Exclusive - Dergi Bursa

Yorumlar

Transkript

Exclusive - Dergi Bursa
www.dergibursa.com.tr
Ocak 2015 - January 2015
Exclusive
Yıl / Year: 5 - Sayı / Issue:25
Fiyat› / Price: 10
ESKİ REKLAMLAR • ULUDAĞ ZİRVELERİ • 4 MEVSİM 16 ÜLKE • HALFETİ • MOZART • ZAZ • AŞK KİLİTLERİ • HEDEF
1
arka plan
masthead
Yayıncı / Yapımcı / Yönetim
Publisher / Producer / Management
Yıl: 5 Sayı: 25 / Ocak 2015
ISSN: 2146 - 1457 Yerel Süreli Yayın
Yayın Dili: Türkçe - İngilizce
Year: 5 Issue: 25 / January 2015
ISSN: 2146 - 1457 Local Periodical Publications
Publication Language: Turkish - English
İmtiyaz Sahibi ve Yayın Yönetmeni
Owner and Director
Engin Çakır (Sorumlu)
[email protected]
Koordinatör
Coordinator
Emine Korku
[email protected]
Yazı İşleri
Editorial
Çekirge Mah. Selvili Cad. No:12 Çelebi 2 Apt. D.1
Osmangazi / BURSA
T. (0224) 233 87 11
w w w.photographica.com.tr
dergi bursa, Photo Graphica tarafından T.C. yasalarına uygun olarak
yayınlanmaktadır. dergi bursa’nın isim ve yayın hakkı Photo Graphica’ya
aittir. Yayımlanan yazı, fotoğraf ve konuların her hakkı saklıdır ve tüm
sorumluluğu eser sahiplerine aittir. İzin alınmadan alıntı yapılamaz.
Reklamların sorumluluğu reklam verenlere aittir.
dergi bursa, “Basın Meslek İlkeleri”ne
uymaya söz vermiştir.
dergi bursa is published by Photo Graphica in accordance with the Turkish laws.
The name and the right of publishing of dergi bursa magazine belongs to Photo
Graphica. Full responsibility of the published texts, photographs and subjects
belongs to the owner. All rights are reserved. Be quoted without permission.
The responsibility of the advertisements belongs to the advertiser. dergi bursa has
promised to comply with “Journalism Ethics and Standarts”
Ferhan Petek
[email protected]
Dijital Yayıncılık
Digital Publishing
Reklam İletişim
Advertise Contact
www.dergibursa.com.tr
Burcu Dursun
www.dijimecmua.com/dergi-bursa/
[email protected]
T. (0224) 233 87 11
(0533) 522 00 40
Sosyal Medya
Social Media
Grafik Tasarım
facebook.com/dergi.bursa
Graphic Design
Photo Graphica Creative
twitter.com/DergiBursa
[email protected]
@dergibursa #dergibursa
Çeviriler
Translations
İdeo Çeviri
www.ideoceviri.com
Baskı
Dağıtım
Print
Distribution
www.furkanofset.com.tr
www.seckurye.com.tr
Çorbada Tuzu Olanlar
Contributors
Demet Argun Güngör, Emine Civanoğlu, İsmail Şeker,
Özgür Çakır, Merve Güneykaya, Sezai Evans,
Op. Dr. Bülent Cihantimur
2
3
editör notu
editor’s note
En g i n Ça k ı r
Hedefle yatan başarı ile kalkar
When you lie down with targets you will rise up with success
Geçtiğimiz sayı “korkmayın bu bir kişisel gelişim yazısı değil” diyerek söze başlamıştım, bu sefer durum farklı:
bu yazı kişisel gelişimle yakından ilgili olabilir! Özellikle okuyun.
In the last issue I had started by writing, “this is not a personal development article”, now it is quite the opposite: this
may be closely related with personal development! Be sure to read it.
4
Temamız hedef ile ilgili olarak
doğrudan söze girerek
aktarabileceğim yegane ve
naçizane iki örneğim var. İlki
Alice Harikalar Diyarı’ndan
çarpıcı bir örnek: Alice sordu;
“Hangi yoldan gideyim?”
Tavşan cevapladı; “Nereye
gideceğini bilmiyorsan, hangi
yoldan gittiğinin hiçbir önemi
yok.” (İzgören Akademi
eğitimlerinden) Kısaca ne
istediğini bilmek en az ona
ulaşırken yolda yaptığınız
tüm çabalar kadar önemli.
Hedefiniz yanlışsa vardığınız
yer doğru olamaz.
ardından silahınız ayarlarını
ve konumunu netleştirin
ve hedefe konsantre olun
diyordu. O an başka hiçbir
şeyin sizi etkilemesine
izin vermeyin cümlesi
de ardından geliyordu...
Hemen yanı başımızda
başka arkadaşlarımız atış
yapıyordu ve konsantre olmak
için oldukça gürültülü bir
yerdeydik. Atış için belirli bir
süremiz vardı. Kayseri’de Ali
Dağı’ndaki bir atış pistindeydik
ve hava şartları oldukça
ağırdı. (-27 derece) Neredeyse
ellerimi hissetmiyordum.
Diğer örneğim ise askerlik
eğitimimden... Nişan almayı
ve ateş ederek hedefi
vurmayı öğreniyorduk. Ancak
silahlarımız pek de ayarlı
değildi. Gez göz arpacık
kuralını elimizdeki silahın
yanlış çalışma prensibine
göre ayarlayıp doğru noktaya
hedef almaya çalışıyorduk.
Daha doğrusu nişan
alıyorduk. Komutanımız bize
vurmak istediğiniz hedefi
önce aklınızda belirleyin,
Hedefe ulaşırken
karşılaştığımız onca zorluğa
rağmen, atış tahtasını
tutturamayan yok gibiydi.
Fakat başarılı olanlar azdı.
Başarı, hedefi birbirine yakın
üç atışla vurmak demekti.
Orta bölgeden, birbirine
yakın üç atışla vurmak ise
ikinci derecede başarıyı
gösteriyordu. Orta bölgede üst
üste denk gelen atış yapanlar
ise neredeyse kusursuz
demekti. Sayıları ise oldukça
azdı. Hedefimiz aynıydı ama
farklı sonuçlar alıyorduk.
Elimizdeki silahlar, kamuflajlar,
hava şartları, süremiz, hedefe
olan mesafemiz aynıydı.
Ancak her birimiz farklıydık.
Kimimiz hedefe kitlenmiş ve
tahtadaki orta noktayı tam
ortadan vurabilmek, başarıya
ulaşabilmek için odaklanmıştı.
Kimimiz daha az, kimimiz ise
mecburiyetten. Bazılarımız
silahını iyi temizlememişti.
Silahını tanımak için yeterli
egzersizi yapmamıştı. Soğuk
bir yerde atışa gideceğini
bile bile içlik giymeyenler ve
hatta eldiven takmayanlar
bile vardı. Psikolojilerimiz ve
fizyolojilerimiz birbirinden
farklıydı. İşte farkı oluşturan
bunlardı. Hedefe ulaşabilmek
için gerekenleri yapmak
birinci şarttı. En son aşamada
işin içine yetenek ve konuya
uygunluk giriyordu. Merak
edenler için söyleyeyim: hedefi
ikinci dereceden tutturanlar
arasındaydım. Silaha karşı
birisi için bu bile iyi bir
dereceydi!
Bu örneği askerlik anımı
paylaşmak “hedefiyle” değil,
size bu ayki temamız hedefi,
çarpıcı bir örnek üzerinden
ifade etmek için aktardım.
Bana göre hayatımızdaki
herhangi bir isteğe
ulaşabilmek için bu örnekten
dersler çıkarabiliriz. Yapmayı
tasarladığınız bir iş ya da
herhangi bir amacınız varsa,
öncelikle nişangaha ihtiyacınız
olacak. Hedef aldığınız her
neyse ulaşmak istediğiniz
amaca göre davranmak
ise şart. Sizi yanıltan diğer
bir ifade ile hedefinizden
saptıran, amacınızdan
uzaklaştırıp başka noktalara
taşıyan her türlü paraziti ya
hayatınızdan çıkartın, ya da
onu hedefinize ulaşana kadar
görmezden gelin. Neye ihtiyaç
duyduğunuzu belirlerken ise
unutmayın: belirlediğiniz ve
ulaşmak istediğiniz ihtiyaç,
sizin hayatta ne kadar zengin
olduğunuzu gösterecek!
Keyifli okumalar dilerim...
5
editör notu
editor’s note
I have two examples that I should
mention about our current theme
of targets. The first one is a striking
example from Alice in Wonderland:
Alice asked, “Would you tell me
please, which way I ought to go
from here?” The bunny replied, “It
does not matter which way you go
if you do not know where you are
going.” (from İzgören Academy
trainings) In short, knowing what
you want is as important as the
efforts you make while on the way.
If your target is wrong, you will not
reach the right place.
The other example I will give is
from my military training… We
were learning how to take aim and
shoot the target. However, our
rifles were not well adjusted. We
were trying to adjust the principle
of the iron sights according to our
maladjusted rifles. Or rather we
were aiming. Our commander was
telling us to designate a target in
our minds, to adjust the position of
the rifle and to focus on the target
we chose. He then added that we
should not let anything affect us at
that moment… Our friends were
shooting right next to us and it was
too loud to be able to concentrate.
We had a limited amount of time
to shoot. We were at a shooting
range at Mount Ali in Kayseri and
the weather conditions were quite
severe. (-27 degrees celcius) I
almost could not feel my hands.
Almost all of us were able to
hit the target despite all these
difficulties. But the number of
successful shooters was quite
low. Success meant hitting
somewhere around the bull’s eye
with three consecutive shots.
Three consecutive shots that
landed somewhere in the middle
of the target meant second
degree success. Whereas three
consecutive shots right on the
target meant a flawless streak.
Very few people could do so. We
all had the same rifles, we were
wearing the same camouflage,
the weather conditions were
the same and so were the time
allocated to us and our distance
to the target. Our targets were
the same but we got different
results. Some had locked eyes on
the target focusing on hitting the
bull’s eye to be successful. Some
were doing so out of obligation.
Some had not cleaned their rifles
well. Had not exercised enough
to get to know their weapons.
There were even those who had
not worn thermal underwear or
put on gloves despite the fact
that everyone knew we were to
go shooting in cold weather. Our
psychologies and physiologies
were different. These were what
caused the difference. The first
requirement to reach the target
was to do all that was necessary.
Skills and predisposition came
last. I should state for those who
are curious: I was among those
who had secondary success. This
was a good score for someone
who is against the use of any type
of weapon!
My “target” was not sharing a
memory of mine from the military
service, but to put forth our current
theme using a striking example.
I believe that we can learn from
this example to be able to reach
anything we want in life. You will
first need a sighting device if you
have a goal in mind. It is a must to
act according to whatever it is that
you target. Remove from your life
all parasites that mislead you or in
other words that make you stray
from your target or ignore them
until you reach your goal. Always
keep this in mind when you are
trying to determine what you need:
the need you determine and try to
reach will show how rich you are
in life!
Happy reading…
plan
bursa dokusu bursa motifs tema theme armoni harmony film şeridi storyboard evrensel sanat universal art geçmiş zaman kipinde the past tense bilgi hapı information pill estetik estetic kitabi literary detaylı bakış in detail gezi-yorum travel-ing uzaktaki yakın so far so close 6
Zirveye doğru
24
Hedefe kilitli hayatlar
34
A’dan Z’ye her melodi
40
Farklı dönemlerin efsane okçuları
46
Yeryüzündeki müzik ilahı
60
Reklam kokan anılar bunlar
70
Eğlenceli strateji
80
“Sen başarırsın oğul”
84
Bundan ötesi ne
86
Kilitli aşkların öyküsü
88
Halfeti
94
4 mevsim, 20 şehir, 16 ülke
104
Towards the summit
Lives locked on targets
Every melody from A to Z
Legendary archers of different periods
The deity of music on earth
Memories reminiscent of ads
Entertaining strategy
“You will succeed my son”
What’s after this
The story of locked loves
Halfeti
4 seasons, 20 cities, 16 countries
7
web önerileri
web recommendations
8
www.hayalkahvem.blogspot.com.tr
www.umutsepetim.com
www.dilekteninciler.blogspot.com.tr
www.yolda.org
www.tasliyol.com
www.eskireklamlar.com
9
film önerileri
film recommendations
10
Zor Hedef Fare
Mouse Hunt
Gore Verbinski - 1997
Komedi, Aile
Comedy, Family
ABD - USA
Zor Hedef
Hard Target
Louis Leterrier - 1993
Aksiyon, Korku
Action, Adventure, Fantasy
ABD - USA
Gizli Hedef
The Cold Light of Day
Mabrouk El Mechri- 2012
Aksiyon, Korku
Action, Horror
ABD, İspanya - USA, Spain
Sevgili Hedefim
Wild Target
Jonathan Lynn – 2010
Aksiyon, Komedi, Suç
Action, Comedy, Crime
İngiltere, Fransa
England, France
Unutursam Fısılda
Whisper if I Forget
Çağan Irmak – 2014
Dram, Drama
Mystery, Drama, Horror
Türkiye - Turkey
Hedefteki Adam
The November Man
Roger Donaldson – 2014
Aksiyon, Suç, Korku
Action, Crime, Horror
ABD - USA
11
kitap önerileri
book recommendations
12
Büyük Umutlar
Great Expectations
Charles Dickens
Hayatta Başarılar
Success in Life
Bahadır Zengin
Hayal
Dream
Ayşe Kulin
Hedef
Target
Joe Craig
Herkül’ün 12 Görevi
The Labors of Hercules
Agatha Christie
İnsan İsterse / Azmin Zaferi Öyküleri
If One Wants / Stories of the Success of Tenacity
Mümin Sekman
13
albüm önerileri
album recommendations
14
Target
Target
Ata Demirer
Alaturka
Alla Turca
Sade
Çocukluk Hayalleri
Childhood Dreams
Sarah Brightman
Dreamchaser
15
tek karede bursa
one shot in bursa
Beyaz zamanlar
White times
Kış kapıya dayanıp, “Yeşil Bursa”nın beyaz zamanları geldiğinde; Tabiat Ana fırçasını eline alıp her yeri beyaza
boyayınca Misi Köyü’nün de bambaşka bir yüzü çıkar ortaya. Rengârenk boyanmış duvarların, bembeyaz
çatılarla bütünleşerek oluşturduğu eşsiz manzara; doğa aşığı bir ressamın özene bezene yaptığı yağlıboya bir
tablo gibi önünüze seriliverir.
A completely different Misi Village appears when winter comes thus bringing with it the white times of “Green Bursa”
and when Mother Nature paints everywhere white. The impeccable scenery comprised of colored walls and white
roofs stretches out in front of our eyes much like a painting by a painter in love with nature.
Fotoğraf: Misi Köyü, Güven Orman, Ocak 2013
Photo: Misi Village, Güven Orman, January 2013
16
17
tek karede bursa
one shot in bursa
Dört mevsimde dört farklı Bursa
Four different views of Bursa in four seasons
Soğanlı’daki Botanik Park’ın her mevsimi ayrı güzellikler sunuyor ziyaretçilerine… Onlara dört mevsiminde farklı
kartpostalların içinde gezinme şansı veriyor. Şehrin karmaşasından, gürültüsünden kaçan buraya sığınıyor.
Bursalılar, yerli-yabancı turistler, baharda açan çiçeklerin neşesini paylaşıyor, kendini yazın neşesine kaptırmış
cıvıldayan kuşların şarkılarına eşlik ediyor ister istemez. Soğuklar başlayınca, ağaçların boynunu büken
dallarından düşüp küçük tepecikler oluşturan yaprakların hışırtılarını dinliyor, yılın bu son baharını bembeyaz bir
duvakla gelin ediyor yeni gelen mevsime.
The Botany Park at Soğanlı offers a different and beautiful scene in every season to its visitors… It gives them the
chance to walk around in different postcards of four seasons. Those who run away from the hustle and bustle of
the city take refuge here. Locals of Bursa share the joy of blooming flowers with local and foreign tourists while
accompanying the songs of birds chirping in tune to the pleasantries of summer. They listen to the rustle of leaves
falling down from the wilting trees marrying this last spring with the coming season in a snow white veil.
Fotoğraf: Botanik Park, Ünal Altıntaş, Aralık 2013 Photo: Botanik Park, Ünal Altıntaş, December 2013
18
19
tek karede bursa
one shot in bursa
Bayezid’in heybetli hatırası
The majestic relic of Bayezid
Unvanını hem 14. yüzyılda yaptırdığı camiyle hem de caminin bulunduğu semt ile paylaşan 1. Bayezid’dan bir hatıra Yıldırım Cami… Bu
ruhaniyetli kentin siluetine yakışan heybetiyle ardında bıraktığı yüzyıllara meydan okuyan bir hatıra… 1855 yılındaki büyük depremde
yıkılan minaresi onarıldıktan sonra yenilenen cami aynı zamanda Bursa kemerinin ilk kullanıldığı cami olma özelliği de taşıyor.
Görkemli mimarisi ile olduğu kadar çini işlemeleri, kesme taşları, özenli bir çalışmanın eseri olan süslemeleriyle de dikkat çekiyor. Yaz
mevsiminde üzerine vuran güneş ışıklarıyla bir mücevher gibi parlarken, kışın beyaz örtüsüyle kaplandığında seyre değer bir manzara
oluşturuyor.
Yıldırım Mosque dates back to the time of Bayezid the 1st and is named after the sultan who ordered it in the 14th century and the neighborhood
of the mosque… It is a relic that has defied centuries with its majestic structure, suiting the skyline of this ethereal city… The mosque has been
renovated after its minaret was demolished during the great 1855 earthquake and is the first mosque in which Bursa arch has been used. It
attracts attention with its glorious architecture as well as its tile engravings, cut stones and its ornamentations that are the result of attentive work.
In summer months it shines like a jewel when the sun hits it while in the winter time it is a joy to watch when covered in white.
Fotoğraf: Yıldırım Cami, Ahmet Çetin, Ocak 2013 Photo: Yıldırım Cami, Ahmet Çetin, January 2013
20
21
22
23
bursa dokusu
bursa motifs
Zirveye doğru
Towards the summit
Tertemiz bir hava eşliğinde adım adım ya da zorlu mevsim şartlarına rağmen inatla zirveye ulaşır; zafer
sarhoşluğunun karıştığı tatlı bir yorgunlukla bırakıverirsiniz kendinizi Uludağ’ın koynuna… Zirve defterinde sizin
de imzanız vardır artık ve unutulmaz bir anınız…
You stubbornly reach the summit in the midst of a clean air despite the difficult conditions of the season; leaving yourself
to the embrace of Uludağ, tired but jubilant… Now the summit log has your signature as well and thus you have an
unforgettable memory…
Fotoğraflar / Photos: Demet Argun Güngör
24
İnsanoğlunun hep daha
fazlasını istemesi hep
daha yükseğe çıkma
tutkusu yüzyıllardır türlü
türlü icatları beraberinde
getirmiş. Doğaya yönelik
sporların ortaya çıkışı da bu
sebebe ve insanın içindeki
bitmek tükenmek bilmeyen
maceracı ruhuna bağlı olsa
gerek. Dağ sporlarına gönül
vermiş bir maceracıyı ise
zirveye çıkmaktan hiçbir şey
alıkoyamaz. Mevsimlerin zorlu
şartlarına karşı her türlü önlemi
alır ve en tepeye ulaşmak
için yola koyulur. Elbette bir
hafta sonu tatilini Oteller
Bölgesi’nde bir otelde kalarak
geçirmek, şömine başında
sıcak çikolatanızı yudumlamak
da mümkün. Ama sürprizlerle
dolu bir yolculuğun ardından
Küçük Zirve’ye varıp kamp
ateşinizi yakmanın, burada
keşişlerin ruhları arasında bir
mola verdikten sonra yola
devam edip “Büyük Zirve”ye
ulaşmanın tadı bir başka…
Yalnızca, en tepeye çıkıp zirve
defterine adınızı yazma fikri,
buradan ayaklarınızın altına
serilen şehri bir Yunan tanrısı
edasıyla izleme düşüncesi
bile yeterince cazip gibi…
Keşişlerin dağı, Yunan
tanrılarının yüce Olimpos’u
Uludağ, sunduğu eşsiz
The desire of mankind to always
ask for more and to climb higher
and higher has brought with
it many different inventions
throughout history. The reason
for the emergence of nature
sports can perhaps be related to
this reason and the adventurous
spirit of humans. Nothing can
stop adventurers with mountains
on their minds from climbing
up to the summit. They take all
precautions against the harsh
conditions of the season and
set off towards the summit. Of
course, it is also possible to
spend the weekend holiday at
the Hotels Region and sip your
hot chocolate by the fireplace.
But it is something else to reach
the Small Summit after a trip
full of surprises, light up your
camp fire for a short break in the
accompaniment of the souls of
monks and then continue all the
way up to the “Large Summit”…
Even the thought of reaching the
summit, writing your name down
in the summit log and watch like
a Greek god the city that sprawls
around under your feet would be
enough… Uludağ, the mountain
of monks, the Olympus of Greek
gods will embrace you four
seasons of the year…
The foundations of the
mountaineering sport carried
out today by many adventurers
were laid down in the 1800s
when mountaineers from abroad
came to our country to climb
mountains. The first expedition
was carried out in 1829 and at
25
bursa dokusu
bursa motifs
26
manzaralarla dört mevsim
kucak açar size…
Bugün birçok maceracının
gönül verdiği dağcılık
sporunun temelleri, 1800’lü
yıllarda başka ülkelerden gelen
dağcıların bizim dağlarımıza
tırmanmalarıyla atıldı. Spordan
çok bilimsel araştırma
amaçlı bu tırmanışların ilki
1829 yılında oldu. Ağrı Dağı
zirvesine çıkan Alman fizik
profesörü Parrot ve onun
ölümünün ardından aynı
bölgede görevlendirilen
Herman Abich’i, Kaçkar
Dağları’na tırmanan Karl
Koch, W. Rickmer gibi
dünyanın birçok yerinden
gelip ülkemizde tırmanışlar
yapan profesörler takip etti.
Alman Dağcılık Kulübü’nün
dikkatini çeken bu tırmanışlar,
1927 yazında ülkemize bir
ekip gönderilmesine neden
oldu. Demirkazık zirvesine
çıkacak olan bu ekibe eşlik
etmek için onlarla birlikte
yola çıkan Veli Çavuş, bir
yandan onlara rehberlik
ederken diğer yandan bu
zirveye gerçekleştirilen ilk Türk
tırmanışı olarak kabul edildi.
“İlk Türk Dağcısı” olarak bilinen
Ali Vehbi Üstün, 1906 yılında,
4 Fransız dağcı arkadaşıyla
birlikte Alp Dağları’nın en
yüksek noktasına tırmandı.
Türklerde, Birinci Dünya
that time the expeditions were
mostly for scientific rather than
sportive purposes. The German
professor of physics, Parrot
who reached the summit of
Mount Ararat was followed after
his death by many professors
from different countries such
as Herman Abich working in
the same region, Karl Koch
who climbed the Kaçkar
Mountains and W. Rickmer.
These expeditions attracted
the attention of the German
Mountaineering Club thus
leading to a group being sent to
Turkey in the summer of 1927.
Veli Çavuş accompanied and
guided the group that set off
to climb up to the Demirkacık
summit, therefore this climb was
accepted as the first Turkish
expedition to the summit. Ali
Vehbi Üstün, known also as
the “First Turkish Mountaineer”
reached the highest summits
of the Alpine Mountains in
1906 together with his 4 French
mountaineer friends. The sport
of mountaineering that started
in Turkey when an Austrian
mountaineer started giving
basic mountaineering courses
to Turkish soldiers during the
First World War which then
transformed from a necessity
into a hobby and even a passion
as time went by. The climb
that is accepted as the first
mountaineering expedition was
the Erciyes summit expedition
that took place in 1924 with a
group of 6 military officers and
a soldier led by Colonel Camil
Cahit Toydemir. Toydemir, also
known as a pioneering figure
27
bursa dokusu
bursa motifs
Savaşı sırasında askeri olarak,
Avusturyalı bir dağcının Türk
askerlerine verdiği temel
dağcılık eğitimi ile başlayan
dağcılık sporu zamanla
gereklilikten öte bir tercihe,
hobiye hatta bir tutkuya
dönüştü. İlk dağcılık etkinliği
olarak kabul edilen tırmanış,
1924 yılında Albay Camil
Cahit Toydemir önderliğinde 6
subay ve 1 erle birlikte Erciyes
zirvesine çıkışıydı. Bu sporun
öncüsü olarak da kabul edilen
Toydemir, ulaştığı zirvede
çıkan ekibin isimlerinin yazılı
olduğu kâğıdı metal sigara
tabakasının içine koyarak
buraya bıraktı. Böylece
Türkiye’nin ilk zirve defteri
yazılmış oldu.
İlk dağ gezilerinin düzenlendiği
Uludağ’a 1925 yılında buraya
tırmanan Bursalı doktor
Osman Şevki Bey, o zamana
dek Keşiş Dağı olarak anılan
bu 2500 metreyi aşan “ulu”
dağa, adını veren kişiydi.
Tırmanışın ardından dağın
adının değiştirilmesini öneren
Osman Şevki Bey’in bu önerisi
Atatürk tarafından kabul edildi
ve kendisine de Uludağ soy
adı verildi. 1928 yılında “Türk
28
in this sports, wrote the names
of the people in the group on
a piece of paper and placed it
there after putting it in his metal
cigarette box. Thus, the first
summit log in Turkey was written.
It was Osman Şevki Bey, a
doctor from Bursa, who named
this almighty (meaning “Ulu” in
Turkish) mountain known at the
time as Keşiş Mountain higher
than 2500 meters as Uludağ in
1925 when the first mountain trips
were organized. The suggestion
of Osman Şevki Bey to rename
the mountain after the climb was
accepted by Atatürk and Osman
Bey was given the surname
of Uludağ. Mountaineering
organizations that started in 1928
with the “Turkish Mountaineering
Society” were followed by military
expeditions. Expeditions led by
the Federation of Mountaineering
and Winter Sports established
officially in 1939 followed the
military expeditions in the 1940s.
Latif Osman Çıkıgil was the
founder and the first president of
the Mountaineering Federation
during 1936 – 1941 for whom
climbing activities are organized
every year. Sidney Nowill, an
English mountaineer originally
from Turkey established a
route by himself in the 1950s
to climb Uludağ which became
popular and has been used by
mountaineers for many years.
Dağcılık Cemiyeti” ile başlayan
dağcılık örgütlenmelerini
askeri tırmanışlar takip etti.
1939 yılında resmiyet kazanan
Dağcılık ve Kış Sporları
Federasyonu önderliğinde
tırmanışlar, askeri amaçlı
tırmanışların ardından 1940’lı
yıllarda başladı. Her yıl anısına
tırmanış etkinlikleri düzenlenen
Latif Osman Çıkıgil, Dağcılık
Federasyonu’nun kurucusu ve
1936 – 1941 yılları arasındaki
ilk başkanı oldu. 1950’li yıllarda
aslen bir Türk vatandaşı olan
İngiliz dağcı Sidney Nowill,
Uludağ’a tırmanmak için
kendinden yıllar sonra bile
kullanılacak bir rota çizerek
ilk tırmanışlardan birini
gerçekleştirdi. Doğanın içinde
olmak, zorlu hava şartlarına
rağmen zirveye giden yola
doğru kararlı bir tırmanış
yapmak zaman içinde tam
anlamıyla bir tutkuya dönüştü.
Dağcılık, insanı fiziksel ve
psikolojik açıdan geliştiren, her
şeyden önce “iyi” hissettiren
bir spordan öte, hobi haline
geldi. Bu sporun, sayıları her
geçen gün biraz daha artan
tutkunları yaz kış demeden
düştüler Uludağ’ın yollarına…
Keşişin evini saklayan Küçük
Zirve’si Keşiştepe’ye ulaşmak,
Evliya Çelebi’nin Bursa
ziyareti sırasında en tepesine
çıkıp “Kulle-i Cihan” olarak
adlandırdığı “Büyük Zirve”si
Karatepe’ye adını yazmak
için…
Tüm dağcıların gözdesi olan
Uludağ’ın heybeti, gizemli
geçmişi, mistik havası,
Over time it became a passion
to be in nature and to continue
the expedition towards the
summit despite harsh weather
conditions. Much more than a
field of sports, mountaineering
became a hobby that developed
people both physically and
psychologically and that made
them feel “good”. Aficionados
of this sport that are increasing
in number continued to hit the
roads towards the summit in
Uludağ be it winter or summer…
To reach the Small Summit
Keşiştepe where the house of the
monk is hidden and to write their
names on Karatepe, the “Large
Summit” named as “Kulle-i
Cihan” by Evliya Çelebi during
his Bursa visit...
