kızılbaş alevilerin sorunlarının tartışıldığı demokratik kürsü!

Yorumlar

Transkript

kızılbaş alevilerin sorunlarının tartışıldığı demokratik kürsü!
kızılbaş
Şubat 2013 - sayı 23
kızılbaş alevilerin sorunlarının tartışıldığı demokratik kürsü!
kızılbaş
yayınlayan / veröffentlicht
generaldirektor freizugeben.
sakine polat
genelyayın yönetmeni:
ali ülger
tr. hukuk danışmanları:
av. nadide metin erdoğan
av. erdal doğan
av. hıdır özcan
av. birliği hukuk danışmanı:
av. ertekin ceylan
ankara temsilcisi: hatice çevik
tel: 0506 818 66 55
[email protected]
İstanbul temsilcisi: savaş erdoğan
tel: 0535 38 95 778
[email protected]
berlin temsilcisi: ali koçak
[email protected]
tel: 0177 457 79 78
stuttgart temsilcisi: ali usta
[email protected]
tel: 0176 78 56 12 71
adres: bergheimer str 51
d - 47228 duisburg almanya
tel: +49 (0) 177 502 88 53
http://www.kizilbas.biz
[email protected]
kızılbaş’ta yayınlanan yazı ve
ilanların sorumluluğu sahiplerine
aittir. kızılbaş’ta imzasız ve
kaynaksız yazılar yayınlanmaz.
yayın tarihi:
15 şubat 2013 sayı: 23
yeni web sayfamız:
http://www.kizilbas.biz
kızılbaş’ın eski sayılarını
bize vereceğiniz e-mail adresinize
pdf dosya olarak gönderebiliriz.
k [email protected] izilbas.biz
gönüllü katkı formu
adı soyadı :..................................................................................................
adres :..........................................................................................................
e-mail & tel :...............................................................................................
ali ülger konto: 300 23 23 29 BLZ: 350 500 00 Sparkasse Duisburg
6 sayı 30 € - 12 sayı 60 €
kızılbaş - sayfa 3 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
içindek iler:
Sayfa 04 - Cangözü ile görmek - Sakine Polat
Sayfa 06 - Kızılbaş Dergisi’den
Demokratik Toplum Kongresi (DTK) 2-3 Şubat 2013 tarihlerinde
Diyarbakır’da Alevi Konferansı Katılımcılarına ve Kamuoyuna!
Sayfa 06 - Dedelerimizin eli kanlı özür dilerim! - Ahmet Türk
Sayfa 07 - Demokratik Toplum Kongresi’nin 1.Kürdistan Alevi Konferansı
Amed’de toplandı Demokratikleşmeyi ve barış sürecini
destekliyoruz!
Sayfa 09 - 1.Alevi Konferansı ve Düşündürdükleri - Erdal Yıldırım
Sayfa 10 - CHP’li belediye başkanı: Kürtleri Aydın’dan temizleyeceğim
Sayfa 11 - Kullanışlı Aleviler / Alevilik Üzerine Notlar Son
- Gökhan Erdogan
Sayfa 20 - Hızır Yaşlı Nenemdi! - Haydar Karataş
Sayfa 22 - ERMENİ VE ZAZA KIZILBAŞ ALEVİ HALKLARININ
SURP SARKİS-ROCÊ XIZIRÎ BAYRAMI KUTLU OLSUN!
- Sarkis Hatspanian
Sayfa 23 - BAL GİBİ BİR XIZIR ORUCU - Ahmet Güven
Sayfa 24 - ZAZACA AYRI BİR DİLDİR (LEHÇE DEĞİLDİR)
SEVAN NİŞANYAN
Sayfa 26 - “Atatürk bu yüzyılın gördüğü en büyük dehadır”
- Sırrı Süreyya Önder
Sayfa 27 - SANIKA DİKSILEMANİ Hawar Tornêcengi
Sayfa 29 - Bi dîtina min, gelek civakan kevneşopiya cejna Xidir Nebî û
Xidir Eylas ji bo berjiwendiyên xwe kirine roja Xwedanê evînê.
- Kemal Tolan
Sayfa 31 - „Birlikte Yaşadığımız Halkların Özgürlüğü Bizim de
Özgürlüğümüzdür.” PRK/Rizgari 1. Kongre Sonuç
Bildirgesin’den Aktarma
Sayfa 33 - Bizim adımıza Öcalan’ın görüşmesi yeterlidir - M. Karayılan
Sayfa 35 - İmralı Görüşmelerinden Barış Çıkar mı? - Cemil Gündoğan
Sayfa 36 - Mutfakta barış pilavı pişiyor - Îbrahîm Aksoy
Sayfa 38 - Beşikçi: Müzakereleri Öcalan değil BDP yürütmeli
SÖYLEŞİ: - İRFAN AKTAN
Sayfa 41 - AK Parti ile BDP’li vekiller kol kola halay çekti
Sayfa 42 - ÖZÜR DİLEMEK “BİLDİĞİNİZ GİBİ DEĞİL”
- AYDA ERBAL
Sayfa 45 - Osmanlı İmparatorluğu Divan-ı Harp Mahkemesinde (Divan-ı
Harb-i Örfî) Görülen İttihat ve Terakki Partisi Bölge Sorumlu
Sekreterleri (Kâtib-i Mesuller) Davaları - Meline Anumyan
Sayfa 48 - Ne mutlu ‘Türküm diyene’ mi? Ne mutlu ‘Türk olana’ mı?
- Prof. Ayşe Hür
Sayfa 50 - ANADİL HAKKI - GÜNEY CUMA CAN
Sayfa 51 - Türkiyede Arap nüfusunun dağlımı
Sayfa 52 - Abdüllatif Şener’den dehşet veren iddialar
Sayfa 52 - Alevilik dersi öğretmeni kursu..
Sayfa 53 - Sivas olayları için yeni suç duyurusu
Sayfa 54 - Bir Kavram Bin Kirim Yanilsamalar 1 - Ali Kanlı
Sayfa 55 - DEDESİNİN İZİNDEN IRKÇI TORUN İTTİHATÇI
SOYKIRIMCI KATLİAMCI CHP
Sayfa 56 - Sevgili Dostlarım! - İshak Alaton
Sayfa 56 - Aile cenazeyi geri istiyor
Sayfa 57 - ALEVİLİKTE KURBAN; TARİHTE KURBAN ve KURBAN
BAYRAMI - ADNAN CANGÜDER
Sayfa 01/64 Kapaklar Ali Ülger
BELGESEL GÖSTERİMİ
3 MART'ta, Kadıköy'de
Sevgili Arkadaşlar
03 Mart 2013 Pazar günü saat
19.00'da Barış Manço Kültür
Merkezi'nde Lozan Mübadilleri
Vakfı (LMV) ve Sosyal Dayanışma
ve İletişim Derneği (SODİD)
etkinliği olarak gerçekleştirilecek
MÜBADELE GECESİ'ne
davetlisiniz.
Telefon: +90 212 245 61 55
kızılbaş - sayfa 4 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Cangözü
lığının Kürdi versiyonuyla birlikte
yürütülecek asimilasyonun, uygulayacağı siyasetin verebileceği zararları
şimdiden hesaba katmayanlar yarin
yok olacaklarını bilmelidirler!...
ile
* * *
görmek
Sakine Polat
Gündem alabildiğine hızlı degişiyor.
MİT-APO görüşmeleri meyvelerini
vermeye başladı.
Kandil İmralı arasında kurulan görüşme trafiğinde hedeflenen amaç, tek bir
fire vermeden, TC ve Apo’un emir ve
talimatlarına uygun olarak garanti altına alınmasını sağlamaktır.
M. Karayılan’ın verdiği demeçte Serok Apo’un tek başına görüşmeleri
sürdürmesinin ve vereceği kararlarının kendilerini de bağlayıcı olacağını
açıkladı.
Hızlı dizginlenen bu barış(!) teslimiyet sürecinin işletilerek, silah bırakılıp köklü tasfiyenin gerçekleştirilmesi
için MİT tüm imkanlarını kullanmaktadır.
Kürt siyasal tarihi, yeni bir döneme
girerken, bu teslimiyete karşı direnen
yeni bir duruş gelişmesi teslimiyeti
teşhir edebilir...
Apo’un bu işbirlikçi siyaseti, kürt milli mücadelesinin ertelenmesi, kazanılan başarı ve bilincin tekrar heba edilmesi olacaktır...
* * *
Tırk Kürt İttihatçı ittifakının oluşturulmasıyla, yerel alanda çok ciddi
sıkıntıların oluşacağı ve şiddetli tasfiyelerin gündeme gelebileceğini hesaba katmak gerekir. Şöyle ki; 36 dilin
konuşulduğu bu coğrafyada tek millet,
tek din, tek dil ülküsü için katliamların yapılabilecegini asla unutmamak
gerekir. Hamidiye Alaylarının yeniden organize edilmeyeceginin hiç bir
garantisi yoktur.
Soykırım, Katliam ve Sürgünlerden
arda kalan milli ve dini toplulukların
bir daha soykırımlara, katliamlara
tabi tutulmayacağının hiç bir güvencesi yoktur.
Tırk Kürt ittihatçı ittifakı hiçte hayıra
delalet degildir!...
Tüm mazlum kesimler, bu oluşabilecek tehlikeyi şimdiden görmeli ve
kendilerini korumanın araçlarını üretmelidir!..
* * *
Demokratik
Toplum
Kongresi
(DTK) 2-3 Şubat 2013 tarihlerinde,
Diyarbakır’da Alevi Konferansı düzenledi. Biz Kızılbaş Dergisi de yazılı
ve sözlü sözhakkıyla birlikte kongreye
davet edildik. Temsilcimiz Konferansa
katıldı. Ne yazık ki; ne yazılı bildirimizin dağıtılmasına ne de okunmasına müsade edilmedi. Bu uygulamanın
ne anlama geldiğini yorumlamaya bile
gerek yoktur....
DTK’ın Kızılbaşlara yönelik siyasetinin özcesini söyle özetlemek mümkündür; Tırk devletinin türkleştirip
müslümanlaştıramadığı Kızılbaşları
ehlileştirip(!) Kürtlük üzerinden devlet ümmeti müslüman yapma projesidir!..
Aklısalim olan her kızılbaş, bu devlet
siyasetini görmelidir. Kendini koruyup geliştirmemiz için, bu ittihatçı ittifakın dışında kalmayı başarmalıyız.
BDP - DTK Başkanları Ermeni, Süryani, Êzidi katliamlarından dolayı
özür beyanatları yayınlıyorlar. Bunlar
sadece bireylerin görüşleri olarak pasif bir açıklamadan öteye geçemez bu
haliyle.
Samimi ve sorunların çözümüne yönelik kalıcı, emin adımlar atılmak isteniyorsa yapılması gereken işler, bir yol
haritasıyla kamuoyuna sunulmalıdır.
BDP -DTK Başkanları bu beyanatlarını, kendi parti kongrelerinde parti
kararına çevirmelidir. Özürün gereginin yerine getirilmesini bir proğram
haline getirilmelidir!... Bu yönde atılan en küçük bir adım yoktur.
Bunlar, günü-birlik söylemlerle durumu idare etme siyasetidir. Bu tür ucuz
siyaset ile kalıcı ve başarılı demokratik gelişmeler mümkün degildir.
* * *
Biz Kızılbaşlara yönelik Osmanlı
döneminde alınmış FERVALAR halen yürürlüktedir. Bu kanlı fervalara
müslüman kürtler de itiraz etmeden
katılmışlar!... Müslüman zazalar da ha
keza!....
Şimdi Biz Kızılbaşlar olarak, Kürt halkının sömürgecilere karşı yürüttükleri
haklı mücadelelerini meşru gördük.
Kızılbaş evlatları bu mücadeleye aktif
katıldılar, evini sofrasını köyünü yurdunu açtılar...
Kendi öz örgütlenmemiz ile kendimizi
temsil etmenin siyasetini geliştirmeliyiz.
MİT-APO ittifakı, Kürt milletinin hiç
bir ekonomik, demokratik siyasal taleplerine cevap vermekten çok çok
uzaktır!...
Aksi durumda ittihatçıların asimilasyonundan kendimizi korumanın
mümkün olmayacağını bilmeliyiz.
MİT + APO ittifakına karşı durmak
her onurlu kürt yurtseverinin önünde
duran bir görevdir.
Türk İttihatçılarının 100 yıldır yaptıklarını eyi görüp sağlıklı sorgulamak
durumundayız. Şimdi Tırk İttihatçı-
Asla pes etmeden!
can cana
kızılbaş - sayfa 5 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Kızılbaş Dergisi’den
Demokratik Toplum Kongresi (DTK) 2-3 Şubat
2013 tarihlerinde Diyarbakır’da Alevi Konferansı
Katılımcılarına ve Kamuoyuna!
Can Cana,
nelik öneriler sunmalıyız.
Osmanlı’nın biz Kızılbaşlara yö-nelik
görüşleri "Kızılbaşların katli vaciptir, görüldüğü yerde öldürüle! öldüren
gazi de, Kızılbaş elinde helak olan da
şehit"(1) oluyor. Osmanlı tüm fetvalarını kanla, şiddet ile uygulamıştır. Bu
Osmanlı devlet siyasetini biz Kızılbaşlar biliriz!
Bunu yapmadığımız sürece bu sorunu
sömürgeciler tarafından kullanılmasına malzeme vermiş oluruz.
Osmanlı’dan Cumhuriyete geşişte de
birşey değişmemiştir, Osmanlı katliam
ve soykırımcı siyasetini TC. devleti
devir almıştır. Şöyleki; Misaki milli dahilindeki tırk ve devlet ümmeti
sunni müslüman olmayan toplulukları
türkleştirme faaliyetini devlet siyasetiyle ya türk yapılacaklar ya da toptan
imha, katliam, soykırım politikalarına
tabi tutulacaklar. Bu İttihatçı devlet siyasetiyle her taraf kangölüne çevrildi.
Başta Ermeniler, sonra pontus, peşinden Koçgir, Şeyhsaid, Dersim, Maraş,
Çorum, Madımak ile devam ettirilmektedir...
Katliam soykırımı ve sürgün sonrası
uygulanan ittihatçı asimilasyon siyaseti, en yoğun olarak ta dersim ve Kızılbaşlara uygulanmıştır...
Devletin İttihatçı asimilasyonu, katliamın soykırımının ve sürgünlerin bin
katı daha ağır zarar vermiştir bize, bu
durumun bilince çıkartılması şarttır...
Geçmişte Osmanlının biz Kızılbaşlara
yönelik almış olduğu fetvalarına Müslüman Kurmanc ve Müslüman Zazalar
da itiraz etmemişlerdir!.. Müslüman
Kurmanc ve Müslüman Zazaların da
kendi dünüyle bugünüyle yüzleşmelerini öneriyoruz...
Oysa asimilasyon devlet tarafından
öteki olarak görülen bizler için ortak
sorundur. Bu nedenle bizler demokratik değerler dahilinde konuşulabilinir
ortamı üretmeleyiz. Çözümlerine yö-
bugün bu çatı altında Alevilerin sorunlarıyla ilgili bir sempozyumun düzenlenmesi elbette önemlidir. Yalnız burada eksik olan atlanan önemli bir durum
var, hatırlatmak isteriz.
Devlet İttihatçı asimilasyon siyasetini
işleterek yerden bitercesine "cemevleri" açtırdı. Kadrolarını da kendisi devşirdi. Hala Devletin alevi siyasetiyle
yarım kalmış asimilasyonu tamamlamak istiyorlar.
Biz Kızılbaşların tarihimizde özel olarak inşa edilmiş cemevi mekanlarımız
olmadı ve hala yoktur!.. Kızılbaşlık
gizlilik esasına göre kendini işletmiştir. Dışarıdan devşirme de almamıştır.
Gizliliğe neden, tartışılabilinir, şu kadarını belirtmekle yetinelim.. Gerek
Şiiliğin, gerekse Sunniliğin bizi kafir
"rafizi" görmeleriyle başlamıştır, gizli
hayatımız....
Burada yapılan tartışmalar ile önerilerin biz Kızılbaşların tarihsel ve
toplumsal siyasal sorunlarımıza işık
olmasını dilerdik. Ne yazık ki yapılan
programda bu yönde bizce bir açılım
yoktur.
Bugün hala Alevilik olarak sunulan
işin altında menfaatçi çıkar siyasetleri işletiliyor. Daha dün CHP’nin eleteğini öpenlerin, Bu Kınalı-Kekliklerin siyasetinin de demokratik olmadığı
açıktır.
Biz kızılbaşlar; Kürt siyasetini CHP
den köklü kopuşunu ittihatçı ittifakın
dışında görmek isteriz.
Ezidilerden özür dilenmesi hayırlı bir
adımdır. Gereğinin yapılmasını görmek isteriz. Yoksa Türk başbakanı
R.T. Erdoğanın Dersim özürü gibi altı
boş kalır. Umarız ki Kürt tarafı bu tür
yola girmez.... Ermeni soykırımından
dolayı sadece sözler ile geçiştirme siyasetiyle, ne Kürt tarafına ne de Ermeni tarafına hiç ama hiç bir insani fayda
getirmez.
Yakın TC tarihinde de Devlet kendi örgütlenmelerini yenileme ihtiyacı duydu ve Ankara Gölbaşında bir toplantı
yaptı. Dönemin cumhurbaşkanı Turgut
Özal’ında katıldığı o toplantıda bir bildirge yayınlandı. "Alevilik Bildirgesi"
(2)
Buyurun;
-Yaşar KEMAL, Aziz NESİN, İlhan
SELÇUK, Tarık AKAN, Zülfü LİVANELİ, Berker YAMAN, Kıvanç
ERTOP, Çetin YETKİN, Ataol
BEHRAMOĞLU, Atilla ÖZKIRIMLI,
Emil Galip SANDALCI, Süleyman
YAĞIZ, Bekir YILDIZ, Muharrem
Naci ORHAN, Erdal Atabek, Nejat
BİRDOĞAN, Vedat GÜNYOL, Cemal
ÖZBEY, Mesut MERTCAN, Battal
PEHLİVAN Cengiz BEKTAŞ, Müjdat
GEZEN, Recep BİLGİNER, Lütfü
KALELİ, Jülide GÜLİZAR, Nevzat
HELVACI, Nart BOZKURT, Tanıl
BORA, Adnan SÖZEN, İhsan ATAR,
Ahmet BULUT, Akın GÜRDAL, Musa
ATEŞ, Rıza ZELYUTBizce Devletin asıl amacı şuydu; Kızılbaş Alevi topluluklarındaki müslümanlaştırmayı türkleştirmeyi tamamlamak... Diğer yandan da kürt milli
mücadelesine katılmayı önlemekti!
Bugünki süreçte AKP hükümeti alevi
açılımı adı altında bir dizi görüşmeler yaptı. Alevilikle alakası olmayan
devşirmelerle yapılan açılım bizce
kandırmacadan ibarettir. Bugün sivas
kızılbaş - sayfa 6 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
davası zaman aşımına uğramış, ev işaretlemeleri ile aleviler teşhir edilmeye
korkutulmaya çalışılmaktadır. Maraş
katliamında yitirdiği canlarını anmaya
giden kızılbaşlara maraşa girme izni
dahi verilmemiş devletin kolluk kuvvetlerinin şiddetiyle karşılık verilmiştir. Dün olduğu gibi bugün de zihniyet
değişmemiştir.
Dedelerimizin
eli kanlı özür
dilerim!
İşin özcesi Kızılbaş-Alevi meselemizi
sadece inanç işleriyle sınırlamak bizi
ölüme mahkum etmektir.
DTK Eşbaşkanı Türk, 1915’te Ermeniler, Süryaniler ve Ezidilere uygulanan politikalara Kürtlerin de dahil
olduğunu söyleyerek, “Burada Kürtlerin de payı var. Dedelerimiz, bu
halklara zulmetti. Torunları olarak
özür diliyoruz. Bu özrü kabul etmek
önemlidir” dedi.
Kızılbaş-Alevi meselemiz toplumsal
tarihsel ve siyasal bir sorundur. İşin
bu yanından bakmak ve biz Kızılbaş
Alevilerin kendi öz örgütlenmelerimizin ile kendi sorunlarımıza sahip çıkmamız ile bu sorunları çözen bir taraf
olabiliriz. Halklar üzerinde oynanan
oyunların bilincinde olmalı ve empati
yapabilmelidirler…
Düzenlenen bu sempozyuma katılanların soruna, bir de bu yanından bakmalarını öneriyoruz!.
Ermeniler, Süryaniler ve Ezidilerden
özür diledi...
Demokratik Toplum Kongresi (DTK)
Eşbaşkanı, Mardin Bağımsız Milletvekili Ahmet Türk, 1915’te Ermenilerin büyük acılar yaşadığını söyleyerek, “Propagandalarla Kürt halkı
da Ermenilere zulüm etti” diyerek
Ermenilerden, Süryanilerden ve Ezidilerden özür diledi.
Ya Kızılbaşlar olarak, kendi öz örgütlerimizle kendimizi yenileyeceğiz, ya
da asimilasyonlardan kendimizi kurtaramayacağız.
Türk, İMC TV’de yayınlanan bir
programda soruları yanıtladı.
Sağlıklı ve başarılı olmanız dileklerimiz ile
Türk, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ a, “Siz milliyetçi kesimlere
mesaj vererek bu sorunu götüremezsiniz. Bir Müslüman olarak, bir insan olarak, barışa inanan bir insan
olarak devreye girin, müdahale edin.
O zaman Başbakan olmazsınız bu ülkenin lideri olursunuz” diye seslendi.
can cana 01 Şubat 2013
Kızılbaş dergisi
Sakine Polat / Ali Ülger
www.kizilbas.biz
[email protected]
tel: +49 177 502 88 53
ankara temsilcisi:
tel: 0506 818 66 55
............................
(1)http://www.kizilbas.biz/belgeler/
101-seyhuelislam-ebussuud-efendi-fetvalari.html
(2)http://www.kizilbas.biz/belgeler/
102-devletin-alevilik-bildirgesi.html
BAŞBAKAN’A ÇAĞRI YAPTI
Türk, bir soru üzerine Kürtlerin
1915’te Ermeni, Süryani ve Ezidilere
yönelik katliamlarda kullanıldığını
söyledi. Türk, şöyle devam etti:
Ahmet Türk
‘TÜRKLER DE ÖZÜR DİLESİN’
“1915’lerde Ermeniler büyük acılar
yaşadı. Burada Kürtlerin de payı var.
Kürtler kullanıldı. Buradaki halk bir
zulümle karşı karşıya kalmış. Hem
Süryaniler, hem Ezidilerle ilgili hem
de Ermenilerle ilgili dedelerimiz, babalarımız kullanıldı, bu halklara zulmetti, onların eli kanlıdır dedik. Bu
halkların, bu grupların kanı ile elleri
kirlidir, dedim. Biz evlatları olarak,
torunları olarak özür diliyoruz. Bence özrü kabul etmek önemlidir. Biz
Kürtler olarak diyoruz ki evet irademiz dışında kullanıldık. Propagandalarla Kürt halkı da Ermenilere zulüm
etti. Bundan ızdırap ve acı duyduğumuzu çok rahat ifade edebiliyoruz.
Türkiye’nin de bu büyüklüğü göstererek Ermenilerden, Ezidi ve Süryani
halkından özür dilemesi gerekiyor.
Bu olaylar cumhuriyetten önce olmuşsa bu sıkıntıya ne gerek var?”
KAYNAK:
http://www.demokrathaber.net
kızılbaş - sayfa 7 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Demokratik Toplum Kongresi’nin 1.Kürdistan Alevi Konferansı
Amed’de toplandı Demokratikleşmeyi ve barış sürecini destekliyoruz!
2-3 Şubat 2013 tarihlerinde Diyarbakır
Cegerxwun Kültür Merkezi’nde toplanan “Demokratik Toplum Kongresi’nin
1.Kürdistan Alevi Konferansı” Türkiye ve Kürdistan’ın 4 parçasından ve
Türkiye’nin değişik illerinden gelen delege ve konuklarla toplandı. Konferansa, bir çok Alevi federasyonu, derneği,
cemevi katılırken, konferansın açılışı üç
Alevi dedesinin kırmançkî, Kurmanci
ve Türkçe okuduğu Gülbanklarla açıldı.
Bu konferans pariste katledilen 3 kadın
siyasetçi SAKİNE CANSIZ, FİDAN DO
ĞAN, LEYLA ŞAYLEMEZ‘e atfedildi.
Konferansımız tarih boyunca ve yakın
tarihimizde yaşanan Koçgiri, Dersim,
Kırıkhan, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve diğer yerlerde yaşanan kıyımlara ve zülme maruz kalan tüm canlarımızı büyük bir saygıyla anar.
Uluslar arası komplonun boşa çıktığı
Kürt sorunun barışçıl ve demokratik
çözümü için görüşme ve diyalog arayışların olduğu bir süreçte konferansımızı
gerçekleştiriyor olmamız büyük bir anlam ifade etmektedir. Bu anlamda görüşme ve diyalog sürecini destekliyoruz.
Konferans’ta yapılan 7 farklı oturumda,
Alevi tarihinden ocaklara, Alevi katliamlarından ana dilde ibadete kadar bir
dizi konuda tebliğler sunuldu, tartışmalar yapıldı.
Konferans, bu coğrafyada egemenlerin
tarih boyunca yok saydığı, imha ve asimilasyon politikalarına tabi tuttuğu Kürt
ve farklı kimliklere mensup Alevi temsilcilerinin bir araya gelerek sorunlarını
tartışması ve ortak çözüm yolları araması açısından tarihi bir adım olmuştur.
Yaşadığımız coğrafyada ve Ortadoğu’
da milliyetçi ve dini boğazlaşmaların
arttığı ve arttırılmak istendiği bir ortamda çok kimlikli ve çoğulcu demokratik
bir birliktelik arayışının iki önemli dinamiği olan Demokratik Alevi Hareketi ve
Kürt siyasal hareketinin yan yana gelmesi barışçıl ve demokratik çözümler için
umut vericidir.
Konferans, egemen zihniyetin Aleviliğe kendisine göre yön verme, tanımlama çabalarını ve Türk-İslam sentezini
reddetmiş, devletin kontrolü dışındaki
bir Aleviliğin coğrafyamıza barış başta olmak üzere, eşitlik, özgürlük, adil
paylaşım ve sevgiyi taşıyacağına vurgu
yapmıştır.
Konferans, Alevilerin eşit yurttaşlık temelinde yürüttüğü hak alma mücadelesine demokratik Kürt siyaseti hareketinin
ve genel olarak demokrasi güçlerinin
desteğinin daha da büyümesinin, egemen yaklaşımları boşa çıkaracağının
altını çizmiştir. Çünkü Konferans, Aleviliğin özgürlüğü Kürtlerin özgürlüğü,
Kürtlerin özgürlüğü de Aleviliğin özgürlüğü anlamına geleceğine inanmaktadır.
Konferans, bir asimilasyon kurumu olan
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını ve Cemevlerinin ibadethane olarak yasal statüye kavuşturulmasını kabul
etmiştir. Konferans bu kapsamda, Hacı
Bektaş Veli Dergahı başta olmak üzere
Alevilere ait kutsal mekanların asıl sahiplerine iade edilmesini savunmuştur.
Konferans, Alevi köylerinde camilerin
yapılmasının asimilasyon politikasının
bir parçası olması itibariyle bu anlayışı
kabul etmemiş ve redetmiştir.
Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını isteyen Konferans, AKP’nin mevcut eğitim sistemiyle “dindar ve kindar
gençlik“ yetiştirme heveslerini gerici ve
asimilasyoncu bir zihniyetin devamı olarak görmüş ve reddetmiştir. Konferansımız, Toplumun en dinamik gücü olan
gençlik üzerindedevletin çağdaşlaştırma
adına yozlaştırarak kendi kimliğinden,
kültüründen uzaklaştırma dolayısıyla
farklı kimliklere büründürme politikasına karşılık gençliğin kendi kültürü ile
buluşturması amacıyla Alevilik sistemi
içerisinde gençliğin önemsenmesi örgütlülük içerisindeki aktivitesi ve etkinliğinin sağlanması savunulmuştur.
Konferans, laik devlet anlayışının, devletin inançlara karşı eşit mesafede durması olarak kabul ederek, devletin Sünni
inancını esas alarak hakim ve egemen
kılmaya çalışmasını reddetmiştir. Bu
yaklaşıma uygun olarak Konferans, yeni
anayasa sürecinde genel demokratikleşme talebinin yanı sıra, Aleviler başta
olmak üzere bütün inançların yasalar
önünde eşitliğinin garanti altına alınmasını da savunmuştur.
Alevilere karşı olan ön yargıların ve tehdit politikalarının yaşamın her alanında
sürdürülmekte olduğunu bir kez daha
tespit eden Konferans, kamuda dışlama,
toplumda rencide etme ve geçmiş katliamları hatırlatan Alevilerin evlerinin
işaretlenmesini katliamcı zihniyetin bir
göstergesi olarak gördüğünden, özellikle
görsel ve yazılı medyada ve ayrıca ders
kitaplarında kimlik ve inançlara dönük
nefret suçlarına karşı cezai yaptırımlar
uygulanmasını istemiştir.
Konferans, yakın tarihimizde yaşanan
ve belleklerimizde halen canlılığını koruyan Koçgiri, Dersim, Kırıkhan, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve diğer
katliamlarla ilgili tüm bilgi ve belgelerin
açığa çıkarılmasını için gerçekleri araştırma komisyonunun oluşturulmasını ve
devletin Alevilerden resmi olarak özür
dilemesi gerektiğini savunmuştur.
Konferansımız, devletin bugüne kadar
baskıcı politikalarının da bir sonucu
olarak Alevi Ocak kültürü, Yol Erkan
hizmetleri ve dedelik kurumuyla ilgili sıkıntılar yaşadığı tespitini yaparak,
yaşanan sıkıntıların aşılması ve Yol erkanın sürdürülebilmesi için tüm Alevi
örgütlerinin ve ocaklarının bir araya gelerek çözüm üretmesini önermiştir.
Çünkü, tarihsel gelişim süreci Ocak kültürü üzerinden gelişen, Alevilik için son
derece önemli olan Ocak sistemi bundan
sonra da hep önemli olacağından yerel
özgünlüklerle de beslenerek yürütülmesi gerekmektedir. Tek tipleşmenin Aleviliğin ruhuna uygun olmadığını tespit
eden Konferans, bu yaklaşıma uygun
olarak Alevi örgütleri ve kurumları farklılıklarıyla bir arada olma yol erkanın
sürdürülmesi ve ortak mücadele platformlarının ocak kültürü üzerinden şekillendirilmesini savunur.
Konferansımız bu çerçevede, Alevi Ocak
ları, Cem evleri, Dergahlar ve AleviBektaşi örgütlerini yolun olmasa olmaz
kurumları olarak görür ve aralarında
farklılıklardan kaynaklı problemleri
Yol’un kaideleri içinde çözüme kavuşturulmasını benimser ve farklılıklarımızı
da bir zenginlik olarak görür.
Aleviliğin günümüze taşınmasında
önemli bir katkısı olan “Analık” kültürünün giderek zayıfladığı gerçeğinin
açığa çıktığı konferansta, “Analık” kültürünün Alevilik için aydınlanma, inanç
ve felsefesini oluşturuyorsa, kadınların
da toplumların eşitlik özgürlük ve adalet
kızılbaş - sayfa 8 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
sağlayıcılığının yol göstericileri olduğu
aşikardır. Analık makamından hareketle
toplumun ataerkil zihniyetten çıkarılmasının bir ayağı olarak inancın doğru aktarımının geliştirilmesi, yitik yanlarının
açığa çıkarılması önem arz etmektedir.
Bundan dolayı da Alevi örgütlülüğünde
kadınların daha aktif yer alması, yol’un
korunması ve yürütülmesi açısından çok
önemli olduğunu benimsemiştir.
Konferansımız, Aleviliğin farklı süreklerine saygı gösterir. Türk, Kürt, Arap,
Arnavut, Romen, Fars gibi farklı etnik
kimliklere sahip Alevilerin tümünü aynı
değerde görür. Ortak payda olan Aleviliğin daha da gelişiminde ve özümsenmesinde anadilini önemle vurgular. Diğer
etnik kimliklerde olduğu gibi Kürt Alevilerinin de kendi ana dilleri olan Kürtçe
ile ibadetlerini sürdürmelerini, yol erkan
hizmetlerini yürütmelerini destekler.
Konferans, Kürdistan’da bulunan farklı inançsal kimliklerin, egemenlerin
böl-çatıştır-yönet politikasının aracı olmaktan çıkartıp barış içinde toplumsal
kardeşleşmenin ve ulusal birliğin paydası olmalıdır. Konferans, her farklılığın
kendisini bütünlük içinde özgürce ifade
etmesini ve var etmesine olanak tanıyan
özerk yönetim biçimlerini savunur. Konferansımız bu anlamıyla farklı kimlik ve
inançların eşit koşullarda yan yana yaşamasının demokratik özerklikten geçtiğine inanır.
Konferansımız, tarih boyunca zulmün
karşısında direnişin sembolü olmuş ve
72 millete aynı nazarda bakan Alevilerin
hem coğrafyamızda hem de bölgemizde
barış sürecine doğrudan müdahil olma-
BDP’li Sırrı Sakık,
sını benimsediği gibi, demokratik, özgür
ve eşit ilişkiler için mazlum Kürt halkının yürüttüğü özgürlük, barış, eşitlik
ve kardeşlik mücadelesini desteklediğini
ilan etmiştir.
Ayrıca aşağıdaki kararlara varılmıştır:
1-Konferansın sonuçlarını taşımak üzere
yerel konferansların yapılması
2- Konferans kararlarını hayata geçirmek üzere Konferans Koordinasyon Kurulunun oluşması
3-Alevilerin Kürtlerin demokratik ulus
birliğine yönelik çalışmalara aktif katılması
4- Mezopotamya coğrafyasında yaşayan
Alevilerin, ‘Mezopotamya Aleviler Birliği’ adı altında örgütlendirilmesini
5- Sakine Cansız Alevi Kadın Akademisinin kurulması
Meclis kürsüsünden şunları söylüyor:
- Sonradan bu ülkeyi kendisine vatan edenler, Kaf kaslar’dan, Boşnaklardan gelenler, siz bu
ülkenin sahibi değilsiniz, haddinizi bileceksiniz.
- Burada mücadele edip bu coğrafyada ortak vatanı kuranlar bu coğrafyanın sahipleridir.
Oradan gelip, hele dağdan gelip bağcıyı kovma hakkına hiç mi hiç sahip değilsiniz.
- Nereden geldiyseniz biz bilmeyiz. Biz, bu toprakların sahibiydik. 1071’de giriş yaptığınızda da bu topraklardaydık, Cumhuriyet oluştuğunda da bu topraklardaydık.
- Biz Kürtler, hiçbir dönem ihanet etmedik. İhanet varsa sizin genetik mirasınızdadır. Atalarınızda arayın ihaneti.
kızılbaş - sayfa 9 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
1.Alevi Konferansı ve Düşündürdükleri
Sonuç olarak iki gün süren konferans
bütün eksiklikleri, hataları, yanlışlarının yanında geleceğe dair beklentilerimizi canlı tutmamıza ve bu konferansta görülen eksikliklerin, yapılan
hataların ve doğru olmayan tespitlerin
süreç içinde düzeltilip birlikte mücadele fikrinin geliştirilmesine vesile
olmasına; (kimi kişilerce estirilmeye
çalışılan soğuk rüzgarlara gerek olmadığına) birlikte mücadele yönündeki
çabaların inatla, ısrarla, kararlılıkla
sürdürülmesine; önümüzdeki sürece
olumlu şekilde yansıtılmasını ümit etmeye devam edeceğim.
1. Alevi Konferansı ve Düşündürdükleri
Diyarbakır’da 2-3 Şubat tarihlerinde
düzenlenen son derece önemsediğim,
konuyla ilgili herkesin de önemsemesi gereken 1.Alevi Konferansı ile ilgili
bazı gözlem, tespit ve düşüncelerimi
paylaşmak istiyorum.
Öncelikle Diyarbakır’da Demokratik
Toplum Kongresi öncülüğünde, Pir
Sultan Abdal Kültür Derneği Diyarbakır Şubesi, Özgür Demokratik Alevi Derneği tarafından da desteklenen
böyle bir kongrenin düzenleneceği,
yurtiçinden ve yurtdışından birçok
kurum ile çok sayıda tarihçi, akademisyen, aydın ve yazarın da konferansa katılım haberini alınca son derece
memnun oldum. Üstelik bu kongredeki
yedi ayrı oturumdan biri olan ‘Cumhuriyet Dönemi Alevilere Yönelik
Katliamlar ve Yarattığı Tahribatlar’da
sunum yapıp yapmayacağım sorulunca
bu memnuniyetim daha da arttı.
Konferans çalışması ve sonuç kararlarının yüzlerce yıldan bu yana hem Selçuklular, hem de Osmanlı İmparatorluğu zamanında, hem de cumhuriyet
döneminde çeşitli şekillerde yok sayma, inkâr, imha, asimilasyon, katliam
ve kimi zaman da soykırıma varan saldırılarla karşı karşıya kalan Aleviler ve
Kürtler açısından son derece verimli
bir işlev üstlenebileceğini düşündüm.
Konferansın pirlerimiz Hasan Kılavuz,
Hüseyin Gazi Metin ve Zeynel Dedenin Türkçe, Kurmanci ve Kırmancki
Gülbanglarıyla başlaması da son dere-
Erdal YILDIRIM
ce değerli ve önemliydi.
Ben de konferans konuşmamın başında, ‘biz Aleviler, insanı Tanrı belledik,
Enel Hak dedik. Aleviliği bir yaşam
biçimi, felsefe, kültür ve yol belledik.
Mezhebimizi soranlara, Nesimi’nin
sözleriyle ‘Sorma be birader mezhebimizi, biz mezhep bilmeyiz yolumuz
vardır’ demiştim. Sonunda ise Alevi
toplumu kardeş halklarla, toplumlarla kardeşleşerek safları sıklaştırmalı,
inkâr, imha, asimilasyon politikalarına
karşı tüm demokrasi güçleriyle birlikte
mücadele etmelidir, çünkü halkların,
toplumların kurtuluşu buradadır’ demiştim.
Ancak konferans hazırlık komisyonu
adına okunan 12 sayfalık metin birinci
sayfasından son sayfasına kadar içerik,
yapılan analizler, tarifler, tanımlama
ve kurgulama açısından birçok hatayla
doluydu. Bu metinde yazılanlar aslında
salondaki birçok kişinin anlamlandıramadığı bir durumdu. Oysa günlerce
takdire değer bir çalışma sergileyen
Konferans Hazırlık Komisyonu bu metinin yazımında daha duyarlı ve özenli
olmalıydı.
Okunan metinde ‘Aleviliğin tarihinin
İslamiyet ile başladığı, islamın içinde
olduğu, islamiyetteki kavganın bir halifelik ve halifelik sırası sorunundan
başka bir şey olmadığı, Alevilik kavramının Ali taraftarlığı ve Ehlibeyt
taraftarlığı olduğu, giderek de Aleviliğin nerdeyse Şialıktan başka bir şey
olmadığı’ anlatılıyordu. Bu durum iki
açıdan önemli hatalar içeriyordu.
Anlatılanların gerçek Alevilikle ilgisinin olmaması bir yana, Aleviliğin,
Hz.Ali ve İslamiyetle açıklanmaya çalışılması da başlı başına bir yanlıştır.
Bu, bugüne kadar Aleviliği Sünnilik
içinde asimile etmek isteyen, Aleviliği islamiyete yamamaya ve entegre
etmeye çalışan egemenlerin yaptığına
benzer mantıkla bir Alevilik tarifi yapılmasıdır. Aleviliğe yeni bir don biçilmesidir. Doğru değildir. Oysa doğru tarif ve/veya açıklama konferansta
konuşulanlardan, yapılan sunumlardan ve ortaklaşılan kararlardan sonra
sonuç bildirgesine eklenir. Bu aynı
zamanda konferansa katılıp sunum
yapanlara karşı da nezaketsizliktir. Ve
de söz konusu tavır ve yapılan tarifler
sistemin - egemenlerin kendilerine uygun bir Aleviliği yaratma ve tarif etme
çabasıyla benzeşir ki, bunun da anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir yanı bulunmamaktadır.
Yine okunan metinde, tarihte Alevilerin uğradığı katliamlar anlatılırken
Koçgiri ve Dersim; sonuç bildirgesinde de yine Koçgiri, Dersim, Maraş,
Çorum, Sivas katliamları tespit edilmiş, ama ne yazık ki Madımak Katliamı (ki, Madımak katliamı Aleviler ve
Alevilik açısından bir kırılma, yeniden
varolma noktasıdır) unutulmuş ve adeta yaşanmamış sayılmıştır. Oysa 12
yaşında olan ve 8 saatlik gerici, faşist,
ırkçı kuşatmadan sonra toplam 33 can
ile birlikte yakılmak suretiyle ölümsüzleşen Koray Kaya’yı unutmak ile
yine 12 yaşında ve 13 kurşunla Mardin
Kızıltepe’de kahpece katledilen Uğur
Kaymaz’ı unutmanın hiçbir farkı yoktur.
Konferans sonuç bildirgesine baktığımızda oturumlarda ağrılıklı konuşulan
kimi konuların sonuç bildirgesine yazılmaması; ortak mutabakata varılmayan kimi konuların da sonuç bildirgesinde yer alması nedeniyle bildirgenin
eksik kalan hataları içeren ve de bu nedenle düzeltilmesi gereken bir belgeye
dönüştüğünü görmekteyiz.
Konferansa davet edildiğimizde isim
1.Alevi Konferansı olarak söylenmişti.
Salonda ise konuşmacıların arkasındaki pankartta konferansın ismi Türkçe,
Kurmanci ve Kırmancki olarak “1.Alevi Konferansı” olarak yazılıydı. Ama
pankarta sonradan “Kürdistan“ sözcüğü eklenmişti. Çeşitli etnik kimliklere, hatta çeşitli farklı ülkelerde farklı
etnisiteye sahip Alevilerin olması, tüm
kızılbaş - sayfa 10 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Alevileri kucaklayıcı ve ortak sorunlar çerçevesinde bir araya getirmek
/ gelmek ve topyekün bir dayanışma
hedeflendiğinde de Alevilikle ilgili
genel bir konferansın bölgesel isimler
verilerek daraltılmasının doğru olmadığı anlaşılmaktadır, burada da bu tür
bir sözcük eklenmesi doğru ve gerekli
değildir .
Alınan kararlardan olan “Mezopotamya Aleviler Birliği” kurulması kararı
varolan Demokratik Alevi Hareketi,
yani Alevi Bektaşi Federasyonunu
(ABF) ister istemez güçsüzleştirir ve
25 yıldır çok zor şartlar altında bugüne
getirilmiş olan mevcut örgütlenmeyi
daha da güçlendirmek yerine bölmeye/
güçsüzleştirmeye hizmet eder ki, hiç
kimsenin bunu arzu edeceğini düşünmüyorum.
Sonuç bildirgesinde “Madımak Oteli
Utanç Müzesi Olsun” talebinin yer almaması önemli bir eksikliktir, mutlaka
bir yolu bulunmalı ve eklenmelidir.
Konferans sonuç bildirgesi komisyonunun ve/veya DTK’nın sonuç bildirgesi
kitapçık, broşür vs şeklinde basılacaksa, “Mezopotamya Aleviler Birliği”
kararının çıkartılması ve “Madımak
Utanç Müzesi” talebinin de eklenmesi
son derece yerinde olacaktır.
Zira konferansta dikkat çeken önemli konuların başında, mevcut laik(!)
cumhuriyet rejiminin Alevi sorunlarını hiçbir şekilde çözmeyeceği ve bu
nedenle konferansta sıkça sözedilen
Demokratik Özerklik Projesiyle Alevi
sorunlarına da çözüm bulunabileceği
tespitidir.
Sonuç olarak iki gün süren konferans
bütün eksiklikleri, hataları, yanlışlarının yanında geleceğe dair beklentilerimizi canlı tutmamıza ve bu konferansta görülen eksikliklerin, yapılan
hataların ve doğru olmayan tespitlerin
süreç içinde düzeltilip birlikte mücadele fikrinin geliştirilmesine vesile
olmasını; (kimi kişilerce estirilmeye
çalışılan soğuk rüzgarlara gerek olmadığına) birlikte mücadele yönündeki
çabaların inatla, ısrarla, kararlılıkla
sürdürülmesine; önümüzdeki sürece
olumlu şekilde yansıtılmasını ümit etmeye devam edeceğim .
8 Şubat 2013
CHP'li belediye başkanı:
Kürtleri Aydın'dan temizleyeceğim
SEVDE KILINÇ / STAR
Adalet ve Kalkınma Partisi Aydın
Milletvekili Mehmet Erdem, CHP'li
Aydın Belediye Başkanı Özlem
Çerçioğlu'nu etnik siyaset yapmakla
suçladı.
Çerçioğlu'nun 'Kürtleri Aydın'dan temizleyeceğim' dediğini aktaran milletvekili Erdem "Bu süreç Aydın'da
büfelerin kaldırılmasıyla başladı.
Baktı ki o zaman ciddi bir ivme yakaladı. Şimdi de aynı siyaseti Balıkçılar üzerinde yürütüyor. Balıkçılar
etnik yönünü bildiğimiz kişiler. Tehlikeli bir oyun." dedi. Aydın Belediye
Başkanı Çerçioğlu Erdem'in iddialarının doğru olmadığını savundu.
Milletvekili Erdem ise "Bana bu bilgileri aktaran muhtarlar zamanı gelince konuşacak" dedi.
TEHLİKELİ OYUNLAR
Geçtiğimiz hafta yapılan AK Parti
Aydın 46. İl Danışma Meclisi Toplantısında konuşan Mehmet Erdem,
"Aydın, tehlikeli bir oyunun içine
çekiliyor. Büfeler kaldırıldı vatandaşlar bunu olumlu karşıladı, buna
itirazımız yok. İlk önce kaldırılan
büfeler, SİT alanına uygun olmayan
yapılaşma olduğu için kaldırılması gerekiyordu. O büfeler bu karar
çerçevesinde kaldırıldı. Bu da Özlem Hanımın ilk belediye başkanlığı
günlerine denk geldi. Özlem Hanım,
oldu Topuklu Efe. Çerçioğlu buradan
etnik siyaset malzemesi elde etti.
Etnik siyaseti, Menderes Park'ta balıkçılarda da kullanılıyor. Köylerde
etnik siyaset yapılıyor. Bu tehlikeli
oyundan biran önce vazgeçmesini
diliyorum. Bizim birlik, beraberlik
ve kardeşliğe ihtiyacımız var. Eğer
sorumluluk noktasındaki insanlar,
birlik, beraberlik ve kardeşliğimizi
zedeleyecek ve birbirimize düşürecek mahiyette birtakım kıvılcımlara
neden olacak etnik siyasetini sür-
dürülürse, Aydın'ın hayrına olmaz"
şeklinde konuşmuştu.
İDDİASINI TWITTERA TAŞIDI
Mehmet Erdem bu konuşmasının ardından sosyal paylaşım siteleri üzerinden yaptığı açıklama ile iddialarını yineledi. Konuyla ilgili açıklama
yapan Mehmet Erdem şunları söyledi: "Özlem Çerçioğlu, köy muhtarlarını davet ediyor. Onları belediyede
misafir ediyor ve bu esnada muhtarlar
ile sohbet ediyor. Bazı köyleri ziyaret ediyor. Bize muhtarlar kanalıyla
geldi bu iddialar. 'Kürtleri Aydın'dan
temizleyeceğim' diyormuş kendisi.
Bu etnik bir siyasettir. Tehlikeli bir
siyaset anlayışıdır. Terörle mücadelede belli bir aşamaya gelindi. Hassas
bir süreçten geçiyoruz. CHP'de yaşanan benzer söylemler dolayısıyla
istifa yaşandı. Kılıçdaroğlu 'etnik siyasete müsaade etmeyiz' diyor. Fakat
Çerçiğlu etnik siyaset yapıyor. Bunun için Aydın'da bazı argümanları
da kullanıyor. Menderes Park işletmeleri 4 yıldır aynı ücret ile kirada.
4 yılın sonunda mı aklınıza geldi?
Balıkçılar etnik yönünü bildiğimiz
kişiler. Bu süreç Aydın'da büfelerin
kaldırılmasıyla başladı. Baktı ki o
zaman ciddi bir ivme yakaladı. Şimdi de aynı siyaseti geliştirmeye çalışıyor. Tehlikeli bir oyun. Biz de bu
yaşanlar karşısında sosyal paylaşım
siteleri üzerinden, sizler vasıtasıyla
Kılıçdaroğlu'nu uyarıyoruz" dedi.
26 Ocak 2013 Cumartesi
Kaynak: http://haber.stargazete.com
kızılbaş - sayfa 11 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Kullanışlı Aleviler / Alevilik Üzerine Notlar Son
Gokhan Erdogan
Hatır Kalsın, Yol Kalmasın
Alevilik, Azerbaycan, İran, Irak, Suriye, Bulgaristan, Yunanistan, Kıbrıs,
Romanya, Makedonya gibi çevre ülkelerdeki yerel unsurları, etkileşimleri ve Almanya, İngiltere, Fransa,
ABD vb ülkelerdeki diasporasıyla ve
de Türkiye’de milyonlarla ifade edilen Alevi nüfusu ile büyük bir sosyal
ve ekonomik gücü ifade eder. Bunun
yanı sıra Yunus Emre’den, Pir Sultan
Abdal’a, Aşık Veysel’e birçok ozanları,
özgün kültürüyle Türkiye’nin kültürel
yapısını büyük oranda belirleyen bir
geleneğe sahiptirler. Bu nedenle Alevi
nfusu, kültürü, örgütleri Türkiye siyasetinin tam merkezinde yer almaktadır.
