Gelişim Dönemleri ve Ergenlerde Ruhsal Sorunlar

Yorumlar

Transkript

Gelişim Dönemleri ve Ergenlerde Ruhsal Sorunlar
GELĠġĠM DÖNEMLERĠ VE ERGENLERDE RUHSAL
SORUNLAR
DAVRANIġ BĠLĠMLERĠ LĠSANS TEZĠ
TEZ DANIġMANI:
UZM. FATĠH KILIÇARSLAN
BAKIRKÖY RUH VE SĠNĠR HASTALIKLARI HASTANESĠ
BAġHEKĠM YARDIMCISI
ĠSTANBUL -2009
HAZIRLAYAN:
AYSEL KILIÇ
GELĠġĠM DÖNEMLERĠ VE ERGENLERDE RUHSAL
SORUNLAR
2
ĠÇĠNDEKĠLER
Giriş ……………………………………………………………………………………….5
ÇOCUK GELĠġĠMĠNE GĠRĠġ
Gelişim İle İlgili Kavramlar………………………………………………………………7
Gelişim İlkeleri……………………………………………………………………………8
Gelişim Dönemleri………………………………………………………………………10
Doğum Öncesi ve Sonrası Gelişimi Etkileyen Faktörler……………………………12
FĠZĠKSEL GELĠġĠM
Doğum Öncesi Dönemde Fiziksel Gelişim……………………………………………15
Doğum Sonrası Dönemde Fiziksel Gelişim…………………………………………...15
PSĠKO-MOTOR GELĠġĠM
Psiko-Motor Gelişim İle İlgili Öğeler……………………………………………………22
Çocuklarda Psiko-Motor Gelişim Aşamaları…………………………………………..25
BĠLĠġSEL VE DĠL GELĠġĠMĠ
BĠLĠġSEL GELĠġĠM
Bilişsel Gelişim İle İlgili Kavramlar……………………………………………………..38
Zeka……………………………………………………………………………………….47
Piaget‘ e Göre Bilişsel Gelişim Dönemleri…………………………………………….52
DĠL GELĠġĠMĠ
Dili Oluşturan Sistemler…………………………………………………………………56
Çocuklarda Dilin Kullanılması………………………………………………………….57
Dil Gelişimini Etkileyen Faktörler………………………………………………………61
Dil ve Konuşma Bozukluklarının Nedenleri…………………………………………..63
Dil ve Konuşma Bozukluklarının Türleri………………………………………………63
DUYUSAL GELĠġĠM
Duyular……………………………………………………………………………………65
Duyular Yolu İle Öğrenme………………………………………………………………67
Çocuğun Duyusal Gelişiminde Anne-Babanın Rolü…………………………………67
KĠġĠLĠK GELĠġĠMĠ
Kişilik Gelişimiyle İlgili Kavramlar………………………………………………………70
Erikson‘ a Göre Kişilik Gelişim Dönemleri…………………………………………….72
Kişilik Gelişimini Etkileyen Faktörler…………………………………………………..75
3
DUYGUSAL GELĠġĠM
Duygusal Gelişim İle İlgili Kavramlar…………………………………………………..77
Çocuklarda Duygusal Tepkiler………………………………………………………….78
SOSYAL GELĠġĠM
Sosyal Gelişim İle İlgili Temel Kavramlar……………………………………………..84
Çocuklarda Sosyalleşme Özellikleri…………………………………………………...85
AHLAK GELĠġĠMĠ
Ahlak Gelişimi İle İlgili Kavramlar………………………………………………………89
Piaget‘ e Göre Ahlak Gelişimi…………………………………………………………..92
Kohlberg‘ e Göre Ahlak Gelişimi Dönemleri…………………………………………..94
CĠNSEL GELĠġĠM
Cinsel Gelişim İle İlgili Kavramlar………………………………………………………99
Freud‘ a Göre Cinsel Gelişim Dönemleri……………………………………………..102
Cinsel Eğitimin Önemi………………………………………………………………….106
ERGENLĠK DÖNEMĠ
Bedensel Gelişim……………………………………………………………………….109
Bilişsel Gelişim………………………………………………………………………….111
Duygusal Gelişim……………………………………………………………………….111
Sosyal Gelişim…………………………………………………………………………..114
Ahlaki Gelişim…………………………………………………………………………...116
Gelişimin Yaşlara Göre Özellikleri…………………………………………………….117
Ergenlik Döneminde Anti-Sosyal Davranış…………………………………………..119
Ergenlik Döneminde Karşılaşılabilecek Sorunlar……………………………………120
Ergenin Aile İçi İlişki ve Sorunları……………………………………………………..120
Ergenlerde Cinsellik…………………………………………………………………….121
ERGEN VE RUHSAL SORUNLAR
Depresyon……………………………………………………………………………….125
İntihar………………………………………………………………………………….....126
Anksiyete Bozukluğu…………………………………………………………………...127
Panik Bozukluğu………………………………………………………………………...128
Sosyal Fobi………………………………………………………………………………128
Obsesif Kompulsif Bozukluk…………………………………………………………...129
Sınav Kaygısı……………………………………………………………………………130
Yeme Bozuklukları……………………………………………………………………...131
Tik Bozuklukları…………………………………………………………………………132
Samatoform Bozukluklar……………………………………………………………….134
Saç Yolma……………………………………………………………………………….136
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu……………………………………………...136
Davranım Bozukluğu……………………………………………………………………138
4
Madde Kullanımı…………………………………………………………………………138
Bipolar Affektif Bozukluk………………………………………………………………..141
Şizofreni…………………………………………………………………………………..143
Önemli Çocukluk Dönemi Hastalıklarının Ergenliğe Yansıması……………………144
Ruh Sağlığını Koruma Yolları…………………………………………………………..145
5
GĠRĠġ
Bireylerin sağlıklı bir kişilik oluşturması, yeteneklerini en verimli bir şekilde
geliştirebilmesi ve toplumda işlevsel olabilmesi çocukluk yıllarında kazanılan
tecrübelere dayanır. Bu tecrübelerin önemli bir kısmı çocuğun eğitimi ile gerçekleşir.
Toplumun geleceğini ise çocuğun eğitimi belirler. Çocuğun gelişiminde anne-baba ve
öğretmenlere büyük rol düşmektedir. Bu kişilerin öncelikle çocukların gelişim
dönemleri ve özellikleri ile ilgili bilgi sahibi olmaları çok önemlidir.
Çocukların içinde bulundukları gelişim dönemlerinin ve bu dönemlerdeki gelişim
ilkelerinin bilinmesi çocukların sağlıklı ve zamanında gelişimini destekleyecektir.
Çocuk gelişimi hakkında bilgi sahibi olma, etkili bir öğrenme ortamının oluşturulması
açısından da gereklidir.
Gelişim dönemleri birbirini ardına sırayla yaşanır. Son çocukluktan sonrada
ergenliğe geçiş dönemidir. Bir ergenle yaşamak da zordur. Ergenlik zamanına kadar
kontrol edebildiğimiz, ne yapacağını az çok bildiğimiz çocuğunuz gitmiş, yerine sizin
sevginizden şüphe duyan, size düşmanıymışsınız gibi davrandığını düşündüğünüz,
arkadaşlarını size yeğleyen başka bir varlık gelmiştir.
O halde ailelerin, çocukları daha ergenliğe girmeden neler olacağını, nasıl
davranmaları gerektiğini; gençlerinde yaşayacakları değişimleri ve bu değişimleri de
aileleri ile nasıl paylaşıp kendilerini nasıl anlatacaklarını bilmeleri gerekir.
Aslında bu tezde aktarılanlar, çocuklara ve ergenlere nasıl davranmak gerektiği
konusunda soruları olan tüm yetişkinler içindir. Düşünen, neyi neden yaptığını bilen
ve bunu aktarabilen yetişkinler sağlıklı ve güvenli çocuklar yetiştirler.
Tüm çocukların ve ergenlerin sağlıklı gelişmeleri ve mutlu olmaları dileğiyle;
Sevgi ve saygılarımla,
Aysel Kılıç
6
-ÜNĠTE 1ÇOCUK GELĠġĠMĠNE GĠRĠġ
 KAVRAMLAR



ĠLKELER
GELĠġĠM DÖNEMLERĠ
DOĞUM ÖNCESĠ VE SONRASI GELĠġĠMĠ ETKĠLEYEN FAKTÖRLER
7
ÜNĠTE 1- ÇOCUK GELĠġĠMĠNE GĠRĠġ
A. GeliĢim Ġle Ġlgili Kavramlar
1. Büyüme: Çoğunlukla birbirleriyle karıştırılan ‗büyüme ve gelişme‘ sözcükleri,
gerçekte birbirlerinden farklıdırlar ve birbirlerinin yerini alamazlar.
Yapısal artışı dile getiren ‗büyüme‘ bedende gerçekleşen sayısal değişiklikleri
içermektedir (boy, kilo artışı gibi). Çocuk sadece fiziksel olarak büyümekle kalmaz,
ayrıca iç organların yapı ve büyüklüğünde de değişmeler olur.
Büyüme, canlı varlığın bedensel yönü ile ilgilidir.
2. GeliĢim: Gelişim daha genel ve kapsamlı bir terimdir. Canlı varlığın yaşamı
boyunca geçirdiği tüm değişiklikleri kapsar. Gelişim, insanın beden yapısı, duygusal
ve zihinsel özellikleri açısından düzenli bir biçimde değişmesi ve istenilen görevleri
yapabilecek bir duruma gelmesidir. Örneğin; bebeğin ilk aylarda elini kolunu
sallaması, daha sonra yakalama hareketine dönüşür. Bunlar gelişim ifadesidir.
3. OlgunlaĢma: Gelişim kavramı, genellikle olgunlaşma kavramı ile karıştırılarak
kullanılmaktadır. Oysaki bu iki kavramı birbirinden ayırt etmek gerekir. Olgunlaşma,
kişinin doğuştan getirdiği potansiyelin zaman içinde ortaya çıkması halidir. Bu
anlamda kişinin herhangi bir çaba sarf etmesine gerek yoktur. Kendiliğinden
meydana gelen bir süreçtir. Nasıl ki bir meyvenin olgunlaşması için bir çaba sarf
etmeye gerek yoktur, kişinin olgunlaşması da benzer bir şekilde zamanla meydana
gelir.
Olgunlaşma, bir organın görevini yapabilecek seviyeye ulaşması için geçirdiği
biyolojik değişmelerdir. Bu tür değişmelerde öğrenmenin etkisi yoktur. Örneğin, çocuk
yürüyebilmek için, yürümenin gerektirdiği biyolojik olgunluğa erişememişse, zorlansa
da yürüyemez.
4. Öğrenme: İnsanı, diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden birisi de
öğrenme kapasitesinin olmasıdır. Biyolojik bir varlık olan insan, kısa sürede pek çok
yeni davranış öğrenir. Önceleri çevresine bilinçli olarak gülücük dağıtır, yürümeye,
koşmaya, konuşmaya başlar. Daha sonraları ise, giyinmeyi, arkadaşlarıyla oynamayı,
okumayı-yazmayı öğrenir. Kişinin yaptığı davranışların büyük bir çoğunluğu öğrenme
ürünüdür.
Öğrenme; ‗tekrar ya da yaşantı sonucu meydana gelen, kalıcı davranış değişikliği‘
olarak tanımlanabilir. Bu tanıma göre öğrenmenin üç temel özelliği vardır.
a) Öğrenme sonucunda mutlaka bir davranış değişikliği meydana gelir: Öğrenme
nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, bireyde davranış değişikliği meydana getirir.
Örneğin; daha önce deve görmeyen bir çocuğa, deve resmini gösterip ‗Bu ne‘ diye
sorsanız, ya ‗Bilmiyorum‘ diyecektir ya da bildiği hayvanlardan at ya da eşeğe
benzetecektir. Resimdeki hayvanın deve olduğu söylendiğinde ise resmi yeniden
gördüğü zaman ‗bu bir deve‘ diyecektir. Yani öğrendikten sonraki davranışı
değişecektir.
Öğrenme ürünü olan davranış hemen ortaya çıkabildiği gibi, yeri geldiği ya da birey
istediği zaman da ortaya çıkabilir. İnsanlar öğrendiklerini istedikleri zaman mutlaka
gösterirler.
Öğrenme ile davranışta meydana gelen değişiklik istendik ya da istenmedik olduğu
gibi, yanlış da olabilir. Örneğin; küfürlü konuşma veya sigara içme istenmeyen bir
davranış olmakla birlikte öğrenilmiş davranışlardır.
b) Öğrenme yaşantı ürünüdür: Bireyin çevresiyle kurduğu etkileşim sonucunda
bireyde kalan izler ‗yaşantı‘ olarak tanımlanır. Böylece öğrenmenin, bireyin çevresi ile
etkileşim kurması sonucu meydana geldiği söylenebilir. Öğrenme bireyseldir.
Örneğin; Aslı ile Gülşah aynı sınıfta bulunan iki öğrenci olduğu halde, dersin sonunda
8
farklı davranışlara sahip olabilirler. Öğretmen ders anlatırken, yanındaki arkadaşı ile
konuşan Aslı, öğretmenin anlattığını değil de, arkadaşının anlattıklarını öğrenecektir.
Gülşah ise öğretmenin anlattıklarını öğrenecektir.
c) Öğrenme kalıcıdır: Öğrenmeden söz edebilmek için bireyin gösterdiği davranış
değişikliğinin sürekli olması gerekir. Kısa süreli davranış değişiklikleri, büyüme,
olgunlaşma ve sakatlanma sonucu meydana gelen değişiklikler ile ilaç ve içki
kullanımından kaynaklanan davranış şekilleri öğrenme değildir.
Öğrenmenin gerçekleşebilmesi için gerekli koşullardan birisi genel uyarılma halidir.
Bireyin uyarılma düzeyi önemlidir. Yüksek derecede uyarılma aşırı kaygı, şiddetli
heyecan şeklinde kendini gösterdiğinde, öğrenme ciddi şekilde engellenir. Eğer
organizma çok zayıf bir genel uyarılma durumunda(uykuda) ise öğrenme
gerçekleşmez.
Öğrenme durumlarında sadece genel uyarılma yeterli olmayabilir. Bununla birlikte
güdülenme de olmalıdır.
d) Hazırbulunuşluk: Hazırbulunuşluk, olgunlaşma ve öğrenme sonucu kişinin belli
davranışları yapabilecek düzeye gelmesidir. Biyolojik olgunlaşmanın yanı sıra,
öğrenmeyi gerçekleştirmek ve desteklemek için uygun şekilde gerçekleşmiş çevresel
faktörleri içerir. Bu, çocukların bir davranışı öğrenmesi için gereken olgunluğa
ulaşmasının yanı sıra, yapılacak davranışla ilgili gerekli bilgi ve becerileri de
kazanmış olmasını ifade eder.
e) Eğitim: Eğitim, insanlığın doğuşundan beri daima olan, günümüzde de uygarlık
düzeyi ne olursa olsun her toplumda hala devam eden bir süreçtir. Öğrenmenin
oluşturduğu her durumda, insan davranışlarını değiştiren bir eğitim sürecinden söz
edilebilir. Eğitimin temel amacı, yetişmekte olan çocukların ve gençlerin, topluma
sağlıklı ve verimli uyum sağlamaların yardımcı olmaktır. Bu uyumun
gerçekleştirilebilmesi için de büyüklerin gösterdiği eğilim ve yetenekleri eğitim yolu ile
en son sınıra kadar geliştirilir.
Uygar toplumların sosyal yaşanlarını sürdürebilmeleri için çeşitli kurumlar
geliştirilmiştir. Eğitimin kurumsallaşması için de okullar kurulmuştur. Ancak bu durum
eğitim kavramını illa okulla sınırlandırmak anlamına gelmemelidir. Eğitim bireyin tüm
yaşamı boyunca devam etmekte, okul içinde ve dışında hayat boyu edindiği tüm
tecrübelerin tümünü kapsamaktadır.
B. GeliĢim Ġlkeleri
Her canlı, kendi türünün gelişim ilkelerine göre büyür, gelişir ve olgunlaşır. İnsanın
da kendine has gelişim ilkeleri vardır. Bu ilkeler, dünyanın her noktasındaki insan türü
için geçerlidir. Gelişimi anlayabilmek ve yorumlayabilmek için bu ilkelerin dikkate
alınması gerekir. Bu ilkeler şu şekilde sıralanabilir:
 Gelişim, hem kalıtımdan, hem de çevreden etkilenir. Kalıtım, bireyin anne ve
babadan genler yoluyla aldığı özellikleri kapsar. Çevre ise döllenme ile birlikte etkili
olan tüm uyarıcıları içerir.
Gelişim bu iki etmenin etkileşiminin ürünüdür. Genel olarak kalıtımın veya çevrenin
daha etkili olduğunu söylemek yanlış olur. Bazı özellikler için kalıtımın, bazı özellikler
içinse çevrenin daha etkili olduğu düşünülebilir.
 Gelişimde bireysel farklılıklar vardır. Belirli gelişim dönemlerini her çocuğun aynı
yaş veya dönemde gerçekleştirmesini beklemek yanlıştır. Gelişme, olgunlaşma
süreci ile yaşantılar arasındaki öğrenmenin etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Gelişme,
biyolojik olgunlaşmadan büyük ölçüde etkilenir. Bununla birlikte biyolojik potansiyelin
tam olarak ortaya çıkabilmesi için, bireyin gerekli öğrenmeleri gerçekleştireceği
yaşantılar geçirmesi büyük önem taşır.
9
Bu ilke doğrultusunda her birey değişik ve tektir. Gelişim boyunca aynı sırayı takip
eden süreçlerden geçilse bile, taşınan farklı kalıtsal yapılar ve çevresel koşullar
sebebiyle gelişimde farklılıklar görülebilir. Örneğin, on aylıkken yürüyen çocuklar
olabildiği gibi, bir yaşını geçtiği halde yürüyemeyen çocuklar da vardır. Anne-babalar
gelişimde bireysel farklılıklar olabileceğini unutmamalıdır.
 Gelişim düzenli bir sıra izler. Bu ilkeye gelişim sırası ilkesi de denir. Bu ilkeye göre
bedensel ve motor gelişim sırasında yapısal ve işlevsel özellikler belirli sırayla ortaya
çıkarlar. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
- Gelişim baştan ayağa doğru olur. Doğum öncesinde bebeğin önce başı, daha
sonra başa yakın bölgelerden ayaklara doğru bir gelişim görülür. Doğumdan
sonra da ilk önce baş, daha sonra gövde, en sonda da bacak ve ayak kaslarının
kontrolü ortaya çıkar.
- Gelişim, bedenin iç kısımlarından dışa doğrudur. Örneğin, önce omuzlar, daha
sonra kollar, en sonunda da eller gelişir. Ellerin kontrolü, parmakların
kontrolünden daha önce ortaya çıkar.
- Gelişim genelden özele doğrudur. Bebekte önce büyük kas kontrolü başlar,
daha sonra küçük kaslar kontrol edilir. Bebekler oturmayı öğrenmeden önce
başını dik tutmayı, emeklemeden önce oturmayı, yürümeden öncede emeklemeyi
başarırlar. Bu sıra bütün bebeklerde aynıdır. Gelişim sırası aynıdır fakat zaman
farkı olabilir.
 Yaşamın değişik dönemlerinde farklı türden gelişmeler önem kazanır. Farklı
gelişim dönemlerinde, değişik gelişim özellikleri ön plana çıkar. Örneğin; bebeklik
döneminde bedensel ve motor gelişim, psikolojik ve zihinsel gelişimden daha hızlı ve
baskındır. Daha sonra zihin gelişimi ve kişilik gelişimi, önem kazanır. Ergenlik
çağında psikolojik ve cinsel gelişim ön planda iken, yetişkinlik döneminde bedensel
ve motor gelişim önemini kaybeder.
 Gelişimin hızı her yaşta aynı değildir. Büyüme ve gelişme bedenin çeşitli
organlarında aynı oranda olmadığı gibi, zaman bakımından da aynı hızla ilerlemez.
İnsanın alt sistemlerinin büyüme hızı da her yaşta aynı değildir. İnsanın alt
sistemlerinin yaşlara göre gelişmesinin değişiklik göstermesi doğaldır. Bu büyüme
geriliği ya da özürü değildir.
 Gelişimin hızlı olduğu dönemlerde çevrenin etkisi fazla, yavaş olduğu dönemlerde
azdır. Yaşamın ilk yılları, çocukluk ve ergenlik dönemleri gelişimin hızlı olduğu,
çevrenin olumlu ve olumsuz etkilerinin sıklıkla görüldüğü yıllardır. Dolayısıyla bireyin
davranışlarında kalıcı izler bırakabilir. Yaş ilerledikçe çevrenin etkisi giderek azalır.
 Gelişim fiziksel, zihinsel, duygusal, sosyal yönleriyle bir bütündür. Çocuğun her
alandaki gelişimi birbiriyle ilişki içindedir. Herhangi bir gelişim alanında bir aksama,
diğer alanlardaki gelişimi de olumsuz etkiler.
Gelişimin incelenmesi:
Gelişimdeki beş temel kavram şöyle
özetlenebilir:
- Gelişim, dinamik bir olgudur.
- Gelişim, genetik bireyselliğin bir sonucudur.
- Gelişim, giderek artan bir özelleşme
sürecidir.
- Gelişimde denge vardır.
- Gelişim, art arda görülen, düzenli bir
süreçtir.
10
C. GeliĢim Dönemleri
1. Bebeklik Dönemi
Doğuştan 2.yaşa kadarki süreye bebeklik dönemi deniyor. Kişi, doğuştan sonraki
en hızlı gelişimi bu dönemde gerçekleştiriyor. Bu dönemden sonra gelişim hızı
düşmeye başlıyor. Bebeklik döneminde çocuk, anne babasına tümüyle bağımlı iken,
bu dönemin sonuna doğru bağımsızlığa adım atıyor. Çocuk,
bu dönemde aile bireyleriyle sevgi ilişkileri kurmaya başlıyor.
Dönemin Başlıca Gelişim Görevleri:
1.Doğumdan sonraki çevresel değişikliklere uyum.
2.Soluk almaya alışma.
3.Emmeyi öğrenme.
4.Belli zamanlarda uyanmayı ve uyanık kalmayı
öğrenme.
5.Belli zamanlarda dışarı çıkma alışkanlığını
kazanma.
6.Katı besinlere alışma.
2. Ġlk Çocukluk Dönemi
Yaklaşık 2.yaştan 5–8 yaşına kadarki süreye ilk çocukluk (oyun) dönemi deniyor.
Bu dönemde çocukta büyüme ve fizyolojik süreçler kararlılığa kavuşuyor. Çocuk,
kendi başına oynuyor, kimi işleri görebiliyor, günlük yaşamını önemli ölçüde düzene
sokuyor.
Dönemin Başlıca Gelişim Görevleri:
1.Yürümeyi ve koşmayı öğrenme.
2.Konuşmayı öğrenme.
3.Kendi başına yemeyi öğrenme.
4.Göz ile el arasında işbirliği ve denge kurma.
5.Çevresine egemen olma ve istediklerini yapabilmek için gerekli araçları
kullanabilme.
6.Cinsler arası ayrılıkları ve cinsel ahlakı öğrenme.
7.Kendi başına giyinmeyi öğrenme.
8.Sevilmeyi, sevmeyi ve sevgiyi paylaşmayı öğrenme.
9.Sevgiyi gösterme yollarını öğrenme.
10.Kardeşleriyle ve anne babasıyla uygun ilişkiler kurabilme.
11.Doğru ve yanlış konusundaki kavramları öğrenme, vicdan duygusu geliştirme.
3. Ġkinci Çocukluk Dönemi
5–8 yaşlarından 10–12 yaşlarına kadarki süreyi; yaklaşık olarak ilköğretim
1.kademesini kapsayan döneme ikinci çocukluk (okul) dönemi deniyor. Bu dönemde
büyüme hızı ve fizyolojik süreçler,
iyice kararlılık kazanmaktadır.
Çocuk, okulda ve mahallesinde belli toplumsal ilişkiler kurmaktadır. Kassal ve
sinirsel becerilere gerek duyuran bedensel oyunlar oynamaya ağırlık vermektedir.
Okulun da etkisiyle yetişkinlerin kavramlarını, mantığını, simgesel anlatımını ve
iletişim yollarını kavrama çabasını göstermektedir.
Dönemin Başlıca Gelişim Görevleri:
1.Büyük ve küçük kasları kullanmayı öğrenme.
2.Çeşitli oyunlarda beceri kazanma.
3.Kurallara uyarak yaşamayı öğrenme.
4.Yaşıtlarıyla oynamaya ve yaşamaya alışma.
11
5.Ev dışında, başka yetişkinlerle ilişki kurabilme.
6.Bedenini olduğu gibi tanıma ve kabul etme.
7.Kendi cinsi ile özdeşleşme ve kendi cinsine özgü rolleri benimseme.
8.Bedenine bakma ve temizlik alışkanlıkları kazanma.
9.Akranlarıyla yaşamanın, yetişkinlerle yaşamadan daha önemli olduğunu
benimseme.
10.Kendi davranışlarının sorumluluğunu yüklenebilme.
11.Okuma, yazma, konuşma, hesaplama gibi temel okul becerilerini kazanma.
12.Zamanla ilgili kavramları öğrenme.
13.Somuttan soyuta doğru düşünme gücünü kazanma.
4. Ergenlik Dönemi
Çocukluk ile yetişkinlik (13–14 yaşları ile 18–20 yaşlar) arasını kapsayan geçiş
dönemine ergenlik deniyor. Bu dönemin ilk yıllarında, erinlik gerçekleşiyor. Bu yıllarda
büyüme hızı artıyor. Özellikle kol ve bacak kemiklerinde, dikkat çekici düzeyde
büyüme görülüyor. İçsalgı bezlerinin salgıladığı hormonlar, bedende ve duygusal
yapıda, önemli değişikliklere yol açıyor. Bu gelişmelerin yardımıyla kişi, fizyolojik ve
anatomik yönden çocukluktan çıkıyor. Bir yetişkinin niteliklerini kazanıyor. Çoğu
fizyolojik temele dayanan ergenlikteki bu değişiklikler, birçok gelişim görevlerinin
ortaya çıkmasına yol açıyor.
Bu dönemde duygular çabuk iniş çıkış gösterir. Çabuk sevinir, çabuk üzülür, birden
sinirlenir, olur olmaz şeyi sorun yapar. Tepkileri önceden kestirilemez olur. Derslere
ilgisi azalır, çalışma düzeni bozulur. Bencilleşir, istekleri artar, konan yasakları
saçma, kendisine tanınan hakları yetersiz bulur. Evdeki kuralların çokluğundan ve
sıkılığından yakınır. Ana babanın uyarılarına birden tepki gösterir, kabalaşır, ters
yanıtlar verir.‘‘Bana karışamazsınız, ben çocuk değilim‘‘ der. Sürekli bir gidiş-geliş
içindedir, kabına sığmaz gibidir. Evde durmak istemez, dönüş saatlerine aldırmaz,
yemeğe geç gelir, gece sokağa çıkmak ister. Dağınık ve savruk olur; sık sık bir şeyler
devirip kırar. Girip çıkıp bir şeyler atıştırır, ne bulursa yer.
İlgiler artmış, gel geç hevesleri çoğalmıştır. Gürültülü müziğe bayılır, süse ve
giyime düşkünlük gösterir. Genç kız ayna karşısında saatler geçirir, bir sivilce ile gün
boyu uğraşır. Genç erkek saçını uzatır, günün modasına göre kestirir. Zayıflık,
şişmanlık, uzun boy, kısa boy, yüz çizgilerinin düzgün olup olmayışı sorun olmaya
12
başlar. Odalarına kapanıp kendi başlarına kalmak isterler. Duvarlara film yıldızlarının
resimlerini asarlar, uzun uzun düşler kurar, günlük tutmaya başlar; şiir, öykü yazmaya
özenirler. Mesajlaştıklarının ve yazdıklarının okunmasına büyük tepki gösterirler.
Telefon tutkusu başlar, arkadaşlarıyla uzun uzun, gizli gizli konuşurlar.
Bu dönemdeki ruhsal çalkantının bir nedeni bir anlamı vardır. Hızlı beden
gelişmesiyle birlikte gelen cinsel uyanış genci baskı altına alıp bunaltmaktadır. Genç
birden bu değişikliklere kendisini uyduracak gücü bulamamakta, iç dengesi alt üst
olmaktadır. Doğanın bir oyunu sonucu ruhsal olgunlaşma, bedensel ve cinsel
gelişmeye ayak uyduramamaktadır. Genç, bozulan dengeyi düzeltmek için
çabalamakta, denemeler yapmaktadır. Tepkilerdeki değişkenlik, davranışlardaki
tutarsızlık, duygulardaki iniş çıkışlar hep yeni bir denge kurmaya yöneliktir. Yeni
duruma uyum çabalarıdır. Başka bir deyişle genç içten gelen cinsel ve saldırganlık
dürtülerinin baskısından kurtulmaya çabalamakta, kendisi için yeni ve yabancı olan
duyguları bir düzene sokmaya uğraşmaktadır. Tıpkı toy bir sürücü gibi arabasını
doğru yolda tutmaya çabalamakta, sağa sola yalpa yaparak yol almaktadır
Dönemin Başlıca Gelişim Görevleri:
1.Hızla gelişen ve oranları değişen bedene uyum sağlama.
2.Yaşıtlar çevresinde bir yer edinebilme.
3.Bir meslek seçme ve buna hazırlanma.
4.Ekonomik bağımsızlık kazanma. Gerekli geliri sağlayabilecek, yetenek ve
ilgilerine uygun bir meslek sahibi olma yoluna girme.
5.Aileden bağımsız olabilme.
6.Yetişkin toplumsal statüsüne erişme.
7.Evlenmeye ve aile kurmaya hazırlanma.
8.Uygun bir yaşam felsefesi ile birlikte kişisel değer duygusu oluşturma.
D. Doğum Öncesi ve Sonrası GeliĢimi Etkileyen Faktörler
Doğum öncesi dönemde annenin içinde bulunduğu şartlar ve bu şartlara bağlı
olarak maruz kaldığı durumlar, fetüsü, yeni doğanı ve onun gelişimini etkilemektedir.
Aşağıda belirtilmiş olan şartlar bu anlamda gelişimi önleyici önemli faktörlerdir.
1. Hastalıklar:
Annenin hamileyken geçirdiği hastalıklar embriyonun gelişimini etkileyebilir. Şeker
hastalığı, yüksek tansiyon, şişmanlık gibi metabolizma hastalıkları annenin düşük
yapmasına sebep olabilmektedir. Virütik hastalıklardan olan kızamıkçık (rubella)‘ın
sağır, geri zekâlı, kör bebeklerin veya kalp rahatsızlığı olan bebeklerin doğumuna yol
açtığı bildirilmektedir. Ayrıca grip, suçiçeği gibi hastalıklar fetüsün ölümüne veya
özürlü doğmasına sebep olmaktadır. Frengi gibi zührevi hastalıkların da doğum
öncesi gelişimi ve fetüsün sağlığını olumsuz etkilediği bilinmektedir.
Doğum sonrası dönemde uzun süreli kronik hastalıklar, bebeklerde büyüme ve
gelişmeyi olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Uzun süre hastanede yatma, çevre ile
ilişkiye girememe çocukların, bilişsel, duyusal ve sosyal gelişimlerinde olumsuz
etkiler yaratmaktadır.
2. ÇeĢitli Kimyasal Ġlaçlar ve Çevre Kirliliği:
Hamilelik sırasında annenin aldığı, hekime danışmadan kullandığı ilaçların fetüste
çeşitli anomalilere, düşüklere veya erken doğuma sebebiyet verdiği kabul
edilmektedir. Alınan ilaçlar, çeşitli kimyasallar gibi olumsuz etkileri görülen bir başka
etken de sigaradır. Nikotinin düşük ağırlıklı bebeklerin doğumuna sebep olduğu
bilinmektedir. Çevre kirliliğinin kaçınılmaz olumsuz etkileri daha dünyaya gelmemiş
bebeklere kadar uzanmaktadır. Civa, kükürt, dioksit, asbest, kurşun ve çeşitli zirai
mücadele ilaçlarının erişkin kişilere yaptığı hasarlardan fazlasının embriyoda
görülebileceği iddia edilmektedir.
13
3. Beslenme:
Annenin kötü beslenmesi, dengeli beslenme koşullarının oluşmamış olması fetüsü
olumsuz etkilemektedir. Embriyo döneminde gerçekleştiği takdirde, kötü beslenmenin
bebeğin organlarının büyümesinde geri dönüşümü imkânsız büyüme gecikmelerine
sebebiyet verdiği bilinmektedir. Daha ileride fetüs döneminde oluşan kötü beslenme
şartları ise büyümeyi yavaşlatmakla beraber uygun beslenme şartlarının
başlamasıyla birlikte kötü etkinin ortadan kalkacağı kabul edilmektedir. Hamilelik
süresinde dengeli beslenmenin annenin sağlığı ve bebeğin gelişimi açısından çok
önemli olduğu bütün bilim adamlarının aynı düşüncede olduğu bir husustur.
3. Stres:
Hamilelikte annenin yaşadığı aşırı uyarılma, stres halleri; buna bağlı aşırı heyecan
ve korkuların fetüste damak ve dudak gelişimini aksattığı kabul edilmektedir. Örneğin
yarı damaklı ve tavşan dudaklı bebeklerin, aşırı heyecan ve korkuların yaşanması
sonucu doğduğu iddia edilmektedir. Ayrıca yoğun streslerle geçen hamilelik dönemi
sonunda; düşük kilolu, sinirli ve sindirim sorunları olan bebeklerin doğma olasılığının
yüksek olduğu kabul edilmektedir. Stres, doğum sonrası gelişimi, çocuk hangi yaşta
olursa olsun olumsuz yönde etkilemektedir. Kekemelik, tik, gece-gündüz altına
kaçırma, tırnak yeme gibi psikolojik kökenli problemlere sebep olabilir. Ayrıca, bilişsel
fonksiyonları etkileyerek, öğrenme süreci verimsizleşir.
4. Diğer Faktörler:
Doğum öncesi gelişimi olumsuz etkilediği öne sürülen diğer faktörler ise; kan
uyuşmazlığı, radyasyon ve annenin yaşıdır. Annenin yaşının yirmi yaşın altında ve
otuz beş yaşın üstünde olduğu durumlar riskli kabul edilmektedir.
14
-ÜNĠTE 2FĠZĠKSEL GELĠġĠM
 DOĞUM ÖNCESĠ DÖNEMDE FĠZĠKSEL GELĠġĠM
 DOĞUM SONRASI DÖNEMDE FĠZĠKSEL GELĠġĠM
15
ÜNĠTE 2- FĠZĠKSEL GELĠġĠM
A. Doğum Öncesi Dönemde Fiziksel GeliĢim
1. Dölüt:
Kadın cinsel hücresi ile erkek cinsel hücresinin (sperm) birleşmesinden itibaren
geçen iki haftalık süre zarfında döllenmiş hücrede (zygot) çok hızlı çoğalmalar,
değişiklikler olur. Zygot‘ ta başlayan canlının hayatında ilk 24 saat içerisinde mitoz
gerçekleşir ve döllenmiş hücre bölünmeye, çoğalmaya başlar. Tek hücre halindeyken
ikiye, sonra dörde, sekize bölünerek milyonlarca hücre sayısına ulaşır.
Döllenmenin yaklaşık onuncu gününe doğru dölüt rahim duvarına yapışır. Bu
aşamada dölütün büyüklüğü toplu iğne başı kadardır. Rahim duvarına yapışıp,
yuvalanan dölüt, ikinci haftanın sonunda embriyo adını alır ve embriyo dönemi
başlamış olur.
2. Embriyo:
Bu aşama ikinci haftanı sonundan başlayıp, sekizinci haftanın sonuna kadar
devam eder. Hızlı hücre çoğalmasıyla büyüyen embriyo ikinci ayın sonunda genel
hatlarıyla insan görünümünü alır. Ortalama, uzunluğu 41 mm‘ dir ve beden
farklılaşmasının %95 ‗i tamamlanır. Kol ve bacaklar açıkça belirmiş; gözler kulaklar,
iskelet ve adaleler de gözlenebilir durumdadır. Üçüncü hafta içinde kalp ilkel şeklini
almıştır ve kalp atışları başlamıştır. Özellikle bu evrede annenin sağlığında meydana
gelen bir bozukluk doğrudan embriyonun gelişimini etkilemektedir. Embriyoda ilkel bir
sinir sistemi de gelişmiştir.
3. Fetüs:
Doğum öncesinin ikinci aşaması, üçüncü ayın başından doğuma kadar devam
eder. Üçüncü ayın başından itibaren fetüs ismi verilen canlının beden yapısı belirdiği
için bu dönem genel büyüme ve sistemlerin zenginleşmesiyle geçer.
Fetüsün kalp-damar ve endokrin
sistemiyle ilgili çok az çalışma vardır.
Fetüsün kalp atışlarının 3. haftada
başladığı kabul edilmektedir. Kendi
dolaşım sistemi olmasına rağmen
fetüsten anneye, anneden de fetüse kan
değişimi olur. Yedinci aydan itibaren
fetüsün fizyolojik mekanizması dış
dünyaya ulaşabilmek için yeterli
gelişmeyi sağlamıştır. Dördüncü ayda
anne fetüsün hareketlerini hissedebilir.
Kemikleşmede dördüncü aydan itibaren
başlar. Beşinci ayda, iç organlar gelişmiş
durumdadır. Karaciğer, böbrekler gibi
bazı organlar gelişimini doğumda bile
tamamlamış değildir.
Doğumda bebeğin ortalama boyu 50 cm, ortalama ağırlığı da 3 kg civarındadır.
Genel olarak erkek bebekler kız bebeklerden biraz daha ağır ve uzun doğarlar.
B. Doğum Sonrası Dönemde Fiziksel GeliĢim
Fiziksel gelişim çocuğun beden yapısındaki niceliksel değişme ve artışları içerir.
Doğumdan oniki yaşa kadar olan fiziksel gelişim boy ve kilo, kaslar, kemikler ve
dişler, sistemler ve organlar açısından incelenecektir.
16
1. Boy ve Kilo:
Büyüme, organizmadaki hücre sayısının ve hücrelerin büyüklüğünün artmasıyla
ilgilidir. Yeni doğan bebeğin boyu, 48-53cm, kilosu ise 3.250-3.500gr arasındadır.
Bebeklik döneminde erkekler kızlara oranla daha uzun ve daha kiloludur. İlk yıllarda
büyüme oldukça hızlı olup gözle görülebilir niteliktedir.
Bebeklik dönemindeki sağlıklı gelişiminin kanıtı bebeğin düzenli olarak kilo
almasıdır. Bebek beşinci ayda doğum ağırlığının iki katına, birinci yılda üç katına,
ikinci yılda ortalama olarak dört katına ulaşır. Bebeğin bir yıl içersinde boyu ortalama
75cm‘ye, kilosu ise 10kg‘a ulaşır. Bebek ilk 6 ay boyunca ayda 8cm uzar.1–2 yaş
arasında boy uzunluğu 10-12cm artış gösterir.2–4 yaşları arasında yılda yaklaşık
7cm uzar.4 yaşla ergenliğin başladığı 10–12 yaş arasında yılda 5-6cm uzar. Birinci
yaşın sonunda doğum uzunluğunun % 50 si kadar, 2. yaşın sonunda ise %75 i kadar
daha uzamaktadırlar. Dört yaşında ise doğum boyunun yaklaşık 2 katı kadar olur.
Bebeğin normal gelişimi için anne sütünün yararı tartışılmaz bir gerçektir.
Hem kız hem de erkek çocuklarında boy büyümesi ve ağırlık artması doğumdan
sonraki ilk birkaç yıl içersinde ve ergenlik döneminde hızlıyken, ilk çocukluk ve erinlik
öncesinde oldukça yavaştır.
Kız ve erkek çocuklar arasında boy ve kilo yönünden farklılıklar vardır, bunun
nedeni de erkek çocukların kızlara oranla daha çok kemik ve kas kütlesine sahip
olmalarıdır. On bir yaş civarı çocukların büyüme ve gelişmelerinde yavaşlama
görülmeye başlar, bu dönemdeki çocuk birçok aktiviteye katılarak beceri kazanır,
aynı zamanda gelişimindeki yavaşlamadan istifade ederek bedenine alışması da
kolaylaşır.
Büyüme ve gelişmenin yavaşlamasına karşın, özellikle kız çocuklarında bu
dönemde boy ve kilo artışının yanında ilk adet dönemi görülür. Erkeklerdeyse 15–16
yaşlarında ikincil cinsiyet belirtileri görülür. Doğumu takip eden ilk iki yıl süresince
büyüme, yaşamın tüm dönemlerine oranla en hızlı olduğu dönemdir. İki yaştan sonra
fiziksel büyüme yine hızlı olmakla beraber, biraz yavaşlar. Bu dönemde bebeğin
karnının büyük oluşu kamburumsu bir görüntü verir; ancak iki yaşından sonra vücut
duruşu yetişkine benzemeye başlar.
Erken çocukluk eğitimi döneminde vücut oranları gözle görülebilir şekilde değişir.
Gövde ve bacaklar hızla büyür. Yaklaşık 6 yaş civarında vücudun genel görünümü
yetişkin görünümüne benzer. Çocukların boy gelişimini desteklemek için bir etkinlik
örneği aşağıda verilmiştir.
17
2. Kaslar:
Kaslar vücudun hareket sisteminin aktif elemanları olup kemiklerin üzerini örten
bölümünü oluşturur. Vücut hareketlerini kaslar sayesinde yapar. Çocuğun doğumda
kaslarının ağırlığı beden ağırlığına göre 1/5 ile 1/4 arasındadır, ergenlikte bu oran 1/3
iken yetişkinlikte ise 2/5 si kadardır.
Kasların vücuttaki gelişimi belli bir sıra izler, önce büyük kaslar sonrada küçük
kaslar gelişir. Doğumdan sonraki ilk aylarda göz kasları aktif haldedir, dört yedi aylar
arasında başı ve bedeninin üst kısmını destekleyen kaslarla, el ve kol hareketini
sağlayan kasların kontrolü sağlanır.
Erken çocukluk dönemindeyse daha çok, kaba motor hareketler ince motor
hareketlerden daha önce kendini gösterir. Örneğin çocuklar bu dönemde rahatlıkla
koşup zıplayabilirken, düğme ilikleme ve makas kullanma gibi becerileri yapmada
zorlanırlar. İnce ve kaba motor becerilerin gelişimi kız ve erkek çocuklarda farklıdır.
Kızlar ince motor hareketleri daha iyi yaparken erkek çocukların kaba motor
becerilerde daha iyi olduğu gözlenmiştir.
Kaslar vücutta şu görevleri üstlenirler:
- İskelet sisteminin hareketini sağlarlar.
- Vücudun enerji deposudur.
- Dilin hareketini sağlar ve konuşmaya yardım eder.
- Organların çalışmasını etkiler.
- Kalbin çalışmasında ve kan dolaşımında etkin rolleri vardır.
- Solunum sisteminin çalışmasına yardımcı olurlar.
3. Kemikler ve DiĢler:
Büyüme süreci içerisinde bedenin oranları sürekli bir değişim gösterir. Yeni doğan
bebeğin kemikleri kıkırdaktır, zamanla bu kıkırdak doku kalsiyum, fosfat ve diğer
minerallerin etkisiyle kemikleşmeye başlar. Yeni doğan bebekte toplam 270 kemik
vardır. İlk yıllardaki kemik gelişimi hızlıyken ilk çocuklukta bu hız düşer; ancak
ergenlik döneminde kemik gelişiminin tekrar hızlandığı görülür.
Yeni doğan bebeğin başı vücuduna oranla daha büyüktür. Normal bir yetişkinde
baş beden büyüklüğünün 1/8 i kadardır, yeni doğanda ise bu oran 1/4 kadardır.
Yeni doğanın baş çevresi yaklaşık olarak 35 cm dir. Üçüncü ayda 40.5cm, 6 ayda
43cm, 1 yaşında 46cm‘dir. Başın büyümesi, beyin büyümesini yansıttığı için tüm
çocuklarda dikkatle izlenmelidir.
Göğüs çevresi yeni doğanda baş çevresiyle birbirine çok yakın olup neredeyse
eşittir. 1 yaşından sonra göğüs çevresi baş çevresini geçer. Doğumda göğüs çevresi
33 cm‘ dir.1 yaşında 47 cm, 5 yaşında 55 cm‘ dir.
Verilen tüm ölçümlerin yaklaşık değerler olduğu ve bireysel farklılıklara göre bu
oranlardaki değişikliklerin normal olduğu unutulmamalıdır; ancak bulunan sonuçlar
büyük farklılık taşıyorsa, en yakın zamanda çocuğun bir uzmana götürülmesi gerekir.
Yeni doğan bebeğin kafatası arasında altı tane boşluk vardır. Bu boşluklara
bıngıldak(fontonel) adı verilir. Bunların beş tanesi doğumun ilk günlerinde kapanırken
tepedeki bıngıldak on iki-on sekiz ayaları arasında kapanır. Kemik hastalığı olanlarda
bıngıldaklar geç kapanırken, beyin gelişiminde problem olmayan çocuklarda daha
erken kapanmaktadır. Bazı çalışmalar bu büyümelerin düzenli olmayabileceğini,
bebekler ve çocukların bazı aylarda daha fazla uzarken veya ağırlık kazanırken bazı
aylarda daha az uzayıp daha az ağırlık kazanabilmelerini göstermektedir. Bazen
duraklama dönemlerinin olabileceği gibi ani büyümelerin de olabileceği
unutulmamalıdır. Bebeklikteki fiziksel büyümede kalıtım, beslenme, çevre koşulları,
ailenin sosyoekonomik düzeyi ve çocuğun yeterli uyarım alması da etkili olmaktadır.
Ülkemizdeki ortalama doğum ağırlık değerleri, Batı Avrupa ve ABD standartlarına
18
uygunluk göstermektedir
İskelet gelişimi kızlarda ve erkeklerde farklıdır. Özellikle ilk çocukluk döneminde
kızların iskelet gelişimi, erkeklerin iskelet gelişimine göre daha ileri seviyededir. Aynı
zamanda iskelet sistemi bedenin oranını da belirler. Bedenin baş, kol, el, göğüs,
karın, bacak ve ayak gibi parçaların birbirine göre büyüklüğü bedenin oranını verir.
Diş tabakalarının gelişimi doğum öncesi dönemde başlar. Olgunlaşmasını
tamamlayan dişler, doğumdan sonra belli bir sırayla diş etlerini delerek çıkar. İlk
dişler yaklaşık 5–10. ayda çıkmaktadır; ancak farklı ülkelerdeki çocukların diş
gelişimlerinin değişik olduğu sonucuna varılmıştır. Bazı bebeklerde dişin ilk çıkışı 12.
aya kadar olabilmektedir. Bazı bebeklerin de doğduklarında bir veya birden fazla dişi
de olabilmektedir, dört yaşına doğru çocuğun tamamlanan bu dişlerine süt dişleri adı
verilir. Süt dişleri 20 adet olup iki-iki buçuk yaşına kadar tamamlanır.
Süt dişlerinin çıkma zamanı aşağıda görülmektedir.
Süt dişlerini tamamlayan çocuk yedi yaşına geldiğinde süt dişleri çıkış sırasına
göre düşmeye başlar ve yerini kalıcı dişlere bırakır. On iki yaşına geldiğinde ise
çocuğun ağzında 28 adet kalıcı diş bulunur bırakmaktadırlar. İlk düşen kemiklerin
gelişimi ve dişlerin gelişimi arasında sıkı bir bağ vardır. Diş gelişimi bakımından kızlar
bir yıl daha öndedir. Süt ve kalıcı dişlerin zamanında ve sağlam çıkmasında annenin
sağlıklı ve yeterli beslenmesi, doğum sonrası bebeğin ve annenin yeterli ve dengeli
beslenmesinin önemli bir rolü vardır.
4. Sistemler ve Organlar:
Vücut gelişimine paralel olarak iç organlarda gelişir. İç organlardaki gelişim ve
büyüme aşağıda incelenmiştir:
Sindirim sistemi: Bebeğin sindirim sistemi, anne sütü ve onun bileşimine yakın
gıdaları sindirebilecek niteliktedir. Bebeklerin midesi küçüktür. Beslenme esnasında
mide, kapasitesi ile orantılı miktarda besin alabilir. Midenin boşalması da çabuk olur.
Bebek çok çabuk acıkır, bu yüzden de sık sık beslenmesi gerekir. Mide kapasitesi
yeni doğan bebekte 20–30 ml iken, birinci haftanın sonunda 60–100 ml‘ ye çıkar.
Üçüncü ayda 150 ml, altıncı ayda 200 ml ve birinci yaşın sonunda 300 ml‘ ye ulaşır.
İki yaşından sonra çocuklarda mide kapasitesi 500 ml‘ ye kadar çıkar.
Bebeklerin vitamin ve kalsiyuma çok fazla ihtiyaçları vardır. Bu maddelerin
yoklukları sindirim bozukluklarına yol açar. Sindirim bozuklukları çocuğun fiziksel
19
gelişimini etkiler. Bebek başlangıçta katı yiyecekleri sindiremez. Sindirime yardımcı
olan salgıların özelliği ve miktarı çocuk büyüdükçe farklılaşır ve bebek değişik
gıdaları kolayca sindirebilir.
Mide ve bağırsak gelişimi bebeklik döneminde tamamlanır. Sindirime yardımcı olan
salgıların da artmasıyla, bebek yavaş yavaş değişik gıdalara alıştırılır. Ergenlik
döneminde, midenin büyüklüğü ve kapasitesi artar. Bundan dolayı bu dönemde aşırı
yemek yeme görülür.(Çocuk Gelişimi 1, Ya-Pa Yayınları, 2001, s.51.)
Solunum sistemi: Her hücrenin enerjiye ihtiyacı vardır. Bu enerji, besin öğelerinin
ve oksijenin sağlanmasıyla sağlanır. Oksijenin hücre düzeyinde kullanılmasına iç
solunum, oksijenin dış ortamdan alınmasına ise dış solunum denir. Oksijenin
kullanılması ve bebeklerin solunum sistemi yetişkinlerden farklıdır. Solunum yolları,
daha dar ve kısadır. Yeni doğmuş bebeklerin dakikadaki solunum sayısı 40–60, üç
aylık bebeğin 35–40, bir yaşındaki bebeğin ise 30–35‘ dir. Bu dönemdeki solunum
hızlı ve yüzeyseldir. İlk yıllardaki hızlı solunuma kaburga kemiklerinin yatay durumda
olması neden olmaktadır. Bu nedenle bebek solunumu daha çok karın yardımıyla
yapar.
Kalp ve Kan Dolaşımı: Kalp herkesin kendi yumruğu büyüklüğünde olan bir
organdır. Vücudumuzda bulunan en güçlü kas kalp kasıdır. Dakikada ortalama 70
kez (60–100 arasında) kasılır. Kalbin her günde pompaladığı kan yaklaşık 20 tonun
üzerindedir. Çocukların kalp ritmi daha fazladır. Yeni doğan bir bebeğin kalbi
dakikada ortalama 120–140 arasında artar. Bu hızlı artışlar bir yaşına kadar sürer.
Dakikadaki kalp atışının sayısı yavaş yavaş azalır ve yetişkin düzeye gelir.
Yeni doğan bir bebeğin doğmandan önce kanında buluna hemoglobin zamanla
azalarak, yerini yeni ve kalıcı hemoglobine bırakır. Bebeğin kanında bebeği
mikroplara karşı koruyan antikorlar bulunur. Bu antikorlar bebeğe plasenta yoluyla
anneden geçer. Bebek doğduktan sonra ilk iki- üç ayda, kızamık, kızıl, kabakulak,
çocuk felci gibi bulaşıcı çocuk hastalıklarından bu antikorlar yardımıyla korunur.
Üçüncü aydan itibaren bu antikorların etkisi azalır. Bu nedenle gerekli aşıların
zamanında yapılması gerekir.
Kalpten çıkan kan, akciğerlere gider ve oksijenle zenginleştikten sonra kalbe
döner. Buna küçük dolaşım denir. Oksijenle zenginleşen kanın vücuda yayıldıktan
sonra geri dönmesine ise büyük dolaşım denir. Kan vücut hücreleri ile dış dünya
arasında bağlantıyı sağlayan önemli bir dokudur. Hücre ve dokulardaki artıklar kanla
uzaklaştırılır. Besinlerle alınan temel maddeler ve solunum ile alınan oksijen hücre
düzeyine kadar kan sayesinde iletilir. Bu anlamda kan hayati önem taşır.
Böbrekler – İdrar Yolu ve Üreme Organları: Hücreler artık maddeleri doğrudan
kana çevirirler. Kan bunları alarak vücudun boşaltım organlarına iletir. Su ve
karbondioksit fazlası solunumla, su ve tuzlar terle deriden dışarı atılırlar. Üre, ürik
asit, su ve tuz böbrekler tarafından süzülerek idrarla dışarı atılır. İdrarın %95‘i sudur.
İlk yıllarda böbreklerin çalışması ve bebeklerin idrar yapması oldukça düzensizdir.
Bebeğin idrar yapma sayısı, beslenme ve çevre koşullarına bağlı olarak değişiklik
gösterir. Bebeğin aldığı besin ve sıvı miktarı arttıkça, idrar yapma sayısı da o oranda
artar.
Hayatın ilk yıllarında üreme organlarının büyümesi azdır. Araştırmalar kızlarda
uterus ve ovaryumun, erkeklerde ise testislerin ve prostatın erinlikten kısa bir süre
önce geliştiğini gösterir.
Beyin ve Sinir Sistemi: Beyin, beyincik ve omurilikten oluşur. Merkezi sinir
sisteminden 43 çift sinir çıkar. Bu sinirlerin 12 çifti beyinden çıkar. Bunlara kafa çiftleri
denir. Bunlar ses, duyma, söz söyleme, tat alma, okuma ve yazma, dengede yürüme
20
gibi etkinliklerin yapılmasını sağlar. Diğer 31 çift sinir ise kaslara ve iç organlara
gider. Bu sinirler kasların görevlerini yapmasını sağlar.
Merkezi sinir sistemi, kulak ve gözler fötal dönem ve süt çocukluğunda hızla gelişir.
Merkezi sinir sistemindeki gelişim yavaş bir şekilde erinliğe kadar devam eder ve
daha sonra durur.
Beyin doğumda 350 gr ağarlığında olup, erişkin beyninin %25‘i kadardır. Üç
yaşındaki bir çocuğun beyin ağırlığı bir yetişkinin beyin ağırlığının %75‘ine, altı
yaşında ise %90‘na ulaştığı görülür. Çocukluk döneminde beyin ölçüsünde son
derece yavaş bir büyüme söz konusudur. Beynin doğum öncesi ve doğum
sonrasındaki gelişimi hızlıdır. Bu hızlı büyüme ve gelişmeye beynin büyüme hamlesi
denir.
Beynin büyüme hamlesi, doğum öncesi dönemde başlar ve dört yaşa kadar devam
eder. Beynin büyüme hamlesinin ilk bölümü, doğum öncesinden onsekizinci aya
kadar olan glia hücrelerinin hızla arttığı dönemi kapsar. İkinci bölümü ise, onsekizinci
aydan dört yaşa kadar süren miyenilizasyonun gerçekleştiği dönemi içerir.
İnsan doğumda, yaşamı boyunca sahip olabileceği nöron hücrelerinin tümüne
sahiptir. Bir nöron öldüğü zaman yerine yenisi gelmez.
21
-ÜNĠTE 3PSĠKO- MOTOR GELĠġĠM
 PSĠKO-MOTOR GELĠġĠM ĠLE ĠLGĠLĠ ÖĞELER
 AŞAMALAR
22
ÜNĠTE 3 – PSĠKO-MOTOR GELĠġĠM
Çocuğun gelişiminde önemli bir yer tutan psiko-motor gelişim, yaşam boyu devam
eden bir süreçtir. Bu ünitede psiko-motor gelişimle ilgili öğeler ile 0-12 yaş
çocuklarında psiko-motor gelişimin aşamaları konuları ele alınmıştır.
a) Psiko-Motor GeliĢimle Ġlgili Öğeler
Psiko-motor gelişimin yönü beyin omurilik gelişim sırasına göredir. Birey
çevresindeki özel uyaranlara vücuduyla özel cevaplar verir. Böylece davranış
örnekleri ortaya çıkar. Davranış örneklerinin belli bir olgunluğa ulaşmasında bireyin
belli gelişim öğelerine sahip olması gerekir. Psiko-motor gelişimle ilgili öğeler dikkat,
kuvvet, denge, tepki hızı ve eşgüdüm şeklinde sıralanabilir. Bu öğeler, her bir
becerinin temel unsurları olup, etkili olma dereceleri becerilere göre farklılık gösterir.
1. Dikkat
Dikkat kavramı, göz veya kulağa gelen uyaranların bir kısmının sonraki süreçler
için seçilmesidir. Bu kavram yoğunlaşma ve zihinsel kurgularla eş anlamlı olarak da
kullanılır. Bunlarla birlikte dikkat kavramının en yaygın ve en çok kullanılan hali duygu
ve düşünceyi bir olay ya da nesne üzerinde toplamaktır.
Dikkatin gelişiminde ilgi, merak, keşfetmek güdüsü yatar. Çocuk tüm duyu
organlarıyla çevresini inceler, her şeyi kısa sürede öğrenmek ister. Çocuk dış
dünyadaki hareketlere, renklere, ışığa ilgi gösterir. İlgi bir süre konuya, nesneye,
renge, biçime yoğunlaşırken, kısa bir süre sonra başka yöne kayar. Böylece dikkat
yeni şeylere yönelir.
Çoğu kez birinci yılda bebeğin nesneleri tanıması ve bir şeyleri öğrenmesi için
erken olduğu düşünülür. Oysaki çocuk etrafında gördüğü, dokunduğu, hissettiği her
şeyden duyumlar alır. Bebek önce çevresini izler, tanır. Başlangıçta çevresinde
onunla ilgilenen kişi annesidir. Annenin hareket halinde olması bebeği uyarır. Daha
sonra duyduğu seslere göre kafasını çevirir. Önceleri gözler yoluyla nesnelerin renk
ve biçimleri algılanırken, daha sonra dokunma yoluyla nesnelerin sert ya da yumuşak
oldukları algılanabilir. Çocuk kendisine atılan renkli bir topu yakalamak için gözüyle
takip eder, sonra uzanır ve yakalar. Dokuz aylık bir bebek bir nesneye dikkatini
yoğunlaştırabilir. Hızlı ve her şeyi keşfetme isteği dikkati kısaltır. Bu dikkat kayması
yoğunlaşan ve durulmayan ilgilere bağlıdır. İlginin belli bir yöne çekilerek dikkatin
yoğunlaşmasında yaş önemlidir.
2. Kuvvet
Motor hareketlerde kas ve sinir sisteminin gelişmesi önemlidir. Kemiklerdeki ve iç
organlardaki büyümeyle birlikte, kaslar merkezi sisteminin yönetimiyle istediği
hareketi yapar. Her hareket belli bir düzeyde kassal güç ister. Belli bir güce sahip
olmada kuvvet önemlidir. Gücün artması kemiklerin ve kasların büyümesine ve
bedenin olgunlaşmasına bağlıdır.
Çocuğun hızlı büyüdüğü evrelerde beden büyüklüğüne oranla kuvvet azdır. Güce
karşı koymak ya da serbest bırakmak için, vücut kısımlarını etkili olarak kullanan
çocuk yürüme, koşma, topa vurma, sıçrama, fırlatma gibi yer değiştirmeyi gerektiren
hareketleri kuvvetle ilişkili olarak geliştirir. Becerinin tipine göre de kuvvet değişiklik
gösterir.
Kuvvetin bir diğer özelliği de, hareketin dışarıdan gözlenebilir olmasıdır. Örneğin,
üç-dört yaşındaki bir çocuk dolu bir vagonu itebilir, dört buçuk kilogramlık bir nesneyi
bir buçuk metre taşıyabilir.
Kuvvetin gözlemlenebilirliğine karşın, bireysel farklılıklarda göz ardı edilmemelidir.
Beslenme ve kalıtımsal özelliklere göre kuvvetin düzeyi değişebilir. Bireyin kassal
23
gücü ergenlik döneminde en yüksek dereceye ulaşır. Ancak bu dönemde canlılık
artarken, durgunluk da yaşanabilir.
3. Denge
Denge, belli bir yerde bir hareketi, pozisyonu sürdürmek olarak tanımlanır. Denge
aslında hareketlerin hepsinde önemli bir faktördür. Çünkü vücudun ağırlık merkezini
bulabilmek için vücut kısımlarının etkili kullanılması gerekir. Vücut kısımlarının etkili
bir şekilde kullanılmaması dengeyi bozabilir. Bu durum da bireyin yaşamını tehlikeye
düşürebilir. Ancak çocuklar tüm hareketlerinde dengeyi sürdürme, kaybetme ve
kazanma yeteneklerine sahiptir.
Birçok psiko-motor etkinliklerde bedenin dengeli bir biçimde durması gereklidir.
Beceri gerektiren her iş dengeyi gerektirir. Ayakta durabilme, koşma, bisiklet sürme,
bir duvar ya da denge tahtasında yürüme, tek ayaküstünde durabilme gibi motor
etkinlikler bedenin bir süre dengesini koruması sonucunda gerçekleştirilir.
İlk önemli denge gösterisi oturma ve ayakta durmadır. Dönme, eğilme ve yukarı
doğru uzanma, çocukların gelişimine paralel olarak ortaya çıkan diğer denge
gösterileridir. Denge kas sistemi, göz kontrolü ve orta kulak arasındaki bütünleşme
hakkında bilgi verir. Ayakta durabilme becerisi, çocuklarda oturmayı öğrendikten
sonra gelişir. Ayakta denge ise küçük bir dayanma alanı ile vücut ağırlık noktası ile
sağlanır.
Dengede algılama derecesi de önemlidir. Algılamada yer, hareket ve titreme hisleri
dengeye yardımcı olur. Ayrıca denge ve kuvvet faktörlerinin birlikte geliştiği görülür.
Dengenin çok fazla gelişmediği bir dönemde topa vuran bir çocuğun ayağını geri
çekme hareketi fazla gerçekleşmemektedir. Yaşın ilerlemesiyle birlikte zıt yönde
hareket etme eyleminin katılmasıyla denge sağlanabilir.
4. Tepki Hızı ( Reaksiyon )
İnsanların duyu organlarını harekete geçiren ve insanda bir tepkiye yol açan iç ve
dış durum değişikliğine uyarıcı denir. Dışarıdan veya içeriden gelen uyarıcılara karşı
organizmanın gösterdiği davranışa da tepki denir. Organizmaya dışarıdan gelen
etkiye ya da uyarıcıya karşı organizmanın tepki gösterme hızı psiko-motor gelişimde
çok önemlidir.
Birey kendisine gelen uyarıcıya istedi tepkiyi belli bir zaman içerisinde verir. Birçok
etkinliklerde tepki hızı yaşamsal önem taşır. Deney yapan bir öğrenci deneyin
gerektirdiği biçimde deney aşamalarını gereken hızda yapamazsa kaza riski artar.
Aynı şekilde birey üzerine doğru gelen bir araçtan zamanında kaçamazsa hayatı
tehlikeye girer.
Tepki hızı gözlenebilmesine karşın, bireyin uyaranı duyması, algılaması ve belli bir
süre içinde tepkide bulunması gözlenemez. Örneğin, dıştan gelen bir uyaranla kas
kasılır, bu durum gözlenebilir. Oysa uyaranın etkisiyle beyin ve omurilikteki
hücrelerin, hareket sinirleri kanalıyla kas liflerine aktarılması ve liflerin istenen
hareketi gerçekleştirmesi gözlenemez. Bu nedenle gözlenemeyen zihinsel gelişim
işlevi de tepki hızında göz ardı edilmemelidir.
5. EĢgüdüm ( Koordinasyon )
Koordinasyon, amaca yönelik bilinçli hareketlerin devamlılığı ve ahenkli çalışması
şeklinde tanımlanır. Motor etkinliği gerektiren bütün işlerde bedenin birkaç organı,
birlikte ve eşgüdüm içinde çalışmak zorundadır. Eşgüdüm olabilmesi için gelişimin
sağlıklı olması ve beyin merkezinin işlevini iyi yapabilmesi gerekir. Dans etmek,
müziğin ritmine göre hareket etmek bunun göstergesidir.
Organlar arasındaki eşgüdümün gelişimi bedenin olgunluğuna ve alıştırmalarına
bağlıdır. Bedenin olgunluğu arttıkça ve etkinlikle ilgili alıştırmaları da çoğaldıkça
organlar arasındaki eşgüdüm artmaktadır. Başın ve gövdenin dik duruşu, başın
24
kontrolü, oturur durumda gövdenin nasıl kullanıldığı, ayakta vücut şemasının durumu,
hareketlerin ritmik ve ahenkli olması okul öncesi çocuklarda oyun esnasında gözlenir.
Koordinasyonu gözlemek üç- dört yaşında fazla zaman gerektirir. Buna karşılık
ilkokulda, yalın bir beceri gibi gözüken yazma işleminde gözün, kolun, bileğin, elin,
parmakların ve gövdenin eşgüdüm içinde çalışması, organlar arası eşgüdümün
arttığını gösterir.
6. Esneklik
Bedenin belli bir oranda esneklik göstermesi gerekir. Eğilme, oturma, kalkma,
yürüme gibi hareketler, gereken esneklikte yapılmazsa birey çabuk yorulur ve
sakatlanabilir. Küçük yaşlarda beden daha esnektir. Kemikler ve kaslar geliştikçe
esneklik azalmaya başlar.
Çocukların esneklik yetenekleri beş-sekiz yaş arasında sabittir. En üst noktaya
oniki-onüç yaşlarında ulaşır ve yaşla birlikte azalır. Kızlar tüm yaşlarda erkeklerden
daha esnektir. En büyük cinsiyet farklılığı, ergenlik atılımı ve cinsel olgunlaşma
sırasında görülür.
Motor gelişim dönemleri
denge
1.Ayın
sonu
8-9 ay
7. Ay
11-13 ay
25
b) Çocuklarda Psiko-Motor GeliĢim AĢamaları (0–12 YaĢ)
Psiko-motor gelişimde çok basit reflekslerle başlayan hareketler baş, boyun ve
gövde kaslarının kontrolü, motor becerilerin temelini oluşturan oturma, emekleme,
yürüme, atlama, koşma, tırmanma gibi kaba motor beceriler ve uzanma, bırakma,
tutma, fırlatma gibi elin yönetimiyle ilgili manipülatif becerilerin kazanılması şeklinde
devam eder. Gelişim süresinde çocuklar bu aşamaları izler. Motor gelişim doğum
öncesi dönemden başlayarak ileriki yaşları da kapsayan dört dönemde incelenir. Bu
dönemler şu şekilde incelenir:
1. Refleksif hareketler dönemi (0–1 yaş)
2. İlkel hareketler dönemi (1–2 yaş)
3. Temel hareketler dönemi (2–6 yaş)
4. Sporla ilişkili hareketler dönemi (7–12 yaş)
Uzmanlaşma Evresi
14 yaş ve üstü
Özel Hareket Becerileri Evresi
11-13 yaş
SP. İLE İLİŞ.
Genel Evre
HAR. DÖN. 7-10 yaş
Olgunluk Evresi
İlk evre
Başlangıç Evresi
İlk Kontrol Evresi
Reflekslerin Ortadan Kalktığı Evre
Bilgi Çözme Evresi
Bilgi Toplama Evresi
5-7 yaş
TEMEL HAREKETLER 4-5 yaş
DÖNEMİ
2-3 yaş
1-2 yaş
İLKEL HAREKETLER DÖNEMİ
Doğum-1 yaş
REFLEKS HAREKETLER DÖNEMİ
Yrd.Doç.Dr.Serkan HAZAR
4.ay-1 yaş
Doğum-4.ay
26
Refleksif Hareketler Dönemi
Doğumdan önce fetüs, kimi kez kendiliğinden, ama çoğu kez dış etkilere karşı
tekme atarak, el kol oynatarak ve bedenini kımıldatarak tepkide bulunur.
Doğduğunda ise bebeğin bedeni üzerinde denetimi yoktur. Bebek reflekslerle hareket
eder. Bebeğin yanağına hafifçe dokunulduğunda başını döndürür ve emme
hareketini yapar. Azına bir şey verildiğinde emer. Sütü kolayca yutar. Işık
tutulduğunda gözünü kırpar, kapatır. Ayağının altına dokunulduğunda ayağını çeker
ve ayak parmaklarını acar. Bebek gürültüye ve hızlı hareketlere tepki gösterir. Eline
geçirdiği bir nesneyi yakalar. Yakaladığı yere tutunarak kendi ağırlığını kaldırabilir.
Karnına dokunulduğunda kollarını açıp kapatır. Sırt üstü yatarken başını bir yöne
döndürdüğünde, döndüğü yöndeki kolunu ileri uzatır ve bir kolunu büker ve bedenini
başının döndüğü yere eğer. Tüm bu hareketler istem dışı yapılan refleksif
hareketlerdir. Bu refleksler zamanla kaybolarak, yerini istemli davranışlara bırakır.
Birinci ayda bebek zamanının büyük bir bölümünü yüzüstü veya sırtüstü yatarak
geçirir. Genelde hareketli olan bebek, kollarını ve bacaklarını her yönde sallar. Ani
değişiklik ve uyarılıcılara tüm vücut olarak tepkide bulunur. Yüzükoyun yatırıldığında
başını sağa ve sola çevirir. Yüzüstü yatarken birkaç saniye başını kaldırır. El yumruk
pozisyonundadır. Avucuna konan parmağı sıkar. Zil ve çıngırak sesine tepki gösterir.
Birinci ayın sonunda doğru bebekte ilk denetimli hareketler başlar. Yattığı yerden
ilgisini çeken nesneye doğru başını çevirir. Bedenin denetimi baştan göğse, karına ve
bacaklarına doğru gelişir.(Çocuk Gelişimi 1, Ya-Pa Yayınları, 2001, s.69.)
İkinci ayda desteklediği zaman başını dik tutabilir. Yüzüstü yatarken kollarının
desteği ile göğsünü ve başını yukarıya doğru kaldırır. Sırtüstü yatarken ellerinden
tutulup kaldırılınca başını dik tutar. Oturma öne eğiktir, ancak destekle birkaç saniye
oturur. Eller acıktır, ellerini orta hatta birleştirebilir. Yakalama istemli hale geçebilir.
Nesneyi birkaç kez yakalar, bırakır. Nesneye eli ile vurabilir.
Üçüncü ayda bebek başını gövde ekseninde dimdik tutar. Kol ve bacağını hareket
ettirir. Kalçalarını hareket ettirerek yüzükoyun yatarken dönebilir. Yüzükoyun
yatarken başını ve göğsünü kaldırır. Destekle bir dakika oturur. Kollarına dayanarak
doğrulabilir. Nesnelere uzanma ve yakalama çabasında olmasına karşın nesneleri
yakalayamaz. Ellerlini incelemeye başlar. Gözlerinin önünde gezdirilen bir nesneyi
Başını çevirerek her yönde izler. Gözleriyle sesin geldiği yere bakar. Üçüncü ay
bebek için pasif ve hareketsiz sürecin tamamladığı bir dönemdir. İlk üç ay içerisinde
çevresiyle gözleriyle, kulaklarıyla ve emzirilirken ağzıyla tanıyan bebek, üçüncü
aydan sonra çevresini tanımada ellerini de kullanmaya başlar.
GERİ
27
Dört aylık bebek oyuncak çağına girmiş sayılır. Eline verilen ses çıkaran
oyuncaklara bakar ve bu oyuncakları sallayarak oynayabilir. Sırtüstü yatırıldığında
başını kaldırıp yana dönebilir. Yüzükoyun yatarken ağırlığını kollarına vererek başını
90 derece kaldırabilir. Destekle oturabilir. Görsel alanı içinde olan nesneyi takip
edebilir. Gözlerini uzak ve yakındaki nesne üzerine sabitleyebilir. Ellerini daha iyi
kullanabilir. Kaba tutma hakimdir. Avuç içi, başparmak ve diğer parmaklarla nesneleri
yakalar ve bir süre elinde tutabilir. Elindeki nesneyi sık sık düşürür. Nesnelere
kolayca vurabilir.
Beş aylık bir bebek destekle emekleme denemesini yapar. Kendini öne arkaya
itebilir. Yuvarlanarak yüzükoyun pozisyonundan sırtüstü pozisyona istekli olarak
döner. Yüzükoyun yatarken ellerine dayanarak dizlerinin üstüne gelebilir. Kollarının
altından desteklenirse ayakta durur, bir adım attıktan sonra arkasından diğerini atar.
Başparmağını kısmen diğer parmakları ile karşı karşıya getirebilir. Kendisine uzatılan
bir nesneyi yakalar. Nesneyi tek veya iki eliyle tutabilir. İstemli kavrama yetisi gelişir.
28
Altıncı ayda mama sandalyesinde
kolayca oturur. Sallanan nesneyi kavrar,
başını serbestçe döndürür. Yüzükoyun
pozisyondayken bacaklarını gerebilir,
kaldırabilir. Bütün yönlere döner, eğilir.
Yalnız başına otururken ellerini öne
dayayabilir. Başparmağını kullanmadan
verilen bir şeyi yakalayabilir. Bileğini
döndürür. Nesneyi bir elinden diğerine
geçirir. Yeni bir şey verilirse elindekini
bırakabilir. Ayakta tutulduğunda yere
kuvvetle basar.
Yedinci aydan başlayarak bebek desteksiz ve dik oturur. Otururken bedeni bir yöne
çevirir uzanır ve doğrulur, sırtüstü yatarken başını kaldırır. Bir eliyle uzanır ve yakalar.
Ayağını ağzına götürebilir. Sürünmeye ve emeklemeye başlar. Koltuk altlarından
tutulunca ayakta durur ve ağrılığının büyük bir kısmını kendi taşır. Ellerinin her birinde
bir nesne tutabilir. Başparmak ve diğer parmaklarla kavrar.
Sekizinci ayda bebek destekle ayakta durabilir. Koltuk altından tutulduğunda zıplar,
kendi kendine oturma durumuna geçer. Bir yere tutunarak ayağa kalkar. Oturma
pozisyonundan emekleme pozisyonuna, emekleme pozisyonundan oturma
pozisyonuna geçer. Eşyaları atarak oynar. Nesneleri baş, işaret ve orta parmağıyla
yakalar. Nesnelere parmaklarını uzatarak ulaşır. İki eli ile farklı iki nesneyi
kavrayabilir ve iki elinde oyuncak varken, birini bırakıp, üçüncüsünü alabilir.
Dokuzuncu ayda mobilyalara tutunarak ayakta durur. Otururken durum
değiştirebilir. Kendi etrafında otururken dönebilir ve tırmanabilir. Otururken başına
konan örtüyü çekip alabilir. İşaret parmağını objeleri göstermek için kullanabilir. Elini
‗hoşcakal‘ anlamında hareket ettirebilir. Deliklerin içine parmağını sokar, nesneleri
yakalar ve çeker. Dokuzuncu aydan onikinci aya kadar, çocuklar hangi ellerini
kullanmak üzere seçtiklerini belli ederler. Sol elini kullanma ya da sağ elini kullanma
beynin sağ ya da sol yarım küresinin kullanımıyla ilgilidir. İki yaşına kadar sağ ya da
sol eli kullanmada yardım ve özendirme söz konusu olabilir. Ancak bu konuda
yapılacak baskı, çocuğa çok fazla zarar verebilir. Bu nedenle çocukta bazı ruhsal
sorunlar yaşanabilir. Erken dönemde sol elini kullanan ve bunda ısrar eden
çocukların üzerine gidilmemelidir.
Onuncu ayda yardımsız ayağa kalkabilir. Tutunarak yürür. El ve ayaklar üzerinde
dört ayak yürüme denemeleri yapar. Bu dönemde erken yürümede görülebilir. İki
elinden tutulduğunda yürür. Bir eliyle iki küçük nesneyi tutar ve emekler. Tutunarak
ayağa kalkarken elinde bir nesne taşıyabilir, örtü altına saklanan oyuncağı bulur.
Gösterilince iki küpü bir fincanın içine koyabilir. Ancak bu atma davranışı, kabaca
bırakma şeklindedir. Taklit yeteneği gelişmiştir. On aylık bebekler, ellerinin ve
dizlerinin üzerinde çok çabuk emekleyebilir ve elinden tutulduğu zaman yürür.
Yürümenin ilk hareketi ayağa kalkmaktır.
Onikinci ayda bebek desteksiz ayağa kalkabilir. Çömelebilir ve eğilebilir. Ayakta
dururken vücudunu 90 derece döndürebilir. İşaret parmağını deliklere sokar. Kaşığı
ağzına götürür. Bardaktan su içebilir, ayakkabı bağlarını çözebilir.
Onikinci ayda bebek çömelme durumundan ayağa kalkarak ayakta durur. Düzgün
bir şekilde oturur. Yürür, fakat emeklemeyi tercih eder. Yürüme konusunda b,reysel
farklılıklar gözlenir. Bazı bebekler onbir aylıkken, bazıları ise onsekiz aylıkken
yürümeye başlar. Yürümeye başladıktan sonra bazı hareketler yürümeye eklenir.
29
Emekleyerek merdiven çıkar. İşaret ve başparmak karşılaşması tamamlanır. İçinde
nesne bulunan kapların kapaklarını kaldırır. Tek eli tercih eder. Eşyaları iter, çeker,
giyinme işlemine katılır. Bazı vücut parçalarını sorulduğu zaman gösterebilir.
1. Ġlkel Hareketler Dönemi
- İstemli hareketlerin ilk biçimidir.
- Doğumdan sonra baskın olan refleksler korteksin gelişimi ile inhibe edilmeye
başlanır.
- Ortaya çıkış sıraları genellikle değişmez ancak bireyden bireye farklılıklar
gösterir.
- Yaşam için gerekli olan hareketlerin temelini oluştururlar.
- Denge sağlama (baş boyun ve gövde hareketlerinin kontrolü)
- Lokomotor (sürünme, emekleme, yürüme)
- Manuplatif beceriler (uzanma, bırakma, yakalama)
Motor gelişim dönemleri
İlkel hareketler dönemi
1. ay
5. Ayın
sonu
İlkel hareketler iki evreden oluşur;
1- Reflekslerin ortadan kalktığı evre ( 0–1 yaĢ )
- reflekslerin yerini istemli hareketler alır.
- Hareketlerdeki farklılaşma ve bütünleşme zayıftır (reflekslerin etkisi).
- Amaçlı ancak kontrolsüz ve kabadır. Çünkü noro-motor yapı hala gelişiminin
temel safhasındadır.
2- Ġlk kontrol evresi ( 1–2 yaĢ )
- İlkel hareketlerin kontrol edildiği evredir.
- Zihinsel ve motor süreçlerdeki hızlı gelişim sonucu ilkel hareket
yeteneklerinde hızlı bir artış görülür.
- Bebekler hareketlerde kontrol kazanma ve uzmanlaşmayla ilgilenirler.
İlkel hareketler döneminin 3 temel öğesi:
- Denge
- Yer değiştirme
- El becerileri
En temel 3 hareketi; uzanma, yakalama, bırakma.
30
2. Temel Hareketler Dönemi
Yaşamın ikinci ve yedinci yılları arasındaki süre, temel becerilerin kazanıldığı
dönemdir. Bu temel beceriler, koşma, adama, sıçrama, sekme, yakalama, fırlatma,
topa ayakta vurma gibi hareketlerdir. Bu beceriler, tüm çocuklarda bulunan ortak
özellikler ve yaşam için gerekli beceriler olduğundan “Temel Beceriler” olarak
isimlendirilirler.
İki yaşından sonra, temel hareketler kaba bir şekilde ortaya çıkarlar. Temel
hareketlerin gelişimi üç evrede incelenir. Bu evreler gelişimsel bir sıra izlemekle
beraber her evreyi diğerinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün değildir.
 BaĢlangıç evresi: Bu evrede çocuklar, kendi bedenlerinin hareket yeteneklerini
anlamak ve bunları denemek için çaba gösterirler. Hareketler sırasında beden ya
çok abartılı ya da çok sınırlı biçimde kullanılır. Ritim ve koordinasyon zayıftır.
 Ġlk evre: Bu evrede, kontrol ve ritmik koordinasyon arttığı için çocuğun hareketleri
daha uyumlu ve kontrollü olmaya başlar. Buna rağmen, abartma ve sınırlama
vardır. Üç dört yaş çocukları gözlendiğinde bu evrenin özelliklerini taşıyan pek çok
hareket görülebilir.
 Olgunluk evresi: Bu evrede, çocuklar mekanik yönden etkili, uyumlu ve kontrollü,
gelişmiş hareket şekillerini sergilerler. Beş altı yaşına gelen çocukların bu evreye
ulaşmış olmaları gerekir.
Çocukların Çoğunun temel geliştiremedikleri ve yetişkinlerin hareketleri
incelendiğinde, bir hareket yeteneklerini olgunluk düzeyinde görülmektedir. Bazı
çocuklar, bu düzeye çevresel etkenlerin minimum etkisi ile, temelde olgunlaşma
ile ulaşmaktalar. Ancak, Çocuğun olgunluk evresi ne ulaşabilmesi, alıştırma
olanağı yaratılmasına, motive edilmesine ve nitelikli bir eğitim verilmesine bağlı
olmaktadır. Başlangıç, ilk ve olgunluk olarak belirlenen gelişim sırası tüm çocuklar
için aynıdır. Ancak gelişimin hızı çevresel ve kalıtsal etmenlere bağlı olarak
değişmektedir. Bu da bireysel farklılıklara neden olmaktadır. Çocuğun olgunluk
evresine ulaşıp ulaşamayacağını öğretim, cesaretlendirme ve alıştırma olanakları
belirleyecektir.
Modeller arasında farklılıklar tüm çocuklarda görülebilir. Örneğin, çocuk
fırlatmada başlangıç, yakalamada ilk, koşuda da olgunluk evresinde olabilir.
Model içi farklıklar ise bir hareketin gerçekleştirilmesinde rolü olan beden
parçalarının yaptığı hareketlerin farklı gelişim evrelerinde olmasından
kaynaklanırlar. Örneğin, fırlatmada kolun hareketi ilk, bacağın hareketi olgunluk,
gövdenin hareketi ise başlangıç evresinde olabilir. Bunun nedeni ise, yanlış
örnekler, yanlış hareketlerle başarıya ulaşma, sınırlı öğrenme olanakları, yetersiz
duyu hareket bütünleşmesi olabilir.
Bireyin temel hareket yeteneklerinin dengeli bir biçimde geliştiı5lmesi, yaratıcı
ve düzeltici bir Öğretimle mümkündür. Temel hareket yeteneklerinin gözlenerek
değerlendirilmesi, öğretmenin alıştırmalar planlaması ve uygun öğretim
yöntemlerinin saptanması çocukların olgun modeller geliştirmesine yardımcı
olacaktır. Temel hareket modellerinde olgunluk evresine ulaşamama, bunların
spora uyarlanmasına engel olacaktır.
Temel hareketler döneminin en önemli özellikleri:
 Temel hareketlerin gelişiminde olgunlaşma kadar çevresel (deneyim, alıştırma,
spor alanları, çocuk parkları, spor yapan bireylerin varlığı) ve bireysel
(motivasyon, yetenek, ilgi) faktörler de önemlidir.
 Olgunlaşma, hareketlerin kazanılma sırasını, çevresel etmenler de hareketlerin
kazanılma hızını ve düzeyini belirler.
 Bu dönemde hedef temel becerilerin olgun düzeyde başarılmasıdır. Temel
31
hareketlerin olgun düzeyde başarılmasının tek yolu ise, çocuğa deneyim ve
atıştırma olanağı sağlayan çevreler sunmaktır.
 Bu yaş çocukları arasında hareket yetenekleri önem kazanırlar. Çocuklar hareket
başarılarını birbirleriyle karşılaştırmaya ve övünmeye eğilim gösterirler.
 Temel hareket becerilerinin kazanılması çocuğun sosyal ve duygusal gelişimi
üzerinde önemli rol oynar.
 Temel hareket becerilerinin kazanılmasında güç, esneklik, denge, dayanıklılık,
hız, çeviklik, koordinasyon gibi faktörler etkilidir.
 Bir beceri önce en ilkel düzeyde kazanılır, sonra gerekli düzeltmeler yapılır.
Deneyim, olgunlaşma ve yetişkinlerin etkisi ile yetenek geliştirilir.
Okulöncesi dönemde kazanılan denge, yakalama, atlama, fırlatma, koşu, topa
ayakla vurma, sıçrama ve sekme becerileri ve gelişimlerinin genci özellikleri şu
şekilde açıklanabilir;
Denge:
Denge, belli bir yerde bir durumu devam ettirme olarak tanımlanmaktadır. İlk
önemli denge şekilleri oturma ve ayakta durmadır. Dönme, eğilme, yukarı doğru
uzanma, tek ayak üzerinde durma, çocuğun gelişimine paralel olarak ortaya çıkan
diğer denge şekilleridir. Denge, yürüme, koşma ve atlama gibi becerilirin
kazanılmasında çok önemli bir faktördür. Bu nedenle, denge yetenekleri iyi test
edilmeli ve gözlenmelidir. Denge yeteneğinin geliştirilmesi için, beden eğitimi
programlarında denge ile ilgili etkinliklere ağırlık verilmelidir. Çocuk ileriki yıllarda,
dengesinin gelişmesi ile iki tekerlekli araçların, buz patenin ve tekerlekli patenin
kullanılması gibi, spor aktivitelerine başarılı bir şekilde katılabilir. Denge, sinir
sisteminin sağlığını test etmede kullanılan bir durumdur. Aynı zamanda kas sistemi,
göz kontrolü ve orta kulak arasındaki bütünleşme hakkında bilgi verir. Yapılan birçok
araştırma, işitme engelli çocukların motor gelişimlerinin normal işiten çocuklara göre
daha yavaş geliştiğini ve özellikle de denge alanında geri kaldıklarını göstermektedir.
Okulöncesi çocuklarının denge becerileri statik denge ve dinamik denge olmak üzere
iki şekilde incelenir. Statik denge, tek ayak üzerinde durma süresi ölçülerek incelenir.
Dinamik denge ise, denge tahtası ya da çizgi üzerinde yürüme becerisinin
değerlendirilmesi ile incelenir. Dinamik dengede, çocuğun performansı yürümede
geçen zaman ile ölçülebileceği gibi, yürümede geçen sürenin yürüme mesafesine
bölünmesi ile de ölçülebilir. Bay ley ‗nin çalışmaları, çocukların iki yaşına kadar statik
ve dinamik denge becerisini kazanamadıklarını göstermektedir. Üç yaş -civarında
çocukların çoğu tek ayaklarının üzerinde 3–4 saniye durabilmekte ve 6 cm
genişliğinde, 2,5 m uzunluğunda, 10 cm yüksekliğindeki denge tahtası üzerinde
başarılı bir şekilde yürüyebilmektedirler. Welman‘ın çalışmaları da dairesel çizgi
üzerinde yürüme becerisinin 4 yaşından sonra kazanıldığını göstermektedir.
Yakalama:
Yakalama, sadece eller ya da eller ve diğer beden parçalarının kullanılması ile
havadaki bir topu ya da nesne‘yi durdurarak kontrol altına almayı içerir. Topun
sadece ellerle yakalanması ―olgun yakalama şekli ‗‘, eller ve diğer beden parçalarının
kullanılması ile yakalanması da ‗‘gelişmemiş hareket şekli‖ olarak tanımlanmaktadır.
Yakalama öncesi deneyimlerin, yakalama becerisinin gelişimine büyük katkısı
vardır. Çocukların ilk yakalama deneyimleri, bacakları açık durumda oturarak
yuvarlanan topu elleri ya da ayakları ile durdurmalarıdır. Bu ilkel başlangıçtan sonra,
zaman - mekân ilişkisinin kazanılmasına paralel olarak top yakalama becerisi
gelişmeye başlar. Çocuk, oturma durumundan ayakta durma durumuna geçerek
yuvarlanan ya da zıplayan topu takip etmeyi, durdurmayı ve kontrol altına almayı
32
öğrenir. Ayağa kalkma, aktif bir katılım
yaratarak yakalama becerisinin oluşmasında
önemli bir basamak oluşturur. Bu aşamadan
havadaki topu yakalama aşamasına geçiş
oldukça zordur. Çocuk bu aşamada ya top
atılmadan önce, ya da top atıldıktan sonra
yakalama tepkisinde bulunur ve topu ancak
yerde kontrol altına alabilir. Bu aşama, iki
yaş civarında görülmektedir. Çocukların bu
ilk aktif yakalama tepkileri aynı zamanda
gelişmiş yakalama şeklinin ilk aşamasının
başladığını göstermektedir.
Bazı araştırmacılar, bir buçuk—altı yaş çocuklarının top yakalama sırasında yüz
ifadelerini incelemişlerdir. Korku tepkisinin, başarısız yakalama durumlarında ortaya
çıktığını belirtmişlerdir.
Durarak Uzun Atlama:
Yürüme ve koşma becerisi kazanıldıktan sonra, dengenin gelişmesi ve kuvvetin
artmasıyla birlikte atlama becerisi kazanılmaktadır. Durarak uzun atlamanın ve
yukarıya doğru sıçramanın ortak bir kaynaktan çıktığı varsayılmaktadır. Her iki
hareket de, iki ayak üzerinde ileri ve yukarıya doğru hareket etmeyi gerektirmektedir.
Ancak ileri ve yukarıya doğru hareket etme, derecesi farklıdır. Hellebrant, durarak
uzun atlamayı, iki ayak üzerinde ileriye doğru sıçramak olarak tanımlamakta ve
hareket yönünün dikeyden yataya doğru geliştiğini ifade etmektedir. Çocukların ilk
atlama şekilleri, bir bacağı yukarı doğru kaldırarak hızlı bir uzun adım atmaktır.
Ancak, iki—iki buçuk yaş düzeyinde iki ayağı kaldırarak atlama becerisi
kazanılmaktadır.
Bu yaşta ayakları kaldırırken ve yere basarken bacakların hareketinin birbiri ile
uyumlu olması oldukça güçtür. Atlama becerisi, çocuğun koşma ve yürümede
öğrendiği yere basma eyleminden oldukça farklı olmasına rağmen çocuklar her
sıçrama deneyiminde bacakların hareketini uyumlu hale getirmeye çalışırlar.
Tenis Topu Fırlatma:
Altı aylık çocukların çoğu kollarının fırlatma, atma becerisini ayırt etmekte ve sınırlı
kaba bir atma davranışında bulunurlar. Genellikle bir yaşından önce, kısa bir
mesafeye top atma davranışı gösterirler.
Guttridge ( 1939 ), iki—üç yaş çocuklarının iyi bir fırlatma olmadıklarını ve fırlatma
becerisinin ancak dört yaşından sonra hızlı geliştiğini söylemiştir. Beş ve altı yaş
çocuklarının çoğunun, yeterli fırlatma becerisine sahip oldukları saptanmıştır. Buna
rağmen, tüm yaşlarda ve aynı yaşlardaki çocukların fırlatma performanslarında
farklılıklar vardır.
Yapılan çalışmalar, fırlatma becerisinin, değişik kültür, yaş ve cinsiyet gruplarında
farklılık gösterdiğini belirtmektedir. Erkek çocuklarının fırlatma performansının, kız
çocuklarından yüksek olduğu bilinmektedir. Kız çocuklarının performansının düşük
olması, farklı fiziksel yapılarından doğabildiği gibi büyük ölçüde deneyim
eksikliğinden de kaynaklanabilmektedir. Çünkü top oyunlarında yeterli deneyimi
olmayan erkek çocukların da yaşıtları kadar başarı gösteremeyebilirler. Bu durumlar,
fırlatma becerisinin öğrenilmiş bir beceri olduğunu göstermektedir. Böylece, fırlatma
33
becerisi yetersiz olan çocuklara, deneyim fırsatları verilerek yaşlarına uygun beceri
düzeyine sahip olmaları sağlanabilir.
KoĢu:
Koşma, çocuğun yürüme becerisinde yeterli düzeye ulaşmasından sonra ortaya
çıkan bir yerden bir yere gitme şekillerinden biridir.
Çocuğun koşabilmesi için tek bacağı üzerinde herhangi bir desteğe gereksinim
duymadan kendisini yukarı ve ileri doğru itecek yeterli bir güce sahip olması gerekir.
Aynı zamanda, koşma sırasındaki hızlı hareketleri kontrol edebilmesi için de
koordinasyon ve dengeye sahip olmalıdır. Gesell‘e göre, bu yetenekler 18 ay
civarında gelişmeye başlar. Bu yaşta vücudun ayaklardan destek almadığı faz yoktur.
Topuk- ayakucu süreci henüz kazanılmamıştır. Bu nedenle ilk koşu şekli, hızlı
yürümeye benzer ve gerçek koşu olarak kabul edilmez. Ancak, iki yaşta en düşük
standardı başarabilecek kadar koşabilirler.
Bir yetenekten bir diğerine geçiş, oldukça karmaşık süreçleri kapsar. Burnett ‗in
gözlemlerine göre, çocuk yürümenin belli başlı özelliklerini kazansa bile mükemmel
olmaktan uzak bir koşu şekline sahiptir. Bunun en iyi örneği, çocuğun koşu sırasında
yere ayak tabanları ile basması ve kollarını yukarıda tutmasıdır. Bu durum, Gesell‘in
‗‘birbiri içine girme‖ kavramı ile açıklanmaktadır. Bu açıklama şekline göre, en ilkel
biçimde bir yetenek kazandıktan sonra bazı düzeltmeler yapılır, deneyimler,
olgunlaşma ve yetişkinlerin etkileriyle geliştirilir. Bu süreç, çocukluktan ergenlik
çağına kadar devam eder.
Çocuk önce yeni yeteneğinin gerektirdiği gibi düz bir çizgi üzerinde koşmaya başlar.
Henüz dönüş yapma, durma yeteneği gelişmemiştir. Dört beş yaşta başlama, dönme
ve durma yeteneğinde kontrolün gelişmesi ile koşu gücünde ve şeklinde ilerleme
görülür.
Topa Ayakla Vurma:
İlk topa ayakla vurma hareketleri, koşma yeteneğinin kazanılmasından sonra
yaklaşık iki yaş civarında görülür. Bu yaşta çocuğun dengesi, tek ayak üzerinde
dururken diğer ayağı ile topa kuvvetini verecek şekilde gelişmiştir.
İlk topa ayakta vurma deneyimlerinde, çocuğun bacağının hareket alanı oldukça
sınırlıdır. Çocuk havadaki bacağını geriye doğru sallamadan topa vurur. Dengesi çok
iyi gelişmediğinden var olan kuvvetini topa veremez. Olgunlaşmaya bağlı olarak,
çocuğun denge ve kuvveti geliştikçe topa vurma hareketlerinde ilerleme görülür.
34
İkinci aşamada, bacağın hareket alanı genişler. Bacak dizden arkaya doğru
sallanır. Üçüncü aşamada, bu harekete kalçanın da katılımıyla bacağın hareket alanı
genişler. Bacak kalçadan itibaren geriye doğru sallanırken, beden ileriye doğru eğilir.
Son aşamada ise, yaklaşık altı yaş civarında, kol bacak hareketlerinde zıtlığın ortaya
çıkmasıyla kollar büyük ölçüde dengenin sağlanması için kullanılırlar. İtici bacağın en
son büyük açısını dengelemek için beden geriye doğru eğilir.
Yaşa bağlı olarak topa ayakla vurma şekilleri geliştikçe, topun kat ettiği mesafede
de artış görülür. Deach‘in çalışmaları, Erkeklerin topa ayakla vurma
performanslarının kızlara göre daha yüksek olduğunu göstermektedir.
Sıçrama:
Sıçrama, ayaklarla vücudun yerden yükselmesini ve yere inmesini içerir. Sıçrama
becerisi, atlama becerisinden daha büyük denge ve koordinasyon gerektirir. Önce iki
ayak üzerinde, daha sonra tek ayak üzerinde sıçrama becerisi kazanılır. İki ayak
üzerinde sıçrama becerisi ortalama üç yaş civarında, tek ayak üzerinde sıçrama
becerisi de ortalama dört yaş civarında kazanılır.
Yaş ile birlikte, tek ayak ve iki ayak üzerinde sıçrama sayısı artar ve sıçrama şekli
gelişir. Çocuklar kazandıkları bu beceriyi tüm oyunlarına transfer ederler. Değişik
yönlere sıçrayarak becerilerini çeşitlendirirler ve diğer becerileri ile birleştirirler.
35
Sekme:
Sekme becerisi, ritmik bir şekilde tek ayak üzerinde sıçrama ve bir adım yürüme
hareketlerinin sıra ile birleştirilmesini içerir.
Bu becerinin temeli, yürüme ve koşma hareketlerine dayanır.
Sekme daha büyük denge gelişimi gerektirdiğinden okul öncesi çocuklarında en
geç kazanılan bir beceridir. Bu dönemde çocukların, her iki ayağı üzerinde ayrı ayrı
sıçraması oldukça zor bir beceridir. Bu beceriyi, ancak altı yaş çocukları çok iyi bir
şekilde başarırlar. Bununla birlikte nadiren dört ve beş yaş çocuklarının da bu
beceriyi başardığı gözlenmiştir. Literatürde, kız çocuklarının bu beceriyi oyunlarında
oldukça sık kullandıkları ve bu nedenle erkek çocuklarından daha başarılı oldukları
belirtilmektedir.
4.Sporla ĠliĢkili Hareketler Dönemi
36
Birçok becerilerin ve beceri gerektiren hareketlerin başlaması ve geliştirilmesi bu
dönemde gerçekleştirilmiştir. Bazen anında öğrenmeler gerçekleşir. Ancak
unutulmaması gerekir ki, bu tür anında (bir defada) öğrenmeler, basit ve öncekinden
az değişik hareketlerde görülür.
Koordinasyon gerektiren hareketlerin uygulanmasında çabukluk faktörü aranmaya
başlanmalıdır.
Motorin özelliklerde kuvvet gelişimi henüz söz konusu değildir. Bu sebeple kendi
vücut ağırlığı ve hafif fırlatma araçları kullanılarak bu sağlanmalıdır.
Aerobik dayanıklılık ve hareket genişliği (esneklik) bu dönemde iyi gelişmiştir. Bu
özelliklerin gelişimine yönelik çalışmalar yapılmalıdır.
Kısa konuşmalara konsantre olabilirler ve öğrendiklerini uzun süre akıllarında
tutmazlar.
Cinsiyet ayırımı sergilenmeye başlar, çalışmalarda bu konunun göz önünde
bulundurulması gerekir. Ayrıca gurup bilinci sınırlı olduğundan bireysel yada küçük
guruplarla çalışmalar önerilir.
37
- ÜNĠTE 4 BĠLĠġSEL ( ZĠHĠNSEL ) VE DĠL GELĠġĠMĠ
 BĠLĠġSEL ( ZĠHĠNSEL ) GELĠġĠM

