Eylül 2013 Sayı: 6 Yerel süreli yayın

Yorumlar

Transkript

Eylül 2013 Sayı: 6 Yerel süreli yayın
Eylül 2013 Sayı: 6
Fiyatı: 20 TL / Kurum ve kuruluşlar için: 30 TL
Yerel süreli yayın
ISSN 2147-6616
Büyükharf Bas. Yay. Tan. Dan. ve Org. Ltd. Şti. adına
TPB Parlamento Dergisi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü
Eren Safi
Yayın Koordinatörü
Erbay Kücet
TÜRK PARLAMENTERLER BİRLİĞİ
GENEL BAŞKAN
Nevzat PAKDİL
Kahramanmaraş Milletvekili
Editör
Songül Baş
Haber Merkezi
Bilge Yavuz
Cahit Yıldız
Deniz Varol
Elif Çelik
Gökçe Doru
Pınar Ünsal
Zeynep Yiğit
Katkıda Bulunanlar
Dr. Ahmet Tetik
Hakan Arslanbenzer
Dr. Polat Safi
Yusuf Karaca
Tasarım
Sinan Günçiner
Koordinasyon
İsmail Demir
YAPIM
Büyükharf Bas. Yay. Tan. Dan. ve Org. Ltd. Şti.
Uğur Mumcu Cd. 13/5 Çankaya / ANKARA
T: 0312 446 15 72 F: 0312 446 15 82
www.buyukharf.com.tr
BASKI
Başak Matbaacılık ve Tanıtım Hiz. Ltd. Şti.
T: 0312 397 16 17
YAYIN KURULU
Yahya AKMAN
Şanlıurfa Milletvekili
Cahit BAĞCI
Çorum Milletvekili
Kadir Ramazan COŞKUN
Genel Sekreter
19. Dönem İstanbul Milletvekili
İlknur İNCEÖZ
Aksaray Milletvekili
Alpaslan KAVAKLIOĞLU
Niğde Milletvekili
Nuri USLU
Genel Sekreter Yardımcısı
23. Dönem Uşak Milletvekili
Yayımlanan yazıların hukuki sorumluluğu
yazarlarına aittir. Makul alıntılar dışında izinsiz
iktibas yapılamaz.
E y l ül 2 013
İçindekiler
KAPAK
20
Faili belli demokrasi cinayeti:
12 Eylül
28 Prof. Dr. Naci Bostancı:
Darbeci anlayış önemli
ölçüde tasfiye oldu
33 “12 Eylül’ün ülkeye faturası ağır oldu”
37 Oral Çalışlar:
12 Eylül, otoriter bir siyasi
yapılanmayı miras bıraktı
DOSYA
50
Kalkınmada başarının anahtarı:
Bölgesel duyarlılık
46
Necmettin
Cevheri: Ülke
lafla değil,
hizmetle
kalkınır
64
Bir arz-ı ubudiyet
eseri:
Beykoz Kasrı
70
Bir bilim adamının
siyasetçi olarak
portresi:
Mehmet Fuat
Köprülü
54 Kalkınma Bakanı
Cevdet Yılmaz:
İnsanı odağa
alan bir
kalkınma
hamlesi
başlattık
4
Başkanın Mesajı
DÜNYAPARLAMENTOLARI
5Birlik’ten
9
Ayın yasaları
10Haberler
15Dünyadan
18 Ahmet Davutoğlu:
Parlamenter demokrasi
ve Türk dış politikası
44 Bekir Bozdağ:
Somali’de Türk modeli
78 Tarih Sahnesi
38 Avangarda öykünen saray:
Bourbon
86Kitap
87Film
60
68
84
88Müzik
89Televizyon
90 Vekiller ne okuyor / ne izliyor
92 Sosyal medya günlükleri
94Unutmayacağız
74
Telefonun ucunda yardıma
hazırlar: Santral çalışanları
Ahmet Tan ile siyaset
ve gazetecilik üzerine
Abdulkadir Emin Önen Hitabet
AGİTPA’yı anlattı
sanattır
80
Tamburun mızrabı elinde,
Mevla’nın kelamı dilinde
93
Sırrı Süreyya Önder ile
sosyal medya söyleşisi
4
Başkanın Mesajı
Demokrasi ve barış
Dünyanın pek çok bölgesinde sıcak çatışmaları, akan kanları çaresizlik içerisinde, üzü-
lerek seyretmek zorunda kalıyoruz. Bu bölgelerden bazıları Türkiye’nin yanı başındadır.
Suriye’de iki yıldır süren iç savaşta kimyasal silahlar kullanılmaya başladı. Irak’ta her gün
onlarca kişi bombalı saldırılarda hayatını kaybediyor. Mısır’da yapılan askerî, darbe sonrasında her gün masum insanlar ölmeye devam ediyor. Dünyamız, özlenen barış ve sükûnet
ortamına ulaşmaktan ne yazık ki uzak görünüyor. Bütün bu olumsuzluklardan en fazla zarar
gören kesim ise masum ve mazlum sivil halktır.
Gelecek nesillerin mutluluğu, huzuru, güvenliği ve refahı için insanoğlunun tarih boyunca korkunç acılara ve tahribata neden olmuş savaş ve çatışmalardan ibret alması, bu acıların
ve tahribatın tekerrür etmemesi uluslararası camianın ortak sorumluluğudur. Bu maksatla
Birleşmiş Milletler, 21 Eylül tarihini “Dünya Barış Günü” olarak ilan etmiştir. Fakat Birleşmiş Milletler’in son yıllardaki acziyeti bu kurumu sorgulanır bir konuma getirmiştir. Oysa
her yıl 21 Eylül’de, Birleşmiş Milletler Merkezi’ndeki “Barış Çanı” insanlık için çalınıyor.
Savaşlardaki insani kıyımın anısına Japonya tarafından yaptırılan bu çan, tüm kıtalardan
çocukların bağışladıkları bozuk paralarla üretildi. Çanın üzerine de “Çok Yaşa Mutlak
Barış” yazısı kazındı. Fakat şu anda dünyada barış çanları değil, savaş boruları ötmekte,
Birleşmiş Milletler ise sadece seyretmektedir.
Birleşmiş Milletler’in mevcut bozuk yapısı sebebiyle “küresel güçler” dünyanın değişik
noktalarında karışıklıklar çıkarmaktan geri durmamaktadır. Ülkelerin ve milletlerin kendilerine biçtikleri hedeflerin ve önceliklerin birbirleriyle her zaman örtüşmemesi esasen
normaldir. Ortaya çıkan farklılıkların, görüş ayrılıklarının zıtlaşma, kutuplaşma, çatışma
zihniyetiyle değil, diyalog ve uzlaşma yoluyla barışçı şekilde giderilmesi, insanlığın ortak
geleceği açısından büyük önem taşımaktadır. Böyle bir noktada demokrasi kültürü ön plana
çıkmaktadır.
Demokrasi kültürünün oturmadığı Ortadoğu ülkelerinde her gün yeni bir facia ile karşı
karşıya kalıyoruz. Küresel güçler ise kendi menfaatleri doğrultusunda değişik grupları kullanmaktan, kaos ortamı çıkarmaktan geri durmuyor.
Türkiye ise son yıllarda gerçekleştirdiği reformlarla önemli merhaleler kat etti. Türkiye’nin
ekonomi, demokrasi, hukuk, kültür, siyaset alanlarında gerçekleştirdiği dönüşümler büyük
bir zihniyet değişikliğini de beraberinde getirdi. Bu zihniyet değişimi, küresel güçlerin ülkemiz üzerindeki oyunlarını da bozmuştur.
Türkiye’nin demokratik bir ülke olarak farkındalık oluşturan nitelikleriyle bölgemizde
ilham kaynağı olması, yönetimdeki insan merkezli bir bakış açısının tezahürüdür. Vatandaşlarımız da demokratik rejimin erdemlerinin kıymetini biliyor, bunun bilinci ile yarınlara
güvenle bakıyor. Türkiye’nin gelişmiş bir demokrasi ülkesi haline gelmesi için, temel hak ve
özgürlüklerin genişletilmesinin, hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesinin önemi büyüktür. Bir ülkedeki özgürlük ortamı, esasen demokrasiye hayat veren en önemli güçtür. Demokrasimizin kalitesinin yükseltilmesi, ülkemizde gerçek barış ve huzurun yakalanmasının
yanı sıra istikrar, refah ve güvenliğin de teminatı olmaktadır. Demokrasi ve halkın iradesi
haricindeki tüm beklentiler ve çözümler bu ülkenin karanlığa itilmesi anlamına gelir.
Yıllarımızı heba etmenin acısını hep birlikte çektik. İçinde bulunduğumuz eylül ayı
tarihte acılarla doludur. Halkın oyları ile iktidara gelen Demokrat Parti 29 Eylül 1960’ta
Eylül 2013
Nevzat Pakdil
Türk Parlamenterler Birliği
Genel Başkanı,
Kahramanmaraş Milletvekili
kapatılmıştır. Yine 10 yıl bu ülkeye başbakanlık yapan rahmetli Adnan Menderes ve
iki bakan arkadaşı 17 Eylül 1961 tarihinde
idam edilmiştir. 12 Eylül 1980 tarihinde ise
bu ülkede darbe yapılmıştır. Demokrasi
dışı yapılan tüm müdahaleler ülkemizi
geriye götürmüş, sıkıntıları da beraberinde
getirmiştir.
12 Eylül 2010 tarihinde kabul edilen
Anayasa değişikliği Türkiye açısından
önemli bir reform olmuştur. Darbeleri
Araştırma Komisyonu kurulmuş ve darbe
yapanlar, darbeye teşebbüs edenler mahkemelere sevk edilmiştir. Artık Türkiye’de
demokrasi dışı tüm girişimler mahkemeler
tarafından sorgulanmaktadır.
Enerjimizi boşa harcamadan, kısır çekişmelerle günü geçirmeden ülkemizin,
insanlarımızın geleceği için çalışmalar
yürütmek zorundayız. Vizyonumuz sadece
kendi halkımız ile sınırlı değildir. Küresel
güçlerin aksine biz barışı kendimiz için
istiyorsak, dünya halkları için de istiyoruz.
Biz demokrasiyi istiyorsak, diğer ülkelerin
halkları için de istiyoruz. Biz refahı, mutluluğu kendi halkımız için istiyorsak, diğer
ülkelerin halkları için de istiyoruz.
Saygılarımla.
Birlik’ten
“İnsanlık Mısır ve
Suriye’deki vahşete
karşı sağır ve dilsiz”
Mısır ve Suriye’de yaşananları
vahşet olarak nitelendiren Türk
Parlamenterler Birliği Genel Başkanı
Nevzat Pakdil, “Dünya sesini
çıkarmayarak bu cinayet ve suçlara
iştirak etmektedir” dedi.
“Savaşın mağdurları
masum insanlar”
Türk Parlamenterler Birliği Genel Başka-
Türk Parlamenterler Birliği Genel Başkanı ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme
Komisyonu Üyesi Nevzat Pakdil, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında Mısır’da
insanlık dramı yaşandığını belirterek, “Her gün, her saat, her dakika insanlık suçu
işleniyor” dedi. Mısır’da yaşananları vahşet olarak nitelendiren Pakdil, “İnsanlık
bu vahşete karşı sağır ve dilsiz. Türkiye ve Afrika Birliği dışında ses veren yok.
Dünya bu olayları seyrederek, ses çıkarmayarak cinayete ve suça iştirak etmektedir” diye konuştu. Mısır’da seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin
görevinden alındığını ve parlamentonun feshedildiğini hatırlatan Nevzat Pakdil
şöyle devam etti:
“Mısır halkı oylarına sahip çıkıyor. Cumhurbaşkanının göreve iadesini ve derhal
seçime gidilmesini istiyor. Halkın demokrasi talebinin karşılığı katliam, tecavüz,
vahşet. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve diğer ülkeler darbeye darbe,
katliama katliam diyemiyor, sessiz kalıyor.
Darbeye direnen insanlar silahsız. Hiçbir şiddet içermeden direnişlerini sürdürüyorlar. Mısır’da darbe yapanlar ve onların arkasındakiler halkı şiddete itmek
istiyor. Ama direnişçiler binlerce ölüme rağmen bu yola başvurmuyor. Darbeciler
şehit ettikleri insanların cenazelerini bile sahiplerine vermiyor. Cenaze sahiplerinden intihar ettiğine dair düzmece belgeleri imzalamaları isteniyor. Demokrasiye
sahip çıkanlara karşı olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor. Ortada
bir haksızlık var ve haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Dünya bu olayları
seyrederek, ses çıkarmayarak bu cinayetlere, günahlara, suçlara iştirak ediyor.
Demokrasi havarisi geçinenler nerede? STK’lar, insan hakları dernekleri nerede?
Niçin seslerini yükseltmiyorlar?
Küresel güçlerin en büyük hedefi arkasında halk desteği olan liderlerdir. Ne güçlü bir Mısır, ne de güçlü bir Türkiye istiyorlar.”
n ı Ne v z a t P a k d i l ,
Suriye’ de k imyasa l
silahların da kullanı ld ığ ı bi ldiri len
saldırı sonucu 1300
sivilin ölmesini, “İki
yıldır süren iç savaşta
kimyasal silahların
da kullanılmaya başlanması insanlık dramında gelinen noktayı
göstermektedir. Suriye’de insanlar ölürken
Birleşmiş Milletler’de denge savaşı yapılıyor.
Bunun mantığını anlamak mümkün değil.
İnsanlık ölüyor, dünya seyrediyor” sözleriyle
değerlendirdi. Şu anda küresel güçlerin egemenlik savaşı yaptığına işaret eden Pakdil, “Bu
savaşın mağdurları, kaybedenleri, acı çekenleri
ise masum insanlar. Bebeklerin, çocukların,
kadınların, yaşlıların öldüğü dünyada güç
ve etkin olma mücadelesinin hiçbir anlamı
yoktur. Zulüm üzerine kurulan bir iktidar ve
egemenlik alanı ne kadar abad olabilir, ne kadar
insanlığa fayda sağlar?” diye sordu.
Eylül 2013
5
6
Birlik’ten
Antalya Şubesi’nin
kuruluşu için
çalışmalar başladı
Türk Parlamenterler
Birliği Genel Sekreteri
Kadir Ramazan Coşkun
Türk Parlamenterler Birliği’nin İstanbul,
İzmir ve Bursa’da faaliyet gösteren şubelerine bir yenisi ekleniyor. Birliğin Antalya şubesinin kurulması için çalışmalara başlandı.
Türk Parlamenterler Birliği Genel Sekreteri
Kadir Ramazan Coşkun, Antalya Şubesi’nin
kuruluşu için 22. Dönem Antalya Milletvekili Osman Akman’ın kurucu başkanlığında,
22. Dönem Antalya milletvekilleri Burhan
Kılıç ve Feridun Fikret Baloğlu ile 18. ve 19.
Dönem Antalya Milletvekili Adil Aydın’ın
görevlendirildiğini bildirdi. Coşkun, şubenin kuruluş hazırlıklarının tamamlanmasının ardından genel kurul toplantısı yapılarak
yönetim kurulu üyelerinin seçimle belirleneceğini söyledi.
Osman Akman
Eylül 2013
Türk Parlamenterler
Birliği Bursa
Şubesi 17 yaşında
Genel merkezi
Niyazi Pakyürek
Ankara’da bulunan
Türk Parlamenterler
Birliği’nin farklı şehirlerdeki şubelerinden biri de Bursa’da
hizmet veriyor. Kurulduğu 1996 yılından bu yana faaliyetlerini sürdüren Bursa
Şubesi’nin Yönetim
Kurulu’nda şu isimler yer alıyor: Niyazi
Pakyürek (Başkan),
Yahya Şimşek (2. Başkan), Faruk Ambarcıoğlu (Muhasip),
Ali Osman Sali (Sekreter), Hayati Korkmaz, Şevket
Orhan, Mustafa Dündar, Mehmet Küçükaşık, Kemal
Demirel (Üye).
Türk Parlamenterler Birliği Bursa Şubesi, kentte
şubenin tanıtımına yönelik faaliyetlerin yanı sıra
çeşitli konularda konferanslar düzenliyor. Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Yaşar
Sarıbay’ın konuşmacı olarak katıldığı ve anayasa
değişikliğinin konu alındığı konferans bunlar arasında
yer alıyor. Televizyon programları, yerel gazete ve dergilerde
şubenin tanıtımı amacıyla mülakatlar gerçekleştirilirken zaman zaman üyelerle
yemekli toplantılar da yapılıyor.
Türk Parlamenterler Birliği Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Niyazi Pakyürek, “Bir taraftan yeterince bilinmeyen, tanınmayan Bursa şubesinin tanıtımını
yaparken diğer taraftan aylık basın toplantılarıyla küresel, ulusal ve yerel konulardaki görüşlerimizi kamuoyuyla paylaşıyoruz. Akademik çevre başta olmak üzere iş
dünyası, odalar, dernekler ve diğer alanlarda kanaat önderleri ile birlikte toplumsal
faydayı önceleyen hususlarda faaliyet göstermeye gayret ediyoruz” dedi. Pakyürek,
Bursa Şubesi’ne zengin bir kütüphane kazandırmayı hedeflediklerini belirterek,
“Kütüphane hedefimize ulaşırsak başta yüksek lisans ve doktora öğrencileri olmak
üzere ilimizdeki yazar ve entelektüellerin şubemize uğramalarını temin etmiş olacağız” diye konuştu.
Birlik’ten
“Güçlü Türkiye’nin
sivil bir anayasaya
ihtiyacı var”
Türk Parlamenterler
Birliği’nden Diyanet
İşleri Başkanı’na ziyaret
Türk Parlamenterler Birliği Genel Başkanı Nevzat Pakdil,
Türk Parlamenterler Birliği (TPB), bugüne kadar yapılan değişikliklere rağmen 1982 Anayasası’nın anti demokratik ruhunun
ortadan kaldırılamadığını belirterek, “Güçlü Türkiye’nin sivil bir
anayasaya ihtiyacı var” açıklaması yaptı. TPB Genel Başkanı ve
Kahramanmaraş Milletvekili Nevzat Pakdil, mevcut anayasanın
geleceğin Türkiyesini kurmada en ciddi engel olarak karşımızda
durmaya devam ettiğini kaydetti. “Türkiye’nin önüne başta insan
hakları olmak üzere her konuda engeller koyan ve yamalı bohça haline gelen 1982 Anayasası’nın artık rafa kaldırılması ve yeni anayasanın kabul edilmesi gerekmektedir” diyen Pakdil şöyle devam etti:
“Türk Parlamenterler Birliği olarak tüm toplum kesimlerinin geniş
katılımını esas alması gerektiğine inandığımız sivil ve demokratik
yeni bir anayasanın hazırlanması için yüksek bir talep ve pozitif bir
zemin ile temsil gücü yüksek ve zinde bir parlamentomuz olduğuna
inanıyoruz.”
Nevzat Pakdil, Türkiye’nin hedeflerine ulaşması için sivil bir anayasa ihtiyacının kaçınılmaz olduğuna işaret ederek, “Sivil anayasayı
hayata geçirme zamanı geldi ve geçiyor. Bu hususta tüm kesimlerin
üzerine düşen sorumluluğu yüklenmesi gerekmektedir. Herkesin
emeği geçecek bu anayasa, millî irade tarafından kabul edilmiş bir
anayasa olacak ve onurunu tüm Türkiye yaşayacaktır” dedi.
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’i makamında
ziyaret etti. Pakdil, halkı Müslüman olan ülkelerdeki iç karışıklıklar, savaşlar ve intihar saldırılarının çok düşündürücü olduğunu belirterek, “Bizim her zamankinden çok birlik, beraberlik
ve yardımlaşmaya ihtiyacımız bulunuyor. Bizi birbirimize
düşürmeye, bölmeye çalışanlara asla müsaade etmeyelim” dedi.
İnsan haklarının temelinde insan sevgisinin yattığını kaydeden
Pakdil, “Yunus Emre ‘Yaratılanı sev, yaratandan ötürü’ diyor.
Bu sevgi, bu düşünce yapısı ile hareket ettiğinizde insanların
haklarını iade edersiniz” diye konuştu. Genel Başkan Pakdil,
daha müreffeh ve daha güçlü bir Türkiye’nin inşa edilmesinin
ça l ışma k ve mücadele
etmekten geçtiğini ifade ederek, “Miskinliğin
bizim inanç yapımızda
yeri yoktur. Çalışacağız,
mücadele edeceğiz ve her
alanda güçlü olacağız.
Ekonomik güçle birlikte
demokrasi ve insan hakları alanında geldiğimiz
seviye, şüphesiz ülkemizin en önemli kazanımları arasında yer almaktadır” dedi.
Eylül 2013
7
8
Birlik’ten
Otomobil
kampanyasında
servis ve bakım
indirimi sürüyor
Türk Parlamenterler Birliği ile And Otomo-
tiv A.Ş. arasındaki protokolle hayata geçirilen
kampanya çerçevesinde Skoda marka araç
satışlarında uygulanan özel indirim sona erdi.
Türk Parlamenterler Birliği üyelerine yönelik
kampanya kapsamındaki araç bakım, servis
ve çeşitli hizmetlere yönelik yüzde 50 indirim
uygulamasının ise devam ettiği bildirildi. Birlik
üyelerinin Skoda marka otomobiller için özel
indirimden yararlanma imkanı bulduğu kampanyanın ilgi gördüğü belirtildi.
Kampanyanın protokol imza töreninde Türk
Parlamenterler Birliği adına Genel Başkan
Nevzat Pakdil, Genel Sekreter Kadir Ramazan
Coşkun, Genel Sekreter Yardımcısı Nuri Uslu,
Say man Ömer Faruk Öz, Yönetim Kurulu
üyeleri Mehmet Sarı ve Mustafa Ataş, Genel
Koordinatör Erbay Kücet; And Otomotiv A.Ş.
adına ise Yönetim Kurulu Başkanı Necip Atalan, Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Devlet
Şankazan ve Satış Müdürü Kemal
Kaya hazır bulunmuştu. Türk
Parlamenterler Birliği Genel
Başkanı Nevzat Pakdil “Bu ülkeye hizmet etmiş ve etmekte olan
parlamenterlerimizin yararlanabileceği böyle bir protokolü
imzalamaktan dolayı mutluluk
duyuyorum” demişti.
Eylül 2013
Sayıştay Başkanı Akyel’e
nezaket ziyareti
Türk Parlamenterler Birliği Genel Başkanı ve
K a h ra ma n ma ra ş
Milletvekili Nevzat Pakdil, Sayıştay
Başkanı Doç. Dr.
Recai Akyel’e nezaket ziyaretinde
bulundu.
“Sivil toplum örgütleri
köprü görevini görüyor”
Türk Parlamenterler Birliği Genel Başkanı Nevzat Pakdil, Türk Dünyası Mühendisler ve Mimarlar Birliği’ni ziyaret etti. Türk akraba devlet ve toplulukları arasında
köprü olması açısından sivil toplum örgütlerine önemli görevler düştüğünü ifade
eden Nevzat Pakdil, “Çoğu zaman devletlerin yapamadıklarını sivil toplum örgütleri
yapabilmektedir. Türk Dünyası Mühendisler ve Mimarlar Birliği’ne de bu açıdan
önemli görevler düşüyor. Biz işbirliği için üzerimize düşeni yaparız. Bu bizim bir
anlamda üzerimizdeki bir sorumluluktur” diye konuştu.
Türk Dünyası Mühendisler ve Mimarlar Birliği Genel Başkanı İlyas Demirci ise
Türk Parlamenterler Birliği ve TBMM Parlamentolararası Dostluk Grupları ile ortaklaşa çalışmalar yapmak istediklerini belirterek,
“Bu çalışmalar içerisinde en önemlisi ortak alfabenin bir an önce oluşturulmadır”
dedi. Ziyarette Türk Parlamenterler Birliği Genel Sekreteri Kadir Ramazan Coşkun
ile Türk Dünyası Mühendisler ve Mimarlar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Alaattin
Nalcıoğlu da yer aldı.
9
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Temmuz
2013’te kabul edilen yasalar
Kanun Numarası Kabul Tarihi
Başlığı
6495
12/07/2013
Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
6496
13/07/2013
Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
6497
13/07/2013
Pan-Avrupa-Akdeniz Tercihli Menşe Kurallarına Dair Bölgesel Konvansiyonun Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun
Eylül 2013
10
Haberler
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, 24. Dönem
3. Yasama Yılı’nı değerlendirdi
Yoğun çalışmalarla
dolu bir yıl oldu
“Yeni bir anayasa
hazırlamak
milletimize siyaset
kurumu olarak
taahhüdümüzdür.
Bunun
sorumluluğu
omuzlarımızdadır,
taahhüdümüzü
yerine getirinceye
kadar da
omuzlarımızda
durmaya devam
edecektir. Anayasa
toplumsal talep
olmanın ötesinde
zaruret haline
gelmiştir.”
Eylül 2013
Türkİye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Cemil Çiçek, TBMM’de basın toplantısı düzenleyerek 24. Dönem 3. Yasama
Yılı’nı değerlendirdi. 1 Ekim 2012-13 Temmuz 2013 dönemini kapsayan 3. Yasama
Yılı’nın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
en temel kurumu olan Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin millet adına yürüttüğü yasama, denetim ve temsil görevleri
açısından yoğun çalışmalarla dolu bir yıl
olduğunu ifade eden Çiçek, “Bu yasama yılı
içerisinde Meclis çalışmalarına katkı sağlayan pek çok kesim, pek çok kişi oldu. Bu
vesileyle her birine ayrı ayrı teşekkür etmek
istiyorum” dedi. TBMM’de temsil edilen dört siyasi partinin katılım ve katkılarıyla yürütülmekte
olan anayasa yazım çalışmalarının 3. Yasama Yılı’nda da sürdürüldüğünü belirten
Çiçek, “İnsan onurunu esas alan, hak ve
özgürlük lerin standardını yükselterek
onları teminat altına alacak olan, etkin ve
verimli bir devlet hizmetini temin için dengeleri iyi kurulmuş yeni bir anayasa hazırlamak milletimize siyaset kurumu olarak
taahhüdümüzdür. Bunun sorumluluğu
omuzlarımızdadır, taahhüdümüzü yerine
getirinceye kadar da omuzlarımızda durmaya devam edecektir. Anayasa toplumsal
talep olmanın ötesinde zaruret haline gelmiştir” diye konuştu.
TBM M Ba şk a n ı C em i l Çiçek, yeni
TBMM İçtüzüğü hazırlanması çalışmalarına da değinerek şunları söyledi: “Meclis’in
Haberler
saygınlığını artırırken, ihtiyaç duyulan yasaları katılımcı bir anlayışla çıkarmayı kolaylaştıracak, etkin bir denetime imkan verecek
ve Meclis’in verimli çalışmasını sağlayacak yeni bir içtüzüğün
hazırlanmasına acil ihtiyaç duyulmaktaydı. TBMM İçtüzüğü’nün
önceki çalışmalar ışığında ele alınıp değerlendirilmesi ve ortak bir
çalışma ile yeni bir içtüzük hazırlanması için kurulan İçtüzük Uzlaşma Komisyonu’nun üyeleri ile 3 Temmuz 2013 tarihinde yaptığımız toplantıda siyasi partilerin her maddesinde uzlaştığı bir içtüzük
taslağının hazırlanamadığı anlaşılmıştır. Komisyon, İçtüzük’ün 86
maddesini aynen, 65 maddesini değiştirerek kabul etmiş, 10 maddesini ilga etmiş, 1 yeni madde ihdas etmiş, ancak 20 veya 22 madde
üzerinde mutabakat sağlayamamıştır. 3 Temmuz 2013 tarihli son
toplantının ardından hazırlanan ve çalışmaları ayrıntılı olarak
belgeleyen metin, tarafımca siyasi parti genel başkanlarının bilgi ve
değerlendirmelerine sunulmuştur.”
“Görev ve sorumluluğa davet ediyorum”
Geçen dönemlerle karşılaştırıldığında bu yasama döneminin
çok daha gergin ve üslup bakımından kırıcı geçtiğine işaret eden
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, “Söz uçuyor ama yazı kalıyor. Yıllar
sonra tutanakları inceleyecek olanlar geçmiş dönemlerle aradaki
üslup farkını göreceklerdir. Umarım önümüzdeki yasama yılında
daha yapıcı bir üslup Genel Kurul’a hakim olur. Bu konuda herkesi
göreve ve sorumluluğa davet ediyorum. TBMM, ülkenin her meselesinin konuşulduğu en meşru, en anayasal platformdur. Orada
herkes konuşacaktır, ama İçtüzük’teki ifadeyle kaba, yaralayıcı
olmayacak, temiz bir dil kullanılacaktır. Bize yakışan budur, siyaset
kurumunu yüceltecek de bu dildir” dedi.
Rakamlarla 3. Yasama Yılı
TBMM Genel Kurulu’nun 139 birleşim ve 783
oturumunda 875 saat çalışma yapıldı. Bu çalışmalara
ilişkin 46 bin 131 sayfa tutanak tutuldu.
Meclis Başkanlığı’na 149 kanun tasarısı ile 947 kanun teklifi
geldi. Kanun tasarılarından 142’si, kanun tekliflerinden 55’i
yasalaştı. Halen 208 tasarı, 9 teklif Genel Kurul gündeminde
bulunuyor. 343 tasarı, 1577 teklif ise ilgili komisyonlarda.
18 bin 578 yazılı soru önergesi verildi. Önergelerden 2 bin 792’si
süresi içinde, 6 bin 206’sı süresi geçtikten sonra cevaplandırıldı.
Süresi geçtikten sonra cevaplandırılanlar hariç olmak üzere
6 bin 128 yazılı soru önergesi Gelen Kâğıtlar’da yayımlandı.
5 önerge geri alındı, 3 bin 447 önerge ise işlemde. 3. Yasama
Yılı’nda sözlü soru önergelerinin sayısı ise 2 bin 306 oldu.
876 Meclis araştırması önergesi verildi. Bunlardan 8’i kabul
edilirken 868 önerge gündeme alınmayı bekliyor.
2 Meclis soruşturması önergesi verildi. 2 önergenin de
gündeme alınması Genel Kurul tarafından reddedildi.
458 bin 770 kişi TBMM’yi ziyaret etti. 16 Mart
2013 tarihinde başlatılan “Halk Günü” uygulaması
kapsamında 2 bin 948 kişi Meclis’i gezdi.
Eylül 2013
11
12
Haberler
Doğu Türkistan Kültür ve
Dayanışma Derneği’nden
Üstün’e ziyaret
Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği
Ankara Şubesi Başkanı Hayrullah Efendigil ve beraberindeki heyet TBMM İnsan Haklarını İnceleme
Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün’ü ziyaret etti.
Doğu Türkistan’da yaşanan zulmü hem Türkiye’de
hem de yurt dışında anlatmaya çalıştıklarını dile
getiren Hayrullah Efendigil, Türkiye’den bir grubun
oraya gidip olayları yerinde inceleyerek yaşanan zulmün ne boyutta olduğunu araştırabileceğini söyledi.
Komisyon Başkanı Üstün ise “Komisyon olarak yeni
yasama döneminde gündeme alacağımız ilk konu
Doğu Türkistan olacak” dedi.
OLİMPİYATLAR İÇİN
SPORTİF ATILIM
2020 Olimpiyat Oyunları’na
aday olan Türkiye, yüzme ve
atletizmde açığını kapatmak
için 28 milyon liralık kaynak
ayırdı. Ayrıca dünyaca ünlü
yüzücü Michael Phelps’in
antrenörü de millî takım
baş danışmanlığına
getirildi.
2020 Olimpiyat Oyunları’nın güçlü adaylarından biri olan Türkiye, bir yan-
dan da sportif başarı çıtasını yükseltmek için çalışmalar yapıyor. 17. Akdeniz
Oyunları’nda 10 madalya kazanan ülkemiz yüzme ve atletizm dalında büyük
bir atılıma hazırlanıyor. Bu doğrultuda Turkcell’in de desteğiyle, kariyerinde
37 altın madalya sahibi Amerikalı efsane yüzücü Michael Phelps’in antrenörü
Bob Bowman ve ekibi Millî Takımlar Baş Danışmanlığına getirildi. Turkcell’in
sponsor olarak 14 milyon lira yüzmeye ve 14 milyon lira atletizme maddi destek sağlamasıyla birlikte 2015 yılında Kazan’da düzenlenecek Dünya Yüzme
Şampiyonası’na yönelik hedefler de büyütülmüş oldu.
“Şampiyonluk zaman ister”
TBMM’den örnek proje
TBMM İdari Teşkilatı
toplumsal paylaşımın
ve sosyal dayanışmanın önemine dik kat
çekmek amacıyla başlattığı Sosyal Meclis
Projesi’ni tamamladı.
TBMM personelinden
oluşan gönüllü çalışma grubunun yürüttüğü “Giysi, Kitap ve
Oyuncak Kumbarası
Projesi” 3 Haziran-5 Temmuz günleri arasında bağışların toplanmasıyla başlamıştı. 125 kişinin bağış
yaparak katkı sağladığı proje, daha önce tespit edilen
ihtiyaç sahibi kurum veya kişilere bu bağışların gönderilmesiyle son buldu.
Eylül 2013
Turkcell Genel Müdür Yardımcısı Koray Öztürkler, Türkiye Yüzme Federasyonu Başkanı Ahmet Bozdoğan ve gazetecilerle bir araya gelen Bob Bowman
yüzmenin bir sabır işi olduğunu belirterek, “12-14 yaş arası sporcuların performansını yükseltip madalya için yetiştireceğiz” dedi. Bowman, “Elimizde son
derece yetenekli sporcular var. Kalıcı bir sistem kurmaya çalışıyoruz. Ama olimpiyatlara kadar önümüzde uzun bir süre var. Bunu en iyi şekilde değerlendirip
kürsüye çıkacak sporcular yetiştireceğiz” şeklinde konuştu.
Haberler
Türkiye yerli
uçağa yakın
Ulaştırma, Denizcilik
ve Haberleşme
Bakanı Binali
Yıldırım yerli uçağın
4-6 yıl içerisinde
üretileceğini söyledi.
İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Çağlar ve beraberindeki
heyeti kabul eden Ulaştırma,
Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, yerli uçak projesinin, lisansını alacakları bir modele uygulanacak modifiyelerle
birlikte 4-6 yıl içerisinde gerçekleşeceğini söyledi. Bununla birlikte
aynı anda özgün bir uçak modelinin de hazırlanarak yerli üretim
projesine başlanacağını belirten Bakan Yıldırım, “Lisanslı uçak
üretim projesiyle aynı anda başlamak üzere kendi özgün uçak modelimizin üretim projesine start vereceğiz. Bunu tamamlamamız 10
yılı bulacaktır. Hedefimiz 10 yıl sonra özgün uçağımızı uçurmak.
Türkiye’de uçak gibi katma değeri yüksek, yan sanayileriyle birlikte
kümelenmenin olduğu bir üretime ihtiyaç var” dedi. Ayrıca ülkenin
raylı sistem pazarının büyüklüğüne dikkat çeken Binali Yıldırım,
“Türkiye’nin çevresinde 75 milyar dolarlık bir raylı sistem pazarı var.
Türkiye’de raylı sisteme ürün temin eden 450 civarında üretici grubu
oluştu. Eskişehir’de birinci sınıf vagon imal ediyoruz. İlk vagon teslimatını da İngiltere’ye yapacağız” diye konuştu.
İTO Başkanı İbrahim Çağlar ise yerli üretim projesine her türlü
desteği vermeye hazır olduklarını belirterek yoğun bir trafik akışı
olan Atatürk Havalimanı’yla ilgili geliştirilecek projelere de katkı
verebileceklerini ifade etti.
Meclis binasına
büyük tadilat
İnşa edildiği günden bu yana tadilat görmeyen
Meclis binasında 5 yıl sürecek kapsamlı bir
restorasyon yapılacak.
TBMM Genel Sekreter Yardımcısı Haydar Çiftçi, TBMM Ana
Binası’nın kapsamlı bir tadilattan geçirileceğini söyledi. İnşası
Atatürk’ün talimatıyla başlayan ve 60’lı yıllarda tamamlanan
TBMM Ana Binası’nın daha önce hiç tadilat görmemesi sebebiyle bakıma ihtiyacı olduğunu belirten Çiftçi, “Bu bina, Türkiye
için de TBMM için de kıymetli ve önemli bir bina. Bu binaya
gözümüz gibi bakmamız lazım. Biz geçen yıl tescilli olmasını
sağladık. Çünkü tarihî bir özelliği var, bu binaya çivi çakıldığı
zaman bile hassas davranılması gerekiyor. Tescilden sonra bu
binanın korunması lazım. Bu manada biz Ana Bina’nın rölevesini çıkarıyoruz. Elimizde doküman, belge niteliğinde
bir çalışma olması lazım. Bunun ihalesini gerçekleştirdik. Röleveyle mevcut durumu tespit edeceğiz.
Röleveden sonra restitüsyon, yani eskiye dönük olarak, orijinal projesi olarak neydi, onu ortaya koyacağız.
Ardından binanın restorasyonunu yapacağız.
