum Uluslararası Bale Festivali” bu yıl 10.
kez 8-24 Ağustos tarihlerinde Bodrum Kalesi’nde sanatseverlerle buluşacak.
Yaz ayları boyunca turizmin merkezlerine sanatı taşıyan Devlet Opera ve
Balesi, Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali’nin ardından, bu kez
Bodrum’da perdelerini açacak.
The 19th İstanbul Jazz Festival will make jazz lovers of İstanbul to enjoy pleasant
moments, with its about 50 concerts and more than 300 local and foreign artists, between July 3 and July 19. Among the 20 venues that are going to host the
concerts of the İstanbul Jazz Festival, there are new ones, namely the Haliç
Congress Center and the Sabancı University Sakıp Sabancı Museum, besides
the Cemil Topuzlu Open-Air Theater, İstanbul Archaeological Museum, Istanbul Modern, Saloon, The Marmara Esma Sultan, Bilgi University, santralistanbul, and the Kıyı Amfi. The impatiently awaited participants of the festival include Marcus Miller, Morissey, Antony & the Johnsons, Erykah Badu, Till
Brönner, Sharon Jones & The Dap-Kings.
Bodrum is ready for the Ballet Festival
The 10th “Bodrum International Ballet Festival”, Turkey’s only ballet festival organized by the General Directorate of State Opera and Ballet, will
meet art lovers between August 8 and 24 at the Bodrum Castle. The State
Opera and Ballet, which brings art to tourist resorts during summer
months, will open its doors this time in Bodrum, after the Aspendos International Opera and Ballet Festival.
Uluslararası
Opera Festivali
başlıyor
Mozart
‘7’den 70’e opera’ sloganı ile
bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilecek festivalin programı
ve içeriği her yaştan ve her
kesimden seyirciye ulaşmayı hedefliyor. 7-19 Temmuz
tarihleri arasında gerçekleşecek olan festival, Haliç
Kongre Merkezi’nde Ankara
Devlet Opera ve Balesi’nin 2
perde şeklinde sahneleyeceği
Mozart’ın ünlü ‘Don Giovanni’ operası ile başlayacak.
The International Opera Festival begins
The program and content of the festival, the third one of which will run
this year under the slogan ‘From 7 to 70, opera for everyone’, aims at attracting spectators of all ages and strata. The festival, which will held
between July 7 and 19, will begin with Mozart’s renowned ‘Don Giovanni’
that will be staged by the Ankara State Opera and Ballet in two acts at the
Haliç Convention Center.
Marcus Miller
Till Brönner
Antony & the Johnsons
Bir efsane geliyor: Stevie Wonder
İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın, 40. yaşında İstanbul’da ağırlayacağı isimlere bir dev daha ekleniyor! Müzikseverlerin yıllardır dört gözle beklediği,
popüler müziğin büyük ismi Stevie Wonder, caza desteğinin 15. yılını kutlayan Garanti Bankası’nın “Garanti Caz Yeşili” etkinlikleri kapsamında,
İstanbul’daki ilk konserini verecek. Stevie Wonder konseri, 14 Eylül Cuma
günü santralistanbul’da gerçekleştirilecek.
A legend comes: Stevie Wonder
Another star is going to be added to the ones
who are going to be hosted in İstanbul on the
40th anniversary of the İstanbul Foundation
for Culture and Arts. Music lovers have been
looking forward to Stevie Wonder’s arrival.
This great figure of popular music will give
his first concert in İstanbul, as part of the
“Garanti Jazz Green” concerts of Garanti
Bank, which is celebrating the 15th anniversary of its support to jazz. Steve Wonder’s
concert will be held on Friday, September 14,
in santralistanbul.