DĠL GELĠġĠMĠ
ÜNĠTE 4- BĠLĠġSEL VE DĠL GELĠġĠMĠ
38
A. BĠLĠġSEL GELĠġĠM
1. BĠLĠġSEL GELĠġĠM ĠLE ĠLGĠLĠ KAVRAMLAR
Bilişsel gelişimle ilgili kavramlar bölümünde, gizilgüç, yetenek, algılama, kavram
oluşturma, bellek ve hatırlama gücü, akıl yürütme ve problem çözme ve yaratılıcılık
kavramları açıklanacaktır.(Çocuk Gelişimi1, Ya-Pa Yayınları, 2001, s.89.)
a) Gizilgüç:
İnsanın kalıtımla getirdiği ve eğitim yoluyla ortaya çıkacağı varsayılan yetenekler
ve özellikleri gizilgüç olarak adlandırılır. Kalıtımla gelen, eğitimin etkisiyle değil de
doğal olarak ortaya çıkan özellikler gizli değildir. Gizli olduğu ve uygun çevre
etkenleriyle açığa çıkabildiği için insanın gizilgücünü tanımak zordur. Ayrıca gizilgüç
kavramı, bir bakıma insanın gücünün sonsuzluğunu da anlatır. İnsanın gizilgücünün
sınırı henüz daha bilinmemektedir.
b) Yetenek:
Yetenek, bireyin bilişsel, duyusal ve motor davranışlarla ilgili gizilgücüdür. Birey
becerileri, bilgileri, bilişsel, duyusal ve motor yetenekleriyle öğrenir. Öğrenmenin, bir
meslek edinmenin, bir ürün üretmenin dayandığı gizilgüç, bireyin yetenekleridir. Birey
öğrenme yoluyla yeteneklerini yeterliğe dönüştürür. Yeterlilik, bireyin gizilgücünün bir
kesimi olan yeteneklerinin, iş yapabilecek, uygulama yapabilecek, ürün üretebilecek,
eyleme geçebilecek nitelikte geliştirerek açığa çıkarılmış bölümüdür. Kısacası
yeterlilik eyleme geçebilme niteliğine ulaşmadır.
c) Algı:
Doğumdan itibaren insan bütün yaşamı boyunca duyularını kullanarak, çevresinde
olup bitenleri anlamak, yorumlamak ve yeni durumlara kendini uydurmak için algıyı
kullanır. Bir ya da birden fazla duyu organının beyinde kaydettiği uyarıcının
yorumlanması algıyı oluşturmaktadır.
Algıyı sağlayan duyu organları gözler, kulaklar, ağız, burun, eller ve ayaklardır.
Bilişsel bir süreç olan algılama, göze, kulağa ve diğer alıcılara gelen uyarıcılara
anlam verilmesi ve yorumlanmasıdır. Örneğin, parlak bir ışığın güneş ışığı olduğu
algı yoluyla ayırt edebilir. Algılama, çocuğun çevresini farketme yöntemidir.
Algılamada nesneleri ve olayları kavramak için duyular kullanılır. Bütün duyu
organları algılamanın elamanlarıdır.
Algının olgunlaşma ve öğrenme olmak üzere iki önemli öğesi vardır. Bunlar şu
şekilde açıklanabilir:
Olgunlaşma: Tüm duyu organlarının sağlıklı gelişmeleri olgunlaşma olarak ifade
edilir. Bir ya da daha fazla duyu organının etkinlikte görev yapamaması bir bebeğin
algılamadaki gelişiminin geri kalmasına yol açar. Çevre ile etkileşimi kısıtlı olan, söz
gelimi işitemeyen bir çocuk, bu durumda dış dünyayı geri kalan duyu organlarıyla
yorumlamayı öğrenmek zorundadır. Yaşamın ilk günlerinden itibaren normal gelişim
gösteren bir bebeğin tüm duyu organları iyi çalışır. Bu organlar sürekli bir olgunlaşma
gösterir.
Öğrenme: Dış çevredeki uyarıcıların yorumlanmasında yardımcı olacak geçmiş
deneyimler öğrenme olarak kabul edilir. Bir nesne ya da insanla sürekli olarak
karşılaşan çocuk, bu deneyimler sonucu yeni bir karşılaşmada aynı nesne ya da
insanı tanır. Böylece deneyimler, çevreden bilgi edinmede çocuğa yardımcı olur.
Algısal öğrenme olarak adlandırılan bu olgu, çocuğun farklılaşmış olgularının, yetişkin
düzeyindeki farklılaşmış algılara erişmesini sağlayan önemli bir etmendir.
Algının Önemi
Algı, farklı alanlar üzerinde etkilidir. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
39



