- Aile Hekimliği Portalı

Yorumlar

Transkript

- Aile Hekimliği Portalı
1
Yenİ Çıkan İlaç ve Takvİye Edİcİ Gıdalar
Kurkum Zerdeçal Ekstresi İçeren Sıvı Takviye Edici Gıda
Etken Madde: Her 5 ml’sinde, 10 mg Zerdeçal Ekstresi
Özelliği: Çocuklarda takviye edici gıda olarak zerdeçal, antiinflamatuar, antioksidan,
antiviral ve antibakteriyel özelliklere sahiptir.
P.S.F.: 19,90 TL
Firma: BERKO
VENT-O-SAL 100 mcg İNHALER
Etken Madde: SALBUTAMOL
Valsartan 160 mg Amlodipin besilat 6.94 mg (5 mg amlodipin baza eşdeğer içerir)
Özelliği: Astım belirtilerini gidermek için kısa etkili hava yollarını açıcı ilaç…
P.S.F.: (5,63 TL)
Firma: BİLİM İLAÇ
GERALGINE-HOT tek kullanımlık granül içeren 12
poşet { Gripin } ilaç prospektüsü
Etken Madde: Parasetamol + Klorfeniramin Maleat + Psodoefedrinin
Tuzlari
Özelliği: Geralgine-Hot Granül; soğuk algınlığı, gribal ve diğer üst
solunum yolu enfeksiyonlarında, semptomların giderilmesinde kullanılır.
Kırıklık, baş ağrısı, vücut ağrıları, ateş, burun akıntısı, burun tıkanıklığı
gibi belirtileri yok ederek rahatlamayı sağlar
P.S.F.: 7,12 TL
Firma: MÜNİR SAHİN
LANSOTER 30 mg 28 mikropellet kapsül
Firma: TERRA
2
Etken Madde: Lansorprazol
Özelliği: Duodenal ülser ve gastrik ülser, reflü özofajit tedavisi
ve profilaksisi, Helicobacter pylori (H. pylori)’nin neden olduğu
Ülserlerin tedavisi için uygun antibiyotik ile birlikte H.pylori
eradikasyonu, sürekli NSAI ilaç tedavisi gereken hastalardaki
NSAI ilaç ile ilişkili duodenal ve benign gastrik ülser tedavisi
ve profilaksisi, semptomatik gastroözofageal reflü hastalığı,
Zollinger-Ellison sendromunun da dahil olduğu patolojik
hipersekresyon durumları.
LANSOTER 30 mg 28 mikropellet kapsül P.S.F.: (23,18 TL)
3
İÇİNDEKİLER
36
28
‘Kervan yolda dİzİlİr’
mantığı var!
20
26
34
40
56
KÜRŞAT BAŞAR
DR. HAKAN UZUN
DR. ŞİNASİ GÖNENÇ
UZM. DR. MİTHAT TOSUN
DR. HATİCE BOLATCAN
Dr. Hacı Yusuf ERYAZGAN
54
MERCEDES C200
BLUETECH
8
MEGAPİKSEL
12
BÜYÜK FİKİR
ENTEŞ
Murat M
46
14
KİTAP KULÜBÜ
23
Daha kaç sağlık çalışanı
ölecek?
SAĞLIKTA ŞİDDETE SON
VERİLMELİ
30
BASMANE
DR. HASAN KOCA
42
ÖZGÜN VE FARKLI!
Reha ÖZKAYA
52
TEKNOLOJİ
4
5
EDİTÖR
kalemleri bu ay
NE YAZDI?
KÜNYE
Dr. Tolga SUCU
İMTİYAZ SAHİBİ VE GENEL YAYIN
YÖNETMENİ
MUHAMMET SIDDIK AKDOĞAN
YAYIN EDİTÖRÜ
MURAT KAAN YURTTÜRK
YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
MUHAMMET SIDDIK AKDOĞAN
REDAKTÖR
CEYDA AKDOĞAN
HUKUK DANIŞMANI
Av. Fahrettin CANPOLAT
KURUMSAL İLETİŞİM
TM Bilgisayar
Tel: (0 362) 237 22 56
Kazımkarabekir Mah. Siteler Bulvarı
No:3Demetkent Sitesi A Blok Daire 8
İlkadım/SAMSUN
www.ailehekimleri.net
[email protected]
[email protected]
GRAFİK TASARIM
UĞUR OFSET
www.ugurofset.com.tr
REKLAM REZERVASYON
GSM: 0 505 637 00 69
BASKI YERİ
UĞUR OFSET MATBAACILIK
Pazar Mahallesi Mukayyitzade Sk.
No:48 İlkadım/SAMSUN
Tel: 0362 431 52 55 – 432 09 90
Baskı Tarihi: 5 HAZİRAN 2015
6
Sağlıkta şiddet SON bulacak mı?
Çok değerli meslektaşımız Op. Dr. Kamil Furtun, münferit bir saldırıyla
aramızdan ayrıldı. Samsun Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde görev yapan
ve çok zorlu ameliyatların üstesinden başarıyla gelerek, binlerce hastasının
hayır duasını alan Op. Dr. Kamil Furtun’u gözyaşları içinde uğurladık. Evet,
sonrasında bu zamana kadar yitirdiğimiz çok sayıda sağlık çalışanı gibi,
bu alçak saldırıyı yine protesto ettik. Sadece yetkililere bir aile hekimi olarak
sormak istiyorum. Sağlık çalışanlarını hedef olarak gösteren yaklaşım ne
zaman son bulacak ve sağlıkta şiddet ne zaman sonlandırılacaktır?
Bu sayımızda ilgiyle okuyacağınız ‘Sağlıkta Şiddet’ dosyasındaki veriler,
umarım yetkilileri bir an önce harekete geçirmeye yeterli olur.
Yine bu sayıda ülke genelinde başlattığımız ve lokal bazda aile
hekimlerinin sorunlarına değindiğimiz Aile Hekimleri Dernekleri Başkanlarıyla
röportajımıza devam ettik ve bu defa Şanlıurfa’ya uzandık. ŞUAHED Başkanı
Dr. Hacı Yusuf Eryazgan, Urfa’da yaşanan sorunlardan bizleri haberdar etti.
AHEF Sosyal İlişkiler ve Organizasyon Komisyonu üyesi Uzm. Dr. Erkut Coşkun
ile aile hekimliği uygulamasını masaya yatırdık. Uygulamada yaşanan
sorunları ve sahanın kritiğini yapan Uzm. Dr. Coşkun, ilginç tespitlerde ve
hatta önerilerde bulundu.
Samsun Kitap Fuarı’ndan kimler haberdar oldu ya da olmadı pek
bilinmez ama eşide aile hekimi olan Murat Menteş ile harika bir söyleşi
gerçekleştirdik.
Her sayımızda olduğu gibi bu sayımızda da teknolojiden otomobile,
seyahatten geziye kadar dolu dolu olan sayfalarımızla sizleri başbaşa
bırakıyoruz. Sağlıcakla kalın!
7
TUTULMA ANINDA
AKSİYON
İskoç bisikletçi Danny MacAskill, her tür zeminde ve
tüm zorlu koşullarda iki tekerlek üzerinde sergilediği
muhteşem performanslarıyla tüm dünyada büyük
bir üne kavuştu. Bisikletçi, 20 Mart’ta gerçekleşen
güneş tutulması anında, doğum yeri olan Skye
Adası’nda bu büyüleyici fotoğrafın çekilmesi için
özel bir gösteri gerçekleştirdi.
8
9
İnsan saçının çapından biraz daha uzun olan
dişleri, deniz salyangozlarının kayalardan
besin kazımasını sağlıyor.
KAFANIZI KURCALAYAN
KEŞFET
AFRODİZYAKLAR
GERÇEK Mİ?
Kısa yanıt:Her kültürün kendi
afrodizyakları var.
EĞER
C
BiR SORU MU VAR
?
[email protected]
Adresine yollayın cevaplayalım
doğal afrodizyak arıyorsanız
seçenekleriniz
bol.
2011
tarihli
bir araştırma raporu laboratuvar
hayvanlarında azdırıcı etkisi olan 34 bitki
türü saptamış. Fakat doğal afrodizyak
diye pazarlanan ürünlerin büyük kısmının
Batı standartlarına göre bilimsel olarak
ispatlanması
gerekiyor.
Erkeklerde
cinsel işlevselliği tedavi etmeye çalışan
araştırmacılar bir dizi bitki ve hayvanın
afrodizyak etkisi üzerine başlangıç
niteliğinde (ama sonuca varamayan)
araştırmalar yürüttüler.
Bunlar arasında ‘dugu dugu’ diye
bilinen Malezya deniz sülüğü, Bufo
kurbağasının cildinden elde edilen
kimyasal madde, sarıakreplerden ve
Brezilya’nın ‘kollu’ örümceklerinden
alınan priyapik zehir, İspermeçet
balinalarının esmer amberi ve
hamsterların
vajinal
salgılarında
bulunan bir protein de bulunuyor. Yani
her kültürün kendine ait bir afrodizyakı
bulunuyor. Kuzey Amerika’da ise halk
istiridyenin afrodizyak etkisi olduğuna
inanıyor.
2014 yılında hayvanlar üzerinde yapılan
bir araştırma kamuoyuyla paylaşılsa da
insanlar üzerinde etkisinin ne olduğuna
dair henüz bir araştırma yapılmış değil.
Fakat, bilim dünyasında Kore kırmızı
ginsenginin büyük bir afrodizyak
etkisine sahip olduğu kanıtlandı.
Sentetik ilaçlar, örneğin beyinde
dopamin salgılanmasını etkileyenler
(genelde
veriliyor)
Parkinson
hastalarına
hiperseksüel
davranışa
yol açabiliyor. Bu yan etki hastaların
sadece yüzde 2 ile 3’ünde görülüyor
ama varlığı kesin. Bu da cinsel
güdüyü geliştiren başka ilaçların da
olabileceğinin kanıtı oluyor. Belki de
bu ilaçlar bir kase kaplan çorbasından
daha etkilidir.
ANTARKTİKA BUZULU NE KADAR KALIN?
Kısa yanıt:Bunun cevabını bulmak pek de kolay değil.
Örümcek ipliği uzun süre doğanın
en sağlam materyali olarak bilindi.
Fakat kısa süre önce deniz salyangozu
dişlerinin
(mineral
nanofiberden
oluşuyor) beş kat daha kuvvetli olduğu
keşfedildi. İngiltere’de Portsmounth
Üniversitesi’nde yapılan araştırmada,
deniz
salyangozlarının
dişlerini
koparmak için ne kadar çekme kuvveti
gerektiği hesaplandı ve değerlerin insan
yapımı karbon fiberinkine neredeyse
denk olduğu ve dişlerin daha esnek
olduğu görüldü. Üniversite şimdilerde
doğada görülen bu keşfi laboratuvara
taşıyarak, uçaklar ve otomobiller için
daha iyi tasarımlar yapmaya çalışıyor.
Tabii ki devletin yüksek teşviğiyle.
Kaan YURTTÜRK
10
C
ANTARKTİKA’DAKİ buzulun kalınlığını,
ölçmek pek de kolay değil. Çünkü hem
üst katmanı dondurucu bir soğuğa sahip
hem de dibine ulaşmak imkansız.
Alt bölümün en ince yerlerde bile,
yüzeyden 200 metre derinliğe kadar
uzandığı biliniyor. Ancak buzun nispeten
ince olduğu yerleri kazmak daha zor. Her
şeyden önce bunun büyük bir titizlikle
ve dikkatlice yapılması gerek. Sonuçta
aşağıya doğru dümdüz inecek şekilde
yapılamıyor. Bu nedenle buzun kalınlığının
en az on katı kadar bir mesafenin
dolambaçlı olarak kazılması gerekiyor.
Bilim insanları bu buzun sadece kar
yağışıyla kalınlaştığını düşünmekteydiler.
Fakat modern araştırmalar, buzulun
dipteki suyu da dondurarak her iki yöne
doğru genişleyebildiğini gösterdi.
11
12
13
Benzersiz yıldız
biçimi sayesinde
Edison Kulesi’nin
merkezi tıpkı bir
güneş enerjisi
kulesi gibi,
sıcak havanın
yukarıya doğru
akışıyla dahili
türbinleri çeviriyor.
Fotovoltaik
sistemle birlikte
bu, bina için güç
üretiyor.
POZİTİF ENERJİ
Bina neredeyse 2,6
kilometrekare alana yayılmış.
YAYGIN TABAN
Tüm bu ekstra
alan, parklar
gibi yaratıcı
iç mekan
tasarımlarına izin
veriyor.
İÇERİDEKİ DIŞ
MEKAN
Yolcu asansörlerinin 150 yıl kadar önce
kullanıma girmesiyle şehirler sonsuza dek
değişti. Merdivenlerin boyunduruğundan
kurtulan mimarlar artık binaları istedikleri
kadar yüksek yapabiliyordu. Ta ki
başka engele toslayana kadar: Çelik
kabloların ağırlığı. Alman Thyssen Krupp
firmasının yeni asansör tasarımı, kablo
yerine manyetik levitasyon (ya da
maglev) kullanan raylarla bu sorunu
çözebilir. Doğrusal makara sistemlerinin
kısıtlamalarından etkilenmeyen asansörler
(önümüzdeki yıl Almanya’da denenecek)
daha yükseğe ve yeni yönlere, hatta
yana ve çapraz doğrultuda bile hareket
edebilecek. Adına ‘Multi’ denen sistem,
hala konsept aşamasındaki Edison Kulesi
gibi eşi benzeri görülmemiş binaları
ve enerji tasarrufunu mümkün kılacak.
Thyssen Krupp Kuzey Amerika’nın CEO’su
yakın zamanda Türk medyasında da
habere konu olan açıklamasında, güç
üreten süper yüksek gökdelenlerin hızla
artan kentsel nüfusu ağırlayabileceğini
düşünüyor.
Yazı/Araştırma: Kaan YURTTÜRK
Görsel: DNC Mimarlık/İSTANBUL
Şehir
manzarasına
biçim verecek
asansör
Konseptler & Prototipler
BÜYÜK FİKİR
Herhangi bir yüksek
binanın %20’yi bulan
kısmı asansöre
ayrılmak zorunda.
Tyssen Krupp;
Multi’nin gelecekte
asansörün kapladığı
yeri %50 oranında
küçültebileceğini
tahmin ediyor.
Maglev, Multi’nin
hedefine doğru
‘yüzmesine’
izin veriyor.
Kabindeki
mıknatıslar ray
boyunca dizili
diğer mıknatısları
iterek kabinin
havada
durmasını
sağlıyor. Ray
boyunca dizilmiş
ikinci bir bobin
seti ise kabini
istenen hedefe
doğru itiyor ve
çekiyor.
MANYETİK ÇEKİŞ
Standart bir
asansörün
kabloları, 600
metreden
sonra hem
asansör
kabinini hem
kendi ağırlığını
taşımıyor.
O yüzden
yolcuların yeni
bir asansöre
geçmesi
gerekiyor.
REKOR KIRIYOR
GELİŞMEYE AÇIK
Multi, makaralı
sistemlere
göre çok daha
esnek. Rayın
asansörü taşıyan
kısmı dönerek
hareketli manyetik
alanın yönünü
değiştirebiliyor.
HAREKET KAPSAMI
Alman geliştirici Franj Jendrusch’un
hayalini kurduğu Edison Kulesi
neredeyse 1.300 metre yükseklikte
olacak. Amaç, konutların, ofislerin,
alışveriş ve eğlence merkezlerinin
tek bir çatı altında toplanması.
Jendrusch kuleyi 2030’a kadar inşa
etmeyi planlıyor.
YÜKSEK TASARIM
KİTAP
KULÜBÜ
HANGİ TÜRÜ
TERCİH
EDERSİNİZ
Hazırlayan: Kaan YURTTÜRK
?
KIŞKIRTICI BİR YAZAR
MURAT MENTEŞ
Dublörün Dilemması
İletişim
Murat
Menteş,
okumacı,
tartışmacı, kavgacı, yani kışkırtıcı
bir yazar arkadaşım. Onunla
çekişirken çiçek açarsınız. Yazarlık
macerasını ben de merakla
izliyorum. Peşinen söyleyeyim,
fiktif, tümden hayal ürünü metinler
sevmem, fakat Murat Menteş’in
birbiri peşi sıra kurduğu cümlelerin
gücü, benim kendimce şikayetimi
kuruntuya dönüştürdü. Dergimizin
bu sayısında da kendisiyle röportaj
yaptım ve sonrası mı yaşamdan
ölüme, aşklardan sevdayı yürekte
tutabilmeye kadar giden çok derin
konulara geçiş yaptık. Ben kendi
yazılarımda kelimelerle kasap
gibi boğuşuyorum; Murat aksine,
kelimeleri kırbaçlayıp cümleler
içinde düzene sokuyor ve bunu
pek mahirce başarıyor. Bu yüzden
Dublörün Dilemması çok canlı,
renkli, inceden felsefi çığlıklarla
bezeli bir kitap. Bende imzaladığı
bu kitap, kütüphanemde diğer
yazarların
arasındaki
saygın
mertebesine çoktan erdi bile.
Böyledir, edebiyat kavgayla başlar
huzurla sona erer derler; gerçi
ben görmedim, hayırlısı Murat için
olsun!
ALBERT EİNSTEİN’IN
PEŞİNDEN
GİTMEK İSTEYENE
Tanrı Formülü / Jose
Rodrıgues Dos Santos /
Pegasus
Albert Ainstein’ın
atomu parçalamakla
başlayan ve Tanrı’nın
varlığını denklemlerle
ispatlamaya çalışan bu
roman, sizi İngiltere’den
alıp nükler bir tehdit
oluşturan İran’a kadar
götürüyor. Tanrı’nın
formülü peşinde yolculuk
Tibet rahipleriyle başlayıp,
eski el yazmaları
üzerinden antik Yunan’a
kadar giden bir yolculukla
son buluyor.
MOZART’IN AŞKI VE
KADINLARINI MERAK
EDENE
Viyana’da Vals / Vıvıen
Shotwell/Nemesis
Otuz yaşındaki Wolfgang
Mozart, genç, İngiliz
soprano Anna Storace
ile, hayatta kendini en
mutlu hissettiği yerde,
sahnede tanışır. En
kıymetli hazinesini,
notalarını onunla paylaşır.
Aralarında engellenemez
bir şekilde büyüyen ve
Mozart’ın müziğinde
yankılanan aşkın
yaşanması ise yasaktır.
Çünkü ikisi de başka
insanlarla evlidirler.
14
EDEBİYAT ALEMLERİNDE KONUŞULAN 3 MEVZU
1
2
Hasan Ali Toptaş’ın cümlelerine rastladım birkaç gün önce; ‘Orhan Veli’nin aşk mektupları yayımlanmış; Peki, bu ne kadar etiktir? Mesela Peyami Safa’nın Sevim Burak’a yazdığı aşk mektupları
varmış, cevval bir akademisyen bunu ortaya çıkarmış. Mahremiyete nasıl böyle hoyratça el uzatılabiliyor? Şimdiki tartışma bu.
3
Sinem Sal, her yazar ve yazma yetisi olanlar gibi hep bir arayışta.
Tasavvufla ilgilenmeye başlayan yazar, insanın dünyada olma
nedeninin, kalbini keşfetmek olduğuna inanıyormuş. Açıkçası
onunla tanışıp, ona bu arayışın hiç bitmeyecek bir yolculuk olduğunu söylemek isterdim.
2004 yılından beri anteniyle yaşayan Neil Harbisson’un anteni
duşta ve uyurken bile kafasında. Dünyanın ilk sayborg hakları
savunucusunun, anteniyle başı derde girmiyor da değil. Barselona polisi gittiği bir sanat gösterisinde, kayıt yapmaması için onu
uyarmış, durumunu polislere anlatamayınca, eve, çekiştirilmekten biraz daha aşağı inmiş bir antenle dönmek zorunda kalmış.
GERİLİM YÜKLÜ ROMAN
SEVENLERE
Gölge Ritüeli / Eric
Gıacomettı & Jacques
Ravenne / Pegasus
Roma, Mayıs 2005… Büyük
Doğu Locası’nın arşivcisi,
Fransız Konsolosluğu’ndaki
bir davette masonluğun
efsanevi kurucusu
Hiram’ın katledildiği
ritüelle öldürülür. Kudüs’te,
üzerinde gizemli bir
metnin yazılı olduğu
eski bir taşı inceleyen
arkeolog da aynı şekilde
öldürülmüştür. Mason
Komiser Antoine Marcas
ve konsolosluğun güvenlik
şefi, bu cinayetleri
çözebilecek midir?
