- Kızılbaş

Yorumlar

Transkript

- Kızılbaş
kızılbaş
ekim 2012 - sayı 19
kızılbaş alevilerin sorunlarının tartışıldığı demokratik kürsü!
savaşa hayır!
kızılbaş
veröffentlicht
generaldirektor freizugeben.
sakine polat
genelyayın yönetmeni
ali ülger
tr. hukuk danışmanları:
av. nadide metin erdoğan
av. erdal doğan
av. hıdır özcan
av. birliği hukuk danışmanı:
av. ertekin ceylan
ankara temsilcisi:
hatice çevik
tel: 0506 818 66 55
[email protected]
berlin temsilcisi:
ali koçak
[email protected]
tel: 0177 457 79 78
stuttgart temsilcisi:
ali usta
[email protected]
tel: 0176 78 56 12 71
adres:
bergheimer str 51
d - 47228 duisburg almanya
tel: +49 (0) 177 502 88 53
http://www.kizilbas.biz
[email protected]
kızılbaş’ta yayınlanan yazı ve
ilanların sorumluluğu sahiplerine
aittir. kızılbaş’ta imzasız ve
kaynaksız yazılar yayınlanmaz.
yayın tarihi:
15 ekim 2012 sayı: 19
yeni web sayfamız:
http://www.kizilbas.biz
kızılbaş’ın eski sayılarını
bize vereceğiniz e-mail adresinize
pdf dosya olarak gönderebiliriz.
k [email protected] izilbas.biz
gönüllü katkı formu
adı soyadı :..................................................................................................
adres :..........................................................................................................
e-mail & tel :...............................................................................................
ali ülger konto: 300 23 23 29 BLZ: 350 500 00 Sparkasse Duisburg
6 sayı 25 € - 12 sayı 50 €
kızılbaş - sayfa 3 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
içi ndek i ler:
Sayfa 01 - kapak savaşa hayır ....................................... rıza avgül
Sayfa 04 - cangözüyle görmek ...................................... sakine polat
Sayfa 05 - alevi ailelerin çocukları zorla imam hatibe
yerleştirildi!
Sayfa 06 - hamburg anlaşması ve sonrası
........................................................ hüseyin murat dörtyol
Sayfa 07 - YOL YAZILARI KÜTAHYA – GEDİZ – AKÇAA
LAN BELDESİ ........................................ Ali Aksüt
Sayfa 09 - Maraş Katliamı’ndan etkilenen bir ailenin hikâyesini
anlatan ‘Babamın Sesi’, 19 Altın Koza Film Festivali’
nde en iyi film seçildi.
Sayfa 10 - EKSİKLİĞİMİZ KENDİMİZDEDİ YERYÜ
ZÜNÜN YAŞAYAN ÖLÜMSÜZ İNSAN TAN
RISI HIZIR - (6) ....................... Adnan Cangüder
Sayfa 14 - Fetih’te Gemiler Nerden Geldi Erdoğan Aydın
Sayfa 17 - Sabuncuzade, Davutoğlu’nun lobi Çalışmaları ve
Yeni Sabuncuzadeler ........................ İbrahim Seven
Sayfa 20 - Suriye’de İșler Daha da Kızıșmadan
....................................................... Prof. Dr. Taner Akçam
Sayfa 22 - Suriye tezkeresi imzalandı!
Sayfa 23 - SURİYE DENKLEMİ ............................... Mihrac Ural
Sayfa 25 - Ermenifobi su yüzüne çıktı ............ Nişanyan yazdı
Sayfa 26 - AİHM, Ahmet Önal’ı Haklı Buldu
Sayfa 27 - İsmail Beşikçi’nin Uluslararası Hrant Dink Ödülü’
nü Alırken Yaptığı Konuşma
Sayfa 29 - ip çetesinden dava ...................................................... agos
Sayfa 30 - Rober Koptaş’a Bir Mektup .............. Erdem Özgül
Sayfa 33 - CHP “Savaş Karşıtları”nın Maskesini Düşürdü!
............................................................................ barzan boti
Sayfa 34 - Dersimli Ermeni’lerin sorunları Avrupa’da
dillendirilmiş oldu ............ Mihran Pırgiç Gültekin
Sayfa 35 - HEMŞİN VE HEMŞİNLİ ERMENİLER, 19141921 YILLARINDA HEMŞİNLİLER, PONTUS
VE ERMENİSTAN .. Prof. Riçard G. Hovhannisyan
Sayfa 41 - 12 EYLÜL’ÜN ORTAK VİCDAN ARAYIŞINDA
BİR ERMENİ DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİ
YAN......................................... Sarkis Hatspanian
Sayfa 46- KARADENİZ’DE RESMİ TARİHİ İLE
HESAPLAŞIYOR
Sayfa 48 - 1894-96 Ermeni Katliamları ve Charmetant
raporu ......................................... Ali Sait Çetinoğlu
Sayfa 55 - İşte Dersim sürgün listesi
Sayfa 56 - Balyoz Vuruşmaları... ....................... recep maraşlı
Sayfa 58 - Kilise sahibi Altaylı’ya soruldu:. ‘Hani bu kiliselerin
ilk sahibi?..’
Sayfa 59 - Fatih Altaylı’ya miras kalan Kilise’nin öyküsü...
Sayfa 61 - Dersim’de ‘38 Anıtı
Sayfa 62 - Tek eksik ‘Sakallı Nureddin Paşa’ya ..... Ayşe HÜR
Sayfa 64 - Sakine Polat
Kamuoyuna;
F. Almanyada yaşayan
kürtler demokratik
telepleri için başlatmış
oldukları çalışmalarını
başarılı olmasını istiyoruz
organize edenleri, katkı
sunanları, destekleyenleri
selamlıyoruz.
Kızılbaş
Dergisi Yayınlayanı
Sakine Polat
[email protected]
kızılbaş dergisinin
web sayfası
yayına başlamıştır.
www.kizilbas.biz
http://ismailbesikcivakfi.org
kızılbaş - sayfa 4 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
cangözü ile görmek
Toplumu oluşturan tüm kesimlerin
siyaset hareketliliği iyice yoğunlaştı.
Biz Kızılbaş kesiminin siyaseti de
giderek yaptıkları işleriyle oldukça
belirginleşti. Bu durumu sağlıklı
irdelemek gerekiyor. Aksi durumda, mevcut devlet- ordu -chp siyasetinden kurtulmak mümkün olmaz.
Cumhuriyet mitinglerinde marabalık yapan devletin Alevi-Bektaşisolcu(ları) şimdi de “eşityurttaş”
mitinglerinde aynı işleri yapıyorlar.
Kör-topal ittifakı; Türk solcularının önemli bir kesimi Kızılbaş-Alevi keiminin evlatlarından oluştuğu
biliniyor. Kah aleviler kah solcularbirbirlerine yağ-çekip siyaseti
işletiyorlar bu siyaset chp-ordudevlet
siyasetidir... Kızılbaş-Alevilik solculuk, solculukta Kızılbaş-Alevilik
olmadığı biliniyor buna rağmen
bir birlerine yağ-çekerek işletilen
siyasetten ne solculuğa ne de Kızılbaş-Alevilere hiç ama hiç fayda
gelmemiştir. Tam tersine asimilasyona inkara tırk ırkçılığına hizmet
etmiştir...
Chp + Ordu = Devlet siyaseti,
Kızılbaş-Alevi-Bektaşi toplulukları
içinde İslam-Müslüman düşmanlığı
yaptırıldı. Bu siyasette işbölümüdür. Diğer yandan da Devletin
Ordunun AKP’in CHP’in MHP’in
aracılığıyla da Kızılbaş-Alevi düşmanlığı yaptırılmaktadır...
Hal böyle olunca Kızılbaş-Alevi,
İslam - Müslüman kesimleri var
olarn tarihsel ve sosyal sorunlarımız körüklenerek durum daha
da kötü daha çekilmez bir siyasete
sokuldu... Nedeni nedir taraflar
arasında sorunların tartışılmasını
çözümlerine yönelik önerilerin
üretilmesine siyasete direk ve aktif
katılmasının önünü kesmektir.
Demokratikleşmeyi geciktirmek,
demokratik ortamın oluşmasını
engellemektir. Tüm bu siyasetlere
sakine polat
rağmen pesetmeden açık siyaset ile
demokratikleşme ve dayanışmanın
yollarını araçlarını üretmek her
dürüst Kızılbaş-Alevinin ve Her
dürüst Müslümanın ortak muradı
olmalıdır...
Irkçı - inkarcı devlet siyasetlerine
ve araçlarına karşı dik durmayı
başarmalıyız. Farklı kimliklerin
farklı inançların ortak toplumsal
çıkarlarını gözleyen kollayan demokrasinin yollarını dayanışmayla
açmak önümüzde ki önemli işlerin
başında geldiğini unutmadan...
Savaş şarlatanlığı ayyuka çıkartıldı.. Suriye’yi işgal hayalleriyle
Hal-ep’i hatta tümünü “misak-i
milli”ye katma büyük turanı canlandırmak isteyen kara ve yeşil
(chp-akp) ittifakı yeni bir felaketin
içine girdiklerinin farkındadırlar!..
Asıl dertleri oluşan Kürt varlığını
ortadan kaldırmaktır.
Savaş-siyaset sonuçlarını baştan
kabullenmekle yapılır...
TSK yani TC devletinin artık toprak olarak genişletilmesi ihtimal
dışıdır. Sadece; midyat pirinç-bulgur durumu var. Yugoslavya’dan
birçok devlet üretildi... ABD+AB
tarafında “misak-i milli” de kaldırılırsa nasıl bir coğrafya oluşacak? “siyaseti” bu yanından da
düşünenler var mı?...
Gelişebilecek bu yapılanmayı TC
nin bugünkü komşuları da onaylayabilirler hatta destek bile sunarlar kanısındayız...
Kürtlerin durumu vahim hala
Türk-Kürt kardeşliğine tabiler. Bu
siyasetle kendilerini marabalıktan
kurtaramazlar kanısındayız...
Osmanlıdan TC ne geçişte Kürt
aydınlarının önemli bir kesmi
”Türkler zor durumdalar milli
taleplerden vazgeçelim” siyasetini
işletmediler mi? Bugün benzeri
siyaseti işletmeyeceklerinin garantisi var mı?...
Kürt milli siyasetinin biz KızılbaşAlevilere eleştirisi nedir? Neden
CHP’ni destekliyorsunuz değil mi?
Ardından; Bizi destekleyin talebi
gelmiyor mu?
Şimdi Kızılbaş-Alevileri destekçi
maraba gözüyle kendilerine davet
var. Peki CHP siyasetinden ne
farkı var bu Kürt siyasetinin?...
Ha hasan, ha kel hasan olmuyor
mu? Kızılbaş-Alevilerin kendi partilerinin oluşmasını CHP de Kürt
milli siyaseti de istemiyor... Kızılbaş-Aleviler olarak kendi bağımsız
siyasal örgütlenmelerimizi üretip
siyaset alanına çıkarak kendimizi
temsil etmeliyiz. Kürt milli siyasetleriyle de var olan ortak sorunlarımızın çözümlerine yönelik adımlar
atabiliriz. Kızılbaş Şafii sorunu
Ermeni Soykırımı Türk - Kürt
ittifakı vb. sorunlarda MüslümanKürt milli siyasetiyle gözü kapalı
ittifak bize hayır getirmez. Türk ile
yapılan ittifak ve sonuçları orta
yerde açık dururken!...
İnternette Kızılbaş Dergisinin
WEB sayfasını yayına sunduk...
Bu alanda yeni ve acemiyiz
kaplumbağa hızıyla bir şeyler
paylaşmaya çalışıyoruz. Okuyucularımızın WEB sayfamızda yayınlanmasını istedikleri yazı belge
bilgi paylaşımına açık olacağız.
Ayrıca olgunlaşmaya iyileştirme
teknik ve estetik öneri ve katkılarınızı da bekliyoruz. Tüm Abone ve
dostlarımızın önerilerini bekliyoruz.
Kızılbaş Dergisi e-mail üzerinden
10,000 bin dağıtımı yapılıyor umarız bu sayıyı yakın zamanda ikiye
üçe katlayalım.
kızılbaş - sayfa 5 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Alevi ailelerin çocukları zorla
imam hatibe yerleştirildi!
İstanbul Sultangazi’de, puanı yetmediği için Anadolu ya da meslek liselerine yerleşemeyen 100’e yakın öğrenci,
bilgileri dışında imam hatip liselerine
yerleştirildi. Çoğu Alevi veliler, çocuklarının istekleri dışında zorla imam
hatip liselerine kaydedildiğini belirterek, “Dilekçe verdik, hakkımızı arayacağız” dediler.
Yeni eğitim sistemi protestolarının
dünkü, adresi İstanbul Sultangazi ilçesi oldu. Hürriyet‘tenŞebnem Arat‘ın
haberine göre İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü önünde toplanan 100’e yakın
veli hem 4+4+4’ü hem çocuklarının
istekleri dışında imam hatip lisesine
kaydedilmesini protesto etti. Ellerinde
‘Gerici eğitim istemiyoruz’ dövizleri
taşıyan veliler, çeşitli sloganlar attı.
Oğlu Aytaç Batmaz’ın, istekleri dışında imam hatip lisesine kaydedildiğini
belirten Sevda Batmaz şunları söyledi:
olduğumuzun sorulması gerekmiyor
mu?”
Songül Gülveren adlı veli ise 14 yaşındaki kızı Duygu Gülveren’in, kendi istekleri dışında Sultangazi İmam
Hatip Lisesi’ne kaydedildiğini ifade
ederek şunları söyledi: “Kızım Sultangazi İmam Hatip Lisesi’ne yerleştirildi.
Tercih formunda 3 meslek lisesini seçmiştik halbuki. Aleviyiz, imam hatip
lisesinde bizim ne işimiz var. İtiraz dilekçesi vererek hakkımızı arayacağız.”
35 yaşındaki Saadet Budak ise, “Çocuğumun puanı düşüktü açıkta kaldık.
Meslek lisesini istiyoruz ama zorla
imam hatip’e yazdırıldık. Ayrıca okul
evimize çok uzakta. Alevi değilim
ama imam hatip lisesinde okumasını
istemiyorum. Çocuğum da istemiyor.
Çocuklarımızın gelecekleriyle oynuyorlar.”
İl Milli Eğitim Müdürü Muammer
Yıldız ise şunları söyledi: “Kayıt komisyonu hiçbir yere yerleşemeyen çocukları yönlendirme yaparken birkaçını İmam Hatip’lere de yönlendirmiş.
Onlardan şimdi dilekçe alınıyor. Bu
okulları istemeyenler başka okullara
yönlendirilecek. İstasnai durumlar olmuş. Velilerin taleplerine göre başka
yere göndereceğiz. ”
İlçede 3 bine yakın öğrenci açıkta kaldı
Sultangazi İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü binasına asılı 70’e yakın listede,
Anadolu ya da meslek liselerine yerleşemeyip, açıkta kalan öğrencilerin
isimlerinin yer aldığı görüldü. Listelerden anlaşıldığı kadarıyla ilçede 3 bine
yakın öğrenci puanı düşük olduğu için
açıkta kaldı. Bu listedeki öğrencilerin
çoğunun kendi istekleri dışında imam
hatip lisesine kaydedildiği öğrenildi.
26 Eylül 2012
Kaynak:
http://kirmizihaber.com/?p=16556
İmam hatipte ne işimiz var
“Oğlum puanı düşük olduğu için anadolu ya da meslek lisesine yerleşemedi. Fakat Milli Eğitim Bakanlığı açıkta
kalan öğrenciler için tercih formu dağıttı. Biz Gazi Ticaret Meslek Lisesi ile
Sultangazi Teknik ve Endüstri Meslek
Lisesi’ni tercih ettik. Ama Sultangazi
Erkek İmam Hatip Lisesi’ne yerleştirildiğini öğrendik. Okullar açılmadan
önce de 8 meslek lisesinden red cevabı aldık. Oğlum imam hatip lisesinde
okumak istemiyor. Biz Zaten Aleviyiz.
Bunları gözardı ederek, herkesi imam
hatip lisesinde okumaya zorunlu tutuyorlar. Hakkımızı arayacağız.”
36 yaşındaki Seher Ay da, 14 yaşındaki
oğlu Onur’un zorla imam hatip lisesine
yerleştirildiğini, ancak burada okumak
istemediğini söyledi. Ay şöyle konuştu:
“Oğlum puanı çok düşük olduğu için
hiçbir okula yerleşemedi. Bize verilen
formda meslek lisesini tercih ettiğimiz
halde zoraki olarak imam hatip lisesine
yerleştirildik. Aldığımız cevap ‘Hiçbirinde yer yok’ oldu. Oğlum imam hatip
lisesine gitmek istemiyor, her gün ağlıyor. Ayrıca biz Aleviyiz. Bunu nasıl
yok sayabiliyorlar. Böyle yerleştirmeler yapılırken bize hangi mezhepten
SİYASET BEZİRGANLARI
Neşet Ertaş hakka yürüdü.
Tün sevenlerinin başı sağolsun
Sağlığında selam vermeyenler şimdi cenazesi
üzerinden siyaset yapıyorlar laletlik siyasetlerini!..
Sakine Polat - Ali Ülger - Sadık Türkmen
kızılbaş - sayfa 6 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Hamburg
yim demek cesaret işi. Evin işaretlenir,
Ramazan'da provakasyona uğrarsın
işinden olursun. Türkiye'de bir araştırma yapılsa devlete ait bakanlıklarda,
diğer işyerlerinde, AKP belediyelerinde alevi çalışanların işlerinden olduğu
kesindir. Beşyüz yıllık baskı, katlıam,
asimilasyon alevilerin biz de müslümanız demesine yol açmıştır.
Anlaşması
ve sonrası
Hamburg Eyalet Hükümeti Almanya
göç tarihinde bir ilke imza atarak çok
önemli bir anlaşma imzaladı. Hamburg'da yaşayan dinler ve inançlarla eşitlik anlaşmasıydı bu anlaşma.
Bu anlaşmada geç kalınmış olsa da
Almanya'da ilk olması çok önemli. Diğer eyaletler de er geç bu tür anlaşmaları imzalayacaklardır.
Hamburg Eyalet Hükümeti'nin yaptığı
eşitlik antlaşmasının en önemli yanı ;
Hamburg Hükümeti'nin Aleviliği ayrı
bir inanç olarak tanımasıdır. Hamburg
Hükümeti Aleviliğin, ibadetleri, ritüelleri ve inanç yapısıyla kendine özgü
bir inanç olduğunu tanımıştır ve bu
kararın aleviler açısından tarihsel bir
değeri vardır. Bu karar Türkiye'nın ve
hakim mezhep sünniliğin iki yüzlü politikalarına vurulmuş bir darbedir.
Yüzyıllar boyu
Osmanlı İmparatorluğunun belirli bir
döneminden, özellikle Yavuz Sultan
Selim dönemi ve sonrasında Alevilik,
müslümanlık dışı sapık bir inanç olarak görüldü, katliamlara uğradı, ŞeyhÜl-İslamlar Aleviler hakkında ölüm
fetvaları çıkardılar, korkunç iftiralara
maruz kaldılar. Yönetici mezhep Sünni'liğin dili hep ayrımcı Aleviler ve
Müslümanlar oldu. Bu söylemin altında yatan, Aleviler müslüman değildir.
Bu söylem hala geçerli,özellikle politikasını Sunni islam üzerine kurmuş
olan AKP iktidarı döneminde daha da
artmıştır.
AKP ve Sunnilerin iki yüzlülüğü
Günümüzde Aleviler hızlı bir şekilde
örgütleniyor. Artık inançlarına sahip
çıkıyorlar. Cem Evleri açıyorlar, istemlerini dile getiriyorlar. Bu durum
haliyle AKP ve Sunnilerin hoşuna gitmiyor. Danıştay'ından meclisine alevi-
Sonuç olarak
liğin islamın bir parçası olduğunu, alevilerin ibadet yerinin Cami olduğunu
söyleyerek cem evlerinin ibadet yeri
olması istemlerine karşı çıkıyorlar.
Alevilerin haklı inanç istemlerine hep
bu gerekçelerle karşı çıkıyorlar,diğer
yandan Cami'lerinde aleviliğin islam
olmadığını vaazediyorlar. Katliamlara göz yumuyor hatta teşvik ediyorlar.
Hangi islami kuruluş Sivas'ta onbin kişinin "Allah Allah" nidalarıyla yaktığı
35 canın ardından bu vahşi katliamı kınadı. Ben duymadım duyan bildirsin.
Alevilerin belirli kesimi neden "biz
müslümanız" diyor
Yavuz Sultan Selim'den bu yana Türkiye'de açıkca Aleviyim demek, katliama, kırıma, iftiraya uğramak demekti.
Aleviler yüzyıllarca inançlarını saklamak zorunda kaldılar. 'Alevinin kestiği
yenmez' diyen Emevi sünnisi bir komşuyla yaşamak zorunda olan bir alevi
elbette biz de müslümanız diyecek asıl
inancını gizleyecek. İşin içinde katliam var,allah allah naralarıyla yakılmak var bu durum birkaç yıldır değil
beş yüz yıldır böyle. Bu gün bile alev-
Bu gün aleviler örgütlenmiştir. Örgütlü aleviler takiye yapmaktan vazgeçerek asıl inançları doğrultusunda
inanç istemlerini dile getirmektedir
ve AKP hükümeti iki yüzlülük yaparak siz müslümansınız,ibadet yeriniz
Cami'dir diyor. Hamburg Hükümetinin
bu önemli kararı sonrası bir internet
sitesine konuşan Şura başkanı Yoldaş,
Muslüman olmadığını söyleyen aleviler bir avuç marksist leninisttir demiş.
Alevilik konusunda en son konuşması
gereken kişi Yoldaş ve onun gibilerdir.
Yoldaş, beşyüz yıldır alevileri katleden
emevi müslümanlığın bugünkü sözcüsüdür. Ne Sivas katliamına,ne Maraş
katliamına karşı bir tavır koymamıştır.
Masum değildir. Türkiye'de alevilerin
Cem Evi istekleri doğrultusunda ağzını açmamıştır. Yoldaş'ın ve ait olduğu
inanç mensuplarının inanç özğürlüğü zorunlu olarak Avrupa ülkeleriyle
sınırlıdır. Türkiye'de diğer inançlara
baskının baş aktörleridir. Alevileri hiç
değilse bu ülkelerde rahat bırakın. Örgütlü aleviler ne olup ne olmadıklarını
çok iyi biliyorlar. Size söz düşmez.
Hüseyin Murat Dörtyol
kızılbaş - sayfa 7 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
YOL YAZILARI
KÜTAHYA – GEDİZ – AKÇAALAN BELDESİ
Karadonlu Can Baba
kütahya gediz akçaalan köyü
Kütahya’dan canlara yazılacak çok
şey olduğunu biliyorum. Ama bunun
gerçekleşmesi için zamana, maddi ve
manevi olanağa, konuksever yüzlere
ihtiyaç var. Ayrıca derlemeye çağdaş
araç gereç donanımı ile gidilmediği
zaman verilen emeğin çoğu da boşa
gidiyor. Bizlerin yaptığına gelince sıfıra yakın olanakla, bir şeyleri yaratma gayreti. Gücü aşktan almak gibi bir
şey. Kütahya’ya bağlı Gediz ilçesinin
Akçaalan köyü araştırılması ve önemle
üzerinde durulması gereken bir Alevi
yerleşim yeri. Köyde tarihin izlerini
taşıyan sayısız türbe, ziyaret yeri ve
mâkam var. Ayrıca Akçaalan çevresinde bir çok dede ocağının izlerini de
görmek mümkün. Asimilasyon Akçaalan beldesini dününden hayli aralamış.
Yetersiz kurumlaşma, yetersiz inanç
önderi ile Alevilik gibi kavranması
gerçek bir bilince dayalı olan inancı
yaşatmak hayli zorlaşmış durumda.
Önce bu tür yerleşim yerlerini araştırıp bulup tanımak gerekir. Sonra sıra
ne yapmalı, nasıl yapmalı sorularına
gelecek. Akçaalan, Gediz ilçesinin 4
km kadar yakınında belediyelik bir
köy. Köylüler köyün kuruluş tarihini
bilmiyorlar. Akçaalan’ın yaklaşık 4/3
Alevi inançlı. Yaşlılar köyün batısına
Datçaalanı diyorlar. Datçaalanı köyün
ilk kurulduğu yer imiş. Yine yaşlılar
Akçaalan’ı üç kabilenin kurduğunu,
bunların: 1) Yörükler 2) Abdallar 3)
Türkmenler olduğunu söylüyorlar. Yörükler köy kurulalı beri Sünni geleneği
sürdürüyorlarmış. Köy içindeki yerleşim saydığımız kümelere göre değil.
Yörük, Abdal, Türkmen her sokakta
karışık oturuyorlar. Karşılıklı kız alıp
veriyorlar. Türkmen ve Abdal diye adlandırılan gruplar Alevi. Köyde Karadonlu Can Baba türbesinin dışında çok
sayıda türbe, mâkam ve ziyaret yeri
var. Akçaalanlı Aleviler Işıkali ocağına bağlı olduklarını söylüyorlar. Işık
Çakır’ın türbesi ise Kütahya Hisarcık
ilçesi Işıkçakır köyünde. Işık Çakır
Hacı Bektaş dergahına bağlı diyorlar.
Akçaalan Beldesindeki Türbeler
1. Karadonlu Can Baba
ALİ AKSÜT
2. Doğru Baba
3. Ali Baba
4. Namaz Dağı
5. Tekke
6. Meyis Dede
7. Pir Mahmut (Mehmet –Ahmet)
8. Araplar Tekkesi
(Âşık Paşa Köyü Yakınında)
9. Tuzla Dede
Ziyaret Yerleri
KAPSAL EBE: Doymak Mevkiinde bir taş yığınının bulunduğu yerin
adı. Kapsal Ebe askerlere su taşıyan,
genç, güzel ve ermiş bir kadındır.
Akçaalan’da her ziyaret yerinden bir
sülale sorumlu. Kapsal Ebe ziyaret
yerine Taşkınlar sülalesi bakıyormuş.
“Kapsal Ebe su başında oturur, /Her
geleni ayağına getirir” dizeleri Akçaalanlı canların bugün de semahlarında
geçiyor.
MERYEM ANA: Akçaalan ile Doymak mevkii arasında bir taş yığını ve
yanındaki meşeliğe verilen ad. Meryem Ana’ya bakıp gözetme sorumluluğu Akçaalan’da Engürler ailesine ait.
SARI KIZ: 1970 Depreminde yıkılan
Semitler köyünün batısında Sarı Kız
denilen Mevkiide Sarı Kız adlı bir ziyaret yeri var. Ziyaret yeri bir taş yığını, bir çeşme ve meşelikten ibaret.
Sarı Kız ziyaret yerinin birkaç yüz
metre doğusunda Akçaalanlıların Madan Dede adını verdikleri bir taş yığını var. Sarı Kız söylenceye göre kendi
ziyaret yeri ile Madan Dede ziyaret
yeri arasında dolaşan genç ve güzel
bir kızmış. Gediz Çayının çıktığı bu
mevkiide, çıplak olarak suya girip kaybolmuş. Eğer bir çocuk Sarı Kız ziyaret, yanında uyursa Sarı Kız o çocuğu
çalarmış yani çocuk ölürmüş. Çocukları çalınmasın diye anneler burada
çocuk uyutmazlarmış. Akçaalan’lılar
her güz diğer türbe ve ziyaret yerlerine yaptıkları gibi Sarı Kız’a da adaklar adar kurbanlar keserlermiş. Ayrıca Hıdırellez’i de burada, Sarı Kız’ın
makamında kutlarlarmış. Ama gördüğüm kadarıyla Malatya Hekimhan’da,
Antalya Karatepe’de, Kayseri Sarı
Kız’da, Domaniç Sarı Kız’da, Kaz
Dağların’da ve Anadolu’nun daha bir
çok yerinde olduğu gibi Sarı Kızımız hep yalnız. Ayrıca Gediz’în Murat Dağında bir kaplıcaya da Sarı Kız
deniyormuş. Akçaalan’a Sarı Kız’ın
ruhu sinmiş. Köyün içinde Doğru Gazi
Caddesi yakınlarında bir evin duvarında mum yakılan için de Sarı Kız
mekanı diyorlar. Bu mekan yeri Sarı
Kız’ın asıl mekan yeri bilinmez ama
Anadolu insanının sevecen yüreğinde
hayli çok mekan yeri var. Bu oyuğun
bulunduğu ev 1970 depreminde yıkılmış. Sarı Kız yaşayan Akçaalan’lıların
sık sık düşlerine girdiği için onlar da
devamlı adak adar kurban keserlermiş.
Sarı Kız’ın bir tarafında Madan Dede
bir tarafında da Mehmet Dede ziyaret
yerleri var. Onlar da birer meşe koruluğu. Sarı Kız ziyaret yerine Akçaalanlı
Karaloğlan la kaplı Karaaliler bakıyorlarmış. Akçaalan’lılar koruyup kollasalar, onlardan medet bekleseler de,
adaklar adayıp, kurbanlar kestikleri
ziyaretler yerlerinin çoğunun dününü
unutmuşlar. Acı gerçek bu. Köy içinde ve çevresinde her koruluk, her ulu
ağaç bir dede adı taşıyor. Dede adıyla
doğayı korumanın ne güzel örneği bu.
Çevreciler de koruluklara birer eren
adı bulsalar iş kolaylaşacak gibi.
Akçaalan’da tespit edebildiğim 15 ziyaret yerinin hiçbirisinde mezar ya
da türbe yok. Bu da biz de, bu köyde
yaşayan ve sevilen, toplum üzerinde
iz bırakan dedelerin anısı yaşasın diye
bir ulu ağacın, bir koruluğun korunduğu kanısını uyandırıyor. Böylece
o dedenin adı ile birlikte doğal çevre
de korunmuş ve yaşatılmış oluyor. İşte
zaman zaman zındık ve mühlit sayılan Anadolu Kızılbaşları’nın bulduğu
kızılbaş - sayfa 8 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Hak’ça ve Halk’ça güzel bir çözüm.
Buralara dokunan iflah olmuyor, dertten kurtulmuyor
SELVİ YEREN: Büyük olasılıkla Yaren sözcüğünün değişmesi ile oluşsa
gerek. Akçaalan- Yeşilova arasında bir
taş yığını ve Ulu çam ağaçları
KARAARDIÇ: Semitler mevkiinde
ulu bir ardıç ağacının çevresindeki
meşelik
HÜSEYİN DEDE: Yine Semitler mevkiinde yaşlı çam ve meşe ağaçları.
BALIPBA DEDE: Yayla mevkiinde,
çam ve meşe ağaçları arasındaki taş
yığını
YEREN DEDE (YAREN): Akçaalan’da
iki ayrı yerde Yeren Dede adlı ziyaret
yeri var. Birisi köy içinde köy girişinde diğeri köyün güneyinde Selim yaylasına yakın bir yerde çam ağaçları ve
taş yığını. Akkaya köyü yakınlarında
üçüncü bir Yeren Dede ziyaret yeri olduğunu da söylüyorlar. Güçlü Ahi’lik
bağı olasılığı akla geliyor.
HARDAL DEDE: Hanım Bunarı (pınarı) mevkiinde çam ağaçları arasında
bir taş yığını.
HACİM DEDE: Hanım Pınarı yakınındaki çam ağaçları arasıdaki taş yığını.
SALIF DEDE: Semitler mezarlığında
meşelik içinde bir taş yığını.
ILDIRŞIK DEDE: Batak deresi mevkiinde çam ağaçları arasında bir taş
yığını.
KIRAN DEDE: Köyün batı ucunda
yaşlı bir çam ağacı ve taş yığını.
YOLAGELDİ DEDE: Akkaya mevkiinde ardıç ağaçları arasında türbesi
varmış ancak türbeyi Akkaya köylüleri
yıkmışlar.
GÜLŞAH DEDE: Çingene çayırındaki
ardıç ve çam ağaçlarına verilen addır.
GAFLET DEDE: Değirmen Derede ki
taş yığını ve meyve ağaçları.
Görüldüğü gibi insana duyulan sevgi ile doğaya duyulan sevgi bir arada. Hak ile Hak , Halk ile Halk olma
öğretisinin bu güne gelen izleri desek
çok olmaz sanırım. Akçaalan’nın kapısını Alevilik dışı değerler aralamış.
Akçaalan’ın çığlığını her sağlıklı kulağın duyması gerekir. Akçaalan “İşte
Gidiyorum” türküsünü söyler gibi geldi bize.Gelin hep birlik olalım Akçaalanlı’lara bu türküyü söyletmeyelim.
DOĞRU GAZİ: Türkistan’dan Anadolu’ ya gelen
Türkmenlerden asıl adı Kara Bali
olan Murat Gazi Gediz yakınlarındaki Murat Dağında bir türbede gömülüdür. Murat Dağında şehit olmuştur.
Germiyanoğulları’nın Beyi Umur Bey’
e bağlı birlikler Balca Ovası’nda Bizans Nikola ile yapılan bu savaş Akçaalan ve Çayköy yöresinde yapılmıştır.
Gediz’in alınması sırasında bir ulu olarak yaşayan. Türkmen Velisi’dir Doğru
Gazi. Bu savaşta 10’dan fazla Bizanslı
savaşçının arasında kalan Doğru Baba
var gücü ile savaşır ancak yaralanır.
Yaralı ve bitkin bir halde kan kaybederken
Hacı Bektaş Veli’yi düşte görür gibi
sisler arasında görür. Melekler Doğrul
Baba’yı Doğru Baba Dağı’nın zirvesine götürü r ve gömerler. Türbesi o
tepenin başındadır. Akçaalan’ın merkezinde Tekke adlı bir türbe bulunmaktadır. Bu Türbede yatan eren kişi
Haydar Gazi’dir. Türbenin duvarında
Doğru Gazi sokak levhası bulunur. Akçaalan’lılara Doğruya Doğru Gazi’nin
yolundan gidilir der gibi türbenin köşesini süslüyor o levha...
DÂNABAŞ: Kütahya Gediz ilçesi doğusundadır. Bu dağda Hacı Dâna adlı
bir erenin dına ve Sarı Kız adına iki
kaplıca bulunmaktadır. Oğuz boylarından Salurlar Gedos (Gediz)’un İki
km doğusuna yerleşmiştir. Dâna bilen,
bilici anlamındadır. (1) Gediz 14.yy’ın
ilk yıllarında fethedilmiştir. Danabaş
Tahtacılar içerisinde bir grubun adıdır.
YAĞMURLAR: Gediz’den Kütahya’ya
giderken ayrılan yol üzerinde bir yerle-
şim yeridir. Burada şu anda Alevi öğretisinde kimse yaşamıyor. Yağmurlar
Abdallar içinde bir dede ocağına ad veren grubun adıdır. Akçaalan’da Tahtacı, Abdal grup adlarının yanında Sarı
Kız söylencesinin de yaşayan izlerini
görmek mümkün.
Akçaalan Beldesinde Semah
Akçaalanlı Aleviler cemlerde 3 semah
dönüyorlar. 1) Analar semahı 2) Türkmen semahı 3) Seyran semahı
ANALAR SEMAHI: Akçaalan’da cem
törenleri dışında kesinlikle semah dönülmüyor. Semahlar ancak ve ancak
cemlerde dönülüyor. Cemlerde ilk dönülen semahın adı Analar semahı. Tüm
canlar toplanıp ,erkan kurulup, küsdargın barıştırıldıktan sonra hizmet
sahipleri duası yapılır. Tevhid okunur.
Car çalınır. Çerağ-ı Evliya uyandırılır.
3 nefes, 1 duaz-ı İmam okunduktan
sonra erkanda ilk oturak bitmiş olur.
Meydana üçler dolusu gelir. Dolu dağıtıldıktan sonra varsa Cebrail(genellikle
tavuk eti) dağıtılır. Meydana Selma-ı
Pak gelir el yıkanır. 3 nefes 1 duaz-ı
İmam 1 oturaktır. Oturak ortama göre
üç-beş olabilir. Bunun peşine yine tevhid okunur erkan bağlanır. Tekrar car
çalınır ve sıra Analar semahına gelir.
Gözcü Ana bacıyı “Ana sultan semaha” diye uyarır. İki Ana sultan ve iki
bacı daha kalkar.
Gül ağacı gül ağacı hakikate bağlı bu
yolun ucu
Semaha kalksın ev sahibi bacı
Ezgisi ile analar semahı başlar. Gözcü
Ana bacıdan başlayarak kemer bağlar.
kızılbaş - sayfa 9 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Bacılar niyazlaşır ve semaha başlarlar.
Bunun peşine “endim eşiğine niyaz eyledim” duaz-ı imamı okunur. Bacılar
niyaz edip yerlerine otururlar. Semah
sırasında tüm canlar ayaktadır.
SEYRAN SEMAHI: Seyran semahı
cem de ikinci semahtır. Bu semahı bacılar da diğer canlardan ayrı ayrı dönebilirler. Ancak Akçaalan’lılar kadın
erkek hiçbir semahı birlikte dönmüyorlar. Seyran semahı Analar semahından
daha hızlı dönülen bir semahtır.
Sabah oldu dedem bakma göçüme
Dedem beni talip etsen olmaz mı
Bakma benim eksiğime suçuma
Dedem beni talip etsen olmaz mı
Diye başlayan Veli Dede’me ait olduğu
söylenen bir nefesle dönülmektedir.
Derneklerin ve inanç önderlerinin önce
ana-babaları sonra gençleri yani kitleyi
inisiyatiflerine alamamaları yüzünden
çoğu yöremizde deyişleri nefesleri bile
belli yaş grubunda insanlar söylüyor.
Semahları hemen her köyde kadınlar
yaşatıyor demek doğru olur. Saz veya
yöre çalgılarını gençlerine öğretemeyen Alevi köylerinde dede sıkıntısının
12 hizmet görevlisi sıkıntısının , semah dönenin bulunmamasının getirdiği sıkıntı ve zakir-güvende sıkıntısı da
eklenmektedir. Her Alevi erenin türbesi gerici ve Alevilik dışı kitaplarla
doldurulurken Akçaalan ve Işıklar gibi
köylerdeki değişimin büyüklüğünü ve
acılığını görmeyen göze, duymayan
yüreğe acımak gerekir aslında. Akçaalan Köyü’nün 4/3 Alevi. Belediye
başkanı Ak Partili. Bilmem bir şeyler
anlatabiliyor muyum?
Hal böyle böyle.De Ali nasıl söylersen
söyle...
1 Pınar , Mehmet Çağlar Boyunca Gediz, 2004, Eski Gediz Bel. Kül. Yay. 1
S.58-62
K.K. Kütahya Gediz Akçaalan Köyü
Hüseyin Kahraman 48 Y. Ev. 3Ç. İlkok.Me. Mürşit
K.K. Kütahya Gediz Akçaalan Köyü
Fadime Kahraman 48 Y. Ev. 3.Ç. Ana
Bacı
K.K. Kütahya Gediz Akçaalan Köyü
Mehmet Er 70 Y. Ev. 3 Ç. İlkokul Me.
Aşık
Kaynak:
http://www.turkmensitesi.com/369.html
Maraş Katliamı’ndan etkilenen bir ailenin hikâyesini
anlatan ‘Babamın Sesi’, 19 Altın Koza Film Festivali’nde
en iyi film seçildi.
Bu yıl 19’uncusu düzenlenen Adana
Altın Koza Film Festivali ’nde büyük
ödül ‘Babamın Sesi’nin oldu. ‘İki Dil
Bir Bavul’ ekibinin yeni filmi ‘Babamın Sesi’, Maraş Katliamı ’ndan
etkilenen Kürt- Alevi bir ailenin
hikâyesi üzerinden kimlik meselelerine
eğiliyor. Eski eşyalar arasında babasına
gönderilmek üzere kaydedilmiş annesinin ve kendi çocukluk sesinin olduğu
kasetleri bulanca babasının gurbetten
gönderdiği kasetlerin peşine düşen
genç Mehmet’in arayışına odaklanan
filmi ‘İki Dil Bir Bavul’un yönetmenlerinden Orhan Eskiköy, Zeynel
Doğan’la birlikte yönetirken ‘İki Dil’in
diğer yönetmeni Özgür Doğan bu kez
yapımcı.
Altın Koza’nın en çok ödül kazanan
filmi ise beş ödülle Pelin Esmer’in
yönettiği ‘Gözetleme Kulesi’ oldu.
Pelin Esmer en iyi yönetmen seçilirken ‘Gözetleme Kulesi’ başroldeki
Nilay Erdönmez’e en iyi kadın oyuncu,
Menderes Samancılar’a yardımcı erkek,
Laçin Ceylan’a yardımcı kadın oyuncu,
Özgür Eken’e de en iyi görüntü yönetmeni ödülünü getirdi.
Yönetmen Belmin Söylemez, ilk filmi
‘Şimdiki Zaman’la Yılmaz Güney
Ödülü’nün sahibi oldu. Radikal’in sinema yazarlarından Şenay Aydemir’in
de yer aldığı SİYAD jürisinin en
iyi film tercihi de ‘Şimdiki Zaman’
olurken bu yıl ilk kez yönetmenlerin verdiği Film-Yön jürisinin ödülü
‘Yük’ filmiyle usta yönetmen Erden
Kıral’a gitti. Film-Yön jürisi Belmin
Söylemez’e de özel ödül verdi.
Başkanlığını yönetmen Ferzan Özpetek’in yaptığı jüri, ‘Siirt’in Sırrı’
belgeselinde hikayesi anlatılan kadın
güreşçi Evin Demirhan’a özendirme
ödülü verilmesini kararlaştırdı.
Festivalin iddalı yapımları arasında
gösterilen Yeşim Ustaoğlu’nun yönettiği ‘Araf ’ ise yardımcı kadın umut veren
kadın/erkek oyuncu ve sanat yönetimi
ödülleriyle yetinmek zorunda kaldı.
19. Altın Koza Film Festivali ödülleri
En iyi film: Babamın Sesi (Orhan Eskiköy, Zeynel Doğan)
Yılmaz Güney ödülü: Şimdiki Zaman
(Belmin Söylemez)
Yönetmen: Pelin Esmer (Gözetleme
Kulesi)
Senaryo: Orhan Eskiköy (Babamın
Sesi)
Kadın oyuncu: Nilay Erdönmez (Gözetleme Kulesi)
Erkek oyuncu: Engin Günaydın (Yeraltı), İlyas Salman (Lal Gece)
Yardımcı kadın oyuncu: Nihal Yalçın
(Yeraltı ve Araf), Laçin Ceylan (Gözetleme Kulesi)
Yardımcı erkek oyuncu: Menderes
Samancılar (Gözetleme Kulesi)
Görüntü yönetmeni: Özgür Eken (Gözetleme Kulesi)
Müzik: Verilmedi.
Sanat yönetimi: Osman Özcan (Araf)
Kurgu: Siirt’in Sırrı (İnan Temelkuran,
Kristen Stevens)
Türkan Şoray umut veren genç kadın
oyuncu: Neslihan Atagül (Araf)
Umut veren genç erkek oyuncu: Barış
Hacıhan (Araf)
İzleyici ödülü: Lal Gece (Reis Çelik)
SİYAD jürisi en iyi film: Şimdiki Zaman (Belmin Söylemez)
Film-Yön jürisi en iyi yönetmen: Erden
Kıral (Yük) / Özel ödül: Belmin Söylemez (Şimdiki Zaman)
Jüri Özel: Siirt’in Sırrı
Jüri Özendirme ödülü: Evin Demirhan
(Siirt’in Sırrı)
Radikal - 24 eylül 2012
kızılbaş - sayfa 10 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
EKSİKLİĞİMİZ KENDİMİZDEDİR
YERYÜZÜNÜN YAŞAYAN ÖLÜMSÜZ
İNSAN TANRISI HIZIR - (6)
Derviş Yunus söyler sözün, yaş doludur iki gözün
Bilmeyen ne bilsin bizi, bilenlere selam olsun…!
Yunus EMRE
GILGAMIS DESTANI
Gılgamış, Uruk şehrini o zamana kadar
görülmemiş bir duvarla çevirir.Güvenliği artan şehir zenginleşir, insanlar mutlu
olur.Bu nedenle Gılgamış destanı yazılmıştır.12 kil tabletten oluşmaktadır. Gılgamış Destanı tablet 1 den alıntı:
1) Savas ve aşk tanrıçası İştar'ın tapınağı.
2- Bu yedi bilge, yerin altında bulunan
tatlı su okyanusunun tanrısı Ea'nın öğrencileridir. Bunlar yeryüzüne çıkıp insanoğluna bilim ve bilgelik öğrettiler
3) Güneş tanrısı
Gılgamış Destanı
Tam Metin
BİRİNCİ TABLET
Yerin dibindeki suyun kaynağını görenin öyküsünü dinle, yurdum! Dünyada
her şeyi bilen adamın adını herkes duysun: onun görmediği hiçbir şey yoktur.
Dünyanın bütün bilgeliklerini bilip torunlarına bırakan bir adamdır. Gizleri görüp bunların perdesini yırtan bir
adamdır. Tufandan önce olanın haberini
getirdi. Uzun yoldan gelip yorgun düştü;
ama gücünü yitirmedi. Bütün çektiklerini bir anıt taşına kazıdı. Uruk'un dört bir
yanına duvar çektirdi. Kutsal E-anna'nın
(3) ve temiz hazinenin duvarına bak! O
duvar, didilmiş yünden örülen bir urgan
gibidir. Onun köse burçlarını da gözden
geçir! Onun esini hiç kimse yapamaz. Ta
öteden beri orada duran tas merdivenden
yol alıp iştar'ın oturduğu E-anna tapınağına yaklaş! Sonradan gelen hiçbir kral
onun eşini yapmadı. Uruk duvarının
üstüne çık! İleri yürü! Temeli gözden
geçir! Tuğla duvarı incele. Acaba bunun
tuğlaları pismiş midir,
(4) değil midir? Temeli yedi bilge kurmamış mıdır? (5). (Burada 25 satır eksiklik
vardır. Bu eksiklik Etice yazmadan aşa-
ADNAN CANGÜDER
ğıdaki biçimde tamamlanabilir.)
Ulu Tanrı Gılgamış’ı en yetkin biçime soktu. Bütün tanrılar, ona en iyi erdemleri vermek için birbirleriyle yarış
ettiler. Güneş Tanrısı ona, erdemin en
yükseğini, yeraltındaki tatlı su okyanusunun tanrısı Ea, bilgeliği bağışladı
(6). Büyük tanrılar Gılgamış’ı şu ölçüde yarattılar: Boyunun uzunluğu on bir
endaze, göğsünün genişliği dokuz karış
(7). Gılgamıs'ın bedeninin betimlemesini son yeni Babil yazmasında korunmuş
olan ufacık bir parçadan, aşağıdaki gibi
tamamlamaya çalışabiliriz.)
Adımlarının genişliği...... idi. Sakalı yanaklarından aşağı uzamıştı. Güzel bıyıkları vardı. Başındaki saçlar gürdü.
Bedeni her bakımdan ölçülüydü. Onda
üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardı.
Gövdesi pek iriydi.
(Alt satır eksik.)
Bütün ülkeleri dolaştıktan sonra Uruk
kentine vardı. Uruk caddelerinde kurumundan kafasını dik tutuyordu. Caddelerde yabancı bir boğa gibi böğürürdü.
Eşsizdi. Silâhları kalkıktı. insanlara
dirlik vermemek için eli durmazdı. Dirliksizliği yüzünden Uruk halkı gittikçe
eksildi.Gılgamış, oğlu babaya bırakmaz,
gece gündüz kudurup sağa sola çatardı.
Gılgamış ağılı bol (8) Uruk'un ne biçim
çobanıdır? (9) Öylesine güçlü, üstün,
bilgiç, bilge olan bir kral, oğlu babaya,
sevileni sevene, kocayı karıya hiç bırakır
mı? Gılgamış'ın savaşçılarının kızları,
erlerin karıları bundan ötürü tanrıların
huzurunda ağlayıp sızlandılar. Bunların
ağlayıp sızlanmalarını tanrılar dinlediler. Gökyüzünün tanrıları da, Uruk kentinin baş tanrısı Anu'ya başvurarak şöyle dediler: "Sen, ipe gelmez, yabanım,
vahşi boğayı, Uruk halkını tedirgin etmek için mi yarattın? Eşsizdir. Silâhları
kalkıktır. insanlara dirlik vermemek
için eli durmaz. Gılgamış oğlu babaya
bırakmaz Gece gündüz kudurup sağa
sola çatar. Gılgamış ağılı bol Uruk'un ne
biçim çobanıdır?" Öylesine güçlü,üstün,
bilgiç, bilge olan bir kral oğlu babaya,
sevileni sevene,kocayı karıya hiç bırakır
mı?Gılgamış'ın savaşçılarının kızları,
erlerinin karıları bundan ötürü ağlayıp
sızlandılar. Bunların ağlayıp, sızlanmalarını büyük Gök Tanrısı dinledi. (10)
Büyük tanrıca Aruru (11) çağırıldı: "Ey
Aruru, sen büyük Ahu’yu yarattın. Şimdi onun rakibini yarat! O istediği denli
Gılgamış'a karşı dursun. Bu iki yiğitin
birbirlerine karşı güçlerini ölçmelerinden Uruk şehri soluk alsın!" Tanrıça
Aruru bunu duyar duymaz Gök Tanrısının rakibini kalbinde yarattı. Aruru
ellerini yıkadı; bir parça çamur koparıp
yazıya attı. Ve yazıda yiğit Engidu'yu yarattı. Çamurdan yaratılan Engidu, demir
gibi sertti (12). Bütün gövdesi kıllarla
kapkara olmuştu. Kadın gibi uzun saçları vardı. Saçının lüleleri tıpkı buğday
başağı gibi filizlenmişti. O, insan ve kent
yüzü görmemişti. Üzerinde, yazının hayvanları gibi bir giysi vardı. Bu durumda
ceylanlarla ot yiyor, yabancı hayvanlarla
itişe kakışa suvata (13) iniyor; suyun kalabalığıyla (14) gönlü açılıyordu. Günün
birinde suvatın karşı yakasında bir avcıya, bir tuzak (15) kurana rast geldi. Birinci, gün, ikinci gün ve üçüncü gün suvatın karşısında ona rastladı. Onu gören
avcının yüzü döndü; hayvanlarıyla olduğu yerde saklandı; korkudan titremeye
tutuldu; sesi soluğu kesildi, içini sıkıntı
bastı; çehresini bulut kapladı; gönlünü
gam, uzunca sardı; yüzü uzun yolculuk
yapan bir yolcunun yüzüne döndü. Avcı,
kızılbaş - sayfa 11 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
konuşmak için ağzını açıp babasına
dedi:"Baba, dağdan bir adam geldi. Bu
yörenin en güçlüsüdür. Gökten inen yoğun cevhere (16) benzer. Gücü büyüktür,
hep dağda dolaşıyor. Her zaman yabancı
hayvanlarla ot yiyor. Ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor. Korkudan
ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları
(17) doldurdu. Gerdiğim ağları yerden
koparıp çıkardı. Kırın kalabalığını, (18)
avı elimden kaçırıyor, kırdaki işime engel oluyor." Babası konuşmak için ağzını
açıp avcıya dedi: "Biliyor musun oğlum,
Gılgamış Uruk'ta oturuyor. Onu yenecek
kimse yoktur. Gökten inen yoğun cevhere benzer. Gücü büyüktür. Ona, krala
yüzünü dön! Güçlü adam hakkında ona
bilgi ver. O sana bir fahişe versin. Onu
krala götür. O kadın, bu adamı orada,
güçlü bir adam gibi yensin. Yabancı hayvanlar suvata yaklaştıklarında, o kadın
giysisini atsın ve o da zevke dalsın. Kadını görür görmez, ona yaklaşacaktır:
Fakat kırlarda onunla birlikte yürüyen
hayvanlar, onu yadsıyacaklardır."
Babasının öğüdü üzerine kalkıp, avcı
yaya olarak Gılgamış'a gitti. Yolunu tuttu, Uruk'un ortasında durdu: "Gılgamış,
beni dinle ve bana öğüt ver! Dağdan bir
adam geldi. Bu, ülkenin en güçlü adamıdır. Gökten inen yoğun cevhere benzer; gücü büyüktür. Her zaman dağda
dolaşıyor, hep yabanIı hayvanlarla ot
yiyor,ayağı suvatın karşı yakasından
hiç eksilmiyor. Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları doldurdu.
Gerdiğim ağları yerden çıkarıp kopardı... Kırın kalabalığını, avı elimden kaçırıyordu. Kırdaki işime engel oluyordu!
Gılgamış, ona, avcıya dedi: "Ey avcı, git;
yanında bir fahişe, bir orospu görür! Yabanıl hayvanlar suvata yaklaştıklarında,
kadın, giysisini atıp şehvetini kabartsın;
kırlarda onunla büyüyen hayvanlar, onu
yadsıyacaklardır." Avcı gidip yanına bir
fahişe, bir orospu aldı. Bunlar doğru gidecekleri yerin yolunu tuttular. Üçüncü
günde belli yere vardılar. Avcı ve fahişe yerlerine oturdular. Bir gün, iki gün
suvatın karşısında beklediler. Hayvanlar gelip suvatta su içtiler. Su kalabalığı
geldi (19) ve yüreği rahatladı. Ne de olsa
Engidu, dağda yaşadığı için, ceylânlarla
ot yiyor, su kalabalığıyla yüreği rahatlıyordu. Orospu bunu, bu yabancı adamı,
kırda dolaşan bu cellat (20) herifi görür.
"Orospu! işte budur. Göğsünü gevşet,
kucağını zevkine aç, dalsın! Korkma!.