Algı, anlama ve kavramın gelişiminde önemli bir yer tutar.
Algılama, çocuğun dikkatini yönlendirir, süresini uzatır.
Algı ile ilgili etkinlikler, çocukların duyularını daha etkin kullanmalarına yardımcı
olur.
 Algı ile ilgili etkinlikler, çocuğun verilen etkinliği baştan sona belli bir düzen
içinde yapabilmesine yardımcı olur.
 İşitsel algı, dinleme becerisini geliştirir.
 Görsel algı, algılananların bellekte depolanmasına yardımcı olur.
 Dokunma algısı, çocuğun çevresindekileri dokunarak tanımasına ve diğer
duyuların kullanımı sırasında onlara rehberlik etmesine yardımcı olur.
 Bazı algısal etkinlikler, sözel ifade gerektirmediğinden dil ve konuşma problemi
olan çocuklar için de uygulanabilir.
Bütün bunlar çocuğun gelişiminde algının önemini göstermektedir.
d) Kavram OluĢturma:
40
Kavramlar bilginin yeniden düzenlenmesiyle ilgilidir. Sembol bir olay ve nesnenin
temsilcisi, kavram ise bir grup olay ve nesneye ait bir dizi özelliğin temsilcisidir.
Kavram birbiriyle ilişkili nesne ve olayların ortak yönlerini gösterir. Kavram geliştirme
bir sınıflama işidir. Birey nesnelerin fonksiyonlarını algılar. Zihinde biriken imgeler
üzerinde bir takım işlemler yapılır. Bunlar soyutlandıktan sonra, zihinde birbirleriyle
karşılaştırılır. Bu karşılaştırmada birbirine benzeyen, ortak niteliklere sahip olan
imgeler gruplandırılır. Bu gruplar kavram olarak adlandırılır. Örneğin, bir anne
kavramı geliştirmede, çocuk annesinin görünüş özelliklerini, yüzünü, saçının rengini,
sesini, kokusunu algılar. Annesini diğer insanlardan ayırmaya başlar. Anne ile ilgili
bilgi ve becerileri arttıkça, çocuk daha iyi bir anne kavramı geliştirir.
Kavram oluşturma yeteneği, insanların nesneleri sınıflandırmalarına olanak sağlar.
Kırmızı kavramı ile nesneleri kırmızı ve kırmızı olmayan diye ayırabilir. Seçilen
özellik, sınıflamanın temeli olan kavramı oluşturur. Dünyadaki özellik ve niteliklerin
sayısı pratik olarak sınırsızdır. Bu nedenle oluşturulan sınıflama ve kavram sayısı da
sonsuzdur. Aslında dilimizdeki isimlerin çoğu da kavram adıdır. Bunun dışında
kalanlar ise yalnızca özel isimlerdir. Günlük hayatta ister basit, ister karmaşık olsun,
kavram öğrenme genellikle yavaş bir süreçtir.
Kavram öğrenme ayırt etmeyi öğrenmeyle başlar.
Kavramları öğrenmenin ikinci yolu bağlantı kurmadır. Bir kelimenin anlamını
bilmeden, bazı olaylarla bağlantı kurularak kelimenin anlamına ilişkin doğru bir fikir
oluşturulur.
Kavramları öğrenmenin üçüncü yolu da tanımlardır. Tanım, bir kavramı başka
kelimelerle açıklayarak öğretir.
Çocuğun yaşı ile kavram geliştirme düzeyi arasındaki ilişki tartışılan bir konudur.
Bazı araştırmacılar, çocuğun altı-yedi yaşlarında ölçütlere dayalı ayrımlar yapmaya
başladığını savunur. Bazılar ise bunun çok daha erken yaşlarda başladığı görüşünü
benimserler. Birçok gelişimciye göre, eğer uyarıcılar dikkatlice seçilir ise, çocuk iki
yaşındayken renk, şekil ve hacim yönünden değişen özellikleri gruplayabilir. Üç
yaşında, yetişkin gibi, ölçütlere dayalı sınıflama yapabilir. Üç-altı yaşındaki çocuk,
köpekleri, çiçekleri ve atları gruplayabilir.
Etkili bir sınıflama sürecinde iki unsur bulunur. Bunlar şu şekilde açıklanabilir:
1. Figürleri öğrenme gücü: Bir grup nesnenin tüm algısal özelliklerini dikkate
almayı, kelimelerin anlamlarını bilmeyi ve bellekte saklamayı gerektirir.
2. Algıları organize etme gücü: Gruplama sürecinde mantıksal ilkeleri kullanmayı
gerektirir.
Piaget ‗ e göre kavram geliştirmede figürlerin öğrenilmesi ağırlık kazanır. Vygotsky‘
e göre bu iki güç her zaman etkileşim halindedir. Belli ilkeleri seçme ve uygulama
gücü yetersiz olan birey, nesnelerle ilgili çok zengin algılara sahip de olsa yeterli bir
sınıflama yapamaz.
Kavramlar ister soyut, ister somut olsun, insan etkinliklerinin yararlı yönleridir.
Kavramların kurulmasıyla, birey kendi dünyasını yansıtır. Kendi görüşünü diğer
insanların görüşleriyle bir araya getirir. Nesnelerin özelliklerini değerlendirmeye
başlar. Bu kavramlar etkinlikleri planlama ve onları yönlendirmeyi kolaylaştırır.
Sağlıklı bir iletişim için kavramlar temel unsurlardır.
e) Bellek ve Hatırlama Gücü:
Bellek, bireyin edindiği ve öğrendiği bilgileri güvenilir bir şekilde, tam ve doğru
olarak zihinde tutmaya ve istenildiği zaman kullanmaya olanak sağlayan bir
yetenektir. Hatırlama gücü ise, uygun bir uyarıcı ile zihindeki bilgilerin güvenilir bir
şekilde, değişmeden, bilinçli bir hale gelebilmesidir. Belleğin güvenilirliği hatırlama
gücü ile anlaşılır.(Çocuk Gelişimi 1, Ya-Pa Yayınları, 2001, s.101-102.)
41
Bellek duygusal kayıt, kısa ve uzun süreli bellek olmak üzere üç yapısal bileşimden
meydana gelir. Bunlar şu şekilde açıklanabilir:
Duyusal Kayıt: Bu belleğin kapasitesi sınırsızdır. Dışarıdan gelen tüm uyarıcılar
algılanabilir. Dikkatle doğrudan ilişkilidir. Dışarıdan gelen uyarıcılara dikkat
ettiğimizde ilk olarak duyusal kayıt tarafından alınır. Buraya gelen bilgiler eğer kısa
süreli belleğe gönderilmezse birkaç saniye içerisinde yok olur.
Kısa Süreli Bellek: Bu bellek işleyen bellek olarak da isimlendirilmektedir. Duyusal
kayıtla gelen bilgiler burada işlenerek uzun süreli bellekteki bilgilerle ilişkilendirilip,
anlamlı ve önemli görülürse uzun süreli belleğe gönderilir. Bu belleğin kapasitesi
sınırlı olmakla birlikte bilgiyi yaklaşık 20 saniye kadar hafızada tutmak mümkündür.
Bilgiyi kısa süreli bellekte tutmanın yolu tekrardır. Burada anlamlandırılan bilgiler
uzun süreli belleğe gönderilir.
Kısa süreli belleğin sahip olduğu işlevler şu şekilde sıralanabilir:
1. Duyusal kayda gelen yeni bilgi ile uzun süreli bellekte depolanmış olan eski
bilgileri karşılaştırır ve eşleştirir.
2. Yeni gelen bilginin sesli ve sessiz tekrarlar yoluyla kısa süreli bellekte kalmasını
sağlar.
3. Uzun süreli bellekteki örgütlenmiş bilgilerle yeni gelen bilgileri bütünleştirir.
4. Uzun süreli bellekteki bilgileri etkin hale getirip örgütleyerek, davranış haline
dönüştürür.
Uzun Süreli Bellek: Depo da denilebilir. Kısa süreli bellekte işlenen bilgiler uzun
süreliğine saklanmak üzere buraya gönderilir. Burası bir kütüphaneye benzetilebilir.
Bilgiler kendi içlerinde gruplandırılarak depolanır. Kısa süreli bellekten gelen bilgiler
türlerine göre burada uygun yere yerleştirilir.
Belleğin bu üç sisteminde, bilginin akışını kontrol eden bir sistem vardır. Bu
sistemde yer alan yapı ve süreçler aşağıdaki şekilde gösterilmiştir.
Bellek ve hatırlama gücünün iyi kullanılması için şunlar göz önünde
bulundurulmalıdır:
1. Çocuk, düşünme düzeyinin üstünde bilgi edinmek için zorlanmamalıdır.
42
2. Anaokulu çocuklarının bellekleri kısa sürelidir. Bu nedenle öğretilecek bilgiler
parça parça açıklanmalıdır. Örneğin, şarkı bütünüyle değil, parça parça öğretilmelidir.
3. Çocuk, hatırlama gücünü geliştirmede kendi stratejisini oluşturmak için serbest
bırakılmalıdır. Çocuğun kendi kendisine denemesine fırsat tanınmalıdır. Ancak
çocuğun özel bir güçlüğü var ise, önemli noktalara dikkat edilmelidir.
4. Bellek ve hatırlama gücünü geliştirmede, çocuk motive edilmelidir. Anlamları
kavraması için fırsat hazırlanmalıdır. Ancak çocuğun zorla ya da özel bir gayretle
değil, doğal olarak hatırlanmasının önemli olduğu unutulmamalıdır.
5. Herhangi bir hatırlama güçlüğü karşısında organik bozukluklar ihtimali de
gözden kaçırılmamalıdır.
Algılanan uyarıcıların yorumlanması, değerlendirilmesi ve kullanılabilmesi için,
bellekte saklanması ve ihtiyaç olduğunda hatırlanması gerekir. Bu bakımdan bellek,
öğrenmenin kaynağıdır.
f ) Akıl Yürütme ve Problem Çözme
Akıl yürütme, daha önce öğrenilmiş bilgileri yeni karşılaşılan bir soruna çözüm
bulabilmek için birleştirme ve düzenleme sürecidir. Düşünme olayı semboller
aracılığıyla gerçekleşir. Semboller de olay ve nesne gibi dış uyarıcıları temsil eden
işaretlerdir. Örneğin, düşünme hatırlamaya dayanır. Düşünme için hatırlama ilk
koşuldur. Düşünebilmek için daha önceden öğrenilmiş kavramların hatırlanması
gerekir. Böylelikle akıl yürütme ile düşünmede yer alan gelişim ve değişmeler
çocuğun genel bilişsel olgunluk düzeyini yansıtır.
Yönlendirilmiş düşünce, sembollerin çocuğun davranışını etki altına almalarıyla
başlar. Bu nedenle yaşamın ilk yıllarında çocuğun düşünme süreçleri bazı
kısıtlamaların etkisi altındadır. İlk iki yılda çocuk, nesneleri duyuları aracılığıyla
tanımaya çalışır. Görüş alanı dışındaki bir nesnenin özelliklerini gözü önünde
bulundurma yeteneğinin ilk belirtileri görülmeye başlar. Örneğin, on aylık bir bebek,
bir nesnenin saklandığı zaman bile varlığını sürdürdüğünü öğrenmiştir. Aynı şekilde
görünümü değiştiği halde nesnenin özelliklerinin değişmediğini de bilir. Örneğin, anne
ve babasını değişik giysilerle görse bile onların yabancı değil anne ve babası
olduklarını bilir, tanır. Ayrıca çocuk iki yaşın sonuna doğru, bazı olayların sırayla
olmasını bekler. Örneğin, paltosunu giydiğinde dışarı çıkacağını bilir. Bu dönem
düşünme ve akıl yürütmenin gelişiminin başlangıcı olarak kabul edilir.
İki – iki buçuk yaşındaki çocuk denemelerini geliştirir. Bir sorunla karşılaştığı
zaman bilgilerine dayanarak çözüm yolları arar. İki-dört yaş dönemindeki çocuk, daha
çok özelden özele dayanan akıl yürütme yöntemini kullanır. Üç-dört yaşındaki çocuk,
herhangi bir şekilde birbirine benzeyen iki objeden birini, diğerine neden olarak
gösterir. Örneğin, ‗nehir göle gitmek için oluyor ‗ diyebilir. Fakat daha fazla açıklama
yapmaz. Dördüncü yaşın sonlarına doğru çocuk bulduğu nedenleri hayalleriyle
karıştırmaya başlar. Bu özellik beş-altı yaşlarında da devam eder.
Yedi-sekiz yaşlarında çocuk hayalle gerçeği birbirinden ayırmaya başlar. Örneğin,
çocuk bir sopayı at yapma yerine, gerçek at ister. Çocuk, birçok kavramı oluşturduğu
halde, nedenleri hala somut algılara dayalıdır. Çocuk genelleme yaparken hata
yapabilir. Örneğin, ‗su hafif, çünkü sıvıdır diyebilir‘ bütün hafif elementleri sıvı olarak
nitelendirir.
Dokuz-on yaşlarında çocuk, önceki yıllara oranla sebep bulma ve sonucu
belgelemede daha az hata yapar. Soyut düşünme oluşmaya başlar. On-iki yaşlarında
bir çocuğun mantığı, yetişkin mantığı gibidir. Mantık sağlıklı bir kişilik gelişimi için,
düşünme sisteminin can alıcı damarıdır.
43
Problem çözmede, sorunu değerlendirme, kavrama ve çözüme ulaşma eğilimi
görülür. Sorunu kavrayarak çözme, deneme ve yanılma yöntemiyle çözmeden daha
etkindir.
Problem çözmede tanıma, üretme, kuluçka ve değerlendirme olmak üzere dört
aşama bulunur. Bu aşamalar şu şekilde açıklanabilir:
1. Tanıma: Bu aşamada ortaya çıkan problemi oluşturan durum ve engeller
tanınır.
2. Üretme: Değişik çözüm seçenekleri aranır. Bu seçenekler uygulamaya konur ve
değerlendirilir.
3. Kuluçka: Uygulamalardan bir çözüm elde edilmiyorsa, problem bir yana
bırakılır. Başka şeylerle uğraşılır. Daha sonra probleme tekrar geri dönülür.
4. Değerlendirme: Yeniden değerlendirme yapılır. Problem çözülünceye kadar bu
aşamalar tekrarlanır.
g) Yaratıcılık
Toplumun ve insanlığın gelişmesinde yaratıcılık önemli bir yer tutar. İnsanın belirli
bir yeteneğini ifade eden yaratıcılık doğuştan getirilen gizil bir güçtür. Her çocukta
yaratıcı olma yeteneği bulunur. Yaratıcılığın sürekliliği, derecesi ve ortaya çıkışı
çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Yaratıcılık sayesinde çocuk, olayları kendisine göre
yorumlar.(Çocuk Gelişimi 1, Ya-Pa Yayınları, 2001, s.108.)
Yaratıcılık ve yaratıcı düşünme yıllardır tartışılan bir kavramdır. Yaratıcılık
konusunda çok çeşitli tanımlar bulunur. Bu nedenle yaratıcılığın tanımında görüş
birliğine varmak zordur. Bilim adamları çoğunlukla yeni ve orijinal düşünceleri yaratıcı
olarak kabul eder. Ancak her yeni orijinal görüş yaratıcı olmayabilir.
Yaratıcılıkla ilgili tanımlar incelendiğinde ortak olarak kullanılan kavramın ‗yeni‘ ya
da ‗yenilik özelliği‘ taşıdığı görüşür. Genel olarak yaratıcılık, ‗bilinen şeylerden yeni bir
şeyler çıkarmak, özgün bir senteze varmak, bir takım sorunlara yeni çözüm yolu
bulmak, daha önceden kullanılmamış ilişkiler arasındaki ilişkileri kurmak, böylece
yeni bir düşünce şeması içinde yeni yaşantı, deneyim fikir ve ürünler ortaya koymak‘
şeklinde tanımlanır.
Yaratıcılık tanımında da görüldü gibi yaratıcı bir kişide; merak, sabır, buluşlar
yapma yeteneği, orijinal ve bağımsız düşünme, deney ve araştırmalar yapabilme,
sentezci yargılara varabilme yeteneği bulunur. Yaratıcı kişilerin, kendilerine
güvendikleri, kendi kendilerini idare edebildikleri, karmaşıklığı sevdikleri, baskı ve
sınırlamalara tahammül edemedikleri de gözlenmiştir.
Yaratıcılık kavramı ile zekâ birbirine karıştırılır. Yapılan çalışmalar sonucunda zekâ
ve yaratıcılık arasında olumlu bir ilişki olduğu belirtilir.
Zekâ ve yaratıcılık yönünden çocuklar dört gruba ayrılarak incelenir. Bunlar şu
şekilde açıklanabilir:
1.Üstün yaratıcılık ve üstün zekâya sahip olan çocuklar: Bu çocukların uyumlu,
başarılı, arkadaşları tarafından değerli bulanan bireyler olduğu gözlenmiştir.
2. Düşük yaratıcılık ve düşük zekâya sahip olan çocuklar: Bu çocukların
kendilerine güvenleri az, arkadaşları tarafından kabul edilmeyen bireyler olduğu
gözlenmiştir. Bu çocukların spora yöneldikleri ve başarılı olan arkadaşlarını taklit
ettikleri belirlenmiştir.
3.Düşük yaratıcılık ve yüksek zekâya sahip olan çocuklar: Bu çocukların sakin ve
içine kapanık, arkadaşlarıyla ilişki kurmada güçlükler yaşayan bireyler olduğu
gözlenmiştir. Enerjilerini akademik çalışmaya yönelttikleri, başarısız olmayı kabul
edemedikleri saptanmıştır.
4.Yüksek yaratıcılık ve düşük zekâya sahip olan çocuklar: Bu çocukların güven
duygusundan yoksun, endişeli ve tedbirli bireyler olduğu gözlenmiştir. Arkadaşlarıyla
44
ilişkilerinin az olduğu, ortamı sık sık bozdukları akademik becerilerde yetersiz
oldukları saptanmıştır. Yaratıcı ve rahat bir ortamda mutlu oldukları görülmüştür.
Yaratıcılığın geliĢimi:
Yaratıcılığın ortaya çıkıp gelişmesi, çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Çocukta
yaratıcılığın gelişimi yaşlara göre şu şekilde özetlenebilir:
Bebeklik döneminde, bebek konuşmadan önce havada elleriyle kollarıyla şekiller
çizilerek sevincini, açlığını ve duygusal durumunu anlatmaya çalışır. Bunlar çocuğun
içgüdü dilinin birer ifadesidir. Bir yaşındaki çocuk, çevresindeki malzemeye tam
anlamıyla egemen değildir. El çırpma, vurma, eşyaları atma gibi harekete dayanan
oyunlar oynar. İki yaşındaki nesneleri tanımaya, özelliğine göre kullanmaya ve
çevresini keşfetmeye başlar. Nesneleri tanımaya başladığında yaratıcılık ortaya
çıkmaya başlar.
İki-dört yaşlarında çocuk, kültürel sembolleri öğrenir. Bu devrede çocuğun kelime
hazinesi hızlı bir şekilde gelişir. Bu yaşlarda denetimsiz hareketlerden dengeli fiziksel
hareketlere geçiş olur.
Beş-altı yaşlarında çocuk kültürel sembollerle oynamaktan hoşlanır. Bir sanatçı
gibidir. Sembolleri başkalarından gördüğü gibi değil, kendi düşündüğü ve hissettiği
biçimde formüle eder. Çocuk hikâyeler yaratır, resimler çizer ve çeşitli yaşam
biçimlerini dramatize eder. Çocukta tanıma, seçme, bağıntı kurma, oranlama ve
anlam çıkarma yetenekleri tam gelişmemiştir.
Çocuk ile çevre arasında artan karşılıklı iletişimin ürünü ve ifadesi yaratıcılıktır.
Çocuk büyüdükçe düşünsel ve duygusal yaşamı giderek karmaşıklaşır. Okulun,
toplumun ve kültürün etkileri de kendini belli etmeye başlar. Altı-dokuz yaşlarında
çocuk, el becerileri yönünden gelişmiş durumdadır. Çocuk ince işlerle uğraşır, bazı
dekoratif ürünler yapar. Bu dönemde hala çocuk oyuncaklarla oynar. Bu dönem
çocuklarının yaratıcılığında kasların egemenliği artar.
45
Dokuz-oniki yaşlarındaki çocuğun çözümsel davranışları artar. Bu yıllarda çocuğun
kendini anlatma gücüne olan güveni sık sık sarsılır. Yaratıcı etkinliklerde beceriksiz
oldukları görülür.
Yaklaşık onbeş yaşında çocuğun yaptığı ürünlerde ilk kez sanatsal yaratma
kendini gösterir. Cinsiyet yönünden farklılıklar görülür. Kızlar renk zenginliği, zariflik
ve güzelliğe bağlılık gösterir. Erkekler ise daha çok teknik ve mekanik işlerle uğraşır.
Yaratıcılığın geliĢtirilmesi:
46
Çocuğun yaratıcılığının evde ve okulda desteklenmesi gerekir. Bu da ev ve okulda
yetişkinlerin işbirliğini gerektirir. Okul öncesi çağı çocuklarla çalışan eğitimci ve
yetişkinler çalışmalarında şu kıstaslara dikkat etmelidirler:
1. Çocuklar oyunlarında serbest bırakılmalı, zaman ve hayal güçleri
sınırlanmamalıdır.
2. Çocuklara hayal güçlerini artıran materyaller verilmelidir.
3. Yaratıcı düşünmek için, fikirlerin içi dışına çıkarılmalı, ters çevrilmeli yani
fikirlerle oynanmalıdır.
4. Çocukları baskı altına almamalı, değişik ve şaşırtıcı fikirleri engellenmeyip,
cesaret verilmelidir.
5. Çocuğun çevresinde oynayabileceği eşyaların olması ve evin ya da sınıfın çeşitli
yerlerinde oynayabilmesi sağlanmalıdır. Yetersiz çevre koşullarının yaratıcılığı
olumsuz etkilediği unutulmamalıdır.
6. Çocuğun heyecanı, hevesi ve yetişkinin sınırlamaları arasında denge
kurulmalıdır.
7. Sorunların çözümünde, çocukla "öyle olmaz, böyle olur" gibi kesin konuşmalar
yapmak yerine "başka türlü nasıl yapabilirdin?" gibi açık uçlu öneriler getirilmeli,
çözüm yolları tartışılmalıdır. Çocuğun özgür düşünmesine, deneme yanılma ile
problemlere çözüm bulmasına, ezbercilikten uzaklaşmasına yardımcı olunmalıdır.
8. Bir işi gerçekleştirebilmesi için, çocuğa cesaret verilmeli, imkân sağlanmalı ve
yardımcı olunmalıdır.
9. Çocuğa çevresini algılaması, gözlemesi ve bu gözlemlerini değerlendirmesi
öğretilmelidir.
10. Her şeye "evet" diyen bir çocuk yetiştirme anlayışına sahip eğitim sisteminin,
çocuğun yaratıcılığını olumsuz yönde etkileyeceği unutulmamalıdır.
11. Her yerde ve her zaman "mükemmel olmak" duygusundan uzaklaşılmalıdır.
12. Eğer çocuk hazırsa, daha fazla şeyler öğrenmesine fırsat tanınmalıdır.
13. Cinsiyet rolünün aşırı ya da yanlış vurgulanmasının yaratıcılığı olumsuz
etkilediği unutulmamalıdır.
14. Çocuğun kendine güven duyması sağlanmalıdır.
15. Kalabalık sınıflar, aşın yüklü sınıf çalışmaları ve katı disiplin anlayışının
çocukların yaratıcılığını engellediği unutulmamalıdır.
16. Çocukta yaratıcılığın gelişmesi ve ortaya çıkması için çocuk kitapları ve sanatla
daha çok etkileşimde bulunması sağlanmalıdır.
17. Bilhassa ilk ve orta dereceli okulların kuramsal derslerinde gereğinde yaratıcı
etkinliklere (yaratıcı drama gibi) ve sanatsal süreçlere yer verilmesi, resim ve müzik
derslerinin oyun, dramatizasyon, tiyatro etkinliklerinin katılmasıyla zenginleştirilmesi
sayesinde çocukların ilgi ve yeteneklerinin ortaya çıkması ve yönlendirilmesinin
gerçekleşebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
18. Çocukları dinleyip, fikirlerini uygulamaları kolaylaştırılmalıdır. Çünkü çocuklar
yaptıkları ve düşündükleri şeyler hakkında yetişkinlerin düşüncelerine ihtiyaç
duyarlar,
19. Çocuğu yaratıcılığa yöneltmede ödül kullanılmamalıdır. Zira ödülü elde etmeye
çalışmak, çocuğun yaratıcılığını engelleyebilir.
20. Kendi yaratıcılığınız için ise, yeterli hayat tecrübesine sahip olmalı, okumalı,
çeşitli insanlarla ilişki kurmalı, seyahat etmeli, çalışmalı ve bunları yapabilmek için
kendinize zaman ayırmalısınız. Çünkü bilinmeyen bir şey hakkında yaratıcı
düşünmek zordur.
2. ZEKÂ
47
Bireyin gerek sorunları çözerken gerek çevreye uyum sağlarken var olan tüm
yetenek ve becerilerini kullanması ile ortaya çıkan düzeydir. Örneğin bir öğrenci bir
matematik problemini çok kısa sürede çözerken bir başkası çok uzun sürede
çözebilir. Bir başkası ise hiç çözemeyebilir.
Zekâ ve Kişilik Psikolojide Bireysel farklılıkların temelinde yer alır. Aynı uyarıcıya
farklı kişilerin farklı tepkiler göstermesi bireysel farklılıklardan kaynaklanır. Örneğin
öğretmenin azarladığı bir öğrenci utanıp ağlarken bir başkası aldırmayıp gülebilir. İşte
aynı uyarıcılara gösterilen farklı tepkilerin temelinde yetenek, mizaç, karakter
farklılıkları; daha genel bir ifadeyle zekâ ve kişilik farklılıkları yatar.
Zekânın sınıflandırılması:
Günlük yaşamda zekâ, genelde tek bir yetenek veya becerinin sivrilmesi biçiminde
anlaşılır. Bu hatalı bir düşüncedir. Çünkü zekâ algılama, öğrenme, düşünme gibi pek
çok yetenek ve becerinin birlikte kullanımı ile kendini gösterir.
Zekâ genel hatlarıyla Thorndike tarafından üç ana farklılık çerçevesinde
sınıflandırılmıştır;
1-SOYUT ZEKÂ: Sembol kullanarak düşünme yeteneğidir. Çocuklukta pek kendini
göstermeyen bu zekâ,12 yaş ve sonrasında ağırlıklı olarak kendini gösterir. Soyut
zekâ gerçekte var olmayan ancak var olanlar arasındaki ilişkilerden zihnin soyutlama
ve genelleme gücüyle elde ettiği sembollerle uğraşır.
Örneğin; pi sayısı, türev, limit, sayılar tabiatta somut olarak yoktur. Matematik
kavramlarını kullanmak, matematiksel ilişkileri kurmak soyut zekâ işidir. Romancı,
şair, besteci soyut zekâsını kullanır.
2-MEKANİK(SOMUT)ZEKÂ: Araç-gereç ve makineleri yapıp kullanmada kendini
gösterir. Çocukluk yıllarında kendini göstermeye başlayan bu zekâ, bozulan bir
oyuncağı tamir ederken, yap-boz türü oyuncaklarla uğraşırken yoğun biçimde
kullanılır.
Bu zekânın daha çok mühendislerde, tamircilerde, uzman işçilerde bulunması
gerekir.
3-SOSYAL ZEKÂ: Toplumsal çevreye uyum sağlamada, insanlarla iyi ilişkiler
kurmada kendini gösterir. Sosyal zekâsını iyi kullanan bir insan çevresinde sevilir,
sayılır, lider özellikleri ile sivrilip insanları etkiler.
Politikacılık, avukatlık, öğretmenlik, pazarlamacılık gibi toplumla sıkı ilişkiler içinde
olması gereken mesleklerde sosyal zekâ ön plana çıkar.
Piaget‘e göre zekânın özellikleri şu şekilde sıralanabilir:
1. Zekâ, biyolojik uyumun özel bir halidir. Bu uyum, kişinin çevresi ile etkileşim
kurmasını sağlar.
2. Zekâ, bir çeşit dengedir. Zihinsel yapı ile çevre arasında sürekli olarak gelişen,
durmadan yenilen dinamik bir dengenin ifadesidir.
3. Zekâ, yaşayan ve eylemlerde bulunan bir zihinsel işlemler sistemidir. Bilgi
edinmek için eylem gereklidir. Çocuk durağan ve edilgin bir tutumla bilgi edinemez.
Eylemlere girişecek, çevresini keşfedecek ve bir şeyler öğrenecektir.
Bütün bunların ışığı altında, genel ve en geniş anlamıyla zekâ ‗bireyin sahip
olduğu beden, sosyal yetenek ve fonksiyonlarının bütünleşerek oluşturduğu çok
yönlü öğrenme, öğrenilenlerden yararlanma, uyum sağlama ve yeni çözüm yolları
bulabilme yeteneği‘ şeklinde tanımlanabilir.
Zekâ yönünden özel gruplar:
1-Zekâ Geriliği
2-Üstün Zekâlılık
48
1-Zekâ Geriliği: Zekâ Bölümleri düşük olan bireylere geri zekâlı denilmektedir.
Zekâ geriliğinin nedenleri; kalıtım ve (beyin zedelenmesi, doğum öncesi annenin
geçirdiği hastalıklar gibi) diğer hastalıklardır. Zekâ özürlüler üçe ayrılır:
a) Ġdiot:(Z.B. 0–24) Sürekli bakıma muhtaç olan zekâ özürlülerdir. Bunlar ortalama
olarak 2 yaşındaki bir çocuğun zekâ düzeyini geçemezler. Sürekli bakıma
muhtaçtırlar.
b) Embesil:(Z.B.025–49) Eğitilebilir zekâ özürlülerdir. Öğretilirse basit işler
yapabilirler. Tarlada çalışmak, bulaşık yıkamak v.b. Sorumluluk duygusundan
yoksundurlar.
c) Moron: (Z.B. 50–69) Öğretilebilir zekâ özürlülerdir. Erişkinlerinin zekâ düzeyi 9–
10 yaşındaki bir çocuğunki gibidir. Tüm zekâ özürlü olanların yaklaşık %85 i
morondur. Ülkemizde Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bazı ilköğretim okullarında bu tip
zekâ özürlüler için özel sınıflar açılmıştır.
2-Üstün Zekâlılık: Zekâ bölümü yüksek olan bireylere üstün zekâlı denilmektedir.
Her alanda her zaman üstün başarı gösterirler. Üstün zekâlılar özel eğitimle
seviyelerine uygun yetiştirilemedikleri takdirde, zekâlarını olumsuz alanlarda
kullanma ihtimalleri vardır. Bu da toplumsal açıdan önemli bir risk oluşturur. Bu
nedenle üstün zekâlı kişilerin zamanında tespit edilerek, seviyelerine uygun bir
şekilde yararlı alanlara yönlendirilmesi gerekir.
Özel yetenekler:
Yetenek bireyin zihinsel ve bedensel alanlarda iş başarabilme gücüdür. İnsanlar
arasında yetenek bakımından farklılıklar vardır. Psikolojide özel yeteneklerin tespiti
mesleğe yöneltme ve mesleğe seçme açısından önem taşır.
Zekâ Bölümü
50‘den aşağıya
50–59
60–69
70–79
80–89
90–109
110‘dan yukarı
Aptal ve Budala
Ahmaklar
Ahmaklar
Düşük Zekâlılar
Tutuk Zekâlılar
Orta Zekâlılar
Zekiler
En Üstün Öğretim Seviyesi
İlkokulun 1. sınıfına bile giremezler
1. Bazen 2. sınıf çalışmalarını
başarabilirler
3.ve 4. sınıfları okuyabilirler
4.ve bazen 6. sınıfları başarabilirler
7. Bazen 8. sınıfları başarabilirler
Üniversiteye gidebilirler
Zekâ bölümleri ve öğrenme seviyeleri.
Zekânın ölçülmesi:
Zekâ, zekâ testleri aracılığı ile ölçülür. Test, birden fazla insanın davranışlarını
ölçmek amacı ile kullanılan sistematik ölçme tekniğidir. Zekâ testleri sonucunda
zekânın değerlendirilmesinde temel ölçüt olan Zekâ Bölümü (IQ) bulunur. Zekâ
bölümü şu formüle göre saptanır:
Zekâ Yaşı:
Zekâ Bölümü (IQ) =Takvim Yaşı *100
Formülde geçen zekâ yaşı, zekâ testleri sonucu saptanan yaştır. Takvim yaşı ise
içinde bulunulan yaş grubudur.
Örneğin bu formülü yıl olarak ele alırsak zekâ testleri sonucu 10 zekâ yaşına sahip
10 yaşındaki bir çocuğun zekâ bölümü hesaplanırken,
10
Zekâ Bölümü = 10 * 100 = 100
Formülüne göre çocuğun zekâ bölümü 100 olarak bulunur.
49
Zekâyı belirleyen faktörler:
Zekâyı belirleyen iki temel etken vardır. Bunlar kalıtım ve çevredir. Zekâyı
etkilemede kalıtımın ve çevrenin payları nedir? Sorusuna cevap aramak için çeşitli
araştırmalar yapan psikologlar, zekânın gelişebilme sınırlarının kalıtımla belirlendiğini
tespit etmişlerdir. Kalıtımla getirilen bu potansiyel iyi çevre koşullarında geliştirilebilir.
Ancak uygun çevre koşulları zekânın sınırlarını değiştiremez. Ancak iyi çevre
koşulları kalıtımla getirilen potansiyelin en verimli bir şekilde geliştirilmesini
sağlayabilir. Yani çok iyi çevre koşulları geri zekâlı bir bireyi normal veya üstün zekâlı
duruma getiremez. Kalıtımla getirilmiş olunan potansiyeli kullanma açısından iyi bir
çevreye ihtiyaç vardır.
Yine araştırmalar göstermiştir ki; kalıtımla getirilen potansiyel eğer iyi bir çevre
ortamında(eğitim, sağlık ve sosyal yönden) geliştirilmez ise zekâ seviyesi açısından
tek başına yeterli olmamaktadır.
O halde öncelikle kalıtımın zekâ potansiyeli açısından etkisi daha fazla olmakla
beraber, tek başına zekâyı belirlememektedir. Potansiyel ne olursa olsun çevre
şartlarının o potansiyele uygun olması gerekmektedir. Bu da zekânın ciddi ölçüde
kalıtım ile ve bunu tamamlayan çevre şartları ile oluştuğunu ve geliştiğini gösterir.
Kalıtım, zekânın ve duyu organlarının düzeyini belirlemede belki daha önemlidir;
çevre ise inançların, alışkanlıkların, tutumların yani kişilik özelliklerinin
belirlenmesinde daha etkili görülmektedir.
Zekâda yaşa bağlı olarak da bazı değişmeler görülür. Bireyin zekâsı genellikle 18–
20 yaşlarına kadar artar.30 yaşlarından sonra bazı alanlarda düşüş belirir. Ancak
genellikle normal dışı bir durum olmadıkça bireyin zekâ ile ilgili gelişme hızında İleri
yaşlarda önceki durumun korunduğu görülür. Pek çok düşünür, sanatçı ve bilim
adamının yaşlılık döneminde verimli olmaları zekâ düzeylerini koruduklarını
göstermektedir.
Zekânın insanlar arasındaki dağılımı:
Bir toplumda bireylerin sahip olduğu zekâ düzeyleri çan eğrisine uygun bir biçimde
dağılım gösterir. İnsanlar arasında büyük farklar vardır. İnsanların çoğunun zekâ
bölümü, ortalama 100 olmak üzere. 90 ile 110 arasında değişme gösterir.
Zekânın insanlar arasındaki dağılımı şu şekilde gösterilebilir:
Normal
Veya
Orta Z
50%
Düşük Z
Geri Z 2 %
7%
70
Üstün Z.
İleri
Z
16%
Tutuk
Z
16%
80
Çok Üstün Z.
2%
7%
90
100
110
120
130
Zekâ bölümlerinin nüfus içindeki dağılım
50
Bu şekil incelendiğinde insanların %50‘ sinin normal zekâya sahip olduğu
söylenebilir. Çan eğrisinin bir ucunda zihinsel yetersizliği olan çocuklar, diğer ucunda
da üstün zekâlı çocuklar yer alır.(Çocuk Gelişimi 1, Ya-Pa Yayınları, 2001, s.119.) Bu
özelliklere sahip olan çocuklar şu şekilde açıklanabilir:
1. Zihinsel yetersizliği olan çocuklar:
Zihinsel yetersizlik gelişim süreci içinde genel zekâ fonksiyonlarının normalin
altında olması, öğrenme ve sosyal uyum sağlayıcı davranışlarda bozukluğun
görülmesi şeklinde tanımlanır. Genel zekâ fonksiyonlarının normalin altında olması
zekâ bölümü puanının 70 ve altında olması şeklinde tanımlanır.
Zihinsel yetersizliği olan çocuklar geç ve güç öğrenirler. Dikkatleri dağınıktır, kısa
süreli belleklerinde problemleri vardır, dil ve konuşma bozuklukları yaygındır. Kişilik
ve sosyal özelliklerde bazı problemler görülür. Fiziksel gelişimleri, normal gelişime
benzerlik gösterir. Bu çocukların eğitimlerinin temel amacı, bağımsız yaşama
becerilerini, kapasiteleri ölçüsünde geliştirmek olmalıdır.
Zihinsel yetersizliği olan çocuklar homojen bir grup değildir. Kendi içlerinde önemli
bireysel farklılıklar gösterirler. Bu nedenle bu çocukların sınıflandırılması gerekir.
Zihinsel yetersizliği olan çocuklar dört grupta sınıflandırılır.
Hafif derecede zihinsel engelliler: Temel okuma-yazma ve sayma becerilerini
kazanmada yaşanan problemler sonucu ortaya çıkar. Zekâ bölümü puanı 50–55 ile
70 arasındadır. Bu çocukların motor gelişimlerinde normal gelişim gösteren çocuklara
göre biraz daha gerilik görülür.
Orta derecede zihinsel engelliler: Sosyal, duygusal ve dil gelişimi alanlarında
gecikmenin olması, davranış problemlerine rastlanması, temel okuma-yazma ve
sayma becerilerinde problemlerin görülmesi sonucu ortaya çıkar. Zekâ bölümü puanı
35–40 ile 50–55 arasındadır. Motor gelişimleri yaşıtlarına göre daha geri olmaktadır.
Günlük bakımlarında kısmen bağımsız olabilirler.
Ağır derecede zihinsel engelliler: Ciddi biçimde konuşma ve dil gelişimi güçlüğü,
sosyal, duygusal veya davranış problemleri ile temel öz bakım becerilerini
öğrenmesinde ortaya çıkan gecikme durumunu ifade eder. Zekâ bölümü puanı 20–25
ile 35–40 arasındadır. Algısal yetenekleri çok zayıftır. Sözel yönergeleri anlamada
güçlük çekerler. Bakımları için sürekli birisine ihtiyaç duyarlar.
Ġleri derecede zihinsel engelliler: Klinik bakıma gereksinim duyan, zekâ bölümü
puanı 20–25‘ in altında olan gruptur. Tam bir denetim gereklidir. Kendilerine bakamaz
ve koruyamazlar.
Zekâ Bölümü
Aptal
Budala
Geri
Zekâlı
Ahmak
Düşük Zekâlı
Tutuk Zekâlı
Orta Zekâlı
İleri Zekâlı
Üstün Zekâlı
Çok Üstün Zekâlı
Zekâ derecelerinin normal dağılımı
0–24
25–49
50–69
70–79
80–89
90–109
110–119
120–129
130-+
Nüfus Ġçindeki Oran
%2
%7
%16
%50
%16
%7
%2
51
2. Üstün zekâlı ve Üstün yetenekliler:
Üstün zekâlı ve üstün yetenekli çocuklar genellikle parlak çocuklarla
karıştırılmaktadır. Bu nedenle bu iki grubun özelliklerinin karşılaştırılması, üstün
zekâlılar için alınması gereken önlemlerde ana babaların öğretmenleri
yönlendirmelerinde yardımcı olacaktır.
Parlak çocuk;
* İlgilidir.
* Sorulara cevap verir.
* Yanıtları bilir.
* Grubun üst dilimindedir.
* Anlamı kavrar.
* Uyanıktır.
* Verilen işi tamamlar.
* İyi fikirleri vardır.
* Okuldan hoşlanır.
* Güçlü belleği vardır.
* Öğrenirken mutlu olur.
* Verilenleri kolaylıkla alır.
* Kolaylıkla öğrenir.
* Belli bir sırayla öğrenmekten hoşlanır.
* Akranlarıyla olmaktan hoşlanır.
* Bilgiyi özümser.
Üstün zekâlı çocuk;
* Oldukça fazla meraklıdır.
* Sorunun ayrıntılarını tartışır.
* Sorular sorar.
* Grubun çok ötesindedir.
* Anlam çıkarır.
* Keskin gözlem yapar.
* Projeler oluşturur.
* Alışılmamış tuhaf fikirleri vardır.
* Öğrenmeden hoşlanır.
* İsabetli tahminlerde bulunur.
* Öğrenirken eleştireldir.
* Verilenleri alırken coşkulu ve gergindir.
* Verilenleri zaten bilmektedir.
* Karmaşık ve giriftlik onu coşkulandırır.
* Büyük yaştakileri ve yetişkinleri seçer.
* Bilgiyi değiştirip uygular.
Bu özellikler yönünden çocuklar arasında bireysel farklılıkların olabileceği
unutulmamalıdır. Üstün yetenekli bir çocukta bazı özellikler daha belirgin iken bazıları
zayıf olabilir.
Üstün yetenekli çocukların bu yeteneklerini geliştirmede normal eğitim programları
yetersiz kalır. Bu çocukların kendi ilgi ve yetenekleri doğrultusunda farklılaştırılmış
programlara ihtiyaç vardır.
Üstün yetenekli çocukların eğitiminde hızlandırma, zenginleştirme ve özel
gruplandırma modelleri uygulanır. Bu uygulamalar şunlardır:
1. Hızlandırma
2. Zenginleştirme
3. Özel gruplandırma
52
3. PĠAGET’ E GÖRE BĠLĠġSEL GELĠġĠM DÖNEMLERĠ
Piaget‘ e göre insan gelişimi bir basamaklar serisidir. Bu basamakların her biri
belirli özellikleri içermektedir. Her basamağa ait kriterler çocuğun zihinsel
fonksiyonlarının özelliklerini kapsar. Piaget, gelişimin evreler halinde gerçekleştiğini
düşünür. Piaget‘ in bilişsel gelişim kuramında dört temel kural bulunur. Bunlar şu
şekilde sıralanabilir:
1. Evreler değişmez bir şekilde belli bir sıra ile ortaya çıkar.
2. Bir sonraki evre önceki evrelerin kazanımlarını da içerir.
3. Her birey kendine göre gelişim gösterir. Bireysel farklılıklar söz konusudur.
4. Piaget‘ in gelişim kuramı her evre için kritik olan gelişim özelliklerini belirtir.
Bu temel kurallara göre Piaget bilişsel gelişimi dört dönemde inceler.
a) Duyusal-Motor Dönemi (0–2 yaş)
b) İşlem Öncesi Dönem (2–7 yaş)
c) Somut İşlemler Dönemi (7–11)
d) Soyut İşlemler Dönemi (11 yaş ve üzeri)
Duygusal-Motor dönemi (0–2 yaĢ):
Piaget‘ göre bebeğin bu dönemde kazandığı davranışlar doğuştan getirilen
reflekslerin şema halinde geliştirilmesidir. Bebeğin doğuştan sahip olduğu emme ve
yakalama refleksleri diğer birçok davranışın kökenini oluşturur.
Zihinsel açıdan, bu dönemin diğer bir özelliği de ertelenmiş taklittir. Bu dönemin
sonuna doğru taklit, model yok olduktan sonra görülür. Örneğin, eve bir misafir gelir.
Bu misafirin çocuğunun davranışları birkaç gün sonra çocuk tarafından taklit edilir.
Buna ertelenmiş taklit denir. Ertelenmiş taklit ile çocuğun zihninde kavramlar
oluşmaya başlar.
Piaget, bebekliğin erken dönemlerinde bebeğin kendi varlığının bilincinde
olmadığını kabul etmektedir. Bebek algıladığı dünyasıyla bir bütündür. Bu evrede
nesnelerin sürekliliği yoktur. Anne, bebeğin görme alanının dışına çıktığında yok olur.
3–4 aylık çocuklar oyuncak topu top görme alanı içindeyken izleyebilir. 5–6 aylık
bebekler, top bir perdenin arkasında kaybolduğunda o noktaya uzun süre bakabilirler.
Sekiz aylık bebekler topu kaybolduğu yerde arayabilirler. Bu aylar bebeklerde
―nesnelerin sürekliliği‖ düşüncesinin geliştiği aşamasıdır. Bu gelişim aşaması bellek
gelişimi açısından önemli bir dönüm noktasıdır.
Bu dönemin en önemli kazanımı belki de hedefe yönelik davranıştır. Çünkü bebek,
eline-koluna hâkim değil iken, dış dünyanın farkında değil iken, elini-kolunu belli bir
amaçla belli bir nesneye doğru kullanabilir hale gelir. Bu dönemin sonunda çocuk bir
şeyi arzu eder ve ona yönelik bir davranışta bulunur. Başlangıçta istemsiz kas
hareketlerinden oluşan hareketler, bu dönemin sonunda belli bir amaca yönelir.
ĠĢlem öncesi dönem (2–7 yaĢ):
İşlem öncesi dönem ikiye ayrılmaktadır. Bunlar;
a) Sembolik Dönem ya da Kavram Öncesi Dönem (2–4 yaş)
b) Sezgisel Dönem (4–7 yaş)
a) Sembolik Dönem ya da Kavram Öncesi Dönem (2–4 yaĢ)
Bu yaş döneminde çocuk iç temsil süreçlerini daha karmaşık ve çok boyutlu olarak
kullanmaya başlamaktadır. Simgeler ve sözcüklerle, nesneler arasındaki ilişkileri
bilinçli olarak kullanabilmektedir. Geçmiş olayları da o ölçüde simgesel olarak
tanımlayabilmektedir. Gene de olayların ve nesnelerin çeşitliliğini, bir düzen içinde
bütünleyebilecek yeteneği henüz gelişmemiştir. Kocaman bir mantarın suda
yüzebilmesine karşılık, küçücük bir çivinin niçin suda battığını açıklayamaz. Piaget
ayrıca, simgesel işlemin önemli ölçüde ―taklit‖ten doğduğunu savunur. Yani bilişsel
simge, içte kalan, dışarı vurulmayan taklittir. Ağaç dalını at gibi, uzun bir sopayı kılıç
53
gibi kullanmayı, çeşitli evcilik oyunlarındaki ana baba rollerini taklit yoluyla
simgeleştirir.
Bu dönemdeki çocuklar aynı zamanda ben merkezlidir. Kendini başkalarının yerine
koyamazlar. Dünyayı başkalarının açısından göremezler. Objeleri sadece tek bir
özellik açısından sınıflandırabilirler. Bir özellik bakımından farklı olan nesnelerin
farkını göremezler. Mantık yürütmede tümevarım ya da tümdengelim yollarını
kullanamazlar. Mantıkları değişken, yüzeyseldir ve tek yönlü düşünürler.
b) Sezgisel Dönem ( 4–7 yaĢ)
Çocuklar bu dönemde, mantık kurallarına uygun düşünmek yerine, sezgilerine
dayalı olarak akıl yürütürler ve problemleri sezgileriyle çözmeye çalışırlar. Korunum
henüz gelişmemiştir. Çocuklar bu dönemde, nesnenin dikkat çekici özelliklerine
odaklanmakta diğer özeliklerini gözden kaçırmaktadırlar. Bu dönemde çocuklar
işlemleri tersine çeviremezler. Piaget‘e göre, tersine çevirme, düşünmenin önemli bir
yönüdür ve korunumun başlangıç noktasıdır. Korunum, herhangi bir nesne ya da
nesne grubunun fiziksel biçimi ya da mekândaki korunumu değiştiğinde, nesnenin
miktar, sayı, alan, hacim v.b. özelliklerinin değişmeyeceği ilkesidir.
Ben merkezli düşünce, bu dönem çocuklarının diğer kişilerle ilişkilerinde de tipik
olarak gözlenir. 4–5 yaşlarındaki bir çocuk sokaktan koşarak gelip annesine ― o topu
aldı. O topu vermiyor‖ derken ―o‖ zamirinin kimi kastettiğini annenin bilmediğini
düşünemez. Bu düşünme biçiminin sonucu olarak işlem öncesi çocukları yaptıkları
yaramazlıklarla ebeveynlerine zahmet verdiklerini anlayamazlar.
Ben-merkezli davranış işlem öncesi dönemdeki oyun davranışlarında da
görülebilir. 2–4 yaşlarındaki iki ya da üç okul öncesi çocuk birlikte oynadıklarında
ben-merkezlilikleri tipik olarak paralel oyunla ve ortak monologlarla sonuçlanır.
Paralel oyunda çocukların bireysel amaçları, kuralları ve ilgileri vardır ve çoğu kez
başkalarının ne yaptığını görmeyi bile başaramazlar. Ortak monologda farklı
konularda konuşurlar, ama söylediklerinin ilgisiz olduğuna dikkat etmez -hatta
aldırmaz- görünürler.
54
c) Somut ĠĢlemler Dönemi ( 7–11 yaĢ)
Çocuğun düşüncesi bu dönemde daha esnektir. Çocuk olayların nedenlerini
açıklayabilir. Nesneleri büyüklük ve küçüklüklerine göre sıraya koyabilir. Bu sıraya
yenilerini ekleyip çıkarabilir. Nesnelerin mekânda yeri değişse bile bunların
sayılarının değişmeyeceğini bilir. Tersine çevirebilme kavramını kazandıkları için
korunum ilkesiyle ilgili bir sorunları yoktur.
Somut işlemler dönemindeki çocuklar, benmerkezcilikten uzaklaşmışlardır. Olayları
ve dünyayı, başkaları açısında da görebilirler. Ancak bu dönemde, düşünme süreçleri
çocuk tarafından gözlenebilen gerçek olaylara yöneliktir. Çocuklar, somut olduğu
sürece karmaşık problemleri çözebilirler. Soyut problemleri ise çözemezler. Soyut
kavramları, çevresindeki model alma yoluyla yerinde kullanmalarına rağmen,
anlamlarını açıklayamazlar.
d) Soyut ĠĢlemler Dönemi (11 yaĢ ve üzeri)
Soyut işlemler dönemi 12 yaş sonrası başlayarak, yetişkinlik yıllarına uzanır. Göreceli
düşünce gelişerek, bir sorun değişik biçimlerde ele alınabilir. Genelleme,
tümdengelim, tümevarım gibi zihinsel işlemler yapılır. Hipotezler kurularak,
doğrulukları kontrol edilir. Soyut düşünce yetisi geliştiği için, soyut kavramlar
kullanılarak, üzerlerinde fikir yürütülür.
Ergenlik döneminde de ergen ben-merkezciliği denilen, herkesin kendisine dikkat
ettiği gibi bir düşünce biçimi görülür. Bu düşünce biçimi yüzünden ergen herkesin ona
baktığı, onu gözlediğini düşünür ve kendini sürekli olarak sahnede hisseder. Bu benmerkezcilik, çocuğun başkasının perspektifinden olaya bakamamasından farklıdır.
Ergen başkalarının perspektifini alabilmeye başladığı için ―ya onlar ne der?‖ diye
düşünmeye başlamıştır.
55
Piaget’ in GeliĢim Dönemleri
Düzey
Yaş


Sensori-motor
(Sensorimotor)
0–2






İşlem Öncesi
(Preoperational )
2–7







Somut İşlemler
(Concrete
Operational)
7 – 11






Soyut İşlemler
(Formal Operational)

11 – (+) 

Özellikler
Davranışlar hedefe yöneliktir.
Düşünme öncelikle motor ve duyusal
işlemlerle meydana gelir.
Duyusal etkinliklerin koordinasyonu düzelir.
Motor etkinliklerin koordinasyonu düzelir.
Nesneler ve insanlar, kendisi dâhil,
birbirinden farklılaşır ve süreklilik yeteneği
gelişir.
Konuşma ve sembolik düşünme başlar.
Dil ve sembolik düşünce önemli ölçüde artar.
Benmerkezci konuşma ve düşünme
baskındır.
Dil gelişiminde hızlı bir gelişme olur.
Sembolik düşünme gelişir.
Algılardan odaklanma başlar.
Korunumda başarısızlık dönem boyunca
bulunur.
Bazı nesneler bir kurala göre gruplanır ve
sınıflanır, başka bir kurala göre yeniden
sınıflanamazlar.
Somut nesnelerle mantıksal işlemler
yapılabilir.
Nesnelerin yüzeysel özelliklerine dayalı
davranışın yerini çıkarsamalar alır.
Sembolik düşünme, sayıları kullanma hızla
gelişir.
Sayılara dayalı akıl yürütme gelişir.
Kavramlar oluşur; birleştirme ve
sınıflandırma özellikleri gelişir.
Benmerkezciliğin yerini sosyal etkileşim alır.
Soyut ve hipoteze dayalı problemler çözülür.
Nesne ve olayların yokluğunda soyut
düşünme meydana gelir.
Tüm ihtimaller ve varsayımlar düşünülebilir.
Soyut fikirler analiz, sentez yapılır ve
değerlendirilir.
Somut bağlamlardan tamamen sıyrılmış
kavramlar oluşur: oran, enerji, atom
kavramları öğrenilir.
56
B. DĠL GELĠġĠMĠ
Dil gelişiminin sunulduğu ikinci bölümde ise, dil gelişiminin tanımına, dilin
elementlerine, çocuklarda dilin kullanılmasına ve dil özürlerine yer verilmiştir.
Dil, iletişimi sağlama aracı olarak tanımlanır. Dil, sesler, semboller ve sözcükler
gibi temel birimlerden oluşur.
Dil gelişimi ise, kelimelerin, sayıların, sembollerin kazanılması, saklanması ve dilin
kurallarına uygun olarak kullanılmasıdır. Dil, çocuğun öğrenmesinde önemli yer tutar.
Dil gelişiminde sesin duyulması ve dili kullanma deneyimlerinin olması gerekir.
Çocukların, yetişkin konuşmalarını taklit ederek dili öğrendikleri ileri sürülür. Çocuğun
dil gelişiminin temelinde iletişim kurma, diğerlerin dikkatini çekme, isteklerini, duygu
ve düşüncelerini iletme gereksinimi bulunur.
Dil bilimcilere göre, insanlığın gelişmesinde dilin önemli işlevi vardır. Dilin işlevleri
şu şekilde sıralanabilir:
1. Dil, arzu ve istekleri ifade eder.
2. Dil, aynı zamanda heyecan ve duyguları ifade eder.
3. Dil, nesnelerin durumunu ve olayları açıklar.
4. Dilin en önemli aracı konuşmadır. Dil, kendi materyalini kendi geliştirir.
5. Dil, konuşmanın devam ettiğine işaret eder.
6. Çocuk kendi ağlama sesinden zevk alır.
Çocuk doğduğu günden itibaren konuşma dilini öğrenmeye başlar. Çocuğun dili,
iletişim aracı olarak kullanabilmesi için dille ilgili sembolleri öğrenmesi, belleğinde
saklaması ve gerektiği durumda kullanması gerekir. Çocuğun bu özellikleri
kazanması, dilin yapısını oluşturan sistemlere bağlıdır.(Çocuk Gelişimi 1, s.130.)
1. Dili OluĢturan Sistemler
Dilin gelişimi konusunda yapılan çalışmalara göre dil gelişimi, ses, sıra ve anlam
sistemi olmak üzere üç sistemden meydana gelir. Bunlar şu şekilde açıklanabilir:
a) Ses Sistemi:
Konuşma dilinde anlamı ayırt etmeye yarayan en küçük ses birimleri ses
sistemlerini oluşturur. Çocuk başlangıçta sesin akışını duymalıdır. Sesin akışını
algılayan çocuk bu sesleri küçük parçalara bölerek kendi dilini oluşturur. Ünlü ve
ünsüz ses birimlerinin farklı birleşimler halinde kullanılması ile sözcükler oluşur. Her
dilin kendine özgü ses sistemleri bulunur. Çocuklar yaklaşık iki buçuk yaşlarına kadar
tüm ünlü ve ünsüz sesleri çıkarabilirler. Bununla birlikte tüm seslerin çıkarılması yedisekiz yaşlarına kadar sürer.
b) Sıra Sistemi:
Cümlenin yapısını oluşturan ses gruplarının cümle içinde sıralanmasıdır. Cümlenin
yapısını oluşturan öğelerin anlamlı bir biçimde birleştirilmesi ile ilgili kuralları içerir.
Çocuğun ilk ifadeleri tek sözcükten oluştuğu için, çocuk sıra sistemi ile ilgili kuralları,
iki sözcük döneminde kullanmaya başlar. Çocuk ses gruplarındaki sıraya dikkat
etmelidir. Aksi halde cümlelerin anlamları değişebilir. Örneğin ‗Ahmet süt ister‘
cümlesi sıra değiştiğinde ‗süt Ahmet ister‘ anlamsız bir biçime değişebilir.
Cümle içindeki anlam ilişkileri, Türkçe‘ de isim ve fiillere sistemli bir şekilde takılan
eklerle belirtilir. Türkçe‘ nin söz dizimi kuralları, cümle içindeki öğelerin yerini
serbestçe değiştirmeye izin verir. Bu yüzden önemli bir anlam değişmesi genellikle
olmaz. Fakat kişi, zaman ve hal bildiren belirteçleri ve ekleri doğru yerlerde kullanmak
gerekir.
c) Anlam Sistemi:
Anlam, dili kullanmanın can damarıdır. Seslerin sembol aracılığıyla nesne ve
olaylarla ilişkisini belirler. Sözcükler, belirli bir anlamı ifade etmek için kullanılır. Çocuk
dili anlamlı kullanmaya başladığında, belirli durumlar ve nesnelerle kendi düşünceleri
57
arasında anlamlı ilişkiler kurar. Sözcük ve cümlelerini belli anlamlar oluşturmak üzere
kullanır. Anlamsal gelişim ile zihinsel gelişim düzeyi paralel bir gelişme gösterir.
Çocuk bilişsel kavramları kazandıkça, dilin anlamsal yönü de zenginleşir.
2. Çocuklarda Dilin Kullanılması (0–12 yaĢ)
Konuşmayı ve diğer insanları anlamayı öğrenmek çocukların geliştirdiği en
karmaşık yeteneklerden biridir. Tüm çocuklar konuşma öncesi sesler çıkarırlar.
Çocuğun ihtiyaçlarını, ilgilerini ve düşüncelerini ifade edebilmesi için, iletişimin dört
boyutunu kazanması gerekir. İletişimin boyutları şu şekilde sıralanabilir:
1. Konuşma yoluyla başkalarının söylediğini anlamak.
2. Kendi söz dağarcığını geliştirmek.
3. Sözcükleri doğru olarak telaffuz etmek.
4. Anlaşılabilir bir cümle yapısını kavramak.
Yaşamın ilk birkaç ayında bebekler gerçek konuşmanın temeli olan ağlama ve
anlamsız sesler çıkarma yoluyla iletişim kurarlar. Daha sonraları, söylenenleri
anlamaya, tek kelimelerle kendini ifade etmeye ve cümleler kurarak konuşmaya
başlarlar.
Dilin kazanılması konuşma öncesi ve konuşma dönemi olmak üzere iki dönemde
incelenir. Bu dönemler şöyle bir şemada gösterilebilir: (Çocuk Gelişimi 1, s.132.)
Dilin Kazanılması
Konuşma Öncesi Dönem
1. Yeni doğan dönemi(ağlama)
2. Gığıldama dönemi
3. Mırıldanma dönemi
4. Mırıldanmanın tekrar dönemi
Konuşma Dönemi
1. Ses, sözcük dönemi
2. Tek sözcük dönemi
3. iki sözcüklü ifadeler dönemi
4. Üç ve daha fazla sözcüklü
ifadeler dönemi
5. Gramer kurallarına uygun
konuşma dönemi
Bu dönemler şu şekilde açıklanabilir:
a) KonuĢma Öncesi Dönem
Bu dönem, yeni doğan dönemi(ağlama), gığıldama, mırıldanma ve mırıldanmanın
tekrarı dönemlerinden oluşur.
Yeni doğan dönemi (ağlama): 0–6 haftalık bir dönemi kapsar. Yeni doğanın
davranışlarının çoğu istem dışıdır. Konuşmanın gelişimi için arama, emme, yutma
refleksleri önemlidir. Yemek yeme ile ilgili olan bu reflekslerin sürekli tekrarlanması
ağlama ve seslenme sonucunda, bebek konuşma sesi üretimi için gerekli olan nefes
alma ve ağız yüz yapılarını kazanır. Konuşma mekanizmasının asıl görevi, nefes
alma ve yemek yemedir. İlk 3 haftada çıkarılan sesler farklılaşmamış, amaçsız,
anlamsız rastgele çıkarılır. İkinci 3 haftalık dönemde farklılaşmış sesler ortaya çıkar.
Çıkarılan bu sesler, uyarıcı ile ilişkili olup genellikle açlık ve rahatsızlık ağlamalarıdır.
Ağlama, bebeğin ihtiyaç ve isteklerini belirten ilk tek iletişim yoludur. 1. ayın sonunda
anne, sesin farklılığına göre ağlamanın nedenini (açlık, kızgınlık, acı) belirleyebilir.
Çıkarılan sesler, anlam yönünden incelendiğinde ham sözcüklerin başladığı; bebeğin
başkalarının sesine tepki gösterdiği dönem olduğu görülür.
Gığıldama dönemi: 6 hafta ve 3 ay arasındaki dönemi kapsar. Ağlama ile birlikte
bebekler basit sesler çıkarır. Çıkarılan bu sesler evrenseldir. Bebeğin bu sesleri
çıkarmasında bilinç yoktur. Bebek rahatsızlığını ifade eden seslerin yanı sıra mutluluk
58
ve rahatsızlığını ifade eden sesler de çıkarır. İki aylık bebeğin, ağız kasları kontrolü
gelişimini sürdürürken bebek ağız hareketlerini başlatıp durdurabilir. 2 ve 3 aylık
dönem, gülme ve gığıldama dönemidir. Çocuk, sesi ses olarak çıkardığını bilir.
Çıkardığı seslerden mutlu olur, ses oyunları oynar ve kendiliğinden ses üretimi
başlar. Rastgele olarak çıkarılan sesler a, u, o ünlü seslerini uzatır. Daha sonra da bu
seslerin sonuna h eklenerek ah, uh, şeklinde sesler üretirken s, k, g gibi yumuşak
damak ve gırtlak seslerini çıkarır. Ses üretimi hâlâ refleksiftir. Çıkarılan sesler, anlam
yönünden incelendiğinde hoşnutluğu ve hoşnutsuzluğu belirten seslerdir.
Başkalarının çıkardığı seslere tepki verirken annesinin sesine gülümser.
Mırıldanma dönemi: 3–6 aylar arasında görülür. Bebeğin ses mekanizması
üzerindeki kontrolünün arttığı görülür. Dili yuvarlama ve ileri uzatma becerisi görülür.
Memnuniyetini belirten sesler çıkarır. Ayrıca kendi çıkardığı bu sesleri taklit eder. Bu
taklit sesleri, yalnız olduğunda görülür. Bebeğin çıkardığı sesler refleksif olmaktan
çıkmış, tamamen amaçlı hâle dönüşmüştür. Ses çıkarma için uyaran kendisidir. Bu
dönemde bebek, ünlü ve ünsüz seslerin çeşitlerini üreterek bunları tekrar eder. Buna
vokal jimnastik denir. Bebeğin tekrar etmekten hoşlandığı bu sesler ―ma-ma-ma‖, ―baba-ba‖gibi seslerdir. Görüldüğü gibi bebek, ünsüz benzeri seslerle ünlü benzeri
sesleri birleştirerek iki heceli sözcükler oluşturmaya başlar. Bu dönemde b, m, p gibi
dudak sesleri çıkarır. Uzun oyun sesleri, çığlıkları ve seslenmeler görülür. Bebeğin
çıkardığı seslerin sayısında ve türünde artmalar vardır. Kendi kendine konuşmaya
başladığı dönemdir.
Mırıldanmanın tekrarı dönemi: 6–9 aylar arasında görülür. Bu dönem, ses
oyunlarının tekrarı dönemi olarak da ifade edilir. Bebek, ses üretimi ile işitmeyi
birleştirir. Seçilmiş işitilen sesleri tekrarlar. Mırıldanmanın tekrarının görülmemesi, bu
dönemde dil problemlerinin, işitme kaybı, zihinsel gerilik gibi durumların ortaya
çıktığını gösterir. Bebeğin ağız hareketlerinde çeşitlilik görülür. Bebeğin çıkardığı
sesler, hece tekrarına dönüşerek daha çok çevredeki dilin niteliklerini kazanır.
Önceleri p, b, d gibi dudaksı ve diş eti patlamalı sesler çoğunluktadır. Ünlü ünsüz
birleşimlerinin tekrarıyla ―ba-ba-ba‖, ―de-dede‖ ―ma-ma-ma‖ şeklinde görülür. Bu
dönemde çocuk, değişik sesler çıkarır. Çocuklar kelime söyleyene kadar, çocukla
beraber bu seslerin tekrar edilmesi teşvik edicidir. Bu dönemde çocuk, bütün ses
mekanizmasını serbestçe hareket ettirmeyi öğrenir. Bebeğin ses oyunlarında ritim
kullandığı görülür.
b) KonuĢma Dönemi
Konuşma dönemi; ses, sözcük, tek sözcük, iki sözcüklü ifadeler, üç ve daha fazla
sözcüklü ifadeler ve gramer kurallarına uygun konuşma dönemlerini kapsar.
Ses sözcük dönemi: 9–12 aylar arasında görülür. Bu dönem, tekrarlama ya da
çeşitlenmiş mırıldanma dönemi olarak da ifade edilir. İnsan seslerini bilinçli bir şekilde
taklit eder. Çocuğun sık sık mırıldanarak yetişkin konuşmasına benzeyen dizeler
oluşturduğu görülür. Bu sesler anlamdan yoksun, akıcılık özelliği olan, düz cümle ya
da soruya benzeyen acele mırıltı şeklindedir. Bu anlaşılmaz konuşmalara, jargon
denilmektedir. Mırıldanmalar, çocuk için sözcük yerini tutar. Dil bilimcilerin, ilk
sözcüğün söylendiği bir yaş civarını genellikle dilin başlama noktası olarak kabul
ettiği görülür. Bu dönemde çocuk, birkaç jesti ve sözcüğü anlar. Bu aşamadan sonra
bebekler, artık anlamları araştırmaya kendi dillerini öğrenmeye hazır durumdadır.
Tek sözcük dönemi: Çocuklar bir yaşına geldiklerinde gerçek konuşmaya geçerler.
Bir buçuk yaşlarında ilk sözcük sesle oynamanın rastlantısal bir sonucu olarak ortaya
çıkar ve tekrarlamalar yoluyla uygun bir şekil olarak kuvvetlendirilir. Tek sözcüklü
cümleciklerin üretildiği dönemde dilbilgisi yapısına bakıldığında isimlerin en yaygın
kullanıldığı, bir kaç tane de fiil, sıfat göze çarpmaktadır.
59
YAġ
DĠL GELĠġĠM ÖZELLĠKLERĠ
Refleksif Davranışlar (arama, emme, yutma) görülür. Konuşma sesinin üretimi
için gerekli olan nefes alma, ağız ve yüz hareketlerinin kazanıldığı dönemdir. Bu
Yeni doğan Dönemi
(0-2Ay)
Gığıldama Dönemi
dönemde farklılaşmamış ve farklılaşmış ağlamalar görülür. Farklılaşmamış
ağlamalar, refleksiftir. Farklılaşmış ağlamalar, 1.ayın sonunda bebeğin aç,
kızgın ve acılı olduğunu belirten iletişim aracıdır.
Bebekte gülme, haz aldığı durumlarda gığıldama gözlenir. Ünlü seslerin (a,u,o
gibi) uzatılması şeklinde görülür. Daha sonra bu seslerin sonuna ―h‖ eklenerek
(2-4Ay)
―ah,eh,uh‖ şeklinde sesler üretilebilir. ―k,g‖ gibi yumuşak damak ve gırtlak sesleri
çıkarır.
Mırıldanma Dönemi (4-
Dil kontrolünün artmasıyla, ünlü ve ünsüz seslerin çeşitlerini üreterek bunları
6Ay)
tekrar etmekten hoşlanırlar. Bu sesler ‖ma-ma-ma‖, ―ba-ba-ba‖ gibi seslerdir.
―P,b,m‖ gibi dudak seslerinin kullanımının başlaması da görülür.
Mırıldanmanın Tekrarı
Dönemi (7-9Ay)
Hece tekrarları gözlenir (ba-ba,ma-ma). Ses üretimiyle işitmenin birleştirilmesi
sıklıkla görülür. Yetişkin konuşmasına benzeyen, ancak anlaşılamayan uzun
diziler meydana getirir. (jargon)
BaĢkalarının Seslerini
Bebekler bu dönemde insan seslerini bilinçli bir şekilde taklit ederler. 11. aydan
Taklit Dönemi
itibaren, ses-sözcük dönemi başlar. Bebek anlaşılamayan ses dizileri arasına,
tek heceli sözcükler yerleştirmeye başlar. İlk anlamlı sözcüklerin kullanıldığı
(9-11Ay)
Ses-Sözcükler Dönemi
(11–14 Ay)
gözlenir. Artık anlamları araştırmaya ve kendi dillerini öğrenmeye hazırdırlar.
Birbirine benzemeyen hece tekrarları yapılır. Cümle seslerine benzeyen bir dizi
ses üretiminde bulunurlar. Bu söylemlerde; ritim, duraklama, ses değişimleri
cümle kullanımlarına benzerlik gösterir.
Birbirini Ġzleyen Tek
Sözcüklü Cümlecikler
Dönemi (18-24Ay)
Bu dönemde çocuk nesneleri ve resimleri isimlendirir. Basit yönergelere tepki
verir. İki sözcüklü cümleler kurar. Uzun cümleyi genelde özne + eylem şeklinde
kısaltır. Jargon kullanımı devam eder, amaçlıdır.
60
İki sözcük dönemi: İki yaşına doğru çocuklar, tek sözcüklerin birbirini izlemesiyle iki
sözcüklü birleşimler oluşturmaya başlarlar. Bu dönem dilbilgisi yapısının başlangıç
dönemidir. İki sözcüklü cümleler yapabilirler. Bunlar genellikle birbirini izleyen tek
sözcüklerin birleşimi şeklindedir.
İki, üç yaşlarında çocukların dilbilgisi yeteneklerinde ve sözcük hazinelerinde hızlı
bir gelişim görülür. Çocuklar yetişkin seslerinin üçte ikisini öğrenmiştir. Çıkarılan
ünlülerin %90'ı doğrudur. Ünsüzlerin birçoğunu da kendine özgü biçimde söylerler.
Çocuklar 3–4 yaşlarına geldiklerinde ana dilinin temel yapılarını öğrenir ve
kendilerini iyi bir biçimde ifade edebilirler. Dil kullanımları çok yönlüdür. Duygularını,
düşüncelerini, ilişkilerini anlatırlar, ünlülerin %90'ını, ünsüzlerin %60'ını doğru
söylerler. Hayali oyunda dili kullanırlar. Zamanla sözcük ve cümle yapısındaki
karmaşıklık giderek artar.
Çocuklar 4–5 yaşlarına geldiklerinde dil kolay, doğru kullanılan bir araç haline gelir.
Önceki döneme göre daha karmaşık cümle yapısı kullanmaya başlarlar.
5–6 yaşlarındaki çocukların dil kullanımı bir yetişkininkine benzer. Sosyal
etkileşimde konuşma artmaktadır ve daha anlaşılır biçimdedir.
Sonuç olarak denilebilir ki; çocuğun kendine özgü bir dil yapısı vardır. Bu dil yapısı,
yetişkin diline göre daha basit bir yapıdır. Ancak yetişkin dilinin eksik kalmış dili
değildir. Çocukların dili, yaratıcı ve üretici bir özellik göstermektedir. Çocuk önemli
sözcükleri seçip, daha yakın cümleler kurarak, kendini ifade etmektedir.
Gramer kurallarına uygun konuşma dönemi: 3–6 yaş dönemini kapsar. 3-4yaş
çocuğunun kelime hazinesi gelişir. Yeni sözcükler öğrenirken, bildiği sözcükleri daha
esnek kullanır. Ana dilinin temel yapılarını öğrenir. Kendini rahatça ifade eder. Dil
kullanımı çok yönlü olup duygularını, düşüncelerini ilişkilerini anlatır. Fısıldamayı
öğrenir. Hayali oyunda dil kullanır. Çocuk, kendine dönük açıklamalar yaparak
benmerkezci konuşma sergiler. Söz diziminde özne, nesne ve yüklem arasındaki
fonksiyonel ilişkileri anlar. Çekim kurallarının görülmeye başladığı dönemdir. Çocuk
geçmiş, şimdiki ve geniş zaman eklerini kullanır. Çocuk önce ―Kedi içer.‖ derken
şimdi ―Kedi içiyor.‖şeklinde kullanır. ― Nerede, ne zaman?‖ 3 yaş civarında olan
çocuklar ne, kim? sorularını genişletirler. Yetişkinlerin kullandığı soru formlarındaki
cümleleri, 4 yaşlarında üretmeye başlarlar.
4–5 yaşta çocuk dili kolay ve doğru kullanılır. Anne ve babasının ses perdesini
taklit eder. Dili kullanmada kız çocukları, erkek çocuklarına göre daha iyidir.
Benmerkezci konuşma sürdüğü görülür. Sözcük sayısı artmaya devam eder. Kelime
hazineleri 1000 kadardır. Önceki döneme göre daha karmaşık cümle yapısı
kullanmaya başlarlar. Çoğul kullanımı doğru yapılır.
5–6 yaşındaki çocuğun, dili kullanımı bir yetişkin diline benzer. Sosyal etkileşimde
konuşma artar ve anlaşılır biçimde olduğu görülür. Çocuk, yetişkini daha az taklit
eder. Çekim kuralları ve kişi zamirlerinin çekimi de doğru kullanılır. Çocuk, 5 yaşına
geldiğinde olayları sırasına göre anlatır. ― Elimi yıkadım ve yemeğimi yedim‖ gibi.
Olayları ― önce-sonra‖, ―sırasına dizme‖; geçmiş, şimdiki, gelecek‖ zamanı kullanımı
gelişir. Çocuk, 5 sözcük içeren cümleler kurabilir. Çocuklar 6–7 yaşlarında birlikte
yaşadıkları yetişkin gibi konuşurlar. Sözcük sayısı ortalama 2000 kadardır. 8 yaşına
geldiğinde sözcük sayısı 3000‘e ulaşır. Bu yaştan sonra dinleme süresi artar.
Yaşadıkları olayları mantıklı bir şekilde anlatırlar. Telaffuzları düzgün, kelimeleri
çeşitlidir.
Bir çocuğun konuşması sürekli olarak eleştirilirse, bu durum onun için kötü olabilir.
Sürekli eleştirmek yerine anne babaların ve çevresindeki kişilerin doğru konuşarak
çocuk için model olmaları önemlidir.
61
Dil GeliĢimini Etkileyen Faktörler
Genetik:
Bütün sağlıklı bebekler dil öğrenme yeteneği ile doğarlar. Bebekler dil gelişimi için
doğuştan donanımlı olup duymaya karşı son derece duyarlıdırlar. Bebekler
doğumdan sonraki birkaç gün içinde, tüm sesler arasından insan sesini hatta
annelerinin sesini ayırt edebilirler. Ses farklılıklarına duyarlı olup, hece grupları
arasındaki farkları, ―b‖ ve ―p‖, ―d‖ ve ―t‖ ses farklarını anlayabilirler. Bebeklerin dili
anlamaya ve üretmeye başlamadan çok önce dil için genetik yönden hazır oldukları
kabul edilebilir.
Algısal, Bilişsel ve Nörolojik Gelişim:
İşitme algısının normal olması sağlıklı dil gelişimi yönünden önemlidir. Duyma
kusuru olan bebeklerin 4–8 aylar arasında yapılan ses oyunları döneminde
normallerden ayrıldığı, daha az sessiz harf kullandıkları ve 4–18 aylar içinde ses
üretimindeki yaratıcılığın giderek azaldığı dikkati, ses oyunlarından işitsel geri alım
olmadığı için bebeğin dil gelişiminin aksamaktadır.
Görsel algılama dil gelişimi için belirleyici olmakta, ciddi görme kaybı olan
çocukların dil gelişimleri, görmesi normal olanlara göre daha geç başlamaktadır.
İki yaşına kadar çocuğun çıkardığı seslerle zekâsının ilişkisi olmamasına karşın, iki
yaşından sonra dil gelişimi ile zekâ arasında sıkı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Erken
konuşan çocukların zekâ düzeylerinin genellikle normal ya da normalin üstünde
olduğu ve dilin zekâya bağlı olarak geliştiği görüşü kabul edilmektedir.
Fiziksel ve Ruhsal Durum:
Zihinsel gerilik, sağırlık, serebral palsi, idiopatik parmak ucunda yürüme, yaygın
gelişimsel bozukluklar ve otizmde dil gelişimi ve konuşma etkilenmektedir. Ağır ve
uzun hastalıklar, çocuğun konuşmasını bir ya da iki yıl erteleyebilir. Hastalık
nedeniyle başkaları ile iletişimin sınırlanması, konuşmaya daha az yüreklendirilmesi
konuşmada gecikmeye yol açabilir.
Anne-Bebek Etkileşimi ve Sosyal Çevre:
Dil kazanımı temelde aynı sırayı izlese de, bu gelişimin hızı sosyal çevreden
etkilenmektedir. Erişkinlerin bebekle erken dönemden başlayarak kurdukları sözel
iletişim bebeğin anadilini öğrenmesinin temelini oluşturur. Çevre ve özellikle anne
tarafından çocuğa sunulan sözel uyaran zenginliğinin dil gelişimini olumlu
etkilemektedir. Bakımevlerinde büyüyen çocuklar aile içinde büyüyen çocuklara
oranla daha çok ağlarlar fakat daha az hecelerler. Bunların konuşmayı daha geç
öğrenmeleri göstermiştir ki, sıkı kişisel ilişkiler dil gelişiminde önemli bir etkendir. Aile
bireyleri özellikle anne ile çocuk arasındaki sağlıklı ilişkiler dil gelişimini olumlu etkiler.
Bu konuda ailenin genişliği de önemlidir. Ailede tek olan çocuk daha çabuk ve
düzgün konuşur çünkü ailenin tek ilgi merkezidir.
Annenin bebekle olan etkileşimi ile bebeğin konuşma öncesi iletişim becerisi birbiri
ile ilişkilidir. Bebek ile konuşmanın ise yalnız bebeğin daha sonraki dil öğrenimi için
değil, çevre-bebek etkileşimi yönünden de son derece önemidir. Bebeğin erken
dönemde kendisi ile etkileşime girenleri ve çevreyi izleme ve dinleme becerileri sözel
etkileşimin temelini oluşturur.
Erken bebeklik döneminde bebek-anne arasındaki duygusal iletişim öncelikle yüz
yüze bakma, vücut duruşu, dokunma ve ses çıkarma ile olur. Bebek büyüdükçe daha
karmaşık ve üstün sistemler geliştirse de yüz yüze etkileşim ve karşılıklı bakış,
duygulanımın paylaşılması ve etkileşimin düzenlenmesinde çekirdek rolü oynar. Eğer
bir bebek ya da küçük çocuk bakışlarını bir nesne ile kişi arasında kaydırarak
değiştiriyorsa onunla bu deneyimini paylaşma istediğinin bir belirtisi olarak
62
yorumlanabilir. Annenin bebeğe verdiği tüm bu uyaranlar bebeğin dil gelişimi ile
uyumludur.
8–12 aylık bebek rutin çerçevedeki birkaç sözcüğü anlar ancak annenin baktığı
nesnelere bakması, dikkat çekilen nesneyle hareketlenmesi, yapılan eylemleri taklit
etmesi çok daha fazla şeyi anlıyor izlenimi verebilir. Örneğin; anne, ―şu güzel topa
bak‖ dediğinde bebek annenin bakış yönünü yakalayarak topa bakar. Bebeğin topa
doğru hareket ettiği sırada anne ―haydi topu tut‖ derse sanki bebek bu yönergeye
uymuş gibi görünür ve pozitif pekiştireç alır. Bu davranışlar aynı zamanda annebebek etkileşiminin güçlenmesine, etkileşimde bebeğin başarı ile yer almasına
olanak sağlar. Böylece bebek de gerçek dili anlamaya daha da yakınlaşır.
Çocuğa bakım verenin sürekliliği ve aynılığının yanıt dilinin gelişiminde önemlidir.
Bebeğin genel durumunun huzursuz olması, ağlama süre ve şiddetini artırmakta ve
anne-bebek uyumunu olumsuz etkilemektedir. Annenin bebeği kucaklaması anne
karnındaki ortama benzer bir ortam yaratması yoluyla bebeğin ağlama ve
huzursuzluğunu azaltır. Bebeğin uyarılarına annenin yanıtlılığının bebekteki güven
duygusunu destekleyerek iletişimin gelişimine olumlu katkıda bulunur.
Cinsiyet:
Oyuncak aracılığı ile kurulan iletişimde cinsiyet farkı saptanmazken annelerin
yalnızca konuşarak kurdukları iletişime kızların yanıtlarının daha fazla olduğu ayrıca
kız bebeklerin sözel uyaranlara, erkeklerin ise görsel uyaranlara daha fazla tepki
verdikleri dikkati çekmiştir. Ayrıca annelerin kız çocukları ile daha çok konuşarak
erkek çocukları ile ise dokunarak iletişim kurdukları görülmüştür.
Aile Yapısı ve İki Dillilik:
Aile içindeki birey sayısı arttıkça çocukların konuşma konusunda daha yavaş
olurlar, bunun nedeninin ise kalabalık aile ortamında erişkinlerin bebekle konuşmaya
daha az zaman ayırabilmeleri olabileceği ileri sürülmüştür. İki ayrı dilin konuşulduğu
ortamlarda yaşayan ya da iki dil öğrenmek zorunda kalan çocuklar başlangıçta tek dili
öğrenen çocuğa göre daha yavaş bir gelişim gösterirler. Küçük çocukların yabancı
dilin ses ve duyuş özelliklerine karşı çok keskin bir kulakları olduğu, daha ileri
yaşlarda ise çocukların ve büyüklerin dil öğrenirken daha çok dilbilgisi, kavram ve
anlam üstünde durdukları ve bu nedenle ikinci bir dilin öğrenilmesinde küçük
çocukların daha üstün bir durumda oldukları ileri sürülmektedir.
Sonuç olarak tüm bebekler dili öğrenmeye öncelikle kullanılan dildeki sesleri
öğrenmekle başlarlar. Seslerden hecelere, cümlelere ve dilin tam olarak
anlaşılmasına dek süren süreç içinde sıra değişmezken, gelişimin hızı tüm bu
etmenlerden etkilenmektedir.
63
Dil ve KonuĢma Bozukluklarının Nedenleri
Dil ve konuşma bozukluklarının nedenleri iki grupta incelenir:
1.Organik Bozukluklar
- Ağızdan yapı bozuklukları
- Merkezi sinir sistemi bozuklukları
- Duyu organlarındaki bozukluklar
- Bilişsel bozukluklar
- Motor bozukluklar
2. Fonksiyonel Bozukluklar
- Çocuğun yaşadığı çevre
- Ailede yöresel dilin konuşulması
- Ailede birden fazla dilin
konuşulması
- Ciddi duygusal ve sosyal
bozukluklar
- Aile içi problemler
- Ciddi duyusal sorunu olan çocuklar
Dil ve KonuĢma Bozukluklarının Türleri
Çocukların dil gelişimlerinde beklenen aşamalar da gecikmeler olması,
konuşmanın, dikkati konuşana çekecek kadar normalden çok farklılık göstermesi ve
iletişimin bozulduğu ve koptuğu durumlar, konuşma ve dil bozuklukları olarak
tanımlanır.
Dil ve konuşma bozuklukları 3 grupta incelenebilir:
1. Söyleyiş ( Artikülâsyon) Bozuklukları:
Konuşma seslerini çıkarma işlemine söyleyiş(artikülasyon )denir. Dört çeşidi vardır:
a) Atlamalar: Sözcüklerin yalnız bir kısmı söylenir. Araba yerine "arba''
b) Yerine koyma: Sözcüğün başında ortasında veya başındaki sesin yerine başka
bir ses kullanılır."Arı'' yerine "ayı''
c) Eklemeler: Sözcüklerdeki fazla sesleri içerir."aşağı'' yerine "aşşağı''
d) Çarpıtmalar: Ses, konuşma dilinde olmayan yeni bir ses olarak çıkarılır.
"araba''yerine"aba''
2. Ses Bozuklukları:
a) Ses perdesi: Bir kimsenin sesi perde bakımından yaşına ve cinsiyetine göre,
beklenenden daha alçak ya da yüksek olmasıdır.
b) Ses yüksekliği: Sesin çok yumuşak, zayıf ya da yüksek olmasıdır.
3. Konuşma Akışındaki Bozukluklar:
a) Acele-Karmaşık konuşma: Konuşmaları hızlı, düzensiz, acele, karmaşık olur,
Çoğu zaman kekemelikle karıştırılır, söylemek istediklerini anlatamazlar.
Kekeleyenlerin aksine bozukluklarının farkında değildirler, konuşabilirler ve nadiren
kekelerler.
b) Kekemelik: Anormal tekrarlarda duraksamalardan veya söyleyiş için gerekli
seslerin hecelerin veya hareketlerin uzatılmasından oluşur. Bunlarla birlikte konuşma
çabasını gösteren mimik ve jestleri konuşmanın engellenmesini konuşmadan
kaçınmayı ve kaygıyı içerir.
64
-ÜNĠTE 5-
DUYUSAL GELĠġĠM