SARSICI BİR ROMAN
OKUMAK İSTEYENE
Köpeğimi Alıp Erkenden /
Kate Atkinson / YKY
Kate Atkinson’ın müthiş bir
incelikle kurguladığı bu girift
hikâyede anlatılan kişiler ne
birer kahraman ne de cani.
Köpeğimi Alıp Erkenden,
suçlular ile sıradan insanları
karşı karşıya değil yan yana
getiren, sarsıcı bir ahlaki
sorgulamanın romanı.
Geçmişin asla geride
bırakılamayacağına dair
ürpertici bir hatırlatma…
Suç Dosyaları, Çarkıfelek
ve Güzel Haber Ne Zaman
Gelir? romanlarından
tanıdığımız dedektif
Jackson Brodie’yle yeni bir
buluşma.
15
Aİle sağlığı merkezlerİne
renk gelİyor!
bu ay neler oldu?
Aİle Hekİmleİğİ Ödeme ve Sözleşme
Yönetmelİğİ değİştİ
Sağlık Bakanlığı, kırsal bölgelerdeki mahalle ve köylerdeki
vatandaşların yararlandığı gezici sağlık hizmetini
ilgilendiren önemli bir değişikliğe gitti. Bakanlık 81 ile
gönderdiği ‘Gezici Sağlık Hizmeti’ genelgesi ile kırsaldaki
vatandaşlara verilen sağlık hizmeti uygulamasında yeni
düzenlemeler yaptı. Eskiden sadece nüfus başı verilen
ücret için yeni bir hesaplama metodu getirildi. Artık
masrafların hesaplanmasında hem kat edilen mesafe
hem de hizmet verilen nüfus kıstas olarak alınacak.
Düzenlemenin gezici hizmet kalitesi ve miktarında
azalmalara neden olacağını dile getiren AHEF Genel
Sekreteri Lütfi Tiyekli, “Düzenleme ile gezici hizmete verilen
ödeme azaltılıyor. Hekim bir köydeki vatandaşımıza ayda
4 defa da gitse bile 1 defa gitmiş kabul edilecek. Bu
nedenle artık aile hekimleri köylere ayda 1 kez gidecek.
Köylere aile hekimleri eskiye nazaran daha az gideceği
için şikayetler de artacak.” dedi.
Onu Tanıyan Herkes Ağladı
Türk Tabipler Birliği, Dr. Kamil Furtun’un
öldürülmesi üzerine bir açıklama
yaparak, 1 Haziran Pazartesi günü iş
bıraktı. Yaklaşık 5 bin kişinin yürüdüğü
eyleme, çevre illerden çok sayıda
hekimin yanı sıra eş zamanlı olarak
Tokat, Kayseri ve Malatya dahil ülke
genelindeki
hastanelerde
15’er
dakikalık eylem yapıldı. Furtun’un
arkadaşları
üzerinde
Furtun’un
fotoğrafının olduğu tişörtleri giydi.
Eylemde bir açıklama yapan
Samsun Sağlık İl Müdürü Yusuf Köksal,
Türkiye’de güçlü yarınlara daha sağlıklı
bir toplum temelinde ulaşılabilmesi
adına hekiminden, hemşiresinden
eczacısına,
teknisyeninden
memuruna kadar yaklaşık 700 bin
kişilik bir ailenin mensubu olduklarını
söyledi.
Son günlerde şiddetin manidar bir
şekilde
gündem
oluşturduğunu
belirten Köksal, “Maalesef değerli
meslektaşımız
Op. Dr. Kamil
Furtun’un görevi başında vahşice
katledilmesiyle farklı bir boyut
Berko İlaç, Genç Eczacılarla
Buluşmaya Devam Edİyor
Berko İlaç, 30 yıldır olduğu gibi yine
eczacının yanında ve eczacılara yönelik
projelerine devam ediyor. Lansmanı
Marmara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinde
gerçekleşen “Eczacının Kariyer Yolu”
etkinliği, bu kez Ankara Üniversitesi Eczacılık
Fakültesi ve Anadolu Üniversitesi Eczacılık
Fakültesi öğrencileriyle buluştu.
16
kazanan saldırılardan, ‘sağlık ve
şiddet’ kelimelerinin sıkça yan yana
anılıyor olmasından derin bir endişe
duymaktayız. Şifa sunan ellerin
sahipleri, her gün yastığa başını
koyarken sağlımız için aldığı kararları
şöyle bir gözden geçirip, vicdanını
rahatlatmadan gözlerini kapamıyor,
bundan emin olunuz. Ne var ki üst
üste yaşanan olaylar sizlerin evlatları
olan sağlık çalışanlarımızın moral ve
motivasyonunu neredeyse tüketme
noktasına getirmiş durumdadır” dedi.
Sağlık Bakanlığı, ASM’leri daha modern bir görünüme
kavuşturmak ve soğuk birer mekân olmaktan çıkarmak
amacıyla kolları sıvadı. Bu kapsamda yeni inşa edilecek
olan binaları çeşitli renklere boyayacak. Bu renklerin
belirlenmesi için Bakanlık, aralarında kırmızı, yeşil, sarı ve
mavi gibi renklerin bulunduğu 12 ayrı rengin yer aldığı bir
anket düzenlendi. Tüm vatandaşların oylamasına açık olan
anket sonucunda çıkacak renge göre yeni yapılacak aile
hekimlikleri boyanacak.
2 BİN 500 BİNA YAPILACAK
Diğer taraftan birçoğu binaların giriş katlarında hizmet
veren aile hekimliklerini bu durumuna son vermek isteyen
Bakanlık, 7 ayrı bölgeye özgü olarak tasarlanan aile
hekimlikleri binalarına hastane görünümü kazandıracak.
Bu kapsamda Türkiye genelinde 500-700 metrekare arası
büyüklükte 2 bin 500 bina yapılacak. İlk etapta il ve ilçelerin
bilinen merkezlerine yapılması planlanan binaların her
birinin maliyeti 300 bin lirayı bulacak.
Aile hekimlerine nihayet
sigorta desteği
Ketem, Dünyaca Tescİllİ
Bİr Merkez
Aile hekimleri de Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin
Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası primine yapılacak
kurum katkısının kapsamına alındı. Sözleşmeli
aile hekimlerinin de Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin
Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası primine yapılacak
kurum katkısından yararlanabilecekleri bildirildi.
Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren prim
uygulaması gereğince kamu kurum ve kuruluşlarında
çalışan tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzmanlık
mevzuatına göre uzman olanlar ile sözleşmeli
aile hekimleri, yaptıracakları sigorta sözleşmesinin
primlerini sigortacıya veya sigorta acentesine
ödedikten sonra, ödedikleri prim tutarının yarısını döner
sermayesi bulunan kurumlarda döner sermayeden,
döner sermayesi bulunmayan kurumlarda kurum
bütçesinden geri alacak.
Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Kanser Daire Başkanı Doç. Dr.
Murat Gültekin, verilerin tamlığı ve kanser istatistiklerinin
doğruluğu açısından KETEM’lerin dünyada tescilli bir merkez
olduğunu söyledi. Türkiye’nin kanser verilerini tanımlama
ve kanser istatistiklerini toplama açısından dünyaya örnek
teşkil ettiğini belirten Doç. Dr. Murat Gültekin, “Türkiye’de
2002 yılında sadece iki ilde kanser kayıt merkezi varken,
bu sayı hızla artırıldı. Samsun ve Trabzon’a da Kanser Kayıt
Merkezleri kuruldu. 2012 yılında Türkiye genelinde yaklaşık
13 ilde Kanser Kayıt Merkezi vardı ve Samsun ile Trabzon
Karadeniz Bölgesi’nin kanser verilerini topluyordu. Karadeniz
Bölgesi’nde kanserin artış gösterdiği söylenemez” dedi.
17
Türkİye’nİn İlk Acİl Müdahale Gemİsİ hİzmete gİrdİ
24 Ekim 2014 tarihinde Yalova
Altınova’da
bulunan
Sefine
Tersanesi’nde törenle denize indirilen
ve yüzer Acil Müdahale Gemisi
anlamında Türkiye’deki ilk gemi
özelliğini taşıyan Nene Hatun Acil
Müdahale
Gemisinin,
Ulaştırma
Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı
tarafından Sağlık Bakanlığı’na devri
düzenlenen protokol töreni ile
gerçekleştirildi. Protokol törenine
Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu,
Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr.
Eyüp Gümüş, Ulaştırma Denizcilik ve
Haberleşme Bakanlığı Kıyı Emniyeti
Genel Müdürü Yaşar Duran Aytaş,
Sağlık Bakanlığı Acil Hizmetler
Genel Müdürü Osman Nacar,
Sağlık Bakanlığı Türkiye Hudut ve
Sahiller Sağlık Genel Müdürü Hüsam
Hatipoğlu, Yalova Valisi Selim
Cebiroğlu ile çok sayıda davetli de
katıldı. Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof.
Dr. Eyüp Gümüş , 20 yataklı olarak
hizmet veren geminin 40 yatağa
çıkartılabileceğini söyledi. Geminin
içerisinde
ameliyathanenin
de
oluşturulacağını vurgulayan Prof. Dr.
Gümüş, “Helikopter de bu gemiye
inebiliyor. Hiperborik Oksijen ünitesi
var. Bu da çok kıymetli bir birim.
Sonuçta Dizayn edilmiş çok güzel bir
laboratuarı var. Biz bu gemi ile büyük
çapta bir çok operasyonda sağlık
hizmeti verebilmek durumundayız”
şeklinde konuştu.
“Başarımızı anlamakta
zorlanıyorlar”
Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Dünya Sağlık Örgütü’nün Türkiye’nin sağlık alanındaki başarısını anlamakta
zorlandığını ifade etti. Dünya Ebeler ve Hemşireler Günü etkinlikleri kapsamında konuşan Müezzinoğlu, sağlık alanında
yaşanan şiddetten, sağlık çalışanlarının özlük haklarına
kadar pek çok konuda açıklamalarda bulundu. Ekonomik
Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) ortalamasının yarısı
kadar hekim ve yine ortalamanın altında ebe ile hemşire
çalışanı olmasına rağmen, bazı verilerde ciddi başarılar
yakalandığının altını çizen Müezzinoğlu, bebek ölüm hızının
yüzde 30’lardan binde 7’lere düştüğünü söyledi.
Dünya Sağlık Örgütü’nün Avrupa Bölge Başkanı ile
gerçekleştirilen bir yemekte kendisinin bu verilere bakarak,
bu başarının nedenlerini merak ettiğini dile getiren
Müezzinoğlu, şunları söyledi; “Sağlıkta hastaneleri birleştirdik,
yönetimle ilgili ciddi kararlar aldık. Fakirin fukaranın önünden
engelleri kaldırdık. Sağlık sigortasını getirdik. Poliklinik sayılarını
çoğalttık.”
18
19
Kürşat BAŞAR
YAZAR
‘KADININ ADI YOK’
DİYELİ
KAÇ YIL GEÇTİ?
SEVGİLİ DUYGU ASENA, ‘KADININ ADI YOK’U YAZALI
NE ÇOK ZAMAN GEÇMİŞ. BU ÜLKEDE KIZ ÇOCUKLARI
YILLARCA SAYILMADI, ADLARI ANILMADI. ‘Kaç çocuğun
var?’ denildiğinde babalar yalnızca oğlanların sayısını
söyledi. Daha 16 yaşındaki oğlan çocukları ‘ailenin
namusu’ diyerek olur olmaz sebeplerle kız kardeşlerini
öldürmeye devam ediyor töre cinayeti adıyla. Duygu,
o günlerde yazdıkları yüzünden epeyce fırça da yemişti
ama şimdi dönüp bakıyorum da aradan geçen bunca
yılda kadınlar en azından teoride edindikleri hakları bile
kaybetmiş gibi görünüyor bana. Feminizmle alay ederken
aslında feminizmin getirdiği kazanımları kaybetmişler gibi
geliyor. Ne zaman ki, anneleri gibi giyinip annelerinin gittiği
kulüplere gitmeye başlayan kızları gördüm, o zaman bir
şeylerin değiştiğini düşündüm. Benim ilk gençlik yıllarımda
hiçbirimiz annelerimizin, babalarımızın gittiği yere gitmez,
hiçbirimiz onlara benzemek istemezdik. Tam tersine onların
giydiklerini eleştirir, yaptıklarına burun bükerdik. Doğru
muydu yanlış mıydı önemli değil, genç olmanın özelliği bu.
16 yaşındaki kız annesinin aldığı çantayı, ayakkabıyı almaya
çalışıyorsa bunda bir gariplik vardır çünkü. 17 yaşındaki
çocuk, babasının arabasına binip onun gittiği yerlerde
hava atmaya çalışıyorsa bunda da bir gariplik vardır. Aynı
biçimde annesi, anneannesi gibi davranmaya çalışan bir
başka gençlik var. Babaları, dedeleri gibi geleneksel hayatı
sürdüren erkek çocukları..
20
Bütün bunları niye yazıyorum bir nisan ayında? Çünkü
geçen ay yaşanan bir tecavüz ve cinayet olayı bana
yeniden nereden nereye geldiğimizi düşündürmeye
başladı. ‘Biz ne zaman böyle bir toplum haline geldik?’
diye bir yazı yazmıştım yıllar önce. İkiyüzlülüğümüzün
aileden, çevreden, okuldan başladığını anlatan
bir yazıydı. Türkiye’de kabul görmek için çocukların
yapması gerekenler belli. Anne-babaları gibi
olacaklar. Büyüklerinin dediklerini dinleyecekler. Kız
çocuğuysa önce babasının dediklerini yapacak,
ağabeylerinin dediklerini yapacak sonra da
kocasının... Geleneklere, adetlere, örflere, törelere
karşı çıkmayacaklar. O zaman ilerliyorlar, o zaman
çatışma yaşamıyorlar, o zaman işleri yolunda
gidiyor. Ama kendileri olamıyorlar. Türkiye’de en zor
şey ‘kendin olmak’. Hele ki bir kadın olarak. Bir erkek
olarak Türkiye’de bir kadının neler yaşadığını anlamak
o kadar kolay değil. İstanbul’da, büyük kentlerde bile
bu sıkıntı hiç bitmez ama bir de kenar semtlerde,
kasabalarda, köylerde yaşayanları düşünün. Daha
erkeklere sıra gelmeden her yaptığınıza onlar adına
bekçilik edecek anneler, teyzeler, anneanneler,
babaanneler var. Neden böyle yapıyorlar? Kendileri
bilmediği için değil. Başka çare bulamadıkları için.
Başkaldırırsanız neler çekeceğinizi çok iyi bildikleri için.
Kadınlara önerilen roller ortada. Ya evlenip çocuklarını
büyüten ev kadını olacaksın ve kocan öküz de olsa
katlanacaksın ya da ‘bu tarz benim’ türünden garip bir
oğullarını
bağladılar
telefona...
Askerlik çağındaki oğluna yazdığı şiiri
ağlayarak okuyan başörtülü anneler,
annesiyle telefonda konuşurken
asker ocağından ağlayan oğlanlar...
Hepimiz bilmiyor muyuz? Benim kız
kardeşim yok. Ama gayet iyi biliyorum
ki olsaydı, bütün gençliğinde ona
karışıp hayatı zehir edecektim.
Peki aynı ailenin iki ferdi olarak bu
hakkı nereden buluyorum? Annem,
babam izin vermese bulabilir miyim?
Neye sürüklüyoruz bu çocukları?
Yalan söylemeye, ikiyüzlü olmaya,
kendilerini gerçekleştirebilmek için
her şeyi gizli saklı yapmaya ya da
kesinlikle itaat etmeye...
mahluk olarak ortada dolaşacaksın.
En iyi eğitimi de alsan, en modern
biçimde de yetiştirilsen, iş güç,
kariyer sahibi de olsan, nasıl oluyorsa
gerizekalının birine katlanacaksın.
Üstelik kimse kusura bakmasın bu
katlanma durumu yalnızca erkeklerin
suçu değil. Kadınların da çoğu buna
hazır. Birlikte olduğu adam maç
seviyor diye hayatında ilgisi olmayan
futbol maçlarında bağırıp çağıran,
nefret ettiği müzikleri dinleyen, bütün
öğrendiklerini unutup kocası, sevgilisi
ne istiyorsa onu yapmaya çalışan o
kadar çok kız tanıyorum ki... Çünkü
burası aslında bütün dünyada
olduğu gibi ama biraz daha fazla
ataerkil bir ülke. Bizim erkeklerimiz
kadınlarını yanlarında görmekten bile
hoşlanmaz. Hayatı onlarla değil erkek
arkadaşlarıyla paylaşmayı tercih
eder. Kadın onların ancak hayatının
bir bölümünü, ev ve çocuklar
bölümünü paylaşabilir. Ne giydiği
meseledir. Ne söylediği meseledir.
Nasıl davrandığı meseledir. Nereye
baktığı meseledir. En modern
görünen adam için bile bu böyledir.
Ama biz yaptığımız her şeyi kendimize
hak görürüz. İstediğimizi giyeriz,
istediğimizi yaparız, istediğimize
bakarız.
Peki ama başka bir soru sormanın
zamanı değil mi? Bu manyakları, bu
sapıkları, bu ruh hastası adamları
yetiştiren kim? Babaları mı? Hiç
sanmam. Mersin’deki minübüs şoförü
veya İstanbul’un zengin ailelerinden
birinde en iyi okullarda okutulmuş ve
sevgilisini kesip bavula koyan oğlanın
farkı var mı? Milyonlarca insanın
içinde birkaç ruh hastası, psikopat
çıkabilir mi diyelim? Hayır demeyelim.
Çünkü, küçük kızlara aylarca topluca
tecavüz eden devlet memurları
da gördük. Kendi kızlarına yıllarca
tecavüz eden babalar da... Peki ama
bu oğlanlara deli gibi düşkün anneler
nerede? Birkaç yıl önce bir televizyon
programında seyircilerin askerdeki
Bu ülkede sevgilisini öldürüp aslanlar
gibi teslim olan ve ‘namusum için
öldürdüm’ diyen bir sürü manyak
yok mu? Aşk cinayeti diye bir zırvalık
yok mu? Tecavüz haberlerini yapan
gazeteler olayı ayrıntılarıyla ballandıra
ballandıra anlatmaya, hele ki kız
güzelse oldukça büyük görmeye
meraklı değiller mi? Bütün dünyada
böyleymiş. Hayır, öyle değil. Bütün
dünyada manyaklar var. En gelişmiş
ülkelerde psikopatlar var. Kendi
kızlarını hamile bırakan babaların en
çok olduğu ülkelerden biri İngiltere
örneğin. Ama bu ülkelerde komşunuz,
‘adam karısını dövüyor’ diye polisi
ararsa kadın, ‘hayır, tartışıyoruz’ dese
bile kelepçeleri takıp adamı karakola
götürüyorlar. Karakoldaki polisler de,
‘kocana iyi davransaydın’ demiyor.
Birtakım adamlar çıkıp ‘dinimizde
bunlar var’ veya kadın da kendine
dikkat etsin diye abuklamıyor.
Abuklarsa onun da canına okunuyor.
Ne yazık ki bir biçimde rol model
olmuş birtakım ünlü kadınlar çıkıp
‘kocamdır döver’ gibi açıklamalar
yapmıyor. Oynadıkları dizi filmlerde
her şeye boyun eğen, ‘istenen’ kadın
tipini canlandırıp sonra da Twitter’da
aslan kesilmiyorlar. Ve tabii bir de,
kız çocuklar da erkek çocuklar da
‘sen benimsin, yoksa toprağınsın’
mantığıyla yetiştirilmiyor...
21
HABER
Daha kaç sağlık çalışanı ölecek?
Samsun Göğüs Hastalıkları ve Göğüs
Cerrahisi Hastanesi’nde görev yapan
Op. Dr. Kamil Furtun silahlı saldırı sonucu
yaşamını yitirdi. Şifa veren ellere kurşun
sıkıldı. Sağlık Bakanlığı’nın ‘Şifa veren
ele vefa organizasyonu’ kapsamında
Samsun Göğüs Hastalıkları ve Göğüs
Cerrahisi Hastanesi’nde 15 dakika
boyunca hasta bakımına aciller dışında
ara verildi. Tüm ülke genelinde sağlık
çalışanları sokağa dökülerek Op. Dr.
Son 6 ay içerisinde 5 bin sağlık çalışanı saldırıya uğradı. Araştırmalar, Kamil Furtun’un öldürülmesini protesto
hekimlerin yüzde 78’inin şiddete maruz kaldığını ve her gün en az 30 etti. Peki, bundan sonrası ne olur?