Biz burada değişiklik yapmayacağız, ağırlıklı
olarak orijinaline uygun hale getirerek restorasyon yapacağız” dedi.
Eylül 2013
13
14
Haberler
Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanı Faruk Çelik:
Paniğe kapılmayın
ŞEHİR HASTANELERİ
PROJESİ HAYATA GEÇİYOR
Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanı Faruk Çelik kamuoyunda birçok söylentiye
s e b e p ol a n k ıd e m
t a zm i nat ıyla i lg i l i
çalışmalara açık lık
getirdi. Kimsenin paniğe kapılmasını gerektirecek
bir durum olmadığını söyleyen Çelik, elde edilmiş
hakların korunacağını vurguladı. Bakan Çelik yaptığı açıklamada “Spesifik olarak ‘yok kıdem tazminatı,
yok şu konu’ diye ele almak doğru değil, bir bütünlük
içerisinde konuları ele alacağız. Eğer bir ülkede bazı
işçiler kıdem tazminatı alıyor bazıları alamıyor ise
bunun sorgulanması gerekiyor. Netice itibarıyla
herkes emeğini akıtıyor, alın terini akıtıyor. Burada
bir haksızlık varsa onu gidermek gerekiyor” diye
konuştu.
Meclis sosyal
medyadan
bildiriyor
Aktif sosyal medya kullanı-
mında öncü kurumlardan
biri olan TBMM, yapılan
çalışmaları anlık olarak
Facebook ve Twitter üzerinden duyuruyor. Konuyla ilgili konuşan TBMM
Genel Sekreteri Dr. İrfan
Neziroğlu Meclis’le alakalı
tüm bilgileri en kısa süre
içerisinde vatandaşla paylaşmak istediklerini belirterek “Sosyal medya vatandaşın bilgi edinme
hakkına verdiğimiz önemin gereği olarak başlattığımız bir uygulama” dedi. TBMM Genel Kurulu’nun
resmî Twitter hesabının yaklaşık 140 bin, kurumsal
hesabının ise yaklaşık 100 bin takipçisi var.
Eylül 2013
Sağlık Bakanlığı’nın kamu-özel işbirliği modeli kapsamında başlattığı çalışma ilk meyvesini Yozgat’ta verdi. Bu doğrultuda yapılan girişimlerin ilki
olan Yozgat Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin temel atma töreninde konuşan
Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu “Hedefimiz, kamu-özel işbirliği modelinin de katkısıyla sağlık hizmet bölgelerine en uygun yatırımları gerçekleştirmektir. Böylece bölge merkezli illerimiz öncelikli olmak üzere, büyük ölçekli
entegre hizmet imkanları sağlayan modern şehir hastaneleri kurmuş olacağız”
dedi. Toplam 275 milyon TL’lik özel sektör yatırımıyla yapılacak olan hastane
75 bin metrekarelik bir alan üzerine inşa ediliyor. Ayrıca proje Yozgat’ta tek
seferde yapılan en büyük yatırım olma özelliğini de taşıyor.
“Sağlık birimlerinin kalitesi, devletin sağlığa
verdiği önemi en iyi gösteren husustur”
Konuşmasına hastanelerin fiziki şartlarının iyileştirilmesinin önemini vurgulayarak devam eden Müezzinoğlu, “Sayın Başbakanımızın da özel önem
verdiği, 10 yıllık hayalim dediği Şehir Hastaneleri Projesi’ni artık hayata geçiriyoruz. Sayın Başbakanımıza teşekkürü bir borç biliyorum. Uzun süredir
üzerinde çalıştığımız hizmet ve finansman modeli olan Kamu Özel İşbirliği
Yöntemi ile reformlarımıza bir yenisini daha ekliyoruz. Bu modelin de katkılarıyla bütün hastanelerimizi 2023 Türkiye vizyonuna uygun hale getireceğiz.
Bu kapsamda öncelikle 22 ilimizde yapılması hedeflenen hastaneler için Bakanlığımızın ilgili birimleri gerekli fizibilite çalışmalarını yapıyor. Gelinen
aşamada ise 8 ilimizde yapacağımız 9 sağlık kompleksinin sözleşmelerini ilgili
firmalarla imzaladık. Bugün ise aynı model kapsamında projelendirdiğimiz
Yozgat Eğitim ve Araştırma Hastanemizin temelini atıyor, sağlık alanında yeni
bir sayfa açacak yatırımların startını Yozgatımızda veriyoruz. Yozgatımıza ve
ülkemize hayırlı olsun” dedi.
Haberler
“Bir Projem Var!
Bir Önerim Var!”
çalışmaları tamamlandı
Meclis’te “Yasama
Bilgilendirme Eğitimi”
T B M M İ n s a n K a y n a k-
İkinci dönemi 15 Mart 2012’de başlayan “Bir Projem Var! Bir
Önerim Var!” uygulaması tamamlandı. Değerlendirme Kurulu
1 Temmuz 2012-30 Haziran 2013 tarihleri arasında başvurulan proje ve önerileri inceleyerek uygulamanın ikinci dönemine son verdi.
Bu dönemde TBMM İdari Teşkilatı personeli tarafından 230 proje
ve öneri sunuldu. İlk beşte yer alan proje ve önerilerin önümüzdeki
dönemde açıklanacağı ve ödül almaya değer görülen personele törenle ödüllerinin verileceği bildirildi.
ları Başkanlığı tarafından
Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden gelen öğrenciler
için “Yasama Bilgilendirme
Eğitimi” düzenlendi. TBMM
Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Muhammet Bozdağ
programın açılışında yaptığı
konuşmada projenin amacının üniversite öğrencilerinin yasamaya ilişkin bilgi
kapasitelerini geliştirmek
olduğunu söyledi. Beş günlük program boyunca öğrencilere yönetici ve uzmanlar
tarafından yasama sürecini
kapsayan birçok konuyla ilgili eğitici sunumlar gerçekleştirildi.
Milletvekillerinden
Gürkut Acar’dan örnek davranış
Kral’ın kramponları Mehmet Ali Şahin’e
CHP A nta lya Mi l let vek i li
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı
ve Karabük Milletvekili Mehmet
Ali Şahin, Karabük’ün Yenice ilçesinde sentetik çim tesislerinin açılışına katıldı. Bir de futbol müsabakası düzenlenen açılışta teknik
direktörlüğünü Mehmet Ali Şahin
ile AK Parti Karabük Milletvekili
Osman Kahveci’nin yaptığı takımlar karşılaştı. Şahin’in takımında
eski millî futbolcular Tanju Çolak, Erdi Demir ve Savaş Demiral;
Kahveci’nin takımında ise Karabük Valisi İzzettin Küçük, Vali Yardımcısı Tarkan Keskin, AK Parti İl Başkanı Ömer Ayar forma giydi.
Mehmet Ali Şahin’in Tanju’lu kadrosunun kazandığı maçın ardından efsane futbolcu Tanju Çolak Avrupa Gol Kralı olduğu dönemde
giydiği ayakkabıları Mehmet Ali Şahin’e hediye etti.
Gürkut Acar, Antalya’da yolun karşısına geçmeye çalışan bir yayaya çarpıp kaçan
motosiklet sürücüsünü takip
ederek yakalattı. Antalya’nın
Kepez ilçesinde gerçekleşen
olayda trafik ışıklarına uymayan bir motosiklet sürücüsü
12 yaşında bir çocuğa çarparak kaçmaya yeltendi. O sırada kavşakta
bulunan Acar, kaçan motosikleti takibe aldı. Başka bir tır şoförünün de peşine düştüğü motosiklet olay yerinden 1,5 kilometre uzaklıkta sıkıştırılarak yakalandı. Eşinin ikazı üzerine durumu fark edip
motosikleti takip ettiğini ve diğer araç şoförleriyle birlikte yakalamayı başardıklarını söyleyen Acar, “Bu insanlar yurttaşlık görevini
yaptı. Orada haksızlığa uğrayan bir çocuk için mücadele ettiler. Çok
yüreğim sızlıyor, bunlar da 17-18 yaşında çocuklar” dedi.
Eylül 2013
15
16
Dünyadan
Avustralya Parlamentosu’na
Türk Senatör
Avustralya tarihinde ilk kez Türk kökenli bir siyasetçi, İşçi
Partisi’nden Mehmet Tillem, Victoria senatörü seçilerek parlamentoya girdi. Avustralya İşçi Partisi (ALP) Victoria Senatörü David
Feeney’nin istifasının ardından, partideki delegelerin oylarıyla
senatörlük seçimini kazanan Mehmet Tillem, bu başarısı ile Avustralya Federal Parlamentosu’na giren ilk Türk kökenli siyasetçi oldu.
1974 yılında Kayseri’nin Tavas ilçesinde doğan Mehmet Tillem,
göçmen bir ailenin çocuğu olarak Avustralya’ya henüz iki yaşındayken gitti. Siyasete RMIT Üniversitesi’nde öğrenci sendikası başkanı
olarak başladı. Son 20 yıldır Avustralya İşçi Partisi’nin birçok kademesinde görev alan Tillem, RMIT Üniversitesi’nde ticaret eğitimi
aldı.
Avustralya Federal Parlamentosu’ndaki 72 senatörden 31’i İşçi
Partisi’ni temsil ediyor. Mehmet Tillem de senatoda Victoria eyaletini temsil eden 7 İşçi Partiliden biri.
Suudi Prens muhalefete katıldı
Pakistan’ın yeni
cumhurbaşkanı
Memnun Hüseyin
Pakistan Meclisi, Asıf Ali Zerdari’den boşalan cum-
Suudi prenslerinden Halid bin Ferhan bin Abdulaziz El Suud, Suudi rejiminden ayrıldığını ve yönetim karşıtı İslami Islah Hareketi’ne
katıldığını açıklayan bir bildiri yayımladı.
Bildirisinde kendisiyle aynı görüşte olan diğer prenslere de
“Allah’ın rızasını gözeterek” sessizliklerini bozma çağrısında bulunan Prens Halid bin Ferhan, kendisinin ve ailesinin halen ülkeye
hakim olan aile olarak çok acı tecrübelere sahip olduğunu belirtti.
Prens, “Suudi Arabistan’ı yöneten Suud ailesinden ayrıldığını onur
duyarak açıkladığını” ifade etti.
Ülkede siyasi faaliyetleri yasaklanan Saad el-Fakih’in liderliğini
üstlendiği İslami Islah Hareketi, 1996’dan bu yana “Suudi rejiminin
insan hakları ve siyasi özgürlükler alanında reform yapması gerektiği” söylemiyle muhalefet yapıyor.
Eylül 2013
hurbaşkanlığı koltuğuna iktidardaki Pakistan Müslüman
Birliği ’nin (PML-N) aday ı
Memnun Hüseyin’i seçti.
Seçim, oylama tarihinin değiştirilmesinden dolayı ana
muhalefet Pakistan Halk Partisi tarafından boykot edilmişti.
Bir dönem Sind eyaletinin başkanlığını da yürüten
73 yaşındaki Memnun Hüseyin, görevi Cumhurbaşkanı
Asıf Ali Zerdari’den 8 Eylül’de devralıyor. İktidar partisi
PML-N, 1999 yılında darbeyle iktidardan indirilmiş,
geçtiğimiz mayıs ayında yapılan seçimlerle 14 yıl aradan
sonra tekrar başa gelmişti. Pakistan’ın 66 yıllık bağımsızlık tarihinde 11 cumhurbaşkanının beşi darbeyle göreve
getirildi. Zerdari ise ülkede seçimle başa gelip görevini
tamamlayarak Pakistan tarihinde bir ilki gerçekleştirdi.
Dünyadan
Aliyev resmen aday
İran ile Rusya yeni nükleer
santral konusunda anlaştı
Azerbaycan’ın şimdiki Cumhurbaşkanı İlham Aliyev,
9 Ekim’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerine resmen
aday oldu.
Aliyev’in Merkez Seçim Komisyonu’na
başvuru belgelerinin teslim edilmesinin
ardından, cumhurbaşkanı aday sayısı
17’ye ulaştı. Cumhurbaşkanının görev
süresinin 5 yıl olduğu Azerbaycan’da
bir önceki cumhurbaşkanlığı seçimleri
15 Ekim 2008’de yapılmıştı. Aliyev,
bu seçimde oyların yüzde 88’ini
a lara k cumhurbaşkanı
seçilmişti.
Hükümeti
kurma görevi
Yorgancıoğlu’nda
KKTC Cumhurbaşkanı Der-
viş Eroğlu, hükümeti kurma
görevini Cumhuriyetçi Türk
Partisi-Birleşik Güçler (CTPBG) Genel Başkanı Özkan
Yorgancıoğlu’na verdi.
KKTC’de 28 Temmuz erken genel seçimlerinin ardından Cumhurbaşkanı Derviş
Eroğlu, Cumhuriyetçi Türk
Partisi-Birleşik Güçler (CTPBG) Genel Başkanı Özkan Yorgancıoğlu başkanlığındaki heyeti Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda kabul etti. Eroğlu, görüşme sonrasında yaptığı açıklamada
hükümeti kurma görevini seçimden birinci parti olarak çıkan CTP-BG’ye
verdiğini söyledi.
Eroğlu, anayasanın kendisine verdiği yetkiye dayanarak hükümeti kurma
görevini CTP-BG Genel Başkanı Özkan Yorgancıoğlu’na verdiğini belirterek
hükümet kurma çalışmalarının en kısa zamanda tamamlanmasını ve oluşturulacak yeni hükümetin başarılı olmasını temenni etti.
CTP-BG Genel Başkanı Yorgancıoğlu hükümeti kurma çalışmalarını en
kısa zamanda tamamlamak adına partilerle görüşmelerin süratle yapılacağını
vurgulayarak, halkın içinde bulunduğu durumdan kurtarılmasını amaçladıklarını kaydetti.
İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salih, yapılan müzakereler sonucu Moskova ve Tahran arasında yeni nükleer
enerji santrali anlaşması imzalanacağını açıkladı. Ali
Ekber Salih “İran, Rusya ile müzakere içerisinde ve en
kısa zamanda karşılıklı mutabakatla yeni nükleer enerji
santralinin inşasına başlanması için imza atacak” dedi.
Salih, İran’ın nükleer programının kesinlikle barışçıl
olduğunun, nükleer enerjinin elektrik üretimi ve tıbbi
gereklilikler için kullanıldığının altını çizdi.
Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, ilk basın toplantısında İran’ın Rusya ile nükleer enerji geliştirme konusunda
işbirliğine devam edeceğini şu sözlerle ifade etmişti:
“20 bin megavatlık nükleer enerjiye ihtiyacımız var.
Bunun üzerinde anlaşma içerisindeyiz. Umarım ki her
şey planlanan şekilde gelişir ve İran nükleer enerji santrali geliştirmeye ve işbirliği içinde olmaya devam eder.
İran hükümeti komşu ülkelerle nükleer enerji konusunda anlaşma içerisinde olacak, bunlardan biri de Rusya.”
Rusya’nın Parlamento Sözcüsü Sergey Narişkin İran’a
gerçekleştirdiği ziyarette İran’ın Buşehr kentinde yapılacak nükleer enerji santralinin ardından sivil nükleer
enerji konusunda işbirliğinin daha da artacağını açıkladı.
Buşehr’deki yapı Ortadoğu’daki ilk sivil nükleer santrali. 1975 yılında Alman şirket tarafından başlanan bu
santral 1979’daİran İslam Devrimi’nin ardından durdurulmuştu. İran ile Rusya arasında 1995 yılında bitirilmesi için anlaşma imzalanmasının ardından 2011’de
hazır hale gelen bu santralin nükleer silah ve benzeri
teknolojiler üretmekle ilişkisi bulunmuyor.
Eylül 2013
17
18
Parlamenter demokrasi
ve Türk dış politikası
D
Ahmet Davutoğlu
Dışişleri Bakanı
İnsani diplomasi aktif ve
çok boyutlu dış politikamızın
temel önceliklerinden birini
oluşturmaktadır. Bu nedenledir ki
çevremizde vuku bulmakta olan
gelişmelere karşı ilk refleksimiz
insani boyutta şekillenmektedir.
Eylül 2013
ünyamızda siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda iç içe geçmiş bir dizi
değişim süreci yaşanıyor. Demokratik ideallerin gerçek anlamda
evrensel düzeyde sahiplenildiği, halkın meşru talep ve beklentileri hilafında bir rejim veya yönetim anlayışının geride bırakıldığı bir dönemden
geçiyoruz.
Bu bağlamda, yüzyıllık bir statükonun yıkıldığı geniş Ortadoğu coğrafyası tarihî bir eşikten geçmektedir. Gerçekten de Suriye’den Tunus’a
kadar uzanan bu kadim medeniyetler topluluğuna bakıldığında, bir yanda
özgürlük, onur, hak ve adalet mücadelesinin ışıklandırdığı ümit dolu bir
gelecek beklentisinin, diğer yanda ise mezhepsel, dinî ve etnik çatışmaların körüklendiği uzun süreli bir istikrarsızlık ve savaş korkusunun hüküm
sürdüğü görülmektedir.
Maalesef bu tarihî dönüşüm sürecini raydan çıkarma potansiyelini
barındıran önemli gelişmelere tanıklık etmekteyiz. Başta Mısır olmak
üzere Tunus, Yemen ve Libya gibi demokrasiyi kültür ve kurumlarıyla
inşa yönünde çaba gösteren ülkelerde bu süreçlerin sekteye uğratılması
riskiyle karşı karşıyayız. Bu gelişmeleri geçen yüzyılın bakış açısını yansıtan siyasi, ekonomik, kültürel paradigmalar temelinde yorumlayıp tutum
almak hatalı bir davranıştır.
Zira Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesinde tohumları ancak yeşermekte
olan katılımcı ve temsili siyasi sistemlerin otokrat ve kontrollü rejimlerle
ikame edilerek istikrar sağlanacağını düşünmek en hafif ifadesiyle tarihten ders almamak olacaktır. Bu yöntemle kısa vadede sağlanacak istikrar
ancak geçici olabilecektir. Bölge ülkelerinin karşı karşıya bulundukları ağır
sosyo-ekonomik durumla baş etmek halkların iradesinin engellenmesiyle
mümkün olamayacaktır. Bu aşamadan sonra çeşitli korku senaryolarıyla
bölge halklarını sindirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.
Bu süreçte, bölge insanının kendi kaderini tayin etme konusunda atalet
ve çaresizlik içinde olduğunu, bölgenin sosyo-kültürel dokusunun çağdaş
demokratik düzenle uyuşmayacağını iddia eden söylemlere en iyi yanıtı
demokratik kazanımlarını korumak için hayatlarını hiçe sayan kitleler
vermektedir.
Türkiye bu sürecin başından itibaren ilkeler ve değerler temelinde bir
politika izlemiş ve sancılı birer dönüşüm sürecinden geçen ülkelere yardım
elini uzatmakta öncü bir rol üstlenmiştir. Bölgeye yönelik yaklaşımımızın
insani bağlar, stratejik çıkarlar ve evrensel değerler olmak üzere üç ana
boyutu bulunmaktadır.
19
İnsani diplomasi aktif ve çok boyutlu dış politikamızın temel önceliklerinden birini oluşturmaktadır. Bu nedenledir ki çevremizde vuku bulmakta
olan gelişmelere karşı ilk refleksimiz insani boyutta şekillenmektedir. Yine
aynı nedenle ülkemiz, baskı ve şiddetten kaçarak ülkemize sığınanlara yardım elini uzatmakta bir tereddüt göstermemekte, meseleye her türlü çıkar
hesabının ötesinde evvel emirde insani perspektiften yaklaşmaktadır. Sayıları yarım milyonu geçen Suriyelilere karşı izlediğimiz açık kapı politikamız
bunun somut bir örneğidir.
Kendi halkının desteğine sahip, demokratik ve meşru rejimlerle
geleceğe yönelik olarak daha kapsamlı bir işbirliğine gidebileceğimize
dair öngörümüz ise, bölgeye yönelik yaklaşımımızın stratejik boyutunu
oluşturmaktadır. Yakın çevremizde uzlaşmacı bir siyasi kültürün hakim
olmasıyla birlikte geniş bir refah, işbirliği ve barış alanının ortaya çıkmasını
hedefliyoruz. Bu vizyon çerçevesinde ülkemiz siyaset, ekonomi ve diplomasi alanındaki tecrübelerini bölge ülkeleriyle paylaşmaktadır.
Stratejik yaklaşımımızın önemli bir parçasını uzun vadede ulusal çıkarlarımızla uyumlu bir bölgesel işbirliği modelinin tesis edilmesi oluşturmaktadır. Temel itibarıyla kazan-kazan ilkesine göre kurguladığımız ve herkes için
güvenlik ve bölgesel sahiplenme ilkeleri üzerinde inşa edilen bu politikayı
hayata geçirmek çıkarlarımızın bir gereğidir. Tabiatıyla bölgemizin içinden
geçmekte olduğu olağanüstü dönem bu vizyonun hayata geçirilmesinde
bazı zorlukları da beraberinde getirmektedir. Ancak, esasında geçiş dönemlerine has mevcut istikrarsızlığın azaltılmasının en etkin yöntemlerinden
birinin de yine bölgesel işbirliğinden geçtiği unutulmamalıdır.
Dış politikamızda ulusal çıkarlarımız ve evrensel değerler arasında
azami uyumlu bir denge tesisi bölgesel yaklaşımımızın üçüncü boyutunu
oluşturmaktadır. İşte bu anlayışla, Mısır’da demokrasi ve insan hakları
ayaklar altına alınırken Türkiye her şeyden önce evrensel değerler doğrultusunda bir tutum takınmış ve demokrasinin tüm grupları kapsayacak şekilde
yeniden tesisi, siyasi tutukluların serbest bırakılması ve şiddetin derhal
sonlandırılması konularında yapıcı çözüm önerilerinde bulunmuştur.
Unutulmamalıdır ki Mısır bölgedeki dönüşüm sürecinde kilit konumdadır.
Bu nedenle Mısır’da savunduğumuz değerler doğrultusunda izlediğimiz
tavizsiz siyaset uzun vadede özellikle halklar nezdinde Türkiye’nin güvenilir
ve tutarlı bir aktör olarak yumuşak gücüne önemli katkılarda bulunacaktır.
Neticede, demokratikleşme olarak nitelendirdiğimiz olgu esasen çok
boyutlu bir mahiyet taşımakta ve farklı aşamaları da bünyesinde barın-
dırmaktadır. Ancak bu dönüşümlerin geriye dönülmez nitelik taşıdığını
söyleyebilmek için asıl kritik aşama “demokrasinin pekişmesi” olarak da
adlandırabileceğimiz ikinci aşamadır. Bir ülkede demokrasinin pekiştiğini
ve yerleştiğini söyleyebilmek için, tüm siyasi aktörler ve halk tarafından
demokrasinin tek alternatif olarak algılanması ve hiçbir kişi veya zümrenin
güç mücadelesinde demokratik olmayan yollara tevessül etmemesi gerekmektedir. Bu çerçevede, demokrasinin bir ülkede yerleşmesi için temel
anayasal ve yasal düzenlemelerin hayata geçirilmiş olması, demokratik
kurumların ve süreçlerin tesis edilerek işletilmesi ve halkın demokrasiye
güçlü bir şekilde sahip çıkması gerekmektedir.
Ne yazık ki Suriye’den sonra Mısır’da da uluslararası camia kötü bir sınav
vermiş ve Mısır’da demokrasisinin müdafaası için gereken tepkiyi gösterememiştir. Küresel yönetişim mekanizmalarında gözlemlediğimiz ve çeşitli
vesilelerle dile getirdiğimiz yapısal adaletsizliğe ilaveten, uluslararası toplumun reflekslerinin ve yaklaşımlarının da yeterince adil ve duyarlı olduğunu
savunmak mümkün değildir. Bazı ülkelerin kendi ulusal çıkar tanımlamaları
doğrultusunda tüm dünyanın gözünün önünde cereyan eden haksızlıklara
ve hukuksuzluklara sessiz kalabildiğini görmek insanlık vicdanını derinden
yaralamıştır.
İşte bu arka plan çerçevesinde, katılımcı siyasi sistemlerin olmazsa
olmazı konumundaki parlamenter diplomasinin öneminin iyi anlaşılması
gereklidir. Dış politika aktörlerinin çeşitlendiği ve diplomasinin daha
demokratik, şeffaf ve katılımcı süreçler sonucunda şekillendirildiği bir
dünyada yaşıyoruz. Şayet başta Ortadoğu olmak üzere yakın coğrafyamızda
arzuladığımız ortak çıkarlar temelli işbirliği modeline ulaşmak istiyorsak,
bu süreçte parlamentoların etkin rol oynamasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Türkiye bu öngörülerle hareket etmekte, bölgesinde istikrar sağlayıcı
ve yapıcı bir güç olarak politikalar izlemektedir. Öte yandan, Türkiye’nin
dış politikada ilgi ve etkinlik menzili bölgesiyle sınırlı değildir. Ekonomik
kalkınmasına paralel olarak dış politikada da giderek artan ve çeşitlenen
araçları sayesinde Türkiye, bölgesinin ötesinde, küresel ölçekte de barış,
istikrar, kültürel uyum ve refaha katkı sağlama yönündeki çabalara aktif
katkı ve katılım sağlamaktadır.
Büyük bir ekonomiye sahip olan ve etrafındaki jeopolitik çalkantılara
rağmen bir istikrar adası konumunu sürdüren ülkemizin izlediği bu yapıcı
dış politikanın önemi her zamankinden fazla artmıştır.
Eylül 2013
Faili belli demokrasi cinayeti:
12 EYLÜL
Eylül 2013
27 Mayıs’ta cuntaya merhaba diyen Türkiye,
1971 Muhtırası’yla bir de ayar yer. Bu ayar pek
bir işe yaramamış olacak ki ülkede ne şiddet
olayları biter, ne ekonomi yoluna girer, ne de
cinayetler azalır… Zaten memleket bir dolu
sorunla uğraşırken bunlara bir de askerin sivil
yönetime ezelden beri olan güvensizliği eklenince,
12 Eylül hediye edilir Türkiye Cumhuriyeti’ne…
Eylül 2013
22
Kapak
Demokrasinin
sonbaharı
Gökçe Doru
Sadece üç yıl gibi görünen darbe
süreci kundaktaki bebekten bir
ayağı çukurdakilere, yiyecek
ekmek bulamayandan köşklerde
oturanlara her bireyi; spordan
sanata, bilimden edebiyata her
alanı olumsuz etkileyen sonuçlar
doğurdu.
Eylül 2013
L
iberalizm, petrol ambargosu ve 68 kuşağı, 1970-80 yılları
arasında tüm dünyayı tesiri altına alan sert fırtınanın
işaret fişekleri sayılabilecek kavramlardır. Bakışlarımızı
Türkiye’ye çevirdiğimizde ise gördüğümüz, bu kavramların
yakıcılığıdır. Bu tehlikeli sularda binlerce genç boğulmuş,
zindanlara tıkılmıştır.
Yaygınlaşan siyasi cinayetler, TBMM’nin birçok turun ardından cumhurbaşkanını seçememesi, şeriat provası olarak
değerlendirilen Kudüs Mitingi, dönemin başbakanının “70
sente muhtacız” sözü ile işaret edilen ekonomik sıkıntılar
ve halkın gelecek kaygısının tüm hayatı esir alması, işsizlik,
siyasi çatışmalar, 13 ildeki sıkıyönetim ve katliam boyutuna
varan mezhep çatışmaları… Memlekette hal böyle iken, mevcut hükümet de yetersiz kalınca dön baba dönelim aynı yere
Kapak
gelelim, ordu Türk siyasi tarih sahnesinde bir kez daha rol çalar ve üçüncü
kere yönetime dipçikle müdahale eder.
1960 askerî müda ha lesi sonrası
düzenin sivilleştirilmesi ve askerin
kışlaya dönmesi için verilen çaba 1971
Muhtırası ile zaten bozulmuştur. Kışlada ancak dokuz sene sabredebilen
asker, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet
Kanunu’nun 35. maddesinde kendisine verilen, “Türkiye Cumhuriyeti’ni
koruma ve kollama” görevini yerine
getirmek üzere harekete geçer. Kurtuluş Savaşı’ndan itibaren süregelen bir
gelenekle halkın orduya olan güveni
ve onu tek kurtarıcı olarak görmesi bu
hareketi güya meşrulaştırır.
“Bayrak Harekatı” adı verilen ve 11
Temmuz günü saat 04:00’te yapılması
tasarlanan harekat çeşitli nedenlerle
ertelenmiş, ancak paşalara 5 Eylül 1980 tarihinden itibaren her an hazır bulunmaları notu özel kuryelerle iletilmişti. Nihayet 12 Eylül 1980 sabahı ordu yönetime
el koydu.
Emir-komuta zinciri esasında hareket eden ordu, radyo ve televizyonda yayımladığı ilk bildirisine “Yüce Türk Milleti” hitabıyla başlıyor, iç ve dış düşmanların
varlığı ve ülkemize yönelik haince saldırıları, siyasal partilerin uzlaşmaz tutumları,
Atatürkçülüğün elden gittiği gibi konulara değiniyordu. Bildiride ülke yönetimine
bu sebeplerle el konulduğunun altı çiziliyordu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral
Kenan Evren başkanlığında, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin,
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan
oluşan Milli Güvenlik Konseyi devletin bütün yetkilerini kendinde toplamıştı.
Sabah bir sağcının öldürüldüğü silahın öğleden sonra bir solcunun öldürülmesinde kullanılması, zıt kutuplardaki insanların silah numaralarının birbirini
takip etmesi, hangi grubun açtığı belli olmayan çapraz ateşler ve vızır vızır işleyen
kurşunların darbe sonrasında aniden kesilmesi bu işin içinde bir iş olduğu şüphesini doğuruyordu. Kan gölünü kurutmanın çaresini darbe olarak gören zihniyet,
bu harekatın Türkiye üzerinde kirli hesapları olanların ekmeğine yağ süreceğini,
Türkiye’nin demokratikleşme süreci ve atılım gayretini sekteye uğratacağını biliyordu. Amerika’nın deyimiyle çocuklar işi başarmıştı.
Eylül 2013
23
24
Kapak
Yeni bir askerî dönem ile karşı karşıya kalan Türk milleti 13 Eylül 1980
sabahına yeni umutlarla uyandı. Artık
bireylerin can güvenliği sağlanacak;
terör, şiddet ve faili meçhul cinayetler
ortadan kalkacak; Türkiye kardeşliğin egemen olduğu aydınlık bir ülke
olacaktı. En azından halk, egemen
güçlerin veya zinde kuvvetlerin diyelim, “Mutlu olunacak; ol!” komutunu
yerine getirmişti. Bu umutların sönmesi çok sürmedi…
Anayasa mı anayasak mı?
1980 yılından itibaren üç yıl boyunca
fiilen ve şahsen, sonrasında “vesayeten” ülke yönetiminde tek söz sahibi
olan ordu, Kenan Evren’in Çankaya’yı
garantilemesinin ardından 1983 yılı
genel seçimleriyle görevini sivil siyasete devretti. Ancak hangi kişilerin
hangi partilerde yer alacağı ve partilerin sergileyecekleri siyasal eğilim yine
asker kontrolü altındaydı.
Sadece üç yıl gibi görünen darbe
süreci kundaktaki bebekten bir ayağı
çukurdakilere, yiyecek ekmek bulamayandan köşklerde oturanlara her bireyi; spordan sanata, bilimden edebiyata
her alanı olumsuz etkileyen sonuçlar
doğurdu. Bugün doğanları bile ilgilendiren, herkesi kurulan sistemin bir
parçası olmaya zorlayan, A’dan Z’ye
her şeyi baştan şekillendiren o üç yıl
içinde en az otuz yıl tartışılacak bir
anayasa da hazırlandı.
1961 Anayasası, 1971 Muhtırası ile
zaten değiştirilmişti. Bu haliyle de
bol gelmiş olacak ki darbe döneminde
tamamen rafa kaldırılmış, yeni baştan
yapılanmayı sağlayacak 1982 Anayasası için hazırlıklara başlanmıştı.
Anayasa metnini hazırlama görevi,
MGK’nin düzenlediği kurallar çerçevesinde, başkanlığını Prof. Dr. Orhan
Aldıkaçtı’nın yaptığı 15 kişilik bir
komisyona verilmişti. Bu komisyon
Eylül 2013
çalışmalarını üniversiteler, sendikalar, yüksek mahkemeler gibi kurum ve kuruluşlardan görüş isteyerek tamamladı.
Kişilere geniş hak ve özgürlükler tanıyan ve haddizatında kendisi de darbe
sonrası çıkarılan bir anayasa olan 1961 Anayasası’nın aksine bu anayasada kişiler
değil devlet koruma altına alınmış, cumhurbaşkanının yetkileri artırılmış, halka
karşı kamu güçlendirilmişti.
Yeni anayasanın kabulü için 7 Kasım 1982’de halk oylamasına gidildi ve
%91,37 “Evet” oyu çıktı. Bu sonuç, Amerikalı siyaset bilimci Samuel Phillips
Huntington’ın “Demokratik rejimin yerini otoriter bir rejimin alması halk tarafından hemen daima büyük bir ferahlama duygusu ve ezici bir onayla karşılanmıştır”
Kapak
sözünü doğrular nitelikteydi. Referandum öncesi gazetelere uygulanan
baskıcı politikalar, Kenan Evren’in
yaptığı tehditkar konuşmalar, herkesi
fişlemeye müsait şeffaf oy pusulaları
hariç tutulursa otoriter rejim gerçekten de halkta ferahlama duygusu (!)
yaratmıştı.
Kayıp kuşak
1982 Anayasası’nın 26. maddesindeki
“Herkes düşünce ve kanaatlerini söz,
yazı, resim veya başka yollarla, tek
başına veya toplu olarak açık lama
ve yayma hakkına sahiptir…” ve 28.
maddesindeki “Basın hürdür, sansür
edilemez…” cümleleri Türk basınına
sözde özgürlük tanıyordu. Gazete ve
dergiler, televizyon ve radyolar haberleri hükümetten izin aldıktan sonra
yayımlayacak kadar özgürdü.
“Boyalı basın” yaptığı haberleri
hükümete beğendirme yarışındayken,
diğer gazeteler uyarı almış, para cezaları yemiş, kapatılmış, gazeteciler
gözaltına alınmış, hapse mahkum
edilmişti. Gazeteler zamanla suya
sabuna dokunmayan, yalnızca magazin içerikli haberlere yer vermeye
başlamışlardı. Gazetecilikle alakası
olmayan matbuat patronları türemiş,
bunlar sahip oldukları basın-yayın
kuruluşları aracılığıyla tam da yönetimin istediği gibi haberler yapmaya
başlamıştı. Demir yumrukla hizaya
çekilen basın, bir yerde halkın hangi
çizginin gerisinde beklemesi gerektiğini de resmediyordu.
Sendikaların işlevsiz hale getirildiği, işçi örgütlenmesinin zayıflatıldığı,
grev ha k k ını yasa larla k ısıtlayan,
toplumu depolitize etme çalışmaları
yapan 12 Eylül dönemi en büyük zararı apolitik bir karakterle yetiştirme
hedefinde olduğu yeni nesillere verdi.
Gece yarısı evleri basıp her yeri tarumar ederek, ülkeyi bir baştan bir başa
Toplumu
depolitize
etme
çalışmaları yapan
12 Eylül dönemi
en büyük
zararı apolitik
bir karakterle
yetiştirme
hedefinde
olduğu yeni
nesillere verdi.
mengenelerde sıkıştırarak o dönemin çocukları üzerinde
yaşattığı travma yetmemiş, cuntacı zihniyet gözünü yeni
doğacak nesillere dikmişti.
Dr. Erdal Atabek, 80 sonrası doğan nesli “kayıp kuşak”
olarak niteler ve hiçbir değer yargısına sahip olmayan; hiçbir
kişiye, kurama, kavrama, idareye sorumluluk duymayan; ne
istediğini, neden istediğini bilmeyen, düşünmeyen, umursamayan; güdüleri ve dürtüleriyle yaşayan bir kuşak olarak
tanımlar.
Eylül 2013
25
26
Kapak
MGK kararıyla kapatılan partilerin tabelaları sökülürken.
Eylül 2013
Kapak
90’larda, gelişen teknolojinin de
yardımıyla daha az okuyan, daha çok
televizyon seyreden, daha az bilen ve
düşünen genç nesil hedeflendiği üzere siyasetten mümkün mertebe uzak
tutulabildi.
Darbe gerekçelerinden biri Atatürkçülüğün elden gitmesiyken, onun
memleketin geleceğini emanet ettiği
gençlere yaşatılan travma, cuntanın
yüzlerce çelişkisinden yalnızca biriydi.
Hukuk yoluna girecek derken hukuksuzluğun baş gösterdiği, herkese
adalet gelecek derken suçsuzun da
yargılanıp ceza aldığı, ölümler bitecek
diye sevinirken bir yanıyla nurtopu gibi
bir terör belasını kucağımızda bulduğumuz tarihtir 12 Eylül…
Dönemden muzda rip ola n la rın
sayısı milyonları bulur. 1 milyon 683
bin kişi fişlenir, 650 bin kişi gözaltına
alınır, 7 bin kişi idamla yargılanır, 50
kişi asılarak idam edilir… 12 Eylül,
binlerce bilim adamını da mağdur
ederek çoğunun yurt dışına kaçmasına
sebebiyet verir ve aslında Türkiye’nin
geleceğini sakatlar.
