13.03.2016

Yorumlar

Transkript

13.03.2016
1
Meclis’e fezleke bombası
SÖYLEŞİ
HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına yönelik fezlekeler tartışılıyor.
DEP’li milletvekillerinin 1994’te Meclis’ten
gözaltına alınarak tutuklanmasına benzer
görüntülerin yaşanmaması ve tutuksuz yargılamaya ilişkin formül arayışlarına devam eden
AKP’nin yaptığı değerlendirmede üç seçenek
üzerinde durulduğu belirtiliyor.
S:02 - 03
Cengiz Yazgı
Sokağına
gitarıyla dönen
müzisyen
Haftalık haber gazetesi - 2.5 TL
Sayı:94
14 Mart - 20 Mart 2016
S:16
bas-haber.com
Diziler
Irkçılık fabrikası
15 bin
Peşmerge
Musul’a gidiyor
S:11
KBY’de bağımsızlık baharı
Reformlara
uluslararası
destek S:06 - 07
Türkiye’de ciddi bir toplumsal sorun haline gelen, her fırsatta toplu linçlere ve ‘Türk değerlerine sahip olmayan’ ötekilerin psikolojik ve fiziki şiddet de içererek aşağılanmasına
dönüşen yaygın ırkçılık ve milliyetçiliğin son zamanlarda
özellikle dizi filmler üzerinden üretilmesi toplumda kaygılara neden oluyor.
Dokunulmazlık güncellenmesi
BİLAL SAMBUR
s03
Başta Kürd meselesi olmak üzere toplumu ilgilendiren birçok yapısal sorunun çözümü önünde engel olan ve diziler ile
kışkırtılan yaygın ırkçılığın son günlerde kentlerin yıkılması
ile sonuçlanan şiddetin meşrulaşmasına, insan kitlelerinin
kutuplaşmasına ve barış sürecinin zemin kaybetmesine de
neden oluyor.
S:04 - 05
Başur ve Rojava
MESUT YEĞEN
Ortadoğu’da yeni dönem
s07
HAKAN TAHMAZ
Rusya,
Suriye’de
kazanabilir mi?
S:12
Çocuğunu öldürdüğümüz anneler
s05
SENNUR BAYBUĞA
s15
02
SİYASET
HDP’li vekiller yaka paça
gözaltına mı alınacak?
1991 yılında seçimlere SHP listesinden giren DEP’li
Leyla Zana, Hatip Dicle, Mahmut Alınak ve Selim Sadak
milletvekili seçilerek Meclis’e girmişlerdi. Leyla Zana
Meclis’te Kürdçe yemin ettiği için lince maruz kalmıştı.
Zana’nın Meclis’te Kürdçe yemin etmesinin ardından 4 Mart 1994’da Meclis’e giren kolluk kuvvetleri
DEP’lileri zor kullanarak gözaltına almıştı. Selim Sadak
ise, 1 Temmuz 1994’te gözaltına alınmış 12 Temmuz
1994’te tutuklanmıştı. Milletvekili dokunulmazlığı
kaldırılan DEP’liler, tutuklanarak Ankara Merkez Kapalı
Cezaevi’ne konulmuşlardı. Kürd vekillerin tutuklanmasının ardından Anayasa Mahkemesi ise DEP’i kapatmıştı.
Anayasa Mahkemesi’nin DEP’i kapatmasının ardından 8 Aralık 1994 tarihinde Ankara 1 No’lu Devlet
Güvenlik Mahkemesi, “PKK talimatları doğrultusunda
bölücü faaliyet yürüttükleri” iddiasıyla Zana ve diğer
DEP’lileri eski Ceza Kanunu’nun (TCK) 125. maddesi
uyarınca 15’er yıl ağır hapis cezasına mahkum etmişti.
AHİM Türkiye’yi mahkum etmişti
Dokuz yılı aşkın bir süre cezaevinde kalan Zana,
Dicle, Doğan ve Sadak’ın Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda Türkiye, toplam 140
bin dolar manevi tazminat ödemeye mahkûm edilirken, 17 Temmuz 2001 tarihli kararında AİHM, DGM’nin
tarafsız ve bağımsız olmadığı, karar duruşmasında
suçun niteliğinin değiştirilmesine karşın, suçlamanın
nitelik ve nedenlerinin sanıklara açık biçimde bildirilmediği ve kendilerine savunma hazırlamak için gerekli
zaman ve kolaylık tanınmadığı, ayrıca ifadeleri karara
esas alınan iddia şahitlerini duruşmada sorguya çekme ve dinleme imkânı verilmediğini tespit ederek, “adil
yargılanma hakkının ihlal edildiğine” hükmetmişti.
DEP’lilerin aday olmalarına izin verilmedi
9 yıl tutsak kaldıktan sonra özgürlüklerine kavuşan DEP’li vekillerden bazıları 22 Temmuz 2007
seçimlerinde aday olurken, Yüksek Seçim Kurulu,
mahkûmiyetlerinin milletvekili olmaya engel kabul
ederek adaylıklarını reddetmişti. 2007 seçim döneminde ise Orhan Doğan yaşamını yitirmişti.
Fezlekeler süreci nasıl
devam edecek?
Fezlekeler hazır, ancak bundan sonraki hukuki
süreç nasıl devam edecek? Hukukçular şöyle özetliyor
olacakları; “Fezlekeler yetkili bir mahkeme veya yetkili
Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından milletvekilinin dokunulmazlığını talep eder. Daha sonra Adalet Bakanlığı
gerekçeli bir yazı ile bu talebi Başbakanlığa gönderir.
Başbakanlık talebi Meclis Başkanlığı’na gönderir,
Meclis Başkanı ise gelen fezlekeyi Adalet ve Anayasa
Karma Komisyonu’na gönderir. Karma Komisyon iki
şeyi önerebilir. Ya dokunulmazlıkların kaldırılmasını
ister ya da kovuşturma kararı verir. Kovuşturma kararı
verilirse Genel Kurul’da karar okunur. Milletvekilinin
karara itiraz hakkı vardır. Eğer milletvekili itiraz etmez
ise karar kesinleşir. Hakkında fezleke hazırlanan
milletvekili 7 gün içerisinde Anayasa Mahkemesi’ne
başvurabilir.”
BasHaber
14SÖYLEŞİ
Mart - 20 Mart 22016
SİYASET
BasHaber
14 Mart - 20 Mart 2016
3
SÖYLEŞİ
Meclis’te zaman ayarlı fezleke bombası
H
Eren Dinç
DP’li milletvekillerin
dokunulmazlıklarının
kaldırılması istemi ile Meclis’e
sunulan fezlekelere ilişkin tartışmalar
hızlandı. HDP Eş Genel Başkanı
Salahattin Demirtaş, içlerinden
herhangi birinin dokunulmazlığının
kaldırılması halinde bu uygulamayı
hepsine yapılmış kabul edeceklerini
belirterek meclisten çekilme sinyali verdi. Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan’ın dokunulmazlıkların
kaldırılması için Meclis Başkanlığı’nı
göreve çağırması ile başlayan süreçte
giderek sona geliniyor. Meclis
Başkanlığı verilerine göre, HDP için
278, CHP için 138, AKP için 41 ve MHP
için 12 fezleke verildiği bildirilmekte.
57 fezleke ile hakkında en çok fezleke
hazırlanan isim HDP Eş Genel Başkanı
Selahattin Demirtaş olurken, CHP
Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu
hakkında 37 fezleke, MHP Genel
Başkanı Devlet Bahçeli hakkında ise 5
fezleke bulunmakta.
1994 yılında DEP’li milletvekillerinin
Meclis’ten yaka paça gözaltına alınarak
tutuklanmasına benzer görüntülerin
yaşanmaması ve tutuksuz yargılamaya
ilişkin formül arayışlarına devam eden
AKP’nin yaptığı değerlendirmede 3
seçenek üzerinde durulduğu belirtiliyor. Bu seçeneklere göre; ya TBMM
ya da mahkeme karar verecek, bu iki
seçenek olmazsa da yasa değiştirilecek.
Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla
ilgili süreç tamamlanıp Genel Kurul’da
oylama aşamasına gelindiğinde,
HDP’lilerin tutuklulanabileceği belirtiliyor. Buna ilişkin daha önce hiçbir
uygulama yapılmadığı ya da benzer bir
kararın alınmadığı da bilinmekte.
Diğer seçenek Ceza Muhakemesi
Kanunu’nda değişiklik yapılması.
Bunun için dokunulmazlıklarla ilgili
görüşmelerden önce yasa değişikliğiyle
‘milletvekilleri tutuksuz yargılanır’
hükmünün getirilebileceği belirtiliyor. Ancak bu durumun Anayasa’nın
eşitlik ilkesine aykırı olacağına dair
tartışma yaratacağı ve hükmün iptalinin gündeme gelebileceği belirtiliyor. Bu görüşü savunanlar anayasada
milletvekilliği dokunulmazlığıyla
zaten ‘ayrıcalık’ verildiğini, yapılan bu
değişikliğin de bu ayrıcalığın kapsamı
içinde değerlendirilebileceğini iddia
ediyor.
Tartışılan son seçenek ise bugünkü
yapının devam etmesi yönünde. Bu
seçenekte dokunulmazlığı kalkacak
milletvekilinin davasına bakacak
mahkemenin, ‘tutuksuz yargılama’
talebinde bulunması beklenecek.
‘Terör örgütü propagandası yapmak’
gibi suçların tutuksuz yargılama
kapsamına girdiği, farklı suç
iddiaları için mahkemenin farklı
bir yol izleyeceği, bunun da benzer tartışmalara yol açabileceği
değerlendiriliyor.
BasHaber’in konuya ilişkin
sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Doğu
Ergil, Türkiye’nin resmi siyasetinin
Kürd sorununa, Kürdlerin isteklerine şiddetle yanıt verdiğini, sivil
Türkiye’nin de büyük bir kısmının bu
yaklaşımın doğruluğuna inandığını ve
desteklediğini ileri sürdü. Alternatif
çözümlere iktidarın başvurmadığına
dikkat çeken Ergil, Kürdlerin ileri
sürdüğü taleplerin kabul edilmesi gerektiğini, ancak buna ne resmi
Türkiye’nin, ne de sivil Türkiye’nin
yanaşmadığını söyledi.
Konuya ilişkin görüşlerine
başvurduğumuz HDP Ağrı Belediye
Başkanı Sırrı Sakık, DTP eski Siirt
Belediye Başkanı Selim Sadak, HDP
Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş
ve HDP Şırnak Milletvekili Faysal
Sarıyıldız ise 1994 yılında DEP’li milletvekillerin dokunulmazlıklarının
kaldırılmasına rağmen Kürd sorununun devam ettiğine dikkat çektiler.
Sakık: Eski yöntemler tekrar
devrede
1994 yılında dokunulmazlığı
kaldırılarak tutuklanan milletvekillleri
arasında olan HDP Ağrı Belediye
Başkanı Sırrı Sakık, HDP milletvekillerine yönelik hazırlanan fezlekelere
ilişkin BasHaber’e konuştu. Sakık,
HDP’li vekillere yönelik hazırlanan
fezlekeleri üzüntü ile izlediklerini belirterek, “Devasa bir sorunumuz var. 30
yıldır bu sorunun barışçıl yöntemlerle
çözülmesi için çaba sarfedilirken, ne
yazık ki geçmişte denenen yöntemler
tekrar devreye sokulmaya başlandı”
dedi.
‘Çiller sesimizi kısmaya çalıştı,
direndik’
4 Mart 1994 tarihinde DEP milletvekili iken gözaltına alınarak
tutuklandığını hatırlatan Sakık, “O
dönemde de dokunulmazlıklarımızı
kaldırdılar. O tarihlerde de Kürd
coğrafyasında faili meçhul cinayetler
işleniyor, köyler yakılıyordu. Silahın
dışında hiçbir yol, yöntem yol bulunmuyordu. Bizler de bu hukuksuzluğa
karşı direniyorduk. Dönemin Genelkurmay Başkanı ve Tansu Çiller o gün
HDP’li milletvekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması talebi
ile Meclis’e sunulan fezlekelere
ilişkin tartışmalar hızlandı. HDP Eş
Genel Başkanı Salahattin Demirtaş, dokunulmazlıklarının kaldırılması halinde meclisten çekilme
sinyali verirken AKP’nin yaptığı
değerlendirmede 3 seçenek üzerinde durulduğu belirtiliyor.
sesimizi kesmeye çalıştılar. Öyle bir
hukuksuzluk yaptılar ki hiçbir delil
yokken tutuklu olduğumuz süre içinde
delil yaratmaya çalıştılar” ifadelerini
kullandı. Sakık, milletvekillerinin
dokunulmazlıklarının kaldırılması
sorunu çözmede yeterli olacaksa
dokunulmazlıkların kaldırılması
çağrısında bulunarak, şunları söyledi: “Biz hazırız. 550 milletvekilinin
dokunulmazlıklarını kaldırın.
Parti olarak daha önce bu konudaki
tavrımızı ortaya koymuştuk. Ama
ülkede yolsuzluklardan, hukuksuzluklara dair o kadar çok fezleke varken, siz
gelip Kürd halkının iradesini parlamentodan atmaya çalışıyorsunuz.”
Sadak: Türkiye hala yerinde sayıyor
1994’te dokunulmazlıkları
kaldırılanlar arasında olan DEP’li ve
Siirt Belediye Başkanı Selim Sadak,
dünden bugüne değişen bir şeyin
olmadığına vurgu yaparak şunları
söyledi: “Daha da kötüye giden bir
gidiş var. 1994 DEP döneminde Tansu
Çiller kürsüye çıkıp ‘PKK’yi meclisten
attım’ derken herkes alkışlıyordu.
Şimdi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan çıkıp ‘ben bunları meclisten
atacağım’ diyor. O gün DEP’lilere
yapılanlarla Türkiye çok şey kaybetti. O süreçten sonra Kürdler daha
fazla bir araya geldi. Aradan yıllar
geçmesine rağmen Türkiye hala orada
sayıyor. Türkiye’nin kazandığı hiçbir
şey olmadı. Türkiye’yi kurtaracak olan
tek şey demokratikleşmedir.”
Beştaş: Fezlekeler saray
kaynaklıdır
HDP Adana Milletvekili Meral
Danış Beştaş ise şunları söyledi: “Bu
fezlekelerin gündemleşmesi saray
kaynaklıdır. Geçmiş dönemlerde de
fezlekeleri gündeme getiriyorlardı.
Fezlekeler tehdit aracı olarak
kullanılıyordu. Sanki biz halkın
oyuyla parlamentoya girmedik. Bütün
engellere, katliamlara rağmen halkın
oylarını alan bir partiyiz.”
Beştaş, Cumhurbaşkanı’nın yargı ve
hükümete talimat verdiğini savunarak şöyle dedi: “Cumhurbaşkanının
açıklamaları düşünce ifade etme
değildir. Gazeteciler Can Dündar
ve Erdem Gül konusunda da bunu
gördük. Cumhurbaşkanı talimat
veriyor. Bu nedenle biz fezleke
tehditlerine aldırmıyoruz. Bunlar
bizleri yolumuzdan alıkoyamaz.
Düşüncelerimizden vazgeçmeyiz.
Biz bir halk hareketiyiz. Her yerde
herkese operasyon yapılıyor. Biz
gerçek anlamda barışı ve kardeşliği
savunan bir partiyiz. Devletin yaptığı
katliamları teşhir ettiğimiz için bu
yöntem kullanılıyor.”
Fezlekelerin gerilimi daha fazla
tırmandıracağını söyleyen Beştaş,
Türkiye’de aklı başında herkesin
bunu görebileceğini söyledi. Beştaş,
1994 DEP döneminde yaşananları
hatırlatarak şunları söyledi: “Hala
etkileri devam ediyor. Lanetlenen, reddedilen bir dönem olarak
yerini almıştır. Bu delilik halinden
Türkiye’nin kurtarılması gerekir”
diye konuştu. Beştaş, fezlekelerin
rutin olarak sürekli Meclis’e geldiğini
belirterek, şöyle devam etti: “Rutin
olmayan durum, bunun birileri
tarafından dayatılmasıdır. Fezlekeleri
Meclis’e gönderilen 5 arkadaşımız
için basında kullanılan dil kabul
edilemez. İmralı heyeti de devletin
bilgisi dahilinde İmralı’ya gitmiştir.
Onlar büyük bir korku yaşadıkları
için bizim de korktuğumuzu
sanıyorlar. Korktuğumuz ve hesabını
veremeyeceğimiz hiçbir şey yok.”
Sarıyıldız: Amaç Cizre’deki vahşeti
gündemden düşürmek
Hakkında birçok fezleke hazırlanan
ve dokunulmazlığının kaldırılacağı
söylenen HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız ise yaptığı
açıklamalarda HDP hakkında
hazırlanan fezlekelere tepki gösterdi.
Yıldız, mevcut iktidarın yaptığı
katliamlar sonrası şimdi de halkın
iradesine saldırmayı planladığını
söyledi. Halkın on yıllardır büyük
bedel ödediğini ifade eden Sarıyıldız,
“Kürdistan son yıllarda binlerce
çocuğunu kaybetti, coğrafyası tahrip
edildi, acılar yaşandı. Ancak bu acılar
yaşandıkça da bir halk politikleşti,
bir iradeye kavuştu, siyasal bir güç
ortaya çıkardı. Devlet bunları görerek bu halka teslimiyeti dayatıyor.
Taleplerinden vazgeçirmeye çalışıyor.
Varlığı hala inkar edilebiliyor,
katliamlarla karşı karşıya kalabiliyor. Halk bunu kabul etmediği
ve direndiği için mevcut iktidar
çıldırıyor. Şu anda bunun üzerinden
dokunulmazlıklarımızı gündemine
getirerek, halkın iradesine yöneliyor.
Halka bu katliam dayatılmışken bize
de ne yapılacaklarsa yapılsın” dedi.
‘Fezlekelerin amacı baskı altında
tutmak’
Fezlekelerinin gündeme gelmesini
tehdit olarak değerlendiren Siyaset Bilimci Prof. Dr. Doğu Ergil ise
“Kürd siyasetinin silahlı mücadeleyi
bırakması için yakındaki sembolünü
baskı altında tutmak istiyor. Uzaktaki
sembol Kandil’dir. Meclis’te bulunan HDP’nin baskı altında tutularak ‘silahlı mücadeleye son verin’
diye baskı altında tutuluyor” diye
konuştu. Meclis’te karar verildikten
sonra Anayasa Mahkemesi sürecinin
olduğunu da vurgulayan Ergil şöyle
devam etti: “Kesin bir ihraç amacı
değil siyasal mesaj olarak bakılıyor.
Amaç bu. Zana, Doğan 10 yıl
cezaevinde yattı. Niye çıkarıldıklarına
dair tek bir kelime bile söylemediler.
Kürd siyaseti silahlı mücadelesinden
vazgeçmedi. Bu yolla Kürd siyaseti
silahlı mücadeleden vazgeçirilmek
isteniliyorsa ne ala. Silahlı mücadeleyi sonlandırmanın yöntemi
insanları öldürmek, hapse atmak
mıdır diye düşünmekte lazım.”
Yaşananların kriz olduğunu söyleyen Ergil, şunları söyledi: “Tankla,
topla her gün yüzlerce insanın
öldürüldüğü bir anlaşmazlık bir kriz
var ortada. Krizin ortadan kaldırılma
yöntemi olarak dokunulmazlıkların
kaldırılması ne kadar işe yarayacak
buna da yanıt vermek lazım.”
Türkiye’nin ikiye ayrıldığına dikkat
çeken Ergil, “AKP’yi destekleyen yarı
ile AKP’nin tam karşısında duran
diğer yarı. Bu iki siyasi yarı Kürdler
söz konusu olduğunda birbirlerine
çok yakın oluyor ve Kürd konusunun
şiddetle bastırılmasını birinci yöntem
olarak görüyorlar. Bu yöntem 30 yıldır
deneniyor. Hükümete destek devam
ediyor. Halkın büyük bir çoğunluğu
Kürd sorununa terörizm olarak
bakıyor. Bundan dolayı da başka bir
alternatif” geliştiremediğini söyledi.
‘Hem resmi hem de sivil Türkiye
çözümden yana değil’
Resmi Türkiye’nin Kürd sorununa
‘terörizm’ olarak baktığına dikkat
çeken Ergil, şöyle devam etti: “Resmi
Türkiye Kürd sorununa Kürdlerin
isteklerine şiddetle yanıt verdi. Sivil
Türkiye’nin büyük bir kısmı da buna
inanıyor ve destekliyor. Bundan dolayı
alternatif bir yol ortaya çıkamıyor.
Tekrardan görüşmelerin başlaması
için Kürdlerin ileri sürdüğü taleplerin
kabul edilmesi gerekir. Fakat bunu ne
resmi Türkiye, ne de sivil Türkiye kabul etmez. Bunun bedeline bakarak
ne kadar sürerse sürsün biz bu yöntemi kullanırız deniliyor. Bundan dolayı
büyük kayıplar yaşanıyor. Türkiye’deki
hakim kanaat bu işin çözülmesinden
yana değil bastırılmasından yanadır.
Bunu şiddetli bir isyan olarak görüyor.
Bu yöntemin işe yaramayacağını da
izleyip göreceğiz”
03
Dokunulmazlık veya
iktidar güncellenmesi
BİLAL SAMBUR
Son Ankara katliamını yapan
saldırganın Van’da oturan ailesine
bir HDP’li vekilin taziye ziyaretinde
bulunması siyaset dünyasında HDP’ye
karşı kamuoyu oluşturulması için
önemli bir malzeme olarak kullanılmaktadır. Söz konusu ziyaret,
HDP’nin terörizmle ilişkisini veya
özdeşliğini deşifre eden en büyük suç
belgesi olarak sunulmaktadır.
