Dosyayı indirmek için tıklayınız!

Yorumlar

Transkript

Dosyayı indirmek için tıklayınız!
PİSPAS
ALP BUĞDAYCI
roman
2013
1 İçindekiler
1. TOPRAĞINIZ HAYÂT
2. DÜMBELEK
3. MAHPUS DAMLARI
4. HUYSUZ VE TATLI HAYÂT
5. ESÎR ŞEHRİN MAHKÛMLARI
6. UYKULUK
7. YÂDELLER
8. KUMARHÂNE
9. USTA ZANAÂTKÂR
10. HIŞIRDAYAN EROTİK TÜLLER
11. AY PERİ’NİN DANSI
12. HALK ÇALGILARIYLA EZGİLER
13. MAKASA GELEN BEYİN
14. DAMARDAN GİREN NEHİRLER
15. İKİ EMSÂLSİZ KAFDAĞI
16. TOKMAKÇIYA SUPET ALIKAN GACI
17. CİNÂSLAR ZİNCİRİ
18. YANIK KABLO KOKUSU ya da TEKLİFİN SÂATİ
19. KAN VE GÜL
20. GÜZEL KUMAR
21. KOMANDO TORBACI
22. TEHLİKE, FIRSAT VE FUHUŞ
23. SÖZCÜKSAVAR
24. AZ SONRA
25. KÂĞITLAR
26. ATMACA HALÎL
27. TEDRÎSÂT
28. NUTUK’S (SERBEST KÜRSÜ)
29. MERKEZ HAPİSHÂNESİ
30. ERKENLER
31. DELİYÜREK
32. ERKEKLİĞİN KİTABI
33. İKİNCİ AZ SONRA
34. KÂĞITTAN BEBEK
2 35. İKİ TERS BİR DÜZ
36. BOŞTA
37. ŞAKACI FİLOZOFLAR
38. SEYRÂN
39. A GARİP YOLCU
40. VÂSITA
41. SAYILAR OPERASYONU
42. ADLİYE KORİDORLARI
43. MERMER TAŞIN ÜZERİNDE DÖNGÜ
44. AŞÎRETİN GAZABI
45. KANLI KARPUZLAR
46. PROFESÖR
47. RABARBA
48. BİR KÜÇÜCÜK FIÇICIK
49. GÜVERCİN GÖĞÜSLÜ KADIN
50. ÜÇÜNCÜ AZ SONRA
51. NUTUK’S (KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞ)
52. ÇÖP EDEBİYÂTI
53. ÇÖPEV
54. PİSTANBUL
55. TÂRİHÇE
56. YABANORMAN
57. ÇÖPŞEHİR
58. MİSTANBUL
59. YÜRÜYENİSTAN
60. TAMBULPİSTAK
61. KÖRÜK GÖĞSÜ İNİP KALKIYOR ŞEHRİN
62. DÖRDÜNCÜ AZ SONRA
63. NUTUK’S (HAYÂTIN YAPILDIĞI MADDE)
64. SEVGİLİ GÜNLÜK
65. PEDOFİLİK FOTOĞRAFÇI
66. HİKÂYEYE AYIBOĞAN GİRER
67. ECE PAVYON
68. KÂMİL BEY VE CANSEL İLE GOMEZ
69. NUTUK’S (ESRÂR BİR SIRDIR)
70. BEŞİNCİ AZ SONRA
71. ÖYKÜ TEYZE VE AKM’NİN ÖNÜNDE
AKŞAMÜSTÜ
72. DARBUKACI
73. SESLER
74. BETİK
3 BİR
75. TEKNİK YOK DARBUKA VAR
76. DOĞAÇLAMA DÜMTEKLER
77. ÇÖPLÜKTE CİNÂYET
78. MEZÂRLIK
79. ZIPTARALELLİ HA HA HA
80. ÇÖKÜNTÜ BÖLGELERİNİN TÜRKÜSÜ
81. NUTUK’S (TAKSİM)
82. SANATSEVER TÂTİL BELDELERİ
83. ALTINCI AZ SONRA
84. PİYONLARIN KURUGÜRÜLTÜSÜ
85. ŞEYTANO ŞEN VE ÇETESİ (KÜNTÖZ, DÖLBAZ VE
TAKAROF)
86. SALI TOPLANTILARI VE KB’NIN NUTKU
87. KOMİSER KENAN’DAN KESİTLER
88. KARA KOLLUKLAR
89. KESİKBAŞ CİNÂYETİ (ARKADAŞININ KELLESİNİ
DÖNER BIÇAĞIYLA KESEN GENCİN HİKÂYESİ)
90. ALFABE SAPIĞI (İSTANBUL’DA GOTİK DEHŞET)
91. TÜRK FİLMLERİNDE ESRÂR KAFASI (TFE
KAFASI)
92. HANDÂN’IN SENARYOSU
93. HANDÂN’IN İSTEKLERİ
94. GECE HAYÂTI RABARBASI
95. HANDÂN VE DJ TUĞBERK
96. DÜRÜMCÜLER, PİLAVCILAR VE SOSYETE
97. ÇAYCI MAHMUT’UN SEMÂVÎ DÜNYÂSI
98. YEDİNCİ AZ SONRA
99. NUTUK’S (HAYÂT ACIMASIZSA SEN DE ACIMASIZ
OL)
100. CANINA AVCI ERKEKLER
101. ŞEHRİN DEHLİZLERİNDEKİ KAHRAMÂN
102. KATİLLER YA DA KURBANLAR
103. HEY KOCA ŞEHİR
104. PARA DOLU SİYAH SIRTÇANTASI
105 . OTEL ODASINDA VUSLAT
106. SEKİZİNCİ AZ SONRA
107. AYIBOĞAN DEĞİRMENCİ
108. AY PERİ’NİN RÜYÂSI
109. AYPERİ İLE ŞEYTANO
110. DOBERMAN İLE AYIBOĞAN
111. MANYAK BİR ÇETE
4 112.
113.
114.
115.
116.
HAYDÛDUN KARA ELLERİ
AKSARAY’DAN BİR YAZAR GEÇTİ
NUTUK’S (KAMERA)
MERKEZGEL
SON ÂRZUHÂLCİ KÂTİP ya da YALANMASAL
5 1. TOPRAĞINIZ HAYÂT
Mahpus bir hayâtın hikâyesi bu, hâkim ve mahpus bir dilin hayât
hikâyesi: yıkıcı, soluksuz, pis. İşitip kokladıkça gören Kâtip,
ürpermeseydi anlatmayacaktı. Zordu. Korktu. Üstü başı pislikle
paralandı, rûhu zımparalandı, gövdesi paslandı; düşe kalka
ilerleyebildi. Rüzgâr esti, yağmur yağdı, fırtına koptu; ufkunu
kesen karayazısının bayrağı dalgalanınca, yelkenleri fora edip
açıldı. Yalnızdı. Günlerce gecelerce yolaldı. İflâhı kesildi. Tâkatten
düşünce çuval gibi uyudu. Aysız soğuk gecede uyandırdılar.
Bağlanmıştı. İşkence tezgâhındaki etinde parlayan çelik
hızarların hakkı için bilendi. Baktı kepkeskindi; kesebilir,
kesilebilirdi. Zaman denen ummândaki mâcerâlar okyanusunda
nice vartalar atlattıktan sonra kavrayabildiği hikâyenin
sayfalarına çıktığını anladı. Öz hayâtının safahâtındaki her
kelime döşünü kanatıyordu. Lâlleşmiş dillerin lisânla
kurşunlandığı serî ince cinâyetlerin toprağında papağanlaşmış
yurttaşlar suspuslaştırılırken yöntemlerin de kibarlaşarak
kurtuluş ümitlerini iyice söndürdüğü bu ezgin uzayda yapışkan
balgamları
andıran
böyle
sergüzeşt
belki
de
yazılmamalıydı.
Kahramanlar tozlu çuvallardan çıkarak
âkıbetsiz istîkamette yitip gidiyorlardı; döşemeleri dışkılayarak
tabii, toz zerrelerini bile pisleterek. Neyi anlatsındı Kâtip, giriş
gelişme nasıl sonuçlanmalıydı? Ne kana susamış canavarlardandı,
ne entrikacı dubaracılardan, ne de bebek kanına takıntılı
cânîlerden. Doğrusözlüydü, iffetliydi, civânmertti; ama pas da
sinmişti üzerine, pisti; temizleri kirletmeyi severdi; cihânın
murdârlaştığı devirde O artık alınyazısının hudûtlarında
karabaht çomaklayıp bozgunculuk edendi. Anlamı iliklerine kadar
bozundurulmuş tümden yalan hikâyeyi sunan ben kurbân olsun
kalem tutan ellere; ey Kâtip, yaz benin ârzûhâlini tuzukuru
müşteriye böyle. Söz al de: tabutluk coğrafyadaki rüzgâr
elektroşok dolaylarından eser; de ki, caddeler terli sidikten kansız
bira kokusuyla ağırlaşmıştır; işittir ki, cinsiyetsiz zarbo otoları
canavardüdüklerini öttürerek cıva gibi kaysınlar asfaltta. Azman
martılarla yaslı kargalar, sokak köşelerindeki çöp tepelerine
hamle etsinler gün ağarırken; canalıcı cardonların emrindeki
milyonlar, sevinçli tâze sabâhın ilk ışıklarıyla itişmeye başlasınlar
toplutaşıma araçlarında. Dönersahnenin gerçeklikefekti, duman
kutucukları olsun; tivi istasyonlarının genişaçılı kartal gözleri,
6 legal banknot matbaalarındaki kaymelere zum yapınca, belgesel
kanla sulanmaya nâmzet yurdun toprağından verimsiz bitkiler
fışkırsın. Derken kasvetli ömrün çarklarını döndürmeye başlasın
ağır kara değirmentaşı; kederli, kahırlı, fakat bahtiyâr lüpçüler,
ağızlarını serçe gibi açarak düşecek lokmalarla kırıntıları
beklesinler. Yeraltındakilerden zâten biteviye ıstıraplı iniltiler
yükselmektedir. Vırraklayan kurbağalar bataklığın sümüksü
dokusunun rengini yansıtırken balçıksı çamurla da özden bir
olmuşlardır. Bedbaht hayâtı acımasızca öğüterek dönen çarkta
ömürleri kimlerin harcadığının, ihânetlerin nasıl fitillendiğinin
önemi kalmaz, yüzlerin ağtabakalarında âfâkî heveslerden başka
yalım ışıldamaz. Devrân nasıl olsa dönecektir gene. Zaman billûr
tuzlar gibi akar, akar, akar; ağlarını sinsice ören zâlim kader,
kahpe felekle kolkola girerek vefâsız âleme dehşetengiz bir bakış
çakar. Daha ne acâyip dümbüklükler döner ânında görüntü veren
tıraş edebiyâtının dünyâsında; atom bombaları örümcekağlarını
patlatır, zokalar ciğerlerden parça etler koparır, zifte bulanmış
kaşmerlerin masalları tirşe rengi derilere kazınır; görmek istemez
okumuş yazmış takımı bunları nedense. Pis inşâat mahâllerinde
dolaşmak, sıvaaltına gömülü canların uğunan damarlarından
damlayan kanı çornalayıp altın harflerle târihe kazımak tehlikeli
yasaktır. Rengi uçmuş tül aralansa, esrâra gizli sır sezilebilir:
hayâlkırıklığına uğramış ne çimentolar, ne betonlar vardır;
yamuk gezegende gezen ne hicrânlı odunlar vardır; yazıktır,
ayıptır, günâhtır: çerle çöple sobalarda yakılmışlardır. Hâlbuki
bedduâlanmışların yedi delikli sûretleri kimileyin öyle füsûnludur
ki, ölüler bile mezârlarından gülümseyerek kalkıp selâma
dururlar. Bilemeyengillerin haşerât gürûhu, günâh yoncalarını
gümrâh gümrâh yeşertebilseydi, ömürcükleri belki de bayram yeri
gibi geçerdi. Hikâyecilerin kudretleri dile yetse, hükümrân binâlar
bzzump diye havaya uçar, kısa çöpün hakkını yiyerek semirmişler
öz boklarından tiksinerek donlarına sıçarlardı; memlekette yer
yerinden oynar, taş üstünde taş, baş üstünde baş kalmazdı. Yollar
da ancak o zaman yeraltına açılabilirdi zâten. Olmazsa olmasın;
dem bu demdir; derttir, tasadır, gamdır; geçer. Soğuklar üşütür,
sıcaklar yakar, âşklar acıtır; böyledir. Usuldan çalıp söyleyen can
Erenler’in baldan tatlı deyişleri olmasa, o çayşekeri diller olmasa,
dil yarasıyla geçen isli seneler çekilmez, ıstırâbın yoğunluğuyla
başedilemez. Temsîlîyetlerle ölmek gerekir önce, Âidiyetleri
öldürmek gerekir sonra; yerli karadağları yıkmak, gölgelice
ağaçları kesmek, dil mülkünün Sâhiplerini asmak gerekir. Çünkü
7 hayât harflerden önce gelir: nefes alan, zıplayan, devinen, kıpır
kıpır oynaşan, kanlı canlı kaynaşan, terleyen, kımıldaşan, ürken,
boğulan korkan, sızlayan, ellerini ovuşturan, gözyaşlarını
gizleyen, sümüklerini çeken, deryâ lâğımlarında yüzülen,
denizanası gibi açılıp kapanan incirimsi rahimlerinde doğulan,
hapishâneden küçük evlere benzeyen mezârlarında ölünen,
toprağınız hayât. Yetmediğinde devreye karbonatlı mevzûlar
girecektir: ihtişâmlı yalanlar, rengârenk üçkâğıtlar, alengirli
karavanalar, mühürlü zarflar, iğrenç kokular, gıdaklayarak dönen
medâr-ı mâişet motoru, hayât katarı, o romantik ve rezil tekerlek.
Sevgi, iyilik, âşk ekilir toprağa; vefâsızlık, şer, ihânet biçilir; tâze
ümit, ince fidan, kırılgan can serpilir; simsiyahlık, yeis, kırılmış
cam yetiştirilir; hislerin büklüm büklüm urganları dolanı dolanı
ilerler kötülüğe. Azrâil kıllı kalın parmaklarıyla kâlpleri
sökmedikçe,
kabir
azâbına
irâdeyle
yatmış
gövdeler
kılcalkurtlarla oyulmadıkça, imdâda hiçbir Velî yetişemez; edilgen
ölügözlerin
mutlusonları
aslında
kurşunî
mukadderâtın
müjdecileridir: zamana inanmak gerekir. Ardından, âşkı andıran,
âşkı çağıran, âşka benzeyen hayâlet ölüm gelecektir: yıkılışın
kesinliğini imleyen bir vefât şekliyle: dırınımm, ciririnnk,
bımdırıbımm... Kâtip ârzûhâlini hayâlinin mahsûlleriyle
beslediğinden hikâyesinin merhaleleri de muallâkta kalabilir,
dilbilgisine hapsedilmiş farazî karakterlerin serüvenleri zihnin
perendeleriyle her yöne ilerleyebilir; hikâyeler sayfalar ya da
seneler sonra anlaşılır. Hayâlhanesindeki bölücü çuvalların yağlı
ilmeğini
çözecek
Kâtip;
vıcırdaşan
böcükler,
romanla
zehirlenmekte ısrar eden tüketicilerin beyinsoğancığını yalayıp
yutabilmek için kararlı adımlarla yürüyüşe geçecek. Kâtibin
durmadan burnunu karıştırdığı mikroplu parmaklarıyla
üretimbandı
sürecinden
bağımsız
gayrısıhhî
şartlarda
dolmakalem mürekkebiyle damgalanarak imâl edilmiş bu
yeknesak esere giriş için uyuz bir katırın sırtında körşafak vakti
tâlî yollara düşülecek; serin yaylalardan, derin koyaklardan,
yüceyeşil ormanlardan geçilecek, keçiyolları izlenerek dağlara
tırmanılacak; ârzû edenler nâne kokulu sütleri içip tandır
ekmeklerinden de yiyebilecek. Asîlzâdelerin ürkmüş doru
kısrakları, yaklaşan bozguncu çekirge bulutu karşısında
huzûrsuzca kişneyip eşinecek; meşin kırbaçlar şaklayacak,
uşaklar dörtnala mahmûzladıkları doludizgin atlarla efendilerinin
kâğıttan kulelerine kaçışacak; sabah çiyinin ıslak çimenlerinde
uyanan ayazda kalıp götü donmuş lumpen bir harâmi, ârsızca
8 vahşî ıslıklar, edepsizce fısıltılar, iğrenç çığlıklar eşliğinde
hikâyeyi başlatacak.
9 2. DÜMBELEK
Erken zıplayan pislerdendi Kahramân, akıllı değildi; bombaları da
bu yüzden arka arkaya patladı; suçlarıyla cezâlarını çektirdiler.
Neşvünemâ çağında ayağına pantolon geçirdikten sonra bile
delikanlı adamı rezil etmeyen raconu çözememişti; göğsüne
mintan giydi, gene bilemedi; âlemin ağır şartları beynini balyoz
gibi tokmakladıkça öğrendi; kaburgasının gereken ayârda
kalınlaşması için kol gibi kazıklar yemesi gerekiyordu; herkesin
bir zamanı vardı, Gri Zaman’dı ki eyvallahı kalmadı, dırınımmm.
Etlerini jiletleme pahasına en eskil dertlerin odağına dalabilir,
ceketi sırtında gidebilirdi; kâlbi kâfi miktarda kamaşmıştı.
Kokmasın diye sevgisini buzdolabında saklayan âşıkları, sokak
itlerine merhabayı esirgeyen yavşakları, gırtlağı delikleri hesaba
katmadan
pastırmalı
ekmeklerini
yutan
puştları,
gözbebeklerindeki ölümcül keskin ışıltıdan ürken tırsakları
görmüş, tanımış, merkez üssü belli yüksek şiddette isyânlara
geçmişti. İşi mi olur artık O'nun arkadaşlarını tek pula satanlarla,
beyaz bayraklarını şipşak sallayanlarla? İşi mi olur O'nun artık
bükülmekten boyunları eğrilmiş itâatkâr kullarla? Ömür
gıcıklığının ummanında boğulmamak için ağızlara sıkmayı,
keskin kelebeklerle bok borularını deşmeyi, zımbaladığı leşleri
caddelere sermeyi, ânında gazlamayı öğrendi; sike sike öğrettiler;
O da böylece siyahlaştıktan sonra Mavi Zaman’a geçti,
dümbeleğin zamanına.
10 3. MAHPUS DAMLARI
Kahramân Öztürk (27) denen zibidi, ondört aydır istirâhat ettiği
Bayrampaşa Dinlenme Tesisleri’nden kaşkaval jandarmalar
eşliğinde dışarı atıldığında, üniformalı çobanköpeklerinin çektiği
fotoğrafındaki suç rakamlarıyla süslü hükümlü kimliği, buruk
mâzîye çoktan hâvale edilmişti bile. Kuş uçmaz kervan geçmez
Ocağına imkânı yok kesindönüş yapamaz; nûrsuz, uğursuz,
îmânsız girdâba düşmüş bir kere, çöküyor dönerek dibe. O zâten
her acının tiryâkîsi olmuşken, kullarına tesellî bile vermeyen
gaddar ormana mahpus biridir, hâkim ve mahpus elektrikli
tellerin
mahkûmudur.
Çocukluğunun
yıldızlı,
serin,
dolunaylı gecelerinde, bir çeşit sereserpeliğin uhrevî âhengine
vurgunlaşmıştı. Nâğmeleri duydu, dinledi, iz sürdü, fakat
bulamadı; kefenli hayâletlerin voltaladığı mahpushânelerden
kurtuluş yolunu bilmiyordu. Bilemedi. Ataocağını terkeyleyip
babasına boynuz takan anasına kaçtığında, üveybabanın
ezâlarıyla cefâlarından sıtkı sıyrıldığında, bitirim ayaklarına
takılıp hedef tahtalarına tektabanca atış tâlimleri yaptığında,
mevzûatla racona uyan işleri kovaladığında, büyüdüğünde, bilirim
sandı. Fakir gelmişti fakir gidecekti hâlbuki; tatlıhayât hayâlleri
altyazılardaydı: ayrılıktan, yoksulluktan, ölümden başka yazısı
yoktu. Upuzun gurbet yollarında, tarlalarda, fırın köşelerinde,
mazgallarda, kuytularda, ham demirden ranzalarda, beton
maltalarda, kırık aynalı otel odalarında, kâlleşlerin arasında
geçirdiği hayât ona tatsız tuzsuz geldi. Bir tek, mıknatıslı zarların
paldır küldür yuvarlandığı, iskambil destelerinin zehirli
fârepeyniri gibi serildiği yeşilçuha kaplı masaları sevdi. Bir de,
elinde kavak dalı, parmaklarında kör çakı, sırtını fıstık ağaçlarına
dayayıp büyüyünce mutlu olma hayâlleriyle içine ağlarkenki
zamanları güzeldi. Sabâh sayımı yeni bitmişti. Hortlağa dönmüş
esvaplarını, tufaya getirildikleri için mahpus yattıklarına inanan
tâze garibanlarla acar bitirimlere ikrâm etti; kavatların, yüksek
şahsiyetinin hürmetine muhabbetle pişirdikleri bir demlik çaya
harss diye çöktü; sahanda kızartılmış sucukla dumanı tüten
somunu mideye indirdi: zâten açık iştâhı, hâkim heyetinin ânî
tahliye kararıyla iyice gaza gelmişti: güzel bir karınaltı yaptı.
Falçataları sâyesinde kuntlaşmış kürek mahkûmları çekimleri
kıpırdamadan izliyorlar, kafayı genel affa takmış kilit patlatma
hastası hükümlüler saf saf dizilmiş bakıyorlardı. Millî Piyango
11 biletlerinin amorti rakamlarını sabırla değiştirmeye uğraşan
denyo mühürcüler, derin faâliyetlerine kısa bir ara vermişlerdi.
İndiragandi hususlarında, bilimsel olmaktan ziyâde hayâtta
kalma bilgisinden süzdükleri pratik yöntemler geliştiren kanemici
gardiyanlar, jandarma zulmünün süngülerini de sindirme aracı
olarak çıkarlarına âlet edip kahpe faklarını kurmuşlar, haraç
bekliyorlardı. İletişim aygıtlarıyla dalga dalga yayılarak vücût
bulan vahşî kapitalist ahlâk, serpileceği müsâit zeminde kök
salmıştı; ritmik maya tutuyordu; kafakoparma zamanıydı,
Alacakaranlık Zaman. Sakaldan sayılmayan tek yirmilik
buruşmuş Atatürk’ü tutuşturdu kerhâneci sivrisineklerin ellerine
Kahramân, cukkası biraz daha sağlam olsa malafatını bile
yalatırdı. Suçların evine dönmeyecek, kararlıdır; görüşçüsüzdü,
parasızdı, hâtunsuzdu; teklikle başedip dayanmayı, teklikle
yaşamayı öğrenmişti. Ayaklarını sürüyerek yürüyen yaşlılar gibi
ağır ağır attı kaldırımlara adımlarını, tek tek bastı kunduralarını;
pergellerini açmakta acelesi yoktu, nalçalarını öttürdü. Kanûn
hükmündeki kararnâmeyle açılan demirkapı kalabalıktı:
gözüyaşlı hükümlü âileleri, dostlar, akraba, hısım. Düzeniçi
prizlere takılı akülerle beslenen, karadeliklere görüntü ileten
taşıyıcıların tepelerindeki röportaj ışıkları yandı. Kahramân’ın
aşağılanmış, incitilmiş, alçaltılmış gurûru cevâben hüzünlü
hüzünlü bakan yeşil ampüllerini yaktı. Körpe hıyarları
çıtırdatarak yeme ya da ballı meyvelere banma duygusuna
benzetilen hayâta çıkmak kavramı ânsızın manâsızlaşmıştı.
Tahliye haralagürelesinde aklına düşürmediği dana gibi bir cebir
problemi dank etti: nereye gidecek? Adım attı, huysuzlandı,
kafasını kaşıdı, eşindi. Suâlin efendisine kuvvetli bir Osmanlı
şamarı aşketti. Kalpazanlığa çalışan mekanizmasını güzelce
yağlayıp köşelerin dönüldüğü meydanlarda ürpertici gedikler
açabilseydi, kapardı talandan payını zâten, Pembe Zaman’a
geçerdi. Erken zıplayınca çakaralmazı tutukluk yapmıştı. Birden
eski çorbacısı Apaçi Eyüp’ü gördü. Otuziki dişiyle sırıtan pişmiş
kelle, parlak turuncu saten takımelbisesiyle yolun ortasında
anıtmezar gibi dikiliyordu. Giyim kuşamına rağmen cenâbet
âhiretlik âdî suratıyla Eyüp, kollarını Panda Ayısı gibi açarak,
ağır endâm fıstıkî makam yürüdü. Şafak attı Kahramân’da,
olayını bilmek istedi. Sevinsin mi üzülsün mü? ne oldu? balık
kavağa, kurbağa ağaca mı çıktı? hangi kızılırmaktan doğuyor bu
uvertür sevdâ? sınırötesi operasyon mu, planlı tatbikat mı, keşif
uçuşu mu? nedir? zıngadank nereden fırladı böyle? ne ister
12 Kahramân gibi bir baldırıçıplaktan, her dem âşık, hayâlperest,
garip oğlandan? Donukkare olduktan sonra zincirleme birbirlerine
geçtiler. Mandalaşıp develeşmiş Eyüp, kurbanlık öküzler gibi
semirmiş; sanki Cesuryürek Apaçi gitmiş, yerine ateşsuyu
karşılığında obasını satan bir Cılızyürek gelmiş; belli, kanlı
karanlık inlere dalmış, kokusuz, hafif, kuru, tükenmez, sıcak,
küflenmez, canlıparayı bulmuş. Binek otomobil piyasasını
hasetten çatlatacak zeytin siyahı Mersedesli dekorun önünde
durdu Apaçi: “Yiğidim, cankuşum, koçum; işlerim çoktu
uğrayamadım.” Kahramân, dört tekerli yağız hayvanın terkisine
kurulduğunda, pırlanta bir saçıbuçuk gördü: müstesnâ parçalarını
dört yapraklı yoncayla, uzun sarı saçlarını da yapma kızıl güllerle
örten, koyu kırmızı rujlu, mevzûn bacaklı, dolgun kalçalı, leziz
etli, muazzam balkonlu şugar gacı; yüz bulamayan Kahramân’ın
kâlbinden tinerle sildiği eski âşkı: pavyon fıstığı Ayperi. “Geçmiş
olsun,” dedi Ayperi, bir kısa bir uzun sellektör yaparak; parfümü
buram buram fettanlık, tatlı tatlı da orospuluk kokuyordu.
Zâhiren terbiyeli, romantik yüzlü, işveli, ince endâmlı civelek
Ayperi, külotlu çorabından taşan sütbeyazı baldırları karşısında
nâçâr kalıp putlaşmış esîrin yanağına usulcacık bir bûse
kondurdu. Hazırlardı. Kasketli gerivites arabacı, ağır hareketlerle
palamarları çözdü, motorize oldular. Birinci sınıf araç telörgülerle
taşduvarları geride bıraktı, asfaltta ince vınlamayla kaydı, trafik
ışıklarıyla kesilen ilk sıkışık yere kadar tehlikeli derecede sessiz
bir iguana gibi süründü. Silâh kabzalarında balkıyan tamtamların
ziyâsı doğacak birazdan kavanoz dipli dünyâya; /tak tak taka tak,
tak takatak/, biraz müzik girecek hikâyeye: Hatâsız kul olmaz /
Hatâmla sev beni / Dermânsız derd olmaz / Derdimle sar beniiiii-i.
Kahramân’ı,
patlıcanmoru
rengindeki
sümeniyle
süslü
yazıhânesinde ağırlayan Apaçi, radyonun sesini kıstı. Kazanmayı
uman nâmzet konuklarla dolu bingo oynatılan canlıyayın
stüdyolarını andıran ortamda, geçmiş olsun dilekleri, sarılmalar,
gelenler, gidenler, şunlar, bunlar. Gördükleri her üçgeni kare
sanan, Reis’in râhmetini esirgememesi için diz kırıp boyun
bükmüş, köylerinde harbî pigmeyken, şimdi taşra plakalı yeni
İstanbulluları teşkîl eden gariban ayağındaki andavallı grubu
sessizce oturuyor, çanak yalama sırasının kendilerine de
gelmesini bekliyorlardı. Siyah ceketli kahramân, kemendi
boyuncuğuna yiyip sofradakilerin hîlelerine yem olmamak için
antik taşlar gibi sabırla susarak takıldı. Ne Hacıbaba tekkesiydi
Apaçi’nin damı, ne de Dingonun ahırı; artı, devâmlı aportta
13 bekleyen yedek işgâl kuvvetleri de dâhil, kimseye mama yoktu
haybeden; kazanmak için akıllı olmak lâzımdı, vesâire.
Horlanmış, sünepe, başıboş, eğitimsiz, sümsük, koyun topluluğun
üyeleri arasında bu hakikati marizleyip Efendi konumuna
geçenler,
Ankâ
Kuşu’nun
sırtında
yedi
kat
semâya
kanatlanabiliyor, doğru adresi bulmanın sefâ pezevenkliğiyle
cennet
plajlarında
birincisınıf
kancık
hûrîlerle
âlem
yapabiliyorlardı. Gündoğusuyla karayelden esen rüzgârlar
mekânı serinletmeye yetmeyince, çalışırken metal bir albatros
gibi laplaplap diye kanatkayışını çırpan vantilatör devreye girdi.
Apaçi,
sessizliği
Zaptuzapt’la
bozunca
ânsızın
odayı
mahâllî vınlama sesleri kapladı. Haberlerin yorumlanışı
Kumarhâne’nin müdîriyet odasında da özneldi: “İyi günler
gadasını aldığım seyirciler. Memlekette yeni kanûnlar çıktı.
Kimin gücü kime yeterse sistemine resmen geçildi. Dizboyu
puştluk, yasalar çerçevesinde garanti altına alınarak tescillendi.
Ondan sonracığıma, mafya hesaplaşmaları devâm etti, pireler
kanguruları çok üzdü, birçok her iki taraf karşılıklı tehdîtler
savurdu. Ayrıca Trafik Canavarı gene can aldı, TEM'de haşırt: 15
ölü. Yabancı heyetler, akıllı olun diyor. Coplanan kadınlar boş
tencerelerle evlerine döndü. Eğlenceye doymayan sosyete bu
akşam bütün ayrıntılarıyla golvoltel programında. Tinerci
çocuklar, Beyoğlu’nda gezmeye çıkan SAT komandosu yüzbaşıyı
bıçakladılar. Dört kişilik âilenin aylık mutfak masrafı ne kadar?
Sıkılacak kemer kaldı mı? Güneşli günler geliyor sayın seyirciler.
Bugün cezâevlerinde sevinçle hüzün biraradaydı.’’ Ses düğmesinin
çizgileri kademe kademe inerken, amatör tivi yorumcularının
rabarbası mekâna hâkim oldu. Görüntüye girebilmek için itişerek
izlemegözünü sarsan hükümlü manzaralarında Kahramân yoktu.
Eyüp, tırtıllık zamanlarından hiç hâtıra saklayamamış bunak
kelebekler gibi hep bugünkü işlerinden bahsediyordu. Şehrin
benzersiz
işletmelerinden
birini
yaratmanın
övüncüyle
kubarmaktaydı. Devâmlı yılışarak Türkçesözlü Fantezi söyleyen
silikonlu yapma sarışın kadınlarla, havayastıklarını andıran
bargülü yumuşakların adlarını harâretle ve hayrânlıkla
zikrediyor, bâzı bakanlarla devlet ricâlini yakından tanıdığını
sezdiren îmâlarda bulunuyordu. Apaçi'nin rûhunda baykuş gibi
tüneyen hırslarını gizlikamerasıyla sarsıntılı sursuntulu
izleyebiliyordu Kahramân. Menfâat sepetini tıklım tıkış doldurma
uğraşında debelenen Reis’ten özbenliğine yönelik saldırı olasılığı
sezerse, yargısız infâz mekanizmasını tetikleyerek Apaçi’yi
14 hunharca katledecekti ya da başka türlü bakacaktı icâbına.
Planlardan plan beğenmesi, intikamlardan intikam seçmesi
yetecekti. Erken zıplamıştı merken zıplamıştı, artık O da tatlı,
şirin, cici bir hayât yaşamak isiyordu. Mahpus damlarından acı
dünyâya
mancınıkla
fırlatılmak
yetmezdi,
meydan
muhârebelerinden
kalan
çapaklar
temizlenmeden
cenk
kazanılmış sayılmazdı; mayınlar, bubi tuzakları, pimleri çekili
elbombaları, keşfedilmemiş nice savaşkan ayrıntı vardı: yüzeyler
pürüzsüz olmalıydı. Kahraman birbuçuk acılıadanayı yuttu,
bulgur pilâvını kaşıkladı; kalın dilimlenmiş beyaz turpları, halka
inceliğinde doğranıp bolca sumak serpilmiş kurusoğanları,
saplarından ayıklanmamış maydonozları çiğnedi; koca bakır
tastaki ayranı yudumladı içti, bıyığına bulaşan köpükleri kâğıt
peçeteyle sildi; diş aralarına sıkışmış cıyındırıkları, endüstriyel
kürdanla temizledi. Suç İmparatorluğu’nun Aksaray Şûbesi
personeli, kahramânın yemeğini bitirmesini bekliyordu; teneke
tepsilerdeki incebelli bardaklarda gelen çayın dumanı tüterken
höpürdetme faslı da başlamıştı. Apaçi, sonunda gırtlağını
temizledi: “Himâyemdesin koçum.’’ Sırtını tapıkladı: “Otelin
ayrıldı. Gomez seni götürsün, git yerleş dinlen. Paşa gönlün ne
vakit isterse gel işine başla.’’ Gomez, dostça mı düşmânca mı
olduğu belirsiz bir teklifsizlikle sırıttı. Cilveyle ârsızlık karışığı
serbest hareketler silsilesinde kifâyetli miktarda dönenebilmek
için
zirzop
karaerkek
kalabalığının
Apaçi
tarafından
kışkışlanmasını bekleyen Ayperi, çıldırtıcı müthiş frikiklerini
şahısın radarından esirgememeye kararlıydı. Şehri devâsâ fil
hortumlarıyla emer gibi somuracak nemli, küf kokulu, heybetli,
şirret, godoş, vahşî, harcıâlem, esrârlı, maymuncuklu ve madiden
folloş gece başlamamıştı daha; suların durulmasına, renklerin
şuruplaşmasına sâatler vardı.
15 4. HUYSUZ VE TATLI HAYÂT
Hatırâlarına hasretle bakacağı kıyılardan epeyce uzaklaştığı için
rahat rahat yürüyebilecekti Kahramân. Kanûnun zapturapt
altına almadığı bahâr güneşiyle ısınan gün avuçlarındaydı.
İstediği her hayâta dokunabilirdi. Çocukların isterik haykırışlarla
taşkınlaşırken emeklilerin uyuyakaldıkları, seyyâr satıcıların
mallarını avazladıkları, gâvuramı gibi yanar görünen kotlu, tâze,
çıtır, yerli, yabancı sermâyelerle, kendilerini dişi pop idollerine
benzetmeyi mükemmelen becermiş Travestilerin ganîmet yarışına
çıktıkları kıyıya yakın belediyeyeşili parklardan birine gitti. Kara
ceketiyle ütülü pantolonunun çimen çamuruna batmasına
aldırmadan otlara yattı; âvâre âvâre, dalgın dalgın, açık, berrak,
masmâvi gökyüzünü seyre daldı. Donsuzun gönlünden dokuz top
bez geçmişti, hâkim tahliyeyi vermişti; hayâttaydı; dünyâ
dönüyordu, sokaklardaydı; her taşı bir ıslıkla öttürdü: düşmez
kalkmaz bir Allah, Allah kahramânın da gönlüne göre verir
inşallah: fiuuvv, fiuvv; iyiliğe iyilik olsaydı, vah vah ki vah vah,
kocaöküze bıçak olmazdı. Hayât denen gül solacak, mahşerde
toplaşılacak amanın, dert ağlatacak âşk söyletecek yamanın;
güzellik olmaz kötülük olursa o da olsun; çok yaşayıp mihnet
çekmektense az yaşayıp zilletle ölmek yeğdir; ne olacak? Yürüdü.
Yetmişiki buçuk millet ferdinin pervâsızca cirit attığı eğlence
cenneti ve suç cehennemi Aksaray’da turalamak mahpusta yer
etmiş ânlarını hatırlatır gibi olunca, sıcak güne rağmen derisinde
yaygın bir kaşınma başladı; bir yandan da teskîn edemediği bir
hırsla hapçılar gibi titriyordu. Kahramân’ın nefesini kesen hikâye
gerçekten de çok pis bir hikâyeydi. Biti tam kanlanmadan
şahbazlık etmeye kalkışınca, nedâmete dahî fırsat bulamadan,
eşekten düşen hamkelek gibi kafatası yarılmıştı. Apaçi Reis’in
mekânında efendiden zanâatını eylerken, hangi para kudurganı
hıyarın balkabağı beynine uyup fidye operasyonu cihetinde görev
aldığını kendi de bilmiyordu. Hâlbuki, yurtlanmış cin olmadan
adam mıhlamak, gerillaların bile harcı değildi, bilemedi; bileğine
kelepçeler geçirildikten sonra suçu idrâk etti. Zengin piçin Pederi,
parayı ödeyeceğini vaâdettikten sonra klasik modellerde Emnîyet
Şûbe’yle anlaşınca, keriz turfanda meyveler gibi hânelerinden tek
tek toplanmış, suçortaklarıyla berâber feverân ede ede damaltını
boylayıvermişlerdi. Bileğine kuvvetli bitirimlerdi kankaları
hesapta; fakat göt korkusu ağır basmış, uzun menzilli üniformalı
16 Barolarla silâhlı çatışmaya girmeye yürekleri yetmemişti.
Basmışlardı
işte
tahtanın
yaşına,
hukuk-kanûn-adâlet
bakmamıştı gözlerinin yaşına. Kenar mahâllerdeki bir dolu
vatandaş gibi, yağmacı yeniçerilerle tulumbacı kabadayılara
öykünen biriydi Kahramân. Günün birinde âleme karşı racon
gereği hareketlerine biraz sertlik katmış, pazularını şişirip
omuzlarını dikleştirmiş, yürüyüşünü kostaklaştırıp vücûdunu
yengeçleştirmiş, erkekliğini vurgulayarak erkekler dünyasında
makbûl insan muâmelesi göreceğine inanmıştı: ibiğinin
kesilmesinden başka sonuç elde edemedi. Esâs mahâreti elindeydi
hâlbuki O’nun, parmaklarının kudretinde; imparator kumarcıydı
O: çılgınlar gibi kumar oynayan adam ayağıyla müşterileri patron
hesâbına indiren şahıs. Apaçi bu yüzden sorgusuz suâlsiz açmıştı
hanının kapılarını; beyazadamı sülük gibi emmesi, kaz gibi
yolması için.
17 5. ESÎR ŞEHRİN MAHKÛMLARI
Turalarken aval aval gezinen eski sabıkalılara rastladı;
haddinden fazla açılmış beyin damarlarıyla gayrımeşrû tünellerde
bitmez, yorulmaz, ölene kadar sürdürecekleri bir koşu
tutturmuşlardı. Sokak diplerinde sinsi sinsi sigara içerek günlük
tayınlarının peşinde koşan sinyâlcilerle selâmlaştı; parayı
bulduklarında kral, sâir zamanlarda sümüklüböcek tarzında
yaşayan esîr şehrin mahkûmlarıyla. Uyuşturucu arazözlerinin
altına yatarak bahtiyârlık arayan, yakında pek muhterem bir
cellâdın ilmiğine dolanacak göğsü jiletlenmiş amcıkağızlılarla
karşılaştı; önemsiz tipler, lâkırdıları ciddiye alınmayacak yeraltı
garibanları; analarından dertli doğan, gayrımeşrûnun yol yordam
bilmez posaları: hızla kana işleyen hergeleler. Kız suratlı
ibnetorlara benzeyen, iyice elden ayaktan düşmüş herifin teki,
yalakalığın hudûtlarını zorlayarak selâmladı kemik umduğu
adamı; güldü, sırnaştı, sürtündü. İlgilenmedi Kahramân, iki kuru
lira attı önüne habbe parası diye; merhametten maraz mı
doğurtsaydı yâni zorla? Jilet gibi boyattığı ayakkabılarını
çamurlardan sakınmak istiyordu; beleş kıyakçılığın sonu
ayakçılıktı; herkese karşı hoşgörülü olması imkânsızdı; bütün
psikopatlar gibi ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir çocuktu:
bâzen ipek pijamalar kadar yumuşak ve hemşîreler kadar
merhametli, bâzen da otistikler kadar embesil ve demir bir
külünk kadar sert. Sevincinin gökgürültüleri, yerini kümülüslü
bulutlara bırakıverdi; çaktırmadan avurtlarını
dişleyerek
Alemdar Oteli’ne seyirtti. Yuvasız garip kuşların gurbet
türküleriyle tırmandı merdivenleri. Hem yürüyendi özü, hem
özünü izleyen; diktatör gibi ânsızın büyüdü izlenen; lâînin üzerine
atılıp avını boğacak kedigillerden yırtıcı âdetâ. Birinci kelime,
ikinci kelime, üçüncü kelime, işte dördüncü kelime: 401 numaralı
oda. Kilit noktasını buldu çevirdi. Bu buz gibi, morga benzeyen
soğuk gibi, ayazda kalmış yalnız yürek gibi otel odasında
yaşayacaktı.
18 6. UYKULUK
Aradan vakit geçti; göz gözü görmez, iğne iplikten seçilmez oldu.
Darağacındaki kaderi halata bağlıydı; ya kurutoprağı karasabanla
işleyip dörtyapraklı yoncalar yeşertecek ya da tırnaklarıyla bireüç
metrelik mezârını kazacaktı: hayât manyaklığından şimdiden
yorulmuştu. Fırlayıp köşedeki Göreme Muhâllebicisi’ne indi;
mermer masada sucuklu yumurta yedi, tulumba tatlısı yedi, üç
şişe su içti; robot gibi geri döndü. Takımelbisesiyle uzandığı
yatakta Kaf Dağı kadar rüyâ gördü, Peri Padişahının Kızı kadar
uyudu. Yeller esti, yağmurlar yağdı, seller aktı; günler akşama,
akşamlar sabâha kavuştu; böylece aradan bir eyyâm geçti. Bir
durdu kahramân, iki satır düşündü; pey, pazarlık, çekişme,
tepişme sonunda ortalık aralandı. Düştü yollara, yürüdü
yokuşlara. Gide gide giderek, birim birim sekerek, tepelerden yel
gibi, derelerden sel gibi geçerek, az gitti uz gitti. Gün döndü
akşam oldu. Durmaz sırıtır, çakır gözleri fıldır fıldır Apaçi’yi,
içorganları ayıklanıp kızartılmış bir sivrisinek hâlinde, îmânsız
bulgur çorbasında yüzerken gördü. Ah vah etmedi, inim inim
inildemedi, gümbür gümbür vanılayıp durmadı. Başı buğuluydu
kaşları çatılı; gert gert geğirdi, kas kas kabardı durdu. Bir gün
ağır yükün altında can vereceğini bildiğinden dört başı mamûr
sevinemedi. Kafasının tası bir tamam attı, gözleri gazaptan
belerdi; içinden coştu da dışından küfürleri bastı; gök terlere battı.
Davullar vuruluyor, dümbelekler tokatlanıyor, arada bir de
zurnalar ciyak ciyak öttürülüyordu. Derken herkes uyudu;
kurtlar, kuşlar, ağaçlar, sular uyudu. Sabâh yelinde, şafak
serinliğinde gözlerini açtı Kahramân; sabah uykusunun tadı
açlığının gurultusunu bastırdı; daldı çıktı. Kahve içmek, çubuk
yakmak, can sohbetine girişmek istedi. Soğuk duşun kırbaçları
altında aklı başına gelir gibi olunca giyindi, usulca maymunlar
cehennemine giden yola bıraktı kendini; tıkır mıkır geçti dünkü
güzergâhını. Ortalık yanmış lâstik, çöp, haşlanmış mısır,
söndürülmemiş izmarit, sürünülmüş parfüm, dökülmüş asfalt,
sıçılmış bok ve vaâdedilmiş terle kokuşmuştu. Gırtlak gırlağa
yaşayan köleler ülkesindeki efendilerin tehditkâr homurtuları kan
dondurucuydu. Zûlmet altındaki açlar, paçavralara sarılı
dilenciler, yasaların sopası altında inleyen saygılı korkak
yurttaşlar, uzaktan uzağa, sinirleri geren aptal sesleriyle
böğürüyorlardı.
19 7. YÂDELLER
Tasvirlerin garipsiliğinde, buzulçağ mamutlarının ürkünç
ulumaları gizliydi sanki. Hayât çok kalabalıktı: büfelerin, lostra
salonlarının,
ayakkabıcı
vitrinlerinin,
bakkalların,
seyyârköfte
tezgâhlarının,
lokantaların,
iççamaşırcıların,
fotokopicilerin, pastanelerin, bankaların, gazete dergi bayîlerinin,
kuyumcuların, cansız mankenli butiklerin, hamburgercilerin,
karakolların, otoparkların, döviz bürolarının, tatlıcıların,
sinemaların, trafik lâmbalarının ışıkları deli gibi yanıp
sönmekteydi.
Ortalık
her
dâim
bayram
yeri
gibi
mahşerîydi: minietekli
kızlardan,
kadife
pantolonlu
delikanlılardan, parklarda yemek pişiren çok çocuklu başıbağlı
kadınlardan, fırçalarını ritmik vuruşlarla sallayan ayakkabı
boyacılarından, buz kütleleriyle soğutulan mikroplu sıvıları
otuziki dişi dondurup harâret giderdiği savsözüyle satanlardan,
lunaparklardaki çocuklardan, uçanbalonculardan, simitçilerden,
turşuculardan,
pilavcılardan,
kokoreççilerden,
soyulmuşhıyarcılardan, hamsiekmekçilerden, çeşit çeşit insandan
geçilmiyordu. Çiftesu verilmiş yatağanlarla döner kesen Hacılar,
işlerini mütevekkil sabırlarla sürdürürken, garibanlara erlikleri
için tekdal sigara, kaytan bıyıklarını burmaları için yuvarlak
cepaynası, berber düşmanı saçlarını düzgünlemeleri için şimşir
taklidi tarak, bir gün gülecek kaderleri için şansoyunu formülleri
kitapları satan cümle ipten kazıktan kurtulmuşlar, yevmiyelerini
nasıl doğrultacaklarını kara kara düşünmekten çoktan
vazgeçmişlerdi, tez vakitte nasıl zepezenginleşeceklerinin
hesabını yapıyorlardı. Birden silâhlar patladı; Kahramân,
gayrıihtiyârî geriye sıçradı; zıpkını onikiye mıhlayarak erkeklik
pekiştirmek isteyenler, mantar hedeflere kurusıkı tüfeklerle
atıştaydılar. Sırlar şimdi ayân oluyordu Kahramân’a. Daha evvel
binlerce kere seyretmişti hâlbuki bu tulûât tiyatrosunu, değişen
neydi ki? Yâdellerdeki son canalıcı karar sâatlerinde,
dalgaboyunun sesini duymak için antenlerini sonuna kadar
açarak dörtkafa kesildi: her yöne aynı ânda dönebilen kedigil, her
düğümü dişleriyle kesecek kemirgen, Türkişi gangster
bozuntuluğunu vehmeden mahpustan yeni çıkmış, acıya tiryakî,
pişmemiş kelle. Batan güneşin altında keyif çatan takımelbiseli
janti pezevenkler, evlenme vaâdiyle kandırıp kötü yola
düşürdükleri patlakgözlü orospuların memelerindeki rantı
20 gaddarca gaspetmekte berdevâmdılar. Ağbilerinin kurdukları
koçak şebekelerin cevvâl işleyişini sürdüren imajları tâzelenmiş
silâhlı kanûn adamları, alıyorlardı sakallarını gürül gürül,
insaneti satılan kanlı mezbahaların suç defterlerini yakıyorlardı
okumadan cayır cayır. Anadolu’dan gelen kavruk delikanlılar ise,
torlak kurnazların teşkîlâtında itâatkâr vida vazîfesi görmeye
başladıktan sonra tazyîklere direnemeyip şehrin ekmeklik
unlarına katık ediliyorlardı. Suç İmparatorluğu’nun bütün lâgar
bireyleri, paylarına düşen leşten daha fazlasını kapabilmek için
her türlü çaşıtlığı olumluyordu. Tırnaklarıyla kaldırımları
yeterince tırmalarsa, bulutdelenlerde yer kapabileceğini umanlar
da çoktu. Taşı toprağı altına çevirmek için saldırıyorlardı nasırlı
ya da nasırsız elleriyle. Aç itlerin fırın yaktığı diyârlardan
gelmişlerdi. Kimse yeniden açlığa dönmek istemiyordu. Tam o
sırada biri, imdat frenine asıldı; banliyö treninin feryâdı figânı,
günle geceyi ayıran ham meyvayı tilki gibi kopardı dalından, elma
gibi yardı ortasından. Lûgatlerdeki kelimeler uzamdaki ezginliği
nakletmeye yetmiyordu. Boğazı düğümlendi Kahramân’ın, koyu
hıçkırık yükseldi genzine; burnunu çekince damağına bir tutam
nikotin oturdu; yutup yutmamakta bir ân kararsız kaldıktan
sonra, dünyâyı umurlarına almayıp mazgalların başında
balgamlarını boşaltmak için fırsat kollayan âdemlerin kervânına
katıldı O da, kan çekirdekleriyle süslü mikrop odağını tükürdü
sokağa. Zaman kahredecekti, insan zûlmedecekti ve kader elbet
bir gün adâlet edecekti. Cardon ölülerinin yattığı boklu çukurlara
dolup boşalırken istiflerini hiç bozmadan kaldırımlarda
mühendislik edenlerle, ya çekiç ya örs olmak isteyen cacık
malzemeleri çarpışınca, havaîfişek gibi rengârenk tablolar
yaratıyorlardı. Deli ederdi bunlar adamı; donsuzlardı,
donacaklardı, her dâim şaşacaklardı. Doğarkenden dertli doğar,
sorarlardı daha kundaktayken: sır alıp sır vermeyen boş duvarlar
mıdır tek dostumuz, ömrümüze verilen bu cezâ niye? ıstırap
çemberi neden sarıyor kollarımızı, sevgi gibi kutsal kelimeler
neden yarasalar gibi emiyor kanlarımızı? perîşân yaşadığımız
yeryüzünde, solarken ârzûlarımız gözlerimizde, kalırken
heveslerimiz kursaklarımızda, acıları yıkıp üstümüze, neden
unuttun mahsun kullarını ya Rab? doğduğumuz kusur yaşantımız
hatâ, acı çekmek için mi gelmişiz biz bu dünyâya? hayâtlarımızı
yazsak roman olurdu, mâcerâlarımızı filme çekseler gişe rekorları
kırardı… ya Rab, neden unuttun mahsun kullarını? Gövdesine
bocalattığı papatya esansını derin derin koklayarak tekinsiz bir
21 sustalı gibi ara sokaklara daldı Kahramân. Evden eve gerili iplere
serili yeni yıkanmış kırmızı meyhâne masası örtüleri şıpşıp
damlıyordu; kenar mahâlle dilberlerinden biri dudaklarını
yalayarak camdan bakıyordu; çatıya çıkmış iki velet gergin
darbukalarını ihtirâsla dümtekliyorlardı. Bir vakit öyle kaldı,
kımıltısız. Kafasını kaldırdığında gördü ki, dünyâ henüz zifirî
karanlığa gömülmemiş, akbabalarla sırtlanların leş parçalama
sâati gelmemiş, korsanların yaylım ateşi başlamamış. Mezârlı
kubbelerin damaltlarına çöken koyu karanlık, tere batmış
bedenlerin âşk sâatlerini de tiktoklayacaktı. Hıyânet, ihânet,
zulüm, fuhuş, kumar, cinâyet ve ölüm ise, âşk ârzûsuyla berâber
harekete geçecekti; âşka inanan saf insanlar, kanları gözyaşlarına
karışan kederli insanlar, âşkın suçları için dilim dilim
doğranacaklar, âşk denen muammâ tarafından katledileceklerdi.
Böyle semâvî bir manzara karşısında götü tutuşan gün, hızla
kaçacaktı geceden. Dîvânece hareketlerle, kem niyetlerle,
morarmış ellerle, kan kokulu iç çamaşırlarla piyasaya
fırlayacaklardı suçun piçleri, kaçkınlar, bıçkınlar, serserîler,
kaçaklar; yeryüzüyle yeraltındaki bütün lânetliler. Ömrünü kör
sandukaya kilitleyeceği mahrem mahzenin önüne geldiğinde,
doğmaya ve ölmeye yetecek bir soluk alma zamanı kadar durdu
Kahramân. O artık biliyordu ki, insan bir doğarken bir de ölürken
berraklaşır; insan bir uykuya dalarken bir de uyandığında
şeffaftır; bunları bilmek de iyidir işte, hoştur. Mukadderâta hâkim
olmak hangi kula müyesser olmuştur, hangi âdem alnındaki
yazıyı okuyabilmiştir ki O okusun? Damlar ölümü bir halâskâr
gibi kabûllenmesi gerektiğini öğretmişti. Fakat havvaâdem soyu it
canlıydı, kolaylıkla ölmeyi beceremeyince değişik tiryâkîlikler
icadediyordu; tiryâkîlik insanda muhâkeme kudretini yokediyor,
eylemlerin doğruluğuyla eğriliği ayırdedilemiyordu; tiryâkîliklerin
tek yararı korku hissini bertaraf etmeyi kolaylaştırmasıydı;
günlük tedâvî dozunu uygulamak koşuluyla yaşamayı sağlayan
tek faaliyetti tiryâkîlik. Korkaklar korkudan korkmamayı
öğrenemeyenlerdi; korkmayanlar, belki bir vakitler en çok
korkutulmuşlardı. Korkmamak; ohhh, ne rahat; fakat ne kadar da
zâlimliğe yakın bir his.
22 8. KUMARHÂNE
Kumarhânede selâm ile, hoşsohbet kelâm ile karşılanacak
Kahraman; arş-ı âlâya yükselen bir şaşaa, bir debdebe ile ihtisâs
sâhasına girecek. Garson, barmen, komi, badigard, tuvaletçi,
gülcü, kuruyemişçi tayfası sökün ettikten sonra, patronluğunun
tadını purosundan dumanlar salarak çıkartan Apaçi zuhûr
edecek; dikilecek öyle dere kenarındaki kavak gibi. Arenada
boğalarla matadorlar tezâhürâtlar altında çarpışacak, sempatik
kanalların yanısıra bazı kısadevreler ârıza yaratacaklar. Sersem
kölelerden biri, “İçerde kedi mi siktin oğlum, ne lan bu hâl?’’ diye
sorunca, gelişini dosta düşmâna müjdeleme fırsatını yakalamanın
kıvancıyla, orta parmağındaki muştayı paryanın suratına
gömecek Kahramân: dönüşü muhteşem olacak. Derken araya
figüranlar girecek, ameleler naşlayacak, ortam mecbûren
sâkinleşecek. Gidinin gamlı baykuşu bunların alayı, zulaya
çöreklenmiş kirliparaların çomarları. Suaygırları gibi gülecekler,
gerçekler işte hem de ne gerçek. Bir vakitler seraplar kadar
buğulu, rüyâlar kadar kesin, hayâller kadar hakikattiler.
Göstergelerin panayırında, şu yalan acunda, ancak benzeşerek
hayâtta kalabilirlerdi. Teşkîlâttaki bu acâyip mahlûklar, mıncası
büzüklerle hırgürcü dalkavukların çalçeneliklerinin sona
ermesinden sonra, filmi komple başa sararak sıfırladılar, işlerinin
başına döndüler. Klâsik kumarbaz terbiyesiyle serin kuytuya
çekilecek Kahramân, tâlim salvoları yapacak. Hatırlanmalı:
bitirimlik, hergelelik, fırlamalık yok; itinâyla kesilecek racon;
bütün yedekler askere alınana, kilerlerle ambarlar tıkabasa
zahîreyle doldurulana kadar uzun uzun, kararlı kararlı susulacak;
dünyevî mangırları toplamaya gelir sıra nasıl olsa. Kırmızı
kadifelerle kaplı koridorda yüznumaraya ilerlerken Ayperi’yle
karşılaşacak; ikizleri dolgun, kâsesi yuvarlak, minicik tefecik
etekli Ayperi’ye çakılacak gözleri; sahte haspanın, civelek
kancığın yenmelik hâllerinin manâsını kavramaya çalışacak.
Evvelden kaç kere yazıldığı hâtun, iki ileri bir geri âşk yaşadığı
hâtun, gene mi fikir değiştirmişti? Âşk hîleleriyle hurdalarındaki
söylemi, daha yavrupsikopatlık zamanlarında yeterince ezber
etmişti Kahramân, âşkın sihrine kapıldıkları ân hayâtları kayan,
terkedilen ya da süründürülen kız-erkek yurttaşların hikâyelerine
tanıktı. Âşk acısından kıpırdayamaz hâle gelmiş arkadaşlarının
mesellerini, bakımsız bekâr evlerindeki solgun ampüllerde o
23 kadar çok dinlemişti ki, mecbûren temkinliliği öğrenmişti. Soğuk
suyla yanaklarını tokatladı. Bayat âşk edebiyâtının temalarını
yeniden ezberlemeye kalkışmayacaktı, sıfırdan başlayan bir
hikâye
yaşadığı
yanılsamasına
düşmemek
için
duyargalarını açmalıydı. Kızın içini billûr bir bardak gibi
görebiliyordu. Bir şarkı koydu diline: “İlk ve son âşkımsın gençlik
çağımda / Sevgi çiçeğimsin gönül bağımda.’’ Derinlerden oynak
göbek havaları duyuluyordu: “Nâciye, Nâciye / Çalkala göbeği /
Âşk ile, şevk ile.’’ Nâciye’nin yerine Ayperi’yi koyarak uydura
uydura devâm etti. Gözlerini yumdu, açtı; alkışlar kopmamıştı.
Elleriyle suratını tokatlayarak ısınma antrenmanlarına geçti; bu
kadar lüzûmsuz fikir yeterdi, kumar zamanıydı artık, Para
Zamanı. Azıcık yorgun, bitkin görünmelidir; gömleğini
buruşturur, kravatını gevşetir, saçlarını dağıtır; boy aynasında,
kundak bebesiyken adını dedesinin (Fâtihâ sûresiyle) üflediği
kütlenin hücrelerini dikizler, röntgenini alır, bakar. Bakacak.
Mahâretli parmaklarını saydamten okşuyormuş gibi kenetleyerek
çıtlatacak, ovuşturacak; avuçiçlerine hohlayacak, ellerini öpecek;
ezelden beri sürdürdüğü şahsî törenini gören yok. Parmakları
yumuşamıştır; yüzünü de biraz yorması, surat çizgilerine, kaygı,
cesâret ve intihâra yatkınlık duygularından birer tutam serpmesi
gerekecek. Lokanta kısmında karnını mezelerle ağız tadıyla
doyurduktan sonra iki kadeh rakı parlatmış, ardından
gizlibölmeye geçip sâatlerce oynamış, kâh kazanıp kâh kaybetmiş
biri O: sinirli, sert. Hareketleri nemli ve sert, para sürüşü terli ve
sert; fişleri alırken dalgın ve mutsuz; ama ikide bir sarkan alt
dudağına bakanların görebilecekleri gibi, kınsız palalarıyla
harbeden cengâverlerle ölene kadar oynayabilecek biri; o da
olmazsa, harakiriyle karınkaslarını yarıp mide çeperini
dağlayabilecek bir kul. Sessiz hırslarla oynayıp şiddetle
kaybetmek isteyen kumarbazların o melûn kâhinleri andıran,
panter hayvanları gibi buz, vahşî, donuk ve sevimsiz
suratlarından herhangi birini takındı; evet, aynen koyabiliyordu
fotoğrafı. Sotada, deste iskambillerle oynaşan ekip arkadaşlarına
baktı güldü, sırıtarak ısınan elemanlar vâdeleri dolduğunda
oyuna karışmayı bekliyordu. Mesleğe yeniden dönüşünün şerefine
bugünkü gizliservis şefi O’ydu. 52'lik desteyi aldı Kahramân,
jokerini ayırdı, güldü: “Sen kenara geç bakalım güzelim.’’
Destedeki sûretlere atak tokatlar çaktı; bombardıman
uçaklarındaki samuraylarıyla, savaşgemilerine kamikaze dalışları
yaptı. Sağ eline aldı havuz yaptı, sol eline aldı su yaptı, burnuyla
24 desteledi dağ yaptı. Kardı, karıştırdı, harmanladı, paketledi;
yılaniskeleti gibi inceden serip ilk dört kemiği çekti: Karo As, Pik
Papaz, Sinek Vale, Kör 10'lu: ârzûladığı kâğıtlar ellerine
yürümüştü. Demek ki yerinde duruyordu kabiliyet hâlâ, demek ki
dimağ ile parmakuçları arasındaki denge mükemmelen işliyordu;
demek ki Kahramân, onca çileyle yoksulluğa rağmen Rabbinin
ihsân eylediği has becerisini korumayı bilmiş, avantacı cadılarla
lavantacı meleklere kaptırmamıştı; demek daha canı nâzik
teninden ayrılmadan şâhit olacağı nice acâyip, fevkalâde garip
ömürlerle, güneşin doğmakta geciktiği şafaksız sabâhlar vardı.
Peşinsatan esnaf tadında, tereyağından kıl çeker gibi zahmetsizce
elde ettiği hesapsız paracıklarını yemeye gelmiş işadamı
şeklindeki giysisini düzeltir: siyahceket stil, ütülü pantolon jilet,
rugan kundura parlak, kravat saten, atkı beyaz; ceket yakasında
şatafatlı arma; elde cep telefonu şıkıdım; belde altınkaplama
kabzası halıdesenli sıkı âlet, öldürücü. Gomez’in tâne tâne sayıp
verdiği banknotları cüzdanından çıkardı, tarttı, kokladı, sayar gibi
yaptı, asâletle yerine koydu; biryantinli saç tarlasını tarağıyla bir
kez daha pullukladı, bıyıklarını burdu; gözlerini kıstı, lânetini
gözlerine gizledi, intikâm yeminini karnından konuşarak etti;
kılkeçe çadırda Yezid’in ordularına karşı yoldaşlarına onurla
kumanda edeceği Delibalta’lığa hazırlandı; Yanık, 66, Batak,
Okey, Barbut, Kılıç oynanan masalarda gözlerini kırpmadan
oturan, imkân olsa cümbüşü yirmidört sâat devâm ettirecek
elemanların bulunduğu esrârlı mekânın gizlerine nüfûz etmek
ister gibiydi. Vurulacak birazdan karıncanın sırtına palan, mum
yakacak binbir yalan; iş bilenin kılıç kuşananındır, hırsızın âşkı
karanlık gecelerde gelir; kepçeyle toplayıp kaşıkla dağıtabilmek
için büyük zar atılmalı, şans fazla zorlanmamalıdır; kuvvetli zarın
kazandığını kim bilmez ki? hesaplanmalıdır gâlibiyetle
mağlûbiyet kılı kırk yararcasına. Atmosfer boğucu, dumanlı,
kasvetliydi. Benliklerine kazanmayı telkin eden varoş şâkîleri,
yalçın dağlardaki sarp kayalıkları vaşak dikkatiyle geçerek sihirli
mağaranın anahtarını bulup karapara ambarını yağmalamaya
kilitlenmişlerdi, gözlere perde çekmişti hırs bulutları. Yaşamın
gaddarlığını gâyet iyi kavramış yasakoyucular ise tuzaklarına
düşürecekleri tavşanları kaynatacakları bakırdan koca cadı
kazanlarının altına kuru meşeleri hababam debabam sürüyorlar,
ateşi durmadan harlandırıyorlardı. Ufaktan çevrilen birkaç
partiden sonra, tavana grî bir pelerin gibi yapışmıştı ki sıkıntı,
ânsızın gelen ölüm gibi içeri girdi Kumarbaz; avcıların avlarına
25 baktıkları ihtirâsla mekânı dikiz etti: kendi cinsini avlayan bir
hayvanın avı olacaklarını bilmeyen bîçâreler, çatlak kavalların tiz
melemeleri eşliğinde heyecân denizlerine batıp çıkıyorlardı. Demir
halkayla mıhlanmış İçeri’ye girdi Kızılmaske gibi; loş, dumanlı,
sinirden zangır zangır titreyen, rûh hastası içeriye girdi. Vecd ve
huşû ile uyuşturulmuşa benzeyen, her yanlarını ter basmış,
götlerine binlerce iğne saplanıyormuş gibi kaşınan tipler
Barbuttaydı. Büyük zar atılıyordu. Yanaştı. Önce kaybetti biraz.
Rakip şeş car atıyor, Kahramân car ü se; rakip penc i dü atıyor,
Kahramân car ü yek: devâsa mıknatısların câzibesine kapılmış
nazlı kelebekler gibi dışarlıklı cüzdanlara kanat çırpıyor
paracıklar. Altıncı ele geldiklerinde, rakîbin çirkin suratının
kırmızı damarları fazla sevinmekten şişmişti; kıçıkırık zaferlerle
iki ucuz plastik kale fethedince, erkek gövdeciklerinin kallavî
siklere dönüştüğü zehâbına kapılan zavallı adamcıklar gibi o
esnâda O da bütün dünyâ malıymış zannediyor, yerkürenin doğal
tiranı gibi davranıyor, elinden tutup yüzüne gülen Şeytanın
lûtfunu bir daha katiyyen esirgemeyeceğine inanıyor, devâmlı
sûrette oynayıp daha çok kazanmak için canını vermeye hazır
görünüyordu. Varını yoğunu yitirmeye ramak kalmış insanları
andıran Kahramân, intihar komandosu kararlılığındaki keskin
usturaya benzeyen suratıyla teklîfini patlattı. Sanki bu kadar
kaybetmeye tahammül edemiyor, kem talihine lânet okuyarak,
feleğe isyân ediyordu. Zara mim koymadan önce, “Hepsine,’’ dedi,
‘‘her şeyine var mısın arkadaş?’’ Vatandaşın götü bir kere
kalkmıştı ya, artık iffetine, ismetine toz kondurmak kaygısını
kenara bıraktı, altın adının bakıra tahvîl olabileceğinden hiç
şüphe etmeyerek âdetâ vahşetle titredi: “Sen bilirsin hayâtım,
okey yâni...’’ Dudaklarında tebessüm, gözlerinde azamet vardı,
kulakları uğulduyordu, burun delikleri edepsizce genişlemişti; bu
arada yalaka avânesi de boş durmayarak, “Götüüüür...’’ diye
tezâhürâtta bulunuyordu.
26 9. USTA ZANAÂTKÂR
İşte o zaman Kahramân, senelerdir elceğizlerini kanatma
pahasına
binbir
zahmetle
sabâhlaraca
süren
Gece
Jimnastikleriyle ustalığına erdiği zanaâtının meyvesini dalından
kopararak oyuna sundu. Hâricî enerjisi, maddî mânevî tüm
varlığını kaybetmeye müstahak nâmzetin siliksoluk korkak
portresiydi; rûh arzına gizlediği sırlı güç ise, soğukkanlılıkla
döşenmiş atlas bir bohçaydı. Kredikartıyla payandalandığı için,
fâsılasız mâğlubiyetine rağmen diklenmeke ısrar eden
meymenetsiz rakibin Şeşbeş’ine karşılık düşeş attı: ziyâdesiyle
geri dönecekti teşkîlâtın tatlı paracıkları. Düşeş’e hortlak görmüş
gibi bakan müşterinin kaz gibi yolunduğunun farkına varması
zaman aldı; işin içinde iş ihtimâlini çakozlayamamıştı. Îtirâza
yeltenen aslanı kediye boğdurmak için diğer iki elemanın da
Barbut masasına sökün etmesiyle, okyanus dibindeki mercan
kayalıklarında nihâyetlenecek mâcerânın rotası çizildi: Angut
Bey, boş kâğıda imzâlattırılan senetle şansını zorlamaya devâm
edecekti. Kemik, cıvalı ya da mıknatıslı zarlar atıldı, tespihler
şaklatıldı, çekişmeli müsâbakalarda kritik terler aktı; fâsit
dâirelerin sentetik raylarında çuf çuf giden Hayât Katarı da
böylece gecenin meçhûlüne doğru ağır ağır yolaldı. Yarasalara bile
îtimât telkîn etmeyen tekinsiz hayın karanlıkta kurnaz sansarlar
gibi boşlukları araştıran Kahramân, her kalıba giren su gibi
süzülüyor yeryüzüne; su bilir O'nu bir de yer bilir; yağmur gibi
peşpeşe düzülüyor, yağmur bilir O'nu bir de sel bilir. Hayrân
kitlesini önbeyinyıkamalı kuyrukluyalan tekniğiyle güdülediği
âşikârdı, çılgınlar gibi reyting alıyordu. Seyirciler, yabandan
gelmişe benzeyen bu garip cengâvere, kellesini uçuracak pala
hamlesinden son ânda sıyrılıp rakiplerini galebe çalan, şans
çarkının torpilleyip iltimâs geçtiği bu isimsiz kahramâna
hayrânlıkla, gıptayla bakıyorlardı. Püskürüyordu kumarevine
yağlı Afgan dumanı, mekânı cayır cayır yakıyordu burnubüyük
sahrânın kızgınlığı: “Amanın yandım kelle, kelleyi verdim fırına,
pişmedi geldi kelle...’’ Hanlarını, hamamlarını, borsa senetlerini,
gayrımenkûl tapularını patavasızlıktan yitiren ihvânın hurûç
harekâtına giriştiği merkez, tıpkı denizler gibi geç ısınıp geç
soğuyordu. Oyunu yöneten Ganyetocu’nun raconuna sığınmış
bilumûm oyuncular, zar bağımlılarında haysîyet aramanın
beyhûdeliğinin farkındaydılar; zahmetsizce uylaşım fikrisabiti
27 benliklerini kapladığından, horozların ötmeye durduğu vakitte ille
de gâlibiyetle çıkabilmek için tünelin sonundaki girift
yollara dalmaktan çekinmiyorlardı. Neredeyse sabâh oldu,
tanyeri ışıdı, kurtlar kuşlar destûr verdi; fakat bu şavkı solup
gülbenzi üşümüşler, hâlâ aramaktaydılar. Sahneye epey uzak sağ
cenâh, Okey’le 66’ya devâm ediyordu; cıgaralıktan beyni
morarmış bir başka grup ise yeni Barbutun kurulmasını
bekliyordu. Sınıf farklarıyla kastlar arasındaki ayrımcılık
yüzünden cimri mabûdun hayratı kuruyuktu birçoklarına; burası,
canların musallâ taşında okunan alelusûl fâtihâlardan sonra
deliklerine pamuk tıkılarak definlendiği şeytânî bir evrendi; sanki
fânîlerin leziz cennet meyvelerine vâsıl olacakları masaleviydi
Apaçi Night Club. Ellerde kıyması hayli bol çiftkâğıtlılar, ortada
dans denen icrâ, diğer yanda kumar denen çarpışma vardı: sihirli
zanaât: kumar: âlemlerdeki putların ilk, tek, bir, başsız, sonsuz,
doğmamış, doğurmamış, rahmân ve rahîm olanı, tabîatın asâletli
atası, alev alev yanan rûhlardaki yalazların tertemiz anası,
gaddar cangılın tek manâlandırıcısı. Kumarda nefislerini
sınamamış âdemler, ömürlerini marazlı girdapların yeknesak
dâirelerinde geçirmeye mecbûrdurlar. Bir lokma ekmeğe muhtâç
yetimlerle sabîlerin gözyaşı pınarı, meyperest ve haşerât
babaların tatmin gıdâsı, odları ocakları söndürüp yuvaları yıkan
pis iş. Adına kumar denen illet, bir nevî uyuşturucu hissi veriyor,
bir nevî zillet; bu şimşek gibi hakikatlere rağmen kudurmuş gibi
oynuyor millet. Keneler içeri girdi, pişmanlıklar dışarı çıktı.
Yüznumaracı Kadın’ın radyosunda, Afyon dolaylarından bir türkü
çalıyordu: “Ana beni Kırkpınar’da kestiler / Cepkenimi saz dalına
astılar / Anam babam benden umut kestiler...’’ Tesâdüfen
kazandıklarına sevinen zıpçıktı amatörlerdi kaybedenler her
dâim; hâlbuki usta kumarbazlar, fişleri deli gibi yeşilçuhaya
sürenler değil, koz hâkimiyetini elden bırakmadan sabırla tek ânı
beklemesini bilenlerdi: kondüsyondan düşmeden ufak ufak
oynayarak sinir meydan savaşından az zâyiâtla çıkmaya
bakarlardı. Gülmesi beklenen şansın hangi kullara ne vakit zuhûr
edeceği belli değildi. Kumarevine inceden ve derinden yayılan
S.O.S sinyâlleri, Manocu’dan Salon Koruyucusu’na, giriş
kapısındaki Ekipotosu’yla laklak eden Bekçiköpekleri’ne,
kıvrılmış 100 dolarla buruntavayı beynine gönderen Patron’a
kadar ulaşmaktaydı. Oyuncuların adrenalini tavana vurmuştu,
kemirmekten avurtlarında et kalmamıştı; tırnak diplerini
yoluyorlar, sigaralarını emiyorlar ve Ganyetocu’nun zayıf ânını
28 bekliyorlardı.
Tâlimat
gereği
yükleniyordu
görevli
Kumarbaz, elinde ne var ne yoksa; canını önesürmeyi göze
alamayanların kazanamayacağının tecrübesiyle, basıyordu varını
yoğunu büyük büyük. Bu yüzden ya şiiri ya cinâyeti andırıyordu
kumar; kısa, kesin, ânî bir küçükölüm gibi. Fakat
açıklayamıyordu bu tek atış, yeni sattığı evin parası avucunda,
gümbedegüm beyinüstü betona çakılan kumarcıları. Parsayı
kürekleme hayâlleriyle yanıp tutuşanların acıklı ahûzarları değil,
kaybettiklerinde bile kazanıyor vakarında davranan ustaların
hikâyeleriydi önemli olan; oyunun hakkını vererek, icâbında
hayâtlarını silmek pahasına, Sinek Kızı kadar yalnızlaşabiliyor,
Maça
Vale
kadar
hırçınlaşıp
Kupa
Papazı
kadar
zâlimleşebiliyorlardı; onlar her yerde ve her zaman sâdece
kuralları koyanın kazanacağını iyi biliyorlardı. Şimdi Kumarhâne,
rüyâlarda fısıltıyla söyleşen mümtâz hayâletlerin yurdu gibiydi;
tenhâlaşmış,
ıssızlaşmaya
yüz
tutmuştu.
Kahramân’ın
götcebindeki cüzdan, abaza similyalar gibi yumruktu. Civân
delikanlıları indirdiği, mert Anadolu Esnafını dürtüklediği,
Beyaztürk Zenginleri tırtıkladığı hâlde, gecenin sonlarına doğru
esrârlı bir keder kaplamıştı yüzünü, hüzünlü bir zafer ifâdesi.
Danışıklılarıyla ince ince doğramışlardı kerizleri; hamur gibi
yoğurmuş, maydonoz gibi kıymış, limon gibi sularını sıkıp
posalarını çıkarmış, çöp poşetlerine tıkmışlardı. Alnında biriken
terleri sildi Kahramân; operasyon başarıyla tamamlanmış, sefil
fâreler lâğımlarına gönderilmişlerdi; sıra içki, kadın ve
uyuşturucudaydı; boşluğa lehimlene lehimlene semâya yükselen
zennûbenin raksına doğru yürüdü.
29 10. HIŞIRDAYAN EROTİK TÜLLER
Suç şebekesinin karanlık kadrosu, zulalarda baba cıgaralıkları
anasütüne saldıran bebe gibi somuruyordu. Kumarda sinirlerini
bozmayacak ölçeklerde kaybetmiş, yasal gayrımeşrûyu Devlet’e
âit evrâk üzerinde kovalayan keyifehli zâtlar, değişik ülke
bandıralı kımızlarını yudumlamayı savsaklamıyorlardı; şâhâne
yemeklere ve hasosundan Osmanlı mezelerine adamışlardı
işkembelerini: Pilâki, Cacık, Tarama, Közpatlıcan, Çerkestavuğu,
Şakşuka, Acılıezme, Kalamar, Haydarî, Ballımuz veyâ Canerik.
Mekânın kalas işçileri, Ayperi’nin sahnesi için karıncalar gibi
koşuşturuyorlardı; Işıklar, Tüller, Ampüller; yanıp sönüyordu
durmadan ışıklarla ampüller, sürtünüyordu hışırdayarak erotik
tüller. Avratsız ve mahpus hatırâları bedenindeydi hâlâ
Kahramân’ın; yerleşik yabancıların iyi bildiği, geriden, eskiden,
derinlerden gelen bir duygu şekli kıvranıp duruyordu
beyninde: eski uzak Ayperi, neden fıkır fıkır dâvetkâr böyle?
Haritasız ve pusulasız yolculuklardan sonra piramitlere
ulaşıldığında ne kadar da şüpheci olunuyordu, insan kendini nasıl
da pâyitahtın terkettiği bir palangada muhâsara altındaymış gibi
hissediyordu. Kahramân da baktı, âlemin erkeklerini hasta eden
mahbûbeye, pistteki Ayperi’ye, Apaçi’nin gözdesi kıvırtık
rakkaseye. Tek maksadı, kobrayı salmak mıydı derin kuyuya,
kara mokarı itelemek miydi dar kutucuğa; yoksa daha kalbî bir
ârzû muydu Ayperi figürüne râm eden? Belki her ikisini de
ârzûluyordu; ama bunu terinin, teninin tadında yapmak isterdi.
30 11. AY PERİ’NİN DANSI
Beklemeye tahammülleri kalmayan masalardan bâzıları
hançerelerini yırtarak gırtlak temposuyla tezâhürâta girdiler:
Aype-ri, Aype-ri, Aype-ri. Derken zemberek gibi gerilmiş sinirleri
yaylarından boşanırcasına bağırdı müşteriler: Ay-Pe-Ri. Dişi
kaplanın çevik sıçrayışlarıyla geldi pırıl pırıl Ayperi; koşarak,
sekerek, ürkerek geldi, kondu âhenkle sahneye; ufaktan, usul,
narin, kıvırmaya başladı; milletin mestolduğu kumsaatine
benzeyen kadının deligoncaları da yavaş yavaş patladı. Fevkalâde
stiliyle danseden rakkase, seyredenlerin eskideki gençlik
hatırâlarıyla ihtirâslarını kamçılayan figürlerle oynuyordu;
kadının dansını târif etmek imkânsızdı. Ayperi, ensesine topladığı
uzun sarı saçlarını üzerinde küçük elmas tâneleri parlayan
tarakla tutturmuştu; tavanlardan dökülen ışıklar, ışıldayan
elmaslara vuruyor, tasavvur edilemeyecek bir manzara hâsıl
oluyordu. Topuklarının üzerinde 360 derecelik şâhâne dönüşlerle,
cûşa gelmiş Mevlevî Dervişleri gibi canözünden geçerek
raksediyordu Ayperi. Müşteriler, memelerden karına, ayvatüylü
göbeğe, dolgun kalçalara, sâbit nazarlarla bakıyorlardı; sihire
uğratılmış gibiydiler. Gözlerinde bir şeytan gülümsemesi,
yanaklarında gamze, türlü edâ, cilve, işveyle dönen Dansöz’ün
uzayında kaybolurken, sanki her biri birer Ayperi oldular, huşû
içinde vecde geçtiler; Ayperi’nin şahsında kendi şapşal, boktan,
zavallı sûretlerine tapındılar. Uğursuz bir rüzgârla sallanan dev
mumların alevleri müşterilerin yüzünde esrârlı pırıltılar
yapıyordu ki, Ay Peri’yi çevreleyen gergefli hâle gökkuşağı gibi
balkıdı, sahneyi çevreleyen muazzam perde yavaş yavaş
indi; operasyonu yöneten tiğvi şöhreti çığırtkanın işâreti üzerine,
gayet kıvrak bir raks havası çalmaya başladı. Yarımay gibi
dizilmiş ayaklı gümüş şamdanların aydınlattığı geniş sahnenin
önünde, çıplak vücûtlarının bir kısmını örten kumaşlara
bürünmüş, salınarak Ay Peri’ye vokalistlik yapan gençkızların
pullu
payetli
giysileri
gözkamaştırıcıydı;
göğüslerinde,
bileklerinde ve kulak memelerinde parıldayan mücevherler,
hayrânları seyirciler arasındaki zengin kokainmanlar tarafından
gönderilmişti. Birden, yarıçıplak vücûduyla Ay Peri denen dilber
yeniden ortaya çıktı. Dakikadan dakikaya âdetâ canı çekilen
seyirciler çâresiz görünüyorlardı, şakaklarında biriken siniri
boşaltacak bir kap arar gibiydiler; diplerdeki karanlığın
31 derinlerinden vuran solgun turuncu ışıkların altında lotusçiçeği
gibi açılan bu kadına doğru bütün güçlerini toplayarak yanaşmak,
ellemek, dokunmak, parmaklamak istiyorlardı; yanıp sönen
ışıklar altında tenini saran şeffaf tül, Ay Peri’nin iliklerinden
akan bal damlalarını gizlemeye yetmiyordu. Efsâne Dansöz,
masalara püskürttüğü alevlerin arasında kasım kasım kasılan
yıkıntı rûhlara sâhip adamların bütün ihtişâmını yalayıp yutmak
ister gibiydi: Duvarlar inse, yekpâre hisârı aşsa, dağa tırmansa.
32 12. HALK ÇALGILARIYLA EZGİLER
Derken ışıklar yandı, tavandan aşağı bardaktan boşanırcasına bir
alkış seli indi. Ayperi, saçlarını sağdan sola, soldan sağa
savurarak yerlere kadar eğildi; gülkoncası memeleri fırladı
fırlayacak gibiydi; gergin yırtmaçlı eteğinden taşamadıkça daha
da iştâh kabartan bacaklarıyla, temennâ ede ede kulise doğru
kaçtı. İşte o esnâda kadîm deryâları aşarak, gönüllere dolup
boşalarak gelen bir şarkı, gerçekliğin üzerini kolonlardan
yayılarak azıcık kahırlı fakat makaracı bir tavırla örttü: “Her
gönlün bir köşesinde / Yaralanmış bir yer vardır / Benim gibi
sevenlerin / Yaşaması ıstıraptır...’’ Garsonlar, hesâba itirâza
yeltenen birkaç dallamayı, badigardların insâfına terkeylediler;
temizleyici ameleler, kırılmış şişelerle yarısı içilmiş filtreli sigara
izmaritlerini, müslüman sabâhın ezânına doğru süpürdüler;
Gayrımeşrû Babalar, avuçlarında buruşturup terlettikleri
kirliparaları, sabâha Devlet Bankalarındaki hesaplarına geçirmek
üzere desteleyip istifleyerek uykuya yatırdılar. Ütmekten rûhu
daralan Ganyetocu bîtâptı; kafasını mercimek çorbasına
gömmüştü, kirli ellerindeki yarım somunla katıksız kaşıklıyordu;
taşa kesmiş mimiksiz suratı, Manocu’lara, Danışıklı Oyunculara,
hâsılı kimseye tahammül edecek hâli olmadığını belgesel tarzda
ifâde eder gibiydi. Apaçi, kasa hesâbını alır almaz, iççamaşırı
mankeni ölçülerindeki kalkık burunlu sarışın sevgilisini kaptığı
gibi villasına topuklamıştı. İşletme Müdürü Gomez, yardakçısı
Boksör’ün, muvâzenesini yitirmiş titrek parmaklarla kıvırdığı
çiftliyi yakmak için davranırken, mekândaki döküntülerin son
hâlini de dikiz etti. Helâcı Kadın’ın TRT’ye bağladığı radyosu,
halk çalgılarıyla nefesler vermekteydi; sidikli bok kokan
yüznumarayı foşur foşur suladı; aynı zamanda, kan, ter, gözyaşı
ve paranın teri gibi de kokuyordu.
33 13. MAKASA GELEN BEYİN
Salon şimdi Kahramân’a büsbütün kararmış görünüyordu; boş,
zifir, ışıksız, muammâ uzam; derinliklerinde karışık homurtularla
cinâyet ekonomisi rantçılarının taşkınlıklarının, içsavaş artığı
silâhların uzunmenzilli seslerinin, her biri birer Cüzdanadam’a
kapılanmış Parazitkadın kahkahalarının, Halktürküsü melodili
cep telefonlarının, insan denen hayvan gece boyunca deşilirken
bölgenin güvenliğiyle sükûnetini sağladıkları için but payını
bekleyen Aynasızların telsiz vızıltılarının kaynaştığı, pis bir çirkef
çukuru. Makyaj odasına yürüdü. Vücûdunu arkaya atıp gözlerini
hafifçe kısarak bir müddet kızı seyretti; entârisinin göğsü sımsıkı
gerilmiş, belinin inceliğine karşılık şâhâne kalçalarının nefis
yuvarlaklığı meydana çıkmıştı. Derken, birden, ansızın, gözleri
kenetlendi; sarı peruğunu çıkaran Ayperi, başını biraz yana eğdi;
kızıl saçlarındaki alev perçemlerden birinin gölgesi, yanaklarına
düştü. Kahramân, sigarasından yuvarlak mâvi dumanlar üflüyor,
oltutaşı tesbîhini şşakk şşakk diye ağır ağır çekiyordu. Bir
müddet öyle kımıltısız kaldılar. Yanaştı Ayperi, yaklaştı, şûh
nefesini saldı: “Ateşin var mı?’’ Çakmağını çıkaracak Kahramân;
hızlı, serî, atak hareketler; tak, çat, çak; ama sonra birden, cıstak
ritmindeki kemanın âhesteye geçmesi gibi, nazlı nazlı
yavaşlayacak, bir hafif keder, bir hafif neşe notalarına basarak,
bir sonraki ezgiyi terennüm edecek; Muhtarçakmağı’nı biraz öyle,
yanık tutacak, gazın ışığında Ayperi’nin yüzünü seyredecek:
şehvetten çâresizleşmiş görünen masûm hûrî; ürkek kedi, tedirgin
balık gibi; insanı ânında günâha sokacak cadımsı şeytanlar kadar
güzel ve köşede kıstırılıp köklenecek oğlan melekçikler kadar tâze.
Sabâha karşıydı, berâberce çıktılar; havada ısınmak için mâkûl
olmayan bahâneler arayanların tercîh edeceği hafif bir serinlik
vardı. Ayperi, ebeveynlerinden gizli bâzı kabâhâtler işlemiş küçük
kızlara özgü safımsı tavırla sordu: “Koluna girebilir miyim?’’
Kahramân, okkalı bir lâf oturtturmak istediyse de, kızın
kokusundan felç olmuş beyni makasa geldiği için yanıt veremedi.
Sanki donuyormuş gibi çenelerini takırdattı Ayperi: “Çok
üşüyorum.’’ Dedi ve yılanbalığı gibi kıvrak, gevrek simit gibi sıcak
vücûdunu, erkek suratında tuhaf bir şaşkınlık yaşayan oğlana
yapıştırıverdi. Böylelikle günü imbikten geçirip künyelerine
kazıyacakları yiyişken bir zaman imâlâthânesine dörtnala
daldılar.
34 14. DAMARDAN GİREN NEHİRLER
Mesût bir Aksaray gecesiydi. Ne tâlihten ne kadından yana
gülmemiş şanslarına küfrederek bekâr odalarına dönenler,
uyanan pis şehrin sabâhına hınçla tükürdüler. Bu cehennemlik
günahkârlar, gece boyunca üçkâğıtlara mârûz kalmışlardı: kemik
seslerinin duyulduğu yeşil sahâlarda, faüller eşliğinde küt
iniliyordu. Börek salonlarındaki ısıya çöken gözleri pörtlemiş
Şehirşebekleri, ne iyi, ne kötüydüler; dişlerini fırçalamazlardı,
meselâ çorapları da kokardı; maratonu tamamlayabilmek için,
gemlerinden kurtulmuş boğalar gibi boynuz koyarak tükettikleri
tek bir zaman vardı ellerinde; âşk için ıstırap çekmiş şarkıların
zamanı, Tatlı ve Acı Hayât’ın zamanı. Pisti ortalık, pisti pisler
içinde, en pis kadar pis; işler her vakit pis hayât efendilerinin
çemberleri içre dönüyordu. Han-ı yağma gösterisinin dirençsiz
ödlekleri sistemin vidaları hâline gelirken, haysiyetsizce
yaşamaktansa haykırmayı göze alanlar ya tecrite ya sürgüne
gönderiliyor ya da yağlı ilmeklerle darağacında sallandırılıyordu
âleme ibret olsun diye. Masal aynaları gibi sırlandırılmış fason
gündelik hayât, sahtekâr bâkireler gibi örtünüp namus
kumkumalığı taslarken, buruk şehvet hissiyle damardan girip
alevden bir nehir gibi önüne geleni yakarak akıyordu. Pavyonlarla
gece
kulüpleri
kepenklerini
indirmişti.
Kusmuklarla
kediboklarına bastılar; cılız lâmbaları sönmeye yüztutan
caddelerden, çöp dağları yığılı iğrenç kokulu Pistanbul
sokaklarından elele geçtiler; dijital taksimetre gözlü fırlama
şoförleri umursamadılar, ışıklarından içli deyişler sızan evlerin
önünden ağır ağır yürüdüler. Nâmuslu, uyumlu, mutlu yurttaşlar,
yüzbeşbininci uykularında osuruyorlardı. Başı dönüp midesi
bulanan karakterler, Kokakola kutusu yığınını tekmeleyip
küfrettiler. Beşyüzlü aşağılık şehrin alimünyum estetiğinin
gölgeleri, şafak alacasında gâh devleşiyor, gâh minnâcık
kalıyordu.
35 15. İKİ EMSÂLSİZ KAFDAĞI
Geçtiler karakol haritalarındaki pilot suçbölgelerinden, koşaradım
uçtular ispiyonculuk ahlâkının kutsandığı ürkünçlüklerden;
açlıkların fakirliğinden, mutluluğun zenginliklerinden, kıyâmet
tellallarının sirk neonlarından, az sonra birbirlerine inecek oraklı
iki Azrâil gibi geçtiler gittiler; parke taşlara basıp topuk
çınlatarak Ayperi’nin âşk yuvasına, fikifiki mağarasına, şahsî
kerhânesine girdiler: Dansöz Ayperi’nin evi, güzel Ayperi’nin
şâhâne evi. Gâvurun kızıyla âdî şerefsizin bol taklalı meşveret
gecesi müthiş; murat verecekler, murat alacaklar. İki ulu
yükseltiydiler, iki ulu rakîp, karşı karşıya iki emsâlsiz kafdağı.
Ağızları için, dilleri için, çıplak ve terütâze vücûtları için,
yaradanın hakkı için birbirlerine kapanmak, birbirlerinde
kaybolmak istediler. Akça yüzlü iki yeni sevgiliydiler, birbirlerine
köprü olmaya söz verdiler. Kurusoğanla ayranı katık ettikleri
mutluluk aşlarına zehirli bahârâtlar serpmek istemiyorlardı.
Kıyak kafalarıyla âsî fırtınalar gibi edepsizce sokuldular
birbirlerinin efsûnlu menzîline. Bütün aşklar tatlı başlar;
saftırlar, zamanla bozulurlar. Acelesi yoktu Kahramân’ın da, kızı
tatlı tatlı okşuyordu; âşk hızlı başlar yavaş öldürür nasıl olsa,
biliyordu.
Rol
kişileri
insiyakî
olarak
şimdiki
âna
kilitlenmişlerdi. İri burnu, kalın kaşları, kemikli suratıyla,
tornavidalığını haykıran Anadolu’nun güzîde evlâdı o esnâda
kâinâta kızın rimelli kirpiklerindeki esrâr perdesinden bakıyordu.
Kıpkırmızı rujun tineriyle başkalaşmış etli dudaklar açılınca,
karanlıkta bir sıra inci diş göründü, kaptı hart diye dilini oğlanın;
kökünden koparmak ister gibi emdi. Kahramân’ın omurgası,
mekanik bir düzeneğe bağlıymış gibi titredi; ne cezâevi, ne kumar,
ne uyuşturucular, ne kumpaslı pis teklifler… velhâsıl,
gayrımeşrûya âit hiç... sâdece kendi bahtiyâr erkekliğini
duyumsuyordu. Öpüştükçe yüzlerine pembelik yürüdü, sevindiler;
gözleri açtı gördü, gönülleri verdi, sevdiler. Bayıltıcı haspa ne de
güzel kokuyordu elma gibi; ne de güzel kırıtıyor, ne de güzel
kişniyordu tay gibi. Gözleri çıldır çıldır ışıklı, ağzı maç maç
sakızlı, kendisi nazlı avradın dudaklarında, yanmış şeker, erimiş
bal tadı bulan Kahramân, adaleli kollarında eritmeye ahdettiği
fingirdeğin kemiklerini ufalarcasına basınçla sıktı: inleme
seslerini bizzat kulaklarıyla duymak istiyordu.
36 16. TOKMAKÇIYA SUPET ALIKAN GACI
Ayperi, eve adım attıkları ândan itibâren, diliyle ve nefesiyle
müthiş bir faâliyete girişmiş, ayak pençelerini gıdıkladığı adamı,
burundeliklerine kadar yalayarak mestolacağı râddeye getirmişti.
Kıvranırken öyle dehşetli bir ârzû hissediyor, bunu erkeğine o
kadar derinden duyumsatıyordu ki, öpüşmelerine hudût çizgisi
çekmeseler
nefessizlikten
boğulacakları
kesindi.
Ayperi,
zincirlerinden boşanmasına ramak kalmış sinirleriyle kendini
karayağız horozun canalıcı hamlelerine hazırlarken, Kahramân
da kösnül bir hırsla, rabbinin el değdirmeden ambalajladığı
şişenin tıpasını paralayıp kargıyı mazgala saplamak için
sabırsızlanıyordu. Fildişi beyazlığındaki vücûdun sâhibesi,
dişleneceği sergüzeştin heyecânıyla cân-ı gönülden hınzır hınzır
kikirdiyordu, gülmekten bayılacaktı neredeyse; kara kafasını
pembe ormanına daldıran oğlan, dilindeki paslı elektriği
bızırından beynine iletmekle meşgûldü; süte saldıran yılan
gibiydi,
incirin
balını
yalamaktan
nefessizdi:
inşâatın
subasmanını döşüyormuş, katları tek tek çıkacakmış; her katta
bir duracak, bir vuracakmış; ta ki binâ zangır zangır sallanana,
gökkatındaki bulutlar çatlamış toprağı şarıl şarıl sulayıncaya
kadar. Öpüyordu Ayperi de adamını, okşuyordu, saçlarını
karıştırıyordu; yumuk gözleriyle, aralanmış dudaklarıyla, kopacak
zelzeleye hazırlanıyordu. Pantolonunu indirip fermuarını çözdü,
but similyayı avuçladı; hiç tereddütsüz, mosmor bir sosis hâline
getirinceye kadar supet alıktı: çocuğu içine almak, bağrına
gömmek, +90 ak memelerinin arasında kayıp etmek istiyordu.
Birdenbire üstüne pars kızgınlığı, antilop yırtıcılığı gelmişti; artık
kediyavrusu değil, dişi bir leopardı. Güzelliğinin en şaşaalı
devirlerini yaşarken hâfızalardan silinmeyecek izler bırakan bu
kadın, gül memelerini, kiraz dudaklarını, gamzeli yanaklarını,
nihâyetinde de bal çanağını, siyah erkek hayvanın istifâdesine
sundu: zevkten çarşafları parçalıyor, iniltisi yeri göğü tutuyordu.
Feryâtları duyan komşuların eve baskın vereceğinden korkan
Kahramân, eliyle ağzını kapatmaya çalışınca, Ayperi sinirlendi:
“Devâ-meeeet...’’ Dişlerini gıcırdatıyordu: “Duysalar da farketmez,
devâm et tokmakçım benim.’’ Boşalmasını geciktirmek istedi ama
dayanamayıp ilk ohunu çarçabuk verdi; çok daha kuvvetli ikinci
artçı sarsıntının fazla gecikmeden geleceğini iyi biliyordu. İnsan
yemeye hazırlanan iki dev karınca gibiydiler, ilâhlar tarafından
37 görevlendirilmiş vandal seksmakinalarını andırdıkları da
söylenebilirdi; çölleşmiş dipölüdoğada çarpışan âşkrobotları, gibi
benzetmeler, bu tür şahsiyetler için üretiliyordu sanki: dil
korusunda, kelime göletlerinde sıçradılar durdular; sözlere tek tek
değdiler, sözler aracılığıyla emiştiler. Ayperi’nin memesinden
sallanan bir damla sütü bebecik gibi emen erkeğin
düşüncebalonu, “Ahh...’’ dedi, “demek daha bebek bu, demek
anasının kınalı kuzusundan bir damla süt getirebilmek için
devâmlı
memelerini
sömürmeliyim.’’
Sâatler
ilerledikçe,
Ayperi’nin solumaları kesik kesik cümlelere dönüştü: “Sok. Sakın
boşalma. Dibe. Daha ileri. Derine.’’ Kızın gözlerinde yansıyan
Kahramân, cançekicini cinçukurundan ayırmadan ağır işçiliğe
devâm ediyordu. Ayperi, isterik minik kahkaha krizlerine geçti:
“Em. Aaah. Mmmm. Kimim ben? Adımı söyle’’ Çıldırma ânını
kaçırmak istemeyen Kahramân emirlere harfiyen uydukça,
Ayperi’nin diyalogları da denetimden çıktı: “Nereden geldin gene
sen? Manyak. İt. Tam bir hayvana benziyorsun. Sars beni.
Amcığım; evet. Bayılacağım. Yalvarırım. Sakın çıkarma; sakın,
sakın, sakın.’’ Şehvete gelmiş fingirdek tâzenin kabukları soyuldu,
bâdemleri yendi, pulları tek tek ayıklanıp içorganları boşaltıldı,
kemikleri çatır çatır kırıldı. En nihâyetinde ikisi de bitkin
vaziyette taş gibi ağır bir uykuya şuûrsuzca düştüler.