Kelebek kadar ömür yaşamış olanlar
kemik yaşı büyük gösterilerek asılırken, fikirleri yüzünden mahkum edilenler dudak uçuklatacak işkencelere
maruz bırakılır. “İşkence”, 12 Eylül’ün
en bariz tanımıdır belki de. Cuntacılar
aynaya baktıklarında değil de memleketin gençlerinde ve düşünürlerinde
görür “vatan haini” sıfatını. Ayakta kalabilen ve tahliye edilenlerin kimi dağa
çıkar, kimi başka ülkelere kaçar, kimi
delirir. Ve bir kuşak böylece telef edilir.
Naber, nitekim
Halkın ölüm haberlerine bile tepki
gösteremeyecek kadar sindirildiği,
herhangi birini “Ben de suçlu muyum
acaba” paranoyasına iten 12 Eylül, aradan geçen 33 yılda kimi zaman ciltler
dolusu araştırmaya konu olur, kimi
Dönemden
muzdarip
olanların
sayısı milyonları
bulur. 1 milyon
683 bin kişi
fişlenir, 650 bin
kişi gözaltına
alınır, 7 bin kişi
idamla yargılanır,
50 kişi asılarak
idam edilir…
zaman sanatın diliyle yeniden yeniden hatırlanır. Yaşanan
acılar gün olur beyazperdeden yüreğimize dokunur, gün olur
notalara işler. Toplumsal hafızamızdaki bu devasa yarık, bu
karanlık dönem siyasetin de her daim gündemindedir elbet.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun
çalışmaları yakın bir örnektir bu söylediğimize. Türkiye’yi
her alanda onlarca yıl geri götüren darbelerin nedenleri ve
sonuçlarını tüm boyutlarıyla araştıran Komisyon, ayrıntılı
bir raporla tarihe not düşer. Ülkenin başına etkileri onlarca
yıl sonra da görülen binbir felaket açmış 12 Eylül, raporun
en dikkat çekici satırları arasındadır.
Günümüzden söz etmişken 12 Eylül darbesine ilişkin
dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya’nın yargılandıkları davayı hatırlatmakla yetinelim. Bir de darbelerin
demokrasinin geri vitesi olduğunu...
Eylül 2013
27
28
KapakSöyleşi
Prof. Dr. Naci Bostancı:
Darbeci anlayış
önemli ölçüde
tasfiye oldu
Söyleşi: Songül Baş
Meclis’te 12 Eylül darbesini araştıran
komisyonun başkanlığını üstlenen
AK Parti Amasya Milletvekili Naci
Bostancı, “Toplumsal problemler
şiddet yoluyla çözülemez. Sopayı
en iyi kullanan 12 Eylül’dü, o da
çözemedi. Şiddetin nasıl bir maliyet
doğurduğunu hep birlikte görüyoruz”
diyor. Bostancı, Türkiye’de darbeci
anlayışın önemli ölçüde tasfiye
olduğunu belirterek şu mesajı
veriyor: “Demokrasi herkes için
iyidir. Darbeyle gelen darbeyle gider,
halkla gelen halkla gider. İktidarlar
için halkla gelip halkla gitmek en
iyisidir. Elbette muhalefet için de.
Halk yerine gözünü başka güçlere
dikmiş muhalefet ne kendine ne
ülkeye fayda sağlar.”
Eylül 2013
KapakSöyleşi
Türkiye 27 Mayıs 1960’tan bu yana çeşitli darbe ve muhtıra dönemleri yaşadı. Siz
Türkiye’nin darbeler tarihini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İnsanlık tarihi iktidar ilişkilerine yönelik yoğun mücadelelerin tarihidir. Eski
kabilelerden imparatorluklara, şehir devletlerinden ulus devletlere kadar bütün
toplumsal ve politik organizasyonlarda iktidarı elinde tutma konusunda insanlar
arasında şedid mücadeleler oldu. Bu mücadeleleri daha kurallı hale getirme yolunda
yaşanan trendler, 19. yüzyıldan sonra demokrasi, özgürlük ve halkın iktidarı tayin
etmesi temelli bir yapı oluşturdu. Böyle olmakla birlikte her zaman iktidar ilişkileri
karanlık, arka planda organizasyonları olan, toplum içinde kimi kesimlerin daha
etkin, kimilerinin daha pasif olduğu bir nitelik gösterir. İdeal demokrasi bütün
bunların olmadığı demokrasidir. Ama ideal demokrasi, daha doğrusu halkın
tam iradesinin siyasete yansıması, Jean-Jacques Rousseau üstadımızı hatırlayacak
olursak, haşa ancak Tanrılar devletinde mümkündür.
Türkiye siyasetine baktığımızda insanlık tarihinin bu niteliklerini ihtiva eden
bir siyasal sürece, iktidar ilişkileri tarihine sahip olduğunu görürüz. Malum,
Cumhuriyet’le birlikte tek parti dönemi yaşandı. Bu dönemde modernleşme misyonunu benimseyen, Batılı hayat tarzını Türk toplumu için uygun gören yeni bir elit
çevre teşekkül etti. Siyasette, bürokraside, iktisadi hayatta, entelektüel çevrelerde
bu ideale yönelik bir güç birikimi söz konusu oldu ve bunlar Türkiye iktidarını
yürütme bakımından bir tür tarihî blok oluşturdular. Ancak her modernleşme
girişimi halkı kendi karşısında görür, onu dönüştürmek ister, buna yönelik tepkileri ise gerici olarak niteler. Yakın dönem tarihimizde de böyle oldu. Modernleşmeci misyon etrafında teşekkül etmiş elit kadro, tek partinin getirdiği imkanlar
çerçevesinde yürüttüğü iktidar olma halini tabii ki terk etmek istemedi. 1950’de
Demokrat Parti seçimleri kazandığında iktidardan bir ölçüde uzaklaştılar, ama
arızi bir dönem için söz konusu oldu bu. Elit çevre 1960’ta darbeyle birlikte Türkiye
siyasetine el koydu, hatta kendi ifadeleriyle halkın davulcu veya zurnacıya kaçmasına mani olacak birtakım anayasal kurumlar oluşturdu. Böylece halk kimi seçerse
seçsin, millî iradenin kendilerinin etkin olduğu araçlar marifetiyle pratiğe
taşındığı, oylar kime giderse gitsin her
halükarda muktedir oldukları bir yapı
oluşturdular. Bu, tersinden bir bakışla,
sandıkla gelenlerin iktidar olduğu, ama
muktedir olamadığı anlamını taşıyordu. Muktedirin karşılığının söz konusu
elit çevre olduğu, sandıkla gelenlerin
ancak onların gözüne bakarak ne yapabileceklerine ilişkin ilham aldıkları ve
ters düşmemeye çalıştıkları bir siyasal
düzen teşekkül etti. Bu yapı kısaca bürokratik vesayet olarak adlandırılıyor.
Türkiye’deki bürokratik vesayet,
iktidarını sürdürecek ve meşrulaştıracak birtakım arayışlar, ideolojik inşa
çabaları içine girdi. Bu ideolojik inşada
iki önemli hususun onlara yardımcı
olduğunu söyleyebilirim; irtica ve bölücülük olarak adlandırılan hareketler.
Bütün darbeler irtica, bölücülük ve
toplumdaki anarşiye karşı olmak amacıyla yapılmıştır. Bürokratik vesayetin
elit kadroları, bu merkezkaç unsurların
da yardımıyla sürekli darbe yaparak
kendilerini hatırlatma, varlıklarını
gösterme, böylelikle darbe dışındaki
zamanlarda da gölgeleriyle duruma
vaziyet etme imkanına sahip oldular.
İşte 12 Eylül de 1960’la başlayan bu
uzun tarihin bir parçası.
12 Eylül darbesinin üzerinden 33 yıl geçti,
ancak etkilerini hâlâ derinden hissediyoruz. 12 Eylül’ün Türkiye’ye faturasından
söz ederken özellikle hangi noktalar üzerinde durmak gerekiyor?
Hiçbir şey geçmişte kalmaz, geçmişteki her şey kendi gölgesini, etkisini
geleceğe taşır. 12 Eylül’ün üzerinden
33 yıl geçmiştir, ama bir 33 yıl daha
geçse Türkiye’de 12 Eylül’e ilişkin ders
çıkarma ve buradan geleceğe birtakım
pratik normlar ortaya koyma anlayışı güçlü olmak durumundadır. 12
Eylül irtica, bölücülük, terör, iktisadi
Eylül 2013
29
30
KapakSöyleşi
istikrarsızlık iddialarıyla gerçekleştirilmiştir. 1978 yılının aralık ayında
Kahramanmaraş olaylarının ardından
sıkıyönetim ilan edilmiş, 12 Eylül’e
kadar geçen süre içerisinde olaylar
artmış, yer yer iç çatışmalar yaşanmış,
bunun neticesinde askeriye memleket
idaresine el koymuştur. Şimdi bazıları
diyor ki idareye el koymasalar mıydı?
11 Eylül gelirse 12 Eylül olur. Önemli
olan 11 Eylül’e nasıl geldik, burada
kimlerin payı vardı? Herkes kendi payına ilişkin bir değerlendirme yapar ve
o çerçevede ders çıkarırsa bir daha bu
tür olaylarla karşılaşma durumumuz
olmaz.
Bugüne kadar çok tartışılan, halen
yeteri kadar anlaşılamayan, ama öyle
olduğuna dair birçok emare bulunan
bir husus şudur: 12 Eylül’de darbeyle
memleket idaresine el koyanlar bu ortamın teşekkülüne katkı yapmışlardır.
Bütün sorumluluk onların değildir,
ama katkıları vardır. Biz 12 Eylül Alt
Komisyonu olarak çalışırken dönemin
tanıklarının anlattığı hususlar özellikle bu katkı boyutuna ilişkin sağlam bir
inanç doğurmuştur. Örneğin 11 Eylül
günü Bakanlıklar’dan Kızılay’a uzanan
alana 150 bombalı pankart asılmış, bir
kişi bile yakalanmamıştır. Bu bombalı
pankartların asıldığı sırada oradaki
bütün emniyet güçleri olay çıkacak
diye başka yerlere taşınmıştır. Yani bir
yeri boşaltıyorsunuz, sonra da oraya
150 bombalı pankart asılıyor. Bunu
tesadüf diye görmek mümkün değil.
Keza Bahçelievler 3. Cadde’de MHP
binasına yapılan bir saldırı vardır, iki
kişi hayatını kaybetmiştir. O saldırıyı
yaşayan çok önemli tanıklardan biri,
komisyonumuza “İlk başta bu saldırıyı solcuların yaptığını düşünmüştük,
ama daha sonra onlarla ilgisinin olmadığını gördük. Alparslan Türkeş’in
o dönemde açıklamaları oldu, güvenlik
güçlerinin içindeki birtakım çetelerin
Eylül 2013
bu işi gerçekleştirdiğine dair elimize birtakım bilgiler geçmişti” şeklinde değerlendirmeler yapmıştı.
12 Eylül öncesinde gençler birbirine düşmüştür, şiddet marifetiyle netice alınacağı zannedilmiştir. Sosyalistler devrim ha geldi ha geliyor zehabına kapılmışlardır.
Ülkücüler kendilerine devletin, milletin hamiliği, koruyuculuğu rolünü vermişlerdir. Sonradan görmüşlerdir ki devletin de milletin de koruyucusu, hamisi var;
bu işe soyunanlar kendilerini bir anda parmaklıkların arkasında bulmuşlardır.
12 Eylül’ü yapanlar ise bir sola vurdularsa bir de sağa vurmuşlardır. Bu denge
politikası çerçevesinde herkesi ezmişlerdir.
12 Eylül’den sonra 650 bin civarında tutuklama oldu, birçok cezaevinde işkenceler yapıldı, insan hakları ihlalleri ayyuka çıktı. Zannediyorlardı ki eğer
şiddet uygular, sert bir şekilde zecri tedbirlerle bu işleri bastırırlarsa bir daha
kimsenin başını kaldırmaya dermanı olmaz. Ama tarih gösteriyor ki birtakım
toplumsal problemleri şiddetle çözmeye kalktığınızda bastırılan çok daha yüksek
bir maliyetle geri geliyor. Nitekim bugün PKK’yı, Kürt meselesini tartışıyoruz.
Bu tartışmalarda şunu görüyoruz; Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar, oradaki
gayriinsani muameleler önemli bir motivasyon kaynağı olmuş. Başka unsurlar
da var tabii, Kürt dilinin yasaklanması vs… Bütün bunlar bir araya geldiğinde
kimilerinin gayrimeşru yollarla bir çatışma başlatmasına sebep olabiliyor. Otuz
yıldır yaşadığımız bu. Siyasetin çözmesi gereken konu silaha havale edilmiştir. Bir
kere bu yapıldığında silah kendi normlarını, kendi kurallarını egemen hale getirir.
Silahın dışına çıkabilmek için ödenen maliyetler, dökülen kanlar sebebiyle gitgide
güçleşir. Güya bastırarak, şiddet yoluyla bu işleri çözebileceğini zannedenler nasıl
bir maliyet doğurduğunu ümit ederim görmüşlerdir. Elinize sopa alıp toplumsal
problemleri çözmeniz mümkün değil. Sopayı en iyi kullanan 12 Eylül dönemiydi,
o da çözemedi.
12 Eylül’ün kişisel tarihinizdeki yeri nedir? Siz o dönemleri nasıl yaşadınız?
1976’da Ankara’ya gelip Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kaydoldum. O dönemde üniversiteler çeşitli gruplar tarafından işgal ediliyordu ve egemen olan grup diğerlerini
içeri sokmuyordu. Siyasal, solcuların egemenliğinde bir okuldu; ülkücüler içeri
girmeye gittiklerinde olaylar çıkıyordu, sonra da “Komandolar olay çıkardı” diye
haber yapılıyordu. Ben Siyasal’a kayıt yaptırdığımda orada bir avuç ülkücü genç
vardı, toplam sayıları 17’ydi. Muhakkak bu sayı daha fazlaydı, ama onlar biraz
gizli saklı gitmeyi daha uygun bulmuşlardı o dönemde. Az sayıdaki ülkücü genci
görünce ben de onlarla birlikte okula gitmeliyim diye düşündüm ve gruba katıldım.
Grubun başkanlığını Mümtazer Türköne yapıyordu. Mümtazer ile dostluk ve hukukumuz o tarihlerde başlar. Sadece onunla değil, dönemin atmosferi içerisinde tam
bir dayanışma içinde bulunduğumuz, birbirimize hayatımızı emanet ettiğimiz 17
kişiyle ilişkilerimiz uzun yıllar çok yakın bir şekilde sürdü. Grup olarak gittiğimiz
dönemlerde, yani 1976, 77, 78 yıllarında çok fazla olay çıkmadı, ama araya polis
girdi, okulu tatil ettiler. Siyasal’ı bir nevi dışarıdan bitirmiş sayılabilirim, çünkü
birkaç defa derse girdik. Kapıda polis nöbet tutuyordu, biz ön tarafta oturuyorduk;
solcular bize bozuk para ve tebeşir atıyordu. O şartlar altında ne hoca ders anlatabilirdi ne öğrenciler derslere eğilebilirdi. Her bakımdan zor günlerdi.
Site Yurdu’nda kalıyordum. Ülkücülerin egemenliğindeki bir yurttu. Bir gün
yurdun hemen yanında kalabalık bir ülkücü grubun oturduğu kahvehanenin önün-
KapakSöyleşi
de iki çocuk bana yaklaştı ve Cumhuriyet Yurdu’nu sordu. Cumhuriyet,
Siyasal’ın yurduydu, zaten o dönemde
insanların ne olduklarını anlamak için
sordukları yurda bakmak kafiydi. Ben
bir o çocuklara, bir kahvehanede oturan ülkücülere baktım. “İki solcu var
burada” desem o dönemin atmosferi
içinde herhalde o çocuklar linç edilirdi.
Çocuklara “Beni takip edin” dedim, sokağın başına çıkarıp yolu gösterdim ve
“Hiç kimseye bir şey sormadan doğruca gidin” dedim. İnsanlıkla çatışmacı
ortamın normları arasındaki trajik
çelişki doğduğunda aslında herkes bir
parça yabancılaşmaya uğrar. İnsanın
hem böyle iklimlerin havasını soluması
hem de insan olarak kalmaya çalışması
çok zordur. Kürt sorunu dediğimiz
sosyal ve siyasal sorunun otuz yıllık
tarihinde de bu hava vardır. İnşallah
çözüm süreci herkesin bu zehirli havayı
solumasına artık mani olacaktır.
1978’de Ecevit hükümeti kurulduğunda bizi Site Yurdu’ndan attılar. Bunun üzerine Konya ve Niğde yurtlarında kaldım, okumaya çalışmaya devam
ettim. Bu arada 1978’de Ülkü Ocakları
Genel Merkezi’ne girdim. Rahmetli
Muhsin Yazıcıoğlu genel başkandı. O
dönemde çatışmalar vardı, çok sayıda
insan hayatını kaybediyordu. Allah
bir daha bu memlekete öyle dönemler
yaşatmasın. Akşam sohbet ettiğin insanların sabah cenazesine gitmek çok
dramatik bir şeydi. Kan aktıkça insan
daha öfkeli ve karşı tarafa ilişkin daha
az insani duygular besleyen biri haline geliyor. 12 Eylül’e giderken böyle
bir şiddet sarmalının içine düşmüştü
Türkiye.
Siyasal’ı bitirdim, 12 Eylül oldu. Müfettişlik, kaymakamlık sınavlarına hazırlanırken 12 Kasım 1980 tarihindeki
toplu gıyabi tevkif listesinde benim de
adım çıktı.
Ne için aranıyordunuz?
Niye arandığımı bilmiyordum. Ülkü
Ocakları Genel Merkezi’nde bulunmaktan dolayı toplu bir tutuklama
olabilir diye düşündüm. O dönemde
cezaevlerinden çok kötü haberler
geliyordu; ağır işkenceler yapıldığına
ve böylelikle çeşitli suçların kabul ettirildiğine dair. O karmaşık dönemde
gidip teslim olmadım, 4 ay kaçtım.
O dönem de ilginçti. Bunları Işığın
Gölgesi adlı romanda kaleme aldım,
1996’da yayımlandı. 18 Mart’ta tutuklandım. Savcı gıyabi tevkif müzekkeresini çıkardı. “Suçum neymiş?” diye
sordum. Savcı bir bana bir müzekkereye baktı, “Suçunu bulacağız” dedi. Ben
de “Bulduğunuz zaman gelseydim” dedim. “Sus ukala, hepiniz suçlusunuz”
dedi. Böylece beni içeri attılar. Mamak
Cezaevi’nin o dönemde içeri girenlere oranın nasıl bir yer olduğunu “öğreten”
uygulamaları vardı; sistematik bir eza cefa pratiği diyelim. Bu sopa atma işi sanki
senin kusurun dolayısıyla oluyormuş duygusu yaratan, ama kusurla ceza arasındaki illiyet bağını ortadan kaldıran bir uygulamaydı. Şöyle ki; “Eskişehir marşını
şöyle”, “Bilmiyorum”, “Bilmiyor musun, o zaman uzat avcunu” deyip copla... Her
seferinde ve defalarca... İçeride bir yıla yakın kaldım. Çok çeşitli gruplardan tutuklular vardı. Öğreticiydi diyebilirim.
Eylül 2013
31
32
KapakSöyleşi
12 Eylül’den 32 yıl sonra TBMM Darbe ve
Muhtıraları Araştırma Komisyonu kuruldu
ve 12 Eylül Darbesi Alt Komisyonu Başkanı
oldunuz. Komisyon üyeleri arasında 12
Eylül döneminde cezaevine girmiş başka
milletvekilleri de vardı. Bunu kaderin cilvesi gibi değerlendirdiğiniz oldu mu?
Akademik gelenek insana kendisine
ilişkin duyarlılıkları hesaba katmaksızın olup bitenlere bakmak gerektiğine
ilişkin bir perspektif kazandırmaya
çalışıyor. Tabii insan sonuçta bir özne,
yaşadığı her şeyden etkilenir, ama
“nesnellik” böyle bir bakış gerektiriyor. Aradan geçen zamanı da hesaba
kattığımızda 12 Eylül’e daha mesafeli
bir yerden bakmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Sözünü ettiğiniz konu
Türkiye’nin değişim hikayesinin dikkat
çekici örneklerinden sayılabilir. Aslında
bu zamana gelinceye kadar başka örnekler yaşanmıştı. Cezaevinde birlikte
yattığımız Namık Kemal Zeybek, 1990
yılında bakan olmuştu. İdamla yargılananlar sonra başka yerlere geldiler, o
dönemde kamu haklarından mahrum
bırakılan kimi ülkücüler işadamı oldu,
bunlar da ilginç...
12 Eylül Alt Komisyonu’nun çalışmaları kamuoyunda ilgiyle takip edildi. Çalışmalar
sırasında sizi şaşırtan belge ve tanıklıklar
oldu mu?
Türkiye’de şaşırmak kolay değil, bir
bakıma inişli çıkışlı bir siyasal hayat
yaşayınca artık hiçbir şeye şaşırmamaya başlıyorsunuz. Komisyon olarak
çalışırken 12 Eylül dönemine ilişkin
birçok tanık dinledik. O dönemde
çok önemli görevler üstlenmiş kimi
insanların “görmedim, duymadım, bilmiyorum” demeleri şaşırtıcı değil, ama
bildik bir hikayenin ifadesi olarak ilgi
çekiciydi. O dönemin karanlık, şaibeli
atmosferini tahkim eden anlatımlar,
zaten bildiğimiz ama bir bakıma tekrar
Eylül 2013
Komisyon
olarak
çalışırken
12 Eylül
dönemine ilişkin
birçok tanık
dinledik. O
dönemde çok
önemli görevler
üstlenmiş
kimi insanların
“görmedim,
duymadım,
bilmiyorum”
demeleri şaşırtıcı
değil, ama bildik
bir hikayenin
ifadesi olarak
ilgi çekiciydi.
tekrar çeşitli tanıklıklar üzerinden daha pekiştiğini söyleyebileceğim kanaatlerdi. Mesela Maraş olaylarına ilişkin bende
teşekkül eden kanaat, o dönem iktidar olan Ecevit hükümetini
sıkıyönetim ilan etmeye mecbur kılmak için düzenlenmiş bir
hareket olduğudur. Elbette herkes bu olaylardan kendisine
dersler çıkarmalıdır, bunu bir kenara koyuyorum, ama işin
iktidar ilişkilerinin karanlık yanına denk gelen bir kışkırtıcılık
taşıdığını da görüyorum. Kışkırtıcı olunsa bile bu kışkırtmaya
gelmeyecek bir toplumsal atmosfer de önemlidir; bu atmosferi
kurmak da vatandaşın görevi. Dolayısıyla kışkırtanlar olabilir,
ama topluma düşen sorumluluk bu kışkırtmaya gelmemektir.
Bakın bugün Maraş’ta çok güzel bir iç barış var. İnsanlar Sünnisi, Alevisi bir araya gelmişler, bir cemevi yapılıyor, bu çok
hoş bir şey. Bu tür tutumların sivil toplum marifetiyle yerine
getirilmesi çok önemlidir.
Günümüze baktığımızda Türkiye’nin darbe dönemlerini artık geride bıraktığını söyleyebiliyor muyuz?
Türkiye demokratikleşiyor. Bugün darbeci anlayışın önemli
ölçüde tasfiye olduğunu söyleyebilirim. Dün darbeyi destekleyen toplumsal kesimler daha fazlaydı, bugün daha az olduğunu
düşünüyorum. Ancak iktidara gelme ümidi ve imkanı olmayan
sivil siyasi çevrelerde bir mahrem yaklaşım olarak “darbe olsa
da şu iktidar ilişkileri dönüşse, bize de fırsat çıksa” diye düşünenler olabilir. Bunları da çok naif düşünceler olarak görürüm.
12 Eylül’den sonra malum bir de 28 Şubat yaşandı. 28 Şubat
Türkiye’nin ne kadar değiştiğinin de göstergesidir. Gölgesiyle
idare etmeye çalıştı 28 Şubat, doğrudan darbe yapmak yerine.
O dönemde hangi bürokratların o gölgenin karşısında nasıl
hizaya dizildiklerini ve bürokratik vesayetçi geleneğe nasıl ram
olduklarını biliyoruz. Ama Allah’a şükür, bir başka 12 Eylül
tarihi, yani 2010’daki referandum, bu işleri önemli ölçüde
sonlandırmıştır. Tabii yasalarla bir yere kadar düzenlersiniz
toplumsal hayatı. Önemli olan toplumsal dinamiklerdir, sivil
toplumun gelişmesidir, vatandaşlık bilincinin oluşmasıdır. Her
kurumun kendi işini yapması hususunda hem insanlarda bir
kanaatin doğması hem de normların o şekilde teşekkül etmesi,
toplumsal yapılanmanın öyle gerçekleşmesidir. Türkiye o süreçleri önemli ölçüde başarıyla yaşamıştır.
Demokrasi herkes için iyidir. Demokrasi herkesin halkın
rızasına yaslanarak iktidar olabileceği, olağan iktidar olma
şartlarını sağlar. Rüzgarla gelen fırtınayla gider, darbeyle gelen
darbeyle gider, sokakla gelen sokakla gider, ama halkla gelen
halkla gider. Halkla gelip gitmek en iyisidir. Elbette muhalefet
için de. Halk yerine gözünü başka güçlere dikmiş muhalefet ne
kendine ne ülkeye fayda sağlar. Bu da herkesin kulağına küpe
olmalıdır.
KapakGörüş
“12 Eylül’ün
ülkeye faturası ağır oldu”
Farklı partilerden milletvekilleriyle 12 Eylül askerî darbesini
konuştuk. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan
Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu,
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Aydın Milletvekili Ali
Uzunırmak, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Mersin
Milletvekili Ertuğrul Kürkcü, 12 Eylül öncesi, sonrası ve
günümüze dair çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
Dr. M. Sezgin Tanrıkulu
CHP Genel Başkan Yardımcısı, İstanbul Milletvekili
1980
’ l i y ı l la r ı n a r i fesi nde
Türkiye’de yaşanan toplumsal olayların siyaset kurumu tarafından çözülememesi, demokratik
bir zihniyetin eksikliğinden kaynaklanıyordu. Kuşku yok ki bu zihniyet
eksikliği, 12 Eylül askerî darbesinin
aktörlerinde iyiden iyiye yer bulmuştu.
Siyaset kurumunun toplumsal, siyasal,
ekonomik problemleri demokrasi ve
uzlaşma yoluyla çözmeye muktedir olamadığı yerde, yapılması gereken, uzlaşmayı
sağlayacak ve demokratik
yollarla meydana getirilmiş yeni meka nizma la r
oluşturmaktır. Seçimlerin
yenilenmesi bu açıdan elverişli yöntemlerden biri
olabiliyor. Ne yazık
k i Türk iye’de siyaset kurumunun
tıkanıklık yaşadığı pek çok dönemde
asker, sadece siyasete değil tüm sosyal
hayata müdahale etmiş, demokrasinin
kırıntılarını bile ayaklar altına alarak
ezmiştir.
1960’tan itibaren neredeyse her on
yılda bir askerî darbenin gerçekleştiği
bir ülkede, demokrasi geleneğinin
oluşması kolay değildir. Eğer bugün
Türkiye’de göreli bir demokrasi algısı
veya geleneği varsa, kuşkusuz bu, demokratların her türlü baskı ve zulmü
göze alarak yürüttükleri mücadele
sayesindedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin,
halk iradesinin yansıdığı
yegane çatı olarak algılanması, dahası halkın siyaset kurumuna
Eylül 2013
33
34
KapakGörüş
güven duyması da yine demokratların
mücadelesi sayesinde olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Oysa darbeci
veya baskıcı zihniyetler, öncelikle siyaset kurumunu halk nezdinde yıpratmaya girişirler. 12 Eylül askerî darbesinin
de TBMM iradesini itibarsızlaştırma
girişimleriyle başladığını biliyoruz.
Eğer demokrasiyi bir çınara benzetirsek, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki
her darbe o çınarın gövdesinde açılmış
derin bir yarıktır. Askerî darbelerin yarattığı bu yarıkların tesirinin geçmesi
kolay değildir. O yüzden de aradan
otuz yılı aşkın süre geçmiş olmasına
rağmen hâlâ 12 Eylül’ün tesirini çeşitli
vesilelerle hissediyoruz.
Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK)
başta olmak üzere pek çok darbe kalıntısı kurum hâlâ darbeci zihniyetin
mirasçısı olarak insanlarımızın gündelik hayatlarına yön verme çabalarını
sürdürebiliyorsa, o çınardaki yarık
varlığını koruyor demektir.
Bu vesileyle takriben 12 yıldır iktidarda olan AKP hükümetine de temel
bir eleştiri yöneltmemiz gerekir. 12
Eylül darbesinden sonra en uzun süre
tek başına iktidarda kalabilen AKP’nin,
darbenin kalıntılarını silme konusundaki isteksizliği, hatta bu kalıntıları
daha da güçlendirme arzusunu anlayabilmek mümkün değil. Darbecilerin
göstermelik de olsa yargılanması için
bile demokratlar, sosyalistler, insan
hakları savunucuları yıllarca mücadele
etmek durumunda kaldı. Bir darbe
ürünü olan YÖK’ün tasfiye edilmesi
gerekirken, AKP iktidarı kurumu kendi zihniyetine büründürmek dışında
herhangi bir çaba içinde olmadı.
Darbecilerin başta Diyarbakır, Metris ve Mamak cezaevlerinde olmak
üzere tüm hapishanelerde temel insan
haklarını ayaklar altına alan uygulamalarının benzerinin hâlâ devam
ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Sırf
Eylül 2013
Eğer
demokrasiyi bir çına-
ra benzetirsek,
şunu rahatlıkla
söyleyebiliriz
ki her darbe o
çınarın gövdesinde açılmış
derin bir yarıktır.
Askerî darbelerin yarattığı bu
yarıkların tesirinin geçmesi
kolay değildir.
düşüncelerinden, yazıp çizdiklerinden dolayı gece yarıları evleri basılıp içeri tıkılan yazarlar, gazeteciler, bu ülkede 12 Eylül zihniyetinin devam ettiğini gösteriyor. Uzun tutukluluk
süreleri, hasta mahpusların tahliye edilmemesi, gözaltında
veya cezaevinde işkence ve kötü muamelenin sürmesi... Özetle, darbecilerin fikirleri hâlâ iktidarda. Fakat bu zihniyete
karşı mücadele eden ve gücü hiç de küçümsenmeyecek olan
demokratlar, darbecilerin kepçeyle aldığını gıdım gıdım da
olsa geri alıyor ve alacaktır. Bu uğurda her türlü baskıya, işkenceye, zulme, hedef göstermeye, tehdide maruz kalınsa da,
bu uğurda can verilse de, demokrasi, özgürlük, adalet, eşitlik
talebi her zaman dillendirilmeye devam edecektir. Askerin
kışlasında olduğu, sivil hayata hiçbir otoritenin müdahale
etmediği bir Türkiye’yi kurmak, aslında hayatın kendisini
yeniden kurmaktır. Hayatı yeniden kurmak, demokrasi çınarını yeniden yeşertmek için her türlü darbeye hayır!
KapakGörüş
Ali Uzunırmak
MHP Aydın Milletvekili, TBMM İdare Amiri
12
Eylül, siyasi gençlik hareketlerinin zirve yaptığı,
gençlerin ideolojik bilinçlenme ve memleket meselelerine duyarlılık açısından yüksek seviyede şuura eriştiği
bir dönemdi. Ama maalesef silahın ve kavganın işin içine
girmesi olayın netliğini ve niteliğini kaybettirdi. Bundan
da faydalananlar oldu.
12 Eylül, uygulamalarıyla ülkede büyük tahribat yarattı.
Oluş gerekçesinden çok saptı. Bireyler, toplum ve ülke için
ızdıraba dönüştü. Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan
Evren’in, insanların suçluluğuna göre değil, denge sağlamak
için bir sağdan bir soldan asıldığını beyan eden ifadeleri,
yaşı büyütülerek idama götürülen gençler, tutuklama ve
sorgulamanın kitleselleştirilmesi, işkenceler, cezaevlerindeki
yaşam şartları… Bütün bunlar, içinde bulunulan yüzyıla
yakışmayacak uygulamalardı.
O günler ne kadar bahtsız, yapılanlar haksız ise bugün 12
Eylül’de yaşananları doğru okuyamamak, istismar etmek de
o kadar insafsızcadır. Bizler o günleri yaşamış nesil olarak
mutlaka dersler çıkarmalı, doğru sorgulama yapmalı ve geleceği ona göre şekillendirmeye çalışmalıyız. Sorgulanmamış
hayat yaşanmış sayılamaz. Günahlarımızla ve sevaplarımızla
bu yönde düşünmekteyim.
12 Eylül’ün ülkeye faturası ağır olmuştur. Bireysel ve toplumsal olarak büyük ızdırap çekilmiştir.
Ocaklar sönmüştür. Ben 12 Eylül’de Ankara Ülkü
Ocakları Başkanı’ydım. Darbe bizlere karşı yapıldı.
Milliyetçi Hareket Partisi 220 idam talebiyle
açılan bir iddianameyle karşılaştı. İdam
edilen kardeşlerimiz, istikbali ve istiklali
kaybolan arkadaşlarımız oldu. 12 Eylül
döneminde Ankara Devlet Mimarlık
Mühendislik Akademisi’nde (bugünkü Gazi Üniversitesi
Mühendislik Fakültesi) Elektrik Mühendisliği Bölümü son
sınıf öğrencisiydim. 12 Eylül darbesiyle birlikte okulu bırakmak zorunda kaldım. Şimdi özgeçmişimde lise mezunu
olduğum yazıyor.
Bireylerin, toplumun ve ülkenin geleceğine tesir etmiştir
12 Eylül darbesi. Bu açıdan da incelenmesi ve mağduriyetlerin giderilmesi lazımdır. Darbe döneminde, gençliğin depolitize olmasını sağlayacak, onları ideallerinden, memleket
sevdasından uzaklaştırmaya çalışan bir yapının kurulması
söz konusu olmuştur. Bugün demokrasi bilinci ve kültürü
yüksek, taleplerini doğru ve etkili biçimde seslendirebilen,
ülkesini milletler arası yarışta yükseltme hedefinde olan
bir gençlik meydana getirme çabası içerisinde olmalı ve bu
yapıyı temin etmeye çalışmalıyız.
12 Eylül anayasası yüzde 91,37 oy oranıyla kabul edildi.
Eğer referandumlar hakikaten bir işaret veriyorsa her şeyi
döneminde okumak, değerlendirmek lazım. Bugün 12 Eylül
anayasası kalmadı ortada. Anayasanın birçok maddesi, hemen hemen üçte ikisi değişti. Dolayısıyla 12 Eylül’e yönelik
toplumsal tepkiyi anayasaya yüklemeye çalışma gayreti bizi
doğru yola götürmez, duygusal bir yaklaşım olur. Bizim
duyguyla aklın birleştiği noktayı yakalamamız lazım.
21. yüzyıla yakışacak, insan haklarına, demokrasiye,
toplumsal mutabakata önem veren, millet bütünlüğünü muhafaza eden bir anayasa inşa edilmeye çalışılmalı. Bu açıdan TBMM Anayasa Uzlaşma
Komisyonu’nun çalışmalarını önemsiyorum. Oy birliği ile inşa edilmiş bir anayasa
yapılmasından yana olduğumu da belirtmek istiyorum.
Eylül 2013
35
36
KapakGörüş
Ertuğrul Kürkcü
BDP Mersin Milletvekili
12
Eylül, Türkiye’nin yaşadığı en
büyük politik travmalardan biridir. Uzun vadeli etkilerini siyasetten
toplumsal yaşama, üniversitelerden
çalışma hayatına kadar her alanda
gördüğ ümüz bu darbe, bir askerî
talimnameye benzeyen anayasasıyla
hâlâ Türkiye’yi belirliyor.
12 Eylül’ün gerçekleşme nedenlerine baktığımızda sadece iç koşullardan söz etmek birçok şeyi ihmal
etmek olur. Darbe çok büyük ölçüde
iki kutuplu dünya düzeninin de bir
ürünüydü. Bunun en önemli etkisi,
Türkiye’deki bütün iç ihtilaf ların
Sovyetler Birliği ile Amerika arasındaki karşıtlığın bir fonksiyonu gibi
gör ü lüyor ol masıyd ı. Dolay ısıyla
her darbe girişimi kendisini meşrulaştırmak için “ komünistlerin yol
açtığı iç kargaşayı önleme”yi gerekçe
gösteriyordu. Oysa 12 Eylül öncesine
baktığımızda çatışmanın kaynağında
Sovyetler Birliği’nin bir müdahalesini
görmek hemen hemen kabil değil.