Bazı HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının
kaldırılması için bugünlerde yoğun bir çalışma yapıldığı
görülmektedir. Hükümet, HDP’lilerin dokunulmazlıklarını
kaldırmak için sistematik ve sofistike bir hazırlık yapmış durumdadır. Ak Parti, 1994 yılındaki gibi apar-topar bir şekilde
değil, gayet iyi bir planlamayla HDP’li milletvekillerinin
dokunulmazlığını kaldırarak onları cezaevine yollamaya
kararlıdır. Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı, Demirtaş’ın
cezaevine yollanacağını ifade etmiştir. Demirtaş, kendilerinin
cezaeviyle korkutulamayacağı karşılığını vermiştir. Ak Parti
ve HDP arasında, çetin bir siyasi mücadelenin yürütüldüğünü
söyleyebiliriz.
HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına Kürdleri siyasi açıdan temsilcisiz bırakacağı, Kürdler
arasındaki kopuşun hızlanacağı, Kürd sorununun çözümüne
hiçbir katkısının olamayacağı, PKK’ye yönelimi arttıracağı
gibi gerekçelerle karşı çıkanlar da bulunmaktadır. 1994 yılında DEP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak
cezaevinde on yıl yatmalarının yarattığı olumsuz sonuçlar
sürekli olarak hatırlatılmaktadır.
Resmi devlet ve hükümet yaklaşımı açısından HDP, bir
siyasi parti olmadığı gibi, milletvekilleri de siyasetçide değillerdir. HDP’nin siyasette PKK’nin uzantısı, milletvekillerinin
de militan olduğuna dair algı mutlak doğru olarak kabul
edilmektedir. Başka bir ifade ile hükümetin perspektifine
göre HDP, PKK’nin siyaset postuna girmiş hali olarak
değerlendirilmektedir. HDP, PKK’nin siyasi ve sosyal alanını
genişleten ve derinleştiren bir terör örgütü uzantısı olarak
görülmektedir. Bu anlayışa göre, normal bir siyasi parti
gibi davranmayan, PKK’nin uzantısı olmaktan başka bir işe
yaramayan HDP’nin yaptıklarının cezasını çekmesi ve milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması gerekmektedir.
Hükümet, paralel yapı operasyonunu her geçen gün
yeni hamlelerle genişletmektedir. Hükümete yakın basın
organlarında, HDP-PKK-Paralel Yapı işbirliği sürekli olarak
gündemde tutulmaktadır. Rusya ile yaşanan krizden sonra
Demirtaş ve bir HDP’li heyetin Moskova’da Lavrov’la
görüşmesi, hükümet tarafından hainlik olarak nitelenmişti.
HDP-Paralel Yapı işbirliğinin konuşulduğu bir durumda
HDP’nin paralel yapının ve bugün can düşmanı olarak
gösterilen Rusya’nın destekçisi olarak sunulması, HDP’nin
siyaseten etkisizleştirilmesi arayışının zeminin uzun süredir
hazırlandığını göstermektedir.
1 Kasım sonrası dönemde Ak Parti, siyasi muhatap
olarak MHP’yi almaktadır. CHP’nin anayasa komisyonundan
çekilmesi, siyasi arenada Ak Parti-MHP yakınlaşmasını kaçınılmaz hale getirmiştir. Ak Parti’de, CHP ve HDP’ye uzaklaştıkça, MHP’yi partner olarak görme eğiliminin güçlenmekte
olduğunu söyleyebiliriz.
Devlet ve hükümet, hiçbir zaman HDP’yi normal bir
siyasi parti görmedi ve hazmedemedi. Önümüzdeki süreçte
başkanlık sistemi ve anayasa değişikliğinin referanduma
sunulması konusunda önemli adımlar atılacaktır. MHP, referandum konusunda olumlu mesajlar vermiştir. Ak Parti, başkanlık ve anayasa konusunda MHP’yi daha güçlü bir şekilde
yanına çekmek için bazı HDP’lilerin dokunulmazlıklarını kaldıracak ve HDP’yi siyasi ve sosyal açılardan etkisizleştirmeyi
amaçlayan hamlelerde bulunacaktır. Türkiye’de iktidar yapısı
yeniden dizayn edilmektedir. İktidarı yeniden dizayn eden
siyasi aktörler, Ak Parti ve MHP’dir. Siyasi ve sosyal iktidarın
yeniden güncellenmesi için HDP’nin alan dışına itilmekte,
nasyonalizmin yükseltilmesi ve toplumsal desteğin sağlanması
için de kullanışlı bir araç olarak kullanılmaktadır.
04
IRKÇILIK
BasHaber
14SÖYLEŞİ
Mart - 20 Mart 42016
Dramalar ile üretilen dram
Türk dizileri ırkçılık fabrikası
G
Dilan Almaz
erek yapımcı şirketlerin, gerekse
senaristlerin Türkiye’de yaşayan
farklı etnik ve dini gruplara mensup
insanları hayali karakterler üzerinden aşağılamaya, hor görmeye dönük yaklaşımları
sık sık tartışma konusu oluyor. Yeşilçam’dan
günümüze dek Türk filmlerinde, dizilerinde
ötekileri dışlayan, aşağılayan bu tavır, siyasal ve kültürel hassasiyetleri olan toplumda
öfke ve nefret duygusunun yaygınlaşmasına
neden oldu.
Film yapımcıları dönem dönem devletin
Kürd sorununa bakışıyla paralel üretim
yapmaya çalışsalar da, genel hatlarıyla Kürd
halkını “aşağı, hor, ilkel, alt kültür” göstermekten kaçınmıyor. ‘Tek Türkiye, Şefkat Tepesi, Ölümsüz Kahramanlar, Kurtlar Vadisi,
Sakarya Fırat’ dizileri Kürdleri potansiyel
‘terörist’ olarak hedef gösterirken, ‘Karagül,
Sıla, Adını Kalbime Yazdım’ gibi diziler de
Kürdlerin, sosyal ve kültürel değerlerini aşağılıyor. Romanlar “ayakçı, vurdumduymaz,
hırsız” olarak karakterize edilirken, Lazlar
ise “hızlı konuşan, ne dediği anlaşılmayan,
komik” tiplemeler ile yer ediniyor. Rum
kadınları “gözü dışarıda” olarak lanse edilirken, Ermeni ve Yahudiler ise ‘cimri, insafsız,
tefeci’ şeklinde gösterilerek toplumda bir
önyargı oluşturulmasına sebebiyet veriliyor.
Elbette tüm bunların yanısıra filmlerdeki Türk tipi ise ’üstün değerlere sahip ve
diğerlerini terbiye etmek üzere varlık bulan’
karekterler olarak arzı endam ediyor.
Türk sinema sektörünün toplumun
ötekilerine karşı barış dili yerine nefret
dilini tercih etmesinin sonuçlarından biri
de linç kültürü oldu. Her dizide birkaç
yüz ‘kötü kişiyi temizleyerek Türklüğü ve
Türkiye’yi koruyan’ Polat Alemdar karakteri
Ortadoğu’nda idolleştirilmek istenirken,
Kurtlar Vadisi, Tek Türkiye gibi dizileri izleyen toplum, şiddetin üst boyutu olan linç
kültürünü, ırkçılığı içselleştirerek, dizide
“kötü, vatan haini, düşkün, devlete karşı”
Mekiye Kızılkaya
Türkiye’de ciddi bir toplumsal sorun haline gelen, her fırsatta toplu linçlere ve
‘Türk değerlerine sahip olmayan’ ötekilerin psikolojik ve fiziki şiddet de içererek
aşağılanmasına dönüşen yaygın ırkçılık ve milliyetçiliğin son zamanlarda özellikle
dizi filmler üzerinden üretilmesi toplumda kaygılara neden oluyor.
gibi lanse edilen ülkenin ötekilerini medyadan öğrendikleri tekniklerle yok etmeye
kalkışıyor. Kurtlar Vadisi ilhamlı cinayetlerin sayısının birkaç düzineyi bulduğu dikkat
çekerken, gazetelerin 3. sayfalarında “Polat
Alemdar’a özendi, arkadaşının boğazını
kesti“ türünden haberler klasik rutinler
arasında yer aldı.
Kültürel ve sosyal değerlerin aşağılanmasının amaçlarından biri de, hedef seçilen
kitlenin değerlerinden uzaklaştırılması
olarak dikkat çekiyor. Öyle ki bu dizilerin
yarattığı algı yüzünden Kürd çocukları
Kürdçe konuşmaya “köylülük, gerilik”
gözüyle bakarken, kamusal alanda Kürdçe
konuşmanın “tehlikeli bir eyleme“ dönüştüğü gözleniyor. Bu şekilde kültürel asimilasyonun hız kazandığı, eğitim dili olarak
kullanılmayan Kürd dilinin ciddi tehdit
altına girdiği gözleniyor. Tüm bunların
yanısıra Kürdçe konuşan veya şarkı söyleyen
Kürdlere yönelik işlenen ırkçı cinayetlerin
sayısı da giderek artıyor.
‘Dizi figürleri gerçeği yansıtmıyor’
BasHaber olarak, Türk dizilerinin neden
olduğu toplumsal sonuçları yazar, gazeteci
ve oyuncularla konuştuk. Kürd yazar Ferzan
Şêr, Türkiye’de ırkçılığın her alanda yaygınlaştığını vurgulayarak, mevcut sistemin
kendisi dışındaki farklılıkları reddettiğini
belirtti. Toplumdaki sinema algısının siyasal
iktidara göre değişiklik gösterdiğini fakat
Kürdlere bakışın aynı olduğunu dile getiren
Şêr şöyle devam etti: “İstisna olan Yılmaz
Güney’leri çıkarırsak bu böyle oluyor.
Kemalistler döneminde öğretmen figürü
üzerinden aydınlanma eksenli karakterler
yaratıldı. Şimdi AKP döneminde İslami
kesimden karakterler var. Ancak her iki
Müslüm Yücel
yaklaşım da Kürdleri hor görüyor. Yöresel
giyinen, şiveli ve kaba Türkçe konuşan,
kadınlara köle muamelesi yapan karakterler hala devam ediyor.” Türklerin, Kürdleri
görmek istediği şeklide sinemada tezahür
ettiğini ifade eden Şêr, “Türk toplumu
Kürdleri nasıl görüyorsa sinema da öyle
tezahür ediliyor. Kürdler, Türklere köylü
olarak aktarılıyor” dedi.
İzleyicilerin dizi seyrederken eleştirel
yaklaşmadığına vurgu yapan Şêr şunları
söyledi: “Karagül dizisinde asker figürü
var. Hümanist, iyi, yardımsever gibi kendi
gerçek algısından koparılıp yüceltiliyor. Bu
yaklaşım ise Kemalizm etkisindendir.” Kürd
aydınlarının da tepki göstermesine rağmen
bu yaklaşımlara benzediğine dikkat çeken
Şêr, “Kürd aydınlarında buna tepkisel bir
duruş olsa da bir benzeme de söz konusu.
Kürd yazarları kelimeleri kabalaştırıyor ve
bu kültürel kodlarla inşa ediliyor. Niyet saf
olabilir ama pratikte farkında olmadan bir
geçiş oluyor” dedi. Sorumluluğu sadece senaristlere ya da yapımcılara yüklenmesinin
eksik olacağını aktaran Şêr, “Türk toplumu
tamamen masum, böyle bir şey istemiyor.
Ama sinemacılar böyle yapmaya çalışıyorlar diye bir şey yok her ikisi de birbirlerini
besliyorlar. Ötekileri dışlama algısı inşa
edilmeye çalışılıyor” diye belirtti. Kürdlerin
bu duruma verdikleri tepkinin yeterince
anlatılamadığının altını çizen Şêr, “Devletsiz uluslar kurumlara sahip değil. Devlet
ise fazlasıyla imkanlara sahip. Konferanslar,
seminerler veriyorlar. Yüzlerce gazete var.
Kendi ürettiği bilgiyi çok çabuk ve yaygın
bir şekilde dolaşıma koyup kurumsallaşıyor.
Ama Kürdlerin bu duruma karşı gösterdikleri tepki yeterince dolaşıma girmiyor.
Bu durumu deşifre edecek bilgi sistemleri
Zelal Gündüz
oluşturulmadıkça bu şekilde devam edecektir. Kürdlerin haliyle bu duruma duydukları
rahatsızlık devam edecektir” dedi.
IRKÇILIK
BasHaber
14 Mart - 20 Mart 2016
5
SÖYLEŞİ
Başta Kürd meselesi olmak
üzere toplumu ilgilendiren
birçok yapısal sorunun çözümü
önünde engel olan ve diziler ile
kışkırtılan yaygın ırkçılığın son
günlerde kentlerin yıkılması ile
sonuçlanan şiddetin meşrulaşmasına, insan kitlelerinin kutuplaşmasına ve barış sürecinin
zemin kaybetmesine de neden
oluyor.
‘Kötü karakterleri Doğulu gösteriyorlar’
Uzun yıllar Türkiye’nin ulusal medya kuruluşlarında gazetecilik yapmış olan Tuğrul
Eryılmaz ise, ötekilerin dışlanmasının Yeşilçam geleneği olduğunu savunarak, kötü
insanların genellikle ötekilerden seçildiği
vurgusunu yaparak şöyle konuştu: “Kötü
insanlar genellikle Yahudi ya da Ermeni
olurdu. Aksanlarıyla konuştururlardı. Şimdi
ise etnik tartışmalar ortaya çıktığından beri
bu sefer de kadına şiddet uygulayan herkesi
Sünni Türklere dokunmamak için Doğulu
gösteriyorlar. Mesela Karagül dizisinde
kadına yapılmadık şey kalmadı.” Filmlerin
toplum tarafından izlenmesinin zihinsel ve
siyasal iklimle ilintili olduğunu dile getiren
Eryılmaz, “Medya şu an var olan önyargıları
pekiştiriyor. Şiddet toplumunda yaşıyoruz
ve bu senaryolar iş yapıyor. Yapımcı buna
karar veriyor. Ötekileri incitecek karakterleri sunmaktan geri durmuyorlar. Yapıp yapıp
‘halk istiyor’ diyorlar. Rekabetçi sistemde
kimse bunu düşünmüyor. İnsanlara farklı
düzgün bir şey verilirse belki izler insanlar.
Televizyon şu an ki sistemin temellerini
güçlendirmek için bombardıman yapıyor.
Sosyal sorumluluk tüm Batı ülkelerinde var
ama Türkiye’de yok” şeklinde konuştu.
Kürd oyuncu Mekiye Kızılkaya ise
senaryoların gerçeği yansıtmadığını, bölge halkının mağaralarda
yaşamadığını, vurgulayarak şöyle
söyledi: “Bu ön yargıları da topluma
lanse eden yapımcı kuruluşlardır.
Toplumun aslında sahip olduğu bu
ön yargıları tasvip eder bir hal almış
çoğunlukla inandırıcı olmuştur
aslında. Bu yapımcı kuruluşlar da
lanse ettikleri bu olgulara çok vakıf
değiller ama işlerine gelir, çünkü
kitlelerin ne düşündüğü ile birebir
örtüşecek projelerin sergilenmesi
onların reyting kaygılarını kısmen
de olsa ortadan kaldıracak ölçüdedir
ve bundan ekonomik rant sağlamayı
düşünürler.”
‘Yapımcılar reyting uğruna
halkları dışlıyor’
Toplumun ötekilere bakış açılarının ön
yargılardan ibaret olduğunu dile getiren
‘Kürd kadını barış elçisidir’
Kadınların dizi ve filmlerde “köle”
gibi gösterilmesinden rahatsızlık
duyduğunu ifade eden Kızılkaya,
Kürd toplumunda kadına verilen değerden bahsederek, “32 yıldır bölgede
yaşıyorum. Maddi imkanı olup da
kızını okula göndermeyen, hiç evden
çıkarmayan, zorla evlendirmeye çalışan ailelere çok az rastladım. Üstelik
bu sadece Doğu’da yaşanılıyormuş
gibi gösteriliyor. Bu durum tüm
Türkiye’de var. Kürdlerin kadınlarını
insan yerine koymadıklarını düşünüp
öyle göstermeye çalışırlar. Aslında
Kürdlerin kadınlarına çok değer verdiklerinin ve çoğu zaman akan kanı
durduracak kadar söz hakkına sahibi
olduğu çok iyi biliniyor. Kürd kadınları beyaz tülbent ile başlarını örterler. Eskiden Kürd aileler arasında bir
husumet olduğunda beyaz tülbentli
kadınlar meydana çıkıp tülbentlerini
yere atıp giderlermiş. Bunun üzerine
aileler hiçbir şey demeden barışırlarmış. Yani kadın bir nevi barış elçisidir
Kürd toplumunda” şeklinde konuştu.
Erkeklerin yüceltilip kadınların
ezildiğini ifade eden Kızılkaya, “Sonuç olarak toplumun büyük bir kesimi ne düşünüyorsa onu sahneleyip
bir tarafı yüceltirken birçok kesimi
de yerin dibine sokmanın gayretindeler. Rasyonel düşünenler bu tarz
senaryolara itibar etmeyip tepkisini
göstermesi gerektiğini düşünüyor ve
insanların ezber kalıpları aşıp daha
çok araştırmaları gerektiğini söylüyorum” dedi.
‘Hor gösterilmeye karşı çıktığım
için rol vermiyorlar’
Türk dizilerindeki ırkçı yaklaşımları kabul etmediği için kendisine
dizilerde rol verilmediğini söyleyen
Kürd oyuncu Zelal Gündüz, dizilerin yayınladığı kanalların konuları
genelde kendilerinin belirlediğini
aktararak, “Çok klişe bir omurga yaratılır ve her şey bu omurga etrafında
dönmeye başlar. Tamamen kazanca
endekslidir ve bu yüzden de gereğinden fazla uzatılır” diye konuştu. Dizi
seyircilerinin kanal ve yapım şirketlerince sınıflandırıldığını ifade eden
Gündüz, bu sınıflandırmayı şöyle
açıkladı: “ A gurubu eğitim ve sosyoekonomik olarak en üst seviyededir.
TV seyircisi değildir, dolayısıyla dizi
yapımcılarının ilgi alanlarında da
olmazlar. Sinema, tiyatro, opera seyreden başka hobileri olan bir gruba
mensuptur onlar. B sınıfı ortalarda
bir yerdedir. Bir kısmı seyredebilir. C
sınıfı ise, dizilerin ana hedef kitlesidir. Eğitim ve sosyo-ekonomik olarak
buna uygundur. Genelde ev hanımları ya da diğer sosyal alanlara gücü
yetmeyen, akşam işten eve yorgun
geldiğinde, yemekten sonraki bir iki
saatini, TV karşısında dizi seyrederek
geçiren işçi ya da küçük memur olan
düşük gelirli insanlardır bunlar.”
‘Siyasi çizgi dizilere yön veriyor’
Dizilerde ötekilerin dışlanmasının Türk siyasi çizgisiyle bağlantılı
olduğunu ifade eden Gündüz, empati
yapılması yerine ötekileştirmenin
esas alındığını vurguladı. Öteki olanı
aşağılamanın gelenek haline geldiğini
ifade eden Gündüz, bazen kötü niyet
gözetmeden, sadece reyting için de
bu tarz dizilerin yapıldığını aktardı.
‘Dizi değil, psikolojik savaş ürünü’
Dizilerde ötekilerin dışlanması
üzerine çalışmalar yapan Kürd yazar
Müslüm Yücel ise, bu dışlanmanın
son dönemde daha çok tırmandığını
savunarak, “İktidar kimdeyse diziler
de ona hizmet eden birer kitle afyonu
rolünü üstlenir. Tek Türkiye, Şefkat
Tepe’de Hükümetin Cemaatle işbirliği halinde yaptığı dizilerdir. Bunlar
da psikolojik savaş içindi” dedi. Bu
sorunsalın sadece sinema sektöründe
değil, edebiyat, müzik alanlarında da
olduğunu hatırlatan Yücel, bu durumun ezen-ezilen ilişkisi olduğunu
vurgulayarak, “Dizilerin ilk 12 bölümü belli bir merkezden izlenir. Daha
sonra buna devletin tüm mekanizmaları karar verir sonra dizi gelişir.
Bu sıkıntı yıllardır var. Türk müziği,
sineması ve romanında da durum
böyle. Bu ezen ile ezilen arasındaki
diyalektik ilişkidir” şeklinde konuştu.
Kürdlerin kendi sektörlerinin olması
gerektiğini söyleyen Yücel, “Örneğin
bir Kürd yazarın kitabı Kürd yayınevinde yayınlanırsa ciddiye alınmaz.
Ama ne zaman Türk egemen gücü
kabul eder Kürdler de o zaman kabul
eder. Kürdlerin kendi tarihlerini,
kültürlerini oluşturmaları gerekiyor.
Onu oluşturmayan toplumlar başka
uluslar tarafından yönetilmeye mahkumdurlar” diye konuştu.
‘Erkek aklı,
devlet aklıdır ve kirlidir’
Kadınların dizilerde metalaştırıldığına dikkat çeken Yücel, bu duruma
kadınların tepki göstermesi gerektiğini belirterek, “Dizilerde 4 tane
düşürülmüş kadın rolü var. Bunlar
fahişe, kuma, evden kaçmış kız, son
olarak az biraz da olsa vefa örneği
olan yaşlı kadınlardır. Ama yaşlı
kadınlarda bir sürü elekten geçmiş,
durulanmış az biraz da olsa aklı
temsil ederler. Bu noktada kadınlar
erkeklere güvenmemeli. Erkek aklı
devlet aklıdır, kirlidir” dedi.