38 17. CİNÂSLAR ZİNCİRİ
Öğle ezânı minârelerden yükseldiğinde, çapaklı gözlerini
kırpıştırarak sevinçle güldüler. Keşke çorak tabîat, envâi çeşit
herzeyi zıkkımlanan Ayperi ile Kahramân kadar saâdetle yüklü
olsaydı. Anadan üryân dünyâ ne hoştu, sevdicek kollarındaki
uyku mahmûrluğu ne muhterem duyguydu. Bal, kaymak, pekmez,
yumurta, peynir, çayla kahvaltı ettiler. Aranılan numaralara o
ânda ulaşılamıyordu, şahıslar cevap vermiyordu ya da kapsama
alanı dışındaydılar. Radyolar dinlendi, televizyonlar açıldı; sabah
ve
öğle
geyiklerine,
dizilerdeki
karton
karakterlere,
çizgifilmlerdeki doğaüstü tiplemelere, belgesellere, az sonralara,
konserlere, olayların perdearkalarına, haberlere zapla bakıldı.
Kahramân, kızı kucağına oturttu: ‘‘Birer çizgi çekmenin zamanı
geldi.’’ Koko’yu gıcır 1’lik doları külâh yapıp kristal yüzeyden
beyinlerine yolladılar. Derken kankırmızısı güneş yavaşça soldu,
tâze benzin kokan rüzgârlar içeri doldu, gökdelenlerden birinin
tepesine kocaman bir ay kondu ve taraflar yıldızlar ışımaya yüz
tutarken bir kez daha nefes aldılar. Amansız, acımasız
kaynamaktaydı Büyükkent; asfaltla betona fedâ edilip katledilmiş
dut ağaçları yerin altından inlemekte, dertlenmekte, of
çekmekteydiler. İlenç dolu bereketli toprakların kargışlarını
siktirederek, özleri dostlukla sarhoş ırmağın akışında, uçan bir
halıya yerleştiler; dereler, tepeler, köyler, mahâlleler, arsalar,
paftalar, gayrımenkûller, cam piramitler miniminnâcıktı: zamanı
tekmelediler; ışıkhızında bir hâzdan öteki edepsizliğe pürüzsüz
geçişler yaptılar. Perdelenmemiş gerçekliği kuşbakışı yeniden
tanımladıklarında, nerede, nasıl, ne hâlde bulunduklarını
ayırdettiler; halının altında uzayıp giden sonsuz iyiniyet ovalarına
konmuş göçer boylarının katı kurallarına lama gibi tükürdüler;
zemin, mekân, uzam, cisim kayboldu; halı sâbit, yolculuk
müteharrikti; beyincik hücrelerine perdah atan Toz’un seyyâl ve
cevvâl zamanından son katresine kadar içtiler; destûrsuzca algı
kapılarına yaslanan yarışmadışı sâniyeler pıhtılaşmaya yüz
tuttuğunda, başağrısı yapmadan güldüren Birincielek Kubar’a
geçip vahşîce birbirlerini dişlediler; burgaçlarla dibe indiler, iyice
dibe. Kahramân’ın gözleri nemlendi kuştüyü yastıklarla bezeli
pirinç karyolada, hayâttalığına pek çok sevindi. Üstelik mûcize
gerçekleşmiş, ümitsizce âşk beslediği müseccel kevâşenin katmer
tadındaki fıstıklı etini iri lokma darbeleriyle tekrardan yemeye
39 koyulmuştu. Temerküz kamplarındaki müebbet esâretinden
milyonda bir tesâdüfle kurtulup hür vatana şapka sallamış
refleksleri zayıf bir tutsaktı sanki; adımlarını hayret nidâları
süslüyor, keleş başına gelenleri acemi gülüşlerle izliyordu.
Mahpusluktaki abazalığının azgınlığıyla, fevkalâde Ayperi’nin
bacakarasına hamle etmiş, diz çökmüştü; el etek öpüyor, simli
kaftanın altındaki serin tüyleri yalıyordu; vardığı yer, cinâs,
teşbîh ve telmîh zincirinin doruk noktasıydı. Ustaişi bir zilli
hamlesiyle yatağına bağlayan ateşli dilberin koynunda geçirdiği
yakıcı âşk saatlerinden sonra, ister çengele vursunlar, ister
etinden çekip kavurma etsinler, ömrü billâh gam yemeyeceğine
inanıyordu. Gözleriyle Ayperi’nin gözbebeklerine umarsız aklını
yitirmiş bir meczûbun Allahına yakarırcasına baktığı gibi
bakarken her seferinde vücûdî âşkın gayyâ kuyusuna yeniden
yuvarlanıyordu. Hırıltıyla kızcağızın boğazına çöküyordu o vakit,
tatlı omuzbaşlarını geviş getirerek dişliyordu; selvi gölgeleriyle
sükûn bulmuş, fakat gürültücü çılgın kalabalıkla huzûru
kaçırılmış inceuzun yola da o zaman giriyordu işte. Çelenklerle
süslenmiş zafer taklarının altından inleye sarsıla geçti. Kulakları
uğulduyordu. Zılgıt sesleri, davul tokmakları, çepik çalanlar, saç
baş yolan kadınlar, hülyâlı atmosfere küncü tâneleri gibi
serpilmişlerdi. Silâhlı bir grup, gez-göz-arpacık tetikte durarak
kitleyi denetliyordu. Herkesin gözü Kahramân’ın üzerindeydi.
Mecbûren yürüdü. Kiremit kırmızısı toprak altüsttü, deşilmişti.
Mahlûkatın perde perde sönen feryâdı duyulmaz oldukta, başı
döndü, midesi bulandı. Durdu. Ölü de mezârcı da özüydü,
topraklar da kemikler de öz canınındı. Ezbere bildiği rüyâydı; ne
zaman ölüme ya da âşka yaklaşsa, kımıl kımıl kaynaşan bu
hayâller
kaplıyordu
beynini.
Sıçrayarak
uyandı.
İşte
başbaşaydılar, şehrin lâğımındaki kutuevde üşüyen kimsesiz iki
çocuktular.
Dilleriyle
bulaştırdıkları
tükürüklerden,
memelerindeki dişil ve eril izlerden, âşka kapanmakla âşkta
kaybolmanın arasından, döşeğin dört yanına bulaşan beyaz bel
damlalarından geçerek canözlerine yeni bir târik aradılar.
Bukağıya ebedîyyen mahkûm tutuklulardandılar; âşkları,
ihânetleri,
intihârları,
cinâyetleri
çok
yakındaydı;
gözbebeklerinden hissediyorlardı. Lâstik gibi sünen günlerin nasıl
geçtiğini anlayamadılar.
40 18. YANIK KABLO KOKUSU ya da TEKLİFİN SÂATİ
Yamyam
yıllardan
sonra
eşkıyâ
inine
sâlimen
dönen Kahramân’ın burnu, pispas işlerin yanık kokusunu alıyor
gibiydi. Devâmlı tetikteydi. Tam çakozlayamıyordu. Eh, sever
görünen bir sevgilisi bile vardı. Gecelerde ekmek paralarını
kazanıyorlar, masûm ve mahrem bir gündüzün kirâsını
ödüyorlardı. Cennet düşlerine dalıp gitmiş günahkâr ahâliye paslı
hoparlörlerle ezân boca eden minâreler ikindiyi çığırırken
uyanıyorlardı ve koklaşıyorlardı mahmûr. Tâze hayâtına
inanmasına ramak kalan Kahramân, Apaçi’yle özel görüştüğü bir
günün sonunda allak bullak oldu; teklîfin sesi, tehdîtle karışık
ricâ tonundaydı: bu seferki en gizli, en büyük, en dalavere işinin
adamı olursa, hiçbir kumarda ütemeyeceği kadar para
kazanacaktı, harcamakla bitmeyecek hadsiz para: “Küba
sâhillerine gidersin, evlâdım Kahramân.’’ Çocuğun yüzü sarıya
kesti, gözleri kristalleşti; koşarak güvercin göğsünü açmış kızının
kollarına sığındı: elektrik şebekesinin ârızalandığı bir gece vakti,
mumların pırpır eden alevlerinin gölgeleri yüzlerine vururken
dertleştiler. Sevdiğinin başı hakkı için korktu Ayperi, titredi,
sesini çıkarmadı. Şaraplarıyla esrârlarını içtiler, leblebileriyle
tulumbalarını yediler, kızışmış gövdelerinin ateşiyle birbirlerine
kuralsız daldılar. Aradan üç gün daha geçti. Günler geceye döndü,
teklîfin saati acımasızca çalıştı; hayâtî tercîh, Kahramân’ın rûh
telini kiriş gibi gerdi. En büyük destekçisi yuvayapıcı
dişikuşuydu; Ayperi, kırmızıkaslı savaşçının peşinde dolanıyordu
mırıl mırıl. Derken yumuşak bir Hazîran sabâhı, Kahramân’a işi
sordu: kaçırıp seyredemediği bölümlerde neler olmuştu? oğlanla
kız engelleri aşacak, kötü adamlardan kurtularak mutlusona
erişebilecekler
miydi?
Yarattığı
zaaf
hâlesine
rağmen
Kahramân’ın ketûm surlarını yıkmayı başaramayınca, doğrudan
eyleme geçip toplarını ateşledi: “Sen ne biçim erkeksin? Pusu at,
tuzak kur; oyunda hîle varsa erken davran. Sen bunu deneyecek
kadar zekâlı bir adam değil misin?’’ Her tür İnceiş’te elinden gelen
yardımı yapacağına söz verdi, bir pay da kendi almak şartıyla
icâbederse kadınlığını bile kullanacaktı.
41 19. KAN VE GÜL
Tatlıhayât Kurbânları, yaşamak için dövüşmek zorunda mıydılar?
Kuzgun dolunay, Ay Peri'nin câzibesarısıyla şehvetkızılı arasında
dalgalanan saçlarını örttü. Kafasını yârinin sıcak karnına
dayayan
Kahramân’ın
alnına
perçem
düşmüştü.
Melekuykusundan sıyrılan hâtun, gözlerini bebek gibi
ovuşturarak çişe gitti. Sekansları ağırçekimde yeniden izleyen
Kahramân, senaryoları her zâviyeden ayrı ayrı tahlîle girişti. Ne
kadar da korkusuzdu Ay Peri böyle; o ne cesâretti, ne Amazon
yürekti o öyle? Suça teşvîkin telaffuzunda, civeleğin küçükdilini
bile görmüştü. Ay Peri’nin Apaçi’ye döşekyoldaşlığı ettiği âşikâr
değil mi? Filmlerde de böyle olmaz mı? Soğan, Midye, Yengeç, Bal,
Hurma ve Salyangoz’dan sonraki en büyük afrodizyak İktidar, saf
gençkızların kâlbini çalmaz mı? Makam, mevkii, para ve
lükshayât, masûm bâkirelerin yüreğini hop hop hoplatmaz mı?
Kızın şimdi koltukaltına sığınmasının ne anlamı var? Sıçradı:
“Kapatması değil miydin ulan sen Eyüp ibnesinin?’’ Sel gibi
gözyaşı döktü afallayan kız, âhı âsumanı tuttu; tırnaklarını
oğlanın suratına geçirdi, bir müddet çekiştiler; ağır tokatla yere
serildiğinde iki damla kan nârin burun deliklerinden döşemeye
sızdı. Ocağın kubbesini ölüm sessizliği kaplamıştı. Kesik kesik
kısa voltaya geçti erkek. Ay Peri’nin nemlendirme kremi
kutusuna gizlediği zulayı patlattığı ân da o ândı: sıvıesrârı kaşla
göz arasında yaladı. Malbuş’a yedirdiği kokusuz Neft’i, şahnişine
oturarak paflarken, mükemmel derecede derin kafayla düzendışı
mahâllenin çatılarını seyre daldı. Dumanlı kafasında bando
mızıka eşliğinde sünerek resmîgeçit yapan fotoğraflar, sonbahar
yaprakları gibi sapır sapır döküldüler yere; üstlerine bastığında
gördü ki, hışır hışır sesler çıkıyor; bir duman daha asıldı. Sessizce
kanlı gözyaşları döken iri memeli hâtunun, gözlerine âşk sürmesi
çektiğinin, âşk sarhoşluğuyla mestettiğinin de farkındaydı.
Boşuna dememişlerdi, sevdâ çeken gönül bir kararda duramaz,
diye. Acaba insanı bedbaht edecek kadar güzel lolipopu çıtır çıtır
yerken, cancağızından gram koklatmaması mı gerekiyordu? Yoksa
korsangösteriler mi düzenlemeliydi? Sigaranın yarısında ayağa
kalktı, acıdan perîşân ve hâzdan mestolmuş, saç baş dağınık
Ayperi’ye yöneldi; sanki mel’ûn ve kör bazı içgüdülerin
tesîrindeydi. Dünyâ denen nâmussuz okyanus da o kadar
dalgalıydı ki, lânet olsundu. Cıgaranın dumanı, Kızılderili
42 obalarına yağacak belâ gibi siyah tüterek Ay Peri’nin
mâhcemâline yaklaşıyordu. Göz zinâsıyla geçen saniyelerin
ardından önce makaralar karıştı, ardından da film koptu;
kokusuyla başını döndüren kızın kukusunu haşin dil darbeleriyle
derin yalamaya girişince, Ayperi ağlamayla karışık bir inleme
tutturdu, tırnaklarını Kahramân’ın kalçalarına geçirdi. Taze
amcık kokusunu bir kez daha içine çeken kahramân yalamaya
devâm ederken kızın belini kavrayıp çevikçe döndü. Baş
hizâsındaki sopayı ağzına alan Ay Peri, boğulur gibi sesler
çıkarıyordu. Ormanların gümbürtüsünde kaybolmuş gibiydiler,
nefessiz kalana kadar öpüştüler. Oğlanın taşşaklarını okkalayıp
babafingosunu emiyordu Ayperi. Kahramân da iki eliyle
dudaklarını araladığı kayısının hassâs noktalarına hunharca
hamleler yapıyordu. İşte şimdi ikisi de dilsiz kalmışlardı. Hâin
emellerine aynı ânda ulaşıp şehre su veren anaborular gibi
patladıklarında yekvücût olmuşlar, et ete kaynaklanmışlardı.
Neden sonra soluklanıp toparlandılar, berelenmiş yerlerini
kolonyayla ovdular. Halının püskülünü yakacakken sönüveren
Malbuş, dibinde öpülmemiş son öpücüğüyle, yeni sünnet olmuş
çük gibi mahzûn, boynunu bükmüş yatıyordu. Renksiz esrârı
sürdüğü sigaralardan birini daha yakan Kahramân, acele iki
duman aldı. Ağlamaktan sesi boğuklaşmış Ay Peri, dedi ki: “Ben
âşkımı paraya satan kadınlardan değilim. Kâlbim severse
severim; pazara kadar değil, mezâra kadar giderim; sevdi mi
adam gibi seven erkek isterim.’’ Bu sefer, pamukyorgan gibi tiril
ve usul seviştiler. Ayperi, tatlı sözlerle kulak memesine fısıldar,
keleş kafasını okşarken, oğlan mat gözlerle bakıyordu: “Hadi gel
gir bana âşkım.’’ Böylece dipsiz gayyâ kuyusunda berâberce
kayboldular, sessizce uyudular.
43 20. GÜZEL KUMAR
Basamakları, hîle, desîse ve kurnazlıkla tırmanmış mühim
şahsiyetti Apaçi. Kendi neydi? Mücâdeleye garibanlık kapısından
girmiş, hâlâ ezgin, hâlâ yoksul, hâlâ yeni doğan her güne
tekkalemlik vurgun fikriyle uyanan bir dertler insanı, bir çilekeş.
Gözünü kırpmamalıydı bu şebek; elikanlı mafia neferi gibi değil,
gizliservis ajanı gibi de olmalıydı. Suça mecbûr ve mahkûm varoş
delikanlısı ayağı bayatlamıştı, her şekil cürüme zorlanmış
Hırterkek fotoğraflarından artık vazgeçilmeliydi. Bileği sağlam,
yüreği pek, rûhu berk bir elemana daha ihtiyâcı vardı Apaçi’nin,
Çetebaba ayakları taslayan sonradan görmenin. Yabancı
yataklardaki rüyâlarından uyandığında şaşkın biriydi O; hiç de
oturaklıca cezâ yatmışa benzemiyordu; gene aynı zaaflar, gene
aynı helecanlar. Akıllı olmak ne demekti meselâ? Yanardöner
ihtimâllere karşı, çifttaraflı, süpergizli, ipleri sonuna kadar elinde
tuttuğu, kırk tilkiyi kuyruklarından düğümleyebileceği kumpası
kurabilmek mi demekti? Ay Peri’nin alev alev yatağı iyiydi hoştu
da, küt diye vermesi gereken karara bir faydası dokunacak mıydı?
Karnını doyurdular, cebine para koydular, sıcak bir dam verdiler;
daha 17 yaşındayken Şûbe’de hayâları ufalanan çocuğun cevâbı,
bu yüzden tektir, evettir. Çünkü oyun evvelden kurulmuştu,
halka takılmıştı burnuna bir sefer. Apaçi, bir sürü amele ve
bilyayı çevirecek rulman besliyordu; başına tâlihkuşu konmaya
nâmzet şahıs, şikâyet ne kelime, şükür pozisyonunda domalmaya
devâm mı etmeliydi? Ya ölecek, ya deliğe tıkılacak ya da sekizbin
fitteki F-16'lardan düşüp ölmeyecek ve hazîne sandığına sımsıkı
sarılarak vaâdedilmiş topraklara yelken açacak: iyi kumar, tek
zar. Kahramân, bu cansıkıcı cümlelerle düşünmüyordu elbette.
Derbeder yatan tâzenin koynundan eğri büğrü tüten bir duman
gibi sıyrılıp oteline uzadı. Çılgın âşkının şeytânî mıknatısından,
efsûnlu câzibesinden uzaklaşabilecek miydi? Dimâğı sopasına
iniyor, zihni malafatına kilitleniyordu; sâdece O’nu, O Kadını
görüyordu; nabız O Kadınla atıyor, damara O Kadınla kan
doluyordu; duyargaları bir tek O'nun için dikiliyordu. Sâlim
kafayla düşünebilmek için, sağlam üç dört dumana ihtiyâcı vardı.
Cepten, Komando Torbacı’yı aradı. Yarım saat sonra otel odasında
esrâr basıyorlardı. Tüpgaz yerine dürülü gazete, maşa yerine
çatal, jelatin yerine bahârât poşeti kullandılar. Oda dumana
boğuldu, Komando’nun inanılmaz stratejik hatâsı yüzünden
44 bütün otele fotoğraf oldular. Komando, yanlışını telâfi amacıyla,
dört Arapkâğıdını yapıştırıp Çarşaf yaptı, ateşledi. Öyle derin
nefesler çekiyorlardı ki burun deliklerinden parmak kalınlığında
dumanlar çıkıyordu. Kahramân, pek de usta olmayan
muharrirlerin mâcerâ romanlarındaki seyrândaydı: düşmanlarına
silâh çekiyor, dünyâ güzeli perikızlarıyla yakıcı âşk saatleri
geçiriyordu. Komando ise soluk almadan kesitler naklettiği hayât
hikâyesinin sunumundaydı.
45 21. KOMANDO TORBACI
O kişiyi unutamam baba. Tarlabaşı Karakol’un orda oturur.
Zengin değil. Aşırı ufak tefek bir sevgilisi var. Kız esâsında
Yahudi. Evin her tarafı kitap baba. Baba dediğim bu tip önce
müşteriydi, sonra arkadaş olduk. Diyebilirim ki iki üniversite
bitirmişimdir. Dinleyerek. Baba’nın sâyesinde torbacılığı Budist
felsefeye göre yapıyorum. Berâber iş de çevirdik. İstasyon onun
eviydi, üs. Bir gün gitti, nerede bilmiyorum. Benim olay askerde
başladı. Komutana çıktım dedim işte. Dedim ben vatanım
milletim için bölücü hâinlerle savaşmak istiyorum. Komutan
aferim oğlum falan, vatanını böyle seven gençler bilmem ney.
Amma dedi seni gönderemeyiz. Dedim ki, komutanım beni o
zaman firâr yazın, ben vatanım için savaşmaya gidiyorum. Vatan
matan hikâye baba, ben maaşın peşindeyim. Yoksa bütün
askerliğim patates soyarak geçecek. Şafak beşyüzelli hesâbı.
Hâtıra defterine gün gün çizgi çizersin. Dedim, ya giderim, ya
giderim komutanım. İlk günlerde bürokrasi. Marş ezberle. Bir gün
gene dağdayız baba. Antakyalı bir çavuş var; köye keşife
gidiyorum diyor, çok mutlu bir hâlde geliyor. Lan? Amma sonra
uyandım. Bizim çavuş harbi ot içiyor. Oranın köylüsü de esrârı
bilen bir köylü baba biliyor musun? Bir gün çavuşu yakaladım.
Baktım kola kutusundan duman çıkıyor. Esrârın ney olduğundan
haberim yok. Dedim: ne yapıyorsun ağa, ne ayaksın? Dedi: bilmez
misin? Öyle oldu. İlk. Çek, dedi. Çektim. Olduk biz çavuşla
arkadaş. İkimizden başka bilen yok. Başka da içen de mutlaka
vardır. Sonraki günlerimiz normal geçti. Ölüm riskiyle
yaşıyorduk, savaşın en yoğun olduğu zamanı hayâl et baba. Şehit
cenâzelerini dikip gönderdikleri dönem. Çatışmadayız, kutuda
içiyoruz. Boşluk bulduğunda sotada yakıyor çavuş. Dumanı
çekiyoruz, silâhı soğutuyoruz, ateşe devâm ediyoruz. Mevzîden
mevzîye konuşmalar. Bir onlar küfrediyor, bir biz. Biriyle arkadaş
gibi olduk. Garip cümleler kurardı: Gelin, Özgür Kürdistan
Ordusu’na teslîm olun. Gibi. Örgüte katılmış amma bence niye
katıldığını bilmiyor. Manyak mısın oğlum diyorum, tetiğe
basıyorum; onsekiz ay mecbûriyetim olmasa bana ne lan,
tohumunuza para mı saydım? AhmetKaya’nın sesini de açarlar.
Konuşmalar hep böyle baba. İki taraf da akşam oldu muydu
duruyor, zâten karanlık çökse de dursak diye bekliyor. Esâsında
iki taraf da bezmiş. Antakyalıyla kurduğumuz sistem tıkır.
46 Devâmlı arâzîdeyiz. Kafamız devâmlı güzel. Dağda değilsek
Tugay’da otururuz. Lokantamız, Kantin. Televizyon açık. Ülker
Hanımeller alırım, yerim. Genellikle İnekŞaban’ın bir filmi olur.
Sosyal hayât bu baba. Meme veya göt bulursa kilitlenir millet.
Mecbûr otuzbire asılıyorsun. Yirmi kilometre yol yürüyorduk,
yirmi kilo da teçhîzât koy. İnan şimdinin beş misli yemek
yiyordum baba. Her ân baskın da olabilir. Kantin’de adamın varsa
üç pay alırsın. Ancak doyarım. Sucuk, Konserve, Dardanelton,
Salam, Zeytinyağlı Barbunya, Kabak veyâ Patlıcan Kızartma.
Çantaya zula. Bendeki AhmetKaya merâkı askerde başladı.
Bendeki kasetler AhmetKaya’nın bütün kasetleri. Döneli dört
sene oldu, sâdece AhmetKaya dinliyorum. Dağda günlerce
yürüyoruz, bâzan tarlasına rastlıyoruz. Toplayabildiğimiz kadarı
cebe. Askerde yaptığımız bir iş yok. Esâsında boş bir hikâye baba
biliyor musun? Kimse niye sıktığını bilmez. Zorunluluktan. Sen
vurmasan o seni indirecek. Bâzen da gülme tutuyor insanı, lan
diyorsun biz burda ne yapıyoruz? Bu teröristler dağda doğarak
anası sikilmiş, devâmlı dağda yaşamaktan dolayı da atik ve
çevikler. Bir sâniye sonra bakıyorsun karşıki tepeyi tutmuş. Keçi
gibi. Kafamız devâmlı güzel olduğu için olayların en ince
detaylarına kadar girebiliyoruz. Bir gün bir köy yakmaya gittik.
Emir öyle. Evlerine gidiyoruz, eşyalarınızı toplayın falan. Dört
sâat içinde alın evinizi gidin diyorsun adama. Evlerini
boşaltmazlarsa kül. Elimizde gaz bidonu. Köy. Adamlar oraya
yığılmış öyle. Kadınlar bedduâ ediyor. Yüzünü tırnaklayan,
bağıran. Kadınlar nasıl vahşî çığlıklar atıyor biliyor musun baba?
Dolanırken baktım dayının biri böyle sotada bir çuval yolmuş.
Dedim biraz para verelim de azıcık ver. Alın yeğenim dedi, ne
kadar istiyorsanız alın, beni yakmayın. Dayı dedim, biz de
gönlümüzle yapmıyoruz, emir demiri keser dedim. Ağladı. Dayı
ağlama dedim, şimdi beni de ağlatacaksın. O köyü öyle yaktık.
Şefkatli Devletbaba kırılan camlarınızın parasını ödeyecektir,
hesâbı. Amma kız o ortamda da kız baba. Bizi düşman askeri
olarak görüyor kız, amma kendini de kesik atmaktan alamıyor.
Bir kız vardı, hâlâ unutamam. Ben ona aç kurt gibi baktıkça
göğsü inip kalkıyor, falan. Gel kız, dedim. Kaçtı. Ne kaçıyorsun
dedim. Sen düşmansın, dedi. Ben nasıl gülüyorum. Lan dedim,
hangi devirde yaşıyorsun, bu işin dostu düşmanı mı kaldı, bulan
bulduğunu götürüyor. Bana dedi ki, sen manyaksın. Dağkeçisi
gibi de sıçradı kaçtı. Bir gün gene dağdayız, dinliyor musun baba?
Askerliğim, diyebilirim ki çavuşla esrâr içerek geçti. Maaş da
47 birikiyor öyle. Teskereyi aldım, direk memleket. Anam sarıldı
falan, babam… Askerden gelmeden plan program yapılmış baba.
Beni hemen bir fabrikaya paket ettiler. Yedek parça imâlâtında
işçi hesâbı. Askerliğe devâm. Onbir ay çalıştım. Beyazeşya
taksitine girmişler. Maaş alıyorum amma elimde beş kuruş yok.
Bir sürü eşyam oldu. Buzdolabı var, çamaşır, bulaşık makinası
falan. Onbir ayın sonunda isyân bayrağını çektim. Dedim ben
İstanbul’a gidiyorum. Babam, aman oğlum falan. Dedim de hadi
siktirin lan. İstanbul’da Hacı’nın yanına takıldım. Beyoğlu’nda.
Telefoncu. İkinci el hesâbı. Dedi sen ne ayaksın, ne iş tutarsın?
Dedim komandoyum, bir iş bilmiyorum amma verdiğin her işi
yaparım. Hacı’nın tahsîlâtlarına bile gittim baba, düşün.
Terkedilmiş bir binâ vardı Abdullah Sokak’ta, Hacı bir gün dedi
girin kalın. Binâyı gaspettik. İki sene Beyoğlu’nda kaldım.
İnsanları gözlemledim. Kadir’le tanışmamız daha sonra. Bunlar
Hacı’nın oraya takılan bir grup. Harbiye’de kalıyorlar. Evlerinde
bir maymun var. Bu kadar mikrop bir hayvan olamaz baba.
Devâmlı pislik yapar, masaya çıkar, yemeklere bulaşır. Hem obur,
hem de ârsız bir hayvan. Üç beş tip daha var evde öyle. Kadir
esrâr satıyor. Bana dedi, seni sevdim. Dedim ne yapacağız? Dedi
esrâr satıyoruz. Ufaktan bir iki teslîmat yaptım. Baktım şekil ne?
Öyle. Kadir gayrımeşrû amma çok duygusal bir insan, para mara
kazanamaz. Çünkü sattığından çoğunu kendi içiyor baba. Hacı,
hâlâ bilmez esrâr sattığımı. Sorar: Ne ayaksın çözemedim. Derim:
Sağlığına duâcıyım Hacı. Esrârı satmaya böyle başladım.
Bağımsız. Sinsi olmak zorundasın. İki evin kirâsını ödüyorum.
Biri depo. O Baba dediğim şahıs, evde nasıl esrâr yetiştirileceğini
öğretti. Bilimsel. Serada sene oniki ay mahsûl alıyorum.
Şeytânplaka torbacısı değilim. Piyasayla işim olmaz. Kendi
müşterilerim var. Az ve Öz. Cadde’ye pek çıkmam. Benim
torbacılığa geçiş şeklimi anlatmak istedim. Başını ağrıttıysam
kusura bakma baba sultan.
48 22. TEHLİKE, FIRSAT VE FUHÛŞ
Mahpus damlarından artakalan balıkkılçığı er, günlerinde, ateşe
kesmiş gizli cürümdü. Ayperi’nin karşısına en şeytântüyü
suratıyla çıktı. Elele tutuşup eve döndüler. Ay Peri’nin, cüzdanı
hafif bir âşığı tez vakitte şutlayacağı kesindi: kral nakit paraya
hayır demeyecekti; delikanlının hislerine zincir vurmakta karar
kılabilme ihtimâlini de kestirebiliyordu. Âşk havasının sürüyeceği
yönde esemez miydı şu erkekler? Ay Peri, Mutluluk=Para veyâ
tersi teorisini işlediği uzun bir söyleve girişti o gece.
Yüklü vurgun fikrini Kahramân’ın kafasına kaktı durdu; ecelden
aman bulabilirlerse, icâbında hîlebazlıkla, şarlatanlıkla,
üçkâğıtla, hudûtsuz paralar kazanabilirlerdi. Paranın satın
alabildiği en iyi hayâtı elde etmek için günümüzde her yol mubâh
değil miydi? Şımarık kız çocukları gibi alt dudağını sarkıtıp
parmaklarını kâhkülüne dolar: “Üçbeş sene sonra benim de
devrim geçecek, şâhâne kalçalarım selülit bağlayacak, dimdik
göğüslerim sarkacak...’’ Boyun çukurlarından öper oğlan: “Hiç
merâk etme yavrum, yaşın kaç ki? Milletin aklını alırsın daha…’’
Ayperi, banyoda memelerini sabunlatırken diyordu ki:
“Yakaladığımız en büyük fırsat bu âşkım. Ülkemizde kimsenin
hayât garantisi yok. Çoktan da çok paramızın olması lâzım.’’
Kahramân, arkasayfa güzelini köpüklere boğdu, ova ova
temizledi: “Apaçi Reis, bâzen böyle sürpriz yapar, hapyapparakap
hesâbı. Ama tabii ölebilirim de. Aslında olayımı tam bilemiyorum.
Hayât gelse kamyon gibi çarpsa diyorum.’’ Buharlar, yanıp sönen
oklu kâlp desenlerini hamam aynasına resmederken, ikisi de
esrikleşmiştiler. Kahramân, tepesine tüneyen doymaz fâhişeyi
ipince yalamaya girişti; kızın dizlerinin dermânı çözülüp
titremeye başladığında, tahterevallide sallanır gibi, kucağına
oturtup kökledi. Köpükleri oyuncak ederek şakalaştılar. Ayperi,
dibine dayanmış sopayı kanırtarak gidiş gelişini hızlandırdı;
esâreti bile isteye kabûl etmiş kuşlar gibi erkeğinin kollarında
çırpınırken, yalancıktan döver gibi de yapıyordu. Gülüşleri tavana
vuruyordu; porno yıldızları gibi haldır huldur sokuşuyorlardı;
geveze imâmlar gibi, ay, fezâ, ötedünyâ, merhamet, başlıklarında
çene yarıştırıyorlardı. Âşkları videoklipler gibi hızlı boy attığı için
normâl çevrime geçmekte zorlanıyorlardı, herhâlde arada kare de
atlıyorlardı. Sevmişler işte birbirlerini ne denir? At ayağı külük,
ozan dili çevik olur; yediler içiler yere geçtiler, kalan günlerini de
49 bize bağışladılar. Onbeş gün daha geçti aralarından, onbeş koca
gün.
50 23. SÖZCÜKSAVAR
Kerem Bakırcı, lobide oturmuş kahramânını izliyordu; genç,
başarılı, yetenekli, yakışıklıydı; yeni romanının temellerini farklı
arakatmanlarda atmak için ortakarat haybecilerin yatakları işgâl
ettiği, dörtkaşlı bokpüsürlerin dolup boşaldığı, matlık derecesinde
netâmeli,
uğursuzluğu
her
hâlinden
belli,
Aksaray
mıntıkasındaki Alemdâr Oteli’ne yerleşmişti. İyi de yapmıştı,
çünkü otel daha ilk günden yazacağı eksenkarakteri armağan etti:
Kahramân. Hanidir keşfettiği büyülü sokak sözcüğü, O’nu ilkin
Tophâne'deki Fehmi’nin Kırâathânesi’ne götürmüştü. Tavla
hâricinde herhangi bir oyun bilmeyen kahvekültürü yoksunu KB,
deneyimlerle, gözlemlerle biriktiğini biliyor, taşacağı ânı sabırla
bekliyordu. Yazarlık, başkalarının adına da acı çekmek demekti;
yazabilmek için, cici karısı Siğmin Hanım’la bile günlerce
sevişmediğini, iki roman önce yaşattığı karakterin kişiliğinde
somutlamıştı. Birinci ayın sonunda kırâathânelerin yetersizliğini
ayırdetti. Otelde yaşama düşüncesini bir süreliğine de olsa kılgıya
geçirmek gerekiyordu. Önceleri, pis ortaçağ hanlarına benzeyen
Dünyâ Oteli’nde, ayakkokularına, kalitesiz muhabbetlere,
seviyesiz esprilere katlanmaya çalıştı. Kimse bu ortayaşlı
gözlüklüden
hâzzetmiyordu,
polis
ya
da
benzer
biri
sanıyorlardı; ortamların insanı olmadığı o kadar belliydi ki.
Horlayan otelin müşterileri ya da bütün müşterileri horlayan otel,
KB’yi sinir ediyordu, duvarlar da kâğıt gibi inceydi. Elbette bu
koşullarda çalışılamazdı; bir şekilde araştırmalı, koklamalı, doğru
zamanda doğru yerde bulunmalıydı. Roman yazarı olarak altsınıf
insanlarının arasında yapayalnızdı, illâ ki. Değil sanattan, oturup
kalkmaktan bile habersiz bu câhil kitle, açık söylemek gerekirse,
çok zaman KB’yi umutsuzluğa sürüklüyordu. Fakat yılmadı.
Yüreğinin
sesini
dinledi.
Otel
atmosferinde
rûhunu
dinlendirecekti; yenilikçi kitabını hasretle bekleyen okurlarını
hayâlkırıklığına uğratamazdı; ilâveten, uluslararası markaya
dönüşmek için bambaşka bir yön tutturmaya da çalışacaktı. Bu
uğurda âile saâdetinin bozulmasına, yaşamortağı Siğmin
Hanım’ın
sızlanmalarına
bile
aldırış
etmeyecekti.
Gerçekliği, rûberû yaşayarak kurmayı tasarladığı yapıtı için
müsâit çöplükler aramış, bulmuştu. Kumarbaz’a tahsîs edilen
günâh kokan odaların otelinde oturmuş çay içiyordu Kerem
Bakırcı; Kahramân’ı dikizliyordu; piranha balıkları gibi dişliyordu
51 elindeki kalem akçapakça kâğıtları, hırsla. Yazı mı yazarı
yazıyordu, yazar mı yazıyı kuruyordu? Bu belli değilse de, O,
sayfaları gözlemleriyle sular seller gibi doldurdukça hedefine daha
da
yaklaştığını
hisseden
edîplerdendi.
Doyuramadıkları
duygularını bastırmaya çalışan yurttan seslerle doluydu sokaklar;
insanlar
patlamaya
hazır
bombalara
benziyorlardı.
Kanûnsuzlukla öfke, intikamla linç, rüşvetle dolan, tek ifâde
biçimi hâline gelmişti. Cinnet vatanın kampanaları acı acı
çalıyordu. Epeydir bu sarsıcı olguları tek bir romanda nasıl
bütünleyebileceğine yoğunlaşmıştı KB; anlatısının putrelleriyle
direklerini sağlam kazığa bağlamak için patlakgözlü yurttaşların
hokkabazlıklarıyla tanışıp iç dünyâlarına dalmalıydı. Sırça
köşklerle fildişi kuledeki aydınları, devlete ya da özel sektöre
sığınmış memûr sanatçıları zâten tanıyordu; farklı malzemelerle
zenginleşmeli, köreltici benzeş ışıkların kodesinden tüymeliydi.
Alttabakanın lânetli esmerlerinin içle dış dünyâlarından görklü
feyzler alabilirse, gudûbet lombaklarla yamuk lavukların, Azrâil’e
benzeyen tetikçi Kürtlerle, kirliparaya tapmış ağır aksanlı
Lâzların şahsında, yepyeni bir yazınsal evren yaratabilirdi.
Kabagüçte birinci, gündelikte vahşî, yerleşiklikte yağmacı bir
cemiyetteki canpazarının odağına bu yüzden yerleşmemiş miydi?
Gerçekdışılığın sınırlarını zorlayan zâlim Suç İmparatorluğu’nun,
çekirdeğinden başlayarak bütün hücrelerini resmedip, gerçeğe çok
benzeyen ama gerçektekinden çok farklı estetik bir anıt
dikebilmeyi
umuyordu.
Böylece
gelecek
kitap
fuarında, eleştirmenleriyle okuyucularının karşısına, hayret ile
hayrânlık uyandıran tuğla gibi bir yapıta imzâ koyarak
çıkabilecekti. Hicret etmiş mağlûp zâtları, çıldırtıcı âşkların
hüzünlü sâhiplerini, fişekli tüfenkli yeniahit dümbüklerini, bakla
fallarında çıkan kehânetlerle dudaklardaki lânetleri, paçavralara
sarılı açlarla kavas kılığında gezen trilyonerleri, topluseks
âyinlerinde şişe çevirenlerle bacakarası ahlâkçılarının nâmûs
cinâyetlerini, sahte cennetlerle yalan cehennemleri merâmınca
anlatabileceği bir edebiyâtın dilini niyâz ediyordu; duruluğu
ârzûluyordu ukalâlığı değil; tırınımmm? Kalemi en hızlı
durumlara başlamadan önce diyebilecek miydi, kaldırımların dili
yoksa e bu sanatı icâdedenin de anasını? Bira okyanuslarında
boğulurken hâlâ intihârî çivilemeler yapan, baltalı cürümler
işlerken
çelebice
türküler
de
çığırabilen,
topluiğne
büyüklüğündeki acınası ömürlerine sıkı sıkıya sarılırken
kaşartekerlekleri
kadar
eski
törelerin
hammallığından
52 vazgeçmeyen, modernçağın zavallı yozlaşmış kullarını anlatmak
kolay mıydı? Mevzû çoktu ama otelin civârında kaydettiği
karmakarışık malzemeyi ne tür kalıplara oturtup hangi saydam
ibrişimlerle bağlayacağına karar veremiyordu. Dizginleri
kaçırırsa, abuk sabuk benzemez tipteki vatandaşların yalama
hâle getireceği öykü dingonun ahırına dönebilir, özyapılar
destânsı
anlatıların
çatalyollarında
pusulalarını
şaşırıp
ormandaki şuûrsuz keklikler gibi o daldan bu yaprağa
sekebilirlerdi. Önemli değildi; KB sıkı çalışıp her gün bir tam
sayfa yazarsa, nemli karanlık mahzenlerde yanıp sönen ÇIKIŞ
OKU’nu
takîp
ederek
günışığına
kavuşacağını
biliyordu. Kahramân’ı gözden yitirmesiyle kesintiye uğruyordu
bazen notları. Kapandığı otel odasından çıkan kahramân, avlarını
yutmak için bekleyen köpekbalıklarının vıcır vıcır kaynaştığı,
fakat zifîri âlemlerin tescilli mağlûplarının, yâni görkemli
bütünemeyenlerin piyasaya daha düşmediği caddelere fırlıyordu.
Çağdaş işgünü köleleriyle bebelerini taşıyan yolları tıkamış servis
araçları, düzeniçi vasatlığın ebrûlî renklerini anımsatıyordu gizli
ajan 007-CeymsBond tribindeki KB'ye: “Bir evim / Bir arabam /
Bir de mutlu bir yuvam.’’ Avcı avını izliyordu, av avlandığını
bilmiyordu. Biri hayâtını doğaçlama yaşıyordu, öteki gerçeğin
silik resmini soluk renklerle boyayarak yaşananı resmediyordu.
Apaçıktı,
anlamın
izdüşümündeki
gizi
kimsecikler
çözemiyordu. Birbirlerini bâzen anladılar, bâzen anlamadılar;
bâzen uzak, bâzen yakındılar. Günler tesbih tâneleri gibi ardarda
eklendikçe, ortamla edebî kuram arasında bocalayan fikir çekirge
gibi hüp diye zıplayarak yerini buldu. KB, peklik çekip ıkınan
manikürlü pedikürlü edebiyâtın dışında biçem bulabilmeli, kent
efsânelerindeki canalıcı nüveleri kâğıda dökebilmeliydi. Kişisel
durumunun basmakalıp roman taslaklarını çağrıştırdığını
kavrayacak kadar uzakaçı sahibiydi. Salata malzemelerinin
bataklığında söz sektirmeyle kelime saydırmaca tekniğine sâhip
olmaksızın yitivermek işten bile değildi. Kemikkıran defans
oyuncuları gibi dan-dunla olmazdı bu iş; savaşkan oyuncu
hammal değil yaratıcı olmalı, tersle düz bütün taklaları
atabilmeli, ileri-geri dinamo gibi çalışarak takımını sırtlamalıydı.
Tekniğine güveniyordu; kötüyü iyiye, geleneksizliği öncü yapıta
dönüştürebilmek için senelerce süren özenli eğitimlerden,
aparttığı deyiş devşirmeleriyle yetkinleştirdiği tekniğinden başka
silâhı yoktu. KB’nin sesbombaları, yarılmış rûhunda patladıkça,
yazınsal evreninin kökenindeki gizemli tedirginlik arttı;
53 özgürparçacıklarının, kızılötesi ışıklardan aldığı etkilerle
sözbombasına dönüşmesi ve günlük hayâta saklı şiddetin
merkezine sır ifşâ eden Şaman gibi dalması da o sıralarda
gerçekleşti. Yaşamı iki ay önce dönendiği güvenli anarahmine
göre düşlerinde bile göremeyeceği ölçüde değişmişti; su toplamış
akciğerlerine sanki süperbenzin pompalanmıştı: kötühuylu
tümörlerin hikâyelerine mıknatıs gibi kışkırıyordu. Henüz eski
ahbaplarından kimseyle görüşmediği için sudaki sertlik derecesini
tam ölçemiyordu; yapıtını rüşeym hâlindeyken görseler edebiyât
demezlerdi muhakkak; pis derlerdi, pispasla doksana takılan
karambol gol. Dünyâgörüşünün devrime uğrayıp başkalaştığı
kesindi: tatlısu yazarlarla limonata edebiyât, ülkenin kanını emen
çakalları, katledilmiş cesetleri yiyen akbabaları altedemez,
halkının alınterini emperyalistlere peşkeş çeken sömürgenleri
tanımlayamaz, özgürhayât yolundaki fillerle gergedanları
mahmûzlayamazdı aslâ. Yazıları ele vermez miydi yazarları?
Pispas ortamlardaki roman malzemesi inanılmaz boyuttaydı.
Memleket zâten linçken, şiddetken, cinnetken, bu gerçeğin
farkına nasıl da varamamıştı? Oysa bir romancı için, kültür
dünyâsından borsa spekülatörlerine, vurmalı çalgılardan polis
müfettişlerine, taksitli satışlardan cum namâzlarına, klitoral
orgazm tekniklerinden atyarışı bültenlerine, hayâtsigortası
poliçelerinden konutkooperatifi taksitlerine kadar bütün
ayrıntılar eşit derecede önemliydi. Anlıyordu bunları bir bir bu
rezil kepâze mahâllede, doğarken kaybetmiş vatandaşların
yaşadığı bu orospu otelde. Pispas edebiyât gerekliydi evet ama
nasıl? İşte Kerem Bakırcı, gündemi değiştirip yazın âlemini allak
bullak edebilmek, atmosferdeki karbonmonoksiti temizleyip ülke
kültürüne yepyeni yeşilalanlar yaratabilmek için, gerekirse 1
yılını Aksaray otellerine gömmeye hazırlanıyordu. Ön
hazırlıklarını hemen hemen bitirip romaniçinde roman
kurgusuyla demir ağlar gibi öreceği yapıtına geçici olarak
KIRILGAN SERSERÎ FAY HATTI adını vermişti.
54 24. AZ SONRA
And olsun okuyuculara ki (Onlara) bütün gerçekleri tek tek
anlatacağız, (Bizi) andıkları sürece biz de (Onları) anacağız.
Anlatacağız ki kıssalardan hisseler çıkarabilsin (ve) tırstıkları
âhiret korkularını yüreklerinden ırak tutsunlar. Kelâma (Bize)
îmân etmezlerse ürksünler gazabımızdan. Garbın afâkını saran
çelik duvarların perdelediklerine daldıkça, pis hikâyeye
durmadan pis kahramânlar girecek; yarılmış dil galebe çalacak;
üslûbunu yitirmiş ulus, çamurda debelenecek. İsteri krizlerinde
(korkudan) zangır zangır titreyen piç kültürün bireylerine, ancak
esas duruşa geçtikten sonra okuma hakkı lûtfedilecek. Okuyunuz
lûtfen, okuyunuz ey canlar, nâçâr bırakılmış azîz (bîçâre)
insanlar. Niyâz ederiz ki okuyacaklarınız, altyazılar kadar akıcı,
görüntü bombardımanları kadar sersemletici, gizlikameralar
kadar kurnaz, günlük haberler kadar yeknesak, avangard
paparazziler kadar çılgın, izleyici profilleri kadar mûğlak, tâze
ölümler kadar duygusuz, zapingler kadar çabuk, verili hayâtlar
kadar klişe olsun. Okudukça meraklarınız gıdıklanacak,
kâlpleriniz korkacak, dağarcıklarınız fesatla fenâlaşacak,
beyinleriniz dumûra uğrayacak, canlarınız üşüyecek; ellerinizi
çenelerinize dayayıp kara kara kâbûslara dalacaksınız, tüyleriniz
dehşetten diken diken olacak; âdetâ şok geçirip hayretlere
garkolacaksınız; belki de dayanamayıp koltuklarınızdan
fırlayarak, OLMAZ BÖYLE ŞEY diye haykıracaksınız. Ayrıntıları
ilerleyen sayfalarda birlikte okuyacağız, sakın kaçırmayın
diyoruz; bu bölümü gerçeklere yeminli tercümânlık için yazıyoruz;
gerçeklerden bir milimetre bile sapmaya kimsenin tahammülü
kalmadığını, aksi takdirde ahâlinin deliye döndüğünü iyi
biliyoruz. Tekrar tekrar anmaz, anlatmaz, göstermezsek,
burunlarımız sızlayarak farkediyoruz ki mânâsızız. Hikâye
nakletmek zor; tâkatten düşüp mecâlsiz kalana kadar, su
katılmamış
kıssaları
öykülemek
zorundayız.
Önümüzde
kalemimiz kâğıdımız, çıkınımızda azığımız, ayağımızda demirden
çarığımız, elimizde hakikat asâmızla, semâzen dervişler gibi
merkezinizde dönerek arayacağız; memleket pisliğinden daha
müsâit çöplük bulamayacağımızın farkındayız. Yekûn cemiyet,
elbet yalandünyâyı terkedip hakkın rahmetini boylayacaktır.
Olsun. Sen, uyanık okuyucu, kurnaz şey; mayınlı arâzîde seninle
kolkola savaşacağız biraz sonra. AZ SONRA. Sâbıkalı
55 KUMARBAZ’ın hayât hikâyesinden kesitleri; Kumarbaz’a vurgun
GÖBEKDANSÖZÜ’nün âşk oyunları çevirdiği akîde şekerli evrâkı metrûkesini; genç ve dinamik CİNAYET MASASI
KOMİSERİ’nin duyuntularını sereceğiz parayla satın aldığınız
sayfalara. Tütün ve Hubûbat rekoltelerinin ardındaki oy
hesaplarını
irdeleyecek,
SİYÂSET’teki
dalgalanmalarla
BORSA’daki iniş çıkışları dikizleyecek, SİLÂHLI KUVVETLER
demokrasiyi rayına oturtmak için darbe yapacak mı, suâllerine
yanıt arayacağız. MEDYAPLAZA’lara bombacıklar yerleştiren
KÜLTÜRİST’lerin yanısıra, silikonlu mutlulukçubuğu taktıran
sosyetenin
renkli
sîmâlarını
ve
ALFABESAPIĞI’nın
PİSTANBUL’a saldığı Gotik Dehşeti de atlamayacağız tabii.
Komşusunun tavuğuna kışt deyince canından olan ÇİFTÇİ,
ROMANLAR’la
SİNEMALAR’ın
kamu
ahlâkını
incitici
PORNOGRAFİ’k yönleri, 1 TIR dolusu UYUŞTURUCU’nun
dolambaçlı perdearkası da var. Doyuramadıkları duygularını
bastırmaya çalışırken sâatlibomba gibi gezen YURTTAN SESLER
için de epeyce kelime harcayacağız. Masûm, merhametli, devrimci
ve şehvetli bir dilin peşinde koşan KÂTİP’inizin ey salt hicâptan
kurtulmak için yazarak sürdürdüğü izzetinefis mücâdelesi:
yarılsın gökler. Bira içtiği arkadaşının kellesini DÖNER
BIÇAĞI’yla kesip poşete tıkarak bizzat KARAKOL’a teslîm eden
bitirimin, TELEVIZ’daki mankenlerin lolipop hayâtını gördükçe
ONLARDAN NEYİM EKSİK? zannıyla bazı yanlış hareketlerde
bulunan ve “Gerçekleri farketmeseydim şu an genelevde
orospuydum,’’
diyen
GÜNGÖRENLİ
HANDÂN’nın,
cam
bardakları şıkır şıkır yiyerek şöhret kapılarını aralayacağına
inanan BOZGUNDAKLI KÂZIM’ın öykülerini de es geçmeyeceğiz
elbette. Cinnet vatanın yılışık sathında meşakkâtli bir seyrüsefer
eyleyeceğiz ardından, şerre hapsedilmiş karakterlerin peşindeyiz.
Televız Betiklerini iki çimdik tuzla karıştırıp yüksek kalibrede
estetik anıt dikebilmeyi uman YAZAÇ koyacağız sofranıza.
Kurbânlarını 16’lık inşâat çivileriyle haklayan ÇİVİCİKATİL’i
kapatıldığı tımarhânede ziyâret edip tavla oynayan HİÇİŞLERİ
BAKANI’na ve ÇÖPEV’lerde saklanan ölülere kısaca gözattıktan
sonra,
hafiften
çıldırık
Anakent
birikintisi
kaçgınlara
zaplayacağız cup diye, örgütlüsuça yatkın dolgu malzemelerine ya
da gerdek gecesi şofbenden sızan gazdan zehirlenen çiftlere.
VEYSEL USTA’nın da dediği gibi, gidiyoruz gündüz gece iki kapılı
handa. Fırından yeni çıkmış gevrek hikâyeler bunlar, çıtır çıtır;
56 bayat edebiyât olmaz aslâ merceklerimizin altında, yanılsamaçlı
karanlık aynalarımızda. AZ SONRA.
57 25. KÂĞITLAR
Ömrünün safhalarındaki zifirzift yalnızlıklarda kâğıtlarla
yârenlik etmiş, hasbıhâl eylemiş, öpmüş, okşamış, sarılmış, dost
bilmişti Kahramân. Sırtları birörnek cansızlıktaydı kâğıtların,
lâldiler. Gönül gözüyle bakıldığındaysa, geveze lâkırdılara, göz
belertip işmâr eylemeye, saç savurup kırıtmaya girişirlerdi ki ne
manzara peydahlanır, ne vâveylâ kopardı: harlayan ateşin
çevresinde zıplayarak izânsız çılgınlıklara sürüklerdi beşerin
fânîlerini. Sevilmezse küserdi; nazlıydı, kırılgandı, şımarıktı,
lâftan anlamazdı; buyrukları fermândı, dilekleri nihâyetsizdi,
hıyânete şer diliyle karşılık verirdi. Kıskanç bir Allah gibiydi;
tapınılmalıydı ki yâr olsun kâlben, yüz sürülmeliydi ki asâsıyla
yol göstersin mürîdine. Doğarken bahşedilen sırrın mevcûdiyetini
kanatlandırabilmek için, bu bencil âşığa karşılıksız râm olunmalı,
bîat edilmeli, beş vakit şefâat dilenilmeli, dâima nedâmet
getirilmeliydi. Varlığına sebep olanı boşlarsan, buz gibi soğurdu
senden; “Seç,’’ derdi, “ya beni sev ya hayâtı ya da zehrolsun
hayâtın.’’ Kadere kafa tutmak isteyenler, elbette kaybedenlerdir.
Kahramân, kâğıtları sevdi, kâğıtlara îmân etti, kâğıtlarla büyüdü:
iskambil zamanı, iskandil zamanı, aldım verdim ben seni yendim
zamanı. Kâğıtlar rüyâlarına girdi; rüyâlarında Karo, Kör, Maça,
Trefl resimleri çizdi; her birine şahsiyet uydurdu; eyleşti, oynaştı,
sevişti. Meselâ, Sinek Beyi bir gün, rûhunu dinlendirmek için
çıktığı yemyeşil ormandaki at gezintisinden dönerken, toprak yola
anadan üryân fırlamış kütür kütür bir Hâtun gördü. Bu, Maça
Hanımı’ydı; dikizlendiğini farketmeden derenin duru sularında
çimdiği sırada tecâvüze yeltenen kötüadamlardan panikatakla
kaçıyormuş gibi bir hâli vardı. Soylu kısrağının sırtında dinelen
Sinek Bey’ini görünce haykırdı: “Siz iyi bir insana benziyorsunuz.
Bana kıyacaklar. Beni kurtarınız lütfen n’oğolur.’’ Çürümüş
yaprak kokan toprakta, cırcırböceklerinin sesi duyuluyordu.
“Bendenizi henüz tanımıyorsunuz Matmazel, ya ben de size bir
fenâlık edersem?’’ Maça Hanımı güldü: “Atınızın markasından
anladığım kadarıyla zengin birine benziyorsunuz, bankada
nakitiniz de vardır. Para bütün fenâlıkları yatıştırır. Size
güveniyorum.’’ Bilgisayarda ölüm kusan savaş makineleri kadar
esnekti Sinek Bey’i; kıvrılıyor, dönüyor, yuvarlanıyor, ilerliyor,
gülüyor, ateş açıyor, öç alıyor, masûmları zâlimlerden kurtarıyor,
hâsılı şekilden şekile sokuyordu kendini; uzarken hap olup
58 kısalırken sünüyordu şerefsiz. Kızı tam terkisine atacakken, Maça
Hanımı’nı bu kez yolun kenarında oturmuş dantel örerken görür.
Yıldırım hızıyla dişi kişiye ilerleyen Sinek Bey’i bakar ki, oyun
Batak’tan Poker’e dönmüş; O da ne yapsın, betonarme surata
geçer. Dönüyor kâğıtlar ışığın gözyitimi hızında, eller akılalmaz
hızlarda resmîgeçit yapıyor masada. Sinek Bey’i, kâlpleri,
baklavaları, çapaları, sinekleri sildi süpürdü, dolar bazında kâğıt
bırakmadı; son model Bugatti’sine binerek rüyâyı jet izi gibi ikiye
ayırdı. Erkişiliği rüyâsında bile yarılmıştır. Göğüslerinden kıl
fışkıran yakabağır açık bir grup âlem insanı, kalabalıktan sıyrılıp
öne fırlayarak hep bir ağızdan bağıracaklardır: “Biz böyle bir kral
görmedik, göremeyiz. Bu efsâne bir daha gelmez. Şu sâate kadar
gelmiş geçmiş en birinci ağbimiz bu.’’ İşte Kahramân, rüyâsında
bile buna çalışıyordu. Tek tek basaraktan ufak ufak terfî etti, eski
bir üstâd kumarbazın çıraklığına yerleşti. Tahta masalı
kahvelerde karılmaktan hamurlaşmış destelerden kem iskambile
geçtiğinde, ellediği her kâğıdı ışığa tutup resimlerin sayı
değerlerini ezberleyerek hîlelerini beynine kazıdı. Dumanda
boğulmadı, rakı kadehinde balık değildi, ezber mektebinde
titizlikle çalıştı durdu. Ustasının tavırlarını sükûnetle izleyip
sebatla tekrar ederken nasîhatlarını da bilinçaltına nakşediyordu.
Bu lavuk lumpen, Kahramân denen şanslı piç, zamanla yetişti,
kıvâma geldi, terini salıp serinledi; bir vakit çıraklıktan kalfalığa
tırmanınca, Kumarhâne’de kadro verdiler; gerizekâlı kazların
canlarını alamıyorduysa da, ciğerlerini söküyor, cüzdanlarını
hafifletiyordu.
59 26. ATMACA HALÎL
Bir zamanlar üstâd kumarbazların önde gideni, milleti soyup
soğana çeviren adam: Atmaca Halîl. Yalnız, kırgın, kovgun
insanlardan biri. Derisi buruş, yüzü kırış; yaşsız; gırtlaktan gelen
hüdâi nâbit; ufak tefek, çevik, ince. Nârin parmakları, ak düşmüş
saçları, pırıl kırmızı gözleriyle dalgın. Duman almadan asla
konuşamayan, üçüncü nefesi takîben kolay susmayan biri. Bâzen
gözleri çakmak çakmak kararan, memleketin kaderine isyân eden,
ağzına gelen cümleleri fırlatabilen bir karakter. Reklâmdan
hoşlanmaz. Bir zamanlar biz neydik, diye böbürlenme
ihtiyâcındaki tiplerden değil. Oturup kalkarken kural kaîdeye
uyan görgülü. İnsanlardan kopmuş derken, hayât kâlbini kırınca
küsüp efkârlanmış şahsiyetten bahsedildiği unutulmamalı.
Üttüklerini, merhametinden kibarca iâde de edebilen eskizaman
centilmeni, derin zaferlerle görkemli mağlûbiyetlerin de insanıydı.
Çok para kazanmış, lâkin dikiş tutturamamış, her seferinde
batmış; yüzde seksenbeşi düşmüş, yüzde onbeşi daha düşmemiş
Tambulpistak çocuğu. Düştü, kalktı. Şirin yurdun ezici çoğunluğu
gibi, bataçıka ilerlemeye çalışmıştı; hikâyesi tutarsızlıklarla
doluydu. Vefâsız âleme inişi de, yükselişi gibi sert olmuştu.
Pistanbul gayrımeşrûsunda adı fısıldandığında kapılar ardına
kadar açılırdı; nerede sabah orda akşam sürten bu herifin,
âlemden usanıp yorulduğu görülmemiş, işitilmemişti; ille sızana
kadar içip dünyâya damızlık koçlar gibi saldırmasına katlanılmak
zorundaydı. O kadar çok para saçıyordu ki, sülükler eksik
olmuyordu. Fakat ihtişâm sona erince, götünü yiyeyim ağbi ayağı
da kesildi. Şimdi Pistanbul’un hayli balta girmiş ormanlarından
birinin otoparkındaki barakada ikamet ediyordu. Halatlarla
raptettiği ahşap bira fıçılarından mürekkep seyyâr yuvası,
âdemsoyuyla arasına ördüğü tecrit duvarıydı. Apaçi Night
Club’ün araç misafirhânesi, akşam sekize kadar iki bitirim
elemanın idâresindeydi. Atmaca ise sabaha kadar bekçilik ederek
ekmekle esrâr parasını çıkarıyordu. Sokaklarda sürünmekten,
donmaktan, dilenmekten ya da çöp toplamaktan iyiydi. Gece
çayını çorbasını pişiriyor, gündüz de aynı yerde uyuyordu. Elden
ayaktan düşmüş televizyonları andıran Atmaca Halîl, devâmlı
karlanıyor, devâmlı eski anılarından karmakarışık söylüyordu;
yönetim kurulu üyeliği bahşedilmemiş emekli generaller gibiydi,
sözünü keserlerse çok sinirleniyordu.
60 27. TEDRÎSÂT
Şahsiyetler birbirlerini görür görmez ısındılar, hele Kahramân’ın
içi bir hoş oldu: “Amca seni çok sevdim, müsâade edersen sana
baba diyebilir miyim?’’ Cevap: “Türk filmi mi çeviriyoruz ulan,
köftehor?’’
Atmaca’nın
havada
uçuşturduğu
iskambilleri
seyrederken zevkten öleyazmıştı: “Sağol usta, eline sağlık.’’
Atmaca tersledi bunu: “Bana usta deyip durma.’’ Dişmacunu
reklâmlarındaki adamlar gibi sırıttı Kahramân: “Benden bir
büyüksün, o yüzden ustamsın; öğret bana.’’ El çabukluğu
kabiliyetini ölçtü hîlebaz, baktı fenâ değil; söz dinliyor mu
dinliyor, şagirt olur mu olur; hevesi de var. Tez vakitte
geberdikten sonra bu dünyâda bir hoş sadâ bırakabilmek için
evlâdı yetiştirmeye karar verdi. Kumar üçkâğıtlarıyla mengene
sistemlerini, hîlelerle hurdaları talebesine tek tek öğretecekti.
Atmaca denen moruk, Barbutta da fenâ sayılmazdı. Esas faâliyet
sâhası ise iskambildi. Kılık değiştiren kâğıtlarla icrâ edebildiği
numaraları dünyâyı tutan adam, azıcık bunamasına rağmen,
parmak mahâreti göstermede denebilir ki Türkiye hudûtları
dâhilinde 1 numaraydı. Bilenler iki dakikada bağlıyor mevzûyu,
sen sağ ben selâmet, paket tamam; elleri manyak gibi adamın,
sihirbaz da denebilir; desteyi çapraştırıp karıştırırken uçuşan
kâğıtların rüzgârıyla serinliyorsunuz. Marlboro’sunu yakıp dan
diye ilk gün Atmaca: “Mutlu musun?’’ Cevap: “Değilim.’’ Soru:
“Söyle bakalım evlâdım, hayâttaki yaşama gâyen nedir?’’ Evlât
şak diye yapıştırdı: “Zengin olmak, para çok olmak.’’ Atmaca
Halîl, başını ümitsizce iki yana salladı: “Vah ki vah. Ne bilirsiniz
nakitten başka? Şimdiki gençlerin hepsi böyle olmak
mecbûriyetinde mi arkadaş? Evlâdım onu sormuyorum, gâyen ne
diye soruyorum.’’ Azarlanan Kahramân, mahzûnlaşmıştır:
“Bilmiyorum usta.’’ Atmaca Halîl, devâmlı sûrette tekrarlayacağı
nutuklardan ilkini bu vesîleyle verir.
61 28. NUTUK’S (SERBEST KÜRSÜ)
Şimdi senin sâhibin gelse dese: “Buralarda kaybolmuş çocuk
gördün mü?” Susarım, dumanımı üflerim. Ne kadar ısrar etse sırrı
açık etmem. Baban şimdi seni arar, anan şimdi seni arar, sen
buralarda sürtersin. Yaşın kaç? Yirmibir. Nedir ki yirmibir? Sen
kaybolmuş çocuklardan sâdece birisin. Ömrümce senin gibilerini
gördüm, ömrümce anlatamadım. Ben becerebildim mi? Bin kere
hayır. İsteklerime söz geçiremedim, nefsimin kölesi oldum. Elime
ne paralar geçti, uçtu hepsi, püfff. Bir zamanlar Pistanbul’un en
şeker para yiyen insanıydım. Bugün Apaçi denen götleğin eline
düştük, bize tekaüt maaşı gibi bir şey veriyor. Hâlbuki ben onun
sıçtığı boku bilirim. Kaybolan bir sen misin, yoksa hepimiz miyiz?
İnsanlık kayboldu. Senin gibi kaybolmuş bir çocuğun ne hükmü
olabilir ki? Adâlet yok, sanatkârlar yavşak. İtin köpeğin eline
kaldık; vurgun, yağma, talan düzeninde herkes kafayı yedi, bugün
iki çift lâf edecek adamı zor bulursun. İlâveten ahlâk da gitti.
Eşitlik hiç yok; garibanın açlıktan nefesi kokuyor, zenginler
kafelerde on milyonluk tabakları kedilere yediriyor. İnsanlık
ölmüş, insanlığın cenâze namâzını kılmışlar. O milletvekili denen
pezevenkler yediler bitirdiler arkadaş memleketi. Anarşist misin
kardeşim, dal meclisin çatısından, uçsun hepsi. Ben buna anarşist
derim. Yoksa git öyle polis vur, karısı iki çocukla cenâzenin
başında ağlasın, tabutta bayrak falan, avrat dul kalsın; istemem
ondan. Gidecekler bu meclisi bombalayacaklar. Kamikaze Japon
uçakları vardır evlât. Kendiyle berâber meclis de havaya uçacak.
Ondan sonra herkes takkeyi önüne koyup düşünsün kardeşim.
Bunu yapacak adam bekliyorum artık veyâ örgüt veyâ da biz
kuracağız örgütü. Kulağını aç da dinle evlât. Birincisi, her ne
olursa olsun, ilerde parayı bul veyâ bulma, ki öğrettiklerimle
bulacağın yüzde yüzdür, aslâ benim düştüğüm şekillere
düşmeyeceksin.
Beni
hor
kullanılmış
bir
kitap
gibi
de görebilirsin. İşe yaramam diye çöpe nâmzet görmüşler, torbaya
tıkmışlar. Zeytinyağlı pırasayla falan. Kurumuş bulgur pilavıyla
hooop. Direkman çöplüğe göndermişler. Biri de almış evine
götürmüş, it bokuna bulaşmış sayfaları tek tek yeniden okumuş.
Çevir çevir oku hesâbı, anladın? Benim çöp olmama lüzûm yok,
yaşadığım yer zâten çöplük. Diğer çöplerden tek farkım, çöp
olduğumun farkındayım. Çünkü hayâtta iddiâm yok, mücâdele
etmeyi bıraktım. Yaşlı bir ağaç kütüğü düşün, kökünden
62 sökmüşler, deli gibi akıyor ırmak. Her taraf kan kızıl kıyâmet.
Öyle akıp duruyorum ben de suyla berâber. Sâkinim, alâkasız.
Kafama göre. Hayâl kırıklığına uğramaman için baştan
söyleyeyim ki, kitabımı okumakla bütün hünerlerimin sırrını ele
geçirmen imkânsızdır. Çünkü dersle veya lâfla idrâk edilemeyecek
sırlar da vardır. Hünerleri mâhirâne ve ustalıkla yapabilmek için
mutlaka tecrübe lâzımdır. Hünerin işlememesi, kurulmuş
kumarın bozulması, sâdece oyunun mahvına sebep olmakla
kalmaz, patronun sana olan itîmâdını da suya düşürür.
Çalışacağız evlât, bakacağım, kabiliyet görürsem sana iskambilin
bütün sırlarını öğreteceğim. Sır yoktur; görenler vardır,
görmeyenler vardır. Esrâr da budur zâten, sır demektir. Herkes
içer, esrârı kaç kişi anlar? Sırrı çözememiş insanlar esrârengiz
olaylar karşısında apışıp kalırlar, hâlbuki bütün hayât
esrârengizdir. Olaylar öyle bir şekilde olur ki, tak, bir bakmışsın
fâili meçhûl olmuşsun veyâ da bilekçelerde kelepçeler hesâbı
paket postanesi. Horoz gibi keserler ibiğini. İşe önce vücûdunu
eğip bükmekle başlayacaksın. Spor mu yaparsın, dere tepe yürür
müsün, inşâatlarda amelelik mi edersin, karate kurslarına mı
gidersin, bilmem artık. Vücûdu dengesiz adam, iskambilde illâ ki
açık verir. Basit oyunları iyice idrâk edene kadar idmân
yapacaksın. Haaa, temizliğe de dikkat edeceksin. Temizliğin
îmânla alâkası yok, suyla alâkası var. Bâzen su da yetmez,
içinden gelecek insanın. Şu otoparka gelen centilboy herifler var,
görünüşü süper değil mi? Hamamda bir soyunsun da bak,
pispasın Allahı. Jöleyle şunla bunla örtmeye çalışıyor. Veyâ da
adam câmiye gider, kokusuna dayanamazsın be kardeşim. Günde
beş vakit elini ayağını götünü başını yıkıyorsa temiz olması lâzım
değil mi? Değil ecdâdını siktiğimin ibnesi. Temizliğin suyla da
alâkası yoksa neyle alâkası var? Tıraşını olacaksın arkadaş, iki
dirhem bir çekirdek giyineceksin. Lüks şartı yok. Dost var
düşman var, kuyruğu dik tutacaksın. Kuyruk titremeyecek.
İkincisi, aslâ karıya kıza para yedirmeyeceksin. Yollarda karılara
bakan karıları gözlemleyerek karıları çözebilirsin. Gözlerini
kısarak vahşî kedi gibi bakarlar, orda uyanacaksın. Kadındır,
acındırır, ağlar, kandırır. İliğini kurutabilir. Vantuz gibi çekerler.
Öyle bir somurur ki, dersin ulan ben ne zaman kurudum
böyle? Karıları sikip bırakacaksın, temel felsefen bu olacak, âşk
yok. Sıra parmakları eğitmeye gelecek. Beyinsiz diyoruz meselâ.
Gramaj olarak eksik. Veyâ da kuşbeyinli diyoruz. Parmaklarını
beynin yönetecek, duyguların kat’iyyetle işe karışmayacak.
63 Oyununu kurdun, kerizleri üttün, ooohhh, keyfin yerine geldi. İşte
şimdi istediğin kadar hislenebilirsin. Ne esrâr, ne alkol: insanı
dinlendiren en güzel şey, seni koynuna alacak bir dilberdir
evlâdım. Kadının iyisi kısrağa benzer. Onu sevdin ya, öptün ya,
kişnemesi dünyâyı tutacak veyâ da tay gibi seke seke çaydan
geçecek. Zâten akıllı kadın vıdıvıdı yapmaz. Direk göğsüne
sokulur erkeğinin, tıp tıp atar kâlbi. Kazık gibi olmuş kasları
dindirmenin en tatlı yoludur kadın. Veyâ tersine çevir, kadın da
neticede insan, onun da ârzûları var. Mesâîn biter bitmez doğru
yengenin yanına koşacaksın, yenge varsa tabii. Hayır gelmez
Ayperi’den sana, sikilmedik bir kulağının arkası kalmıştır o
kadının, şimdiye kadar feleğin çemberinden seksen sefer geçmiştir
o kadın. Çünkü bir defâ çok güzel, Allah özene bezene yaratmış.
Güzelliğinin farkında, menfâati için her şekil kullanır. Kötü
kâlpli, çünkü paraya çok düşkün. Sâhip olmazsa yaşayamaz,
lükssüz çıldırır o kadın. Böyle güzel kadınların elde edemeyeceği
hiçbir kale yoktur. O kadar güzeldir ki, kendi güzelliğinin esîri
olur. Ya ifrât ya tefrît. İlâveten, Apaçi kaymıyor mu ablamıza,
tosunum? Kızımız mâşâallah kumsaati gibi kadın. Havada bulut,
bence sen o kadını unut. Şöyle yolagelir bir hatun bul, o kadın bu
kadından bin kat iyidir tamam mı? Sıkmayacaksın, gezsin tozsun.
Çağırdığında gelsin, seni güzel bir yoğursun. Erkeğin iliklerinde
birikmiş bir sinir vardır, onu alsın. Mantinotayla sikiştikten sonra
bak dünyâ ne biçim görünüyor gözüne. Bitirim ayaklarını bırak,
bir yol çiz. Ağa kapısı bekleyen itten kork aslanım, Gomez’e
güvenme,
sakın.
Kesinlikle
alkol
kullanma.
Kontrolü
kaybetmediğin müddetçe iki üç duman alabilirsin. Sinirlerine
hâkim olamayanlar kumar oynamaya değil, intihâr etmeye
gelmişlerdir. Son istasyondur herif için. Kumara gelirken o çok iyi
bilir kaybedeceğini. Ulan beyinsiz şahıs, anlaması lâzım ki, her
rıhtıma demirleyebilen gemi kesin batar. Son durak kara toprak
hesâbı. Kazanan her zaman mekâncıdır, kural değişmez.
Herhangi bir nizâda, mekâncının kestiği racondur kural. Bir
oyuncunun şununu bununu tahmîn edebilirsin. Rûhu nerededir
hıyarın, hayâlinden geçirdiği nedir? Mutlu mu, mutsuz mu?
Meymenetsiz suratınla neyin peşinde koşuyorsun arkadaş? Boyun
damarları da bir şişer ki bunların, dersin lasvegasta milyon
dolarla oynuyor. Salla zarı ileri geri büzükdeş kardeş, şaklat
avucunda, bir de tükür istersen, belki şansın açılır. Kazanırsa
dikilir göt. Kaybederse? Titreye titreye gene sallar zarı. Kurnaz
ya, sabah ezânına kadar devâm edecek. Depodaki benzini bitti mi,
64 ânîden terkeder masayı. Gözlerinin feri kaçmıştır, beli çökmüştür
pezevengin. Oyundan da kopamaz, kıçın kıçın masaya yanaşır.
Ümit etmekten yoruluncaya kadar seyreder artık. Kaybetmiştir.
Kaybeder, bu sefer tam dağıtır, saçmasapan hareketler yapmaya
başlar. Ağbi bana bir çorba, o da kesmez, ağbi bir oralet, limon,
çay, ıhlamur, neskafe. İçer içer doymaz ibne, kaybetti ya. Kumar
oynayan adamda şeref ne gezer? Çok gördüm bu uğurda karısını
ortaya sürenleri. Yeter ki bir zar daha atsın. Kaybetmeden
kazanamayan zayıf karakterli bu şahıslar batmaya mecbûr ve
mahkûmdurlar. Ancak kafasına taş düşecek ki, ulan desin ben ne
halt yedim? Tokatlanabileceği bir yer arar. En büyük tokat
kumardır. İcâbında sürünerek bile gelir, koklaya koklaya lâğımı
bulur. Pazarcısı da gelir, esnafı da, kaportacısı da, tâmircisi de,
bakkalı da, çakkalı da. Çoluk çocuğunun nafakasından keser, bir
ayda kazandığı o parayı kumar masasında bir oyuna veyâ da
bâzan tek bir zara fedâ eder. Bâzı gün de bakarsın lavuk evini
satmış, karısına don bile almadan kumara çökmüş.
Kumar, tedâvisi imkânsız bir hastalıktır evlât.
65 29. MERKEZ HAPİSHÂNESİ
Merkez Hapishânesinin müdür nâmzetlerinden Kerem Bakırcı,
merkezin ta kendisini istiyordu. Ayakları sağlam basan azâlardan
KB, pazarda satışa sunulduğu ilk gün kopuşlarını rafa
kaldırmıştı; merkezin güvenli rahmine doğru vargücüyle, hızlı
hızlı kulaç atmaya başlamıştı. Korku galebe çalmış, aç kalmama
dürtüsü baskın çıkmıştı. Etine tırnak geçirip parça koparma
cesâreti göstermek kolay mıydı? Merkezin düzenli maaşına tâlim
eden kadrolu yangınsöndürücü işleviyle yaşamaya mahkûmdu.
Sınıfsal alışkanlıkların kabuğunu kırıp hudût aşmak ne çetindi.
Massetsindi merkez varlığını, hapsetsindi. Aslına rücû etti.
Barınacak, çiftleşecek, yazacaktı. Lezzet yoksa neye yarardı ezber
temalarla aşılanmış birörnek lifleri yemek? Çok uzaktaydı
enginler, o belgetirici ufuk ve balina sırtındaki târifsiz yolculuk.
Gecekonduülke’nin kabak gibi yansıdığı kırılgan aynalara
demirlemişti romanını KB. Günlerini limanbabalarındaki halat
düğümlerini sıkılaştırmakla geçiriyordu. Gerisi, atıkçöpü nasıl
güncelleyeceğine kalmıştı, malzemeyi devşirip uygun miktarda
tutampıştırması yetecekti. Sanıldığı kadar zor değildi teknisyenin
zanaâtını icrâsı. Örgüleyebilmek için hâtırâtları dinledi KB ya da
pazarın talebine göre yontacaklarını okunaklı dillerde kopyalayıp
yapıştırarak didindi çalıştı tekdüze. Kahramânları ara sokaklara
daldırdı çıkardı; kan, kin, ihânet, zulüm, nefret ekledi. Fonda,
Arabesk çalıyordu. Zar, Silâh, Cinâyet, Karapara, Fuhuş ise
tezyînâttaki inceişçilik için yeterliydi. Tek kazanda kaynattığı
diğer donmuş yemeklik yağlar Otel’deydi zâten; taktı fişi bitirdi işi
KB: gülle donatacaktı şimdi tabancasının sapını.
66 30. ERKENLER
Bu parçayı siz değerli okurlarımıza armağan etmeden önce, sırları
görelim. Şans kader kısmet, değerli ablalarımla abilerim, hepinize
madiden hürmetler ederim, dinleyin hele bir yol ne derim. Çalsın
sazlar, oynasın kızlar, okusun Kopyakullar. Cehâlet sosu
bulamacı ne fenâ, ya Rabbim. Bilseler, ki bilmezler, sorsalar, ki
sormazlar; deli merak eder, akıllı suâl eyler, deyişini hatırlarlar.
Para, sâdece para, katıksız kurupara, canlı sıcakparanın
peşindeydiler Erken Vatandaşlar; hikâye cereyanlarının voltajı
pırpır ederken, törelerle Kentgün arasında, yarılıp duruyorlardı.
Mesele neyi anlattığınız değil, neyi anlatamadığınızdı. Köşe
Dönmek felsefesini irdeleyen Kâtibiniz, Televız camlarına sinek
gibi yapışmış çeyrek karakterlerin Parallah İbâdetlerini
görmezden gelemezdi. Erken zıpla ya da zıplama, önemsizdi; şu
umut varmıştı her zaman: inşâallah vurursun voliyi,
damgalanırsın alnında paralarla; dönersin topaç gibi, parmak
şaklatırsın sırıta sırıta, döner devrân ya da civciv gibi koparılır
kafan. Şimdi sırada, altmışlardaki ilk göç dalgasıyla kente gelen
familyadan artakalan Gomez Deliyürek’in hayâtından kesitler,
koniler, açılar var. Yaklaşın, dokunun; tam dâire olunca çok
ısınacaksınız. Gençti, yakışıklı değildi, hattâ çirkindi. Arjantinliye
veyâ Meksikalıya benziyordu veyâ Peruluydu; değirmi suratı ve
yağlı cildiyle, Anadolu Bazlamasını andırdığı da söylenebilirdi.
Niyeyse şahsiyete Gomez derlerdi. Bütangaz gibi sıkışmış erkek
enerjisi kültüründen gelen Gomez Deliyürek, erkekler dünyâsında
açık verilirse her ân herkesin götaltına gidebileceğini gâyet güzel
idrâk ettiğinden, akıllanmaya karar vermişti. Zayıfını
bulduklarında babaları olsa affetmeyen diğer deliyürekler,
menfaât için öz analarını bile sikebilirlerdi. Gomez, bütün bir
millet ahfâdının yaşama tarzını, kendi küçükevren modeline
uyarlamış, dış dünyâdan gelebilecek tehlikeleri bertâraf
edebileceği formülü aramaya koyulmuştu. Gariban ayağının, prim
yaptığını keşfetti. Böylece erkeklikten tâviz verilmiyor, ilâveten
erkeklikte varolduğu vehmedilen mertilkel vicdân gerekçe
gösterilerek, fesât, dolan ve yenilen her tür bok, yine erkeklik
kalkanına sığınılarak yutturulabiliyordu. Gomez, zekî bir
kardeşti. Kılları kalınlaşıp rûhu kuntlaştıkça, erkekliğin
nîmetlerini kavrıyordu: EZEN TÜR. Sopasıyla bıldırcın yuvalarını
çomaklamaktan başka bildiği iş var mıydı? Anası HATÎCE
67 ABLA’nın elini öpüp mahâllenin dışındaki dünyâya ayak
bastığında, önce APAÇİ’nin ayak işlerini gördü, getir götüre
takıldı. Apaçi’nin hem dokunaklı hayât hikâyelerine karşı zaafı
vardı, hem de bütün sonradan görmeler gibi yıkama yağlamadan
fecî hâlde hoşlanıyordu.
68 31. DELİYÜREK
Rezilce sıcak tatsız yaz gününde ânîden pis rüzgâr da
peydahlanınca iyice yavanlaşan dünyâda ergen adımlarını atan
evlât ilk çetesini kurduğunda ondört yaşındaydı. Sabaha karşı
yalpalayarak evlerine dönmeye çalışan kusmuklu sarhoş
çâresizleri soyuyorlardı. Arzı yaratan talepti, boşluğu görünce
dalmışlardı. Gaspettikleri düşük model cep telefonlarını okutup
esrâr alarak binâ kömürlüğünde dumana boğulan bu haydût
çocuklar, camlaşmış gözlerle, gece yolunu kestikleri aynı sokağa,
bu sefer terbiyeli vatandaş rolünde yeniden çıkarlardı. Toy
çağların o tozpembe günlerinde âlemin kralı olmaktan kolay ne
vardı ki? Zâlim kader işte; esas krallar, şen kız kahkahalı
yatlarda,
konfetilerle
ihsân
dağıtıyorlardı;
paranın
hükmedemediği hakikat mı vardı, her türlü hikmeti de tabii ki
onlar yumurtluyorlardı. Ezcümle, mahâlle hayâtının sıfır câzibesi,
A kategorisi tüketici grubuna azgınca kışkıran hayâsız oğlanla
mükemmel derecede tezat teşkil etmekteydi. Siki, suçla âşka aynı
ânda kalktı. Hesapta devâmlı tetikti, bismillâhla donanmıştı;
saldırdı ya da saldıracaktı. Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli
demezler miydi atalar, ulu kişiler? Muhitinde adı çıkmıştı;
saygınlığı sıfırın altında eksi yirmi dereceydi. Alkolle şişik ergen
benliğini geceyarıları gırtlağındaki avaza veriyor, korkunç
haykırışlarını aynı ses şiddetiyle karşılayan semt sâkinleriyle
dalaşıyordu. Gide gide höt zötüyle de kimseyi korkutamaz oldu, it
gibi ürüdü ürüdü durdu. Ana oğul iki göz evde yaşarlardı.
HATİCE
ABLA’nın
sivil
gayrımeşrûdaki
son
görevi,
konsomatrislikti; canını dişine takarak, alkolik bedbahtların
perâkende et ihtiyâcını karşılar gibi yapıyordu. Bu efkârlı
mekânlarda, gösterip vermemek, başlı başına bir işti; paso
içirecek, işlem tamam, no problem; çimdiklenip okşanan
bacaklara yanlış yapılırsa, garsonlar derhâl müdâhale
ederlerdi. Hayli kilolu Hatice Abla’nın yaşı geçmişti fakat mihrâp
yerindeydi; küfe sağlamdı, göt meraklısı erkeklerden ekmek
parasını çıkarması zor değildi. Ev kirâydı, birinci kat. Akşamüstü,
demir kafesine tüner, dostuyla, yâni gönlüne göre sevişebilmek
için düzensiz miktarlarda para ödediği adamla muhâbbet ederdi.
Mevzûyu herkes biliyordu, fotoğrafı niye bu şekil verdiklerinin
manâsı yoktu. Dostu, Hatice Abla’yı koparıyor, dost insanı ise
Gomez ayıklıyordu: ince iş ve soru işâreti aynı ânda. Gomez,
69 onsekizine geldiğinde mevzû bu şekle dönmüştü; kim kimden ne
tırtıklarsa hesâbı. Dost kişi, bir gün alkol zehirlenmesini
müteâkıben imamın kayığına binince, HATİCE ABLA Otopark
Mafyası’na yalvardı da, Gomez’i işe yerleştirdiler. Hicrânlı
dalgaların şıpırdadığı deniz kıyısındaki otoparkta, şımarık hâl ve
hareketlerle saçlarını savuran, keneye yapışmış avratları kesen
Kerizmatik: tik, ik, k. İş koymayı denediği hâtunlar fos çıkmıştı;
bu eğitimsiz bireyin yüzüne bakmayan Otopark Hanımları, son
model oto anahtarlarının peşindeydiler ve aslında en iyi erkek ölü
erkekti, iyi mi? Şansını değişik alanlarda da denedi: StarAv
Jürilerinin bile karşısına çıktı. Demesine göre, ilk elemeyi geçmiş;
otelde şarkı sözlerini ezberlemek yerine bilardoya takılınca,
acımadan elemişler. Yılmadı, dizilerde oynayabilmek için ajansa
kaydoldu; “Evlâdım senin kabiliyetin hiç yok, tipin de enterasan
değil, git normâl bir işe gir,’’ dediler, onlar da siktirettiler.
Neticede tutturamadı; ya şansı yâver gitmedi, ya elinden tutan
yoktu. Ki, anası bunu ihbâr etti, direk kucağa geldi. Yoklama
kaçağını asker ocağına postaladılar; vatanî görevini yirmialtı ayda
tamamlayabildi, anavatana kan ağlattı; zâten sekiz ayında askerî
cezâevindeymiş: rahat durmamış ki hıyarağası.
70 32. ERKEKLİĞİN KİTABI
Askerlik dönüşünde, gene anası sâyesinde, eski sinemacılardan
Câhit Ağbi’yle dostluk tesîs edince, senaryolarında bâzı tatlı
kısadevreler oldu. Cahit Ağbi, normâlde bunun yüzüne bile
bakmazdı. Gomez, ısrar, yalvarma, ricâ, gözyaşı, yâni bildiği ne
kadar acındırma numarası varsa tatbîk ederek, Apaçi Night
Club’ta Koruma Yardımcılığı gibi ne idüğü belirsiz bir işi elde
etmeyi başardı. Gomez, mangizi bulunca önce bağırsaklarıyla
işkembesini doldurdu; yedi, yedi, yedi. Akabinde, maaşsız
emekliliğe tâlim eden anasına yardım olayına girdi. Dişinin
kovuğundan artakalanlarla İsmail’in (Gomez) bir baltaya sap olur
gibi olduğuna fikreyleyen Hatice Abla, memnûndu: “Bizim oğlan
mafyada iş buldu komşu hû... Dedikleri gibi değilmiş bu mafyalar,
çok da iyi insanlarmış.” Zaman denen meymenetsiz zımbırtıdan
pataküte dayak yemiş Gomez Deliyürek nâm şahıs, dumanla
renklendirilmiş âleme attığı ilk adımda, yumruklarıyla dövüşüp
dudaklarıyla sevişmesi gerektiğini anlamıştı; hergele. Suça yatkın
genç,
ayağına
devâmlı
pislik
bulaşabilecek
Kentoloji
tiplemelerinden biriydi; ekstradan, çözündürülmüş Ağırağbi
taraklarında da bez dokumak ârzûsuyla, Tatlıpara’nın sihrinden
vazgeçemiyordu. Yâni yorgun hayâttaki ağıryük hayvanı,
depoladığı bastıbacak enerjiyi boşaltabileceği yerler aramaktaydı.
Dünyanın en mühim varlığı saydığı sopasını kaşıya kaşıya,
dökeceği delikler arayarak gezinen âvâre yılların serkeşine göre,
âlemin alayı göttü; aptal değilse de kavradığı dünyâ bu kadardı.
Erken yaşta nâm tutturarak Erkekliğin Kitabını yazmalıydı.
Nâmsız ve de amsız bir yiğit olamazdı; %100 ER O, kalça, but,
kanat ve beyazet hedeflerine kilitlenmişti. Bu yalamuk topraklar
da bir nevî fırsatlar ülkesi değil miydi? Gomez, müessesedekilerin
altını çaktırmadan oyarak sızıntı yaptı; yalakalıkta sınır
tanımadığı için bir sene sonra Apaçi’nin en güvendiği
adamlarından biriydi. İlke yoktu; değer, şeref, nâmus, haysiyet
yoktu; verilen her işi imân ile, itaât ile, sonsuz bağlılık ile gördü.
Esrârkeşlikten kokainmanlığa terfî etmeyi kafasına koymuştu.
Pozisyonu sâyesinde, kulüp ortamındaki çıtır simitleri her türlü
ısırma imkânını yakalamıştı. Kristal tabaklara yataygeçişini de
tamamlamak üzereydi; köpekler gibi kokain çekebilecek, tekkollu
canavarlara darphâne kadar para basacaktı. Arkadaşlık dostluk
mevzûlarını rafa kaldıran Gomez, yiyip içmişliklerine rağmen,
71 demiri kesen emir geldiğinde, gözünü kırpmadan bütün ekip
arkadaşlarının ümüğüne çökebilirdi. Her fısıltıyı Şef’e
yetiştiriyordu; Apaçi, öl dese ölürdü. Sevdiğinden mi? Yoo,
menfâati için.
72 33. İKİNCİ AZ SONRA
İsterseniz bu fırsattan yararlanarak, roman kahramânları gibi bir
hayât
yaşayan
mültimilyarder
Apaçi
Eyüp’ün,
küçük
dolandırıcılar şâhı kumarbaz Kahramân Öztürk’e teklîf ettiği,
kıldan ince kılıçtan keskince, yükte hafif pahada ağır, riskli, sıcak
Kurupara’nın hikâyesine gözlerimizi çevirelim. Ormanda bin
ahtapot gücündeki Apaçi lâkaplı kişiliğin mâzîsini deşmeliyiz:
hangi menbadan, kimlerin hayratından kesesine fışkırdı nakit?
Debdebeye, şâna ve ihtişâma giden yolun taşlarını tesâdüfler mi
döşedi, yoksa destek gördüğü yardımcı unsurlar da var mıydı?
Apaçi’yle Kahramân, SAYILAR OPERASYONU’ndan önce neler
konuştular? Kahramân mı çok salaktı, Apaçi mi çok akıllıydı?
Hangisi daha zâlimdi? Kumarbaz, rizikoyu sîneye çekerek, uçsuz
bucaksız çatalyola girmeyi kabûl edecek mi? Sırat Köprüsünü
geçerken kadîm kadın faktörünün payı ne olacak? Kelimeleri
yutarcasına okumanızı sağlamak için bir miktârını önden
anlatabiliriz. Gençliğinde, millîyetçi yeraltı örgütlerinde,
Sempatizan, Tahsîlâtçı ve Katil olarak râhle-i tedrîsten geçen
Eyüp, örgüt unsurlarının kısmen dağıtılmasından sonra
gayrımeşrûya sessiz ve derinden bir dönüş yaptı; Kuledibi’ndeki
garajdan bozma mekânı, kumar da oynatılan modern bir
bitirimhâneye çevirdi. İşleri kısa zamanda öyle büyüdü ki, Kanûn
Arabaları kapıda kuyruktu. Bürokrat kesimiyle ilişkilerini canlı
tutmasının semeresini seneler sonra da olsa gördü:
DerinDevletteki uzman kanallardan aldığı tüyolarla, Borsa’da
ÇelikMetal’in hisselerinden 1 haftada 1000 misli para kazandı:
zengin olmuştu. Îtikatlıydı; irikıyım gorillerini de yanına katarak,
Eyüp Sultan’da koçlar kestirdi, fakir fukarâya dağıttı, zekâtıyla
fitresini verdi; parayı bulduran Allahına secde edip, kan
dökmeyeceğine, helâlinden kazanacağına yemin verdi, bildiği
bütün Arapça duâları okudu. Ertesi gün, kumarhânesinin yanına,
APAÇİDÖVİZ bürosunu konduruverdi. Memur Emeklilerinden
Telekızlara, Mafya Tetikçilerinden Ev Kadınlarına, Belediye
İşçilerinden
Üniversite
Öğrencilerine,
Eskisolcu
yeni
Reklâmyazarı Edebiyâtçılardan Köşedönücü Müteahhitlere kadar
geniş yelpâzedeki kitleye sattığı dövizlerle, altı ay sonra paranın
belini kırdı: artık dolar milyoneriydi. Derindevletle bağlantılarını
kuvvetlendirdi, yatırımlarını hızlandırdı. Daha büyük kafaları
koparmanın vakti gelmişti. Kumkapı’da çay bahçeleri, Ataköy’de
73 et restoranları, Etiler’de hamburgerciler, Bağdat Caddesi’nde
otomobil galerileri açtı. Paralar gürül gürül akıyordu.
Pistanbul’un en pahalı, en orijinal, en otantik, en Beyaztürk, en
millîyetçi gazinosu onundu. Şimdiden bir efsâneydi; ölse,
tabutunun ardında sicim gibi uzayan tufeylî gürûhun sloganları
eşliğinde, vatan kurtaran aslanlara yaraşan görkemli törenlerle
gömülürdü. Çökerken güce gittikçe daha çok tapınan topluluğun
bütün elementleri, Apaçi Eyüp’ün şahsında cisimleşiyordu;
Yabanorman Cemâatleri, sımsıkı kenetlenmişlerdi mutlak
menfaate. Apaçi, sonunda, çocukluğundan beri rüyâlarını işgâl
eden paraya kavuşmuştu; gene de dinmiyordu açlığı.
Şampanyalar, istiridyeler, yatlar, havyarlar, konyaklar, viskiler,
telekızlar, helikopterler, beş yıldızlı oteller, ebleh TV starları,
tenis kortları, taşralı türkücüler, yüzme havuzları, silikon memeli
mezekızlar, kral dâireleri, doyurmuyordu büklüm büklüm
bağırsaklarını; cürûfta çırpınılan kokainli ve mutlulukla
haplanılan her günâh gecesinden sonra, eskiye oranla daha büyük
bir açlık, iştihâ, oburluk kalıyordu. Apaçi, kazandığı onca paraya
rağmen tek kuruş vergi ödemiyorsa, bu, DerinDevlet’in yüksek
katlarında, uyuşturucu rantından pay kapmak için vatan millet
âşkıyla yanıp tutuşan eski ülküdaşlarının bulunmasından mıydı?
Bizi okuyanların, emekli, dul ve yetimlerin, sekreter kızlarla
teknisyenlerin, çıraklarla VJ ve DJ'lerin, bakkalların ve bereket
dönercisi hacıların, mezârcılarla tüpgaz bayiilerinin, barcılarla
solcuların, mîmarlarla mahâlle kasaplarının, ressamlarla
boyacıların,
sonütücülerle
muhasebecilerin,
sendikacılarla
kameramanların, bütün yaşayanların ve üzerlerine ölütoprağı
serpilmişlerin,
roman-hikâye-şiir
yazarlarıyla
haciz
memûrlarının, tinercilerle serbest meslek erbâbının vergilerindeki
tüyü bitmemiş gasplarda anlatılma sırası: AZ SONRA. İddiâlara
göre gözünü hırs bürüyen Apaçi, kazanma tutkusunu
gemleyemeyince uyuşturucu ticâretine bulaşmış ve büyük kaçakçı
DAZLAK ÖMER’in mal temîn ettiği vâsıtalardan biri hâline
gelmişti. Durmadan haberleri izleyip ülke gündemini ısrarla takîp
ederek sistemi sorgulayan duyarlı yurttaşlar, Dazlak Ömer’i çok
iyi anımsayacaklardır: Anadolu Haşhaşı’nın DÜNYÂ EROİN
LABARATUARLARI’yla doğrudan bağlantısı, İnterpol’ün Kırmızı
Bülten’le yeryüzünün dört köşesinde didik didik aradığı amansız
Türk: Dazlak Ömer ya da yabancıların deyişiyle, DEZ: Korsika
Cezâevi avlusuna atmaca gibi alçalan helikopterden sarkıtılan
halata bir Âzerî mahkûm da tekmelere rağmen yapışınca uçan
74 kancalı tenyalar gibi birleşen iki adamın mecbûren demirkuşa
çekilmesiyle akılalmaz firârı başaran uluslararası suçlu. Peki,
epeydir ortalıkta görünmeyen Apaçi’nin, ÖLÜM ÜÇGENİ’ndeki
cukkanın üleşimi sırasında, vazoya çiçek yerleştirilir gibi, penisi
ağzına sokularak hûnhârca katledildiği ve öldürülmeden önce,
“Bildiklerimi açıklarsam ülkede yer yerinden oynar,’’ dediği doğru
mu? Şimdi reklâmlara geçiyoruz: Ârzûhâlci Kâtip’in müthiş eseri
PİSPAS, yakında bütün tezgâhlarda. Bir romanda ne ararsınız?
Sağlam bir mevzû mu, âşk ve ıstırap mı, kin ve nefret mi, kaçma
kovalamaca ve bol bol hareket mi? PİSPAS, mevcûdu jiletleyerek
yazılmış bir kitaptır. Okuyunuz ve tavsiye ediniz, dostlarınız size
muhakkak minnettâr kalacaktır. (Kitabın arka kapağına da
konulacak.)
75 34. KÂĞITTAN BEBEK
Mesleğe henüz onaltısındayken başlamış küçük bir fâhişeydi;
saçları sümbül koçanı, gözleri gökyakut ve büyük, ağzı öpüldüğü
zaman doyurucuydu; gül kokulu, yasemin göğüslü bir servi soyu.
Eşsiz câzibeli parlak gözleriyle etrâfa âşk saçardı. Sırrını
gökkuşağından alan gözlerinin cilâsıyla tatlı sesinin âhengindeki
tılsım, onu her vakit kesin zafere ulaştırmıştı; kime tebessümle
baksa, ilk ânda teslîm olurdu: Ay Peri, insanın nefesini kesecek
kadar güzeldi. Daha yirmilerinin başlarını sürüyordu. Siyah
zülüfleri perde çekerdi gözlere câriyenin, oyalı vücûdu tığa
benzerdi; ne kuru kemik, ne gevşemiş et; tam balık kıvâmında,
sıkı lop et. Kendini çapkınlık ehli sanan ne eller mücevherle
kandırmak, hazînesine bir kerecik sâhip olmak istemişlerdi ama
O sâdece canının çektiklerine, kâlbini titretenlere, şeftalisini
sulandıranlara veriyordu; para illâ ki şart değildi. Motor karı,
derlerdi bir de; üstüne binebilir ücretini ödeyen her er kişi,
derlerdi. Hâlbuki îmânına kadar bağımsız bir hava
kontrolkulesiydi; jumbojetleri keyfince uçuruyor, istemediklerine
paraşüt bile ikrâm etmiyordu; bırakıyordu memelerine secde edip
tapındıktan sonra çakılıp unufak gebersinler ya da sakat kalıp
selsebîl olsunlar. Fakat yüzündeki çocuksu ifâde de bir o kadar
gerçekti. Hem alev alev yanan azgın bir dişiydi, hem de
sürtünerek
erkeğine
yaltaklanan
korunmaya
muhtaç
Küçükkadın. Hem erkekler tarafından kıskanılıp sahiplenilmek,
hem de hayâtının sonuna kadar anneciğinin küçük kızı kalmak
istiyordu. Tuhaf bir karışımdı O; bir yanıyla Kâğıtbebeklerin
yaşadığı pırıltılı hayâta özenen, hırslı, tutkulu, kendine güvenen,
modern bir kadın; bir yanıyla da tavşan gülüşlü, ürkek bakışlı,
çikolatayla kandırılabilecek küçük bir kızçocuğu. Fettan fettan
kırıtarak bakışları üstüne çekmese yaşayamazdı. En sıradan
hareketlerinde bile gayr-i ihtiyârî fingirdeyen Ay Peri, sanki
yeryüzüne insanı günâha sokacak bütün zevkleri tadmak ve
taddırmak için gelmiş bir mahlûktu. Kimilerini yoldan çıkarıp
bataklığa sürükleyecek, kimilerine de âşk şarâbından
içirecekti; varlık sebebi buydu. Güzellikte emsâli bulunmayan Ay
Peri, aynı zamanda zâlim ve meş’ûm da bir kadındı. Dünyânın
nîmetlerini, erkekler ve diğer mülkiyetler dâhil, her nesneyi elde
etmek istiyordu. Vücûdu gibi zekâsı da kıvraktı. En büyük
korkusu, karpuz gibi dilimlenerek satılmaktı. Vücûdu para
76 etmediğinde, ciğerine erişememiş bütün Köpekheriflerin, murdâr
diyerek selâmsız geçeceklerini kestirebiliyordu. Diğer bir kabûsu
ise, ârsız bir cür’etle önüne ilk çıkanı tahrîk etmeye çalışan, bütün
utanç duygularını yitirmiş bir sokak fâhişesi olmaktı; dünyâlığını
o vakte kadar doğrultamazsa, Mektep’te günde otuz kırk erkeğe
peşkeş çekilen dişleri dökülmüş sermâyelerden birine dönüşmesi,
işten bile değildi. Mal mülk fikrinin çok defâ bir hapishâne
olduğunu inkâra gayret ediyor, kavimlerin her vakit revaçtaki
alâmeti fuhûşu, toptan alışverişe çevirerek yırtmaya çalışıyordu.