Hatta Kenan Evren’in darbeden hemen sonra bütün dış seyahatlerini
Sov yetler Birliği ’nin de yer aldığı
Varşova Paktı ülkelerine yaptığını
ve ikili anlaşmalar için görüştüğünü
düşünürsek aslında bu gerekçe çok
ironik de gözükecektir.
12 Eylül darbesinin iç ve dış
iki temel gerekçesi var. Birincisi
özellikle İran, Etiyopya ve Somali’deki devrimler ile Sovyetler
Birliği’nin Afganistan’ı işgali
sonrasında NATO’nun
güneydoğu kanadına
istikrar getirme çabası. Bu amaçla ABD
bir da rbe için çok
büyük gayret göster-
Eylül 2013
12 Eylül’ün
gerçekleşme nedenleri-
ne baktığımızda
sadece iç
koşullardan söz
etmek birçok
şeyi ihmal
etmek olur.
Darbe çok büyük ölçüde iki
kutuplu dünya
düzeninin de
bir ürünüydü.
di. Zaten bu pek inkâr edilmeyen bir şeydi. CIA’in Türkiye
İstasyon Şefi’nin Washington’u arayarak “Bizim çocuklar
darbeyi yaptı” dediğini biliyoruz. Hiçbir şey dememiş
olsaydı da biliyorduk; darbe ABD ve NATO ile büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda gerçekleşmekle kalmadı,
ilk dakikadan itibaren bu güçlerce dolaysızca desteklendi.
İç ihtilaf lara baktığımızda ise Türkiye’de ezilenler ile
ezenler arasındaki karşıtlığın son derece sert bir karakter kazanmış olduğunu; hükümetin hem haklı talepleri
karşılayamadığını hem de başkaldıranları konvansiyonel
yollardan durduramadığını ve faşist harekete yol verdiğini görüyoruz. Ezilenlerin hak ve özgürlüklerini güvence
altına alan bütün anayasal hükümleri ortadan kaldıran,
Turgut Özal’ın mimarı olduğu 24 Ocak iktisadi kararları,
ancak bir askerî diktatörlük tarafından uygulanabilirdi ve
12 Eylül de bu uygulama için askerî diktatörlük kılıcını
sermayenin hizmetine verdi. Darbeleri karakterize eden
bazı veciz sözler vardır. Mesela dönemin Türkiye İşveren
Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Halit Narin, işçileri
ve sendikacıları kastederek, “Bugüne kadar hep onlar güldü
biz ağladık, bundan sonra biz güleceğiz” demişti, öyle de
oldu. Bu söz darbenin sınıfsal karakteri hakkında net bir
fikir veriyor. 12 Eylül, çok açık bir biçimde işçilere, hak
arayanlara, komünistlere, solculara, liberallere karşı olduğunu haykırarak geldi ve bunlara karşı doğrudan doğruya
bir bastırma harekâtı sürdürdü.
12 Eylül darbesinin en önemli toplumsal-politik sonuçlarından biri, muazzam depolitizasyondur. Devletten
korkunun, can kaygısı ve bencilliğin merkeze yerleştiği bir
toplumsal-politik davranış kalıbı topluma egemen olmuştur. Bence “Gezi İsyanı”nın en olumlu sonuçlarından biri,
12 Eylül’ün mirası “Her koyun kendi bacağından asılır”
zihniyetinin artık kitlesel ölçekte son bulmasıdır.
12 Eylül’ün Türk-İslam sentezi anlayışına göre kurgulanmış anayasası hâlâ yürürlükte. Bu anayasanın Kürt kimliğini ve diğer etnik, kültürel, inançsal kimlikleri bastırmaya
ve inkâra yönelik yaptırımlarının yol açtığı vahim sorunları
halen yaşıyoruz. Büyük bir toplumsal katılımla tartışılıp
gerçekleştirilen yeni bir anayasal düzen kurmadıkça 12
Eylül rejimi içerisinde yaşamaya devam edeceğiz. Anayasa
Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmalarının yeni bir anayasa
hazırlanması için fırsat olduğunu, ama bu fırsatın da seçim
endişeleri altında heba edildiğini düşünüyorum.
KapakSöyleşi
12 Eylül bize otoriter bir siyasi yapılanmayı miras bıraktı. Siyasi
partiler muhalefetteyken değiştirme sözünü verdikleri birçok
kurumu, iktidara gelince işlerine uygun buldular. Bu nedenle de
değişimin gerçekleşmesi kolay olmuyor.
“12 Eylül, otoriter
bir siyasi yapılanmayı
miras bıraktı”
Gazeteci-yazar Oral Çalışlar, 12 Eylül
askerî darbesine ilişkin sorularımızı
yanıtladı. “12 Eylül bize otoriter bir
siyasi yapılanmayı miras bıraktı”
diyen Çalışlar, siyasi partiler “kırmızı
çizgiler” öne sürse de yeni bir anayasa
umudunu koruduğunu belirtiyor.
Söyleşi: Zeynep Yiğit
Türkiye’nin darbeler tarihinde 12 Eylül’ün yeri nedir? Bugünün Türkiyesinin şekillenmesinde 12 Eylül askerî darbesinin
rolü ne olmuştur?
12 Eylül askerî darbesi “en tecrübeli darbe” sayılabilir.
Askerler 27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971 darbelerinden
çıkardıkları “derslerle” darbeyi kalıcılaştıracak önlemler
aldılar. Yeni anayasa yapmakla kalmayıp bütün temel kurumları yeniden otoriter bir anlayışla şekillendirdiler. Bu
nedenle hâlâ 12 Eylül’ün kurguladığı siyaset çerçevesinin
dışına çıkmakta zorlanıyoruz.
12 Eylül’ün Türkiye’ye faturasından söz ederken özellikle hangi
noktalar üzerinde durmak gerekiyor?
12 Eylül’ün kişisel tarihinizdeki yeri nedir? O yıllara ait bizimle paylaşabileceğiniz anılar var mı?
12 Eylül döneminde 4 yılımı hapiste geçirdim. 4 yıl da kaçak
yaşadım. Günlük bir gazetenin genel yayın müdürüydüm ve
siyasi bir partinin yöneticisiydim. Cezamın bir bölümünü Ecevit, Türkeş ve Erbakan’la aynı cezaevinde çektim. Onlarla çok
ilginç sohbetlerim ve anılarım oldu. Yeni baskısı yapılan Liderler
Hapishanesi kitabımda onlarla geçirdiğim günlerin günlüklerini
yayımladım.
Küçük bir anı: Bülent Ecevit’le bir volta sırasında yürürken bize
Alparslan Türkeş de katıldı. “Biliyor musunuz bizim partide
Falkland yüzünden ayrılık çıktı” dedi. Falkland krizi, İngiltere ile
Arjantin arasındaki adaların kime ait olduğu çatışmasından çıkmış ve iş savaş noktasına gelmişti. Arjantin’de o dönemde askerî
yönetim vardı. “Neden ayrılık çıktı?” diye Türkeş’e sorduk. “Bazı
arkadaşlar mesela Sadi Somuncuoğlu Arjantin’i destekliyor, İngiliz emperyalizmine karşı” dedi. “Peki ya siz?” diye sorduk. “Ben
İngiltere’yi destekliyorum, çünkü Arjantin’deki faşist darbenin
yıkılmasını istiyorum” karşılığını verdi. Ecevit’le birbirimize
baktık. Türkeş’in faşizm açıklaması ilginç gelmişti. TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu yeni bir anayasa hazırlanmasına
yönelik çalışmalarını sürdürüyor. Yeni anayasa 12 Eylül’ün izlerinin
silinmesi açısından bir fırsat olarak değerlendirilebilir mi?
Meclis’teki bütün partiler 12 Eylül askerî darbesine karşı olduklarını söylüyorlar. Ama iş darbenin anayasasına son verip özgürlükçü bir anayasa yapmaya gelince duraklıyorlar. Başlıyorlar
“kırmızı çizgiler”ini öne sürmeye. Özellikle CHP ve MHP’nin
kırmızı çizgilerine baktığımızda 12 Eylül’ün ruhunu görüyoruz.
Ama buna rağmen yine de yeni bir anayasa umudumu koruyorum. Çünkü toplum istiyor. Askerî vesayet sisteminin dinamikleri açısından geçmişle bugün
arasında farklılık söz konusu mu? Türkiye’nin darbe dönemlerini artık
geride bıraktığını söyleyebiliyor muyuz?
Darbeler dönemini büyük ölçüde geride bıraktık. Askerî vesayetin kırılması açısından da büyük adımlar atıldı. Ergenekon davası
başta olmak üzere bu tür davalar, askerin siyasete müdahalesini
önlemek bakımından hayati rol oynadılar. Ama darbe ruhu
Türkiye’de yaşamaya devam ediyor. Ne yazık ki askerî okullar
başta olmak üzere okullarımızdaki otoriter eğitim anlayışı, darbelere zemin hazırlayacak bir alt yapı olarak önümüzde duruyor.
Bu eğitim sistemiyle daha çok darbeci yetişir.
Eylül 2013
37
38
Avangarda öykünen saray
Eylül 2013
Dünya Parlamentoları
Fransız demokrasisi, Bourbon
Sarayı’nın duvarları ardında
yaşıyor... Tam 290 yaşındaki
bu saray, Fransa’nın çalkantılı
tarihi boyunca Beşyüzler
Meclisi, Yasama Kurulu,
Temsilciler Meclisi ve Ulusal
Meclis’e ev sahipliği yapmış.
Bir Roma kenti planını
andıran saray yerleşkesi, aynı
zamanda son iki yüz yılın
önemli sanatçıları ve sanat
akımlarından izler taşıyor.
Elif Çelik
P
aris, Seine nehrinin batı yakası... Bir zamanlar düellocuların karşı karşıya geldiği arazinin hemen karşısına,
1722 yılında Kral XIV. Louis’nin kızı, Bourbon Düşesi Louise Françoise adına yapılacak sarayın temelleri atılır. Başta
düşesin ve sevgilisinin konutlarından oluşan bir yapı olarak
planlanan saray, sonraları Paris’in en elegan, en gözde yapısı
haline gelir. Saray’ın inşası başladığında planı çizen mimar
Lorenzo Giardini ölmüş, görevi Versay Sarayı’nın yenileme
projelerinde emeği geçen Jules Hardouin-Mansart’ın yardımcısı Pierre Cailleteau devralmıştır. 1724 yılında o da ölünce,
Bourbon Sarayı’nın inşasını Hardouin-Mansart’ın bir diğer
yardımcısı Jean Aubert üstlenir.
İnşası 1728 yılında dördüncü bir mimarın, Jacques
Gabriel’in gözetiminde tamamlanan Saray iki kanatlı, U
şeklinde bir yapı ile geniş bir avludan oluşuyordu. Lessay
Misafirhanesi, Bourbon Sarayı ile eşzamanlı olarak inşa
edilmiş, aynı yerleşke içindeki daha küçük bir yapıydı. Sadece
konut olarak kullanılan ve Seine nehrinden bakıldığında 18.
yüzyıl mimarisinin tipik bir örneğini yansıtan yapı fazla yüksek olmayan, yatay bir görünüme sahipti. Yuvarlak köşeleri,
yapının zarafetine özgünlük de katıyordu. Fransız üslubunda
peyzajı yapılan bahçe, funda ve küçük ağaçlarla kaplıydı.
Eylül 2013
39
40
Dünya Parlamentoları
Paris’in gözbebeği
Kraliyet konutlarından sonra ülkenin en ihtişamlı yapısı
sayılan Bourbon Sarayı, Düşes’in ölümünün ardından Kral
XV. Louis’ye satılır. Başlarda birtakım genişletmeler yapmayı
planlayan kral, nihayetinde ölen Düşes’in torununa sarayı
tekrar satar. Söz konusu torun, 7 Yıl Savaşı’nda kahraman
ilan edilen Prens Louis-Joseph’tir. Sarayı yeniden elden geçirmesi için arkeolojiye meraklı bir mimar olan Marie-Joseph
Peyre ile anlaşan Louis-Joseph, 18. yüzyılın ikinci yarısında
moda olduğu üzere antika süslemelerle dolu anıtsal bir mimari tasarım ister. Düşes dönemindeki orijinal giriş kapısının yerine yapılan sütunlarla çevrili, yarım daire şeklindeki
gösterişli portal bu hevesin ürünüdür. Ayrıca sarayın iki
kanadı genişletilir ve içinde küçük dairelerin olduğu yeni bir
bina inşa edilir. Eşyalarsa sarayın yeni sahibinin coşkusunu
yansıtır niteliktedir; silahlar, kalkanlar, zırhlar ve bugün
halen görülebilecek pek çok duvar motifi.
1780’lerin sonunda saraydaki yenileme ve genişletme
çalışmaları henüz bitmişken Fransız Devrimi patlak verir.
Prens sürgüne gönderilince saray 1792 yılında kamulaştırılır,
ardından cumhuriyetin simgesi haline gelir.
Eylül 2013
Kraliyet
konutlarından sonra
ülkenin en
ihtişamlı yapısı
sayılan Bourbon
Sarayı, Düşes’in
ölümünün ardından Kral XV.
Louis’ye satılır.
Tenis Kortu Yemini’nden
meclis salonuna
Halkın cumhuriyete gönülden bağlanmasından rahatsızlık duyan Kral XVI.
Louis, temsilcilerin bir araya gelmesini
önler. Bunun üzerine temsilciler Versay
Sarayı’nda tenis oynamak için kullanılan geniş alanda toplanarak “Tenis
Kortu Yemini”ni eder, sonunda anayasanın kabul edilmesiyle sonuçlanan
uzunca bir mücadele verilir. Meclisin
toplanması için yer eksikliği böylece
ortaya çıkar, mimarlar Jacques-Pierre
Gisors ve Emmanuel-Chérubin Lecomte Bourbon Sarayı’na bir meclis salonu
yapmak üzere görevlendirilir. Cumhuriyetin ilk parlamentosu olan Beşyüzler
Meclisi, 1798’de bu salonda toplanır.
Roma amfitiyatrosu şeklinde tasarlanan meclis salonunun, kubbesi ve
yine Roma mimari öğesi olan bir tepe
Dünya Parlamentoları
1836’da Prens LouisJoseph için yapılan Delacroix
Salonu, adını ressam
Eugène Delacroix’dan
alır. Duvarların neredeyse
tamamında Delacroix’ya ait
alegorik süslemelerin yer
aldığı salonun en önemli dört
figürü adalet, ziraat, sanayi
ve savaşı simgeler. Salon
günümüzde milletvekilleri
tarafından Meclis Salonu’na
geçerken kullanılıyor.
Casimir Perier Salonu Roma
bazilikalarını örnek alan bir
mimariye sahip. 8 Korinth
sütunuyla çevrili salonun
duvarlarında oyuklar ile
mutlakiyete, bozgunculuğa
karşıtlığı ve yurttaşlık
yasasına bağlılığı temsil
eden heykeller yer alır.
penceresi vardır. Meclis başkanının masa ve sandalyesi maun ile tunçtan yapılmıştır. Kürsünün arkasında, Rafael’in Athena Okulu adlı tablosunun deseninde duvar
halısı yer alır. Önünde ise biri “tarih” diğeri “kader”i temsil eden iki kadının olduğu
bir rölyef görülür; kader bir trompete üflemekte, yani yasaları duyurmakta, tarih
ise onları deftere kaydetmektedir. Kompozisyonun tam ortasında, Fransa’nın “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganını temsil eden Marianne büstü bir kaide üzerinde
durur; kaide ise mitolojideki iki ayrı yüzü olan Janus ile süslenmiştir. Janus’un sola
bakan yüzü geçmişte edinilen deneyimleri, sağa bakan yüzü ise geleceğe dair ileri
görüşlülüğü sembolize eder.
Aynı dönemde Bourbon Sarayı’na bir
kubbe yapılır, ayrıca Saray ile Lessay
Misafirhanesi’ni birbirine bağlayan
ahşap bir geçit binası inşa edilir. Bu
ve sonrasındaki pek çok genişletmeyenileme çalışmaları sonucunda binanın orijinal güzelliğini ve simetrisini
kaybettiği görülür. Yıl 1804 olmuş,
Fransa’ya imparatorluk gelmiştir. İlk
Eylül 2013
41
42
Dünya Parlamentoları
Saray’ın göz alıcı güzellikteki
kütüphanesi kitaplardan çok
dekoru ve duvar resimleriyle
dikkat çekiyor. Tavanda bulunan
beş kubbenin her birinde farklı
bir Delacroix tablosu yer alıyor.
Tabloların temasını, tefekkürün
temeli sayılan şiir, ilahiyat, hukuk,
felsefe ve bilim oluşturuyor.
Bugün envanterinde 600 bin
kitap ve süreli yayın bulunan
kütüphane, milletvekillerine açık
olduğu gibi internet üzerinden
de veri ulaşımı sağlıyor.
Saray’ın Seine nehri cephesindeki
alınlıkta yer alan rölyef başta
Napolyon’un Austerlitz Savaşı’ndaki
zaferini gösterirken, daha sonra her
yeni rejimle birlikte değiştirildi.
imparator Napolyon Bonapart’ın “daha anıtsal, daha gösterişli bir Paris” hayaline uygun olarak, mimar Bernard Poyet
sarayın Seine nehrine bakan cephesine sütunlar üzerinde
duran, rölyeflerle süslü bir üçgen alınlık yapar. 12 Korinth sütunu ile tam bir anıtsal, neoklasik mimariye bürünen Saray,
böylece 18. yüzyıl mimarisinin sadeliğinden epey uzaklaşır.
Ancak Saray en önemli ve nihai dönüşümünü Prens LouisJoseph’in 1815’te sürgünden dönüp sarayını geri almasıyla
yaşar. Prens’in yaptığı değişiklikler Lessay Misafirhanesi’ni
pek etkilemezken Düşes’in orijinal sarayından neredeyse
eser kalmaz. Dolayısıyla her ne kadar 18. yüzyılda yapılmış
Eylül 2013
olsa da bugünkü haliyle Bourbon Sarayı 19. yüzyıl mimari
zevkinin ürünüdür.
Günümüzde yasa koyucu Ulusal Meclis, Fransız demokrasisinin kalbi. Bourbon Sarayı ise tarihle demlenen, ama
modern çağın yenilikleriyle de el ele yürüyen bir yapı. Saray
hem bir abide hem de yaşayan bir kültür varlığı; hem tarihin tanığı hem de Fransa’da siyasetin geleceğinin kalbi...
Bir zamanlar Bourbon Sarayı’ndan “penceresiz ev” olarak
bahsedilirmiş, bugünse yurttaşlarına şeffaf lığı savunan;
pencerelerini de, kapılarını da onlara sonuna dek açan bir
demokrasi yuvası olarak nitelendiriliyor.
Türk Parlamenterler Birliği’nden
Üye aidatlarımız 16. Olağan Genel Kurul
kararıyla 2013 yılında yıllık 120 TL’dir.
Bankalar tarafından müşterilerine, uluslararası Banka
Hesap Numarası (IBAN) verilmektedir. Üyelerimizin aidatlarını yatırırken
problem yaşamamaları için Birliğin IBAN Numarası aşağıda belirtilmiştir.
Bilindiği gibi 2002’de yıllık 30 TL olan üye aidatları
2004 yılından beri 60 TL ve 2013 yılından itibaren 120 TL’dir.
Geriye doğru aidat borçlarının buna göre hesaplanması ve
Birliğimizin aşağıdaki hesap numarasına yatırılması,
Türk Parlamenterler
Birliği ANKARA
KONUKEVİ
Üyelerimiz ve misafirlerine
hizmet vermektedir.
Royal Anka Hotel
Tel: 0312 446 36 86
Bayraktar Mahallesi Bayraklı Sokak
No: 35 GOP / Ankara
5253 sayılı Dernekler Kanunu’na göre, alınan aidatların
belgesine üyelerin TC Kimlik Numaralarının yazılması gerekmektedir.
Üyelerimizin TC Kimlik Numaralarını
mektup veya telefonla Birliğe bildirmeleri rica olunur.
TPB Haber Portalı www.tpb.org.tr
Fax Hattı: 0312 420 66 24
Sayın Üyelerimiz, her konuda bize ulaşabilirsiniz.
Türk Parlamenterler Birliği
TBMM B Blok 2. Asma Kat 06540 Bakanlıklar / ANKARA
Tel: 0 312 420 66 21 Fax: 0 312 420 66 24
Türk Parlamenterler Birliği
Ziraat Bankası TBMM Şubesi
IBAN: TR 33 0001 0009 0303 296732 6001
Sağlık Hattı
Sağlık uygulamaları, hastaneler ve
anlaşmalı eczanelere ilişkin her türlü
bilgi için 0312 420 0 112 numaralı
telefonu arayabilirsiniz.
44
Somali’de Türk modeli
S
Bekir Bozdağ
Başbakan Yardımcısı
Türkiye’nin Somali’de sağladığı
yardımlar sonucunda artık insanlar
açlıktan susuzluktan ölmüyor,
ilaçsızlıktan ölmüyor, tedavi
edilememekten ölmüyor. Bunlar
Türk insanının ve Türk halkının
başarısıdır.
Eylül 2013
omali’de yaşanan insani krizi yerinde görmek ve dünya kamuoyunun
gündemine taşımak amacıyla Sayın Başbakanımızın, başta eşi değerli
Hanımefendi ve çocukları olmak üzere, birçok bakanımız ve eşleri, milletvekilleri, sanatçılar, işadamları, bilim insanları, sivil toplum kuruluşu temsilcilerinden oluşan kalabalık bir heyetle Somali’ye gidişinin ikinci yıldönümü
içerisindeyiz.
Biz Mogadişu’ya gittiğimizde yüzbinlerce insan, açlıktan, susuzluktan
ve tedavisizlikten ölümü bekliyordu. Şehir hayalet şehirdi, yollar bomboştu,
insanlar gülmüyordu, her yerde savaşın etkileri devam ediyordu. Bombalar
ve mermiler hayatları söndürmüş, aileleri yok etmişti.
Sayın Başbakanımızın ziyareti, Somali halkının kendi ifadesiyle
Somali’nin tarihinde bir milat olmuştur. Bu tarihî ziyaretin ardından, Sayın
Başbakanımızın verdiği görev çerçevesinde biz Somali’de insanların açlıktan, susuzluktan ve ilaçsızlıktan, tedavisizlikten ölmesini önleyecek projeler
ürettik.
Bu çerçevede, kamu ve sivil toplum kuruluşlarımızla binlerce ton gıda
yardımı yaptık. Kurduğumuz mobil ekmek fabrikası, aşevleri, soğuk hava
deposuyla oradaki insanların sıcak yemek ve günlük gıda ihtiyacını karşılayan adımlar attık. Çadır kentler kurmak suretiyle insanların barınmasını
sağladık, su ihtiyacını karşılamak için yüzlerce kuyu açarak onların su ihtiyaçlarını giderdik.
Somali’de bölge ülkeleri dışındaki ilk büyükelçilik olan Türk Büyükelçiliği’ni 1 Kasım 2011 tarihinde açtık. Büyükelçiliğimiz, açıldığı günden
itibaren hem orada faaliyetlerini sürdüren kuruluşlarımız ve vatandaşlarımızın hem de Somalili resmî yetkililer ve en önemlisi Somali halkının
hizmetine koşan bir devlet kapısı olmuştur.
Ülkemizin yüz akı, zor coğrafyalardaki ay yıldızlı al bayrağımız TİKA
ofisini açtık. TİKA, Somali’nin dört bir yanında sağlıktan eğitime önemli
projeleri gerçekleştirmektedir. TİKA tarafından Mogadişu Havaalanı’nın
uluslararası uçuşlara başlatılmasına ilişkin proje süratle bitirilmiştir. Bu sayede Somali’nin dünya ile buluşmasını sağlayan Türk Hava Yolları’nın tarifeli
seferleri 5 Mart 2012 tarihinde başlamıştır.
DSİ ve sivil toplum kuruluşlarımız tarafından su kuyuları açılarak yüz
binlerce Somalilinin tatlı su kaynaklarına ulaşması sağlandı.
Başkent Mogadişu’nun 28 km uzunluğundaki ana yolları TİKA tarafından
yenilenmektedir. Kızılay, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Mogadişu Belediyesi işbirliğinde şehrin altyapısı yeniden ayağa kaldırılmaktadır. Söz konusu projelerimiz tamamlandığında şehrin çehresi tamamen değişecektir.
45
Somali’nin en büyük ihtiyacının yetişmiş insan gücü olduğunu tespit
ettik ve bu ihtiyacın giderilmesine öncülük edecek adımlar attık. Bu
çerçevede, ülkemizde eğitim alması amacıyla doktora, yüksek lisans,
üniversite, lise, mesleki eğitim, mesleki kurs ve diğer eğitim branşlarında
toplamda yaklaşık iki bin Somalili evladımıza kamu ve sivil toplum kuruluşlarımız tarafından burs sağlanmaktadır.
Somali gençliğinin iyi bir eğitim alarak doktor, mühendis ve öğretmen
olabilmesi amacıyla modern okullar açıyoruz. Bu kapsamda, Somali’de
İmam Hatip Lisesi, Denizcilik Okulu, Türk Okulları, Yetimhaneler, Sağlık
Meslek Okulu projelerini hayata geçiriyoruz. Söz konusu projelerin
tamamlanmasıyla toplamda 9 okulumuzda yaklaşık 3 bin 500 Somalili
öğrenci eğitim görecektir. İnanıyorum ki, bu öğrencilerimiz en iyi şartlarda
ve modern tekniklerle eğitim alarak Somali’nin hak ettiği yere gelmesini
sağlayacaktır.
Geçmişte Afrika’nın önemli sağlık merkezleri arasında yer alan
Somali’de, sağlık hizmetlerinin tekrar ayağa kaldırılması gerekiyordu. İç
savaş döneminde harabeye dönen 200 yataklı hastanenin ve hemşirelik
okulunun TİKA, TOKİ ve Sağlık Bakanlığı işbirliğinde yeniden inşası çalışmaları tamamlanmaktadır. Bir yanda hastane inşaatı sürerken, öte yanda
kurduğumuz sahra hastanesinde ve sivil toplum kuruluşlarımızın diğer
sağlık merkezlerinde Türkiye’den giden uzman sağlık personeli ve hekimlerimiz Somalili hastaları ücretsiz tedavi ediyor.
Buna ilaveten, 3 sivil toplum kuruluşumuz da kalıcı hastane konusunda
girişimde bulundular. Yeryüzü Doktorları Derneği’nin 66 yataklı Şifa Hastanesi açıldı. Kimse Yok mu Derneği’nin 70 yataklı Deva Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Yardımeli Derneği’nin 100 yataklı Kadın Doğum ve Çocuk
Hastanesi’nin de açılmasıyla, inşallah bir daha tıbbi yetersizliklerden ölen
Somalili kardeşimiz kalmayacaktır.
Sayın Başbakanımızın ziyaretinin ardından iki yıl içerisinde atılan bu
adımlar sayesinde Doğu Afrika’nın güzel insanlarının yaşadığı Somali’de
çok şey değişti. Türkiye’nin Somali’de sağladığı yardımlar sonucunda artık
insanlar açlıktan susuzluktan ölmüyor, ilaçsızlıktan ölmüyor, tedavi edilememekten ölmüyor. Bunlar Türk insanının ve Türk halkının başarısıdır.
Çocukların Somali’ye gönderdiği harçlıkları su kuyusu olmuş insanlara can
vermiş, yaşlıların gönderdiği emekli maaşları hastane olmuş insanlara şifa
dağıtmaktadır.
Büyükelçiliğimiz, TİKA ofisimiz, diğer kamu ve sivil toplum kuruluşlarımız sağlıktan eğitime, altyapıdan ulaşıma birçok projenin Somali’de
hayata geçirilmesi noktasında mükemmel bir işbirliği ortaya koyarak tüm
dünyaya örnek olmuştur. Tarih kitaplarına girecek olan “Somali’de Türk
Modeli”ni uluslararası literatüre sokmayı başarmıştır.
Somalililer bize, “Bizler Türkler gelmeden önce hastalandığımızda
Azraili bekliyorduk, şimdi Türk hastanelerinde tedavi edileceğimiz anı
bekliyoruz” dedi. İnsanlar hayata yeniden tutunmak için daha güçlü bir
iradeye sahip oldular, geleceğe dair umutları, beklentileri yeniden canlandı, yarınların daha iyi olacağına dair umutları beklentileri artmış durumda,
artık kabus değil iyi rüyalar gördüklerini söylüyorlar. Bu 76 milyon Türk
halkının ortak başarısıdır.
Kamu kurumlarımızın işbirliği ve başarısı dünya çapında yankı uyandırmıştır. Bu başarıda imzası olan Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Sağlık
Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı,
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Genelkurmay Başkanlığı, AFAD, TİKA, Diyanet İşleri Başkanlığı, Yurt
Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, TOKİ, TRT, Devlet Su İşleri,
Merkez Bankası, Türk Hava Yolları, Anadolu Ajansı, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Türk Kızılayı ve Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü’ne teşekkür etmek istiyorum. Öte yandan, Büyükelçiliğimiz ve Kızılay’da görev yaparken yaralanan kardeşlerimize acil şifalar
ve şehit olan kardeşimize Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı diliyorum.
Eğitim ve sağlık alanları başta olmak üzere, su kuyularının açılması,
gıda dağıtımı yapılması, sıcak yemek dağıtımı yapılması, kurban kesimi
ve diğer birçok projede önemli rol alan ve kalıcı işlere imza atan İHH,
Yardımeli, Kimse Yok mu, Nil Organizasyon, Yeryüzü Doktorları, Türkiye
Diyanet Vakfı, ESAFED, Deniz Feneri, Beşir, IGMG Hasene, AFKAD, ISRA,
İhlas Vakfı, Sadaka Taşı, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, Cansuyu Derneği,
İnfak Vakfı, Suffa Vakfı, Rida Vakfı ve diğer sivil toplum kuruluşlarımıza
teşekkür etmek istiyorum.
Yukarıda ifade ettiğim, kamu ve sivil toplum kuruluşlarımızdan gönüllü
olarak Somali’ye giden kardeşlerimiz orada bir “yardım ailesi” kurarak tüm
zorluklar karşısında birbirine destek olmuş ve yüzyıllar sonra Türkiye ve
Somali halkları tarafından hatırlanacak önemli işlere imza atmışlardır. Bu
büyük yardım ailesinden orada evlenenler oldu, çocuk sahibi olanlar oldu,
neticede kardeşlerimiz hayatlarını Somali’ye vakfettiler. Buradan onlara
teşekkür etmek istiyorum. Arakan’dan Bosna’ya, Somali’den Suriye’ye yardım feryadında bulunan milyonların ve bizlerin bu kardeşlerimize, onlar
gibi diğer yardım gönüllülerine ihtiyacı vardır.
Eylül 2013
46
Röportaj
Necmettin Cevheri:
Ülke lafla
değil,
hizmetle
kalkınır
Röportaj ve Fotoğraflar: Songül Baş
Siyasetin duayen isimlerinden
Necmettin Cevheri, vatandaşlık
bilincine sahip olmanın
önemine işaret ederek,
“Vatan topraklarının en büyük
güvencesi, insanların ‘Bu
vatan benim’ diyebilmesidir.
Bu vatandaşlık bilinci de
demokrasiyle, eşitlikle olur”
diyor.
Eylül 2013
D
uvarda asılı yan yana iki fotoğraf… Biri siyah-beyaz, diğeri renkli… 17 yıl arayla çekilmişler. Siyah-beyaz olanı
3 Nisan 1977 tarihli. Renkli ise 9 Kasım 1994’ü gösteriyor.
77’de deklanşöre basan fotoğrafçının çektiği kare, bir damla suya hasret kurak toprakların kaderini değiştirecek bir
projeyi müjdeliyor. O gün Güneydoğu Anadolu Projesi’nin
(GAP) önemli bir bölümünü oluşturan Urfa Tünelleri’nin
temeli atılıyor. Ülkenin geleceğini şekillendirecek bu dev
hizmet için düzenlenen törene katılanlar gözyaşlarını tutamıyor; öyle duygu yüklü bir an ki… 17 yıl süren çalışmaların
ardından 9 Kasım 1994’te mutluluk ve gururun fotoğrafı
çekiliyor. Urfa Tünelleri’nin açılışındaki coşku duvardaki
renkli kareden yansıyor. Temel atma ve açılış törenlerine ait
tarihî fotoğraflarda Süleyman Demirel konuşma yapıyor.
Röportaj
Tünellerin temeli atılırken Başbakanlık koltuğunda oturan Demirel, açılışta
Cumhurbaşkanı olarak sesleniyor. Her
iki karede Demirel’in hemen yanında
tecrübeli bir siyasetçi yer alıyor: Necmettin Cevheri.
Bizi 36 yıl öncesine götüren fotoğrafları Necmettin Cevheri’nin ofisinde
gördük. Bu ayki röportaj konuğumuz
Cevheri, yarım asırlık siyaset hayatında unutamadığı olayları sorduğumuzda, “Şu duvardaki fotoğrafları görüyor
musunuz? Urfa Tünelleri’nin temel
atma ve açılış törenleri…” deyip devam
etti: “Yan yana giden bu iki tünel 26 bin
470 metredir. Üç katlı bir apartman
yüksekliğinde yapılmıştır; yedi buçuk
metredir. Temel atılırken biz ağladık.
O zaman köylerde nasıl su içildiğini,
toprakların nasıl kuruduğunu tahmin
edemezsiniz. Bu projeyle sadece insana değil, toprağa da su geldi; çöller
ova oldu. Allah’a şükür, hem temel
atma hem de açılış töreninde Sayın
Demirel’in arkasında duran biz olmuşuz. Allah’ın bize bir ikramı sayarım
onu da…”
Necmettin Cevheri o günlere ait bir
anısını şöyle anlatıyor: “Temel atma
törenindeki fotoğrafın çekilmesinden
yarım saat önce arabadaydık. Sayın
Necmettin Cevheri, uzun yıllar birlikte siyaset yaptığı Süleyman Demirel’le ilgili bir anısını
şöyle anlattı: “Sayın Süleyman Demirel ülkeyi avcunun içi gibi bilir. Bir gün Güngör isimli il
başkanı arkadaşımızla oturuyorduk. Demirel, ‘Güngör, senin çiftliğin nerede?’ diye sordu.
‘Tokat Reşadiye Yolu 15. kilometrede efendim’ dedi. ‘Orada bir fidanlık olacaktı’ diye devam
etti Demirel. Bizim il başkanı, ‘Evet efendim o servileri Ziraat geldi kesti’ dedi. Demirel’in
cevabı: ‘Güngör onlar servi değil, Kanada Kavağı’ydı.’ İnanılmaz bir şey...”
Demirel, yanındaki Vali Bey’e dedi ki; ‘Biliyor musun Vali Bey, bugün benim hayattaki misyonum bitiyor.’ Yani ‘Ben bunun için yaşıyordum’ demek istedi. Hepimiz
bunun için yaşıyorduk. 1965’te milletvekili olduğumuzda daha Meclis’in kapılarını
doğru dürüst öğrenmeden çeşitli ülkelerde uygulanmış projeleri araştırıp inceledik.
Siyaset hayatımız boyunca ülkemize hizmet için uğraştık, koşturduk. Ülke lafla
kalkınmaz, hizmetle kalkınır.”
“Hizmet eşit ve adaletli olmalı”
Necmettin Cevheri 1930 Şanlıurfa doğumlu. Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nde okurken 1951 yılında Demokrat Parti’nin Maltepe ocağına kaydolarak siyasete giren Cevheri, “Babam Demokrat Parti milletvekiliydi. Siyasete girme
nedenim babamın milletvekili olması değil, o yıllarda ülkenin yeni kavuşmuş olduğu demokrasinin sevinç ve heyecanıyla bir partiye intisap etme gereği duymamdı.
Bu topraklarda yaşayanların, ülke meselelerinin göz önüne serildiği, konuşulduğu,
çözümlerinin arandığı siyaset denilen kurumun dışında kalmaya hakları olmadığını düşünüyordum, bugün de aynı görüşteyim. Ülke meseleleriyle ilgilenmek
vatandaşlık görevimizdir. Oysa vatandaşlarımızın sorumluluk sınırı daha ziyade
kendi hane halkıyla çevrilidir. Mesela rejim meselesi bile onun için daha sonra
gelir veyahut hiç sıraya girmez. İşte Türkiye’nin yaşadığı sıkıntı bana göre budur.
Vatandaşlık sorumluluğumuzun sadece kendi evimiz, ailemiz ve işimizden ibaret
olmadığı bilincine ulaşmamız lazım. ‘Başbakan bunu demiş, muhalefet lideri şunu
söylemiş, beni ilgilendirmiyor’ deme hakkına sahip değiliz. Çünkü bu vatandan
Eylül 2013
47
48
Röportaj
Devlet
olarak
Manisa’da,
Tokat’ta,
Edirne’de ne
yapıyorsanız
Şırnak’ta da onu
yapacaksınız.