Sanat üzerinden bir şey ima etmenin her zaman için risk taşıdığını
aktran Yücel, ötekiyi dışlama olayının
artık sektör haline geldiğini söyledi.
05
Ortadoğu’da yeni dönem
ve Kürdler
HAKAN TAHMAZ
Cenevre görüşmelerini ilerletmek
amacıyla 27 Şubat’ta başlatılan Suriye
ateşkesinin hemen akabinde uluslararası kamuoyunda yeni senaryolar
tartışılmaya başlandı. Suriye ve Irak’ın
Sykes Picot anlaşmasıyla ile çizilen sınırlarının geleceği ve değişme olasılığı.
Türkiye ve İran’ın sınırların
değişmesine göstereceği refleks bunu
neredeyse imkânsız kılıyor. Aynı
zamanda böylesine bir gelişmeyi küresel güçlerin yönetebilme
kapasitelerinin ve becerilerinin düşüklüğü de önemli bir mani.
Ancak, artık Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü
sağlamak da çok kolay bir şey değil. Her iki ülke de fiili
bölünmüşlük söz konusu. Buna yerel ve uluslararası arenada
meşruiyet kazandırma süreci işletiliyor.
Abdullah Öcalan, İmralı Notları kitabındaki “ Artık
Suriye Kürdlerini merkezi hükümetin içinde kimse eritemez”
sözleriyle Ortadoğu’da yerinden oynayan taşların, eski yerlerine yerleştirilme çabasının beyhude bir iş olduğuna işaret
ediyor.
Kürdistan Bölgesel Yönetim (KBY) Başkanı Mesud
Barzani’nin geçen hafta partisinin kadro eğitimi toplantısının
açılış konuşmasında sarf ettiği “Ne İran’a konuşmaya giderim, ne de Ankara’ya gidip onların istediği gibi konuşurum.
Amerikalı yetkililere de söyledim, biz Kürdler kendi davamızın sahibiyiz. Bağımsızlık için ya hep birlikte yok olacağız
ya da kanımızı bu kez bağımsızlık için dökeceğiz.” sözleri
farklı ihtiyaçtan kaynaklı iç kamuoyuna yönelik mesajdır.
Ancak hiçbir biçimde bununla sınırlı değildir. Bu konuşmanın
uluslararası camiada revaçta olan farklı senaryolara yönelik
boyutunu görememek siyasetten bihaber olmaktır.
Bunca yaşanmışlıklardan sonra bölgede bütün taşlar
yerinde oynadı. Bunları eski yerlerine yeniden yerleştirme
şans ve imkânı artık hiçbir biçimde kaldı. Yerel, bölgesel,
uluslararası aktör ve güçlerde ciddi değişiklikler ve alt üst
oluşlar yaşandı.
Rus, Türk ilişkisinin görünür gelecek eski gibi olma
ihtimali söz konusu değil. İlişkilerin normalleşmesi oldukça
uzun zaman alacağa benziyor. İki ülke arasında büyük çıkar
çatışması yaşanıyor.
Suriye’de yaşananlardan sonra Türkiye-ABD ilişkilerini
de eskiden olduğu gibi “stratejik ortak” olarak iki ülke
açısından da sürdürmenin zemini büyük ölçüde yıprandı,
koşulları değişti. 1 Mart tezkere vakasının yarattığı tahribatı
giderme çabaları 2014 Ekim’de Kobani’nin IŞİD tarafından
işgali girişimi sırasında tökezledi. Türk hükümeti, ABD’nın
bir kez daha Türkleri değil Kürdleri “tercih” ettiğini gördü.
Bu yıl Türkiye’nin PYD mevzilerine top atışı yapmasıyla
makas daha da açıldı. Artık her iki ülkede de “bu nasıl strateji
ortaklık” sorusu sorulmaya başladığını görüyoruz.
Son bir hafta içinde ABD yetkilileri PYD/PKK konusundaki açıklamalarıyla, Türkiye ile yükselen gerilimi düşürmeye
yönelik frene bastılar. Ancak bununla birlikte ABD’nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık referandumu çıkışına mesafeli duruşu, “ABD Kürdleri satıyor” veya “Kürdler
için ABD garanti değil” gibi yorumlara yol açtı. Özellikle son
günlerde gelişen PYD, Rusya ilişkileri ve ABD’nin PYD ile
ilişkilerini salt IŞİD’e karşı mücadele ile sınırlaması bu türden
yorumları güçlendiriyor. Bu yaklaşım, Kürdlerin haklarını
ve kendi özgün amaçlarını tali konuma itmektir. ABD’nin
önündeki başkanlık seçim sonuçları, Kürdlerle ilişkisini de
büyük ölçüde belirleyecek. Bu açıdan beklide bütün kartlar
yeniden karılacak.
Bütün bunlar bölgeyi bugüne kadar olduğundan çok daha
çetin ve karmaşık bir sürecin beklediğini gösteriyor. Kürd ABD ilişkisi bozulsa da, sürse de kaybedecek ülkelerin en
başında Türkiye yer alıyor. Çünkü Türkiye çözüm sürecini
bitirerek Öcalan tarafında bu durumun panzehiri olarak önerilen tarihsel Türk, Kürd ittifakının fırsatını kaçırdı. Üstelik
de toplumdaki Kürd karşıtlığını tavan yaptıran bir siyaset
güderek ve barışın önüne yeni barikatlar kurarak. Bölgede
siyasal kırım yaparak.
06
HABER
Barzani: Bu kadar kan
bağımsızlık için döküldü
KBY Başkanı Mesud Barzani’nin bağımsızlık referandumundaki ısrarı devam ediyor. Erbil’de Kürdistan Demokrat
Partisi’nin (KDP) 19’uncu kadro eğitimi mezunları için düzenlenen toplantıda konuşan KBY Başkanı Mesud Barzani,
“Bu defa dökülen kanların bağımıszlık için“ döküldüğünü
belirterek, “Ya bağımsız olacağız ya da hepimiz kaybedeceğiz” dedi.
Barzani, “Daha önce de söylemiştim; kanımız bu defa
bağımsızlık için dökülecektir. Dökülen hiçbir kanın boşa
gitmesine izin vermeyeceğiz. Bağımsızlık hakkımızdır,
onun için çalıştık, vazgeçmeyeceğiz. Bizim açımızdan
kimin bağımsızlığı ilan edeceği önemli değil, bir çocuk
bile ilan etse destekleyecek ve tebrik edeceğiz. Bu şekilde
olmalı ki, ‘Oğlumun kanı niçin döküldü?’ diye soran şehit
annelerine cevap verebilelim.” Kürdistan’da bazı çevrelerin bağımsızlığa karşı çıkmalarını hayretle karşıladığını
dile getiren KBY Başkanı Barzani, Kürdlerin haklı davalarına sahip olduğunu, bu konuda ne İran, ne Türkiye ve ne de
ABD’nin gönlüne göre konuşacağını belirtti. Barzani, “Ne
İran’a gidip bir şey derim, ne de Ankara’ya gidip onların
gönlüne göre konuşurum. Amerika’da da söyledim, biz
sadece kendi davamızın sahibiyiz. Bu defa ya bağımsız
olacağız ya da hepimiz kaybedeceğiz” dedi. Musul’da
kaldığı müddetçe IŞİD’in Kürdistan Bölgesi için tehdit oluşturmaya devam edeceğini belirten Barzani, “Bütün dünya
Pêşmerge’nin IŞİD’i yendiğine şahittir” dedi. Reform,
iyileştirme ve yolsuzlukla mücadele için hükümet ve Temiz Eller Komisyonu ile görüştüklerini söyleyen Barzani,
ekonomik krizi atlatacaklarına emin olduğunu belirtti.
“Reformlar uygulanacak”
Erbil’deki diplmasiği trafiği de devam ediyor. Kürdistan
Bölge Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, BM Irak Temsilcisi Jan Kubis, ABD Bağdat Büyükelçisi Stuart Jones,
İngiltere’nin Bağdat Büyükelçisi Frank Baker, Japonya
Bağdat Büyükelçisi Fumio Iwai, AB Irak Büyükelçisi Patrick
Simonetta, Kanada Irak Temsilcisi Robert Bistro, Almanya
Bağdat Büyükelçisi Yardımcısı Milan Simandel, Fransa
Erbil Büyükelçisi Alain Guépratte ve Dünya Bankası Irak
Temsilcisi Robert Bou Jaoude ile bir araya geldi.
Görüşmede Barzani, “Terör örgütü IŞİD ve beraberinde
gelen sığınmacılarla birlikte iç göçmen krizi konusunda
kimse Kürdistan Bölgesi’ne yardım eli uzatmadı. Bölgenin
tek gelir kaynağı olan petrol fiyatlarında yaşanan ciddi
düşüş, halkımızı maddi olarak zor duruma soktu. Terörle
mücadelede daha aktif olunması, iç göç ve sığınmacıların
sorunlarının çözülmesine yönelik bir reformun yapılması
hususunda BM, G-7 ve AB ülkelerinden yardım talebinde
bulunuyoruz” dedi.
KBY hükümeti içerisinde yapılacak reformun hedefine
ulaşması için ellerindeki tüm imkanları seferber edeceklerini aktaran Barzani, “Bu sürecin başarılı bir şekilde
amacına ulaşması konusunda çok kararlıyız. Bunun
yanında Kürdistan’daki siyasi krizin çözülmesi için gerekli
taraflarla görüşme halindeyiz” diye konuştu.
Misafir heyetin adına konuşan BM Irak Temsilcisi Kubis
ise uluslararası toplumun Kürdistan Bölgesi’nin terörle
mücadele ve iç göç konusunda yaptığı fedakarlıklardan
haberdar olduğunu belirterek şunları kaydetti: “KBY’nin
içinde olduğu ekonomik ve güvenlik krizden başarılı bir
şekilde çıkabilmesi için uluslararası toplum gereken yardımlarını esirgemeyecektir. Bunun yanında hükümet içerisinde yapılacak reform adımlarına da destek verilecektir.”
BasHaber
14 Mart - 20 Mart 2016
BasHaber
HABER
14 Mart - 20 Mart 2016
KBY’de bağımsızlık baharı
Reformlara uluslararası destek
S
Zeyat Birûsk
addam rejimine karşı Güney
Kürdistan halkının başlattığı
büyük ayaklanmanın 25’inci yıl
dönümünde bağımsızlık referandumu
hazırlıkları en sıcak gündem olarak
öne çıkıyor. IŞİD’e karşı savaşta Bağdat
merkezi yönetiminden beklenen
desteği alamayan ve aynı zamanda
bütçe ambargosuna maruz kalan KBY,
İbadi yönetiminin reform ve iyileştirme
politikalarının hayata geçmesiyle de
merkezi hükümette payına düşen bir
çok koltuğu kaybetme durumu ile de
karşı karşıya kalmış bulunuyor.
2016 baharı ile birlikte ‘Bağdat ile
dostluk temelinde bağların koparılması’ ve bağımsızlık için referanduma
gidilmesi planı ön plana çıkıyor. KBY
Başkanı Mesud Barzani’nin KDP
kadroları ile gerçekleştirdiği toplantıda,
“Kürd halkının meşru hakları ve kutsal
davası konusunda ne İran, ne Türkiye
ve ne de Amerika’nın gönlüne göre
konuşmayacağız. Bağımsızlık hakkımızı
hiç bir zaman siyasi müzayede konusu
yapmadık, yapmayacağız” şeklindeki
sözleri, bu gerçeği ifade ediyor.
Öte yanda KBY’nin içerde yaşanan
siyasi ve ekonomik krizin aşılması için
de arayışları da sürüyor. Kürdistan Bölge
Parlamentosu ve hükümetinin yeniden
aktifleştirilmesi girişimleri Goran
Hareketi’nin şartlarına takıldı. Parlamento ve hükümetin daha çok pasif kalmaması yönünde halkın ve sivil toplum
kuruluşlarının taleplerine kulak veren
KBY, geniş tabanlı hükümet yerine
çoğunluk hükümetinin sağlanması için
adımlarını hızlandırıyor. Bu kapsamda
bölgenin iki önemli partisi olan PDK ve
YNK arasındaki görüşmeler yoğunluk
kazandı. Reform ve yolsuzluklara karşı
mücadele projesinin de, hükümet ve
parlamentonun yeniden aktifleşmesi ile
daha hızlı ilerlemesi bekleniyor.
Ayrıca Musul Operasyonu için
hazırlıkları da sürüyor. Irak Ordusu
hafta içinde KBY’nin onayını alarak
Mahmur’a yeni güç takviye ederek
bölgede şimdiye dek 750 olan asker
sayısını bir tümene çıkardı. Operasyon
hazırlıklarını sabote etmek isteyen IŞİD
de özellikle Mahmur-Giwer hattına
yönelik saldırılarını yoğunlaştırmış
bulunuyor. Peşmerge Güçleri Musul’un
Keskê Cephesi’nin ardından MahmurGiwer’de de örgütün saldırı girişimlerini
boşa çıkardı.
Yasin Mahmuud: Barzani,
G-7 temsilcilerine Kürdlerin meşru
haklarını anlattı
Öte yandan KBY Başkanı Mesud
Barzani Irak’taki Birleşmiş Milletler
(BM), Avrupa Birliği (AB), Dünya
Bankası ve G-7 misyon temsilcileriyle
görüşerek, IŞID savaşı, mülteci akını ve
Bağdat’ın bütçe ambargosu nedeniyle
yaşanan ekonomik krizi anlattı. Barzani
“Terör örgütü IŞİD ve sığınmacı krizi
konusunda kimse KBY’ne yardım eli
uzatmadı” diyerek sığınmacıların
sorunlarının çözülmesi ve reformların
desteklenmesi hususunda uluslararası
destek istedi. KBY’deki gelişmeleri ve
Barzani’nin bu sözlerini BasHaber’e
değerlendiren Salahattin Üniversitesi
Öğretim Üyesi ve Akademisyen Yasin
Mahmud, Barzani’nin gerek dış ülkelere
gerçekleştirdiği ziyaretlerde ve gerekse
Kürdistan’ı ziyaret eden farklı ülkelerin devlet adamlarıyla gerçekleştirdiği
görüşmelerde, Kürd halkının meşru
haklarını ve bağımsızlık isteğini sürekli
dile getirdiğini, tarihte Kürdlere yapılan
haksızlıkların tekrar edilmemesi ve
mevcut konjonktürde Kürdistan’da
yaşanan krizin aşılması konularında
kendilerine yardım edilmesi için beklentilerini dile getirdiğini belirtti.
“G-7 ülkeleri KBY’ne
yardım etmek istiyor”
“Barzani uluslararası alanda Kürd
davasını ve diplomasisini bir adım
daha ileri götürdü” diyen Mahmuud,
gerek bölge ülkelerinin ve gerekse de
Avrupa ülkelerinin ziyaretleri esnasında
Barzani’yi devlet başkanı gibi karşıladığına dikkat çekti: “Ortadoğu’da ve
Irak’ta yaşanan gelişmeler, IŞİD savaşı
dünyanın dikkatini bölgeye çekti. Kürdler artık bölgede yapılan sünni değişimlerin ve büyük güçlerin çıkarlarının
kurbanı olmak istemiyor. Diğer yandan,
Batılı ve büyük güçler, Ortadoğu’da
kendi çıkarları için en uygun müttefikin
Kürdler olduğunu anlamış bulunuyor.
Güney ve Rojava’da IŞİD’e karşı tarihi
bir direniş gösteren ve ardından yetersiz
askeri donanıma rağmen tarihin en
tehlikeli örgütüne büyük darbeler vuran
Kürd güçleri, bir anlamda tüm dünya
adına bu yükü sırtlamış bulunuyor.“
Dünyanın ve özellikle de ABD ve
Avrupa devletlerinin Kürd halkına ve
bölgedeki Kürd sorununa bakışının değiştiği görüşünü savunan Akademisyen
Yasin Mahmud, “Bölgede Kürd kartının
güçlenmesi ile birlikte uluslararası
güçlerin de Kürdlere karşı yaklaşımında
minimum düzeye düşürmeyi hedefliyor. Tüm bunlarla birlikte yolsuzluklarla mücadele projesinin de başarıya
ulaşması ile birlikte ekonomik krizin
aşılması mümkün” şeklinde konuşuyor.
KBY’de diplomasi trafiği ve referanduma yönelik hazırlıklar devam
ediyor. Erbil’i ziyaret eden G-7
ülkeleri temsilcileri KBY’ne ekonomik
destek sözü verirken, yolsuzlukları
önlemek için çalışmalara başlayan
Temiz Eller Komisyonu’da çalışmalarını sürdürüyor. Erbil’de Kürdistan
Demokrat Partisi’nin (KDP) 19’uncu
kadro eğitimi mezunları için düzenlenen toplantıda konuşan KBY Başkanı
Mesud Barzani, “Bu kez dökülen
kanların bağımsızlık için“ olduğunu
belirterek, “Ya bağımsız olacağız ya
da hepimiz kaybedeceğiz” diyerek
kendi kaderlerini tayin hakkına hiç
kimsenin müdahale etmeyeceğini bir
kez daha vurguladı.
önemli bir değişim var. Bu durumu
dünyanın sayılı devletlerinin lider ve siyasetçilerinin Erbil’e gerçekleştirdikleri
ziyaretlerden ve birçok ülkenin KBY’de
konsolosluk ve temsilcilik açmasından
da anlamak mümkün. Yine başta ABD,
Kanada, Almanya ve Fransa olmak
üzere bir çok ülke KYB ile ilişkilerinin
önemini vurguluyor ve Peşmerge güçlerine doğrudan askeri destek vermek
istiyor. KBY bir yandan da ekonomik
krizin aşılması için uluslararası destek
arayışında. BM, AB ve G-7 temsilcilerinin KBY ile gerçekleştirdiği toplantıları
bu bağlamda okumak mümkün. Bu
güçler KYB’nin reform ve iyileştirmeler
konusunda samimi olduğunu gördükleri takdirde elbette yardım etmek ve
kredi vermek isterler” diyor.
‘Ekonomik krizin aşılması zor değil’
KBY’nin reform ve yolsuzluklarla
mücadele projesinin başarıya ulaşmasının mümkün olduğunu belirten
Akademisyen Yasin Mahmud, “Başkan
Barzani projeyi destekliyor ve bunun
için prensiplerini de belirledi. KBY her
açıdan verimli topraklar ve gelir kaynaklarına sahip bir bölge. Hükümetin
en büyük yanlışı ekonomik anlamda
sırtını Bağdat’tan gelecek bütçeye ve
petrol gelirlerine dayaması oldu. Oysa
başta ziraat-hayvancılık, sanayi, ticaret
ve turizm olmak üzere bir çok sektörün
de geliştirilmesi gerekiyordu. Bu olmadığı için ekonomik kriz sancılı geçiyor.
Ancak gerek hükümet yetkilileri ve
gerekse Başkan Barzani, bu durumun
geçici olduğunu ve aşılabileceğini
ifade ediyor. Hükümetin kendi içinde
iyileştirmeler için giderlerini kısıtlaması, büyük bütçeye ihtiyaç duyan
bakanlıkların yeniden düzenlenmesi
için çalışmalar var. Yine 6-7 milyon
nüfusa sahip olan bir bölgede 1 milyon
600 bin memur bulunuyor. Hükümet
resmi dairelerde verimi düşürmeden,
çalışmaları aksatmadan memur sayısını
Goran ve Yekgirtû krizde ısrarlı
Öte yandan Kürdistan Bölge
Parlamentosu’nda grubu bulunan
partilerin grup başkan vekillerinin katılımıyla gerçekleştirilen ikinci toplantıda
Goran Hareketi’nin şartlarında ısrarcı
olması nedeniyle anlaşma sağlanamadı.
Bunun üzerine Goran Hareketi ve İslami Hareket (Yekgirtû) milletvekilleri
parlamentoda eylemler başlattı.
Konu hakkında BasHaber’e konuşan
ve parlamentodaki oturumları yakından takip eden gazeteci Hoşmend Sadık, “Geçen hafta gerçekleştirilen toplantıdan sonra bu toplantı için ümitler
yüksekti. Tarafların şart koşmadan
Parlamento’nun aktifleşmesi için görüş
ve önerilerini sunmaları bekleniyordu.
Ancak Goran Hareketi, eski Başkan Yusuf Muhammed’in tekrar Parlamento
Başkanı sıfatıyla göreve getirilmesini ve
Parlamento’nun bu değişiklikten sonra
aktifleşmesini şart koştu. Bu şart başta
PDK olmak üzere diğer partiler tarafından kabul edilmedi. Goran Hareketi
bu yüzden parlamentoda iki günlük bir
grev başlattı. Diğer partilere de greve
destek vermeleri çağrısında bulundu”
değerlendirmesini yaptı.
Sadık, “Halk, Parlamento’nun
yeniden devreye girmesi istiyor.
Parlamento’nun yaşanan siyasi ve
ekonomik krizde çözüm merkezi
olmasını istiyoruz” dediğini belirtti.
Gazeteci Hoşmend Sadık, “Gerek
KBY Başkanı Barzani ve gerekse PDK,
Parlamento’nun yeniden aktifleşmesi
ve geniş tabanlı hükümetin tekrar faal
olması için son girişimlerini yaptı. Bu
durumda zaman daralırken Parlamento
ve hükümetin de bu şartlarda aktifleş-
mesi mümkün görülmüyor. Dolayısıyla
çoğunluğu elinde bulunduran PDK,
başta YNK olmak üzere diğer partilerle
bir araya gelerek geniş tabanlı hükümet
yerine çoğunluk hükümeti kurma arayışında. Önümüzdeki günlerde PKD ve
YNK yönetimi bu konuda görüşmeler
gerçekleştirecek” diyor.