Göbek dansının sırrı nasıl kalçalarda değil de ellerle gözlerin
uyumundaysa, paranın sırrı da, ter dökmekte değil, ârzûlar ve
isteklerle
akıl
arasındaki uyumdaydı.
Aptal
Sarışın’ı
mükemmelen oynadığı Apaçi Night Club’te dönen dubaraların
farkındaydı. Elaltından, vererek ya da vermeyerek, göstererek
veyâ koklatarak, o kadar çok erkeği birden idâre ediyordu ki,
belde silâh keçilik taslayan karapara zengini bütün o hödük
herifler, Ay Peri’nin kafasından geçirdiklerinin yüzde birini
öğrenseler, kızı ânında kayıp ederlerdi. O bebekyüzün ardında ne
şeytânlıklar gizlendiğini kestirmek kolay değildi, hangi kozu ne
zaman kullanacağını henüz kimse bilmiyordu.
77 35. İKİ TERS BİR DÜZ
Teşkilâttan Ajan-XL, manevralar yürütüyordu; kâh telgraf
tellerine konuyor, kâh bukalemun gibi renkten renge
bürünüyordu. DANSÖZ, kalça kıvırdı, gece başladı. APAÇİ,
ısıtılmış kristal tabakta buruntava yaptı; ı-ııh, kısa sürüyordu;
acaba Şaşal’ın kafası mı daha kıyaktı? KAHRAMÂN, sevgilisiyle
vedâlaştı. İçinde sıkıntı vardı, kızda da; gene de ihtirâsla uzun
akan ırmak öpüşmesinden kurtulamadılar. DANSÖZ, eteklerini
savurarak kuaföre girdi. Ajan-XL, parkta sıvaları dökülmüş bir
KBANK’a çöktü. Biri daha oturdu; sicili affedilmiş yurttaşın
uygunadım yürüyüşündeydi; kimlikli, dosya numaralı, suçu
sinekkaydı. Ters, düz; ileri, geri. Yeni gelen teklîf karşısında
dumûra uğramıştı Kahramân; birken iki, ikiyken ters, üçken düz
oluyorlardı. Suç, çeliğine çiftesu verilmiş suç; ikincisini,
üçüncüsünü de istiyorlardı. Her ışık fışkını, bir sonraki âna
bitişiyordu, ilmek ilmek hikâye dokuyordu ZAMAN. Pastoral
pembe dekor, cîfeyi örtüyor, romantik tâze bölümler afâkı
sarıyordu. Pistanbul Teşkilâtı, gençleri beyazzehire alıştıran ölüm
tâcirlerine darbe indirmek için, kaçtır fırsat kollamaktaydı;
kamuoyu nezdindeki saygınlık için, tekrârlanan parlak başarılara
ihtiyâç vardı; hedef, Apaçi Eyüp’tü. Uzun zamandır Kızılderili’nin
peşindeki Teşkîlât, suçüstü çözümleri arşınlıyordu. Kitlelere
yaygınlaştırılmış edebiyât baş belâsı mı, yoksa sağır kamuya
epikleştirilmiş hikâyeler mi anlatmalı? Meselâ, DANSÖZ, çil çil
altınlarla dolu şatoda, manyak bir kontes gibi şehvetten
genleşmişti; veyâ... DANSÖZ’ün ağırdan dövdüğü zillerle sarsılan
memeleri... cürüm ile hadisâtın fenâ rüzgârları, incebelli dansözü
soğuk soğuk titretti; ve, ve, ve… Ne garip hikâye. Karakterler
giriyorlar, çıkıyorlardı. Teslîmi yapılacak Emânet’in hasosu,
bozkırdaki tezenenin ücrâsında, kurbânlık koyun gibi yatarak,
SAYILAR OPERASYONU’nu bekliyordu. Suçta mutluson var mı?
Rûh Mühendisleri aslâ bitirmezler hikâyeyi, uzatırlar ve Televız
Dizisi yaparlar. Neyi bekliyordu Kahramân? Suçun piçleri ölmeli
mi? Hava isli, pis kokuyor, sisli. Camdan sızan yağmursuyu gibi
diyaloglar var: Büyükbalıklar küçükleri yutmaz mı, uyanıklar
kerizleri ütmez mi? Milyonlarca insan her gün cinâyet
tefrîkalarıyla, sapıklık hikâyeleriyle, uyanık dolandırıcıların
yaşamlarıyla, çılgın suçların arkaplanıyla zaman öldürmüyor mu,
eğlenmiyor mu, oyalanmıyor mu? O sabâh da Tambulpistak’ta
78 suça uyanan insanlar yok muydu? Olay-Yer-Zaman birliği:
Târihsel Esrâr. Merak. Tedirginlik. Endişe. Yırtıcı vukûatlar,
dehşet vahşetler. Sürükleyici bir hikâye, öyle mi? Şehir
Duvarları’ndaki korkunç suçlar binlerce sebepten işlenebiliyordu.
Yitik Altınülke’yi aramaktan vazgeçip gündeliğe tav olmuş
ümmetin karnı suçla mı doyuyordu? Kararmış Yağlıpara pay
edilirken, ne güneşler mi batıyordu yâ Rab? Sağlam hikâye değil
bu, sıkı kurgu yok örgü tekniğinde; ileri şablonsuz teorik, geri
sempatik mikroplu; İKİ DÜZ BİR TERS. Kahramân,
vergilendirilmiş kutsal kazançlarla örülü basamakları tırmandı.
Gecedir ve boynunda ihânetin kılıcını taşıyan Kahramân,
Mafya’yla Teşkilât’ın aynı ânda adamıdır ya da malıdır ve
gölgelerden bile ürkmektedir. Ajan-XL, suçu resmetmişti; suça O
hükmedecekti: DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL’un RESİMLİ ÇAPRAZ
SUÇ’u. Parktaki gün, güneşten kaçınca KBANK'tan kalkan AjanXL, acı konuştu: “Devlet her zaman onsekiz yaşındadır birâder,
devlete karşı bostan ekenin götünde hıyar biter. Bu benim
operasyonum, sayılarımın operasyonu. En nihâyetinde, sen de bir
sayısın. Son tahlilde, Apaçi ölmek mecbûrîyetinde. Düzgün çalış,
ücretini al, sonra da siktirol. Hayâtın boyunca Üçmaymun’u
oynayacaksın. Seni bir daha kutsal Anadolu topraklarında görmek
istemiyorum.”
79 36. BOŞTA
Apaçi’nin verdiği mühlet 7 gündü; Teşkîlât gün vermiyor, pay
teklif ediyordu. Vitesi takmalı, yola çıkmalıydı. Rûhu, ölü gibi
şişmişti, üzerine kararsızlıktan karanlık bir ağırlık binmişti.
Düşünecek vakit yok, çiftine çok para vaâdedilmiş suç çağırıyor;
fakat motor ısıtılmamış daha, marş basmıyor; Araç boşlukta;
durmuş sanki hikâye, yaşamak harbindeki Kahramân, eylemini
ete kemiğe büründürebilmek derdinde. Otel Kâtibi’yle selâmlaştı.
Anahtarlığı, Tespih gibi sallayarak yürüdü. Asansöre eğri büğrü
harflerle,
BOZUG-ÇALİŞMİYOR
yazısı
yapıştırılmıştı.
Merdivenleri tırmandı; birinci kelime, ikinci kelime, üçüncü
kelime ve işte dördüncü kelime: 401 numaralı odanın kilidini
çevirdi. Yaban oda Morg’a benziyordu. Cep telefonunu kapattı.
Bekleyişle geçireceği 72 saat vardı. Takımelbisesiyle Yatağa
uzandı. Ya mahvolacağı, ya mahvedeceği, fakat muhakkak bir iş
edeceği rüyâlara daldı. Uyandığında gözleriyle Tavanı sessizce
deldi. Pencere kenarında minik bir Serçe öttü; gagasını Robot gibi
çarptırıyordu ki ötüşüne ganîmetinin heyecânı bulaştı:
kankırmızısı elmakabuğu. Tam sevinmişken, topaç gibi besili anaç
bir kara Güvercin musallat oldu kuşa, alıcı Kartallar gibi dâireler
çizerek tâciz etti. Ciyak ciyak bağıran Serçecik, penseleştirdiği
ağzındaki malla, boşluğa kanat çırptı; bir kanat, iki kanat. Birden
ok gibi fırladı Güvercin, havayı yardı. Güvercin taklalarla
yaklaşıkça irtifâ kaybeden Serçe, kuyruk darbesiyle sarsıldı, ağzı
acıdan sonuna kadar açıldı. Yerçekiminin arzın merkezine
sürüklediği Elmakabuğunu, birinci kelimenin oralarda bir yerde
yakaladı Güvercin, yavrularına tezelden vâsıl olmak için fezâda
hızlı hızlı kanat çırptı. Serçe geldi kondu gene Pencere kenarına,
medet umdu ağlaya ağlaya. Kahramân, Çekmeceleri karıştırdı,
yok; Dolabı eşeledi, yok; Halıyı tırnakladı, yok. Sonunda hangi
Zifâf Gecesi’nden artakaldığı müphem Çikolata buldu kırıntıcık,
getirdi pervaza dayadı usulcacık. Tayınını kapan Serçecik, uçtu.
Yaslı Kargalara benzeyen Vapurdüdükleri öttü; Yolcu Uçağı,
rotasını ayârlayıp gökyüzüne beyaz tebeşir izi bırakarak geçti;
delirmiş 1 Kentli, yeşilışıkta durmayan Taksi Şoförüne salyalar
saçarak saldırdı; Kuluçkalama Merkezleri, gündüz vardiyasının
düdüklerini öttürdü. Kahramân, sararmış otel Aynasında yüzüne
baktı, yüzü canını sıktı. Cebi açtı, üç mesaj: “1-) Dün gece
şimşekler çaktı, çok korktum. 2-) Biz ormanda oynarken yolunu
80 kaybetmiş iki çocuğuz. Beni burda bırakma. Bütün hayâtımız
değişebilir. Çok zengin olma ihtimâlimizi unutma âşkım. 3-)
Başkasına sokarsan senin sikini keserim, cevap ver.” LOBİ yazan
yere indi. Ortayaşlı bir Gözlüklü, bacakbacak üstüne atmıştı, zarif
dolmakalemle hızlı hızlı yazıyordu. Lavuk, ne yazıyordu? Kendi
hayât
hikâyesi,
piyasadaki
kitaplara
kesin
binbeşyüz
çekerdi; Gözlüklü Balkabağı, ne yazıyordu? Amcabey’e yakın
markaja
rağmen,
Konuşma
Balonları’nı
dolduramadı.
Beyinfırtınası devâm ederken gözü Televız’a takıldı, bastı götüne
tekmeyi bütün fikirlerin; Kumandayı aldı, zapladı; derinlerdeki
KRAL EFEM diyen sesi yakaladı. Bütün Narkopatlar gibi zaman
zaman olayların örgüsünü yitiriyor, sonra da bu hayâllerle niye
zaman öldürdüm, niye fikirlerimi karmaş çormaş ettim diye
suçluluk çekiyordu. Müslüm’den VEFÂSIZ ÂLEM şarkısını
çaldılar, ardından BENİM DERİN MESELEM geldi. Çıktı, yüz
metreyi aşmayan Çemberi iki kez çevirdi. Köşedeki Esnaf
lokantasına girdi, mermer masalardan birine oturdu. İki kocamış
Gangster Sinek, gözçukurlarıyla burundeliklerine aynı ânda
saldırdılar. Kovaladıktan bir saniye sonra tabağına hamle
ettiklerinde O da artık uğraşmadı, paylaştı. Nohut, Pilâv, Cacık
yedi, iki şişe Su içti. Hava kapalıydı, grî. Yağmur, tenekeden
dökülüyormuş gibi foş diye yere çarpıyor, zınk diye ânî frenle
duruveriyordu. Cadde gürültülüydü; ürkütücü Kasırgalar, vahşî
Hayvanların kan donduran ulumaları, Kölelerin sırtında şaklayan
Kırbaçlar ve diğer, diğer benzetmeler. Döndüğünde, Gözlüklü aynı
yerde oturmaktaydı. Odada volta atar, Serçelerle yârenlik eder,
Rüyâ görür. Tümüyle tekrâra dayanan, tekrârın sihrini arayan 72
saat. Sonunda dâhîlî Telefon çalar. Büyük Reis çağırmaktadır.
Vakitlerden akşam alacasıydı ki, Eyüp’ün ofisine gitti. Loş mekân
ıssızdı. Sâfi sinirdi Zürâfâ gibi dimdirek duran Apaçi: “Cevâbın
gecikti delikanlı. Hayât beklemez. Karar ver.’’ Kahramân
düşünür, ki düşünmek boştur; ölüm mü, para mı, artık her ne ise,
bir ân evvel sonuçlanmalıdır. Şafakla berâber, ölümüne
kovalayacaktır. Elleri toka ettiler. Çıkarken Gomez’le karşılaştı,
pis pis bakıştılar. Ay Peri, şu ânda ne yapıyordu acabâ?
Kasıklarından göğsüne nükleer bir bulut yükseldi, geri indi;
yutkundu. Son nefesini vermek üzere darağacına yürüyen îdâm
Mahkûmu gibi hızla Hotel Güvenlik Kamerası’na girdi, çıktı.
Gergin, tetikti. Odasında? Yıkandı, Silâhını beline yerleştirdi,
Aynada yüzüne baktı. Çantasından bir deste İskambil çıkardı;
öptü, burnuyla desteledi Dağ yaptı; Serçeyi gördü, gülümsedi.
81 Zincirleme Hâinlikle Çifte İhânet senaryosunu kafasından hızla
geçirdikten sonra yüzüyle Rûhu aynı ânda çakmak çakmak
karardı. Derin nefes aldı, Tabancasını okşadı, eli Telefona gitti,
Dansözün mesajlarını okudu. Gece sabâha dönerken Komandonun
hediyesi Afganı kırdı, inceden bir tekli sardı içti, ihânet hikâyesini
çapaklarından temizledi. Böyle olur; Kapandaki Kaplanların
Zamanları uzar babam uzar, Korku ile Gerginlik artar; cambaz
ipinde tutunmaya çalışanlar bunu anlar. Motorun o ince hırıltısı
duyulur Kaputun altından; Sekmanlar çalışır, Marş Dinamosu
harekete geçer; Vites Teli, Gaz Pedalı aracılığıyla Krank Miline
biner. Derken, otelin kapısına Kahramân’ı Cezâevinden alıp
hayâta fırlatan Mercedes yanaşır. Şoför, gerzekçe bir saygıyla,
Eksen Karakter’in sırt çantasını bagaja yerleştirir; konuşmazlar,
ara sıra dikiz aynasından kesik kesik bakışırlar. Garajda iner
Kahramân, Kesilmiş Biletiyle ağır ağır Otobüsüne ilerler. Duruk
gibi görünen Çatışma, yavaş yavaş Karşıtların Birliği’ne doğru
ilerlemektedir. Cebine mesaj gelir: “Ömrüm oldukça sâdece seni
seveceğim. Ay Peri.’’ SMS’lerin Mesajlar bölümündeki hâneyi
siler, telefonu sessize alır.
82 37. ŞAKACI FİLOZOFLAR
Otobüs gazbulutlarını şehirlere belâ gibi savurup kendini asfalta
attı
ve
virajları
cehennem
gibi
dönmeye
başladı.
Hurda
Kamyon’un dingiline asılı AFORİZMA, hikâyeyi
kurtaracak mı? “Gönlünde Bana yer yoksa Güzelim,
FARKETMEZ, Ben Ayakta da Giderim.’’ Hatalı Sollama sona
erdiğinde, diğer yazı: “Sana Taptığım Kadar Paraya Tapsaydım
Milyarder,
Allah’a
Tapsaydım
Peygamber
Olurdum.”
Yaratıcıkurgunun bozundurularak kullanıldığı bu toplumbilimsel
canlandırmadan sonra Otobüs herhangi bir otobüs gibi yoluna
devâm etti. Tütün, Saç, İrin, Mazot, Kolonya, Bit, Koltukaltı,
Riyâ, Dağ, Vefâ, kokularını karıştıran Gece, iğneli burgularla açık
camlardan viuvv diye baykuş gibi girip neskafesini yudumlayan
ERGÖBEK ve FINDIKKIÇ Kaptan’ın ensesini yalayarak bir
lâhza
dinlendikten
sonra
gerisingeri
dönerek
sotada
sümüklerinden hap yapan Muavin’in kaşıdığı Göt’e yapışıyordu.
Petrol katranı dermânsız yorgunluk, yolcuları uykuya
mıhlamaktaydı. Sayın SONEKSPRES yolcuları. Karakuru
Muavin’in meydanlar avazlayan yanıksesi. Yarım sâatlik yemek
ve ihtiyâç molasına, at gibi şarıl şarıl yüznumaralara işerken,
fikirleriyle kurgu izdivâçlarından kelimeler de türetenler hâkimdi.
ÇÖPADAM’lar boylarından büyük PENİS’lere, ÇÖPKADIN’lar
kalçalarından büyük MEME’lere sâhipti. Off yaa, gene bissürü
kelime: ama amma da ilginç. 1-) BENSENS.k. AmBenSenSi.
KemMiResimeBak. 2-) Götten s..işiyorum çok güzel g.tüm var
gö.ümü si..ek isteyenler beni arasın. 3-) 18-25 yaş arası güzel
si...en
genç
aranıyor-Tel
yazarsan
tel
yazarım.
ÖPTÜMKOCACIM. 4-) Gö..nü .iktirmeye utanmıyor musun lan
ahlâksız, erkekliğin yüz karası, orospu gö.ünü kazık girsin
yavşak. 5-) Hatasız kul olmaz bokumla sev beni. 6-) Yaşasın DevGenç. 7-) N’ayır n'olamaz. yaşasın Sev-Genç. 8-) Elimde kaldı
yazık SPERMlerimle MENDİL. 9-) Kanımız aksa da zafer
İslâmın-Yurdu kahpe Yunana satan vatan hâinlerinin anasını
.ikeyim. imzâ türk milliyetçileri. 10-) Bırakın bu işleri kakanızı
yapın, Allahım ben ne suç işledim de beni bu bok kokularının
arasında bıraktın? Masalar tozluydu, yemekler ağırlaşmıştı,
garsonlar uykuluydu. Yerini pispas karanlığa terkeden tatlı
bahâr, sanki tabaktan dökülen gülyaprakları eşliğinde yargısız
infazcı timlerce katledilmiş gibiydi; yaşıyormuş görüntüsü veren
83 bedbaht müşteriler sanki ölü, BEYAZCAM’da canlananlarsa
etekemiğe bürülü gibiydiler; cenâze namâzı kılınıp kefenle
defînlenmiş hayât, o ölü menbadan son bir devinimle yekinip
fırlamak istiyordu sanki.
84 38. SEYRÂN
Alacakaranlığın boşanma sâatleri. Güvenlik sistemlerini
bozduğundan dolayı lütfen cangüvenlikleri için cep telefonlarının
kapatılması îkâz edildi. Terminâl ağzıyla yayılan yayvan sesler,
cümle gurbetçilere hayırlı yolculuklar diler. Vuracaktı menzîle,
yayan, yapıldak, aç ya da çıplak (K); suçla, mahpusla, kanûn
adamıyla son kumarını oynayacaktı; yeşilçûha masalarda barbuta
çıkmış, kanlı fanilalarla lâğımlarda çimmiş (K). Hey pencere cam
pencere, yollar tuzak pencerede; kim görse figân eder hey,
külüstür taşra otobüsüdür işte. Derken, zamanın yekpâre
akışında utangaç örtünen pencere sürülerinden biri daha.
Soyutlanmış Karanlık Oda Teknikleri’nden yararlanılarak ustaca
deneme şeridine aktarılan devingen konuçekimleri üstüste
basılınca, acar kompozisyonlar elde edildi; akkâğıda düşen
öykülerden bazıları şöyle: 1-) Otobüs, yolu SİVASKANGAL gibi
kavrarken, YABANDOMUZU gibi de soluyordu; 2-) Camlara
yaslanan kadîm şehirler harâptı; 3-) Soylu Zıplarat’lar, hiçlik
çölünde
kaybolmuşlardı.
Mandakasa
mekanik
hayvan,
sırtlandıkları canlı tavuklar, ölü bulgurlar, ibiği düşmüş horozlar,
sıska köpekler, şişmiş delidanalar ve keleş uşaklarla bîçâre
bekleşen köylüleri toplayacak. (Asfalt, vınvın taşıtlar, kramponlu
lâstiklerin yağlı kokusu.) Konaklayacaklar çeşmelerinden cânım
suların fışkırdığı münbit arâzîlerde; böğürtlenle, sarımsakla,
elmayla, cevizle ve dondurmayla dolu gümrâh topraklardaki
osuruktan tayyâre dinlenme tesislerinde. (Leziz menemenlerin
şimşek hızıyla pişirildiği Kamyoncu Lokântası.) Beyazkent
hayâtına sümük gibi akmak isteyen, yabanbozkır rüyâlarında
turist hanımlara meni attırırken tırlatmalarına ramak kalmış
köylüçocuğu otuzbirci garsonlarla komiler, sırıtmayla ağlama
arasındaki hurdahaş ifâdeyi yerleştirdikleri yüzleriyle sahne
alacaklar. Kemankaşlı yaylılar, kanatvuruşlu bağlamalar, gülle
gibi patlayan vurmalılar, sesbirimini şahdamarından kavrayan
rüzgârgülü basgitarlar, altınkaplama şadırvanlarda anatema
hatmettiren sopalı orkestra şefleri, cümlesi bir ânda, lâgar
mandanın sıçrattığı suyun kaosu gibi şâhâne patlayacaklar
Cura’lardan. Böylece îlâhlara yaraşan zümrüt yeşili müzik seyrân
ederek yaslı rûhların tortul gamını dağıtacak, ekşimiş toprakları
bilimsel yöntemlerle fısfıslayacak. Irak dallardaki çetrefilli
yemişler bile koçanlarından kurtularak acemi çimenlere
85 düşecekler. Akrepler şenlenecek, yılanlar kıvançla tıslayacak,
muktedir hayâlmantarları çıldıracak. Hüzüngözlü eşşekler mesût
anırırlarken, tabîat bal tadındaki uyanışın hikâyesini yazacak.
(Çapa yapan köykızı fingirdeşmeleri.) Pispas talaşlarla örtülü
işliklerdeki
artıdeğerin
tüzükle
bağlaşık muhasebecileri
bile, bahârın şeneltici havasına mağlûp olup elden ayaktan
çekilecekler ya da çekilseler. Bezem yüklemelerinden yorgun
sözler, nihâyetinde bütün benzetilenler gibi birbirine benzeyecek.
Yağmursuyu birikintilerinden hırçın genç avcılar gibi sıyrılan su,
oluklardan koşaradım geçip köklerin harâretini dindirecek;
tarlalara hücûma geçen aynı su, çağıldayan nağmelerle yolcu
rûhlarında enfes duygular uyandıracak: manzara nefis.
Otobüsteki havalandırma delikleri; çit, çat, aç, kapa. Kolonyalı
duâlar arşa mırıldanılırken başörtüleri çekiştirilir, bıyıklar
burulur, suratlara dünyevî kaygılarla uhrevî âlemin sentezi
ifâdeler yerleştirilir. Ovalar boyunca ezânlar ve seyrân eden
yıldızlar gâh yanıp gâh sönerek hayâtı imlerken, tekerleklerin
iflâh kesen zulmeti de tabîata yerleşmiş demektir. Şahıs,
gözçapaklarını cımbızlayıp pantolonuna silerken görüntüye giren
İnzibat, kimlikleri toplamaya başlar. Böylece, karışıkmış gibi
duran dirimli hikâyeye, kıyâmetli, suyu kılıcına iyi verilmiş,
masûmiyete saklı gaddar öğelerle bezeli bir ivme kazandırır.
86 39. A GARİP YOLCU
Gözünüz yolda, kulağınız Kâtip’te olsun sevgili okuyucular;
egsozlu
serapların
bilmecesinde
çözülürken
yumaklar: pompacılar, benzinciler, karayolcular… Darmaduman
olsun hikâye; kokuların çorbası gece, hâl yolu gösterir canı isterse.
Gazla sürücü kardeş. Tesâdüfen doğup mecbûren yaşayanların
edebiyâtında, zenginim diye övünmesindi kimse, güzelim diye
sevinmesin. Sabır Selâmet, Sür’at Felâket, nâmıdiğer Garip’ti;
Düz’de yavaştı, Rampa’da savaştı; Oto Yolları’nda değil, Yârin
Kolları’nda ölmeliydi. Alacânım hey, kutlu olsun hikâyesinin
töresi, dâim olsun gizi Kâtibim hey; Suç’ların ve Para’ların
SEYRÂN destânını beyân etsin Kâtip, ala ala hey. Yerebakan
evleryıkan kuşbeyinli karakterler, yanmayla tutuşmayla yol mu
biter? Biterse, gitmeyle biter. Kim yola uzun, atına uyuz der? Kim,
atım yoksa gayrı benim ne kolum var ne kanadım, der? Kim,
kadın gibi Sıcakpara’yı görünce çözmez yularını? A garip yolcu,
nereden gelip nereye gidiyorsun? Seni buralara kim attı, bu
dertlere kim kattı? SAYILAR OPERASYONU’ndan sonra
tükenecek mi SİNOPSİS’teki söz, sönecek mi ROMAN’daki köz?
Yollar asfalt veyâ çakıl, sür hele şoför yallah. Serçekuş, Servidal’a
söylemiş, O da eğildi Kâtip’e söyledi; eyitti Kâtip... Gözlerine kem
sözle mil vursalar da gam kasâvet çekme, saçları ipek, gözleri
boncuk, bir dalda üç tomurcuk cânım kardeş. Bitek toprak
karakutularında şakıyan Ötmebülbül’lerin hikâyesi bu; pis
rüzgârın hayâtı, kirli kötükanın buruk tadı... Pingpong hızıyla
özsuları emilen kelimelerin gayyalarda boğulduğu devirlerde,
Kukladiller dâimâ sarhoşlamaz da ne yapardı Alacânım, ay
Kâtibim? Göçüş, Çöküş, Bitikülke resimlerini ânbeân resmeden
görsetişitsel kurgunun şahbazları, işi ârsızlığa vardırmışlardı;
limitsiz sefih eğlencelerdeki vurpatlasın çaloynasın sefâhatlarda,
düşük sınıfın içleracısı hâlini hiç hatırlarına getirmiyorlardı.
Günlerin bugün getirdiği, baskı, zulüm ve kan mıydı; vatanın
ezinç diline mahpus ahâli, meğer kafesinin mecbûri bekçisi miydi?
Pispas Kudretin geçerli tek akçeye dönüştüğü günlerde, hangi
hikâyenin yüzüne bakılır yanı kalmıştı, kimin ötekine yüzü
kızarmamıştı ki can Bugatti, kardeş Kâtip? Yücelerden yüce
Göktanrı’yı duâlayıp dururken, pisparaya gazâ eylemeli, kâfirlere
kakınç etmeli idiler. Derlerdi ki Kâtibim, ak otağlarda adsız,
yurtsuz, ârsız edilmişlerdi, fırlatmışlardı şoseye canlarını;
87 kopsundu fırtına kopacaksa Kâtibim hey. Fakat şimdi yorumlara
açık çapraşık ayrıntıları bırakıp renkoskop sahneler için dörtgöz
olalım; nokta kadar menfaât için virgül gibi eğilmeyen diğer
kahramânların macerâlarında neler olmakta bakalım; ki nasıl
bakalım.
88 40. VÂSITA
Müjdeci rüzgâr ve ezân melodili gürbüz tecim sesleri, geniş
kanatlarıyla lâcivert açılan kapıdan zombiler ülkesindeki
zerzevatlara haşmetle dalarken, asalak usturaların hangi
yumuşak karınlara dalacağının cevâbını da arar gibiydi.
SAYILAR OPERASYONU’nun sonunda, hangi hırbonun
baklavası şerbetlenecek? EROİNİ ELDE ETME cenginde, kim
taklaya düşecek? Uzayıp gidiyor bozkırda yollar tenhâ; ya
kopacak kiriş yayları ya da ortalık barut kokacak. Hayın geceye
süzülen İmpalalar, kibar Antiloplarla dikbaşlı Zebraların çiğ etine
yürüyecekler; çayırlarda otlayan masûm rolündeki savunmasız
sürüye varlık zâviyesinden geçecek dişler. Hem nasıl kahramân ki
bu? Eski çamlar bardakken kahramânmıştı belki kurgularda. Hâl
hareketleri tutarsız, attığı adımlar mantıksız. Biraz para, ümîdi
ışıtacak kadar para; tatlıdilli, iknâ edici, esirgeyen ve bağışlayan
Delipara için, gayrımeşrûdaki konforunu rizikoya atıp Teşkilât
Gammazlığına geçerken, yavuklusu Ayperi’nin neydi lâkırdısı?
“İnsandır güvenilmez, Âdem soyu yılanlar padişâhını bile
kandırmadı mı? Misâl, Apaçi bile dostlarını hançerleyip
kurulmadı mı tahtına? Sen çuvalları sırtladığın gibi, doğru
bana topukla. Mal elimize geçtikten sonra direk para; âşkım
benim.” Şehre indi. 24 saati vardı. Ne can almaya gelmişti ne de
şemşâmer çitlemeye. Flamingo stili uçmakta karar kılmıştı.
SAYILAR OPERASYONU’ndan sağsalim sıyrılabilirse, adam
ettirecek parayı tamam edip köşeye koyabilecekti; evle
köklenebilir, hatta toruntorba üretimine bile geçebilirdi.
Apaçi’nin, Teşkilât Komiseri Ajan-XL’ın ve Ay Peri’nin çekiştirdiği
olayörgüsü usturuplu giderse iyiydi. Hortumladıkları ödenekleri
Anadolu
Pavyonlarında
konsomatrislere
saçan
AŞÎRET
ÜYELERİ’nin çürükçül liflerinden biriydi VÂSITA: genç bir
bıçkın, çigan obalarından bir kopil, hergele bir çıbanbaşı.
ALTINHİLÂL yolundaki lokântalarda tanınır, merhamet edilir,
zekât falan bile verilirdi. Lavuk, AŞÎRET SIYIRTMASI denen
mesir macununu PİSTANBUL’daki Bey’lere taşıyor, yaşamak
eziyetini hafifletecek diğer avantalara da hayır demiyordu.
Sandalyesini duvara yaslamış, kasketini yan yıkmış, baltaağzını
andıran sivri çenesiyle memnûn gerinmekteydi. İki evlek ilerden
keman gıygıyları başladı. Yabancıya dikizedenzi çorçocuk
dalgalandı, kaçamak titreyen kızmemeler kikirdedi. Vâsıta’nın
89 mensûp olduğu Kabîle, pis değil aşağıydı, uç değil fakat kenardı.
Toplumdışı iğrençlerin yaydığı lâğımsı koku duyulabiliyordu
resmen; hasıraltı çapaklar, mıknatıs zerrecikleri, kir öbekleri ve
mihribân lâmbalarda kavrulan pervâneler de vardı. PİSPAS
Gazetesinde, mankenlerle seks âleminde basılan topçu
tefrîkalarına
bakarken
çay
da
içtiler.
Betondelen
gözleriyle, haplanmış kertenkeleleri andıran VÂSITA, dümbük
psikopatlar gibi afra tafra yapmadı. Epitopu, maymuncuklardan
biriydi; çetrefilli neticeleri çilingirler düşünsündü. Teşkilât
Emirnâmelerinde belletilen şifreleri hâfızalarından devşirdiler;
lâkin, fazla tıraş cildi bozardı, kısa kestiler. Kahramân,
VÂSITA’dan ayrıldığında vâde vuslata ermiş, OPERASYON’a
gerisayım başlamıştı. Anayasa’daki Fıkra’lar ve Bend’ler, yel gibi
koşmaktaydı; vedâ hutbesine az kaldı, soldu solacak kor şafak çok
değil. Kâlpleri yakıp tutuşturan kintikam rüzgârları gökün
yedinci katında dâim yanan ateşi döne döne indirirken yere,
rastlantının, soyut olasılıkların, karmaşaya gizli sır formüllerin,
fenomen akışkanların yağmurları, sağanak mı yağsınlar, mûtedil
mi kalsınlar, bilememekteydiler.
90 41. SAYILAR OPERASYONU
DELİPARA
HESÂBI
filmindeki
dublörsüz
ölümatlayışı,
sütlimanmış ayaklarına yatan patlarbomba coğrafyada çekilecek:
KANLIHASAT. Hele uzasın kavakların gölgeleri bir yol, biraz
akşama dönsün gün. Kurşun kusup kızılcık şerbeti içen bagajlara
zulalı zamane Deliklidemirleri, KATLİÂM için kapacak sözü.
Sigara İçilmez alandaki BENZİNLİK’e, Yarışotosu gibi girecek
kocaman TIR. Mal işte O, TIR. Ağır uzundu dışcephesi, yılana
benzerdi ince kıvrak gölgesi; TIR, Hayrât Çeşmesinin simetrisine
inleyerek parketti. Mâvi iştulumlu, pırıl tıraşlı 5 Robotadam,
TIR'ın yankapaklarını açtı. Âlet silme beyaz çuval doluydu, UN.
Mâvimsi Emirkulları, çuvalları çakıltaşı desenli betona ağırçekim
indirirlerken, tutsak imgelerle felçolmuş göstergeler dünyâsına,
koşulsuz müşteri memnûniyetini şiâr edinmiş kocaman bir
SUTANKERİ girdi. TIR ile TANKER, geri geri gelip kıçkıça
yapıştılar. İki Ölümtimfaz eleman, SERİN KAYNAK SUL’u,
ardından da İZE ULAŞTIRIL’ı açtılar; SAĞLIKLI ŞARTLARDA S
kalmıştı geriye, bir de ARINDAN DOLDURULMUŞ EL
DEĞMEDEN ile az önce kapatılan MIŞTIR. Ölümfazlar, çuvalları
SUTANKERİ’ne karınca kolonisi disipliniyle döşediler. Mâvi ve
Beyazdı sessizlik, sağa sola Kankırmızısı serpiştirilmişti. 182
sâniye sonra bitti. Susmak en büyük görev, bağlılığın imânını
ölçen en hassas barometreydi. TIR’daki ve TANKER’deki işlemler
tamamlandığında, geride tozkümeleriyle rüzgârlardan başka
sâdece birkaç damla su kalmıştı, SERİN KAYNAK SUYU.
TEŞKİLÂT’ın
Çeliktim
Kaşgözleri,
eşgüdümü
DİJİTAL
TEKNOLOJİ ile sağlıyorlardı. Derken Mâvitulumlular, TIR’ı
terkedip TANKER’e zıpladılar ve düştüler karayoluna karayılan
gibi. Ölümfaziklerin faâliyetleri sonlanmamıştı. İşler yolunda
gibiydi… ki… MAFİA ile TEŞKİLÂT sansarlarının barutları
patladı; bozkırda koptu kıyâmet, bir deprem sanki yeri sarstı.
İsrâfil, sanki Sûr Borusunu üflemek için benzinciyi seçmişti.
SAYILAR OPERASYONU’nun YalanMasal tınısı da taşıyan
gülünç muhteviyâtı, ârzû edilen miktarda bahâratlı benzetmeyi de
kaldırabilirdi: deposu havaya uçmuş benzinlikten petrol gibi kan
aktı, ısılişlemle kavrulmuş kafaderileri çekirdek gibi yere saçıldı,
cehennemî gürültü civardaki ahâlînin kulaklarını sağır etti, kolu
bacağı koptuğu hâlde hayâtta kalabilenler için İtfâiyenin ve
Cankurtaranların yardımı gerekti, vesâire. Midesinin kurşun
91 yemeğiyle şişmesinden kurtulan Kahramân, sümüklerini yuta
yuta sürünerek tarlalara dalmıştı bile. TEŞKİLÂT’ın ışıkları
operasyon alanını terkedemeyenlerin üstlerine kalktığında, 900
Kg. MAL’ın sırra kadem bastığı anlaşıldı. Sırada Basın,
Kameramanlar ve Kıymetli Medya Mensûpları vardı. Taşra
Muhabirleri çıtır birinci sayfa fotoğrafları çekerlerken, Teşkilât
Memûrları alışkın devinimlerle torba torba ceset taşıyorlardı.
92 42. ADLİYE KORİDORLARI
Manşeti, hayırlı günler temennîleriyle sokuşturacağız: 1 TIR
EROİN, ÖLÜ ELE GEÇİRİLEMEDİ. Adâlet insanlarının
demelerine göre, 900 Kg. işlenmiş eroinin teslîmâtı şehir dışında
YOLÇATI mevkiînde benzinlikte yapılırken kimliği henüz
belirlenemeyen kişiler arasında silâhlı çatışma çıktı ve ortalık kan
deryâsına döndü. Sanıklar derinlemesine sorgu yöntemiyle
öttürüldükten sonra neler çıktı neler, gâliba sarımsaklı
nânelerden biriyle karşı karşıyaydık değerli izleyenler.
Gözlerimize fiyakasız resimler sunan zanlı nüveler, ürkek
nazarlarla çevreyi kolaçan etmekteyken, flaşların ardarda çakan
güneşi kamçı gibi derilerinde şakladı. Dijital titreşimlerin
stresinden
yüzlerini
gizlemeye
çalışan
tutuklular,
ÇEKMELANÇEKME diyerek gözlerinize menfûr saldırılarda da
bulundular. İletişim Odası’nı, çelikbeyaz bir uğultu sarmalamıştı.
TEKSIRA zanlılar MASANIN önünde, Suç İmparatorluğu’nun
göstergeleri MASANIN üstündeydi. MASADA, Kalaşnikoflar,
Mermi
Çekirdekleri,
Sinirgazları,
Uykuhapları,
naylon
poşetçiklere plâstik sicimle bağlı Bazmorfin ile Saf Eroin diziliydi;
Karbonat veyâ Bebekmaması’yla sulandırılmamış mis gibi eroin;
haso mal; sıcak sıcak. Eh, itirâf zamanı gelmedi mi sevgili
seyirciler; faks ve e-maillerle hep daha fazla bilgilenmek
istediğinizi bildirmiyor musunuz? Meselâ bakınız, saksı gibi
dikilenler, GERÇEK SUÇLULAR mıydı? Cevâbı bulanlar,
avazlanan cıngıl yarışmalardaki armağanı kazanabilecekler.
Tuzukuru devlet büyükleri Halk’a televizyondan uzlaşma ve barış
çağrıları yapma gereğini duyarken, TABÎATIN GONGU
ACIMASIZCA ÇALDI; dolayısıyla sıra mesajımıza geldi: Sık sık
bunalıma giren ve canları ölesiye sıkılan cemiyetin fertlerine
gram gram uyuşturucu satılması lâzımdı. Çene altlarındaki
NO’lar suçluyu fâş etmeye yarar, haberlerle yemlenen hayli
manyaklaşmış sayın seyirciler. Zanlılar, şanlı ve cesurmuş
gibiydiler; tasalı bir de yürüyüş tutturmuşlardı. Emniyet
Âmirliği’yle Adliye’nin arası ikiyüz metreydi. ZINK diye dayandı
karadelik suratlara, soğuk metalle yavşak plâstiğin hâinliği değdi
dudaklara. Adliye Binâsı’nda biteviye tuhaf sesler ürerken,
gerçekçi yazarların yapıtlarında tafsîlâtlıca betimlenebilecek
ânlar küllen yaşandı; manzaralar bulanıklaşırken çirkefleşti de.
93 Savcı, kapıları zorlayan meslektaşlarımıza yüzünü ekşitti;
Kâtibe’nin nûh-u nebîden kalma daktilosu takırdamaya başladı.
94 43. MERMER TAŞIN ÜZERİNDE DÖNGÜ
Yamuk mevkutelerdeki fikir ameleleri, sağlı sollu kroşelerle
ahâlînin gözüne çalışıyorlardı: (JET-HA)- Piyasanın önde gelen
eroin üreticilerinden (HD), bir TIR’ın gizli bölmelerinde
Pakistan’dan Türkiye’ye getirilen 10 trilyon TL değerindeki
birbuçuk ton Bazmorfin’in sâhibi olduğu gerekçesiyle gözlem
altına alındı. Uzunyol Köyü Şahin Tepesi mevkiînde 19 dönüm
arâzi üzerindeki elma armut bahçesini seherde basan Narkotik
Ekipler, modern bir eroin fabrikasıyla karşılaştılar. Bidonla
gizlenen kapaktan girilen (ÜSTTE) yeraltına yapılmış depoda
(YANDA) bir ton kadar da Asitanhidrit bulundu. Maddeciklerin
piyasada Çokdolar’a alıcı bulduğu belirtildi. Belirttiler.
DÜMTEKE TEK DÜM. Vurdu yollara ayakçıklarını, kalktı göç
eyledi uyuşturucu ellerinden Kahramân Öztürk (KÖ). Pis bir yolu
vardı, gitti. TAK-CIS-TAK. Pis hikâyenin bir başka dalına kondu
hey cıstak düm; dedir şimdi grî âlemlerde. Ajan-XL’yle kendi
biliyordu hakikati Kur’an hakkı için, yemîn ettirsinler isterlerse.
Bayılınmalıdır ötüşlerine yanardöner alevler saçan masal
kuşunun. Bir ters, bir düz perende; HOP-HOP. Nâmlar O’na mı
kalır hâlbuki? Bilmez mi ki, pirazcıklar açmazsa maknotirler
ölür? Söylemediler mi O’na: “Ey can, cısço, çakağı şey; duru vuruk
u saba duuu.” Açsın kollarını iki yana köpekçil köle. O da iğrençlik
sergilerdi
lâğımlardaki
fâremsi
hayâtında,
anlatının
kargışlanmışı O’ydu. Uludu: “Homba hurala geldi ya, ıssız acun
kaldı ya, gora lara garon, DUU ÇISSS TAK.” Avuçlarıyla
gökyüzüne yakardı: “Bedduâlandım. Hırpaladılar. Dâirem
çevirince beni bana, ben de aşağıladım her yeri.” Dedi ki:
“Ölmelerle acıları geçtim.” Böyle dedi işte. “Ey hayât,” dedi, “Ey
dünyâ malı, ey basit hakikat,” dedi; “Bir, iki, üç, dört, beş, altı,
yedi, sekiz, dokuz, on,” diyerek, alınyazısı resmedilmiş mermer
taşın üzerinde dönmeye başladı. Kılıçsokmayla ateşyutma
numaralarını cebirle belletmişti vakitler O’na; sünen, uzayan,
kısalan ol garip âdem görünürdü gamlı kaneviçelerde. Cıva gibi
kayan karakteri tutamazdı kimse, yazısını yazan bile. Aldatıyor,
yalan söylüyor, fenâ düşünüyor, bencilce yaşıyordu. İğrençti; pis;
velhâsıl ne azâd edebilir özünü, ne âbâd olabilir koşumlarıyla,
öyle bir piç. Peki ya ipucunu çözerse yurttaşlardan biri? Taklacı
güvercinlerin Şâh’ı, yollar boyunca dişlediği her kuru lokmada
vâsıl olacağı kudrete biraz daha yaklaştığını sanıyordu, cefâlara
95 katlanmalıydı. O bir kahramân mıydı? Hayır. O, şu ânda,
şehirlerarası otobüste muâvin koltuğuna çökmüş, kaptan şoförle
muhabbet koyultup, ön camdan akan dünyâyı seyrederek yolculuk
ediyordu; elinde azık torbası, sırtında eroin çuvalıyla saftorik
köylü kılığındaydı. Dağ lokantasında bir bakır tencere dolusu
menemen yedi; sulu, az pişmiş; ıslak yeşil soğanın ucunu tuza
batırıyor, yalıyordu diliyle keçi gibi. Biliyordu ki, ele geçirilirse
acımasızca vefât ettirtilecektir. Ayçiçeği tarlasında usul usul
toprağı sağarken, dilindeki şarkı yeni zamanların müjdecisiydi.
Pispas karakterler, seven ve sevmeyen herkesle, sokak
maltalarında, ömür koğuşlarında ve cadde voltalarında
hesaplaşmaya
hazırlanırken,
eğitilmiş
yırtıcı
hayvanlar
gösterisini kimsenin kaçırmasına izin verilmedi. Hızlı
hokkabazlar vardı gergin iplerde, çiftetakla atıyordu kaçık
çalgıcılar; cambazlar atlarını ip üstünde güreştiriyor, şânlı
sihirbazlar sakallarını sıvazlıyorlardı yedi düvel cihâna meydan
okuyarak. Hadi herkes katılsın hikâye sirkini okumaya; taraf
seçilmelidir dümbelekler eşliğinde, taraf olmayanın bertaraf olma
zamanı gelmiştir. Derinlerden kopan fırtına zorluyor bütün
kapıları, pis hayâtınızı nakil ediyor tokmaklayarak; bir dünyâ
kuruyor vurarak, pompalayarak, delerek, koyarak.
96 44. AŞÎRETİN GAZABI
Eksenkarakter Pistanbul’a ulaşmadan, kabîle tamtamlarının
gürültüsü vapur turnikelerinden geçerek banliyö trenlerine
binmiş, pörsük memeler koklayıp kerhâne tatlılarından yemiş;
seyyâr pilavcı camlarında soluklandıktan sonra, pezevenklerin
tespihlerine sarmalanmıştı bile. Manyak gibi mermilerle
debelenen
devrânda,
sanki
çiviler
çekiçlere
meydan
okuyordu; AŞÎRET’e ve APAÇİ’ye döşeyivermişlerdi boruyu. MAL
kayıptı. Müşteriler şoktaydı. Uyuşturucu kaçakçılığı, adam
kaçırma, haraç, karapara aklama, cinâyet, gasp, işkence, tehdît,
şantaj ve silâh ticâretiyle iştigâl eden, dünyânın ikinci büyük
mafyası hüviyyetine mazhar olmuş Anadolu Kaplanları’nın
şereflerine hayli gölge düşmüştü. Delirüzgârdı Aşîret silâhlı
kuvvetleri, ağırkanlı ısırmaktaydılar avurtlarını; hâinin hesâbını
şehirde kesebilmek için hunhar öçler peşindelerdi. İstihbârât
Birimleri’nin de desteğiyle, Babakent’teki yasadışı suç odaklarını
hallaç pamuğu gibi atmaya hazırlanıyorlardı. Önce, sütliman
havaları beklediler. Yiğidin harman olduğu topraklardan kente
akan itâatte dünyâ birincisi kulların hurûç harekâtı, ortadireğini
akşamdan
sabâha
çaktıkları
Çadır’larını,
Üniversite
Hastahânesi’ne dikmeleriyle başladı. Reisleri, kâlp ve damar
tıkanıklıklarından
şikâyetçiydi.
Âcil
Servis’in
önünde
yoğurdukları Çiğköfte’yi zekâtlarına sayıp sebîl diye ahâlîye
dağıtırlarken, anahaber bültenlerinde yayınlandılar. Dağlarda
solumuş, âsî nehirlerle beslenmiş, bol bahâratlı Sözeltöre’leri var
onların. Kanbağı temelinde örgütlenmiş çokgizli Tim’ler, şehrin
altını üstüne getirirlerken, girilmedik delik, çevrilmedik anahtar,
kırılmadık kilit bırakılmayacak; tütecek dağ, yanacak ateş,
büzüşüp acılaşacak öfke. Tırnakucu dokularını sağ bırakacak mı
peki Aşîret? Milyon kere hayır. Bir vakit beklenen olacak,
Keleş’ler yüklüklerdeki battaniyelerden çıkacak, kentlerin ara
sokakları Feodalkan kokacak. Sefâletle görkem karışığı cangılın
çengelli kuytuları kan kırmızısına kesecek belki yarın, belki
yarından da yakın. Kurtlu elmalar yayılgan palalarla fâş
edecekler kamunun dingin düzenini; karasarı yılanlar jimnastikçi
kurbağaları canlı canlı yutarken, tüm renkleri karmakarışık eden
gözler, bir çift burjuvabacak görecek; pörtletilecek kurbağalar
dilim dilim; kesilecek gereksiz hanek eden diller; DİLİM DİLİM
DİM. Taranıyordu kırâathâneler, kumarhâneler, lokantalar,
97 büfeler, barakalar, villalar, odunkömür depoları, terziler,
marangozhâneler; bağ bağ fişeklik yakılıyordu durmadan. Siyah
Mercedes’lerinde Dönerekmek yiyen iki İstihbârâtçı, masûm
minieteğiyle trafiği altüst eden kadına küfrederken salyalarını
da akıtan Erkişiler, şalgamsuyu satıcısı Göçer, baba mesleği
Cepçilik uygulaması için kalabalığa karışan şık giyimli iki Baro,
Şakamatik izlencesi için İzgöz’leriyle toplum ormanında avlanan
Tivinsan’lar, otoban artığı yeşilliklere dizdiği renkli balonlara
kurusıkı tüfeklerle ateş ettirten vasıfsız Köylü; daha kimler
kimler? HERKEŞ, HERKEŞ. “Sağdan soldan esterabime he
kardaş,’’ diye bağırarak yükleniyorlardı işâretledikleri kapılara.
Susturuculu bir kurşun, AUMMM; acıma el aman diyene,
AUMMM. Kötü kaderin, hicrânlı âşkların, feleğin sillesinin, pis
yoksulluğun acımtrak kokusu sinmişti izbelere. Aradılar. Ölüm
kuyularını, çiş kokulu yapıları, battâl vîrâneleri, bekâr berdûş
evlerini, bitirimhâneleri aradılar. Ne kadar garîban yuvası, ezgin
gecekondularda ne kadar dertler insanı varsa, kevgire döndürüldü
hepsinin yünü, yorganı, yatağı, kâlbi. Misli menendi görülmemiş
ihânetin müsebbiplerini ele geçirebilseydi Aşîret, etnik
arındırmayı kitle imhâ silâhlarıyla sonuçlandırırdı; fakat ağısını
saklayan çıngıraklıyılanı bulamıyorlardı. Bu arada nice günâhsız
yiğit, tüyü bitmemiş sabî katledildi; RAK RAK RAKARAK RAK
RAKARAK; çözerdi ama yakında urganın düğümünü Aşîret
muhakkak, raka rak. Çünkü her zaman ihânetçiler kazanmaz;
çünkü her ihânetçinin bir kendi, bir de gölgesi vardır; kendi
değilse de gölgesi ihânet edecektir elbet. Aşîret gazabının
uğultusu, şehirdeki bütün yeraltılardan duyulabilirdi. Tutuklanan
14 Aşîret tetikçisinin Açıkgörüş’lerde Lâhmacun ile Künefe
dağıttırdıkları, hâriçten maval okuyan dingildekleri şişledikleri
zaman işte o zamandı; sırmalı cepkenlerin ve ibrişimli şalvarların
zamanı: ZAMAZAMAZAM. Yeniaç’lar, şehir aynalarındaki
yansımalara çarpıp durmaktaydı öyle, dağınık mağınık; kavun
karpuz tarlaları uzaklarda kalmıştı, çok uzaklarda. Seçmek
vaktiydi; Siyahzaman, Grîzaman, Kırmızı ya da Mâvizaman.
Şahsiyetler, renklerden renk, kaderlerden kader beğeneceklerdi.
Yazılıyordu alınyazılar, binek tekerlekler dönüyor babam
dönüyordu. Aşîret kalkışmasından doğan hengâmede, çiçek yüklü
yamaçlardan sürgüne uğramış bir Balarısı’nın, Apaçi Night
Club’ün
kurşungeçirmez
camlarına
yapıştığını
kimse
görmeyecekti.
98 45. KANLI KARPUZLAR
Ejder haykırışlar toprak sâhaya patladı; Meşinyuvarlağın kıran
kırana iddîaları, Kale’lere gol diye saçıldı: Altıpas’ta çalım
ahkâmları, Onsekiz’de ofsayt hasbıhâlleri, Köşegönderi’nde Dünyâ
Futbol Yıldızları’nın hâl hareketleri… Karataş İdmanYurdu
Teknik Direktörü Vahap Çolak, topu kapıp antrenman maçının
bitiş düdüğünü çaldı. İlçenin Gençerkek Bitkileri, Televız’daki
naklen yayınlarda gördükleri gıcır toplarla haşır neşirdiler: renk
âşkıyla terden sırılsıklam formalar ve Hoca’larının sunduğu
teknolojik imkânlar. Mayınlı ârazîde siyah tespih tâneleri gibi
yola düzülen kara katırların kanlı karpuzlar gibi patladığı
Kaçakçılık Devirleri’nden artakalan, yarım kollu, tek bacaklı,
korsan gözlü yurttaşların vatanıydı Karataş Ovası. Fıstık
ağaçları, üzüm bağları sona ererdi ânsızın ülke haritasında; kuru,
susuz, çatlamış topraklar başlardı. Kırmızıydı toprak burda
kırmızı kadar, kankırmızı. Evveleski zamanlardan beri dağlarda
konuşlanan
Kabîleler,
düze
indikleri
kasabalarda
mevzîlenmişlerdi. Dağdaki burnudik gurûrlu Koçer, evcilleşmişti
ve tek bir Canlıiplik gibi kımıldamak, durmak ya da vurmak
yetenekleriyle donanmıştı. İlk yılların ırgatı aç bîçâreler,
satırlarını bileyerek bir gece ânsızın meskûn mahâldekilerin
mülklerine karşı kalktılar; ceviz ağaçlarını, zeytin dallarını,
susam tarlalarını dalayan büyükbaş sürülerin sâhibi Kabîle
mensûpları, göçe mecbûr kılınan Az’ların boşaltılmış topraklarına
kast derecelerine göre kondular. Seneler içinde kollarını
Başkent’in siyâsî kulislerine uzatabilecek kadar Erk de elde eden
Aşîretlerden, bu hikâyeye konu edilen Doğan’lar, uluslararası
mâlî sermâyeyle nikâhlanarak güçlenmeye karar vermişlerdi; “Bir
kilo toz, bir Otoboz’’ savsözünün ziyâsını meşaleye dönüştürüp,
200 Kg. eroini Apaçi Kardeş’e satarak âni büyüme politikasında
noktaatış. Tı. Hesaplanamayan tek unsur, Taklacı Güvercin’in
fâhişeliğiydi. Orospu analıyı deşmek için kente başlatacakları
parasal harekâtın son hazırlıklarını yürütürlerken; ken, ken,
ken... Hummâlı, ancak ağızları bıçakların açmadığı sıkıntılı
günler geçirmişler, gene de binyıllık Aşîretin en önemli kuralını,
susma kuralını bozmamışlardı. Ârzûhâlci Kâtip içe çayı, doldura
boşalta harfi; TAKCISTAK, çok sıcaktı, kurusıcak. Vahap Çolak,
kırtladığı şekeri diliyle dişlerinin arasına yerleştirip çay
yudumladı. Şerit gibi kesilmiş kamyon lâstikleriyle örülü
99 kürsülerden birine çöktüğü D-210 devlet karayolunun 23.
kilometresindeki kamyoncu lokantasının bitişiğine gölge eden
asmaaltı kırâathânede iki sayfalık eskigazete buldu, yoldaşını
beklerken meşgûlmüş gibi görünebilmek için okumaya başladı.
100 46. PROFESÖR
Kısa boylu, siyah bağa gözlüklü, kartalburunlu Profesör,
sarıtaksiden ıslık çalarak indi, Doktor’u Vahap Çolak’ı selâmladı.
Üç hafta boyunca sabâhlaraca sürecek tedirgin gece böyle başladı.
Takrîben 1250 kilo Bazmorfin, Eroine dönüştürülecekti. Profesör,
1953-Trabzon/Sürmene doğumluydu. Bakkaldı. 4 Kasım 1987’de
Edirne/Uzunköprü civârında 18 bin 120 adet Mavzer Mermisi ile
43 kilo 225 gram Afyonsakızı yakalattı. Yattı. Çıktı. Uslanmadı. 1
Şubat 1993’de, Başkent’teki HongKong otelinin lobisinde, eroin
taşıyıcısı Lübnan göçmeni John Habibi’yle viski tokuştururken
suçüstü yakalandı, SUÇ. Dümteke tek; dümtek teketek.
Afganistanlı Şeyh Fehim, Almanya’nın Münih kentinde 2 kilo 800
gram eroinle enselendiğinde, imâl mühendisi olarak Profesör’ün
adını verince, ışık hızıyla İnterpol Dosyalarına yerleşti, bir daha
da çıkamadı. Polis, zamanla yakaladığı eroinin kalitesinden, malı
Profesör’ün pişirdiğini anlar hâle gelmişti; Avrupalı evvelâ
Profesör’ün işliğinden çıkan Toz’u tercîh ediyordu. Çeşme akarken
testisini dolduran Prof., bir müddet ayı gibi kış uykusuna yatınca,
manşetlerine tırmandığı Kamu’ya kendini unutturdu. Bu, apayrı
bir hikâyeydi: Sırdaş nakitlerini azar azar İsviçre’ye transfer eder;
kalan Canlıpara’yı lüks konut üreten inşâat şirketlerine yatırır;
evlenir, iki çocuğu olur. Öyle bir geçer zaman ki, denilenler
aynıyla vâkî. Yanında çalıştırdığı has adamının, cin gibi zekî
şantiye şefinin adı, Vahap’tır. Adını vermek istemeyen görgü
tanıklarının bildirmediğine göre, geceler mum ışıklarında sabaha
döner; Prof’la Vahap sırlarında ortak, muhabbetlerinde
katıktırlar. Ucundan Vahap’a asıl mesleğini çıtlatan Profesör’ün
bir daha imâlâta girişme niyeti yoktur. “Kazancın onda dokuzu
ticârettedir, ticâretle uğraşınız ve cessur olunuz,’’ diyen
Peygamber Efendisinin izinde helâl yoldan bezirgânlık yaparak
dolarcıkları buluyordur nasıl olsa; tâ ki, Doğan Aşîreti lideri,
bizzat ayağına gelip ricâcı oluncaya kadar. Reddetmek, ölmekten
de beterdi, kabûl etti; illâ ki. Profesör, seneler içinde eğitip eroin
tadımcısı hâline getirdiği Vahap’ı kamuflaj için Karataş’a
gönderir, kendisi dört ay sonra gelecektir. Özbeöz zozan çocuğu
Vahap, Almanya’daki kursları başarıyla bitirdikten sonra
verdiklerini söylediği sahte Teknik Direktörlük diplomasıyla,
Amatör Küme’de sürünen Karataş İdman Yurdu futbol takımının
başına geçer. İyidir durum, örtü örtülmüştür. Doktor, Profesörünü
101 beklemektedir. Havadan inceuzun, tadı mayhoşa çalan bir sızıltı
geçer, arttıkça artar; ardından, gâh koşmayı, gâh bozlağı, gâh da
semâhı andıran uzunhavanın belli belirsiz ağıdına dönüşür.
Güneş, Çamdibi mezrasında, çinko tencerelerin üzerine doğar.
İnceuzun hava, şimdi yüzünü eski bir türküye dönmüştür: “Üç
kardaştık çıktık geyik avına / Geyik bizi çekti kendi dağına.’’
Bilemezlerdi av mıdırlar avcı mı? Geyik kimdir mavzer kim?
Dağın gizli patikalarından geçilerek ulaşılan Mağaralar
Bölgesi’nde, gerekli malzemeleri hazırladılar. Çoban Serxo,
tepenin ardındaki boğazı tutmuş, gözcülük ediyordu. 1 Kg.
Bazmorfinin 750 gram Eroin hâline gelebilmesi için 2 Kg.
Asitanhidrit, 1 Kg. Sodyumkarbonat ve 15 litre suya ihtiyaç vardı.
Kara volkanik taşların üstünde, açık havada yakılmış ateşe
oturttukları çinko kabın kapağını, patlamasın diye sıkıca
kapattılar. Profesör, bir sâat kaynayan kabı toplam üç kez
karıştırdıktan sonra ateşten indirdi. Filtrekâğıdı konmuş
süzgeçten geçirdi sıvıyı, CISSS, dikkat; filtrede kalan bazmorfinin
pisliğini attı, SUSSS; tekdümtek. Eroini sudan ayırmak için sıvıya
çorba kaşığıyla Sodyumkarbonat ekledi, dibe çöksün diye onbeş
dakika bekletti. Çinko kabın dibindeki maddeye yapışık
Sodyumkarbonatı eritmek için, sıcaksu döktü, Vahap’ın
mezralardan tedârik ettiği beyazketen torbadan süzdü, bezin
üzerindeki malzemeyi tepsilere dizerek kurumaya bıraktı.
Prof.’un gözleri kuruovaları delerek nihâyetsizliğe bakıyordu.
Doktor Vahap, sessizdi; hayrânlıkla ustasını seyrediyordu. Geçici
tövbekâr üstâd, tezini kanıtlamak için senelerin tecrübesini
meydana sermişti. Profesör kaliteyi gözüyle, Doktor burnuyla
ölçecekti. Dört saat sonra tepsilerdeki eroin kurudu. Renginin,
kırmızıya
çalan
şeffaf
bir
mâvi
olması
gerekiyordu;
tutturmuşlardı. Doktor, ustasının mübârek ellerine sarıldı. Aşîret
vekilleri, malı tartıp katırlara yüklediler, Jeep’lerine bindiler,
çektiler, gittiler. Bizim alâkasız kahramânlar, Çoban Serxo’ya da
yol verdikten sonra, başbaşa kaldılar. Fiksini alan Doktor’un
kafası pürüzsüz turkuaz bir cam gibiydi. Vefâsız avlardan ve
kahpe avcılardan artakalırken iç piyasada gidebilecek avları da
pazarlayan o feodal mağara ormanından çıktılar. Akşamın serini
kuruovaya çöktüğünde patikalara serpişmiş bodur bitkilere
tutuna tutuna ilçe yoluna doldurdular. Vahap’ın eroin
taklasındaki beyni, ufaktan kaydıraklı salıncağa geçmişti. Ayın
ondördüydü, hilâl çoktan dolunaya dönmüştü, gökçatı pırıl pırıldı.
Küçük yaşta sazı ele almış Haydutbaşı ile Şürekâsı, kasap
102 lâkabıyla da anılan Koruyucu’lara yakalanmadan yol tutabilmek
için alabildiğine sessiz yürüyorlardı. Düşük verimli arâzi taşlıktı,
içmesuyu kışın yağan yağmursuyuydu. Çevik adımlarla seken
Prof., bütün tehlikelerden azâde kılınmış zırhla kaplıymış gibiydi.
Vahap ise sendeliyordu. Ayağı sivrikayalara takıldı, dizlerinin
üstüne çöktü, bileğini çalıya doladı, parmağından kan aktı,
gözlerinin feri kaçtı, yüzü beyaza çaldı, zihni yemyeşil oldu. Ah
oroin, oroin; soyut ve nazlı oroin. Telâşlanan yoldaşı, yörenin
temel ulaşım araçlarından At ile Eşeğe neden itibâr etmediklerine
hayıflandı. Hızla olay mahâllinden uzaklaşmazlarsa kânûn kaçağı
pozisyonundaki fotoğraflarında tutunacak dalları kalmayabilirdi.
“Ben çirkinki, ben çirkinki,’’ diye ağladı ustasına Vahap, “benin
hayâtı boşki.’’ Üstâdı şefkatle, “Yok,’’ dedi, “Sen güzelki, sen hoşe.’’
Ellerinde beyaz keten torbalarla, suya hasret çatlamış
topraklarda yürüdüler. Saf mı saftı mal; birinci sınıf; SNIF, SNIF,
SNIF. O yaz, Doğan Aşîreti için 72 parti MAL imâl ettiler. Mutlu
bile sayılabilirlerdi. Karataş İdman Yurdu, ölü sezonda şâhâne bir
form grafiği yakalamıştı, tutturdukları kondüsyonla bölge
takımlarına karşı oynadıkları bütün hazırlık maçlarını
kazandılar. Halısâha eğlenceleri, yerel medyanın bile ilgisini
çekiyordu. Profesör ise tıpkı geldiği gibi sessizce Pistanbul
yeraltısındaki mazbût yaşantısına geri dönmüştü.
103 47. RABARBA
Gökteki kara kapak açıldı, gökyüzü yedi kez yandı söndü: Siyah
Zaman. Lâğımdan acı fren sesi geldi. Ölü hamamböcekleri
yekindi. Pis martılar öğürüyordu. Turuncu alevden dil, Karakol’u
yaladı. Hayâletin biri upuzun koridor boyunca koştu. Kopmuş bir
el, döşemeye yüzükoyun kapaklandı. İnceden yağan toz, marley
zemîni kapladı, döşemeleri aştı, SEYYÂRÇAYCI’nın tepsisine
yapıştı. Solgun elfenerinin cılız ışığı, koridorda milim milim
ilerledi. Kirli bir yağmur yağıyordu. Arabesk Şarkı çaldı:
“Türkiye’m Türkiye’m cennetim / Benim eşsiz milletim.”
İşkencehânelerdeki mutlu şarkıların sebebi, örtülmesi gereken
feryâd-ı figânlardır. Müziğin sesi yükseltildi. Işıklar pır pır etti,
söndü sönecek. Dahilî telefona sarılan yetkili, “Esîrlere uygun
seviyelerde elektrik verin, binânın voltajını düşürüyorsunuz,’’
dedi. Kusmuk kokusu çişle karışarak yapıyı doldurdu, el ayak
ortalıktan çekildi, âlem sessizliğe gömüldü. Hiç kimse yeteri
kadar iğrenme cesâreti gösteremiyordu. Hayâlet, İskelet,
Betonarme Duvar. Taş Duvar, Sağır Duvar. Parmakizi uzmanları
titizlikle çalışıyorlardı. Bir bulmacadır suç. Halk türküsü
melodisiyle saat 13.00 bipini veren Radyo: “Bizim eller / Ne güzel
eller.’’ Ezginin vuruşlarını duyan kalabalık, sâatlerini ayârladı.
Herkesin sâati 13.00’tü, ANA HABER BÜLTENİ zamanı. Giriş
katında kuyruktaydılar vatandaşlarınız; uslu uslu sıralarını
beklerken hayât da sesli sedâlı akıp gidiyordu. Nereye? Ertesi
sabâha kadar, gece karanlığı güne dönünceye kadar, sarı fakat
kirli bir ışık pencerelerden bahâr gibi doluncaya kadar. Daha dün
annenizin kollarında yaşıyordunuz, çiçekli bahçenizin yollarında
koşuyordunuz; herkes sevinçli: yaşasın hayâtınız. Annenin biri,
silâhlı gücün ellerine yapışmış, düzeniçi düzeniçi haykırıyordu:
“Benim kızım eroinman olamaz, benim kızım eroinman olamaz.’’
Hücre tipidir nezârethâneler. Merkez Bankası’nı, bilgisayar
yazılımı mârifetiyle tokatlayan atkuyruğu saçlı iki Üniversiteli,
süklüm püklüm büzüşmüşlerdi. Mazgalın altında akıp giden
hayâtın sesleri: “Aç ulan, indir donunu, ağzına mı gömelim
kurşunu?’’ Sessizlik, uzun bir zaman mutlak sessizlik. Sınırsız
alçaklığı böylece örgütlediler. Üslûplar ve Replikler kusursuzdu.
Yapıyı, terlemiş gölgelerin kokusu sarmalamıştı, dışarıdan gelen
uzayyakıtı kokuları da katlanılır gibi değildi. Memûrlardan
birinin naklettiğine göre, Ülkebaşkanı Kavşağı’nda borular
104 patlamış, şehir bok içinde yüzüyormuş. Bir ara, HERKES AYNI
ÂNDA KONUŞMAYA başladı. Teyakkuzdaki Çelikyelekler,
mermilerini SAYILAR OPERASYONU’ndaki vatan nânkörlerine
sürdüler. Uzaysı sarımtırak alev, bütün katları dolaştı. Gölgenin
biri, entelektüel hâinlikle çarpıcı zekânın işâreti kahkahayla
güldü. Ah o herkesin birbirini jurnallediği amatör ajan
curcunasındaki asimetrik kaos, ah o kan tadındaki askerî vampir
rüyâsı: işkenceden mortlayanlar, sakat kalanlar; bok yedirilen
dişleri sökülü aslanların seyrine doyulmaz tekkanal lezzetindeki o
şarkı: “Kahramân ırkıma sızmış ihânet / Bütün yüreklerde acı ve
nefret / Düşmanlarım mert değil hepsi de nâmert / Türk’e
Türk’ten başka yoktur dost nîmet / Türkiye’m Türkiye’m cennetim
/ Benim eşsiz milletim.’’ Gürültülü füze, Karakol’a uçtu. Patladı
duvarda havantopu. Mücrimler, Hâinler, Serserîler, Derbederler,
Ayyaşlar, Anarşistler, Haydûtlar, Baldırıçıplaklar, şehrin
lâğımlarında yüzerek ve telefon şebekelerinde vızıldayarak varlar.
Bozucu matematikçilerle yıkıcı edebiyâtçılar nerededirler? Ulan
nerededirler? Bâzen upuzun ömür geçer boş boş, bâzen kısacıktır
hayât zehir gibi yaşanmış; bâzen bütün bir kitapta tek bir
nâmuslu karaktere rastlanmaz. Canîileri muhbirliğe zorlamak
sonsuz alçaklıktır, fakat bilinir ki herkes biraz alçaktır. Artıyor
gerilim, sarıyor baskı havası, yaklaşıyor boşalma ânı. Yerli malı
yurdun malı: balta cinâyetleri, tabancayla alnının çatını
nişanlayanlar, sandığa tıkılan altınlar, sivri zekâlı suçlular,
patlamaya hazır âdî sokaklar, havadaki kaotik muamma. Kötülük
yaklaştıkça, arzın merkezi soğuyordu. Yeni mahkûmların
fotoğrafları çekiliyordu ki, gölgeler duvarlardan fırlayıp
vücûtlarını yakarak işkencecilerine saldırdılar. Yakında yeni
YaşamaDönüş operasyonları başlatacaklar, bu sefer kuruların
yanında yaşları da haklayacaklar. Yapının karşısındaki Kasap,
koyun bağırsaklarını düğümlüyordu. Çözümleyici olay tekniği ne
değil? Dedektif romanı tekniği ne? Bir gecede kaç suç işlenebilir?
Arada bir ilginç biri gelir; delirmiş, saldırmıştır. Zevk için mi,
Mülk için mi işlenir suç? İşte size muazzam bilimsel kaynakların
meşrû müdâfâası. Saat 14.00. Demli, duru, esmer sese, Tanrıların
biçtiği cezâ, durmadan suçun haberlerini okumasıydı. HEPSİYLE
HERKES HEP BİR AĞIZDAN konuşmaya başladı. BİP: “Si-zin-eller-ne-gü-zel-el-ler.” Tok bir ERKEK SESİ Haberleri okudu.
ÇAYCI, çay taşıyordu şıngır mıngır. Yaban hayâlet, gene yel gibi
geçti. Muhteşem güzel metal bir böcek, havayı yardı. Elektrikli
örümcekler, sarkıtlara yuva kurmuşlardı. Dikitlerden kristal
105 sütunlara aktı durdu zaman. Duvar yırtıldı. Füzeler, kaç yıl önce
kavurdular kengerle ninnilenen keskin bahâr toprağını? Savaşı
kim başlattı? Ya ilk kurşunu atan kim? Ey İmparatorluk artıkları;
itleri itlere kırdırırlar, yüksekteki yalnız tepelere Sınır Kalekolları
kurarlar. Kan niye akar? Döne döne gelen ışık kümeleri. Hayâtı
yalayan alevden top. Kimlik araştırmaları. Hiçişleri Bakanlığı
bünyesinden kanûn kuvvetinde kararnâmeyle hareket eden
Demirbaş Kamyonu depoya yanaştı; cop, sopa, elektrik bağlama
mandalı, bilgisayar kartuşu, klasör ve karbonkâğıdı boşalttı.
Kalabalık saygıyla kenara çekildi. Yapının girişindeki insan
anatomisi haritası esen rüzgârla sallandı. Kaburga Karaciğere
girdi, Kafatası başını eğdi. Tik tak, tiktak. Duvar saati 24.00’ü
vurdu. Hayâlet, İskelet, Betonarme Duvar. Bir Karakol’u
kompozisyon kurallarına göre betimleyiniz lütfen; kent Karakol’u
olsun, duvarları şeffaf olsun. Kameraların odağındaki KIRMIZI
IŞIĞA bakınız lütfen; evet siz bıçaklanmış beyefendi:
GÜLÜMSEYİNİZ.
Hummâlı
bir
sıkıntı
herkesi
perîşânlaştırıyordu. Pembe imge püskürtücüleri, ilkokul
çocuklarının siyah önlüklerini mâviye çevirdi, sihirli eller
beslenme çantalarını tıkabasa istifledi, güzelahlâk sâhibi Hocalar,
beyinleri, İmân-İtâat-Uyum bilgileriyle doldurdu. Kimsenin
kimseden haberi yoktu. Gerçekdışılık gerçekle sık sık yer
değiştiriyordu. Dev bir insan kazanı kaynıyordu. Alevler herkesi
yutmaya kararlıydı. HERKES HEP BİR AĞIZDAN konuşmaya
başladı.
106 48. BİR KÜÇÜCÜK FIÇICIK
KB, vapur iskelesinden koşuşturarak inen insanları göstererek,
“Bak bunların hepsi konu, hepsinin içi konu dolu,” dedi.
Dergilerde öyküleri ve şiirleri yayınlanan genç çırak Medet Baran,
sinsice ustasını dinliyordu. Edebiyâtın bu ağır işçileri, sabâhın
erken sâatinde üşenmeyip İstanbul’un mahşerî kalabalığına
salmışlardı özlerini. Patlayan kâğıt torbadan yere saçılan 100
gram beyaz leblebi gibi vapurdan saçılan insanları işâretliyordu
MB’a KB: “Böyledir işte hayât; bir küçücük fıçıcık, içi dolu
turşucuk gibi.” “Anladım,” dedi Medet Baran, “dikkatlice
bakıyoruz ve konuları bulup çıkarıyoruz. Sonra ne yapıyoruz?”
Ustası şöyle buyurdu: “Asıl önemli kısım sonra başlıyor.
Konuların içini dolduruyoruz ve çevrelerini süslüyoruz. Az
köpürtürsek hikâye yazarız, çok ayrıntıya boğarsak da roman elde
ederiz.” Çırak: “Yıllardır insanlara bakar dururum, ama bu
kapsamdaki bakışaçısını elde edememiştim.” Eller arkada
yürüyen KB, gevrek gevrek güldü: “Herkes insanlara bakar,
herkesin elinde kalem var, herkesin gözü var. Sanatçıyı ayıran
fark ne peki? Yumurtlamamış tavukların yumurtalarını andıran
hayâtları vardır bu insanların; yumurtayı bul, pişir ve ye. OKEY?”
Yeni yolcularını alan vapura yürüdüler. KB: “Susamlı simitlerden
dişleyerek Karaköy-Kadıköy seferini yapalım, böylece belli
mesleklerdeki insan gruplarına da kısaca gözatarız.” Sevinçle
onayladı genç çırak; ustasına gönülden bağlıydı, usanmadan
edebiyât yapmak için sabırsızlanıyordu ve dâima nedensiz bir
coşkulu sevinç içindeydi. Karaköy’e döndüklerinde ara sokakları
adımlayarak Galata Kulesi’ne tırmandılar. MB, her bir insan
bedeninin tam İÇİNE bakarak hikâyesini görmeye çalışıyordu.
Ustasının öğütlerini tekrar hatırladı: ‘‘Yazar denilen şahıs,
hayâtında olup biten her durumu bir başka nesneye dönüştürmek
üzere unutmadan kaydeden insan demektir,’’ derdi tutumlu KB,
‘‘maratona benzer yazarlık, küçük not defterlerine ayrıntı yazmak
lâzım; karınca gibi yuvaya hergün tek tek kelime taşımak lâzım...”
Medet Baran, “Trigorin gibisiniz üstâd,” dedi. ‘‘Akşama kelimeler
yorulur,’’ da derdi KB, dokunaklı yazılarında. Sözcüksavar,
Harfatar; İmkusar, İmatar; Emeratarsavar, Harfsatar; Sıkıemer,
Kuruatarsavar. “Sâdece canımın çektiği kitapları okumak
isterdim, hiçbir sorumluluk almadan tüm günümü kitaplığın
karşısında geçirmek... iş yok, güç yok,” dedi KB. “İyi ama, işiniz
107 bu değil mi?” dedi Medet Baran. “Yok,” dedi KB, “yazar olunca
okumaya vakit kalmıyor pek.” Tarlabaşı’nın arka sokaklarındaki
yoksul Kürt göçmenlerini incelemeye aldığı günlerde Medet’le
tanışan KB, gelen geçen herkesi dükkâna buyur eden kebapçı
garsonu gülümsemesini yüzünden eksik etmeyen bu delikanlıyı
pek çok sevmişti. İstanbul Üniversitesi Felsefe’de okuyan MB’nin
bilinçaltında, sarışın ve bakımlı beyaztürk kadınların ak
baldırlarının kaç okka yer tuttuğunu psikanalistler belki
bilirlerdi. Sanat dergilerinde eşinirken, Merkez’in nîmetlerinden
yararlanmayı kafasına koyduğu kesindi. Edebiyât âşığı Medet
Baran’ın hayâtta kalma mücâdelesi gâyet çetindi, yoksunluklara
göğüs germek zorundaydı. Şu anda dış kulvarda koşusunu
sürdürüyordu, bir kaşık su bulsa alimallah okyanusu geçecekti;
öyle kemik gibi hırslı, bekliyordu. Rezidans’lardan birinde oturan
ve terapi sürecini romanlaştıran o vasat zekâlı çoksatar zengin
işkadını yazarın imlâ hatâlarıyla ve fakrü zaruretten yıkılan
ifâdeleriyle dolu kitabını düzeltip yeniden yazarak (arada kadına
çakarak seks ihtiyacını da gideriyordu) yılın yarısındaki mutfak
masrafını ikame edebilmişti. KB’nın florasındaki kentli bitkiözü
vâdîlerinin o kaygısız doğallığına imrenir, yudum yudum
beslenirdi. Buluşuyor, dalgın dalgın, dip köşe
Pistanbul’u
yürüyorlardı.
Bir
Televız
Belgeciliği
çıkar
mıydı
bu
yürüyüşlerden? Ha? SOKA-PİSTAN. Ha? “Bir gün ben de, yazaç
oldum, yazaç oldum, diye haykıracak mıyım?” diye soruyordu
Medet Baran, “benim de okuyucularım olacak mı üstâd?” Bir
seferinde, Diyarbakır’a imzâ gününe sürüklemişti KB’ı.
Diyarbakır, KB’ı karışık duyguların girdabına çekmişti. Ne kadar
kadim bir şehirdi burası; bu dar sokaklar, surlardaki kara
taşların büyüsü ve medenîyetin ta başlangıcına apaçık uzanan bu
derin koridor... KB önce, bütün naifliğiyle, Kürtleri, yaşadıkları
acıların durgunlaştırdığına; hoyratlara, uzunhavalara, destanlara
ve çiğköftenin varlığına bakıldığında da acının göstergelerinin
kendini görünür kıldığına hükmetti; fakat bu fikir ile his arası
tuhaf akılyürütmecik, ışık kaynağı bulamamış ampül gibi elinde
kalakaldı, bir yere bağlayamadı. Dönüş uçağına binmeden önce,
Dağkapı taraflarında, Surdibindeki kürsülerde, ciğer kebabıyla
sabâh kahvaltısı yapmışlardı Medet’le; “Diyarbakır’a gelip hep
ciğer kebabı yiyelim,” demişti KB. Ama şimdi, sokak sokak
arşınladıkları yeni zamanların Bizans’ındaydılar. Tepebaşı
taraflarında,
suratlarından
sahtekârlık
akan
insanların
televizyonda atyarışı seyredip ilkel çığlıklarla bağrıştıkları bir
108 kıraathâneye girdiler, demli çay söylediler. İki masa, Okey
ıstakalarının başındaydı; esnaf kılıklı iki göbekli erkek, geğire
geğire tavlada zar sallıyorlardı; birkaç yamuk tip de, üç gün
öncesinden kalan kirli ve buruşmuş spor gazetelerini
okumaktaydılar. MB, bakışlarına aşikâr bir öküzgözü ifâdesi
yerleştirerek, “Bizim ne zaman bir F.M. Dos’umuz çıkacak üstâd?”
diye şaka kanalına zapladı. KB: “Sana ne DOS’tan be
yabanvatanın serkeşi, daha sen nesin ki?” Medet Baran, yılıştı:
“Dos, senin köpeğin olsun ağam...” dedi. “Hah şöyle,” dedi KB.
KB’nın not defterlerindeki sıfat bezemeleriyle süslü betimleme
yığınları, gerçeklerin sağlamasını yapan hassas bir kantar gibiydi.
“Bâzen bir yılgınlık geliyor üzerime, bu insanları tarafsızca
gözlemlemem gerekirken nesnelliğimi yitirip sinirleniyorum...
yetenekliydi, iyiydi hoştu da, fakat nerede Faik Baysal, Suat
Derviş, Reşat Enis nerede, KB nerede, mi diyecekler?
Mezârtaşımda, KB burada yatıyor; hızlı yaşadı; devrinde en
büyüklerdendi, kibirinden yanına yaklaşılmazdı; iyi bir yazardı,
fakat Hüseyin Rahmi Gürpınar kadar değil... mi diyecekler?“ KB,
çırağını eğitirken KIRILGAN SERSERÎ FAY HATTI adlı eseri için
malzeme de biriktiriyordu; avlandığı yerler, Tarlabaşı, Talimhâne,
Okmeydanı ve Aksaray civârıydı. Vitamin takviyeleriyle yaşadığı
o güne kadarki hayâtından sonra, kader ortaklığı ettiği
entelektüel grubu canevinden vuracak esere imzâ koyarak, bu
yeni edebiyâtla romancılığın gulyabânisi gibi çıkacaktı
karşılarına.
109 49. GÜVERCİN GÖĞÜSLÜ KADIN
Bahâr sabâhları kadar tâzeydi, akasyalar kadar beyazdı; ömrü bir
masal, bir roman gibi geçti. Göğsünden güller ve güvercinler
fışkıran o kadın, erkeklerin karanlık ve soğuk zindanları andıran
rûhlarını aydınlatan bu acâyip kız, hakikatte kimdi? Göğüsleri ilk
kabarmaya, etekleri kıçının üzerinde ilk havalanmaya
başladığında, göz zînâsı yapanlar, mahâlle nâmusçusu ağbilerdi.
Fır fır fır etekler havada, hop hop hop akıllar rüzgârda. Koşsun
oynasın dolansın, çember çevirsin ip atlasın, gençliğini doya doya
yaşasın. Pis. Pus. Sus. Pörsümüş, elden ayaktan düşmüş, bakıma
muhtaç kocakarının kızıydı; açlığı, soğuğu, parasızlığı yakından
tanıyordu. Odun ya da kömür sobalarını elleriyle yakmıştı, çöpe
dökülen balıkkafalarından çorbalar pişirmişti, pazaryeri
kapanırken zerzevat artıklarını toplamıştı. Kötüydü yoksulluğu
kokusu. Bet bereket kaçmış ocakta âşkın da benzi solmaz mıydı?
Geleceği için zar atmış, fal tutmuştu. Bir ok gibi akıp giden
zaman, tâlih rüzgârlarını kendinden yana estirecek miydi? Soğuk
algınlığından şişen boğazıyla yutkunurken cinnetimsi hâller
yaşayan Ayperi, çevresindeki herifleri mandallayıp çamaşır ipine
asmak istiyordu. Zaman, insanın rûhunu, kurtlu bir şüphe gibi
kemirip dururdu. Geceyarısı mahâllede ne kadar çok cam kırılır;
cam kırıkları yürekte bir yerleri de kanatır. Camlar da ölüydü,
mahâlle de ölüydü. Kırılan camın şıngırtısı, evin içindeki hangi
hikâyeyi yazardı? Erkek tâifesinin örtülü saldırganlığına sessizce
iç geçirdiği ergenliğinin günlerinden birinde, aslında biraz
ürktüğü Pistanbul’un merkezine, tek başına yolculuk etmeye
niyetlendi. Sıcak suyun altına girdi, yundu. Vişneçürüğü
renginden, çiçekli dallı, basma bir entârisi vardı, onu giydi. Yüzü,
maskeleri kustuğu için, makyaj aynasının önüne oturmadı. Duru
beyaz teni, kederden pırıl pırıl parlıyordu. Korka korka attı
apartmanın eşiğinden adımını. Zırhı, kendisiydi. Şehirde
züppeleşmiş yol yordam bilmeyen angutlar tarafından atılan
hakaretâmiz lâfların sağanağından geçecekti birazdan. Yol boyu,
toplumun erkekleri gözleriyle deldiler kızı. Aksaray’a çıkınca,
çember daraldı. Koçburunlu biri kesti önünü; hem yelkenkulaklı,
hem de palabıyıklıydı; konuştu: “Yatırsam da beş posta kaysam
sana.” Alnı secdeye kapanmaktan nasır bağlamış sakallı bir
mümin ise şu tepkiyi verdi, giyitinden fırlayan memeciklerine
gözleri takılı: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Sen günâhlarımızı
110 affeyle yâ Rabbî.” Hem yedirendi yasak meyvayı ve hem de ta
kendisiydi yasak meyvenin Ayperi. Anne ziyâretlerinden döndüğü
vakitlerde, genç kadının kâlbi üşürdü, önündeki hayât ona pek
karanlık, pek korkunç ve dikenli görünüyordu. Geçmiş günâhların
buram buram koktuğu odalarda, anası, başına bir örtü bağlıyor,
gözlerini kapatıp duâya oturuyordu. Anası gibi, kerhânede çalışan
kadın olmaktan korkardı; yaşlılığında, elden ayaktan düşmekten,
bakıma muhtaç kalmaktan korkardı. Çünkü kerhâneden emekli
çalışan kadınların yüzünde mahzûn bir ifâde vardır. Canını yakan
bu gerçekle başedemezse, bir ayağı çukurda sendelemeden önce,
usulca delireceğini ve sokaklarda öleceğini biliyordu. Apaçi
Eyüp’le, bir İşkembeci’nin açılışında tanıştığında, Ayperi, 15-16
yaşlarındaydı. Apaçi’nin bayanlara çok ilgisi vardı; nâzik, sıcak,
koruyucu, babacan, fazlasıyla para harcayan, sıradan bir halk
adamı. Apaçi’nin o sırada el atmadığı işkolu yoktu, elbette bir
reklâm prodüksiyon ajansı da açmıştı. Klip için deneme çekimine
çağrıldı; Ayperi’nin annesine, “Çıkar mısınız, prova çekim
yapacağız,” denildi. Klipte, senaryoya göre, birbirine deli gibi âşık
iki metropol genci, Büyükada’da fayton gezisine çıkacaklardı,
sâhildeki balık lokantalarında yakınçekim gözgöze bakışacaklardı,
erkek figür abartılı jestlerle bağrını paralayacak, böğrünün
kıllarını yolacaktı. Ama senaryoya göre, sevgililer tartışıyorlardı
da; sonra da, tonuzlan şarkıcı kızı öpüyor ve dilini kızın
gırtlağının dibine sokuyordu. Deneme çekiminden sonra Apaçi
dedi ki: “Bana güven, elinden tuttuklarım mutlaka bir yere
gelirler.” Ayperi, göbek dansındaki hünerleri kapmak için usta
ablalardan dersler almaya başladı; pavyonda konsomasyona da
çıkıyordu. Müessese hesâbına alkol ısmarlatılan Beylerbeyi,
Konsomatris Ay Peri ile sohbet edebilir, iki santim yakınlıktan
tenini koklayabilir, en fazla bacağını okşayabilirdi, o kadar. Artist
ve manken takımı arasında pek revaçta bir ekmek kapısıydı. Kimi
zaman gül demeti içinde mermi, kimi zaman orkide içinde
pırlanta gönderilerek, başlarından aşağı güller dökülüp, para ve
elmas saçılarak sürüp giden bir hayât. Ama bir yandan da,
Gayrettepe Şûbe’den gelirler, Ahlâk Zâbıtası’ndan, ordan da
CanCan’a götürürler; konsomatrislik zahmetli, yıpratıcı bir iş.
Önceleri Pistanbul’un merkezinden tırsmıştı. Zamanla sırdaş
kadın arkadaşlarıyla berâber Mafia Babaları’nın ya da yancı
elemanlarının takıldıkları mekânlarda eğlenmeye başladı.
Arkadaşı kızların çoğunun mesleği mankenlikti, genellikle
villâlardaki özel defilelere gidiyorlardı. Belli bir paraya gecelik
111 giderdi özel müşterilere, Apaçi’ye tam kapılanmadan önce.
Süslenir, giyinir kuşanır, galaksilerarası yolculuktan yeni inmiş
bir uzay tanrıçası edâsıyla, kapıda bekleyen otomobile binerdi.
Otomobil uçar gider, gönlü gibi coşar gider, o tâlihin peşinde, tâlih
ondan kaçar gider. O zamanlarki hayâtı, boşa dönen bir pikap
iğnesi gibiydi. Öylesine tüy gibi hafifti ki, sanki vücûdu kendisine
ait değildi, sanki kendi vücûdunu dışarıdan seyrediyormuş
gibiydi. Baba’lar, çekinilen insanlardı ve bir kadının, Baba
kanadının altında olması hoştu, itîbar kazandırıcıydı. Eyüp bâzen
hırçınlaşıyordu ve saygısızlaşıyordu; seviştikten sonra durmadan
kadını seyrederdi; bu, kızı bunaltıyordu meselâ. Kesmece karpuz
gibi kokan dipdiri ergen Ayperi, iki üç sene içinde kıvamını buldu,
güvercin göğüslü kadına dönüştü, akıl uçuran o delirtici güzelliğe
erişti. Karapara gecelerin adamı Eyüp, şampanya şişelerinin
sıralandığı masalarda arz-ı endâm eden hafif kadınların tiz
gülüşmelerine, baygın bakışlarına su gibi para akıtmasıyla,
yağmur gibi mücevher saçmasıyla ünlüydü. Zargana balığı gibi
danseden kızı sahnelerden çekti, eve kapattı; Kuzguncuk’ta bir
yalı kirâladı, bir elini yağa bir elini bala, parmaklarını da yakut
yüzüklere buladı; bütün masraflarını karışılıyordu; yat âlemleri
de dillere destândı; iş toplantılarına ve iş yemeklerine götürmezdi.
Önce Baba Eyüp, otelin lobisinde görünürdü, sonra da kızı Ayperi.
Üstüste yürütülen uyuşturucu operasyonları, hayâli ihrâcat
dümenleri, sahte çek ve naylon fatura koordinasyonları, derken,
birkaç kere sosyete sayfalarında da resimleri çıktı. Eyüp,
Ayperi’den önce, hep estetik ameliyat geçirerek sarışın âfetlere
dönüşen basit kadınlarla birlikteydi. Magazin dergilerindeki
resimaltlarında yayınlanan röportajlarına, “Ben zengin erkek
avcısı değilim, benim de kâlbim var,’’ diye solgun ve süzgün
başlayan bu kadınlardan biri, bir gece, Eyüp’ün yakın arkadaşı bir
başka Baba’nın düğününde tam tavana çiğköfte atıldığı sırada,
kıskançlık krizi geçirerek Ayperi’ye saldırmış, elbiselerini
makasla doğramaya kalkmıştı. O sırada silâhlar patladı, Mafya
Babası’nın yeğenini kurşunladılar, Ayperi de yaralandı.
Kahramân’la doludizgin yakınlaştığı yasak âşkın tohumları da bu
evrede atıldı. Ayperi’nin yeniden sahnelere döndüğü, Apaçi’nin 38
günlük cezâevi sürecinde, gizli gizli her dakika buluşup
sevişmişlerdi. Eyüp, hapisten çıkıp, yeniden işlerin kontrolünü ele
alınca, Kahramân bunalıma girmiş ve “Her gece birinin koynunda
yatan orospu Ayperi’yle mi görüşüyorum?’’ diye telefon bile
açmıştı; “En yakın arkadaşlarınla yatacağım,’’ diye tehditler
112 savurmuştu. Ne olmuştu? Sonunda, Kahramânı, kelepçelerle
kilitleyivermişlerdi. Köprülerin altından çok sular akmıştı; şimdi,
yalnız, bağımsız ve özgür bir kadındı Ayperi. Hayâtı sürekli,
kendisinden kaçan hayâtı yakalamaya çalışmakla geçmişti;
mutluluk dilerdi kahve telvelerindeki yazgılarda. Banka
hesaplarında para, adına kurulan paravan şirketler, mal mülk,
zümrüt küpe ve kolyelerle, yıllar içinde, Apaçi’nin gayrımeşrû
holdinginin önemli illegal unsuru oldu; kafasına göre hareket
etmeye kalkarsa, ölüsünü sikerlerdi.
113 50. ÜÇÜNCÜ AZ SONRA
İşte kintikam ve şişkencenin genişaçılı mercekleri sevgili
okuyucular; gösterilenlere ayna tutan hikâyenizde, Adsız
Vahşîliğin zamanı. Günleriniz aslında kederlidir, işleriniz zevk
vermiyor, yemeklerinizdeki tadı yitirdiniz, hayâtlarınızın katili
sizsiniz. Bizim tek silâhımız ise kalemimizdir. Sizi mürekkeple
boğacağız; imhâ için infilâk etmemiz gerektiğinin farkındayız;
aktıkça büyüyen bir şelâle gibi denizinize patlayacağız.
Zenginkarışımla gerçeklerin ermeydanında güreşmekten daha
doğal (başka şık var mı?) ne olabilir? Varlığınızın içeriden
çökertilmesine katkıda bulunmalısınız, unutmayınız. Hadi,
yücelere tırmanmak için biraz cesâret. Renkli kimyâsal ticâretini,
derinkanlı çetelerin örgütlediği doğru mu? Ormanları yakanların,
doğalgaz borularını patlatanların, GSMH’nın düşük çıkması için
işçileri greve sürükleyenlerin, silâh tüccarlarının, turizmi
baltalayanlarla enflâsyonu yükseltenlerin bilindiği, ama bir türlü
yakalanamadığı doğru mu? Komşu ülkelerin, güzel yurdu bölüp
parçaladıktan
sonra
lokma
lokma
ağızlarına
dizmeye
hazırlandıkları doğru mu? Şirin topraklarınızı işgâl niyetindeki
köstebek ajanların tahrîklerine ne demeli peki? Yetkililer
açıklamaz, kamuoyunun sesi özgürbasın yazmaz, halkın vicdânı
CANLIYAYIN CAMBAZLARI ölüm taklaları pahasına başaşağı
çekimlerle durumu anlatmaz, aydın erbâp da hesap sormazsa,
kim verecek yanıtları? Zincirleme geçişleri sürekli sözsüz
seskuşaklarına kaydedip sırtlan gösterilerini naklen yayınlayan
verici istasyonları mı, görselişitsel kurgunun yarattığı SESBAZ
CANAVARLAR’ın tuhaflıklar çadırından bağıra çağıra verdikleri
yıldırımhaberler mi; ne, kim? Tabiî ki BİZ, yüzdeyüz gerçekçi
edîpleriniz. Yazdıkları sebebiyle 8 bin küsûr saat hapise mahkûm
olan, ağzına yastık kapatılmak sûretiyle ebedîyyete kadar
susturulmak istenen, aynada gördüğünüz kendiniz kadar realist
muharririnizin hikmetlerini ezber etmezseniz, sahtegerçek
haplarının altınvuruşuna marûz kalacaksınız. Sizi biz bile
kurtaramayacağız. Gurûrunuzu ezerek canözünüzden yeni bir
dünyâ kurunuz, orada kendinize bir yer bulunuz; bu bakımdan
dikkatli okuyunuz. And olsun ve şart olsun ki, vak’alardaki
esrârengiz Dijital Kutsal Canavarlara teslîm olmayacağız.
Halkıyla kucaklaşması engellenmek istenen (O), yakılarak imhâ
edildiği lâhzada, fısıltı mezeleriyle fondipleniyordu. Tekkelerde
114 Şeyhlik eden EDEBİYÂT DEDELERİ, Holding Üniversitelerine
dolgun maaşlarla kapağı atmış PROFESÖRLER, çöreklendikleri
Medya Plaza’larda hayâtlara polislik de yapan YAYIN
YÖNETMENLERİ, Cihângîr Cuntası’nın sağladığı iktidar
olanaklarını birer tahakküm aygıtına çevirmekte mâhir
DÜZENİÇİ AYDINLAR, açık yaraya dokunduğu muhakkak olan
(O’nun) yazdıklarına açıkça küfretmişler, savcı olsalar toplatma
kararı vereceklerini bildirmişlerdi. Sanki sanattan başka her
şeyin fazlasıyla (bol bol) bulunduğu, müzmin melânkolik bu
topraklarda kötü yazma hakkı bir tek (O’nun) elinden alınmıştı;
sanki ülke ekiniyle yazını DÜNYÂ LİTERATÜRÜ’ne sokacağı
yığınlarca yapıt üretiyordu da, bu ilâhî ve kusursuz işleyişi bir tek
O’nun pis dili bozuyordu. Oysa zâlime korku, mazlûma şefkat,
bîçâreye derman (O)’ydu; iflâhkesen gerçeklikleri devşirip yeniden
yorumlayan da O’ydu; gülü solmuş bağdaki devedikenlerini hep
(O) anlatıyordu; ürperişlerin dertop çökeltisini Kâtip’ten başka
kim yazmaya cesâret edebilmişti? Dimâğları zehirleyen şeytânî
temâşânın karşısına (O) dikiliyordu gazanfer bir aslan gibi; (O),
şöhretbudalası,
koyungibigüdülen,
şâhâneaptal
sığırcık
yavrularının da gözlerini açabilecek (O) idi. Hudûtların
kanûnundaki
yarıgöçerleri,
mekânsızlığı
yurt
tutmuş
hâneberduşları, tebdîl-i kıyâfet gezen bombacıları nakledebilmek
için zehir gibi tasvîrler yapmaktan çekinmedi; kelimelere
korkmadan saldırdı; dağ bayır, sahrâ çöl dolaştı; baktı, arı her
çiçekten yapıyordu balı: damla damla biriktirdiği şerbetini bu
mantıkla topladı. Evde göt büyütenler vakit öldürsünler diye
değil, EVLİLİK MÜESSESESİ’nin işine yaramaz; çocukların
kafasını karıştırır, gençlerin ahlâkını bozar, kuşkucuları yoldan
çıkarır; özdeşleşip olumlayabileceğiniz tek satır bulunmaz
PİSPAS’ın
koruluklarında.