şiddet vakasının yaşandığını gösteriyor. ‘Sağlık’ ve ‘Şiddet’ kelimelerinin İşte bu sorunun cevabını maalesef
yan yana anıldığı zor bir süreçten geçiyoruz. Peki bu duruma nasıl veremiyoruz. Fakat Op. Dr. Kamil
Furtun’un Samsun’un en çok ameliyat
gelindi? Sağlıkta şiddet son bulacak mı?
yapan göğüs cerrahı olduğunu, en riskli
ameliyatları başarıyla neticelendirerek
binlerce hastasını iyileştirdiğini biliyoruz.
SAĞLIKTA ŞİDDETE
SON VERİLMELİ
Yetkililer
hastanelerde
güvenlik
önlemlerinin artırılacağını ve güvenlik
limitinin en üst seviyeye çıkartılacağını
söylüyor. Merak ettik ve sağlıkta şiddet
nasıl bir ivme kazanmış, bir çok sağlık
çalışanı sürekli olarak kendilerine verilen
bu sözler karşısında neler hissetmekte,
sağlık neden riskli bir çalışma alanı
haline dönüştü?... daha buna benzer
pek çok sorunun cevaplarını aradık.
EKSİK İSTİHDAMLA HİZMET VERİYOR
İstanbul Tabip Odası tarafından 2014
yılında gerçekleştirilen araştırmaya
göre, sağlık iş kolu en fazla eksik
istihdamla hizmet veren iş kolu. Sağlıkta
dönüşüm sürecinin, ağırlıklı olarak hasta
memnuniyeti üzerine kurgulandığı
da
gözönünde
bulundurulursa,
yetersiz sağlık personeliyle hasta
memnuniyetinin sağlanması sürecinde
yaşananlar şiddete neden oluyor.
Zira Sağlık Bakanlığı tarafından 2012
yılında gerçekleştirilen araştırmanın
sonucuna göre hastanelerde şiddet
uygulayanların yüzde 91’i hasta
yakınlarından oluşuyor.
Samsun Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Hastanesi’nde görev yapan Op. Dr.
Kamil Furtun silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Şifa veren ellere kurşun sıkıldı.
Araştırmalar, hekimlerin yüzde 78’inin şiddete maruz kaldığını gösteriyor.
22
İŞ YÜKÜNDE YAŞANAN ARTIŞ
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2013
yılı verilerine göre yılda kişi başına
hekime başvuru sayısı son 10 yıl
içerisinde 2’den 8’e çıktı. Hekimlerin
bazen günde 70 ile 80 arasında
hasta bakmak durumunda kalması,
özellikle eğitim hastanelerinde sık ve
yoğun geçen nöbetlerin ertesinde
hekimlerin
çalışmaya
devam
etmeleri, bir de üstüne üstlük iş
23
artışına oranla personel sayısında
bir artışın olmaması acaba şiddeti
tetikler mi? Yapılan araştırmalara göre
aşırı iş yükü altında çalışan hekimler
stres, kronik yorgunluk, yıpranma
ve tükenmişlik duyguları yaşıyor.
Performans baskısı altında sürekli iş
üretmesi istenen hekimler izin ve rapor
kullanmaktan kaçınıyor. Açıkcası şiddet
‘Ben geliyorum’ diye bağıyor.
BEDELİNİ SAĞLIK ÇALIŞANLARI ÖDÜYOR
Bugün ödenen bir ilacın, yarın geri
ödemeden çekilmesi, hasta sevk ve
kabul usullerinin değişmesi gibi sağlık
alanında sık sık değişen uygulamalar
hastaları ve hasta yakınlarını isyana
sevk ederken, bu sorunların bedelini
bu kararları alanların değil de hasta
karşısında duran sağlık çalışanlarının
ödemesi de şiddete neden oluyor.
YÜKSEK BEKLENTİLER ŞİDDETİ TETİKLİYOR
Hasta ve hasta yakınlarının yüksek
beklentiler içerisine girerek doktoru
mutlak belirleyici olarak görmesi,
hekime uygulanan şiddette ilk sırada
yer alıyor. Hastaların ve özellikle hasta
yakınlarının sanki doktorun elinde sihirli bir
değnek varmış gibi bir algıya kapılarak,
hekimin istediği her hastayı iyileştirme
gücünün olduğuna inanması, şiddetin
başlıca sebepleri arasında yer alıyor.
DEĞERSİZLEŞTİRME POLİTİKASI
ŞİDDETİ ARTIRACAK
Son yıllarda hasta ve hasta yakınlarının
doktorlara ve sağlık çalışanlarına karşı
negatif duygularla dolu olduklarını
görüyoruz. Peki bunun nedeni nedir?
Bunda medyanın büyük etkisi olduğunu
görüyoruz. Hergün hastanelere ya da
aile hekimine giderek sağlığına kavuşan
ve memnuniyet besleyen hastaların
görmezden gelinerek, sadece kötü
ve olumsuz örneklerin medyada geniş
yer alması, toplum üzerinde ‘Doktora
güvenilmemeli’ algısını oluşturuyor.
Politikacıların ve yöneticilerin sağlık
çalışanlarını suçlayan, küçümseyen ve
hatta aşağılayan ifadeleri de bu algının
pekişmesine katkı sağlıyor.
GÜVENLİK PLANI UYGULANABİLİR DEĞİL
Bugün güvenliğin olmadığı tek bir
hastane yok. Peki, neden güvenlik
önlemleri alınmasına rağmen şiddete
mani olunamıyor? Yine yapılan bir
araştırmada
hastanelerde
alınan
24
güvenlik
önlemlerinin
gerçekçi
ve uygulanabilir olmadığı sonucu
ortaya çıkmış. Bu sonuca pek de
şaşırmadık. Zira yakın zamanda
Samsun Göğüs Hastalıkları ve
Göğüs Cerrahisi Hastanesi’nde
görev yapan Op. Dr. Kamil Furtun
silahlı saldırı sonucu yaşamını
yitirmesi bu gerçeğin altını birkez
daha çizdi. Güvenlik görevlilerine
ihtiyaç duyulduğunda olay yerinde
olmamaları, saldırganı etkisizleştirme
konusunda
yetersiz
kalmasının
sağlık
çalışanları
tarafından
da gözlemlenmesi gergin bir
çalışma ortamına neden oluyor.
Hastanelere silahlı olarak girilmesinin
önlenmesi ve hastanede dolaşma
özgürlüğünün (ziyaret kısıtlamaları,
sadece personele ait alanlar, eğitim
mekanları gibi) kısıtlanması gerekiyor.
Sonuç olarak hastanelerde ya da
ASM’lerde güvenlik sadece güvenlik
görevlilerinden değil, idari önlemler,
mühendislik önlemleri ve kişisel
koruyucu önlemlere kadar bir dizi
birliktelik gerektiriyor.
Sağlıkta yaşanan şiddet olaylarının
gerçekleştirilme
zamanlarını
gösteren araştırma sonuçlarına
bakıldığında, daha çok mesai
sonrası
ve
gece
saatlerinde
yoğunlaştığı ortaya çıkıyor. Alkol
almış, psikolojik sorunları olduğu
gözlenen, saldırganlık yönelimleri
olan hasta ve hasta yakınlarının
teşhis ve tedavi süreçlerinin özel
önlemler eşliğinde yapılmaması da
şiddetin engellenememesinin bir
nedeni olarak görülüyor.
Şiddetin
azaltılmasına
yönelik
yapılacak olan eğitim çalışmalarının ancak uzun vadede
sonuçlar getirebileceğini biliyoruz.
Kısa sürede çözüm arayışları
bağlamında
fiziksel
önlemlerin
alınması, bariyerler, çift kapılı
muayene odaları, metal detektörler,
iyi aydınlatma, etkin güvenlik
planlarıyla birlikte yeterli ve eğitimli
güvenlik elemanlarının anında olaya
müdahale etmelerinin sağlanması
sağlık çalışanlarına yönelik şiddette
caydırıcı olabilir.
MEYDANLARDA HEKİMLER NE DEDİ?
Samsun Göğüs Hastalıkları ve
Göğüs Cerrahisi Hastanesi’nde
görev yapan Op. Dr. Kamil Furtun
silahlı saldırı sonucu yaşamını
yitirmesinin
ardından
olayın
yaşandığı Samsun’da, Türkiye’nin
bir çok ilinden gelen hekimlerin
katıldığı bir yürüyüş gerçekleşti. 5
bine yakın hekim sokaklara döküldü
ve yaşanan bu üzücü olayı protesto
ederken, çok sayıda vatandaş
doktorların yürüyüşüne alkışlarla
destek verdi. Bizlerde hekimlerimizin
yanındaydık ve bu menfur saldırı
hakkında hekimlerimizin görüşlerini
aldık.
herşeyi çok biliyormuş gibi müdahil
olmalarına artık dur demek gerekir.
İdarecileri, meclisi, hepsini göreve
davet ediyoruz” diyor.
SAĞLIKTA ŞİDDET YASASI
ÇIKARTILMALI
Samsun Göğüs Hastalıkları ve Göğüs
Cerrahisi Hastanesi’nde görev yapan
Op. Dr. Kamil Furtun silahlı saldırı
sonucu yaşamını yitirmesi tüm ülkede
büyük bir üzüntü yarattı ve hekimler
sokağa döküldü. Samsun’da yaklaşık
5 bin kişinin katıldığı eylemde
görüşlerini aldığımız İstanbul Aile
Hekimleri Derneği (İSTAHED) 2. Başkanı
Dr. Gürsel ÖZER, sağlık çalışanlarının
maruz kaldığı şiddete son verilmesi
açısından ‘Sağlıkta Şiddet Yasası’nın
bir an önce TBMM’den geçirilmesi
gerektiğini söylüyor. Medyanın da bu
olayların yaşanmasında büyük bir rol
oynadığı görüşüne katılan Dr.Gürsel,
“ Sağlık Bkanlığı’nın sosyal medyada
komplikasyon olan olayların doktor
hatası
şeklinde
gösterilmesine
de müdahil olmasını kesinlikle ve
kesinlikle istiyoruz. İtibarımızı ve
saygınlığımızı istiyoruz. Bu olayların
tekrar ve tekrar yaşanmaması
için artık kalıcı çözümler üretilmesi
gerekiyor. Hemşire hanımlara işlerini
yaparken müdahil olma, hastaların
“TOPLUMSAL DENİLİP GEÇİLİYOR”
Toplumun şiddete meyilli olduğunu
belirtiyor Samsun Aile Hekimleri
Derneği Başkanı Dr. Derya TUNA.
Fakat,
“Şiddet
toplumumuzun
bir
parçasıdır”
denilerek
geçiştirilmesinden
son
derece
rahatsızlık duyduğunu ifade ediyor.
Dr. Derya TUNA “Aile hekimliğinin bir
kanunu yok. Bu kanunu çıkarmak için
her hangi bir istek de yok. Artık sözel
ya da fiziki şiddete maruz kalışımız o
kadar çok arttı ki, buna son verecek
kalıcı
çözümlerin
bulunmasını
istiyoruz. Sağlık camiasını birilerine
meydan okuma yeri olarak gördüler
ve maalesef popülist politikalar buna
sebep oldu” diyor.
UYGULANAN POLİTİKA TEK TARAFLI
AHEF Yönetim Kurulu Üyesi ve Çorum
Aile Hekimleri Derneği Başkanı
Dr. Ali Yılmaz, sağlık politikasında
eksik yönlerin olduğunun altını
çiziyor. Sadece doktorun sorumlu
tutulduğunu ifade eden Dr. Yılmaz,
şunları
söylüyor;
“Gözlerimizden
maalesef
kanlı
yaşlar
akıyor.
Maalesef
hep
acı
içerisinde
kalbimiz çırpınıyor. Bunu defalarca
kez anlattık. Bu politikada eksik
yönler var. Tek taraflı bir sorumluluk,
diğer tarafta hiçbir sorumluluk
yok. Bu şekilde sağlık personeli
hizmeti nereye kadar götürecek.
İllaki bir yerde kopukluk olacak.
Bize angarya işler yüklenmemesini
istedik, altından kalkamayacağımız
işlerin bize verilmemesini söyledik.
Bir gecede birçok torba yasaları
geçirdiler. İstedikleri tüm yasaları tek
tek geçirirken, biz sağlık çalışanlarının
haklarını
gözetecek,
koruyacak
yasaları bir türlü çıkaramadılar.
Varılan nokta neresi?
Canice,
hunharca ve psikopatça öldürüldü
şeklinde
sağlık
yöneticilerimiz
tarafından açıklamalar geliyor. Bu
psikopat nasıl hunharca içeriye
silahla girebildi? Bunun hesabını
versinler. Sen, bu insanların önünü
açıyorsun ve asıl sen bu insanlara
fırsat veriyorsun. Sağlık Bakanı’nın
ben bir sağlık personelimin canını
koruyamadım deyip istifa etmesi
gerekir ve bu cesareti göstermesi
gerekir. Sağlıksız bir toplumla güçlü
bir ülke oluşturamazsınız. Bunun tek
yolunu sen sağlık çalışanlarına sahip
çıkarak yapabilirsin, başka türlü
yapamazsın.”
25
Hakan UZUN - TRABZON
YAZAR
GEZİCİ SAĞLIK
HİZMETLERİ
Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’nun 18.05.2015 tarihli resmi yazısı
ile gezici sağlık hizmetlerine yeni düzenlemeler getirilmiştir.
Yapılan bu düzenlemenin bazı maddeleri Aile Hekimliği
26
Kanun ve Yönetmeliklerine aykırılık teşkil etmektedir.
Aile Hekimliğinde Gezici Sağlık Hizmetleri, Aile
Hekimliği Kanunu’ nun 2. maddesinde yer alan aile
hekiminin tanımında yer almaktadır. “Aile hekimi; kişiye
yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak
teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini
yaş, cinsiyet ve hastalık ayrımı yapmaksızın her
kişiye kapsamlı ve devamlı olarak belli bir mekânda
vermekle yükümlü, gerektiği ölçüde gezici sağlık
hizmeti veren ve tam gün esasına göre çalışan aile
hekimliği uzmanı veya Sağlık Bakanlığının öngördüğü
eğitimleri alan uzman tabip veya tabiptir. Aynı
Kanunun 3. maddesinin 7. paragrafında gezici
sağlık hizmetleri hakkında ” Sosyoekonomik gelişmişlik
düzeyi ücreti, aile sağlığı merkezi giderleri ve gezici
sağlık hizmetleri ödemelerinden Damga Vergisi
hariç herhangi bir kesinti yapılmaz.” Hükmü yer
almaktadır.
Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliğinin 6. maddesinin
3. fıkrasında. “Aile hekimlerinin gezici sağlık hizmeti
sunacakları bölgelerdeki yerleşim birimlerine bir plan
dâhilinde periyodik aralıklarla ulaşmaları ve hizmet
vermeleri esastır. Gezici sağlık hizmetine ilişkin
planlama; coğrafi durum, iklim ve ulaşım şartları
ile kendisine bağlı yerleşim birimlerinin sayısı dikkate
alınarak ve gezici sağlık hizmeti sunulacak yerleşim
yerine ulaşmak amacıyla yolda geçen süreler hariç
olmak üzere her 100 kişi için ayda iki saatten az
olmamak kaydıyla o yerleşim yerinde
aile hekimi tarafından yapılır.
Nüfusu 250 kişiye kadar olan yerleşim
yerlerine en az ayda bir kez, 250 ile
500 kişi arasında olan yerleşim yerleri
için en az ayda iki kez, nüfusu 500
ve üzeri olan yerleşim yerlerine ise
en az haftada bir kez gezici sağlık
hizmeti verilir. Gezici sağlık hizmeti
bölgesinde Bakanlığa ait sağlık
tesisi var ise bu tesisler hizmet için
kullanılabilir.” Hükmü yer almaktadır.
Aile Hekimliği Ödeme ve Sözleşme
Yönetmeliği’nin 16. Maddesinin ç)
bendinde “ Gezici Sağlık Hizmeti
Giderleri: Sözleşmeyle çalıştırılan
aile hekimine, gezici sağlık hizmeti
giderleri için; asgari kat edilmesi
gereken her bir kilometre için tavan
ücretin on binde 5’i ve gezici hizmet
bölgesindeki kendisine kayıtlı her
kişi için tavan ücretin yüz binde 7,5’i
kadar ödeme yapılır. Kat edilecek
mesafenin hesabına yönelik usul ve
esaslar Bakanlıkça belirlenir. Gezici
sağlık hizmetinin yürütülmesinde,
müdürlüğe ait gezici sağlık araçları
aile hekimlerine kullandırılabilir. İklim
ve ulaşım şartları gibi nedenlerle
gezici sağlık hizmetinin normal
araçlarla verilemediği durumlarda,
müdürlük aile hekimine kar paletli
araç, 4x4 çekerli arazi tipi araç ve
vasıtalarla ulaşım imkânı sağlayabilir.
Araç tahsisi yapılan durumlarda
gidilen yer veya yerlere ait bu bentte
yer alan esasa göre yapılacak
gezici sağlık hizmeti giderleri aile
hekimi yerine müdürlüğün döner
sermayesine aktarılır.” Hükmü yer
almaktadır.
Tüm bu Kanun ve Yönetmelikleri
ışığında, THSK tarafından yayınlanan
resmi
yazının,
A.
Kapsama
Alma, Kapsamdan Çıkarma ve
Bağlantı Değişikliği İşlemleri’ nin 2.
maddesinde “ Güzergah planlaması,
aynı güzergahta bulunabilecek
gezici
sağlık
hizmeti
sunulan
yerleşim yerlerine aynı günde ve
mevzuatta belirtilen gün ve saatlere
uygun gidilmesine dikkat edilmek
suretiyle yapılacaktır “ hükmü yer
almaktadır. Bu hüküm Aile Hekimliği
Uygulama Yönetmeliğindeki, gezici
sağlık hizmetlerinin planlanmasının
aile hekimi tarafından yapılmasına
karar verilmişken, resmi yazıda
yönetmelikte
olmayan
“aynı
güzergahta bulunabilecek, aynı
günde “ planlama yapılması hükmü
Kanun ve Yönetmeliklere aykırılık teşkil
etmektedir.
Aynı resmi yazının B. Gezici Sağlık
Hizmeti Giderinin Hesaplanması
kısmının 1. Aylık Hizmet Sunulan Kişi
Sayısı ( gerçekleşen ) şeklinde olması,
Ödeme Sözleşme Yönetmeliğinde “
kendisine kayıtlı her kişi için “ ödeme
yapılacağı hükmüne rağmen, resmi
yazıda hizmet sunulmayan kişi
sayısı ödemeye dahil edilmeyecek
olmasının yazılması, Ödeme ve
Sözleşme Yönetmeliğine aykırıdır.
Aynı şekilde Aylık Kat edilen Mesafe
( Gerçekleşen) gerçekleşen mesafe
hesaplanarak kat edilen mesafe
kadar
ödeme
yapılacağının
yazılması, Halk Sağlığı Müdürlüğünden
mobil hizmete çıkan her aile hekimine
bir müfettiş görevlendirilerek kaç KM
yol yaptığının tespitini gerektirecektir
ki bu maddenin de uygulana bilirliği
yoktur.
Kanun ve Yönetmeliklere aykırı olarak
yayınlanan gezici sağlık hizmet yazısı
bundan sonra vatandaşlarımızın
kaliteli gezici sağlık hizmeti almasını
engelleyecektir. Aile Hekimlerinin
hizmetini
sınırlandıran
tüm
uygulamalar vatandaşlarımızın aldığı
sağlık hizmetinin kalitesini azaltacaktır.
Sağlıkta
şiddet
son
günlerde
artarak devam etmektedir. En son
olarak Samsun’ da göğüs cerrahi
uzmanı Dr. Kamil FURTUN bir hasta
yakını tarafında şehit edilmiştir.
Meslektaşımıza Allah’tan rahmet,
yakınlarına baş sağlığı dileklerimi
ileterek, herkese şiddetten uzak
günler dilerim.
27
RÖPORTAJ
URFA’DA AİLE HEKİMİ
OLMAK
‘ZORUN DA ZORUNU’
BAŞARMAK!
Urfa, aile hekimliği uygulamasında en çok sıkıntının
yaşandığı iller arasında İstanbul’dan sonra ikinci
sırada geliyor.
belirlenmesini sağlıyor. Sağlık Bakanlığı,
Dünya Sağlık Örgütü’nün İş Yüküne
Dayalı Personel İhtiyacını Belirleme
Yöntemi ile 81 ilde aile hekimi ve sağlık
elemanı açıklarını belirliyor. Sonuç? İş
yükü oranlarına göre aile hekimi fazla
olan illerde ilk sırada 117 hekimle
Şanlıurfa, 77 hekimle Ağrı ve 76 hekim
fazlasıyla Erzurum geliyor. Aile sağlığı
elemanı ihtiyacında bin 329’la eksikle
İstanbul yine ilk sırada.