Onun saldırısını karşıla. Bir kez seni görür görmez sana yaklaşacaktır. Üstünde
yatması için giysini aç. O yabanıla kadınlık becerini göster: Kırlarda onunla
büyüyen hayvanlar onu yadsıyacaklar-
dır. Onun tutkusu (21) senin üstünde
zevke doyamayacaktır." Orospu, göğsünü gevşetti. Kucağını açtı. Ve o, kadının
zevkine daldı. Kadın korkmadı. Onun
saldırısını karşıladı. Üstünde yatması
için giysisini açtı. Yabancı adama kadınlık becerisini gösterdi. Onun tutkusu
kadının üstünde zevke doymadı. Engidu,
altı gün, yedi gece uyanık kalarak orospuyla Allah'ın emri oldu. (22) (23)
Engidu'yu gören ceylânlar mertleşip (24)
kaçtılar. Artık kırın hayvanları onun
yanından uzaklaştılar. Hayvanların ondan uzaklaştığı sırada, Engidu, bedeni
bağlanmış gibi ürperdi. Dizleri tutmadı.
Engidu zayıf düştü. Yürüyüşü eskisi gibi
değildi. Sonra aklı başına geldi; işi anladı. Geri dönüp orospunun dizlerine oturdu, onun yüzüne bakarak sözlerine kulak
verdi. Orospu ona, Engidu'ya dedi: "Engidu senbilgesin, sen bir tanrı gibisin!
Neden bu kalabalıkla kırda dolaşıyorsun? Gel, seni Uruk'a, Anu'nun, istar'ın
evi olan görkemli tapınağa götüreyim.
Gılgamış'ın olduğu yere, gücü tam olan
adamın, yabancı boğa gibi insanlara zorbalık eden yiğitin yanına." Fahişenin bu
sözleri Engidu'nun hoşuna gitti; bilge
gönlü bir arkadaşa gereksinim duydu.
Engidu ona, orospuya dedi:"Gel orospu, beni birlikte götür! Anu'nun, istar'ın
evi olan görkemli tapınağa; Gılgamış'ın
olduğu yere, gücü tam olan adamın, yabanIı boğa gibi insanlara zorbalık eden
yiğitin yanına. Ben ona meydan okumak
istiyorum. Yiğit gibi konuşmak istiyorum. Uruk'a gidince Uruk'un yazgısını
değiştiririm. Kırda doğanın gücü yamandır!" "Gel, bırak gidelim. O, senin
yüzünü görsün. Sana Gılgamış’ı göstereyim. Onun nerede olduğunu çok iyi biliyorum. Engidu, Uruk'a gel. Süslü kemerler kullanan insanların yanına! Her gün
orada bir bayram kutlanır... Neşe yaratan
genç oğlanların, görülmeye değer genç
kızların oldukları yere: Zevk onlardadır;
tam neşe içindedirler." (Bir satır eksik.)
"Engidu, sana yaşamı seven, açıdan zevk
alan Gılgamış'ı göstermek isterim. Onu
gör, onun yüzüne bak: O, erkek güzelidir. Tam güçlüdür; senden güçlüdür.
Gece gündüz dinlenmesi yoktur. Engidu, kıskançlığını bırak! Ona, Gılgamış'a,
sevgiyi Samas (25) gösterdi. Onun aklını
düşüncesini Anu, Enlil ve Ea (26) genişlettiler; sen o dağdan gelmezden önce,
Gılgamış seni düşünde gördü; düşünü
yorarak kalktı,anasına anlattı: "Aman
ana, ben bu gece bir düş gördüm. Bütün
gücümle adamların arasından geçip ileri gittim. Orada gökyüzünün yıldızları
birdenbire yere döküldüler. Göktaşı gibi
yukardan aşağı üstüme düştü. Onu kal-
dırmak istedim. Bana ağır geldi, kımıldatmak istedim,kımıldatamadım.Uruk
halkı oraya toplandı. Erkekler onun ayaklarını öptüler ve ben, o bir karıymış gibi,
üzerinde ondan zevk aldım (27). Orada
kendi kendime zorladım. Onlar bana
yardım ettiler. Onu kaldırdım ve sana
getirdim." Her şeyi öğrenen Gılgamış'ın
anası, Gılgamış'a anlattı: "Gılgamış, bu
açık bir şeydir. Kırda sana benzer biri
doğmuştur. Onu dağlar yetiştirmiştir.
Senin onu görür görmez, bir karıymış
gibi üzerinde ondan zevk aldığın adam,
senden asla ayrılmayacaktır. Adamlar
onun ayaklarını öpecektir. Sen onu kucaklayacaksın. Onu bana getireceksin!
O, güçlü Engidu'dur. Dar zamanda arkadaşa yardım eden bir yoldaştır. Ülkede
en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen
yoğun cevhere benzer. Gücü büyüktür.
Senin, karı gibi, üstünde zevk aldığın o
adam, senden hiç ayrılmayacaktır." Gılgamış uyumak için yattı ve başka bir düş
gördü.Anasına anlattı: "Aman ana, başka
bir düş gördüm. Karışık şeyler gördüm.
Uruk'ta yolun ortasında bir balta yatıyordu. Bunun çevresine toplanmışlar;
halk da oraya zorluyordu. Bu baltanın
görünüşü şaşırtıcıydı. Ona baktığımda
sevindim. Onu severek, bir karıymış
gibi, onun üzerinde ondan zevk aldım ve
yanıma koydum." Bilge, bütün bilimleri
bilen Ninsun (28), oğluna dedi: "Gılgamış, senin o adamı görmenin, o bir karıymış gibi onun üzerinde ondan zevk
almanın anlamı, onu sana denk tutacağımı gösterir. Bu, yine güçlü Engidu'dur,
dar zamanda arkadaşa yardım eden bir
yoldaştır. Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer, gücü büyüktür!" Gılgamış bir daha
anasına dedi: "Bu, bana büyük bir pay
olarak düşsün! Bir arkadaş kazanmak
isterim,bir yoldaş!" (Bir satır eksik.)
Ve Gılgamış düşleri yordu. "Gel bakalım, yaş yerden kalk!" Fahişe böylece
Engidu'ya anlattı. Hayvanların su içtikleri yerde ikisi yalnız kalmışlardı.
İKİNCİ TABLET
Engidu fahişenin karşısına oturdu. O,
onun sözcüklerini dinledi ve anlattıklarına kulak verdi. Kadının öğüdü yüreğine işledi. Kadın bir giysi çıkardı: Birini
ona giydirdi, öbürünü kendisine alıkoydu; kadın onu bir ana gibi elinden tutup
çobanların sofrasına, hayvanların ağırına götürdü. Onun, yurdu dağlar olan
Engidu'nun, önceleri ceylânlarla ot yiyen adamın, kalabalığın sütünü emenin,
şimdi önüne yemek koydular. O, utanarak gözünü dikiyor, bakıyordu. Engidu
kızılbaş - sayfa 12 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
ekmek yemesini bilmiyor, içki içmesini
anlamıyor! Fahişe ağzını açıp Engidu'ya
dedi: "Engidu, ekmek ye! Bu, yaşamın
koşuludur! içki iç! Bu, ülkenin göreneğidir!" Engidu, doyuncaya dek ekmek yedi.
Yedi kulp içki içti. içi açıldı,neşe buldu.
Yüreğine açıklık geldi, yüzü parladı.
Kıllı, pis gövdesini sıvadı, kendi kendini
yağladı (29), insana döndü. Sonra bir giysi giydi, artık adam oldu. Aslanların üstüne yürümek için silâhını aldı.Çobanlar
geceleri uykuya daldı. Kurtları yakaladı,
aslanları kovaladı. Eski bekçiler rahat ettiler. O, güçten üstün insan, o erkeklerin
bir tanesi Engidu, bunlara bekçi oldu. (14
satırlık boşluk. Engidu fahişeyle birlikte)
Engidu, orospu ile eğlenirken gözlerini kaldırdı ve bir adam gördü.Fahişeye
seslendi: "Yosma! Adam buraya gelsin!
O ne diye geldi? Söyleyeceğini dinlemek
isterim!" Fahişe adamı çağırıp ona yaklaştı, ona dedi: "Adam, nereye acele ediyorsun? Yorulman neye yarar?" Adam
ağzını açıp Engidu'ya dedi: "Benimle
birlikte kız evine (30) gel! Nişanlı seçmek için herkesin evi Uruk kralına daima açıktır. Nişanlı seçmek için herkesin
evi, Uruk kralı olan Gılgamış'a daima
açıktır. O, evlenecek olanlarla önce kendisi yatar, sonra da koca (31). Tanrısal
yasaya göre bu, tanrının bir buyruğudur.
Bu buyruk kendisine öbeğinin bağı kesilir kesilmez verilmiştir" (32). Adamın
sözü üzerine benzi sarardı... (Dokuz
satırlık boşluk.) Engidu önden gidiyor,
orospu onun arkasından.O, Uruk'a girince halk çevresine toplandı. Uruk'ta caddenin ortasında durunca, insanlar başına
biriktiler ve ondan şöyle söz ettiler: "O,
aşağı yukarı Gılgamış'a benzer. Bedence daha ufaktır; ama, kemikleri onunkinden daha güçlüdür. (Bir satır eksik.)
Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. O, kalabalığın sütünü emmiştir." (Bir satır eksik.) Zayıf yavrucuklar gibi ondan korkmalarına karşın, adamlar rahatladılar,
"O yiğite karşı, gösterisi yaman bir yiğit
alandadır. Gılgamış'a karşı tanrıya benzer, onun (33) bir eşi alandadır! ishara'ya
(34) özgü bir yatak hazırlanmıştır. Gılgamış'ın onun yanında kalması için. Bu
gece onunla 'Allahın emri' olacaktır"
(35) Gılgamış yaklaştığında, Engidu
caddenin ortasına dikildi. Gılgamış'a
yolu kapamak isteyip, onu yatak odasına
bırakmadı. (Yedi satır eksik.) Gılgamış
kırda büyüyen, gür saçlı, ele avuca sığmaz Engidu'ya baktı: Kendi kendisine
yol açtı ve üstüne yürüdü. Kentin alanında birbirleriyle karsılaştılar. Engidu
kapıyı ayağıyla kapayıp Gılgamış'ı içeri
bırakmadı. Bunun üzerine boğalar gibi
böğürerek kapıştılar:Kapının direkle-
rini paramparça ettiler. Duvar yerinden
sarsıldı! Gılgamış ve Engidu, evet, boğalar gibi böğürerek birbiriyle kapıştılar.
Kapının direklerini paramparça ettiler.
Duvar yerinden sarsıldı! Gılgamış diz
üstü yere düşünce, öf kesi indi ve göğsünü geri çekti. Gılgamış göğsünü çeker
çekmez, Engidu ona, Gılgamış'a dedi:
"Anan olan, ağılın yabanIı ineği, Tanrıca
Ninsun (36), seni bir tane doğurdu. Basın
adamların tepesini asmıştır! Enlil senin
alnına insanların krallığını yazmıştır!
Gücün evrenin beylerinden üstündür."
(On satırlık boşluk.) Birbirini öptüler ve
arkadaş oldular.
(Görünüşe bakılırsa bundan sonraki 14 satırlık boşluğun sonuna doğru,
Gılgamış'ın Engidu'yu, bir oğul olarak
kendi anasına götürmüş olmasından söz
ediliyor. Gılgamış, Engidu'dan şu biçimde söz ediyor.)
"Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer, gücü
büyüktür! Kimse karşısında duramaz.
Ona lûtfunu göster." Gılgamış'ın anası oğluna dedi, Ninsun, yabanlı inek,
Gılgamış'a dedi: "Oğlum.... (üç satır eksik.) (Engidu'nun hep korumakta olduğu
biçiminden ötürü, Ninsun'un şaşkınlığını belli ettiği anlaşılıyor. Bundan sonraki
beş satırsa, Gılgamış'ın yanıtlarını oluşturabilir.) "Onunla yukarı, aile ocağının kapısına gitti. O, bana karşı pek çok
kışkırtıldı. Engidu'nun babası ve anası
yoktur. Onun dağınık saçları hiç kesilmemiştir. O, kırda doğduğundan kimse
onu eğitmemiştir." Engidu orada durdu
ve onun söylediklerini dinledi. Gözleri
yaşla doldu. Söylenenler kendisine pek
dokunduğundan acı acı içini çekti. Gılgamış, yüzünü ona çevirip, oturdukları
yerde birbirleriyle kucaklaştılar; âşıklar
gibi eller birbirinin üstüne kondu ve Gılgamış, Engidu'ya dedi: "Dostum, neden
gözlerin yaşla dolu? Söylenenler sana
dokunduğu için mi acı acı içini çektin?"
Engidu ağzını açıp Gılgamış'a anlattı:
"Dostum, bir acı boğazımı sıkıyor. Kollarım uyuştu, gücüm azaldı." Gılgamış,
ağzını açıp Engidu'ya dedi: (Altı satır
eksik.) "Ejder yapılı Humbaba ormanda oturuyor. Sen ve ben onu öldürüp şu
belâyı ülkeden kaldıralım. Kendimize
katran ağaçları devirelim." (Dört satır
eksik.)
Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Dostum, ben dağlarda deneyimliyim;
yabanIı hayvanlarla oralarda dolaştım.
Ormanın uzaklığı iki kez on bin saat
çeker. Yukarıya, onun içine dalacak
kimdir? Humbaba... onun böğürtüsü tufandır, evet, onun soluğu ateş, saldırısı
ölüm. Neden ötürü böyle şeyleri yapma-
ya yeliyorsun? (37) Humbaba'nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse ona
karsı dayanamaz." Gılgamış, ağzını açıp
Engidu'ya dedi:"Katransa, ben bunun
dağına çıkmak istiyorum. Bu dağ geniş
ormanın ortasında bulunuyor. (Üç satır
eksik.) Humbaba'nın bulunduğu ormana gitmek istiyorum. Savaşta bir balta
bana yeter. Sen burada yalnız kal, ben
oraya gideceğim. "Engidu, ağzını açıp
Gılgamış'a dedi:" Oraya nasıl gidebiliriz... Katran ormanına? Gılgamış, onun
bekçisi bir savaşçıdır. Hiçbir zaman
ımızganmaz. (38) (iki satır eksik.)
Enlil onu, katranları korusun diye insanların başına belâ kılmıştır.Her kim yukarı, ormana çıkarsa, kötürüm olur. "Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:"............"
(39) "Güneş gökyüzünde durdukça tanrılar sonsuza dek yaşarlar. Ancak, insanın
günleri sayılıdır. Onların ettikleri hep
havadır. Sen daha buradayken ölümden
korkuyorsun. Yiğit ruhundaki gücün sana yararı ne? Öyleyse, seni ben götüreyim de, ağzın bana: "ileri git! Korkma"
diye çağırsın. Kendim ölürsem adımı
yükseltirim, 'Ejder yapılı Humbaba'nın
düşmanı Gılgamış ölmüştür,' derler."
(Sekiz satır eksik.) "Katran devirmek
için elimi bulaştırmak istiyorum. Kendim için bir ad bırakmak istiyorum.
Şimdi dostum, silâhçı ustasına gitmek
istiyorum. Silâhlar gözümüzün önünde
dövülsün." Elele verip silâhçı ustasına
gittiler. Ustalar oturup birbirleriyle danıştılar. Büyük baltalar dövdüler. Üç okkalık nacaklar dövdüler. Yalımı iki okkalık büyük kılıçlar dövdüler. Kabzaların
başı on beş okkalık, kılıçların kını on
beşer okkalık; altından. Gılgamış ve Engidu, her biri 300 okkalık silâhlar taşıdılar. Adamlar, Uruk kentinin yedi sürgülü
kapısına vardılar; halk bir araya birikti;
Uruk sokaklarına neşe saçıldı. Gılgamış,
Uruk sokaklarında halkın neşesine tanık
oldu. O, karşısında oturan halka seslendi:
"Ben, ejder yapılı Humbaba'ya gitmek istiyorum. O söylenen şeyi, ben Gılgamış,
görmek istiyorum. Onun adı ülkelere
yayılmıştır. Katran ormanına koşmak
istiyorum. Uruk çocuğunun nasıl güçlü
olduğunu bütün ülkeye anlatayım. Katranları devirmek için elimi bulaştırayım.
Kendim için sonsuzlaşacak bir ad yapayım!" Uruk mahallesinin yaşlıları dönüp
Gılgamış'a dediler: "Gılgamış, sen genç
olduğundan, gönlün seni böylesine ileri
götürdü.Sen burada ne yaptı bilmiyorsun. Bizim işittiklerimiz, Humbaba'nın
çok acayip olduğudur. Onun silâhının
karşısına çıkacak olan kimdir? Orman
iki kez on bin saat uzaklık çekiyor. Yukarı çıkıp onun içine girecek olan kimdir? Humbaba, onun böğürtüsü tufandır,
kızılbaş - sayfa 13 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
evet, onun soluğu ateş, onun saldırısı
ölüm. Neden dolayı böyle şeyleri yapmaya heves ediyorsun? Humbaba'nın
oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse
ona dayanamaz." Gılgamış, öğütçülerinin sözünü dinledikten sonra, gülümseyerek gözlerini arkadaşına dikti (40).
(Dokuz satır eksik). "Korucuyu meleğin
seni sıkıntılardan kurtarsın; barış içinde
Uruk kıyısına (41) dönmen için sana kılavuz olsun!" Gılgamış, diz çöküp elini
kaldırdı:"Söyledikleriniz yerini bulsun.
Şimdi gidiyorum. Samas! Ellerimi sana
kaldırıyorum: oraya varınca canım sağ
esen kalsın! Beni Uruk kıyısına geri
döndür! Gölgeni üstümden eksik etme!"
Bundan sonra Gılgamış,arkadaşını çağırdı, falına onunla birlikte baktı (42).
(Yedi satır eksik).
Gılgamış'ın gözlerinden yaşlar boşandı: "Hiç gitmediğim bir yol. Sonu belli
olmayan bir yolculuk. Burada sağ esen
kalırsam seni gönlüme göre sevmiş olurum. Kendimi senin zevkine kaptırmak
isterim, seni tahtlara geçirmek isterim."
Artık köleler silâhlarını getirdiler. Büyük kılıçları, yayı, sadağı eline teslim
ettiler. Baltaları aldı, sadağı ve Ansan
(43) yayını bir yanına astı, kılıcı kemere
taktı. Yolda yürümeye başladılar. insanlar Gılgamış'a sordular: "Sen ne zaman
kente geri döneceksin?"
(devamı gelecek sayıda)
ACIKLAMALAR
(1) "Bahri recez" Arap şiirinden OsmanlITurk şiirine gecen ve divan edebiyatımızda kullanılan aruz biçimlerinden biridir.
Gılgamış destanının, binlerce yıl önce
aruzla yazıldığını duymak ilk anda garip
gelebilir. Ancak, günümüzün Ortadoğu
gelenek ve göreneklerinin pek çoğunun
kökeninin Sümerlere kadar uzandığının,
kazılarda elde edilen bulguların incelenmesiyle bilimsel olarak kanıtlandığını göz
önünde tutarak, bu acıkmamayı yazan
çevirmenin ya da Prof. Landsberger'in bir
bildiği olduğunu düşündük ve açıklamayı
koruduk. (Yayımlayan.)
(2) Nuh adI, Sâmi dillerinde kullanılır.
Metinde, Nuh adI yerine Utnapistim
denmektedir. Gerek Nuh'un, gerekse
Utnapistim'in sözlük anlamları belli
değildir.
Sümerler Nuh Peygambere, Zi-UDSUDDA diyorlardı. Bu addaki 'Zi', 'yasam,
can, ruh' demektir; 'UD', 'zaman', 'SUDDA' da, 'uzun' anlamına gelir. Bu üç sözcükten oluşan ad, 'uzun omurlu' demektir.
(3) Savaş ve aşk tanrıçası istar'In tapınağı.
(4) Pişmiş tuğla, güneşte kurumuş tuğla
olan kerpiçten daha değerliydi. Pismiş
tuğla öteki tuğlaların kaplaması olarak
kullanılırdı.
(5) Bu yedi bilge, yerin altında bulunan
tatlı su okyanusunun tanrısı Ea'nIn öğrencileridir. Bunlar yeryüzüne çıkıp insanoğluna bilim ve bilgelik öğrettiler: Çok eski
bir söylenceye göre de Sümer ülkesinin
krallarıydılar.
(6) Etice yazmadaki bu yerde, Etilerin iki
baş tanrısından biri göğün Güneş Tanrısı,
öteki de Fırtına Tanrısıdır. Burayı Babil
mitolojisine, Babil anlayışına göre değiştirmeye çalıştık (Prof. Landsberger). (7)
Endaze: 60 cm; karış: aşağı yukarı 20 cm.
(8) Bizim hep "ağlıl bol Uruk" diye
çevirdiğimiz tümce, daha doğru olarak,
"Koyun ağıllarının kenti olan Uruk" diye
çevrilmeliydi. "Bol ağıl" Uruk kentine
göndermedir. Bu sıfat, Uruk'un Tanrıçası
olan istar'a adanmış kutsal koyun sürülerini anıştırıyor.
(9) Gılgamış'ın taşıdığı yüksek krallık
niteliklerinden biri olan çobanlıkla,yaptığı
zulüm bağdaşmadığından, burada kendisiyle alay ediliyor.
(10)
Yakınmalar doğrudan doğruya büyük
tanrılara yapılmadığından, daha küçük
tanrıların aracılığına başvuruluyor, bunların aracılığıyla yapılan yakınmaları, ulu
tanrılar dinlemiş oluyor.
(11) Büyük ana tanrıçalardan birinin
adıdır.
(12) Aruru, kendisinin eskiden yarattığı
Gök Tanrısı Anu'nun biçimini ruhunda
canlandırıyor, sonra çamuru yazıya atarak
bir buyu yapıp, ruhunda canlandırdığı bu
biçimi gerçekleştiriyor (Prof. Landsberger).
(13) Suvat: hayvanların sürekli su içebildikleri bir su kıyısındaki, en çok da Irmak
kıyısındaki düzlük yer.
(14) Çok su içiyor olsa gerek (?).
(15) Avcı tuzak ya da kapan kurduğuna
göre, yanındaki hayvanların, bu tuzak ya
da kapana bağladığı hayvanlar olması gerekir. Çünkü avlanacak hayvanlar ne türdense, o tur ya da başka tur hayvanlardan
biri kapanın ve tuzağın yanına bağlanır.
(16) Biz bunu, yoğun bir cevher olan göktaşI olarak yorumluyoruz. Bu, en büyük
gücün simgesidir.
(17) Tuzakları.
(18) Yabanıl hayvanları (Prof. Landsberger).
(19) Belki içtiği bol su.
(20) Çevik, yiğit, açıkgöz, yaramaz anlamlarına gelir. Adam boynu vuran cellatla bir ilgisi bulunma olasılığı da vardır.
(21) Burada "addeğişimi " (metonomasie)
vardır (Prof. Landsberger).
(22) "Allah’ın emri olmak" deyimi, cinsel
ilişkide bulunmak ve yatmak sözcüklerinin karşılığıdır. Halk dilinde çok kullanıldığından bunu ötekilere yeğledim. Özgün
metinde de yasal ilişkide bulunmuşlar gibi
görülmektedir.
(23) Dr. Albert Schott'un çevirisine koyduğu eski Babil yazmasına ait 45. satırın,
anlam bütünlüğünü bozması nedeniyle
çevirmedim. Prof. Landsberger bu satırı
çıkarmamamı salık verdi..
(24)Ceylânların, geyiklerin, yagmurcaların birdenbire sıçramalarına"mertlemek
" denir.
(25) Güneş Tanrısı.
(26) En yüksek tanrılar.
(27) Burada Schott'un çevirisi, özgün metne göre değiştirilmiştir. Bu değişikliğin
nedeni, burada eşcinsel ilişkiye değinilmesidir. Çünkü olay yanıltıcıdır. Destanı
düzenleyen sanatçının anlattığı düş, sanatta gösterdiği en büyük özelliğidir. Sanatçı,
Gılgamış'a koşnul bir düş gösteriyor; o
da bu düşü, bir çocuk saflığıyla anasına
anlatıyor. Bu örge, birinci düşte, destanın
yalnızca en son yazmasında bulunuyor.
Schott'un metniyse, en son yazma olan
eski Babilce metinden çevrilmiştir (Prof.
Landsberger).
(28) Gılgamış'ın anası.
(29) O zamanlar insanlar güzel kokulu
yağlarla bedenlerini yağlarlardı (Prof.
Landsberger).
(30) Ev diye çevirdiğim sözcük, iki yerde
geçmektedir, anlaşılması da güçtür.
(31) Burası yeterince açık değildir. Bazı
dilbilimciler bunu "ius primae noctis" (ilk
gece hakkI) diye yorumluyorlarsa da, bu
yorum genellikle kabul olunmuş değildir.
(32) Çocuk doğduktan sonra,göbeğinin
bağı üzerinde fal bakılmış olsa gerek.
(33) Gılgamış'ın.
(34) Yerli olmayıp Sümer panteonuna
sonradan girmiş bir tanrıça.
(35) Gılgamış'ın izhara ile evlenme hazırlığı akla geliyor.
(36) Yabanıl inek görünümünde bir tanrıcadır (Prof. Landsberger).
(37) Yelmek, heves etmek anlamına gelir.
Bazen bağlanma, kapılanma anlamında da
kullanılır.(CN)
(38) Hafif uyumak, şekerleme yapmak.
(CN)
(39) Bu satır anlaşılmıyor (Prof. Landsberger).
(40) Gılgamış'ın Engidu'ya söyledikleri, ne
yazık ki kaybolmuştur.
(41) Uruk, Fırat kıyısında olduğundan
böyle bir dilekte bulunulmuştur.
(42) Faldan, isin uğursuz gideceği anlaşılıyor.
(43) Eski Elâm devletine ait bir yer. Bugünkü Batı İran’da.
kızılbaş - sayfa 14 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Fetih'te Gemiler Nerden Geldi
Her İstanbul’un fethi yıldönümünde,
tekerlek monte edilmiş bir “kadırga”
karikatürünün asfalt yolda Belediye
işçilerine çektirilmesi mizanseni yaşarız. Genellikle aksiliklerle ve komik
görüntülerle gölgelenen, ama yine de
ıslarla yinelenen bu gösteriden amaç,
Fatih’in 72 gemiyi bir gecede karadan
geçirdiği efsanesini kamuoyuna maletmektir. Ne ki tarihsel gerçeklikte yeri
olmayan bir gösteriydi yinelenen.
Hikayeyi anlatan kaynaklar, II.
Mehmet’in, 20 Nisan’daki deniz yenilgisinin öfkesiyle karadan gemi geçirmeye karar verdiğini ve bu çerçevede 2 gecede 72 kadırgayı Tophane
(veya Beşiktaş, veya Dolmabahçe)’den,
Kasımpaşa’ya indirdiğini iddia edecektir. Ne ki söz konusu gemilerin karadan geçirildiğini kanıtlayan somut
bilgiler yoktur.
Gemilerin 22 Nisan sabahı Kasımpaşa’ da göründüğü konusunda kuşku
yok; ancak nereden ve nasıl geldikleri
sorunu, Fetih sürecinin en büyük bilmecesi, daha doğrusu miti olarak karşımızdadır.
Kimi Osmanlı kaynakları yanında kimi
Bizans kaynaklarında da yinelenen söz
konusu iddia, tüm Osmanlıcı tarihçilerin en temel övünç vesilesi olarak fetih
anlatımlarının temel malzemesi yapılır. Ancak söz konusu iddia, örneğin
Rumeli Hisarı’nın yapılması veya döktürülen büyük toplara ilişkin olduğu
gibi bilgi ve belgeyle desteklenmekten
yoksundur. [/align:7b192482ec]
HAVADA YÜRÜTTÜLER
UÇURDULAR
BELKİ
[align=justify:7b192482ec] Kimsenin
sorgulamaya cesaret edemediği bir fetih efsanesi ile karşı karşıyayız. Örneğin Şehabettin Tekindağ; “Mamafih bu
mevzuda Aşık Paşazade, Tursun Bey,
İdris-i Bitlisi gibi en eski kaynakların,
Dukas gibi mühim bir Bizans menbaının tafsilat vermemeleri bu hususta
kat’i bir hükme varmayı güçleştirmektedir.” Demekte, ama yine de karadan
geçirilmeyi bir veri olarak *işlemektedir.İşaret ettiği Tursun Bey’in anlatışı
aynen şöyledir:
da ileri gitmiş, en kısa mesafede üç
kilometre olan bu yol boyunca yelken
açarak kaydırdığı yüzlerce ton ağırlığındaki gemilerin içine savaşçıları da
yerleştirip, onları ayakta dikeltmekten
de imtina etmemiş!...
Tabii asıl üzerinde durulması gereken
nokta, Osmanlı vakanüvislerinin bu
gerçeküstü söylemi değil; bu masalın,
günümüz resmi tarihçilerince de sorgusuz * yinelenebilmesidir.
Erdoğan Aydın
“İslam gemileri bayraklarla bezenip
yelkenleri açtılar. Galata kalesi ensesinde havada yürüttüler. Belki uçurdular. Bu heybetle götürülüp mükemmel
silahla liman liman denizine saldılar.”
Buna göre, İslam gemileri yelkenleri
açıp Galata kalesi ensesinde havada
yürüyor, bekli de uçuyor ve bu heybetle liman denizine konuveriyorlar!...
Aşıkpaşazade’nin anlatışı da farklı değil:
“Yetmiş parça gemi dahi Galata’nın
üst yanından karadan yelken açtılar.
Savaşçılar ayak üzeri durdular ve sancaklarını çözdüler. Geldiler Hisar dibinde denize girdiler”!...
Görüldüğü gibi Aşıkpaşazade daha
Bu noktada ciddi verilerle desteklemediği halde, söz konusu efsaneyi
yineleyen tarihçilerimizin, Voltair’in
ifadesiyle; “...keşişlerin o zaman uydurdukları
masalları
tekrarlayıp
durma” konumuna düştükleri açık.
Voltair’in; “Tarihsel yanlışlıklardan
hoşlanan uluslar çoktur.(...) Çoğu birer
alfabetik yalan dergisi olan sözlüklerimizde böyle gülünç masallara sık sık
rastlanır” sözleri bizim için de geçerli
ne yazık ki.[/align:7b192482ec]
OLGUSAL DEĞERİ OLMAYAN AYRINTILAR
[align=justify:7b192482ec] Bu durumda, gemileri dağdan aşırmaya varacak
denli büyük bir zahmet ve zekaya kadar, alt tarafı bir zinciri kesecek testereleri de mi yoktu atalarımızın diye
sorası geliyor insanın? Zinciri kesmek
veya Osmanlı vesayetindeki Galata yanından kırmak varken, Osmanlı dedelerimizin böyle olağanüstü bir organizasyon için kafa patlatmasını, birlerce
insan ve hayvanın onca yük altında
eziyet çekmesini, onca ormanın telef
edilmesini anlamak mümkün değil
doğrusu.
Gerçekten de ayrıntıları üzerinde
kafa yormaya başladığımızda, tam da
Voltair’in işaret ettiği bir masal örneği
ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.
İddianın belki de ilk kaynağı olup o
sırada içeride olan Bizanslı danışman
Francis’in anlatımı ise daha da ilginç:
20 Nisan yenilgisi sonrasını kastederek; “Padişah kızgınlığı içinde hıncından ellerini ısırıyor ve topuğu ile toprağı dövüyordu.(...) Donanmasının bir
kızılbaş - sayfa 15 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
bölümünü limana sokabilmesini sağlayacak bir çare bulmaya çalışıyordu. Bu
düşüncesini de hemen gerçekleştirdi.
Galata’nın arkasındaki tepeden limana kadar bir yol yaptırarak, onu öküz
ve koyunlardan elde ettiği yağlarla
kayganlaştırdığı kalasa ve odunlarla
döşedi.Gene değişik bazı makineler
yaptırarak bunlarla iki ve üç sıralı gemilerini kolaylıkla tepeden geçirerek
limana indirtti.”
Görüldüğü gibi Francis’te, vakanüvislerde olmayan ayrıntılar mevcut. Ancak bu özgülde olgusal değeri olmayan
ayrıntılar bunlar. Esasen onun yaptığı,
Sezar’ın Antonyus’a karşı savaşta uyguladığı, düz yolda gemi yürütme bilgisini, Haliç’te görüp bilgisine sahip
olmadığı gemilere uygulamaktır. Onun
bu geniş hayal gücünü, Fatih’e ilişkin
tiyatral anlatımdan, ‘Ulubatlı Hasan’
efsanesini üretmesinden, Galata sırtlarından sorumlu olan Zağanos Paşa’yı
saldırının yöneticisi ilan etmesinden
ve Fatih’in topunun ağız genişliğini
12 karış göstermesinden biliyoruz.Tabii dağdan gemi aşırmayı mantıki kılmak için, “değişik bazı makinelerin”
varlığından söz eder ki; eğer bu iddia
gerçek olsaydı, o dönem koşullarında,
Osmanlıyı Yeniçağ’ın öncüsü yapacak
teknolojik bir devrimden söz ediyor
olacaktık. [/align:7b192482ec]
HESABA GELMEZ İDDİA
[align=justify:7b192482ec]Özetle farklı kaynaklarca yinelenmiş olmasına
rağmen, dağdan gemi aşırma efsanesine itibar etmek olanaksız. Her şeyden
önce teknik ve zamansal olarak olanaksız. En uygun güzergahın saptanması ve işin yapılabilirliği için keşif
gerekiyor öncelikle; ki birkaç ekibin
çalışması halinde bile iki günden fazla
sürer. İkincisi, o dönemde orman olan
o arazide –ki en kısa mesafe bile 3 kilometre- gemilerin geçebilmesi için
binlerce ağaç kesmek ve güzergahı temizlemek gerekiyor. Bir ayda yapılabilirse mucize olur.
Üçüncüsü, Galata veya Taksim sırtını
geçmek, oldukça büyük bir çıkış ve
iniş yanında bir dizi irili ufaklı iniş, çıkış ve kavisleri geçmek demek. Geçirilecek olanın koca koca gemiler olduğu
düşünülecek olursa ciddi bir stabilizasyon çalışmasının önceden yapılması,
bir dizi çukurun doldurulması, tepenin
kazılması, kavislerin düzeltilmesi zorunlu.
Dördüncüsü, gemiler kaydırılmışsa gemi başına bir kızak ve üzerinde
kayması için yol boyunca, yağlı ve birbirleriyle simetrik binlerce(en kısa mesafede en az 6 bin) kereste hazırlanıp
yerleştirilmesi gerek. Tekerlekler üzerinde götürülmüşse, 72 tane, yüzlerce
ton taşıyabilecek büyüklükte ve yeterli
sayıda tekerleği olan araba üzerinde
gidebileceği sağlamlıkta yok gerek.
Ne kadar mükemmel bir organizasyon
olursa olsun bu da aylar alacak bir iş.
Bir geminin sadece kızağa alınıp karaya çıkarılması bile, neresinden bakılırsa bakılsın, her gemi için tekrarlanmak
üzere saatler alacak bir iş. Oldukça dik
olan o yokuştan gemilerin çıkarılması
ve o kadar ağır ve hassas bir yükün,
çıkarmaktan da zor bir iş olan, elden
kaçırılmadan aşağıya kadar indirilmesi, en tecrübeli ve uyumlu ekiple
bile haftalar alır. Diğer yandan tek
güzergah olduğundan, biri inişe geçmeden diğerinin çekilmesi olanaksız,
dolayısıyla birbirlerini beklemek zorundalar. Bunların yanında, 72 geminin Kasımpaşa’ya indirilebilmesi için,
buranın bu işe uygun hale getirilmesi,
yani, gemilerin karaya çıkarıldıkları
yer gibi, Kasımpaşa’da da ciddi bir inşaat faaliyeti gerek.
Aynı güzergah kullanıldığından aynı
mekanda on binlerce insan, bir o kadar manda, deve, vb., bunların sevk
ve organizasyonu, yaşanan olağanüstü trafik... O ilkel koşullarda ne denli
mükemmel bir mühendislik ve idare
yapılırsa yapılsın, üstelik benzeri bir iş
deneyimi olmadığından bir dizi aksama kaçınılmaz.
Son olarak belirtilmesi gereken, söz
konusu
güzergahlarda
yapılacak
bir gemi yükleme ve indirmesinin
Bizans’ın haberi dışında gerçekleşmesinin olanaksızlığıdır.
Tüm bu veriler ışığında büyük bir özgüvenle belirtilmeli ki, iki gecede (siz
deyin ki iki ayda) gizlice dağdan gemi
aşırtma safsatasına inanmamızı isteyenler, amiyane tabirle hiç hesap bilmiyorlar! Her yıl tekerlikli büyücek bir
kayığı asfalt yoldan Kasımpaşa’ya taşıma mizanseni sırasında yaşanan sorunlar bile, bu 72 gemi geçirme efsanesine
itibar edilemeyeceğinin yeterli kanıtı
aslında. Dolayısıyla Fatih’in elinde
yüzlerce tonluk bir ağırlığı yüklenecek
bir helikopter olmadığını bildiğimiz
koşullarda bu efsane, salt bizim değil,
pek çok tarihçimizin de ne hale getirildiğinin göstergesi olmaktan başka bir
anlam taşımıyor. [/align:7b192482ec]
GERÇEK NEREDE
[align=justify:7b192482ec] Esasen karadan gemi geçirme masalına yüklenen bu olağanüstü anlam, bizi gerçeklikten koparması yanında, döneminin
en büyük planlama örneklerinden olan
fetih sürecini yöneten kurmayı da hafife almaktadır. İstanbul’un fethi sürecindeki asıl başarı, her şeyin daha en
baştan incelikle planlanmasıdır. Rumeli Hisarı inşası, topların dökülmesi,
tünel hazırlıkları, o kadar askerin yemek ve tuvalet organizasyonu yanında
zayıf * Haliç surlarına saldırı için gemi
ve köprü hazırlığı da bu kapsamda değerlendirilmeli. Özetle büyüklük, çocukları ve çocuklaştırılan bir toplumu
büyülemek için işlevsel olan iki gecede
gemi geçirme masalında değil,tarihin
kaydettiği en etkin surlarına karşı, her
türden olasılık hesabını önceden yapabilen öngörüde aranmalı.
Tüm bu irdelemelerin üzerine Haliç’te
görülen söz konusu gemilerin nereden
geldiği sorusuna gelince.. Bunlar, saldırıdan çok önce yapılan hazırlıklardan biri olarak, Okmeydanı sırtları ve
Kağıthane deresinin Haliç’e açıldığı
noktada yaptırılan tersanelerdeki inşaatın ürünüdür. Buralar Bizans’ın görme alanının tümüyle dışında, gemi ya-
kızılbaş - sayfa 16 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
pımı için bol miktarda ağaç barındıran
bir yerdir ve Osmanlı da böylesi gemi
yapımında ustalaşmıştır. Bu gerçekliğin en olgusal anlatımını, çoğu zaman
abartıya kaçan Evliya Çelebi’de buluyoruz:
“Ebü’l-feth, Timurtaş Paşa’yı iki bin
askerle Kağıthane’deki koruluk içinde
50 parça kadırga yapmakla görevlendirdi. O da kimi köyleri talan edip tahta ve kerestelerden işe yarayanları bu
gemilerin yapımında kullandı. Koca
Mustafa Paşa ise askeriyle Okmeydanı ensesinde Levent Çiftliği denilen
yerde 50 parça kadırga ve 50 parça
da at yağını işe hazır eyledi.(Kuşatmanın) Onuncu gününde de Kağıthane’deki kadırgalarda hazır olup, cümle
karada, denizde olan bütün gemiler
ve içlerindeki asker hazır baş idiler....
Tersane bahçesi dibinde Şahkulu adlı
iskelede denize indirdiler.Gemilerin
geçtiği yerler, Okmeydanı’ndan hala
görülmektedir. O günlerde gemilerin
altına dökülen darılar oralarda kendi
bitip kendi yiter.Sonra cümle gaziler
silah ve nacaklarıyla gemilere doldular ve emre hazır oldular. Kağıthane’de
Timurtaş Paşa’nın yaptırdığı 50 parça
büyük kadırga da Eyüp tarafında göründü. *
Görüldüğü gibi oldukça somut bilgilerle karşı karşıyayız; 22 Nisan sabahı görülen gemilerin, kimlerin komutasında, nerede, nasıl yaptırıldıkları,
başka bir kaynakta rastlamadığımız
bir açıklıkla anlatılmış. Gemilerin,
Bizans’ın haberi olmadan nasıl birdenbire Kasımpaşa’da beliriverdikleri
sorusunun yanıtı da böylece belirginleşmiş olmaktadır.
Müneccimbaşı da Evliya Çelebi’yi
onaylamaktadır: Sahaifü’l- Ahbar
adlı Tarihi’nde, önce yağlı tahtalar
üzerinden kaydırmanın Boğazkesen
Kalesi’nden başladığından söz ederek
malum efsaneyi yineleyen Müneccimbaşı, hemen devamında; “Fakat
sahih(doğru, gerçek) olan rivayete
göre, gemiler Okmeydanı’nda hazırlanmış ve buradan denize indirilmiştir” demektedir.
İşte 22 Nisan sabahı aniden Haliç’te
beliriveren ve Bizanslıların, “Eya bu
ne ola deyü perişan oldu”kları gemilerin hikayesi bundan ibaret (ayrıntılı bilgi ve irdelemeler için bkz.Fatih ve Fetih,Cumhuriyet Kitapları). [/
align:7b192482ec]
Kaynak: http://www.turandursun.com/
forumlar/showthread.php?t=4202
İstanbul'un Pendik ilçesinde cemevine giderek
polis olduklarını söyleyip tehdit ettiği iddia
edilen iki kişiden biri gerçek polis çıktı.
Pendik Cemevi'nde önceki gün meydana gelen olayda cemevi yetkilileri, polis
olduğunu söyleyen iki kişinin bulundukları binaya gelerek şüpheli hareketlerde bulunduğu yönünde şikayette bulundu.
Asayiş Şube Müdürlüğü tarafından olayla ilgili başlatılan soruşturmada polis,
cemevine gelen kişilerin peşine düştü.
Gasp Büro Amirliği dedektifleri cemevine geldiği tespit edilen Sabiha Gökçen
Havaalanın'da çalışan polis memuru M.K. ile kuaför arkadaşı Ö.Y.'yü yakaladı.
Asayiş Şube Müdürlüğüne getirilen polis memuru M.K. "Arkadaşımla birlikte
cemevinin önünde kız arkadaşlarımızı bekliyorduk. Onlar gecikince arkadaşım "ben daha önce hiç cemevine girmedim. Bir bakalım mı?' dedi. Birlikte
içeri girdik. Cemevinde bulunan yetkiliyle Alevilik konusunda konuştuk. Konuşma sırasında kendimi tanıtıp polis olduğumu ve çalıştığım yeri bile söyledim. Daha sonra bize geç olduğunu cemevini kapatacağını daha münasip bir
zamanda tekrar gelirsek çay içip yine konuşabileceğimizi söyledi. Daha sonra
vedalaşarak oradan ayrıldık" dedi.
Polis memuru M.K. Cemevi yetkililerinin daha sonradan niye şikayetçi olduğunu bilmediğini sözlerine ekledi.
Öte yandan Cemevi yetkilileri Asayiş Şube Müdürlüğüne gelerek polis memuru M.K. ile Ö.Y.'yi teşhis etti.
Polis tarafından şikayetle ilgili ifadeleri alınan polis memuru M.K. ile arkadaşı
Ö.Y. daha sonra adliyeye gönderildi. (dha) Radikal - 6 eylül 2012
Sultanbeyli’nin yerli halka göre “Başaran”, resmi adı
Yavuz Sultan Selim konulan Alevi mahallesi 4 yıldır isminin değiştirilmesini bekliyor. Yan mahallede
bir sokağa “Alevilerin canları, malları, namusları size
helaldir” fetvası veren Şeyhülislam Ebu Suud isminin
verildiği de ortaya çıktı.
11 BİN İMZAYLA GİTTİLER, KOVULDULAR
Mahalleli, ismin değiştirilmesini isteyen 11 bin imzayla gitmiş, halkı kovmuş
eski belediye başkanı. Başbakan yeni başkana “cemevini hızlandırın” dedi.
Ben de isim meselesi çözüldü diye düşündüm. Aradan zaman geçti, Sadegül’ü
aradım, ‘değişmedi’ dedi. Yeni belediye başkanını aradım, ‘Yavuz Sultan
Selim ismi önemli bir padişah ama Alevi bırakmamış bu topraklarda, onları
rencide eden bir şey, bu ismi değiştirelim’ dedim. Belediye Başkanı, ‘Orada
Sünniler de oturuyor, ismin değişmesine karşılar’ dedi. Ben tekrar, “Sünnileri
rencide edecek bir isim koyun demiyorum, çiçek ismi olabilir dedim, morsalkım gibi dedim”, “Yok efendim, itiraz geliyor” dedi, sonuç alamadım.
HASAN OCAK'ın anası - METİN GÖKTEPE'nin anası - ERDAL EREN'in anası
kızılbaş - sayfa 17 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Sabuncuzade, Davutoğlu'nun lobi
Çalışmaları ve Yeni Sabuncuzadeler
Hikâyemiz 1839 da Mardin‘in Derik
kasabasında başlıyor. Derik Süryanicede manastır anlamına gelen Dayro nun
Kürtlerce kilise anlamında türettiği bir
kelimedir. 1839 da Süryani bir ailenin
çocuğu olarak doğan kahramanımız
Sabuncuzade Louis Alberi daha sonra
Diyarbakır‘da eğitim görüyor. Süryani
Ortodoks kilisesinin bölünmesinde Sabuncuzade Süryani Katolik tarafta yer
alıyor. Bizzat kendisi mi? Yoksa daha
evvel ailesinin mi bu bölünmede yer
aldığını bilmiyoruz.
Daha sonra Lübnan‘da Katolik eğitimi görüyor, Roma’da Papalık Akademisinde eğitim görüp papaz oluyor
bilahare Londra’da Tarih doktorasını
tamamlıyor. Lübnan, Suriye, Mısır ve
Irak’ı gezmesinin yanında 8 dil konuşan Sabuncuzade Hindistan ve ABD’ne
gibi uzak diyarlara da gidiyor. Anlayacağınız renkli ve bilgili bir kişi.
Lübnan da En Nahle adında bir gazete
çıkarıyor. Bu gazetede keskin muhaliftir ve Muhammed‘in Arap olduğunu
ve bu yüzden halifenin Türk olmasının mümkün olmadığını, halifeliğin
Araplara geçmesi gerektiğini savunuyor. Türk milliyetçilerinin yoğun dezenformasyonu altında bulunan Türk
kamuoyu bu konuyu bilmiyor. İslam’a
göre halifenin Arap olması yetmiyor
Kureyş olması gerekiyor. Dolayısıyla
İslam teorisi açısından Osmanlı halifeliği gayri meşrudur. Bu arada geçerken
bir konuyu daha zikredeyim: İslam’ın
beş şartı içinde hali vakti yerinde
Müslümanların hacca gitmesi şarttır.
Hiçbir Osmanlı padişahı bu önemli ve
esaslı şartı yerine getirmedi!!!!! Gene
Türk kamuoyunun çoğunun bilmediği
bir konu; erkeklerin penislerinin derisinin kesilmesi beş şarttan biri değil
sünnettir. Yani Muhammedin yaptığı
bir iştir; beyaz Arap entarisi giymek
gibi. Bilindiği gibi bu penisin derisini
kesme Sami kabilelerinin geleneğiydi
ve Yahudilikle birlikte dini bir fonksiyon görmeye başladı. Konumuza
dönersek Kahramanımız Sabuncuzade Londra’da En Nahle‘yi çıkarmaya devam ediyor. Bu arada Zenzibar
emirinden elmas yıldız nişanı İran
İbrahim Seven
Şahından Shiri Xurshid nişanını alıyor. Anlayacağınız muktedirlerle beraber olmaktan hoşlanıyor. Bu arada
Abdülhamid’e muhalefet etmeye devam ediyor. Londra’da çeşitli is çevreleri ve muhtemelen İngiliz servisleri
ile sıkı bir ilişkiye geçiyor ve Trablus,
Humus, Hama, Şam, Halep, Bağdat
Basra demiryollarının imtiyazlarını
almak için bir anonim şirketin adamı
olarak İstanbul’a geliyor.
YILDIZ’DA BİR PAPAZ
Bu iş ilişkilerini yürütmek üzere papazımız maarif naziri Münif paşa ile tanışıp sarayda tercüman ve şehzadelerin
eğitimi için öğretmen oluyor. 8 dil bilen
ruhanımız bu arada İngilizce Fransızca
İtalyanca ve Arapça gazeteleri okuyup
majesteleri Abdülhamit han aleyhine
yazılan yazıları bir jurnal olarak takdim ediyor. Bu görevinde yıllık maaşı
490 liradan 1117 liraya (1 OSL 7.2 gr
altındır) yükseliyor. Ara sıra geciken
maaşı ve yeterince fazla olmamasından şikâyet etse de bu Abdülhamid’in
düşüşüne kadar sürüyor. Bu arada çeşitli madalyalarla taltif ediliyor. 1908
den sonra hizmete devam etmek istediyse de başarılı olamadı. 1911 de mısır üzerinde İngiltere'ye gidiyor. 1931
de ikamet ettiği Londra’daki otelinde
eşyasını çalmak isteyen bir hırsız tarafından öldürülüyor. Hatıraları „YILDIZ SARAYI’NDA BIR PAPAZ „ baslığı ile 2007 de Selis Kitaplar serisinde
kitap olarak yayınlanıyor. Meraklıları
kitapta çeşitli detayları Hindistan’da
kardeşinin yüz binlerce sterlin pounda
bir Hint mihraceye sattığı elmasın pa-
rasını alamamasından şikâyetini papa
temsilcisine İstanbul'da Bulgar prensinin asla Rus bir prensesle evlenmemesi
gerektiği böylece Ortodoks olmasının
önlenmesin Babıâli ve Katolik kilisesinin yüce Menfaatlerini aykırı olduğu bunun yerine alman bir Katolik’le
evlendirilmesi gerektiği gibi enteresan
görüşleri yanında bizi asil ilgilendiren
kendisinin Münif paşaya 13 Şubat 1891
önerdiği bazı görüşleridir. Günümüzde
Davutoğlu ve TC lobisinin faaliyetlerini anlamamızı kolaylaştıran bir Tarihi
hatıradır.
SABUNCUZADE’NİN
ERMENİ
FİTNELERİNE! KARŞI ÖNERİLERİ
13 Şubat
Öğleyin Münih paşaya rastladım. Beraber gidiyorduk. Yolda dedi ki: Ermeni meselesi ve East West (belli ki
Ermenilere yapılan zulümu eleştiren
bir gazete) gazetesi hakkında görüsün nasıl? Bu gazete devam eder mi,
yoksa kapanır mı? Şu cevabı verdim:
Bu gazete devam edecektir. Cünkü
Londra”da ingilizce intişar ediyor. Fiyati cok ucuzdur . İngiltere’de gazette
okuyanlar çoktur . Gazete muharrirleri
mutlak surette hürdürler. İtiraza uğramadan istediklerini yazabilirler .
Paşa sordu :
-Bu gazetenin zararları nasıl önlenebilir?
Buna da şu cevabı verdim:
- Osmanlı devletine yaptığı zararları
önlemek için bir çok yollar vardır.
1.Ermenilerin Londra , Manchester
,Paris ve başka yerlerdeki desiselerini
öğrenmeye çalışmak.
2.Onlara para ile manevi kuvvet ile
yardım eden ecnebileri aramak.
3.Londra’da Osmanlı Devleti’nin siyasetini müdafaa etmek için İngilizce
Arabça bir gazette neşretmek.
4.İngilizlerin nazarında Osmanlı Devletini desteklemek için ,Ermeni meselesini ele alanların haberlerini yalanla-
kızılbaş - sayfa 18 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
mak için, Ermenilerin İngiliz kadın ve
erkeklerinden para toplamak maksadıyla dini ve siyasi mahfillerde söyledikleri nutukların aksini ortaya atmak
için Londra mahfillerinde İngilizce nutuklar söylemek .
5.East West gazetesinde siyasi makaleler neşrederek Osmanlı Devletini ve
takip ettiği politikayı müdafaa etmek
ve gerek bu gazetenin gerekse daily
news gazetesinin neşrettiği fena haberleri Tekzip etmek.
(NİHAYET SEVGİLİ PAPAZIMIZ
SONUNDA DAHA DA AÇIK KONUŞUYOR İ.S.)
6.Londradaki Ermeni cemiyet reislerine bir miktar para vermek suretiyle
kendilerini fitne tohumları atmaktan
ve Devlet-i Aliyyeye karşı durmaktan
alıkoymak .
Eğer Devlet-i Aliyye anlattığım tarzda ordular seferber etmezse Ermenilerin bütün Osmanlı memleketinde
fesat tohumlarını ekmek için kurmus
oldukları manevi ordulara laroce morale mukavemet edemez. Çünkü mister
Gladstone ve partisi yalnız Ermenileri
müdafaa etmekle kalmıyorlar.Osmanlı
memleketinin neresinde fitne ve fesat
ateşi çıkarsa Devlet –i Aliyyeyi zarara
sokmak ve ondan intikam almak için
bir mukavemete uğramaksızın ateşi
körüklüyorlar.
…………………
hamid’in çağdaşları
Olayın günümüzde de benzerlerinin
olduğunu gözönünde tutarak bu papazımızın icraatından sadece o zamanı
anlamak için değil bugün için de ders
çıkarmak gerekir . İlk once Osmanlı
yerine bir arap hilafet devleti kurmakla
başlıyor yani radikal muhalif, sonunda ise pespaye bir ajan olarak ölüyor.
Bugün de TC devletine radikal –hatta
silahlı-muhalefetle baslayıp sonunda
Mitin paralellinde vatanımızın!!! bölünmezliği için sürdürenler var. Bunların içinde Türk , Kürt oldugu gibi
Süryani de vardır .