DUYULAR YOLU ĠLE ÖĞRENME
ÇOCUĞUN DUYUSAL GELĠġĠMĠNDE ANNE BABANIN ROLÜ
65
ÜNĠTE 5- DUYUSAL GELĠġĠM
A. Duyular
Bir bebek, doğduğu zaman hiçbir bilgiye sahip değildir. Ama doğduğu andan
itibaren çevresini tanımasını mümkün kılacak bazı organlar ve mekanizmalar vardır.
Bunlara duyu organları ve duyum mekanizmaları denebilir.
Çevremizi, hatta kendi bedenimizi tanımamız duyu organlarımızla olur. Hem beden
içinden, hem de dış çevreden gelen etkilerin alıcı organları göz, kulak, burun, dil, deri‘
dır. Bunlar duyu organlarıdır. Duyu organları dışarıdan gelen etkileri alabilecek özel
bir yapıya sahiptir. Duyu organlarında uyarıcılar sonucu meydana gelen kimyasal ya
da elektriksel değişikliklerin belli sınır yollarından geçerek beyne ulaşmasına duyum,
çevreden gelen bu etkilerin duyulabilmesi yetisine ise duyu denir. Birbirinden
bağımsız şekilde değişik duyu organlarından gelen veriler algısal süreçte anlamlı bir
bütüne dönüşür. Böylece duyular anlam kazanır.(Çocuk Gelişimi 1, s.147.)
Duyusal gelişim çocuğun duyularını yaşam içinde prova etmesiyle gerçekleşir.
Duyusal gelişim sürecinde dokunarak hissetme duyusu; görerek, görme duyusu;
işiterek, duyma duyusu; koklanarak, koku alma duyusu ve çeşitli şeylerin tadına
bakarak tat alma duyusu tanınır ve gelişir. Bu nedenle duyusal gelişim çocuğun
çevresinde algılayabileceği nesne ve objelerin çeşitliliğine bağlıdır. Çocuğun
çevresinde ne kadar çok nesne ve obje varsa duyuları da o kadar gelişecektir.
Beş duyumuz çok mükemmel bir şekilde yaratılmıştır. Fakat onlar sadece birer
araçtır, alettir. Çünkü algılayan duyular değil, zihindir. Algılama geliştikçe zihin de
gelişir. Zihin, dış dünyadaki şeylerle ilgili bilgileri elde etmek için beyin ve sinir
sistemini kullanır. Duyular yoluyla elde edilen şeyler, zihnin çalışması için
hammaddedir. Tıpkı bir bedenin, büyümesi için belirli gıdalara ihtiyacı olduğu gibi,
zihinde, büyümek için dış dünyadan, evrenden alınan izlenimlere muhtaçtır. Ve
alınan bütün izlenimler, zihin aracılığı ile ruha gönderilir ve dolayısıyla ruh zenginleşir.
DIġ DÜNYA – - – BEDEN (BeĢ duyu) – ZĠHĠN (Algılayan) – RUH (ZenginleĢen)
Duyu organlarımızın çalışmasına o kadar alışmışız ki, onları ―doğal bir şey‖ gibi ele
alırız. Onları geliştirilmiş, hassas ve olağanüstü araçlar diye tanıyamayız. Eğer ruhun
bu aletleri projelendirdiğini, imal ettiğini ve kullandığını düşünürsek, onların
hayatımızla asıl ilişkilerini anlamaya başlar ve onlara saygıyla davranırız.
Şimdi duyularımızın özelliklerine şöyle bir göz atalım:
1. Dokunma duyusu:
Deri dokunma duyusunun bulunduğu yerdir ve sinirleri derinin tamamı üzerinde
dağılmıştır. El ve bilhassa parmaklar ve onların uçları da duyunun asıl organlarıdır.
Dokunma duyusunun keskinliği, bedenin değişik bölümlerinde değişir. Dokunmanın
duyarlık derecesi de kişiden kişiye farklıdır. Bazılarının parmaklarında çok hassas bir
dokunma duyusu varken, diğerlerinde çok düşük düzeydedir. Aynı şekilde bazı
insanların birkaç gram ağırlık değişikliğini hissedebildikleri de bilinmektedir. Dokunma
duyusunun gelişmesinde dikkatin önemini çok büyüktür. Çok hassas dokunma
duyusu gerektiren mesleklere girmiş kimselerde gelişme olağanüstüdür. Kumaş
kontrol edenler, yalnızca dokunma duyusu ile en ince farklılığı ayırt edebilirler. Körler
görme eksikliğini büyük ölçüde, gelişmiş dokunma duyusuyla giderirler. Hatta
dokunarak renk ayırımı bile yapabilen körler vardır.
Bebeklerde dokunma duyusu ilk beş ayda dudaklar ve dil dışında tam gelişmiş
değildir. Nazik, özenli dokunmalar bebekler için çok önemlidir. Bu, bebeklere
66
sevildiklerini ve önemli olduklarını hissettirir. Bebekler doğdukları andan itibaren
dokunmalara karşı hassastırlar; acı ve ağrı hissedebilirler. Dokunma duyusunu
desteklemek amacıyla sert, yumuşak gibi farklı dokudaki oyuncak ve materyallerle
bebeğin gelişimi desteklenmelidir.
2. Tatma duyusu:
Bu duyu, dokunmayla yakından ilgilidir. Gerçekte bazı otoriteler tatma duyusunu
dilde, pek çok gelişmiş bir dokunma duyusu gibi düşünürler. Dil, en hassas dokunma
duyusuna sahiptir. Ayrıca mükemmele yaklaşacak şekilde tat alma duyusu da vardır.
Tatma ve dokunmada cisim, duyu organı ile doğrudan doğruya temas etmelidir.
Koklama, işitme ve görmede böyle değildir. Tatma duyusu bedenin çok ufak bir
bölümünde (dilde) sınırlandırılmıştır. Hâlbuki dokunma duyusu geneldir. Tatma
duyusu büyük ölçüde sıvıların varlığına bağlıdır. Yalnızca eriyebilen maddeler tat
alma duyusu ile varlıklarını belli ederler. Şarap tadımcısı gibi öyle meslekler vardır ki,
bu meslekte çalışanların inanılmaz derecede tat alma duyuları gelişmiştir.
Bebekler, tatlar arasındaki tatlı, tuzlu, acı veya ekşi gibi farkları anlarlar. 1–2
günlük bebekler bile değişik tatları ayırt edebilirler. Tatlı besinleri, acı ve ekşi
besinlere göre daha çok tercih ederler. Bu nedenle değişik tatlarla karşılaştıklarında
tepki gösterirler. Bu özellik ek gıdalara geçme sırasında dikkate alınmalı ve bu
konuda doğru adımlar atılmalıdır.
3. Koku duyusu:
Bu duyu ile tatma duyusu birbirine yakından bağlıdır. Burun, herhangi bir madde
ağza girmeden önce kokusunu keşfeder. Koku duyusu, küçük partikül veya
cisimlerin, hava vasıtasıyla burun içindeki ıslak zara götürülmesiyle başlar. Zar
ıslaklığı ile partikülleri bir süre yakalar ve hassas sinir organizması aradaki fark ve
nitelikleri zihne bildirir. Zihin de cismin özelliği hakkında böylece bilgi edinir. Tüm
değişik kokular zihne kaydedilir.
Doğduklarında bebeklerin koku alma duyuları da gelişmiştir. Hoşlandıkları kokulara
gülümseyerek hoşlanmadıkları kokulara da yüzlerini çevirerek tepki verebilirler.
Bebekler, annelerinin kokularını ve kendi annelerinin sütlerinin kokularını
diğerlerinden ayırt edebilirler ve anne yanında huzur duyarlar.
Bu nedenle bebeğin her ihtiyacına, ağlamasına kucağınıza alarak karşılık
verebilirsiniz.
Doğdukları, daha doğru bir ifadeyle anne karnında var oldukları andan itibaren bir
birey olan bebeklerin bu özelliklerinin bilinmesi ve desteklenmesi mevcut
potansiyellerini arttıracaktır. Bu yöndeki çabalarınız ve doğru davranışlarınız öz
güvenli, sadece bedenen değil ruhen de sağlıklı bireyler olarak hayatlarına devam
etmelerine olanak sağlayacaktır. Bu nedenle çocuklarımıza sık sık sevgimizi
67
göstermeli, ihtiyaçlarına zamanında ve uygun bir dille cevap vermeli, en önemlisi
onlara en başından beri saygı duymalıyız.
3. ĠĢitme duyusu:
Bu çok karışık bir duyudur. İşitme olayında cisim çok uzakta olsa bile izlenimler,
havanın titreşimleri ile taşınır, sonra işitme duyusunun sinir sistemi tarafından
yakalanır ve zihne bildirilir. Kulak da belirli frekanslar arasında duyar. Bazı kişilerde
duyma farklılıkları olabilir. Fakat dikkatin uygulanmasıyla herkes bu duyuyu
geliştirebilir. Hayvanlar da çok keskin işitme duyularına sahiptir. Diğer taraftan
müzisyenler de bu duyularını başka yönde geliştirmişlerdir.
İşitme duyusu ilk önce bebeğin bir şeyler öğrenmesi için ve de konuşabilmesi için
gereklidir. İşitme gebelik döneminden itibaren gelişmektedir. Yeni doğan bebek ancak
ani ve yüksek seslere tepki verirler. 2. ayda sese dönebilir, 6. ayda ise tamamen
seslere kulak verir ve tanıdığı seslerle keyiflenir.
Bunun dışında erken doğum, doğumda sorun yaşamış ve ışık tedavisi gerektirecek
sarılı geçirmişse bu bebekler için özel olarak değerlendirilmesi şarttır.
Bebek doğduktan itibaren ona sevgi sözcükleri ve müzik dinleterek sesli
oyuncaklar ile duygularının gelişmesinde yardımcı olmanız gerekecektir. Bebeğinizin
çıkardığı sesleri taklit edin. Bu durum bebeğinizin konuşmasına yardımcı olacaktır.
4. Görme duyusu:
Bu duyu, insan duyularının hepsinin en karışığı ve en üstünü olduğu kabul edilir.
Diğer duyulardan herhangi birinden çok daha çeşitli bilgiler verir. Göz de belirli iki
frekans arasında görür. Bunların üstünde ve altında sayısız derecede gözle
görülemeyenler vardır. Bunlardan bazıları aletlerle algılanabilir(Mikroskop veya
Teleskop gibi). Görme olayını, eşyaların, objelerin üzerine doğru uzanmış bir
dokunma duyusu olarak da algılayabiliriz.
Yeni doğan döneminde bebek, görme alanı içinde; 45-90o‘lik açıda, 15–25 cm
uzaklıktaki parlak cisimleri fark eder. İki haftalıktan itibaren de kısa süreli takip
etmeye başlar, ilk izlediği de anne yüzüdür. 2 aylıktan itibaren cisimleri 180 derece
izleyebilir. 4 aylıktan sonra görme fonksiyonu gelişmiştir; eşyayı görür ve uzanıp
almak ister. Görme fonksiyonu 5–6 yaşta tam olarak gelişir. İlk 2–3 ayda gözlerde
geçici kaymalar görülebilir. Kayma devamlı ise ve 3. aydan sonra düzelmiyorsa
şaşılık açısından mutlaka tıbbi olarak değerlendirmelidir.
Yeni doğan döneminde yüzünüzü görebilmesi için bebeği kendinize yakın tutun,
ona parlak canlı renkte nesneler gösterin. 2. aydan itibaren parlak renkli, hareketli,
sesli oyuncaklarla dikkatini çekmeye çalışın. Daha sonraki aylarda da yine ayına
uygun oyuncaklar tercih ederek, birlikte oyunlar oynayın.
B. Duyular Yolu Ġle Öğrenme
Sözlü açıklamalar yolu ile öğrenme güç bir beceridir. Öğrenme Becerisi Teorisi de
insanların tercih ettikleri farklı öğrenme türleri olduğunu ileri sürmektedir. Teoriye
göre bazı bireyler dokunarak, bazıları işiterek, bazıları ise görerek öğrenir. Küçük
çocuklar ise tüm bu duyularını işe katarak öğrenirler. Kelimeler çocuk için bazen pek
anlamlı değildir. Ancak davranışları gözlemleyerek öğrenebilir. Bu nedenle
davranışlar ile sözler arasında ilişki bulunması çok önemlidir. Bu ilişkiyi de duyular
sağlamaktadır. Birçok duyu organının ise öğrenmenin kolay ve etkili olmasını sağlar.
Çocuğun ezbere dayalı bilgiler yerine kalıcı bilgiler öğrenmesine neden olur.
C. Çocuğun Duyusal GeliĢiminde Anne Babanın Rolü
Çocukların merak duyguları onların gelişimlerinin doğal sonucudur. Bu nedenle
çocukların merak duyguları desteklenerek doğal gelişimi de desteklenmiş olacaktır.
Çocuğunuzun merak ettiklerini koklamasına, tatmasına izin verin. Ama bunu
çocuğunuzu izleyerek değil, onunla iletişim kurarak yapın. Ama bunu yaparken
68
çocuğunuz ona zarar verecek bir şeyi yapmak isterse ona başka bir ilgi alanı yaratın.
Böylece onu engellemiş değil, aynı zamanda imkân tanımış olursunuz.
Çocuğunuza evin dışında ki algı alanlarıyla tanışma fırsatı verin. Doğadaki canlıları
tanımak onun dünyasının zenginleşmesine yardımcı olacaktır.
Çocuğunuzun meraklarını ve incelemelerini onunla paylaşın. Birlikte bir kediyi
okşayın ya da karınca yuvalarına bakın. Çocuğunuzla onun yapmak istedikleri ile ilgili
merakları konusunda inatlaşmaya girmek yerine denemesine ve duyumsamasına
fırsat verin. Yoksa çok da faydalı olmayan inatlaşmayı çocuğunuza öğretmiş
olursunuz.
Son olarak çocuğunuzun gelişim dönemleri hakkında bilgi sahibi olun ki onunla
iletişim kurabilmeyi, ona destek olabilmeyi gerçekleştirebilesiniz.
69
-ÜNĠTE 6KĠġĠLĠK GELĠġĠMĠ
 KAVRAMLAR
 ERĠKSON VE KĠġĠLĠK GELĠġĠMĠ
 ETKĠLEYEN FAKTÖRLER
70
ÜNĠTE 6- KĠġĠLĠK GELĠġĠMĠ
Bu ünitede kişiliğin tanımı ve önemi, kişilik sistemleri, bilin. Açıklanacak Erikson‘a
göre kişilik gelişim dönemleri, kişiliği etkileyen faktörler üzerinde durularak, kişilik
gelişiminin diğer alanlarla ilişkisine değinilecektir.
Kişiliğe ilişkin birçok şey söylenmekteyse de tanımı konusunda zorluklarla
karşılaşılmaktadır. Kişiliğin bugüne dek birçok tanımı yapılmıştır.
Psikologlara göre kişilik; bireyin özel ve ayırıcı davranışları içermektedir. Kişilik;
- ‗ Bireyin, toplumsal çevresi içinde karşılaştığı ve edindiği izlenimlerle oluşturduğu
davranış özelliği‘,
- ‗Bireyin ruhsal ve toplumsal tepkilerinin tümüne verilen ad‘,
- ‗Bir kimsenin kendine özgü belirgin bir özelliğinin olması durumu‘ şeklinde
tanımlanmıştır. (Çocuk Gelişimi 2, Ya-Pa Yayınları, 2001, s.13.)
Bu tanımlara dayalı olarak; kişiliğin insanın kendine özgü olan ve onu
başkalarından ayıran özellikleri olduğu söylenebilir. Bugüne dek yapılan tanımlarda
kişilik, ‗bir insanı başkalarından ayıran bedensel, zihinsel ve ruhsal özelliklerin
bütünü‘ olarak değerlendirilmiştir. Başka bir deyişle, kişilik kavramından, bir insanı
nesnel ve öznel yanlarıyla diğerlerinden farklı kılan duygu, düşünce, tutum ve
davranış özelliklerinin tümü anlaşılır.
Büyüme ve gelişme en hızlı olduğu 0–6 yaş dönemi kişiliğin temelinin atıldığı
dönem olarak kabul edilmektedir. Çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirmesi için fizyolojik
ve psiko-sosyal ihtiyaçlarının yerinde ve zamanında karşılanması gerekir. İhtiyaçların
karşılanmaması çocuğu huysuz ve gergin yapacağından, sağlıklı kişilik gelişimini
engeller.
A. KiĢilik GeliĢimiyle Ġlgili Kavramlar
Kişilik gelişimini daha iyi kavrayabilmek için, kişiliğin yapısı ile ilgili sistemler ve
bilinçle ilgili kavramlar üzerinde durmak gerekir.
1. KiĢilik Sistemleri:
Her bireyin aile ve arkadaşları ile ilişkilerini, sosyal hayata uyumunu, hayattan tat
alma ve mutlu olmasını, gelecekle ilgili kararlarını etkileyen önemli etmenlerden birisi
benlik kavramıdır. Benlik kavramı bireyin tüm gelişiminde önemli bir yere sahiptir.
Benlik, bireyin yalnızca kendine özgü tutum, duygu, davranış, algı ve
değerlerinden oluşan, kendine ilişkin görüşüdür. İnsanın kendi iç dünyasıyla ve
başkalarıyla kurduğu iletişimin ürünü ve yaratıcısı olarak da düşünülmektedir.
Freud‘ a göre kişilik üç ana sistemden oluşur: id, ego ve süper ego‘ dur. Davranış
bu üç sistemin karşılıklı etkileşimin ürünüdür.
İd: Kalıtımsal olarak gelen içgüdüleri içeren ve doğuştan varolan psikolojik gizil
güçlerin tümüdür. Ruhsal enerji kaynağı olan id, diğer iki sistemin çalışması için
gerekli olan gücü de sağlar. Enerjisini bedensel süreçlerden alır. Freud id e "gerçek
ruhsal varlık" demiştir. İd fazla enerji birikimine katlanamaz. Böyle bir durum
organizmada gerilim yaratır. Bu gerilimi giderebilmek için id biriken enerjiyi boşaltma
eğilimi gösterir. Buna id' in haz ilkesi denir.
Ego: İd'i denetleyen ve bilinçdışı kılan yapıya Freud ego demiştir. Doğuşta varolan
ve zamanla gelişen ego insanın biyolojik yapısına ters olan veya gerçeklere uygun
düşmeyen eylemleri bilinçaltına bastırır. Ego, kişiliğin gerçekçi yürütme organıdır.
Gücünü id'den alır. Egonun görevi kendi içinde ve dışında uyum sağlamaktır. Sevdiği
için kendi canını düşünmeden harcayan, bir inanç uğruna şehit olan egodur. Ego
aynı zamanda id, süperego ve dış dünyada çatışma halinde olan istekler arasında bir
uzlaşma sağlamakla da yükümlüdür.
71
Süperego: Kişiliğin üçüncü ve en son gelişen sistemi olan süperego toplum
yasalarını kapsar: Doğuşta var olmayan ve ancak gelişmeyle beliren süperego
içimizdeki yargıçtır. Süperegonun başlıca işlevleri:
1) İd'den gelen içgüdüsel dürtüleri bastırmak ve yönlendirmektir. Bunlar özellikle
açıklanmasını toplumun hoş karşılamadığı nitelikte cinsel ve saldırgan dürtülerdir.
2) Egoyu gerçekçi amaçlar yerine törel amaçlara yönelmeye ikna etmek.
3) Kusursuz olmaya çabalamaktır.
Aslında id, ego, süperego farklı ilkelerle çalışan psikolojik süreçlere verilmiş
adlardan başka bir şey değildir. Egonun yönetici önderliği altında bir ekip olarak,
birlikte hareket ederler.
Böylece kişilik, bir bütün olarak işler. İd kişiliğin biyolojik bölümünü, ego psikolojik
ve süperego toplumsal bölümlerini oluşturur. İd'de egemenliğini sürdüren haz ilkesine
karşılık ego, gerçeklik ilkesini benimsemiştir. Psikanalitik kuramın en karmaşık ama
temel kavramları olan haz ilkesi ve gerçek ilkesini dinamik kuram kapsar.
2. Bilinç:
Freud psikoanalitik kuramı geliştirirken, kişiliğin organizasyonu ile ilgili bir model de
ortaya çıkarmıştır. Bu oluşturulan modele göre fiziksel yaşam üç ayrı düzeyde olan
‗bilinçle‘ temsil edilmektedir. Bunlar bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışı düzeylerdir.
Bilinç :
Dış dünyadan ya da bedenin içinden gelen algıları fark edebilen zihin bölgesidir.
Organizma belli bir alanda kendi yetki ve gereksinimlerine göre seçmeler, ayıklamalar
yapmakta ve bütün algılama bilinçli olarak ayırt edilenlerin niteliğini etkileyen, bilinçte
tek bir iz bırakan uyarımlardan bilinçli olarak ayırt edilenlerin niceliğini kısıtlamaktadır.
―Bilinçlik‖ deyince uyanıklık, ayırt edilme, farkında olabilme durumlarını
algılamaktayız
Bilinçdışı:
Bilinçli algılamanın dışında kalan tüm zihinsel olayları içerir. Sansür
mekanizmasının engeli, dolayısıyla bilinç düzeyine ulaşma olanağı olmayan zihinsel
süreçleri içerir.
72
―Bilinçdışı‖ deyince kişinin özel çabası ile bilince çağrılmayan, farkına varılmayan
yaşantıların saklı olduğu ruhsal bölmedir. Bu nitelikte olan ruhsal süreçlerdir. Bu
yaşantılar ancak özel yöntemlerle; serbest çağrışım, rüyalar, anormal ruhsal
belirtilerle ortaya çıkar.
Bilinçaltı (bilinç öncesi) :
Dikkatin zorlanmasıyla bilinç düzeyi de algılanabilen zihinsel olayları ve süreçleri
içerir. Bilinç altından bilinç düzeyine kolayca çıkabilecek her şey bilinç öncesidir.
B. Erikson’ a Göre KiĢilik GeliĢim Dönemleri
Erik Erikson, Freud‘un kuramını ergenlikten sonra yaşlılığa kadar genişleterek
sekiz psikososyal gelişim dönemini tanımlamıştır. Gelişimde kritik dönemler olduğuna
inanmaktadır. Erikson‘a göre, insanın yaşamında belli başlı sekiz kritik dönem vardır.
Her dönemde de atlanması gereken bir kriz, bir çatışma bulunmaktadır. İnsanların
sağlıklı bir kişilik kazanmalarında bu dönemlerin başarılı olarak atlanması
gerekmektedir. Eğer bir dönemdeki kriz tam olarak çözümlenemezse bireyin
yaşamının daha sonraki dönemlerinde de bu kriz devam eder, çözümleninceye kadar
problem yaratır.
1.Evre: Güvene KarĢı Güvensizlik (0–1 yaĢ)
Bu dönem, doğumdan bir yaşına kadar sürer. Bu dönemde bebekler, çevresindeki
dünyaya güvenip güvenemeyeceklerine ilişkin temel duygular edinirler. Yaşamın ilk
yılında çocuğun ihtiyaçlarının doyurulması, büyük ölçüde anne ya da onun yerine
geçen yetişkine bağlıdır. Bir başka deyişle, anne ya da onun yerine geçen yetişkinle
kurulan ilişkinin niteliği temel güven duygusunun ve toplumsallaşmanın özünü
oluşturmaktadır. Çocukta, iyimserlik ve mutlu olmanın temelleri atılır.
2.Evre: Bağımsızlığa KarĢı Utanma ve ġüphecilik (1–3 yaĢ)
Bu dönem on ikinci aydan üç yaşına kadar sürer. Bu dönemde çocukların çoğu
yürümekte, başkalarıyla iletişim kurabilecek kadar konuşmaktadır. Çocuklar artık
tümüyle başkalarına bağılı kalmak istemezler. Önceki dönemde temel güven
duygusunu kazanmış çocuk, öz saygısını yitirmeksizin kendi kontrolünü
kazanabilmesi için, özgürlüğü hissetmesi gerekmektedir. Kendi kendine yemek yeme,
eşyalarını toplama, giyinme ve soyunma, giysisini seçme, karşılaştığı bazı
problemleri çözme çabalarında teşvik edilmelidir. Böylece çocukta bağımsızlık
73
duygusunu temelleri atılır. Kendi kendini kontrol etme ve saygının özü bu dönemde
oluşur.
3.Evre: GiriĢkenliğe KarĢı Suçluluk Duyma (3–6 yaĢ)
Girişkenliğe karşı suçluluk duyma, üç yaşından altı yaşına kadar olan dönemdir.
Çocuğun motor ve dil gelişimi, onun fiziksel ve sosyal çevresini daha fazla
araştırmasına, daha atılgan olmasına olanak verir. Gerek anne-baba gerekse okul
öncesi eğitim kurumlarındaki öğretmenler çocuğun koşmasına, atlamasına,
oynamasına izin verilmelidir ki çocukta girişkenlik duygusu gelişebilsin. Doğal
merakından dolayı çok sık azarlanan ve engellenen çocukta, suçluluk duygusu
gelişmektedir.
4.Evre: BaĢarıya KarĢı AĢağılık Duygusu (6–12 yaĢ)
Bu dönem altı yaşından on iki yaşına kadar sürer. Erikson‘a göre birey kişilik
gelişim dönemlerinden ilkinde ―bana ne verildiyse ben oyum‖ ikincisinde ―ne
yaparsam oyum‖ üçüncüsünde ―hayal ettiğim şeyi olacak kişiyim‖ dördüncüsünde ―ne
öğrenirsem oyum‖ inancına sahiptir. Bu dönemde çocuk okula gittiği için sosyal
dünyasında büyük bir genişleme meydana gelir. Arkadaşlar ve öğretmenin çocuk
üstündeki etkisi artarken ana-babanın etkisi giderek azalmıştır. Çocuklar bu
dönemde, yetişkinlerin kullandıkları aletleri kullanmaya çalışırlar; bir şey üretmeye
çaba gösterirler. Çocukların çabaları desteklendiğinde, çalışma ve başarılı olma
davranışları gelişir. Aksi takdirde sürekli olarak yaptıklarında eleştirilen bir
desteklenmeyen, beğenilmeyen çocuklar, yaptıklarının değersizliğine inanarak
aşağılık duygusu geliştirebilirler.
5.Evre: Kimlik Kazanmaya KarĢı Rol KarmaĢası (12–17 yaĢ)
Bu dönem 12–18 yaşları kapsar. Ergen bu dönemde kimlik arayışı içindedir. Hızlı
fiziksel ve fizyolojik değişimiyle baş etmeye çalışırken bir yandan da gelecekteki
eğitimi, kariyeri hakkında yeni kararlar verme durumundadır. Ergenin üstünde akran
gruplarının büyük bir etkisi vardır. Erikson‘a göre ergen bu dönemde başarılı bir
şekilde kimlik kazanma sorununu çözerse kendine güvenen, kendinden emin bir kişi
olarak yaşamını sürdürür. Bu dönemde ―Ben kimim?‖ sorusu çok önemli hale gelir.
Ergen, bu soruyu cevaplarken, ana-babasından çok, akran gruplarından etkilenir.
Ergenlik dönemi değişme zamanıdır.
Ergenin bu dönemde cevaplaması gereken birçok soru vardır. Bunlardan bazıları,
―Çocuk mu yoksa yetişkin miyim?‖, ―Bir gün baba ya da anne olacak mıyım?‖,
―Başarılı mı yoksa başarısız mı olacağım?‖. Ergenin sağlıklı bir kimlik kazanmasında
çevresinde model alabileceği yetişkinlerin bulunması önem taşımaktadır.
Erikson‘a göre bu dönemde ergen, başarılı bir şekilde kimlik kazanma sorununu
çözerse, kendine güvenen, kendinden emin bir kişi olarak yaşamını sürdürebilir ve
başarılı olur.
6.Evre: Dostluk Kazanmaya KarĢı Yalnız Kalma ( 18–26 yaĢ)
Yaklaşık olarak 18–26 yaşlarını kapsar. Ergenlik döneminde kimliğini bulan kişi bu
dönemde artık başkalarıyla yakınlıklar, dostluklar kurabilir. Karşı cinsle arkadaşlıkta,
sevgi ağırlık taşır. Gencin yaşamında evlilik ve iş kariyeri önemli hale gelir. Ergenlik
döneminde dostluklar sağlam temeller üzerine kurulur. Gencin yaşamında evlilik
konuları ve evlenme önemli bir yer tutar. Bu dönemdeki krizi sağlıklı olarak atlatan
kişi güvenli bir şekilde sevgiyi verme ve alma gücüne sahip olur. Aksi durumda,
başkalarıyla dostluk ilişkisi kurmada güçlük çeken genç, birey için istenmeyen ve
salıksız olan psikolojik bir yalnızlığa itilebilir. Genç yetişkinin bu dönemdeki krizi,
öğretmenlerine ve çevresindeki tüm kişilere karşılıklı sorumluluklar düşmektedir.
İnsana sevgi ve saygıyı esas alan bir toplum yapısında, bu çatışmaların başarılı bir
şekilde çözümlenebileceği gözlemlenmektedir.
74
7.Evre: Üretkenliğe KarĢı Duraklama
Bu dönem orta yetişkinlik yıllarını kapsar. Birey için çocukları yoluyla neslini devam
ettirmek önemli olduğu gibi evi dışında da gelecek nesillerin yetişmesine rehberlik
ederek üretken olabilir. Üretken olmadığında da bir işe yaramama duygusuna kapılıp
durgunluk içine girebilir. Bu döneme olumlu atlatabilmesi için bireyin evini, işini
paylaştığı kişilere önemli sorumluluklar düşmektedir. Yetişkin bu dönemde üretken,
verimli ve yaratıcıdır. Kişi evi dışında da topluma yararlı işler yapabildiği, kendinden
sonraki kuşaklara rehberlik edebildiği sürece üretkendir. Aksi durumda bir işe
yaramama duygusuna kapılabilir ve durgunluk dönemine girebilir. Etrafa karşı
kayıtsız tavırlar geliştirirler. Sahte, köksüz ilişkiler kurar, kendi doyumunu ve çıkarını
öncelikle gözetirler. Ayrıca hep yerinde saydığını düşünerek mutsuz olabilirler.
Bu dönemdeki krizi, bireyin olumlu bir şekilde atlatmasında; evini, işini paylaştığı
kişilere yani çevresinde yoğun etkileşimde bulunduğu bireylere önemli roller
düşmektedir.
8.Evre: Benlik Bütünlüğüne KarĢı Umutsuzluk
İleriki yetişkinlikteki yılları kapsar. Bu dönemde birey ya önceki yedi dönemin
olumlu birikimi sonucu benliğini tam olarak bulmuş, mutlu, güvenli, sevilen, aranan bir
kişi ya da önceki dönemlerde çatışmaları sağlıklı olarak geçirmeme sonucu
umutsuzluklar içinde hırçın aksi bir insan görünümündedir.
Sonuç olarak, insanın kişiliğinin şekillenmesinde ve gelişiminde başlangıçta anne
ya da onun yerine geçen yetişkinden başlayarak daha sonra aile, okul, şehir ve
dünyadaki diğer insanlar önemli rol oynamaktadır. O halde mutlu insanlardan oluşan
mutlu bir toplum meydana getirmek istiyorsak, bireyin her dönemdeki temel
ihtiyaçlarını en iyi şekilde doyurmasını sağlamak çatışmalarını çözümlemesine
yardım etmek üzere çaba harcamamız gerekmektedir.
Erickson’un psikososyal gelişim kademeleri
Kriz dönemleri
İyi geçirilirse
Kötü geçirilirse
Ümit
Gelecek korkusu
İsteklilik
Konrolsuzluk duygusu
Girişimci faaliye
Cezalandırılmaktan korkma
Beceri ve âletlerle
uğraşma
Yetersizlik ve aşağılık
duygusu
Sadakat
Kimliğini karıştırma
İlk yaş
Güven-Güvensizlik
İkinci yaş
Otonomi, Utanç - Şüphe
3-5 yaşları
Girişimcilik - Suçluluk
6 yaş- erinlik
Çalışkanlık-Aşağılık duygu
Ergenlik
Kimlik karmaşası -rolünü
arama
Erken yetişkinlik
Sevgi
Yakınlık -Yalıtılmışlık
Kaçınma
Orta yaşlar
Üreticilik - Verimsizlik
Özen
Düşkünlük, can sıkıntısı
Yaşlılık
Bilgelik
Yaşamaktan iğrenme
Benlik bütünlüğü-Umutsuzl
75
C. KiĢilik GeliĢimini Etkileyen Faktörler
Kişiliği oluşturan etmenleri iki başlık altında toplamak mümkündür. Biyolojik
etmenler ve sosyal etmenler.
Biyolojik etmenler:
Kişiliğin gelişmesinde tiroit bezi, böbrek üstü kapsülleri, hipofiz ve cinsel bezlerin
salgıları önemli derecede etkiye sahiptir. Ayrıca kişiliğin birbirini tamamlayan
katmanları arasında iç salgı bezlerinden başka diğer katmanlar da biyolojik
ağırlıklıdır. Katmanlar bedensel nitelikler, iç salgı bezleri, zekâ, içgüdü ve dürtüler,
güdülerden kaynaklanan duygulanım ve coşkulanım ile kişiliğin benliği olarak
sıralanır. Bu katmanlardan duygu, algı, öğrenme, konuşma, anlatım, bellek, yargı,
düşünce, zekâ, motor tepkiler, duygu tepkileri, görüntü, giyim, davranış özellikleri,
ahlak ve inanç biçimleri bir insandan diğerine değişebilir. İnsanın kişiliği bunların
ruhsal ya da biyolojik niteliklerinden ağır basanına göre şekillenir.
Soyaçekim ve kalıtımın kişilik gelişimindeki en önemli rolü zekâda ortaya
çıkmaktadır. Çünkü zekâ, diğer kişiliği oluşturan diğer etmenlerin gelişmesi için
gereklidir. Kişinin yeni durumlar, engel ve sorunlar karşısında deneyimlerinden ve
öğrendiklerinden yararlanarak gerekeni yapması, yeni çözümler bulabilmesi temel
zihinsel işlevler gerektirir. Diğer önemli bir etken olan benlikse insanın özellikleri,
amaç ve beklentileri, yetenek ve olanakları, değer yargıları ve inançlarından
oluşmakta olup, durağan değildir. Bireyin bedensel yapısı hakkındaki yargıları,
yaşıtlarına göre kendisini güzel ya da çirkin, zayıf ya da şişman, çevik ya da hantal
olarak algılaması onun kişiliğini etkiler.
Yetenekler, kişiliği kişinin kendini tanıması yönünden etkilemektedir. Ayrıca
güdülenmeyi sağlayarak, bireyin yeterlilik duygusu geliştirmesine neden olurlar.
Kişiliği ve toplumsal davranışları derece derece etkileyen cinsiyetse, kişinin cinsiyete
uygun davranışlar benimsemesini sağlayarak kişiliğe yön verir.
Gerçekte bireysel farklılıkların çoğu biyolojik temelli veya genetik bağlantılıdır.
Ancak kişiliğin toplum ölçülerine göre şekillenmesinde çevresel etkenlerin rolü de
büyüktür.
Sosyal etmenler:
Çocuk doğumdan itibaren yaşadığı çevrenin tümünden etkilenir. Kişiliği oluşturan
katmanlardan son dördü sosyal içeriklidir. Bunlar:
1. Kişiliğin dışarı yansıyan, başkaları tarafından algılanan duygu, düşünce, tutum,
hareket ve eylemleri,
2. Kişiliğin toplum değerleri, kuralları ve ahlaki değerleri,
3. Kişiliğin kendini olduğu gibi kabul ettirdiği yöntem, yol ve ürünleri,
4. Kişinin evrendeki yerini ve değerini saptamasıdır.
Çocukluktan itibaren bu katmanlar oluşurken çocuğun duygusal ve fiziksel
gereksinimlerine sürekli cevap veren anne tutumu önemlidir. Kişiliğin
biçimlenmesinde en önemli çevresel faktör olan aile, özel davranışların
kazanılmasında rolü olan övgü ve cezaların kaynaklandığı ve kullanıldığı ortamdır.
Ailede model alma ve örnek alma ile anne-baba tutumu kişiliği etkiler. Öyle ki, burada
sadece anne babanın çocuğa karşı tutumu değil, yakın aile çevresi ve kardeş
ilişkilerinin önemi de büyüktür.
Çocuğun bazı fiziksel özellikleri, büyüklerin ve diğer yaşıtların ona karşı olan
tepkileri de kişiliğin yoğrulmasında büyük rol oynar. İnsanın içinde yaşadığı toplum
sınırları kitle iletişim araçları ile genişler. Genişleyen bu çevrede kişilikler de
çeşitlenir. Çünkü her insanın yaşantı ve deneyimleri birbirinden farklıdır.
76
-ÜNĠTE 7DUYGUSAL GELĠġĠM
 KAVRAMLAR
 DUYGUSAL TEPKĠLER
77
ÜNĠTE 7- DUYGUSAL GELĠġĠM
Duygu; Belirli nesne, olay ya da kişilerin bireyin iç dünyasında uyandırdığı
izlenimler olarak tanımlanır. İnsan, hayati boyunca çevreden gelen uyarıcıların
etkisiyle çeşitli duyguları yasar. Birey sosyal çevre ile etkileşim içindeyken az ya da
çok haz ve elem duyguları içindedir.
Çocukların fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarının karşılanması ya da karşılanmaması
onlarda bazı duyguların oluşmasına neden olur. Yasamın ilk günlerinde altı
değiştirilen, karni doyurulan bebek haz duyar. Ancak büyümeyle birlikte sadece
fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması haz duyması için yeterli değildir. Çocuk; annesinin
kucağında olmak, sevilmek, okşanmak, annesinin sıcaklığını hissetmek ister.
Görüldüğü gibi duygular, birey olmanın en önemli unsurudur. Bütün insanların,
yeni doğmuş bebeklerin bile duyguları vardır. Sosyalleşmenin olabilmesi için duygular
temel rolü üstlenir. Bu yüzden duygular, yasama uyum sağlama fonksiyonlarıdır.
A. Duygusal GeliĢim Ġle Ġlgili Kavramlar
Duygu:
Bireyin yaşamında, bir canlanma hareketlenme anlamına gelmektedir.
Belli bir uyaran karşısında genellikle güdü ve değerlerle ilişkili olarak belirip çoğu
kez süreklilik ve tutarlılık gösteren, heyecandan daha zayıf bir uyarım biçimidir.
Duygular, çocuğun temel gereksinimleri ve bu gereksinimlerin etkisini dışarı
yansıtmasıdır. Haz ya da elem olarak yaşanan duyguların yansıması çocukta sevinç,
mutluluk, üzüntü, korku, öfke, kıskançlık, saldırganlık ve ağlamadır. Duygular,
öğrenme ve olgunlaşmayla birlikte yaşamın her döneminde farklılıklar gösterir.
Heyecan:
Heyecan, genellikle yoğun yaşanan, olumlu ya da olumsuz duyguların
organizmada durgun ve olağan durumunu bozması olarak tanımlanır. Heyecan hem
haz yönünde hem de elem yönünde olabilir. Heyecanın haz ya da elem yönünde
olmasını çevreden gelen uyarıcılar belirler. Heyecanın oluşmasında her zaman
çevresel faktörler etkili değildir. Bazen de birini düşünmek ya da hayal etmek bireyin
heyecanlanmasına neden olur.
Heyecanın meydana getirdiği bedensel değişiklikler:
1. Kan basıncı ve kalp atışında artma,
2. Nefes alış ve verişte artma,
3. Gözbebeklerinde büyüme,
4. Terleme, tükürük salgısında azalma,
5. Kandaki şeker miktarında artma,
6. Sindirim organlarında rahatsızlıklar,
7. Deri üzerindeki tepkilerdir.
Refleks:
Organizmanın, bir uyarana karşı verdiği cevaptır. Bebeğin dünyaya gelmesiyle
birlikte tutma, emme gibi refleksleri devreye girerek hayata uyumunu kolaylaştırır. Bu
refleksler on 15–16. haftalardan itibaren kaybolur ve yerini öğrenilmiş davranışlara
bırakır.
Haz:
Haz, bir güdünün doyumu sağlandığında ya da bir amaca varıldığında yaşanan
duygudur. Haz, bireye mutluluk ve rahatlık verir. Haz, ihtiyaçların doyumundan
kaynaklanan bu duygu insani sevindiren duygular olarak tanımlanır. Sevinç, mutluluk,
hoşlanma ile ifade edilir.
Büyüklerin küçüklere sevecen davranması onları neşelendirir ve mutlu eder. Kişinin
merak ettiği bir konuyu araştırması da onun merakının giderilmesine neden olur.
78
Çevreden gelen tüm etkiler, mutluluk ve rahatlık verir. İhtiyaçların doyumundan
kaynaklanan, insani sevindiren duygulardır. insani sevindirir ve haz verir. Haz veren
bu duygular olumlu duygulardır. Haz duyguları, insanin yaşamına renk verir;
gelişimine ortam hazırlar, duygu sistemini güçlendirir, düşünmeyi çabuklaştırır,
çocuğu yasama bağlar.
Elem:
Bireyler, ihtiyaçları karşılamadığı ve duyguları tatmin edilmediği zaman gergin ve
mutsuz olurlar. Buna da elem denir. Elem, insanda gerilim yarattığı kişinin kendisini
ve karsısındakini üzdüğü veya zarara uğrattığı için olumsuz bir duygudur. Kişinin
başarısızlığa uğraması, baskı altında kalması, sevdiği bir kişiyi yitirmesi elem
duyguları yaratır. Bu duygulara bir başkası neden oluyorsa öfke, kıskançlık, nefret,
iğrenme, kızgınlık, düşmanlık gibi duygulara neden olur. İnsanın karşısındakinden
çok kendinden kaynaklanan elem duyguları ise korku, utanma, üzüntü, sıkıntı,
bitkinlik, eziklik gibi duygulardır.
B. Çocuklarda Duygusal Tepkiler (0–12 YaĢ)
Gülme:
Gülme, ilk duygusal tepkilerdendir. Bebeğin ilk günlerdeki gülümsemesi, yüz
kaslarının belli bir duruma gelmesidir ve bu gülümsemeler bir reflekstir. 10–12
haftalık bir bebek, uyurken ten temasında bulunulduğunda gülerken daha ileriki
zamanlarda birtakım uyarıcılara gülme tepkisi verir. Bebek, ilk aylarda insan yüzüne
gülümser. Daha çok alışkın olduğu annesi, babası ya da kendisine bakan kişiye
güler. Sekiz haftalık bir bebek, annesini gördüğü zaman mutluluk ifadesi verir. Çünkü
annesiyle arasında çok farklı bir duygusal bağ kurulmuştur. Bu bağ, bebeğin güven
duygusunun gelişmesine çok önemli katkıda bulunur. Ayrıca bebeğin süt çağı
döneminde olması annesi ile sürekli ten temasında bulunması aralarındaki bağı daha
da geliştirir.
5–9 aylık olan bebekler, tanımadığı kişilere tepki gösterir. Çocuk, tanıdığı ve bildiği
yüzlere olumlu tepki verirken; tanımadığı yabancı insanlara karşı olumsuz tepki verir.
Çocuk, büyüdükçe tepkileri de farklılık gösterir. Erken çocukluk döneminde çocuğun
gülmesi bilinçlidir. Bu dönemde çocuklar, en çok başkalarının gülmesine, ani
sevinçler, hayal kırıklığı ve mahcubiyet gibi durumlarda güler. Erken çocukluk
döneminde çocuğun birtakım becerileri kazanmasında öğretmen, arkadaş ve
yetişkinlerin olumlu tepkileri güven duygusunu geliştirirken; becerilerin kazanılmamış
olması güven duygusunu kaybetmesine neden olabilir. Çocuk, bu duyguyla alay
ederek gülebilir.
Ağlama:
Bebeğin doğumdan sonraki ilk tepkisi ağlamadır. Karnı acıktığında,
rahatsızlığında,
altı ıslandığında, gaz sancısı çektiğinde, uykusu geldiğinde huzursuzlaşıp ağlayan
bebek ilk zamanlar fiziksel ihtiyaçlarını belli etmek için ağlar.
Zamanla ağlama, anlam kazanmaya başlar ve duygusal tepki olarak kullanılır.
Çocuk, annesinin yokluğunu hissettiği ve onun yanında olmasını istediği zaman
ağlayarak tepkisini gösterir ya da evinden, alışmış olduğu ortamdan ayrıldığında da
ağlama tepkisi verir.
Çocuk, 2 yaş ve daha sonrasında olumsuz duygularını ifade etmek için ağlar.
Oyunu engellendiğinde, istediği yapılmadığında ya da oyuncağı elinden alındığında
ağlar. Erken çocukluk döneminde üç yaşından itibaren duygusal tepkileri artar ve
duygu türlerinin hepsini yaşarlar. Bütün bu duygular yaşanırken de çevrelerine
yansıtırlar.
79
Öfke, kıskançlık, inatçılık, mutluluk vs. özellikle oyun sırasında görülür. Küsme ve
itişmeler, ağlama sebebi olabilir. Kucaklamak, öpmek ve dokunmak çocuğun sevgi
deposu için çok önemlidir. Erken çocukluk döneminin sonuna doğru çocuğun
rekabet, yarışmacılık ruhu başarısızlığa uğradığı zaman ağlayarak tepki verir. Daha
sonra okula başlayan çocuğun farklı sosyal ortama girmesiyle uyum döneminde
ağlamalar görülebilir. Yaşın büyümesiyle ağlamalar azalır. Ergenliğe yaklaşan
çocuğun mahcup duruma düşmesi kendisiyle alay edilmesi, küçük düşmesi, utanma,
sert tartışmalara girmesi ağlamasına neden olabilir.
Korku:
Korku, bir tehlike karşısında duyulan tepkidir. Organizmayı koruma içgüdüsüne
bağlı olarak ortaya çıkar ve gelişir. Birey, organizmanın tehlikede olduğunu hissettiği
anda korkmaya başlar. Çocuk, korktuğu anda bazı tepkilerde bulunur. Bunlar
korktuğu şeyden kaçma, çığlık atma, gözlerini kapatma, olduğu yerde sinme veya
ağlamaktır. Korkuların temelinde yatan, güvensizlik duygusudur. Bu nedenle
çocuklar, korktuklarında siner, kaçar ya da annelerine sarılırlar. Güveni çocuğa
sağlayacak kişiler öncelikle anne-baba ve çevredeki diğer yetişkinlerdir. Bu nedenle
anne-babanın çok sert olması ya da dayak atması çocukta korku yaratır. Anne
babadan ayrı düşme, ortalıkta kalma korkusu çocuğun güvenini sarsar, tedirgin eder.
Korkuların büyük çoğunluğu, öğrenme sonucu ortaya çıkar. Öğrenme, yaşantı ve
yanlış yönlendirmelerle bağlantılıdır. Yetişkinin, çocuğun yanında korku ve kaygılarını
belirtmesi çocuğun onu hissetmesine neden olabilir.
Korkunun oluşumu çevredeki koşullara, uyarıcının veriliş biçimine geçmiş
yaşantılara o andaki fizyolojik ve psikolojik durumuna bağlıdır. Zekâ cinsiyet
sosyoekonomik statü, sosyal ilişkiler, fizyolojik koşullar, kişilik yapısı korkunun
çocukta oluşmasını etkileyen faktörlerdir. Çocuğunuza olan ilgi ve sevginiz onun
korkularını azaltır. Bebek; yabancı yüzlere, ani sese ve düşme tehlikesine tepki
gösterir. Birinci yılın sonunda çocuk, kendince birtakım nesnelerden, belli kişilerden
ve olaylardan korkar. Yaşla birlikte çocukların korkularında artmalar görülür. 2-5
yaşları arasında çocuklar; ani ve yüksek ses, gök gürültüsü, deprem, karanlık, dilenci,
hayalinde canlandırdığı yaratıklar ve yalnız kalmaktan korkarlar. Bu dönemde, somut
şeylerden olduğu kadar soyut düşünceden de korkarlar. Erken çocukluk döneminin
sonundan itibaren 12 yaşına kadar korkular azalır. Okul çağındaki çocuklar silah,
kesici aletler, yangın, kendilerine zarar verebilecek hayvanlardan korkarlar. Ayrıca
sosyal ilişkilerinde küçük düşme, alay edilme, yaptığı herhangi bir işte başarısız
olmaktan da korkarlar.
Korkunun Nedenleri:
- Çocuklarda güven duygusunun kazandırılmamış olması.
- Çocuğun sevgi ve şefkatten yoksun olarak büyümesi.
- Çocuk yetiştirmede baskıcı ve otoriter tutumun tercih edilmesi.
- Tehditlerle çocuğu yönlendirmek, ―yemeğini yemezsen seni doktora götürüp
serum taktıracağım‖ gibi.
- Çocukları soyut ya da somut şeylerle korkutmak.
- Aile içinde şiddet olaylarının yaşanması, şiddet ve korku içeren filmlerin
izlenmesine izin verilmesi.
Korkunun Önlenmesi:
- Korkuya neden olan etmenleri ortadan kaldırılmalıdır.
- Yetişkinler çocuklarına örnek teşkil edeceğinden korkularını onlara belli
etmemelidir.
- Çocukların korkularıyla alay edilmemeli, korktuğu şeyle karşı karşıya
getirmeye çalışılmamalıdır.
80
- Çocukların korku filmleri izlemesine izin verilmemelidir.
- Çocuğa aşırı baskı uygulanmamalıdır.
- Çocuğa fiziksel cezalar uygulanmamalıdır.
- Korku, eğitim aracı olarak kullanılmamalıdır.
- Çocuğa güven duygusu kazandırılmalı, sevgi ve şefkat gösterilmelidir.
Öfke:
Öfke, herhangi bir isteğin engele uğramasından dolayı ortaya çıkan olumsuz
duygudur. Bu olumsuz duygu karşısında çocuk gerilir, kendini sıkar, dişlerini
gıcırdatır, tepinir, ağlar etrafa saldırır veya küskünlük tepkisi gösterir.
Öfke, yaşla birlikte paralel olarak artmaktadır. Üç yaşına kadar çocuklar en çok
oynadığı oyuncağın elinden alınması ya da oyunundan alıkonulması, temizlik, yemek
yeme, tuvalet eğitimi, odada yalnız bırakmak, uyku, giyinme, soyunma gibi
durumlarda öfke tepkisi gösterir. Üç yaşından sonraki dönemde öfke küskünlükle
ifade edilir. Öfke nedenleri daha çok sosyal olaylardır. Bu dönemde çocuklar
arkadaşlarına, konulan kurallara, annesine, kardeşlerine öfkelenir. Böyle durumlarda
anne-baba olarak sürekli yasaklar koymak, nedenini açıklamadan her şeye kızmak
çocuğu daha da fazla öfkelendirir. Öfkeyi ortaya çıkaran nedenler arasında annebaba tutumları önemli bir yer tutmaktadır.
Erken çocukluk döneminden okul çağına geçişte öfke uyandıran durumlar artar.
Yaptığı herhangi bir faaliyete son verdirilmesi, sürekli tenkit edilmesi, akranlarıyla
kıyaslanması, sık uyarı ve tembihlerde bulunulması çocuğu öfkelendirir. Bu tepkilerini
çevrelerine yansıtırken küçük çocuklara göre çok daha fazla kontrollüdürler.
Çocuğun öfkesini önlemek için yapılması gerekenler:
- Çocuğun temel gereksinimleri zamanında karşılanmalı.
- Öfkelenen çocuğun dikkati başka yöne çekilmeli.
- Çocuğa fiziksel ve yersiz cezalar verilmemeli.
- Ebeveynler öfkelenerek çocuğa örnek olmamalı.
- Çocukların öfkeleriyle alay edilmemeli.
- Çocukların onurunu kıracak davranışlardan kaçınılmalı.
- Çocuğun isteklerinin neden engellendiği anlayacağı dilden açıklanmalı.
- Çocuğun her istediği şey yerine getirilmemelidir.
Ġnatçılık:
İnatçılık, geçerli ve makul neden olmadan çocuğun verdiği kararda dayatmasıdır.
Çocuk direnci ve inadı, anne-baba sayesinde öğrenir. İnatçılık, çocuklarda en çok 3–
6 arasında görülür. Bu dönemdeki inatçılığın nedeni, benlik duygusu ve bağımsızlık
bilincinin gelişmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu yaşlarda çocuklar, varlığını ve
düşüncelerini kabul ettirme çabası içinde olduklarından inatçılık tepkileri de doğaldır.
7–12 yaşlarında çocuk için ikinci bir inatçılık dönemi başlar. Bedensel ve duygusal
gelişimindeki farklılıklar hızlı bir gelişim gösterir. Çocuk, gelişime ayak uydurmakta
zorluk çeker. Çevredekilerin kararsız ve tutarsız davranışları çocuğu inatçılığa iter.
Bazen çocuk, bazen de yetişkin tavırlarıyla kendisini birey olarak kabul ettirme
çabasına girer. Çocukluktan erinliğe geçiş döneminde yetişkinlerin isteklerine karşı
gelirler. Kurallara uymadıkları gibi kendi kurallarını kendileri belirlemek ister ve
yetişkinleri eleştirirler. Hem çocuklukta hem de erinlik döneminde karşılaşılan inatçılık
tepkileri yetişkinler tarafından anlayışla karşılanmalı, olumsuz eleştiriler yerine onlara
değer vererek doğru iletişim kurmaya çalışılmalıdır.
Çocuğun inatçılığını önlemek için yapılması gerekenler:
- Çocuğun ihtiyaçları, zamanında karşılanmalıdır.
- Çocuk kızgın ve sinirli olduğu anlarda, tartışmaya girilmemelidir.
- Çocuğun her istediği engellenmemelidir.
81
- Çocuk yetiştirmede baskıcı tutuma yer verilmemelidir. Yetişkinler tehdit ve zor
kullanarak çocuklara isteklerini yaptırmamalıdır.
- Yetişkinler, kardeşler arasında kıskançlığa sebebiyet verecek davranışlardan
kaçınmalıdır.
- Çocuğa dayak atılmamalı ve şiddetli cezalardan kaçınılmalıdır.
- Çocuğa bağımsızlık duygusu kazandırılmalıdır.
Kıskançlık:
Kıskançlık, her yaşta görülebilen ve temel nedeni üstün olma olan bir duygu hâli
olarak tanımlanır. Sevgi ya da herhangi bir şeyin paylaşılmasına katlanamama
sonucu duyulan his ve tepkilerdir.
Kıskançlık; insanın yapısında var olan, şiddetine göre olumlu veya olumsuz etkileri
olan bir duygudur. Örneğin okul başarısının kıskanılması ve aynı başarıyı elde etmek
için çaba gösterilmesi olumlu bir duygu olarak kabul edilirken, arkadaşının ya da
kardeşinin herhangi bir eşyasına sahip olamadığı için zarar vermesi olumsuz bir tepki
olarak kabul edilir. Yeni doğan bebekte kıskançlık tepkisi yoktur. Ancak bir yaşındaki
çocuk, annesinin kucağında başka bir bebek gördüğünde kıskançlık tepkisi verir. İlk
çocukluk döneminde ebeveynlerin ilgisinin başkalarına yönelmiş olması çocukta
kıskançlığın oluşmasına neden olur. Bu dönemdeki kıskançlığın nedeni, fazla
ilgilenilmemesi ve yeterince sevgi gösterilmemesidir. Erken çocukluk döneminde
kıskançlığın en belirgin şekilde ortaya çıkmasının nedeni, yeni bir kardeşin dünyaya
gelmesidir. Nedeni ise genellikle anne ya da babaların bilinçli ya da bilinçsiz ayrımcı
yaklaşımlarıdır. İlköğretime başlayan çocukta kıskançlık duygusu azalmaya başlar.
Çocuğun sosyal çevresinin değişmesiyle birlikte kıskançlık duygusunda da
değişmeler olur. Bu dönemde kıskançlık duygusunu daha önce yaşayan çocuk, bu
defa kıskançlığını başarılı, lider özellikli, popüler, arkadaşları ve öğretmenin
sempatisini kazanmış olan sınıftaki arkadaşlarına çevirir. Yaşın ilerlemesiyle birlikte
kıskançlık tepkileri, doğrudan dolaylıya doğru bir gelişim gösterir. Kıskançlığın sebebi
ve tepkisi genellikle psikososyal etkileşim ortamıyla çocuğa yöneltilen uyarımlara
bağlıdır. Gerekli önlem alınmazsa kıskançlık nedeniyle çocukta tırnak yeme, parmak
emme, alt ıslatma, içine kapanma gibi davranış bozuklukları görülür. Çalışkanı örnek
göstermek olumsuz etki yaratır.
Kıskançlığın önlenmesi için yapılması gerekenler:
- Çocuğa sevgi ve ilgi gösterilmeli.
- Aile, çocuklar arasında ayrım yapmamalı.
- Yeni bir kardeşin dünyaya geleceği fikrine çocuk alıştırılmalıdır.
- Doğum sonrasında bebekle ilgili bazı işler, (beslenme, temizlik gibi) kontrollü
bir şekilde çocuğa yaptırılmalı.
- Çocuklar birbirleriyle kıyaslanmamalıdır.
- Anne ve baba, büyük çocuğa da zaman ayırmalıdır.
- Okul döneminde öğretmen, kıskançlığa sebebiyet verecek davranışlardan
kaçınmalıdır.
- Kıskançlığın nedenleri araştırılmalı, gerekli tedbirler alınarak giderilmeye
çalışılmalıdır.
Saldırganlık:
Saldırganlık, çocuğun olumsuz duygularını bastırmayıp çevresindeki eşyalara veya
başkalarına zarar vermesidir. Saldırganlık, engellenme duygusuna gösterilen bir
tepkidir. Bu tepkinin oluşmasında anne-baba tutumlarının etkisi ilk sırada yer alır.
Çocuğun davranışlarının sık ve gereksiz yere engellenmesi, temel ihtiyaçların
zamanında karşılanmaması, çocuğa dayak atılması, aile içi şiddete tanık olması,
çocuğu sık cezalandırmak, çocuğu dinlememek, davranışlarını eleştirmek, alay
82
etmek anne-babaların çocuk eğitiminde görüş birliğinde olmamaları saldırgan
davranışlara neden olur.
Saldırganlığın önlenmesi için yapılması gerekenler:
- Saldırganlığın önlenmesi için öncelikle çocuğa sevgi ve şefkat gösterilmelidir.
- Çocuğa güven duygusu verilmeli ve güvenli bir ortam hazırlanmalıdır.
- Çocuğun temel ihtiyaçları zamanında karşılanmalıdır.
- Çocuğa fiziksel ceza uygulanmamalıdır.
- Çocuk şımartılmamalıdır.
- Çocuğun olumlu davranışları ödüllendirilmelidir.
- Ebeveynler saldırganlık davranışında çocuklara örnek teşkil etmemelidir.
- Çocuğu saldırganlığa iten nedenler ortadan kaldırılmalıdır.
- Çocuğa enerjisinin boşaltacağı oyun ortamı sağlanmalıdır.
83
-ÜNĠTE 8SOSYAL GELĠġĠM
 KAVRAMLAR
 SOSYALLEġME ÖZELLĠKLERĠ
84
ÜNĠTE 8- SOSYAL GELĠġĠM
Bireyin sosyal uyarıcılara ve grup yaşantısına, toplumdaki yaptırımlara karşı
duyarlı olabilmesi, içinde bulunduğu grupla ya da yaşadığı kültürdeki diğer bireylerle
geçinebilmesi onlardan biri gibi davranabilmesine sosyal gelişim, denir. Özetle;
Sosyal gelişim, toplumsal beklentilere uygunluk gösteren kazanılmış davranış
yeteneği olarak tanımlanabilir.
Önemi:
Sosyalleşme bireyin toplumun sosyal değerlerini anlamasına; bu sosyal
değerler doğrultusunda kendine uygun davranışlarla uymasına, bunları sürekli
geliştirerek uygulamasına dayanır. Çocuğun, ailenin sosyal değerlerini algılamaya
başlaması, bunları kendine göre eleştirmesi ve davranışa dönüştürmeye çalışması
sosyalleşmesinin ilk göstergelerdir. Diğer gelişim alanlarında olduğu gibi, erken
çocukluk çağında kazandığı sosyal değerler ve sosyal yaşantılar daha ileri yaşlardaki
sosyal gelişimin temelini oluşturur. Çocuğun sosyalleşmesi kalıtımdan çok, çevrenin
etkisine yani öğrenmeye dayanır. Çocuğun çevresindeki kişilerle sürekli etkileşim
içinde olması, onun sosyalleşmesini sağlar. Çocuğun sosyal gelişimini iyi tanımak
gerekir. Aksi halde çocuktan gelişim düzeyinin üstünde yapamayacağı davranışları
isteyerek, onu uyumsuzlaştırmış veya gelişim düzeyine göre sosyalleşmesini
geciktirmiş olabiliriz.
Bir insanın sosyalleşmesi için şunları öğrenmesi gerekir:
- Gereksinimlerini doyurmak.
- Davranışlarını toplumun değer yargılarına göre düzenlemek.
- Olumsuz davranışlarını en aza indirmek.
- Toplumca onaylanan davranışları alışkanlık haline getirmek.
- Gelenek ve göreneklere uygun davranmak.
- Başkaları ile iyi ilişkiler halinde olmak.
- Kendine karşı saygılı olmak.
Çocuğun sosyal bir kişi olması kalıtımdan çok, çevrenin etkisine yani öğrenmeye
bağlıdır.
A. Sosyal GeliĢim Ġle Ġlgili Temel Kavramlar
Benlik:
Çocuk dünyaya geldiği ilk aylarda bedeniyle dış dünyayı ayırt edemez. Çevreyi
kendi bedeninin bir parçası olarak algılar. Zamanla kendi bedeninin sınırlarını öğrenir,
kendini tanımaya başlar. İlgi alanları arttıkça kendisinin duyguları, düşünceleri ve
istekleri olan birey olduğunun farkına varır. Böylece benliğin ilk temelleri atılmış olur.
Önce aile bireyleri, daha sonra çevresi ile ilgili sosyal bağlar kurarak benlik gelişimini
sürdürür. Çocukluktan itibaren yeterli ilgi gören birey temel güven duygusunu
kazanarak olumlu bir benlik geliştirir. Sevgi, ilgi ve güvenden yoksun olarak yetişen
bireyse olumsuz ben kavramı geliştirerek büyür.
SosyalleĢme-SosyalleĢtirme:
Bireyin içinde bulunduğu toplumda geçerli olan kural ve değer yargılarını
öğrenmesi, onlarla uyum içinde olmasına sosyalleşme denir. Sosyalleştirmeyse
bireye özellikle çocuğa üyesi olduğu topluluğun ya da toplumun töre, gelenek ve
kültürel değerleriyle ölçülerini öğretme ve benimsetme işidir.
Çocuğun, gencin veya yetişkin bir insanın geliştirdiği yetenekler arasında, edindiği
zevkler, alışkanlıklar, tavırlar ilgiler ve davranışlarda ortaya çıkan olgunlaşmalar da
vardır. Mesela bir erkek çocuk küçük yaşlarda arkadaşlarıyla bilye oynar, bir kız
çocuk bebeğiyle veya arkadaşıyla evcilik oyunu oynar. Ama aynı çocuklar büyüyüp
delikanlılık veya genç kızlık çağına geldiğinde artık bu tür oyunları terk etmiş olmaları
85
gerekir. Eğer hala aynı oyunlara devam ediyorlarsa onların büyüyüp olgunlaşmağa
başladıklarından şüphe edilir.
Bir başka örnek vermemiz gerekirse 2–3 yaşlarındaki çocuğa herhangi bir oyunu
oynamasını teklif ettiğimizde çoğunlukla reddeder. Çünkü henüz sosyalleşmiş ve
gruba ait olmuş değildir. Ama aynı çocuğa 10–12 yaşlarına geldiğinde birlikte
oynayacak bir oyun teklif edildiğinde kabul eder. Çünkü belli bir seviyede
sosyalleşmiştir. Artık topluma ait olma yolunda ilerlemekte ve grupla birlikte olmanın
gereğini yerine getirmektedir.
Eğer bir genç kız veya delikanlı, akranları ile veya çevredeki her seviyeden insanla
rahat diyalog kurabiliyorsa, karşılıklı ilişkilerinde nezaket kurallarına riayet
edebiliyorsa sosyalleşmiş demektir. Artık onun için hayat daha bir anlamlıdır. O, artık
okumaktan sanattan sosyal faaliyetlerden de zevk alır. Buna karşılık yalnızlıktan
hoşlanan topluma girmekten kaçınan içine kapalı kolayca arkadaş edinemeyen
gençlik çağına gelmesine rağmen hala annesinin-babasının veya belli bazı insanların
yönlendirmesiyle hareket eden bir genç kız veya delikanlı ise sosyalleşmemiş veya
sosyal gelişmesini zamanında ve yeterince tamamlayamamış demektir.
Sosyal Olgunluk:
Bireyin anlayış, duygu tutum, beceri gibi özellikler bakımından içinde yaşadığı
toplumun beklentileri doğrultusunda gösterdiği olgunluktur.
Kültür:
Bir toplumun duyuş, düşünüş, yaşayış bakımından diğerlerinden ayıran
gelenek, görenek ve adetlerin tümüne, toplumun yaşam biçimine kültür denir.
Çocuğun kültürü, ergenlik çağına kadar eğitim ile gerçekleşir. Yani bir toplum
içinde yaşayarak öğrendikleri, edindikleri, kültürün ona katkılarının tamamıdır. Bu
sürece, eğitimciler eğitim adını verir. Okul hayatına kadar ailede süren birinci döneme
birinci, ergenlik çağına kadar süren okul evresine ikinci çocukluk denilmektedir. İnsan
dünyaya er veya dişi olarak gelir. Kültürlenme ile kadın veya erkek olur. Bu süreç,
yani toplumca verilen cinsel rollerin, kimliklerin benimsenmesi işi, ergenlik çağına
kadar tamamlanmış olmaktadır. Davranışların büyük bir kısmının oluşmasını
sağlayan temel kişilik örgütlenmesi ‗birinci çocukluk‘, geri kalanı ‗ikinci çocukluk‘
evresinde kazanılmış olur.
B. Çocuklarda SosyalleĢme Özellikleri (0–12 YaĢ)
Sosyalleşmenin temelini oluşturan sosyal ilişkiler iki ya da daha çok insan arasında
oluşan karşılıklı etkileşimdir. Bireyin diğer insanlarla birlikte olma, onlara katılma
isteği ve ihtiyacı duyması sosyalleşmenin gereğidir. Çocuğun sosyal gelişiminde de
arkadaş edinme ve grup ilişkilerinin ve bu ilişkilerde yaşanan işbirliği, rekabet gibi
duyguların önemi büyüktür. (Çocuk Gelişimi 2, s.69.)
ArkadaĢ Edinme:
Bebek 5.-6. aylarda başka çocuklara tepki göstermeye
başlar. Başka bir çocuğu gördüğünde ona doğru atılır ya da çekinir, gülümser ve
sesler çıkarır. Bebekliğinin sonuna doğru başka çocuklarla
oynaması, oyuncaklarını paylaşması ve arkadaşlarıyla kavga etmesi oldukça sık
görülen davranışlardır.2–3 yaşlarında oyun arkadaşlarını çabucak değiştirebilir
ve başka bir arkadaşını sevdiğini söyleyebilir. Erken çocukluğun sonlarına doğru
çocuğun ana-babasına bağlılığı çözülmekte ve dışarıdaki arkadaşlarıyla
ilgilendiği görülmektedir. Çocuğun artık uzunca bir süre beraber olduğu bir ya
da iki arkadaşı vardır.
Gruba Katılma:
Çocuklar 2 yaşına kadar yalnız oynar. Diğerleriyle olan ilişkileri; taklit, birbirini
seyretme ve birbirinin oyuncağını alma davranışı şeklinde görülür. Grup halinde
86
oynamaya 3- 4 yaşında başlar. Oynarken birbirleriyle konuşur ve grup içinden
oynamak istediklerini seçerler. Gösterdikleri ortak davranış birbirlerini seyretme ve
konuşmadır. Okul çağı, öğrencinin gruplaşma çağıdır. Bir öğrencinin akran veya oyun
gruplarından birine katılması hem çocuk için bir ihtiyaçtır, hem de onun sosyalleşmesi
için bir zorunluluktur.
Çocuk Kavga ve TartıĢmaları:
Erken çocukluk çağında çocuklar, karşılaştıkları
hayal kırıklığının sonucunu kavgaya bağlarlar.
Özellikle ilgi merkezi olma, duygularının başka
yollarla doyurulmaması halinde, kavgacılıkla bu
duygularını doyurmaya çalışırlar. Oyun
gruplarında sık sık kavga ederler; ama kavganın
sonundaki küskünlükleri uzun sürmez, barışırlar.
Ailenin çocuk üzerindeki tutumu çocuğun diğer
çocuklarla arkadaşlığının olumlu ya da olumsuz
yönlere eğilim göstermesine neden olur. Sevgi dolu bir ailede büyüyen çocuklar
çevrelerindeki insanlarla kavga etmeden iletişim kuracaklardır. Şiddetin görüldüğü
ailede yetişen çocuklar kavgacı olacaklardır. Sevgi gören çocuk sevmeyi, şiddet
gören çocuk kavgayı öğrenir.
ĠĢbirliği:
Yaşantısının ilk yıllarında kendini evrenin merkezi zanneden çocuklar,
benmerkezcidir. Oyunları kısa sürelidir. Bütün dünyanın onun etrafında döndüğünü
zanneder. 3. yaştan itibaren çevresinde diğer varlıkların bulunduğunu kabul eder.
Sahip olduğu şeyleri diğer insanlarla paylaşmaya başlar. Çevresiyle iletişim kurması,
kendisinin dışında bir dünyanın varlığını kabul etmesi demektir. Çevresiyle ilişkileri
arttıkça sosyalleşme gelişir.
Çocuğa içinde yaşadığı toplumun kurallarını ve paylaşmayı öğretmek, eğitimin
görevidir. İnsanların birbirleriyle yardımlaşması, dostça yaşaması, işbirliğini gerektirir.
Erken çocuklukta, oynadığı oyunun kurallarına uyan, arkadaşlarının hakkına saygı
duyan çocuk, büyüdüğünde toplum kurallarına uyan sosyal bir insan olacaktır.
Rekabet:
İnsanların yapısında doğal yarışçılık duygusu vardır. Yarışçılık
duygusu insanı başarıya götürür. Bu duygu kıskançlık boyutuna ulaşırsa kişinin
kendisine ve çevresine zarar verir.
Ailenin yaşadığı ortam rekabet konusunda çocuk için temel etkendir. Ailede sevgi ve
hoşgörüye dayalı bir ortam varsa, çocuk paylaşmayı, çocuklar arası ayrım ve şiddet
varsa kıskançlığı öğrenecektir. Aynı cinsten kardeşler arasında, yaş farkı fazla
değilse, az veya çok rekabet görülür. Anne-baba, kardeşlerden birine daha fazla ilgi
gösteriyorsa, rekabet kıskançlıkla birlikte daha da belirginleşir. Yetişkinin görevi
çocuğa rekabet gerektirmeyen bir ortam sağlamaktır.
Kız-Erkek Çocuk ĠliĢkileri:
Çocukların arkadaşlarıyla etkileşimi iki yaşından sonra başlar ve cinsiyetle ilgili
tavırlar belirir. Kendi cinsinin ve karşı cinsin özelliklerini öğrenir. Kızlar annelerini,
erkekler babalarını model alırlar. Kızlar ve erkekler dört yaşına kadar birlikte oynarlar.
Oyunlarında kız- erkek ayrımı yapmazlar. Kızlar oyunlarında erkek arkadaşlarına rol
verebileceği gibi erkeklerde oyunlarında kız arkadaşlarına rol verebilirler.
Dört yaşından sonra çocukların kız-erkek ayrımı yaparak, kızların ve erkeklerin
kendi cinsleri arasında oyun grupları kurduğu görülür. Böyle bir ayrım yapmada
büyüklerin tavrı ve çocukların ilgileri önemlidir.
87
9–11 yaşları arasında kız-erkek arkadaşlığı yeni bir boyut kazanır. Bu dönemde
kızlar kendi cinsleriyle erkeklerde kendi cinsleriyle arkadaşlık kurarlar. Kesinlikle karşı
cinsi oyunlarına almazlar. Kızlar erkekleri acımasız ve kaba görürler. Kızlar ve
erkekler birbirini asla çekemez ve aşağılar. Bu durum ergenlik çağına kadar devam
eder.
88
-ÜNĠTE 9-
AHLAK GELĠġĠMĠ
 KAVRAMLAR
 PĠAGET VE AHLAK GELĠġĠMĠ
 KOHLBERG VE AHLAK GELĠġĠMĠ
89
ÜNĠTE 9- AHLAK GELĠġĠMĠ
Ahlak gelişimi, bireyin toplumun değer yargılarını benimseyerek içinde bulunduğu
çevreye uyumunu ve kendi ilke ve değer yargılarını oluşturmasını amaçlayan bir
süreç olarak tanımlanır. Ahlak gelişimi, topluma nasıl davranılması gerektiğinin
farkında olmaktır. Bireyin doğuştan getirdiği gizli güçlerin etkisi ile toplumda var olan
iyi-kötü ya da doğru-yanlış kavramlarının inanç, huy, tutum, alışkanlık, adet, gelenek,
görenek gibi manevi değerleri oluşturan değerlerin tümüdür.
Ahlak gelişimi; toplumun tüm değerlerine olduğu gibi uyma değil, topluma etkin bir
uyum sağlamak için kendi değerler sistemini oluşturma sürecidir. Birlikte yaşadığımız
insanlara karşı görevlerimizi, sorumluluklarımızı öğrenmek ahlaki gelişimin bir
parçasıdır.
Ahlak gelişiminin birincil hedefi, bireyin evrensel ilkeler, yanlış-doğru, hak ve adalet
kavramları doğrultusunda kendi doğrularını ve ilkelerini geliştirmesidir. Ahlak gelişimi;
bireyin küçük yaşlardan başlayarak toplum tarafından beğenilen, kabul edilen doğru
davranışları yapmasıdır. Çevreden gelen tepkilerle belirlenen davranışlara ilişkin
izlenim ve bilgiler ahlaki davranışlara ve ahlak kurallarına temel olur. İnsanlar, ahlak
kurallarını bilmesine karşın bu kurallara uymakta güçlük çeker. O hâlde çocukların
ahlak gelişiminde dikkat edilecek en önemli nokta, çocuklara çocuk yaştan
başlayarak ahlak kurallarına inanmaları, bunlara karşı olumlu bir tavır geliştirmeleri ve
bunları uygulama alışkanlığını kazanmaları gerekir. Her toplumun kendine özgü ahlak
kuralları vardır. Her birey, küçük yaştan başlayarak içinde büyüdüğü toplumun ahlak
kurallarına göre iyi ve doğru sayılan davranışları yapmamayı öğrenir.
Çocuk bunu anne, baba ve yakın çevresiyle olan ilişkilerinden öğrenir. Çocuğa
öncelikle iyi davranışın neden iyi, kötü davranışın da neden kötü olduğu
açıklanmalıdır. Bundan sonra iyi ahlaklı birey olarak yetişmesini beklemek doğru olur.
Çocuk büyüdükçe, diğer bireylerin duygularını ve toplum kurallarını anlama yeteneği
artar. En üstün ahlak kuralları evrenseldir. Yani din, ırk, ülke farkı tanımazlar; sevgi,
yardımlaşma, doğruluk, dürüstlük, insan severlik, acıma vb. duygular her toplumda
geçerlidir.
Her bireyin, kendi toplumunun kurallarına ve evrensel değerlere uygun
yetiştirilmesi gerekir. Ahlak gelişiminin en üst düzeyi ise kendi toplum kurallarına ve
evrensel değerlere uygun, bağımsız olarak doğru karar vermektir.
A. Ahlak GeliĢimi Ġle Ġlgili Kavramlar
Törel DavranıĢlar:
Törel davranış, toplumun töresine uygun davranıştır. Her toplumun yerleşik ahlak,
inanç, gelenek ve görenekleri vardır. Söz gelimi evlenme töreni toplumsal ilkelere ve
kurallara uygun yapılırken aynı zamanda töreye uygun, başka bir deyişle inançlara,
ahlaka, geleneklere ve göreneklere de uygun olması istenir. Toplumsal davranışın
değeri, özelliği, töreye uygun olması orantısında yükselir.
Kişilik gelişimi, bireyin isteğine bağlıdır. Birey, kendisini ne kadar çok geliştirmişse
kişilik de o oranda sağlam olur. Çünkü bireyin güdülerine ―dur‖ deyip, onu belirli
doğrultulara yöneltecek olan bireyin kendini geliştirme isteğidir. Bireyi çeşitli şekillerde
davranışa yönelten fizyolojik ve toplumsal güdüler, bireyin gelişmesiyle birlikte belli
bir düzene girer. Böylece kişilik, törel davranışların kişide yerleşik hâle gelmesi olarak
kabul edilir.
Ahlak, toplum içinde bireylerin iyiye ve kötüye aynı anda doğruya ve yanlışa ilişkin
davranış biçimleri ve kurallardır. Ahlak, toplum üyelerinin davranışlarının hangilerinin
kötü hangilerinin iyi olduğunu gösterir. Törel gelişim, bireyin toplumsal gelişimi ile
ilgilidir ve onun bir uzantısıdır.
90
Törel davranışla ilgili olarak toplumdan topluma iyi-kötü, doğru-yanlış gibi değer
yargıları değişebilir. Ahlak, toplumdaki bireyleri uymak zorunda bırakır. Bireyler de bu
doğrultuda davranışlarını düzenlerler. Törel gelişim içinde, davranışların toplumun
uygun göreceği bir biçimde düzenlenmesi de yer alır.
Çocuklar, törel davranışlara doğuştan sahip değildir. Daha çok öğrenerek,
yaşayarak, uygulayarak benimserler. Çocuk doğuşta ne iyi, ne de kötüdür. Onun
nasıl bir birey olacağı doğumdan sonraki yaşantılarıyla ilgilidir. İnsan, yaradılışı
gereği iyiye yöneliktir. Çocuğun içten gelen istekleri incelendiğinde ―sevgi‖ ve ―iş
birliği yapmak‖ yönünde olduğu görülür. Çocuğun daha sonraki yaşamındaki olumlu
ya da olumsuz etkiler, törel davranışlarının değişmesine yol açar.
Bencillik:
Bencil‘i yalnız kendi çıkarlarını düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün
tutan birey diye tanımlayabiliriz. Bencillik ise başkalarını umursamadan bireyin bütün
eylem ve işlerinin kendi yararına, çıkarına yönelik olması, bu tutumun yaşam tarzı
hâline getirmesidir. Temel gelişimde bencil davranışlar aşamasında olan insan,
sadece kendi çıkarlarını düşünür.
Bencil davranışlar en çok 3–6 yaşlarda görülür. Daha önceki yaşlar, töre dışı
davranışlar dönemidir ve bu dönem ilk üç yılı içine alır. Bu çağda çocuk, iyilik ve
kötülük düşüncesine sahip değildir. Yalancılığın ve hırsızlığın kötü bir şey olduğunu
bilmez. Yalanlar, hayal dünyasının zenginliğinden; hırsızlık henüz mülkiyet kavramı
gelişmediğinden meydana gelir. Bencil davranışlar aşamasındaki çocuk, kendini
dünyanın merkezi gibi görür. Her şeyin kendi istekleri doğrultusunda olmasını ister.
Bu nedenle bu dönem ―benmerkezcilik‖ dönemi olarak adlandırılır. Benmerkezci
çocuk; kendini analiz etmek, kendi hakkında düşünmek istemez. Düşünce ve kurgu
olan şeyler bile çocuk tarafından maddi gerçekler gibi algılanır. Örneğin kendisine
çikolata, kola, cips gibi sevdiği şeyleri veren kişileri, vermeyenden çok sever. Zihinsel
yapı tam gelişmediğinden çocuk bu dönemde daha çok duygularının etkisi altındadır.
Bazen başkalarını da düşünür gibi olur. Ama yine de dolaylı olarak kendisini düşünür.
Bencillik, vicdan ve törel duyguların oluşmasını güçleştirir. Çocuk, bu duyguları ancak
çevresindekilerin davranışlarını gözleyerek öğrenir. Bencillik davranışının sonunda
çocuk ne gibi tehlikelerin ve cezanın gelebileceğini tahmin eder. Bencil davranışı
yapan birey için bunlar pek umursanacak gibi değilse kaçınmanın yolunu biliyorsa,
bencil eylemlerine devam eder. Çocukların okula başlama döneminde bu aşamadan
geçmiş olması gerekir. Çocuk bu dönemde kuralların bilincindedir, ama doğasını
kavrayamaz. Bu dönemde çocuk arkadaş arar. Ancak her çocuk arkadaşla birlikte
kendi oyununu oynar. Kazanmak, birinci olmak düşüncesi henüz gelişmemiştir.
Öykünmecilik:
Öykünme; taklit etme, bireyin başkalarının davranışlarını kendine model alarak
benimseyip, yinelemesidir. Bağımlılık, boyun eğmek, itaat etmek için başkasının
davranışına olduğu gibi hiç bozmadan uymaktır. Öykünme, çoğunlukla beğenilen
takdir gören davranışları yapanlara benzemek için yapılırken; uyma, etki yapanlarla
iyi anlaşmak için yapılır.
Törel gelişimin öykünmecilik aşamasında olan birey, ne yapması gerektiğini kendi
içinde ölçüp tartmadan, kendine kolay geldiği ya da kınanmaktan korktuğu için
başkalarının yaptığını yaparak rahat eder. Bu durum toplumsal öğrenme kuramıyla
da açıklanabilir. Bu kurama göre çocukların, yetişkinlerin ahlak normlarını öncelikle
gözlemledikleri davranışları, kuralları, değerleri dereceli bir taklit etme süreciyle
kazandıkları ileri sürülür.
Kısacası, öykünme, toplumsal bir öğrenme sürecidir. Birey, öykünmeyle topluma
uygun birçok davranışı öğrenir. Öykünmeciliğin olumsuz yönü ise bireyin bu yolu tek
91
öğrenme yolu olarak görmesinin sonucu olarak, kendisine özgü davranma
bağımsızlığını yitirmesidir.
Vicdan:
Vicdan; insanın davranışlarının iyiliğini, kötülüğünü, doğruluğunu, yanlışlığını,
haklılığını haksızlığını içsel olarak yargılama gücü olarak tanımlanır. Çocuğun
kendisini kontrol edebilmesiyle ilgilidir.
Vicdan, bireyin davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya yönelten, kendi ahlak
değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güçtür. Bu
güçle birey, davranışları konusunda bir karara varır. Birey bu karara göre kendisini
ödüllendirir ya da cezalandırır. Temelde çocuk, öğrendiği sınırları ve kısıtlamaları
benimseyerek toplumsal kurallar karşısında belirli tavırlar elde eder. Bazı çocuklar,
büyüdükçe topluma aykırı davranışlar gerçekleştirirler. Örneğin: suç işlerler, bazı
çocuklar da aşırı vicdanlı olup, genellikle büyüdüklerinde fazla duyarlı, özverili,
duygusallık nedeniyle psikologlardan en çok yardım alan kişiler olurlar. Çok utangaç,
çekingen, güvensiz, yaptıkları her şeyde çevreye zarar vereceklerinden korkan bu
aşırı vicdanlı bireylerdir.
Dikkat etmemiz gereken şey, çocukları evde ya da okulda her iki yönde de
aşırılıklar içinde yetiştirmemektir.
Vicdanlılık; duygusal ve ussal(akıl) vicdan olmak üzere ikiye ayrılır. Duygusal
vicdanlılık aşamasında insan davranışlarını duygusal inançlarıyla yargılar. 10
yaşından ergenliğe kadar bu dönem sürer. Zihinsel yetenekler tam anlamıyla
gelişmediği için çocuk duygularının etkisindedir. Hoşlanma ilkesi çocuk üzerinde
henüz varlığını sürdürmektedir. Bu dönemde çocuk, kendisinden yapması istenen
davranış kurallarını öğrenir ve bunlara sıkıca bağlanır. Bağlanılan bu davranış
kurallarının bazısı çocuk tarafından benimsenir. Örneğin çok sevdiği bir kişinin aile
bireyleri, arkadaş, sanatçı vb. hareketini yapmak zamanla bu hareketin bağımsız
olarak yapılması ile sonuçlanır. Bir süre sonra davranışın yapılmasında rol oynayan
―önemli kişi‖ unutulur, yalnızca bu davranış kalır. Çocuk, henüz davranışların
nedenlerine inecek gücü gösteremez. Bu nedenle yargıları kutsaldır. Bilimsel tutuma
sahip olmayan birçok yetişkin bu basamakta kalır. Bu yetişkinler nabza göre şerbet
vermekten hoşlanırlar. Her davranışlarında duygularının etkisi vardır. Fen ve doğa
deneyleriyle başlayarak tartışma yöntemiyle çocuklara yavaş yavaş bilimsel
düşünebilme gücü kazandırıldıkça çocuk bu basamakta kalmaz, kurtulur. Ussal
vicdanlılık aşamasına geçen insan, davranışlarını ussal inançlarıyla yargılar.
Duygusal vicdanlılıktan ussal vicdanlığa geçen birey, törel ilke ve kuralları
usunun(aklının) süzgecinden geçirerek ve sorgulayarak uygular. Bu aşamada insan,
törel ilke ve kuralların yerine, zamanına, duruma ve uygulanan bireye göre
değiştirilip, geliştirilerek uygulanabileceğinin bilincine varır.
Özgecilik:
İnsanın kendisinden önce başkalarının iyiliğini, yararını düşünüp yardımcı
olmasıdır. Başkalarından karşılık beklemeden iyiliğine koşmak ve bu davranışları
yaparken, bunun başkalarına zarar verip vermeyeceğini, onları üzüp üzmeyeceğini
düşünmektir. Törel gelişimin ulaşabileceği en son aşamadır. Çünkü çocuklar
davranışlarını kontrol etmeyi öğrenebilirler, fakat duygularını asla. Bu dönemdeki
çocuklar, duruma göre esnek hareket edebilme yeteneğini kazanırlar. Özgeci birey,
başkaları ile sürekli empati içindedir. Karşılaşılan olaylar, kişiler karşısında ussal
vicdanına dayanarak davranır. Özgecilik duygusu, kişinin başkalarının iyiliği için
çalıştığının belirtisidir. Bu duygu sevginin bir parçasıdır. Bireylerin bencillikten
kurtulması, törel duyguların geliştiğini gösterir. Çocuk bencillikten kurtuldukça
―özgeci‖ olmaya başlar. Bu yaştaki, çocuk dünyada başkalarının varlığını, onların da
92
kendisi gibi bir birey olduğunu kabul eder. Buna karşın çocukta yine de bencillik
vardır. Çocuk ancak 9–10 yaşlarına ulaştıktan sonra kendi kendini eleştirebilecek bir
olgunluk düzeyine ulaşır. Bundan sonra özgecilik duygusu daha da gelişmeye başlar.
Özgecilik duygusuna sahip olan bireyde anlayış, sempati, incelik, özveri ve yardım
duygusu bir arada bulunur. Özgeci birey, törel davranışlarını katı kurallardan
kurtararak kendini başkalarının
yararına olan amaçlara yöneltir. Böylece birey, yaşamındaki engelleri özgeci bir
tutumla kaldırmaya çalışır.
Bireyin ahlak gelişimi belli aşamalar izler. Bu aşamalar bireyin bireysel
gelişiminden bağımsız değil, ona paraleldir. Bu bölümde Piaget ve Kohlberg‘in ahlak
gelişimine ilişkin görüşleri açıklanacaktır.
B. Piaget’ e Göre Ahlak GeliĢimi
Piaget, çocukların ahlak gelişimi konusunda çalışan ilk araştırmacıdır. J.Piaget;
ahlak gelişiminin, bilişsel gelişime paralel olarak geliştiğini ve belli bir sıra izleyen
dönemler içinde ortaya çıktığını söylemektedir. Yaşı ne olursa olsun her bireyin
bilişsel gelişimin en son basamaklarına kadar ulaşabilmesi beklenmemelidir. Biyolojik
olgunlaşma ile öğrenme yaşantıları birlikte, bilişsel gelişimde ulaşabilecek düzey
üzerinde belirleyici olmaktadır. Aynı durum ahlak gelişimi için de söz konusudur.
Piaget‘e göre çocukların doğru ve yanlışa ilişkin yargıları ve kuralları yorumlama
biçimleri yaşlara göre değişiklikler göstermektedir.
Piaget, çocukların ahlak gelişimini incelerken çocukların 6 yaşına kadar oyun
kuralları olmadığını, oyunları diğer çocuklardan öğrendikleri gibi oynadıklarını, ancak
2–6 yaş arasında çocuklar bazı kuralları fark etmeye başlayarak ne anlama geldiğini
ya da ne amaçla konduklarını bilmeden bu kurallara uygun davranışları taklit
ettiklerini belirtmiştir. 6 yaştan sonra çocuklar, kuralları izlemede ya da uymada
tutarsızlık gösterse bile kuralların ne anlama geldiğini kavramaya başlamışlar. Bu
yaşlarda çocuklar, kuralların değiştirilemez olduğuna inanmakta ve hiç sorgulamadan
bu kurallara uygun davranmaktadırlar.
Piaget‘ e göre 10 yaşlarına kadar çocuklar oyunlar dışında kurallara uyarlar. Fakat
kuralları koyan kişiler olmadığı zamanlarda bu kurallara uymayabilirler. Örneğin
çikolata yemesi yasaklanan bir çocuk, annesi ya da babası yokken çikolata yiyebilir.
Piaget, 0–6 yaş döneminde çocuklarda kural kavramı olmadığından ―Bu dönemde
ahlak söz konusu değildir― demektedir. Bu nedenle ahlak gelişimi, bilişsel gelişim
aşamalarından olan işlem öncesinden, somut işlemler dönemine geçtiği 6 yaşına
kadar başlamaz.
Piaget, çocukların oyunlarındaki kurallara uyma davranışını aşağıdaki şekilde
incelemiştir:
- Devinim dönemi (0–2 yaş grubu)
- Duygusal Ben-merkezcil dönem (2–7 yaş)
- Başlangıç halinde işbirliği dönemi(7–11 yaş)
- Gerçek işbirliği dönemi(11 yaşın üzeri)
Duygusal Devinim Dönemi
Bu dönem, motor ve bilişsel özellikleri kapsar. Piaget yaşamın ilk iki yılını
incelemiş; zekânın bu dönemde kökenlerinin ortaya çıktığını, doğumda sadece
refleks hareketleri başaran bebeğin, ikinci yılın başında konuşmaya başladığını,
sembolik düşünceler gibi zihinsel işlevler geliştirdiğini belirtmiştir. Çocuk, belli
aşamalara ulaşabilmek için yeni davranışlar ve araçlar geliştirebilmektedir. Bu
dönem, çocuğun uyarıcıları etkin bir şekilde özümlenmesi, düzenlenmesi ve uyum
sağlaması yolu ile çocuğun zihinsel gelişim sürecinde değişiklikleri sağlar.
Sosyal yaşantıların, çocuğun bu aşamaları geçirmesinde büyük etkisi vardır.
93
Çocuklar ilk yaşlarda anne-babaların emir verdiklerini, davranış kurallarını öğretmede
ısrarcı olduklarını öğrenirler ve kurallara uydukları zaman mutlu olacaklarını anlarlar.
Ancak bu kurallar, çocukların kendi bakış açılarından söz etmelerini ve ahlaki
konularda farklı düşünceleri benimsemelerine engel olur. Kısaca çocuklar kuralların
farkındadır, ancak ne amaçla ya da kuralları neden izlemek gerektiğini anlamazlar.
Benmerkezcil Dönem
Çocuk, artık bu dönemde sistemleşmiş kuralları anlamaya başlar. Yine de daha
çok kendi koyduğu kurallara uyar. Kazanmak için uğraşmaz. Ona göre kurallar,
yetişkinler ve Tanrı tarafından konulmuştur. Kurallar kutsal olarak kabul edilir. Küçük
değişiklikler, kuralları çiğneme olarak algılanır. Piaget, bu dönemi ―bağımlılık evresi‖
diye adlandırmaktadır.
Piaget‘e göre çocuklar, 2–7 yaş arası çocuklar, kendinden büyük çocukları gözler;
ne anlama geldiğinin farkına varmadan kurallara uygun davranışları da taklit eder. Bu
konuda tam bir bilgisi olmasa da kuralları çiğnemez. Ancak oyunu, sosyal bir etkinlik
olarak algılamaz. Bu aşamada çocuklar birbirleriyle ortak gibi görünse de her biri
kendi oyununu oynar. Eğer çocuğun oyun arkadaşı bir yetişkinse oyunun sonunda
çocuk oyunun nasıl olduğundan ya da kazanmanın ne demek olduğundan habersiz:
―Kim kazandı?‖diye sorabilir. Sonuç olarak bu dönemde engelleyici ahlak kurallarının
anlamı kavranmadan yüzeysel olarak algılandıkları, ahlakî gerçeklik özellikleri ile
belirlenen evredir.
BaĢlangıç Hâlinde ĠĢ Birliği Dönemi
Çocuklar, bu dönemde oyunun sadece hareket zevklerinden, üzerinde anlaşılmış
konulara göre yarışma zevkine geçerler. Kurallar, karşılıklı ilişkiler içinde sürekli
rekabet ortamı oluştururlar. Bu dönemde benmerkezli aşamanın aksine kurallar,
sosyal bir aktivite olarak oyunu düzenlemede önem kazanır. Bu aşamadaki çocuklar
uzlaşılan konularda oynamayı sevdikleri için her bir oyuncuyu dikkatlice izlerler.
Çünkü kazanma sadece verilen kuralların çerçevesinde önem taşır. Bu dönemde de
çocuklar, kuralları tam anlayamazlar. Çocuklar arasında kurallarla ilgili uyuşmazlık
olabilir. Ancak akranları ile bir arada olma isteği o kadar ki bu faklılıklar ortadan
kalkar. Oyun artık çocuk için sosyal bir etkinlik olarak algılanmaya başlar. Piaget‘e
göre çocukların bir konuyla ilgisi farklı bakış açılarının olduğunu ve kuralların
anlaşma, uzlaşma ve başkalarının görüşlerine saygı gösterme sonucu ortaya çıktığını
öğrenmeleri, yaşıtları ile etkileşim sonucunda oluşmaktadır.
Ahlak gelişiminde dışa bağlılık, çocukların 10 yaşına kadar olduğu dönemi
kapsadığı kabul edilmektedir. Çocuklar bu dönemde ahlaki yargıları açısından
çevresine bağlıdırlar. Yetişkinler tarafından konulan kuralları düşünmeden kayıtsız
şartsız kabul ederler.
94
Gerçek ĠĢ Birliği Dönemi
Bu dönemde çocuğun zihinsel gücü, bir başkasının görüş açısını anlayabilecek ve
benmerkezcil düşünceden sıyrılabilecek güce erişmiştir. Çocuk, bu doğrultuda
bağımlı ahlâktan kurtularak işbirliği ahlâkı ile kurallara ilişkin bağımsızlığa ulaşır.
11 yaşından sonraki dönemde çocukların yaptıkları değerlendirmeler ―görecelik‖
kazanmaya başlar. İçinde bulunulan koşulları dikkate alarak değerlendirmeler yapan
çocukların, ahlâkî yargıları ve kuralları uygulayışları esneklik gösterebilir. Çocuklar,
bu dönemde başkalarının değerlendirmelerinden çok kendi yaptıkları
değerlendirmeye uygun davranmaya başlarlar. Konulan konuları otoritelerce de ele
alınmış kanunlar olarak değil, karşılıklı hoşgörü ürünü olarak kabul eder. İş birliği
arzusu ise 11–12 yaşlarında vardır. Piaget‘in kurallara saygının nasıl geliştiğine ilişkin
bulgularına bakıldığında 7–8 yaşına kadar çocukların kurallara sıkıcı bir saygı
duydukları görülür. Çocuklara göre kuralların gizemli bir kaynağı vardır. Onları
dokunulmaz ve kutsal olarak algılarlar. Çünkü kuralları formüle edici herhangi bir
yeterli yaşantıları olmamıştır. Yetişkine karşı duyulan tek yanlı saygının yerini,
karşılıklı saygı aldığında ―bağımsızlık ahlakı‖ artık oluşmuştur. 11–12 yaşındaki çocuk
ahlak kurallarının içeriğini anlamaya başlar. Kural, kendi vicdanının verdiği karardır
artık. Kurala cezadan kaçınmak için değil, kendisine güvenilmesini istediği için uyar.
Piaget, çocuğun adalet ve ahlak konusundaki düşüncelerinin hem çevre hem de
olgunlaşmanın etkisiyle değiştiğini; ancak ahlak kurallarını kavramlaştırabilmesi için
kavram gelişiminin de ilerlemesi gerektiğini ileri sürmüştür. Araştırmalar ahlaki gelişim
düzeyi ile bilişsel gelişim düzeyi arasındaki paralelliği destekler görünümdedir. Bireyin
takvim yaşının ilerlemesi, zihinsel gelişim basamaklarında ilerlemesi için yeterli
değildir. Aynı durum ahlak gelişimi için de geçerlidir. Bireyin içinde bulunduğu
koşullar, öğrenme yaşantıları, deneyim vb. gelişimin her düzeyinde önemlidir.
Piaget, çocuğun ahlak gelişimi ile birlikte adalet, ceza konusundaki görüşlerinde de
değişiklikler olacağını belirtmiştir. Başlangıçta çocuk, bir kötülük yapıldıysa kötülüğün
cezasını çekmesi gerektiğine inanır (kefaret adaleti). Bir de sana yapılan kötü bir
durumda sen de karşılık vermelisin (misilleme adaleti) diye düşünür. Biri oyuncağını
kırdıysa sen de onunkini kırarsın ya da bir başkası senin yerine bunu yapmalı diye
düşünür. Daha sonraki aşamada ise yerine koyma (tazmin etme adaleti) oluşmaya
başlar (oyuncağı kırdıysan ödemeli ya da kendi oyuncağını vermelisin ya da kırdığını
onarmalısın.). ―Çocuğu inandırmak için etkili bir yol vardır ki buna duyguları yansıtma
yöntemi diyoruz.‖
C. Kohlberg’ e Göre Ahlak GeliĢimi Dönemleri
Kohlberg, ahlaki gelişim kuramında, ahlaki yargının insan yaşamındaki işlevi
çerçevesinde incelenmesi gerektiğini vurgular. Kolhberg‘in ahlak gelişimi kuramı,
Piaget‘in kuramının yeniden incelenmesi, yeniden adlandırılmasıdır. Kohlberg de
Piaget gibi çocuk ve yetişkinlerin belirli durumlarda davranışları nasıl yorumladıklarını
incelemiştir. Piaget ahlaki gelişimi bir inşa süreci; Kohlberg ise evrensel ahlaki
ilkelerin keşif süreci olarak görmektedir. Ayrıca Piaget, anlattığı öykülerde eylem ve
düşünce arasında bir ayrım gözetmezken, Kohlberg deneğin zihnindeki çatışmaları
anlamaya yönelik hipotetik öyküler anlatmaktadır. Bu amaçla çocukların ve
yetişkinlerin ahlaki ikilemlerini kapsayan belli durumlar vererek onlara bu durumlarda
nasıl tepkide bulunacaklarını sorarak yürütmüştür. Kohlberg, değişik yaş grupları ve
sosyoekonomik düzeylerdeki bireylere değişik öyküler verdikten sonra öyküde
anlatılan durum ile ilgili karar vermelerini ister. Verilen kararın doğru ya da yanlış
olması önemli değildir. Önemli olan bireyin öyküde anlatılan soruna çözüm bulurken
kullandığı gerekçeler ve yaptığı değerlendirmelerdir. Kolhberg‘in kullandığı problem
durumlarından(ahlaki ikilemlerden) iki örnek durum aşağıda verilmiştir:
95
Örnek Durum: Avrupa‘da bir kadın, az görülen kanser hastalığının bir türü
nedeniyle ölmek üzeredir. Bu kentte bulunan bir eczacı onu kurtarabilecek ilacı
bulmuştur. Ancak ilaç için 2000 dolar istemektedir. Bu fiyat, ilacın maliyetinin
10 katıdır. Hasta kadının kocası Heinz herkesten borç alarak ancak 1000 dolar
toplayabilir. Heinz, eczacıya karısının ölmek üzere olduğunu söyleyerek ilacı
biraz ucuza satmasını ya da daha sonra kalanını ödemesine izin vermesini ister.
Eczacı: ―Bu ilacı ben buldum ve para kazanmak istiyorum‖ diyerek teklifini geri çevirir.
Bunun üzerine Heinz, eczaneye gizlice girip ilacı çalar. Bu durumda hasta kadının eşi
ne yapmalıdır? Neden?
Örnek Durum: Joe‘nun babası, Joe 50 dolar kazanırsa onu kampa götüreceğine
dair söz vermiştir. Ancak fikrini sonradan değiştirmiş Joe‘ dan kazandığı parayı
kendisine vermesini istemiştir.Joe da 10 dolar kazandım diye yalan söylemiş ve
40 doları kampta kullanmak üzere kendisine ayırmıştır.Joe kampa gitmeden
önce kardeşi Alex‘e yalan söylediğini ve kazandığı para miktarını söylemiştir.Bu
durumu Alex babasına söylemeli midir?
Kohlberg, yukarıdaki ve benzer durumlar için aldığı cevapları sınıflayarak,
bireylerin altı yargı aşaması geçirdiklerini belirtmektedir. Bu altı aşama ise üç dönem
içinde yer almaktadır. Bu üç dönem, çocuk ya da yetişkinin ―ahlaki davranış‖ ya da
―doğru olarak neyi algıladığını ve bunu nasıl belirlediğine göre sıralanmıştır. Diğer
dönem kuramlarında olduğu gibi, her bir dönem, kendinden öncekine dayanmakta
kendinden sonraki döneme ise temel oluşturmaktadır. Aynı kişi, aynı durum, aynı
zaman ve durumlarda bir aşamada davranış gösterirken bir başka zaman ve
durumda da başka bir aşamada davranış gösterebilmektedir.
Kolhberg‘e göre ahlak gelişim düzeyleri:
1. Gelenek Öncesi Dönem
Bu düzey, Piaget‘in ―dışsal kurallara bağlılık‖ döneminin özelliklerini içine alır. Bu
düzeydeki çocuk, kültür içinde kabul edilen iyi ve kötü ölçütlere göre davranır.
1. Aşama: Ceza ve İtaat Eğilimi:
Bu dönemde kurallar, başkaları tarafından konur. Çocuklar, sadece otoriteye uyar
ve cezalandırılmaktan kaçınır. Genellikle olayların dış görünüşüne ve ortaya çıkan
zararın büyüklüğüne bakarak karar verirler. Onlar için olayların gerisinde nedenler
önemli değildir. Etkinliğin fiziksel sonuçları, etkinliğin kötü ya da iyi olduğunu belirler.
Örneğin bir çocuk annesine yardım ederken tabakları istemeden kırmıştır. Diğeri ise
annesinden izinsiz şeker alırken şekerliği düşürüp kırmıştır. Bu dönemdeki çocuklara
hangisinin suçlu olduğu sorulduğunda tabakları kıran çocuğun daha suçlu olduğunu
belirtmişlerdir.
2. Aşama: Saf Çıkarcı Eğilim:
Bu aşamada çocukların sadece kendi istekleri ve gereksinimlerinin karşılanması
önemlidir. Diğer bireylerle olan ilişkilerinde onların gereksinimlerinin de farkındadırlar;
fakat yine de kendi çıkarları ön plandadır. Çıkarcı bir biçimde başkalarının
gereksinimlerini de dikkate alır. Somut değişime dayanan adil alışverişler
yapmaktadır. Göze göz, dişe diş anlayışı vardır. ―Her şey karşılıklıdır‖ inancına
sahiptir. Maddi eşitlik ilkesi, bu dönemde adalet anlayışının en belirgin göstergesidir.
―Bana bir şey yap, ben de senin için bir şey yaparım‖ anlayışı vardır.
2. Geleneksel Dönem
Bu dönemdeki çocuklar, diğer insanların beklentilerine; özellikle de özdeşleştikleri
özel insanları ve genel toplumsal düzenin beklentilerine uymak isterler. İçinde
bulundukları grubun gereksinimlerini bazen kendi gereksinimlerinden üstün tutarlar
ve grubun isteklerine uygun davranmaya özen gösterirler. Sosyal düzeni destekleme
ve sadakat önemlidir.
96
1. Aşama: Kişiler Arası Uyum
Kendi akran grubuyla iş birliği içindedir. Ait olduğu grubun kurallarına uygun
davranırlar. İyi çocuk olarak başkaları tarafından onaylanmak isterler. Başkalarına iyi
davranma, yardım etmek onları mutlu eder. Benmerkezciliğin azalması ve somut
işlemler dönemine girilmesiyle çocuk, olayları başkaları açısından görebilme özelliğini
kazanır. Çevresinde bulunanların hissettiklerini de dikkate alır.
2. Aşama: Kanun ve Düzen Eğilimi
Bu dönemde doğru davranış, sosyal düzene ve otoriteye uygun olarak kişinin
görevini yerine getirmesidir. Artık akran gruplarının kurallarının yerini, toplumsal
kurallar ve kanunlar almıştır. Kanunlara hiç sorgulanmaksızın uyulmalıdır.
Uymayanlar ise kesinlikle hoş görülmezler. Yetişkinlerin çoğunun bu dönemde olduğu
varsayılır.
3. Gelenek Sonrası Dönem
Birey, izlemek istediği ahlak ilkelerini başkalarında ve otoriteden bağımsız olarak
seçer. Ahlak gelişiminin son iki aşaması bu düzeyin kapsamındadır.
1. Aşama: Sosyal Sözleşme Eğilimi
Genellikle temel hak ve özgürlükler göz önüne alınarak konmuş olan yasa ve
kanunlara uymak çok önemlidir. Toplumsal kuralların ve değerlerinin göreceli
olduğunu düşünerek bunları eleştirici bir şekilde incelerler. Kanunların demokratik
olarak değiştirilebileceği ilkesine sahiptirler. Bu dönemde insan hakları, özgürlük gibi
kavramlar bireyin değerler sisteminde önemli yer tutar.
2. Aşama: Evrensel Ahlak İlkeleri Eğilimi
Ahlaki gelişim açısından ulaşılabilecek son noktadır. Birey, ahlak ilkelerini kendisi
seçip oluşturur ve bunlara uygun davranır. Burada bireyin benimsediği ahlak ilkeleri;
insan hakları, bütün insanların eşitliği, adalet gibi soyut ve evrensel düzeyde ahlak
ilkeleridir. Bu ilkeler, genellikle demokratik toplumlarda uygulanan kanun ve yasalarla
uyumludur.
Kohlberg modelinin önemli yönü, her bir dönemin iki unsurunun nasıl etkileştiğidir.
Her bir dönemde ahlakî kararın nasıl alındığına ilişkin bir bakış açısı söz konusudur.
Örneğin ilk evredeki çocuk benmerkezcidir ve bütün durumlara kendi açısından
bakar. Geliştikçe çocuk, başkalarının bakış açısı nedeniyle ya da toplum için bir
bütün olarak hangisinin en iyi olduğunu ikilemini yaşar. Bu alandaki ilerlemelerin
bireyin bilişsel gelişimine ve biyolojik temele bağlı olduğu düşünülür. Ayrıca, çocuğun
ahlâkî durumlarla ilgili deneyimlerinden oldukça etkilenen ahlaki unsur ile de
desteklenir. Böylece Kohlberg kuramı ahlaki gelişimin, bilişsel yetenekler ile ahlaki
konular ile ilgili yinelenen olayların birleşiminden ortaya çıkması konusunda Piaget‘in
kuramıyla benzerlik gösterir.
Kolhberg‘in ahlaki düşünce dönem modeli, çocuklar başkaları ile birlikte karar alma
işlemlerine katıldıklarında ve fikir alışverişinde bulunduklarında gerçekleşen rol
oynama olanaklarına önem vermektedir.
Kolhberg‘e göre ahlaki bir problemle karşılaşan bireyin getirdiği çözümler
aşağıdaki gibidir.
- Konulan kurallara göre savunmak (haklı çıkarmak) örneğin: İlacı çalmamalısın.
Çünkü hırsızlık yapmak iyi bir şey değildir.
- Kararın maddi sonuçlarına göre savunma yapmak.
- Uyum sağlamak açısından savunma yapmak.
- Adalet, eşitlik ve yaşamın değeri açısından haklı çıkarmak.
Kohlberg, son düzey olan gelenek sonrası düzeye ulaşma yaşının 14 olduğunu
belirtmiştir. Ancak yapılan araştırmalar yetişkinlerin tümünün gelenek sonrası düzeye
ulaşmasının mümkün olmadığını göstermektedir. Kohlberg ve Piaget‘in görüşleri
97
birleşmekte ve olgunlaşmanın yanı sıra geçirilen çevresel yaşantıların da ahlak
gelişimi üzerinde etkili olduğu ortaya çıkmaktadır. ―Daha önceden verdiğimiz cevap,
daha sonraki bir değerini silmemeli, değiştirmemeli, çarpıtmamalıdır.‖
98
-ÜNĠTE 10CĠNSEL GELĠġĠM