75
TÜRSAB-MTM
MÜZE REHBERİ
TÜRSAB-MTM MUSEUMS GUIDE
İL
CITY
MÜZE
MUSEUM
KAPALI
CLOSED
KASIM-MART
NOVEMBER-MARCH
NİSAN-EKİM
APRIL-OCTOBER
İLETİŞİM
CONTACT
Aksaray
Ihlara Vadisi Örenyeri Ihlara Valley
•
08:00 - 17:00
08:30 - 18:30
(382) 453 7701
Ankara
Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Museum of Anatolian Civilizations
•
08:30 - 17:30
08:30 - 19:00
(312) 324 3160
Alanya Kalesi Castle of Alanya
•
08:30 - 17:00
09:00 - 19:30
(242) 735 7337
Aspendos Örenyeri
Aspendos Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 238 5688
08:00 - 17:30
09:00 - 19:00
(242) 871 6820
Noel Baba Müzesi St. Nicholas Museum Pazartesi Monday
Simena Örenyeri
Simena Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 874 2022
Antalya Müzesi Antalya Museum
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 238 5688
Myra Örenyeri Myra Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 871 6821
Olympos Örenyeri
Olympos Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 892 1325
Patara Örenyeri
Patara Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 843 5018
Perge Örenyeri
Perge Archaeological Site
•
08:00 - 17:30
09:00 - 19:00
(242) 426 2748
Phaselis Örenyeri
Phaselis Archaeological Site
•
08:30 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 821 4506
Side Müzesi Side Museum
Pazartesi Monday
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 753 1006
Side Antik Tiyatrosu Side Antique Theatre
•
08:00 - 17:00
08:00 - 17:00
(242) 753 1542
Termessos Örenyeri
Termessos Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 423 7477
Afrodisias Örenyeri
Aphrodisias Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(256) 448 8086
Milet Örenyeri Miletus Archaeological Site
•
08:00 - 19:00
08:00 - 19:00
(256) 875 5562
Didim Örenyeri
Didyma Archaeological Site
•
08:00 - 19:00
08:00 - 19:00
(256) 811 5707
Assos Örenyeri Assos Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(286) 721 7218
Troia Örenyeri Troia Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(286) 283 0061
Gaziantep
Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi
Gaziantep Zeugma Mosaic Museum
Pazartesi Monday
08:00 - 17:00
08:00 - 17:00
(342) 324 8809
Hatay
Hatay Müzesi Hatay Museum
Pazartesi Monday
08:00 - 16:30
09:00 - 18:30
(326) 214 6168
Antalya
Aydın
Çanakkale 76
İstanbul
İzmir
Mersin
Muğla
Nevşehir
Trabzon İstanbul Arkeoloji Müzeleri
İstanbul Archaeological Museums
Pazartesi Monday
09:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(212) 520 7740
Ayasofya Müzesi
Hagia Sophia Museum
Pazartesi Monday
09:00 - 16:30
09:00 - 19:00
(212) 522 1750
Kariye Müzesi Chora Museum
Çarşamba
Wednesday
09:00 - 16:30
09:00 - 19:00
(212) 631 9241
İstanbul Büyük Saray Mozaikleri Müzesi
İstanbul Mosaic Museum
Pazartesi Monday
Türk ve İslam Eserleri Müzesi
Museum of Turkish and Islamic Arts
Pazartesi Monday
09:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(212) 518 1805
Topkapı Sarayı Müzesi
Topkapı Palace Museum
Salı
Tuesday
09:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(212) 512 0480
Topkapı Sarayı Müzesi Harem Dairesi
Harem Apartments
Salı / Tuesday
09:00 - 15:30
09:00 - 17:00
(212) 512 0480
Bergama Asklepion Örenyeri
Bergama Asklepion Archaeological Site
•
08:00 - 17:30
08:30 - 19:00
(232) 631 2886