İkincisi zamanına göre cok aydın mürekkep yalamış dünyayı gezmiş birisi
olarak hangi hırs ve kariyerle bu uşaklığı yapıyor . Bugün de böyle mürekkep
yalamış Akp nin her yaptığına kılıf
uyduranlar var. Daha evvel kemalistlerin yalanlarına kılıf uyduranlar olduğu gibi . Bunların içinde Hıristiyan
anne babadan doğanlar da var.
Eve gittim.Sözlerimi bir kağıda geçirdim.Bir defa İbrahim Beye gösterdim.
Muvafik buldu.Alıp Münif paşaya götürdü.
Ücüncüsü Osmanlı Hıristiyanları ezerken öbür taraftan bazılarını yanına
cekmek ve birbirine düşürmek için
planlar yapmakta. Ayrıca onların Avrupa ve Hıristiyan aleminde bilgi ve
ilişkilelerinden yararlanmak istemektedir. Böylece Osmanlı ve TC, Hıristiyanların Avrupa ve ABDde haklı
mücadelelerini de baltalamaktadır.
Pis sırıtışı ile Süryani kiliselerini gezen –Köln ABD vs -Davutoğlu bu hain
planın bir parçası olarak icrayi sanat
eylemektedir. Başbakanlığa bağlı yurt
dışı TÜRKLERI !!! lobisi olusturma
planına bazı Süryanileri de katma da
bu planın bir parçasıdır. Sadece Süryanileri değil bu plana Diaspora kürtleri, Dersimlileri , Alevileri de katmak
için meşhur fasist Musa Serdar Çelebinin de katılması ile oluşturulmak istenen Köln platform aynı hain planın
parçalarıdır. Bu arada gecerken, aynı
planı daha evvel Kemalistler Fransız
parlementosunun Ermeni jenosidi kararı karşısında zamanın MGK genel
sekreteri Gen Kılınç liderliğinde ve
zamanın TC elçisi Onur Öymenin de
katkısı ile alevilerden kürtlere İslamcılara kadar bir koalisyona bildiri yayınlattırmıştı.
Yıldız sarayında bir papaz Sayfa 8284
Günümüzde Sabuncuzade ve Abdül-
Dördüncü ders nasıl ki papazımız Sabuncuzade 1891 subatında, O zaman
Avrupadaki Ermeni ulusal örgütlen-
Bu devirde harp kılıçla değil kalemle
oluyor.Şüphesiz ki kalemle harbetmek,
kılıçla ve Krup topları ile yapılan harpten daha az külfetli ,ve daha az masraflı
, daha iyi sonuçlu, daha az tehlikelidir.
Paşa dedi ki:
Söylediklerinizi bir kağıda yazınız.
Padişahımıza arzetmek üzere bana
veriniz.
- Memnuniyetle dedim.
melerini baltalamak için kullanılıyor
idiyse aynı şekilde şimdi de TC Süryanileri Ermeni ve Kürtlere hatta alevilere karşı kullanma peşindedir. Oluşabilecek bir Süryani Ermeni Kürt Alevi
ittifakını şimdiden baltalama. Süryanileri ‘CİCİ HIRİSTİYAN AZINLIK!!!!’
göstererek Ermeni Diasporasını ve
yurt dışında seyfonun tanınması için
çalışanları ırkçı Türk düşmanı ve benzeri propaganda ile karalama. Bu arada
bazı ‘Solcu’ ların katıldığı bir koro var.
Efendim bütün milliyetcilikler kötüdür. Türk milliyetçiliği, Ermeni miliyetçiliği, Süryani milliyetçiliği gibi
ama bu solcu’larımız allahın herşeyden münezzeh olduğu gibi doğustan
milliyetcilikten münezzehtir. Babalarının Mustafa Kemal sofrasında olması
ve Menderesin konuşmalarını hazırlamasının onların üzerine hiç bir etkisi
yok. Bu koronun bir iddiası da efendim
Türkiyedeki Ermeni ve Süryaniler
Türkleri iyi tanıdığı için Diaspora gibi
ırkçı değil cici. Diaspora ise Türkleri
tanımıyor ondan, tanısa fikrini değiştirir. Yani ben de Türkleri tanımayan
bir diaspora mensubu oluyorum. Allah
için benim kadar Türkleri tanıyan dillerini konuşan onlarla beraber yaşamış
cok az Süryani vardır.
Süryani kiliseleri ihanet, direniş SEYFO 1915
Süryani kiliselerimizin ruhanilerinin
içinde ister korku , ister kişisel menfaat hırs kariyer ister kişilik bozulmasından Sabuncuzade gibi Osmanlı ve
TC’ne uşaklık yapanlar çoktur. Ancak
sanılmasın ki kiliselerimiz ve ruhanilerimizin hepsi böyledir. TC kamuoyunun yeni duyduğu SEYFO 1915 jenosid
ve direnişinde birçok kahraman papaz
ve rahibimiz direnişin örgütlenmesinde haklimizin direniş ruhunu manevi
telkinlerle aktif katıldığı gibi bu direniş ruhunu ve katliamın vahşetini anlatan nice şiirleri vardır.
Seyfo sırasında iki önemli direniş odağını TC kamuoyuna tanıtmak istiyorum. Birincisi Midyat şehrinde başlayan Osmanlı, Kürt , ihalmi'lerin üstün
silah mühimmat ve asker sayısına rağmen bir hafta süren direniş son olarak
benim doğduğum evde Midyat direnişi
yenilince halkımız „Aynwardo köyüne
çekilip direnişi sürdürmüştür. (Katliamda dedem ve kardeşleri katledilmiş
halkımız koyun gibi bıçakla kesilmiş
kızılbaş - sayfa 19 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
bugüne kadar doğduğum evde bir metre boyunda bordo rengi kan durmaktadır). Tüm silah vs üstünlüğüne rağmen
direniş kırılamamış sonunda aynkef
Şeyhi Fethullah'ın arabuluculuğu ile
barış anlaşması ile sonuçlanmıştır. Bu
arada AKP başının Şeyh Fethullah’ın
barıştaki rolünü takdir eden Süryanilerin bu temiz duygularını Müslümanlar
Süryanileri kurtarmış!!! dinsiz ittihatçılara karşı gibi yansıtması doğru
olmadığı gibi halkımız bu katliam
sırasında Osmanlı Kürt ve mihalmi
saldırganlarının Allah ü ekber hayee
ala sala ile saldırdığını ve SEYFO da
islamın rolünün inkar edilemeyeceği
açıktır. Bu direniş sırasında 'Aywardo da kiliseler direniş ve manevi güç
oluşturmuştur. Papaz ve rahiplerimiz
bu direnişi elinden geldiğince desteklemiştir.
İkinci direniş örneği ise Hazax'ımızda
oluyor. Hazax'ımız çok eski bir Süryani yerleşim yeridir. Kemalist tarihin
ırza geçme çerçevesinde adi sözüm
ona Türklerin yasadığı iddia edilen sibiryadaki IT-IL nehrine izafeten İdil
olarak değiştiriliyor: Bu gün bile Hazaxta bir tek yerli Türk yoktur. İste burada kahraman Hasyo“ muz ( Türkçede
metropolit Arapça mitran denen kilise
bölge yöneticisine biz HASYO deriz)
Hasyo Akrali Behnam 80 yasında olmasına rağmen dini ve manevi Telkinlerle direniş ruhunu yükseltmiştir.
Hazax in etrafı Osmanlı Çerkez Kürt
askerleri ile kuşatılmasına rağmen direniş sürüyor ve sonunda anlaşma ile
sonuçlanıyor. Direniş sırasında direniş
yapılıp yapılmaması için referandum
yapılıyor. Direnişin lideri oylamada
direniş isteyenler kağıda ismi ile birde
hac işareti yazsın diyor. Bilindiği gibi
Hıristiyanlıkta haçımı omuzuma alırım demek ölümü göze aldım demektir
dinim için şehit olmaya hazırım demek
ve oy birliğiyle direniş kararı çıkıyor.
İste kilisemizde böyle kahraman ve şerefli ruhaniler de vardır.
Bu arada katliamı gören ve bunu dünyaya duyurmaya çalışan Osmanlı tarafından tutuklanıp Mustafa Kemalin emri ile kendisine gönderilen bir
imamın ihtida (IHTIDA DININDEN
VAZGECIP EFENDILERIN DINI ISLAMA GECME ) teklifini re edip işkenceler neticesinde bırakılmasından
kısa bir müddet sonra ölen Katolik
papazımız Tüfenkci'yi de bu arada anmak gerekir .
Süryani Seyfo su ve direnişle ilgili TC
90 yıl sustu. TC resmi ilkokul ortaokul
ve lisesinde okumuş biri olarak tüm tarih palavralarına rağmen Süryani seyfosu ile ilgili bir tek cümle okumadım.
Halkımızın Avrupa da Seyfo ile ilgili
yayınlarından ve İsveç’in aldığı parlamento kararından rahatsız olan TC
Süryani İsyanı icat etti. Her zamanki
gibi bu yalanı uydurma görevi Türk
tarih kurumundan Bülent Özdemir'e
verildi bu yalanı Süryanilerin dünü
bugünü diye 2009 TTK yayını olarak
neşretti. TC Ermeni jenosidini hakli
göstermek için Sözde bir Ermeni isyanını uydurdu. İsyan yalan da, Ermenilerin HINCHAK TASHNAK gibi
partileri vardı. Bizim partimiz purtumuz de yoktu. Buna Türkçede kuyruklu yalan denir.
Son olarak bu Sabuncuzade bahsini
Suriye ile ilgili kapatmak istiyorum.
Barışçı ve demokratik başlayan Asada karşı muhalefet daha sonra ABD
Katar Suudi Arabistan TC vs nin desteğiyle her türden İslamcı caninin rol
aldığı bir savaşa dönüştü. MESIHHIYYIN LBEYRUT ALEWIYYUN LIL
TABUT sloganları atılmaya başlandı.
Arapçası kafiyeli olan bu slogan Hıristiyanlar Beyrut'a yani Süriyeden
sürme gibi nazik!!! bir çağrı Nusayrilere ise tabut uygun görüyorlar. ABD
VE TC TARAFINDAN angaje edilen
bazı Süryaniler EL KAIDECI; SELEFIST MÜSLÜMAN KARDES in cinayetlerine Tevrattaki gibi incir yaprağı
olmak için kullanılmaktadırlar isleri
bitene kadar. Bunlar Süryani halkımızı
temsil etmemekte hele hele Suriye’deki
Süryanileri asla.
Günümüz Sabuncuzadeleridir akıbetleri de aynı olacaktır. Esed rejiminin
demokratik olmadığı biliniyor ancak
onun yerine gelecek bir İslamcı koalisyon halkımız için ölüm olacaktır.
Suriye’de Kürtler gibi ne Esed nede İslamcı canilere angaje olmadan demokratik bir çözüm tek çıkar yoldur. Bazı
arkadaşlarla yayınladığımız bildiride
tehlikeyi belirtmiştik nitekim Halepte
4 el kaideci ünlü Türk çatışmada öldü.
yani tehlike gerçek Hıristiyan ve Süryanilerin sur iyede felakete karşı birlik
oluşturması gerekir. SABUNCUZADE NIN BIOGRAFISI YETERINCE
DERS OLMALI
Kaynaklar
1-Yıldız sarayında bir papaz Sabuncuzade Louis Alberi
2-SULTAN H. Abdülhamid’in hal tercümesi SABUNCUZADE L. A .
3-Süryanilerin dünü bugünü 1. Dünya
savasinda Süryaniler B .ÖZDEMIR
4-Midyat direnişi ve doğduğum evdeki son direniş odağı için bakiniz affet
bizi Marin O .Miroğlu sahife 62
5-Süryani aydınların Suriye ilgili bildirisi Temmuz 2012
Kaynak:
ht t p://w w w.a r men ien i n fo.net /d ige r-y a z a r l a r /4210 -i b r a h i m - s e ve n davutoglu-ve-tuerk-lobi-calismalari.
html
kızılbaş - sayfa 20 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
verecek.
Sur iye’de
İșler Daha da
K ı z ıșmadan
Prof. Dr. Taner Akçam
Suriye konusunda artık geriye sayım
başlamış görünüyor. Olası bir müdahalede “ihale” Türkiye’nin üstüne
de kalabilir... Fakat her hangi bir dıș
müdahaleden önce epey düşünmekte
fayda var. Türkiye’nin içinde yer alacağı her hangi bir girișim, Suriye ve
bölge halkları açısından, Türkiye’nin
bölgede özgür ve demokratik rejimlerin yaratılması için uğrașması olarak
anlaşılmayacaktır. Bölge halklarının
birbirlerine hala tarihte yașanmıș
olayların ve algıların penceresinden
baktıkları asla unutulmamalıdır.
Aslında Türkiye’nin dünya ve bölgede
yeni bir rol oynayacağının ilanı, seçim
sonrası, Balkon konuşması ile verildi.
“Artık beni de hesaba katın” ilanı yapılırken, komşularımız ve bașkentleri
tek tek sayıldı. Sayılanlar arasında
Ermenistan ve Erivan’ın olmaması
çok ama çok önemli idi. Bunu, 1915
ve Ermeni konusundaki özel merakım
nedeniyle söylemiyorum. Türkiye’nin
bölgesinde oynayacağı yeni rolü
oynayıp oynayamayacağının anahtarı,
bölgeye ilișkin geliştirilecek politikalarda Ermenistan’ın (bir anlamda
Hristiyanların) nereye konulup konulmayacağı ile doğrudan ilgili. Buna bir
de, Balkon konuşmasında anılmayan
İran-Tahran faktörünü eklemek gerek.
İslam dininin büyük kollarından birisi
olan Şia mezhebinin, Hristiyanlarla
birlikte, geliștirilecek bölge politikalarındaki yeri ve onlara biçilen rol,
AKP’nin bölgeye yönelik politikasının
ne olup olmayacağının ip uçlarını
Bilmece gibi konuşmak yerine AKP
politikasının ana damarını șöyle formüle etmek isterim: Asırlardır mazlum ve mağdur bir millet olduğu kabul
edilen İslami toplulukların mağduriyetlerine, uluslararası evrensel normlarla sahip çıkarak son vermek. Bunu,
Batı tarafından horlandığı ve ezildiği
kabul edilen Müslüman dünyanın,
yine bizzat Batı normlarıyla haklarının korunması ve Batı karșısında
eșit bir statüye getirilmesi kavgası
olarak da tanımlayabilirsiniz... Yani
Müslüman dünya insanını “kölelikten
efendiliğe çıkartmak”... Ve bunu gerekirse Batı’ya kafa tutarak yapmak.
Erdoğan’ın İsrail’e karșı sert tutum
almasında ve “One Minute” çıkıșında
bu arka plan önemli... Bu sert çıkıșın
Türkiye’de ve bölgede yarattığı büyük
sempati dalgası, AKP’nin çok ama
çok önemli bir yaraya parmak bastığını da gösteriyor.
“Batı’yı Batı’nın silahıyla vurmak”
Ortadoğu’da Batı’nın, sömürgeci
amaçlarına uygun zorla çizdiği ulusal
devlet sınırlarını açıktan eleștirmek,
bölge insanlarının kaderlerini yeniden
birleștirebilecek ekonomik ve siyasi
entegrasyon politikaları geliștirmek;
yani Ortadoğu’yu, bir anlamda
bura insanının “ortak evi” olarak
inșa etmek AKP’nin bölgeye ilișkin
politikalarının esasını olușturuyor.
“Komșularla sıfır sorun” bu anlayıșın
yansıması. Türkiye’nin bu yeni politikalarını onun bölgeye ilișkin yayıl-
macı ve emperyalist emelleri olarak
okumak son derece sığ ve yetersiz
olur. Meseleye daha geniș bir perspektiften bakmak gerekiyor: İnsanlığın (Batı’nın) evrensel demokratik
değerlerini esas alarak, Ortadoğu’da,
Avrupa Birliği benzeri, ulusal sınırları
așacak, ekonomik-siyasi ve kültürel
entegrasyon süreçlerini yaratmak son
derece doğru bir hedef olarak tanımlanabilir. Ama asıl soru, Türkiye’nin
bölgesinde böylesi bir birlikteliği
yaratabilecek ideolojik, politik ve
ekonomik donanımlara sahip olup
olmadığıdır. Cevap, hem “evet” hem
de “hayır” olarak verilebilir.
“Hristiyanlığa Karșı İșlenmiș Suçlar”
Niçin Evet! Bunun için ilginç ve pek
bilinmeyen bir hatırlatma yapmak
isterim. “Crimes Against Humanity”
(İnsanlığa Karșı İșlenmiș Suçlar) çok
önemli bir Uluslararası Hukuk normudur. İlk defa, bir hukuk terimi olarak,
Ermeni soykırımı vesilesiyle 24 Mayıs
1915 yılında kullanılmıștır ve Nürnberg Nazi Yargılanmaları, bugünkü
Yugoslavya, Ruanda ve benzeri diğer
uluslararası yargılamaların ahlaki ve
hukuki arka planını olușturur. Bunlar
bilinir, ama bilinmeyen, bu ifadenin
ilk taslak halinin “Crimes Against
Christianity” (Hristiyanlığa Karșı
İșlenmiș Suçlar) olduğudur.
Evet, İngiltere, Rusya ve Fransa, Osmanlı Devletine, söz konusu ültimatomu verme için hazırlıklar yaparken,
İttihat ve Terakki’nin ișlediği cinayetleri “Hristiyanlara karșı ișlenmiș
suçlar” olarak tanımlamıșlar ama
daha sonra bunun yaratacağı yanlıș
anlamaları ve özellikle egemenlikleri
altındaki Müslüman halkların tepkisini düșünerek Hristiyanlık kelimesini insanlık ile değiștirmișlerdir.
Tartıștığımız konunun tüm gizemi bu
kavramda yatıyor gibi... Hem Hristiyanlık kelimesinden insanlık kelimesine geçiș hem de ifadenin kime
karșı (İttihatçılara ve Osmanlı-Türklerine) kullanılmıș olduğu AKP’nin
ve Türkiye’nin bugünkü karşılaştığı
zorluğu özetler gibidir.
Hristiyanlık kelimesinin insanlık
kelimesi ile ikame edilmesi aslında
bugün insanlığın evrensel normları
olarak kabul ettiğimiz değerlerin kısa
tarihi gibidir. İnsan hakları, demokra-
kızılbaş - sayfa 21 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
si vb. bildiğimiz tüm evrensel değerler
esas olarak Hristiyan kültür dünyasının ürünleridir. Bu dünya (aydınlanmasını da yașayarak) kendisine ait
bir takım normları ve hassasiyetleri
insanlığın evrensel değerleri haline
getirmeyi bașarmıștır. İnsanlık tarihi
bu anlamda, Hristiyan özgül değerlerinden, insanlığın evrensel değerlerinin yaratılmasına doğru bir yürüyüș
olarak da görülebilir. Bu nedenle, bu
yürüyüșün Müslüman dünyası tarafından iki-yüzlülük ve sahtekarlık olarak
kavranması da son derece anlașılır bir
șeydi.
İslami Kültür Dünyasından Evrenselliğe Yürümek
AKP’nin yapmaya çalıștığı, İslami
kültür dünyasından evrenselliğe
yürümektir. Nasıl ki, Hristiyan kültür
dünyası, kendi özelinden evrensele
doğru bir yürüyüș yapmıștır, benzeri
bir yürüyüșü, İslam dünyası ve onun
yeni önderlerinden AKP niye yapmasın? Balkon konușması ile ilan edileni
böyle okumak da mümkündür. Aslında AKP’nin bu anlamda kökleri 18.
ve 19. yüzyıla kadar giden İslami bir
gelenek üzerine oturduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu yüzyılların İslami
“yeniden uyanıș” hareketleri, Batı’nın
evrensel normlarının aslında Hristiyanlığa özgül değerler olduğunu ve
Batını emperyalist politikalarını gizlemek amacıyla gündeme getirilmiş iki
yüzlü ifadeler olduğunu söylüyordu.
Bu gelenek, İslam dünyasını “mazlum
milletler” olarak görüyor ve Batı’ya
karșı çıkıșı, “mazlumların sömürgeci
efendilere karșı baș kaldırması” olarak
tanımlıyordu. Ama henüz kendi karșı
çıkıșını, İnsanlığın yeni evrensel
değerleri olarak tanımlamaktan uzaktı. Bu anlamda, İslami düșünceden
evrenselliğe doğru yürüyüșün ilk
bașlangıç adımlarını temsil ediyorlardı. AKP, bu güçlü İslami gelenek
üzerinden, Batının değerleri ile
İslami kültürel geleneği birleștirerek,
böylesi bir yolculuğun son durağını
olușturuyor gibidir.
İște bu anlamda, nasıl ki Batı, “Hristiyanlığa karșı ișlenmiș suçlar”dan,
“insanlığa karșı ișlenmiș suçlar”ı
çıkartmıștır; İslami dünyanın da
AKP tarzı bir önderlikle, özellikle
“Müslümanlara karșı ișlenmiș suçlar” etrafında geliștirdiği politika-
lardan, yeni ve daha geniș kapsamlı
bir “insanlığa karșı ișlenmiș suçlar”
kategorisi çıkarması mümkündür. Bu
anlamda Erdoğan’ın söylemindeki
kuvvetli İslami kültürel ağırlık veya
İslami hassasiyet vurgusu çok önemli
değildir veya daha doğrusu gereklidir de. Nitekim, Erdoğan’ın gerek
Ortadoğu’da gerekse Dünya’da popüler olmasının ana nedeni, bu İslami
hassasiyet vurgusunu Batı’nın kendi
değerleriyle birleștirerek yapmasıdır,
diyebiliriz.
Müslümanların Tarihi Sadece Mazlumların Tarihi Değil
Şimdi, niye “hayır”a yakından bakabiliriz. Ana sorun, AKP’nin İslami
Kültürel değerlere ve geleneklere
sahip çıkarak insanlığın evrensel değerlerine doğru yürüyüșünü bașarıyla
tamamlayıp tamamlayamayacağı.
Burada da anahtar kavram “mazlumluk” ve “mağdurluk”. İslami kesim,
kurdukları insan hakları örgütleri
örneğinden de bilindiği gibi, kendisini
esas olarak mazlum olarak tanımlar.
Batı (ve Türkiye’de onun temsilcisi
sayılan laik Sivil-Asker Bürokratik
elit) karșısında mazlum ve mağdur
olduğuna inanan topluluk, șu andaki
kavgasını da mazlumun eșitlik ve
özgürlük kavgası olarak kavramaktadır. Filistin’in bu kavgada özel bir
yer tutmasının nedeni budur; çünkü
bölgemizdeki en mazlum topluluğu
onlar oluștururlar.
Aslında kendini “mazlum ve mağdur”
olarak tanımlamak, hemen hemen her
kolektif grubun bașvurduğu bir yöntemdir. Fakat sorun șudur ki, İslami
topluluk, yakın tarihini sadece “mazlum ve mağdur” olarak yașamadı. Bu
topraklarda, Müslümanların da șu
veya bu biçimde sorumlusu olduğu,
Hristiyanlara yönelik ciddi kitlesel
katliamlar yașandı. Eğer AKP bu tarih
üzerine hiç bir șey söylemeden ve bu
cinayetlerle yüzleșmeden Suriye’ye giderse, ona hatırlatılacak olan, tarihin
mazlum ve mağduru olarak İslamın
asılardır verdiği özgürlük kavgası
değil, yakın tarihte diğer dinlere karșı
ișlenen cinayetler olacaktır.
Bugün esas olarak Müslüman hassasiyet üzerinden, Müslüman çoğunlukların “özgürlük ve demokrasi”
taleplerine cevap veren AKP, eğer bu
kavgasını, tarihte Müslüman toplulukların da ortak olduğu cinayetlerin
eleștirisi boyutuna ulaștıramazsa,
İnsanlığın evrensel değerlerine doğru
yürüyüșünü tamamlayamayacaktır.
Batı’nın, Hristiyanlık değerlerinden
insanlığın evrensel değerlerine geçiș
bașarısını anlayamayacak ve sadece
Sünni-Müslüman toplulukların hassasiyetleri ile sınırlı, özgül bir alana
tıkanıp kalacaktır.
Balkon Konușmasına Ermenistan ve
Erivan’ı Katmak
Bugün bölgede iki temel problem var
gözüküyor. Birisi, özgürlük ve demokrasi diğeri ise güvenlik. Suriye’de,
Hristiyanların ve diğer azınlıkların
Baas rejimini desteklemeleri bu nedenle tesadüf değil. Güvenlikleri için
özgürlüklerinden vazgeçmeye razılar.
Türkiye, Suriye’deki Sünni-Müslüman
çoğunluğun özgürlük talebine cevap
verirken, Hristiyanların güvenlik talebine cevap veremiyor, aksine onlara
1915’i hatırlattığı için, Türkiye bir
“güvenlik tehdidi” olarak da görülüyor. Baas rejiminin, savunma bakanlığına bir Hristiyanı atamıș olması bu
bakımdan çok anlamlı.
Bu görünüșü değiștirebilmesi için
AKP’nin tarihiyle yüzleșmesi ve
Hristiyanlara karșı ișlenmiș cinayetlere açıkça tavır alabilmesi gerek.
Ama AKP, bu donanımdan çok uzak.
Bu nedenle de bölge Hristiyanları
tarafından potansiyel bir 1915 aktörü olarak görülmeye devam edecek.
İroni burada, “özgürlük ve demokrasi”
kızılbaş - sayfa 22 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
adına bölgede müdahaleci taraf olmak
isteyen Türkiye’ye, geçmiște ișlediği
“insanlığa karșı ișlenmiș suçlar” kimliği hatırlatılacak.
Buna iki önemli faktör daha eklememiz gerekir. Birincisi, İran ile
Suriye-Alevi (Şia) dayanışmasıdır.
Bu dayanışma, Suriye ve İran’daki
otoriter rejimleri savunmayı esas
alsa bile, Türkiye’nin “özgürlük ve
demokrasi” adına yapacağını iddia
ettiği müdahaleyi, tarihle yüzleşme
boyutu eksik olduğu için, kolayca
bir mezhep çatıșması haline sokacaktır. Sünni-Hanefi mezhebi ile Şia
(Alevi) çatıșması... İkincisi, İttihat
ve Terakki’nin, Cemal Pașa’nın
önderliğinde, Beyrut’tan Şam’a, ana
caddelerde Arap ulusal hareketinin
önderlerini asmıș olduğu gerçeğidir.
Arap milliyetçi hareketinin ezilmesi
ile 1915 soykırımını arasındaki ilișki
biliniyor. Her ikisi de İttihatçıların,
Anadolu’yu Türk-Müslüman kimliği
etrafında șekillendirme politikalarının
parçasıdır. Bu nedenle, gerek Suriye
Baas Yönetimi gerekse bölgedeki
Arap ulusalcı çevreler Türkiye’ye,
kendi ulusal önderlerinin asılması
gerçeğini hatırlatmakta hiç tereddüt
etmeyecektir.
İșin özeti șudur ki, AKP, Ortadoğu’ya
ilișkin geliștirdiği yeni politikaları hangi güçlü İslami kültürel arka
plan üzerinden yürüttüğünü söylerse
söylesin, eğer tarihi ile yüzleșmez
ise bölge halkları tarafından yeni
İttihat ve Terakki olarak görülecek ve anlașılacaktır. İște Balkon
konușmasına, Ermenistan ve Erivan’ın
dahil edilmesinin anlamı burada yatmaktadır. AKP bölgede “özgürlükler
ve demokrasinin” savunuculuğunu
yapmak; İslami hassasiyetlerden,
insanlığın evrensel değerlerine doğru
yürümek istiyorsa, önce İslamın yakın
dönem tarihine daha eleștirel bakmayı
öğrenmek zorundadır. Özgürlük ve
demokrasi söylemi, Hristiyanların
güvenlik talebine de cevap vererek,
onları da kapsayan bir boyutta tanımlanmalıdır. Bunun yolu ise bașta Ermeni soykırımı olmak üzere, tarihteki
cinayetlerle açıkça hesaplașabilmekten
geçmektedir.
AKP’nin unutmaması gereken gerçek, Hristiyan Batı’nın, Hristiyan
Sırbistan’ı bombalamasının arkasında
böyle kuvvetli bir özeleștirinin yatıyor
olduğu gerçeğidir.
Kaynak: Taraf, 11.08.2011
Suriye tezkeresi
imzalandı!
Türkiye, Suriye tezkeresini gerektiğinde kullanılmak üzere Bakanlar
Kurulu’nda imzalandı ve Meclis’e
gönderildi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında, Akçakale’ye top mermisi
düşmesi olayıyla ilgili düzenlenen
geniş katılımlı değerlendirme toplantısı sonrası önemli kararlar alındı. Hükümet kaynakları tezkere ile
ilgili olarak, “Amacımız savaş değil,
caydırıcı olacağız” derken tezkerede
Suriye’den gelebilecek tehdite karşı
‘gerektiğinde kullanılmak üzere’ ibaresi yer alacak.
Kabinede imzalanan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilen tezkerenin bugün saat 10:00′da, TBMM
Genel Kurulu’nda görüşülmesi bekleniyor…
Öte yandan bugün Meclis’te sınır ötesi operasyonlarda kullanılmak üzere
bir de Irak tezkeresi görüşülüp kabul
edilecek.
SİLAHLI KUVVETLER
ALARMDA
Bu arada olayın ardından ardından
Hava Kuvvetleri’nde büyük bir hareketlilik yaşandı. Kalkan savaş uçakları, Suriye sınırında keşif uçuşu
yaptı. Uçakların vurulacak hedeflerin
koordinatlarını belirledikten sonra bu
hedefler top atışıyla vuruldu.
Üsten saat 18.00 sıralarında ‘acil
emirle’ silahlı olarak havalanan 5 F-16
savaş uçağı ile Malatya 7′inci Ana Jet
Üs Komutanlığı’ndan kalkan RF-4E
keşif uçakları, Türkiye-Suriye sını-
rında keşif uçuşu yaptı. Suriye hava
sahasını ihlal etmeyen savaş uçakları
Suriye’nin Türkiye sınırında bulunan
askeri hedefleri belirledi. Belirlenen
askeri hedeflerin koordinatları da tespit edilerek, hedefler ve koordinatlar
Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bildirildi.
Türk savaş uçaklarının Suriye’de belirlediği hedefler, daha sonra sınırdaki birlikler tarafından top atışı ile
vuruldu. Atışlar, yüksek hassaslığa
sahip T-155 Fırtına obüsleri tarafından vuruldu. 8 ila 25 kilometre arasında değişen menzilde etkili olan bu
obüsler, hedefleri yüksek hassaslıkla
vurabiliyor. Tank üzerine yerleştirilen ve kundağı motorlu obüs olarak
adlandırılan sistemlerden Kara Kuvvetleri enanterinde toplam 150 adet
bulunuyor.
Askeri yetkililer, şu ana kadar
Suriye’ye havadan bir operasyon düzenlenmediğini belirterek, “Belirlenen hedefler sadece karadan yapılan
top atışı ile vuruldu” dedi.
TOP ATIŞLARI SABAH TEKRAR
BAŞLADI
Akçakale ilçesi ve çevresinde, saat
06.45 itibariyle Türkiye’den Suriye
tarafına yapılan top atışlarının sesleri
duyuldu.
ht t p://w w w.samanyoluhaber.com /
gundem/Suriye-tezkeresi-imzalandi/852847/
kızılbaş - sayfa 23 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Mihrac Ural
SUR İYE
DENK LEMİ
Şehit babası Adil Reyhan misafirimdi. Reyhan ailesi geniş bir aile. Cisir
el Şuğuru’un en yiğit ailelerinden.
Suriye olayları başladığından bu
yana ağır bedeller ödeyen aile, 3
yiğidini Mukaveme Suriyyi saflarında şehit sundu. Dünya şer güçlerinin
amansız saldırılarına karşı Suriye
halkının yönetimden yana aldığı
tutumla karanlık hesapları bozmada,
kendi çapında katkısı olan bir aile.
Bunda uzun yıllara dayanan ilişkilerimin oynadığı rol, benim olduğu
kadar Mukaveme Suriyyi için de bir
onur kaynağıdır.
Reyhan adı bende derin kültürel
inançsal çağrışımlar yapar. Reyhansız bir inanç ritüeli eksik sayılır;
elden ele dağıtılır, avuçlarda ovulur,
koklanır. Ölenlerimiz, mezarlarımız
reyhansız kutsanmaz. Kadim Akdeniz kültürünün çalı-ağaç türü olan
reyhanın dayanıklı dalları ise tarihler boyu insanlığa birçok konuda
hizmet sunmuştur; sepet olmuştur,
zembil olmuş, yük taşımak için at ve
katır sırtında küfe olmuştur. Bir de
reyhan kokusu var; kokuları güzel
olsun diye küçük çocukların banyo
sularına reyhan koyulur; “reyhan
kokulu yarim” diye bir deyim var mı
bilmem ama benim var.
Reyhan adını taşımak gerçekten
yerli olmaktır, Suriyeli olmak vatansever olmaktır. Reyhan ailesi de
soyadını bu bileşkelerde anlamlandırmış bir aile
Şehit babası Adil Reyhan’la uzun
bir sohbetimiz oldu. Misafirlerimle
siyasal kültürel sohbetler her zaman
ağırlıklıdır. Bu sohbetler sorular
ve cevaplar şeklinde devam eder.
Ama bu kez şehit babasının sohbeti
farklı bir boyuttaydı. Reyhan, ülke
sorunlarını bir uzman gibi bilince
çıkarmış çözümlemeleri ve soyutlamalarıyla Suriye insanının 7000
yıllık tarihin akıl işlevlerini üzerinde taşırcasına siyasal olaylarla ilgili
bağımsız yorum yaptı.
Adil Reyhan, inanç babından Sünni
bir aileden geliyor. Laik bir mücadele örgütü olarak Mukaveme
Suriyyi güçleri saflarında Suriyeli
olma paydası dışında her etnik ve
her inançtan insan yer alıyor. Bu tür
alt kimliklerin bileşkesi olan antiemperyalist mücadele tüm inançlara
ve etnik dokulara saygıyı esas alan
bir yaklaşım içindedir. Bu nedenle
Suriye olaylarında özellikle Selefilerin işledikleri vahşeti ele alırken,
mezhep genellemesi olmaması için
daha bir hassasiyetle konuşulur. Misafirimle sohbetimizde bu kaygılarla
başladı. kısa sürede gerçek bir Suriyelinin tarih, toplum, siyasi bilgi birikimlerinin seremonisine dönüştü.
Bu açıklamalar, daha da bir gerçekçi
veri olarak Suriye olaylarında Sünni
inanç topluluğunun ezici çoğunluğunca alınan yönetim yanlısı tutumu
izah eder nitelikteydi.
Şehit Babası Adil reyhan; “ Suriye olayları, Suriye gerçeğine zorla
oturtulmak istenen yöntemlerle
kirli çıkar politikalarının örtüşmesinden ibarettir. Din bunun örtüsüdür, mezhepçilikse aracı. Bölgede
emperyalist- siyonist çıkarların,
ülkeleri kolonilere bölüm sulta altına
almanın yolu da ülkemize yönelik
bu tahribat girişimlerinden geçiyor. Yarım asırdır direnen ülkeme
böylece bedel ödetmek istiyorlar.
Sorunları eksikleri giderme, demokrasi ve özgürlük olsaydı, yönetimin
ortaya koyduğu diyalog çağrılarına,
halkımızın kazanımları arasına
geçirmiş olduğu demokratikleşme paketine kayıtsız kalmazlardı;
her üç seçimde de (Yerel seçimler,
Anayasa oylaması ve Parlamento
seçimleri) halkın milyonları milyonlara ekleyerek gösterdiği destek
karşısında marjinal bile olamayanların nasıl da dış güçlerin kuklaları
oldukların anlamak zor değildir.
Suriye’yle uzak-yakın hiçbir ilgisi
olmayan, Çeçenistan’dan, Libya’ya,
Yemen’den, Suudi Arabistan’a,
Tunus’tan Afganistan’a kadar yeryüzünün tüm katil sürülerinin bizleri
katletmek için üzerimize sürülmelerinin başka bir anlamı yoktur Bu
savaşa mezhep savaşı diyenlerin
handikabı da burada başlıyor. Buna
mezhep savaşı adı verilecekse,
“Sünni’ye karşı Sünni’yi kırdırma
savaşı” demek yanlış olmayacaktır.
İşin gerçekçe boyutunda da Suriye
devleti bir Sünni devlettir ve başka
bir mezhebin tecavüzüne tarihinin
hiçbir döneminde uğramamıştır;
bölgenin diğer mezhepleriyle barış
esas alan laik Suriye devleti ilericidir, anti-emperyalisttir, direnmeden
yana sadece siyasal kıstaslara önem
verir.
Kaldı ki, Erdoğan yönetiminin mali
askeri desteğiyle, Türkiye’nin ülkemizle 910 km boyundaki sınırını
kanlı kıyım için vatan hainlerine
açarak sergilediği kin ve intikam ilkel din örtüsü altında olsa
da gerçekte emperyalist-siyonist
çıkarların bölgedeki ileri karakolu
olmaktan öte bir anlamı yoktur.
Bölgede böylesi kukla roller hiçbir
halka onur vermez. Türk halkı bu
bedbaht şaşkınlardan, iflas üzerine
iflas eklenmiş siyasetlerinden, içte
halkıyla kanlı süreçlerden kurtulamamış baskıcı rejimlerden kurtulması Suriye’nin başarısına bağlı bir
hal alması da çok manidardır. Ölüm
ve kıyımı merkezine almış bu şebekelere karşı insan erdeminin Suriye
halkı ve Türkiye’nin duyarlı halkıyla
yüz yüze gelmesinin nedeni de budur. Bu uygarlık gücüyle, güç uygarlığının savaşıdır. Suriye 7000 yıllık
uygarlık birikimlerinin sentezidir.
İnsanlık öncesi vahşet çağına karşı
kızılbaş - sayfa 24 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
insanlık erdemiyle bunu başarmıştır.
İnsanı katletmekle de yetinmeyip
cesedini parçalama güdüsünün
insani hiçbir yanı yoktur. İnsanlık
erdemini de bu çerçevede kavramak,
onu göreliliğin sığı alanından kurtarıp soyutlamanın böylesi bir anlamı
vardır.
Bu denklemi doğru kavramamış
hiçbir siyasal analiz, hangi alt sorunla ilgili önemsemeleri öne çıkarırsa
çıkarsın olayın özünü kavramamış
demektir. Suriye’nin ortak vatan
olarak farklılıklarıyla oluşturduğu
bileşkenin alt sorunları da bu bütün
içinde çözüm bulacaktır. Yeni-Osmanlıcılıkta tüm çirkinliğini yansıtan Erdoğan yönetiminin gösterdiği
çabalar, tarihler boyunca düşman
addettiği Türkmenleri kışkırtıp ırkçı
zeminde yaratılan heyulalarla eli
kanlı hale getirmek, kapı komşuları
karşısında vicdansız erdemsiz ve
onursuzlaştırmak demektir. Eski Osmanlının Türkmen Aşiretlerine karşı
acımasız kırımlarını bilmeyenler, bu
gün yeni- Osmanlıların Türkmenlerin başına ördüğü felaketi izlemeleri
yeterli olacaktır. Suriye halkı tüm
farklılıklarıyla bu planlara karşı
direnerek zafer kazanacaktır.
Süreç, halkın ordusuyla omuz omuza savaşma sürecidir. Vatan sathında bütünsel olarak mücadele etme
sürecidir. Suriye halkı, vatansever
muhalefetiyle de hızla bütünleşip,
sorunlara son verme kararlılığı içindedir. Ailemizin üç gencini Mukaveme Suriyyi saflarında şehit vermek
ailemiz için erdemli bir duruştur bu
duruşa kendimi de katmak isterim.
Askeri bilgim kadar on yılara dayanan deneyimlerimle kamplarınızda
siz çocuklarım ve arkadaşlarımla
omuz omuza olmak istiyorum”
Şehit babası Adil Reyhan’ çok daha
fazlasını söyledi. Bu özeti sizlere
sunarken bir kez daha, Suriye insanının nasıl da binlerce yılın bilgi
birikimlerini algılarına yerleştirdiğini, yaptığı sentez ve çözümlemelerle
göstermiş oldu. Bu satırların yazarı,
kendi deneylerinin sonucu olan “aklın yolu bir değil, bin birdir. Doğru
da tek değil, doğruya giden yollar
da bir değil” soyutlamasına inanır.
Buna rağmen kimi zaman akıl yolunun bir olduğunu itiraf etmesi gerek.
Bu beni bir kez daha Suriye olgusuna dikkat çekmeye getiriyor. Suriye
ne bir etnik topluluk adı ne de bir
inanç adıdır. Farklılıklarıyla beli
bir coğrafyayı, tarihin evrimiyle
kültürel olarak yükselten bir kimlik
adı olduğu ve bunun Ak denizin
verimli hilali kadar, Anadolu’yu da
kapsadığını anlamak güç değildir.
Suriyeli olmak, hukuki olarak Suriye vatandaşı olmak değildir buna
özendirmek de değil. Bu, bölgemizin
direnme bilincini taşımaktır.
Ancak aptalların anlamakta güçlük
çektiği şey, Suriye olaylarında ortak
refleks gösteren halkımızın kararlı
duruşudur. Antakya’da, Suriye’ye
karşı savaş karşıtı barış panellerini
birkaç yüz kişi olarak yorumlayan
cahillerin ertesi gün (16 Eylül 2012),
on binlerin direnişine yükselmesini
anlamaları mümkün değildir. Aynı
halkın farklı devlet altında da olsa
ortak refleks göstermesini anlama
güçlüğü çekenlerin, siyasal sahnede
böylesi tahripkar yönelimlere düşmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle de
Suriye kazanacak Erdoğan kaybedecektir tespitini yaptım durdum.
Suriye’yi bu toprakların bilincinde
olduğu kadar vicdanında da haklı yere oturtan budur; Suriye bu
bölgenin vicdanıdır. Bu gün Suriyeli
olmak barış için atılacak en önemli
adımdır.
savaşa hayır savaşa hayır savaşa hayır
kızılbaş - sayfa 25 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Nişanyan yazdı
Ermenifobi
su
yüzüne çıktı
Sevan Nişanyan'ın islamifobi ve nefret
suçunun ne olduğuna dair yazdığı yazı
tam anlamıyla bir nefret dalgasına neden oldu.
02 Ekim 2012 Salı
Nişanyan'ın yazısındaki İslamın peygamberine yönelik, "Buna karşılık,
bundan yüzlerce yıl önce Allah’la kontak kurduğunu iddia edip bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş
bir Arap lideriyle dalga geçmek nefret
suçu değildir. “İfade özgürlüğü” denilen şeyin, adeta anaokulu seviyesindeki bir test örneğidir." sözleri bahane
edilerek sosyal medyada Ermenilere
yönelik bir linç kampanyası başlatıldı. Ve twitterda Sevan Nişanyan Tehcir Edilsin' tagı Türkiye TT Listesine
girdi.
Oysa daha yakın tarihte Agos'un attığı "İfade özgürlüğü bahane İslam
düşmanlığı şahane" manşeti atarak
Nişanyan'dan çok farklıbir tutum almıştı.
Nişanyan'ın fikirlerinin 'Ermeniliğine'
bağlanıp Ermeni soykırımını meşru
gören bir tagın bukadar destek görmesi demokratikkamuoyunda endişe
yarattı.
İşte Sevan Nişanyan'ın kendi bloğunda yayınladığı, tartışmaya neden olan
yazısı:
Nefret suçlarıyla mücadele etmeli
Korumasız kişi veya grupların saldırıya uğramasına, ya da saldırıya uğrama
korkusuna kapılmasına yol açacak şekilde onları aşağılayan, temel vatandaşlık haklarını sorgulayan ve onlara
karşı şiddeti teşvik eden söylemlere
“nefret söylemi” denir.
Nefret söyleminde suç sayılan şey
nefret olgusu değildir. İnsanların diledikleri şeyden ve kişiden nefret etme
hakkı saklıdır. Çirkindir belki, ayıptır,
günahtır, ama suç değildir. Suç olan
şey nefretin, nefret konusu olan kişi
veya zümreye karşı saldırı, yağma ve
her çeşit hak ihlali doğurabilecek nitelikte olmasıdır.
Mesela Paris’in meydanında “Fransızlar şöyle böyledir, hepsini kesmeli”
diye konuşmak nefret suçu değildir,
çünkü bir hak ihlali sonucunu doğurması ihtimali yoktur. Ama “bütün zen-
ci seyyar satıcılar hırsızdır, bunları sınırdışı etmeli” demek, eğer gerçek bir
düşmanlık ve saldırı eğilimi doğurma
olasılığı varsa, nefret suçu oluşturabilir.
Yahudilerin küçük bir azınlık olduğu
X ülkesinde mikrofonu kapan cami
hocasının “Yahudiler şöyle menfur bir
ırktır, bütün kötülüklerin ardında onlar vardır, kitapları da zaten sahtedir”
diye kusmuk saçması, klasik bir nefret
suçu örneği oluşturur. Aynı ülkenin
başbakanının, “teröre” karşı duyarlığın şiddetle pompalanmış olduğu bir
ortamda, muhalif bir partinin üyelerini teröristlikle suçlayarak onları terör
örgütüne katılmaya davet etmesi, tartışma götürmeyecek netlikte bir nefret
suçu vakasıdır.
Buna karşılık, bundan yüzlerce yıl
önce Allah’la kontak kurduğunu iddia
edip bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir Arap lideriyle dalga geçmek nefret suçu değildir. “İfade
özgürlüğü” denilen şeyin, adeta anaokulu seviyesindeki bir test örneğidir.
Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda asgari duyarlığa sahip insanların,
yok senaryosu kötüydü, yok kamerası
ilkeldi, yok yapımcısı yamuk tipmiş
diyorlar gibi eften püften bahanelerin
ardına saklanmadan, bu konuda net ve
güçlü bir tavır almaları gerekir.
Yoksa birileri bu konuyu bahane edip
bu memlekette fikir özgürlüğüne de,
internet özgürlüğüne de ölümcül darbeyi vurmaya hazırlanıyor gibi geliyor
bana.
Kaynak:
http://www.turnusol.biz
kızılbaş - sayfa 26 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
AİHM, Ahmet Önal'ı Haklı Buldu
Kürtler ve Alevilerle ilgili yayımladığı
iki kitapta "kin ve düşmanlığa tahrik"
gerekçesiyle mahkum olan yayıncı Ahmet Önal, verdiği hukuk mücadelesini
AİHM'de kazandı.
Strasbourg - BİA Haber Merkezi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
(AİHM), ifade özgürlüğü dosyalarında savunma vermeyeceğini açıklayan
Türkiye'yi yayıncı Ahmet Önal'ın iki
başvurusu nedeniyle mahkum etti.
Strasbourg'dan dün (2 Ekim) yapılan
açıklamada Türkiye yargısının Önal'ın
ifade özgürlüğü hakkını hukuka aykırı
şekilde çiğnediği ve bu yolla da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10.
Maddesini ihlal ettiği belirtildi.
Bu durumda Türkiye, uğradığı maddi
ve manevi zarar karşılığında yayıncıya
6 bin avro (yaklaşık 14 bin TL) ödeyecek.
Baybaşin ve Alevi kitaplarına cezaya
AİHM mahkumiyeti
Peri Yayınları sahibi Önal, Aralık
1999'da çıkardığı "Teyze Baz - Bir Kürt
İşadamı Hüseyin Baybaşin - Mahmut
Baksi" kitabı yoluyla "halkın kin ve
düşmanlığa tahrik edildiği" iddiasıyla
yargılanmış ve 7 Kasım 2002'de 20 ay
hapse mahkum edilmişti.
4 bin nüsha basılan kitap mahkeme kararıyla toplatılırken Önal'a verilen hapis cezası da paraya çevrilmişti.
AİHM'e taşıdığı ikinci dosyası Önal'ın,
Nisan 1999'da yayımladığı "Dersim'de
Alevilik - Munzur Cem" kitabında
yine "kin ve düşmanlığa tahrik ettiği"
iddiasıyla 31 Aralık 2002'de 20 ay hapisle cezalandırılmasıyla ilgili.
Söz konusu kitap, ilk olarak 1995'te
İsveç'te okurlarıyla buluşmuştu. Kitabı
Türkiye'de bastığı için cezalandırılan
Önal'ın cezası da sonuçta paraya çevrilmişti.
1 Haziran 2005'te yürürlükten kalkan
eski Türk Ceza Kanunu'nun 312. Maddesinden yargılanan Önal, ifade özgür-
lüğü hakkının mahkemelerce görmezden gelindiğini, söz konusu kitaplarda
"nefret çağrısı veya ırkçılık yapılmadığını ve başkaların haklarının ihlal edilmediğini" savunmuştu. Önal, bu yargılamalar yoluyla Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi'nin (AİHS) 10. Maddesinin
ihlal edildiğini iddia etmişti. AİHM bu
kararıyla Önal'ı haklı çıkardı.
TCK'nın 301. maddesinden soruşturma
ve davaların Adalet Bakanlığı'nca durdurulması ve AİHM'de daha fazla şikayet konusu edilememesi oldu.
Artık AİHM'e gitmek daha zor!
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Eylül 2010'da yaptığı açıklamada,
AİHM'deki ifade özgürlüğü dosyalarıyla ilgili, istisnalar hariç, hükümet
olarak savunma vermeyeceklerini
açıklamıştı.
Türkiye'de yargı süreçlerinin uzaması,
5 Temmuz'da yürürlüğe giren 3. Yargı Paketi gibi "Şartlı Af" Yasaları'nın
çıkarılması, ifade özgürlüğü dosyalarının AİHM'e daha zor taşınmasına
neden oldu.
Bir diğer neden de, geçmişte çok sayıda akademisyen, gazeteci ve hak savunucusunun yargılanmasına neden olan
Son olarak da bu zorluğa, AİHM'e başvurmadan önce Anayasa Mahkemesi'ne başvurma şartı getirilmesini neden oldu.
Açıklamaya, Hrant Dink cinayetiyle
ilgili hükümetin Strasbourg'a gönderdiği tepki çeken savunma neden olmuştu.
(EÖ)
kızılbaş - sayfa 27 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
İsmail Beşikçi’nin
Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nü
Alırken Yaptığı Konuşma
Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün
dördüncüsü, 15 Eylül Cumartesi akşamı gerçekleştirilen törenle verildi.
Ödülü Türkiye’den İsmail Beşikçi,
Rusya’dan Uluslararası “Memorial”
Topluluğu adına Memorial İnsan Hakları Merkezi Direktörü Alexander
Cherkasov aldı. İsmail Beşikçi’nin törende yaptığı konuşmayı yayınlıyoruz:
“İfade özgürlüğü herhangi bir toplumun, herhangi bir devletin, çağdaş,
medeni bir devlet olmasının temel bir
göstergesidir. Yollar, barajlar, fabrikalar, büyük büyük binalar çağdaş medeniyetin göstergeleri değildir. Eğer
toplumda ifade özgürlüğü kurumlaşmışsa, özgür eleştiri kurumlaşmışsa o
toplumda resmi ideoloji diye bir kurum
yoktur. Resmi ideoloji demokrasinin
önündeki en önemli engeldir.”
20 Eylül 2012 tarihinde Açık Radyo’da
Açık Gazete programında yayınlanmıştır.
***
Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nden
bahsetmiştik bu hafta programlarımızın başında, uluslararası Hrant Dink
Ödülü’nün dördüncüsü geçen Cumartesi, 15 Eylül’de İstanbul Cemal Reşit
Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirilen bir törenle verildi. Uluslararası
ödülü Rusya’dan Memorial topluluğu
adına, Memorial İnsan Hakları Merkezi Direktörü Alexander Cherkasov
aldı, Türkiye’den de İsmail Beşikçi
aldı. Bunun kısaca haberini vermiştik
Pazartesi günü hatırlanacağı üzere. İsmail Beşikçi yıllarını Kürt meselesinin
derinlemesine incelemesine vermiş,
bir sosyolog olarak, bir bilim insanı
olarak, hem de aynı zamanda bir aktivist olarak ömrünün önemli bir bölümünü hapishanelerde geçirmiş çok
cesur, entelektüel sorumluluğu olan
bir kişi. Hiçbir ödülü kabul etmeyen
İsmail Beşikçi’nin şimdi onurla kabul
ettiğini belirttiği ödülü alırken törende
yaptığı konuşmanın tamamını vermek
istiyoruz. Tarihi bir önem taşıyor, onu
dinleyelim şimdi:
*
Uluslararası Hrant Dink Vakfı’nın değerli başkanı, değerli jüri üyeleri, ödül
komitesinin değerli başkanı, değerli
konuklar, hepinizi sevgiyle selamlıyorum, Hrant Dink’i sevgiyle anıyorum.
Ödüller her zaman insanlara sorumluluk da yükler, bu sorumluluğu da taşımaya çalışacağım, teşekkür ediyorum.
Arkadaşlar, özür, -hani siyaset adamları özür diliyor ya zaman zaman- hiçbir konunun çözümü değildir. Özür
hiçbir sorunu çözmez, bu sorunların
üstesinden gelecek tek tutum şudur
benim kanımca; döneme ilişkin ciddi
araştırma ve incelemelerin yapılması.
Bu sorunlar hep birbiriyle ilişkilidir.
Kürt sorunu Ermeni sorunuyla çok
yakından ilişkilidir. Nasıl ilişkilidir?