The grandeur of Uludağ, its
mystic air and history full of
legends is enough to let yourself
go… Maybe you hit the roads
only in the name of sports or
to pull away from the hustle
and bustle of daily life and
crowded city streets to send
your greetings to the monks…
It would not be possible to hold
yourself against its allure even
if you think that you will not be
able to gather enough strength
to do so. If you have learned the
fundamentals of mountaineering,
taken the necessary training and
perhaps had a few experiences
beforehand then you are ready
to go. Of course you should also
inform the Gendarme Search and
Rescue Unit. There is such an
obligation because expeditions
carried out with no permit might
risk your lives. You have your
breakfast in the wee hours
of the morning in the nature
and start walking towards the
predetermined destination in the
accompaniment of your friends
and an experienced guide if this
29
bursa dokusu
bursa motifs
efsanelere konu olan tarihi
bile yeterlidir ona teslim
olmak için… Belki yalnızca
spor yapmak belki de
şehirlerin kalabalığından,
günlük telaşından sıyrılıp
keşişlere selam götürmek
niyetiyle vurursunuz kendinizi
yollara… Siz yola çıkacak gücü
bulamayacağınızı düşünseniz
bile onun davetkârlığına
30
kapılmamak pek mümkün
olmaz. Dağcılığın olmazsa
olmazlarını öğrenmiş, gerekli
eğitimleri almış belki de
önceden birkaç deneyim
yaşamışsanız yola hazırsınız
demektir. Tabi bir de
Jandarma Arama - Kurtarma
Birimi’ne haber vermiş olmanız
gerekiyor. İzinsiz tırmanışlar
güvenliğinizi de riske atacağı
is your first climb… Hours later
the starting point is way behind
you when you reach the Small
Summit where you will give a
break to start a camp fire around
which you will sing merry songs.
If you embark on this adventure
during the summer months, you
might see the Apollon butterflies
in this region. This summit known
as “Keşiştepe” where the house
of the monk built 50 meters
below the summit in 1936 is
located will be your first step in
reaching the real summit. You
will understand why the monk
chose this spot for reclusion
once you see this spot. Indeed,
you might even think that a life
spent viewing such a scenery will
not end that easily. Its height and
the hardships you have to endure
to reach it lead you to think that
this is the real target. That is
why the Small Summit is also
known as the “Pseudo Summit”
için böyle bir zorunluluk
getirilmiş. Günün ilk saatlerinin
verdiği dinçlikle doğanın
içinde kahvaltınızı eder, ilk
çıkışınızsa deneyimli bir rehber
eşliğinde, yol arkadaşlarınızla
birlikte kararlaştırdığınız
rotayı hayata geçirmek üzere
başlarsınız yürümeye…
Saatler sonra başlangıç
noktasını çok gerilerde bırakır;
etrafında toplanıp şarkılar
söyleyeceğiniz kamp ateşini
yakmış ve tatlı sohbetler
ederek mola vereceğiniz
Küçük Zirve’ye ulaşmış
olursunuz. Bu maceraya
yaz aylarında atıldıysanız
vardığınız bu bölgede Apollon
kelebeklerini görme ihtimaliniz
de var. 1936 yılında inşa
edildiği bilinen ve asıl zirveden
because it fools adventurous
souls on their way to the “Large
Summit”. For some the beautiful
views they saw on their way and
the memories they collect are
enough. Whereas others leave
Keşiştepe and continue on their
way with the determination to
finish the task they started.
You can continue your climb
while enjoying the generous
sceneries of Uludağ. You greet
Marmara on one side and
Aegean on the other side to
reach the region of lakes. It would
be wise to remind you to be
cautious here if you are climbing
in winter since this spot is very
cold even during the summer
months. You can experience
every season and climate until
you reach the summit covered
with snow all year around.
Aynalıgöl, Karagöl and Kilimligöl
await you to the north of
31
bursa dokusu
bursa motifs
yaklaşık 50 metre daha
aşağıda olan keşişin evinin
bulunduğu ve “Keşiştepe”
olarak da anılan bu zirve asıl
zirveye ulaşmadan bir önceki
adım. Burada gördüklerinizden
sonra keşişin saklanmak için
neden burayı seçtiğini daha
iyi anlayabilirsiniz. Hatta
aklınızdan, böyle bir manzara
karşısında geçen bir ömrün
kolay kolay bitmeyeceği
düşüncesi bile geçebilir.
Yüksekliği ve ulaşılana
kadar aşılan yolların verdiği
yorgunluk asıl hedefin bu
olduğunu düşündürüyor.
Bu yüzden “Büyük Zirve”
yolundaki maceracı ruhları
kandıran Küçük Zirve’nin
32
bir adı da “Yalancı Zirve.”
Kimine buraya kadar geldiği
yollarda gördüğü güzellikler,
biriktirdiği anılar ve ulaştığı
yükseklik yetiyor. Kimi de
başladığı hiçbir işi yarım
bırakmamanın kararlılığıyla,
yeterince dinlendiğine inanınca
Keşiştepe’den ayrılıyor ve
devam ediyor yoluna.
Uludağ’ın sizden esirgemediği
manzaraların tadına vara
vara devam edersiniz
tırmanmaya. Bir tarafınızda
Marmara bir tarafınızda Ege’ye
selam verip tırmana tırmana
göllerin olduğu bölgeye
gelirsiniz. Burada yazın bile
sizi zorlayacak soğuklarla
Karatepe. These lakes are also
the oldest glaciers at the highest
points of Uludağ. You might need
to give breaks to enjoy the lovely
sceneries on the way. To sit and
rest for a while as well as to make
these moments unforgettable…
Of course the scenery that you
will enjoy depends on whether
you are there in the season
when all the lakes freeze up or
when blooming endemic plants
sprawl under your very feet in
a myriad of colors… Uludağ
shows its gratitude for your visit
by presenting all its colors of
four seasons. It is up to you to
enjoy them. You see your target
when you look south from the
Lakes Region. The 2543 summit
of Uludağ is now right in front
of you. Even though the summit
seems as if it is kilometers away,
you are now eager to continue.
The only thing that is left is to
reach the summit and sign the
summit log hidden underneath
a stone while taking pride in
yourself. Of course it would be
wise not to idle around for a long
time with feelings of victory. For
you now have to go back.
You will maybe leave the summit
thinking of coming back in a
short time. Another item in your
things-to-do-before-I-die list
has been crossed off. Maybe
Uludağ gave you the inspiration
to reach your goals with its warm
embrace. From now on life will be
much more beautiful for you. The
mysterious past, memories and
secrets whispered to your ear
during the climb will be between
you two…
karşılaşabileceğinizi
düşünürsek bir de bu macerayı
kış aylarında yaşamaya
karar verdiyseniz fazlasıyla
temkinli olmanız gerektiğini
hatırlatmakta fayda var. Yaz kış
erimeyen karların sizi beklediği
büyük zirveye ulaşana kadar
her mevsimi yaşayıp, her
iklim türünü hissedebilirsiniz.
Karatepe’nin kuzeyinde sizi
Aynalıgöl, Karagöl, Kilimligöl
bekliyor olacak. Bu göller
aynı zamanda Uludağ’ın
en yüksek noktalarında
rastlayabileceğiniz eski
buzullara ait izler olma özelliği
taşıyor. Karşılaşacağınız
manzaraları uzun uzun
izlemek, tadına doymak için
mecburi molalar vermek
zorunda kalabilirsiniz. Biraz
oturup izlemek biraz fotoğraf
çekip bu anları unutulmaz
kılmak için… Tabi görüp kayda
alacağınız manzaraların içeriği,
göllerin tamamen buz tuttuğu
dönemde mi yoksa endemik
bitkilerin rengârenk bir halı gibi
önünüze serildiği mevsimde
mi gittiğinize bağlı… Uludağ,
ziyaretinizden duyduğu
memnuniyeti, dört mevsimin
tüm renklerini size sunarak
belli eder. Tadını çıkarıp
keyfine varmak size kalmış.
Göller Bölgesi’nden güneye
doğru baktığınızda hedefinizi
görürsünüz. Uludağ’ın
2543 metrelik zirvesi tam
karşınızdadır artık. Aranızdaki
mesafe size kilometreler
gibi gelse de, en tepeye
ulaşmanın şevkine sarılıp
devam edersiniz yola. Zirveye
vardığınızda artık yalnızca
burada taşın altına gizlenmiş
kutunun içindeki defteri alıp,
“ben de buradaydım” imzası
atmanın haklı gururunu
yaşamak kalır size. Yine de
zafer sarhoşluğuna kapılıp çok
oyalanmamakta da fayda var.
Ne de olsa bu gelişin bir de
dönüşü olacak.
Belki en kısa zamanda
bir daha görüşmek üzere
ayrılırsınız buradan. Belki
ölmeden önce yapılacaklar
listenizden bir madde
daha tamamlanmıştır artık.
Belki de yola çıktığınız ilk
andan itibaren sizi şefkatle
kucaklayan Uludağ, hayatınız
boyunca hedeflerinize ulaşmak
için ihtiyacınız olan ilhamı verdi
size. Bundan sonra hayat sizin
için çok daha güzel olacak.
Siz en tepeye ulaşana dek
kulaklarınıza fısıldadığı gizem
dolu geçmişi, anıları, sırları
ise yalnızca ikinizin arasında
kalacak…
33
tema
theme
Hedefe kilitli hayatlar
Lives locked on targets
“Hedefi olmayan gemiye
hiçbir rüzgâr yardım
etmez.” Montaigne
Attığımız her adım,
aldığımız her nefes, yolda
karşılaştığımız her engel ya da
tam vazgeçmek üzereyken,
devam etmemiz için bir anda
ortaya çıkıveren herhangi
bir neden… Her şey, uğruna
her zorluğa katlanmayı göze
aldığımız hedefe ulaşmak için
çıktığımız yola dâhil… Peki
34
ya daha yolun başındayken
belirlediğimiz “hedef” ne?
Başlamak bitirmenin yarısı
madem, hedefi belirlemek
de o hedefe varmanın yarısı
olmalı. Bir hedefe varmak
üzere yola çıkmadan önce
o hedefi belirlemek; bunu
yaparken de doğru soruları
doğru zamanda sorup, dürüst
cevaplar vermek gerekmiyor
mu? Belki ömrümüzün sonuna
dek peşinde koşacağımız, tam
“No wind helps a ship
without a target.”
Montaigne
Each step we take, each breath
we have taken, every obstacle
we are faced with on the way or
any reason for us to continue that
suddenly comes up when we are
about to give up… All is part of
the road that we walk on to reach
our goal whatever hardships
we may face… So, what is
the “target” that we set for
ourselves in the very beginning?
If beginning is half of completing
a task, setting a target should
be half of that. Don’t we have
to determine our target before
embarking on a journey or to
ask the right questions and give
honest answers while doing so?
Aren’t our dreams that we will
maybe seek to achieve until the
end of our lives or that we will
suddenly reach when we risk
returning back to where started
worth it? Wouldn’t the rest be
easier when we know where
we wish to reach and select the
best way we should follow? The
Ahmet Çetintaş, Uludağ - 2007
pes edip geldiğimiz onca yolu
geri dönmeyi göze almışken
bir anda varıvereceğimiz
hayallerimiz buna değmez
mi? Neye ulaşmak istediğimizi
bildikten ve ona giden en
doğru yolu seçtikten sonrası
daha kolay değil mi zaten?
Ne de olsa bugün hayatları
filmlere, kitaplara konu
olan “başarılı” olarak tarif
ettiğimiz tüm insanlar yola
çıkmadan aldığı kararlar, kendi
yeteneklerine, bilgilerine,
ilgilerine göre şekillendirilmiş
plânlarına ve belirledikleri
doğru hedefler sayesinde
amaçlarına ulaşabildiler.
Belki siz de yılın yeniliğini
fırsat bilip, yeni kararlara,
yeni hedeflere uzanabilir
ya da geçmişe bir göz atıp,
kenarda köşede unuttuğunuz,
yarım bıraktığınız umutları
kaldıkları yerden devam
ettirmeyi düşünebilirsiniz. Yılın
başı sizin için yolun başı olur
belki de. Ucunda, hayatınızı
aydınlatacak olan ışığın
bulunduğu yolun… Kim bilir?
“Eğer gelecek hakkında
düşünmezseniz, asla bir
geleceğiniz olmaz.”
Henry Ford
Bir hayali gerçekleştirmek için
yola çıkmadan önce yapılan
hazırlık, seyahate giderken
bavul toplamak gibi… Yolda ya
da vardığınız yerde ihtiyacınız
olabileceğini düşündüğünüz
her şeyi yanınıza alır;
eksiklerinizi de vardığınız
yerden tamamlayacağınızı
düşünüp bavulu
kapatıverirsiniz. Yaptığınız
“successful” people whose lives
are made into movies or books
were able to reach their goals
only by the decisions they made,
their abilities, knowledge and
interests as well as the plans they
made and the right targets they
chose at the very beginning. You
may also take advantage of the
New Year to make new decisions
and set new targets or go over
the past to revive your long
forgotten hopes and dreams. The
New Year may be the start of a
new road for you. The road at the
end of which lies the light that will
illuminate your whole life… Who
knows?
“If you do not think about
the future you will never
have one.” Henry Ford
The preparation one makes
before starting out on a road to
realize your dreams is similar to
packing up before a journey…
You take with you everything
you think you may need on the
way or at your destination and
then close your suitcase thinking
that you may find whatever else
you may need when you get to
where you wish to go. What you
do is actually thinking about
the future to take the necessary
precautions so that you feel as
ready as possible. You are sure
about where you will go and how
you will go there; but are anxious
about what you will face on
the way. But you know that you
will never start off if you do not
take risks or muster up enough
courage to take you where you
wish to go. Why should you wait
more to realize your dreams
because of a few simple details
that you cannot be sure of?
It may be true that no success is
a coincidence but one should be
ready to take risks and pay their
35
tema
theme
Montaigne
şey tam olarak, insan aklının
yettiği kadarıyla sonrasını
düşünmek ve alabildiğiniz
her türlü önlemi alıp olabildiği
kadar hazır hissetmektir.
Nereye gideceğinizden,
nasıl gideceğinizden
emin; yolda nelerle
karşılaşacağınız konusunda
tereddütlüsünüzdür. Ama
bir şeyleri göze almaz,
varmak istediğiniz yere
gitmek için gerekli cesareti
toplamazsanız asla yola
çıkamayacağınızı da bilirsiniz.
Belki çocukluğunuzdan
beri kurduğunuz hayalleri
gerçekleştirmek için, emin
olamadığınız birkaç ufak tefek
detay yüzünden neden daha
fazla bekleyesiniz ki?
Kazanılan hiçbir başarının
tesadüf olmadığı bir gerçek
olabilir ama gerçek bir
36
William Shakespeare
başarıya ulaşabilmek için
de risk almak, alınacak
risklerin bedellerine hazır
olmak lazım. Hedefi belirleyip
yola çıktıktan sonra, yolun
başında bir şeylerin çok ağır
ilerlemesi insanı sabırsızlığa
sürükleyebiliyor. Tıpkı William
Shakespeare’nin dediği gibi
“Dik tepelere tırmanmak
için başta yavaş yürümek
gerekiyor.” İşte o zaman Ahmet
Haşim’in öğüdü geliyor insanın
aklına. “Ağır ağır çıkacaksın bu
merdivenlerden…” Hedefiniz
çok para kazanmak, herhangi
bir alanda büyük bir başarı
elde etmek, büyük bir aileye
sahip olmak, dünyanın en
yüksek dağının zirvesine
çıkmak, seçtiğiniz meslekte
en iyi olmak ya da daha önce
yapılmamış herhangi bir
şeyin yaratıcısı olarak anılmak
olabilir. Tarih; sanat, spor,
Henry Ford
prices to reach true success.
One can feel impatient when
things start moving very slowly
even at the beginning of the road.
Just like William Shakespeare
said, “One should walk slowly
at first to climb sheer cliffs.”
This is when one remembers
the advice of Ahmet Haşim:
“Slowly you will ascend these
stairs…” Your target may be to
earn a lot of money, to be very
successful in a certain field, to
have a large family, to climb the
highest mountain in the world, to
be the best in your occupation
or to be known as the inventor
of something that did not exist
before. History is full of people
successful in fields such as art,
sports or politics. Only these
people are enough to find the
motivation so that one can walk
towards the target relentlessly.
Because all such examples prove
that you will sooner or later reach
your target if you really desire to
do so.
Charlie Chaplin
“It all started with a
mouse.” Walt Disney
Today, all personal development
experts, seminars and books
give the same message. It is
enough for you to really want
to make your dreams come
true no matter how farfetched
they may seem. Just like what
Walt Disney did to transform
his childhood dreams into an
occupation when many around
him were mocking it… It is not
a coincidence that Disney is
known all around the world
as the “father of the cartoon
world” since he continued on
the same path relentlessly
when he had nothing and when
everyone around him including
his parents stood against him.
Or Muhammed Ali Clay who
passionately defended the idea
that one should do what they
are best at by putting forth that
he was born to fight… Thomas
Edison who was never reluctant
to keep on trying countless times
siyaset gibi birçok alanda
büyük başarılar elde eden
isimlerle dolu. Yalnızca onların
varlığı bile insanın seçtiği
hedefte bıkıp usanmadan
ilerlemesi için yeterli bir
motivasyon sağlıyor. Çünkü
bugüne kadar karşımıza çıkan
tüm örnekler yeterince istenen
her şeyin bir gün mutlaka elde
edileceğini kanıtlıyor.
“Her şey bir fare ile
başladı.” Walt Disney
Bugün tüm kişisel gelişim
uzmanları, seminerleri,
kitapları hep aynı mesajı
veriyor. Hayalleriniz kime,
ne kadar uçuk ve imkânsız
görünürse görünsün,
gerçekleşmesi için gerçekten
istemeniz yeterlidir. Çocukluk
hayallerinizin bir gün geçiminizi
sağlayacak bir mesleğe
dönüşmesi fikri birçok kişi
için alay konusuyken aklına
koyduklarından vazgeçmeyen
Walt Disney’in yaptığı gibi…
Hiçbir şeyi yokken, ailesi dâhil
herkes ona ve hayallerine
karşıyken belirlediği hedefin
peşinden ayrılmadan yoluna
devam eden Disney’in bugün
“çizgi dünyasının babası”
unvanı ile dünya çapında
tanınıyor olması tesadüf değil.
Ya da dünyaya kavga etmek
için geldiğini söyleyerek
herkesin, yaşadığı sürece
hayatta yapabildiği en iyi
şeyi yapması gerektiğini
savunan Muhammed Ali
Clay… Belirlediği hedef için
çıktığı yolda hiçbir zorluğa
yenik düşmeden, defalarca
denemekten çekinmeyen;
hayattaki tek başarısızlığın
“vazgeçmek” olduğunu
savunan Thomas Edison…
Edison ile bitmek tükenmek
bilmeyen rekabetlerine rağmen
amacından sapmayan,
hayalleri, gerçekleşeceğine
inandığı her şey için beş
parasız kalmayı bile göze alıp
ideallerinden vazgeçmeyen
Nicola Tesla… Peki ya
hiçbir şeyi yokken bugün
teknolojinin devleri olarak
without succumbing to difficulties
on the way and who defended
the idea that the only failure in life
is “to give up”… Nicola Tesla who
never gave up his ideals despite
his unending rivalry with Edison
and who risked being broke for
the dreams he believed would
come true… How about Steve
Jobs and Bill Gates who are
commemorated as technology
giants and who had nothing in
the past but now are among
the riches people in the world?
Doesn’t Stephen Hawking set the
right example for you to realize
that you may be successful as
long as you keep on believing
by continuing to walk on the
path he devoted his whole life to
despite the incurable disease he
had when he was only 21 years
old? Michael Jackson, Charlie
Chaplin? There are so many such
names you can remember when
you stop and think even for a few
minutes…
How much time do you need to
understand that everything that
seems impossible is only so
because of the excuses made up
by one’s very own self? Or isn’t
it possible to realize the value
of the time lost without losing
it? Who knows, maybe it will be
enough for you to only stand up
from where you are to carry out
your childhood dreams and make
them come true? Just accept that
everything you think that stands
in your way is actually a few
simple excuses. You will maybe
find the inspiration you need from
a very familiar face. Someone
you see on TV or a name you
hear from your elders or your
friends will maybe guide you.
Names that bring themselves
into existence from scratch or
that toil to carry out what others
said was impossible… People
who continued their struggle to
exist instead of giving up and
complaining despite all the
mishaps they encountered…
Those who are born poor but
who die rich… Those who
challenge death with the deep
impact they make on history…
All had one thing in common
which was to continue on their
path towards their target without
succumbing to any obstacle.
Walt Disney
You may have tried and tried but
still encountered obstacles you
believe you cannot cope with
Nicola Tesla
Thomas Edison
37
tema
theme
Michael Jackson
İmkânsız gibi görünen her
şeyin aslında insanın kendi
yarattığı bahanelerden öte
olmadığını anlamak için ne
kadar zaman gerekiyor? Ya da
bu uğurda kaybedilen zamanın
değerini, onu kaybetmeden
fark edebilmek mümkün değil
mi? Belki de, siz daha küçücük
bir çocukken kurduğunuz
hayalleri hemen şimdi
gerçekleştirmeye başlamak,
plânlama yapıp gerçek hayata
uyarlamak için yalnızca
yerinizden kalkmanız yeterli
olacaktır kim bilir? Size engel
olduğunu düşündüğünüz her
şeyin aslında kendi yarattığınız
sebepler, istediğiniz anda
kolayca sıyrılabileceğiniz
basit bahanelerden ibaret
olduğunu kabul edin yeter.
İhtiyaç duyduğunuz ilhamı
size belki de bugüne dek hep
gözünüzün önünde olan bir
yüz verecek. Televizyonlarda
gördüğünüz, büyüklerinizden,
arkadaşlarınızdan dinlediğiniz
bir isim size yol gösterecek.
Kendini hiçliklerin içinden var
eden, başkalarının imkânsız
dedikleri üzerinde başarıyla
sonuçlanan emekler veren
isimler… Başlarına gelen
aksiliklere kapılıp gitmeden,
oldukları yerde sayıp şikâyet
etmek yerine var olma
çabalarını sürdürmeyi tercih
eden kişiler… Fakir doğup
zengin ölenler… Tarihte
bıraktıkları derin izlerle ölüme
Bill Gates
Steve Jobs
Stephen Hawking
38
anılan, dünyanın en zengin
adamları sıralamalarında
yerlerini alan Steve Jobs ve
Bill Gates? İnandığınız sürece
başarabileceğinizi fark etmek
için, daha 21 yaşındayken
yakalandığı tedavisi olmayan
bir hastalığa inat, zekâsını
ve yeteneğini baş koyduğu
yolda harcamaya devam
eden Stephen Hawking de mi
yeterli bir örnek değil? Michael
Jackson, Charlie Chaplin?
Birkaç dakika durup yalnızca
bunu düşünseniz aklınıza bir
anda geliverecek o kadar çok
isim var ki…
meydan okuyanlar… Hepsinin
tek bir ortak noktası vardı ki bu
da yollarını hedeflerine göre
çizmiş ve o yolda hiçbir engele
boyun eğmeden devam etmiş
olmalarıydı.
Bugüne dek hep denediğiniz
halde bazen gerçekten baş
edemeyeceğinize inandığınız
engellerle karşılaşmış ya
da karşınıza çıkan fırsatları
değerlendirememiş
olabilirsiniz. Ama geriye
bakmanın size bir yararı
olmayacağını bile bile
geçmişte yaşarsanız yalnızca
geleceğinizden çalarsınız.
Koordinatları ayarlayıp bırakın
kendinizi akışa o halde…
Örneğin masmavi denizlerde
özgürce gezinen, belirlenen
rotasını rüzgârın gücüyle
destekleyip yolun tadını
çıkaran bir yelkenlinin izinde…
or you may have failed to make
use of the opportunities you had.
But you will only steal from your
future if you keep on looking
back while knowing that it will
do you no good. So set your
coordinates and give in to the
flow… For instance on the trail
of a sailboat roaming freely on
blue seas supported by strong
winds towards its predetermined
destination…
39
armoni
harmony
A’dan Z’ye her melodi
Every melody from A to Z
40
İnternette tıklanma rekorları kıran bir videoyla bir
anda ortaya çıktığında, hem sempatisi hem kendine
has sesiyle hafızalara kazınmıştı. Oysa gerçek,
göründüğünden farklıydı. Hedefi müziğiyle dünyayı
değiştirmek olan Zaz, tek bir şarkıyla tanınmadan
önce daha çok küçük yaşlardan itibaren müzikle
iç içe yaşamaya başlamış, geçen zaman boyunca
sahnelere çoktan alışmıştı bile…
Zaz
Thanks to her unique voice and geniality, everyone had
committed her to their memories when she first broke into
the scene with a record breaking online video. But reality
was different. The goal of Zaz was to change the world
with her music and she was already accustomed to being
on stage from a very early age long before she became
popular with just one song…
Onu dinledikten sonra kimileri
Fransızların yeni “kaldırım
serçesi”ni bulduğuna inanmış
ve onu Edith Piaf’tan kalan
tahta oturtmuş; kimileri bir
anda tek bir şarkıyla tanınan
bu kızın kim olduğunu merak
etmişti. Zaz söylediği bu tek
şarkıyla onu dinleyen herkesi
büyülemiş; kısa süre içinde
tüm dünyayı kendine hayran
bırakmayı başarmıştı. Onun
için önemli olan sokakta
ya da sahnede bir şekilde
müziğini yapmak, şarkılarını
söylemek ve birilerine
hayatın tüm güzelliklerini
şarkılarıyla anlatmaktı. Özel
hayatı ile müzik hayatını,
kendi bulduğu simetrik
sahne adıyla ikiye bölen,
müziğin muzip kızı Zaz’ın
çocukken belirlediği hedefi
ise dünyayı değiştirmekti. Bu
hedefini de ancak müziğiyle
gerçekleştirebileceğine
inandı. Onunla özdeşleşen
şarkılarındaki gibi baktı
her zaman hayata… Pahalı
mücevherlerin, lüks arabaların,
bolca paranın değil; sanatın,
müziğinin, sevginin ve gerçek
aşkın peşine düşmeyi tercih
etti.
Onu ilk kez Paris’te bir
sokakta, bir gitar ve bir
kontrbas eşliğinde, çıplak
sesiyle şarkı söylerken
tanıdık. Hayattan beklentilerini
After listening to her some had
believed that they found the
new “little sparrow” and placed
her on the throne of Edith Piaf;
whereas others had wondered
who this single song sensation
girl was. Zaz had enthralled
everyone with this one song thus
managing to win the admiration
of the world in a very short time.
She gave importance only to
making music and singing her
songs either on the streets or
on stage and thus sharing the
beauties of life with others. The
sly girl of music have divided her
private life and musical life in two
with the stage name of Zaz that
she coined herself and have set
the changing of the world as her
only goal in life at a very early
age. She believed that she could
accomplish this only with her
music. She looked at life much
like the way she described in her
songs that were identified with
herself… She preferred to seek
art, music, compassion and real
love instead of expensive jewelry,
luxurious cars and wealth.
We first got to know her
singing on a street in Paris
accompanied with only a guitar
and a contrabass. We saw in her
eyes the look of one who was
putting her heart out to freely
sing a song that identifies with
her expectations from life… This
reality of hers combined with her
sincere attitude suddenly made
this street musician another girl
in our houses. We cherished her
and she responded this affection
by holding our hands to take us
deep into her heart with every
41
armoni
harmony
dile getirdiği için kendiyle
özdeşleştirdiği bir şarkıyı,
kalbini ortaya koyup özgürce
söylüyor olmanın mutluluğunu
gördük gözlerinde… Bu
gerçekliği samimi tavırlarıyla
birleşince, hiç tanımadığımız
bir sokak müzisyeni bir anda
evimizin kızı oluverdi. Biz onu
bağrımıza bastık, o da bu
sevgiye, söylediği her şarkıyla
elimizden tutup kalbinin
derinliklerine götürerek karşılık
verdi. Ama o aslında bir sokak
şarkıcısı değildi. Küçük yaşta
müziğe olan ilgisini keşfedip
bir daha bırakmamak üzere
bu aşka sıkı sıkı sarılmıştı.
Biz onunla karşılaşana,
ruhumuzun derinliklerine inen
sesiyle şarkılar söylediğini
duyana dek hayatında hep
müzik olmuştu. “Zaz” bir
hayaldi aslında… 1 Mayıs
1980’de, öğretmen bir anne ile
elektrik şirketinde çalışan bir
babanın kızı olarak Fransa’da
dünyaya gelen Isabelle
Geffroy’un müzikle tanıştığı
yıllarda olmayı hedeflediği
yerdeki, sahnedeki adıydı
Zaz… Özel hayatını ve sahne
hayatını birbirine karıştırmadan
yaşamak için kendine bir
isim bulmaya karar vermiş,
simetriye olan düşkünlüğü
nedeniyle de alfabenin ilk ve
son harflerinden oluşturduğu
ismi aynı harfle başlayıp aynı
harfle bitirmişti.