Minâregölgesi
ve
Davultozu
katıştırılarak bozundurulmuş dâirelerden çıkmak kolay değildir,
AZ SONRA donakalacağınız yepyeni bölümlerle karşınızda
olacağızdır.
115 51. NUTUK’S (KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞ)
Binmişiz bir alâmete, gidiyoruz kıyâmete. Köprüden önce son
çıkışı geçtik, otobanda mecbûrî istikamet. Mektup şikâyetlerle
dolu. Çâreler tükendi. Kazanmamızın imkânı yok, zar hîleli.
Manoyu dünyâ devletleri toplayacak. Bize de diyecekler sizi
âzadettik, gidin birbirinizi siker misiniz, sever misiniz, ne
yaparsanız yapın. Otobüs kalktı ustacığım, hepinize hayırlı
yolculuklar. Toplum olarak son seyâhatimiz bu diyorum,
dinletemiyorum. Bilanço korkunç olabilir. Topyekûn imhâ olma
ihtimâlimiz de var. Çöplük karıştıran kravatlı adamlar
görebilirsin yakında. Bâzı devlet ve hükûmet büyükleriyle
sohbetler etme imkânlarını yakaladım. Yapmayın dedim,
dinletemedim. Etmeyin eylemeyin aslanlarım, dedim. Bizimkisi
hayât mı efendim dedim, bizimkisi yaşantı. Vaziyetin vahâmetini
idrâk edemediler. Sen kendi halkını neden dilenci pozisyonuna
düşürüyorsun? Aç ayı oynamaz. Zenginin malı züğürdün çenesini
yorar. Biri yer biri bakar, kıyâmet bundan kopar. Kene varsa,
memlekette akan sular durur hemşerim. Hepiniz taptınız paraya.
Sağcısı, Solcusu, Müslümanı... Dünyânın çivisi çıktı. Kardeşlik
niye öldü, kim öldürdü? Paranın saltanatı da biter bir gün, okey?
Belki yarın, belki yarından da yakın. O güzel denen günler de
güzel değildi evlât. Senaryoyu yazanlar edebiyât baronları. İyilik
bitti, acımak yok. Misâl, ot. Hiçbir ot usta, komşusunun tavuğuna
göz dikti mi? Hiç diğerinin canına malına kasteden, melânet
teşkilâtlayan? Yavşak olmuş millet, göt olmuş. Zâten kucaktaydı,
şimdi tam geçirdiler. Özgürlük diyordunuz, her taraf özgürlük
amına koyayım; yudumla yudumla iç. Özgürsünüz dediler,
sokaklara saldılar. Millet gemini koparmış aygır gibi koşmaya
başladı. Nereye gidiyorsun hemşerim? Oku duvardaki kırmızı
kalemli yazıyı: En Büyük Devlet. O duvarın dibinde oturuyorum
ben. Bir muz bir kamçı sistemi, tık. Tavşanlar far ışığını görünce
donar kalır ya, kıpırdayamaz; öyle dondunuz, derin dondurucu
hesâbı. Arada bir gezdirmeye çıkarıyorlar, tam çözülür gibi
olurken, tak, geri. Derinden donun diye, deninizden donun diye,
derin dondurucuya aynen geri. Sizi gidi balık konserveleri sizi.
Toplum boğazına kadar bok içinde, aziz milletimiz topyekûn
çıldırdı. Düdüklü tencerede kayna babam kayna, haştavuk gibi.
Derisini gerisini birbirine dikip patlatacaklar bombaları
Tambul’da. Yakında herkesin bombası patlayacak. Beyoğlu nezih
116 bir yer olduğundan değil, aynı. Hep gâlibin, tamam mı, hep Mührü Süleyman yazar târihi. Açlar toklar yok muydu o zaman da aynı
gene? İğrenç var ya evlât. Anlatmak da bir yerde boş, insanların
suratına tükürmek lâzım. Daha tükür diyecek bu sefer de orospu
çocuğu. Harbî yavşak olarak. Reklâmın iyisi kötüsü olmaz
mantığı. Ustayla dalga geçmek yok; hâl hareketlerde yarrak
antenliği yaparsan, seni evlâtlıktan reddederim evlât. Görünüşte
derbederim, fakat gözlerim her yanlışı görmekte, burnum her
pisliğin kokusunu almakta, aklım her yamukluğu kavramaktadır.
Sürüden ayrılmayan yolunu bulamaz, sürüden ayrılanı da kurt
kapar. Vardık tuttuk yolumuzu. Kader çizgimizin sonu buymuş.
Alkol içseydim bugün bir kâtildim, esrâr sâyesinde hayâtımı
devâm ettirdim. Fazla böbürlenme pâdişahım, deveden büyük fil
var. En rahat yastık vicdândır evlât, vicdân da kâlbe yakın bir
yerlerde bulunur. Hayât dersini aldık, bu arada ömür bitti.
Yalnızlık Allah’a mahsustur kardeş, sus diyorum. Bu otoparkta
yalnız başıma çişimle bile mutluyum. Kafam zehir gibi de,
vücûdum tutmuyor. Kemiklerim yoruldu. Bu can bu bedene fazla
geliyor. Düşmemeliydik. Kader değil. Yanlış hayât doğru
yaşanamaz hemşerim. Sikerim bu kahpe dünyâyı. Ne insanlar
gördüm üstlerinde elbise yoktu, ne elbiseler gördüm içlerinde
insan yoktu. Bize okyanus olan hayât şimdi dere oldu.
117 52. ÇÖP EDEBİYÂTI
Son günlerde ele geçirilen iki ÇöpEv’e dün yenisi eklendi.
İstanbul-Erenköy’deki (Bağdat Caddesi) bir apartman dâiresinin
ÇöpEv olduğu ortaya çıktı. (BİR ÇÖPEV DAHA.) Anne FS. (66) ile
kızı BS. (27), yetkililer tarafından gözlem altına alındı. Korkunç
gerçek, komşuların ihbârı üzerine yapılan baskında ortaya çıktı.
Eve operasyon düzenleyen Tanımsız Suçlar Masası görevlileri,
hâneyi gördüklerinde, şaşırdılar ve tiksindiler. Bir yetkili,
“Meslek hayâtımdaki en rezil vakâ bu,’’ dedi. Kapılar açıldığında
yayılan koku tüm mahâlleyi kaplamıştı sevgili okuyucular. (ÇÖP
BİRİKTİREN ANA-KIZ.) Görgü tanıklarının bildirdiğine göre, 11
yıldır dört katlı ŞENKAL APT.’nın en üstünde ikamet eden mülk
sâhibi S. ÂİLESİ, yıllardır misâfir bile kabûl etmedikleri yuvayı,
ÇÖPEV
biçiminde
örgütlemişlerdi.
Perdelerini
açmıyor,
kimseciklere randevu vermiyorlardı. Komşulardan edinilen
bilgilere göre, 11 sene evvel, âile reisi H.S.’nin (merhûm) satın
aldığı eve yerleşen S. Âilesi, içe kapanıktı. Ana-Kız’ın çöp
biriktirme mâcerâsı, Devlet Su İşleri’nden emekli HS, ânîden
ölünce başladı. Araştırmalarını derinleştiren rûh uzmanlarına
göre bu, tedâvîsi imkânsız bir hastalık. (KİMSE FARKETMEDİ
Mİ?) Çöplerin yaydığı Koku, komşuları rahatsız etmemiş miydi?
Hâlbuki sâdece sigara izmaritlerinin radyoaktif sızıkıntısı bile,
kent ormanında bin Kaplan gücündeydi. Yetkililer bu soruların
cevâbını ara vermeksizin ve durup dinlenmeksizin arıyor
sayınsever okuyucular. (DEHŞET VEREN MANZARA.) Zili uzun
süre çalan İtfâiyeciler, kapıyı baltalarla kırmak zorunda
kalmışlardı. Ev, sıkıca düğümlü çöptorbası doluydu. Sistematik
istiflendikleri dikkat çeken torbaların kimi yırtılmış, kimilerinin
ucu ise irili ufaklı sürüngenler tarafından deşilmişti. Dadanan
kemirgenler
vitaminsiz
kalmıyordu.
Ayrıca
karıncalara,
hamamböceklerine, uçan haşerâta ve diğer böcek türlerine de
rastlandı. Sonuç korkunçtu, koku dayanılamayacak kadar ağırdı;
dâirede biriken metangazı yoğunluğu, görgütanıklarını serseme
çevirmişti. Midesi bulanan vatandaşların kustukları, kâlbi
zayıfların ise bayıldıkları bildirildi. Cankurtaranla Âcil Servis’e
yetiştirilmeye çalışılan konu komşunun hiç durmadan öğürdükleri
belirtiliyor; vay anasını sayın okuyucular. (BU EVDE YAŞANIR
MI?) ÇöpEv’i sarmalayan çöpdağı, tahminen 7-8 yıllıktı. Ana-Kız,
çöplerden kaça kaça, dört metrekarelik kilere sığınmak zorunda
118 kalmışlardı. Akıl sır erdirilemeyen ÇÖP-EV hakkında daha epeyce
konuşulacak
sevgideş
okurcuklar.
(KOKMUYORMUŞ.)
Operasyondan sonra suskunluğa gömüldüğü belirtilen ÇöpEv
Annesi, sorulara karşılık, boş boş bakmakla yetindi, herhangi bir
açıklamada bulunmadı. Özel dershânede arşiv görevlisi olarak
çalıştığı saptanan GençKadın ise, kapıları ve pencereleri
açmadıklarını, çünkü evin kokmadığını iddiâ etti. Dershânedeki
arkadaşları, BS’nin, sessiz, içine kapanık biri olduğuna dikkat
çektiler ve bugüne kadar herhangi bir erkek ya da kadın
arkadaşına denk gelmediklerini söylediler. (KURU GIDÂLAR.)
Yakalanan çöp torbalarının incelenmesi sırasında hâne halkının
daha çok kuru gıdâlar üzerinde yoğunlaştığı belirtildi. Ayrıca ne
kadar hazır gıdâya yönelinirse yönelinsin, çöp torbalarında lüfer
kafatasları, kuzu kemikleri, karaciğer zarı, işkembe parçaları,
küflenip mutasyona uğramış sebzeler gibi, ilginç parçalara da
rastlandı. (KOMŞULAR NE DİYOR?) Eve taşınıldığı ilk günden
beri âileyi merâk etmişler, karşılıklı bir iki ziyâretten sonra
ellerini ayaklarını çekmişler. Ancak suya sabuna ilişmeyip kendi
hâllerinde yaşadıkları ve bâriz bir rahatsızlık vermedikleri için
şikâyette
bulunmamışlar.
Apartmana
sinen
koku
dayanılamayacak raddeye geldiğinde ise çâreyi polise bildirmekte
bulmuşlar. Görüştüğümüz komşuların hiçbiri, 20 ton çöpün nasıl
biriktirildiğini hayâl dahi edemediklerini vurguladılar. Apartman
Kapıcısı HM. (47), bu âilenin ne ekmek-süt almak, ne de
çöptorbası vermek gibi bir alışkanlığı olmadığına işâret etti.
Yönetici ise, apartmanın ortak giderlerine muntazaman
katıldıklarını, bu bakımdan şüphelenmediklerini söyledi.
119 53. ÇÖPEV
Fazla yemem. Annem de iştâhsız. Kahvaltı türü. Atıştırarak.
Yemek pişirmiyoruz. Atmadık. Birikti. Yavaş yavaş. Şişmanlamak
gibi. Ev bize babamızdan kaldı. Perdelerimiz kapalı. Pencereleri
açmıyoruz. Işık sızmasın diye, biri bizi gözetlemesin diye. Dışarısı
tehlikeli. Onaltı yaşından beri aynı kilodayım. İftar ve Sahur
programlarındaki yemekler. Pişirirler. Durmadan çöp. Burası,
Ankara’dan sonra ikinci başkent. Bâzen trafik durur. Başbakan
geçer veyâ önemli biri. Kırmızı plaka. Biriktiğini ikimiz de
biliyorduk. Komşular bizimle konuşmaz. İşe giderken hızla
çıkarım. Onlar benim arkadaşım değil. Mutluluk acaba ne? Kimse
bana çıkma teklif etmedi. Anneme göre... bütün erkekler...
Bilmiyorum... Devâm edeyim mi? Beslenme yetersizliği çektiğimi
söylediler. Şimdi üç kilo aldım, burda insanı zorla besliyorlar.
Fotoğrafımdan anlaşılıyor mu zayıflığım? Yer azaldıkça yeni
girintiler
keşfettik.
Mıncıkladık,
ittirdik,
sıkıştırdık,
havalandırma boşluğunu bile değerlendirdik. Yığdık. Atamayız.
Birikir. Ev giderek küçüldü. Yatakodasında berâber uyuyorduk.
Kilitliyorduk. Kıpırdamak imkânsızdı. Mutfak doldu. Dolaplar,
tencereler, bütün delikler doldu. Üstüste, altalta. Atamıyorduk.
Sığmadı. Her yere tıktık. İş dönüşünde zili çalıp beklerdim. Ne
olacak? Ne bileyim? Evin içinden, derinlerden, bâzı yaratıklar
fırlayabilir. Burnumu yiyebilirler. Korku işte. Sence insan
tiksindiğiyle yaşayabilir mi? Bir şey yedim mi, paketi filan,
buruşturup atmalıyım. Ev sıkışık. Süt mü? Nefret ederim.
Şaşırtmak için mi soruyorsun? Hiç süt içmedim. Babam
öldüğünden beri annem hiç konuşmuyor. Dizileri seyreder. Üç
ayda bir emekli maaşı. Akşam sâdece televizyonun sesi. Maaşımı
anneme
veriyorum.
Hiç
harcamıyoruz.
Şimdi
annem
yaşlılarevinde. Ben burdayım. Burası neresi? Beni niye burda
tuttuklarını anlamıyorum. Psikologlar olumsuz rapor vermişler.
Anlamadıkları şu: Ben akıl hastası değilim, kütüphânecilik
bölümü mezunuyum. Evde güvenliydik. Anneme karşı çıkamam.
Akıl hastası olmadığımı biliyorlarsa beni neden tutuyorlar?
Babam hayâttayken akrabalara gidiyorduk. Paralarınız eski,
değerlerini yitirmiş, dediler. Enflasyon yüzünden sıfır olmuş.
Yatakodasındaki konsolun üst çekmecesinde kutudaydı. Babam
öldüğünden beri. Açmadık. Eve yabancı girmedi. Önce karıncalar
geldi. Sonra hamamböcekleri, kanatlı böcekler, birtakım böcekler.
120 En son da kemirgenler. Niye zevk alalım? Her şey normâldi.
Kimse ses çıkarmıyorsa her şey normâldir. Kilere sıkıştık. Hayır,
kokmuyordu. Kemirgenler. Bize dokunmadılar. Annem ortalıkta
pislik bırakmazdı. Kemirgenler nasıl yaşıyordu bilmiyorum. Gene
de torbalar. Torbalardaki koku. Ben koku almam. Cevap yok,
biriktirmekten niye hoşlanalım? Olay şöyle oldu. Şikâyet etmişler.
Kıştı. Soğuk. Kapıyı yumrukladılar. Dışarısı içeri girdi. Açın, açın,
açın. Akşamdı. Annem bütün elektrikleri kapattı. Köşelere
büzüldük. Dertop. Baltalarla kapıyı kırdılar, itfâiyeciler girdi.
Polis. Gazeteciler. Flaşlar patladı. İtfâiyecilerden biri bize
küfretti. Burunlarını tutuyorlardı. Bâzıları bayıldı. İki polis
kapıdaydı. Çok meraklı komşular girmeye çalışıyordu. Allahım,
nasıldı o komşular? Bizden nefret ediyorlarmış. Hâlbuki hiç
zararımız yoktu. Bizi sürükleyerek kelepçelediler. Apartmanda
bize bağırıyorlardı. Gene burunlarını tutuyorlardı. Bir iki tanesi
tükürdü. İtiş kakış oldu. Polisler annemle beni Karakol’a götürdü.
Gazetelerin yazdıkları yalan, uydurma, iftirâ. İşte ben. Gerçekleri
anlatıyorum. Âile dağıldı. Ev yok. Ben buz ülkesindeyim.
121 54. PİSTANBUL
Çöp yığınları yapılara dayanmıştı. Ortalık bok kokuyordu.
Sokaklar cerâhatliydi. Pislik şehri anakucağı gibi sarmalamıştı.
Görünüşte
mekân-zaman
sâkindi.
Otomobil
klaksonları
dayılanarak ötüyordu. Mağazalar kentlileşme adaylarına marka
giysiler
satıyordu.
Hamburgercilere
doluşan
genç
kütle, parmaklarına bulaşan sosları dilleriyle yalayarak
gülüşüyordu. Haberleştirilen olgular kurgu masalarında
azaltılıyor ya da çoğaltılıyordu. Klipler hayâtın boşunalığını
haykırıyor, ânı yakalamak gerektiğini bildiriyor, şarkıcılar âşkı
işâretliyorlardı. Canavardüdükleri, asker uğurlayışları, maç
tezâhüratları, sirenler, silâh sesleri, pislik şehrinin dört yanını
çevreleyen elektrikli dikenliteller, de eklenebilir. Manzaralar hızla
akıp solarken hayât kokmuş yemekler gibi çöp torbalarına
tıkılıyordu. Sâat ayârlarını veren de veren sunucuların doğru
telaffuz
için
harfleri
tek
tek
vurgulamaları
gidişâtı
değiştirmiyordu; ağızlarını genişçe açarak kelimeler ve bildiriler
püskürtüyorlardı. İlginç, mâcerâlı, esrârlı ve tehlikeliydi
Pistanbul, günbegün çölleşen parayatapıcı günâhkâr kavmin
şehri; yapışkan, nemli, vıcık vıcık sıcağa rağmen arıkovanı gibi
lebâlep şehir. Kabristanlardan yayılan tâze ölü kokuları,
yaşantıların aksisedâsını yansıtan cam iletişim kulelerinin yapay
garâbetini gizliyor, sidikli tezek yığınlarında yayılarak geviş
getiren toplumsal ahırın hayvanlarını serinletiyordu. Ölümü
seviyorlar, ötedünyâdaki cenneti ârzûluyorlardı. Ocaklarında
yanan küresel günlere niye binbir acemi heyecânla girerlerdi ki?
Adım bile atamadan zınk diye düzçizgisel akıntılarla
karşılaşıverirlerdi zâten; Pistanbul’da farklılıklar ânında
kurşunlanır, eğlenceye dokunan vurulurdu. Cemâat üyelerinin
salatalarına doğradıkları domatesler bile simetrikti. Verili dil, bu
şehri konserveleştiriyordu. Anlatmıyordu. Anlatır gibi yapıyordu.
Bütünü
kavramak
zordu,
sâdece
arakesitlerden
sözediliyordu. Atık zemzemsuları yeraltından taştıkça, kir silip
süpürecekti Pistanbul’u. Aslında bu şehirde her mevsim kıştı.
Odalar birbirine benziyordu, kahkahalar zevk vermiyordu. Evler
ikiye iki idi, hücre tipi. Şehrin lâğımları fokur fokur kaynıyordu.
Herkes ölüydü, şehir çöldü, kafeler vâhaydı. Geceleri zombilerle
yatan cesetler çoğalmıştı. Vakâlar uzaklarda değildi. Anlatmaya
tasvîr mi yeterdi? Ne acâyip makinaydı şu şehir. Pistanbulluların
122 hepsi deli miydi yoksa? Azıcık akla sahip olanlar ötekilerle yaşaya
yaşaya çıldırıyorlar mıydı? Yaşayan ölülerin güvendikleri dağlara
kar mı yağıyordu? Rûhları lîme lîme miydi? Gâliba hiç bu kadar
çâresiz kalmamışlardı. Kaynaktaki sorun özleriydi. Yarın ne
olacak? Öngörülemiyordu. Vahiy gelenler ya da vahiy bekleyenler
eksik değildi. Gaibten sesler duyuyorlardı. Işık kaynakları
gördüklerini sananlar çoktu. Doğaüstü güçlerce kuşatıldıklarına
inananlar da vardı. Usulca deliriyorlardı. Asal yaşama biçimi
vahşetti. Pistanbul kaotik büyümüştü. Amacı, yönü, yolu yoktu.
Zincirleme akan konutlarla örülmüştü. Uygar gökdelenler
yığınıyla toplu böcek konutlarının uçuca birleşerek ufku
örtmesinin sebebi buydu. Şehrin emen, benzeten, yokeden, geri
püskürten muammâ bir yanı vardı. Pistanbul’a rağmen yaşamak
zorundaydı insanlar. Tavuk kümeslerini andıran kibrit
kutularında dik durmak imkânsızdı, tabutluk evlerin tahtaları
çelik çivilerle mıhlanmıştı. Mecbûren eğilmişti başlar. Görünürde
vücûda eziyet, ete ezâ yoktu; sırtta kamçı şaklatılmıyordu,
makata cop sokulmuyordu, taşşaklara elektrik verilmiyordu.
Pistanbul’da beden dayansa bile rûh dayanmıyordu. İmâmlar
fâtihâ üstüne fâtih okurken, cenâze namazları çoktan kılınan
canlar, musalla taşında yapayalnızlardı. Eşşek cennetine giden
yol, poparabesk nağmelerle dokunmuştu. Ortada esirgeyip
bağışlayacak bir Allah da kalmamıştı. Yemek kabıyla sıçılan kap
aynıydı. Kemikler kireçlenmişti. Bombalar içerilerde patlıyordu.
Örümcek ağları bile zokayı yutmuştu. Yekpâre lahitte
mumyalanmış ölülerin şehri, toplutaşıma araçlarında ıhtırılan
ölücanların şehr-i Pistanbul’u. Suç İmparatorluğu’nun kâlbi,
suçun hayât mânâsına denk düştüğü iğrenç şehir. Tebaâsının
kanını vampir gibi emerek hayât bulan istibdat: zanaatkârlar,
âlimler, derbederler, orospular ve dalkavuklar. Kancık
egemenlerin erkek şehri Pistanbul’un rutûbeti, canları da
çürütüyordu. Benizler solmuştu. Halk psikopatlaşmıştı. Havası
da, suyu da, insanı da fenâydı. Kirliydi. Nefes çekenler soluk
aldıkları yere benzerlerdi. Yerler çamurlu mamurluydu. Cırlayıp
kin kusan semiz kentliler vardı: doymuşyağ oranı yüksek, besiye
çekilmiş yük hayvanları. Uygar dilencilerse hiç orgazm
olamıyorlardı. Mezbahalardan, evlerden, işyerlerinden, uğursuz
çığlıklar duyuluyordu. Kopkoyu bungunluğa ilerliyordu pispas
evren. Piyon fânîlerin ömürleri dizifilm gibiydi, köpürtüldükçe
boşlaşarak çoğalıyorlardı. Gangsterlerin, rakır kızların, internet
kuşağının, amele eroinmanların, saplısultan orospuların,
123 âilebabası kılığına gizli sübyancıların, trajik ensest kurbânlarının,
cümle zehirli sarmaşıkların gözaçtırmadığı yer; düşmüş
eskizaman hükümdârları gibi, hür Anadolu yaylaklarından
gelenleri seyre dalan huzûrsuz Tambulpistak. Sabâhın erken
saatlerindeki siyah asfaltlar, ağlayan nar ile gülen ayvayı özlemiş
insanlarla doluydu. Tıpkı eski şarkılardaki gibi Pistanbul’u artık
kimse sevmiyordu.
124 55. TÂRİHÇE
Kadim
şehrin
rivâyetlerini
üflerdi
kulaklara
rüzgâr
bâzen, yaşlılar hâlâ anlatırdı: şeker bir yerleşkeymiş Pistanbul,
kuşbakışında yaşama sevinci açıkça görülebilirmiş. Suriçi’nde
üretim ve eğlence merkezleri bulunurmuş; Surdışı’ndaysa bağlar,
bostanlar ve lâhanalar. Ahâli, yekdiğerine sevgili, saygılıymış;
Pistanbulluluk itîbarlı akçeymiş, şehir cürûfla kaplı değilmiş,
gülümseyen insanları mumla aramak zorunda kalmazmışsınız,
kimse süreğen asıksuratlılığa mahkûm ve mecbûr gibi
davranmıyormuş. Farklı dinlere ve ümmetlere mensup
yetmişikibuçuk
çeşidin
kaynaştığı
dünyânın
en
güzel
şehirlerinden biriymiş. Hakikaten o zamanlar Pistanbul’daki tepe
sayısı 7 idi. Kelle sayısı arttı, ahşap anakent kârgir yapılarla
donandı; ardından çöpdağları türedi ve tepe sayısı 77’ye çıktı.
Aparthanlar, Gökdelenler, Camdan Kuleler de inşâ ettiler: şehrin
ufkunda mâvi, manzarasında yeşil, içinde aydınlık kalmadı.
Kütürt Uygarlaşmasının simgesi oldu Pistanbul: yamuk, delidolu,
karmakarışık, derbeder ve vahşî. Kente ilk gelen dışarlıklı
Kütürtler, sefil hücrelerinde zorbelâ yaşamaya çalışırken
hakâretlere uğrar, hor görülür, ciddîye alınmazlardı. Açtılar,
ekmek dâvâsında tedirgin ve endişeliydiler, âkıbetlerinde
güvencesizdiler. Yemediler, biriktirdiler. Sessizce ve sinsice
beklediler. Târihin herhangi bir şafağında onlara da yazılacak bir
kahramânlık marşı düşerdi. Yerleşiklerin burun kıvırdıkları işleri
gördüler; çöpleri de topladılar, kapıcılık da yaptılar, inşâatlarda
amelelik de ettiler. Kısacası istihsâli sağladılar. Armudun sapı,
üzümün çöpü demeden, buldukları her besini mideye göndermeyi
de ihmâl etmiyorlardı. Netice, elbette sermâye birikimine
bağlandı; bakkallar da, dükkânlar da açtılar, Ulusdevlet
Anamalına eklemlendiler. Ocakbaşlar, Anglosakson Kafeler,
Kebapçılar, Japonsuşiciler, hayâta neredeyse eşzamanlı başladı.
Kente tutunabilen dışarlıklıların üçüncü kuşağı, Pistanbul’u
sıfırıncı noktada yeniden yarattı: küresel Hamburger’le yerel
Lâhmacun’u bitiştirip asrî zamanların hâkimiyetini kurdu. Önce
bostanlardaki
maydonozlar,
rokalar,
nâneler
ve
marullar söküldü; dereyatakları dolduruldu, suyollarına süflî
gecekondular dikildi; ardından da tavuk kümeslerini andıran
betonarme yaşamama evlerini yürürlüğe soktular. Talanın hızıyla
yangından kaçırılan malların telâşı yanıltıcıydı. Yeni Efendiler,
125 Pistanbul’un belkemiğini çiğnemekten başka ne yapabilirlerdi?
Kan gibi damardan akan yağma, belki de zorunluydu. Nefes
almak için mi? Kimbilir? Herkes bir ucundan tutuyor, çekiştiriyor,
benzetmeye çalışıyordu. Canlar buharlaşıyordu. Yurtlarından ve
ocaklarından kentlere süpürülmüşler, fethedecekleri vatanda baş
sokacak dam bulurlarsa heybelerinden ne çıkaracaklardı? İşte
Pistanbul’u, Büyükköy diye niteleyen kitaplar da bu sürecin
hemen sonunda yayınlandı. Mişli şimdikizaman kipiyle cümle
kuran kalem erbâbı mâzîye hislenerek vahvahlanıyor,
sevinçleniyor ya da hüzünleniyordu. Sokaklara balgam
tükürenlerden, antika duvar diplerine işeyenlerden, ağzı açık
yürüyenlerden iğrenir ve sorarlardı: “Neden bu şehirde çarpışarak
ve ezişilerek yaşanılıyor, daha kibar olunup hayât hoşlantısı tesîs
edilemez mi?’’
126 56. YABANORMAN
Değişen, yıkılan, yeniden yapılan, bozulan, mekânın durmaksızın
çiğnendiği, mucır, çimento ve çakıltaşıyla denizlerin doldurulup
karaların büyütüldüğü Pistanbul’a yıllardır fâsılasız geliyorlardı.
Pistanbul’un Yabanorman’ında didinenlerin her biri ötekini
yabancılıyordu. Yerli yoktu. Herkes yabanlığı yaşıyor, yeni
yabancılıklar üretiyordu. Kaypak şehirdi burası, dengeler
durmadan değişiyordu. Yolları arşınlayanlar, dinginleşebilmek
için çok çaba sarfetmek zorundaydılar. Bîtap düşürücü günlük
hayâtın sonunda elde ettikleri, genellikle yeni yalnızlıklardı:
benzersiz tekbaşınalık duygusu. Tırnaklarıyla tutunmaya
çalışıyordu yeni Pistanbullu şehre; kanarsa kanasın, dişlerini
geçiriyordu. Yaşamaya yetecek et parçasını koparmak için
doğaçlama vahşîlikler icâdetmekten kaçınmıyordu. Bu çöldeki
çılgınlıklar da târifsiz büyüktü. Çıldırı sürecini zihinsel boyutta
yaşayanların beyinleri patlıyordu. Zombilerin hikâyeleri aslında
ne kadar hazindi. Ağır vinçlerin tokmaklarıyla dövülenler yükü
kaldıramıyordu. Herkesin katili herkesti; zehirler, kısırdöngüler
ve cilâlı elmaşekerleri. En kullanışlı nesneler maskelerdi, azâbı
evetlemeye yarıyordu. Her türlü uyduruk tarîk, uygun fiyata alıcı
buluyordu. Kafası fesâda yatkın her utanmazadam, postu serip
rûhları ârızalanmışların hayâtlarının sağlamasını, mânevî örtü
altında yaptırtarak, sövüşleme sanatını icrâ edebiliyordu; ün,
şan, para ve itibâr da hemencecik geliyordu. Pistanbul’da avel mi
yoktu? Çoktu. İsterik kütle dağılıp parçalandıkça vicdânsız yollara
sapıyordu, yâni ki körler körlere yol gösteriyordu. İlikler
boşaltıldıktan sonra elde kalan çöptü. Kafayı yemiş hücrelerin
üremesi için yeter şartı merkez bizzat tek elden yönlendiriyordu.
İnsan soyunun dışkısı muâmelesi gören yeraltı garibanları
donarak geberirlerken nizâmî kılıkla dolaşanlar da vardı. Tuhaf
ayrıntılara
merak
salmışlardı:
“Pistanbul’un
fenerlerini
inceliyorum.’’ Fenerler? Acaba ne? Toplumsallaşmak için mi?
Partiler? Alkol? Uyuşturucu? Sınırsız Seks? Hâz? Hangisi? Yeni
hayâtın nüveleri, lüks tüketim tapınaklarında mı gizliydi?
Dedikodu had safhadaydı. Tiktakların sesi artmıştı. Salâlar ölüler
şehri için veriliyordu. Toplumsal altüstoluşlar ve kitlesel
hercümerçlerin tazyîkine dayanmak zordu. Potansiyel bütün
suçlular şehre akıyordu. Başka nereye gideceklerdi? Bıçaklıçocuk
çeteleri meydanlardaki hamburgercilerde kümeleniyor, infâz
127 timleri otoyollarda devriye geziyordu. Karapara aklama
merkezlerindeki ışıklar harıl harıl yanıp sönmekteydi. Tek olmak
tehlikeliydi. İtfâiye hortumlarından basınçlı su fışkırtılıyordu.
Şehrin yeni sâhipleri kimdi? Saatler, Yeniyoksulların gongunu
vuruyordu. Yakın zamana kadar Bizans’tan artakalan rızkları
tırtıklayan Beyazyakalıların çoğu da Pistanbul’da yuvalanmıştı:
kente sızdılar, mekânlara damgalarını vurdular, yayıldılar. Fakat
musluklar ânîden kesilince ücretler düştü, kişi başına çalışma
saati arttı; kalakalmıştı Ortadirek. İşlerin düzeleceğine dâir bir
işâret görünmüyordu. Ötekine yaslanarak hayât mı kurulurdu?
Buhrânın
daha
da
derinleşeceği
âşikârdı.
Çark
unufaklaştırıyordu. Yel üfürüyordu, su götürüyordu. Topyekûn
kirliliğin oyuncuları pislikle anakucağı gibi sarmalanmışlardı; Suç
ile Güç, tek yaşama biçimiydi. Gasp, yağma, talan, hortumlama,
rüşvet, sahtekârlık, adam kayırma, Yabanorman’ın kanûnuydu.
Güçsüzün haklı olma hakkı yoktu. Tahrîbât büyüktü. İnsan soyu
katıatıktı. Vasat yan karakterlerin başarı asâsını ele geçirip
Pistanbul’u kasıp kavurduğu günler işte o günlerdi, kalabalık
ordular hâlinde gelen cardonların şehri istîlâ etmeye başladığı dar
vakitler. Hınçlarıyla her yıkıntının altından kentli nüfûsa
çıkıyorlardı. Aç kemirgenler yakında şehrin bütününü ele
geçirebilirlerdi.
128 57. ÇÖPŞEHİR
Seller caddeleri süpürüyordu. Vıcık vıcık yağmurlar yağıyordu
Çöpşehir’e, ziftli sicim gibi ipil ipil yağıyordu, gecelerin
günâhlarını süpürmek ister gibi yağıyordu. Yağmurla berâber
damlardan bayağılık aktı, Çöpşehir’e gömülü çığlıklar dinmedi.
Gökçatıdaki balyozlar, pat diye bumlamak için sanki hazır kıta
bekliyordu. Ceset kokuları camdelenleri tutmuştu. Ceset
torbalarının uyku tulumu olarak kullanıldığı da vâkiydi. Her
sabâh Suç ile Açlığa uyanan Çöpşehir, isle sis de kusuyordu.
Yangınlara fazla bakan yaşarmayan gözlerden kalan külleri
savuran rüzgâr, felâket muştulayacak tellallardan başka bildiri
sunmuyordu, mahşerî kargaşanın atlı habercileri Cihad borularını
üflüyorlardı durmadan. Hırsızlık ya da süs köpeği katletme gibi
suçlardan ölüme mahkûm hükümlüler, altlarında ot bitmeyen
darağaçlarında sallandırılıyorlardı. Ne ses ve ne de koku: şer
zamanıydı, ihânetin rengiydi, açlığın vakti, suçun piçliğiydi;
dilenciliğin kanûnu, çapulun şehvetiydi: vahşetin çağrısı. Açlar
çâresizdi. Yoksulluğun ilâcı yoktu. Sefâlet ölüm uykusu gibi
sinmişti şehrin üzerine. Metal yüklü yağmurları toplayan bulutlar
elektrikle çapraşınca, uzun kızılışık izleri yeryüzüne ağdı. Uçsuz
bucaksız mezbahanın dış manzarası gâyet uygardı. Bıçkı dikiş
makinaları, çöplükte vücût bulan ağaçkakan hızındaki hayâtı
gagalıyorlardı.
İlişkiler
çöplükte
varoluyor,
besleniyor,
yeşeriyordu.
Kalabalığı
özüne
benzeterek
imhâ
eden
ÇelikÇekirdek, sinsiydi; düğümlerini loş kuytularda atıyor,
halatlarını aklauygun liman babalarına bağlıyordu. Çiş kokulu
yapılardaki hayât, yüreğe aykırıydı. Koku burunların direklerini
kırdı, genizlere kaçan mütehakkim bahâratlar göz çukurlarında
biriken yaşları sular seller gibi çağlattı. Bütün hayvanlar benzer
yemlerin oltalarıydı. Toprakta biten, yeryüzünde koşan, yürüyen,
sürünen, bütün canlıları yiyorlardı. Özsuyunu çürümüş kamu
kuruluşlarıyla vareden sülfürik asitli gündelik hayâtı soluyan
zavallılar, değirmen dişlilerinde öğütülerek ekmeklik beyazunlara
dönüştürülüyorlardı. Yokoluşu yaşarken ölmeye de duran bu zifir
karası destûrsuz yığın, sırtında dâima şaklayan kırbaçlarla
inlerken, sevinç şiârları üretmekten âcizdi. Çöplük hikâyeleri
tamamlanmamış gibiydi. Olaylar ne zaman başlamıştı? Büyük
zelzeleden sonra mıydı? Şehrin belâ yağmurlarıyla ıslandığı o
büyük yangından sonra mı yoksa? Paçavralara sarılı bu
129 insanların bâzıları büyük buhrân öncesinde, yastıkaltına
Şekerpara istifliyorlardı. Geçen yıllar kötürümleştirmişti. Buhrân,
mâzîyi silip süpürmüştü. Tutunamadıkları günlük cehennem,
ebedî ıstırâbın ta kendisiydi. Yeni çağın kanûnu yaşamaktı, her
ne şartsa yaşamak. Ölüm kapıları her ân çalabilirdi; ol sebep, her
ânı hâz ile doldurmak, zevki aşırılaştırmak; doymamak,
doymamak, doymamak. Çöpşehir günâha çağırıyordu: Kokular,
Yemekler, Işıklar… Uçuşan küfürün bini bir paraydı. Pazar
yerlerindeki Didikleyiciler, çamurlaşmış sebzelerde nasiplerini
arıyorlardı. Çürümüş yeşil yaprakları oracıkta midelerine indiren
Sınıfaltı Çöpşehir Yurttaşları, câhil, aptal, zekâsız, diye
niteleniyordu. Açtılar, ne bulurlarsa yerlerdi: pirzolanın artığı,
ekmeğin taşı, bokun püsürü; ne varsa işte. Pirelerin uçuştuğu
mukavva
yorganlarından
dürtüklenerek
uyandırılan
Çöpinsanları’nın, ekmek-çorba harbinde kazınan işkembeleri,
iknâ edici yetersebep değil miydi?
130 58. MİSTANBUL
Mutlu azların Mistanbul’daki hayâtı kıyaktı. DemirErk kimdeyse
Yönetici Makina oydu. Mistanbul ile Pistanbul arasında,
Telörgüsü ya da Mayın bulunmamaktaydı. Mesâfe fazla değildi,
yürüyerek yarım sâat. Hudûdu izinsiz geçmeye çalışan vurulurdu.
Meskûn mahâldeki gözetleme kulelerinde, palaları kınlarında
Sırtlanlar, egemenliğin cebir ve kan ile korunmasının
garantisiydi. Güçsüzlere acımak, eski moda edebiyâttan kalan
çağdışı bir temaydı; acıya batmış bedenlere merhamet
edilmiyordu. Özkaynaklar tükendikçe, Merkez ile Hudût, Kenar
ile Dış arasındaki çelişkiler de keskinleşiyordu. İbret-î âlemlik
Mistanbul hikâyesine Belgesel Kamerasıyla Açılış... Gelirin 327
katını somurdukları hâlde hâlâ nefisleri aç ve ârzûları çiğ
BeyazKentli Mistanbullular, Pazar günleri, pimi çekilmemiş el
bombası gibi tekinsiz duran kenar mahâllelere Foto-Safari’ler
düzenlerlerdi. Ağlayan sümüklü çocuklar, kapı önlerinde çekirdek
çitleyen kadınlar ya da yoksul vîrânesini manken posterleriyle
donatan hayâtı kaymış tiplerden herhangi biri. Şikâyetlerle
dertlerin röportaj teknikleriyle soğurulması, vicdânlardaki sızıyı
dindirmeye yarayabiliyordu; kimilerine göre bu, dilencilerin ve
kedilerin çıkardıkları aynı yalvaran sadaka mırıltısının kâlpleri
nasıl kökünden sarsaladığının da açıklamasıydı. O pispas
senelerde, Mistanbul Bahçeleri’nde Tavuskuşu Yetiştirmek
Modası almış yürümüştü; sülünler, en az otuzbeş kilo
çekiyorlardı: kemiksiz et. Nâdide mahlûkata dişbileyenler, kefeni
göze
alanlardı.
Mistanbul
nizâmına
aykırı
davranan
bozguncuların cezâsı, bıçakla çentiklenerek sınırın dibindeki
çöplüklere
bırakılmaktı.
Tokların
lokmaları
Açların
boğazlarındaki yumruydu ya da Sefillerin alınyazıları vahdetten
yoksundu. Sırtlanlar’ın her sabâh süpürdüğü mosmor büzüşmüş
Posa’lara dar sokaklarda Ağırçekim. Ayıklayıcılar, cançekişen
hemşehrilerini çöplük gurbetinde kıstırıverirler. Portreçekimleri:
Kelle, bıldırcın gibi koparılır. Karanlık gecedeki petrol lâmbalı
toya hazırlanan sevinçli kitleye Genelçekim. Ürün fazlaysa denize
dökülürdü, çoklaşmak malın değerini düşürürdü; çökmüş
toplulukların son bûhrânlarında icrâ demek, temizleyip yoketmek
demekti.
131 59.YÜRÜYENİSTAN
Solgun şafakta uyanıp gün batanaca yürümek zorundaydılar. En
iyi Ayıklayıcı, en çok yürüyebilendi. Tâkatten düşerlerse
ganîmetleri diğer sefiller kaparlardı; eşelenirken oyalanan,
dermândan kesilirdi. Çöp tenekelerine seher vakti ilk varanlar,
mükemmel kuşluk kahvaltısına erişiyordu. Zenginçöpü’ne denk
gelirlerse, cilâ niyetine biftek de çıkabilirdi. Ekmek o kadar sertti,
o kadar az bulunuyordu ki, çöplüğün balına çokuşan çalışmak
düşmanı reziller sürüsü, bulduğunu mümkünse oracıkta midesine
yollamak şıkkını işâretliyordu. Ciğerlerindeki kıymıkların
röntgeni, yorgun cemâllerinde saklıydı. Beyinleri işkembecilerde
sarımsaklanmış, cılk yara bedenlerinden başka kaybedecekleri
kalmamıştı. Açların ocağındaki perîşanlığın ihtişâmı göz
kamaştırıcıydı. Aylak gürûhun iki temel derdi vardı: Yemek ve
Yatak. Nûrsuz tembellere başkaca zaman kalmıyordu. Deliksiz
uykuya hasrettiler, dört başı mâmur dinlenemiyorlardı; ölesiye
yorgundular. İblis, gözkapaklarına uğursuz uykuyu döker, çeker
giderdi. Açken ölüydüler; mideleri sulandırılmış unla şiştikten
sonra gözlerine azıcık fer gelir, dillerinin kilidi çözülür, yedi kat
dibe tevkîf edilmiş rûhları kıpırdardı. Çarpık bacaklı, zayıf kollu,
bitkin suratlı bu insanlarda cürüm eyleyecek kuvvet bile
kalmamıştı. Bitkindiler. Bitmiştiler. Ezgin vîrâneler, buzdolabı
kutusundan evler ve kaotik fakirhâneler. Döşek, aş, iş yoktu.
Kemik bulanlar bahtlılardı. Kalanlarsa kül rengi yağmurun
pasları altında ıslanmaya mahkûm toplumsal atıklardı;
çöplüklerde
hurdalarla
ezilmeye
yazgılı vazgeçilmişler,
kaybedengiller, yedek organ depoları. Çöp tenekelerinden
koşaradım uzaklaşmazlarsa, çivili Korucu sopalarının etçiklerine
batacağını bilirlerdi; yanısıra gözlem altına alınıp beyin loblarının
yamultulması, katıksız kuru ekmekle hücre hapsi ya da tatlı canı
teslîm etmek ihtimâlleri de vardı. Bazı Süprüntüler, ibret olsun
diye Mistanbul Meydanları’nda tepeleme yığılır, kente uzaktan
gösterilen ateşler yakılırdı; plâstikler, yağlı kâğıtlar ve sanayî
ambalâjları tutuştukça, alev zebânî gibi büyür, seyre gelen
meraklı kalabalık artardı. Tek göz dam bulabilen geçici Mesûtlar,
dudaklarına sıvaşan tebessümün kanı daha tam kurumadan yeni
foseptik çukurlarına düşüyorlardı; debelenirkenki hamleleri
burgaçla kuyu dibine inmekten başka sonuç doğurmuyordu.
İspirto ya da kolonya bulabilen tâlihliler, cızlamı çekmeden önce
132 ciğerlerini
parçalarcasına
sızaki
oluyorlardı.
Rengârenk
kalabalığın gösterdikleri, görünenlerden çok farklıydı. Aman
yârabbi, dışarısı cehennemdi: Üçkâğıtçılar, Dervişler, Tırnakçılar,
Cardonlar... harlanıyordu alevin ateşten dili. Bâzıları mendillerini
yere serer, oturur, beklerlerdi. Kısmetsiz doğmuşlardı,
kadersizliğin bataklığında çürüyeceklerdi. Soygun tasarılarıyla
sabâhı ederlerdi pır pır mumlarla; çalmalar, çırpmalar, cinâyetler,
katller, yangınlar, kundaklamalar... gün ağardığında cayarlardı:
suç tasarılarını kuvveden fiîle geçiremedikçe daha da
zavallılaşıyorlardı. Yaşlılar dişlenmeden ölmenin çârelerini arıyor,
gençler
yaşlanmadan
gebermenin
ustalıklı
yollarını
araştırıyorlardı. Kilden putlara sürülen yüzlerdeki duâlar,
acındırıcı yakarışlarla mızmız şikâyetler aynıydı: ah sevgili
kepâze ölüm kapıyı çalsa, ah Azrâil fazla acıtmadan canlarını
alsa.
133 60. TAMBULPİSTAK
Ey Tambulpistak, nasılsın, ne var ne yok bakalım? Bugün kimleri
yuttun oyunda, kaç kişi gebe kaldı suyundan, tadı nasıl
yemişlerinin? Sabâhlara yoğunlaşmış bir sessizlik kalıyor,
Tambulpistak uyanıyor. Fişmatiklere göre sâat 05.00. Şehri morg
gibi aydınlatan ışıkların altında uğuldayan müthiş sessizlik,
geceyi sarıp sarmalıyor. Yüksek ısıda, düşük ateşte resimleri
alınan fondaki hikâye sâhiplerinin şehri, kıpırdıyor, püskürüyor,
için için yanıyor. Kapkara, tekrenk kıyâfetleriyle milyonlarca
insan, şehrin yepyeni karanlığını ve aydınlığını, bir başka büyük
patlamasını bağrında taşıyan yenişehrin şafağını selâmlıyor. Ölü
gibi tortulaşmış şehrin cenâze kokan geceleriyle, çocuksu
uçarılıklarla dolu gündüzleri birbirine karışıyor. Bitmiş ve
bedbaht insanlar evlerine dönüyor. Büyük şehirler büyük
uygarlıklara benzer, eğlence doruğa vurmuşsa çöküş de yakın
demektir. Ahâlînin bir bölümü ötekilere sağırsa, aymazlık
başlamıştır. Yaşayanları yemeleri için kaldırılan ölülerle, rûh gibi
gezen dirilerle doludur sokaklar. Tüm hücreleriyle günün her
sâatinde yaşayan organizmada yanıp söner ışıklar, gelir geçer
otomobiller; birinin hayâtı uykuya dalarken ötekininki başlar;
sabâh ayazında yuvarlanır bir paslı teneke, rüzgâr zorlar
kapılarla pencerelerin menteşelerini, çokluk içinde yalnızlık
morartır rûhları; fakat ayıptır dile getirmek yalnızlığı. Hâl
hareketleri nizâmî, kılık kıyâfetleri temiz beyazkentlilerin
gözlerine dikkatle bakınca, sonsuz boşluğa kilitlendikleri
görülmektedir; oradan buradan derilmiş kırpık fikirler, garip
hikâyeler; alkollü uyuşturuculu partiler, dedikodulu sabâh
kahvaltıları ya da çaylara gidiliş. Hesapsız kurulan kentiçi
ilişkilerden herhangi biri, ölümün gizli sebebi olabilir, güven
duymamak esastır; serî hâlde üretilen yalanların sınırı yoktur.
Şehir sözlüğünde, îtimât etmek, yazılı değildir; benzemez gruplar,
yanyana varolurlar: hacı dönerci, ibne, pezevenk, eroinman,
esrârkeş, hapçı, şarapçı, gaspçı, darpçı, kokainman, tırnakçı,
tinerci, sinyâlci, dolandırıcı, gözdendüşmüş, arpacı, kapkaççı,
keşfe çıkmış ördek yavrusu ortaokullu, erkete, yoldançıkmış,
senaryocu, boştagezer, goygoycu; cadde neymiş görelim, diyenlerle
beraber, bir potada erir, bir olurlar. İnsanların kaynadığı dev bir
kazan; giren haşlanır, girmeyen aç kalır. Darmadağınık
Pistanbul, mağara resminin parçaları gibi. Taksim ise merkez.
134 Bütünü aydınlatmaz ama bütünü görebilmeyi kolaylaştırır. Tek
bir yer. Varılacak nihâî nokta. Doğulabilir, ölünebilir, felekten bir
gece çalınabilir, sokaklarında kusulabilir, sürprizleriyle kolkola
girilebilir. Yine bir haftasonu. İstiklâl Caddesi. Merkez
Hapishânesi’yle ünlü ülkenin yaşayan odak noktası, nefeslerin
alınıp verildiği yer. Yeni gruplar, kategoriler, sınıflar var;
neşeliler hepsi, caddeyi doldurmuşlar; gülüyor, koşuyor,
oynuyorlar. Haftasonları millet alkol denizinde boğulmak ister
gibidir; izbelerde, bütün deliklerde, bar, meyhâne, biraevi, pavyon,
şaraphânelerde, haftaiçi beş gün kölelik eden Pistanbul’un
ameleleri, bedenlerini Cadde’ye atarlar. Uğultusunu tutmaya
başlar Cadde. Sinirkaslarıyla bağdokuları zedelenmiş müşteriler,
akşamüstü ağır ağır Cadde’ye çıkar, toplu hâlde bir adım ileri, iki
adım geri yürürler; yeraltı mekânlarını vehmeden turistik
tekkelerde, ellerde kadehlenirler. Günde ikibuçuk milyon insan
giriş çıkış yapar, emlâk bedelleri de pek yüksek. Efsânelerin
kurduğu imgesiyle Cadde Cumhuriyeti’ndeki tuhaf enerji,
karakitlenin eğlence ve dağıtma merkezidir. Lâhmacunculardan,
keskin içyağı ve kavrulmuş soğan kokuları gelmektedir. Cadde,
emer, alır, içine çeker, kayıp eder, yok eder. İnsülin iğnesi,
eczâneden fırlayıp tiril tiril bir çocuğun şahdamarına mâvi ve
serin akar; masûm görünüşlü sarışın fizik talebesi, sessiz ama
ayık bir rûh gibi geceye dalar. Dün akşam barda tanışıp
takıldıkları bir Taksimli kadının evinden muammâyla ayrılan
ikisi kız biri erkek üç yeniyetme, fışkırırcasına kahkahalar
püskürterek pürneşe geçerler. Babasıyla anlaşamadığı için
tinercilik yolunu tutmuş ondört yaşlarında asîl bakışlı bir genç,
gelenden geçenden zorla sigara da alır. Cadde, aslında kafayı
yemiştir. Sabâh olacak, aç martılar kalpazanca mahâret
sergileyecek. Eskilerin gözlerini kapadıkları, yeni neslin ise pek
beğendiği Pistanbulis’in devingen dinamikleri de kıpır kıpır:
dünyâ çapında bir eğlence, para, kumar ve fuhûş merkezi; oteller,
tenis kortları, uluslararası kongreler, şans vahâları; hâsılı, şehrin
yeni varoluşunun simgeleri. Bir yandan da Cadde’de para
musluklarıyla coşan yetmişiki buçuk millet her ân var. Burası bir
labaratuar azîzim. Haklısınız mîrim, son derece enterasan bir
olgu. Canavarmakina’nın kötüniyetli hâin Efendileri, suçu bizzat
örgütlüyor ve sonra da yarattıkları bu suçluları topluyorlar ey
halkım. Bak unutma bunu. İti ite kırdırma politikasına son ver.
Karşı çık, diren. Cadde, bâzen açık, bâzen gizli, bâzen için için,
ama durmadan kaynamaktadır. Herkes merkeze doğru gidiyor:
135 Taksim’e. Herkes durmadan hızlı hızlı hareket ediyor.
Beyoğlu’nun harâcını kim yiyecek? Elbette, Canavarmakina
Devlet. Bu sahnede, Millî Emnîyet ve Yunus’lar, ganîmet yüklü
batık gemilerin çarklarının dönmesini sağlayan en önemli
figürler. Görüntüyü hoş ve katlanılabilir kılıyorlar. Temiz toplum,
temiz devlet, temiz millet. Tertemiz. Pek yakında tek bir atık
malzeme tarafından rahatsız edilmeyeceksiniz, aslâ pis kokular
çarpmayacak
burnunuza,
tatlı
bahâratların
buharlarını
salacaklar rûhunuza… Uyanın… Ey… sabâhçı SİMİTÇİ, 24 sâat
hizmetinizde: çay-simit-peynir menüsü, 1 dolara ya da rakı
masasından sonra köşedeki seyyâr kibe mumbarcıya. Esrârlı
Gözler, diye, gözleri kançanağı gence lâf atarak geçen grup,
sallana sallana bir TravestiKulüp’e girer. Salla salla, gül memeler
oynasın; salla salla yer yerinden oynasın. Patlayan havaî fişekler,
acaba hangi eril sünnetin hükümrânlığını kutsuyordur? Derken,
zavallılara biçilen kaderin Cadde’sinde, yaşamı semereli kılınmış
iki kul geçer. Emrin olur ağbi, saygıda bir kusûr etmeyelim.
Kanemici sülükler de geçer. Sanat etkinliğinde sizinle etkinen
herhangi biriyle tanışıp düzeyli ilişkiler de yaşayabilirsiniz. Ahşap
bir eskizaman kadını, lâvanta kokularıyla geçer. Taşşaklarını
toplamaya çalışan yandançarklı bir travesti, anaavrat geçer.
Travesti Fâhişe, Tarlabaşı Bulvarı’nda yürüyen birine iş olur:
pıssst, baksana. Amaçsız yürüyen Sap, sese döner. “Sikişelim mi?’’
der travesti. Yok, der öteki, ağzına alırsan olabilir. Tabii hayâtım,
der travesti, benim mesleğim fâhişelik, ne istersen yaparım, yeter
ki parasını öde. Adam kararsızlık çekerken, travesti, gençkız
nâzına bürünüverir, çenesinin altından yumuşakça tuttuğu
Baro’ya, en şûh sesiyle fısıldar: “Hadi gel gidelim, sana
unutamayacağın bir saksafon çekelim.’’ Adam tam evet
diyecekken, zınk diye duran sivil otodan eli sopalı Zarvolar iner,
travestiler grup hâlinde arka sokağa kaçarken bıçkın bir bağırtı
duyulur: “Benim adım Sevdâ, ben adamı sikerim.’’ Adam yavaş
yavaş yürür. Derken Sevdâ, yanında bitiverir: “Ay polislerden
kaçarken karşıma köpek çıkmasın mı?’’ Gülerler. “Hadi ama
hadiii,’’ der Sevdâ, “saksafon beklemez.’’ Sevdâ’nın evine
gidecekler; döküp saçacaktır adam. Sarhoşun biri, geceyarısı
Pavyon’dan çıkar; ara sokakta kıstırılan şahsiyet, ertesi gün
kendine geldikte, der: “Ağbi her şeyimi ayıklamışlar, soyup soğana
çevirmişler, bu arada götü bile kaybetmiş olabilirim,
hatırlamıyorum.” Her ân kurulup dağılan çeteciklerden biri
akbaba gibi üşüşmüştür ara sokak kuytusunda kubaran
136 erkekçiğin tepesine. Tambulpistak’tayız, hatırlayalım. İstiklâl,
sanki gündüz de dâhil her zaman gece. Burada bütün güneşleri
batırırlar. Tamam mı cicim? Piyizlendik ağbi, mandepsiye
bastırdılar bizi… Gel bari bari / Dam üstünde un ele / Doldur
kardaş içelim / Bir sıkıntı var rûhumda… Fonda, çiğköfteci geçer.
Akşamüstü pis bir yağmur epil epil yağarken, sağından solundan
sarkan tinercilerle yüklü tramvay, vıcırdaşıp duran karınca
kafilesini yara yara ilerliyor. Vakum gibi kara kalabalık bir ân
açılıyor; kocaman bir çukur görünüyor, kapanıp sırtüstü dönerek
kararıyor yeniden. Geceye çocuk bilyası heyecanıyla saçılan ezici
çoğunluk, gençler. Hele de Cuma-Cumartesi. İşte bir ülkenin kâlbi
burada atıyor. Meydanın kenarları tıraşlanmış, kaldırımlarına
perdâh atılmış. Göbeğine oturan Silâhlı Kuvvetler, (Her şey vatan
için) her dâim teyakkuzda. Ülkedeki bütün siyâsî eylemler de
Cadde’de yapılıyor. Burası gösteri meydanı ve yürüyüş caddesi.
Özneler değişebilir; hergün herhangi bir grubun saldırıya
uğradığı, incelenecek böcek gibi gözlem altına alındığı, ara
sokaklara kaçmaya çalışanların Allah Allah nîdâlarıyla
kovalandığı, bir yer. Olaylara karşıdan bakılamaz. Yaşayanların
gözünden de anlatılamaz. Arayüz hakikatlerden dem vurulabilir.
Tasvîr bataklığına düşülmeyecek, bilinen tekrar edilmeyecektir.
Midyeci, Pilavcı, Kokoreççi ya da Otoparkçı, Tetikçi, Torbacı ya da
Orospu, Travesti, Fâhişe ya da Memûr, Bürokrat, Belediyeci ya da
Hâkim, Avukat, Savcı ya da Polis, Çevikkuvvet, Terörlemücâdele
ya da Evkadını, Emekli, Dul-Yetim ya da Ayıklayıcı, Hurdacı, Keş
ya da Ciks, Çıtır, Tiki ya da Hırbo, Dingil, Kıro ya da Bitirim,
Teşkilât, Ağırağbi ya da Oto, Motor, Kaykay ya da Arabesk,
Türkü, Fantezi ya da Kan, Revân, Acı ya da Zeytin, Ekmek, Çay
ya da Bey, Ağa, Efendi ya da Ümmet, Kul, Maraba ya da Garîban,
Vurgun, Ezgin ya da Rûh, Zombi, Dut ya da akla gelebilecek
bütün üçlemeler. Temsîlî şehir hikâyesi, merkezden çevreye
doğru, merkezçek kuvvetiyle akacak. Taksim. Merkez. Merkezin
çevresi. Koca Taksim Çukuru. Sistem, boşlukları doldurur.
Çukuru da durmadan doldurur. Kozmosta genleşen gaz kütlesinin
içinde oynaşıp duran kristal parçacıkları gibi… yanıp sönen… çok
parlak ve çok karanlık bir yer… içine çeken çukur gibi bir yer…
Girersen yanarsın, girmezsen devredışısın. Ayakta adam
kesiyorlar. Her köşede ayrı bir hayât dönüyor. Birbirine çarpan
gözlerden akan ânlar, atmosferiniz oluyor. Ortalık kopmuş,
kopartmış tiplerle dolu. Hayvan belgesellerinin dilini yardıma
çağırmalı mıyız? Saçılı patlangaç mısırlar birbirini eziyor.
137 Beyinler durmadan kısadevre. Cadde Cumhuriyeti’nde ârıza var.
Ukalâlar, okumuşlar, yarıcâhiller, heybeli kızları götürmek için
şiirsevermiş gibi yapan erkekler, kılçıksız tatlısu balıkları, var.
Hayâl, rüyâ, anı, patates kızartması, bira, et, fal, özgeçmiş satılan
dükkânlar, var. Et, kan, irin, ter, sidik, kokoreç, ekmek, atlet,
çilek, insan, hepsi birarada, aynı ânda satılır. Tambulpistak:
çıldırının nehri. Koş, zıpla, oyna. Nasıl olsa yıkılacaksın yakında.
138 61. KÖRÜK GÖĞSÜ İNİP KALKIYOR ŞEHRİN
Hayât hakkı kalmadı, ölmek için yaşanacak Pistanbul’da
doğulmaz. Ümitler son kuyruk darbeleriyle titreyen ölü balıklarla
berâber suya düştü. Yok gelecekteki gökyüzü delindi. Toprak
yarıldı. Yeşil ekinler dondu. Mantıksızca para istifleyen şehirde,
çıkışlar kapatıldı. Yükü kaldıramayan zihinler, yay gibi gerildi.
Derinleşeceği aşikâr kriz henüz bebekti. Mezâr başlarında işleyen
çalarsâatlerin tiktakları kuvvetlendi, öğütülen buğday tâneleri
toprağa dönüştü. Salyasümük deste kâğıtların biri düşünce, tümü
yıkıldı. Cennetin cehennemi burası, intihâr bile edemeyenlerin
toprağı; girdabı yaratanlar da, içine emilenler de, aynı ölücanlar.
Yakın kıyâmette Şehrin lâğımları fokurdayacak; atık zemzem
suları yeraltından taşacak, silip süpürecek pislik Tambulpistak’ı.
Îmâna dâvet edilen cemâat, özvarlığına yeretmiş sapkınlık
tohumlarıyla çamurgüreşine devâm ederken dâîma tuş olacak.
Paslı hoparlörlerden, döver gibi uyumsuz haykıran sabah
ezânlarında kimseyi uyandıracak kudret yok. Çöküntü
bölgelerinden artakalan molozları tâze çiçeklerle tohumlama
mevsiminde, pispas kokulara dayanamayanlar, özlerine yeni
yurtlar bulmak için, gayrı gûrbeti mesken tutacaklar. Ölü
sâatlerini anlatmalı bu şehrin, nabızlar durduğunda bakılmalı
yüzlere. Dağlar yeniden kükremeye hazırlar mı, haberci
peygamberlerin duyuracakları müjdeli işler kaldı mı? İpin ucunu
kaçıran gâyesiz kütleler, felâkete müstehâk mıydı? Şaşırtıcı
kalabalığıyla, birbirine yaslanmış evleriyle korkutan şehir ahâlisi,
hangi görünmez bağlarla bağlıydı; ne yerler, ne içerlerdi, çöplerini
kim toplardı? Şehrin surlarında sorular: kimlik belgesi, yetkili
imzâlar, mühürler? Soygun, yağma, zulüm, kıyım, gen havuzuna
elkoyma
ve
eritme
politikalarıyla
azaltılıp
nüfûs
müdürlüklerindeki kayıtları silinen şehrin asıl sâhiplerinden
sağlamlar, bedâva işgücü diye kullanıldı; kalan erkekler
öldürüldü, kadınlar ve çocuklar sekskölesi yapıldı; katlîamlardan
kurtulanlar, köşebaşlarını tutan göçebe yenişehirli işgâlcilerin
azgın baskısı karşısında direnemediler; yurtlarını, ocaklarını
terkettiler, çoktan sürüldüler; yabancıdırlar artık. Geçici süre
konaklamak için duran yeni sâhipler ve nefeslerinin hurâfeler
üfleyen buğusu, şimdi şehre kara yağmurlar yağdırmaktadır.
Vâdesi tamam eylenmiş kutsal günlerde, düzeneklerin cıvataları
sökülecek, dişlileri dökülecek, kapkaranlığın estetiği sokaklara
139 hükûmet edecektir. Bir vakit ıraklardan gelenler, düşmanlık
hisleriyle adımlar şehri, koptuğu yurduna bir gün geri döneceği
sanısıyla, saldırır durur şehre: tedirgin rûhlar, garîpler, zavallılar.
Şehrin kapitaline sermâye katmaya gelmiş, ufuksuz, çağcıl, hızlı
zenginler ise, eşit bölüşülmeyen kazancı talan etmekteler. Çağ
sonundaki Tambulpistak’ta, muktedirler, ustalık gerektiren
satranç hamlelerini, yumuşaklıkla tatlılıkla kotarmaktaydılar.
İktidarın nîmetlerini kimseciklerle paylaşmıyorlardı. Sefâlet ile
siyâsî karmakarışıklığın atbaşı gittiği ortamda, günlük geçim
gaîlesi çukuruna düşmüş çırpınan basit insanları da
kazanmışlardı.
Sistem,
mesûttu;
hem
hayâlgücünün
denetlenebildiği karmaşık bir soğurma düzeneği, hem de
sarsılmaz derecede güçlü bir devlet makinesi yaratmak,
becerilmişti. Kendine benzeyen zayıflardan nefret edecektir Halk.
Şehirliliğe nâmzet yeniler, cürûf yığınında tekme tokat,
anarahmine benzeyen kuvözlerde debelenerek, et dişleyip kan
tükürerek, yaşamaya, üremeye, can almaya ve ölmeye devâm
edecekler. Hırpânî kılıklı serseriler, tek tek toplanacak, şehrin
varoşlarına sürülecekler. Ayaz gecelerde yatak bulamayanların
kafalarında, anakent zorbalarının petrokimyâdan mâmül copları
patlayacak. Kente üyelik aîdatını ödemeyene yaşama hakkı yok.
Şehirler de yokolacak; beyinleri değil, kasları kuvvetliler
hâkîmiyet kuracak, çünkü yiyecek bulmak çok zor. Çöplükte
yaşama mücâdelesi… yıkılmış şehir… insanlaşmış çöplerin
arasından yürüyen ayıklayıcılar… ölümorucuna yatmış tutsağın
sol kolu, çöplükte ölü elegeçirildi… çöplüklerden, nükleer
reaktörler çıktı… Kent yıkılıp yeni yaşam hüküm sürmeye
başladığında, acaba dil nasıl kullanılmalı; eski dil, çoğul şahıslara
yetecek mi? Keşfetmedikleri bedenlerini sürterek ârzûsuz
öznelere, aksırtmayan bahâratsız doyumun peşindeler. Hiçbir
hissi kalmamış zavallı deney köpekleri gibi, belirsiz ne yana
döneceği. Acıkınca ya da susayınca, ummadıkları bir kemik
atılıyor önlerine, kanı kurumuş bir dirsek parçası meselâ.
Doyurun türdeşlerinizin etiyle karnınızı, kusana kadar yiyin ki,
belli değil sofranın ne vakit donatılacağı. Vampirin kanlı
dişlerindeki tebessüm bu, kodes artığı nâdim suç. Şehrin dipleri,
sınıfaltının lâneti. Tambulpistak’ın yıkılıştan sonraki hâli bu. Atık
malzeme, ikili karakter taşıyan suça kışkırtırken, çöple kesişecek.
Temellerinden kavrulan binâlardan sokağa fırlayan cümle
kemirgen, can havliyle kendini dışarı atacak; iri cardonlar, alev
topunda dönerek ciyaklayacaklar. Ellerinde gaz tenekeleriyle,
140 benzin bidonlarıyla geldiler. Şehrin en ucundaki Cadde’nin
bitiminde, ülkenin merkezine, damar damar olmuş tek yürek
hâlinde atan Tambulpistak’a, şehrin arka mahâllelerinden
geldiler. Ellerinde meş’aleler yoktu, erekli bir kalabalık da değildi.
Merkeze dağıldılar, merkezi talan ettiler. Gürültüyle geldiler.
Volkanların tepesinden koparak yanan taşlar gibi geldiler, şehrin
kapısında durdular. Gelişlerinden kimsenin haberi olmadı.
Sessizdiler, bitkindiler, açtılar, ne yapacakları belli değildi.
İntikâm da alabilirlerdi, uzlaşabilirlerdi de; pazarlık, ortayol ya
da kısasa kısas savaş. Tam o sıralarda, Beşiktaş İskelesi’nin
oralarda bir gürültü koptu. Tanklara binmiş polisler, kalabalığa
doldurdular, Çarşı’ya doğru. Bu dipten uğuldayan azgın fırtınada,
kuruceviz kabuğu sandallardan medet uman kulların, yalnız
kalmaktan ölesiye korktukları günlerle gecelerde, amaçsızca aşağı
yukarı gidip gelerek, güldürecek ışıltılı ümit aradıkları kör
sâatlerde, tıngırdayan bira tenekelerini tekmelemekten mecâlsiz
ezginlerin, kör kandilli sotalarda, aynı battaniyenin altında,
sokulganlıkta insan harâreti aradıkları erken sabâh sâatlerinin
gözleri kançanağı uykusuz öznesi, zamanı katıştırdığı ânın
alaborasında, diri erik gibi yemyeşil canlı rengi, alıcı verici
telepatların yetişilmez hızında, her yerle her şeye taşıyor.
Zamandışılaşmak gibi, sanki hiç zaman geçmemiş gibi, bütün
zamanlar aynı ânda yanyana içiçe gibi, zaman yokmuş gibi. Körük
göğsü inip kalkıyor şehrin, canavar nefes alıyor; sonra dev Kong
adımlarıyla, titreterek basacak fay hattına ev kurmuşların fânî
bedenine; ahâlînin son resmi, ölümün ânî şimşeğinin hâtırası
olacak. Cadde’ye dalıyorlar oyucu, kesici, delici oyuncaklarla.
Hava öylesine şiddet yüklü ki, çarpıyor elektrikli bulutlar
kısadevre yaparak. Bellerdeki şimşekler patlamaya hazır. Bir
işâret fişeği bekliyorlar sanki, şiddeti eğlenceli kılacak bir maytap.
Yaşama biçiminin adı kardeşlik ile dostluk, ama zuhûr eden yalan
ile kalleşlik. Kabîle bir gün tam delirip açlıktan türdeşlerini
yemeye karar veren piranha balıklarına dönüşecek; etinden parça
kopan, eksildiğiyle kalacak. Akıl hastânesinden çıkışın tek çâresi,
kararlı adımlarla bölgeyi terketmektir. Şartlanmış sürüden,
yerleşikliğin sindiği nişastamsı rehâvetten gidebilmek, kuvvet
gerektirir; tazyîklere karşı koymalı, gövdesinin tüm kaslarıyla
yüklenmelidir; yoksa tüketilip atılacak çöp diye. Atık nesnelerle
dolu bu çöplükte, yolunu şaşıran birkaç gezgin serserî rûhla, suçlu
yasayı mahkûm etmeye yürekli bir avuç karakoyun, farkında olup
bitenin; o yüzden atmış kendini dışarı; çevreden kuşatıyor, göbeğe
141 uzaktan pike yapıyor; dolanı dolanı geziyor arıların çokuştuğu
çiçekli yollarda. Ya kalanlar, serum şişesinden damlayanlarla âb-ı
hayât arayanlar? Gazabını yeraltından hissettiren büyük
hortumun yaklaşan tehlikesi; çoklukla var kaynarsu damlalarıyla
haşlanmak; var yeni günlerin kör gündeminde. Sivilömrün
siniruçları harâp olacak, kimsenin DNA zincirlerinden başka
kaybedeceği şey kalmayacak.
142 62. DÖRDÜNCÜ AZ SONRA
Kâtibin eserini kaleme aldığı senelerde, Anadolu’nun hâli
perîşândı. Ambarlar, kilerler, silolar, eli maşalı vurguncularca
hızlı hızlı boşaltılmaktaydı; inleyen bîtâp ahâlî, yağmayla, talanla,
eşkıyâlıkla başedemiyordu. Sağda solda hâlâ serseri mayın gibi
patlayan baldırıçıplak isyâncılardan artakalan kılıçartıklarına
aman verilmiyordu ki, itirâzcılığa yeltenmesinler, başa belâ
olmasınlar. Diğer yandan, kirli ve karanlık hırslar, aczin
doğurduğu alçaklık, kardeşi kardeşe boğazlatıyordu. Şehirlerin
ümüğüne hayâlet bir çekirge bulutu gibi sessizce çöküveren
kravatlı eşkıyâlar, evrak tahrîfâtlarıyla halkın mallarını
hortumlar, en süflî eğlencelere pervâsızca dalar, yağma için
destûr veren reisleriyle görüntükutusundaki açıkoturumlarda arzı endâm ederlerdi. Nefsin bu son derece câzip şeytânî ziyâfetinden
lokma kapmaktan başka ârzûsu kalmayan ve efendilerin
yularlarıyla çekiştirilen ahâlînin ise, canının yongası malına mal
katmaktan başka fikri yoktu. Talanın çığ gibi inen kuvveti
karşısında, boynubükükmüş gibi duran cümle kasaba ve köylerin
asıl felâketi, bizzat kendi felsefeleriydi. Para tutkusu, tüketmek
çıldırıklığı ve Kral-Kraliçe SENSİN gazlarıyla zembereğinden
boşalıp, ânlık zevkler uğruna çığırından çıkarılan Gençlik,
değersizleştirilmişlik hissinin üstüne bir de geleceksizlikyarınsızlık ekleyince, iyice berdûş ve serkeş olmuştu; zaaf
karşısında ayârsız ârzû gösteriyorlar, kuvvet karşısında
eziklenmeye OKEY diyorlardı. Ahâlîye îkâz görevini kim
yapacaktı peki, kim DUR diyecekti, KİM? Doktor doktor arkadaş
kalksana, lâmbaları yaksana, lezzet ve zarafet elden gidiyor,
çâresine baksana. Neden susuyorsunuz, paraya taptığınız
dürüstlükten uzak bu alçak hayât kör mü etti gözlerinizi?
Kelimelerin uzamdaki ezginliği nakletmeye yetmediği bu
cerâhâtli yurttaki sahtegerçekliklere, Parallah’a çağıran yalancı
peygamberlerin gözüyaşlı vaazlarına inanmaktaki ısrarınızın
kaynağı nedir? Tokuşturup durdu beyinlerinizi işte Para’nın
iktidarı; akınızla sarınızı ayırdılar, kızgın tavadaki yumurta gibi
piştiniz, âfiyetle yediler sonra sizi. Kendinizden geçtiğiniz
baygınlıkta gözlerinizi sürmeleyen gibileştirilmiş görüntülerle
esrikleştirildiğiniz bu efsûnlu rüyânın afyonunu neden
patlatmıyorsunuz? Sizler bu kadar akılsız ve manyak bir topluluk
musunuz? Eğitilip uysal köleler olabilmeniz için binbir acıyı
143 çekmenize göz yumduktan sonra üstüne bir de sadâkat bekleyen
ebedî ırz düşmanınız Devlet Baba’dan hâlâ dingin bir düzen talep
ederken yaşadığınız böcek hayâtını adına cemiyet denen o bok
çukurunda biraz daha sürdürebilmek için açmaz noktalarına çok
yakın yerlerde inanılmaz riskli hareketler yapmaya nasıl tenezzül
edebiliyorsunuz? Böyle bir ahvâl ve şerâit içindeki bu memlekette
hâlâ nasıl yaşıyor, toprağı nasıl çiğniyor, suyu nasıl içiyor, havayı
nasıl soluyor, seçmen kütüklerinde adlarınızı bulup sandıklara
nasıl oy atabiliyor, dayanıklı tüketim mallarının taksitlerine azgın
atılışlarla nasıl yanaşabiliyorsunuz? Hiç utanmıyor musunuz?
Suratlarınızdaki morarmış saygıdeğer bön ifâdelerle, ezber yerli
temalara tutundunuz, ileri geri sallandınız, hayâtınıza hikâye
yazdınız: sorgusuzca inanabilmek için, unsurlarını kafanıza göre
durmadan değiştirdiğiniz hikâyeler; menfaâtperest ve bencil
hayâllerle beslenen, zıvanadan çıkmış isli anlatılar. Yüz
sürdüğünüz yalıtkan mihrâbın ardındaki iğrenç hayâttan, teyel
iplikleriyle tutturduğunuz bu hayâttan, ufkuna vedâ etmiş
hayâtınızdan ne gibi bir âkıbet bekliyorsunuz? Gerçek hem
ekmeğinizdir karnınızı doyurduğunuz, hem de hergün som altın
taslardan içmek mecbûrîyetinde bulunduğunuz zehiriniz.
Gerçekleri öğrenmeden yaşayamıyor, gerçeklerinize gereksinim
duymadan kişisel hayâlleriyle kendine yeterek yaşayanlardan
nefret
ediyorsunuz;
muhayyelenizin
imgelerini
bile
tasarlayamadığınız için, bizleri, nâdîde inci parçalarını, kuyumcu
gibi sabırla çalışan gerçeğin ağırişçilerini vazîfelendiriyorlar,
gösteri dünyâsının gizli kahramânlarını. Birinci vazîfemiz,
istikbâlde dahî, oltalarımıza takılıp ağlara düşmenizi sağlayacak
şirinlikte ballı bâdemli tuzaklar hazırlamak; ikinci vazîfemiz,
kapanda değil, bahçesinde hanımelleri açan müşfik bir yuvada
yaşadığınıza inandırmak; üçüncü vazîfemiz ise, özgürlük, eşitlik,
adâlet, yurttaşlık bilinci, Cumhûrîyet, Demokrasi, Vatan, Millet
nutukları çekerek, verili hayâtlarınızın sağlamasını yapıp sizi
rahatlatmaktır. Böylece kısırdöngü devâm edecek, beyniniz her
geçen sâniye biraz daha çöplüğe döndürülerek yıkanacak;
karafatmalardan bile aşağı yaratıklara dönüşeceksiniz. Belki biz
günümüzde bile akıntıya kürek çekiyoruzdur; seslerin, renklerin,
kokuların, yankıların, boyaların ötesine geçilmiştir; Araf da
geçilmiştir. Alevleri harlandırıp kılköprüyü yaktınız, cehennemi
hayâtın ta kendisi yaptınız; Sırat’ı her adımlayan öldü, kalanları
cehennemin tabutluklarına gömdünüz. Harflerle kelimelerden
tepeleme cümleler yığmak boştur, artık her nesne bomboştur; bu
144 yarınsız dünyâ yıkılacaksa bir ân evvel yıkılmalıdır. Tespitlerinin
ardından giderek saldırgan, kışkırtıcı bir üslûba bürünen
Kâtibiniz, bir slogan patlatmaz mı? Eyyy bu harfler için gözünü
sayfalara düşürmüş okur, okuduğun yerleri kelime diyerek geçme;
her birinin altında bin türlü sızı, tarîfsiz sıkıntı ve kanatılmaktan
parçalanmış çocuk ve masûm bir yürek vardır; daha da eşelersen,
yangını bitmiş soğuk bir kül bulursun. Slogan bitti.
145 63. NUTUK’S (HAYÂTIN YAPILDIĞI MADDE)
Mağarama çekilmişim on metrekarede yaşıyorum, önümdeki
camdan akıp giden hayâtı gözlemliyorum. O beni göremez ama
ben onları görüyorum. Pencereden seyrederim, ne yaparım ki
odamda? Ya çorbamı veyâ esrârımı veyâ da makarnamı
pişiriyorum. İşte bizim hayâtımıza dumanın perdesinden
bakıyorum. Ben hiç kimseyim. İnceden ve derinden gözlemler
içindeyim. Benim bu cümlelerimi alıp kitap yapabilirler. Bir
cümleyle özetlemişim: zamanın törpüsüdür volta. Yetinmeyi bilen
insanım tamam mı? Ulan bana ne mutluluktan? Hayât tıp
fakültesini kaç sefer bitirmişim. Deniz gibi kurnazlık
yapmasınlar. Şans topunu Allah çevirmiyor ki, Allah’ın çok işi var.
Ne korkacağım Allah’tan? Benim anladığım şekildeki Allah
çarpmıyor beni, hatta çok çok seviyordur diyebilirim.
Münâsebetlerimiz gâyet saygı sevgi çerçevesindedir Allah’la.
Mesaj at bekle. Allah sana cevap mı verir? Pistanbul’a yeni
geldiğim vakitlerden söylesem, tezgâhlarımı bir bir yazsam? Ha?
Satar mı usta? Kameralardan kaçıyorum artık Kahramâncan,
usandım. Şebeke reisi yakalandı, dediler. Haberlere de çıktık.
Pistanbul üniversitesi sahtekârlık ve dolandırıcılık bölümünden
mezun, çete lideri Atmaca. Böyle başlık attılar. Yaşadığımız
hayâtı anlatıyorum sana. Hâlâ uyanamıyor lavuk; hâlâ neden,
neden, neden? Düşündüğün gibi yaşayamazsın hemşerim,
yaşadığın gibi düşünürsün. Hiç geceleri şehirde yürüyüşe çıkıyor
musun? Yürümek gözün kulağın olsun. Evlerde ışıklar yanıyor
değil mi? Her apartmanı bir kibrit kutusu gibi düşünebilirsin.
Olay
budur.
Götlerinden
ışık
vermişler,
ampüllerle
aydınlatmışlar, havagazı pompalamışlar, olmuş sana ev. İçine de
konu mankenleri yerleştirmişler. Her evi bir cezâevi diye
düşüneceksin. Annebaba, hapishâne müdürüyle gardiyan;
yavrular da mahkûm, farketmez. Burdan milletin röntgenini
çekiyorum. İçlerine kapanmış hepsi kurumuş evlât. Öl diyorum
hepsine öl. Ölmeden ölsünler. Her şekil yanlışlar. Bitmişler. Bu,
ister istemez bu usta. Ve ben. Gözleri ufka dalarken bakan ben.
Şanslarımı kullanamamışım. Gurûr evlâdım. Beğenmişliğimden
kaybettim. Hepimiz kendimize âşığız. Özgür değiliz. Herkesi
affetmek lâzım evlât, herkesin en az bir günâhı var. Toparlarsak
herkes suçlu çıkar. Gizli kapaklı sırlar dökülse tencereler taşar.
Derbederler günâhkâr değil, orospular günâhkâr değil. Esas
146 günâh işleyenler ötekiler, yaşamak suçunu işleyenler. Ulan şu
rezil dünyâda nasıl arkadaş siz? Kimse kafasına sıkmıyor.
Zamanımın dolduğuna inanayım, harbiden sıkarım. Karar verip
tekrar gayrımeşrû da yapabilirim. Gene eski Atmaca olur,
ciğerlerini sökerim. Ölmeden önce parayı son bir kere bulacağım
evlât, inan buna. Dünyânın merkezi bulunduğun yerdir. Hayâta
kafalarını soksunlar, kafalarını kuma sokmasınlar. Kurtlu
ağaçtan ne olur ki? Duvarda bir silâh varsa çekilmeli hemşerim,
çekilen silâh da patlamalı. Biz burda kelimelerle makinalı tüfek
atışı yapıyoruz. Silâhı çektik yâni, baltalar elimizde. Acılara
dayanamayan çöker. Kazanmak isteyen aksi olacak biraz, terse
gidecek. Görünen gösterildiği gibi değil ki, gördükleriniz
göründüğü gibi değil ki. Hayâtın yapıldığı madde zamandır usta.
Hislerimle tecrübelerimle bulduğum hayât bu; ben burdayım ey
insanoğlu, sen neredesin amına koyayım?
147 64. SEVGİLİ GÜNLÜK
Polisin tuttuğu kayıtlarda, hakkında şunlar yazıyordu: Adı:
Kerem Bakırcı. İşi: Yazar. Boyu: 1.78. Kilosu: 80. Sabıkası: Yok.
Parmakizi, yok. Başka vukûatı, yok. Dızzıt, zıttıdd. Eski. İstanbul.
Meraklı. Okumalar. Edebiyât Dergileri. Sol Hayât. Afişler. İyi bir
okuyucu. Askerî Darbe. Askerî Cezâevine gidenler ve
dönmeyenler. İşkence. Dağılma. Edebiyâtın yeniden dirilişi. Yeni
bir yazar doğuyor. Evlilik. Ekonomik bunalım. Gazete yazılarıyla
romanların yanısıra televizyonlarda programcılık. Alkol, sigara.
Çocuklar. Masraf. Edebiyâtın uhrevî âhengi ile gündelik hayât
arasında uzlaşmaz çelişki. Roman satışları rekor düzeyde. Para.
Servet. Ün. Sıkıntı. Edebiyâtta yenilik arayışları. Aksaray. Pis.
Pas. Ter. Zor. “Sevgili Günlük,” diye başladı Kerem Bakırcı,
“Bugün sabâh Erzurumlu amelelerle, MetalCeket Rahmi’nin
kahvesinde kahvaltı ettim. Gözlüklü hâlim ilgilerini çekmiş olmalı
ki, beni, uçandaireden yeni inmiş yeşil renkli bir canlı gibi
süzdüler. Gezegendeki en yeni evrimsel oyuncak, benmişim gibi.
Poğaça yedik, çay içtik...’’ Metalceket Rahmi, hayâtında iki roman
okumuş,
isimlerini
hatırlamıyormuş.
Birinde,
seyyar
köfteekmekçi, genç ve güzel piyanist bir kıza âşık oluyormuş,
âileler bu âşka karşı çıkıyormuş, falan. “Hayât başka, roman
başka,’’ diye devâm etti günlüğüne, KB. Eski hayâtı şimdi ona
mânâsız geliyordu. Büyük otellerin balo salonlarında tertîp edilen
panellerden, İnsan Hakları Derneği’ne sanki vazîfeymiş gibi sıkıla
sıkıla üye oldukları her hâllerinden belli birtakım tatlısu
aydınlarından, Cihangir’in seçkin sanat sosyetesinden, Beyoğlu
Cumhuriyeti’nin
alkolden
başını
kaldıramayan
yamuk
özgürlükçülerinden ve bütün yarımakıllılarıyla, eline bir demet
kırmızı karanfil alıp içeriğini pek de merâk etmediği politik
protestolarda alkışlı eylemlere katılmaktan; kadri bilinmemiş
şâirlerin dizelerindeki derinliği tartışıyormuş gibi yapan yazılar
çırpıştırmaktan sıkılmıştı. Bir vakit, lüksle donanmış sâatlerin de
tüketicisiydi, şöyle şiirler yazardı: “Gelenlere selâm olsun /
Timsah Sokağındayım / Sanatın göbeğindeyim / Otobüste,
Vapurda, Fuayedeyim / Merâk etmeyin siz beni sevgili okurlarım /
Geri dönüş yok bana / Kimse gücenip darılmasın / Merkezimin
Hapishânesindeyim / Yeraltı pazarındayım, isyânın kucağında /
Acıların ocağındayım ne sandın dostum / Tek başımayım kırk
yaşımdayım / Edebî dolaşımdayım acâyip kârdayım / Timsah
148 sokağındayım.” Hey gidi, Çırağan Oteli’nin ferâh ortamında
yazılarını yazdığı, TV güzelleriyle gününü gün ettiği, elektronik
ve dijital uçuşlu günler. Şimdiki hayâtıysa bambaşkaydı;
ötekinden daha ahlâklı değilse de, yepyeni bir hayât. Pispatik
hikâyesinin sayfaları kökten değişmişti. Dandik muhâllebicilere,
köhne Aksaray otellerine, akrobatik dilbaz taklalar atan
Dijeylerin osuruktan tayyâre Ef-Em kanallarına, edebiyât
pazarlamacısı gözüyle bakmıyor, rûhunda da hissetmeye
çalışıyordu. Çünkü dünyâ kimilerine kalsa, biri ötekini mutlaka
kirletir, sözcükler bile sararır ve ağaçlar muhakkak yapraklarını
döker. Derinliksiz ve sığ, koca koca bıyıklı ve tespihli adamların,
kasvetli bilgi yarışmalarını ve dümbelek televizyon starlarını
hayrânlıkla izlediği otellerde yatar, bitirimhânelerde konaklar;
Atari salonlarına, pavyonlara takılır; geceleri de hırsla
defterlerine gömülür. KB, SEVGİLİ GÜNLÜK’ünü, Canlandırıcı
İstanbul Romanı gibi, hücûmkayıtla yazıyordu. KB’nin aklına
gelmemişti, sözcüklerin böyle lâstik gibi eğilip bükülerek
kullanılabilecekleri. Harfleri başka türlü öbekleyen ve farklı
cümle fışkınları yaratan bu insanlar, sanki hayâl âleminde
yaşıyormuş gibiydiler. Kapıya yakın masalarda Yeşilçam’ın eski
figüranları tek bir çay içerek sabâhtan akşama kadar oturuyor,
ileriki sandalyeleri okumuş yazmış birkaç Tutunamayan işgâl
ediyor, arka sıralarda ise gizlice çanak oynayan Esnaf saf
tutuyordu. İçtiği demli çaylar, dişlediği gevrek simitler,
muhakkak bilincine nakşolacak ve eserlerine damlayacaktı. Eski
tarz kıraathânelerde, garibanlarla oturmaktan zevk almaya mı
başlamıştı? Bir çeşit, münzevî muamelesi görüyordu. Parklarda,
sirklerde, işkembecilerde dolaşıyordu artık, tanımışlardı onu.
Kimlik sormuşlardı kahvelerden birinde; “Yazarım ben’’ demişti,
“gözlem yapıyorum.’’ Sivil polislerden biri pis pis bakmıştı buna,
“Siktir git başka yerde yap…’’ demişti. Aksaray otellerini mesken
tuttuktan sonra ise günlük yürüyüşlerine tekstil sanayiinin kâlbi
Lâleli’den
kafilelerle
Slavca
konuşarak
geçen
Bavul
Ticaretçileri’nin arasından başlardı; Çemberlitaş’ta Osmanlı Hat
Sanatı süslemeleri eşliğinde aksak ritm; Ayasofya’daki Bizans
çeşmelerinden kavisli U dönüşü; Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde
Yemen’den gelen kahve molası; Sahaflar’daki hurûfattan geçerek
Beyazıt Meydanı’na varış. Ağır ve oturaklı bir havası vardır ya da
bunu yaratan hayrânlarıdır; kuşatırlar Çınaraltı’nda, gönülden
sohbet etmek isterler. “Sanat,” diyor KB, “artık kirlendi. Bir
zamanlar, fikirleri uğruna hapislerde çürüyen yazarlarımız vardı;
149 şimdiyse pisletilmiş sanatlarla karşı karşıyayız. Alpovski Bugatti,
iyi bir örnektir, yozluğun temsilcisidir; sırf aykırıymış gibi
görünmek için, kitaplara, çocuk sahibi hiç kimsenin
okuyamayacağı iğrençlikte satırlar döşüyor.’’ KB, yapıtının Âşk’la
ilgili (en mühim) bölümlerinde uzun kararsızlıklar geçirdi.
İnsanoğlunun târihi, aynı zamanda Âşk’ın târihi de değil miydi?
Dillerdeki en güzel şarkılar, Âşk’ın değil miydi? Yazarsa, Âşk’a,
zenginlik, ufuk, boyut mu katacaktı? Handân ile kısa ilişkisinden
hareketle yarattığı dişi kahramânına, yeni duygusal donanımlar
ve yazılımlar üretmeyi, yeni işletim sistemleri yüklemeyi gereksiz
buldu. Erkeklerin kadınları mutfakrobotu ya da tam otomatik
çamaşır makinası gibi görmelerindeki saçmalık, iyi eş, iyi anne,
iyi kadın, dâimâ koşulsuz seven müşfik insan, gibi kalıpların
eleştirisine gerek yoktu. Samîmî bir üslûp benimsedi. (…) Kenar
mahâlle dilberlerinden Handân’nın şipşak resmi bile, fettan ve
tatlı bir kızın resmini verecektir size. Mahâllesinde, ‘güzel kız’
diye bilinir. Kolay kolay ağzını bozmaz ama bir başladı mı kimse
durduramaz ve inanmazsınız, küfür bir şiir olur çıkar inci gibi
bembeyaz dişlerinde. Saldırgan görünüşüne karşın, içi
yumuşacıktır. Görseniz seversiniz, inanın. (...) Bahâr gelmiştir,
tâze âşkların mevsimidir. KB’nin eski hayât alışkanlıkları pörtler,
kaynar bir gün deli kanı. Rivâyete göre, eski Türkiye 3. Güzeli
sevgilisinin kapısını çalar; tak, tak, tak; şişmiş gözlerini
ovuşturarak açar kapıyı kız, hızlı geceden yeni uyanmıştır. KB,
kem küm eder; istemez bunu kız, defolup gitmesini söyler. Tam o
ânda içerden, beline havlu sarmış bir çamyarması genç tıkmakçı,
çokamaçlı tokmakçı çıkar; KB’yi tartaklar, kıçına tekmeyi
yapıştırır; “Bas git beyamca,’’ diye tokatlar, dişlerinin arasından
tıslayarak kızı bir ân evvel parçalamak için içeri girer. Olay,
KB’nin rûhunda ve yüzünde derin izler bırakır; günlerce
odasından çıkmaz ve tekrar pis Aksaray romanına gömülür.
150 65. PEDOFİLİK FOTOĞRAFÇI
Eğer Apaçi, rivâyet edildiği gibi adamlarını denetlemek için
ŞANTAJ
FOTOĞRAFLARI
çektirtseydi,
bu
hikâyenin
Eksenkarakteri, PEDOFİLİK FOTOĞRAFÇI olurdu. Dijital
makinasıyla yaz kış güneşgözlüğünü çıkarmadan dolaşan
fotoğrafçı O’dur. Adamın tipi nedense Fortçu’yu andırır ya da okul
önlerinde çocukları ayartmaya çalışan teşhircileri. Görüntüde
devâmlı gülücükler saçan Tonton Amcadır, bulûğ çağındaki
yavruların yanaklarını okşadığı ise ispatsızdır. Bu karanlık ve
betimlenmesi zor tip, Polaroid’den Dijital’e bir hamlede sıçrayan
bu tuhaf eşkıyâ, deklanşöre ilk düşürdüğü Akis’ten beri,
çerçevelediği her kareyi saklıyordu; şüpheci, hattâ hafiften
paranoyaktı. Fısıltı gazetelerine göre, kimseciklere göstermediği,
tersışıkta çekilmiş fotoğraflar sâyesinde, gölgeli paralar
kazanmaktaydı; bâzı çıkar amaçlı suç örgütü yöneticileri, bu
resimlere dünyânın mangırını ödüyorlardı. Babanın ayakkabıları,
işmakinası türü botlardı; siyahbeyaz film tadında meşin ceket,
içine de lâlesoğanı desenli bisikletyaka kazaklar. Bâzen de
tepeden tırnağa sapsarı civciv gibi giyiniyordu. Mahâllede
yürürken her adımına bir de kelime yerleştiren bu canayakın
adam, öyle itîmât telkîn etmişti ki, eksiketeklerin nâmahreminde
bile kabûl görüyordu. Her kadının negatifi, O’nun çelik
dolaplarında saklıydı; unuttukları her bakışın hâfızası,
PEDOFİLİK FOTOĞRAFÇI’ydı. Hudûtlarda danseden bu hayât,
acı tatlı olaylar dizisi değildi. Vahşî orman? Denebilir. Kurt
kanûnu ya da kapanı? Hı hı, olabilir. Günâhkâr Şehir, kuşbakışı
izlendiğinde, konuya uygun sürüyle fotoğraf türetilebilir. 1 NO’LU
FOTO’da, “Şantaj nedir, hakikaten var mıdır?’’ sorusuna yanıt
aranacaktır. Yumurta akıyla yapılır. Erkek Yurttaşı, Roş’lu
birayla sarhoş ettikten sonra, çırılçıplak soyup domaltırlar,
yumurtanın beyazını yüzüne bularlar; fotoğrafını da bizim
güneşgözlüklü fotocu çeker. 2 NO’LU FOTO: Işığı yanlış, çerçevesi
kabız bu resim, testerenin diğer yüzüne bakılmasını sağlar.
Neşeli, matrak ya da katlanılabilir değildir. Penisini kesip ağzına
vermişler, üstüne deklanşörü doğrultmuşlardır. 3 NO’LU FOTO:
Palabıyıklı
elemana
etek
giydirilmiştir.
Köçek
gibi
oynatılmaktadır. Yüzündeki ifâde korkudan manâsızlaşmıştır.
Ormanı andıran gür göğüs kılları, resmin odağına hamle eder
gibidir. 4 NO’LU FOTO’ya RESİMALTI: 64 Mercedes’i gerivitese
151 takan Tâmirci, garaja dadanan eniklerden birini ezmiş, işte bakın
fotoğrafa görüyorsunuz kan. Uyanamamış garip, uyku tatlı
gelmiş, belki uykunun en tatlı yerindeymiş. Bir grup Esnaf ile
İmâm arasında çıkan tartışmanın sebebi ise, ‘Köpekler için Salâ
verilmesi câiz mi?’ imiş. Zâten Pedofilik Fotoğrafçı’ya göre de
insan denen bezdirici mahlûk, akılalmaz derecede iğrençtir, her
tür iğrenme sonra gelir; kâtiller gece uyumaz, kurşun karanlıkta
da yolalır.
152 66. HİKÂYEYE AYIBOĞAN GİRER
İri cüssesinden taşan kıllı göğsüyle ürkü salan Ayıboğan’ın
gövdesiyle beyni zıttı; aklı kıttı: bezelye tânesi kadar küçük,
papatya kadar saf bir beyin. Bâzen birbirine rastlar ya hani insan,
sanki senelerdir karşılaşmayı bekliyorlarmış gibidir. Ayıboğan
Değirmenci ile Ayperi Sûzî’nin yakınlığı işte bu temelde
şekillendi. Ayıboğan denen, açlıktan rûhu dışına taşık, yolu kesik
eleman, tanır tanımaz, Ayperi’nin gönüllü korumalığını üstlendi.