IŞİD’in Mahmur ve Keskê saldırıları
püskürtüldü
Irak Ordusu Mahmur ilçesine yapılan son sevkiyatla bu bölgedeki asker
sayısını 10 bine yükseltti. Hazırlıkları
sabote etmeyi amaçlayan IŞİD ise
iki haftadan beridir Mahmur-Guwer
cephesini hedef alıyor. Peşmerge
Güçleri son olarak örgütün bu cepheye
düzenlediği saldırıyı püskürttü. KBY
Mesud Barzani’nin Danışmanı Kifah
Mehmud da, Peşmerge Bakanlığı’nın,
Irak Savunma Bakanlığı ve Koalisyon
Güçleri ile Musul’u kurtarma operasyonu konusunda bir görüşme gerçekleştirildiğini ve operasyona Irak Ordusu
ile Peşmerge Güçleri dışında hiçbir
milis gücün katılmayacağı konusunda
anlaşmaya varıldığını açıkladı.
Öte yandan IŞİD de Musul Operasyonu hazırlıklarını sabote etmek
amacıyla iki haftadan beridir MahmurGuwer cephesine saldırılarını yoğunlaştırmış bulunuyor. IŞİD mensupları,
ağır silahlarla Guwer yakınlarındaki
Giwêzat Köyü’nde konuşlanan Peşmerge mevzilerine yönelik saldırı
düzenledi. Konu hakkında BasHaber’e
konuşan Peşmerge Guwer Güçleri
Komutanı Kadir Kadir, saldırıların operasyon hazırlıklarını sabote etmek için
yapıldığını belirtti. Kadir, Peşmerge’nin
tüm cephelerde iyi konuşlandığını ve
bu yüzden IŞİD saldırılarının sonuçsuz
kaldığını belitti. Kadir, “Son saldırıda da
Pêşmerge Güçleri 15 dakikada teroristlerin saldırısını geri püskürttü“ şeklinde
konuştu.
“Dünya Peşmerge’yi övüyor ancak silah vermiyor”
Kürdistan Bölge Güvenlik Ajansı
Müsteşarı Mesrur Barzani, tüm dünyanın IŞİD ile mücadelede Peşmerge
Güçleri’ne övgü yağdırdığını ancak
Kürdlerin silahlandırılması gündeme
geldiğinde taleplerinin karşılanmadığına dikkat çekti. Barzani, bölgedeki
siyasi sorunlar kökten çözülmediği ve
yeni bir sistem oluşturulmadığı sürece
gelecekte de IŞİD benzeri örgütlerin
çıkabileceğini söyledi. Voice of America
kanalına değerlendirmelerde bulunan
Mesrur Barzani, tüm dünyanın IŞİD ile
mücadelede Peşmerge Güçleri’ne övgü
yağdırdığını ancak Peşmerge’nin elindeki silahların eski olduğunu belirterek,
“Kürdlerin silah ihtiyacı karşılanmıyor”
dedi. Barzani sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bana göre bu durum uluslararası
toplumun sorumluluğundadır. Ellerinden geldiğince Kürdleri silahlandırmalıdırlar. Bu kadar bedel ödemememize
rağmen halen silah ihtiyacımızın olması
utanç verici bir durum.“ Kürdlere silah
ulaştırma şeklini de eleştiren Mesrur
Barzani şu ifadeleri kullandı: “Gönderilen silahlar önce Bağdat’a ulaşıyor. Irak
ordusu IŞİD karşısında bazı başarılar
elde etmek istiyor ama Peşmerge
Güçleri’nin IŞİD karşısındaki başarısı
gözler önünde. Biz neden böyle bir
rutin uygulandığını anlamakta güçlük
çekiyoruz. Neden gönderilen silah yardımı ilk önce Bağdat’ta gidiyor? Neden
doğrudan Kürdlere teslim edilmiyor?”
diye sordu.
07
Başur ve Rojava
MESUT YEĞEN
Ateşkese bağlı olsa gerek, Suriye
ve Rojava meselesine dair siyasette
hararet az da olsa düştü. Şimdi
herkes gibi Türkiye de Cenevre’ye
ve sonrasına hazırlanıyor. Hazırlıklar
yürürken gelen işaretler, şimdiye
kadar hüsrandan başka bir sonuç
vermeyen Suriye siyasetinin Cenevre
ve sonrasında farklı bir netice üretebilmesi için Türkiye’nin eskisinden
daha az iddialı olacağını gösteriyor. Çok değil, bir sene
önce Türkiye için “Esad gitsin, Sünni Araplar yönetsin,
Kürdler abad olmasın” öncelikli siyasetken, malum geçen
birkaç ayın öncelikli siyaseti “Halep ve kuzeyi Sünni
Müslümanlarda kalsın, Kürdler abad olmasın” oldu.
Türkiye’nin Suriye siyasetinin öncelikleri Cenevre ve sonrasında bir kez daha yenilenecek gibi görünüyor: Türkiye,
“Halep ve kuzeyi Sünni Müslümanlarda kalsın” fikrinden
vazgeçecek görünmüyor ama esas enerjisini “Kürdler abad
olmasın” işine hasredeceğe benziyor.
Ancak Suriye siyasetindeki öncelikler değişirken
Türkiye’nin Güney Kürdistan siyaseti de değişme yoluna
girecek gibi görünüyor. Daha doğrusu, Türkiye’nin
“Suriye’de Kürdler abad olmasın” siyaseti ancak
Türkiye’nin Güney Kürdistan’la ilişkisinin değişmesi pahasına gerçekleşebilecek gibi görünüyor.
Aslında işin esası şu: Ortadoğu’ya İhvan çizgisi üzerinden nizam vermek, Esad’ı devirip, Suriye’de Sünni bir
rejimle çalışmak işleri yürümediğinden Türkiye için hiç olmazsa Suriye Kürdlerine nizam vermek gerekiyor. Lakin,
ABD ve Rusya onay verecek gibi görünmediğinden, Suriye
(ve onun üzerinden Türkiye) Kürdlerine nizam verebilmek
için İran’ın, Irak Kürdlerine nizam vermesine razı gelmek
gerekebilir. Nitekim, Suriye’nin kuzeyinde Kürd oluşumunu Türkiye’nin kırmızı çizgisi ilan eden Erdoğan’ın
yakınlardaki konuşmalarından anlıyoruz ki, 2003’te Irak’ın
işgal edilmesine destek vermemenin bedeli olarak Güney
Kürdistan’ın ortaya çıkmasından hoşnut olmayanlar
arasına Erdoğan ve Ak Parti de katılmış. Bu durumda,
Suriye Kürdlerinin abad olmamasını temin etmek için
Irak Kürdlerinin abad olmamasına rıza göstermek fena bir
seçenek gibi durmuyor.
Aslında, Ortadoğu’ya nizam verme işlerini beceremeyen Türkiye için ideal durum, tabii ki 1991 öncesine,
o eski, güzel zamanlara dönmek olur. Ankara, Tahran,
Bağdat ve Şam’ın, aralarındaki ihtilafları ihmal ederek,
Kürdleri hep birlikte bir cenderede tuttukları zamanlara.
ABD-SSCB dengesi tarafından da desteklenen, Kürdlerin yaşadıkları hiçbir ülkede ses çıkaramadıkları, ses
çıkardıklarında da tepelendikleri bu kutlu zamanlar geri
getirilebilse fena olmaz görünüyor. Peki bu güzel günler
geri getirilemez mi? Aslında zor görünmüyor: Tahran ve
Ankara anlaşsa olabilir gibi, çünkü eskisi gibi ortada anlaşması gereken dört başkent, dört ülke de yok. Hem Şam
hem de Bağdat Tahran’ın yörüngesinde olduğuna göre
iş Ankara’yla Tahran’ın anlaşmasına bakar. Türkiye’nin,
Ortadoğu’da kendisine yakıştırdığından daha sınırlı bir
role razı olması karşılığında Tahran da bu güzel günlere
geri dönmeyi tercih edebilir. Ne de olsa Tahran da kendi
Kürdlerinin zamanlarını beklediklerini biliyor.
Tahran ve Ankara anlaşırsa kolayca olabilecek gibi
görünen “Suriye’de ve Irak’ta Kürdler abad olmasın”
siyasetinin handikapları da yok değil tabii. Olur da Ankara
ve Tahran “Kürdler abad olmasın” üzerinde uzlaşırsa,
ABD ve Rusya, “iyi işte ne güzel anlaştılar” deyip, bu işe
onay verir mi? Biraz zor görünüyor. İkinci bir handikap da
Kürdlerin ne yapacağına bağlı olarak gelişebilir. Türkiye
ve İran’ın Rojava ve Güney Kürdistan abad olmasın
siyasetinde uzlaşmaları doğal olarak Kürdistan’ın bu iki
parçası arasında bir yakınlaşmaya yol verebilir olabilir. Bu
da Kürdleri Irak ve Suriye siyasetinin şimdikinden daha da
güçlü bir aktörü kılabilir.
Galiba şu ortada: Irak ve Suriye başta olmak üzere,
Ortadoğu’da atılacak her yeni adım domino etkisi üretmeye devam edecek.
08
EKOLOJİ
BasHaber
14SÖYLEŞİ
Mart - 20 Mart 82016
BasHaber
14 Mart - 20 Mart 2016
9
SÖYLEŞİ
EKOLOJİ
09
İklim değişir felaket olur
Beklenen tehlike
Gültekin Çelik / Rihan Roj
K
üresel iklim değişikliğine atmosferdeki miktarı ve yoğunluğu artan
sera gazlarına endüstriyel, tarımsal
ve enerji tüketimi gibi faaliyetlerin neden
olduğu bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış.
Konu hakkında BasHaber’e konuşan Dicle
Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat
Mühendisliği Bölümü Hidrolik Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Zeynel
Fuat Toprak, küresel iklim değişikliğine
inanırken, konunun mübalağa edildiğini
de vurgulayarak şu açıklamalarda bulundu:
“Neden iklim değişikliği var diyorum çünkü
tespiti gayet kolaydır. Buzulların erimesi
bunun bir delilidir. Bilim camiası deney ve
gözlemlerini, ilgili bilgilerini ve makalelerini yazdığı zaman, her bilim insanı o bilgiler
üzerinden değerlendirmelerde bulunabiliyor. 2000 ve 2010 yılları arasında çekilen iki
fotoğrafı kıyasladığın zaman karlı ve buzlu
alanların farkını ayırt etmeyi de biliyorsak
doğruluğunu görebiliriz” dedi. Doç. Toprak, iklim değişiklerinin; kuraklık, çölleşme, yağışlardaki dengesizlik ve sapmalar,
su baskınları, tayfun, fırtına, hortum vb.
meteorolojik olaylardaki artışlar gibi belirtilerle kendini gösterdiğine dikkat çekti.
Isınma ve değişim kavramları
Diyarbakır ve çevresinde özellikle çalışmalar yaptığını ve konuyla ilgili en az 10
konferans ve seminere katıldığını belirten
Doç. Toprak bilimsel çalışmalar sonucunda iklim değişikliğinin kanıtlandığı
vurgulayarak; “Ulusal ve uluslararası bir
dergide makalelerim yayınlandı ve şu anda
Diyarbakır’da küresel iklim değişikliği var
mı yok mu üzerine bir doktora tezi yürütüyorum. 1960 yılındaki veriler üzerinden
bu güne kadar ki değişimi gözlemliyoruz.
İklim değişikliği, sıcaklığın artması olarak
mı yoksa soğuması olarak mı kendisi hissettirdiğini ölçüyoruz. Ben iklim değişikliği
diyorum ama bazıları küresel ısınma diyor.
Doğru olan iklim değişikliğidir. Küremiz bu değişimi salt sıcaklığını artırarak
gerçekleştirmiyor ki biz küresel ısınma
diyelim. Bazen soğuyabiliyor da. Mesela yaz
aylarında yağmur fırtınalarının oluşması,
mevsimlerin kayması ve anormal meteorolojik olaylar bunun en bariz örnekleridir.
Başka bir örnekte ise bir öğrencimle Amerika’daki fırtına sayıları üzerine bir araştırma
yapmıştık ve fırtına sayılarının son 20 yılda
hızla arttığını gözlemlemiştik. Bu aynı
zamanda can ve mal kaybının da sürekli
arttığına işarettir.”
İklim değişikliği fırsatçılığı
Gelişen ve değişen dünyada insanlığı etkileyen her olaydan nemalanan ve
olumsuzlukları bile fırsata çeviren bireylerin olduğu ve bunun için küresel iklim
değişikliğinin büyük sermaye sahiplerinin
elinde fırsata döndüğünü ve zenginlerini
yarattığını belirten Doç. Toprak, “Mesela
motorlu araçlardaki egzos gazlarının iklim
değişikliğine verdiği zararları azaltmak için
eskimiş araçların piyasadan kalkması gerek. Bu şekilde 5 milyon aracın tedavülden
kaldırılması gerekiyor. Bu noktada 5 milyon
aracın yerine yenisinin alınması 20 bin
dolardan hesaplanması 100 milyon dolar
gibi devasa bir miktar ortaya çıkartıyor. Bu
araçların vergilerini de hesaplarsak bu işin
ekonomik boyutunu tahmin bile edemezsiniz ki bu sadece Türkiye için olanıdır.”
Bütün bunları düşündüğümüzde sermaye
sahiplerinin iklim değişikliğindeki olumsuz
durumu kendilerine nasıl bir fırsata dönüştürdüklerini görebilir ve bunu da Avrupa
Standartları çerçevesinde ülkelere dayatarak, dünya için tehlike boyutunu abartarak
ülkelerin hızla bu yasaları geçirmelerini
ve sağlamaya çalıştıklarının da dillendiren
Doç. Toprak, “Bazı çevrelerin mübalağa ettiğini ve küresel iklim değişikliğinin büyük
sermaye sahiplerinin elinde fırsata döndüğünü ve zenginlerini yarattığını söylemem
bu nedenlerdendi” dedi.
Kyoto Protokolü
Türkiye’nin en son
bu protokolü imzaladığını ve ABD’nin imzalamadığını söyleyen Doç. Dr. Zeynel
Fuat Toprak Kyoto
protokolü hakkında
da şöyle konuştu:
“Kyoto Protokolü’nün birçok maddesi var
ama biz birini inceleyelim. Örneğin gelişmiş bir ülkenin dünyayı kirletme hakkını
doldurduğunu ve sanayisini tamamlamış
olduğunu düşünelim. Bu ülkenin dünyayı
kirletme hakkı kalmamıştır ama gelişmekte
olan ya da geri kalmış ülkelerin hakkı var.
Bu madde dünyayı kirleten ülkeye diyor ki;
‘Eğer sen hala dünyayı kirletmek istiyorsan
Angola veya Etiyopya diyelim onların dünyayı kirletme kotasından kullanabilirsin
ama bu ülkelere para vererek yapacaksın.”
Bu yönüyle bakıldığında kulağa hoş ve
mantıklı geliyor.“
Doç. Toprak sözlerine söyle devam etti:
“Aslında bu para direkt olarak bu ülkelere
verilmeyecek. Para, Dünya Bankası’na veya
büyük sermaye sahibi kurumlara aktarılacak. Peki bu paradan nasıl faydalanacak
Etiyopya ve Angola gibi ülkeler? Avrupa
Birliği projelerinde olduğu gibi o ülkelerden herhangi bir konuda gelişme amaçlı bir
proje isteyecek ama o projelere sürekli bir
kulp bulunup geri iade edilecek ve sürekli
süründürme politikası ile geçiştirilecek.”
Türkiye’nin de payına düşen paranın 300
milyon doları geçtiğini bildiren Doç. Toprak, “Biz bu paradan çok da nemalanıyoruz
sayılmaz. Ez azından yapılan projelere bakılırsa verilen ödeneğin 300 milyon doları
bulmadığı görülür” dedi.
Gezegenimizdeki iklim değişikliği, karşılaştırılabilir zaman
dilimlerinde gözlenen doğal iklim
değişikliğinin dışında, doğrudan ve
dolaylı olarak küresel atmosferin
bileşimini bozan insan faaliyetleri
sonucunda oluşan felaketlerdir.
Dünyamız büyük tehlike ile karşı
karşıyayken bilim dünyası buna
çözüm yolları arıyor. Doç. Dr. Zeynel
Fuat Toprak BasHaber’e iklim
değişikliğini, sebeplerini ve çözüm
yollarını anlattı.
Felaket senaryoları
Küresel iklim
değişikliği için şu an
bile bütün önlemleri almaya başlarsak
ancak 100 yıl sonra
bugünün gerisine
gidilebileceğini aktaran Doç. Toprak, “500
yüzyıl önceki iklim koşullarına gelmekte
yüzlerce yılımızı alır. Her ne kadar sermaye
sahipleri durumu kendi çıkarları doğrultusunda abartsalar da yine de önleminin
alınması gerektiğine inanıyor ve bunun
için bilim camiası olarak mücadele etmeye
devam edeceğiz” dedi. Atmosferdeki sera
etkili gazların yok olması yüzyıllar aldığını
ve IPCC raporlarına göre BM’nin hazırladığı
6 tane senaryo olduğunu ve bu senaryoların tam olarak felaket tellallığı anlamına
geldiğini de sözlerine ekleyen Doç. Toprak,
“Bir tanesinde eğer sıcaklık yüzde 3 artarsa
kutuplar insan habitatına açılacak ve buraların hepsi çöl olacak. Aynı zamanda dünya
kıtalar bazında küçülecek ve Hollanda ile
ada ülkeleri ve okyanusa kıyısı olan yerler
sular altında kalacak. Dünya mükemmel
bir canlı sadece insan değil bütün canlıların
göçüne şahitlik edecek” dedi.
Su kaynaklarının tahribatı
Dünyada en çok su kaynağı çöl ve karasal
ikliminin hakim olduğu yerlerde olduğunu
ve büyük kuraklıklarının yaşandığı sırasında bu suyun kullanılmaması gerektiğini
vurgulan Doç. Dr. Zeynel Fuat Toprak,
“Maalesef bu alanlar zaruri ihtiyaçlar dışında kullanılıp ve kuyu kazılmış olmasından
dolayı başta Diyarbakır ve bütün dünyada
mükemmel bir kaynak tahribatına yol
açmıştır. Bugün Suudi Arabistan, Libya ve
Türkiye’nin delik teşik kaynakları bertaraf
edilmiştir. Çözüm olarak da sera gazının
salgılanmasını azaltmak gerekir. Ya da basit
bir örnekle benzin, mazot ve diğer yakıtlarla çalışan araçlar yerine elektrikli araçların
kullanılması gerek” dedi.
Kayagazı Türkiye’de alternatif olamaz
J
Reyhan Akgün
eoloji Yüksek Mühendisi Doç. Dr.
Orhan Kavak, son dönemlerde
konuşulan kayagazının ne olduğunu
ve Türkiye’deki durumunu BasHaber’e
değerlendirdi. Kayagazının bilindik doğalgazın bir benzeri olduğunu vurgulayan
Kavak, “Kayagazı normal gazın bir benzedir
ancak kayagazı belirli veya belli bir alanda
birikmemektedir kayaçların gözeneklerinde dağınık bir şekilde biriktiğinden dolayı
kayagazı olarak nitelendirilmektedir”
dedi. Kayagazının yüksek maliyetlerle
çıkarıldığını belirten Kavak, kayaçların
gözeneklerinde biriken gazların birbiriyle
bağlantısının olmadığını bunların bir araya
getirilmesi için yüksek maliyetlerin gerektiğini ve miktarın az olduğunu söyledi.
Kayagazının normal enerji kaynaklarından
hiçbir farkının olmadığını belirten Kavak,
“Doğalgazdan hiçbir farkı yoktur, sadece çıkarılma maliyeti yüksek, üretimini yapmak
çok zor bir gazdır. Doğalgaz toplu halde
bir alanda bulunmaktadır, üretimi kolay ve
maliyeti düşüktür. Ancak kayagazının toplu
bir alanda bulunmaması çıkarma maliyetini yükseltmektedir.”diye konuştu.
“Türkiye’nin 10 yıllık doğalgaz ihtiyacı
karşılanır”
Türkiye’de petrol rezervlerinin olduğu
alanlarda doğalgazın mevcut olduğuna
değinen Kavak, Bölgede Diyarbakır’ın
Hazro ilçesinde ve merkezin bir kısmında
gaz olduğunu Türkiye’de ise Tekirdağ ve İç
Anadolu bölgesinde olduğunu dile getirdi.