Örneğin Ermeni nüfus çürütüldü,
Ermenilerden kalan taşınmaz mallar diyelim Bitlis’te, diyelim Muş’ta,
Diyarbakır’da, Siirt’te diyelim, bölgedeki Kürt ağalarının, Kürt aşiretlerinin
önemli bir kısmının eline geçti. O zaman bu kişiler bu malları ellerinde tutabilmek için devletin görüşüne elbette
evet diyeceklerdir. Devlet nasıl bir görüş ileri sürüyor toplumsal konularda,
siyasal konularda, ne Kürt sorunu konuşuluyor, nasıl bir görüş ileri sürüyor? Siz o malları yağmaladığınız için
devletin bu görüşüne de evet diyorsunuz. Eğer evet demiyorsanız devlet za-
ten sizin o malları kullanmanıza izin
vermez. O bakımdan bu tür konular iç
içedir, birbirleriyle ilişkilidir, birbirlerinin hem nedenidir, hem sonucudur.
O bakımdan işte Ermenilerle ilgili bir
sorun, sadece Ermenilerle ilgili değil
Kürtlerle, Ermenilerle, Süryanilerle
birlikte ele alındığı zaman daha bütünsel bir yapıya ulaşabiliyor, daha bütünsel bilgilere ulaşabiliyoruz.
Bu tür sorunların üstesinden gelmenin
temel yolu arkadaşlar, bu konuyla ilgili
araştırmanın, incelemelerin sürmesi,
sürdürülmesi. Budur benim kanımca
temel sorun. Bu toplum bilincinin, tarih bilincinin gelişmesini sağlayacak.
Halklar arasında bu bilince ulaşan kişiler öbür halklara, yani bu sorunun
bilincine vardığı için, kendi başlarına
nasıl bir felaket getirilmiş, bunun bilincine vardığı için, öbür halklara daha
az zarar verme ve öbür halklara karşı daha anlayışlı davranma tutumuna
sahip olacaktır. Bu bakımdan toplum
bilincinin, tarih bilincinin gelişmesi
bu araştırma inceleme süreciyle çok
yakından ilgilidir. Anlayışın gelişmesi, hem halklar arasında anlayışın
gelişmesi hem de herhangi bir halkın
farklı kesimlerinin arasında anlayışın
gelişmesi böyle gerçekleşir arkadaşlar.
Bir ulus tarihinin belli bir döneminde
bölünmeye, parçalanmaya, paylaşılmaya, böyle bir operasyona uğradığı
kızılbaş - sayfa 28 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
zaman bu ulusun yapısında çok büyük
bir travma yaratıyor. Kürtlerin böyle
bir sorunu vardır, bölünme, parçalanma, paylaşılma ve insanın iskeletinin
parçalanması gibidir, beynin dağılması
gibidir. Ermenilerin de böyle bir sorunu vardır, Rus Ermenistan’ı, Osmanlı
Ermenistan’ı Ermenilerin gücünü kırmıştır. Rusya, Osmanlı, İran arasında
Ermeniler bir güç olamamıştır. Bir kere
bir ulus tarihinin belirli bir döneminde
böyle bir politikaya, böyle bir operasyona uğradığı zaman bu kendisini çoğaltan bir yapı oluşuyor, yani bölünme,
parçalanma, daha da büyüyor, daha da
yaygınlaşıyor, derinleşiyor.
İşte bugün Kürtleri görüyoruz; Ortadoğu’nun ortasında 40 milyona yakın
bir ulus ama küçücük bir siyasal statüsü yok. Uluslararası ilişkileriyle, ma
yın tarlalarıyla, dikenli tellerle, gözetleme kuleleriyle bölünmüş. Bu bölünmenin parçalanmanın devam etmesi,
derinleşmesi, yaygınlaşması isteniyor.
Bunların üstesinden nasıl gelebiliriz?
Araştırma, incelemeyle arkadaşlar.
Burada ifade özgürlüğü çok önemlidir,
ifade özgürlüğü çok önemlidir. İfade
özgürlüğü herhangi bir toplumun, herhangi bir devletin, çağdaş, medeni bir
devlet olmasının temel bir göstergesidir. Yollar, barajlar, fabrikalar, büyük
büyük binalar çok katlı binalar, bunlar
çağdaş medeniyetin göstergeleri değildir. Çağdaş medeniyetin temel göstergesi toplumun ifade özgürlüğüne
sahip olmasıdır. Bu ne demek? Bu şu
demektir, eğer toplumda ifade özgürlüğü kurumlaşmışsa, özgür eleştiri kurumlaşmışsa o toplumda resmi ideoloji
yoktur, resmi ideoloji diye bir kurum
yoktur demektir. Resmi ideolojinin olmaması çok önemlidir; resmi ideoloji
demokrasinin önündeki en önemli engeldir. İfade özgürlüğünün kurumlaşması o toplumun, o devletin gocunacağı bir şeyin olmadığını gösterir. İfade
özgürlüğünün olması toplumda, özgür
eleştirinin kurumlaşması o toplumda
yolsuzlukların,
dolandırıcılıkların,
rüşvetin olmaması veya olduğu zaman
şiddetli bir şekilde tepki görmesi, yargılanması demektir. İfade özgürlüğü
çağdaş medeniyetin en önemli göstergesidir.
Tabii toplumsal bilimler o bakımdan
çok önemli. Türkiye’de çok yoğun baskılar söz konusudur toplumsal bilimlere karşı. 1940’ları düşündüğümüz zaman Behice Boran, Niyazi Berkes öyle
baskılarla, zulümlerle karşılaşmıştı
üniversitelerde. 1970’lerde Oya Baydar
ve arkadaşları benzer operasyonlarla
karşılaştılar. Bugün de işte Pınar Selek
gibi, Müge Tuzcuoğlu gibi genç araştırmacılar, genç toplumbilimciler benzer baskılarla karşılaşıyor. Müge, Mart
2012’den beri Diyarbakır Cezaevi’nde
tutuklu, Müge ne yaptı? Müge şunu
yaptı; köyleri yakılan, yıkılan aileler
var ya, Müge onların çocuklarıyla ilgilendi. Sarmaşık Derneği var, Göç-Der
var, onlarla ilgilendi. İlgilenmek ne
anlama geliyor? İşte faili meçhul cinayetler nasıl gerçekleşir, köyler nasıl yakıldı, yıkıldı, aileler nasıl mağdur oldu.
Diyelim köyde toprak da var, su da var,
ama siz onlardan yararlanamıyorsunuz, şehirlerin varoşlarında mağdur bir
yaşam sürdürüyorsunuz. Halbuki sizin
suyunuz da var, toprağınız da var, ağa-
cınız da var, bahçeniz, her şeyiniz var,
tapularınız da var örneğin. Ama işte
oralarla ilgilenemiyorsunuz, oralara
gidemiyorsunuz; diyelim Bursa, diyelim İstanbul, oralarda mağdur bir yaşam sürdürüyorsunuz. İşte Müge Tuzcuoğlu gibi araştırmacılar bu köyleri
yakılan yıkılan ailelerin çocuklarıyla
ilgilendi, işte Sarmaşık Derneği’nde
çalıştı, Göç-Der’de çalıştı. Bunlar devletin, hükümetin hiç istemediği konular, ifade özgürlüğü bunun için kısıtlanıyor, yani gerçeklerin araştırılmasına
engel olmak, onların nasıl gerçekleştiğinin, bu operasyonların nasıl gerçekleştiğinin, bütün bunların araştırılmasına engel olmak için, bu konuda bir
bilincin oluşmasına engel olmak için
ifade özgürlüğü kısıtlanıyor.
Biz şunu söyleyebiliriz arkadaşlar;
Türkiye’de yargı, toplumsal dinamikleri, toplumsal talepleri pek dikkate almıyor. Toplumsal dinamikler, toplumsal talepler dikkate alınmıyor, bunlar
yokmuş gibi düşünülüyor. Çok ağır
idari cezai yaptırımlar söz konusu oluyor. Dilerim bundan sonra Türkiye’de
yargı toplumsal talepleri, toplumsal dinamikleri de dikkate alır, yasaklayıcı
değil bilakis bunların daha da örgütlenmesine, gelişmesine yardım edecek
tutumları benimser.
Hepinizi sevgiyle selamlıyorum arkadaşlar, Hrant Dink’i sevgiyle anıyorum.
Kaynak:
http://www.acikradyo.com.tr/default.
aspx?_mv=a&aid=30330&cat=100
kızılbaş - sayfa 29 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
ip
çetesinden
dava
İşçi Partisi Genel Merkezi, Agos yayın
yönetmeni Rober Koptaş'ın 26 Ağustos
2011 tarihinde yayımlanan "İP'ye destek utancı" başlıklı yazısından dolayı
suç duyurusunda bulunarak, "kişilik
haklarına ağır saldırı" olduğu gerekçesiyle 10 bin TL "manevi" tazminat
talebinde bulundu.
İstanbul 18. Asliye Hukuk Mahkemesi,
dava açılması için yasal zaman aşımı
süresinin dolmasına iki gün kala söz
konusu dava talebini kabul etti.
Koptaş, yazısında Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı Alper
Taş'ın, Ergenekon davası kapsamında
bazı İşçi Partililerin gözaltına alınmasının ardından bu partinin yayın organı Ulusal Kanal'a ve İl genel merkezine
destek ziyaretinde bulunmasını eleştirmişti. (Bahsi geçen yazı için tıklayın)
İşçi Partisi Genel Başkanlığı, dava açmak için gerekli 1 senelik zamanaşımı
süresinin dolmasına 2 gün kala, 24
Ağustos 2012'de İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurarak, yazının "gerçeğe aykırı ve ağır hakaret niteliğinde" olduğu gerekçesiyle manevi
tazminata hükmedilmesini talep etti.
İstanbul 18. Asliye Hukuk Mahkemesi ise, aynı gün verdiği kararla davayı
kabul etti ve yazılı yargılama usulüyle
görülmesine karar verdi.
Koptaş yazısında, "Bir sosyalist parti
için, yıllardır her türlü manipülasyonla, her tür yalanla, her tür pis ilişkiyle
demokratlara ve devrimcilere karşı tetikçilik yapan, aydınları hedef gösteren, derin devletin cephaneliği olarak
hizmet gören bir 'siyasi' harekete, sol
adına, demokratlık adına sahip çıkmak, onunla birlikte hareket etmeye
kalkışmak, kamuoyuna bu yönde çağrıda bulunmak, vicdan ve izanla bağın ne kadar koptuğunu gösteriyor (...)
İnsan elbette ki haksız tutuklamalara,
haksız uygulamalara karşı çıkabilir,
çıkmalıdır. Demokratlığın da, özgürlükçülüğün de gereğidir bu. Ama işin
aslını astarını bilmeden, İşçi Partisi
gibi bir karanlık odağa yönelik gözaltıların hukuki mesnetini sorgulamadan, alelacele dayanışma ilan etmek,
o örgütle birlikte hareket etme çağrısı
yapmak, en hafif tabirle, sapla samanı
birbirine karıştırmak değil de nedir?"
demişti.
"Eleştiri basın yayın organları için
haktır"
Agos gazetesi avukatı Hakan Bakırcıoğlu, mahkemeye sunulmak üzere
hazırlanan yanıt dilekçesinde, yazının
hakaret değil eleştiri unsurları içerdiğini vurgulayarak, İşçi Partisi Genel
Başkanı Doğu Perinçek ve çok sayıda
yöneticisinin, "silahlı terör örgütü kurma, yönetme, zorla hükümeti ıskata teşebbüs, T.C. Hükümetine karşı silahlı
isyana tahrik, açıklanması yasak belgeleri temin etme, silahlı terör örgütüne üye olma, hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetme, dil yargılamayı
etkilemeye teşebbüs" suçlamalarıyla
tutuklu olduklarına dikkat çekti.
Bakırcıoğlu, "Dava konusu 'İP'ye des-
tek utancı' başlıklı yazı, Ulusal Kanal
ile İşçi Partisi üyelerine yönelik 2011
yılı Ağustos ayında 'Ergenekon Soruşturması' kapsamında düzenlenen
operasyon sonrası Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı'nın bu
operasyonlara karşı Ulusal Kanal ve
İşçi Partisi'ne destek açıklamasında
bulunması nedeni ile kaleme alınan
eleştiri yazısıdır. Yazıda, haksız tutuklamalara, haksız uygulamalara elbette
karşı çıkılması gerektiğini, bu tutumun
demokratlığın ve özgürlükçü tutumun
gereği olduğunu ancak yapılan operasyonun nedenini, gerekçesini bilmeden
ve gerekçesini, nedenini sorgulamadan açıklanan koşulsuz desteğin kabul
edilemez olduğunu belirtilmiştir" diye
konuştu.
Demokratik bir toplumda eleştirinin
basın yayın organları için hak ve görev
olduğuna dikkat çeken Bakırcıoğlu,
"Eleştiri ile toplumsal, siyasal eksiklikler, yanlışlar ortaya konulur, nedenleri tartışılır, yanlışların ve eksikliklerin giderilmesine yönelik sergilenecek
tutumlar önerilir ve çözüm yolları gösterilir" dedi.
Bakırcıoğlu, mahkemeden davanın
reddedilmesini talep ettiklerini söyledi. İstanbul 18. Asliye Hukuk Mahkemesi, delillerin toplanması ve inceleme
yapılmasının ardından duruşma tarihi
belirleyecek.
Rober Koptaş'ın davaya konu olan yazısı, Agos'un 26 Ağustos 2011 tarihli
sayısında yayımlanmıştı.
(Agos)
AltÜst'ü
bulamıyorsanız abone
olmak veya satın
almak için:
E-posta:
[email protected]
http://www.altust.org
Telefon:
tel: 0 (507) 522 99 33
kızılbaş - sayfa 30 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Rober
Koptaş'a
Bir Mektup
rete sahipsiniz bu satırları yazarken.
Tehleryan'a hiç kulak vermediğinizi
iddia edemem ama Tehleryan'ın ruhunu okuyamadığınız ortada. Tehleryan'ı
Talat Paşa karşısında eşit mi görüyorsunuz bilmiyorum ama "yüceltilmiş
bir katil" olduğunu açıkça vurguluyorsunuz. Tehleryan, Talat Paşa ve Seferov üçü de cinayet işlediği için, üçü de
katil ama kendi uluslarınca da kahraman sizin güttüğünüz mantığa göre.
Erdem Özgül
Siz Agos gazetesinde yayınlanan 'Kiminin kahramanı, kiminin katili' köşe
yazınızda diyorsunuz ki: "Ulus-devletler, milliyetçilikler, kahramanlara ihtiyaç duyar, hatta kahramanlar
olmadan var olamazlar. Kahramanın
kimliği ise, o toplumun ruhu hakkında
bize çok şey söyler. Kahramanlar kimi
zaman cesaret, kimi zaman fedakârlık
timsalidir. Bazen savaş alanında, bazen barış zamanında sorumluluk ve
risk alan insanlar, kalabalıklara doğruyu, bağlılığı, yurt sevgisini anlatır."
Ve sözünüzün devamını şu cümlelerle
bağlıyorsunuz: "Peki ya Seferov gibiler ne anlatır? Bir geceyarısı, bir otel
odasında uyumakta olan bir insanı bir
baltayla ve tam 65 darbeyle öldüren
bir asker, Azerbaycan’lı okul çocuğuna ne söyler? Onun kahramanlığını
dinleyerek büyüyen bir çocuk, ne tür
gelecek hayalleri kurar? Bu soruların
yanıtlarının pek çok Azerbaycanlı’yı
da kaygılandırdığına şüphe yok. Zaten
Azerbaycan’a dair asıl sorun, ülkedeki
otoriter rejimin, farklı düşünen herkesin sesini kesmesinde."
Ve yine siz diyorsunuz ki: "Katillerden
kahraman yaratmak hususunda, yaşadığımız ülke de pek acemi sayılmaz.
Katliamcılığı tescilli Topal Osman’ın
heykeli süslemiyor mu bugün Giresun'un merkezini? Boğazlıyan’da yaptıklarından ötürü Osmanlı mahkemesi
tarafından mahkûm edilen kaymakamın itibarı bizzat Atatürk tarafından
iade edilip, çocuklarına maaş bağlanmadı mı? Abdi İpekçi’yi katleden,
Papa’ya suikast düzenleyen katilin, cezaevinden çıktığında “Malatya’da doğdu, Papa’yı da vurdu, helal olsun sana,
Mehmet Ali Ağca” şarkısı eşliğinde
karşılanması kulaklarımızda. Ogun
Samast’la kahramanlık pozu vermek
için yarışmadı mı polisle jandarma?
Yedi öğrenci genci boğarak öldüren
militanın, afla salıverildikten sonra
memleketi Elazığ’da konvoyla, davul
zurnayla karşılanması daha dündü."
Buraya kadar yukarıda Allah var tek
kelime haksız bir ithamda bulunmuyorsunuz. Ama ne oluyorsa bundan
sonra oluyor, İncil'in kapağını açıyorsunuz ve ilk iş kendi gözünüzdeki
merteği çıkardığınızı sanıyorsunuz.
Hal böyle olunca da ikinci adımı kardeşinizin gözündeki çöpü çıkarmak
için atıyorsunuz.
Ama siz yanılmış olmalısınız, gözünüzdeki merteği çıkardığınızdan emin
misiniz ? Çok acele ediyorsunuz kardeşinizin gözündeki çöpü almak için,
bir diğer yandan burnunuzun ucunu
göremiyorsunuz.
Siz diyorsunuz ki: "Peki acaba, bugün
Seferov’un
kahramanlaştırılmasına
isyan eden, olan bitene sert tepki gösteren Ermeniler’in katilleri yüceltme
konusundaki sicilleri nasıldır? Gönül
rahatlığıyla “Ermeniler bu konuda temizdir” diyebilir miyiz? Cevap vermeden önce, size Soğomon Tehliryan’ı
hatırlatırım. Talat Paşa, Ermeni soykırımının 1 numaralı faili de olsa, sokakta yürüyen bir adamın üzerine kurşun
yağdırmak kahramanca bir hareket
midir? Tehliryan’ın, kaçmadığı, suçunu inkâr etmediği halde, Ermeniler’in
katledilmesindeki sorumluluklarının
üzerini örtmek kaygısıyla hareket eden
Alman makamları tarafından cezasız
bırakılması, onu kahraman yapmaya
yeter mi?" (1)
Size soruyorum peki ama neden bu kadar kendinizi zorluyorsunuz ?
Empati kurmaya çalışıyorsunuz ama
okurun yazınızdan çıkardığı sonuç
tüyler ürpertiyor. Korkunç bir cesa-
Sizin bu kendinden son derece emin
düsturunuzu anlayamıyorum ama geride sadece kemikleri kalmış milyonlarca Ermeni'ye bakınca Tehleryan'ı
gayet iyi anlıyabiliyorum. Tehleryan
çıkarıldığı mahkemede, davanın ilk
günü verdiği ifade şöyle:
"Avukat Gordon: Sanığa, kendini niçin
suçlu görmediği sorusunu sormak istiyorum ?
Başkan, soruyu sanığa sordu.
Sanık: Vicdanım rahat, kendimi suçlu
hissetmiyorum.
Başkan: Vicdanınız niye rahat ?
Sanık: Bir insan öldürdüm ama katil
değilim.
Başkan: Vicdan azabı çekmediğinizi
mi söylüyorsunuz ? Yani kendinizi suçlu bulmuyor musunuz ? Ama şu soruyu
da kendinize sormak zorundasınız: Talat Paşa'yı öldürmek istemediniz mi ?
Sanık: Bu soruyu anlamıyorum. Onu
öldürdüğümü söyledim ya.
Başkan: Planlayarak mı ?
Sanık: Hayır, planlayarak değil.
Başkan: Onu öldürme fikri ne zaman
aklınıza düştü ?
Sanık: Olaydan iki hafta önce, katliam görüntülerinin hatıraları yüzünden
kendimi çok kötü hissediyordum. Annemin cesedini gördüm. Sonra ceset
ayağa kalkıp bana doğru yürümeye
başladı. Annem dedi ki bana: Talat'ın
burada olduğu seni hiç ırgalamıyor.
Oğlum filan değilsin sen." (2)
Buyur buradan yak. Soğomon Tehleryan Ermeni soykırımına karışmış
kızılbaş - sayfa 31 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
herhangi bir askeri, köylüyü, Kürt,
Türk ya da Çerkes herhangi bir suçluyu öldürmüyor, tüm bu katliamları planlayan, halkı çöle süren adamı,
Talat Paşa'yı cezalandırıyor. Burada
Tehleryan'a katil yaftası yapıştırmak
için, hele onu Talat ve Seferov'la aynı
cümlede anmak için yeterli bir bulgu
yok. Ama tam aksi bir durum var, siz
hiç kendinize soruyor musunuz Tehleryan başka ne yapabilirdi ? Ben soruyorum ve dönüp Rafael Lemkin'e
baktığımda herhangi bir cevap veremiyorum kendime.
Rafael Lemkin'in sizin de bildiğiniz
bir anısını tekrar hatırlayalım. Eminim beni düşündürdüğü kadar sizi de
düşündürüyordur Lemkin'i şoke eden
bu olay. Şöyle ki: "Lemkin profesörlerinden biriyle davayı tartışırken,
Talat'ın eylemlerinden dolayı yargılanıp yargılanamayacağını sordu. Profesör, Talat'ın tutuklanıp yargılanmasını gerektirecek hiç bir uluslararası
hukuk kuralı olmadığı cevabını verdi:
"Bir kümes tavuğu olan bir çiftçi düşünelim. Adam tavuklarını öldürsün,
işi bu. Eğer sen müdahale edersen
başkasının hanesine tecavüz etmiş sayılırsın." Cevap Lemkin'i şoke etmişti: "Ama Ermeniler tavuk değil ki!"
Lemkin'e göre bu bir anlam taşımıyordu. "Tehleryan'ın bir kişiyi öldürmesi
suç ama zalimin bir milyondan fazla
insanı öldürmesi suç değil! En büyük
tutarsızlık burada." (3)
Siz diyorsunuz ki: "Bugün hâlâ, dünyanın herhangi bir köşesinde şu ya da bu
partiye mensup Ermeni gençler “Talat
Paşa’nın cebine leblebi (yani kurşun)
doldurduk” diyen şarkıyla eğleniyorsa;
beş yaşındaki çocukların, anadillerini
unutmasınlar, Ermeni akranlarıyla bir
araya gelsinler, kültürlerinden kopmasınlar diye gönderildikleri cumartesi okulunun duvarlarını Tehliryan’ın
veya bedenleri çift sıra fişeklikle çevrili fedailerin resimleri süslüyorsa,
“Başkaları barbardır ama Ermeniler
barışçı bir halktır” diye övünmek ne
kadar sahicidir?"
İyi ama neden ?
Neden Seferov'un insanlığın gözlerinin içine baka baka işlediği cinayet sizi
Ermenilerin barışçıl bir halk olmakla
övündükleri sonucuna götürüyor ?
Seferov bir cinayet işliyor, yetmiyor bir
ikincisini işlemeye kalktığında yakayı
ele veriyor. Ve mahkemeye çıkarıldığında Gurgen Markaryan'ın Azerbaycan bayrağının üzerine pislediğini,
kendisini taciz ettiğini söylüyor. Ve netice sizin de bildiğiniz gibi Seferov'un
yalan söylediğinin belgelenmesi oluyor.
İşte bunun için ben sizi anlamakta olağanüstü zorluklar çekiyorum ve anlayabilmek için sorular soruyorum. Nasıl oluyor bu ?
Ermeni fedaisi Ermeni köylüsünü ya
da en son Karabağ'da olduğu gibi bütün
bir halkı katliama karşı savunmaya geçiyor. Bunun tam karşısında Talat Paşa
gibi, Aliyev gibi devletlülerin cinayet
işlemeye azmettirdiği Seferov'lar var.
Peki buna rağmen nasıl oluyor da kurbanın cezalandırdığı katil ile katilin 65
balta darbesiyle canını aldığı kurban
"aslında" aynı şeyi yapmış oluyor?
Bunu sizin izah etmeniz gerekiyor.
Ermeniler, Türk ve Azeri toplumları
tarafından "komitacı" olmakla, çeşitli
"barbarlıklar" yapmış olmakla suçlanıyorlar.
Bu ırkçı, tarihi tersine çeviren söylemle mücadele edenlere neden böyle bir
cevap verme gereği duyuyorsunuz?
Ben sizin master tezinizi henüz okuyamadım, sadece bir kaç pasajını biliyorum bu değerli çalışmanızın. İnsan
hakları aktivisti, yazar Ayşe Günaysu,
Taşnaklar Türklere Güvenmemekte
Haksız Mı? başlıklı yazısında sizin
master tezinizden alıntılar yapıyor.
Siz diyorsunuz ki: "Vahan Papazyan
anılarında anlatır. Meclisi Mebusan’da
Serengülyan ile Papazyan’ı İttihatçı lider ve Meclis Başkanı Ahmet Rıza karşılar. Papazyan, Serengülyan’ı, “dağlardan inen bir fedai” olarak tanıtır.
(Hatırlatmadan geçmek olmaz: Resmi
söylemin “komitacı” diye adlandırmayı çok sevdiği Ermeni savaşçılar o zaman yaygın olarak Ermeni “devrimci/
ihtilalci”ler, ya da “fedai”ler olarlak
adlandırılırdı.) Ahmet Rıza, meclis
başkanı, bu sözlere, “Ne güzel! Güvenilir dostlarımız meşrutiyetin kurumlarını savunmak için dağlardan inip
meclise geliyorlar” diyerek cevap verir. (Koptaş, s.63)
Taşnaksutyun’a duyulan güvenin bir
başka göstergesi de, Adana katliamlarında Taşnaksutyun’un parmağını arayanlara karşı Edirne mebusu
Rıza Tevfik’in sözleridir. “…bugün
Ermeniler’i fedaidir, yok bilmem nedir diye itham edemeyiz. Ermeniler’de
fedai vardır, ben gördüm onları, hakikaten hürriyet için canlarını feda ettiler ve hastanede bizim şühedamız [şehitlerimiz] için hizmet ettiler. Başka
türlü bir fedai bilmiyorum. Hürriyete,
bu kadar bizimle beraber hizmet eden
bir milleti ve bunca zulüm ve hakaret
gördükten sonra … büyük bir kabahatle itham edemeyiz.” (Rober Koptaş, s.
64)." (4)
Ve siz tüm bunlara rağmen hala diyorsunuz ki: “Başkaları barbardır ama Ermeniler barışçı bir halktır” diye övünmek ne kadar sahicidir?"
Peki ama neden ?
Öyle zannediyorum ki tezinize geri
dönüp tartışmaya oradan başlasanız
çok daha hayırlı bir iş yapmış olacaksınız. Sizin açınızdan ne kadar tartışılır bilmiyorum ama Ermeni fedailerini
barbarlaştırmadan önce dönüp Ahmet
Rıza'nın, Rıza Tevhik'in söylediklerine bir daha bakmak yararlı olur gibime
geliyor. Ne oluyor, neden bir eşik aşılıncaya kadar Ermeni fedaisi olumlanıyor da sonrasında şeytanlaştırılıyor
bunun üzerinde daha fazla düşünmekte yarar var.
Abdulhamid rejiminin bir darbeyleİttihat ve Terakkinin eline geçtiği geçiş
döneminde Ermeni fedaisi bulunmaz
nimet, çünkü henüz Jön Türk rejimi
pekişmemiş, güçlenmeli ve devleti
ele geçirmeli, bunun için de sırtını ne
kadar sağlam duvarlara dayarsa o kadar iyi. Ve bu amaçla Ermeni fedaisi
olumlanıyor, burada bir zaman hesabı
var, İttihat ve Terakki istediği gücü
elde ettiğinde kendi mantığına göre
Ermeni fedaisine ait olduğu gömleği
giydiriyor, onu şeytanlaştırıyor. Bu aslında bir şekliyle bugüne kadar da akıp
gelen kirli bir ırmak. Her zamanın "iyi
Ermeni"si ve "kötü Ermeni"si hazır ve
nazır. Kimi zaman iyi Ermeni’ye yakıştırılan kalıp "Evet efendim, tamam
efendimcilik," kimi zaman "hak, hukuk istemeyiz, zaten hakkımız olanı
alıyoruz" gibi sözler, kimi zaman da
Musa Dağ da Kırk Gün gibi kitapları
toplu bir törenle kilise avlusunda yak-
kızılbaş - sayfa 32 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
tırmak. Kötü Ermeni de fedai gibi, ne
zaman ki çıkıp gaspedilen haklarımız
var almak isteriz diyor , ondan "şeytanı ve hırçını" yok. Diaspora Ermenileri
bunun şamarını en çok yiyenler.
Üzülerek söylüyorum ama gazeteniz
muhabirleri de kimi zaman bu haksızlığa kapı aralayabiliyorlar. Örneğin
Esra Elmas'ın 'Sao Paulo’dan Urfa’ya
bir eve dönüş hikâyesi' yorum yazısı
bu tip bir yazı. Şöyle diyor Esra Elmas:
"Şahinyan’ın yolu uzun ve aradığı pek
çok şey var… Fakat Türkiye’deki yaygın korkunun aksine, izini sürdüğü
şey, geri almak üzere bir ev ya da toprak parçası değil." (5) Şimdi siz bu başlığa ve bu cümleye güler misiniz ağlar
mısınız, bir eve dönüş hikayesi, yok
edilmiş bir ev ve toprak parçası ama
kesinlikle geri istenmiyor.
Peki ama neden ?
Yaygın korku Şahinyan'a gaspedilmiş
evini ve toprağını geri vermiyorsa o
korkuyu beslemenin anlamı nedir ?
Neden sürekli egemen olanı nazarı itibara almak zorundayız, yoksa bu Esra
Elmas'ında mı korkusu aynı zamanda,
hal böyleyse daha kötü değil mi ? Hangi yüzleşmeden bahsedilebilir böyle
bir ortamda ?
Benzer bir söylemle William Saroyan'
ın Ödlekler Cesurdur kitabına, Aziz
Gökdemir'in 2001 yılı baskısı için yazdığı önsözde de karşılaşıyoruz. Şöyle
yazıyor Aziz Gökdemir "Tabi vatan
sevgisini ancak dışlayıcı, kovucu, hükmedici baglamlarda düsünebilenler,
"yüreği bu topraklardaydı" deyişini
rozetini taşıdıkları tarafa göre "gözü
bizim toprağımızdaydı" ya da "bizim
davamızın adamıydı" seklinde algilamakta ısrar edebilirler." (6)
delice, çılgınca ve saplantılıdır. O aşşağılık herif, geçmişi geri getirmek için
ağlar ve bu tam bir deliliktir. Bitlis'e
gelince, bu şehir hertürlü beklentinin
ötesindedir. On yıl önce oradaydım ve
oradan ayrılmak istemiyordum. Ancak
orası bize ait değil. Bizim, fakat şimdi
başkaları sahiplenmiş. Bizim olacağı
ve oraya geri döneceğim günlerin özlemini çektim." (7)
" ht t p://w w w.a go s.c om .t r/m a k a le.
php?seo=kiminin-kahramani-kimininkat ili&det ay =307"&H Y PER LI N K
" ht t p://w w w.a go s.c om .t r/m a k a le.
php?seo=kiminin-kahramani-kimininkatili&detay=307"detay=307
Şimdi bu satırlarda ki Saroyan bizim
dediği tarafın adamı olduğunda ona ne
diyecek Aziz Gökdemir, o da "kötü Ermeniymiş" mi ?
3) Rafael Lemkin'in Ermeni Soykiırımı Dosyası, V. Yeğhiayan/ L. Fermanian, Belge Yayınları Sayfa 9-10
Peki ama neden ?
Şimdi tüm bu olan bitenden sonra, tekrar sizin yazınıza dönersek siz şöyle
bir öneri de mi bulunuyorsunuz ? Aynayı kendi yüzümüze tutalım ki, karşımızdakilere de ayna da yüzlerinin
aldığı hali görebilmelerini önerelim ?
İyi ama soykırım planlayıcısının cezalandırılmasıyla, düpedüz ırkçı bir cinayeti eşitlemek adalete ulaşmayı daha
da zorlaştırmaz mı, adalet duygusunu
hiçleştirmez mi?
1) Rober Koptaş, Kimin Katili, Kimin
Kahramanı:
h t t p : / / w w w. a g o s . c o m . t r / m a k a l e . p h p?s e o =k i m i n i n - k a h r a m a n i kiminin-katiliHYPER LI NK
2) Talat Paşa Davası, Tutanaklar, Doğan Akhanlı, Belge Yayınlar, Sayfa
30-31
4) Ayşe Günaysu, Taşnaklar Türklere
güvenmemekte haksız mı ? http://www.
sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.
php?K a r t No = 54 0 02H Y PER LI N K
"http://www.sesonline.net/php/genel_
sayfa_yazar.php?KartNo=54002&Yaz
ar=Ay%26%23351%3Be+G%FCnaysu
"&HYPERLINK "http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Ka
rtNo=54002&Yazar=Ay%26%23351%
3Be+G%FCnaysu"Yazar=Ay%26%233
51%3Be+G%FCnaysu
5) Esra Elmas, Sao Paulo’dan Urfa’ya
bir eve dönüş hikâyesi: http://www.
a g o s . c o m .t r / h a b e r. p h p?s e o = s a o p a u l o d a n - u r f a y a - b i r- e ve - d o n u s hikyesiHYPERLINK
http://www.
a g o s . c o m .t r / h a b e r. p h p?s e o = s a o p a u l o d a n - u r f a y a - b i r- e ve - d o n u s -
Aziz Gökdemir'e deşaşmamak elde değil. Gökdemir Aras Yayıncıliğın William Saroyan dizisi editörü. İyi ama
Aziz Gökdemir yayına hazırladığı kitapları okumadan mı matbaaya gönderiyor, yoksa Saroyan'ın kötü olduğuna
mı inanıyor da onu iyileştirme gereği
duyuyor ?
Saroyan anlatıyor: "Bitlis kaybımızın
bir nevi abidesi haline geldi. Oraya geri
dönmek gibi neredeyse psikopatça bir
his var içimde. Tracy'nin Kaplanı kitabımdaki, bir kaybı giderme duygusu
palu - harput 2. cildini bizden temin edebilirsiniz.
posta ücreti de dahil fiyatı 50 € sipariş için
[email protected]
kızılbaş - sayfa 33 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
CHP "Savaş Karşıtları"nın Maskesini Düşürdü!
Güney Kürdistan’a operasyon konusunda Hükümete verilen yetkiyi bir
yıl daha uzatan Başbakanlık tezkeresi
CHP, MHP ve AKP’nin oylarıyla kabul
edildi. Son bir haftada iki ayrı tezkere
Meclise geldi; Biri Suriye, diğeri de
Güney Kürdistan ile ilgiliydi. Güney
Kürdistan ile ilgili olan tezkere yıllardır yürürlüktedir ve bu konuda bir yıl
daha uzatma kararı alma noktasında
hiçbir sıkıntı yaşamadı Hükümet.
AKP öncesinde var olan ve AKP ile
devam eden “Kürdlere operasyon” tezkerelerine başta CHP olmak üzere tüm
partiler tereddüt etmeden hep “evet”
demişlerdir.
11.10.2012 Perşembe günü (dün), Güney Kürdistan’a operasyon konusunda
Hükümete verilen yetkiyi bir yıl daha
uzatan Başbakanlık tezkeresi CHP,
MHP ve AKP’nin oylarıyla kabul edildi.
Son bir haftada iki ayrı tezkere Meclise geldi; Biri Suriye, diğeri de Güney
Kürdistan ile ilgiliydi. Güney Kürdistan ile ilgili olan tezkere yıllardır yürürlüktedir ve bu konuda bir yıl daha
uzatma kararı alma noktasında hiçbir
sıkıntı yaşamadı Hükümet. Sadece
BDP Milletvekillerinin ret oyu verdiği
tezkereye, CHP tereddüt etmeden evet
dedi.
Aynı CHP Suriye konusundaki tezkereye en sert tepkiyi göstermiş ve Kemalist Sol ile BDP’yi de yedeğine alıp
sokaklara dökülerek “barış havarisi”
kesilmişti.
“Savaş karşıtlarının” samimi olmadıklarını sadece ve sadece Ortadoğu’da
statükonun Kürdler lehine değişme
olasılığından korktukları için “barış
havarisi” kesildiklerini yazdık.
“Kemalist/Faşist Cepheden "Savaşa
Hayır" Mitingi” http://www.nasname.
com/tr/11423.html
Ve “Savaş Çığırtkanlarının "Savaş
Karşıtlığı" Oyununda Figüran Olmak!”
http://www.nasname.com/
tr/11424.html başlıklı değerlendirmemizde bu sahtekarların sadece Kürdlerin ulusal haklarına kavuşma ihtimalinden korktukları ve faşist Esad’ı
korumak amacıyla “savaş karşıtlığına”
soyunduklarını belirterek, iyi niyetli,
samimi, hümanist insanların bu savaş
kışkırtıcılarının taktıkları “barış maskesine” aldanmamaları gerektiğinin
altını çizdik.
Kürd/Kürdistan düşmanlığının belirleyici rol oynadığı ve Kemalistlerin baş
rol oynadığı bu çirkin “barış oyununda” Kürdlerin de figüran olarak yer alması tam bir trajedidir. BDP’nin HDK
adıyla tamamen Kemalist sola teslim
olduğu ve Kürd/Kürdistan düşmanlığı
yapan cephede utanmadan yer aldığı
gerçeğine rağmen Kürd politik çevrelerinin sessizliği, Kürdler adına yaşanan trajediye utancı (utanmazlığı) da
eklemiş durumdadır.
CHP ve diğer Kemalistlerin başrol oynadığı “savaş karşıtları” cephesinin
kirli amacını ortaya koyan değerlendirmemiz üzerinden henüz bir hafta
bile geçmeden doğrulanmış olması
bizi sevindirmiyor; Kürd politik çevrelerinin ve basınının hâlâ bu oyuna karşı onurlu bir tepki göstermemesi onlar
adına bizi fazlasıyla utandırıyor.
Dün CHP ile kol kola “Suriye Tezkeresine” hayır! deyip sokaklara dökülenler, Güney Kürdistan’a yönelik tezkereye evet diyen CHP ile birlikte çifte
standart, iki yüzlülük ve Kürd/Kürdistan düşmanlığı konularında mahkum
oldular.
Güney Kürdistan’a saldırıya sessiz ka-
lanlar, dün Suriye için “bu benim savaşım değil” diyorlardı. Peki Güney
Kürdistan’a saldırı senin savaşın mı?
Saddam, Esad ve yarın da İran Molla
rejimi söz konusu olduğunda “halklar
kardeştir” diye savaş karşıtlığına soyunanlar, özelde Güney Kürdistan genelde de Kürdler söz konusu olduğunda
kardeşliğiniz bitiyor mu?
Güney Kürdistan tezkeresi için neden
şimdiye kadar sokaklara dökülmediniz?
Güney Kürdistan’a yönelik operasyonları/saldırıları öngören tezkereye
BDP’nin ret oyu vermesi de, Kürdlerin
genel çıkarlarını düşündükleri için değil, PKK’ye yönelik operasyon(!) olduğu ve halkın tepkisinden çekindikleri
için taktiksel olarak ret oyu vermişlerdir. Çünkü her konuda ve her alanda
Kemalist Sol Cephe'nin aktif bir bileşeni olmakla BDP, Kürdlerin Ulusal
Hakları önünde engel olma noktasında tereddüde yer bırakmayacak kadar
açık bir tutum içindedir.
Kürd/Kürdistan düşmanlığını, savaş
karşıtlığı gibi insani değerlere sığınarak dışa vuranları bir kez daha lanetlerken, bu lanetli cephenin oyununa
sessiz kalanları da lanetliyoruz...
Barzan Boti
Kay nak:ht t p://w w w.nasname.com /
tr/11444.html
kızılbaş - sayfa 34 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Dersimli Ermeni’lerin
sorunları Avrupa’da dillendirilmiş oldu
Kara Vagon: Dersim-Kırım ve
Sürgün Fındık, Özgür
İstanbul, 2012 - Fam Yayınları
Turkish - 335 pages
ISBN - 9 7 8 6 0 5 5 2 9 3 0 1 7
Dersimli Ermeniler 29 Eylül Cumartesi günü Frankfurt’ta 20 km uzaklıkta bulunan Hannau kentinde bir araya geldiler. Konuşmacı katılımcılar Episkopos Karekin, Mihran Pırgiç Gültekin, Hovsep Hayreni,
Recep Maraşlı ve Mihran Dabağ, sanatçılar ise Mikail Aslan, Devrim
Kavallı, Cemil Koçgiri, Vardan Hovannisyan ve Emre Gültekin, yazar
ve sanatcı arkadaşlardan meydana gelmekteydi. Gecenin acılışı 1915 de
Soykırımda katledilenlerin anısına saygı duruşu ile başladı. İlk konuşmayı Episkopos Karekin yaptı. Konuşmasını Dersimli bir Ermeni’nin
anısıyla başladı ve etkinliğin önemiyle konuşmasını bitirdi. İkinci konuşmayı dernek başkanı Mihran Pırgiç yaparak, dernek faaliyetlerini
anlattıktan sonra Soykırımda katledilenlerin dışında kurtulan insanlarımızın nasıl bir travma yaşadıklarını kendi ailesinden örneklerle ve
yaşamadıkları insani haklarından bahsetti. Dersim’de yapmayı düşündükleri kilisenin projesini anlatarak, Dersim Ermeni’lerini anlatan bir
belgeselin çekime hazır durumda olduğunu belirtip, içinde bulundukları sıkıntıyı da dile getirmeye çalıştı. Hovsep Hayreni ise daha çok
Dersim’in Ermeni tarihini anlattı, özellikle Dersim’in eski dönemdeki
gibi özerk bir bölge olması ve öyle kalması arzusunu dile getirdi. Recep
Maraşlı ise geçmişte Dersim’de de haksızlıkların yapıldığını örneklerle
anlatmaya çalıştı. Mihran Dabağ ise öze dönüş için yapılanların çok
anlamlı olduğunu dile getirirken, geçmişte Diyarbakır’da yaşadığı haksızlıkları dile getirdi. Sanatçı arkadaşların müzik dinletisinden sonra program planlandığı gibi saat 23.00’te bitirildi. Geceye katılanlar
arasında dikkati çeken durum, Amerika, Kanada, İsveç ve Fransa’dan
katılımın olmasıydı. Almanya’daki Dersimli Ermeni’lerin katılımı
maalesef yeterli değildi, katılanların ise ilgisi bayağı yüksekti. Sonuç
itibarı ile derneğimiz hedefine ulaşmıştı, tüm Avrupa’da Dersimli Ermeni’lerin sorunları dillendirilmiş oldu.
Dersim Ermenileri İnanç ve Sosyal Yardımlaşma Derneği Başkanı
Mihran Pırgiç Gültekin / Akunq.net
kızılbaş - sayfa 35- sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
HEMŞİN VE HEMŞİNLİ ERMENİLER,
1914-1921 YILLARINDA HEMŞİNLİLER,
PONTUS VE ERMENİSTAN
meniydi.
1914-1921 YILLARINDA HEMŞİNLİLER, PONTUS VE ERMENİSTAN
Ermeni ve Ortadoğu Tarihi profesörü,
California
1914–1921 yılları arasındaki dönem,
Pontus’un Çoruh Nehri vadisinden
Trabzon, Gümüşhane ve Samsun şehirlerine kadar olan bölgede ikamet
eden Hemşinli Ermeniler için büyük
önem taşımıştır. Hemşin nüfusu birkaç
kuşak önce İslamlaştırılmış olmasına
rağmen, Hıristiyan Hemşinlilerin çoğu
dinlerini koruyup öz vatanları olan
Hemşin yaylaları ve Kara-Dere’den
(Sürmene çevresinde) Batıya göç edip
Trabzon, Ordu ve Çarşamba bölgelerinde çok sayıda köyler kurmuşlardı.
Birinci Dünya Savaşı kisvesi altında
gerçekleştirilmiş olan 1915 Soykırımı
esnasında Müslüman Hemşinliler tehcir ve katliamlara maruz kalmamışken Hıristiyan Hemşinliler Osmanlı
İmparatorluğu’ndaki tüm Ermenilerin
kaderini paylaşmışlardır. Bazı bölgelerde Müslüman Hemşinli önderler Hıristiyan Hemşinlilere destek vermeye
kalkmış ve bazı verilere göre Ermeni
fedailere katılıp Türk silahlı kuvvetlerine karşı koymayı denemişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya
Savaşı’nda mağlup olup, Jön Türkler
Ekim 1918’de yurt dışına kaçtıklarında
Pontus bölgesi ve bölgenin son derece
karmaşık etnik-dini nüfusunun geleceğiyle ilgili ciddi sorunlar ortaya çıkmıştır.
Prof. Riçard G. Hovhannisyan
Samsun’da 10 000 olmak üzere yaklaşık 60 000 Hemşinli ve Hemşinli olmayan Hıristiyan Ermeni yaşamaktaydı.
Hemşinlilerin dili ve gelenekleri, genelde insanların zorlukla geçindikleri
taşrada korunmuştu. Her bir köyde küçük bir kilise veya şapel olmasına rağmen IX. yy. sonlarına kadar okulları
bulunmamaktaydı.
Trabzon Vilayeti ve Canik Sancağı
Ermeni nüfusun sadece bir kısmının
Hemşinli olduğu sahil şehirleri, daha
müreffeh ve gelişmiş durumdaydı.
Trabzon’daki ilk Ermeni Okulu IX. yy.
başlarında açılırken ilk gazete 1850
yıllarında yayınlanmıştır. Bölgede Ermeni Katolik ve Protestan cemaatler
de meydana gelmiş ve Ermeni Apostolik kilisesi ile ciddi çatışmalar yaşanmıştır.
Karadeniz kıyı bölgesi, Lazistan’dan
Tireboli (Tirebolu) ve iç kısımlara,
Dıbebelik ve Gümüşhane’ye kadar
olan bölge 1864 yılından itibaren idari
açıdan Trabzon Vilayeti’ne bağlanmıştı. Batı kıyıları ise, merkezi Samsun
liman şehri ile Canik Sancağı olarak
belirlenmişti. Bu uzun ve dar koridor
bünyesinde XX. yy. başlarında Trabzon
ve çevresinde 15 000, Gümüşhane’de
2 500, Tirebolu’da 800, Giresun’da 1
500, Ordu’da 5 000, Ünye’de 2 000,
Ermeniler, bölgenin ekonomik hayatında önemli bir rol oynamaktaydı.
Trabzon’un tüm ticaret ve zanaat kolları Ermenilerin elinde bulunmakta
Samsun’daki tütün ve un üretimi ise
Ermenilerin tekelinde sayılırdı. Trabzon ve Samsun, Ermeni sancaklarından Bitlis, Van, Erzurum, Amasya,
Tokat ve Sivas ile İran’a giden ve gelen
kervanların limanları olduklarından
dolayı buradaki aracılar, bankerler ve
yabancı şirketlerin tercümanları da Er-
XIX. yy.da birbirini takip eden reform ve baskılar dönemi, 1890’larda
zirveye ulaştı. II. Abdülhamit, 1878
San Stefano ve Berlin antlaşmalarına
istinaden hükümeti güçlendirecek ve
imparatorluğu kurtaracak reformları uygulamak yerine kandırmacaya
ve katliamlara başvurdu. Bu durum,
Osmanlı İmparatorluğu’nda kökten
sosyoekonomik ve siyasi değişimler
gerçekleştirebilmek amacı güden ve
özellikle de Ermeni halkının ferdi ve
toplu gelişmesini gerçekleştirebilmeyi
amaç edinen Hınçak partisi (1887) ve
Ermeni Devrimci Federasyonu (1890)
gibi, Ermeni savunma birliklerinin kurulmasına yol açtı.
1894 yılındaki Sasun katliamlarından
sonra Sultan Abdülhamit, Avrupa devletlerinin baskıları sonucunda reformları ilan etti diğer taraftan da Ermenilere bir ders vermek istedi. Reform
programının kabulünün Avrupalılara
ilan edilmesiyle eşzamanlı olarak,
Ekim 1895’te Trabzon’da katliamlar
başlayıp sonraki haftalar ve aylarda
kıyı boyunca Rize’den Sasun’a ve Ermeni Yüksek Platosu’na kadar Ermenilerin yaşadığı yüzlerce köy ve kente
ulaştı. Her yerde Ermenilere saldırılıyor, erkekler öldürülüp, kuruluşlar talan edilip, dükkânlar ateşe verilerek
Ermeniler sefalete terk ediliyordu.
Trabzon’daki Britanya konsolosunun
raporu, 8 Ekim 1895’te boru sesi ile
başlamış olan vahşetleri anlatmaktadır. “Sokaklarda yürüyen habersiz
insanlar kurşunlandı. Dükkânlarının
kapısında oturan erkekler başlarına
veya kalplerine yöneltilen kurşunlarla
anında yere devrildi… Bazılarını öldürene kadar bıçakladılar… Bu korkunç,
insanlıkdışı katliam kesintisiz beş saat
sürdü… Daha sonra ateş sesleri sustu
ve yağma başladı. Çarşıdaki, Ermenilere ait tüm mağazalar yakıldı, bu alçak ve hunharca savaşın galipleri ise
elde ettikleri ganimetle seviniyorlardı.
Kumaş ve pamuk balyaları ve her çe-
kızılbaş - sayfa 36 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
şit mal, hiçbir engellemeyle karşılaşmadan, saatler boyunca talancıların
evlerine naklediliyordu. Amaçlarının,
mümkün olduğu kadar çok Ermeniyi
iflas ettirip bu şehirden kaçırmak olduğu apaçıktı. Görüldüğü gibi, polis
ve askerler açıkça bu vahşete destek
vermekteydi ve silahlı insanların arasına karışarak, onları durdurmak için
en ufak bir harekette bulunmadıklarını
görüyorduk”.
Birinci Dünya Savaşı
Bu darbeye rağmen Hemşinliler, “Hürriyet, eşitlik, adalet” sloganlı 1908 Jön
Türk devrimi sonucunda yeni bir iyimserlik dönemine girip eğitim, siyaset
ve kültür hayatını tekrar faaliyete geçirdiler, fakat bu durum uzun sürmedi.
Kısa zamanda devrim başarısız olup İttihad ve Terakki Komitesi’nin aşırı şovenist kanadı 1913 başlarında iktidarı
ele geçirdi. Ardından, 1914 Şubatında
Rusya, Büyük Britanya ve Fransa’nın
da desteğiyle, Osmanlı hükümetine
son bir reform planı kabul ettirdi. Bu
reform planının önemli noktalarından
biri, gerekli değişimleri uygulayabilmek amacıyla, Avrupalı denetçiler
kontrolünde iki büyük Ermeni eyaleti
oluşturmaktı. Bu karara göre Trabzon
Vilayeti, Sivas ve Erzurum vilayetleriyle birleşip iki Ermeni eyaletlerinden
birini oluşturacak, böylelikle Pontus
ile Ermeni Yüksek Platosu arasındaki
bağ sağlanacaktı.
İkinci eyalet Harput, Diyarbakır, Bitlis ve Van vilayetlerden oluşacaktı.
Lâkin 1914 yazında Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Osmanlı
İmparatorluğu’nun birkaç ay sonra
Alman İmparatorluğu’nun müttefiki
olarak savaşa katılmasıyla, Osmanlı
İmparatorluğu’nda Ermenilerin can ve
mal güvenliğini sağlayacak olan meşru
reformların son ümitleri de boşa çıktı.
Enver, Talat ve Cemal paşaların yönetimindeki Jön Türk hükümeti reform
projesini iptal ettiğini ilan ederek Ermeni sorununu Ermeni nüfusun imhası
sayesinde çözmeye karar verdi.
Nisan 1915’te, silah saklamak gerekçesiyle Trabzon’da Ermeni toplumunun
önde gelenleri tutuklandı. Ardından, 11
Haziran’da, kırktan fazla Ermeni yönetici yargılama gerekçesiyle Samsun’a
gönderilip yolda katledildi. İki hafta
sonra, 26 Haziran’da hükümet, Trab-
zonlu Ermenilerin tehcir edilmesiyle
ilgili resmi kararı ilân etti. Bu kararı
değiştirme veya hiç değilse uygulamayı ertelemeyle ilgili tüm başvuru ve ricalar sonuçsuz kaldı. Pontus’un yıkımı
başlamıştı. İtalyan konsolosu Gorini,
emirlerin merkezi hükümetten geldiğini ve bu durumun birçok kereler teyit
edildiğini yazmaktadır. “Konsolosluk
müdahale edip hiç değilse kadın ve çocukları kurtarabilmeyi denemekteydi.
Bazı tavizler elde etmemize rağmen
bunlarda hiç biri uygulanmadı, çünkü İttihad ve Terakki Komitesi şubesi
müdahale etmekte ve İstanbul’dan yeni
emiler gelmekteydi”.
1 Temmuz’da ile kervan şehirden
çıktı, bunu 3 ve 5 Temmuz’da ikinci
ve üçüncü kervanlar takip etti. Temmuz sonlarında Tranzon’dan tehcir
edilmiş Ermenilerin sayısı 10 000’e
ulaşmıştı. Bahtsızların bir kısmı gemilere yüklenip denizde boğduruldu,
büyük kısmı ise yaya olarak dağlardan
Gümüşhane’ye doğru yön aldı. Dağlara
sığınabilen erkeklerin küçük bir grubu
haricinde, Trabzon Vilayeti ve Canik
Sancağı’ndaki Ermenilerle meskûn
tüm şehir ve köylerdeki insanlar aynı
kaderi paylaştı.
Tehcire maruz kalan Ermenilerin sefil
görüntüleri İtalyan konsolosu Gorini
üzerinde silinmez bir izlenim bırakmıştı, “Ne yiyor ne içiyordum, sinir
gerginliği ve tiksintiden muzdariptim.
Bu savunmasız ve suçsuz insanların
kitlesel imhasını görmenin ıstırabı çok
korkunçtu.
Ermeni sürgünlerin grupları konsolosluğun kapısı ve pencereleri yakınından
geçerken yardım diliyorlar fakat ne
ben, ne de başkası bir şey yapamıyorduk. Şehir ablukadaydı. 15 bin kişilik
tam teçhizatlı ve silahlı ordu, binlerce
polis ajanı, çeteler ve İttihad ve Terakki komitesi üyeleri her şeyi kontrol altına almışlardı.