İnsanlar her
işinizde eşitlik
ve adalet
duygusunu
hissedecek.
sorumluyuz. Evimizden önce gelir vatan. Bu vatan olduğu
için evimiz vardır, evimiz olduğu için ailemiz, hayatımız
vardır” diyor.
Necmettin Cevheri, vatandaşlık bilincine ulaşmanın
ülkenin birlik ve bütünlüğünün de teminatı olduğuna
işaret ederek şu çarpıcı örneği veriyor: “Churchill’in çok
önemli bir sözü var. Meclis’te yeri geldikçe defaatle kullanmışımdır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya,
her gece İngiltere’nin büyük sanayi şehirlerini bombalamaktadır. O sırada Churchill başbakandır. Muhalefetteki İşçi Partisi’nden milletvekilleri parlamentoda yoğun
eleştiride bulunmaktadır. Muhalefet partisinden bazı
isimler Churchill’le görüşmeye gider ve ‘Londra her gece
bombalanırken arkadaşlarımızın yaptığı yoğun muhalefeti
onaylamıyoruz. Eğer istiyorsanız size daha rahat çalışmak
için yardımcı olabiliriz’ der. Yani arkadaşlarının muhalefet
etmesini engelleyebileceklerini, onları susturabileceklerini
söylerler. Churchill’in verdiği cevap bana göre tarihin büyük
sözlerinden biridir. ‘Hayır, onları susturmayacaksınız. İngiltere için demokrasi bu savaşı kazanmaktan daha önemlidir.
Bu savaşı kaybedebiliriz, geçmişte de kaybettiğimiz savaşlar
oldu, burayı işgal ettiler, ama topraklarımızda oturamadılar.
Onları burada oturtamayan şey İngiliz insanının vatandaşlık ve demokrasi şuurudur. Bu savaşı kaybedersek adaları
Eylül 2013
yine geri alırız, ama demokrasimizi
kaybedersek bu toprakları elimizde
tutamayız’ der.”
Tecrübeli siyasetçi, vatandaşlı k
bilincinin öneminden söz ederken
Kurtuluş Savaşı yıllarından örnek
veriyor. “Urfa’yı düşman işgalinden
kurtarmak için canlarını ortaya koyanlar farklı etnik kimliklere sahiptiler. Ancak hiç kimse kendi etnik
kimliğini ön planda tutmadı. Hepsinin
aklında, yüreğinde tek bir düşünce
vardı: Urfa’yı kurtarmak. İşte vatanını sahiplenme şuuru budur” diyen
Necmettin Cevheri, “çözüm süreci”ne
yönelik sorumuzu da bu bağlamda yanıtlıyor: “Churchill’in sözünü burada
da hatırlatmak istiyorum. İnsanınızda
vatandaşlık şuurunu oluşturduğunuz
zaman endişeleriniz azalır veyahut hiç
kalmaz. Vatan topraklarının en büyük
güvencesi, insanların ‘Bu vatan benim’
diyebilmesidir. Bu vatandaşlık bilinci
de demokrasiyle, eşitlikle olur. Devlet
olarak Manisa’da, Tokat’ta, Edirne’de
ne yapıyorsanız Şırnak’ta da onu yapacaksınız. İnsanlar her işinizde eşitlik
ve adalet duygusunu hissedecek. Ben
bakanlık dönemlerimde büyük yatırımlar yaparken hep buna dikkat etmişimdir. Konu hassastır, çok dikkatli
olunması lazımdır. Ülkemiz enerji
dolay ısıyla dünya menfaat lerinin
kesiştiği bir coğrafyada bulunmaktadır. Huzurumuzun bozulmasından
menfaat sağlamayı bekleyenler vardır,
bu nedenle provokasyonlara dikkat
edilmesi gerekir.”
“Eve çekilip arkadaşlarımı
yalnız bırakamazdım”
Necmettin Cevheri, ilki 1965 yılında
olmak üzere 7 dönem milletvekilliği
yaptı. Turizm ve Tanıtma, Adalet,
Tarım ve Köyişleri, Devlet bakanlıklarında önemli hizmetlerde bulunan
Cevheri, 2002 y ılında siyaseti bı-
Röportaj
Yeni anayasa için
uzlaşı çağrısı
Necmettin Cevheri, yeni anayasa hazırlık çalışmalarını şu sözlerle değerlendirdi: “Yeni bir anayasa yapmak
lazım. Bu konuda elbette herkesin
kendine göre düşüncesi vardır, farklı
düşünceler işin zenginliğidir. Uzlaşıya
varmak için herkes bir mesafe almalıdır; siz iki adım atarken karşıdakinin
on adım atmayacağını bilmeniz lazımdır. Birbirinize yaklaşacaksınız, başka
çareniz yok ki…”
raktığında Doğru Yol Partisi (DYP)
Şanlıurfa Milletvekili’ydi. Cevheri,
“2002’de ayrıldığımda Tansu Hanım
‘Bir dönem daha devam edin’ dedi,
ama ben istemedim. Zaten son biriki dönem siyasi hadiselerin gidişatı
dolayısıyla devam etmiştim; bir bakıyorsunuz darbeler geliyor, darbeler gidiyor, bu sırada çekilip evde oturmayı
istemedim. Arkadaşlarımız bu işin
içerisinde boğuşurken evde oturmayı
etik ve doğru bulmadım. Bu nedenle
bir-iki dönem daha siyaset yapmayı
sürdürdüm, yoksa hevesli olduğum için
değil...” diye konuşuyor. Necmettin
Cevheri “Koşturduk durduk” dediği siyasi hayatındaki en büyük kazancının
ülkenin her köşesini dolaşmak olduğunu söylüyor. “Dağları, ovaları dolaştık. Sırf son iki hükümet döneminde
Şırnak’a 19 defa gittiğimi hatırlıyorum.
Artvin’in Arhavi ilçesinden Edirne’nin
Lalapaşası’na kadar birçok yeri birkaç
defa gördüm” diyen Cevheri, bakanlık
yıllarından söz ederken Adalet ile Tarım ve Köyişleri bakanlıklarını ayrı bir
yere koyuyor. “Yargı mutlaka bağımsız olmalı” diyen tecrübeli siyasetçi,
Adalet Bakanlığı döneminde de buna
büyük özen gösterdiğini vurguluyor.
Necmettin Cevheri, çiftçilikle uğraşan
bir aileden gelmesi nedeniyle Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nda da büyük hevesle
çalıştığını anlatarak, “Toprağın apayrı hazzı vardır” diyor.
Sohbetimiz sırasında Necmettin Cevheri’ye “İktidar olmuş DYP, ANAP gibi
güçlü partiler neden ayakta duramadı?” diye soruyoruz. Cevheri, “Bir insanın
kafasına bir yumruk vurursanız sendeler, dört-beş yumruk vurduğunuzda artık
yıkılır” deyip devam ediyor: “Darbeleri biz taşıdık biz, başkası değil, acısını biz
çektik. Rejimin içerisindeki unsur bizdik, rejimi yıkarken bizi de yıktılar, bundan
da ülke kârlı çıkmadı.”
Söz darbelerden açılınca Necmettin Cevheri 1950’li yıllara ait bir gözlemini
aktarıyor: “Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken Anadolu’dan Ankara’ya gelen heyetlere rehberlik ederdik. O zamanlar Ankara’da dolaşılacak yer, Sıhhiye Köprüsü
ile Samanpazarı arası… O insanların öyle bir duruşu, gururla yürüyüşü vardı ki…
Bu, ülke insanının ilk defa tatmış olduğu demokrasinin yol açtığı bir durumdu.
‘Bu memleket benim, bu devlet benim’ inancıyla dolaşan insanlar, 27 Mayıs darbesiyle yıkıldı. 27 Mayıs, Samanpazarı’nda başı dik dolaşan adamın gönlünü yıktı,
geleceğe dair umutlarını yıktı. Benim tahminim, Demokrat Parti olarak 1962 seçimlerini kaybedebilirdik, hatalarımız başlamıştı. Seçimi kaybetmemiz bizim için
üzücü olurdu, ama seçimle gelenin seçimle gitmesi gibi bir olay cereyan ederdi ki
burada ülkenin kazancı Demokrat Parti’nin seçimi kazanmasından daha büyüktü.
27 Mayıs olmasaydı ve 1962 seçimini Demokrat Parti sandık başında kaybetseydi 12
Martlar, 12 Eylüller olmazdı. Bunların hepsi 27 Mayıs’ın çocuklarıdır. 27 Mayıs’a
ihtilal dedirttiler, bayram ilan ettiler, kutlattılar. Neyini kutluyordunuz? 27 Mayıs
olmasaydı Türkiye’de demokrasi yerleşir, ülkemiz bugün ulaştığı seviyenin çok
daha ilerisinde olurdu.”
Eylül 2013
49
Kalkınmada
başarının anahtarı:
BÖLGESEL
DUYARLILIK
Eylül 2013
Dosya
Türkiye’nin kalkınma
süreci 2000’li yıllara
gelindiğinde ciddi bir
istikrar ve ivme yakaladı.
Bu başarıda,ekonomik
ve sosyal öğelerin
birbirine sıkı sıkıya
bağlandığı strateji ve
yönetim modellerinin
payı oldukça büyük.
Söz konusu yönetim
modelleri ise
bölgesel kalkınma
ajansları aracılığıyla
yürütülüyor.
Deniz Varol
S
on yıllarda dünya sosyal ve ekonomik sorunlarla çokça karşı karşıya
kalıyor. Pek çok etkenle birlikte küreselleşme süreci ve krizlerin de körüklediği bu sorunlar, yeni yaklaşımların
ve modellerin geliştirilmesini gerekli
kıldığı gibi sosyo-ekonomik kalkınmanın merkezde olduğu kadar yerelde
de sağlanmasını zorunlu hale getirmektedir. Ülkemizde bu yükümlülük,
bölge kalkınma ajansları tarafından
sırtlanıyor. Bu bakımdan, ulusal kalkınma hareketinin kalkınma ajansları
sayesinde koordinasyon, dinamizm ve
bölgesel duyarlılık kazandığını söylemek yanlış olmaz.
Kalkınma ajansları; bölgeler arası gelişmişlik farkını azaltmak, bölgelerin potansiyelini harekete geçirmek, bölgelerin rekabet gücünü yükseltmek, yerel yönetimlere
teknik destek vermek, bölgelerin iş ve yatırım imkanlarını tanıtmak, bölgelerin
ulusal kalkınmaya katkısını azamiye çıkarmak, kalkınmaya dönük beşeri ve kurumsal yapıyı güçlendirmek, kalkınmada yerel sahiplik ve benimsemeyi artırmak
amacıyla kuruldu. Bu minvalde, temel vazifelerden biri de bölgesel olarak insanların yaşam kalitesini artırıcı, gelir düzeyini yükseltici, sürdürülebilir kalkınma
yöntemleri uygulamaktır.
İnsan odaklı yeni yaklaşımlar
Çok boyutlu, çok aktörlü ve sürekli yeniliğe açık bir süreç olarak tanımlanan kalkınmada seçeneklere ulaşabilirlik de önem taşıyor. Bu bakımdan sosyo-ekonomik
kalkınma kapsayıcı pek çok alternatifi barındırmalıdır. Bunu sağlamak için kamu,
özel şirket, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteler işbirliği sağlamalı, farkındalığın
gelişmesine katkıda bulunmalı, araştırmalar yapmalı, mali ve teknik desteklerle
sosyal kalkınma politikalarını desteklemelidir. Sosyal kalkınmanın gerçekleşmediği toplumlarda tam manasıyla bir kalkınmanın olmadığı göz önünde tutulmalı;
hedeflere ulaşmada, refahı ve sosyal kalkınmayı sağlamada ekonomik kalkınmanın
en önemli araç olduğu unutulmamalıdır.
Günümüzde devletlerden insanı merkeze alan kalkınma politikaları talep edilmekte; küresel anlamda yaşanan gelişmeler, ekonomik krizler ve çözüm arayışları
toplumsal bir bilincin gelişmesiyle, insan odaklı yaklaşımların tüm politikalarda
etkili olmasıyla sonuçlanmaktadır. Başarının sağlanması için kalkınma modellerinin de bu bakış açısıyla şekillenmesi gerektiği artık genel kabul görüyor, insani
değerleri gözeten kurumsal yapıların ve siyaset ortamının gelişmesi teşvik ediliyor.
Eylül 2013
51
52
Dosya
Kalkınmanın artık sadece ekonomik
göstergelerle açıklanamadığı günümüzde, sosyal gelişmişlik de önem taşımaktadır. Kaynakların doğru ve etkin
bir biçimde kullanılmasının yanında
toplumun tüm kesimlerinin refahının
göz önüne alınması, potansiyellerini
kullanabilmelerinin sağlanması, sosyal
dışlanma ve ayrımcılığın önlenmesi,
yoksullukla mücadele, göç ve kentleşmenin yol açtığı sorunların giderilmesi
bu noktada önem kazanıyor. Bu çerçevede, Kalkınma Bakanlığı’na bağlı
kalkınma ajansları bölgesel yapının
analizi ve yöntem geliştirilmesi konusunda oldukça önemli bir konuma
sahip.
Toplumun tüm kesimlerini
kucaklayan kalkınma
Kalkınma ajanslarının insan odaklı
kalkınma anlayışı, bölgesel renklerin
birbirinden farklı olduğu, her birinin
ihtiyaç ve potansiyelinin de değişiklik
gösterdiği bilincine dayanmaktadır.
Bu bilinç, her bir bölgenin çerçevesi
belirlenmiş koşullarına, iç dinamikle-
Eylül 2013
Kalkınma
ajanslarının
temel
faaliyetlerinden
biri de kamu,
özel sektör,
sivil toplum
ve akademik
birikimin
sağlanması
ve Kalkınma
Bakanlığı’nın
da işbirliği ile
bölge planları
hazırlanması.
rine, farklı istatistiklerine ışık tutar. Bölgeler arası gelişmişlik farklarının en aza indirilmesi, topyekûn, bütüncül bir
kalkınmanın sağlanması ancak bu koşula bağlanmaktadır.
Toplumun tüm kesimlerini kucaklayan, kapsayıcı, temel
hak ve özgürlüklere saygılı, kalkınmanın avantajlarını bütün
topluma yayan bir anlayış benimsiyor kalkınma ajansları.
Bölgeler arasındaki farklılıkları en aza indirirken işbirliği
sağlamak, hem ulusal hem de küresel boyutta rekabet gücünü artırmak da hızlı kalkınmaya fayda sağlamaktadır.
Bu misyonla Türkiye’nin kalkınma haritasını kalkınma
ajansları çiziyor... Peki, ne yapıyor bu ajanslar? Bölgesel
gelişme stratejilerinin hazırlanmasına destek veriyor; girişimciliğin desteklenmesi ve geliştirilmesi için çalışıyor;
kamu, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları arasındaki
işbirliğinin geliştirilmesine katkı sağlıyor; kırsal kalkınma
ve yerel kalkınma faaliyetlerine destek oluyor; bölgenin iş ve
yatırım imkânlarını araştırıyor ve tanıtımını yapıyor; yerel
yönetimlerin planlama çalışmalarına teknik destek sağlıyor;
yatırımcıların izin ve ruhsat işlemlerinin tek elden takibini
yürütüyor; Avrupa Birliği fonları ve uluslararası fonların
kullanılması için aracılık yapıyor, bu konuda koordinasyon
sağlıyor...
Bölgesel potansiyeli yeşerten destekler
Kalkınma ajanslarının temel faaliyetlerinden biri de kamu,
özel sektör, sivil toplum ve akademik birikimin sağlanması
ve Kalkınma Bakanlığı’nın da işbirliği ile bölge planları
Dosya
Ajansların özel, kamu
ve sivil toplum kurum
ve kuruluşlarına yönelik
düzenlediği eğitimler:
Bireysel gelişim
Fon kaynakları
Proje döngüsü yönetimi
Proje hazırlama
Girişimcilik
SODES programına yönelik
proje hazırlama
Raporlama
Muhasebe
Proje uygulama
Bölgesel gelişmenin şifreleri:
Yönetişim
Sürdürülebilirlik
Rekabet
Strateji
İşbirliği
hazırlanması. Bu planlar yürürlüğe girdiğinde sektörel ve tematik alanlarda derinlikli inceleme ve analiz çalışmaları gerçekleştiriliyor.
Ajanslar, çerçevesi bu bölge planlarıyla oluşturulan, paydaşlarca belirlenen ve
yönetim kurullarınca onaylanan önceliklerin harekete geçirilmesini sağlayacak
projelere mali ve teknik destek sağlıyor aynı zamanda. Söz konusu projeler, organizasyon ve araştırmalar bölgelerin kaynaklarını ve olanaklarını tespit etmeye,
ekonomik ve sosyal gelişmeyi hızlandırmaya, rekabet gücünü artırmaya yönelik.
Mali destekler doğrudan finansman, faaliyet ve güdümlü proje destekleri ile faizli
ve faizsiz kredi desteğinden oluşuyor. Teknik destekler ise kurumsal kapasiteyi
geliştirmeye yönelik eğitim, danışmanlık, lobi faaliyetleri ile geçici süreli uzman
ve danışman teminini kapsıyor.
Kuruldukları günden bu yana sahip oldukları teknik ve kurumsal kapasiteyi geliştiren kalkınma ajansları, aynı zamanda turizmden tarıma, sanayiden KOBİ’lere
kadar geniş bir yelpazede pek çok destek programı uygulamaktadır. Bu kapsamda,
bölge planlarının belirlediği öncelikler doğrultusunda programlardaki çeşitlilik
daha da artmıştır. Bunun yanında teknik destekler, sempozyumlar, konferanslar,
atölye çalışmaları, Ar-Ge faaliyetleri yürütülmüş, araştırma raporları yayımlanmış, neticede yatırım desteklerinin önemi ortaya konulmuştur.
İlgili kuruluşlarla işbirliğini de ihmal etmeyen kalkınma ajanslarının bu çalışmaları, yerel potansiyeli harekete geçirme, inisiyatifi güçlendirme ve kalkınmada
gerekli eşgüdümü sağlama bakımından ajansların çok önemli bir yer teşkil ettiğini kanıtlıyor. Bu bakımdan bölgelerin önceliklerinin belirlenmesi, faaliyetlerin
bunlara göre çeşitlendirilmesi büyük önem taşıyor.
Kuruldukları
günden bu yana sahip
oldukları teknik ve kurumsal
kapasiteyi geliştiren
kalkınma ajansları, aynı
zamanda turizmden tarıma,
sanayiden KOBİ’lere kadar
geniş bir yelpazede pek çok
destek programı uyguluyor.
Eylül 2013
53
Kalkınma Bakanı
Cevdet Yılmaz:
İnsanı odağa alan bir
kalkınma hamlesi başlattık
Kalkınmanın amacının toplumun refahını artırmak, vatandaşların
hayat standardını yükseltmek, temel hak ve özgürlükler zemininde
adil, güvenli ve huzurlu bir yaşam ortamı tesis etmek olduğunu
belirten Bakan Yılmaz, “Tüm kalkınma çalışmalarında
yol haritamız ve politikalarımız insanımızı odağa alan
bir yapıdadır. Onuncu Kalkınma Planımızla 2023
vizyonunu hedeflerken sonraki dönemi de
dikkate alan bir kalkınma hamlesini başlatmış
bulunuyoruz” dedi.
Söyleşi: Songül Baş
DosyaSöyleşi
Ülkemizde sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasına ve toplumsal refahın artırılmasına yönelik strateji, plan ve programları hazırlarken hangi temel noktalar üzerinde duruyorsunuz?
Türkiye’nin kalkınmadaki yol haritasını belirleyen unsurlar
nelerdir?
Kalkınma kavramı sadece ekonomik büyümeden ibaret
olmayıp refah düzeyini etkileyen sosyal unsurları da içermekte ve tüm bu unsurların ülkenin bütününe dengeli bir
biçimde dağılımını öngörmektedir. Bu kapsamda, büyüme
ile birlikte toplumun kurumsal gelişmişlik, sosyal refah,
yaşam beklentisi, eğitim, sağlık gibi sosyal boyutları da
içeren insani gelişmişlik düzeyleri kalkınmanın gerçek
göstergeleridir.
Ülkemizde sürdürülebilir kalkınmanın ve toplumsal
refah artışının sağlanmasına yönelik hazırlanan, başta
kalkınma planları olmak üzere diğer planlar, programlar
ve çeşitli dokümanlarda öncelikli hedefimiz uzun vadeli
hedef ve stratejilerimizin gerçekleştirilmesidir. Bu noktada
en önemli husus, tüm politikalarımızın insan odaklı bir
çerçevede ve birbirleriyle koordinasyon içinde, bir bütün
olarak ele alınmasıdır. Kalkınma planımızı ve diğer dokümanlarımızı bu bütüncül bakış açısıyla, ülkemizin potansiyelini, insanımızın yeteneklerini harekete geçirmeyi, ekonomik hayatta rekabeti güçlendirmeyi, kamu yönetiminde
etkinliği artırmayı hedef alan bir anlayışla hazırladık ve
hazırlamaya devam edeceğiz.
Sürdürülebilir refah artışı ve kalkınmanın en önemli
belirleyicisi olan ekonomik büyümenin yüksek, istikrarlı
ve kapsayıcı bir temele dayandırılmasını esas almaktayız.
Bu çerçevede, en önemli gündem maddemiz yüksek ve
istikrarlı büyüme yapısına ulaşmaktır. Bu amaç doğrultusunda, hazırladığımız strateji dokümanlarında ve Onuncu
Kalkınma Planımızda verimlilik ve sanayileşmeyi ön plana
çıkaran yeni bir büyüme stratejisi ortaya koymaktayız. Özel
sektör öncülüğünde dışa açık ve rekabetçi üretim yapısının
geliştirilmesine dayanan bu strateji ile önümüzdeki dönemde cari açık problemi yaşamadan olabildiğince yüksek bir
büyüme performansına ulaşmayı hedeflemekteyiz. Bu stratejinin hayata geçirilmesi açısından kritik politika alanları
ise beşeri sermayenin geliştirilmesi, teknoloji geliştirme
kapasitesinin artırılması, fiziki altyapının güçlendirilmesi
ve kurumsal kalitenin iyileştirilmesi olacaktır.
Tüm kalkınma çalışmalarında yol haritamız ve politikalarımız insanımızı odağa alan bir yapıdadır. Kalkınmada
öncelikle çözülmesi gereken konuların yerine, birbiriyle
etkileşim içinde olan kalkınma unsurları üzerinde yoğunlaşmaktayız. Bu kapsamda, üretim sürecinin tam rekabet
ortamında özel sektör eliyle gerçekleştirildiği, kamunun
Hazırladığımız
strateji
dokümanlarında ve
Onuncu Kalkınma Planımızda verimlilik
ve sanayileşmeyi ön plana
çıkaran yeni
bir büyüme
stratejisi ortaya
koymaktayız.
ise düzenleyici ve denetleyici rolünün güçlendirildiği bir ortamda kalkınma çabalarımızı sürdüreceğiz. Bu şekilde, hem istikrarlı
büyüme ortamını sürdürmek, hatta büyüme
hızımızı artırmak, hem de büyümenin istihdam yaratma kapasitesini güçlendirerek
artan refahın daha geniş kesimlere daha
dengeli yayılmasını sağlamak mümkün
olacaktır. Bu hedeflere ulaşma açısından beşeri sermayenin geliştirilmesi ve dolayısıyla
eğitim konusu kritik önem taşımaktadır.
Bu alanlarda Kalkınma Planı’nda ortaya
konulan politikaların hayata geçirilmesini
ve daha hızlı yol alınmasını sağlamak için
25 adet Öncelikli Dönüşüm Programı oluşturduk. Bu programlarla birlikte ülkemizin
kalkınması ve refah artışının önünde engel
teşkil eden olumsuzlukları bertaraf etmek
ve kalkınmanın hızlandırılması için gerekli
olan koşulları bir an önce oluşturmak hedefindeyiz.
2014-18 dönemini kapsayan Onuncu Kalkınma
Planı önümüzdeki beş yılda nasıl bir “Türkiye
fotoğrafı” öngörüyor? Planın “insan odaklı kalkınma” anlayışıyla geniş bir katılım sağlanarak
hazırlanmış olması söz konusu fotoğrafa nasıl
yansıyacaktır?
Onuncu Kalkınma Planı, önümüzdeki beş
yılda dışa açılımını sürdürerek üretim yapısını daha da güçlendirmiş, rekabet gücünü
artırmış, her alanda adaleti güçlendirerek
sosyal bütünlüğünü sağlamlaştırmış, böylelikle sosyal ve ekonomik tüm unsurları ile
daha ileri, Orta Doğu’nun cazibe merkezi
haline gelmiş bir Türkiye öngörmektedir.
Bu bağlamda, Plan döneminde yıllık ortalama yüzde 5,5 civarında büyüme hızına
ulaşılması, 4 milyon yeni istihdamın yaratılması, 2018 yılına gelindiğinde işsizlik
oranının yüzde 7,2 düzeyine gerilemesi, işgücüne katılma oranlarının gelişmiş ülkeler
seviyesine doğru yükselmesi hedeflenmektedir. Bireylerin refah seviyesindeki artışın
hızlı bir şekilde sürdürüleceği, 2018 yılına
gelindiğinde kişi başına gelirin 16 bin dolar
seviyesine ulaşacağı tahmin edilmektedir.
Eylül 2013
55
56
DosyaSöyleşi
Ekonomik gelişmelerin yanı sıra
bireylerin temel hak ve özgürlükler
zemininde adil, güvenli ve huzurlu bir
yaşam ortamına sahip olması, daha
güçlü bir toplum yapısına ve beşeri
sermayeye ulaşılması Plan dönemi sonunda görülmesi beklenen fotoğrafın
bir parçasıdır. Türkiye’nin bu süreçte
uygulayacağı politikaların insan odaklı
kalkınma anlayışı çerçevesinde katılımcı bir yaklaşımla ele alınması Türkiye
potansiyelini, bölgesel dinamikleri ve
insanımızın yeteneklerini harekete
geçirerek kalkınma sürecinin hızlanmasını sağlayacaktır. İnsanı odağa alan
bu anlayış kalkınma sürecine herkesin
ve her yörenin katılımını azami düzeye
çıkarmayı, kalkınmanın sonuçlarından
herkesin daha adil bir şekilde pay almasını hedeflemektedir. Uygulanacak
bazı politikalarla okul öncesi eğitimde
okullaşma oranının yüzde 47 seviyesinden yüzde 70’e çıkarılması, işgücünün
eğitim düzeyinin yükseltilerek istihdam edilebilirliğin artırılması ve işgücü
piyasasının talep ettiği becerilerin kazandırılması için yaşam boyu eğitimin
etkinleştirilmesi sağlanacaktır. Bu politikalar sonucunda Onuncu Kalkınma
Planı ile gelir dağılımının daha adil,
yoksulluğun azaldığı, refah artışının
toplumun her kesiminde hissedildiği
bir toplum yapısına ulaşılacaktır.
Cumhuriyet’in 100. yılının kutlanacağı
2023’te ülkemizin dünyanın ilk 10 ekonomisi arasında yer alması hedefleniyor.
Bu çerçevede 2023 Uzun Vadeli Gelişme
Stratejisi’nde öne çıkan başlıklar nelerdir?
Ülkemiz dünyada yaşanan değişim
sürecinin sunabileceği imkanlardan en
üst düzeyde yararlanabilmek için uzun
vadeli bir gelişme stratejisi izlemek
zorundadır. Bu çerçevede, 2001-2023
dönemini kapsayan uzun vadeli gelişme
stratejimizin temel amacı, ülkemizin
21. yüzyılda kültür ve uygarlığın en ileri
Eylül 2013
aşamasına ulaşarak küresel düzeyde etkili bir dünya devleti olmasıdır. Cumhuriyetimizin 100. yılının kutlanacağı 2023 yılına uzanan Uzun Vadeli Gelişme Stratejisi,
dünyada yaşanan kapsamlı ve hızlı değişimleri göz önünde bulundurarak, ekonomik
ve toplumsal dönüşümlerin yönlendirilmesinde önemli bir işleve sahiptir. Bu dönüşümlerin ülke ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde gerçekleştirilmesinde de kalkınma
planlarının önemli katkısı bulunmaktadır. Bu nedenle, diğer planlarımızda olduğu
gibi çalışmalarını tamamladığımız Onuncu Kalkınma Planımızda da uzun vadeli
bakış açısına sahip bir planlama anlayışını ortaya koymaktayız. Bu bağlamda, 2023
hedeflerimiz doğrultusunda hazırlanan ve toplumumuzu yüksek refah seviyesine
ulaştırma yolunda önemli bir kilometre taşı olacağına inandığımız Planımızla 2023
vizyonunu hedeflerken sonraki dönemi de dikkate alan bir kalkınma hamlesini
başlatmış bulunuyoruz.
Bilindiği gibi hükümetimizin 2023 vizyon hedefleri doğrultusunda, 2023 yılında
millî gelirimizi 2 trilyon dolara yükseltmeyi, kişi başına düşen gelirimizi 25 bin
dolar seviyesine çıkarmayı, ihracatı 500 milyar dolara ulaştırmayı ve işsizlik oranını
yüzde 5’e indirmeyi hedefliyoruz. Bu yolda makroekonomik istikrarın sürdürülmesi ve daha da güçlendirilmesine öncelik veriyoruz. Bu vizyon çerçevesinde temel
amacımız, yeniden şekillenen uluslararası işbölümü ve değer zinciri hiyerarşisinde
2001-2023 dönemini kapsayan uzun
vadeli gelişme stratejimizin temel
amacı, ülkemizin 21. yüzyılda kültür ve
uygarlığın en ileri aşamasına ulaşarak
küresel düzeyde etkili bir dünya devleti
olmasıdır.
DosyaSöyleşi
ülkemizin konumunu aşamalı olarak
üst basamaklara çıkarmak, uzun vadede ülkemizin seviyesini orta-üst gelir
grubundan yüksek gelir grubu ülkeler
arasına yükseltmektir.
Son 10 yılda önemli bir kalkınma ve
ihracat hamlesi yapan ülkemiz açısından bu başarının artırılarak sürdürülmesi büyük önem arz etmektedir. 2023
hedeflerine paralel bir şekilde hazırlanan 2023 İhracat Stratejisi, son 10 yılda
kaydedilen gelişmelerin hızlanarak
sürmesi ve ekonomimizin daha ihracat
odaklı bir yapıya dönüşmesi hedefi doğrultusunda önemli bir yol göstericidir.
Dışa açık ve rekabetçi üretim yapısının
geliştirilmesini temel alan 2023 vizyonunda sanayileşme süreci ve verimlilik
artışlarının temel taşlarını oluşturduğu
bu stratejiyle 2023 yılında 500 milyar
dolarlık ihracat hedeflemekteyiz.
Daha önce bahsettiğim gibi insan
odaklı bakış açımız genel anlamda
kalkınma stratejimizin temel ayaklarından birini oluşturmaktadır. Ülkemiz
hızlı gelişme sürecini destekleyecek 75
milyonluk genç ve dinamik bir nüfus
yapısına sahiptir. Önümüzdeki dönemde nüfus dinamiklerinin sunduğu fırsattan en yüksek düzeyde yararlanmak
amacıyla işgücüne katılım artırılacak,
eğitimin niceliksel ve özellikle niteliksel yapısı geliştirilecektir. Bu sayede,
geçmişte olduğu gibi, büyümemizin
kapsayıcı yapısının güçlendirilmesi ve
sosyal boyutunun sağlamlaştırılması
sağlanacaktır.
Kalkınmayı yerinden planlamak ve geliştirmek üzere kurulan kalkınma ajansları
ekonomideki tabloyu ne yönde etkiledi?
Kalkınma ajanslarıyla ilgili yeni hedef ve
projeler söz konusu mu?
Bilindiği gibi kalkınma ajansları, bölgesel kalkınma anlayışında köklü bir
değişimin bölge düzeyindeki kilit yapı
taşlarıdır. Ajanslar kurumsallaşma
sürecini hızlıca tamamlamış ve aktif
olarak faaliyetlerini yürütmektedirler. Ajanslar bölgelerinde bir kalkınma bilinci
yaratılmasına vesile olmaya başlamış, ilgili tarafları bir araya getirmiş, binlerce kişiye eğitim vermiş, kapasite gelişmesine somut katkıda bulunmuştur. Bu çalışmalar
bölgelerin kalkınmasını sağlayarak derhal meyve vermeye başlayacağı gibi, uzun
vadede daha etkili ve kalıcı olarak ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla yerelde filizlenen
bu yapılar zamanla ulusal kalkınmayı önemli ölçüde tetikleyecektir.
2014-2018 dönemini kapsayan Onuncu Kalkınma Planı’nın çizdiği genel çerçeveyle tutarlı bir şekilde, bölgesel gelişme politikalarının ve uygulamalarının ülke
düzeyindeki genel stratejik çerçevesini çizmek, kalkınma planıyla bölge planları
arasındaki tutarlılık ve tamamlayıcılığı güçlendirmek amacıyla Bölgesel Gelişme
Ulusal Stratejisi (BGUS) hazırlık çalışmaları yürütülmektedir. Gerek Onuncu Kalkınma Planı’nın gerekse BGUS’un, ülke düzeyindeki öncelikleri net bir şekilde ortaya
koymak, bununla birlikte kalkınma sürecini tabana yayacak ve ulusal, bölgesel, yerel
düzeylerdeki öncelikler arasında uyum sağlamak üzere tüm bölgelerin katkıları
ajanslar aracılığıyla alınarak ulusal planın hazırlıklarına yansıtılmıştır.
Ajansların katkılarıyla hem Türkiye’nin hem de bölgelerin kalkınması konusunda
vizyoner, yenilikçi, nitelikli, sosyal kesimlerin talep ve beklentilerine cevap veren,
bununla birlikte bilimsel yaklaşıma dayanan önerilerin alınabilmesi mümkün
olmuştur. Böylelikle bölgelerimizdeki yerel paydaşlar, Türkiye’nin ve bölgelerinin
kalkınmasıyla ilgili stratejilerin belirlenip uygulanmasında daha fazla pay sahibi
olmaktadır.
Kalkınma ajansları tüm bölgelerde uyguladıkları mali ve teknik destek programları aracılığıyla bölgelerin rekabet gücüne ve projecilik kültürünün gelişmesine önemli
katkı sağlamaktadır. 2008-2013 döneminde Programlar kapsamında yaklaşık 34 bin
proje başvurusu yapılmış, bu projelerden yaklaşık 8 bin 700’ü destek almaya hak
kazanmıştır. Başarılı projelere toplam 1,6 milyar TL mali destek tahsis edilmiştir.
Böylece yerel ekonomilerde eş finansman ile birlikte yaklaşık 3 milyar TL kaynak
harekete geçirilmiştir.
Eylül 2013
57
58
DosyaSöyleşi
Bölgesel
Politika ve
Yapısal Araçların
Koordinasyonu Faslı’na
ilişkin ulusal düzeyde
koordinasyon AB
Bakanlığı ile işbirliği
içinde Kalkınma
Bakanlığı tarafından
yürütülmektedir.
Özellikle gelişme düzeyi düşük bölgelerimizde olmak üzere eğitim, sağlık,
ulaşım gibi sosyal ve teknik altyapı
alanlarında önemli ilerlemeler sağlanmış, kalkınma için gerek li altyapı
geliştirilmiştir. Bu altyapının hazırlanması ajans faaliyetlerinin de etkinliğini
artıracaktır. Kalkınma ajansları yeni
dönem Bölge Planları aracılığıyla ve
BGUS yol göstericiliğinde katılımcı bir
anlayış sergilemek suretiyle çalışmalarına devam edecektir.
AB’ye katılım müzakereleri çerçevesinde
“Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların
Koordinasyonu” başlıklı 22. Fasıl açıldı. Bu
fasıl çerçevesinde gerçekleştirilecek çalışmalarda bakanlığınızın rolü ne olacaktır?
Bölgesel politikalar özellikle “çözüm
süreci”ne ne yönde katkı sağlayacaktır?
Son yıllarda ülkemizde kişi başına gelir ve refah düzeyinde önemli artışlar
kaydedilmiştir. Ancak, bu iyileşme
kent-kır ayrımında, bölgeler arasında
farklı düzeylerde gerçekleşmiş, yaşam
alanlarına, mekan kalitesine ve çevresel
standartlara farklı seviyelerde yansımıştır. Ülkemizde doğu-batı yönünde
ve iç-sahil kesimleri arasında sosyoekonomik gelişmişlik farkları önemini
korumaktadır. 2008 yılı ve NUTS II
bölgeleri itibarıyla gayrisafi katma
değere (GSKD) katkı açısından ilk beş
Eylül 2013
bölge yüzde 55,5 paya sahip iken, son beş bölgenin payı yüzde 4,4 düzeyindedir.
Kişi başına GSKD açısından gelir düzeyi en düşük ve en yüksek bölge arasında 4,3
kat fark bulunmaktadır. Özellikle üretimin belirli bölgelerde yoğunlaşması, ülke
genelinde gelişmişlik farklarının artmasına neden olmaktadır.