5 yaşından 11 yaşına
kadar kardeşleriyle birlikte
konservatuara gitti, kurslara
katılarak müzik teorisi, keman,
piyano, gitar, koro şarkıcılığı
dersleri aldı. Bu, onun için
müzik hayatının başlangıcı
demekti. Temellerini küçük
yaşında atmaya başladığı
müzik hayatı, daha sonra
taşındığı Bordeaux’ta “Fifty
Fingers” isimli blues grubuna
katılıp ilk sahne deneyimini
yaşamasıyla devam etti. Caz
türünde şarkılar söyleyerek
başlayan sahne hayatını,
2009 yılında Paris’te yapılan
bir yarışmada birincilik
42
song she sang. But actually she
was not a street performer. She
had discovered her love of music
at a very early age and had
embraced this love dearly. Music
had always been in her life until
the moment when we met her
and heard her voice that pierces
our souls deep down. “Zaz”
was actually a dream… Zaz
was the stage name of Isabelle
Geffroy born on the 1st of May,
1980 to a teacher mother and a
father working at an electricity
company… She had decided to
coin herself a stage name so that
she could live her private life and
stage life separately and thanks
to her love of symmetry she
picked the first and last letters of
the alphabet thus starting and
finishing the name with the same
letter.
She attended the conservatory
with her siblings from the age
of 5 to 11 and took courses
on music theory, violin, piano,
guitar, choral singing. For her,
music was the beginning of her
life. Her musical life that started
at an early age continued when
she joined a blues band called
“Fifty Fingers” in Bordeaux and
appeared on stage for the first
time. Her stage life started with
jazz songs after which she went
on to come first in 2009 at a
competition in Paris and this was
followed with her first album of
her own songs bearing her own
name. This album was a turning
point in her musical life. She had
become well known in a very
short amount of time thanks
to the power of the internet,
her songs were in the limelight
and now everyone knew of this
pretty girl starring in this record
breaking online music video.
Radio programs, television
shows followed by magazine and
newspaper interviews led Zaz to
become a world famous figure.
Then came her world tour. Japan,
Germany, Switzerland, Canada,
Serbia, Turkey… She was now
the new Edith Piaf and the “little
sparrow” of France. Even though
she always emphasized her pride
in this comparison, this was not
the real goal of Zaz. She just
wanted to sing hers songs and
share them with everyone via her
voice nurtured by her soul and
emotions. Because this was the
only way she would be able to
change the world and make it a
2013 ZAZ Bursa konserinden... 2013 ZAZ from Bursa concert...
kazanması ve bir yıl sonra
kendi yazdığı şarkılardan
oluşan ve kendi adını taşıyan
ilk albümü izledi. Bu albüm
onun müzik hayatında bir
dönüm noktasıydı. İnternetin
de gücüyle çok kısa bir süre
içinde tanınmış, söylediği
şarkılar dillere dolanmış, bir
anda internetin en çok tıklanan
müzik videosunda görülen
bu sevimli kız hafızalara
kazınmıştı. Radyo programları,
televizyon programları,
dergi ve gazete röportajları,
konserler, turneler derken Zaz
better place to live in.
She added the influences of
her idols Ella Fitzgerald, Enrico
Menas, Richard Bona, Bobby
McFerrin to her music throughout
her career… She was influenced
not only by French music but also
by jazz, blues, Afro, Latin music
that can be considered to be her
starting point. The rest comes
naturally when she opens her
mouth to sing, her naturalness
is reflected in her voice thus
turning everywhere she sings
into a center stage be it a street
or a stadium. Zaz was selected
as the “Best Musician” of 2010
43
armoni
harmony
in her own country and she has
been helping us all to quench
our longing for naturalness.
Who knows, maybe she sings to
the Isabelle inside of her when
singing on stage or in the streets
or maybe she gets all her energy
from her first years in music.
How else can we explain the
fact that she does not stand still
even for one second during her
concerts and live performances
and keeps on dancing with an
endless energy hypnotizing
the viewers? Listening to her
albums or watching her perform
live is like going on a journey
under her guidance… She takes
the listeners to a landscape of
melodies the moment she starts
singing and brings them back to
artık dünyaca ünlü bir isimdi.
Daha sonra dünya turnesi
başladı. Japonya, Almanya,
İsviçre, Kanada, Sırbistan,
Türkiye… O artık bugünün
Edith Piaf’ı, Fransa’nın yeni
“kaldırım serçesi”ydi. Bu
benzetmeden her zaman
gurur duyduğunu belirtse de
Zaz’ın asıl hedefi bu değildi. O
yalnızca şarkılarını söylemek,
ruhu ve duygularıyla beslediği
sesi aracılığıyla dinleyen
herkesle paylaşmak istiyordu.
Çünkü dünyayı ancak bu
şekilde değiştirebilecek ve
daha yaşanılası, güzel bir yer
haline getirebilecekti.
Müzik hayatı boyunca idol
gördüğü Ella Fitzgerald, Enrico
Menas, Richard Bona, Bobby
McFerrin gibi isimlerin etkisini
de kattı müziğine… Yalnızca
Fransız müziğinden değil,
müzik kariyerinin başlangıcı
sayılan caz, blues, Afro,
Latin müziklerinin etkisinden
de faydalandı. Gerisi zaten
şarkı söylemek için ağzını
açtığı anda geliyor, doğallığı
sesine de yansıyor ve şarkı
söylediği her yer, sokak ya
da bir stadyum fark etmeden
sahneye dönüşüveriyordu.
Ülkesinde 2010 yılının “En
İyi Müzisyeni” seçilen Zaz,
insanın doğallığa duyduğu
hasreti gidermesine de
yardımcı oluyor. Sahnede
ya da sokakta, şarkılarını
44
söylerken belki içindeki
Isabelle’ye sesleniyor, tüm
enerjisini müzikle tanıştığı ilk
yıllardaki yaşından alıyordur
kim bilir? Konserlerinde, canlı
performanslarında bir an
bile yerinde durmuyor oluşu,
sonsuz bir enerjiyle dans edişi
ve izleyenleri bir nevi hipnotize
edişi başka nasıl açıklanabilir
ki? Onun albümlerini dinlemek
ya da canlı performanslarını
izlemek, onun rehberliğinde
bir yolculuğa çıkmak gibi…
Şarkıya başladığında
dinleyenleri alıp melodilerden
oluşan bir diyara götürüyor,
şarkı bitince aldığı yere geri
bırakıyor sanki… Hareketli
bir şarkıda dinleyenlere
kendilerini dünyanın en
mutlu ve en enerjik insanı
gibi hissettirirken, kırık bir
kalbin hikâyesini, sesindeki
gözyaşlarını hissettirerek
söylüyor. Onu dinlerken;
neşesi bir anda içinize doluyor
ya da verdiği hüzün sizin engel
olamadığınız bir hassasiyetle,
kederlere sürüklüyor.
Müziğin büyüleyici etkisi ile
müziğe ruhunu, kalbini adamış
bir müzisyenin bir araya gelişi
Zaz… Hayatın ve dünyanın
en güzel halinin yansıdığı
melodiler, gerçek ve rüyanın
ilahi bir yetenekle harmanlanışı
ile Isabelle Geffroy’un hiç
büyümeyecek olan ruhunun
yansıması…
where they were when the song
is over… While she makes one
feel as the happiest and most
energetic person on earth when
singing a fast paced song, she
also makes one feel the tears of
a broken heart in slower songs.
You either feel an immense joy
or are drawn to a gloomy sorrow
while listening to her.
Zaz is the combination of the
captivating effect of music
combined with a musician who
has devoted her whole heart to
it… Melodies reflecting the best
of life and the world and the
blending of reality and dreams
with a divine talent; reflecting the
soul of Isabelle Geffroy that will
never age…
45
film şeridi
storyboard
William Tell
William Tell’in İsviçre Müzesi’ndeki mozaiği / Mosaic of William Tell in the Swiss Museum
Farklı dönemlerin efsane okçuları
Legendary archers of different periods
Biri, tek amacı zengin ve fakir arasındaki adaleti sağlamak olan masum bir haydut; diğeri canı pahasına
inandıklarından vazgeçmeyen, oğlunun hayatını hiçe sayan kralı öldürmeyi göze alacak kadar cesur ve dürüst
bir kahraman. Heykelleri dikilip efsaneleştirilen bu ikili arasındaki en belirgin fark; birinin hayallerde diğerinin
gerçek hayatta yaşamış olması. Ortak noktaları ise hedefi daima “12”den vurmalarıydı…
One is an innocent bandit whose only goal is to secure the justice between the rich and the poor; whereas the other is
a brave and honest hero who never gives up on those he believes in and who can even take the risk of killing the king
for disregarding the life of his son. The most distinct difference between these two legendary figures is that one has
lived in dreams whereas the other has lived in real life. Their common ground is that they always hit the bull’s eye…
46
Zenginden alıp fakire
vermesiyle ünlü Robin Hood;
10. yüzyılda İngiliz halk
hikâyelerinde ortaya çıktığı
bilinen, aslında hayali olan
ama gerçek olması umulan bir
efsane… William Tell ise 13.
yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında
yaşamış olan, oğlunun başı
üzerindeki elmayı vurmasıyla
efsaneleşmiş İsviçreli bir
kahraman. İkisi de, hakkında
anlatılan hikâyeleri dinleyen,
konu oldukları filmleri izleyen,
onlar hakkında yazılan kitapları
okuyan insanlarca, hayal ve
gerçek arasında gidip gelen
üstün okçuluk yeteneğine
sahip halk kahramanları…
Hikâyeleri farklı ama “dava”ları
aynı; halkın adil bir düzen
içinde, özgürce yaşaması…
İkisinin de okları asla yolundan
şaşmıyor ve hedefe varıyordu.
İkisi de gözünü para ve hırs
bürümüş zenginlerin, halkına
zulmeden sözde asil kralların
hedefindeydi.
Gerçek ya da hayali varlığına
dair anlatılan hikâyeleri,
William Tell’den daha
öncelere dayanan Robin
Hood hakkında yazılı eserler
14. yüzyıla kadar uzanıyor.
Efsaneye göre Robin Hood
10. yüzyılda Kral John’a isyan
edip ormanda kendi krallığını
kuran bir Norman soylusu…
Filmlere, kitaplara konu olan
hikâyesine göre ise Aslan
Yürekli İngiltere Kralı olarak
anılan Kral Richard’ın kardeşi
John’un, halk üzerindeki
baskısına karşı halkın
savunucusu ve koruyucusu
olma görevini üstlenmiş bir
haydut. Anlatılan, yazılan,
filmi, TV dizisi hatta çizgi filmi
yapılan Robin Hood’un mekânı
ise Sherwood Ormanı… Bu
ormanda kurduğu haydut
çetesinin her bir üyesi farklı bir
yeteneğe sahip ama amaçları
ortak; halkın refahını kendi
yöntemlerine, kendi adalet
anlayışlarına göre sağlamak
ve zengin ile fakir arasındaki
eşitsizliğe bir son vermek.
Robin Hood
Robin Hood, known for robbing
from the rich and giving to the
poor, is a legendary figure
dating back to the 10th century
English folk tales who is in fact
imaginary but is hoped to have
been real… Whereas William Tell
is a Swiss hero who has lived
in between the 13th and 14th
centuries and become a legend
for shooting the apple on his
son’s head. Both are folk heroes
with superior archery abilities
who shift between fantasy and
reality among those who have
listened to stories, watched
movies or read books about
them… Their stories are different
but their “goals” are the same:
ensuring that people live freely in
a just order… Their arrows never
waver and always hit the bull’s
eye. Both were the targets of the
rich greedy for more wealth and
the noble kings who oppressed
the people.
The stories on Robin Hood as
a fantasy or reality go long way
back before Wiiliam Tell and the
written pieces on Robin Hood
date back to the 14th century.
Legend has it that Robin Hood
is a Norman noble who has
revolted against King John in the
10th century and established
47
film şeridi
storyboard
Will Scarlet, Küçük John,
Friar Tuck gibi isimlerden
oluşan çetenin en enteresan
karakterlerinden biri ise çeteye
iddialı bir giriş yapan Will
Scarlet, nam-ı diğer Genç
Will… Ve tabi gerçek ya da
hayali her kahramanın olduğu
gibi Robin Hood’un da kalbini
kaptırdığı biri vardı. Robin
Hood’un aslında Norman
Prensesi olan biricik aşkı
Maid Marian, aşkı uğruna
Sherwood Ormanı’na gelerek,
sevdiği adamın çetesine de
katıldı. Robin Hood ile ilgili
kitaplarda, filmlerde, onu
anlatan her şeyde hikâyesini
ve silah arkadaşlarını farklı
şekillerde okumak ya da
izlemek mümkün. Hatta
Robin Hood’un kendini bile.
Ne de olsa tüm kanıtlar onun
hayali bir kahraman olduğu
konusunda birleşiyor ve bu
durum da onu yoruma açık
hale getiriyor. Herkes kendi
hayalindeki, çocukluğundaki,
izlediği, dinlediği yayınlardaki
Robin Hood’u kabul edip,
onu görmek istediği şekilde
görüyor ve anlatıyor. Bu
evrenselleşmiş kahraman,
çetesiyle birlikte yüzyıllardır,
kitaplarda, beyazperdede ya
da televizyon ekranlarında
adalet ve özgürlük için
savaşıyor.
Robin Hood beyazperdede ilk
kez 1922 yılında görüldü. 30’lu
yıllarda henüz 28 yaşındayken
onu canlandıran Errol Flynn
48
his own kingdom in the forest…
According to his story that has
been the subject of many movies
and books; he is an outlaw
who has become the defender
and protector of the people
oppressed by John who is the
brother of King Richard known
also as the Lion Hearted King
of England. Robin Hood has
been the subject of many books,
movies, TV series and even
cartoons and his main location
is the Sherwood Forest… Each
member of the band of outlaws
in this forest has a different ability
but they all share the same goal;
ensuring the prosperity of the
people by their own methods and
their own sense of justice thus
ending the inequality between
the rich and the poor. Will Scarlet,
known as Young Will is one of the
most interesting characters in this
gang consisting of people such
as Little John or Friar Tuck… And
of course Robin Hood was in love
as is the case for all fantastic
heroes. Maid Marian, the one
and only love of Robin Hood was
actually a Norman Princess but
it was her love that forced her to
come to the Sherwood Forest
and join the gang of the man
she loved. One can find different
stories about Robin Hood and his
fellow outlaws in every book or
movie telling his tale. This may be
true for even Robin Hood himself.
After all it is certain that he is an
imaginary hero which makes him
open to interpretations. Everyone
accepts Robin Hood as they
read, listened to or watched in
their childhood. This universal
hero has been fighting for justice
and freedom for centuries be it
in books, movies or on television
screens.
bu rolüyle özdeşleşerek
hafızalara kazındı. Daha
sonra Sean Connery, Kevin
Kostner, Russell Crowe
gibi isimlerle devam eden
Robin Hood furyası, farklı
yönetmenlerin ve senaristlerin
bakış açılarıyla harmanlanan
türlü versiyonlarıyla sinema
tarihinde yaklaşık 80 yıllık
bir döneme ve büyük
prodüksiyonlu filmlere de
damgasını vurmuş oldu.
Beyazperde ve televizyon
ekranları Robin Hood
maceralarıyla dolup taştı.
Herkesin çok iyi tanıdığı ama
hiç kimsenin asıl hikâyesini
hatta gerçek olup olmadığını
bile bilmediği biriydi Robin
Hood… Küçük büyük
herkesin hayatına bir anda
girip bağımlılık yapan bir
kahraman… Tıpkı filmlerinde
kendinden önce sahneye
giren ve her zaman tam yerine
isabet eden okları gibi…
William Tell ya da onun
efsanesinden esinlenen İtalyan
besteci Gioacchino Rossini’nin
4 perdelik operasında Giyom
Tell olarak işlediği, Almanca
adıyla Wilhelm Tell… Tell’in
hikâyesi kraldan esirgediği
bir selamla efsaneleşti.
Hikâyeye göre iktidarın
gücünü reddeden, eşitliğin ve
özgürlüğün peşinden giden
bu asi ve milli kahraman
Habsburg Hanedanı adına
ülkesini yöneten Gessler’i
selamlamayı reddedince,
Robin Hood was first seen on
the movie screen in 1922. Errol
Flynn starred as Robin Hood
during the 30’s when he was
only 28 after which he was
committed to the memories of
all viewers. The Robin Hood
legend continued with names
such as Sean Connery, Kevin
Costner, Russell Crowe thus
leaving its mark on a period of
80 years in the history of cinema
with important productions and
different versions blending the
perspectives of various directors
and screenwriters. The white
screen and television screens
swarmed with Robin Hood
adventures. Robin Hood was
known by everyone but no one
knew his real story of whether
he was actually real or not… A
universal hero who entered the
lives of people from all ages…
Just like his arrows that strike the
bull’s eye every time he is about
to take center stage…
William Tell or Wilhelm Tell in
German who became famous
following the 4 act opera of the
Italian composer Gioacchino
Rossini, Guillaume Tell… The
story of Tell became a legend
after he refused to greet the King.
It is rumored that the rebellious
national hero who refused the
power of the government thus
following the path to equality and
freedom was condemned with
a punishment that placed the
life of his son on the line after he
refused to greet Gessler who was
ruling the country in the name
of the Habsburg Dynasty. The
punishment was that he would
place an apple on the head of
his son and hit it. Even though
Tell was an expert archer, his
49
film şeridi
storyboard
oğlunun hayatını riske atan
bir cezaya çarptırıldı. Ceza
oğlunun başına yerleştirilen
elmayı vurmasıydı. Tell her
ne kadar usta bir okçu olsa
da işin içinde oğlunun hayatı
vardı. Onu dünya çapında bir
üne kavuşturacak olan an işte
tam da bu an oldu. Oğlunun
başındaki elmayı ustalıkla
vurmuştu ama bu durum
onun savunduğu fikirlerinden
vazgeçmesi için yeterli olmadı.
Oku atarken elinde tuttuğu
diğer ok kralın dikkatini çekti
ve ona nedenini sordu. Tell’in
cevabı ise onurundan asla
taviz vermeyeceğinin bir
göstergesiydi: “Eğer birinci ok
oğluma isabet etseydi, ikinci
okla seni vuracaktım.” Elbette
bu cevap Gessler’i son derece
50
kızdırdı ve Tell’in hapse atılma
kararıyla sonuçlandı. Zaten
Tell’in usta nişancılığından ve
gideceği yeri asla şaşmayan
oklarının gazabından
korkan Gessler, onu bir yere
kapatmak için fırsat kolluyordu.
Ancak şansı yaver giden
Tell’e gemiyle hapsedileceği
yere götürülürken çıkan
fırtına yardım etti. Tell,
fırtınayla oluşan karmaşadan
yararlanarak gemiden atladı
ve uzunca bir süre kaçarak
dağlara saklandı. Artık
savaşı daha da büyümüştü.
İsviçre’nin bağımsızlığını tek
başına üstlenmiş, Gessler’i
öldürmesiyle İsviçrelilere
ayaklanmaları için cesaret
vermişti. Milliyetçiliğin var
olmaya başladığı yıllarda
son’s life was on the line. The
moment that gave him worldwide
recognition took place right at
that instant. He had shot the
apple on his son’s head expertly,
but this was not enough for
him to let go of the ideals he
defended. He was holding a
second arrow in his head before
attempting the shot and the king
asked him the reason. Tell’s reply
was an indication that he would
never compensate from his pride:
“If the first arrow had hit my
son, I would shoot you with the
second one.” Of course this reply
annoyed Gessler and he ordered
Tell to be imprisoned. Gessler
was already biding his time to
lock Tell up because he feared
from his expert marksmanship
and the fury of his arrows that
never missed. However, Tell was
on a lucky streak and a storm
came to his rescue just as he
was about to embark on the ship
that would take him to prison. Tell
took advantage from the chaos
brought about by the storm,
jumped out of the ship and hid
in the mountains for a long time.
This further developed his war.
He had taken the independence
of Switzerland upon himself
and had given courage to the
Swiss to revolt after he killed
Gessler. He was known all over
the world thanks to the events
that took place in the years when
nationalism was starting to exist
as well as the play written by
Friedrich von Schiller in 1804.
Maybe this legend that everyone
believed wholeheartedly was just
a made up story but either way it
had worked, it had given courage
to the people thus ensuring that
their hopes for a better future
remained intact.
Just like Robin Hood, William
Tell became famous with his
expert marksmanship as well
as courage taking part in many
works of art from movies to TV
shows. The TV series of William
Tell in the 80’s had made a mark
on the memories of those that
watched it thanks to its musical
score. Whereas Brendan Fraser
played the role of Tell in the 3D
movie listed in the 2012 IMBD
list. The scene during which
he shot the apple on his son’s
head became an immortal one
that will be talked about for any
centuries to come. Indeed, there
were those who tried to do the
same thing which ended badly.
The best known among these
is he American writer William
Burroughs who shot his wife
while trying.
Maybe both Robin Hood and
William Tell were two heroes
who were not real. Maybe both
were imaginary. They may be the
heroes of those who dream that
one day everyone will be equal
and live happily in a just order
with no wars or inequalities; or
the heroes who live in their own
stories… Who knows?
gelişen olaylar ve Friedrich von
Schiller’in 1804 yılında yazdığı
piyes ile adını tüm dünya
duymuştu. Belki yürekten
inanılan, peşinden gidilen bu
efsane yalnızca uydurma bir
hikâyeydi ama bir şekilde işe
yaramış, halka cesaret vererek
görülecek güzel günlere
olan umudun diri tutulmasını
sağlamıştı.
Kahramanlıkları, usta
nişancılığı ve cesaretiyle nam
salan William Tell de Robin
Hood gibi birçok esere konu;
beyazperdeye ve televizyon
ekranlarına defalarca konuk
edildi. 80’li yıllarda, o yılları
bilenlerin hafızasında
müziğiyle yer etmiş olan
William Tell, TV dizisi olarak
yayınlanmıştı. 2012’de IMBD
listesinde yer alan 3D filmde
ise yeni Tell, Brendan Fraser
olarak belirlendi. Onun
oğlunun başındaki elmayı
vurduğu mizansen yüzlerce
yıl konuşulacak, kullanılacak,
anlatılacak ve defalarca farklı
şekillerde ortaya çıkacak
ölümsüz bir an haline geldi.
Hatta bu anı gerçek hayata
uyarlamaya çalışanlar ve bu
eylemlerin olumsuz sonuçları
da oldu. Bunlar arasında
en bilineni ise bir gezide bu
sahneyi karısıyla canlandırmayı
denerken yanlışlıkla onu
vuran Amerikalı yazar William
Burroughs’tu.
Hedefleri bir dönemleri farklı
iki kahraman Robin Hood ve
William Tell bir gün bile gerçek
hayatta yaşamamış hayali
kahramanlardır belki. İkisi
de birer hayalden ibarettir.
Hani bir gün herkesin eşit,
adil, özgür bir düzen içinde,
mutlu, huzurlu, kavgasız,
savaşsız yaşadığı bir dünyanın
hayalini kuranların; umutla,
bıkmadan usanmadan
anlattığı hikâyelerde yaşayan
kahramanlardandır onlar da…
Kim bilir?
51
efsane kareler
legendary shots
Malcolm X
(1925 – 1965)
Hedefteki adam
The man in the target
Hayatını, gördüğü Amerikan
kâbusundan yalnızca kendini
değil, tüm insanlığı kurtarmaya
adamış bir kahramandı
Malcolm X. “İnsanlığın kara
prensi”, acılar ve zorluklarla
dolu hayatına rağmen,
zalimlere ve ırkçılığa karşı son
nefesine kadar sürdüreceği bir
savaş başlattı. Geleceğin, ona
bugünden hazırlananlara ait
olduğunu savunan Malcolm X,
52
keskin sözleri, kendinden emin
tavırlarıyla her zaman “hedef”te
oldu. Denzel Washington,
onun hayatını konu alan
Alex Haley’in “Malcolm X
Otobiyografisi” kitabından
esinlenilerek çekilen 1992
yapımı filmde onu canlandırmış
ve sinema tarihine geçen bir
performansıyla En İyi Erkek
Oyuncu dalında ödüle aday
gösterilmişti.
Malcolm X was a hero who
devoted his life to save not only
his own life but all of humanity
from the American nightmare he
was living in. The “black prince of
humanity” started a war against
oppressors and racism that he
would continue until his last
breath despite a life of difficulties
and hardships. Malcolm X
believed that future belonged to
those who prepared for it today
and was always a “target” with
his sharp edged words and selfassured attitude. It was Denzel
Washington who starred as
Malcolm X in the 1992 movie by
Alex Haley’s book entitled “The
Autobiography of Malcolm X”
and was nominated for the Best
Actor performance Oscar with a
performance that made history.
53
efsane kareler
legendary shots
Muhammet Ali Clay
“En iyi”nin peşinde
In pursuit of “The Best”
Henüz 22 yaşındayken “Dünya
Şampiyonu” unvanını kazanan,
her zaman “en iyisi” olmak
için çalışan Muhammed Ali
Clay, “tüm zamanların en iyi
ağırsiklet boks şampiyonu”
olmasının yanı sıra dünya
çapında bir simgeydi. Vietnam
Savaşı’na dâhil olmayı
reddederek 5 yıl hapis ve para
cezasını göze almış, ırkçılık
ve savaş gibi insanlığa zarar
verdiğine inandığı her görüşe
karşı çıkmıştı. Popüler olduğu
süre boyunca neredeyse
girdiği her maçı kazanan
54
Clay, maçlarını tüm dünyanın
soluksuz izlediği bir boksördü.
Dünyaya kavga etmek için
geldiğini söyleyerek, herkesin,
yaşadığı sürece hayatta
yapabildiği en iyi şeyi yapması
gerektiğini savundu. 80’li
yıllarda yakalandığı “Parkinson”
hastalığına kadar hiçbir zaman
dilinden düşürmediği “bütün
zamanların en iyisiyim” sözünü
kanıtlarcasına yaşadı. Hayatı
ve sıra dışı kişiliği Will Smith’in
başrolünü üstlendiği 2001
yapımı filmle beyazperdeye
aktarıldı.
Muhammed Ali Clay became the
“World Champion” when he was
only 22 years old and he was a
symbol of the world as well as
the “best heavyweight boxing
champion of all times” who
always strived to be “the best”.
He had taken the risk of a 5 years
prison sentence and a fine when
he refused to be drafted for the
Vietnam War and had continued
to oppose all kinds of beliefs
such as racism and war that he
thought damaged humanity.
Clay won almost all the matches
he played throughout the time
when he was popular and he was
a boxer the matches of whom
were watched by everyone. He
said that he was born to fight,
defending his belief throughout
his life that everyone had to do
what they did the best. He lived
as if to prove his words of, “I am
the best of all times” until the
80’s when he was diagnosed
with “Parkinson’s” disease. His
life and extraordinary personality
was made into a movie in 2001
starring Will Smith.
55
efsane kareler
legendary shots
Michael Jeffrey Jordan
Tam isabetin kelime anlamı
The true meaning of bull’s eye
Her şey 1985 yılında aldığı “En
İyi Çaylak Ödülü” ile başladı.
Bunu takip eden yıllarda “en
iyi” ödülleri almaya devam
etti ve NBA’nın yaptığı resmi
açıklamayla “tüm zamanların
en büyük basketbolcusu”
unvanı kazandı. 2 kez
Olimpiyat Şampiyonluğu aldı,
sıradan bir NBA sezonunda 30
defa 50 sayının üzerinde sayı
alan tek basketbolcu olarak
56
tarihe geçti. Michael Jeffrey
Jordan, hayatını yapabileceği
en iyi işi yapmaya adayarak
yaşadı. Fiziksel özellikleri,
üstün yeteneği onu attığı her
adımda başarıya biraz daha
yakınlaştırdı. Attığı toplar
asla hedefinden şaşmayan,
yolundan çıkmayan Michael
Jeffrey Jordan, sahaların
23 numarası, gönüllerin 1
numarasıydı.
It all started in 1985 when he
received the “Best Rookie
Award”. He continued to receive
“the best” awards during the
following years and was deemed
as “the best basketball player
of all time” following the official
statement of NBA. He won
the Olympic Award twice and
made history as the only player
who was able to score over 50
points 30 times during an NBA
season. Michael Jeffrey Jordan
devoted his life to what he did the
best. His physical features and
superior talent brought him one
step closer to success. The balls
shot by Michael Jeffrey Jordan
never wavered and he remained
the number 1 in everyone’s
hearts as the number 23 on the
field.
57
efsane kareler
legendary shots
Hedef: Er Ryan
Target: Private Ryan
İlk 20 dakikasıyla sinema
tarihine yıllarca konuşulacak
unutulmaz sahneler hediye
etmiş, Steven Spielberg’in
yönetmenliği ve ödüllü
oyuncu Tom Hanks’in üstün
performansıyla taçlandırılmış
bir filmdi Er Ryan’ı Kurtarmak…
1998 yapımı filmde hedef, diğer
kardeşleri farklı cephelerde
ölen ve eve dönmesi gerektiği
halde ortadan kaybolan Er
Ryan’ı bulmaktı. 2. Dünya
58
Savaşı döneminde, tüm
Amerikan ordusu seferber
olmuş; bir annenin dileğini
gerçekleştirmek; onu, hayatta
kalan son oğluna kavuşturmak
için ölümü göze almıştı.