Ekonomik
İşbirliği
ve
Kalkınma
Örgütü’nün (OECD) 2014 yılı sağlık
raporuna göre Türkiye, üye ülkeler
arasında doğurganlık oranında ilk,
sağlık harcamalarının Gayri Safi Milli
Hasılaya oranında son sırada yer alıyor.
Sadece TÜİK’in 2014 yılı doğurganlık
verilerine bakıldığında ve Suriyeli
göçmenlerin toplandığı 4 büyük kamp
alanın da Urfa’da olduğu gözönüne
alındığında, diğer illerde görev yapan
aile hekimleri hemen anlayacaktır
ki, Urfa’da aile hekimi olmak tabiri
yerindeyse ‘Zorunda zorunu başarmak’
ile eşdeğer.
Bu sayımızda madem böyle bir
çalışma yapıldı ve böylesi net
sonuçlar ortaya konuldu, aile hekimliği
hizmetlerinin
kullanımı
açısından
iller arasında farklılıkların nedenlerini
öğrenmek ve özellikle uygulamada
büyük sıkıntıların yaşandığı Urfa’da son
durumun ne olduğunu sizlere aktarmak
istedik. ŞUAHED Başkanı Dr. Hacı Yusuf
Eryazgan ile Urfa’da görev yapan aile
hekimlerimizin sorunlarını ve genel
hatlarıyla yaşanan sıkıntıları konuştuk.
ZGAN
Dr. Hacı Yusuf ERYA
Aile hekimliği uygulamasında yaşanan sorunlar her bölgenin kendine özgü
sosyal yapısından dolayı farklılıklar gösteriyor. Fakat şu bir gerçek ki Şanlıurfa,
aile hekimliği uygulamasında en büyük sorunların yaşandığı iller arasında
İstanbul’dan sonra ikinci sırada yer alıyor. Peki, Şanlıurfa aile hekimliği
uygulamasında neden sorunlu iller arasında?
Öncelikle Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 2014 yılında gerçekleştirilen
illere göre doğurganlık oranlarına bakmak da fayfa var. 2014 yılında toplam
doğurganlık oranının en fazla olduğu il, 4,52 çocuk ile Şanlıurfa oldu. Peki
bu oran, Urfa’da görev yapan aile hekimleri açısından masaya yatırıldığında
bir sorun teşkil ediyor mu? Bu sorunun cevabını 2014 yılında Sağlık Bakanlığı
Sağlık Araştırmaları Genel Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilmiş olan
araştırma sonuçlarında görmek pekala mümkün.
Fakat bu araştırmaya değinmeden önce İşyüküne Dayalı Personel İhtiyacı
Belirleme Yöntemi hakkında biraz bilgi verelim. Bu yöntem, Dünya Sağlık
Örgütü tarafından kurumların personel ihtiyaçlarının işyüküne bağlı olarak
28
Şanlıurfa’da Aile Hekimi olarak görev
yapan meslektaşlarınızla birlikte ne
gibi zorluklar yaşadığınızı öğrenmek
istiyorum. Bu ilimizde görev yapmanın
zorlukları nelerdir?
Türkiye’de en zor koşullarda aile hekimi
olarak görev yapan iller arasındayız
diyebilirim. Çünkü burada nüfus
değişimi çok fazla. Bir o kadar da
doğum oranının yüksek olduğunu
belirtmekte fayda var. Ülkenin en fazla
bebek, gebe ve çocuk sayısı bizde.
Buna bir de son zamanlarda daha
da artan Suriyeli göçmen sayısını
eklersek, sorunun boyutunu bir de siz
düşünün derim. 3 yıldır Halk Sağlığı
Müdürümüzün tuhaf uygulamaları
sayesinde, yani gerek aile hekimliği
uygulamasının tuhaf yanlarını ve
ödeme yönetmeliğindeki tüm muğlak
ifadeleri üzerimizde bizzat deniyor
olmaları nedeniyle ciddi sıkıntılar
yaşıyoruz.
Peki, tüm bu tuhaflıklara karşı
ŞUAHED olarak neler yapıldı?
ŞUAHED olarak iki kurum başkanına
ve kurum başkan yardımcılarına 3
adet rapor sunduk. Fakat dikkate
alınmadı. Artık iş çığırından çıkıp,
17 kişiye, 250 ve hatta 300 ceza
puanları verilince Sağlık Bakanlığı
Müfettişi geldi.
Sonrasında neler oldu?
Bakın, sahamızdaki en büyük
sorunlardan biri de, ebe hemşire
açığının olmasıdır. Yaklaşık 2 yıldır
bu sorunu çeşitli makamlara ilettik.
Ancak halen 60 aile sağlığı elemanı,
hemşire ve ebe açığı devam ediyor.
Buradaki temel sorun, Urfa’nın
sağlık istihdamı açısından diğer
illere oranla daha kötü bir halde
olmasıdır. Gaziantep ve Diyarbakır
ile Urfa karşılaştırıldığında, her iki ildeki
istihdam da Urfa’nın iki katıdır. Sonuç
olarak Urfa, kendi başına 1,5 milyon
nüfusu, doğum oranlarının fazlalığı,
4 büyük mülteci kampı ve bebek
sayısının fazlalığıyla her alanda Sağlık
Bakanlığı’ndan özel bir ilgi görmesi
gereken bölgedir ama şu ana
kadar böyle bir ilgi, bu kadar soruna
rağmen gösterilmiş değil.
Peki, ASM kiraları nasıl?
ASM kiraları oldukça yüksek. Bu il
genelinde en büyük sıkıntı. Bu sorun
ancak yeni ASM’ler açılırsa çözülebilir.
ASM’nizde görev yaparken tedirgin
oluyor musunuz?
Halkın okur yazar oranının çok düşük
olması, büyük bir sıkıntı yarattığı
gibi beraberinde tedirginliğe de
neden oluyor. Özellikle eczane
kalfalarının doktorculuk yapıp ilaç
dağıtması, özellerde yaşanan şiddet,
yine özelde yapılması gereken
laboratuar işleminin ve raporun sizi
hedef göstererek yönlendirmesi
ciddi proplemlere neden oluyor.
Bütün bunların yanında mevsimsel
işçilerin takibinde yaşanan sıkıntı
ve zorlukda söz konusu. Özellikle
köylerdeki ASM’lerde görev yapan
meslektaşlarım daha da tedirgin
bir halde çalışmak zorunda kalıyor.
Köylerde hekime uygulanan baskı
daha da fazla.
Yerel yönetimler sizlere yardımcı
olmuyor mu?
Yerel yönetimlerle daha çok defin
raporu konusunda ciddi sıkıntılar
yaşamaktayız. Büyükşehir Belediyesi
bu konuda bir çalışma yapacağını
söylese de maliyeti fazla olacağı
gerekçesiyle,
bu
çalışmadan
vazgeçti. Daha sonra farklı bir projeyle
kapılarını çaldık ama o projemiz
de reddedildi. Bizlerde yerinde ölü
muayenelerine katılmama kararı
aldık. Kahramanmaraş da Danıştay
tarafından alınan karar bizler için bu
konuda örnek teşkil etti.
Peki, AHEF’in çalışmalarını nasıl
buluyorsunuz?
AHEF yönetimine hem muhalefetten
hem de yönetimdeki gruptan girenler
oldu. Bana göre eski yönetimin
devamı niteliğinde bir dağılım söz
konusu oldu. Bizler bunun etkilerini
1,5 yıldır yaşıyoruz. AHEF’in aldığı
eylem kararlarına muhalefetteki
arkadaşların büyük etkisi oldu. Ortak
akılla çözülmesi gereken konularda,
AHEF’in aldığı kararlara sahada da
uyulması gerekirken, saha AHEF’i
sürüklemeye başladı.
Dava açmayı eylem olarak gören bir
anlayış ile her grubu bunlar ideolojik
diyerek dışlayan bir anlayış birleştirici
olamaz. En son tarihi bir fırsat kaçtı.
Ödeme
sözleşme
yönetmeliği
bizleri ilgilendiren bir konuyken, 2.
Ve 3. Basamak çalışanları eyleme
katılmadı ve eylem kararı alınmadı. Bir
federasyon “Ben 25 günde çok çok
önemli bir konuda, 33 ilimden tek bir
bilgi alamadım” diyorsa istifa etmeli.
Tarihi bir fırsatı federasyonumuz
sayesinde kaçırdık. Bizler sahada
çalışanlar olarak, neden böylesine
çok sıkıntı içerisinde olduğumuzu
biliyoruz. Bu işler bahane bularak ya
da geri çekilerek çözülmüyor.
Sağlıkta
şiddet
konusunda,
bizim aracılığımızla yetkililere ne
söylemek isterdiniz?
Sağlıkta şiddete neden olan,
temelde iki önemli faktör olduğunu
düşünüyorum. Popülist yaklaşımlarla
sağlık çalışanlarına karşı halkın
kışkırtılması ve medyanın da buna
çanak tutmasıdır. Çünkü bu iki etmen
bir araya geldiğinde inanılmaz bir algı
oluşuyor. Sağlıkta şiddetin CMUK içine
sokulmaması, hakim ve savcıların
tolerans
göstermeleri,
özellikle
sağlık yöneticilerinin bu konuları es
geçmesi şiddeti tırmandırdı. Korkuyla
yaptığımız bir meslek oldu. Tüm
bu şartların gözden geçirilmesi ve
çözümler bulunması gerekiyor.
Son olarak söylemek istedikleriniz
nelerdir?
Son iki yıldır çıkan kanunlardan,
yönetmeliklerden, şiddetten çok
yorulduk ve yıpratıldık. AHEF ve TTB’ye
sesleniyorum. Bizler hekim olarak aynı
sorunları yaşıyoruz. Bir masa etrafında
toplanıp, artık bitme noktasına
gelmiş olan aile hekimliğine yönelik
çözümler bulmalıyız.
29
BASMANE
MEŞELİK’TEKİ BİR GECEKONDUDAN
KORTEJO’YA
Yaklaşık 25 yıl önce, Eskişehir’de Tıp
Fakültesi’nin yanında, çoğunluğunun
doğu illerinden göçtüğü Meşelik
Mahallesindeki evinde kitaplardan,
sanattan, çoğunlukla da müzikten
konuştuğumuz Savaş Solak’la, bu
kez İzmir’deki evinde konuşuyorduk.
Belki o zamanlar üzerine çok da
konuşmadığımız bir konu daha
vardı aramızda ortak olan; fotoğraf.
Bayraklı 15 Nolu İsmet Akman Aile
Sağlığı Merkezi’nde görev yapan bu
eskimeyen dostumla 20 yıl sonra
bir araya gelmiştim. Kendisinin
Çizgelikedi Görsel Kültür Merkezi’nde
yaptığı çalışmalarını ve çektiği
fotoğraflarını uzun zamandır sosyal
medya aracılığı ile takip etmekteydim
zaten. Savaş’tan en çok öğrenmeyi
istediğim hikaye Kortejo Evlerinin
hikayeleriydi.
Hikayemiz 1492
yılının Mart ayında
başlar. İspanya’nın
Katolik kralları
İsabel ile Aragon’lu
Ferdinand Katolik
bir İspanya
yaratmaya karar
verirler. Dinlerini
değiştirmeyi ret eden
bütün Müslüman
ve Yahudilerin
İspanya’yı terk etmesi
istenir.
30
Bazı tarihçilere göre sayıları 200.000’i
bulan İspanyol Yahudileri Avrupa’nın
kuzeyine ve bütün Akdeniz bölgesine
yayılırlar. Yine bazı tarihçilere göre
bunların 93.000 kadarı Osmanlı
İmparatorluğu’na gelirler ve zamanın
sultanı II. Bayazıd tarafından kabul
edilirler. 16. yüzyılın sonuna kadar
göç etmeye devam eden bu toplum
adını İbranice’de “İspanya” anlamına
gelen “Sefarad” kelimesinden alarak
kendilerine “Sefaradlar” adını takarlar.
BİROL ÜZMEZ’İN İZİNDE
Kortejolar
dendiği
zaman
Zonguldak’ta doğup büyümüş ve
yıllar sonra İzmir’e yerleşmiş Fotoğraf
Sanatçısı ve Belgesel Fotoğraf Ustası
Birol Üzmez ve eşi Tülin Üzmez’in
yaptığı çalışmaları hayranlıkla ve
defalarca incelemiştim. Onların
fotoğraflarından tanıdığım bu evleri,
burada yaşayan insanları görmek
için can attığımı gizleyemem.
Savaş’a İzmir’e fotoğraf çekmek için
geldiğimi fakat önce Birol Ağabey’i
Kemeraltı’ndaki meşhur 45lik Plak
Evi’nde ziyaret etmeyi istediğimi
söyledim. Sabah erkenden yola
koyulduk. Birol Üzmez’i ziyaretimizden
sonra Basmane sokaklarına doğru
yola koyulduk.
DAYANIŞMA İÇİNDEKİ YAŞAM
Kortejo aslında sözlük olarak “avlu”
anlamındadır. Tek bir kapıdan
girilen, avluda ortak bir çeşmesi
bulunan, alt üst birer odası olan bir
tür “komün” yaşam evidir. Giriş kapısı
kapandığında, buradaki aileler kendi
başlarınadır. Dış dünya ile temasları
tamamen kesilmiştir. Hem korunaklı,
hem de dayanışma içindedirler.
Yahudiler buradaki daracık odalarda
uzun yıllar yaşadılar. Mutfak, banyo,
tuvalet
gibi
mekanların
ortak
kullanıldığı
Kortejolarda
yaşam
kolay değildi… Soğuk kış günleri
Kortejo mutfaklarının sıcaklığından
faydalanan
aileler,
ocak
ve
maltızlarda
Sefarad
yemekleri
pişirip, Sefarad şarkıları söyleyerek
geleneklerini
devam
ettirdiler…
Kortijolar, bugün İzmir’in yemek
kültürü ile harmanlanmış olan ve
İzmir’in simgelerinden birine dönüşen
“boyoz”un ve “subiya”nın da (kavun
çekirdeğinden yapılan şerbetimsi bir
içecek) İzmir halkı ile buluşma noktası
olmuştur.
TARİHİ MİRASTAN, UCUZ
PANSİYONLARA
Savaş’la gezmeye başladığımızda,
benim çok uzak olduğumu bildiğim
bir tarihe tanıklık ediyorduk. Ancak
binalar bakımsızlıktan bozulmuş,
çoğu, kırsal kesimden gelenlerin
yaşam mücadelesi verdiği ve ayakta
kalmaya çalıştıkları birer viraneye
1492 yılında İspanya’da başlayan
zorunlu
göçün
sonucunda
Anadolu’ya
geçen
Sefarad
Yahudilerinin
bazıları
İzmir’e
yerleşmişti. Yahudiler İkiçeşmelik,
Agora, Tilkilik, Basmane semtlerinde
oturmaktaydılar. Bu yoksul Yahudi
ailelerinin çoğu, bugün aile evi
de denilen, İzmirlilerin Yavuthane,
Sefarad Yahudilerinin ise “Kortejo”
dedikleri evlerde yaşıyorlardı.
31
dönmüşlerdi. Kortejolarda yaşanılan
aşklar,
dostluklar,
komşuluklar,
söylenilen şarkılar, birlikte yenilen
yemekler
yoktu
artık.
Birçoğu
Afrika kökenli insanların kaldığı
ucuz pansiyonlara dönüşmüştü.
O kendine özgü mimarisi olan,
avluda yemeklerin pişirildiği, şarkıların
söylendiği, Şabatların kutlandığı
evlerde pislik, yıkıntı, ağır bir koku
hakimdi. Yahudi kültüründen geriye
çok fazla bir şey kalmamıştı.
BİR AVLU BİR KENT
Canan Altınbulak’ın 2010 yılında
yaptığı belgesel kısa filminden
bahsediyor Savaş. Filmin çekildiği
otele giriyoruz. Her şey fotoğraf
kadrajında yerli yerine oturtulmuş
gibi bir mekan. Önce gözlerimle
çekiyorum fotoğrafları. Acımakla
imrenmek arasında gidip geliyorum
burada kalanların hayatlarının içine
daldıkça. Elbette ki yalnızlıklarına ve
yoksulluklarına değil özenmem, tüm
bu çaresizlikleri ve sefil hayatlarına
rağmen birbirlerine tutunmalarına
imreniyorum.
1948
yılında
İsrail
Devleti’nin
kurulmasıyla büyük bir göç başlamış
oldu. Ancak bu göçü tetikleyen
olayları da unutmamak gerekir.
Sözgelimi, 1942 – 1943 yılında
çıkarılan Varlık Vergisi sonucu Aşkale
sürgünleri, 1934’teki Trakya olayları, 6
– 7 Eylül 1955’te İstanbul’da azınlıklara
yapılan saldırılar… Yakın tarihimizde
yaşanılan bu türden siyasi olaylar ve
saldırılar nedeniyle İzmir’den ve birçok
şehirden Yahudiler ayrıldı. Geriye çok
az bir nüfus kaldı. Onlar da İzmir’in
merkezi semtlerine geçtiler. İşte bu
göç sonrasında “kortejolar” boşaldı,
kimsesiz kaldı. 1950’lilerin sonundan
itibaren İzmir’e kırsal kesimden
gelenler kortejoları doldurdu. Bu otel
de buradan göç eden Yahudilerden
satın alınmış, yıllardır o eski haliyle 3.
32
sınıf bir otel olarak kuşaktan kuşağa
devredilmiş. Şimdi hala kimsesizlere
bir barınak olmayı sürdürmekte.
PAŞAYAKOV KORTEJOSU
45 haneli olan Paşayakov Kortejosu
kalın duvarlar arasında, iki kapılı,
ikişer katlı odalardan oluşan bir yer.
Kapılardan birinden girince girişte
büfeye benzer bir bölmede duran,
kortejonun şu anki sahibi Dr. Cevahiri
Bey’in haftalık kiraları toplamak için
görevlendirdiği bir kadın gözümüze
ilişiyor. Burada eskiden sadece
Yahudiler oturmaktaymış. Tuvalet,
banyo ortak olduğu için alt katlar
yemek odası, mutfak, oturma
odası, üst katlar yatak odası olarak
kullanılırmış yani altlı üstlü kiralanırmış.
Burada yaşayanlar aylık kirayı toplu
olarak veremedikleri için haftalık
kira alınırmış. Şimdi işe kıt kanaat
geçinmeye çalışan çoğu tekstil işiyle
uğraşan küçük esnafların kalanların
çoğunluğunu
oluşturduğunu
söylemek mümkün. Çoğu yalnız
yaşayan ve tek göz bu odalarda
hem işlerini sürdürmeye çalışan,
hem de burada yaşayan insanlar.
Kiralarsa hala haftalık toplanmaya
devam ediyor.
YUKARILARA
ÇIKTIKÇA
KÜLTÜR
DEĞİŞİYOR
Basmane’nin sokaklarında gezmeye
devam ediyoruz. Savaş ve bana
eşimde refakat ediyor. Dar sokaklar,
tarihi evler, Anadolu’nun yaşam
tarzını çok da değiştirmeden devam
etmiş duru insanları ile konuşurken,
çoğu zaman yanımızda bir kadın
olmasının avantajlarını da yaşıyoruz.
Benim yaşımdakilerin çocukken
oynadığı oyunları, şimdi bizim
nesil çocuklarının bilmediğimden
yakınmışımdır bir çok zaman. Ama
Basmane Çocuklarının oynadığı
oyunlar bana çok eskilerden tanıdık
geliyor. Birçok sokak arasında yerde
tebeşirle çizili seksek oyunu çizgilerini
görmek
beni
çocukluğuma
götürüyor. Hele de bizim “sıcancık”
dediğimiz
şeytan
uçurtmalarını
uçuran, hala körebe, saklambaç,
hatta taso oynayan çocuklar
görmek, bana burada teknolojinin
bizi tutsak almaya çabalamasına
karşın “hala bir ümit var” duygusunu
hissettiriyor. Çoğu Güneydoğu’dan
göç etmiş bu insanlar, bir Metropol’e
karşı dim dik ayakta durabiliyor.
Son
yıllardaki
Suriyeli
göçü
nedeniyle, Basmane’nin hemen her
sokağında bir ya da birkaç Suriyeli
aile yaşamakta. Tıpkı yıllar önce
yaşadıkları ülkeden bir nedenle
sürülen ya da göç etmek zorunda
kalan Sefarad Yahudilerini o zamanki
yerel halk nasıl arasına kabul etmişse,
bugün de Basmane’nin sonradan
Anadolu’dan göçle gelip birçok
İzmirlinin ikincileştirdiği yeni Basmane
halkı tarafından, ülkelerinden bir
nedenle göç etmek zorunda
kalan yeni misafirleri de öyle kabul
görmüşe benziyor. Belki bir gün İzmir
deyince aklımıza Humus, Lahmacun
ya da Falafel gelir, ne dersiniz
33
Dr. Şinasi GÖNENÇ
YAZAR
ÇOCUKLAR
ÖLDÜRÜLMESİN
Çalıyorum kapınızı,
Teyze, amca bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin,
Şeker de yiyebllsinler.