Bölgesel dengesizlikler, işsizlik, gelir dağılımı, toplumsal barış, güven, sosyal
uyum, kaynakların atıl kalması ve potansiyelin kullanılamaması, aşırı göç gibi
sorunların yanında şehirleşme ve yerleşme sorunlarımızın da temel sebeplerinden
biri olarak önemini korumaktadır. Bu haliyle bölgesel dengesizliklere bir taraftan
büyüme ve kalkınmanın önündeki ciddi bir kısıt olarak bakmak, diğer taraftan da
barışı, huzuru ve insan psikolojisini olumsuz etkileyen bir faktör olarak yaklaşmak
gerekmektedir. Bu bakımdan bütün bölgelerde, bütün kırsal ve kentsel alanlarda
asgari yaşam kalitesi standartlarının sağlanması, kapsayıcı kalkınma ve fırsat eşitliği için mekansal dezavantajların etkilerinin asgari düzeye indirilmesi elzemdir.
Bu sorunların üstesinden gelinmesinde AB’ye ekonomik ve sosyal uyum süreci
önemli bir rol oynamakta, Türkiye’nin bölgesel politikaları için önemli bir itici güç
olmaktadır. Ekonomik ve sosyal uyum sürecinin bölgesel politikalar bağlamında
en önemli aktörlerinden biri hiç kuşkusuz “Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların
Koordinasyonu” başlıklı 22. Fasıl’dır.
Bu fasıl üyelik dönemine yönelik Yapısal Fonlar (Avrupa Bölgesel Kalkınma
Fonu, Avrupa Sosyal Fonu, Avrupa Alansal İşbirliği Grubu) ile Uyum Fonu’nun
kullanımını içermektedir. Bu fonları kullanabilmek için yasal ve kurumsal olarak
AB müktesebatına uyumun sağlanması gerekmektedir. Bu kapsamda, fonların
kullanımına temel olacak yasal mevzuatın düzenlenmesi, kurumsal yapılanmaların
oluşturulması ve kapasitelerinin artırılması, programlama, izleme ve değerlendirme alanlarında gerekli belge ve altyapıların tesisi, şeffaf, hesap verebilir bir mali
yönetim ve kontrol sistemi kurulması beklenmektedir. Bölgesel Politika ve Yapısal
Araçların Koordinasyonu Faslı’na ilişkin ulusal düzeyde koordinasyon Avrupa
Birliği Bakanlığı ile işbirliği içinde Kalkınma Bakanlığı tarafından yürütülmektedir. Bu fasıl kapsamında alınan ve alınacak önlemler bakımından ise Türk idari
yapılanmasında yer alan tüm aktörlerin sorumlulukları bulunmaktadır. Müzakere
sürecinde Avrupa Birliği Bakanlığı ile işbirliği içinde yürüttüğü koordinasyon görevi dışında, Kalkınma Bakanlığı 22. Fasıl kapsamında alınacak kimi tedbirlerde
de sorumlu kurum olarak belirlenmiştir.
DosyaSöyleşi
22. Fasıl çerçevesinde gerçekleştirilecek uygulamalar, bölgeler arası gelişmişlik farklarını azaltarak ülkemizin
ekonomik ve sosyal uyum içerisinde
dengeli kalkınma hedefine ulaşmasına
katkı sağlayacaktır. Özellikle, bölgesel
dengesizliklere barış, huzur ve insan
psikolojisini etkileyen bir kısıt olarak bakıldığında, bu sorunu ortadan
kaldırmaya yönelik tedbirler içeren
22. Fasıl kapsamında kaydedilecek
ilerlemelerin çözüm sürecine önemli
katkılar sağlayacağı düşünülmektedir.
Kamu ve altyapı yatırımları kadar “insana
yatırım” da büyük önem taşıyor. Kalkınmada başarı sağlanmasında bilinçli bir
toplumun önemi yadsınamaz. Bu çerçevedeki görüşlerinizi ve “insana yatırım”
konusunda bakanlığınızın yürüttüğü
çalışmaları öğrenebilir miyiz?
Kalkınmanın amacı toplumun refahını artırmak, vatandaşların hayat
standardını yükseltmek, temel hak ve
özgürlükler zemininde adil, güvenli
ve huzurlu bir yaşam ortamı tesis
etmektir. Bu çerçevede tekrar vurgulamak isterim ki insan için ve insanla
beraber kalkınma yaklaşımının hayata
geçirilmesi ve refahın toplumun tüm
kesimlerine yaygınlaştırılması temel
önceliğimizdir.
İnsan kaynağına sürekli yatırım
yapan ve bu kaynağı verimli kullanan
ülkelerin daha hızlı kalkındıkları bilinmektedir. Dünyadaki ileri ekonomilere
baktığımızda, iyi eğitilmiş insan gücünün bu ülkelerdeki kalkınma ve ekonomik büyüme süreçlerinde çok önemli
pay sahibi olduğu görülmektedir.
Özellikle 1970’li yıllardan itibaren
küreselleşme ve teknolojik değişim
sonucunda bilgiye dayalı ekonomiye
doğru yapısal bir değişim olmuştur.
Bu yeni yapıda, ülkelerin rekabet gücü
sahip oldukları fiziksel sermaye düzeyi
ile değil beşeri sermayelerinin niteliğiy-
Eğitimin
her kademesinde
altyapı ve kalite
iyileştirilerek
fırsat eşitliği
geliştirilecek ve
sürdürülebilir
kalkınmanın
temel dinamiği
olan beşeri
sermaye daha
nitelikli hale
getirilecektir.
le ölçülmeye başlanmıştır. Nitelikli işgücünün çok değerli bir
kaynak haline gelmesine bağlı olarak, beşeri sermayenin niteliğinde belirleyici olan eğitime verilen önem artmıştır. Çünkü
beşeri sermayeyi oluşturan bireylerin bilgi birikimi doğuştan
gelmeyip, alınan kaliteli eğitimle oluşmaktadır.
İnsana yapılan yatırım ekonomik çıktıların yanında çok
önemli sosyal faydalar da sağlamaktadır. Bu faydaların en
önemlileri demokratikleşme, toplumsal uyum ve barışın
sağlanması, kültürel ve toplumsal değerlerin gelecek nesillere
aktarılması, sorgulayan ve sivil toplum faaliyetlerine katılan
bireyler yetiştirilmesi, suç oranlarının düşmesi, halk sağlığının iyileşmesi, yoksulluğun ve eşitsizliğin azalması, çevre
bilincinin artmasıdır.
Daha önce de belirttiğim gibi, Hükümetimiz ve Bakanlığımız da insana yatırıma büyük önem vermektedir. Bu, Onuncu
Kalkınma Planı’nda kendini göstermiştir. Plan; yüksek, istikrarlı ve kapsayıcı ekonomik büyümenin yanı sıra hukukun
üstünlüğü, bilgi toplumu, uluslararası rekabet gücü, insani
gelişmişlik, çevrenin korunması ve kaynakların sürdürülebilir
kullanımı gibi unsurları kapsayacak şekilde tasarlanmıştır.
Kalkınma Planı’nın üzerine inşa edildiği dört temel ayaktan ilki, insan odaklı politikalarımızın bir gereği olarak
ortaya koyduğumuz “Nitelikli İnsan, Güçlü Toplum” eksenidir. Plan döneminde nitelikli insan, güçlü toplum yapısına
erişmek için birçok alanda yapısal dönüşüm çalışmaları
sürdürülecektir. Daha güçlü ve müreffeh bir toplum yapısına
ulaşmak ve beşeri sermayeyi güçlendirmek üzere temel hak ve
özgürlükler, demokratikleşme, adalet, eğitim, sağlık, çalışma
hayatı ve sosyal güvenlik gibi alanlarda uyumlu ve bütünleşik
politikaların uygulanmasına devam edilecektir.
Türkiye’de son yıllarda eğitim harcamalarında ciddi artışlar sağlanmıştır. 2002 yılında GSMH’nin yüzde 2,84’ü ve
konsolide bütçenin yüzde 10,15’i büyüklüğünde olan eğitim
bütçesi, 2012 yılında GSMH’nin yüzde 3,62’sine ve merkezî
yönetim bütçesinin yüzde 14,79’una yükselmiştir. Bu harcamalar eğitim göstergelerine de yansımıştır.
Eğitimde fırsat eşitliğini artıracak ve hizmet sunumunu
iyileştirecek beşeri ve fiziki altyapı yatırımları kapsamında
188 bin yeni derslik yapılmış; ücretsiz ders kitabı temini,
şartlı eğitim yardımları, taşımalı eğitim gibi uygulamalar
gerçekleştirilmiş; öğretmenlerin istihdamında ve hizmet içi
eğitimlerinde artış sağlanmıştır. FATİH Projesi başlatılmış,
12 yıllık kademeli zorunlu eğitim sistemi tesis edilmiş ve
müfredat bu doğrultuda yenilenmiştir.
Önümüzdeki dönemde de eğitimin her kademesinde altyapı
ve kalite iyileştirilerek fırsat eşitliği geliştirilecek ve sürdürülebilir kalkınmanın temel dinamiği olan beşeri sermaye daha
nitelikli hale getirilecektir.
Eylül 2013
59
60
Söyleşi
Ahmet Tan:
Gençliğimde
“sakıncalı” diye
evrak memuru
bile yapmadılar,
bakan oldum
Söyleşi: Zeynep Yiğit
Gazeteci ve
siyasetçi
kimlikleriyle
kamuoyunun
yakından tanıdığı
Ahmet Tan,
“Siyasette ve bir
kısım siyasetçide
düşünmeden
konuşma alışkanlığı
gelişiyor. Bunu
önlemenin yolu
önce yazmaları,
sonra konuşmaları
olabilir” diyor.
Eylül 2013
Sizi politikaya yönlendiren nedir?
“Politika” derken herhalde milletvekilliğine giden yola nasıl çıktığımı
soruyorsunuz.
Evet…
Yola çıkmadım. Yol beni Meclis’e getirdi diyebilirim.
Nasıl?
Biraz rastlantı, biraz gazeteciliğin çıkmaza girdiğini erken fark etme. Ama
en çok da kursağımda kalmış olan
kamusal görev yapma arzusu.
Kursakta kalmış kamusal görev… Bu
konuyu açabilir miyiz?
İzninizle biraz hayat hikayesi gerekecek. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, yani
Mülkiye’de 1968-72 yılları arasında
devlet bursu ile okudum. İlk sırada giren öğrencilere Maliye Bakanlığı burs
veriyordu. O dönemde dünyadaki 1968
gençlik olayları Türkiye’yi de etkisine
alıyordu. Mülkiye’de öğrenci çoğunluğu Dev-Gençli idi. Milliyetçiler, liberal
gruplar da vardı. Bülent Ecevit henüz
CHP Genel Sekreteri idi ve Ortanın Solu
hareketi yeni başlıyordu. Bu adı taşıyan
okuldaki derneğe üye oldum. Kurucusu
Uluç Gürkan’dı. Onunla 25 yıl sonra bu
kez aynı partide milletvekilliği yaptık.
1968 kuşağı denilen dönemi yaşayan birçok genç gibi bendenizin de özel hayatı
askerî darbelerle, genel aflarla, güvenlik
tahkikatlarıyla, hapislik veya gözaltılarla, zorunlu olarak seçilen mesleklerle
biçimlendi.
Okul 1972 yılında bitti, ama Maliye
Bakanlığı göreve başlatmadı. Güvenlik
Söyleşi
Ahmet Tan, TBMM eski Başkanı Ömer İzgi’ye Trafik
Güvenliği Araştırma Komisyonu Raporu’nu sunuyor.
tahkikatına takılmışım. Yıllar sonra söz konusu polis izleme
raporunu gördüm: “Devlette istihdamında mazarrat mütalaa
olunur” deniyordu. Masa başında 12. dereceden evrak memurluğu için mazarrat mütalaa eden devlet daha sonra aynı yurttaşı
bakan yaptı. Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında terör ve
turizm oturumlarına soktu. Milletvekili olarak Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’ne üye gönderdi.
İlginç bir hikaye… Kamusal görevi anlatıyordunuz…
Evet, Mülkiye demek ömür boyu kendinizi kamu hizmetine
atamak demekti. Liseden itibaren bu hayalle okumuştum.
Ama devlet evrak memuru bile yapmadı. “Sakıncalı” diye
damgaladı. Milletvekili olmak demek, devlete bir tür “tashihi
karar” aldırmak demekti. Öyle de oldu. Haşa, benzetmek
gibi olmasın aynı durum Ecevit’ten Erbakan’a, Demirel’den
Tayyip Erdoğan’a birçok lider için de tecelli etti.
Kamu görevi niçin önemliydi sizin için?
Gelenekçi ailede erkek evlat için babayı mutlu etmek
önemlidir. En azından benim kuşağım ve çevremdeki genel
hissiyat böyleydi. Ben de binbir cefa ile dört çocuk yetiştirip okutan yaşlı babamı mutlu etmeyi bir hayat önceliği
sayıyordum. Merhum babam 1909 doğumluydu. Yakınları
şehit, babası ise Yemen’de esir düştüğü için bütün çocukluğu fakruzaruret içinde geçmiş. Babalar kendi yarım kalmış
hayallerini çocuklarının gerçekleştirmesini ister. Babamın
en büyük hayali de benim kaymakam, belki vali olmamdı.
Onun yetiştiği dönem ve yörede (Kemah-Erzincan) devlet
12 Mart
1971 darbe
döneminin
“mazarrat
mütalaa
olunur”
damgası kamu
görevine izin
vermedi. O
dönemlerin
mağduru
birçok kişi gibi
gazetecilik
benim için de
zorunlu bir
sığınak oldu.
görevi sadece kendini değil, çevreni de
güvence altına almak demekti.
12 Mar t 1971 darbe döneminin
“mazarrat mütalaa olunur” damgası
kamu görevine izin vermedi. O dönemlerin mağduru birçok kişi gibi
gazetecilik benim için de zorunlu bir
sığınak oldu.
Nasıl?
Size bir sır vereyim. Parlamento dergisinin bu röportajı benim için bir tür
jübile. Tam 40 yıl önce 1973 Eylül’ünde Hürriyet’te Oktay Ekşi’nin yanında
muhabirliğe başlamıştım. Oktay Bey
kısa bir süre sonra bende gazetecilik
kumaşı göremediğini kibarca belirtip
bana hayatta başarılar dilemişti.
Yani işinize son verdi…
Kadro falan yoktu zaten. Belki de
haklıydı. Çünkü askerlik yapmamıştım. O yıllarda 212 sayılı Basın Yasası
gereği gazete patronları askere giden
mu habirine yarı maaşını ödemek
zorundaydı. Oktay Abi, haklı olarak
Hürriyet gazetesini Ahmet Tan’ın
vatana hizmetinin sponsoru yapmak
istemedi.
Sonra ne yaptınız?
Bir süre ka ldırım mühendisliği…
Maliye iş vermediği gibi bir de bursu
hacizle geri istiyordu. İşe giremiyordum. Çünkü “sakıncalıdır!” raporu
vardı. Askere almıyorlardı. Yurt dışına
çıkamıyordum. Mülkiyeli abilerimden
Özgen Acar’ın yürek lendirmesiyle
“gazeteciliğe devam” dedim ve Ankara
Rüzgarlı’da yerel gazetelerde çalıştım.
Sonra da genelde “sakıncalı”lardan oluşan Altan Öymen’in Anka Ajansı’ndan
davet aldım. Ekonomi haberlerim o
dönem Cumhuriyet’te iktisat sayfasını
da yöneten Yalçın Küçük’ün dikkatini
çekmiş. Birlikte çalışmaya başladık.
Bu arada İsmail Cem, Politika diye
Eylül 2013
61
62
Söyleşi
bir günlük çıkarıyordu. Orada haftada iki gün Ankara Notları yazdım.
Uğur Mumcu ajans üzerinden yazdığı
Cumhuriyet’e geçince beni de tavsiye
etmiş. Böylece girdili çıktılı 35 yıllık
Cumhuriyet maceram başlamış oldu.
1995, 1999, 2007 seçimlerinin ardından
üç dönem İstanbul milletvekilliği yaptınız.
Sizi etkileyen olaylar neler?
Milletvekilliği ve Meclis bağlamında
bence yakın tarihin en hazin olayı
TBMM Genel Kurul Salonu’nun yıkılmasıdır. 1995’te eski genel kurul
salonunda yemin etmiştik; insana çok
önemli bir görev ve sorumluluk üstlendiğini hissettiren tarihî bir havası
vardı. O salonun yok edilmesi siyaset
geleneğini ve dilini de yok etti. Artık
“kürsüye çıkmak” diye bir kavramımız
yok, çünkü kürsü yok!
Unutamadığım pek çok olay var.
Ne yazık ki en üzücü olanlar kavgalar.
Genel Kurul’daki kavgalardan birinde DYP Şanlıurfa Milletvekilli Fevzi
Şıhanlıoğlu’nun ölmesi örneğin... Şıhanlıoğlu en olumlu anlamda aşiret terbiyesi almış, tevazu sahibi, son derece
sakin ve efendi bir insandı. O kavgalar,
Allah tekrarını saklasın ölümler, ne
yazık ki müzakerelerin kalitesine en
küçük katkı sunamadı.
Milletvekilliğinizdeki en önemli çalışmayı hangi alanda yaptınız?
Meclis’te tüm partilerin oybirliği ile
Trafik Güvenliği Araştırma Komisyonu kurulmuştu. Bendenizi de başkan
seçtiler. İstanbul’dan Diyarbakır’a
birçok kentte çalışmalar yaptık. Okul
taşıtlarındaki zaaf lardan aşırı yük
taşıyan TIR’lara, içkili petrol tankeri
kullanan sürücülere kadar yığınla
sorunu belgeleriyle saptadık. Özellikle
“trafikte sıfır ölüm”ü hedeflemiş İsveç’i
örnek alarak önlemler belirledik. Yollardaki mühendis hatalarını, ölümcül
Eylül 2013
Milletvekilliği ve
Meclis
bağlamında
bence yakın
tarihin en hazin
olayı TBMM
Genel Kurul
Salonu’nun
yıkılmasıdır.
1995’te eski
genel kurul
salonunda
yemin etmiştik;
insana çok
önemli bir görev ve sorumluluk üstlendiğini hissettiren
tarihî bir havası
vardı.
kara noktaları tespit edip bir rapor hazırladık. Rapor görüşülürken ne yazık ki Genel Kurul’da 20 milletvekili bile yoktu.
Belki bu yüzden dönemin TBMM Başkanı Ömer İzgi raporu
kitaplaştırdı. Bugün çok şükür, trafikte yol genişletmeleri ve
radar denetimi dahil önemli adımlar atılıyor. Bunların hemen
hepsi o raporda da tek tek sayılan önlemler. Trafik halen ülkemizin en can alıcı, en can yakıcı sorunu.
Gazeteci olmanız milletvekilliğinde avantaj-dezavantaj yarattı mı?
Avantaj derken umarım avantayı kastetmediniz! Gazeteci
olarak milletvekilliğinin avantajı, büyük bir enerji santralinin
patronu veya bir otoyol müteahhidi kadar olamaz. Tek avantajınız, çok çok bol ve çabuk “tweet” atmakla sınırlı kalabilir.
Benim dönemlerimde ne yazık ki “tweet” de pek atılmıyordu.
Siyaset çemberi eğer gazeteci iseniz sizi çok ihtiyatla içine
alır. Kabineye dışarıdan bir seçim dönemi bakanı atanmıştı.
Bakanlar Kurulu’nda terörün çok gizli bir boyutuyla ilgili rapor
sundu. Toplantıdan sonra Sayın Hüsamettin Özkan’ın odasında
değerlendirme yaptık. Bakan bir ara bana döndü, “Sayın Tan
benim oradaki sunuşum çok gizliydi, dışarıya sızmaz inşallah”
Ahmet Tan, 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile röportaj
yapıyor. Fotoğrafta Celal Bayar 102, Ahmet Tan 32 yaşında.
Söyleşi
dedi. İyi mi? “Sen manyak mısın?” diye
ayağa kalkıyordum ki Hüsamettin Bey
her zamanki sempatik tavrı ve çevikliğiyle havayı sulandırdı. “Ne yani”
dedi, “Sayın Hoca haklı, gazeteci değil
misiniz, bugün yazmazsanız seneye
kitap yaparsınız!” Hüsamettin Özkan’ı
haklı çıkarmamak için ben de kitap
mitap yazmıyorum işte!
Merhum Bülent Ecevit ile yakın çalıştınız.
Sayın Ecevit’in de gazeteci olmasının
bunda payı var mı?
Gazeteciliğin heyecanını taşıyan,
bununla övünç duyan bir liderle çalıştığım için kendimi daha çok gazeteci olarak hissettim. Hatırlanacaktır,
Ecevit’in başbakanlığı döneminde
nüfus sayımı yapılmıştı. Sayım görevlisi mesleğini sorduğunda tereddütsüz
“Gazeteci” demişti. Gazetecilik onun için bir tür dünyaya bakış, bir anlamda yaşam
biçimiydi. Yazarak düşünürdü. Üstün hitabet yeteneğine rağmen konuşmadan
önce mutlaka yazıya dökerdi. Çünkü yazmak düşünmektir. Siyasette ve bir kısım
siyasetçide düşünmeden konuşma alışkanlığı gelişiyor. Bunu önlemenin yolu önce
yazmaları, sonra konuşmaları olabilir. Düşünmeden konuşma daha çok iktidar
olanlarda veya parti içi muhaliflerde göze çarpıyor. Çünkü “ne söylesek zaten haber
oluyoruz” diye zihnen tembelleşiyorlar.
Sizce bir gazeteci milletvekili olduktan sonra mesleğini sürdürmeli mi?
Aktif gazetecilik yapmamak şartıyla evet... Sadece köşe yazabilir ve yazmalıdır
da; çünkü bu milletvekilliğinin ruhuna, işlevine çok uygun. Milletvekilliği görüş
açıklamayı, partisinin ilkelerini yaymayı, varsa iktidarın yanlışlarını, yolsuzluklarını ortaya koymayı gerektirir. Milletvekili bunu konuşarak, demeç vererek, kahve
kahve dolaşarak da yapabilir, yazı yazarak da.
Bir gazeteci-yazar milletvekili oldu diye yazı yazmasın demek, demokrasiyi de
milletvekilliğini de tersten okumak demektir. “Gazeteci milletvekili olmuşsa mesleğini sürdürmeli mi?” sorusunu ben “Yazı yazmayı sürdürmeli mi?” diye anlıyorum.
Evet, gazeteci milletvekilli olmuşsa ve zaten yazdığı bir köşesi varsa yazı yazmayı
sürdürmelidir. Bu ayrıca demokrasi ve kaliteli siyaset için de şarttır. Çünkü söz
uçuyor, yazı kalıyor. Siyasette ne yazık ki edilen sözler unutulabilir. Milletvekili
kendi imzasıyla yazdığı görüşlerini inkar edemez, “Ben öyle dememiştim” diyemez. Keşke bütün milletvekilleri haftada bir de olsa yazı yazsalar. Yazsalar ama
yazdıklarının da okunabilmesi gerek.
Milletvekilliğiniz sırasında basınla ilişkileriniz nasıl şekillendi?
Seçildiğimde birçok arkadaşım bana “Mesleğimize ihanet ettin!” diye takılırdı.
Ben de “Gazetecilik bana ihanet etmeden ben elimi daha çabuk tuttum!” derdim.
Ne yazık ki zaman beni haklı çıkardı. Gazetecilik bu mesleği düzgün yapmaya
çalışanların çoğuna ihanet etti. Ne diyelim kader utansın!
56. Hükümet’te Turizm Bakanı’ydınız. Turizme ilginiz sürüyor mu?
Bülent Ecevit’ten
doğum günü armağanı
“11 Ocak doğumluyum. Kutlama
alışkanlığı içinde büyümediğim için
hep unuturum. 50 yaşına bastığım
günün sabahı ‘Bari bu kez kutlayalım’
dedim. 11 Ocak 1999 günü öğleye
doğru büyükçe bir doğum günü armağanı telefonda Ecevit’ten geldi:
Sizi Turizm Bakanı olarak hükümet
listesine yazıyorum. Bilginiz olsun
istedim.”
Vallahi, çok yüz ağartıcı bir sıfat mı bilemiyorum, ama bendeniz paketlenmiş
Apo’yu teslim alan hükümetin bakanıyım. Partinin Genel Sekreteri iken merhum Ecevit bana “Acaba neden teslim edildi?” diye sormuştu. Niyesini aslında
Ecevit pekâlâ biliyordu. İyi ki bugünleri göremeden aramızdan ayrıldı. Bakanlık
dönemimde, PKK’ya kol kanat gererek büyütüp güçlendiren bazı AB ülkeleri, vatandaşlarına “Terör var. Türkiye’ye gitmeyin!” diye baskı yaptı. Ama yine de bir
önceki döneme göre sadece yüzde 20 bir düşüş ile sezonu kapattık. Terör ve turizm
bakımından ülkemiz dünyanın en ilginç ülkesi. Son otuz yılda dünyanın en kanlı
terörünü yaşarken aynı zamanda milyonlarca yabancı turisti de esenlik ve güvenlik
içinde ağırladık. Bunu kendi güvenlik güçlerimiz, istihbarat örgütümüz sayesinde
yapmadık. AB ülkeleri ile PKK arasındaki “sessiz ittifak” sayesinde gerçekleştirdik.
PKK bir turiste bile zarar vermedi. Çünkü biliyordu ki burada bir Alman veya Fransız turistini öldürse Avrupa’da haritadan silinecektir. Çünkü PKK siyasi gücünü,
medya desteğini, mali olanaklarını Avrupa’dan sağlıyordu. Son sözüm New York’ta
Birleşmiş Milletler Çevre ve Turizm Zirvesi’nde yaptığım özettir: PKK ve Batı sayesinde bizim turizmimiz terörizm ile dost turizmdir. Dostluk çok şükür sürüyor!
Eylül 2013
63
64
Millî Saraylar
Bir arz-ı ubudiyet eseri
Beykoz
Kasrı
Pınar Ünsal
Eylül 2013
H
ünkar İskelesi’nin güneyinde, bir
zamanlar Yalıköy’e kadar uzanan
çayır ile sahil arasında manzaraya
hakim bir tepe üzerinde bulunan Beykoz Kasrı, Osmanlı’da Batılı tarzın
mimarideki ilk uygulaması olarak
kabul edilir. Kasr’ın içinde bulunduğu; manolya, çam ve ıhlamur ağaçları
yönünden zengin koruluk diğer saray
ve kasırların yapıldığı arazilerin aksine
bir hasbahçe değil, Mısır Hidivi’ne ait
92 bin metrekarelik bir alandır.
1805 yılında kurulan, iç işlerinde
serbest dış işlerinde Osmanlı’ya bağlı
olan Mısır Hidivliği’nin kurucusu
Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Sultan
Millî Saraylar
Manzarası en güzel tepelerden
birinde İstanbul’u seyreden
Beykoz Kasrı, kıymeti
sonradan anlaşılmış, nadide
bir mimari eser.
Günümüzde dönemine ait hiçbir mobilya içermeyen Kasr’ın
bir odası, Millî Saraylar Daire Başkanlığı tarafından aslını
andıracak şekilde dekore edilerek “örnek oda” oluşturulmuş.
lara göre 1866 yılında Mehmet Ali Paşa’nın oğlu Said Paşa tarafından bitirilir ve
Abdülmecid’den sonra tahta geçen Abdülaziz’e (1861-1876) armağan edilir. Bir
arz-ı ubudiyet olan Beykoz Kasrı, geniş yeşil alanı ve muhteşem deniz manzarası
ile önceleri padişahların önem verdiği mekanlardan olsa da zamanla gözden düşer
ve atıl hale gelir.
II. Mahmud (1808-1839) döneminde
yönetime başkaldırır. Sonradan pişman olan Paşa, Hidivliğin Osmanlı’ya
bağlılığının ispatı olarak bir kasır
yaptırma ve bunu o dönemin padişahı
Abdülmecid’e (1839-1861) hediye etme
kararı alır. Bu dönemde yapımına
başlanan Beykoz Kasrı, bazı kaynak-
Mimaride Batılı izler
Kademeli olarak genişleyen setler üzerine oturtulan ve kare planlı olan Beykoz
Kasrı, bir orta sofa ile sofanın köşelerinde bulunan odalardan oluşur. Mimaride
“karnıyarık tipolojisi” olarak adlandırılan bu yapı tipi, yirminci yüzyılın başlarına
kadar Balkanlar’dan Anadolu’ya birçok bölgedeki eserlerde uygulanmıştır.
Kasr’ın deniz ve kara tarafındaki cephelerde, dört kolon üzerine oturtulmuş
dikdörtgen planlı geniş balkonlar bulunur. Protokol girişi deniz tarafında olan
yapının cepheleri beyaz mermerler ve İtalya’dan getirilen taşlarla süslenmiştir.
Eylül 2013
65
66
Millî Saraylar
Neoklasik üslupta planlanan Kasır, son dönem Osmanlı
eserlerinin tümünde olduğu gibi Batı ve Osmanlı mimarisinin bir sentezidir. Tavan süslemelerindeki yıldız figürü Orta
Asya’dan beri Türkler tarafından kullanılan bir süsleme
çeşidi iken, renkli mermer görünümlü stuko ile kaplanan duvarlar 18. yüzyıldan itibaren İtalya’da görülen ve Batılılaşma
etkisiyle Osmanlı’da da uygulanan bir yöntemdir.
Kasır’daki çok katlı merdiven sofaları ile bunları birleştiren
çift kollu dönel merdivenler Barok üslup özelliklerini yansıtır. Bezemelerin varaklı geometrik çerçeveler içinde olması;
tavanın kare, dikdörtgen, çokgen
panolara ayrılması ise Rokoko süsleme özellikleri taşır. İç mekanlarda
yer alan beyaz somaki mermerler ve
duvarlara yerleştirilen büyük aynalar mekanı daha ferah hale getirmek
amacıyla kullanılmıştır.
Günümüzde içinde eşya bulunmayan Kasr’ın mobilya takımlarının
ağır altın varaklı olduğu, koltuk
döşemeleri ile perdelerin Hereke
Eylül 2013
kumaşından dokunduğu, Baccart vazoların, oldukça gösterişli
kristal avize ve şamdanların mekan dekorasyonunda sıklıkla
kullanıldığı II. Abdülhamid (1876-1909) döneminde çekilmiş
fotoğraflardan anlaşılmaktadır.
Osmanlı’da önemli bir yeri olan bahçe düzenlemesi Beykoz
Kasrı’nda kendini değişik bir üslupla gösterir. Yüksek ve sık
ağaçların bulunduğu Kasr’ın bahçesine dar ve dolambaçlı bir
yolla girilen, İtalyanların grotto adını verdiği yapay mağaralar
inşa edilmiştir. 18. yüzyılda Avrupa bahçe mimarisinde sık
rastlanan ve padişahların hem yazın bunaltıcı sıcağından
korunmak hem de dinlenmek amacıyla kullandığı bu mağaraların
duvarları istiridye kabukları ile
süslüdür.
Yenilenen millî miras
Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet devrinde yapılış amacından
daha ulvi görevler üstlenen Beykoz
Kasrı, I. Dünya Savaşı sırasında,
savaşta ailelerini kaybeden çocuklar
Millî Saraylar
için darüleytam ve göçmenlerin geçici
olarak ağırlandığı bir misafirhane olarak kullanılmıştır. Kasır, 1936 yılında
Savunma Bakanlığı’na bağlanmış. 1953
yılında Sağlık Bakanlığı’na devredilmesiyle bir prevantoryuma dönüştürülmüş. Daha sonra uzun bir süre Beykoz
Çocuk Göğüs Hastalıkları Hastanesi
olarak kullanılan yapı, 1997 yılında
Millî Saraylar’a bağlanmış.
Yıllar içinde sahip olduğu mimari özellikleri ve tüm özgün eşyasını
kaybeden Beykoz Kasrı ile ilgili geri
kazanım çalışmaları 2006 yılında başlatılmış. Bu tarihten günümüze kadar
yürütülen faaliyetlerle Kasr’ın iç mekanı ve bahçesi tamamen yenilenmiş. Kalemişi süslemeleri, döşeme parke kaplamaları aslına sadık kalmaya çalışarak
tamamlanmış ve Kasr’ın konumlandığı
birinci set üzerindeki yürüyüş yolları
onarılarak bahçe yeniden düzenlenmiş.
Osmanlı’da saray ve kasırların güç ve
ihtişamın simgesi olduğu ve protokolde
önemli bir yer tuttuğu düşünülürse, ya-
Osmanlı’da
saray ve
kasırların güç
ve ihtişamın
simgesi olduğu
ve protokolde
önemli bir
yer tuttuğu
düşünülürse,
yabancı devlet
adamlarının
ağırlandığı kasırlar
o zamanki
anlayışa göre
en az saraylar
kadar gösterişli
olmalıydı.
bancı devlet adamlarının ağırlandığı kasırlar o zamanki anlayışa göre en az saraylar kadar gösterişli olmalıydı. Döneminde
birçok yabancı devlet adamını ağırlayan Beykoz Kasrı’nın
da en önemli misafiri Fransa İmparatoriçesi Eugenie’dir
şüphesiz. Beykoz Kasrı’nın bahçesine, Sultan Abdülaziz
döneminde sık sık İstanbul’a gelen İmparatoriçe şerefine bir
pavyon ekletildiği rivayet edilir. Kasr’ın birçok bileşeninde
ve dekoratif öğelerinde olduğu gibi bu pavyon da günümüze
kadar ulaşamamış, zaman içinde yıkılmıştır.
Yaşadığı tahribatlar nedeniyle belki de Osmanlı’dan miras
kalan en talihsiz kasır olan Beykoz, hakkındaki bilgi yetersizliğinden dolayı da en az tanınan kasırdır. Mimarından yapılış yılına, süsleme üslubundan dekorasyonuna kadar bazen
yetersiz, bazen çelişkili bilgiler nedeniyle Beykoz Kasrı, hak
ettiği değeri yıllarca görememiş. Kesin olmasa da mimarının
Stefan Kalfa olduğu tahmin edilen Kasr’ın iç mekan süslemeleri zaman içinde o kadar harap edilmiş ki sanatsal açıdan
son dönem Osmanlı saraylarıyla mukayese bile edilemez
hale gelmiş.
İstanbul’un en güzel manzarasını seyreden ve benzersiz
mimarisiyle dikkat çeken bu Osmanlı mirası, gelecek nesilleri doğru bilgiye kavuşturma açısından en çok çalışılması
gereken eserlerden biri olmayı hak ediyor kesinlikle.
Fotoğraflar Millî Saraylar Daire Başkanlığı’ndan alınmıştır.
Eylül 2013
67
68
Asambleler
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Başkanı
Abdulkadir Emin Önen:
AB üyesi ülkelerle kurduğumuz ikili ilişkiler
AB’ye katılım sürecine fayda sağlıyor
İlk resmî toplantısını 1992 yılında yapan Avrupa
Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi,
AGİT ülkeleri arasındaki siyasi diyaloğu parlamenterler
düzeyine taşımak amacıyla kurulmuş. Ülkemizin 8
üyeyle temsil edildiği asamble, özellikle AB sürecine
ciddi katkılar sağlıyor. İstanbul’da yapılan son genel
kurulda AGİTPA Başkan Yardımcılığına seçilen
AGİTPA Türk Grubu Başkanı Abdulkadir Emin
Önen’le asamblenin çalışmalarına dair bir söyleşi
gerçekleştirdik.
Söyleşi: Cahit Yıldız
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi’nin hedefleri nelerdir?
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı üyesi 57 ülkenin 323 milletvekilinden oluşan
AGİTPA, üye ülkeler arasında iletişim tesis etmeyi, işbirliğini artırmayı ve mevcut
meseleler hakkında ortak politikalar oluşturup uygulamaya koymayı hedefleyen
bir kuruluştur.
AGİTPA, güvenlik ve işbirliğinin yanı sıra enerji güvenliği, medya özgürlüğü,
çatışmaların çözümü, siber güvenlik ve insan kaçakçılığı gibi güncel konuları ele almaktadır. Asamble senede 2 kez toplanmaktadır. Bu toplantılarda gündemdeki konular parlamenterler tarafından tartışılmakta ve çözüm yöntemleri aranmaktadır.
Başkanlığınız döneminde yaptığınız çalışmalar nelerdir?
AGİTPA Türk Grubu’nun başkanlığını yürüttüğüm son iki sene içerisinde,
Asamble’nin Kış ve Yaz Genel Kurullarına katıldım. Bu toplantılarda ülkemizi,
bölgemizi ve kamu vicdanını ilgilendiren meselelerde konuşmalar yaptım ve bu
konularda karar tasarıları sundum. Ayrıca AGİTPA’nın tüm üye ülkelerde demokrasinin korunması ve geliştirilmesi amacıyla düzenlediği seçim gözlem görevlerine
Eylül 2013
katıldım ve birçok ülkede bu yönde
incelemelerde bulundum. AGİTPA’nın
2013 Yaz Genel Kurulu ev sahipliğimizde İstanbul’da düzenlenmiştir. Bu
toplantı AGİTPA’nın Türkiye’de gerçekleşen ilk etkinliği olması dolayısıyla
da oldukça önemlidir. Bugüne kadarki
en y üksek katılımın gerçek leştiği
toplantıya 800’den fazla parlamenter
ve görevli iştirak etmiş, toplantılarda
mevcut konular ve sorunlar tartışılmış
ve çeşitli karar tasarıları kabul edilmiştir. İstanbul’un eşsiz güzelliğinin fon
olduğu bu büyük organizasyon büyük
bir başarıyla gerçekleştirilmiş ve parlamenter diplomasi alanında ülkemize
Asambleler
AB’ye katılım sürecinde AGİTPA’nın ne
gibi katkıları söz konusu?