Türkiye deki doğalgaz rezervlerinin olmamasını petrol rezervlerinin az olmasından
kaynakladığını aktaran Kavak, konuşmasına devamla şöyle dedi: “Bilindiği gibi
petrol bir kapan halinde bulunmaktadır bu
kapanın en altında tuzlu su üstünde petrol
ve en üstünde de gaz bulunmaktadır. Dolayısıyla petrol olmadığı yerlerde kayagazının
da olması mümkün değildir. Bu sebeple
olduğuna dikkat çeken Kavak, bu kuyukayagazı rezervleri çok azdır. Yapılan son
lardan hiçbir sonuç alınamadığını yabancı
araştırmalara göre Türkiye’nin ihtiyacı
bir firmanın açtığı kuyuların ise güvenlik
olan doğalgaz ihtiyacının yaklaşık 10 yılına
gerekçesiyle durdurulduğunu ve bilinen
hitap etmektedir. Mevcut bulunan kayagazı başka bir çalışmanın olmadığını söyledi.
rezervlerimizin tamamı üretildiği takdirPetrol fiyatlarının düşmesinde kaynaklı bir
de şu anki tespitlere göre 10 yıl boyunca
çok firmanın küçülmeye gittiğini söyleyen
Türkiye’nin gaz ihtiyacını karşılayabilecek”
Kavak, doğalgaz arama faaliyetlerini sadece
dedi. Doğal enerji kaynakları yenilenebilir
İngiltere’nin Kuzey Denizi’nde sürdüğünü
enerji kaynakları oldubelirtti. Kavak, “DoğalSon dönemlerde sıkça söz edilen gazının kullanımı hiçğuna ancak kayagazının
yenilenemediğine değikayagazının alternatif bir enerji bir şekilde Türkiye’yi
nen Kavak, Türkiye’de
kaynağı olabileceği konusu halen dışa bağımlılıktan
kayagazı üretilmeye
kurtarmaz. Her türlü
tartışmalı. Uzmanlar kayagazının kullanım makineleribaşlandığında 10 yıl
sonra bütün rezervleri- dünya genelinde birçok ülkede bu- miz, fabrikalarımız,
nin biteceğini aktardı.
lunduğunu ancak Türkiye’de sadece evlerimiz araçlarımız
doğalgazla çalışmakta10 yıllık ihtiyacı giderebileceğini dır. Her şey doğalgaza
“Kayagazının
vurguluyor. Türkiye’deki kayagazı endeksli çalışıyor” diye
çıkarılması ekolojiye
zarar veriyor”
rezervlerinin çıkarılma maliyetleri konuştu.
Kayagazının kilometçok yüksek olmasından kaynaklı “ABD’nin kayagazı
relerce yatay sondajdan
şimdilik alternatif gibi görünmüyor. kullanımı KBY’yi
sonra çıkarıldığını dile
getiren Kavak, “Kayalaetkileyecektir”
rın içinde dağınık haldeki kayagazını belli
Amerika’nın kayagazını kullanmaya
bir alana toplamak için sondajdan sonra
başlamasının Kürdistan Federal Bölgesi’ni
kimyasal maddeler enjekte edilmektedir
(KBY) etkileyeceğini söyleyen Kavak,
ve kimyasal maddeler enjekte edildikten
“KBY’de bulunan petrol rezervlerini
sonra belirli patlatmalar yapılıyor. Bu
karıştırmamak lazım, orda petrol de var kagözeneklerin birbirine bağlantısı sağlanyagazı da var. Onların üretimi ilerde dünya
dıktan sonra kayagazıbir yerde toplanıyor
enerji alanına çok ciddi etki yaratacaktır.
ve çıkarılıyor” dedi. Yapılan bu işlemlerin
Zaten şu anki mevcut savaşın nedenlerinçevreye ciddi zararlar verdiğini hatırlatan
den biride petrol ve doğalgazdır. ÜretilmeKavak, “Ekolojiye zararlarında bir tanesi de miş ciddi petrol ve kayagazı rezervleri var.
içeriye kimyasal maddenin enjekte edilmesi Amerika’nın kayagazını kullanması KBY’yi
ve patlatma gerçekleştirilmesidir. Öncelikde etkileyecektir” diye belirtti. Türkiye’deki
le bu kimyasal kayaçlara ve uzun bir süre
mevcut teknolojilerin kayagazı üretimine
sonrada toprağa ve suya zarar vermektedir.
uygun olmadığına değinen Kavak şöyle
Kısa vade de olmazsa da uzun vade de
konuştu: “Kayagazı için bir takım metot ve
ister istemez yer altı sularına etki edecekteknolojilerle uygulamalar yapılıyor, ancak
tir. Bu yer altı sularına etki etmesiyle de
çıkartılacak kayagazının teknolojisini tam
canlılara ve her şeye zarar verecektir” diye
olarak tespit etmiş değiliz. İlerde belki
konuştu. Türkiye de kayagazı için açılan
daha uygun ve düşük maliyetli yöntemilk kuyunun Diyarbakır’ın Hazro ilçesinde
ler ile çıkarabiliriz, şuan risk çok fazla ve
Türkiye’nin 10 yıllık doğalgaz ihtiyacına
hitap edecek istihdam alanı da belli bir
süreyi kapsayacak. İstihtam alanı da yaratmayacaktır. Sadece 10 yıl boyunca İran ve
Rusya gibi ülkelerden gaz almayacağız, ülke
ekonomisine böyle bir katkısı olur.”
Kayalara hapsolmuş enerji
Genel Jeoloji Anabilim Dalı Öğretim
Üyesi Yard. Doç. Dr. M. Şefik İmamoğlu,
ise kayagazının geçimlilik özelliği olmayan
kayalara hapsolan gazlardan oluştuğunu
dile getirdi. Geçimlilik özeliği olmayan
bu kayaçlardan gazların çıkarılmasının
maliyetle bir işlem olduğuna dikkat çeken
İmamoğlu, “Doğalgazdan tek farkı bu
gazın kayalara haps olmasıdır. Doğalgaz
büyük kaynaklar olarak bir arada bulunur.
Ancak kayaların içinde küçük gözeneklerde
hapsolan kaya gazıdır.” Yenilenebilir enerji
kaynaklarının dışında kalan petrol, kömür
ve doğalgazın tükenebilir doğal kaynaklar
olduğunu belirten İmamoğlu: “Kayagazının
petrol, kömür ve diğer doğalgazdan farkı
hapsolmuş bir gaz olmasıdır. Sondajla
toplanan gazı çıkarmak çok kolaydır ancak
kayagazını almak bir takım zor işlemler
gerektiriyor. Seviyenin olduğu yere kadar
sondaj ile iniliyor daha sonra yataylamasına o birimin içinde geniş uzunca bir
alana kadar gidiyorsunuz ve belli alanlarda
patlatmalar yapıyorsunuz. Kayayı parçalıyorsunuz, parçaladıktan sonra oranın içine
çok ince kumlu sıvılar enjekte ediyorsunuz.
Aradan rahatlıkla gaz sızdırabilsin. O sızdırmazlığı oluştursun diye yapılan bu işlem
çok maliyetli ve fiyatını da yükseltiyor” diye
konuştu.
Amerika gibi bir çok gelişmiş ülkenin
kayagazı rezervlerini tespit ettiğini ancak
çıkarmadığını söyleyen İmamoğlu, bu ülkelerin başka yerlerde bulduğu ucuz enerji
kaynaklarını kullandığını ancak kendi
rezervlerini ellerinde tutuğunu aktardı.
10
ROJAVA
BasHaber
14 Mart - 20 Mart 2016
Cenevre yine PYD bilmecesi ile açılıyor
S
Esad’ın danışmanlarından Buseyna Şaban
ise böyle bir planın Suriye halkına hizmet
etmeyeceğini söylemişti.
Federasyon tartışmalarına Erbil de dahil
olmuş, Kürdistan Bölge Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’de Rojava’daki siyasi
partilere, “federasyonda ısrar edin” çağrısı
yapmıştı. Rojava’daki öncü Kürd partilerinden olan PYD ve ENKS de federasyon
talebinde bulunuyor.
Mehmet Salih Batırhan
uriye rejimi ve muhalefeti 14 Mart’da
Cenevre III toplantılarına devam etmek için İsviçre’ye gitmeye hazırlanıyor. PYD’nin ikinci etabı yapılacak toplantılara katılıp katılmayacağı merak konusu
olmaya başladı. Rusya Devlet Başkanı Putin
ve BM Suriye Özel Temsilcisi PYD’nin
Cenevre’ye katılmalarının önemli olacağını
açıklarken, PYD’li yetkililer BasHaber’e
yaptıkları açıklamalarda Cenevre’ye gitmeye hazır olduklarını ve davet beklediklerini
söyledi.
ABD Dış İşleri Bakanı John Kerry’nin
fitilini ateşlediği “Suriye’de federasyon
olabilir” tartışması da devam ediyor. ABD,
Rusya ve Erbil’den sonra BM’de gelişmelere
müdahil olarak federasyonun tartışılması
gerektiğini açıkladı. Uzmanlar Suriye’de
federasyonun çözüm olacağını ifade ediyor.
Öte yandan 27 Şubat’da ilan edilen taraflar arasındaki “ateşkes” de devam ederken
uzun bir süredir abluka ve selefi grupların
saldırısı altında olan Şêx Meqsûd Mahallesi’ndeki çatışmalar da devam ediyor. Bölgedeki kaynaklar durumun ciddi olduğunu
ve şimdiye kadar onlarca sivilin yaşamını
yitirdiğini belirtiyor.
Suriye iç savaşı konulu Cenevre görüşmeleri bir kez daha uluslararası diplomasinin
temel gündemi oluyor. Putin ilk görüşmeye katılmayan PYD’nin toplantıya katılması
gerektiğini söylerken, BM Temsilcisi Staffan de Mistura da Kürdlerin Cenevre’de
olmasının önemli olacağını açıkladı. Cenevre’den gelecek davetiyeyi bekleyen PYD
yetkilileri de davetin gelmesi halinde toplantının ikinci etabına katılacaklarını belirtiyor. ENKS, muhalefet çatısı altında toplantıya katılıyor.
PYD Cenevre’ye gidecek mi?
Defalarca ertelenen Cenevre III
Toplantısı’nın 14 Mart’da tekrar başlayacağı
öğrenildi. PYD’li yetkililerin sözkonusu
toplantıya katılıp katılmayacakları da
tekrar tartışılmaya başlandı. 25 Ocak’ta
BM Suriye Özel Temsilcisi Stefan de
Mistura’nın başkanlığında gerçekleşen
toplantıya, Şam rejimi ve Suriye muhalefeti katılırken PYD yetkilileri toplantıya
davet edilmemişti. Rusya PYD’nin davet
edilmesi gerektiğini açıklarken, Türkiye
PYD’nin Cenevre Toplantısı’na katılmaması
için özellikle Almanya üzerinden BM’ye
baskı yapmıştı. PYD’nin toplantıdaki olası
pozisyonu da şimdiden tartışmalara neden
olmaya başladı. PYD’nin toplantıdaki pozisyonunun belirsizliği ise devam ederken,
toplantıya katılması halinde masanın hangi
tarafında yer alacağı konusu henüz netleşmiş değil.
sağlama konusunda görevlendirildiğini
açıkladı.Öte yandan bu gün Rus 24 Tv kanalına açıklamalarda bulunan Rusya Devlet
Başkanı Vladimir Putin’de 14 Mart’da yapılması beklenen Cenevre toplantısına Kürdlerin katılması gerektiğini söyledi. Putin’in
açıklamalarının yanı sıra Rusya Dışişlerine
bağlı Ortadoğu ve Kuzey Afrika Masası
Müdür Yardımcısı Andre Ban, de Kürdlerin
Suriye’de yaşayan halkların başat bir halkı
olduğunu söyleyerek, Kürdlerin Cenevre
görüşmelerinde yer almasının gerekli olduğunu söyledi. Sözkonusu açıklamaların bir
diğer Kürd gücü olan ENKS’nin Suriye muhalefeti çatısı altında toplantılara katılması
ile ne denli ilgili olduğu da bilinmiyor.
Staffan de Mistura: Kürdlerin
Cenevre’ye katılımı önemli
BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de
Mistura, önümüzdeki günlerde Cenevre’de
yeniden başlanacak olan görüşmelere
Kürdlerin temsilcilerinin de katılabileceğini ve bunun önemli olduğunu söyledi. BM
Suriye Özel Temsilcisi Staffan De Mistura,
önümüzdeki günlerde Cenevre’de yeniden
başlanacak olan görüşmelere Kürdlerin
temsilcilerinin de katılmasının önemini çok iyi bildiklerini belirtti. Ayrıca de
Mistura, kendisinin BM Güvenlik Konseyi
tarafından görüşmelere en geniş katılımı
PYD’li Dibo: Davet gelirse katılırız
PYD’nin Cenevre’ye katılıp katılmayacağı tartışmalarının yeniden alevlenmesine
dikkat çeken PYD Dış İşleri Komiysonu
Üyesi, Sehanok Dibo BasHaber’e değerlendirmelerde bulundu. PYD’siz yapılan toplantıların sonuçsuz olacağını defalarca dile
getirdiklerini açıklayan Dibo, uluslararası
güçlerin bunu gördüklerini ve Suriye krizinin çözüm toplantılarında PYD’yi muhatap
alacaklarını açıkladı. Dibo, “Suudi Arabistan, Türkiye ve diğer Sünni ülkeler bölgede
siyasi, askeri ve ekonomik güç olmamızı
istemiyorlar. Ceneve I – II ve Cenevre III’ün
ilk toplantısında önümüzde set oldular”
değerlendirmesini yaptı. Dibo davet gelmesi durumunda toplantıya katılacaklarını
söyleyerek, Kürdlerin Cenevre’de temsil
edilmesi gerektiğini ve Suriye krizindeki
ajandalarının, açıklamalarının önemli
olduğunu vurguladı.
Federasyon tartışmaları da
devam ediyor
Öte yandan federasyon tartışmaları
da hız kazanmaya başladı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, ateşkes ve BM
Suriye için siyasi geçişi öngören sürecin
de başarısızlıkla sonuçlanması halinde,
ABD’nin, Suriye’nin parçalara bölünmesini
de içeren daha agresif bir tutum sergileyeceğini söylemişti. John Kerry geçtiğimiz
hafta, “Rusya ve İran, Suriye barış sürecinin
gerçekleşmesi konusunda ciddi değillerse,
o zaman daha çok fikir ayrılığına sebebiyet
verebilecek ve meseleyi daha da alevli bir
halde biçimlendirebilecek B Planı’na geçmemiz gerekir” demişti. Öte yandan Rusya
Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Riyabkov
ise, Lavrov’un açıklamasından birkaç gün
sonra, 29 Şubat’ta Moskova’da düzenlediği
basın toplantısında, çatışmaların beşinci
yılına giren Suriye ile ilgili “federal devlet
olabilir” diyerek Rusya’nın Suriye’de federal
sisteme uzak olmadığını ima etmişti. Beşar
Prof. Dr. Rafik Sulaiman:
Federasyon çözüm olabilir
Mardin Artuklu Üniversitesi akademisyenlerinden Prof. Dr. Rafik Sulaiman
ABD, Rusya ve Rojava Kürdlerinin tartıştığı federasyonun Suriye’ye çözüm getitip
getirmeyeceği konusunu BasHaber’e
değerlendirdi. Prof. Dr. Rafik Sulaiman,
Suriye’de Suriye Sünnilleri ve Suriye Alevileri arasında 5 yıldır bir savaşın olduğunu
söyledi. Sulaiman, Türkiye, Katar ve Suudi
Arabistan’ın Suriye’deki Sünnni gruplara,
İran, Lübnan Hizbullah’ı ve Yemen’deki
Husileri ve Rusya’nın da Suriyeli Nusayri
gruplara destek verdiğini açıkladı. Prof.
Sulaiman, Rusya ve ABD’nin bölgede kalıcı
olmaya çalıştığını savunarak, Rusya’nın
Nusayrilerin yaşadığı bölgelerde, Fransa,
ABD, Almanya ve İngiltere’nin de Sünni
ve Kürdlerin bölgelerinde kalıcı olacağını belirtti. Suriye’nin fiili olarak bölündüğünü savunan Sulaiman,”Suriye fiili
olarak bölünmüş bir durumda. Federal bir
Suriye bölgedeki çatışmaları azaltabilir
ve sonlandırabilir. Uluslararası güçlerin
böyle bir planının olduğunu söyleyebiliriz.
Kürdlerin de defakto bir federal yönetimleri
var. Suriye’de çözüm federal yapı olacak bu
yakın zamanda ortaya çıkacak” diyor.
Ehmed Hisso:
Şêx Meqsûd abluka altında
Ateşkesin devam ettiği Suriye’de Ahrar El
Şam ve El Nusra’nın Halep’teki Şêx Meqsûd
Mahallesi’ne saldırıları da devam ediyor.
Halep’in Şêx Maqsud Mahellesi’ndeki saldırıları BasHaber’e değerlendiren Ceyş el Siwar Basın Sözcüsü Ehmed Hisso, ateşkesin
ilan edilmesinden sonra Kürdlere saldırıların arttığını ve sivillerin katliam tehlikesi
ile karşı karşıya olduğunu açıkladı. Hisso,
“Nureddin Zengi Taburları, Liwa 13, Birinci
Fewc, 116. Fırka ve Ebû Ehrar El-Şam, ElCebhe El-Şamiye, Sultan Murad Tugayı,
Fatih Sultan Mehmet Taburları, Feqtesim
Kema Emert Taburları, Emara Taburları Şêx
Meqsûd’a saldırıyor. Ateşkes başladıktan bu
yana onlarcası katledildi. Türkiye’den destek alan grupların Kürdlere saldırıları ateşkesin bir anlamı olmadığını gösterdi” dedi.
Ehmed Hisso, Şêx Meqsûd’da bulunan YPG
birliklerinin, saldırılara cevap verdiğini
ifade ederek, abluka altındaki mahallede
durumun ciddi olduğunu söyledi.
BasHaber
HABER
14 Mart - 20 Mart 2016
15 bin Peşmerge Musul’a gidiyor
I
Siwar Bedirxan
rak ve Kürdistan Bölge
Yönetimi’nde gözler Musul
Operasyonu’na çevrilmiş durumda. Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’u
Haziran 2014’te işgal eden IŞİD,
kentteki ağır silahları ele geçirerek Irak
ve Suriye’de büyük alan hakimiyetine
sahip oldu. IŞİD, Musul vilayetinin
yanı sıra, Tikirit, Ramadi ve Feluce’yi
de kontrol altına alarak bu bölgelerden
KBY’ne doğru büyük göç dalgalarına
da neden oldu. Musul Operasyonu’nun
konuşulduğu günlerde, IŞİD’in ilerleyişine son veren Peşmergelerin operasyona katılımları da tartışma konusu oluyor. Geçtiğimiz hafta Bağdat’ı ziyaret
eden ABD Başkanı Barack Obama’nın
IŞİD İle Mücadele Özel Temsilcisi
Brett McGurk, Musul Operasyonu’nun
başlamak üzere olduğunu açıklarken
Irak Ordusu’na bağlı 750 yakın askerin
KBY’nin Mahmur İlçesi’ne operasyon
için konuşlandı.
KBY Başkanı Mesud Barzani’nin
Danışmanı Kîfah Mehmûd, Peşmerge
Bakanlığı’nın, Irak Savunma Bakanlığı ve koalisyon güçleri ile Musul’u
kurtarma operasyonu konusunda
bir görüşme gerçekleştirildiğini ve
bazı konularda uzlaşıldığını söyledi.
Mehmûd, Musul Operasyonu’na
hiçbir milis gücün katılmayacağı
konusunda anlaşmaya vardıklarını ve
Heşdi Şabi ve PKK’nin operasyonda
yer almayacaklarını söylüyor. Musul
Operasyonu’nundaki askeri hazırlıkları
öğrenmek için görüştüğümüz Mahmur’daki KBY Peşmerge komutanları
harekatın hazırlık sürecinde olduğunu
Peşmerge’nin operasyona katılabilmesi
için yardımların yapılması gerektiğini
ve ”Sünnilerin jandarması” olmayacaklarını ifade ediyorlar.
Peşmerge’ye ağır silah talebi
Mahmur Cephesi komutanlarından
General Nejad Eli, Peşmerge’nin operasyondaki rolüne ilişkin BasHaber’e
çarpıcı açıklamalarda bulundu. KBY
Başkanı Mesud Barzani ve Erbil’in
Şengal Operasyonu ile IŞİD’e ağır
darbe vuran KBY Peşmergeleri IŞİD’in
Musul ile Rakka arasındaki ikmal
yollarını kesmişti. Ulusulararası bir
sorun haline gelen Musul Operasyonu
için de gözler yine KBY Peşmergelerinde. KBY komutanları operasyon
için hazır olduklarını açıklarken,
Erbil, Peşmerge’nin operasyona
katılması için uluslararası koalisyondan ağır silahlar, Bağdat’tan da,
Musul’daki Kürd yerleşim yerlerinin
kontrolünü istiyor.
Bağdat Hükümeti ve uluslararası
koalisyon ile operasyonu konuştuğunu
açıklayan Eli, Erbil’in Peşmerge’nin
operasyona katılması için uluslararası
koalisyona ve Bağdat’a bazı şartlar
sunduğunu söylüyor. Erbil’in şartlarından birinin Peşmerge’ye ağır silahlar
verilmesi olduğunu açıklayan Eli,
“Peşmerge’nin IŞİD’e karşı elde ettiği
başarılar ortada. Peşmerge’nin yer
almayacağı bir operasyonun başarılı
olması mümkün değil. Şartlarımız
var. Bize ağır silahlar gönderilmediği
sürece, Musul çevresinde yaşayan Kürd
köylerinin kontrolü bize verilmediği
sürece operasyona katılmayacağız. Irak
ve uluslararası kaolisyon istiyor diye
Musul Operasyonu’na dahil olmayacağız” ifadelerini kullanıyor.
Nejad Eli, Peşmerge’nin Şengal
Operasyonu’da gösterdiği başarının
Musul’da da göstermeye hazır olduğunu ancak şartlarının yerine gelmesi ile
operasyonun başlayacağını savunuyor.
Musul çevresindeki Kürd köylerinin
kontrolünün Peşmerge’ye verilmesini
de uluslararası koalisyona ve Bağdat’a
şart olarak sunduklarını söyleyen
Eli, “Musul çevresinde yüzlerce Kürd
köyü ve yerleşimi var onların kontrolü de Peşmerge’nin elinde olmalı.
Ordaki yurttaşlarımızın can ve mal
güvenliklerini de bizim sağlamamız
lazım. Kürdlerin yaşam alanlarını Irak
Ordusu’na ve Sünni Araplara bırakamayız” ifadelerini kullandı.