KAVRAMLAR
FREUD VE CĠNSEL GELĠġĠM

CĠNSEL EĞĠTĠMĠN ÖNEMĠ
99
ÜNĠTE 10- CĠNSEL GELĠġĠM
Biyolojik özelliklerimizi temel aldığımızda erkek ya da dişi olarak belirlenen bir
cinsiyetimiz vardır. Cinsellik ise bu biyolojik yapı üzerine eklenen sosyolojik, psikolojik
ve felsefi boyutları da içeren daha geniş bir tanımlamadır. Doğum öncesinden ölüme
kadar duyguları, düşünceleri, inançları, davranışları ve yaşantıları içeren gelişimsel
bir süreçtir. Belirli bir yaşam döneminde beklenen cinsel duygular, inançlar ve
davranışlar o yaşa uygun cinsel gelişimi belirler. Cinsel gelişim kişinin kendi cinsi ile
ilgili üreme organlarının büyüyüp gelişmesini ve bunlardan doğan sorunlarla ilgili
davranış değişikliklerini kapsar. Cinsel gelişim kişiliğin diğer yönlerini de etkiler.
Cinsel kimliğin oluşması ve kişinin cinsel kimliğine uygun davranmasında cinsel
gelişim de önemli bir etmendir. Cinsel gelişimle ilgili kavramların daha kolay
anlaşılmasında bir çocuğun kız ya da erkek olarak takınacağı tutum, rol ve davranış
biçimlerine ait yapılacak yönlendirmelerin önemli olduğu bir gerçektir.
A. Cinsel GeliĢimle Ġlgili Kavramlar
Bu bölümde cinsel gelişimle ilgili olarak cinsel olgunluk, cinsel kimlik ve cinsel
eğitim kavramları verilmiştir.
Cinsel olgunluk
Cinsel olgunluk insanın üreme sisteminin ve organlarının sağlıklı döl üretebilecek
düzeye ulaşabilmesidir. Cinsel olgunluk bedenin ―büyüme‖ sine ilişkin bir kavramdır
ve cinsel gelişimin temelini oluşturur. Büyüme, genetik ve çevre faktörlerinin etkisi
altındadır. Çevre faktörleri arasında yeterli ve dengeli beslenme, gerekli desteğin
sağlanması ve hastalıklardan korunma sayılabilir. Cinsel olgunluğa erişme biyolojik
ergenliğin temelidir. Bu dönemde ilk göze çarpan ergenin hızla boy atması ve
ağırlıkça artmasıdır. Ergenlik döneminde iskelet, kas ve yağ dokularının boyutlarında
belirgin bir artış olmaktadır. Kas gelişimi, erkeklerde kızlara oranla daha fazlayken
yağ dokusu gelişimi ise kızlarda daha fazla olmaktadır.
Büyüme olayı, tiroit hormonu, androjen ve östrojenlerin etkisi altında olup bu
hormonların miktarlarında da artma olmaktadır. Bütün bu değişikliklere ikincil
değişiklikler denir. Temel değişiklik üremeyi sağlayan bezlerin çalışmaya başlaması
ile sağlanır. Üreme organlarındaki büyüme ve gelişme yönünden iki cins arasında
farklılık görülür. Kızlar, erkeklerden yaklaşık iki yıl önce buluğ çağına girmeleri
sebebiyle cinsel organların gelişmesi kızlarda daha erken tamamlanır. Cinsel
olgunluğa erişen bir kızın vücudunda keskin çizgiler kaybolmaya, kollar, bacaklar,
kalçalar ve göğüsler biçimlenmeye, koltuk altında ve cinsel organ çevresinde
kıllanma ve yüzde sivilceler görülmeye başlar. Bunlar ikincil değişikliklerdendir. Asıl
önemli değişiklik, yumurta hücresinin olgunlaşması ve adet kanamalarıdır. Kızlar
genellikle 10–13 yaşlarında ilk adetlerini görürler. Bazılarında ise adet görme 15–16
yaşlarında olur. Yumurtanın olgunlaşması, yumurtalıktan ayrılması ve adet
kanamasının görülmesi olaylarının tümüne ―adet döngüsü‖ denir. Erişkin bir kadının
yumurtalıklarından her ay (28 günde bir) bir yumurta atılır. Buna yumurtlama
(Ovulasyon) denir. Bu yumurta erkek hücreleri (sperm) ile birleştiği takdirde gebelik
meydana gelir. Her adet döngüsünde rahim duvarı kalınlaşır, eğer o döngü içinde
gebelik meydana gelmezse adet kanaması görülür. Yumurta döllenirse gebelik başlar
ve gebelik süresince adet kanaması olmaz.
Ergenliğin ilk belirtilerinden birisi testis torbası (skrotum) ve testislerin gelişmesidir.
Çeşitli sebeplerle oluşan penis sertleşmesi her zaman erotik anlamda değildir. Bu
durum ergende utangaçlığa yol açar, ne yapacağını bilemez. Bu dönemde ilk
meninin gelmesi, sıkıntı ve hayret yaratır. Bunun normal, fizyolojik bir olay olduğunu
bilmeyen ergen meninin gelmesinden suçluluk duyabilirler. Bu değişikliklerin
100
sebeplerini bilen ergenlerde bu tip problemler ve dönemler kolay atlatılır.
Yüzde sivilcelerin oluşması, sakal ve bıyığın çıkması, sesin kalınlaşması, koltuk
altında ve cinsel organ çevresinde kıllanma, hızlı boy artışı, kasların gelişmesi ve
özellikle omuzların gelişmesi bu dönemin özelikleri arasındadır.
Cinsel Kimlik
Cinsel kimlik, bireyin cinsiyetinden haberdar olması, bedeni ve benliğini belli bir
cinsellik içinde algılayışı, kabullenişi, duygu ve davranışlarında buna uygun biçimde
yönelişidir. Başka bir deyişle; bireyin kadın ya da erkek olarak kendisinin farkına
varması ve kabullenmesidir. Bir çocuğun kız ya da erkek doğması cinsel kimliğini
kazanması için ilk koşuldur. Çocuk kendi cinsinin eğilimleri desteklendiği sürece kız
ya da erkek kimliğini benimseyecektir. Bireyin biyolojik olarak kadın veya erkek
grubuna katılmasından çok, cinsiyet rolünü benimsemesi önemlidir.
Freud‘a göre erkek çocuk cinsiyet rolünü babasıyla özdeşleşerek benimser.
Bireyde libido denen hareketli cinsel bir enerji vardır. Bu enerji yaşam boyu bireyin
önemli davranışlarını yönlendirir. Erkek çocuk, babası ile kendisi arasında benzerlik
görür, kendini babasıyla özdeşleştirir. Özdeşleşme, çocuğun çok sevdiği ve hayranlık
duyduğu bir yetişkin figürüne kendini benzetmesi sürecidir.
Davranışçı yaklaşımı benimseyen psikologlar ise çocuğun cinsiyet rolünü
benimsemesinde edimsel şartlanmanın önemli olduğunu savunmaktadırlar. Çocuk
erkek veya kadın grubunun davranış örüntüsünü gözler, algılar ve taklit eder. Taklit
edilen davranış aile üyelerince onaylanır ve ödüllendirilerek motive edilir. Motivasyon
devam ettiği sürece kadın veya erkek cinsiyet grubunun rolü benimsenir. Bilişsel
yaklaşımcılara göre taklit etme tamamen reddedilemez. Ancak çocuğun anlama
düzeyine göre taklit yapabileceği ve taklit edilen davranışın ailenin değerlerine
uygun düşenlerden seçileceği kabul edilir.
Çocuk, üç-dört yaşında kişiliğini fark etmeye başlar. Meslekleri, kız ve erkek
çocukları arasındaki farkı, çocukla yetişkin arasındaki ayrılıkları algılar. Üç yaşındaki
bir çocuk hangi tür eşyaların hangi cinsiyet grubuna ait olduğunu bilir. Dört yaşındaki
bir çocuk kız veya erkek olduğuna karar verebilir. Çocuk çevresinde aynı cins bir çok
kişinin sergilediği pek çok özelliklerle karşılaşır. Cinsiyet rolünü benimseyebilmek için
önce kendi kimliğinin farkına varır. Kız mı yoksa erkek mi olduğunu anlar. Erkek
çocuğu diğer erkeklere benzeyen kendi fiziksel ve davranışsal yönlerini, kız çocuğu
da diğer kızlara ve kadınlara benzeyen kendi fiziksel ve davranışsal yönleri algılar.
Kız çocukları anneleri, erkek çocukları da babaları gibi davranmaya başlarlar. Taklit
etme birinci derecede önemli değildir. Kız çocuğu annesini, erkek çocuğu babasını
yeterli bulmadıkları ya da beklentilerine cevap alamadıkları zaman özdeşleşme durur.
Çocuk gerçekte anne ve babasıyla özdeşleşmeyebilir. Toplumda babasız pek çok
çocuğun erkek rolünü, annesiz kız çocuğunun da kadın rolünü benimsediği ancak
baba yokluğunun kızların cinsel gelişimi üzerinde erkeklerden daha az zarar verici
olduğu gözlenmektedir. Babanın yokluğu, evden uzakta çalışması ya da
çocuklarından uzak kaldığı durumlarda, erkek çocuk cinsel kimliğini geliştirmede
bocalayabilir. Yalnız ablaların, teyzelerin başka bir deyişle kadın örneklerinin bol
olduğu bir ev ortamı kız çocuğu için uygun bir ortamdır ancak böyle bir ortamda erkek
çocuğunun erkek kimliğinden sapmaları kolaylaşmaktadır. Üstüne titrenen, evden
çıkarılmayan çocuk arkadaşlıktan da yoksun kalınca kız kimliği daha da belirginleşir.
Sokağa çıksa da erkek çocuklarına uyamaz. Oyunlara alınmaz. Kız çocuklarına
yönelip onlarla kaynaşır. Kendi cinsel kimliğinden gittikçe uzaklaşan çocuk güvensiz
bir kişilik geliştirir ve önlem alınmazsa kız yapılı bir erişkin olup çıkar. Ergenlik çağına
geldiğinde karşı cins yerine kendi cinsine ilgi duymaya başlayabilir. Annenin olmayışı
ya da annenin kadınsı özellikler göstermeyişi de kız çocuk için benzer bir güçlük
101
yaratmaktadır. Sevecen, yumuşak ve duygusal özellikler yerine sert tavırlı,
erkeksi davranışları belirgin olan bir anne kız çocuğuna uygun örnek olmayacaktır.
Erkeksi özellikleri baskın olan bir anneyle özdeşim yapan bir kız çocuğu halk
arasında erkeksi davranışlar ve özellikler gösteren kadınlar için söylenen ―Erkek
Fatma‖ gibi davranabilir. Ebeveynlerin kız ve erkek çocuklarından beklentileri
değişiktir. Erkek çocuğun, güçlü dayanıklı, yürekli, tuttuğunu koparan ve girişken
olması istenir. Kız çocuğun usluluk, kibarlık, sevecenlik gibi nitelikler kazanmasına
önem verilir. Kızın atılgan, girişken, başına buyruk olması aranan özellikler değildir.
Erkek çocuğun ise pısırık, çekingen, korkak olmaması üzerinde çok durulur. Bilinçli
ya da bilinçsiz ebeveynler kıza ve erkeğe yaraşan nitelikleri destekler ve pekiştirirler.
Kıza ve erkeğe yakışmaz diye bilinen davranışlar anında cezalandırılır. Erkek çocuk
çarşıya, pazara gitmeye alıştırılırken, kız çocuk evden uzaklaşmaması için öğütlenir.
Okulöncesi dönemdeki bir erkek çocuğunun odası taşıt, spor ekipmanı, makineler ve
savaş oyuncakları içerirken, kız çocuklarının odasında daha çok bebek ve evle ilgili
oyuncaklar bulunmaktadır. Kız çocukların savaş oyuncakları ve taşıtlarla oynamaları
ebeveyn tarafından onay görmemekte, erkek çocuğun cinsiyetine uygun olmadığı
düşünülen oyuncaklarla oynamaları ise özellikle babaları tarafından hoş
karşılanmamaktadır.
Cinsel kimlik gelişiminde çocuk çevresindeki ağabey, abla, teyze, amca gibi
örneklerden de etkilenmektedir. Oyunlarında aynı cinsten arkadaşlarının olumlu ya
da olumsuz özelliklerini de benimserler. Kendi cinsel kişiliklerini onlarla karşılaştırır,
erkek ve kız olarak yarışırlar.
Cinsel Eğitim
Cinsel eğitim, bedensel, duygusal ve sosyal gelişim kavramlarından hareketle,
erkek ve kadının toplumsal rollerinin incelenmesi, bireylerin birbirlerine karşı kabul,
sevgi, güven ve sorumluluk geliştirmeleri için eğitim olanaklarının sağlanması, insan
cinselliğinin olumlu ve yapıcı bir güç olarak dengeli bir aile hayatında uygun bir
biçimde geliştirilmesidir. Başka bir tanımda cinsel eğitim, bireye üreme ile ilgili konu
ve sorunlarda, cinsel iç dürtü ve güdülerini denetleyebilmesinde, cinsel konularda
başkaları ile kuracağı ilişkilerde ve cinsel ilgilerinde gerekli davranışları kazandırmak
için yapılan eğitimdir.
Her ebeveynin aklına ― Çocuklarımızı cinsel hayat konusunda aydınlatmamız
gerekli mi?‖ sorusu takılmaktadır. Günümüzde bu soruya kesinlikle olumlu cevap
verilmektedir. Eğer çocuk, doğum, cinsiyet farkı, ana ve babanın rolü gibi konuları
ana babasından öğrenemezse, başka kaynaklardan cevap aramaya başlayacaktır.
Çocukların cinsellikle ilgili sordukları sorulara eksik ya da kaçamak cevaplar
vermek neredeyse bir gelenektir. Çocuğa ―nereden geldiği‖ konusunda bilgi verme
yasağı kimi zaman susarak gösterilir. Çocuk soru sormaması gerektiğini bilinçsizce
hisseder. Bu durum çocukların merakını daha çok artırır ve araştırmalarını
derinleştirir. Cinsel olaylardan hiç söz edilmez. Çocuk susar, soru sormaktan cayar
ve görünüşte bu konulara ilgi göstermez. Ancak içinden bebeklerin nereden
geldikleri, erkekler ve kızlar arasındaki farkı, niçin yalnız evli insanların çocuğu
olduğunu sorar durur. Bu durumda en büyük tehlike bu soruları daha bilgili bir
arkadaşın yanıtlamasıdır. Çocukta cinsiyet farkıyla ilgi sorular 2. yaşta, doğumla ilgili
olanlarsa 3–4 yaşta başlar. Çocuğun cinsel konulardaki merakı, öteki meraklar gibi
yerinde ve sağlıklıdır. Bu, dünyayı tanıma ihtiyacından doğmaktadır. Sağlıksız merak
yoktur ancak merakın sağlıksız doyumu vardır.
Ana-babalar ―Bu benim çocuğumu ilgilendirmiyor‖,―Çocuğum bunlarla hiç
ilgilenmemiştir‖, ―eminim ki bunları hiç düşünmüyor‖ derler ancak yanılırlar.
Çocukların ilgilenmeyişleri sadece görünüştedir gerçekte meraklarını içine atar ve
102
saklarlar. Oysa çocukların kimi şeyleri anlaması için çeşitli olanaklar vardır. Yeni bir
kardeşin doğumu, çocukların nereden geldiklerini açıklamayı sağlar. Hayvanlarda
çocukları ilgilendiren canlı bir örnektir.
Cinsel eğitime ne çok erken ne de çok geç başlanmalıdır. Çocuğun gelişim
düzeyine uymayan bilgi güçlük yaratır. Çocuğa istediği anda basit, kısa, gerçek ve
endişesiz cevap verilmelidir. Somut bilgiler zihni karıştırmayacaktır.
B. Freud’ a Göre Cinsel GeliĢim Dönemleri
Sigmund Freud (1856–1939) yetişkinlerde kişilik ve anormal davranışlar üzerinde
çalışmalar yapsa da kişiliğin yapısında bebeklik ve çocukluk yıllarının önemini
belirten ilk kuramcı olması nedeniyle önemli bir yere sahiptir.(Çocuk Gelişimi 2,s.113)
Freud kişiliğin biçimlenmesinde yaşamın ilk altı yılının önemini vurgulamış ve
çocuk yetiştirmede anne-baba tutumlarının önemine dikkati çekmiştir.
Freud‘a göre kişilik id, ego ve süperego olmak üzere üç kısımdan oluşur. İd kişiliğin
temel taşıdır. Doğuştan getirilir ve ruhsal enerjinin kaynağıdır. Aynı zamanda id, iç
güdülerinde (libido ve saldırganlık) kaynağıdır. Ruhsal enerji içgüdüler şeklinde
ortaya çıkar ve bir an önce doyurulmak ister. Ruhsal enerji doyurulma istemiyle
içgüdü şeklinde ortaya çıkınca, Ego devreye girer. Ego kişiliğin yürütme organıdır.
İd‘in istekleriyle dış dünyanın (Süperegonun) eşleştirilmesi ile uğraşır. Ego
gerektiğinde idin isteklerini ertelemeye, hoş yaşantıları seçmeye, hoş olmayanlardan
uzak durmaya çalışır. Ego akılcıdır, mantıklıdır bir anlamda kişiliğin karar organıdır.
Süperego ise; toplumsal ahlak kurallarını içerir. Süper ego bu anlamda vicdan
demektir. Kişinin değer yargıları ve ahlak kuralları süper egosunda bulunur. Her
zaman kafasına estiği gibi davranan ve toplumsal kuralları hiçe sayan kişilerde id
baskındır, sürekli olarak ahlak kurallarını ve başkalarının ne diyeceğini dikkate alan,
kurallara sıkı sıkıya bağlı kalan kişide süper ego baskındır; sürekli olarak akılcı
davranmaya çalışan kişide ego baskındır.
Freud, çocukluğun insan yaşamındaki önemini vurgulamıştır. Bu bölümde
Freud‘un cinsel (psiko-seksüel) gelişim dönemleri ve bu dönemlerin özellikleri
103
verilmiştir.
1. Oral dönem (0–1 yaş)
2. Anal dönem (1–3 yaş)
3. Falllik dönem (4–6) yaş
4. Latent (gizil) dönem (7–11 yaş)
5. Genital (puberte) dönem (12–18 yaş)
1. Oral Dönem
Bu dönemde haz bölgesi ağızdır. Belli başlı davranış biçimi olarak emme, ya da
içine alma gösterilebilir. Bebek bu dönemde etrafındaki uyarıcıları almaya çalışır.
Bunu hem emme biçiminde hem de diğer duyu organlarıyla yapmaya çalışır.
Örneğin, gözleriyle etrafında gördüklerini, kulaklarıyla duyduklarını içine almaya
çalışır. Bu dönemin ikinci kısmında diş çıkarma ile birlikte ısırma davranışı görülmeye
başlar. Bu dönem uygun geçirilmediği takdirde, ağızla ve içe almayla ilgili bir takım
davranışlar sıklıkla görülebilir: Sigara içme gibi…
Bebek bu dönemde dünyanın güvenilir bir yer olup olmadığını anlamaya çalışır.
Eğer bu dönem iyi geçirilirse temel güven duygusu edinilir. Annenin (veya onun
yerine geçen kişinin ) davranışları bu dönemin en önemli öğelerindendir. Çocuk üç
boyut içinde güven duygusu kazanabilir: Tanıdıklık, tutarlılık ve süreklilik. Anne
bebeğin ihtiyaçları ile doyumu arasında yer alır. Bebeğin ihtiyaçlarının düzgün
aralıklarla ve yeterli miktarda karşılanması, çocukta temel güven duygusunun
gelişimine yol açar. Bu dönemde annesiyle sıcak, sevecen ve güven verici bir ilişki
yaşayan çocuğun yaşam boyu diğer insanlarla da benzer nitelikte ilişki kurması
beklenir.
2. Anal Dönem
Anal dönem, haz ve ilginin dışkılama bölgesinde yoğunlaştığı dönem
anlamındadır. Bu dönemde çocuk dışkı tutma ve bırakma davranışlarını yoğun
biçimde kullanır. Bu dönem tuvalet eğitiminin ağır bastığı dönemdir. Çocuk dışkısını
ve çişini, kaslarını kontrol altına alarak tutmasını öğrenir.
Tuvalet eğitimi aşamasında anne, çocuğun dışkısını tutmasını ve uygun zaman ve
yerde yapmasını ister. Bunun için ödül ve ceza kullanır. Çocuk için dışkısı önemlidir.
Dışkısı ile oynayabilir ve çevreye sürebilir. Bu durumda annenin tepkisiyle karşılaşır.
Aynı dışkılama işlemi için annenin bazen sevinmesi, bazen kızması çocukta şaşkınlık
yaratır. Annesinin baskısı sonucu çocuk, istenmeyen güdülerini bastırır. Bu dönemde
annenin çok sabırlı ve sevecen olması gerekir. Annenin tuvalet eğitimi sırasında
gösterdiği baskıcı ve katı tutumu çocuğun dışkısını tutmasına ve ileriki yaşamında
inatçı, cimri ve yıkıcı kişilik özellikleri göstermesine neden olur.
104
Çocuk tuvalet eğitimi ile tutma ve bırakma davranışlarını geliştirmektedir. Aynı
zamanda bu dönem inatçılık dönemidir. Bu dönemde çocuk inatla bir şeyi ellerine
alır, inatla onu savunur ve korur veya istemediklerinde onu atarlar. Çocuk bu dönemi
iyi atlatamazsa, Freud‘a göre ileriki yaşlarda koleksiyon yapabilir (tutar) veya müsrif
birisi olabilir (bırakır).
3. Fallik Dönem
Bu dönemde kişinin dikkati, ilgisi ve haz duygusu cinsel organlara yönelmiştir.
Freud kuramını bu dönemde yaşandığını düşündüğü Oedipus ve Elektra
Kompleksleri üzerine kurmuştur. Oedipus kompleksi, erkek çocuğun annesine karşı
(cinsel) bir istek duyması ve babasını rakip olarak algılaması demektir. Bu dönemde
cinsiyeti(ni) keşfeden çocuk, bir yandan babasına hayranlık duyar, öte yandan
(annesine karşı hissettiği duyguları anlarsa diye) babadan korkar. Elektra kompleksi
ise kız çocukların babalarına karşı bir ilgi duyması ve annelerini rakip olarak
görmeleri durumudur.
Freud daha çok Oedipus kompleksi ile ilgilenmiştir. Gerek kız çocuğun gerekse
erkek çocuğun ilk olarak anne ve babasıyla başlayan cinsel tercihleri süreç içinde kız
çocuğun annesine benzeme, erkek çocuğun ise babasına benzeme çabalarıyla yön
değiştirir. Çocuklar artık kendileri için rakip olan anne ve baba modelleriyle kurdukları
özdeşimle onlar gibi olmayı deneyerek bu çatışmayı çözümlemeye çalışırlar. Kız
çocuk annesine benzeyerek babasının beğenisini kazanmaya, erkek çocuk da
annesinin beğenisini kazanmaya çalışır. Bu mücadele Freud‘un kuramının temelini
oluşturur.
Erkek çocuğun annesine yönelik cinsel duyguları özellikle babasıyla olan
ilişkilerinde çatışma yaratır. Babadan gelecek cezanın cinsel isteklerin merkezi olan
organlarına yöneleceğini bekleyen çocuk, babasının kendisinin cinsel organlardan
yoksun bırakacağından korkar (İğdiş edilme korkusu). Bu durum anneye duyulan
cinsel duyguların babaya yönelik düşmanlık duygularının bastırılmasına neden olur.
Bu karmaşa aynı zamanda erkek çocuğun babasıyla özdeşleşmesine neden olur,
anneye yönelen cinsel isteklerin yerini sıcak sevgi duygularının almasını sağlar.
105
Kız çocuklarda ise bu dönemde ilk sevgi nesnesi olan kişi yani annenin yerini
giderek baba alır. Freud‘a göre bu durum kız çocuğun penisten yoksun olduğunu fark
etmesi ile başlar. Kız çocuk eksiklik duyduğu bu durumdan annesini sorumlu tutar ve
babasına yaklaşır. Babasına karşı geliştirdiği bu yakınlık aynı zamanda kendinde
olmayan bir organa sahip olmasındandır. Penise imrenme adı verilen bu durum,
erkekteki iğdiş edilme korkusunun karşılığıdır. Bu karmaşa erkek çocukta olduğu gibi
kız çocukta da bastırılır ya da çözümlenir.
4. Latent (Gizil) Dönem
İlkokul dönemini kapsayan yedi - on bir yaş dönemi Freud‘a göre Latent dönem
olarak adlandırılır. Bu dönemde çocuk önceki cinsel meraklarını ansızın unutur.
Ruhsal ve cinsel alanda daha önceki yıllarda yaşanmış olan çalkantılar ve çatışmalar
yatışır. Okula başlama, cinsel aktivitelerin azalması ve toplumsallaşma görülür.
Toplumsal kurallar benimsenir. Bu dönemde anne-baba ve aile bireylerine, öğretmen
ve akranlar eklenmiştir. Çocuk artık anne babasının yanında başka kişilerle de
özdeşim kurar. Bu dönemde cinsel roller sağlamlaşır ve pekişir. Kız ve erkek
çocukların oyunlarının niteliği farklılaşır.
5. Genital (Puberte) Dönem
Freud ergenlik dönemini Genital dönem olarak adlandırmaktadır. Çocuğun
cinselliği üreme amacına yönelik değildir daha çok haz almaya yöneliktir. Ergenlik ile
birlikte kişinin cinselliği üreme amacına yönelik hale gelir. Bu dönem çocuklukla
erişkinlik arasında yer alan, ruhsal sorunları bol olan bir dönemdir. Buna paralel
olarak çocukluğun bağımlılık döneminden, erişkinin bağımsız dönemine geçiş başlar.
Bu dönemin amacı gencin anne-babasına olan bağımlılığından koparak, aile
dışındaki karşı cinsle olgun ilişkiler kurabilmeyi öğrenmesidir.
106
C. Cinsel Eğitimin Önemi
Anne-babanın gerek çocuklarının cinsel kimliklerinin oluşumunda, gerekse cinsel
eğitimlerinde rolleri büyüktür. Konuyu ülkemiz düzeyinde ele alırsak takınılan
tavırların genellikle uç noktalarda ve hatalı olduğu görülmektedir.
Ülkemizde eskiden beri cinsel konuların anne- babayla konuşulması gelenek ve
göreneklerimize göre yasaklanmıştır. Gelenek ve göreneklerimiz nedeniyle cinsel
konularda görülen bu yasaklar ve koşullandırmalar gençlerimizi karşı cinsle
konuşmaktan bile alıkoyarken, zaman zaman eş cinsellik, kız kaçırma ya da ırza
geçme gibi sapıklığa ve suça itebilmektedir. Çocukluk döneminde cinsel yaşam
konusunda eksik, hatalı bilgiler, gencin evlendiği zaman cinsel uyumu olmayan,
doyum sağlayamayan, sinirli öfkeli uyumsuz birey olmasına neden olabilir. Çocuk
yetiştirmede ebeveyn yaklaşımlarında sınıfsal farklılıklar gözlenmektedir. Üst
sosyo-ekonomik seviyedeki ebeveynler çocuk cinselliğine karşı nispeten açık ve
kabul edicidir. Çocuklarının ilgilerine açıklık getirirken, alt sosyo-ekonomik seviyedeki
aileler, çocuklarının cinsel ilgilerini bastırmaya eğilimlidir.
Çoğu anne –baba cinsel eğitimin çocuğa ya da gence bu konuda sadece bir şeyler
anlatmak olduğu düşüncesindedir. Oysa anne-babaların birbirlerine karşı davranışları
çocuğun vücudunu araştırmasına, keşfetmesine karşı tepkileri, tuvalet alışkanlığının
kazanılmasındaki tutumları, çocuğun sorularına verdikleri yanıtlar ve çevresini
öğrenme konusundaki girişimlerine karşı aldıkları tavır çocuğun cinsel gelişiminde
107
önemli rol oynar. Çocuk üç yaşına geldiğinde kız-erkek ayırımlarını fark etmeye ve
cinsellikle ilgili sorular sormaya başlar. Bu doğal bir gelişimdir. Ebeveyn paniğe
kapılmamalı çocuğun sorduğu sorulara doğru cevaplar vermelidir. Cevaplar ayrıntılı,
uzun, çocuğun kavrayamayacağı kadar karışık olmamalıdır. Sadece çocuğun
sorduğu kadar anlatılmalıdır. Çünkü çocuk her yaşta farklı sorular sorarak meraklarını
giderecektir.
Cinsel eğitim gerçeğe uygun olmalıdır. Çocuğa biyolojik açıdan üreme, cinselliğin
aile yaşamında ve toplumdaki önemi anlatılmalıdır. Cinselliğin kişiliğin bir parçası
olduğu vurgulanmalı, yaş ve gelişim düzeyine göre kürtaj, doğum kontrolü, gayri
meşru çocuklar üzerinde durulmalıdır. Ebeveynler, öğretmenler cinsel eğitim
konusunda yeterli, doğru ve çocukların gelişimlerine uygun bilgiye sahip olmalı ve bu
konuda çocuklarına yardım etmeli, yol göstermelidir.
-ÜNĠTE 11ERGENLĠK DÖNEMĠ
 BEDENSEL GELĠġĠM
 BĠLĠġSEL GELĠġĠM
 DUYGUSAL GELĠġĠM
 SOSYAL GELĠġĠM
 AHLAKĠ GELĠġĠM
 GELĠġĠMĠN YAġLARA GÖRE ÖZELLĠKLERĠ
 ERGENLĠK DÖNEMĠNDE ANTĠ-SOSYAL DAVRANIġ
 ERGENLĠK DÖNEMĠNDE KARġILAġILABĠLECEK SORUNLAR
 ERGENĠN AĠLE ĠÇĠ ĠLĠġKĠ VE SORUNLARI
 ERGENLĠKTE CĠNSELLĠK
108
ÜNĠTE 11- ERGENLĠK DÖNEMĠ
‗Ergen‘ sözcüğü, Batı literatüründeki ‗adolescent‘ in karşılığı olarak kullanılmıştır.
Latincede büyümek, olgunlaşmak anlamında kullanılan ‗adolescere‘ fiilinin kökünden
gelmekte olan bu sözcük, yapısı gereği bir durumu değil, bir süreci belirtmektedir;
ünümüzde bireyde gözlenebilen hızlı ve sürekli bir gelişme evresi olarak da
tanımlanabilmektedir. ( Yavuzer, Haluk, Çocuk Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul,
2007, s.262. )
Ergenlik dönemi, biyolojik, psikolojik, zihinsel ve sosyal açıdan bir gelişme ve
olgunlaşmanın yer aldığı çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemidir.
Ergenliğin gelişimi ve sürekliliği devam edegelen bir süreçtir. Ergenlik genellikle
hızlı fiziksel değişimlerle başlar, psikososyal olgunlaşma ile sürer. Kişinin
bağımsızlığını ve sosyal üretkenliğini kazandığı, çok da belirli olmayan bir zamanda
sona erer. Başlama yaşı gibi bitiş zamanı da bireye, ülkeye, sosyal çevreye göre
değişimler gösterebilir. Buna karşın genellikle 11–12 yaşlarında başladığı ve yirmili
yaşlarda sona ermesi gerektiği kabul edilmektedir. Ergenlik dönemi uzun bir dönem
olduğu için 12–14 yaş arası erken ergenlik, 14–17 arası orta dönem, daha sonrası da
geç dönem olarak değerlendirilebilir.
109
Ergenlik dönemi hızlı gelişen bir dönemdir. Bu dönemde birbirine zıt gibi görünen
duygular bir arada yaşanabilir. Aynı anda hem hüzün hem de
mutluluk dönemi olan ergenlik, benzer şekilde grup halinde
yaşama ve yalnızlığı, öncelikle başkalarının gereksinimlerini
düşünme ve bencilliği içinde taşır. Bir yandan hızlı fiziksel,
cinsel, düşünsel değişimlerin yanı sıra, toplumun ona
yüklediği yeni istekler ergenliğin özünü oluşturur. Toplumun
ergenden istekleri yaşanan topluma göre değişiklik
göstermekle beraber, temel beklenti, olgunlaşması ve
bağımsız yaşayabilmesidir.
Ergenlik döneminde cinsel organlardaki gelişim, fonksiyonuyla doğrudan ilgili olan
temel cinsel özelliklerle, üreme fonksiyonuyla dolaylı olarak ilgili olan (tüylenme,
göğüs ve kalçanın gelişimi vb. gibi) özellikler biçiminde özetlenebilir. Ergenlik
döneminin bir bölümünü oluşturan bu evre, kızlarda 6 ayı biraz aşarken, erkeklerde 2
yıl, hatta daha da fazla sürebilir. Ergenlik dönemini, cinsel olgunluğun görüldüğü
erinlik evresiyle özdeş tutmamak gerekir. Her ne kadar erinlik, ergenliğin bir evresini
oluşturmaktaysa da, erinlik öncesi, erinlik ve ergenlik aşamalarını içeren uzun süreli
bir dönemdir. Ergenlik, tek başına fizik olgunluğu değil, olgunluğun tüm yüzlerini
içeren bir yaşam dilimidir. (Yavuzer, Haluk, Çocuk Psikolojisi, Remzi Kitabevi,
İstanbul, 2007, s.263.)
Ergenlik döneminde ergen kendinde olan değişikliklerin farkındadır. Kendisi için
yeni olan birtakım duygular içindedir. Bu dönemlerde karşı cinse yönelik olan ilgisinde
artma olur. İşte bu noktada, cinsel olgunluk ve büyümenin, ergenlikteki tüm fizyolojik
gelişim ve olgunlaşma değişiklikleriyle ilgili olduğu görülür.
Fizyolojik yönden ergenliğin, özellikle üreme organlarıyla ilgili salgı bezlerinin
olgunlaşıp büyümeleri sonucu işlevlerine başlamalarıyla tamamlandığı kabul edilir.
Ayrıca bu yıllardaki bedensel değişimler bireyin uyumsuzluğuna neden olur.
Sosyal olarak kabul görme, aileden ve diğer insanlardan saygı ve sevgi bekleme,
kendine saygı duyma, başarı isteği, bedenen güzel ve güçlü olmak arzusu ve
bağımsızlık ergenlik dönemindeki beklentilerin önemli bir kısmını oluşturur.
A. BEDENSEL GELĠġĠM
Ergenlik dönemi bir dizi fiziksel değişikliği içerir. Ergenlik döneminde olan ve cinsel
gelişimi de içine alan bu fiziksel değişimlere puberte (buluğ) denir. Puberte başlangıcı
değişiklikler gösterir. Bu değişiklikte genetik, beslenme ve sağlık etkilidir. Kızlarda
11(8–13) yaş civarı olan puberte başlangıcı, erkeklerde kızlardan genellikle iki yıl
sonra başlar (13–14). Bitiş ise kızlarda 16 yaş civarı iken, erkeklerde 17–18 yaşa
değin sürer. Değişimler boy, kilo, iskelet sistemi, kas ve yağ dokusu, solunum ve
dolaşım sistemlerinin yanı sıra, merkezi sinir sistemi ve üreme organlarındaki gelişimi
de kapsar. Ayrıca etnik ve kültürel farklılıklarında etkili olduğu düşünülmektedir. Bu
zaman aralıklarından önce başlaması, erken ergenlik olarak adlandırılır. Gelişimsel
ve psikolojik olarak sorun yaratabileceğinden yardım almak gerekebilir. Bedensel
değişiklikler nedeniyle ergen gizliliğe daha çok önem verir. Oda, banyo gibi yerlerde
kapıyı kilitlemeye başlar ve izinsiz girilmesine tepki gösterirler.
Ergenin bedensel gelişimi dendiğinde, beden yapısı ile ilgili olarak akla gelen en
önemli gelişmeler, boy ve ağırlık artışıyla iskelet ve kas gelişimi, iç salgı sistemindeki
gelişim ve çeşitli organlarda görülen büyümelerdir.
GeliĢmede Hormonların Rolü
110
Ergenin cinsel açıdan olgunlaşmasıyla bedensel değişimleri ve kısa süreler içinde
boy atarak büyümesi, hipofiz bezinin büyüme hormonu salgılaması sonucu
gerçekleşir. Bu hormonun salgılanmasının hızla artması emri, beynin önemli ve
karmaşık bir bölümü olan hipothalamus tan gelir; ama ancak hipothalamus gereğince
olgunlaştıktan sonra. Bu oluşumun yaşı ve süreci ise kişiden kişiye farklılık gösterir.
Hipofiz bezinin salgıladığı hormonlar, başta tiroid ve adrenal bezleri olmak üzere,
iç salgı (endokrin) bezlerinin çoğunu etkiler. Bu hormonlar husyeler (testiküller) ile
yumurtalıkların (överler) büyümelerini etkileyici olduğu kadar, onların salgıladıkları
hormonları da uyarıcı niteliktedir. Cinsel erinlik ise erkeklik hormonu olan androjen ve
kadınlık hormonu - östrojen ile gerçekleşir.
Buraya kadar sözünü ettiklerimizle bütün diğer hormonlar çok karmaşık biçimlerde
birbirleriyle ilişkili olarak işlev görürler ve gerek erinin, gerekse ergenin birçok
bedensel ve iç gelişmelerini yönetirler.
Cinsellik ile hormonların ilişkisi üzerine yapılan ilk araştırmalarda, dişilerin yalnızca
dişilik hormonları, erkeklerin de sadece erkeklik hormonları ürettikleri varsayılırdı.
Sonuç olarak hormonlar, onları üreten cinslere göre adlandırılmışlardı. Gerçekteyse
biri diğerine karışmış durumdadır ve gerek kadınlık, gerekse erkeklik hormonları her
iki cinste de bulunmaktadır.
Kadınla erkek arasındaki hormon farkı, erkeklik ve kadınlık hormonlarının oranında
ortaya çıkmaktadır. Erkeklerde erkeklik hormonunun etkisi, erkek vücudunun
salgıladığı kadınlık hormonunun etkisinden çok fazladır. Nitekim bunun tersi de
kadınlar için geçerlidir. Ancak kadınlarda cinsel organlarla koltukaltlarının tüylenmesi,
kadın vücudunun ürettiği erkeklik (androjen) hormonunun etkisiyle olur.
Boy GeliĢimi
Ergenliğin başlangıcının en belirgin habercisi, boy uzamasıdır. Değindiğimiz gibi,
boy uzamasıyla tüm büyümeyi ve gelişmeyi hipofiz bezinin ön yumrularından çıkan
salgılar düzenlemektedir.
Boy uzaması ve ağırlık artışını gösteren grafik eğrisi incelendiğinde, gerek
ergenliğin başlangıcı, gerekse hemen öncesinde hızlı bir gelişim olduğu görülür.
Erkeklerde hem boy, hem de ağırlık eğrilerinde yükseliş, 12–16 yaşları arasında daha
keskin ve belirgin bir biçimde görülmekte ve bu ilerleme 18 yaşına kadar sürmektedir.
Kızlarda ise, ergenlik öncesinde hızlı olan gelişimin, ergenlik döneminde yavaşladığı
görülür.
111
Doğumda erkekler boyca kızlara oranla biraz daha uzundurlar. 10 yaş dolaylarında
erkek çocuk birkaç yıl için bu boy avantajını kaybeder. Ergenlik ortalarına doğru
erkek çocuk yeniden kazandığı bu avantajı yaşam boyu sürdürür.
Kızlarda yapılan bir boy gelişimi çalışmasında, 10–11,3 yaşları arasında ilk kez
âdet gören 10 kız, 14–15,5 yaşlarında ilk kez âdet gören diğer 10 genç kızla
karşılaştırılmıştır. Gözlemler sonucu erken âdet gören kız grubunun boyca en yüksek
düzeye ulaşması da daha önce olmuştur. Daha geç âdet gören kızlarınsa en yüksek
boy düzeylerine daha geç eriştikleri saptanmıştır. Ancak bu ikinci grubun, birinci
gruba oranla daha uzun boylu olduğu görülmüştür.(Yavuzer, Haluk, Çocuk Psikolojisi,
Remzi Kitabevi, İstanbul, 2007, s.265.)
Ağırlık GeliĢimi
Ağırlık ve boy gelişimleri karşılaştırıldığında, ağırlık artışı, boy uzamasına paralel
bir gelişim izler. Cinsler arasındaki farklılıkların da aynı düzeyde olduğu dikkati çeker.
Erinlik öncesinde kızlar erkeklere oranla daha hafiftirler. Erinliğin başlarında
kızların erkeklerden biraz daha ağır oldukları görülür. Ancak erinliğin sonlarına doğru
erkeklerin kızlardan daha ağır oldukları ve bu avantajlarını geri kalan yaşam
evrelerinde de sürdürdükleri dikkati çeker.
Ġskelet ve Kas GeliĢimi
Ergenlik döneminde ağırlık artışı, kas ve kemiklerin büyümesiyle gerçekleşir.
Çocukluk döneminde, kaslar vücudun toplam ağırlığının % 30'unu, olgunlaşma
sonucu ise % 63'ünü oluştururlar. Ergenlik döneminde kemikler ağırlaştığı gibi,
hacimce de büyürler.
Bilindiği gibi, yeni doğmuş bebeğin iskelet yapısı çoğunlukla kıkırdaktan
oluşmaktadır. Çocukluk dönemi sırasında kıkırdakta kalsiyum fosfat ve diğer
minerallerin depolanması sonucu kemikleşme görülür. Erinlik dönemindeki iskelet
yapısında 350 kemik vardır. Erişkinlikte ise, bu kemik sayısı 206'ya düşer.
Kemikleşme olgusu ergenlik yılları boyunca olgunlaşmaya kadar sürer. Yapılan
çalışmalar kemikleşme derecesinin beslenmeyle yakından ilgili olduğunu göstermiştir.
Beden ġekli ve Oranları
112
Beden şekli ve oranlarındaki önemli değişiklikler, ergenlik dönemindeki fiziksel
büyümenin karakteristiğidir.
Çocukluk dönemlerinde kız ve erkekler arasında şekil acısından çok az farklılıklar
varken, ergenlik döneminde bu farklılıkların giderek arttığı dikkati çeker.
Erkek ergen şekli genellikle dümdüz uzanan bacaklar, dar kalça, geniş omuzlarla
karakterize olurken, kızlardaki ergenlik dönemi biçimi eğimli olarak uzanan bacaklar,
geniş kalçalar, dar omuzlar şeklindedir.
15 yaşındaki ergen, bazı gelişim faktörlerini tanıyabilmekte ve bunların insanlar
arası ilişkilerdeki etkisini bilmektedir. Örneğin, kısa ya da çok uzun boylu olmak, çok
şişman ya da çok zayıf olmak, ergenin grup içindeki statüsünü ve arkadaş ilişkilerini
etkileyen önemli bir faktör olabilir.
B. BĠLĠġSEL GELĠġĠM
Bedensel ve cinsel değişimlerle birlikte ergenler zihinsel yeteneklerinde de değişim
yaşarlar. Bilişsel gelişim ergenlerin yalnız kendilerini, ailelerini, arkadaşlarını ve
öğretmenlerini değil, dünyalarını görme biçimi üzerinde uzun süreli etkiler taşır.
Ergenlerin düşünme süreçleri değişir. Gittikçe artan biçimde geleceğe yönelik ve
soyut düşüncelerle ilgili olurlar. İdealizm kazanır. Cinsellik, ahlak, din gibi konularla
ilgili gerçekten kendilerine ait bir değerler takımı edinirler. 11–12 yaş dolaylarında
başlayan mantıksal düşünmenin yetişkinler düzeyine ulaştığı bu döneme soyut
işlemler dönemi denir.
Somut işlem döneminde olan bir çocuk gerçek sorunlarla uğraşmak zorunda
olduğu halde (çünkü onun düşüncesi şimdiki zaman ile sınırlı) soyut işlem
düşüncesine sahip olan ergen, yakın çevreyi varsayımsal bir geçmişe ya da geleceğe
bağlayan olası sorunlarla uğraşır (geleceği hesaba katabilir). Somut işlem döneminde
bir çocuk bilgi somut olarak verildiğinde (bilgi ile görsel ya da fiziksel bir ilişki
kurabileceği ölçüde) bilgiyi sistemli ve mantıklı bir biçimde işleyebilir. Ergen ise
olaylar olmadan sonuçlarını kestirme yeteneğini geliştirir. Zihninde birçok seçeneği
gözden geçirip inceleyebilir, mantıksal sonuçlar çıkarabilir ve ister somut, ister soyut
biçimde sunulsun, karmaşık sorunları sistemli bir biçimde çözebilirler.
Kısacası ergenler, geleceği varsayımlar doğrultusunda görme ve gerçek ya da
olası sorunlara seçenek çözümler üretmelerine olanak veren yetenekler kazanırlar.
Ergenin geleceğe yönelik palanlar yapabilmesi, davranışlarını eleştirebilmesi,
değerler sistemini olgunlaştırabilmesi ve kendini tanıyarak kabul edebilmesi soyut
düşünme yeteneğinin kazanılmış olmasını gerektirir. O nedenle okullarımızda çocuğu
ilgilendiren konular üzerinde soyut düşünme yeteneğinin sınırlarını genişletici
tartışmalara yer vermek, onları ders dışı okumalara yöneltmek ve okunanları
değerlendirmek vazgeçilmez etkinlikler olmalıdır.
C. DUYGUSAL GELĠġĠM
Oldukça uzun ve dengeli bir davranış döneminden sonra çocuk, ansızın dengesiz
ve düzensiz bir evre olan ‗ergenlik dönemi‘ nin eşiğinde kendini bulur. Ergenlik
dönemi, özlem duyulan bir yaşam dilimi olmadığı gibi, gelişmekte olan çocuk için de
yaşanması oldukça zor bir evredir. Bu evre, ‗gence hiçbir şey anlatamadığımız için,
anlatma çabasının yoğun olarak sürdürüldüğü bir dönem‘ şeklinde açıklanabilir.
Ergenlik konularındaki çalışmalarıyla tanınan Stanley Hall, hızlı ve belirgin
değişikliklerin bu dönemde yer aldığını, bu evrede çocuğun tümüyle yeni bir kişiliğe
büründüğünü ileri sürer. Hall ‗a göre bu değişiklikler cinsel olgunluk sonucu, yani
biyolojik kaynaklıdır. Hall bu dönemi bir ‗fırtına ve ergenlik‘ evresi olarak tanımlar.
Ona göre bu evredeki genç, duygusal, dengesiz, önseziden yoksun bir bireydir.
(Yavuzer, Haluk, Çocuk Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2007, s.268.)
113
Duyguların Yoğunluğunda ArtıĢ: Buluğdan başlayarak ergenin duygularının
yoğunluğunda artma olur. Üzüntü, sevinç, öfke, korku gibi duygularını ifade ederken
bu yoğunluk göze çarpar. Artan duygululuk ve coşku hali ergende duygularını dışa
vurma ve ifade etme ihtiyacını doğurur. Olumsuz duygular el, kol hareketleri, yüz
ifadesi ve bağırma gibi sözlü ve sözsüz davranışlarla dışa vurulurken, heyecan,
coşku ve karşı cinse yönelik duygular şiir veya öykü yazma, hatıra defteri tutma
aracılığı ile kâğıda yansıtılır.
ÂĢık Olma: Karşı cinse yönelik ilgiler buluğ öncesinde başlar. Ergenlikte cinsel
içerikli beğenme ve beğenilme arzusu bireye heyecan veren bir duygudur. Cinsler
arasındaki yakınlaşma eğilimi, ergenliğin başlarında daha çok grupta bir arada olma
isteği taşırken sonraları karşı cinsten belirli bireylere yönelmiş romantik duygular
ortaya çıkar.
Mahcubiyet ve Çekingenlik: Buluğ öncesinden başlayan ve buluğda da devam
eden bir durumdur. Adeta vücutlarını saklamak isterler. Vücutlarında meydana gelen
farklı zaman ve hızlardaki değişiklikleri saklamak ve ya kendi vücutlarını meraklı
gözlerden saklama amacı taşıdığı düşünülebilir.
AĢırı Hayal Kurma: Biyolojik-cinsel gelişme, duygululuktaki artış ve zihinsel
gelişme, ergenlerin akıllarından geçirdikleri yoğunluğunu ve niteliğini de değiştirir.
Ergen hayal kurma yolu ile arzularını düşüncelerine yansıtır. Hayal konusu geleceğe
yönelik tasarılar olabileceği gibi, gerçekleşmesini isteyebileceği herhangi bir isteği de
olabilir. Hayalin içeriği genellikle karşı cinse yöneliktir. Hayal etme yaratıcı düşünceyi
besleyen en önemli güçtür. Bu anlamda yararlıdır. Ancak gerçekleştirilmemiş istekler
sanki olmuş gibi hayal ediliyorsa, o zaman ergenler için bir sığınma ve telafi etme
aracı haline getirilmiş demektir.
Tedirgin ve Huzursuz Olma: Bu duygu ergenin karşı karşıya kaldığı stres
uyarılarının etkisine göre ve uyaranları algılayış biçimine göre değişmektedir.
Meydana gelen değişikliklere alışma çabalarının yanı sıra, akranları ve yetişkinlerle
olan sosyal ilişkilerdeki aksamalar veya bu isteğin engellenmesi de huzursuzluk
yaratabilir.
Yalnız Kalma Ġsteği: Buluğdaki bir kız veya erkek zaman zaman başkalarından
uzaklaşmak, kendisi ile baş başa kalmak istiyor gibidir.
ÇalıĢmaya KarĢı Ġsteksizlik: Hızlı
büyümenin olduğu bu dönemde ergenin bir
miktar durgun ve atıl olduğu adeta hareket
etmeye üşendiği zamanlar vardır. Çalışmaya
daha az isteklidir. Vücut enerjisini adeta
büyümeye harcıyor gibidir.
Çabuk Heyecanlanma: Ergen yeni
durumlarla karşılaştığında, bu kendisi için alışık
olmadığı bir durumsa heyecanlanıp korkabilir.
Heyecan dengesi tam oluşmadığı için
duygularının kontrolü zordur. Çoğu ergen heyecan verici durumlar karşısında kolayca
kızabilir. Kızarma ergende korku yaratan istenmedik bir durumdur. Sadece bu korku
tek başına ergeni heyecanlandırıp, kaygısını arttırabilir. Ergen bu durumda kendisinin
başkaları tarafından aciz, güvensiz ve korkak gibi algılanabileceğini düşünür ve bu
izlenimi bırakmaktan dolayı üzüntü duyar.
Heyecanların kontrolü öğrenme ile kazanılır veya olgunlaştıkça belirli durumlar
karşısında gösterilen duygusal tepkilerde dengelilik artar.
Ergenlik Döneminde En Sık Rastlanan Heyecan Biçimleri
114
Korku:
Ergenlikte korku tepkisi bir anlamda çocukluktakiyle eşdeğerdir. Genç bireyler için
özellikle ―bilinmeyen‖ şeyler korkunun doğmasına temel nedendir. Ergenin ilgilendiği
faaliyetlerin sonucunu kestirememesi de korkuya neden olabilir. Ergenlikte tüm
duygusal konularda bireyin kendini kontrol edebilme alışkanlığını kazanabilmesi
önemlidir.
Ergenlikte korku Üç Temel Noktada incelenebilir:
1. Objelere Karşı Duyulan Korkular: Yılan, köpek, uçak, fırtına, ateş gibi objelere
karşı duyulan korkular.
2. Sosyal İlişkilerden Duyulan Korkular: Diğer insanlarla tanışmak, alaycı
kimselerle bir arada olmak, topluluk önünde konuşmak ya da çoğunluğu büyüklerden
oluşan bir gruba katılmak, gençlerde korku meydana getirebilir. Bu tür sosyal korku,
utangaçlık ya da şaşkınlık şeklinde görülür.
3. Ergenin Kendisi İle İlgili Korkuları: Yoksulluk, ölüm, kendisinin veya ailesinden
bir bireyin ciddi bir hastalığa tutulması, okulda ya da işinde başarısızlığa uğraması
gençte korku oluşturabilir. Genç korku durumunda kaçma ya da (vücudun kaskatı
kesilmesi, titreyip şaşırması, terlemesi gibi bedensel tepkiyle yanıt verir. Yaş
ilerledikçe, çevresiyle olan ilişkilerin artması sonucu korkuların giderek azaldığı
görülür.
EndiĢe:
Endişeler gerçek nedenden çok, hayali nedenlerden oluşan korku tipleridir.
Korkulan durumun zihinsel düzeyde prova edilerek yinelenmesidir. Genellikle
korkudan daha uzun sürerler. Burada gelecekte beklenen durumlardan duyulan
gerilim halleri söz konusudur.
Endişe, geçmişte bireye doyum sağlamayan bazı olaylar üzerine, oluşabildiği gibi,
bireyin başarmak istediği geleceğe yönelik faaliyetlerini de içerebilir. Orta ve lise
öğrencileri özellikle çeşitli okul sorunları hakkında, dış görünüş ve arkadaşları
arasında popüler olmama, endişe yaratan diğer konular arasında sayılabilir.
Öfke:
Ergenlik döneminde öfkeye neden olan uyarımlar genellikle sosyal kaynaklıdır.
Ergenle alay edilmesi, ona yalan söylenmesi öfkeyi oluşturan başlıca nedenlerdir.
Duygusal Kırıklıklar:
Bir arzu ya da amacın önüne çıkan dış veya iç engeller ergene kırıklıkların
oluşumuna yol açar. Bu durumların çok azında öfke, ama hepsinde sıkıntı hali
görülür. Ergen kırıklığını sosyal çevrenin kabul edebileceği bir davranış biçimde belli
eder. Bireyin kırıklık anında göstereceği tepki onun yaşına, toplumsal geçmişine,
deneyimlerine ve kendisine kırıklık yaratan nedeni algılayış biçimine bağlıdır.
115
Gencin arzularını gerçekleştirmesini etkileyen faktörleri beş grupta toplayabiliriz.
1. Biyolojik yetersizlikler: Bireyin arzuları, biyolojik kapasite ve yeteneklerinin çok
üstündedir.
2. Yetersiz alışkanlık yetenek ve beceriler: ergenlik döneminde birey tam bir uyum
gösterebilmek için gerekli olan alışkanlık, yetenek ve becerilerden yoksundur.
3. Çevresel yetersizlik ve tehlikeler: Maddi yetersizlikler, sosyal merkezlerden uzak
olmak, arkadaşı gibi davranmasını engelleyen okul ve ailelerin kural ve disiplinleri,
gencin kırıklığa uğramasına neden olur.
4. Ergende biyolojik ve psikolojik gereksinmelerden doğan karmaşık istek, nefret,
tercihlerle dolu tavırların yarattığı bir ruhsal durum egemendir. Ancak huzurlu bir aile
ortamında duygusal bakımdan sağlam bir yapı içinde, bu arzular rahat bir şekilde
karşılanırsa çevreye uyum kolaylaşır. (Yavuzer, Haluk, Çocuk Psikolojisi, Remzi
Kitabevi, İstanbul, 2007, s.274.)
Ruhsal zorlanmalar:
İnsan, faaliyetlerinde engellendiğinde bir gerilim veya bunalım yaşarlar. Her hangi
bir baskı, hoş olmayan bir olay, yüklenilen ağır görevler veya üzüntü yaratan olaylar
ruhsal zorlanma olarak nitelendirilebilir. Uygun eğitim öğretim ya da yaşantılar ortamı
sağlanamadığında şu davranış ve bozuklukları görülebilir:
- Öğrencide sosyal geri çekilme.
- Uyumsuz davranışlar (kaçma, çalma, suça yönelme vb.)
- Madde bağımlılığı (sigara, alkol, bali, tiner, uyuşturucu )
- Davranış bozuklukları (stres, depresyon, nevroz, psikoz ).
- Çatışma (aile, okul, sokak )
- Uzaklaşma.
D. SOSYAL GELĠġĠM
Sosyal gelişme, kişinin içinde yaşadığı toplum tarafından kabul edilebilir biçimde
davranmayı öğrenme sürecidir. Çocuğun diğer insanlarla olan sosyal ilişkilerinin nasıl
olacağı hayatın ilk yıllarındaki öğrenmelerine bağlıdır. İnsanlarla sıcak ilişkiler
kurmaktan hoşlanan çocuklar bu davranışı öğrenme ile kazanırlar. Bu bakımdan
anne-baba ve diğer yetişkinlerin sosyal davranışları çok önemlidir.
Çocuğun tek çocuk, ortanca veya büyük çocuk olup olmadığı, kardeş sayısı,
cinsiyeti, ailenin büyüklüğü, ailenin katıldığı sosyal deneyimlerin kalitesi, eve misafir
gelişi, misafir ağırlama biçimi, ebeveynin evdeki misafire takınması gereken tavır,
ailenin sosyal, ekonomik ve kültürel seviyesi hep topluma uymasını, sosyalleşmesini
etkileyen belli başlı faktörlerdir. Aralarında çok yaş farkı olan kardeşi olma,
sosyalleştirmeyi güçleştirebilir. Kardeşlerin ve ev halkının hep aynı cinsiyetten olması
karşı cinsle ilişki kurmayı güç hale getirebilir.
Toplumsal Uyum:
Ergen, toplumda saygınlık kazanmaya ve statü sahibi olmaya gereksinim duyar.
Toplumsal uyum geniş ölçüde bu gereksinmenin karşılanmasına bağlıdır. Ergenlik
yılları bir anlamda, toplumsal gelişim ve uyum yılları olarak da nitelenebilir.
Toplumsal uyum zamanla kazanılır. Bu uyum ergenlik döneminde bazı
deneyimlerle gelişir. Bu evrede birey kendi cinsinden oluşturduğu grup içinde
faaliyetlerini düzenlemeye çalışır.
İlk sosyal uyumlarını gerçekleştirirken kendilerine deneyim fırsatı tanınan, özgür bir
aile ortamında, yeterince sevgi ve güven ortamı içinde büyüyen çocukların ergenlik
döneminde başarılı olmaları için gerekli ortam hazırlanmış demektir. Bu nedenle
anne ve babaların önce çocuklarını tanımaları, onların ilgi ve yeteneklerini bilmeleri,
onları özerk kılmak üzere fırsat hazırlamaları, nihayet onların sorularına arkadaşça
116
kuracakları diyalog yardımıyla eğilmeleri ergenlik döneminin kolayca aşılmasına
yardımcı olacak etkenlerdir.
ÖzdeĢleĢme:
Ergenlik çağı, kişiliğin toplumsal nitelik kazandığı bir arayış dönemidir. Ergen, kim
olduğunu, neye değer vereceğini, kime bağlanıp inanacağını, amacını bulmaya
çalışır. Çevresinde daima onun gibi olmak istediği kişileri arar. Böylece özdeşleşme
yaparak kişiliğine biçim verirken, yetiştiği çevrenin ekonomik ve sosyo-kültürel
koşullarının etkisi altında, sorumluluk ve özerklik arasında denge kurmak ister.
Zamanla karşı cinse olan düşmanca duyguların yerini ilgi alır. Ergen zamanla içinde
bulunduğu grubun idealleri ve sosyal standartlarıyla kendi davranışlarını
değerlendirmek durumundadır. Yeteneklerini, dürtü ve ilgilerini grup istekleri
doğrultusunda yöneltmesi doğrultusunda başarısı gelişir.
Ergenin değişen ve gelişen kişiliği içinde, çevrede yeni değerler aramaya,
kişiliğinin olgunlaşmasında rol oynayan özdeşleşme ile sorumluluk kavramlarına yanıt
bulmaya çalışır. Bu kavramlar gence kişilik kazandırır, toplumla ilişkilerini
biçimlendirir, toplumdaki yerini ve rolünü oluşturur.
Özdeşleşme, gençlik çağına özgü ruhsal yapı içinde aile bireylerinden başlayarak
çevredeki kişilere, düşüncelere, kültüre doğru gittikçe genişleyen bir alanda, gencin
istemli ya da istemsiz olarak benimsediği, özümlediği düşünce davranış, tutum ve
eylemlerden oluşan bir süreçtir. Özdeşleşmenin oluştuğu ortamın toplumsal,
ekonomik, kültürel özellikleri, bir yandan kişiliği oluştururken, öte yandan kişilikle
toplum arasındaki tüm ilişkilerin temeli olan özerklik ve sorumluluk kavramlarını
biçimlendirir.
KiĢilik ve Çevre:
Kişilik ve çevreye baktığımızda, gencin kişiliğini yani duygu, düşünce, tutum, eylem
ve davranışını değerlendirmek, ancak onun içinde yaşadığı ya da içinde çıktığı evreyi
tanımak, bu evre içinde sözü edilen temel kavramların ne biçimde geliştiğini bilmekle
olur. Ergenlerin duygu, düşünce, davranış, eylem, amaç ve beklentileri 3 katmandan
oluşur. Bunlar, temel kişilik yapısı, gençlik çağına özgü psiko-sosyal özellikler, gencin
yaşadığı çevrenin sosyal kültürel, ekonomik özelliklerdir. Bu üç katmanın oluşturduğu
kişilik yapısı içinde genç, özdeşleşme, sorumluluk çabalarına çözüm arar. Bu çözüm
gencin içinde yaşadığı kesimin özelliklerine göre değişik olur. 3 kavram arasındaki
dengesizlik, bireysel ve toplumsal sorunlara yol açar. Bu kavramların sağlıklı
gelişmesi, gençle içinde yaşadığı toplum arasındaki ekonomik, kültürel dengeye
bağlıdır.
Tüm ergenlik dönemi içindeki evrelere baktığımızda, uzmanların büyük çoğunluğu,
12–25 yaşları dolaylarını olumsuz olarak tanımlamaktadır. Karşıtlık, dengesizlik
olguları, bu dönemde ağır basmaktadır.
E. AHLAKĠ GELĠġĠM
117
Çocukların zihinsel işlevleri yeterince gelişmediği için, ergenlerden ve erişkinlerden