Nazım Hikmet
Büyük vatan şairimiz Nazım Hikmet’ in duyarlı yüreklere bir
ok gibi saplanan dizeleri 58 yıl önce yazılmış. Nazım’ın
şiiri İkinci Dünya Savaşı esnasında yaşanan çocuk
ölümlerini çok açık ve çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Şiirde anlatılan, Japonya’ nın Hiroşima şehrine atılan atom
bombası neticesinde yedi yaşındayken ölen küçük bir kızın
trajik hayatı. Aynı kaderi paylaşan binlerce Hiroşima’ lı ve
Nagazaki’ li çocuktan sadece bir tanesinin içleri acıtan, aynı
zamanda da mutlaka bilinmesi, bilinip de unutulmaması
gereken hüzünlü hikayesi. Tarihi bir zaman dilimine sığmış
bir insanlık utancının dile getirilişi. Ya da yaşanmış kötülüklerin
ve acıların bütün dünyaya haykırılması mı demeliydim?
Keşke Nazım’ ın dizelerinin anlattığı trajedi o günlerle sınırlı
kalsaydı. Keşke insanlık bilinci böylesine kötü sonuçlara
sebep olan gem vurulamaz manasız kin ve düşmanlıklara
bir son verebilseydi. Ama maalesef öyle olmadı. Bugün
bile hala küçük ya da orta ölçekli birçok savaş dünyanın
çeşitli bölgelerindeki ülkelerde sürüyor. Tabii savaşlarla
birlikte, ölümler, ayrılıklar, ters yüz olmuş hayatlar ve geriye
kalmış binlerce sakat insan…
Sanılanın aksine; savaşın kötü sonuçlarına en çok maruz
kalanlar fiili olarak çarpışan militarist güçler değil. Sivil
halk, savaşın belalarından ve acılarından militarist güçlere
oranla çok daha fazla etkileniyor. Sivil halkın içinde en
34
çok etkilenen kesim ise yaşlılar, kadınlar ve özellikle
çocuklardan oluşuyor.
Savaşlar çocukları birçok bakımdan kötü etkiliyor.
Ölüm belki de bunlardan en hafifi. Kendisi ölmeyen
çocukları ise ailesinden bir ya da daha fazla
bireyin ölmesi, kaybolması hatta anne babanın
kaybedilmesi ihtimali bekliyor. Her halükarda
çocuklar savaşın gerçek mağdurları olarak karşımıza
çıkıyor. Tam da bu sebepten Nazım’ ın şiirinin
vurguladığı anlam, ortaya koyduğu gerçeklik, çıplak
hale getirdiği durum daha iyi anlaşılır oluyor.
Çocukları ölmüş, sakat kalmış, bedensel ve ruhsal
olarak travmaya uğramış bir toplumun geleceğini
inşa etmesi de ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.
Böyle eksilmiş ve parçalanmış bir çocuk nüfusundan
sağlıklı ve geleceğe güvenle bakacak bir gençlik nasıl
oluşabilecektir ? Bu gençlik sağlıklı yetişkin bireylere
nasıl dönüşebilecektir ? Ya da bunu sağlayabilmek
nelere mal olacaktır ? Herhalde normal şartlarda
bile gelişimini tamamlamakta zorlanan bizim gibi
milletler – Allah korusun -böyle bir handikap karşısında
son derece çaresiz kalacaktır.
Ama günümüzde herkes tarafından fark edilemese
de bir başka gerçeklik var. Çocukların öldürülmesi için
çatışma, terör ya da savaş gibi kötü ortamlar mutlak
gerekli değil. Çocuklar barış halindeyken de devlet,
toplum, eğitim sistemi, geniş hatta çekirdek aile
tarafından öldürülebiliyor. Bedensel bir ölüm değil
söz konusu olan. Savaş mağduru çocuklarda olduğu
gibi solmuş, yanmış ya da parçalanmış vücutlar yok
ortada. Aksine karşımızda; kanlı canlı, güzel giyimli,
teknolojik bir takım oyuncaklarla bezenmiş bir kitle
var.
O halde nasıl bir ölüm bu? Anladığınız gibi ruhların,
düşüncelerin ve ideallerin ölümünden söz ediyorum.
Kişiliklerin oluşamamasından, ufukların darlığından ve
gönüllerin güdük kalmasından…
Günümüzde çocukların öldürülmesi anlamına
gelebilecek bir çok kötü uygulama var. Yanlış
beslenme bunların en bilineni. Toplumun oldukça
büyük bir kesimi tarafından yanlışlığı kabul ediliyor
olmasına rağmen en ufak bir değişiklik olmadan
sürdürülmesi ise herhalde bu konunun özel bir büyüsü
olmasından kaynaklanıyor. İnsanlar, yanlış olduğu
herkes tarafından kabul edilen beslenme tarzına
çocuklarının devam etmesinde sakınca görmeme
konusunda hemfikir görünüyor. Bu konuda “ Yanlış
efendim yanlış” diye başlayan sözler edilmesi,
insanların üzerine düşeni yaptıklarına inanmaları
sonucunu doğuruyor olmalı.
Yanlış beslenme;
sözünü edeceğimiz kötü
uygulamalar içinde belki de en masum olanı.
İlerleyen yıllarda, ilk gençlik dönemlerinde nisbeten
bilinçlenen çocuklar yanlış beslenme
uygulamalarına sağlık ve estetik
kaygılarıyla son verebiliyor. Ama
kişiliklerde oluşan kötü etkiler hem
farkına varılamayan hem de farkına
varılsa bile artık düzeltilemeyecek
olan arazlar bırakıyor.
Ailesi tarafından “çocuğumuz üzülmesin, mutlu olsun” düşüncesiyle
her istediği hemen yerine getirilen
çocuklar
böylece
çaba
sarf
etmeden sahip olmaya alışıyor. Bu
çocuklar sahip olduklarının kıymetini
bilmeyi bir yana bırakın, giderek elde
ettikleriyle yetinemeyen çocuklara
dönüşüyor. Ailenin düşüncesi aynı
kaldığı sürece de ortaya doyumsuz,
istenilen ve beklenenin aksine mutsuz
ve hep bir şeylerin eksikliğini çeken
çocuklar çıkıyor. Zamanla beliren
basit ruh sıkıntıları, okul hayatındaki
başarısızlıklar, arkadaş ve aile
çevresiyle yaşanan uyumsuzluklarda
“her istediği yapılmış” bir çocuk
olduğu aile tarafından vurgulanınca
da bunalımı artan, ailesiyle ilişkileri
de giderek bozulan çocuklarla
karşılaşmak sıradan hale geliyor.
Her istediğine kolayca sahip olmuş,
her defasında biraz daha üstünü
istemiş ve elde etmiş çocuklarda
giderek heyecan azalması hatta
kaybı da mümkün olabiliyor. Çok
değil on- onbeş sene öncesine
kadar hep ballandıra ballandıra
anlattığımız, bayram öncesi alınan
yeni ayakkabılarla yatma hadisesini
bugün yaşayan kaç cocuk vardır
sanıyorsunuz? “ İnsan hayal ettiği
müddetce yaşar” sözü çok bilinen
çok ca söylenen bir sözdür.
Çocuklara hayal kurma imkanı ve
süresi tanımayan yeni bir şeyler alma
hızımız devam ettiği sürece hayalsiz
ve böylece ufuksuz kalmış çocuklara
sahip
olacağımızı
anlayamıyor
muyuz ? Bu kadarının bile, sadece
çocukların hayallerinin öldürülmesinin
bile, onları öldürmek manasına
geleceğini algılayamıyor muyuz?
Çocuklarına iyi bir eğitim imkanı
sağlayan,
isteği
doğrultusunda
pahalı ve markalı ürünlerle giydiren,
elektronik eşyalarını anında temin
eden, diğer istediklerini de hızla
yerine getiren ailelerin bazılarında
bu davranışlarından kaynaklanan
bir sendrom gelişiyor. “ Her istediği
yapılıyor, o da bizim istediğimiz
gibi olmalı” sendromu. Bu sendrom
giderek ebeveynin çocuğu adına
karar verme ve atacağı her
adımı belirleme hakkına sahip
olduğu zannına kapılmasına yol
açıyor. Bu düşünce ise; bu baskıyı
kabullenen kişiliksiz çocuklar ya
da kabullenmeyen –aileye göre-
uyumsuz çocuklar doğuruyor.
Tam da bu yazdıklarım çerçevesinde
“ Şimdiki çocuklar çok şanslı
canım” sözü benim için hiçbir
zaman bir tekerleme
olmaktan
daha fazla anlam taşımadı. Eskinin
bir şey elde etmek için kısa – uzun
bir süre bekleyen, yine elde etmek
istediği şeye göre kişisel katkı
sağlaması gereken çocuk modelinin
hem bu anlattığım örneklerdeki
çocuklardan daha şanslı hem de
daha mutlu olduğuna inanıyorum.
Ailesine bağlı olan ama bağımlı
olmayan çocukların daha özgür,
daha özgüven sahibi ve daha
geniş ufuklara sahip olduğunu
düşünüyorum.
Kısacası
daha
“yaşıyor” ve daha “ öldürülmemiş”
olduğunu kabul ediyorum.
Çocuklar öldürülmesin. Çocuklar
öldürülmesin ki ülkenin ve toplumun
geleceğinin
kilometre
taşlarını
oluştursun. Çocuklar öldürülmesin ki
her ne kadar tecrübe sahibi olsalar
da bir daha asla onların güçlerine,
cesaretlerine ve kavrayışlarına sahip
olamayacak eski nesillerin önünde
ışıklı bir yol oluşturabilsin. Çocuklar
öldürülmesin ki eskilerin yaşamına
yeni renkler ve sesler katabilsin.
Çocuklar öldürülmesin…
35
‘Kervan yolda dİzİlİr’
mantığı var!
Uzm. Dr. Erkut COŞKUN
Aile hekimliği sistemi dünyanın birçok yerinde
sağlık politikaları içerisinde başarıyla uygulanan
bir sistem olma özelliğine sahip. Ülkemizde ise
uygulamanın sağlık politikası olmasından ziyade
bir hükümet politikası olmasından kaynaklanan
hatalar bulunuyor. AHEF Sosyal İlişkiler
Komisyonu üyesi ve NAHDER Kurucu Üyesi Uzm.
Dr. Erkut Coşkun, aile hekimliği uygulamasına
2014 yılından itibaren çıkarılan yönetmelik ve
genelgelerle yön verilmesinin temelinde ‘Kervan
yolda dizilir’ mantığının yattığını söylüyor.
Ülkemizde Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri’nin
önemi ve bu hizmeti sunan aile hekimlerinin görev ve
sorumluluk alanları halen daha tartışıla dursun, Avrupa
ülkelerinde en çok önem verilen sağlık hizmetinin Birinci
Basamak olduğu tartışmasız bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.
Prof. Dr. Hasan Nusret Fişek’in deyimiyle Aile Hekimliği
Sistemi iyi bir sistemdir ancak modern ülkelerde! Türkiye’de
Temel Sağlık Hizmetleri her yurttaşa hakça ulaşılabilir değilken,
yürürlüğe girmesi halen daha tartışmaların merkezinde yer
alıyor. Türkiye’de 2010 Yılı İtibariyle tüm sağlık ocakları, Aile
Hekimliği Birimine dünüştürülerek Aile Hekimliği Uygulamasına
geçildi. Peki, uygulamada yaşanan sorunlar ne zaman
ortaya çıkmaya başladı?
Aslında sistemdeki eksiklikler 2011 yılı içerisinde baş gösterdi.
Aile hekimlerine tutturulan ek nöbetler, verilmeyen izinler,
kesilen ek ödemeler ve sözleşmeli çalışmanın iş güvenliği
açısından sakıncaları sisteme ait soru işaretleri olarak kalmaya
devam ediyor. Ayrıca aile hekimliğine geçilen illerdeki sağlık
göstergelerine dair verilerle bilimsel araştırmaların yapılamıyor
olması da başka bir sorunun ortaya çıkmasına neden oluyor.
Bireye ve çevreye ait koruyucu sağlık önlemleri aile hekimleri
tarafından uygulanmaya çalışılıyor. Ancak bir hekim ve bir
yardımcı sağlık personelinin kendine bağlı tüm hastalara
ulaşıp koruyucu sağlık önlemlerini sürekli ve sağlıklı bir şekilde
36
vermesinin beklenmesi de bugün
sağlıkta yaşanan şiddetten tutunda
daha pek çok sorunun kaynağını
teşkil ediyor.
Avrupa ülkelerinde aile hekimi, bir
hastanın ilk başvurduğu sağlık kurumu
olarak görülüyor. Özellikle sevk
zincirinin sıkı biçimde denetlendiği
sistemlerde bu böyle işliyor. Hasta
gereği halinde aile hekimi tarafından
2. basamağa ya da daha üst
kurumlara sevk ediliyor. Açıkcası aile
hekimlerinin hizmet sunduğu nüfus
yaşayan herkes. Kendisine kayıtlı
olan bireyler ile bütün sağlık sistemi
arasında aracılık yapar ve sağlık
sorunlarında bu süreci koordine eder.
Yani birçok Avrupa ülkesinde sistem
bu mantıkla işlemekte.
Dünya Sağlık Örgütünün verilerine
göre aile hekimleri kendilerine
yapılan başvuruların yüzde 80 hatta
yüzde 90’ına sorunun niteliğinden
bağımsız olarak kesin çözümler
getirebiliyor. Bu başvuru sırasında
hastalıklarının çok büyük kısmı tedavi
ediliyor. Aile Hekimliği Uzmanlarının
hizmet alanı aile üyelerinin tümünü
içerecek tarzda geniş bir biyolojik
perspektifi içermesinin yanı sıra
hizmet verdiği bireylerin sosyal ve
psikolojik durumlarını da kapsıyor.
Tam da bu noktada AHEF Sosyal
İlişkiler ve Organizasyon Komisyon
üyeliği ile Nevşehir Aile Hekimleri
Derneği (NAHDER) kurucu üyesi olan
Uzm. Dr. Erkut Coşkun ile yaşanan
sıkıntıları konuştuk.
Aile
hekimliği
uygulamasında
yapılan hataları ve bu hatalar
neticesinde şimdi gelinen durumu
değerlendirir misiniz?
Türkiye’de aile hekimliğine geçiş
süreci çok hızlı oldu. Ne yeterince alt
yapı hazırlığı, ne de personel eğitim ve
hazırlığı tam olarak oluşturuldu. Çünkü
bu sistem sadece aile hekimleriyle
değil, yol arkadaşlığı yaptığımız
yardımcı
sağlık
personelleriyle
beraber yürütülmektedir.
İlk olarak Düzce’de başlanan
uygulamada sistemin hep olumlu
yönleri ön plana çıkarıldı. Çalışacak
personelin mali hakları o zamanın
şartlarına göre yüksek tutuldu. Şu
an kangren olan cari giderler talep
edilmemiş, aile sağlığı merkezleri
sınıflandırılmamış ve sadece koruyucu
sağlık
hizmetleri
vereceğimiz
yönünde algı yaratılmıştı.
tüm moral ve motivasyonu kayboldu.
Sonuç nedir? Sonuç, iş güvencesi
olmayan, her gün üzerine yüklenen
angaryalardan tükenmişlik sendromu
yaşayan ama aldığı eğitimin hakkını
vermek için hayatları korumak ve
kurtarmak adına da üzerine düşeni
yapan bir meslek grubu haline
getirilmiş bulunmaktayız.
Aile hekimlerimizi temsil eden
AHEF ve çalışmaları hakkında ne
düşünmektesiniz?
Malum AHEF’in olmazsa olmazı
il dernekleri olup, illerin biraraya
gelmesiyle
oluşmuş
AHEF
bu
sistemin tek çatı örgütüdür. Neden
bu federasyona ihtiyaç duyulduğu
ve hangi gerekçelerle kurulduğunu
Şu an geldiğimiz noktada ise
tamamen bir kaos söz konusu.
Bu sistem amacından sapmıştır.
Koruyucu sağlık hizmetleri geri
planda kaldı. Tedavi edici hekimlikte
tamamen
hasta
memnuniyeti
odaklı uygulamalara yönlendirildi.
Bunun sonucunda da sağlıkta şiddet
giderek arttı.
Yine gerek mali gerekse diğer özlük
haklarımız birer birer aleyhimize
olmaya başladı. Özellikle geçtiğimiz
ay uygulamaya geçen yeni ‘Ücret ve
Uygulama Yönetmeliği’ ile sahanın
37
düşünürsek AHEF’in önemi daha da
ön plana çıkmaktadır.
Daha öncede belirttiğim gibi sık
yapılan uygulama değişiklikleri
ve iller arasındaki uygulama
farklılıklarından doğan sıkıntıların
giderilmesi, örgütlü bir şekilde
haklarımızın korunması, tek ve
güçlü bir ses olmak adına AHEF
vazgeçilmezdir. 2008 yılında 8 il
derneğinin önderliğinde kurulan
federasyonumuz
ülke
çapında
örgütlenmiş ve bu örgütlenmeye de
devam etmektedir. Federasyonumuz
bu zamana kadar çok başarılı
işlere imza attı. Bunca ili bir araya
getirmek, il bazlı ya da genel sorunlar
için hukuki girişimlerde bulunmak,
yurtiçi eğitim toplantıları düzenlemek
ve dünya ile entegre olarak aile
hekimliği için emek vermek kolay
işler değildir. Bu vesile ile geçmiş ve
mevcut yönetime teşekkür etmek
gerekir.
AHEF’in son 2 yıldır yönetim kurulu
düzeyinde bazı sıkıntılar yaşadığı
aşikar. Bu süreç içinde çok daha
güçlü olmak, birlik ve beraberlik
içinde hareket etmek gerekir. Sahayla
bütünleşmek ise en önemli davranış
şekliydi. Ancak sahaya bu istenilen
düzeyde yansıtılamadı. Ara ara
yapılan çıkışlar, verilen mücadeleler
süreklilik arz edemediğinden sınırlı ve
yetersiz kaldı.
AHEF maalesef geçen son birkaç yıla
baktığımızda yönetmelik değişiklikleri
ve yüklenen angaryalara karşı karar
almada geç kalmış ve sahanın
güvenini,
inancını
kaybetmeye
başlamıştır.
13 Aralıkta Ankara’da Cumhuriyet
tarihimizin
en
büyük
birinci
basamak
sağlık
çalışanlarının
38
demokratik eylemi olmuştur. Bu
eyleme biz sahadaki çalışanlar olarak
elimizden gelen her katkıyı vermeye
çalıştık. Bunun nedeni bizi temsil eden
AHEF çatı örgütü kimliğini hissettirmiş
olmasıdır. Bu eylem kamuoyunda ses
getirdi ama eksik kaldı. Taleplerimizi
bakanlığa ve halka anlatmanın
ilk
aşamasıydı.
Bana
göre
ikinci aşamada yıl bitmeden iş
bırakmalar yapılmalıydı. Bu yüzden
etkimiz sınırlı kaldı.
Sizce en uygun aile hekimliği
modeli nasıl olmalı, bu konu ve
mevcut sorunlara yönelik çözüm
önerileriniz nelerdir?
Aile hekimliği sisteminin şu haliyle bir
çıkmaza sürüklendiği inkar edilemez
bir gerçek. Çünkü bakanlığımız
Türkiye modeli olarak nitelendirdiği
bu modeli, sistemi uygulayan diğer
ülkeleri örnek alarak ortaya koymuş
ve sonuçta karmakarışık bir sistem
ortaya çıkarmıştır. Tepeden inme
bir tarzda etkinliği ve gerekliliği tam
değerlendirilmeden yönetmelik ve
genelgeler yayınlamakta bu hem
hizmet kalitesini hem de saha da
çalışan
bizlerin
motivasyonunu
düşürmektedir.
Aile hekimliği sisteminin uygulayıcısı
olan bizlerin fikirleri dikkate alınmadan
yapılmaya çalışılan hiçbir uygulama
yeterli başarıya ulaşmayacaktır. Bu
açıdan değerlendirildiğinde akılcı
ve uygun olan aile hekimliği sistemi
ki bu sistemin olmazsa olmazı sevk
zinciri olup, sahanın da içinde yer
aldığı karar mekanizmaları ile sistem
sevk ve idare edilmeli yine sistem
ile ilgili alınacak kararlar hasta bazlı
olmaktan ziyade bilimsel kaynaklı
olmalı ve sistemin tüm sorumluluğunu
çalışanlardan alarak hizmet alan
halkımıza da sorumluluk verilmelidir.