Alevilerin büyük çoğunluğu kendilerini yalnızca Alevi sıfatıyla tanımlamaktadırlar. Buna ragmen bir yanda Sünni
Türk devlet öte yanda diğer siyasi hareketler kendi ajandaları ve ideolojilerine göre Alevileri üç tarz-ı siyasetin,
üç farklı kimlik inşa sürecinin etkisi
altına almaya çalışmaktadırlar. Birbiriyle de etkileşen, nüansları bulunan
bu kimlik inşa süreçlerinin her biri,
tanımlar kısaca şöyle özetlenebilir; 1)
Aleviler Türktür 2) Aleviler Kürttür 3)
Aleviler Müslümandır. Her biri Alevilerin aslında eski Türk, Kürt ya da İslam geleneklerinden kaynaklandıklarını ve parçaları olduğunu iddia etmekte
ve bu iddia üzerinden Alevi toplumunu kendi kurdukları tarihi, ideolojik
bir kimliğe doğru asimile etmeye çalışmaktadırlar. Alevi sivil toplumunun da genel eğilimlerini veren bu üç
tarz-ı siyaset kendi siyasetlerini Alevi
toplumuna taşımakta oldukça başarılı
olmalarına rağmen Alevi toplumunun
problem ve ihtiyaçlarını görme ve dillendirme noktasında o oranda başarsız
olmaktadırlar. Bu anlamda Aleviliğin
temsili, sesi gasp edilmiş bulunmaktadır.
Bir kimlik olarak Alevilik
Modernist yaklaşıma göre Millet ve
Milliyetçilik kavramları insanlık tarihinin bütün saf halarda insana içkin
olarak varolmamış, Fransız devrimi ve
sanayi devrimi döneminde ortaya çıkmış yeni kavramlardır (Gellner 1981).
Sanayi devrimi sonucu üretim teknikleşip merkezileşirken toplumsal yapı
da bu üretimi sürdürecek biçimde dil
ve kültür anlamında standartlaşmaya
başlıyor. Feodal üretim tarzının parçalandığı ve dinin toplumsal rolünü
kaybettiği dönemde ortaya çıkan boşluk, bu sefer “milliyetçilik” ile doldurulmaya başlanmıştır (Benedict 2006).
Henüz Türk ulusunun inşa edilemediği dönemde Yakup Kadri’nin Yaban
romanında Anadolu’yu gezen bir aydın tipi, köylüye Türk olup da nasıl
Mustafa Kemal taraftarı olmadığına
dair çıkışırken köylünün cevabı “Biz
Türk değiliz ki beyim… Biz İslamız,
elhamdülillah… O senin dediklerin
Haymana’da yaşar. (Karaosmanoğlu
1936)” biçiminde olmuştur. Benzer bir
biçimde araştırmalara göre Alevilerin
de büyük çoğunluğu (Akkiraz 2012),
(K. Fırat 2005) kendilerini millet denilen yeni ve Anderson’un ifadesiyle
“hayali cemaat” üyelikleriyle değil
kadim “Alevi” kimlikleriyle tanımlamaktadırlar. X’i Alevilik dışında Türk,
Kürt, İslam vb herhangi bir kimlik olarak düşünürsek süreç “Alevi”den “Alevi x” e oradan “x Alevi” ye en sonunda
sadece ”x” dönüşecekleri bir biçimde
gelişmektedir. Baskın olan Alevi kimliği ile sahip olunan ya da olunmasi
istenen ikinci bir kimliğin yer değiştirmesi için gösterilen baskı ve çabalar
suretiyle kısmi ya da bütün bir asimilasyon görülmektedir.
Aleviliği çoklu tanımlamak
Osmanlı’dan günümüze Alevi toplumu
üzerinde süren yoğun baskı, asimilasyon politikaları ve şehirleşme bir
eşitsiz gelişim sürecinin parçası olarak Alevilerin geleneksel örgütlenme
modelllerini dağıtmış, kitleyi büyük
ölçüde atomize etmiştir. Bu süreç, cenaze törenleri gibi bir çok başlıkta asimilasyona neden olmuş olmasına rağmen öte taraftan da Alevi toplumunda
merkezileşmenin, tekleşmenin olmaması yerel özelliklerin, çeşitliliğin
kaybolmamasını da sağlamıştır. Sünni
toplumu ise Osmanlı’da Halife sıfatıyla padişah tarafından temsil edilmiş,
Cumhuriyet döneminde ise Diyanet tarafından merkezi olarak devlet bütçesi
ve kadrolarıyla tepeden aşağıya doğru
bir kimlik olarak inşa edilmiştir. Günümüzden bir örnek vermek gerekirse
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ;
“Diyanet İşleri Başkanlığı kalkar veya
kaldırılırsa, bu milletimize yapılmış
en büyük kötülük olur. İnsanlarımızın ayrışmasına yol açar. Cami, cami
bölünmesine neden olur (NTV 2013)”
Tespitinde bulunmaktadır. Bu tekçi
devlet zihniyeti, Alevi açılımı boyunca
ve sonrasında sürekli olarak bir tanımlanma dayatması ile yaklaşıyor, süreci
çıkmaza itiyordu: “Ama Alevilik bir
dindir deniliyorsa bunu çıksınlar müşterek olarak açıklasınlar. (R. T. Erdoğan 2012)” Alevi önde gelenlerinin bir
bölümü, eşit yurttaşlık, düşünce ifade
özgürlüğü çerçevesi üzerinden konuyu
tartışmak yerine iktidarın kendilerini itelediği makasta Aleviliğin ne olduğunu dünyanın çeşitli bölgelerinde
yaşayan farklı Alevi topluluklarının
kendi kararlarına bırakmak, çoklu tanımlamanın mümkün olduğunu ifade
etmek yerine, tekçi bir tanımı tartışmayı seçtiler.
Dört Kapı, Kırk Makam ve bir sandalye…
kızılbaş - sayfa 12 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Alevi toplumunun geleneksel yapıları çözülürken kentleşen Aleviler yeni
örgütlenmeler altında buluşmaya çalıştılar. Fakat köylerden çıkan Aleviliğin
şehirde güçlü siyasi hareketlerin hegemonya alanında bağımsız bir örgütlenme gerçekleştirmesi kolaylıkla mümkün olmayacaktı. Birçok Alevi örgütü
kurulacak fakat bunlardan bir çoğunun
önceliği Alevilik, Alevi toplumunun
ihtiyaç ve sıkıntılarından olmaktan çıkacak çeşitli siyasi hareketlerin bölge /
alan kapatma üye devşirme vb amaçlarına hizmet edecekti (Devrimci Alevi
Komitesi 2012). Yazı boyunca örneklerini vereceğim bu kuruluşların ister
başlangıçtaki amaçları Alevi toplumunu manipüle etmek olsun ya da olmasın, diğer toplumsal gruplarla girdikleri müttefiklik ilişkilerinin görünen
sonucu kurdukları ilişkiden faydayı
Alevi toplumu görmemiştir. Böylece
Alevilerin örgütleri olmaktan ziyade
devletin, siyasi hareketlerin Aleviler
içindeki örgütleri/uzantıları durumuna
dönüşmüşlerdir.
Günümüz siyasetinin temsili yapısı ile
Alevi toplumunun kurumsal temsili
arasındaki boşluk çeşitli kişilerin farklı farklı siyasetlerle müttefiklik ilişkileri içinde kendilerini temsilci olarak
kurmalarıyla fiili olarak doldulurulmaya çalışılmaktadır. Bir gelenek ya
da demokratik temsille ilişkisi olmadan genelde bir kurum içinden fakat
kurum kimliğinden ziyade kişi olarak
kendilerini öne çıkarmaya çalışan bu
“temsilcilerin” iktidara ve siyaset alanındaki diğer aktörlere alışıldık diplomasi olanaklarını sağladıkları açıktır fakat bu şahışların Alevi kültürü,
toplumu içinde yerleri oldukça tartış-
malıdır. Asimetrik güçlerin etkileşiminin söz konusu olduğu Aleviler ve
devlet/siyaset ilişkisinde temsiliyetin
yani muhatabiyetin hatta “kahraman”
ın asimetrideki güçlü taraf olan devlet/örgüt tarafından açık ya da kapalı
belirlendiğini görüyoruz. Ergenekon
dava sürecinde Alevilik konusunda
Dersim’de soykırım olup olmadığından, Atatürk’ün rolüne devletin tüm
kırmızı çizgilerine riayet eden bir
kişi olan eski ABF genel başkanı Ali
Balkız’a suikast planı (Yurdakul 2009)
ortaya çıkmıştır. Fakat bu planla hedeflenenin sadece makbul bir Aleviyi
ortadan kaldırmak mı, yoksa makbul
bir Alevi kahramanı yaratıp arkasında
makbul bir siyaset örgütlenmesi mi olduğunu halen karanlıktadır.
Aleviler ve üç tarz-ı siyaset
“Kızılbaş eşittir Türk’tür”
Cem Vakfı
http://www.cemvakfi.org.tr
Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde ele aldığımız Cem Vakfı ve yeni
“sözde” Alevi dernekleri de bu sürecin örnekleridir. Süreç “sözde” Alevi derneklerinde olduğu gibi sadece
muhattabın devlet tarafından tepeden
kurulmasıyla gerçekleşmemekte aynı
zamanda kişiler, kurumlar aktif şekilde devlete ya da kendi istikballerini
gördükleri çeşitli siyasetlere Aleviliği
kimi zaman soft power, kimi zaman
yedek kuvvet olarak paketleyip pazarlamaktadırlar. Bölgesel yumuşak güç
paketlemesinin örneği olarak, “sözde”
Alevi derneklerinin ortaya çıkmasıyla
devletli pozisyonunu kaybetmiş Cem
Vakfı Genel Başkanı İzzetin Doğan,
Türkiye’nin Balkan politikalarında
Alevilerin Türkiye Devleti için kullanım değerini şöyle ifade ediyor; “Oysa
son 35 yılda Türkiye’de Laik Devlet
sisteminin fiilen çökertilerek Devletin
Sünni bir görünüm kazanması ve uygulamada Devletin Aleviliği dışlar görünmesi, Türkiye’nin bu bölgelerdeki
nüfuz, yarışında sahayı İran’a kaptır-
ması tehlikesini beraberinde getirmiştir. (Doğan)” TRT’de yayınlanan “Bir
Nefes Balkan (TRT 2010)” belgeselinde de görebileceğimiz gibi bölgedeki
Alevi nüfusu Türkiye Devleti’nin ilgi
alanındadır. Edirne Cem Vakfı’nın internet sitesinde yer alan Mürsel Bali
Sultan Törenleri’ne dair habere baktığımızda Cem Vakfı’nın Balkan “açılımına” devletin, Türkiye içinde hiçbir
etkinlikte görülmeyecek ilgisi göze
çarpmaktadır.
“Ruşenler köylülerinin düzenlediği
“Mursal” Kurbanı 11 Kasım Pazar
günü Seyyid Ali Sultan Dergâhı yakınlarındaki Mursal Sırtı’nda gerçekleşti. Seyyid Ali Sultan’ın oğlu Mursal
Bali’yi anmak için düzenlenen kurban
etkinliğine Edirne Valisi Hasan Duruer, Edirne Belediyesi Başkan Yardımcısı Ertuğrul Tanrıkulu, Edirne
Borsası Başkanı Mustafa Yardımcı,
Edirne MüftüsüÖmer Taşçıoğlu, Cem
Vakfı Edirne Şubesi Başkanı Mustafa
Çetin, T.C. Dışişleri Bakanlığı Edirne Temsilcisi Metin Kılıç, Edirne Vali
Yardımcısı Abdullah Aslaner, EdirneSüloğlu Kaymakamı Serhat Kahraman, Edirne İl Jandarma Alay Komutanı Albay Selman Kömürcü, Edirne İl
Emniyet Müdürü Cemil Ceylan, Edirne
İl Milli Eğitim Müdürü Hüseyin Özcan
Hastaneler Birliği Genel Sekreteri İlhan Açıkgöz, Kültür Turizm Edirne İl
Müdürü İrfan Özcan, Edirne Çevre
ve Şehircilik İl Müdürü Sami Öztürk,
Edirne Valiliği Özel Kalem Müdürü
İbrahim Tarancı, Cem Vakfı Halkla
İlişkiler Başkanı Ayhan Aydın, Güney
Bulgaristan Alevi-Bektaşi Derneği
Başkan Yardımcısı Merdenur Recep,
T.C. Gümülcine Başkonsolosu Osman
İlhan Şener, Gümülcine S.Müftüsü
İbrahim Şerif, Batı Trakya Azınlığı
Yüksek Tahsilliler Derneği Asbaşkanı Osman İsmail, Kozlukebir Belediye
Başkanı İbrahim Şerif, Kozlukebir Belediyesi “Toplumsal Hareket” Başkanı
Saadettin Şakir Hüseyin, Seyyid Ali
Sultan Dergâhı Koruma Vakfı Başkanı Ahmet Karahüseyin, Seçek Azınlık
Eğitim ve Kültür Derneği Başkanı Ali
Pencal’ın yanısıra kalabalık bir soydaş
topluluğu katıldı. (Trakya-Alevi)”
Ulusalcı Aleviler içinde tüm oyuncular
İzzettin Doğan gibi güçlü oyun kurucu
aktörler değillerdir. Örneğin, 2001 yılındaki “Alevilik bir sınıf değildir ki,
onun partisi olsun. (Balkız, Milliyet
kızılbaş - sayfa 13 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Gazetesi 2001)” Beyanının aksine Ali
Balkız, Aleviler yeknesak aynı siyasi
görüştelermiş ve bu bir siyasi parti ile
temsil edilebilinir gibi, Alevi Bektaşi
Federasyonu’nun o dönem ki başkanı
sıfatıyla “Alevi partisi” kurma çalışmaları içinde yer aldı (Sevimay 2009).
Federasyon bileşenlerinin bir kısmının
(Üstündağ 2010) (PSAKD 2009) parti
kurma çalışmasına destek vermediği
gibi, ABF hukukunun da Genel Başkanın bu sıfatla, böyle bir çalışma yürütmesine izin vermediği yönünde itirazları olacaktı (Eser, Nurhak Dağı 2009).
Buna rağmen federasyon bileşenlerinin görüşlerini dikkate almadan, monolitik temsiliyetçi, dini bir parti kurma girişimiyle kendisi ve arkadaşları
adeta topluca milletvekilli olma şansı
yakalayacaklardı. Bu süreçten umutlu olduğu dönemde Ali Balkız, “CHP
rozetlerini çıkarıp atmadıkça kurtuluş
yok (Balkız, Alevi Haber 2009)” demesine karşılık kısa bir süre sonra 2011’de
Alevi Bektaşi Federasyon’u genel başkanlığından istifa ederek genel seçimlerinde CHP milletvekilli aday
adayı olacaktı. Anlaşılacağı üzere Ali
Balkız’ın “Cemevleri serbest olsun,
türban yasaklansın”, “[Aleviler göre]
Hz. Ali, Mustafa Kemal Atütürk olarak zuhur etti (Balkız, Bugün 2008)”,
“Alevi Halkının derinden bağlı olduğu;
İstiklal Marşı, Bayrak, Vatan ve Mustafa Kemal Atatürk gibi ortak değerler
(Balkız, ABF 2010)” gibi ifadeleri CHP
aday adaylığından milletvekilliğine
taşınmasına yeterli olmadı. Yazının
ilerleyen kısmında Ali Balkız’ın ifadelerindeki Alevilerin değerlerini federasyonunun en büyük bileşenlerinden
Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin
basın açıklamalarına baktığımızda göremeyecek olmamız da Balkız’ın siyasi
kolaycılığının bir örneği olacaktır.
Alevi sivil toplum kuruluşlarını, önde
gidenlerini araştırırken çoğu kez “isim
benzerliği mi?” sorusunu kendinize
sorduracak kadar hızlı siyasi değişim
yaşadıklarını görmekteyiz. Türkiye
siyasetinde olmayan değişimi, dönüşü açıklama, hesap verme alışkanlığı,
Alevi kuruluşları ve önde gelenleri
için de geçerli görünmektedir.
“Demek ki, ocakzade dedeler ya da
büyük şeyhler ve babaların hepsi Türk
soyludur. Türklerin genlerine yeryüzüne gelişleriyle birlikte “ulus olma bilinci” işlenmiş ve Oğuz Ata’dan gelen
töre değişmez yasa haline gelmiştir. ….
Okullarda ana dil Türkçe yerine İngilizce eğitimi ve öğretimi yapılması en
büyük ihanettir. Buna ilaveten küreselleşme ile birlikte son dönemde “Türk
Irkını Melezleştirme Yoketme” planları… süreç içinde Kürtleşmişlerdir….
Kızılbaş eşittir Türk’tür…. Bugün “Eline Beline Diline Sahib Olmak” düsturunun ulusal siyasal bilinçdeki adı;
“Ulusal Devlet’e Ulusal Dil’e, Ulusal
Tarih’e sahib çıkmaktır.” ” (Kenanoğlu ve Onarlı, Türk Kültürü ve Hacı
Bektaş Veli Araştırma Dergisi Gazi
Üniversitesi 2002)
Türklerin doğuştan kimi üstün özelliklere sahip olduğu, “ırk”ın korunması gerektiği, Kızılbaşların hepsinin
Türk olduğu gibi pür resmi tarih ve ari
ırkçılıkla karşılaştığımız bu metnin
sahibinin adını daha sonra Yüzleşme
Derneği’nin çıkardığı “Resmi Tarihle Yüzleşiyoruz (Yüzleşme Derneği
2012)” kitabının yazarları arasında da
görebiliyoruz. Yazar, Halkların Demokratik Kongresi Genel Meclis üyesi
(HDK 2012), Alevi Bektaşi Federasyonu Eski Başkan Yardımcısı (Birgün
2010), Hubyar Sultan Derneği Başkan
Yardımcısı Ali Kenanoğlu’dur. Kenanoğlu şu sıralar kendini şöyle ifade
ediyor; “Alevilerin dışında hiçbir siyasal parti içinde çalışmam olmadı.
Ama bakış açım duruşum siyasi tercihlerim hep soldan yana olmuştur. Soldan yana derken kendini sol gösterip
de etnik köken anlamıyla milliyetçilik
yapan soldan yana değil, gerçekten
sol değerleri savunan soldan yana
olmuşumdur. (Kenanoğlu, Alevi Haber Ajansı)” Yukarıda alıntılarla yer
verdiğim metnin ikinci yazarı, İsmail
Onarlı’nın Cem Radyo’ya verdiği söyleşide Türk Kültürü ve Hacı Bektaş
Veli Araştırma Dergisi’nde Türk ırkçısı ifadeler kullanmasına rağmen Cem
Radyo’da bir anda farklı bir ideolojik
ve etnik kimliğe büründüğünü görüyoruz. “Ben kendimden başlarsam birçok
ırkın karışımıyım, elimizdeki ve arşivdeki belgeler böyle yazmaktadır: Türk,
Arap, Zaza, Kürt bilinenler ya “Anadolu Kimliğim” oluşmuştur. (Aydın, Cem
Radyo 2000)” Bir başka yerde; “Türkiye nüfusunun %70’i “kafatasçı Irkçı
ve İslam Şeriatçısı” bir kültüre sahiptir
(Onarlı 2001)” ifadesine de rastladım.
Bir uçta CHP’nin diğer uçta daha küçük ulusalcı sol partilerin Alevilere bakışı ise hemen hemen birbiriyle
aynı çizgidedir. Yazının ikinci bölümünde CHP’nin Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki politikalarını ele
almıştım. Bugün ise CHP, ancak seçildikten 330 gün sonra (TVHABER
2011) “Alevi” kelimesini kullanabilen
bir Genel Başkan’a sahiptir. Dersim
soykırımı ve suçluları bugün hale
CHP’nin savundukları arasındadır. Bu
minvalde bu değerlere, ilericiliğe dair
Kaypakkaya’nın çözümlemesi halen
geçerliliğini korur görünmektedir;
“Kürt isyanlarının yeni Türk devleti
tarafından vahşice bastırılmasını ve
peşinden yapılan kitle katliamlarını feodalizme karşı yönelmiş ‘ilerici’, ‘devrimci’ bir hareket diye alkışlayanlar,
sadece ve sadece iflah olmaz hakim ulus
milliyetçileridir… (Kaypakkaya 1971)”
Günümüzdeki kaynaklara göre Dersim
soykırımının bir isyan sonucu gerçekleştiği tartışmalıdır fakat Dersim soykırımına dair “ilerici” yaklaşım dün
olduğu gibi bugün de Kaypakkaya’nın
tarif ettiği çizgiye denk düşmektedir.
CHP 1938’deki Dersim Soykırımını
halen savunmakta (Öymen 2009), örnek bir uygulama olarak göstermektedir. CHP Grup Başkanvekili Akif
Hamzaçebi, Seyit Rıza’ya dair iadeyi
itibar tartışmalarında işi hakarete vardırmış “olmayan itibar iade edilemez”
(Çebi 2012) demiştir.
Dersim soykırımına dair tarihsel TKP
o dönem ki tavrından ötürü özür (Yağcı 2011) dilemişse de yeni TKP takip
edebildiğim kadarıyla böyle tavır yerine mirasını sahiplendiği partinin o
gün isyanın bastırılmasını ilerici gören
ifadesinin bugün soykırıma uğrayanları gerici olarak niteleyerek tekrarlamaktadır: “Dersim isyanı ve isyanın
sembol ismi Seyit Rıza Türkiye ilericiliğinin mücadele tarihinin bir parçası
olarak görülemez. (Yaşlı 2011)” ifadesiyle soL dergisi yazarı, Türk Solu dergisini “Bu anlamda köylü kırmalarını
doğrayan Hızır Paşa acaba sosyalizmin ön koşullarını mı yaratıyordu? (G.
Fırat, Türk Solu 2009)” sorusuyla ifade
ettiği “ilerici” çizgisiyle bütünleşiyordu. Gerek TKP gerek diğer ulusalcılar
için olsun Alevilik, dini kimliğinden,
kendi taleplerinden sıyrılarak pratikte sadece fiziki güce sahip bir kitleye
indirgenmektedir (Kılıçer 2012). Bu
grup için de Cemevi bir ibadethane değil bir diyanet görevlisinin ifadesindeki gibi “cümbüş evi”dir. “Solun uzattığı ele tutunan ve konser salonu, tiyatro
kızılbaş - sayfa 14 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
sahnesi, sergi salonu, okuma odası,
kütüphane, etüt merkezi, konferans salonu, sohbet odası, dans salonu, dayanışma evi, mahalleli buluşma noktası,
aşevi olabilen cemevinin ibadethaneye
indirgenmesi açık bir gerileme anlamı taşır. Bu halkçı ve ilerici işlevlerin
ibadethaneye sığması mümkün değildir. İbadetheneye sıkıştırıldığında diğer yönleri ayazda kalacak bir Alevilik, asimilasyona karşı savunmasız da
kalır.” (Güler 2011) Milyonlarla ifade
edilen nüfusunu, kadim geleneğini,
yüzyıllarca süren varoluş mücadelesine saygı duymadan 0.14’lük (Hürriyet
2011) oy oranı ve tepeden modernist
yaklaşımla Aleviliğin kendi kazanımlarını “solun uzattığı ele” bağlamak
gerçekten kendini dev aynasında görmek olsa gerek. Alevilik ibadethanelere “sıkıştırıldığında” sanki yüzyıllarca
Türkiye solunun gölgesinde asimilasyondan korunmuş gibi sol’un desteğinden mahrum kalacağı ve böylece
“savunmasız da kalacağı” düşüncesi
de aynı ruh halinin sonucudur. Dersim soykırımı konusunda, Türk Solu
dergisi ise bir adım daha ileri gidip
“Dersimliler devletten özür dilesin (G.
Fırat, Türk Solu 2011)” kapağıyla 344.
sayısını çıkaracaktı. Bu çizginin bir
başka ucu olan Aydınlık Gazetesi konu
Alevilik olunca Akit Gazetesi çizgisine düşüp Yalçın Küçük’ün “mum
söndü” iftirasını içeren yazısını bile
yayınlayabilmektedir (Küçük 2011).
Aleviler, siyasi bir müttefik olmanın
haricinde kendi taleplerini dillendirdiklerinde ise bu çevreler tarafından
kolaylıkla gericilikle itham edilmekte
ve dışlanmaktalar.
“Alevi toplumunun büyük bölümü
Kürttür”
Birileri Aleviler Ortaasyadan gelmiş,
Şaman kökenlidir derken diğer taraftan
Abdullah Öcalan’ın Kürtlerin Ziya Gökalp’idir (Küçükaydın 2008) dedidiği
İsmail Beşikçi televizyonda seyrettiği
bir programı kanaate varmakta yeterli görüp, “Alevilik İslamiyet’ten önce
Mezopotamya’da yaşayan bir inançtır.
Zerdüşt kökenli bir inançtır” diyebilmektedir (Beşikçi, GomanWeb 2006).
Ankara Eski HADEP il başkanı olan,
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği genel
başkanlığını yürüten Kemal Bülbül
(PSAKD 2006), Alevilerin aşina olduğu “Aleviler Türkmendir” tezini kendi
siyasetine uygun olarak ters çevirerek “Alevi toplumunun büyük bölümü
Kürttür” ve “Maraş, Alevi inancı ve
Kürt kimliğine karşı yapılmıştır” tezlerini ileri sürmektedir (DİHA 2012).
Bülbül’ün geçtiğimiz yıl PKK ve KCK
tutuklu ve hükümlülerinin başlattığı
cezaevlerindeki açlık grevlerine (CNN
Türk 2012) dair Alevi toplumuna hitaben, “Cezaevlerinde bulunan inançsal
anlamda da bizi temsil edenler için
Alevi toplumunu Yass-ı Kerbela orucunu üç gün öne almaya ve bu canlarla dayanışma için oruç tutmaya davet
ediyorum” biçiminde bir bildirisi yayınlandı. İfadedeki bizi temsil edenlerin kim olduğu ve nasıl bir temsiliyetleri olduğu, “biz” in kimleri kapsadığı
açık değildir. Tüzüğünde “Çalışmaları
ırk, dil, inanç, cinsiyet ve siyasal görüş
ayırımı gözetmeden sürdürür. (PSAKD
2011)” yazan derneğin genel başkanı
Bülbül, Alevilerin Pirleriyle, Türkiye
DTK Alevi Konferansı 2013 – http://dersimnews.com
siyasetinin çeşitli kanallarındaki siyasi aktörleri aynı düzlemlerdelermiş
gibi bir arada sıralamaktan da çekinmemektedir; “Hacı Bektaş’a, Hallac-ı
Mansur’a, Nesimi’ye, Şeyh Bedrettin’e
inananlar ve onların ardılları olan
Denizlere, Mahirlere, İbrahimlere,
Mazlumlara inananlar…” (Bülbül,
Fırat Haber Ajansı 2012) (Bülbül, sol
2012) Bu ardıllığı hangi kıstaslarla ve
ne cüretle koyduğunu anlamak gerçekten zor. Bir takım Alevi derneklerinin
bildirilerinde, kimi yöneticilerinin
konuşmalarında Alevi Pirleri ile Türkiye solunun önde gelen isimlerini bir
arada anılması oldukça alışıldık bir
durum haline geldi. Bir Alevinin sağcı da olabileceğini düşünerek örneğin
Kemal Bülbül’ün bildirisini “ve onların ardılları olan Abdullah Çatlı’lara,
Muhsin Yazıcıoğulları’na… ” biçimde
değiştirsek sanırım siyasetin ne oranda
Alevi değerlerinin içine karıştırılmaya
çalışıldığı daha çarpıcı bir halde gösterebilirim. Bülbül bu yaklaşımıyla,
hem siyasi aktörleri mistifiye etmekte, siyaseti ona, buna “inanlar” olarak
tanımlamakta hem de öte yandan Alevi Pirlerini, günlük siyasetinin aracı,
meşrulaştırıcı temeli haline getirmektedir.
Kürt hareketi kendi siyasal birikim,
örgütlülüğü geliştikçe kendi dışındaki
topluluklarla ilişkileri de daha açık konumlar almakta. Diyarbakır Bağlar’da
bir Cemevi açılmıştır (Bağlar Belediyesi 2011), BDP Alevi Çalıştayları
düzenlemekte (İMC 2012), ayrımcılığı
karşı meclis araştırmaları istemektedir
(ANF 2013). Öte yandan KCK İnanç
Komitesi Ramazan ayı dolayısıyla yayınladığı bildiride, Türk Diyaneti gibi
“üzerinde ezan-ı serif okunan topraklar” (ANF 2012) ifadesiyle islami fethin sembollerini kullanmakta sakınca
görmemektedir. Hürriyet Gazetesinin
logosundaki “Türkiye Türklerindir”
ifadesinin ideolojik olarak aynısı yazımsal olarak tam tersi olan “Kürdistan Kürtlerindir.” (Demirtaş 2012)
ifadesiyle de Kürt olmayan Alevilerin
ve diğer gurupların varlığı kolaylıkla
unutulabilmektedir. Kürt hareketinin
Aleviliğe bakışı birçok noktada “Tersinden Kemalizm” olarak özetlenebilecek noktadır. Devlet nasıl kendi Alevisini yaratıyor, öne çıkarıyorsa Kürt
hareketide de aynı çizgi vardır. Kürt
hareketi tarafından öne çıkarılmış
isimlerden olan Kemal Bülbül, bir Ale-
kızılbaş - sayfa 15 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
vi dernek yöneticisi olarak ne şekilde
kendinde hak bulduğu bilinmez fakat
Alevi toplumunun varoluş mücadelesini, kendi sorunundaki söz hakkını
ve sorumluluğunu “BDP’ye Alevi sorunu sorumluluğu veriyoruz. (Bülbül,
Yüksekova Haber 2012)” ifadesiyle
bir siyasi partiye kendince devretmişti. Fakat bu devirdeki eli çabukluktan
bir sonuç alınmayacağı kısa sürede
anlaşılmış olacak ki 2-3 Şubat 2013’te
Diyarbakırda once 1. Alevi konferansı
adıyla düzenlenmiş sonra ismi 1.Kürdistan Alevi Konferansı olarak çevrilmiş bir konferansı düzenlendi. Konferans sonuç bildirgesine baktığımızda
Kürt hareketinin de tıpkı AKP gibi
mevcut Alevi sivil toplum ve temsilcilerini görmezden gelerek ‘Mezopotamya Alevi Birliği’ adıyla kendisiyle
daha organik “sözde” Alevi dernek ve
federasyonları kurma yoluna girdiğini
görüyoruz (Evrensel Gazetesi 2013).
Bu sefer Alevi toplantılarında ve Cemevlerinde görmeye alışık olduğumuz
Atatürk portreleri yerine PKK kurucularının portrelerinin (Gündük 2013)
yer aldığı bu konferansın sonuç/karar
bildirisinde ise PKK kurucusu “Sakine
Cansız Alevi Kadın Akademisi kurulması.” kararının alındığını görüyoruz.
ABF birleşenlerinden biri olan Alevi
Kültür Dernekleri Genel Başkanı Engin Gündük’ün ifadesiyle konferans
(kongre?) “Alevilerden ziyade Kürt siyasal hareketinin ihtiyaçlarına dönük
bir organizasyon özelliğini taşıdığı görülmüştür. (Gündük 2013)”
“Hiçbir Alevi Aleviliğin din olduğunu iddia edemez”
Yazının ikinci bölümünde Alevi toplumuyla ilişkisi olmayan Alevilerin
kendilerini temsilini engellemek, söz
haklarını çalmak ve makbul bir Alevi
kimliği yaratma doğrultusunda toplumu asimile etmeye görevlendirilmiş görünen “sözde” Alevi dernek ve
federasyonuna değinmiştim. Abant
Platformu toplantılarını düzenleyen
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Onursal Başkanı Fethullah Gülen (Fethullah Gülen Resmi Sitesi 2004), (Gülen, GYV 1994) “Dersimli Alevilerin
dini yoktur (Gülen, Youtube)” derken
Abant Platformu yönetim kurulu üyesi
Ali Bulaç Alevilere adeta aba altından
sopa gösterircesine “Alevi Sempozyumunda” “Alevilerin her ağızlarını
açtıklarında önce iyi – doğru insan
olmak lazım demeleri de doğru değildir; iyi ve doğru insan olmak için,
önce Müslüman olmak gerekir. (Eser,
DABF)” diyordu. Platformun bir diğer yönetim kurulu üyesi “Alevilerin
Kemalizm’le imtihanı” yazarı, Dersim
araştırmacısı, Yüzleşme Derneği kurucusu Cafer Solgun (Abant Platformu)
‘u ise “önce Müslüman olmak gerekir”
mesajını almış olsa gerek “Kendimi teolojik konularda yeterli görmüyorum.”
ifadesinden sonra “Alevilerin namaz
kılmak, hacca gitmek gibi İslamiyet’in
bazı gereklerini yerine getirmekten
imtina ettikleri bilinen bir durum. Bu,
İslam tarihindeki bilinen ayrışmada
Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’ten yana tutum almalarıyla ilgilidir. (Bayraktar 2010)”
Solgun, kendisinin de ifade ettiği yetersiz teolojik bilgisine karşın Aleviler
ve ibadethaneler başlığında, “Cemevi,
Aleviler için ibadet mekanıdır. Aleviler
camiye karşı değillerdir. Camiye gitmeyişlerini Hz. Ali’nin namaz kılarken
camide şehit edilmesi ve “Emevi İslamı” olarak adlandırdıkları dönemde
camilerde Ehlibeyt’e küfür edilmesi ile
gerekçelendirmektedirler. (Fars Haber
Ajansı 2012)” Aleviler, Alevilerin kendini nasıl tanımlayacakları konusunda
ise Türk Sünni devlet tezleriyle gayet
parallel ve cesur bir ifadeyle “Hiçbir
Alevi Aleviliğin din olduğunu iddia
edemez (Solgun, Gerçek Hayat 2012)”
demektedir. Sivas katliamından elini yıkamak isteyen bir kesimin, “her
iki olayda da bölücü terör örgütünün
parmağı (TRT Türk 2012)” olabileceği üzerine Sivas ve Başbağlar katliam
dosyalarını birleştirdiği şu günlerde
Solgun’un ifadelerinden de gördüğümüz yeni “Resmi tarihin” eskisiyle
bir farkının sadece “Atatürk’ün resmi
cemevinden kalkacak (Düzel 2011)” olması gibi görünmektedir.
Pir: “Ey talipler bu bir uzak yoldur,
gelemezsiniz! Gelme gelme, dönme
dönme! Gelenin malı, dönenin canı!
Bu yol demirden yay, oddan gömlektir giyemezsiniz, gidiniz!” Musahiplik
Töreni (Kaygusuz)
Yüzyıllar boyunca devlet baskısı altında yaşamış, izleri sürülmüş, katliamlara uğramış Alevilerin kendilerini, inançlarını korumaları ancak
yukarıda alıntıladığım törendeki Pir’in
ifadelerinde görüldüğü gibi içlerinde
bulundukları durumun zorluklarını
kavramaları ve ona göre Cem’lerini
cemaatlerini
biçimlendirmeleriyle
mümkün olmuştur. Günümüzde Alevilerin örgütlenmeleri de, karşılarındaki
asimilasyoncu güçlerin taktikleri de
değişmiştir. Dünün koşullarına karşı
kendini koruyabilmiş Alevi geleneği,
bugünün koşullarına kendini uyarlamakta, hazırlamakta oldukça zorlandığı görülmektedir.
Yıllar yılı CHP geleneğiyle, Mustafa Kemal ile aralarına mesafe koyma
gereksinimi görmeyen, Cemevlerinde Hacı Bektaşı Veli’nin, Hz. Ali’nin
resimlerinin yanına dini bir figurmüş
gibi Atatürk’ün resmini koyan Alevi derneklerinin hergün Dersim soykırımına yeni belgelerin, Mustafa
Kemal’in (Kılıç ve Örer 2011), İsmet
İnönü’nün (Radikal Gazetesi 2013)
imzalı belgeleri yayınlanırken içine
düştükleri çıkmaz ortadadır. İçine düştükleri bu çıkmazın, Alevi toplumuyla,
değerleriyle herhangi bir siyasi figürü
ilişkilendirmeye çalışanların önünde
örnek olarak durması gerekir.
Bir örnek vermek gerekirse, Ali Balkız, ABF Genel Başkanı sıfatıyla
Milliyet gazetesine verdiği röpörtajda Dersim soykırımıyla Atatürk’ün
bağlantısını “Bunu tarihçilere sormak
lazım (Sevimay 2009)” diyerek geçiştiriyordu. Dersim’de yaşanılanların
katliam mı soykırım mı olduğu sorusunu ise hukukçulara, tarihçilere bırakmıyor ve soykırım olmadığı şeklinde
cevaplıyordu. Parti kurma çalışmalarını anlattığı röportajda, bu cevabın
ne 1948’de BM tarafından kabul edilmiş Soykırım Suçunun Önlenmesi ve
Cezalandırılması Sözleşmesi’nedeki
(BM 1948) soykırım tanımına, ne arşiv
belgelerine, ne de ABF birleşenlerinin
genel kaanatine dayanmadığı açıktır.
Açık olan yeni resmi ideolojinin kırmızı çizgisinin katliamdan, soykırıma
taşınmış olduğu ve bunun makbuliyet
için bir eşik çizgisi olduğudur.
Dersimin Kayıp Kızları
2012 yılında Pir Sultan Abdal Kültür
Derneği Genel Başkanı sıfatıyla Kemal Bülbül, iki tırnak içinde kullandığı Ermeni soykırımı konusunda “Bu
anlamda Türkiye, ABD ve Avrupa’da
iki de bir de Ermeni Halkı’nın acılarını kirli politikalara alet etmek “Tedip,
tenkil ve tehcirin” bir başka biçimde
sürdürülmesinden başka bir şey değil-
kızılbaş - sayfa 16 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
ödevinde dile getirse, kendi okulunda
öğrenmek istese böyle bir tartışma çıktığında bu da “acıların kirli politikalara” alet edilmesi mi olacaktır? Avrupa
Birliği’nin 2008 yılında yayınladığı
Irkçılıkla ve Yabancı Düşmanlığıyla
Mücadele Çerçeve Kararı (EU 2008)
dir. (Bülbül 2012)” biçiminde açıklama
yapıyordu. Ulusalcı tezleri tekrarlamadan önce temsil edilmeye çalışılan toplumun koşullarını kavramak ve yakın
gelecekte önünde duracak problemleri
görmeye çalışmak gerekmektedir. Bülbül için acılar gayet “ulusal sınırlar”
ve ulusal değerler içinde iken, 2011
yılında Avrupa Parlementosu’nda bir
kez daha Dersim Konferansı yapılıyor ve Avrupa Birliği’ne, “Türkiye’nin
AB’ye üyelik sürecinde tarihiyle yüzleşmesi için Hakikatleri araştırma ve
Adaleti sağlama komisyonunun oluşumunun bir şarta dönüştürülmesi.
Bunun için Avrupa Parlamentosunun
daha aktif çaba göstermesi (Dersim
Konferansı 2011)” için çağrı yapılıyordu. Avrupa’da, ABD’de dünyanın
çeşitli yerlerinde yaşayan Aleviler;
Alevi ve Almanya vatandaşı, Alevi
ve İsviçre vatandaşı gibi yaşadıkları
ülkelerde inançlarının, kültürlerinin
tanınması ve korunmasını dünyadaki
Ermeni diasporasının, farklı coğrafyalara yayılmış diğer toplulukların
yaptığı gibi talep ediyorlardı. Bu süreçte, İsviçre’nin Basel kantonundan
(Stroppel 2012), Hamburg’a (Cumhuriyet 2012), Avusturya’ya birçok devlet
Aleviliği resmi olarak tanıdılar. Alevi
toplumunun var olma mücadelesi bu
noktada bitmiyor, örneğin Dersim soykırımı konusundaki tartışmalar, yeni
ortaya çıkan belgeler yakın zamanda
sadece Türkiye’de yaşayan Alevilerin
değil, dünyadaki tüm Alevilerin tarihine dair okul kitaplarında değişiklik
yapılmasını gerektirecek düzeydedir.
Yarın ABD’nin bir yerinde Alevi bir
öğrenci kendi tarihinin gerçeklerini bir
Türkiye’den örnek vermek gerekirse Türk Solu dergisinin, “Dersimliler
devletten özür dilesin (G. Fırat, Türk
Solu 2011)”, “Kürt nüfusun üremesi
durdurulsun” gibi faliyetlerle soykırım suçunu inkarını ve küçümsemeyi
suç sayıyor. Bu da örneğin soykırıma
uğramış halklara, soykırımcı devletin
diplomatik, ekonomik gücüne karşı bir koruma kalkanı getirmektedir.
Fransa’da Ermeni Soykırımını inkarı
suç sayan yasanın parlementoya gelmesiyle alevlenen tartışma tam bu
noktaya dairdi. Dersim 37-38 Soykırım
Karşıtı Komitesi ile Dersim’i Yeniden İnşa Cemiyeti Dersim Soykırımına dair Lahey’deki Uluslararası Ceza
Mahkemesine suç duyurusunda bulundu (Özgür Gündem 2012). Gelecekte
Dersim Soykırımı uluslararası kamuoyunda tanınırsa, soykırım suçluları
ortaya çıktığında benzer bir mücadele
Alevi toplumu önünde de durmaktadır.
Bu bağlamda “İnsan evvala bombalarını atıyor, bunlar bittikten sonra canlı
hedef görürse makineli tüfeğe müracaat ediyor. Dersim’de ilk bombardımanın heyecanını unutamam... (Çalışlar
2012)” şeklinde röpörtaj veren pilot
Sabiha Gökçen’in adının havalimanından kaldırılması da Cumhuriyet tarihiyle hesaplaşılmasının da gündemdeki yeri gitgide önem kazanacaktır.
Türkiye dışındaki Aleviler’in kendi
ülkelerinde Türkiye’nin diplomatik,
ekonomik baskısından korunması içinde Fransa’da tartışılan yasalara benzer
yasaların çeşitli ülkelerde tartışılacağı,
gündeme taşınacağı açıktır.
Dersim soykırımın, Dersim’de ‘Tertele
Peen” yani “sonraki soykırım (Güven
2011)” sözüyle anılmaktadır. Dersimliler, başlarına geleni biricikleştirip,
dünyada sadece kendi başlarına gelen
bir felaket olarak değil tanık oldukları “Tertele Viren” olarak adlandırdıkları Ermeni soykırımından, “sonraki
soykırım” olarak adlandırmaktadırlar.
Dersim köylüsünün daha o gün açıklıkla gördüğü benzerlik, tarihsel koşutluk
bugün de geçerlidir. Benzerlikler gelenekler, geçmiş dışında özellikle bugün
de diaspora, soykırım, soykırımı inkar
mücadelesinde görülmektedir. Alevi
toplumunun önde gelenlerinin, temsilcilerinin, siviltoplum kuruluşlarının
kendileriyle çeşitli oranda benzer deneyimlere sahip Ermeni, Yahudi, Kürt
tarihinden öğrenecekleri şeyler olduğu
açıktır.
Sonuç olarak, şaibeli ve karanlık bir
uluslaşma sürecinin mirası ve günümüzde halen tüm şiddetiyle süren bir iç
savaş, uluslararası dengeler nedeniyle,
Türkiye’de demokrasinin, hukuk devletinin gelişimine endeksli Alevi toplumunun ve diğer azınlıkların sorunları ne bir başlarına çözülür ne de çok
iyimser olmamızı gerektirir noktada
görülüyor. 89 yıllık Cumhuriyet, bilinen en eskisi 788 (Aydın, Cem Vakfı
2011) yıllık olan Cemevlerini tanımaz
iken, 1650 yıllık Süryani Manastırı
Mor Gabriel’i, hazine arazisi üzerinde
bir gecekondu gibi “işgalci” (Gültekin
2012) sayabilmektedir. Süreç daha dün
başlamış olmadığı gibi, kısa bir sure
sonra bir noktaya varabileceği de oldukça şüphelidir. Devlet geleneği ve
aklı ile çözümsüzlüğü “zamanla talepleri de kalmaz” noktasında kendi için
süren aktif bir süreç olarak tanımlarken, karşısında uzun dönemli, dengeli,
öngörülü, ciddi siyaset geliştirmeyen
hiçbir hareketin bu bağlamda Alevi
toplumana bir faydası olmayacağı görünmektedir.
Bende sığar iki cihân ben bu cihâna
sığmazam (Nesimi 1425)
*Bu yazının yazılma sürecinde büyük
katkıları olan Azad Alik editörlerinden
Ayda Erbal’a (@aydalabre) gösterdiği
özen ve sabır için teşekkür ediyorum.
Gökhan Erdoğan
Twitter @Gokhan_Erdogan
Kaynakça
Fidan, Hakan. Radikal Gazetesi. Eylül 13,
2011. http://www.radikal.com.tr/Radikal.
aspx?aType=HaberYazdir&ArticleID=1063
204 (accessed Ağustos 21, 2012).
de Lamartine, Alphonse. “OsmanlıTarihi.”
In Osmanlı Türkmen İlişkileri, by Cemal
Şener, 370. 1995.
Binzet, Fadıl. Radikal Gazetesi. Şubat 29,
2012. http://www.radikal.com.tr/Radikal.
aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleI
D=1080295&CategoryID=77 (accessed
Ağustos 21, 2012).
kızılbaş - sayfa 17 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Evrensel. Evrensel Gazetesi. Mayıs 5,
2012. http://www.evrensel.net/news.
php?id=28419 (accessed Ağustos 21, 2012).
Sabah. Sabah Gazetesi. Mart 30,
2012. http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/03/30/erzincanda-da-evlerisaretlendi# (accessed Ağustos 21, 2012).
Kazete. Kazete. Nisan 4, 2012. http://
www.kazete.com/index.php/politika/383-20126 (accessed Ağustos 21, 2012).
Cumhuriyet. Cumhuriyet Haber Portalı.
Mart 1, 2012. http://www.cumhuriyet.
com.tr/?hn=318952 (accessed Ağustos 21,
2012).
AA. Haber Türk. Mart 28, 2012.
http://www.haberturk.com/gundem/haber/728695-alevi-evlerininisaretlenmesi-olayinda-sok-iddia (accessed
Ağustos 21, 2012).
Caymaz, Onur. Birgün. Mart 13, 2012.
http://www.birgun.net/actuels_index.
php?news_code=1331633584&year=2012
&month=03&day=13 (accessed Ağustos
21, 2012).
Yenigün. Gerçek Gündem. Temmuz
29, 2012. http://www.gercekgundem.
com/?p=478037 (accessed Ağustos 21,
2012).
NTV. NTV. Aralık 16, 2009. http://www.
ntvmsnbc.com/id/25032536/ (accessed
Ağustos 21, 2012).
CNN Türk. CNN Türk. Mayıs 4, 2011.
http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/05/04/basbakan.erdogan.bel.altindan.
vurdu/615540.0/index.html (accessed
Ağustos 21, 2012).
Büyükşahin, Taylan. T24. Haziran 18,
2012. http://t24.com.tr/haber/sizininancinizi-binlerce-kisi-ayni-anda-hicyuhaladi-mi/206585 (accessed Ağustos 21,
2012).
ntvmsnbc. NTV. Mart 13, 2012. http://
www.ntvmsnbc.com/id/25330055/ (accessed Ağustos 21, 2012).
AA. Radikal. Temmuz 2, 2012. http://
www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=
RadikalDetayV3&ArticleID=1092946&C
ategoryID=78 (accessed Ağustos 21, 2012).
Focus Haber. Focus Haber. Mart 13,
2012. http://www.focushaber.com/
sivas-davasi-nin-avukatlari-simdi-neyapiyor–h-119465.html (accessed Ağustos
21, 2012).
DHA. Milliyet Gazetesi. Haziran 30, 2011.
http://gundem.milliyet.com.tr/madimakoteli-bilim-ve-kultur-merkezi-oldu/gundem/gundemdetay/30.06.2011/1408705/
default.htm (accessed Ağustos 21, 2012).
Sontag, Susan. Başkalarının Acısına Bakmak. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2005.
ushmm. Holokost Ansiklopedisi. 2012.
http://www.ushmm.org/wlc/tr/article.
php?ModuleId=10007823#related (accessed Ağustos 21, 2012).
Ergin, Sedat. Hurriyet. Eylül 17, 2010.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15801716.asp?yazarid=308&gid=61
(accessed Ağustos 21, 2012).
Sait, Baha. İttihat-Terakki’nin Alevilik
Bektaşilik Araştırması. Translated by
Nejat Birdoğan. Istanbul: Berfin, 1994.
Shayegan, Daryush. Yaralı Bilinç Geleneksel Toplumlarda Kültürel Sizofreni.
Translated by Haldun Bayrı. Istanbul:
Metis, 2010.
Cumhuriyet. Cumhuriyet. Ağustos
22, 2012. http://www.cumhuriyet.com.
tr/?hn=360900&utm_source=dlvr.it&utm_
medium=twitter (accessed Ağustos 23,
2012).
Wiki. Wikipedia. Haziran 28, 2012.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanlı_İmparatorluğu’nda_Alevi_zulmü#cite_
note-12 (accessed Ağustos 23, 2012).
Bayrak, Mehmet. NavKurd. Aralık 23,
2007. http://www.navkurd.net/nivisar/
mehmet_bayrak/mesrutiyet.htm (accessed
Ağustos 23, 2012).
Yuksel , Metin. “Yeni Kuran Tefsiri.”
Hurriyet Gazetesi, Kasım 19, 1997.
Bayrak, Mehmet. newededersim. Mayıs
10, 2012. http://www.newededersim.com/
news_detail.php?id=10817 (accessed Ağustos 23, 2012).
TBMM. Köy Kanunu. Ankara, Nisan 7,
1924.
Vikikaynak. “Misak-ı Milli.” WikiSource.
Mayıs 22, 2011. http://tr.wikisource.org/
wiki/Misak-ı_Millî (accessed Ağustos 23,
2012).
Solgun, Cafer. “Taraf.” Eylül 13, 2009.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği. Mart 22,
2006. http://www.psakd.org/sarioglan.html
(accessed Ağustos 23, 2012).
Bakanlar Kurulu. “MEMLEKET İÇİ DÜŞMANA KARŞI SİLAHLI SAVUNMA
ÖDEVİ YÖNETMELİĞİ.” Mevzuat. Ekim
03, 1945. http://www.mevzuat.adalet.gov.
tr/html/20022.html (accessed Ağustos 23,
2012).