Gomez Deliyürek ile Ayıboğan Değirmenci’nin hikâyelerinin
başlangıcına, gençlik devirlerine de bakmak gerek. Kader ikisini
yıllar
içinde
hep
yakın
koordinatlarda
buluşturmuş,
görüştürmüştü. Yaşıttılar; hemen kaynaşmışlardı. Ayıboğan
kabagücü, Gomez ise kurnazlığı temsîl ediyordu; Ayıboğan, iş
bitirendi, Gomez, erkete. Otomobil patlatıyorlardı: fâreler gibi çıt
çıkarmadan en ince deliklerden kafalarını uzatarak, ototeybi,
cüzdan, çanta, çiçek saksısı, T Cetveli, alışveriş torbası, arabada
ne varsa işte. Cebellezî ettikleri malları Kolluk Kuvvetleri’ne
ehven fiyattan sunmak zorundaydılar; Mahâlle Karakolu, sakalı
az bulursa, sabaha kadar pataklamak üzere alıyor, habersiz kuş
uçururlarsa kafalarının kopacağı tehdîdiyle, kazıalanındaki
buluntulara geri gönderiyordu. Tırsak kerizlerden cebrî
gaspettikleri papeller, Tarlabaşı’nda, Taksim-Tâlimhâne’de, bâzen
de İstiklâl’deki âlemlerde krallar gibi yaşamalarına yetiyordu ya
da onlara öyle geliyordu. Ne bulurlarsa içerlerdi: Hap, Esrâr,
Deligonca; icâbında Asit, icâbında Sarıbomba; ilâveten Roş,
Akineton, Zanaks, Köpekkokaini, Kodeinli Öksürükşurubu, kırk
tane yutulduğunda kafa yapan Bağırsak Hapları... ortamda ne
denk gelirse. Çoğunluğun zebâni gibi korktuğu İğneye, Damlalığa,
Kaşığa geçmeye, câhil cüretine rağmen onlar bile cesâret
edemediler. Beyazzehiri cıgaralığa serpeleyip içerlerdi ara sıra, o
kadar; tadımlık. Kopuk âlemlerin seherinde, ceplerindeki son
mangırla sabâhçı kahvelerine de damlarlar, fırından yeni çıkmış
sıcak ekmekle zeytin, peynir, fıstıklı salam eşliğinde, demli çayları
su bardağıyla içerlerdi. İşte bu kahvaltılar, mâzînin şâhâne
ânlarından biriydi: geçmişin ayakizlerini gösteren tanrısal
işâretler gibi hâtıralarla geçen, o yamuk, fakat enfes hayât.
Çünkü gençtiler, çünkü kanları deli deli akıyordu, çünkü ne
işleseler hoştu, e hayât da zâten boştu; obaaaaaa. Katıksız
kuruekmek yemekten, vitaminsizlikten canı kemiklerinden
153 fırlayan Gomez’e nazaran, Ayıboğan bir öküz gibi yemek yerdi ve
bir at kadar güçlüydü. Ayıboğan, masadaki yiyeceklere kurt gibi
saldırırken, Gomez genellikle sırıtarak olayı izliyordu; derken bir
gün, cebinden yeşil bir elma çıkardı, Ayıboğan’a verdi; dünyânın
en tatlı katığıydı sulu, tatlı, yeşil elma. Sarhoşluktan artakalan
bu esrime saatlerinde, kırk yıllık canyoldaşları gibi kâlplerini
serip
dertleşirlerdi.
Günün
daha
doğmadığı
sabâhçı
kahvelerindeki tahta masalarda gayrımeşrûnun tortuları
uyuklamaktadır:
gecenin
işçileri,
kumarda
ütülmüşler,
gaspedilmişler, merhametli suratıyla sıcaklık sunan yaşlı
Ocakçıdan çay dilenen birkaç sefil mahlûk... Ak ya da kara
hayâtlarında, o belgetirici muğlâk gelecek için terütâze ümitler
besledikleri çağlardı. Racon kesemeseler de küçük çapta hırtlıklar
üretmekten zevk alacak kadar çocuklardı daha; mekânlarda
ellerini etekleyen, eteklerini öpen, suratlarına yaltaklanan,
arkalarından yalanan tiplere gülerek şu cümleleri kuruyorlardı:
“Biz olsak olsak çocuklarımızın Babası olabiliriz, Babalık da
neymiş?” Gomez ile Ayıboğan’ın işledikleri suçlar her seferinde
kısa sürüyor, dâimâ hayâl ettikleri PARA, uzaklara kaçıyordu.
Paçayı kaptırıyorlardı ya da kafaları aşırı iyi olduğundan
eşgüdümü yitirip tepesinde ışıkların yanıp söndüğü Ekip
Otosu’yla gezintiye çıkarılıyorlardı. Gomez, bu arada, hayât nedir,
nasıl yaşanır, dünyâya niye geldik, mutluluk var mı, nerede ve
varsa neden bizden uzakta, evlenmek için âşk mı lâzım yoksa
mantık evliliği daha mı iyi, gibi soruların cevâplarını bulmaya da
uğraştı; pastanelerde Keşkül yediği gecekondu güllerinin
memelerini ellemenin hâricindeki vakitlerde, yol yöntem, usûl
erkân, edep âdâp da kapmaya çalışıyordu. Âlemde de boş
durmuyor, kendi çapında zıplangaç hareketler çekiyordu. Bir ara
düzgün iş tutmaya niyet eden Gomez, kumar kuran muammâ
insanlardan birinin yönlendirmesiyle, Pangaltı’daki bir Travesti
Kerhânesi’nde kapıcılığa başladı. Plânlamada nambırvan
olduğuna inanıyordu; kapıyı kütük gibi beklemekten usanınca,
cesâret hapıyla yüklendiği bir gün Ayıboğan’ı da örgütleyerek,
dört badigardı etkisiz hâle getirdi, direk Patroniçe’nin karşısına
dikildi, dedi: “Artık kapıcınız değilim, haracımı isterim.’’ Kafası o
kadar güzeldi ki, Karakol bile basabilirdi. Patroniçe, mekândan
beslenen
gözükanlı
tipler
ilkyardıma
geldiğinde,
bu
gerizekâlıların icâbına bakılacağını biliyordu; vakit kazanmak için
tatlıdil döktü; lâkin Gomez şımarmıştı: “Benim ulan buraların
kralı.’’ Bu eylem, sonları oldu. Ekipler Âmiri bizzat yatırdı ikisini
154 de falakaya; yer misin yemez misin; ver Allah ver, ver Allah ver.
Dandik amatör çete de böylece dağıldı. Gene Memûrlar bunlara
acıdılar da, fezlekeyi, hâneye tecâvüzle gasptan değil, hırsızlıktan
düzenlediler. Ayıboğan, birkaç ayla yırttı; çıkınca işi ciddiye
bindirdi, içerde tanıştığı Özel Harekât’tan türlü suçlar yüzünden
atılan polislerle takılmaya başladı. Gomez ise, 6 ay sonra
çıktığında baktı ki, memlekette devirler değişmiş, kabakuvvetle iş
bitirenlerin yerini organize çek senet tahsilât çeteleri almış veyâ
da kredikartı dolandırıcılığı ve evrak sahtekârlığı en büyük
gayrımeşrû olmuş. Paslı rûhu tabîî ki uslanmadı. Hatice Abla’nın,
“Güzelce kötekleyin,’’ diye ricâcı olduğu komşu Keko’lar, gene
zıplamaya niyetlenen Gomez’i, esrâr üflediği kömürlükte eşşek
sudan gelinceye kadar dövdüler. İlkokul âşkı Yâsemin de zaten
Bankacı’ya varmıştı; zâten hiç para yoktu, zâten hiç ümit de
yoktu. Ayıboğan’a gelince... henüz varlığını Ayperi’nin varlığına
armağan etmemişti... hayât denen kumarda genellikle kaybetti
ya da güzelliği, beyazteni, duru mavi gözleri ve sevişme tekniğiyle
insanın iflâhını kesen bir Nataşa’ya tutulup son nefesini verdi;
mal, mülk, karakter, kişilik, hiç biri kalmayınca, serseri mayın
gibi yaşamaya başladı, atak batak ömrünün ne zaman patlayacağı
belli değildi. Ne önemi var ki hikâyesinin? Evreni suçmuş işte
adamın, gıdâsını suçla almış, görgüsünü suçla artırmış; yanlış
arkadaşlara takılmış ya da kendisi bizzat yanlışmış, hayâtı böyle
kaymış. Olabilir. Suç İmparatorluğu’nun karanlık yüreğinde bir
tür sahte hüviyyetle yaşayarak O da kendine göre bir nâm
yapmış. Bâzı suçlular erken yaşlanır, bâzıları doğarkenden
yaşlıdır, bâzıları da her dem genç kalır. Kimi cezâ tiryâkîleri iki
yılda çöker, kimileriyse damaltından çıktıklarında mahrûm
bırakıldıkları hâzlara daha hayvanîleşmiş tutkularla saldırırlar.
Özlemlerini, isteklerini, öfkelerini, lânetlerini karınlarında
biriktirmişlerdir; nasıl yeniden doğacakları, dünyâya hangi yolla
fırlayacakları belli değildir. En az sıradan insanlar kadar suçsuz,
en fazla onlar kadar suçludurlar. Cezânın kebîr defterlerine göre o
kadar çok suç işlemişlerdir ki, yazılsa sayfalar bitmez.
155 67. ECE PAVYON
Gomez ile Ayıboğan, bir keresinde, Ece Pavyon’un dans pistinde
Travestilerle eller havaya pozisyonundayken basılmışlardı:
“Haydi bütün eller havaya…’’ Tâmirci, Şoför, Konfeksiyon İşçisi,
Foragazumacı, Hidrolikçi gibi mesleklere sâhip altsınıf
insanlardan teşekkül eden müşteriler, mekânı kaplayan kıvrak
ritim eşliğindeki kankaynatıcı olağanüstü şen ezgilerde, (Şiwan
Perwer’den bangır bangır ‘Cane Cane’ çalıyordu) özlerinden
geçmişlerdi. Pavyonda, târifi zor, tuhaf bir kardeşlik hâkim
gibiydi. (Şiwan söylerse, herkes coşar.) Piste doluşmuş erkekler,
müthiş şûh Travestilerle çılgınca tepiniyorlar, vur patlasın çal
oynasın parmak şıkırdatıyorlardı. Ki, Memûrlar baskın verdiler.
Işıklar çat çat çat diye yandı, müzik sustu. Travestiler sâniyesinde
arka kapıdan uçarak buharlaştı, oynayanlar kabak gibi kaldı.
Kardeşlik makamından çalan türkü, bir süre daha devâm etti,
sonra o da kesildi. Ahlâk Masası, bağırdı: “Kimlikler beyler.’’
Yaklaşık yüz kadar erkek, spot ışıklarının altına dikilmişti.
Süklüm püklümdüler. Kabâhât işlerken suçüstü yakalanmış oğlan
çocuklarını andırıyorlardı. Bâzıları beceriksizce parmaklarındaki
evlilik yüzüklerini ve alyansları gizlemeye çalışıyorlardı. Bâzıları
ise, ellerini göbeklerinin altına kavuşturup başlarını kurbânlık
koyun gibi bükmüşler, Uygulama’nın sona ermesini bekliyorlardı.
Operasyonu yürüten Komiser Selâmi geğirince, gazinonun sâhibi
yaltaklandı: “Bir soda almaz mıydınız âmirim?’’ Şekil şemâil
itibârıyla
Türkfilmlerindeki
babacan
aktörleri
andıran
Komiser’e, kimlikleri toplayan memûrlardan biri, işlem tamam
mânâsında kafasını salladı. Kaşları havadaki Komiser şüpheliydi:
“Hepsinin kimliklerini soktunuz mu GeBeTeye, kanûn kaçağı
manûn kaçağı çıkmadı mı?’’ Memûr, hazırolda cevâp verdi:
“Şüpheli davranışlar sergileyen dört kişiyi gözlem altına aldık
âmirim, altı adet de asker kaçağı yakaladık.’’ Sodasını bitiren
Komiser Selâmi, gene geğirdi. Mekâncı, suratına mağdûriyet
ifâdesi yerleştirmişti; elleri namaz duruşunda, güce sürtünüp
duruyordu: “Komserim de komserim.’’ Teksıra hâlinde dizilmiş
erkek kalabalığına doğru yürüdü Komiser. İki elini kıçının
üstünde bağlamıştı. Dudaklarını büzerek gitti geldi, gitti geldi;
çok mühim fikirlerle meşgûlmüş gibiydi. Nedense kafayı Gomez’e
taktı: “Maraba sayın gençlik. Cinsiyetiniz? Efenim?’’ Gomez, sesini
çıkarmadan, suçlu suçlu yere bakıyordu. “Hangi cinstensin
156 diyorum koçum, kadın mısın erkek misin?’’ Gomez'in dili çözüldü:
“Allah’a şükür erkeğiz komserim.’’ Komiser parmaklarını şaklattı:
“Hah. Ben de onu diyordum işte. Ne iş yaparsın sen?’’ “Boştayım
âmirim.’’ Komiser, gözlerini kalabalığa devirerek tok sesle hitâp
etti: “Hepinize söylüyorum, iyi dinleyin.’’ Gomez, araya girdi:
“Haftaya bi arkadaşın döviz bürosunda işe başlayacağım
komiserim.’’ Bu cevâp üzerine hışımla dönen Komiser, kafasını
horoz gibi uzattı, işâret parmağıyla Gomez’in göğsünü gagaladı:
“Bırak şimdi işi mişi, erkek erkeği siker mi lan? Ha?’’ Gomez,
başını tekrar önüne eğdi. Mekânı, sanki hiç sona ermeyecek bir
sessizlik kaplamıştı, kimseden çıt çıkmıyordu. “Utanmıyor
musunuz lan erkek sikmeye? Ha? Olur mu lan? Yakışır mı erkek
adama? Bunlara vereceğiniz parayla karı da sikersiniz oğlum. Ha?
Efenim? Duyamadım.’’ Gomez, yutkundu: “Âmirim o şekil değil,
bizim bi arkadaşın aklına uyduk, eğlenelim dedi...’’ “Kes lan.’’
Âmir, cık cık cık etti, suratını buruşturdu: “Bunlar götten
siktiriyor oğlum. Ha? Erkek götü sikmekten zevk mi alıyorsunuz,
sevgili gençlik kitlem benim. İstesem götürürüm hepinizi
merkeze, çağırırım basın mensuplarını, birinci sayfalara
çıkarsınız. Akşam haberlerinde de gösterirler. Çoluğunuz
çocuğunuz ne diyecek? Aaa diyecek, babamız erkek sikiyormuş.
Doğal değil oğlum, doğal değil. Tabîat kanûnlarına aykırı. Erkek
kadına basacak, kadın da erkeğe verecek. Doğanın kanûnu bu.
Erkek erkekle, kadın da kadınla sikişirse, bu dünyânın hâli ne
olur lan? Olur mu lan? Hadi onlar şeytana uymuşlar, ipne
olmuşlar, götlerine bir kere yarrak değince alışmışlar,
vazgeçemiyorlar. Peki ya size n’oluyor oğlum? Lan bunların hepsi
saplı sultan. Kadınlığa özenmişler, olabilir, ya siz?’’ Komiser
Selâmi, konuşmasına noktalı virgül koydu, mekâncının tuttuğu
sigaradan derin bir nefes çekti. Mekâncı da bir Malbuş yakmıştı:
“Doğrudur âmirim.’’ Komiser’in deyimiyle, gençlik kitlesi, sağdan
sayacak biçimde hazırolda bekliyordu. Komiser Selâmi, sigarasını,
uzatılan kültabağında ezdikten sonra gözlerini kısarak hâlâ
ayakta alesta bekleyen çakı gibi erkek kalabalığına döndü: “Sizde
de var mı lan kendini siktiren? Varsa söylesin, kızmayacağım.
İşlem yapan da şerefsizdir.’’ Kimseden ses çıkmadı.
Gene mekâncıya döndü: “Araştırmalara göre travestileri
arabalarına
alanların
yüzde
sekseni
kendilerini
kullandırtıyorlarmış, Hürriyet’te okudum.’’ Aportta bekleyen
pavyon sâhibi, başgarson kaşgöz edince toparlandı: “Âmirim böyle
olmadı, ayakta kaldınız. Yazıhâneye geçelim. Ne tür ârzûnuz
157 olursa baş göz üstüne müdürüm; siz şak diye emredin, biz tak diye
yaparız.’’ Komiser Selâmi, gevrek gevrek güldü: “Hıııı, rahatla
şöyle bir kardeşim. Ne sıkılıp duruyorsun yaa? Hepimiz kardeşiz.’’
Müşteriler yerlerine oturdular. Bâzıları çıkmaya yeltendi ama
memûrlar
soruşturma
tamamlanmadan
kimseyi
dışarı
bırakmadılar. Spot ışıklarından bir ikisi söndürüldü, inceden bir
otel lobisi müziği duyuldu; ilk şoku atlatan Ece Pavyon, yavaş
yavaş hareketleniyordu. Hızını alan Komiser’in söyleyecekleri
daha tükenmemişti: “Şurda gördüğün kıllı bıyıklı adamlar, lâfa
gelince erkekliklerine toz kondurmayanlar... En birinci erkek
onlar canım. Yok canım? Anılarını yayınladı ya o travesti, neler
dönüyor neler?’’ Mekâncı, başını salladı: ‘’Doğrudur.’’ Komiser
devâm etti: ‘’Diyor ki kadın, artık kadın mı erkek mi ne dememiz
lâzım bilmiyorum, otosuyla Elmadağ’da iş tutuyor. Gerçi sen daha
iyi bilirsin.’’ “Doğrudur âmirim.’’ “Pazarlığını yapar, diyor.
Tespihli ağır ağbi adamları arabaya binerken görüyorsunuz siz.
İşte o travesti diyor ki, dışardaki aslan yatakta olur bir kuzu.
Yaaa...’’ “Doğrudur âmirim.’’ Komiser Selâmi, sinirlendi: “Yahu
doğrudur doğrudur deyip durma. Neticede sen de travestilerle
haşır neşirsin, mekâncılık yapıyorsun.’’ “Doğrudur.’’ “Bırak
doğruduru, herkesin günâhı kendine. Kimsenin özel hayâtına
karışmıyoruz. Açmışsın pavyonu çalıştırıyorsun. Hergün kamyon
kamyon avanak geliyor Pistanbul’a. Denizde kum, Pistanbul’da
keriz bitmez.’’ “İsâbet buyurdunuz âmirim.’’ “Özgürlük dediler,
tamam. İnsan hakları, tamam. Travestiler de insan, tamam. Ama
biz böyle değildik be. Ne oldu bize?’’ “Doğrudur âmirim, eskiden
daha temiz bir topluktuk, fakat 12Eylül sonrası...’’ Komiser
parmaklarıyla sus işâreti yaptı: “Yerin kulağı var güzel kardeşim.
Belli mi olur biri duyar, bakarsın haftaya Beytüşşebap
karakoluna tâyînim çıkmış. Derindevlet var, Batıçalışma grubu
var, Doğubilmemne grubu var. Bir de siz varsınız; lideriniz adada,
siz burada. Pistiklâl’i harâca bağlamışsınız. Yalan mı? Hangi
taşın altını kaldırsan Kürt çıkıyor kardeşim.’’ “Doğrudur âmirim.
Fakat bizim Kürtler de Pistanbul’da bozulmuşlar. Şehirde
zamanla kaypaklaşılıyor…’’
158 68. KÂMİL BEY VE CANSEL İLE GOMEZ
Ahlâk Masası çekilince mekân yeniden eski harâretini arayıp
bulmak ister gibi zonklamaya başladı. Sahneye, Kâmil Bey ve
Cansel ile Gomez girdi. Haftada üç kere Ece Pavyon’u ziyâret eden
dâimî müşteri Kâmil Bey, alkolden, sıcaktan ve şehvetten buram
buram terlemişti. Yüzünden saflık, temizlik, nûr veyâ salaklık
akan bu adam, keldi. Gözleri kıpkırmızıydı, gözaltları mor soğan
halkaları gibi torbalanmıştı. Göbeğini gizlemeye gerek
görmüyordu. Son kalan bir tutam saçını dikkatle ve özenle
kafaderisine yaymaya çabalardı. Ece Pavyon’da, dans pistini
gören deri koltuklu masalara değil, helâya giden yoldaki loş
kuytuya oturur, âşkını, Cansel’i beklerdi. Uçarı gönlünü, şukar
çavo Manti’lerle ya da kesesi şişik Balamoz’larla eğlendiren
Cansel, Kâmil Bey’in yanına oturmakta hiç acele etmezdi.
Beklesindi (Tövbe tövbe töpçüğüm, tövbe tutmaz götçüğüm,) ayol.
Ortamın yıldız kraliçesi O değil miydi? Hayrânlarının yoğun
ilgisinden bunalmalıydı ki, katıksız âşkını sunmak için kükürtlü
kaplıca buharı gibi yanan Beyfendi’nin masasına gitsin. Kâmil
Bey ise, lezzetli eti için avlanan nazlı Çil yavruları gibi seke seke
çaydan geçen âşkı Cansel’i sayıklamaktan vazgeçmezdi:
“Seviyorum seni Cansel, o kadar çok seviyorum ki, kadın veyâ
erkek olman farketmiyor. Hem sendeki nâz, işve, edâ, hangi
kadında var birâder?’’ Kalçalarını yandançarklı vapurlar gibi
döndürmeyi de ihmâl etmeden uzunsaplı pullupayetli elçantasını
şıkkıdı şıkkıdı sallayarak gelen Cansel’i beklerken, Kâmil Bey ilk
35’liği devirmiştir bile. Şuûrsuz şuûrsuz oflayıp puflayan Cansel,
bacak üstüne bacak atar, gözlerini döndüre döndüre sigarasını
üflerdi. Aslında onu ne doktorlar ne mühendisler istemiş de O
Kâmil Bey’e kadınlığını lûtfen sunuyormuş gibi, öyle bir bakış
savururdu ki zavallı adama… bir de, bujisini ya da rulmanını
ellemek isteyince, off: “Kadın olmak beş sene ayol.’’ Kâmil Bey,
diller döker, sırnaşır, şahsiyetinin yerlerde süründürülmesine izin
verir, ardarda içkiler ısmarlardı; ara sıra kolye, yüzük, küpe gibi
hediyeler de getiren, Pistanbul’un bu meçhûl insanı, hiçbir vakit
yaranamazdı: Cansel’in yüzündeki sıkıntılı ifâde kaybolmazdı;
kâh Laço’ları, kâh Baro’ları keser, her seferinde bir ân evvel
naşlayıp geceyi daha kârlı hâle getirmenin yollarını arardı. Kâmil
Bey, o baskın gecesinde de, Cansel’ciğini canında can cana
hissedebilmek için, ensesine eğilip öldüren câzibenin kokusuna
159 burnunu uzatmıştı; bu koku onu sanki gökün öte âlemlerine
fırlatıyordu. Cansel, kaynaklı saçlarını savurarak başını pistte
oynayanlara çevirdi. Helâdan dönen, sinsi tipli bir Laço’yla
kesişti, kaş göz alıktılar. Cansel, kalkmadan önce Kâmil Bey’in
kulağına fısıldadı: “Hemen dönücem kocacım, uslu uslu bekle
beni, tamam mı âşkımâşkım?’’ Kâmil Bey, hık mık etti ama o
gürültüde sesini duyuramadı, yüzü iyice kızarmıştı; garsona el
etti, yeni bir ufak rakı daha geldi. Bu sefer de garson kulağına
fısıldadı: “Abeme diyeyim bu kız sana yaramaz. Kusura bakma
yanlış da anlama. Seviyorsun inanıyorum. Fakat çok havalıdır,
ben bu kızın rûhunu biliyorum. Vallahi insanın damarlarındaki
kanının son damlasına kadar çeker, o kadardır. Bak Ahû vardır
sana yazılıyor. Cansel’e verdiklerinin gramını versen sana kul
köle olur abeme diyeyim. Sen de erkeksin ben de erkeğim, ama
bunlar kahpedir ha. Daha ne diyeyim sana güzel abem? Sen bana
bir sakal at, direk Ahû’yu alıp getireyim. Sen beni tatmin et, sana
en kralını ayârlayayım.’’ Kâmil Bey’i hıçkırık tutmuştu,
tıknefesler gibi hırlıyordu; iyi havayla kötü hava ciğerlerinde yer
değiştiremiyordu; kesik kesik konuştu: “Ben Cansel’i istiyorum
aslanım. Dört dükkânım var. Yedekparça konusunda bir
numarayım. Hesâbını yaptım, bir ayda bu kıza tam üçbin dolar
yedirmişim. Anamı sikecek, biliyorum; ocağımı dağıtacak,
biliyorum. Belki de doğru söylüyorsun. Ama şimdi sarhoşum.
Sana inanmak istemiyorum canım kardeşim. Sen de iyi bir
insansın, sen de güzel bir kardeşimizsin. Kafayı taktım Cansel’e
bir kere, hedefim Cansel; dört dükkânı batırsam da gam yemem.
Dünyâ bir yana, Cansel bir yana. Hadi şimdi git bana bir rakı
daha getir. Cansel’i de getir. Uğrunda bütün dünyâyı yakarım,
âşığım ona…’’ Sakalını kapan garson, sekiz masa ötede bizim
Deliyürek Gomez’in kucağında kikirdeyen Cansel’i iknâ etmeye
gitti. O günkü avla cüzdanı şişmiş Gomez, Cansel’in ilgisinden
memnûndu. Kızların en güzelini kapmıştı. Cansel, o gece Penolope
Cruz tadında hırçın bir tâzeyi oynuyordu; balıketli minietek, fileli
siyah çorap, ful makyaj, kıpkırmızı dolgun dudaklar ve süper bir
özgüven. Nasıl olsa biriyle koli kesecekti, gözüne Gomez’i ve
cüzdanını kestirmişti. Pazarlıkta 200 dolara anlaştılar, komple
şekoş. Acaba daha fazla mani sızdırabilecek miydi; artı, kim kimi
sikecekti? Gecenin soruları bunlardı. Cansel, şimdiden sallanan
Deliyürek’i biraz daha içirmenin hesâbını yaptı, gülen şen
sevdâlıların kahkahalarından birini attı ve ‘Kocacım’ dediği bütün
erkeklere baktığı gibi Gomez’e de ıslak ıslak baktı: “Bekle âşkım.
160 Ay çok fenâ dağıtırsın sen beni âşkım yaa.” Gomez, efelendi: “Hem
de ne biçim; öperim, yalarım, koyarım, dalarım. Böyle bir erkek
görmedim diyeceksin. Bende darbeli matkap var güzelim, bütün
deliklerini delerim. Ben bir kadını sevdim mi, gözüm gibi bakar,
ilâh gibi taparım; ama bir yanlışını görmeyeyim, bir bidon benzin
döker, çatır çatır yakarım.” Bu şarkısözlerini soğukkanlılıkla
dinleyen Cansel, “Ay inanmıyorum dermişim âşkımâşkım,” dedi
ve kıvırta kıvırta, kadehlere gömülerek âşkını bekleyen
yedekparçacının yanına döndü; viski ısmarlattı; keyfi yerindeydi.
Kâmil Bey, sordu: “Gidelim mi âşkım ve âşkım?” Cansel, saçlarını
savurdu: “Bu gece olmaz tatlım; aybaşım var, dermişim.” Adam
ısrâr etmek istedi, yüzü gözü yüksekdoz alkolden iyice kaymıştı:
“Nolurkh, gidelimk...” Cansel, sinirlenmiş gibi yaptı: “Aaaa, teklif
var ısrâr yok âşkımâşkım, bu gece olmaz dedim, kanamam var,
ahah hahah aha aha...” Rakı şişesinde balığa dönmüş, kan ter
içindeki Kâmil Bey’i ve yıkıntılar içindeki rûhunu, yağlı bir
üstüpü parçası gibi bırakıveren Cansel, iki üç masa daha dolaşıp
tutuzköfte yaparak içki ısmarlattığı yılışık tiplerden ayrıldıktan
sonra, Gomez’in yanına kuruldu; pantolonun üstünden
direk çadırını avuçladı: “Oooohhh, Allahıma şükürler olsun, ay çok
büyük bu...’’ Saat üç olmuştu. Gomez, “Daha fazla
dayanamıyorum,” diye dişlerini gıcırdattı. Cansel, yanaklarından
makas aldı ve “Takside bekle, geliyorum,” dedi. Bu gâyet sıradan
karakterler, Yabanorman’ın çığlık çığlığa gecesinin tam
ortasından geçtiler... gaddar zâlimler, korkak erketeciler, ucuz
fâhişeler, pis gammazlar, solgun ışıklı pavyonlar, pörsümüş
kamışlar, yanıp sönen sokak lâmbaları, gayrımeşrûnun hiç
dinmeyen sessiz uğultusu... hepsini, sarıcanavar hızında vınnn
geçtiler. Pavyona bağlı çalışan, puşlavat Taksici de mutlu
edildikten
sonra
inildi.
Cansel,
Kurtuluş’ta,
3+1,
kombili+asansörlü bir home-office’de yaşıyor ve çalışıyordu.
Çavuş’u artık zaptedemeyen Gomez, daha asansördeyken
Cansel’in kalçalarını avuçladı. Cansel, fısıldadı: “Bekle âşkım,
sabret biraz, hayâtının sevişmesini yaşatacağım sana.” Her saâdet
iki kişiliktir, üçe bölününce kimseye fayda etmez. Cansel ile
Gomez’in tiktok aşkı, bir porsiyon vanilya kokulu ıspanaklı
kadayıfa benziyordu. Gomez’in, sevecek birine ihtiyâcı vardı,
acaba kimi sevseydi? Gözler, kirpiğe yalvarırdı; gözünü dünyâya
açtığı günden beri didindiği hayât merdiveninin basamaklarında
hoyratça ırgalanmıştı. Hiçbir zaman, ne düşündüğünü, ne
hissettiğini, ne umut ettiğini hiç kimse sormamıştı. Şimdi resmini
161 göreceğiniz azılı gangsterin röntgenine lütfen dikkatle bakınız:
artçı âşk (Organımı ağzına alır mısın?), öncü sperm (Organını
yalayayım yavrum senin,), binbir çeşit âşk oyunu (Diriltilecek
erkeklik), şehvet dilinin büyülü sözcükleri (Azdırılacak O) ve
açılsın cüzdan (Parayı görelim). Cansel, yatakodasında ılık müzik
eşliğinde mükemmel oynadığı kadınlıkta, azgın kancıkdişi rolünde
muhteşemdi. Lâkin, goygoyun sırası değildi, vizitesini önden alıp
asal ilgisini cüzdana yöneltmeliydi. Sakso uzmanı Cansel,
fermuarı çözüp işe girişmeden önce, yatağın başucundaki sehpâda
sereserpe uzanan evvelden hazırlanmış üçlüyü Gomez’e uzattı:
“Yak.” Madiden Manti, sırıttı: “Hay hay, memnûniyetle.” Ateşledi.
Cansel, tabîî ki malın hasını içiyordu: “Çak bir asker selâmı çak,
geliyor komutan geliyor, aslanım benim hadi: Bacaaaa komza…”
Prezervatifsiz sevişmek, Cansel’in prensiplerine aykırıydı. Gomez
dedi: “Yaa bırak şunu...” Azgınca yaladığı diri sopaya, siklik
elbisesini giydiren Cansel, “Mecbûri şekoş...” dedi. Gomez’in
organının boyu, vasatın azıcık üzerindeydi. Ayolcuk, güvercin
taklalara geçmeden iki duman daha asıldı. Gomez, memelerini
emerken, Cansel’in çükü hafiften kımıldamaya başladı.
Bülbülatör’ünü ağzınıza alırsanız Güğümler’i dikleşiyordu,
İkizler’i emerseniz Matrakuka’sı dikiliyordu; ağdalanmış kaymak
gibi kestânesini yalamaya başladığınızda ise şehvetten bütün
vücûdu elektrik verilmiş gibi titriyordu. Mankenlere taş
çıkartacak, cümle avratları hasetten çatlatacak kadar bakımlı
Cansel kızımız, tapılacak ârzû imgesinin nesneleşmiş hâlini
derinden yaşarken, kâlpleri de hop hop hoplatıyordu. Cansel, tıpkı
kadın gibiydi ya da bâzı kadınlar tıpkı Cansel gibiydi; alışveriş
tanrısının moda reyonundaki bölümlerinden birinde de,
zulalarında maketbıçakları taşıyan Travestiler temsîl ediliyordu.
Alttakımları pusatlı, savatlı, gümüş işlemeli Cansel’i görenin canı
hemen sarılarak yatmak ister gibi oluyordu; erkeklerin otuzbir
çekerken hayâllerini süsleyen kızlar gibiydi tıpkı. Başını hafifçe
geriye attı, damaklarına çarptırdığı dumanı esrârlı bir ifâdeyle
saldı, buğulu şûh yatakodası sesiyle, Düdükmakarnası’nın
kulağındaki kana girdi: “Siksene kocacım beni, sok artık...”
Gomez, iyice sersemlemiş, aptallaşmıştı; sâbitleşmiş donuk
gözlerle, attırıktan az önceki o ânda, Cansel’e sert darbelerle
girerken, Ece Pavyon’dan bu eve, bu yatağa nasıl ışınlandığını
kesinlikle hatırlamıyordu. Gomez, Cansel’in kâsesine ucu kıvrık
kama gibi saplandı, keskin çelik gibi etine kaydı; dipleri araştırdı,
yan duvarlara toslattı; geri çekti, tekrar ileri itti; dipledi. Cansel,
162 Gomez’in balyasından bir tomar para daha çekti ve “Dön,” dedi,
“şimdi de ben sana zımbalayacağım.” Cansel’in beli, Gomez’in
kalçalarındaki gamzelerde patladığında, ikisi de mutluluk
kahkahalarından öleyazarak, derin bir uykunun kollarına
yuvarlandılar. Travestilerin, Tarlabaşı ve Taksimbultak
dolaylarından çığırdıkları türkülerin hâlâ duyulduğu şehre hâkim
şafakta, delikan bir parlamentmâvisi dalgalanıyordu; mevsim
bahardı.
163 69. NUTUK’S (ESRÂR BİR SIRDIR)
Dermânı çektim, perdeyi kaldırdım, kendimi ateşe attım.
Dalgalanıp durulmakta dîvâne gönül. Tedirgin olma balık gibi,
hür yaşa su gibi. Ayâr etmesin seni hayât. Mâdem ölüm olmayan
yer yok, netsek neylesek boş. Olay bu kadar saçmaysa, çılgınlar
gibi niye koşuyorsun kardeşim? Her mevzûyu çözmüşsen hayâta
da hükmetmen lâzım, bu sâatten sonra kabloların yerini
değiştiremezsin. Ölen ölür, kalan sağlar kimsenin değil. Dünyâ
yavşak, insanlar da orospu çocuğu; kimse masûm değil. Yerlisi,
yabancısı, alayı rûh hastası. Bitme olayı her kesimi sarmış. Usta?
Mutluluk şu ân yok, sâdece tüketim. Gözlerinin içi gülen tek bir
insan göremiyorum. Rûhunuzu şeytana mı sattınız lan şebekler?
Bunlar şimdiki dökümler, işlemeyen dişleyebilir mi bir
kere?
Herkes konanlık peşinde, teksasları tommiksleri
unutuyorlar. Nasıl ciyaklıyorlar? Yankı vâdîsi hesâbı. Hepsi
aklının kölesi olmuş, kimse elinin efendisi değil. Beyinleri,
boşaltılmış köyler gibi: yakmışlar, yıkmışlar, vîrân eylemişler.
Niye diyorum okulları yakmıyorsun? Yaksana elini. Yapsana bir
hareket. Acı. İçimizden top mermisi geçmiş gibi. Barut yutmuş
gibi bakıyor gözlerimiz. Acı. Acı bu işte Kahramâncan. Biz
sürüklenen nâçiz kullarız hesapta. Felek gelmiş bir tekme
koymuş, gelen vurmuş giden vurmuş. Fakirlerin derin bir nefreti
vardır. Fakirin bir seferde ölmeye hakkı yok, fakirler hergün ölür.
Kaderi baştan yanlış yazılmış. Fakir doğmuş, kafadan kaybetmiş.
Nedir toplumda fakir adam? Yaşamaktan daha mühim iş yok
aslanım. Bak bana, çalışmıyorum. Serserîlik özgürlüğümü
kullanıyorum. Özgürkız benim aslında yâni. İçiyorsam zararım
kendime, aklımı kaybetmedim ki. Bulmaca gibiyim, soldan sağa
eski Mısır’da bir Tanrı, yukardan aşağı müzikte bir nota: Atmaca.
Bütün bildiklerini aynı ânda hatırladığın için bilmediklerini de
biliyormuşsun gibi gelir, esrâr esasında budur. Milleti haplamış
olabilirler usta. Aynadaki gözlerine çok iyi bak ve de ki sûretine:
ey benim yavşak yüzüm, anasını eşşek tepmiş gülyüzlü cemâlim,
yemediğin halt kaldı mı lan? İnsan devamlı mâğlup olur mu lan?
O aynadan bu aynaya hayâlindeki dünyâyı yaşa. Yokluktan
yokluğa giden bir mâcerâdır hayât, bir yangının külünü yeniden
yakar geçersin evlât. Doğmakla ölmek aynı; ölüme koşmak lâzım,
ölümden kaçmak lâzım değil. Bir gün gelir, zaman koşmaya
başlar. İşte o gün yarrağa yan bastığını idrak edersin. Baksana
164 dersin, yaşlandık, durmadan ölümden bahis açıyoruz. Ya öbür
dünyâ gerçekten de varsa diyor musun, cehennemde cayır cayır
yanmaktan korkuyor musun? O hâlde genç öl cesedin yakışıklı
olsun. İlk nefes, son nefes; bütün hayât tek nefes. Esrâr içen
adam, felsefeyi bitirir. Esrâr bir sırdır. Muhabbetin demidir esrâr,
yüreklerin pasını siler, akla cilâ çeker ama gün yirmidört sâat
içilmez. Biz ehlikeyfiz, içiciyiz, keşiz, müptelâyız, üflentiyiz.
Adâbına uygun içiyoruz. Eski ustalar, esrârı şöyle içerlerdi: gözüm
yok, sağ bacağımı kaybettim, kafam dizlerimin üstünde... iki
duman çekerlerdi, yeterdi. Kimi de esrâr manyağı olmuştur. Bu
müptezel esrârkeşlerin sonu evlâdım, kendinden tüten dumanları
çeke çeke kâlp krizini beklemektir. Dün gece esrâr üfleyip ne
acâyip îcâtlar keşfetmiştin değil mi? Şu ân hatırlıyor musun? Bir
sürü kıvılcım çakar ama tek bir ateş yakamazsın esrârla. Esrâr
içerken kaybedersin veyâ da kaybedenler esrâr içer. Kurt dumanlı
havayı sever, bu torbacı milleti de adam değil, sırf paranoya.
Bekle soğusun, soğutmadan içme. Soğut beni, mest edeyim seni.
Kim demiş bunu? Esrâr demiş. Çiğnemeden yutamazsın kardeş.
Sen daha o vaziyetlerdesin. Şaka yapma kâlbim oynar, âşkına
perîşânım kız alçak. Sırıtma. Gözler kâlbin aynasıdır; siyah, mâvi,
yeşil olsun; âşkı inkâr eden gözler. Ayperi’yi mi görüyorsun nereye
baksan hâlâ, geberiyor musun âşkından? Karılar kaybetmiş adam
sevmez usta, kadından âşk istersen yıkılırsın. Bir kadının
aklından tam olarak neler geçirdiğini aslâ bilemezsin. Her kadın
bir gün gidecektir, bunu unutma. Sulak yerlerde arayacaksın
karıyı; gübresini vereceksin, çapasını yapacaksın. Oyuncak gibi
oynayacaksın, âşk bunalımlarına girmeyeceksin; çok seviyorsan
biblo yap vitrine koy. Onun bir akort teli vardır, ayârını
bulacaksın. Tenini kokladığında kadının orgazm olması lâzım.
Sen kadının beyincik soğanında bir noktasın. Ne sen onun ilk
erkeğisin, ne o senin ilk kadının; bir ihtimâl son olabilirsin.
Esrârın dahi erkeği kafa yapmaz, dişisini içeceksin. Erkeği ağaca
benzetelim. Kadının iyisi de dalgalı deniz gibi olur zâten; dişilik
kâînattaki en mûteber nesnedir birâder.
165 70. BEŞİNCİ AZ SONRA
Sonlarına yaklaştığımız hikâyemizde artık slogan atmayacağımızı
bildirip meselenizin çözümlemelerine devâm ediyoruz. Uyruklar
için özgür uzaylar var sanılıyordu, yokmuş; Şey’leşmiş kültür
endüstrisi, hâkimiyetini pekiştirip ömürleri kündeye getirmiş:
kuyrukluyalan gibi mükemmel tekniklerle devâmlı asalak
parazitler üreten, beslenme kaynaklarını bile tanımlayıp
sınırlayan, gangster bir endüstri; teşhîr etme sapkınlığını
doyurabilmek için zemînsizliği kutsayan bir kültür; haplar,
borsalar, diskotekler ve suları akmam diyen kurumuş içdenizler.
Kim soyutlayabilir ki kendini bu somut gerçeklerden, nâçîzâne
Kâtibiniz mi? Başımızdan aşağı kaynar metal selleri gibi dökülüp
duran Ergimiş Şimdiki Zaman’ın gerçekleriyle başetmek kolay mı
sanıyorsunuz sevgili okuyucular? Geleceğin önemi kalmadı,
bugünün pispasına mahpus Şimdi’de, hemen, bir ân evvel, çabuk
acele, istiyor işte insanlar. Gerçeğin şeytansı mühendisleri, bir
sonraki ânı beklemeye tahammülü olmayanlara, şimdiki
gerçekleri anlatıyorlar durmadan: basit, kaba saba ifâdelerle,
nobran ve nâdân dillerde; ucuz şekerlemelerle kandırdıkları
şartlanmış insan grupları, burnundaki halkadan nasıl
kurtulacağını bilemiyor. Sefil eğlence zihniyetini bütün bir
cemiyete aşılayan kurnazlar, halkın artık realitilerden, gerçek
hayât hikâyelerinden, yapmasarışın kenar mahâlle dilberlerinin
silikonla ünlenmişlerinden, paparazzilerden, naklen yayınlanan
giyotinli infâzlı savaşlardan, gerçeğin karekökünü sonsuzca
yineleyen şabalak haber bültenlerinden ve maymuna benzeyen
sunuculardan gına getirdiğini farkedip Yüce Yenigerçek Çıtası’nı
yükseltiyorlar. Yapılacak dağlar kadar iş var: yepyeni imge
takımları (gıcır gıcır formalarla) yaratılacak, sâfi cam ya da
çelikten yapılar (ferâha ermek için) inşâ edilecek; eli kalem tutan
edebiyâtçılar, (ajanımsı istihbârattrak) hayâller pazarlayacak;
sürükleyici kötü karakterlerin eylemleri, hep en çok izlenen sâatte
boy gösterecek. Derken cıngıl bittiğinde farkedilecek ki, bir
parçacık tâze ot için akşama kadar deretepe güdülen uygar
mağara adamlarının yakın târihine daldırılmış, yemyeşil engin
çayırlarda gezintiye çıkarılmışsınız. Fakat yayın, anakumanda
masasından aralıksızca sürdürülecek: Eski ile Yeni, Dün ile
Bugün, Doğu ile Batı sentezleri yapılarak, varlığınızı armağan
ettiğiniz gençliğinize (tok karnına günde üç defâ) acısız (itâatkâr)
166 ömürü oyalama tabletleri sunulacak. İşte o vakit, gerçekten
delirmek gerekecek, Az Sonra’ları delirenler nakledebilecek:
karanlık, ıstıraplı gecenin, leylânın zamanında, işte o vakitte…
Siberuzam’da mazot tadında dolaşıp duran içi boşaltılmış bir
gündelik hayâtın hikâyesini hangi târihçiler, kalemşörler,
efsâneciler, dengbejler, çokbilmişler kaleme alacak peki? Kimin
araçları buna yetecek? Kâtip’inki mi? Sınır mınır tanımayıp azın
diyor size (O), narları parçalamanın zevkine varın, rüyâyı
yaşamanın lezzetini tadın. Yeter artık. Yetmez mi? Bitmedi mi?
İşçisi köylüsü, okuru yazarı, genci yaşlısı, hammalı
kompradoruyla herkes, cânîce su aldığı için hızla batmakta olan
bir geminin sefil fârelerden müteşekkil mürettebâtı değil mi?
Artık bildirimizi okumanın zamanı geldi: Algılar yoğunlaştırılıp
yakınçekimler
artırılmalıdır,
dikkat:
Piyasaya
sunulan
haberfilmlerinin güvenlikli ve dingin alanlarına kaçma olanağı
kalmadı; çift mercekli tarayıcılardan geçerek gelen hîlelerle
desteklenmiş tuhaf canlandırma görüntüleri, yükseklikleri açıkarşıaçı dengesine göre düzenlenmiş pedallı görüntüvericiler,
vinçle yükselen kameraların üstün mercekleri, negatif hamfilm
kutuları, mıknatıslı seskuşakları ve derinlemesine kaydırma
yapabilen uyarıcı aygıtlar, taşlaşmış hayâtları bulanık resimlere
dönüştürüyor;
görüntüoburlukla
kimse
âbâd
olmuyor;
güçlendirilerek açındırılmış pozitif yayınlar, vasatlığı kutsayan
geribeslemeleri yeşertiyor; dikkafalı izlerkitlesi eksik vâhalar,
sistemiçi arkaplanlara uyanamıyor; dikkat: Günışığında
sergilenen hassâs duyarlıkölçücü aygıtlar, şarkılı türkülü eğlence
programlarının tam ortasından geçiyor; zemberekli motorlar
çalışıyor, süzgeç tekerlekleri dönüyor, küme ışıldakları yanıyor ve
stüdyodaki canlıyayın konukları sürekli panikliyorlar. Bildiri sona
erdi.
167 71. ÖYKÜ TEYZE
AKŞAMÜSTÜ
VE
AKM’NİN
ÖNÜNDE
BİR
Kerem Bakırcı’nın şaşmaz takîpçilerinden biri de Öykü Teyze’ydi.
Hayır, takma ad değildi. Sanatsever ebeveynlerinin uygun görüp
nüfûsa kaydettirdikleri isim buydu. Bunca saygın bir sanat
ortamında neden dolmuşçu ağzıyla ‘teyze’ sıfatının yakıştırıldığını
sormalı mıydık? Çocuklara edebiyâtı sevdirmek için, uzun yıllar
radyoda ve televizyonda programlar hazırlamıştı Öykü Teyze.
Herhangi bir sanat disiplininde ürün vermişliğini gören, duyan
yoktu; fakat O’na her yerde rastlayabilirdik: baleler, tiyatrolar,
sinema festivalleri, operalar, imzâ günleri, galalar, resim
sergileri… kısacası, gerçek bir sanat âşığı, sanat gönüldaşıydı
Öykü Teyze. KB’nin SALI TOPLANTILARI’na kimin aracılığıyla
ulaştığı ve dâimî dinleyici konumunu nasıl kaptığı bilinmiyordu.
Söze pek karışmazdı, fakat dinlerken coşkusunu da gizlemezdi.
Tiyatro Festivali zamanıydı. KB ile eşi Siğmin Hanım, AKM’nin
önünde, arkadaşlarıyla buluşmak için beklerken, etkinliğe en
zarif haliyle avdet eden Öykü Teyze ile selâmlaştılar. Deneysel
oyunları mı, klasik yapıtları mı tercih, hakkında kıyasıya bir
tartışmaya dalan Siğmin Hanım… her neyse. Pırıl pırıl, aydınlık,
huzûrlu bir gündü ve arkadaşlarını bekliyorlardı. KB, o günkü
yazılarını gündüzden hâlletmiş, akşamüstü saat 17.00’de
yazıevinden çıkmış, hayâtı biraz gözlemlemiş, sindirinceye kadar
içine çekerek yürüdükten sonra karıcığıyla buluşmuştu. Siğmin
Hanım’ın günü, yoğun geçmişti; Netis Yayınları Roman
Ödülü’nün jüri üyesi olması sebebiyle okumak zorunda kaldığı
eserlerden sıkılmış, dosyaları tecimevinin sâhibi Mesih Sökmen’in
suratına fırlatmıştı. Ülke Yazını O’na da tatmîn yaşatmıyordu;
KB’ye şikâyet etmişti hatta: “Hiç kimse, tüyler ürperten
gerçeklerden sözeden kitaplar yazmıyor artık.’’ O sırada, üç dört
selpakçı çocuk çevrelerini kuşattı. Siğmin Hanım’ın içi eziliyordu
çocuklara baktıkça: kokuyorlardı resmen. Bunların anababaları
yok muydu? Serî bir hareketle çocukları kovaladı, kışt kışt diye.
Fakat tam o sırada, önlerinde duran son model otomobilden inen
iki kızı kesen KB’nin gözlerini yakalayınca, sinirden topuklarıyla
yerleri dövdü. “Ne yaptığını sanıyorsun?’’ diye çıkıştı KB’ye. KB,
gâyet sâkindi, hattâ pişkindi: “Güzele bakmak sevaptır, der
halkımız.’’ Siğmin’in yüzü kıpkırmızı oldu: “Yanında başka
güzeller varken sevap değil ama. Hiç, gözlem yapıyorum
168 numarasına yatma. Kızların kıçlarına bakmaksa eğer toplumsal
gözlem, edebiyâtınız, sanatınız ve değer yargılarınız sizin olsun;
her ân New York’a dönebilirim,’’ diye bağırdı. KB, gülümsedi,
“Kızların kıçları değil mevzû, toplumumuzun dinmeyen abazalığı
üzerine düşüncelere yönlendirdi kızlar beni.’’ “Siz yazarlar çok
âdîsiniz,’’ diye haykırdı Siğmin Hanım, “şimdi bunu alır, bir de
eserine koyarsın olanca utanmazlığınla…’’ Kıs kıs güldü Kerem
Bakırcı, “Tabiî ki,” dedi, ama bu cümleyi eserinin neresine
yerleştireceğini bilemedi. Fakat bir romancının hâfızası, açık
denizlerde yolalan bir yük şilebine benzemeliydi (yükle babam
yükle); ayrıntılar unutulmaz, unutturulmazdı. Beklerken, Öykü
Teyze’nin eski Beyoğlu’nun nezâhetini nakil ettiği anlatısının
tekrarını dinlemekten kaçınamadılar. Salı Toplantıları’nın
teneffüslerinde de sanatsever genç nesille bu güzellikleri
paylaşırdı Öykü Teyze, sorardı: “Nasıl, nasıl, nasıl; nasıl bu hâle
geldi Beyoğlu?” Öykü Teyze, sonunda yorulur, bir müddet
sustuktan sonra, “İnanın artık Beyoğlu’ndan geçmiyorum,
yürüyemiyorum Beyoğlu’nda,’’ derdi. KB, aylar sonra, Alemdar
Oteli’nin lobisinde FOTOMAÇ gazetesini okurken, Öykü Teyze
aklına geldiğinde, kadının saftorik naifliğine gülümseyecekti. Tül,
lavanta, sakızlı muhallebi ve 1 milyon nüfuslu kibar İstanbul’dan
bugünlere kalan nâdîde parçalardan Öykü Teyze’nin, vahşî
Devlet, gaddar Anamal ve acımasız İktidar hakkında, hiçbir fikri
yoktu. Evrensel hayât artık asimetrikti ve kaotik çağcıl ritm gâyet
sertti. Telâşla koşuşturan insancıkları Lobi’nin camından seyre
daldı tekrardan. “Of Allahım,” dedi, “devamlı göçeder gibi hareket
hâlindeki şaşkın karıncaları andıran bütün bu Türk Yurdu
insanlarını kavramak ve anlamlandırmak ne kadar da zor.”
Birçok DJ ve VJ, eski ustalardan bahsederlerken, BABA imgesini
kullanıyorlardı. Bir de ALLAH BABA vardı, ALLAH ANNE değil.
Garip bir deyimdi bu Allahbaba. Câmîler ve mezârlıklar
husûsundaki gözlemlerini yazmalıydı; din ve ırk kavramlarına,
kısa veciz ve postmodern bakışlarla hava basmalıydı. Meselâ
Türkler, neden Şamanizm’e dönmeyi denemiyorlardı; Kış, Yaz,
Yağmur, Rüzgâr, Ağaç, İnsan, Hayvan, Su, Gece-Gündüz, Ölüm,
Hayat, Yer tanrıları ve en tepede Gök Tengri. Çok Tanrılı hayât,
belki Tek Tanrı’dan daha iyi sonuç verirdi. Otelde notlar bulurdu;
birkaç edebiyâtçı dost, meslek örgütlerinden mesajlar ve
evceğizindeki karısı. Eski muhitine döndüğü enderdi. Haftada bir,
karısıyla uzun ve ağdalı akşam yemekleri yiyordu. Cihângir’deki
yüksek tavanlı târihî evlerden birinde bir düzen tutturmuşlardı.
169 Kitaplıklar, antika vazolar ve biblolar, yerler gemi tahtası,
duvarlarda önemli ressamlardan tablolar. Siğmin Hanım,
neredeyse 1 yıla yaklaşan bu durumdan hoşnutsuzdu. Gerçi
kocası daha evvel de ortadan kaybolmuştu ve aylar sonra değişik
kılıklardaki
resimlerini
gazetelerde
görünce
şaşırmıştı.
Tombalacı, Maden İşçisi, Seyyâr Sebze Meyve Satıcısı, Doğalgaz
Sayaç
Memuru,
Kamyon
Şoförü
kılıklarına
giriyor,
meyhânelerden, birahânelerden, fuhuşevlerinden ve atyarışçısı
kuponlarından süzdüğü hayâtlardan roman yapıyordu KB; acâyip
çalışkan ve inatçı bir yazardı. Derken, geniş geniş gülümseyerek,
koltuğunun altında tuhaf ve kalın bir romanla, günbatımının
kızılığı pâre pâre ağaçlara vururken, çıkıp eve dönüyordu. Ama
sanki bu seferki başkaydı, sanki bu sefer, gözlem yapmak için
yuvasından geçici ayrılan kişi yoktu da, yaşadığı insanlara
dönüşen biri vardı. Siğmin Hanım, bir söyleşide, bu kaygısını
eşine de açtı. S: (Meraklı) “Neler oluyor kuzum?’’ KB: (Sâkin)
“Hiç.’’ S: (Hafifçe sinirlenmiştir) “Nasıl hiç?’’ KB: (Derin bir nefes
alarak) “Hiç işte. Roman değil bu, bizim hayâtımız Siğminciğim,
ricâ ederim susalım.” S: (Sinirli) “Benimle doğru dürüst konuş,
karşında köyden gelmiş Türkfilmi köylü kızı yok.” KB: (Sıkılmış)
“Basit bir mahâlle kadınının düzeyinde, vırvırla dırdır arasında
bocalayan aptal bir soru soruyorsun, ne demek şimdi bu?’’ S:
(Sigara yakar) “Bizi, gülünç vodvil oyuncuları gibi konuşmaya
mecbûr eden yaşamsal sorunlara kafa patlatacağın yerde, benim
anlayışsızlığım üzerinde debelenmen, abesle iştigâl değil mi?’’
Uzayıp giden bu konuşmalar devâm ettikçe yazarımız evine daha
az uğruyordu. Kapıyı çarparak çekip çıkmadan önceki son sözleri
ise, karısını daha bir bunalımlara sokuyordu: “Sanırım kitap
bitinceye kadar görüşmeyeceğiz. Böylesi, hem eserim, hem de
ilişkimiz açısından daha yararlı olacak.” Diyor ve garip insanların
yatağı Aksaray’a atıyordu kendini. Hikâyesinde giderek benzediği
bütün kahramânlar gibi, pispas hikâyelerin fay hattındaki bütün
serserî kişilikler gibi, kentsel hazân mevsiminde, tek başına, göt
gibi, sigarasını içiyor, elbiseleriyle yatağa uzanıp uyuyakalıyordu.
170 72. DARBUKACI
Çöp tenekelerini dinlemiş; yıldızları seyretmiş, dinlemiş; derelere
inmiş, çimenlerde yuvarlanmış, ağaçlara tırmanmış, dinlemiş;
virânelerde gözgöze bakıştığı kedilerin sesini dinlemiş: sessizliğin
bile sesini dinlemeyi öğrenmiş bir zâtmış. Cümle mahlûkatın
dillerindeki sırra erince, börtü böcekle yordamınca söyleşmiş.
Kuşdili’nin şifresini çözdüğünde, sırtlarına alıp bulutlarda
gezdirmişler bunu. Ârzûsuna göre, kanat takarak da yol
alabiliyormuş. Çöp tenekelerinden asfalta düşüyor, yağmur
damlası olup tavanarasındaki oluklardan sızıyor, meçhûl
vuslatlara nağme nağme yağıyor, çakıl seslerde sekiyormuş;
seslerle âşikâr edilen kelâmın hâzzına varıyormuş. Yerkatına
inmiş, doru küheylânla yoldaşlık edip kişnemiş; arşa çıkmış,
turna kanadında serüvenlere koşmuş. Yağmuru içmiş, kara
dokunmuş, suya sarılmış. Her bir nesne ne söylüyor ne
konuşuyorsa dinlemiş, seslerini almış depoya atmış. Eti demir gibi
kesen soğuk sabâhlardaki uykunun tatlı rehâvetini kör testereyle
doğrayıp fabrikalara taşıyan vapur sirenlerini de, banliyö
trenlerinin demiryol seslerini de dinlemiş. İvecen gelinlerin tere
batmış koltukaltlarından damla damla inen teri, kuvvetli
bileklerde dizili altın bileziklerin şıngırtısını raptetmiş; diri
memelerde sallanan zincirlerin teni süpürme sesinden,
burundelikleri titreyen gençkızların tıslayan hızmalarında saklı
azgınlığa geçmiş. Makinalaşmışların kısadevre ârızalarındaki
cızırtıyı da nakşetmiş beyinciğine, genizleri yakan erimiş kablo
kokularının seslerini de işlemiş. Karagece özel mesâîsinde
korkusu çökelen kör nezâret duvarı, kuruderide şaklayan yağlı
kamçının sesi gibi kazınmış yüreciğine. Bir gün sâfi sese kesmiş,
cümle âlem ses olup O’na ses diye görünmüş; serserî gezginlerin,
deli dervişlerin, yurtsuz ve mülksüz Abdalların en büyük
câsûskulağı olmuş da bilumûm sesleri tıknefes hırıltılara kadar
indirgeyebilmiş. Ulûlar derlermiş ki: “İnsan bilirse ses can
demektir; sesi bilmek, anlamak, insana başka bir can verir.’’ Bunu
bir tamam belledikten sonra almış eline Darbukayı, çalmaya
başlamış.
171 73. SESLER
Radyonun ve Tabîatın seslerini dinledi Darbukacı; sıcaklığın sesi
ve soğuğun sesi, kızgın tavada cozurdayan yağdaki biberin sesi,
ağlangaç yağan karın sesi, aç bebenin ağız tavanına çarpan ana
sütünün sesi, cayılan nesnelerin sesi; ferâha erdiren, yıkan,
sevindiren, bozguna uğratan, müjdeleyen, kahreden, iç sızlatan
sesler. Akasyaların, açmamış goncaların, aybaşı kokularının,
buruşuk pardesülerin, sigara küllerinin, yağmur sularının, çöp
bidonlarının,
dönen
lâstiklerin
sesini
duydu;
fabrika
dumanlarından, metro vınlamalarından, uğultusu sabaha karşı
dinen şehirden, aç fârelerden, apartman boşluklarından, belediye
otobüslerindeki körüklerden dinlediği sesleri beynine raptetti.
Çalarsaatlerin mesâî zilinden önceki hızlı koşusunun, dervişâne
esen rüzgârın, yanmaktaki tütünün, fincanlarda eriyen şekerin,
lokantalarda kaynayan aşın cama vuran buğusunun da sesleri
vardı.
Çöplüklerin
bomba
gibi
patlayan
gümbürtüsü,
ayıklayıcıların deliklerine sızıveren böceklerin bıcırtısıyla
egzemalı ellerinin sızıltısı da vardı. Hüzünlü ölüler diyârından
gelen mezârdan naklen yayın sesleri vardı; kulak kesilenler,
mezbahalarda boğazlanan koyunların menevişli gözlerindeki sesi
de duyabilirlerdi. Sessizliği dinledi Darbukacı; kimsesizliği,
zenginliği, uykuyu, hayâtın duygu aralıklarını dinledi. Yeryüzü
bir sesler cehennemiydi, kafayı takan delirebilirdi. Görülen
görülmeyen her canlının, kuşun, ağacın, kayanın, kum tânesinin,
mutlaka sesi vardı. Çünkü her nesne, bir ötekinin ölmüşü
demekti; ölmeden önce çıkardığı son sesi bir öteki rûha iletiyordu.
Darbukacı, kulağını günlerce yere verdi; gürültüyle dönen beton
makinelerindeki çimentoyu, yapışkanbant fakına tutulan sekiz
santimlik kertenkelenin ip gibi ince feryâdını, karabasan
gördürten hortlakları, gemi azıya almış suçluları, hicrânlı sevdâ
hikâyelerine tutulmuş âşıkları, dost gülüyle yârelenip karayere
gitmişleri duymaya çalıştı. Sıcak aşa fit normâller, deli derlerdi;
paçavralar içindeydi. Kokuyordu. Kartnak bağlamış derisinden,
yol yol kurumuş kirler dökülüyordu. Görenler ürküp iki metre geri
sıçrarlardı. Darbukacı, sevdâlandığı seslere kâlbini vakfetmişti;
yaşayanların ya da ölülerin fânî seslerini duyabiliyordu; istese
notalara dökebilirdi. Yeraltında soluk alan gariban bir
peygamberdi, kariyer basamaklarında yer verilmeyen, kıyâmet
gününe kadarki bütün sesleri duymakla cezâlandırılmış ezgin bir
172 dâhîydi (O). Bulutları, sevdâ yürümüş yüzlerdeki pembelikleri,
misinaya tutunan balıkların yırtılan gırtlaklarındaki pişmanlık
dolu iniltiyi, eroin iğnesinden damlayan kanın keskinmâvi ustura
sesini, öğütülmüş buğdayın pişerek son nefesini verirkenki
soluğunu da dinledi; sivrisinek vızıltısıyla jet uçağının sekizbin
metredeki vınlamasını ayırabilecek yetenekteydi. Seslere âşkla
bağlıydı, kimseciklerin vâkıf olmadığı sesaltı katmanları
ayırdettikçe, engindeki bitimsizliğin sırrına eriyor, böylece de âşkı
artıyordu; âşkı anlıyordu; demek âşk, kimseciklerin göremediğini
görmek, bilinmeyeni bilmek, duyulmayanı duymak demekti.
Darbukacı’nın hem cenneti hem cehennemi, kulağına değip duran,
çokların varlığından bile bîhaber seslerden ibâretti; bu günlük
hayâtın
ötedünyâsındaki
mütehakkim
zebâni
kadrosu,
âdemsoyundan seçilmişti: Darbukacıyı iten, kakan, aşağılayan,
çöp üreticisi yerleşiklerin sayıyla numaralanmış toplamı.
Duyduğu sesleri notalara dökebileceği çalgıların mülkiyetine
sâhip değildi, fakat kıvraklıkla dillendirebilirdi: bütün vurmalılar,
dümteklendiğinde ses çıkaran eşyâ. Meselâ tükenmezkalem, boş
tenekeyle yârenlik (omuzdaşlık, ayakdaşlık) ederdi; eşlik ederdi ve
yanmış portakal kabuğu kokusuna benzeyen sesi elde ediverirdi:
duyanların şaşıp kaldıkları, işitmeyenlerin tanımlatamadıkları
bir ses. Darbukacı, çıplak kulakların duyabileceği sesi çıkaran
herhangi bir nesneyi, can kaynatan kıvrak klarnetler gibi
öttürebilirdi. Sesler, Darbukacıya, “İnsan duyarsa ses can
demektir, ses demek bir dem nefes demektir,’’ derlerdi; “Ancak
solukları kuvvetliler nefesleri kesilmeden dağlar aşabilir; ses
insana başka bir can verir derler,’’ derlerdi. Cümle âlemin sesleri
O’na duyurulur, O’nun kulağında zuhûr eder, özünü O’nda beyân
ederdi.
173 74. BETİK
Ezgin bir senfoniydi pispasta Darbukacı’nın vuruşları: düm tek
teketek, düm teke tek. Seslerin nefesiyle dönen rüzgârın gülü.
Darbukacı. İçli melodi, kırık makam, dâhî gariban. Bir gün seslere
sevdâlanıp arzın merkezine doldurmuştu. Yerkatını şefkatle
çiğnemektedir. Hikâyesini yorumlayanların tümü yanlıştı ya da
hepsi doğruydu. Sokaklara neden düşmüştü? Fersah fersah fark
atacağı kabiliyetsizler canlı şovların aranan isimleriyken,
Darbukacı niye bir lokma ekmeğe muhtaç yaşıyordu? Asıl sebebi
kendi de unutmuştu. Bir ara ünlülerle çalmış. “Roş’tan,’’ dediler;
parmakları kütleşmiş, kulağı kötürümlemiş; kadrolardan
çıkarmışlar. Dediler: “Aynı plağı döndürüyordu.’’ Kimine göre
karasevdâya tutulmuş; ya sevdiği kızı vermemişler ya da kız yüz
vermemiş, O da derdinden Mecnûn olmuş. Kimi der: “Taptığı
karısını en yakın arkadaşıyla basınca, perîşânlığa vurmuş.’’ Kimi
derdi: “Gerçekten dâhîydi, duyduğu sesler fazla geldi. Beyni yükü
kaldıramayınca belleği çöktü.’’ Duymak azâptı; uyumak o kadar
güç, uyanmak o kadar kolaydı; yeter ki uygar dünyânın yarattığı
akıldışı ses duyulsun: ÇIT, uyanıverirdi Darbukacı. Oysa çok
yatmıştı dere boylarında, köylerden çok ekmek dilenmişti; kuyu
sularından kana kana içmiş, samanlıklarda saklanmıştı.
Kaynaşıp duran hayvanın, nebâtın ve taşın seslerinden rahatsız
değildi; hayâtının en tatlı, en sessiz uykuları bunlardı. Düşük
yoğunluklu bulutlar durmadan yağmur toplar, ama bir türlü
yağamazken, ezilmiş metal feryâtlar ebedî mutsuzluk sarmalı gibi
beste beste ilerlerken, Darbukacı aslında ne kadar bedbahttı.
Kader neden ayağını tökezletmişti? Yoksa fırsatlar gösterilmişti
de istikbâlini bozukpara harcar gibi kendi mi tüketmişti? Yağmur
çinko oluklu teneke damı iri damlalarla gece boyu kamçılarken
yorganına sarılıyordu Darbukacı; seslerin selinde deli gibi
üşüyordu. O böyle gecelerde lezzetli kış güneşiyle uyanmak için
nelerini vermezdi? Ümit eder, bekler, inceden ritm tutturur,
vuruşların tartımını ninniye çevirir, uyurdu. İsterdi ki gün,
şerbeti bol kadayıf gibi üstüne doğsun.
174 75. TEKNİK YOK DARBUKA VAR
Anatolya’dan fırlamış bir kopuktu. Pistanbul’da Kuledibi’nde çalgı
imâl edilen atölyeye Çırak girdi, Kalfa çıktı. Darbuka yapar,
darbuka çalar, darbuka satarlardı. Eleman, deriyi kasnaklara
gerdirdikten sonra düğünlere gidecek Darbukanın sesine sarılıp
yatardı; sivrisinek kanadı sesini darbukada dinlemeye tav cümle
kınkanatlı haşeratla, o biçim hâzlara batıp çıkarak sesin
denemesini yapardı; ‘Kafayı yedi’ diyen sığırların idrâk
edemedikleri buydu. Kalfalığa geçtiğinde âleti kırlangıç gibi
öttürmeye başlamıştı, kanarya gibi de şakıyordu darbuka.
Dükkâna akort ayârına gelen profesyonellerden biri, nota bilmez
bu sevimli piçi kadroya aldırdı. Sazlarda pavyonlarda kafası
kıyakken, “Kırkından sonra şöhret olacağım,” diyordu.
Program bittikten sonra, yangından çıkarılan ilk eşyâ hızıyla
topuklarlar, o günkü nafakayla nevâle, yâni tatlı ve tuzlu kayıntı
alırlar, birinin bekâr evine gider, sabâhaca oturur, çalar, söyler,
eyleşirlerdi. Bir ara Pistanbul’da kriz başgösterdi, kaset satışları
düştü, piyasa sıkıştı. Millet evinden çıkmadığı için gazinolardaki
masalar dolmuyordu. Bu sigortasız gündelikçiler de Anadolu’yu
mesken tuttular. O şehirden bu şehire, deryâda yitmiş ceviz
kabukları gibi sürükleniyorlardı. Mersin, Iğdır, Nizip, Adana ya
da Niğde. Sürekli değişen gruplardaki elemanlar, bir keresinde
Antakya’nın deli goncasından bayıldılar, Darbukacı’yı Isparta
Otogaraj’nda unuttular. Sıcak bir yaz günü rüyâsı gibiydi.
Darbukacı banklara uzanmıştı, uyumuş; beklemekten usanan
çalgıcılar da basıp gitmişler. Kervanı, ancak komşu şehirde
yakalayabildi. Böyle böyle ömür tükettiler. Kasabalarda sahne
aldılar, kâğıt peçetelere çiziktirilen şarkılardan paylarına düşen
kadarını çaldılar. Bağlama üstâdlarına, keman virtüözlerine, ud
sanatkârlarına
kıyasla,
itilmiş
tiplerdi
darbukacılar;
kenardaydılar, neredeyse sahnenin dışında. Daha orkestranın
göbeğinde Darbuka
görülmemişti. Bu, neden böyleydi?
Darbukanın enginleri yırtan sesi hayâl miydi? Darbuka neden
birinci sınıf çalgı değildi? Taş, Su, Ağaç ve Gökün sesi, darbuka
değil miydi? Bâzen yufka yürekli bir Assolist, ablalık eder;
Ortasınıf Tüccarların, Kız Meslek Lisesi Öğretmenlerinin, hatırlı
Zevâtın ucuz ârzûlarına bent çeker, Darbukacı’nın çaldıkça
devleşen hacminin sahneyi kaplamasına izin verirdi. Darbukaya
kapanıp cıva gibi dönenen Darbukacı, sarışın kaşara teşekkür
175 eder, başlardı ufaktan. Assolist, ilin askerî ve mülkî erkânına
saygılar sunarken, Darbukacı yâriyle sevişmeye girişirdi: “Yok
teknik / Var Darbuka / Ben var bir de / Yâni Ben Darbuka.’’ Düm
tek teketek. Geceyarısı. Otel. Saz Heyeti odalara kaçışmıştır.
Kasvet rengi duvar kâğıtlarıyla kaplı Yolpalas’ta sabâha kadar,
rampa çıkan kamyonların canhıraş sayhaları duyulmaktadır.
Assolist, sebepsiz ağlamaya başlar. Darbukacı der: “Ağlama abla
be. Abla ağlama be. Noğolursun ağlama abla be.” Susturamaz.
Kadın içli gözyaşları döker, der: “Seviyorum O’nu, O’na
tapıyorum. Ocağımı yaktı, kül oldum, ayazda kaldım. Beni
götüstü bıraktı. O’ndan nefret ediyorum, O’nu öldürmek
istiyorum. Ama her ne olursa olsun, gene de âşığım O’na.” O,
kimdir? Bunu hiçbir zaman söylemez; cıgaralığa ölüm öpücüğünü
verir, sesindeki pürüzlü cızırtının sebebi alkole geçer, sızar;
yığılmış kütlenin başında bir tek son sigara içen Darbukacı,
sessizce yatağına dönerdi.
176 76. DOĞAÇLAMA DÜMTEKLER
Lapa lapa kar yağarken bataçıka yürüyen Darbukacı’ya
Yakınçekim.
Şehir
Duvarları’nda
dev
gibi
kocamandı
Darbukacı’nın gölgesi. Kafasında siyah balıkçı Bere. Ayaklarında
zehiryeşili rengi Çizme. Elleri granit kadar nasırlı. Vücûdu
terlemiş şarap kokar. Yalnız yaşar. Diyor ki: “Bir tek insan
arkadaşım yok.” Çöple yaşıyormuş; cebinden devâmlı, devâmlı,
devâmlı şarap şişesi sarkıyormuş. Yok, çöpten çıkanları
yemezmiş; işine yarayanları satıyor, kalanını hayvancıklarına
yediriyormuş. Kedilerinden ikisi donmuş. Her deliğe elini sokardı.
Seherde barınağına döner, uyurdu. Çöpdağı’nda başka barınaklar
da var. Geçenlerde hânesine tecâvüz etmek isteyen Balici
delikanlılardan birini öldüresiye dövdü. Sabâh olacak, yolu gene
çöplüklere düşecekti. Pürkulak Çöplük dinlediğini gören
vatandaşlar
sorardı:
“Duyabiliyor
musun?”
Dudaklarını
mühürleyen Darbukacı: “Çöpün sesini dinliyorum, sus. Çöp
seslerindeki son demimdeyim, sus.” Ne topluyorsun ey gariban?
“Para eden her boku topluyorum.” Günlerce tek lokma girmeyen
kursağının kilitlendiği de vâkîydi. Yollar, âşklar, cinâyetler, çöp
tenekelerine dalan Ayıklayıcı’nındı; gecenin zifirinden sonra
leylâya uyanan gözler O’nundu. İşdünyâsı tepişmelerinde aparkat
yiyen sağ yanak da onundu. Kış geçmek bilmezdi, şans bâzen
gülerdi, Hazîran uzaktı. Darbukacı, cimri kış boyunca ılık
merhameti arar dururdu. Ümit artırıcı bahâr binbir kokuyla
sökün ettiğinde, Darbukacı da zindeleşir, köpekleriyle güreşirdi.
Hava daha da ısınırsa, Sarayburnu sâhilindeki kayalıklara
serilmeye, Karadeniz’den Ege’ye akan Uluslararası Gemi Trafiğini
seyretmeye giderdi. En büyük zevki ayaklarını suya sallandırıp
Yarımekmek Cızbızköfte’nin üstüne bol şekerli demli çayını da
içtikten sonra evvelden hazır ettiği teklisini tellendirmek, ufukla
gökyüzünün kesiştiği noktaya bakarak hayâllere dalmaktı.
Kayalıklar, dalgalar, balıklardaki oltalar, öpüşenler, boğulanlar...
ta ki güneş yeryüzünü biraz da hüzünle terkedene kadar; ta ki
gölgeler solana, çiçekler uykuya dalana, kötü sâatte inen
gulyabânîler buharlaşana kadar. Fenâlığın öyle çeşidini görmüştü
ki, artık ne şâhit, ne kurbân, ne fâil, ne mahpus… olmak…
istemiyordu. Darbukacı, sessizce ölmek istiyordu. Darbukalar
dümteklenecekse eğer, asûde, gamsız, kılçıksız bir tevekkülle
beklediği ölüm hoş gelsin, sefâlar getirsin. Seslerin beynini
177 sikmediği diyârlara gitse? Mükemmel demlenmiş bir son dümtek
patlatsa? Olgun, zarif yürüyüşlü, hoş kokulu, alttan gelen, içe
işleyen, cesûr bakışlı, gökün bütün mâvisini kaplayan ibrişim
yorganmış gibi bir dümtek olacak mıydı bakalım? Gelecek nesiller,
bu alaylı dâhîye, ansiklopedilere alınmayan bu istidâda
uyanacaklar mıydı? O, bunu bilemedi. Doğrudur; sevdâlandığı
sesler hem varetti, hem de aynı sesler daha yaşarken öldürdü onu.
(ÇÖPLÜKTE CİNÂYET)
178 77. ÇÖPLÜKTE CİNÂYET
Kâğıt Toplayıcısı D.H.A’nın (Erkek-Beyaz-48) ülkesi, E-6’ya
bağlanan viyadüklerin yeraltısındaydı; demir talaşı, deterjanlı su
ve lâğım ırmakları akardı bu yurtta: BELÂLI ÇÖPLER...
kullanılmış yağlar, artık boyalar, vernik, cilâ, aküler, piller...
zemherî soğuğu gibi... O günlerde gazeteleri sallayan ‘ÇÖPLÜKTE
CİNÂYET’
haberindeki şahıs,
Darbukacı’nın
komşusuydu:
(MEKÂNSIZ KÂTİL, MÛCİT ÇIKTI.) Sokakta yaşayan DHA,
Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’nde gördüğü Osmanlı Topları’ndan
esinlenerek yarattığı silâhla 2 cinâyet işledi. DHA ifâdesinde,
“Yüksek sesle tartıştılar, başımı ağrıttılar; canımı sıktılar,
öldürdüm,” dedi. DHA, cinâyet ve yaralamaları ikrâr ederken,
kanı insanı donduracak kadar soğuk akıyor gibiydi. “Kâğıt
toplamak için gezerken, toplar ilgimi çekti. Nasıl çalıştıklarını
öğrenmiştim.” Köprüaltı’ndaki alkollü sözleşmeyi ÇÖPSİLÂH’la
yırtıvermişti: havada BUMBUM. Köprüüstü’nde egsoz bumbum,
aşağıda katıçöple sıvıatık uranyumu bumbum. “Alkollüyken
arkadaşla kavga ettik, öldürdüm. Diğerini sırtından vurdum.”
Taammüden cinâyet sanığı DHA, diğer cürümünü yine arkadaş
çevresinden ayıklayacaktı. Üçüncü kurban ise, kürek kemiğinden
vurulduğu hâlde yaralı kurtulan bir KÖYLÜ’ydü; yazları Anakent
çöpünü ayıklayıp kışları sedirinde (tezek ve bulgur eşliğinde)
çubuğunu tüttürenlerden; kuyruğunu kıstırıp köyüne vınlamıştı.
“Birine daha sıktım da, namluya az demir koymuşum ki yaralı
kurtuldu.” Cinâyetlerin ne tür bir silâhla işlendiğini tespit
edemeyen Adlî Tıp Kurumu’nun otopsi raporuna göre, cesetlerden,
otomobil sübabı, pil, demir parçaları ve ince ince doğranmış 16’lık
inşâat çivileri çıkmıştı. DHA, çöpte bulduğu bükük demir bir
boruyu namlu niyetine kullanmış, plastikleri eriterek kabza
icâdetmeyi başarmıştı. Boruya barut ve irili ufaklı metaltalaşı
döküyor, kıçına açtığı delikten Zippo’yla ateşliyordu. Patlamayla
beraber ziyân derecede ısınan namluyu ise HAVUÇ’la
soğutuyordu.
DHA’nın
silâhı,
ateşlendiğinde
kesinlikle
Yokediciydi.
179 78. MEZÂRLIK
Zulümkâr
ölükentlerin
mezârlıklarına
attılar
bir
gün
Darbukacı’yı, servilerin dibine fırlattılar. Sessizlikte böcekler
cikirdedi, balarıları vanıladı; tâze yeşil bir otçuk, ayılmaya çalışan
Darbukacı’ya ılık sonbahar havasının böğründen selâm verdi.
Sinirle homurdanan çöp kamyonuna tıktıkları körler, dilenciler,
serserîler, berdûşlar ve yaşayan ölü oldukları varsayılan
diğerleriyle birlikte Darbukacı’yı da şehrin en büyük mezârlığına
çöp diye dökmüşlerdi. Gözkapaklarını açtı, öksürdü, kesif balgam
tükürdü; sırtını yaslandığı ağaca vererek dinelmeye çalıştı,
beceremedi. Giysileri hâlâ yaştı, kamyondan indirip itfâiye
hortumuyla hepsini sulamışlardı; haykırışlardan, inlemelerden,
figânlardan sürünerek kaçmaya çalışırken, ölüsünü bekleyen yeni
kazılmış ikiye iki çukurda bulmuştu özünü. Yarı baygın yattı.
Gözlerini açtığında alacakaranlıktı. Kulağını sinin duvarlarına
dayadı, dinledi: Falakadan önceki kaba dayakta son soluğunu
vermiş kapkaççının jopla çatlatılan kafatasının tok kırılma sesi
hâlâ geliyordu; töre cinâyetine kurban giden yeni gömülmüş tâze
gençkızın cesedini kemirerek midelerine indiren kurtçukların
geğirtilerini duydu; yangın yerinde arkadaşına sokulan tinerci
çocuğun yanan saçlarının çıtırtısı beyninin tam içinde patladı;
koşuşturup duran karıncalar, attıkları her adımda toprağı
yerinden sarsan filler kadar gürültü çıkarıyorlardı. Uyanmamış
lâğım şehirdeki canların seslerine kulak kabarttı. Kaynayan
suyun minesinde haşlanan yumurtadaki rüşeym civcivin rafadan
sesi, asfaltta patinajlı tiz sıyırtmayla yolalan otomobil jantıyla
öpüştü. Tuhaf, çok tuhaf arkadaş (diye elini dizine vurdu); yedi
iklim dört cihân, secdesini sese karşı kılar gibi, nedir bu arkadaş
(dedi ve iki elini hayretle birbirine çarptırdı); dağ taş sese durmuş,
her çalı öpüş gibi olmuş… Cemiyet seslerindeki cümle belâlar,
kaskatı havada asılı elektrik yorgunu bulutlar gibi mezâr
toprağına değerken, Darbukacı’nın karnından aksırık tıksırıkla
öksürük nöbeti döküldü. Kuvvetlenen rüzgâr, bu ırak mahâlden
geçen tüpgaz kamyonetinin hoparlöründeki reklâm şarkısını da
taşıdı kulaklarına. Kaynaşıp duruyordu hem yerin altı hem de
üstü. Kabirden çıkmaya çabaladı. Tırmanamayacağı kadar dikti,
her denemesinde ıhlayarak yere yığıldı. Kan ter içinde kalmıştı;
yoruldu, duruldu, mezarın köşesine büzüldü, seheri bekledi. Belki
ölmüşlerinin canı için fâtiha okumaya gelecek biri hâline acır da
180 çeker alırdı vücûdunu mezardan. Dişlerindeki takırdamayı ninni
niyetine dinleye dinleye uyudu. Lap diye yanına düşen ağır bir
kütlenin sıcak soluğuyla uyandı. İrice bir dörtayaklıydı bu, bir
köpek: baktı bir köpek gibi tertemiz, ıslak ve yumuşak; nefesinin
buğusunu Darbukacı’nın eprimiş pantolonuna, düğmeleri
sökülmüş baklava desenli örgü yeleğine saldı, uzun uzun kokladı;
burun delikleri şefkatle kösnüyerek açılıp kapanırken koca
kafasını zaptedemiyordu. Darbukacı, elinin ayasıyla, temâsına
cevap bekleyen varlığın yelelerini, ağır ağır, hakkını vere vere
okşadı; dudaklarıyla öptü, burnuyla kokladı. Yüzyüze durdukları
mezarda ilk kez gülümsedi, köpeğin havhavlarını yansılayarak
üstüne atıldı; iki eliyle sağrısından tutarak tüylerini karıştırdı,
sarsaladı. Hayvanî coşkunun zembereğinden boşalırkenki zevk
hırıltısını andıran kısık, tiz ve yabanî sesler çıkaran köpekçik,
artık güvendi, omurgasıyla kıçını yeni sahibine dayayarak
kıvrıldı. Birken iki, ikiyken bir oldular, birbirlerini ısıtarak
yattılar. Darbukacı, şafak sökerken gerinerek uyandı, hayvan da;
sıkışan sidik torbasındakilerle toprağı suladı, köpek de.
Darbukacı, mezarın dibinden ümitsizce gökyüzüne baktı; tazyikli
suyla dayak yediği için bütün kemikleri sızım sızım
sızlamaktaydı. Mâşûkunun çâresizliğini anlayan dirençli hayvan,
toprak duvara kafasını yaslayarak çıkış yolunu gösterdi: Ayağıyla
tüylü sırttan destek alarak, ezelden ebede sarhoş gövdesini
yeryüzüne fırlattı Darbukacı; ardından köpek de. Mezarlıkta in
cin top oynuyordu. Darbukacı, şenlenen tabîatın karmakarışık
seslerine kulağını gömdü: bir eşşekarısı, pikeler eşliğinde tek
kişilik muhteşem bir solo çekerek konsere başladı; filize durmuş
serviler, koro hâlinde parçaya girdiler; rüzgâr altyapıyı döşedi,
Darbukacı da bu armoniye melodik elbise giydirerek aksak bir
ritim tutturdu: düm tek teketek düm teke tek.
181 79. ZIPTARALELLİ HA HA HA
Ah tek dal cıgara olsaydı, ah olsaydı? Ama yok. Darbukacı,
yekindi fakat doğrulamadı. Toprakta sürünerek ilerledi, hayvan
da berâber. Uzaklardaki şehrin ufkunda sinsice yükselen güneşin
fışkınlarını gönderdiği yoldan geçen Azrâil, Darbukacıyı şöyle bir
titretti. Adamımız ürperdi. Asfalta yaklaştıkça şehrin çok,
karmakarışık, gürültülü, karabasanlara sürükleyen seslerini gene
duydu: vınnnn, ğorğorğor, aiiiia, uuuuuğğu, zıptaralelli ha ha ha.
Kafasına çekiçli darbeler ineceğini bile bile çöplüğüne dönecek,
orada, hercümerç içinde kaynayan cumbuldak canlar şehrinde,
yaşayacaktı gene de; çoklukta delirmekten, kaybolmaktan başka
çâresi yoktu. Hayvancağız ayrılmamıştı yanından; durdu, baktı;
“Gelme,” dedi yoldaşına, “burada kal, orada seni taşlarlar.”
Sarıldılar, son defâ koklaşıp vedâlaştılar. Gün minâre boyu
yükselenece el salladığı arabalardan hiçbiri durmadı. Sonunda
hâlden anlar bir taksicinin hayrına, pestili çıkmış gövdesiyle
Taksim Meydanı’na düştü. Bir grup kör, yardım maksadıyla
kurdukları ses teşkilâtına bağlanmışlardı, gelip geçenler OMO
kutusuna bozuk para atıyorlardı: “Bilsen uzaklarda kimler ağlıyor
/ Gelemem sevdiğim felek koymuyor / Gurbet eller bana bir
mesken oldu / Gelemem bir tânem kader bağlıyor / Huzûrum
kalmadı fâni dünyâda / Yapıştı canıma bir kara sevdâ”. Cadde her
zamanki gibi vıcır vıcır Vadaaa kaynıyordu; bonus kartların vörd
puanları, bankamatik tiltlerinde vücût buluyordu. Hem sakınarak
yürüyordu bu uzak düştüğü âhir zaman kitlesinden, hem tanıdık
birilerine rastlamak ümîdiyle bakınıyordu. Kikir kikir, fıkır fıkır,
şıkır şıkır gülüşerek geçen kızlı erkekli topluluktaki oğlanlardan
biri lâf attı: ‘‘Baba işi çözmüş, mevzûyu sürünmeye dökmüş.’’ Zıp
zıp zıplayan, hop hop hoplayan, gözleri cam bilya gibi büyüyüp
parlaklaşmış gürûhun dikkati, ânında başka nesnelere çevrildi.
Halep Pasajı’nın köşesinde sahtekâr abartıyla iki avucunu açarak
sinyalde dikilen Darbukacı, kâğıtpara kurtarmayı başardı;
titremese biraz daha duracaktı ama içi üşüyordu. İngiliz
Konsolosluğu’nun sokağına saptı, eski Adlîye Binâsı’nın yanından
Tepebaşı’na yürüdü; hep eski mekânlarıydı buralar, konakladığı
oteller, öptüğü kızlar, attığı kahkahalar… Tünel’den Gâlipdede
Caddesi’ne saptı, Mevlevîhâne’nin önünden ilerledi, Şahkulu
Camiîsini geçti, mâzîde ara sıra muhabbet ettiği Muammer’i
gördü. Muammer, dükkânın önüne bir kürsü atmış, esrârengiz bir
182 peygamber gibi oturuyordu. Darbukacının selâmını aldı, sigara
tuttu; sessizce içtiler, Galata Kulesi’ne akan turistleri seyrettiler.
Muammer, yandaki bakkaldan ekmek, eski kaşar, siyah zeytin,
haşlanmış yumurta, turşu, helva, Maltepe aldı, girdiler. Kaşe,
pirinç levha ve pantograf yapılan üç katlı daracık bir taş binâydı.
Sünger serilmiş divan da bulunan üst katta, Darbukacı
sofradakileri silip süpürürken, Muammer arap kâğıdını
yapıştırmış, cıgaralık kıvırıyordu. Önce çaylarını, ardından
esrârlarını içtiler. İşkembesini dolduran Darbukacı, Muammer’e,
düşmeden önceki yaşamından kesitler anlattıktan sonra, bir daha
ne zaman eline geçireceğini bilmediği bu birinci sınıf hiltonda,
onaltı sâat sürecek derin uykuya daldı.
183 80. ÇÖKÜNTÜ BÖLGELERİNİN TÜRKÜSÜ
Feleğin sillesini yemiş hangi vurgun civan çığırmazdı ki
Darbukacı’nın türküsünü? Hangi Allahı şaşmış isyânkâr ozan, o
bozlak tavırla koçaklamalar döşemezdi ki? Sözlü târihin zahmetli
yollarında okullu çocuklar gibi koşulabilseydi, dilenirken ya da
çöp toplarken beşikdilini arayan varlığın o sızılı mânîsi, o
bilmeceli şiiri, ne biçim bir destân hâlinde metropol tepelerini
tutardı. Âşkla, sesle ve rûhla, kâînata dolup boşaldığı
ilkgençliğinin türkülerinde, âlemi de kendi gibi bildi de, pürneşe
kahkahalarla, topraklarda ve halılarda, yuvarlandı da yuvarlandı,
güldü de güldü. Zâlimler, sonra tekmelediler hâlbuki
Darbukacı’yı, iteklediler, suratına tükürdüler; parasız kaldığında
tek dilim ekmek vermediler. Dedi ki adamımız, feryâdını dağa
taşa haykırırken: “Dünyâda candan başka kıymet, kaybedecek
servet, var’mola?” “Var,” derdi cevâben, darbukadaki kasnak:
“Var, adı da Yâr.’’ ‘‘Âh Yâr, âh hayâtın birtânesi, nartânesi,
nûrtânesi,” diye kapanıyordu darbukaya Darbukacı. Kahredip
özünü alkolle boğması da bu sıralardır. Tarlabaşı Karakol’un
arkasındaki Çukur Mahâllesi’nde birbuçuk odalı evi vardı, kirâyı
ödemeyince attılar. Sağda solda sürttü, esrâra verdi rûhunu;
keşlere, bitirimlere, âlemcilik taslayan sahtekârlara dümtekledi
de, aç karnını doyurdular. Hiçbir yeri, ocağı, vatanı, yurt
tutamadan gideceklerin soyundandı; çokluktaki yalnızlıktı onun
türküsü. Sokak köşeleri devri böyle başladı. Bankamatik’leri ilk
keşfeden adamdır, diğer Otelmatik’ler, Darbukacı’dan ilhâm
almışlardır. Buzdolabı kartonlarından uykutulumu yatak ürettiği
biliniyordu; sözün kısası, düştü. Bir gün bir bakmışlar, Darbukacı,
Cadde’de, sanki duru bir gölde yüzer gibi kulaç atarak, kaldırım
taşlarına yapıştırdığı vücûdunu sürükleyerek, yere pençe ata ata
ilerliyor; bir yandan da onuncu yıl nutkunu veriyor biriken
ahâliye; ne dediğini nakledemiyorlar, sözleri pek anlaşılmıyormuş,
sinirliymiş, küfrediyormuş; “Para verin,” diye bağırıyormuş; bir de
şey cümlesi: “Ben süperim.” Bir vakit duyuldu ki, Darbukacı,
Ayıklayıcılığa terfî etmiş. Karnını doyuracak kadar çöp
topluyormuş. Yüzde 30 hızla yokuşları çıkıyor, yüzde 60 hızla düz
yollarda yürüyormuş. Kilo fiyatının azlığından şikâyetçiymiş. “Bir
sene oldu başlayalı, seneye bırakırım,” diyormuş. Durmadan ha
babam de babam kenti adımlayan Darbukacı, üç dört sâatin
sonunda tükenirdi. Bâzı günler iyice tâkatten kesilirdi, beş kilo
184 çöp bile toplayamazdı. Dehlizlere, yangın yerlerine, virân bağlara,
yıkıntılara, icâbında polisin bile giremediği karanlık mahâllelerin
ürkütücü arka sokaklarına da dalabilirdi; yollar, âşklar,
cinâyetler, hepsi onundu. Geceyi gören gözler onundu, sabâhı
gören gözler de onundu; geceyle gündüz karışırken zâlim tokatları
yiyen sağ yanak da onundu; ya görünmeyenleri gören gözler
kimindi? Yüklerin ağırlığı altında eziliyordu Darbukacı,
taşıyamıyordu tüketici âilelerin ıvır zıvırdan müteşekkil boşçöp
yükünü. Direncini yitirmiş korunaksız vücûdu, salgın bir mikrobu
buyur ediverince, hastalanıp açlığa iyice mahkûm kalırdı.
Günlerce tek lokma yemiyordu bâzen, kursağından tek kaşık
sıcak çorbanın geçmediği haftalarda, aç karnına akan lıkır lıkır
çeşmesuyu, midesinden gelen gurultuları bastıramazdı ki. Gücü
kuvveti yerinde ayıklayıcıların alınlarından şakır şakır ter
damlıyordu, çöp toplamayı meslek edinen azimlilerdi bunlar;
sistematik mühendisvâri tavırlarla, uygarlık atığı zenginlikten
yeni zenginlikler yaratmaya çabalarlardı; bâzıları birer dükkân
açarlardı, Sarıyer’de, Tozkoparan’da, Kozyatağı’nda ya da KartalYakacık’ta. Kaçak Afrikalı işçileri çalıştırırlardı; şimdikizaman
köleleri, dükkânın bir köşesinde yatıp kalkarken piknik tüple
tencerede pişirir, kapağında yerlerdi. Ne yerlerdi? Bâzen
yemezlerdi. Çöptenekesi mekânlardaki gariplikler ve garip
maddeler, diğer Ayıklayıcılar gibi, Darbukacıyı da şaşırtmıyordu.
Karabibere bulanmış hıyar dolu kokmuş Dia poşetlerini, ölü
sıçanların tıkıldığı Pizzahut kutularını, çöpahâliden atık insan
malzemelerini,
Adidas
ayakkabı
kutularındaki
zengin
çöpüntülerini, yanısıra kâğıt-karton-naylon-plastik de, bikinileri,
paçalı donları, naylon külotlu çorapları, ceketleri, hırkaları,
keman tellerini, yoğurt kaplarını, tıraş bıçaklarını ve bütün hurda
erkek küsûrâtlarını, dayanıklı ev âletleri kolilerini de topluyordu.
Aman Allahım, bir çöplük felâketin ta kendisi demekti. Gittiği
yolları geri geri adımlayarak dönerken, gecelerden bir gece
meselâ, dört el silâh sesi esrârengiz karanlığı yardı. Sessizlik.
Beşinci el atıldı. Uğursuz sessizlik. Ardından uğultu. Psikopat
haykırması. Papiklenmiş suçlu namzetinin yitip giden yâvesi.
Tekinsiz sessizlik. Ekip otolarının tedirgin edici amortisman
tıslamasının yaylanan sesi. Canavar düdüğü. Artan gürültüler.
Ardından gene gece, kopkoyu karanlıktaki gece. Sona kalmış
bütün gececilerin resmîgeçidi. Şehrin hurdaları evlerine
dönüyordu. Gangaster artıkları ve dilenciler, mengenelerde
ezildikleri hurdahaş günle gecenin sonundaki sabâhta, ev
185 dedikleri kulübelerin yolunu tutuyorlardı. Atık öğüten kamyonlar
tarafından kepekli una dönüştürülmemek için vargüçleriyle,
sığınacakları fâredeliklerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Yağlı
çaputlarla, eski gazetelerle örttükleri pencerelerinden giren fecî
soğuk, insanın iliklerine işliyor, kanını donduruyordu. Karla kaplı
semtlerden, sıkış tepiş dükkânlardan, çamurlu dar sokaklardan,
unutulmuş mahâllelerden geçerek mezbeleliklerine dönen bu
bîçâreler, güçsüzü dâra çeken şu zâlim dünyâyı, herhâlde hiçbir
zaman affetmeyeceklerdi. Pis, grî, alçak karakterli yağmurlar
dâima yağıyor, yağıyordu. Ezilen tenekelerin gökgürültüsüne
benzeyen sesleri, geceyarıları sokak diplerinde biriken siyah bir
korku gibi, sanki gökyüzünde böcekler geziyormuş gibi,
Darbukacı’nın beyninde dörtnala koşan atlarmış gibi, koşuyor da
koşuyordu. Hey çöküntü bölgelerinin türküsü, hey Darbukacı
arkadaş; bütün gece boyunca çocukluğuna koş, vur Darbukanın
türküsünü.
186 81-) NUTUK’S (TAKSİM)
Taksim parkı bir zamanlar bizim tapulu malımız sayılırdı. Taksim
bizim için düşman toprağı değildi aslanım, yaşamasını bilen
bütün insanlar Taksim’deydi. Diğer normâl insanlar da, tamam,
tırsarlardı biraz ama gece hayâtı deyince yetmişiki çeşit millet
Taksim’deydi. Derbederi, atılmışı, itilmişi, bütün kovgun insanlar
da burdaydı. Herkes yaşayacak iki metrekare yer buluyordu, bir
çorbasını çıkarıyordu. Ne zaman ki Tarlabaşı Bulvarını açtılar,
binâları talan ettiler, işte o vakit Beyoğlu’yla dünyânın arasına
hudût çektiler. Ne zaman büyük para girdi Cadde’ye, Cadde
koptu. İstiklâl pahalı bir yer artık, kafalarına uymayanları
temizleyecekler. Meydan kısmına git, sırf turist göreceksin. Bizim
gibi insanları dekor diye kullanıyorlar turistlere, bakın bunlar da
var hesâbı. Parasız vatandaş Taksim’e giremeyecek hemşerim,
yeni kanûn bu. Taksim’deki Tatlıpara akımı nereden gelmiş?
Sorarım. Ki esrârkeşler sorar. Bizans sokaklarında maratonlar,
hırsla patinaj yapan arabalar, baldır bacak karılar. Hangi filmde
oynuyorsun, orospu çocuğu? Tarlabaşı’na 100 metre yürüse, zâten
her şekil gasp edecekler. Verdiği resmin adamı değil ki bunlar,
zoru görünce hemen, götünü yiyeyim ağbi ayağı. Bütün mallarına
mülklerine veyâ karılarına kızlarına el koyabilirsin. Baylar tiril
tiril, kıyâfetler marka hesâbı, bayanlar şıkır şıkır, mis gibi.
Kulüpten çıkıyorlar şafak vakti, barakamdan aynen kesiyorum.
Sinemalar Taksim’in aynasında; ayna, tiyatronun en birinci
hayâtı, bakarsan sûretini görürsün. Ben hudûttayım, solum
Tarlabaşı, sağım Beyoğlu. Her iki tarafı da aynı ânda görüyorum,
kim ne halt karıştırıyor biliyorum. Türkiye’nin merkezi Pistanbul,
Pistanbul’un merkezi de Taksim. Çıldırmış millet, herkes
Taksim’de. Ârsızı, hırsızı, nûrsuzu, uğursuzu, pezevengi, iti,
kopuğu, orospusu, kahpesi, sivili, narkotiği, mekâncısı, yerlisi,
yabancısı, hepsi Taksim’de, Beyoğlu’nda. Taksim’in etrâfını
dikenli
tellerle
çevirmeleri
lâzım;
içerdekileri
dışarı
bırakmayacak, dışardakileri de içeri almayacak. Taksim saâtli
bomba diyorum veyâ da akıl hastanesi. Taksim’de durmadan
bombalar patlayacak, bütün bombalar Taksim’de patlayacak.