General Ehmed Gerdi:
15 bin Peşmerge katılacak
Ekim 2014’te KBY Parlamamentosu’nun isteği ve KBY Başkanı Mesud
Barzani’nin kararı ile Kobanê’ye giden
ilk 150 kişilik Peşmerge birliğine komuta eden ve şu anda Mahmur Cephsi’nde
bulunan General Ehmed Gerdi’de
BasHaber’e olası Musul Operasyonu’nu
değerlendirdi. Peşmerge’nin Barzani ve
Peşmerge Bakanlığı’nın vereceği kararları yerine getirmeye hazır olduğunu
söyleyen Ehmed Gerdi, Musul Operasyonu için kimi kararların alındığını ve
Peşmerge’nin operasyona 15 bin kişilik
bir kuvvetle katılacağını söylüyor.
Operasyon tarihini güvenlik kaygıları
ile açıklamayan Gerdi, Peşmerge’nin
Musul’un şehir merkezine de girmeye
hazır olduğunu dile getiriyor.
“Musul’daki IŞİD, KBY için tehdit”
Konuşmasının devamında,
Peşmerge’nin yankı uyandıran Şengal
Operasyonu’na da değinen Gerdi,
“Peşmerge her zaman operasyonlar için
hazır durumda. Şengal Operasyonu
Peşmerge’nin savaş tecrübesini herkese
kanıtlamıştır. Uluslararası koalisyon
ile olan koordinasyonumuz IŞİD’e
büyük darbeler vurmuştur. Musul
Operasyonu’na katılacak Peşmergeler de aynı başarıyı elde edecekler”
değerlendirmesinde bulundu. IŞİD’in
Suriye’nin Rakka kentinde de zayıfladığını açıklayan General Gerdi,
Musul’un alınmasının hayati olduğunu
söylüyor. Gerdi, Musul’un KBY’ne
yakın olduğunu ve IŞİD’in Musul’daki
varlığının KBY’ye tehdit oluşturduğunu
açıklayarak, “KBY kendi güvenliği için
de IŞİD’in Musul’dan çıkarılması için
elinden geleni yapacaktır. Musul’un
alınması KBY’ni de rahatlatacaktır”
şeklinde konuşuyor.
“Heşdi Şabi ve PKK operasyona
katılmayacak”
“PKK gerillaları ve Heşdi Şabi milisleri Musul Operasyonu’na katılacaklar mı?” sorumuza “Musul halkı
ve uluslararası güçler operasyona Irak
Ordusu’nun ve Vatan Cephesi kuvvetlerinin katılmasını istiyor. Özelikle
Musul halkı ve Musul’daki Sünni aşiret
ileri gelenleri Peşmerge’yi Musul’da
görmek istediklerini ifade ediyorlar.
Heşdi Şabi’nin Musul’a girmesi mezhep kargaşasını büyütecektir. PKK de
katılmayacak. Karar böyle alınmış. Irak
Ordusu ve Peşmerge beraber operasyona katılacaklar ve IŞİD’i Musul’dan
çıkaracaklar” yanıtını veren Gerdi,
IŞİD’in Irak’tan tamamen çıkarılması
için Irak Ordusu ile başka operasyonların da yapılabileceğini ifade ediyor.
11
Hukukun üstünlüğü mü
üstünlerin hukuku mu?
AHMET ÖZER
İnsan bir toplum düzeni kurmak
ve bu düzen içinde yaşamak zorunda
ise onun mekanizmalarını bulmak ve
yaşatmak zorunda. Çünkü onun her
şeyden önce fiziki varlığını korumak
için diğer insanlarla bir arada yaşaması ve işbirliği yapması gerekiyor.
Ancak insanda toplumsal eğilimler
kadar ona karşıt eğilimler de bulunur.
Kimi insan(lar) aynı zamanda
çıkarı için başkalarına zarar vermekten, gücünü başkalarını
yok edinceye kadar kullanmaktan çekinmeyen bencil kişiliklerdir. İnsan insanın ilacı olabilirken Hobbes’ın dediği aynı
zamanda “insan insanın kurdu” da olabiliyor.
Bu nedenle insanlar bir düzen kurduklarında gücün
sınırlarını güçsüz olanı düşünerek sınırlandıran sistemler
oluşturmuşlardır. Çünkü sınırsız güç kullanılması toplum
yaşamını zehirler ve onu yok eder. O yüzden doğa yasalarının dışında normların (kuralların) bulunması gerekir.
Bu normları bulan insanoğlu buna toplum içinde herkesin
uyması gereken “hukuk düzeni”dedi.
Peki hukuk neye göre nasıl olacak veya nasıl işleyecek?
İşte burada da işin püf noktası şudur: Toplum içinde bireylerin güvenilir olmasını sağlayan hukukun öncelikle kendisinin
güvenilir olması zorunlu. Çünkü kendisi için güvenilir
olmayan normlar silsilesi başkalarının güvenliğini nasıl sağlayabilir ki? İşte bunu da sağlayacak bir otorite oluştu, ona
da devlet denildi. Yani hukuk, devleti oluşturdu. Bu noktada
asıl sıkıntı bizatihi devletten çıktı. Ya devlette güvenli değilse? Onu ele geçirenler kendi çıkarları için kullanıyorsa?
Burada da işin püf noktası şudur: Hukukun gerçek bir
güvenlik sağlamasının önemli bir koşulu da hukuk düzeninin
arkasında bulunan devletin, somut anlamda yönetenlerin de
kendilerini aynı hukuka tabi kılmasıdır. Bu da eşitlik ilkesinin gereğidir. Yani cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar,
yüksek yargı, komutanlar, zenginler herkes bu hukuka tabidir. Kimse hukuk kurallarından azade ve üstünde değildir.
Cumhurbaşkanı çıkıp ben AYM kararını tanımıyorum
diyemez. Derse; a) O Anayasa’ya göre Cumhurbaşkanı
olduğunu hatırlaması lazım, aksi taktirde o zaman Cumhurbaşkanlığını tanımamayı önermiş olur. b) Başkalarının da
istemedikleri kararlara uymamasının ve kargaşanın önünü
bizatihi kendisi açmış olur. c) Hukuk düzenini koruması
gereken biri olarak düzeni sabote etmiş olur. e) Anayasal
suç işlemiş olur. Böyle biri, halkın gözünde Cumhurbaşkanlığını tartışmalı hale getirir. Çünkü bizi bir arada tutan
temel tutkal hukuktur ve hukuk herkes için geçerlidir, kimse
hukuktan üstün değildir velev ki Cumhurbaşkanı olsa bile.
Anayasayı, kanunları beğenmeyebilir, eleştirebiliriz.
Ama yürürlükte oldukları müddetçe herkes onlara uymak
zorundadır. Kimse mahkemenin kararını,“beğenmedim
onun için tanımıyorum, uymuyorum” diyemez. O yüzden
demokratik devlette üstünlerin hukuku yok, hukukun üstünlüğü vardır.
Peki ya böyle kurulmuş olan düzen adil işlemiyorsa,
kişlerin keyfi tutumları hüküm sürüyorsa, ya birileri bu
mekanizmaları ele geçirip kendi çıkarı için kullanıyorsa,
kısacası hukuk egemen ve üstün olması gerekirken kendini
üstün gören güçlü birileri egemen oluyorsa? İşte o zaman
rejim meşriyetini kaybeder, birey ve toplum buna haklı
olarak rıza göstermez, değiştirmeye çalışır, bu onun en doğal
hakkı haline gelir.
Diğer bir deyişle insanın yukarıda anlattığımız vasıflarından ötürü bir düzenden memnun olmama hakkı vardır.
Ancak bu hak tek başına yetmez. Bu düzenden memnun
olmayanların onu değiştirme görevleri de vardır. Bu görevi
yerine getirmenin riskleri olabilir. O taktirde her bir birey
bunu diğerinden beklemeye başlarsa toplumsal felç durumu
meydana gelir o zaman da hiçbir şey değişmez. Demek ki
sadece istemek yetmez yapmak/değiştirmek gerekir. Bu aynı
zamanda insanın insanlık onuruna yakışır düzeyde yaşamayı
isteme hakkıdır.
12
SURİYE
BasHaber
Rusya, Suriye’de kazanabilir mi?
T
İskender Kahraman
ürkiye’de ‘Rus dış politikası’ denince
akla ilk gelen husus Rusya’nın çarlık
döneminden bu yana takip ettiği
‘sıcak denizlere inme amacı’ olmakta. Fakat
Moskava’nın dış politikasının sadece bu
olmadığı, çok daha geniş bir vizyona sahip
olduğu bilinmektedir.
Dünya gaz üretimin yüzde 24’üne, petrol
üretiminin yüzde 7 sine, silah ticaretinin
yüzde 24’üne sahiplik eden Rusya, başta
nükleer güç olmak üzere askeri bakımdan ABD’den sonra dünyadaki ikinci güç.
Balkanlardan Alaska’ya, Suriye’den Kuzey
Avrupa’ya, Tacikistan’dan Sibirya’ya kadar
etki olanına sahiptir. Yeltsin’den sonra devlet başkanlığına gelen Putin, çok boyutlu
bir dış politika anlayışı ile hareket etmiş ve
SSCB’nin yıkılışından sonra Rusya yeniden
yükselen bir güç haline gelmiştir. Putin’in
bu çok boyutlu dış politikası Ortadoğu
ile olan ilişkileri de etkilemiştir. Rusya’yı
Ortadoğu’ya daha fazla yönelten başka bir
sebep ise, Balkanlarda AB’nin, Asya-Pasifik
bölgesinde de Çin ile Japonya’nın etkin
olmasıdır. Rusya’nın Ortadoğu politikasının ikinci boyutu, bölgedeki devletler dışı
aktörlerle diyalogun kurulması üzerinedir.
Hizbullah, Hamas ve PYD ile olan ilişkiler
buna örnek teşkil etmektedir. Ortadoğu
politikasında SSCB’nin uygulamalarını
devam ettiren Rusya, AB, ABD, BM ve
Rusya’dan oluşan Ortadoğu dörtlüsünün
HAMAS’ı dışlamayan tek üyesidir. Üçüncüsü, Rusya’nın tarihi hedefleri için Ortadoğu
ve Akdeniz’deki etkinliğini artırmaktır.
Bunlara ek olarak Rusya, dbölgesel anlamda ABD’nin ve Batı’nın etki alanı olarak
kabul ettiği Ortadoğu’da siyasi anlamda
Batı ile karşı karşıya gelmenin kendisine
yarar sağlamayacağının farkındadır. ABD ve
Batı ile Ortadoğu’da karşı karşıya gelmemeye özen göstermektedir. Dikkat edilirse
Rusya ile ABD’nin tarihsel olarak herhangi
bir konu üzerinde uzlaştıkları nadirdir. Ancak Rusya ile ABD Suriye konusunda şimdi
ise birlikte çalışmaktadır.
Önemli kale: Suriye
SSCB’nin çökmesinin ardından Rus-
20 yıl öncesine kadar dünyanın yarısından fazlasını hem ideolojik/politik hem de kültürel
ve teknolojik olarak doğrudan etkileyebilen küresel Sovyet gücünün birikimini barındıran Rusya, çok yönlü dış politika ilkesi ile hareket etmekte. Doğu Akdeniz’deki çıkarları
için Suriye savaşına bulaşan Rusya, Kafkasya ve Orta Asya’daki etkinliğinin yanı sıra
Ortadoğu’da uzun bir süre varlık gösterecek gibi görünüyor.
ya Federasyonu’nun sınırlarında birçok
Müslüman devlet ortaya çıktı. Bu da
Moskova’da başta İran olmak üzere Ortadoğu’daki ‘radikal İslamcıların’ bu bölgeye
akın edeceği endişesine yol açmış dolayısıyla, Moskova’nın, Ortadoğu politikasında
İran’a öncelik vermesine neden olmuştu.
Fakat SSCB’den sonra Rusya ile İran iyi
ilişkiler geliştirdi. Bu sıcak ilişkilerden
dolayı Rusya, İran kontrolündeki Hürmüz
Boğazı’nı hala kullanabilmektedir. Dolayısıyla Rusya’ya radikal dincileri sevk edecek
yer şuan Suriye’dir. Başka bir deyişle,
Suriye’ye olan ilgisi yeni olmayan Rusya,
Ortadoğu’da tarihsel öncelliği İran’a vermişse de son zamanlarda Suriye üzerinde
odaklanmıştır.
Halihazırda, Rusya’nın eski Sovyet toprakları dışındaki tek deniz üssü Tartus’tadır. Tartus üssü 1977 yılından bu yana Rus
donanması tarafından kullanılmaktadır.
Çeşitli yayın kuruluşu Rusya’nın Lazkiye’de
bir hava üssünün inşa edildiğini ve çok
sayıda Antonov tipi büyük askeri kargo
uçağının son günlerde buraya geldiğini
söylüyor. Ayrıca, Rusya’nın Lazkiye’ye T-90
tankları gönderdiği, ağır zırhlı araçlarını ve
SA-22 hava savunma sistemlerini taşındığı
basında yer almıştı. Doğu Akdeniz gibi jeopolitik önemi artan bir coğrafyada stratejik
öneme haiz böyle üslerin ya da müttefikin
kaybedilmesine Rusya’nın göz yumması
elbette beklenemez. Yani, Önce Irak’ı Arap
Baharı nedeniyle de Libya’yı kaybeden Rusya, Suriye’yi de kaybetmeyi kolayca göze
alamayacaktır. Dolayısıyla, Şam rejiminin
yıkılması, Rusya’nın bölgede var olan tek
üssünü kaybetmesi anlamına gelecektir
Radikal İslam Tehdidi
Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkedeki Müslüman nüfusunun 18-20 milyon
olduğunu açıkladı. Bu da toplam Rusya
nüfusunun yüzde 14-15′ine denk geliyor.
Çoğunluğu radikal İslamcı Çeçenlerin
IŞİD’e katılarak Suriye’de savaştığı biliniyor. Rusya, IŞİD’in kendi ulusal ve bölgesel
güvenlik çıkarlarını artık doğrudan tehdit
etmeye başladığı konusunda ikna olmuş
durumda. IŞİD saflarında savaşmaya giden
Rusya vatandaşı sayısı resmi rakamlara
göre 2200’ü geçiyor. Suriye kriziyle ilgili
Rusya’nın ulusal güvenliğine tehdit olarak
algıladığı diğer bir konu da Şam rejiminin
düşmesi halinde yönetime gelebilecek
radikal İslami hareketler.
Dünya ne diyor?
Rusya’nın Suriye’deki varlığı Batı için pratik anlamda bazı sorunlar ortaya çıkarmış
olabilir. Yani, Rus askerlerinin kullandığı
hava savunma sistemlerinin hangi hedeflere kilitleneceği bir muamma olsa da Rus
ordusunu doğrudan bir rol üstlenmeye
başlarsa ne olacak?
Beyaz Saray Sözcüsü Moskova’ya Esad’e
sağladığı askeri desteğini azaltma çağrıları
yaparken, Türkiye dışında Ortadoğu’nun
hemen tüm ülkeleri Rusya ile iyi geçinmeye çalışıyor ya da Suriye’deki varlığını
görmemezlikten geliyor. Hatta birçok ülke
Rusya’nın ABD’den daha tutarlı ve iş çözücü
olduğunu düşünüyor.
Fakat Türkiye, Rusya’nın Ortadoğu’daki
artan etkisine, en azından Suriye’deki varlığına aşırı tepki veriyor. Çünkü Rusya’nın
kedisinin Suriye’deki planlarının neredeyse
tümüne taş koyduğunu düşünüyor.
Uzmanlar Rusya ile Türkiye’yi kıyaslarken siyasi, ekonomik ve askeri üstünlüklerin rekabetin hangi yöne evirileceğini
belirleyen unsurlar olduğunu söylüyor.
Çünkü Türkiye her ne kadar kendi başına
hareket etme kabiliyetine sahip ve NATO
üyesi bir ülke olsa da Rusya’nın bir dünya
devi olduğu aşikardır.
Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE)
Başkan Yardımcısı, Gazi Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim
Üyesi Doç. Dr. Mehmet Şahin BasHaber’e
14SÖYLEŞİ
Mart - 20 Mart12
2016
yaptığı değerlendirmede Rusya’nın Suriye
eksenli Ortadoğu’daki etkinliğine dikkat
çekiyor. Şahin, Rusya’nın Suriye’de kazançlı çıktığını savunarak, “Rusya’nın Suriye
politikası sonuçları itibariyle farklı bir
noktaya geldi. Moskova’nın Suriye politikası Rusya dışına taşan bir etki doğurdu.
Rusya Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki etkinliğini arttırmaya çalışıyor. Bu Rusya’nın
ilk hedefi olsa bile sonuçları itibariyle
Rusya daha kazançlı çıktı. Rusya’nın Suriye
politikası Ortadoğu’nun dışına taştığı için
NATO, Avrupa tartışılmaya başlandı. Batılı
ülkeler arasında sorunlar çıkmaya başladı.
Rusya’nın daha kazançlı çıkacağı görülüyor.
Rusya Suriye politikasıyla bir taşla bir kaç
kuş vurma niyetindedir. Rusya’nın Ortadoğu’daki etkinliği artıyor” değerlendirmelerini yapıyor.
Putin’in uzun süre önce Rossiiskaya
gazetesine yazdığı “Güçlü Olmak Rusya’nın
Milli Güvenliğinin Teminatıdır” başlıklı
makalede, ülkesinin önümüzdeki on yıl
boyunca takip edeceği silahlanma programı
ve hedefleri konusunda oldukça açıklayıcı
bilgiler vermişti. Buna göre, Rusya önümüzdeki on yıl boyunca silahlanmaya 23
trilyon ruble, yani ortalama 770 milyar
dolarlık (yaklaşık 1 trilyon 379 milyar Türk
Lirası -Türkiye’nin 2012 yılı bütçesi 350
milyar lira- olarak hesaplanmıştı) bir fon
ayırdı.
Şu anda enerji ve ekonomi bağlamında
Rusya’ya yüzde 50 bağımlılığı olan Türkiye,
gerek doğalgaz gerekse petrol bakımından Rusya’ya mecbur durumda. Özellikle
doğalgazda Rusya’ya yüzde 60’ları aşan bir
bağımlılık söz konusudur.
Rusya’nın Akdeniz hedefleri
gerçekleşiyor mu?
Yeryüzünde tesbit edilmiş petrol rezervlerinin yüzde 72.7’sinin ve doğalgaz
rezervlerinin ise yüzde 71.8’inin bulunduğu
bir coğrafyanın parçası olan Doğu Akdeniz,
Rusya’nın özellikle Ortadoğu’da küresel bir
rol oynamak için olmazsa olmazı. Süveyş
Kanalı doğudan Avrupa’ya deniz ulaşımını
yaklaşık 7 bin deniz mili kısaltarak özellikle
Doğu Akdeniz’in stratejik ve ticari önemini
artırmıştır. Bugün dünya ticaretinin yüzde
30’u Akdeniz üzerinden gerçekleştirilmektedir. Avrupa kıtasının petrol ihtiyacının
yaklaşık yüzde 70’i Akdeniz üzerinden
taşınmaktadır.
Bu anlamda, 1967 yılında kesilen Rusya
ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkiler 1991
yılında yeniden kuruldu. İsrail, Rusya’nın
Arap ülkelerine verdiği desteği kesmek;
hiç olmazsa Rusya’yı tarafsız bir noktaya
çekmek için ilişkiyi önemsiyor. Bir yandan
da İsrail, Rusya ile ilişkilerini geliştirerek
Rusya’nın İran’a verdiği desteği de kesmek
istemektedir.
Bunların yanı sıra Rusya, Türkiye dışında,
Irak, Suudi Arabistan gibi diğer Ortadoğu
ülkeleriyle ilişkilerini düzeltmiş ve birçok
anlamda Doğu Akdeniz’e yerleşmiş durumdadır.
SİNEMA
BasHaber
14 Mart - 20 Mart 2016
13
SÖYLEŞİ
Kürdistan Kürdistan
Küskün turnaların
küskün filmi
L
Beritan Yılmaz
ondra Uluslararası Dünya
Sinemacıları Film Festivali’nde,
“En İyi Yabancı Film” dalında
birinci olan “Kürdistan Kürdistan”
filminin yönetmeni Bülent Gündüz ödülü reddetmesi ile gündeme
geldi. BasHaber’e konuşan yönetmen
Gündüz Avrupa’nın bölgede yaşanan
olaylara duyarsız kaldığını belirterek,
“Tavrımız son bir yıldır dünyanın gözü
önünde yaşadığımız katliamlara olan
sessizliğin bir dışa vurumuydu” dedi.
Londra Festivali’nde, “En İyi Yabancı
Film” dalında birincilik ödülü alan
filmin yönetmeni, Kürdlerin maruz
kaldığı olaylara Avrupa’nın duyarsız
kalışını protesto amacıyla hakettiği
ödülü almayı reddetti.
Bülent Gündüz, Kürdistan’da
yaşanan ölümlere sessiz kalınmaması
gerektiğini belirterek, “Son zamanlarda bir gün gönül rahatlığıyla uyanmadık sabaha. Hangi Kürd şehrinden
bahsetsek, ölümle kanla anılır oldu.
Kobanê, Şengal, Sur, Silopî, Cizre
bunların örneği” dedi. İnsanlar
öldürüldüğü sürece rahat edemeyeceğini dile getiren Gündüz, “Avrupa
ülkelerinin Kürdlere bakışı, hakim
ülkelerle süren ekonomik bağları ile
doğrudan ilişkili. Dolayısıyla kimse
ticari ilişkilerini bozmak istemiyor”
diye konuştu.