Kawa Yayınları. Kawa Yayınları. 2009.
http://www.demircikawa.blogspot.com
(accessed Ağustos 23, 2012).
İnsel, Ahmet. “İç Düşmanlar.” Radikal
İki, Ocak 3, 2010.
TRT. TRT. Eyül 23, 2010. http://
www.trt.gov.tr/haber/HaberDetay.
aspx?HaberKodu=a677ee3d-a71a-41d5918a-e4aa20b84118 (accessed Ağustos 23,
2012).
ETHA. Savaş Karşıtları. Mayıs 26, 2010.
http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?A
rsivTipID=5&ArsivAnaID=57619 (accessed Ağustos 23, 2012).
Milliyet. Milliyet . Temmuz 10, 2012.
http://siyaset.milliyet.com.tr/tbmmde-cemevi-talebine-ret/siyaset/siyasetdetay/10.07.2012/1565060/default.htm
(accessed Ağustos 23, 2012).
Hürriyet. Hürriyet. Ağustos 6, 2012. http://
www.hurriyet.com.tr/gundem/21156583.
asp (accessed Ağustos 23, 2012).
Milliyet. Milliyet. Ağustos 2, 2012.
http://siyaset.milliyet.com.tr/ak-parti-yeyonelik-kumpas-kuruluyor/siyaset/siyasetdetay/02.08.2012/1575317/default.htm
(accessed Ağustos 23, 2012).
Haber27. Haber27. 01 Ağustos 2012.
Ağustos 01, 2012. http://www.haber27.
com/cezaevinde-kac-muvazzaf-asker-var91163h.htm (accessed Ağustos 23, 2012).
Vatan. Vatan . Ağustos 24, 2012. http://
haber.gazetevatan.com/istanbulda-bircemevi-kundaklandi/476415/1/Gündem#.
UDdy1qkiRdx (accessed Ağustos 24,
2012).
Gazete Vatan. Gazete Vatan. Eylül 28,
2012. http://haber.gazetevatan.com/alevimahallelerine-saldiri-basladi/483893/30/
Haber#.UJbuH6UiQsk (accessed Kasım 4,
2012).
Kurucan, Ahmet. “Aleviliği Alevilerden
öğrenmek.” Zaman Gazetesi, Kasım 2011.
Stroppel, Selma Güven. Hurriyet. Ekim
19, 2012. http://www.hurriyet.com.tr/
planet/21729566.asp (accessed Kasım 4,
2012).
Setav. SETAV. 2010. http://www.setav.org/
ups/dosya/28043.pdf (accessed Kasım 4,
2012).
Saymaz, İsmail. Radikal Gazetesi. Eylül
17, 2012. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&Articl
eID=1100642&CategoryID=77 (accessed
Kasım 26, 2012).
İlknur, Miyase. Cumhuriyet Gazetesi.
Aralık 14, 2011. http://www.cumhuriyet.
com.tr/?hn=300272 (accessed Kasım 26,
2012).
Özel, Selahattin. Alevi Bektaşi Federasyonu. Temmuz 25, 2012. http://www.alevifederasyonu.org.tr/index.php?option=com_
content&view=article&id=1175:abf-aleviiftaryla-ilgimiz-yoktur&catid=1:sonhaberler&Itemid=2 (accessed Kasım 26,
2012).
TCCB. “Cumhurbaşkanı Gül, AleviBektaşi Federasyonları ve Derneklerinin
İftarına Katıldı.” Türkiye Cumhuriyet
Cumhurbaşkanlığı. Temmuz 26, 2012.
http://www.tccb.gov.tr/haberler/170/83647/
cumhurbaskani-gul-alevibektasifederasyonlari-ve-derneklerinin-iftarinakatildi.html (accessed Kasım 26, 2012).
Genç, Derviş, and Mehmet Tayanç. Zaman
Gazetesi. Kasım 25, 2012. http://www.
zaman.com.tr/newsDetail_getNewsById.
action?newsId=2020456 (accessed Kasım
26, 2012).
Akalın, Nebahat Kübra. Birgün Gazetesi.
Temmuz 24, 2012. http://www.birgun.net/
actuels_index.php?news_code=134312020
4&year=2012&month=07&day=24 (accessed Kasım 26, 2012).
Sarıboğa, Veli. Sabah Gazetesi. Kasım
25, 2012. http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/11/25/muharrem-de-bizimramazan-da-bizim-ahmet-calik (accessed
Kasim 26, 2012).
Beşikçi, İsmail. Alevi Haber AJansı.
Aralık 18, 2007. http://www.alevihaberajansi.com/index.php?option=com_
content&task=view&id=1389 (accessed
Kasım 26, 2012).
Şahin, Teoman. ABNA. Kasım 7, 2012.
http://abna.ir/data.asp?lang=10&Id=362919
(accessed Kasım 26, 2012).
Fars News. Fars News . Ağustos 5, 2012.
http://turkish.farsnews.com/newstext.
aspx?nn=9104252875 (accessed Kasım 26,
2012).
ANF. Fırat Haber Ajansı. Temmuz 19, 2012. firatajans.org/index.
php?rupel=nuce&nuceID=65764 (accessed
Kasım 26, 2012).
Karakaşlı, Karin. Agos. Kasım 23,
2012. http://www.agos.com.tr/haber.
php?seo=turkiyenin-tarihi-ile-benimkisisel-tarihim-ayni&haberid=3474 (acces-
kızılbaş - sayfa 18 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
sed Kasım 26, 2012).
Toprak, Binnaz. Türkiye’de Farklı Olmak.
Istanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları,
2008.
Kılıçer, Kurtuluş. MLAM. Nisan 1, 2012.
http://mlam.tkp.org.tr/makaleler/alevilerkinci-cumhuriyet-e-boyun-e-ecek-mikurtulu-k-l-er (accessed Kasım 26, 2012).
Frekans Araştırma. Turk Yahudileri. 2009.
http://www.turkyahudileri.com/images/
stories/dokumanlar/farkli_kimliklere_yahudilige_bakis_algi_arastirmasi_090930.
pdf (accessed Kasım 26, 2012).
Gültekin, Uğur. Agos Gazetesi. Kasım
24, 2012. http://www.agos.com.tr/haber.
php?seo=suryaniler-mor-gabriel-icinaihm-yolunda&haberid=3484 (accessed
Kasım 26, 2012).
Aydın, Ayhan. Cem Vakfı. 2011. http://
www.cemvakfi.org.tr/ayhan-aydin/cemevleri-gercegi/ (accessed Kasım 26, 2012).
Kansu, Işık. Cumhuriyet Gazetesi. Eylül
15, 2012. http://www.cumhuriyet.com.
tr/?hn=365580&kn=7&ka=4&kb=7 (accessed Kasım 27, 2012).
YouTube. “Syrian Sunni Cleric Threatens:
“We Shall Mince [The Alawites] in Meat
Grinders”.” YouTube. 2012. http://www.
youtube.com/watch?v=Bwz8i3osHww
(accessed Kasım 27, 2012).
Hurriyet Gazetesi. Hurriyet Gazetesi.
Ağustos 6, 2012. http://www.hurriyet.com.
tr/gundem/21156583.asp (accessed Kasım
27, 2012).
CNN Türk. CNN Türk. Ağustos 6, 2012.
http://www.cnnturk.com/2012/guncel/08/06/akpli.vekilden.alevilik.raporu/671838.0/index.html (accessed Kasım
27, 2012).
Çizmeci, Doğan. Vatan Gazetesi. Nisan 3,
2012. http://haber.gazetevatan.com/caferiimam-ders-verdi/441021/1/Haber (accessed Kasım 27, 2012).
Akkiray, Sabahat. CHP. Nisan 4, 2012.
http://www.chp.org.tr/?p=67849 (accessed
Kasım 27, 2012).
Beşikçi, İsmail. GomanWeb. Ekim 20,
2006. http://gomanweb.org/GOMANWEB2/koseli_demokrasi/ismail_besikci.
htm (accessed Kasım 27, 2012).
Erdoğan, Tayyip Recep. “YouTube.”
YouTube. 2010. https://www.youtube.com/
watch?v=6Z_yKplPTBU (accessed Kasım
28, 2012).
Eygi, Mehmet Şevket. Türk Time. Temmuz 14, 2012. http://www.turktime.com/
haber/Mehmet-Sevki-Eygi-den-TuhafIddia-/184796 (accessed Kasım 28, 2012).
Erdoğan, Recep Tayyip. Hürriyet Gazetesi. Eylül 30, 2012. http://www.hurriyet.
com.tr/gundem/21589232.asp (accessed
Kasım 28, 2012).
Güler, Aydemir. SoL . Mayıs 11, 2011.
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/aydemirguler/chpnin-alevi-vaadi-42402 (accessed
Kasım 28, 2012).
Küçük, Yalçın. Marksist. Ekim 5, 2011.
http://www.marksist.org/haberler/4993ergenekoncu-yalcin-kucukten-alevilerehakaret (accessed Kasım 28, 2012).
Hoşgör, Şebnem. Gazete Vatan. Kasım 11,
2012. http://haber.gazetevatan.com/40-binaleviye-kan-kusturdum/492469/1/Haber
(accessed Kasım 28, 2012).
NTV. NTV. Kasım 20, 2012. http://www.
ntvmsnbc.com/id/25399456/ (accessed
Kasım 28, 2012).
Demirtaş, Selahattin . Yüksekova Haber.
Ağustos 4, 2012. http://www.yuksekovahaber.com/haber/demirtas-kurdistan-kurtlerindir-80633.htm (accessed Kasım 28,
2012).
Bülbül, Kemal. Fırat Haber Ajansı. Kasım
10, 2012. http://firatnews.com/index.
php?rupel=nuce&nuceID=71179 (accessed
Kasım 28, 2012).
Nesimi, Seyyid. ŞiirGenTR. 1425. http://
www.siir.gen.tr/siir/s/seyyid_nesimi/bende_sigar_iki_cihan.htm (accessed Kasım
28, 2012).
NTV. NTV. Ocak 2, 2013. http://www.
ntvmsnbc.com/id/25410757/ (accessed
Ocak 2, 2013).
Erdoğan, Recep Tayyip. Hürriyet Gazetesi. Ağustos 6, 2012. http://www.hurriyet.
com.tr/gundem/21156583.asp (accessed
Ocak 2, 2013).
Doğan, İzzettin. Cem Vakfı. http://www.
cemvakfi.org.tr/uncategorized/turkiye’ninbalkan-politikasinda-alevilik-olmayinca-2/
(accessed Ocak 3, 2013).
Trakya-Alevi. Trakya Alevi. http://www.
trakya-alevi.com/edirne-cem-vakfiyunanistan-cikarmasi.html (accessed
Ocak 3, 2013).
Bülbül, Kemal. soL. Aralık 29, 2012.
http://haber.sol.org.tr/soldakiler/pir-sultanabdal-kultur-dernegi-avcilar-subesini-actihaberi-65201 (accessed Ocak 3, 2013).
Bayrak, Mehmet. 2002. http://www.navkurd.net/nivisar/mehmet_bayrak/hakikat.
htm (accessed Ocak 3, 2013).
PSAKD. Tüzük. Şubat 2011. http://www.
pirsultan.net/kategori.asp?KID=4&ID=26
(accessed Ocak 4, 2013).
Balkız, Ali. Alevi Haber. Haziran 11,
2009. http://www.alevihaberajansi.com/
index.php?option=com_content&task=vi
ew&id=7456&Itemid=50 (accessed Ocak
4, 2013).
Sevimay, Devrim. Milliyet Gazetesi. Kasım 30, 2009. http://www.milliyet.com.tr/
Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID
=1167795&AuthorID=221&b=Aleviler%20
yeni%20solun%20pesinde&a=Devrim%20
Sevimay&ver=71 (accessed Ocak 4, 2013).
Balkız, Ali. Milliyet Gazetesi. Ağustos 19, 2001. http://www.milliyet.com.
tr/2001/08/19/guncel/gun00.html (accessed
Ocak 4, 2013).
Eser, Turan. Nurhak Dağı. Aralık 5, 2009.
http://www.nurhakdagi.net/modules.
php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle
&artid=930 (accessed Ocak 4, 2013).
Üstündağ, Erhan. BIANET. Ocak 15,
2010. http://www.bianet.org/bianet/
siyaset/119481-yeni-sol-parti-tartismasialevi-orgutlerini-yardi (accessed Ocak 4,
2013).
PSAKD. Aralık 10, 2009. http://www.
pirsultan.net/haber_detay.asp?ID=3647
(accessed Ocak 4, 2013).
Balkız, Ali. Bugün. Eylül 1, 2008. http://
www.bugun.com.tr/haber-detay/38543-hzali-ataturk-olarak-zuhur-etti-haberi.aspx
(accessed Ocak 4, 2013).
—. ABF. Mayıs 5, 2010. http://www.alevifederasyonu.org.tr/index.php?option=com_
content&view=article&id=432:ytmagirierin-hedefi-olmayaca-&catid=13:abfbaslamalar&Itemid=259 (accessed Ocak
4, 2013).
CNN Türk. CNN Türk. Kasım 19, 2012.
http://www.cnnturk.com/2012/turkiye/10/19/58.cezaevinde.483.kisi.aclik.
grevinde/681345.0/index.html (accessed
Ocak 4, 2013).
Akkiraz, Sabahat. Alevi Enstitusü. Aralık
19, 2012. http://alevienstitusu.blogspot.
com/2012/12/sabahat-akkirazn-hazrlattgalevi-raporu.html (accessed Ocak 5, 2013).
Arman, Ayşe. Hurriyet. Temmuz 28,
2012. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21085392.asp (accessed Ocak 5, 2013).
Fırat, Kamil. Milliyet. Temmuz 5, 2005.
http://www.milliyet.com.tr/2005/07/05/
guncel/gun01.html (accessed Ocak 5,
2013).
Kenanoğlu, Ali, and İsmail Onarlı. Türk
Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma
Dergisi Gazi Üniversitesi. 2002. http://
www.hbvdergisi.gazi.edu.tr/ui/dergiler/23-27-111.pdf (accessed Ocak 5, 2013).
Yüzleşme Derneği. Yüzleşme Derneği.
Aralık 9, 2012. http://yuzlesmedernegi.
com/genel/resmi-ideolojiyle-yuzlesme-kitap-oldu (accessed Ocak 5, 2013).
HDK. HDK. 2012. http://www.halklarindemokratikkongresi.net/meclis.asp?hid=63
(accessed Ocak 5, 2013).
Birgün. Birgün. 2010. http://www.
birgun.net/research_index.php?category_
code=1266239827&news_code=126632
1199&year=2010&month=02&day=16
(accessed Ocak 5, 2013).
Kenanoğlu, Ali. Alevi Haber Ajansı.
http://www.alevihaberajansi.com/index.
php?option=com_content&task=view&id=
254&Itemid=50 (accessed Ocak 5, 2013).
TVHABER. TVHABER. Nisan 23, 2011.
http://www.tvhaber.com/video/2855/
kilicdaroglu-ilk-kez-kurt-ve-alevi-dedi.
html (accessed Ocak 5, 2013).
Öymen, Onur. TBMM. Kasım 10, 2009.
http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/
Tutanak_B_SD.birlesim_baslangic?P4=20
485&P5=H&page1=61&page2=61 (accessed Ocak 5, 2013).
Çebi, Hamza. Aydınlık. Aralık 23,
2012. http://www.aydinlikgazete.com/
mansetler/17789-olmayan-itibar-iadeedilemez.html (accessed Ocak 5, 2013).
Yağcı, Nabi. Taraf Gazetesi. Aralık 1,
2011. http://www.taraf.com.tr/nabi-yagci/
makale-kurtlere-ragmen-sorun.htm (accessed Ocak 5, 2013).
Yaşlı, Fatih. soL. Aralık 6, 2011. http://haber.sol.org.tr/yazarlar/fatih-yasli/dersimuzerine-49063 (accessed Ocak 5, 2013).
Fırat, Gökçe. Türk Solu. Ekim 10, 2011.
http://turksolu.org/344/basyazi344.htm
(accessed Ocak 5, 2013).
Fethullah Gülen Resmi Sitesi. Fethullah
Gülen Resmi Sitesi. Nisan 20, 2004. http://
tr.fgulen.com/content/view/7907/11/ (accessed Ocak 6, 2013).
Gülen , Fethullah. GYV. 1994. http://
www.gyv.org.tr/Hakkimizda/Detay/10/
Kuruluş%20Konuşması (accessed Ocak 6,
kızılbaş - sayfa 19 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
2013).
Gülen, Fethullah. Youtube. https://www.
youtube.com/watch?v=7TWHk5oDEHM
(accessed Ocak 6, 2013).
Abant Platformu. Abant Platformu. http://
www.abantplatform.org/Hakkimizda/
Detay/34/Yönetim%20Kurulu (accessed
Ocak 6, 2013).
Bayraktar, Cemile. Derin Düşünce. Temmuz 1, 2010. http://www.derindusunce.
org/2010/07/01/aleviler-ama-namuslu-insanlar-cafer-solgun-ile-roportaj/ (accessed
Ocak 6, 2013).
Fars Haber Ajansı. Ağustos 5, 2012.
http://turkish.farsnews.com/newstext.
aspx?nn=9104252875 (accessed Ocak 6,
2013).
Eser, Turan. DABF. http://www.alevi.dk/
ALEVILIK/abant_platformu.htm (accessed Ocak 6, 2013).
Solgun, Cafer. Gerçek Hayat. Temmuz 2329, 2012. http://www.timas.com.tr/kurumsal/haberler/aleviligin-din-oldugu-iddiaedilemez.aspx (accessed Ocak 6, 2013).
Düzel, Neşe. Taraf Gazetesi. Aralık 5,
2011. http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/
makale-cafer-solgun-ataturk-un-resmicemevinden-kalkacak.htm (accessed Ocak
6, 2013).
TRT Türk. TRT Türk. Aralık 30, 2012.
http://www.trtturk.com.tr/haber/sivas-vebasbaglar-katliami-dosyalari-birlestirildi.
html (accessed Ocak 6, 2013).
Aydın, Ayhan. Cem Radyo. 2000. http://
www.cemvakfi.org.tr/alevi-tarihi/ismailonarli-ile-soylesi/ (accessed Ocak 6, 2013).
Onarlı, İsmail. Alev Bektaşi Araştırma
Sitesi. Haziran 30, 2001. http://www.
alevibektasi.org/index.php?option=com_
content&view=article&id=627:yenidoenemde-aleviler-neyapmal&catid=38:aratrmalarkategori&Itemid=54 (accessed Ocak 6,
2013).
Küçükaydın, Demir. Köxüz. Kasım 21,
2008. http://www.koxuz.org/anasayfa/
icerik/tersinden-kemalizm-alevilik-dinulus-bilim-ve-politika-uezerine-besikcielestirisi (accessed Ocak 6, 2013).
Kaygusuz, İsmail. İsmail Kaygusuz. http://
www.ismailkaygusuz.com/419/550/265cemler-musahplk-ve-duekuenluek-uezerne.
html (accessed Ocak 6, 2013).
Kılıç, Abdullah, and Ayça Örer. Radikal.
Kasım 20, 2011. http://www.radikal.com.
tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3
&ArticleID=1070078 (accessed Ocak 6,
2013).
Radikal Gazetesi. Radikal. Ocak 4, 2013.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?
aType=RadikalDetayV3&ArticleID=111
5394&CategoryID=77 (accessed Ocak 6,
2013).
BM. 1948. http://tr.wikisource.org/wiki/
Soykırım_Suçunun_Önlenmesi_ve_Cezalandırılması_Sözleşmesi (accessed Ocak
6, 2013).
Bülbül, Kemal. NewedeDersim. 2012.
http://www.newededersim.com/news_
print.php?id=10658 (accessed Ocak 6,
2013).
Dersim Konferansı. 2011. http://www.sondakika.com/haber-avrupa-parlamentosu-
nda-dersim-konferansi-2754096/ (accessed
Ocak 6, 2012).
Cumhuriyet. Cumhuriyet Gazetesi. Ağustos 16, 2012. http://www.cumhuriyet.com.
tr/?hn=359468 (accessed Ocak 6, 2013).
EU. 2008. http://europa.eu/legislation_summaries/justice_freedom_security/
combating_discrimination/l33178_en.htm
(accessed Ocak 6, 2013).
Çalışlar, Oral. Radikal Gazetesi. Aralık
22, 2012. http://www.radikal.com.tr/
Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&Artic
leID=1113336&CategoryID=98 (accessed
Ocak 6, 2013).
Güven, Banu. Aralık 2, 2011. http://banuguven.com/1937-1938’e-dersimliler’inkoydugu-isim-tertele-peen-sonrakisoykirim/ (accessed Ocak 6, 2013).
Özgür Gündem. Özgür Gündem. Kasım
24, 2012. http://www.ozgur-gundem.
com/index.php?haberID=56370&ha
berBaslik=Dersim%20Katliamı%20
UCM’nin%20önünde&action=haber_
detay&module=nuce (accessed Ocak 7,
2013).
PSAKD. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği.
2006. http://www.pirsultan.net/kategori.
asp?KID=15&ID=119 (accessed Ocak 7,
2013).
DİHA. Özgür Gündem. Aralık 22,
2012. http://www.ozgur-gundem.
com/index.php?haberID=59318&hab
erBaslik=’Maraş,%20Alevi%20inancı%20ve%20Kürt%20kimliğine%20
karşı%20yapılmıştır’&action=haber_
detay&module=nuce (accessed Ocak 7,
2013).
Bağlar Belediyesi. Bağlar Belediyesi.
Aralık 27, 2011. http://www.baglar.bel.tr/
bilgi856-Diyarbakirda-Kultur-ve-Cemeviacildi.baglarbelediyesi (accessed Ocak 7,
2013).
İMC. İMC. Haziran 16, 2012. http://www.
imc-tv.com/haber-aleviligin-tarifi-devletin-haddi-degil-3508.html (accessed Ocak
7, 2013).
Bülbül, Kemal. Yüksekova Haber. Haziran
25, 2012. http://www.yuksekovahaber.
com/haber/aleviler-bdpye-sorumluluk-
veriyoruz-76729.htm (accessed Ocak 7,
2013).
Kaypakkaya, İbrahim. Türkiye’de Milli
Mesele. 1971.
Hürriyet. Hürriyet Gazetesi. 2011. http://
www.hurriyet.com.tr/secim2011/default.
html (accessed Ocak 7, 2013).
Yurdakul, Mithat. Milliyet. Temmuz
23, 2009. http://www.milliyet.com.tr/
Siyaset/HaberDetay.aspx?aType=Haber
Detay&ArticleID=1120550&Date=23.0
7.2009&b=Suikast%20planini%20inceleyen%20Balkiz%20iddianameye%20
girdi&KategoriID=4 (accessed Ocak 8,
2013).
Gellner, Gellner. “Nationalism.” Theory
and Society (Springer) 10, no. 6 (1981):
753-776.
Benedict, Anderson. Imagined Communities. London: Verso, 2006.
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri. Yaban.
Ankara: İletişim , 1936.
ANF. Fırat Haber Ajansı. Ocak 9,
2013. http://firatnews.com/index.
php?rupel=nuce&nuceID=73940 (accessed
Ocak 10, 2013).
TRT. TRT. 2010. http://www.
trt.net.tr/ondemand/detay.
aspx?galeriresimkodu=56f777c3-b7224d9c-89eb-efccc8ee6487 (accessed Ocak
10, 2013).
Fırat, Gökçe. Türk Solu. Haziran 22, 2009.
http://www.turksolu.org/241/basyazi241.
htm (accessed Ocak 10, 2013).
Devrimci Alevi Komitesi. Ekim 20, 2012.
http://www.kerbela.biz/2012/featured/pir-sultan-abdal-kultur-dernegi-genel-merkezi’
nin-devrimci-alevi-komitesi-dusmanligi-s
uruyor (accessed Şubat 6, 2013).
Evrensel Gazetesi. Evrensel Gazetesi. Şubat 4, 2013. http://www.evrensel.net/news.
php?id=48201 (accessed Şubat 6, 2013).
Gündük, Engin. ABF. Şubat 6,
2013. http://www.alevifederasyonu.org.tr/index.php?option=com_
content&view=article&id=1351:akdgenel-bakan-guenduek-mezopotamyaaleviler-birlii-alevi-hareketini-boelmekdemektir&catid=1:son-haberler&Itemid=2
(accessed Şubat 6, 2013).
Lîstika şanoyê ya bi Kurdî "Araf / Di Navbera Du Welatan De" di 16ê
Sibatê de di saet 19:00an de li Weqfa Îsmaîl Beşîkcî ji bo sûdewariya
weqfê tê nîşandan. Bi hêvîya beşdariya we..
Zimanê lîstikê Kurdî ye.Heqê beşdariyê: 10 TL
Tiyatro Avesta yapımı, Aydın Orak'ın yönetip oynadığı "Araf / İki Ülke
Arasında" adlı Kürtçe tiyatro oyunu 16 Şubat saat 19:00'da İsmail
Beşikci Vakfı'nda vakıf yararına sahneleniyor. Katılmanız dileğiyle...
Oyun Dili Kürtçe'dir. Giriş : 10 TL
"Araf / Between Two Countries" which is produced by "Tiyatro Avesta",
directed and played by Aydın Orak will be performed at February 16th,
Saturday, 19:00 at the İsmail Besikci Foundation.
The Performance is Kurdish. Entrance: 10 TL.
İSMAİL BEŞİKCİ VAKFI İstiklal Cad. Kuloğlu Mah. Ayhan Işık Sok.
No: 21/1-4 Beyoğlu İstanbul Tel: +0212 245 81 43 Fax:+0212 245 71 70
kızılbaş - sayfa 20 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Hızır
Yaşlı
Nenemdi!
rif edeyim: mezarlık tarlaların içinden
başlar bir tepeye doğru tırmanmıştı.
Bir tepeye tırmanmış bu mezar taşları
arasında boynuzları burgulu koç heykelleri, mezar taşlarına işlenmiş şah
maranlar, yıldızlar, güneş figürleri vaardı. Bu tepeyi görünce, buralarda ne
çok insanın yaşadığını fark ederdinizi,
oysa köy artık yok olma ile yüzyüzeydi, beş altı hane kalmıştı, bu hayattan
geride.
Haydar Karataş,
Hızır dendi mi ben, yaşlı nenemi hatırlarım. Bir tepenin yamacına konmuş,
üç hanenin orta yerinde, üstünde bacası tüten küçük bir kulübesi vardı onun.
Gola Ostoro Dağın’dan kapup gelen
dereler, yüksek kaya silsilelerini geçerek, batıdan gelip Laç Deresi’nin yüzmetre aşağısında Munzura dökülürdü.
Üç oğul, yirminin üzerinde torunu arasında yaşardı. Biz ona Pirke diye seslenirdik. Bazen de kızdırırdık, hoşumaza giderdi bastonuna sallaması.
Evlerimizin ön çephesi böylesine kanatlanmış uçuyorken vadiden aşağı,
Gola Ostora dağına açılan arka kapı bir
o kadar karanlıktı. Kışın karlar kapatır, bahar aylarında ise, gök gürlemeleri, dağlardan kopup gelen sel ve kar
sularının gümbürtüsü kapıyı devirip
içeri girecekmiş gibi bir hali vardı. Bu
kapıdan hep korkardım.
Pars toplardı. Yaz günleri sabahları
evinden çıkar, akşamları küçük heybesine doldurduğu yiyecekleriyle geri gelirdi. Bu pars toplama onda bir alışkanlık hali almış gibi görünse de, sahiden
de fakirdi. Henüz yirmili yaşlarındayken, kocasını bir kavgada yitirmişti. O
büyük ölüm anında çocuklarını almış
Bend ormanında sır olmuştu.
Çok güzel masallar anlatırdı. Yaşlandıkça utanır oldu, oğullarından uzaklaşıp torunlarına yaklaştı. Oğulları mal
mülkü paylaşmış, ona bir keçi ve bir
ceviz ağacı vermişlerdi. Ceviz ağacını
beklerdi, ağaca karga gelse söylenir:
„anam bula bula benim ağacı mı buldun?“
Ama buluyordu, köyün üçyüz dörtyüz
keçisi arasında kurt bula bula onun keçisini bulmuştu.
Size anlatacağım bu hikaye, hem
Dersimlilerin en büyük bayramı olan
Hızır’ı ve hem de nenemin hayatını
anlatır.
Bizim evlerimiz pek çok Dersim evi
gibi iki katlıydı. Kesme taşlardan yapılmış evin alt katında keçi ve koyunlarımız kalırdı. Önünde, Kuling vadisini kanatları altına alan kocaman bir
çardak balkonu vardı. Böyle ferah, ta
haydaran dağları görünürdü bu çardaktan. Hani insan kafasını Kuling
kayalığından şöyle bir eğse, Laç deresinin dibine düşer sanırdı. Sıncık ve
Kışın yağan karın, bu kapımızı defalarca kapattığını hatırlarım. Babamın
anlattığı masal adamlarının bu kapıdan
eve girip çıktıklarını da hayal ederdim.
Aslında bu arka kapının beni ürkütmesinin asıl nedeni; arka oda dediğimiz
yiyeceklerin, yani un, bulgur, şeker,
yağ, peynir, ceviz, dut, erik, elma ve
armut kurularının bulunduğu yerin bu
odada olmasındandı da. Ne vakit, arka
odada saklanmış bu hazineden birşeyler araklamaya kalksam uğuldayan bu
kapıyı düşünür, kapı üzerime devrilir
diye ödüm patlardı. Benden bir kaç yaş
küçük olan kız kardeşime yalvarırdım.
Ama o:
„Ben karışmam Heydo anneye söylerim!“ Hay allah, her gün bu tehtit ve
dırdırı duymak can sıkıcıydı. Gene de
bir yolunu bulup bu odaya dalar, o envai çeşit torbalara elimi daldırır birşeyler ceplerime doldururdum.
İşte ben Hızır denen şeyle böyle bir kış
günü, evimizin arka odasında karşılaştım desem inanır mısınız? Gağand’ı
(Dersim’de yeni yıl)geride bırakmış,
Hızır ayına girmiştik.
Hızır günü yemekler yapar, çoluk çocuk Haçeli mezarlarının bulunduğu
tepeye giderdik. Bu mezarlık sonradan
bozuldu ya, ama gene de ben size ta-
Hızır günü köy ahalisi, evlerinde yaptığı yiyecekleri, helvalar, gömmeler,
yağlı ekmekleri alır bu tepeyi tırmanarak, iki kara kavak ağacının bulunduğu yere gelirdik. Eline birşey alan bu
iki ulu kavak ağacının yolunu tutardı,
Usuv Ali, karşıdan Ali Ekber, Sebrahim, Albıra, Alkadır, Seyd-e Hese Hul,
daha kimler kimler, amcam Doğ-e Memiş.
İşte bu karakışların birinde annem Hızır yemeği yapma hengamesi yaşarken,
ben fırsat bu fırsat arka odanın yolunu
tututum. Arka odanın kapısını büyük
bir sessizlikle açtım, ayak uçlarına
basarak, tuz çuvalının üstüne çıkıp
elimi en çok sevdiğim erik kaklarının
olduğu torbaya daldırmıştım ki, hep
uğuldadığını, beni bir gün yakalayacak korkusuyla baktığım Gola Ostora
Dağ’ına açılan o ürkütcü kapı bir insan
gibi inlemeye başladı. Elim öyle torbanın içinde kala kaldı. Nefesim dahi
durdu sandım! Sonunda yakalamıştı
beni, anneme sesleniyordu:
„Ahh,“ diyordu, „ah anam, Gule!“ ses
o kadar zayıftı ki, dışarıda uğuldayan
tipinin sesine karışıyordu. Oturma
odasına nasıl geldim hatırlamıyorum.
Gelip sobanın yanına oturdum, kız
kardeşim bekliyor, cebimden birşeyi
çıkarıp ağzıma atacam diye. Yalvaran
gözlerle ona baktım:
„Paşam gel arka odaya gidelim,“ dedim. Yok, çok inatçı kız, gelmedi. Annemin yaptığı Hızır yemeğini izlemeye
koyuldum. Iyisi annemi o arka odaya
göndermek, kapıya yaslanmış inleyen
Hızırı içeri almaktı.
„Daye, sana tuz lazım değil mi?“
Yok, değilmiş! Hayır bizim o kapı inliyordu, biri gelmeliydi, ama kimi kanadırabilirdim ki? Hayvanlara ot veren
ablam geldi. Bu Paşa zaten oldum olası
kızılbaş - sayfa 21 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
benim hep tersime giderdi. Ablamı görür görmez heyecanla:
„abla arka odada kurbesık var“ dedim.
Kurbesık, bir vaşak türüydü. Yaban
kedisinden daha iri bir cüssesi vardı.
Mezar filan kazar, bazen hayvanların
ahırına dahi girerdi.
Çok severdim bu ablamı, elimden tuttü:
„Gel bakayım o kurbesık’ın kulaklarını çekeyim“ Sandı bir şey istiyorum.
Arka odaya gittik. Kapıyı göstererek,
„burda“ dedim. Açtı ve kapının arkasına devrilmiş nenem, kapının açılmasıyla bir kar yığını ile içeri düştü. Hızır
günü için pişirdiği helvası dökülmüş,
bileği kırılmıştı.
Annem koştu geldi. Şaşkındım. Bir
çocuk gibi titriyor, havada sallanan
bileğine değil de, Hızır için pişirdiği,
dökülmüş helva tepsisine ağlıyordu.
„Döküldü,“ dedi, „ayağım kayınca döküldü.“
Babam geldi, o da kızdı:
„Nedir, senin bu telaşın, kim mezara
gitti seni unuttu, hele bir dur!“ sonra
üzüldü, annesinin bileğini eline alıp
sıcak suyla ovdu. Keçi kılına yumurta
kırdı, bileğini sardı. Oğlu bileğini sararken, nenem söylendi.
Hızırdı, mezarlığa bir şey götürmeliydi. Babam kendi eliyle, nenem için
yeniden helva yaptı. O yaparken, nenem sağlam eliyle suyu döktü, şekerini
kendisi ayarladı, tattı.
„yağı az“ dedi.
İkindi üzeri, mezarlığa gitmek için yola
koyulduk. Neneyi sırtına aldı oğullar,
bir babam, bir diğer amcalarım.
Vardık kara kavak ağaçlarına. Halka
olduk, yukarıdan telaşla Hıdır amca,
irili ufakalı çocukları, babası Seyd-e
Hese Hul geldi. Ne güzeldi, iki ağacın
etrafına halka olduk. Yemek tepsileri,
lokmalar orta yere kondu. Köpeklerimiz, kediler onlar da günün önemini
biliyorlarmış gibi durdular sahiplerinin yanında. Mumlar yakıldı, herkes
içinden geldiği gibi dualar etti.
Ölmüş yakınların mezarı ziyaret edildi. Ve getirilen yemekler küçük parçalar halinde dağıtılmaya başlandı. Sadece bize değil, o ulu kavak ağaçlarının
çatalına, mumların yakıldığı yere de
bırakıldı. Köpek ve kedilere de verildi...
Her Hızır günü, Zürich şehrinin mezarlığına giderim. Bu mezarlıkların
bekçileri, mum yakanları dua okuyanları var. Ne acı derim kendi kendime,
ne büyük keder bu böyle. Politikanın
diline düşmek istemem, ama bu ne büyük bir yok olma.
Benim için Hızır, o soğuk kış günü
yola düşmüş ninemdi. Biz ona Pirke
derdik. Kolu kırılsa dahi, ölmüş atalarına saygı için mezarlığın yolunu
tutan, ölülerimizin huzuruna boş elle
giderim diye ağlayan Pirke! Ya sizin?
Sahi, ziyaret etmeyeli ne kadar zaman
oldu ölmüş bir yakınınızın mezarını?
Varsın bu sürgün uzun olsun, varsın
yasak olsun o topraklar. Ben her yıl hızır günü Zürich mezarlığına giderim.
Bu babamın mezarı, derim işte ninem.
Seyd-e Hese Hul’in mezarı da bu olsa
gerek... sayıyorum...
Hatırlamak eski bir gelenekmiş, eski
Mısır’dan da evel. Hızır günü, rivayet
o dur ki, ölmüşler ve yaşayanlar bir
araya gelirlermiş. O gün, sofrada bir
tabakta ölenlerin ruhları için konurmuş. Maksat, hatırlamak, gönlünü almaktır. Dersim’de Hızır ayı boyunca,
ölmüş insanların ruhları hatırlanırdı,
yemek yaparken, ekmek yapılırken,
her ölen için annem ağzını kıpır kıpır
kıpırdatır, ölenlerin ruhları için ateşe
tuz atılırdı.
Hızır, eski Mısır’da yani, tanrı insandan ve doğadan koparılmadan evel olduğu gibi, bu ay hatırlanırdı. Hızır ayı
sadece gönül alma mıydı? Hayır o bunun yanıda bir de sevgi ayıydı.
İyisi burada bitirmek, onun neden sevgililer günü olduğunu, yani şu batılıların 14 Şubat Sevgililer Günü denen
şeyin nasıl kutlanadığını bir başka
zamana bırakayım. Hızır gönül alma
ayıdır. Ben kaç kez nenemin gönlünü
aldım. O karlı mezarlık yolundan, koluna girip evimize kadar yürüdüm.
„Hatırladın mı nene, o Hızır günü ayağın kaymıştı da düşmüştün.“
„Hatırlamaz olur muyum milcan!“
Kaynak:
http://www.haydarkaratas.com/hiziryasli-nenemdi-makaleler-98.aspx
Özlemlerini, evveliyatlarını anlatan Dersimliler…
Yanlısın, kahırla ufalan hayatın farkında olan Zazalar,
Kürtler, Ermeniler, Kızılbaslar…
Candarmalar, pasalar, hükümetler, asiretler, metruk
evler, bosalmıs ovalar, inatla gelenege sarılan köylüler,
atlılar, tüfengler… Gece Kelebegi yeniden kanat çırpıyor…İlk kitabın öncesine gidiyor…
On İki Dağın Sırrı Bir Göz Ağlarken kitap h. karataş
Sipariş için web: http://www.haydarkaratas.com
kızılbaş - sayfa 22 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
ERMENİ VE ZAZA KIZILBAŞ ALEVİ HALKLARININ
SURP SARKİS - ROCÊ XIZIRÎ BAYRAMI KUTLU OLSUN !
Sarkis Hatspanian
26 Ocak 2013, Ermenilerin Surp Sarkis, kardeş Zaza Kızılbaş Alevi halkının Rocê Xızıri adlandırdıkları ve
3 gün oruç tutulan bayram günüdür.
Bu vesileyle tüm Sarkis, Sako, Sergey,
Seroj, Serj, Mardiros ve Mardik'lerin
isim günü kutlu olsun.
«Dersim Ermenileriyle Zazalar, seyyahların çoğunu şaşırtacak kadar
dostluk ilişkileri içindeydiler. Bununla birlikte çok sayıda seyyah, Dersimlilerin Hıristiyan dinine ve Dersim
bölgesinde bulunan kiliselerine karşı
özel hürmet gösterdiklerini belirtmişlerdir. Zazalar, bu kiliselerin mübarek
yerler oldukları kanısındaydılar, hatta
onları ziyaret etmekteydiler. Kızılbaş
Dersimli Zazalar yalnızca Ermeniler’e
karşı değil, bütün Hıristiyanlara da iyi
davranmışlardır. Bu davranış karşılıklıydı. Türk otoritelerinin Dersim Ermenilerini Zazalar ve Kürtler’e karşı
husumeti kışkırtma çabaları ve onların mukavemetini azaltma çalışmaları
Dersim’de yaşayan Ermeniler tarafından birçok defa boşa çıkarılmıştır.
Gerek Kürtler’e rüşvetler vererek ve
gerekse Ermeni ve Zaza Kızılbaş Alevileri arasında dini düşmanlık yaratma
çabaları başarıya ulaşamamıştır.»
BEYAZ ATLI
AZİZ SARKİS KİMDİR?
Aziz Sarkis, Ermeni dünyasında, en
çok popülarite kazanmıș Ermeni azizlerinden biridir. Evlenme çağındaki
genç kızların ve genç erkeklerin rüyalarında eș adaylarını görmeleri ile
ilgili anlatımlarla çok tanınır. Gerçekte, Aziz Sarkis (Sergius), Roma ordusunda görevli ve Hıristiyanlığa sıkıca
inanmıș, imanlı bir komutandı. Roma
imparatoru Büyük Konstantin I’in
(306-337) zamanında Kapadokya'da
doğduğu söylenir. Dini bütün bir Hıristiyan olan Ordu Komutanı Sarkis
(Sergius), İmparator Konstantin I'in
ılımlı ve hoșgörülü din politikasından
esinlenerek, pagan olan Roma İmparatorluk ordusunda Hıristiyanlığı vaaz
edip yaymaya ve misyonerlik yapmaya
bașlar ve çoğu kișiyi Hıristiyanlaştırır. Büyük Konstantin I.' in ölümünden sonra da Roma imparatorluğunda, Hıristiyanlığa yönelik bu ılımlı
ve hoșgörülü din politikası İmparator
Julyanos (361-363) devrine kadar sürdü, ancak Roma İmparatorluğunun son
Putperest İmparatoru olan Julianos'un
tahta gelmesi ile değiști, ılımlı politika
yerini, katı ve baskı politikasına bıraktı, Hıristiyanlar șiddete ve ișkenceye
maruz kaldılar.
Komutan Sarkis zor durumlara ve sıkıntılara düștü. Bu durum karșısında
oğlu Mardiros ile ülkeyi terk etmeye
karar verdi ve Hıristiyan bir ülke olan
Ermenistan’a gitti. Orda Ermeni Kralı
Büyük Dırtad'ın torunu Kral Diran'ın
hizmetine girdi. (342-350), bu arada
Roma İmparatoru putperest Julianos
ve orduları Doğu ülkelerine kadar
ulașmıșlardı. Ermeni Kralı Diran Hıristiyan olan ülkesini ișgal tehlikesinden korumak için, Sarkis'in İran'a gitmesini önerdi.
Pers (İran) kralı Șabur II (Sebuh), (310379), Sarkis'i sıcak karșıladı ve onu ordusunda komutan olarak görevlendirdi.
Ancak, dini bütün bir Hıristiyan olan
Sarkis burada da Hıristiyanlığı yayma
çalıșmaların devam edince, Zerdüșt
(putperest) olan ülkede, Sarkis'in durumu giderek kötüleşti. Pers Kralı
Șabur, Sarkis'e ve oğluna Tapınaklarda
Ateșe tapmalarını ve ibadet etmeleri-
ni emretti. Aziz Sarkis emri reddetti,
karșı çıktı, Hıristiyan olarak kalacağını açıkladı. Bu nedenle önce oğlu
Mardiros öldürüldü, sonra kendisi de
zindana atıldı, daha sonra da idam
edildi. Aziz Sarkis'in cesedi kendine
sadık 14 cesur asker tarafında toprağa verildi. Bu 14 asker de daha sonra
idam edildiler. Aziz Sarkis infazından önce, infaz mahallinde, "Tanrım,
adım adaklarla ve dini ayinle anılsın"
șeklinde dua etti. Bu nedenle Ermeni
Kilisesi, Hıristiyanlık adına șehit olan,
"SEVGİ"nin simgesi, "Gençlerin" hamisi Aziz Sarkis'in anısını her sene
Ocak ayı sonunda veya Șubat ayı bașı
pazar günü kiliselerde rahmetle ve dini
ayinlerle anmaktadır.
Ermeni dünyasında Aziz Sarkis Komutan, oğlu Mardiros ve 14 cesur askerler yortusu yalnızca dini ayinlerle,
dualarla kutlanmaz, aynı zamanda
halk geleneklerine ve göreneklerine
göre törenler düzenler, perhizler, oruçlarla da tutar. Aziz Sarkis, aynı zamanda, Așk rüyalarını gerçekleștiren
Aziz olarak da tanınır. Geleneklere
göre, Ermeni genç kızları veya erkekleri, Aziz Sarkis yortusunun (Genellikle Șubat ayının ikinci hafta sonu,
2012’de 4 şubat, bu yıl 26 ocak tarihine
rastlamaktadır) bir gün öncesi tuzlu
Pelit (bir nevi buğday yemeği) yerler
ve bunu rüyalarında gelin veya damat
kızılbaş - sayfa 23 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
adaylarını görebilme inancına bağlarlar. Aziz Sarkis yardımseverliği ile de
tanınır, oysa kendisinin beyaz atından
bașka bir zenginliği yoktu. O devamlı
beyaz atı üstünde herkesin yardımına
koșardı. Aziz Mesrop Maștots, onun
mezarını, Ermenistan’a Ardașad șehri
yakınlarına naklettirmiș ve orda onun
adı ile anılan bir kilise ve manastır inșa
ettirmiștir. Bugün bu yer inanç turizmi
acısından, herkes tarafından merakla
ziyaret edilmek istenen bir adak yeridir.
Kaynak: Dr. Sarkis Adam (Almanya)
BAL GİBİ BİR XIZIR ORUCU
Anılar genellekli hasret gidermek
içindir. Bazen dost sohbetlerinde söz
vaktinde açılır. Sevdiklerimize dahir hatıraları dile getiririz.’’Gavur
Mahallesi’’ kitabında Mıgırdiç Magrosyan bu dünyadan göçüp giden
sevdikleri için’’istedim ki hatıraları
birazda bu satırlarda yaşasın’’ diyor
ya, ben de öyle istedim. Artık toprak
olan sevdiklerimin hatıralarıyla biraz hasret gidermek için.
Hayatımda bir kere oruç tuttum ve
ebemin (anne annemin) balını çaldım. Aleviler’de Şubat’ın 12 ile 15’ i
arasında üç günlük Hızır orucu tutulur. Aynı zamanda 14 Şubat yıl başı
sayılır.
Gazi Küçük Dersim’deki Kiliselerin,
bazı psikosomatik hastalıkların tedavisi için, yöre halkı tarafından sıkça
ziyaret edildiğne bizzat şahit oldum.
Ablam Güllü’nün İmam Rıza
İsmindeki Oğlu Zaman zaman havale
geçiriyordu. Bu yüzden Annemle
birlikte Köderiç köyündeki Kilise
enkazının üzerinde bir gece Çocukla
birlikte yattıktan sonra Çocuğun şifa
bulduğuna bizzat şahit oldum. Esasen
Köderiç’deki bu kilise enkazı tüm
yörede ziyaret olarak kabul ediliyordu.
Obanın çocuklarına uydum. Ebem
‘’sen dayanamazsın’’ falan dediyse
de aldırmadım. ‘’tutacağım’’ dedim.
Gerçi açlığa dayanamazdım ama kararlıydım.
Sabah erkenden kalktım gittim.Ebem
de kapıyı kitledi gitti. Arkadaşlarımla kar topu oynuyoruz, karda kayıyoruz derken öğlenleyin acıktım. Hızır
orucu zor. Sahura kalkmak yok. Gün
batımından gün batımına.
Dayanacak gibi değilim. Kapı kilitli.
Kilit eski bir demirçelik kilidi. Uzun
anahtarıyla yukardan bastırarak
açılıyor. Ben önceden bir ara kilitle oynarken bir tırnağını kırmıştım.
Onun için kolay açılıyordu. Ebemin
bu durumdan haberi yoktu.
Aklıma kilidi açıp ebemin balından
çalmak geldi. Satıla koyup yüklüğün
altında saklamıştı.Balda karakovan
balı yedi derde derman. Hep çiçek
özü hiç şeker yok.
Ebem kıtlık görmüş bir kadındı.Canımız istedi diye bir dürüm yapıp verecek gibi değildi. Uzaklardan hatırı
sayılır bir misafir gelirse, tabakta
misafire ikram ederdi.
Başkale'de bulunan Soredir Kilisesi
Onun tabağında kalanı bize verirdi. Misafir de çok şükür tabağı silip
süpürürdü. Göz hakkımı neyse artık
ebem ekmeğe sürer bizim de ağzımız
tatlanmış olurdu.
Kilidi bir metalla bastırarak açtım.
İçeri girdim, açık yufka ekmekle iki
dürüm yaptım.
Halis süzme bal. Kışın ortasında, insanın ağzının içine çiçek kokusu yayılıyor. Yakayı ele vermeden çıktım.
Kapıyı tekrar kitledim. Dürümlerimi
bir güzel yedim.
İkindiye doğru arkadaşlarım epeyce
perişan oldular.Ben kendi havamdayım.Oynuyorum dalga geçiyorum.
Daha ilk okulun ortalarındayız.İçlerinden en küçüğü de benim.
Ebem gitmiş bakkaldan lokum ve
bisküvi almış. Gün batımına doğru
teyzemlerde toplandık. Tabi yaşlılar
oruç tutmuyor. Biz çocuklar tutuyoruz. Hatta bir sevdiğine oruç hediye
edilebiliniyor.
Dedem ve ebem beni neşeli ve açlığı takmayan halimi görünce seviniyorlar. Ebem iki de bir teyzeme
beni göstererek ‘’ben buna kurban
olam,akşamda b işey yemedi,yese
de yemese de hiç fark etmiyor, ne
dirençli’’deyip duruyor.
Teyzemin çocukları perişan olmuş,
her biri bir tarafa düşmüş. Neyse sıcak süt, lokum ve bisküvi geldi. Orucumuzu açacağız.Ben de lokumu bisküvilerin arasına koyup yemeği çok
severim ama yiyemiyorum. Bal beni
kesmiş. Teyzemin çocukları felaket
yiyorlar. Bu arada dedem ve ebemin
beni övmeleri devam ediyor.
Yemekten sonra torunlar olarak
dedemin ve ebemin ellerini öptük.
Dedem bana bir düve (inek olacak
dana) verdi. Yanaklarımdam öptü.
Ödülümü aldım.
Yıllar sonra dedeme takılırdım,
‘’dede bir gün oruç tutum, ebemin
balını çaldım, ama sen bana düveyi
verdin’’derdim.
O da ‘’oğluma düve de, bal da helal
olsun’’der gülerdi.