Taksim, ajanların yolgeçen hanı. Taksim’i kırsal bölge gibi düşün.
Gerilla var, korucu var, derindevlet var. Gerilla taktiği uygulayan
her grup Taksim’i havaya uçurabilir. Şehir gangaster dolu.
Saldırmaya hazır kalabalıklar Taksim’e akıyor. Sıkışmış bir enerji
187 var. Uzatmaları oynuyoruz. Bu ülkenin hayâtı sona erdi. Burda
toplum yok, burda herkes çakal. Şehir olmuş barut fıçısı. Bu giden
karatren, son tren. Kapıldık bahtımızın rüzgârına, dön baba
dönüyoruz bu akşam Pistanbul’un bütün meyhânelerinde. Halk
aç, nefesi kokuyor, yakında fâre kebabı yemeye başlarlar. Beyler,
hırsıza boçludur. İsyân etmeyi düşünen yok. Halk uyanık, herkes
indirirken ben de götürebilir miyim hesâbında. Sindirmişler halkı,
kazığa oturtturulacağının farkında, anladın? Kır bir yandan
yavrum, Allah çalışanı sever, çarşaf zâten hazır tosunum,
yapıştırdım bile. Deli diyorlar, desinler. Bu şartlar altında, yağma
bekliyorum, yağma istiyorum. Hâlâ salak gibi Taksim’den elleri
boş dönüyorlar, icraât sıfır. Mekânlardan mekânlara mı akacaksın
veyâ da bira fıçılarında yüzecek misin, ampül. Yok Noel Baba
gelecekmiş, hadi Taksim’e; yok Millî Takım gelecekmiş, hadi
Taksim’e; yok şampiyon olduk, hadi Taksim’e. Ulan hazır
toplanmışsın 200 bin kişi; kırsana camlarını dükkânların,
indirsene kuyumcu vitrinlerini; yağmalasana Taksim’i.
188 82. SANATSEVER TÂTİL BELDELERİ
Serbest partiler verdiği evinde, dönemin elit sanat kliklerini
onurla ağırlayan, entelektüel sosyetenin gözbebeği Siğmin
Hanım’a göre, para bir şekilde kazanılmalıydı; kimse kimseye
bedâva aş vermiyordu. Yeraldığı büyük MerkezcilEv’deki aykırı
tonlarıyla toplumsal vurguları sertleştiren KB, son yıllardaki
kitaplarıyla satış listelerini altüst etmişti. Bir süre başarının
tadını çıkardı. Hayâl pazarlayarak fethedilen korsan kalesinin
sandukalarındaki ganîmetler, eşi Siğmin Hanım tarafından,
akıllıca yatırımlara dönüştürüldü hemen: Bodrum’da yazlık bir ev,
Tekirdağ taraflarında 10 dönümlük villa arâzisi ve fıstık gibi bir
Mercedes. KB’nin, banknotların özgüveniyle iyice rahatlayan
benliği, son birkaç yıldır romancılıkla birlikte yürüttüğü Gazete
Yazarlığı ve TV programcılığına ara vererek kendine tâtil sundu.
Hayrânlarının
ilgisinden
bunalmıştı,
yurt
sorunlarıyla
didişmekten yorulmuştu, gâlibiyetlerini çekemeyen kıskanç ve
hırslı edebiyâtçılardan sıkılmıştı; Bodrum’daki evine çekilmek,
biraz kendini dinlemek, yazarlık serüvenini gözden geçirmek
istiyordu; azıcık da kendini şımartmalıydı. Kader edeceğini etmiş,
KB’yi, münzevî yaşayan muharrirden, gazetecilerle çataçat
konuşan ve canlıyayınlarda arz-ı endâm eden yaman bir
yazınerine dönüştürüvermişti. Yazarlığının seneler içinde
katettiği süreçlere kendisi de hayret ediyordu KB; ülkenin en
önemli, en büyük yazarıydı ve buna inanamıyordu. Ama hoşnut
değildi varlığından, yalan hayâller satan beterböcek gibi
görüyordu kendini. Siğmin Hanım’la Kerem Bey, otomobilleriyle
Bodrum’daki görkemli yazlık konutlarına böyle gittiler. Siğmin
Hanım’a da iyi gelecekti bu dinlence. Sanatsever dostlarla kalıcı
birliktelikler oluşturdu, güzel ekin insanlarıyla söyleşme olanağı
buldu. Bedensel devinimleri artırmak (yüzmek, yürüyüşler,
danslar) tenini de parlaklaştırmıştı; elma elmaydı yanakları.
Sıkma portakalsulu kahvaltısından önce uzun uzun yüzüyor,
ardından ivecenlikle günlük işlerini tamamlarken eşine de özen
göstermeyi ihmâl etmiyor, yanısıra birçok başka etkinliğe de
zaman yaratıyordu: gerçekten de ideâl bir Eş’ti. Göbeklenmemek
için spor yapılmalıydı, KB sık sık uyarılıyordu. Ama birçok yazar
gibi KB de hareketten çok düşüncelere dalmayı, Bodrum
dağlarında deretepe yürüyüp oflayıp puflamaktansa, tenteli
gölgeliklerde buzlu vişnesularını yudumlayarak okuyup yazmayı
189 ya da ziyâretine gelen yayıncısı Mesih Sökmen ve diğer Cihângir
Cuntası üyeleriyle dertleşip çene çalmayı tercîh ediyordu. Günler,
dingin ve kayıtsızca mutluluk içinde geçmekteydi. Bir KB romanı
cümlesiyle söylemek gerekirse, “İşte ne olduysa, o cehennem gibi
sıcak yazda oldu.’’ Birkaç arkadaşını da çıkınına katan Siğmin
Hanım, kent merkezine gelmesi için KB’ye de öneride bulunmuş,
fakat reddedilince sinirlenip gitmişti. Yalnız kalan KB, biraz
burnundan soluduysa da, ardarda iki sigarillo içerek sâkinleşmeyi
başardı. KB’lerin konakladıkları köy, Bodrum’un 20 kilometre
kadar dışındaydı. KB, biraz hava almak için, köyün dışına,
ormana doğru yola çıktı. Güneş solmuştu, yeryüzü karanlığa
ilerliyordu, tekinsiz gece geliyordu. Ortalığa yaprak hışırtılarıyla
tembel cırcırböceklerinin korosundan yükselen garip bir ses
dalgası hâkimdi; ses de denebilirdi buna, sessizlik de. KB’nin içi,
nereden peydahlandığını bilemediği tuhaf bir huşûyla doldu,
ürperdi, ancak yoluna devâm etti. Ardarda birçok resim gördü:
daldan dala sıçrayan sarımtrak bir sincap; cırlayan çekirgeler;
nefes sesi çıkaran, kıllı, surata yapıştığında ancak ameliyâtla
sökülen bir zonayı andıran bir başka yaratık; tepede sallanıp
duran ayın hilâl hâli; yuvacıklarına çekilmeye çalışan nârin
serçeler; ta derinlerden geldiği zannını veren, orman canlılarının
sesleri; ayaklar altında kırılarak çıtırdayan kupkuru dalların
garip hareketleri; yumak kütlelerin bir ânlık çakımlarıyla yolu
aydınlatan ve kovaladıkça kaçan ateşböcekleri. Kafasında binbir
düşünce at koşturuyordu; dünyânın güzelliği, hayâtın fânîliği,
Türkçe’nin kaplan kuvvetindeki âtıl kapasite gücü, ülke insanının
saflığı, gelecek güzel günlerin hayâli gibi kavramlar, İpekyolu
kervânları gibi gelip geçiyor, KB’yi bir yandan derin bir yeis ile
ümitsizliğe ve fakat bir yandan da tomurcukları patlamamış bir
goncagülün sevdâlı inâdına, inâtçılığına sevkediyordu. Şu tâtil, ne
iyi gelmişti. Uhrevî bir sükûtta dinlenmeye çekilmiş gibisine sâkin
köyün sokaklarından geçerken, solgun ayışığıyla hafifçe
aydınlanan izbelerden birinin duvarına sırtını dayayıp çömelmiş
bir köylü gördü, eşeği yanında dineliyordu.
Durdu, baktı.
Konuştular. Yaşlı köylü, güçkaynağı belirsiz göğün katlarından
yansıyan bir nûr topu gibiydi, îtimât telkîn eden bir hâli vardı;
durup dururken sebepsiz yere bütün hayâtınızı anlatmak istemek
gibi bir rûh boyutuna girebilirdiniz. KB, yaşlı adamı tasvir
ederken, “Tıpkı Anadolu Halk Masallarındaki Peygamber Suratlı
Evliyâ Dedeler gibiydi,’’ ifâdesini kullanacaktı. Fakat ne
konuştuklarını hiçbir zaman yazmadı. Sâdece, ‘‘O gece
190 yıldıztozlarından bir ışık gördüm, uzayı ve zamanı katettim,
vardım yeni bir menzîle eriştim,’’ demekle yetinecekti. Yaşlı
köylüyle vedâlaştıktan sonra sahildeki balıkçı lokântalarından
birine oturdu. Balığını beklerken, garsonlar, ünlü yazarın
eserinde rol kapabilmek için çevresinde fırıl fırıl dönüyorlardı.
Yalnız başına eve döndü. O gece doğru dürüst uyuyamadı. Yaşlı
köylü amca, yaşadığı hayâtın ikiyüzlü sahtekârlığını bir şamar
gibi suratına aşketmiş, hakikati anlatma ihtirâsını yeniden
alevlendirmişti. Dünyâ ne garipti; Siğmin’le, çılgın Bodrum
barlarına aksaydı, sabâhlara kadar sürecek eğlentilerde,
tiyatrocular, ressamlar, grafik sanatçıları, kabare şarkıcıları, işsiz
aydınlar ve birkaç Tutunamayan’a takılıp kalan beyni, sıkıcı
gözlemler yapmayı sürdürecekti ve sonunda gene KB’nin sinirleri
bozulacaktı, başı dönecekti. Yatakta kıvrandı durdu. Siğmin
Hanım, sabâha karşı döndüğünde, ânlık yakıcı kıskançlık
duygusuyla sarsıldı KB. Fakat Siğmin, başını tatlı tatlı
okşayarak, sâdece KB gibi büyük beyinler tarafından
uyarılabildiğini söyledi, gönlü rahat olsundu; aptal erkeklere
hayâtta tahammül edemezdi ve KB’den daha akıllı birine
rastlayacağını da sanmıyordu. Gurûru okşanan KB, bu konuyu
tekrar açmayacaktı. Fakat şimdi, yıldızlı ve yakamozlu Bodrum
gecesinin yalnızlığında, KB’ye bütün bunların hepsi boş geliyordu,
bomboş. Panjurlardan sızan günün ilk ışıklarıyla uyandı ve
hemen kâğıdı kalemi kapıp, gazetesine yürekler burkucu bir
Pazar Yazısı döşendi: YARIN ÇOK GEÇ OLACAK. Yazısında,
‘‘Her şey böyle devâm ederse,’’ diyordu, ‘‘yarın çok geç olacak,
sorumluluklarımızı yerine getirmediğimiz için, onlara böyle kirli
bir ülke bıraktığımız için, çocuklarımız bizden nefret edecekler.’’
Duyarlı okurları, onun ne demek istediğini çok iyi anladılar,
mesajı aldılar, yazıyı internette paylaşarak dijital âlemi salladılar.
Bodrum’dan döndükten sonra, KB sessizleşmiş, durgunlaşmış,
içine kapanmıştı. Siğmin Hanım’ın sevecen duyguları, soru kipine
dönüştü bir gün: ‘‘Ne oldu tatlım, iyi misin? Düşüncelerini benimle
de paylaşmak istemez misin?’’ KB, sertçe, “Hayır,’’ dedi ve
kahvaltısına dokunmadan sokağa fırladı. “Oooow, yooow,’’ diye
sinirle porselen bir fincanı duvara çarptı Siğmin Hanım, az önceki
sâkin şeftâli hâlinden, sivri acıbibere dönüşüvermişti ânîden.
Haftada iki kez temizliğe gelen Fatma Hanım, sessizce porselen
parçalarını topladı. İstanbul Surları’nın 34 kilometre dışındaki
gecekondulardan birinde oturan, Giresun kökenli bir kadındı. Altı
yıldır, Siğmin Hanım’gilin konutunu paklıyordu. Hanımının
191 huylarını bilirdi. Toz alırken, yerleri silerken, bulaşıkları
yıkarken, çamaşırları ütülerken, Siğmin Hanım devâmlı
başındaydı; hizmetlerden hoşnut değildi. Konuta gelip gidenlerin
Siğmin Hanım’a gösterdikleri hürmete, iltifâtlara sinir olsa da,
sesini çıkaramazdı. Kerem Bey’den ise hoşlanırdı. KB, az ve öz
konuşur, hâl hatır sorar, çocukların okuldaki gidişatlarını merâk
ederdi. Bir gün, bulaşığa ara verdiği sırada, sormuştu: “Kerem
Bey, siz tatlıdilli güleryüzlüsünüz, her şeyin en iyisini bilirsiniz.
Bir şey sormak istiyorum.” Boğaziçi manzaralı salonunda
kahvesini yudumlayarak bilimsel bir makale hatmetmekte olan
KB, daldığı yoğunlaşma ortamına rağmen, kadının koyu ve dolgun
aksanına gülmüş ve sevecenlikle başını kaldırıp, “Buyur Fatma
Hanım,” demişti, “seni dinliyorum. Anımsayabildiğim kadarıyla,
Duygu kızımız, yeniliklere açık, kültür ve sanatla ilgili, modern
bir gençti ve sanırım 17 yaşındaydı.” Göz kırparak ekledi: “Onunla
mı ilgili yoksa, ha?” Elinde tutmakta ısrar ettiği ve suları şıp şıp
damlayan bulaşık beziyle ayakta dikilen kadıncağıza oturması
için işâret eden KB, sigara da ikrâm etmişti ama içmemişti Fatma
Hanım. “Yok,” demişti, “sağlığa çok zararlı, siz de içmeyin Kerem
Bay.” Keh keh gülerek düzeltti KB hemen, “Bay değil; o
eskidenmiş, artık sınıf vesâyeti kalktı, hümokrasiye geçtik, gönül
rahatlığıyla Bey diyebilirsin.” “Şimdi Kerem Bey,” diye devâm etti
kadın, “lisede bölüm açmışlar, halkla ilişkiler diye, kız onu seçti.
Babasına kalsa okutmaz bile, daha küçücük kıza çalışsa ya diyor.
Keşke sizin gibi bir baba destek olsaydı.” Kadının evlâdına
duyduğu sevgi, KB’nin gözlerini nemlendirmişti, bütün sanatçılar
gibi o da çok hisli bir insandı. “Boşver,” dedi, “evin geçim parasını
sen kazandığına göre, senin sözün geçmeli. Ayrıca biliyorsun, ne
zaman ihtiyaç duyarsan, çekinme söyle.” Kadın minnettâr bir
ifâdeyle, “Sağolun Kerem Bey,” dedi, “Ben kumaş işine koyayım
diyorum, kız tutturmuş, ben radyolara televizyonlara girecem
deyi…” FH, sözlerinin burasında cıkcıklayarak güldü. KB, içini
çekerek, “Zâten kim televizyonda şöhret olmak istemiyor ki
günümüzde Fatma Hanım?” dedi, “peki, mümkün mü sence? Ben
bir özel görüşeyim istersen. Fiziksel görünüş dört dörtlük, vazo
gibi kız. Ama meselâ, sesi güzel ve berrak mı, Türkçe vurguları
yerli yerinde mi? Bir bakayım, kontrol edeyim ben.” Bu sefer de
FH içini çekti: “Düzgün olmasına düzgün de, öteki iş daha iyi
gibi…” KB, “Stilistlik filan gibi bir iş mi yani, onu mu demek
istiyorsun?’’ diye sordu. Fatma Hanım, bunca yıldır zengin ve
kültürlü evlere temizliğe gittiği hâlde, şivesi en ufak değişikliğe
192 uğramayan insanlardandı. “Hah,” dedi, “ondan istiyyurum.’’ Tam
o sırada salona Siğmin Hanım girdi. Bu, olabileceklerin en
kötüsüydü. KB, kedi gibi gerildi, savunma pozisyonuna geçti
hemen. SH, patlamaya hazır bir Aygaz tüpü gibiydi: “Ooowww,
bakıyorum da işi gücü sermişiz, muhabbet ediyoruz Fatma
Hanım; bir cappucino da siz ister miydiniz?” Yüzü kıpkırmızı FH,
kös kös mutfağına döndü. KB, kem küm ederek duruma müdâhale
etmeye çalıştıysa da, Siğmin’in, “Lütfen itirâz etmez misin,
sanırım bir şekilde iletişim kurmak zorundayız, KERAM!” azarını
sessizce kabûllendi. Şimdi, Pril’i mahsustan, israfçı bir kadın gibi
fazla fazla döken FH ise fırtınanın dinmesini bekliyordu. “Kâr,
kârdır,” dedi dişlerinin arasından; hem önemli bir konuda KB’nin
görüşünü almış, hem de yarım saât az çalışmıştı. İşçisınıfı
mensûplarının
servet
düşmanlığını
vurgulayan
hâin
gülümsemesiyle, Ballerina bulaşık süngerini kristal bardaklara
gömdü. SH’ın itirâzı da tam bu noktadaydı: “Âşkolsun Kerem,”
diyordu, “lûtfen, ben sana yüz kere söylemedim mi, bu kadına
fazla yüz veriyorsun, sonra şımarıyor ve az çalışıyor, işini
gerektiği gibi yapmıyor ve bir şekilde bilinçsizce kendini
Külkedisi, beni de Üveyanne rolüne yerleştiriyor.” KB, “Ama
hayâtım,” diyecek olduysa da, SH, tartışmayı bitiren noktayı
koydu: “Bir daha Fatma Hanım’ın iş saâtlerinde lûtfen ayak
altında dolaşma, bir şekilde kendine uğraşlar yarat.” KB, kükredi:
“Ama ben okuyordum, kimseye engel olmadım ki.” Siğmin, sürecin
bu aşamasında, yüzüne şûh bir ifâde yerleştirdi, kalçalarını
sallayıp kırıtarak KB’ye yaklaştı, dudaklarına ateşli bir öpücük
kondurdu ve “Türk romanının 1 numarası sensen, bu evin de
diktatörü benim; tartışma bitmiştir,” dedi.
193 83. ALTINCI AZ SONRA
Dile dökersek hikâye daha çok uzar; ama anlatmaktan biz de
yorulduk. Abartmış, uydurmuş, ilgi çekmek için acı ve kanla
allayıp pullamış, daha çok satmak için çığırtkan edâlarla
bağırmış, âdî kelime oyunlarıyla sizleri kandırmış olabiliriz. Ne
yapabiliriz? Bayağılık eşiğini çoktan geçmişiz, artık her müşteri
(monitör hayvanı) velinîmetimiz. Kupkuru hikâyeleri satın
almayıp, mâcerâ ve heyecân arayanların karşısına, süsleyip
boyayıp alacalı bulacalı kâğıtlara paketlediğimiz şatafatlı
(karmaşık) olayörgüleriyle çıkıyoruz; kesip biçip yapıştırdıktan
sonra (bir de) hızlandırabilmek için basitleştirdik mi,
tamamlanıveriyor icrâat; mecbûr kaldık. Birazdan kara gece
bitecek,
masal
sona
erecek;
beyaz
sayfaların
sonunda hakikatlerle yüzleşeceksiniz; belki de bitirmeden fırlatıp
atacak ve “Oh! Hürriyyet ne güzel şey!’’ diyeceksiniz. Gonglar her
halükârda bizim gibi hikâyecilerin miyâdının dolduğunu
kanıtlamak istercesine ârsız ârsız vuracak. Mevzîleri kaybedilip
tersânelerine girilmiş, bütün kaleleri zaptedilmiş, (morgları bile
yağmalanmış) bu harâp ve bitâp ülkede; bir mûcize, bir yalvaç, bir
ermiş bile beklenmeyen Geleceksiz Şimdiki Zaman’da, hiç
farketmeyecek.
Yerleşik
vahşet,
binyıllık
uykulardan
uyandırmıyor,
ezik
tenekeye
dönüştürülmüş
yurttaşlar,
sihirbazların büyülü öpücüğünü bekliyor, bulutlar durmadan
yağmur topluyor ve herkes o kadar vahşîleşiyor ki, o kadar olur.
İnsaneti tadında berkitilmiş damakzevki, verimlilikte hedefe
kilitlenmiş hadım, gaspedilmiş, darbeli yığını mestediyor;
dişaralarına sıkışmış çiğetten damlayan kardeş kanıyla sarhoşlar:
bin kâse içseler bile doyamayacaklar; çünkü gece artık binbirinci
gece, AZ SONRA sabâh olacak, bu son masal. Ânlık zevklere yüz
süren, basit hesaplara gönül indiren, gösterebildikleri kadar
mutlu olacakları yanılgısı (sanısı) içinde debelenip (devinip)
duran, gösterenler tarafından cinnetlerini bile gösteriye
dönüştürmeye kışkırtılan muazzam derecede kalabalık piyon
kitleler, mağrûr padişâhlarla müdebbir vezirlerin emir kulları
olarak yaşamaya devâm edecekler; reklâmcılar, yeni yağma
sâhaları bulmanın talancı sevinciyle ellerini ovuştururken, kısa
çöpün hakkını yiyen uzun parmaklar diklendikçe diklenecek;
yıkılışların (arefesindeki) tankırmızısı şafağında yeni bir jenerik
belirmeyecek. Farketmeyecek. Nasıl olsa zulüm akılalmaz biçimde
194 incelerek devâm edecek, sistem kibarlaşacak; gemler sıkılaştıkça
yularların düğümleri görünmezleşecek, papağanlaşmış yurttaşlar
suspuslaşacak; kelimelerin az geldiği bu ezgin uzaydaki
mandabokuna bulanmış ufukayârı bozuk gerçeklikler, başta şu
göçük yurttan hâlâ medet uman fildişi kuledeki aydınlar olmak
üzere, bütün bir âlemi zehirleyecek; yıkılışın kesinliğini imleyen
bir vefât şekliyle: (dırıdımmm) cırırinnkk. İşte o vakit gelince,
gecenin sert sesleri dinmeyecek, ince cinâyetlerin ardı arkası
kesilmeyecek; gözler aslâ yalan söylemeyecek, lânetlenmeye
devâm edenler yaşasın diye bağıracak ve kanlar lâvlar kadar
sıcak akacak. Okudukça meraklarınız gıdıklanacak, diliniz
damağınız kuruyacak, kâlpleriniz korkacak, canlarınız üşüyecek;
hayretlere garkolup âdetâ şok geçireceksiniz; andolsun ve
şartolsun dediğimiz için anlatacağız; durmadan tüyleriniz
ürperecek, durmadan şoklara gireceksiniz, durmadan Olmaz
Böyle Şey diyeceksiniz; az sonra, her şey biraz sonra olacak ve
artık hiçbir şey hissetmeyeceksiniz.
195 84. PİYONLARIN KURUGÜRÜLTÜSÜ
Ne
demekti
Kurugürültü?
1-)
APAÇİ
EYÜP:
(Gayrımeşrûdaki MARKALAŞMA SÜRECİNİ perçinlemeliydi). 2) KAHRAMÂN ÖZTÜRK: (52’lik desteyi kardıkça, farklı
açılışlarla karşılaşıyordu). 3-) AYPERİ SÛZÎ: (Güzel, kararlı ve
küstâh. Tasarladığı düzen uyarınca, MAL’a elkoyarak Güney
Amerika’ya yerleşmek niyetindeydi.). 4-) GOMEZ DELİYÜREK:
(Erk şemsiyesinde palazlanınca, organize suç örgütü kurmak
istiyordu.) 5-) ŞEYTANO ŞEN: (İhâleyle Taşeron Tahsîlât veya
Katliâm yapan Bağımsız Çetelideri ve tabiî ki Ayperi’ye âşık). 6-)
AYIBOĞAN DEĞİRMENCİ: (Yüzünde bön ifâde, kamyon gibi
gövde ve hayâtını 150 kelimeyle devâm ettiren bir Yaşayanefsâne.
Hanım’ına körükörüne bağlı; taşı sıksa suyunu çıkaracak kadar
kas kuvveti var). 7-) KOMİSER KENAN AKSOY: (Pistanbul’a
dehşet salan ALFABESAPIĞI’nı enselemek ve mesleğinde
yükselmek için gecegündüz didinmektedir. 8-) İNCİ AKSOY:
(KK’nin, KB’ye hayrân, edebiyât sevdâlısı kızkardeşi. Bütün
amacı bir gün çoksatan bir roman yazmaktır.) 9-) HANDÂN
YAĞMUR: (Zekî ve dirâyetli olgun erkeklerden hoşlanan,
aktrisliğe hevesli, neşeli ve azıcık da saf Gençkız; babası
yaşındaki Çükçöp Adamların hepsi ona hasta. Âile dostu diye
lanse ettiği KK’yle gezer, dolaşır, dertleşir.) 10-) KEREM
BAKIRCI: (Altsınıf Hayâtlar hakkında gerçekçi bir roman yazmak
için kenar semtleri seyrân edip gözlemleyen Yazarlar Sendikası
üyesi. Handân’la, Tambul gecehayâtına karabatak gibi gizli gizli
dalan KK’nin hikâyelerinden ilhâm alarak bir sonraki projesinde
HANDÂN’IN ROMANI’nı yazmak sevdâsına kapılmıştır.) 11-)
AJAN-XL: (Derindevlet’in gölge karakteri. Hikâyeye her ân yeni
Sayılar veyâ Numarasız Karakterler girebilir; meselâ, ya
Apaçi’den başka KAGEMUŞA Apaçi’ler de varsa?) 12-) AŞÎRET:
(Malı çornalanan VahşîGöçer’lerin bayındır kentlere akan silâhlı
güçleri, muhbirlerin kanlarını son damlasına kadar içmeye
ahdetmişlerdi). 13-) PARA: (Planktonlara mı, Köpekbalıklarına
mı, Balinalara mı yârolacak?) Durugırıltı, Arıgurultu ya da
Kurugürültü; farkcayar mı? Yâni ki Piyonlar, serhat boylarında
küffârla nâdân düveler gibi tokuşup duruyorlardı. Halbuki
teyakkuzdaki
uğursuz
âkıbetine
yaklaşan
SAYILAR
OPERASYONU’ndaki garipsilikler, Dümentezgâh Mâliklerini bile
şaşırtmaktaydı. Azametli Teşkilât Kurmayları, muhteris
196 kamunun emniyetini tesîs etmekle meşgûlken, yayılgan pispaslı
zincirleri de yumruk gibi düğümleyivermişlerdi. Hikâyedeki
herkes kendini süperzekâ zannediyor, herkes ötekinin kumpasına
uyandığını sanıyordu. Ne yâni, Yönetici Makina keriz miydi?
Hâsılı, TERSPEKTİF, kurşunlanan ampüller gibi sayıötesi
parçalara bölündü, osurgan ve şekülatif kelimeler içiçe geçti.
197 85. ŞEYTANO ŞEN VE ÇETESİ (KÜNTÖZ, DÖLBAZ VE
TAKAROF)
Şeytano Şen, bitirici son hamle için deliğinden çıkar.
Şeytano’nun kafasında kırk tilki var. Şeytano ve Çetesi’nin
pervâsız cesâretleri, para oburlukları, hâin hırsları var. Küntöz ve
Dölbaz, Şeytano’nun has adamları; bir de çanak yalayıcıları
Takarof var. Ama bugüne kadar üçü de, körü körüne
vuruşmaktan başka iş görmediler; çünkü aptal köpekler. Sâdece
fedâî olarak işe yararlar. “Ama fedâîlik de külüstürleşti
kardeşim,” derdi Şeytano, çayını höpürdetirken, “kafası işlemeyen
adamı
saksı
gibi
erketeye
yatırmaktan
başka
nasıl
çalıştırabilirsin?” Aksaray’ın, melânet yuvası diye damgalanan
köstebek deliklerinin öz çocuğuydu Şeytano. Orta Anadolu
kırlıklarından kopup gelmiş bu soyu sopu müphem başıbozuk,
kimbilir hangi salçalı patikalarda el yordamıyla emekledikten
sonra, cismini, Balkanlar’ın ve Ortadoğu’nun en renkli ve en
karanlık merkezlerinden birinde bulmuştu. Önüne çıkan her işi
gördükten sonra, genç irisi olarak onaltı yaşını tamam ettiğinde,
nâmusuyla çalışan adamın hiçbir bok olamayacağını anladı.
Nâmussuzlar alçaklık yoluyla hakkını gaspediyorlarsa, o da
sosyetik hırsızların direk varlıklarına el koyacaktı. Yoksa ne
kadar çabalarsa çabalasın, hayât boyu, iki eliyle bir siki
doğrultması mümkün değildi. Kısasa kısas, diyete diyet.
Sokaklardaki hayât suçu seviyorsa, o da paspaslar gibi yerleri
süpüreceğine, üç gün padişâh gibi yaşardı daha iyi. Böyle böyle,
geceyi koklayıp dinlemeye, karanlığı sevmeye alıştırdı kendini.
Bir sene sonra, Romanya Garajı’nın hemen dibindeki Kocwhiski
Club’ın işletmeciliğine yükseldi. (Kulüp aynı zamanda, eroinin
otobüslere yüklenmeden önceki son nakliye ambarıydı.) Elinin
altında bol miktarda kadın vardı, para ve yemek de veriyorlardı.
45 numara ayaklarına şâhâne ayakkabılar yaptırdı, ceketler aldı,
“OH” dedi. Tilki kadar kurnaz, kurt kadar tehlikeli. Doğarken
anasının amına jilet atan bu götoks, bu amkolik ibne, üç beş
kopuğu örgütleyip elbise kravat düzerek ânında takımını da
kurdu. Suç İmparatorluğu’nda, zil, şal, gül ve para için, o da
kendince, özhücre çekirdeğinin temelini attı: Şeytano Şen ve
Çetesi. Kuzeyden gelen Slav kadınlar sayesinde, sekse ömür billâh
aç Aksaray erkekleri, Beyazkadın cennetine düşmüş gibi
olmuşlardı. Ucuzdu, kadın başına maksimum 20 dolara tam gece
198 kapatabiliyordu kızları. Aygırın tekiydi Şeytano, bir tâne
yetmezdi, iki, üç, kaç tâne varsa, kimi bulursa. Kulüp
işletmeciliği, yörede statükosu yüksek bir meslekti, diğer
mevkîdaşlarıyla da zaman zaman fikir teâtîsi yapıyor, bölgenin
jeopolitiği, ortak çıkarları, sürdürülebilir işbirlikleri, kalkınma
projeleri
husûslarında
görüş
alışverişinde
bulunuyordu.
Şeytano’nun başa RI ya da başa RAMAYI hikâyesi, Türk gibi hızlı
başladı, Alman gibi makine düzeni disiplinle ilerlemedi, İngiliz
gibi kararlılıkla sona ermedi. Hayâtı hakkında ne karar alabilen
ne de aldığı kararları uygulayabilen insanların yurdunda, Şeytano
da kazandı, yedi, sikti, âşık oldu; Kiev’de tekstilci açtı, 100 bin
dolar orda batırdı; Moldova’lı bir Anna’ya yanıktı bir ara bu, bir o
kadar da ona yedirdi; hâsılı kelâm, Doğu bloku çöktükten, Berlin
Duvarı yıkıldıktan sonra, Volga’dan Karadeniz’e kalkan sessiz
gemilerle ilk liman İstanbul’a akan Beyazkadın volisine ağlarıyla
yapışan şanslı grubun üyelerinden Şeytano da, elindekilerin
kıymetini bilemedi, har vurup harman savurdu, kumarhânelerden
çıkmadı, dolarları ite kopuğa yedirdi. Eh, öyle göte böyle yarrak,
açılmayan şemsiyeler götünde patladı: iflâs etti. Gün geldi,
gölgeler uzadı, kadın akını da bitti. Abaza Türk erkeklerinden
hayli Anamal toplayan Beyaz Kadınlar, ülkelerine dönerek,
fabrikalar yapan fabrikalar kurdular, sanayî ve ticâretin
gelişimine ve ülke ekonomisine ciddî katkılarda bulundular.
Kocwhiski Kulüp kapanmıştı, piyasada işler düşmüştü.
Uluslararası akan yasadışı paranın merkezi Aksaray’da bir devir
batar, yeni bir güneş doğardı. Şeytano da böylece, Aksaray
tramvay durağının altgeçidindeki köşelerde, çakma marka mallar
doldurduğu tezgâhlar açmaya başladı. Her bir yeri iriydi, adımları
uzundu, güçlüydü de; tezgâhı seriyor, zabıtayı gördükte, dört
yanına bağlı ipi ânında çuval hâline getirerek topukluyordu. Vakti
zamanında Apaçi Night Club’ın müşterilerindendi, efsâne dansöze
vurgunlaşan nicelerden biriydi. Ayperi Sûzî’ye ilk günden mim
koydu, kâlbine işâretledi. Büyük patronların kızını, gözde dansözü
elde etme ihtimâli düşüktü ama O senelerce de sürse bir gün kızı
kucağına oturtma hayâlini sıcak tuttu. Şeytano Şen, Ayperi’ye fecî
hâlde âşıktı, kızı yıllarca tâkîp etti ya da ettirdi. Kumarda hayli
para ütüldüğü Kahramân’ın Ayperi’yle gizli bir tezgâh
çevirdiğinden ve muhakkak İstanbul’da ya da Türkiye’nin târihî
ve turistik beldelerinden birinde buluşacaklarından emindi.
Çakar çakmaz çakan çakmaklara gaz dolduranlardan, çakma
ayakkabı tezgâhı açanlara kadar, ispiyona yatkın ne kadar
199 eleman varsa, hepsiyle samîmî münâsebetleri vardı. Sayılar
Operasyonu ile düz ve çapraz kurgulanan Belâpara’nın
başlangıçtaki yolculuğundan hiç haberi yoktu. Ayperi Sûzî’yi gizli
gizli tâkîp ederken, birdenbire kızın hikâyesine bitişmiş bir başka
maden keşfetti ve kararmış Kirlipara’nın o ândan sonraki bütün
seyrini adım adım izledi. Şeytano, Kahramân’ın izini sürüyordu;
Aşiret’ten çornalanan Toz’dan damıtılmış servetin, Balyapara’nın
peşindeydi. Bir vurgun. Santim santim kazanılmış çil çil altın
paralara bir çırpıda sâhip olmak fikri. İyi fikir değil mi?
Kahramân’ı, yer yarılsa da bulup hacamat edecek; Ajan XL’yi ve
Teşkilât’ı da atlatabilirse, Küba’ya kaçacak. Çünkü Şeytano’nun
çâresi kalmadı, çünkü hayâttan umdukları gerçekleşmedi. Ne
bekliyordu? Sultanahmet’te turistlere fistan veyâ yazma sattığı
tezgâhında büyük zenginlik hayâldi. Lâleli otellerinde aylık kirâ
ödediği odalarda yaşayan bu insan, bu cinfikirli şeytan için, hayât
durmadan ısırılması gereken bir kuzubudu gibiydi; dişlemeden
yaşayamazdı Şeytano. İştâhını dindirmeliydi ve hayâta karşı deli
gibi bir şehveti vardı. Elbette pispas hikâye bu, sayın Kâtip. Ne
bekliyordun ki erken zıplamaya müsâit karakterlerden, yamuk
hayât hikâyelerine sâhip bahtıkaralardan, âşk mahsûlü
sevişmelerden husûle gelmemiş evlâtlardan? Ne?
200 86. SALI TOPLANTILARI VE KB’NIN NUTKU
KB, Bodrum’dan döndükten sonra sessizdi, sâkindi; rûhundaki
fırtınalar, eski benlik davâlarının yanında hiçti; şimdi,
sanatındaki
mercek
kaynaklı
ayârsızlıklardan
sıyrılma
yolundaydı.
Gerçekliğin
durmaksızın
içinin
boşaltılarak
bambaşka anlamlarla doldurulduğu bir çağda, artık ortada gerçek
varmış gibi yazılamazdı. KB, işte bu yüzden, varolan gerçekliği
bile tersinleyebileceği kadar gerçeklere dayalı bir roman yazmak
istiyordu. Acımasız gerçeklerin çifte kavrularak, ânbeân,
günbegün, tepesine balyoz gibi indiği ülke sanatının temel özelliği
ise, gerçeklerle yüzyüze gelememekti; minderden kaçan
güreşçileri andırıyordu bu ülkede sanat ya da uçakkazâsı
raporunun dökümünü apaçık veren karakutuyu buzul vâdîlerinde
sonsuza kadar unutuluşa bırakmaya benziyordu. Bir gün şunu da
keşfetti: toplum, hapishânede hayât yaşıyordu sanki; aynı kafese
kapatılmış
tilkiler,
çakallar
gibiydiler.
Haftalık
Salı
Toplantıları’nda,
sanat
camîâsının
üyeleriyle
seçkin
beyinfırtınalarının burgaçlarında dönerek derin mâvilere demir
atarlardı; düzey yükseltici, ufukaçıcı, gettolarını kutsayıcı
törenler. “Dün,” diyordu KB, “kıraathânede götünüzü tavana
vurdurtacak konuşmalar vardı.” Zât-ı Şâhâneler, müstehzî
tebessüm ettiler; “G ile başlayan o müstehcen kelimeyi
kullanmanızı doğrusu size yakıştıramadık,” dediler, “bakıyoruz da
kıraathânelere gideli beri diliniz de değişime uğradı.” KB,
parmağını şaklatarak, “Hah,” dedi, “doğru noktaya parmak
bastınız. Sınırlı sözcüklere sâhipler ama îtirâf etmek gerekir ki,
dili, kendine yazar diyen birçok insandan daha işlek ve daha akıcı
ritmde kullanıyorlar. Aklıma gelmemişti, sözcüklerin böyle lâstik
gibi eğilip bükülerek yapıbozumuna uğratılabilecekleri. Bu
insanlar, farkederek ya da bilmeyerek, sözcükleri başka türlü
öbekliyorlar ve sürprizmatik cümleler fışratıyorlar.’’ Örnek bir
aydın Hanımefendi, diye dillerde adı nâğmelenen Siğmin Hanım,
mutfak sanatlarında da meşhûrdu; inanılmaz becerikliydi; hem
bunca kültürlü, akıllı ve yetenekliydi, hem de bunca zarif ve güzel
bir hanım kalmayı başarabiliyordu. Son iki toplantıda, Macar
ovalarından ve Adriyatik kıyılarından seslenmiş, öncesinde
Meksika, Uganda ve Endonezya mutfaklarından dem vurmuştu.
Bu sefer, otantik mahâlli sofraları İstanbul kültür sosyetesine
elceğizleriyle taşımış, Halep, Antakya, Antep mutfaklarından,
201 standartlara uygun örnekleri sofraya dizmişti: İçliköfte, Cağırtlak
Kebabı, Yuvarlama, Mercimekliköfte, Lâhmacun, Patlıcan Kebabı,
Yenidünyâ Kebabı, Firikli Aş, Gâvurdağı Salatası, Alinâzik,
Kabaklama, Omaç, Ezogelin Çorbası, Kimyonlu Biberli Bulguraşı,
Muhammarâ, Şam Oruğu, gibi saymakla tükenmeyecek Arap
mutfağının zenginliklerine şıklık katsın diye de, Güllüoğlu’ndan
özel imâlat cevizli baklavalar getirtmişti. Sofra mükemmel, ev
görkemli, konuklar saygındı. Erbâp, tartışmaya ara verip bir
müddet sâdece yemeklere saldırdı. Kerem Bey’in ketûmluğunun
devâm ettiğini gören dostları patladılar. “Üstâd,” dediler,
“beyninizin
kıvrımlarındaki
sarsıntısız
şosede
bizlerden
gizlediğiniz zırıltısız sızıltısız garip sırrınızı serzenişsizce sezdik
ama çözemedik, bir şekilde anlatsanız?” KB, ayağa kalktı ve
“Dostlarım,” dedi, “Arkadaşlarım, yurttaşlarım. Bu topraklarda
doğduk. Hiç birimiz uzaydan gelmedik. Kökenlerimizde, Anadolu
toprağından, kırlık alanlardan, törelerden bir parça, bâzen
hüzünle, bâzen sevgiyle hatırladığımız kırıntılar vardır. Aranızda
yedigöbek İstanbullu soylardan geldiğini iddîa edenleri görür
gibiyim. Mümkün, çünkü Bizans’ın gübrelerinden yeşerdik biz.
Ama eski İstanbul, halk kültürümüzün nâdîde türküleri,
oyunhavaları, ninnileri, bilmeceleri ve masalları ile dolu değil
midir? Bugünün Türk sanatına bakalım, hangi yerli geleneği
uyarlamışız bu yüzyıla? Karagöz-Hacivat belgeselleriyle gelmeyin
bana ricâ ederim. Son iki aylık kıraathâne gözlemlerimde
dostlarım, şunu keşfettim: toplumun yaşadığı hayât, bizim
zannettiğimizden çok farklı. Sanat anlayışımı gözden geçiriyorum
nicedir; soruyorum, sanatım halk katında nicedir?” Sözlerinin
burasında KB, önündeki kırmızı şaraptan iri bir yudum aldı:
“Hepinizin evlerine temizlikçi kadınlar geliyor, değil mi?”
Konuklar şaşırmışlardı, KB’nin başına Bodrum’da gerçekten
güneş mi geçmişti? “Aklınızdan geçenleri okuyorum,” diye devâm
etti aldırışsızlıkla KB, “ama bildiğiniz gibi, karmaşık gerçekler
yalınkatlık derecesinde basittir. Şimdi size altı yıldır haşır neşir
olduğum, yaşamöyküsünü ezbere bildiğim birinden, Fatma
Hanım’dan söz açacağım.” İyice sıkılan dâvetlilerden kimi
tuvalete kaçıyor, kimi sıcak bahânesiyle balkona çıkıp
Boğaziçi’nden geçen gemileri sayıyor, kimi de masadaki
baklavalara kontraataklar yaparak nutuk süresinin dolmasını
bekliyordu. Hiç kimsenin, konutu terkedip gidecek irâdeyi
koymaya cesâreti yoktu. Aralarında, resimden, müzikten, plastik
sanatlardan ünlüler vardı ama sanat evreninde hiçbirinin gücü
202 KB’ninkiyle kıyaslanamazdı. “Dostlarım,” diye devâm etti KB;
târihi bir söylev verdiğini hissediyordu. Sonradan, ‘Salı
Manifestosu’ diye anılacak yazılı metnin kaynağını da, sâdık
dostu, tartışmasız mürîdi, ezelî hayrânı, kültüre meraklı genç
insan, Medet Baran’ın tuttuğu notlar oluşturacaktı. Medet
Baran’ın KB’ye hayrânlığı fanatizm derecesindeydi, KB’nin
yüzlerce tilmîzinden biriydi MB. KB’ye “Üstâd’’ diye hitâp ederdi;
birkaç edebî kırıntı kapabilmek için, canlı Türkçe Sözlük gibi
yürüyen KB’nin eteğine yapışırdı; dırdı da dırdı. Sevimli
görünebilmek için, acıklı bir ses tonuyla, yöresel hikâyeleri
derleyip KB’ye nakil ederdi: “Gaz lâmbasının ışığındaki köyleri,
sık sık eşkiyalar basardı geceleri...’’ gibi sözdizimleri kullanırdı.
Medet Baran’ın tek amacı, ne pahasına olursa olsun,
BeyazTürkçe’nin sanat piyasasına kabûl edilmekti. Gücetapan bir
tipti Baran; makarna ve deterjan reklâmları yazmaktan artakalan
zamanlarında, acı hoyratlarla demli, dengbejlerden arakladığı
hikâyeler çırpıştırıyor ve bunu kültür ortamına kaktırmaya
çalışıyordu. Öz kavminin târihini, muktedirlere yaltaklanarak
kendini beğendirme dili üzerinden hatırlarken utanç hissetmezdi;
ne hatırlama, ne unutma biçimlerinde, zerre kadar onur kırıntısı
yoktu; turistikleştirdiği hâtırâtını her ân egemenlere göre yeniden
kurgulayabilirdi. KB’nin dizinin dibinden ayrılmayan Medet
Baran, hemşehrisi, TV şovmeni, Kürtür Merkezi AŞ’nin sahibi
Cabbar Püsküllü’ye de ara sıra ziyâretlerde bulunurdu; ilerde
üretecekleri sanat yapıtlarının heyecânıyla sabâhları dar
ederlerdi. “Tam bir işçidir,” diye anlatırdı arkadaşına KB’yi,
“TV’lere çıkıyor, söyleşiler kurguluyor, hepsi tanıtım için
yapılıyor; Kırılgan Serseri Fay Hattı’nın 200 sayfasını teslîm
etmiş, sonbaharda çıkacak.’’ TE-CE üzerine de derin teâtîlerde
bulunurlardı. Cabbar Püsküllü, nîmetlerden faydalanabilmek için,
sanatta erdiği onbeşinci şeref yaşında, logosunda ‘Türkiye
Türklerindir’ yazan gazetenin başyazarına, geçmişte ‘Türkiye
Türklerindir’ deyip bîat etmediği için ne kadar nâdim olduğunu
belirten mektuplar yazıp yayınlattıktan sonra, medya sektöründe
şaha kalkmış, deveyi hamuduyla götürmeye başlamıştı; yıllar,
yıllar sonra, pis pis sırıtarak, “TeCe’de yaptıramayacağım iş yok,’’
diye böbürlenen de yine aynı Püsküllü’ydü. Her devrin adamı, her
düğünün damadı, her eğlencenin halaybaşı ve TBMM tavanına
bile yapıştırılan Çiğköfte’nin temel harcıydı. KB, Türkçeyle ilk kez
9 yaşında, “El bombası-Paraşüt-Özeltim-Keleş’’ gibi sözcüklerle
tanışan Baran’ı, o saf ve naif Kürt delikanlısını sahiden seviyordu.
203 Nutkuna devâm etti: “Fatma Hanım örneği şart değil. Şu kavruk,
şu özbeöz Anadolu evlâdı çocuğa bakın.’’ Târihe dürüstçe tanıklık
edebilmek için elinde kalemiyle, harf atlamamacasına yazan
Medet Baran, utanmış, hattâ azıcık kızarmıştı. KB, coşkuyla
konuşuyordu: “Sokaklarda farkettiğim ışık, organınızı sallasanız
sanatçıya değen Cihangir’deki bohem çevrelerde göremediğim,
bambaşka bir isyân tadındaydı, yaratıcı anarşiydi. Bu yüzden
haftalarca kıraathânelere devâm ettim ve inanılmaz hayât
hikâyelerini canlı canlı hatmettikten sonra, bugüne kadarki esin
perilerime lânet ettim.’’ KB, gene o çılgın sözcük oyunlarına
giriyordu ve az önce sönmeye yüztutan ilgi, canlanır gibi olmuştu.
“Gördüklerim,
göreceklerimin
yanında
hiçtir,
bunu
hissedebiliyorum. Artık hayâlgücümden ve hayâl kurmaktan
nefret ediyorum. Sokaklar zihnimde öyle bir küşâyişe yolaçıyor,
öyle dizginlenemez alanlara at koşturuyor imgelemim ki,
masamda oturup hayâli kahramanlar yaratmaya çalıştığım
günlere lânet ediyorum. Gerçekçi olalım. Yıllardır sâdece
kendimizi kandırıp duruyoruz. Bir zamanlarki sosyal gerçekçilik
anlayışı neden terkettirildi? Yoksul insanlar neden edebiyâtta
yeralmıyor? Veyâ, manyak bir İçişleri Bakanı portresi neden yok?
Hayır, kitap kesinlikle toplatılır.” Konuşma, bu minvâl üzere
devâm etti, dizginlenemez alkışlar patladı. İşte, Aksaray’daki
derbeder götleklerin oteline yerleşmeden önceki günlerde, KB,
böyle mevcûdiyet sorunsalları yaşayarak derinden titriyordu ve
yepyeni bir edebiyât dili yaratmaya ahdetmişti. Geliyordu en
güzel zamanların en tatlı edebiyâtı, yahhooo. Kahramanların
kaderleri kesişecek, kimin kimi anlattığı hiçbir zaman
bilinmeyecek.
204 87. KOMİSER KENAN’DAN KESİTLER
Kaynağından, üniversite yıllarından dalmak gerekiyordu
meseleye. Resmî Târih’in gazete başlıkları, ‘kan, gözyaşı, anarşi,’
idi. Spor Akademisi’nin son günlerinde, Kenan, kantinde, kara
kara ve derin derin düşünmekteydi. Parasızdı. Babası da fakirdi.
O da darbeci generallerin gölgesinde büyümüştü, beyni gerektiği
kadar yıkanmıştı. Vatan’a ve Bayrak’a inanıyordu ama Para’ya ve
Kadın’a daha çok inanıyordu. Rûhunun karanlıklarındaki asal
inançsızlık onu şu noktaya kadar götürdü: faşistliğin uç noktası,
Polisliktir. Beden Eğitimi Öğretmenliği’nden sonra Polis
Akademisi’ni tamamlamış, yapılı, sporcu bir adam. İşbilir bir
karakter. Yenikuşak polislerden biri. O kendi hayâtının romanını
yaşamaktaydı. Her limana demirleyebilir, her geminin
kaptanlığını yapabilirdi. Bu topraklardaki birçok insan gibi, O da
güce tapıyordu. Hukuk Fakültesine gitmediğine hayıflanırdı,
Hâkimler ya da Savcılar, polisten daha güçlü ve îtibarlıydılar.
Komiser Kenan da yasalara uygun değildi, iç dünyâların hiçbiri
yasalara uygun değildi; ama roman ve film endüstrisi bu
hususlardan bahsetmiyordu pek. Şimdi aradan yedi yıl geçmişti
ve İstanbul Polisi olarak görev yapıyordu. Kenan, mesleğinde
saygın bir noktaya gelmek istiyordu. Hattâ bâzı üst düzey
amirleri gibi, ilerde politikaya atılmayı düşünüyordu. Annesi ve
kızkardeşi İnci ile yaşayan KK’nin pederi, seneler evvel vefât
etmişti. Televizyon ışıklarının yüzlerdeki gölgeleri gizlediği
akşamlarda hep berâber otururlardı. KK, sevmediği bir kadınla
ömür geçirmeye mecbûr kalmak istemediği için, 32 yaşını sürdüğü
hâlde hâlâ bekârdı. Aksaray otellerinden Moldova’lı ya da
Belarus’lu Telekız ayârlayıp geceler geçirmek o kadar zor değildi.
Karadeniz’den kopan beyaztenli kadınlarla, parasını peşin ödediği
tek gecelik fuhşlarla idâre ederdi. Fakat o bir âşk istiyordu.
Handân Yağmur’a rastladığında tam da böyle bir rûh hâli
içindeydi. Bir sokak kavgasını ayırırken, hızla geçen otomobil
tarafından ezilmekten kurtardığı gençkız… ve görür görmez de
âşık oldu. Hayât böyle rastlantılarla dolu, kimse akışını
değiştiremiyor kaderin, sular bildikleri yataklardan akıyor. KK,
sâkinleşmesi için Karakol’a dâvet edip odasında limonata ikrâm
ettiği genç kadına, “Çok güzelsin,” dedi. Güldü, öteki. Yetinmedi
KK: “Hayâtımda senin kadar zarif bir gençkız görmedim, saf,
pürüzsüz. Nereden çıktın sen? Seni yeryüzüne Allah’ın lûtfu
205 melek diye mi gönderdiler? Bu nasıl bir güzelliktir? Hadi, anlat
bana kendini.” Handân, güldü sâdece. Bir süre sahilde yürüdüler.
Komiser Kenan, ışıl ışıl bir bahâr gününde, o yüreksöken güzele,
Handân’cığa rastlamıştı. KK- Tutmak isterim ellerine uzanıp,
boynuna sarılıp öpmek isterim. HANDÂN- Ben küçücük bir kızım
ama. KK- Bir bebek kadar güzelsin. H- Gerçekten mi? KKGerçeği söylüyorum, iltifât etmek için değil. Hicrânlı dalgalar,
tatlı nâğmelerin mûsikîsini tenlere çarptırırcasına kıyıları dövüp
dururken, vedâlaştılar. Ertesi gün gene buluştular, ertesi gün de,
daha ertesi gün de… Sevdâ tepelerinde elele, dizdize, yanak
yanağa âşk sözleri fısıldamak, mutlulukların en büyüğüydü.
Handân’ın hayât hikâyesinin seyri baştan ayağa değişecekti
sonradan, olayların örgüsü çetrefilleşecekti, yeni âşkların
ilmikleri düğümlenecekti. KK’nın hayâllerinin kadını, gecelerini
de süsleyen Handân’dı. Kıvırtkan robot bebekler gibiydi Handân.
KK, başlangıçta dostluklarını cinsî menfaât için kullanarak kızın
minicik garajına son sürat dalmak istiyordu; bal dudaklı
Handân’ın
karşısında,
uygar
insan
davranışlarından
uzaklaşmamak için insanüstü çaba harcıyordu ve kızı beyninden
etkilemeye çalışıyordu. Öyle bir hava yaratmaya çalışıyordu ki,
Handân, ilişkide tamamıyla özgür olduğuna inansın. Halbuki
Handân, fâreyi pençelemiş bir kedi gibidir. Muğlak, müphem veya
bedbaht bir âşk sergüzeşti değildi bu ilişki, gâyet netti. Üç aydır
buluşuyor, sevişiyorlardı. Peşrevler başlamıştı ilkin, derken emme
basma dil tulumbası ve hart diye ısırılan bebek şeftalisi. KK’nın
beynine balyoz darbeleri indiriyordu O Kadın. KK’nin
başlangıçtaki niyeti ve amacı bütünüyle kaybolmuştu; Handân’ı
kucağında hoplatacağına, Handân o sert görünüşlü erkek
çocuğunu parmağında oynatıyordu. Lezzette çifte hâzların
doruklarında gezen Handân, bağrından kopup gelen lâvları
patlatarak, sevgilisine zevk sularını içiren kadındı. Komiser
Kenan, başlarda ‘salak’ dediği genç kadının şimdi kölesi olmuştu.
206 88. KARA KOLLUKLAR
Komiser Kenan, harf sırasına göre semtleri takîp ederek cinâyet
işleyen ve ‘Alfabe Sapığı’ adını verdiği bir serî katille meşgûl
olduğu için, âşkıyla yanıp tutuşmasına rağmen, Handân’la fazla
ilgilenemiyordu. Son günlerde peydahlanan Alfabe Sapığı
yüzünden zâten yorulmuş, yıpranmıştı. Âile içi sorunlarını bir
müddet ertelemeye ve öncelikle şu sapık meselesini çözmeye karar
verdi. ALFABE SAPIĞI, yükselmek için uygun bir avdı. Haftada
bir, âmirine rapor sunuyordu; kel, fodul, şişman, sinsi bir tipti bu.
ÂMİR: “Size itîmâdım sonsuz Kenan.” KK: “Güveninize lâyık
olmaya çalışacağım, efendim.” Â: “Şu sapık, sizce nasıl bir insan?”
KK: “Biraz mâlûmât topladım efendim, doğru izler üzerinde
olduğuma eminim.’’ Sapık araştırmaları sürerken, yeni bir
manyak haberiyle çalkalandı İstanbul; suç şâhı, ÇİVİCİ.
Kurbanlarını çivileyerek haklayan adam. Gözleri bir hoştu,
mayhoş mayhoş bakıyordu. Eylemlerini tek tek anlattı. Beton ya
da laminant parke döşemelere çivilenen kurbanları sökmek zor
oluyordu. Polis memûrları şikâyetçiydiler; basın, söylenmeyen
sözleri de yazıyordu. Çivici Katil, televizyonculara verdiği
röportajlarda, yüzünü, acı çeken aslanların yüzü gibi kükretti.
Sosyâldi, konuşkandı. Çocukluğundan başlayarak bütün hayâtını
ayrıntılarıyla
hikâye
etti.
Avlarını
nasıl
çivilediğini
soğukkanlılıkla anlattı. Belli bir sebebi yoktu, içinden bir ses,
‘Çivile’ diyordu ve deli gibi hiç nefes almadan kurbanlarının
yüzüne 16’lık beton çivilerini sesleri kesilene kadar çakıyordu.
“Suç bir bilmecedir,” diyordu Komiser Kenan. İstanbul’un
semtlerinde Alfabe Sapığı’nın harf dehşeti yaşanıyor, vatandaşlar
korkudan titriyordu. Sıra hangi semtteydi, sapık hangi harfe
gelmişti? KK, som şafak vakitlerinde, daha saf, daha kof suçlara
imzâ koyacakların da ardına verebilmek için, sallanarak yürüyen
körüklü belediye otobüslerine de bindi, amele kılığına girip
işsizler kahvesine de takıldı. Hesâba itirâz ederken yanlışlıkla
garsonu mıhlayan çivi çakıcıdan sonra, yeni bir sorguya girdi.
KOMİSER KENAN: (Yakaladığı eroin torbacısına hitâben)
“Gencecik insanlar senin yüzünden öldü zehir tâciri, senden
aldıkları mal yüzünden öldüler.” Kenan da alışmıştı beton
duvarlardan yankılanan çığlıklara, polislik ona bunu öğretmişti.
Pezevengi vardı, üçkağıtçısı, sahtekârı, gaspçısı, blöfçüsü, sahte
sigara üreteni, naylon faturacısı… şehir, suçlularla doluydu.
207 89. KESİKBAŞ CİNÂYETİ (ARKADAŞININ KELLESİNİ
DÖNER BIÇAĞIYLA KESEN GENCİN HİKÂYESİ)
Karakoldaki gün, atık insan mâlzemeleriyle günü kalayladı.
Cemiyet sanki pırıl pırıldı. Suçun üzerine doğacaktı ışın
kümecikleri. Zınk, diye açıldı kapılardan bir kapı. Korkudan
paçavralaşmış vatandaş gürûhu, ürkek gözlerle KK’na bakmaya
yeltendilerse de, grî sert nazârlar, ödlerinin boklarına
karışmasına yetti, dalgalandılar kaynayan kazanda şöyle bir.
Havada, saygıyla korkunun karıştırılmasından elde edilmiş, mesir
mâcunu sertliğinde, bir top sessizlik hâlesi asılı kalmıştı. O sırada
koptu gürültü. İnce, uzun, dal gibi bir oğlancık girdi içeri. Saç
sakal altı günlük, ak gözler kanlı, serçe parmaklar titrek. Cinâyet
Masası, işbaşındaydı gene; üç İnfâz Memûru, zor zapteyliyorlardı
delikanlıcığı. Koroplast (Büyük boy, Siyah) çöptorbası sallanıp
duruyordu elinde; tıp, tıp, tıp damlıyordu kırmızı kanı
Kopukbaş’ın, eski canciğer dostun. Katil, düşecek gibi sendelerken
tam, tutunuveriyordu kalorifer borusuna. Yayılıverdi tabiî ânında
kulaktan kulağa mitralyöz sesleri gibi: Gündüz Sapığı. Kurban
Bayramı Caniîsi. Koyun yerine, arkadaşının kellesini gövdesinden
ayıran manyak. Haşırt, diye fırlayıverecekti amelelerle askerlere
31 çektirmek maksadıyla çıkan cürûf gazetelerden sekiz sütuna
manşet: (Bunu Yapan Türk Olamaz, Bunu Yapan Türk Olamaz.)
İki Kanka, içiyorlarmış birahânede. Maktûl, yanlış yapmış;
yapmamalıymış. Zanlı, maktûlü uyarmış. Fakat sanki ezelden
beri sarhoş gibiymiş maktûl, mevzûya uyanamamış. Okey’de çift
okey atmak kadar kolay iş değilmiş birbirini şişleyen bu ince işler.
Yenge’ye gelmiş muhabbet, zanlının istikbâldeki zevcesine. “Motor
oğlum o karı, deldirdi bütün mâhalleye,” demiş maktûl; “Tamam,
fizikle kimyâ on üzerinden on da, din ve ahlâk dersi zayıf, âile
imparatorluğunun millî güvenliğinden çakarsın son sınıflarda.”
Bunlarmış işte deyişler, ahhh ki ahh. Büyümüş kavga,
önlenememiş tartışma. Kurban Bayramı’nın ikinci günü
meyhânede demlenenler, kafayı öyle bulmuşlar ki, bayındır
küfürler ederek sevinç içinde eğleniyorlarmış. Birahâne Mâliki’nin
ifâdesine göre, tezgâh arkasında bulaşık yıkamaktan başka işe
yaramazlarmış aslında. Ama bayramdır seyrândır, bulmuşlar
banknotları, içiyorlarmış işte. Keskin döner bıçağıyla bitivermiş
ânsızın maktûlün tepesinde zanlı. Kavrayamamış maktûl, böcül
böcül bakıyormuş. Kıpır kıpırmış döner bıçağı, yerinde
208 duramıyormuş; daha ilk darbede şasesi çökmüş vatandaşın, yere
yığılmış. Yumruk darbesi. Havada sallanan keskin mi keskin
bıçak. Zanlı, maktûlün gırtlağını, yaprakdöner keser gibi, ince
ince, ağır ağır kesmeye başlamış. Yezid’in oğlu, şahsın ümüğüne
de çöktüğünden, çırpınmalar da bir müddet sonra nihâyet bulmuş.
Neyse efendim, zanlı beş on dakika çabaladıktan sonra, kelleyi
gövdeden ayırmayı başarmış. Maktûlün sarhoşluğu o denliymiş
ki, kafacığının kıtır kıtır kesildiğini bile çakozlayamamış ilk
evvelâ; salyalar saçtığı ağzında geveliyormuş sözcükleri Allahın
montofonu: “Len oğlum, yapma len, sarhoşmun nen len?’’
Ölmezoğlu değilmiş ya, göçecekmiş elbet. Susuzluk çiçekleri
öldürür, günler hayâtı öldürür; âdemin biri ötekini, soğanı tuzla
öldürür gibi öldürmüşse ne olur ki? Halk edebiyâtından deyiş
kırıntıları girmiş devreye; kentleşmenin yarattığı yalnızlık ve
ümitsizlik, Anadolu mizâhındaki hınzır mûzipliklere engel
değilmiş; “Ölme eşşeğim ölme,’’ demiş zanlı, “ölme yaza yonca
bitecek.’’ Az sonra ölecek vatandaş, can havliyle haykırıyormuş
ama nâfile. Zanlının gülme krizi tutmuş bir kere, kıh kıh gülerek
doğruyormuş sağ eliyle okkaladığı kelleyi. Ürkek bir tavşana
dönüşmüş maktûl, zavallı küçük bir tarla fâresine. Baş, eline
lâstik bir top gibi düşünce, ellerini kendi başının arasına almış,
düşünmüş Katil. Sonra yere çöküp demlene demlene bir sigara
içmiş. Döner bıçağını yeniden eline alıp maktûlün erkeklik
uzuvlarını doğramış bir güzel, koç yumurtalarını avuçlayıp bilya
gibi yuvarlamış kalebodur fayansın üzerinde. ‘Biz Kurban
Bayramı’nın kanlarıdır zannettik,’ diye ifâde verecek bâzı
görgütanıklarının rastgeldikleri sızılı kanlar, bu akanlardı. “Vah
ki vah, benim canım arkadaşımın kulakları,’’ demiş Katil ve
ağırçekim döndürerek fırlatmış havaya; buruncuk sonra, otuz
senedir durmadan karıştırılmaktan genişlemiş, sümüklü, kıllı,
hâlis muhlis Türk burunu. Gözler sonra, neler görmüş geçirmiş
gözler. Yeniçeri kılıcı gibi döner işte o suç âleti dönerbıçağı
havada. Kalan organ parçalarını serî darbelerle uçurup azyağlı
köftelik kıyma külçelerine dönüştürdükten sonra, görgütanığı
garsonlardan birine teşekkür olayına bile girmiş. Kelleyi,
Garson’un verdiği torbaya yerleştirmiş, Komi’lerden birinin
çevirdiği taksiye binmiş, Karakol’un önüne gelince de
çöreklenivermişler İnfâz Memûrları tepeciğine. İşte, Gündüz
Sapığı’nın, bir milleti ayân eden medârı iftihârlık portresi buydu.
Cinâyet Masası’nın ayıya benzeyen bâzı memûrları, suçluyu sakat
makat bırakmadan az hasârla cezâevine gönderebilmek için,
209 lânetlik nefret bakışların ışıldaklarından çekip aldılar ve kara
eziyet merkezinin dördüncü katına çıkardılar. O ufak tefek
katilin, maktûlün öküz büyüklüğünde ve canı rûhundan çıktığı
hâlde hâlâ pişmişkelle gibi sırıtan kafasını nasıl gövdesinden
ayırabildiği ise bir muammâ olarak kaldı; delirmenin kuvveti
herhâlde. Komiser Kenan, bizzat ayaklarıyla gelerek teslîm olan
Kurban Bayramı Sapığını bırakıp, kamuoyunu aylardır meşgûl
eden Alfabe Sapığı’na yoğunlaşmaya (odaklanmaya) karar verdi.
210 90. ALFABE SAPIĞI (İSTANBUL’DA GOTİK DEHŞET)
Lisedeyken şiire meraklı KK, anılarıyla tecrübelerini alınterine
katık edip emekliliğinde bomba gibi dizifilm senaryoları yazmak
azmindeydi. Filmci+Milletvekîli+Müteahhit? Neden olmasın? “İnci
gibi parlaklığıyla günümü aydınlatan güzel,” diye, SMS attı
Handân’a. Alfabe Sapığı’nın ortaya çıktığı o meş’um günlerdi.
Harf sırasına göre semtten semte atlayarak cinâyetler işleyen bir
serî katil; edebiyât meraklısı, harf delisi, kelime manyağı, akrostiş
hastası sapık katil. Başladıktan bir hafta sonra 6 kişiyi haklamış,
cennet cehennem meleklerinin sorgu suâl odasına postalamıştı.
Kimine göre, Tıp Fakültesi’nden atılma eski bir Öğrenci’ydi;
kimine göre kitaplarını yayınlatamayan hayli kabiliyetsiz bir
Yazar; bir diğerine göre götürü usûlü iş yapan Marangoz ya da
Fayans Ustası ya da Pekaka saflarında vuruştuktan sonra
şehirlere inmiş Lice’li bir Köylü’ydü. Sanki karda yürüyor da izini
belli etmiyor gibiydi, karmakarışık açmazlı tuhaf bir satranç
problemiydi.
Polis’in
gözünde,
topluluğun
kımıl
kımıl
katmanlarındaki her meslek grubu ya da insan, doğal şüpheliydi.
Geniş zamanlara çekilmiş fiildi Alfabe’ci, dillerin öznesi, cümle
kuruluşlarının zorbasıydı, Alfabe Sapığı’ydı o. Kelimeleri
öğrendikten sonra sindiren ve dışkılayan bir tür canlıydı.
Kelimeler, O’nu hayvanlıktan çıkarıp insanlaştıran uydurma
kalıplardı. Tamamı aşağılık değil miydi kelimelerin? Peygamber
de yapabilirlerdi insanı, katil de. Ve bir özgürlük türküsü gibi
dolanıyordu İstanbul semâlarında cinâyetlerin kelimeleri. Alfabe
Sapığı, anadilin bütün o güzelim harflerini döktü, saçtı. Edatlar
uçuşuyordu cürmün şanlı havasında, zarflar vınlıyordu mermi
sesi gibi, yüklemler bibergazı bombasına siperlenmişlerdi
barikatlarda ve nihâyetinde sıfat tamlamalı fiiller de bu ataklara
karşı yiğitçe direniyorlardı. Cinâyetlerde neden alfabeyi araç
kıldığını katile sormak lâzımdı. Ne istiyordu ki kelimelerden?
Kelimeler, hâşâ huzûrdan, onun anasını mı sikmişlerdi?
Pistanbul’daki gotik dehşet havası, ucuz gazete yayınlarından
sefil televizyon programlarındaki içeriklere kadar, her türlü ifâde
ediş aracılığıyla hissedilmekteydi. Sokaklardaki öfke, tek
kıvılcımla tutuşacak gaz kaçağı gibi, sinsice beklemekteydi.
Harfler tek tek düşen kaleler gibi kan kokarken, hayât çok
öfkeliydi. Soru ekleri ilinti zamirlerine bindi; berkitme sıfatları,
imse fiileriyle savaştı; yazım yanlışları, ormanı dalayan zehirli
211 sarmaşıklar gibi dili kapladı; yaratılan kelimelerdeki abartma
vurguları ve kelimelerin yapım yollarındaki ahenk durguları,
dilek-şart kiplerine avuç açtı. Bu arada, Alfabe Sapığı da K
harfine kadar gelmişti. KK, endişeleniyordu: Kocamustafapaşa
mı, Kartal mı, Anadolu veyâ Rumeli Kavak’ları mı, yoksa
Küçükçekmece veya Kanarya mı? Katil, devâmlı semt ve muhit
değiştiriyordu. Aksaray’da işlediği ilk cinâyetten sonra, alfabeyi
dümdüz takîp ederek kesip biçmeye devâm etmişti. Amacı bütün
alfabeyi tamamlamaksa, bu nasıl bir amaçtı? Sıradan insanları
katletmiyordu; kurbanlarını, derin fikrin serin sularına dalıp
karpuz gibi elleçleyerek seçtiği belliydi; ipucu yerine, akrostişli bir
şiir bırakıyordu. Bir dizifilm yapımcısı (Erkek-49), Maslak’taki
rezidansında, gâyet ustalıkla, sanki bir film senaryosu için
yazılmışçasına öldürülmüştü. Yirmidokuzuncu kattaki şehre
hâkim geniş salonunda kanepeye oturtulmuş hâlde bulunmuştu
ve REZİDANS kelimesinin baş harflerinden teşekkül eden
akrostişli şiir, REZİDANSLAR YIKILACAK dizesiyle açılıyordu;
Polis, halkta infiâl yaratacağı endişesiyle, şiirin kalanına yayın
yasağı koymuştu. Cinâyetlerdeki dert yelpâzesi, sanattan dîne
kadar, hayli genişti. Fâtih Camii Cinâyetinde (F harfi), kadın
erkek ayırmadan bütün mürîtlerinin ağzına veren bir tarîkat
liderinin boynunu kırdıktan sonra, şu şiiri bırakmıştı: Yalancı ve
yavşaksınız / Allah ticâretçileri dînbazlar / Kâlpsiz gaddarlarsınız
paraya tapıcılar / Âşkına uzaksınız Yunus’un, Hayyam’ın /
Lâstikli kayış gibi kâlpleriniz / Ama siz zâten sahtekârsınız /
Yalan dolanla kandırılacak insan mı yok / Âlemde korkuyla
yönetilecek dangalak çok / Meleklerle ahbapsınız görüntüde /
Arşın hudûtları da sizin kontrolünüzde / Zerdüşt ile Ahura Mazda
bir görünse / Sizi gidi hırsızlar dese / Imızganıp durmayın
takatukacı serserîler / Nerede o Avesta’dan, Gılgamış’tan
indirdiğiniz sahte sûreler / Ihtıracak sizi hakbilir târih, çöplüğe
doğru / Zûlmü katmerli gizli zâlimler. KK, akrostişi çözüp
yukarıdan aşağı okuduğunda, yüzünü buruşturdu ve acı acı
gülümsemekle yetindi; katil bunu kendi mi yazmıştı, yoksa ünlü
şâirlerin şiirlerini kolajlayarak aşırmış mıydı? Neticede, zor bir
vak’aydı ama KK, şiirseverliği sâyesinde, tehlikeli derecede zekî
psikopat katili, ölü ya da diri ele geçireceğine inanıyordu; manyağı
ensesinden tutacak ve aç aslanlar gibi ağızları açık bekleyen
televizyon kameralarının önüne yağlı bir but gibi fırlatıp atacaktı.
KK, 6 kişiyi sorguya almıştı. Biri Tombalacı, biri Ayakkabı
Boyacısı, biri Çakmak Tâmircisi, diğeri PTT Memuru (Seyyâr
212 Dağıtıcı), diğeri Yazar ve diğeri de Pavyon İşletmecisi idi. Hepsine
aynı soruyu soruyordu: “Söyle, sen mi yaptın?” Elbette, aynı yanıtı
alıyordu: “Hayır efendim.” Şüphelilerin sorgusu bir hafta devâm
etti. Onca işkence, elektrik, falaka, filistinaskısı, zincire bağlama,
ayaktan asma ve kabadayaktan sonra bile, elle tutulur dişe
dokunur somut ipucu elde edilememişti. Bütün suçlular masûm
değil miydi, suç âleminde ikrardan gelmez miydi yiğitlik? Hepsi
iftirâ, suçum yok, masûmum ben, demezler miydi ve dâimâ aynı
türküyü söylemezler miydi? TOMBALACI (Acıdan bîtap hâlde)Vallahi bilmiyorum komiserim, ben yapmadım. KK (Boynunu ve
kollarını kanırtıp diziyle sırtına basarak)- Sen yapmadıysan kim
yaptı, söyle orospu çocuğunun evlâdı. T- Ne bileyim ben ağbi. KKBoş zamanlarında şiir yazıyor musun? T- Hayâtımda ne şiir
okudum, ne de şiir yazdım. KK- (Elektriğin voltajını artırır)Konuşşş. T- Biraz daha devâm edersen ağbi, cinâyet de işlerim,
tecâvüz de ederim, şiir de yazarım. Taş duvarlar günlerce ağladı.
Tombalacı, kanlı gözyaşları döktü; ayakları davul gibi şişmişti,
gözleri patlamıştı, avuçları pul pul dökülüyordu. Bir gün, Kerem
Bakırcı’yı da sorguya aldılar, 24 sâat nezârette alakoydular.
Aslında bu sorgu, C harfiyle ilişkiliydi, Cihângir’deki cinâyeti de
Alfabe Sapığı’nın işlediğini biliyorlardı. Semte son yıllarda,
entelektüellerin arasına sızmaya çalışan, okuçyazaç kisvesi
tesettürüne bürülü çeteleşmiş kifâyetsiz bir tayfa hakimdi.
Cihângir semtinde, hem sinsiliği, hem nekesliği, hem de kıllığıyla
tanınan Netis Tecimevi’nin sâhibi Mesih Sökmen cinâyetinin
faîlini araştırırken, Kerem Bakırcı’yı da sorgulama gereği
hissetmişlerdi. Alfabe Sapığı’nın bıraktığı akrostişli şiirde,
Sökmen’in, Anadolu’dan gönderilen kitap dosyalarını sümenaltı
edip sâdece şahsen tanıdığı ve ya da elaltından rüşvet aldığı
kişilerin kitaplarını yayınlayarak edebiyâta büyük kötülükler
ettiği için cezâlandırıldığı yolunda îmâlar vardı; Türkçe
dilbilgisinden hiç anlamayan ve genç kalemleri hadım eden
çürümüş yayın dünyâsına karşı sembolik ya da temsîlî bir eylem
gibi duruyordu. Kerem Bakırcı’yı sabâha karşı Aksaray’daki
otelinden kaldırmışlardı. Zifir karanlık geceyarısında, yoksul
hançerelerden kapı gıcırtısını andıran sesler duyuldu. Kara
Kolluklar; ter, kusmuk ve bok, yâni işkencenin kokusu; yeşil,
mâcun tadında bir korku. Gözbağını çıkarmadılar KB’nın; nefes
seslerine göre, odada en az üç kişi daha vardı. KB ile KK, ayrı
dünyânın zâlim insanları, şimdi beton bir odada, kör bir ampulün
ışıkları altında karşı karşıyaydılar. Alaylar, gülmeler,
213 konuşmalar; caddeden geçerken gürültüleri yukarı taşan, Futbol,
Türkiye, Allah içerikli sloganlar. Birileri şampiyon oluyor, birileri
Türkiye’yi seviyor, birileri de Allah’ın iktidârını istiyordu.
Patlayacaktı yakında uğursuz sarı bir fırtına, nar tâneleri
saçılacaktı elbet bir gün hayâta. KB’nın pispas hikâyesi, işkence
sokaklarını geçerek, dijital zûlüm tarlalarını biçerek, boklu
sulardan içerek ilerleyecekti. Mantık bulabilene âşkolsun,
esrârengiz pispasın hikâyesi bu. KEREM BAKIRCI- Vurun
öldürün beni, ama böyle akla aykırı biçimde sorgulamayın.
KOMİSER KENAN- Basın ve Ahlâk Yasasından mı medet
umuyorsunuz? KB- Hangi cür’etle benden şüpheleniyorsunuz ve
gözaltına alıyorsunuz? Havayı yararak KB’nın suratına inen ağır
bir Osmanlı tokadı. KK- Kafamıza göre sorgulayamayız, öyle mi?
Yanılıyorsunuz. İstediğimizi öldürür, istediğimizi süründürürüz.
Biz bu toprakların tek hâkimiyiz. İstersek seni gebertiriz,
gazetende haber diye bile yayınlanamazsın. Vatan hâîniydi deriz,
cebine eroin koyarız, delil icâdederiz, suçüstü yaparız, cürümlerin
vardır mutlaka eskiden, toplumun önüne ısıtır ısıtır yeniden
koyarız. Burnundan akan kanları silmeye çalıştı KB. Sorgu
odasındakiler, katırlar gibi gülüyorlardı. Dinlendiler, gene
başladılar. (Zorbaların elmas gerçeği işkence.) KB, eserinin
işkence bölümünü, o kanlarla sulanmış vîrân betonda tasarladı,
evet; Ülke’nin işkence târihini orada yazdı. Eserinin kâlbi, demek
ki, boklu lâğım yuvalarında atıyor, sefâletin abecesiyle hayât
buluyordu. KB, kendini toplayarak, “Zorbalık, analitik zekâyı
altedemez,” buyurdu. KK- (Gülerek)- Sen kendini çok mu akıllı
zannediyorsun? KB-Yaşattırdığınız bu nezârethane hayâtını
unutmayacağım. KK- İyi işte, romanlarına beni malzeme
yaparsın. KB- Niye benden kuşkulandığınızı gerçekten
anlamıyorum. KK- Sizin gibi ünlü bir romancının, durup
dururken evini barkını terkedip Aksaray’da otelde yaşamaya
başlaması, size de garip gelmiyor mu? KB- (müstehzî)Hayâlgücünüz
pek
darmış.
KKYanılıyorsunuz,
boş
zamanlarımda dedektif romanları da okurum. (sırıtır) Ama
televizyonda sâdece vurdulu kırdılı filmleri seyrederim. KBKomiserler de gâyet mantıklı cümleler kurabiliyorlarmış,
inanamıyorum. Ama bir yandan da burnumun ağzımın
dağıtılması emrini veren sizsiniz. Sanki karşısınız ama şiddetten
zevk de alır gibisiniz. Bu tür bir kişilik yarılmasına hiç birebir
rastlamamıştım. KK- (sigarasının dumanını üfleyerek)- Toplum
şiddete bürünmüş, nasıl dışında kalabilirim ki? KB- Enterasan bir
214 karaktersiniz. KK (gülerek)- Geçelim. Söyleyin, siz misiniz sapık?
KB- Saçmalamayın. Ben, O değilim. Ne kadar mantıkdışı bir
polissiniz siz. KK- Siz saçmalamayın asıl. Bir de romancı
olacaksınız. Bir eser yazsaydınız, kahramanınız da toplumun âr
ve hayâ duygularını rencîde eden sapık bir katil ve ırz
düşmânının peşine düşerek vahşî olayları aydınlatmaya çalışan
bir komiser olsaydı, olay havzasındaki Aksaray’da pis bir otelde
kalan ve elinde not defteriyle durmadan bâzı gayrımeşrû deliklere
girip çıkıp ve karanlık şahıslarla görüşüp notlar yazan bir kişiyi
gözaltına almazdı da ne yapardı? KB- İyi de, KIRILGAN
SERSERÎ FAY HATTI’nda bu konu hiç yok, gayrımeşrû âlemin
dehlizlerinde geziniyorum o romanda. (Başını, cık cık cık
mânâsında sallayarak) Yazık, polislerimizin bu kadar akıldan
yoksun olduklarını bilmezdim. Dedi ve suratına inen balyoz gibi
bir yumrukla sarsıldı. Gözbağını hafifçe sıyırdılar. KB, mısır
koçanı gibi kırçıl ve dimdirek bir adam gördü: kara pos bıyıklı, çiğ
mâvi gözlü, yabanî bakışlı biri. Korktu. KK- Efendi gibi îtirâf
edersen, canını yakmayız. Hızlı, telâşlı hareket eden bâzı gölgeler
seçti. O sırada, pat diye bir ses duyuldu. Ölmeden önceki son
ânda, eceli yanıbaşında apaçık görmek gibiydi; gözbağının gören
gölgelerinden biri, tüylü bir şeylere ilişti: gözlere tutulan duman,
havadaki
kuşları
zehiriyle
ağzına
düşüren
yılanların
tıslamalarıyla mayalandı, büyülendi. Bu hâl bir müddet devâm
etti. KB’nın başı döndü, midesi bulandı, döşemeye kustu. Sesler,
daha bir tahrîk olmuş gibiydiler. O sırada bir patırtı daha oldu,
gene bir pat sesi. Kapı açıldı. Gıcırtı. KK- Hayâtımda kimseye
işkence yapmadım, yazar efendi. Şu ânda da ben yapmadım.
İnsan haklarıymış, falan filan. Kahrolsun insan hakları. Senin
gibileri tükürükleriyle boğacak o kadar çok insan var ki bu
memlekette. Gene sessizlik. KB’yı beton odada belki bir sâat
yalnız bıraktılar. Gaddar tekmelerin altında inledikten sonra
dudaklarına koklatılan yarımekmek döneri yemesini bekliyorlardı
bir de. KB, belki de hayâtının en metânet gerektiren günlerini
karakolda geçirdi.
215 91. TÜRK
KAFASI)
FİLMLERİNDE
ESRÂR
KAFASI
(TFE
Yeni romanı için mevzû arayan genç ve yakışıklı yazar, fakir
mahâllelerden birinde gecekondu kiralar; genç ve güzel kıza âşık
olur. (Kerem Bakırcı ile Handân Yağmur’un âşkı.) Dev
akvaryumun önünde ve arkasında dolanıyorlardı. KB: “Bu cins
balıklar berâber doğar, berâber ölürler. Benimle evlenir misin
Handân?” HY: “Evet, bin defa evet Kerem.” Aslında, hasret
çeşmesinin
suyuyla
büyümüşlerdi;
ayrı
dünyâların
insanlarıydılar. Bizans İmparatorluğu’na dalkılıç saldırılan
Osmanlı’nın ilk günleri için doğal set gibi kullanılan Topkapı
Surları’nın önünde buluşmuşlardır, mevsimlerden bahârdır.
Handân’ın mahâlleden arkadaşı Figen ve çiroz sevgilisi Nâmık da
vardır. Fularlı ve pipolu Romancı, gençkızla konuşmaktadır: “Ben
zavallı bir kayıt âletiyim, hayâtta olup bitenleri kaydederim. Ve
sen, bana ilhâm veren perisin, mahâlleye düşmüş meleksin,
bataklıkta açmış gülsün...” Handân’ın çocukluk arkadaşı Nâmık
atıldı: “Ondan olsa olsa çalı fasülyesi olur be, tazebakla,
balkabağı...” KB: “Seni seviyorum, inanmıyorsan gözlerimin içine
bak.” HY: “Senin gibi usta çapkınların gözleri de yalan söyler
sevgilim.” Gülüşür, şarkılar terennüm ederler: “Sevemez kimse
seni / Benim sevdiğim kadar / Her gün seni düşünür / Her ân seni
yaşarım / Seni sevmekten değil / Kaybetmekten korkarım.” HY:
“Rûyâda gibiyim.” KB: “Duysunlar... gökler, ağaçlar, kuşlar, bütün
kâinat duysun bu sevgiyi...” Yeşilçam Senaristleri, eline çabuk,
işbilir, pratik kalemlerdi; tek atışta işi bitiren birinci sınıf kirâlık
kalemler. Türk halkının hangi hislerine ateş etmeleri gerektiğini
kâlpleriyle hissetmişlerdi. Duyguların ayârıyla oynarken
matematik
kesinliklerden
yararlanmayı
Hollywood’dan
öğrenmişler, kökleri zillendirip yerli anlatı ormanlarına
gömmüşlerdi. Mahsül gâyet bereketliydi: Darphâne gibi para
basan Türkfilmi Sinema Sektörü doğdu. Ağlamak ve Gülmek,
temel unsurlardı. Ağlatan film, para demekti. Gözyaşı
musluklarından oluk oluk âşksuyu akıtan temalar belliydi: âşk ve
acısı, ayrılık ve kavuşamamak, fakirlik ve zenginlik karşıtlıkları,
saf Anadolu insanları ve âdî Metropol tiplemeleri, züppe
Burjuvalarla his yüklü Köylülerin başlarından geçen gülünç ya da
acıklı senaryolar; ille de ümitsiz âşk, kahreden âşk, öldüren ya da
süründüren âşk. Bir zamanlar filmler, İstanbul Seyircisi ve
216 Anadolu Seyircisi diye iki ayrı katman için üretiliyordu. Binlerce
senaryo yazan kalemşörlerin hikâyelerinden belgeseller yapıldı.
Haftada 1 Senaryo türettiğini anlatan senaristin hikâyesine
bakılsın. (...) İnsanları dikkatle gözlemlerim. Sabâh altıda
uyanırım. Beyoğlu’nda üç evim var. Şişhâne’de hafif bir
kahvaltının ardından, çok ince bir esrârlı sigara içerim, oturur iki
saât yazarım. Dolabımda her türden 300 orijinal Hollywood
senaryosunun çevirileri var. Genellikle uyarlama yaparım, bir
türü diğer türe çatarım ve sonra Türk usulü, ekmek arasına katık
yaparım. Halk, sever böyle tuhaf perendeleri. Öğleyin İstiklâl’den
yürüyerek Büyükparmakkapı’daki eve geçerim. Hafif bir yemek,
azıcık uyurum, uyanır ince bir tekli daha içerim, akşama kadar
diğer senaryoya devâm ederim. Sıraselviler’deki üçüncü evimde
yine ince bir tekli içip sosyâl hayâta atarım kendimi; geceleri,
baloları ve kadınları severim. İşte benim son 30 senemin bütün
günleri hemen hemen böyle geçti. (...) Sonuç, Sektör tarafından
durmadan köpürtülen 3000 senaryoydu. Senarist, konu kıtlığı
çektiğinde, çelik dolabını açarak, bütün türleri ve konuları, bu
toprağın çocuklarına elbise diye giydiriyormuş. Eski Türk
filmlerindeki tuhâflıkların ve üslûp tutarsızlıklarının sebebi, belki
de Yeşilçam’daki bu esrâr kafasıydı. Mantık pek yoktu bu
hikâyelerde, zamanda ardışıklık ya da mekân-insan uygunluğu da
aranmazdı; vukû bulması gereken hâdiseler genellikle fiilleri
masal kipinde çekilen olayörgülerinde olup bitiverirdi. Garipti ki
bu filmler herşeye rağmen Türk halkının hoşuna gidiyordu. Halk
filmlerde hayâlindeki masalların resimli hareketlerini canlı canlı
seyreder ve ağlar ya da gülerken mutluydu. Belki de o hülyâlı
hayâta dokunamayacağını rûhunun derinlerinde acımasızca
bildiği için Yeşilçam masallarındaki esrâr kafasını seviyordu. Ama
zâten esrâr da bir sır değil miydi, hikâyeler yoluyla arınmanın
efsûnu değil miydi? Bu gaipten gelen bilinemezciliği imleyen
kadim Mezopotamya havaları ve Akdeniz havzasının rehâvete
yatkınlığı, modern Türkiye’nin işâretleri, eşyâları ve kurumlarıyla
birleşerek, tuhâf bir film bulamacı hâlinde sinema salonlarındaki
bobinlerin hûnîlerinden varoluşlara lık lık lık diye sıvı sıvı
dökülüyordu. Mahkeme sahneleri meselâ, gerçekle ilgisizliği
bakımından tipikti. Cumhûriyet Türkiye’si, cezâ yasalarını, faşist
Mussolini İtalya’sından almıştı ve Jüri gibi, bireyliklere dayanan,
çözümleyici ve sorgulayıcı aklın da zaman zaman devreye
girebildiği, sanıklara sorular sorulduğu ve ifâdelemelerdeki
kelimelerin, mimiklerin, jestlerin, icâbında yargıcın kararını bile
217 değiştirebileceği işleyiş yoktu. Türk Filmlerindeki Esrâr Kafası,
gerçekliği dert etmemişti ve Yeşilçam’ın kafası güzel Senaristleri,
haksız yere suçlanan, hüküm giyen, senelerce zindanda çürüyen
Sanıklar ya da Mahpuslarla mahkeme salonlarında insânî
münâsebetler kurabilen babayâni tavırlı Hâkimler arasında uzun
diyaloglar yazabilmişlerdi. Ezberden tüketilen sorgulanmayan
hayât hücreciklerinin, aynı birörneklik tamamıyla korunarak
peliküle aktarılmasıydı belki de formülü başarılı kılan. Türk
Filmlerinin Esrâr Kafasındaki karakterleri, ağdalı cümleler
kuruyor, tumturaklı sözler söylüyor, lûgat paralıyorlardı;
doludizgin felâketler koşaradım kapıları çalıyor, kar tâneleri gibi
trajediler yağıyor, buğday hasadı karavesdâların sapıyla samanı
birbirinden ayrılıyor, maaş bordrolu dramlarda dâimâ hesap
hatâları yaşanıyordu. Örf ve ananeler ile Pozitivist Cumhuriyet’in
meyhâneleri, Akerdeon ile Ud, Keman ile Bağlama, İnşâat
Ameleliği ile Millî Piyango biletleri, Yeşilçam’ın tek kaleminde
mûcize
gibi
birleşivermişti.
Handân’cık,
Keremcik’le
kırıştıradursun, kameranın yıldırımileri hareketiyle optik odağı
bozalım ve bir başka gerçeğe sâbitlenelim. Handân Yağmur’un,
çocukluğundan beri mahâllede başına tebelleş olan belâlısı,
Paşakapısı’nda hapisten çıkmış, şehrin Toplutaşıma kurallarının
simetrisini hiçe sayarak direk Meyhâne’ye dalmıştı. Şûh, etine
dolgun, geçkince bir konsomatris, Ayperi Sûzî (Sûzân), hayât
hikâyesini anlatıyordu: (...) Edirnekapı’da doğdum ben. Babam
ayakkabı tâmircisiydi. İşler kesat gidince apartmana Kapıcı oldu.
Altı kardeştik, annemiz ölmüştü, ne bulursak onu yerdik. Derken
bir gün yakışıklı bir delikanlıyla karşılaştım. (Viskiyi fondipler).
Erkek dediğin ne ki, hepsi birbirinin aynı. Ucuz piyasa romanları
gibi, oku oku bir kenara at. Kimse benden faydalanmadan bir
lokma ekmek vermedi, insan posası oldum. (...) Belâlı’ya yakın
plan giren Kamera, rakı kadehi ile Handân’ın (mişli geçmiş
zamanda) kırlarda ceylân gibi sekerken hoplattığı memelerini ve
çalkaladığı kalçalarını montajda eşler; bir rakı, bir kadeh, bir
Belâlı, bir Handân. Hesâbı ödeyecek parası yoktur Sabıkalı’nın,
hâliyle meyhânede kavga çıkar. Tam o ânda o yoldan geçen
HERHANGİ BİRİ, haksız yere cinâyet suçlamasıyla yıllardır
damda çürüyen Belâlı’nın kulağına, gerçek kâtilin adını fısıldar;
meğer en yakın arkadaşı değil miymiş? Kuledibi’nde Lâtif’in
Kumarhânesi’ne (zaman-mekan sıçramasıyla) dalar, mekânın
gorilleriyle kavgaya girişir, üç dört kişiyi yere serer;
yumruklaşmayı izlediği geriplandaki flualan derinliğinden netliğe
218 çıkan Lâtif der ki: “Kollarının gücüne ve karakterindeki mertliğe
hayrân kaldım delikanlı, bizimle kal, benim adamım ol. Çok
çileler çekmiş insanlara benziyorsun. Derdini söylemeyen dermân
bulamaz. Beni ikinci baban gibi gör.” Belâlı, kabûl eder ve
ardından Handân’ı ziyâret eder; yangın yeri bir arsanın
kuytusunda (fiil zamanları iyice karışmıştır artık), kompozisyona
uygun hassâs ve zarif siyahbeyaz çerçevelerle diyaloglar
gerçekleşir. BELÂLI: “O, kan dâvâlım, o ırz düşmanı seni bu hâle
koydu, sonra da bir paçavra gibi fırlatıp attı.” HANDÂN: “Artık
benden sana yâr olmaz sevgilim.” BELÂLI: “Taş yürekli bir
acımasız bir kâtilsin sen, susarak ihânete ortak oldun; iftirâlar ve
yalanlar dolanlar sâyesinde, yaşayan bir ölüyüm artık ben. Dön
bana. Beni bırakırsan yaşayamam, yaşatmam da.” HANDÂN:
“Tehdit mi?” BELÂLI: “Hayır, seven bir erkeğin yalvarışı.”
Handân’ın buğulu gözlerinden geçen kameranın aynasında, çelik
bıçağın ışıltısı belli belirsiz yanar, söner. Sarılırlar, bakışırlar, al
kanlara boyanan gençkadın yere yığılır. Aslında, bir önceki
sahnede, Komşu Abla’yla bir tepsi pirincin taşlarını ayıklarken,
KB’nın fazîletlerini sayıp döküyordu gençkız. HANDÂN: “Öyle
deme abla, neden gönül eğlendirsin? Belâlı’yla takıldım da ne
oldu? Benim aldatıcı bir görünüşe değil, ince bir rûha ihtiyâcım
var.” ABLA: “İnsan rûhlarla evlenmez kızım, sen aklını peynir
ekmekle mi yedin?” HANDÂN: “Pırlanta gibi bir kâlbi var
Kerem’in. Annem gibi, senelerce sevdiğim adamı beklemek
istemiyorum, kaderin çizdiği yere yolculuk edeceğim...” Seneler,
seneler geçer, akla hayâle gelmeyecek gariplikler yaşanır ve
Handân kızımız, kendini kent ormanında bir başka kıllı erkek
hayvanın dizinin dibinde ya da kollarında bulur; KB’den de
ümidini kesmiş, yeni âşklara, yollara yelken açmıştır. Diğer
kardeşler yurdun dört yanına dağılmışlardır ve Handân,
düşkünleştikçe daha da bir paraya tapan babasıyla yaşamaktadır.
219 92. HANDÂN’IN SENARYOSU
Handân, yeni romanını yazmak için fakir mahâlleye taşınan genç
ve yakışıklı roman yazarıyla mâcerâlar yaşadı. KB, tanıdığı diğer
erkeklere benzemiyordu; hayâl dünyası hayli geniş his
insanlarındandı. Romancı, Handân’ın kendisine tılsımlı ilhâmlar
verdiğini, romanına ivme kazandırdığını söylüyor, gençkızı
hediyelere boğuyordu. Mahâllede adı çıktı Handân’ın, fakat
şöhreti eskiydi; KB, edebî bir av gibi yaklaştığı kızın
karakterinden sızan bütün zerrecikleri damla damla emmeye
bakıyordu. KIRILGAN SERSERİ FAY HATTI’nın mühim bir
kısmı da bu köhne ve terkedilmiş fakir mahâllenin vîran
bağlarında geçecekti. O romanda, Handân, güzeliğiyle İstanbul’u
birbirine katan fettan bir dilberdi; yanakları al, gözleri bal; beli
ince, rûhu süzgünce. Çocukluk âşkı (Kahramân), mahpus
damlarından çıkıp Handân’a âşkını tekrarlıyor, reddeden kızı
bıçaklıyordu. Kanlar içinde yere yığılan gençkızı öldü sanan
seyirciler, açılan yeni sayfada, mûcize kabilinden hayâta tutunan
Handân’ın, sonu İstanbul’un gece hayâtına uzanacak inanılmaz
serüvenlerini okuyacaklardı. Hikâyeye göre, kıza en zor
günlerinde dost elini uzatan, Komiser Kenan’dı; gizli gizli buluşup
gecelere akıyorlardı, metrolarla tramvay hatlarından geçip kılcal
damarlar gibi atan şehrin yüreğine bodoslama bindiriyorlardı;
seren direklerinin altındaki küpeştede alkolle yıkanıyorlar, nazlı
Marmara’nın mâvi sularında süzülüyorlardı; Tambulpistak’tı
burası, yitik âşkların mâbedi hey. Para, otomobil, yüksekses, hız;
Çamlıca Tepeleri veyâ Emirgân Korusu’ndaki otoparklara
ulaşmadan önce, mahâlleden sessiz sedâsız çıkmak lâzımdı. İlk
buluşmalarında, KK, sokağın köşesinden pencereye ayna tuttu,
güneş gençkızın yanağına yansıdı. Kavuştular; yanyana, iki
yabancı gibi yürüdüler. Ayaklarının altındaki Boğaziçi, ezici
güzelliğiyle, dalgalı, serin ve nazlı sularını, esir şehrin insanlarına
doğru akıtıyordu. Sevdâ Tepesi’ne vardıklarında, KK, çakısını
çıkardı; yaşlı bir çınarın gövdesine eğri büğrü bir kâlp çizdi,
ortasından bir ok geçirdi ve iki harf kazıdı: H ile K. Bu,
birbirlerini sevdiklerine işâretti. Elleri yavaşça buluştu,
parmakları kenetlendi. Güneş, esrârlı bir rûyâ gibi yavaş yavaş
sönüyor ve ufukta tatlı ara renkler çizerek yeryüzünü guruba
doğru hızla yaklaştırıyordu. Kadın avcısının, cinsel cesâretini
ortaya koyma zamanı gelmişti. Manzaraya dalmışlardı. KK,
220 fâresine sinsice yaklaşan kedi gibi gerilmişti; dili, sımsıkı kapalı
dudaklarının arkasında yalanıp duruyordu. Kolunu Handân’ın
omuzuna attı, yüzünü kızın gamzelerine yaklaştırdı, iri ve dolgun
dudaklarına hırsla yumuldu; pek az öpüldükleri o kadar belliydi
ki. Handân, birkaç saniye nefesini tuttu, bırakıverdi sonra;
doludizgin öpüşmeye başladılar. Handân, çılgın bir âşk nöbetini
hemen yaşamamak için dişlerini sıktı, çenesini gerdi. Ancak bir
mıknatıs sanki ikisini birbirlerine doğru itiyordu. Kendilerine
geldiklerinde, sular kararmıştı. Genç kadın, ‘Çılgınsın,’ diyebildi
ancak. Yuvarlak kalçasıyla nârin omuzlarının izi, kendi benzerini
toprağa resmetmişti. Kalktılar, yürüdüler. Aksaray’da bir gece
kulübüne girdiler. Yemek, içki, dans, kâlp şeklinde yanıp sönen
ışıklar, öpüşme, dili dil içinde gezdirme, genç adamın muzaffer
edâsı ve Handân’ın mütebessim yüzü. “21 yaşımdayım ve babam
beni bugüne kadar hiç sevmedi,” dedi Handân KK’na, “Söylemek
istemiyorum, gizlemek istiyorum ama benim babam Kapıcı.” KK:
“Aşağılamayalım adamı Kapıcı diye.” H: “Elinden gelse,
arkadaşlarımı bile o seçecek. Pazara gidiyoruz, arkamdan biri
ıslık çalıyor, dönüp bana bağırıyor babam, önüne bak diye… onun
hayâtı içki, şişelerin arkasına sığınmış. Para lâfı da düşmez
ağzından hiç, bir de ekmek-süt verirken içerileri dikizlesin…
mutsuzum, vallâhi ölmek istiyorum… hayât böyleyse çok kötü…
bu hayâttan kurtulabilir miyim bir gün?” KK: “Belli olmaz, bir
öpücük ver bakalım.” H: ‘‘Yanaktan öpebilirsin şu ân, bırak
dudaklarımı.” KK: “Sevgilim benim.” H: “Terbiyesiz.” KK: “Başka
nelerden sözedelim?” H: “Nelerden?” KK: “O güzel, tatlı ağzından
meselâ.” H: “Konuşma böyle, utanıyorum.” KK, Handân’ı
mahâllesine kadar götürecek. Eve bir iki sokak kala ayrılacaklar.