AGİTPA üye milletvekilleri arasında
Avrupa Birliği üyeleri önemli bir yer
tutmaktadır. Asamblenin olağan toplantıları sırasında ülkemizin aldığı yol
ve yapılan reformları anlatmakta ve
üye parlamenterlerin sahip oldukları
birtakım önyargıların kırılması için
çeşitli lobi çalışmaları yapmaktayız.
Ayrıca AGİTPA bağlamında ülkemiz
milletvekillerinin AB üyeleriyle kurduğu ve sürdürdüğü ikili ilişkiler, parlamenter diplomasi yoluyla katılım sürecine faydalı olmamızı sağlamaktadır.
büyük bir katkı sağlamıştır. Ayrıca İstanbul Yaz Genel Kurulu sırasında, AGİTPA
Başkan Yardımcılığı görevine seçilmiş bulunmaktayım. Başkan Yardımcısı olarak,
AGİTPA’nın karar alma süreçlerine ortak olacağımdan, Türkiye’nin çıkarlarını
daha etkin savunabileceğime ve fayda sağlayacağıma inanıyorum.
Geçen yıldan beri Suriye’de yaşanan insanlık dramı bizim de çabalarımızla
AGİTPA’nın gündeminde önemli bir yere sahip olmuştur. Bildiğiniz üzere 2012
yılı ekim ayında milletvekili olduğum Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesine Suriye tarafından bombalı saldırı yapılmış ve bu saldırı 5 kişinin ölümü ve birçok kişinin
yaralanması ile sonuçlanmıştır. AGİTPA’nın 2012 Sonbahar Genel Kurulu’nda
bu bağlamda Suriye’nin kınanması için verdiğim karar tasarısı taslağı büyük bir
destek görmüş ve oybirliğiyle onaylanmıştır. Böylece ülkemize karşı yapılan bu
alçak saldırı, uluslararası bir organizasyon tarafından bir kez daha kınanmış ve
Suriye’deki durum hakkında kamuoyu yaratılmıştır. Ayrıca İstanbul Yaz Genel
Kurulu’nda sunduğum, Suriye’deki insanlık dramına dikkat çeken ve tüm ülkeleri
göreve davet eden karar tasarısı da destek görmüş ve kabul edilmiştir.
AGİTPA önümüzdeki günlerde neler yapacak?
Önümüzdeki ilk etkinlik, 9-12 Ekim
2013 tarihlerinde Budva’da gerçekleştirilecek olan AGİTPA Sonbahar
Toplantısı’dır. Bu toplantı çerçevesinde, benim de AGİTPA Başkan Yardımcısı olarak iştirak edeceğim Daimi
Komite toplantısı, Akdeniz Forumu
ve “İnsan Haklarının Korunmasında AGİT’in Rolü” konulu konferans
düzenlenecek. Ayrıca üye ülkelerdeki
seçimler için düzenlenen seçim gözlem görevleri kapsamında AGİTPA,
27 Ekim 2013 Gürcistan başkanlık
seçimini gözlemleyecek.
Eylül 2013
69
70
Bir bilim adamının
siyasetçi olarak portresi:
Bilge Yavuz
Y
a k ı n dönem i n du ayen t a r i hç i si Fu at
Köprülü ’nün bilim alanında göstermiş
olduğu parlaklık bazı araştırmacıların gözünü almış olacak ki onun siyaset sahnesinde
yaptıklarından pek az söz edilmiştir. Fuat
Köprülü’nün öncelikli olarak bilim adamı olduğunu söylemek belki haklı bir görüştür. Fakat
o aynı zamanda otuz yıllık siyasi hayatı boyunca
yakın tarihimizin birçok kritik noktasında rol almış önemli bir politikacıdır.
Köpr ü lü z ade Meh met Fuat 4 A ra l ı k 189 0’ da
İstanbul’un tarihî semti Sultanahmet’te, köklü bir
ailenin mensubu olarak dünyaya gelir. Köprülü Mehmet Paşa’nın soyundan gelen aile mensupları devletin
önemli yerlerinde görev almış kişilerdir. Mehmet Fuat
rüştiye ve idadide Farsça ile Arapçayla birlikte Fransızcasını da geliştirir ve 1907 senesinde Mekteb-i Hukuk’a
kaydını yaptırır. 3 sene okuduğu Hukuk Fakültesi’ndeki eğitim şartlarını beğenmez ve
“zaman kaybı” olarak değerlendirdiği
bu eğitimini yarıda bırakır. Bundan
sonra hem Osmanlı vakanüvisleri
hem de birçok klasik Osmanlı metinine ulaşacağı babasına ait kütüphanede çalışmalarını hızlandırır.
1905 yılında henüz 15 yaşındayken yayımlanmaya değer görülen
Eylül 2013
71
şiirleriyle yazı-şiir hayatına başlar. Şiirleri daha sonra Fecr-i Ati akımı içinde
dönemin önemli edebiyat çevreleriyle
birlikte Servet-i Fünun dergisinde
yayımlanmaya devam eder. Servet-i
Fünun’da birçok Batılı düşünce adamı
üzerine makaleler de kaleme alır. Sonraki yıllarda 1912’de Ziya Gökalp’le
yakın temas kurar. Bu yakınlaşma
“Türkçülük” fikri çerçevesinde kaleme
aldığı makale ve şiirlerde kendini belli eder. 1913 yılı ise Köprülü adına daha kritik
bir yıl olur. Darülfünun’da Halit Ziya Uşaklıgil’den boşalan Türk Edebiyatı Tarihi
muallimliğine henüz 23 yaşındayken atanır. Darülfünun’dan sonra artık bir bilim
adamı olarak makaleler kaleme alır.
Fuat Köprülü kendisine hem Türkiye’de hem de dünyada ün kazandıran en
önemli eserlerinden biri olan Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar’ı 1919’da yayımlar. Eserin Türk edebiyatı ve kültürü konularında yeni bir devir açtığı kabul edilir.
Köprülü bundan sonra Avrupalı bilim adamlarıyla daha sıkı bir ilişkiye girer ve
birçok makalesi Avrupa’da yayımlanır. Makalelerin uyandırdığı etkiyle çeşitli ülkelerde tebliğ sunmak ve konferanslar vermek üzere defalarca Avrupa’ya davet edilir.
Fuat Köprülü
kendisine
hem Türkiye’de
hem de dünyada
ün kazandıran en
önemli eserlerinden
biri olan Türk
Edebiyatında İlk
Mutasavvıflar’ı
1919’da yayımlar.
Eylül 2013
72
İsmet İnönü
Celal Bayar
İlmi çalışmalarına yoğunlaştığı bu
dönem boyunca hedefi Türk tarihini
bütünlüklü bir şekilde ele almak olan
Fuat Köprülü, sayısız makale ve kitaba imza atmıştır. Musiki, edebiyat,
dinler tarihi ve daha pek çok alanda
çalışmalar yapan yazar, Türk kültür
ve medeniyet tarihi içinde araştırma
yaptığı konularda çeşitli disiplinlerden
faydalanır.
Siyasette ilk yıllar
1935 yılına kadar Köprülü’nün siyasetle bir ilgisi olmamıştır. Mustafa Kemal
Atatürk’ün fikir adamlarının siyaset
sahnesinde boy göstermesi isteğinin bir
karşılığı olarak 1935’te Fuat Köprülü
yapılan ara seçimle Kars Milletvekili
olur. İlginçtir, onun siyasete uzak ilme
yakın duruşu bu yıllarda da devam
eder. Bir yandan hem Ankara Üniversitesi hem de İstanbul Üniversitesi’ndeki
görevine devam eden Köprülü, 10
yıl boyunca siyasi manada çok aktif
değildir. Hatta Meclis’te sergilediği
tutumdan olsa gerek İsmet Bozdağ,
Köprülü’nün bu dönemi için ona “yalnız adam” yakıştırması yapar.
12 Haziran 1945 Köprülü’nün siyasi hayatının dönüm noktalarından
biridir. “Dörtlü Takrir” olarak anılan,
serbest seçimler, üniversite özerkliği,
Cumhurbaşkanının CHP başkanlığından ayrılması gibi birçok konuyu kapsayan dört CHP milletvekilinin verdiği
önergeye Celal Bayar, Refik Koraltan
ve Adnan Menderes’le birlikte imza
atanlardan biridir. Dörtlü Takrir CHP
grubu tarafından reddedilir, fakat bu
Demokrat Parti’ye giden ilk adımdır.
Partiden uzaklaştırılan milletvekilleri
Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi kurar.
Demokrat Parti’nin programı bizzat
Fuat Köprülü tarafından hazırlanır ve
Celal Bayar parti başkanlığına seçilir.
Parti teşkilatlanma sürecindeyken
CHP’nin erken seçim kararı sonucu
Eylül 2013
Mustafa Kemal Atatürk
Adnan Menderes
Fuat Köprülü
yerel seçimlere katılamayacağını bildirir. 21 Temmuz 1946’da yapılan genel seçimde ise 66 milletvekili çıkarır. Türkiye’nin resmî olarak çok partili hayata geçişini
başlatan seçimlerde Fuat Köprülü, İstanbul milletvekili seçilir. Köprülü bu sefer
Demokrat Parti sıralarındadır ve seçimlerde yapıldığı iddia edilen usulsüzlüklerle
ilgili ateşli konuşmalar yapar. 14 Mayıs 1950’deki seçimlere kadar Meclis’in muhalif
partisinin en önemli sözcüsü olarak hem birçok konuşma yapar hem de gazete ve
dergilere sert demeçler verir.
73
14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti aldığı %53 oy oranıyla iktidara gelerek tek parti dönemine son verir. Bundan
sonra merak edilen ise kimin Cumhurbaşkanı ve Başbakan
olacağıydı. DP Meclis Grubu üyelerinin çoğunluğuyla
Celal Bayar’ı cumhurbaşkanı adayı olarak belirledi. Sıra
Başbakanlığa geldiğinde ise iki isim ön plana çıktı: Adnan
Menderes ve Fuat Köprülü. Fuat Köprülü, Menderes’e göre
tecrübesiyle bir adım önde duran isimdi. Fakat Celal Bayar
hükümet kurma yetkisini Menderes’e verdi. Sonuç Köprülü
için hayal kırıklığıydı, fakat küskün olduğu da söylenemezdi. Bundan sonra siyaset hayatına Dışişleri Bakanı olarak
devam edecek ve bu görevi sırasında birçok tarihî karar
alacaktı.
Politik
bir kişilik
olarak Fuat
Köprülü için
denebilir ki
o demokrasi
kültürünün
yılmaz
savunucusudur.
Bakanlıktan Yassıada’ya
Demokrat Parti ve CHP’nin dış politikada fikir birliği içinde
olduğu bu yıllarda Fuat Köprülü ülkenin en kritik kararlarında başroldedir. Kore’ye asker gönderilmesi, Sovyetler
Birliği tehlikesinin bertaraf edilmesi, NATO üyeliği ile
Bağdat ve Balkan Paktının kurulması gibi önemli kararlarda
payı büyüktür. Köprülü, bakanlığı boyunca bir tutarsızlığın
veya kararsızlığın içine düşmez. O başından beri yüzünü Batı’ya dönmüş ve aksinin ülkenin geleceği açısından
zararlar doğuracağını her fırsatta savunmuştur. İşte bu
doğrultuda Batıyla yakınlaşmanın askeri kanadını NATO
hedefi oluşturuyordu ve Kore Savaşı bu iş için çok değerli
bir fırsattı. Menderes ve Köprülü Türkiye’nin NATO’ya girişinin Kore’den geçtiğini savundular. Meclis’te yapılan sert
tartışmaların ardından Kore’ye asker gönderildi.
Fuat Köprülü 1955 yılında bir süredir Menderes’le yaşadığı problemler sonucu Dışişleri Bakanlığından istifa eder.
Ama kabinedeki görevi devam edecektir. Kısa aralıklarla
Devlet Bakanlığı, Başbakan Yardımcılığı ve Milli Savunma Bakanlığı yapan Fuat Köprülü, dördüncü Menderes
hükümetinde tekrar Dışişleri Bakanlığına getirilir. Fakat
bakanlıkta kalışı uzun sürmez. Önce 1956’da Dışişleri
Bakanlığı’ndan sonra 1957’de “kurduğumuz partiyi tanıyamıyorum,” diyerek Demokrat Parti’den istifa eder. Ama
siyasi hayatı bununla bitmez. Aday olamadığı 1957 Genel
Seçimlerinde Hürriyet Partisi’ni destekleyen Köprülü sert
dilini bu dönemde Menderes’e karşı kullanır.
1958-1959 yıllarını davet edildiği Harvard’da geçiren Fuat
Köprülü yurda döndüğünde 27 Mayıs’la karışılaşır. 6-7 Eylül
Olayları ile ilgili olarak tutuklanarak Yassıada’ya gönderilir.
Olaylar sırasında Dışişleri Bakanı olması nedeniyle suçlanan Köprülü o dönemde Dışişleri Bakanı olmadığını Resmî
Gazete ile ispatlamış ve beraat etmiştir.
Yassıada günlerinin yorgunluğu
ve kırgınlığını atlatan Fuat Köprülü,
1961’de Yeni Demok ratik Parti ’y i
kurar. Partinin, Demokrat Parti programına olan benzerliği çok konuşulur,
ama zaten Demokrat Parti programını
bizzat kendisi yazmıştır. “1945’te neysem şimdi de oyum,” diyerek tartışmalara nokta koyar. Yeni Demokrat Parti
özellikle adındaki “Demokrat” ifadesi
nedeniyle sürekli olarak takibe alınır.
Uzun süren mahkemeler, parti yöneticileri adına ağır ve yorucu yıllar partinin teşkilatlanmasına müsaade etmez.
Yeni Demokrat Parti 1965 seçimlerinde
amblemi olan “kırat”ı Adalet Partisi’nin
kullanmasına müsaade eder ve kapanır.
Böylelikle Fuat Köprülü’nün de siyasi
hayatı son bulur.
Politik bir kişilik olarak Fuat Köprülü için denebilir ki o demokrasi
kültürünün yılmaz savunucusudur.
Yaptığı tüm işler, aldığı kararlar, asla
vazgeçmediği Batı dünyası demokrasi
ısrarının bir sonucudur. Hedeflerinin
ne kadarına ulaşmıştır tartışılır, fakat
Köprülü gerek ilmi sahada gerekse
de siyaset sahnesinde tutarlılıklarıyla
meşhurdur. O, bütünlüklü tarih-bütünlüklü demokrasi anlayışı ve sert
mizacıyla öncü tarihçi, öncü siyasetçi
ve öncü liderdir.
Eylül 2013
74
Meclis Çalışanları
Telefonun ucunda yardıma hazırlar
SANTRAL ÇALIŞANLARI
Röportaj ve Fotoğraflar: Zeynep Yiğit
Meclis’in santral numarasını
çevirdiğimizde karşımıza çıkan
telefon operatörleri, 7 gün 24
saat vatandaşın yardımına
hazır. Günde ortalama 3 bin
telefona yanıt veren santral
çalışanları, acı-tatlı pek çok
olayla karşılaşıyor.
Eylül 2013
“T
ürkiye Büyük Millet Meclisi, buyurun”... 0312 420 50
00 numaralı telefonu çevirdiğinizde duyarsınız bu
sözü. Aradığınız yer Meclis’in santrali, karşınızdaki kişi ise
size yardımcı olmaya hazır telefon operatörüdür. Çağrınıza
yanıt verildiğinde tek yapmanız gereken, Meclis’te ulaşmak
istediğiniz kişinin adını söyleyip telefonunuzun bağlanmasını beklemektir. Milletvekilinden TBMM personeline
kadar pek çok kişiyle görüşmek için sıklıkla aranan santral
görevlileri, “Meclis Çalışanları” köşemizin bu ayki konuğu…
Bugüne kadar yalnızca sesini duyduğumuz telefon operatörleriyle tanışmak ve meslekleriyle ilgili konuşmak için
TBMM Telefon Santrali Servisi’ne gittiğimizde iki şey hemen
dikkatimizi çekti: Güler yüzlü personel ve hiç susmayan telefonlar… Genişçe bir salondaki çalışma masalarında birbiri
Meclis Çalışanları
Meclis
santralini
yalnızca
biriyle
görüşmek
isteyenler
aramıyor.
Meclis’le ilgisi
olsun olmasın
her türlü derdini,
şikayetini
anlatmak
isteyenler
oluyor.
5’erli gruplar halinde vardiya sistemiyle çalıştığını ve 7 gün
24 saat telefonlara yanıt verildiğini ifade ediyor.
Kaya’nın aktardığı bilgiye göre Meclis santraline günde
ortalama 3 bin çağrı geliyor. Sistemde 80 dış hat bulunuyor
ve Meclis’i aynı anda 40 kişi arayabiliyor. 5 telefon operatörü
sırayla çağrıları karşılıyor. TBMM santral numarasını çevirdiğinizde telefon çalıyor ama açılmıyorsa “Telefona bakan
yok” diye düşünmemek gerekiyor. Çünkü o sırada 5 operatör
daha önce arayan vatandaşlara yanıt veriyor. Ercan Kaya, bu
noktada önemli bir konuya dikkat çekiyor: “Meclis’i arayan
kişileri iki gruba ayırmak mümkün: Ne istediğini, kiminle
görüşeceğini bilenler ve bilmeyenler. Bilinçli vatandaş telefona yanıt verildiğinde görüşmek istediği kişinin ismini
söylüyor, biz de çağrıyı ona göre yönlendiriyoruz. Ne istediğini bilmeyen vatandaş ise operatör arkadaşlarımızın işini
güçleştiriyor. Birkaç örnek vereyim... Yaşadığı ilde herhangi
bir sorunla karşılaşan vatandaş hemen Meclis’i arayıp bölge
milletvekiliyle görüşmek istiyor. Sözünü ettiği sorun bazen
öyle basit bir şey oluyor ki şaşırıp kalıyorsunuz. ‘Arabamın
lastiği patladı’ diye arayan bile oluyor. Bir de hangi milletvekiliyle görüşeceğini bilmeyenler var. Örneğin ‘Bana Ankara
milletvekilini bağla’ diyor. ‘31 tane Ankara milletvekili var.
Hangisini bağlayalım?’ diye yanıt verdiğinizde ‘Sen birini
bağla’ diyor. Böyle olunca arkadaşımız vatandaşın ne için
aradığını öğrenmeye ve ilgili kişiye aktarmaya çalışıyor.
Bu arada vakit kaybediliyor ve bir sonraki çağrı beklemek
zorunda kalıyor.”
Sabır, hoşgörü ve öfke kontrolü şart
ardına çalan telefonlara anında yanıt
veren görevliler, Meclis’i arayanlara
yardımcı olmanın mutluluğunu yaşıyor. Onlara “Kolay gelsin” dedikten
sonra TBMM Telefon Santrali Servisi
Kısım Sorumlusu Ercan Kaya ile sohbet ediyoruz. Kaya, Meclis’in bugünkü
binasının açıldığı tarihten bu yana
telefon santrali hizmeti verildiğini
belirtiyor. “Santralimizin asli görevi
dışarıdan gelen çağrıyı karşılamak,
arayan kişinin kiminle görüşeceğini
öğ rendi kten sonra i lgi li ma ka ma
aktarmak” diyen Kaya, 13 personelin
Meclis santralini yalnızca biriyle görüşmek isteyenler aramıyor. Meclis’le ilgisi olsun olmasın her türlü derdini, şikayetini
anlatmak isteyenler oluyor. Bazen ülke gündemindeki bir
olaya veya bir konuşmaya kızıp telefona sarılanlar, karşısına
çıkan operatöre bağırıp çağırabiliyor, hatta hakaret ve küfür
edebiliyor. Böyle bir durumda telefon operatörlerinin nasıl
davrandığını sorduğumuz Ercan Kaya, “Arkadaşlarımız kesinlikle bu kişiye karşılık vermiyor, ‘Burası Türkiye Büyük
Millet Meclisi Santrali. Şu anda görevimizi aksatıyorsunuz’
diyerek kibar bir dille uyarıyor” diyor. “Anlaşılan o ki telefon operatörü olabilmek için stres ve öfke kontrolü şart”
yorumunu yapıp, bu görevi yerine getirenlerin nasıl belirlendiğini ve özel bir eğitim alıp almadığını soruyoruz. Kaya
şunları söylüyor: “Arkadaşlarımız Meclis personeli içinden
belli kriterler göz önüne alınarak belirleniyor. Bu kriterlerin
başında diksiyonun düzgün olması geliyor. Görevlendirilen
arkadaşlarımız çağrı merkeziyle ilgili eğitim aldıktan sonra
telefonlara yanıt vermeye başlıyor. Bu eğitimdeki belli başlı
Eylül 2013
75
76
Meclis Çalışanları
noktalar ise şöyle: Vatandaşa saygılı
ve nazik bir şekilde yaklaşılması; tane
tane, anlaşılır, dinamik bir ses tonuyla
konuşulması; arkadaşım, canım, abicim gibi ifadeler ile emir kipi kullanılmaması; ‘Alo, ses geliyor mu?’ yerine
‘Beni duyabiliyor musunuz?’ diye sorulması... Bizim işimizde hızlı kavrama, sabır, hoşgörü, stresi yönetebilme
ve öfke kontrolü büyük önem taşıyor.
İşimiz zor, sorumluluğumuz büyük.
Telefon Santrali Servisi, Meclis’in sesli
yüzü. Konuşmamızla, duruşumuzla,
vatandaşa yardımcı olma çabamızla
Meclisimizi en iyi şekilde temsil etmeye çalışıyoruz. İşimizi severek ve
gururla yapıyoruz. Vatandaşa yardımcı
olabilmenin mutluluğunu yaşıyoruz.”
Eylül 2013
“Telefon
Santrali
Servisi,
Meclis’in sesli
yüzü. İşimiz zor,
sorumluluğumuz büyük.”
TBMM İşletme ve Yapım Başkanlığı’na bağlı Telefon Santrali Servisi’nin en deneyimli ismi Kezban Gökalp, 30 yıldır
bu birimde görev yapıyor. Çeyrek asrı aşan meslek yaşamında
acı-tatlı nice anısı bulunan Gökalp, “İşimden çok memnunum. Mesleğimiz zor, fakat çok güzel. Vatandaşa yardımcı
olduğumuzda büyük mutluluk duyuyoruz” diyor. Kezban
Gökalp, Meclis santralinin yalnızca telefon bağlatmak için
değil, çeşitli nedenlerle arandığına işaret ederek şu örnekleri
veriyor: “Yangın çıkmışsa itfaiyeyi, sel olmuşsa jandarmayı
aramamızı isteyenler olabiliyor. Cenazesi için cenaze aracı
temin etmemizi, hastaneden randevu almamızı talep edenlerle karşılaşabiliyoruz. Bir gün bir vatandaş aradı, hüngür
hüngür ağlıyor. ‘Ankara dışından geldim. Babam hastanede,
göstermiyorlar’ dedi. Öyle üzüldüm ki... Hastaneyi arayıp
doktorlarla konuştum. Bu sayede vatandaş, vefatından önce
babasını son kez görebildi. Yine bir gün Çanakkale’den
aradılar; sel olduğunu söyleyip yardım istediler. Arkadaşlarımızla birlikte ulaşabileceğimiz her yere ulaştık ve sel
Meclis Çalışanları
bölgesine yardım gitmesini sağladık.
Bu anlattıklarım görev tanımımızda
yok, ama vicdani olarak kendimizi
sorumlu hissettiğimiz durumlar oluyor
ve elimizden gelen yardımı yapmaya
çalışıyoruz.”
Genel Kurul günleri
santral kitleniyor
Sevil Erkeskin 26 yıldır Meclis santralinde görev yapıyor. “İnsanlarla yüz
yüze görüşmeden anlaşmak çok zor”
diyen Erkeskin, birçok kişinin ne istediğini tam olarak ifade edemediğini,
onlara yardımcı olmak için yoğun çaba
harcadıklarını belirtiyor. Sevil Erkeskin, mesleklerinin düzgün diksiyonun
yanı sıra sabır ve hoşgörü gerektirdiğini ifade ederek, “Biz severek ve özveriyle işimizi yapıyoruz. Karşımızdaki
kişilere saygıyla yaklaşıyoruz, buna
rağmen zaman zaman kaba davranışlar
ve küfürle karşılaşmamız bizi üzüyor”
diye konuşuyor.
17 yıldır santralde görev yapan Fikret Okur, özellikle gece nöbetlerinde
Meclis’le hiç ilgisi olmayan telefonlar
geldiğini belirterek, “Sarhoş da arıyor,
psikolojik sorunları bulunan da. Telefonu açtığınızda neyle karşılaşacağınızı bilemiyorsunuz. Görevimizle hiç
alakası olmayan kişilerle konuşmak
zorunda kalıyoruz. Bizi en çok üzen
ise hakarete maruz kalmak. Gecenin
İşitme engellilere
özel hizmet
Meclis’te işitme engelliler için çağrı
merkezi bulunuyor. İşitme engelli
vatandaş, görüşmek istediği kişinin
ismini 420 75 00’a mesaj atıyor.
Telefon operatörleri bu mesajı ilgili
kişiye ilettikten sonra işitme engelli
vatandaşı da bilgilendiriyor.
Telefon Santrali Servisi’nde Kısım Sorumlusu Ercan Kaya; telefon operatörleri Kezban Gökalp, Fikret Okur,
Sevil Erkeskin, Hatice İnan, Emel Can Keskin, Şahin Atasoy, Murat Haktanıyan, Erkan Can, Kadriye Ataşcan,
Berkan Büyükcan, Fatih Yıldırım, Önder Köroğlu Tatlı, Temel Çelik; teknisyenler Bülent Pehlivanoğlu, Bünyamin Özer, Fuat Kürşat Ataoğlu; tekniker Turan Demir ve büro görevlisi Ali Demirhan çalışıyor.
bir yarısı arayıp ‘Bana şurayı bağla, şunun numarasını ver’ gibi kaba sözler sarf
edenler, hatta küfür edenler olabiliyor. Biz bu kişilerle muhatap olmuyoruz, onlara
karşılık vermiyoruz. İyi niyetle arayan vatandaşa ise yardımcı olmaya çalışıyoruz”
diyor. Okur, işlerini sıfır hatayla yapmak zorunda olduklarının altını çiziyor.
Meslek hastalıklarını sorduğumuz Murat Haktanıyan ise genellikle bel ve boyun
rahatsızlıkları görüldüğünü, zaman içinde duyma kaybı yaşanabildiğini söylüyor.
Telefon Santrali Servisi’nin en yeni personeli Önder Köroğlu Tatlı, 6 aydır bu
birimde olduğunu belirterek, “İşimizin stresi çok, ama keyifle çalışıyoruz” diyor.
Telefon operatörleri, TBMM Genel Kurulu’nun toplandığı saatlerde santralin
kitlendiğini belirterek, “Televizyonda Genel Kurul’u izleyen vatandaş bir şey söylemek istediğinde hemen telefona sarılıyor. Genel Kurul günlerinde işimiz daha
da yoğunlaşıyor” diye konuşuyor.
TBMM Telefon Santrali Servisi’nde operatörlerin yanı sıra telefon teknisyenleri
de görev yapıyor. Teknisyenler, TBMM yerleşkesi ile Meclis’e bağlı birimlerdeki
telefonlarla A’dan Z’ye ilgileniyor. Hat çekilmesinden numara tahsisine, bakımonarımdan telefonların kullanımıyla ilgili bilgi aktarımına kadar her şey için
teknisyenler devreye giriyor. Telefon Santrali Servisi’nde 6 teknisyen çalışıyor.
25 yıldır bu görevi yapan Bülent Pehlivanoğlu, “Mesleğimi çok seviyorum, en iyi
şekilde yerine getirmek için çalışıyorum. İşimizin saati yok; ne zaman aranırsak
görevimizin başında oluyoruz. Hafta sonu bile evimizden çağrılıp arızaya müdahale
ettiğimiz oluyor. Bu bizim mesleğimiz olduğu için seve seve yapıyoruz” diyor.
Eylül 2013
77
78
i
s
e
n
h
a
S
h
i
r
a
T
1 Eylül 1939 - Almanya’nın Polonya’ya sal-
10 Eylül 1855 - Türkiye’de ilk
dırması üzerine II. Dünya Savaşı başladı.
telgraf haberleşmesi yapıldı.
4
1
5
12
10
5 Eylül 1991 - Güney
4 Eylül
1919 - Sivas Kongresi Gazi Mustafa Kemal başkanlığında açıldı.
Afrika’da yapılan seçimler
sonucu Nelson Mandela
başkan seçildi.
12 Eylül
1980 - 12 Eylül Askerî
Darbesi gerçekleştirildi.
Eylül 2013
79
27 Eylül
17 Eylül 1961 - 27 Mayıs 1960 darbesinden
1529 - Viyana,
Kanuni Sultan Süleyman önderliğinde Osmanlı ordusu
tarafından kuşatıldı.
sonra tutuklanan Adnan Menderes idam edildi.
16
17
20
25
30
27
30 Eylül
20 Eylül 1951 - Türkiye
NATO’ya kabul edildi.
1930 - Türk havacılık tarihinin en önemli isimlerinden Vecihi Bey (Hürkuş) kendi
yaptığı uçak ile Göztepe’den
Yeşilköy’e uçtu.
16 Eylül
1890 - II. Abdülhamid’in seçtiği
heyeti Japonya’ya götüren Ertuğrul Fırkateyni
dönüş yolunda battı.
25 Eylül 1396 - Dördüncü Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid, Haçlılara karşı gerçekleşen Niğbolu Savaşı’nı kazandı.
Eylül 2013
80
Tamburun mızrabı
elinde, Mevla’nın
kelamı dilinde
Unutulmaya yüz tutmuş Urfa gazel
geleneğinin en etkin temsilcilerinden
olan Kazancı Bedih, hem pir hem
usta hem de Türkiye için yeri zor
doldurulacak kültürel bir değerdi.
Pınar Ünsal
“U
rfa, urfa överler... Güzelleri severler... Bizde adet böyledir... Hem çalar hem söylerler...” dendiği gibi Peygamberler Şehri’nin en meşhur türkülerinden birinde, Urfa’da
hüznü, sevinci, acıyı, efkarı, aşkı dizelere dökmek adettendir.
Kimi zaman türkü ve manilerde, kimi zaman hoyrat ve gazellerde anlatılır en acıklı Urfa hikayeleri.
Müziği bu kadar çeşitlenmiş, makam ve usül bakımından
tezlere konu olacak kadar zenginleşmiş Urfa topraklarının bu
koca mirasa sahip olmasının nedeni şüphesiz binyıllardır birçok medeniyete yurt olmasıdır. Urfa’da bir sanatçının makam
bilmesi, bildiği makamı doğru icra edebilmesi, o sanatçının
değerini belirler aynı zamanda. Bekçi Bakır, Halil Hafız, Aliçine Mehmet, Damburacı Derviş, son dönemin en çok tanınan
gazelhanı ve sıra gecelerinin aranan ismi Kazancı Bedih’in
Urfa’da el üstünde tutulması bu nedenledir.
Eylül 2013
81
Biraz televizyon kanallarının etkisiyle biraz da turizm rantı nedeniyle
şehirdekilerin müzik li, içkili, çiğköfteli eğlenceler olarak bildiği sıra
geceleri, aslında bir edep müessesesi ve
Urfalıların deyimiyle onlarca değerli
ismi yetiştirmiş bir halk mektebidir.
Yerel sorunlardan memleket meselelerine, edebiyattan ekonomiye birçok
konunun tartışılarak fikir ve kültür
alışverişinin yapıldığı bir sosyal ortam; yanık sesli gazelhanlara kanun,
keman, klarnet, ud, cümbüş gibi müzik
aletlerinin eşlik ettiği bir eğlence ve
rahatlama toplantısıdır. Bu gecelere
katılmaya çocuk yaşta ve getir-götür işi
yaparak başlanır. Ağabeylerini örnek
alarak oturup kalkma terbiyesi edinen
gençler, enstrüman çalmaya yetenekleri varsa ve biraz da sesleri güzelse
zamanla takımdan biri haline gelir. Urfa Sıra Geceleri’nin nevi şahsına münhasır
adabı muaşeretini sürdürecek bu gençlerden Kel Hamza, Tenekeci Mahmut veya
Kazancı Bedih ile aynı dönemde yaşayıp onların takımında yer almış olanlar
şanslıdır elbet.
Mecnun isen ey dil, sana Leyla mı bulunmaz
Fuzûli, Nâbi, Kuddûsi, Nesîmî gibi divan şairlerinin gazellerini manileştirerek
Urfa gazel geleneğini sürdüren Kazancı Bedih’in, döneminin ve günümüzün en
ünlü gazelhanlarından biri olması ustası Necim Şıhe sayesinde olur. Genç yaşında Mecmue’l Bahr denilen bir yerdeki müzikli eğlenceye onunla birlikte katılan
Bedih, bu eğlence sonrası Necim Şıhe’den cümbüş ve tambur çalmayı öğrenir.
Bedih’in ustam dediği, örnek aldığı kişi ise Urfa’da ünlü bir gazelhan olan Mahmut
Güzelgöz’dür.
Bir güfteyi farklı makamlarda söyleyebilme yeteneğine sahip nadir insanlardan
olan Kazancı yanık ve dokunaklı sesi, kibar ve mütevazı kişiliği ile zamanla Urfa
halkı tarafından “pir” ve “usta” olarak anılır. Dinî değerlere önem veren ve aynı
zamanda bir mevlithan olan Kazancı Bedih gazel, hoyrat, türkü, maninin yanında
mevlit de okur ki dinleyenlerin gönlüne bir huzur serptiği rivayet edilir.
Urfa sanatçılarının seslerinin bu kadar yanık, türkülerinin bu kadar efkarlı olmasının nedeni Kazancı Bedih’e göre “asırlık hüzünler biriktiren toprağın bağrını
Eylül 2013
82
çatlatması”dır. Yemen’e gidip geri dönmeyen askerler, Urfa dağlarında yavrusunu kaybedenler, mezhep ayrılığı
nedeniyle yârine kavuşamayanlar, aşkı
yüzünden ateşe atlayanlar ve onlara
koskoca “şanlı” unvanı kazandıracak
yiğitlerin toprağıdır Urfa. Bedih’e göre
Urfa türkülerini yakan o kahramanların ateşidir.
Geç tanındı az bilindi
Kazancı Bedih’i hiç tanımamış olanlar,
onun sesini bilmeyenler için “Eşkıya”
filmi bir dönüm noktasıdır. Ekranlarda ilk defa Züğürt Ağa filmindeki sıra
gecesi sahnesinde görülen, Eşkıya’da
“Nice bu hasret-i dildar ile giryan olayım... Yanayım ateş-i aşkın ile büryan
olayım...” diyerek bu sesi tanımayanların, bu gazeli bilmeyenlerin zihninde
benzersiz yorumuyla yer eden Kazancı
Bedih büyük şehirlerde geç tanınmış,
değeri sonradan anlaşılmış, Türkiye
için altın değerinde bir sanatçı. Sıra
gecesi konsepti içeren televizyon programlarına çıktıktan sonra daha çok
ünlenen Bedih, bu tarz programlarla
üne kavuşmasına biraz da sitem eder.
Aslında ne ün yapmak vardır gözünde
ne de para pul. Son dönemde, bazı ünlü
müzisyenlerin teşvikiyle çıkardığı al-
Eylül 2013
Kazancı
Bedih’i hiç
tanımamış
olanlar,
onun sesini
bilmeyenler
için “Eşkıya”
filmi bir dönüm
noktasıdır.
bümlerinin gelecek nesillere faydalı olacağını ümit eder. “Bu
yaştan sonra zengin olup rafa sahan mı dizeceğim” derken
ömrünün son demlerinde aradığı huzuru parada bulamayacağını özetler.
Kazancılık yaparken mesleği bırakıp devlet memurluğuna
başlayan ve emekli olduktan sonra kazancılık mesleğine geri
dönen Bedih, çevresinde alçakgönüllü ve kibar biri olarak bilinirmiş. Sıra gecelerindeki ses kayıtları, tek parçadan oluşan
kasetler de dahil Urfa’da iki binin üzerinde kaseti olduğu
söylenir. Urfalı olmayanların çok geç tanıdığı, sesine doyamadan kaybettiği bu değerli isim “Tükendi nakdi ömrüm,
dilde sermayem bir ah kaldı” dizelerinde olduğu gibi, yüzlerce şarkıdan oluşan bir miras bıraktı geride kalanlara. Zengin
olarak ölmedi belki, ama kendinden önceki ustaların terbiyesini sürdürmenin ve eserlerini layıkıyla yerine getirmenin
huzurunu yaşayarak veda etmiştir dünyaya şüphesiz.