Efes Müzesi Ephesus Museum
•
08:00 - 17:00
08:30 - 19:00
(232) 892 6010
Efes Örenyeri Yamaçevler
The Terrace Houses
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(232) 892 6010
St. Jean Anıtı St. Jean
•
08:00 - 17:00
08:30 - 19:00
(232) 892 6011
Bergama Akropol Örenyeri
Bergama Akropolis Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
08:30 - 19:00
(232) 631 0778
Efes Örenyeri
Ephesus Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
08:30 - 19:00
(232) 892 6010
Cennet-Cehennem Örenyeri
Chasm of Heaven and Hell
•
08:00 - 17:00
08:00 - 20:00
•
Kayaköy Örenyeri Kayaköy
•
08:30 - 20:00
08:30 - 20:00
(252) 614 1150
Sedir Adası Sedir Island
•
08:00 - 18:00
(252) 214 6948
Kaunos Örenyeri
Kaunos Archaeological Site
•
08:30 - 20:30
08:30 - 20:30
(252) 614 1150
Knidos Örenyeri
Knidos Archaeological Site
•
08:30 - 19:00
08:30 - 19:00
(252) 726 1011
Bodrum Mausoleion Anıt Müzesi
Mausoleion
Pazartesi Monday
08:00 -17:00
08:00 -19:00
(252) 316 1219
Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi
Bodrum Museum of Underwater
Archaeology
Pazartesi Monday
08:00 - 17:00
08:00 -19:00
(252) 316 2516
Göreme Açıkhava Müzesi Karanlık Kilise
The Dark Church
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(384) 271 2167
Özkonak Yeraltı Şehri
Özkonak Underground City
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(384) 513 5168
Derinkuyu Yeraltı Şehri
Derinkuyu Underground City
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(384) 271 2167
Göreme Açıkhava Müzesi
Göreme Open Air Museum
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(384) 271 2167
Kaymaklı Yeraltı Şehri
Kaymaklı Underground City
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(384) 278 2500
Zelve Örenyeri-Paşabağlar Örenyeri
Zelve - Paşabağlar Underground City
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(384) 271 3535
Sümela Manastırı Sümela Monastery
Pazartesi Monday
09:00 - 16:00
09:00 - 16:00
(462) 531 1064
Trabzon Ayasofya Müzesi
Trabzon Hagia Sophia Museum
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(462) 223 3043
(212) 518 1205
77
istanbul arkeoloji müzeleri
ayasofya müzesi
kariye müzesi
istanbul büyük saray mozaikleri müzesi
türk ve islam eserleri müzesi
topkapı sarayı müzesi
topkapı sarayı müzesi harem dairesi
troıa örenyeri
assos örenyeri
bergama asklepıon örenyeri
bergama akropol örenyeri
efes müzesi
efes örenyeri
efes örenyeri yamaçevler
st. jean anıtı
afrodısıas örenyeri
milet örenyeri
didim örenyeri
kayaköy örenyeri
sedir adası
kaunos örenyeri
knıdos örenyeri
bodrum mausoleıon anıt müzesi
bodrum sualtı arkeoloji müzesi
alanya kalesi
aspendos örenyeri
noel baba müzesi
simena örenyeri
antalya müzesi
myra örenyeri
olympos örenyeri
patara örenyeri
perge örenyeri
phaselis örenyeri
side müzesi
side antik tiyatrosu
termessos örenyeri
78
göreme açıkhava müzesi karanlık kilise
özkonak yeraltı şehri
derinkuyu yeraltı şehri
göreme açıkhava müzesi
kaymaklı yeraltı şehri
zelve örenyeri
sümela manastırı
trabzon ayasofya müzesi
gaziantep zeugma mozaik müzesi
hatay müzesi
TÜRSAB-MTM İŞ ORTAKLIĞI’NDAKİ
MÜZE ve ÖRENYERLERİ
cennet-cehennem örenyeri
ıhlara vadisi örenyeri
anadolu medeniyetleri müzesi
MUSEUMS AND ARCHAEOLOGICAL
SITES UNDER THE MANAGEMENT OF
TÜRSAB-MTM BUSINESS PARTNERSHIP
79

Benzer belgeler