Bu âşktan ne bekliyorlardı acabâ? Babası evde televizyonun
karşısında çilingir sofrasını kurmuş, bir de bağdaş kurmuş, tek
başına, sinirli sinirli içiyordu. Konuştu: “Geldiğimde seni evde
bulacağım. Nâmusunu kirletirler dışarda. Orospu mu olacaksın,
katil mi edeceksin beni, eşek sudan gelinceye kadar döveyim mi
seni?” Handân, büzüldüğü köşecikten, babasını dinliyor, âile adı
verilen insan yumağının çirkinliğiyle, ikiyüzlülüğüyle ve
sefilliğiyle gözbanyosu yapıyordu. Oysa Handân, hem gençliğini
yaşamak, güzelliğinin tadını çıkarmak, hem de garantili bir
kocanın güvenlikli şemsiyesine sığınmak istiyordu; Televizyon’da
veyâ Radyo’da her Allahın günü boy göstermek de gâyet câzipti.
221 93. HANDÂN’IN İSTEKLERİ
Handân’ın peşinde her zaman 100’e yakın erkek vardır. 21
yaşında. Medyada çalışmak ve ünlü olmak istiyor. Cep telefonu
durmadan çalar. Komiser Kenan’la günlük hayâtın herhangi bir
ânında tanışırlar, sevgili olurlar, birbirlerine ‘aşkım’ ya da
‘gönlüm’ diye hitâp ederek mesajlar yağdırırlar. Ara sıra,
İstanbul’un çılgın gece hayâtına da dalacaklar. Handân da her
gençkız gibi delicesine eğlenmek isterdi, ama hayâtının âşkını
aramaktan da aslâ vazgeçmeyecekti. Görünüşte, kenar
mahâllenin fakir kızıydı; ama acabâ öyle miydi? Handân, neleri
sever? 1) Yakışıklı erkekler. 2) Pop müzik. 3) Güzel giysiler.
Rahatına düşkün Handân, nelerden korkar? 1) Parasız
kalmaktan. 2) Yaşlanmaktan. 3) Tecâvüze uğramaktan. 4)
Karanlıktan. 5) Babasından. 6) Depremden. Ya istekleri? 1)
Geleceğini garanti altına almak. 2) Televizyonda veyâ Radyoda,
sunucu veyâ Dijey-Vijey olmak. 3) Babasından kurtularak başına
buyruk ve bağımsız yaşamak. 4) Hayâtın tadını bir güzel
çıkardıktan yıllar sonra, babacan bir kralla evlenip yuvasının
kraliçesi olmak. Güldükleri ve sinirlendikleri de sıralandığında,
dört dörtlük bir portre belirebilir. 1) Hemen seks yapmak isteyen
erkekler. (Sinirlenir) 2-) Basit ve yaratıcılıktan yoksun lâf atan
erkekler. (Nasıl bu kadar aptallar?) 3-) Toplutaşıma araçlarında
alenen yalanıp dil şaklatan erkekler. (Cinâyet işleyebilirdi) 4)
Kibar, zarif görünüşlü, tâne tâne konuşan erkekler. (Hoşuna
gider) 5-) Ünlü bir Dijey’le birlikte olmak. (Karnını tuta tuta, kıkır
kıkır güler) 6) Kıskanç ya da kadın düşmanı kadınlar. (Ay,
şakasın sen; nefret yâni). 7-) Kadersizlik ya da kötü tâlih
(Küfreder). 8-) Aptal yerine konulmak (Kin tutar, intikâm
duygusuyla bilenir). Ha, bir istek daha: Mahâllesindeki abaza
ordusunun neferleri yerine, elbette şehrin kibar insanlarıyla
takılmak. Evde televizyon devâmlı açıktır. Genellikle müzik
kanalları. İnsanları ve dünyâyı (kollarını iki yana dünyâ gibi
açarak) ne kadar çok sevdiklerini tekrarlayan Dijey ve Vijeyler.
Ve izleyiciler. Defâlarca telefon etmiş, fakat canlıyayın hatları
sürekli meşgûl çaldığı için, televizyon şekerleriyle konuşma şansı
bulamamıştı. Evlilik yarışmalarına, ıssız adada hayâtta kalma
cenklerine başvuramamıştı. Elinde zap âleti, bir günâh gibi gezdi
durdu, renkli masal klipleriyle kafayı buldu. Yüksek morâl buydu
işte; montajlanmış hakikatlerin ağırçekim sarhoşluğu insanı enfes
222 hayâllere sürüklüyordu; Şan, Ün ve Para hayâlleri… derken,
yayınların sesleri kızgın cızırtılar eşliğinde hora tepmeye başladı.
223 94. GECE HAYÂTI RABARBASI
Azıcık bitliydi, bütün bunlardan ümitliydi. Çanta gitti eli sel aldı.
Kaynanasını doğrayan gelini duydunuz mu, hûû? Dublajsesi,
kafasesi, nefessesi, Kâtibinizin sesi. Sazların ateşlerin közleri. Pul
pul olmuş ağlamaktan gözleri. Aman bre deryâlar, yaşamalak ne
demek? Saçmalamak gibi mi? Peki ya, yanlarla yamayanlar
arasındaki fark? Mukadderâtın adâleti böyle kahpece mi tecellî
eder? Yakalamak mı malamaya çalışır, yoksa lama mı
yakalayamaz veyâ hangi lama malayamaz? Otuzdört seksenaltı
ticârî, sağa çek. İyi akşamlar Mösyö. Ben ibneyim canım, götveren
değilim, götveren senin babandır. Biz de vatandaşız konuşmak
istiyoruz. Lütfen canlıyayındayız sayın konuğumuz lan.
Rakamların uğruna inanır mısın Richard? O yalnız kasabada
şimdi zavallı Betty’den başka kimse kalmadı. Millet ekmek
derdinde siz hâlâ sanat diyorsunuz. Gerçekten de söylendiği kadar
yeşil mi oralar? Ooo, kimleri görüyorum efendim. Babam ben
doğmadan ölmüş. Engereklerin büyülü dünyâsına dalmaya hazır
mısınız? Okyanusun dibindeki hayât ne kadar da ilginç değil mi?
Gerçekten de, piyango bana mı çarptı Kont? PingPong’u en iyi
Asyalılar oynar evlât. Bir süre sonra kaçınılmaza boyun eğmek
durumunda kalacaksınız. Artık kral öldü ve başka kral
istemiyoruz. Şimdi bakın memûr bey, bu yaya bana yeşil
yanarken kendini yola attı. Eşini bıçaklayan şu cânî rûhlu adama
bakar mısınız? Eski çamlar Kutubira olmadı. Ülkemizin en önemli
meselesi ekonomi mi, eğitim mi? Meclis genel kurulunda
milletvekilleri yumruklaştı. Haberler bitti, oyunhavaları başladı.
Kanımız aksa da zafer Oyun Teorisi’nin. Biz bunu uluslararası
bilim dünyâsına da açıklamak istiyoruz. Ülkemizin dış ülkeler
nezdinde
nasıl
itîbar
kazanmaya
başladığını
hepinize
göstereceğiz. Ele geçirilen dolandırıcılık şebekelerinin üyeleri
arasında emekli muhasebecilerle matematik öğretmenleri de
bulunuyor. Kokain skandalıyla gündeme gelen güzel mankene
dikiz. Yaşayan ölüler ülkesinin şerefini kurtaracak kahramân,
yeni çıkan partinin genel başkanı olabilir mi? Uyuşturucuya
başlama yaşı onikiye düştü. Şehir zombilerle dolu. Çok büyük
miktarda paranın sâhibi olmak hârika. Taksitlerim var, fazla
harcama yapamam. Ağbi, karı bir âfet. Erkekler âşık olmaktan
niye
bu
kadar
korkuyor?
Parlementoda
ibne
var
mı? Kurugürültü, çöpşelen keşenkler, yükselen diginler.
224 Pistanbul’a hemşehricilik egemen oldu. Peki ama bu koku ne
böyle? Rabara rabara rabarba. Garden Parti sahnesini yeni
baştan alıyoruz. Şimdi de sırada camiî sahnesi. Kalabalığa
yakınçekim lütfen. İçerde içdüşman, dışarda dışdüşman. Ve
Dumrul, Azrâil’in canını almak için doludizgin sürdü atını. Diş
sağlığı, can sağlığı demek. Yalvarın bize, lütfen size bir şans daha
verelim. Hiçbir anlamı yok bu sözlerin, sâdece rahatlamak için
söyledim. Sen de mi öğrendin, âferin, haydi gel berâber
söyleyelim: Honki ponki toni nok / Çalona bimbo bori rok / Muşi
muşi hubobo kozi zok / Çiki çiki şayne tiki tak tok.
225 95. HANDÂN VE DJ TUĞBERK
HANDÂN- (İçinden) (…) Aslında gelecek için plânlarım yok,
hayâtı akışına bırakma felsefesindeyim. Şu ânda sâdece Kenan’ın
hediyesi akıllı dijital telefonum var. Kimseye bağlı değilim,
herhangi bir sorumluluğum da yok ve tabiî ki param da yok.
Bence bunlar hayâtımın en güzel yılları. Herkes hasta bana.
Eritiyorum
erkekleri
gözlerimle,
yandan
bakışlarımla.
Güzelliğimin açtığı kapılar var, fırsatları değerlendirmem lâzım.
Anlayamadığım şu: neden babam bu kadar sersem, niye bu kadar
gerizekâlı, nasıl böyle egoist? Kader ne, alınyazımda neden özel
okullar, dadılar, yurtdışında okullar yok, büyük ikrâmiye neden
bana çarpmadı da böyle camiî avlusunda bulunmuş bebek gibi
yaşıyorum? Hakediyor muyum yâni bu güzellikle bu hayâtı?
Gencim güzelim, ne doktorlara mühendislere lâyığım ben; değil
miyim? Hû hûû, beyaz atlı prensler, neredesiniz? Acele beni bu
hayâttan tereyağından kıl çeker gibi çekip çıkaracak birini
bulmam lâzım, kafayı yiyeceğim yoksa. (…) Handân ile Dijey
Tuğberk buluştular ve köhne bir apartmanın, dar, basık, karanlık
merdivenlerinden çıkarak, beşinci kattaki Radyo’ya ulaştılar.
Kapıda cıngıllı harflerle JET-FM (Esenler) yazıyordu. Radyo
İstasyonu’ndan çok, büro makinaları ithâlâtı yapan teknoloji
şirketlerinin depolarını andırıyordu. Manzarada, şişko ve mat
bakışlı, hormonlu domatese benzeyen bir sekreter kız; gece 31
çekmek için direk Handân’ın memelerinin haritasını beynine
kazıyan birkaç sivilceli ergen abaza tip; ve saçmasapan emirler
yağdırarak boş boş ortalıkta dolanıp müdürlük taslayan âile
babası kılıklı ortayaşlı göbekli bir erkek, vardı. Gûrur duyduğu
vücûduna yöneltilen hayrânlık dolu bakışları görünce, içine doğru
gülümsedi Handân. Bu acâyip seksî kıza bakıp haset eden radyo
emekçilerine aldırmadan Handân’ı stüdyoya dâvet etti Tuğberk;
rock konserlerinde gençkızların toplu hâlde külotlarını sahneye
fırlatmalarına alışkın bir megastar kadar özgüveni yüksekti.
Yayın saâti geldiğinde stüdyonun kapısındaki KIRMIZI IŞIK
yandı; Tuğberk, kuyruksokumuna yakın kalçaüstü bölgesindeki
çifte gamzesini çaktırmadan elleyerek karşısındaki koltuğa
oturmasına yardım ettiği Handân’a, süperçapkın bir Kazanova
edâsıyla göz kırptı ve dinleyicilerle telefon bağlantıları kurduğu
canlıyayınına başladı. Tuğberk de birçokları gibi, kendi sesine
âşıktı; sesini duyan kızların direk ıslandığı fikri, kızlardan çok
226 onu çıldırtıyordu. (Yayın, JET-FM kanalından, vargücüyle, bütün
hızıyla, barajdan kuraklığa boşalan su gibi çağıldayarak
akmaktadır.) (…) Bir kere olsun kör gibi bakma gözlerime prenses
hazretleri, müzik eşliğinde yanıma dâvet ediyorum seni.
Tependen aşağı dökülen gül yaprakları eşliğinde, dünyâ âlemi
çatlatan güzelliğinle, kavuş sevdiğine, kur yuvanı, gir
dünyâevine… aah ah sevgili dinleyicilerim, programımız bütün
hızıyla devâm ediyor. Sizleri gerçekten çok seviyorum ve bu tarçın
güzelliğindeki sözleri, Kartal-Soğanlık’taki dinleyicim Onur ile
Nûrsedâ’ya gönderiyorum. Seni seviyorum lâfı ayağa düştü, diyor
Sedânûr. Sen ve sevmek kelimeleri öyle sihirli ki sâdece sâhipleri
değerini anlayabilir, emânetçiler bu hazinenin kıymetini
bilemezler a dostlar, b dostlar, c dostlar. Neyse, sevgiden
bahsettik, bakın Ümrâniye’den Emine ne diyor biricik can
dostlarına, Songül’e, Nîmet’e ve Makbûle’ye: Rabbi’nin
yarattıklarını kardeşin bil, sevdânın hasatıdır insan nefretin
değil, kredi kartlarının değil, sâdece sevdiğinin önünde eğil,
diyerek ellerinde poşetlerle AVM’lerde dolaşan hanımlara da
gönderme yapıyor veyâ dokunduruyor; yu ken taş dis, taş
dizebilirsiniz yâni diyor. Programımıza telefonla katılmak
isteyenler için telefon numaralarımızı bir kere daha tekrâr
edeyim. (…) Tuğberk, işte bu canlıyayınlardan birinde tanıştı
Handân’la. Kızın sesini duyduğu ânda, bütün hormonları sünerek
timsâh gibi dikilen mikrofona doğru uzadı. Sesi önce dağıtıp sonra
toplayarak yayına veren çokamaçlı stüdyodan dalga dalga yayılan
kılçıksız bir gençbalık diriliğindeki sesin sâhibinin, bir ‘merhaba’
deyişi vardı ki, baldan tatlı, lokumdan leziz. Bu ses vurmuştu
Tuğberk’i canevinden, bu ses kâlbine bir bıçak darbesi gibi
saplanmıştı; geceyarıları hayâlinde ete kemiğe bürünen Handân’a
porno tadındaki bütün fantezileri uyguluyordu. Bakımlı kızdı
Handân. Sabâhları temizleme kremini çıkarıp hafif dokunuşlarla
pamukşeker pembesi yanağına sürüyor ve kendine tapınma
âyinine başlıyordu. Küçük beyaz peçetelere bulaşmış ruj lekeleri,
aynaya sabitlenmiş donukkareler… koltukaltları, burnunun ucu,
dolgun dudaklar, ince ve hoş parmaklar, nemli uyluklar, şeker
dizler ve vücûdun diğer şâhâne tarafları bir güzel ovalanıp
parlatılırdı ve tâze güne, heyecanlı ve canlı, özünü salıverirdi
Handân. Makyaj aynasından yumuşak yatağına kadar, iki
adımcık atardı Handân ve memnûn, kadınlığı hevesle keşfettiği
ilk günlerdeki masalsı mâhremiyete ışınlanır, kıvançla,
gülmekten katıla katıla bacaklarını sallardı. Hayrânları onu
227 uyurken görselerdi, başkasına yâr olmasın diye muhakkak
öldürürlerdi. Mâdem öyle, erkeklerin sırtlarını merdiven
basamağı gibi kullanarak adım adım yükselecekti Handân. Önce
Kerem Bakırcı’yla takılıp yol yordam öğrenmiş, ardından Komiser
Kenan’a terfî etmişti. KK, oturaklı adamdı, hem de Polis’ti; çelik
yeleklinin himâyesindeyken güvendeydi. Tuğberk ise yemeğe
azıcık katılan bir çeşniydi; gerçi fazla terleyen ve biraz bulamaca
benzeyen bir yemeğin bahâratlı sosu gibiydi ama insanın nefsi her
mezeden birer lokma tatmak istiyordu işte, n’aapsındı? Handân
da, bütün ülke gibi, yatsıda ve sabâh namâzında, iftarda,
oruçlukta, sahurda, kahvaltıda, akşam yemeğinde, yatakodasında,
tuvalette, bakkalda, manavda, meyhânede, barda, televizyon
seyrediyordu. Rûhları esîr alan ve hayâtı şenlendiren televizyon
çağlarının çocuğuydu o; gösterme ve bakınma kültürü yer
tuttukça, aygıtlar çeşitlenmiş, çoğalmıştı. Handân’da da,
hayâtında tek bir kitabı baştan sona okumamış bütün insanlar
gibi, dördüncü satırdan sonra yorgunluk emâreleri başgösterirdi.
Yerellikten nakış nakış soluyan bazı radyolara ulaşma azmiyle
telefona asılırken, yorgunluk nedir bilmezdi. Ama ya Dijeyler
salaktı ya da yayın parazitliydi. Canlıyayınlara yıllardır telefon
etmesine rağmen (tabiî ki babasından gizli), mahâlleye hava
atacağı bir bağlantıya, Tuğberk’le ik defâ erişmişti. Böylece,
Handân için delirenlerin kervanına, süne zararlısının kelleştirdiği
maydanoz tarlalarını andıran kellesiyle, yalapşap veritabanlı,
iletişim hatlarının ilkesizi, Dijey Tuğberk de katılmıştı. Diğer
cephede ise, sevinçten havalara uçan Handân’ın kâlbindeki bütün
cephânelikler bum bum patlıyorlardı; Tuğberk onu seksî
bulmuştu, canlıyayın formatında ağırlamış ve telefonda kâinat
güzelliği tâcını takmıştı. Yalnızlıktan ve Âşk’tan bahsederek uzun
uzun konuştular. İçmedikçe kudurtan bir suydu yalnızlık, içtikçe
öldüren bir şerbetti Âşk. Acemi çaylakları, şaşkın ördek
yavrularını yayına almak üzere dijital meşklerine ara
verdiklerinde, hâlâ Âşk’tan sözediyorlardı. Handân da bütün
kadınlar gibi şehvetle ve iştâhla konuşuyordu; dolu dolu, tâne
tâne, hızlı hızlı. Tesâdüfe bakın ki, bağlantı kurulan yeni
sohbetkâr şahıs da bir hanımdı; “Türbanlıyım ama bu, kadınlığımı
özgürce yaşamama, hissetmeme engel değil,” diye söze girdi. “Az
önceki bayanın (Handân) âşk hakkındaki görüşlerine hem
katılıyorum, hem de katılmıyorum,” diye devâm etti. İyi dilekler
eşliğinde, konuktan dâima JET-FM dinleyeceğine dâir alınan
sözle yayına devâm edildi. “Eğlencenin adı, müziğin tadı,
228 radyonun jeti,” diye agresif agresif çığıran Cıngıl’ın ardından
yeniden ağzını mikrofona dayadı, kel başı, mandamsı gövdesi, çalı
süpürgesini andıran atkuyruğu saçı ve etkafalı varlığıyla,
Tuğberk denen Dijey. Espri makinası Tuğberk. Tuşuna bastıkça
gülünçlük fışkırtan şakamatik şûbesi. Vasat kabak yemeği.
Haybeye kürek çeken fış fış kayıkçı. Hayât Felsefesi, adı altında,
aklına gelen bütün kelimeleri tüküren fotokopi makinası.
Dinleyicilerini çok, ama çok seven, beceriksiz amsalak. Kadına aç
vitamin fakiri. İndirgeyici antibiyotik. Hasta eden fisür.
Amaçsızca harlanıp duran fitilsiz gaz lâmbası. Nasır zonklatan
dar ayakkabı. Burnu boktan kurtulmayan kılavuzsuz karga.
İletişim devriminin yolaçtığı sonuçların en utanç vericisi.
Bayağılığın huzûrlu ve hayırlı yollarında âyet tadında gezinen
sahte peygamber. Her sözü kerâmete delâlet sapık şeyh.
Müslüman, Türk, Dingil ve Erkek. Günboyu gördüğü bütün
kadınlara seks diye akan, aynı salyalı sümüklerle bakan,
azgelişmiş ilkel kafatasçı. Hipopotam gibi ter fışkırtırken
kendinden pek de emin şamrel. Bayrağa, Ezâna, Cumhuriyete,
Bilime, Vatana, Sanata, hepsine birden aynı anda imân eden
modernize mü’min. Birdenbire hayâtımıza giren, hükmeden, yön
veren, diplomasız vâiz. Yanyana bitiştirilmesi imkânsız
kavramların tinercisi. Ağlayan sendromlu şefkat, susatan maraz
merhamet, sebepsiz yere gözyaşı döken sebil çeşmesi.
Aynılaştırarak içini boşalttığı uhrevî ve salak teorilerin
bayraktarı. Beyazcamdan ve radyo mikrofonlarından hayâta
sıvaşan pispas toz zerreciklerinin evlâdı. Pispas hikâyedeki
derinliksiz ama tantanasından geçilmeyen karakter. Alkışlar,
Tuğberk Bey ve sevgilisi manken hanımlar için. CANLIYAYIN(Ben, benim, Tuğberk’im. Saçım benim, saçın senin, dökülüyor
saçın senin. Girdim JET-FM stüdyosuna, özgür çıkar saçım
benim. Vardım Keloğlan’ın mağarasına, şaşırmadım Tuğberk’e
hayrân olmasına. Var varanın, sür sürenin, elbette komşuluk
ilişkilerinizi geliştirin, arabanızı yayaların üzerine sürmeyin.
Kulaksız kalmayın, kulak verin. Hoh. Çığlığa gerek yok. Havalar
nasıl olursa olsun, sizin havanız güzel olsun. Kulağınız dâima
bende olsun. Dün akşamki yayınımda, intihâr üzerine
konuşuyorduk. Bileklerini keserek bu günâhı işleyeceğini söyleyen
medeniyet fukarâsı bir gençkızımız vardı. Sabâh radyodan
aradılar, gerçekten de dediğini yapmış. Salaklığına doymasın,
insanın en güzel yaşı be ondokuz. Hoh. Derin düşüncelere daldım
Metrobüs’le eve dönerken, dedim valla âşk yoksa hayât da yok.
229 Demek ki âşkı içmeli, hayâtı yemeli, sevgiliyi öpmeliyiz, çünkü biz
Jet-FM’liyiz. Hoh. Hah. Huh. Peh.
230 96. DÜRÜMCÜLER, PİLAVCILAR VE SOSYETE
Handân, pispas hikâyedeki yerini perçinledi, bacaklarının arasına
girmek isteyen sevgilisi Kenan’a sık sık yol verdi. Handân’ın
gözlerinde bir çift far var, Pistanbul gecelerinde uzun yanar; her
bir semti bir ömre değen o şehirde, ki nehir gecekulüpleri,
müzikhol vâdîler, âlem dağları var; alkollü meşrûbâtla berâber,
şol cennetin ırmakları gibi, PARA PARA PARA diye akar.
Handân, özüne güvenen Kraliçe Arı gibi sunuyordu varlığını
Pistanbul gece hayâtına. Yeşil banknotları ödedikçe açılan bar
kapılarında sigara içerek bekleşenlerin önünden çılgın
topuklularıyla yürüyen Handân’ın saçlarından süzülen yağmur,
yakında terkedeceği eski hayâtı için bile azıcık dökeceği
gözyaşlarına
karışacaktı.
Gecelere
akmadan
önce,
KebapDünyası’nda Kuzukuşbaşı yerken, “İki lâfın belini
kıramadık,” diyen KK, şimdi, buharlaşan alkolü hücrelerinden ve
gözeneklerinden damıtırken, “Beni benden alıyor âşkın, ne tatlı
şeysin öyle bücürük,” gibi cümleler kurmaya başlamıştı. Daha
edebî cümlelerin onlarcasını KB söylemişti Handân’a zâten;
“Ormanına girmek ve senin içinde bir orman olmak istiyorum,”
mu demişti? Komiser Kenan’ın geniş ve esâsında garip bir çevresi
vardı. Emniyet Teşkîlâtı’nda memûrdu, ancak, Devlet’in verdiği
maaşa ömür boyu tâlim edecek ve emeklilik idealiyle yetinecek
biri değildi. Günde beş vakit Parallah’a tapan bütün
Tambulpistak cemaâti gibi, o da bütün boş zamanlarını, hangi
sinekte ne yağ var, kaburga ve gerdan ilişkisi, dana döşten nasıl
külbastı çıkarılır, bal veren kovan kimde, bunları araştırmakla
geçiriyordu. Polisliğin sağladığı avantajları sonuna kadar
kullanıyordu; İstanbul’da adım atmadığı gece kulübü, bar veyâ
pavyon kalmamıştı. KK ile Handân, eğlencenin dibine vurmak
için doğru adresi ararken, plânsız programsız, samîmi ve spontan
gecelere aktılar. Türkçe Pop’la eller havaya modunda coşulan
alaturka mekânları da ziyâret ettiler, yabancı elektronik müzik
çalınan Avrupaî kulüplere de gözattılar. Pistanbul’daki gece
hayâtının canlılığını, ne sigara, ne alkol yasağı engelleyemezdi;
çeşit çeşit mekânlar, karizma barmenlerin votkadan tırtıkladığı
afilli filinta müesseseler, şahsiyetsiz ama kazıkçı barlar, hepsi
tıklım tıklımdı. Yaz gelmişti, çılgın açılış partileri hız kesmeden
devâm ediyordu. Klasikleşmiş, efsâne olmuş dükkânlarda da aynı
hareketlilik gözleniyordu. Hava kararınca, İstanbul denen tulûât
231 tiyatrosunun sahnesinde, günün ikinci perdesi başlıyordu.
Eğlenceyle aranız iyiyse, sabâhın ilk ışıklarına kadar durmak
yoktu, şempanzeler gibi tepinebilirdiniz. Anadolu Kaplanları’nın
gizli kapaklı işler çevirerek yastıkaltı servetlerine servet
kattıkları birikimlerin aklandığı, paklandığı, yasal yatırımlara
dönüştürüldüğü, kalanını da sebil gecelere akıttıkları Boğaziçi
kıyılarından duyulan cıstak cıstak seslerine, piyanist şantörlerin
mutluluk temennîleriyle dolu org mırıldanışları karışıyordu.
Şehre günübirlik gelen misâfirler bile gece hayâtına mutlaka şöyle
bir dalıp çıkıyorlardı. Yirmidört sâat yaşayan bu canlı ve
heyecanlı şehirde, kulüplerin ismi değişse de, alaturka bir
metronom gibi makamlı salınan şehrin ritmi, hiç durmadan
Şehrin kalbine kan pompalıyordu. Eşitsizler arasındaki eşitlik
ürkütücüydü ve gecelerde dev hortumlar, döne dolaşa uçuşan
Kâğıtpara’yı vargüçleriyle emiyor, sonra şehrin semâlarına
yıldıztozları gibi serpiyorlardı. Handân ve KK, geceleri İstanbul’u
gezmeye
başladılar.
Boğaziçi
sâhilleri,
Etiler’deki
ve
Nişantaşı’ndaki sosyete barları, Avcılar’daki Türkübar’lar ve
Asmalımescit’teki kokoş kültür yuvaları. “Bir polisin kolundaki
kadınlık hoş ve gâyet havalı,” diyordu Handân; “ama polis olmak
için de biraz deli olmak lâzım di mi, ay akşama kadar ne pislik
tiplerle karşılaşıyorsunuzdur şimdi?” Çingene müzisyenler
eşliğinde rakı yudumlanan Kumkapı’da fasıllara da eşlik ettiler,
sevdâların yollarına gül de döktüler, can cana kadeh tokuşturarak
mesût da oldular. Beyoğlu sokaklarında, o bar senin bu bar benim
geze dolaşa, İstiklâl’in izbe mekânlarından, bol bira eşliğindeki
rock barlara seke sıçraya fink attılar; oynadılar, çaldılar,
söylediler. Emperyalist güçler tarafından yozlaştırılarak örf ve
âdetlerinden uzak düşürülen fasafiso hayâtta, halkın öz
duygularını dillendiren türküleri dinlemek için, Dem, Halay, Ezgi,
Nota, Güvercin, Özgür gibi, azgın faşistler tarafından işkencelerde
boğularak gerçekleştirilmesi engellenen Anadolu devriminin
kültürel temalarından bugünlere mîras kalan kavramlarla
isimlendirilen Türkübar’ların loş ışıkları altında beceriksizce
öpüştüler; davul zurna eşliğinde halaylar çekerken, zonklayan
tahta zeminden fışkıran tozları yuttular. Canlı türkü
performanslarının bedelini, kredi kartıyla kasada ödeme imkânı
da sunuluyordu. Türkübar’lardaki türküler, anasütü gibi saf,
temiz, içten birer yaşam hikâyesiydi. Şehrin yoğunluğundan ve
trafik kaosundan uzakta, musikî ya da fasıl da dinlenebilecek,
yöresel köy sofraları tarzı bu kuruluşlar, insanın rûhunu da
232 rehabilite edeceği yerleşkelerdi; fakat alkol satıldığı için
batakhâne muâmelesi çeken zontaların korkunç kavgalar da
çıkarabildiği yerlerdi. Anlamsız elektro enstrümanların iğrenç
seslerinden ıstıraplı özgün müzikler de duyulurdu. Veyâ, sosyalist
işçi marşlarının Türkçe uyarlamalarıyla terennüm edilen protest
parçalara da rastlanıyordu. Bâzen âşka ve hakikate dâir esrârlı
bir ses ve derinden bir nefes de değerdi kulaklara, o patırtı
gürültü bir ân dindiğinde; bağlaması ve vakur tavrıyla usuldan
has türkü söyleyen Halk Âşığı, sahneyi alır, meydanı açar,
dostların sofrasına güneşi tertemiz bir örtü gibi serer; “Kırkların
cem’inde, dar’a düş oldum,” da derdi, “Gönül çalamazsan âşkın
sazını, ne perdeye dokun ne teli incit,” diye devâm da ederdi. Şehir
ve gece hayâtı, kendi yörüngelerinde dönen, benzemez küçük
gezegenleri andırıyordu. Gecelerde Rakı ve Dans ve Darbuka ve
Keman dışarı akıyordu ve bağırsaklardan dökülen atdışkısı gibi
patlayan her pispas havaîfişek yığınının tadı, dokusu, rengi
farklıydı. Gürültü, şehrin üzerine devâmlı yağan yapışkan bir
sağanak yağmur gibi dökülüyordu. Pilâkiler, Lakerdalar, ucuz
hissiyâtlar ve müslüman toplumların bin yıldır doygunlukla
yaşayamadığı sex hayâtından süzülen şahsiyetsiz atmıkları
andıran şarkılar, şarkı sözleri: Abazayım abaza âşkım, Ne yapsam
senden ayrılamam, Ya benimsin ya kara toprağın, Abazasın
abaza, Paraların hangi cüzdânda, Âşkın ballılokma tatlısı, Aman
inşallah hadi hayırlısı… Boğaz’a kalkan teknelerin tekdüze
İngilizce anonslarının yanısıra (Bosphorus Tours, Ten Lira),
İstiklâl’deki insan selinin ortasında turistik bildiri dağıtan
çığırtkanların sesleri de duyuluyordu: “Gece hayâtının
başkentinde çılgın haftasonu geçirmek isteyenler, nasıl bir eğlence
istediğinizi bilmiyorsanız, kayboldunuz demektir. Müzik
seçiminizi yapın; pop, alaturka ya da rock. Mütevazı bir
eğlencenin peşinde misiniz, yoksa Arap şeyhleri gibi bahşiş
dağıtarak Kuzeyli kadınları mı götürmek derdindesiniz?
Felsefeniz, geceler bitmesin, sabâhlar olmasın mı? Tüm
hitâplarımızda tekrar ettiğimiz gibi, paranız yoksa tatava
yapmayın, evinizde oturun; tatsız olaylar yaşamayın, mala
bağlamış tersolar, foldurfoşlar ve sayın şırfıntılar. Coşkuyla
içerken hızlı akar zaman; arkadaşım, kardeşim, hadi evine, ikile;
aç anason şişesini evde diple; bin tek pırpırlı pervâneye, yürüt el
arabasını elle. Aklınıza sâdece seks yapma ihtimâli gelmesin
lütfen eğlenmek deyince. Bacaklardaki minietekler olsun
kulaklara küpe. Para harcarsanız, eğlenmenize izin veririz;
233 paranız
yoksa,
rûhunuzda
derin
hasârlar
bırakarak
hâtıralarınızın ırzına geçeriz. Cevâplarınız hazırsa, eğlence
otobüsümüz kalkıyor…” Diyerek ve çevreciyeşil bir barış
vaadederek, yoldan gelip geçenleri (elleriyle kollarıyla)
yuvalandıkları deliklere çekmeye çalışıyorlardı. Handân, geceler
boyunca
mekânlardan
mekânlara
hopladıkça,
gözlerine
inanamıyor, her ân yeni bir yaşa daha giriyordu. Sessiz sedâsız bir
bar, meselâ saâtler ilerlediğinde birdenbire hareketlenebiliyordu;
sanat ve iş dünyâsının önde gelen isimleri, galeri sâhipleri, video
artistler, ressamlar, eleştirmenler ve botoks yaptırmış kadınlarla
erkekler,
ortalığı
dolduruveriyorlardı.
Sosyetenin
gözde
mekânlarında (ne demek?) kurtlarını döken ve iğnelerle yüzlerini
plâstik maskeye çevirmiş sosyetik güzeller (ne iş yapar, neyle
geçinir?), yüzlerini pek derin anlamlar gizliyormuş gibi kasarak,
koftiden sırlarla örülü sûretlerini, hayâtı kokoş kokoş gaspeden
fotoğrafları çeken onlarca paparazziye, uçaklarda sunulan füzyon
yemekleri gibi ikrâm ediyorlardı. Cemiyet hayâtının diğer
botokslu isimleri de, denizlerle kıtaları bağlayan anayolların
kavşağında tarîhî siluetiyle ışıldayan medeniyet ve kültür
hâzinesi, Asya’nın ve Avrupa’nın incisi bu şehrin gecelerindeki
vampir baykuşlar gibi taşkınlıklarla kanat çırparak, eğleniyorlar,
eğleniyorlardı. Meşhûr kişilerin bile zor girdiği bu mekânlara
rezervasyonsuz adım atmak zordu. Ancak KK, Emniyet
Teşkîlâtı’ndaki nüfûzunu ve icâbında çayda çorbada bile ortaklık
ettikleri ismi var cismi yok şaîbeli Karaparacı’larla tanışıklığını
kullanarak (açıl susam açıl) ardına kadar açtırıyordu kapıları.
Yanında gurûrla taşıdığı seksî ve güzel kadın kredisi de,
gecelerdeki diğer kilitleri kıran sihirli değneklerin tılsımıydı.
Ömründe ilk kez böyle hayâtlarla yüzyüze gelen Handân,
afallamıştı. Bu insanları daha önce sâdece televizyondaki magazin
programlarında görmüştü. Tepeden tırnağa pahalı marka
giysileri, muhteşem ve modern lâle devrindeki o takıları, hangi
parayla nasıl aldıklarına şaştı. O, fakir semtlerden gelen
miniminnacık bir gençkızdı. Birden mâneviyâtı bozuldu ve
tuvaletten kasıla kasıla dönen Kenan, Handân’ı bir köşede gizli
gizli hıçkırırken buldu. Kulüplerdeki ölçüsüz zenginlik, bu fakir
ama gurûrlu gençkızın sinirlerini allak bullak etmiş, rûhu ince bir
yerinden kopar gibi olmuştu. Demek, paparazzi programlarında
gösterilenler, yalan değildi. Demek, gerçekten de sınırsızca
tüketmekten başka zevkleri bulunmayan kadınlar ve erkekler,
şehrin ana arterlerindeki eğlence otobanlarında, çöp dağlarından
234 uzaktaki muhitlerinde yaşıyor, günlerini gün ediyorlardı.
Gürültüden
kimse
kimseyi
duymuyordu,
duyması
da
gerekmiyordu; jestler, mimikler, kaş oynatmalar, göz kırpmalarla,
sanki sözsüz iletişim havuzlarında dörtçekerli jiplerle
yüzermişcesine coşkuyla titreşiyorlardı; şifreler aşikârdı, herkes
bir diğerinin ne demek istediğini, hiç pispatik kelime
kullanmadan da gâyet iyi anlıyor gibi görünüyordu. Bir etrâfı
kesme hâli yaygındı, kim bana bakıyor bakışı: bana bakan var mı
diye dönüp dönüp gözlere bakış; velfecrî okuyan fıldır fıldır gözler;
dansederken aynadaki kendine bakışın tutsaklığına mıhlanmış
gözler; yaşamak değil, hiyerarşide yer tutmuş bakışanların
gözünde değerli sayılmak; sınıf ortalamasının bakışı tarafından
onaylanmak; kabûl görmek için, etrâfa bakar gibi görünmek.
Tıklım tıkış arabalarla yüksekdoz gece sâatlerindeki sıkışık
trafikte semtten semte geçmeye çalışan bu biraz tuhaf gece
hayâtının nüvelerinin, sanki az sonra benzin kıtlığı
başlayacakmış gibi yakıt depolarını hızlı hızlı alkolle dolduran bu
insanların, palamut sürüleri gibi panik halinde akın akın
gittikleri dünyâ çapında ses ve ışık sistemine sahip salonlarda,
litrelerce, galonlarca, tankerlerce alkol tüketiliyordu. Zencefil,
tarçın, limon; viskiler, votkalar, rakılar, arpasuları ya da
anasonlar, hatta lâhmacunlara da tanıklık ederdi bu dükkânlar;
haykırış, çığlık, harala gürele eşliğinde cümbür cemaât tepinen,
imtiyâzlı, paralı, rûh birliğinde sekmeden kaynaşmış bir kütle.
Bâzı müşterilerin denizden yatla ya da kotrayla geldikleri
kulüpte, gözalıcı geniş kanepeler, diplerde de localar vardı ama
kahramânlarımız, şimdilik canlımüzik yapılan sahnenin dibine
yakın yerdeki Mini-CikBar’da konuşlanmışlardı. Hemen
yanlarındaki üç kadın, Şat’ları dipleyip duruyorlardı. Yüksek
topuklu ayakabıların tak tak tak sesleriyle süzülen ve siyah ve
gümüş rengin hâkimiyetindeki bu genç kadınlar, paralel evren
boyutuna geçmişlerdi. Topuklular biraz dengesizlik hissi verse de,
vazgeçilmiyordu topuklulardan. “Gerçekten güzel kadınlar,” dedi
Handân, KK’ye. Handân’ın beline sarılan sarışın bir âfet, “Amaç
iyice kafayı bulmak,” dedi. KK, dikizdeydi; Handân’a bir tekila
daha ısmarladı; ayârlarsa icâbında ikisini birden götürebilir
miydi? Handân, biraz daha içerse, garip isteklere hayır
diyemeyebileceğini hissetti. Masaların arası insan doluydu; onlar
da kalabalığa karıştılar; nereden tanıdıklarını hatırlamadıkları
bâzı sîmâlara da rastladılar; “Sabâhlar olmasın, kadehler
boşalmasın,” diye şarkılar söylediler; bardan bara, kulüpten
235 kulübe sekerek, geceyi sabâha bağladılar. Dumûra uğratıcı
şaşırtıcı olaylar eksik değildi gece hayâtında. Pistte çılgınlar gibi
zıplayarak danseden tombik bir gençkızın âniden memesinin
içinden peçeteler çıktı, yaprak gibi süzülerek düştü, kâğıt paralar
gibi döşemeye saçıldı. Sahnede salınan, gırtlak hacmi dar, bet
sesli hünsâ şarkıcı, “Canın çıksın ayol,” dedi, “göbeğinden korse de
çıkar bunun şimdi, kaşının altından takma kirpik çıkar,
poposundan da kıç kaldırıcı külot çıkar, dermişim…” Deliler gibi
gülen kitle, dansa ve eğlenceye hız kesmeden devâm etti. Sabâha
doğru, otoparktaki valeler, lüks otomobilleri ufaktan kapıya
parketmeye (elde anahtar desteleri) başladılar. Gece boyu
güvenliği sağlayan Badigard’lardan biri diğerlerine elle kolla dil
konuşmaları yapıyordu: “Ben bu işin içinde yetişmişim. Raconunu
bilirim. Kurnazlığını bilirim. Müşterinin psikolojisine dikkat
ederim, nabzına göre şerbetini veririm, ayârlamaları yaparım.
Yamuk adamı almayacaksınız kardeşim içeri. O 51 plakada altı
tane sap vardı, Murat124’ün üstünü kestirmişler, üstü açık araba
yapmışlar; sap sap gelecekler, mekânımızdan karı kaldıracaklar,
yok öyle yağma; karılar da sanki onları bekliyordu amk.” Az ilerde
sotaya yatmış Mardinli midyedolmacı, söze karıştı, dedi:
“Beyoğlu’nda bizim bir Atmaja abe var, aslında vereceksin bunları
Atmaja abeye, sabâhtan akşama kadar nutuk atacak; diyecek
oğlum, sap sap geziyorsan, paran da yoksa, acılar da dalağını
yarmışsa, karı, kadın, kadıncık, sana neden versin?” Tam o sırada,
kısa yazlık şort ve temiz bir gömlek giymiş, gözlüklü, emekli
ilkokul müdürlerini andıran efendiden bir adam, “Öyle sarhoş
olsam ki, bir daha ayılmasam,” diye bir şarkıyı detone haykırarak,
valelerin araba yanaştırdığı bölüme hamle etti ve gözüne
kestirdiği Komiser Kenan’a, “Başkan, iki liran var mı?” diye
sordu. Geceler, kimbilir daha ne sürprizlere gebeydi, sezaryen
doğumlardan ne hikâyeler pörtleyecekti. KK ile Handân, barda
yakınlaştıkları üç kadın, gecenin harâretiyle samîmî sokuldukları
ve “İllâ dürüm,” diyen başka insanlarla berâber soluğu Fulya’daki
sokak dürümcüsünde aldılar; hani şu kokusu her yere yayılan,
Ihlamur Kasrı civârındaki YES (Yunus, Emin, Sâlih) Kardeşler
dürümcüsü. Handân, dürüm yemedi; çünkü geceyi sabâhın ilk
ışıklarına kadar süren çılgın seksle taçlandırmak için dayanılmaz,
delice ârzûlar içinde kıvranıp duruyordu.
236 97. ÇAYCI MAHMUT’UN SEMÂVÎ DÜNYÂSI
Güneş çirkin İstanbul şehrinin surlarına doldu boşaldı. Günün ilk
demli çayını masasında hüpleyen Komiser Kenan, aklı muammâ
gizemlere takılmış gibi, çaykaşığını eline almış, tam göz hizâsında
odaklamıştı; bakışları şaşılaşana kadar kapıya baktı. Mahmûrdu
daha. Anadolu evlâdı Çaycı Mahmut, yediği azarlardan onuru
kırıldığı hâlde, çayları sektirmeden getirecek miydi bakalım? KK
de birçok Türkiyeli gibi, sabahları çay ile sigarayı, bir eroin
müptelâsının zehiri kanında isteyişi gibi ârzûluyordu. Bağlı
bulunduğu Karakol, Devlet’in binlerce benzerini diktiği iş
binâlarından biriydi; yüksek, hâkim, mağrûr ve tedbirli.
Dışarıdan bakıldığında ise, Karakol’un kibar bir görünüşü vardı.
Diğer memûrlar gibi KK de, ihâle usûlü diktirilmiş birörnek
üniformaların içinde, gölge oyunundaki karakterler gibi gülünç
görünüyordu. Tâlim Terbiye’den bîhaber Karakol Çaycısı, ıslık
çala çala çay getirip götürüyordu. KK, gece hayâtının hızlı
hâzlarına batıp çıkarken hâliyle yoruluyordu; erken sâatte
Borsaİstanbul’u takîp etmek için muhakkak seanstan önce
uyandığı için, ayılması da uzun sürüyordu. Mahmut’u, sinirini
boşaltma makinası gibi kullanmaya çalıştığı söylenebilirdi. KK,
bu tuhaf tabîatlı, biraz delidolu, kâh sâatlerce susup hiç
konuşmayan, kâh manâsız boş bakışlarla enginlere dalan,
karakuru, esmer, bozkırkavruğu Anadolu evlâdıyla arasındaki
iletişimde herhangi bir kısadevre patlak verdiğinde, sinir krizinin
eşiğindeki erkeklerden birine dönüşüyordu. Gelenleri gidenleri
gözleyen gözler Mahmut’undu; hırsızları, caniîleri, normâl
vatandaşları, yanlışlıkla tek gün geceleyenleri, sarhoşları,
ibneleri, esrâr torbacılarını, pezevenkleri, cankileri, hapçıları,
gaspçıları, kötü yola düşmüşleri, gurbette kalmış garipleri, ağaran
günü ve kararan geceyi, Çaycı Mahmut görürdü ilk.
Tutturuklardandı Mahmut’un karısı. Sabâh, kör sabâh.
Musluktan akan suyun sesi: şap, şıp, tıp. Yüze değen suyun gizli
sesi. Şırıldayarak akan abdest suyu. Sabâh namâzında büyük
fâzîletler vardır, ey inananlar, diyen Hocaefendiler’den dinlediği
Cumâ vaâzları, zemzem gibi akan suyla berâber, kâlbinde,
gönlünde, dimâğında şavkırdı Mahmut’un. Dinde zorlama yoktu,
zorlama yoksa zorluk da yoktu. Namâz’da, Kıble’ye yönelmek
şarttı. Şehirde sayıları artan külliyetli miktardaki yüksek binâlar
yüzünden Kıble yönünü şaşıran bir mü’mîne tafsîlâtlı Kâbe
237 bilgileri veren Mahmut, bâzı işâretlere, meselâ güneşe ya da
yıldızlara da bakarak doğru tarafta namâz kılınacağını anlatmıştı.
Kıble yönü hakkında şüpheye düşen kişinin kapıları çalıp Kıble’yi
sorması
gerekmezdi.
Abdest
alırken,
beyninden
akan
altyazılardaki kelimeler bunlardı Mahmut’un. Ezân sesleri
yüksek desibelde patladı; kargalar gaklamaya, köpekler
havlamaya, otomobil alarmları ötmeye başladı; şehir gürültü
yumağıyla sarmalandı; hayât, asimetrik hoparlörlerdeki dinamik
mikrofonların gürültüsü tarafından yutuldu. Musluk suyunun
sesi dindi. Mahmut, varlığının en diplerine işleyen huzûrla,
sükûnla, tarâvetle, ayağını yıkadığı banyo musluğunu kapatıp
Haremlik bölümüne geçti. Onikinci evlilik yılında hâlâ günyüzü
görmemiş, ferâha ermemiş Evkadını’nın vesîkalık fotoğrafı.
Sigaralı senelerden mîrâs kronik bronşitin kalıcı hasarlarıyla,
göğsü hırıldayan adam: hırrrr, hırrr, hırr. Birbirlerine köpek gibi
havladılar. Kadın, pazardan alışveriş yapacakmış; para istedi.
Mahmut, aysonu gerekçesiyle para vermedi. Ezân sesleri, uçuşup
duran jet uçakları, İçişleri Bakanlığı’na bağlı sivil helikopterler,
bütün şehri dinleyen dev dijital kulaklar ve cinler âleminin
esrârengiz canlıları birleşerek, seyrân edip durmaktaydılar
İstanbul semâlarında. Sabâh? Evet. Hayyalelfelâh, Allah-ü Ekber,
sesi; Tekbîr, Kıyam, Kıraat, Rükû, Sübhâne Rabbiyel’azim, Rekât
ve Secde edip yüzünün bir kısmını Allah’a saygı için yere değdirdi;
namâzını bitirdi, selâmını verdi; seccâdesini saygıyla topladı,
katladı, büktü. Ergûvan rengi otobüs geldi çattı sonunda durakta
mânevîyâtı iyice çökmüş Mahmut’a. Tıklım tıklım hareketli
mezar, inildeyerek ilerledi. Ey Rabbî, göndersen bir Zümrüdüankâ
kuşu da, çekip alıversen Mahmut kulunu İETT otobüsünden,
olmaz mı? Önce bir sallandı otobüs, sonra bir silkindi ve sonra da,
Ya Allah Ya Settâr deyip, Hz. Muhammed’in müthiş atı Burak
gibi, ilerilere, Karakol’a doğru kanat çırptı. Komiser Kenan,
odasının tam önünde burun buruna geldi Çaycı Mahmut’la.
Kenan, gırtlağını temizleyerek şöyle dedi: “İnşaâllah bugün de
çaylar soğuk gelmez.” Mahmut, KK’nın îmâlı cümlesine, iki susup
üç dinleyen Anadolu Evliyâları’nın ağzıyla cevap verdi:
“Komiserim, siz tahsilli bir insansınız, okumuşsunuz. Karakol’da
kaç memûr var? 50 civârında. Başka? (KK’nın gözlerine bakarak)
Gelenler, gidenler. (Kaçamak bakarak) Hepsi 80 diyelim.
(Bakarak çılgınca) Daha uzun misâfir edilenler, tarafınızdan
eziyete mâruz kalanlar diyelim. (Bakarken biraz korkarak)
Veyâhut da suçluları ortaya çıkarmak için diyelim. (Serbestçe
238 bakarak) Etti mi size 100. (Bakarak artık) Bu kadar insana tek
bir kişi yetişebilir mi? Allah, çaycılara eziyet ediniz diye mi
buyurmuş?” Binâ, KK’nın gazabıyla çöküp bütün camları
kırılmadıysa, bu, Devlet Malzeme Ofisi’nin ürettiği evlâdiyelik
züccâciyenin sağlamlığındandı. Saydı döktü Komiser yazılı
kapının önünde. Köylü, câhil ve kalınkafalıydı Mahmut,
İstanbul’a göçen kır nüfûsundan görgüsüz biriydi işte; eski
İstanbul’u bilir miydi, Beyoğlu’na takımelbisesiz kravatsız
çıkmayanlarla karşılaşmış mıydı hiç? Mahmut, ses çıkarmadan
dinliyordu. Mahmut, dinleyecekti. Mahmut, sessizce dinledi.
Bıyıkaltından alaycı gülümsedi, gözlerinde bir ân cennet
hûrîlerinin incebelli vücûtlarının resmi yandı, söndü; bu, O’na
dayanma gücü vermişti. Zebânîler kapıda bekliyor, günahkârları
derdest edip cehennem ateşinin orta yerine fırlatıveriyorlardı;
yanıyordu cayır cayır ortalık hey. Keşke ölmek olsaydı. Yok,
cennet ile cehennemde ölmek yok. Müslümanlar’ın cenneti burası;
Yahudiler’e, Budistler’e, Yezîdîler’e, Zerdüştler’e, Şintoist’lere,
Şamanlar’a, Hristiyanlar’a, Ateşetaparlar’a, Yehova Şâhitleri’ne,
Trafik İşâretlerine Tapan Bâzı Meksikalılar’a, Güneşetapınanlar’a
veya Ayasecdeedenler’e yer yok; İslâm Âlemi’nin dışındakilerin
âkıbetleri muğlak. KK gibi dinsizlerin hiç mi hiç yok kurtuluşları,
salâh onlara ebedîyyen memnû. Çayocağı’ndaki güveç kabı fokur
fokur kaynadı. Çaycı Mahmut, yemek yiyecek. İçi dışı birdi bu
adamın, aklına eseni söylerdi. Düşünceleri şöyle aktı: “Bana,
‘devleti yıkıcı unsur’ diye bakıyorlar. Keşke yıkabilsem. Bunu
acaba nasıl yapabilirim ki?” Gün içindeki her çay sunumunda,
hitâbına kaldığı yerden devâm etti. (MAHMUT’UN KAFASESİ)(…) “Dînini bilen bir insan, misâl bu dünyâda günâhı çok,
cehenneme gider, cezâsı kadar yanar; yanma bittikten sonra
dosyasını incelerler, affolunursa cennetine gider. Bir tek, dînini,
Allâh’ını inkâr edene af yok, o hep yanacak… Bir cennet, bir
cehennem vardır efendim. Kevser ırmakları akan cennette,
bülbüller öter. Her bir cennetlik kul için tam 40 tane mevcûtlu
hûrî hizmet eder. Cennette çalışmak yok, yan gelip yatacak. Evet,
iş kaldırılmıştır. Yaradana şart koşulmaz, böyle buyurdu Rabbîm.
Gündüz ve gece aynen devâm edecek. Açlık, sefâlet yok. Oranın en
kötü yemeği, buranın en güzel yemeği. Göğün yedinci katındaki
sorgu suâl odasında, Defter’imizi açarlar, günâhlarımızla
sevâplarımızın dökümünü tek tek önümüze sererler. Bizim bütün
hayâtımızın her bir sâniyesi kayıt altındadır efendim. Her bir
omuzbaşlarımızdaki melâikeler, sabâh akşam durmadan, kalem
239 defter ellerinde, günâhlarımızla sevâplarımızı yazarlar. Allâh’ın
sevdiği makbûl bir kuluysan, îmân ve itâat içinde, iyi ameller ile
O’na kulluk ettiysen, direk cennete gideceksin efendim, sorgu suâl
yok. Bu dünyâda Rabbî’sine ibâdetini lâyıkıyla edâ edenler, öte
dünyâda karşılığını misli ile alacaklar. Ten kafesine can tuzunu
katan Rabbî’m, Rabbî’m, bu muhakkak böyle olacak, olmalı ki
olacak, olmalı ve olacak… dünyadâ tecelli eden nûr, bizi
aydınlatacaktır efendim, o ilâhî kudret, bizi bağışlayacaktır.
Yeryüzündeki bütün koyunların tüylerinden daha fazla sayıda
kul, affedilecektir. Mübârek gecelerde, rûhları ve melekleri
indiren
Allâh’ın
rahmetinden
ümîdinizi
kesmeyiniz,
buyurulmuştur. Allah, bütün günâhları affeder, çünkü yalnız o
gafûr ve rahimdir, merhamet ve ihsânı da fazladır. Kulu tövbe
ettikçe Allah memnûn olur. Sen, ıssız çölde kaybettiğin deveyi
bulduğunda nasıl sevinirsen, işte sen ibâdet ettikçe, Allah da öyle
sevinir. Hâlisâne Allah rızâsı için oruç tutmalıyız efendim, siz
devâmlı orucunuzu yiyorsunuz. Hâlbuki ben, sahurda bile ev
halkını uyandırıp ibâdet için gayret gösteriyorum. Daîma âhireti
düşünen kişinin kâlbini, Allah zengin kılar; onu derleyip toparlar
ve dünyâ, gelir efendim, o kimseye boyun eğer. Ver, ver, ver
Allah’ım ver, diyorlar. Saçma sapan isteklerini Allah’tan bekleyen
insanları îkaz etmeliyiz. Âlemleri ve âlemlerin ötesindeki âlemleri
Rab yarattı. Topraktan geldik, toprağa döneceğiz. Haşâ,
maymundan gelmedik, maymuna gitmeyeceğiz efendim. Dünyâda
kötü yaşadığın ne varsa, yâni aklına ne geliyorsa, hepsinin tersi
olacak. İşte cennet hayâtı dediğimiz şey bu. Cennette daîma
şefkat var; yemyeşil çayırlar, billûr sular akar. Olmayan ne?
Kötülük yok, ey cemaât. Cennette kötülük yok. Kimsenin
kafasında fesat fikir yok, arkadan konuşmak yok, dedikodu,
hâinlik, fısıltı gazetesi, dedikodu efsâneleri yok. Say ki Âdemoğlu
pîr ü pâk olmuş, işte orası Cennet. Saflığın memleketi.
Kötülüklerin bittiği, iyiliklerin başladığı yer, gürbüz yurt,
bayındır evler ve halk, efendim; al yanaklı çocuklarla dolu
mutluluk ülkesi. Dünyâ imtihân yeri. İyilik yapıp kenara
koyacaksın. Haşâ yalan söyleme. Harâma uçkur çözme.
Karılarımız bize helâl kılınmıştır. Kadınlar sizin tarlanızdır,
onları sürünüz, denilmiştir; işleyiniz onları, tohumlayınız ve
zûlmetmeyiniz… hadisler böyle buyuruyor. Cumâ’da Hoca anlattı,
misâl: eve gittin efendim, yorgunsun misâl, Allah affetsin bir
posta attın, yoruldun yattın. Cennette öyle değil. Cennette
yorulmak yok. İstediğin kadar kadına istediğin kadar posta
240 atabilirsin. Cennete vasıl olmuş kişileri görme imkânı da var;
misâl ananı babanı, yakın arkadaşını, diğer sevdiklerini, evlâd-ı
vatanı mı görmek istedin, gidip ziyâret edebilirsin. Öte dünyâda
ebedî hayât bahşedilmiştir efendim, inancımız böyle, inanıyoruz.
Cehenneme giden ise, sonsuz zaman sonrasının sonsuz zaman
sonrasına kadar, ateşler içinde yanacak; günahkârlar cehennemin
yakıtıdır efendim. Cehennemde taş ocakları, kömür ve petrol
yanacak; sedef, yeşimtaşı ve akik mâdenleri de var. Ama çıkarılan
her mâden, cennettekilerin hakkı olarak diğer tarafa
aktarılacaktır. Üçüncü bir seçenek yok efendim, bunlar Kitap’ta
harfi harfine yazılı. Cennet ile Cehennemin dışında üçüncü bir yol
yok. Yeryüzündeki hayvanlar, kanatlarıyla uçan kuşlar ve bütün
beşerîyet, Hâk Tealâ’ya doğru, bir büyük sevinç, esrime, sevâp
sarhoşluğu içinde yola çıkacaklar. Bulutları bir yana sürer Hâk,
sonra toplar aynı yerde; şimşekler çaktırır, sağanaklar indirir
gökten. Cehennem alevlendiğinde ve Cennet, cennetliklere
yaklaştığında, fânî hayâtında kim ne ektiyse onu biçecek. İyilik
sahipleri iyilik, kötülük sâhipleri kötülük bulacaklar. Allah’ın
rûhunun nefesini hissetmeyen yalancılar, ilhâm dolu vahiylere
inanmayan şerefsiz putperest mistikler, bu ulu yürüyüşte
yerlerini alamayacaklar, ordugâhlardaki su kaynaklarından
yararlanamayacaklar, masal bahçelerindeki sihirli yemişlerden
yiyemeyecekler. O kutlu gün geldiğinde, Efendimiz önde, bizler
arkasında, gözlerimiz yaşlarla dolu, sarsıla sarsıla ağlayarak
yürüyeceğiz. Öyle bir büyük nûr parlayacak ki, gözlerimiz sanki
kör olacak. Adı güzel kendi güzel Efendimiz’in yeşil sancağının
altında, Rabb’a kavuşmak için yürüyüşe geçeceğiz. İşte o zaman
bizlere, üzülmeyin, çünkü artık bugün sizin için mutlu bir gündür,
denilecektir. (…) Çaycı Mahmut, sözünün burasında sustu,
soluklandı, incebelli çay bardağını avucuyla sımsıkı kavradı, sıcak
bardaktaki buhara burnu hafifçe değdi, gözlerine ak ve berrak bir
ışıltı geldi oturdu; yandı söndü bir menevişli gözleri, derinden bir
iç geçirdi iyi insan, iyi kul, iyi mü’mîn, vatandaş Mahmut.
241 98. YEDİNCİ AZ SONRA
Hani kocaman bir dünyâ romanı yazacaktı Kâtip? Okuyucu sorar
insana: kumpaslara, düğümlere, ihânetlere ne oldu? Şüpheye
düştük, kandırıyor musun bizi? Hani nerede eserinizin gizemleri
çözecek derin edebî parçaları? İnsan ve hayvan kardeşlerimiz,
bitkilerimiz ve bütün dostlarımız; kitabı okuma azminiz bizi
hayrân bırakmakta ama anlayıp anlamadığınızdan emin değiliz.
Lütfen kitaba yoğunlaşın. Sanmayın ki bu kitabı herkes
okuyabilir. Bu göksel zahmet nedendir, miskin dostlarımız, hiç
düşünüyor musunuz? Size bütün bilgileri vermek istiyoruz, kelime
dağarcığınızı genişletin lütfen. Elinizdeki kitap ne bugünü, ne
dünü, ne de geleceği açıklamaz. Çırpınmayın boşuna, bekleyin.
Bâzı sırlar şifre gibi çözülür, bâzı bilmeceler sır gibi yazılır. Eğer
okuyucu şifreleri çözemezse biz ona yardımcı olamayız. O yüzden
bu kitabı bölüm bölüm yazıyoruz. Roman bittiğinde, tüm dünyâ ile
evrensel bağınız kurulmuş olacaktır. Gayret sizden, gerisi bizden.
Bu kitabı bir kere değil, bin kere, onbin kere, yüzbin kere okuyun.
Cim karnında bir noktadır bu kitap; cinler cirit oynar, sağır
sultanlar bile duyar; dokuz yorgan eskit, eşeğini sağlam kazığa
bağla; at izini it izine karıştırma. Dolu bir tabancadır kitap denen
nesne, tetiği çekip çekmemek senin elinde. Papağan gibi
tekrarlayıp durmayın edebiyâtı. Bir kitap biter mi hiç, bittiğine ne
zaman karar veriyoruz? Ya da, başlayabilir mi? En iyisi,
tamamlamadan bırakmaktır. Yaz Kâtip ârzûhâlleri. Pispas’ta da
böyle oldu. Sokaklar ihâneti ve kanı gizliyordu. İnce cinâyetler
işleniyor ve gecenin sert sesleri, hayâtın üstünü koyunyünü
yorganlar gibi örtüyordu. Bir kutu yaratmalıydı, anlatılacak kutu
kalmayıncaya kadar, kutu içinde kutu hikâyeler nakledilmeliydi;
her birinin anahtarı ayrıydı. İşte algının bu kapılarını bize Kâtip
açacak. Bir tek o konuşsun: gelsin, camkırığı gözlerini, öpülmeye
lâyık ağzını, hakikate susamış dudaklarını, kırık sesini sunsun
bizlere; rûhunu yitirmiş ocağın kayıp kelimelerinden söylesin,
dinleyelim kâm alalım. Esas ışık, durgun akan nehirlerde gizlidir.
Kâtip, teneke kemanlardan müteşekkil orkestraların gıygıylarını,
aksak vuruşlarla çalınan şarkıların şiirlerini, ahşap kulübelerde
yazılan görünür görünmez hayât hikâyelerini de dile getirecek,
merâk edilmesin. Kâtibiniz, kitap yoluyla kimliğini size
bildirmiştir; varlığını akoz etmiştir; uzaydan gönderilen mesajlar
sâyesinde,
yan
gelip
yatarak,
rahat
rahat
kitabını
242 yazabilmektedir; çayı, kahvesi, poğaçası, böreği önündedir.
(Hamurişi sever) Kâtipler, takıntılı, ısrarcı, yapışkan ve
uydurmaya pek meraklı insanlar da olabilirler. Hiçbir yoruma ve
açıklamaya lüzûm yok, sizlere bütün gerçekleri bütün açıklığıyla
anlatıyoruz. Pispas âlem bir kere dile döküldükten sonra, artık
hayât eskisi gibi yaşanamaz; bu dünyâyı devireceğiz ve yeni bir
dünyâ kuracağız. Kitapçıların, Dönerci dükkânlarına dönüştüğü
günümüzde, Pispas’la, anlatılmayanı anlatacağız, söylenmeyeni
söyleyeceğiz, dostlarımız. PİSPAS’ın kelimelerine dikkat ettin mi?
Dilin suyunu çıkarana kadar yazacağız, bunun için özel bir
parlatıcı uygulayacağız: yansıla, çoğalt, karıştır, çocuk gibi kullan
sözcükleri. İyi şarap nasıl tadımcıların damağına yapışıp kalırsa,
bizim kelimelerimiz de zihinlerinize zerrecikler hâlinde öylece
yapışıp kalacaktır. Dünyâdaki bütün kitapların terkibiyiz.
Vatansız kelimelerdir bizimkiler. Pispas’ı bilincinizin terâzisiyle
ölçmeye kalkarsınız, hep hatâlı kilogram çıkar. Pispas, size hem
yakın hem de uzak olandır; karadeliklerden öteye karadelikleri
emen yıldızlardaki çekirdeğin özündeki enerjidir. Yakıcı ve kaotik
bir üslûbun nüveleridir okuduklarınız. Olaylardaki kesif esrâr
dumanı, okuyucuyu sinirlendirebilir; ama BEKLEYİN diyor
Kâtip; eseri satın almanızı sağlayacak diğer hisler vardır;
sırasıyla: tohum, hasat, para, banka, süpermarket, vesaîre.
Gökyüzünden gelen emirler nâmına, ümîdi kesme hayâttan.
İsimlerin, makâmların, mevkîlerin ne önemi var? Yeter ki
gönüller bir olsun şu kara galakside. Alkış, hadi alkış. Alkışın
desibelini okuyanlar tâyin edecek. Her yer kararacak. Eylem
başlıyor. Bu kitap size bir müjdedir, bölümleri tekrar tekrar
okuyun
dostlarımız.
Mahpus
Damları’ndan
Pistanbul’a,
Ayperi’nin Dansı’ndan Üçüncü Az Sonra’ya, Canına Avcı
Erkekler’den Piyonların Kurugürültüsü’ne, Ece Pavyon’dan
Komando Torbacı’ya kadar, bütün bölümleri, yeniden ve yeniden
okuyun, okuyun, okuyun dostlarımız. Zamanın ışığı, saklanmış
mutluluğu bize yeniden gösterecektir. Bekleyin, bekleyin,
bekleyin. Asıl anlatacaklarımız bunlar değil, bambaşka; şâhâne
hikâyelerimiz var, AZ SONRA.
243 99. NUTUK’S (HAYÂT ACIMASIZSA SEN DE ACIMASIZ
OL)
Yaşayan ölülerin diyârındaki karpuz festivaline hoşgeldiniz. Ben
bu çılgınlığın son yemeğinden artakalan dişarası etlerden biriyim.
Dümbeleği çala çala yoruldu bileklerim. İlkel çağların yenilmez
savaşçılarını hep siktiler. Yırtılmış bir hayât sayfasına geldiğin
zaman, bugünü hatırla Kahramân evlâdım. Ben yıkılmış adam,
toplumun gözündeki düşmüş insan, vefâsız âlemin tek mirasçısı.
Klakson Çalınmaz, Gürültü Etmeyiniz ve Garaj Ücreti Peşindir,
levhalarının altındaki Atmaca Halîl. Teslîm Edilmeyen Eşyâdan
Mesûliyet Kabûl Edilmez; işte o hikâyedeki bekçi benim. Ben
merdivenin en altındayım evlât. Olaylar olup biterken burda
esrâra gömülmüşüm, benim benden haberim yok. Fırsatları
kaçırmışım, sonra debelenme dönemim başlamış. Gurûrdan
gözlerim kördü, şimdi gözlerimin elektriği söndü sönecek. Ben
hayâtın dibinden geliyorum. Kendim bulmuş, kendim harcamışım,
büyük sahtekârlıklar gerçekleştirmişim. Çok derin bir Anadolu
ansiklopedisi olarak da okuyabilirsin beni. Odak noktası olmak
istemiyor musun, o zaman insanlara ve eşyâlara büyü yapacaksın.
İnsanların yaptığı sahte paralar kadar, paraların yaptığı sahte
insanlar da vardır. Çalışırsan kaybedersin bu memlekette. Bu
insanlara ne anlatacaksın, rüyâlarını mı satacaksın, maymunlar
gibi soytarılık mı yapacaksın? Varsın olmasın kibirli alkışlar
canım kardeşim, kimseye muhtaç değilsin. Paranın sermâyesi
yok, direk alacaksın parayı. Benim hayât felsefem buydu. Acıyı
târif edebilir misin, mutluluğu anlatabilir misin bana? Söyler
misin nedir, bir tatlı huzûr almaya gelmek Kalamış’tan? Öyle
öfkeler gördüm; şişler, bıçaklar, cinâyetler... Îdâma mahkûm
adamın son günlerindeki hâlini gördüm, rûhunu dikiz ettim,
gözlerini gözlemledim. İnsanlığı ancak büyük bir felâket
kurtarabilir. Kötülüğü icâdeden biziz. Çiğ süt emmiş insanoğlu,
esâsında göt yâni. Bencilleşmiş, genleşmiş, şişmiş... Varlık
manâsız, bizler zamanın içinde yolculuk eden serserî rûhlarız.
Bildiklerimizi bilmediklerimize dâhil edersek varlık oluyoruz.
İstediğim zaman edebiyât da yapabilirim Kahramâncan, bu
yüzden bâzen tumturaklı cümleler de kuruyorum. Kelime
kullanamayan âciz insanlardan değilim, doğal ışıkta çekin
resmimi. Ârzûlar şelâle olsun, bahtın saçılsın harlansın, ömrün
sevinçli yollarında yürü her dem. Aç âşk kadehini, iç dolu dolu.
244 Hep sorarlar, bu telâş niye, nereye koşuyorsun, iki metre kefen
bezi için bu yarış niye? Hiçbir ömür aynı değil, değişen sâdece
zaman. Hayâtı seviyor musun, öyleyse zamanı isrâf etme. Ey
köpekler gibi devâm ettirmeye çalıştığımız hayât. O kadar asil
yaşa ki, düşmanın bile saygı duysun sana. En kötüsü, hergün azar
azar ölmek. Zaman durduğunda ben de ölürüm birâder. Her şeyin
bittiğini anladığım ân, sıkarım. Benim gibi tipler genellikle bir
gün kafalarına sıkarlar, müsâittir yâni bu yapı. Hayât acımasızsa
sen de acımasız ol, portakal orda kal.
245 100. CANINA AVCI ERKEKLER
Aksaray semti, uğursuz ve tekinsiz geceye gömüldüğünde, defteri
kebire sabırla madde madde yazılan cürümün kitabıydı
Kahramân. Sayılar Operasyonu bünyesinde saksı gibi dizilen
suçluların arasında, bir ân görünmüş, savcılığa sevkedildiği hâlde,
her nasılsa tutuklanmayıp Nöbetçi Hâkim tarafından serbest
bırakılmıştı. Bir iddîaya göre, Kahramân, Teşkilât’ın lojistik
desteği sâyesinde, mükemmel gizlilikte saklanmaktadır. Bir
başka söylentiye göre ise, Teşkilât, operasyondan sonra da
kendisinden yararlanmak istemiştir fakat O onlara muhteşem bir
çalım atıp hiç tereddütsüz sırra kadem basmıştır. İhânet teması
mı, yeraltı dünyâsının garip kuralları mı, hakikatini kaybetmiş
herhangi bir hayâtın hikâyesi mi, hangisiydi Kahramân’ı hizâdan
çıkaran? Korku, âşk, nefret, aldatma, ağlama, ölüm de sökün
ediyordu dâima ve ihânet çıkıyordu karşısına; yolları, otel
odalarını ve yalnızlığı çoğaltan ihânet. Bilinmez gizli yollardan
Aksaray’a döndüğünde gördü ki, şamata var şehirde: kepenkleri
indirilmiş, camları ve masaları kırılmış bir Kumarhâne, ölü bir
Apaçi Eyüp, işsiz kalmış ve gördüklerinden dolayı korkudan
kafayı yemiş bir Ay Peri ve boş bir otel odası. Eyüp’ün infâzını,
Haberler’de seyretti; “Sır Dolu İnfâz,’’ dedi spiker bağırarak.
Eyüp’ün plânına göre, mal teslîmâtı yapıldıktan sonra, işe
bulaşan herkes ama herkes, tek tek ortadan kaldırılacaktı;
şizofrenik kılcal damarlarla örülü karanlık kent yanıltmacalarının
üçüncü sayfalara yansımış hikâyesiydi bu. Racon keserek kendini
1 NUMARA ilân edersin, ha Eyüp? Bu Devlet beni öldürür
demedin mi? Erken ötüşlü horozları bekleyen Azrâil işi âkıbeti
bilmez misin? Özbeöz vatan evlâdı nâmlı Eyüp’ü serivermişlerdi
midesine kurşun doldurarak Kumarhâne’nin orta yerine.
Rivâyetler çeşit çeşitti, kimse sansürlenmiş infâz fotoğraflarının
buzlanmış perdesinin gerisindeki sırrı tam seçemedi. Kimi
diyordu, dalağını ve kâlbini söktüler, sikini de kesip ağzına
vermişler ibret-i âlem olsun diye; kimi diyordu abartmayın, Mafia
usûlü beynine tek kurşunla işi bitirdiler. Anadolu Kaplanı Eyüp,
pis godoş, sapkın ruhlu madrabaz, para manyağı gerizekâlı, aç
köpek, haysiyetsizce derinlikli karakter, katmanlı kişilik;
Ayperi’yi, bile bile Kahramân’ın kucağına itti; döşek yoldaşlığı
edeceklerini,
Kahramân’la
birlik
olup
arkasından
iş
çevireceklerini bile bile. Ne oyun edeceklerini gâyet iyi bildiği
246 hâlde, oyunlarına uyanamadığını zannetmelerini istedi; şerefsiz.
Kozların kozunu oynadıktan sonra, hikâyedeki bütün karakterleri
birbirine kırdırdıktan sonra, aslan payını kapıp, Ayperi’yle mutlu
mesût hayât kurmak temennî ediyordu. Maâlesef, çektiği
bağlamalar, kendi boğazını sıktı, canına avcı oldu, vicdan azâbı
çekmeden geçen ömrünün cânîsi oldu: Eyüp’ün ümüğünü
sıkıverdiler. Bir diğer rivâyete göre, ellerinin on parmağı,
ayaklarının on parmağı ve iki kulağı da kesilerek
cezâlandırılacak. Aşîret ve Tetikçileri öylesine öfkeliler ki, bonfile
gibi doğrayacaklar adamı. Tabiî ikinci bir infâz timi de, kimbilir
hangi Anadolu köyünde, Eyüp’ün bütün sülâlesini, eşiktekini
beşiktekini katledecek, zürrîyetinin köküne kibrit suyu dökecek.
Cellâtlar acımasız, amansız, kara vicdanlı; canlara avcı.
247 101. ŞEHRİN DEHLİZLERİNDEKİ KAHRAMÂN
Kahramân için artık ortadan kaybolma zamanıdır. Ağır ağır
İstanbul’a dönecek, hayâtın şansını aramak için sevinçle ve
delikanlığın terütâzeliğiyle tiril tiril adım attığı Galata
Köprüsü’nden, Bizans’a psikopatça bağırdığı şehire. Ayperi’yi
soruşturacak. Aralarındaki bağlantı bir vakittir koptu; söz
verdikleri günde ve saâtte, Ayperi’nin gizli ininde, ormanlık
bölgedeki o ırak çiftlik evinde, üzengisiyle ve dizginleriyle otağa
diz çöküp boyun kırarsa, mala el koyma planı, zemberek gibi tıkır
tıkır işleyebilir. Cezâevinin kapısından beri, fâre kapanını
sezdirmişti içgüdüleri ona; işte, demişti, işte özgürlük ve ölene
kadar oynanacak yeni oyunlardan biri daha. Kumpasa neredeyse
bile bile katıldı. Çünkü başka çâresi yoktu, pispasa sarmalanmış
kopkoyu demli kumpası seçti. Ama pispas satrançtaki
manevralarda her ân herkes şah-mat olabilir. Pis hikâyeler,
cerâhatları, yaraları, akan kanları, irinleri, gösterir gibi yaparlar.
Ya sırlar? Kumarhâne sırlarını bilen ve hayâtta kalan üç kişi var:
Ayperi Sûzî, Kahramân Öztürk ve Gomez Deliyürek. Pek yakında
kader ağlarını örecek; iş âhîrete kalmadan, yeryüzünde, ak
libaslar içinde karşılaşacaklar. Bum, dumanlar, dan, kaplayacak,
dun, gök, dışiyan, yüzünü, dışiyan, ıslıklar, dı, gı, daklama, patçat, küt. Kimlerin niye hayâtta kaldığıysa, pispas hikâyenin ta
sonunda belli olacak. Zamanlar siyah, gri, mâvi, pis olur ve
hikâyeler hayâtla berâber yerli yerine oturur. Neticede Teşkilât
da, Aşîret de, Ayperi de, Şeytano ve Çetesi de, Kerem Bakırcı da,
herkes, Kahramân’ı aramaktaydı. Kaç gizli cürümden müebbet
yiyecekti, o erken zıplayan pis? Kahramân, zamanlarını, otellerin
karanlık ve gizli deliklerinde geçiriyor, hayâtı bir otel odası hâline
geliyor, giderek yaşayan ya da ölen bir otel kişisine dönüşüyor ve
otellerden hiç ayrılmak istemiyordu. Şehrin dehlizlerinde,
yaşayabilmek, hayâtta kalmak için, kendine yollar arıyordu. Bir
tezgâh vardı işin içinde, şehrin uğultusu ve televizyondaki
reklâmlar da bunu doğruluyordu. Milimetrik suç hesapları, kaçma
kovalamaca işleri. Bir otel odasında oturuyor ve kaderine râzı
kurbanlık deve gibi bekliyordu işte. Uyudu günlerce şeytanlarla
dans ede ede. Bir ara, dinlemeye takılacağını bile bile, telefon etti
Ayperi’ye. Ayperi, kendisini, İstanbul Ormanları’ndaki o
Çiftlikevi’nde bekleyedursun, Kahramân, şahsî mâcerasının
sonuna kadar, yaşamaya mecbûr ve mahkûmdur. Seviyordu kızı,
248 o ayrı; uğruna ölür, öldürürdü, o ayrı. Âşk zamanıydı bir vakitler,
suç değil; hapis ve batak âşkların, güzel ve şâhâne âşkların
zamanı. Akşamüstünün serinliği günün uzayan gölgelerine
vururdu, menekşelerle fesleğenleri okşardı ve biten günün
sırtında kırbaç gibi öpüşerek şaklardı âşk. Çocukken, seslerle ve
sözlerle kâlbini yaraladılar. Büyümek için, büyükleriyle çarpıştı.
Beton gibi iner insanın kafasına zaman. Kaçar, koşar, kovalarlar;
mâcerâlara atılır, sürünür. O da hâlince bir Kahramân’dır. Ne
zaman çocukluğunu hatırlamaya çalışsa, derin bir ümitsizliğe,
kedere gömülürdü; bomboşlukta insan ayağını nereye basacağını
bilemiyordu. Hatırladığı duygu, acıydı. Acılı insanlar, acıdan
çatlamış
topraklar.
Bozkırların
ortasında
yalnızlıktan
çıldıracakmış gibi duran kupkuru taşra şehirleri. Her yara büyük
yara, sonra ıssız çöl. Teninin kardeşini arayan bir yaban. Ah
zavallı yavru ceylân. Niye kıydılar sana? Anısız, anasız, evlâtsız
bir döltutmazdır O. Ömrünün son sayfasına kadar körfezdeki
dalgın suda çırpınacak, karayı görecek, ama adım atamayacak.
Pispas ırmaklar, hep aktıkları yere, şehrin denizine akacaklar.
Gözeneklerindeki ümitsiz rengi gizleyecek; her şey mâviyle
sarının uyumuymuş, bütün zamanlar güzelmiş gibi davranacak,
içindeki simsiyah kasırgadan kimseye bahsetmeyecek. Bütün sert
erkekler gibi, onun da asıl sebebi, sevgisizlikti. Paslı çivilerin
menteşelerden sökülürkenki gıcırtısı gibi bir hayât. İçkiyi, kadın
gülüşünü, elektriği, bütün hayât harbini kusmak istedi. Dâima
haksız çıktığı bu hayâtta belki başka yaşamak çâreleri de vardı
ama denemeye götü yemedi. Baltalı ilâhlar, savaş narâları atarak
Kahramân’ı yakalayıp irice bir kazana oturtmuşlar, suyunun
ısınmasını bekliyorlardı. Lânetli etini bahâratlarla güzelce pişirip
âfiyetle yiyebilmek için haykıranlara karşı, işte böylece, suçun
dâiresine girdi; suç âlemine korkudan eli sopalı girdi. Kabûs
çiçekleri patlamaya hazırdır. Karmakarışık rüyâlarından uyanır,
yeni doğan güne şahbaz atlar gibi kişneyerek dalar. Öğleden sonra
önüne çıkan herkesi öldürmek; ikindide köpekler gibi sevişmek;
yatsıdan sonraysa, kılcal kurtlarını dökmek, irinli yaralarını
akıtmak, pis kanlarını boşaltmak ister. Böylece belki belâları
defedebilir; belâlar eskil ve gelenekseldir. Hayât, Kahramân’a,
karanlık, flu, polaroid bir resim sundu: bomboş bir aydınlık,
bomboş bir karanlık; haykırışların sokaklara senfonik yağmur gibi
döküldüğü pispas çirkef çukuru. Bir gün, ölümü istedi, ölümü
özledi, korkusu uçtu gitti; bu mâcerâda kesinkes ölmeyeceğine
delildi bu. Bu kadar düşmanın arasında hayâtta kalması zâten
249 mûcîzelere bağlıydı. Çünkü pis ara sokaklarda, canını sessizce
haklayabilirler. Bir vakitler, kovaladığı işler vardı; yoruldu;
perdelerini kapatı; günbatımlarını iğne deliğinden seyretti,
nehirlerinden geçerek kendi içdenizlerine daldı: kendini soğumaya
bıraktı. Hayât bardağının fırtınalı dalgalarında hangi kâğıttan
gemi yüzdürülebilir ki? Beni kimse sevmez, diyor, sevilecek bir
insan mıyım ben; Ayperi beni sevmeye devâm edecek mi, ben O’nu
seviyor muyum? Günışığının zûlmünden kaçıp gecenin siyahına
teslîm ediyordu kendini, şeytan ve hâin bir zamana. Ardından
üflenen boş bir sigara, ufka keskin ve kısa bakışlar, kibrit
çöpleriyle temizlenen diş aralıkları ve gırtlaktan söktürülen bir
esrâr balgamı daha. Anlatılan hayâtlarda pislikler döner, insanlar
halka halka dumanlara boğulur. Uykuya doyulmayan geceler ve
bezginlikten geçmeyen günler, esrârlı olaylarla doludur esâsında
ya da bizzat hayâtın kendisi esrârdır. Kim bilebilir kalan ömrün
günlerinde başa neler geleceğini? Ezân seslerinin şehri
doldurduğu bir sabâh vakti, ata ocağını terkeylemişti. Canı,
bilinmezliğin yolculuğuna böyle çıktı. Bir daha, doğup büyüdüğü
şehre, aslâ dönmeyecek. Su alan delikli ayakkabılarıyla, acabâ
hangi hikâyenin toprağına ayak basacak? Sakla, kenara koy ve
vakit erişince, saâtlibombanın ipini çek; en iyisi budur işte.
250 102. KATİLLER YA DA KURBANLAR
Kapkara ölüm kurulmuştu sizin sevimli oğlana. Kente gizli
barınakta, kent masalı kipindeydi. Vak’aların tümü, vahşîleşmiş
kent ortamında geçiyordu. Çünkü düşmüştür bağırlara kor
ateşler. Yürek durabilir, dalak sökülebilir, mide çeperi çürüyebilir.
Yâni hikâye bitebilir. Mevzû ne iş? He? Ne? Yok. Kör bıçak.
Ekmek. Dilimlemek. Yemek. İşkembeler doldurulmalı. Cüzdan,
Para, Metelik, Mangır, Kuruş, Kene, Hâbbe. Zâten, karmakarışık
Sayılar Operasyonu’ndan sonra senaryoda hayâtta kalan karakter
pek yoktu; Kahramân, paranın ırzına geçici tek hareketi
bulmalıydı. Bulmak zorunda. Yoksa biletini kesecekler. Sapa
keçiyollarından döndüğünde binbir hasar görmüştü rûhu, eti,
yüzü. Kuyumcu terâzisi gibi hassas baskülden fire vermeden
inivermeliydi. Sayılar Operasyonu tamam olduğunda, vâde
dolduğunda, Azrâil eşikte göründüğünde, cümle mahlûkat zâten
hakkın rahmetini boylayacak; kurtuluş yok; ölen yoksa doğacak
yok; doğan olmazsa ölen yok. Dengelerin her ân ölüm üçgenleri
lehine bozulabileceği, diriyken ceset diye morga kaldırılanların
hortlayabilecekleri, vefâsız, karanlık, çok tehlikeli, çok anlamsız,
nefeslerle lokmaların sayılı verildiği günlük hayât. Erk
coğrafyasında güce elpençe dîvân taparak yaşayan haşeratlar,
sönmeden tüten o en son ocağın çadır direğinin altında, birlik ve
berâberlik içinde, kardeş kardeş boğazlaşmaktadırlar. Tabancası
kıçında gizli, sönük manzaralı, entipüften bir gençadam; aslâ
dikkat çekmez, yabancı yol ortamlarında aslâ söze karışmaz.
Güneş doğuyor doğmuyor, ay batıyor çıkıyordu. Başta Aşîret
mensûpları olmak üzere, mevzûya kimseciklerin uyanmaması
için, aşağılık hayâtına devâm eden itoğluit heriflerden biri gibi,
dirimini sürdürmesi gerekmektedir. Durmadan ölümden kaçan,
durmadan paraya tapan zavallı Kahramân’ın, daha derin
görebilmesi, hakikatin dumanlı tabakalarını aralayabilmesi için,
kriz geldiğinde iğne mi yapılmalı? Bedenini, canlıkalkan gibi,
şırınganın damlalıklı iğnesine, ardından dumana boğduğu yıllar,
çoktan geride kalmıştı. Hiç ve hepsinden takılıyordu Kahramân,
hep ve bâzen. O’nu, Para ve Âşk ağacına lehimleyen aşıcısı, Ay
Peri idi. Otel odalarında kafa kafaya verecekler, şehir
efsânelerinde Kumarhâne’nin zulalarına gömülüğü rivâyet edilen
çil çil ABD paralarını çuvallara doldurup sırlar âlemine
kanatlanma senaryolarını canlandıracaklar. Bugün, perîşan ve
251 zavallı gibi. Belki iki gün sonra kraldır, padişâhtır, sultandır.
Bakmıştır. Durmuştur. Ölümlerden dönmüştür. Görmüştür. Yarın
sabâh ölü bulunabilirdi. Rûhunun barınağı, kent betonlarının orta
yerindeydi. Nemli duvarlar su sızdırıyordu. Donacak. Soğuk.
Ayaz. Kar. Daha başka tehlikeler de var. Bora. Tipi. Üşüyecek. At
hırsızları gibi yağlı ilmeği boylamak kötü. Ölüm. Cehennet. Son
kurşun. Kefen. Mezar. Seher vaktinde nemli sinlerde uzanmış
yatan tâze can. Bir garip ölmüş diyecekler, soğuk su ile
yuyacaklar. Nikâhlarda gelinlik, cenâzelerde damatlık; hazırgiyim
hayât. Karakterin gökyüzü ne kadar da grî, aman Allahım.
Şehirdeki her delikten soluk nefesli hayvan çıkabilirdi, her
terlikten ezilirse vıcık vıcık kan pörtleyecek canlı sıçrayabilirdi;
ısılgan izlemegözlerine duyarlı varlıklar, mayınlı arâzîden
patlamadan geçmek zorundaydı. Beklemeye dayanamıyordu,
yaşamaya sabrı kalmamıştı. Canı, ortadan kaybolmak istiyordu.
Hikâye
zâten
hayâtlarından
kaçıp
kurtulmak
isteyen
kahramânlarla doluydu, hikâyenin sonuna gelinmişti.
252 103. HEY KOCA ŞEHİR
İnlerine gömülmüş sâbıkalıların eylem gongu vurdu durdu
Ramazan Davulu ritmiyle. Bâzen sanki ölürdü, bâzen sanki
dirilirdi
Kahramân;
duruma
göre.
Sinir
kaslarındaki,
bağdokularındaki ve kaval kemiğindeki kısrak atılganlığı
inanılmazdı. İğne battı canını yaktı, sizi size bıraktı. Yola çıktı.
Mektubunun ucu yanıktı. Şehrin en ücrâ köşelerinde bile o kadar
çok benzeri vardı ve kahramânlık destanları söylenirdi ki.
Kahramân denen hergele, dikdörtgen çizdiriyor pergele.
Kahramân dedi: “Gider alırız parayı sotadan, mevzûya bir tek
Atmaca Ağbi uyanıyor, o da biraz kontak zâten kafadan; bize
engel olamaz ya da olmaz.” Aç insan, inancını yerdi; tabanca,
güçlükle açılan kapılar için ideal bir anahtardı; felsefeyi böyle
bellemişlerdi bu kazandipleri. Gomez’in hâfızasındaydı sırlar ve
planlar; sinsi sinsi leşe süzülen akbaba gibi, Kumarhâne’nin
mimârî plan ve ada parsellerinin üzerinde tur atıyordu beyni.
Beyni? Bir de duygusallaşıp ağlamasın mı Gomez? Bir psikopatın
nasıl ağladığını düşünebiliyor musunuz? Gürül gürül akar
gözyaşları, sümkürükler bıyıklarından süzülür, akar da akar
pınar. Kahramân diyor: “Niye ağlıyorsun oğlum?” Gomez
hıçkırıyor, diyor: “Patronu indiriyoruz da ona ağlıyorum ağbi,
adamın o kadar ekmeğini yedik.” Kahramân diyor: “Ulan şerefsiz,
sen herhangi bir insan evlâdı için ağlayacak adam mısın; haplı
mısın tüplü müsün, esas niye ağlıyorsun, onu söyle.” Gözyaşlarını
silen Gomez diyor: “Tamam boşver, bir ân kontrolümü kaybettim,
ama geçti; paraya odaklandım ben şu ân yine.” Bomboş sâhilde
yürüdüler. Nemli bir rüzgâr esiyordu. O muhteşem vakitlerden
birinde, sarıldılar; artık neyin inancıysa, inançlarını tâzelediler.
Doludizgin koşan vahşî atlar gibi kişneyebilmek için söz verdiler.
Gomez ile Kahramân, sabâha karşı derin ve kanlı uykularını
habersizce yatan şehir ahâlisinin üzerinden keskin kılıç gibi
geçerek, bir zamanlar paranın cirit attığı imparatorluğa,
Kumarhâne’ye yöneldiler. Soygun plânı falan yoktu, eski
işyerlerinin gizli kasasını indiriyorlardı, bu kadar basitti.
Kahramân ve Gomez, Kumarhâne’nin temeline gömülü hazîne
sandığını yüklendiler, önlerine çıkan ilk yola dosdoğru yürüdüler.
Sirenleri, alarmları, düdükleri geride bıraktılar. Karikatürlerde
çizilen hırsızlardan değillerdi. Koşaradım caddelere vurdular;
torbalarında Kurupara’lar, Çekdefter’ler ve Hissesenet’ler var;
253 dilsiz hayâletler gibi yürüyorlar; kafalarında kırk pispas kumpas
kurarken, nefeslerinin bile duyulmasını istemiyorlar. Soluk soluğa
kaçtılar. Arkalarında koca bir sivil polis ordusunu sürükleyerek
ara sokaklara daldılar. Pistanbul’u bir ucundan öteki ucuna
koştular. Hey koca şehir; zulmün anası ve yoksulluğun atası şehir;
sen, sen olalı, böyle şeytanlar gördün mü? Puslu lâmbaların kısık
aydınlığındaki sokaklarda başlayan kovalamaca, çıkmaz
mahâlledeki boş arsaların ıssızlığında devâm etti; çıtların bile
kesildiği ölü bir geceyarısı vaktinde, toplumun polislerinin sıcak
nefeslerini enselerinde hissettiler. Teşkilât, bütün şehri
gözetlediği güvenlik kameralarını boşuna yerleştirmemişti. Bir
garip İblis, bütün ağırlığıyla, Kahramân’ın îmân tahtasına çöktü o
aysız gecede; ince uzun sivri parmaklı elleriyle çöreklendi göğüs
kafesine. Kara gökün zifiri siyâhı korkutucuydu. Anayollar
ışıklıydı resmen, rızk yağmış olmalıydı buralara. Âlemin
gözündeki sürmeyi, tereyağından kıl çeker gibi incelikle
hırsızlayan bu adamlar, zor attılar kendilerini Ayvansaray’daki
bir benzincinin tuvaletine. Hırıldıyordu göğsü, çökmüştü bir kere
Azrâil. Hırrr, hırrr, hırrr. 66 model Bedford gibi, tekede tükede
öksürerek ölmek istemedi. Su içti. Canı, himmetin, nezâketin ve
rikkatin öyle bir derecesinde canıgönül sevgili kucağına yatmak
istiyordu ki, sormasın diller. Tam da sırasıydı böyle hislenmenin.
Çapraz ateş altında kaldılar. Gomez, sol omuzundan yaralandı,
kâlbine yakın bir yerden. Kahramân’a yalvardı, dedi ki: “Sayın
arkadaşım, beni lütfen bir hastâneye yetiştirir misin, yoksa
nalları dikeceğim.” Kahramân ona dedi ki: “Düşünüyorum İsmail,
ama önce peşimizdeki polislerden kurtulmamız lâzım.” Gomez’in
kanları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin döşediği Çin malı
kaldırım taşlarına damlamaktadır. Gomez’in tâkati kalmamıştır.
Kahramân ve Gomez Deliyürek, gerçeküstücü ressamların
tablolarını andıran inişli çıkışlı Suriçi İstanbul’unda can havliyle
ilerlerler. Ayışığının şavkı yaralarına vurur. Dolunaylı bir gece
vaktidir; gölgeler irileşmekte, telsiz vızıltılarının ses şiddeti
artmaktadır. Ayvansaray kuytularındaki benzincide çıkmıştı
kokuları. “Korkma,” diyecekler Pompacı’ya, “git eczâ dolabını
getir, akan kanlarımızı dindir.” Pompacı, korkudan irileşmiş
gözlerle emirleri yerine getirmeye hazırlanırken, siren sesleri çok
yakına gelince, siyah gecede ekip otolarının dönüp duran
ışıldakları görününce, Kahramân, ânîden, VIN diye kaçacak;
Gomez’i yaralı hâlde, gözlerinin içine baka baka bırakıp kaçacak.
Can tatlı geldi, para sıcak geldi; yaşamakla mahpus damlarına
254 dönmek seçenekleri arasından birincisini seçti. Sanki suçunun
kefâretiymiş gibi, Gomez’i polislere diyet diye bıraktı. İçorganları
ağırçekimde dışarı fırlayan Kahramân, esnek dal gibi ince
bacaklarını kalçalarına çarptırarak koştu. Kişisel para hülyâsının
sertleştirdiği rûhu, öyle kolay kolay dinginlik bulamayacak.
Paranın hikâyesi yorucu ve serttir. Paraya giden yolun
basamakları, kurbanların cesetleriyle döşenmiştir. En ilkel, en
canlı, en hayât dolu (ve ah, ölüm de dolu) avdır ormandaki para
mücâdelesi. Siperin mağarasına koştu, mevzînin kulesine;
savunmadaki mühimmâtlarını yüklendi; boşluktaki saflığa,
rüzgârlaşmaya yürüdü.
255 104. PARA DOLU SİYAH SIRTÇANTASI
Şehirde uyurgezer gibi yürüyen eli kolu bereli kahramân, dönüp
durduğu uğursuz dâîrenin sonunda, şehrin çeperindeki
toplukonut apartmanının kapıcı dairesinin zilini çaldı. Mâviyle
siyah arasındaki alacakör sabâh vakitlerinden biriydi. Gözleri
fıldır fıldır dönen, Hacıbâdem kılıklı yaşlı biri açtı kapıyı,
Handân’ın babası. Paragöz bir adam, iğrenç. Bir ân sessizlik oldu
ve Kahramân’la yaşlıadam arasında bin yılmış zannedilen
karşılıklı bakışma oldu. Donmaktan buruşmuş hamburgerler
gibiydiler, birazdan çözüleceklerdi ve ergen sivilcelerine bulaşan
yağlar gibi çeneye, gömleğe, göbeğe damlayacaklardı. Kahramân,
silâhını, yaşlı adamın şaşkınlıktan açık duran ağzından içeri
soktu. Adama dedi ki: “Ses çıkarma babalık, ses çıkarırsan
öldürürüm seni.” Hacı Amca dedi ki: “Öldürme beni. Ne istersen
yaparım.” Güneşin doğuşunu beklediler. Ev, insanı bayıltacak
kadar sessizdi. Derken, yakınlarda bir kuş öttü, belki bir serçe.
Sonra ötüşler çoğaldı. Pencereden serin bir sabâh doldu. Silâh
sesleri, siren sesleri, makinalıların takırtısı duyulmuyordu;
ihâneti gizleyen sessiz gecedeki telâşlı ayak sesleri, öfkeli
bağrışmalar, bağrında binlerce gizli suçlu saklayan rezil
Tambulpistak şehrinin kötü kötü kokan terli gövdesi,
uzaklardaydı. Mahmûr yeşil gözleriyle Handân göründü salonun
kapısında, yeni uyanmıştı. Ardından, sekiz yaşındaki erkek
kardeş Murat belirdi; sahneyi görünce, korkudan gözleri faltaşı
gibi açıldı, ağlamaya başladı. Kahramân, silâhını işâret parmağı
gibi dudağına götürdü, sus işâreti yaptı. Handân, kardeşine
sarıldı; gözleri bir Kahramân’ın gözlerinde, bir silâhtaydı. Yepyeni
mâcerâlara hazırlanan film karakterlerinin balmumundan
yapılmış maketleri gibi hareketsiz, kişiliksiz, boyuttan yoksun
hâlde, dikilip duruyorlardı o odada. Para dolu siyah sırtçantası,
ölü bir yabandomuzu gibi yatıyordu ayaklarının altında. Kader ya
da ecel, kapılarını ölüm marşı gibi çalmıştı. Kent masallarına
sereserpe salmışlardı özlerini karakterler. Kahramân, konuştu:
“Pozisyonda bir durum olursa, hepinizi öldürürüm. Sesinizi
çıkarırsanız, hepinizi tavuk gibi keserim. Susun. Emirlerimi
dinlemeye hazırlanın. Ancak bu şekilde hayâtta kalabilirsiniz.” Üç
tutsak, baba, kız ve erkek kardeş, çâresizce birbirlerine
sokuldular. Yarım sâat geçti, Baba ârıza yaptı, bir Baba-Kız
kavgası patladı. Zar zor müdâhale etti Kahramân, zor susturdu.