Ahmet Güven
kızılbaş - sayfa 24 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
ZAZACA
AYRI BİR DİLDİR (LEHÇE DEĞİLDİR)
Kürt Milliyetçileri Zazacanın Kürtçenin lehçesi olduğunu yazıyorlar.Onlara
karşı delilleriniz nelerdir ?
benimsemesine neden olmuştur.Fakat,
tüm bu gelişmelere rağmen Zazalar ve
Zazaca üzerine yapılan araştırmalar,
Zazaların Türklerden, Kürtlerden ve
Farslardan tamamen farklı bir etnik
grup olduğunu göstermektedir.Özellikle Zazaca üzerinde yapılan dilbilimsel araştırmalar bu yöndedir.
1.Atalarımızdan beri yüzyıllardır biz
Kürtlerden ayrı bir topluluk olduğumuzu biliyoruz.
2.Zazaca ile Kürtçe arasındaki farklılıklar benzerliklerden fazladır.Benzer
olan yapılar ise bütünirani dillerde
zaten var olan yapılardır.Eğer mesele
benzerlik ise Kürtçenin de Farsçanın
bir koluolması lazım. Haddizatında
hazar denizinin kuzeyinde konuşulan
farsça diyalektleri zazacayaKürtçeden
daha yakındır.İsterseniz net ortamından farsça bir parça indirin ve dinleyin.Göreceğinizolağanüstü bir benzerliktem başka bir gerçeklik değildir.O
halde neden Kürtçe lehçesi iddiasındabu ısrar sürdürülüyor.Sakın ırkçılığın
(faşizmin) bir hastalığı olan kendisine
ait olmayanı kendinemal edip sömürgesi yapmak olmasın.
3.Zazaların Zaza olduğu gerçeğiZazalar kendi dillerinde, Türklere
"Tırk", Kürtlere ise yöreden yöreye
"Kırdas", "Khurr" veya http://www.
facebook.com/profile.php?ref=profile
&id=100000154191720" Khurrmanc"
derler ve kendilerini her iki halktan da
ayırırlar. Türklüğü veya Kürtlüğü kabul etmezler. Zaza halk türkülerinde de
bu ayrım çok net bir şekilde görülmektedir. Kürdoloji'nin babası kabul edilen
Minorsky, İslamAnsiklopedisi'nin İngilizce basımında Zazalar'ın kesinlikle
Kürt olmadığını belirtir. Ayrıca Batılı dilbilimciler, Zazaca'dan hareketle ZAZALARIN FARSLARDAN ve
KÜRTLERDEN tamamen farklı İRANİ kökenli bir etnik grup olduğunu belirtirler. Diğer taraftan, İranoloji biliminde Zaza dili, Kürtçe ve Farsça'dan
farklı ÖZGÜN İRANİ bir dil olarak
tasnif edilmektedir.
Yine dünya üzerinde, 6,000'den fazla
dil ve lehçeyi araştıran Ethnologue'a
göre Zazaca iki lehçeden oluşan
(Dersimce/Kuzey Zazaca ve GüneyZazaca/Dımılki), başlı başına bir dil
olarak sınıflandırılmıştır. Zazaların
ve Kürtlerin yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşaması iki toplumun kültürel
olarak yakınlaşmasına neden olmuştur. Kürtler’in siyasi ve sayısal olarak
Zazalar'a göre daha üstün olması ise,
Zazalar'ın ve Zazaca'nın varlığı konusunda bir dezavantaj oluşturmuştur.
Ayrıca bölgede etkin olan sol örgüt ve
yapılar da devrim adına ısrarla Zazaların kürtlerin bir kolu olduğu tezini
işledikleri için sol düşünceyi benimseyen zazaların büyük bir çoğunluğu
kendilerini kürt olarak görmeye başlamışlardır ve bu şekilde bir kanaati bazı
zazalar arasında yaymışlardır.Diğer taraftan devlette daha da bölünmeyelim
(!) düşüncesiyle zazaların kürtlerin bir
kolu olduğu iftirasının halk arasında
yerleşmesine zemin hazırlamıştır. Bakın bugün bile TRT 6 da zazaca bir
lehçe olarak kabul edilmektedir. Zazalar kendilerini Türk, Kürt ve Fars kimliklerinin dışında görmelerine rağmen,
Zaza halkı geçmişte uzun bir dönem
boyunca dışarıdan bir bakışla Kürt sayılmış, dilleri de Kürtçe'nin bir lehçesi
zannedilmiş ve Zazalara Kürt muamelesi yapılmıştır.Zazaca hakkında siyasette ve halk arasında, özellikle Batı
Anadolu’da yaygın olan "Kürt lehçesi"
tanımlaması vardır.
Zazaca'nın ilk olarak başlıbaşına bir
dil olduğunu kanıtlayan dilbilimci
Karl Hadank, 1932 yılında yayımladığı Die Mundarten der Zâzâ adlı
eserinde Zazaca'nın Kürtçe'nin veya
Farsça'nın bir lehçesi olmadığını, bu
dilleri dilbilimsel olarak karşılaştırarak Zazaca'nın başlı başına bir dil
olduğunu kanıtlamıştır. Peter Lerch
(1856), Friedrich Müller (1864), Albert
van Le Coq (1901), Prof. Dr. Jost Gippert, McKenzie, Prof.Dr. G. Kôjima
gibi dilbilimcilerin eserlerinde de Zazaca net bir şekilde özgün ve bağımsız
bir İrani dil olarak tasnif edilmiştir.
Zaza halkının yaşlı ve siyasetten uzak
kalmış kesimi, Türklüğü ve Kürtlüğü
kabullenmez (Türkiye'ninEtnik Yapısı, Ali Tayyar Önder, Fark Yayınları).
Zazaların kendi başına güçlü bir siyasi ve akademikmerkezi örgütlenmeye
sahip olmaması, Zaza halkının dil ve
kimlik sorununun gündeme çok zayıf
birşekilde gelmesine veya hemen hemen hiç anılmamasına sebebiyet vermektedir.Zazalar kendilerini Tunceli
yöresinde Alevi anlamında "Kırmancki", Varto, Hınıs, Tekman, Çat, Adaklı
yöresinde "Şarê Ma", Bingöl yöresinde
"Zaza", Koçgiri, Palu ve Maden yöresinde "Zaza", Siverek, Çermik, Koçgiri
ve Aksaray yöresinde "Dımıli ve Zaza
yada zwenema" olarak adlandırmakta; dillerine ise sırasıyla "Kırmancki",
"Zonê Ma", "Zazaki" ya da "Dımılki"
demektedirler.
Diğer taraftan Kürt siyasetçiler ve genel olarak geçmişten bugüne hemen hemen bütün Kürt sol örgütlenmeleri de
Zazaları Kürt, Zazacayı da Kürtçe'nin
bir lehçesi saymışlardır. Bu durum Zazaları Kürt kimliğine itmiş ve günümüzde birçok Zazanın kendisini Kürt
olarak tanımlamasına ve Kürtlüğü
1900 yılında "Dersim" adlı kitabını
yayınlayan Ermeni yazar Antranig,
İranolog Oskar Mann ve tarihçi V.
Minorsky'e göre, Zazalar tarafından
kendi etnik kimliğini tanıtırken yaygın
olarak kullanılan "Dımıli"terimi, Ermenice karşılığı "Dêlmik" olan Kuzeyİran'daki Gilan taraflarında bulunan
S EVA N N İ Ş A N YA N
kızılbaş - sayfa 25 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Deylem bölgesine tekabul etmektedir.
Zazaların muhtemelen MS 9. ile 11. yy.
arası Deylem'den bugünki yurtlarına
göçettiği tezi birçok Zaza araştırmacıları tarafından kabul görmekte, ki hala
Kuzey İran'da konuşulan Mazenderanca ve Gilanca gibi diller Zazaca'ya
köken olarak Kürtçe'den daha fazla
yakınlık arzetmektedir.Zaza terimi
ise Zazalar'ın bugün yaşadığı bölgede
birçok köy ve yer adında geçmektedir. Zazana, Zuza,Sason, Zavzan gibi
sözcükler de buna örnek gösterilebilir. MÖ 542 yılında Pars kralı Dara
(Darius)'unBehistun yazıtında da
yukarı Fırat ve Dicle Havzası "Zazana" olarak adlandırılmaktadır.Ayrıca
doğruluğu tam olarak bilinmemekle
birlikte Diyarbakır'da bulunan bazı zazalar kendilerine sorulduğunda kendilerinin Hurriler in dolayısıyla sümerler
in torunları olduklarını ve bu nedenle
kesinlikle Türk ya da Kürt olmadıklarını iddia etmektedirler.Nisan 2009'da
T.C. Genelkurmay Başkanı'nın yaptığı
resmi konuşmada ilk kez Zazalar'dan
bahsedilmiş ve Zazalar ile Kürtler'in
farklı etnik unsurlar olduğu belirtilmiştir
4-1597 yilinda yazilan Kürt tarihi "Serefname" de söyle denilmektedir."Kürt
asiret ve topluluklari dil , gelenek ve
sosyal yapilar yönünden 4 Büyük kisima ayrilirlar.
1. Kurmane
2. Lor
3. kelhane
4. Goran"
Zazalarin adlari bile kürtlerin arasinda gecmez .En meşhur kürt kitabında
böyle iken niçin Kürtçüler zazaların
kürt olmasını istiyor ?
5- Almanca ile İngilizce arasındaki
şu benzerliklere bakınız.Eğer bu benzerliklerden dolayı Almancaaslında
İngilizce’nin lehçesidir fikri doğru ise
zazacanın da kürtçe’nin lehçesi olduğu savunulabilir. Ki aklı başında hiçbir insan bunu savunmaz.O takdir bu
benzerlik delili bir analojiden başka bir
şeydeğildir.Almanca: mache, komme,
gehe, sageIngilizce: to make, to come,
to go, to say Almanca: gebe, nehme,
esse, trinkeIngilizce: to give, to take,
to eat, to drinkAlmanca: sehe, lache,
weine, durst, hungerIngilizce: to see,
to laugh, to cry, thirst, hungerAlmanca: in meinem haus, unser dorf Ingilizce: in my house, our village
şu:
KUYRUK DAVASI
Mesela standart yazı Türkçesinden
sapanErzurum ağzı lehçedir. Dilbilimcilerin tercih ettiği yeni tanım da
şöyle:Özel bir eğitim gerekmeksizin
karşılıklı olarak anlaşmaya izin veren
dil varyantlarına lehçe denir.Mesela
bizim İstanbul Ermenicesiile Erivan
Ermenicesi iki ayrı lehçedir, ilk işittiğinde şok yaşarsın ama biraz zorlasan
iyi kötü anlaşılır.
Bilindiği gibi insanlar yüzyıllar önce
çeşitli tabletlere ve mağara duvarlarına
çizdikleri resimlerle kendilerini ifade
ediyorlardı.Lakin zamanla insanlar
her konuda kendilerini geliştirdiler.Ve
çeşitli sebeplerden ötürü göç etmeye
başladılar.İnsanların anayurtlarından
ayrılması bir bakıma dillerinde yayılıp
ayrılması anlamını taşımaktadır.Günümüzde dilbilimciler iki dil arasındaki dil birliğini o dillerin köklerinin
hangi guruptan geldiğine ve o dillerdeki en eski sözcüklere bakarak anlarlar.Dilbilimin temelinde bu kavram
vardır; ‘ mutual intelligence’dediğimiz
kavram.Eğer bir dil daha önce bağlı olduğu dillerden kopma aşamasında gramer yapıları oluşturmuş ise ve artık bir
birlerini anlayamayacak duruma gelmişlerse o dil lehçe olmaktan çıkar ve
kendi başına dil olur.Sanırım asıl konumuza geçme vakti geldi;zaza dilinin
Kürtçenin bir lehçesi olduğunu iddaa
edenlere mutual intelligence kavramının iyi bir cevap olacağı kanısındayım.
Çünkü zazaca bu kavramı doğruluyor
ve başlıbaşına bir dil oluyor bu durumda.Zazaca ve İngilizce arasındaki bazı
kelimelerin şekil olarak benzemesi,
Türkçeyle benzeşmesi normalama İngilizce ile benzeşmesi bu dilin çok eski
olduğunu, etkilediğini ve etkilendiğini
gösterir ki,bunu bir lehçe deyip geçenlere tokat gibi bir cevap daha vermiş
olur.
İNGİLİZCE ZAZACA
Great gırdMiddle miyon(köken maidya) Mother mae(köken mathro)Father pi(köken pithar)Three hire(köken
thri ‘thr’ zazaca ‘hr’ olur.Kürtçe ve
Farsçada ‘s’ olur millet sevgisi sahtedir.Ve sonuç olarak şunu söylemek
gerekirse;zaza dili hiçbir dile kuyruk
değildir ve en önemliside bu dil yaşayacaktır..
ZAZACA
BAŞLIBAŞINA BİR DİLDİR
Lehçe ya da diyalekt dediğimiz şeyin
bir eski bir de yeni anlamı var. Eskisi
Yazılı edebiyatı olan bir dilin yazılı
standarttan ayrılan sözlü şekillerine
lehçe denir.
Her iki anlamda Zazaca Kürtçenin lehçesi filan değil, ayrı bir dil. İtalyanca
ile Fransızca nasıl ayrı dillerse öyle
ayrı bir dil. Akraba bir dil gerçi, ikisi
de İrani kökten türemiş. Ama tahminen ikibin yıl önce yolları ayrılmış.
Kelime hazineleri önemli oranda ayrışmış. (Misal: gelmek Kürtçe hatin,
Zazaca ameyene; gitmek Kürtçe çûn
Zazaca şiyayene.) Fonetik evrimleri
farklı. Misal, “göz” anlamına gelen
kelime birinde çaw birinde çım olmuş,
ikibin yılın sonunda. Birinin gurg dediği kurda diğeriVerg diyor.Gramer
büsbütün farklı. En önemlisi Zazacada
–tıpkı Fransızca ve Almancadaki gibieril-dişil ayrımı var, bu özelliğiyle
Kürtçe dahil bütün öbür İrani dillerden
ayrılıyor.
Tam ve düzgün cümlelerle konuşan bir
Kürt ile Zazanın anlaşması mümkün
değil. Dolayısıyla “aynı dili konuşuyorlar” demek anlamsız.Tarihte kader
birliği etmiş olabilirler, Zazaların bir
kısmı kendini “Kürt” sayıyor olabilir,
kendi bilecekleri iştir, bilemem. Ama
kalkıp da Zazaca Kürtçenin lehçesidir diyecek olsan hakikate savaş açan
Öztürkçülerden farkın kalmaz, bunu
görmek lazım. Ortak kökten gelmişler,
peki; ama ona bakarsan İngilizce de
ortak kökten gelir, o da mı Kürtçenin
lehçesi sayılacak?
"Dün demiştim, Zazaca ile Kürtçenin
“fonetik evrimi” farklı olmuş. Yani
nasıl Türkçe kelimeler farklı yerel
ağızlarda yamulur, çarpılır, farklı hallere girer, bir yerde kolay öbür yerde
goley derler, bu da öyle. Birkaç örnek
vereyim de ne dediğim anlaşılsın.Sayılardan girelim mesela. “Beş ” Kürtçede penc, Zazacada ponz ya da pondz.
kızılbaş - sayfa 26 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Basit değil mi?Ama “üç” Kurmanci
sê, Zazaki hirê, kolaysa anla dilbilimci değilsen. Dilbilimciysen bu da basit
gerçi, ikisi aynı sözcük,İngilizce three
de aynı. Özgün /thr/ ses grubu Zazacada /hr/ şeklini almış, araya dolgu i’si
girmiş, Kürtçede ise aynen Farsçadaki
gibi önce /sr/ basama ğından geçip sonra r’yi kaybetmiş.Okumak K. xwendin,
Z. wendene. istemek K. xwestin, Z. wa
ştene. Yemek K. xwarin, Z.werdene.
Kızkardeş K. xweşk Z. wae. Demek ki
neymiş? Hint avrupa dillerinde orijinal
olan /kw/ sesi Kürtçede /xw/ Zazacada
/w/ halini almış. Latincede aynı ses /
qu/ olur. O yüzden mesela istemenin Latincesi geçmiş zamanda quaestus olur, ki İngilizceden bildiğiniz
quest’tir. Xwestin demek. İsim K. naw,
Z. name: hayret değil mi? Yıl K. sal, Z.
sarre. Alakası yok gibi görünüyor ama
bakın, yürek K. dil, Z. zerre. Çünkü
eski İranca /rd/ ikilisi modern Farsça
ve Kürtçede Tüm örneklerde /l/ olmu
ş, buna karşılık Zazacada umumiyetle
/rr/ şekline evrilmiş. Kalbin eski İran
dillerindeki kar şılığı nitekim zard
veya thard. Aynı kelime İngilizcede
heart, Almancada herz, Yunancada
kardiyolojiden tanıdığınız kardía, Latincede belki cordial’den tanıdığınız
cord-, Ermenicede sird, Rusçada serdtse, eski Hintçede hrdaya şeklinde karşımıza çıkıyor.Bunların hepsi kurallı
değişimler. Yani her birinin tam ve
ayrıntılı olarak tanımlanmış formülleri var. Tak makinaya, aynen üretsin.
Kıssadan hisse: Her dil başlı başına bir
mucizedir. Öğren öğren sonu gelmez.
Zazaca bile."
Kaynak: TARAF
“Atatürk
bu yüzyılın
gördüğü en
büyük dehadır”
Sırrı Süreyya Önder
Büyükşehir belediyelerine ilişkin tasarının TBMM İçişleri Komisyonu görüşmelerinde Sırrı Süreyya Önder’in konuşması Atatürk tartışması çıkardı.
Büyükşehir belediyelerinin sayısını artıran, çok sayıda belde belediyesinin ve
köylerin tüzel kişiliğinin kaldırılmasını
getiren “Büyükşehir Belediyesi Kanunu
Tasarısı”nın TBMM İçişleri Komisyonu
görüşmelerinde Atatürk tartışması çıktı.
BDP ’li Sırrı Süreyya Önder , sözlerini,
“Atatürk’e hakaret” olarak değerlendiren bazı milletvekillerine yanıt verirken,
“Atatürk bu yüzyılın gördüğü en büyün
dehadır, neden eleştireyim?” dedi. Bunun
üzerine İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin
, “Çevir gazı yanmasın” diyerek laf attı.
Önder ise ayağa kalkarak, “Neyin çevir
gazı yanmasın. Benim adım İdris Naim
mi? Çevir gazı yanmasınsa, emniyet müdürüne sahip çıksaydın. Nasıl iki günde
başınız bir tarafa bedeniniz bir tarafa
gittiniz. Atatürk’ü sevmek bütün insanları sevmektir” dedi. O sırada BDP’li
Altan Tan ise, “Kimse sevmek zorunda
değil. Seven sever sevmeyen sevmez”
dedi. Bunun üzerine MHP ’li milletvekilleri hep birlikte karşı çıktı. MHP’li
Nevzat Korkmaz, “Atatürk’e laf söylemeye hakkınız yok. Çık git buradan. Senin
gramın nedir? Atatürk’e hakaret edeceksen çık dışarı. Eliniz kanlı diliniz kanlı.
Atatürk’e laf söyleyecek adam mısın?”
dedi. Bu sözler üzerine Önder ile Korkmaz arasında tartışma yaşandı. Korkmaz,
Önder’e, “Atatürk’ü seveceksin. Burada
bu kadar laf söylendi. Ben senin yerine
olsam burada bir dakika kalmam” derken Önder, “Ben sana ‘Marks insanlığın
en yüce değeridir. Bunu idrak etmeyenin
burada durmaya hakkı yoktur’ desem ne
kadar ciddiye alırsan ben de seni o kadar
ciddiye alırım” dedi. MHP’liler bu söze,
“Marks ile Atatürk’ü karşılaştırıyor” diye
itiraz etti. Önder ise, “İkisi de bir fanidir.
İnsandır” dedi. Tartışmanın uzaması üzerine görüşmelere ara verildi.
Verilen arada BDP’li Önder dışarı çıkarken, MHP’li milletvekilleri İçişleri
Bakanı Şahin’e bağırarak, “Bunları sen
şımartıyorsun. Sizin yüzünüzden bu hale geldi” diye bağırdılar. Bakan Şahin
ile MHP’liler arasında bir süre tartışma
yaşanırken, daha sonra MHP’li Lütfü
Türkkan CHP ’lilere, “Neden itiraz etmiyorsun” diyerek çıkıştı. Tartışma CHP ve
MHP’liler arasında sürdü.
(Kaynak: Radikal)
kızılbaş - sayfa 27 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Diksıleman/ ibibik
(Upupa epops), çavuş kuşu
SANIKA
DİKSILEMANİ
Beno, nêbeno… qulê Heqi dina de
jü nêbeno. Taê theyrê Heqi ki jê qulê
Heqi benê. Rozê Sultan Sıleman derd
u khulê qomê xo dıma cêreno ke cırê
çare bivêno. Roz u asmi vêrenê ra,
Sultan Sıleman riyê çêyi nêvêneno.
Cêniye rê beno qurdesan, xo nana’ro
neweşiye. Se kero, se mekero, teknena
sona lewê Pire, vana:
- Sultan Sıleman derd u khulunê her
keşi rê çare vêneno, hama gos mıra
nêkuno, riyê mıde nianedano.. Ez se
bıkeri ke ey biyari howa xo ser?
Pire aqıl dana cı, „nia, nia bıke..“
vana. A ki vatena Pire ana ser, rozê
pesewe ra urzena ra, nuno husko çhikonek kena phıstınê xo, huşki ra kuna
cıle, mêrdê xo pina. Axıri Sultan Sıleman vejino yeno çê. Yeno ke, cêniya
xo hawa cıle dera. Pers keno:
- Sultana mı, torê se biyo..?
Cêniye vana:
- Ez nêwesu, parşuyê mı şikiyê,
nêş’kin ke raurji karê çêyi bıkeri.
Xo ke cıle de nat-bota dêmdana, beno
ve qırçe-qırça parşiyunê cênıke, parşi
habire qırçenê. Sultan Sıleman nêsono
ser ke, nuno husko phıstinê cênıke de
şikino. O ve xo ki cêniya xora zaf haskeno, hama se bıkero waxtê xo çino..
Cêniya xo na hal de ke vêneno, kuno
qısawete. Sono dermani dıma cêreno..
se ke keno, cênıke wes nêbena. Her
roz vana, „parşiya mına şikitaiye..“
zovina thawa nêvana.
Teseliya Sultan Sılemani ke kuna, cıra
perskeno, vano:
ke o waxt parşiyê mı wes bê. Dezê
mırê zovina çare çino.
Sultan Sıleman sare xoverde nano ro,
kuno ğeyalê wastena cêniya xo. Peyniye de telal dano pırodaene:
- Çıxaşi theyr u thur ke esto, verê
saraya Sultan Sılemani de bêro pêser.
Sultane nêwesa, purtê theyru ra qatê
cıle cırê dermano..!
Veng gıneno’ro her ca, theyr-thur pêro
heşino pê, verê saraya Sultan Sılemani
de yeno pêser. Sultan Sıleman yeno
pêro theyr-thuri moreno, niadano ke
pêro theyri amê, hama ju tey çino.
„Kamci amo, kamci nêamo?“ Doskenê
ke, Diksıleman nêamo.. Sultan Sıleman wazeno ke Diksıleman ki bêro.
Xeverê cırê rusneno, hama Diksıleman a roze nino. Theyrê bini ki bê
dey raji nêbenê ke purtê xo bıdê, vanê
„hata ke Diksıleman nêame ma purtmurt nêdame“.
Rozê, dı roji ke Diksılemani sero
vındenê, Goyine vana:
- Ez gereke şêri, nıka çhuçıkê mı
halêne de geste merdê!
Kês go pıra nêkuno, hama a boyna
dekernena, qe arê cı nêdana boyna
wanena.
- Dezê torê çı ke dermano mıra vaze,
ez şêri doskeri biyari, hên bo ke to
wes keri..“
Sultan Sıleman qayit keno ke, Goyine rê rehetiye çina, habire wanena;
ano Goyine purt keno, keno sılto sur,
rusneno halêni.
Cêniye ki xora na perşi sero nurnena.
Desınde vana; „Tı ke purtê theyr u
thuru ra qatê cıle mırê bıvırazê, beno
Roza hireyine Diksıleman vejino gırka-gırka yeno. Sultan Sıleman qarino,
vano:
- Tı çıra xo nia gıran cêna? Fırna to
çaê honde biya berze, ma tede nêkena?
Hondaê theyr-tur amê ita rê, çımê xo
raa to dero…
Diksıleman vano:
- Ya Hezreti Sıleman, tı pila.. zoneme,
tı ke çık bıwazê, yeno hurêndi. Her
çi bınê emrê todero. Hama raştiye ke
persena, nafa canê mı nêwast ke ez
bêri. Tı ki zonena ke, her çi ve hayê
xo. Na dina sero isan eve aqıl u sıtara
xo, heywan eve çermê xo, theyr-thur
ki eve perr u purtê xo weşino/cüyino.
To çaê eve vatena cêniya xora ma
theyr-thuri purt kena ke? Zımuston
serd u puk de, amnon germo kelaz de
ma bêperr u bêpurt se bıkerime? Ju
roze de hazar theyr yeno dina, hazar u
ju theyr ki mıreno.
Sultan Sıleman vano:
- Yanê, tı vana se hazar theyr yeno
dina, se hazar u ju theyr ki mıreno,
ya?
- Heya, o ju theyro feqır ki wastena
cêniya tora mıreno. Coka mı honde
gıraneni kerde, herey amune. Heqaniye ke persena, ez nêwazen purtê xo
bıdine..
Dustê na qesê Diksılemani de Sultan
Sılemani venê xo nêvet, tenê ğeyal ra
têpia vake:
- Hên aseno ke, tı theyrıko de zaf
baqıla. Serva na qesa to, ez doçhıko
de zernên dan to, so dina u dare ra
bıfeteliye u koti ke wazena şikina şêrê
uza weşiya xo serbest bıramê.
kızılbaş - sayfa 28 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Diksıleman cêreno ra, Sultan Sılemani
ra vano:
- Nêê, ez doçhıko zernên nêwazen..
Çı ke, ez ke doçhıko zernên ra bıfeteliyi, isan kuno’ra mı dıme, wazeno mı
bıkiso ke doçhıko zernên mıra bicêro.
Eve na tore, peyê mıde az uzê mı
nêverdano…
Sultan Sıleman na qesey sero ke tenê
fıkırino, vano:
- Eke hênio no doçhıkê to purtê tora
bo, her ca torê cenet u omrê to zaf
derg bo!
Peyniye de Sultan Sıleman theyr-thuri
pêro serbest verdano. Theyr-thur pêro
sayiya Diksılemani de purtbiyene ra
xeleşino, hama teyna theyra Goyine
sıltık manena. A roze ra nat, çımê kêşi
era Goyine nêgıneno.
Vanê ke; kam ke Goyine diye, mıreno.
Goyine a lerzekerdena xo ver, hên sılt
u ruta. Usar ke ame, dar u ber ke bi
khêwe, merx u kınkor ke jêdiya, vengê
Goyine hona vejino.
Oncia vanê ke; Goyine sıltbiyena xora
nê, a merdena isani u asayişê xora ar
kena. Coka her daym kuna qurnıkê
dari, kuna bınê merx u kınkori hona
dest kena cı wanena.
Ma oncia ki bêrime hal-mezalê cêniya
Sultan Sılemani. Hala niadime, aê rê
sebiyo.
Heya, peyniye de jurê cêniya Sultan
Sılemani vejiyo werte.
Vanê; Sultan Sıleman eve purtê
Goyine amo çê, cêniya xo hona cıle
de biya. Biyo ve guçıkê orğane ro ke,
cêniya xo cıle ra vezo. Diyo ke cêniya
xo bınê cıle de rut u rupala. O purtê
Goyineo ke dest de biyo, gureto esto
saqunê cêniya xo ser ke ayvê daye eve
na tuk bıtêmno.
Oncia vanê ke; muyê ke bınê çeng u
wertê saqunê isani de vejinê, uza ra
mendê.
[Hawar Tornêcengi]
Kaynak:
http://www.facebook.com/profile.
php?id=100003063756841#!/VengeDersim
Vurmuşlar, Dağ keçileri, bir görseniz
onlar ne güzeldir, kışları Munzur vadisinin çıplak kayalıklarına inerler,
yazları yüksek dağ yerlerine çıkarlar.
Gece Kelebeği'nde dağ keçilerini şöyle tarif ederim:
"...Çıplak dağın bayırları yemyeşil
çayır otlarıyla doluydu ve püfür püfür hafif dağ rüzgârı esiyordu. Çarşır
otu bir yonca tarlası gibi birbirine dolanmıştı. Küçük bir ceylan kafilesine
denk geldik. Ceylanlar başlarını kaldırıp bir süre bize baktılar.
Annem:
“Gel kızım, gördün mü dağ keçilerini.“
“Gördüm, anne.“
“Dağ keçilerinin sahibi Sultan Babadır, onları yaz kış Sultan Baba korur.
Sultan Baba yetimleri kanatları arasına alır, onları öldürmez. Gördün mü,
adam ölülerini bırakıp gitmemiş, orada onlara sarılıp yatmış. Ermeni, toprağına çok sadık, gördün Perperıkam,
bırakmadı biz evlerin kapısından bakalım dahi.“
“Sultan Baba, Düzgün Baba’dan büyük mü anne?“
“Büyüktür Perperıkam, Sultan Baba
her şeyden büyüktür. Hazreti Ali kutsal atı Düldülüyle en son Sultan Babada kaybolmuş, bir görsen Sultan Baba
ne kadar yüksek bir dağdır, buradan
dahi dumanlı başı görülür ya, bak işte
şu kapkara bulutların arkasında, başı
hep böyle dumanlı olur. Kızdı mı,
bomba atar, taş yağdırırdı...“
...
vurulmuş bu nazlı karaca geyiklerini görünce içim allak bullak oldu, bu
Dersim'liler her şeye yürürler, cenazelere bütün şehir katılır, insan gurur
duyar, hani bir günde kendi içlerindeki insanların gidip bu hayvanları
avlamasına karşı yürüşüyüş yapsalar,
ne kadar güzel olur, ne kadar makbul.
Anadolu eskiden dağ keçilerinin yurduymuş, sürüler halinde gezerlermiş, bugün sadece Dersim'in dağlık
iç vadilerinde kaldılar, Anadolu'da,
Mezopotamya'da başı derde giren
halklar hep bu dağların ardına saklandı, bu toprağın nesli tükenen canlıları da oraya gitmiş, ama kör olası
avcılar yıllardır onları avlıyor.
Siz hiç dağ keçisinin vurulduktan
sonraki halini gördünüz mü, avcı avını alıp gider, sürünün geri kalanları
(ki genelde beş altı dağ keçisi şeklinde gezerler) döner ve arkadaşlarının
vurulduğu yerde dim dik dururlar,
ağlar gözyaşı dökerler.
lütfen merhamet, dersim'de dağ keçisi bittiği gün Dersim de biter! insan
doğayla var, doğadaki canlıyla saygıyla...
....................................Haydara Karataş
dersim’de avcılık yapanları ihbar ediniz!
tel: 0554 45 381 437 tel: 0542 247 30 88
ÖNEMLİDİR LÜTFEN PAYLAŞINIZ....
DOĞAMIZIN GÖZBEBEKLERİNİ KATLEDENLERİ İHBAR
EDENLERE 1000 TL ÖDÜL. GEREKLİ BİLGİ İÇİN ARAYINIZ.
İHBAR EDİNİZ; DERSİM GENELİNDE GÖRDÜĞÜNÜZ
AVCILIK FAALİYETLERİNİ, YOL BOYUNCA AV YAPANLARIN
ARAÇ PLAKALARINI LÜTFEN İHBAR EDİNİZ. GÖNÜLLÜRLE
ARTIK BU KATLİAMA DUR DİYECEĞİZ.
MUNZUR DOĞA AKTİVİSTLERİ
kızılbaş - sayfa 29 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Bi dîtina min, gelek civakan kevneşopiya cejna Xidir Nebî û
Xidir Eylas ji bo berjiwendiyên xwe kirine roja Xwedanê evînê.
Min di gelek nivisînên xwe yên ku hatine belakirin de gotiye „Piraniya çîrok,
mesele, ayet, lêkolîn, berhem û hemû
dîroka ku alim, zane, nivîskar, partî û
rêxistinên dagirkerên Kurdîstanê li ser
dîroka netewa Kurd û bi taybetî jî yên
li ser Êzdiyatiyê nivîsandine anjî gotine qet bi kêr nayên. Û min dîsa li ser
vî babetî gotiye, Agehdarî û zanîna me
kurdan li ser dîroka kurdayetiyê û rewşa cıvakan êzdiyan pir lewazin ”
Mînak:
Gava rewşenbîr, nivîskar, berpirsyarên
mal, komel, ol, çande, partî û rêxistinên
Kurdî, di der heqê dîroka olên li
Kurdîstanê hene û bi taybetî jî gava
ewan di nav zargotina kevneşopiyên
qedîmtirîn dînê Kurda(Ezdahîtiyê) de
li ser bingeha afirandina kevneşopiya
Xidir Nebî û Xidir Eylas(yên bi navê
Xocê Xizir, yê ku timî zindî ne) baş
lêkolîn bikirina û bala xwe berdana ser
temamiya vî “Qewlê
Şêxadî û Mêra :
Wê dibêje Xidir neqîb e
Padşayê min yê hebîb e
Derwêş Adem:
..................................
Ew Derwêşê minî xas e
Bi şayar û bira vexwarî kas e
Qesdikir çû dîwana Xidir û Liyas e
Xidiro ya Xidirî
Li Derwêş Adem fikirî
Derwêş bira tu li vî derghî li mehderê
Xidiro bira dura ji min re bînin
Ji behrê ezimînin
Heke ezetê Şêxadî serê min serkela,
xoristanê dadinîn in
Ey Xidir wê we dibê ye
tirsa bû ji xofa Xwedê ye
Pîr Şeref de:
……………………
Şeref deng diket ji esas e
Fehimê min zar qeyas e
Tu Xidirî anî Liyas e
Xidiro ya Xidirî
Pir himeta qadirî
li hemû cewabayî hazirî
……………………”
Dûre ewanê jî fahm bikira ku, di zar-
gotina me Ezdahiyan de hêjî li ser rojî
û cejna Xidir Nebî û Xidir Eylas, mîna
berê weke Xwedanê Miraza (hizkirin,
evîn û hêviyê), mirad xwazan, xefûrê
rêya, piştevan(hêviy)ên kesên nexweş, hêjar, xîzan, girtî, sembola jiyîna
nû(ava hayatê, zemzem e), li her deverê
zindî-amade ne pîrozdikin û awanê jî
mîna min bidîtina ku ”ezdiyati-haveyne-mirovatiya-mezopotamiya ye”.
di mîtologiya me Êzdiyan ya kevn û
ya niha de jî têxwanêkirin, “ne ferze ku hemû Êzdî van sê rojiyên Xidiryas û Xidirnebî bigrin. Lê, ew
evdê ku van rojiyan digrin, divê heft
sala li ser hevûdinê, di heftiya meha
Sibatê(meha2) ye yekemîn de, di roja
dûşembê, sêşembê û pênçşembê rojî
bigre û roja înê (yanî îsal 14.02.13 de)
jî cejna wan çêke.*2”
Gelek şûnwarnas, dîrokzane, lêkolînvan û olnasên Mezopotamiya yê jî
dizanin ku, bingeha kevneşopiya Xidir Nebî û Xidir Eylas di wextê ŞARİSTANİYA KU ÊZDİYAN Lİ SER
ERDNÎGARİYA KURDİSTANÊ destpêkiriye de peyda buye. Baş têbîra min
û belkî bêye bîra gelek xwandevanan
jî, li gundan di êvara ku sibê bive cejna
Xidir Nebî û Xidir Eylas de, kevaniyên
malê di wextê berî razanê de, pêxwûn
didane keç û lawen, yên ku li ber mirazan bûn û digotine wan, “eger ku tû
hîna nizanîbî, ka kî ji te hizdike anjî ka
ew mirazê ku te xistiye dilê xwe, wê
were cîh an na, ewê îşev di xewnê de
were avekê bide te anjî tû yê di xewna xwe de bivînî”. Di zargotina me
Êzdiyan de tê gotin:
“Di vê cejnê da:
- serbir na êne serjêkirin.
- Ne be ji mal dûrkevîn û biçîne rê û
rêbarên dûr.
- Nêçîr li rojên rojiya û cejnê qedexeye.
- Genmî, cehî, nehk û baqilka di qelînin
û di bêjnê (qelatik, pêxûn), eve jî nîşana
bi dumahî hatina werzê çandinê ye.
- Roja çarşembuyê qelatika di hêrin di
bêjnê
- Roja cejnê, cotyar hinek pêxûnê di be
nav zeviyên xwe û lê di reşînin bo xêr
û bereketê.
- Pêxûne di gel doşavê vedstirên dibê
(xebîse)
- Savarên hêray di qelînin û lê di nên di
bêjnê (çerxûs, dan)-*1)
Bi dîtina min, ev kevneşopiyan bingeha ola me, dûre buye dergûşa gelek şaristaniyan û bi taybetî jî li nav piraniya
çanda ol-mîletên Mezopotamiya yê de
belabuye. Her ol û netewê jî mîna me,
gelek çîrok, bîr, bawerî û bi zimanê
xwe weşandine. Gelek civakan jî ev
kevneşopiya cejna Xidir Nebî û Xidir
Eylas ji bo berjiwendiyên xwe guhastine, kirine mîna roja Xwedanê evînê û
gelek ji wan hêjî vê cejna Xidir Nebî û
Xidir Eylas mîna baweriya Ezdahîtiya
me ya berê pîrozdikin.
Şêweyên pîrozkirina vê cejna Xidir
Nebî û Xidir Eylas li goriya herêmên ku
Êzdî lê dijyan gelekin. Lê, hemû Êzdî
hêjî li goriya salnama me Êzdiyan, ya
berî zayîna Hz.Îsa ye, di heftiya meha
Sibatê(meha 2 ya her salê) ye yekemîn
de, rojiya ji bona xatirê meznaya Xidir
Nebî û Xidir Eylas, yên ku Xwedanê
evînê(zindîmahîn, dilovanî, mirovatî,
hêvî û hwd.ê) ne digirin. Lê, weke ku
Binêrin, gelek ol û netew jî weke me
Ezdahiyan, vê kevneşopiya Xwedanê
roja evînê, di roja 14 sibata mîladî de
pîrozdikin û her yekê bi zimanê xwe
ji vê roja pîroz ra dêje: “Êlîya, Xidirî
Zênde, Hıdır-Nebı Xızır, Temûz, Liyas, Valentinstag, Valentine’s Day,
Saint Valentin, Ημέρα του Αγίου
Βαλεντίνου, Sevgililşr Günü, Վալե
նտինի օրը, Ezîz Sergius, Св.
Валентин, Ystävänpäivä, ‫הבהאה גח‬,
San Valentino, Valentinovo, Valentino Dies, Valentijnsdag, ‫نیاتنلو زور‬,
День святого Валентина, Día de San
Valentín, Sevgililer Günü, Valentinnap, дзень святога Валянціна, Dita e
Shën Valentinit, ‫ بحلا ديع‬û hwd.“
“Qewlê Miskîno jaro de:
Kanê Xidir kanê Elyas?
Kanê derwêşê tizbî û wekaz?
Tu jî xweşbî, ew jî dinav
Axê de kirin qeyas.
.........................”
Kemal Tolan 04.02.13
Çavkanî:
1. Pîr Xidir Suleyaman-Ezîdiyatî sala
1995.
2. Kemal Tolan- Nasandina Kevneşopiyên Êzdiyatiyê 2006, rûpel: 75
kızılbaş - sayfa 30 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
özürün
gereği
nasıl
yerine
getirilecek?
önerisi
olan
var
mı?
kızılbaş - sayfa 31 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
„Birlikte Yaşadığımız
Halkların Özgürlüğü Bizim de Özgürlüğümüzdür."
PRK/Rizgari 1. Kongre Sonuç Bildirgesin'den Aktarma
"-Birlikte Yaşadığımız Halkların Özgürlüğü Bizim de Özgürlüğümüzdür.
Kongremiz, Kürdistan Devrimi’nin
birlikte yaşadığımız uluslar, halklar
ve dinsel grupların da kurtuluşu olduğu, özgürlüklerinin, kendilerini ifade
etmeleri ve geliştirmelerinin yolunu
açacağı görüşündedir. Mücadele sürecimizin halklar arasındaki ortak yaşama bilinci, dayanışma, saygı ve hoşgörüyü geliştirecek tarzda yükseltilmesi
gerektiği gibi, kurtuluşu örgütlemeyi
hedefleyen toplumsal projemizde de
somut talepler ve programatik öngörülerle ortaya konulması zorunludur.
-Kongremiz, Parti saflarında, Ulusal
Kongre, Ulusal Cephe ve Platform gibi
bütün temsil organlarında birlikte yaşadığımız halkların, kültürlerin temsili ve kendini ifade etme koşullarına
titizlikle sahip çıkarak somut çözümlerini ortaya koyar. Bu öneriler partimizin Kürdistan Kongre’si Hazırlık
Komitesi’ne sunduğu Kürdistan Kongresi Yasa Taslağı’nda da belirtilmiştir.
- Geniş ve yaygın olmasına rağmen
partimiz Kürtçe’yi Kurmanci lehçesiyle aynılaştırmaz; Soranî, Zazakî ve
Lurî lehçeleriyle birlikte ele alır. Soran, Zaza ve Lur bölgelerinde bu lehçelerin esas olmak üzere, Parti yayınlarında tüm lehçelerin kullanılmasına
özen gösterir
-Partimiz hem ulusal Demokratik kurumlarındra, Cephe Plotformlarında,
her türlü temsil düzeyinde Dört temel
lehçenin de kullanılmasını; bu halkların kendilerini temsil ve ifade haklarını savunduğu gibi, Bağımsız Fedaratif
Kürdistan projesinde de Kurmanc, Soran, Lur ve Zazaların “Özerk Federe
Bölgeleri” olması ve yönetim organlarında temsili gibi ulusal demokratik
çözümleri de formüle etmektedir.
- Partimiz bütün dinsel inanç, tarikat
ve cemaatler karşısında kendi felsefe
ve düşünce formasyonana uyarlı olarak eşit mesafededir. Dinler, inançlar,
tarikat ve cemaatler arasında tercih
yapmaz; birbirleri üzerinde egemenlik
kurma ve varlıklarını ortadan kaldırmaya yönelik tavır ve girişimlere karşı
çıkar.
- Özgürlük, Demokrasi ve Sosyalizm;
Bizim Yaşam ve Mücadele Tarzımızdır
Kongremiz, özgürlük ve demokrasinin yalnızca sömürgecilerden talep
edeceğimiz bir şey değil, kendi mücadelemizde, yaşamamız yaşatmamız
gereken bir olgu olduğu görüşündedir. Bu nedenle mücadele içerisinde
ve toplumsal projelerimizde değişik
kimliklerin, farklılıkların tanınması ve özgürleşmesine gösterilen tavır
ayırtedici bir öneme sahiptir. Partimiz,
bu nedenle içinde her türlü ayrımcılık
ve dışlama tavrını barındıran “azınlık”
kavramını reddederek, “birlikte yaşadığımız halklar, kültürler, inançlar”
için kurtuluş mücadelemizde bugünden inşa etmemiz gereken bir özgürlük
projesini öngörmektedir.
Bu kavrayıştan hareketle Kongremiz
Kürdistan’ın çoğulcu yapısına dayanarak demokratik programını somutlaştırmıştır;
- Bağımsız, Birleşik Demokratik, Federatif
KÜRDİSTAN CUMHURİYETİ
Partimiz,Kürdistan’ın çoğulcu yapısı, tarihsel uygarlıkların mirasçısı olmasından harketle Kürdistan’da “Tek
ulus” dayatmasını asla kabul etmez.
Böyle bir anlayış Kürdistan Ulusal
Kurtuluş mücadelesinin ruhu ve özüyle de asla bağdaşmaz. Bu nedenle Bağımsız Birleşik Kürdistan kendi içinde
FEDERAT‹F bir yapı ile örgütlenmek
durumundadır.
Kürdistan’ın Federatif yapısında
• Özerk Bölgeler,
• Eyaletler,
• Kantonlar,
• Kültürel Özerklik Hakları ve
• Eyalet Meclislerinde Temsil gibi uygulamalar birlikte ve içiçe kullanılacaktır.
4 Kürt ortak kimliğinin ögeleri olan
ve dört büyük lehçe grubunu oluşturan
Soran, Zaza, Lur ve Kurmanc toplumları kendi lehçe ve kültürlerini konuşup geliştirecekleri Özerk Bölge ya da
Eyaletlere sahip olacaklardır.
> Güney Kürdistan’da Süleymaniye
merkezli Soran Özerk Bölgesi,
> Kuzey Kürdistan’da Koçgiri-Dersim
merkezli Zaza Özerk Bölgesi,
> Güney Doğu Kürdistan’da Kirmanşah merkezli Lur Özerk Bölgesi.
-Soran Eyaletinde Soranî,
-Dersim-Koçgiri Eyaletinde Zazakî
(Dımılkî),
-Kirmanşah Eyaletinde Lurî lehçeleri
esas alınacak,
-Kurmancî ise Serhat, Amed, Botan,
Behdinan, vb... eyaletlerinde esas olmak üzere, diğer eyaletlerde seçmeli
lehçe olarak kullanılacak.
-Her eyalet ve özerk bölgede esas alınan kendi lehçesiyle eğitim ve öğretim
yapacak, diger bir lehçe ise seçmeli
olarak öğretilecek. Kurmanci’nin temel lehçe olarak kullanıldığı eyaletlerde ise, Sorani, Zazaki ve Luri lehçeleriyle eğitim yapan kurumlar bulunacak
ve bu lehçeler okullarda seçmeli olarak
öğretilecektir.
-Ulusal Yayın kurumlarında dört lehçe
de kullanılacaktır.
4 Asuri-Süryani halkının Kürdistan’ın
fedaratif yapısına bütün alanlarda katılımı esas alınacaktır;
a) Ulusal Meclis ve Yönetim organlarında; Eyalet Parlamentolarında oransal temsil;
b) Çoğunluğu oluşturdukları yerlerde
Özerk Bölge, Eyalet veya Kanton’lar
halinde örgütlenme hakkı;
c) Tüm Kürdistan’da Asuri-Süryani diliyle eğitim-öğretim yapan okullar, yayın olanakları ile Asuri-Süryani Kilisesinin örgütlenmesi de içinde bulunan
Kültürel Özerklik hakları;
4 Kürdistan’da yaşayan Türk halkının
(Güney Kürdistan’da Türkmen, Doğu
Kürdistan’da Azeri halkları da dahil)
Kürdistan’ın fedaratif yapısına bütün
kızılbaş - sayfa 32 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
alanlarda katılımı esas alınacaktır;
a)Ulusal Meclis ve Yönetim organlarında; Eyalet Parlamentolarında oransal temsil;
b) Çoğunluğu oluşturdukları yerlerde
Özerk Bölge veya Kanton’lar halinde
örgütlenme hakkı;
c) Tüm Kürdistan’da diliyle eğitim-öğretim yapan okullar ve yayın olanakları ile Kültürel Özerklik hakları;
4 Ermeni ulusunun uğradığı tarihsel haksızlığı da telafi etmek üzere
Kürdistan’da bir dizi önlem geliştirilecektir,
a) Kürdistan’da yaşayan Ermeni halkı
için Ermenice eğitim ve öğretim yapan
okullar, yayın olanaklar ve Ermeni kilisesinin örgütlenmesi de dahil Kültürel Özerklik hakları,
b) 1915 sürgünü ve soykırımı sırasında
göçettirelen Ermeni ailelerinin ülkelerine dönebilmelerine hakkı ve olanakları sağlanarak, yerleşim alanları
verilecektir.
4 Kürdistan’da birlikte yaşayan halkların Dil ve Kültürel hakları Anayasal
güvence altında olacaktır; Kürtçe’nin
lehçeleriyle birlikte, Süryanice, Ermenice, Türkçe (Azeri ve Türkmen),
Farsça v.d;
4 Kürdistan’da sömürgecilerin değiştirdikleri tüm yerleşim birimleri tarihteki gerçek adlar ıle kullanılacak;
halkların kendi isimlendirmeleri geçerli olacaktır.
4 Ülkeye Geri Dönüş Hakkı
Partimiz, sömürgecilerin coğrafyamızda uyguladıkları sistemli göçettirme ve soykırım politikaları sonucu
anavatanlarını, yerleşim birimlerini
zorla terketmek zorunda bırakılan milyonlarca halk şahsında yaşanan mültecileştirme, vatansızlaştırma üzerine
kurulu tarihsel haksızlık sorununu
çözmek üzere Ülkeye Dönüş Projesi’ni;
Ermeni, Süryani, Kürt halklaryla, birlikte yaşayan kardeş diğer halklara,
dini cemaatlare ve kültürlere mensup
insanların geriye dönüş haklarını savunmaktadır.
Göçettirilen halkların ülkelerine dönüşünü kültürel, sosyal zenginliğimize
yeniden kavuşma ve tarhsel haksızlığın sonuçlarının giderilmesi çabası
olarak görür, ancak geri dönüşün ülkedeki diğer halklara karşı öç-alma ve
yeni göç sorunlarına yol açmasına izin
vermez. Ülkeye dönüş hakkı toplumların birbirleryle ve tarihleriyle büyük
barış hareketidir.
Onlara ülkelerine dönüş hak ve güvenceleri sağlanması ve yerleşmeleri için
toprak verilmesini öngörür.
Geri dönüş, eski yerleşim alanlarında
yerleşmiş bulunan toplumların toprak
ve yerleşim düzenlerini bozmadan ve
göç olaylarına meydan vermeden yeni
yerleşimler açılarak ikame edilecektir.