Son olarak bu sistem bütüncül
olmalı ve tüm basamaklar arasında
koordinasyon
sağlanmalıdır.
Bu
hususta ki şahsi fikrim ise; Bir aile
hekimliği uzmanı
olarak mevcut
personel sayı ve dağılımını göz önüne
aldığımızda her aile sağlığı merkezine
direk atanan bir aile hekimliği uzmanı
aracılığı ile 1. ve 2. basamak
arasında özellikle kronik hastalıkları
olan hastaların takibi bunların
reçete ve ilaç raporlarının tanzimini
sağlama ve de gerekli dal uzmanına
yönlendirme
konusunda
köprü
vazifesi görerek hem 1. basamak
hem de 2. basamak hizmetlerde iş
yükünü ve devlete olan maliyetleri
azaltma noktasında daha etkili
olacağını düşünmekteyim.
Şunu belirtmek gerekir ki geldiğimiz bu
noktada başta mesleki onurumuzu
korumak adına AHEF’ in önderliğinde
mücadeleye
devam
etmeliyiz.
Burada sadece AHEF
yönetim
kurulu değil sahadan gelen birlik ve
beraberlik çerçevesinde hareket
edilmelidir.
bunu
başarabilmek
içinde önümüzde ki dönem de AHEF
te bir yapısal değişiklik ve atıl durumda
kalmış olan komisyonların çalıştırılması
gerekir. Yapısal değişiklikten kastım
üye il derneklerinin birer delegesi ile
oluşturulan bu yapının aile hekimliği
sistemi ile ilgili projeler üretmesi ve
buradan çıkacak ortak akıl ile de
AHEF yönetim kurulunun alınan bu
kararı uygulamaya koymak için
gerekli çalışmaları yapması gerekir.
Bu uygulama ile hem sahanın tüm
süreçler içinde temsiliyetini sağlarken
hem de motivasyonunu artıracağı
kanaatindeyim.
Son olarak söylemek istedikleriniz
nelerdir?
Yine AHEF’ in kurumsal yapısını güçlendirmek adına şeffaf , kararlı
ve kurumsal ilişkileri kuvvetli olan
bir yönetim biçimine kavuşması
gerekir. Birinci basamağın en güçlü
temsilcisi olduğunu ve ilerleyen
zaman
diliminde
gelişebilecek
olumsuzlukları ön gören bunlara karşı
hızlı karar verebilen ve sonuç odaklı
hareket edebilen aktivist yaklaşımlara
ve arkadaşlara ihtiyacı vardır.
Son olarak yaşadığımız bu süreçten
gerekli dersleri alarak,
gereksiz
angaryaların,
nöbetlerin
ve
mobbingin olmadığı, çalışma huzuru
ve barışının olduğu bir aile hekimliği
ümidiyle.
39
Uzm. Dr. Mithat TOSUN
YAZAR
Erkek beynİ
Kadın beynİ
Sadece beynin ağırlığı değil, yapısı da farklıdır kadında ve
erkekte.
Yetişkin bir kadının beyni ortalama 1245 gramdır. Yetişkin bir
erkeğinki ise ortalama 1375 gram. Eşit kalıpta ve ağırlıkta
bir erkekle bir kadının beyinleri karşılaştırılırsa erkek beyni 100
gram daha ağırdır.
Peşin peşin söyleyelim, bu erkeklerin kadınlardan daha zeki
oldukları anlamına gelmiyor. Bu değişik alanlardaki yetenek
farklılıklarını gösterir. Biri, sözcükleri daha ustalıkla kullanırken,
diğerinin aletleri daha mahir kullanması gibi.
Sadece beynin ağırlığı değil, yapısı da farklıdır kadında ve
erkekte. Testosteron ve östrojenler sinir hücrelerini de, sinir
sisteminin yapısını da etkilemektedirler. Genç erkeklerde
Hipotalamus’taki ‘regio preoptica’ genç kadınlara göre
daha büyüktür. Kadınlarda iki beyin yarıküresini (Hemi-yarı
/Spher- küre) birbirine bağlayan Corpus Callosum daha
kalındır ve iki beyin yarıküresi arasında daha kapsamlı ve iyi
bir koordinasyon (Eşgüdüm) sağlar.
Kadın ve erkek beyni farklı çalışmaktadır. Bilim insanları
bu farkların doğuştan mı yoksa daha sonra çevresel
faktörlerle mi belirlendiği konusunda hala pek emin
değiller. Genetik olarak belirlenmiş olan hardware üzerine
daha sonra çocuklara verilen isimler, giydirilen kıyafetler,
konuşma ve hitap şekilleri, beklentiler, çevredekileri taklit
vb. gibi etkenlerle de uygun software in üzerine yüklendiği
benzetmesini yapabiliriz.
40
Erkeler daha saldırgandırlar, daha kabadırlar, uzay
ve mekân oryantasyonları daha iyidir. Geometrik
ilişkileri bulmakta daha ustadırlar, üç boyutlu bir cisim
döndürüldüğünde nasıl bir görünümde olacağını
önceden daha iyi öngörürler. Geometrik ilişkiler
gibi yönleri de daha iyi değerlendirdiklerinden
gidecekleri yeri daha kolay bulur, rotalarını daha
iyi saptayabilirler. Matematiksel düşünce biçimleri
de daha iyidir. Taş atma, ok atma vs. gibi motor
becerileri de daha yüksektir.
Kadınların
trafikte
erkekler
kadar
uzamsal
oryantasyona sahip olmadıklarını, çok daha iyi dilsel
yetenekleri olduğunu ve empati yeteneklerinin daha
yüksek olduğunu söyleyebiliriz.Algılama hızları daha
yüksektir. Cisimler arasındaki fark ve benzerlikleri
daha çabuk bulurlar. Sözcükleri daha etkin ve akıcı
kullanırlar. Belirli bir sesle başlayan kelimeleri ve kelime
içindeki sessiz harfleri bulma gibi testlerde daha
başarılıdırlar. Erkekler matematiksel yol ve yöntem
bulmakta daha başarılıyken, kadınlar matematiksel
işlemleri yapmada daha güvenilirdirler.
Erkekler yön duyguları ile daha kolay yol bulurlar
ama, yol bir kez bulunduktan sonra kadınlar yolları,
yol boyunca nirengi noktalarını ve işaretleri daha
iyi hatırlarlar. Bir eşyanın nereye konulduğunu da
kadınlar daha iyi hatırlarlar.
Entellektüel sorunlara yaklaşımları ise her iki cinsin de
kendine özgüdür diyebiliriz.
Bu farklar nereden kaynaklanır? Bu farklar genetik
midir ve cinslere özgü yetenekler doğuştan mı gelir?
Yoksa çevresel etkiler mi kadın ve erkek beyinlerini
farklı biçimlendirir?
Bugün bebeklerin daha doğuştan çok farklı beyinlere
sahip olduklarını söyleyebiliriz.
Hipotalamus’taki Area Optica genç erkeklerde genç
bayanlara göre yaklaşık iki misli daha büyüktür. Pozitron
emisyon tomografisi (PET) ile yapılan araştırmalar
erkeklerin zihinlerinde bir cismi evirip çevirmek için
bir merkezi kullandıklarını ama kadınların aynı iş için
beyinlerinde iki merkez kullandıklarını göstermiştir.
Erkek beyni ortalamada yaklaşık %10 daha büyüktür.
Ama asimetrik çalışır. Erkekler konuşurken sol beyinleri
aktiftir. Kadınlarda ise sağ ve sol beyinler birlikte çalışır.
Doğum öncesi dönemde herhangi bir nedenle
androjenlere maruz kalan kız çocuklarının beyin
gelişimleri erkeklerinkine benzer ve tabiri caizse Erkek
Fatmalar gelişir. Bu dönemde androjenlere maruz
kalma kalıcı izler bırakır beyinde, oysa daha ileriki
dönemlerde aynı olay geri dönüşümlüdür büyük
oranlarda.
Döllenmeden 7 hafta sonra testislerde
erkeklik hormonları üretilmeye başlar
ve bu hormonlar tüm vücuda
yayılarak tüm hücreleri etkilerler.
Sinir hücreleri ve elbette beyinde
bundan etkilenir ve bir erkek beyni
gelişir. Beyin hücrelerinin çoğunda
‘Aromatase’ denen ve hücre
içine testesteron girdiğinde hücre
düzeyinde defiminizasyon (Dişiliği
engelleme) işlemlerini başlatan bir
enzim vardır. Yani cinsel farklılıklar sinir
hücresi düzeyine kadar uzanır ve sinir
hücrelerinin birbirleriyle yapacakları
bağlar ve böylece oluşacak algı ve
davranış farklılıklarına neden olacak
sinirsel devre planları da temelden
farklılaşmış olur.
Androjen
(Erkeklik
hormonları)
salınmazsa dişi bir beyin gelişir. Yani
anarahmindeki
fetus
gelişirken,
cinsel organları belirleyen hormonlar,
beyinde gelişen devre planlarını da
etkilerler ve bu aşamada oluşan tüm
sinir sistemi, dolayısıyla beyin, artık bir
ömür boyu belirlenmiş olur.
Erkeklerde yaklaşık 6 yaşından itibaren
beyin asimetrikleşiken, kadınlarda
bu simetri bir ömür boyu korunur.
Sözgelimi çocukluk çağında dil ile
ilgi yeteneklerin bulunduğu sol beyin
yarım küresi zedelenirse, sağ yarım
küre aynı işlevleri yerine getirecek
şekilde gelişir. Bu olay, yani yapının
değişebilme özelliğine ‘Plastisite’
denir ve bu olay kız çocuklarında
daha kolay ve hızlı olabilmektedir.
Daha simetrik ve plastisite özelliğine
sahip dişi beyni daha az ‘Disleksi’
(Okuma güçlüğü), ‘Afazi’ (Konuşma
bozukluğu) ‘Otizm’ gibi hastalıklara
maruz kalır.
Bu aşamada androjen yetersizliği
yaşayan erkekler, bir ömür boyu
erkeklere özgü uzamsal düşünme
yeteneklerinde kısıtlı kalırlar ve
pubertete yapılacak testosteron
takviyeleri artık beyindeki bu kısıtlılığı
gidermez. Aynı şekilde genetik bir
bozukluk sonucu testosterona maruz
kalan kızlar ise ileride tipik erkek
diyebileceğimiz düşünce tarzları
sergilerler.
Son yapılan araştırmalar hormon
düzeylerindeki oynamaların beyni
etkilediği
ve
biçimlendirebildiği
yönünde bulgular vermişse de, tipik
erkek ve dişi beyni bu aşamada
gelişir. Corpus Amygdaloideum
(Grekçe badem çekirdeği) orta
temporal lobda limbik sistemin bir
parçası olarak, üst beyin yapılarıyla
da direk lifler vasıtasıyla bağlantıları
olan 13 alt çekirdekçikten oluşur ve
korku’ nun oluşmasında, duyguların
değerlendirilmesinde ve durumun
eski deneyimlerle hızla karşılaştırılarak
yeniden tanımlanmasında ve olası
tehlike analizlerinde rol alan bir
bölgedir. Dışarıdan gelen verileri
değerlendirip
vegetatif
tepkileri
düzenler. Her iki amigdala’nın tahribi
korkunun kaybolmasına ve yaşamsal
değerlendirme
ve
tepkilerin
verilememesine neden olur.
Cinsel dürtüler de önemli derecede
burada belirlenir. İğdiş edilen
farelerde bu çekirdek dört hafta
içinde dişi düzeyine kadar küçülmüş
ve testosteron verilen dişilerde ise
erkeklerdeki büyüklüğe ulaşıncaya
değin büyümüştür.
Uzamsal yetenek gerektiren problem
çözme testlerinde kadınlar menses
(Adet – dişilik hormonlarının en düşük
olduğu dönem) sırasında kadınlar
erkeklerle aynı puanları almış,
yumurtlama döneminde (Luteal
faz – dişilik hormonlarının en yoğun
olduğu dönem) ise başarıları anlamlı
derecede düşmüştü. Beyindeki sinir
ağları ve sinaps yapıları hormonların
etkisi altında değişmişti demek….
Biolojik olarak kadın ve erkek,
yumurtanın döllenmesinden itibaren
farklıdır artık, Bilgisayarın hadware’i
gibi karşılaştırmak istersek…
Bazı genler artık cinsiyet hormonlarının
üretilmesi ile ilgilidir ve bu hormonlar
sadece cinsel organların gelişimini
değil, tüm sinir sisteminde, özellikle
beyinde oluşacak ‘sinir devrelerinin
de’ gelişimini temelden etkiler.
Son zamanlarda “Neden erkekler
dinlemez ve kadınlar arabalarını park
edemez “ diye özetleyebileceğimiz
bir mantığa indirgenmiş kitaplar
iyi satmaktadır. Ama araştırma
sonuçlarına dayanarak, cinsiyetlere
göre her şey zaten genler ve
hormonlar tarafından belirlenmiş
diyerek kadınlara toplumun biçtiği
rolleri savunmak elbette ki safsata
olur.
Asıl amaç fizyolojik farklılıklara göre
potansiyellerimizi en yüksek düzeyde
ve doğru yerde kullanmanın yollarını
aramak olmalı. Bu farklılıkların
geliştirilmesini, daha verimli ve doğru
yerde kullanılmasını, cinsiyetlerin
özelliklerine göre eğitim yöntemlerinin
geliştirilmesini sağlayacak veriler
elde etmek ve yöntemler geliştirmek
önümüzdeki yılların bilimsel çabaları
arasında olacaktır kuşkusuz.
41
yaşıyor ve kendimle başbaşa kaldığım zamanlarda
çok daha yaratıcı, doğru kararlar verebilen ve hatta
önümüzdeki günlerde tekrar motoruma kavuşabilirim
hissiyle çok daha radikal kararlar alabilen birisi oluyorum.
RÖPORTAJ
ÖZGÜN VE FARKLI!
Yani motor kullanmak bir bakıma sizde yenilenmeye
vesile oluyor.
Kesinlikle. Çünkü motor kullanmak, vücudun ayrı bir
adrenalin salgılamasına da neden oluyor. Bu da beni
yeniden yaratıyor.
Ülkemizde motor kullanmak, diğer Avrupa ülkeleriyle
kıyaslandığında risk taşımakta. Bu konuda ne
düşünüyorsunuz?
Türkiye’de motor sürücüsü olmak çok zor. Çünkü
Türkiye’deki trafik kuralları ne yazık ki ihlal edilmek için
yapılmış gibi bir görüntü veriyor. Bizim trafikte kaportamız
bedenimiz. Kaskımız, eldivenimiz ve kalın deri ceketlerimiz
ve korumalıklarımız var. Fakat herhangi bir kaza anında
ölüm oranımız yüzde 50. O yüzden çok dikkatli seyahat
ediyoruz. Karşı tarafın da hata yapabileceğini hesap
ederek yola çıkıyor ve o derece dikkatli ve algılarımız açık
bir halde motor kullanıyoruz.
MEDİCANA SAĞLIK GRUBU Genel Koordinatörü olarak
motora binmeniz nasıl karşılandı?
Benim bir motor alışım hastane grubundaki birçok
doktora da örnek oldu. Route 34 grubunun içerisinde
hastane grubumuzdan çok sayıda doktor, işadamı ve
hatta mühendis var. Benim gibi profesyonel anlamda
yöneticilik yapanlarda var.
Doktorlar çok zor eğitim koşullarından geçen ve
açıkcası kendi çalışma ve eğitim süreçlerinden dolayı
kazançlarını belli bir yaşın üzerine geldiklerinde sahip
olabilen insanlardır. Route 34 Grubunun yarısından fazlası
doktorlardan oluşuyor.
Etkileyici, güçlü ve yenilikçi tarzıyla profesyonel yöneticilik dünyasına dinamizm
getiren MEDİCANA SAĞLIK GRUBU Genel Koordinatörü Reha Özkaya ile
Harley Davidson tutkusunu ve Route 34 Grubunu konuştuk.
23 YILDIR PROFESYONEL YÖNETİCİ
OLARAK ADINDAN SÖZ ETTİREN VE
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK ÖZEL HASTANE
GRUBU OLAN MEDİCANA SAĞLIK
GRUBU’NUN GENEL KOORDİNATÖRÜ
olarak bildiğimiz Reha Özkaya, sıkı bir Harley
Davidson kullanıcısı. Harley Davidson motor
kullanıcılarından oluşan Route 34 üyeleri,
19 Mayıs etkinlikleri kapsamında Samsun’a
geldi. Medicana Sağlık Grubu sponsorluğunda
İstanbul’dan yola çıkan 30 kişilik Route 34 üyesi,
Kurtuluş mücadelesinde Atatürk’ün Samsun’a
geldiği Bandırma Vapuru’nu gezdi. Harley
tutkusuyla bayram coşkusu yaşamak üzere
Samsun’a geldiklerini ifade eden Reha Özkaya ile
Samsun Medicana Hastanesi’nin teras katında bir
araya geldik.
42
Bu tür etkinliklere Route 34 olarak mı katılıyorsunuz?
Evet. Mesela İstanbul trafiğinde motor kullanmaya ve
kullanana da saygı duymaya yönelik çeşitli aktiviteler
Motor tutkunuz sizde her hangi bir değişime sebep
oldu mu?
Motora bindiğim zaman sadece, motorumu, yolu ve yol
şartlarını düşünüyorum. İşi düşünmediğim içinde beynim
motorla yaptığım seyahatlerde tamamen bir arınma
Belki klasik bir soru sormuş olacağım ama motora
başlamanızın ve özellikle Harley Davidson kullanmanızın
bir öyküsü olmalı. Nedir sizi motor kullanmaya sevk eden
hikayeniz?
Yöneticilik hayatımda sosyal olarak kendime ve aileme
fazla zaman ayıramadığımı fark ettim ve tüm hayatımı
işimin kapladığını gördüm. İşle ev arasında geçen yaşantım
içerisinde, pek çok profesyonel yönetici gibi zamanla
monotonlaştığımı ve hatta tükenmişlik sendromuna yol
açacak derecede tükenmeye başladığımı gördüm.
6 yıl kadar önce bir motorsiklet mağazasının önüne gittim.
Daha öncesi bir motorsiklete dahi binmiş değildim. Ben orta
halli bir ailenin çocuğu olduğum için ailemin bana bir bisiklet
alacak dahi imkanı yoktu. Bisiklete ve mobilete binmemişken
önce bunun eğitimini alarak motora bindim.
Peki, bu eğitimler ileri sürüş tekniklerini de içeriyor muydu?
Tabii ki. Ehliyetimi aldıktan sonra bile 3 ay boyunca almış
olduğum Harley Davidson’a binmedim ve özel hocalardan
ileri sürüş teknikleri eğitimi aldım.
43
gerçekleştirdik.
Diğer
araç
sürücülerinde motor kullanıcılarına
karşı saygılı olmaları gerektiğine
yönelik ve bu farkındalığı yaratmak
adına sürüşler gerçekleştiriyoruz.
Çünkü bazı araç kullanıcıları, halen
daha motoru ya da bir bisikleti araç
olarak görmüyor.
Motor kullanıcılarının en sık şikayet
ettiği konu bu.
Ülkemizde
maalesef
motor
kullanıcılarına yönelik bir saygı
henüz gelişmiş değil. Hastanemizin
Hollanda ile bağlantısı olduğundan,
orada söylenen bir şeyi sizinle
de paylaşmak isterim. Orada ‘Bir
bisikletliye ya da motosikletliye
çarpacağınıza yayaya çarpın’ derler.
O derecede trafiğe motoruyla ya da
bisikletiyle çıkanı korumak önemlidir.
Her hangi bir motosikletliye ya da
bisikletliye zarar vermek ehliyetinizi ve
ondan sonraki sürecinizi ciddi şekilde
etkiler.
Peki, gençlerin motor tutkusu
hakkında ne düşünüyorsunuz?
Biz Anadolu’yu karış karış geziyoruz.
Bize motor alacağını söyleyenlere
önce eğitim almalarını söylüyoruz.
Motosiklet alıp hemen yollara
çıkılmamalı.
44
Motor kullanmaya geç başladığınızı
ifade ettiniz. Aileniz yani eşiniz
motor alacağınızı söylediğinizde bir
tepki vermedi mi? Ya da endişeye
kapılmadılar mı?
Motor almaya ailemle birlikte
gittim. Eşim ve çocuklarımla bana
motor baktık. Eşim, motorun üzerine
deneme
amaçlı
oturduğumda
gözlerinin ışıldadığını ve hatta ilk kez
eşimi ailesinden istediğim günkü
kadar heyecan duyduğunu söyledi.