256 Baba diyordu ki: “Nereden tanışıyorsunuz kızım, bu adam bu eve
niye geliyor, ne hakla geliyor, bu adam senin neyin oluyor?’’
Handân, gerçeğin sâdece bir kısmını anlattı; eski kırığı
Kahramân’dan dem vurmadı, Komiser Kenan’la kurduğu ilişkiler
yumağından bahsetmedi, KB’nın romanında kaptığı rolü pas geçti.
Kahramân’ın omuzundan sızan kanlar kurumaya başlamıştı, yüzü
iyice sararmıştı, bitmiş tükenmiş bir hâli vardı. Dengeyi lehine
çeviren tek nesne, kabzasını sıkı sıkı kavradığı silâhtı. Âcilen bu
zemin kattan kurtulmalı, çiftlik evine ulaşmalıydı; karar kesim
hükmü verilmişti: Ayperi’yle berâber topuklayacaklardı. Pispas
Kahramân, âdî karakter, azıcık güç bulduğunda, evden
uzayacaktı.
Televizyon
haberleri,
durmaksızın,
Sayılar
Operasyonu’nun matematik ihtimâllerini, Mistanbul’u hallaç
pamuğu gibi atan Aşîret’in saldırılarını ve ülke gündemine
çöreklenen karanlık uluslararası ilişkilenmeleri sayıp döküyordu;
şimdi, Kumarhâne soygununu da eklemişlerdi. Kahramân,
Handân’a, Baba’yı ve erkek kardeşi birer sandalyeye bağlamasını
ve ağızlarını bantlamasını emretti. Gençkız, gözyaşları içinde
denilenleri yaptı. Yirmidört sâat evde kaldı Kahramân, aynen
anlatılan vaziyette. Fakat, paragöz babanın kafası, rahmânî değil,
şeytânî işlemektedir. Çantadaki paradan kendine de pay düşemez
mi? Kahramân’ın, silâhlı bâzı güçler tarafından kıstırıldığını,
sıkıştırıldığını anlamıştı. Sonunda kararını verdi; kızını ayartıp
evini istasyon gibi kullanan adamın ağzını aradı, yumuşak
tarafından konuştu. Baba, çocuklarını azarlamaya girişmiştir:
“Lan adam yaralı. Ne yapmışsa yapmış, bize bir zararı dokundu
mu? Yok. Boynunu bükmüş kapımıza gelmiş. Tanrı misâfiri
sayılır.” Durgunlaşan Kahramân’ın aklında soğukkanlı bir ampül
yandı. Ama bunu Baba’ya hemen söylemedi, bekledi ki kıvâma
gelsin. Baba sonunda dedi: “Hepimizin gideceği yer belli oğlum, iki
metre kefen bezini sardılar mı bittik. Sana yardım edeyim, bana
da biraz para kazandır oğlum.” Kahramân, bıyıkaltından güler:
“Bana çok para lâzım babalık. Asya’da, Afrika’da yaşayacağım
bundan sonra, bu memlekete dönmeyeceğim.” Baba, boynunu
büker: “Oğlum, mantıklı ol. Hemen yakalarlar seni. Nasıl
kaçacaksın ki burdan? Sarmışlardır şimdi çevreyi. At bana
helâlinden üç beş kuruş, çıkarayım burdan seni.” Kahramân,
antenlerini diker: “Bizde yamuk yok Hacı Amca, söyle ne kadar
istiyorsun?” Gecekonduyu apartman dâîresine çevirecek parayı
siyah sırtçantasından çıkardı, masaya koydu. İhtiyârın sakalları
titredi, gözleri Cennet’i görmüş gibi ışıdı, bütün günâhlarından
257 kurtulmuş gibi sevinçle ellerini ovuşturdu. Eve gerçekten sâhip
olursa, rakıyı bile bırakabilirdi. Kahramân, Baba’yı çözdü. Baba,
sandalyeye Handân’ı bağladı. Dedi: “Kadın gibi bürünsen, sağlam
çıkartırım seni burdan, bak diyeyim. Kara çarşafa girersen kimse
uyanamaz, sanki hanımıyla yürüyorlarmış gibi, anlatabiliyor
muyum?” Aynı renkte, aynı türde, süssüz siyah çarşaflar giyen
kadınlardan birine dönüşüverdi Kahramân; sokakta erkeklerin
dikkatini çekmezdi, çünkü dıştan hepsi aynıydı. Kuşluk vakti,
Kahramân’ı evden çıkardı Baba, sessizce. Kapıyı açtılar, adımları
sokağa taştı. Sanki yeryüzü ve gökyüzü, silme düşmanla kaplıydı;
öyle paranoyaktılar. Bu sâyede şehrin dehlizlerinde gizlice yol
adılar. Kadın bir adım geride, adam dâîma bir adım öndeydi;
sahneyi inandırıcı kılmak için, eline bir tesbih dolayan Baba’yla
Karaçarşaflı Kadın, kentin pis ve karanlık sokaklarından
yürüdüler. Kanûn adamlarından ve Mafia’dan kaçan Kahramân,
Baba’yla berâber, uğultusunu tutan şehirde, çıkış yolu aradı;
trafik cehennem gibiydi, hava çok sıcaktı. Edirnekapı civârında,
Mihrîmâh Sultan Camiîsinin arkalarından şehre vâsıl oldular. Bir
kuytuda, çarşafı derisinden sıyırıp attı Kahramân. Baba, namâz
için toplanan cemâate karıştı, hızla buharlaştı. Kahramân’ın
gözüne câmînin avlusunda musalla taşına yatırılmış mevtânın
başına toplanmış ahâliye, “Az sonra toprağa vereceğimiz bu âciz
kulunun günâhlarını affeyle yâ Rabbî,” diye hitâpeden Hocaefendi
ilişti; cemaâtle berâber cenâzenin başında saf tuttu; tabutu
sırtlayanlara katıldı, mezârlığa kadar gitti. Selâmete erişen
Kahramân, Cezâ Yasası’nın infâzından kaçmayı başardı; hızlı
adımlarla Fâtih yönüne yürüdü; Bizans surlarının yükseldiği
Unkapanı Köprüsü civârında şehre bir gülümsedi, karanlık şehrin
esrârında kayboldu.
258 105. OTEL ODASINDA VUSLAT
Kahramân, Apaçi’nin parasına el koymuştur ve baştan aşağı
yalanlarla örülü pispas hikâyenin sonlarına yaklaşılmaktadır;
Ayperi’ye de hesâbını soracağı vukûatlar vardır.
Apaçi’nin
katledildiğini, Hanım’ın başkoruması Ayıboğan Değirmenci
haberledi Ayperi’ye. Donacak o ân Ayperi ve titreyecek korkudan:
öldürürler beni, diye. Geldiler tak tak tak otel kapısından ajanlar,
Teşkilât’ın AjanXL kolundan; Ayperi’yi sorgularken öyle
soğukkanlılar ki, sebepsiz yere tir tir titrer insan. Ayperi, 20
dakika süren ama yüzyıl gibi uzun çapraz sorgunun sonunda, ne
Eyüp’ten, ne kaybolan Mal’dan, ne de hiçbir şeyden haberi
olmadığına iknâ etti iz sürücüleri. Herifçioğulları, bembeyaz karo
fayans döşeli otel odasından mısırözüyağı gibi sızarak çıktılar,
Ayperi’yi bir başına ve yalnız bıraktılar. Zavallı küçük kadın,
kâlbi yırtılır gibi içini çekti. Yarasına neşter vurulmuş gibi
irkilerek yatağında oturdu. Gözlerini, ufuktan dumanlarını
salarak gelen meçhûl trenlere bakar gibi pencereye dikti ve
yeniden korktu; şan, debdebe ve şöhretle geçirdiği yıllardan sonra,
Tatlıpara akımının kesileceğini hissedip kendisinin de düzenler
içre düzenler kurduğu pispasın tam sonlarına yaklaşmışken,
birdenbire sefâletin bataklığına mı düşecekti? Çevresinde binbir
erkek pervâneyken, iki erkeğinin de kayıp olması, ne demekti?
Ayperi, tam 24 saat, yatağında büzüşüp Kahramân’dan gelecek
haberi bekledi. Susmak, beklemek, katlanmak... Kahramân’la
mesût saatler geçirdiği otel odası, şimdi ona ebedî bir mezâr gibi
geliyordu. Oğlanın koynuna sokulup O’nu kendisine râm etmedi
mi ve sonra kendisi de O’na vurgunlaşmadı mı? O kıllı erkek
çocuğunu, cennetten apak indikten sonra günahkârların elleriyle
yavaş yavaş kararan Hacerü’l-Esved taşı gibi bağrına sevgiyle
bastıysa, suç mu işledi? O kadar uzaklaşmışken, ona bu kadar
yakınlaşacağını nereden bilebilirdi? Ay Ayperi, güzel Ayperi; seni
kimler öpmeli, seni kimler sevmeli? Kahramân, otel odasının
kapısını tıklattı, sırtında para dolu siyah sırtçantasıyla, bebek gibi
yârinin kollarına atıldı ve saçları karıştırılırken derin uykuya
dalmadan önce Ayperi ona şöyle dedi: “Şimdiyi yaşayalım asıl.
Yaşadığımız dakikalardan zevk almaya bakalım. Dünyâ zâten
cehennem gibi bak. Bugün varız, yarın kimbilir ne olacağız? Gel,
kollarının arasında erimek için çıldırıyorum. Hissetmiyor
musun?’’ Kahramân, uyandığında dedi: “Beni kandırdın mı?’’
259 Ayperi, dedi ki: “Söylediklerinden bir şey anlamıyorum.’’
Kahramân, dalgındı: “Eyüp’le bir oldun, beni aldattın.’’ Ayperi’nin
dudaklarında müstehzî bir ifâde belirdi: “Birinin seni karşılıksız
sevebileceğine inanmıyorsun, değil mi pis kumarbaz?’’
Tırnaklarının
ucunu
kemiren
Kahramân:
“Sayılar
Operasyonu’ndan sonra beni öldüreceklerini biliyordun.’’
Ayperi’nin gözlerinden iki damla yaş süzüldü, “Hayır, milyon kere
hayır,’’ dedi. Makineli tüfek gibi takırdadı Kahramân: “Teşkilât’a
çalışıyordu Eyüp, biliyordun sen. Eyüp beni yem diye önlerine
attı. Çoktan cartayı çekip tahtalıköye gitmem lâzımdı. Benim
yerimde başkası olsa çoktan ölmüştü. Ama şaşırma,
hesaplaşacağız daha seninle.’’ Ayperi’nin yüzü adamakıllı korktu,
dağılan lepiska saçlarını topladı, deli doktorlarının hastalarına
karşı kullandıkları merhamet dolu sesle mırıldandı: “Hayâli
senaryo yazmışsın, aşkım benim.’’ Kahramân, dedi: “Salla
bakalım son zarını.’’ Ayperi: “Sana ihânet yok. Seviyorum seni.
Çok paramız olursa, alırız dedim başımızı, gideriz buralardan.
Demedim mi?” Acı acı gülen Kahramân: “Niyete değil, sonuca bak.
Öyle oldu, böyle oldu. Düşeş atmasam heriflerin dübeşinden
kurtulmam imkânsızdı. Bunu da ancak ben yapabilirim zâten.
Kaç kişi öldü biliyor musun? Ne için? Para için.” İyiden iyiye
ürkmüştü Ayperi, fakat bütün varlığını teslîm etmeye hazır bir
hâli de vardı. Kahramân, bakışlarını pencereden uzayan sokağa
sabitlemişti. “Sayılar Operasyonu’ndaki hangi sayıyım, artık iyice
karıştırdım. Zarları atıyorlar, ama hep sıfır geliyor Ayperi, iyi
mi?’’
260 106. SEKİZİNCİ AZ SONRA
Ben Arzuhâlci Kâtip, merhabâlar efendim. Rûhsal gezegenlerinize
damardan naklen gireceğiz. Duygu kanallarınızı açık tutunuz,
rûhlarınızın iğdiş edilmesine izin vermeyiniz. Beyninizdeki
ârızaları tedâvi ediniz. Samançöpü gibi yanıp sönmeniz, bizi
üzmektedir. Cehâletle yıkanmış dünyânızda bizlerle temâs
kurmak
istiyorsanız,
vicdân
sâatlerinizin
ayârlarıyla
oynamayınız; rûhlarınızın sigortası atabilir; algı bulutlarınız
ancak altıncı boyuttan sonra açılacaktır. Tertemiz gönlümüzle
size köstek olmayız. Hayâl ufuklarınızda seyrân eden binlerce
kâğıttan gemilerimiz vardır bizim, ey dünyâlı kardeşlerimiz. Bilin
bizleri, tanıyın; iltimâs, rüşvet, torpil yok bizde. Sizinle teker
teker irtibâta geçmek isterdik, ama vaktimiz yok. Satırların
arasına gizlenmiş saklı kâînatlara buyurunuz. Dostluğumuzun
ucu bucağı yoktur, kâlbimizdeki elektrik bildiğiniz ışıklara
benzemez. Bizler bu dünyâdan değiliz dostlarımız. Bir süre daha
sizi omuzlarınızdan sarsacağız; ilkokul bebesi değilsiniz, dâîma
elinizden tutup sizi karşıdan karşıya yürütemeyiz; geçeceksiniz
kırmızı ve yeşil ışıkların içinden, heyt. Kimse, bir yerden bir yere
gitmemektedir, zaman değiştirmektedir sâdece. Yumurtanın da
rûhu vardır ve o rûh, (kabuk çatlayınca) hayâta dönüşür. Hayâtı
anlatabilir Felsefeler, ama açıklar mı hayâtı? İki değişken
arasındaki sonsuz sürpriz fazında gidip gelemez mi hayât? Geçiniz
cin peri masallarını, mutluluğunuz için çalışan ışın kılıçlarıyız.
Sizler daha doğmadan bu dünyâyı şekillendirdiler, değiştirecek
olanlar da sizlersiniz. Yol akıp gidiyor çünkü, hayât akıp gidiyor.
İnleyen her nâğme, kâlplerimizin vuruşlarını ve rûhlarımızın
duruşlarını aydınlatıyor. Çok uzaklardan geliyoruz dostlarımız,
çok uzaklardan... Fezâda kaç milyon ışıkyılı katettik, gezegenlerde
konakladık, beyaz balinaların sırtına bindik, maymunlar
cehenneminde yaşadık, atlar ülkesinde başımıza gelmeyen
kalmadı, devlerin ve cücelerin diyârlarından geçtik... işte vakt
geldi, işte geldik menzîle eriştik, dostlarımız... Ey bu sâhib-i
hikâye, ey bu ucu açık masalın sahibi: Herşeyi bilen ve gören göz
yoktur; var olsa, kendini bilemez ve göremez. Kâtib’in gözlerine
aldanma. O yalan da söyleyebilir. Belki de uyduruyordur. Sen onu
bunu okumaktan vazgeç de kendi hayâtının hikâyesini yazmaya
bak. Hele roman denen kültür müsveddesine elini sürmesen ne iyi
olur. Yönetken Efendiler’in câhil zihinlere ne çoraplar ördüğü,
261 ibret î âlem târihten çıkarılmamalı mıdır? Lütfen biraz daha
âdîleşebilir misiniz sevgili dostlar, ricâ ediyorum lütfen. Açlıkla
terbiye edilen bir vücûdun ağlamasıdır Pispas. Ne zaman
haksızlığa uğrasa, hiç bilmediği bir dilde sâatlerce konuşan ve
ağlayan kelimelerdir. Onuru durmaksızın kırılan eski bir âsînin
dalının, usulcacık, çıt diye kırılmasıdır. Kimse bilemez sevdâsının
isyânını. ÇAT. Genç elemanlar, sokaklarda kovalamaktadırlar.
Gökyüzü ne kadar zâlim, hayât ne kadar vahşî... Ey sınıfsız
baldırıçıplaklar, mâvi usturalarda etinizi bileyecekler, deriniz
keskinliğiniz olacak. Ayrışma, mutlak ve kaçınılmazdır. Bağnaz
yobazların kozmik algıları, Parallah’a ayârlanmıştır; hesâpta
cemîyyeti, ulvî ve semâvî projektörlerle aydınlatmaktadırlar. Yeni
dil zâten aslında yeni din de demektir; ya îmân edin, ya kovuklara
sığının, ya da düşmanlık üretmeyin; bizim Kâbe’miz insanlıktır,
biz özgürlüğü su gibi kana kana içmek isteyenlerin kavmindeniz.
Sizden olmayanlara sizler toplumun pislikleri gibi bakarsınız,
fakat onlar kurbândır. Sümük gibi akan beyinleriniz varsa eğer,
sünnet ederiz güç kaynaklarınızı. Karar hepinizin, dil sizin.
Yaşayan insanları ele alacağız. İşte Kâtip de bunun üzerine,
konularını hayâttan seçti.
262 107. AYIBOĞAN DEĞİRMENCİ
Kar fırtınası öğleye doğru tekrar başladı. İstanbul’un kuzey
ormanlarındaki çiftlikevinde, Ayıboğan Değirmenci ile Ayperi
Sûzî (Sûzan), mahsur kalmışlardı. Tepeler bembeyazdı. Ortalık
karla kaplıydı ama güneş de açmıştı. Arada bir, keçilerini güden
bir çobanın hayâli seçiliyordu. Esrârengiz güneş ışıkları,
gökkuşağının yedi renginden, yetmişbin güldeste yaratmaktaydı.
Otel odasındaki tuhaf kavuşmadan sonra hikâyenin seyri hayli
karışıklaşmıştı. Dağbaşında dik dik bakan aksi bir kartal yavrusu
gibi, önünde ağzıaçık yatıp duran siyah deri paraçantası,
Ayperi’ye teslîm edilmişti. Para ve mücevher dolu çantadan başka
varlıkları, değerleri, gerçekleri ve hayâlleri yoktu. Kahramân,
peşindeki zinde ve muammâ güçleri atlatabilirse, Trakya
topraklarındaki bu Çiftlikevi’nde buluşacaklardı. Sayılar
Operasyonu’nun başlangıcından beri derin tehdît unsuru diğer
sayıları ve yarışa son anda dâhil olan Şeytano Şen ve Çetesi’ni
(Küntöz, Dölbaz ve Takarof) de çalımlamaları ve kale direklerini
yıkmaları gerekiyordu. Kopacak fırtınayı bekleyen orman gibi
tetik
sessizliğe
bürünen
Ayperi,
yapraklarını
bile
kıpırdatmıyordu, Çiftlik’te rahatı yerindeydi. Erkekler Ayperi’yi o
kadar severek tapınırlardı ki, elde etmek için çeşitli kötülükleri
tasarlayabileceklerini de bilirdi. O, sevilmek ârzû etmiyordu. Niye
sevdiklerini bilmeden onu seviyorlardı zâten; sevmek istedikleri
için seviyorlardı, sevdikleri için değil. Bir kadını sevmeye
ihtiyaçları vardı, Ayperi’yi gerçekten sevip sevmedikleri
şüpheliydi. Ayperi’ye hayrânlıklarının sebebini sorsalar, çoğu bu
soruya etraflıca cevâp veremezdi. Aşûreleşmiş bulamaç sevdâlar,
Ayperi’yi öyle nefessiz bırakıyordu ki, bâzen bütün erkekleri
öldürebilirdi. Ya da donunda sallayarak menfaâti için
kullanmalıydı. İşte bu tarz şahsiyetlerin başında, Ayıboğan denen
kazma geliyordu. Kare vücûtlu, kare kafalı, kare gözlü adam…
zekâdan yana nasîbi kıt fakir, aynı zamanda gaddar mı gaddar bir
itâatkâr köpekti. Hem aptal, hem de oburdu. Beline bağladığı
palaskaya, cakalı bir tabanca asmıştı. Ayakkabılarını da
boyatmadığı için, gülünç bir çöpçüyü andırıyordu. Romandaki
dördüncü dereceden rolünü hakkıyla canlandırmaya çalışırken,
gözlerine saplanmış ışıldak gibi yalazlanan kızı gördüğü ân
aptallaşan Ayıboğan Değirmenci, bir Mısır kraliçesi gibi
piramidinde kararlılıkla dikilen Ayperi’nin câzibesinde biteviye
263 dâîreler çizen âciz bir karga gibi gakgakladı. Hayâta böyle
çizgifilm karakterleri gibi bakmak, Ayperi’nin hoşuna gidiyordu.
İri bir Japonbalığını andıran ağzını açıp yutağına düğümlenen
koca koca lokmaları çiğnemeye çabalayan Ayıboğan’ın kare
suratını iki avucuyla tarttı, sağa sola döndürdü, yanaklarından ve
dudaklarından makas aldı, en sonunda da ensesine hafifçe şaplak
attı. Herifle, zemberek düğmesine basıldığında miyavlayan
elektronik kediyle oynar gibi oynamayı da severdi. Ayıboğan,
hanımının yanında tıkabasa doyurulmuş bir hayvan gibi mesûttu;
sâhibesini canı pahasına da olsa korumaya kararlıydı. Kadının
ağzından çıkan her fısıltı ya da işâret parmağının tek bir kımıltısı,
düşmanlara yalınkılıç pala çekmesine yeterdi; Komutan
Ayperi’nin emri altında acâyip mutluydu Ayıboğan. Ayperi’nin bir
nevî gönüllü köpeğiyken, bağırsaklarının kuytusunda yatan,
derinden hakârete uğrama isteği uykusundan uyanıyordu.
Ayperi’den emirler aldıkça, devâmlı hindi gibi kubardığı, horoz
gibi öttüğü erkekler dünyâsında, asla gönlünce ifâde edemeyeceği
köleleşme hissini tatmîn ediyordu. Böylece, daha nikâh kıyılırken
temeli atılan törende şaftı kaymış, rulmanının bilyeleri dağılmış
bir garip hayâtındaki varlığı, azıcık da olsa anlam bulur gibi
oluyordu. Pöh pöh pöh. Dişlileri döndüren vidalardan biriydi
Ayıboğan, kurbanlara saplamak için yedekte tutulan iri saplı bir
taş baltaydı. Yeryüzünde herkese bir hak düşerdi, Ayıboğan
Değirmenci’nin kısmetine de, şanlı Ayperi Sûzî’nin yakınındaki
kokularla mest hâldeyken, onu emniyete almak vazîfesi
düşmüştü. Kar yağıyordu ve Ayperi’nin rûhu salıncaklıydı.
Hüzünlü görünüyordu; bütün bu kaçma kovalamacaların,
cinâyetlerin, ihbarların, yalanlarla dolanların, sevinçlerin veyâ
üzüntülerin nefessiz bıraktığı hayâtını yenibaştan hatırlıyor
gibiydi. Kıyâmetlerin koptuğu, deryâların tutuştuğu, kemanların
inlediği, rakı kadehlerinin ağladığı hayâtında, şimdi dişi örümcek
kıvâmına gelmişti. Her adımının arkasında cesetler bırakarak
ilerleyen tam bir serî katile dönüştüğü yola devâm etmek için,
Ayıboğan’ı aslanların canlı canlı adam yediği meydana, can
pazarına fırlatmakta tereddüt etmeyecekti. Ölümüne çatışma
durumunda, Ayıboğan’ın tercîhi de bu olurdu: ölürdü. Akşamüstü,
kristal kürelerin içindeki güçlü ampüller, sanrılı bir ışıkla
tavanda titreşirken, gümüş şamdanları da yaktı; tıkırtılı antika
koltukta ileri geri sallanarak hayâllere daldı. Gözleri açık rüyâlar
görüyordu; rüyâsından akan kar tâneleri, silmecam cepheyle
öpüşerek ölüveriyorlardı. Ayıboğan, hafifçe öksürerek, geldiğini
264 haberledi. Ayperi, ayakta dikilen Badigard’ın gözlerine baktı: “Bir
gün yollarımız ayrılacak, biliyorsun değil mi?” Ayıboğan inledi:
“Öldür beni abla, daha iyi. Senden ayrılamam. Başka hava
soluyamam. Gözlerimi oysunlar, kâlbimi koparsınlar daha iyi.
Bana sâhip çıktığın günden beri köpeğin oldum, müsâade ettiğin
kadar yaşıyorum. İstediğin zaman ölürüm.” İnsan azmanı,
konuşmasına kendi de şaşıyordu. Ağlayamıyordu ama her kelime
hıçkırıktı, her söz hicrân yarasıydı. Ayperi, kendiyle gurûrlanarak
baktı: “Peki, kal.” Dev adam, acâyip bir sevinç sesi çıkardı. Ayperi,
ayakta dikilen Ayıboğan’a hitâben kısa bir konuşma daha yaptı:
“İcâb ederse kanının son damlasına kadar beni savunacaksın.
Ölmek var, dönmek yok. Okey? Sararma mararma da yok artık.
Sadece itâat. Mâdem ki senin için her şey benim, ben ölürken sen
de ölürsün tamam mı?” Ayıboğan, ölmek istemeyen öküz
solumasına benzer bir onaylama sesi çıkardı. Hanımının gözleri
kapandı kapanacaktı, kedi mırıltısını andıran seslerle tatlı
uykuya geçiverdi. Ayıboğan, anahtar deliğinden odanın içini
rahatlıkla seçebiliyordu. Hanımın tamamıyla uykuya daldığına
kanaât getirince, parmaklarının ucuna basarak içeri girdi, kızın
engin güzelliğini yakından seyretmeye koyuldu. O gece sabâha
kadar böyle geçti. Ertesi gün de, daha ertesi gün de; ta ki, üçüncü
geceye kadar… Gecelerde uyanıktı Ayıboğan Değirmenci, mutlaka
Çiftlikevi’nin yerini bulup saldıracaklardı. Gelenler, Apaçi
Eyüp’ün de, Teşkilât’ın da, Şeytano’nun da adamları olabilirlerdi.
Özel Harekât’çı dostlarından yıllardır dinlediği eylem, taktik
savunma, strateji, düşman püskürtme bilgilerini, serçe kadar
küçük beyninde yoğunlaştırmış ve ormanda bin kaplan gücünde
bir gorile dönüşmüştü; tongaya düşmeyecekti.
265 108. AY PERİ’NİN RÜYÂSI
Melekler mutluluktan korkar mı? Bâzen insan bir öpüşe, bir
dokunuşa neler vermez? Ya para? Para’nın da kendine göre rengi,
kokusu, tadı vardı. Öperdiniz, okşardınız ve Para sizi ısıtırdı. Bâzı
rüyâlar vardır ki kelimelere dökmek imkânsızdır. Ay Peri,
Paradağı’nda uyandı; büyücek bir odanın ortasında nedense
yapayalnızdı. Bir nevî câmî avlusunda terkedilmişlik gibi de bir
yalnızlıktı bu. Çırılçıplaktı ya da yarıçıplaktı. Oda pespembeydi,
arada bir de metalin gri parlaklığı hâkimdi. Saydam bir Sarayı
andıran odada, ne bir duvar, ne tutamak, kapkacak... naylon çöp
poşeti bile yok. İyi de nasıl taşıyacak? Hangi çılgın onu bu
saçmasapan rüyâya fırlatıvermişti? Niye oradaydı? Ne paraları ya
da kimin? Neden banka kasası yerine odaya istiflendi? Paranın
sâhipleri deli mi ki getirip, kilitsiz militsiz, yığıveriyorlar öylece?
Böyle bir rüyâda kim olsa gözünü paralardan alamazdı.
Rakamların dansederek aktığı ışıklı tünellerden, neşeli şarkılar,
türküler ve oyunhavaları eşliğinde geçiyordu Ayperi. Altın ve
döviz piyasalarının, uluslararası borsa endekslerinin, elektronik
kırmızı işâretlerle aktığı bir şirket nikâhı gibiydi. Bilanço, kâr
zarar analizi, üretim mâliyeti gibi kelimeler dönmeye başladı
beyninin ekranlarında. Paranın rüyâsında ya da rüyâsını gördüğü
parada böyle kavramların ne işi vardı onu da bilmiyordu. Ayperi,
rüyâsındaki aracı kurumlardan akan Nakitpara akışıyla öyle
mutlu görünüyordu ki, sanki şarkın ve garbın afâkını saran bütün
çelik kasaların kilitlerini hiçe saymaktaydı. Sanki yüksek
ökçelerin üzerine minieteğini giyerek şıkır şıkır plazalara
toplantıya giden genç işhanımıydı. Sanki iş âleminin geliniydi O,
anaerkil Amazon savaşçılarının, finans kapital merkezlerine
saplanan mızrağıydı. Şerit şerit kesilmiş dolardan kurdelelerle
süslü Gelinbaşı ve Telli Duvağıyla limuzininden iniyor, önüne
serilen kırmızı halıyı tadını çıkara çıkara, hakkını vere vere
adımlıyordu. Patlayan flaşların, konfeti yağmurlarının altında
yürürken uzatılan çek defterlerini imzâlıyor ve kameralara
gururla gülümseyerek, “Kazananlar hep çalışarak kazandılar,
başarmak için çok çalışmalıyız,’’ diyordu. Piyanist şantör eşliğinde
çalınan AnkaraHavası’na, borçlar hukuku, istihdam, tasarruf
paradoksu ve marjinal fayda kavramları eşlik ediyordu ve duble
duble yuvarlanan aslansütlerinin keyfiyle, zorunlu olmayan
ihtiyaçları aşırı tüketip talep miktarında değişim yaratarak
266 kıtlığa yolaçan konuklarla beraber, Ayperi de göz süzmeye, omuz
titretmeye, göbek atmaya başlıyordu: ciro edilemeyen paranın
rüyâsı gözkamaştırıcıydı. Derken, gidip Paradağı’nı kucakladı,
sımsıkı sarıldı, muck muck diye ıslak ıslak öptü ve sevişmeye
başladı; iç geçirerek, bayılacak gibi tavırlar takındı; zevkten
çıldıracak gibi görüntüler de yayınladı. Paranın yokluğu kadar,
varlığı da, insanı delirtebilirdi. İşte şimdi kendisi de aynı
muammâda çırpınıp duruyordu. İşte bu, kafaderisi sıyırtacak
muhteşem delilik ânlarından biriydi; irtifâ ve harâret kazanmış
kelimeleri de andırıyordu; kelimeler denen o zavallı nesnelere
sığmıyordu, deyimler ve atasözleri açıklamıyordu; âşk gibiydi,
sıcak gibiydi, para gibiydi. Rüyâ devâm ediyordu. Genç Kadın,
rûhtan gelen kapitalist tesîrlerle manyaklaşmış gibiydi; ki,
banknotlardan birini ağzına tıktı; çiğnedi, yuttu. İlk 100’lüğü
midesine yuvarladığında, damaklarıyla dişetlerine o kimyâsal tad
sıvaştı. Ardından Paradağı’na aç kurt gibi saldırdı, şimdi kıtlıktan
çıkmışçasına
yiyordu.
Baktı
ki,
yemekle
Paradağı’nı
bitiremeyecek. Seksî geceliğini ve iççamaşırlarını torba niyetine
kullanmaya karar verdi. Siyah g-stringini ip gibi değerlendirmeyi
de aklından geçirdi bir ân. Bedenindeki deriden bütünüyle
soyundu. Acelesi yoktu, usuldan dolduruyordu; bir yandan da
sarımsak soğan yer gibi yiyordu. Bağırsakcağızlarının o kâğıtları
nasıl öğüteceğini dert etmiyordu. Çünkü rüyâlarda düşünülmez,
rüyâlarda fikir yoktur, hakikat yoktur; sâdece Işık ve Gölge
vardır; belki de bu yüzden iki değil, dört boyutludurlar. Rüyânın
siyahbeyaz boşluğunda yerçekimsiz Ayperi, kâğıtları ve
mürekkepleri ağzına tıkmaktan sonunda öyle bîtâp düştü ki, AZ
SONRA lahite yerleştirilecek mevtâ gibi donukgöz bir resimde
sâbitleniverdi. Para pâdişahının malsahibi, para sultanlarının
mâlikiydi O; öyle ki, yaşadığı tüketici tatmîni, ulusal ekonominin
enflasyon değerlerini belirleyen üretim ve yatırım miktarlarının
çok üstüne çıkıyordu. Ayperi, finans kapitalin yeni merkezi
İstanbul’un grî gökyüzünü delerek helâlinden arşa uzandı. Gençti,
güzeldi, âşk hayâlleri vardı; yaşamak istiyordu; canlılık
damarıyla kıpırdayan her varlığa sevgi doluydu; en de çok kendini
severdi ya da kendini daha da çok severdi ama bu bütün dünyâyı
sevmesine engel değildi. Benliğine tapmak gibi egosantrik bir
sevgi değildi bu; daha çok, özüyle sevişen bir otoseksüel gibiydi.
Herkesin vicdânında karanlık ve gizli bir köşe vardı; Ayperi’nin
köşesinde de iyilik ile kötülük, bacak bacak üstüne atarak
yanyana oturmuş bekliyorlardı. Neyi bekliyorlardı? Hayâta
267 gerekendi para ama hayâtı kirletendi de; zûlüm de oydu zâlim de;
kahreden de oydu mahveden de. Paradağı’nın tepesine çıkmış,
vargücüyle haykırıyordu Ayperi rüyâsında: (…) Sencil değilim
bencilim, aptal büyüklerimi saymam, gerzek küçüklerimi sevmem,
özümden çok sevdiğim nesne yok; tembellerden nefret ederim,
doğruluğumun içinde bâzen ben de yanlışım; varlığımı kimseye
armağan etmedim, kötülüklerden korunmak için gerektiğinde
kötüyüm de; ben hayâttan zevk alıyorum, siz almıyorsunuz;
paramı zevk için harcarım, siz sâdece harcıyorsunuz. Yatlar,
katlar, mücevherler, ben de istiyorum. Geldiğim yere
dönmeyeceğim. (…) Deli gibiydi ya da harbî deliydi; ki,
varlığından haykırarak gözlerini açtı. Çiftlik’teki Dağevi’nde,
beyaz cibinlikli yatağındaydı. Kirpiklerini kırpıştırdı. Kış
güneşinin yüzünü yıkamasına izin verdi, gülümsedi ve Ayıboğan’a
seslendi. Yatakta şekerleme yaparken, zaman kum saâtinden
aktı; fakat yavaş yavaş, bu tatlı uyuşukluğun, yerini lânet bir
uğursuzluğa bıraktığını sezinler gibi oldu. Paranın rüyâsında
gözleri hâlâ yarı kapalıyken ve çıplak gövdesi, minik titremeler,
esrimeler yaşarken, soğuk metal bir borunun dürtüklemesiyle
uyandı. Siyah trençkotlu mel’un bir adam, Baretta’sını sâkince
Ayperi’ye doğrultmuştu; belâlısı Şeytano Şen’di bu. İtirâza
yeltendi ancak beynine dayanan çeliğin korkunç sertliği
karşısında yelkenleri indirdi.
268 109. AYPERİ İLE ŞEYTANO
Ayperi’nin belâlısı Şeytano, tatlı hayâtın ilâcını arıyordu;
Ayperi’yi o kadar seviyordu ki öldürebilirdi. Kız rüyâlarına sızan
Şeytano ise Ayperi’nin umurunda bile değildi: “Kapat kapıları
Allahın belâsı, rüyâdayım görmüyor musun?” ŞEYTANO: “Sana
söyleyeceğim kelimeleri bile kıskanıyorum. Seni kelimelerden bile
kıskanıyorum veyâ tersi. Âşkımı söylemek istiyorum. Güzelliğin
kelimelerime gelsin, kelimelerim şarkı olsun, şiir olsun,
bestelensin âlem duysun. Âşkımsın, diyeyim. Üstüne başka gül
koklamayayım. Sen hayâtıma girmiş bir fıstıksın. Seni tımarhâne
kaçkınları gibi seviyorum. Seni ne zaman düşünsem, sünnetim
ıslanır. Önümdeki sertliği sana bastırmak fikrinden kıvranırım.
Şimdi hayât sana tozpembe, yaşlanınca pişmân olursun. Demedi
deme kızım. Sen kâlbime giren bir G-3 kurşunusun, seni ya orda
bırakacaklar ya da çıkarırken canımı alacaklar.’’ Bir sessizlik
oldu, Ayperi rüyâdan gözlerini açtı. Dikleşti. Dimdikti. Dinliyordu.
Yüzündeki ifâdeyi seçmenin mümkünü yoktu. Haremine çamurlu
ayakkabılarıyla dalan şu uğursuz, gerçekten de Şeytano muydu?
Hayvan postları ve geyik başlarıyla dolu Çiftlikevi’ndeki kristal
avizelerin hepsi sönmüştü. Karlı dağda bir ateş, çıplak dağda bir
gece; dev şömine, uzaymekiği motoru gibi harlamakta köşede.
Şeytano, yarı karanlıkta dişlerini gıcırdattı. O da tıpkı
Ayıboğan’ın bâzen hanımına hummaya tutulmuşçasına isterik
baktığı zamanlardaki gibi sararmıştı. Ezelî ve ebedî kar tâneleri
ufku
mâvi
ışıklarla
örtmekteydiler.
Odunlar
şehvetle
yanmaktadır. İki şahsiyet, bu şekülatif dekorda, sâniyelerle
ömürden ömüre akmaktadırlar. Hayât memat meselesiydi bu.
Elbette hayâtın kelimeleriydi, pispas edebiyâtın değil. Biri ötekine
kahredecek, hükmedecek, zûlmedecek ya da lûtfedecekti. Şeytano:
“Sen kadın, sen, paranın altın zamanlarını istedin. Şöhret
gelseydi hayır demeyecektin. Olaylar hızlı oldu, finâl bölümüne
yatay geçiş yaptın. Elimdesin. Ev sarıldı. Adamlarım duruma
hâkim. Artık benimsin. Sana demiştim, seninle sonra uzun
menzilli görüşeceğiz diye. Gâye kutsal olunca her türlü araç
mübâhtır.
Biz
bütün
hesaplaşmalarımızı
İstanbul’un
Teksas’larında yapıyoruz kızım.’’ Ayperi, Ayıboğan’a sinirlenip
küfrettiğinde sarfettiği kelimeleri tekrarlamak istedi. Fakat tıslar
gibi sâdece şu kelimeyi konuşabildi: “GÖT.’’ Kelime, anlaşılan
Şeytano’ya tesîr etmişti ki, sararması ânîden geçti, yüzü
269 kızılbeyaz kılcal damarlarının rengine kavuşuverdi. Şeytano Şen,
Şeytan gibiydi. Mi? Miyerse ne diyecekti? Şeytano, e şıkkını
işaretledi: HİÇBİRİ ve kelimeyi geniş zaman kipine sapladı:
“OYARIM.’’ Ayperi, kelimesini, ikinci tekil şahısın şimdiki
zamanında özgüvenle çekti: “İĞRENÇSİN.’’ Sanki bu kelimeyle
Şeytano’nun karakanı, lâv nehri gibi çağılladı, bütün kelimeler ve
kelimelerin bütün zamanları tekelindeymiş edâsıyla cümleler
kurdu: “Ey benim gönlümün sultanı. İşte yavrum, sana
diyemediğim kelime bu; biraz önce söylediklerim değil. Kötülerin
dünyâsında elektrikli testereyim, ormanda adam keserim,
Şeytano’yum. Ama ben de kelimelerle cümleler kurabilirim.
Günâha ve suça batarken demişler mi bu adam kim, ona niye
diyorlar Şeytano? Âşkım Ayperi, sana olan kutsal hislerimi yanlış
kelimelerle sıçrantılamış olabilirim. Bil ki rüyâlarımda dâîma sen
vardın. Sebebini çözemedim. Hâlâ da arayışlardayım. Sen kimdin
kızım, neydin, ne ettin de beni kendine böyle hasta ettin? Al sana
kelime. Misâl, bir kelime kullanacağım yanlış anlama, şu an
ırzına da geçebilirim. Tabii, bağlattırırım kollarını Küntöz’le
Dölbaz’a, güzelce şömine ateşinin önüne yatırırım, kirli
emellerime âlet ederim. Dört senedir peşindeyim. Çok kafaya
taksaydım yapabilirdim de yavrum. Anladın mı güzel kız?’’
Ayperi, roman karakterleri gibi kelimelendi: “HASSİKTİR LAN,
PEZEVENK.’’ Yüzünü ekşitmişti, dudaklarını da büzmüştü. Ve
diğer Müştü’lerle bürülüy. Dü. Şeytano, kaldığı yerden devâm etti:
“Dedim, kız gönlüyle gelsin. İknâ sürecinin sonundaki izdivâç
hayâli, dalağımı itfaiyeye çevirdi. Kıspetime gülsuyu döktüler.
Beynimdeki altın koyunlar haşlandı. Ayakkabım kâlbime büyük
geldi. Palmiye yapraklarıyla kurulandıktan sonra böbreğimde
bembeyaz sayfalar açtım. Son iki senedir işleri ufak ufak tasfiye
ettim, direk nakite çevirdim. He de kız, Küba’ya gideriz, kaçarız
buralardan. SEVİYORUM SENİ ŞEYTANO. De. Rujlu
kalçalarından kelime fırlat bana kadın.’’ Ayperi, rakîbine kelime
kaptırmamakta kararlıydı. Susuyordu. Lûgatini, beyincik
soğanında sessizce tekrarladığı tek bir kelimeye indirgemişti:
“AYIBOĞAN???’’ Zihni takrîben şöyle akmıştı: (...) “Benim
Ayıboğaç demişti ki: ‘Güvenlik yüzdeyüz abla. Ben ve ekip
arkadaşlarım, tetikleriniz için evinize âzâdeyiz ey prenses
hazretleri,’ kelimelerini kullandığını da hatırlıyorum. Halayık
nerede şimdi peki, nerede havlularım? Arâzîyi koruyan keskin
nişancılar nerede? Beni şu kötü ve gerizekâlı sapkıngaçın
kucağına nasıl itebildi? Yoksa duvar kadar sağlam hizmetkârımı
270 kalbura mı çevirdiler? Eleklerden kan mı damlamakta? Salaksın
kızım, ne kadar lüzûmsuz kelimeler kullanıyorsun. Daha az
kelime harcamam lâzım ve bu durumu çözmem lâzım. Ayıboğan,
hayvan gibi kuvvetlidir, mutlaka onu da sırtından vurdular, yoksa
yenemezlerdi. Emrindeki erketelerden birinin nevri paradan yana
döndü, ispiyonu verdi; âh alçak.” (...) Şeytano, şimdi kirli
soluğuyla kızın tepesindeydi; banka veznedarlarının elinde
ekşimiş banknotlar ya da kasvetli alkol gecelerindeki anason gibi
kokuyordu. Kirli tırnaklı kıllı parmaklarıyla kızın nârin ensesine
vampir gibi hamle etti. Öd kesesinden penissuyu, dudaklarının
kenarından da çenesuyu damlıyordu. Zaman aktı. Ayperi, kristal
avîzeler ışık verdiğinde bir homurtu duydu. “Yaşasın,’’ dedi
içinden, “Ayıboğan yaşasın lütfen.’’ Ayıboğan’la aralarında sâdece
silmecam paravan vardı; birbirlerini görüyorlar, ama iletişim
kuramıyorlardı. Silmecamın bir yüzünde Şeytano ile Ayperi, diğer
yüzünde ise mücâdeleyi kaybeden Ayıboğan vardı. Çete,
Ayıboğan’ı kurbanlık boğa gibi ellerinden ve ayaklarından
sandalyeye bağlamıştı. Az ötede Küntöz ve Dölbaz, pis pis
sırıtırken, ellerindeki bıçakları birbirine sürterek biliyorlar,
uçlarını keskinleştiriyorlardı. Takarof, standart âvâre serseri
rolünde, dalgın, elindeki tuşlu cep telefonunda, 0-5 yaş grubu için
üretilen oyunlardan birini oynamaya çabalıyordu. Oyunu
çözemeyince sinirlenen Takarof, eline pürtüklü bir gürgen dalı
geçirdi, dişlerini gıcırdatarak rastgele eşyâları kırmaya başladı.
Küntöz ile Dölbaz, ortadan kaybolmuşlardı; Şeytano’dan aldıkları
emirle, başka bir göreve yönlendirilmişlerdi. İşte tam o sırada, çok
garip bir kütleme sesi duyuldu, uğrunun sopası elinden düştü.
Ayıboğan, tuzaktan kurtulmuş, demir yumruğunu, duvara
betonçivisi çakar gibi Takarof’un kafasına indirmişti.
271 110. DOBERMAN İLE AYIBOĞAN
O gece Çiftlikevi’nin civârında bâzı hâdiseler cereyân ediyordu.
Havadaki uğursuz acâyiplik, ufacık tıkırtıyla bile hoplayan
Ayperi’yi ürpertince, komutsal buyurgan tâlimâtını kesinledi:
“Koruyup kolla beni ve uyurken rahatsız etme beni.’’ Ayıboğan,
sâhibesine hizmet etmekten mutluydu. Ayperi hemşîre,
Ayıboğan’ın narkoz dozunu ayârlıyordu. (Uzun zaman zehir
kullanmış hastaların birdenbire mahrûm bırakılmalarının bâzen
ne kadar tehlikeli krizler yarattığını bilirsiniz.) Dolunay vakti, bir
hafif makinalıtüfek, Çiftlikevi’ni kurşun yağmuruna tuttu. Karar
verirken bir inek kadar yavaş düşünen Ayıboğan’ın hayâtı
boyunca kirli işlerle alışverişi olmuştu, ama böyle belâlısına denk
gelmemişti; okkalı bir tükürük sallayarak ardarda el bombaları
fırlattı; ölmek ya da öldürmekten başka şıkkın bulunmadığı o
kanlı mezbahadan Hanımıyla kendisini sağ kurtarmak için bütün
gücünü harcıyordu. Şafak söktüğünde, silâh sesleri kesilmiş,
müsâdeme bitmişti. Ayperi, yorgun Ayıboğan’a bakarak dudak
büktü: “Titriyorsun.” Ayıboğan, dudaklarını ısırdı: “Hepsini
vurdum hanımım.” Düşmanlara dost başka düşmanlar da vardı
oysa; Şeytano, Doberman’ı Çiftlikevi’ne yönlendirirken, kendisi de
gizlice Ayperi’nin penceresine yaklaşacaktı. Şeytano, kamyon
kasasındaki köpek kulübesinin kafesini açıp Doberman’ı salınca,
hayvan kuyruğunu kıstırıp toprağa bastı, burnunun ucunu
kokladı. Niye hapsedildiğini düşünecek zekâsı olsa çoktan
insanlaşırdı; ete kemiğe değil, kelimelerle lisâna saldıran bir
yaratığa dönüşürdü. Doberman da kelime kullanılarak
canlandırılsaydı, elbette onun da fikirleri olacaktı; meselâ, neden
bu kadar çok çikolata, pasta, mama vermişlerdi, neden et değil?
Bu kamyonun kasasında ne işi vardı? Şoför, neden durmadan
türkü söylüyordu? İnşallah kıra gidiyorlardı, yeşil çayırlarda
koşmayı özlemişti. Canlı parçalamaktan kalan zamanlarında
belki onun da hisleri var mıydı? Katil tabanlarıyla
yamyamlaşmışken,
Çiftlikevi’nde,
döşeme
tahtalarını
gıcırdatmamalı mıydı? Topraktaki bütün kokuları içine çekti, yön
ayârlamasını yaptı ve uzun yolculuğunun sonunda bacaklarının
üzerinde yaylanan Doberman vargücüyle tâze etin kokusuna
koşmaya başladı. Sessizlik. Kapı gıcırtısı. Rüzgârın uğultusu.
Çiftlikevi. Ayışığı altında nûr saçan kar taneleri. Yelin usuldan
nefesi. İçerden duyulan tok ses. Döşeme tahtalarına düşen iri
272 külçe. Ayperi’nin karıncalanan ensekökü, gümleyen şahdamarı.
Gelen, kesinlikle insan değildi; ecel terleri dökerek bir kez daha
titredi Ayperi. Üzerine gelen korkunç canavarı görünce,
kâbûslardaki gibi kaçmak istedi. Doberman, hırıldayarak kıza
yaklaşmaktaydı. Korkudan midesi bulanınca, sarardı da. Neydi şu
sararma kelimesindeki sarmal, hikâyedekiler niçin gül gibi
sararıp soluyorlardı? Ayperi, gözlerini cellâdından ayıramadan
koltuğa yığıldı; kemendi kimin attığının, ilmeği kimin taktığının
ne önemi vardı; kapkara kaderine boyun eğer gibi gözlerini
yumdu. Derken, masallardaki iyi kâlpli güleryüzlü devlerin
bağırtısını andıran kanlı bir haykırış duyuldu. İnsan sesine
benzemiyordu, hayvan sesi de değildi. Kelime değildi bu,
düşmanla tokuşmaya hazır Ayıboğan’a özgü yabanıl höykürüştü.
Üstü başı yırtılmış hizmetkâr, kanlar içinde olayların geçtiği
hacime küt diye daldı. Yarılmış karnını tutan ellerini karıncalar
dolamıştı,
açık
gözlerine
sinekler
doluşmuş
vızıldayıp
duruyorlardı. Ayperi, bir sevinç çığlığı attı. O SON ÂN’da,
Doberman’ın yolunu bir başka hayvan kesmişti, bu Ayıboğan’dı.
Korkma gibilerinden Hanımına baktı, Doberman’ın başına
sıçrayarak sustalısıyla bir kulağını kaptı; ilk mücâdele, sâniyeler
sürmüştü sâdece. Sızma zeytinyağı gibi döşemeye pıt pıt pıt
çarparak gölleşen tâze kan lekelerinin kokusu, terbiyelenip
tenbihlenmiş vahşî hayvanı çıldırttığı için, kuyruğuyla masayı
devirdi. İkinci çarpışma ânî oldu; Doberman, Ayıboğan’ın üstüne
düştü, karışık hırlama sesleri çıktı. Kâh Doberman’ın kanlı köpek
dişleri, kâh Ayıboğan’ın şişmiş boyun damarlarıyla devâsa elleri
görünüyordu; tanınmayacak hâldeydiler. Yerde yatarken yan
gözle
köpeğe
bakan
Ayıboğan’ın
dökülen
bağırsakları
seçilebiliyordu. Sağ kulağı da sol kulağı gibi kopan Doberman’ın
boğazının beş altı yerinden kanlar sızıyordu; zor nefes alıyordu,
tırnaklarını halıya geçirmişti. İki dakika geçti, mücâdele yeniden
başladı. Rakîbinin kafaderisinden parça sıyırmayı başaran
Doberman, kanlı deriyi aceleyle mideye indirdi. Beş ton basan
öndişleriyle ölümcül darbeyi vuracakken, Ayıboğan korkunç bir
yavaşlıkla, sustalısını Doberman’ın tam alnının çatına gömdü;
kan çeşmesi oluk oluk akmaya başladı. Hayvan karşılık vermek
istedi, fakat pençesi dermânsız düştü. İki düşman derin bir kinle
bakıştılar. Dövüşün sonu hepsinden müthişti. Ayıboğan, son
gayretle sustalıyı Doberman’ın alnından çıkarıp gözüne soktu.
Hayvandan târifsiz acılı bir ses çıktı; salonun kapısına titrek
adımlar atmaya çalıştı, kesik sesler çıkardı, son soluğunu oracıkta
273 verdi. Uzun uzun ölü hayvan leşine bakan Ayıboğan, korkudan
faltaşı gibi açılmış gözleriyle koltuğa raptiyelenmiş Ayperi’ye,
derinlerindeki iç âleminden kopan bir tebessümle gülümsedi.
274 111. MANYAK BİR ÇETE
Karanlıkta toprak yollardan sarsılarak geçen otomobilde uyanan
Kahramân, iki haydûdun arasında kıstırıldığını anladı. Gene
kâbûslu yolculuklardan birindeydi, ya mâcerânın başındaydı ya
da finâl bölümüne gelmişti. Usturupsuz gırgırlara bodoslama
dalan hamhum şaralop düdük makarnaları, hurda mucırda
gıcırdayan tapon zımbırtıyla ilerliyorlardı. Adamlar o kadar
pervâsızdılar ki, ışıkları söndürmeye bile gerek duymamışlardı; o
aydınlıkta da hiçbir numara yapılamazdı. Kıstırıldığı Otel
Odası’nda, çeteye el çabukluğu mârifet yapamamış, silâhına
davranamamıştı. Karnına apansız yediği tekmeyle berâber ense
köküne inen bayıltıcı zumzukla biletini kesmişlerdi. Tenhâ bir
yere sürecekler, gözlerinin içine baka baka şarjörü boşaltacaklar.
Hâlbuki yalnız kendisini değil, masûm ve biricik Ayperi’sini de
kurtarması gerekiyordu. Bunlar manyak bir çeteydi arkadaşlar.
Küntöz ve Dölbaz, Silâhlı Kuvvetler’den atılmaydı; Özel Harekât
Dâîresi’nin kahramân askerlerinden, dağa taşa ‘Komando
Affetmez’ yazan, sadistleşmiş devlet memûrlarından. Günlük
hayâtta bile, komando pantolonuyla gezerler, üstlerinde birer
tişört, pazular şişirilmiş, muştalar böyle yol yol, çizgi çizgi.
Küntöz’ün sol kolunda, ayyıldızlı bayrak dövmesi vardı, gömleğini
bile çemrerdi ki bayrak görünsün. Bâzen, Taksim meydanında
nâra atarlardı (Va-Tan-Sa-Na-Ca-Nım-Fe-Da); şaşkın birkaç
vatandaş da alkış tutardı. Çetenin ini, Balat’ın daracık
sokaklarına sotalanmış Gül Kıraathânesi’ydi. Bir de bunlar
normâl insanlar değil; mâdem öldürüyoruz, kâlbini söküp yiyelim,
filan da diyebilirler. Küntöz, Dölbaz’a dönüp dedi ki: “Lan oğlum,
Dölcübaba, lan kıçının kılıyla balık yakaladın. Öyle de şanslıdır
bu ibne.” Sonra Kahramân’a döndü: “He de lan, götdaş. Nerede
para? Hey amigo kes sabata, kes sikini yap salata, hani
yakalanmazdın oğlum ha? Paralar nerede oğlum? Atını siken
kovboy, konuşsana. Götünden kan alırım bak.” Vardıkları yer,
İstanbul denen tehlikeli ormanın en berbât yerlerinden biriydi.
İnsansız ve boş gibi görünen, kum çakıl hafriyâtı yapılan arâzînin
bir bölümü tahta çitlerle, kalanı da dikenli tellerle çevrilmişti.
Şehrin ışıkları ve diplerinden aydınlanan yüce binâların
iskeletleri, lâcivert gökyüzünde bin yangından artakalan surların
gölgesindeki bulutdelenler gibi görünüyordu. İnsanın aklına îdâm
sehpalarını getiren kocaman bir vinç kollarını havaya kaldırıp
275 germişti. Kahramân’ın elini ayağını bağlayıp çuvala tıktılar,
vincin kancasına market poşeti gibi asıp otuz metre yukarı
çektiler. Teli birden gevşetip gövdesini yere çarpacaklardı; bir
defâda gebermezse, bu işlemi beş altı kere tekrarlayacaklardı, her
seferinde
kurbânın
kemiklerinin
birazcığı
ufalanacaktı.
Kahramân, ilk yere çarpışta kafam patlasa bâri, diye geçirdi
içinden, ama ağzından korkunç bir inilti çıktı: “Alçaklar.” Bu
kelime, Dölbaz ile Küntöz denen iki serseriyi keyiflendirdi. Küntöz
sırıttı: “Korktun değil mi götoğlanı? Bir de kabadayı geçiniyorsun.
Yok kumarmış, yok karıymış kızmış. İt gibi de korkuyorsun işte.”
Kahramân, çâresizlik içinde dişlerini gıcırdattı. Hayât ne saçma
sapandı, dedi öyle: “Pisi pisine geberiyorsun oğlum, ne şehit
olacaksın ne gâzî; sen o kadar bâdireyi atlat, sonra bu
gerizekâlıların tuzağına düş.” Elemanlar o ara, akara makaraya
dalmışlardı, bir yandan da deney fâreleri gibi haplanıyorlardı.
Kimliği ifşâ edilmeyen Büyük Patron, buraya bir Plaza ve AVM
inşâ edecekti, çeneleri düşen çakalların gevezeliklerinden çıkardı
bunları Kahramân; vinç falan yok, vinç falan yok… fikir
değiştirmişlerdi psikopatlar…. daha dehşetli bir şekilde
öldürüleceğini algılayınca, ilikleri, mermeri betona yapıştıran
zamk gibi dondu. Bir cesedi bu kadar korkunç bir yöntemle
yoketmek, ancak Şeytano Şen ve Çetesi’nin aklına gelebilirdi.
Beton karma makinesinin dişlileri arasına atacaklardı
Kahramân’ı; çimento ve çakılla karışıp o korkunç binânın
temellerine çamur hâlinde akacak, sonra da donup kalacaktı.
Binlerce ton betonun içinden onu Allah Baba bile bulup
çıkaramazdı, mahşerde bile yekinip ayaklanamayacaktı lan. Vince
bağlanma işkencesi, beton karma makinesine göre, rahat döşekte
ölmek gibiydi. Kendini kurşunlatabilse, anında cortlardı; fakat
kafasına aldığı yumruklarla öyle sersemlemişti ki, katilleri
cinâyete tahrîk bile edemiyordu. Sarsak sarsak, müthiş ölüme
doğru yürüdü. Tek seferde en az 10 kurbânı unufak edebilecek,
kalın dökme demirden çeliğine su verilmiş beton karma makinesi,
dağ gibi yığılmış çimento torbalarıyla dolu kumlu çakıllı küçük
tepeciklerin arasında, ortaçağdan kalma bir cellât tezgâhı gibi
dikiliyordu. Kahramân’ın dizleri kesildi, yere çöktü. Küntöz,
kolunu bükerken dedi: “Karı gibi titreme oğlum, yavşak.” Şalter,
şak diye indi; aynı ânda beton makinası, sinirli bir dinozorun
homurtusu gibi seslerle çalıştı. Elinde olmayarak gözlerini yuman
Kahramân’ın
hayâline,
nemli
betona
karışmış,
azıcık
pembeleşmiş, azıcık yapışkan, pis siyah bir çamur geldi; bu çamur
276 kendisiydi, karşılaştığı ölüm böyle bir ölümdü. Köşede, sidik
torbasını boşaltmakla meşgûl Dölbaz da arada kelime konuşurdu,
sesi zevkten titreyerek dedi ki: “Ben gelmeden atma kanka,
seyretmek istiyorum lavuğun şeklini.” Küntöz, orgazm oluyor
gibiydi: “Biraz tadını çıkaralım, makina hızını alınca
bacaklarından tutarız, aşağı sarkıtırız.” Makinenin gürültüsü
sâkin geceyi tam ortasından biçerdöver gibi yardığı için, bunları
bağırarak söylüyordu. O ara Kahramân’ın gözü, çakılların
arasında tozlara bulanmış bir İngiliz Anahtarı’nı seçer gibi olunca,
kendirini gevşettiği ellerini ümitle biraz daha zorladı. Ölüm kalım
ânı… denemek zorunda… Birden anahtarı kaptı, can havliyle
sıçradı, Küntöz’ün kafasını azpişmiş yumurta gibi çat çat diye
kırdı. Son damlayı sallarken durumu idrâk edip olay mahâlline
intikâl eden Dölbaz’ın âkıbeti de benzer oldu; herhâlde kafatası
kemiği daha kalındı ki, ÇAT yerine DONK diye bir ses duyuldu,
beyni yere döküldü. Küntöz ise, henüz son nefesini vermemişti,
başına gelecekleri anlayınca insan sesine benzemeyen bir çığlık
attı; ikinci çığlığa vakit kalmadan beton makinasının dibini
boyladı. Kahramân, son gücünü kullanarak ayağıyla Dölbaz’ı da
aynı çukura yuvarladı. İki eşkiyânın vücûtları, ayışığında
yakamoz içinde yüzen balıklar gibi pul pul ışıltılar yayarak
anafora kapıldı, yokoldu; işte çakalların sonu böyle oldu.
Kahramân, yere çöküp bir süre maymun gibi dörtayak üstünde
soludu.
277 112. HAYDÛDUN KARA ELLERİ
Melânet kuyusu gibi derinleşen gözleri alabildiğine açılan
Şeytano’nun ağzı bağırırken şirret bir ifâdeye büründü: “Benden
kaçamazsın.” Tansiyonu ve kanşekeri gitgide düşerken, gene de
iki cümle kurma fırsatı bulabildi Ayperi: “Korkmuyorum senden.
Rûhuma nüfûz edemeyen erkekten ne korkacağım. Elindeki
tabancayla beni korkutamazsın. Beni istekten titreten erkekten
korkarım ben. Sevdiğim, taptığım erkekler var ya, işte onlardan
hem korkarım, hem de onlarla sevişirim. Diğer hepiniz
kurugürültüsünüz canikom.” Şeytano, bir iki kere yutkunduktan
sonra, yarılmış benliğinden örnekler sergileyerek cümleler kurdu:
“Seni parçalayacağım telli duvaklı gelinim, yavuklum, helâlim.
Fıngırdak kahpe. O bembeyaz vücûdunu her önüne gelene verdin.
Etinin lezzetini bir benden esirgedin. Delirtme beni. Aldın
götürdün paraları. Nerede paralar? Paralara el koyacağım, seni de
köftelik kıyma yapacağım. Doberman ziyafet görsün, köpek
acıkmıştır şimdi. Ekip arkadaşlarımın arasında o da var
biliyorsun. Ayıboğan’ı da kuşbaşı eder veririz, epeyce lop et var
onda, Doberman sever.” Yumrukla patlatılmış dudaklarındaki
kanın bir miktarını emen Ayperi’nin beti benzi attı, yüzü sarardı,
sinirden titredi. Tül hafifliğindeki fuşya rengi elbisesini cart diye
yırttı, yansıyan kar tânelerinin ışığında, antik zaman
heykellerinin ihtişâmıyla parlayan gövdesiyle adama döndü: “Al.
Mâdem ki rûhu olmayan dişi bir cesetten vahşî hayvanlar gibi
zevk duyacak kadar alçalmış bir mahlûksun, al senin olsun
bedenim. Üstünde hâlâ sevdiği erkeğin diş izleriyle ısırıklarını
taşıyan bu vücûda el koyabilirsin. İstediğin am mı? Al. Amımı al.”
Ayperi, deli gibi haykırarak bunları söylerken, sağ elinin
avuçiçiyle de kukusuna şak şak şak diye minik tokatçıklar
indiriyordu. Şeytano, boğulur gibi haykırdı o zaman: “Kollarını aç
bana. Ben buraya bir orospuya kaymaya gelmedim. Hissetmeden
veren kadını ne yapayım?” Ayperi, sinir kirizi geçirerek çığlık attı:
“Râzı olmayan dişiye köpek bile yaklaşmaz. Sen leş yiyen
sırtlanlardan bile daha yamyamsın. Bu toplumun yetiştirdiği
mallardan birisin. Bir sikin var diye bütün dünyâ senin
zannediyorsun. Gerizekâlı, aptal. Bugüne kadar gelip kulüpte
balkabağı gibi dansımı seyredeceğine, iki çift lâf etmeye
çalışsaydın. Neyin peşindesin bilmiyorum ki. Hatırlarım seni,
dansederken seyircilere bakmazdım, bittikten sonra kulise
278 kaçarken bakardım. Beni seyredersin sikin kalkar, arkaya
geçersin kumarda seni sikerler. Nasıl bir rûhun var lan senin?
Mal. Çocukken kimse başını okşamamış, öyle anlıyorum. Bir gram
sevgi görmemiş gibisin. İnsan bir ömür yontulmadan odun gibi
kalır mı be. Şahsiyetsizsin. Senelerdir gerizekâlı gibi peşimdesin.
Ben erkek olsam kendime yakıştıramazdım, gideyim de beni
sevmeyen bir kadının peşinde sürüneyim. Erkek olsam önüme
gelen her kadını sikerdim, bulduğum her deliğe sokardım. Niye
tek birinin peşinde koşayım? Dünyâ kadın dolu, azıcık insan ol
hayvan. İltifât etmeyi bilmezsiniz, bir kadının gönlünü almayı
bilmezsiniz. Varsa da yoksa sopam. Hepiniz aynısınız. Ondan
sonra, beş dakikada beşiktaş, iki dakikada tik tok. Erken boşalan
milletimin abaza erkekleri. Her lâfın başında, amına koyayım.
Nereye koyuyorsun? Am mı gördünüz hayâtınızda? Ay şu
toplumda ne çektiğimi bir ben bilirim. Ondan sonra da âşığım da
âşığım. Bir kadının duygusuz etinden zevk almaya geliyorsun.
Hadi iğrenç ârzûlarını tatmîn et, desem ne yapacaksın?
Geliyorum Küba’ya, desem? Ne yapacağız? Bir ömür senin iğrenç
varlığına mı katlanacağım? Niye yâ?” Kelimeleri makineli tüfek
kurşunları gibi arka arkaya hedef gözetmeksizin saydıran
Ayperi’nin karşısında beyinölümü gerçekleşen Şeytano, gözlerini
belertti, kusuverdi üç beş kelime: “Boş boş konuşuyorsun, ben
bütün dünyâyı siktim. Benim hayâtım süperdi kızım, süperdi;
anlatsam senin aklın almaz. E tamam, hadi sana söz
geçiremiyorum, kurşun da mı geçiremem vücûduna?” Delimsirek
bir hamleyle tabancanın namlusunu kadının göğsüne, çıplak
memelerinin hizâsına getirdi, horozu indirdi. Arka arkaya, bir, iki,
üç el ateşlenen kurşunların sesi duyuldu; dördüncü kurşunda
Şeytano yere mıhlandı, gık bile diyemeden yüzükoyun tahtaların
üzerine yuvarlandı. Şaşkın gözleri, andavallı gibi bakıyordu.
Ayperi, yüzüne kapattığı parmaklarının arasından, nihâî kurşunu
saldırganın beyinciğine sıkan adamı hayâl meyâl seçebildi,
Kahramân’dı bu. Ânsızın kapıları ardına kadar açan rüzgâr,
bilinmez bir kuvvetle, ikisini de yere, Şeytano’nun cesedinin
üzerine kapaklandırdı; kendilerini bir sinekten daha zavallı
hissettiler.
279 113. AKSARAY’DAN BİR YAZAR GEÇTİ
Komiser Kenan, kızkardeşi İnci’nin edebî dehâsının peynir ekmek
gibi satılan romanlara dönüşeceğini hayâtta hayâl edemezdi. İnci,
boş zamanlarında gizli gizli yazdığı öykülerle edebiyât dünyâsına
kıyı kıyı sokulmuştu. Tabii ki takma isimle yazıyordu, Irmak
Gökyüzü, ismiyle. Satıraralarından göz kırpan her fırsatta, gizlice
yazıştığı KB’ye şapka çıkarıp saygılarını sunmayı ihmâl
etmiyordu. Dupduru buğday teni, kahverengi gözleri, yavruceylan
ürkekliğinde titreyen biçimli gövdesiyle, güzel kızdı İnci. Fakat bir
gün özünü iç odalarına kilitlemiş, sırça anahtarını da denize
fırlatıvermişti. Senelerce dizlerine pötikare bir şal örterek
bunalım yumağı gibi oturmuş, romanlar okumuştu. Sırça
penceresinin camı kırılmıştı, rûhunun ayârını travmalar
bozmuştu; fakat karakterdeki esas hikâye neydi, bu pek açık
değildi. Bir vakitler birini sevmişti ve milyonlarca ışıkyılı geride
mi kalmıştı o kişi? Sigarasını karton kutusundan çıkarıp efkârla
bir tâne yakan nârin gelincik, hülyâlı gözleriyle, bilmediği
şehirlerin, görmediği ülkelerin gökçatısındaki bulutlara bakardı;
dalardı. Gerçekle başedemeyeceğini anlayınca, sessizce, yazarak
delirmeye ya da deliliğini iyileştirene kadar yazmaya karar
vermişti. Kayıp olmak, kırklara karışmak, cinlerle halvete girmek
de istedi. Yaşlı bir ağaçtan yapılma kraliçe koltuğunda oturttuğu
duru tabiatının sessizliğini, durmaksızın kulaklıkla müzik
dinleyerek
çeşnilendiriyordu.
Âşk
defterini
kapatmış
görünüyordu; yeni bir sayfa açmak yerine, âşk hikâyeleriyle dolu
sayfalar yazmayı tercîh edecekti. Âşk ona âşk ya da şöhret
getirmemişti ama şöhret âşk romanları yoluyla gelecekti. İlk
patlamasını, (ustası KB’den alacağı feyz ile) berâber oje sürecek
kadar yakın türbanlı bir gençkız ile başıaçık bir gençkızın
İstanbul’da yaşama tutunma mücâdelelerini, samîmî ve duygulu
arkadaşlıklarını,
onları
tavlamaya
çalışan
erkeklerle
sürüklenecekleri dijital temelli arayüzlerde can bulacak gönül
meselelerini, kalbî hüsrânlarını, modern dünyânın benliklerine
zerkettiği ihtirâsları, yanısıra günümüzün çağdaş toplumsal
hayâtını da bütün gerçekliği ile tasvîr edeceği romanla yapacaktı.
Röportaj isteklerini bıkmaksızın yineleyen İnci’yi KB bir gün
kabûl etti. Her iki tarafın da ârzûsu hilâfına, buluşma noktası,
Aksaray’daki Emperyal Otel olarak saptandı. Anlaşmaya göre,
İnci (Irmak) Hanım, Kerem Bey’le uzun bir söyleşi yapacak ve bu
280 da çoksatar KB’nin gazetesinin pazar günkü nüshâsında
yayınlanacaktı. KB, 1 yıldır üzerinde çalıştığı, ‘gösterilen gerçeğe
dayalı roman’ tekniğiyle yazdığı eserinin (KIRILGAN SERSERÎ
FAY HATTI) son düzenlemelerini yapıyordu. Kitabın meta
değerini es geçmemek lâzımdı, pazarda dolaşıma girip satış
listelerini altüst edebilmesi için iyi tanıtılması gerekiyordu;
piyasanın kaşarlanmış eleştirmenleriyle değil de, İnci gibi
edebiyât sevdâlısı tâze bir gençkızla bu söyleşiyi yapması, edebî
arenada bir başka tür sempati de doğurabilirdi. Emperyal,
Casino’larıyla ünlü, rahat, geniş bir oteldi. Ne KB’nın Alemdar
Oteli’ne
benziyordu,
ne
de
İnci’nin
Cerrâhpaşa
Tıp
Fakültesi civârında, annesi ve ağabeyiyle yaşadığı küçük dâîreye.
Karanlık ilişkilerin kokusu sezilen zenginliğe, kolay kazanılmış
çok karaparaya, uyuşturucu batağına ve yüksek viziteli fuhûşa
yatkın bir havası vardı otelin. Daha görüşme başlamadan,
yazısının girişini kurmuştu İnci: “KIRILGAN SERSERİ FAY
HATTI’yla herkes çok farklı bir KB görecek. Bu sefer anlatılan,
Aksaray ve çevresindeki gettoların yazılmamış gizli târihi; yalancı
kumarbazların ve cin hırsızların Aksaray’ında, kimsenin kimseye
acıması yok. Bir kumarbazın, bir göbek dansçısının ve bir Mafya
babasının etrafında şekillenen bu biraz avantür hikâyede, asla
klasik romanlardaki gelişmeleri göstermeyen karakterler bir sürü
bâdireler atlattıktan sonra bir de bakıyorsunuz olmadık bir insanî
zaaflarına yenilivermişler. Ama zâten KB’nin bunca sevilmesinin
bir nedeni de, onun çok farklı dünyâları, aynı kalem ustalığıyla,
bilek darbeleriyle anlatması değil miydi? Doğrusu tadı
damağımda kaldı. Olay, dediğim gibi, Aksaray semti ve çevresinde
geçiyor. Arada, Anadolu’da yapılan uzun yolculuklar, polis
örgütündeki bâzı zehirli yapılanmalar ve tabii geri planda Türkiye
yakıntarihinin alabildiğine canlı ve güçlü çizilmiş bir panoraması
da var. Gerçekten müthiş bir roman, bir gerçeklik anıtı
diyebilirim. Sâdece üçüncü sayfa haberleri değil; hem acımasız,
hem de inanılmaz merhametli serseri karakterlerle de
tanışıyoruz. Roman bittiğinde sanki arabesk bir konserden çıkmış
gibi oluyorsunuz ya da çok tuhaf bir halk felsefesi konferansı mı
demek lâzım; bilinçlenmiş, ama kabûl etmek gerekir ki, biraz
sersemlemiş olarak. Karakterlerin şahsında, parayı, âşkı,
korkuyu, günâhı ve özgürlük kavramlarını izliyoruz. Ve diyoruz
ki, böyle bir romanı, zâten sâdece KB yazabilirdi.’’ (...) IRMAK
GÖKYÜZÜ- Kırılgan Serseri Fay Hattı’nı yazmak için neden
Aksaray’ı seçtiniz? KB- Ben onu değil, o beni seçti. Zorunluluklar
281 dayattı diyelim. IG- Zor muydu? KB- Evet. Fakat inanılmaz bir
deneyimdi. Başlardaki çocuksu acemîliğim gitti. Bu semtteki
toplumsal gruplarla, sanki onlardan biriymişim gibi sohbet
edebilirim şu anda. IG- Peki, romanı yazmak için, o gerçekliği ille
de yaşamak gerekli miydi? Ortadan kaybolmadan önce sık sık,
‘yeni bir tür gerçekçilikten’ sözediyorsunuz. Bu kitapla o
gerçekçilik geldi sanırım. KB- Çılgın kalabalığın içinde
debelenirken bir gün durdum ve yaşadığım coğrafyaya baktım.
Manzara dehşet vericiydi. IG- Âşk, para, korku, günâh…
kitabınızda öne çıkan bir tema var mı? KB- Her şey var. Bir
yeraltı hikâyesi ekseninde, açıkhava hapishânesi gibi bir ülkede,
para, âşk, seks gibi gerçeklerin şizofrenik gelgitlerini anlattım,
insanların bütün duygularıyla ilgilenmeye çalıştım. IG- Bir
roman, bu kadar kapsayıcı olabilir mi? KB- İnsanlar artık tekrar
roman okumak istiyor, gerçek romanlar. Bâzen ben de roman
okumayı özlüyorum. IG- Daha düz sorayım: neden böyle bir
roman? KB- Çünkü ben bunu yazmazsam Türk edebiyâtında bir
boşluk kalacaktı, dil öksüz kalacaktı, anlatabiliyor muyum?
KSFHattı, günümüze ayna tutmuyor, ama bugünle dün, dünle
birlikte yarın da var kitapta. IG- Artık âşk’ı tam manâsıyla
yaşayamıyoruz, diyordunuz, bir önceki kitabınızda; KSFH’nın
arabesk bir atmosferde geçmesinin altında yatan neden, acabâ saf
kalmış bâzı duyguları araştırmak olabilir mi? KB- Bu romanı
yazarken herhangi bir mesaj vermeyi düşünmedim. IG- Özellikle
erkek karakterlere ağırlık vermişsiniz, kadınlar nerede? KB- Her
yerde. Her taşın altında. Bütün hikâyelerin gizli merkezleri
kadınlardır. Bu romanda da, hayâtta da. IG- Kadınlara bakışınız
sanki düşmanca gibi mi? KB- Katılmıyorum. Kitaptaki tüm
karakterler biraz psikopattır, herkes biraz dengesiz... Bir çeşit
deliliği, cinneti anlatmak zorundaydım. Yazmasam çıldıracaktım.
IG- Komiser Malkoç (KK), diğer tüm karakterlerden farklı geldi
bana. Tam olarak yerini algılayamadım. KB- Ülkesine yoğun sevgi
duyan biri ama aynı zamanda toplumdaki para hırsı onun da
benliğini sarmış durumda. Biz onun bocalamalarının sonuçlarını
anlatmayı tercih ettik. IG- Sonunda da tercîhini paradan yana
kullanıyor. KB- Kullanıyor, çünkü çürümeye yüztutmuş bir
toplumda kimse kokuşmuşluktan âzâde değildir. Herkes bundan
payını alacaktır; siz de, ben de… İNCİ- Ben almayayım, sağolun.
KB- (Sâdece gülümser.) IG-Bunca romanın ardından, âşk ve
özgürlük gibi konularda aşama kaydettiğinize inanıyor musunuz?
KB- Hayâtla her karşılaştığımda gene acemîyim. IG- Kırılgan
282 Serseri Fay Hattı’ndan sonra, ‘Yazdığınız karakter benim,’ diye
gelenler olacak mı? KB- Kesinlikle evet. Bu kitapta günlük
gözlemlerimi roman formunda okuyucuya sunduğum için… ama
bu, kaçınılmazdı; hayâlgücümü hor görmeliydim. IG- Tezgâhta
neler var? KB- Becerebilirsem, ülkemizdeki kanlı ve kirli içsavaşa
ilişkin bir kitap yazmak istiyorum. IG- Ne yâni, bu sefer de gidip
Diyârbakır’da mı yaşayacaksınız? KB- Neden olmasın, neden
olmasın? Hayâtın bizi nerelere sürükleyeceğini bilebiliyor muyuz?
(…) Söyleşimiz burada bitti. Kerem Bakırcı, acı kahvesinden son
bir yudum aldı, gözlerimin tam içine bakarak elimi sıktı ve sonra,
Emperyal Otel’in merdivenlerini ağır ağır inerek, sanki bir yeraltı
masalcısıymış gibi yitti, kalabalığın içinde gözden kayboldu.
IRMAK GÖKYÜZÜ, Aksaray, Emperyal Hotel, 5 Haziran 2006.
283 114. NUTUK’S (KAMERA)
Kameraya çekeceğim kendimi, ölümümden sonra mevlüdümde
seyretsinler. Gömdükten sonra lütfen kulak kesiliniz. Ölüler
evinden hâtıralar hesabı; ecinniler, gulyabâniler, akraba ve
dostlar denen akbabalar, leş kargaları. Kötü günde yanımda
yoktunuz da şimdi mi andınız beni, köfteler, patatesler, ibneler.
Ölümümün arkasından toplanan sayın dost ve akrabalarım ve
sevgili arkadaşlarım, cenâzeme hoşgeldiniz. İmamın kayığına
bindim, gidiyorum gündüz gece. Bant yayındayız ama canlıymış
gibi de seyredebilirsiniz. Ölüler diyârından seslendiğim için sizleri
görme imkânından mahrûm bulunduğum bu tâziye evinde, pasta
ve limonata ikrâm etmekten dolayı sonsuz kıvanç duyar, tekrar
hoşgeldiniz derim. Arkamdan istediğiniz kadar atıp tutabilirsiniz,
ama irmik helvamdan mutlaka yiyiniz. Bir hayâtı da ben
harcadım; gördüm, yenildim, gidiyorum ey dostlarım. Bu bant beş
dakika sonra kendini imhâ edecek. Ben ölümün o uzak
ülkesindeyim. Şimdi oturup beni seyredenlere diyorum ki, ben
kimsenin bildiği ben değildim, sen dediğiniz de ben değildim. Siz
beni ne zaman gördünüz? O gördüğünüz ben değildim ki. Usta?
Ben masalımı yaşamışım, Beyoğlu’nun sözlü tarihiyim. Nehirler
gibi romanım, dalgalar gibi şahlanan film benim. Renk, koku,
duygu, ışık, ses, hepsiyim. Sizin kendi bir hikâyeniz var mı, şöyle
kâlbinizden geçen, rûhunuzu sikiştirmeyen, ha? Öteki
dünyâdayım ama bütün lâflarınızı duyuyorum. Cenâze sırasında
kıl tüy problemler çıkmasın diye nakit bir sürü dolar bıraktım. En
güzel sofralar kurulsun, isteyene bir duble de rakı doldurulsun.
İlâveten, isteyene istediği miktarda, kalitede ve çeşitte esrâr
sunulsun. Beni böyle anın, ahlayıp vahlamayın, ağlayıp
sızlamayın. Tamam ben öldüm ama lütfen şunları yapmayın:
deliklerime pamuk tıkayıp soğuk suyla yıkamayın, soğuk sudan
hoşlanmam. Kefenleyip nemli toprağa vermeyin, yeni kazılmış da
olsa beni o toprakla bütünleştirmeyin. Mezâr çok soğuk bir yer.
Üzerime kürek kürek toprak atmayın. Beni mezârda yalnız
bırakmayın. Yakın beni anasını satayım. Küllerimi de rüzgâra
verin, havaya karışayım. Beni seyredenler de dâhil, hepimiz her
ân ölebiliriz. Son can soluğumuz ummadığımız şekilde kesilebilir.
Bir sâniye daha yaşamamız bile büyük tesâdüf. Yarın sabah
ölümle sonuçlanabilecek manâsız şeyin adı hayât. Her ölüm
eksiktir saygıdeğer dostlar, korkutur da bizi. Ölümün ürpertisi
284 gelir, duyarsınız resmen; o soğuk nefes ecel değil. Tenden tene
geçer ölüm, hepimizi üzer ölüm, ejderhâlar ezer ölüm. Yâsinler
okuyup hatimler indiriyorsunuz, mevlüt okutuyorsunuz.
Doğumdakiyle aynı toplanıyorsunuz; yemekler, helvalar,
şerbetler. Çünkü sevinçle acı aynı, aynanın ters yüzünde bayram
resmi var. Ölü ölünce korkar insan, şehvet damarlarının
kabarması korkudan. Ama korkmayın be birâder Atmaca’dan.
285 115. MERKEZGEL
Merkezgel Çekirdek Kabîlesi, dış kulvarda şahsî koşusunu
sürdürenlerden,
çomaklayıcılardan,
bozgunculardan,
ayrılıkçılardan
nefret
ederdi;
fırsat
geçmesin
ellerine,
boğuverirlerdi alimallah bir kaşık suda. Kopuşları, delilikleri,
sayıklamaları hoş görmezler, daha ileri gitmeyi göze alanları
lânetlerlerdi. Kimi yamyam, kimi korkak, kimi bilmem ne belâ:
aradıkları her zaman can acıtmayan hoşla boş sözlerdi.
Ayrıkotlarını, yaban armutlarını, düşkünleri, gurbet gariplerini
yadırgıyor, uzak tutuyor, yaklaştırmıyor, ürküyle bakıyordu
Kabîle;
sınıflandırıyor,
tasnif
ediyor,
ötekileştiriyordu.
Tutuculaşmak zorundaydı tutunabilmek için; değilse, doğasına
gömülü korkuları hortladığından, ânında dışlıyordu. Verili
özgürlüğün deneytüpündeki kimyâsal karışımla hayâlgüçlerinin
de tasarlandığı mükemmel derecede karmaşık soğurma düzeneği
buydu işte: BİÇİMLENMİŞ HAYÂT; fonda, kraliçe arının
anamakinasını canla işletip başla savunan son model robotların
şen kahkahaları. Emiciydi de; tâlibi alır, farklılıklarını tıraşlar,
sivri uçlarını törpüler, aşırılıklarından arındırır, benzetirdi
kendine; kalmazdı ellerde ne kopuşlar, ne delilikler, ne uçmaklar.
Oltada iğne, iğnede yem var; dikkat: merkezden ayrılanları
kurtlar kapar; altın tavuk, çıkmaz ayın son çarşambası
yumurtlar. Hafifleyip yola çıkanlar, seyrek ağaçlardan sonra
görecekler: yeni diller var. Merkeze mahpustu dışarıyı istemekten
vazgeçen, hâkim dilin dikenli tellerinin mahkûmuydu.
Çemberlerden kanayarak sekense pisti; pisliğin teki, pisliğin işi.
Okumayın ayol bu pis bozguncuyu, ilenç ederek safra kusan
mikroplu yıkıcıyı; hem üstü başı da leş gibi kokuyor bak, nerede
size destek çıkan kültür yapıcılarınız hayy hakk. Merkez
lokantasından yiyebilmek için ödenecek âidat yine merkezden;
anneciğim aman, bu çelişki ne yaman; surlarla berkitilmiş
merkeze boyun eğersen yararlandırır nîmetlerinden, değilse
siktireder, görürsün el mi yaman bey mi yaman? Tanımazlarsa
yasayı, ne çoraplar örülüyor başlarına, betimleyelim mi, ister
misin sayın okurdaş, edebiyât denen safsatayla ninnilenen
düşüngeç kardeş? Hudût içre hudût var merkezin dalgalarından
yansıyarak kırılan aynada kendini saklayan, iş-aş-bebekle
mutluluk formülünü yakaladığın kibirinden aynalar çatlatan
benliğindeki kendim dediğin muammadan artakalan; kardeşlerini
286 jiletleyerek nefes alacak pekiştirici geribeslemenin evetlemesini
yapacak olan. Sorarlar ki, bugün Merkez için neler yaptın?
Hergün, sabâh, akşam, geceyarısı... çalışmalısın; dolapbeygiri gibi
dönerken helmelenmeli teri alnının. Merkezle bağlantıları nasıl
koparmalı, çekimin güçlü etkisinden nasıl uzaklaşmalı? İyi de ne
demek dışarı? Dıştaki dâîreler başka içler de demek değil mi?
Merkezkaç’tan kurtulmakla Merkezgel’e yaklaşmak isteyenler,
fışkınların patlayacağı zıt kutuplar değil mi? Gayrıresmî sözlü
târihin anlattığı, iki ucun çekişmelerinden başka ne ki? Sancılı
geçiş sırasında sızacak kan damla damla, mevcûdiyet acı; ama
doyulur mu tadına açlığın sonunda gelen tokluğun?
Çokbilinmeyenli yerleşik denklemin ayartan ayıp işâretlerinden
cayabilmek için reddedebilmeliydi hudût aşmak isteyen. Şeytan
mı yoksa melek mi bilinmeyen sofralardaki efsûnlanmış
bahâratların yerçekimi alıveriyordu paçaları aşağı yoksa.
Hudûttaki ufuk çizgisini geçersen aynısının ikizinde kendini
göreceksin, sakın şaşırma. Orası yalnızlığın da ormanıdır, verili
kimlikli kamusal yoldaşlarla debelenerek gebermek fırsatını
yitirdiğin yer; kıldan, tüyden, paçavradan özgürlüğü reddettiğin
hiçbiryer'in uzamı. Nasıl oluyor da oluyormuş, canacıtıcı
bedellerden kaçınan vasatı hatmetmiş menfaâtperest okuyucular,
bakalım bir. Biçâre günlerdeki edebiyât tabletleri, cam fanuslara
tıkılı tüketim kulelerine armağan ettiğiniz varlığınızı ya
korkudan tir tir titretiyorsa? Okşuyor başını uslu duranın,
sıvazlıyor sırtını terbiyeli çocukların, tatlı tatlı tehdît ediyor
Merkez. Tekleştirilmiş aklın iktidarı, sur diplerindeki
mezbahalardan uzak tutar çembere yakını, alır koruyucu zarın
kanatlarına larvayı, kırıntılarla doyurur karnını. Îtirâz edenin
tepesine biniverir egemenliğini sürdürücü cinsiyetsiz mütecâviz
araçlarla; girer, deler, parçalar, oyar, deşer; otomatik tüfekle ya
da kamerayla, ne farkeder? Ama korkma, sönmeyecek bu
şafaklarda yüzen devrim.
287 116. SON ÂRZUHÂLCİ KÂTİP ya da YALANMASAL
Sıfatlar ormanında birbirini omuzlayarak giden zamirleriz biz,
hey. Şu garip hâlimizden kimse bilmiyor, gönlümüz hep sizi
arıyor, neredesiniz siz? Birçoklarınız, ortam gereği kendinizi
yorgun hissediyorsunuz. Cilâlıtaş ya da Yontmataş devrinde
değiliz, yazı icâd edileli çok oldu, bazı uygarlıklar tekerleği buldu,
buhargücüyle çalışan makinalar yaptık, elektrik bulundu. Bırakın
bu sahte gözyaşlarını, yaşamak için neye ihtiyâcınız var, ona
karar verin. Bir SPA merkezinde rahatlamak mı, şık mekânlarda
akşam yemeği mi, eve Suşi sipâriş etmek mi, arkanıza yaslanıp
Havana Purosu yakmak mı, sergi salonlarında dolaşarak güncel
sanatla iştigâl etmek mi, yoksa Kâtip’i okumak mı? En son ne
zaman birine ‘Seni seviyorum,’ dediniz, dingiller, ezik
bıngıldaklar; terinizle ve gözyaşınızla sulanmayan başarılar size
âît olabilir mi; serseri protonlar, minik atomlar, camaltı resimler,
gölge oyunları sizi. Ey üşüyen rûhlar ve robot bakışlılar: psikopat
mısınız, ne zaman öleceksiniz, aslında hangi burçsunuz, ne kadar
zekîsiniz, hayâtınızın âşkı hangi şehirde? Merâk ettiğiniz bütün
soruların cevâbı, Arzuhâlci Kâtip’te. Hafiften tırlatan Kâtip, diyor
ki özü özüne: biraz rahat bırak anlatıyı be arkadaş; yazıktır,
günâhtır, incitme artık kelimeleri. Ne tür bir garplılaşma ya da
şarkîyatçılık hastalığıdır bu, Mösyö Kâtip, sevgili dostumuz?
Lâkin Mösyö Kâtip; hayâlin keşfini yazar Kalem. Aynada
kıpırdayan yüzünün dudaklarını okuyor artık Kâtip; hem
mühürlüyor dudaklarını acı acı, hem altın öpücükle uyandırıyor
kurbağayı. Soluk alan, insana benzeyen bir canlı Kâtip, ama
bambaşka insandan; hem kadir, hem mutlak meselâ; Kâtip’in izni
olmadan arı bile kanat çırpamaz; uysalca mecbûr kılındığınız
hayâta katlanmayın diyen O; O’nun her şeye gücü yeter. Öyle bir
gün gelecek ki dostlarımız, elektrikî tekâmülünüz tamamlanacak,
arındıkça her betikin içinde binlerce yeni gök bulacaksınız.
Ummanlardaki frekanslarda ezel ile ebedden beri çalkalanan
atomlarınız ayrıştırılacaktır. İlâhi yağmurlar eşliğinde toprağa
rahmetiyle, bereketiyle dökülecek özünüzün amel defterlerindeki
manyetik titreşimleri, evrensel boyutların sonsuzluğuyla
çarpmalısınız. Ne mutlu sizlere ki, Kâtip’i okuma müsaâdesi
almışsınız. Bu yazma çabası sırasında, Kâtip’leri fazla rahatsız
etmeyiniz; bulaşık ve çamaşır yıkamak, ütü yapmak, yemek
pişirmek gibi günlük işler zor ve zahmetlidir. Hazır donmuş paket
288 gıdalar midenizde yanmalar yaratır, yemeklerinizi kendiniz
pişiriniz. İyi ama, vakit alır bu... işte Kâtip gibi yüce rûhlar, soylu
tekâmüllerle iştigâl hâlindeyken, onlara telörgülerin arkasından
fındık fıstık atınız, buharda pişmiş sağlıklı yemekler pişirip
getiriniz; Kâtip’in evini de temizleyiniz. Şunu da eklemeliyim ki,
annenizi sevmekten vazgeçmeyiniz, ananızın size duyduğu
sevgiden
şüphe
etmeyiniz;
babaları
ve
kardeşleri
siktiredebilirsiniz, ama annenizi asla. Kâtip der ki: serbest
bırakın omurilik vasıtasıyla merkez çakranıza akan kaînâtın
özgücünü, silkeleyin eteğinize uzaysal bilinci. Geçin bunları
hemşerim: seks yapın. Ha ha ha ha, seks yâ, bildiğiniz seksten
bahsediyorum. Çıplaklığı övünüz Dünyâlı kardeşlerimiz;
üşümeyecek kadar giyininiz; insanın onurunu kıran, insanı
vücûdundan utandıran örtülerin zavallılığını her fırsatta
haykırınız. Ölüm ânınızda, size ekmek veren, su veren, hayât
veren, adına Dünyâ denen gezegeninizi hatırlayınız. Cenin, Can,
Gönül, Öz, Nefis, Mutluluk... bu kelimeleri de hatırlayınız. Kitap
yazmak büyük sorumluluktur, her kelimenin rûhu vardır. Kimi
okur yazar, kimi de âvâre gezer. Kelimeler sözlükte; hâlbuki Dil,
sözlüğün dışında her yerde: yatakodasında veyâ vapurda içilen
çayda. Dikkat buyurunuz; sanki Kâtip, farklı üslûptaki yazarların
her biri olmak için yazmış gibidir pispas sayfaları. Ne kalacak bu
pispas kitaptan geriye, tükenmiş bir dilin posasından başka? Önce
öldürdü Kâtip bu lîsânı, sonra yeniden diriltti, ah sonra yeniden
bir daha öldürdü. Mahvetti bizi hayâtınız, Yoldaşlar, Yârenler,
Karındaşlar; o kadar gülebilseydik ki ah keşke, gülmekten
çenelerimiz yırtılsaydı, ortalık bir güzel bayram olsaydı,
yalancıdolmayla kuruköfte pişirmiş âîleler kıra gitseydiler.
Kıskanç ve benmerkezci yurdunuz, Parallah’ın pençelerinde
kıvranıyor, ey gâfiller. Kör ve sağır kamu, madde âleminden
mânevi mefhumlara ne zaman geçiş yapabildi? Varsın taş bassın
bağrına bu yepyeni dil evreninde Kâtip ve tavuskuşu tüyünden
kalemlere eyvallah etmesin; unutmasın ki ay balam, yol
yürüyenindir, toprak işleyenin; dostların zûlmeti elbet bir gün
kendi suratlarında patlayacaktır. Ne başı belli bu YalanMasal’ın,
ne sonu; ne gecesi belli, ne gündüzü. Gökten üç elma düşmüş, biri
okuyana, biri yazana, biri de ârş-ı âlemde seyrâna çıkan âşıklara.
Onlar ersin murâdına, biz çıkalım kerevetine. Göklerin yedi
katında yolculuk yaptıktan sonra ya cennete ya cehenneme
gidenlerin ardından, boy boylayalım, soy soylayalım, ay Kâtibim.
Müellifin katline fermân çıkarsalar, hiç. Kelimeleri, şu zâlim
289 hayâta bir çentik mi atabilmiştir? Kıraçtaki yoz verim, ekilen
kelimeleri de göstermez mi? Semâya kanat çırpamayan keklikleri
avlamak için, dilin bilgisi tuzaklarla örüldü. Dilbilgisinin
sıkıyönetimini yararak şahsî üslûplarını koruyabilenler, kalem
oynatıp yılanları deliklerinden çıkarabilecekler ancak. Kim
kitaplara OL dedi? Hayâtın başlangıcı ya da bitişi mi var?
Hikâyenin sonuna karar veren kim? Anadilin yurdundan
kovulmuş, yasayla yasadışının sınırlarında gezinen diğerleri, elle
tutulur bir anayurt dili bulamayan ötekiler, canla doğrulanmayan
deneyimlerin değersizliğini derinine kavramış olmalılar.
Yazdıkları kelimelerin nâmusuna muhakkak dikkat edecekler,
üflenmiş hayât soluğuyla her dâim silbaştan yazacaklar, sayın
okuyucum. Olaylar şu sırayla ilerler; Kâtip, size içdünyâları açık
ederken, A dediğinde aslında B de mi demek istemektedir? Pöh.
Ne saçma. İçerik anlaşılmıyor karışık, aralarda boşluklar da var;
hani bildiğimiz tad, nerede etkileyici tasvîrler, teşbîhler,
istîareler; neden seçilemiyor süzgeçlerden damıtılan güzel
cümleler, deme ey okuyucu. Çünkü yazanın hikâyesi de saçma
sapanlıklarla örülü, sayın okurdaş. Kadim Şaman gereçleriyle
sihir yaratılacağına hâlâ inanan Kâtibiniz de, bâzı yerlerde stilize
sololar attı, hüner göstermeye çalıştı, yolları katedişindeki emeği
saygıdeğer bulmanız için vurgu yaptı, dem çekti. Hâsılı Kâtipler,
hikâyelerini can kulağıyla dinlettirebilmeli. Ancak sen gene de
hikâyeyi bildiğin dilin enfes mahrem tadından vazgeçmeden
anlat, sayın Kâtip. Elbette yaşayan kişilerden yola çıktı, fakat
bizzat deneyimlediği gerçekleri karakterlere yedirmeye tenezzül
etmedi; kişilikleri kartonlaştırmak yerine, hikâyesini, dikeyine
derinlikli karton karakterlerin, boş, bomboş, boşuna hayât
hikâyeleri üzerinden anlatmayı seçti. Kamyonla ilgili bir roman
yazmak değil de, romanla ilgili bir kamyon kazâsı yapmak daha
ilginç, diye sayıkladı durdu. Devâmlı alttan alta vızıldayan açık
kalmış bir televizyonun sesi duyuluyordu; vızzzzzttt, dızzzztt;
arada bir ateşböceği gibi yanıp sönen görüntülerin yatağında,
Dijey’le Vâiz arası bir Hatip’in sesi parazitli cızırdıyordu.
Karmakarışık malzeme yığınından tek çıkış yolu, hayât gibi
mantıksızca savrulup durmaktı. Pispas, eğlenceli hikâyeler
dinlemek isteyenlere göre değil; keyifle kitap okuyan kurtlar,
başka cesetler kemirsinler. Edebiyât fabrikalarında üretilen sınâî
mâmüllerin şık ambalajlarla kitapçı vitrinlerini süslediği
günümüzde, de, de, de. Pöh. Okuyucu ne der, alıcının hoşuna
gider mi? Kimbilir? Yerlerde süründürülürken yabanlaşmış bir
290 dilden artakalanlardan, Kâtibinizin öznel bilinciyle süzdüğü
canözünü, kartondan kapak arasına sıkıştırdığı uzun bir
hikâyedir bu anlatı. Her yerde yaşattığınız lîsânınızı
bombalamaktan, âile eviçlerini sabote etmekten, itaâte değil
isyâna kışkırtmaktan başka iş becermemeyi isterdi. Başaramasa
da dert değil, hiç olmazsa denedi. Her dâim mutluluğu arayın,
ömrün sevinçli yollarında yürüyün; bahtınız açık olsun
okuyucular, iyi okumalar.
Alp Buğdaycı
1998-2013
291 

Benzer belgeler