- Dinsel Toplulukların Özerkliği
-Kürdistan Federasyonunda Dini cemaatlerin herbirinin iç örgütlenmesi
ve hukuksal işlerliği Kültürel Özerklik kapsamındadır. Kamusal Alan /
Toplumsal Düzen/ ise dini esaslara dayandırılamaz. Hiçbir inanç grubu, din
veya cemaatin kendi özel hukuk normları diğerlerine dayatılamaz ve Kamu
Hukukuna esas alınmaz. Bu normların
çeliştiği yerde Federal Anayasa ve Yasalardaki hukuk düzeni geçerlidir.
- Din, inanç, vicdan ve ibadet özgürlüğü, temel kişisel haklar olarak güvence
altındadır.
- Kiliseler, Camiler, Cemevleri, Havra-Sinagog ve her inanca ait bütün
ibadethanelerin, inanç ve kültürlerce kutsal sayılan yerlerin korunması;
Dinsel toplulukların toplum içerisinde
kendilerini serbestçe ifade edebilmesi
ve kendi iç örgütlenmelerini sürdürme
haklarını tanır.
- Egemen kültür ve dinlerin baskıları
karşısında yokolma tehdidiyle karşı
karşıya kalan Alevîlik, Yezidilik gibi
dini grupların, tarikat veya cemaatlerin korunmasını güvenceye alır.
- Otantik Etnik Yaşamın Korunması
- Ulusal kültürel yaşamın otantik biçimlerinin, bu kültür sahiplerince
devam ettirilme isteğine saygı gösterilecektir. Kürdistan’daki Koçerler
(Alikan vd.. gibi) göçebe aşiretlerin
otantik yaşam koşulları eğer talep ediyorlarsa korunacak ve yaşatılacaktır.
Aynı biçimde Poşa, Mıtrıp, Qareçi,
Çingene adlarıyla tanımlanan etnikkültürel gruplar da tüm federatif anayasal haklardan yararlandıkları gibi,
otontik yaşamlarını koruma özerkliğine de sahip olacaklardır.
Kongremiz 1915 Büyük Ermeni soykırımını insanlık tarihinin kara lekelerinden biri olarak mahkum eder. ‹şbirlikçi
Kürt Feodallerinin de Osmanlı-Türk
sömürgeciliğine suç ortaklığı yaptığı
bu kanlı eylemin, Ermeni halkına karşı
işlenmiş tarihsel bir haksızlık olduğunu kabul eder. Aynı süreçte Asuri-Süryani halkı ve Yezidi Kürtler de soykırım ve sürgüne tabi tutulmuştur. Tarih
boyunca kardeş Kürt, Ermeni ve Asuri
halklarının arasındaki dinsel farklılıkları ve çelişmeleri kışkırtıp kullanarak, ulusları ayrı ayrı sömürgeleştirme
ve yoketme eylemlerine zemin bulan
sömürgecilerin, bugün de bu kardeş
halkları arasındaki çıkar birliğini baltalamak istemektedir. Bu coğrafyanın
en eski ve yerleşik halkları olarak yüzyıllarca birlikte yaşayan bu ulusların,
tarihin acı deneyimlerinden dersler
çıkararak, bu tuzakları birlikte boşa
çıkarmaları yalnız tarihe karşı değil,
kendi gelecekleri için de bir borçtur.
Bu nedenle;
- Partimiz, kendi kaderini tayin hakkı
ambargo altında tutulan Kürt, Ermeni
ve Asuri halklarını birlik ve dayanışmaya çağırmaktadır
- Ülke içinde ve ülke dışındaki Ermeni
halkını, politik örgütlerini, kültürel ve
diplomatik kurumlarını KUKM içinde
yer almaya ve mücadeleyi aktif olarak
desteklemeye çağırır.
- Bütün halklara karşı işlenen Soykırım Suçlarına karşı toplumsal siyasal
duyarlılığın artırılması ve halklar arasındaki saygı, hoşgörü ve birlikte yaşama ilkelerinin canlı tutulması amacıyla; her 24 Nisan tarihini Ermeni
Soykırımını Anma Günü olarak kabul
eder.
Bunun yanı sıra Kongremiz;
-Soykırım ve zorla göçettirmelerle tarihsel haksızlığa uğratılan ulus ve kültürlere ilişkin araştırma, inceleme ve
akademik çalışmaların desteklenmesi
ve sonuçlarının siyasi çalışmaya çıkartılmasını,
-Parti kadroları içinde ve kitle çalışmalarında diğer halkların tarihlerine, dil
ve kültürlerine saygı ve hoşgörüyü geliştirmek, eşit temsil ve haklarına sahip çıkılması için sürekli bir eğitim ve
bilinç taşınmasını kararlaştırmıştır."
- Soykırım Suçlarının Mahkum Edilmesi
PRK / Rizgari 1. Kongresi Sonuç
Bildirgesi'nden (1999)
kızılbaş - sayfa 33 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Bizim adımıza Öcalan’ın görüşmesi yeterlidir
Kandil’in bir numarası Murat Karayılan’dan İmralı sürecini etkileyecek
önemli açıklama: Bizim adımıza Öcalan’ın görüşmesi yeterlidir
PKK’nın Kandil’deki yöneticilerinden,
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat
Karayılan, İmralı ile MİT arasındaki
diyalog sürecini önemli bulduklarını
ifade etti. Fırat Haber Ajansı’na (ANF)
mülakat veren Murat Karayılan, Devletin İmralı’da tutuklu bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan’la görüşmesinin
kendileri adına yeterli olduğunu belirtti.
Karayılan, “Bir önceki röportajımızda
İmralı görüşmelerine dönük sarf ettiğiniz kimi sözleriniz çeşitli kesimler
tarafından sizlerin de görüşmelere katılmak istediğiniz biçiminde yansıtıldı.
Bu konuda neler söyleyeceksiniz?” sorusuna şöyle cevap verdi: “Şimdi bizim
bazı söylemlerimize dayanarak ‘PKK
ya da KCK de sürece dahil olmak istiyor’ diyen çevreler oldu veya böyle konuşan kişiler var. Ancak öyle bir durum
söz konusu değildir. Bizim adımıza,
yani KCK adına Önder Apo’nun görüşmesi yeterlidir. BDP ayrı bir siyasi
oluşumdur, o da kendi rolü çerçevesinde elbette sürece ve görüşmelere dahil
olabilir ama bizim adımıza Önderliğimizin görüşmeler yapması kendi başına
yeterlidir. Biz, ‘Biz de görüşmelere katılmalıyız’ gibi bir şey söylemedik. Ancak bize düşen bölümleri, yani teknik
ve uygulama sorunlarını çözmek üzere,
İmralı’daki görüşmeler paralelinde elbette ki farklı departmanlar oluşturulabilir. Bunlar, gereği gibi yapılır.”
“Direkt irtibat kurabilmeli”
Karayılan, stratejik kararları uygulayabilmek için Öcalan’ın kendileriyle
direkt irtibat kurabilmesi gerektiği yönündeki düşüncesini ise şu sözlerle ifade etti: “Stratejik kararlar ve değişim
süreçlerinin uygulanması için Önderliğimizin bizlerle tartışabilme olanağının yaratılması gerekiyor. Yani Önder
Apo bizlerle direkt diyaloğa geçebilmelidir. Biz demiyoruz ki, ‘biz de ayrıca
görüşmelere katılalım.’ Hayır, zaten
devletin ilgili kurumu, çeşitli kanallarla bize de ulaşmaya çalıştı. Fakat biz
kızılbaş - sayfa 34 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
yeşil ışık yakmadık. Öyle bir talebimiz
de yoktur. Biz Önderliğimizin bizi tam
olarak temsil edeceğine inanıyoruz.
Ama Önderliğimizin, kararlarını veya
görüşmelerde ulaşılan sonuçları, özellikle de stratejik değişim anlamına gelecek konularda tüm yapıyı ikna etmesi
gerekmektedir. Onun için de diyaloga
geçmesi gereklidir.”
“AKP güven vermiyor”
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
son dönemde sık sık dile getirdiği
PKK’lıların silah bırakarak Türkiye’yi
terk etmesi yönündeki açıklamalarına
karşılık, “Kim kimi ülkesinden kovuyor? Burası bizim ülkemizdir. Siz dışarıdan gelmişsiniz, ülkemizde işgâl kuvvetisiniz. Terk edecek olan biri varsa, o
da sizsiniz” diyen Karayılan, sorunun
çözümü konusunda pratik adımlar atılması gerektiğini belirtti ve “Mevcut
durumda AKP hükümetinde sorunun
çözümüne dönük samimi ve güven
veren bir yaklaşımı pek göremiyoruz”
dedi.
Karayılan, sözlerine şöyle devam etti:
“Türkiye’de sorunun çözümünde parlamentonun rol üstlenmesi önemlidir.
Yani parlamentonun gerekli anayasal
düzenlemeleri yapmasıyla kalıcı barış koşullarının temeli atılmış olunur.
Başbakan’ın mevcut durumda bize dayatmak istediği şey ancak tamamen yenilmiş, mücadele ile kazanma şansını
kaybetmiş bir örgüte ve halka dayatılacak olan şeylerdir. Yani tek taraflı bir
biçimde, “gideceksiniz, silahlı mücadeleyi bırakacaksınız, bırakana kadar da
bizim size karşı saldırılarımız devam
edecektir” tarzındaki üslup, sorunu
çözme üslubu değil, işi yokuşa sürme
üslubudur. “
“Keşke Çukurca eylemi olmasaydı”
Karayılan, İmralı görüşmelerinin başlamasının ardından Çukurca’daki Karataş Jandarma Karakolu’na 7 ocakta
yaptıkları baskın için “Keşke Çele (Çukurca) eylemi olmasaydı. Ama keşke
Lice’deki olay da olmasaydı” dedi. Karayılan bu saldırının Lice’ye misilleme
olduğunu, geri çekilme sırasında ise
büyük kayıplar verdiklerini de kabul
etti. Saldırıyı PKK’nın bölge gücünün
düzenlediğini belirten Karayılan, “Sonuçta bir misilleme eylemidir. Lice’deki olaya ve yine Nusaybin’deki olaya
karşı geliştirilmiştir” dedi.
(Taraf)
Eski CHP Genel Başkanı, Antalya Milletvekili Deniz Baykal,
“Ben Birgül Hoca’nın
konuşmasının yanlış
olduğunu söylemiyorum. Aksine doğru
olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki ben de
Birgül Hoca’yla aynı
şeyi düşünüyorum”
kızılbaş - sayfa 35 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
İmralı Görüşmelerinden Barış Çıkar mı?
Bugünlerde herkesin merak ettiği soru
şu: İmralı görüşmelerinden gerçek bir
barış çıkar mı?
kısmı yeterince açıktır. Her zaman
aynı açıklıkta anlaşılamayan kısmı
ise şudur: Kürtlerle olan ilişkideki her
değişme, Türklerin kendi aralarındaki
güç ve iktidar ilişkilerini de etkileyeceği içinKürtlerle yürütülen bir barış
süreci demek, aynı zamanda Türklerin
Türklerle çekişmeleri süreci demektir.
Bu soruya ciddiye alınabilir bir cevap
vermek, en azından aşağıdaki üç tespiti göz önünde bulunduran bir analizin yapılmasını gerektirir:
1) Bir ulusal hareket, söylemsel planda
dışarıya, yani işgale, sömürgeciliğe vb.
karşı bir eylemi dile getirse de sadece
dışarıyla sınırlı bir şey değildir. Bir
ulusal hareket, aynı zamanda, o hareketin temsilcisi olduğunu iddia ettiği
toplumdaki güç ve iktidar ilişkilerinin
yeniden düzenlenmesi isteği ve eyleminin de bir ifadesidir.
Ulusal hareketler bakımından dölyatağı işlevi gören bu sistematik, bu tür
sorunların çözümü bakımından da çok
önemli bir boyutu ifade eder. İstisnası henüz görülmemiş olan bu ilişkinin
konumuz açısından kaçınılamayacak
sonucu şudur: Bir barış süreci, sadece
ulusal hareketle devlet arasında bir kapışma alanı değil, en az bunun kadar
önemli olmak üzere, hareketin temsil
ettiği topluluğun ve bizzat hareketin
kendisinin içindeki bir çekişme alanı
olacaktır. Adını koyarak ifade edersek
bir barış süreci, daha ilk adımdan itibaren Kürtler arası bir çekişme süreci
demektir.
Durum böyle olduğu içindir ki devlet,
İmralı sürecini, bir yandan Kürt hareketini bölüp parçalamak için kullanırken diğer yandan bu hareket içindeki
kendisine yakın kesimleri asli muhataplar haline getirmek için çalışmaktadır. Sakine Cansız ve iki arkadaşının
Paris’te kurşunlanmalarıyla ilgili yazımda(*) izah etmeye çalıştığım gibi,
veriler, diğer ihtimallerden ziyade, bu
cinayetin, PKK’yi İmralı görüşmelerine uygun biçimde dizayn etmek amacıyla işlenmiş olduğuna işaret ediyor.
Ama devlet sadece PKK’yi dizayn etmeye çalışmıyor. İmralı adasına BDP’
den kimin gideceğiyle ilgili son günlerdeki tartışmalarda gördüğümüz
gibi, BDP’ye karşı da benzer bir operasyon yürütüyor. Başbakanın: “Ali
İmralı’ya gidebilir, ama Veli gidemez”,
türünden açıklamaları bu operasyonun ifadesidir. Devlet, açık bir şekilde
Cemil Gündoğan
BDP’yi kendi isteklerine uygun biçimde dizayn etmeye çalışmaktadır. Dün
Leyla Zana vb. üzerinden yürütülen ve
biraz da çiğ biçimde yürütüldüğü için
tutmayan operasyon, bu kez barış sürecini ilerletme adına yapılmaktadır.
Devlet, BDP ve kitlesini, “ya bizim
önerdiğimiz isimlere razı olursunuz,
ya da barışı unutursunuz” diyerek tehdit etmektedir.
Barış arzusu taşıyan geniş kitlelerin,
barış ile birkaç ismin feda edilmesi arasında tercih yapmak zorunda kaldıklarında barışı tercih edecekleri hesabına
dayandırılmış olan bu operasyonunun
tutup tutmayacağı ayrı bir konu. Buna
girmeyeceğim. Bu yazı bağlamında
bizi ilgilendiren şey, barış sürecinin
Kürtler arası bir çekişme alanı olduğu
ve devletin bunu kendi lehine manipüle
etmek için her yolu deneyeceğidir. Bu
notu düştükten sonra ikinci tespite gelebiliriz.
2) Bir ulusal hareketle barışmak demek, özünde, bu hareketin temsil ettiği
veya temsil ettiğini iddia ettiği toplulukla dar anlamda egemen sistem, geniş anlamda da egemen toplum arasındaki güç ve iktidar ilişkilerini yeniden
düzenlemek demektir. Diğer bir deyişle, barış süreci, dar anlamda Kürtlerle
Türk egemenlik sistemi, geniş anlamda
ise Kürtlerle Türkler arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi anlamına
gelir. Belirlemenin buraya kadar olan
3) Çatışmanın tarafı olan güçler bir vakumda değil de uluslararası nitelik taşıyan bir sistem içinde var olduklarına
ve aralarındaki kavga da çoktandır bu
sistemin bir parçasını oluşturduğuna
göre, bir barış süreci demek, uluslararası alanda da bir çekişme veya kapışma süreci demektir. Bir kere daha adını koyarak söylersek, Kürtlerle Türkler
arası bir barış süreci demek, Kürtlerin
ve Türklerin kendi komşuları ve müttefikleriyle olan ilişkileri başta olmak
üzere, bölgesel ve küresel ölçekteki hemen hemen bütün ilişkilerinin şu veya
bu düzeyde yeniden şekillen(diril)mesi
demektir. Böyle bir yeniden şekillenme
ise yeni uluslararası sorunlar veya sıkıntılara yol açmadan gerçekleşemez.
Yukarıdaki üç tespitten çıkan ortak
sonuç şudur: Bir barış süreci, aslında,
değişik biçimlerde ve alanlarda süren
daha karmaşık bir çekişme ve çatışma
sürecidir. Barış diye diye, barışın çatışmayla olan bu diyalektik ilişkisini çoktan unutmuş olanları irkiltse de gerçek
budur. Ve bu gerçeği kavrayamayan tarafın–ki örneğimizde daha çok Kürtler
bakımından geçerlidir- barış sürecini
düzgün biçimde yönetme şansı yoktur.
Bu gerçeği hatırlattıktan sonra, yazının başındaki soruya dönersek şunu
söyleyebiliriz: İmralı görüşmeleriyle
yeni bir evreye girmiş olan sürecinin
gerçek bir barışla neticelenebilmesi,
yukarıda tarif edilen alanların üçünde
de asgari düzeyde bir uzlaşmaya varılıp varılamamasına bağlıdır.
Teorik olarak düşünüldüğünde, böyle
bir uzlaşmanın her üç alanda da aynı
düzeyde ve aynı sağlamlıkta yaratılamayacağı söylenebilir. Bazı alanlarda
görece daha istikrarlı bir konuma ulaşılırken diğer alanlarda bunun gerisinde kalınabilir. Bu kadar karmaşık bir
sorunda başka türlü bir sonuç mümkün
değildir. Böyle olmakla birlikte, tek
tek her bir alanın belirleyici güçleri-
kızılbaş - sayfa 36 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
ni uzlaşmaya katamayan, uzlaşmanın
sorumluluğunu üstlenmeye ikna edemeyen veya en azından tarafsız veya
çekimser bir pozisyona çekemeyen bir
çözümün tırnak içinde bir “çözüm”
olarak kalacağı da açıktır.
Hiç kuşkusuz anılan üç alanda sağlanacak asgari uzlaşmayla varılacak bir
barışın da bazı sorunları olacaktır,
ama işleme şansı bulunan yegâne barışın bu tür bir barış olduğu da açıktır.
Peki, böyle bir uzlaşmaya varılamaması durumunda ne olur?
İmralı görüşmeleri muhtemelen bir kaosla neticelenir. Bölgenin bugün içinde
bulunduğu durumla bir arada düşünüldüğünde, bunun yüksek bir ihtimal olduğunu belirtmek gerekir. Tabii, kaos
derken sadece çatışmanın şu ana kadar
sürdüğü biçimiyle devam etmesini kastetmiyorum. İlaveten, çatışmanın bölgesel bir savaşın parçasına dönüşmesi
ve savaşan tarafların kendi içlerinde
kargaşaya sürüklenmeleri gibi ihtimaller de gündeme gelecektir. Dünden
farklı olarak bugün böyle bir noktada
bulunuyoruz ve bu durum, Türk devletinin Öcalan’la masaya oturmuş olmasının arkasında yatan nedenlerden
birini oluşturmaktadır.
Hem bu ilişkinin, hem de yukarıda
anlatılan üç uzlaşma alanının daha
yakından incelenmesi başka yazıların
konusu olabilir.
----------------(*) Paris cinayetleriyle ilgili söz konusu yazıyı şu linkte bulabilirsiniz:
Mutfakta barış pilavı pişiyor
Îbrahîm Aksoy
Aşçı başı Erdoğan ve onun yamağı
Öcalan mutfakta herkesten habersiz, Kürdlere barış pilavı pişiriyorlar.
Kürdler, emin olun ki açlığınızı yatıştırmak için siz bu pilavı daha çok beklersiniz. Ocaktaki kazanda sizler için
hiç bir şey yoktur, boşuna beklemeyin!
Adına barış ve kardeşleşme dedikleri
bu hareket, 5 Kasım 2007 tarihinde,
Erdoğan ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun’ un (şu
anda Ergenekon sanığı olarak içerde)
ABD’ye davet edilmesi ile başladı.
ABD bunlardan PKK ve Ergenekon’un
tasfiyesini istedi. Kısa bir süre sonra
da Ergenekon tutuklamaları başladı ve
hala devam ediyor. Ergenekon istemediği için PKK bir türlü silah bıraktırma durumuna getirilemedi. Görüldüğü kadarıyla bugün Ergenekon ile de
PKK’nin silah bırakması konusunda
uzlaşı sağlanmış. Ergenekon’un ovadaki kolu CHP’nin duruşu bunu gösteriyor. Erdoğan ve Öcalan kendilerinden
gayet emin olarak, “barışın önünde
kimse duramaz” şeklinde naralarını
atıyorlar.
9 Ocak 2013 günü üç Kürd kızı, Sakine
Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez, acaba barışın önünde duracaklar
diye mi, Paris’in ortasında katledildiler?
Bu katliam için rivayet çok. Eğer öyle
ise bu katliamlar daha devam edecek
gibi görünüyor. Çünkü Kürd milletinin
bu çakma barışı kabullenmelerini hiç
kimse beklemesin. Çünkü bunun adı
barış değil, Öcalan’ın Kürd milletine
sırtını dönüp, umutlarını yıkmasıdır.
Bunu ileride hep birlikte yaşayacağız
ve göreceğiz.
Zübeyir Aydar ilk açıklamasında, “olayın faillerini Fransız devleti derhal
bulmak mecburiyetindedir” dedi. Bu
tam da Zübeyirvari bir açıklama idi.
Halbuki daha önce başta Paris olmak
üzere, Avrupa’nın bir çok kentinde,
PKK bir çok Kürd yurtseveri infaz
etmişti. Aynı Zübeyir bunların da faillerinin bulunması için bir çağırı yapmamıştı. Başkalarını bilmem ama, ben
bunu çok iyi hatırlıyorum.
Öcalan ile görüşen Ahmet Türk, “artık kimse barışı sabote edemeyecek”
diyor.
Peki sayın Türk, Ekim 2009’da Habur’
da Gerillalarla birlikte, otobüsün üzerindeki sen değilmiydin?
Acaba o zaman öngörülen barış sürecini bu şekilde kamuoyuna sunma ihtiyacını neden duydunuz?
Kürd milletinin kanatsız barış meleği,
dün dündü, bu günde, bu gün.
Aysel Tuğluk hanımefendi “Erdoğan
arkadaşlarımızın katillerini bulmak
için çaba harcamalıdır” diyor. Bu sözlerin sahibi, TC adına dünya aptallar
yarışmasına katılsa, TC’ye kesin bir
altın madalya kazandırır.
Acaba bu hanımefendinin, öldürülen
arkadaşlarından birinin, PKK kurucusu olduğundan haberi var mı?
34 yıl önce PKK’yi kuran 22 kişi şimdi
nerede, haberi var mı?
Abdullah Öcalan; hapiste, Sakine Cansız; öldürüldü, Seyfettin Zorlu; çatışmada öldü, Ali Haydar Kaytan, Cemil
Bayık ve Duran Kalkan Kandil’de, Kesire Yıldırım, Baki Karer ve Hüseyin
Topgider; Avrupa’ya kaçtı, Faruk Özdemir, Ferzande Tağaç ve Ali Çetiner
kayıp, Abdullah Kumral, Şahin Dön-
kızılbaş - sayfa 37 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
mez, Resul Altınok, Suphi Karakuş,
Mehmet Şener ve Mehmet Turan infaz
edildiler. Ali Gündüz, Abbas Göktaş
pişman oldular, Mazlum Doğan ve
Mehmet Hayri Durmuş kendilerini
yaktılar. Aysel Tuğluk hanımefendi,
TC Başbakanı’ndan bu insanların katillerinin bulunmasını istiyor ve bu insan kendini Kürd milletinin temsilcisi
olduğunu sanıyor.
Olayın ikinci günü, devlet yalakası aydınlar, hep bir ağızdan, hemen hemen
dünyanın bütün istihbaratlarını ve uluslararası karanlık güçlerin olabileceğini
yazdılar. Eğer biz bunların gösterdiği
yerde suçluları ararsak, doğru sonuca
gidemeyiz. Çünkü bu tür olaylarda
bunların görevi, olayları çarpıtmak ve
kafaları karıştırmak. Görüldüğü kadarıyla bu iş söylendiği gibi profesyonellerin değil ama yarı profesyonellerin işi. Olayı yapan birden fazla kişi.
Çünkü bir kişi tek başına ve bir anda
üç kişinin başına birkaç kuşun birden
sıkamaz. Ayrıca sıkılan toplam kurşun
sayısı on, halbuki bu küçük tabancalar
en fazla dokuz mermi alır ve içerde de
hiç bir boğuşma olmamış. Kapı şifreli
de olsa, içeri girmek isteyen biri, biraz
bekledikten sonra, gelen herhangi birisi ile de çok rahat biçimde, içeri girebilir. Binanın kameralarının çalışmadığı
söyleniyor. Çevrede çalışan kameralar
mutlaka vardır. Bayanların üzerinde
mantoları olduğuna göre, ya katillerle
birlikte yeni içeri girmişlerdi, ya da bir
süre oturduktan sonra, onlarla çıkmak
üzere idiler. Ama ilginç olan, hafta içi
olmasına rağmen, üç bayanın dışında
saatlerce hiç kimsenin büroya gelmemesi. Büro büyük istasyona 300 m.
Mesafede.
28 Aralıkta Avrupa genelinde, PKK’
nin son durumları değerlendirmek
üzere, bütün yetkililerle Paris’te bir
toplantı düzenlediği ve bu bayanlarında bu toplantıya katıldıkları söyleniyor. Fransız istihbaratı katılımcıları
ve toplantıdaki konuşmaları mutlaka
kayıt altına almıştır. Fransa’ya girişten
itibaren, herkesin telefon konuşmaları,
büyük olasılıkla dinlenmeye alınmıştır. Buradan hareketle, şu anda Fransız
polisinin elinde, olayın üzerine gidebilecek kadar yeteri bilginin mevcut
olacağını düşünmek lazım. Görüldüğü
kadarı ile bu iş başka devletlerin istihbaratı ve istihbaratların yan örgütü
mafyanın işi gibi görünmüyor.
Bilindiği gibi Sakine Cansız baştan
beri Öcalan ile çelişki içerisindedir.
Nişanlısı Mehmet Şener infaz edildikten sonra, Sakine’den bir özeleştiri alınarak, itibarsızlaştırılıp köşeye konmuştur. Zaten her PKK’ linin
sayfalar dolusu özeleştirisi olduğu
bilinen bir geçek. Her ne kadar açıkta Öcalan’a bağlı olduğunu söylese de
içten Öcalan’dan nefret ederdi. Zaten
Öcalan da hep Sakine’yi asi ve muhalif
görmüştür.
Acaba bu çakma barış süreci, Sakine
için infaz nedeni olabilir mi?
Muhtemelen karşı çıkacak olanlar için
de bir mesaj olamaz mı?
Ben muhtemellerin bu doğrultuda yoğunlaşacağı kanaatindeyim. Yoksa
hiç bir yabancı istihbaratın, bir kenara oturtulmuş Sakine üzerinden mesaj
vereceğini sanmıyorum.
DA İ M İ
kainatın aynasıyım
madem ki ben bir insanım
hakkın varlık deryasıyım
madem ki ben bir insanım
insan hakta hak insanda
arıyorsan bak insanda
hiç eksiklik yok insanda
madem ki ben bir insanım
2008 yılından beri bu çakma barış görüşmeleri Öcalan ile sürdürülüyordu.
Oslo olayı sadece bu görüşmeleri legalize etmek ve insanlara kabul ettirmek
için bir oyundu. İki ay önce Erdoğan;
dokunulmazlıkları kaldırıyor, idam
cezasını yeniden getiriyor ve Gerillayı
ininde yok ediyordu. Son iki haftadır
öyle uslanmış ki nerede ise “biraderim
Abdullah” diye hitap edecek.
ilim bende kelam bende
nice nice alem bende
yazar levhi kalem bende
madem ki ben bir insanım
Bu çakma barış da Hoca’nın göle maya
çalması gibi, ya tutarsa?
tevrat'ı yazabilirim
incil'i dizebilirim
kuran'ı sezebilirim
madem ki ben bir insanım
Kim bilir belki de tutar.
30 yıldan beri ilk defa, Türk vatandaşı
bile olmayan, bir PKK kurucusunun ve
arkadaşlarının cenaze törenleri olaysız
bir şekilde Diyarbakır’da sona eriyor.
Bu da bize Devletin de (Ergenekon)
PKK’nin silah bırakma konusunda uzlaşı içerisinde olduğunu gösteriyor.
Kürdistan sorunu için yeni bir milat
başlıyor. Aynı milat Türkiye için de
yeni bir başlangıç olacaktır. Bu çakma
barış ile Kürdler Apo’yu kayıp ediyor
ama çok şey kazanacaklar.
Ocak 2013
Kaynak:
http://www.navkurd.eu
bunca temmenni dilekler
vız gelir çarkı felekler
bana eğilsin melekler
madem ki ben bir insanım
enel hak'ım ismim ile
hakka erdim cismim ile
benziyorum resmim ile
madem ki ben bir insanım
daimi'yim harap benim
ayaklarda turap benim
aşıklara şarap benim
madem ki ben bir insanım
kızılbaş - sayfa 38 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Beşikçi:
Müzakereleri Öcalan değil BDP yürütmeli
SÖYLEŞİ:
İRFAN AKTAN
Birkaç ay öncesine kadar Öcalan’a
karşı idam şantajını dillendiren Başbakan Erdoğan, bir anda “İmralı sürecini” dillendirmeye başladı. Bu “açılıma” ilk etapta temkinli yaklaşan BDP
ise son günlerde bu süreci önemsediğini söylüyor. PKK’nin silahlı güçlerini
tıpkı 1999’da olduğu gibi sınır dışına
çıkaracağına dair senaryolar çiziliyor,
takvimler açıklanıyor. Fakat perde arkasında Öcalan’la neler konuşulduğu,
Öcalan’ın nasıl bir yol haritası çizdiği bir muamma olarak duruyor. Keza
Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmemesi, hatta İmralı’ya gidecek BDP
heyetinin bizzat Erdoğan tarafından
belirlenmeye çalışılması, “İmralı sürecine” ilişkin kuşkuları daha da artırıyor. Deyim yerindeyse ömrünü Kürtlerin maruz kaldığı baskı ve ayrımcılığı
ifşa etmeye adamış olan sosyolog İsmail Beşikçi de sürece kuşkuyla yaklaşan isimlerden biri. Gerek Kürt hareketi gerekse AKP, barıştan söz ediyor.
Peki, taraflar aynı “barışı” mı istiyor? Müzakere süreci nasıl olmalıydı?
Kürtler için ideal olan çözüm nedir?
En önemlisi de 21. yüzyıl Kürtler açısından nasıl bir gelecek barındırıyor?
İsmail Beşikçi’ye kulak veriyoruz…
Başbakan Erdoğan, İmralı’ya hangi
BDP milletvekillerinin gideceğine
kendisinin karar vereceğini, “uygun
görülen” isimlere de izin verileceğini
açıkladı. Erdoğan’ın bu baskın tavrını neye bağlıyorsunuz?
Ben çok farklı bir şey söyleyeceğim.
Bu görüşmelerin BDP ile hükümet
arasında yürütülmesi gerekiyor. Yani
istihbaratla bu görüşmelerin yürütülmesi olumlu bir tutum değil.
Yani görüşmeler Öcalan’la yürütülmemeli mi?
Evet, BDP’nin hükümetle görüşmesi
gerekir. Tabii BDP bu süreç içinde, gerek Abdullah Öcalan’la, gerek Avrupa
kanadıyla, gerekse Qandil’deki yöneticilerle ilişki içinde olmalıdır. Ama
görüşmelerde belirleyici aktör BDP
olmalıdır.
Kürt hareketi müzakere konusunda
hep Öcalan’ı işaret etti.
İşte o yanlış bir tuttumdu. BDP’nin,
Qandil’deki yöneticilerin, Avrupa kanadının durmadan Öcalan’ı işaret etmesi doğru değil.
Neden?
Parti yürütmeli; siyaset kurumu daha
önde olmalı. Tabii bu birkaç yıllık bir
sorun değil. Neredeyse on yılı aşkın
bir süredir bu böyle. Ben bu sürecin
yanlış geliştiği kanısındayım.
Görüşmelere, devlet bir heyetle ka-
tılıyor. Örneğin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın görüşmelere bir heyetle
gittiği anlaşılıyor. Ayrıca, görüşmeler sırasında kafasında bir soru oluşursa, İçişleri Bakanı’nı, Dışişleri
Bakanı’nı, Genelkurmay’ı, arayabilir.
Başbakan’ın bizzat kendisini arayabilir. Abdullah Öcalan’ın kafasında bir
soru oluşursa… Kürt tarafı da görüşmelere bir heyetle katılmalıdır. Görüşmeler MİT’le değil, hükümetle yapılmalıdır.
Sürecin Öcalan’la yürütülmesinin
sakıncası nedir?
Öcalan devletin elinde, devletin denetimi altında bulunan bir kişidir. Siz
devletin denetimi altındayken ne söyleyebilirsiniz? Devlet sizi denetliyor.
Cezaevindesiniz; devlet hakkında sağlıklı bir eleştiri yürütebilir misiniz?
Fakat Öcalan daha Türkiye’ye teslim edilmeden yıllar önce de birlikte
yaşamayı esas alan bir çözüm bulmak istiyoruz diyordu. Öcalan’ın
genel çizgisi buyken, hapiste olup
olmaması, devlete karşı tutumunu
belirleyebilir mi?
Belirler tabii. Devletin elinde olduğunuz zaman, devletin isteklerinin dışında bir şey ifade edemezsiniz. Söylediklerin devletin düşüncesine, tutumuna
uygun olur. Devlet size “şunları bunları söyle” demez ama siz devletin ne
istediğini, neyden rahatsız olacağını
kızılbaş - sayfa 39 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
bilir ve ona göre tavır ve davranış sergilersiniz.
Öcalan gibi bir liderin böyle bir noktaya gelmesi için nasıl bir sebep olabilir ki?
Ben daha baştan bu ilişkinin yanlış kurulduğunu ifade etmeye çalışıyorum.
BDP’ye öncelik verilmesi gerekiyordu.
Sizce mevcut süreç, bu yöntemle devam ederse nasıl nihayetlenir?
Ben zaten bu görüşmelerden umutlu
değilim. Olumlu bir sonuç çıkacağını
düşünmüyorum. Devletin sorunu çözme diye bir niyetinin olmadığı kanısındayım. Başbakan, Kürt sorunu yoktur
diyor. O zaman görüşülen konu nedir?
Görüşülen konu PKK’nin silah bırakması. Karşılığında bir şey verileceği
kanısında değilim. Başbakan, sorun
çözüldü diyor.
Öcalan aslında Demokratik Konfederalizm tezinde, dört devlet arasında bölüşülmüş olan Kürdistan’ın
ulus-devlet sınırlarına müdahale
edilmeden ama bu sınırları anlamsızlaştıracak sosyo-ekonomik ve siyasal tedbirlerle yeniden dizayn edilebileceğini söylüyor.
“Türkiye parçalanmasın, İran, Irak,
Suriye parçalanmasın!” Peki, Kürdistan mı parçalansın? Daha doğrusu
bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış
Kürdistan böyle mi kalsın? Bu mu denmek isteniyor? Bu yanlış bir tutum.
Kürt sorunu günümüze kadar çözülemeden geldiyse, bunun temel nedeni
Kürdistan’ın parçalanması ve paylaşılmasıdır. Siz bunu kavramak durumundasınız. Böyle bir felaket Kürtlerin başına nasıl getirilmiş? Bu felaket
günümüze kadar nasıl kendisini koruyarak getirilebilmiş? Siz şimdi böyle
bir konu yokmuş gibi davranıyorsunuz
ama temel belirleyen budur.
Eğer halkların kendi kaderlerini tayin hakkı varsa, Kürtler kaderlerini
ulus-devlet dışında bir formülle tayin etmek istiyor olamaz mı?
Bir ay kadar önce Birleşmiş Milletler’de
Filistin, gözlemci devlet statüsü aldı.
Bu kararı dünyada herkes alkışladı.
Türkiye’de de sağcılar, solcular, liberaller alkışladı. Filistin “23. Arap
devleti” veya “BM’ye üye 209. devlet”
oldu. Ama Kürtlere sıra geldiği zaman
“devlet zaten iyi bir şey değildir, devlet kötüdür” deniyor. Bu tutumu ahlaki
bulmuyorum.
Sizce Öcalan ne yapmak istiyor?
Abdullah Öcalan, tutsak olduğunun
bilincinde olmalıdır. BDP Öcalan’ın
tutsak olduğunu bilmelidir. PKK’nin
Avrupa kanadı, Qandil’deki yöneticiler, Demokratik Toplum Kongresi,
Öcalan’ın tutsak olduğunu bilmelidir.
PKK kurumlarının durmadan Öcalan’ı
işaret etmeleri bir zaaftır. Öcalan’ın da
“ille de ben ön planda olayım” tutumunda olması bir zaaftır.
Sizce Öcalan’ın muhtemel bir sınır
dışına çıkma talimatına PKK uyar
mı?
Hiçbir kazanım elde edilmeden böyle
bir talimat verilmemelidir. Başbakan,
Erdoğan’ın Filistinliler, Bosna’daki Müslümanlar, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti söz konusu olduğu zaman
ne gibi haklar, özgürlükler istediğini
biliyoruz. Kürtler için bu hakları ve
özgürlükleri neden istemediği sorgulanmalıdır. AKP hükümetinin bu konularda bazı adımlar atması, örneğinin, TRT–6 küçümsenecek bir adım
değildir. Ama düşünelim ki Saddam
Hüseyin’in Irak’ında bile bu haklardan, özgürlüklerden daha fazlası vardı.
Kürt hareketi demokratik özerklik
talep ediyor. Bu gerçekleştiğinde
Kürtlerin sorunları çözülmüş olmayacak mı?
Olmaz. Sen eğer “devlet istemiyorum” dersen, buna sahip de olamazsın.
Ama istediğin zaman, bunu yaşama
geçirmek için mücadele edersin. Kürt
sorunu bu kadar ağır yaşanıyorken
ulus-devleti aşmak sadece seni Kürtlükten koparır. Bir yere de varmazsın.
Dünyanın sorunlarına çözüm aradığını
düşünürsün ama Kürt çocukları her sabah ”Türküm, doğruyum… Varlığım
Türk varlığına armağan olsun” şeklinde bağırtılmaya devam eder. Belediye
meclislerinin dörtte üç üyesi sizden
olur ama bir Kürt şairinin, yazarının,
siyaset adamının ismini bir caddeye
veremezsin. İnsanın ütopyalar üretmesi güzel, ancak somut durumlardan da
kopmamak, onlar yokmuş gibi davran-
mamak gerekir.
Sizce Kürtler bağımsız devlet istiyor
mu?
Kürtler istemeli.
Öcalan, 2009’da sizin bu söylediklerinize şöyle bir yanıt vermişti: “İsmail Beşikçi yazısında kırk milyon
Kürt var, Kürtlerin de bir devletinin
olması gerektiğini söylüyor. Olaya
devletçi yaklaşıyor. Anlıyorum onu,
İyi niyetlidir, dürüsttür. Devlet istemelisiniz mesajını veriyor. Ama
benim ne demek istediğimi tam anlamıyor. Devlet halklara özgürlük
getirmez.”
Bu yanlış bir tutum. “Devlet halklara özgürlük getirmez” diyorsun ama
Türkiye, İran, Irak, Suriye diye devletler var. Sen bu devletler karşısında
kendi hakkını, hukukunu nasıl koruyacaksın? 16 Mart 1988’de Halepçe’de
Saddam Hüseyin, Kürtlere soykırım
uyguladı. O sırada 53 üyeli İslam Konferansı Kuveyt’te toplantı halindeydi.
Sonuç bildirgesinde, Halepçe’ye ilişkin küçücük bir atıfta bile bulunulmadı. Ama Bulgaristan’ın, Türklerin
isimlerini değiştirilmesi kınanıyor,
Batı Trakya’daki Türkler, Türkiye’deki alfabeyi kullanamadıkları için Yunanistan kınanıyor. Bunlar devlet işte!
Zehirle gazla binlerce insanın öldürülüyor ama sesini kimseye duyuramıyorsun. Bu anlayışlarla mücadele edebilmek için senin de böyle bir birime
ihtiyacın var. Yoksa ezilirsin.
Ama Kürtler devlet kurmak istemedikleri için devletsiz kalmış değil.
Öyle bir güçleri yok…
İşte ben de bu yüzden 1920’lerden
itibaren oluşturulan uluslararası güç
koalisyonunun anlaşılması gerektiğini söylüyorum. Kürtlere küçücük bir
statü bile verilmeden oluşturulmuş
bir statüko var. 1920’lerde Kürdistan
üçüncü defa bölünüp paylaşıldı. İlk
bölünme 16. yüzyılda, Şah İsmail’le
Yavuz Sultan Selim arasındaki savaşta oldu. İkincisi İran Kürdistanı’nın
Kuzey kesimlerinin 19. yüzyılın ilk
çeyreğinde İran-Rus savaşları sonunda Rusya’nın denetimine geçmesiyle
yaşandı. Son otuz yıllık savaşta da
aşiretler bölündü, aileler bölündü. Bir
kardeşin korucu, diğerinin gerilla ol-
kızılbaş - sayfa 40 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
duğunu görüyoruz. Demek ki bir ulus,
tarihinde belirli bir dönemde bölünmenin ve paylaşılmanın hedefi olduğu
zaman, bu, durmadan kendini üreten
bir durum yaratır. Eğer sen sürekli bölünme, parçalanma ve paylaşılmanın
hedefi oluyorsan, sende bir zaaf vardır.
Düşman güçler bu zaaftan yararlanıyor. Kürtler bunun bilincine varmalı.
Niye adımız sadece “terör” denince
anılıyor? Kürtler bunu düşünmeli.
MİT-Öcalan görüşmelerinde belli
bir mutabakata varıldığı söyleniyor…
Ama Başbakan bu süreçte Kürt sorunu
yoktur diyor. Yoğun biçimde operasyonlar sürüyor. O zaman nedir varılan
mutabakat? Sorun bu kadar ağırken,
Başbakanın bu kadar rahatça “Kürt sorunu yoktur” diyememesi gerekir.
Silahlı mücadelenin miadını doldurduğunu söyleniyor. Siz PKK’nin silahlı mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu, devletin katı tutumuyla ilgili bir
durum. Devlet, resmî ideoloji çok belirgin. Resmî ideoloji değişmiyor. Siz
hâlâ çocuklarınıza, içinde w,x,q olan
isimleri veremiyorsunuz. Devlet, Kürtleri halk olarak tanımıyor ama Abdullah Öcalan’ı tanıyor. Öcalan’la konuşuyor. Burada bir çelişki yok mu? Bizzat
PKK lideri Öcalan, BDP, PKK’nin Avrupa kanadı, Qandil’deki yöneticiler,
Demokratik Toplum Kongresi, KCK,
bütün Kürt kurumları bu çelişkinin
bilincinde olmalıdır. Türk basını, Türk
yazarlar, Türk araştırmacılar da öyle.
Ama hükümet diyor ki, eğer silahlar
bırakılırsa, bu tür “tali” meseleler
çözülür…
1999–2004 yılları arasında gerilla sınır dışındaydı. Silahlar susturulmuştu.
Ama o dönemde de devlet hiç adım
atmadı, şimdi de atmıyor. “Kürt sorunu yoktur, sorun PKK’nin elindeki
silahlardır” deniyor. “TRT 6 var. Cezaevinde aileler kendi dillerinde konuşabiliyor. Bu ufak pürüzler vardı, onları
da kaldırdık. Sorun kalmadı” deniyor..
Hâlbuki sorun vardır ve çok ağırdır
Sizce devletin uzun vadedeki Kürt
politikası nedir?
Kürtleri Türklüğe asimile etmek devletin temel politikasıdır ve bu politikadan vazgeçilmiş değildir. Anadilinde
eğitimin engellenmesinin temel nedeni
de budur. Asimilasyona karşı Kürtler
kendi tedbirlerini almalıdır.
Öcalan’ın çok sık referans gösterdiği
Bakunin, Kropotkin veya Proudhon
gibi anarşist kuramcılar, insanlığa
devletsiz, iktidarsız bir dünya kurmayı salık veriyor. Kürtlerin bir
devlet deneyimi yok ama mesela Irak
Kürdistanı’nın yönetimi, özellikle yoksul Kürt kitleleri tarafından
eleştiriliyor. Halkların kültürel haklarını elde etmeleri, onların sınıfsal
sorunlarını çözmüyor. Dolayısıyla
Öcalan’ın devletsiz bir kurtuluş tahayyülünde bulunması daha devrimci değil mi?
Değil. Böyle bir görüş, bu ortamda
ancak resmî ideolojiye hizmet eder.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde gelirin eşit dağıtılmamasını, Kürtlerin
kendi mücadelesi engelleyebilir. Ama
Kürtler öncelikle Araplarla, Türklerle,
Farslarla sorunlarını çözmeli.
Gerek PKK gerekse devlet “artık barış olsun” diyor. Sizce iki taraf aynı
barıştan mı söz ediyor?
Devlet, “PKK silahları bırakıp geri çekilsin” diyor. “Bunun dışında bir sorun
yoktur” diyor. Devletin barıştan kastı
budur. PKK de demokratik, millî haklar konusunda ısrarlı. İki tarafın barıştan kastı farklıdır. Müzakere deniyor
ya, işte bu iki farklı görüşü uyuşturmaya çalışmalılar.
Sizce uyuşur mu?
Çok zor. Kısa zamanda sonuç alınacağını zannetmiyorum. Devlette bu niyet
yok.
Tarihsel sürecin aynasından bakınca, sizce bir gün Kürdistan kurulacak mı?
Evet, önemli olan bilinçtir. Bilinç geliştiği zaman sen de “istemiyorum”
demeyeceksin. İsteyeceksin. İstediğin
zaman da kazanırsın. Aslında Kürtler,
en azından federasyon gibi bir siyasal
birimi savunmalı. Gerilla da bu federasyonun güvenlik gücü, zabıta gücü
olmalı.
Kaynak: http://www.birgun.net
kızılbaş - sayfa 41 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
AK Parti ile BDP’li
vekiller kol kola halay çekti
Diyarbakır bulunan Siirtliler Derneği tarafından düzenlenen geleneksel
Siirtliler Gecesinde renkli sahneler
yaşandı. Geceye, BDP, AKP, Siirt
Valisi ve Diyarbakır Emniyet Müdürünün kol kola çektiği halay damgasını vurdu
28.01.2013
Başkanlığını Adnan Öktüren’in
yaptığı ve kısa adı DİSİDER olan
Diyarbakır Siirtliler Derneği’nin geleneksel olarak düzenlediği Siirtliler
Gecesi’ne Siirt’ten, Diyarbakır’dan ve
Ankara’dan çok sayıda kişi katıldı.
AK Parti Siirt Milletvekilleri Afif
Demirkıran ile Osman Ören, BDP
Diyarbakır Milletvekili Ahmet Altan
ve Nursel Aydoğan, Siirt Valisi Ahmet
Aydın, Siirt Üniversitesi Rektörü
Prof.Dr.Murat Erman, Siirt Belediye
Başkanı Selim Sadak, Diyarbakır
Emniyet Müdürü Recep Güven, Siirt
Cumhuriyet Başsavcısı, Siirtspor Başkanı, AK Parti Diyarbakır İl Başkanı,
Ak Parti Siirt İl Başkanı ve Avrasya
Kalkınma Platformu Güneydoğu Temsilcisi ve iş Adamı Abdullah Arzakçı,
katılımcılar arasındaydı.
Diyarbakır bulunan Siirtliler Derneği
Başkanı Adnan Öktüren ile Başkan
Yardımcısı Metin Yılmaz, konukları
tek tek karşılayarak yakından ilgi
gösterdiği gözlendi
Siirtliler gecesine katılan AK Parti
Siirt Milletvekilleri Afif Demirkıran
ile Osman Ören, BDP Diyarbakır
Milletvekili Altan Tan ve Nursel Aydoğan, Siirt Valisi Ahmet Aydın, Siirt
Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Murat
Erman, Siirt Belediye Başkanı Selim
Sadak, Diyarbakır Emniyet Müdürü
Recep Güven kol kola girerek halay
çekti.
Gece Kürtçe şarkılar eşliğinde çekilen
halayın ardından yapılan konuşmalarla devam etti.
Devlet, millet ve bölge halkı olarak çok acılar çektiklerini belirten
AK Parti Siirt Milletvekilleri Afif
Demirkıran, artık bu kan ve acının
sona ermesinin kaçınılmaz olduğunu
belirterek bu sorunun sona ermesine
kimsenin karşı çıkmaması gerektiğini,
yaşanan olumlu havanın herkesi barışa
odakladığın, bu havanın herkeste bir
barış umudu doğurduğunu söyledi.
Siirt Valisi Ahmet Aydın gecede
Diyarbakır’da Vali Yardımcılığı
görevini yürüttüğü sırada yaşadığı
anılarını anlattı.
Vali Aydın, "Hakikaten çok özel ve
mutlu günler yaşadım bu şehirde.
Çok sıkıntılı dönemlerimiz de oldu.
Özellikle o dönemde Diyarbakır İl
Emniyet Müdürü olan Zeki Çatalkaya,
çok sert duran ve devletçi bir yapıya
sahipti. Ancak ne olursa olsun o kötü
günleri geride bıraktık ve inanıyorum
ki o günler bir daha geri gelmeyecektir” dedi.
Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep
Güven ise yaptığı konuşmada, Siirt’in
bir aşk ve ilim şehri olduğunu aktararak, bu ilim ve aşkla yollarına devam
edeceklerini ifade etti.
Sunuculuğunu Ali İhsan
Hatipoğlu’nun yaptığı Gece, verilen
plaket ve Kürtçe-Türkçe Şiirlerin
okunmasının ardından sona erdi.
Kaynak:
http://www.gazetediyarbakir.com/
haber-6573-AK-Parti-ile-BDPli-vekiller-kol-kola-halay-cekti.html
kızılbaş - sayfa 42 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
AYDA ERBAL
ÖZÜR DİLEMEK
“BİLDİĞİNİZ GİBİ DEĞİL”*
kü özrünün niye özür olamadığının
metin analizine geçmeden önce, özür
literatüründe genel olarak kabul görmüş asgari gerekliliklerin ne olduğuna
bakalım.
http://goo.gl/XkZMd
Ayda Erbal**
Türkiye’nin şimdiye kadar kendi odalarında kendi aralarında konuşup siyaset yapanları bir araya gelip birbirleri hakkında bunca yıldır biriktirip
durdukları husumeti ortaya döktükçe
kamusal alandaki “özür”ler de çoğaldı. Bir önceki cümlede özür kelimesinin tırnak içinde kullanmamın nedeni,
şimdiye kadar, Türkiye’li aydınların
Ermeniler’den dilediği “özür”, Başbakan Erdoğan’ın Dersimliler’den dilediği “özür”ü ve BDP Milletvekili
Sırrı Sakık’ın bugünkü ve daha önceki “özür”leri dahil kamusal alandaki
özürlerin hiçbirinin literatürde geçen
özür kriterlerine uymaması. Hatta diyebiliriz ki son yıllarda kamusal alanda özürlerin neredeyse hepsinin ortak
noktası, üzerine bir kez daha özür dilenmesi gereken metinler olmaları.