Çocuklarımda motora binmek isteye
bilir ama motora alacakları zaman
mutlaka iyi bir eğitim alacakları yere
gidecekler.
ya da üçüncü otomobili almaya
kalktığınızda büyük oranlarda vergi
ödemek zorunda kalıyorsunuz.
Bizler gelişmekte olan bir ülkeyiz.
Bilincimizi geliştirmek için daha fazla
insana yatırım yapmaya ihtiyaç
var. Bu zamana kadar çok sayıda
etkinliğe ve sosyal projelere Route
34 olarak destek verdik ve projelere
dikkat çektik.
Bu güzel sohbet için teşekkür ederiz.
Çok başarılı ve ihtiyaç duyulan bir
dergide yer almak beni de mutlu
etti. Başarılarınızın devamını dilerim.
Peki, buraya gelirken de bir
endişeye kapılmadılar mı?
Buraya gelirken annemi babamı
aradım. Bana biz şimdiden duamızı
okumaya başladık dediler. Bizler
inançlı insanlarız. Bende, ailemden
biri motor kullanırsa endişelenirim
ama iyi bir eğitim aldıklarında
yaşayacakları kader olmayacaktır.
Avrupa’da motor kullanmakı teşvik
ediliyor değil mi?
Bizim motorlar büyük hacimli motorlar.
Avrupa’da küçük hacimli mootor
kullanımı ve bisiklet üzerine büyük
teşvikler var. Araç kullanımlarında da,
mesela bir otomobiliniz varken ikinci
45
RÖPORTAJ
Romancı Murat Menteş
Roman kahramanları da hastalanır
Eşi aile hekimi olan Murat Menteş, yazarlığın da doktorluğun da bilgelik gerektirdiğine inanıyor.
Tıbbın edebiyat gibi hikayelerle örülü bir alan olduğunu ifade eden Menteş, Balzac, Kafka ve
Bulgakov’un, adı “Köy Hekimi” olan kitapları olduğunu söylüyor. Son zamanlarda üzüldüğü en
büyük şey ise sağlıkta yaşanan şiddet. Bu üzüntüsünü “Eskiden hastaya değer verilmezdi. Şimdi de
doktora değer verilmiyor” sözleriyle ifade ediyor.
46
Samsun Kitap
Fuarı’ndayız.
Hava o kadar güzel, fuarın
içi sevdiğimiz kitaplarla
dolu ve o kadar baştan
çıkarıcı ki…
Kitaplara benim gibi
heyecan duyarak bakan
öğrenciler, genç pırıl pırıl
insanlar…
Memlekette neredeyse her
şeyin ters gittiğine inanasım
gelmiyor. OT Dergisi’nin
standına yöneliyorum.
Karşımda Murat Menteş.
Murat Menteş, genç
kuşağın en önemli
romancılarından biri.
Hemen söyleşiye başlamak
istiyorum ve “Sendeki hayal
gücü kimsede yok ağbi!”
diyorum. Gülümsüyor,
gülümsüyorum. Yanında
bir misafirinin olması
nedeniyle onların sohbetini
bir müddet yanlarında
izliyorum. Sonrasında göz
göze geliyoruz ve recort
başlıyor.
Aile
hekimlerimize
ve
özel
hastanelerde çalışan doktorlarımıza
yaptığımız ziyaretlerde en çok
takip ettikleri yazarın siz olduğunu
öğrendik.
Doktorlar
arasında
sevilmenizin nedeni sizce de ne
olabilir?
Bunu bilmiyordum. Çok memnun
oldum. Sanırım, yazarlık da, doktorluk
da bir tür bilgelik gerektiriyor. Yani
insan hasta olmasa da deva arar.
“Sahih” kelimesiyle “sıhhat” kelimesi
akraba. “Her işin başı sıhhat” deriz.
Doğru. Fakat sıhhat, sadece “hasta
olmama hali” değil. Bedenen
sağlıklı olup, manasız, boş bir ömür
geçirmeyi kazanç sayamayız.
tedavi; tamirden farklı olsa gerek.
Yunus Emre bize önemli üç bilgi
sunar: 1- Hiçbirimiz Tanrı değiliz.
2- Hayatımızda, canımızdan daha
değerli bir şey olmalı. 3- Tek tek
hayatlarımız vardır, fakat bir de
hepimizi kuşatan bir hayat var.
Son iki maddeyi biraz açar mısınız?
Hayatın manası, hayattan daha
değerlidir. Vefat etmiş, yani sağlığını
tümüyle yitirmiş, artık sağ olmayan
birçok insanı saygıyla, rahmetle,
sevgiyle anıyoruz. Neden? Çünkü o
kişilerin bu dünyaya, bizim hayatımıza
Bir keresinde “Yunus Emre okumamış
bir cerrahın beni ameliyat etmesini
istemem” demiştiniz. Neden?
Çünkü bizler robot değiliz. Ameliyat,
47
kattığı değerler var. Artık sağ olmasak
da, emeğimizin, eserimizin manası
canlı kalabiliyor. Sadece bu da değil.
Diyelim sevgilinize çiçek verdiniz. O
çiçeklerin anlamı, çiçeklerden daha
değerli değil mi?
“Hepimizi kuşatan hayat” derken
de benzer bir şeyi mi kastettiniz?
Hepimiz öleceğiz. Fakat hayat
devam ediyor. Böyle bir şey nasıl
olabilir? Paradoksal bir durum değil
mi? Sevgi, merhamet, cömertlik
gibi duyguların tümü “yaşatmaya”
yöneliktir. Birine güzel sözler söyler,
moral verirsin. Mutlu olur. Mutluluk,
bağışıklık sistemini güçlendirir. İyi
insanların tümü, hayattan yanadır.
Yaşatmaya bakarlar. Kıskançlık,
nefret, öfke gibi duygular da ölümcül
bir etki doğurur. Velhasıl, ömrün
her anını ve giderek tüm hayatı
“iyileştirmek” gerekiyor. Size daha
ilginç bir şey söyleyeyim…
Buyurun?
İnsanlar,
hayvanlar,
bitkiler
canlıdır.
Ağaç
dikmek,
kediköpekleri beslemek, ne bileyim,
çevremizdekilere elimizden gelen
her konuda yardım etmek, insanları
yüceltmek iyidir. Tamam. Bir de
mesela harika bir bina yaptığınızı
düşünün. Mesela… Süleymaniye,
mesela La Sagrada Familia gibi
bir yapı. Bu binalar canlı değildir.
Gene de hayata anlam kadar. Bir
şiir, bir şarkı, bir film, bir kazak… canlı
olmasa da hayatın iyi, güzel, doğru
bir nitelik kazanmasına hizmet eder.
Gelgelelim, bir tek iyi bina yeterli
değildir. Mimari uyum önemlidir.
Yani, hayat hepimizin hayatı, ortak
olduğu ölçüde yaşanmaya değer
hale gelir.
Tıptan biraz uzaklaştık sanki?
Hiç sanmıyorum. Tıp da edebiyat
gibi, hayatın kendisi gibi hikayelerle
örülü bir alan değil mi? Bir de tıp
hikayeleri var: House MD adlı diziyi
çok severim. Sıra dışı bir doktorun
maceralarını anlatır. Kimi doktorlar,
Dr. House’un taktiklerini gayri ahlaki
buluyor, gene de çok güçlü bir dizi.
Patch Adams, Awakenings gibi filmler
de iyidir. Edebiyatta da yüzlerce
doktor hikayesi vardır. Anton Çehov,
yazabilmek için hekimliği bırakmıştı.
Balzac, Kafka ve Bulgakov’un, adı
“Köy Hekimi” olan kitapları vardır.
Harlan Coben’in “Başka Şansın
Yok” adlı romanının kahramanı da
doktordu.
roman kahramanları da hastalanıyor,
yaralanıyor, ruhsal sorunlar yaşıyor. Ben de
onları doktora götürüyorum.
Sizin gibi ünlü bir yazar sağlığına
özen gösteriyor mu? Nelere dikkat
edersiniz?
Pek sayılmaz. Alkol kullanmıyorum.
Kilo almamaya çalışıyorum. Dişleri
düzenli fırçalıyorum. Hepsi bu.
Sigarayı bıraksam iyi olacak. İyi
beslenmeden anladığım, az yemek.
Siyasetimizi kötü yapan ne?
Türkiye’de siyaset bir kısır döngü içinde.
Demokrasinin seyrelmesi, siyasetimizi bir
‘Emir verme ve emir alma’ kalıbına oturttu.
Hatta, tapınmaya varan ifadelere şahit
oluyoruz. Onurlu insanlar emir vermek de,
emir almak da istemezler. Krala falan
tapmazlar.
Türkiye’nin sağlık politikalarını nasıl
buluyorsunuz?
Eskiden hastaya değer verilmezdi.
Şimdi de doktora değer verilmiyor.
İhbar hatları kuruluyor, hastalar
doktorlara karşı kışkırtılıyor sanki.
Politikacılar; tıp ahlakını ve hekim
yeminini göz ardı ediyorlar. Bakanlık
da hekimlere fazla sorumluluk
yüklüyor; hekimlerin yetkilerini ve
imkanlarını fazlasıyla kısıtlıyor. Aile
hekimleri boykot yaptı. Bu çok
düşündürücü bir durum. Hükümet
sağlık alanında çok başarılı olduğunu
iddia ediyor. Buna inanmak zor. Hele
ki medeni bir düzey yakalandığını
düşünmüyorum.
Peki, sanatın siyaseti konu etmesi?
Mesela siz, siyasi bir roman yazmayı
düşünmez misiniz?
Gerçekler romanlardan daha ilginç.
Bugünün siyasetçileri, korku romanlarında
bile yok.
Bir aile hekiminiz var mı? Aile
hekiminiz
size
yeterince
ilgi
gösteriyor mu?
Aile hekimim var. Onunla evliyim.
Hastalandığım zaman, genellikle
“Öpeyim geçer” diyor.
Romanlarınızda
tıbbi
konuları
detaylı bir şekilde anlatıyorsunuz.
Eşinizin doktor olması sayesinde
mi?
Eşime
saçma
sapan
sorular
soruyorum. O da bıktı. “Kurşun karın
boşluğundan girip arkadan çıkarsa
ne olur?”, “Lösemili bir çocuğun
ameliyatı için kaç para gerekir?”,
“Çok yaşlı bir adamın enikonu
zindeleşmesi için hangi ilacı alması
lazım?”, “Hamile bir kadın karate
yapabilir mi?”… gibi onlarca soru.
Aile çevresinde çok sayıda doktor
bulunduğu için şanslıyım. Çünkü,
48
Bir yazınızda ‘Siyasi roman yazsam
bugünün siyasetçileri kadar kötü
adamlar yazamazdım’ dediniz. Birazda
siyasi gündem hakkında konuşalım
diyorum.
Tatsız bir mevzu.
Neden?
Çünkü bir ülkede ne kadar çok siyaset
konuşuluyorsa, o ülkede hayat o kadar
kötü demektir.
Sık
sık
kadın
haklarına
vurgu
yapıyorsunuz. Kadın meselesi neden
önemli?
Uygarlığın düzeyi, kadının konumundan
belli olur. Türkiye’de tüm iyi kadın yazarlar
medyadan kovuldu. Yürürlükteki gaddar
maçoluğun
bedelini
hepimiz
ağır
ödüyoruz. Şefkatli, nazik, yumuşak bir ses
yok artık medyada.
OT Dergisi’nde ‘Beyaz Bluzlu Kız’ başlıklı
bir yazı yazmıştınız. Medyanın ötesinde
genel bir kadın sorunundan söz
ediyorsunuz…
Türkiye,
kadınların
dehasından,
enerjisinden,
sezgi
gücünden
faydalanamıyor. Kadınlara “Başını ört,
başını aç” dedik. Centilmen olamadık.
Bülent Arınç “Kadınlar gülmesin” dedi. Yüz
binlerce kadını diri diri gömdük aslında.
İş yok, gelir yok, umut yok… 28 Şubat
sürecinin de tek mağduru kadınlar oldu.
İslamcı erkekler iktidara geldi, fakat kadınlar
diplomasız, işsiz, yapayalnız kaldılar.
Birazdan sizi dinlemek isteyenlerle sohbet
edeceksiniz. Bize zaman ayırdığınız ve
bu güzel sohbetiniz için teşekkür ederim.
Derginiz elimde ve şunu söylemeliyim ki
harika bir içerik sunuyorsunuz. Benim de
eşim aile hekimi olduğundan biliyorum,
böylesine bir dergiye sahip olmaktan o da
mutlu olacaktır. Başarılar dilerim.
49
RÖPORTAJ
Kişiye Özel Duvar Kağıdında
Evinizin duvarlarının ya da çalışma alanlarınızın kendi tarzınızı
yansıtmasını istemez misiniz? Kişiye özel duvar kağıdı ‘Altowall’
ile duvar kağıdında alışılagelmiş desenlerden kurtuluyorsunuz.
Geniş bir ürün yelpazesine sahip Altowall’un sıra dışı desenleri ile
kendi tarzınızı hayata geçirmeniz mümkün.
Serkan KAYA
Reklamcı ve Mimarların biraraya
gelerek Samsun’da hayata geçirdikleri
kişiye özel duvar kağıdı projesi ‘Altowall’,
geniş ürün yelpazesi ile duvar kağıdında
alışılmış olana son veriyor. Altowall
markasının kurucularından olan Mimar
Serkan Kaya ve Reklamcı Cemalettin
Uzun, ürün çeşitliliklerini her zaman
yenileyerek yeni desen ve modeller
üretmeye de devam ediyor.
SIRA DIŞI DESENLER
DUVARLARA YANSISIN
Duvar
kağıdında
alışılagelmiş
olandan farklı ve hayal gücünüzü
genişletebilecek, sıra dışı desenler ve
panoramik çalışmalar sunuluyor. Size
özel duvar kağıdı yaratan Altowall
13 farklı koleksiyondan oluşuyor.
Bu koleksiyonun içerisinde el çizimi
illüstrasyonlar da bulunuyor. Koleksiyona
yeni eklenen ‘yaratıcı, urban, hayal ve
kesit’ serilerini mutlaka görmelisiniz.
KARARSIZ KALDIĞINIZDA
PROFESYONEL DESTEK
Duvar kağıdı kullanmakta belki de
en fazla endişe duyulan nokta,
duvar kağıdının da bir müddet sonra
vücudunuza
yaptırdığınız
dövme
gibi sıkıcı bir hal alması. İşte tam da
bu noktada Mimar Sinan Kaya ve
beraberindeki ekip, duvar kağıdını
uygulamak istediğiniz alanda sizin
tarzınıza uygun, sıkılmayacağınız hatta
el çizimi illüstrasyonlar da yapılarak,
profesyonel bir destek sunuyor.
Duvar kağıdı sektöründe kısa sürede
yükselişe geçen Altowall, vinil, yıkanabilir
ve silinebilir duvar kağıtlarıyla kaliteden
de ödün vermiyor.
50
Kişisel duvar kağıtları tasarımları için
www.altowall.com’u ziyaret
edebilirsiniz.
51
TEKNOLOJİ
S6, 85 dakikada tam şarj oluyor. Kablosuz şarj özelliği ile
de telefonunuzu kablo derdi olmadan şarj edebilirsiniz.
Galaxy S6 ve S6 Edge, kablosuz şarj cihaz cihazlarının
çoğuyla uyumlu.
AKILLI TELEFONUN GELECEĞİ:
GALAXY S6 VE S6 EDGE
Yeni Samsung Galaxy S6 ve S6 Edge; fark yaratan tasarımları, yenilikçi kamera
özellikleri, hızlı ve kablosuz şarj olanaklarıyla akıllı telefon teknolojisinin geleceğine şekil
veriyor.
Fütüristik tasarım
Galaxy S6 Edge’in en önemli farkı, çift yan ekrana sahip
olması. Kavisli yan ekranlar sayesinde sizi arayan bir video
izleme deneyimi yaşabilirsiniz. Galaxy S6 Edge’in bir diğer
benzersiz özelliği ise, cihaz yüzüstü konumdayken bile
arka yüzdeki sensöre dokunarak çağrı reddetme işlevini
kullanabilmeniz. Ayrıca yan ekrana koyabileceğiniz kısa
yollarla mesaj uyarılarını görebilir; en sık kullandığınız beş
kişiden biri size ulaşmak istediğinde, yan ekrandan her biri
için ayrı renkte ışıklı bildirim alabilirsiniz. Yan ekranlardan
saate, hava durumuna ve küçük uygulamalar ekleyerek
birtakım içeriklere de erişebilirsiniz.
Daha net fotoğraflar
Galaxy S6’da Otomatik Nesne Takip Özelliği bulunuyor. Bu
sayede fotoğraflamak istediğiniz nesne nereye hareket
ederse etsin, net fotoğraflarını kolayca çekebilirsiniz.
Hızlı Başlatma Özelliği ile sadece 0.7 saniyede kamera
moduna geçerek hiçbir anı kaçırmamanızı sağlıyor. 16
MP arka kamerayı açmak için tek yapmanız gereken,
ana ekran düğmesine çift tıklamak. Ayrıca daha fazla
ışık sağlayan F1,9 diyafram değerine sahip ön ve arka
kamera ile karanlık ortamlarda daha aydınlık fotoğraflar
çekebilirsiniz.
Metalin ve camın harika uyumu
Yeni Galaxy S6 uçak yapımında
kullanılan alüminyumdan üretilmiş.
Galaxy S6’nın üzerinde bulunan
2.5D Gorilla Glass 4 cam da
oldukça dayanıklı. Dinamik arka
yüzey kaplaması ile, ışığı yansıtırken
telefonun renk değiştiriyormuş gibi
görünmesini sağlıyor. Galaxy S6’ya
özel sunulan Clear View Kapaklı Kılıf,
ayna olarak da kullanılabiliyor. Bu kılıf
üzerinden bildirimlerinize erişebilir, hatta
çağrılarınızı cevaplayabilirsiniz.
Hızlı ve kaplosuz şarj olanakları
Samsung Galaxy S6 sadece 10
dakika şarjda tutarak dört saat süreyle
kullanabilirsiniz. Galaxy S5’ten yüzde
33 daha hızlı şarj edilebilen Galaxy
52
53
OTOMOBİL
KONFOR, ZERAFET VE PRESTİJİN ADI
MERCEDES C200 BLUETECH
Mercedes. Abartıya kaçmayan çizgiler, sade ama seçkin
bir ortam yaratıyor. Gösterge tablosu, sade ve anlaşılır
yapısıyla beğeni kazanırken, orta konsolda havada asılı
izlenimi veren multi medya ekranı araca ayrı bir hava
katıyor. Koltukların yanal desteklerine kavis verilmiş ve
daha aşağıya konumlandırılarak sportif karakterinin altı
başarıyla çizilmiş. Bagaj hacmi ise oldukça geniş, öyle ki
dört yetişkinin eşyalarını alabilecek kadar geniş.
KONFOR VE YOL TUTUŞ
Direksiyona dinamik ve spor bir görünüm verilmiş. Bu
görüntüsü rüştünü de ispatlar nitelikte, yol tutuşunuzu
daha rahat ve kararlı hale getiriyor. Yol tutuş kabiliyeti
tartışmasız bir şekilde yüksek olan otomobil, spor modda
kullandığınızda daha da belirginleşen sert süspansiyon
sistemine rağmen beklentinin de üstünde bir konfor
seviyesi sunuyor. Bu otomobil yalıtım konusunda diğer
tüm otomobillere ders verecek nitelikte, öyle ki dizel
motorunun sesini duyabilmek için iyice kulak kabartmanız
gerekiyor.
HAYATI KOLAYLAŞTIRAN FİKİR
Varsayalım ki eliniz poşetlerle ya da çantalarla dolu.
Hadi diyelim ki hava felaket derecede de yağışlı. Bagajı
açmak için elinizdeki paketlerin çamur olmasına razı
olmanız gerekecek. İşte Mercedes C 200 BlueTEC,
hayatı kolahylaştıran çözümler sunuyor. Ayağınızı bagaj
üstündeki logo hizasında oynattığınızda, aracınızın
anahtarı cebinizde olsa dahi logo altındaki sensör kapıyı
açıyor. Aynı şekilde yan kapıları da açmanız mümkün.
Güvenlik mi? Şaka mı yapıyorsunuz? Bir Mercedes’in
içindesiniz ve bu konuya değinmeye dahi gerek
duymuyorum.
Mercedes’in orta sınıftaki temsilcisi C serisi, yeni turbo beslemeli dizel motoru ve otomatik şanzımanıyla,
konfor, verimlilik ve prestij arayanlara göz kırpıyor.
Mercedes C 200 BlueTEC AMG, dinamik
tasarımıyla
dikkat
çekiyor.