84
Hitabet
sanattır
Erbay Kücet
İ
nsan toplumsal bir varlık tır ve
bunun için birbiriyle iletişim kurmalıdır. Sosyal iletişim olmasaydı
insanlık tarihinde hiçbir ilerleme görülmez, bugünkü duruma ulaşılamazdı. Bugün bir tuşa basarak dünyanın
öbür ucundaki bir bilgiyi çok kısa
zamanda edinmek mümkün. İnsanlar
için bu kadar önemli olan iletişimin
gerçekleşebilmesi, alıcı ve vericinin
yanında bir de ileti (mesaj) olmasına
bağlıdır. Alıcıya ulaştırılamamış bir
iletiyle iletişim sağlanamaz. Ulaştırma
çeşitli yollarla yapılabilir: Müzik, dans,
resim, duman... Ancak bunların hiçbiri
“dil”in sunduğu sınırsız imkanları
sağlayamaz.
Dil, insanlar arasında iletişimi en
kısa ve kolay yoldan gerçekleştirir.
Burada sözü edilen dil konuşma organı
olan “dil” değil, anlaşma aracı olan
“insan dili”dir. İnsanoğlu anlaşmak
için ilk önce beden dilinden yararlanmış, daha sonra beden diline konuşma
dilini katmıştır. Konuşurken beden
dilinden olabildiğince yararlanılmaktadır; çünkü beden dili konuşmanın
Eylül 2013
daha etkili olmasını sağlar. Hiç konuşmadan yaşanan bir günün olmadığı göz
önünde bulundurulursa, konuşmanın hayatımızda ne kadar çok yer tuttuğu ve
önemli olduğu anlaşılır.
Konuşma önemli bir iletişim aracı olduğuna göre konuşma ilkelerinin de bilinmesi gerekir. Sokrates “Konuş, kim olduğunu söyleyeyim” der. Kişiliği ele veren
konuşmanın ilkelerinin bilinmesi ağzımızdan çıkacak lafların daha dikkatli seçilmesine, dinleyicinin dikkatini toplamaya, konuşmanın etkili olmasına yardımcı
olur.
Tatlı konuşmacı
Güzel ve etkili konuşmayı çoğunlukla eksik tanımlar ve anlarız. Güzel konuşma
bir spikerin veya bir tiyatro sanatçısının kendisine verilen metni veya düşünceyi
tonlama, vurgu ve benzeri kurallara bağlı kalarak canlandırması sanılır. Oysa güzel
konuşma, etkili konuşmanın yalnızca bir yönünü oluşturmaktadır. Sadece kulağa
hoş gelen duygu ve dileklerin dışa vurumu konuşmanın tamamı değil, yalnızca
bir bölümüdür.
Yetersiz hazırlık, kendine güvenmeme, heyecanlanma gibi birtakım sebeplerle
bazı kişiler toplum karşısında bir sunuş konuşması yapmak istemezler. Fakat günlük konuşmaları sırasında devirdikleri çamların, kırdıkları kalplerin farkına bile
varmazlar. Kişilerin kılık kıyafetleriyle karşılanıp düşünceleriyle, konuşmalarıyla
uğurlandıklarını çoğu zaman unuturlar. Kişi konuşmaya başladığı andan itibaren
terbiyesi, görgüsü, bilgisi, dünya görüşü, ahlakı, kelime hazinesi, sosyal çevresi,
bölgesi hakkında muhatabına ipucu vermeye başlar. Bazen de susmak, konuşmaktan daha iyi bir etki bırakabilir. “Söz biliyorsan konuş ibret alsınlar; bilmiyorsan
sus, adam sansınlar” sözü bunu veciz olarak ifade eder. Herhangi bir hazırlığa
ihtiyaç duymadan yapılan karşılıklı konuşmalarda da içtenlik, inandırıcılık, tatlı
dil, doğruluk, dürüstlük ve saygı ön plandadır.
85
Kürsüden millete
Güzel konuşma, bir kimsenin duygu, dilek ve düşüncelerini başkaları
karşısında etkili bir biçimde anlatma becerisidir. Bu yüzden güzel konuşma, tıpkı okumada olduğu gibi,
beyinden başlayarak vücudumuzdaki
birçok organın birbiriyle uyum içinde
çalışması sonucu oluşan bir yetenek,
alışkanlık, beceri ve sanat olarak tanımlanabilir.
Öyle insanlar vardır ki konuştukları
zaman soluduğunuz havanın bile onların sayesinde olduğunu zannedersiniz.
Yani konuşmaları öylesine etkilidir ki
bulundukları her ortamda, kısa bir sürede insanları etraflarında halka yapmayı başarırlar ve çevreleri üzerinde
kıskanılacak etkiler bırakırlar.
Güzel ve etkili konuşma konusunda
da yayımlanan birçok kitap bulunur.
Bazen Meclis kürsüsünden yapılan özel
konuşmalar da bu kitapların içinde
yer alır.
TBMM Başkanlığı tarafından muhtelif zaman dilimlerinde yayımlanmış kitaplar bulunmaktadır. Meclis
açılışlarında, kapanışlarında, TBMM kürsüsünde, bütçe görüşmelerinde, yabancı
devlet adamlarının ziyaretlerinde veya kanunların görüşülmesi esnasında yapılan
konuşmalardan oluşan yayınlarda zamana düşülen notları elinizin altında buluyorsunuz. Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni Açış Konuşmaları; İsmet
İnönü’nün TBMM’deki Konuşmaları; Başbuğ Alparslan Türkeş’in TBMM’deki Konuşmaları, Kanun Tasarıları ve Teklifleri; TBMM’de Bir Lider Muhsin Yazıcıoğlu,
TBMM Konuşmaları, Yasama ve Denetim Çalışmaları; Tarihe Düşülen Notlar-1: Yasama Yılı Açılışlarında Cumhurbaşkanlarının Konuşmaları; Tarihe Düşülen Notlar-2:
Yabancı Devlet Adamlarının Genel Kurul Konuşmaları; Tarihe Düşülen Notlar-3:
Meclis Başkanları ve Genel Kurul Konuşmaları 1920-2013 bu yayınlardan bazıları.
Eylül 2013
Kitap
86
12 Eylül 1980 Akıl Tutulması
Kadir Can
Boyut Yayın Grubu, 2011, 263 sayfa
Bu ay kapak konumuz olan 12 Eylül dosyasına uygun olarak sizlere tanıtmak üzere dört adet 12 Eylül kitabı seçmeyi
tercih ettik. Bunlardan ilki gazeteci Kadir Can’a ait. 12
Eylül’e giden süreçte yaşananları bir gazetecinin fotoğraflarıyla anlatan kitapta ayrıca Günaydın gazetesinde çıkan
haberler de yer almış. Bu dönemi görsel olarak incelemek
o gün yaşananları anlama noktasında oldukça faydalı.
Gazeteci Kadir Can’ın objektifi öğrenci olaylarından grevlere, boykotlardan direnişlere birçok farklı mekan ve olaya
tanıklık etmiş. Suikastler, kazalar, soygunlarla geçen bir
dönemin tüm yönlerini yansıtan kitapta siyasi liderlerin
seçim gezileri de ayrıca ele alınmış. 12 Eylül 1980 Akıl Tutulması arşivlik bir kitap.
Liderler Hapishanesi –
12 Eylül Günlükleri
Oral Çalışlar
Everest Yayınları, 2013, 272 sayfa
Tecrübeli gazeteci Oral Çalışlar’ın hapishane günlükleri
tekrar yayımlandı. Çalışlar’ın 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra tutuklu kaldığı Ordu Dil ve İstihbarat
Tutukevi’nde tuttuğu günlüklerden oluşan kitap, başta
Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit ve Alparslan Türkeş olmak üzere pek çok siyasetçinin hapishanede yaşadıklarına
dair bilgiler içeriyor. Bu tip kitaplar tüm hayatları mercek
altına alınan, hakkında incelemeler yapılan siyasetçileri ve
liderleri tanıma bakımından oldukça önemli. Oral Çalışlar
sade diliyle siyasetçilerin hapishanede insani tepkilerini
ve mahkum sıfatıyla yaşadıklarını dikkatle kaleme almış.
Namık Kemal Zeybek, Doğu Perinçek, Taha Akyol, Recai
Kutan gibi yakın tarihimizin önemli siyasetçilerinin öyküleri de dikkatle okunması gereken bu kitapta birleşiyor.
Tanıkları, Mağdurlarıyla Bir
Zihniyet Kodlaması: 12 Eylül
Nasıl Darbe Yaptım? – Kenan
Evren 12 Eylül’ü Anlatıyor
Aslan Değirmenci
Ahmet Tahir Can
Çıra Yayınları, 2011, 150 sayfa
Anatolia Kitap, 2012, 290 sayfa
Aslan Değirmenci’nin kitabı 12 Eylül’le ilgili biriken
soruları bu dönemi bizzat yaşayanlarla ele alma yoluna
gitmiş. Kitap aslında sadece 12 Eylül’ü anlamak ve neler
olup bittiğini anlatmak üzere değil, aynı zamanda yakın
tarihimizde bazı benzer olaylara da dikkat çekmek üzere
kurgulanmış. Bu yönüyle ilginç bir çalışma yapan yazar,
böylelikle günümüzde 12 Eylül’ü doğuran şartların tekrar
yeşerme ihtimalini de ele alıyor. Bizce kitabın en değerli
kısmı tanıklar ve anlattıkları. Tanıkları, Mağdurlarıyla Bir
Zihniyet Kodlaması: 12 Eylül ilginç benzetmeleri, yaklaşımları ve yorumlarıyla okumaya değer bir çalışma.
Eylül 2013
Son Ülkücüyü Kim Öldürdü kitabıyla dikkatleri üzerine
çeken Ahmet Tahir Can’ın bu kitabı 12 Eylül’ün mimarı Kenan Evren üzerinden darbenin anatomisini sunma iddiası
taşıyor. Birçok çarpıcı bilgi ve belgeye ulaşacağınız kitapta
bugünlerde yargılanması devam eden Kenan Evren’in darbe sürecinde yaptığı radyo-televizyon konuşmaları, gazetelere verdiği demeçler, basın toplantılarında söylediği sözler
okura sunuluyor. Dönemin soğuk yüzünün pek çok örneğini yansıtan kitap idama giden gençlerin son anlarında yazdığı mektupları da içeriyor. Son darbenin çeşitli yüzlerini
fark edebileceğiniz Nasıl Darbe Yaptım? ibretlik bir kitap.
Film
87
Tesis sobre un homicidio | Cinayet Tezi
Senaryo: Patricio Vega
Yönetmen: Hernan Goldfrid
Oyuncular: Ricardo Darin, Alberto Ammann, Calu Rivero
Arjantin sinemasının genç yönetmeni Hernan Goldfrid’den yeni bir gerilim denemesi.
Goldfrid, ilk filmi ‘‘Musica en espera’’yla birçok ödüle layık görülmüş umut vaadeden bir
yönetmen. Yönetmenliğini yaptığı ikinci film olan ‘‘Tesis sobre un homicidio’’ (Cinayet Tezi)
ise ilk filme göre daha alışılmış bir kurgu üzerine inşa edilmiş. “Esrarengiz cinayet” çevresinde ilerleyen film özellikle Hollywood sinemasında sık karşılaştığımız bir yapıya sahip.
Yalnız senaryo iyi işlenmiş ve seyretmeye değer bir film çıkmış ortaya.
Diego Paszkowski’nin romanından uyarlanan filmin başrolünde ise ‘‘El secreto de sus
ojos’’ filminden hatırladığımız bol ödüllü bir aktör, Ricardo Darin var. Darin kendine has
üslubuyla yine başarılı bir iş çıkarmış. Biraz aşk, zeka oyunları ve bol gerilim içeren filmin
konusu şöyle: Eski bir avukat olan Roberto Bermudez (Ricardo Darin) aynı zamanda bir
hukuk fakültesinde profesörlük yapmaktadır.
Ders verdiği fakültenin önünde işlenen cinayette bırakılan ipuçları Roberto’nun kafasında
birçok soru işaretine sebep olur. Cinayet üzerine
kendisiyle sürekli olarak tartışmaya giren öğrencisi Gonzalo’dan (Alberto Amann) giderek
daha fazla şüphelenen Roberto, çok kısa bir
zamanda cinayetin tezini çözmek durumunda
kalır. Arjantin usulü gerilim filmi ayın başarılı
yapımlarından.
The Company You Keep | Geçmişin Sırları
Senaryo: Lem Dobbs
Yönetmen: Robert Redford
Oyuncular: Robert Redford, Shia LaBeouf, Julie Christie, Nick Nolte
Bu ay seçtiğimiz ikinci film de bir romandan uyarlama. Neil Gordon’ın aynı isimli romanından Lem Dobbs’ın senaryolaştırdığı filmin yönetmen koltuğunda efsane oyuncu Robert
Redford var. Aynı zamanda başrolde de izlediğimiz Robert Redford yine müthiş bir oyunculuk örneği gösteriyor. Zaten filmin en dikkate değer tarafı oyunculuk adına yapılanlar
olmuş. The Company You Keep’in ağırlıklı olarak tecrübeli oyunculardan oluşan kadrosu
filme başka bir boyut kazandırıyor. Bir yönetmen olarak Redford, oyuncuların performansında maksimum seviyeyi yakalamış diyebiliriz.
Aslına bakılırsa Hollywood’un macera-gerilim kalıplarının dışına pek çıkmayan film yine
de dramatik kurgusuyla insanı saran bir yapıya sahip. İdeolojik olarak klasik bir sunum da
yapan filmin konusu şöyle: Jim Grant (Robert Redford) Vietnam Savaşı’na karşı duran bir
militan grupta aktif rol alan üyelerden biridir. Savaşın üstünden 30 sene geçmiş ve FBI’ın
aradığı Jim bu zamana kadar saklanmayı başarmıştır. Ben Shepard (Shia LaBeouf) isimli bir
gazeteci tarafından ifşa edilen Jim FBI’dan bir kez daha kurtulmaya çabalar.
Amerika ideallerinin canlılığına ve FBI’ın bitmek bilmez enerjisine bir defa daha tanık
olmak isterseniz The Company You Keep’i seyredin.
Eylül 2013
Müzik
88
Aşkın Gözyaşları
Hafız Burhan
Kalan Müzik
Aşkın Gözyaşları Klasik Türk
Musikisi’nin en önemli gazelhan ve
mevlidhanlarından Hafız Burhan’ın
seslendirdiği eserlerden oluşan harika bir seçki. Kalan Müzik etiketiyle
çıkan albüm 18 şarkıdan oluşuyor. Kendine has üslubuyla iz bırakan sanatçının sadece
bu albümdeki icraları bile neden unutulmazlar arasına girdiğini anlamamıza yetiyor. Taş plak kayıtlarından
gazeller, şarkılar ve film müzikleri
bulacağınız albüm, yakın tarihimizin
en önemli sanatkarlarından Hafız
Burhan’ın etkileyici sesini doya doya
dinleyeceğiniz eşsiz bir çalışma.
Blues Master
Works
Muddy Waters
Chicago’da modern blues mü-
ziğin babası olarak tanınır Muddy
Waters; 1960’ların İngiliz ve Amerikan sanatçıları için bir idoldür. Bir nevi
isim babası olduğu Rolling Stones’tan
Eric Clapton, Jimi Hendrix, Canned Heat,
Steppenwolf ve Humble Pie’ya; hatta Bob Dylan ve Led Zeppelin’e
kadar pek çok isim onun müziğinden etkilenmiştir. Albüm, Muddy
Waters’ın halen büyüleyici, halen motive edici olan efsanevi müziğinin aradan geçen on yıllara rağmen blues severler için neden vazgeçilmez olduğunun bir kanıtı niteliğinde. Mannish Boy, Got My Mojo
Workin, Hoochie Coochie Man, I
Just Want to Make Love To You gibi
unutulmaz şarkılarla birlikte toplam
20 “şaheser”in yer aldığı albüm, Delta
Blues etiketiyle raflarda.
Delta Blues
Eylül 2013
Kiremitte
Buz musun
Saniye Can
TRT Arşiv Serisi
Türk Halk Müziği’nin bugünlerde pek adı anılmayan önemli sanatçısı Saniye Can’ın TRT
Arşiv Serisi etiketiyle piyasaya
sunulan albümü gerçek icralar sergileyecek kadın sesine olan ihtiyacımızın ispatı adeta. Saniye Can aynı zamanda
derlediği türkülerle de kültürümüze katkı sağlamış, “Annem Entari
Almış” gibi bir türküyü literatüre
kazandırmış gerçek bir sanatçı. 17
türküden oluşan bu albüm ise onun
Türk müziğindeki yerinin değerini
gösterir nitelikte. Kiremitte Buz musun, Saniye Can’la Anadolu gezisine
çıkmak isteyenlere harika bir fırsat.
Schubert:
Complete
Works For Violin
and Piano Hyperion
Rus keman virtüözü Alina Ibragimova ile Fransız piyanist
Alina Ibragimova & Cédric Cédric Tiberghien bu albümde bir
araya gelerek Schubert’in keman ve
Tiberghien
piyano konçertolarına mükemmel bir
yorum katmış. İki genç müzisyenin mahareti ve teknik yetkinliğine bir de uyum eklenince, büyük
cesaret isteyen bu çalışma benzersiz bir başarıya ulaşmış.
Albümde Schubert’in henüz onlu yaşlarındayken bestelediği, “sonat” olarak nitelendirilen ama bu sıfatla yayınlanmamış dört eseri ve yaşamının son
yıllarında bestelediği şaheseri
“Fantasy in C major” ile birlikte
10 eseri yer alıyor. Schubert’in
dehasının bir ürünü olarak acıyı
hayatın zevkleriyle harmanlayan parçaların yer aldığı albüm,
Hyperion etiketiyle müzik marketlerdeki yerini aldı.
Televizyon
89
Futbol
sezonu başladı,
TV’nin
yüzü değişti
T
ürk futbolu çalkantılı bir süreçten geçiyor. Şike konusu uluslararası bir problem
olarak gündemden bir türlü düşmüyor belki,
ama yeni sezon yeni transferler ve yeni heyecanlarla başladı. Bu aynı zamanda futbol
programlarının da gündeme girmesi demek.
Futbolun yeni sezonu bu sene artık giderek
klasikleşen programlarla ele alınıyor.
En önemli futbol-yorum programlarından
biri Güntekin Onay ile Rıdvan Dilmen’in
hazırladığı %100 Futbol. Karşılaşmalardan önce, devre arasında ve maç sonunda
yayınlanan program NTV’nin olmazsa
olmazlarından. Rıdvan Dilmen’in bitmek
bilmeyen enerjisi ve heyecanının kasıp kavurduğu programın en önemli eksikliği maç
özetlerinin gösterilememesi. Bunun yanı
sıra TRT’nin klasikleşen programı Stadyum
Ersin Düzen’in sunumu, eski milli futbolculardan Ayhan Akman ve İlker Yağcıoğlu’nun
yorumları ve maçların geniş özet görüntüleriyle dolu dolu bir program. Ve Şansal
Büyüka’lı Maraton. Erman Toroğlu’ndan
sonra hakem yorumculuğu koltuğunda Markus Merk’i gördüğümüz Maraton’un diğer
yorumcuları Hakan Şükür ve Tümer Metin.
Maraton, yayınlandığı ilk günden bu yana
en çok izlenen futbol programları arasında.
Bu programlar saymakla bitmez. Fakat
eğer uykusuz kaldıysanız Beyaz TV’nin
klasiği Beyaz Futbol Ahmet Çakar, Sinan
Engin, Rasim Ozan Kütahyalı ve Ümit
Özat’lı kadrosu ve bol tartışmalı içeriğiyle
her an taptaze..
Eylül
Eylül 2013
90
Vekiller
Ne Okuyor
Ne İzliyor
Tülay
Selamoğlu
AK Parti Ankara
Milletvekili
Haftada en az dört kitap okumaya çalışı-
yorum. Şu anda elimde Reha Çamuroğlu’nun
İsmail adlı eseri var. Dan Brown’un Cehennem, İbn Kesir’in Peygamberler Tarihi,
Pascal Bruckner’ın Göğü Delen Adam, Sadık
Yalsızuçanlar’ın Garip adlı kitapları son dönemde
okuduklarım arasında yer alıyor. Tarih, araştırma-inceleme kitaplarını not alarak okumayı tercih
ediyorum. Romanları ise genellikle yolculuk sırasında veya evde yemek yaparken okuyorum. Biyografi
türü eserleri hem okumayı hem de sinemada izlemeyi
seviyorum. Klasik müzik dinlemekten keyif alıyorum.
Beethoven’ın bestelerini dinlerken bir yandan da kitap
okuyorum. Mozart ve Çaykovski beğendiğim diğer besteciler. Keman ve ney sesi beni çok etkiliyor. İranlı keman
sanatçısı Farid Farjad’ı beğenerek dinliyorum. Ayrıca Klasik
Türk Müziği’ni seviyorum.
Ali Halaman
MHP Adana Milletvekili
Osmanlı’nın son dönem-
leri, Cumhuriyet’in kuruluş
yılları gibi yakın tarihi anlatan
kitapları tercih ediyorum. Şu
anda Abdülhamid ve Enver Paşa ile
ilgili kitaplar okuyorum. Son dönemde sinemaya
gidemedim. Açık hava sinemalarının günümüz koşullarına uyarlanarak yeniden açılabileceğini düşünüyorum. Severek dinlediğim
sanatçılar arasında Mustafa Yıldızdoğan, Ahmet Şafak, Emel Sayın,
Muazzez Ersoy, Behiye Aksoy, Leman Sam ve Tarkan yer alıyor.
Yusuf İslam’ın ilahilerini de çok beğeniyorum.
Eylül 2013
Ali Haydar Öner
CHP Isparta Milletvekili
Şu anda Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın Psikolojik
Savaş adlı kitabını okuyorum. Başucumda tarihten siyasete, şiirden hukuka kadar her türden
kitap vardır. Sinemaya fırsat buldukça gidiyorum.
En çok hayranlık duyduğum aktör Kirk Douglas’tır. Özellikle
“Spartacus”, “Yalnız ve Cesur”, “Vikings” gibi filmlerini etkilenerek
izlemişimdir. En son 40 yıl önceki “Spartacus” filmini yeniden izledim ve aynı duyguları hissettim. Arabesk hariç müziğin
her türü hoşuma gider. Arabeski Türk müziğini dejenere, Türk toplumunu demoralize ettiğini düşündüğüm için tercih etmiyorum. Bizim halk ezgilerimiz
muhteşem, sanat müziğimiz eşsizdir, klasik
müzikten de hoşlanırım.
Halide
İncekara
AK Parti İstanbul Milletvekili
Şu sıralar Turgay Güler’in Sır Küpü’nü
okuyorum. Necip Fazıl Kısakürek ’in
Çöle İnen Nur adlı eserini yeniden okumak üzere aldım.
Alev Alatlı’nın Beyaz Türkler Küstüler ve Büşra Erdal’ın
Kafası Karışanlar İçin Ergenekon adlı kitapları son dönemde okuduklarım arasında yer alıyor. Yakın tarihimizi hikaye, roman
tadında anlatan eserleri, anı ve biyografileri seviyorum. Filmleri
daha çok DVD’den izliyorum. Mahsun Kırmızıgül’ün yönettiği
“Beyaz Melek”, beni en çok etkileyen filmlerden biridir. Müzikteki
tercihim ise türkü, türkü, türkü... Bilgisayar başında çalışırken mutlaka müzik dinliyorum. Son zamanlarda tekrar radyo dinlemeye
başladığımı da belirteyim.
91
Melda Onur
Hamza Dağ
CHP İstanbul Milletvekili
AK Parti İzmir Milletvekili
Şu anda Hüseyin Yayman’ın Kürt soru-
nuyla ilgili kitabını okuyorum. Genellikle
yakın siyasi tarihi anlatan ve ülke meselelerine değinen kitapları tercih ediyorum.
Yoğun çalışma temposu nedeniyle yakın zamanda sinemaya gidemedim, ama DVD’den izlediğim filmler var.
Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği’ni seviyorum. Ayrıca Sezen
Aksu’nun şarkılarını beğeniyorum.
Şu sıralar Murray Bookchin’in Kentsiz
Kentleşme adlı eserini okuyorum. Siyaset,
felsefe, belgesel kitaplarını tercih ediyorum, roman
çok sevmiyorum. Sinemada
komedi filmlerini izlemekten keyif alıyorum.
Son dönemde daha çok korku, gerilim filmleri
vizyona girdi, bu nedenle sinemaya gidemedim.
Müzikteki tercihim ise Türkçe pop müziği.
Aytun Çıray
CHP İzmir Milletvekili
Tarih kitapları ve otobiyografileri okumayı
Süleyman Nevzat
Korkmaz
MHP Isparta Milletvekili
Son dönemde Enver Altaylı’nın Ruzi Nazar:
CIA’nın Türk Casusu, Hüseyin Yayman’ın
Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası ve Halil
Cibran’ın Tanrı Elçisi adlı kitaplarını okudum.
Şu anda elimde sanatta manipülasyon konusunu
işleyen, Frances S. Saunders’ın Parayı Verdi Düdüğü Çaldı kitabı var.
Mümkün olduğunca popüler kitapları okumaya çalışıyorum. Aynı
zamanda Güzel Sanatlar’daki doktora programımda beni destekleyecek sanat ve politika içerikli kitaplara da zaman ayırmaya gayret
gösteriyorum. Sözlerin güme gittiği, çok gürültülü müziği sevmiyorum. Favorim slow müzik... Her türünü seviyorum. Ancak Türk
Sanat Müziği’ndeki Hicaz ve Hüzzam makamlarının müptelasıyım.
Bir de insanımızın duygularının vücut bulduğu türkülerimizin
tabii ki... Sinemada tercihim genellikle beni günlük sıkıntılarımdan
uzaklaştıracak komedi ya da romantik komedi türü filmler. En son
Cem Yılmaz’ın “Fundamentals”ını izledim. Daha önce de gerçekten
farklı bir temayı işleyen “Pi’nin Yaşamı”nı seyrettim.
seviyorum. Kendimi çok yorgun hissettiğim zamanlarda polisiye roman okumayı
tercih ediyorum; bir nevi beyni formatlamak
gibi oluyor. Şu sıralar Amerikalı tarihçi Justin
McCarthy’nin Balkanlar’da Müslümanlara yönelik
etnik temizliği konu alan kitabını
okuyorum. Yoğun çalışma temposu nedeniyle eskisi kadar sık
olmasa da kitap okumayı ihmal etmiyorum. Sinemaya gitmeye fırsat
bulamıyorum, ama iyi filmleri evde
DVD’den izliyorum. Son dönemde
“Savaş Atı” ve “Kelebeğin Rüyası”
adlı filmleri büyük bir keyifle izledim. Müzik türleri arasında cazı seviyorum. Nat King Cole, Frank
Sinatra beğenerek dinlediğim sanatçılar arasında
yer alıyor.
Nat King Cole
Eylül 2013
92
sosyalmedya
gunlukleri
Hedef, 2023’te dünyanın en büyük 10
ekonomisinden biri olmak.
@halilurun
Kendinden vermek mutluluktur. Ama en
büyük mutluluk, kendini vermektir.
@avtufanKose
Şerafettin Elçi Havaalanı açılış hatırası.
Zamanı resmettik.
Kop Dağlarında bulutlar adeta dağlara
konmuş.
@BelmaSatir
@Bedrettin16
Her zaman kandırılıp ölenler gariban insanlardır. Ne için öldüğünü bile bilmeden
ölürler. Geride de ölümler üzerinden sefa
süren birileri kalır.
@cumaicten
Mısır’daki katliamı kınıyorum. İnsanlık
ayaklar altında...
@MTanal
Kelkit Lisesi’nden beraber mezun olduğumuz lise arkadaşlarımızla piknikte
buluşmak çok keyifli idi.
Allah’a sonsuz hamdolsun, ülkemizin
tüm renkleri büyük bir huzur ve sükun
içerisinde. Allahım birliğimizi bozma...
@feramuzustun
@AlinurAKTAS70
Mevlana ne güzel demiş; “Bir mum
Haksız olan, hukuk ve milletten ümidi
olmadığı için saldırır. Onlar asla normal
yoldan isteklerinin olmayacağını bildikleri
için her yolu dener.
larımla...
diğerini tutuşturmakla ışığından bir şey
kaybetmez”. Yani mazluma koşan bu
millet bir şey kaybetmez, aksine kazanır.
@ZeybekciNihat
@gokcenenc072
@Salih_Kapusuz
Eylül 2013
Nerede birlik, orada dirlik... Yol arkadaş-
93
kurabileceğimi biliyorum. Solun yok
olmaya yüz tutan forum kültürünün
sosyal medyayla canlanması da beni bu
alana yakın kılıyor.
sirrisureyyaonder
@sirsureyya
Barış ve Demokrasi Partisi 24. Dönem İstanbul Milletvekili.
tbmm.gov.tr/develop/owa/mi…
Twitter’ı aktif biçimde kullanan siyasetçilerimiz arasında ilk sıralarda yer alıyorsunuz.
Twitter’ı ne zamandır ve gün içinde hangi sıklıkla kullanıyorsunuz?
Twitter’ı genel olarak, internetin geri kalanını olduğu üzere tarama yapmak, nabız tutmak ve haber almak için kullanıyorum. Çok sık tweet atan vekillerden biri
değilim sizin de takip etmiş olacağınız üzere; genellikle politik önem arz eden
görüntüleri ve haberleri paylaşmak, kendi adıma önemli gördüğüm duyuruları
yapmak üzere kullanıyorum Twitter’ı. Şu aralar benim adıma açılan birçok hesap
var, bunların yarattığı bilgi kirliliğini ortadan kaldırmakla ilgili çalışılıyor. Ama
dediğim gibi, yeni medya birçok siyasi liderin “konuşmalarını dikte ettirdikleri” bir
yer değil benim için. Keza internetin “yeni” olan yanı beni “sosyal” sıfatıyla değil,
“demokratik” sıfatıyla ilgilendiriyor. İnteraktiviteden demokrasi doğurabiliyorsak
yeni medya işlevini yerine getiriyordur.
Sosyal medya sizin için ne ifade ediyor, Facebook veya diğer sosyal paylaşım siteleri de ilgi
alanınıza giriyor mu?
Sosyal medya dediğimizde sadece bunları anlıyorsak hatta meseleyi “sosyal medya
araçları” diye adlandırdığımız bu araçlarla sınırlıyorsak sorun var. Bugün yurttaş
gazeteciliğinden müzeciliğe, oradan parlamentoya yeni bir medya türü kullanılır
durumda. Bu hem günlük hayatın gidişatını etkiliyor, hem de sıradışı bir hızla kültürel bir dönüşüm yaratıyor. Üstelik bu dönüşüm dile yansımanın dışında bireylerin
davranışlarına da yansıyor.
Birçok sokak hareketi artık kökenini bu yeni alandan alıyor. Üstelik bahsettiğim
orada “buluşma saati belirlemeleri” değil, sosyal medya fikirlerin ve şahısların örgütlenme noktası olarak da orada. Örneğin hakkında dava açılan Ekşi Sözlük ve benzeri
interaktif sözlükleri veya blogger, tumblr gibi uygulamaları da takip etmek zorunda
hissediyorum kendimi. Ancak bu şekilde bana oy verenlerle hakikatli bir iletişim
Sizce siyasetçilerin sosyal paylaşım sitelerini etkin ve doğru olarak kullanması ne gibi
bir önem taşıyor?
Bu bira z da st ratejinize bağ l ı.
Obama’nın yürüttüğü bir kampanya
ile popülist bir sağ partinin yürüttüğü
kampanya arasında büyük fark var.
Seçmen kitlenizi doğru analiz etmekle
başlamalısınız işe. Bu işin kökenlerine
baktığımızda 90’lı yıllarda Zapatistaların bile interneti kendilerini aktarmak adına kullandıklarını görüyoruz.
2000’lerde kırmızı tişörtlülerden Beyaz
Rusya’ya, birçok harekette bu teknolojilerin kullanıldığı aşikar. Mısır gözümüzün önünde duruyor.
Sosyal paylaşım ortamında ilginç anılarınız oldu mu?
İlginç anılardan ziyade Roboski’nin
sosyal medya üstünden yayıldığı geceyi
anlatmayı tercih ederim. Geleneksel
medya kılını kıpırdatamamışken yükselen sesin ta kendisi bugün Kürt hareketine de sosyalistlere de çok büyük
bir ders verdi. Bizim bu medya alanına
ihtiyacımız var; onu kullanmayı öğrenmeye de elbette.
İlginçten ziyade öğretici anıları var
benim için bu alanın. Öğrendiğim
bir diğer şeyse dezenformasyona açık
oluşu. İnsanların medya okur-yazarlığı
dersi kadar bunu gönüllü biçimde bir
“yetenek” olarak edinmeleri gerektiğinin kanıtıdır sosyal medya alanı.
Eylül 2013
Unutmayacağ ız ...
Kazım Kangal
Cumhuriyet Senatosu Sivas Üyesi Kazım Kangal, 1925 Sivas Mühürkulak doğumludur.
Yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamlayan Kangal, serbest avukatlık ve Sivas Belediye Üyeliği yaptı.
Kazım Kangal için 3 Temmuz 2013 tarihinde TBMM’de tören düzenlendi. Kangal’ın cenazesi, 4 Temmuz Perşembe günü Sivas Kangal Mühürkulak Köyü Camii’nde öğle namazına
müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.
Mustafa Kemal Güven
TBMM eski Başkanı ve 10. Dönem Kars Milletvekili Mustafa Kemal Güven, 1921 Erzincan
doğumludur. Yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamlayan
Güven; Posof, Kağızman ve Tuzluca Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı yaptı.
M. Kemal Güven için 12 Temmuz 2013 tarihinde TBMM’de tören düzenlendi. Güven’in
cenazesi, Diyanet İşleri Başkanlığı Ahmet Hamdi Akseki Camii’nde Cuma namazına müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.
Nurettin Ok
İmar ve İskan eski Bakanı ve 12. Dönem Çankırı Milletvekili Nurettin Ok, 1929 Çankırı
Comartlar doğumludur. Yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü’nde tamamlayan Ok, Çankırı Belediye Başkanlığı, Serbest Avukatlık ve Gazetecilik yaptı.
Nurettin Ok için 19 Temmuz 2013 tarihinde TBMM’de tören düzenlendi. Ok’un cenazesi,
Kocatepe Camii’nde kılınan Cuma namazına müteakip Çankırı Ahmet Yesevi Camii’nde
kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.
Nuri Çilingir
22. Dönem Manisa Milletvekili Nuri Çilingir, 1952 Sinop Alasökü doğumludur. Yüksek
öğrenimini İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’nde tamamlayan Çilingir, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü’nde Kontrol Mühendisliği, Serbest İnşaat
Mühendisliği, Müteahhitlik ve AS-KON İnşaat AŞ Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı.
Nuri Çilingir’in cenazesi 29 Temmuz 2013 tarihinde Manisa Salihli Karaman Camii’nde
ikindi namazına müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.
İnal Batu
22. Dönem Hatay Milletvekili İnal Batu, 1936 Ankara doğumludur. Yüksek öğrenimini
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamlayan Batu, Türkiye Cumhuriyeti
Lef koşe, Prag, Birleşmiş Milletler, İslamabad, Roma Büyükelçisi; Dışişleri Bakanlığı
Sözcüsü ve Müsteşar Yardımcısı olarak görev yaptı.
İnal Batu’nun cenazesi 6 Ağustos 2013 tarihinde Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Sıtkı Sadık Batum
Cumhuriyet Senatosu İstanbul Üyesi Sıtkı Sadık Batum, 1928 İstanbul doğumludur. Yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamlayan Batum, İstanbul
Belediye Meclisi Üyeliği ve serbest avukatlık yaptı.
Sıtkı Sadık Batum’un cenazesi 23 Ağustos 2013 tarihinde İstanbul Şişli Camii’nde ikindi
namazına müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.
İdris Sami Tandoğdu
22. Dönem Ordu Milletvekili İdris Sami Tandoğdu, 1945 Ordu Fatsa doğumludur. Yüksek
öğrenimini İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamlayan ve Ankara Yüksek
İhtisas’ta Radyoloji ve Radyoterapi İhtisası yapan Tandoğdu, uzman tıp doktoru ve Çankırı Devlet Hastanesi’nde Radyoloji uzmanı olarak görev yaptı.
İdris Sami Tandoğdu için 22 Ağustos 2013 tarihinde TBMM’de tören düzenlendi.
Tandoğdu’nun cenazesi, 23 Ağustos Cuma günü Ordu Fatsa Orta Cami’de Cuma namazına
müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.
Temmuz ve ağustos aylarında aramızdan ayrılan arkadaşlarımız
için Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyor, kederli aileleri için kalpten
duygularla sabr-ı cemîl niyaz ediyoruz.

Benzer belgeler