Acı ve gözyaşları, intiharlar ve korkudan ani ölümler, birden çıldıranlar,
yangınlar, kurbanların kurşunlanmaları, evler ve bahçelerin vahşice aranmaları, tehcir yolunda her gün yüzlerce ceset, zorla İslamlaştırılmış veya
diğerleri gibi tehcire maruz kalmış
genç kadınlar, ailelerinden veya Hıristiyan okullarından zorla koparılmış ve
Müslüman ailelere teslim edilmiş veya
yalınayak ve bir tek gömlekle yüzlercesi gemilere yüklenip Karadeniz’de
yahut Değirmen Dere’ye boğdurulmaya götürülen çocuklar…
İşte, Tranon’daki benim son ve silinmez hatıralarım bunlardır. Bir ay
geçtikten sonra dahi ruhumun ızdırap
çektiği ve çıldırdığımı zannettiğim hatıralar bunlardır”.
Antant Devletleri’nin (Rusya, Büyük
Britanya ve Fransa) gizli anlaşması,
Osmanlı İmparatorluğu’nun gelecekteki kaderiyle ilgili olarak Ermeni Yüksek Platosu’nun doğu kısmı ve Trabzon
Vilayeti’nin büyük kısmının Rusya’ya
bağlanmasını öngörmekteydi.
1916 baharında Rus ordularının bu bölgelere sarkması Van, Muş, Erzurum
ve Erzincan’ın fethiyle sonuçlandı.
Aynı zamanda, Nisan ayında General
Leakhov’un birlikleri Rize, Sürmene,
Of ve Trabzon’a girdi. Bunun sonucunda Ermeni fedailer dağlardan inip
Müslüman evlerinden çok sayıda Ermeni kadın ve çocukları toplayabildiler. Bu çalışmalara Rusya ve Kafkasya’daki Ermeni hayırsever kuruluşları
destek vermekteydi. Kurtarılanlar Batum ve Soçi arasında veya Kırım Yarımadası’ndaki liman şehirlerine götürülüyorlardı. Bu süre zarfında bazı
Hemşinli önderler Ermeni kökenlerine
dönme konusunda ilgi göstermekteydi
ve bu bölge Rusya etkisi altında kalmış
olduğu takdirde büyük bir ihtimalle
Hemşinliler tekrar Hıristiyan Hemşinlilere dönüşürlerdi.
1917 yılı Rus devrimi ve bunun neticesinde Rus ordularının Kaf kas cephesini terk etmesiyle durum aniden değişti.
Tiflis’teki, Güney Kaf kasya Komiserliği ve Seym’in, Trabzon ve Lazistan
cepheleri ile ele geçirilmiş Erzurum,
Bitlis ve Van bölegelerini elde tutma
teşebbüsleri başarısız oldu. Rus ordusunun terk ettiği yolları tutmaya
çalışan az sayıdaki Gürcü ve Ermeni
güçleri Türk silahlı kuvvetleri ile eşit
değildi. 1918 yılı Şubat sonunda Sovyet Rusya, Almanya ve müttefikleri ile
barış görüşmeleri yaparken Türk ordusu Trabzon’u yeniden ele geçirdi.
Daha sonra Sovnarkom (Sovyet Halk
Komiserliği) 3 Mart 1918 Brest-Litovsk
antlaşmasına göre Kars, Ardahan ve Batum ile birlikte tüm Batı Ermenistan’ı
kızılbaş - sayfa 37 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Osmanlı İmparatorluğu’na teslim etti.
Türk ordusu Batum’a ulaşırken, diğer
birlikler tüm Batı Ermenistan’ı işgal
edip Kars Vilayetine ve Tiflis ile Yerevan vilayetlerinin batı bölgelerine
girdiler.
Türk hükümeti, ancak Ermenilerin bu
kayıpları sonucunda, Mayıs 1918’de
Erivan çevresinde oluşturulmuş küçük
Ermenistan Cumhuriyeti’ni tanımaya
razı oldu. Bu kırılgan devlet, Osmanlı
ve Alman imparatorluklarının Antant
güçlerine yenilmesi sonucu biraz nefes
alana kadar son derece güvensiz şartlar altında varlığını korudu. Osmanlı
orduları Transkafkasya’dan çekildiklerinde tüm Yerevan Vilayeti ve Kars
Bölgesi’nin büyük bir bölümü Ermenistan Cumhuriyeti’ne dahil oldu.
Ermenistan Cumhuriyeti ve Pontus
Müttefik güçlerin Birinci Dünya Savaşında elde ettiği galibiyet Ermeni halkı
için yeni ufuklar açmıştı. İttifak devletleri yöneticileri, Ermeni halkının
yeniden yapılanması ve yeniden hayat bulmasıyla ilgili vaatler ve Ermenilerin artık hiç bir zaman Türklerin
zorbalıklarına maruz kalmayacaklarına dair garantiler vermişlerdi. Dünyadaki tüm Ermeniler, müttefiklerin
açıklamalarının Ermeniler için bağımsız veya özerk devlet kurma ve Batı
Ermenistan’ın altı vilayetleri olan Van,
Bitlis, Diyarbarkır, Erzurum, Harput
ve Sivas’ın, hatta belki de Kilikya’nın,
Akdeniz limanlarıyla birlikte, birleştirileceğine yol açtığına inandılar.
Erivan yönetimi, Avetis Aharonyan’ı
Paris Barış Zirvesi’ne Ermeni taleplerini sunmaya göndermeye hazırlanırken Ermenistan Konseyi bu talepleri,
Karadenize çıkışı olan bir Doğu Ermenistan (Rusya Ermenistanı) ve Batı
Ermenistan (Türkiye Ermenistanı)
olarak formüle etti. Pontus bölgesinde
Ermenilerin azınlık olmalarına rağmen, bu bölgenin de yeni Ermenistan
Cumhuriyeti’ne eklenmesi ekonomik
açıdan gerekliydi.
Gürcistan Cumhuriyeti, Ermeni taleplerine karşı çıkıp, Trabzon vilayetinin doğu kısmı olan Lazistan’da zorla
İslamlaştırılmış Gürcülerin ikamet
ettiğini ve onların anayurtlarıyla birleşme gerekliliğini açıkladı. Ermenilerden daha çok sayıda olan Pontus
Yunanlıları’nın büyük bir kısmının
Ermeni devletine tabi olmak istememeleri daha ciddi bir itiraz idi. Liderleri başepiskopos Krizantos, Paris
Barış Zirvesi’ne başvurarak, ayrı bir
Yevksin Pontus devleti oluşturulma
ricasında bulundu. Fakat gerçekte oradaki nüfusun çoğunluğu ne Hıristiyan
Ermeniler, ne de Yunanlılar olup, -her
ne kadar Laz, Hemşinli, Türk, Kürt ve
diğerleri gibi etnik-dil gruplarına bölünmüş olsalar da- Müslümanlardı.
Ermenistan temsilcisi Avetis Aharonyan ve Batı Ermenilerini temsil eden
Poğos Nubar Şubat 1919’da Paris’te
müttefik devletleri yöneticileri nezdinde bulunduklarında, Baltık Denizi’ne
açılan Danzig Boğazı’nın yeni Polonya
devletine verildiği gibi Ermenistan’a
da Trabzon’un verilmesini talep ettiler. Yunanistan başbakanı Elefterios
Venizelos’un, Yunanistan’ın Trabzon hakkında hiçbir talebi olmadığına dair açıklamaları ve böylelikle
Ermenistan’ın ekonomik gelişmesini
bu topraklar üzerinden sağlamasını
kabul etmesi, Ermeni temsilcilerini
teşvik etmişti. Venizelos, Ermenilerin
Pontus bölgesine mümkün olan en geniş çaplı özerklik verecekleri vaatleriyle yetinmekteydi.
Poğos Nubar’ın telkiniyle Avetis
Aharonyan’ın, Kilikya Bölgesini de
birleştirmekle ilgili Ermeni taleplerini genişletmeye razı olması günümüz
bakış açısından gerçek dışı gibi görünüyor olsa dahi, aslında bu rüyanın
Amerika ve Britanya’nın gizli barış
ön planlarına uyduğunu belirtmek gerekir. Osmanlı İmparatorluğu’yla barış antlaşması imzalaması konusunda
danışmanlık sorumluluğu, dışişleri
bakanı Lord G.N. Curson yönetimindeki Britanya hükümeti Doğu İşleri
Komitesi’ne verilmişti.
Komite, Küçük Asya’da bir Türk
Devleti’nin kurulması fikrine taraftar
olmakla birlikte, bu devletin sınırlarının Karadeniz Samsun’dan Akdeniz
Selevkia’ya (Silif ke) kadar uzanan
çizginin doğusuna yayılmamasını
önermekteydi. Giresun-Sıvas-Mersin
çizgisinin doğusuna düşen ve karışık nüfusa sahip bölgeler ayrılarak,
tarihi ismi olan Ermenistan olarak
anılmalıydı. Ermeni Devleti’nin Batı
sınırının Trabzon ve Tirebolu arasında Karadeniz’e çıkışının olması öngö-
rülmekteydi. Memorandum’a eklenen
haritada Ermenistan Ordu’dan Toros
Dağları üzerindenAkdeniz’in Kilikya
kıyılarına kadar uzanmaktaydı. Daha
sonra, Doğu Komitesi, Trabzon, Batum, Poti ve hatta Bakü’nün serbest
liman bölgelerine dönüştürülmesini
önerdi.
Paris Barış Zirvesi’nin, Amerikan heyeti Batı Asya Dairesi de Ermenistan’ı,
doğu sınırı Transtoros Dağları olacak
olan, gelecekteki Türk devletinden
ayırmayı tavsiye etmekteydi. Profesör
William Westerman’ın yönettiği bu
daire, Ermenistan’ın Transkafkasya
bölgelerinin de Osmanlı İmparatorluğu Ermeni vilayetlerine birleştirilmesi gerektiğini belirtmekteydi. Bu yeni
devletin Batı ve Güney sınırları zaten
doğa tarafından Transtoros ve Toros
Sıradağları sayesinde belirlenmişti.
Böylelikle Ermenistan, Kilikya’dan
Trabzon çevresine, Kars, Ahıska,
Ahalkelek ve Yerevan’a kadar uzanmaktaydı. Korkunç katliamlar ve tehcir ile Ermenilere yönelik tarihi adaletsizlik ortamında, bu durumda kendi
kaderini kendi belirlenme hakkının
liberal yorumlanması gerektiği kaydedildi. Ermenistan, Milletler Cemiyeti
tarafından mandaya sahip bir ülke himayesi altına alınacaktı.
Daha sonra, Amerikan King Crane
Komisyonu 1919 yazında İstanbul,
Kilikya ve Sürye-Lübnan-Filistin’i ziyaret ettikten sonra, Ermenilerin aşırı taleplerinin çoğunluk ilkesini ihlâl
ettiği hakkındaki kaygılarını açıkladı. Komisyon, Ermenilerin kendi çıkarları uğruna, devletlerinin, Rusya
Ermenistanı ve Rus ordularının 1916
yılında işgal ettiği Doğu Vilayetleri ile
yetinmesini önerdi. Bu durum, bu denli küçük bir Ermeni Devleti’nin dahi
Hemşinlilerin bölgesini, Trabzon şehri
ve limanına kadar içereceği anlamına
gelmekteydi.
Müttefiklerin çekilmesi
Ermenistan’ın geleceğine ilişkin bütün
bu programların gerçekleşmesi ve denize çıkış müttefiklerin, o topraklardan Türk silahlı kuvvetlerini çıkarma
kararlılığı ve kabiliyetine bağlıydı.
Daha önemlisi ise, Birinci Dünya Savaşından sonra Türk yöneticilerini
kaplamış olan kadercilik ve kötümser-
kızılbaş - sayfa 38 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
lik, yerini savaşkan lider Mustafa Kemal Paşa’nın, Türk halkına yeni ilham
verdiği yeni hayata bırakmıştı. O, irade
ve kurnazlığıyla Ermeniler ve Yunanlılara toprak tavizlerini engelleyen bir
direniş teşkil etmeye muvaffak oldu.
1919 yazında Erzurum ve Sivas Müslüman önde gelenlerinin toplantısında
Kemal, Türk devletinin doğal sınırlarının tüm Doğu Vilayetleri’ni ve
Trabzon’u içerdiğini iddia etmekteydi.
Türk milliyetçileri, müttefik devletlerin Türk vatanlarıyla ilgili tüm parçalama teşebbüslerini reddetmekteydi.
Müttefik Devletler arasındaki gergin
rekabet ve Kemalist hareketine darbe vurmak için silahlı güçler gönderme isteksizliği 1919 yılında Ermeni
Sorunu’nda geri adım atılmasına yol
açtı. Doğu vilayetlerinde Türk ordusunu silahsızlandırmak ve katliamlardan
kurtulmuş göçmenleri vatanlarına geri
getirmak için Ermeniler tarafından
müttefiklere yapılan tüm başvurular
olumsuz sonuçlandı. Dahası, ABD’nin
Ermeni mandasını kabul etmediği ve
Türkiye ile barış antlaşması hazırlanmasına katılmak istemediği belli oldu.
Amerikalılar Avrupa’ya sırtlarını çevirip “mutlu izolasyon” dönemine girdiler. Başkan Woodrow Wilson, Amerikan Kongresi’ni Ermeni mandasını
kabul etme veya hiç değilse Almanya
ile Versail antlaşmasını tasdik etme
konusunda ikna edemedi. Versail antlaşması, 1919 Haziran’da imzalanıp
eski sömürge ülkeleri – yeni devletlere
yönelik gelişmiş devletler tarafından
himaye veya mandaları tasdik eden
Milletler Cemiyeti konvensiyonunu
içermekteydi.
İngiliz, Fransız ve İtalyan liderleri,
ABD’nin katılımından yoksun olarak
hem İstanbul’daki resmi Türk hükümetini, hem de Angora’daki (Ankara)
muhalif Kemalist hükümetini rahatlatmaya yönelik bir politika benimsediler. Türkleri Konstantnopolis’ten (İstanbul) ve kalan Avrupa topraklardan
çıkarmayla ilgili ilk düşüncelerinden
vazgeçip, Kilikya bölgesinin de Türk
hâkimiyeti altında kalmasını kabul
ettiler. Ermenistan sınırlarının da küçültülüp Transkafkasya’da var olan
Ermeni devleti toprakları ve Türkiye
Ermenistanı’nın eski vilayetlerinin
doğu kısmını içine alması kararlaştırıldı. 1920 yılı başlarında İngiltere Dı-
şişleri bakanı Curson’un sözlerine göre
Ermenistan’ın kompakt olacağı ve sorunun, bu devletin büyük veya küçük
olmasıydı.
Şubat 1920 Londra görüşmelerinde
Curson, Akdeniz’e çıkacak olan Büyük Ermenistan fikrinin artık olanaksız olduğunu kabul etti. Şimdi artık,
Erzurum kale-şehrinin ve Trabzon
limanının Ermenistan’a ait olup olmaması gerekliliği tartışılmaktaydı.
Bölge nüfusunun büyük bir kısmının
Gürcü Müslümanlardan oluşmuş olmasına rağmen Lazistan üzerinden
denize çıkış elde etmesi için bu liman
Ermenistan’a verilecekti. Batum da
serbest liman olarak öngörülmekteydi.
Fransa dışişleri bakanı Phillipe Berteleau Ermenistan’ın İşviçre’den örnek
alıp Karadeniz limanlarını kullanmak
için demiryolu bağlantısı ve ticari ayrıcalıklardan faydalanmasını önerdi.
İngiltere hükümeti iç yazışmalarından
anlaşıldığı üzere Dışişleri bakanlığı,
Trabzon’un Ermenistan’a bağlanması
fikrine sıcak bakmaktaydı. V.S.Child,
bu hususu, “Trabzon’u içeren Ermenistan kompakt, komple ve bağımsız bir
ekonomik birim olur ve sempatilerini
bize yöneltir. Bu durum, devlet için
gelişen bir gelir kaynağı olur, milli
bilincin güçlenmesine yardımcı olup
Batum veya başka bir yabancı limanla ilgili anlaşma hakkı sağlayamaz…
Trabzon üzerinden deniz çıkışla ilgili
Ermenistan’ın ne etnik, ne de tarihi bir
talebi yoktur ve bu bölgenin eklenmesi sadece ekonomik fayda sağlamaya
yöneliktir. Fakat bu faydanın büyük
olduğuna eminim ve Trabzon gibi bir
şehre sahip olmanın (Trabzon, coğrafi
açıdan Ermenistan’ın doğal limanıdır),
bu devletin istikrarı, birliği ve gelişimi için her hangi bir bölgeye sahip olmaktan daha fazla fayda sağlayacağına
eminim” olarak açıklamaktaydı.
Bu ve diğer sorunların incelenmesi ve bu konuda önerilerin sunulması
için Londra Konferansı, “Ermenistan
Komisyonu”nu kurdu. Aharonyan,
Nubar ve diğer ilgili taraflarla görüşmeler ve mülâkatlardan sonra komisyon, Şubat sonunda önerilerini sundu. Trabzon’u Ermenistan toprakları
dâhilinde görmek her ne kadar arzu
edilen bir durum ise de, Ermeniler,
tüm bölgelere tekrar yerleşmelerine
imkân vermeyecek bir şekilde imha
edilmiş olduklarından dolayı benzer
bir çözüm gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Trabzon’un Ermenistan’a bağlanması stratejik açıdan Ermeni Yüksek
Platosu’nu elde tutmaya ve savunmasını sağlamaya yardımcı olabilirdi, fakat
siyasi ve etnik açıdan bunun gerçekleştirmek imkânsızdı. Ermenistan’a
verilecek olan bölgenin, Ermenilerin
kısa bir süre içinde burada çoğunluğu sağlayabilmeleri açısından küçük
olmalıydı. Türklere kalan toprakların
Trabzon ve Tirebolu arasında kalan
kısmı güvenlik açısından silahlardan
arındırılmış olmalı ve Trabzon’daki
tüm istihkâmların ortadan kaldırılması gerekmekteydi. Böylece, Ermenistan sınırı Trabzon ve Erzurum vilayetleri sınırındaki Pontus Dağları’ndan
güneye, Bayburt, Muş, Sasun, Bitlis
ve Van’a uzanacaktı. Ermenistan’ın,
denize çıkış talebi Çoruh Nehri vadisinden, Kars-Ardahan-Artvin çizgisi
üzerinden demiryolu veya karayolu inşa etmekle sağlanacaktı. Batum
ise uluslar arası serbest bölge olacaktı. Lazistan’ın da özerk bölge olarak Ermenistan’a bağlanması ihtimal
dâhilindeydi. Lazların, Gürcüleri sevmediği ve mümkün olduğu kadar hür
olmayı yeğledikleri belirtilmekteydi.
Benzer bir çözüm Ermenistan’a Bayburt, Rize ve Of‘taki küçük limanlara giden yollardan faydalanma imkânı
vermekteydi. Tüm bunlara ek olarak
Ermenistan, Erzurum veBayburt’tan
Trabzon’a özel transit imtiyazlarından
faydalanıp bu liman üzerinden ihracat
ve ithalat için garanti altına alınmış
transit hakkı elde edebilirdi.
Amerikan etkeni
ABD, barış sürecinden geri çekilmesine rağmen, Ermeni yanlısı lobinin
baskıları altında Avrupalı müttefiklerinden yeni kurulan Ermeni Devletine
karşı mümkün olduğu kadar eliaçık olmalarını talep etmekteydi.
Mart 1920’de, Senato, Versail antlaşmasını onaylamayı ikinci defa
reddettiğinde, dışişleri bakanı Banebridge Colby, Ermeni halkının
meşru taleplerini tanıma “özellikle
de Ermenistan’a serbest ve engelsiz
denize çıkış imkânı verme” çağrısı
yaptı. Sadece Lazistan’la ilgili verilen özel hakların Ermenistan’a benzer
bir çıkış sağlayamayacağını belirtmekteydi. Trabzon’un, her zaman için
kızılbaş - sayfa 39 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Ermenistan’dan geçen yolların çıkış
noktası olmuş olduğunu ve başbakan Venizelos’un Pontus Yunanlıları
adına bu şehrin Türkiye’den ziyade
Ermenistan’a birleşmesinden yana
olduğunu hesaba katarak, Birleşik
Devletler’in, Avrupalı müttefiklerinden Trabzon’u Ermenistan’a vermeleri
konusunda ısrar etmekte olduğunu belirtmekteydi.
Nisan 1920’de, İtalyan San Remo tatil beldesinde müttefikler görüşmelerine devam ederken Washington’a,
bağımsız Ermeni Devleti kurma yönündeki duygularına katıldıklarını ve
Ermenistan’a ihtiyaçları ve ileri dönemlerdeki gelişmesine gerekli olan talep edilen bölgeleri vermek arzusunda
olduklarını, fakat Birleşik Devletler’in,
Türk ordularını uzaklaştırma konusunda yardım edemeyip Ermenistan’ın güvenliğini sağlayamadığından dolayı,
yeni kurulan Ermenistan Devleti’nin
çok büyük bölgelere sahip olmasının
elverişli olmadığını bildirdiler. Ermenilere azami olarak Batum üzerinden,
ayrıca Lazistan’ı (Trabzon’un doğusu)
Ermenistan’a bağlayarak ve Trabzon
limanında transit hakları ve imtiyazlara sahip olma sayesinde denize çıkış
verilebilirdi.
Müttefiklerin San Remo görüşmeleri
esnasında Britanya dışişleri ve savaş
bakanlıkları arasında önemli görüş
ayrılıkları ortaya çıktı. Lord Curson
Erzurum’u Ermenistan’a verme taraftarıydı, savaş bakanı Winston Churchill ise buna karşıydı. Erzurum’u veya
Trabzon’u Ermenistan’a vermenin
doğurabileceği sonuçların sorumluluğundan kurtulmak için başbakan
Lloyd George kurnazca bir manevra
yaparak 24 Nisan 1920 tarihinde, dört
doğu vilayetleri olan Trabzon, Erzurum, Bitlis ve Van’da Ermenistan’ın
sınırlarını belirleme konusunda ABD
başkanı Wilson’a, hakem rolünü üstlenmesi ricasıyla başvurdu.
Osmanlı İmparatorluğu’yla gelecekte
yapılacak barış anlaşmasında ABD’nin
bu dört vilayetlerde önerdiği sınır düzenlemesini Türk Devleti önceden kabul etmeye mecbur oluyordu.
Her ne kadar şaşılacak olsa da başkan
Wilson 17 Mayıs’ta müttefiklerin bu
davetini kabul etti.
Dışişlerinin bu sorunu incelenmesi
ve öneriler sunması için uzmanlardan
oluşan bir grup hazırlanması için birkaç hafta gerekliydi.
10 Ağustos 1920’de, Sevr Antlaşması’nı
imzalamak üzere Osmanlı hükümeti
heyeti Paris’e davet edildi. Bu antlaşmanın 89. maddesi “Türkiye, Ermenistan ve antlaşmayı imzalayan tüm
devletler, Amerika Birleşik Devletleri
başkanının Türkiye ve Ermenistan arasında Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis
vilayetlerinde sınırların belirlenmesi
konusunda ve bu konudaki vereceği
tüm kararlarını kabul etmekte, ayrıca, Ermenistan’ın denize çıkışını ve
belirtilen sınırlara bileşik tüm Türk
bölgelerinin silahlardan arındırılması
konusundaki talimatlara uymayı kabul
etmektedirler”.
Bu esnada, William Westerman başkanlığındaki Amerikalı uzmanlar
grubu başkanın verdiği görevi yerine
getiriyordu ve 28 Eylül 1920’de (Sevr
Antlaşması’nın imzalanmasından altı
hafta sonra) dışişlerine raporunu sundu. Heyetin açıklamasında, önerilerin
hazırlanmasında coğrafi, ekonomik ve
demografik kriterlerin göz önüne alındığı belirtilmekteydi. Ermeniler için
öngörülen bölge, talep edilenin yarısından da azdı, fakat son aylarda vuku
bulan gelişmeler bu düzenlemeleri
yapmayı zorunlu kılmıştı.
Heyet, Ermenistan’ın denize çıkışıyla ilgili birkaç olanağı incelemeye almıştı. Çoruh Nehri vadisi üzerinden
Batum’a giden yol sadece eski Rus İmparatorluğu bünyeside bulunmuş olan
bölgeler için ticari yol niteliğindeydi,
bu ise ülkenin içinde bulunduğu siyasi
istikrarsızlık ortamında şüpheliydi.
Batıda, Lazistan kıyıları boyunca iki
küçük liman vardı, Of ve Rize, fakat
buraların sert iklim şartları ve son derece kötü rıhtım olanakları yüzünden
bazı aylar süresince taşımacılık duruyor, ayrıca ülke içlerine giden uygun
yollar da yoktu.
Başkan Wilson’un yaklaşımını göz
önünde
bulundurarak
komisyon
Ermenistan’a denize çıkış imkânı sağlamak için, ne şehirde ve ne de vilayette Ermenilerin etnik çoğunluğa sahip
olmamalarına rağmen Trabzon’un Ermenilere verilmesi gerektiği sonucuna
vardı.
Ekonomik ihtiyaç kesin ve karar verici
nitelikteydi. Trabzon limanından doğrudan Bayburt ve Erzurum’a giden kervan yolu boyunca demiryolu inşa etme
konusundaki herhangi bir projenin aşılamaz zorluklarla karşılaşacağından
dolayı, denizi Ermeni Platosu’na bağlayan tek yaşam yolu olarak Tireboli’ye
(Tirebolu) kadar uzayan Kelkit Çayı
vadisini Ermenistan’a bağlamak gerekmekteydi.
Bu bölgelerle ilgili Türk ve Yunan
talepleri ise “üç vilayetlerdeki Van,
Bitlis ve Erzurum’daki Kürt, Türk ve
Ermeni nüfusun çıkarlarına istinaden
ikincil olarak kabul edilmeliydi”.
Bu sebeple Trabzon ve Tireboli (Tirebolu) Ermenistan’ verilmeli ve Türk
tarafında sınır bölgesi yaratma vasıtasıyla silahlardan arındırılmalıydı.
Heyetin önerdiği sınırların son şekli Ermenistan’a Trabzon ve Erzurum
vilayetlerinin (Erzurum şehri dâhil
olmak üzere) büyük kısmını, ayrıca
Van ve Bitlis vilayetlerinin üçte ikisini bırakmaktaydı. Ermenistan sınırı
Tireboli (Tirebolu) ve Giresun arasında başlayarak Pontus Dağları üzerinden Gümüşhane’den batıya ve ŞebinKarahisar’dan doğuya düşen Kelkit
Nehri’nin çıkış noktasına varmaktaydı. Böylelikle, Trabzon’un batısında
bulunan Kelkit Çayı vadisi Ermenistan
Cumhuriyeti bünyesinde bulunduğundan ve Trabzon ve Lazistan’ın diğer
liman şehirleri sayesinde denize çıkışı
sağlanmış olacağından dolayı Ermenistan için özel liman ve transit ayrıcalıkları yaratma konusunda bir çalışma
yapmaya gerek kalmıyordu.
Sonuç
1920 yılının Eylül sonunda rapor dışişleri bakanlığının eline geçmiş olmasına rağmen, başkan Wilson’un bu
talimatları müttefiklere ulaştırması iki
ay sürdü. Bu arada, müttefiklerin ne bu
talimatları, ne de Sevr anlaşmasının
farklı birçok bölümlerini gerçekleştirmeyecekleri belli olmuştu. Mustafa
Kemal’in Sovyet Rusya’dan aldığı desteğin ve daha sonra, ortak emperyalist
düşmanlara karşı sunulan Sovyet silah
ve para yardımının tam da Trabzon ve
Lazistan’ın küçük limanları üzerinden
almış olduğu ise Ermeniler için acı bir
alay niteliğindeydi.
kızılbaş - sayfa 40 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
1920 yazında Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet, Sovnarkom’un (Sovyet Halk Komiserliği) desteğini almak ve antlaşma imzalamak amacıyla
Moskova’ya geldi.
Kaçak Gençtürklerden Enver ve Cemal paşaların yapmış olduğu ön çalışmalardan faydalanan Bekir Sami, 24
Ağustosta imzalanacak olan SovyetTürk antlaşması taslağı konusunda başarılı görüşmelerde bulundu
Antlaşmanın ilk maddesi, iki taraftan
herhangi birine baskı altında yapılacak
hiçbir antlaşmayı veya dikte edilecek
konuyu iki tarafın da tanımamasını
öngörmekteydi.
Rusya, özellikle Milli Ankara Hüküme
ti’ni Türkiye’nin tek temsilcisi olarak
tanımakta ve bu yönetim tarafından
onaylanmamış tüm uluslar arası anlaşmaları, örneğin Sevr Antlaşması’nı,
meşru kabul etmeyeceğini taahhüt etmekteydi.
Taslak, Sovyet askeri ve mali yardımlarıyla ilgli gizli eklerle birlikte heyet üyesi Ali Kemal Bey vasıtasıyla
Tuapse’den Lazistan’a gönderildi.
Ali Kemal, Eylül ortalarında antlaşma
şartlarını Ankara’da bulunan Mustafa
Kemal’e telgrafla iletti ve var olan Ermenistan Cumhuriyeti’ne karşı Türk
tarafından yapılacak askeri hareketlerin başlaması durumunda Rusya’nın
müdahale etmeyeceği konusunda garanti verdi.
Ancak bu iyi haberleri aldıktan sonra
Kemal, General Kazım Karabekir komutanlığındaki on beşinci kolorduya,
Sevr Antlaşması ve bu antlaşmanın
taleplerine yönelik etkili bir cevap olarak, Kars’a girip Ermeni ordusunu kırma emri verdi.
1920 yılının Eylül sonunda Ekime kadar devam eden kısa süreli ErmeniTürk savaşı esnasında Avrupa’nın
Ermeni yanlısı çevreleri müttefiklerin veya Yunan güçlerinin, Trabzon’a
yönelen Türk güçlerin ileri hareketini
durdurmak amacıyla denizden çıkarma yapılması için rica ediyorlardı.
Benzer çağrılar Milletler Cemiyeti’nin
salonlarında yankılanıp bazı Batı gazetelerinde de yer bulmalarına rağ-
men herhangi bir fiili adım atılmadı
ve yenilmiş Ermenistan hükümetine,
bugün hukuk dışı olan Aleksandrapol
Antlaşması’nı imzalayarak, yönetimi
Sovyetlere teslim etme suretiyle elde
kalanı kurtarmaktan başka çıkar yol
kalmamıştı.
Bu sayede, Osmanlı topraklarıyla ilgili
tüm Ermeni talepleri ortadan kalkıyor
ve Rusya Ermenistanı’nın da yarısı elden gitmiş oluyordu.
Sovyet Askeri-Devrimci Komitesi, Ermenistan Cumhuriyeti’nin son hükümetiyle yaptığı anlaşmaya Yerevan’da
ihanet ettiğinden, Sovyet Rusya’nın
taahhütlerini yerine getirip Türk ordularını savaş öncesi mevzilerine dönmeye zorlayacağı ümidi de kısa zamanda
söndü.
Mustafa Kemal, müttefikleri ve
Sovnarkom’u birbirine düşürüp, her
bir taraftan kendi için azami yararlar
sağlayarak muzaffer gidişatına devam
etti.
1921 Mart ve Ekim aylarında Sovyetlerle imzalanan Moskova ve Kars antlaşmalarıyla Türk milliyetçilerinin başarıları zirveye ulaştı.
Batıda, Ekim 1921’de Kilikya bölgesiyle ilgili olarak Fransa-Türkiye antlaşması imzalandı, 1923 Temmuzunda
ise Lozan Antlaşması. Bu antlaşma
Sevr Antlaşması’nı geçersiz kılmaktaydı. Ermeni Sorunu Lozan’da ayak-
lar altına alındı, çünkü Lozan’da artık
ne Ermenistan, ne de Ermeni kelimesi
geçiyordu.
Üç yıl süren Türk-Yunan çatışması ve
İzmir şehrinin ateşe verilmesinin ardından, 1922 yılında toplumların karşılıklı takas edilmesi Hıristiyan Pontus’un
yeniden dirilmesiyle ilgili tüm rüya ve
projelere son noktasını koydu. Yunan
toplumu zorla Yunanistan’a yerleştirildi, hayatta kalan Hemşinli Ermeni
nüfus ise Karadeniz’in Doğu ve Kuzey
kıyılarına geçerek Sovyet sisteminin
ekonomik ve ideolojik baskısı altında
benliğini ve yaşam şeklini tekrar canlandırmaya çalıştı.
Diğer taraftan, Müslüman Hemşinliler, milli-dini kimliklerine geri dönme
imkânından mahrum olarak, kendilerini devletin asimilasyon politikasının
beklediği, Türk gerçekliğinin yeraltına
geçtiler.
Herne kadar Kemalist rejim Türkleştirme alanında genel olarak başarıya
ulaşmışsa da Hemşinliler tamamen yok
olmadılar ve günümüzde Kürt, Türkmen, Laz, Alevi ve diğer etnik grupların benlik sorunu gündemdeyken
Hemşinlilerin Ermeni tarih-kültür, dil,
hatta dini köklerine tekrar dönme ve
araştırma imkânları yeni cazip ufuklar
açmaktadır.
Kaynak:
http://www.network54.com/
Forum/677257/
kızılbaş - sayfa 41 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
12 EYLÜL’ÜN ORTAK VİCDAN
ARAYIŞINDA BİR ERMENİ DEVRİMCİ:
LEVON EKMEKÇİYAN
12 EYLÜL’ÜN ORTAK VİCDAN
ARAYIŞINDA BİR ERMENİ DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN
Birkaç yıl önce mahpusanede okuduğum “O Şafağın Atlıları-12 Eylül
İdamları” adlı bir kitapta, 12 Eylül
faşizmiyle, onun devamındaki süreçte
gerçekleşen siyasi idamlar hakkında
sunulan bilgilerde, idam edilenler arasında Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu-ASALA üyesi Ermeni devrimci Levon Ekmekçiyan’ın
da varolması gerekirken hiçbir yerde
hatırlanmayışına duyduğum insani
tepkiyle “UNUTULAN” ADAM(1)
başlıklı bir makale yazmıştım.
Makalemde sözkonusu kitap dışında
SESSİZLİK(2) başlıklı bir başka yazıda, 12 Eylül rejiminin idam ettiği
Ermeni devrimcinin ölümsüz anısını
rencide eden, hakkında haksızca sarfedilen, yaralayıcı bulduğum ifadeleri
de eleştirmiş ve kendilerini solcu olarak tanımlayan kesimlere yönelttiğim
sitem dolu sözümde en ufak bir bilgi
sahibi bile olmadıkları konular hakkında nasıl fikir sahibi olabildiklerine
şaşırdığımı belirtmiştim.
Bundan 30 yıl önce, 7.ağustos.1982
günü Ankara Esenboğa havaalanında ASALA tarafından yapılan askeri
operasyonla ilgili, geniş kitlelere belki
de ilk defa ulaştırılan önemli bilgiler
içeren makalem sonrası değişik basın-yayın organlarında duyarlı birçok
dürüst insan tarafından kaleme alınan
çok değerli yazılar yayınlandı.(3) Tabu
olarak kabul edilen konu ilk kez açıkça
konuşuldu, tartışıldı, değişik websitelerin interaktif forumlarında birbirinden değişik görüşlere sahip her ulustan yüzlerce insan Ermeni devrimciye
yapılan haksızlığı kınayan kısa yazılar
yazdı, yorumlar yayınladı. Bunlardan
en kayda değer olanları, bittabi onunla
aynı dönem cezaevinde bulunmuş eski
politik tutukluların ulaştırdığı değerli
bilgiler ve çok insani, duygusal anılar
da yer alıyordu. Tüm bunları ateşleyen
ilk kıvılcım olma talihsizliğine sahip
“O Şafağın Atlıları-12 Eylül İdam-
Sarkis Hatspanian
ları” adlı kitabı yayınlayan BELGE
Yayıncılık’ın sahibi değerli aydın Ragıp Zarakolu’nun Evrensel gazetesinde yayınlanan(4) yazısında “12 Eylül
idamlarından konuşulurken atlanan
bir ismi, hepimizin bir ayıbı olarak
anmak istiyorum: Levon Ekmekçiyan” sözleriyle neredeyse herkes adına
özür dileyen bir ifadesinin varolması,
“UNUTULAN” Ermeni devrimcinin
sadece hatırlanmaya değil, aynı zamanda lâyık olduğu itibarının da iade
edilmeye başlanmasının ilk adımı sayılırdı.
Günlük yaşamın hemen her alanında,
Ermeni’nin küfür olarak kullanıldığı
ve soyumuza karşı düşmanlığın tahammül edilemez boyutlara vardırıldığı, toplumun tüm katmanlarında
ırkçı-dinci fikirlerin yaygın olduğu
«T.C.» koşullarını oldukça yakından
tanıdığımızdan, Levon Ekmekçiyan’la
ilgili kuşkusuz olumlu olarak adlandırılacak bu süreci, şaşkınlık ve memnuniyet karışımı bir yeterlilik duygusuyla
karşılamıştık. Ne yazık ki bu duyguları
lâyıkıyla yaşamamız oldukça kısa sürdü; Ermeni devrimcinin, özellikle toplumun ilerici, demokrat, aydın sayılan
kesimlerince daha ilk günden hakettiği
ilgiye 30 yıl geç kalınmış olsa da, en
büyük usta tarih nezdinde lâyık olduğu itibarın iadesine doğru, belki biraz fazla ürkekçe ama emin adımlarla
gidildiğinin şahidi oluyorken, O yeni
bir “unutma”nın daha kurbanı oldu.
Tarihe not düşmek için belirtmek gerektiğine inandığım utanç verici bu
davranışta bulunanlar, ille de “tarih tekerrürden ibarettir” sözünü doğrularcasına, yıllar öncesinde olduğu gibi, bu
kez de SOL gösterip, SAĞ vuran sözde
“devrimci”lerdi.
Tüm 78’li neslin mirasına sahiplenme iddiasındaki bu örgütlenmenin, 12
Eylül faşizminin barbarlığını topluma sunmak amacıyla, askeri darbenin
32.inci yıldönümünde açılacağını bildirdiği “Utanç Müzesi”nde fotoğrafları ve özgeçmişlerinin sergilenmesi
planlanan devrimci mağdurlar içerisinde yer verilmeyen TEK ama TEK
İNSAN, 12 Eylül faşizminin idam ettiği yiğit Ermeni Levon Ekmekçiyan’dı.
Fakat ortada, kimilerinin sandığı gibi
bir hafıza-i beşer sorunu yoktu, aksine
yapılan çok bilinçli bir reddetmeydi !
UTANÇ verici bu duruşun sebebiyse
(!), kendini devrimci adlandıran sözkonusu örgütün, Ermeni devrimci hakkında faşist cuntanın 30 yıl önce elinde avucundaki tüm olanakları seferber
ederek aylarca uygulamaya koyduğu
yalan makinesine dayanarak, binbir
hile ve hıyanetle gerçekleştirmeye
yeltendiği sahtekârca propagandayı
kaynak olarak kabul etmesi, tek kelimeyle yani, kendi duruşunu düşmanı
ilan ettiği faşist cuntanın alçakça yutturmacalarına endekslemesiydi. Değerli Fransız düşünürü Piere Teilhard
de Chardin’in «Belirleyici olan, her za-
kızılbaş - sayfa 42 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
man nereye bakıldığı değil nereden bakıldığıdır» sözünde özetlediği, Dersim
İsyanı lideri Seyit Rıza’nın “Zulûmdür,
günahtır, ayıptır !..” deyişine eşdeğer
bu davranışı ben, büyük bir UTANÇ
olarak niteliyorum.
Elimdeki 2005 yılında TDK tarafından Ankara’da yayınlanmış Türkçe
sözlüğün 2039.uncu sayfasında yeralan
UTANÇ kelimesine istinaden «Utanma duygusu, hicap, utanç duymak,
utanmak, utancından yere geçmek, çok
utanmak, utancından yerin dibine girmek, istenilen biçimde ve nitelikte olmama karşısında üzüntü duymak, aşırı
utanmak» diye yazıyor.
«Utanç duygusu»nun karşılığındaysa
pek kısaca, «İnsanın ruh dünyasında
oluşan utanma duygusu» yazılıyor.
Sözlüklerdeki anlamıyla «Onursuz sayılacak veya gülünç olacak bir duruma
düşmekten üzüntü duymak, korkmak,
mahçup olmak, sıkılmak, çekinmek»
anlamlarını taşıyan UTANMA kelimesinden türeyen UTANÇ kavramının, sayılan tüm bu özelliklerinden
bihaber, hem de Ankara’da, hem de
kendini devrimci adlandıran bir kuruluş olabileceğinden haberim olduğunda, tarih 2012 Eylül’ünün ilk haftasını
gösteriyordu.
Adı DEVRİMCİ 78’LİLER FEDERASYONU olan bir kuruluş, 12.Eylül.1980 faşizminin 32.inci yıldönümünde Ankara’da bir “Utanç Müzesi”
açılacağını duyuruyor ve orada “ONURUMUZDUR” başlığı altında faşist
cunta rejimi tarafından idam edilen
devrimcilerin fotoğraflarının bulunduğu ilanlarını, günümüz teknolojisinin
sunduğu olanaklardan yararlanarak
olabildiğince yayıyor, yaygınlaştırıyordu.
Şahsımın da o kuruluşun adında geçen
devrimci bir 78’li olması, hem de sözkonusu örgütün açmaya hazırlandığı
UTANÇ MÜZESİ gibi yerinde bir çalışmanın manen destekleyicisi olmam
mı beni doğrudan etkiledi bilmiyorum
ama, bundan iki yıl önce okumuş olduğum kitaptaki üzücü “unutma” olayının olumsuz etkilerini halen taşıyor
oluşumdan ileri gelen reflekslerim sayesinde, sözü edilen UTANÇ müzesinde, aynı rejimin başı tarafından meşhur “asmayalım da besleyelim mi ?”
sözleriyle işaret ettiği Ermeni devrimci
Levon Ekmekçiyan’ın da kısa biografisiyle, bir fotoğrafının bulunup-bulunmayacağını merak etmem, çok zaman
olduğu gibi, bu sefer de «T.C.» solcu-
larının sosyal-şoven tutumlarına rastlama bahtsızlığımla son buldu. Devrimci 78’liler Federasyonu tarafından
kamuoyuna haftalardır 12.Eylül.1980
faşizminin 32.inci yıldönümünde
Ankara’da açılacağını bildirdiği Utanç
Müzesi’nde Levon Ekmekçiyan yoktu,
olmayacak, anılmayacaktı !...
Rahmetli adaşım ve soydaşım, değerli
Sarkis Çerkezyan’ın daha 1960’lı yılların sonlarında haklı sitemine neden
olan, kendisini devrimci adlandıranlarca «Türk Migros»’u benzerliğiyle
yaratılan Türk Solu’nu pek yakından
tanıdığım halde, kendi kendime “şimdi
68’lerde değiliz ama, 21.inci yüzyılda bulunuyoruz artık” gibi içimdeki
BEN’i bile yanıltan bir düşüncenin etkisiyle, hemen bu kuruluşla ilgisi olan
bazı dostlarla ilişki kurarak, «Levon
Ekmekçiyan idam edilişinden 30 yıl
sonra, bir kere daha mı “unutuluyor”
acaba, durumla ilgili gerekli kişileri
uyarın da, Ermeni devrimcinin anısına
karşı bir ayıpta bulunmasınlar sakın !»
diye insani kaygımı bildirdim.
Birkaç gün sonra bahsini ettiğim dostlardan edindiğim yanıtlardan, “Devrimci 78’liler Federasyonu adlı kuruluşun Levon Ekmekçiyan’ı anmaya lâyık
bulmayışının bir unutma sonucu değil,
aksine bilinçli olarak ve yönetim kurulunda görüşülerek alınan karar gereği
ve onun ONURUMUZDUR başlığı altında idam edilen diğer devrimcilerle
yan yana anılmayacağını” öğrendim.
O dostlara, bana “iletilen bilgilerin
doğruluğu hakkında emin olabilmek
için ellerinde herhangi bir bilgi-belge
veya açıklama olup-olmadığını” sorunca, dostluk ve samimiyetlerinden
hiç kuşku duymadığım bu insanlardan
bazılarının üyesi oldukları kuruluş yöneticilerine aynı soruyla başvurduklarını, fakat belirgin bir yanıt edinmediklerini de öğrendim.
12 Eylül geldi-çattı ama, beklediğim o
güne kadar Utanç Müzesi’ni açan Devrimci 78’liler Federasyonu’ndan yazılı
herhangi bir açıklama gelmeyince, hiç
tanımadığım bu insanların yeğlediği
«kaçak döğüşme» yöntemine hiç alışık olmadığımdan, aynı gün, herhalde
Utanç Müzesinin açıldığı saatlerde olsa
gerek, Facebook sayfamda haftalardır
basın-yayın organlarına ulaştırdıkları
ve faşist cuntanın idam ettiği 17 devrimci insanın resimlerinin de bulunduğu ilana başlık olarak seçilen cümleyi
kopyalayarak, “12.EYLÜL.1980’DEN
32 YIL SONRA, KENDİNİ HALA
İLERİCİ, DEVRİMCİ, DEMOKRAT,
SOSYALİST, KOMÜNİST, VS. ZANNEDENLERE SORUM VAR: «12 EYLÜL’ÜN KAN ÇİÇEKLERİ.. SİZLERİ UNUTMAK İHANETTİR..
DE ASILAN ERMENİ DEVRİMCİ
LEVON EKMEKÇİYAN’I “UNUTMAK” UTANÇ DEĞİL MİDİR ?»”
sorumu yayınladım. (5)
Sosyal iletişim ağının sanal ortam koşullarında oldukça hızla yayılan bu sorunun, Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Çerkes, Elen, Zaza, Laz, Türkmen, Pomak,
Yezidi, Asuri-Süryani ve daha başka
halklardan da yüzlerce insan tarafından paylaşımlara layık görülmesinden
birkaç saat bile geçmemişken, yüzlerce kişiden edindiğim ve çoğunluğunda Devrimci 78’liler Federasyonu’nun
sosyal-şoven duruşunu mahküm eden
ifadelere paralel, kişisel terbiyemin
kaldıramayacağı seviyesizlikte, belden aşağı küfürlerle harmanlı, pek uygunsuz onlarca yazı ve yorumu silmek
amacıyla, tüm geceyi bilgisayarımın
önünde geçirmek zorunda kaldım. Ertesi gün Facebook moderatörlüğünden edindiğim bir yazıyla, Ankara ve
İstanbul’dan edindikleri birçok şikayete istinaden “halklar arası düşmanlık
tohumları eken ve ırkçılık yapan yazılar paylaştığım” gerekçesiyle, sayfamda yazı ve yorum yayınlama yasağım
olduğu kararıyla tanıştım ve aslı astarı olmayan şikayetlere karşı hemen
itirazda bulundum. Bu türden bir şikayette bulunma alçaklığını yapmaya
muktedir olanların kimlikleri hakkında herhangi bir bilgim olmadığından
da, ne yazık ki şimdi bile kiminle hesaplaşmam gerektiğinden bihaber bir
ruh halinin dayanılmaz ağırlığına tahammül etmek zorunda bulunuyorum.
Ne iyi ki Facebook sorumluları itirazımın acil incelemeye alınması sonrası,
hakkımda yapılan şikayetlerin asılsız
olduğunun anlaşılması sonucu benden özür dileyerek, sayfamı özgürce
kullanabilme hakkımı geri verdiler
de, kullanamadığım sayfam ve diğer
insanların paylaşımlarında, Devrimci
78’liler Federasyonu’nun ayıbı hakkında fikirlerini belirten yüzlerce insanın, biribirlerine çok yakın, hatta
ortak bile adlandırabileceğim duygu
ve düşünceleriyle tanışma olanağım
oldu. İsteyenler Facebook sayfamda
herkese açık ve 400’e yakın paylaşımı, 250 kere de güncelleştirilmiş olan
bu yazılarla(6) tanışabilirler tabii de,
ben bundan seneler önce, pek safça
kızılbaş - sayfa 43 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
salt “UNUTULAN” sandığım Ermeni
devrimci Levon Ekmekçiyan nezdinde,
şimdi bilinçli olarak yapılan bu utanç
verici davranış hakkında, çok somut
olgular temelinde yüksek sesle düşünmek ve onların anlaşılması doğrultusunda sağlıklı bir tartışma başlatmak
istiyorum.
Hamuruna daha ilk günden bol miktarda ittihatçı-milliyetçi maya karıştırılan, yani öncüllerinin Ermenilere
yapılan soykırım gibi İNSANLIĞA
KARŞI işlenmiş iğrenç bir suça bilfiil
katılarak veya suskun kalarak iştirak
etmiş, mazlum bir halkın binyılların
birikimi emeğinin yağmalanarak, ele
geçirilişine payidar olmuş, çalınanı
sanki hak edilmiş ve meşruymuş gibi
sorgusuz-sualsiz cebe indirmiş vicdan
ve maneviyat yoksunu bu mirasyedilerin ardılları olan nesillerin, uygarlaşma
ve siyasal bilinçlenme dönemlerinin
sonraki evrelerine bir göz atacak olursak, bahsini ettiklerimin hayvanlar
dünyasının rasyonellik yetisine sahip
tek üyesi insanı insanlaştıran değerlerden ne denli uzak bulunduklarının
şahidi oluruz.
1920 sonbaharında Bakü’de kurulan
TKP’nin önemli figürlerinden Mustafa
Suphi, Ethem Nejat, Salih Zeki Zor ve
daha birçokları İttihat ve Terakki ile
onun soykırımcı makinesi Teşkilat-ı
Mahsusa’nın üyeleri olmuşlardır.
Kuvay-ı Milliye Destanı’yla, Memleketimden İnsan Manzaraları’yla kendi
atatopraklarında boğazlanan masum
Elen ve Ermeni halklarının katlini
‘milli mücadele-emperyalizme karşı
ulusal kurtuluş savaşı’ yutturmacası
olarak sunmuş olması nedeniyle, tarih
sahtekârlığı yapan ve yalancılıkla suçlanması gereken Nâzım Hikmet de, İttihat ve Terakki üçlüsünün ‘Savunma’
Bakanı Enver Paşa’sının Turan-Türkistan cihadına gönüllü katılmak amacıyla birlikte Sovyetlere gittiği yoldaşı
Şevket Süreyya Aydemir de Türkçü
nasyonal-sosyalistlerdir !...
Sayılan beyzadelerden, halk dilinde
“üç aşağı beş yukarı” denilen ve sadece yakıştırma aynılığındaki önemsiz farklılıklarıyla varolagelmiş, tüm
beyin ve yürek hücreleriyle ulusalcıkemalist diğer beyleri de sıralamak
zorunda kalırsak eğer, Vedat Nedim
Tör, Şefik Hüsnü Değmer, Hüsamettin
Özdoğu, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Zeki Baştımar, İsmail Bilen,
Reşat Fuat Baraner, Mehmet Ali Aybar, Doğan Avcıoğlu, Yalçın Küçük
vb. gibi epeyi tanıdık simayı daha bir
listeye ortak edip, bunlardan 1967 yılında Türk SOLU dergisini yayınlayan
ve MDD (Milli Demokratik Devrim)
önerisiyle 1968 ve sonrası öğrenci
gençlik hareketine damgasını vuran
Mihri Belli’nin, İttihat ve Terakki
kadrolarından olup, Müdafa-i Hukuk
Cemiyeti görevlisi olarak Ermenilerle,
Elenlerin mallarına el koyma memuru
olarak çalışmış, ‘maneviyat’ sembolü
bir babanın evladı olduğunu görürüz.
1967 yılında TİP genel başkanı ve milletvekiliyken, Londra’da ABD’nin Vietnam’daki savaş suçlarını yargılamak
üzere oluşturulan Uluslararası Russei
Mahkemesine yargıç olarak seçilmiş
olan Mehmet Ali Aybar’ın, bu mahkemenin I. Dünya Savaşı sırasında kendi
toprakları üzerinde katledilen Ermenilerle ilgili bir genelge önerisine karşı
red oyu kullanmış olduğunu da bilmekte yarar var. Buna benzer onlarca,
yüzlerce örneğin incelenip-araştırılarak toplumların eğitilmesine katkıda
bulunmak ve doğruların bilince çıkarılmasına fazlasıyla ihtiyaç olduğunu
görüyorum.