Tamponlarda
kullanılan siyah eklentiler ve AMG jantlar araca
daha da sportif bir görünüm kazandırıyor. Uzun yol
yarışları için hazırlanmış bir görünüme sahip olan
Mercedes C 200 BlueTEC AMG, gaz verildiğinde
asfalta tırnaklarını geçiriyor ve yoldaki dalgalar
tarafından zıplatılmak yerine yolun durumuna
uyum sağlıyor. Virajlarda dışa doğru savrulmak
yerine bariz bir şekilde viraj içine doğru aracın
yöneldiğini görüyorsunuz.
İÇ MEKAN
İç mekana ilk geçildiğinde dikkat çeken unsur,
artan genişlik oluyor. Zira ön bölümde geniş
bir yaşam alanı sunulurken, arka bölümde
diz mesafesinin hissedilir derecede artırıldığı
görülüyor. Baş mesafesi arkada uzun boylular
için sıkıntı yaratabilir ama iç mekan klasik bir
54
Mercedes C200 Bluetech’de
motor kapatıldığında el freni
otomatik olarak devreye giriyor.
Vites seçildiğinde ise el freni
otomatik devreden çıkıyor
55
YAZAR
Dr. Hatice BOLATCAN
hikayesi, gizemi insan ruhuna yolculuk yaptıran etkisi
olduğunu hissettim. Her biri sanki uzun bir filmdi…
Sergiyi gezdiğim saatler içinde dış dünyadan çekilip
alınmıştım. İnsan ruhuna yapılan terapi gibi…
YENİ NESLİN
TANIMADIĞI DAHİ
Düşünün ki, 1951’li yıllar ve Adana’nın Osmaniye ilçesi’nde
bir köy. Bu köyde sekiz çocuklu bir ailede gözlerini açan
bir çocuk. Adana’nın bir köyünde hayata başlamak o
yıllarda oldukça çetrefilli bir durum. Elinizde çorak topraklar
ve bakmakla mükellef olduğunuz geniş bir aile var. Şahin
Kaygun…
Böyle bir ailede dünyaya gözlerini açan ve zamanın
gelmiş geçmiş en iyi fotoğrafçısı olarak tanınan bu dahi
adam, İstanbul’da gerçekleştirilen bir sergide karşıma çıktı.
Yer İstanbul Modern Sergisi. Asıl ününü çektiği sanatsal
fotoğraflarla sağlamış olsa da bu dahinin Türk sinemasına
kazandırdıkları öyle hiç de yabana atılacak gibi değil.
Şahin Kaygun’un sergisini gezerken edindiğim bilgiler
arasındaydı; “Ben fotoğraf çekmem, yaparım” dediği.
Düşünün bir fotoğraf sanatçısı, gördüğünü çekmiyor yani
objektifini bir nesneye doğrultup deklanşöre basmıyor.
Nesneleri, insanları ve çevresindeki herşeyi öylesine
kurguluyor ki, adeta usta bir resim sanatçısının tabloları gibi
çektiği herşey ama herşey sizleri büyülüyor. Kısa sürede
Kaygun’un fotoğrafları sizi etkisi altına alıyor.
Fotoğraflarının bazılarında sanatçı sadece kendi
okuyabileceği şekilde notlar yazmış. Kaygun’un çektiği
fotoğraflar üzerine bir nevi kendine mektup, günlük yazdığı
hissine kapıldım. Yazılar fotoğrafı görenler için mesaj
içeriyor mu yoksa sanatçı fotopentürü yaratırken yaşadığı
duygu durumunu mu işlemiştir? Bilinmez… İnsanda
fotoğrafın içine girme, sanatçının gizemli yolculuğunda
O’na eşlik etme isteği uyandırıyor. Sergi son derece çarpıcı,
gizemli, olağanüstüydü. Sergiyi gezerken her fotoğrafın bir
56
Lise yıllarında resim yaparak hayatını kazanmaya
başlayan Şahin Kaygun 1969 yılında Güzel sanatlar
eğitimini fotoğraf ve grafik dallarında yaptı. Grafik
ve fotoğraf birbirini besleyen iki sanat dalıdır.
‘’Belgeselci tavırdan çok olayı yaratmaktan yanayım.
Sanatçının çağını belgelemesi yerine yaratması
gerekir’’ görüşüne sahiptir Kaygun. 1970ler siyahbeyaz fotografik dönemdir. Fotoğraf üzerine yaptığı
deneysel çalışmalarla polaroid film kavramını
Türkiye’ye kazandıran bir değerdir Kaygun. 1984
yılında Türkiye’deki ilk polaroid sergisini açtı. Daha
doğuş anında fotoğrafa yaptığı müdahalelerle
rastlantısallığa
yer
bırakmamıştır.
Çizimlerle
fotoğraflarına olağanüstü bir şekil verir.’’Ben fotoğraf
çekmem, yaparım’’ diyen sanatçı çizimler yaparak,
yazarak, işleyerek fotoğraftaki istemediği detayları
ortadan kaldırarak ”fotopentür” denen fotoğraf-resim
arası eserler oluşturdu. Fotoğraftan resim, resimden
fotoğraf yapılabileceğini gösterdi. Aslında fotoğraf
malzemelerini araç olarak kullanıp, kendi kurduğu
dünyaları açığa çıkarır Kaygun. 1984’teki polaroid
sergisinin ardından Ankara Sanat Kurumu ödülünü
alan ilk fotoğraf sanatçısı oldu. O’nun sanat dallarını
bir araya getirme çabası hep vardı.
Sanatçının Uluslararası Polaroid Koleksiyonunda yer
alan eserleri, koleksiyonu 2011 yılında satın
Alan Viyana’daki West Licht Müzesi’ndedir.
Fotopentürlerde simgesel anlatımlar, kolajlar,
fantastik kurgular yer alır. Masada oturan çıplak
kadının önünde bir bebek başı yer alan fotoğrafı,
fantastik kurguya örnektir. Kadın bedeni, oyuncak
bebekler, deniz kabukları, ölü kuş gibi tekrar eden
figürlerde düş ve gerçeklik bir aradadır.
Devrimler yalnız kan dökerek, siyasal ve sosyal
coğrafyaları değiştirerek yapılmaz.
Şahin Kaygun bir sanat devrimcisidir. Fotoğraf ve
sinema arasındaki sınırı giderek yakınlaştırıp,
fotoğraf ve sinema sanatına yepyeni bir bakış açısı
kazandırmış, kuralları yeniden yapılandırmıştır.
Her devrimci gibi O, zamanın önünden gitmiştir.
Şahin Kaygun yakınındaki insanları çok kereler
fotoğrafladığı halde,”Sanat İnsanları”nı çoğunlukla
bir kez fotoğraflamıştır. Bir sanat insanını bir kez
fotoğrafladıktan sonra bir anlamda unutmuştur.
Bellekte iz bırakan ‘’anıtsal’’ nitelikte tekil fotoğraflar
kalmıştır geride. Sanat insanlarını kendi yorum
merceğinden yansıtır. Bu seri uzun sürede oluşsa da
rastlantısal olarak bir araya gelmemiştir. Kaygun’un ışık
oyunlarına değer veren yanı sanat insanları serisinde,
plastik değerlerine önem veren yanı siyah-beyaz
fotoğraflarında ortaya çıkmıştır.
Hiçbir akım ve ekole bağlı kalmayan
sanatçı çıplağın yüzünü bir nesne
ile kapatır ya da onu erotik bir
halüsinasyon girdabı içinde gösterir.
Kaygun’a göre fotoğraf bir sanatçı
üretiminin merkezinde yer alan
etkinliktir.
Portre Kaygun’un gözünde her
zaman en önemli fotoğraf türü
olmuştur.
Fotoğraf
alanında
deneyselciliği, girişimciliği ön planda
tutsa da ‘’klasik’’ portreye hep ilgili
kaldı. Fotoğrafa müdahale ederek
resime yakın fotoğraf elde ettiği son
yıllarda bile portreler çekmekten
uzaklaşmadı. Fotoğraflara kendi
benliğinden bir şeyler yansıttığı için
hep kendi portresidir Kaygun’un
gerçekleştirdiği.
‘’Eski
Zaman
Denizleri’’
Britis
Museum’da
çektiği
heykellerin
fotoğraflarından oluşur.
Kaygun’a göre sinema sanatların
buluştuğu noktadır. Kişiselliğini en
yoğun sinemada yansıttığını söyler.
Bu sebeplerden ötürü sinemaya
‘’vurgun’’dur Kaygun. 1987’de Afife
Jale, 1988’de Dolunay Filmlerinin
yönetmenliğini
yaptı.
Dolunay
Filmi başta Cannes olmak üzere
birçok uluslararası film şenliklerinde
boy göstermiştir. Atıf Yılmaz’ın
yönetmenliğini yaptığı Dul Bir Kadın,
Adı Vasfiye ve Ah Belinda filmlerinin
sanat yönetmenidir. Ömer Kavur’un
Anayurt Oteli Filmi ve İmpulse
Deodorant reklam filminin de sanat
yönetmenidir Şahin Kaygun.
Kaygun’un Kültür Bakanlığı tarafından
oluşturulan Yüksek(!) Sinemacılar
Masasında reddedilen senaryosunun
kötü bir öyküsü vardır maalesef.
Şahin Kaygun’un senaryosu üyelerin
tamamı tarafından geri çevrilmiş.
Bir senaryo beğenilir beğenilmez
buna sözümüz yok. Ancak Şahin
Kaygun senaryoyu geri istediğinde
Sayın(!) Memduh Ün Şahin Kaygun’a
‘’kardeşim ben o senaryoyu yaktım.
Sobaya atıp yaktım’’ karşılığını
vermiş. Memduh Ün’ün bu sözü Türk
Sinema tarihine kara bir leke olarak
geçecektir. Toplumun üstünde kabul
edilen bir yönetmen sanatçı kendi
meslektaşının eserini yakarsa bu
primitif mantıkla o toplumda heykeller
kırılır,kitaplar yakılır,resimler yırtılır,filmler
yakılır.. Bazı çevreler de sanat ve
sanatçı
düşmanlığı
yapacaktır.
Siyaset te kirli yapılacaktır…
Şahin
Kaygun’un
arkadaşı
Ali
Raşit Karakılıç 2004 yılında Adana
Büyükşehir
Belediyesi
75.
yıl
sanat galerisinde kendi yaptığı
fotopentürlerle bir sergi açtı. Bu
sergiyi Şahin Kaygun’a ithaf etmiştir.
Kanımca bir sanat dahisi olan Şahin
Kaygun’un filmleri başta Adana
Altın Koza Film Festivali olmak
üzere Türkiye’deki film festivallerinde
gösterilmeli, yeni neslin O’nu tanıması
için fırsat yaratmalıyız.
7 Aralık 1992’de kırkbir yaşında
ölümü bir yıldızın erken kaymasına
benzer. Kısa ömrüne uzun bir ömre
sığacak işler sığdırmıştır. Yeni neslin
ilham alabileceği sanatçı yaptığı
işlerle belki de bizlerden uzun
yaşayacaktır…
Türkiye’de sanata ve sanatçıya
gereken önemin verilmesi dileğimle!..
Sanat dolu bir yaşam dilerim.
57
GEZİ
Dİnlenmek İçİn harİka
bir Akdenİz durağı
MARSİLYA
58
Marsilya’ya uzaydan baksaydık, bir konteynır
karmaşasıyla başımız dönebilirdi. Malum; burası
Akdeniz’in en büyük liman kentlerinden biri. Ama şehrin
içine girdiğinizde sıcak, huzurlu, bir o kadar da dost bir
mahalleye düşmüş gibi oluyorsunuz. Marsilya, şaşırtıcı
ölçüde temiz bir deniz ile 2 bin 500 yıllık iyi korunmuş
tarih ve kültür mirasını bir arada bulabileceğiniz bir yer.
Sokaklarında özgürce aylaklık yapabileceğiniz kısa bir
bahar tatili için cazip bir seçenek!
59
Marsilyada çok sayıda balık
çorbacısı var
Marsilya’nın üç –dört temel özelliği var. Başta denizciliği
geliyor. Avrupa’nın ilk dört limanından biri olan Marsilya’da
denizciliğin tarihi 2 bin 600 yıl önceki kuruluşuna gidiyor.
Şehirleri istila edilen bugünkü Foça halkı gemilerine binip
kıyı kıyı dolaşıyor, bu tarih ve deniz kokulu kentte de
yerleşimi başlatıyorlar. Yani bu kenti bize sempatik kılan
bir Anadolu kökeni var.
İkinci özelliği şehri Fransa için farklı kılan bir ayrıntı. 1789
devriminden 3 yıl sonra, Marsilya’dan 6 bin gönüllü,
Fransız Devrimi’ne katılmak üzere Paris’e yürürler. Bu zorlu
yürüyüş sırasında ağızlarından düşürmedikleri marş kısa
süre sonra ‘La Marseillaise’ yani Fransa milli marşı olarak
kabul edilir. Anlayacağınız Akdeniz’in bu asi denizcileri,
Fransa’nın kalbinde de vazgeçilmez bir yere sahip.
Marsilya’nın en izbe sokaklarında bile
YANKESİCİLİK, HIRSIZLIK PEK GÖRÜLMEZ
Üç; Marsilya bir yaşayan tarih. Eski limanın çevresinden
tıpkı bir ağacın yaş halkaları gibi çember çember yayılan
kent dokusu, bugün Avrupa’nın olduğu gibi korunan en
geniş eski yerleşim birimlerinden birini teşkil ediyor. Çok
lüks olmasa da, bu kent örgüsü içinde seyahat bir zaman
tüneli hissi yaratıyor. Eşsiz.
Dört, Marsilya’da istisnasız bir restoranın kapısında
göreceğiniz gerçek balık çorbası levhaları aslında şehrin
alçak gönüllü ve bir o kadar da asil, paylaşmaya dayalı
yemek kültürünün yansıması. Balık çorbası, yoksul balıkçı
kent halkının yaşamını idame ettirmek için denizden
çıkan- ticari değeri olmayan- balık ve kabuklularla dev
kazanlarda kaynatılan ve mahalledeki herkesin paylaştığı
60
halk çorbasından üretilmiş bir lezzet arayışı. Aslında ucuz
balıklarla üretilen çorba, lezzet ile piyasa değerinin
doğru orantılı olmadığının en önemli kanıtlarından
biri. Marsilya, 2 bin 600 yıllık tarihi boyunca, denizciliğe
dayalı ekonomisine paralel olarak Güney Avrupa’nın çok
kültürlülük merkezlerinden biri olmuş. Bu özelliği bugünkü
2 milyona yakın nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan
Kuzey Afrikalı ve göçmen azınlıklarla sürüyor. Bu kozmopolit
nüfus, barış ve huzur içinde birarada yaşama yeteneği
göstermesiyle ünlü. Marsilya’nın en izbe sokaklarında bile
yankesicilik, hırsızlık pek görülmez. Marsilyalılar genellikle
mutlu ve huzurlu insanlar.
ŞEHİRDE KISA BİR TUR
Mümkünse bir araba kiralayın ve yürüyerek görebileceğiniz
Marsilya’nın biraz ötesini kolayca keşfedin. Zaten iki
öenmli rota var: Birincisi kuzeyde, liman mahallesinin
kıyısında bir gezinti ve eğer sabah erken kalktıysanız kentin
kuzey batı ucundaki köy. Bu balıkçı köyü, Marsilya’nın
Mistral rüzgarıyla parlayan büyülü güneş ışığına aşık olup
hayatlarının bir bölümünü burada geçirmiş ünlü ressam
ve Zola gibi düşün insanlarına ev sahipliği yapmış. İkinci
rota ise limanın güneydoğusundaki yamaçlar. Notre
Dame de la Garde Katedrali. Marsilya ve limana hakim,
eski günlerin inziva tepesinde kurulmuş bu kilisenin 40
metrelik çan kulesi ve tepesindeki altın yaldızla kaplanmış
Meryem Ana büstünü yakından görmek son derece
etkileyici. Sonra şehirden çıkalım artık. Marsilya’da altınızda
bir araba da varsa yapabileceğiniz en güzel öğleden
sonra gezisi, yarım saat mesafedeki Cassis balıkçı köyüne
gitmek olacaktır.
İHTİŞAMLI LES CALANQUES
Calanque, kireçtaşı kayalar arasında denizin
derinlemesine açtığı ince, uzun koylar demek.
Bunun dünyadaki en muhteşem örnekleri de
Marsilya ile Cassis arasındaki 24 kilometrelik
sahilde. Zaman zaman kıyı yarlarının yükseklikleri
400 metrelere kadar ulaşan bu dar ve uzun
koyların dibinde, kristal gibi bir kum tabakası,
mercanlar ve eşsiz bir denizaltı yaşamı var. 2012
yılında bu sahil şeridi Fransa tarafından milli park
olarak tescillendi. Çoğunluğunda otomobile giriş
yasaklandı ya da kısıtlandı. Bu koylar, özellikle
yazın yat turizmi ve Marsilya’dan günde birkaç
kez hareket eden günübirlik teknelerle ulaşabilen
harika deniz durakları. Kışın ise birkaçındaki
güzel balıkçı restoranları eşsiz tatlar sunuyor.
Çevredeki kayalıklardan, kapasitelerinin izin
verdiği az sayıdaki müşteriye yerel ve taze, hatta
günlük lezzetler hazırlayabiliyorlar. Bölgeyi ziyaret
etmek isterseniz gidebileceğiniz 27 tescilli koy var.
Bunlardan en derin yarlarla süslü olan koylar, en
fazla yerleşime sahip koylara kadar otomobille
ulaşım var. Dik bir yamaçtan, tek şeritlik bir yoldan
10 dakika aşağıya inmeyi göze alıyorsanız, şahane
bir deneyim. Sadece, milli park statüsü olduğu için
koylara arabanızı park etmek için 5 euro ödemeniz
gerek. Deniz ve yüzme açısından en muhteşemleri
olan Port Pin ve En Vau koylarına ise artık arabayla
gitmek yasak. Ya birkaç saatlik 300 metrelik irtifa
farklı bir yürüyüş yapacaksınız ya da Marsilya ve
Cassis’den hareket eden teknelerle gideceksiniz.
Fakat bu tür koylara denizden girmek her zaman
için muhteşemdir.
61
ÖD
Ü
ÇENGEL BULMACA
Yukarıdan Aşağı
Soldan Sağa
1. En meşhur dexketoprofen preparatı
2. Afrika’da salgın yapan ölümcül bir viral hastalık
3. latince kalp
4. Prestijli bir araba markası
5. Karaelmas
8. uyluk kemiği
9. Çorum aile hekimleri derneği başkanı (Resim 2)
11. Kenelerin neden olduğu hastalık kısaca
14. Alman müzik topluluğu (Resim 3)
15. Çek Cumhuriyeti’nin başkenti
16. Ünlü bir müslüman tıp bilgini
18. Mektupların üzerine yapıştırılır
19. Mesleki sorumluluk sigortası kısaca
21. Mustafa Kemal Atatürk’ün yazdığı kitap
22. akut romatizmal ateş
23. Bir betabloker
29. Nimesulid içeren bir jel
24. Kaşıklı bir demir preparatı
30. karaciğer yetmezliğinde oluşan durum
27. Bir proton pompa inhibitörü
33. bir bağlaç
28. Resimdeki sanatçı (Resim 4)
37. Kısaca “Halk Sağlığı Müdürlüğü “
6. basur hastalığı
7. Hababam sınıfının yazarı
10. Rusya’nın başkenti
12. Uzunluk ölçüsü birimi
13. Milyonlarca donmuş göktaşından oluşan
göktaşları kuşağı
17. kıl kurdu hastalığının bizim dilimizdeki adı
20. dalak büyümesi
25. Kansızlık hastalığı
26. Osmanlıda bir devre ismini veren çiçek
28. Latince göz
31. Bir insülin preparatı
32. Testislerin iltihabı
34. ZAHED başkanı (Resim 1)
35. Telefon sözü
36. Geçtiğimiz ay öldürülen meslektaşımız.
37. Karaciğer iltihabı
38. Göz tansiyonu
Mayıs Ayı Talihlisi
Dr. Yalçın AKTENER
(Üsküdar/İSTANBUL)
62
LLÜ
30 HAZİRAN’da Anahtar Kodunu
aşağıdaki E-mail adresine gönderen ilk
Aile Hekimine 32 GB Flash Memori HEDİYE!
e-mail: [email protected]
Not: Mail adresine gelen cevapların
gönderiş saatlerine bakılacaktır.
63
64

Benzer belgeler

parumph

parumph TEKNOLOJİ

Detaylı

- Aile Hekimliği Portalı

- Aile Hekimliği Portalı DR. HAKAN UZUN DR. ŞİNASİ GÖNENÇ UZM. DR. MİTHAT TOSUN DR. HATİCE BOLATCAN Dr. Hacı Yusuf ERYAZGAN

Detaylı