Film, dünyaca ünlü sinema
listelerinde “en iyi 250 film”
arasında yerini alarak, aşırı
gerçekçi olarak yorumlanan
sahneleri ve trajik hikâyesiyle
hafızalara kazındı.
Saving Private Ryan was a movie
by Steven Spielberg starring
Tom Hanks with an extraordinary
performance the first 20
minutes of which had left behind
unforgettable scenes that would
be talked about for years… The
target in the 1998 production was
to find Private Ryan who went
missing after his brothers died
at different fronts. The American
army used every means available
during the 2nd World War to
make the wish of a mother
come true and to unite her with
her last living son. The movie
was listed among the “250 best
movies” and was committed to
the memories of everyone with its
tragic story and scenes that were
interpreted as over-realistic.
59
evrensel sanat
universal art
Mozart
Yeryüzündeki
müzik ilahı
The deity of
music on earth
“İnsanlar sanatımın bana
çok kolay bir biçimde
geldiğini düşünerek
büyük hata ediyorlar.
Hiç kimse besteciliğe
benim kadar zamanını
ve düşüncelerini
adamamıştır. Geçmişten
şimdiye kadar yaşamış
hiçbir büyük besteci
olmasın ki, onun
eserlerini defalarca kere
çalışmış olmayayım.”
Wolfgang Amadeus
Mozart
“People are mistaken
when they think that my
art comes easy for me. I
do not think that anyone
have devoted as much
of their time and thought
to composing music as
I have. There is not even
one single composer the
works of which I have not
worked on many times.”
Wolfgang Amadeus Mozart
60
Hayatta olduğu 35 yıl
boyunca, 3 yaşındayken
tanıştığı müzikten bir an bile
kopmamış, 600’den fazla
eserle müzik tarihine derin izler
bırakmış bir dâhiydi Mozart…
Takdir edilen, kıskanılan,
her zaman en iyisi olan ve
belki de bu yüzden nedeni
hala tartışılan bir ölümle bu
dünyadan ayrılan eşsiz bir
müzisyendi. Onu keşfeden,
dehasını fark edebilen kişi
olmayı bir lanet kabul eden
meslektaşı Antonio Salieri’nin
dediği gibi onun 5 yaşından
itibaren yapmaya başladığı
her bestesinde “tanrıdan
bir parça” vardı. Mozart’ın
kullandığı her nota, ruhundan
kâğıda düşen bir damlaydı.
Hiçbir düzeltme yapma
gereği duymadan ardı ardına
yazdığı notaların ve ortaya
çıkan mucizevî ahengin başka
bir açıklaması da olamazdı.
Bir müzisyen için Mozart’ın
döneminde yaşamış olmak
hayatın en büyük talihsizliğiydi.
Türklerin tüm Avrupa’ya hâkim
olduğu dönemde yaşayan ve
Türklere büyük bir hayranlık
duyan Mozart, hiçbir zaman
gizlemediği bu hayranlığını
eserlerine de yansıtmıştı.
“Ne üstün zekâ, ne hayal
gücü ne de her ikisi
beraber bir dâhi yapmaya
yeter. Sevgi, sevgi,
sevgi. İşte bu dehanın ta
kendisidir.”
27 Ocak 1756’da, müzisyen
bir ailenin çocuğu olarak
Salzburg’da dünyaya gelen
Mozart, 3 yaşında piyanonun
başına oturmuş ve 5 yaşından
itibaren besteler yapmaya
başlamıştı. Kemancı ve besteci
babasını okulu olarak görmüş;
kendinden 5 yaş büyük olan
yorumcu ablasıyla çalışma
fırsatı bulmuştu. Onların
bu uyumlu halini izleyen
babaları, çocuklarının müziğe
olan yeteneğini görmezden
gelmeyerek, bu alanda
eksiksiz bir eğitim almalarını
sağladı. 1762 yılından itibaren
babası ve ablasıyla birlikte
yollara düşen Mozart, her
an ortaya çıkan başka bir
yeteneği ile gittikleri her
yerde tanıştıkları insanları
kendine hayran bırakıyordu.
Kulağının hassasiyeti
sayesinde bir kemanın
notaların sekizde biri kadar
akort düşürdüğünde bunu fark
edebiliyor; çirkin sayılabilecek
sesler duyduğunda tepki
olarak fenalaşıp, baygınlık
geçirebiliyordu. 1763 – 1766
yılları arasında gerçekleştirdiği
ilk uzun turnesinde Münih,
Frankfurt, Cologne, Paris,
Brüksel, Augsburg ve
Londra’ya gitti. Londra’da
Bach, Manzuoli ve Abel ile
çalışma fırsatı yakalayan
Mozart was a genius who did
not give up on music that he
started when he was only 3
years old and left significant
traces in the history of music with
over 600 pieces encompassing
a life of 35 years… He was a
unique musician who was widely
acclaimed and envied who was
always the best and thus died
a still much-debated death. As
his colleague Antonio Salieri
who believes that discovering
his genius was a damnation
states, there was “a piece of
God” in every composition he
made starting from when he
was 5 years old. Each note that
Mozart used was a drop of his
soul on paper. The notes that he
wrote down without any need
for revisions and the miraculous
harmony that emerged cannot be
explained in any other way. It was
a great misfortune for a musician
to have lived during the life time
of Mozart. Mozart had lived
during a period when the Turks
ruled all of Europe and he had
reflected his admiration for the
Turks in his compositions.
“Neither a superior
intelligence nor imagination
or both is enough to make
one a genius. Love, love,
love. That is genius itself.”
Mozart was born to a family of
musicians on January 27, 1756
in Salzburg, started playing the
piano when he was 3 years old
and started composing music
61
evrensel sanat
universal art
Viyana’daki heykeli, mezarı ve evi. Statue in Vienna, tomb and home.
62
Mozart’ın ailesi 1766 yılında
Salzburg’a geri döndü.
Mozart 1767 yılında ikinci kez
Viyana’ya gitti ve 2 yıl sonra La
Finita Semplice ile Bastien und
Bastienne adında iki opera
besteledi. Aynı yıl İtalya’ya
giden Mozart burada da birçok
hayran kazanmış ve Milano’da
gösterilen operalarıyla büyük
başarılara imza atmıştı.
İlk opera eseri olan “Lucia
Silla” Milano sahnelerinde
gösterilerek takdir topladığında
henüz 14 yaşındaydı. 1777
yılından itibaren babasının
sağlık sorunları nedeniyle
yolculuğuna onsuz devam
etmek zorunda kalan Mozart
bir yıl sonra Paris’e, daha
sonra da döneminin en iyisi
kabul edilen “Mannheim
Orkestrası”nda yer almak
üzere Mannheim’e geçti. Gezi
yılları boyunca pek çok ünlü
müzisyenle tanıştı. Krallara,
kraliçelere bestelerini dinletti.
Dönemin ünlü düşünürlerine,
yazarlarına, Goethe, Voltaire
gibi isimlere “müziğin en
büyük ustası” olduğunu
kabul ettirdi. Papa tarafından,
yalnızca en usta sanatçılara
verilen “Altın Mahmuz
Nişanı”na layık görüldü. Ancak
ölünceye kadar çocuk ruhunu
koruyan Mozart bunlarla
ilgilenmiyordu. Bunun nedeni
ise hem alçakgönüllülüğü hem
de yaptığı işten aldığı zevkin,
mutluluğun önüne hiçbir
şeyin geçemiyor olmasıydı.
O yalnızca içinden gelen
yoğun duygulara, coşkusuna,
mutluluğuna, hüznüne, acısına
tanrı vergisi bir yeteneği katıyor
ve bestelerini yapıyordu. 25
yaşına kadar aralıksız olarak
sürdürdüğü gezi ve turnelerde
defalarca hastalandı, bünyesi
zayıf düştü ama bu durum ne
verimsizliğe neden oldu ne
de ona keyfinden, yaşama ve
sanata olan bağlılığından bir
şey kaybettirdi. Erken yaşta
çıktığı bu yolculuklar nedeniyle
okul hayatı hiç olmamıştı ama
gittiği her ülkede kullanılan
dilleri kısa süre içinde öğrenip,
from the age of 5. He had seen
his violinist and composer father
as a school; had found the
chance to work with her 5 years
elder sister who was a singer.
Their father saw the harmony
between them thus realizing the
talent of his children in music
and ensured that they received
the best education in this field.
Starting from 1762, Mozart took
to the roads with his father and
sister and continued to impress
everyone with a new talent of his
that emerged every day. Thanks
to his sensitive ears, he was able
to realize when the tune of a
violin was lowered by one eighth
of a note and could sometimes
faint as a reaction to bad sounds.
He went to Munich, Frankfurt,
Cologne, Paris, Brussels,
Augsburg and London on his
first long tour during 1763 – 1766.
He had the chance to work with
Bach, Manzuoli and Abel in
London and his family returned
to Salzburg in 1766. Mozart
went to Vienna for a second
time in 1767 and 2 years later
composed two operas entitled
La Finita Semplice and Bastien
und Bastienne. Mozart went to
Italy during the same year; he
had many fans there and gained
huge success with his operas
in Milan. He was only 14 years
old when his first opera piece
entitled “Lucia Silla” was put on
stage and gained admiration.
Starting from 1777, Mozart had
to continue on the road without
his father due to his health
problems and it was one year
later when he went to Paris after
which he went on to Mannheim
to take part in the “Mannheim
Orchestra” which was accepted
as the best at the time. He met
many musicians during his
trips. He had kings and queens
listen to his compositions. It
was accepted by many famous
thinkers and writers of the time
such as Goethe and Voltaire
that he was “the grand master
of music”. He was awarded with
the “Knight of the Golden Spur”
by the Pope which was given to
the best artists. However, Mozart
had preserved the child in his
heart until his death and thus he
was not interested in such merits.
The reasons for this were his
modesty as well as the fact that
nothing could get ahead of the
happiness and joy he felt while
he was working. He was only
anadili gibi konuşmaya
başlayacak kadar zeki
oluşu bu açığı kapatmasına
yardımcı oluyordu. Adı git
gide daha çok kişi tarafından
duyuluyor, dünya çapında bir
üne kavuşuyordu. Yaşaması
gereken yaşta tadına
doyamadığı çocukluğunun
peşini hayatı boyunca
bırakmadı. Başına ne gelirse
gelsin neşesi, her anını dolu
dolu yaşamasını sağlayan
coşkusu, yaşam sevinci
de onu hiç terk etmedi.
Başkalarına göre küçük ve
önemsiz olan mutluluklar
onun için dünyaya bedel
sayılabiliyordu. Ona göre
hiçbir şey zor ya da imkânsız
olamazdı ama içinden
çıkamayacağı bir durum
varmış gibi göründüğünde bile
umudunu kaybetmek ona göre
değildi. Yaşadığı onca maddi
sıkıntıya rağmen bir gün bile
şikâyet etmedi; her zaman ve
her durumda yaptığı tek şey
üretmeye devam etmek oldu.
Âşık olduğu kadınla babasının
onaylamadığı bir evlilik yapan
Mozart, hep gurur kaynağı
olduğu, sonsuz bir sevgi ve
saygıyla bağlı kaldığı babasını
ilk kez bu evlilikle üzmüştü. 21
yaşında gittiği, para kazanmak
için piyano dersleri verdiği
Almanya’da evini kiraladığı
müzisyen Weber’in kızına âşık
olmuştu ve onunla evlenmeyi
planlıyordu. Ancak bir süre
sonra kendini tamamen
sanatına, operalarına adayarak
onu unuttu. Birkaç yıl sonra
Weber ailesi ile Viyana’da
yeniden karşılaştı ve bu
kez Weber’in diğer kızı olan
Constanze’ye âşık oldu.
adding his heartfelt emotions,
his joy, happiness, sadness
and grief to his god given talent
and thus composing the music
that he did. He fell sick many
times during the trips and tours
he made uninterruptedly until
the age of 25, he languished
but still this neither caused any
loss of efficiency nor a loss of
his dedication to life and art.
He had never gone to school
because of these long trips
that he started taking at an
early age, however he was so
intelligent that he could even
learn the native languages of
every country he went to and talk
fluently. He was getting more
and more popular, reaching
global fame. He was always hard
on the heels of his childhood
that he had not been able to
experience when he was small.
His vigor and joy of life never
left him for once despite all that
happened to him. Joys that were
deemed small and insignificant
by others could mean all the
world to him. Nothing could be
difficult or impossible for him,
but he was also not one to give
63
evrensel sanat
universal art
Mozart, babasının gerçek
yüzünü gördüğü, müsrif,
bencil, oğluna mutsuzluktan
başka bir şey vermeyeceğine
inandığı Constanze ile evlendi.
Bu evlilikle birlikte belki de
hayatının en verimli dönemine
girmiş; bir anda her türde
eşi benzeri olmayan eserler
vermeye başlamıştı. Le Nozze
di Figaro, Don Giovanni, Cosi
Fan Tutte, The Magic Flute
bu dönemde yazdığı operalar
oldu. Yine evlendiği dönemde
yazdığı, Türklere olan
hayranlığının meyvesi kabul
edilen “Saraydan Kız Kaçırma”
operası, Topkapı Sarayı’nda
geçen bir aşk hikâyesini
konu alıyordu. “Zaide”
adındaki iki perdelik opera
eserine 1780 yılında başladı.
Tamamlanamayan bu eserin
ilhamı bazı kaynaklara göre
âşık olduğu “Zaide” adında
bir Türk kızıydı. Türklerin tüm
Avrupa’ya hâkim olduğu bu
dönemde bir de Türk Marşı
64
besteleyen Mozart’ın bu
eserinde dinleyip hayran
kaldığı Mehter Marşı’ndan
esinlenmişti. Mozart her
eserinde biraz daha yükseliyor,
şöhreti ve kazancı gün
geçtikçe artıyordu. Ancak
eline geçen yüksek miktarda
paraları tutmak aklına bile
gelmiyor, eşi ile birlikte
düşüncesizce harcamalar
yapıyorlardı. Zaman içinde
hiçbir zaman düzelmeyen bir
maddi sıkıntıyla karşı karşıya
kalmış; her gün biraz daha
kötüleşen durumları, Mozart’ı
babası gibi saray müzisyeni
olmakla yetinmek zorunda
bırakmıştı. Mozart için bu
bir sorun değildi ama dünya
çapında kabul edilmiş ve
dehası önünde saygıyla eğilen
insanların gözünde bu durum,
onun “harcanması” anlamına
geliyordu. Viyana Sarayı’nın
müzisyeni olan ve Mozart’la
aynı dönemi paylaşan usta
müzisyen Antonio Salieri,
up hope when things seemed to
be getting out of hand. He never
complained once in spite of the
financial troubles he experienced
and continued to compose
all the time and under every
circumstance.
Mozart married the woman he
loved going against his father
who did not approve of this
marriage and this was the first
time that he had upset his father
whom he always loved and
respected as a source of pride
and joy. He had fallen in love with
the daughter of Weber who he
met when he went to Germany
to give piano lessons and rented
Weber’s house when he was only
21; he was planning to marry
her. However, soon he devoted
himself completely to his art
and operas thus forgetting her.
He met Weber and his family
once again a few years later
in Vienna and this time fell in
love with Constanze, Weber’s
other daughter. Mozart married
Constanze going against his
father who saw her for what
she really was as a lavish and
selfish person and believed that
she would only break his son’s
heart. With this marriage, he
had entered probably the most
productive period in his life thus
starting to compose pieces the
likes of which had never been
heard before. Le Nozze di Figaro,
Don Giovanni, Cosi Fan Tutte and
The Magic Flute were the operas
he composed during this period.
Another opera he composed
during his marriage entitled, The
Abduction from the Seraglio was
about a love story in the Topkapı
Palace and was accepted as
the fruit of his admiration for the
Turks. He started working on the
two-act opera entitled “Zaide”
in 1780. Some believed that the
admiration for this unfinished
work was a Turkish girl named
“Zaide” who he was in love with.
Mozart had also composed
a Turkish March during this
time when the Turks ruled all of
Europe and he had been inspired
by the Janissary March that he
admired. However, he never
even once considered saving
the huge amounts of money he
earned and thus continued to
onu deli gibi kıskanmasına
rağmen bu haline üzülüyor,
her şeyden önce müziğin
bu kutsanmış yeteneği
kaybetmemesi gerektiğine
inanıyordu. Onun döneminde
yaşamayı bir lanet kabul
eden Salieri, müziğe çocuk
yaşta gönül vermiş biriydi ve
en büyük duası büyüleyici
müzikler besteleyebilmekti.
Ancak kendinin tarif bile
edemediği besteleri yapan bir
kişi vardı: Mozart. Salieri’nin
Mozart’a olan hayranlık ve
nefreti aynı anda, onun bu
üstün yeteneğini keşfettiğinde
başlamıştı. Bu dehayı
görebilmek bir lanet olmalıydı;
onunla aynı dönemde yaşayan
bir müzisyen olmak ise bir
insanın başına gelebilecek en
büyük felaket…
Ölümün ağırlığını üzerinde
hissetmeye başlayan ve bunu
sürekli dile getiren Mozart,
bir gün kapısına gelen
gizemli yabancının ondan
istediği “Ölüm Marşı”nı da
bu dönemde bestelemeye
başladı. Ölümünden sonra
karısının görevlendirdiği
bir öğrencisi tarafından
tamamlanacak olan Requiem”
isimli bu besteyi yarım
bırakarak 5 Aralık 1791 yılında
Viyana’da hayata veda etti.
Bu ölüm her zaman gizemini
korudu çünkü gizemli
yabancının kim olduğu ve
Mozart’ın sanatsal varlığına
hayranlık duyarken, fiziksel
varlığına karşı şeytani bir
nefret besleyen Salieri, tüm
şüpheleri üzerine çekmişti.
Salieri, kendinden “Ölüm
Marşı” bestelemesini isteyen
kişinin Azrail olduğuna inanan
Mozart’ın ölümünden sonra
aklını yitirdi ve son nefesine
kadar kendini suçladı. Mozart,
yeteneği ve başarılarıyla
çelişkili bir şekilde, sefalet
içinde öldü. 6 kişilik bir
cenaze töreniyle kimsesizler
spend recklessly with his wife.
In time, he faced a financial
crisis that went on getting worse
which caused Mozart to work
as a palace musician just like
his father. This was not an issue
for Mozart, but it meant that
this genius musician respected
worldwide was being “used up”.
Antonio Salieri was the Vienna
Palace musician working there
during the same period with
Mozart and he was saddened by
this despite the fact that he was
immensely jealous of Mozart and
believed that music should not
lose this blessed talent. Salieri
was one who had set his heart on
music when he was only a small
child, believed that living in the
same time frame with Mozart was
a curse and prayed that he could
go on to compose enthralling
pieces. However, there was one
person who composed music
that he could not even describe:
Mozart. The admiration and
hate that Salieri felt for Mozart
started at the same time when he
discovered this superior talent.
Seeing this genius had to be a
curse and being a musician who
shared the same time frame with
him the worst disaster that could
befall on one’s self…
Mozart had started to feel the
weight of death towering over
him and continuously expressed
this thought and he started
composing the Requiem upon
the request of a mysterious
stranger who showed up at
his door. He died in Vieanna in
December 5, 1791 leaving behind
the unfinished composition
entitled Requiem which was to be
completed by one of his students
delegated by his wife. This death
remained a mystery because no
one knew who the mysterious
stranger was and the sinister
rage of Salieri for the physical
existence of Mozart despite
his admiration for Mozart’s
artistic being kept on attracting
suspicions. Salieri lost his mind
following the death of Mozart
who believed that the mysterious
stranger was in fact the Grim
Reaper and kept on accusing
himself until his death. Mozart
died in poverty contradicting his
immense talent and success. He
65
evrensel sanat
universal art
mezarlığına gömüldü. Bugün
gerçek mezarının yeri bile
bilinmiyor. Onun anısına
Viyana’da boş bir mezar
üzerine bir anıt dikildi ve bu
anıt Mozart’ın mezarı olarak
kabul edildi. Klasik müziğin
ilk örneklerini sunan, kendine
has tarzıyla Barok dönemini
harmanlayarak müziğe
bambaşka bir anlam katan
Mozart birçok senfoni, solo
konçerto, opera, yaylı çalgı
ve piyano sonatları yazdı.
Yaşadığı acıları, hastalıkları,
oradan oraya savrulurken
çektiği sıkıntıları müziğine
sonsuz bir coşku ve neşe
olarak yansıtmayı başardı.
Ölümünden yüzyıllar sonra
çekilen, Mozart’ın hayatının
Antonio Salieri’nin gözünden
aktarıldığı “Amadeus” filmi
80’lerin en popüler filmlerinden
biri oldu. Gerçek hayattaki
Salieri ve Mozart çekişmesinin
beyazperdede Tom Hulce’nin
F. Murray Abraham’ın
oyunculuklarıyla anlatıldığı film
8 dalda Oscar ödülüne layık
görüldü.
Kendinden sonraki
bestecilerin, müziğe gönül
verenlerin ilham kaynağı,
yol göstericisi ve idolü oldu
Mozart... Çocuk ruhunun
masumiyetini notalarıyla
paylaştı, hayatı boyunca
yüreğinde taşıdığı umut ve
yaşam sevincini tüm dünyaya
melodileri aracılığıyla aktardı.
Ondan geriye kalan eserlerin
her biri, her kuşağın müzisyeni
için ayrı bir keşif, eşi benzeri
olmayan birer mücevher
gibiydi. Mozart, bestelerinde
tanrıdan bir parça taşıdığına
inanılan, üstün yeteneklerle
kutsanmış, müziğin hiç
büyümeyen çocuğuydu.
Antonio Salieri
66
was buried in the potter’s field
following a funeral attended by
6 people. The real location of his
grave is not known even today.
A monument was erected in his
name in Vienna on an empty
grave which was accepted as
his real grave. Mozart blended
the Baroque period with his own
style thus composing the first
examples of classical music
with many symphonies, solo
concertos, operas as well as
sonatas for stringed instruments
and piano. He succeeded in
reflecting his pain, sickness,
and the distress he experienced
during his travels as an immense
joy and bliss in his music. The
movie entitled “Amadeus”
which was shot centuries after
his death from the perspective
of Antonio Salieri became one
of the most popular movies of
the 80s. The movie reflecting
the real life conflicts between
Salieri and Mozart onto the white
screen with Tom Hulce and F.
Murray Abraham as actors won
8 Oscars.
Mozart became the inspiration,
guide and idol for all composers
and music lovers who came after
him… He shared the naivety
of a child’s soul with notes and
shared his hope and joy of
life with the world through his
melodies. Each piece he left
behind was another discovery
and a unique jewel for musicians
from every generation. Mozart
was the never growing kid of
music blessed with superior
talents who was believed to carry
a piece of god in his music.
67
geçmiş zaman kipinde
the past tense
Reklam kokan anılar bunlar
Memories reminiscent of ads
Oralet Osman’ı bilir misiniz? Ya da Ali Desidero’yu? Çakar çakmaz çakan çakmaklardan kullandınız mı hiç? On
yüz bin baloncuk yuttunuz mu? Yoksa siz hala Ayşe Teyze ile tanışmadınız mı? O halde dikkat! Çünkü bu yazı
“ürün yerleştirme” uygulaması içeriyor.
Do you know Oralet Osman? Or Ali Desidero? Did you ever use those lighters that light up in the first try? Did you
ever swallow ten hundred thousand bubbles? Have you not met Ayşe Teyze yet? Then beware! Because this article
includes “ad placement”.
Yazı / Text: Ferhan Petek
68
Eski reklâmların bugün hala
dilimizde dolanan sloganlarına,
şarkılarına, üzerinden yıllar
geçmiş olmasına rağmen
oynadıkları karakterlerle
anılmaya devam eden reklâm
yıldızlarına her gün bir yenisi
daha ekleniyor. Ancak mazinin
o nostaljik masumiyetini,
siyah-beyaz günlerin renkli
hatıralarını unutmak ya da
onlardan bahsederken aniden
geliveren hüzünle karışık
gülümsemeye engel olmak
mümkün değil… Çoğu artık
var olmayan markaların,
ürünlerin popüler oldukları
dönemdeki hâkimiyetleri;
benzer ürünler üreten farklı
markaların tatlı rekabetlerini
izlemenin tadı bir başkaydı
o yıllarda. Ama o günlerdeki
teknik imkânların sınırları
zorlanarak çekildiği reklâm
filmlerini izlemek, dönemlerinin
Türkçesiyle hazırlanan
ilânlarına bugünün gözüyle
bakmanın tadı bambaşka…
Alışveriş yaparken belki
farkında bile olmadan, dilinizde
şarkısı dolanan markayı alır
hale gelişimizin temelinin
atıldığı yıllardı o yıllar… Ya
da sevdiğiniz bir ünlünün
A new one is added everyday
to the mottos, songs and stars
of old advertisements that we
still remember despite the many
years that have passed since
we first watched them. However,
it is not possible to forget the
nostalgic naivety or the colorful
memories of those black and
white days or to stop ourselves
from smiling a rueful smile when
we are talking about them… It
was something else to witness
at the time of their popularity the
dominance of different brands
and products most of which do
not exist anymore; or the gentle
competition between different
brands that produced the same
product. But it is something else
altogether to watch the ads that
have been shot by pushing the
limits of the technical resources
at the time and to read the inserts
that have been written in the
Turkish of that time period…
Those were the years when
we first started to purchase
brands the jingles of which were
engraved in our minds without us
being aware… Or the years when
we started developing habits
of using only the brands of a
famous person we liked…
Today, advertising is a profession
that is very much in demand
and since the old times it has
been supported by ads that are
shot to introduce a new product
69
geçmiş zaman kipinde
the past tense
önerdiğinden başka marka
kullanmama alışkanlığınızın
oluşmaya başladığı
zamanlar…
Günümüzün gözde
mesleklerinden biri olan
reklâmcılık, eskiden beri
belirlenen hedef kitleye
yeni bir ürünü tanıtmak ya
da var olan ürünün satışını
arttırmak için çekilen reklâm
filmleri, oluşturulan sloganlar,
bestelenen veya bilinen bir
şarkının sözleri değiştirilerek
hazırlanan müzikleriyle
destekleniyor. Bugün son
teknolojiyle çekilen, hem
dikkat çeken hem de dillere
dolanan sloganlarla tanıttıkları
ürünün satışını arttırmayı
hedefleyen reklâmların ilk
örnekleri ise milattan önceye
dayanıyor. Reklâmcılık,
M.Ö. 3000’li yıllarda Mısır’da
yaşayan yazarların papirüs
kâğıtlarına yazdığı kayıp
ilânları ve “çığırtkanlık”
yapan tellalların varlığı ile
belki farkında bile olmadan
başlatıldı. Tabi bütün bunlar
bir ticari kaygı taşımayan
ama halkı bilgilendirmesi, bir
tür duyuru özelliği taşıması
bakımından reklâm kabul
ediliyordu. İlk basılı reklâm
kabul edilen ilân, 1480 yılında
rahipler için hazırlatılan ve
Londra’da yayınlanan “The
Eyes of Slisbury Use” isimli
kitabın duvar afişi oldu.
Matbaanın icadıyla bugünkü
70
to a certain target group or to
increase the sales of an already
existing product, mottos as
well as songs that are either
composed from scratch or by
changing the lyrics of a well
known one. The advertisements
of today which are shot using
state of the art technology
aiming to increase the sales of
the products they introduce via
riveting and captivating mottos
date back to the times before
Christ. Advertising probably first
came into being at about 3000
B.C. in Egypt when town criers
started shouting the notices
written by authors on papyrus. Of
course these notices did not have
any commercial concerns but are
still accepted as advertisements
because they were some sort
of announcement. The first
announcement that is accepted
as a printed ad was the wall
poster of the book entitled “The
Eyes of Slisbury Use” written
for priests in 1480 and printed
in London. The commercial
development of advertisement,
the foundations of which were
laid with the invention of the
printing press, started when
the first newspaper insert
was printed for a new book.
Benjamin Franklin enabled the
development of the sector as
the owner of his own newspaper
in the 1730s who is accepted
as the pioneering figure for
American advertisement and
the newspaper advertisement
sector that we know today.
Many creative ideas were
being suggested all over the
world as the first steps of
advertisement which developed
into a completely new sector
son halinin temelleri atılan
reklâmcılığın ticari gelişimi
17. yüzyılda, yeni çıkan bir
kitap için hazırlanan ilk gazete
ilânının yayınlanmasıyla
başladı. 1730’lu yıllarda
kendi gazetesini yayınlayan
Amerikan reklâmcılığının ve
bugün hala kullanılan gazete
reklâmcılığının öncüsü kabul
edilen Benjamin Franklin
sektörün gelişmesini sağladı.