Sol literatürde şu meşhur “Eski tüfekler” sözüyle özdeşleştirilen bu neslin
sözümona solculuk yaptığı tüm o yıllarda, TKP (Türkiye Komünist Partisi), TSP (Türkiye Sosyalist Partisi),
TSEKP (Türkiye Sosyalist Emekçi
ve Köylü Partisi), VP (Vatan Partisi), TİP (Türkiye İşçi Partisi), vs.’nin,
1915-1923 yılları arasında Ermeni
ulusuna yapılan SOYKIRIM dışında,
1921-KOÇGİRİ, 1922-YUNAN, 1925ŞEYH SAİD, 1926-1930 AĞRI isyan
ve katliamları, 1934-TRAKYA olayları, 1936-Ermeni ve Elenlerin mülk
edinmesini engelleyen VAKIFLAR
BEYANNAMESİ, 1936-1939 HATAY
sorunu, 1937-1938 DERSİM SOYKIRIMI, 1941-sadece Ermeni, Elen,
Asuri-Süryani ve Yahudileri kapsayan
20 Kur’a Nafia askerliği ve hemen ertesinde yine aynı halkları hedef alan
1942-Varlık Vergisi, S.S.C.B. tarafından 1945-1946 yıllarında Sovyet Ermenistanı ve Sovyet Gürcistanı adına
«T.C.»’den resmen talep edilen Artvin, Kars ve Ağrı vilayetlerini kapsayan toprak sorunu, 1955 yılında Elen
ve Ermenilere karşı yapılan 6-7 Eylül
Pogromu, 1963 ve 1974 KIBRIS gibi
daha birçok sorunla ilgili, kendisini
ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist
veya komünist adlandıran bu kesim insanlarına hiç yakışmayan, en ‘iyi’ ha-
liyle “klasik üç maymunlar”ı oynama,
en kötüsüyle sosyal-şoven, ulusalcı-kemalist duruşlar sergilenmiş olmasıyla
ilgili, kimseciklerden hiç ama hiçbir
zaman samimi özeleştiriler duymuşluğumuzu hatırlamıyorum. Bu böyleyken peki, yani siyasetin sol notaları
üzerine “neynimney” beste ve güfteler
yapmaktan öteye gitmemiş olan tüm o
“leylimley” devrimcilerin, yaşanılan
gerçekleri tamamiyle tahrip ederek,
yeni nesillere sahte bir tarih sunmaları sonucu, 1960’lı yıllarda öğrenci
gençliğin sol yelpazesinde yer alanların, iğrenç Osmanlı’nın işgalciliğinden
esinlenerek, İstanbul, Ankara ve İzmir’lerde yollara dökülüp de “Ceddin
dede, Ceddin baba” ve “Plevne Marşı”
söyleyerekten neo-yeniçeriliğe özenmesinin tohumlarını atanlar olduğunu
ifşa etmek ve de onların aslında soykırımcı ittihatçi-kemalizmin yardakçılığından başka bir rolü düşlemediklerini
göstermek doğru değil midir ?
Bu bağlamda, 1968 sonrasının genç
nesli tarafından [Mahir Çayan ve arkadaşlarınca kurulan THKP-C (Türkiye
Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi), Deniz
GEZMİŞ ve arkadaşlarınca kurulan
THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu), Doğu Perinçek ve çevresince kurulan TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü
Partisi) vs.] gibi onlardan türeyivermiş
bir dizi örgütlenmeleri ben, halk dilinde “Kılavuzu karga olanın…” sözünü
hatırlatan daha yukarılarda sözünü ettiğim nesil solcularının doğrudan veya
dolaylı mağdurları olmaları nedeniyle,
belirtmeye çalıştığım tarih tahribatçılığı gerçekliğine bire-bir uyan örnekler
yaratmalarından dolayı, özü ittihatçikemalist olan ulusalcı sol söylemciliğin süreğenliğini sağlayan ve taşıyıcısı
olduğu milliyetçi virüsten kurtulabilmeyi 40 yıldan beri bir türlü beceremeyen hastalıklı oluşumlar olarak görüyorum.
Söylediğimi örnekleyeyim:
«Yıl 1968, günlerden 29 Ekim… başlarında Deniz Gezmiş’in bulunduğu
kalabalık bir devrimci gençlik grubu,
ellerinde taşınan “Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü”
yazılı pankartlarla, Türk bayrakları,
Atatürk’ün Kurtuluş Savaşını başlattığı Samsun’dan başlattıkları yürüyüşlerini 10 Kasım günü, Atatürk’ün
ölümünden tam 30 yıl sonra Ankara’ya
girerek noktalıyorlar… İşte meşhur
Samsun-Ankara yürüyüşü dolayısıyla
Deniz Gezmiş’in kaleme aldığı bildiri-
kızılbaş - sayfa 44 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
den sadece birkaç satır: “Büyük Türk
Milleti ve Atatürk için toplanalım!
Mustafa Kemal’in Milli Kurtuluş idealini yaşatmak için, Mustafa Kemal
devrimine saldıran karanlık güçlere
dur demek için, milletçe yabancı uşaklığına düşmekten kurtulmak için, tam
bağımsız, gerçekten demokratik Türkiye için, Gazi Mustafa Kemal’in Milli
Kurtuluşçu saflarında toplanalım! Yaşasın Türkiye! Yaşasın tam bağımsız
Türkiye için verdiğimiz mücadele!” ...
Ve işte Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının THKO savunmasından bazı satırlar: “Samsun’dan Ankara’ya gerçekler
örtülmek isteniyor. Mustafa Kemal’e
gerçekten sahip çıkanlar varsa, onlar
biziz. O’nun istiklal-i tam prensibini
ve istiklal-i tam Türkiye idealini biz
devam ettiriyoruz. İddianame’de bizim Anayasa’yı cebren ilgaya teşebbüs
ettiğimiz ileri sürülmektedir. Öteden
beri arz etmiş olduğum gibi, bu ülkede
Anayasa’yı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasa’nın uygulanmasını isteyenler gene bizleriz…” »
!!!
Sözkonusu dönemin tek-tek isimlerini
sıraladığım tanınan “devrimcilerden”
kimin imzasını isterseniz isteyin, böylesine örneklemelerden belki de sadece
nokta ve virgül yerlerinin farklılığıyla,
dolu, binlerce sayfa tutan ittihatçı-kemalist söylem, analiz ve propagandalarla dolu bildiri, broşür ve kitaba
rastlamak talihsizliğini yaşamak isteyenlerin, küreselleşme süreci koşullarında el-hamdül’illah hepimizin
peygamberi sayılır Hazreti Google’e
başvurmalarının yeterli olduğunu belirtmekle yetiniyorum. Tarihe karşı
adil olmak için ama, o yıllarda gençlik dünyasını saran siyasal tüm hareketler içinde İbrahim Kaypakkaya’nın
kalemine ait, «T.C.» solunun 50 yıllık
ittihatçı damarından radikal biçimde
ayrılan, kemalist ideolojinin ırkçıfaşist özünü çırılçıplak teşhir eden,
gayr-ı Müslim halkların kanlı tasfiyesi ve farklı kimliklerin inkârı üzerine
kurulmuş Türk-Müslüman hakimiyetini sorgulayarak, ezilen ulus ve azınlıkların özgürlüğü için mücadele bilincini yükseltme doğrultusundaki teorik
çalışmaların çölde bir damla su misali
tek istisna olduğunu da söylemeliyim.
Devrimci fikirlere gönül veren Ermeni
gençlerinin, belki tam da bu istisna-i
özellik nedeniyle İbrahim Kaypakkaya
tarafından kurulan TKP/ML-TİKKO
(Türkiye Komünist Partisi/Marksist
Leninist-Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş
Ordusu)’na sempati duyduklarını da
belirtmenin yeridir sanıyorum.
“İstisnaların kaideyi bozmadığına”
şahit olduğumuz dünyamızın ayrılmaz parçası halindeki hastalıklı sol
yapılanmaların, namuslu ve dürüst bir
siyasi kültürden payına düşeni alıp da
beklenen gelişmeyi göstermeyi, olgunlaşmayı bir türlü beceremeyişlerinin
nedenlerinden belki de en başlıcası,
bulundukları yerlerin gerçek tarihine
çok yabancı ve bu topraklarda yaşanmış her türden felaket ve acılara karşı
sırf barbarlara özgü bir duyarsızlık,
dahası ilgisizlik göstermeleridir düşüncesindeyim.
Çizilen tablonun, 78’ler ve sonrasında
daha da belirginleşmesinin en büyük
göstergesi, kendi kendisiyle hesaplaşıpyüzleşemeyen solun, 12.Eylül.1980’de
faşist cuntanın iktidara gelişinin ertesindeki dönemde bile, içine düştüğü
durumun nedenlerini ve sonuçlarını
sorgulama gibi bir niyetinin olmadığı,
yaşanılan realitenin rasyonelliği hakkında faydalı ve çoktandır olgunlaşmış
bir tartışmayı kotaramayışından anlaşılsa dahi, bu durum salt onlara özgü
fikirsel sığlıktan değil, neredeyse bir
yüzyıl ittihatçi-kemalist ideolojinin
her türden akıldışı saptama ve propagandalarıyla yoğrulmuş hamurlarından kaynaklanmaktaydı.
Zorba bir devlet birimine karşı mücadele etmek, onun varlığına son verme
amaçlı alternatif önerilerde bulunması
gereken gerçek devrimci değerlerin hakiki taşıyıcısı olmayı gerektirir. Buysa, kendini devrimci adlandıran çevre
insanlarının, oldum olası din-i bütün
iman sahibi bir islamın günde beş vakit namazına eşdeğer sıklıkta tekrarlandığından ezberlenen Lenin’in “Sol”
Komünizm; Komünizmin Çocukluk
Hastalığı adlı çalışmasının sadece bir
cümlesinde özetlediğini pratik yaşamlarında uygulama becerisine bağlıdır.
“Bir siyasal partinin kendi yanılgıları
karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi
olup olmadığını, kendi sınıfına karşı
ve emekçi yığınlara karşı görevlerini
gerçekten yerine getirip getirmediğini
saptayabilmemiz için, en önemli ve en
güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini
arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan
koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek;
işte, ciddi bir partinin işaretleri bunlardır, bu, ciddi bir parti için görevlerini
yerine getirmek, sınıfı ve ardından da
yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek
demektir.”
Öyleki, aynada kendine bakmayı becerememişlerden türeyip, ben beni
bildim bileli bölünerek-çoğalan ve çoğalarak-ufalan, isimlendirip-örneklediğim ittihatçı-kemalist solun, leninist
ölçüt temelinde ne kendi safındakiler,
ne de mücadele ettiğini belirttiği karşı
güçler nezdinde ciddiye alınmadığının
aşikar olduğu sonucuna varmak pek de
zor olmasa gerek !
1920’lerden bu yana hep devrimci adlandırılagelmiş mücadelenin hemen
hiçbir döneminde ve mücadele bayrağını yükselttiği iddiasındaki hiç bir
kesim tarafından, Osmanlı’nın devamı
olarak, milyonlarca masum insanın
canı ve kanı pahasına zorbalıkla varedilen ırkçı-faşist bir devletin meşruluğu, her nedense hiç mevz-u bahis edilmemiştir. Kendini nedendir bilmem
devrimci adlandıran Türk solunun bu
kadar ırkçı-şoven duruşunun perde
arkasında duran asıl neden, soykırıma uğratılarak anavatanı işgal edilmiş
başka halklara ait, tarihsel, coğrafik, etnik, kültürel, taşınır, taşınmaz,
maddi ve manevi her türden mirasının
üzerine her yerinden yamalı çulunu
pervasızca serip-uzanmış her soydan
ve boydan insanlarının günümüz nesillerinin, son 89 senelik zaman biriminde vatandaşı sayılarak yaşadıkları
«T.C.» adlandırılan devlet biriminin
gayr-ı meşru varlığını sorgulama, yani
kendileriyle yüzleşmeyi beceremeyişleridir. Onları korkutan ve inkârcılığa
iten neden, işte bu gerçekten kaçma arzusu, devkuşu misali kafalarını kuma
gömmekte çareyi arama zavallılığıdır.
Bu satırları yazarken Falih Rıfkı
ATAY’ın Zeytin Dağı yapıtında geçen,
“TARİHE HAKİKAT’İN NE LÜZUMU VAR. OSMANLI TARİHİ, BU
SEBEPLE, BİR YALAN ALEMİ OLMUŞTUR, YALAN ŞARKTA AYIP
DEĞİLDİR” anlatımını hatırladım
birden... İttihatçı Osmanlı’nın kemalist devamı olan «T.C.» tarihiyle, onun
vatandaşı sayılanların hal-i vaziyetini
de şahane özetlemiş bu cümleye şapka
çıkarmak gerek ! Gerçeğin bütünüyle
itirafı bundan daha az ve öz bir şekilde ifade edilemezdi herhal, AYIP nedir
bilenlerin bu gerçekliği belleklerine
kaydetmelerini diliyorum.
Ancak yaşanılan gerçeğe daha da
uyan, birkaç önemli olguyu birlikte
ve bir arada sunma özelliğine sahip
kızılbaş - sayfa 45 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
olmasıyla, neredeyse “bulunmaz Hint
kumaşı” değerinde başka bir örnek de
var. Türkçülüğün ünlü ideologu Ziya
Gökalp’ın, daha 20. yüzyıl başlarında
etnik türdeşliğin gereklerine dair yazılarında “Türklerle gayr-ı Türk unsurlar
arasında müşterek bir vicdan yoktu”
sözlerinin İktisadiyat Mecmuası’nda
yayınlanışından bir yüzyıldan da fazla
bir zaman geçmesinden sonra, adında
hem de devrimci ibaresi olan bir örgütün utanç verici duruşuyla denk düşen
bu anlatımın rahatsız edici doğruluğu,
itiraf ediyorum beni gönül verdiğim
değerlerin evrenselliğine olan inanç ve
sadakatim açısından ciddi olarak düşündürmektedir.
Faşist generallerin idam ettiği Ermeni devrimciyi, 12 Eylül Utanç Müzesi çerçevesinde anma onuruna lâyık
bulmayan örgütün şu an başkanlığını
yapan ve hiç bir devrimci eyleme katılmamışken hapsedildiğini 78’lerde üyesi olduğu siyasi hareketin eski
kadrolarından bazı kişilerin sanal ortamdaki anlatımlarından duyduğumuz
şahsın bilinçaltında, herhalde Ermenilerin uğratıldığı soykırıma aktif olarak
katılan dedelerinin 1915 sonrası gelip
yerleştikleri Sivas’ın İmranlı kazasına
bağlı kendi doğup-büyüdüğü evin de
bir Ermeni köyünde olmasının verdiği
rahatsızlık vardır diye düşünmekten
kendimi alamıyorum. Sadece kendi
doğmuş olduğu köy değil, İmranlı’nın
ister doğusundan batısına, isterseniz
güneyinden kuzeyine, nereye giderseniz gidin, her yerde binyıllar evvelinden hep Ermeni yerleşim yerleri, köy,
kasaba, şehir ve bölgeleriyle karşılaşırsınız.
Levon Ekmekçiyan, ASALA adına
1982 ağustosunda «T.C.»’nin başkentinde gerçekleştirilen “Garin” (Batı
Ermenistan’ın başkenti Erzurum) askeri operasyonuna gönüllü olarak katılarak, diasporada doğup-büyümüş
üçüncü nesle ait bir Ermeni evladının
kalbinde kendi atatopraklarına duyduğu özlem ve sevginin ne kadar canlı
olduğunu, mangal gibi bir yüreğe sahip ve onurlu bir devrimciye yakışan
bilinçle, ölümden korkmadığını daha
Beyrut’tan Ankara’ya vardığında göstermiş olduğundan olsa gerek, salt faşist 12 Eylül cuntacılarının değil, işte
bu türden “devrimci”lerin bilincaltını
kurcalama suçunu da işlemişti besbelli
!...
12 Eylül ve utanç kelimelerini yan yana
kullanan her İNSANOĞLU, Ermeni
devrimcisi Levon Ekmekçiyan’a yapılan bu onursuzca davranışa yeltenenlerin örgütlerinin ismindeki devrimci
ibaresini ciddiye alıp da kulak asmasa
bile, halkımızın sanki kamburuymuş
gibi kalbinin derinliklerinde taşıdığı anlatılmaz acıları böylesine çirkin
bir provokasyonla bir kez daha közleyip, yüreğimizi yeniden dağlayanlarla
müşterek bir vicdana sahip olmadığımızı görsün ister, o kendini bilmezleri
halkım adına ayıplarım.
net/osd/soft/zeitung_print.php?id=1797
(1): “
UNUTULAN” ADAM – Sarkis
HATSPANIAN
http://www.gelawej.net/modules.php?nam
e=Content&pa=showpage&pid=3402
(2): SESSİZLİK – Sevda KURAN-AKDAĞ
http://www.yeni-sentez.net/index.
php?option=com_content&task=view&id=
2376&Itemid=242
(3): UNUTULAN İDAM, UNUTULAN
DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN (1)
- Samet ERDOĞDU
http://www.mesop.net/osd/soft/zeitung_
print.php?id=1722
UNUTULAN İDAM, UNUTULAN
DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN (2)
- Samet ERDOĞDU
MAMAK TUTUKLULARININ ‘’SESSİZ
VE TEPKİSİZ’’ KARŞILADIĞI TEK
İNFAZ:
LEVON EKMEKÇİYAN’IN İDAMI Samet ERDOĞDU
http://www.mesop.net/osd/soft/zeitung_
print.php?id=1845
BİR UNUTKANLIĞIN ANIMSATTIKLARI VE ASALA OLAYI – Garbis
ALTINOĞLU
http://koxuz.net/anasayfa/2011/11/23/
bir-unutkanligin-animsattiklari-ve-asalaolayi/
YOKMUŞ GİBİ – Füsun ERDOĞAN
http://bianet.org/bianet/azinliklar/130635yokmus-gibi
LEVON VE ALİ BÜLENT – Bülent
FORTA
http://www.birgun.net/writer_2005_index.
php?category_code=1186603162&news_co
de=1116815905&year=2005&month=05&
day=23#.UGWnisO4ra4
BİRGÜN, HRANT VE LEVON – Şafak
ŞENTEŞ
http://fakfukfon.wordpress.
com/2012/02/02/birgun-hrant-ve-levon/
(4): “UNUTULAN” ADAM – Ragıp
ZARAKOLU
http://www.evrensel.net/news.php?id=1090
(5): “www/facebook.com” – Sarkis HATSPANIAN
https://www.facebook.com/photo.php?f b
id=326297664133527&set=a.12127573130
2389.22834.100002598872715&type=1&
theater
http://www.mesop.net/osd/soft/zeitung_
print.php?id=1768
(6): “www/facebook.com” – Sarkis HATSPANIAN
UNUTULAN İDAM, UNUTULAN
DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN (3)
- Samet ERDOĞDU http://www.mesop.
net/osd/soft/zeitung_print.php?id=1747
www.facebook.com/photo.php?f bid=3262
97664133527&set=a.121275731302389.228
34.100002598872715&type=1&theater
www.facebook.com/hatspanian.sarkis-12
Eylül’ün getirdiği değerler böyle işte !
www.facebook.com/photo.php?f bid=3270
20854061208&set=a.121275731302389.22
834.100002598872715&type=1&theater
Yerevan, 01.Ekim.2012
DOĞU ERMENİSTAN
Dipnotlar:
UNUTULAN İDAM, UNUTULAN
DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN (4)
- Samet ERDOĞDU http://www.mesop.
http://hyetert.blogspot.de
http://ismailbesikcivakfi.org
http://www.armenieninfo.net
http://www.arasyayincilik.com/tr
http://www.gelawej.net/index.php
http://www.genocide-museum.am/trk/
index.php
http://www.network54.com/Forum/121213
kızılbaş - sayfa 46 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
laşılan şudur ki; bu halk yüzyıllardır
kendini egemen sınıflara ispat etmek
zorunda gibi hisseden reflekslere sahiptir.
Tüm bunların yanısıra dillerini konuşmaya devam etmişlerdir.
devrimci KARADENİZ
Karadeniz'de hatta özellikle Trabzon'da
''ırkçı ve şöven'' politikalar nasıl bu kadar etkili oluyor?
Bu sorunun yanıtını doğru bir şekilde verebilmek için önce yüzyıl geriye
dönmek ve ordan da 5 yüzyıl öcesine
gitmek, 15.yüzyılın Karadeniz'inden
de o güne gitmek ve 20.yüzyılın Karadeniz'inde yaşananları hatırlamak,
daha doğrusu öğrenmek ve bilmek gerekiyor. Zira resmi tarih 15.y üzyıldan
20.yüzyılın başlarına kadar yaşananları ve sonrasını baştan aşağıya yanlış
yazmıştır.
20.yüzyılın başında yani Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında Karadeniz'de yaşayan Ermeni ve
Rumlar şu anda Karadeniz'de değiller.
Ermeniler 1915 Soykırımı ile yokedildikten sonra Rumlar'a yapılanlar, bir
''Kurtuluş Savaşı'' hikayesinin sayfalarında görmezden gelinmiş, gizlenmiştir.
Mesele sadece bununla sınırlı olsa belki Rumlar'a bu zalimliği yapanlar kimi
itiraflarla bazı şeyleri kabullenecek ya
da yumuşatmaya çalışacaklardır ama
mesele ne yazık ki bununla da sınırlı
değildir. Mesele Osmanlı'nın 1461'de
Trabzon'u işgalinden bugüne yaşanan
bir dramdır.
Bir halkın Müslümanlaştırılmasıyla başlayan süreç, kendi içinde gizli
olarak Hristiyanlığı yaşayan bir topluluğun dramıdır aslında. Müslümanlığı kabul eden kimi aileler sonradan
Trabzon'a getirilen Müslümanlarla
birarada yaşarken, ne kadar iyi Müslüman olduklarını ispat etmek için
gereken ibadetlerin tümünü eksiksiz
yapmak için çok dikkatli davranmıştır. Ama asıl dram Müslümanlığı kabul etmelerine rağmen, gizli olarak
Hristiyanlığı yaşamalarıdır. Her evin
gizli bölümlerinde yeralan ibadet odalarında Hristiyanlığı yaşayan bu halk,
dışarda ise Müslüman olduğunu ispat
etmek için adeta bir yarış içindedir.
Kendi imamları bile vardır; öldüklerinde sünnetsiz oldukları anlaşılmasın
diye, ölülerini bile kendi imamlarının
yıkayacağı denli de örgütlüdürler. Tüm
namaz vakitlerinde her aieleden mutlaka biri camide bulunmuştur.
Peki başka bir dine inandıkları halde
neden bunca eziyet yaşanmıştır?
Birincisi Osmanlı'nın Trabzon'u işgal
etmesiyle beraber gayrimüslimlere
dayatılan vergi oranı o kadar büyüktür ki; birinci sebep budur. İkincisi
Osmanlı'nın Müslüman olmayan halklara karşı tutumudur. Safevi Krallığı'na
(İran) çıkılacak her sefer öncesi, bir ihtimal savaş sırasında Safevilerden yana
tavır alabilirler düşüncesiyle (Safeviler
Şii olduğu için) Anadolu'daki Aleviler
kılıçtan geçirilmiştir. Yavuz'un bir sefer öncesi katlettiği 40 bin Alevi bunun
en somut örneğidir.
Tarihin akışı içersinde kimi Rumlar bir
sonraki nesile bu gerçeği aktarmak yerine Müslüman olarak yaşamayı devam
ettirerek, bu ''eziyetten'' kurtulmuştur.
Tabi bir de ta başından itibaren din değiştirmeyip vergi sistemine katlanarak
kimliklerini koruyan Rumlar da vardır; işte onlar da 20.yüzyılın başında
uğradıkları mezalimle ya katledilmiş
ya da sürgün olmuşlardır.
Sosyologlar bu toplumun, bu halkın
içinde bulunduğu ruh halini elbette
daha iyi tanımlayacaklardır. Ama an-
Sonradan Türkçe öğrenen bir Yunanlının konuşmasının Trabzonluların şivesine benzemesinin sebebi Rumcada
kullanılan seslerle ilgilidir. Trabzon'da
konuşulan şivenin kökeni de ana dili
Rumca (Romeyka) olanların Türkçeyi
Rum şivesiyle konuşmasıdır.
Ne kadar insanın bugüne değin gizli
olarak Hristiyanlığı sürdürdüğüne dair
herhangi bir belge olmamakla beraber
1980 yılından bugüne basına yansıyan
kimi örnekler vardır. Bu örnekler evleri basılan kimi ailelerin evlerin gizli
bölümlerinde Hristiyanlığa dair ikonlar bulunduğudur, ancak sayıları birkaçla sınırlıdır.
Yani gizli Hristiyanların hala yaşayıp
yaşamadığını şimdilik bilmiyoruz; onlardan ses çıkana kadar.
Müslümanlığı kabul etmeyip yaşamını
devam ettirenler ise ya katledilmiş ya
da açlık ve hastalıktan ölmüşler, sağ
kalanlar da mübadele ile Yunanistana
göç etmek zorunda kalmışlardır...
Peki ya geride kalanlar?
Yani Müslümanlaştırılan diğerleri?
Tüm bunlar çeşitli bilimlerin incelemeleri ile belki de belirlenebilecektir.
Ama önemli olan geçmişten bugüne
burada yaşayan halkların refleksleridir. İşte kendi olma şansı ellerinden
alınanların yaşamak için, egemenlere
kendini ispat etme çabasının yarattığı
ruh hali, refleks ya da ne denirse densin, bugün bu yörede yaşayan halkın
tavrının özünü ifade ediyor.
Mübadele, yani zorunlu göç 19231924 yıllarında gerçekleşmiş, (Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi
veya Değişimi, 1923 yılında Lozan
Antlaşması'na ek protokol uyarınca
Türkiye ve Yunanistan'ın kendi ülkelerinin yurttaşlarını din esası üzerine
zorunlu göçe tabi tutmasına verilen addır. Bu uygulamaya Lozan Antlaşması sırasında karar verildiği için kısaca
Lozan Mübadelesi de denir.) geride ka-
kızılbaş - sayfa 47 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
lan az sayıda insana da 1930 İnönü-Venizelos sözleşmesine dek zorunlu göç
uygulamasına devam edilmiştir.
Zorunlu göç bile başlı başına hem gidenler hem kalanlar açısından büyük
travmalara sebep olmuşken, bundan
daha önce yaşananlar sürgündeki Rumlarca ''soykırım'' olarak iddia edilmektedir ve kaynaklara bakıldığında bu
konuda pek de haksız olmadıkları, en
azından ciddi sayılarda Pontuslu'nun
(Rum) öldürüldüğü anlaşılmaktadır...
1912 yılında Trabzon Vilayetinin,
Trabzon 38.625
Sürmene 8.804
Akçaabat 11.081
Vakfıkebir 762
Görele 640
Tirebolu 17.821
Giresun 44.214
Ordu 19.930
Cevizlik 13.347
kazalarından oluşan Trabzon Sancağı'nın 585.751 kişilik nüfusunun 154.
774'ü yani %26,4'ünün Rumlar teşkil
etmekteydi. (George Soteriadis, ''An
Athnological Map İllustrating Hellenism in the Balkan Peninsula and Asia
Minor'' Londra; Edward Stanfort Ltd.,
1918)
Yani Müslüman nüfusun ne kadarının
Rum olduğuna dair bilgi olmadığı gibi,
Müslüman olanların tümü Türk kabul
edilmiştir.
Bu yazı Karadeniz'de resmi tarihle hesaplaşma sürecinin en azından bizim
açımızdan ilk yazısıdır. İnsanlık tarihinin birikimlerinden, diğer dillerde
yazılmış araştırma ve belgelerden, çeşitli bilimsel çalışmalardan yararlanılarak herşeyin su yüzüne çıkması için
çaba sarfedeceğiz. Ancak şu ana kadarki bilgiler bile, şu ana kadar yazılı
resmi tarihin; yakın Cumhuriyet tarihi
de dahil, baştan aşağı yanlış yazıldığını anlamamıza yeterlidir.
Alman Dışişleri Bakanlığı Siyasi Arşivini inceleme çalışmalarımız devam
etmektedir; Rusça, Ermenice, Rumca
ve İngilizce yazılmış çeşitli devlet arşivlerindeki belgeleri inceleyerek bu
çalışmamıza devam edeceğiz. Osmanlı
arşivlerindeki kimi belgeler çeşitli bilimadamlarınca yanlı olarak yayınlanmış olsa da, bu kaynaklar da bir çok
konuda bilgi sahibi olmamıza yardımcı olmaktadır. Ve tabi Osmanlı ve
Cumhuriyet arşivlerinin de çok kısıtlı
bir bölümüne ulaşılabilmektedir. Bu
çalışmamıza daha sonra ekleneceğini
umduğumuz bilimadamları, araştır-
macılarla insanlık tarihinin bu karanlık sayfalarını aydınlatabileceğimizi
umuyoruz.
Alman Dışişleri Bakanlığı Siyasi Arşivinin Türkiye No: 168 nolu belgelerin
''Türkiye ile Yunanistan Arası İlişkiler
başlığını oluşturan 14 ve 15.ciltlerinde
geçen yazışmalardan birinde
(2 Ağustos 1915) Almanya'nın İstanbul Büyükelçisi Metternich ( bilinmektedir ki Almanya bu tarihlerde
Osmanlı'nın müttefikidir) Türkler'in,
Rumların ayaklanacağından korkulduğunu söyler...
1920 yılındaki yazışmalarda ise (haziran) Sinop ve diğer sahil kıyısındaki
bütün Rum nüfusun sökülüp atıldığı ve sürgün edildiğinden bahsedilir.
Ve özellikle de ''sökülüp atılmanın''
Türkçe'deki anlamına vurgu yapılarak, ''söküp atmak Türkçe'de yıkmak
ve kovmak anlamına gelir'' diye de bir
dip not düşülüp, öldürülmeyenlerin de
hastalık ve açlıktan öldükleri bildirir.
http://www.facebook.com/media/set/?
set=a.445232112185590.94151.1063495
52740516&type=3#!/photo.php?f bid=4
45232142185587&set=a.4452321121855
90.94151.106349552740516&type=3&t
heater
Bu tarihte Trabzon Sancağı'nda yaşayan Ermeni nüfus ise 26.321 yani
%4,4'tür.
Fatsa 2.670
Ünye 7.552
Çarşamba 9.727
Samsun 78.643
Bafra 37.495
kazalarından oluşan Canik Sancağı'nda
136.087 kişilik nüfus ile %34.7 Rumlar
yaşamaktadır. Ermeniler 22.585 ile nüfusun %5,7 sini oluştururlar.
Gümüşhane 5.997
Torul 48.135
Kelkit 1.626
Şiran 2.990 kazalarından oluşan Gümüşhane Sancağı'nda ise 59.748 kişilik
nüfusla Rumlar %40 oranındadır. Ermeniler ise 1.718 nüfus ile %1,1 oranındadır.
Ama anlaşılacağı üzere bu rakamlar
Müslüman olmayan ve o güne dek kimliklerini açıkca yaşayanlarla sınırlıdır.
Cami'ye çevrilen Amasya Gümüşhacıköy Ermeni Kilisesi
Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor, Sessizliğin sesini' dinle...
Ellerine birer Kuran tutuşturdular...
1920’lerde de Gümüşhacıköy’de katliam oluyor ama bu daha sınırlı. Topal
Osman’ın çetesi
Amasya’ya geliyor ama asıl katliamı Merzifon’da yapıyorlar. “Gümüşhacıköy’e
de gelelim mi?” diye haber gönderiyorlar. Gümüşhacıköy’deki eşraf da “Burada pek Ermeni kalmadı, gelmeyin” diyor. Bu arada zaten eli silah tutan genç,
gürbüz Ermenilerin hepsi öldürülmüş Gümüşhacıköy’de. Babama “Sen sarık
sar, git bağda üç-beş gün saklan” diyorlar. Annemle anneannemin ellerine de
birer Kuran tutuşturup Kuran kursuna yolluyorlar. Onlar da çete bölgeden
uzaklaşana kadar öyle yaşıyorlar.
kızılbaş - sayfa 48 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
1894-96 Ermeni Katliamları ve Charmetant raporu
Abdülhamid döneminde Ermenilere
karşı gerçekleşen 1894-96 katliamları
1915 Soykırımının gölgesinde kalmaktadır. Bunun nedeni 20. Yüzyılın ilk
büyük soykırımının boyutu ve vahşetinden kaynaklanmaktadır. Oysa
1894-96 katliamları ve ardında bıraktığı izler son derece derin ve önemlidir. Bunlardan birkaçını sayarsak: Bu
katliamların arkasında kitlesel olarak
Ermeniler İslam’a geçirilmişlerdir.
Diyarbakır İngiliz konsolos Yardımcısı bu sürecin altını çizerek örnekler
verir; “Osmanlı İmparatorluğu içinde
iki buçuk asırda meydana gelen olayları hatırlayalım. Türkiye denilen kanlı
ve harap ülkede serbestçe katliamlar
kırımlar talanlar devletin keyfi hareketleri ve baskılar devam etmektedir.
Bu durum sonucunda Rıştuni Ermeni
aşireti din değiştirerek Kürt Reşkota
aşireti adını alır ve yaşadıkları yeri
terk etmek istemezler. Ermeni Pakraduniler, Kürt Bakıra aşireti, Mamikonyanlar Mamıka, Alyanlar Alıka,
Moka’lılar Motka adlarını alarak İslamlaşır, Kürtleşirler. Masis (Tur Abdin) Ermeni ve Süryani nüfusu Yakubi
Patrik İsmail öncülüğünde inançlarını
değiştirip Kürt Mahallemi Bekliğini
kurdular. Patrik İsmail Şeyh İsmail
adını alır ve İslamlaşmış Kürtleşmiş
halkın başına geçer. Böylece kendi dağ
ve tepelerinde yaşamaya devam ettiler.
Bu dağın bahtsız çocukları Hayga ırkının acı kırıntılarıdır.”[1] İkincisi bu
katliamlar Ermeni erkeklere, daha çok
Ermeni genç erkeklerine yöneliktir ve
bunun sonucunda 1915 Soykırımında
Ermeni toplumunun tehcir sırasında
korumasız kalmasının ve Soykırımın
çok kolay gerçekleştirilmesinin başlıca etkenlerinden biridir. Wolfgang
Gust Türk sultanı Abdülhamit’in kendi
tebaası olan Ermenilerden binlercesini öldürttüğü 1894’ten 1896’ya değin süren büyük katliamlardan sonra
Ermeni dullara iş temin eden bir halı
fabrikası ve İsviçreli Diyakon (hastabakıcı) Jakob Künzler’in yönettiği bir
hastaneden oluşan bir sosyal yardım
örgütü”nden[2] söz eder. Bir üçüncüsü
de bu katliamlar bir anlamda 1915’in
provalarından biridir. Liste uzatılabilir.
George A. Bournoution, Ermeni Tarihi adlı kapsamlı çalışmasında 189496 katliamlarını şu sözlerle özetler; “
Al i Sa i t Çe t i noğlu
İstabuldan gelen emir doğrultusunda,
Ermeni köylerine ve altı ermeni vilayetindeki Ermeni mahallelerine sistematik saldırılar başladı. Katliamlar, zor
kullanarak din değiştirmeler ve yağ­
malar 1896 yazma kadar sürdü. Kaynaklarda, 100.000 ila 200.000 arasında
Ermeni’nin öldürüldüğü, yarım milyondan fazlasının sefalete terk edildiği
ifade edilmektedir.[3] Yüzlerce manastır ve kilisenin kutsi­yetine saygısızlık
edilmiş, yıkılmış ya da camiye çevrilmiş; sayısız köy ihtidaya mecbur edilmişti. Silahlı Ermenilerin kendini savunduğu Van ve Zeytun daha az hasar
gördü. Tüm bunlar olup biterken, İn­
giliz, Fransız ve Rus elçiler protestoyla
yetinip, eyleme geçmeyi red­dettiler.
Sason, Bitlis, Van ve Muş’ta, kendini
savunabilen bir avuç silahlı fedainin
haricinde, Ermenilerin büyük çoğunluğu tepki vere­meyecek kadar şaşkındı. On binlercesi Arap topraklarına,
Avrupa’ya ve ABD’ye göç etti. Siyasi
gösteriler bir anda siliniverdi.”[4]
Bournoution, Katliamların Ermeni
toplumu üzerindeki yıkımı ve süregelen katliamların önlenmesi için bu katliamlara büyük devletlerin dikkatini
çekmek amacıyla 1896 Osmanlı Bankası baskınını ve ardından gelen İstanbul katliamlarından da söz ederek bu
katliamlarda katledilen 6.000 ermeni
gencine dikkat çeker; “[1894-96 katliamlarında] Armenagan Partisi’nin ve
Hınçakların üst kadroları büyük ölçüde yok edildi; hayatta kalan tek Ermeni
siyasi Örgütü Taşnak’tı. Avrupa­lıların
kayıtsızlığı, o zamana kadar Hınçakların düzenlediği gösterile­re katılmayan
Taşnakları harekete geçmeye sevk etti.
26 Ağustos 1896′da yirmi altı Taşnak, genç Papken Suni önderliğinde,
patlayıcı­larla donanarak İstanbul’daki
Osmanlı Bankası’nı işgal etti.[5] Talep-
leri arasında genel af, el konulan mülklerin iadesi, altı vilayette Avrupalı yetkililerin gözetiminde reformların hızla
hayata geçirilmesi ve kuru­lacak karma
bir Müslüman-Ermeni zabıta gücü yer
alıyordu. İçlerin­den 10′u kuşatmada
öldürüldü. Kalanlar, taleplerinin dikkate alınaca­ğ ı hususunda Avrupalı
diplomatlarca ikna edildikten sonra
eyleme son verdiler. Güvenliklerinin
sağlanacağı konusunda güvence alarak
gemiyle Avrupa’ya gittiler. Tepki de
gecikmedi; hükümetin kışkırt­masıyla
çıkan İstanbul’daki ayaklanmalar yaklaşık 6.000 Ermeni’nin canına mal
oldu. Avrupa’nın, olayları protesto
etmesine Osmanlı in­kârla ve suçu Ermeni tedhişçilere yüklemekle cevap
verdi.”[6] Taşnak militanlarının bu eylemi de batı’yı harekete geçirememiş,
Ermeni gençliğinin Hamid yönetimince kırılması önlenememiştir. Hamid,
Ermeni vilayetlerinde Hamidiye alayları vasıtasıyla Kürtleri tetikçi olarak
kullandığı gibi İstanbul’da da “Ermenilere yönelik şiddet hareketlerinde
ön sırada “baltacılar” adı verilen Kürt
hamallar bulunmaktaydı. Bazı kaynaklar Abdülhamit’in Kürt hamalları
özellikle Ermenilere karşı mevzilendirmek için İstanbul’a yerleştirdiğini
yazmaktadır.[7] Bu olaylar sonucunda
Kumkapı’da yoğun olarak bulunan Ermeni hamalların yerini Kürt hamalları
almış, meslekte İstanbul egemeni olmuşlardı.[8]”[9]
Hans-Lukas
Kieser,
katliamların
öncesinde, “[B]aşkent de dâhil ül­
kenin geri kalan tüm bölümlerinin
aksine, Tanzimat’la beraber Doğu
Vilayetleri’ne atanan tüm Ermeni memurların görevden alındığının belirtilmesi de gerek[tiğinin]” altını çizer.[10]
Tüm kurbanları Ermenilerden oluşan
pogroma neden olan olay, eski Van
valisine kim tarafın­d an düzenlendiği
belli olmayan bir suikasttı. Osmanlıda
reform’un ardından katliam’ın gelmesi
bir gelenektir. Reformların telaffuzu
ve antlaşmaların yapılmasının ardından gelen katliamların bir kronolojisini çıkaran Levon Vartan[11], Katliamlar ve reformlar arasındaki bağıntıyı
ortaya koyar. Kıyımların bü­y ük çoğunluğu, “Avrupalıların reform taleplerinin sultan tara­f ından şaşılacak bir
kızılbaş - sayfa 49 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
şekilde kabul edildiği 17 Ekim 1895
tari­h inden sonraki günlerde ve haftalarda gerçekleşti. Düzinelerce şehirde
ve yüzlerce köyde, Müslümanlar Hıristiyanlara karşı katliamlar düzenlediler.
Erzurum’da, alışılmadık uzunlukta bir
öğle namazı sonra­sında işitilen borazan 25 Ekim pogromunun başlangıcını ha­ber verirken, üç saat sonra işitilen borazan, katliamın sonunu, akşam
işitilen borazan ise yağmanın sonunu
bildiriyordu. As­kerî devriyelerin de
katıldığı pogrom, sadece valinin direnişi sayesinde belli sınırlar içinde kalabilmişti (yaklaşık dört yüz Ermeni
öldürülmüştü). Bölgedeki Amerikan
misyonunun yö­neticisi ve görgü şahidi olan William Chambers’in bildirdiğine göre, iki gün sonra beyaz sarıklı
Sünniler tarafından çıkartılan bir karışıklığın pogroma dönüşmemesi de,
ancak valinin en­gelleme çabalarıyla
mümkün olabilmişti. Chambers, aynı
za­manda, bir zamanlar Şakir Paşa’nın
komisyonuyla beraber zi­yaret ettiği
Erzurum’un doğusundaki Eleşkirt’te
katliam yapıl­mamasını da şaşkınlıkla
karşılıyordu. Sonradan Eleşkirt kaymakamıyla yaptığı bir görüşmede, hem
onun hem de sorumlu subayların katliam politikasına karşı çıktıklarını ve
başarılı korkutma yöntemleriyle Sünni
Kürtleri, Ermeni köylerinde pogrom
düzenlemekten
alıkoyabildiklerini
öğrenmiş, böylece şaşkınlık nedenini
açıklığa kavuşturmuştu.[12] Demografik anlamda en geniş grup olarak
pogromlara bil­hassa Kürtler -sadece
Hamidiye Alayları değil- katılmaktaydı. Harput’tan gönderilen misyoner
raporlarından anlaşıldığına göre, Alevi Kürtler sadece yağmaya katılmakla
yetiniyorlardı. Bu olaylar Aleviler için
maddi anlamda çıkar sağlayabilecekleri sosyal bir patlama niteliği taşırken,
Sünniler için dinî temel­de iktidar sorunu daha önemli bir rol oynuyordu.
Birçok belir­t i, katliamların yerel zeminde camilerde özenle planlanmış
ol­duğunu ortaya koymaktadır. Gâvur
asilerin katledilmesi -genellikle sadece erkekler ve erkek çocuklar[13] -,
radikal Sünni­ler tarafından kutsal bir
görev addediliyordu. Cinayetlerin bu
dinî karakterine pek çok görgü şahidi
işaret etmekteydi. Sözlü bir şahadet
sonrasında, İslâm’ı kabul edenlerin ve
sünnet olan­ların hayatlarının bağışlanması dikkat çekicidir; ancak böyle bir
şahadet, erkekler için ümmete dönüşü
olmayan bir bağlılı­ğ ı da beraberinde
getiriyordu. Birinci Dünya Savaşı esnasında, din değiştirme sayesinde gelen kurtuluş, ancak istisnai du­r umlarda
gerçekleşebiliyordu.[14] Katliam sonrasında kurbanlar hakkında “Türkler
tarafından deklare edilen -örneğin
sekiz bin gibi- çok daha düşük sayılar,[15] söz konusu sosyal depremin
bü­y üklüğüyle ciddi bir tezat oluşturmaktadır. Bu sosyal deprem, haklı olarak partial genocide [kısmi soykırım]
[abç] olarak nitelendi­r ilmekte, misyon raporları sayesinde detaylı olarak
tasvir edil­mekte, büyüklüğü misyon
şubelerindeki yüzlerce, hatta binlerce öksüz ve yetim[16] ile istatistiksel
olarak tahmin edilmektedir. Batılıların
ve Ermenilerin yaptığı pek çok tasvirdeyse, ölü sayısı üç yüz bin olarak
geçmektedir; Açlık, hastalık ve yokluk
nedeniyle sonradan ölenlerin sayısı da
hiç şüphesiz çok yüksektir, ancak tam
bir rakam vermek çok güçtür.[17] Büyük maddi değerler, geri dönüşü bir
daha mümkün olmayacak şekilde Hıristiyanlardan Müslümanlara geçmişti;
özellikle Kürtler kırsal alandaki büyük
Ermeni arazilerine el koymuşlardı, bu
da ileride Genç Türki­ye’nin politikalarını Doğu Vilayetleri’nde ciddi şekilde
zorlaya­cak toprak meselesinin temelini oluşturacaktı.”[18]
1915 Soykırımının gölgesinde kalan 1894-96 katliamları ile ilgili
Charmetant’ın raporunun[19] yayınlanması neredeyse unutulan 1894-96
katliamları tekrar gündeme taşıyarak
Ermeni toplumunun 19.yüzyıl sonunda maruz kaldığı kitlesel katliamları
gün ışığına çıkararak sonuçlarını göz
önüne serer. Rapor’un alt başlığı da
İstanbul’da görevli altı büyükelçinin
ortak hazırladığı istatistik olup bu istatistik yerel güvenilir kaynakların
raporları ile desteklenerek raporun hazırlayıcısı Charmetant tarafından açıklamalı bilgilerle de desteklenmiştir.
Charmetant
raporun sunumunda:
“Bir insanlık ve yurtseverlik görevi saydığımız bu dokümanı yayınlamakla Ermenistanlı kardeşlerimize
Avrupa’nın kayıtsız gözleri önünde
yapılan bu korkunç işleri içinde bulundukları ciddi ve tehlikeli durum hakkında Avrupa kamuoyunu daha önceki raporlarımızdan daha etkili şekilde
bilgilendireceğimizi, onları daha çok
aydınlatacağımızı biliyoruz” derken
kullandığı sözler dahi katliamın bo-
yutunu ve niteliğini anlatmakta uzak
olduğu gibi, sonucunda gerçekleşenler
karşısında bu raporun dahi Avrupa’da
gözlerin açılmasında bir fayda temin
etmediğini görmekteyiz. Nitekim çok
geçmeden büyük güçlerin donanmalarının gözleri önünde ve İngilizlerin
kolaylaştırıcılığında Kilikya’da 1909
katliamları gerçekleştirilecektir. Burada büyük güçlerin gözlerini kamaştıran Kilikya pamuğundan çıkan çiğitin
savaş öncesi barut sanayi için önemi
Kilikya Ermenilerinin ölüm fermanını
imzalanmasına neden olacak katliam
Avrupalıların gözleri önünde gerçekleştirilecektir. Bu kayıtsızlık ise 1915
Soykırımını kolaylaştıran en büyük etmenlerden biridir. Jöntürk yöneticilerini pervasız bir şekilde Ermeni halkını ve diğer kadim Hıristiyan halkların
(Pontos, Elen, Süryani) tarihsel topraklarından sökülmesinde bir an bile
tereddüt etmemelerine neden olacaktır.
Charmetant’ın sunumunda ayrıca, işbirlikçi batılı gazetecilerden de söz
etmektedir ki; bu gazeteciler -mensup
oldukları devletlerinin 1909’da Kilikya’daki Ermeni zenginliği ve Kilikya çiğitinin[20] cazibesine kapılarak
30.000 Ermeni’nin katledilmesine seyirci kaldıkları gibi- Sultan Hamid’in
altınlarının cazibesine kapılmışlardır.
“birçok gazetecinin dindaş kardeşlerimizin kanı ile lekelenmiş birkaç altın uğruna düştükleri sessizlik” gibi,
Alman İmparatoru Wilhelm II. de
Almanların bölgedeki çıkarları gereği
sessizliğin ötesine geçmekten çekinmeyecektir. 1894-96 Ermeni katliamlarından sonra “hissizleşmiş Avrupa
onlardan [Hamid ve ekibinden] nefret
eder ve katliamların mimarı Kızıl Sultanı lanetlerken, imparatorluk çapındaki katliam dizisinin sona ermesinden yaklaşık iki yıl sonra,1898’de II.
Wilhelm’in, Türkiye’ye yaptığı ikinci
ziyarette büyük tantana ve törenlerle
karşılanmasının Almanları memnun
etmesi, onların bir tebaa milliyetinin
boğazlanmasını affetme eğiliminde
olduğunun işaretiydi. Bu hoşgörü için,
imparator ev sahiplerince cömertçe
ödüllendirilecekti. Fransız Büyükelçi Cambon’un dilinde, Sultan konuklarına paha biçilmez hediyeler vermekle tam bir sağmal inek olduğunu
göstermişti[r].”[21] Bugün yabancı
resmi tarihçilerin ödüllendirildiği gibi
Hamit de Alman İmparatorunu hediyelere boğmaktan çekinmeyecektir. Al-
kızılbaş - sayfa 50 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
man politikasının Soykırıma uzanan
süreçte Osmanlı ile işbirliği sistematik
olduğunu söylemek mümkün. Alman
İmparatorunun yanında başkaları da
vardır: Osmanlı İmparatorluğu’nu ziyaret eden politik papaz Naumann,
Almanların yüksek çıkarlarının Türk
imparatorluğundaki Hıristiyanların ızdıraplarına politik olarak kayıtsız kalmalarının gerekli olduğunu söylemekten çekinmediği gibi,[22] Soykırım
sürecinde, Ermeni Tehciri ve katliamlarıyla ilgili belgelerden bir seçki hazırlayan Dr. Lepsius da Alman devletini sorumluluktan kurtarmak için bazı
belgeleri karartmaktan çekinmeyecektir.[23] Almanların bölgedeki çıkarları,
Katliamlardan soykırıma giden süreci
görmezden gelmelerinin yanında, tutumları katliamları ve soykırımı kolaylaştırıcı bir etken olmuştur. “Abdülhamid çağı katliamlarının son evresinin
(Kasım 1896) ardından Alman Dışişleri Bakanlığı Siyasi Sorunlar Dairesi
Yakındo­ğ u İşleri Başdanışmanı Alfons
Mumm von Schwarzenstein tarafından
açıklanmıştı. Almanya’nın duruşu özlü
ama oldukça pervasız bir bi­çimde yazılan on iki sayfalık bir direktifte açıklanmıştı. Argümanın başlıca üç çizgisi
bu dokümanın içeriklerini vurguluyordu: 1) Kurnaz ve fesat bir ırk olan
Ermeniler, kendi ulusal varlıklarının
tehlikeye düştüğü duygusunu yaşayan
Türkleri kışkırttılar. 2) Almanya’nın
mutlak olarak hiçbir çıkarı olmayan
bir ırkın lehine duruma müdaha­le etmesi için hiçbir neden olmadığı gibi,
bir Hıristiyan halkın lehine hilale karşı
bir haçlı seferi başlatmak Alman siyasetinin vazifesi de olamaz; zira geçen
yıl müdahaleci Güçlerin lehte araya
girme girişim­leri bu halkın acılarını
daha da artırmıştır ve 3) Türkiye’nin
bütünlüğünü başka şekillerde tehdit
eden tehlikeler ve Türkiye’deki çok
sayı­d a Alman’ın ekonomik çıkarları
düşünülürse, ne kadar üzücü olursa
olsun Ermenistandaki kıyımlar genel
tablo içinde küçük kötülükler olarak
görülmelidir. Bu politik beyanname,
Almanya’nın sorunları içinden çıkılamayacak bir hale sokabilecek her türlü
eylemden kaçı­narak olay sahnesinin
bir seyircisi olarak kalması gerektiği
sonucuna varılarak sona eriyor.”[24]
Bu konumun derin ahlaki temellere
dayalı olduğunu söyleyen pa­paz Naumann, 1894- 1896 döneminin Ermeni
katliamlarına bir gerekçe bulmak için
şöyle devam eder:
“Sayıca azalan, sürekli geri çekilme
halindeki Türkler belki de eskiden sahip olmadıkları bir nitelik kazandılar.
Onlar, özünde yıkılmış bir halk olan
ama dış dünyayı ilgilendirdiği kadarıyla var olmak isteyen bir halkın becerisini edindiler. Tüm zayıflığı­na karşın
içgüdüsel olarak dişlerini ve pençelerini hala nasıl kullanabileceğini bilen
küçük bir hayvan gibi, Türkler de bir
kez daha nasıl barbar olarak davranıp,
kan döküleceğini biliyor­lar. Ermenilerin soykırımı (Armeniermord) Türklerin barbarca davranışının sağlayabileceği son fırsattı.”[25]
Savaş dönemi Başbakanı Lloyd George’ un ifadesi aslında Batı’nın politikasını özetlediğini söyleyebiliriz:
“Er­meniler bizim kurduğumuz zafer
atlarında kurban edildiler… [P]erişan
Ermeniler, Ermeni vilayetlerinde iyileştirmeler ve ıslahat yapılacak” vaadiyle bir defa daha eski efendilerinin
insafına bırakıldılar. Ermenistan’ın
Osmanlı hükümranlığına bırakılmasının esas itibariyle mesulü memleketten gelen daim protestolara rağmen,
bu vaat­lerin kırk senedir nasıl tutulduğunu gayet iyi biliyoruz. İngiliz
Hükümeti­n in faaliyeti 1895-97, 1909
katliamlarına ve asıl korkuncu da 1915
katli­a mlarına sebep oldu…”[26] Lloyd
George bu zulümlerin mümkün olmasında paylarını teslim eder lakin olan
olmuş reel politik’e Ermeniler feda
edilmiştir. Dadrian, “Ermenistan ve
Ermenilerin çıkarlarına İngilizler belki zorunlu olarak kısmen ikincil mesele olarak yaklaşıyorlardı. Bu çıkarlar
tıpkı bir satranç oyunundaki piyonların kullanılması gibi, aldatıcı oyunlar
sergilemesine müsaitti.”[27] Sözleriyle
dönemin dünya politikasını yöneten
Emperyal gücün politikasını özetler.
Diğer ülkelerin tutumu bu politikanın
bir parçası ve izdüşümünden başka bir
şey değildir. Hatta bazıları daha açık
sözlüdürler! “ Almanya’nın Avusturya
Büyükelçisi Prens Philipp 3. Eulenburg, Fransa’nın Viyana Maslahatgüzarı Marchand ile bir görüşmesinde,
bizim için Er­meni Sorunu diye bir şey
yoktur diyerek”[28], Avusturya’nın
politikasını özetler. Avusturya dış işleri bakanı Kont Agenor Goluchowski,
“1894-96 katliamları sırasında söz konusu kitlesel katliamın trajik boyutları
ne olursa olsun Sultana karşı herhangi
bir zorlayıcı eyleme karşı çıktı.”[29]
Bu durumda Rapor’un siyasi bir yönünün olmadığını söylemekle birlikte,
tarihe tanıklık bakımından son derece önemlidir. Olayları sıcağı sıcağına
tanıklarıyla kaydetmekte ve 1894-96
Ermeni katliamlarının bir bölümünü
(1895 güz) aydınlatmaktadır.
Rapor, yer, olay tarihi, ölü sayısı, olayların özeti ve nedenleri ile halkın ve
yetkililerin tutumu belirtilerek tablolar
halindedir. Raporda sistematik katliamların başlangıcı neredeyse her yerde
aynıdır. Bu da Ermenilerin, merkezden yönlendirilmiş sistematik bir katliam, yağma ve zorla Müslümanlaştırma
karşısında olduklarının delilidir.