farklı ahlaki değer algıları vardır. Ergenlik döneminde ise zihinsel işlevlerinin
gelişiminin hızlanması nedeniyle ahlaki değerler önem kazanır. Aynı zamanda sosyal
beklentiler ve ergenin yaşadığı deneyimler ergenlik döneminde artar. Kimlik ve benlik
kavramlarının oturması için, ergenin bazı değerler oluşturmaya ihtiyacı vardır.
Çocukluk döneminde özdeşim yapılırken iyi, kötü, doğru, yanlış gibi kavramlar
öğrenilmeye başlanır. Başlangıçta anne-babanın engellemeleri nedeniyle ve ceza
korkusuyla yapmadığı davranışları, zamanla kendiliğinden yapmamaya başlar.
Çünkü bu değer yargılarının öğrenir ve kendini denetler. Toplumsal, ahlaki ve dini
kuralları öğrenir. Bunlara uymamak için utanç, korku ve kaygı yaratır. Ahlaki
değerlerin gelişimi ve etkileri ebeveyn tutumları ile bağlantılıdır. Çocuğa değer veren,
sevgisini gösteren ve başarısını öven, nedenleri açıklayan aile tutumu, ahlaki
değerlerin özümlenmesini sağlar. Aynı zamanda kendine güvenli, sorumluluk alabilen
ve karar verebilen bireyler olurlar. Buna karşın, korkutma, ceza ve fiziksel şiddete
dayalı tutum izleyen, eleştiri yapan aileler, ahlaki olgunluğu sağlayamadıkları gibi,
çocukların kendilerini değersiz hissetmelerine neden olurlar. Çünkü insanlar başkaları
onlara değer verdikçe, kendilerine değer vermeyi öğrenirler. Kendilerine saygı,
ergenlikle beraber artar. Başlangıçta başkalarının onları kabul etmesi ile ilişkiliyken,
olgunlaştıkça kişisel başarıları rol oynar. Kendine güveni olmayan ergenin, yanlışı da
çok olacaktır. Ailevi destek, uyarıcı ve düşünmeye sevk eden eğitim, sosyokültürel
çevre yüksek düzeyde bir ahlaki gelişimi besler.
Ergenlik döneminin en önemli dönemlerinden biri de idealizmdir. Bu nedenle
ergenler, her şeyi sorgular, kendilerini adayabilecekleri sosyal ya da politik nedenler
bulmaya çalışır, dünyaya zarar verici durumlara çözüm arar. Bu tür idealizmleri olan
ergenlerle olmayanların, erişkin dönem için kendilerine seçtikleri yaşam biçimleri
farklılık gösterir. Bu dönemde ergenin sorguladığı şeylerden birinin aile düzeni
olması, ebeveynler için rahatsızlık verici olabilir.
Politika ve dine bakış ergenlikte değişim gösterir. Politik düşünceleri ergenlikle
birlikte daha soyut, otoriteye karşı ve çatışmaya yönelik olur. Zihinsel gelişimleri ile
orantılı olarak, politik olayları değerlendirme ve yargılamaları da gelişir. Ergenlik
döneminde din daha da anlaşılır ve Tanrı daha soyut bir güç olarak algılanmaya
başlar. Kültürlere, toplumlara ve yaşanan zamana bağlı olmakla birlikte, ergenlik
döneminde dini konularda zorlamak işe yaramaz. Bu durum geçicidir. Bir süre sonra
ergen dini gereklerini kendi isteği ve yönelimine göre düzenler.
F. GELĠġĠMĠN YAġLARA GÖRE ÖZELLĠKLERĠ
118
A. Gesell, ergenlik dönemindeki duygusal ve toplumsal gelişimleri yaşlara göre
adım adım inceleyerek açıklamaya çalışmıştır. Gesell‘ e göre en belirgin farklılıklar
ergenliğin ortalarına doğru görülür. Gesell, 14–15–16 yaşlarındaki bu gelişim
özelliklerini şöyle sıralar:
On Dört YaĢ:
Bu yaştaki ergende daha çok duygusal alanda farklılıklar görülür. 13 yaşın verdiği
ürkeklik, yerini dışa dönük bir yapıya bırakmıştır. Ergenin ev içindeki yaşamında
gülerek, konuşarak daha etkin olduğu görülür.
14 yaşında ergen, gerek çevreye gerekse kendisine karşı öncesine oranla daha
çok yönelmeye başlamıştır. Bedenindeki belirgin fizyolojik değişiklikleri ve fazla
enerjiyi hissetmesine karşın, kendine güven duyar. Bu yaştaki genç, yaşamı sever,
daha neşeli ve dışa açıktır. 13 ve 14 yaşındaki ergenlerle yapılan karşılaştırmalı
çalışmalar, 13 yaşındakilerin daha ciddi ve dikkatli olduklarını ortaya koymuştur. 14
yaşındaki gencin yetişkinlere ve aile bireylerine olan tutumu daha olgunlaşmış, artık
evini sosyal bir kurum olarak görmeye başlamıştır. Bu da onun her şeyi eleştirmesine
yol açar. Anne-babayı eleştirme, onların düşüncelerini benimsememelerine karşın,
aile bağları daha güçlenmiştir. Anne babayla genç arasında, karşılıklı saygı ve güven
ilişkisi başlamıştır. Gençler, başkalarının duygularını daha iyi anlama, kendilerini
onların yerine koyarak düşünme çabası
içindedirler.
14 yaşındaki ergen, diğer insanlarla daha
ilgilenir ve bireysel farkları daha yakından
inceler. Başkalarının davranışlarını,
kendisinin ve anne babasının
davranışlarıyla karşılaştırır. Kararları, 13
yaşındaki ergenin kararlarından daha
tarafsızdır. 14 yaşındaki gencin arkadaş
sayısı artmıştır. Arkadaşlarının çeşitli
özelliklerini tanır ve onları hoşgörüyle
karşılar. Arkadaşlarına çok bağlıdır ve
akranları tarafından sevilen bir kişi olmayı
amaçlar. 14 yaş gruplaşmasında, kişilik ve cinsiyet farkları giderek açık seçik bir
şekilde ortaya çıkar. Çoğunlukla erkekler, arkadaşlarını kendi cinslerinden seçerler.
Genç kızlar ise kişilik özellikleri kendilerine yakın olanları arkadaş seçme
eğilimindedirler. Okulların hemen hemen hepsinde her sınıfta gruplaşmalar göze
çarpar. Spor, tiyatro ve müzik gibi faaliyetler genç kızları birbirlerine bağlar. 14
yaşındaki kızların etkin olarak oluşturdukları bu gruplar, psiko-sosyal açıdan büyük
önem taşır.
14 yaşındaki genç, canlı, enerji dolu ve iyimserdir. Herhangi bir konunun iki yönünü
de görür ve bağımsızca fikir yürütür.
Thurstone‘ a göre, insan zekâsının en önemli yönü olan dil anlayışıyla sözcük
seçimi, 14 yaşında yetişkinlerin düzeyine çok yaklaşır. Bu yaş, mantıklı ve gerçekçi
düşüncenin arttığı bir dönemdir.
14 yaşındaki çocuğun gelişim özellikleri, Pedagoji bölümü için büyük önem taşır.
14 yaşın kendine özgü enerjisi, açıklığı, çeşitli ilgileri, idealleri, dil anlayışı ve
mantığıyla onun tüm bireysel, zihinsel ve sosyal özellikleri ergenin eğitilmesi
konusunda önemli birer ilgi alanını oluşturur.
14 yaşın diğer bir tipik yanı da, bu dönemde ergenin daha mutlu olması ve kendine
güven duymasıdır. Bu yeni anlayış biçimi ve kavramların gelişmesiyle genç, 14 yaşla
birlikte kendi kendini eleştirmeyi de başarır.
119
On BeĢ YaĢ:
15 yaşındaki ergenin gelişim özellikleri, belli bir formülle belirlenemeyecek kadar
çok ve çeşitlidir. Genç, ailesi ve öğretmenleri için çözümlenmesi çok güç bir
bilmeceye dönüşmüştür. Ancak onun da en büyük arzusu, hem kendini anlayabilmek
hem de başkaları tarafından anlaşılabilmektir. Bu yaştaki gencin davranışlarında bir
yıl öncesine göre bazı farklılıklar görülür.
15 yaşındaki genç, 14 yaşındaki mutlu, enerjik ve güven dolu yılın tam tersine,
ilgisiz ve kayıtsızdır. Başkalarının üzerinde bıraktığı donuk etki, gerçekte onun
duygularıyla ilgilidir. Bu yaşın en önemli özelliklerinden biri, duyguların giderek
hassaslaşmasıdır.
15 yaş gencinin duygularındaki değişim, onun alınganlaşmasına, birçok konuda
rahatsız olmasına, bazı şetlere karşı koymasına ve bazılarından da korkmasına yol
açar. Bu olumlu ve olumsuz duygular, büyüme ve deneyimlerle tam şekillerini
bulurlar. 15 yaşındaki ergenin estetik ve dünya görüşüyle entelektüel alanda
yoğunlaşan yeni algıları, 14 yaşındaki gencin geniş öğrenme meraklarının devamı
sayılabilecek olumlu bir yönüdür.
15 yaşındaki gencin olgunlaşma belirtileri üç ana grupta toplanabilir:
a) Giderek artan kendini gözleme ve kendini tanıma,
b) Gelişen bir bağımsızlık duygusu,
c) Ev, okul ve toplumdaki gruplara bağlanma ve onlarla uyuşma.
Ergen, gelişimi boyunca bu üç niteliği birbiriyle uzlaştırmayı görev bilir. 14
yaşındaki ergen, evi olumlu bir kurum olarak görürken, 15 yaş gencinin ev içi
ilişkilerinin giderek zayıfladığı görülür. Ergen, ev içinde az konuşup, yalnız kalmaya
özen gösterir.
15 yaş genci yeterince büyümüş olduğunu düşünür, başkalarının kendine çocuk
gözüyle bakmasını istemez. Bu yaştaki ergenler, ellerinde olsa tüm mekân ve zaman
sınırlarını aşabilecek derecede özgürlük arzusuna sahiptirler. Özgürlük arzusunun,
ergenin kendine güvenini sağlaması ve sorumluluklarını geliştirmesi açısından önemi
büyüktür. Bununla birlikte 15 yaş genci, yasa ve geleneklerle belirlenmiş kurallara
uymak zorunda olduğunun farkındadır. Bireyin ruhsal gelişimi grubun baskısından
çok etkilenir. 15 yaş ergeni, toplum yaşamını sever, arkadaşlarıyla beraber olmaktan
hoşlanır. Grup içinde yapılan tartışmalarda ergen, özgürlüğünü grubun baskısına
karşı koruma gereksinimi duyar ki bu da, onun gelişmesi için çok faydalıdır.
15 yaşındaki ergenin olgunlaşması sonucu, onun sosyal ilişkilerinde bazı
farklılıkları ortaya çıkmıştır. Ergen, anne ve babasının aşırı yakınlığını
istememektedir. Onlarla birlikte bir toplantıya katılmak ergeni mutlu etmez. Ergenin
algıları sık sık değişmektedir. Özgürlük duygusunun yanında rekabet duygusu da
gelişir. Ergen, yaşanan herhangi bir olayda kendi yerini ve arkadaşları arasındaki
saygınlığını arar. Bu dönemdeki bazı ergenler, okula ve bazı öğretmenlere fazlasıyla
bağlanırlar. Bireysel farklar bu evrede ruhsal, toplumsal ve kişilik özellikleriyle ilgili
alanlarda ortaya çıkar. Yine yetenekler, eğilimler ve liderlik özellikleri bu dönemde
belirginleşir.
15 yaş genci, eleştirici bir gözle kendini algılar ve işlerini
tek başına yapma zorunluluğunu duyar. Ergen, bu dönemde
diğer insanlara bağlı olduğunun bilincine iyice varır, bu da
onda bir gerilim yaratır.
Bütün bu açıklamalardan da ergenin mutlu ve dışa dönük
olan 14 yaştan uzaklaştığında psiko-sosyal açıdan karmaşık
bir 15 yaş dönemine girdiği anlaşılmaktadır.
120
On Altı YaĢ:
İnsan gelişmesinin büyük sarmalı irili ufaklı dairelere dönüştüğünde, bu dairelerin
en büyüğünün 10 yaşında başlayıp 16 yaşında sona erdiği görülür. 16 yaşından 5 yıl
sonra tam bir olgunluğa erişme söz konusudur.
16 yaşındaki ergen, büyükler üzerinde yetişkin etkisi bırakır. Kendini daha iyi
yönetebilmekte ve duygusal açıdan düzene kavuşmaktadır. Bu dönemde bir hazırlık
niteliğine taşıyan bir 15 yaşın ardından, 16 yaşın en önemli özelliği, bu yaşta bireyin
kendine olan güveninin yeniden artmasıdır. 15 yaşındaki gençte bağımsızlık arzusu
varken, 16 yaş gencinde bu bağımsızlığı yaşama isteği gözlenmektedir. Ergen
bağımsızlığını doğal bir olgu olarak görür. Kendine olan güveni öylesine gelişmiştir ki
ailesine de bu bağımsızlığı olağan bir şey olarak kabul ettirir.
15 yaşındaki, aileye karşı koyma tutumundan farklı olarak, 16 yaş genci, ailesinin
kendine uymasını umut eder. Sürtüşmeleri azalmıştır. Herkese karşı daha
hoşgörülüdür. Yaşamı olduğu gibi kabullenir. Onun için insanlar ilginçtir, onlara karşı
çoğunlukla olumlu tepkilerde bulunur. Çeşitli arkadaşlıklar kurarak diğer insanlar
hakkındaki bilgilerini derinleştirmek ister. Arkadaş çevresini genellikle aile çevresine
yeğ tutmasına karşın, aile içi ilişkileri düzelmiş, görüş ayrılıkları azalmıştır.
16 yaşındaki gençler geleceğe daha fazla
yönelmişlerdir. Yapılan araştırmalardan,
kendileriyle görüşülen gençlerin çoğunun
üniversiteye gitmek istedikleri belirlenmiştir.
16 yaş genci, duygularını baskı altında tutar.
Fazla alınganlıktan sıyrılmıştır, gereksiz
endişelere kapılmaz. İnsan doğasıyla ilgilidir.
Gözlemcidir ve hüküm verir. Kendini algılaması,
kendine yetmesi ve topluma uyması, onu
yetişkinliğe iyice yaklaştırmıştır. Bu dönemde
genç, yasaları ve toplumsal kuralları kavramaya başlamıştır. Gencin kişilinin
gelişiminde önemli adımlar atılmış, gerek birey olarak, gerekse toplumun bir üyesi
olarak, olumlu gelişmeler kaydedilmiştir.
G. ERGENLĠK DÖNEMĠNDE ANTĠ-SOSYAL DAVRANIġ
Ülkemizde suçların yaklaşık yarısını, 25 yaşın altındaki çocuk ve ergenlerin işlemiş
olması ve ileri yaşlarda suç işleyenlerin büyük bir bölümünün, çocuklu ve ergenlik
dönemlerinde de suç işlemiş olmaları, sorunun önemini daha da artırmaktadır.
İstatistiklerin çocuk suçlarının en çok 14 yaşında işlendiğini göstermesi, zorlu ergenlik
dönemi ile suç arasında dinamik bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Ülkemizde
işlenen suç türünün en çok ―şahsa karşı‖ olduğu bunu ―cinsel‖ suçlara, ―mala karşı‖
işlenen suç türlerinin izlediği belirlenmiştir.
Evden Kaçma
Evden kaçan gençlerin kendilerine göre tutarlı bir çok nedeni vardır.: Alışılagelmiş
yaşam biçimini değiştirmek, büyüyüp olgunlaşmak, geçici de olsa huzur bulmak ve
kabul görmek, yeni bir yuva ve yaşam aramak bu nedenlerin başlıcalarıdır. Evden
kaçma kişisel rahatsızlılar dışında, aile gerginliklerine de bir tepkidir. Aile sorunları
değer çatışmaları, sosyal konularda çatışma, okul başarısızlığı, ana-baba tarafında
ihmal ya da reddediliş gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır.
İşin ilginç yanı, evden kaçan gençlerin çoğu ana-babalarını sever ve sayarlar. Bu
ayrılış düş kırıklığı sunucudur; ana-baba anlamamakta ya da beklentilerinde ve
kurallarında son derece katı davranmaktadır. Onlara göre evleri birbirine anlayış
göstermeyen, sorumluluk ve güven duymayan birbirleriyle hiçbir fiziksel ya da
121
duygusal ilişkisi olmayan, iletişim kuramayan insanların yaşadıkları bir yerdir. Kısaca
gençlerin evden kaçmalarına yabancılaşma duygusu, baskı ve gerginlik neden
olmaktadır.
Araştırmalarda gençlerin evden kaçmalarına, dolayısıyla anti-sosyal davranışa ilk
adımlarını atmalarına neden olan en büyük etken %59 oranında baba baskısı olduğu
kanıtlanmıştır. Kısacası evden kaçmanın kökeninde, aile içinde psiko-sosyal etkileşim
yetersizliği ve ergenlik döneminin özellikleri yer almaktadır.
H. ERGENLĠK DÖNEMĠNDE KARġILAġILABĠLECEK SORUNLAR
Ergenlerin en hassas olduğu nokta güç kullanarak hükmedilmeye çalışılmasıdır.
Ergen anne ve babalarından büyüdüğünü kabul etmelerini ne bu konuda tutarlı
davranmalarını bekler. Böyle durumlarda ergen kendini anlaşılmamış ve engellenmiş
hisseder. Bu dönem yoğun bir eleştirme, inceleme, karşılaştırma dönemidir.
Kardeşler arası çatışma yaşar. Kardeşlerinden kendilerini anlamalarını büyüdüklerini
fark ederek saygı göstermelerini beklerler. Anne babalar ergenlik döneminde
çocuklarının kendilerinden uzaklaştıklarını hissederler ve üzülürler. Aslında
ebeveynlerine her zamankinden daha fazla bağlıdır.
Başarı ergenlik döneminde düşebilir. Nedeni dağılan bilgiyi toparlayamamak, ders
çalışmak için gerekli motivasyonu sağlayamamaktır. Sürekli hayal kurmaktan,
kendilerini verememekten şikâyet ederler. Ancak nedenini anlayamazlar. Ergenler ilgi
odağı olmaktan hoşlanırlar. Ergenler heyecanlı ve acelecidirler. Öğretmenlerde kişilik
ve bilgi birikimine dikkat ederler.
I. ERGENĠN AĠLE ĠÇĠ ĠLĠġKĠ VE SORUNLARI
Ergenin davranışlarına rehberlik edecek değerleri kazanması ve sosyal yönden
sorumluluklarını öğrenmesi konusunda yardıma gereksinimi vardır. Bu gereksinimi
karşılayan ve ergenin yaşamında etkili olan toplumsal kurum, ailedir.
Ergen yaşadığı toplumda, kendi görev ve statüsü hakkında açık seçik bir fikre
sahip değildir. Kendisine yetişkin görev ve sorumlulukların verilmemesi ergeni mutsuz
kılar.
Aile yuvasında gördüklerinin olgunlaşmakta olan ergenin kişilik yapısında
biçimlendirmede çok büyük, çok derin etkisi vardır. Aile yuvasının havası ve ortamı,
aile bireyleri arasındaki ilişkiden doğar. Ama baba ile çocuk arasındaki belli başlı
ilişkiler, güçlünün tutumuyla gücün yani otoritelerin türünü ve bunların ergen
üzerindeki etkisi ile gencin bunu algılayışını belirler.
Ergenlik döneminde anne baba kontrolüne karşı gelişe tepkiye koşut olarak otorite
desteğine olan gereksinim, duygusal gerginliğe neden olur.
Ergene karşı yetişkinin baskı ve yasaklara dayanan disiplin anlayışı, olumlu ve yapıcı
olması gereken bu evreyi çatışmalarla dolu olumsuz bir döneme dönüştürebilir.
İkna ederek denetlemeyi seçen ana -babanın çocuğu, onların duygu, düşünce,
değer ve beklentileri hakkında sebepleri ve sonuçları ile birlikte bilgi sahibidir.
Anlaşılır ve tutarlı tepkilerin birikimi, hangi davranışın sonuçlarının ne olacağını
belirlemiştir.
Dolayısıyla genç, hem davranış seçimlerinde kendini özgün görebilir, hem de
seçimleri hakkında kısıtlanacağından çekinmeden ana-babasına danışabilecek bir
durumdadır.
Zor yoluyla veya sevgi esirgeyerek denetlemek, gençleri ana-babaların isteklerine
uygun davranışlara yöneltmek için kısa vadede geçerli gibi görünebilir. Anne ve
babanın ergene güven vermesi ve aralarındaki diyalogu en iyi biçimde sürdürmesi
gerekir.
122
Ġ. ERGENLERDE CĠNSELLĠK
Erotik düşünceler, cinsellikle ilgili bütün konulara derin bir ilgi, vücutla ilgili yoğun
endişeler, davranışlar konusunda kafa karışıklığı (başkalarının davranışlarıyla
karşılaştırma) ve anne-babanın uyarılarıyla vücudun dürtüleri arasında köşeye
sıkışmışlık duygusu: ergenlik çağında cinsellik çok heyecan verici olabileceği gibi,
erişkinlerdeki gibi suçluluk, kaygı ve karmaşık sorunlarla da dolu olabilir. Bununla
birlikte, cinselliğin istenmeyen sonuçları olan cinsel enfeksiyonların ve gebeliğin
ergen üzerindeki etkileri erişkinde-kinden çok daha hırpalayıcıdır.
Günümüzde gençler anne-babalarının gençlik dönemleriyle karşılaştırıldığında
daha özgürmüş gibi görünüyor, ama cinsel olarak kendilerini kanıtlamaya zorlayan
çevre baskısı ergenliği daha da sersemletici bir deneyime dönüştürüyor. Günümüzde
ergenler arasında ilk cinsel deneyim yaşı giderek düşüyor ve istenmeyen gebelik
oranı artıyor. İngiltere‘de ergenlerde gebelik oranı yaklaşık 100 000 iken, yakın
zamanda yapılan bir araştırma erkeklerin %50‘sinin, kadınların ise üçte ikisinin cinsel
ilişkiye çok erken başladığı inancında olduğunu gösteriyor.
Birçok ergen cinsel ilişki için henüz çok erken olduğunu düşünebilir; ancak kafaları
mastürbasyon, âdet kanamaları, gece boşalmaları ve kendi cinsel yönelimlerine
ilişkin sorunlarla meşguldür. Ergenin çevresindeki erişkinler de bazen birbiriyle
çelişen tavsiyelerde bulunarak, ergenin kafasının daha da karışmasına neden
olabiliyor. Türkiye‘de ergenlik çağındaki gençlerin bütün bu konularda güvenilir
kaynaklardan önyargısız ve açık yanıtlar elde etme olanakları son derece sınırlı
olmakla birlikte, son yıllarda bu doğrultuda bazı adımlar atılmaya başlandı.
Mastürbasyon:
Kendi kendini tatmin ya da mastürbasyon (kişinin haz almak ve orgazma ulaşmak
amacıyla kendi cinsel organlarını okşaması) ergenlik çağındaki erkek çocuklarda
doğal sayılıp, geniş kabul görüyor, ama ergenlik çağındaki çok sayıda genç kız da
mastürbasyon yapıyor ve erişkinlik çağında da buna devam ediyor. Ergenlerde
mastürbasyon cinsel hazları ve boşalmayı kendi başına güvenli bir yoldan
keşfetmeye olanak veren yararlı bir yöntemdir ve sonraki cinsel aktivitelerde ön
sevişme sırasında kişinin nelerden hoşlandığını anlamasına yardımcı olabilir. Ayrıca
kişinin orgazma ulaşabileceğini göstermeye de yardım eder.
Erkekler elleriyle ya da bir yüzeye (örneğin yatağa) dayanarak penisin gövdesini ve
başını ovuşturma yoluyla mastürbasyon yapar. Kızlar art arda hafif hareketlerle
klitorisi uyarabilir ve vajina ile göğüslerini okşayabilirler. Mastürbasyonda ―normal‖
123
kabul edilebilecek bir sıklık yoktur; bazı kişiler günde birkaç kez, bazıları ise haftada
bir ya da daha seyrek mastürbasyon yapabilir. Ayrıca mastürbasyon yapmak
istememek de son derece normaldir.
Geçmişte mastürbasyonun doğal olmadığı, hatta zararlı olabileceği, insanın kör
olmasına yol açabileceği düşünülürdü. Oysa günümüzde en güvenli seks olarak
değerlendiriliyor ve birçok erişkinin yaşam boyu uyguladıkları son derece normal bir
davranış olarak kabul ediliyor.
EĢcinsel duygular:
Ergenlik çağı genellikle duyguların çok yoğun yaşandığı bir dönemdir. Bu
dönemde tutkulu arkadaşlıklar geliştirilir ve her iki cinsten hayran olunan kişilere karşı
derin duygular beslenebilir. Ergenlerin çoğu kendi cinsinden bazı kişilere bağlanır ve
eşcinsel mi (homoseksüel, aynı cinse ilgi duyan), yoksa heteroseksüel mi (karşı cinse
ilgi duyan) oldukları konusunda kafa karışıklığı yaşayabilir. Ergenler kendi
cinslerinden kişilerle çeşitli cinsel deneyimler de yaşayabilir. Bütün bunlar son derece
normaldir ve kişinin kendi cinselliğini keşfetmesinin bir parçasıdır.
Eşcinsel duygular ve deneyimler yaşayan birçok kişi daha sonra heteroseksüel
ilişkilere girer. Diğer bazıları kendi cinslerinden kişilere karşı güçlü duyguları
olduğunu hisseder ve bu tercihi yaşam boyu sürdürür. Bazı kişiler de, tek bir kişiyle
kalıcı bir ilişki sürdürebilmelerine karşın, her iki cinse de ilgi duyabilir. Her iki
cinsiyetten kişiyle ilişkisi olan kişiler kendilerini ―biseksüel‖ olarak adlandırabilir.
Toplumların çoğunda aileye önem verilip heteroseksüel ilişkiler normal kabul
edilirken, homoseksüel ilişkiler anormal, günah ya da sapkınlık sayılır. Dolayısıyla
heteroseksüel dünyaya uyum yapma baskısı çok kuvvetlidir. Oysa gerçekte
insanların çoğu için cinsellik geniş bir yelpazedir; kişi karşı cinsle cinsel ilişkiyi tercih
edebilir, ama bazı koşullarda aynı cinsten kişilere de ilgi duyabilir ya da bunun tam
tersi yaşanabilir.
Eşcinsellerin çoğu çok küçük yaşlardan başlayarak kendilerinin ―gay‖ olduklarını
bildiklerini söylüyor. Cinselliği konusunda kişinin kafası karışıksa, kendisine zaman
tanıyarak bu konuyu dikkatle irdelemesi gerekir. Bazı kişiler kendi cinselliklerini
reddederek evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya kadar gidiyor, ama bu çoğu zaman
daha büyük bir mutsuzluğa neden oluyor. Gerçi eşcinsel yaşam birçok soruna ve
çatışmaya yol açabilir, ama bu konuda dürüst olmak daha iyi olabilir.
OynaĢma:
Cinsellik konusuna merak duymak ve bazı şeyleri denemek normaldir. Gençlerin
çoğu cinselliği dudaktan öpüşerek, dilleriyle öpüşerek, bazen de elbiselerinin
üzerinden birbirlerinin vücuduna dokunarak dener. Öte yandan, kişiler bazen
elbiselerini çıkararak da birbirlerinin vücudunu okşayabilir ve birbirlerine mastürbasyon yapabilir. Bunlar cinsel birleşme öncesindeki ―ön sevişmeye‖ benzer ve
sonunda cinsel birleşmeyle sonuçlanabilir.
Dolayısıyla, denemelerin hazzına varmak istiyorsanız başlangıçtan itibaren her iki
eşin nereye kadar gitmeye hazır olduğunu belirlemekte yarar vardır. Ne kadar
―kendinden geçerse geçsin‖ hiç kimsenin diğerini oynaşma ya da öpüşmeyi bir adım
ileri götürme konusunda zorlamaya hakkı yoktur. Oynaşma cinsel birleşmeye
götürüyorsa, gebeliğin ve enfeksiyonların önlenmesi için prezervatif kullanma konusu
ele alınmalıdır. Ayrıca oynaşma sırasında meninin vajinanın yakınına boşalmaması
gerektiği gözden kaçırılmamalıdır; bu durumda cinsel birleşme olmadan da gebe
kalmak mümkündür. Dahası, eşlerden birinin cinsel organına dokunduktan sonra
ötekinin cinsel organlarına dokunan parmaklarla enfeksiyon bulaşabilir.
Enfeksiyonları önlemek için derideki ya da parmaklardaki kesikler su geçirmeyen
124
plastikle kapatılmalıdır; erkek ve kadın prezervatifi de kullanılabilir. Oral seksin
güvenli olması için çeşitli tatlarda prezervatifler satılmaktadır.
Oynaşmanın sınırları konusunda her iki eş de aynı görüşteyse, bu yöntem cinsel
birleşmenin doğurabileceği sorunlar olmaksızın cinsellikten zevk almanın çok hoş ve
oldukça güvenli bir yolu sayılabilir.
Ġlk Cinsel BirleĢme:
İlk cinsel birleşme, erişkinler dünyasına adım atmada önemli bir geçiş töreni olarak
görülür. Üzerinde doğru dürüst düşünmeden hızla bu adımı atmak kolaydır. Yeni bir
durum söz konusu olduğu için, deneyimli iki kişi arasında bile ilk cinsel ilişkide çoğu
zaman birçok beceriksizlik yaşanır. Her iki eş de deneyimsizse, durum daha da güç
olabilir; eşlerin ikisi de çekingen, sinirli ve endişeli olacaktır.
Dolayısıyla, kişilerin zaman ayırarak önce birbirlerini tanımaları ve birbirlerinin
vücutlarına alışmalarında yarar vardır. Daha da önemlisi, prezervatif kullanılması
konusu ve gebeliği önleyici yöntemler önceden ele alınmalıdır. Gençlerin %70–80′i ilk
cinsel birleşmede prezervatif kullandığını belirtiyor. Gençlerde doğurganlık yüksek
olduğu için, kadının istenmeyen gebeliği önleyici (kontraseptif) hap kullanması,
erkeğin de enfeksiyonları önlemek için prezervatif kullanması akla uygun olabilir.
Gebelik, Gebeliği Önleyici Yöntemler ve Cinsel Yolla BulaĢan Hastalıklar:
Cinsel ilişki gebeliğe, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlara ya da her ikisine birden
yol açabilir. Bunların ikisinin de olmaması için her iki eşin de eşit sorumluluk
yüklenmesi, istenmeyen bir gebelik olursa bu sorunun üstesinden gelmede eşit rol
almaları gerekir. Bu gibi konularda, medikososyal merkezlerine, AÇSAP
merkezlerine, sağlık ocaklarına ve hastanelerin ilgili birimlerine (aile hekimi, jinekoloji,
üroloji) başvurulabilir. Telefonla danışmanlık hizmetleri veren merkezler de vardır. Bu
gibi merkezlerde çalışan doktorlar sır saklamakla yükümlüdür.
Gebeliği önleyici haplar (kontraseptif haplar) doktorun önerisiyle kullanılmalıdır.
Gerektiği gibi uygulanırsa gebeliği önleyici etkisi güçlüdür. Ama cinsel yolla bulaşan
hastalıklara karşı önlem alabilmek için daima prezervatif de kullanılmalıdır.
Prezervatifler HIV (AİDS), belsoğukluğu, klamidya ve trikomonyaz gibi enfeksiyonlara
karşı iyi bir korunma sağlar, ama cinsel organlarla temastan önce takılmalıdır. Genital
siğil ve herkese karşı da bir ölçüde koruma sağlar.
Genç kız gebeliği önleyici hap kullanmıyorsa ve prezervatifsiz cinsel ilişki
yaşanırsa ya da ilişki sırasında prezervatif yırtılır ya da penisten çıkarsa, gebelik
riskini azaltmak için olayı izleyen 72 saat içinde acil kontraseptif kullanılabilir (buna
―ertesi sabah hapı‖ adı da veriliyor, ama ilişkiden sonra üç gün boyunca etkili olduğu
için aslında bu doğru bir tanımlama değil). Bu yöntemde 12′şer saat arayla ikişerden
dört hap alınır ve gebe kalma riski yüzde 2–3′e düşürülür. Türkiye‘de de Ana Çocuk
Sağlığı ve Aile Planlaması merkezlerine ya da kadın doğum kliniklerine bu amaçla
başvurulabilir; ayrıca, HIV bulaşma kuşkusu olduğunda, 48 saat içinde bu birimlere
yapılacak bir başvuru ile HIV virüsünü çok büyük olasılıkla yok eden bir tedavi
protokolü uygulanabilir.
125
-ÜNĠTE 12-
ERGEN VE RUHSAL SORUNLAR
126
ÜNĠTE 12- ERGEN VE RUHSAL SORUNLAR
A. DEPRESYON
Ergenlerde depresyon tanısı koymak zor olabilmektedir, çünkü ergenlik döneminde
duygusal iniş ve çıkışlar normal bir süreç de olabilmektedir. Bazen dünyanın harika
bir yer olduğu düşüncesiyle kendini iyi hisseden ergen, bazen de hayatın berbat bir
şey olduğunu düşünebilir. Bu düşünceler birkaç saat içinde değişebileceği gibi birkaç
gün bile sürebilir.
Depresif duygu durumunun sürekli olması, okul başarısının düşmesi, aileyle ve
arkadaşlarla ilişkilerde sorunlar yaşanması, madde bağımlılığı ve diğer olumsuz
davranışlar depresif epizodu işaret ediyor olabilir. Bu dönemde depresyon riskini
arttıran faktörleri şöyle sıralayabiliriz: ebeveynlerden birini ölüm ya da boşanma
nedeniyle kaybetme, çocukluk döneminde fiziksel ve cinsel tacize maruz kalmak,
sosyal beceri eksikliği, kronik hastalıklar ve aile bireylerinden birinde depresyon
hikâyesinin olması.
Aşağıda sıralanan belirtiler iki haftadan daha fazla sürerse depresyon riskinden
söz edilebilir:
- Okul başarısının düşmesi.
- Arkadaşlardan ve sosyal etkinliklerden uzak durmak.
- Üzüntülü ve umutsuz ruh hali.
- Enerjinin ve motivasyonun düşük olması, hiçbir şeyden zevk alamama.
- Öfkeli olma.
- Eleştirilere karşı aşırı tepkili olma.
- İdeallerine ulaşamayacağını hissetme.
- Özgüvenin düşük olması, suçluluk duyguları.
- Kararsızlık, konsantre olamama, unutkanlık.
- Huzursuzluk.
- Yemek ve uyku örüntüsünde değişiklikler.
- Madde bağımlılığı.
- Otorite figürleriyle sorunlar.
- İntihar düşüncesi.
Ergenler, depresif duygu durumundan kaçınmak için uyuşturucu ya da alkol
kullanabilir ya da rastgele cinsel ilişkiler kurabilir. Ergenler, düşmanca, saldırganca ve
riskli davranışlarla da depresyonlarını ortaya koyabilirler. Ancak bu davranışlar
onların sadece yeni sorunlar yaşamalarına neden olur, depresif duygu durumları
derinleşir ve arkadaşlarıyla, aileleriyle ve okul yönetimiyle ilişkilerine zarar verir.
Ergenlerde Depresyon Tedavisi:
Depresyon geçiren ergenlerin tedavi edilmesi son derece önemlidir. Depresyon
ciddi bir durumdur ve tedavi edilmezse ergen bireyin hayatını tehdit eder bir duruma
gelebilir. Eğer ergen tedavi görmeyi reddederse, aile üyelerinin ya da ergenle
ilgilenen diğer yetişkinlerin bir uzmandan yardım alması faydalı olabilir.
Depresyon tedavisinde ilaç ve psikoterapi kullanılmaktadır. İlaç depresyonun
semptomlarını gidermekte etkilidir. Özellikle ilaç tedavisiyle birlikte yürütülen
psikoterapi etkili çözümler sağlamaktadır.
Psikoterapi, ergene neden depresyona girdiğini anlamasına ve stresli durumlarla
nasıl baş edeceğini öğrenmesine yardımcı olur. Duruma bağlı olarak terapi, bireysel,
grup ya da aile terapisi şeklinde yürütülür.
Depresyonda olan ergenin yardıma ihtiyaç duyduğunu kabul etmesi iyileşme
yönünde atılmış önemli bir adımdır. Ancak, yardıma ihtiyaç duyduğunu ve bunun için
127
adım atması gerektiğini kabul eden ergenlerin sayısı görece az olabilmektedir. Bu
nedenle arkadaşlarının ve ailesinin desteği, teşvik edici önerileri önemlidir.
B. ĠNTĠHAR
Ergenlik yılları diğer hayat dönemlerine oranla intiharın en çok olduğu dönemdir.
Nedenleri:
İntiharın en belirgin nedenlerinin başında çocukluktaki sevgi yoksunluğu
gelmektedir. Anne babanın ölmesi, ayrılması, aileden ayrılma, karşı cins tarafından
reddedilme, grup içinde aşağılanma, onuru ile oynanması ergeni derin bir üzüntüye
düşürebilir. Üzüntünün aşırı olması, bireyi çaresizlik içinde bırakması, ergeni ölüme
bu acı verici duygulardan kaçmanın bir yolu olarak bakmaya itebilir. Ölümün
sıkıntılardan kurtulmanın tek yolu olarak görülmesi ergenlerin intihar etme riskini
arttıran çok önemli bir etkendir.
Belirtileri: İntihar öncesinde intihara eğilimi olan bireyler bazı işaretler gösterirler.
En belirgin ipucu bireyin canına kastetmeyi düşündüğünü ifade etmesidir. Bir şekilde
hayattan bezdiğini intihar etmeyi düşündüğünü ifade eden birey kesinlikle ciddiye
alınmalıdır. Daha önce intihara teşebbüs etmiş bir insan da açık bir şekilde intihar
riski taşımaktadır.
Ölüm hakkında konuşmalar, ümitsizlik içinde olma, geleceğe yönelik isteklerden ve
değer verdiği şeylerden vazgeçme, aile ve arkadaşlarından uzaklaşma, sürekli
endişeli ve gergin olma, davranışlarda ani değişiklikler, alkol ve uyuşturucu gibi
alışkanlıkları edinme, uykularda bozukluk, kendini değersiz bulma, sürekli bezgin ve
mutsuz olmanın yanında hayatı yaşamaya değer bulmama gibi belirtiler intihar eğilimi
taşıyanlarda gözlenmektedir.
Alkol ve uyuşturucu kullanma ile bireyler geçici bir güven duygusuna kapılabilirler
ancak alkol ve uyuşturucu etkisi ile toplumsal baskılar daha az hissedilir ve gerçek
eğilim ve duygular daha kolay ortaya serilir. Bu bakımdan
alkol ve uyuşturucu hem
intihar eğilimleri açığa çıkarması bakımından tehlikelidir hem
de sorunlu olanlar için bir sığınma aracı olarak
kullanıldığından sorunlarla baş etme yollarının öğrenilmesini
zorlaştırır.
İntihar eden gençler arasında anne ve babası ayrılmış
olanların oranının yüksek olduğu, yakın çevrelerinde intihar
vakası ile karşılaştıkları ifade edilmektedir.
Önleme:
Ergenlik intiharlarının önlenmesinde ilk yapılması gereken anne babanın,
öğretmenlerin ve ergenlerin eğitilmeleridir. Anne babalara ve öğretmenlere intihar
eğilimi olan ergenlerin nasıl tanınacağını ve onlara nasıl yardım edileceğini öğretmek
önem taşır. Ergenin intihar ile ilgili düşüncesi aile içinde çeşitli tepkilere neden olabilir.
Panikleme, üzülme, kendini suçlama, durumu inkar etme, görmezlikten gelme ve
önemsememe gibi. Bu durumda anne babaya durumun ciddiyeti anlatılmalıdır.
Anne baba ve öğretmenler için en önemli başlangıç bu eğilimi taşıyan gençlerle
konuşmaktır. Bu konuşmanın onları değerlendirme, yargılama ve benzeri tavırlar
taşımadan yapılması, destekleyici, onunla yakın ve sıcak ilişki kurmaya yönelik
olması ilk şarttır. Ergen, onu anladığımızı, değer verdiğimizi ve destek olacağımızı
hissetmelidir. İntihara teşebbüs edenlerin önemli bir kısmı derdini anlatacak kimse
bulamamaktan yakınmıştır. Dertlerini ifade eden ergen kısmi bir rahatlama duyar.
İkinci yol ergenin sorunlarını çözme konusunda geliştirdiği baş etme biçimlerini
gözlemek ve ona bu konuda yeni stratejiler öğretmektir. Bireyler çocukluklarından
128
beri çevresindeki insanların benzer durumlarda kullandıkları çözüm yollarını taklit
eder. Sorunun ağırlığı altında ezilmek, onun çözümsüz olduğunu ve kendisine hiç
kimsenin yardım edemeyeceğini düşünmek intiharı düşünenlerin sorunlarına
yaklaşımlarında genellikle gözlenen tavır alışlardır. Buna karşılık sorunların önemli bir
kısmının zamana ve içinde bulunulan şartların değiştirilmesi ile sorunlara
yaklaşımlarının da değişeceğini kabul etmek daha olumlu bir yaklaşımdır. Sorunların
üstesinden gelme ile ilgili olumlu bakış açıları öğretme ile kazandırılabilir. Sorunları
ve çözümleri konusunda kendisinden daha deneyimli bireylerin değerlendirmeleri
bireyin içgörü geliştirmesine yardım eder.
Üçüncü olarak intihar eğilimi olan bireye kaygı ve gerilimi ile baş edebilmesi için
gevşeme tekniklerini ve kendine güvenini desteklemek için güvenli davranış
tekniklerini öğretmek önerilebilir.
C. ANKSĠYETE BOZUKLUĞU
Aslında anksiyete değişik ve farklı durumları içeren bir terimdir. Yani bir bulgudur.
İnsanda zorlama yaratan etkenler sonrasında ortaya çıkan yanıta anksiyete denir.
Bazı durumlara uyum için geçici olarak ortaya çıkan bir duygu olmakla birlikte, bazı
hastalıklarda temel bulgu olarak karşımıza çıkar. Kimi zaman birbirlerinin yerine
kullanılsalar da korku ve anksiyete farklıdır. Korku, dışarıdan gelen bir tehlikeye karşı
ortaya çıkan durumdur. Korku nesnel bir tehlike karşısında, kendini korumak için
ortaya çıkan bir duygudur. Oysa anksiyete bilinmeyene, bilinç dışı, kişi tarafından
tanınmayan tehlikeye karşı hissedilir. Hastalar tarafından tansiyon, panik, korku, sinir,
endişe gibi terimler kullanılır. Anksiyetenin Türkçe karşılığı bunaltı ya da kaygı olarak
kullanılabilir. Ergenlerde anksiyete bozukluğu en sık görülen hastalıklardan olmasına
karşın en az bilinenlerinden biridir.
Anksiyetenin temelinde biyolojik ve psikolojik nedenler vardır. Zorlayıcı durumlarda
beyinden salgılanan bazı maddeler ve bu maddelerin salgılandıkları bölgelerdeki
reseptörlerinde değişiklikler olmaktadır. Ayrıca hormonların da anksiyete üzerinde
etkisi vardır. Özellikle östrojen anksiyeteyi gideren bir hormondur. Ruhsal olarak
doğduğu andan itibaren değişen şekil ve oranlarda insanlar, değişen koşullar,
beklenmedik durumlar, travmalar gibi durumlarda anksiyete hissederler. Geçici
olarak, duruma uyum için hissedildiğinde koruyucu bir etmen olmasına karşın
süreğen hale gelince önemli ve sık görülen bir sorundur. Bazen çok özel bir duruma
karşı oluşabildiği gibi, bazen anksiyeteli ruh durumu nedeniyle, her şeyle
tetiklenebilen bir anksiyeteden bahsedilir. Bu tür anksiyeteye yüzen(serbest)
anksiyete, duruma bağlı olarak çıkan anksiyeteye ise durumsal anksiyete denir.
Anksiyete, kalıtımsal, biyokimyasal, çevresel, kişisel etmenlerle ortaya çıkabildiği gibi,
çeşitli hastalıklar ve kullanılan bazı ilaçlara bağlı olarak da oluşabilir. Hastalıklara ya
da ilaçlara bağlı ortaya çıkan anksiyete ikincil anksiyetedir.
Bulgular:
Anksiyete bulguları birkaç başlık altında incelenebilir. En sık rastlanan bulgular
somatik bulgulardır. Bunlar, el titremesi, kalp çarpıntısı, terleme, kan basıncında
yükselme, gerginlik, terleme, sık idrara çıkma, ağzı kuruluğu, karın ağrısı, kusma gibi
belirtilerdir. Bilişsel bulgular ise dikkat azalması, öleceğinden, kontrolünü
kaybedeceğinden ya da çıldıracağından korkma şeklindeki bulgulardır. Ayrıca
davranışsal olarak, hareketsiz kalma, sık sık nefes alıp verme, aşırı gergin olma ve
geri çekilme izlenir.(Semerci, Z. Bengi, Ergen Ruh Sağlığı, Alfa Yayınları, İstanbul,
2007, s. 188–189.)
Ne Yapılabilir?
Anksiyete bozuklukları denildiği zaman, yaygın anksiyete bozukluğu, panik
bozukluk, obsesif-kompulsif bozukluk, sosyal fobi, post-travmatik stres bozukluğu,
129
akut stres bozukluğu, madde kullanımına bağlı anksiyete bozukluğu ve fobiler
anlaşılmaktadır. Her birinin bulguları ve tedavileri farklılıklar gösterir. Bunun dışında
anksiyete ile başa çıkmanın yollarından biri, anksiyete yaratacak durumlarla baş
edebilmektir. Bu nedenle çeşitli davranışsal yöntemler kullanılır. Anksiyete
tedavisinde gerekli durumlarda ilaç verilir.
D. PANĠK BOZUKLUĞU
Panik bozukluğu olan ergenler, ağır depresyon geçirme, intihar etme ve alkol
bağımlısı olma riski taşıyor. Panik bozukluğun yaygın görülen bir rahatsızlık olduğunu
belirten panik bozukluğun ergenlerde kalp çarpıntısı, nefes darlığı gibi belirtilerle
başladığını, beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan ve tekrarlayan yoğun korku veya
rahatsızlık dönemleriyle devam ettiğini söyledi.
Panik atak belirtileri nelerdir? :
- Aşırı derecede korkulu olma (çok kötü bir şey olacak duygusu)
- Kalbin hızlı veya şiddetli bir şekilde çarpması
- Sersemlik veya baş dönmesi
- Titreme veya sarsılmalar
- Gerçek dışılık hissi
- Ölüm korkusu
- Kontrolü veya aklını kaybetme korkusu
Panik bozukluk tedavi edilmezse ne olur?
Teşhis ve tedavi edilmemesi durumunda panik bozukluğu ve yol açtığı
komplikasyonlar ciddi sonuçlar doğurabilir.
Panik ataklar ergenin ilişkilerini, okul durumunu veya normal gelişimini bozabilir.
Panik bozukluğu olan çocuklar panik atak geçirmeseler bile sürekli kaygı duymaya
başlayabilirler.
Bazıları panik atağın ortaya çıkabileceğini veya yardım bulamayacaklarını
düşündükleri ortamlardan kaçınabilirler. Örneğin okula gitmek veya ailesinden
ayrılmak istemeyebilirler.
Ağır vakalarda çocuk veya ergen evden çıkmaktan dahi kaçınabilir. Panik
bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde ağır depresyon gelişebilir ve intihar riski artabilir.
Kaygıyı azaltmak amacıyla panik bozukluğu olan ergenler alkol veya uyuşturucuya
da başvurabilirler.
Yapılan araştırmalarda lise çağı gençlerde çocuklara nazaran daha sık görüldüğü
belirlenmiştir.18.000 kişi üzerinde yapılan araştırmada, Panik bozukluğu olanların
%18'i, ilk atağın 10 yaşından önce başladığını belirtmiş ve panik başlangıcının en üst
noktaya ulaştığı yaş diliminin 15–19 yaş arası olduğu bulunmuştur.
Okul korkularının altında da bazen bu şikâyetler yatabilmektedir. Çok iyi
araştırılmalıdır.
Bu şikâyetlere sahip olanların bir an önce uzman yardımı alması gerekir. Panik
bozukluğu olan ergen ve çocuklarda ilaç ve psikoterapi‘nin birlikte kullanıldığı
tedavilerden fayda sağlamaktadır. Erken tedavi ile kapalı yer korkusu, madde
kullanımı, depresyon gibi komplikasyonlar da önlenmektedir.
E. SOSYAL FOBĠ
Sosyal fobi ergenlerde çok sık karşılaşılan bir sorundur. Yeni insanlarla tanışma,
toplum içinde bulunma gibi faaliyetlerden kaçınma, giderek içine kapanma şeklinde
ortaya çıkar. Özellikle yabancısı oldukları ortamlarda hata yapma korkuları kendilerini
sürekli denetlemeye; utangaç tavırlar iletişimsizliğe neden olur.
Sosyal fobisi olan gençler sürekli kaygılıdırlar. Gülünç durumuna düşmektense
yalnız yaşamayı yeğlerler. Alıngan olduklarından kendilerince abartılı yorumlar
yaparlar ve bu yorumlara inanırlar. Genelde direkt göz teması kurmazlar. Kızarma,
130
terleme, ses tonunu ayarlayamama, ellerde titreme
gibi fizyolojik tepkiler gösterebilirler. Beden imajıyla
barışık değillerdir. Giysi seçiminde zorlanırlar. Şaka
kaldıramazlar. Olumsuz bir duygu yaşadıklarında
gereğinden fazla tepkisel davranırlar.
Sosyal fobisi olan ergenlerin yaşam kalitelerini ve
başarı oranlarını arttırmak için aile dinamiklerini incelemek, güven duygularını
arttırmak, yeni davranış şekilleri kazandırmak üzere bireysel veya grup terapi alması
uygundur.
F. OBSESĠF KOMPULSĠF BOZUKLUK
Obsesyon, kişinin isteği dışında ortaya çıkan ve bilinç alanına zorla giren ısrarlı
düşünceler, imajlar, kompulsiyon ise eyleme yönelik bir zorlama olarak
tanımlanmaktadır. Obsesyonlar, tekrarlayıcı kelime, düşünceler, korku, anılar,
resimler veya dramatik sahneler olabilir. Kompulsiyonlar ise obsesyon tarafından
aktive edilen, bazı düşünceler, dürtüler, korkulardan kurtulmaya yönelik zorunlu
eylemlerdir. Çocuklarda bazen obsesyon tanımlanmaksızın kompulsiyon olabilir.
Hem obsesyon hem kompulsiyonların anlamsızlığı ve gereksizliği birey tarafından
bilinmektedir.
Obsesyonlar aşağıdaki belirtilerle tanımlanır:
- Bu bozukluk sırasında kimi zaman gelen ve uygunsuz olarak yaşanan ve belirgin
anksiyete ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, dürtüler ya da
düşlemler
- Düşünceler, dürtüler ya da düşlemler sadece gerçek yaşam sorunları hakkında
duyulan aşırı üzüntüler değildir.
- Kişi, bu düşünceleri, dürtüleri ya da düşlemlerine önem vermemeye ya da bunları
baskılamaya çalışır ya da başka bir düşünce ya da eylemle bunları etkisizleştirmeye
çalışır.
- Kişi, obsesyonel düşüncelerin, dürtülerini ya da düşlemlerini kendi zihninin bir
ürünü olarak görür.
Kompulsiyonlar aşağıdaki belirtilerle tanımlanır:
- Kişinin, obsesyonel bir tepki olarak ya da katı bir biçimde uygulanması gereken
kurallarına göre yapmaktan kendini alıkoyamadığı yineleyici davranışlar ya da
zihinsel eylemler
- Davranışlar ya da zihinsel eylemler, sıkıntıdan kurtulmaya ya da var olan sıkıntıyı
azaltmaya ya da korku yaratan olay ya da durumdan korunmaya yöneliktir; ancak bu
davranışlar ya da zihinsel eylemler ya etkisizleştirilmeyi ya da korunulması tasarlanan
şeylerle gerçekçi biçimde ilişkili değildir, çok aşırı bir düzeydedir.
Çocuk ve ergenlerde görülen obsesyon ve kompulsiyonlar erişkinlere
benzemektedir. En yaygın ritüel aşırı yıkanma, tekrar etme, kontrol etme, dokunma,
sayma, düzenlemedir. Çocuk ve ergenlerle yapılan çalışmalarda ilkokul çağı
çocuklarında en sık görülen kompulsiyon sayma ve simetri, erken ergenlikte aşırı
yıkanma, geç ergenlikte seksüel düşünce ve ritüeller olduğu belirtilmiştir. Çocuk ve
ergenlerin bir kısmı belirtilerini saklama eğilimindedir. Özellikle işlev düzeylerinde
ciddi bozukluk yoksa, aile obsesif-kompulsif belirtileri fark etmeyebilir. Uzun saatler
üretken olmayan bir biçimde ödev yapan, yazdıklarını sürekli silip yeniden yazan,
kelimelere, harflere, ayrıntılara takılmadan ödevlerini bitirmekte güçlük çeken
çocuklar, yıkanırken bol ve sabun tüketen, tuvalet kağıdını bol kullanan, yıkanmaktan
kızarmış elleri olan, odalarına başkalarının girmesi ve eşyasını ellemeyi tolere
edemeyen, bazı aktivitelerden kaçınmayı seçen çocuklarda obsesif kompulsif
bozukluk açısından değerlendirmek gerekmektedir. Çocuklardaki OKB bazen
131
ebeveynin benzer semptomları nedeniyle ebeveynin dikkatini çekmeyebilir. OKB‘ u
olan çocukların %71‘nin ebeveyninden birinde ya OKB ya da obsesyonlar görülmesi
genetik geçişi desteklemektedir.
OKB’ nin tedavi yöntemleri:
Psikodinamik tedavilerin bu bozukluğun tedavisinde kısıtlılığı olmasına rağmen
semptomlara eşlik eden anksiyete ve depresif semptomlarla baş etme becerilerini
arttırma, aile ilişkilerini düzenleme, arkadaş ilişkilerini, kaçınmaları azaltmak amacıyla
dinamik oryantasyonlu terapinin işlevsel ve etkin olduğu vurgulanmaktadır.
G. SINAV KAYGISI
Belli bir düzeyde Sınav kaygısı öğrencinin sınav anında potansiyeli tam olarak
kullanamamasıdır. Öğrenciler sınav anında olumsuz iç konuşmalarla kendilerini
etkiler ve düşünülen bu olumsuz konuların doğruluğuna inanırlar. Bunun sonucu
öğrenci çalışmasının karşılığını alamamaktadır.
Kaygı, insan davranışını yönlendiren motive eden bir özelliğe sahiptir. Ancak
aşırı düzeyde yaşanması bizi engellemektedir. Kaygı ile baş etme derken, sınav
durumlarında aşırı bir rahatlık ve gevşeme kesinlikle kastedilmemektedir. Sınavlar
sonrasında bir konu ile bilgilerimizin değerlendirilmesi söz konusudur. Sınavlar
öğrencinin kişiliğini ya da genel anlamda başarılı ya da başarısız olduğunu
değerlendirmez. Kaygı yaşamak son derece doğaldır. Önemli olan kaygı düzeyinin
çocuğun performansını olumsuz yönde etkileyecek yerlere gelmemesidir.
Herhangi bir duygunun oluşmasında, üç ana boyut vardır;
Bunlardan ilki; dış çevremizde oluşan olaylardır. Örneğin, birinden hediye
aldığımızda mutlu oluruz, yakınlarımızı kaybettiğimizde üzülürüz, karanlıkta biri
karşımıza çıkarsa korkarız, sınavlar sırasında heyecanlanırız.
İkinci boyut; fizyolojik tepkilerimizdir. Örneğin, kalp atışlarında artış, midemizin
sıkışması gibi
Son boyut ise; dış olaylarla ilgili geliştirmiş olduğumuz inançlarımız olaylara
yüklediğimiz anlamlar, özetle kafamızın içinde yaptığımız monologlar yada iç
konuşmalardır.
Sınav heyecanında kendiliğinden ortaya çıkan bizim
elimizde olamayan bir şey değildir. Kendimizi heyecanlı
hissetmemize yol açan bizim kendi düşüncelerimizdir.
Düşüncelerimizin kaynağı da bizdedir. Düşünceyi biz başlatır
biz bitiririz. Bizim dışımızda hiç bir olay bizi şu veya bu
şekilde düşünmeye yönlendirme gücüne sahip değildir.
Sınav öncesinde kendimize bu sınavı başaracağım dersek
başarmamız daha kolay olur. Ama yapamayacağım,
başaramayacağım gibi olumsuz düşünceleri aklımızdan
geçirirsek, bu bizim sınavda başarısız olmamıza yol açar.
Sınava başlamadan kısa bir süre önce hissedilen duygu
hali genellikle heyecandır. Beyin bir süre sonra karşılaşacağı
soruları yanıtlayabilmek ve gerekli olan beyin fonksiyonlarını yerine getirebilmek için
hazırlık aşamasındadır. Önemli olan bu doğal sürecin kaygıya ve paniğe
dönüştürülmemesi, algılama, anlama, yorumlama, hatırlama gibi bilinçsel etkinliklerin
olumsuz yönde etkilenmemesidir.
Anne baba tutumları sınav kaygısının oluşmasında önemli rolü oynamaktadır.
Çocuğun alacağı nota ailenin aşırı önem vermesi, çocuğu yarışa sokması,
arkadaşları ile kıyaslaması, ailenin tepkilerinin çocuğu etkilemesine neden olmakta ve
çocuğun sınavda başaramama kaygısı yaşamasına neden olmaktadır. Aile çocuğu
132
rahatlatmalı, sınavların bilgiyi ölçmek için tek araç olmadığını, notun çok önemli
olmadığını, önemli olanın bir şeyler öğrenmeye çalışmak olduğunu, istediğinde
başarabileceğini söylemeli, sevgisini göstererek destek olmalıdır.
H. YEME BOZUKLUKLARI
Günümüzün hızla artan ve ergen sağlığını tehdit eden problemlerinden biri olan
yeme bozuklukları; birçok faktörün tetikleyici rol oynaması ile ortaya çıkmaktadır.
Özellikle zayıf olmanın güzel unsuru olarak medya ve magazin programlarında sıkça
provake edilmesi, yanlış diyet uygulamaları nedeniyle yaşanan başarısız zayıflama
öyküleri ve bunlara eşlik eden psikolojik problemler yeme bozukluğu oluşum riskini
arttırmaya devam etmektedir.
Geçen bir yıl süresince 4–5 kez diyet yapma eğiliminde bulunan ve her seferinde
hüsran yaşayan bireyler kronik diyetçiler olarak tanımlanabilmektedir. Kronik
diyetçiler, sürekli diyette olduklarını ifade ederler ve genellikle toplum içerisinde
yemek yemekten kaçınırlar. Tüm dünya ülkelerinde epidemiyoljik olarak şişmanlığın
artışı, beraberinde çözüm bulma yarışını getirmiştir. Şişmanlığın ilk tedavi seçeneği
olan diyet tedavisinin, birçok çalışmada yetersiz kaldığına dair iddialar mevcuttur.
Diyet yapan bireylerin metabolik verimliliğinde artış söz konusudur. Bunun anlamı
şudur ki; metabolizma daha az enerjiyle çalışma konusunda adaptasyon geliştirir.
Bunun sonucunda, belirli bir zaman diliminde kısıtlanmış enerji alımı metabolizmayı
değiştirmekle birlikte, ağırlığın korunması daha az enerji ile gerçekleşebilmektedir.
Yeme davranış bozukluğu olan bireylerde yapılan çalışmalar; diyet yapma ve yeme
bozukluğu arasında açık ilişkiler olduğunu desteklemektedir.
Ayrıca bu ilişki toplumsal düzeyde yapılan çalışmalarda da saptanmıştır. Özellikle
bireylerin, kendi kendilerine yaptıkları yanlış diyetlerin, yeme davranış bozukluğunu
artırdığı ve yeme davranış bozukluğu oluşumuna etki edecek psikolojik eşiğe olan
mesafeyi azalttığı belirtilmektedir. Bu veriler, bireysel olarak diyetisyene
danışılmadan yapılan diyetlerin ciddi yeme patolojisini arttırdığına işaret etmektedir.
Kadınlarda yapılan deneysel çalışmalarda ise; düşük kalorili diyet yapanların, kontrol
grubuna kıyasla yeme bozukluğu semptomlarını daha çok gösterdiği saptanmıştır.