Reklâmcılığın ilk adımları
atılmaya, tüm dünyada yaygın
hale gelmeye başladıkça
yaratıcı fikirler artıyor ve büyük
bir sektör haline gelerek daha
çok iş alanının türemesine
de sebep oluyordu. Metin
yazarları birçok ürün için
tanıtım yazıları yazarak
akıllarda kalan sloganlar
üretmek için birbirleriyle
yarışıyordu. Zaman içinde
bu yarış, ödüllü yarışmalarla
taçlandırılacak ve git gide
değer kazanan reklâmcılık
sektörünün ciddiyeti daha
da anlaşılacaktı. Gazetelere
gönderilen ilan çalışmaları
arttıkça reklâmların bir ajans
tarafından yönetilmesi fikri
ortaya çıktı. Bu ihtiyacın
varlığı 16. yüzyılda Fransız
düşünür Montaigne’nin
öngörüsüyle ortaya atıldı.
thereby creating many new lines
of businesses. Copywriters
competed to write the most easy
to remember mottos for new
products. The importance of the
advertisement sector was going
to be understood much better
over time as it continued to gain
value and efforts started to be
crowned in prize competitions.
It was proposed to manage
the increasing number of
newspaper ads by an agency.
The existence of such a need
was brought forwards in the 16th
century following the foresight
of Montaigne, a 16th century
French thinker. This new sector
that became a giant over time
continued to develop with new
inventions and products. This
period was followed by the
use of radio ads starting in the
1920s. The depression of the 30s
due to the war had a negative
impact on the advertising
sector as well and this fast
growing sector started losing its
glamour. The economic crisis of
clients and consumers affected
advertisement professionals as
well thus starting a period of
crisis that was to last until the
Second World War. The invention
and spreading of television
enabled advertisement to win
back its charm in a glorious
fashion. Now every product that
was advertised could reach
our houses with its motto, its
representative face and even
71
geçmiş zaman kipinde
the past tense
Zaman içinde devleşen bu
sektör yeni icatların, ürünlerin
ortaya çıkmasıyla beslenerek
gelişti. Bu gelişim sürecini
1920’li yıllardan itibaren
radyo reklâmları kullanılmaya
başlaması takip etti. 30’lu
yıllarda yaşanan savaşın
yarattığı buhranlı dönem
reklâmcılık sektörünü de
olumsuz anlamda etkiledi ve
bir anda ortaya çıkıp hızla
yayılan bu sektör parıltısını
kaybetmeye başladı. Reklâm
verenlerin ve tüketicilerin
düştüğü ekonomik kriz
reklâmcıları da vurdu ve
İkinci Dünya Savaşı’na kadar
sürecek olan bir kriz dönemi
başladı. Televizyonun varlığı ve
yaygınlaşması ise reklâmcılığın
eski büyüsünü fazlasıyla geri
kazanmasını sağladı. Artık
reklâmı yapılan her ürün,
sloganı, onu temsil eden yüzü
ve hatta şarkısıyla her evin
içine girmeyi başarmıştı.
Ülkemizin bu akımın
büyüsüne kapılması, Balkan
Savaşı’ndan önce İstanbul’da
bulunan David Samanon’un
öncülüğünde başladı.
Savaştan sonra Mısır’dan
gelen ajans yöneticisi Emest
Hoffer de ona katıldı ve işbirliği
yaptılar. Kurdukları ajansın
sloganı belli ve mesajı basitti:
“94 ve 95 no’ya telefon ediniz,
reklâmlarınız istediğiniz
72
its song. Our country fell under
the spell of this phenomenon
before the Balkan War thanks to
the pioneering efforts of David
Samanon already in Istanbul.
Agency manager Emest Hoffer
who came back from Egypt after
the war also joined him and they
cooperated. The motto of their
agency was simple and clear:
“Call 94 and 95 to have your
ads printed in any newspaper
you want.” These two partners
were adding new concepts to
the sector while contributing to
the existence and development
of advertisement in Turkey. Ads
that were charged according
to columns and centimeters
were not only published in
newspapers; they were also
moved around the streets with
“Sandwich Men” who were later
banned by the municipality. The
first “picture” ad was printed in
1842. The first commercial ads
started to be printed in this new
era started by Tercüman-ı Ahval
newspaper. Many newspapers
were established thanks to these
advertisements thought of as a
new means of income, but most
closed up one after the other
because of the competition
that they failed to take part in.
Advertisement had become a
new career during the reign of
Abdülhamit which was important
because it was the time when
the difference between inserts
and ads first came up. The texts
on leaflets and posters started
to diminish giving way to visuals.
Mottos written by using various
plays of words were made more
striking by using different fonts.
gazetede neşredilsin.” Bu iki
ortak bir yandan Türkiye’de
reklâmcılığın varlığını ve
gelişimini sağlarken diğer
yandan bu sektöre yeni
kavramlar katıyorlardı.
Sütun ve santimlerine göre
ücretlendirilen ilânlar, yalnızca
gazetede yayınlanmakla
kalmıyor; daha sonra belediye
tarafından yasaklanacak
olan “Sandviç Adamlar” ile
sokaklarda dolaştırılıyordu.
1842 yılında ilk “resimli” ilan
yayınlandı. Tercüman-ı Ahval
gazetesinin başlattığı yeni
dönemde ilk ticari ilanlar
yayınlanmaya başladı. Yeni bir
kazanç kapısı olarak görülen
reklâmlar nedeniyle birçok
gazete açılmaya başladı ve
çoğu düşünmeden açılan
gazeteler, baş edemedikleri
rekabet ortamından olumsuz
etkilenip kısa süre içinde birer
birer kapanıyordu. Abdülhamit
döneminde meslekleşen
reklâmcılık, ilân ve reklâm
arasındaki farkın ortaya
çıkması açısından da büyük
bir önem taşıyordu. El ve duvar
ilanlarında metinler kısalmaya,
görseller daha ön plâna
çıkmaya bu dönemde başladı.
Kelime oyunlarıyla hazırlanan
sloganlar, farklı yazı tipleri
kullanılarak daha dikkat çekici
hale getirildi. Reklâmcılığın
ülkemizde yaygınlaşmasında
1909 yılında “İlâncılık” adıyla
The first advertisement company
entitled “İlâncılık” which was
founded in 1909 played an
important role in popularizing
advertisement in our country. The
revival that took place in 1919
following the depression and
crises of the war years was also
reflected in the advertisement
sector. It was during this time that
Sedat Simavi who was known
as a cartoonist and humorist led
the way as a graphic designer
thus improving the designs of
ads. Advertisement became one
of the most important sectors
thanks to the slowly recovering
economy of the country following
the War of Independence and the
proclamation of the Republic.
The newspaper sales that started
to increase in 1938 also enabled
the reviving of advertisement.
Ads started to play a more
important role in shaping
consumption as they were used
in more and more different
fields. The first radio ads were
broadcast during the 1950s. An
enactment issued one decade
later enabled the establishment
of special timeframes for such
ads. Specialists and innovators
of this field started to emerge as
advertisement transformed into
a very serious field of expertise
taught at schools. Important
steps were taken in radio
advertisement until 1959. The
sector experienced difficulties
during 1957-1961 because
of a Decree of the Council of
Ministers designating the Official
Announcement Company as the
only eligible one to give ads to
73
geçmiş zaman kipinde
the past tense
74
kurulan ilk reklâm şirketinin
de rolü büyüktü. Savaş
yıllarındaki gerilemenin ve
çıkan krizler sonrasında 1919
yılında başlayan canlanmalar
reklâmcılığa da yansıdı. Bu
dönemde karikatürist ve
mizahçı olarak da bilinen
Sedat Simavi, grafikerlik
konusunda öncülük etti ve
ilân tasarımlarında gelişmeler
görüldü. Milli Mücadele
dönemi, Cumhuriyetin ilânı,
gibi gelişmelerle zaman
içinde şekillenen reklâmcılık,
kazanılan büyük zaferlerle
yavaş yavaş düzelmeye
başlayan ülke ekonomisinden
de faydalanarak sürekli
artan bir ilgiyle en önemli
sektörlerden biri haline geldi.
1938 yılından itibaren artan
gazete satışları, reklâmcılığın
da canlanmasını sağladı. Her
alanda reklâm kullanılmaya
başladıkça, yapılan reklâmların
tüketimi yönlendirilmesinde
üstlendiği görev de git gide
arttı. İlk radyo reklâmları
1950’li yıllarda yayınlandı. On
yıl sonra çıkan bir kararname
devlet radyolarında hazırlanan
reklâm programları için özel
zaman dilimleri ayarlanmasını
sağladı. Reklâmcılık, okullarda
eğitimi verilen çok ciddi bir
alana dönüşürken yaşanan
gelişmeler bu alanda uzmanlar
ve ilkler gerçekleştiren isimler
ortaya çıktı. 1959 yılına dek
radyo reklâmcılığında büyük
adımlar atıldı. 1957 ve 1961
yılları arasında, gazete ve
dergilere ilân verme hakkını
yalnızca Resmi İlanlar
newspapers and magazines.
However, another decree that
was put into effect a short time
later set free the issuing of all ads
and inserts. Suddenly, the 60s
became the most active years for
advertisement. Other agencies
followed the first one founded in
Turkey in 1944 thus establishing
a competitive field. Agencies
decided to join forces in 1971
and established the “Union of
Advertisement Agencies”. 1972
was the year when Turkey was
first introduced to the colorful
world of television ads. Well
thought out advertisements
were shot by people who were
educated abroad in this field
using all the technical resources
available at the time. Television
became the favorite medium of
all advertisers and clients since
it had taken the world by storm
and was entering each and every
household. Indeed, political
advertisements were also
circulated at the time.
Television had started to become
the focus of people as it slowly
transformed into something
indispensable. Even though
broadcasts were made under
strict time limitations during
the first years, people of all
ages from 7 to 70 were intently
watching whatever was on. This
made television all the more
important for the advertising
sector. Ads that were shot one
after the other included new
mottos, songs composed solely
for the advertised products
and were mostly backed up by
famous names. It was during
this period that people well
known and trusted by the public
were started to be identified
with famous brands. New faces
emerged while Zeki Müren said
“hello” to us, Mazhar Alanson
could not do without his hat
and Kaan Girgin kept on saying
75
geçmiş zaman kipinde
the past tense
Şirketi’ne
tanıyan
Bakanlar Kurulu
Kararnamesi
nedeniyle sıkıntı
yaşandı. Ancak
kısa bir süre
sonra yürürlüğe
giren başka bir
kararname tüm
ilân ve reklâmları
serbest hale
getirdi. 60’lı
yıllar bir anda
reklâmcılığın en
hareketli yılları
haline geldi.
Türkiye’de 1944
yılında kurulan
ilk reklâm
ajansını diğer
ajanslar takip
etti ve zaman
içinde büyük bir
rekabet alanı
yaratılmış oldu. 1971 yılında
güç birliği yapma kararı alan
ajanslar “Reklâm Ajanslar
Birliği” altında bir araya geldi.
1972 yılında ise Türkiye,
televizyon reklâmlarının renkli
dünyasıyla tanıştı. Yurtdışında
bu işin eğitimini almış kişiler
tarafından en ince ayrıntısına
kadar düşünülmüş; dönemin
tüm teknik imkânlarından
faydalanıldığı reklâm filmleri
çekilmeye başlamıştı. Tüm
dünyayı bir anda saran
ve artık her eve girebilen
televizyon reklâmcıların ve
reklâm verenlerin
de gözdesi haline
geldi. Hatta aynı
dönemde siyasi
içerikli reklâmlar
da dönmeye
başladı.
Televizyon
yavaş yavaş
günlük hayatın
vazgeçilmezi
olurken insanların
odağına
yerleşmeye de
başlamıştı. İlk
zamanlarda
belli saat
sınırlamalarıyla
yayın yapılmasına
rağmen, 7’den 70’e
herkesi kendine
öyle bir bağlamıştı
ki ekranında
görülen her şey
ilgiyle izleniyordu.
76
“pardon me”. Famous names
that we have known for years
today were actors and actresses
carefully selected during that
period. Many names grew up
in front of our very own eyes
like the little girl drinking “ten
hundred thousand bubbles” at
the beach with her teddy bear
or another little girl who was
asking us a riddle in a melodic
tone. Characters were created to
represent the same product or
brand which went on to become
legendary with a series of ads.
Ali Desidero, Oralet Osman,
Ayşe Teyze were only a few of
these. The famous artists and
soccer players at the time had
been identified with various
brands and had started to direct
the purchasing behavior of the
public. Now advertisements
were seriously affecting the
purchasing behavior and new
names that emerged with
new ads were accepted as
a new member of the family.
Advertisements with assertive
mottos made a deep impact on
the consumer when presented
by sympathetic and joyful
characters.
Today, this is still ongoing
and thus famous people are
creating memories that will leave
their marks on the history of
advertising by cooperating with
popular brands. This occupation
that is nourished by the need
and desire for shopping dates
back almost to the emergence
of mankind and will continue
to exist as long as people live.
We’ll be back right after these
messages…
77
geçmiş zaman kipinde
the past tense
Bu da televizyonu, reklâmcılık
sektörü için en önemli alan
haline getirdi. Ardı ardına
çekilen reklâm filmleri, bu
filmlerde kullanılan sloganlar,
reklâmı yapılan ürünler için
özel olarak hazırlanan şarkılar
içeriyor; çoğunlukla da ünlü
isimlerle destekleniyordu.
Halkın bildiği, sevdiği,
güvendiği isimlerin markalarla
özdeşleştirilme çalışmaları
da bu yıllarda başladı. Zeki
Müren’in bize “alo” demesi,
Mazhar Alanson’un şapkasız
çıkmaması, Kaan Girgin’in
“pardon”u gibi bugün hala
78
unutulmayan detayların yanı
sıra reklâmlar sayesinde
tanıdığımız yeni yüzler de
keşfedildi. Bugün yıllardır
tanıdığımız ünlü isimler,
o dönemlerde çekilen
reklâm filmleri için özenle
seçilen oyunculardı. Plajda
ayısıyla “on yüz bin milyon
baloncuk”lu gazoz içen ya da
melodik bir biçimde sorduğu
bilmecesiyle yıllarca akılda
kalan kızımız gibi elimizde
büyüyen birçok isim oldu.
Aynı ürünü ve markayı temsil
eden karakterler yaratıldı ve
seri halinde çekilen reklâm
filmleriyle birer efsane haline
geldiler. Ali Desidero, Oralet
Osman, Ayşe Teyze bunlardan
yalnızca birkaçıydı. Dönemin
en popüler sanatçıları,
futbolcuları oynadıkları reklâm
filmlerindeki markalarla
anılır hale gelmiş, tüketicinin
yönlendirilmesinde ciddi
anlamda pay sahibi olmuştu.
Artık alışverişe tam anlamıyla
reklâmlar yön veriyor, bu
sektörden doğan yüzler
aileden biri kabul ediliyordu.
İddialı sloganların havalarda
uçuştuğu reklâm filmleri,
samimi ve sempatik yüzler,
eğlenceli karakterler eşliğinde
sunularak tüketici üzerinde
derin bir etki bırakıyordu.
Günümüzde bu durum
geliştirilerek devam ediyor ve
ünlü yüzler, ünlü markalarla
el ele verip reklâmcılık
tarihine, belki yıllar sonra
bile hatırlanacak olan anılar
yaratılıyor. İnsanların alışveriş
yapma ihtiyacı ve tutkusundan
beslenen bu meslek, insanlığın
var olduğu ilk günden bu yana
yaşıyor ve insanlık var olduğu
sürece yaşamaya devam
edecek. Şimdi reklamlar...
79
bilgi hapı
information pill
Eğlenceli strateji
Entertaining strategy
İcat edilmesinin ve varlığını sürdürebilmesi için bir mahkeme salonunda yapılan savunmanın üzerinden yüzyıllar
geçti. Dairesel hedef noktalarından oluşan bir nişan tahtası, rengârenk oklar ve birkaç arkadaşın yeterli olduğu;
kazanmaktan önce eğlenmeyi hedefleyen bir oyun dart ya da TDK’ya göre “oklama.”
Centuries have passed since its discovery and the plea made to ensure its survival. Dart, or “oklama” according to
TDK, is a game played with an aiming board consisting of circular targets, colorful arrows and a few friends that puts
entertainment before victory.
80
Hayatımız boyunca hep bir
“hedef” peşinde oluşumuz,
günlük telaşlardan,
koşturmacalardan fırsat
bulup arkadaşlarımızla vakit
geçirmek için ayırdığımız
zamanlarda oynadığımız
oyunlara kadar yansımış.
“Dart” Türkçedeki adıyla
“oklama” oyunu da bu
durumun ispatı olsa gerek.
Doğuşu 1500’lü yıllara,
yaygınlaşıp tüm dünyayı saran
bir tutkuya dönüşmesi ise 19.
yüzyılın sonlarına dayanıyor.
İngiltere’de şans oyunlarının
yasaklandığı bir dönemde
bu oyunu mekânında
oynatan Anakin, yargılandığı
mahkemede dart’ın sıradan
bir şans oyunu değil, bir tür
spor olduğunu ispatlamış
olmasaydı, belki de bu oyunun
adını bile duymamış olacaktık.
“Hedef noktaları dairesel
olarak belirlenmiş nişan
tahtasına küçük okların
atılmasıyla oynanan bir tür
oyun.” Tanımı bir cümleye,
varlığı ise yüzlerce yıl önceye
dayanan bir oyun bu. Kimin
bulduğu, nasıl icat ettiği tam
olarak bilinmiyor ama Orta
Çağ döneminde İngilizler
tarafından ortaya atıldığı
söyleniyor. Ancak oyun,
ilerleyen zaman içinde yine
İngiltere’de, şans oyunlarının
yasaklandığı döneme kurban
gitmişti. Ta ki, mekânında
bu oyunu oynatan Anakin’in
The fact that we are always
striving to reach a “target” is
reflected even in the games that
we play to spend some time
with our friends when we find
the opportunity to pull ourselves
away from the daily hustle and
bustle. “Dart” – or “oklama”
in Turkish – is proof of this. It
dates back to the 1500s and
has become a sensation all over
the world towards the end of the
19th century. We would probably
never even have heard its name
if not for Anakin who proved that
dart is not an ordinary game of
chance but actually is a kind
of sport during the time when
gambling and games of chance
were banned in England.
“A game played by throwing
small arrows to a fixed board
with circular targets.” This is a
game that can be defined in
one sentence and that dates
back centuries. It is not known
who invented it but rumor has it
that it was played by the English
during Medieval times. However,
the game fell a victim to the
period when games of chance
were banned in England. Until
Anakin was brought into court for
allowing this game to be played
at his venue. In 1908, Anakin set
up a dartboard in the courthouse
and proved the close relations
of this game not with chance but
with ability and exercise with the
shots he made as witnessed by
everyone present. During the
many years after this incident,
dart was not only accepted as
a sport but it also went onto
become a passion for millions of
people supported by the “World
Darts Federation” as well as
81
bilgi hapı
information pill
mahkemeye verilmesine kadar.
1908 yılında yargılanmak için
mahkemeye çıkartılan Anakin,
onlarca insanın şahitliğinde
bir dart tahtası kurdurdu ve
yaptığı atışlarla bu oyunun
şansla değil, yetenek ve
antrenman yapmakla olan
yakın ilgisini kanıtladı. Bu
olaydan sonra geçen yıllar
içinde oyundan çok spor
olarak kabul edilen dart, kabul
görmekten öte, 60’dan fazla
ülkenin üyeliği ile bir “Dünya
Dart Federasyonu” kurulan ve
uğruna dev organizasyonlar
düzenlenerek çığ gibi büyüyen
bir tutku haline geldi. Öyle ki
oyun, anavatanı kabul edilen
İngiltere’nin ev sahipliği
yaptığı 2012 yılında Olimpiyat
Oyunları’nda bile yer aldı.
Dartın dünya çapında hızla
yaygınlaşması biraz da
gerekli ekipmanlarının diğer
sporlara ve oyunlara göre
daha az maliyetli olması,
çok geniş bir alana ihtiyaç
duyulmaması; yaş, cinsiyet,
boy, kilo gibi etkenlere bağlı
olmaması ile ilgili. Türkiye’de
ilgi görmesi 2000’li yılları
bulan dart, 2000 yılında Atıcılık
ve Avcılık Federasyonu’na
bağlanmasıyla resmi bir spor
olarak kabul edildi. Türkiye,
bu tarihten sonra dünya
çapında organizasyonlara
katılarak başarılar kazandı
82
ve 6 yıl içinde Dünya Dart
Federasyonu üyesi oldu.
“Ayakta satranç oynamak”
olarak da tanımlanan dart,
bedeni çalıştırdığı gibi ciddi
anlamda bir beyin antrenmanı
da yaptırma özelliğine
sahip. Bir yandan stresten
uzaklaştırıp sosyalleşmenizi
sağlarken bir yandan
sizi yormadan zihninizi
çalıştırıyor. Sayılarla arası
hiç iyi olmayanlara bile, bitki
köklerinden yapılmış ya da
elektronik bir dart tahtasında
gördüğü rakamlar bir anda
sevimli geliveriyor. Karışık
olarak dizilmiş 20 sayı diliminin
arasında, tahtanın tam
ortasını hedefleyerek yapılan
atışlar, türlü malzemelerle
yapılan rengârenk, desenli
hatta işlemeli oklar insanı
bir anda içine çekiyor.
Oyuncular, birkaç saatliğine
de olsa yaşamdaki gerçek
hedeflere varmak için yaşadığı
yorgunlukları unutup, yalnızca
tek bir hedefe odaklanarak
hayatı daha eğlenceli bir hale
getiriyor. Kimi tam “12”ye
onu çok kızdıran birinin
fotoğrafını koyup stres atıyor;
kimi derinlemesine düşünüp
kurduğu stratejilerle ciddiye
aldığı bu sporu, en ince
ayrıntılarıyla ele alıp üzerinde
kafa yoruyor.
many important organizations.
It was even included in the 2012
Olympic Games hosted by
England which is considered
to be the homeland of darts.
The reason why darts became
so popular all over the world in
such a short amount of time is
related with the fact that it does
not require expensive equipment
and so is rather less costly in
comparison with many other
sports, that it does not require
a large space to be played and
that it is not related with factors
such as age, gender, height or
weight. Darts started to attract
attention as late as the 2000s in
Turkey and was accepted as an
official sport after it became a
part of the Turkish Shooting and
Hunting Federation. Afterwards
Turkey participated in many
global organizations, received
many successes and became
a member of the World Darts
Federation within 6 years.
Darts, also defined as “chess
played standing up”, works
the body as well as the mind.
It exercises your mind while
taking you away from stress
and ensuring that you socialize
with others. The numbers on a
dartboard made of plant roots or
those on an electronic dartboard
seem attractive even to those
who are not on good terms
with numbers. Shots made by
targeting the center of a board on
which 20 numbered slices have
been randomly placed along
with the patterned and even
inlaid arrows attract everyone
who is involved. Players forget
their exhaustion to reach real
goals in life and have fun while
trying to focus on only one target
even if for a few hours. Some
place the photo of those he/
she hates at the center “12” and
some analyze this sport with all
its details by establishing wellthought strategies.
83
estetik
estetic
“Sen başarırsın oğul”
“You will succeed my son”
Sene 1982, Kars’tayım, ortaokul
birinci sınıf öğrencisiyim… İlk
defa yabancı dil öğreneceğiz
ama derslerimize ya matematik
öğretmenimiz ya da beden
öğretmenimiz giriyor…
Bu sefer köşemde Örümcek Ağı
Tekniği yok. Basit Burun Estetiği
ya da İple Kepçekulak Estetiği
de yok. Bu sefer köşemde,
ameliyatsız, neştersiz, konforlu
uygulamaların hiç birisinden
bahsetmeyeceğim. Bu yazıda
umuttan, hayal etmekten,
paylaşmaktan dem vurmak,
2015’i bu şekilde karşılamak
niyetindeyim. Ne diyorduk…
Sene 1982, Kars’tayım, ortaokul
birinci sınıf öğrencisiyim. İlk
defa yabancı dil öğreneceğiz
ama derslerimize ya matematik
öğretmenimiz ya da beden
öğretmenimiz giriyor. Okul
çıkışı çarşıdan geçip eve doğru
giderken, bir turist gördüm ve
“hello” dedim. Nasıl oldu, nasıl
anlaştık bilmiyorum. Ben turisti
müzeye götürdüm. Beden
It is 1982, I am in Kars, my first
year in secondary school… We will
learn a foreign language for the
first time but it is either our math
or physical education teacher who
will teach us…
This time I will not write about
Spider Web Technique in my
column. Nor simple Rhinoplasty
or prominent ear otoplasty
without surgery. This time I will not
mention nonsurgical, scalpel free,
comfortable applications. I want
to write about hope, dreaming
and sharing to welcome 2015.
Where were we… It is 1982, I am
in Kars, my first year in secondary
school. We will learn a foreign
language for the first time but
it is either our math or physical
education teacher who will teach
us. After school I saw a tourist
while walking home through the
market and I said “hello”. I don’t
know how it happened and how
84
dersinden hallice, matematik
dersinden öte İngilizcemle
turisti gezdirdim ve bana 5 dolar
verdi. Eve coşkuyla gittiğimi,
anneme ve ablalarıma gururla
yaptığım rehberliği anlattığımı
hatırlıyorum.
Şimdi dönüp geçmişe
baktığımda o beş dolar, işte o
gün yeni bir şeylerin başlangıcı
oldu. O beş dolar, hayatın
sadece bu muhteşem şehirden
ibaret olmadığını anlattı.
Turist çantasında bir dolu
hayat taşıyordu. Hayat benim
için burada başlıyordu ama
gelecek yıllar bana bambaşka
imkânlar sağlamalıydı. Evet,
söz vermiştim kendime;
kapılar, eğitimle, yabancı dil
öğrenmekle, bir adım sonrasını
ve çok ötesini hayal etmekle,
çok çalışmakla açılıyordu.
Küçük bir çocuktum ama
hayallerim hep çok büyüktü.
“Bir gün yabancı bir topluluğa
İngilizce konuşma yapacağım
ve herkes beni dinleyecek”
we understood each other. I took
the tourist to a museum. I took him
around with my broken English no
better than that of my math or PE
teacher and he gave me 5 dollars.
I remember going home filled with
joy to tell my mother and sisters
the story of how I guided a tourist.
Now when I look back, I realize
that the 5 dollars I got was
actually the start of something
new. That five dollar bill taught me
that life is not limited to only this
perfect city. Life for me started
here, but the future had to bring
forth new opportunities. Yes, I
had promised myself; all doors
opened up with education, by
learning a new language, always
dreaming of one step ahead and
working very hard. I was a small
boy, but my dreams were always
very big. “One day I will talk in
English to a huge crowd of people
and everyone will listen to me,” I
diye düşünürdüm. İşte o beş
dolar, o zamanlardaki yalnız
ve güzel ülkemin hissettirdiği
tarifsiz bir burukluğu hatırlatıyor;
kendime söz verişimi hatırlatıyor,
anneciğimin sıcacık “Sen
başarırsın oğul” deyişini
hatırlatıyor. 1982 yılındaki
çocukluğuma sesleniyorum
şimdi: “Başardın! Annen haklı
çıktı! Monaco’da düzenlenen
‘3rd World Plastic Surgery
Congress’te, kendi geliştirdiğin
‘Genital Güzelleştirme’ tekniğini
anlattığın sunumunla ‘Golden
Bistoury Ödülü’ kazandın!
Ülkeni temsil ettin, İngilizce
sunumunu yaptın, kongredeki
sunum kalitesi ve estetik
cerrahiye yeni bir bakış açısı
getirmesi sebebiyle ‘Altın Bistüri’
sana verildi.”
Yaş ilerledikçe hiçbir şeyin
tesadüfen olmadığını anlamaya
başlıyor insan. Yaş ilerledikçe
bireysellikten çıkıp daha
fazla paylaşmaya ve aslında
başarıların paylaşıldıkça
thought. Now that five dollar bill
reminds me of the indescribable
sourness that my lonely and
beautiful country at the time made
me feel; how I promised myself,
how my mother said warmly, “You
will succeed my son!”. Now, I call
out to my five year old self: “You
succeeded! Your mother was
right! You presented the ‘Genital
Beautification’ technique that you
developed at the ‘3rd World Plastic
Surgery Congress’ in Monaco
and won the ‘Golden Bistoury
Award’! You represented your
country, you made a presentation
and the ‘Golden Bistoury’ was
awarded to you for the quality of
your presentation and for bringing
a new perspective to plastic
surgery.”
As time goes by, one starts
understanding that nothing is a
coincidence. As time goes by, one
realizes that he/she starts sharing
Op. Dr. Bülent Cihantimur
Estetik International
doyumsuz olduğunu, zaten
paylaşmazsa başaramayacağını
anlıyor insan. Ödül gecesinde
en son “Turkey” diyerek beni
kürsüye davet ettiklerinde,
ülkeme bu denli mutluluk verici
bir ödülle dönecek olmanın
haklı gururu vardı üzerimde.