Trabzon’da [8 Ekim 1895] Öğlene doğru şehrin her tarafında birden bire kargaşa başlar ve her taraftan silah sesleri
yükselir. Konsolosların araştırmaları,
şehrin Ermenileri tarafından herhangi bir tahrik olmadığını göstermektedir. Bir borazan sesi ile verilen işaret
üzerine olaylar hemen başlamıştır. O
işaret verilinceye kadar şehir sakindir.
Öğleden sonra üçe kadar süren yağma
ve katliam o saatte verilen öncekine
benzer bir işaretle aniden durmuştur.
Saat üçe kadar sokaklarda yakalanan
Ermenilerin hepsi katledilmiştir. Katiller Ermeni mağazalarına da girip
satıcıları öldürdükten sonra malları
yağmalamışlardır. Dikkat çeken bir
husus yabancıların ikametgâhlarına
dokunulmadığıdır. Bu da her şeyin önceden verilen emirlerle yürütüldüğünü
göstermektedir. Katliamdan kaçabilen
150 kişi Rus konsolosluğuna sığınmıştır. Şehirdeki öteki konsoloslukların
hepsi katiller tarafından kovalanan sığınmacıları kabul etmiştir. Halkın ve
yetkililerin tutumu: Borazanla, verilen
işaret üzerine rıhtımdaki Lazlar silahlarını almak için kayıklarına koşarlar.
Birçok yerde askerlerin de yağmalara katıldığı, yağmacı katillere yardım
ettiğine tanık olunmuştur. Üst rütbeli
subayların yağma malları arabalara
yükleyip evlerine götürdükleri görülmüştür.
Gümüşhane’de, Müslümanlar Gümüşhane çevresindeki yerleşim yerleri ve
köylerdeki Ermenileri katlediyorlar.
Katliama başlamadan önce meydana
topladıkları Hıristiyanlardan Ermenileri ayırarak ayrı bir sıra yapıyorlar.
Kurbanlarını böylelikle önceden ve
ötekilerle karıştırmadan belirlemişler-
kızılbaş - sayfa 51 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
dir. Bu kargaşada birkaç Rum’da hayatını kaybeder. Dikkat edilirse güvenlik
güçleri ortada yoktur. Ortada olanlar
da Trabzon ve Samsun’da olduğu gibi
olayların bizzat failleridir. Çarşambaya bağlı Ağca güney’de o bölgeyi çetelere karşı korumakla görevlendirilen
redifler aksini yaparak Ermeni evlerini
kendileri talan ediyor. Kiliseyi soyduktan sonra bağladıkları papazın önünde
kutsal dini objelere saygısızlık ve hakaretler ediyorlar. Çaresiz papaza ve
cemaatine, İslam’a geçmezlerse tüm
Ermenilere de aynı şeyleri yapacaklarını söylüyorlar… Kayıkçıoğlu çetesi
Kabaceviz köyünü basıyor, birkaç Ermeni köylü öldürülüyor. Kalanlar kırsal alanlara sığınıyor.
Erzurum’da, Pakariç: 200 ev yağmalanıyor. Katliamdan kaçabilenler
İslami kabule zorlanırlar. Pulk: 80
ev yağmalanıyor İslami kabul edenlerin canları bağışlanıyor. Pirij: 120
ev yağmalanıyor. Ancak İslami kabul edenler sağ bırakılıyor. Halkın ve
yetkililerin tutumuna gelince: Ekim
ayının başlarında asa­yiş güçlerinin
takviyesine rağmen sonuç alınamıyor.
Konsoloslarca Ermeni­leri sakinleştirme ve Müslümanların silahsızlaştırma
ça­baları ve öneri­len tedbirlere rağmen otorite kayıtsız kalıyor ve sadece
Er­menileri tutuk­lamakla yetini­yor.
Oysa Türk nüfusu o sıra saldırı günü
için hazırlık yapmaktadır. Talan ve
katliamlara subay ve erlerinde alenen
katıldı­ğ ını konsolos­lar görmüşler­dir.
Karmaşa ve saldırılan bir defalığına
tamamen dükkânlar yağmalandıktan
sonra ve yerleşiklere saldırıldıktan
sonra müdahale ediliyor. Pirij’de bu
şekilde ancak 30 Ekim ve 31 Ekimde
tüm gece boyu ve izleyen gece kuşatılmış mahallelerde yağma v cinayetler
bitince yetkililer duruma el koyuyorlar… Kürt lider Haydaranlı Hüseyin
Paşa olayların sorumlusu olmasına ve
görev ihmali görülmesine rağmen kötü
yönetimin hesabını vermek üzere askeri mahkemeye çıkarılmıyor… Olaylar
olup bittikten sonra çağrılan redifler
daha kötü bir duruma neden olur. Onlara göre sultan2ın emirleri gereğince
ülkeyi Hıristiyanlardan temizlemek
gerekir… Yerli Müslüman nüfustan
çok sayıda soyguncu çete mensuplarına silah temin ediyor ve katliama
askerler de katılıyor… Erzurum’daki
Fransız konsolos mösyö Brgeron izinli olarak gittiği fransa2dan dönünce
dehşet içinde bölgeyi dolaştı. Bayburt
ve Trabzon’a bağlı Gümüşhane arasındaki bölge tamamen yakılıp yıkılmıştır.
Narzahan yakınlarından geçerken bir
çukura 100 kadar Ermeni’nin cesedinin atıldığına tanık olur. Yollar evsiz
barksız kalmış, üstü başı çıplak, aç susuz dolanıp duran kadın ve çocuk kafileleri ile doludur. Yıkımdan kurtulmak
için çok sayıda köy İslam’a geçmeyi
kabul etmiştir.
Bitlis’te de aynı senaryo hâkimdir:
“Ermeniler tarafından yapılmış hiç bir
tahrik yok iken Türkler camiden çıkışta Ermenilere saldırıyor. Daha önce ve
başka yerlerde de olduğu gibi olaylar
önceden planlandığı şekliyle borazan
sesi ile verilen işaret üzerine başlar ve
aynı sesle biter… Şehre bağlı nahiye ve
köylerde çok sayıda Ermeni’nin zorla
İslamiyete döndürüldüğü belir­t iliyor.”
Çapakçur’da katledilmeyen bütün Ermeniler Müslüman olmak zorunda
bırakılıyor. Muş’ta katliam tehditleri,
ortamın hazırlanması ve olayların çıkış nedenleri Muş kadısına mal ediliyor. İlin tam bir felaketten kurtulmasının nedeni il müftüsü ve mutasarrıf
Fehim Paşa’nın birlikte gösterdikleri
çabadır.
Adilcevaz’da Emin ve Temir Paşaların komutasındaki Haydaranlı Kürtler
18 köyü yağmalarlar. Erciş’te Mesrop
manastırı Emin Paşa’nın babası Hasan tarafından yağmalanır. Saray’da
Hakkâri sancağına bağlı Mahmudiye
kazası merkezi özellikle Kürtlerden
oluşan Hamidiye birliklerince Kaymakam Hüseyin Takuri Bey’in komutasında yağmalanıyor. Muş mutasarrıf
tarafından kurtarılırken burası kaymakam tarafından yağmalanıyor.
Mamuret-ül Aziz vilayetinde Kürtler
ve Müslümanları Ermeni mahallelerine saldırırlar ve bü­t ün Ermenileri katlederler. Kapuçin misyonunun lideri de
öldürülmekten kurtulamaz. Amerikan
misyonu yerle bir edilir ve ölümden
kurtulabilen Hıristiyanlar İslam’a dönmeyi kabul etmek zorunda bırakılırlar.
Halkın ve yetkililerin tutumuna gelince; Subaylar ve askerler de ga­nimetten
pay­larını alırlar, yağmalara katılırlar.
Kürtler yetki­lilerle anlaş­malı hareket
et­t iklerini söylü­yorlar. Otorite yapılacak iş konusunda hemfikirmiş ama çok
daha geç bir zamanda yapıl­masını iste­
mekte imiş. Ay­r ıca subaylar, askerler
ve jan­darmalar da ta­lana katıldığı için
olaylar kar­şısında daha sert davrana­
mamış… Katliamdan kurtulan erkekler
tutuklanıyor ve bunları akıbeti belli
değildir.
Arapgir’de Hıristiyan nüfusun çok
olduğu bu bölgede kurban sayısının
tah­minlerin de üstünde olmasından
korkuluyor. Silahlanmış Kürtler ve
Türkler Hıristiyanlara saldırıp şehri
yakıp yıkarlar.
Eğin’de Dersim Kürtleri Gamaragah
köyüne saldırıyor. 300 ev yağmalanır. 30 evlik bir mahalle ateşe verilir.
Oturanların bir bölümü katledilir.
İslamiyet’i kabul edenler sağ bırakılır. Pingan, Armudan, Licik, Zimara,
Teğut, Muşeşgak ve Narver köylerindeki insanların bir bölümü katledildi,
İslamiyet’e geçenler canlarını kurtarabildiler.
Siirt’te diğer Hıristiyan topluluklarda
pogromun dışında tutulmayacaktır:
Müslümanlar önemli sayıda Kildani ve
Ermeniyi katlediyor. Süryaniler ve Jakobitlerin otur­duğu evler yağmalanır.
Çevrede­k i önemli miktarda Süryani,
Kildani ve Jakobit köyü yakılıp yıkılır.
Bunlar; Mor Yakup, Berke, Tel Meşar,
Beynkof idi
Malatya’da Kürtler ve Türkler Hıristiyanlara saldırıyı başlattıktan sonraki
6 gün boyunca talan ve katliam yapıyorlar. Yangın ve katliamlardan kaçan
Ermeniler kiliselere sığınıyorlar. Katolik kapuçinler dövülür ve hakarete
uğrarlar. Evleri, okulları ve kiliseleri
yakılıyor… Ölü sayısı en az 3000 olarak hesaplanmaktadır… Ermenilerin
önemli bir bölümüne de İslam zorla
kabul ettirilmiştir.
Diyarbekir vilayetinde, 01 Kasım sabahı kırsaldaki Kürtler şehre girerler
ve şehirde yerleşik Müslümanlarla bir­
leşerek pazarı yağmalarlar, ateşe verirler. Daha sonra mezhebine bakılmaksızın Hıristiyanları katl­ederler. Kürtler,
zaptiyeler ve askerler, hepsi bir arada
Hıristiyanlara ateş yağdırırlar. İnsan
kırımı üç gün sürer. Türkler, Hıristiyanların cami­lere girerek Müslümanları öl­dürdüklerini böylelikle onları
katliam yapmaya kışkırttıklarını iddia
etmektedirler. Bu iddia kesinlikle yalandır. Fransa kon­solosu 30 Ekimde
Cemil denen bir kişinin evinde Şeyh
kızılbaş - sayfa 52 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Zeylan ve oğlunun bulunduğu toplan­
tılara dikkat çekiyordu. Daha önceki
oğlu ki oğlu bu yakın­larda Sason katliamında yer almıştır. Bu toplantılarda Hıristiyanlara yapılması mümkün
olabilecek en korkunç projeler tartışılmış, camilerin duvarları­na duyurular yapıştırılmıştır. Bu duyurularla
Sultan’ın Hıristiyanlar hakkında uygulamayı kabul ettiği reformlar hakkında yanlış bilgiler verilmiştir. Bun­
ları okuyan Müslümanlar Sultan’a bir
protesto telgrafı gön­derirler. Telgrafta
eğer verilecek cevap tatmin edici bulunmaz ise, 1 Kasım Perşembe günü
Hıristiyanlardan öç almak niye­t inde
oldukları belirtilir. Yani her-şeyin önceden planlandığı ve Hıristiyanların
paniğe kapılış nedeni apaçıktır. Ayrıca
Müs­lümanların daha önce görül­memiş
miktarda silah ve cep­hane satın almaları da ortalığı tahrik etmeye yetmiştir.
Mardin, Şehir büyük bir tehlike içindedir. Ama katliam olmaz. Yine de
bölgenin tümü yakılıp yıkılır. Katolik
Ermenilerin büyük ve önemli bir köyü
Tel Ermen’de taş üstünde taş bırakılmaz. Köy sakinleri Mar­din merkezine
sığınırlar.
Ortodoks-Rum 100 hanelik Pakoz
Köyü’nün sakinleri ra­h ipleri ile birlikte İslamiyet’e geçmek zorunda bırakılırlar.
Sivas, Katliam akşamı müezzinler
Müslümanları Allah adına insan kıyımına davet ediyorlar. Bu katliam
çağrıları özellikle dervişler tarafından
yapılarak halkın kışkırtıldığı belirtilmektedir…
Gürün’de Redif kılığında 2000 Kürt
içinde 4000 Ermeninin yaşadığı kenti kuşatıyorlar. Dört günlük direnişten sonra Kürtler şehri zapt ediyor…
Kurtulan Ermeni sayısını belirlemek
mümkün değildir. Bu sıralar Sivas’tan
ulaşan haberlere göre bu ilçedeki ölü
sayısı çoktur. Katliamlardan 14 gün
sonra bile yani 28 Kasımda yollarda
gömülmemiş cesetler bulunuyordu..
150 genç Ermeni kadını ve kızı Kürtler
tarafından kaçırılıyor.
Amasya, Müslümanların Ermenilere saldırmasıyla değirmen, ev ve
dükkânlar yağmalanıyor. Hıristiyanlar rastgele katlediyorlar. Konsolosların verdikleri bil­g ilere göre ölü sa-
yısı 1000 kişidir. Resmi rakamlar ise
sadece 80 kişinin öldüğünü söylüyor.
Yeşilırmak’ın ceset­lerle dolu olduğu
görülmüştür.
Merzifon, Müslüman bir güruh Hıristiyanlara saldırıyor. Öldürülen Ermeni sayısı 150. Yaralı sayısı ise 500′dür.
400 ev ve dükkân yağmalanıyor. Katiller, öldürülenlerin üzerindeki giysileri bile alıp götürüyorlar. Cesetler
gömülmeden çırılçıplak yollara atılıyorlar… Yağma ve katliamlara askerler de katılmıştır. Kaymakam, Cizvit
din adamlarını olayların Ermenilerin
tahriki ile meydana geldiğine dair beyanatı imzalamaya zorluyor.
Urfa, 28 Ekim: Kürtler ve Hamidiyeliler büyük. Bir Hıristiyan katliamı yapıyorlar. Yaralı sayısı da çok fazladır.
1500 dükkân yağmalanmıştır. Olayların çıkış nedeni olarak bir Türkle bir
Ermeni arasında çıkan kavgaya dayandırılıyor. Kavgadaki Ermeni, öldürülünce hemşerileri de Müslümanı
öldürüyorlar. 2 ay sonra 28 Aralık ta
katliam tekrarlanır. Yeni bir Ermeni
katliamı oluyor. Yetkililere göre ölü
sayısı 800′dür. Konsoloslara göre bu
rakam 2000′den çoktur. Kürtler ve Bedeviler daha önce eşine rastlanmamış
derecede korkunç insan l kıyımı yapıyorlar… Öldürülme tehdidi ile İslama
geçmeye zorlanan Hıristiyan sayısı
fazladır. Bu emre itaat edenlerin evine
beyaz bayrak çekilir ve başları türbanla örtülür. Sözde düzeni sağlamakla
görevli redifler de yağma ve katliama
katılırlar. Yenicekale’de bir borazan
sesiyle müfreze Hıristiyanlara saldırır.
Sonrası ateşe verme, talan ve katliamdır.
Rapordaki anlatımlar neredeyse her
ilde aynı cümlelerle devam etmektedir:
Mersin, Adana, Tarsus[30], Ankara,
Masis, Hacin, Payas, Kayseri, Çorum,
Yozgat, Akhisar, İzmit…
Charmetant, raporunda yukarıda örneklerini verdiğimiz katliama dair bilgilerden sonra bu tabloyu tahlil eder:
“Buraya kadar okunan tablo ve bundan
sonra okunacak istatistikî bil­g ilere ek
olarak birkaç düşüncenin eklenilmesi
zorunlu görülmektedir… Bizler ait olduğumuz ulusların tarihinde, yaklaşık
iki yıldır göz­lerimizin önünde cereyan eden bu kadar korkunç zamanlar
bulun­abileceğine inanmıyoruz. Şimdi-
ye kadar Hıristiyanlara karşı anlayışlı
ve mülayim sanılan Türkler Hıristiyanlara karşı bu yakın geçmişte önceden planladıkları hedef ve amaçlarını,
başlangıç ve bitiş işaretlerinin dahi ne
olacağı belir­lenmiş olayları gerçekleştirdiler. Bu olaylarda ve saldırılarda
amaç, yaradılışında var olan anlayışlı,
yumuşak başlı, barışçı tutumları ile
başlarındakilere tabiiyetlerini her zaman ispatlamış Ermeni ırkının kökünü
kazımaktı. Oysa yukarıda belirtildiği gibi bu iyi niteliklere sahip ırka bu
canavar barbarlığın reva görülmesini
gerektirecek, yapanları haklı kılacak
hiçbir neden yoktur.
Türk yönetimi bir zamanlar çok zengin
olan bu ülkeyi her yerde ve her zaman
olduğu gibi köleleştirme ve haraç alarak sömürme uygula­malarıyla kısırlaştırdı. Bu şekilde, zavallı Osmanlı
Hıristiyanları, zapt edilmiş toprakların
asıl sahipleri, yüzyıllardır yaşadıkları kırsal bölgelerin yalnızlığında,
yöneticilerinin baskı ve aşağılamaları altında, uzaktan bakanların acıyan
bakışlarına maruz kalarak böylesine
rezil şartlarda yaşıyorlar. Bugün bu
koşulların, bu aşağılanma durumunun yerini şiddetli bir zulme bıraktığı
gündür. Şu sıralar Türklerin başka bir
taktik kullandığına da şahit oluyoruz:
İmparatorluklarındaki Hıristiyanları
fiziksel olarak yok etmek yerine taşra
illerindeki Hıristiyan yerleşim birimlerini yakıp yıktıktan sonra, önceden
katliam dışı tuttukları kadın ve kızları
ahlaksız işlerine alet etmek, ahlaklarını bozmak, Ermeni ailelerini baskı ve
tehditle din­lerinden döndürmeye çalışmak. Osmanlı’da her işin daha önceden
hazırlanmış ve her yerde aynı biçimde
uygulandığı gözlemlenmiştir. Amaç.
Hıristiyan kadınlarının kir­letilmesi ve
Ermenilerin Müslümanlaştırılmasıdır.
Hıristiyan dünyasının her yerinde olduğu gibi Doğu’da da kadın erkekten
daha çok dinine bağlıdır. Bunun için
Türkler sistematik, zorun­lu ve ahlaksız yöntemlerle Hıristiyan kadınları
lekelemeye çalışmakladır.
Bu dönemde özellikle uzak köylerdeki
Hıristiyanlara, sahipsiz ailelere etkin
bir propaganda ile İslamiyete geçmeleri için tehditler yapılıyor. Birçoğu
yaşamak için bu fırtına geçer geçmez
yeniden atalarının dinine dönebilmek
umuduyla baskılara boyun eğiyorlar.
Ancak bu da çoğu zaman yetmiyor.
kızılbaş - sayfa 53 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Şu sıralarda Muş, Maraş ve etrafındaki yerlerde çok sayıda aile zora boyun
eğmektedir. Ama sükûnete kavuşur
kavuş­maz Hıristiyanlıklarında ısrar
ettiklerinin açığa vuruyorlar ve o zaman da katlediliyorlar. İslam yasası
Şeriat’ın bu konudaki hükmü kesindir.
Bir defa Müslüman olanın dininden
dönmesi mümkün değildir. İslamiyeti
terk eden birinin cezası ölümdür!
Bu hükme dayanarak Türk yetkililer
Kürtlerin bu son katliamları yapmalarına göz yumuyorlar. Çünkü Türklere
göre bu katliamlar geçer­li bir İslami
hükmün uygulanmasıdır. Bu nedenle
Türk devleti Avrupa nezdinde suçlu
görülmekten kurtulmaktadır. Zorlanarak bile olsa Hıristiyanların Müslümanlığı kabul ettikleri andan itibaren
vaftiz edildik­leri eski dinlerine dönmeleri İslam dini nazarında ölümle
cezalandırıla­cak bir suçtur.
Rapor, din değiştirmelerinin boyutuna
altını çizer: Din değiştirenlerin durumu da endişe vericidir. Korkunç şeriat
gereklerine göre mecburi olarak din
değiştirenleri Ermeni ulusu kayıp olarak kabul etmelidir.
Raporun özel istatistik bölümündeki,
Ermenistan’daki, onbir vilayette, son
zamanlarda kiliselere yapılan hakaret
ve saygısızlıklar, Papazların katledilmeleri, kadın ve genç kızların kaçırılması! Başlığı altındaki kesiminde,
bu vilayetlerdeki Hıristiyanların içinde bulunduğu çaresizlikler, koşullar,
katliamlar ve din değiştirmeler görgü
tanıklarına dayanılarak nakledilmektedir, bu konuda verilecek birkaç örnek
katliam dışında din değiştirmelerin
boyutunu gözler önüne sermektedir.
Charmetant, her nekadar din değiştirmelerin sayısını 40- 50 bin civarında
verse de raporda belirtildiği gibi gerçek rakam bunların çok üzerindedir:
Trabzon: Alçakdere, Maktilla, Gromela, ve Kortanez köylerinin sakinleri
olan Gregoryenler İslamiyete geçmeye
zorlandılar. Kadın ve kızları vahşi ve
rezil işlere kurban gittiler…
Erzurum: Kırsal alanda yaşayan Gregoryen nüfusun katil kılıcından kaçan
kısmında İslama geçenler oldu. Papaz
Der Husik, piskopos vekili de aynı akı­
bete uğrayarak İslama geçmek zorunda
bırakıldı. Ertesi gün taze dön­melerin
yeni dinlerini pekiştirmek üzere toplu
sünnetlerinin yapılması için merasim
hazırlıklarına başlandı. Bayburt’ta,
Ksanta köyünde Kilise camiye çevrildi.
400 civarında insan katledildi, çoğu
kadın olmak üzere katliam kaçaklarına İslamiyet zorla kabul ettirildi. Plur,
Plurak,Buşdi, Surp Toros, Nik ve Balakor köylerindeki altı kilise camiye
çevrildi. Papazları Der Magar, Der
Krikor ve adı öğre­nilemeyen bir papaz
öldürüldü. Üç papaz da kayboldu. Yukarıdaki köylerin yanı sıra, Varzahan,
Karavirak, Çakmak, Averek, Gopus,
Osdek, Varin Kerzi ve Verin Kerzi
köylerinin ahalisi zorla İslamiyete
döndürüldü. Plur köyü Gregoryenleri
islamiyete geçmeyi çaresiz kabul etmelerine rağmen gözü dönmüş müslüman
sürüsü tarafından kurşu­na dizilmekten kurtulamadı. Gerekçeleri şuydu;
bu Hıristiyanlar Müslüman görünerek
yaşamaya devam etseler bile ruhlarının derin­liklerinde yine de Hıristiyan
dinini devam ettireceklerdir. İşe, dinden döndükleri için kafalarına şapka
yerine sarık geçirilmesiyle başlandı,
namaz öğretildi, uygulamalara girişildi, bunun için de camiye götürür gibi
kiliselerine götürüldüler. Onların katli
burada ve bu ser­emoniyle yapıldı.
Bayburt’ta ve tüm çevresinde Hıristiyan dini ve ibadeti tamamen bitti. Erzincan, Megvetzik köyünde katliamdan arta kalanlar zorla sünnet edilip
din­leri değiştirildi. Dantzi köyü Ermenileri zorla Müslümanlaştırıldı ve erkekleri toplu halde sünnet edildi…
Van vilayeti: Aşağı Gargar kasabasına
bağlı olan Çakog, Dzogu, Dap, Ksoktentz, Meçgantz, Mülk, Gici, Argantz,
Kakt köylerinin sakinleri arasında yaşayan üç papaz da dâhil olmak üzere
islamiyete geçirildi. Moks (Bahçesaray) ilçesinde Paykner, Varek, Yukarı
Sarin, Şadossen, Varentz, Paşavank,
Padagantz, Deşok, Atanan adlı 9 köyün Ermenileri ölüm tehdidiyle dinlerinden döndürülüp Müslümanlaştırıldılar. Kürtler, Pasin-Taht ilçesindeki
Gagazis, Şidan, Areg, Gaynamiran,
Korner, Darentz ve Nar adlı yedi köyün halkını İslama zorladılar. Çatak
ilçesinin tüm köyleri yağmadan nasibini aldı. Bu köylerde yaşayan herkes
yine ölüm tehditleriyle İslama geçmeyi
ve sünnet olmayı kabul etti. Gandijgan ilçesinde Sembon, Usut, Pigant ve
daha birçok Ermeni nüfusu ve Sembon
Ermeni kilisesinin papazı zorla Müslüman yapıldı…
Bitlis’te, Kuyt kilisesinin başrahibi
Der Mikhitar’ın cesedi Müslüman olarak görülüp Müslüman mezarlığına
defnedildi. Şehirde buna benzer hile ve
yöntemlerle ve zorlamayla çok sayıda
din değiştirme oldu. Yerum ilçesinde
13-15 Ekim arasında katliam yapıldı.
Bu esnada ilçenin 12 Ermeni köyünün kilisesi her türlü hakarete maruz
kaldı. Daha sonra da camiye çevrildi.
İslamiyeti kabul ederek sünnet olanlar
ölümden kurtulabileceklerdir. Papazların başlarına sarık kondu. Kadınlar
evlendirilmek üzere Müslüman Mollalara teslim edildi, hem de karşılıklı
olarak. Yani papazların kendileri de
Müslüman dul kadın almak zorunda
bırakıldılar. Bu papazlara üstelik fazladan bir veya iki Kürt kadın verildi.
Amaç papazların din değiştirmesini
sağlamaktı. Müslümanlarla çok yönlü
ilişkiler içine sokmak, onları tamamen
ve katiyen Müslümanlaştırmaktı. Hatta çok kardeşi i Hıristiyan ailelerde bu
kardeşlerden bir veya ikisi öldürülerek
dul kalan karıları yaşayan kardeşlere
verildiler ki durum şeriat yasalarına
uygun olsun. Şirvan ilçesi kırsalında
aralarında Sarus, Avin, Avar, Napahn,
Sermek ve Temenk köyleri olmak üzere yirmiden fazla Hıristiyan köyünde
katliam kurtulan Ermeniler Müslüman
olmaya zorlandılar. İçlerinde bu köylerin bir kısmı yıkılıp öteki kısmı camiye çevrilen kiliselerinin papazları da
vardır. Hizan ve Sipagert ilçelerinde,
Sgavaray Gregoryen Manastırı başpapazı Ohannes’e yapılan bir dizi hakaret ve işkenceden sonra papaz İslamı
kabul etmek ve iki karı almak zorunda
kaldı. Hizan’da yerleşik konumda ve
kalabalık miktardaki Ermeni nüfusu
aynı yerdeki Müslüman tekkesine zorla
konduktan sonra İslamiyete geçirildiler. Aynı şekilde Horkhotz köyünün üç
Gregoryen papazına din değiştirmeleri zorla kabul ettirildi. Ondan sonra da
başları­na sarık bağlanarak yollarda
gezdirildiler. Şenitzor nahiyesine bağlı sekiz köyün ahalisi İslama geçmeye
zor­landı. Bu köyün okul ve kiliseleri
kapatıldı ve çok sayıda kadın ve kız
kaçırıldı. Hizan ve Sipagert ilçelerine
bağlı, aşağıda adı verilen altmış köyün sakinleri toplu halde İslamiyete
geçmek zorunda bırakıldı: Hizan ilçesi: Darontz, Aşağı Darontz, Karason,
Yukarı Karason, Şen, Harit, Klup,
kızılbaş - sayfa 54 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Tagik, Palassor Haçugontz, Zigu, Antentz, Kamagiel, Surp Haç, Di, Norşen, Yegondz, Anabat, Broşent-Tars,
Motentz, Mamtentz, Gassar, Hagir,
Korklotz, Nan, Hodz, Gadinak Bagsar, Li, Hucuk. Sipagert ilçesi:Yukarı
Huruk, Aşağı Huruk, Candican, Aşağı Godentz, Yukarı Godentz, Nerpan,
Oghant, Sevkar, Pagentz, Sonar, Tag,
Kagis, Dantzis, Şoson, Hargnin, Taloro, Bedrantz, Huş, Kut, Şort, Pagt,
Sagantz, Arençik, Duag, Geran, Taht,
Mad, Zemen. Mamduruk ilçesindeki Gregoryen nüfusun çoğunluğu islamlaştırıldı. Bu ilçeye bağlı adları
aşağıda yazılı on yedi köyün ahalisi
toplu halde İslama dönmek zorunda
bırakıldı; Ov, Seg, Perganto, Abarank,
Kedantz, Huvandantz, Dantz, Miloti, Şenağpür, Mont, Gugentz, Honis,
Horont, Paramons, Hagons, Garna,
Bargantz.Segert şehrindeki Halkın
bir bölümü İslamiyeti mecburen kabullendi. Genç ilçesine bağlı Gernos,
Valer, Tarepnis, Duzmalan, Kupar
adlı köylerin sakinleri zorla Müslüman edilerek katliamdan kurtuldular.
Çapakçur ilçesinin Çevlik, Madrak,
Sinfor ve Köşem köy­lerinin Hıristiyan
ahalisi ve yine Peçar Nahiyesinin Mıguk, Anti, Murdarik, Norşen, Tiç, Peçar köylerinin Hıristiyan sakinleri İslama geçm­e ye zorlandılar. Bu köylerin
papazları da din değiştirmek zorunda
kalan­lardandır. Bu köylere ait kiliseler
bugün cami olarak kullanılıyor ve buralarda Kuran okutuluyor.
Sivas Vilayeti, Koyulhisar ilçesinin
Ermeni sakinleri evlerinin yakılma,
zincire vurulma gibi zorbalık tehditleri altında zorla müslümanlaştırıldılar.
Genç Ermeni kızları Türklerle evlenmek zorunda bırakıldılar. Divriği’de
Şehrin içinde olduğu kırsal alanda da
Ermeni nüfus toptan İslamiyete geçirildi. Din değiştirmeye direnenler de
katledildiler. Armudag köyü kilisesi
papazı da öldürüldü. Surp Hagop Manastırı harabeye döndürüldü. Zımara
ve Gasma köylerindeki kiliseler kısmen yıkıldılar. Çoğu camiye çevrildi
Gasma köyü ve çevresinde yaşayan
650 insan zorla İslamiyete geçirildi.
Erkeklerin başına sarık sarıldı. Günde
5 defa namaz kılmak üzere zorla camilere götürüldüler. Ölen Krikor Balyan
adlı bir Hıristiyan Müslüman mezarlığına defnedildi. Yine katliam tehditleri
altında Gurasin ve Apuşan köyleri sakinleri İslamiyeti kabul etmek zorunda
kaldılar. Zimara köyü sakinleri de papazları ile birlikte aynı sonu paylaştılar…
Mamuret ül Aziz vilayeti, Eğin nahiyesi köylerinden, Licik, Narver ve
Azni köyleri kiliseleri yağmalandı,
yıkıldı. Bu köydeki Ermeni nüfus bir
araya toplandı. Sonra gerekli baskı
ve tehditler yapıldı. Hepsi islamiyete
geçmek zorunda kaldı. Licik köyü sakinleri ayrıca papazları ile birlikte din
değiştirdi. Aynı şey Ağın nahiyesinin
14 Ermeni köyünde de yapıldı. Hemen
İslama geçmeye ve sünnet olmaya zorlandılar. Nahiye yönetici ve yetkilileri
zorla din değiştirip sünnet ettikleri erkeklere bu işleri kendi rızalarıyla yaptıklarına dair beyanlar imzalatıy­orlar.
Ançerti köyü sakinlerine de aynı amaçla aynı konuda bir bildiri imzalatıldı.
Bu köylülerin hepsine zorla yeni müslüman adları ver­ildiğini belirtmek gerekmektedir. Bununla da yetinilmeyip
şimdilerde yeni dindaşları ile karşılıklı
evlendirilerek aralarında yeni akrabalık bağları oluşturmaya çalışılıyor.
Gamaragah köyündeki Hıristiyanların
hepsi namaz kılmaya zorlandı. Onlara
namaz ve dualar öğretildi. Gamaragah
erkeklerinin hepsi sarık takmaya, kadınlar ise yüzlerini bile peçeyle kapatmak zorunda bırakıldılar. Türk kadınının kıyafeti Hıristiyan kadını için de
mecbur kılındı. Garmir köyü sakinlerine zorla Müslümanlık kabul ettirildi
ve erkeklerin hepsi sünnet edildi. Bu
köylüler arasında köyün Gregoryen
kilisesi papazı Der Daçat da vardı.
Arapgir’in 20 kadar Gregoryen köyü
sakinlerine ölüm tehdidiyle islamiyet
kabul ettirildi. Köylerin adları şunlardır; Sagmega, Maşgert, Ehnetzik,
Vahzen, Zabelvar, Kuhna, Yagavir,
Agen, Vank, Grani, Hatzgeni, Zak, Sincan. Bunların içinde adları bilinemeyen birkaç köy daha vardır.İslamiyete
geçirilen köylerin ahalisi içinde bu
köylerin papazları da bulunmaktadır.
Köylü erkeklerin hepsi ayrıca sünnet
edilmiştir…
Diyarbekir Vilayetindeki, Surp Astvadzadzin Partzirarahayatz’ı soyup
soğana çevirdikten sonra yıktılar.
Manastır cemaatinin hepsi öldürüldü,
din adamı Der Hagop hariç. Çünkü
korkutmak için onun önce bir kulağını
kestiler ve bu yöntemle korkuttuktan
sonra çaresiz islamiyeti kabul etti ve
sünnet oldu. Diyarbekir çevresinde-
ki Silvan, Beşiri, Zerivan ve Paravan
yöne­t im bölgelerine bağlı 105 köyün
Hristiyan ahalisi ile Hani ve Lice ilçelerinin Hıristiyan nüfusunun bir bölümü zorla İslamlaştırıldı. Palu’daki
köylerde katliamlardan arta kalanlar
İslamiyeti kabule zorlandılar. Mevcut
kiliselerin hepsi camiye çevrildi. Havav köyü kilisesi soyulduk­tan sonra
ateşe verildi. Bu köyün Ermeni nüfusu,
papazları Der Bogos da dahil Müslümanlaştırıldı… listeuzar gider…
1896 yılında hazırlanan Charmetant’ın
raporu’nun bir özelliğide 20 yıl sonra
gerçekleşecek Soykırıma işaret etmesidir , ki Jöntürk yönetimi bu kehaneti
doğrulayacaktır: Boğaziçi’nde tutulacak zırhlı sayısının tartışması ile meşgul olan Avrupa diplomasisin Bizans
oyunlarına kan­ması veya öyle gözükmesi, kendi güçsüzlüğünün, etkin olamadığını kabul etmesinin resmidir.
İşin en tehlikeli yönü de budur. Çünkü
açığa çıkan bu güçsüzlük daha yeni
bitmiş gözüken ama yenilerinin hazır­
lanacağından emin olduğumuz katliamlara Türk’ü cesaretlendirmiştir.
Türk böylece Hıritiyan devletlerden
korkmasına gerek olmadığına emin
olunca Ermenileri tamamen ortadan
kaldırma amacından ısrarlı olacaktır.
Avrupa bu şekilde pasif ve etkisiz kalmakla müslüman barbarlığının da suç
ortaklığı durumuna düşmüştür. Charmetant, 1915 Soykırımını açık bir dille
ifade etmiştir.
Akunq.net
[1] Tovmas Mıgirdiçyan, Diyarbakır Vilayeti Katliamları ve Kürtlerin Vahşeti,
Kahire 1919
[2] Wofgang Gust, Alman Belgeleri, çev.
Z. Hasançebi, A. Takcan, Belge uluslar
arası Y. 2012 s 27.
[3] “Sultan Abdülhamit bütün ulusalcı
hareketlenmeleri özellikle MüslümanHıristiyan çelişmesini hareket ettirerek,
katliamlarla, kitle terörü yaratarak sindirmeyi denemiştir. Bu sistemli kargaşalıklar sonucu 1894-96 yılları arasında
resmi kaynaklara göre 10 binden fazla
insan hayatını kaybetmiştir. Bunun 2
bini Müslüman’dır. Ama, bunlar resmi Osmanlı kayıtlarıdır. Katliamların
gerçek boyutu ise daha büyüktür ve yüz
binleri bulmaktadır. Lepsius, 88 bin
243 Ermeni’nin öldürülmüş olduğunu
yazmaktadır. Zartaryan 300 bin civarında olduğunu belirtir.” ( Recep Maraşlı,
Ermeni ulusal Demokratik Hareketi ve
1915 Soykırımı, Peri Y. 2008, s 159)
[4] George A. Bournoution, Ermeni
Tarihi, Ermeni halkının Tarihine Kısa bir
kızılbaş - sayfa 55 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Bakış, çev. E. Abadoğlu, O. Kılıçdağı,
Aras Y. 2011, s 219-220
[5] Bu konuda geniş bilgi, bu baskını
gerçekleştirenlerden Karekin Pastırmacıyan (Armen Garo) anılarında bulunmaktadır; Armen Garo’nun Anıları, Osmanlı
Bankası, çev. Attila tuygan, Belge uluslar
arası Y. 2009. “Osmanlı Bankası baskınının bir diğer sonucu da, batılı devletlerin
bir süre daha Ermeni reformunu görüşmelerine karşı, Ermeni örgütlerinin radikalleşmesinden ve kendilerini de hedef
almaya başlamasından rahatsız olmaları
ve aralarına daha soğuk bir mesafe koymaya başlamaları oldu.”( Recep Maraşlı,
Ermeni ulusal Demokratik Hareketi ve
1915 Soykırımı, Peri Y. 2008, s 159)
[6] George A. Bournoution, Ermeni
Tarihi… s 220
[7] Edvvin Pears, “Forty Years in Constantinople”, London, 1916, s.162; “life of
Abdul Hamid. London, 1917,
s.2S7 (Aktaran: Rohat Alakom, “Eski
İstanbul Kürtleri, 1453-1925″, Avesta,
İstanbul, 1998
[8] Donalt Quataert, Osmanlı imparatorluğunda Iggücü Politikası ve Siyaset:
Hamallar ve Babıâli, Tarih ve Toplum,
no.33, 1986
[9] Recep Maraşlı, Ermeni ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı, Peri Y.
2008, s 159
[10] Beylerian, Arthur, “Uimperialisme et le mouvement national armenien
(1885-1890),” in: Relations internationales, Nr, 3, s. 19-54, Genf-Paris, 1975. S 38
aktaran: Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış
Barış, çev. Atilla Dirim, İletişim Y. 2005,
s 210
[11] Levon Vartan, The armenian 1915,
Atlas Printing Press Beirut, 1970, s 85-86
[12] Erzurum hakkında: Chambers 1988
(1928), s. 36, 75 vd., 88 vd. Eleşkirt hakkında: Chambers 1988 (1928), s. 33-35,
89 vd. Akt HL Kieser, İskalanmış Barış,
s 211
[13] Altını ben çizdim (SC)
[14] Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış
Barış, çev. Atilla Dirim, İletişim Y. 2005,
s 216-217
[15] Kamuran Gürün tarafından verilmektedir.
[16] İhtiyatlı gözlemciler dahi 1896 yazında, kitle katliamları sonrasında on iki
yaş al­t ında en az elli bin öksüz çocuktan
söz etmektedirler.
[17] Charmetant raporu da kurban sayısı
hakkında doğru bilgi vermekten uzaktır.
Bu durum raporda da belirtilmekte
mağdur sayısısının belitilen rakamın çok
üzerinde olduğu teslim edilmektedir.Her
yerleşim birimindeki kurban sayısına
gelince . Bu dökümanı hazırlayan komite
sadece doğru değerlendirmeyi mümkün
kılacak nitelikleri verileri hesaba katarak
rakamı tesbit etmiştir. Yani alınan her
bilgi hesaba katılmamış, nesnel ve resmi
olanlara rağbet edilmiştir. Komite, duygusal ve abartılı durumlardan sakınmıştır. Araştırmacıların kendileri bile bölgenin tümündeki maktul sayısını, birkaç
yere ait olanlar hariç, tam olarak, kesin
biçimde tespit ede­m emiştir. Bu rakamlar
özellikle tamamen yok edilen binlerce köye ve Diyarbekir, Van ve Harput
yörelerindeki katliam yapılan nahiye ve
köylere aittir. Bölgedeki temel yerleşim
birimlerinin dışındaki ölü sayısını kesin
olarak belirlemek asla mümkün olmamıştır. Bu sıralar­d a aldığımız bilgilere
göre tam da bu yerlerde katliamların en
korkunçlarının yapılığı ve buralarda oluk
oluk akıtılan Hristiyan kanının ötekilere
nazaran çok daha fazla olduğu anlaşılmaktadır.
[18] Hans-Lukas Kieser, Age, s 217-218
[19] Ermeni Katliamları Raporu, Haz.
P.F. Charmetant, Çev. Mehmet Baytimur,
Peri Y. 2012
[20] Çiğit barut üretiminde kullanılan
temel maddelerden biridir. Savaş öncesi
Avrupa’nın mühimmat ihtiyacını karşılayacak Kilikya pamuğu Avrupa’ya en
yakın bölgedir. Bu bakımdan Ermenilerin kontrolündeki Kilikya pamuğuna el
koyabilmek, bu bölgedeki Ermenilerin
yok edilmesiyle olanaklıdır.
[21] Vahakn N. Dadrian İttifak Devletleri
Kaynaklarında Ermeni Soykırım, toplu
Makaleler kitap 3 çev. Ali Çakıroğlu,
Belge Uluslar arası Y. 2007, s 118-119,
[22] Vahakan N. Dadrian Age, s. 120
[23] Vakan N. Dadrian Age, s 114-115,
[24] Vakan N. Dadrian Age, s 121
[25] Vakan N. Dadrian Age, s 120
[26] D. Lloyd George, Memoirs of The
Peace Conference, 2. Cilt Londra 1939,
811. Aktaran Vahakn N. Dadrian, Ermeni
Soykırımı Tarihi, çev. Ali Çakıroğlu,
Belge Uluslar arası Y. 2008 s 111-112
[27] Vahakn N. Dadrian, Ermeni Soykırımı Tarihi, çev. Ali Çakıroğlu, Belge
Uluslar arası Y. 2008 s 114
[28] Vahakn N. Dadrian, Ermeni Soykırımı Tarihi… s 121
[29] Vahakn N. Dadrian, Ermeni Soykırımı Tarihi… s 123
[30] Tarsus’taki hareketi kışkırtan
Kayseri’den gelmiş Türklerdir. Bunlar
Kayseri’deki katliamları anlatarak Tarsusluları aynı işleri yapmaya ikna etmeye
çalışırlar.
İşte Dersim sürgün listesi
TBMM’deki Dersim Komisyonu, 1937 –
1938’de bölgeden Türkiye’nin dört bir yanına sürgün edilenlerin listesini ortaya çıkardı. Toplam 32 ile 2.907 aileden, 14.411
kişi sürgün edildi.
TBMM Dilekçe Komisyonu bünyesinde
oluşturulan Dersim Alt Komisyonu, 1937
– 1938 yıllarındaki olaylarda bölgeden
Türkiye’nin dört bir yanına sürgün edilenlerin listesini ortaya çıkardı. Listeye göre,
toplam 32 il’e 2.907 aileden, 14.411 kişi
sürgün edildi. Kişi sayısı itibariyle en çok
sürgün edilen illerin başında Bursa yer
aldı. 1.861 kişi Bursa’ya sürgün edilirken,
ikinci sırayı 1.264 kişi ile Konya, üçüncü
sırayı ise 1087 kişi ile Balıkesir aldı.
Dersim Alt Komisyonu, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün gönderdiği binlerce belgenin tasnifini yaparken, 1937-38 Dersim katliamının ardından
bölge halkının başta Marmara ve Ege bölgesi olmak üzere Türkiye’nin birçok yerine sürgün edildiğini gösteren bir belgeye
ulaştı. Konya’ya 212 aile, Balıkesir’e ise
240 aile gönderildi. Dördüncü sırada ise
248 aile ile bin 15 kişilik sürgün sayısıyla
Manisa yer aldı. Manisa’yı Aydın, Bilecik,
Çankırı, Denizli ve Eskişehir izledi.
Adresi vermediler
Dersim sürgünlerinden yazar Celal Yıldız,
TBMM Dersim Alt Komisyonu’na başvurarak, ailesinin yaşadığı dramı anlattı.
Kendisinin sürgünde dünyaya geldiğini belirten Yıldız, annesinin babasından
önce sürgüne gönderildiğini ve babasına
annesinin adresinin kasıtlı olarak verilmediğini iddia ederek, ailesinin ancak
bir yıl sonra kavuşabildiğini öne sürdü.
Yıldız dilekçesinde şu ifadelere yer verdi:
“Dağdaki üç aylık kaçak hayattan sonra
tüm akrabalarıyla birlikte teslim olan babamgillere sürgündeki ailelerinin adresleri kasıtlı olarak verilmemiş. Babam ile
amcam yaklaşık 20 akrabasıyla birlikte
Aydın Çine Mahmutlar köyünde taş ocağı olan bir müteahhide teslim edilmiş. Bu
müteahhit akrabalarımızı tam altı ay köleler gibi karın tokluğuna zorla çalıştırmış.
Ailemiz yaklaşık bir yıl sonra birbirine
kavuşabilmişler.”
Yıldız, Dersim 38 faciasının okul kitaplarına konulması talebinde bulundu. Yıldız
ayrıca tazminat hakkı olan Dersimliler
için bir fon oluşturulmasını ve fonda toplanan paranın ise Dersim bölgesinin toplumsal kalkınmasına aktarılmasını önerdi.
kızılbaş - sayfa 56 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Balyoz Vuruşmaları...
değil, sistem içindeki siyasi kadroların
bir kısmının, asker bürokrat ağırlıklı diğerlerini tasfiye etmiş olmasıdır.
Özünde tüm bunlar Asker-Sivil Bürokrat elitin aralarındaki dönemsel çıkar
çatışmaları ve tasfiye süreçlerini ifade
eder.
Recep Maraşlı
Türkiye’nin son beş yılına damgasını
vuran ve önümüzdeki birkaç on yılı
daha belirleyecek olan tarihsel dönemecin ünlü siyasal davalarından biri
sonuçlandı. Yetkileri sınırlandırılmış da olsa „Özel Yetkili“ Mahkeme
„Balyoz“ Davasında 325 emekli veya
muvazzaf çeşitli rütbelerden subaya,
„Darbeye eksik teşebbüs“ suçundan
ağır cezalar verdi.
Böylece Türkiye tarihinde ilk kez bir
„Sivil“ Mahkeme Türk Silahlı Kuvvetlerinin muvazzaf veya emekli bu kadar
çok yüksek rütbeli kadrosunu tutuklu
olarak yargılamış, ağır cezalara çarptırmış oldu. Bu görünüme bakarsak,
Türk ordusunun sivil iktidarlar üzerindeki vesayet döneminin kapandığı,
sivilleşme yönünde çok önemli dönemecin dönüldüğü, artık askeri darbeler
devrinin sona erdiği gibi iyimser tespitler yapmak mümkündür.
Gerçekten de böyle midir?
Bir zamanlar burnundan kıl aldırmayan darbeci generallerin dizi dizi yargılandıklarını ve ceza aldıklarını görmek; bu yapının en her zaman hedefi
ve mağduru olmuş bizler için, alışılmadık ve ibret verici manzaralar olabilir; fakat bu, bize TSK dahil olmak
üzere mevcut siyasi iktidar ve onun
uzantısı olan Yargı organları hakkında
hayırhah bir tutum takınma lüksünü
bahşetmez.
Sunulan biçimle gerçeklik arasındaki
mesafe bir hayli açıktır. Durum militarist-bürokratik oligarşinin değişmesi
Sivillerle daha geniş bir ittifak kuran,
ABD konseptini daha iyi değerlendiren cunta gruplarından biri diğerlerine
üstünlük kurmuştur. Tasfiyenin “darbelere, darbeciliğe karşı mücadele”
diskuruyla yürütülmesi, konjonktür ve
ittifaklarla ilgilidir, özüyle değil. Nasıl
başka zamanlardaki siyasi tasfiyelerin
“demokrasi” veya “özgürlük” söylemleriyle yapılmış olması onların gerçek
içeriklerini tanımlamaya yetmezse;
Türk ordusunun kurucu, kurtarıcı,
baba rolü konusunda; Kemalizm ve
resmi ideolojide yargılananlardan zerre kadar farklı olmayan diğerlerinin de
nitelikleri bu değildir. Bu tür tasfiye
operasyonlarında asker-sivil bürokrat,
politikacı mevzilenmeleri, ittifakları
yanıltıcı biçimler alabilmektedir.
Bu tip tasfiyeler Cumhuriyet’in kuruluşunun çeşitli aşamalarında Örneğin
„İzmir Suikastı Davası“nda; 27 Mayıs
“Yassıada Duruşmaları”nda; 28 Şubat
“Talat Aydemir Davası”nda; 12 Mart
Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde
ve 12 Eylül Yargılamalarında da yapılmıştı. Tasfiyelerin döneme göre “Cumhuriyet düşmanlarının temizlenmesi”,
“Diktatörlükten hürriyete ve anayasal
özgürlüklere geçilmesi”, “Komünizm,
anarşizm, bölücülük veya irtica tehlikesinin bertaraf edilmesi”, “Kardeşkanının dökülmesinin önlenmesi” gibi
siyasi-ideolojik ifadelerle tanımlanması özünün de böyle olduğu anlamına
gelmez.
Söz gelimi tasfiye edilmesi gereken
kadrolar bu denli geniş olmasa, birkaç
Generalle sınırlı kalsaydı belki küçük
bir “kaset operasyonu” veya “yolsuzluk davası” işi çözebilirlerdi. Nitekim
böyle “nokta” operasyonlarına çok
tanık olduk. Burada manivela olarak
kullanılan araçların hukukiliği veya
sahihliği ayrı bir meseledir. Örneğin
“Kaset” veya “yolsuzluk” gerçek olabilirler de. Keza Darbe ve cunta faa-
liyetleriyle tarihi boyunca haşir neşir
olmuş bir TSK gibi bir orduda belge
ortaya çıkarmak, Ordunun kendi içinde olmak şartıyla hiç de zor değildir.
Belgelerin birbirleri aleyhine kullanmak üzere biriktirilmesi, bekletilmesi
–belki üretilmesi-, ancak koşullar olgunlaşınca ortaya sürülmesi belli bir
şantaj ve iç denge süreci geçirildiğini
gösterir. 12 Eylül döneminin sonu ve
Özal iktidarının başladığı 1989-91 arasındaki MİT içinde birbirlerine karşı
tasfiye mücadelesine giren grupların
raporları savaşını anımsayalım. Karşılıklı olarak birbirlerinin “kirli çamaşırlarını ifşa” yarışına girmişler, raporlarını basına servis etmişlerdi.
MİT, bürokratik mekanizmalar içinde
daha alt ve pasif bir kurum olduğu için
bu mücadele üst kurumlar tarafından
bastırılabildi. Ama ordu içindeki tasfiye savaşına müdahil olabilecek bir üst
kurum olmadığından mücadele ancak
böyle sonuçlanabilirdi diyebiliriz.
Ordu içinde tasfiyeyi yürüten bir başka cunta grubu olmasaydı; -ki bunlar
muhtemelen komuta kademesinde de
etkiliydiler- yargılamaları sağlayan
“belge” ve “dokümanların” askeri
birliklerin şurasında burasında anında bulunması, bavullarla basına servis edilmesi; gizli tanıklar bulunması
mümkün olmazdı. Dahası Komuta
kademesinin bu tasfiyeye kontrollü
olarak, belki de bir denge gözeterek
yol verdiği de açıktır. Eğer böyle olmasaydı Askeri birliklerde arama yapılmasına izin vermek ya da görev başındaki komutanların polislere teslim
edilmesi gibi “askeri güç “ gerektiren
hiçbir operasyon gerçekleştirilemezdi.
Türk Polisinin, Türk ordusuna karşı ne
psikolojik ne de fiili olarak savaşması
mümkün değildi. Bu basit olgu bile bu
tasfiyenin esas olarak ordu içinde cunta gruplar arasında olduğunu gösterir.
(Örneğin 3. Ordu komutanını iki yıl
boyunca gözaltına almak veya mahkemeye çıkarmak mümkün olmadı!)
Burada dikkat çekmek istediğim nokta “kazananların”, “kaybedenlerden”
ahlaken ve siyaseten pek farklı olmadıkları; galiplerin iddia ettiği gibi
“askeri vesayete son verilmesi”, “darbeciliğin mahkum edilmesi” vb. söz
konusu olmadığı; yargılanan ve şu
anda yenik durumda olanların da ma-
kızılbaş - sayfa 57 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
sum veya “sütten çıkmış ak kaşık” olmadıklarıdır.
Yargı yönüne gelince:
Öncelikle “Özel Yetkili Mahkeme” lerin, “Sivil” değil “Siyasi” mahkeme
ler olduğunun altını çizmekte fayda
var. İstiklal Mahkemelerinden başlamak üzere, Sıkıyönetim Mahkemeleri,
DGM’ler ve onun devamı olan Özel
Yetkili Mahkemeler, Siyasi İktidarların en yakın infaz ve cezalandırma kurumları olarak çalışmışlardır. Adalet
değil, siyaset yapmışladır. Siyasi iktidarlar kendilerinin doğrudan sorumluluk almak istemedikleri ve “hukuki”
kılıf giydirmek istedikleri bütün operasyonları Polisle organik çalışan mahkemeler eliyle yapmaya çalışmışlardır.
Bugün de değişen bir şey yoktur.