‘Mülteci sorununu yüz yıllık
Kürd sorununa
değiştirdiler’
Avrupa’nın Kürdlere karşı
‘ikiyüzlü’ davrandığını dile
getiren yönetmen Gündüz, “En
ikiyüzlü tavır da Avrupalıların
mülteci sorunu karşısında
Türk hükümetine adeta boyun
eğmesi. Avrupalılar, yüz yıllık
Kürd sorununu bir yıllık mülteci sorununa değiştirdiler”
şeklinde konuştu.
Ödülü reddetmesi nedeni ile
olumlu tepkiler aldığını ifade
eden Gündüz, kararının bireysel olduğunu vurgulayarak,
şunları söyledi: “Sonuçları ne
olursa olsun bunu göğüslemeyi
de bilmenin ayrıca bir duruş
gerektirdiğine inanıyorum. Genel olarak toplum tarafından
olumlu tepkiler aldık. Çünkü
duyarlı herkesin içinde bu ikiyüzlü
tavrın ve ölümlere karşı sessizliğin
yarattığı ciddi bir rahatsızlık vardı.
Böylesi anlar aslında insanın bir umut
ışığı aradığı andır. İçindeki isyanı,
acıyı, öfkeyi dışa vuracak imgeler arar
bazen insan.”
‘Ödülü reddettiğimde
salona sessizlik çöktü’
Türkiye’deki sinemacıların tavrına
değinen Gündüz, “Bu durum, sistemle
olan ilişkiyi de sorguluyor aslında.
Çünkü günümüz Türkiyesi’nde
sisteme biat etmiş sinemacıların bu duruştan
hoşnut olduklarını düşünmüyorum.
Dolayısıyla
ekonomik ve
siyasi olarak
sistemin
bir par-
çası olmuş sanatçılar sessizliklerini
sürdürmeye devam edecekler. Buna,
Kürd olup değer yargılarını ekonomik çıkarlarına değişen de dahildir
ki isim vermeye kalkarsan elimizde
üç beş sanatçı dışında kimse kalmaz
Türkiye’de” diye konuştu.
Gündüz, filmin adı okunduğunda
salonda büyük bir duygu yoğunluğu
yaşandığını söyleyerek, “Salonda
heyecan ve şok olma durumu vardı.
Daha sonra yavaş yavaş bir sessizliğin
çöktüğünü hissettim. Neşe içinde gecen festival bir anda ciddi bir konuyla
sessizliğe büründu. Amacım da buydu
tam olarak. Festival Komitesi’ne bu
tavrımızın onlara karşı olmadığını
ve saygıyla onları selamladığımızı
ifade ettikten sonra ödülü almadan
oturdum. Bir anda yaklaşık bir dakika
süren alkışlar başladı. Jüri heyeti bu
tavrımızdan dolayı desteklerini sunarak, Kürd halkının yanında olduklarını
çok samimi bir dilli ifade ettiler” dedi.
‘Avrupalı yönetmenlerden
destek aldım’
Ödülü reddettikten sonra birçok
yönetmenden destek aldığını belirten
Gündüz, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Japon, Alman, İngiliz,
Amerikalı ve Tunuslu sinemacılar
bir bir tebrik edip Kürd halkının
haklı davasının yanında olduklarını ifade ettiler. Hatta bir Fransız
sinemacı gelip elimi öpmek
istedi. Çok utandım ve şaşırdım. Onların kültüründe
böyle bir şey yok. Artık nasıl
etkilenmişse bilemiyorum
ama unutamadığım anlardan biriydi.”
“Kürdistan Kürdistan“
filminin bir çok şeyi ifade
ettiğini dile getiren Gündüz,
“Savaşın ve yıkımların gölgesinde insanın özüne bir
yolculuk, sanatçıların değerleriyle yeniden buluşmasının hikayesidir. Anne ve evladın yirmi yıllık hasretidir.
Egidê Cimo’dur. Turnaların
savaştan ve insanların
vahşetinden dolayı bizden
küsüp bir daha gelmemek
üzere gitmesidir. Çocukların
tertemiz dünyasına kilamlar
eşliğinde kuğu dansıyla
yeniden durmaktır” dedi.
13
Sabahattin Ali
ÖZTEKİN ÇAÇAN
“Zaman zaman mağlûp olsam
bile etime, insan olmak dokunuyor
haysiyetime. Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum, işte rüzgâr, şimdi
sana sığınıyorum!” Rüzgâr şiirini ilk
dinlediğimde çok etkilenmiştim. Bir
insanın yalnızlığı ve çaresizliğini, saf
ve temiz şeyler arayışını çok güzel
anlatıyordu. Evet dinlediğimde
diyorum çünkü evdeki kırık dökük
teybimize taktığım bilmem kaçıncı kopya olan Gösteri
Dergisi’nin hazırladığı “şiir antolojisi” kasetinden bu
sözler yükseliyordu. Şair, yazar Sabahattin Ali ile ilk
tanışmam bu şekilde olmuştu. Büyük bir eksiklik ama aradan geçen yıllar içinde yazarın, “Çakıcının İlk Kurşunu”
kitabının dışında hiçbir eserini okumamıştım.
Bir ay kadar önce bir kitapçıda bakınırken yazarın
zamanında toplatılmış, “Sırça Köşk” adlı öykü kitabına
gözüm ilişti, satın aldım. Çok sevdiğim şairin bu kez de
hikâyelerine vuruldum. Kısa yazımda amacım bir edebi
tanıtım veya eleştiri yazmak değil. Böyle bir şey benim
haddim de değil. Ama sorun şu ki namuslular ve namussuzlar, iyiler ve kötüler, duyarlılar ve duyarsızlar arasındaki kavgayı birde Sabahattin Ali’den okuyunca kendimi sorumlu hissettim. Nesilleri aşan bu bigâne kalmak olmazdı.
Böyle namuslu bir aydını, bende anlatayım istedim.
Kitaptan devam edelim…
“Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar yufka
yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. ‘Hep kötü,
sakat şeylerden mi göreceksin’ diyorlar. ‘Hep acılardan,
çarpıklıklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri
izmarit toplayan serseri çocuklardan;… Cezaevlerinde
ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor
bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak
şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki
bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen bahtiyar insanlar yok mu?” (SırçaKöşk
sf 59) Kendini yukarıdaki cümlelerle eleştiren dostlarına
sitem eder. Ama bu dünyadan neredeyse hiçbir güzel şey
anlatamadan, yaşayamadan göçer. Hayatı boyunca romanlarında, şiirlerinde, hikâyelerinde ezilenleri, en alttakileri, duyarsız züppeleri, zübük siyasetçileri anlatır durur
Sabahattin Ali. Çünkü namusludur. Tek parti döneminde
bile halkının ve ülkesinin sorunlarına duyarsız kalamaz.
Yıllarca işsiz kalır, hapishanelerde yatar. Mahkemelerle
cebelleşir ama yılmaz. Hayatının sonuna geldiğinde ise 41
yaşındadır.
Ölümü azrailin değil, devletin elinden olacaktır.
Aslında 1930’lu yıllarda İsmet İnönü, İstiklal Mahkemesi Başkanı Kel Ali için yazdığı şiirler idam fermanını
imzalamıştır edebiyatçımızın. 1948 yılına gelindiğinde ise
milli şefe hakaretten üç ay kaldığı cezaevinden çıkınca
baskılardan kurtulmak adına yurtdışına çıkmaya karar
verir. Pasaport alamayınca, Bulgaristan’a kaçak yollardan
geçmek ister. Ancak cesedi 1 Nisan 1948’de Edirne
yakınlarında, Bulgaristan sınırında ormanlık arazide
bulunur. O dönemin istihbarat teşkilatı MEH (Milli
Emniyet Hizmeti) mensubu Ali Ertekin tarafından ihbar
edildiği, karakolda işkence edilerek öldürüldüğü ve suçu
da yine Ertekin’in üstlendiği öne sürülür. Anlayacağımız
Sabahattin Ali olayı da, faili meçhul kalır ve bugüne kadar
aydınlanamaz.
Memleketten Haber şiirinde “Hey anavatandan
ayrılmayanlar. Bulanık dereler durulmuş mudur? Dinmiş
mi olukla akan o kanlar?” diye soruyor Sabahattin Ali.
Vardığı yerde bizden haber bekliyor. Bende öte dünyaya
benden önce gitmesi muhtemel dostlarıma sesleniyorum.
Yanına vardığınızda Sabahattin Ali’ye hiçbir şey değişmedi ülkende. Hatta daha kötü durumdayız. Cesetler
günlerce sokaklarda, derin dondurucularda bekletiliyor
gömülemiyor bile. Ve senin ardılın olmayı hak etmeyen
“aydınlar” her gece meyhanelerde kafa çekiyor deyin. Ve
Murathan Mungan herkese “Sur’un, Cizre’nin, Amed’in
öyküsüne kimse sahip çıkmayacak mı?” soruyor diye
ekleyin. Dostumuz bizden habersiz kalmasın.
14
RUMLAR
BasHaber
14SÖYLEŞİ
Mart - 20 Mart14
2016
Rumlar kurdukları şehirde müzelik!
K
Rumet Serhat
urulduğundan beri Konstantinapolis,
Byzantion, Bizans gibi isimlerle anılıp
Roma, Doğu Roma, Bizans ve Osmanlı
İmparatorluklarına başkentlik yapmış bir
şehir İstanbul. Dünyanın en kalabalık kentlerinden olan İstanbul’un en eski sahibi olan
Rumların nüfusu şimdilerde 2 binin altına
düşmüş. Herkesin “sonradan geldiği” bir şehirde “buralı” olarak kendi sayılarının sürekli
azalmasının nedenlerini İstanbul yerlisi bir
Rum aileyle konuştuk.
Anne Alexandra Klasik ve Modern Yunanca, İngilizce ve Fransızca bilen, Baba Yanni
Zenginoğlu üç defa milli forma giymiş eski
basketbolcu. Ailenin tek kızı Tina ise Klasik
ve Modern Yunanca, Osmanlıca, Farsça,
Fransızca ve İngilizce dillerini bilen bir siyaset öğrencisi.
“İstanbul’da Rumlar müzelik!”
Kısaca Tina diye çağrılan Kristina
Zenginoğlu‘nu kentsel dönüşümden dolayı
şimdi anne ve babasıyla birlikte yaşadığı Büyükada’daki evlerinde buluyoruz.
İstanbul doğumlu babası Yanni, aslen
Orta Anadolu’nun Karaman Rumlarından.
İstanbul’daki Rumlardan sadece Karamanlı
olanların soyadlarında “oğlu” yazarmış.
Özel Zapyon Lisesi’nde ilkokul, daha sonra
ise Özel Zoğrafyon Lisesi’nde orta öğrenimini
bitirdiği için aslında üniversiteye başlayana
kadar toplumda hissedilen baskıyı pek yaşamamış. Sadece o zamandan sorguladığı şey
okulda göstermelik Rum müdürü yöneten
Türk müdür başyardımcısı zorunluluğu.
İnsanların kültürel, politik sınırlarla ayrılması yerine insan olma paydasında birleşmelerine ve herkesin her yerde özgürce yaşaması
gerektiğine inanıyor Tina. Fakat kendisiyle ilgili çoğunluğun bakışının da farkında ve “ben
bir yabancılaştırma efektiyim, bir UFO’yum”
diyebilecek kadar toplumun önyargılarına
gülecek cesurlukta. Bir gün takside annesiyle Rumca konuşurken taksicinin hangi dil
olduğunu sorması üzerine, anne Alexandra
Zenginoğlu “İtalyanca” diyor. Tina “Korkuyoruz, çünkü bir susku psikolojisi söz konusu”
diyerek korktuğunu kabul edebilecek kadar
cesur. Annesi daha çekingen, kızının sokakta
Rumca konuşmasını istemezken, kimliğini
inkâr etmesine karşı çıkmış. Baba Yanni‘nin
sözleri ise çok daha güzel açıklıyordu;
“İstanbul’da müzelik olduk!”
Kristina Zenginoğlu
Yayın Yönetmeni - Sorumlu Yazı İşleri Müdürü:
Faysal Dağlı
Yayın Koordinatörü: Yeter Polat
Haber Merkezi: Mehmet Salih Batırhan, Mehmet
Emin Kan, Çimen Gümüş, Adem Özgür
“Az“ olmak
İlk ve orta eğitimi
sırasında bilmezken özel
bir üniversitede Türk Dili
Edebiyatı öğrenimine başladığında fark etmiş “az”
olmayı. Bir derste kendisini
“azınlık” olarak tanımladığında ön sıradaki bir Kürd
kız arkadaşının “Bizans bu
kadar eserler bırakmışken
sen kendine azınlık dersen,
biz kendimize ne diyelim?”
cümlesi Tina’ya destek
olmuş. Kendi tanımıyla
“özellikle üst kültürün
baskın olduğu yerlerde
baskı hissediliyor. Devletin
tüm kurumlarından baskı
hissedildiği için, toplumun
bu refleksini aslında normal karşılıyor. Tina’ya tüm
bunların temelinde tarihte
yaşanan münasebet(sizlik)
leri görüyor. Ermeni bir
çocuğun annesine evde
“mama”, dışarıda “anne”
diye seslenmesinin ifade
ettiği parçalanmışlığı ise
halen süren yokedici baskı-
İmtiyaz Sahibi: Basnews Medya Ltd. Şti. adına
Faysal Dağlı
Sahibi: Botan Tahsin
Hukuk Danışmanı: Av. Sennur Baybuğa
Görsel Yönetmen: Alp Tekin Babaç,
Hüseyin Ünal
nın varlığına delalet olarak gösteriyor.
Tina, kendisinin hataları ve doğrularıyla
toplumda var olduğunu, eğer tek tipleştirme
devam ediyorsa eritmenin de devam edeceğini söyleyerek ekliyor: “Kimse ‘makbul vatandaş’ olmak zorunda değil, toplum farklılıklarla var olabilir. Oysa ’makbul olmanın’ tanımı
bir üst otorite tarafında yapılıyor ve sonra bir
faunusun içine atılıp ’ya bunu kabul edersin,
ya da sana bir hayat yok’ şartı dayatılıyor.“
“Vatandaş Türkçe Konuş!”
Rum Ortodoks Patrikhanesi, tüm dünyada
olduğundan farklı olarak Türkiye’de yaşayan
Rumların aynı zamanda devlet nezdindeki
siyasi temsilcisi gibi kabul ediliyor.
Türkiye’de Gayrimüslimler genelde iktidar
partilerine oy veriyor. Bu durumun en ilginç
örneği ise 6-7 Eylül olayları sırasında iktidar
olan Demokrat Parti’nin kurulmasında
Rumlar dahil çok sayıda Gayrimüslimin yer
alması. Şu an özel bir üniversitede Küresel
Siyaset ve Uluslararası İlişkiler konulu bir tez
hazırlayan Tina’nın belgelendiği üzere DP’nin
pek çok organında da çok sayıda Gayrimüslim yer almış. Rum toplumunun üzerinde 6-7
Eylül olaylarının gölgesinin halen olduğunu,
dünkü devlet politikasının halen aşılamadığını söyleyen Tina, “6-7 Eylül’de öldürmeler
minimalde tutuldu, daha çok dükkân, hane
yağması ve tecavüz vakaları yaşanıyor. Fakat
esas olarak sadece 6-7 Eylül olaylarıyla
Rumlar Türkiye’den göç etmiştir diyemeyiz,
biriken durumların dışa yansımasıyla göçler
yaşandı. Sonrasında maddi zarar esas bedel
yanında çok hafif olarak tazmin edilse de
manevi zarar hiçbir zaman telafi edilemiyor.
Hatta görmezden gelinip üstü devlet tarafından kapatılıyor.“
Gayrimüslim vatandaşına
sahip çıkmayan devlet
Tina Rumların bu travmasını tezindek
aktarmaya devam ediyor: “Aslında 6-7 Eylül
olayları ‘Pera-Beyoğlu koridoru’ olarak tarihe
girdi, ama aslında sadece bu tarihlerden öncesi ve sonrası var ve halen günümüze kadar
sürüyor. İzmir, Eskişehir, Adalar ve Ankara’da
da olaylar yaşanıyor. Ankara’da sadece protesto yapılırken, diğer yerlerde kaos yaşanıyor.
Bazı yerlerde halk ’komşuma bir şey olmasın’
diye evine alıp, ya da otele giderken refakat
ederken, bazı yerlerde de hedef gösterenler
oluyor. Öncesinde sokaklara dair bir topoğrafya çalışmasının yapıldığı belli oluyor.”
Tina’nın tesbit ettiği resimlerden: Bir
binadan buzdolabı atılması, vitrin malzemesi kumaşların sokaklarda yırtılması gibi
Tel: +90 212 243 27 60
Fax: +90 212 243 27 79
E-mail: [email protected]
www.bas-haber.com
Meşelik Sk. No:22 D/3 Beyoğlu/İST
Baskı: İhlas Matbaası-Yenibosna/İST
BasHaber/BasNûçe Gazetesi’nde yayınlanan haber, yazı ve fotoğrafların her türlü telif hakkı Basnews Medya Limited Şirketi’ne aittir.
insan aklının tutukluk yapıp ilkel güdülerine dönüştüğü haller dahi var. Tina’ya göre
bu olayların TC vatandaşlarına yapılması,
Gayrimüslim olduğu için vatandaşına sahip
çıkmayan devlet algısını yerleştiriyor.
Bu noktada baba Yanni söze giriyor, kendisinin o sırada Heybeliada’da 8-9 yaşlarında bir çocuk olduğunu, Ruhban Okulu’na
yürüyen insanların kendi evlerinin önünden
zarar vermeden geçtiklerini, o sırada okuldaki
yatılı öğrencilerin korkudan ağladıklarını net
hatırlıyor. Diğer bir hatırladığıysa o zaman
İstanbul’da yaşayan Kürdlerin anlattıklarıyla
aynı; Tramvaylarda asılı “Vatandaş, Türkçe
Konuş!” levhaları.
Türkiye’de Yunan, Yunanistan’da Türk!
İstanbullu Rumların anavatanı Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurulduğu topraklar olsa
da, alakaları olmadığı halde yakın dönemde akraba, tanıdıklarının gitmek zorunda
kaldıkları Yunanistan’da yaşadıkları durum.
Yunanistan’a gittiklerinde orada da bir
ötekileştirme yaşadıklarını anlatıyor Tina.
Yunanistan’da “Türkiyeli Rum” yerine, doğrudan “Türk” olarak adlandırıldıklarını, özellikle dinsel aşağılama yaşadıklarını anlatıyor.
Kendileri gibi Rum Ortodoks olmalarına
rağmen İstanbullu Rumları aşağılamak için
sürekli Katolik oldukları, hatta Müslüman oldukları, “Ortodoksluk ve Katoliklik arasındaki farkı biliyor musunuz?” gibi ötekileştirici
sorulara muhatap olduklarından muzdarip.
Rum Ortodoks Patrikhanesi dışında
herhangi bir siyasi, sosyal oluşumları olmamalarının sebebini Rumlarıda devam eden
korkuya bağlıyorlar. Halen tam anayasal
güvenceleri olamamalarına rağmen geçmişe
göre gündelik siyasi koşulların biraz daha iyi
olduğunu söylüyorlar. En karmaşık olanı ise
sağ partilerin daha toleranslı görünürken,
sol partilerin ise kendilerini görmezden
gelmeleri.
“Barış“ temennisi
Rum toplumunda yaşlıların halen korkularının olmasından, gençlerin ise tamamen
apolitik olarak yetişip belli bir yaştan sonra
ya Yunanistan’a, ya da ABD’ye göç ettiği,
üretmek yerine emlak gelirleriyle yaşamayı
tercih etmeleri saydıkları dilemalardan.
Elbette fakir Rumlar da var ve düzenli olmasa
da birbirleriyle yardımlaşıyorlar. Patrik Bartholomeos topluluğu bir arada tutmak için
çok çaba göstermesine rağmen genel olarak
Rumlar tepkisizliğine şaşıyorlar.
Toplumdan, devletten ne istediklerini
sordulduğunda ise üçü de “Barış” sözcüğünü
dillendiriyor. Baba Yanni, “Herkes insan,
kimsenin diğerinden farkı yok, ne olarak doğduğu, dini önemli değil, Cizre’de Sur’da da
insanlar öldürülmesin, İstanbul’da, Konya’da
insanlar öldürülmesin, herkes politik farklılıkları kabul edip barış içinde yaşasın“ diyerek
temennisini dile getiriyor.
YAŞAM
BasHaber
14 Mart - 20 Mart 2016
15
SÖYLEŞİ
Sadece Erasmus öğrencileri kaldı
İstanbul’daki Avrupalılar
pandalardan az!
G
Çaçan Amedi
ünümüz İstanbul’una bol paralı
Arap turistlerin yanı sıra daha
az paralı “orta sınıf” Arap turistler ile İranlılar da akın etmiş durumda.
İran, Tunus, Fas, Lübnan, Libya ile
Türkiye arasında uygulanan 90 günlük
vizesiz seyahat, turizm ve diğer ilişkilerinin artması sonucunu doğurmuş.
Örneğin İran’ın değişik şehirlerinden
İstanbul’a haftada 165 uçak seferi
düzenleniyor. Ve bu seferlerin yüzde 85
doluluk oranı var.
Geçen yıl Van sokaklarında gördüğüm genelde günübirlik gezi ve alışveriş
için gelen İranlı kalabalığın çok daha
artmış, çeşitlenmiş halini İstiklal
Caddesinde görmeye başladım. İlgimi
çeken İranlılar ve Arap ülkelerinden
gelenlerden oluşan bu “kalabalığın”
İstanbul sokaklarını nasıl değiştirdiği ve nasıl yaşadıkları. Konuyla ilgili
gözlemler yapmaya başladım. Neler
gördüm dersiniz?