Ödülü ülkem adına aldım, ödülü
1999 senesinde kurduğum
ve bu sene 15. yıldönümünü
kutladığımız şirketim için aldım.
Ödülü 15 senedir aynı hevesle
benimle yol arkadaşlığı yapan
tüm iş arkadaşlarım adına ve
bizlere güvenerek hayallerini
paylaşan tüm hastalarım adına
aldım. 2015 senesine, son
derece yüreklenmiş, mesleğime
olan saygımın ve sevgimin
milyonlarca kez kamçılandığı bir
gururla giriyorum. Bu vesileyle,
yeni yılın kurduğunuz hayallerin
hepsinin gerçekleştiği bir yıl
olması dileklerimle…
more and that success increases
as one shares them more while
also realizing that one cannot be
successful without sharing. I felt
a proper pride in being able to
return to my country with such an
award when they invited me to
the stage during the ceremony by
calling out “Turkey”. I received the
award in the name of my country
and for my company, founded in
1999, the fifteenth year of which
we celebrated this year. I received
the award for my colleagues who
shared the same passion with
me as well as all our patients who
trusted us enough to hand over
their dreams. I start 2015 fully
encouraged and with the love and
respect for my career increased
a million fold with pride. I hereby
wish you a new year during which
all your dreams will come true…
85
kitabi
literary
Bundan ötesi ne
What’s after this
“.....Sıcak dayanılmazdı. Bir
an önce eve gitmek, buz gibi
suyun altına girmek istiyordu.
Arka balkon biraz olsun esiyor
bile olabilirdi. Yanılmıyorsa
dolapta bir de bira olacaktı.
Maaşını yeni almış olmanın
verdiği güven ve bu güvenin
yarattığı şımarıkla ilk taksiye
el kaldırdı. Beyaz gölgeler
silinip gerçek renklerine
boyandığında, Serpil yaptığı
hatayı anladı. O taksiye hiç
binmemeliydi. Pencereleri
olmayan beyaz bir odadaydı.
Çok beyaz! Duvarlar ve
zemin, beyaz, kare fayanslarla
kaplanmıştı. Alçak tavanlı bir
odadaydı. Odanın ortasında
metal ayaklı, uzun bir masa
vardı.”
Daha ne kadar fazlasına,
şiddetlisine, korkuncuna
dayanabiliriz acının. İnsanların
birbirini kestiği, sokak
ortasında adamların akıl almaz
bir soğukkanlılıkla kadınları
doğradığı, eskiden karşımıza
olsa olsa mahallenin delisi
çıkacak diye tedirgin geçtiğimiz
o karanlık sokaklarda şimdi
kanla beslenen canilerin cirit
attığı bir dünyaya daha ne
kadar dayanabiliriz. Sevgilisini
balta ile kesen ruhsuz
katillerin evrenine dönüşen,
cinayetlerin arasına reklam
alınan bir dünyada yaşamayı
ne kadar sindireceğiz içimize.
Bütün bu olup bitenlerin
normalleşmesinin bizi neye
86
dönüştürdüğünü daha ne
kadar görmezden geleceğiz.
Bunlar soru değil. Bunlar
korkunç birere yanıt aslında.
Polisiye edebiyatın taze
kanlarından Cenk Çalışır,
dördüncü kitabı olan Kan
Yağmuru’nda sanmayın ki
bir hikaye anlatıyor. Bu kitap
tam olarak okuru olaya dahil
eden, okuru şahit yazan, okuru
kanla ıslanmış zifiri bir sokakta
köşeye sıkıştıran bir gerçeğin
anlatısı.
Bir sabah, bir parkta, kendine
yabancı birisi olarak, dün
gece yaşadıklarının zerresini
hatırlamayan birisi olarak,
bacakların kesilmiş olarak,
bunu sana kimin ve neden
yaptığını bilmemenin ve
anlamamanın çaresizliğiyle
delirmek üzere olarak
uyanabilirsin. Bu olabilir. İşin
daha da çıldırtıcı yanı ise senin
dışında herkes bu olanları
televizyonda sıradan bir haber
gibi, olağan bir durum gibi,
bir dizi film gibi izleyebilir ve
sen içine düştüğün kabusun
zarını yırtıp çıkamayacak kadar
güçsüz, yalnız olabilirsin.
“..... ‘Amirim her gün bir yerini
kesiyorlar çocuğun. Daha
ne kadar sürecek bu? Ne
olur bir şeyler yapın!’ Emrah
Polat bunca yıllık meslek
hayatında, kendisini bu kadar
çaresiz hissetmemişti. Bu
davanın ilk gününden beri
“.....The weather was unbearably
hot. She wanted to go home and
take an ice cold bath. The rear
balcony could even be windy.
There was beer in the fridge as
well, if she was not mistaken. She
raised her hand at the first taxi
with the confidence and sass at
having just received her salary.
Serpil understood her mistake
when the white shadows were
erased and all went back to their
real colors. She should not have
gotten on that taxi. She was in
a windowless white room. Too
white! The walls and floor were
covered in white, square tiles.
The ceiling was low. There was
a long table in the middle of the
room with metal legs.”
How much more violent and
fearsome pain can we stand.
How can we bear to live in a
world where people cut one
another, men hack women into
pieces on the streets and where
bloodthirsty villains roam the
streets which we avoided back
in the past to avoid running into
the neighborhood freak? How
much more will we be able to
stomach to live in a world that is
transforming into a universe of
soulless murderers who chop up
their lovers with axes and where
we watch advertisements among
after each and every murder?
How can we continue ignoring
what we are turning into as all
these are becoming normalized?
These are not questions. These
are actually horrific answers.
Cenk Çalışır is a new voice in
detective literature genre and do
not think that he is actually telling
a story in the Rain of Blood. This
book actually tells about the
truth that draws the reader into
it, makes them be witnesses and
corners them on a dark street
drenched in blood.
One morning you may wake up
as a stranger to yourself, not
remembering anything you lived
the night before, with your legs
cut off despairing at not knowing
who did this to you and why.
This can happen. What is even
more maddening is that everyone
excluding you can watch this on
daily news, view it as a normal
incident or a TV series and you
might feel so weak and alone that
you cannot even break free of the
nightmare encompassing you.
“..... ‘Officer, they are cutting a
new part of the kid every day.
How long will this go on? Please
do something!’ Emrah Polat had
not felt so powerless during his
long career. He felt as if he had
stumbled into a deep, dark well
since the beginning of this case.
–To the darker, colder and more
despairing depths…- He had no
traces of an idea that he could
cling to and run after. Two men
had alerted the whole of Istanbul
Law Enforcement. All eyes were
on himself and Aykut, but they
had not even taken one step
further in the case.”
Rain of Blood is a terrifying
novel. A book that has
succeeded in being terrifying
with bloodcurdling mastery. One
that instills fear in the reader
from the first page drawing them
deeper into a greater fear. This
book that slowly transforms into a
revolting scent of blood drenched
in fear that takes over the city
tells us to, ‘watch television
Emine Civanoğlu
karanlık bir kuyuda düştüğünü
hissediyordu. –Daha karanlık,
daha soğuk, daha çaresiz
bir derinliğe...- Kıyısından
köşesinden çekip uzatılacak,
peşinden gidilecek bir fikri bile
yoktu. İki tane adam, İstanbul
Emniyet Teşkilatının tamamını
teyakkuz durumuna geçirmişti.
Bütün gözler kendisi ve Aykut
üzerine çevrilmişti ancak
dosyada bir adım bile yol
alamamışlardı.”
Kan Yağmuru, korkunç bir
kitap. Korkunç olma halini
tüyler ürpertici bir ustalıkla
becermiş bir kitap. Korkuyu
daha ilk sayfasından okurun
içine salan, her sayfasında
okuru daha büyük ve derin
bir korkunun içine çeken bir
kitap. Koca bir kentin her
yerine işlemiş, günden güne
daha fazla kana bulanmış bir
korkunun, okurun dünyasında
tiksindirici bir kan kokusuna
dönüştüğü bu kitap, ‘daha az
televizyon izle’, ‘televizyonda
izlediklerinin seni neye
dönüştürdüğünü bir an önce
fark et’, ‘izleyici rekoru kırmak
uğruna ne kanlar döküldüğünü
anla’ diyor bize. Kısa korku
filmleri yayımlayan Karga
TV, bizimle aynı kafede vakit
öldürdükten sonra sokağa
çıkıp hiç çekinmeden insan
öldürdüğü bir dünyanın temsili
aslında. Kanlı durumlardan
zevk alan, bütün seks
fantezilerine düşünde de
olsa kan bulaştıran İlker
gibi kansızın ne kadar ileri
gidebileceğini, en kanlı
olayları çözebilmek için her
şeyi yapsalar da aslında
Başkomiser Emrah Polat
ve Komiser Aykut Tekcan
gibilerin bu kirli dünyayı temize
çekmeye yetmeyeceğini bilelim
istiyor bu kitap. Bir akşam evde
uzanmış kanlı bir film izlerken,
kendimize gelelim ve o filmin
bir yerlerde belki de az önce
yaşanmış olabileceğini görelim
istiyor. Kan Yağmuru’nun en
korutucu yanı da kitap boyunca
oluk oluk akan kanın okurun
üstüne de sıçrıyor olması.
Cenk Çalışır’ın bu kadar
inandırıcı olması bazen insanın
sinirleriniz bozsa da bu elbette
onun yazarlık başarısı.
CENK ÇALIŞIR / KAN YAĞMURU
CENK ÇALIŞIR / RAIN OF BLOOD
less’, ‘realize what the things you
watch on TV transform you into’,
‘realize the bloodshed to break
viewer records’. Karga TV that
broadcasts short horror movies
is actually a representation of a
world where one goes out to kill
people after sitting in the same
café with us. This book wants us
to know how far people like Ilker
can go who enjoy bloody events,
who think of blood even in all his
sexual fantasies and dreams and
that people like Chief Inspector
Emrah Polat and Inspector Aykut
Tekcan will not be enough to
cleanse this world. It wants us to
shudder while watching a bloody
movie at home and come to our
senses to realize that what we are
watching might have taken place
somewhere right at that moment.
The most terrifying part of the
Rain of Blood is that the blood
that is shed throughout the book
splatters on the reader as well.
Even though you will sometimes
get frustrated with Cenk Çalışır
for being so believable, this is
actually his success as a writer.
87
detaylı bakış
in detail
Kilitli aşkların öyküsü
The story of locked loves
Kilit, aşk ve köprü simgelerinin ortak noktası, iki nesneyi bağlamak ve
onların ayrılmadan birlikte kalmasını sağlamak. Ayrıca kilidin anahtarının
atılabileceği ve bulunamayacağı akarsuyun üstünde olması, köprüyü
üstün kılıyor.
The common point of the symbols of lock, love and bridge is binding two
objects together and ensuring that they stay connected. In addition, the fact
that the key of the lock may be thrown away and be lost makes the bridge
more superior since it passes over the river.
Yazı ve Fotoğraflar / Text and Photos: İsmail Şeker
88
Venedik’teyim. Dün geceden
beri bardaktan boşanırcasına
yağmur yağıyor. Ana
caddeden ara sokaklara
yayılan su nedeniyle San
Marco Meydanı diz boyu suyla
dolu. Kasalar üstüne konulan
tahta yollarda yürüyebiliyorum.
Yağmurla birlikte ortaya
çıkan bir sokak satıcısından
aldığım şemsiyemle
yağmurdan korunarak üç
günde Venedik’i gezmeye
çalışacağım. Ana caddeye
bağlanan ara sokakların
(su kanalı) birisinde suyun
kapatamadığı küçük kemerli
bir köprüde fotoğraf çekmek
için duruyorum. Gözüm daha
önce görmediğim, köprü
korkuluğuna takılmış, üstünde
isimler veya kalp işaretleri olan
türlü renklerde kilitlere takılıyor.
Çok anlamlandıramıyor, “daha
sonra araştırırım” düşüncesiyle
bu kilitlerin de fotoğraflarını
çekiyorum. Aşk kilitleriyle
ilk tanışma anımı böylece
belgeliyorum. Otele dönünce
kilitlerin derin anlamını
internetten öğreniyorum. 1992
yılında İtalyan yazar Frederico
I am in Venice. It has been
raining cats and dogs since
last night. San Marco Square is
flooded because of the waters
that spread out towards the
alleys from the main street. I can
only walk over wooden boards
placed on top of crates. I will try
to walk around Venice for three
days under the protection of
my umbrella that I purchased
from a street vendor that sprang
out from nowhere as soon as it
started raining. I stop at one of
the alleys (gulley) connecting to
the main street to take a photo
on a small arched bridge that
has not yet been flooded. The
colorful locks at the bridge railing
with names or hearts drawn on
them catch my eye. I don’t know
what to make of them but I also
take a picture of these locks
thinking, “I’ll look into this later”.
Thus, I document the moment
when I first came across love
locks. I learn about the deep
meaning of these locks online
when I get back to the hotel. In
1992, the Italian author Frederico
Moccia has written a novel
entitled, “Tre Metri Sopra Il Cielo”
(3 Meters Above Heaven). The
main characters of the novel, two
89
detaylı bakış
in detail
Moccia “Tre Metri Sopra Il
Cielo” (Gökyüzünün 3 Metre
Üstünde) isimli romanını
yazmış. Roman kahramanı
iki sevgili Roma’daki Ponto
Milvio (The Milvian Bridge)
köprüsünde aşklarını
birbirlerine açıkladıktan sonra
yanlarında getirdikleri bir
kilide isimlerini yazmışlar.
Aşklarının yaşam boyu aydınlık
kalması için kilidi köprüye
yakın bir sokak lambasına
asarak kilitlemişler. Aşklarının
sonsuza değin sürmesi
dileğiyle anahtarı köprünün
altından geçen Tiber Nehri’ne
atmışlar. Romanın güncel
olduğu birkaç yıl içinde
sevgililerce köprülere isim veya
bazı semboller yazılı kilitler
asma ve anahtarlarını altından
geçen nehre atma alışkanlığı
Roma’da yaygınlaşmış.
Daha sonra unutulmuş. Dört
beş yıl sonra bu roman bir
film konusu olmuş. Filmden
sonra günümüze değin, bu
alışkanlık hızla yayılmış ve
çoğalmış. Son yıllarda gittiğim
pek çok ülkede, bu kilitleri
görmeye ve kilitlere daha
90
lovers, have written their names
on a padlock over the Ponto
Milvio (The Milvian Bridge) at
Rome after confessing their loves
for one another. They have then
hung it on a street lamp near
the bridge and locked it so that
their love remains illuminated
throughout their lives. They have
thrown away the key of the lock
to the Tiber River wishing that
their love lasts forever. Within
the first few years that the novel
was well read, the habit of writing
names on padlocks and locking
them onto bridges spread all
over Rome. This habit was
forgotten in time. Four or five
years later the novel was made
into a movie. The same habit
then started to spread after the
movie until today. I started to see
these padlocks much more often
in every country I visited in recent
years and now I understand the
meaning behind them.
This habit was first interpreted
as a naïve and pretty game but
soon it started making officials
more and more anxious. In time,
the officials started reacting
against this habit of locking
padlocks on bridges because of
the extra weight involved, the fact
that they hinder the maintenance
anlamlı bakmaya başladım.
İlk yıllarda masum ve sevimli
bir oyun olarak yorumlanan
bu alışkanlık, giderek
yetkilileri endişelendirmeye
başladı. Zamanla, köprüye
binen ağırlıkları, köprü
bakımını engellemeleri, kenti
çirkinleştirmeleri, pas (metalsu birlikteliği) oluşturmaları,
güvenliği tehdit etmeleri
gibi nedenler ileri sürülerek
özellikle yetkililer yönünden
kilit asma olayına karşı
tepkiler oluştu. Belediyelere
çeşitli şikâyetler yapıldı.
Bu nedenle yetkililer çeşitli
ülkelerin, ırkların, yaşların,
dillerin, kültürlerin, duyguların
bir toplamı olan bu olguyu
yok etmemek, fakat köprüleri
de korumak amaçlı alternatif
öneriler geliştirdiler. Kilitlerin
asılabileceği, köprüye yakın
yerlere yapay metal ağaçlar
veya demir bloklar yerleştirme,
köprünün iki başına sanal
e-kilit veya web sitesi (www.
lovemasterlock.eu) içeren
bilgisayarlar koymak, plastik
of bridges and that they cause
an ugly appearance (due to
rust, metal-water combination).
Various complaints were issued
to municipalities. Hence,
officials started proposing
new alternatives to protect the
bridges while also ensuring that
the sum of all emotions, races,
ages, languages and cultures
from many different countries
continued to be reflected. They
made suggestions such as
placing artificial metal trees or
iron blocks near the bridges
to which padlocks could be
locked or placing computers
to the two ends of the bridges
with virtual e-locks or websites
(www.lovemasterlock.eu) or
using plastic padlocks. However,
these suggestions were not
adopted by lovers who wished
to immortalize their feelings.
Thus, the “Resist Bridges, Resist
Padlocks” reaction started in
countries where “Say No To Love
Locks” campaigns had started.
The answer to the question
“Why bridges”: it is the common
91
detaylı bakış
in detail
kilitler asma gibi öneriler ileri
sürdüler. Fakat bu öneriler,
aşklarını ölümsüzleştirmek
isteyen âşıklar tarafından
benimsenmedi. Böylece aşk
kilidi olgusu gündemde olan
ülkelerde “Aşk Kilidine Hayır”
kampanyasına karşı “Diren
Köprü, Diren Kilit” tepkisi
doğdu. “Neden köprü?”
sorusuna verilebilecek
yanıt: Kilit, aşk ve köprü
simgelerinin ortak noktası, iki
nesneyi bağlamak ve onların
ayrılmadan birlikte kalmasını
sağlamak. Ayrıca kilidin
anahtarının atılabileceği ve
bulunamayacağı akarsuyun
üstünde olması, köprüyü
üstün kılıyor. Bu nedenle, aynı
anlamı içermeyen alternatif
önerilere karşı oluşan tepki
büyümesini sürdürdü. Buna
paralel yetkililerin aldığı
önlemler de artmaya başladı.
Tüm bu karşılıklı tartışmalar
yapılırken Paris’in en güzel
köprülerinden birisi olan Pont
des Arts Köprüsü’nün 2,4
metrelik bölümü 10 Haziran
2014 tarihinde taşıdığı kilitlerin
ağırlığından dolayı çöktü. Bu
olay, yetkililerin ileri sürdüğü
savları daha da güçlendirdi.
Kilitlerin yaygın olduğu
ülkelerde, anlayış ve hoşgörü
içeriği az, daha yasaklayıcı
92
yasalar çıkmaya başladı.
Venedik’ten sonra Roma,
Floransa, Davis (Kaliforniya),
San Francisco, Brooklyn
Köprüsü (New York) ve Botanik
Park (Bursa) gibi yerlerde
bu kilit kültürünü gördüm ve
fotoğraflarını çektim.
Bir yıl önce Brooklyn
Köprüsü’nde hayranlıkla
izlediğim, her birinin arkasında
çeşitli yaşam öyküleri bulunan
ve çeşitli kültürleri barındıran
kilitlerin toplatıldığını gördüm.
İçimde bir burukluk hissettim.
Kilitlerin yerini duvar yazıları ve
çeşitli dileklerin simgeleştiği
bez parçaları veya benzer
şeylerin aldığına tanık
oldum. Köprüde yürüyen ve
fotoğraf çeken dünyanın her
köşesinden gelen onlarca
insan için artık kilitsiz bir köprü
vardı New York’ta. O günlerde
kilit yandaşlarının bir önerisini
bir dergide okudum. Kilitlerin
yoğun olduğu ülkelerde
toplanan kilitlerden müze
yapılması önerisi bana çok
sevimli gözüktü. Gerçekten
bir yaşam öyküsünü, aşk
duygusunu ve sonsuza değin
hiç ayrılmama dileklerini içeren
kilitler topluluğu, müze içeriği
için iyi bir öneri olabilir kanısını
taşıyorum içimde.
point of the symbols of lock,
love and bridge and it binds and
keeps two objects together. In
addition, the fact that the key
to the padlock can be thrown
into the river makes the bridges
even more superior. That is why
reactions continued to increase
against suggestions that did
not have the same meaning.
Meanwhile, the precautions
taken by the officials started
to increase. While all these
debates were ongoing, a 2,4
meter section of the Pont des
Arts Bridge, which is one of the
most beautiful bridges of Paris,
collapsed on June 10, 2014
because of the weight of the
padlocks it carried. This incident
strengthened the arguments
of the officials. Laws started to
be issued in countries where
padlocks were common banning
their use with less and less
tolerance.
I saw this padlock culture
at Rome, Florance, Davis
(California), San Francisco,
Brooklyn Bridge (New York) and
Botany Park (Bursa) after Venice
and I took pictures of them.
One year ago, I saw that the
padlocks on the Brooklyn Bridge
with many different life stories
and cultures behind them were
removed. I felt resentment inside.
I witnessed the replacement of
padlocks with graffiti, bits of cloth
or various other similar things
symbolizing the different wishes.
Now there was a padlock free
bridge in New York for all those
people who come from all over
the world to walk on and take
pictures of. It was then that I
read a suggestion proposed by
those who support padlocks in
a magazine. The suggestion to
build a a museum to display the
removed padlocks seemed like a
very cute idea to me. I still believe
that the collection of padlocks
carrying with them the wishes of
different lives and loves to live
together forever is a wonderful
idea for a museum.
93
gezi - yorum
travel - ing
94
Yazı ve fotoğraflar / Text and photos: Engin Çakır
Güney Doğu’nun melankolik masalı
Melancholic fairy tale of the South East
Şanlıurfa’nın Gaziantep’i selamladığı büyülü bir vadide Halfeti. Bir zamanlar Fırat’ın asi sularına teslim olsa da
hala her detayından tarihine uzanabileceğiniz, zamanlar arası kapı gibi bir yer. “Cittaslow” yani “Sakin Şehir”
unvanını taşıyan Halfeti’nin nam-ı diğer siyah gülleri ve binlerce yıllık gizemi öyle davetkar ki... Kışın en sert
günlerini yaşadığımız şu günlerde gelin içimizi Güney Doğu’nun sıcağıyla ısıtalım...
Halfeti is located at a magical valley where Şanlıurfa greets Gaziantep. Even though it has once surrendered to the
wild waters of the river Euphrates, it is almost a door between different times every detail of which can take us back
to its long history. Halfeti carries the title of “Cittaslow” meaning “Slow City” and its black roses as well as mystery of
thousands of years are so enticing… Come, let us warm our hearts under the South East sun during the harshest days
of winter…
Halfeti
95
gezi - yorum
travel - ing
Nice sevdaları birleştirirken
nicelerini de birbirinden
ayıran Fırat’ın sularında
açıldıkça güzelliğini çok
daha iyi anlayabilirsiniz kent
dokusunun... Birecik’ten salına
salına gelen yolun getirdiği
seyir terasında, panoramik
bir keyifle tek nefeste her
yanı sarıp sarmalayan baraj
96
gölünü ve Kayıp Kent Halfeti’yi
görebilirsiniz. Ona Kayıp Kent
deniyor çünkü ilçenin yüzde
80’i Birecik Barajı’nın yapılması
nedeniyle sular altında kalmış.
Burada yaşayanlar 15 km
uzaklıkta kurulan yeni yerleşim
merkezine taşınmış. Nüfusu ise
tüm ilçede 30 bin civarında.
Baraj yapılırken sadece tarih
You may understand the urban
texture much better when you
look at the waters of Euphrates
that has separated many lovers
while also uniting others… You
can see the dam river and the
Lost City Halfeti in a panoramic
vision when you reach the
observation terrace on the way
from Birecik. It is known as the
Lost City, because almost 80
percent of the city has been
submerged under the rising
waters of the Birecik Dam. The
residents have been relocated
to the new settlement area
established about 15 km away.
It has a population of about
30 thousand. It is not only
history that is submerged in the
rising waters of Euphrates; but
also fruit gardens, pistachio
trees, a mosque, a school and
courtyards surrounded with
değil; meyve bahçeleri,
Antep fıstığı ağaçları, cami,
okul ve bir zamanlar çocuk
kahkahalarının yükseldiği
mozaik dolu avlular da kalmış
Fırat’ın suları altında. Anılar
derin bir uykuya dalmış...
Yüreği öyle geniş topraklar
ki bunlar hem sular altında
kalan geçmişini, hem de
şimdilerde Doğu’nun turizm
merkezi olmaya aday doğal
güzelliklerini bir arada taşıyor.
Binlerce yıldır atalarının
yaşadığı evlerinden ayrılmak
zorunda kalan insanları kalpten
gülümseyen, rüzgarı deli deli
esen-serinleten gizli bir durak
burası. Yaşlılarına eski günleri
sorduğunuzda yutkunduracak
ağıtlar, ağlaşmalar izlediğiniz
hüzünlü bir yer. Dik merdivenli
sokakları, Fırat’ı seyreyleyen
taş evleri, sarp kayaları
bu köyü farklı bir romansa
taşıyor. Biraz melankolik. Tıpkı
meşhur siyah gülleri gibi.
Siyahın hüznünü de asaletini
de üstünde taşıyor. Gülleri
Halfeti’den başka yerde açmaz
deniyor. Çünkü oradan başka
yerde öyle mağrur ve kara
bakamadığına inanılıyor.
Muhteşem sessiz, insanı
sakinleştiren ve aynı zamanda
geleceği hakkında biraz
tedirgin eden bir yer Halfeti.
Çok az insan yaşıyor ve
ağırlıkla Antep fıstığı üretip
baraj gölünde teknecilik
yaparak geçiniyorlar.
Gaziantepliler buraya
özellikle hafta sonlarında
günübirlik piknik yapmak
üzere geliyorlar. 1920’deki
Fransız işgalinde dağıtılan
bazı Gaziantep aileleri,
Güney Doğu Anadolu’daki
“Saklı Cennet” olarak bilinen
Halfeti’ye gelmiş. Okur yazar
oranı % 99 ile Güney Doğu
Anadolu Bölgesi içerisinde
ilk sırada. Şanlıurfa’ya bağlı
olsalar da kendilerini daha çok
Gaziantepli hissediyorlar.
Tarihi ve mistik değerleri ile
öne çıkan ve kimisi sular
altında kalacağı için taşınarak
korunan bazı örnek konaklar
var: Bey Konağı, Kanneci
Konağı ve Feyzullah Efendi
Konağı bunların en iyi
örneklerinden. Yine turistik
değer taşıyan bazı bina ve
kiliseler de mevcut: Barşavma
Manastırı, Aziz Nerses Kilisesi,
Norhut Kilisesi ve Kantarma
Mezrası Hanı bu başlıklar
altında gidip görülmeye değer
gezi noktaları...
Çekem Mahallesi Halfeti’deki
ilgi çekici noktaların başında.
Memlüklerin asi komutanı
Çekem’in adını taşıyan
mahallede halen Memlük
dönemi izleri görülüyor.
Önemli bir bölümü sular
altında kalan mahalle; kesme
taş evleri ve yarısı sular
içerisindeki evleri ile büyüleyici
walls covered in mosaics where
laughter of children once echoed.
All memories are now in a deep
slumber…
The heart of this land is so
wide that it carries both its past
submerged in water and the
natural beauties that make it a
candidate for being the tourism
center of the East. This is a
secret destination, where the
locals with hearty smiles had to
leave behind the homes of their
ancestors, where the crazy winds
cool you off. A land filled with
sorrow where the past brings
a lump to the throats of the
elderly. The streets with steep
stairs, stone houses overlooking
Euphrates and sheer cliffs carry
this village over to a different kind
of romance. Quite melancholic.
Just like its famous black roses.
It carries with it the sorrow as well
as the nobility of black. Legend
has it that its roses do not bloom
anywhere other than Halfeti.
Because it is believed that they
cannot look that proud and black
anywhere else.
Halfeti is a glorious location
where one is calmed down while
also feeling quite restless about
one’s future amidst its tranquility.
Few people live here and their
main source of income is
cultivating pistachio and boating
over the dam river. The locals of
Gaziantep come here especially
during the weekends for picnics.
Some families from Gaziantep
that were scattered around
during the French invasion in
1920 have settled in Halfeti
in the Southeastern Anatolia
region known also as “Hidden
Paradise”. It is ranked first in the
Southeastern Anatolia region
with a literacy rate of 99 %. They
feel more like locals of Gaziantep
even though they are officially
affiliated with Şanlıurfa.