Dolayısıyla Balyoz davası kararları da
hukuki değil siyasi kararlardır. Siyasi
bir tasfiye operasyonunun mahkeme
aşamasından ibarettir. Öyleki yargılama sürecinde ve hükümde gösterilen şiddet, tarafların birbiri aleyhinde
duydukları nefreti de yansıtmaktadır.
Zaten kararı olumlu karşılayanlar da
bunun hukuki olup olmamasından çok
siyasi yanıyla ilgilidirler. Oysa siyasi kararları siyaset mercisinin dışında
muhataplarla tartıştığınız zaman, Ordunun siyaset yapmasıyla Mahkemelerin siyaset yapması arasında bir fark
olmadığını unutmuş oluruz. Siyasi
kararlarla mahkeme kararları birlikte
tartışıldığı zaman sapla-samanın karışması kaçınılmaz olmaktadır.
KCK operasyon ve davalarında olduğu gibi, Ergenekon, Balyoz, Odatv vb.
davaları da böyledir. Birinde “siyaset”
yapan kurumun diğerinde “adalet dağıttığını” sanmak saçma olurdu. Evrensel hukuk normları bu mahkemeler
için hiçbir zaman esas sorun olmamış;
amaç kutsalsa hukuki normlar “teferruat” sayılmıştır.
Hukuk dışı yollarla elde edilmiş, sahte veya tahrif edilmiş delillere dayanılması, savunmanın dışlanması gibi
eleştiriler bu tür mahkemelerin rutinleridir.
Türk Yargı sisteminde “vicdani kanaat” denen, bütün norm ve maddi delillerin üzerine oturan bir kavram vardır. Bir çok belge tahrif edilmiş veya
imal edilmiş olsa bile , yargıçlar tek bir
delilden yola çıkarak bile “vicdani kanat” oluşturduklarını söyleyebilirler.
Sıkıyönetim, DGM ve ÖYM’lerin üzerinde tek bir bildiri çıkan gençleri bile
“örgüt üyeliği” nden yıllarca cezaevlerinde çürüttüklerini anımsayalım. Dayandıkları tek şey “vicdani kanaat”ti.
İşin doğrusunu söylemek gerekirse bu
davalarda generallerin darbe niyet ve
girişimleri o denli açık ki bunu belgelemek için sahte delillere de ihtiyaç
yoktur, vicdani kanaate de…
Benim itirazım buradan yola çıkarak
Özel Yetkili Mahkemelerin “hukuk
ve adalet dağıtan” mekanizmalar gibi
sunulması veya olup bitenlerin “askeri vesayet sistemine son verildiği” gibi
manipülatif değerlendirmelerdir.
Şimdi “Daha Yargıtay var, Anayasa
Mahkemesi var” gibi yatıştırıcı söylemler ortada dolaşsa da kararı Yargı
değil siyaset verecektir.
Polis ve Özel Yetkili Mahkemelerin, Hükümet kanadından biraz daha
“özerk” bir bağlamda koordine oldukları; MİT Başkanının Oslo Görüşmeleri nedeniyle sorgulanıp yargılanmak
istenmesiyle ortaya çıkan krizde çok
daha açık biçimde kendini göstermişti.
Bugün iktidarın asker-sivil kanatları
arasında belli bir denge oluşmuşsa da
bu “demokrasi normlarının oturduğu
için değil, bir uzlaşma zemininde bulunulduğu içindir. Bu uzlaşmanın Türk
devletinin temel yapısının, kurumlarının ve işleyişinin korunması temelinde
olduğuna kuşku yoktur.
Bir kısım liberal aydının kendi beklentilerini vehmetmelerinin aks ne AK
Parti iktidarının Muilitarist-Bürokrasinin rolü konusunda kesin bir karşıtlık
içinde olmadığı açık. AK Parti, (onun
iktidarıyla kendini ifade eden birçok
toplumsal tabaka) Ordu ile uyum içinde olma ve iktidarı paylaşma konusunda sorunlu değildir.
Onlar kendilerini İslami-milliyetçi
muhafazakar değerlerle ifade eden,
çok fazla kıyıda bırakılmış, merkeze
dahil edilmemiş taşra burjuvazisinin,
Anadolu esnafının, Cumhuriyetin geleneksel korumacı burjuvazisi, elitleri
ve bürokratları arasında merkezde bir
yer edinme çabasını temsil ederler.
Bir yanıyla o merkeze tepkili olmakla
beraber, asıl olarak oraya oranın ortaklarından biri olarak dahil olmanın
kavgasını verir. Dolayısıyla bu yapısal
sistemin kendisiyle fazla bir sorunu
yoktur. Onu değiştirmek değil, ondan
daha çok yararlanmak istemektedir.
Şimdi Militarist-bürokratik oligarşik yapının iktidar ortakları arasında oyuncu değişikliği söz konusudur.
Toplumsal, ekonomik ve siyasal hayattaki ağırlığına uygun olarak AK Partinin temsil ettiği Anadolu burjuvazisi
kendi siyasi kültür ve taleplerini de
taşıyarak bu yapının içinde daha güçlü
biçimde yer almasının Asker bürokrasi
tarafından “kerhen” de olsa kabul edildiği bir dönem bu.
Ama bu birileri için “demokrasinin
zaferi” sayılsa da öyle değildir; zaten
onlar için Kürtler’i, Kürdistan’ı yok sayarsanız her şey “güllük-gülistanlık”
sayılır.
Sonuç olarak şunu söyleyebilirim:
Balyoz Davası hakimleri kararlarının
kısa gerekçesinde „Darbeye eksik teşebbüs!“ tespiti yapmaktadırlar. Kendilerinin siyasi niyeti gerçekten de
Militarist-bürokrasiyi dizginlemekse
yaptıklarının “Askeri vesayete son vermeye eksik teşebbüs!” sayılması daha
doğru olur.
Kaynak:
http://www.gelawej.net
kızılbaş - sayfa 58 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Kilise sahibi Altaylı'ya soruldu: 'Hani bu kiliselerin ilk sahibi?..'
[Sesonline] İSTANBUL- Van'ın, Yukarı Bakraçlı köyünde bulunan ve "Yedi
Kilise" (Varaka Surp Hac Vank) olarak anılan kilisenin ve kilisenin içinde bulunduğu köyün dedesinden miras
yoluyla sahibi olduğu ortaya çıkan Habertürk Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı, İstanbul'da protesto
edildi. Devrimci Sosyalist İşçi Partisi
(DSİP) İstanbul İl Örgütü tarafından
Habertürk gazetesi önünde yapılmak
istenen basın toplantısı, Altaylı'nın
'güvenlik' görevlilerince engellenmek
istendi. Habertürk binasının girişinde
toplanan protestocular, güvenlikçilerin
toplu müdahalesine rağmen açıklamalarını yine gazete önünde gerçekleştirdi. Habertürk yakınında bulunan
direnişteki Bedaş (Boğaziçi Elektrik
Dağıtım Aş.) işçileri de eyleme destek
vermek üzere topluca gösteriye katıldı. "Bu miras soykırım ödülü", "Gasp
edilen kiliseler, Ermeni köyleri sahiplerine geri verilsin", "Bir şahsın nasıl
ve niçin kilisesi olur?" ve "Hepimiz
Hrant'ız hepimiz Ermeniyiz" yazılı dövizlerin taşındığı eylemde, DSİP İstanbul İl Örgütü'nce yapılan açıklamada;
"Ekranlarda'Soykırım vardır diyenin
yüzüne tükürürüm' dediği bilinen, Ermeni soykırımının inkârına yönelik
kampanyanın ateşli savunucularından
biri olan Fatih Altaylı’nın dedesinin,
Ermenilerin yaşadığı bir köyün soykırımdan sonra 'sahibi'olduğu ortaya
çıktı. Fatih Altaylı’ya soruyoruz: Bir
şahıs, niçin ve nasıl bir kilisenin sahibi olmuştur? Dedesinin 'sahibi' olduğu
köyde 1915’ten önce kimler yaşamaktaydı? Şimdi neredeler?" dendi. Nuran
Yüce tarafından yapılan DSİP İstanbul
İl örgütü açıklamasında şu görüşlere
yer verildi:..... [» Kilise sahibi Fatih
Altaylı'ya Ermenilerden tepki...]
"Van'ın Yukarı Bakraçlı Köyü'ndeki
tarihi Yedi Kilise (Varak Surp Haç
manastırı) restore edilmek istenirken,
İl Kültür Müdürlüğü, çalışmaların
başlayabilmesi için Van Tapu Kadastro Müdürlüğü’ne başvurarak kilisenin
kimin olduğunu sordu. Hüsamettin
Altaylı’nın mülkü olarak görünen kilisenin varisinin Habertürk gazetesi
genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı
olduğu ortaya çıktı.
Fatih Altaylı, kendisine ulaşıldığında,
kilisenin kendisinin olduğunu doğruladı. Hatta bütün köyün kendilerine ait
biliniyor.
» Fatih Altaylı’ya soruyoruz: Bu kültürel değerler nerede? Dedesi bunları hiç
görmüş müdür?
olduğunu söyledi. Hiçbir şeyden haberi
olmadığını belirterek, 'Ne gerekiyorsa
izin veririz. Satın diyorlarsa satarız.
Yani ne istiyorlarsa onu yaparız. Kilise
orda duruyor, ben ne yapacağım kiliseyi?' dedi.
Ekranlarda 'Soykırım vardır diyenin
yüzüne tükürürüm'dediği bilinen, Ermeni soykırımının inkârına yönelik
kampanyanın ateşli savunucularından
biri olan Fatih Altaylı’nın dedesinin,
Ermenilerin yaşadığı bir köyün soykırımdan sonra 'sahibi' olduğu ortaya
çıktı.
Fatih Altaylı’ya soruyoruz: Bir şahıs,
niçin ve nasıl bir kilisenin sahibi olmuştur? Dedesinin 'sahibi' olduğu köyde 1915’ten önce kimler yaşamaktaydı?
Şimdi neredeler?
İsmini, arkasındaki Erek Dağı’nın Ermenicesi olanVarak’tan alan manastır,
bölgedeki manastırlar içerisinde en ünlülerinden biriydi. 19. yüzyılda burada
yoğun bir faaliyet yürütülüyordu. Hatta Anadolu tarihinin ilk süreli yayınlarından biri, manastırın patriği Mıgırdıç Hırimyantarafından çıkartılıyordu.
Manastırda, başka kopyası bulunmayan 350 el yazması kitabın da olduğu
bir kütüphanenin, ikonaların, şamdanların, haçların, tabloların bulunduğu
Üstelik Varak Manastırı, 1915 soykırımından sonra el konan binlerce Ermeni mülkünden yalnızca bir tanesi.
Yalnızca Van bölgesinde 300 kadar,
toplamda 2 binden fazla kilisenin şu an
kimlerde olduğu biliniyor mu? Yalnızca bir “sorun” olduğunda araştırılan bu
mülkler, şahıslara, hazineye veya belediyelere ait çıkıyor.
2005 yılında, Tapu ve Kadastro Genel
Müdürlüğü’nün eski dildeki Osmanlı
tapularının Türkçeleştirilerek bilgisayar ortamına aktarılması talebi karşısında, Genelkurmay Başkanlığı “gizli”
ibareli bir yazıyla yanıt vererek, bunu
yapmanın “asılsız Ermeni iddialarına”
kaynak oluşturabileceğini söylemişti.
» Devlete soruyoruz: Hiçbir caminin
şahıs mülkü olmadığını biliyoruz. Ermeni toplumunun kiliselerinde nasıl
insanlar ikamet edebiliyor, sorulduğunda bu kiliselere fiyat biçebiliyorlar.
Bu kiliseler nasıl onların oldu?
Hani bu kiliselerin ilk sahibi? Yukarı
Bakraçlı köyünde yaşayanlara ne oldu?
Soykırımı inkâr eden ve soykırıma uğratılan köylerden birinin varisi çıkan
Fatih Altaylı’dan Yedi Kilise’yi geri
vermesini talep ediyoruz. Tapu kayıtlarının açılmasını, 1915’ten sonra el
konulan Ermeni mallarının iadesini
istiyoruz."
TIKLAYINIZ:
http://sesonline.net/
php/genel_sayfa.php?KartNo=57415
kızılbaş - sayfa 59 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Fatih Altaylı'ya miras kalan Kilise'nin öyküsü...
Tarih-Belge
Gazeteci Fatih Altaylı "Babasının
malı" Ermeni Kilisesini Ermeni patrikhanesine bağışlayacağını açıkladı.
Konuya duyarlı insanların yarattığı kamuoyu baskısının da başarısıyla iyi bir
gelişme...
Şu hale bakın ki bu absürd ve acınası
duruma bile yine de "iyi" diyebilecek
kadar gerilerdeyiz.
Tabi Altaylı, bunu yaparken Ermeni
soykırımı ve el konulan Ermeni mallarının akıbetini çok bariz şekilde ortaya koyan bu durum karşısında hiçbir
açıklama yapmak ihtiyacı da duymadı.
Geçmişte olduğu gibi bugün de Soykırım olmadığını ve "özür dilemek"
gerekmediğini savunmaya devam ediyor. Bir Ermeni kilisesinin "Babasının
malı" olmasındaki çarpıklığı sorgulamayan, bunu izah etme ve gerçeği
açık yüreklilikle teslim etme cesareti
gösteremeyen bir gazeteci... Bu utancı
ortaya koyup hiç olmazsa kendi şahsında somlut hale gelen "özür borcunu"
ifade etmek yerine, bir dte "Babasının
malını bağışlayanların ali-cenaplığı
ile" Kiliseyi Patrikhane'ye veya Kültür
Bakanlığı'na "hibe" edeceğini söyleyerek büyüklük gösterme fırsatını da
kaçırmıyor.
Oysa doğru ifade "hibe" değil gaspedilen Ermeni malları ve Kültürel mirasının "iade edilmesi" olmalıydı. Hem de
tarihsel gerç eklikleri kabul edip mütevazı bir "özür"le beraber...
Acaba Fatih Altaylı Ne Zaman "Adam"
olur?
Gelawej
Varagavank aslında bir Manastır. Bu
manstıra bağlı Yedi Kilise (Azize
Sofya Kilisesi, Aziz Yahya Kilisesi,
Meryem Ana Kilisesi, Aziz Kevork
Jamatunu, Kutsal Seal Şapeli, Kutsal
Haç Kilisesi, Aziz Sion Kilisesi) bulunduğu için populer olarak b u isimle
anılmaktadır.
İşte Fatih Altaylı'ya Dedesinden babasından "miras!" kalan Yedi Kilise'nin
öyküsü;
VARAGAVANK MANASTIRI
2011/03/19
Tarihçe
Manastırın ana yapılarının görüntüsü,
1915-öncesi fotoğraf – büyüğü için tıklayınız
Yedi Kilise olarak da bilinen Varagavank Ermeni manastırı, Vaspurakan’ın
en zengin ve en iyi bilinen manastırı
ve de Van başpiskoposunun mevkii
imiş. Manastır, günümüzde Erek Dağı
olarak bilinen Varag Dağı’nın güney
yamacına yakın bir konumda, Van şehrinin 10 kilometre kuzeydoğusundaymış.
Vaspurakan
Kralı
SenekerimHovhannes’in bu manastırı, hükümdarlık dönemi(1003-1022)nin başlarında yaptırdığı rivayet edilir, ancak
burada bu tarihten önce de başka dini
yapılar varmış.
Varag Kutsal Haçı
3üncü yüzyılın sonlarında azizeler Gayane ve Hripsime’nin, Ermenistan üzerinden geçerken İsa’nın Çarmıhı’nın
bir parçasını Van’a getirmeleri rivayet
edilir. Vaspurakan’dan ayrıldıklarında
bu kalıntı, mucize eseri bir keşiş tarafından Varag Dağı’nda tekrar bulunduğu ve Varagavank Manastırı olacak zaviyeye götürüldüğü 7nci yüzyıla kadar
kayıp bilinmiştir.
Kral Senekerim, krallığındaki en
mukaddes kalıntısını barındırması
için mevcut kompleksi genişletip manastır yapmıştır. Krallığını Bizans
İmparatorluğu’na devrettiğinde Senekerim bu kalıntıyı alıp Sivas’ın hemen
dışındaki Surp Nişan Ermeni manastırına teslim etmiştir.
Bir süre sonra, Senekerim’in ölümünün ardından, bu emanet Varagavank’a
geri götürülmüştür. 1231′de, artık çok
muhterem tutulan bu kalıntı, kuzeydoğu Ermenistan’daki Norvaragvank’a
(“Yeni Varag Manastırı”) nakledilmiştir. Daha sonraki bir tarihte Van’a geri
dönmüştür ve eski surlu şehrin içindeki Surp Nişan Kilisesi’nde muhafaza
edilmiştir. 1915 kuşatması ve katliamı
kızılbaş - sayfa 60 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
sırasında, ebediyen kaybolmuştur.
Manastırın Kiliseleri
Kürt köyü, kiliselerin harabeleri etrafında bürümüştür.
Duvarlar şaşırtıcı derecede kabaca inşa
edilmiştir. Kalın bir kat sıva, moloz çe
1. Azize Sofya Kilisesi ile (solunda)
Aziz Yahya Kilisesi’nin 1915-öncesi
fotoğrafı
kirdeği örter. Sivri kemerli tonozlar ve
duvarların st kısımları tuğladan örülmüştür. Orta sahının üzerinde bir kubbe varmış. Bu da tuğladanmış ve tuğla
alın ile berkitilip içeriden silindirik ve
dıştan onikigenmiş.
1.Azize Sofya Kilisesi 2.Aziz Yahya
Kilisesi 3.Meryem Ana Kilisesi
4.Aziz Kevork Jamatunu 5.Kutsal Seal
Şapeli 6.Kutsal Haç Kilisesi
7.Aziz Sion Kilisesi 8.Çankuleli sundurma
Sonraki Tarihçesi
Manastır, 17nci ve 18inci yüzyıllarda,
Osmanlı ile Fars ımparatorlukları arasındaki savaşların son bulmasıyla gelişmiştir ancak 19uncu yüzyılda hızla
gerilemiştir. Doğu Anadolu’nun çoğunun derdi Kürt aşiretlerinin saldırılarına maruz kaldıkları gibi, manastır,
Türk yetkililerinin Ermeni kurumlara
uyguladığı siyasi zulümden de muzdarip olmuştur. Van Gölü bölgesi, “Türk
Ermenistanı”nda Ermeni nüfusunun
Türk ve Kürtlerin nüfuslarının toplamından sayıca üstün olduğu tek yer
olmaya devam etmiştir. Dolayısıyla,
baskının en kuvvetli olduğu bölge de
burası olmuştur.
1. Varagavank Manastırı’nın 1915 –
öncesi görünüşü
2. Manastırın avlusunda
2. Günümüze ulaşan binaları gösteren
bir başka açı
Ana kilise olan Meryem Ana kilisesi
(3), belki de Senekerim tarafından yaptırılmıştır, ancak durum buysa, daha
sonraki dönemlerde epeyce onarım geçirmiştir (özellikle 1648 depreminden
sonra).
Ana kiliseye kuzey duvarından bitişik
bir küçük yapı varmış, adı da Kutsal
Seal Şapeli, (5). Kendinden geriye bir
şey kalmamıştır.
Planı, Eçmiyadzin’de türünün ilk örneği 7nci yüzyıl Azize Hripsime kilisesininkine benzediğinden, bazen “Azize
Hripsime tipi” diye adlandırılan tür
dendir. Aynı zamanda “dört apsis-dört
niş” planı olarak da bilinir. Özelliği,
apsis ile yan hücreler arasındaki neredeyse dairesel dört niştir.
1. Jamatuna giriş
2. Bugün sadece apsisi mevcuttur
3. Varagavan’a götüren yol
Meryem Ana Kilisesi’nin batısında,
Ermenice jamatun olarak bilinen bir
büyük hol (4) vardır. Kapısındaki yazıt, buranın 1648′de mimar Tiratur tarafından yapıldığını kaydeder. Muhtemelen o yılki depremde mahvolan eski
bir yapının yerine yapılmıştır. 14′e 14
metrelik kare bir yapıdır, güzel işçilikli kesme taştan yapılmıştır ve 9 sahına
1. Jamatuna giren kemerli sundurma
2. Üstteki kilisenin bugünkü hali
bölünmüştür. Orta sahının üzerindeki çatının, yüksek, sekizgen bir alnın
Van’ı ziyaret eden birçok Avrupalı
gezgin, Varagavank’ı da ziyaret etmiştir ve buranın tarifini yazmıştır.H. F.
B. Lynch’in 1893′te manastırı ziyaret
edişini okumak için buraya tıklayınız
(İng.). 20nci yüzyılın başlarında, Alman arkeolog Walter Bachman manastırın ayrıntılı bir planını çizmiştir.
Varagavank, 30 Nisan 1915′te Van kuşatması sırasında Türk ordusu tarafından yıkılmıştır. Bakraçlı adında bir
kızılbaş - sayfa 61 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
üzerinde kubbesi varmış. Diğer sekiz
sahınınsa bingilerin üstüne oturtulmuş
kubbeli tonozlara sahiptir. Jamatundan
kiliseye geçiş kapısı özellikle çok süslüdür ve Ermeni, Türk ve Fars motifleri
karışımından faydalanmıştır.
1. Meryem Ana Kilisesi’nin içi, 1893
fotoğrafı
2. Jamatunun 1915 öncesi girişi
Jamatunun içindeki bağımsız ve yarı
sütunların üstünde, diğerleri arasında,
Azize Hripsime, Azize Gayane, baş
meleklerden Mikail ve Cebrail, başka
azizler, ruhbani şahıslar ve jamatunun
hamisi Kirakos’un freskleri gösterilir. Bugün kötü durumdaki bu freskler, bir zamanlar pek cafcaflıymış. A.
H. Layard, 1850′de buraya uğradıktan
sonra, şöyle yazmıştır: “Duvarları, yapımında olduğu gibi tasarımında da
ilkel resimlerle kaplıdır. Aziz Kevork,
pirinçten tüfekle korkunç bir ejderhayı
darma duman ederken ve geleneksel
Avrupa kıyafetli azizler mucizeler yaratırken gösterilmiştir.” Bu fresklerin,
üslup bağlamında, bir İranlı Ermeni
tarafından yapıldığı düşünülür.
1. Jamatunun içinden doğuya bakarken
2. Jamatunun içindeki sütunda freskler
Jamatunun kuzey duvarına dayalı bir
şapel daha (6), Kutsal Haç Kilisesi vardır. 1817′de ya yapılmıştır ya da onarılmıştır ve bir süre manastırın kütüphanesi vazifesini görmüştür. Jamatunun
güney duvarına dayandırılmış, 1849′da
inşa edilmiş bir beşik tonozlu oda (7)
vardır. Pek de kiliseye benzememesine rağmen, Aziz Sion Kilisesi olarak
bilinirmiş.
Jamatunun batı duvarı önünde kemerli
sundurma vardır. Orta sahının zerinde
iki katlı çan kulesi varmış. Bu sun-
durma bir zamanlar manastıra ait yan
binaların çevrelediği bir avluya nazırmış.
1. Jamatunun kuzey duvarındaki niş
2. Ana kilisenin girişinin çerçevesindeki ilkin boyalı olan süs öğeleri
Manastırın ana kompleksinin güneyinde iki kilise varmış. En az biri,
Senekerim’in manastırı yaptırdığı tarihten eskidir. En güney kilise, Aziz
Sofya Kilisesi(1)nin yapımını, Ani
Kralı Gagik’in kızı ve Vaspurakan’ın
gelecek kralı Senekerim’in eşi Khoşuş üstlenmiştir ve kilise 981 yılında
yaptırılmıştır. Planı, kubbeli hol tipindedir. 1648 depreminde çökmüştür ve
onarılmamıştır. Bugün sadece apsisi
mevcuttur ve saman saklamak için kullanılır. Aziz Yahya Kilisesi (2), Azize
Sofya Kilisesi’nin kuzey duvarına dayandırılmıştır. İki kilise de inşa tarzı
olarak birbirinin benzeridir ve belki de
aynı dönemde yapılmıştır. Aziz Yahya
Kilisesi, üç apsisli, köşe kemerlerinin
üstüne yerleştirilmiş silindirik alnının üstüne oturtulmuş kubbesiyle üç
apsisli kiliseymiş. 1915′te sağlamken,
bugün tamamen mahvolmuştur.
Kaynak:
http://www.virtualani.org/varagavank/
turkish.htm
nu belirtti.
"İktidarlar, yönetimler, isimler değişir.
Ancak benim torunumun torunu 100
yıl sonra yürüdüğü yerlerde 1938'de
neler yaşandığını bilmeli. İşte anıt Dersim gerçeğini geleceğe taşımak için gerekli."
"Katliamda insanlar rastgele çoluk çocuk üst üste yığılarak çukurlara atıldı.
İşte bu anıt mezarla kefensiz gömülen
o insanları elimizde mumlarla, dualarla
sembolik olarak defin etmiş olacağız."
Dersim'de toplu ölümlerin yaşandığı
60 noktada benzer anıt mezarlar yapılacak.
Birbirine karışmış cesetler
Mimar Dara Kırmızıtoprak, anıt mezarın neden "düzensiz" bir mimarisi
olduğunu şöyle anlattı:
"500 metrekarelik anıt mezarın içinde
sokakların arasında yüründüğünde
katliam alanının içinde yürünüyormuş hissi uyandırmak istiyoruz. Çeşitli yüksekliklerde kübik prizmalar
var. Buradaki insanlar ne yazık ki
hesapsız ve hayasızca katledildi. Üst
üste düşen insanların kolları bacakları hayvan cesetleri birbirine karışmış.
Buradaki düzensizlik de bunu simgeliyor. Amacımız gezenlere bu travmayı hissettirmek."
Mezarın ortasında hem Aleviler için
önemli hem de ölümü çağrıştırdığı
için yanan bir alev olacak.
Kırmızıtoprak, devletin resmi söylemin dışına çıkarak özeleştiri yapması
ve özür noktasına gelmesinin bu eserin ortaya çıkmasında önemli bir faktör olduğunu söyledi ve ekledi:
"İnsanlarımızın en doğal taleplerine
uzak duran zihniyetin değişmesi kayıplarına bir saygı ortamı yaratacak
bu platformlarda huzur, güven ve barış ortamı yaratacaktır." (NV)
Dersim'de '38 Anıtı
Mazgirt'e Dersim Katliamı'nda öldürülenler için '38 Anıtı yapılıyor. Anıt
birbirine karışmış ölüleri simgelemesi
adına düzensiz bir mimariye sahip.
Nilay VARDAR [email protected]
1937-38 Dersim Katliamı'nda ölenlerin anısına Dersim'im Mazgirt ilçesinde 38' Anıt Mezarı yapılıyor; açılışı Seyit Rıza'nın ölüm günü olan 17
Kasım'da.
Anıt, binlerce insanın öldüğü Dersim
Katliamı esnasında beş toplu katliamın yaşandığı Mazgirt'in kent mevkiine yapılacak.
"Bu anıt halkımızın yıllardır içinde
taşıdığı özlemdir" diyen Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel, anıtın
halktan gelen talep doğrultusunda işbirliği içinde inşa edildiğini söyledi.
"100 yıl sonra da bilinmeli"
Türkel, Dersimlilerden soykırımın
tanınması anlamında "özür"ün iyi bir
adım olacağını ancak asıl önemlisinin
halkın geçmişini unutmaması olduğu-
kızılbaş - sayfa 62 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Tek eksik
‘Sakallı
Nureddin Paşa’
Ayşe HÜR
Müjdeler olsun. 26. sınırötesi harekât başladı. Madem devletimiz 90 yıllık Kürt
Meselesi’ni (onlara göre PKK veya terör
meselesi elbette) orduya havale etti, o halde
ordumuzun başına bir de ‘Sakallı Nureddin
Paşa’ bulalım, böylece hem gelenek devam
etsin, hem ordumuz başarıdan başarıya
koşsun, hem ordunun yetmediği yerlerde
‘Nureddin Paşa yöntemleri’ ile meseleyi
halletsin. Neden böyle düşündüğümü yazıyı okuduğunuzda anlayacağınızı düşünüyorum.
Parlak askerî sicil
Önce kahramanımızın Cumhuriyet öncesi kısa künyesini verelim:1873 yılında
Bursa’da doğan Mehmed Nureddin Bey
1893 yılında teğmen rütbesiyle askerlik
hayatına başlamıştı. Nurettin Bey sırasıyla
1897’de Osmanlı-Yunan Savaşı’na gönüllü
olarak katıldı, 1898’de II. Abdülhamid’in
yaverliğine atandı, 1902’de Makedonya’da
Bulgar çetecileri takip etmekle görevlendirildi, 1909’da 31 Mart Olayı’nı bastırmak
için Hareket Ordusu’yla İstanbul’a geldi,
1911’de Yemen’de çıkan Zeydî İmam Yahya İsyanı’nı bastırmakla görevlendirildi.
Buradaki başarısından sonra 9. Kolordu
Komutanlığı’na tayin edildi. 1913’te II.
Balkan Savaşı’nın son yıllarına katıldı ve
Edirne’nin geri alınışında bulundu.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Albay rütbesiyle Irak ve Havalisi Umum Komutanı
olarak atandı. Ayrıca Basra ve Bağdat Valilikleri de ek göreviydi. Sakal bırakmaya ve
‘Sakallı’ diye anılmaya bu yıllarda başladı.
Selman-ı Pak ve Kut’ül-Amare muharebeleri sırasında kararlarını beğenmediği için
Goltz Paşa’ya ve Enver Paşa’ya sert cevap
mektupları yazdı. Sonunda Enver Paşa’nın
isteğiyle Goltz Paşa tarafından görevinden
alındı, kısa süre Kafkas Cephesi’nde görev
yaptıktan sonra, Ekim 1916’da Muğla ve
Antalya Havalisi Komutanlığı’na atandı.
Urla Rumları
‘Sakallı Nureddin’, 1 Mart 1918’de Mirliva (Tuğ-Tüm General/Paşa) oldu. Ocak
1919’da Aydın (İzmir) Vali Vekilliği ve 17.
Kolordu Komutanlığı, sonra İzmir Valiliği
ve İzmir Havalisi Bölge Komutanlığı’na tayin oldu. Bölge azınlıklarına karşı o kadar
gaddarca politikalar izledi ki, gayrımüslimler ve İtilaf Devletleri Nureddin Paşa’nın
görevden alınması için İstanbul hükümetine baskı yaptılar. Sonunda Nurettin Paşa
İzmir Valiliği ve Bölge Komutanlığı’ndan
alındı, İstanbul’da sadece adı olan 25. Ko-
lordu Komutanlığı emrine atandı ancak
kendisine bir görev verilmedi.
Sıra Lo diyenlerde
İstanbul’dan ümidini kesince Haziran
1920’de Anadolu’ya geçen Nureddin Paşa,
ayağının tozuyla Mustafa Kemal’e Hilafet, Bolşeviklik ve İtilaf Devletleri’ne yönelik politikaları konusundaki görüşlerini
sorma cüretinde bulundu. Mustafa Kemal
bunun üzerine Paşa’yı İsmet Bey’e havale
etti, o da kendisini Konya Valiliği’ne atadı. Ancak Paşa bu görevi pasif buldu ve
küserek damadı Hüseyin Paşa’nın bulunduğu Taşköprü’ye gitti. Neyse kısa sürede
affedildi ve aralık ayında Sivas’ta bulunan
3. Ordu’ya bağlı 3. Kolordu’nun yerine kurulan Merkez Ordusu’nun başına atandı.
Karahisar-ı Şarki (Şebinkarahisar), Erzincan ve Dersim’i kapsayan Elazığ Livası’nda
faaliyet gösterecek bu ordunun en önemli işi 1921 baharında başlayan Koçgiri
İsyanı’nı kanlı biçimde bastırmak olacaktı.
Nureddin Paşa’nın görevine başlarken sarf
ettiği şu söz tarihe geçti: “Zo diyenleri ortadan kaldırdık, şimdi sıra Lo diyenlerde...”
Paşa kibarca 1915’de Ermenilere reva görüleni, Kürtlere reva gördüğünü söylüyordu
anlayacağınız.
Hikâyesini bir başka hafta anlatmayı planladığım Topal Osman’ın 47. Müfrezesi’nin
de yardımıyla Nureddin Paşa kısa sürede
görevini başardı. 500 asiyi ‘temizledi’, iki
bin kişiyi sürdü. Hükümet isyanın bastırılmasını yeterli görüyordu ama Nureddin
Paşa bölgeye yönelik sert tedbirlerin devam etmesinden yanaydı. Özellikle Dersimli Kızılbaş aşiretlerin “bir daha ayağa
kalkamayacak şekilde dağıtılmasında ve
Anadolu’nun değişik yerlerine serpiştirilmesinde” ısrarlıydı. Ancak Meclis bu teklifi reddetti ve mesele küllenmeye bırakıldı.
Pontusçuları temizliyor
Nureddin Paşa’nın yeni görevi, Karadeniz
havalisindeki Rumları (ve yolu üzerindeki Ermenileri ve Kürtleri) yola getirmekti. (Pontusluların suçu neydi derseniz, 14
Mart 2010 tarihli “Pontus’un gayrı resmî
tarihi”, yazıma bakabilirsiniz.) ‘Sakallı Nureddin Paşa’ya bağlı kuvvetler bir yandan
Rum köylerine baskınlar yaparak çetecileri imha ederken, bir yandan da TBMM’de
kabul edilen bir kararname ile Muğla, Aydın, Burdur ve Silifke livalarındaki 18-50
yaş arasındaki Hıristiyanlar ile Karadeniz
havalisindeki eli 15-50 yaş arasındaki Hıristiyanların Sivas, Elazığ, Ergani, Malatya, Maraş’a tehcir edilmeleri emredilmişti.
Ama Nureddin Paşa’ya bağlı birlikler bölgede öyle katliamlar yaptılar ki, sonunda
Karadeniz ve Doğu vilayetlerinin milletvekilleri isyan etti. Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) ve 106 arkadaşının imzaladığı dilekçe Dâhiliye Vekâleti’nce haklı
görülünce Nureddin Paşa 4 Kasım 1921’de
Merkez Ordusu Komutanlığı’ndan alındı ve
Ankara’ya çağrıldı.
Mustafa Kemal’in kalkanı
Ancak, Nureddin Paşa hakkında yapılan
gizli oturumlarda, Paşa’nın Kürtlere, Ermenilere ve Rumlara karşı acımasızlığı
değil, mıntıkasında bir çeşit ‘aile hükümeti’ kurması tartışıldı. Nureddin Paşa’yı
milletvekillerinin gazabından Mustafa Kemal kurtardı, Genelkurmay Başkanı’nın
kendisini yargılaması koşuluyla Meclis
soruşturmasından vazgeçilmesini sağladı.
Fevzi (Çakmak) Paşa tahmin edileceği gibi
Nureddin Paşa’yı cezalandırmadı sadece
askerlik görevine son verdi. Çünkü bu gaddar asker, o güne dek devletin pek çok kirli
işini başarıyla halletmişti.
Tekrar Taşköprü’deki damadının yanına
giden Nureddin Paşa’nın yıldızı, 6-11 Ocak
1921’de I. İnönü Muharebesi’ndeki başarısı(!) yüzünden (bu konuya da bir başka yazıda değineceğim) albaylıktan paşalığa terfi
ettirilen İsmet (İnönü) Bey’in 1. ve 2. Ordu
olarak ikiye ayrılan Garp (Batı) Cephesi
Orduları’nın başına getirilmesi üzerine doğan boşlukta yeniden parladı. İsmet Bey’in
yerine 1. Ordu’nun başına getirilmek istenen Ali İhsan (Sabis) Paşa, Ali Fuad (Cebesoy) Paşa ve Refet (Bele) Paşa, sırayla,
kendilerinden kıdemsiz olan İsmet Bey’in
emrinde çalışmak istemedikleri için görevi
kabul etmeyince Mustafa Kemal bu göreve
‘açıktaki’ Nureddin Paşa’yı atamıştı. Paşa
da Taşköprü’de kızaktan kurtulmak için
olsa gerek, itiraz etmeden kabul etmişti.
Büyük Taarruz’u sahipleniyor
Paşa görevine 1 Temmuz 1922’de başladı.
Mustafa Kemal’in Yunan ordusuna yönelik
taarruz planına ilk başta sadece Nureddin
Paşa destek verdi. Ama daha sonra ikili
arasında görüş ayrılıkları belirmeye başladı. İsmet Bey de Nureddin Paşa’ya hak
veriyordu. 26 Ağustos 1922 günü başlayan
Büyük Taarruz sırasındaki bazı başarıları
Nureddin Paşa’yı iyice cüretkâr hale getirdi
ve Mustafa Kemal’in kararlarını daha çok
eleştirmeye başladı. Büyük Taarruz’un başarı ile sonuçlanması üzerine TBMM “Bu
muharebe bizzat Başkumandan tarafından
idare edildiğinden dolayı” “Başkumandanlık Meydan Muharebesi” adı verilmesini
teklif edince Nureddin Paşa’nın keyfi kaçtı. Çünkü bu zaferde kendi katkısının daha
büyük olduğunu düşünüyordu. Ancak yapacak şey yoktu. Nureddin Paşa’ya Uşak,
Alaşehir, Nazilli istikametine kaçmakta
olan Yunan askerlerini ve yol üzerindeki
Rumları ‘tepeleme’ görevi verilmişti. Paşa
bu görevi de hakkıyla yaptı. 9 Eylül günü
İzmir’e giren ve şehrin gayrımüslim ahalisini, mecazî anlamda değil kelimenin gerçek anlamıyla “denize döken” birliklerin
komutanı Nureddin Paşa’ydı.
Hrisostomos’u linç ettiriyor
10 Eylül 1922’de İzmir’e gelen Mustafa
Kemal’e tekmili Nurettin Paşa verdi. Önlerindeki masada değerli taşlarla süslenmiş
bir kılıç duruyordu. Bu kılıç, İzmir’e girecek ilk süvari komutanına verilmek üzere
Buhara Cumhuriyeti tarafından gönderilen
üç kılıçtan biriydi. Nurettin Paşa’nın da-
kızılbaş - sayfa 63 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
veti üzerine, işgal yıllarında doğal olarak
Yunanlılarla işbirliği yapan İzmir Rum
Metropoliti Hrisostomos, yanında Belediye
Meclisi Üyesi Klimadoğlu, Çürükçüoğlu
Nikolaki, Sarraf Yanko ve Timoleon Efendi
ile birlikte Vilâyet Konağı’na gelmişti. Aslında Metropolit İzmir’in geri alınmasından önce pekâlâ kaçabilirdi ancak kaçmamıştı. Anlaşılan fazla iyimserdi.
olan Falih Rıfkı (Atay) ve Fevzi (Çakmak)
Paşa’ya (ve bana göre) yangının arkasında
Nureddin Paşa vardı. (Neden böyle düşündüğümü 14 Eylül 2009 tarihli “1922’de
güzelim İzmir’e kimler kıydı” başlıklı yazımda uzun uzun anlattım, merak edenler
bakabilir.)
Mustafa Kemal, Nureddin Paşa’ya “Senin dostundur! Git görüş, ben görüşmek istemem” demişti. Nureddin Paşa
Hrisostomos’a elini uzatmadığı gibi hakaret etti. Ardından İkiçeşmelik Karakolu’na
götürülerek sorgulanmasını emretti. Bir
süre sonra Hrisostomos’un halk tarafından
linç edildiği haberi geldi. Linçin en yakın
tanıdığı hikâyesini bu sayfalarda (3 Nisan
2011) anlattığım Cellât Ali’nin 1973 yılında
Yeni Asır gazetesinde yayımlanan hatıratında linç emrini Nureddin Paşa’nın verdiği
söylendikten sonra olay şöyle anlatılıyordu:
“Papaz, muhafızların himayesinde bulunduğu hücreden çıkarıldı ve idam hükmünün
yerine getirileceği Namazgâh yönüne yürümeye başlandı. Biz giderken peşimizdeki
kalabalık da her dakika artıyor ve tehlikeli
bir durum meydana geliyordu (...) Jandarmalar ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Galeyana gelenleri yatıştırmaya çalışıyorlardı.
Fakat nasıl olduysa oldu ve papaz kaşla göz
arasında kayboluverdi. ‘Ey ahali ne oluyor?
Bu yaptığınız doğru değil. Zaten ona kanun(?) cezasını vermiş’ demeye kalmadan
Hrisostomos parça parça edildi ve cesedi
de bir kenara atıldı. Kafasına vurulan ilk
sopayla kanlar içinde kalmıştı. Ölürken Latince bir özdeyişi tekrar tekrar mırıldandığı
duyuldu: ‘Credo quia absurdum’...”
Eylül ayının son günlerini Urla’daki Rumları tepeleyerek geçiren Nureddin Paşa 11
Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi sırasında Ordu’nun terhis edilmesine karşı çıkınca neredeyse Lozan Barış
Antlaşması’nın imzalanmasını tehlikeye
düşürecekti. İstanbul’a karşı harekete geçmesi planlanan orduların başına geçirilerek
İzmit’e gönderilen Paşa’nın son marifeti,
Mütareke Dönemi’nde Damat Ferit Paşa
kabinelerinde Maarif ve Dâhiliye Nazırı olarak hizmet vermiş, Milli Mücadele
sırasında Anadolu hareketine ve Mustafa
Kemal’e sert muhalefet yapmış, gazeteci
Ali Kemal’i linç ettirmek oldu.
‘İnanıyorum, çünkü saçma’ anlamına gelen
bu son sözleri Cellât Ali mi söylemiş yoksa
gazeteci mi eklemiş belli değildi ama daha
sonra olanları düşününce deyim cuk oturmuştu.
Güzelim İzmir yanıyor
İstirdat’ın (yani İzmir’in geri alınışının)
dördüncü günü, yani 13 eylülde İzmir’in en
mamur, en güzel, en zengin mahallelerini
yani Ermeni Mahallesi, Çalgıcıbaşı, Aya
Dimitri, Aya Katerina, Aya Nikola, Sur
Takya, Hacı Franko mahallelerini alevler
sardı. 18 eylülde söndürülebilen yangında
yaklaşık 2,6 milyon metrekarelik bir alan,
25 bin ev, işyeri, kilise, hastane, fabrika,
depo, otel ve lokanta yok olmuştu. Şehirde her nasılsa kalmış gayrımüslim ahali bu
yangında yanarak ya da yangından kaçarken denizde boğularak ölmüştü. Böylece
şehir gayrımüslim ahalisinden bir anlamda
‘kendiliğinden kurtulmuştu’.
29 Kasım 1922’de TBMM’de yapılan gizli
celsede “yangını kimin çıkardığı (Ermeniler mi, Yunanlılar mı, Türkler mi?)” konusu nedense konuşulmadı ama Afyon Karahisar Mebusu Mehmet Şükrü Bey’e göre
“Nureddin Paşa [gayrımüslimlerden kalan]
kasaları bomba ile açtırmış ve [içlerindeki]
paraları almıştı”. Yangın sırasında şehirde
Ali Kemal’i linç ettiriyor
Bu olayı da daha önce anlattım “Resmî tarihin ünlü haini: Ali Kemal”, 11 Nisan 2008)
anlattım ama kısaca tekrarlayayım: Hakkında TBMM tarafından 1 Kasım 1922’de
çıkarılmış yakalama kararı olan Ali Kemal,
İstanbul Polis Müdür Muavini Sadi Bey ve
dört polisi tarafından berber koltuğunda
derdest edilip Samatya kıyısına yanaşan
bir motorla 6 Kasım 1922’de İzmit’e götürülmüştü. Kısa bir sorgulamadan sonra
Nureddin Paşa, Haberalma Şube Başkanı
Rahmi (Apak) Bey’e “Şimdi sokaktan birkaç yüz kişi bulup Büyük Kapı’nın önünde
toplayacaksın. [Bunlar] kapıdan çıkarken
Ali Kemal’i linç etsinler!.. Öldürsünler!..”
demişti. Rahmi Bey’in deyimiyle “Ahali bir
kara bulut gibi” çullanmıştı Ali Kemal’e.
Saldırılardan kurtulmak için İstiklal Mahkemesi Savcısı Necip Ali (Küçüka) Bey’e
sarılmış olan Ali Kemal’in böğrüne bir
de bıçak sokulmuş, taş ve sopalarla kafası ezilmişti. Saldırgan güruh, Ali Kemal’i
donuna kadar soymuş, parmağındaki yüzüğü, altın saatini ve paralarını almayı da
ihmal etmemişti. Ardından ayaklarına bir
ip bağlayarak sokaklarda dolaştırmışlardı.
Parçalanmış cenazesi bir çöp arabasıyla bilinmeyen bir yere gömülmüştü.
Güya İsmet Paşa kızmış
O gün, Lozan Konferansı’na gitmek üzere
trenle İzmit’ten geçen İsmet İnönü görsün
diye, Nurettin Paşa istasyonun yakınındaki
küçük tünelin üstüne bir sehpa kurdurmuş
ve Ali Kemal’in ölü vücudunu astırmıştı.
Falih Rıfkı’ya göre “İsmet Paşa, meşalelerle aydınlanan korkunç sehpayı uzaktan
görünce yüzünü asmış, başını eğmiş ve hiç
bakmayarak binaya girmiş, orada Nureddin Paşa’ya söylemediğini bırakmamıştı”.
Kızmıştı da ne olmuştu derseniz hiçbir şey.
Nureddin Paşa’nın görevi ancak 1 Eylül
1923’te Batı Cephesi Karargâhı’nın lağvedilmesi üzerine bitmişti.
Bunun üzerine memleketi Bursa’ya giden
Nureddtin Paşa, 1923 yılındaki seçimlere katılmak istedi. Ancak bizzat Mustafa
Kemal’in oluşturduğu listede adı yoktu.
Koçgiri ve Karadeniz’deki katliamları gibi
hizmetleri yüzünden değildi bu aforoz,
Mustafa Kemal’in liderliğini sorgulaması
yüzündendi. Ama Paşa inatçıydı, Mustafa
Kemal’in kendisine komplo kurduğunu düşündüğü asker-milletvekillerinden istifasını istemesi üzerine 2. Kolordu Kumandanı
Ali Hikmet (Ayerdem) Bey’den boşalan
sandalye için bağımsız adaylığını koydu.
Paşa kapağında “İzmir Fatihi, Karahisar ve
Dumlupınar Muharebeleri Galibi, Gazi Nureddin Paşa Hazretlerinin Tercüme-i Hâli”
yazan 19 sayfalık bir de broşür bastırmıştı
ki bu unvanların ‘resmi tarih’ tezlerini nasıl
altüst ettiğini görmemek imkânsızdı.
Askerlik mi milletvekilliği mi?
Ama Paşa imkânsızı başarmış, 1 Kasım
1924’te (daha sonra CHP olacak) Halk
Fırkası’nın (HF) adayı Dr. Emin Bey’e
karşı 236 ikinci seçmen oyu alarak (o yıllarda halk doğrudan seçemiyordu, ikinci
seçmenler seçiyordu) Bursa’dan milletvekili seçilmişti. Hepsi de merkezden atanmış ikinci seçmenlerin bu tavrı Ankara’da
epey konuşulmuştu. Ama demokrasilerde
çare tükenmezdi! 19 Aralık 1924’te kabul
edilen “Askerlik ile Mebusluğun birarada
yürütülmeyeceğini” öngören kanun imdada yetişti. Nureddin Paşa’nın milletvekili
seçilirken asker olması bahane edilerek
milletvekilliği onaylanmadı. Hâlbuki, kanun III. Dönem’den yani 1927’den itibaren
uygulanacaktı ve Mustafa Kemal başta olmak üzere pek çok milletvekili askerlikten
henüz istifa etmedikleri halde TBMM’ye
seçilebilmişlerdi.
Bir kez konuşabildi
Elbette hukukun değil Mustafa Kemal’in
dediği oldu. Bunun üzerine Nureddin Paşa
askerlikten istifa etti ancak yedi açık milletvekilliği için 5 Şubat 1925’te yapılan ara
seçimlerde tekrar bağımsız aday oldu. Halk
Fırkası Nureddin Paşa’yı seçtirmemek için
Bursa’da özel çalışma yaptığı halde başarılı
olamadı, Nureddin Paşa Dr. Emin Bey’i bu
sefer 296 oy alarak mağlup etti ve TBMM’ye
girdi. Girdi ama Halk Fırkası üyeleri ağzını açmasına izin vermediler. Sadece 28
Kasım 1925’te kabul edilen Şapka İktisası
(Giyilmesi) Hakkındaki Kanun’un 1924
Anayasası’na aykırı olduğunu söyleyebildi.
Konuşması HF’li milletvekilleri tarafından
büyük tepki ile karşılandı. HF’nin örgütlemesiyle Nureddin Paşa aleyhine 76 protesto
telgrafı gönderildi. Gazetelerde “Bu irticacı
paşanın Meclis’te işi ne” diye soruldu. Bir
sonraki dönemde (1927) milletvekili seçilemeyen Nureddin Paşa, 18 Şubat 1932 tarihinde İstanbul’da vefat etti.
Nutuk’ta ‘karakter katliamı’
Mustafa Kemal’in 15-20 Ekim 1927’de
CHF Kurultayı’nda okuduğu Nutuk’ta tam
31 sayfada Nureddin Paşa’nın adı geçiyordu. Bunlardan 16 sayfa külliyen Nureddin
kızılbaş - sayfa 64 - sayı 19 - ekim 2012 - [email protected] - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Paşa’yı yerine dibine batırmaya ayrılmıştı.
Neler demiyordu ki Mustafa Kemal? Babası İbrahim Paşa’nın II. Abdülhamid’e hizmet etmesini kınamakla başlıyor, Nureddin
Paşa’nın 1909’da 31 Mart Olayı’na müdahale eden Hareket Ordusu’nda görev aldığının
yalan olduğunu, Yemen’deki İmam Yahya İsyanı’nda hiçbir rolünün olmadığını,
Salman-ı Pak’ta İngilizler tarafından kovalandığını, 1920’de Taşköprü’de bastırdığı
kartvizitine yazdığı “Kutü’l-Amare Muhasırı” unvanını hiç hak etmediğini, soyunun
Kerbela Şehidi İmam Hüseyin’e uzandığını
söylemesinin ne kadar ayıp olduğunu, Büyük Taarruz’da en az payı olan kişi olduğunu (iddiasına göre savaş boyunca dürbünden bakmayı tercih etmişti) ve daha nice
kusurunu sayıp döküyordu. (Bu polemikçi
üslup sonradan mahcubiyet yaratmış olmalı ki, Nutuk’un 1929’da yapılan Fransızca
baskısından bu bölümler çıkarılacaktı.)
İlginçtir Mustafa Kemal’in değinmediği
sadece üç konu vardı: Hrisostomos’un linç
edilmesi, İzmir Yangını ve Ali Kemal’in
linç edilmesi. İki ihtimal vardı: Mustafa
Kemal ya Nureddin Paşa’nın bu eylemlerini onaylamıştı ya da Nureddin Paşa’yı bunlardan sorumlu tutmamıştı! Artık hangisi
olduğuna siz karar verin.
12 Eylülcülerin gözbebeği
Nureddin Paşa’nın bayrağını küçük damadı Abdullah Alpdoğan Paşa teslim almış
ve 1935’te Tunceli Genel Valiliği sırasında
göndere çekmişti. Atatürkçülük şampiyonu
12 Eylülcülerin 6 Kasım 1981 tarihli “Devlet Mezarlığı’na gömülmeleri öngörülen
kişiler” listesindeki üçüncü ismin (İsmet
İnönü ve Fevzi Çakmak’tan sonra) Mustafa Kemal’in Nutuk’ta yerin dibine batırdığı
Nureddin Paşa olması gayet ironikti. İleriki
yıllarda hem Atatürkçü olup hem de “Keşke Nureddin Paşa’ya engel olunmasaydı da
Kürt Meselesi o zamandan kökünden halledilseydi” diye hayıflananlar oldu.
Şimdi başa dönüyorum, askerlik konusundaki başarıları şüpheli de olsa (herhalde
Mustafa Kemal yalan söyleyecek değil),
‘Sakallı Nureddin Paşa’nın Ermeni, Rum
ve Kürt meselelerindeki ‘başarısı’ göz kamaştırıcı değil mi? Kuzey Irak’a sefere giden ordunun başında böyle bir paşamız olsa
fena mı olur? Kürt Meselesi hallolmasa bile
geride epey tedip, tehcir, tepeleme, katliam, linç hikâyesi kalır ki, doğrusu bundan
memnun olacak çok kişi var etrafta...
***
ÖZET KAYNAKÇA: Necati Fahri Taş, Nureddin Paşa ve Tarihi Gerçekler, Nehir Yayınları, 1997 Atatürk, Söylev (Nutuk), II.
Cilt, TDK Yayınları, 1965, s. 532-547; Mete
Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti
Yönetimi’nin Kurulması (1923-1931), Tarih
Vakfı Yayınları, 2005, s. 124-127; Orhan
Karaveli, Ali Kemal, Doğan Kitap, 2009.
Taraf GAZETESİ
[email protected]
- daha dün cumhuriyet mitinklerinde kalabalık
yapan alevi - bektaşi dernek ve vakıf güruhu
ırkçı inkarcı ittihatçı ittifakıyla dayanışma
içinde oldular!...
- akp şahsında islam müslüman düşmanlığı
yaptılar!...
- bu mitinklere katılan solcular da işbirlikçi
siyasetilerini sergilediler!...
- chp ve atalarıyla, açık hesaplaşmayanlar
kendilerini chp ırkçılığından kurtaramazlar.
aynen cumhuriyet mitinklerindekileri gibi
eşityurtaş mitinklerindekileri de chp’in
değirmenine su taşımaya devam etmiştir!
- eşityurtaş(!) mitinğine katılan
solcu + kürt + alevi + zaza vd....
tümü chp + devlete marabalık yaptılar!...
- sa k i ne pola t -

Benzer belgeler