Ağırlıkla ĠliĢkili Kaygı ve Takıntılar:
Ağırlıkla ilişkili kaygının şişmanlıkla olan ilişkisi; depresyon ve anksiyete gibi negatif
psikolojik durumların, sağlıksız diyet yapma davranışlarının ve beden
memnuniyetsizliğinin bireyleri tıkınırcasına yeme davranışına sürüklediği ve bunun
sonucunda da şişmanlık riskinin arttığı şeklinde açıklanmaktadır. Ağırlıkla ilişkili
kaygının, özellikle genç yetişkinlerde bireysel diyet yapma eylemini tetiklediği ve
yanlış diyet uygulamaları nedeniyle bu bireylerdeki tıkınırcasına yeme davranışı
riskinin arttığı bildirilmektedir. Tıkınırcasına yeme davranışı; ağırlık kazanımı ve
şişmanlık riskini arttırmaktadır. Özellikle, sağlıksız diyet davranışlarının (aç kalma,
öğün atlama, aşırı sigara içimi gibi) ağırlık kontrolü amacıyla kullanılması ile ağırlıkla
ilişkili takıntılar yakından ilişkilidir.
YanlıĢ Diyet Uygulamaları ve Yeme Bozukluğu:
Yeme davranış bozukluğu olan bireylerde yapılan çalışmalar; diyet yapma ve
yeme bozukluğu arasında açık ilişkiler olduğunu desteklemektedir. Klinik örneklemi
kapsayan birçok çalışmada yeme davranış bozukluğu başlamadan önce, yeme
bozukluğu olan bireylerin diyet yapmaya başlamış oldukları rapor edilmektedir . Ayrıca
bu ilişki toplumsal düzeyde yapılan çalışmalarda da saptanmıştır. Özellikle bireylerin,
kendi kendilerine yaptıkları diyetlerin, yeme davranış bozukluğunu arttırdığı ve yeme
davranış bozukluğu oluşumuna etki edecek psikolojik eşiğe olan mesafeyi azalttığı
belirtilmektedir. Bu veriler, bireysel olarak diyetisyene danışılmadan yapılan diyetlerin
ciddi yeme patolojisini arttırdığına işaret etmektedir. Kadınlarda yapılan deneysel
133
çalışmalarda ise; düşük kalorili diyet yapanların (800
kalori), kontrol grubuna kıyasla yeme bozukluğu
belirtilerini daha çok gösterdiği saptanmıştır.
Kültürümüzde medyanın her konuda fikri olma doğası
nedeniyle, ince bedenin güzellik için olmazsa
olmazlığının acımasızca provoke edilmesi, yeme
davranış bozuklukları için potansiyel oluşturur. Kültürel
olarak mükemmeliyetçilik; tarih boyunca kadınlarda
incelik, erkeklerde ise yağsız ve kaslı olmanın ideal görüntü olarak benimsenmesi
şeklinde ilerlemiştir. Yapılan bir çalışmada, 16 ay boyunca magazin dergileri ve
gazeteleri okumayan kadınlarda, yeme davranış bozukluğu belirtilerinin azaldığı
bildirilmiştir. Mükemmel incelik algısı ile yeme davranış bozukluğu belirtileri
arasındaki ilişkiler son derece güçlüdür. İnceliğin ideal olduğu düşüncesi, beden
memnuniyetsizliği ve yeme davranış bozuklukları için belirleyicidir. Buradan
anlaşılması gereken şudur ki; gazetelerden, dergilerden, televizyon programlarından
ya da bir mankenin veya sanatçının yaptığı diyetten verim almayı beklemek son
derece yanlış bir düşüncedir. Diyet kişiye özel bir uygulamadır. Diyetisyenler, kişinin
bireysel, fizyolojik, biyokimyasal, sosyal, psikolojik ve kültürel özellikleri bir süzgeçten
geçirerek bireysel beslenme modeli oluştururlar.
Beden Memnuniyetsizliği ve Yeme Bozukluğu:
Beden memnuniyetsizliği; yeme bozuklularının oluşumunda en güçlü ve tutarlı risk
faktörlerinden biridir. Beden memnuniyetsizliğinin, yeme bozukluğu oluşturma riski üç
farklı mekanizmayla açıklanmaktadır. İlk mekanizmaya göre; beden
memnuniyetsizliğinin, kusursuz inceliğe ulaşmak için diyet yapma deneyimlerini
arttırdığı ve başarısız deneyimler sonucunda yeme bozukluğu riskinin artması
şeklindedir. İkinci mekanizma; beden memnuniyetsizliğinin negatif psikolojik
sorunlara (depresyon ve anksiyete) neden olduğu, bunun sonucunda tıkınırcasına
yeme ve arınma davranışları (kendini kusturma gibi) gibi radikal çözümlerin
tetiklendiği düşünülmektedir. Son mekanizmada ise; beden memnuniyetsizliğinin
yeme bozukluğu gelişimini direkt olarak arttırdığı şeklindedir.
Yeme bozukluğu tedavisi nasıl olmalıdır? :
Yeme bozuklukları tedavisi bilgi, emek, sabır ve tecrübe isteyen bir süreçtir. Bu
süreçte hekim, psikolog, hemşire, diyetisyen gibi farklı disiplinlerden oluşan ekipler
görev alır. Uygulanacak beslenme programları her hasta için diyetisyen tarafından
özel olarak planlanır. Beslenme programı tamamen hastanın tüm özellikleri göz
önüne alınarak düzenlenir ve hastaya yeni doğan bir bebeğe gösterilen özenle
yaklaşılır. Psikolojik tedavide hastayı yeme bozukluğuna iten etmenlerin belirlenmesi
ve bu etmenlerin çözüme ulaştırılması tedavinin başarısı açısından son derece
önemlidir.
Sonuç olarak; yeme bozukluklarının oluşmasında birçok etmenin rol oynadığı bir
gerçektir. Yanlış diyet uygulamaları ve hatalı beslenme alışkanlıkları, yeme
bozukluğunun tetiklenmesinde önemli yer tutmaktadır. Bu nedenle; küçük yaşlarda
sağlıklı beslenme alışkanlıklarının çocuklara öğretilmesi ve sürekliliğinin sağlanması,
yeme bozukluğu oluşum riskini azaltacaktır.
I. TĠK BOZUKLUKLARI
Çocuğunda başlayan göz kırpma burun çekme boğazını temizleme gibi garip
hareket ve ses çıkarmalar anne babaların kaygı duydukları durumlardan biridir.
Yineleyici istem dışı amaca yönelik olmayan ancak baskılanabilen hareketler olarak
tanımlayabileceğimiz bu durumları tik olarak adlandırıyoruz. Tikler sıklıkla çocuk ve
ergenlerde görülmekte ve bu dönemde başlamaktadır. Çocuk ve Ergen Psikiyatrisine
134
yapılan başvuruların önemli bir bölümü bu yakınmalardan kaynaklanmaktadır.
Çoğu tikler aralıkları kısa olan devreler şeklindedir. Göz kırpma burun kıvırma
dudak oynatma ya da kaşları kaldırma gibi normal davranışın bazı bölümlerini taklit
edebilirler. Tek tek ya da bir orkestra örüntüsü içinde birlikte olabilirler. Yoğunluk ve
şiddetleri değişkendir. Bir çocukta birden fazla tik görülebilir. Bazen biri biter biri
başlayabilir. Çocuklar tiklerini geçici bir süre istemli olarak engelleyebilirler. Bu
yüzden başkalarının yanında görülmeyebilir. Zaman zaman sıklık ve şiddetleri
değişebilir. Uykuda kaybolurlar stresle artarlar. En fazla 6–7 yaş arasında görülürler.
Çocuk ve gencin benlik saygısında aile yaşantısında sosyalleşmesinde okul ya da iş
başarısında güçlüklere neden olurlar.
Tikler birçok şekillerde ortaya çıkmaktadır. Göz kırpma baş sallama omuz silkme
surat buruşturma ve öksürme gibi basit ve ani davranışlardan yüz hareketleri ayağını
yere vurma koklama kendine çeki düzen vermeye çalışır biçimde kol ve baş
hareketleri gibi daha karmaşık amaçlıymış gibi görünen davranışlara dek değişkenlik
gösterebilir. Şiddetli durumlarda bu hareketler vurma kırma biçiminde kendini
yaralayıcı davranışlar şeklinde olabilir. Bazen de başka birinin davranışlarını aynı
şekilde taklit etme biçiminde ortaya çıkar. Bir de ses çıkarma şeklindeki tikler vardır.
Bunlar boğaz temizleme şeklinde ses çıkarmadan konu dışı belirli sözcükleri ya da
deyişleri yineleme sosyal yönden kabul edilebilir olmayan açık saçık sözcükler
kullanma ya da küfür etme ve kişinin kendi söylediklerini yinelemesi ya da duyduğu
son sesi kelimeyi ya da cümleyi yinelemesi şeklinde görülebilir.
On yaşından sonra çocuklar yaptıkları bu davranışların öncesinde gelen dürtüleri
fark etmeye başlarlar. Dürtüler tiklerin çıktığı beden bölgesinde bir kaşıntı ya da
gidişme hissi şeklinde bir algı olarak fark edilebilir. Bunlar tiklerin istenmeyen böyle
bir uyaranı rahatlatmaya yönelik istemli bir tepki olarak değerlendirilmelerine neden
olur. Aslında pek çok ergen ve erişkin tiklerini istemli yönleriyle bazen de hem istemli
hem istemsiz yönleri ile tanımlamaktadırlar. Bu durumun tersine çoğu küçük çocuk
tiklerinden habersiz olup bunları istemsiz davranış ya da sesler olarak yaşamaktadır.
Tikler arada bir ortaya çıkan geçici ya da kalıcı durumlardır. Geçici olarak
niteleyebileceğimiz tikler çeşitli beden bölgelerinde ortaya çıkan ve bir yıldan kısa bir
sürede kaybolan tiklerdir. Bu tik bozuklukları çocuklar arasında oldukça yaygındır.
Sağlıklı çocukların %12-14'ünde görülmektedir. Erkek çocuklarda kızlardan daha
fazla görülmektedir. Şehirlerde yaşayan çocuklarda daha sık görülmektedir. Bu tikler
3–10 yaşları arasındadır. Eğer bir çocukta bu davranışlar bir yıldan fazla sürerse
buna uzun süren tik bozukluğu ismi verilmektedir.
Genellikle tiklerin beynin çalışması ile ilgili bir düzensizlikten ya da tümüyle ruhsal
bir sorundan kaynaklandığı düşünülür. Ancak tiklerin ortaya çıkması için yetersiz
biyolojik gelişme ve olumsuz çevre etkenlerinin bir araya gelmesi gerektiği üzerinde
durulmaktadır. Tik belirtileri genellikle gerginlik veren bir olay sonrasında artar.
Ailenin ya da öğretmenlerin isteyerek yapıyor şeklinde çocuğu yanlış anlamaları ya
da belirtileri kısıtlamak için cezalandırma utandırma gibi yollara başvurmaları
belirtilerin şiddetlenmesine ve çocuğun gerginliğinin artmasına neden olmaktadır.
Görüldüğü gibi anne babayı ve çocuğu kaygılandıran bu ses ve hareketler kişinin
elinde olmadan ortaya çıkmakta ve sürmektedir. İlk ortaya çıktığı üç ya da beş
yaşlarında çocuğun çevresindekileri taklit etmeye çalışmasının bir sonucu olarak
öğrenme ile ilgilidir. Bir göz iltihabından sonra ya da bir üst solunum yolu
hastalığından sonra kalan rahatsızlık hissi de böyle bir davranışı başlatabilmektedir.
Bu yaşlarda ortaya çıkan hatta ilkokul döneminde görülen tikler kendiliğinden
geçebilmekte çocuğun karşılaştığı stres durumlarında yeniden başlamaktadır.
135
Böylesi durumlarda tiklerin yerleşmesinde anne baba ya da öğretmen gibi
çocukların iletişimde olduğu kişilerin rolü önemlidir. Yetişkinler çocukta ortaya çıkan
bu davranışlar nedeniyle kaygılanmakta ve çocuğun bu tür davranışlarını görebilmek
için tüm davranışlarına dikkat etmeye başlamaktadırlar. Hatta sürekli uyararak
çocuktan bu davranışlarını kontrol etmesini istemektedirler. Bu ise şu iki şekilde etkili
olarak çocukta tiklerin yerleşmesine neden olacaktır. Birincisi çocuğa anne babanın
kaygısı bulaşacak çocuk bu davranışlarını kontrol etmeye çalışacak sonuçta çocukta
ortaya çıkan gerginlik ise tikleri doğuracaktır. İkinci durum ise yine gergin çocuğuna
ayıracak zamanı kısıtlı olan ve bu kısa süre içinde onun davranışlarını değiştirmeye
çalışan anne babaların tutumudur. Burada çocuk anne babanın azalan ilgisini bu
belirti ile üzerinde tutmaya çalışır. Çünkü anne baba bu davranışları sergilediğinde
ona zaman ayırmakta ve ilgilenmektedirler. Bu yüzden tik sorunu ile bize başvuran
anne baba ve çocuğun tedavisinde öncelikle eğitimsel ve destekleyici yaklaşımlar ve
gerektiğinde ilaç tedavisi önermekteyiz. Bu tedavi şekli ailenin ilişkilerini ve
beklentilerini düzenlemede olumlu etkiye sahiptir.
Özellikle aile ve çevresi çocuk ve ergendeki bu davranışları istemli ve kendilerini
kızdırmak amacıyla yaptığı şeklinde yanlış olarak değerlendirmektedirler. Bu nedenle
tikleri söndürme ve yok etmede aile ve öğretmen ile yapılan işbirliği büyük ölçüde
yarar sağlar. Öğretmenin bilgilendirilmesiyle sınıfta çocuk için daha olumlu ve
destekleyici bir çevre sağlanabilir. Tersine çocuğun tikleri nedeniyle sürekli
azarlanması ciddi zararlar verebilir. Çocuk otorite figürlerine olumsuz tavırlar
geliştirebilir. Okula devam etmek istemeyebilir. Öğretmenin tik davranışlarına olumlu
yaklaşması çok önemlidir.
Anne baba çocuğun karşısında yer alarak sürekli onu davranışları ile eleştirmek
yerine çocuğu anlamalıdır. Bu davranışlarının onun elinde olmadan ortaya çıktığını
belirterek gerginliğini azaltmalı çocuğa kaygısı bulaştırmamalıdır. Eğer çocuk tikleri
ev dışı ortamlarda sergilemiyor belirli durumlarda gösteriyorsa; tiklerin ortaya çıktığı
durumların değerlendirilmesi gerekecektir. Bu durumlar gerginliğin arttığı çocuğu
huzursuz eden ya da yoğun ilginin gösterildiği durumlar mıdır? Ancak son durumda
ilgi çekmek amacıyla yapıldığı düşünülerek çocuğa tümüyle kayıtsız kalmamak
gerekmektedir. Burada da anne babanın birlikte geçirilecek kaliteli bir zaman
ayırması tik belirtilerini söndürecektir.
Burada sayılan olumlu tutumlar tiklerin hemen tamamının yerleşmeden sönmesini
ve bitmesini sağlayabilecektir. Tiklerin bir kısmı ise burada belirtilen olumsuz tutumlar
ile ya da çocuk ve ergenin önerilen söndürme çabalarına karşın yerleşmekte ve uzun
süre devam etmektedir. Çocuğu ve çevresini rahatsız eden tikler zaman zaman
yeniden ortaya çıkıyor ve bu süre bir yılı aşıyorsa ilaç tedavilerinin bu çabaya
eklenmesi önerilmektedir.
Ġ. SOMATOFORM BOZUKLUKLAR
Bu hastalıkların temel özelliği, fiziksel ve bedensel yakınmaların bulunmasıdır.
Başka deyişle, kişi, ruhsal sorunlarını bedensel belirtilerle göstermektedir. Ancak, bu
fiziksel ve bedensel yakınmalarda herhangi bir organik bulgu gösterilemez. Bulguları
açıklayacak bilinen bir fizyolojik mekanizma söz konusu değildir. Bu hastalıkları
açıklamada, fizyolojik etkenler ve bilinçdışı çatışmaların birlikte etken olduğu kabul
edilir. Bu hastalık grubunun 5 kategorisi vardır:
Konversiyon Bozukluğu:
Bir veya birden çok nörolojik ya da duyusal belirti ortaya çıkar. Bu semptomlar,
psikolojik çatışma veya ihtiyaçlarla bağlantılıdır ve belirtiler, hiçbir şekilde fiziksel
veya nörolojik kaynaklı değildir. Felç, denge bozukluğu, yutma güçlüğü, kusma, afoni
(ses çıkaramama) gibi motor belirtiler görüler. Bunlar, mesela felç belirtileri gerçek
136
nörolojik bir rahatsızlık değildir. Sara benzeri bayılma nöbetleri sık görülür. Bilinçsizlik
halleri ve körlük, sağırlık, koku almama, hissizlik, çift görme gibi aslında gerçek
bedensel hastalık olmayan duyusal bozukluk ve değişmeler ortaya çıkar. Doğaldır ki
bu belirtiler kişinin günlük yaşamında, iş yaşamında engeller oluşturur.
Hastane polikliniklerine başvuranların %10‘u, tüm psikiyatri polikliniklerine
başvuran hastaları %5-15‘ini bu hastalar oluşturur. Erken erişkinlikte ortaya çıkar
fakat orta ve ileri yaşlarda da ortaya çıkabilir. Kadın ve erkeklerde görülme oranı
ikiye birdir. Bu bozukluğu gösteren kişinin ailesinde daha sık görülür. Düşük
sosyoekonomik gruplarda ve düşük eğitimlilerde daha yaygındır.
Dinamik açıdan hastalık, represe edilen (bastırılan) bilinçdışı psikolojik
çatışmaların ifadesidir. Cinsel ve saldırganlık dürtüleri, ego tarafından kabul
edilebilir nitelikte değildir ve yukarıda tanımlanan belirtilere dönüştürülmüştür. Aynı
semptomu gösteren aile üyelerini benimseme söz konusudur. Bazı hastalarda,
hastalıklarına karşı bir ilgisizlik, aldırmazlık görülebilir. Hasta görmemektedir fakat
buna aldırmazlık içindedir. Kabul edilemez dürtünün represyonu (bastırma) ile
anksiyetenin azaltılması, hasta için birincil kazançtır. Dürtünün hastalık belirtisine
dönüştürülmesinde sembolizasyon söz konusudur; mesela, hastanın kolu felç
olmuş gibi bir durum almışsa, saldırgan dürtülerinin ifadesi engellenmiş olur; başka
deyişle, hasta eliyle kimseye vurabilecek durumda değildir.
Hastalık, tekrarlayıcı olmaya eğilim gösterir. Arada hastalıksız dönemler bulunur.
Hipokrat, bu hastalığı tanımlamış, ―histeri‖ adını vermiştir. Bu adlandırma, yanlış
çağrışımlara yol açtığından yakın zamanlarda terk edilmiştir.
Ağrı Bozukluğu:
Bedensel bir hastalık olmamasına rağmen, hasta sürekli ve şiddetli ağrılarından
yakınır; öyle ki ağrılar klinik açıdan değerlendirmeyi gerektirecek ölçüde şiddetlidir.
Stres ve çatışma, ağrının başlaması ve alevlenmesi ile yakından bağıntılıdır.
Ağrılar, anestezi (dokunma ve ağrı hissinin olmaması) ve parestezi (karıncalanma
gibi hisler) gibi semptomlarla birlikte olabilir. Depresyon belirtileri de sıklıkla ağrıya
eşlik eder.
Herhangi bir yaşta, genellikle 30-40‘lı yaşlarda ortaya çıkar ve kadınlarda daha
çok görülür. Birinci dereceden akrabalarda depresyon, alkolizm ve ağrı
bozukluğunun daha yüksek görüldüğü bildirilmiştir.
Ağrı yakınmaları olan hasta, bir şekilde çevresi tarafından ödüllendirildiğinde ağrı
davranışları güçlenir. Çevresi, hastaya, rahatsızlığı nedeniyle daha itinalı
davrandığında, ağrı belirtileri yoğunlaşabilir. Böylelikle hasta, istemediği
davranışlardan kurtulmuş olur. Hasta, ağrılarıyla çevreyi etkiler ve bundan bir
kazanç sağlar. Söz gelimi, bozulma noktasına gelmiş bir evlilik sağlamlaştırılabilir.
Burada hasta, bir ruhsal iç çatışmasını, bedeni vasıtasıyla sembolik olarak ifade
ediyor olabilir. Hastalar, bilinçdışı olarak ruhsal belirti göstermeyi güçsüzlük olarak
görüp onu bedene yerleştirebilir. Ağrı, sevgi elde etmenin bir yöntemi olabilir ya da
bir ceza olarak kullanılabilir.
Hipokondriasis:
Bu hastalarda, hastalanma korkusu ya da aslında olmadığı halde ciddi bir
hastalığı olduğu inancı vardır. Kişinin beden semptomlarını yanlış yorumlaması söz
konusudur. Herhangi bir organ ya da işlevsel sistem etkilenebilir. Mide-barsak,
kalp-damar sistemleri ile ilgili olanlar, en sık olarak görülenlerdir. Hastalar, bir
hastalık ya da organlarında kötü işleyiş olduğuna inanırlar. Muayenede bir
bedensel hastalık bulunmaması ve laboratuar testlerinin normal çıkması, kısa süre
için hastaya bir güven sağlasa da belirtiler tekrar geri döner. Hastalık inançları
sanrı düzeyinde değildir. Günlük dilimizde bu kişilere ―hastalık hastası‖ denilir.
137
Tüm hastaların %10‘unu bu hastalar oluşturur. Kadın-erkek oranı eşittir. Her
yaşta ortaya çıkabilir, ancak erkeklerde 30‘lu, kadınlarda 40‘lı yaşlarda en fazla
görülür. Tek yumurta ikizlerinde ve birinci dereceden akrabalarda daha sık görülür.
Bu hastalar, bedenle ilgili işlevlere ve duyumlara doğuştan aşırı duyarlılığa sahip
olabilirler. Aynı zamanda, düşük ağrı eşiğine ya da fiziksel rahatsızlıklara karşı
düşük dirence sahiptirler. Başkalarına karşı olan saldırganlık dürtüleri, belirli bir
beden bölümü ile kendine yönelmiştir. Ağrı duyulan organ, önemli sembolik bir
anlama sahip olabilir. Başkalarına duyulan öfkenin represyonu (bastırma), fiziksel
yakınmalara duyulan öfkenin deplasmanı (yer değiştirmesi) söz konusudur. Ağrı ve
acı, kabul edilemez dürtüler için, bir ceza olarak kullanılır.
Arada iyileşmelerle seyretmekle birlikte kronik gidişli bir hastalıktır. Alevlenmeler,
genellikle saptanabilir bir yaşam stresi ile bağlantılıdır. Eğer başka bir bedensel
hastalık eklenirse daha ağır seyreder.
Beden Dismorfik Bozukluğu:
Bedenin tümü ya da bir bölümünün görünümünde bir kusur olduğuna inanırlar.
Bazen, bedenin bir bölümünde hafif bir kusur bulunabilir fakat bu kusurla
uğraşmaları gerçek kusurla bağlantılı değildir. Hafif kemerli bir buruna sahip olan
hastam, kafasını burnunun çirkinliğine takmıştı. Burnunu düzeltmek için birkaç
estetik cerrahı dolaşmıştı. İlk ikisi, ameliyata değecek bir kusu görmediklerini
söyleyerek ameliyata yaklaşmamış fakat üçüncüsü ameliyat etmişti. Küçük kusur
ortadan kalkmasına rağmen, bu defa ameliyat sonucu burun kemerinin biraz fazla
alındığı yakınması ile hastamın rahatsızlığı sürmüştü.
Hastanın yakındığı küçük kusurlar için, buruşukluklar, saç dökülmesi, kadınlar
için küçük göğüsler ya da erkekler için küçük penis, yaşlılıkta ciltte çıkan benekler
örnek gösterilebilir.
Eğer hafif bir fiziksel kusur varsa, kişinin bu kusura ilgisi çok abartılıdır. Ancak bu
inanç ―sanrısal bozukluk, somatik tip‖teki gibi sanrı düzeyinde değildir. Hasta,
mevcut bedensel kusurunun boyutunu abartıyor olduğu olasılığını kabul edebilir ya
da hiç kusuru olmadığını tartışma konusu yapabilir. Ergenlikten erken erişkinliğe
kadar uzanan bir yaşta ortaya çıkabilir. Kadın-erkek farkı göstermez.
Hekimlere, estetik cerrahlarına, cildiyecilere tekrarlayıcı vizitelerle kronik gidişli
bir hastalıktır. İkincil depresyon gelişebilir.
J. SAÇ YOLMA
Çocuklarda hatta ergenlerde görülür. Sıkı sık saçları koparmak, çekmek, yolmak,
şeklinde görülür. Hem kız hem de erkekler de görülebilir.
Yapılan araştırmalara göre, saç yolma bozukluğunun
nedenleri arasında, anne çocuk arasındaki duygusal bağın
tam anlamıyla ve güçlü kurulamamış olması vardır. Çocuğun
annesiyle duygusal bağ kuramaması onu rahatsız eder
hırçınlaştırır. Ayrıca zihinsel özürlü çocuklarda da bu
bozukluk görülür. Saç yolma davranışı gösteren çocukların
anneleri, çocuğun bu davranışından dolayı cezalandırmamalı
küçük düşürmemelidir. Aksine ailece daha yakın bir ilgi ve
şefkat gösterilmelidir.
K. DĠKKAT EKSĠKLĠĞĠ HĠPERAKTĠVĠTE BOZUKLUĞU
Dikkat eksikliği- hiperaktivite bozukluğu, bireyin yaşına ve gelişim düzeyine uygun
olmayan dikkat sorunları, aşırı hareketlilik ve istekleri erteleyememe ile kendini
gösteren psikiyatrik bir bozukluktur.
138
Bu bozukluğun 3 temel belirtisi vardır:
1. Dikkat eksikliği
2. Aşırı hareketlilik
3. Dürtüsellik
Bir kişide bu bozukluğun varlığından söz edebilmek işin bu belirtilerin 7 yaşından
önce başlamış olması, süreklilik göstermesi, (en az 6 aydır) birden fazla ortamda
görülüyor olması ve kişinin günlük yaşamını etkileyecek boyutta olması gerekir.
1.Dikkat eksikliği: Dikkat eksikliği, dikkat süresi ve yoğunluğunun kişinin yaşına ve
gelişim düzeyine göre az olmasıdır. Konsantrasyon problemi, unutkanlık, dağınıklık,
eşyaları kaybetme, dikkatsizce hatalar yapma gibi belirtilerle kendini gösterir.
Bu bireyler bir şeye olan ilgilerini hızlı bir şekilde kaybeder, çabuk sıkılırlar ve daha
ilgi çekici bir şeyin arayışı içine girerler.
Bu bireylerin; kalabalık, gürültülü ve uyaranın fazla olduğu ortamlarda, dikkatlerini
bir noktaya odaklamaları daha zor olur.
2.Aşırı hareketlilik: Bireyin yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayacak biçimde
hareketli olmasıdır. Çok konuşma, otururken bile elin ayağın kıpır kıpır olması, çoğu
zaman hareket halinde olma gibi belirtilerle kendini gösterir. Uykuda bile hareketlilik
görülür.
3.Dürtüsellik: Genel olarak bireyin davranışlarını kontrol edebilmesinde sorun
vardır. Düşündüğünü hemen yapma, acelecilik, istediklerini erteleyememe, söz
kesme, sırasını beklemekte güçlük çekme gibi belirtilerle kendini gösterir.
Dürtüselliğin temel nedeni, kişinin bir şey yapmadan önce düşünmesi gereken süre
boyunca durmalarını sağlayan sistemin iyi çalışmamasıdır. Bu nedenle akıllarına
gelen şeyi hemen yaparlar, ancak yaptıktan sonra uygun olup olmadığını görebilirler.
Dikkat Eksikliği-Hiperaktivite Bozukluğuna EĢlik Eden Belirtiler:
a-) Dağınıklık, düzensizlik
b-) Dalgınlık, hayal kurma
c-) Tutarsızlık
d-) Koordinasyon güçlükleri, sakarlık
e-) Bellek sorunları
f-) Uyku sorunları
g-) Sosyal ilişkilerde sorunlar
h-) Saldırgan davranışlar
i-) Özgüven ve öz saygının azalması
Her çocukta bu belirtilerin tümü bulunmayabilir. Tanı için bu belirtilerin görülmesi
şart değildir, ancak bunların var olması tanıyı destekler.
Bu belirtilerin yanı sıra bu kişilerde; enerjik olma, yaratıcılık, sıcakkanlı ve cana
yakın olma, esneklik, hoşgörü, risk alabilme gibi olumlu özelliklerde görülür.
Nedenleri:
- Genetik nedenler
- Çevresel etkenler
- Beyindeki yapısal ve işlevsel farklılıklar
1. Genetik nedenler:
- D.E.H.B olan çocukların ana babalarından benzer belirtiler olma oranı, normal
çocuklara oranla 2–8 kat fazladır.
- D.E.H.B olan çocukların kardeşlerinde benzer belirtiler görülme olasılığı 3 kat
fazladır.
- Tek yumurta ikizlerinde her ikisinde de görülme oranı % 80–90,
- Çift yumurta ikizlerinde her ikisinde de görülme oranı %30‘dur.
2. Çevresel etkenler: Bu etmenler tek başına, doğrudan D.E.H.B‘ a neden
139
olmaktan çok genetik olarak yatkınlığı olan bireylerde D.E.H.B oluşma riskini
arttırırlar.
- Annenin gebelikte sigara, alkol kullanımı
- Erken doğum, doğum komplikasyonları
- Doğum sonrası bazı hastalıklar kurşun gibi maddelere maruz kalma.
3.Beyindeki yapısal ve işlevsel farklılıklar: Beyindeki dikkat ve davranış
kontrolünden sorunlu olan bölgelerde yapısal ve işlevsel farklılıklar mevcuttur.
Tedavisi:
D.E.H.B. için tek bir tedavi yönteminin uygulanması çoğunlukla yeterli
olmamaktadır. İhtiyaca göre aşağıdaki farklı tedavi yöntemlerinin birlikte uygulanması
gerekebilir:
1. İlaç tedavileri
2. Ana baba ve öğretmen eğitimleri
3. Çocuğa özel tedavi ve eğitim programı.
L. DAVRANIM BOZUKLUĞU
Davranım bozukluğu devamlı olarak saldırganca ve bozuk davranışlar gösteren
ergenler için kullanılmaktadır. Davranım bozukluğu şu başlıklarda ele alınmaktadır:
- İnsanlarda ve hayvanlarda fiziksel zarara neden olacak davranışlar
- Taşınır ve taşınmaz mallarda zararlara veya kayıplara neden olacak davranışlar.
- Dolandırıcılık ve hırsızlık.
- Kuralları çiğneme veya bozma.
Bu davranışlardan herhangi üçünün son on iki aydır yapılması ve 10 yaşından
sonra başlaması ergenlikte başlayan davranım bozukluğu olarak tanımlanmakta ve
belirtilerine göre hafif, orta, ağır derecede olmak üzere ayrılmaktadır. Davranım
bozukluğu ile asi tavırlar göstermeyi birbirinden ayırmak gerekmektedir.
Asi davranışları olan gençlerle ilgilenip konuşulduğunda, bu davranışlarında
azalma görülmekte ve daha uyumlu olmaktadırlar. Oysa davranım bozukluğu tanısı
konmuş ergenlerin olumsuz ve sosyal yönlerden bozuk davranışlarının yetişkinin
gösterdiği olumlu yaklaşımlar sonucunda da azalmadığı ifade edilmektedir. Davranım
bozukluğu erkeklerde dört ile beş misli fazla görünmektedir. Bu bozukluğun niçin
erkek ergenlerde daha çok görüldüğü tam olarak açıklanamamaktadır.
M. MADDE KULLANIMI
Günümüzde alkol ve uyuşturucu bağımlılığı çocukluğun sonlarında ve ergenliğin
başlarında başlamaktadır. Bu bağımlılık ruhsal veya fiziksel olabilir. Ruhsal
bağımlılık, keyif verici bir uyaranı kullanmaya alışmak, onu arzu etmek ve olmadığı
zaman da gerginlik ve kaygı yaşamaktır. Fiziksel bağımlılık, ruhsal bağımlılığın
tersine uyarana bağlanma durumudur. Uyaranın yoksunluğunda vücutta titreme,
140
terleme, kusma, kasılma gibi fiziksel değişiklikler görülür.
Madde kullanımı ve madde bağımlılığı birbirinden farklıdır. Madde kullanımı ruhsal
bir bozukluk değildir; ama madde bağımlılığı ruhsal bir bozukluktur. Bir bardak alkol
almak ya da bir kerelik uyuşturucu almak ergenlerin ruhsal durumunu bozmaz ya da
onların sürekli bu maddeleri kullanacaklarını göstermez. Oysa sürekli bu maddeleri
kullanmak ve hayatı onlara göre yönlendirmek ergenlerin ruhsal durumunu etkiler.
Peki, bir bireyin bağımlı olduğunu nasıl anlarız?
(Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders)‘ün ölçütlerine göre aşağıda
belirtilenlerin en az üçünün olması bireyin madde bağımlısı olarak tanımlanması için
yeterlidir:
1- Bağımlı olunan maddeye karşı son 1 yıl içinde bir tolerans geliştirilmiş olması.
2- Yoksunluk belirtileri göstermek ve bundan kurtulmak için bağımlı olunan
maddeyi veya benzerlerini almak.
3- Düşündüğünden yüksek dozlarda ve uzun dönemlerde maddeyi kullanmak.
4- Madde kullanımından kurtulmak veya kontrol altına almak için devamlı çaba
içinde olmak.
5- Maddeyi bulmak, kullanmak ve etkilerinden kurtulmak için çok fazla zaman
harcamak.
6- Maddeyi kullanmaktan dolayı sosyal, mesleki ve serbest zaman etkinliklerinde
azalma veya bu etkinlikleri terk etmek.
7- Kullanılan maddeden dolayı fiziksel veya psikolojik sorunların varlığına rağmen
madde kullanımına devam etmek.
Bağımlılığın Nedenleri:
Ergenin aktivitelere katılmaması, destekleyici bir ailesinin ve sosyal çevresinin
olmaması onun içinde gerilim yaratır. Ergen bu gerilimden kaçma yolları arar. Alkol
ve uyuşturucu kullanımı bu kaçış yollarından biridir. Eğer bunlar onu rahatlatırsa
daha sık kullanmak isteyecek ve bu da bağımlılığa yol açacaktır.
Ergenleri bağımlılığa iten olaylar ―risk faktörleri‖ diye adlandırılırlar. Bu faktörler
depresyon, heyecanlılık, rahatsız aile ortamı ve ezilme duygusu gibi duygusal
problemlerdir. Bunlar bencillik, güçsüzlük, umutsuzluk ve güvensizlik gibi duygular
yaratırlar. Addictions and More adlı makale ergeni bağımlılığa iten beş evreyi
açıklıyor:
Evre 0- Alkole duyulan merak.
Evre 1- Kendini iyi hissetmenin ne kadar kolay olduğunu öğrenmek.(suç duygusu
hariç)
Evre 2- Sosyal olaylarda içki içmeyi değil de canları isteyince içmeyi öğrenmek.
Evre 3- Sarhoş olmak hayatın asıl amacı olur.
Evre 4- İyi olmak için içilir (bağımlılık). Hep daha fazlasına ihtiyaç duyulur.
AlıĢkanlık ve Bağımlılık Yapan Maddelerin Sınıflandırılması:
Alışkanlık ve bağımlılık yapan maddeler etkilerine ve türlerine göre değişik
biçimlerde sınıflandırılırlar. Bunların sınıflandırılması için ortak bir görüş yoktur.
Bu maddelerin sürekli kullanımıyla birey bu maddelerin herhangi birine fiziksel
veya psikolojik olarak bağlı hale gelebilir. Fiziksel bağımlılık, bireyin tolerans tanıması
ve yoksunluğuyla tanımlanır. Tolerans, bireyin devamlı kullanımı sonucu aynı hazzı
alması amacıyla giderek artan miktarda madde kullanmasıdır; yoksunluk ise bireyin
madde kullanmayı devam ettirmemesiyle hoş olmayan fiziksel semptomlar
göstermesidir. Psikolojik bağımlılık ise öğrenmeyle gelişir, bazı bireyler anksiyeteyi
azaltmak amacıyla madde kullanımına alışmışlardır, maddeye fiziksel bir istek
duymasalar bile bağımlı hale gelebilirler. Psikolojik bağımlılık giderek fiziksel
bağımlılığa dönüşebilir.
141
Bağımlılığın Tedavisi:
Madde bağımlılarına suçlu olarak değil, birer hasta olarak yaklaşılmalıdır. Tedaviye
başlamadan önce bağımlı olan kişiyle birkaç kez konuşulmalı, kişilik yapısı ve
bağımlılığı oluşturanların ruhsal, toplumsal nedenlerin belirlenmesine çalışılmalıdır.
Bu tedavide amaç bu kişilerin yeniden topluma kazandırılmasıdır.
Aileler de ergene bağımlılıktan kurtulmada yardımcı olabilirler. Bunun için Stanton
Peele 7 öneride bulunmuştur:
• Çocuğunuza örnek olarak maddelerden uzak durmasını öğretin.
• Çocuğunuzla açık ve dürüst olarak konuşun.
• Fikirlerinizi konuştuğunuz gibi hislerinizi de çocuğunuzla paylaşın.
• Çocuğunuzun başka yetişkinlerle iletişim kurmasında destekleyici olun.
• Çocuğunuzun ilgi alanlarına yönelmesinde destekleyici olun.
• Çocuğunuza onun fikirlerinin ve kararlarının da önemli olduğunu gösterin.
• Çocuğunuzun kendi kararlarının ve sorumluluklarının olmasında saygı gösterin
ve ona yol verin.
Fiziki Etkileri:
Beyin ve Merkezi Sinir sisteminde: Sigaradan itibaren bütün uyuşturucuların en
büyük zararı ve tahribatı beyin ve merkezi sinir sistemi üzerindedir.
Bu sebeple beynin mazrufu olan aklı ve iradeyi işlemez hale getirir. Kişiyi
dengeden, normal yaşam ve davranışlardan uzaklaştırırlar.
Beyin ve akıl sağlığının en büyük düşmanı uyuşturuculardır. Bağımlılarda beliren
ilk olgu; akıl ve sinir hastalıkları ve arızalarıdır. Delilik, erken bunama, şuur kaybı,
uykusuzluk, felçler hezeyan (sayıklama, saçmalama, akıl dışı davranışlar )
halüsinasyonlar (vehim, hayal görme, işitme vs. ), zekâ ve hafıza kayıpları. En kısa
ifade ile: Akıl hastalıkları, zihni ve ruhi karmaşa ve kaoslar.
Sindirim Sisteminde: Bulantı, kusma, karın ağrıları, kabızlık, ishal, mide ve
bağırsak spazmları, kanama ve yaraları, gastrit, ülser vs.
Karaciğer ve Böbreklerde: Bu zehirlerin organizmadan atılmasında en ağır görev
bu organlara düşmekte olup, karaciğer ve böbreklerde büyük arıza ve tıkanmalara,
karaciğerde yetersizlik, yağlanma, sertleşme (siroz). Böbreklerde büyük tahribat,
albümin, kan ve idrar çoğalması, tıkanmalar, ağır böbrek hastalıkları
Gözlerde: Işık ve mesafede uyumsuzluk, şaşılık gece körlüğü, göz bebeği
büyümesi, küçülmesi, göz adale felci bilinen sonuçlar ve tezahürlerdir.
Solunum Sisteminde: nefes darlığı, öksürük, boğulma hissi, bu yolla kalp
sıkışmaları, solunum felçleri ve ölümler bilinen olaylardır.
Kan organlarında: Kan, insan hayatının en önemli organı olup, uyuşturuculardan
büyük zararlar görür. Kansızlık, kan zehirlenmeleri, kan hücrelerinde şekil ve miktar
değişiklikleri, kanın korkulu arızası olan pıhtılaşma ve kangrenler başlıca arızalardır.
Zehirlenme: Uyuşturucuların başta gelen olumsuzluğu zehirlenmeler ve bu yolla
142
gelen ölümlerdir. İlk defa olursa HAD, tekerrür ederse "Müzmin Zehirlenme" adını
alır.
Sosyal ve Maddi Etkiler
Sosyal bir varlık olan insanın çevresi ile uyum içinde
olması, akıl ve zihin sağlığı ile mümkündür.
Bu sebeple akli ve zihni hayatın en büyük düşmanı olan
uyuşturucular, insanın uyum gücünü zaafa ve iflasa
götürmekle onu aileden, toplumdan ve çevresinden
kopararak, yalnızlığa, bunalıma ve hemen ardından da
sorumsuz, hipisel (hayvani) bir hayata mahkûm eder.
Bağımlıyı yaşayan bir ölü haline getirir. (Hip Kültür)
Bu sebeple, uyuşturucuların, bağımlıya, aile hayatına, doğacak çocuklara, iş
hayatına, aile ve ülke ekonomisine, ferdi ne toplumsal ahlaka (namus, iffet, şeref,
haysiyet v. s. ) verdiği zararlar ifadelere sığdırılamaz.
İntiharların, cinayetlerin, her türlü fuhşiyat, gasp ve anarşinin temelinde uyuşturucu
vardır.
İç ve dış düşmanların en tahripkâr silahı uyuşturucu ve uyuşturucu salgınlarının
itici gücü olan uyuşturucu kültürü (hip kültür) dür. Cemiyetleri inkıraza götüren her
türlü maddi ve manevi tahribatın temeldeki sebebidir. Bunlar.
Ayrıca AİDS, frengi, verem, kanser, kangren ve benzeri birçok ölümcül hastalığın
yayılmasında da en büyük fail uyuşturucular ve bağımlılarıdır.
N. BĠPOLAR AFFEKTĠF BOZUKLUK(MANĠK DEPRESĠF PSĠKOZ)
Yaşamın bir bölümünde depresyonun, bir bölümünde ise gittikçe artan,
dizginlenemeyen bir neşe, bir enerji bazen de bir öfkenin hâkim olduğu durum, bir
ruhsal hastalıktır. Her şeyin artmış olduğu dönemlere manik dönemler, hastalık
dönemlerinin bir kısmını depresyonda, bir kısmını da manide geçirmeye de bipolar
bozukluk ya da eski adıyla manik depresif psikoz denir. (Semerci, Z. Bengi, Ergen
Ruh Sağlığı, Alfa Yayınları, 2007, s.255.)
Bu hastalık mani ve depresyon atakları ile karakterizedir. Hastanın duygulanımı
mani dönemlerinde neşe, depresyon dönemlerinde umutsuzluk ve çökkünlükle
karakterizedir. Ara dönemlerde kişi normale döner. Bazı hastalarda mani ve
depresyon belirtileri bir arada görülürken, bazı hastalarda belirtiler hafif düzeydedir.
Toplumda görülme sıklığı %1-2‘dir. Kadınlar ve erkeklerde eşit oranlarda görülür.
Hastalar ilk atağı genelde yirmi yaşlarında geçirirler ancak daha önce veya daha
sonra da olabilir. Beş altı yaşlarında veya elli yaşından sonra ilk atağını geçiren
hastalara da rastlanabilmektedir. Bazen ilk atak depresyondur, bu durumda tanı
koymak zordur ve genelde gecikir. Hastalığın ortaya çıkışı sıklıkla kişinin meslek ve
eş seçimi dönemine rastlar ve kısa sürede tanı konulup önlem alınmazsa kişinin
hayatında önemli sekeller bırakır. Hastalık taşkınlık yani mani döneminde ise aşırı
para harcama cinsel ilgi ve aktivitede artma ile kişiye ve aileye ciddi maddi ve manevi
zararlar verir. Çökkünlük dönemleri ise diğer depresyonlara göre daha ağırdır ve
intihar riski daha yüksektir.
Hastalığın belirtileri, süresi ve şiddeti kişiden kişiye değişir. Bazı hastalarda mani
bazılarında ise depresyon daha baskındır. Bazen de mani ve depresyon eşit oranda
görülür. Ataklar birkaç günden birkaç aya kadar değişir. Özellikle tedavi
edilmediğinde uzun sürer. Hastalar yaşamları boyunca ortalama 10 atak geçirirler
ancak bundan az veya fazla sayıda atak olabilir. Atak sayısı arttıkça ataklar
arasındaki süre kısalır. Bir yıl içinde dört veya daha fazla sayıda atak olduğunda hızlı
döngülü mani olarak adlandırılır.
143
Hastalık Neden Ortaya Çıkar? :
Pek çok rahatsızlıkta olduğu gibi bu hastalığın nedeni de tam olarak
bilinememektedir. Diğer psikiyatrik hastalıklar içinde genetik geçişi en fazla olan
rahatsızlık manidir. Hastaların %50‘sinin anne veya babasında aynı hastalık olduğu
tespit edilmiştir. Tek yumurta ikizlerinden birinde mani olduğunda diğerinde mani
görülme oranı %70‘ tir. Bu hastaların birinci derece yakınlarında mani ve depresyon
görülme oranı normal topluma göre daha sıktır. Akrabalık derecesi azaldıkça risk
azalmaktadır. Örneğin hastanın kuzeninin aynı hastalığa yakalanma riski kardeşine
göre daha düşüktür.
Hastalığın beyindeki nörotransmitter dediğimiz maddelerin işlevlerinde bozulma ile
ortaya çıktığı düşünülmektedir.
Bilgisayarlı tomografi ve MRI tetkiklerinde bu hastalarda bazı değişiklikler
gözlenmektedir ancak bu hastalığa özgü bir değişiklik tespit edilememiştir. Yine EEG
bulguları da bir özellik göstermemektedir.
Doğum sonrası hastalığın aktive olması hormonal değişikliklerin de rolü olduğunu
düşündürmektedir.
Uykusuzluğun mani atağı ile yakın ilişkisi vardır. Hastalar genelde ilk atağın
uykusuzlukla başladığını ifade ederler.
Multiple skleroz, kafa travması veya epilepsi gibi bazı hastalıklarda mani de
görülebilmektedir. Yine bazı ilaçlarda mani ortaya çıkarabilmektedir.
Mani Belirtileri Nelerdir? :
Mani belirtileri şöyle özetlenebilir:
- Enerji artışı, kolay yorulmama.
- Aşırı neşelenme veya aşırı sinirlilik.
- Dikkatin çabuk dağılması.
- Uyku ihtiyacında azalma.
- Muhakeme yeteneğinde bozulma, düşüncelerde aşırı artma.
- Cinsel istek ve aktivitede artma.
- Hastalığı kabul etmeme.
- Aşırı para harcama.
- Riskli davranışlar içine girme.
- Konuşmada aşırı artma, konuşmanın bölünememesi, hızlı konuşma.
- Kendine aşırı güven, kendini büyük ve önemli biri olarak görme.
Bu belirtilerin tek başına bulunması bir anlam ifade etmez tanı koyabilmek için
birkaçının bir arada olması ve bir süredir devam ediyor olması gerekir. Mani atağı
hızlı başlangıçlıdır ve hastalar atağın uykusuzlukla başladığını ifade ederler. Kişi
kendini aşırı iyi hisseder, dikkati çok artmıştır, kendine çok güvenmektedir ve sosyal
ilişkileri kolayca kurar hale gelmiştir, çevredeki insanlara sataşma, laf atma sıktır.
Başkalarının konuşmalarına katılır çevredekileri bu nedenle rahatsız ederler.
Duygulanımda kişinin kendisini iyi hissetmesinin yanında ani duygu değişmeleri ve
dengesizlik sıktır. Hasta gülerken aniden ağlamaya veya bağırmaya başlayabilir.
144
Mani ve depresyonun birlikte bulunduğu durumda depresyon ve mani belirtileri
aynı anda bir arada bulunabilir veya birinden diğerine geçiş sıktır. Hastalık ilerledikçe
aşırı konuşma ve hareketlilikte artış görülür. Bazen konuşma o kadar artar ki kişi
cümleleri tamamlayamaz olur, konuşmada birbiri ile bağlantısı olmayan kelimelerin
art arda sıralanması dikkati çeker. Kişi önemli birisidir, önemli görevler üstlenmiştir,
aklında gerçekleştirilmesi güç planlar vardır, hatta bu nedenle kendisine zarar
vermeye veya yok etmeye çalışanlar vardır. Davranışlar kontrolsüzdür. Toplum
kurallarını hiçe sayar. Karşı cinse sakıntılık edebilir, trafik kurallarını hiçe sayabilir.
Aşırı para harcama, aşırı makyaj yapma, göze çarpan giysilerle dolaşma olabilir.
Hasta ödeyemeyeceği borçlar altına girebilir, kredi kartlarını sonuna kadar
kullanabilir. Yine kontrolsüz şekilde kumar oynayabilir. Gayrimenkullerini yok
pahasına satmaya veya başkalarına bağışlamaya kalkabilir. Bazı hastalar kendilerini
kontrol edebilmek için alkole yönelir. Bazen kişi gerçek hayatla ilgisini koparıp hayal
dünyasında yaşamaya başlayabilir. Bu durumda şizofreniden ayrımı güçtür. Bazı
bedensel hastalıklar ve ilaç kullanımlarında da benzer tablolar ortaya çıkabilir
bunların ayrımı gerekir. Hastalar genelde hastalıklarının farkında değildir ve bu
nedenle doktora gelmek istemezler.
O. ġĠZOFRENĠ
Şizofreni garip düşünceler, anormal duygular ve olağan dışı davranışlara neden
olan tıbbi bir hastalıktır. Çocuklarda nadir olarak görülür ve erken aşamalarında fark
etmek çok zordur. Şizofreni hastası çocuk ve ergenlerin davranışlarını yetişkin
şizofrenlerden farklı olabilmektedir. Şizofreni hastası çocukların çoğunda psikotik
semptomların (halüsinasyonlar, hezeyanlar ve düzensiz düşünce yapısı)
görülmesinden çok önce dil ve diğer fonksiyonların gelişiminde gecikmeler
görülmektedir. Psikotik semptomlar ise çoğunlukla yedi yaşında veya daha sonra
ortaya çıkmaktadır. Ayrıca yetişkinlikte ortaya çıkan şizofreni vakalarının
çocukluklarına kıyasla daha fazla kaygılı ve yıkıcı davranışlar sergiledikleri de
bilinmektedir.
Şizofreni hastası çocukların davranışları zaman içinde değişkenlik
gösterebilmektedir. Çocuklar garip korku ve fikirlerden bahsetmeye başlayabilir.
Anne-babalarına yapışmaya veya anlamsız şeyler söylemeye başlayabilirler.
Başkaları ile ilişki kurmaktan hoşlanan çocuklar utanmaya ve içine kapanmaya
başlayabilir ve başka kişilere kendi dünyasında yaşıyor izlenimi verebilir. Çocuğunda
aşağıda sayılan belirtileri gözlemleyen anne-babaların çocukluk çağı şizofrenisini
değerlendirme, teşhis ve tedavi etme konusunda eğitim almış çocuk ve ergen
psikiyatrisi uzmanlarına başvurmaları gereklidir.
Erken uyarı işaretleri:
- Hayal ile gerçeği ayırmak zorlanma.
- Gerçekte olmayan şeyler görme ve sesler duyma.
- Karmaşık düşünüş.
- Canlı ve garip düşünce ve fikirler.
- Ruh durumunda aşırı değişken yapı.
- Acayip davranış ve hareketler.
- Kronolojik yaşına göre daha küçükmüş gibi davranma.
- Aşırı kaygı ve korku dolu olma.
- Televizyon ya da filmleri gerçeklikle karıştırma.
- Arkadaş edinme ve arkadaşlıkları sürdürme konusunda ciddi sorunlar.
Tedavi:
Erken teşhis ve ilaç tedavisi önemlidir. Yukarıda sayılan sorun ve semptomları
sergileyen çocuk ve ergenler kapsamlı bir değerlendirmeden geçirilmelidir. Bu tür
145
kişilere çeşitli uzmanların dâhil olabileceği özel tedavi programının uygulanması
gerekebilir. Genellikle ilaç tedavisi, bireysel terapi, aile terapisi ve özel programların
(okul, faaliyetler) bir kombinasyonunun uygulanması gerekli olur. Psikiyatrik ilaçlar
tespit edilen semptom ve sorunların çoğunun üstesinden gelinmesinde yararlı olur.
Ö. ÖNEMLĠ ÇOCUKLUK DÖNEMĠ HASTALIKLARININ ERGENLĠĞE
YANSIMASI
Otizm:
Otizm, birbirine benzerlikler gösteren yaygın gelişimsel bozukluklar başlığı
altındaki bozukluklardan biridir. Temel olarak iki alanda bozukluk görülür: İletişim ve
sosyal gelişim alanı ve yineleyen, sınırlı ilgi ve davranışlar. Ve bunların çocuk 30
aylık olmadan başlaması gerekir. Aslında bebek doğduğu andan itibaren farklılık
gösterir. Eğer ailenin daha önce olmuş bir bebeği varsa, aile kıyaslama yapabilir. Pek
ağlayıp sızlamayan, tepkisiz, fazla uslu bebeklerdir. Aile bebeğin onlara gereksinim
duymadığı kanısına bile kapılabilir.
Otizm, bir çocukluk dönemi hastalığı olmakla birlikte, ergenlik döneminde yeni
sorunlar doğurur. Diğer insanların duygularını anlayamadığı ve davranışlarını ona
göre düzenleyemediği için sorunlar çıkabilir. Cinsel duyguların uyanması ile bu
sorunlar artar. Cinsel merakları, insanlara dokunma gibi davranışları sorun yaratabilir.
Benzer şekilde toplum önünde mastürbasyon yapma gibi davranışsal sorunlar da
gözlenebilir. Ergenlikte oluşacak bu tür sorunlar için, ergenin davranışsal olarak
eğitilmesi ve ailenin ergenliğe hazır olması gerekir.
Zekâ Gerilikleri:
Zekâ gerilikleri de çocukluk döneminde saptanmakla birlikte, ergenlik döneminde
yeni sorunlara yol açar. Geriliğin derecesi ve erken başlanan uygun eğitim bu
sorunların düzeyini etkiler. Aile için zekâ sorunu olan bir ergenle baş etmek, bir
çocukla baş etmekten zor olabilir. Aileler özellikle cinselliğe ilişkin ne yapacaklarını
bilemediklerinden, bu konuda hiç konuşmayarak yok saymaya çalışırlar. Bu konuda
çocuğa zekâ düzeyine göre bilgi vermek, hem onun hem de ailenin işini
kolaylaştıracaktır. Cinsel gelişimi diğer çocuklardan farklı olmayacaktır. Cinsel
dürtüleri yaşıtlarıyla aynıdır. Sorun daha çok bu dürtülerle yaptığı davranışları,
nerede yapıp nerede yapamayacağı konusunda olan sıkıntıdan kaynaklanır.
146
P. RUH SAĞLIĞINI KORUMA YOLLARI
Ruh sağlığı insanın kendisi ve çevresi ile bir uyum ve denge içinde olmasıdır diye
tanımlanabilir. Hayatın her döneminde bazı temel düşünce biçimlerine sahip olmak
ve bunun yanı sıra bazı temel davranışları kazanmak ruh sağlığını korumak için
vazgeçilmezdir.
Bunlar şu şekilde sıralanabilir :
1. Öfke, kızgınlık, korku, sevinç gibi olumlu ve olumsuz duyguların içe atılmaması,
uygun bir dille ifade edilmesi şarttır.
Isıyı hareket enerjisine çeviren bir buhar kazanına belli bir basınca kadar buhar
depolanır ve sonra buharın itme gücünden faydalanılır. Buhar depolanan kazanın
fazla buharın salındığı bir emniyet supabı vardır. Böylelikle kazanın fazla buhar
doldurularak patlaması önlenir.
İnsanlar da bir anlamda ―istim çıkarmalıdırlar‖. Bu, insanın güvendiği insanlara içini
dökmesi, duygu ve düşüncelerini onlara anlatması şeklinde olur. Gençlerin de
konuşmaya, dinlenmeye ve anlaşılmaya ihtiyaçları vardır.
2. Herkes kendisinin dünyada bir başka benzeri olmayan bir varlık olduğuna ve en
az bir alanda yetenekli olduğuna inanmalıdır. Kişinin kendisine ve yeteneklerine
saygı göstermesi şarttır. Herkesin kendini gerçekleştirmeye, kendindeki saklı güçleri
açığa çıkarmaya gücü olduğuna inanması gerekir.
3. İnsanlar acı ve elem veren olaylardan kaçarak, neşe ve mutluluğa yönelirler. Bu
insanın yapısında vardır. Mutsuzluk veren olaylardan uzaklaşırken onları iyi anlamak
lazımdır. Mutsuzluk veren olayları görmezlikten gelmek, yok saymak da bir yoldur.
Ancak bir sorun meydana geldiği zaman çözülmeye çalışılmalıdır. Kişiler arasında bir
sürtüşme varsa, taraflar araya üçüncü kişileri sokmadan kabul edilebilir ölçüler içinde
konuşmalıdırlar.
4. Zamanı verimli şekilde değerlendirmek olumlu ruh sağlığına sahip olmanın
birinci şartıdır. Çalışmak ve üretken olmak ile ruh sağlığı arasında yakın ilişki vardır.
Genin iş veya okul dışı serbest zamanlarında da uğraşları olması, onun yapıcı ve
yaratıcı olmasına yol açacaktır.
5. Ergenlik döneminde, genin isteklerinin engellenmesini veya bir arzusunun
gerçekleşmemesi onda kırıklık yaratır. Gençlerin arzularının gerçekleşmemesi
karşısındaki hayal kırıklıklarının yaratığı üzüntü yetiklinden çok daha fazladır. Karşı
cinsten bir arkadaşı tarafından reddedilmek, okulda başarısızlık veya bir isteğinin
yerine getirilmemesi gibi olayları karşılama biçimini öğrenmeleri üzüntülerini telafi
etme yollarını arttıracaktır. Arzu edilmeyecek durumlarla bir konudaki başarısızlığın
kişinin bütün alanlarda başarısızlığı anlamına gelmeyeceğini düşünmek, başarısız
olma veya engellenme karşısındaki kırgınlıkları azaltacaktır. Burada anne ve babanın
desteği gereklidir.
6. Beden sağlığı ile ruh sağlığı arasındaki ilişkiye dikkat etmek gerekir. Yetişme
çağındaki bir insan için gerekli proteinlerden ve minerallerden yoksun bir beslenme
beden ve ruh sağlığını tehlikeye düşürebilir.
7. Spor yapmak beden ve ruh sağlığını güçlendirir. Sportif faaliyetler gençteki
beden enerjisinin uygun şekilde harcanmasını sağlar. Gençlerdeki öfke ve
saldırganlık duyguları spor yolu ile giderilebilir. Grup içinde yapılan sporla aynı
zamanda gençlerin sosyalleşmesi için uygun ortamlar sağlarlar.
8. Günlük hayatın getirdiği gerginlikler ve zorlanmalar karşısında vücuttaki kas
gerginliklerini gevşetme ve uygun nefes alma yöntemlerini bilmek yarar sağlar.
Böylelikle gerilim ve zorlanma karşısında kalan bir insanda uzun vadede ortaya
çıkabilecek baş ağrısı, kalp çarpıntısı ve sürekli iç sıkıntısı gibi olumsuz belirtilerle
baş etmek mümkün olur.
147
9. Her insan gibi ergenin de beslenme, barınma ve korunma ile ilgili temel
ihtiyaçları karşılanmalıdır. Ergenin aynı zamanda sevilmeye, güven duymaya, takdir
edilmeye, kendini değerli görmeye ihtiyacı vardır. Bunların yanında gençlerin her
insan gibi fark edilmeye, yani dikkat edilmeye, hoş vakit geçirmeye, arkadaşları ile
sohbet etmeye, hayal kurmaya ve müzik dinlemeye de ihtiyacı vardır. Anne ve
babanın bilmesi gereken şey, her gencin bu ihtiyaçları karşılama biçiminin farklı
olduğudur. Her insan, tamamen kendine has özellikleri olan ve kendinden başka
kimse ile benzeşmeyen ―tek‖ bir varlıktır. Gencin bu farklılığı yetişkinler tarafından
saygı ile karşılanmalıdır.
10. Bütün öğretilerde ―kendini bilme‖ kuralı ruh sağlığının ve olgunlaşmanın temel
basamağıdır. İnsanın duyguları, ilgileri, yetenekleri, ileriye yönelik düşünceleri,
yürüme, giyinme ve konuşma şekli, yalnızken veya başkalarının yanındayken
takındığı tavırlar ve daha birçok özellik kişiliğini yansıtır. Gencin kendi kişiliğini
bilmeye çalışması, olaylar karşısındaki tavrını anlamasına, kendi kendini
değerlendirebilmesine, gerektiğinde kendisini eleştirebilmesine, kendini başkalarının
gözü ile değerlendirebilmesine, iyi ve kötü yanlarını fark edip daha iyi olmaya
çalışmasına yol açar. (Kulaksızoğlu, Adnan, Ergenlik Psikolojisi, Remzi Kitabevi,
İstanbul, 2000.)
148
KAYNAKÇA