There are some exemplary
estates which have been moved
due to their historical and
mystical values: Bey Estate,
Kanneci Estate and Feyzullah
Efendi Estate are among the
best examples. There are also
various buildings and churches
with touristic value: Barşavma
Monastery, Saint Nerses Church,
Norhut Church and Kantarma
Hamlet Inn are other locations
that are worth seeing…
Çekem Neighborhood is one
of the most interesting spots
in Halfeti. The neighborhood
is named after the rebellious
commander of the Memluks,
Çekem and the traces of the
Memluk period can still be
seen. A significant portion
of the neighborhood is now
submerged under water and
poses a striking atmosphere
with its cut stone houses which
are half submerged. Just like
Çekem, the village of Savaşan
(Belesör) is also mostly under
water. This village is famous for
its reflection images as well as
its caves, stone houses, church,
historical streets and the mosque
with its minaret over the water.
You can also do water sports on
the dam lake. In addition, you
can participate in boat tours
and swim in the cool waters of
Euphrates. All kinds of water
sports are performed here from
water skiing to scuba diving.
97
gezi - yorum
travel - ing
bir atmosferde. Tıpkı Çekem
gibi Savaşan(Belesör) Köyü
de çoğu sular altında kalmış
noktalardan bir diğeri. Yansıma
görüntüleri ile meşhur bu
köyün mağaraları, taş evleri,
kilisesi, tarihi sokakları ve
minaresi suyun dışında kalmış
camisi ile görülmeye değer
bir gezi noktası daha. Ayrıca
baraj gölü üzerinde su sporları
da yapabilirsiniz. Ayrıca tekne
turlarına katılabilir ve Fırat’ın
serin sularında yüzebilirsiniz.
98
Su kayağından dalışa kadar
her türlü su sporu da burada
yapılanlar arasında.
Fırat’ın kızı diye de anılan
Halfeti’de Şabut balığı ya
da kebap yemeli elbette.
Mezelerin tek tek tadına
bakmalı insan. Yemeğin
sonunda gelen elmanın
üstüne kahve içmeli. Yerel
lezzetleri arasında; erik
tavası, lövlez dürümü, dolma
eziği ve mumbar var. Tatlı
Halfeti is also known as the
daughter of Euphrates and one
should taste Şabut fish or kebap.
You should also try out the side
dishes one by one. You should
have a coffee after the apple that
is served at the end of the meal.
Panned plum, lövlez roll, stuffing
paste and mumbar are among
the local dishes. Cheese halva is
served as dessert. Of course one
should not forget çiğköfte and
poppy seed kebab. There are
some nice restaurants in Halfeti
some of which are established on
floating barges. There are also
cozy guest houses and pensions
where you can stay amidst local
motifs. You can reach Birecik
famous for its eggplant kebab by
following the 35 km coastal road.
The district is officially affiliated
with Şanlıurfa, however it is 120
km. away from Şanlıurfa and 105
km away from Gaziantep. That
is why it is more related with
Gaziantep in terms of sociocultural relations. There are many
means of transportation to the
district during the day. There is
also a suspended bridge that
shakes with every step you take.
One feels really different when
olarak ise peynir helvası.
Çiğköfte ve haşhaş kebabını
da unutmamak lazım elbet.
Bazıları duba üstüne kurulmuş
güzel restoranlar var Halfeti’de.
Konaklama imkanları sunan
yerel motiflerin tadına
bakabileceğiniz şirin konuk
evleri ve pansiyonları da var.
35 km’lik bir sahil yoluyla,
patlıcan kebabı ile meşhur
Birecik’e ulaşabiliyorsunuz.
İlçe Şanlıurfa’ya bağlı ancak
Şanlıurfa’ya 120, Gaziantep’e
105 km uzaklıkta. Bu sebeple
sosyo-kültürel bağları ağırlıkla
Gaziantep ile ilişkide. Gün
içinde birçok vasıta ile ilçeye
ulaşmak mümkün. Sadece
yaylalara mahsus, attığınız
her adımda sallanan bir asma
köprüsü de var. Üzerindeyken
yöresel taş evleri seyretmek
gerçekten de farklı bir his
tattırıyor insana. Eski Mardin’in
siluetini izlemeye benzer bir
his. Hele ki havada taklalar
atan bir güvercin gördüyseniz.
Adeta bir müze kent olan
Halfeti dünyada hızla yayılan
Cittaslow (sakin şehir) ağına
katıldı. Merkezi İtalya’da
bulunan 25 ülkeden 154 şehrin
dâhil olduğu “yaşamın kolay
olduğu kentlerin uluslararası
ağı” Cittaslow’a (sakin şehir)
Türkiye’den de her geçen
gün ilgi de artıyor. Türkiye’nin
İzmir’in Seferihisar ilçesinin
kabulüyle tanıştığı Cittaslow
ağına Seferihisar’ın ardından
Çanakkale-Gökçeada,
Sakarya-Taraklı, MuğlaAkyaka, Aydın-Yenipazar,
Isparta-Yalvaç ve Ordu-
watching the stone houses
while on the bridge. It is similar
to watching the skyline of Old
Mardin. And if you see a pigeon
rolling around in the air…
Halfeti is almost like an open
air museum and it joined the
rapidly wide-spreading Cittaslow
(slow city) network. Cittaslow
is an “international network of
154 cities from 25 countries with
headquarters in Italy” which is
a network of “cities where life
is easy” and interest to it keeps
on increasing in Turkey as well.
Turkey met the Cittaslow network
when the Seferihisar district of
Izmir was accepted after which
Çanakkale-Gökçeada, SakaryaTaraklı, Muğla-Akyaka, AydınYenipazar, Isparta-Yalvaç and
Ordu-Perşembe and ŞanlıurfaHalfeti districts were also
included.
The region where Halfeti is
located has been invaded by the
Assyrians in 855 B.C. and has
been known for a long time by
the name of “Şitamrat”. However,
the Greeks have changed this
name to “Urima”. After that the
Assyrians have renamed the
region as “Kal’aRhomeyta” and
“Hesnad’Romaye”. The region
was renamed again as “Kal’at-ül
Rum” when seized by the Arabs.
In the 11th century this time the
Byzantine Empire has captured
the region thus renaming it as
“Romaion Koyla”.
In 1280 the Memluks have laid
siege to and plundered the
region. The name of the city was
changed to “Kal’at-Müslimin”
during the Memluk reign. Halfeti
was ruled by the Ottoman Empire
during the reign of Yavuz Sultan
Selim when it was renamed as
“Urumgale” and “Rumkale”...
99
gezi - yorum
travel - ing
Perşembe ve Şanlıurfa-Halfeti
ilçeleri de katıldı.
Halfeti’nin de bulunduğu
yöre, MÖ.855 yılında
Asurlular tarafından ele
geçirilmiş ve uzunca bir süre
“Şitamrat” ismiyle anılmış.
Ancak, Yunanlılar, bu ismi
değiştirerek bölgeye “Urima”
adını vermişler. Süryaniler
ise, buraya “Kal’a Rhomeyta”
ve “Hesna d’Romaye” ismini
vermişler. Bölge Araplar
tarafından ele geçirilince
ise, bu kez ismi “Kal’at-ül
Rum” olmuş. 11’nci yüzyıla
gelindiğinde, bölgede bu kez
Bizanslılar görülmüş. Bölgenin
ismi ise “Romaion Koyla”
olmuş.
1280 yılına gelindiğinde,
Memlük ordusu bölgeyi
100
kuşatmış ve yağmalamış.
Memlükler döneminde şehrin
ismi “Kal’at-Müslimin” olmuş.
Yavuz Sultan Selim zamanında
Osmanlı egemenliğine
giren Halfeti bu dönemde,
“Urumgale” ve “Rumkale”
olarak anılmış...
Son dönemde üzücü bir
haber ile gündemde Halfeti.
Yapımı devam eden 4 katlı
3 yıldızlı otel inşaatı ilçeye
gelen ziyaretçilerin tepkisine
yol açıyor. Tarihi silueti bozan
büyüklükte ve yükseklikte olan
otel Halfeti’nin büyüsü üstünde
kara bir leke gibi. Halfeti’nin
ucubesi olarak niteleyenler
bile var. Sit alanına 300
metrede yapılan bu otel, tarihi
dokusuyla etkileyici bu masalsı
şehrin manzarasına büyük bir
Recently Halfeti remains on the
agenda with saddening news.
The 4 storied 3 star hotel that
is under construction draws
the reaction of the locals. It
resembles a black spot on the
magic of Halfeti with its giant
silhouette. Some even call it
the monstrosity of Halfeti. This
hotel is being built about 300
meters from a protected area and
damages the skyline of this city
which attracts everyone with its
epic historical texture.
Halfeti has become a district
in 1954 where you can go on a
magical boat tour from the pier
at the Çekem Neighborhood.
You will feel sad when you see
the Rumkale and the deserted
Savaşan Village. Even though
there is not much historical
information about Rumkale
which is one of the most glorious
structures of the region, it is
known that it was called Hromgla
in the past. It is estimated that
it was built in 840 B.C. during
the Hittite period. Christians
have made this place their
headquarters during the Roman
period and have tried to spread
Christianity around Rumkale.
Some even believe that the
rock one can see during boat
tours is the silhouette of Virgin
Mary carrying Jesus Christ. It is
rumored that the Bible has been
written here… St. Johannes,
one of the apostles of Jesus,
has carved a rock at Rumkale
during the Roman period and
has started to live here after
which the Bible drafts have been
written here. Rumkale has been
built on hard calcareous rocks on
the western slopes of Euphrates;
it is surrounded by high walls to
the east, north and west. It has
been built using large cut stones.
Rumkale has only one door
opening to the Southeast. The
zarar veriyor.
1954’te ilçe statüsüne
kavuşmuş Halfeti’de Çekem
Mahallesi’ndeki iskeleden
binebileceğiniz irili-ufaklı
teknelerle, Birecik Baraj
Gölü üzerinde büyüleyici bir
tekne gezintisi yapabilirsiniz.
Özellikle Rumkale ve artık
kimsenin yaşamadığı
Savaşan Köyü’nü görüp
hüzünleneceksiniz. Bölgedeki
en görkemli yapılardan
biri olan Rumkale’nin tarihi
hakkında çok fazla bilgi
olmamasına rağmen eski
adının Hromgla olduğu
biliniyor. M.Ö.840 yılında
Hitit döneminde inşa edildiği
tahmin ediliyor. Roma
döneminde Hristiyanlar, burayı
merkez yaparak Rumkale
ve çevresinde Hristiyanlığı
yaymaya çalışmış. Hatta
tekne turu ile gezerken
uzaktan görünen bir kayanın
Meryem Ana ve kucağında
taşıdığı İsa Peygamber silueti
olduğuna inananlar bile
var. İncil’in burada yazılmış
olduğu rivayet ediliyor... Hz.
İsa’nın havarilerinden St.
Johannes, Roma döneminde
Rumkale’ye kayadan oyma
bir bölüm yaptırarak burada
yaşamaya başlamış ve İncil’in
müsveddelerini burada yazmış.
Fırat’ın batı yamaçlarında,
sert kalkerli kayalar üzerine
inşa edilen Rumkale; doğu,
kuzey ve batısındaki yüksek
duvarlarla çevrili. Büyük ve
kesme taşlardan inşa edilmiş.
Rumkale’nin Güneydoğu’ya
açılan tek kapısı bulunuyor.
Sur bedeninin inşasında bazı
rocky topography of the region
with its sheer cliffs has been
used during the construction of
the Sur body… It is also rumored
that castle which has been
captured by the Assyrians in
history was the city of Şitamrah
which was captured by the
Assyrian King in 855 B.C. The
castle was known in medieval
times as Urima, as Hromklay
by the Armenians and as Kala
Rhomata by the Assyrians. It was
captured by the Ottomans after
the Mercidabık War of Egyptians
in the 13th century. Even
though it is not a region where
Armenians live, it is known as
Rumkale since the local people
call every Christian, “Rum”…
Another interesting legend about
the castle is as such: the ruler of
Rumkale Aziz Nerses had a son
to whom he could pass down
the rule. Nergis, the son, used to
watch his reflection on the waters
of the well below the castle when
he went down to meet the water
demand of the castle. Nergis has
continued to like himself more
and more as days passed by.
One day he has bent down to see
his reflection on the surface of
the well and has stumbled first to
the well and then to the waters of
Euphrates and drowned. Legend
has it that a very beautiful flower
has bloomed where the young
man has died. The flower has
thus been named “Nergis”
(Narcissus/Daffodil).
You may pile up many good
memories at Halfeti the scorching
heat of which is cooled down by
the waters of Euphrates. You can
go to this place, this “slow city”
which will revitalize you with its
legends, history, black roses and
people…
101
gezi - yorum
travel - ing
kesimlerde kayalık yapının,
dik uçurumlar gösteren
topografyasından azami
ölçüde yararlanılmış... Tarihte
önce Asurlulara hizmet
vermiş olan kalenin; İ.Ö. 855
yılında Asur Kralı tarafından
ele geçirilen Şitamrah şehri
olduğu da rivayet ediliyor.
Kale Ortaçağ’da Urima
adını alırken, Ermenilerce
Hromklay, Süryanilerce Kala
Rhomata olarak adlandırılmış.
13. Yüzyılda Mısırlıların,
102
Mercidabık Savaşı’ndan sonra
ise Osmanlıların eline geçmiş.
Aslında Ermenilerin yaşadığı
bir yer olmasına rağmen, halk
Hristiyan olan herkese Rum
dediği için Rumkale olarak
anılmış...
Kaleye dair ilgi çekici bir
başka efsane ise şöyle:
Rumkale Beyi Aziz Nerses’in
yönetimi devredeceği bir
Nergis adında bir oğlu
varmış. Kalenin su ihtiyacını
karşılamak için kalenin altında
bulunan kuyuya sıkça inen
Nergis, her seferinde sudaki
aksinde kendini seyredermiş.
Nergis, her geçen gün kendini
biraz daha beğenerek izler
olmuş kuyunun suyunda.
Bir gün, sudaki aksini daha
iyi görebilmek için kuyunun
üzerine iyice eğilmiş, dengesini
kaybederek önce kuyunun
dibine sonrada Fırat’ın
soğuk sularına yuvarlanarak
boğulmuş. Efsaneye göre
gencin boğulduğu yerde çok
güzel bir çiçek açmış. Çiçeğin
adına da “Nergis” denilmiş.
Güney Doğu Anadolu’nun
kavurucu sıcağında, serin
Fırat’ın sularıyla serinleten
Halfeti’de birçok anı
biriktirebilirsiniz. Efsaneleriyle,
tarihiyle, lezzetleriyle, siyah
gülleriyle, insanıyla kısacası
her yönüyle size hayat verecek
olan bu yere, “sakin bir şehre”
gidebilirsiniz...
103
uzaktaki yakın
so far so close
Milano
Küba
4 mevsim, 20 şehir, 16 ülke
4 seasons, 20 cities, 16 countries
Fotoğraflar / Photos: Özgür Çakır
Ele geçen ilk fırsatta bir yerlere gitmenin, yaşadığınız ülkeyi hatta dünyayı karış karış gezip keşfetmenin elbette
herhangi bir sınırı olmamalı. Ancak bazı ülkeler ve şehirler var ki özellikle bazı uygun zamanlarda görülmeli…
Bu sayıda, bugüne kadar dergi bursa’nın yakın ettiği “uzaklar”ı mevsimlere böldük. Hedef; en doğru zamanda,
en doğru yerde olmanızı sağlamak…
There should of course be no limit to going places in the first opportunity you find or discovering every inch of the
country you live in. However, there are some countries and cities that should be seen especially during various proper
times… In this issue, we classified the “faraway” places that dergi bursa brought closer to you until today into seasons.
The goal in doing so is to help you be at the right place at the right time…
104
Kiev
105
uzaktaki yakın
so far so close
Dublin
106
Kimi aylar önceden en ince
ayrıntısına kadar planlar yapıp,
hazırlıklarını tamamlar; kimi
bulduğu ilk fırsatta çantasını
sırtına aldığı gibi atar kendini
yollara… Kimi yalnızca
gezmek, görmek, bir yerlere
gitmek için yaşar. Hayatını
yollara adar. Farklı biçimlerde,
farklı bakış açılarıyla olsa
da her insan, içinde biraz
da olsa “gezgin” ruhu taşır.
Yeni şeyler öğrenmeye, farklı
kültürlerle tanışmaya, yeni
tatlar denemeye hazırsanız
yollar sizin… Yeter ki nereye
ne zaman gideceğinizi bilin.
İsteyenler ilgili şehri “dergi
bursa” etiketiyle birlikte arama
motorlarında arayabilir ve
o şehri her yönüyle tanıtan
gezi yazarımız Özgür Çakır’ın
“uzaktaki yakın” sayfalarına
göz atabilir...
bir enerjinin ve aşkın
masumiyetinin simgesidir
bahar… Daha önce dergimize
konuk olmuş olan ülkelerden
İspanya, İtalya, Gürcistan ve
İrlanda, bu mevsimin hakkını
vermek, onu en şanına
yakışır şekilde karşılamak için
birbirleriyle yarışır. Granada,
Madrid, Barselona, Sevilla,
Roma, Milano, Tiflis, Dublin…
Dans, tutku, samimiyet,
aşk, yaşam sevinci ile dolu
sokakları… Tıpkı bahar gibi…
Bir insanın yaşarken ihtiyaç
duyabileceği her şeye sahip
olan bu şehirler, belki de size
o hep beklediğiniz ilhamı
verecek. Belki bu şehirlerden
birinin sihrine kapılıp yeniden
doğacak, size kollarını açan
yeni bir mevsimden öte,
yepyeni bir hayata merhaba
diyeceksiniz.
İlkbaharın aşk damlaları
Dublin
Hiç bitmeyecek gibi başlayan
Baharı nasıl karşılayacağınız
Some make detailed plans
months in advance to wrap up
their preparations; others just
take their bag and leave at the
first opportunity they get… Some
live only to travel, wander around
and go places. They devote
their lives to being on the road.
All people carry within them the
soul of a “traveler” in various
guises and perspectives. The
roads are all yours if you are
ready to learn new things, meet
new cultures, try new tastes…
As long as you know where and
when to go. Those who want can
make a search online for the city
they want to go using the “dergi
bursa” label and peruse the
articles written by out travel writer
Özgür Çakır in the “distant but
close” pages…
Love drops of spring
Spring signifies an energy that
starts of as if it is never going
to end as well as the naivety of
love… Spain, Italy, Georgia and
Ireland were all countries we
mentioned in our issues and they
all compete with one another
to do justice to this season.
Granada, Madrid, Barcelona,
Sevilla, Rome, Milan, Tbilisi,
Dublin… Streets filled with
dance, passion, sincerity, love
and joy of life… Just like spring
itself… Perhaps these cities that
have everything one may need
will give you the inspiration you
have always expected. Maybe
you will lose yourself in the magic
of one of these cities to embrace
not only a new season but a new
life.
Dublin
If you have no idea about how
to welcome spring, just leave
yourself to the flow of Dublin’s
fun, sincere, friendly crowd
among which you will feel as
if you have been living there
for years. There is always a
celebration going on 365 days of
the year in Dublin where anything
goes to come together for some
fun and St. Patrick’s Festival
organized every year during
March 14-18 covering the whole
city in green is the most popular
of these events. That is why you
hakkında bir fikriniz yoksa
kendinizi Dublin’in cıvıl cıvıl
sokaklarındaki eğlenceli,
samimi, sıcakkanlı ve sizi
aralarına girdiğiniz anda
yıllardır oradaymışsınız gibi
hissettiren kalabalığına bırakın.
365 gün boyunca bir şeylerin
kutlandığı; eğlenmek, bir arada
olmak için ufacık herhangi
bir bahanenin yeterli sayıldığı
Dublin’de en gözde festival
her yıl 14–18 Mart tarihleri
arasında yapılan, şehri baştan
başa yeşile boyayan St. Patrick
Festivali. İşte bu yüzden
özellikle tam da bu zamanlarda
burada olmalısınız. Dublin’in
de her şehir gibi kültürü,
tarihi dokusu, gelenek
göreneklerinin dayandığı
bir geçmişi, öğrenilmeye
değer bir tarihi var. Bırakın
sokakları, caddeleri, duvarları,
köprüleri ve müzeleri; Liffrey
Nehri anlatsın size. Dünyaca
ünlü İrlandalı yazarların
sözlerini yalnızca “Yazarlar
Müzesi”nde değil, kentin her
tarafında görecek, Dublin’in
çıkarttığı ünlü müzisyenlerin
notalarını şehrin sokaklarında
kovalayacaksınız. Playlist’e
U2’yi ekleyip yola çıkabilirsiniz.
Sevilla
Aşk ve tutkunun hüküm
sürdüğü, portakal kokulu
şehir Sevilla’da, her yıl Mart
sonunda başlayan Paskalya
kutlamalarıyla karşılanır
bahar… İspanya’nın 3. büyük
kenti Sevilla, aynı zamanda
ülkenin en önemli liman
kenti olma özelliğine sahip.
Etrafınızda kartpostallarla
yarışacak güzellikte
binaları, çiçek ve portakal
kokularıyla kaplı sokakları,
meydanları hiçbir vasıtaya
ihtiyaç duymadan yalnızca
yürüyerek keşfedebileceksiniz.
Guadalquivir Nehri’nin ikiye
böldüğü şehrin, Kristof
Kolomb’un mezarının
olduğuna inanılan Giralda
Kulesi’ni, Gotik mimari olarak
dünyanın en büyük yapısı olan
Sevilla Katedrali’ni, Magrip
döneminden kalma Alcazar
Sarayı’nı görmeden; daracık
sokaklarına sinmiş Flâmenko
havasını solumadan, kendinizi
yükselen topuk seslerinin
büyüsüne kaptırmadan
dönmeyin.
Granada
İspanyolcada “nar” anlamına
gelen ve Osmanlı döneminde
“Gırnata” olarak anılan,
İspanya’nın güneyindeki
Granada; nostaljik mahalleleri,
Zafer Çeşmesi, Mağribi
Köprüsü, Elhamra Sarayı,
daracık sokaklarındaki yıkık
dökük duvarlarını süsleyen
grafitileri, tarihi dokusu ve sizi
içine çekecek birçok sürpriziyle
başınızı döndürecek. Her
adımda Flamenko ezgilerini
duyup, içinize dolacak çiçek
kokularıyla kendinizden
geçecek; karşınıza çıkacak
olan sıcacık gülümsemeli,
esmer tenli güzel insanların
should be here during that time.
Dublin, much like any other city,
has a rich culture, historical
texture and a past that leans on
customs and traditions. Set aside
the streets, alleys, walls, bridges
and museums; Liffrey Rive can
tell it all. You will see quotes from
famous Irish authors not only
in the “Writer’s Museum” but all
over the city. You will chase the
notes of world famous Dublin
based musicians. You can add
some U2 to your playlist when
walking around.
Sevilla
Spring is greeted with Easter
celebrations in Sevilla, the
orange scented city dominated
with love and passion… Sevilla
is the 3rd largest city of Spain as
well as one of the most important
seaports. You can walk around
the city without any vehicle and
enjoy the magnificent buildings
as well as the orange and flower
scented streets. Do not leave
Sevilla without seeing the Giralda
Tower which is believed to be the
tomb of Christopher Columbus,
the Sevilla Cathedral which is
the largest building in the world
with a gothic architecture, the
Alcazar Palace dating back to
the Maghreb period and without
smelling the air of Flamenco
in the streets or without letting
yourself go to the magic of high
heels on stone in this city divided
in two by the Guadalquivir River.
Granada
Granada, known as “Gırnata”
during the Ottoman Period
means “pomegranate” in
Spanish and it will take your
breath away with its nostalgic
neighborhoods, graffiti covered
walls, Triumph Fountain, Moorish
Bridge, Alhambra Palace. You
will hear tunes of Flamenco at
every step, take in the scents
of flowers with each breath;
while witnessing the sincerity
of warmhearted, dark-skinned
people with joyous smiles.
You will feel one with them while
you are there and you won’t want
to leave.
Madrid
Madrid is another city you can
visit in every season of the year.
But in spring it’s even better…
Spring months are ideal if you
wish to witness the Bull Fighting
Festival carried out every year
in March, go on biking tours to
take in its fresh air or go on row
boat tours at its parks famous
for their lakes. The city right at
the heart of Spain takes its name
from the rising sun and greets
you with Puerto De Sol (Gate of
the Sun). Art and entertainment
blends together on the crowded
streets of Madrid well-preserved
for centuries. You will want
to visit this city over and over
again when you experience
its legendary nights, historical
buildings and world renowned
museums. That is why, it would
be best to touch the bear statue
accepted as the symbol of the
city and to experience the belief
that “anyone who touches this
statue is bound to return”.
Barcelona
Barcelona is a city that is worth
seeing with its myriad of colors…
It is the capital of Catalunya, one
of the 17 autonomous districts
of Spain and even though it is
located within the borders of
Spain, it is a city which is not
Sevilla
107
uzaktaki yakın
so far so close
Madrid
samimiyetine tanık olacaksınız.
Burada kaldığınız zaman
içinde kendinizi onlardan biri
gibi hissedecek, yanlarından
ayrılmak istemeyeceksiniz.
Madrid
Yılın her döneminde
gidebileceğiniz, her mevsimi
başka güzel şehirlerden biri
de Madrid. Ama baharda
tadı bir başka… Her yıl
mayıs ayında yapılan Boğa
Güreşleri Festivali’ne şahit
olmak, tertemiz havasını
soluyarak bisiklet turlarına
çıkmak ya da gölleriyle ünlü
parklarında kayık turlarına
çıkmak için en ideal dönem
bahar ayları. İspanya’nın
tam kalbinde duran şehir,
adını güneşin doğuşundan
alan Puerto De Sol (Güneş
Kapısı) ile karşılıyor sizi. Cıvıl
cıvıl sokakları, yüzlerce yıldır
itinayla korunmuş dokularıyla
sanat ve eğlence bir arada
Madrid’de. Dillere destan olan
geceleri, tarihi binaları ve
dünyaca meşhur müzelerini
gezerken vaktin nasıl
geçtiğini anlamayacağınız
Granada
108
dominated with Spanish culture.
It seems as if love at first sight is
another name for this city where
Picasso whispers the history of
art in your ears and where spring
reigns in all seasons. You won’t
realize how time has flown by
when you see the living statues
with immaculate makeups,
when you are discovering Las
Ramblas, tasting the food of the
region at various restaurants or
walking around its markets and
world wonder beaches. You will
visit Gaudi at the never ending La
Sagra da Famillia with its gothic
architecture where time stands
still. Gaudi will take you by your
hand and lead you all the way
up to the Montjuic Hill where
the Olympic Stadium is located
at and you will finish the day
with a scenery you cannot see
anywhere else.
Rome
Rome is a city that will push
the limits of your mind, heart
and soul… Rome is the city of
lovers who have devoted their
lives to their love and its history
is packed with bloody wars for
love. It is a city where love is
bound with vows made at the
Trevi Fountain of Love… The
Saint Angelo Bridge overlooking
the Saint Angelo Church will
Barselona
gündüzleriyle tadına doyulmaz
bu kente tekrar tekrar gitmek
isteyeceksiniz. İşte bu yüzden
şehrin simgesi olarak kabul
edilen ayı heykeline dokunup
“bu heykele dokunan herkesin
bu şehre mutlaka bir kez daha
geleceği” inanışını tecrübe
etmekte fayda var.
Barselona
Barındırdığı bin bir rengiyle
dünyanın en görülmeye
değer şehirlerinden biri
Barselona… İspanya’nın 17
özerk bölgesinden biri olan
Katalunya’nın başkenti ve
her ne kadar sınırları içinde
olsa da İspanya kültürünün
hâkim olmadığı bir şehir.
Picasso’nun kulağınıza sanat
dolu tarihini fısıldadığı, dört
mevsim baharın yaşandığı bu
şehir ilk görüşte aşkın diğer
adı gibi… Özenle yapılmış
makyajlarıyla cansızından
ayırt edemeyeceğiniz
canlı heykelleri görüp, Las
Ramblas’ı keşfederken; buraya
has lezzetleri tadabileceğiniz
restoranlarını, pazarlarını, doğa
harikası kumsallarını gezerken
zamanın nasıl geçtiğini fark
etmeyeceksiniz bile. Zamanın
durduğu Gotik eser, bitmek
bilmeyen kilisesi La Sagra da
Famillia ile Gaudi’ye misafir
olacaksınız. Gaudi, elinizden
tutup sizi Olimpik Stadyum’un
bulunduğu parktaki Montjuic
Tepesi’ne çıkartacak, her yerde
göremeyeceğiniz bir manzara
ile günü bitireceksiniz.
Roma
Aklınızın, kalbinizin, ruhunuzun
sınırlarını zorlayacak bir şehir
Roma… Âşıkların ve hayatını
aşka adayanların şehri
Roma’nın geçmişi, aşk uğruna
yapılan kanlı savaşlarla dolu.
Trevi Aşk Çeşmesi’nin başında
take you to Dante. You can shop
until nightfall after resting for a
while at the Spanish Steps. Thus,
the magical and illuminated
atmosphere of the city at night
will accompany you when you
step aside to rest at the end
of the day. You can freshen up
your love in this city which is the
setting for unforgettable movies
and vow to each other as the city
as your witness. Who knows,
maybe it will give you a chance to
find the love of your life.