Yaşam aynen devam… Yerliler ne
yapıyorsa onlar da onu yapıyor
İstiklal sokaklarında en rahat dolaşan
en rahat davranan kesim İranlı “misafirlerden” oluşuyor. Misafir kelimesini
Hazopolo hanındaki çay kahvelerinden
birinde Suryeli bir çalışandan duydum.
Birkaç dakika süren sohbetimizde “en
çok nereden turist var“ sorumuza karşılık “turist“ kelimesini az biraz Türkçesi
ile “misafir“ kelimesine dönüştürüvermişti. Yani kendisi ev sahibi oluyor
böylelikle. Demem o ki dönmeye niyeti
yok. Turistler daha çok Doğulu halklardan oluşmaya başlayınca Arapça,
Farsça bilen “ev sahibi” mültecilere
yeni bir çalışma alanı da açılmış oluyor
böylelikle. Yani o ülkelerin zenginleri
kendilerinden daha fakir “soydaşlarına”
gelir kaynağı oluyorlar böylece.
Tek istihdam örneği garsonluk,
tezgâhtarlık değil tabi. Örneğin birçok
cafede Farsça veya Arapça bilen falcılar
bulunmakta. Özellikle Türkiye’de öğrenci olarak bulunan kişilerden oluşan
bu falcı ekip misafirlerimize “üç vakte
kadar” diye başlayan cümleler kurup
masraflar hariç 10 dolar alıyor. Rakam
sizi yanıltmasın grup indirimi yok ve
bazen tarot benzeri ek uygulamalarla
elli hatta yüz dolara kadar çıkıyormuş.
Kadın falcılar çoğunlukta tabi. İsminin
“Revanduz” olduğunu söyleyen bir falcı
Arap, ya da İranlı erkeklerin, kadınlarına fal için ancak bu kadar harcama
yaptırabileceğini belirtiyor. Güler misin
ağlar mısın? Erkekler ise turistik amaçlar yanında daha çok estetik amaçlı olarak buradalar. Neredeyse gördüğümüz
on erkekten ikisi saç ektirmeye gelmiş
ve kafasında aralarına pamuk sıkıştırılmış bandajlar ile dolaşıyor.
“Beyazlar piyasadan çekildi”
İstiklal’in müdavimlerinden arkadaşlara sorduğumda son yedi sekiz ayda
Arapça ve Farsça tabelaların arttığını
çoğu tabelanın son birkaç ayın ürünü
olduğunu belirtiyorlar. Bunun en
önemli sebebinin ise Rusya ile yaşanan
uçak düşürme krizi olarak gösteriyorlar.
Küçükparmakkapı Sokak’ta cafe işleten Diyarbekirli bir hemşerimiz sadece
Rusların değil, genelde Slav turistlerin
uçak krizinden sonra, Avrupalı turistlerin ise 10 misafirin yaşamını kaybettiği
yirmiye yakın misafirin ise yaralandığı
Sultanahmet bombasından sonra
birden bire kaybolduğunu belirtiyor.
“Artık panda sayısı bile İstanbul’daki
Avrupalı turistlerden fazla. Beyazlar
çekildi piyasadan” diyor ve ekliyor:
“Sadece Erasmus öğrencileri kaldı.”
Beyazlar çekilmiş olabilir ama yerlerini
esmerlerin hızla doldurduğunu belirtiyorum. O da bana “Ama bunlar sadece
cafeleri çalıştırıyor içkili mekânlarda
yerliler dışında tık yok“ diyor.
Evet, özellikle Arap misafirler kadınlı
erkekli sadece cafeleri dolduruyor. Çün-
kü genelde içki kullanmıyorlar. O’nun
yerine kadınlı erkekli guruplar halinde
oturup bol bol çay kahve tüketip nargile tüttürüyorlar. Özellikle ülkelerindeki
sıcak havanın getirdiği alışkanlıktan
olsa gerek daha çok akşam saatlerinde
piyasa yapmaya başlıyorlar. Mağazaları
dolaşıp bol bol “çağdaş ve modern”
kıyafet alıyorlar.
Türk dizilerinin etkisi
Doğulu turistlerin artmasında daha
çok Türkiye’de çekilen ve Arap TV
kanallarında gösterilen dizilerin etkisinden söz ediyor modacı arkadaşım
Erdnas Hezoi. Türkiye’ye yönelik diziler
yoluyla şekillenmiş ciddi bir ilgi var
diyor. Arap kanallarında gösterilmek
için seçilen ve Türkiye’de yaşayan kadınların özgür, bakımlı vb gösterildiği
dizilerin giyimde moda imajının temeli
olduğunu belirtiyor. Alışveriş sırasında
“TV’den çekilmiş kıyafet resimlerinin
gösterilip aynısını alamaya çalışıyorlar“
diyor. Bütün bunların dışında ilginçtir yerel Arap kıyafetleri satan birkaç
dükkân da var. Meşelik Sokak’ta 8 ay
önce açılmış olan ve çalışanların büyük
çoğunluğu Suriyeli Arapların oluşturduğu mağazaya baktığımızda yerel
Arap kıyafetlerinin çağdaş renklerle
olan yorumlarıyla karşılaşıyoruz.
Türkiye imajına uygun hale getirilmiş
kıyafetler yani. Anlayacağınız ablam
ülkesinde “Türkiye’den aldım“ deyip
hava atacak yani.
Endonezyalı ve Malezyalılar
hizmetçiler!
İstiklal’de Arap turistlerin el ayak
çektiği saatlerden sonra ise Malezyalı,
Endonezyalı “küçük boylu kadınlar”
çıkmaya başlar sokaklara. Gecenin o
saatlerine kadar yolları arşınlamış Arap
kadınlar otellerine ya da evlerine dönmüş ve o saate kadar çocuklarına bakan
köleleri geçici olarak azad etmişlerdir
artık. Gelirken ülkelerinden yanlarında
getirdikleri bu “küçük boylu kadınlar”
genelde bir kaç kişilik guruplar halinde
yalnız ve mutsuz dolaşırlar sokaklarda.
Başlarına gelebilecek belalardan korkup göz teması kurmazlar kimseyle. Ve
gece biraz daha ilerleyip sokaklar iyice
tenhalaşınca prangalarına geri dönerler.
Yazımı bu son ve dramatik gözlemimi aktararak bitirmek istemezdim.
Ama böyle bir vicdani sorumluluğu
taşımak istemedim. Ne diyeyim inanın
“esmer” misafirlerimizin böyle hallerini
görünce, ben de “beyazları” özledim.
15
Çocuğunu öldürdüğümüz
anneler
SENNUR BAYBUĞA
Bugün adını bildiğimiz, hep birlikte öldürdüğümüz binlerce çocuktan Berkin Elvan’ın ölüm yıldönümü.
24 Nisan adını bildiğimiz binlerce
çocuktan Sevag Balıkçı’nın ölüm yıldönümü. Önümüzdeki haftalar adını
bilmediğimiz binlerce çocuğun ölüm
yıldönümleri gelecek ve önümüzdeki
haftalarda ve bugün adını belki de
hiç bilemeyeceğimiz çocuklar yine
ölecek, bu ülkede hem de. Yanı başımızda, biz bakarken.
Her anne evladına çocuk diyeceğim, böyle diyorum,
kusura bakılmasın. Yıllardır avukatlık yapıyorum, çocukların merkezinde, mağduru olduğu hiçbir dosyada avukatlık
yapm-a-madım, yapamazdım. Kadınların mağduru olduğu
hiçbir dosyada avukatlık yapamadığım gibi, ne yapabilir ve
ne de o dosyaları okuyabilirim, o kadar güçlü değilim ben.
Belki de zayıf bilmiyorum.
Sevgili Gülsem Elvan ve sevgili Ani Balıkçı’nın gözlerinden alınmış belki öncesi de olmayan o ışık beni kendine
çekiyor. Çocuklarını, onlara ait olmayan kavgalarda yitirmiş tüm annelerden özür dileyerek bu iki kadının adıyla
yazacağım, ama tümünün gözlerinin o kadınların gözünde
baktığını biliyorum.
Berkin’in annesi -ismi yok, o şimdi Berkin’in annesive Sevag’ın annesi, bütün fotoğraflarında hepimize aynı
gözle bakıyorlar farkında mısınız, hepimize kırgınlar ve
hepimize küsler, küsmüşler. Kendilerine bile, koruyamadıkları evlatları için tüm dünyaya küsmüşler. Etraflarında
oluşturduğumuz kalabalıkların, kimi özel zamanlarda
mümkünse yanlarında yörelerinde fotoğraflarında çıkmak
için sergilediğimiz çabanın, acı ile tuttuğumuz ellerinin,
hiçbirinin onlar için hiçbir şey ifade etmediğini çoğu zaman görüyor musunuz. Onlar bize küsmüşler, tüm dünya
ile beraber.
Baktıkça fotoğraflarında, yüzlerinin zamanla oluşmuş
yeni çizgilerinde gördüğüm şey, onların acılarına ortak
olunamayacağını, kimsenin bunu başaramayacağını
bildiğim için öfkeye dönüşüyor. Öfkeye dönüşüyor zira,
evladından ettiğimiz iki kadının ve evladından ettiğimiz
yüzlerce kadının yanında yöresinde dolanıp, sadece belirli
günlerini paylaşan siyasal figürler olarak bizler, aynı
zamanda ve yine ama hiç sormadan söylemeden, başka
kadınların çocuklarının olası akıbetlerinin siyasetlerinin
peşine düşmüyor muyuz. Taziye çadırlarına fotoğrafı asılmış her ölü çocuğun yanına annesinin fotoğrafını da asıp,
o çocuktan yaratacağımız kahramanın, o çocuğa öykündürmeye çalıştığımız tüm kahraman adaylarının annelerinin bize soracağı bir şey olup olmadığını merak etmemiz
gerekmiyor mu? O çocukların en son fotoğraflarından
sonra, artık bir daha çektiremedikleri o fotoğrafların yerini
alacak annelerin fotoğrafları bunu biliyoruz, bunu bilmek
istemiyoruz.
Bu devlet, hepimizin çocuklarını dişlerinin arasından
kan aka aka yiyor, yemeye de devam edecek. Korumasız,
savunmasız ve kendimizsiz bıraktığımız her çocuğu öldürecek, önlerine attığımız her çocuğu yiyecek ve biz anneleri
ile çektirdiğimiz fotoğraflara bakıp duracağız.
Berkin’in annesinin küçük oğlunu neden sokağa gönderdiğini, Sevag’ın annesinin oğlunu neden askere gönderdiğini düşünmediği bir gün bile olmadığını sanıyorum.
Ve bizim yazdığımız yerden değil, kendi yaşadıkları yerden
yaşamaya çalıştıklarını biliyorum, düşünüyorum.
Ve çocukları hendeklerde ve çocukları hendekli
sokaklarda asker giysileri içinde olan tüm çocukların
anneleri, hakikaten bizim çocuklarımızın oralarda ne işi
var, fotoğraflarına sarılalım diye mi bir gün bu kavganın
ortasına, bu devletin kanlı dişlerinin arasına attık onları?
Bunun bir yolu olmalı, bunu hem bütün annelere anlatmanın ve hem de çocuklarımızı bütün bunlardan uzakta
büyütebilmenin bir yolu olmalı. Emri ben verdim diyen
şeriki ve onun çocuksuz katillerini ve hepimizi, durdurmanın bir yolu olmalı.
16
MÜZİK
BasHaber
16
14 SÖYLEŞİ
Mart - 20 Mart 2016
Mendil sattığı sokaklara
gitarıyla geri dönen müzisyen
C
kilde söylüyor. Bazen de “sokağın nabzına
kulak verdiğini” ifade ediyor. Cengiz, şuana
kadar bir albüm çalışması yapmamış. Bu
durumu da maddi sıkıntılara bağlıyor. Sadece yazdığı ve bestelediği şarkıları sosyal
medya aracılığı ile paylaşıyor. Sosyal medya
aracılığıyla insanlara ulaşmak albüm yapmaktan daha ekonomik ve etkili olduğunu
söyleyen Cengiz, son beste çalışmasını da
Ankara Katliamı’nda hayatını kaybeden bir
arkadaşı için yazdığını ve yakın zamanda
bu bestenin biteceğini söylüyor.
Ercan Ekinci
engiz’in hikayesini öğrenmek için
sahne aldığı Şirinevler’e doğru
yola çıkıyoruz. Nasıl bir manzarayla karşılacağımız merak konusu.
Salonda beklediğimizin aksine büyük
bir kalabalıkla karşılaşıyoruz. Cengiz’in
çalıp söylediği şarkılara yüzlerce kişi kol
kola girmiş halay çekerek katılıyor. İlginç
olan mekan dekorasyonu. Mekan, Kürd
tarihine damga vuran isimlerin yanı sıra
dünya ve Türkiye sol hareketinin önemli
isimlerinin posterleri ile süslenmiş. Konser
salonu dışında kütüphanesi olan ve birçok
kültürel etkinliğin yapıldığı bir mekan.
Kısa bir mekan keşfinden sonra konserin
bitmesini beklemek için bir masaya oturuyoruz. Masada bulunan sipariş mönüsüne bakıyoruz. Mönüde “Agirî Dürüm”
dikkatimizi çekiyor. Nasıl bir şey olduğunu
gelen garsona soruyoruz ama nasıl bir şey
olduğunu söylemiyor, sadece “yemenizi
tavsiye ediyorum” diyor. “Agirî Dürüm”;
lavaş ekmeği içinde tavuk, kaşar peyniri ve
biber turşusu olan bir çeşit dürüm. Konser
uzadıkça uzuyor, açıkçası ilginç ve farklı
bir ses vardı karşımızda. Bir süre sonra
Cengiz, konseri bitirip bize doğru geldiğini
fark ediyoruz.
“Sokakta mendil satmak benim için
bir devrim”
Sıcak ve samimi bir insan olduğu her halinden belli. Daha oturur oturmaz Cengiz
anlatmaya başlıyor hayatını. 1987 yılında
Siirt’in Baykan İlçesi’nin Ziyaret beldesinde
dünyaya geldiğini, 90’lı yılların köy yakma
ve boşaltmalarından dolayı İstanbul’a
geldiğini söylüyor. 9 çocuklu bir ailenin 7.
çocuğu olarak dünyaya gelen Cengiz, geldikleri İstanbul’da büyük ekonomik sıkıntılarla yüz yüze kalıyor. Bir süre sonra aile
ekonomisine katkı yapmak için sokakta
mendil satmaya başlıyor. “Sokakta mendil
satmak benim için bir devrim” olduğunu
belirtiyor. Nedenini ise şöyle açıklıyor:
“Cerrahpaşa ve Çapa Tıp Fakültelerinde
öğrencilerin arasında selpak satıyordum.
Öğrenciler arasında mendil satarken
onlarla etkileşim oluyordu. Bunların içinde
müzikle ilgilenen Kürd öğrencileri de vardı. Onlardan da bir etkileşim oldu.”
“O dönem bir anatomi dersine
girmediğim kalmıştı”
Cengiz bir mendil satıcısı olarak çıktığı
yolda Batı müziği ve enstrümanlarıyla
tanışıyor. Mekik dokuduğu Cerrahpaşa
Cengiz Yazgı, kendi tabiriyle “hayatın feleğinden” geçmiş biri. Evet, 90’lı yıllarda
köy boşaltmalarından ailesi de nasibini almış ve İstanbul’a göç etmek zorunda kalmışlar. İstanbul’un “en” merkezi yerine yani Fatih İlçesi’ne yerleşiyorlar. Cengiz’in
bugün sahip olduğu yaşam deneyimleri bu tarihi yarımadanın sokaklarında başlıyor.
ve Çapa Tıp Fakülteleri arasında sadece
doktorluk için bir diploma eksik kalıyor.
Kendi değişiyle o dönem için bir “Anatomi
dersine girmediğim kalmıştı” diyor. Sadece
derslere girmiyor, öğrencilerin kültürel
etkinliklerini de yakından takip etmeye
çalışıyor. Bunun mükâfatını öğrencilerden
birinin ona hediye ettiği gitar olduğunu
ifade ediyor. Bu gitar onun için bir dönüm
noktası oluyor. Natalia, Romans, Malaguera ve İspanyol tarzı şarkıları gitar üzerinde denediğini ve gitarla şarkı söylemeye
başladığını söylüyor.
Çocukluğunda mendil sattığı
sokaklara gitarıyla geri dönüyor
Çocukluğunda mendil sattığı sokaklara
kısa bir süre sonra gitarıyla geri dönüyor.
2012 yılındaki açlık grevleri zamanında sokaklara çıkıp bu sefer gitarıyla anadilinden
şarkı söylemeye karar veriyor Cengiz. Bunu
“cesur ve yeni bir adım” olarak tanımlıyor.
İstanbul’un en merkezi yerlerinde; Taksim,
“Çağdaş
derviş”
Şirinevler, Bakırköy ve Avcılar sokaklarında
radikal ve anonim Kürdçe ezgiler çalıp,
söylüyor. Sokaklar, onun bu icrasına kayıtsız kalmıyor ve “muazzam olumlu” tepkiler
aldığını ifade ediyor. Olumsuz tepkilerin
az olduğunu, sadece polis ve zabıtaların
rutin tutumların yanı sıra bir keresinde
beşinci kattan fırlatılan soda şişesi hariç.
Cengiz, polis ve zabıtaların rahatsız edici
tutumlarından İstanbul sokakların terk
etmeye karar veriyor.
“Gitarın ruhuna uygun olan melodiler
tarzımı belirliyor”
Cengiz, yaptığı müziği tanımlamıyor.
“Hafif rock” olduğunu söylese de, tarzını
şöyle açıklıyor: “Elimdeki enstrümandan
dolayı aslında gitarın ruhuna uygun olan
melodiler tarzımı belirliyor.” Sokakta
gönlündeki ezgileri söylediğini dile getiren
Cengiz, Şivan Perwer, Ciwan Haco ve
Mihemed Şêxo gibi tanınmış sanatçıların
klasikleşen ezgilerini tarzına uygun bir şe-
İstanbul sokaklarını bırakan Cengiz, gitarını
yanına alarak Kürd illerine gitmek için yola çıkıyor.
İlk durağı doğduğu yer olan Siirt’e gidiyor. Önce Siirt
sonra Dersim, Amed, Şırnak, Urfa, Van, Bitlis ve
birçok il ve ilçede sokak müziği yapmaya başlıyor.
Kendi tabiriyle o dönem, “Çözüm sürecinden dolayı
insanların ruh hallerinin iyi” olduğunu belirtiyor. İlk
“Onlarda bir tarih bilinci ve merakı
uyandırmak istiyorum”
Cengiz, erken yaşta İstanbul’a gelmesine rağmen Kürdçe’si gayet akıcı. Bunu da
müziğe bağlıyor. Kürdçe okumayı bildiğini
ancak yazamadığını söylüyor. Kısa zamanda bunu da başaracağını belirtiyor. Hatta
asmilasyon politikaların gereksiz bir bahane olduğunu, isteyen herkesin anadilini
öğrenebileceğini ve bunun birçok yolunun
olduğunu dile getiriyor. Söylediği anonim
ezgilerinin kime yazıldığını, tarihini bir bir
hayranlarıyla paylaşıyor Cengiz. Buradaki
amacını da şöyle belirtiyor: “Beni dinlemeye gelenlerin çoğu genç. Onlarda bir tarih
bilinci ve merakı uyandırmak istiyorum.
Mesela “Zembîfiroş” başlı başına bir
destan. Bunun hikayesini anlatma ihtiyacı
hissediyorum.” Kendi küçük cemaatine
sahip olduğu her şeyi paylaşmaya çalışıyor.
Cengiz’in en büyük arzusu acıların son
bulması. Artık acıların yaşamın her alanında bizi yönlendirmesini istemiyor. Cengiz;
“Toplum olarak sürekli çektiğimiz acılar ve
sıkıntılar gönlümüzdeki müziği yapmamıza engel oluyor. Şarkılarımız sürekli
acılarımıza yazılıyor. Umut ediyorum ki bir
gün bu acılar biter ve kadına, aşka, doğaya
ve anneye yazılan şarkılar olmasını istiyorum, acılara değil ama” diyor. Yukarıda da
belirttiğimiz gibi “hayatın feleğinden” geçmesine rağmen pozitif bakmayı bilen bir
insan. Çocuk yaşta sokakta mendil satan
ve bugün gitarıyla sahnede olan mütevazi
ve sıcaklığıyla sosyal çevresinde sevilen bir
insan Cengiz Yazgı.
başta insanların bu duruma pek alışık olmadığını,
sokak müziğine tuhaf baktığını söyleyen Cengiz, bir
süre sonra insanların ilgisinin arttığını hatta halk
tarafından “Derwêşê Hemdem / Çağdaş Derviş“
olarak tanındığını ifade ediyor. Sadece sokaklarda
değil gittiği köylerin meydan ve damlarında küçük
bir grup da olsa müzik yapmaya çalışan biri.

Benzer belgeler

04.04.2016

04.04.2016 görüntülerin yaşanmaması ve tutuksuz yargılamaya ilişkin formül arayışlarına devam eden AKP’nin yaptığı değerlendirmede üç seçenek üzerinde durulduğu belirtiliyor. S:02 - 03 Cengiz Yazgı

Detaylı

30.05.2016

30.05.2016 görüntülerin yaşanmaması ve tutuksuz yargılamaya ilişkin formül arayışlarına devam eden AKP’nin yaptığı değerlendirmede üç seçenek üzerinde durulduğu belirtiliyor. S:02 - 03 Cengiz Yazgı

Detaylı