ġenol, Prof. Dr. Selahattin, Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı, Hyb Yayıncılık,
Ankara, 2006.

Baldık, Ömer, Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Rehberi, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2005.


Yavuzer, Prof. Dr. Haluk, Çocuk Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2007.

Saygılı, Doç. Dr. Sefa, Ruh Hastalıkları ve Korunma Yolları, Elit Yayınları,
İstanbul, 2005.

Aral, Baran, Doç. Dr. Neriman, Gülen; Bulut, Çimen, AraĢ. Gör. ġenay,
Serap, Çocuk Gelişimi 1, Ya-Pa Yayınları, İstanbul, 2001.


Aydın, Betül, Çocuk ve Ergen Psikolojisi, Atlas Yayın Dağıtım, İstanbul, 2005.

Kulaksızoğlu, Prof. Dr. Adnan, Ergenlik Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul,
2000.

Bacanlı, Prof. Dr. Hasan, Gelişim ve Öğrenme, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara,
2005.

Öztürk, Prof. Dr. M. Orhan, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Nobel Tıp
Kitapevleri, Ankara, 2004.


DurmuĢ, Ayten, Ergenlik Dönemi, Nesil Yayınları, İstanbul, 2005.

Arkonaç, Sibel, A. , Psikoloji Zihin Süreçleri Bilimi, Alfa Basım Yayım
Dağıtım, İstanbul, 1998.

Aydın, Doç. Dr. Ayhan, Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi, Tekağaç Eylül Kitap
Yayın Dağıtım, Ankara, 2005.

Aydın, Editör: Prof. Dr. Betül, Gelişim ve Öğrenme, Nobel Yayın Dağıtım,
Ankara, 2005.


Nar, Ercan, Kimse Beni Anlamıyor, Babıâli Kültür Yayıncılığı, İstanbul, 2007.

Yavuzer, Prof. Dr. Haluk, Çocuk Eğitimi El Kitabı, Remzi Kitabevi, İstanbul,
2005.





Briant, Monta Z. , Bebeklerin İşaret Dili, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2006.
Semerci, Prof. Dr. Z. Bengi, Ergen Ruh Sağlığı, Alfa Yayınları, İstanbul,
2007.
Yörükoğlu, Prof. Dr. Atalay, Gençlik Çağı Ruh Sağlığı ve Ruhsal Sorunlar,
Özgür Yayınları, İstanbul, 2007.
Aral, Baran, Doç. Dr. Neriman, Gülen; Bulut, Çimen, AraĢ. Gör. ġenay,
Serap, Çocuk Gelişimi 2, Ya-Pa Yayınları, İstanbul, 2001.
Aydın, Doç. Dr. Ayhan, Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi, Alfa Basım Yayım
Dağıtım, İstanbul, 2000.
Açan, M. Meltem, Çocuk Psikolojisi, Yakamoz Yayıncılık, İstanbul, 2009.
Cüceloğlu, Doğan, İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1991.
Cüceloğlu, Doğan, İçimizdeki Çocuk, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1992.
Çileli, Meral, Ahlak Psikolojisi ve Eğitimi, V Yayınları, Ankara, 1986.
149

Çileli, Meral, ‗Ergenlikte Ahlak Gelişimi‘ Ergenlik Psikolojisi, Hacettepe Taş
Kitapçılık, Ankara, 1987.






EkĢi, Aysel, Gençlerimiz ve Sorunları, İstanbul Üni. Yayınları, İstanbul, 1982.

Özbey, Çetin, Çocuk Gelişiminde Yaşanan Sorunlar, İnkılâp Kitabevi,
İstanbul, 2006.

Budak, Erdal; AkbaĢ, Ahmet, Okul Öncesi Çocuğun Gelişimi ve Eğitimi,
Pozitif Yayıncılık, İstanbul, 2007.



Apuhan, Recep ġükrü, Ergenlerle İletişim, Timaş Yayınevi, İstanbul, 2004.
EkĢi, Aysel, Çocuk, Genç ve Anne Babalar, Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1990.
Onur, B. , Ergenlik Psikolojisi, Hacettepe Taş Kitapçılık, Ankara, 1991.
Onur, B. , Gelişim Psikolojisi, Verso Yayıncılık, Ankara, 1991.
Yavuzer, Haluk, Ana- Baba ve Çocuk, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1994.
ġenol, Selahattin; ĠĢeri, Elvan, Dikkat Eksiği Hiperaktivite Bozukluğu, Hyb
Yayıncılık, Ankara, 2006.
Houde, Oliver, Çocuk Psikolojisi, Dost Yayınları, Ankara, 2006.
Yörükoğlu A. , Çocuk Ruh Sağlığı, Çocuk Yetiştirme Sanatı ve Kişilik
Gelişimi, Özgür Yayınları, Ankara, 1998.
150

Benzer belgeler