Milan
If we consider the relationship
of love with spring and soccer
with love; discovering Milan is
like opening an unexpected gift.
You should not even try to guess
what kind of surprises you will
see along the way while exploring
its mysterious and historical
streets filled with fashion, soccer,
art and love. Its rich architecture
exemplified in the Duomo
Cathedral, the longest tramlines
in the world built in the 1800s
as well as its graveyards that
will make you feel as if you are
in an open air museum… Milan
will draw you in with its foodbeverage culture as well as its
air filled with art, fashion, soccer
and love and San Siro which is
accepted as the shrine of soccer.
Tbilisi
If you think it is attractive to
welcome spring in a city of
friendly people that owes its
existence to a legend, you
should give Tbilisi a try. Tbilisi
takes its name from a hot water
spring that was first spotted by
a Georgian king at around 4000
B.C. “Tbilisi” also means hot
water. While you are wandering
around the streets, the city will
whisper its mysterious history
dating back to thousands of
years before Christ. It will tell you
about how it was established, the
kings that ruled, the Silk Road
as well as its relationship with
the Ottoman… You will meet
warmhearted people that will do
Roma
109
uzaktaki yakın
so far so close
Milano
edilen yeminlerle aşkların
mühürlendiği bir şehir…
Sant Angelo Kilisesi’ni görüp
aştığınız Sant Angelo Köprüsü
sizi Dante ile buluşturacak.
İspanyol Merdivenleri’nde
dinlendikten sonra hava
kararana kadar alışveriş
yapabilirsiniz. Böylece siz
işinizi bitirip dinlenmek için
bir köşeye çekildiğinizde,
size şehrin ışıklarla donanmış
o büyülü atmosferi eşlik
eder. En unutulmaz filmlerin
mekânı hatta çoğu zaman
konusu olmuş bu şehirde
aşkınızı tazeleyebilir, onun
şahitliğinde sonsuzluk
yeminleri edebilirsiniz. Roma;
temiz aşkların ve âşık kalplerin
koruyucusudur. Kim bilir belki
de size hayatınızın aşkını
bulmak için bir şans verir.
110
Milano
Aşkın baharla, futbolun da
aşkla olan bağını düşünürsek
bu kavramların bir araya
geldiği, bir bütün halinde
yaşadığı Milano’yu gezmek,
hiç beklemediğiniz bir anda
gelen hediyelerin paketlerini
açmak gibi. Gizem dolu
tarihi, moda, futbol, sanat
ve aşk kokan sokaklarını
keşfederken karşınıza nasıl
bir sürpriz çıkacağını tahmin
etmeye çalışmaya gerek bile
yok. Başta Duomo Katedrali
olmak üzere mimarisiyle göz
dolduran binaları, dünyaca
ünlü markaların anavatanı,
yapımı 1800’lü yıllara
dayanan ve dünyanın en
uzun hatlarından birine sahip
tramvayları, size bir açık hava
müzesinde olduğunuz hissi
verecek mezarlıkları… Her
everything they can to ensure
that you spend a good time
there and return home with fond
memories. This small city will
take its place in your memories
with its generous hearted people,
the Barataşvili Street with old
Georgian houses, the Love
Bridge that takes its name from
the statue of a couple kissing,
the statue of dancing people
symbolizing Georgian folklore as
well as the Peace Bridge.
On the trail of the sun
It is time to go on the holiday you
have been dreaming of all winter
when the sun starts showing its
face and the crowded city starts
to bear down on you with the
hustle and bustle of everyday life.
Maybe you already know where
you will go or maybe you have no
idea. It is always possible to take
a world map, close your eyes
and randomly select a country to
determine your route. Or you can
heed our advices and include
England, Greece, Cyprus or
Lebanon in your itinerary.
London
The capital of the world,
London, is known to be rainy
and even boring. The crowd of
serious looking people is never
attractive to people. However,
the best season to take part in
“Notting Hill”, the largest street
carnival celebrated every August
since 1964 and to enjoy the
heartwarming sun as if to spite
the rainy days would be the
summer months. Art, sports,
history, culture, imaginary heroes
famous all around the world,
real legends, museums you
cannot finish in one day; Big Ben,
London Eye, Thames River…
Places worth seeing in London
are too numerous to count. But
if you have enough time and if
you select the summer months
for a visit to London, you can be
sure that you will enjoy the city
without the obstacle of rain or the
adımda geze geze bitirmek
bir yana, görülecek daha çok
yer olduğunu düşündüren
Milano, futbolun mabedi kabul
edilen stadyumu San Siro’su,
kendine has yeme – içme
kültürleri, sanat, moda, futbol
ve aşk dolu havasıyla sizi içine
çekecek.
Tiflis
Baharı; varlığını bir efsaneye
borçlu, bu mevsim gibi sıcacık
insanların olduğu bir şehirde
karşılamak cazip geliyorsa
rotanızı Tiflis’e çevirin. Tiflis
adını M.Ö. 4000 yılında burada
bir Gürcü kral tarafından
görülen sıcak su kaynağından
alıyor. Sıcak su anlamına
gelen “Tbilisi” kelimesi
zamanla Tiflis’e dönüşmüş.
Siz sokaklarını gezerken,
o milattan önceki yıllarda
başlayan geniş ve gizemli
tarihini fısıldayacak kulağınıza.
Var oluşunu, gördüğü kralları,
İpek Yolu’nu, Osmanlı ile olan
ilişkilerini… Sizi en güzel
şekilde misafir etmek için
çırpınan, burada güzel zaman
geçirmenizi ve evinize güzel
anılarla dönmenizi kendine
görev edinen sıcakkanlı
insanlarla tanışacaksınız. Bu
küçük şehir; kocaman yürekli
insanları, eski Gürcü evlerinin
sıralandığı Barataşvili Caddesi,
adını üzerindeki öpüşen çift
heykelinden alan Aşk Köprüsü,
Gürcü folklorunu simgeleyen
dans eden insanlar heykeli,
Barış Köprüsü ile hafızanızda
gülümseyerek hatırlayacağınız
anılar arasındaki yerini alacak.
Güneşin izinde
Güneş kendini göstermeye
ve günlük hayatın telaşlarıyla
dolu şehir üzerinize gelmeye
başladığında; tüm kış boyunca
hayalini kurduğunuz o tatile
çıkmanın zamanı gelmiş
demektir. Belki nereye
gideceğinizi biliyorsunuz belki
de hiçbir fikriniz yok. Rotanızı
belirlemek için bir dünya
haritasının karşısına geçip
gözlerinizi kapatarak rasgele
gloom of a misty weather. Maybe
you will have the chance to see
places you have only watched
in movies or heard from other
tourists. Who knows?
Athens
Maybe your interest in Greek
mythology will take you all the
way to Greece this summer…
You can find yourself on lands
of legends you have read or
listened to for years in this city of
Athens willed with Greek gods
and goddesses. You can touch
the soul of the city from where
the Olympic Games sprang forth
as a gift to all humanity which
has been the subject of many
movies and books. You can walk
around centuries old temples
full of statues and enjoy the
amphitheaters. You can feel the
breath of Ancient Gods of Greece
at the Acropolis, see the Agora
known to be where the “heart of
the city beat” in ancient times
and join the festivals organized
for Dionysus, god of wine and
pleasure.
Northern Cyprus
You may visit the Foster Land
this summer which is the Pearl
of the Mediterranean that makes
even the Sun jealous. Aphrodite
will hold you by the hand and
take you to the Shipwreck
Museum, Famagusta, St. Hilarion
and Kantara castles, historical
temples while in Northern Cyprus
where Ayşe goes for holiday;
while also taking you to the
Golden Beach, one of the most
beautiful beaches in the world or
to taste the “Peach Kebab” which
is unique to Northern Cyprus
and takes its name from Chef Ali.
Northern Cyprus is one of the
ideal spots for summer vacations
and will ensure that you will
experience an unforgettable time
with its historical spots and mustsee ancient structures. It would
be wise to do some research
before going there and read the
9th issue of dergi bursa with the
“route” theme.
Beirut
Beirut is a city that has become
one with its diva Fairuz and the
“Le Beirut” song that she sings
for the Lebanon civil war. It has
never lost hope despite a history
filled with pain. And the kind
of holiday you want does not
Tiflis
111
uzaktaki yakın
so far so close
bir ülke seçmek de mümkün.
Ya da önerilerimize kulak
verip gidilecek yerler listenize,
yılın diğer zamanlarına göre
sizi daha büyük bir iştahla
karşılayacak olan İngiltere,
Yunanistan, Kıbrıs ya da
Lübnan’ı ekleyebilirsiniz.
Londra
Dünyanın başkenti Londra;
hep soğuk, kasvetli, bol
yağmurlu hatta neredeyse
sıkıcı olarak bilinir. Yüzlerindeki
aşırı ciddi ifadelerle dolu
insanların oluşturduğu bir
kalabalık birçok insana hiç de
çekici gelmez. Oysa 1964’ten
beri her yıl ağustos ayında
kutlanan ve Avrupa’nın en
büyük sokak karnavalı olan
“Notting Hill”e katılıp, bol
yağmurlu günlere inat içinizi
ısıtan güneşin tadını çıkarmak
için gidebileceğiniz en doğru
zaman yaz mevsimi. Sanat,
spor, tarih, kültür, dünyanın
tanıdığı hayali kahramanlar,
gerçek efsaneler, gezmek için
bir günün asla yetmeyeceği
müzeler; Big Ben, Londra Eye,
Thames Nehri… Londra’nın
görülmeye değer yerleri,
saymakla bitecek gibi değil.
Ama yeterince vaktiniz varsa
ve gitmek için yaz mevsimini
seçerseniz, yağmur engeli ya
da puslu bir havanın vereceği
kasveti olmadan doya doya
gezebileceksiniz. Belki bugüne
kadar yalnızca filmlerde,
dizilerde gördüğünüz ya da
matter. Because Beirut gives
everyone what they crave for. You
can visit the national museum,
visit Baalbeck which is the most
important Roman ruins in the
Middle East and even join the
“Baalbeck Festival” organized
in July every year. You can take
pictures of sceneries you will see
all around the city during day
time and enjoy the night life of
Beirut after night fall.
are not at the right place at the
right time. Maybe this year you
should be at France combining
the melancholy of the season
with the magic of romanticism;
Austria, homeland of classical
music; Germany, where you can
witness the “October Fest” which
is one of the largest open air
festivals in the world or Portugal
with “Fado” melodies at every
turn.
The last “spring”
Paris
Even though it is not always
realized, the melancholy of
autumn carries with it some
traces of hope as well. You are
overcome by sudden rains, early
nightfall and misty weather. But
it can also be the harbinger
of the budding spring with its
naïve whiteness. Maybe you
feel pessimistic because you
Paris is actually a city one can go
every season to draw in the air of
love. But the city known also as
“Ville de Lumiére” (City of Light)
is something else in autumn. This
season drenched in the yellow of
melancholy can be brightened
only by the passionate red of
love that roams freely all over
the streets of Paris. You can
Londra
112
Kıbrıs
gidenlerden duyduğunuz her
şeyi görme fırsatınız olur. Kim
bilir?
Atina
Yunan mitolojisine olan ilginiz
sizi Yunanistan’a sürükler
belki de bu yaz… Athena’nın
sahibi olduğu şehirde Yunan
tanrılarının ve tanrıçalarının
yıllarca ilgiyle dinlediğiniz,
okuduğunuz efsanelerinin
yaşandığı topraklarda
bulursunuz kendinizi. Olimpiyat
Oyunları’nı insanlığa armağan
eden şehrin ruhuna dokunur,
antik tarihiyle bugüne dek nice
filmlere, kitaplara konu olan
hikâyelerin içinde dolaşırsınız.
Yüzyıllar öncesinden kalma
heykellerle dolu tapınaklarında,
amfi tiyatrolarında gezinirsiniz.
Akropolis’te Antik Yunan
tanrılarının nefesini hisseder,
bugün açık hava müzesine
dönüşen, Atina’nın milattan
önceki yıllarda “kalbinin attığı
yer” olarak bilinen Agora’yı
görür, şarap ve eğlence tanrısı
Dionysos için düzenlenen
şenliklere katılırsınız.
throw yourself out to the Parisian
streets filled with fashion, luxury,
love and romance to start
walking in the accompaniment
of the soul of Edith Piaf. Eiffel
Tower, Louvre Museum, Seine
River, Moulin Rouge… Your heart
takes you wherever you wish to
start first. You can walk around
this city only with your heart and
soul, not with your feet. You may
need an additional luggage on
your way back because of the
eagerness to take the city back
home with you.
Kuzey Kıbrıs
Güneş ışıklarını kıskandıracak
parıltısıyla Akdeniz’in incisi,
Yavru Vatan’a düşebilir
yolunuz bu yaz. Ayşe’nin tatile
çıktığı Kuzey Kıbrıs’ta Afrodit
elinizden tutup size Batık Gemi
Müzesi’ni, Gazi Mağusa’yı,
St. Hilarion ve Kantara
kalelerini, tarihi tapınakları
gezdirecek; dünyanın en
güzel kumsallarından biri
olan Altın Kumsal’a, Kuzey
Kıbrıs’a has bir lezzet olan
ve adını Şef Ali’den alan
“Şeftali Kebabı”ndan tatmaya
Paris
113
uzaktaki yakın
so far so close
Beyrut
götürecek. Yaz mevsimi için en
ideal tatil yerlerinden biri olan
Kuzey Kıbrıs, tarihi mekânları,
görmeden dönmemeniz
gereken antik yapılarıyla size
hayatınızın en unutulmaz yazını
geçirtecek. Gitmeden önce
küçük bir araştırma yapmakta
ve dergi bursa’nın “rota” temalı
9. sayısına göz atmakta fayda
var.
Beyrut
Beyrut, divası Fairuz ve
onun Lübnan iç savaşı için
söylediği “Le beirut” şarkısı
ile bütünleşmiş bir şehir.
Acılarla dolu geçmişine
rağmen umudunu hiç
kaybetmemiş. Nasıl bir tatil
yapmak istediğinizin de
114
önemi yok. Çünkü Beyrut
her gelene istediğini veriyor.
Ulusal müzesini ziyaret
edebilir, Ortadoğu’daki en
önemli Roma kalıntısı olan
Baalbeck’i görebilir hatta her
yıl temmuz ayında yapılan
“Baalbeck Festivali”ne
katılabilirsiniz. Gündüzünüzü
kentin dört bir yanında
bulabileceğiniz manzaraların
fotoğrafını çekerek
değerlendirebileceğiniz gibi
hava karardığında kendinizi
Beyrut’un dillere destan gece
hayatına bırakabilirsiniz.
Son “bahar”
Pek fark edilmese de
sonbaharın hüznü biraz da
umut taşır içinde. Aniden
Vienna
The capital of classical music,
Vienna can be a nice selection
to spend autumn where you will
not feel estranged while being
accompanied by sounds of violin
and piano. Thus, it is possible to
attend the “Vienna International
Film Festival” that takes place
at the end of October and lasts
two weeks or to witness the
meeting of this classical city
with contemporary music for 3
weeks in November. You can
walk around the old town center
which has earned its rightful
place among the UNESCO
World Heritage List, visit the
“Schönbrunn Palace” and fall
in love once more with this city
that feeds its soul with the talent
of street performers walking in
the footsteps of world renowned
artists. This coffee scented
city will make you feel as if you
have walked into a museum of
classical period with the many
places you must see before
leaving. You better take a look at
the suggestions listed in the 21st
issue of dergi bursa before going
to Vienna.
Munich
Munich is one of the leading
museum cities of Europe and
awaits you for the “Oktoberfest”,
meaning the October Festival.
Hence, autumn is the best
season to visit this city filled to
the brim with museums. You
can walk around the “Englischer
Garten” after visiting the
museums and tasting traditional
German food. Do not forget
to make prior arrangements
because you are going to a city
of museums.
Paris
bastıran yağmurların, erkenden
kararan sisli, puslu havanın
ağırlığı çöker üstünüze.
Oysa masumiyetin beyazını
ve düşen cemrelerle birlikte
tomurcuklanan baharın
habercisidir sadece. Belki
de doğru zamanda doğru
yerde olmadığınız içindir bu
karamsarlık. Belki de olmanız
gereken yer bu mevsimin
hüznünü, romantizmin
büyüsüyle birleştiren Fransa,
klasik müziğin anavatanı
Avusturya, dünyanın en büyük
açık hava festivallerinden biri
olan “Ekim Festivali”ne şahit
olabileceğiniz Almanya ya da
şehirlerindeki tüm sokaklara
“Fado” melodilerinin sindiği
Portekiz’dir.
Paris
Aslında insanın yılın her
dönemi gidebileceği ve
ciğerlerini aşk dolu havasıyla
doldurabileceği bir şehir
Paris. Ama nam-ı diğer “Ville
de Lumiére” (Işık Şehir)
sonbaharda bir başka. Bu
hüzün sarısı mevsimi ancak
Paris sokaklarında özgürce
dolaşan aşkın tutkulu kırmızısı
şenlendirebilir çünkü. Moda
ve lüksün, aşk ve romansın bir
arada olduğu Paris sokaklarına
kendinizi atıp gül kokuları ve
Edith Piaf’ın ruhu eşliğinde
yürümeye başlarsınız. Eyfel
Kulesi, Louvre Müzesi, Seine
Nehri, Moulin Rouge…
Nereden başlamak istiyor,
ilk olarak nereye gitmeyi
Lisbon
Lisbon is a city of seven hills
which will greet you with its
historical “25th of April Bridge”
where you can take your soul
on a short trip amidst the
melancholy of autumn drenched
in the magic of “Fado”. It can
make you question your life
and fate with its narrow streets
filled with different kinds of
magic during the day and the
night, its “Fiera Da Ladra”
(Market of Theifs) on Tuesdays
and Saturdays, Casa Do Fado
Museum and Fado restaurants.
Fado comes from the Latin word
“fate” and you can find yourself
succumbing to a sadness with
no reason whatsoever when you
hear the heart wrenching voices
of Portuguese women.
Time to hit the road
Harsh winter conditions never
stop a traveler and it is even
more difficult to decide where
to go during this season. If you
do not like the cold you can go
to Cuba to enjoy the sun, or if
you like winter you can prefer to
walk around in a winter fairy tale
at Belgium. Maybe you can go
north to Ukraine or chase the
cold weather from the Balkans
and enjoy the white cities of
Serbia. The choice as well as the
road is yours.
Cuba
Winter is the best season to
visit Cuba where freedom and
hope reigns supreme. Cuba,
summarized by Christopher
Columbus as “the most beautiful
land one can lay eyes on”, awaits
you with its beautiful people,
115
uzaktaki yakın
so far so close
Viyana
arzu ediyorsanız kalbiniz sizi
oraya götürür. Bu şehirde
ayaklarınızla değil, kalbiniz ve
ruhunuzla gezebilirsiniz ancak.
Şehrin tamamını yanınızda
götürme hevesiyle yaptığınız
alışverişler nedeniyle evinize
dönerken fazladan bir bavula
ihtiyacınız olabilir.
Viyana
Keman ve piyano sesleri
eşliğinde sokaklarını gezerken
kendinizi hiç yabancı
hissetmeyeceğiniz, klasik
müziğin başkenti Viyana da
sonbaharı değerlendirmek
için doğru bir seçim olabilir.
Böylece her yıl Ekim ayının son
günleri başlayan ve iki hafta
süren “Viyana Uluslararası Film
Festivali”ni kaçırmamak ve
Kasım ayında 3 hafta boyunca
bu klasik kentin çağdaş
müzikle buluşmasına şahit
olmak mümkün. UNESCO
Dünya Miras Listesi’nde
hak ettiği yeri alan eski kent
history of struggles, Che, Fidel,
Revolution Square, capital city
of Havana, Trinadad and many
other authentic cities, cigars,
Cuba Libre and “Bueno Vista
Social Club”. You can take
refuge in a small island instead
of fighting the cold weather
wherever you are and live like
a Cuban, like the revolutionary
people of this country even if for
a little while. Many things can be
said about Cuba, but for even
more you just need to check out
issue 6 of dergi bursa…
Bruges
This winter you can visit one of
the places you imagined when
you closed your eyes while
listening to a fairy tale during
your childhood. Bruges takes you
back to the 14th century where
you will see all colors in tones
you have never seen before. You
won’t want to leave this city and
the Reie River, the cobblestone
pavements, the Markt Square or
the Love River… You will meet
famous historical artists, visit
Brugge
116
the 4 storey chocolate museum
before leaving this Medieval city
and start making secret plans
about your next visit to see the
Michelangelo statue and the
shops on the Steenstraat.
Kiev
If you are a traveler who does not
mind temperatures of below zero,
then Kiev would be one of the
best options where you can enjoy
the winter completely. Legend
has it that the city takes its name
from the eldest of the 4 founders,
Kiev, which also means “house
built by the river”. This city is
likened to a woman because
it takes the liveliest tones of all
colors and its legendary female
population is more than the
population of men. One can’t
say that he/she has visited Kiev
without going on a boat tour on
the Dnieper, leaving one’s self
to the compassionate arms of
the Mother of Motherland statue,
visiting the Arena City or tasting
the regional cuisine. This city with
a river flowing through it was a
Münih
merkezini, “Schönbrunn
Sarayı”nı gezebilir; geçmişte
ruhunu bu şehirle beslemiş
ve yeteneğini sokaklarına,
yapılarına sindirmiş dünyaca
ünlü isimlerin izinden giden
sokak müzisyenleri eşliğinde,
şehre bir kat daha hayran
olabilirsiniz. Bir şehre değil,
klasik dönem müzesine
girdiğinizi hissettirecek olan
bu kahve kokulu şehirde
görmeden dönmemeniz
gereken o kadar çok yer var
ki. Siz en iyisi gitmeden önce
dergi bursa’nın 21. sayısındaki
önerilere bir göz atın.
Münih
Avrupa’nın önde gelen
müze şehirlerinden biri
olarak da anılan Münih, sizi
“Oktoberfest”e yani Ekim
Festivali’ne bekliyor. İşte
tam da bu yüzden aklınıza
gelebilecek neredeyse her
alanda bir müzesi olan bu
şehre gelmek için en doğru
mevsim sonbahar. Müzeleri
gezip geleneksel Alman
lezzetlerine doyduktan
sonra “Englischer Garten”da
bir yürüyüş yapabilirsiniz.
Unutmayın bir müze şehrine
gidiyorsunuz, planlama
yapmakta fayda var.
Lizbon
Tarihi “25 Nisan Köprüsü”nün
sizi karşılayacağı yedi tepeli
şehir Lizbon, sonbaharın
hüznüyle, “Fado”nun büyüsünü
harmanlayıp ruhunuzu kısa bir
yolculuğa çıkaracak. Gündüzü
ayrı gecesi ayrı bir sihirle
donanmış daracık sokakları,
salı ve cumartesi günleri
kurulan “Fiera Da Ladra”
(Hırsızlar Pazarı), Casa Do
Fado Müzesi, Fado restoranları
size hayatı ve kaderinizi
sorgulatabilir. Latince “fate”
guest in the 11th issue of dergi
bursa with the theme of “water”.
Belgrade
Belgrade, located at the
intersection of the Danube and
Sava rivers and is wrapped in
white during winter time and this
is where its name comes from.
“Beograde” meaning “White
City”. All places worth seeing
are within walking distance.
Belgrade lays before your
eyes a rich history of squares,
palaces, Nikola Tesla Museum,
City Museum, Kalemegdan Park
and historical buildings. You
won’t understand how time flies
by when listening to the story
of every statue or while walking
around the city. The night life of
this city that stands out with its
restaurants and cafes is also very
exciting…
These are our suggestions, but it
is up to you to decide. If you want
you can make a short term or a
long term plan and then hit the
road. According to the season
and your preferences…
Lizbon
117
uzaktaki yakın
so far so close
Belgrad
yani kader kelimesinden gelen
Fado, Portekizli kadınların
yürekten gelen sesleri ile
buluştuğunda; belki sözlerini
hiç anlamadığınız bir şarkı için
sebebini bilmediğiniz bir hüzne
kapılıp gitmeniz mümkün.
Yola çıkma vakti
Kış aylarının zorlu hava
şartları bir gezgine engel
olamadığı gibi, bu mevsimde
nereye gitmenin daha cazip
olduğuna karar vermek de
zordur. Soğuğu sevmiyorsanız
Küba’da kış mevsiminden
bihaber olup kendinizi güneşe
teslim etmeyi ya da soğuk
ile aranız iyiyse Belçika’da
bir kış masalında gezinmeyi
tercih edebilirsiniz. Belki
kuzeye çıkar Ukrayna’da
ya da Balkanlar’dan gelen
soğuk havanın peşine düşüp
Sırbistan’ın beyaz şehrinde
mevsimin hakkını verebilirsiniz.
Seçim de yollar da sizin.
Küba
Özgürlüğün ve umudun hüküm
sürdüğü Küba’ya gitmek için
en doğru mevsim kış. Kristof
Kolomb’un “insan gözünün
gördüğü en güzel topraklar”
118
olarak özetlediği Küba; güzel
insanları, mücadele dolu
tarihi, Che’si, Fidel’i, Devrim
Meydanı, başkenti Havana’sı,
Trinadad’ı ve diğer onlarca
otantik şehirleri, puroları,
Cuba Libre’si ve “Bueno Vista
Social Club”u ile keşfetmenizi
bekliyor. Bulunduğunuz yerde
soğukla mücadele etmek
yerine sıcacık bir adaya
sığınabilir, buradaki sıcakkanlı
devrim insanlarıyla birlikte,
kısa süreliğine de olsa bir
Kübalı gibi yaşayabilirsiniz.
Küba için söylenecek söz
çok, daha fazlası için dergi
bursa’nın 6. sayısına göz
atmanız yeterli...
Brugge
Çocukken size anlatılan
masalları dinlerken
gözlerinizi kapatıp hayal
ettiğiniz yerlerden birine
de gidebilirsiniz bu kış. Sizi
bulunduğunuz zamandan
alıp 14. yüzyıla götüren
şehir Brugge, renklerin daha
önce görmediğiniz tonlarıyla
buluşturacak gözlerinizi. Ne
buradan gitmek isteyeceksiniz
ne de Reie Nehri’nden,
Arnavut kaldırımlarından,
Markt Meydanı’ndan, Aşk
Gölü’nden ayrılmak… Tarihin
ünlü sanatçılarıyla tanışacak,
bu Ortaçağ şehrinden henüz
ayrılmadan 4 katlı çikolata
müzesini, Michelangelo’nun
heykelini, Steenstraat’taki
dükkânları yeniden görmek
için bir sonraki gelişinizi
hesaplamaya başlayacaksınız.
Kiev
Sıfırın altındaki derecelere
aldırmayan bir gezginseniz,
kış mevsimini tam anlamıyla
yaşayabileceğiniz Kiev sizin
için en doğru tercihlerden biri.
Efsaneye göre adını, şehrin
kurucuları olan 4 kardeşin
en büyük olanından alan
Kiev aynı zamanda “nehir
kıyısına kurulu ev” anlamına
da geliyor. Renklerin en
canlı tonlarını doğadan
almasıyla kadına benzetilen
bu kentin dillere destan kadın
nüfusu da erkeklerden hayli
fazla. Dinyeper’de tekne
turu yapmadan, Mother of
Motherland heykelinin şevkatli
kollarına kendini bırakmadan,
Arena City’yi ziyaret etmeden,
yöresel lezzetlerin tadına
bakmadan dönen Kiev’i
görmüş sayılmıyor. İçinden
nehir geçen bu kent daha önce
dergi bursa’nın “su” temalı 11.
sayısına da konuk olmuştu.
Belgrad
Tuna ve Sava nehirlerinin
kesiştiği yerde, kış aylarında
tam anlamıyla beyaza
bürünen Belgrad, adını
da bu özelliğinden alıyor.
“Beograde” yani “Beyaz
Şehir”. Görmeniz gereken
yerlerin tamamı yürüme
mesafesinde. Meydanları,
sarayları, Nikola Tesla Müzesi,
Şehir Müzesi, Kalemeydan
Parkı, tarihi binaları ile dolu
dolu bir geçmişi gözlerinizin
önüne seriyor Belgrad. Her bir
heykelin hikâyesini dinleyip,
şehri karış karış gezerken
zamanın nasıl geçtiğini
anlamayacaksınız bile.
Restoran ve kafeleri ile öne
çıkan şehrin gece hayatı da
oldukça heyecan verici...
Önermesi bizden tercih etmesi
sizden. İsterseniz kısa vadede
isterseniz uzun vadede bir
plânlama yapıp vurursunuz
kendinizi yollara. Mevsimine ve
tercihinize göre…
119
uzaktaki yakın
so far so close
16 ülkeden 16 instagram karesi / 16 instagram shots from 16 countries
#dergibursa @dergibursa
120
@oscarsnapshotter