Türkiye’li aydınların Ermeniler’den
“özür”ünün, özür gereken bir mesele
olduğu konusunda kamuyu eğitmekle
birlikte, kişilerarası basit özür standartlarına bile uymaması ve pek çok
başka siyasal ve felsefi sorunun yanısıra neden özür dilenen tarafa karşı peşin
bir şiddet içerdiğini şu kitaptaki Mea
Culpas, Negotiations, Apologias adlı
bölümde uzun uzun yazdım.Burada
tekrar o konuya girmeyeceğim. Başbakan Erdoğan’ın Dersim özrünün niye
özür olmadığına ilişkin Bilgin Ayata
ve Serra Hakyemez yakında yayımlanacak bir yazı yazdılar.*** Ancak genel kural olarak içinde “eğer” sözü geçen herhangi bir önermenin başka bir
metinsel analize tabii tutulmadan özür
sayılamayacağını söylememiz gerekiyor. Literatüre “if apologies” “şartlı
özürler” diye geçmiş bu tür, özür dilenirken yapılmaması gerekenler konusu başlığı altında epeyce geniş yer
tutuyor. Özür meselesinin Türkiye’den
daha ciddiye alındığı yerlerde genelde
bu çeşit özürler özürden zaten sayılmadığı gibi, özür dilenen tarafa yeniden
özür isteme hakkı da veriyor. Tarafla-
NASIL BİR ÖZÜR?
rın özürden memnun olmadığı zaman
yaptıklarına ilişkin son zamanlardaki
en ilginç örneklerden biri Apple ve
Samsung arasında İngiltere mahkemelerinin de karıştığı “özür” olayı.
Cep telefonu piyasasını yakından takip
edenlerin hatırlayacağı gibi, mahkeme
Apple’ın Samsung’dan dilediği özrü
yetersiz bulmuş ve bu nedenle Apple’ın
Samsung’un dava giderlerini de karşılamasına karar vermişti (bkz burası).
Her ne kadar Türkiye’de kamuoyuna
yansımış özürlerin pek çoğu standart
altı da olsa, yine de standartaltılıklarına rağmen kamuoyunu eğittiklerini
söylememiz gerekiyor. Bu özürlerin yetersizliklerinin bir nedeni özür
dileyenlerin metinlerinin standartaltı olmasıysa, diğer bir nedeni de
Türkiye’nin medyasında bu standartaltılığa heyecanla meşruiyet veren gazeteciler. Türkiye’de de bir gün anaakım
köşe yazarlarının pek çoğu akla hayale gelebilecek her siyasi konuda görüş
bildirmekten vazgeçip işlerini ve varsa
ilgi alanlarını ciddiye aldıklarında kamuoyunun da tepkisi normalleşecektir.
Fakat bu konudaki tek eksiklik gazetecilerden de gelmiyor. Örneğin DurDe
gibi bir insan hakları kuruluşu bile
özürler konusunda hiç çalışmamış oldukları ayan beyan belli demeçler vererek ya da verilen demeçlere hiç mesafeli durmadan twit atabiliyorlar (bkz
bugünkü DurDe twiti).
Sırrı Sakık’ın geçenlerde Ermenilerden dilediği “özür”ü hakkında ayrıca yazılması gerekiyor. Ancak Sırrı
Sakık’ın dünkü sözlerine dair bugün-
Siyasi özürlerin ne içermesi gerektiği
başlıbaşına bir tartışma olmakla beraber, muvaffak bir özrün bu literatürde
de kabul görmüş 4 bileşeni var. (Nick
Smith gibi felsefecilerse bir özrün kategorik olarak özür olarak kabul edilmesi için bundan çok daha fazlasını
sağlaması gerektiği görüşündeler)
- Özür dilenecek kabahatin ne olduğunun açıkça ifadesi
- Utanma, tevazu ve içtenlik ifadesi
- Kabahati tekrarlamamaya ilişkin niyet ifadesi
- Kabahattan dolayı oluşmuş maddi
manevi zararı tamir /onarma
Yukarıdaki kriterlerden özellikle birincisine göre kabahati olan öznenin
kabahatin hem ne olduğunu açıkça ifade etmesi hem de kabahati işlemiş taraf
olarak sorumluluğu üzerine alması ve
bütün bunları edilgen dil kalıplarına
kaçmadan yapması gerekiyor. Bu kriterlerden içtenliğe ilişkin olan içinse
şunu söylemeliyiz. Bir özrün içtenlikle
ifade edilmiş olması o özrü otomatik
olarak muvaffak özür yapmaya yeterli
olamayabiliyor. İnsanlar içtenlikle de
başarısız özür dileyebiliyorlar. Örneğin Türkiye aydınlarının “Ermenilerden özür kampanyası” özür değildir
derken metni imzalamış otuzbin üzerinde Türkiye vatandaşının içtenliğine
ve kendilerince bir şeyler yapmaya çalıştıklarına ilişkin niyetin iyiliği değil
sorgulanan. Üçüncü kriterse özrün bir
yap-boz-yap-boz sarmalına girmemesi
için önemli. Gerek özel gerekse kamusal alandaki özürlerin geleceğe ilişkin
bağlayıcılığı olması gerektiği düşünülüyor. Zira özür dilemenin bir ağırlığı,
bağlayıcılığı ve iki taraf için de sağaltıcılığı olması gerekiyor. Bütün bunların yanısıra özellikle kamusal alanda
dilenen özrün mağduru bir kere daha
mağdur etmemesi gerekiyor. Örneğin
kızılbaş - sayfa 43 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
bu metnin yazarı olan ben, okuyucusu
olan size karşı bir kabahat işlediysem
ve siz bu kabahata ilişkin benim özrümü kabul etmeye henüz hazır değilseniz (ki mağdurların hem böyle bir hakları, hem de özrü kabul etmediklerinde
düşmanlaştırılmayacaklarını bilmeye
hakları var), ben de bunu bildiğim halde sizden kamusal alanda özür dilemeye kalkıyorsam, burada mağduru daha
da mağdur etmeye ilişkin agresif bir
yatırım olduğu düşünülüyor. Özellikle
kamusal alandaki özürlerde mağdurun
kimden nasıl bir özür beklediği ya da
özür bekleyip beklemediği gibi meselelerin ciddiye alınması, hatta geniş
müzakereci bir tutumla mağdur tarafın
beklenti ve isteklerinin öğrenilmesi
gerekiyor.
http://www.cicero.de/berliner-republi k /w illy-br a ndt s-u ma r mu ng- desostens/42566
Özellikle savaş suçları, etnik temizlik,
soykırım gibi tarihsel suçlara dair durumlarda mağdurun haklarına ilişkin
oldukça enteresan bir makale yine aynı
kitapta Andrea Erkenbrecher tarafından kaleme alınmıştı. Erkenbrecher bu
makalesinde Nazilerin bir günde yerle bir ettikleri Fransız köyü Oradour
Sur Glane mağdurlarından az sayıda
hayatta kalanların sayısız sivil toplum
ve siyasi özür denemelerine rağmen
özrü kabul etmediğinin bir tarihini
yazarken aynı zamanda mağdurların
barışmama hakkının da olduğunu düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Yine
parallel bir bağlamda 90’larda Oglala
Sioux kabilesinin Amerikan Yedinci Süvari Alayı’nın Güney Dakota’da
Wounded Knee bölgesindeki 1890 yılındaki katliamına dair özrü kabul etmemesi geliyor akla.[1]
Kamuoyundaki özürlerin sayısının artmasının genelde hem tek tek bireylerin, hem kurumların, hem de siyasi aktörlerin sorumluluklarını kendilerine
hatırlatmaları ve hesap verebilirliğin
sadece kağıt üzerinde değil toplumda
yaşayan bir norm olarak da yerleşmeye
başladığının da bir göstergesi. Dolayısıyla dilenen özrün muvaffakiyetinden
bağımsız bu çeşit bir normatif fonksiyonu var. Keza aynı şekilde özür dilenmesi gereken durumlarda dilenmemiş
ve hatta daha da ileri gidilerek mağdur
olanı daha da mağdur etmiş tutumlar
da bir negatif öğrenmeye neden oluyor.
Örneğin Metis Yayınları editörü Semih Sökmen’in Hamza Aktan’ın Rojin
Akın ve Funda Danışman’ın “Bildiğiniz Gibi Değil” kitabına ilişkin intihal
iddialarındasorumluluk alıp Aktan’ın
argümanını fikir hırsızlıkları çerçevesinde ciddiye almak yerine kendisinin kurumsal gücüne de dayanarak
Aktan’ın hem karakterine hem de ne
yapması gerektiğine dair ders vermeye devam ettiği durumda olduğu gibi.
[2] Bütün iktidarını çeşitli siyasi ve
entelektüel mülahazalar yanısıra, başkalarının fikir haklarının pazar değerini belirlemek üzerinden kurmuş bir
yayınevinin intihal konusunda verdiği
tepkinin hem kendisi hem de kolayca
hasıraltı edilmiş olması Türkiye’nin
entelektüel iklimine dair çok şey söylüyor. Misal bu evsahibini bastırmaya
çalışmış yiğit-hırsızlık durumunuAğustos ayında Fareed Zakaria’nın bir
süre CNN network’ünden çekilmesine
de neden olacak durumla karşılaştıralım –ki o durumda da Zakaria’nın özrü
muvaffak bir özrün birinci kriterine
uymuyordu aslında.
SIRRI SAKIK’IN “ÖZÜR”Ü
Gelelim Sırrı Sakık’ın özrü kabahatini
aratmayacak kadar sorunlu özür metnine. Ancak ondan önce Sırrı Sakık’ın
çarpıtıldığını iddia ettiği sözlerine sonra da özür metninin içeriğine bakalım.
İZZET ÇETİN (Kocaeli) – Ulus kavramını bilmiyorsun! İşinize gelmiyor
değil mi ulus kavramı?
SIRRI SAKIK (Devamla) – Bakın,
bugünün katliamı… Sözüm ona, AK
PARTİ’den biri de çıkıp buna cevap
veriyor. Efendim, sizi eleştiriyor…
Ama kaş yaparken göz çıkarıyorsunuz.
Sizde de bu diğer halklara karşı düşmanlık nedir Allah aşkına? Bu ülke sadece siz Sünnilerin, Türklerin, bilmem
kimlerin babasının çiftliği midir? Burada Ermeniler de yaşıyor, Yahudiler
de yaşıyor, Rumlar da yaşıyor ve diğer
halkalara da saygılı olun. Yani, onların söylemleri ne kadar ırkçıysa sizin
bu davranışınız da bir o kadar ırkçıdır ve size açıkça söylüyorum: Gidin,
Çanakkale’ye bakın, Çanakkale’de
sadece sizin atalarınız gidip orada
savaşmadı. Sonradan bu ülkeyi kendisine vatan edenler, Kaf kaslar’dan,
Boşnaklar’dan gelenler, siz bu ülkenin
sahipleri değilsiniz, haddinizi bilecek-
siniz.[3]
Gazetelerin ve sosyal medya aktivistlerinin pek çoğunun Sırrı Sakık’ın
metnini hiç sorunşallaştırmadan eylemi tarif etmeye yönelik “Sırrı Sakık
Özür Diledi” şeklindeki haberlerinin
nedeni olan Sakık metni ise şöyle.[4]
“Dün genel kurulda yapmış olduğum
konuşma ne yazık ki farklı yansıtıldı
ve farklı noktalara çekildi. Biz her türlü ırkçılığa, ayrımcılığa, asimilasyona,
baskıya ve zulme maruz kalmış bir
halkın temsilcileri olarak asla ırkçımilliyetçi bir tutum içerisinde olmadık, olmayız. Türkiye’deki bütün farklı etnik kimlikler başımız gözümüz
üzerinedir. Bizim sorunumuz halklarla
değil, tekçiliği dayatan, farklılıkları
yok sayan sistemledir. Kesinlikle söylediklerimde her hangi bir kasıt yoktur. Benim vicdanım bütün kimliklere
notrdur. Bu topraklarda yaşayan 75
milyon, en az benim kadar bu toprakların sahibidir. Sözlerimin maksadını
aştığını düşünerek incinen her kim var
ise özür dilerim.
Oldukça sorunlu olan bu metni bileşenlerine ayırarak nelerin sorunlu olduğuna bakalım.
1- Dün genel kurulda yapmış olduğum
konuşma ne yazık ki farklı yansıtıldı
ve farklı noktalara çekildi.
Sakık ne yazık ki birinci cümlesiyle
söylediği sözlerin sorumluluğunu almak yerine, kabahati sözü aktaranlara
atıyor. Haber siteleri acaba sözleri çarpıttı mı diye baktığımızda Meclis tutanaklarının haber sitelerinin çerçevesini desteklediği görülüyor. Dolayısıyla
burada hiçbir çarpıtma yok.
2- Biz her türlü ırkçılığa, ayrımcılığa,
asimilasyona, baskıya ve zulme maruz
kalmış bir halkın temsilcileri olarak
asla ırkçı-milliyetçi bir tutum içerisinde olmadık, olmayız. Türkiye’deki
bütün farklı etnik kimlikler başımız
gözümüz üzerinedir.
Sakık burada kendisinin mağdur bir
halktan gelmesini yani mağdur deneyimini özselleştirip, mağdurlar ırkçılık, ayrımcılık sözkonusu olduğunda
kimseyi mağdur etmez diyor. Ancak
bunun hem Türkiye özelinde hem de
dünya genelinde sayısız örnekleri
kızılbaş - sayfa 44 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
mevcut. Abdullah Öcalan’ın düşüncesinde Yahudiler ve İsrail meselesine
bakmak ilginç olurdu. Ancak henüz
yazılmamış bir külliyat yerine yazılmış bir şeye bakmak isteyenler Rıfat
Bali’nin Türkiye’nin mağdurları gerek
mütedeyyin gerekse Ermeni gazetecilerin yazılarındaki anti-semitik öğeleri incelediği şu yazısına bakabilirler.
Dünyadan örnekler içinse Mahmoud
Mamdani’nin Rwanda Soykırımını
anlattığı “When Victims Become Killers” (Mağdurlar Cani Haline Geldiğinde) adlı eserine bakılabilir.
Dolayısıyla burada Sırrı Sakık’tan
beklediğimiz mağdurluğa ilişkin bir
öze atıfta bulunması yerine sözlerinin siyasi sorumluluğunu alması, zira
mağdurları diğerlerinden ayıran o çeşit
bir meleksi öz olmadığı gibi, bu çeşit
bir öz savunmanın kendisi özcü, ayrımcı bir tutuma işaret ediyor.
3- Bizim sorunumuz halklarla değil,
tekçiliği dayatan, farklılıkları yok sayan sistemledir. Kesinlikle söylediklerimde her hangi bir kasıt yoktur. Benim
vicdanım bütün kimliklere notrdur. Bu
topraklarda yaşayan 75 milyon, en az
benim kadar bu toprakların sahibidir.
Sakık burada üçüncü kez topu taca
atarak bu sefer de kendisinin Birgül
Ayman Güler ve destekçilerine karşı
haklı konumunu haksız hale getiriyor.
Türkiye’deki siyasi sistemin muhalefeti de dahil kabaca tekçiliği dayatan,
farklılıkları yok sayan bir sistem olduğu konusunda Sakık’la hemfikirim.
Liberal muhalefetin çok az bir kısmı
hariç, tek çeşit Kürt (BDP-PKK hattına biat eden ve mümkünse AKP’li
olmayan), bir çeşit Türkiye Ermenisi
(Agos ve çevresi) ve bir çeşit Yahudi
(mümkünse İsrail’i yerden yere vuran)
görmek istiyor. Bu seçilmiş ötekiler
genelde çoğunluğun kendisini iyi hissettiren azınlıklarından mürekkep –ki
bunun tarihsel ve siyasal nedenlerini
daha uzun tartışmak ve bu seçmeci tutum içinde olanların siyaseten ne yaptığına ilişkin Türkçe’ye bu konuda yeni
terimler kazandırmak lazım, örneğin
İngilizce’deki tokenism gibi. Ancak
Sakık konuşmasında bu ayrıştırmayı
yapamıyor ve doğrudan yerlilik / sonradan gelmelik üzerinden bir hiyerarşi
kurup o noktadan eleştiriyor. Geçen
hafta öne çıkmış CHP milletvekillerinin söylemleri eşit vatandaşlık ilkesine
ne kadar aykırı ve kabul edilemezse
Sakık’ın söyledikleri de o kadar aykırı ve kabul edilemez. Taner Akçam ve
Ümit Kurt’un son kitapları Kanunların
Ruhu’nda gerek Osmanlı gerek Cumhuriyet yasalarıyla vatandaşlık dışında
bırakılmış Ermenilerin de hakkının
tartışıldığı bir ortamda, tartışmanın bir
yandan varolan vatandaşlık çerçevesinin iyileştirilmesine, bir yandan da o
çerçevenin genişletilmesine ilişkin bir
eksene evrilmesi gerekiyor – ki eski
diplomatlardan Volkan Vural’ın da bu
yönde söyledikleri de var (Bkz şurası).
Sakık’ın sözlerinde kasıt olmadığını
hatta söylediklerine gerçekten üzüldüğünü de kabul edebiliriz ama o durumda da sözlerin kasıtlı olmasından
bağımsız bir kabahat var. Özrün özür
olabilmesi için kabahatin olduğu biçimiyle sahiplenilmesi gerekiyor.
4-Sözlerimin maksadını aştığını düşünerek incinen her kim var ise özür
dilerim.
Bu cümle başarısız özürler altında defalarca tekrarlanmış, özür literatürü
taramışlar için çok bilindik bir cümle aslında. Sakık sanki sorunlu olan
kendi cümlelerinin içeriği değil de bu
cümlelerin maksadını aştığını düşünerek incinenlermiş gibi yapıp topu
son bir kez daha taca atıyor. Halbuki
sorun karşıdakilerin duyarlılığı ya da
kolay incinirliği değil, sorun Sakık’ın
Perşembe akşamki genel kurul konuşmasının içeriğinde, dolayısıyla sorumluluk Sakık’ta. “Her kim var ise”
cümlesi ise mağdurun kim olduğunu
belirsizleştiriyor –ki hem bu durumda
hem Birgül Ayman Güler’in, hem de
önce Hasip Kaplan sonra Altan Tan’ın
konuşmalarına maruz kalmış vatandaşlar olarak hepimiz mağduruz, sadece Kürtler, Kafkaslardan gelenler ya
da Boşnaklar değil. [5]
Son olarak bu yazıdan da anlaşılacağı
üzere özür dileme eyleminin kendisi
kadar hem özrün dilenme biçiminin
(örneğin kamusal kabahatların her
zaman kamusal özürler gerektirmesi
gibi), hem de dilenenin özür kriterlerine uyup uymadığının da gazeteciler
bu konuda hepimiz adına kesin karara
varmadan kamusal alanda tartışılması
gerekiyor. “Özür diliyorum” kelimesi
sadece performatif bir eylem bildiriyor, ancak eylemin hem özür kriterlerine göre hem de mağdurların kendisi
tarafından özür olarak kabul edilip
edilmeyeceği ise bambaşka bir tartışma. Umuyoruz bu yazı kamusal alanda
sadece eyleme değil aynı zamanda içeriğe ilişkin böyle bir tartışmaya katkıda bulunabilmiştir.
* Yazıya eleştirileriyle ivedilikle katkıda bulunmuş olan Burcu Gürsel,
Gökhan Erdoğan ve Ayşe Özdemir’e
teşekkür ediyorum.
**Ayda Erbal, New York Üniversitesi,
Siyaset Bölümü @aydalabre
*** Ayata ve Hakyemez’in yazısını basılmadan önce okumuş olmama
rağmen, Ayata zaman farkı nedeniyle
resmi referansı, bu yazı Azad Alik’te
yayımlandıktan sonra gönderebildiği
için bu referansı yazı basıldıktan sonra ekleyebiliyoruz: Bilgin Ayata, Serra
Hakyemez (2013): “The AKP’s Engagement with Turkey’s Past Crimes: An
Analysis of PM Erdoğan’s “Dersim
Apology”,” Dialectical Anthropology,
Spring 2013.
[1] http://www.history.com/topics/wounded-knee
[2] Metis bu tartışma sırasında kitabın ikinci yazarı Funda Danışman’ın
Hamza Aktan’dan özel alanda dilediği
özür hiç yokmuş gibi yaparken, Funda
Danışman’ın kamusal alandaki kabahatine ilişkin kamusal alanda özür dilememiş olması da ayrıca sorunluydu.
[3] Yukarıdaki alıntıyı TBMM’nin
sayfasından aldıysam dahttp://www.
tbmm.gov.tr/develop/owa/Tutanak_B_
SD.birlesim_baslangic?P4=21884&;P5
=H&PAGE1=1&PAGE2=64 Sakık’ın
sözlerinden Perşembe gecesi Emre
Keskin’in twitleri sayesinde haberdar
oldum, kendisine teşekkür ediyorum.
[4] Gerçi Sırrı Sakık’ın özrünün özür
olduğu konusunda peşin hüküm verenler sadece aktivistler değil aynı
zamanda BDP’li siyasetçilerdi. Örneğin BDP’li Ferhat Tunç şu twiti attı
htt ps://twitter.com /ferhattt unc/status/297442180644081664
[5] Ayman Güler, Kaplan ve Tan ile
ilgili yazımı hafta başında Armenian
Weekly sayfalarında okuyabilirsiniz.
h t t p: //a z a d a l i k .wo r d p r e s s .
com/2013/02/01/ozur-dilemek-bildiginiz-gibi-degil/
kızılbaş - sayfa 45 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Osmanlı İmparatorluğu
Divan-ı Harp Mahkemesinde
(Divan-ı Harb-i Örfî) Görülen İttihat ve Terakki Partisi Bölge Sorumlu Sekreterleri
(Kâtib-i Mesuller) Davaları
Bilindiği gibi, İttihat ve Terakki Partisi bölge sorumlu sekreterleri, Ermeni
Soykırımı’nın
gerçekleştirilmesinde
önemli rol üstlenmiş, özellikle Osmanlı
İmparatorluğu’nun farklı bölgelerindeki Ermenilerin tehcir ve katlini yerinde düzenleyerek denetlemişlerdir.
Aşağıda sunulan makale, Osmanlı
İmparatorluğu’nun olağanüstü askeri
mahkemesinde ittihatçıların bölge sorumlu sekreterlerine karşı görülen davalarla ilgilidir.
İttihat ve Terakki Partisi bölge sorumlu sekreterlerinin davası, 21 Haziran
1919 tarihinde İstanbul askeri mahkemesinde (Divan-ı Harb-i Örfî) başlamış, fakat 28 Haziran 1919 tarihli
duruşmadan sonra olağanüstü askeri
mahkemede değişiklikler yapılması
sebebiyle, 6 Ekim 1919 tarihine kadar
davanın görülmesine ara verilmiş olduğundan dolayı, 7 ay sürmüştür.
Davalı sayısı başlangıçta 7 kişiden
oluşmuş olmakla birlikte, içlerinden
birinin davası daha üçüncü duruşmada
düşmüştür. Daha sonraki duruşmalarda davalıların sayısı 12’ye çıkmış ve
hüküm 12 kişiye okunmuştur.
Sanıklar, Manisa sorumlu sekreteri Avni, Beyoğlu sorumlu sekreteri
Hasan Salahattin, Eskişehir sorumlu
sekreteri Doktor Besim Zühdî, Bursa
sorumlu sekreteri Doktor Mithat, Mirgün sorumlu sekreteri Cevdet, Halep
sorumlu sekreteri Cemal, Edirne (Adrianapolis) müfettişi Abdülgani, Konya
sorumlu sekreteri yardımcısı Abdülkadir, Kastamonu sorumlu sekreteri
yardımcıları Münir ve Hasan Fehmi
ile Afyon Karahisar müesseseleri fesih
işleri eski görevlisi Hayrettin’den oluşmaktaydı.
İttihat ve Terakki Partisi sorumlu sekreterlerinin davası, mahkeme reisi
Mustafa Nazım Paşa’nın riyasetinde
başlayıp, mahkeme reisi Esat Paşa’nın
görev süresinde son bulur.
üçüncü duruşma esnasında, mahkeme
başkanının talimatıyla mahkeme kâtibi
tarafından, Karapet Yazıcıyan, Tadeos
ve farklı Ermeni şahitlerin mahkemeye yolladığı telgraf okunur. Sanıklar,
Edirne Ermenilerinin tehcirine katılımını ispatlayan çok sayıda kanıtlardan
dolayı, davalılardan Abdulgani’nin
vermiş olduğu beyanatların gerçekle
bağdaşmadığını ileri sürer.
Meline Anumyan / Tarih doktoru
Mahkeme heyeti davanın başlangıcında, başkan (re’îs) Mustafa Nazım
Paşa, üyeler Tuğgeneral (Mirliva) Zeki
Paşa, Tuğgeneral Mustafa Paşa (Nemrut veya Kürt lakabıyla tanınmıştır),
Tuğgeneral Ali Nazım Paşa ve Albay
(Miralay) Recep Ferdi Bey’den oluşmakta, savcı görevini, savcı yardımcısı
Feridun Bey yerine getirmekteydi[1].
Mahkemenin ilk duruşmasında (21
Haziran 1919) mahkeme başkanı tarafından sanıkların kimlik tespiti yapılır ve akabinde, 19 Haziran 1919 tarihinde düzenlenen iddianame okunur.
İddianameye göre sanıklar İttihat ve
Terakki Partisi’nin gayrikanunî niyetlerinin gerçekleştirilmesine alet olmak
ve ülke güvenliğini tehlikeye atmakla
suçlanırlar[2].
Savcı, sanıkların ceza kanununun 45.
ve 56. maddelerine istinaden cezalandırılmalarını talep eder[3]. Sanıklar
avukat talep eder ve böylece duruşma
ertelenir.
23 Haziran 1919 tarihinde görülen
ikinci duruşmada tüm sanıklar, kendilerine istinat edilen suçlamaları reddeder, hatta bazıları, “kendi bölgelerinde
tehcir gerçekleşmediği” ve “bu konuda
daha sonraları bilgi sahibi olduklarını”
öne sürerek, Ermeni tehciri hakkında
hiçbir şey duymadıklarını iddia ederler[4].
28 Haziran 1919 tarihinde görülen
Telgrafta, tehcir edilen Ermenilerden
sadece 30’unun geri döndüğü de belirtilmektedir[5].
Şahitler, gerçeği açığa çıkarabilmek
amacıyla adil bir heyetin Edirne’ye
gönderilmesi ricasında bulunur[6].
Savcı yardımcısı Akıp Bey, benzer bir
heyet göndermenin gerekli olmadığını
mahkemeye iletir.
Sanık Zühdî bu duruşmada, “tehcirle
ilgili” kanunun hükümet tarafından
kabul edildiğinden dolayı, konuyla ilgili suçların da hükümete ait olduğunu
belirtir[7].
Olağanüstü askeri mahkemede yapılan
değişikliklerden dolayı, bu oturumdan
sonra davaya uzun süre ara verilir ve
ancak 6 Ekim 1919 tarihinde devam
edilir.
Sorumlu sekreterler davası, bu oturumdan sonra Ali Rıza Paşa’nın başbakanlığı döneminde (2 Ekim 1919’dan 8
Mart 1920’ye kadar) devam edilir.
Uzun süreli aradan sonra devam edilen
davada, mahkeme heyeti ve başkanı da
değişmiştir[8].
6 Ekim duruşmasında sanık avukatları
tarafından ortaya atılan, mahkemenin
bu davayı görme açısından kendisini
yetkisiz ilan etme talebi, mahkeme tarafından reddedilir[9].
Sanıklar da aynı talepte bulunarak, 18
kızılbaş - sayfa 46 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Ekim 1919 tarihinde, davalarını bir
başka nakletmesi ricasıyla harbiye nazırı Cemal Paşa’ya başvurur.
kurşuna dizilmiş olduğunu belirtmektedir[16]. Sanık, tüm suçlamaları inkâr
etmeye çalışır[17].
Cemal Paşa, dilekçeyi mahkemeye iletir, fakat mahkeme, davanın sona yaklaştığı ve buna gerek olmadığı cevabını
verir[10].
Sorumlu sekreterlerin yargılanmasının
beşinci duruşması 27 Ekim 1919 tarihinde gerçekleştirilir.
Davanın yedinci (12 Kasım 1919) ve
sekizinci (22 Kasım 1919) duruşmalarında Soykırım’dan kurtulan Ermeniler dinlenir. İstanbul’dan Çankırı’ya
tehcir edilen 180 Ermeni’den sadece
30’u hayatta kalmış ve Ermeni katliamlarının Cemal Oğuz’a bağlı olan
Teşkilat-ı Mahsusa çeteleri tarafından
gerçekleştirilmiş olduğu, Çankırı’da
kalan son 5 Ermeni’nin ise şehir dışına
çıkarılarak yolda, katledilmeleri maksadıyla bir çeteye teslim edildiği Eczacı Krikor’un şahitliğiyle belgelenir.
Çankırı sorumlu sekreteri Cemal
Oğuz’un[11] dosyası da bu duruşmada,
davaya dâhil edilir[12].
Oğuz, İstanbul’dan Çankırı’ya tehcir
edilen Ermenilerin katliyle suçlanmaktadır[13].
Bu duruşmada, tehcir edilenlerden
rahip Garabedyan’ın, Cemal Oğuz’un
Ankara Ayaş’a tehcir edilmiş olan 5
ünlü Ermeni’nin katlini düzenlediğine
dair yazılı ifadesi okunur[14].
Aynı duruşmada, Kastamonu valisi
Reşit Paşa’nın, Kastamonu sorumlu
sekreteri Hasan Fehmi’yle ilgili ifadesi
okunur.
Kastamonu valisi ifadesinde, Kastamonu Ermenilerinin tehcir edilmesi
gerekliliği konusunda Teşkilat-ı Mahsusa başkanı imzasıyla Bahaeddin
Şakir’den bir yazı almış olduğu, fakat
emre uymadığından dolayı görevden
alındığını belirtmektedir.
Vali, Kastamonu sorumlu sekreteri
Hasan Fehmi’nin “Reşit Paşa Türklerin değil, Ermenilerin valisidir” diyerek, kendisine karşı propaganda yapmış olduğunu da belirtir.
Sanık Hasan Fehmi, belirtilen ifadeyle
ilgili hiçbir açıklama veremez[15].
Mahkemenin, 3 Kasım 1919 tarihli
altıncı oturumunda, Çankırı sorumlu
sekreteri Cemal Oğuz’a karşı yönelik
yazılı ifadeler okunur ve bazı şahitler
dinlenir.
Bu duruşmada mahkeme kâtibi tarafından Çankırı’da Ermeni ve Türk
şahitlerin vermiş olduğu ve tümünün
de belirtilen sanığın aleyhinde olan
ifadeler okunur. Özellikle şahit Terlemezyan, 700 kişilik bir Ermeni kafilesinin Toroslara doğru tehcir edildiği ve
tehcirden kaçınmak isteyen herkesin
Sekizinci duruşmada, Çankırı’ya sürgün edilmiş ve Soykırım’dan kurtulmuş olan Ermeni mimar Simon, mahkemeye verdiği ifadesinde, yukarıda
belirtilen 5 Ermeni’nin katledilmesi
esnasında kendisinin Çankırı’da bulunduğu ve jandarma komutanının, Ermenilerin katledilmesiyle ilgili kendisine “bu hükümetin işidir”,- dediği ve
bu konuda herhangi bir kovuşturmanın
açılmış olmadığını belirtir[18].
Sanıklardan Cemal Oğuz, Aralık 1919
ve Ocak 1920 duruşmalarında, akli
muvazenesini kaybetmiş olduğu intibasını uyandırmaya çalışır, sürekli
mahkeme başkanıyla tartışır ve hatta
intihar denemesinde bulunur. Nihayet mahkeme heyetini, kendisini sinir
hastalıkları hastanesine gönderme konusunda ikna eder. Mahkeme heyeti
ilk başta dilekçesini kabul etmemekle
birlikte, onuncu duruşmada (29 Aralık
1919) bu şahsın dava dosyasını “sağlık
problemleri” bahanesiyle sorumlu sekreterler davasından ayırır[19].
Cemal Oğuz’un ayrılmış olan davası 27 Ocak 1920 tarihinde ele alınır.
Davanın 3 Şubat 1920 tarihli oturumunda Ermeni avukat Kaspar Çeraz
mahkemede ifade vererek, kendisinin
Çankırı’da sürgün bulunduğundan dolayı Taniel Varujan ve Rupen Sevag’ın
katledilmelerinin ayrıntılarına vakıf
olduğunu belirtir.
Şahidin ifadesine göre Cemal Oğuz,
ünlü Ermeni şairini şahsen göndererek, katlini düzenlemiştir.
Kaspar Çeraz, vermiş olduğu ifadesinde, mahkemeye tüm verilerle ilgili ke-
sin tarihler ve isimler sunar[20].
5 Şubat 1920’de düzenlenen bir sonraki duruşmaya katılan Mikayel Şamdancıyan, Cemal Oğuz’a karşı verdiği
ifadede, Ermeni sürgünlerinin iki grubunun listelerinin (24 ve 52 kişilik),
Çankırı mutasarrıfı Asaf Bey’den daha
güçlü olan Cemal Oğuz tarafından
Çankırı’da düzenlenmiş olduğunu tasdik eder[21].
Cemal Oğuz’un davası, Mayıs 1920
tarihinde Yüzbaşı Nureddin’le birlikte
görülür. Oğuz, 27 Mayıs 1920 tarihinde hastaneden taburcu edilir ve mahkeme tarafından 5 yıl 4 ay hapis cezasına
çarptırıldığından dolayı tekrar merkez
hapishanesine getirilir, ardından ise
Büyük Britanya yüksek komiserliğinin
talebiyle 2 Ağustos 1920’de İngilizlere
teslim edilir ve İngilizler tarafından 30
Eylül 1920 tarihinde Ermeni katliamlarıyla suçlanan bir dizi Türk görevliyle birlikte Malta’ya sürgün edilir[22].
Parti bölge sorumlu sekreterleri davasının on birinci (1 Ocak 1920) ve on
ikinci (3 Ocak 1920) duruşmaları esnasında, avukatlar ve sanıklardan oluşan
savunma tarafı dinlenir.
Mahkemenin kararı 8 Ocak 1920 tarihli duruşmada verilir. Dava hükmünde, İttihat ve Terakki Partisi sorumlu
sekreterleri ve delegeleri (murahhas)
davaları sonucunda, tüm ülke yönetiminin partinin tekeline alınması sonucunda, parti tarafından tehcir, katliam
ve soygun gerçekleştirilmiş olduğunun
tespit edildiği kaydedilmiştir.
Tehcir edilen Ermenilerden bazılarının
evlerinin parti kulüplerine çevrilerek
emval-i metruke mobilyalarıyla döşenmiş olduğu tespit edilmiştir[23].
Mahkeme hükmünde ayrıca, Kastamonu Ermenilerinin, genel nüfus içinde
sayılarının az olduğu ve “Tehcir kanunu” hükümlerine istinaden tehcir
edilmemeleri gerektiği belirtilmiştir.
Mahkeme hükmüne istinaden, yerel
vali Reşit Bey’in “Ben ellerimi kana
bulamam” diyerek, bölgesindeki Ermenilerin tehcir emrine uymadığında,
Kastamonu sorumlu sekreter Hasan
Fehmi’nin kendisini hemen görevinden azlederek, Atıf’ı vali tayin ettiği,
bu sonuncusunun ise tehciri azimle uygulayarak trajik olaylara sebep olduğu
belirtilmiştir[24].
kızılbaş - sayfa 47 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Dava hükmünde Ermeni katliamlarının, İttihat ve Terakki Partisi tarafından kurulmuş olan Teşkilat-ı Mahsusa
tarafından gerçekleştirilmiş olup, parti
sorumlu sekreterlerinin bu çalışmalara
destek vererek kolaylaştırdıkları tüm
delil ve kanıtlarla tespit edildiği belirtilmektedir[25].
Sorumlu sekreterlerle ilgili dava hükmüne istinaden, sanıklardan Manisa
sorumlu sekreteri Avni Bey, bazı kişileri gayrihukuki olarak hapsetmekten
dolayı 9 ay hapis cezasına çarptırılır.
Diğer sanıklar mahkeme tarafından
beraat ettirilir[26].
___________
Parti sorumlu sekreterleri hakkında
verilen hükme istinaden, sanıklardan
Kastamonu sorumlu sekreteri Hasan
Fehmi, Müslüman ahaliyi sürekli olarak Ermenilere karşı kışkırttığı, şahsi
inisiyatifiyle valiyi görevinden azlettiği, Ermenilere ait malları zimmetine
geçirdiği, kendisi tarafından tayin edilen yeni vali Atif’le birlikte Ermenilerin tehcirini gerçekleştirdiği için 10 yıl
kürek cezasına çarptırılır.
[1] Takvîm-i Vekayi, No 3586, 28 Haziran 1919, s. 161.
[2] A.g.e., s.163-164.
[3] «Իթթիհատական
քարտուղարներուն
դատավարութիւնը»,
«Ճակատամարտ», 22 հունիս,
1919, N 187 (2008): / İttihatçı Sekreterlerin Davası”, “Çakatamart”, 22
Haziran 1919, sayı 187 (2008)/
[4] Takvîm-i Vekayi, No 3589, 5 Temmuz 1919, ss. 165-175.
[5] «Իթթիհատական
պատուիրակներուն
դատավարութիւնը»,
«Ճակատամարտ», 29 հունիս,
1919: /“İttihatçı Delegelerin Davası”,
“Çakatamart”, 29 Haziran 1919/
[6] Takvîm-i Vekayi, No 3596, 13 Temmuz 1919, s. 205.
[7] A.g.e., s.210.
[8] Ata F., İşgal İstanbulu’nda Tehcir
Yargılamaları, Ankara, 2005, s. 226.
[9] Dadrian V., Akçam T., “Tehcir ve
Taktil”, Divan-ı Harb-i Örfî Zabıtları,
İttihad ve Terakki’nin Yargılanması
1919-1922, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2008. s. 153.
[10] Ata F., İşgal İstanbulu’nda Tehcir
Yargılamaları, s. 226.
[11] İttihat ve Terakki Partisi üyelerinin iddianamesinde de Cemal Oğuz’un
adı geçmektedir, bk. Takvîm-i Vekayi,
No 3540, 5 Mayıs 1919, s. 7.
[12] Cemal Oğuz, ünlü Ermeni şair
Taniel Varujan ve Rupen Sevag ile
Onnik Mağazacıyan, dökmeci Vahan
ve ekmekçi Artin Ağa’nın katledilmesinin düzenleyicisi olmuştur. Cemal
Oğuz, İstanbul’dan Çankırı’ya tehcir
edilen Ermenileri gruplar halinde
sürgün ederek, Ankara valisi Atıf’a
teslim etmiştir. Oğuz, Kastamonu’daki
görevdaşıyla birlikte, Kastamonu valisi Reşat Paşa’yı azletmiş ve valinin,
Mahkeme hükmüne istinaden, Bolu
Ermenilerinin sayısının az olmasına ve
kanuna göre tehcire tabi olmamalarına
rağmen, sanıklardan eski Bolu sorumlu sekreteri Mithat, halkı “Ermenileri
istemiyoruz” diyerek gösteri yapmaları için kışkırtmıştır.
Daha sonra, yukarıda adı geçen sanık
tarafından, tehcire karşı duran Bolu
vali yardımcısı Ali Hilmi Bey de görevinden azledilmiştir.
Böylelikle, adı geçen sanık tehcirin
uygulanmasına katkı sağlamıştır. Bu
suçlardan ötürü, Bolu sorumlu sekreteri Mithat da mahkeme tarafından 10
yıl kürek cezasına çarptırılmıştır.
Sanıklardan Edirne delegesi Abdulgani, dava hükmüne istinaden, tehcir
eylemi üzerinde büyük etki etmiş, silahlı çetelerle her yeri dolaşmış, Ermenilerin maddi varlıklarına el koyarak
büyük zenginlik elde etmiştir. Dava
hükmünde belirtildiği üzere, adı geçen
sanığın Edirne’deki tehcirin bir gece
içinde gerçekleştirilmiş ve sadece bir
Ermeni kafilesi gönderilmiş olduğunu
belirtmiş olmasına rağmen mahkeme,
Edirne’ye yaptığı başvuru sonucunda,
Edirne Ermenilerinin üç kafile halinde
tehcir edilerek Der-Zor’a gönderildikleri bilgisine ulaşmıştır.
Edirne tehciri davası dâhilinde de
Abdulgani’ye aynı suçlamayla dava
açılmış olduğundan dolayı mahkeme,
sanık hakkındaki hükmünü bu davanın
kararına göre vermeye karar vermiştir.
Kastamonu Ermenilerini tehcirden
muaf tutma konusundaki kararını
bozmuştur. “Çakatamart” gazetesinin belirttiğine göre Cemal Oğuz,
“İttihat’ın eski bir av köpeği” olup,
şifre görevlisi olarak 1909 yılındaki
Adana katliamında da bulunmuştur.
Bk. «Դանիէլ Վարուժանի
եւ Ռ. Սեւակի սպաննիչը
ձերբակալուած»,
«Ճակատամարտ», 5 ապրիլ,
1919, N 122 (1943) /“Taniel Varujan’ın
ve R. Sevag’ın katili tutuklandı”,
“Çakatamart”, 5 Nisan 1919, sayı 122
(1943)/
[13] Dadrian V., Akçam T., “Tehcir ve
Taktil”, s. 153.
[14] A.g.e.
[15] A.g.e., s.154.
[16] «Վարուժանի
սպաննիչներուն
դատավարութիւնը»,
«Ճակատամարտ», 5
նոյեմբեր, 1919: /“Varujan’ın
Katillerinin Muhakemesi”, “Çakatamart”, 5 Kasım 1919/
[17] Dadrian V., Akçam T., “Tehcir ve
Taktil”, s. 154.
[18] A.g.e.
[19] A.g.e., s.155.
[20] «Ո՞վ սպաննեց երկու
բանաստեղծները»,
«Ճակատամարտ», 4 փետրվար,
1920: /“İki Şairi Kim Öldürdü?”, “Çakatamart”, 4 Şubat 1920/.
[21] «Ճէմալ Օկուզի դատը»,
«Ճակատամարտ», 6 փետրվար,
1920, N 373 (2194): /“Cemal Oğuz’un
Muhakemesi”, “Çakatamart”, 6 Şubat
1920, sayı 373 (2194)/
[22] Dadrian V., Akçam T., “Tehcir ve
Taktil”, s. 88.
[23] Takvîm-i Vekayi, No 3772, 10
Şubat 1920, s. 3.
[24] A.g.e., s.4.
[25] A.g.e.
[26] Takvîm-i Vekayi, No 3772, 10
Şubat 1920, ss. 4-6.
Türkçeye çeviren: Diran Lokmagözyan
Kaynak: http://akunq.net/tr/?s
= Osmanl%C4%B1+%C4%B0
mparatorlu%C4%9Fu+Divan%C4%B1+Harp+Mahkemesinde
Batı Ermenistan ve Batı Ermenileri’yle ilgili bilgi alış verişi
gerçekleştirme merkezinin internet sitesi.
Bu adresten bize ulaşabilirsiniz:
http://akunq.net/tr [email protected]
kızılbaş - sayfa 48 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Ne mutlu 'Türküm diyene' mi?
Ne mutlu 'Türk olana' mı?
Ayşe Hür kaleme aldığı bugünkü yazısında Mustafa Kemal'in, Ekim 1922'de
bir grup öğretmene şöyle dedi: 'Üç buçuk yıl öncesine kadar dini bir cemaat
olarak yaşıyorduk... O zamandan beri
Türk milleti olarak yaşıyoruz.'...
Bana göre buram buram ırkçılık kokan “Türk ulusuyla Kürt milliyeti eşit
değil” sözleriyle ‘gündeme damgasını
vuran CHP’li Birgül Ayman Güler,
geri adım atmadığı gibi “Benim sözlerim Atatürk’ün ulus tanımının aynısı”
diyerek ikinci bir tartışma başlattı. Geçen hafta çıktığımız yolculuğa kaldığımız yerden devam edelim ve Ayman’ın
bu son iddiasına cevap arayalım.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Şevket
Süreyya’nın ‘Türk değil miyiz?’ sorusuna “Estağfurullah!” diye cevap veren Kafkas Cephesi’ndeki Müslüman
Osmanlı askerlerini ‘Ne mutlu Türküm
diyene!’ diye haykırtmak çok zaman
almamıştı. Bu kısa ve radikal yolun
mühendisi Mustafa Kemal bu dönüşümü üç aşamada sağlamıştı. İlk aşama
olan ‘Milli Mücadele’ yıllarında (19191922) Anadolu’nun ve Rumeli’nin Müslüman ahalisini ‘Düvel-i Muazzama’ya
karşı seferber etmek için ‘dini’ tanımlar kullanılmıştı. Örneğin Mustafa Kemal 1 Mayıs 1920’de BMM’ye hitap
ederken Mustafa Kemal şöyle demişti:
“Efendiler, meselenin bir daha tekerrür
etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz
etmek isterim: Burada maksud olan ve
Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız
Türk değildir, yalnız Çerkez değildir,
yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı
İslâmiyedir, samimi bir mecmuadır...”
İkinci evrede, ‘dini’ tanım yerini yavaş yavaş ‘siyasi’ tanıma bırakacaktı.
Önce 8 Şubat 1921’de Büyük Millet
Meclisi’nin başına ‘Türkiye’ kelimesi kondu. Mustafa Kemal ‘siyasi’ bir
terim olarak ‘Türk’ü ilk kez 21 Eylül
1922’de Büyük Zafer’e ilişkin beyannamesinde kullandı. Ve Mustafa Kemal, Ekim 1922’de bir grup öğretmene şöyle dedi: “Üç buçuk yıl öncesine
kadar dini bir cemaat olarak yaşıyor-
sa da, 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış
Antlaşması’nın imzalanmasından sonra, Milli Mücadele ittifaklarına ihtiyaç
kalmadığını düşündüren adımlar atılmaya başlamıştı.
duk… O zamandan beri Türk milleti
olarak yaşıyoruz.”
‘Bu memleket tarihte Türk’tü’
Türk milletinin hangi unsurları kapsamadığının bir ipucunu Mustafa Kemal
16 Mart 1923’te Adana Türk Ocağı
Esnaf Cemiyeti’nin çayında yaptığı
konuşmada vermişti: “Arkadaşlarımız
söylevlerinde demişlerdir ki, Adanamıza hâkim olan diğer unsurlar, şunlar, bunlar, Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin
sahibi gibi bir durum almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan
fazlası olamaz. Ermenilerin bu verimli
ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleket
sizindir, Türklerindir. Bu memleket
tarihte Türk’tü, o halde Türk’tür ve
sonsuza kadar Türk olarak yaşayacaktır…”
Bu ırkçı yaklaşım, 8 Nisan 1923 tarihinde Halk Fırkası’nın kuruluşunu
müjdeleyen Dokuz Umde’deki ‘Türkiye Halkı’ ile dengelenmeye çalışıldıy-
Örneğin 1924 Anayasası görüşmelerinde Hamdullah Suphi (Tanrıöver)
Türkiye’nin harsını (dilini ve kültürünü) benimseyene kadar Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin ‘Türk
milletinin parçası’ sayılmaması gerektiğini belirtirken, Celal Nuri (İleri)
“Türkiye’nin gerçek vatandaşlarının”
“Türkçe konuşan Hanefi Müslümanlar” olduğunu ileri sürmüştü. Sonunda,
vatandaşlık tanımını yapan 88. Madde
“Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese
‘Türk’ denir” şeklinde formüle edilirken, 12. Madde ile “Türkçe okuyup
yazmak bilmeyenler milletvekili seçilemezler” denilerek, Kürtler ve gayrimüslim azınlıkların yolu kesiliyordu.
‘Milliyet tek birleştiricimizdir’
Muhtemelen bu dışlamaya bir tepki
olan Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasından sonra Başvekil İsmet Paşa, 27
Nisan 1925 tarihli Vakit gazetesinde
yayımlanan beyanatında rejimin ırkçılıkta ısrarlı olacağını ilan ediyordu:
“Milliyet tek birleştiricimizdir. Diğer
unsurlar Türk çoğunluğu karşısında
etkileme gücüne sahip değildir. Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları
derhal Türk yapmaktır. Türklere ve
Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her
şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü
olmasıdır…”
Irk ıslahı medeniyet meselesidir!
Bir süredir Gobineau ve Pittard gibi
ırkçı düşünürlerin eserlerini büyük
bir dikkatle incelediği bilinen Mustafa Kemal’in direktifleri doğrultusunda
1925’te kurulan Türk Antropoloji Tetkikat Merkezi’nin ilk işleri arasında
‘Karacaahmet Mezarlığı’ndan toplanan kafataslarının ölçümü’ ile ‘Türk,
kızılbaş - sayfa 49 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Ermeni, Rum ve Musevi gibi farklı ırki
kökenlere sahip çocuklar üzerine’ karşılaştırmalı araştırmalar yapmak vardı.
30 Eylül 1926’da, Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde, Türkiye
İdman Cemiyetleri İttifakı Kongresi
adına gelen heyete “Bu kadar mühim
olan spor hayatı, bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir. Irkın
ıslah (iyileştirilme) ve küşayişi (ferahlığı) meselesidir. Istıfası (ayıklanması) meselesidir ve hatta biraz medeniyet meselesidir...” diyen Mustafa
Kemal, 20 Ekim 1927 tarihli Gençliğe
Hitabesi’nde ise “Ey Türk genci, muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki
asil kanda mevcuttur!” diyerek ırkçılığı metaforik bir forma sokmuştu.
Ertesi yıl, üniversite öğrencileri eliyle
yürütülen ‘Vatandaş Türkçe konuş!’
kampanyası ile ‘Türk ulus-devletine
Türk vatandaşı yetiştirme’ işine hız
verildi.
Mahmut Esat Bozkurt’un incileri
1927’den beri kademeli olarak devam
eden Ağrı Kürt İsyanı’nın kanlı biçimde bastırıldığı dönemin Adliye Vekili
Mahmut Esat (Bozkurt) Bey’in 1 Eylül 1930’da Akşam gazetesinde boy
gösteren şu ifadeler, ‘Türkler’ için
yaptığı tanımların adeta bir kopyasıydı: “[Kürtler] Hayatlarında acımanın
manasını öğrenmemişlerdir. Hunhar,
atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar. Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi
bir kurşunla öldürmezler. Gözünüzü
oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler! (...)
Kadınları da kendileri gibi imiş...”
Mahmut Esat Bey’in en çok bilinen
vecizesi ise 18 Eylül 1930’da Ödemiş
Yaylası’nda irat ettiği “Benim fikrim,
kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların
Türk vatanında bir hakkı vardır, o da
hizmetçi olmak, köle olmaktır” nutku
olacaktı.
Alpin ırkın özellikleri
Dünyadaki bütün medeniyetlerin
Türkler tarafından kurulduğunu iddia
eden Türk Tarih Tezi’nin tartışmaya
açıldığı 2-11 Temmuz 1932 tarihli Birinci Tarih Kongresi’nde ‘üstün Türk
ırkı’ Reşit Galip tarafından şöyle tanımlandı: “Uzun boylu, beyaz simalı,
düz veya kemerli ince burunlu, muntazam dudaklı, çok kere mavi gözlü ve
göz kapakları çekik olarak değil uf kî
açılan ‘Alpin ırkı’ (...) A grubu kan gibi
uzvi (organik) özellikleri; medeniyet,
kahramanlık, sanat yeteneği gibi içtimai (sosyal) özellikleriyle tanınır.”
Kongreye sarışın bir köylü karı-koca
ile yavrularını Türk ırkının örnekleri
olarak sunan Antropolog Prof. Şevket
Aziz (Kansu) Bey, Gazi’ye dönüp kendisini bu ‘mütekâmil’ (gelişmiş) ırkın
önderi olarak selamlamış ve büyük alkış toplamıştı.
1933 yılbaşında Maarif Vekili Reşit
Galip’in Mustafa Kemal’e armağan
ettiği kitaplardan birini güya ‘rasgele açıp’ okuduğu paragraf şöyleydi:
“Kafasını ve vicdanını, en son terakki
şuleleriyle güneşlendirmeğe karar vermiş olan bugünün Türk çocukları biliyor ve bildirecektir ki onlar dört yüz
çadırlı bir aşiretten değil, onbinlerce
yıllık ari, medeni, yüksek bir ırktan
gelen, yüksek kabiliyetli bir millettir.”
(Sürekli alkışlar.) Afet İnan’ın belirttiğine göre bu sözleri bizzat Mustafa
Kemal yazdırmıştı.
1933, üniversite gençlerinin 5 yıl aradan sonra “Vatandaş Türkçe konuş!”
haykırışlarıyla toplumun gayri-Türk
unsurlarını yeniden terörize ettiği yıldı.
1934 İskân Kanunu’nun ırkçı dili
‘Kürt Meselesi’ni halletmek ve Müslüman muhacirlerin iskân sorunlarını
çözmek için 1934 Haziranı’nda çıkarılan İskân Kanunu ile Türkiye üç bölgeye ayrıldı. “1 numaralı mıntıkalar:
Türk kültürlü nüfusun yoğunlaşması
istenilen yerlerdir. 2 numaralı mıntıkalar: Türk kültürüne asimilasyonu
istenilen nüfusun nakil ve iskânına
ayrılan yerlerdir. 3 numaralı mıntıkalar: Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepleri ile
boşaltılması istenilen ve iskân ve ikamete yasak edilen yerlerdir.” Böylece,
1924 Anayasası’nın 88. Maddesi’ndeki
‘Türk ıtlak olunur’ ifadesinde neyin
kastedildiği bir kez daha anlaşılmıştı. “Brakisefal Türk ırkının yaratımı
olan kültür nasıl modern dünya uygarlığına kaynaklık etmişse Avrupa’dan
Afrika’ya hatta Amerika’ya kadar tüm
kültür dilleri de kök dil olarak Türkçeden türemiştir!” diyen Güneş Dil
Teorisi’nin formüle edildiği 1936’da
Afet İnan, ‘Türklerin brakisefal Alpin
ırkının mükemmel temsilcileri olduğunu göstermek üzere’ İsviçreli Antropolog Pittard’ın nezaretinde yaptığı
doktora çalışması sırasında tam 64 bin
kişiyi antropometrik ölçümlere tabi
tuttu.
Antropolojinin kullanımı
20-25 Eylül 1937’de toplanan İkinci Tarih Kongresi’nde Sadri Maksudi Arsal’ın sunduğu bildirinin başlığı
“Beşeriyet Tarihinde Devlet ve Hukuk
Mef humu ve Müesseselerinin İnkişafında Türk Irkının Rolü”; Hasan Reşit
Tankut’un tebliği”Dil ve Irk Münasebetleri”; Dr. Nurettin Onur’un tebliği
“Kan Grupları Bakımından Türk Irkının Menşei Hakkında bir Etüd” adını
taşıyordu. Türk Tarih Tezi’nin doğruluğunun bir kez daha ilan edildiği
kongreye ünlü ırkçılık kuramcısı Pittard da bir bildiri sunmuştu. 1925-1939
arasında yayınlanan ve Maarif Vekillerinin ‘fahri reisliğini’ yaptığı Türk
Antropoloji Mecmuası ise o dönemde,
bilimsel bir araç olarak antropolojiyi
kullanılarak, Türk ırkının üstünlüğünü
kanıtlamak için ne kadar kafa patlatıldığına dair örneklerle doluydu.
Özet Kaynakça:
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, 2006; Ahmet
Yıldız, “Ne Mutlu Türküm Diyebilene”
Türk Ulusal Kimliğinin Etno Seküler
Sınırları (1919-1938), İletişim, 2001;
Nazan Maksudyan, Türklüğü Ölçmek,
(Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk
Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi), Metis,
2005; Suavi Aydın “Cumhuriyet’in
İdeolojik Şekillenmesinde Antropolojinin Rolü: Irkçı Paradigmanın Yükselişi ve Düşüşü”, Modern
Türkiye’de Siyasi Düşünce, Kemalizm,
C.2, İletişim, 2001, s. 344-369; Uluğ
İğdemir, Cumhuriyetin 50. Yılında
Türk Tarih Kurumu, TTK, 1973; Afet
İnan, Medeni Bilgiler ve M. Kemal
Atatürk’ün El Yazıları, TTK, 1969;
Naci Kutlay, “İsmet Paşa’da Dönemsel Irkçı Anlayışlar”, Özgür Politika,
9-12 Kasım 2003.
Kaynak:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.
aspx?aType=RadikalYazar&Article
ID=1119711
kızılbaş - sayfa 50 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
ANADİL
HAKKI
GÜNEY CUMA CAN
İRRASYONEL SAMANDAĞ EKONOMİSİ SURİYE’DE RUANDA
KATLİAMI SENDROMU HOŞGÖRÜ ÜZERİNE ANADİL HAKKI
BABASIZ EVLER DİYARI BİTMEYEN 28 ŞUBAT SÜVEYDİYE’NİN
ANTİK İKİ LİMANI AKDENİZ’DE
AKDENİZ’DEN UZAKTA HAKEM OLAYI VE DEMOKRASİ BİR
HALKIN BAŞARISI ŞİMDİ VEFA
ZAMANI MÜLTECİLER HUKUKU
VE HAK İHLALLERİ EBU FİRÂS
EL-HAMDANİ GURBETÇİLERİMİZE TANINAN YENİ HAKLAR
Anadil sağlıklı ve kompleksiz her
bireyin atasından alacaklı çocuklarına
ise aktarmakla borçlu olduğu bir temel
hak ve hürriyettir.
Yaşam hakkı, düşünce ve ifade hürriyeti, din ve vicdan özgürlüğü gibi
kişinin devredemediği, vazgeçemediği
sert çekirdekli haklara temel hak ve
hürriyetler denir. Anadil de kişinin
maddi ve manevi varlığının temeli
olduğu için temel hak ve hürriyet
kapsamındadır ve anayasal koruma
statüsünde olmalıdır.
Ülkemizde YÖK'ün deyimiyle yaşayan diller şeklinde kategorize edilen
Arapça, Kürtçe, Çerkezce vs diller
vardır. Bu dillerin varlıklarının korunumu yazı dilleriyle bilinmelerine
bağlıdır. Nesilden nesile ağızdan ağza
gelen sözlü emanet eski nesillerin duyarsızlıkları, evlatlarının daha iyi ve
şivesiz konuşmalarını istemeleri, gelecek kaygısı; yeni nesillerin de internet
çağında facebook, twitter,knight on
line gibi yüksek meşguliyetleri ve bitmeyen sınavların baskısıyla kaybolma
tehlikesiyle karşı karşıyadır.Bir dilin
korunumu bir kültürün insanlığın bir
mirasının korunumudur. Bu koruma o
dilin yazı diliyle öğrenilmesinden geçer. Çünkü yazı hem dilin öğrenimini
sağlar hem de dili standardize ettiğinden yozlaşmadan kendine yabancı
sözcüklerden anlam kaymalarından
korur.
Yazı dili bilinen bir Arapçaya 'menit
gereş'i yazamazsın. 'İşkifek ' e 'sağol'
da diyemezsin. 'ıtfedal buyur geç'
de olmaz. 'temmiz heniyi' ye harfler
izin vermez! 'ebuket sayyer savunma
keysi iktir' maşaallah sana. 'Ma çalış
le matemetik vü geometri de! Zor.
Yazısı olan bir dilde 2 km de bir lehçe
de değişmez. Bahır behir, çeyi şoyi
çekişmesi de yaşanmazdı o zaman.
Siirt Arapçasında da durum trajikomik. burda da Arapça; Kürtçe Farsça
sözcüklerle kaynamış ve ve nevi
şahsına münhasır bir hale gelmiştir. Nasılsın Eşi mint olmuş. Nereye
gidiyorsun esebtü itruh 'tür. Cibilne
fefi şeyi şiy denir, üç çay getir derken.
Araba harabe, araba bozuk demekken; piroziy kunduretuk, kunderetkiy
ayakkabın hayırlı olsundur.
Botan Kürtçesi kapalı havzanın etkisiyle daha saf bir dil olduğu iddiası
olsa da karma bir yapıdadır. Çitki
başi inşallah? Ne yapıyorsun iyisindir
inşallah. Te fehim kir? Anladın mı?
Çi dı şuğuliy? Ne yapıyorsun? Ez
memure bı tapu. Tapuda memurum.
Fehim, şuğıl, memur kelimeleri ortak
kelimelerden. Memur kelimesi ünlü
uyumuna uymadığından Türkçe değildir. Şuğıl, fehim de Arapçadır. Hatta
'm' harfiyle başlayan Türkçe bir kelime
yoktur. Öz Türkçe sözlüklerde m harfi
yoktur. M harfi kelime çekimlerinden
mefulü sembolize ettiğinden çoğunlukla Arapçadır. İsim, fiil katele; fail
katil; meful maktül. İsim ketebe;
fail kâtip; meful mektub gibi. M ile
başlayan kelimeler Türkçede de kabul
görmüş artık ortak kelime haline
gelmişlerdir.
Mektup
Matbaa
Mostra
Marş
Mabet
malik
mülk
macnun maaş
marka
maraz
mesut
murat
mekân milat
müfettiş
mücahid
mücadele
müddet
makam
İki dillilik dezavantaj değildir. İki dili
bilen hayata daha geniş bir ufuktan
bakabilir. Dil zenginliği bireyin algısını zenginleştirir. Dil bilmek sadece
kültürel değil hayat mücadelesinde de
aranılan bir özellik olduğundan yaşamsal bir gerekliliktir de. İyi Arapça
bilen ticaret, sanayi, eğitim, din gibi
alanlarda bir adım öndedir. Bugün
Arapça 22 ülkede konuşulan Birleşmiş
Milletlerin resmi beş dilinden biridir.
İki dili bilen biri her dili kendi kurallarına riayet ederek konuşmaya
çalışmalıdır. Bir dili iyi bilen diğer
dil için de aynı hassasiyeti taşır. İyi
Türkçe konuşan İyi Arapça konuşmaya da yatkındır. Elde bir dili doğru
düzgün konuşmasını sağlayan tecrübesi vardır. Psikolojide mi pedagojide
mi olan pozitif korelasyon var diyelim
bu ilişkide. Ama her iki dili yarım
yamalak konuşan iki dilde de duygu
ve düşüncelerini düzgün aktaramadığından karmaşaya neden olur. Arapça
konuşmamak Türkçeyi iyi bilmeyi
sağlamaz. Aksine iyileri çoğaltmakla dillerin, kültürlerin ve insanların
kaynaşması toplumsalllaşması sağlanır.'Şivesi bozulmasın diye cici kızına
Arapça öğretmeyen kadına; o kızın
karakteri, nesilden nesile olan kültür
varlığının da korunması gerektiğini
kim anlatacak? Münevver -ki onlar bu
kelimeye soğukturlar- aydın 68 kuşağı
mı; yoksa çok yönlü prezantıbıl dynamic 2000 kuşağı mı?
Anadiliyle konuşmanın yasaklandığı
günlerden yerel dil ve lehçelerde yayınların yapıldığı, kitap dergi gazetelerin basıldığı bir zamana gelindi.
Kürtçe, Arnavutça, Boşnakça seçmeli
ders statüsüne alınarak okullarda
okutulacak. Kürtçe yüksek lisans
eğitimi birkaç üniversitede verilmeye
başlandı. Uzun mücadelelerden sonra
anadilde savunma hakkı da mevzuata
giriyor. Bu kanuni haklardan yararlanmak isteyenler kendileri veya çocuklarına artık dil eğitimi verilmesini de
isteyebilecekler.
Dedenden kalan tarla için gösterdiğin
hassasiyetin yüzde birini dedenin diline de göstermelisin. Tarla miras
da dil teferruat mı oğul? Maddi mirasa gelince mirasın kabulü, manevi
mirasa ise reddi miras doğru mu?
Ekbere hizin fid-dünya te kün zelmi
bile işruş! Dünyada en büyük hüzün
köksüzlüktür! İlel lika. Görüşürüz.
Kaynak:
http://www.cemregazetesi.net
kızılbaş - sayfa 51 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Türkiyede
Arap nüfusunun dağlımı
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
İstanbul 13.524.240
Ankara
4.890.893
İzmir
3.965.232
Bursa
2.652.126
Antalya
2.143.482
Adana
2.108.805
Konya
2.038.555
Gaziantep 1.753.596
Şanlıurfa 1.716.254
Mersin
1.667.939
İzmit
1.601.720
Diyarbakır 1.570.943
Antakya
1.474.223
Manisa
1.340.074
Kayseri
1.255.349
Samsun
1.251.729
Balıkesir
1.154.314
K. Maraş 1.054.210
Van
1.022.532
Aydın
999.163
Denizli
942.278
Adapazarı 888.556
Muğla
838.324
Tekirdağ
829.873
Eskişehir
781.247
Erzurum
780.847
Mardin
764.033
Malatya
757.930
Trabzon
757.353
Ordu
714.390
Afyon
698.626
Sivas
627.056
Zonguldak 612.406
Tokat
608.299
Adıyaman 593.931
Kütahya
564.264
Elazığ
558.556
Ağrı
555.479
Çorum
534.578
Batman
524.499
Çanakkale 486.445
1.780.775
560.245
410.280
386.045
112.090
600.070
201.100
201.510
780.030
467.850
52.570
80.540
690.850
32.350
23.520
12.680
21.950
18.320
97.210
35.450
17.200
25.260
82.305
11.600
23.120
18.600
313.460
19.320
17.600
18.650
16.840
13.870
24.650
23.680
20.870
25.370
16.450
13.950
17.540
190.880
30.540
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
13,17
11,45
10,35
14,56
5,23
28,46
9,86
11,49
45,45
28,05
3,28
5,13
46,86
2,41
1,87
1,01
1,90
1,74
9,51
3,55
1,83
2,84
9,82
1,40
2,96
2,38
41,03
2,55
2,32
2,61
2,41
2,21
4,03
3,89
3,51
4,50
2,95
2,51
3,28
36,39
6,28
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
Osmaniye 485.357
Yozgat
465.696
Şırnak
457.997
Giresun
419.498
Muş
414.706
İsparta
411.245
Edirne
399.316
Aksaray
378.823
Kastamonu 359.759
Düzce
342.146
Kırklareli 340.199
Uşak
339.731
Niğde
337.553
Bitlis
336.624
Amasya
323.079
Rize
323.012
Siirt
310.468
Kars
305.755
Nevşehir
283.247
Bolu
276.506
Kırıkkale 274.992
Hakkari
272.165
Bingöl
262.263
Burdur
250.527
Karaman
234.005
Kırşehir
221.015
Karabük
219.728
Erzincan
215.277
Yalova
206.535
Bilecik
203.849
Sinop
203.027
Iğdır
188.857
Bartın
187.291
Çankırı
177.211
Artvin
166.394
Gümüşhane 132.374
Kilis
124.452
Ardahan
107.455
Tunceli
85.062
Bayburt
76.724
Toplam
74.724.269
1.340
14.530
33.870
8.365
45.250
7.505
11.240
14.580
8.360
35.600
12.680
17.680
9.540
42.870
10.820
9.670
130.540
11.360
25.670
16.860
31.210
18.650
14.680
13.590
12.650
11.580
8.650
9.540
24.655
7.800
6.550
10.350
6.980
5.600
11.680
4.850
41.640
4.955
3.540
4.870
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
%
16,76
3,12
7,40
1,99
10,91
1,82
2,81
3,85
2,32
10,40
3,73
5,20
2,83
12,74
3,35
2,99
42,05
3,72
9,06
6,10
11,35
6,85
5,60
5,42
5,41
5,24
3,94
4,43
11,94
3,83
3,23
5,48
3,73
3,16
7,02
3,66
33,46
4,61
4,16
6,35
8.309.540
%
11,12
Kaynak:
http://www.turkiyearaplari.org/tr/haberdetay.asp?ID=200
Bülent Ecevit'in ölümünden başsağlığı mesajı
yayınlayan, üzüntüsünden kırk gün yemeden içmeden
kesilen, chp den vekil olmak için ırkçı deniz baykal'ın
el-eteğini öpen, gene de chp listesine alınmayan,
sonra da kadıköy den bağımsız(!) aday olup 1644 oy ile
kendini rezil edenlere duyurulur! eli kızılbaş
kanına bulaşan necdet menzir içinde başsağlığı
mesajı hatırlatılır! - Sadık Türkmen -
t u r k i ye a r a pl a r i @ g m a i l .c o m
kızılbaş - sayfa 52 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Abdüllatif
Şener’den
dehşet veren
iddialar
İran’ın daveti üzerine Tahran’da düzenlenen Suriye Konferansı’na katılan
Şener, aldığı istihbaratları açıkladı:
Türkiye’yi parçalama ve istikrarsızlaştırma adına El Kaide militanları, Alevilere saldıracak!..
Abdüllatİf Şener şu ifadeleri kullandı: Görüştüğüm kişi, El-Kaide’nin
ABD’nin bölgeyi yeniden dizayn etmek, Türkiye’yi istikrarsız hale getirip parçalamak adına Alevileri hedef
alacağını ve katliamlara başlayacağını
söyledi.
Abdüllatif Şener’den dehşet veren iddia!
Tahran’daki Suriye Konferansı’na katılan Şener, aldığı istihbaratları açıkladı:
Türkiye’yi parçalama adına El Kaide
militanları, Alevileri katledecek
İran’ın daveti üzerine 18 Kasım’da
Tahran’da düzenlenen Suriye konferansına katılan eski Türkiye Partisi
Genel Başkanı Abdüllatif Şener, dehşete düşüren açıklamalarda bulundu.
Suriyelilerin geleceğine Suriyeliler’in
karar vermesi gerektiğini söyleyen Şener, “Türkiye’nin muhalefetin yanında
yer alması uluslararası güç odaklarının taşeronluğunu üstlenmekten başka
hiçbir anlam ifade etmiyor” dedi.
Tahran’da kaldığı otelde El-Kaide konusunda uzman İranlı yetkili ile görüştüğünü söyleyen Şener, “El-Kaide
ile ilgili bilgi istedim. Çünkü onlar
bu konuda tecrübeli. Türkiye’den ElKaide’ye katılmak üzere gidenler İran
üzerinden ulaşıyor. El-Kaide ile ilgili
son duyumları onların uzmanlarından
dinledim. Hatta 6-7 kişi ile birlikteydik. Görüştüğüm kişi, El-Kaide’nin
ABD’nin bölgeyi yeniden dizayn etmek, Türkiye’yi istikrarsız hale getirip parçalamak adına Alevileri hedef
alacağını ve katliamlara başlayacağını
söyledi” dedi.
Ankara taşeron
Suriye’yi karıştıranların dışarıdan
gelen silahlı kişiler olduğunu, ülkede
istikrar için bu grupların ülkeyi terk
etmeleri gerektiğini vurgulayan Şener,
Türkiye’nin destek verdiği muhaliflerin meşru olmadıklarını savundu. Şener, şöyle devam etti: “Suriye’deki muhalefetin insan hakları ihlalleri ayyuka
çıkmış. Çocukları katlediyor, türbelere
bomba atıyorlar. Öylesine çok yabancının Suriye’de kan gövdeyi götürecek
bir eylemi başlattığı bir ortamda halk
nazarında içerideki Suriyeli muhalifler de yara alıyor. Yabancı işgalcilerle işbirlikçi konumuna düşen Suriye
muhalefeti ortaya çıkmış vaziyette.
Uluslararası senaryolar ortaya konularak muhalefet yapısıyla Suriye’de
iyi şeyler olsun amaçlamıyor. Sadece
uluslararası küresel güçlerin Suriye’yi
karıştırmak ve Suriye üzerinde kendi
emellerini gerçekleştirmekten başka
hiçbir niyetleri yok.”
3 bin Türk militan
Bu arada, Tahran’daki toplantıda konuşulanlar özetle şöyle:
“CIA kontrolündeki 10 kişilik ElKaide militanları Suriye’de sivil halka
akıl almaz işkenceler yaptı. Bu militanların içinde 3 bin Türk’ün bulunduğu delillerle ortaya konuldu. Toplantıdaki bütün konuşmacılar Suriye’de
akan kanda asıl sorumluluğun Başbakan Tayyip Erdoğan ve Türkiye olduğunu vurguladı.. Esad’ı hedef alan
Suriye saldırısının asıl amacının Büyük Kürdistan’ın inşası olduğu somut
verilerle ortaya konuldu. El-Kaide’nin
İslamiyeti çirkin göstermek için CIA
tarafından nasıl kurulup büyütüldüğü
istihbari verilerle paylaşıldı.”
Kaynak:
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/
habergoster.php?haber=77488
Alevilik
dersi öğretmeni kursu..
Danimarka Alevi Birlikleri Federasyon’unun (DABF) başvurusu üzerine Alevilik Danimarka’da 2007
yılında, kendine özgü bir inanç toplumu olarak resmen kabul edilmiştir. Danimarka’da remi olarak kabul
edilen inançlar hakkında okullarda
öğrencilere genel bilgi verilmektedir.
DABF okullarda bu derleri verecek öğretmenleri yetiştirmek ve ayrıca Alevi kültür merkezlerimizde
Alevilik eğitimi verecek öğretmen
yetiştirmek amacıyla 2013 yılı özel
kurs ve seminerler düzenleyecek.
DABF, bu kursa ve seminerlere katılan, (Danimarka’da öğretmenlik
veya benzeri düzeyde eğitimi olan)
canlara ‘’Alevilik dersi öğretmeni
belgesi’’ verecek. Danimarka eğitim
bakanlığı ve kurumlarına bu isimler
verilecek ve bu canlar okullarda vs.
Alevilik derslerini verecekler.
Kursa katılabilmek için: Danimarka’dan öğretmen, pedagog veya
benzeri bir yüksek okuldan diplomanız olması gerekir. Kurslara Alevi
kökenli ve Alevi kurumlarımıza üye
olan canlara öncelik verilecek.
Kurs eğitimin içeriği: Eğitim okunacak belirli ‘pensum’ kitaplar,
Alevilikle ilgili yazılar, uygulamalı
ders planlarından oluşuyor. Ve kurs
Almanya’da Alevilik dersi veren eğitimcilerle tarafından, hafta sonu seminerleri ve DABF’nin düzenlediği
bir dizi paneller şeklinde verilecek.
İlgi duyan canlar, DABF başvurarak
‘’Alevilik dersi öğretmeni kursuna’’
katılabilirler..
Ayrıntılı bilgi, katılım formu için
İLETİŞİM:
DABF genel sekreteri’ F. Acar
İ[email protected] tlf. 40 96 88 78
Ekleyen: Alevi Forbundet i Danmark
(DABF) Danimarka Alevi Birlikleri
Federasyonu
kızılbaş - sayfa 53 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Sivas
olayları
için yeni
suç duyurusu
Madımak Müze Derneği Başkanı Hüseyin Karababa, Sivas olaylarıyla ilgili
yeni görüntüler nedeniyle Başbakan
Erdoğan, İdris Naim Şahin ve tüm görevliler hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu.
İZMİR - 20 yıl önce Madımak Oteli’nin yakılması sonucu hayatını kaybeden Gülsüm Karababa’nın kardeşi
Hüseyin Karababa, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmek üzere
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına başvuru dilekçesini vermeden önce İzmir
Adliyesi önünde basın açıklaması yaptı.
Karababa, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan , eski İçişleri Bakanı İdris Naim
Şahin, 2 Temmuz 1993 tarihinden itibaren görev yapmış İçişleri Bakanları,
Emniyet Genel Müdürleri ve sorumluluğu tespit edilecek diğer şüpheliler hakkında ’suç delillerini gizleme,
suçluyu kayırma, görevin kötüye kullanılması’ iddiasıyla soruşturma başlatılarak kamu davası açılması talebinde
21 şubat perşenbe akşamı saat 19:00
da istanbul taksimden galatasaray
lisesine yürüme kararı aldık, bütün
ana dillere özgügürlük diyerek, zaza
platforumu ve Halklarin Anayasasi
girişimi olarak tekrar haykıracagız
Bütün ana dillere özgürlük diye.
Zaza platforumu olarak bu yürüşün
organizesinde aktif örgütleyicisi olarak kendi pankartlarımız ve kitlelerimizle, pomak, laz, arap, ermeni, rum,
gürcü, çerkez ve diger halklardan
dostlarımızla seferber olacagız.
Bizleri aiyle, millet, halk ve ulus yapan ana dillerimizdir. Ana dillerimizi
seviyoruz, ana dillerimiz başımızın
tacı olup bizleri var eden esas ham
maddemizdir.
Bu anlamda istanbuldaki BÜTÜN
bulundu.
2012 Aralık ayında Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül’ün davayı Devlet Denetleme Kurulu’nca araştırılması talimatını verdiğini ifade eden Karababa,
2013 Ocak ayında ise TBMM Araştırma Komisyonu’nca yeniden araştırılmak üzere inceleme kararının alındığını söyledi.
Karababa, dava dilekçesinde, İçişleri Bakanlığı’nca yeni görüntülerin
TBMM Araştırma Komisyonu’na verildiğini ve bu görüntülerin 1 Şubat
2013 tarihinde basında yer aldığını
kaydederek, "Sivas Emniyeti’ne ait
olan ve 20 yıldır İçişleri Bakanlığı’nda
gizlenen bu belgelerin bu süre zarfında
ANA DİLLERE ÖZGÜRLÜK yürüşümüze bütün internet sayfalarımızda,
gurup sayfalarımızda paylaşarak, gazate ve basını duyarlı hale getirerek
kitleleri yürüşe katmak için bu kampanyayı başlatıyoruz.
Bütün dostlarımız,arkadaşlarımız urfadan, bingöle, dersimden, diyarbakıra ve avrupaya her alanda kolları
sıvayarak 20 ekim istanbul taksim
zazacaya özgürlük yürüşünde oldugu gibi var gücümüzü koyarak ana
dilimiz zazacaya ve bütün diger ana
dillerimize sahip çıkmak için 21 şubat
perşenbe akşamı saat 19:00 da istanbul taksimde buluşalım.
Saygı ve sevgilerimizle.
ZAZA PLATFORUMU
Metin Güler
görev yapmış emniyet müdürlerinin,
emniyet genel müdürlerinin, içişleri
bakanlarının ve başbakanların bilgisi
ve talimatları dışında saklanmış olmaması mümkün değildir" dedi.
CHPİzmir Milletvekili Mustafa Moroğlu da, davanın zaman aşımının
basında da yer alan yeni delillerle ortadan kaldırılması gerektiğini savunarak, "İçişleri Bakanlığı, 20 yıldır elinde olan belgeleri zaman aşımı sonrası
servis etmiştir. Bu insanlık suçunun bu
şekilde zaman aşımına uğraması katliamı aklamıştır" dedi.
DHA - Bahri KARATAŞ
http://www.radikal.com.tr
kızılbaş - sayfa 54 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Bir Kavram Bin Kirim Yanilsamalar - 1
önce 40 yıllarında Çin Sarayından bir
Tergüse kız istenmesini Türklüğün tarihsel varlığına kanıt olarak gösterir
Türkü ...........
Hemen herkesin diline pelesenk olmuş
bu kavramın anlamını bilmeyen, ve
bilgisizliği nedeniyle kültür jenosidine (kültür soykırımı) hizmet edenlerin
başında kendini aydın, ilerici, devrimci sayanlar gelir. Ve hatta bunların
arasında birçok farklı etnik kökenden
gelenler de var.
Ermenice yada Kürtçe bir türkü söyle
diyenler arasında müzisyen (müzik insanı) olduğunu iddia edenlerin sayısı
da hayli yüksek.
Ali Kanlı
tıpkı TÜRK TARIH TEZİ´nde olduğu
gibi her şey türkle başlatılmalıydı.
"Oy havar havar
Havar demekte ne var
elin elimde olsun
üç aylik yolda ne var"
Kendisi de bir kürt olan İsmet İnönü
(sagır İsmet) Şark seyehatinden (1923)
döndükten sonra bir Şark Islahat Planı hazırlamıştı.. ve Planın hedeflerini
anlatırken: "yeni bir türk tarih tezi hazırlamalıyız.. bu tarih tezinde kendini
kürt sayanların aslinda türk olduğunu
yazmalıyız, kadınlara türkçe öğretmeliyiz "vs. ile devam eden ve sonrasında Ağrı ve Dersim kırımlarına varan
planlarını açıklamıştı (meraklısına
Şark Islahat Planı kaynakları verilir) gene bu planın bir gereği olarak:
Ermeni ve süryanilerden boşaltılmış
topraklara kesinlikle kürtlerin yerleşmesi yasaklanmalı, balkanlardan, Arnavutluk, Bosna vs den bir yıllık tüm
giderleri devlet kasasından karşılanmak üzere yeni topluluklar getirilerek
yerleştirilmeli der ve bu planını hayata
geçirir.
(üç aylık yol bilindiği gibi sürgün ve
kırım yoludur) kimbilir zavallı Heranus o şarkıyı hangi duy(g)ularla dinleyip algıladı kimbilir Heranusun yüreği
kaç milyon parçaçığa bölündü .......
Keza öncellerinden Ziya Gökalp Diyarbakır Kürt Cemiyeti temsilcilerinden olup sonradan çarkedenlerdendir.
Ziya, Türklüğün Esaslarını yazarken
öylesine kendinden geçer ki: İsadan
Derin travmanın bir ömür gizlenmesi
kolay mı? elbette ki değil.. O Heranus
ki ; ölümüne değin bir tek torunu dışında hiç kimseye sır vermedi kökenleri
hakkında.. Hristiyanken müslüman
olup secdeye vardi zulmün zoruyla...
Kurdistan Press gazetesi dijitalize edildi.
"Türkülerimiz"le başlayan uzun cümleler kurarak aşklarını, sevdalarını,
tutkularını, kavgalarını anlatmaya çalışırlar .. ve hatta daha da ileri giderek
çoçuklarının adlarını türkü koyarlar ..
Geçen yüzyıla damgasını vuran ilk
soykırımın mağdurlarından olan Fethiye Çetin; Anneannem adlı kitabında
defalarca türkülerden sözeder .. kitabının biryerlerinde kuzenim Haluk
Dersim Türküsünü söylerken anneannem cankulağıyla dinliyordu der.ki
: Dersim Türküsü denen ŞARKI nın
son dörtlüğünde soykırımın açık izleri
vardir
Ama kırım bununla kalmadı belleklerın silinmesi gerekirdi şarkıların, deyişlerin, demelerin, klamların, stranların silinmesi gerekirdi hafızalardan
geleceğe hafızası sıfırlanmış bir nesille gidilmeliydi, onun için herşey yeniden yazılmalı, yeniden çizilmeli, yeni
baştan düzenlenmeliydi
Zat i muhteremin Diyarbakırdaki Müzelestirilmis Malikhanesine ugradım
gecen sonbaharda.. bir Ermeni mirasi olduğu su götürmez.. sahi Ziya´nin
Ermenilerle ne akrabalığı vardı da bu
mirasa kondu? iste bu mantığın bir
geregi olarak bizzat Mustafa Kemal
eliyle baslatıldı kültür kırımı 1926 da
Mustafa Kemal tarafindan kurdurulan
Halkevleri bir tür asimilasyon merkezleri işlevi gördü
Etnik Arındırmadan artakalan Anadolu Halklarının türklestirilmesine en
önemli rolu oynayan ikinci etken de
TRT oldu daha lise birinci sınıftayken
Sivas valisi tarafından kesfedilerek
Ankara ya yollanan Muzaffer Sarisözen 1937 de baslattığı Türkü Öğreniyoruz adlı programla Anadolunun ne
kadar Şarki müziği varsa derleme adıaltında Türkçeleştirerek (cogunlukla)
da revizyondan geçirerek, örneğin Pir
Sultan´ın Beni Görüp Yüzün Öte Yana
Dönderme adlı eserinin orijinalinde;
"sen bir padisahsın hükmün elinde"
iken derlemesinde; "sen bir güzelsin
türkmen ilinde " olarak düzenlenmiştir bu minval üzre yaklaşık 13 000
Şarki (şarka ait, şarktan gelen) müziği
"Türkü"leştirmiştir (türke ait, türkten
gelen) ki; bunların herbiri bir baska
dile, bir baska kültüre aitti
Ermeni, Süryani, Rum, Cerkez, Abhaz, Acem, Kürt ve daha birçok etnik
kökene ve dile ait ne varsa türkleştirildi, "Türkü" leştirildi ..
www.gelawej.net
Kurdistan Press dijital arşivi, 1986-92 yılları arasında Kürdistan’ın dört parçası ve
Türkiye’de politik sürecin kronolojik irdelenmesinde araştırmacı ve okurların faydalanacağı önemli bir kaynak olma özelliğine sahip.
Kurdistan Press’in dijitalizasyon projesi gazetenin redaksiyonunda yer alan Abit Gürses ve Ceyhun Arslan tarafından hayata geçirildi.
Kurdistan Press arşivine http://kurdistan-press.org/ internet adresinden, iletişim için
[email protected] mail adresinden ulaşılabilinir
Rahmetli Orhan Kotan'ın yönetiminde 1986-1992 yıllarında yayın yapan Kurdistan
Press gazetesinin tüm sayıları dijitalize edilerek internet ortamında kullanıma açıldı.
Bu önemli yayın arşivini internet ve e-book kullanımına açan arkadaşları kutluyorum.
Bu vesileyle o dönem için çok önemli bir Kürt gazeteciliği / yayıncılığı yapan Kürdistan Press'in tüm kurucu ve emektarlarını da saygıyla selamlıyorum.
Recep Maraşlı
http://kurdistan-press.org
kızılbaş - sayfa 55 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
DEDESİNİN
İZİNDEN
zaten. İnönü kendisi ‘ırkçı ve mezhepsel bir sorun değil, asayiş sorunu var’
diyor. Herkes hatıralarını okusun.”
IRKÇI TORUN
Sürgün geliştirmedi
İTTİHATÇI
SOYKIRIMCI
KATLİAMCI CHP
İsmet İnönü’nün torunu CHP’li Gülsün
Bilgehan’dan, "Dersimliler iyi ki sürüldü" diyerek katliamın ve sürgünün
bölgeye görgü ve medeniyet getirdiğini
savundu!
İsmet İnönü’nün torunu CHP’li Gülsün Bilgehan’dan Dersim için şok değerlendirmeler: Sonuçta bugün Tunceli
en görgülü, en eğitimli insanlardan
oluşuyor. Sürgüne gönderilen genç
kızlar da çok iyi yetişti.
CHP Ankara Milletvekili ve dönemin
Başbakanı İsmet İnönü’nün torunu
Gülsün Bilgehan, 1938’de yapılan ve
bugün ‘Dersim katliamı’ olarak tartışılan operasyonlarla ortaçağ döneminde
yaşanan Tunceliler’in Türkiye’nin en
eğitimli ve demokrasiye inanan insanları haline geldiğini savundu. CHP
milletvekili Bilgehan, operasyonların
yapıldığı dönemin İnönü değil Atatürk
dönemi olduğunu da söyledi.
İnönü yerine Atatürk yazılmalı
Gazeteci Serpil Çevikcan dün yayımlanan köşe yazısında, İsmet İnönü’nün
torunu CHP Ankara Milletvekili Gülsün Bilgehan’ın sözlerine yer verdi.
Bilgehan’ın, dedesi İnönü’yü savunurken, şu çarpıcı ifadeleri kullandığı
görüldü: “İnönü’nün yerine Atatürk’ü
yazmak gerekir diye düşünüyorum.
Çok açık. İnönü diye söylediği bütün
dönem Atatürk dönemidir. O dönem
tek parti dönemi, milli dava dönemi.
Kaldı ki imparatorluktan beri süregelen birtakım sorunlar var. O sorunların çözülme yöntemleri bugünki insan
haklarını uyuyor mu, tabi ki uymuyor.
Onun için Başbakan’ın sözlerinde bir
kötü niyet var.”
İnsan haklarına uymuyor ama...
“Değerlendirmeyi tarihçilere bırakmak gerekiyor. Ama Dersim’i anlatan
ve harekatları eleştirenler bile orada
bir sorun olduğunu kabul ediyorlar.
Bu sorunun çözülme yöntemi bugünki insan haklarına uymuyor ama o
dönemde başka çare yokmuş zaten.
Bence sonuca bakmak lazım. Sonuçta
bugün Tunceli bölgesi en görgülü, en
eğitimli, demokrasiye inanan insanlardan oluşuyor. Mesela sürgünlerden söz
ediliyor. O sürgünlerde çok iyi yetişmiş genç kızlarda var. Belki o bölgede,
ortaçağ şartlarında kalsalardı o aileleri
kuramayacaklardı.”
O belgelerde bir suç unsuru yok
“İsmet İnönü hatıralarında, ‘Ben
1937’de Dersim’i bıraktığım zaman
mesele büyük çapta halolmuştu’ diyor.
Dedemi savunmak içinde bunu söylemiyorum. Ondan sonra yönetimde
olanlar da o dönemi devam ettirmişler.
İnönü’nün torunu olarak hatıralarından benim okuduğum; ‘1937’de bıraktığımda iş bitmişti’ diyor. En azından
şunu insaf ederek söylemek gerekiyor ki son bir yılda İnönü yok. Pembe Köşk’te, evinde oturuyor, ayrılmış.
Sürgünlerin olduğu, isyanın en ağır
şekilde bastırıldığı zaman İnönü Başbakan değil zaten. Ben şunu kendime
yakıştıramam; ‘İnönü’den sonra gelen Başbakan’a, O’nun ailesine sorun’
diyemem ama gerçek de o. O şekilde
de artık gerçekleri görmek gerekiyor.
Ben o belgelerde bir suç unsuru göremedim. Bir isyan olduğunu söylüyorlar
- Sürgünlerden Ali Kılıçkaya: “Dersim
katluiamında benim ailem de büyük
acılar çekti. Dedem köylülerle birlikte kurşuna dizildi. Babam da bizimle
birlikte Balıkesir’e sürüldü. Çokbüyük acılar çekildi. Sürgün olayını iyi
anlamda yorumlamak mümkün değil.
Sürgüne gönderilenler gittikleri yerlerde de iyi şeyler yaşamadılar. Horlandılar, aşağılandılar, haksızlığa uğradılar. O gittikleri yerlerde de büyük
trajediler yaşandı. Hikayenin bir de bu
yönü var. Bu nokta da unutulmamalı.
Sürgünlerin gönderildiği yerlerde insanlar ‘Bunlar insan yiyor’ diyorlardı
sürgünler için. ‘Kuyruklu Kürtler’ diyerek aşağılanıyorlardı. O dönemlerde
çekilen büyük acılara ben deşahidim.
Sürgünün insanları geliştirdiği iddiasını da doğru bulmuyorum.”
DERSİMLİLERDEN ‘GAFA’ TEPKİ
Dedesinin torunuymuş
- Özgür Fındık (Dersim Sürgünleri
Belgeseli’nin Yönetmeni): “Gülsün
Bigehan gerçekten de dedesinin torunuymuş! Kendisine çektiğim belgeseli
özel olarak göndereceğim. Yaşananları
bir de oradan izlesin, bakalım anlattığı
başarı ve mutluluk tablosunu orada görebilecek mi?”
Faşizanca bakış
- Çayan Demirel (38 / Dersim Katliamı
Belgeseli Yönetmeni): “Bu bakış açısını faşizanca buluyorum. Madem öyle
ismini de koysunlar. Almanlar ismini
koydu. Aslında Gülsün Bilgehan’ın
sözleri bir itiraf. Yapılmak istenen, yapılan tam da buydu.”
kızılbaş - sayfa 56 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Sevgili Dostlarım!
İshak Alaton
2015’e üç var… Üç yıl su gibi geçer.
24 Nisan 2015’e doğru yol alırken alışılagelmiş inkâr politikamıza devam
edip kaçacak delik aramaktansa farklı
davranalım.
Öncelikli hareket edip, boğayı boynuzlarından kavramak için örgütlenelim.
Ayıp oluyor artık…
Geçmişi ile yüzleşmekten korkan, büyümemiş, güdük kalmış çocuklar gibi
davranmaktan ben yoruldum. Sesimizi
yükseltelim. Ülkemize ve toplumumuza
saygınlık kazandırmak, gelecek kuşaklara karşı borcumuzdur.
Doksan yıl boyunca sayısız günahlar
işledik. İskeletleri dolaplara yığıp kapılarını kilitledik. Doksan yıldır, kafamız
kuma gömülü, dünya kör ve sağır diyoruz. Gerçeklerle yüzleşmekten korkuyoruz. Bizlere korkmayı öğrettiler.
İskeletler, dolap içinde çürüdüler, ya-
yılan kokular dayanılmaz hale geldi.
Ben artık nefes alamıyorum. Ya sizler?..
Gelin, bizler de sesimizi Ankara’daki
parlamenterlerimize duyuralım. Bizlerin, milletin milletvekilleri olduklarını
hatırlatalım. Milletin sesini partilerinin
yönetimine duyursunlar.
mezarlarına birer karanfil bıraksınlar.
“Babaların günahını çocuklarının ve
torunlarının omuzlarına yüklemek, adil
insana yakışmaz” derdi lisedeki felsefe hocam. Hepsi öbür dünyaya göçmüş
birkaç insanın günahlarının hesabını
bizden kimse sormuyor.
İskelet dolu dolapların kapılarını açmamıza yardımcı olsunlar. Bizlere yakışır
defin törenleri sonrası bir dakikalık saygı duruşu ile günahlarımızdan arınalım.
Cesaret fakiri, gerçeklerden kaçan bir
toplumun ferdi olmaktan yoruldum.
Ben artık saygınlık arıyorum. Saygınlığa çok önem veriyorum. Bana yardım
ediniz… Sevgilerimle…
K a y n a k : h t t p : / / w w w. d u rd e .
org/2013/02/6266/#more-6266
Böylece, geçmişimizle barışalım, kurbanların ruhlarını şad edelim. İsteyenler
Aile
cenazeyi
geri istiyor
ASALA’nın Esenboğa baskınında
yakalanan ve 30 yıl önce Ankara’da
asılan Levon Ekmekçiyan’ın ailesi,
çocuklarının cenazesini geri istiyor.
Haber: İSMAİL SAYMAZ- ismail.
[email protected] / Arşivi
12 Eylül’den sonra asılan ASALA
militanı Levon Ekmekçiyan’ın ailesi,
idamının 30. yıldönümü olan bugün
İçişleri Bakanlığı’na bir dilekçe vererek oğullarının Ankara Cebeci Asri
Mezarlığı’ndaki yerinin tespitini istiyor. Bakanlıktan yanıt gelir gelmez
aile, cenazenin kendilerine iadesi ve
gelenekleri doğrultusunda Fransa’ya
gömülmesi için harekete geçecek.
endişeleri nedeniyle gidememişler.
ASALA’ya bakış düşünülünce ailenin endişeleri çok anlaşılır” dedi.
Ekmekçiyan’ın Fransa’da yaşayan
ağabeyi Hampartsum Ekmekçiyan,
avukatları Eren Keskin aracılığıyla
sunduğu dilekçede, bugüne kadar
çeşitli kaygılarla kardeşinin cenazesini kendi istedikleri yerde ve kendi
usullerine göre defnetme başvurusunda bulunmadıklarını fakat artık
cenazelerini nakletmek istediklerini
söyledi. Bunun için de gömülü olduğu yerin tam bilgisinin verilmesini
istedi.
‘Mezarını bilmiyoruz’
Ailenin bugüne kadar oğullarının
mezarının yerini dahi bilmediklerini
ve ziyaret etmediklerini vurgulayan
Avukat Keskin, “Aile cenazesini
almak istiyor. Geçmişteki koşullar ve
Keskin, Ekmekçiyan’ın saldırıdan 1
ay sonra avukatsız çıktığı mahkemede tek celsede idama mahkûm edildiğini kaydederek “Olayı araştırdığımda aslında yargılamanın son derece
antidemokratik biçimde yapıldığını
gördüm. 12 Eylül’deki diğer davalar gibi. Bu, İstiklal Mahkemesi’ni
aratmayacak bir yargılama şeklidir”
diye konuştu.
Tek celsede yargılandı
ASALA militanı Ekmekçiyan,
Zohrap Sarkisyan’la beraber 7
Ağustos 1982’de Ankara Esenboğa Havalimanı’na silahlı baskın
düzenledi; baskında, aralarında
Sarkisyan’ın da olduğu 8 kişi öldü,
70’i aşkın kişi yaralandı. Yaralı halde yakaladı. Ekmekçiyan, 7
Eylül 1982’de avukatı olmaksızın
çıktığı tek celselik mahkemede
idama mahkûm edildi ve 28 Ocak
1983’te Ankara Merkez Cezaevi’nde
asıldı. Ekmekçiyan, Cebeci Asri
Mezarlığı’na defnedildi.
kızılbaş - sayfa 57 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
ALEVİLİKTE KURBAN;
TARİHTE KURBAN ve KURBAN BAYRAMI
Tarihte yaşamış eski uluslarda ve toplumlarda kesilen kurbanın özellikle yavru
kurbanların insanların günahlarını temizlediklerine inanılırdı. Örneğin eski Anadoluda Asurlarda yada Sümerlerde en çok
öne çıkan kurbanlar; koyun, kuzu olduğu
ve her insan için bir koyun başı kesilmesi
inancı vardı.Anadoluda ve Mezopotamyada halen konu ile ilgili tapınaklara ve kalıntılara günümüzdede rastlanılmaktadır.
Tarihte, Alevilikte Kurban ve Kurban Bayramı ama biz bunu biraz daha genişletip ve
ayrıntıya inerek sizlerin düşüncesine sunacağız.
Bir bütün olarak konunun daha iyi anlaşılabilmesi için İslam ile diğer dinlerdeki
Kurban olayınıda kısaca anlatmaya çalışacağız.
1. Dünya tarihi…İnsan(lar)ın Kurban edilmesi
2. Dinler ve inançlar tarihi…Adem-İbrahim (Abraham) ile Dinsel ve İnançsal
Kurban ve Kurban Bayramı
a. Tek Tanrılı Dinler
b. Alevilik ve Batınilik
c. Ekonomik-Siyasi ve Toplumsal etkisi
Öncelikle Kurban nedir? kelime anlamı nedir? nereden gelir? Açıklamaya çalışalım.
Kelime olarak ibrani dili olan aramicede
Korban arapçaya ise Kurb, Türkceye isede Kurban olarak geçmiştir.Yani kelimenin
kökü aramicedir ve arapça üzerinden türkçeye geçerek bu günümüze ulaşmıştır.
Tanrılara sunulan bütün herşey Kurban
konumundadır ve o şekilde adlandırılır.
Mana olarak anlamı ise Allaha yakınlaşmak, Allah rızasını kazanmak sözlük anlamı ise hemen hemen aynıdır; Allaha yakınlaşmaya vesile olan onun rızasına ermek
niyetiyle kesilen ve sunulan canlı hayvan
demektir.
Bunun yanında diğer anlamları ise;
1. Bir dinin emrini veya bir adağı yerine
getirmek için kesilen hayvan
2. Müslümanlarda Kurban kesimi ve bayramı
3. Herhangi bir olayda yada konuda yaşamını yitiren kimse
4. Herhangi bir siyasi düşünce için kendini
feda eden yada feda edilen insan
5. Bölgelere göre değişen çağırma, hitap
sözü ve isim
Tarihte iki türlü kurban vardır
1. Kanlı Kurban (canlı)…tavuk ,horoz, sığır, at, balik gibi
2. Kansız Kurban (cansız)…zeytin, süt,
elma gibi (biyolojik olarak canlıdır)
Bu tür kurbanlar tarih boyunca bütün dinlerde ve inançlarda bulunmuştur.
Yapılan bu iki tür kurbanların ortak amacları ise;
ADNAN CANGÜDER
1. İstenilen şeyi elde etmek için sunulan
pazarlık…çocuk isteme, sevgiliye kavuşma
2. Elde edilen şeye teşekkür olarak sunulan şükran…çocuğun olması, ev sahibi
olunması
3. Bir hatayı, günahı ve kusuru bağışlatmak için sunulan kefaret yani affedilme
veya af dileme… küskünlük, barışma, kan
davası
4. İlk ürün ve avdan önce tanrıya yada tanrılara bir hak yada borç olarak sunulan
şans….hasat kaldırma,balık tutma avı
5. Hayranlık ve hayran duyulan şeyler için
yapılan kurbanlar…çok zor bir işin başarılması sonucu,savaşa ve sürgüne gidiş-geliş
Kansız kurbanlar ise; üzüm, ceviz, şarap
gibi çeşitli yiyecekler, hediyeler ve değerli
eşyaları sayabiliriz.
Tarihsel olarak kurban kesme geleneğinde
kesilen kurbanın feda edilmesiyle ölen kişinin yeniden dirilme düşüncesinin yattığı
tarihçiler tarafından belirlenmiştir.
Yaşanılan doğal afetler, yangınlar ve kötülüklerin tanrılar tarafından yaratıldığı tanrıların kızdığı ve bu kızgınlıkların
sona ermesi kötülüklerin bitmesi için ilk
insanların çeşitli canlı ve cansız varlıkları
kurban niyetine sundukları bilinen bir gerçektir.
Bu durumda bizlere kurban olayının insanların kendilerinde oluşan korkularının
sonucu ortaya çıkan bir durum olduğunu
göstermektedir.
Tarihte kurban ve kurban etme, insanın ortaya çıkışından sonraki zamana aitken; tek
tanrılı dinlerde ise çok sonraki zamanda
kurban ve kurban etme olayı oluşmuştur.
Tarihsel olarak insanlık tarihi kurban tarihinden çok daha eski ve öndedir.
Bununla beraber hasta insanlar için canlı hayvanlarında kurban olarak sunuldugu bilinmekte ve tarihte kesilen bu kanlı
kurbanların iç organlarına bakılarak ilerisi
için büyücüler tarafındanda fala bakılarak
kehanetlerde de bulunulmuştur. Ve bu durum günümüzde dünyanın bazı bölgelerinde halende devam etmektedir.
Tarihte en çok kurban ilk önce insanların
kurban edildiği yerlerde görülmüştür. Bu
yerler öncelikle Mısırdaki nil deltasi ile
Güney Amerikadaki İnka- Aztek uygarlığında yılda 50.00 bin insanın kurban edildiğide görülmüştür.
Kesilen kurbanın kanı kutsal yerlere sürülür ve uğruna kesilen kurbanın öbür tarafta
ölen kişiyi mutluluğa ve kurtuluşa götüreceğine ve kurbanın tanrıların besini olduğuna inanılırdı.
Tarihsel olarak kurbanların boğazları kesilerek kurbanın kesimi yapılırdı, ürünün
bereketli olması,doğan ilk çocuk ve ilk
ürün içinde kurban kesilirdi, bunun yanında kesilen hayvanın gücününde kesen
insana geçeceği inancıda vardı.
Avrupada ise Roma imparatorluğu döneminde insanlar kurban edilmiş ve insanı
kurban eden kişinin yıkanıp temizlenmesi gerekmiştir. Gelenek olarak insan yada
hayvanların, ilkbaharda doğan yavrularıda
tanrıya kurban olarakta sunulmuştur.
Türklerde ise kurban kişinin zenginliği ile
orantılıydı öncelikle at kurban edilmiştir
ve bu işlem atların belleri kırılarak yapılmıştır. Bunun yanında tanrılara horozlarda
kurban olarak sunulmuştur.
Tarihteki yaşamda belirli hayvanların kurban edilmesi o hayvanların yaşamda üstlendikleri mitolojik roller ve yaşamdaki
görevine ve önemine göre kabul görmüşlerdir.
Yazılı tarihte ilk kurban olayının yaşandığı yerler Anadolu, Mezopotamya, Mısır,
kızılbaş - sayfa 58 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Hindistan Çin,İran ve Güney Amerika olduğu araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır.
Özellikle toprağa yerleşik toplumlarda insan kurban edilme olayı daha çok göze batmakla birlikte ilginçtir göçebe toplumlarda
hemen hemen kurban olayı hiç yok gibidir.
Tarihte yaşanılan krallıklar döneminde
öldükten sonra öbür tarafta yardım etmesi için hizmetçileri,aşçısı, karısı ve atıda
kralın ölümünden sonra öldürülüp kurban
edilmişlerdir.
Hindistandaki brahmalarda kurbanın kesilişi dünyanın yeniden yaratılışı inancını
taşır ve kurban kesilen yerler kutsal görülürdü bu durum halen günümüzdede devam etmektedir.
Kanlı kurban edilme şekillerinde ise boğazının kesilmesi,aç ve susuz bırakma, yakmak, suda boğmak ve canlı canlı kemiklerini kırmak gibi yöntemler kullanılmıştır.
Orta asya Türklerinde en değerli kurban
At olarak gecer. Çünkü göçebe topluluklarda en değerli canlı varlık attır. Kurbanın
süslenmesi ve kınalanması günümüze kadar gelmiştir. Bunun nedeni ise renklerin
özelliğinin hassasiyetinin ve anlamının
kendisini kurbanda göstermiş olmasıdır.
Kansız kurbanlar ise yiyecek ve içeceklerdir.Ayrıca başıboş bırakılan hayvanlarda
kansız kurban sınıfına girmekte ve bu tür
kurban olan hayvanlara ise İduk denirdi.
Son olarak kutsal dağlara, ırmaklara ve göğede kurbanlar sunulmuştur.
Buraya kadar tarihsel olarak kurban olayını azda olsa açıklamaya çalıştık ve şimdi
tek tanrılı Dinler ve çok tanrılı inançlar
açısından Kurban ve Kurban bayramını
açıklamaya çalışalım.
Öncelikle kutsal kitapları olan ve Kurban
olayını açıklayan 4 önemli tek tanrılı Dini
söyleyelim
Peygamberi Kitabı Dini Konumu
1.Musa…Tevrat..Yahudilik...Tanrının emri
2. Zerdüşt…Zend Avesta…Mazdeizm…
Yasaklamıştır
3. İsa…İncil…Hıristiyanlik…Yoktur
4. Muhammed…Kuran…İslam…Vaciptir/
Sünnet
Zerdüştün Dini olan Mazdeizm de tek
tanrı olan Ahura Mazda kutsal kitabı ise
Zend Avesta`dır. Su aygırı ve diğer hayvanlar affedilmek ve bağışlanmak için kurban edilmiş ama daha sonra Zerdüşt kendi
dininde kurban inancını yasaklamıştır.
Bizi burada ilgilendiren 2 kutsal kitap
olan Tevrat ve Kuran dır. Zerdüşt kurban
edilme olayını yasaklamış, Hrıstiyanlıkta
ise kutsal olan ekmek ve şarap ile kurban
şekil değiştirmiş buna göre; İsa`nın kendisini insanlığa feda etmesi kurban yerine
geçmiş sarap kanını ekmek ise bedenini
temsile dönüşmüştür. Hrıstiyanların dini
ibadetlerinde ekmeğin şaraba batırılıp yenilmesinin kutsallığının nedenide buradan
kaynaklanmaktadır.
Bizi ilgilendiren konumuza gelirsek öncelikle kurban hikayesini az çok biliyorsunuz. Dil bilimi açısından anlatırsak;
İbrani dininde Abraham arapçaya ibrahim olarak geçmiştir ve türkçeyede aynı
şekilde gelmiştir. İbrahimin 2 oglu vardır
Şimael ibranice, arapcaya ve türkceye İsmail olarak geçmiştir. Diğeri ise İsaac dır;
oda İshak olarak geçmiştir diğer örnekler
ise jakoob un yakup, elyaas ın ilyas olarak
geçmesinide verebiliriz.
İbrahim firavunun emri nedeniyle mısırı terketmiş. Yanındaki kabilesi, malı ve
mülkü ile şimdiki kabe topraklarına yakın
mina denilen yere eşi sara ile 90 yaşlarında yerleşmiştir.
Osmanı musafda ismail olarak geçerken
İncil ve Tevratta bu İshak olarak geçer yani
3 büyük dinde kurban edilecek olanın kim
olduğu bu iki isim üzerindedir. Ama Islam
dininde ve Alevi inancında ismail olarak
kabul görür. Ibrahim bir oğlu olduğunda
onu Allaha kurban edeceğini söylemiş ve
daha sonra bir erkek çocuğu olmuştur. Çocuğu 12 yaşına geldiğinde üst üste 3 kere
rüyasında oğlunu kurban vermesi gerektiğini görmüş bunu oğluna açıklamış oğluda
razı olduğunu söylemiş ve oğlunu kurban
edecegi zaman gökten Cebrail bir canlı
koç ile gelerek çocuğu yerine koçu kurban
etmesini söylemiş ve ibrahim oğlu yerine
koçu kurban etmiştir.
Tevrat’ın “Tekvin” kitabında yer alan hikayenin özeti ise şöyledir: Tanrı, İbrahim’i
denemek ister ve ona şöyle der: “Ey İbrahim! Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshak’ı al ve Moriya diyarına git ve
orada sana söyleyeceğim dağların biri tilerinde onu yakılan kurban olarak takdim et”
(Tevrat, Tekvin, Bap 22: 1-3).
Bu emir üzerine İbra¬him, uşaklarından
ikisini ve oğlu İshak’ı alır, eşeğine palan
vurup Al¬lah’ın söylemiş olduğu yere
gitmek üzere yola koyulur. Üç günlük bir
gidişten sonra İbrahim, gözlerini kaldırıp,
Tanrı’nın belli ettiği yeri uzaktan görür.
Uşaklarına, “Siz burada eşekle beraber
kalın, ben çocuk¬la beraber oraya gideceğim; secde edip yanınıza döneriz” der.
Ve sonra bir miktar odunu İshak’ın sırtına
yükler. Eline bir bıçak alarak o belli edilen
yere doğru yollanır. Yolda İshak babasına
sorar: “Ey baba! İşte ateş ve odun, fakat
yakılan kurban için kuzu nerede?” İbrahim, “Oğlum, yakılan kurban için kuzuyu
Allah kendisi tedarik eder” der. Nihayet,
Tanrı’nın belli etmiş olduğu yere varırlar;
orada İbrahim bir mezbah yapıp odunla-
rı dizer ve İshak’ı bağlayarak odunların
üzerine yatırır. Sonra eline bıçağı alır ve
tam oğlunun boynunu kesmek üzereyken
Tanrı’nın meleği göklerden seslenir: “Elini çocuğa uzatma ve ona bir şey yapma;
çünkü, şimdi bildim ki, sen Allah’tan korkuyorsun (Anadolu Alevi Kızılbaşlarının
inancında Allah korkusu yoktur. Hakk sevgisi üzerine inancını inşa eden bir öğretide
Allah korkusu olmaz ve aslada olmamıştır.) ve kendi biricik oğlunu benden esirgemedin” (Tevrat, Tekvin, Bap 22: 4-12).
Bu seslenme üzerine İbrahim gözlerini
kaldırıp baktığında görür ki, çalılıklar
içinde bir koyun (koç) boynuzlarından tutulmuş durmaktadır. Hemen gidip oradan
koyunu alır ve oğlunun yerine koyunu “yakılan kur¬ban” olarak takdim eder (Tevrat,
Tekvin, Bap 22: 13).
Az geçmeden Tanrı’nın meleği ikinci kez
göklerden İbrahim’e seslenir ve şöyle der:
“Mademki her şeyi yaptın ve biricik oğlunu esirgemedin, seni zi¬yadesiyle mübarek kılacağım ve senin zürriyetini... deniz
kenarın¬daki kum gibi çoğaltacağını; senin zürriyetin düşmanlarının kapı¬sında
hakim olacaktır... çünkü sözümü dinledin”
(Tevrat, Tekvin, Bap 22).
Osmanı musafta yer alan şeklinde ise
Tevrat’ta anlatılan hikaye Saffat Suresi’ne
şu şekilde geçmiştir.
İbrahim, kendi kavmini putlara tapınaktan
alıkoyamayınca, “Doğrusu ben Rabbim
uğrunda sizi bırakıp gidiyorum; O beni
doğru yola eriştirir” der (Saffat Suresi,
ayet 99).
Sonra Tanrı’ya yalvarıda bulunarak kendisine “irilerden” bir çocuk vermesini ister
(Saffat Suresi, ayet 100)ve Tanrı da ona
“yumuşak huylu bir oğlan” verir (Saffat
Suresi, ayet 101)
Fakat, İbrahim, Tanrı’ya olan bağlılığını
kanıtlamak için, oğlunu (İsmail’i) ona kurban etmek ister. Ve bir gün çocuğunu alıp
yola çıkar. Yolda gi¬derlerken oğluna şöyle
der: “Ey oğulcuğum! Doğrusu ben uykudayken seni boğazladığımı görüyorum; bir
düşün, ne dersin?” Yani anlatmak ister ki.
Tanrı kendisini denemek istemiş ve oğlunu kurban etmesini em¬retmiştir. Bu beklenmedik soruya oğlu (İsmail) şöyle cevap
verir: “Ey babacığım! Ne ile emrolundunsa
yap; Allah dilerse, sabredenlerden olduğumu göreceksin” (Saffat Suresi, ayet 102).
Bunun üzerine İbrahim, boğazlamak için
oğlunu alnı üzerine yatırır. Fakat, tam
bu sırada Tanrı seslenerek, İbrahim’i denemek için böyle yapmasını emrettiğini,
iyi dav¬rananları ödüllendirdiğini bildirir ve fidye olarak kendisine büyük bir
kur¬banlık verir.
Dediğimiz gibi isim Tevrat ve İncile göre
İshak Osmanı musafa göre ise İsmaildir.
kızılbaş - sayfa 59 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Bu olaydan sonra Kurban bayramı Yahudilerce kutlanmaya başlanmış. İbrahim
Allah katında inanç sınavını vermiş, artık
insan kanı yerine hayvan kanı akıtılacak
ve çocuklarıda kendisine bağışlanmıştır.
Ve artık insanlar kendi çocuklarını kurban etmeyecek insanların yerine hayvanlar
kurban edilecektir. Tam olarak açıklamak
istersek Yahudi dininde Kurban Bayramı
ilk olarak bu şekilde başladı diyebiliriz.
Dinsel olarak ilk kurban ise ibrahim ile değil; Ademin çocukları olan Habil ve Kabil
ile başlamıştır. Buna göre Habil ve Kabil
kurban kesmiş habil`inki kabul olurken
kabil inki kabul olmamış ve Kabilde kıskanıp Habili öldürmüştür. Buda tek tanrılı, tek kitaplı ve tek peygamberli dinler
tarihinde ilk kurbanın ibrahim ile değilde
adem döneminde başladığını göstermektedir.
Tevrat’ın “Tekvin” kitabında anlatılan şekliyle ilk kurban şöyledir:
Adem’in iki oğlu olmuştur ki, adları Habil ve Kabildir. Bu iki kardeşten biri olan
Habil, koyun sürüsü güden bir çobandır.
Diğer kardeş Kabil ise çiftçidir. Beraberce
yaşayıp giderlerken bir gün Habil, gütmekte olduğu sürünün ilk doğanlarından bir
koyunu kesip Tanrı’ya kurban olarak sunar. Çifçilikle uğraşan Kabil ise, Tanrı’ya
kurban olarak toprak ürünlerinden (buğday) sunar. Tanrı, Habil’in sunmuş olduğu
kesilmiş koyunu kurban olarak kabul eder,
fakat Kabil’inkini kabul etmez. Bunun
üzerine Kabil, kıskançlığa kapılıp kardeşi
Habil’i bir vuruşla öldürür (Tevrat, Tekvin,
Bap 4, 1-9).
Ayrıca hiç bilinmeyen veya çok az bilinen
bir diğer kurban olayı ise sünnettir, kökü
afrikadır. Mısırdan ayrılan musanın tanrıya kendisinden bir parça sunmak için ortaya çıkardığı , kavmini kutsayarak mecbur
ettiği sünnet olayıda özü itibariyle bir
kurban ibadetidir.
Evet buraya kadar kısada olsa tarihsel ve
tek tanrılı dinker açısından sizlere kurbanı
ve bayramını anlatmaya çalıştık. Ve şimdi
bizi ilgilendiren asıl konuya geliyoruz.
Bilindiği gibi günümüzdeki kurban inanışı
diğer tek tanrılı dinlerde olduğu gibi kökenini ibrahim peygamberden alır. İnanışın
çıkış noktası aynıdır. Ama anlamı ve manası aynı değildir ve tamamende farklıdır.
Konunun Osmanı musaf olarak açıklamasına geçersek bilinmesi gereken en
önemli nokta şudur. Biz aleviler Kuranın
değiştirildiğine şimdiki orjinal hali olmadığına, ömer zamanında ayetlerin ve surelerin kendilerine göre değiştirildiğine,
osman zamanında ise şu anki durumuyla
kitap haline getirildiğine, osman-ı musaf,
osmanın kitabı olarakta söylediğimizi ve
aslının şu anda günümüze ulaşmadığını
kabul eder,inanır ve o şekilde yorumlarız.
Özellikle ömer ve mervan döneminde değiştirilmiş ve yeniden yazılmış orjinal yazmaları ise yakılarak yok edilmiştir. Bunun
yanında ömer mısırdaki büyük iskenderiye
kütüphanesini yaktırmıştır. Hitler ve Kenan Evren de tarihte kitap yakan faşist insanlardan bazılarıdır.
Biz Aleviler kuranı yani osman-ı musaf ı
kitap olarak kabul eder ama asla orjinal
olmadığına ve değiştirildiğine inanırız.
Bu ikisi bizim için ayrılmaz bir bütündür.
Yani İslamistler gibi tek bir harfinin değişmeden günümüze kadar geldiğini asla kabul etmeyiz.
Devam edelim;
Osmanı musafdaki Kurban sureleri ise;
Bakara, Ali İmran, ,Maide,Hac,Saffat,
Fetih(Kılıç) ve Kevserdir bu surelerde kısaca kurbandan bahsedilir ve İslam dininin kurban kesiminde bu sureler okunur.
İslam dininde kurban Muhammedin mekkeden medineye göçünün 2.yılında kabul
olmuş. Muhammed veda haccında 100 kurban kestirmiş, 62 tanesini kendisinin her
yaşı için, 1 kurbanı kızı Fatma için geri
kalanını ise Ali ye kestirmiştir. İslamda
kurban ibadeti ve kesimi Muhammedin Islam dinini açıklamaya başlamasından tam
12 yıl sonra dinsel ibadet olarak islam dininde kendine yer bulmuştur.
Alevilikte kurban ve kurban bayramı ve
konuyu daha iyi anlayabilmek için sunniliğide anlatıp aradaki farkı ortaya koyacağız.
Islamda Kurban Bayramının ortaya çıkışı
ise Müslümanların Hac ziyareti sonrası
yaptıkları ibadetlerini kutsamak için kestikleri kurbanlarını daha sonra bayramlaştırmaları sonucu ortaya çıkmıştır.
Peki bunu neden yapiyoruz sebebi şu; bizleri yok etmek ve asimile etmek isteyen
düşüncenin önüne gecebilmek için önce
karşı düşünceyi bilmek zorundayız. Aksi
bir düşüncemiz bulunmamakta, ayrıca bilmek ve öğrenmekte bizim öğretilerimizin
en başında gelir.
Hac Suresi’ndeki hükümlere göre Kurban
kesimi, Tanrı’yı yüceltmek İçin İbadet anlamını taşıyor; Bu nedenle Kurban keserken Tanrı’nın adının anılması gerekir (Hac
Su¬resi, Ayet 36)
Hac Suresi’nin 35., 36. ve 37. ayetlerinden
anlamaktayız ki, kurban kesimindeki asıl
amaç, Tanrı’yı yüceltmek ve ona şükürler etmektir; bu bakımdan kurban olayı
Tanrı’ya ibadettir.
Tanrı, bu hayvan¬ların ne etlerinin ne de
kanlarının kendisine ulaşmayacağını söyler; daha başka bir deyimle kurban kesiminin kendisi için maddi bir çıkar sağlamadığını, sadece kendisini yüceltici bir ibadet
olduğunu anlat¬mak ister. Kurban kesiminde Tanrı’nın güttüğü amaç kendisinin
ibadet yoluyla yüceltilmesini, kendisine
şükredilmesini sağlamaktır. Bunun böyle
olduğunun iyice anlaşılması için, kurban
keserken, hay¬vanın ön ayaklarının bağlanması ve Tanrı’nın adının anılması gerekir (Hac Suresi, ayet 35-36).
Osmanı musaftaki ayetlerde Kurban kesimi, Tanrı’yı yüceltemeye yönelik bir ibadettir.
Ne Osmanı musaftada ne de Osmanı musafta olmayan uygulamalarda, kurban kesiminin sadece yoksulları doyurmak ve korumak amacıyla gerçekleştirildiğine dair
bir anlatı ve mana yok¬tur. Yoksula para
veya mal şeklindeki yardımın, Tanrı’ya
kur¬ban sunmaktan daha hayırlı bir iş sayılabileceğine dair herhangi bir hükümde
bulunmamaktadır.
Yine aynı şekilde Osmanı musafta, kurbandaki amacın, her ne şe¬kilde olursa olsun, kan akıtmayı önlemek olduğuna dair
bir işaret de yoktur. Kan akıtma şeklindeki
kurban kesimi olayının başlı başına “ibadet” niteliği taşıdığını belirleyen bir çok
ayet vardır.
Osmanı musafa göre kurban ke¬simindeki
amaç, esas itibariyle yoksula yardım değil,
Tanrı’ya bağlı¬lığın, kan akıtımı yoluyla
saptanmasıdır.
Islamda Kurban kesebilmek mali bir ibadettir yani parası olanlar kurban kesebilirler. 1 kişiden 7 kişiye kadar ortak kurban kesebilirler ve İslam dininde koyun,
keci,sığır, manda ve deve kurban olarak
kesilir.
Borç para ile kurban kesebilirler ama parası kurban olarak kabul görmez sadakaya
geçer.
Islamda Sunnilikte ortak kurban kesiminda farklı niyetlerde olabilir. Hacda kesilen
kurbana hedy kurban bayramında kesilen
kurbana uhdiye denir.
Duası ise çok daha farklıdır. Euzübillahimineşşeytanirracimbismillahirrahmanirrahim ve Allahu Ekber diye başlar.
Bu ise bizim inancımızda yoktur.
Aleviler hiç bir gülbenglerine Euzübillahimineşşeytanirracimbismillahirrahmanirrahim ve allahu ekber olarak başlamaz
ve yapmazlar.
kızılbaş - sayfa 60 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Islamda kurban kesebilmek icin müslüman olmak ki doğrusu ise müsülmandır,
hür olmak,ergenlik çağında olmak,misafir
olmamak,paraya ve belli bir mala sahip olmak mecburidir.
Bu arada İslam dininin kurban ibadetinin
bir zengin ibadeti olduğunu ve hür olmak
ilede köleciliği ve köleliği kabul ettigini ve
öyle söylenildiği gibi de köleliği ve köleciliğide asla kaldırmadığını burada görmekteyiz.
manlar kurban kesimlerini ve kurban bayramlarını hac mevsiminde hacca gidince
yaparlar bizlerde ise böyle birşey yoktur.
Bizlerde kurban edilen hayvanlar ise koç ,
koyun,sığır,deve ve horozda kurban olarak
kabul edilir.
Islamda ise asla kabul edilmez hatta dinden çıkış-ridde bile sayılır.
Kesilecek kurbanın hamile yani yavrulama
dönemi olmamalı bu nedenle daha çok erkek cinsi tercih edilir.
Kesilecek olan kurbanlıkta, kurbanın sakat
olmaması, kör olmaması, dilsiz, kulaksız
kuyruğunun yarıdan fazlası kesik olmaması ve cok zayıf olmaması belirleyicidir.
Geçmişte Aleviler köylerde ve kırsalda
kurban Erkanlarında bayram yapmazlardı.
1945 ve özellikle 2.Dünya savaşı sonrası
ile 1950 den sonra kentleşme , şehirleşme
ve 1826 da 2.Mahmut tarafından yapılan yeniçeri ve bektaşi kıyımı sonrasında
dergaha atanan Nakşibendi tarikatı Şeyhi
tarafından Bektaşilik tarikatına sokulan
Kurban Bayramı uygulamasının günümüze uzantısı, devamında Bektaşilik ile
tanışma ve biraraya gelmenin etkileriyle
Alevilerde kurban bayramı yapmaya başlamışlardır. Buda asimilasyon ile İslamist
Nakşibendiliğinin Bektaşi tarikatı üzerinden zaman içinde günümüze getirdiği
olumsuz etkilerdir.
Şunuda söylemek zorundayız Aleviler
Hace Bektaşa gidip ziyaret ettiklerinde
kurban keseler, bu o yere değil o kutsal
insana gitmek ziyaret etmek ve onun için
kurban kesmektir.
Islam dininde 4 çeşit kurban vardır Akika,
Hac, Adak ve Kurban bayramı kurbanıdır.
Ve yine mezheplere göre kurban vacip
yada sünnet olarakta kabul olabilmektedir
Evet kısada olsa İslam dinindeki kurbanı
ve kurban bayramını açıklamaya çalıştık.
Sunni inancında olan bayramlaşma Alevilerde yazdığımız olumsuz negatif etkiler sonucu ayıp olmasın, can korkusu ve
yaşadıkları kentlere uyum sağlama ve en
önemlisi kendini saklama, sırrını yabancıya açmama ile baslamıştır.
Hace ; inançsal bazda ve önder,egitmen
lider öğretmen demektir.
Bektaşiler kurban bayramında kesilen
kurbandan sonra cem yapıp 12 hizmetide
yerine getirirler. Anadolu Alevi Kızılbaşlarında ise bu da yoktur.
Yeri geldikçe karşılaştırmaları sürdüreceğiz.
Alevi inancında kurban kesimi kutsal ama
bir o kadar da rıza ile olur, her Alevinin
yapmasi gereken 17 Erkan bir yol kuralıdır.
Ama bunun yanında gösteriş için ve sırf
cana kıymak için kurban kesilmez.
Islam dininde kurbandan sonra 2 rekat namaz kılarken, bizde ise kurban tığlandıktan sonra kurban eti yenilirken lokma ve
sofra gülbengleri verilir.
Islam dininde 4 çeşit kurban varken bizlerde iç ve dış kurbanlar olarak 2 ye ayrılır.
Asr-ı Saadet olarak kabul edilen 4 halife
dönemi ve devamı araştırıldığında bu apaçık bir şekilde ortaya çıkacaktır.
Şimdi biz Anadolu Alevi Kızılbaşlarındaki
kurban Erkanını anlatmaya başlayabiliriz.
ÖNCELİKLE ANADOLU ALEVİ KIZILBAŞLARINDA KURBAN BAYRAMIDA, NAMAZIDA YOKTUR..!
Bizde kurban kesmek terimi yoktur onun
yerine bizler Kurban Tığlamak deriz. Tığ
farsça bir terimdir. Türkcesi ise kılıç demektir, yani kurban kılıçlamak anlamını
taşır. Bu bağlamda İslam dini ile İnanç
dilimiz bile ayrıdır kesinlikle uyuşmaz
ve aslada aynı anlamları içermez. Ayrıca
Kurban 17 Erkandan biri olarakta inancta
kabul görür.
Alevilikte Kurban Erkanı vardır ama Kurban Bayramı ve Namazı yoktur, yani tam
türkcesi ile söylersek cana kıymak bayramı
yoktur. Bütün canlıları Hakk ın bir parçası olarak gören inancımızda bu şekilde bir
bayram bulunmamaktadır.
Bunuda şuradan öğrenmekteyiz.
Bizim Duvazlarımızda, Gülbenklerimizde, Beyitlerimiz ve Deyişlerimizde kurban
yazar ama kurban bayramı diye bir söz ne
yazılmış nede söylenmiştir..
Kurban Erkanını yürütün denir ama bayramını yapın diye bir şey yoktur. Bunun nedeni ise İslam dininden etkilenmedir.
Çünkü İslam dininin insanları olan müslü-
Islamda; misafirler kurban kesmezken bizde misafirlerde kurban kesebilirler.
Islamda; belli bir servet ve mal aranırken
Alevilikte aranmaz.
Islamda; sadece ibrahim peygamber için
kesilirken bizlerde İmam Hüseyin içinde
manevi bir anlam taşır, yani İmam Hüseyinin Kerbelada katledilmesinin manevi
inancınıda içinde taşır.
Islamda, kurban kesmeyen dinden çıkmazken bizde yol kurallarından biridir
rıza ile kurban kesmeyen yola kabul edilmez, çünkü yol kurallarından biri kurban
kesmektir.
Bizdeki kurban gülbengi ile Islamdaki
kurban duaları farklıdır. Bizde Bismi Şah
Hallah Hallah ile başlar. Kurban Gülbenlerimiz amin ile bitmez. Bizde gülbenklerimizin sonunda asla amin denilmez ve
şimdiye kadarda asla denilmemiştir.
Bektaşilikte yine kurban gülbengi biraz
daha değişik olmasına rağmen hemen hemen aynı gibidir.
Bizlerde Pirin ve talibin kurban gülbenkleri yörelere göre değişmektedir.
Kurban tığlama gülbenkleri okunduktan
sonra kurbanlar tıglanır..
Bizde hacca gitme olayı olmadığından
hacca gidip kurban kesme ve kurban bayramı bulunmamakta ama bunun yanında
ziyaretlere ve kutsal yerlere gidip kurban
kesme vardır.
İÇSEL KURBANLAR
1. Görgü Kurbanı…Görgü cemlerinde kesilir. Sadece musahipli canların katıldığı
cemlerdir.
2. Matem Kurbanı…12 günlük Yas-ı Matem orucundan sonra yapılan Lokma
amaclı kurban-Asure..
3. Düşkünlük Kurbanı…Yoldan düşmüş bir
insanın düşkünlüğünün kaldırılması için
kesilen kurban
4. Abdal Musa Kurbanı…Abdal Musa
Cemlerinde kesilen kurban
Alevi Cemleri iki türlüdür
A - Görgü Cemi
B - Birlik Cemi
Alevi Kızılbaş cemlerine yalnızca iki kutsal varlık adını vermiştir. Bu iki ulu varlık
ise Abdal Musa ve Hızır dır. Bunun dışında
hiç bir varlık Alevi Kızılbaş cemlerine adını vermemiştir.
Ne yazıkki günümüzde bu iki kutsal varlığın dışında başka isimler adınada cemler
yürütülmektedir. Newruz cemleri ise birlik cemleri konumundadır.
5. Dardan İndirme Kurbanı…Hakk a yürüyen bir canın hayrını vermek için kesilen
kızılbaş - sayfa 61 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
cem ibadetinde kesilen kurban
6. Musahiplik Kurbanı…Yola girişte tutulan Musahiplik ceminde kesilen kurban
7. Kirvalık Kurbani…Sünnet yapılırken
kesilen kurban
DIŞSAL KURBANLAR
1. Adak Kurbanı…Kutsal görülen bir yere
gidildiğinde dileğin gerçekleşmesi için kesilen kurban
2. Hızır orucu Kurbanı…Her yıl yapılan
ve Şubat ayının 13.14.15 inde tutulan Hızır
Orucu kurbanı
3. Sultan Newruz Kurbanı….Hz Ali`nin
doğum günü olan Sultan Newruz Ceminde
kesilen kurban
4. Hıdırellez Kurbanı…6 Mayısta Hıdırellez Bayramında kesilen kurban.
(Osmanlıda Oyun Çoktur. 6 mayıs 1972de
idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve
Hüseyin İnanı Demokrasi Şehitleri olarak
kabul etmemizin üzüntüsü ne yazıkki bayramımızı gölgelemiştir.)
5. Kurban Bayramı Kurbanı…Kurban Bayramında kesilen kurban.
Görüldüğü gibi Alevi inancında yaşamın
hemen hemen her alanında önemli olan her
olay için bir kurban kesme erkanı vardır.
Buda bizi İslam dininden ayıran bir başka
önemli noktadır.
Aleviler İmam Hüseyini kestikleri her kurbanda anarken, Islamda ise asla böyle bir
şey yoktur. Çünku bizim için İmam Hüseyin Yol un devamı için kendisini Kerbelada kurban ederek inancından dönmemiş
ve zalime boyun eğmemiş, bu nedenle
akıtılan kandaki kutsallığıda kestikleri her
kurbana vererek anarlar.
Aleviler sadece İmam Ali ve onun soyu
olan 11 insanı hepsi toplam 12 olmak üzere
İMAM olarak anarlar. Camiilerde namaz
kılan-kıldıran yada sunni inancındaki ulemaları asla imam olarak çağırmaz ve kabul
etmez. Bu ulemaların yada ileri gelenlerin
Ömer,Osman veya Ebu Bekir olması hiçbir
şeyi asla değiştirmez.
Islamda kesilen kurbanın bazı organları yenilmezken bizlerde yenilir, mesela
bağırsakları, kuyruğu, hayaları yani yumurtalıkları. Yaşamsal zorluk ve hayat
şartlarından dolayı yenilmiş ve halende
yenilmektedir.
Kurban Duvazlarımız yani Gülbenklerimiz ise çok daha farklıdır ve bizim Pirlerimiz kurbanlara gülbenk okumadığı sürece
kesilemez ve etleri dağıtılamaz.
Bizde her önüne gelen kurban kesemez.
Özellikle Rızalık alınmadan kurban kesilmez. Öncelikle ev içinde dargın ve küskün
olmayacak, hellalık alınacak, rızalık ve
helallık alınmadan kurban kesilmez. Nasıl
ki cemde Pir rızalık ve helallık almadan
cemi yürütemiyorsa bir Alevi canıda evinden rızalık ve helallık almadan kurban tığlayamaz. Ayrıca kurban kestim artik cennetliğim gibi düşünceler asla inancımızda
yer almaz. Ki cennet ve cehennem olgusu
inancında yoktur ve aslada kabul etmemişizdir.
Islamda ise bu gibi bir uygulama ve anlayış yoktur.
Bizim inancımızda Horoz, Tuz, bir Tas Su
yada Ekmek bile yerine göre kurban olarak geçerken Islam dininde ise bu durum
yoktur ve daha öncede söylediğimiz gibi
dinden çıkma olarakta görülür.
Bizlerde Kurban Erkanı ve yolu öncelike
Pirler, Mürşitler , Rehberler, Bektaşilikte
Dede yada Baba lar tarafından yapılırken;
bunların olmadığı yerde rızalık ile Talipler
tığlarken Islamda ise böyle birşey yoktur.
ve kendilerine göre aslada kabul görmez.
Bunun yanında kesilen kurbanlar gösteriş
amacıyla daha çok hayvan kesmek, başkalarını aşağılamak yada küçük düşürmek
yada zenginlik gibi amaçlar için yapılmaz
Ulu orta yerlerde ve geceleri kurban kesilmez. Kurbanın kanı derin sayılabilecek
bir çukura akıtılır ve üstü kapatılarak gömülür, kemikleri kırılmaz ve kurban kesilirken yönü Güneşe doğru çevrilir ama ne
yazık ki günümüzde Benim Kabem İnsandır inanışı şehirleşmenin getirdiği etki ve
asimilasyon sonucu Islamdaki gibi kıbleye
doğru yönelmiş ama buna rağmen halen
asimileden etkilenmemiş örneğin Abdal
Musa Dergahı gibi kırsal yerlerde ve bazı
köylerde güneşe doğru çevrilmekte ve
gülbenkleride bu şekilde okunmaktadır.
Cemlerde cemal cemale, yani yüz yüze
yapılan ibadetler Alevi inancında insanın
kıble olduğunun pratikteki en basit örneğidir.
biri, kötülüğü nefreti kendinde yok etmek
yani Hiç liğe ulaşmaktır.
Bunun yanında her yıl Pir darına durup
rızalık almak sorgudan geçmek ve nasip
almak ancak yola kendini adamak ile gerçekleşmektedir , bu davranış ile kişi kendini her yıl yola kurban eder. Islamda ise
asla böyle bir şey yoktur.
Her Alevi canı aslında kendi yolunun kurbanıdır. Yani zahiri anlamın dışında batıni
olarak Hakk la Hakk olmak birliğe varmak
inancını taşır yoksa Islamdaki gibi bir anlamda kurban kesilerek Allaha yaklaşma
veya günahlarından arınma olmaz.
Musahiplik ceminde yola girenlerin boyunlarına tığbend baglanmasi ve canların
kendi kendilerini kurban konumuna getirmesi ile söylenen Canım Kurban Tenim
Tercüman yani canını yola kurban ederken
tenini de buna şahit olarak göstermesi ile
çok şey söylenmeden öz söylenilmiş ve anlatılmıştır.
Bunun yaninda Enel Hakk diyerek Hakkı
kendimizde görüp kendimizide Hakkın
bir parçası sayıyorsak kesilen kurbaların
aslında yola ikrar vermiş olanların yola
devam ettiklerinin bir işareti yani mühürü
olarakta kabul ederiz.
Hakkı kendinde gören ve kendini Hakkın
bir parçası kabul eden bir inancın ve yolun
sahibi insanlarının Allaha yakınlaşmak
için kurban bayramını yapmak gibi bir
sünni inancına ait kurban kesme anlayışı
yoktur.
Yetmiş deve ile Kabeden gelsem
Amentü okusam abdestim alsam
Ulu camilerde beş vaktim kılsam
Mürşide varmadan yoktur çaresi
Arafatta kurban kessem yedirsem
Hac kurbanın kabul oldu dedirsem
Pir aşkına su doldursam su versem
Mürşide varmadan yoktur çaresi
ALEVİ-BATINİ ANLAMDA KURBAN..
Kul Himmet
Bizim inancımızın asıl önemli noktası
yani Sır olarak söylenen kurban ise aslında, Yola talib olan canın yola girerken
ikrar vermesi ve kendi canından vazgeçip kendini yola kurban etmesi bir yönüyle
kendini tamamen teslim etmesidir. Yani
Pirin huzurunda Dara durması kendisini
Yola teslim etmesi ve yola adaması asıl
kurban anlamındadır. Nefsini körelterek
ölmeden ölmek, en değerli varlığından
vazgeçip her türlü fedakarlığa katlanmak
ve Yola bağlılık Can`ın Canan a adanmasıdır. Can yola talip olan kişiyi ifade ederken
Canan ise Hakk ı ifade etmektedir. Ve kendinde var olan ikiliği, birliğe indirmek, ki-
Yolumuzda öl ikrar verme, öl ikrarından
dönme, gelenin malı dönen canı olarak
yola verilecek en önemli kurbanın kişinin
kendisi olduğu söylenmiştir.
Kişinin Kurban
Verdirilmesi`dir
Verilmesi
Canım erenlere kurban
Serim meydanda meydanda
İkrârım ezelden kadim
Canım meydanda meydanda
Yanarım yoktur dumanım
Gönlümde yoktur gümânım
ise
İkrar
kızılbaş - sayfa 62 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Al malım bağışla canım
Varım meydanda meydanda
Kellem koltuğuma aldım
Kan ettim kapına geldim
Ettiğime pişman oldum
Dâr'ım meydanda meydanda
Münkir rakipten kaçın
Müminim hulle don biçin
Ben bülbülüm bir gül için
Zârım meydanda meydanda
Gerçek olan olur gani
Gani olar veli
Nesimî'yim yüzün beni
Derim meydanda meydanda
Nesimi
Yol ehli olanlar yolda Hakikata ulaştıklarında gerçek kavuşmaya vardıklarında
bunun anısına kurban tığlarlar.. Ölmeden
Evvel Ölmek, Bu Dünyadan Vazgeçip
İnsan-i Kamilliğe Ulaşmak yani bir bütün
olarak her şeyinden vazgeçmektir.
Içsel ve Dışsal tek Kurbandir. Can ın cem
tutup Yola Erkana göre Mürşitlerin,Pirlerin
ve Taliplerin önünde dünyevi işlerinden ve
malı ile mülkünden vazgeçmek için kestirdigi içsel ve dışsal olarak kabul edilen
en kutsal ama bir o kadarda en az kesilen
kurbandır. Cünkü burada kesilen asıl kurban o canın kendisi olmaktadır.
Ayrıca Bektaşilerde meydandaki 12 Posttan biri olan Kurbancı Postu ise İbrahim
makamıdır.
Bunun yanında
Batıni anlamda yine
Lokma da kurban anlamını taşır, mezarlara yada ziyaretlere gidildiğinde kurban
kesemeyenler yaptıkları lokmaları yada
yanında getirdikleri yiyecekleride kurban
niyetiyle rızalıkla sunarlar.
Özellikle persembeyi cumaya baglayan aksam yakılan mumlar ve mezarlara sunulan
lokmalarda aynı şekilde kurban yerine gecer ve kurban kutsallığını taşır. Bu ise yine
Islamda yoktur.
Kurban beyitlerimiz ve deyislerimize örnek vermek istersek,
MUHAMMED
ALİ’YE İNDİ BU KURBAN
Akıl ermez yaradanın sırrına
Muhammed Ali’ye indi bu kurban
Kurban olam kudretinin nuruna
Hasan, Hüseyin’e indi bu kurban
Ol İmam Zeynel’in destinde idim
Muhammed Bâkır’ın dostunda idim
Cafer-i Sadık’ın postunda idim
Musa’ Kâzım, Rıza’ya indi bu kurban
Muhammed Taki’nin nurunda idim
Ali-yün Naki’nin sırrında idim
Hasan-ül Askeri’nin dârında idim
Muhammed Mehdi’ye indi bu kurban
Aslı Şah-ı Merdan güruhu Naci
Hakikata bağlı bu yolun ucu
Senede bir kurban talibin borcu
Muhammed Mustafa’ya indi bu kurban
Tarikatten hakikate ereler
Cennet-i âlâya hülle sereler
Muhammed Ali’nin yüzün göreler
Erenler aşkına indi bu kurban
Şah Hatayi’m eder bilir mi her can
Kurbanın üstüne yürüdü erkân
Tırnağı tesbihtir, kanı da mercan
Oniki İmam’a indi bu kurban.
Şah Hatayi
KURBAN GÜLBENGİNE ÖRNEK; Bism-i Şah Allah Allah!..
Kurbanımız kabul, muradımız hâsıl ola!
Evimiz, ocağımız şen, kısmetimiz gür
ola!..
Lokmalarımız Hak dergâhına yazıla!
Her kazaya kalkan, her belâya bekçi ola!..
Üçlerin, Beşlerin, Kırkların,
Oniki İmamların, Ondört Masum-u
Pâkların
Onyedi Kemerbestlerin şefaatından mahrum eylemeye!..
Şah-ı Merdan yardımcımız, Hz. Pir gözcünüz ola!
Gerçeğe hû, mümine ya Ali!..
Dört Kapu
Kurbanlar tığlanıp gülban çekildi
Gaflet uykusundan uyana geldim
Dört kapı sancağı anda dikildi
Üryan büryan olup meydana geldim
Evvel eşiğine koydum başımı
İçeri aldılar döktüm yaşımı
Erenler yolunda gör savaşımı
Can ü baş koyarak kurbana geldim
Ol demde uyandı batın çırağı
Üç adım ileri attım ayağı
Rehberim boynuma bendettiği bağı
Koç kurban dediler imane geldim
Dört kapu selamını verüp aldılar
Pirin huzuruna çıkıp geldiler
El ele el Hakk’a olsun dediler
Henüz ma’sum olup cihana geldim
Pirim kulağıma eyledi telkin
Şah-ı velayete olmuşuz yakın
Mezhebim Ca’fer-i Sadık-ul-metin
Allah dost eyvallah peymana geldim
Özüm darda gözüm yerde durmuşum
Muhammed Ali’yi ikrar vermişim
Sekahüm hamrini anda görmüşüm
İçip kana kana mestane geldi
Yolumuz On iki İmam’a çıkar
Mürşidim Muhammed Ahmed-i Muhtar
Rehberim Ali’dir sahip Zülfikar
Kulundur Şahiya divana geldim
Şahiya
Ayrıca Alevi inancında İnsana Hizmet ve
Yola Hizmet, Hizmet Hakk içindir sözü ile
açıklanır. Bu nedenle kurban bayramlarında kurban tığlamak yerine kurumlarımıza
yardım etmek bir fakiri doyurmak yada
öğrenciyi okutmak gibi ihtiyacı giderecek
hizmetlerde kurban kesmek ibadeti yerinede geçmektedir.
Bizim inancımızda yer alan Rıza Şehrini
var edebilmek İnsan-i Kamillikle mümkünken ihtiyaca göre davranmak ve yaşamak öğütlenirken gereğinden fazla kurban
kesmek ve gösterişe varan davranışlarda
bulunmak inancımızda yer bulmaz ve kabulde görmez.
Son olarak ekonomik açıdanda açıklamaya
çalışırsak kurban derilerinin değeri toplandığında çok yüksek bir meblağ tutmaktadır. Özellikle Türkiyede toplanılan kurban
derileri THK, Çocuk Esirgeme yada Huzurevi gibi kurumlara gideceğine islamcı
cemaatlere ve tarikatlara gitmektedir. Bu
durumda bizlere asimile silahı olarak
geri dönmektedir. Kesilen kurban derilerinin doğru değerlendirilmesi, yararlanılması korunması gerekmektedir.
Bu nedenle kesilen kurbanlarının derilerinin doğru yerlere gitmesinede ayrıca dikkat etmeliyiz.
Öte yandan laik olduğunu belirten ve söyleyen bir devletin dinsel bir olaydan para
kazanması aslında o devletin laik olmadığının bir diğer göstergesidir.
Diyanetin kurban derilerinden ve kesiminden kazandığı mali güc Türkiyedeki bütün
diğer öteki inançları yok etmede ve eritmede onemli bir rol oynamaktadır.
Bütün yukarıda yazdıklarımızı anlatacabileceğimiz güzel bir deyişimiz ile bitirelim
Bütün evren semah döner
Aşkından güneşler yanar
Aslına ermektir hüner
Beş vakitle avunmayız
Canan bizim canımızdır
Teni bizim tenimizdir
Sevgi bizim dinimizdir
Başka dine inanmayız
Hüdayiyim hüdamız var
Dost elinden bademiz var
Muhabbetten kalamız var
Ölüm ölür biz ölmeyiz
Yolu sürenlere aşk ile…..
Saygılarımla
Adnan CANGÜDER/Münih
kızılbaş - sayfa 63 - sayı 23 - Şubat 2013 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Maraş Katliamı'nın yaşandığı sıralarda dönemin İçişleri Bakanı olarak
görev yapan Hasan Fehmi Güneş,
katliam anlarını canlı yayında anlattı. Hasan Güneş katliam için "faşist
bir plan" ifadelerini kullanarak tüyler
ürperten katliamın detaylarını canlı
yayında paylaştı...
KAYNAR SUYA ÇOCUK ATILDI
Hasan Fehmi Güneş, katliamın tüyler
ürperten anlarını anlatırken, katliam
esnasında kaynar suya atılarak öldürülen bir çocuk bile olduğunu kay-
dederek "Yörükselim Mahallesi’nde
canilerin elinde kurtulan 10 yaşındaki
bir çocuk kaçarak komşularına sığınıyor ancak onca yıllık komşuları onu
evine almıyor. Yine bir kişiyi ağaca
çivileyip ateş ederek öldürüyorlar. En
Annelerimiz... Onların en belirgin özelliği yalnızca kendi
çocuklarını değil tüm çocukları
sevmek!
En zor zamanlarda kol kanat
gerdiler, emek verdiler çocuklarına ve çocuklarının arkadaşlarına. Belki de kendi dışımızdaki
dünyaya duyarlı olmak, kolektivizm, annelerimizden bir duyuş
olarak geçti bize.
Onlardan aldığımız bu duyuşa
bilinç katarak dünyaya dokunmaya çalıştık. Hatta değiştirmek
isteminde olacak kadar özgüvenli olduk. Çocuk değildik, ama
çocuk kadar içtendik. Yürekliydik.
12 Eylül'ün en karanlık dönemlerinde onlar bizi korumaya çalıştılar, etrafımızda zırh oldular.
Anladık mı bilinmez...
vahşi olaylardan birisi de kocaman
bir kazanda kaynar suya atılarak öldürülen çocuk cesedi bulduk" dedi.
Maraş, katliamının göz göre göre geldiğini ifade eden Günşe "Katliamın
önüne geçilemedi, çünkü istihbarat
bize bunlarla ilgili bilgi vermiyordu.
Olaylar başladı, Vali'ye istihbarat
verilmedi, askeri çağırmakta da geç
kalındı. Gelen asker de yeterli değildi. Ben istihbarat örgütünün oradaki
cinayetlere, oradaki katliama katkı
yaptığını düşünüyorum. Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı."
dedi...
Biz devrim yapıp güya onları
kurtarmayı düşlerken, onlar
aklımızın ucundan geçmeyen
ironiler yarattılar düşünce dünyamızda. Bizi uyardılar, ayılttılar, direncimizi güçlendirdiler.
Necmettin Yalçınkaya kitabında;
kimi zaman pratik zekâsıyla
düşündüren, kimi zaman kendine güveni ve cesaretiyle hayran
bırakan, kimi zaman da ataklığı
ve hazırcevaplığıyla güldüren
ve onun yetişmesinde en büyük
emek sahibi olan annesini merkeze alarak 12 Eylül Darbesi'ni,
arkadaşlarını ve mücadelesini
anlatıyor kısa hikâyeleriyle.
Siparişleriniz için:
[email protected]
Komşu haklarımız ile ortak bayramımız olan
Gağant / Gağan cemicümlemize hayırlı
bereketli huzurlu olması dileklerimiz ile!

Benzer belgeler