bıldungsroman olarak f. scott fıtzgerald`ın thıs sıde of paradıse adlı

Yorumlar

Transkript

bıldungsroman olarak f. scott fıtzgerald`ın thıs sıde of paradıse adlı
T.C
YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
İNGİLİZ DİLİ VE EDEBİYATI ANA BİLİM DALI
BILDUNGSROMAN OLARAK F. SCOTT FITZGERALD’IN
THIS SIDE OF PARADISE ADLI YAPITI
YÜKSEK LİSANS TEZİ
Akın ELEMAN
Van–2005
T.C
YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
İNGİLİZ DİLİ VE EDEBİYATI ANA BİLİM DALI
BILDUNGSROMAN OLARAK F. SCOTT FITZGERALD’IN
THIS SIDE OF PARADISE ADLI YAPITI
YÜKSEK LİSANS TEZİ
Hazırlayan
Akın ELEMAN
Danışman
Yrd. Doç. Dr. Bülent C.TANRITANIR
Van–2005
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ MÜDÜRLÜĞÜ’NE
Bu çalışma, jürimiz tarafından İngiliz Dili ve Edebiyatı ANABİLİM DALI’nda
YÜKSEK LİSANS Tezi olarak kabul edilmiştir.
İmza
Başkan:
Üye (Danışman):
Üye:
Üye:
Üye:
ONAY: Yukarıdaki imzaların, adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım.
.../.../2005
..............................................
Enstitü Müdürü
V
ÖNSÖZ
Olgunlaşmak; genel anlamda büyümek ve zamanın kazandırdığı tecrübe ile
kişinin her konuya bakış açısının değişmesine paralel, önem verdiği şeyler listesinin
yerle bir olmasıdır. Farkında olan için büyüleyici bir değişim, gençler için
anlaşılması zor bir olay... Olgunlaşmak; hoşgörülü olmaya başlamak, karşındaki
kişinin de duyguları, üzüntüleri olduğunu fark edip, kızmadan önce bir kez daha
düşünmeyi başarabilmek... Kimi yazarlarca törpülenmek olarak da adlandırılan
süreç... Doğuştan gelen özelliklerin yavaş yavaş sindirilmesi, kaybedilmesi ve
toplum tarafından biçilen rollere tam uyumluluk sağlanması olarak tanımlanan
dönem... Çeşitli acılı süreçleri de yaşamayı içinde barındıran kavram... Hamlığını
kabul etmek, hep ham olacağını bilmek... İnsanları değiştiremeyeceğini anlamak,
onları olduğu gibi kabul etmek... Olaylara tarafsız ve soğukkanlılıkla yaklaşmak,
duygusal fırtınaların artık yaşanmayacağı güvenli benliğe sığınmak... Olgunlaşmak
geçmişin çocukları bugünün yetişkinlerinin hemen hemen hepsinin geçirdiği süreçtir.
Olgunlaşmak; Goethe, Joyce, Dickens, Fitzgerald ve daha nice roman yazarlarının
yapıtlarında göstermek istedikleri şey; yani yaşamın insana kazandırdıklarını
göstermeye çalışan Bildungsroman’dır.
Bu çalışmanın ortaya çıkmasında emeği geçen ve her fırsatta sorularıma
büyük titizlikle cevap verme inceliğini gösteren sayın hocam Doç. Dr. Hasan
Boynukara’ya ve değerli danışmanım Yrd. Doç. Dr. Bülent Cercis Tanrıtanır’a,
çalıştığım süre boyunca bana tahammül eden ve Bilkent Üniversitesindeki kaynak
araştırmalarımda büyük bir fedakârlıkla bana yardımcı olan sevgili eşime ve
araştırmalarımda bana katlanan ve büyük özveride bulunan Bilkent Üniversitesi
Merkez Kütüphanesi çalışanlarına sonsuz teşekkürler.
Van, 2005
Akın ELEMAN
IV
İÇİNDEKİLER
İÇİNDEKİLER..............................................................................................................................
IV
ÖNSÖZ..........................................................................................................................................
V
GİRİŞ...........................................................................................................................................
1
BİRİNCİ BÖLÜM......................................................................................................................
3
1. BILDUNGSROMAN’A GENEL BİR BAKIŞ.....................................................................
3
1.1 Bildungsroman Ana Karakterlerinin Özellikleri..................................................................
7
2. ONDOKUZUNCU VE YİRMİNCİ YÜZYILDA BILDUNGSROMAN...........................
17
2.1 İngiliz Bildungsromanı........................................................................................................
19
2.2 Black Bildungsroman...........................................................................................................
21
2.3 Female Bildungsroman........................................................................................................
24
İKİNCİ BÖLÜM.........................................................................................................................
28
3. F. SCOTT FITZGERALD HAKKINDA..............................................................................
28
3.1 ‘Caz Çağı’ Ve Fitzgerald.....................................................................................................
32
4. BILDUNGSROMAN OLARAK THIS SIDE OF PARADISE............................................
35
5. SONUÇ.....................................................................................................................................
61
KAYNAKLAR.............................................................................................................................
65
ÖZET.............................................................................................................................................
67
ABSTRACT..................................................................................................................................
68
1
GİRİŞ
Alman yazar Johann Wolfgang von Goethe tarafından 1794 yılında yazılmış
Wilhelm Meister’s Lehrjahre adlı romanla ortaya çıkan Bildungsroman türü, genç bir
‘erkek’ kahramanın ahlaki, psikolojik ve entelektüel gelişiminden ibarettir.
Bildungsroman kahramanının sorgulamaları ahlaki ve entelektüel büyümeyi; ıstıraplı
bir içsel arayışı; özgüveni ve topluma intibak gibi aşamaları içeren psikolojik ve
sosyal sıkıntılar üzerine odaklanır. Geleneksel romandan keskin bir şekilde ayrılan
Bildungsroman, ‘Çıraklık Modeli’ adı verilen bir model sayesinde henüz
olgunlaşmamış kahramanının içsel gelişimini aşama aşama gözler önüne sermeyi
amaçlar.
I. Dünya Savaşı’nın neden olduğu Anti-Alman akımlarıyla birlikte etkisini
kaybeden Bildungsroman, James Joyce’un 1916 yılında The Portrait of an Artist as a
Young Man adlı Bildungsroman yapıtını yazması ile birçok ulustan yazar tarafından
değişik tarzlarda uyarlanmaya başlanmış ve daha karmaşık bir hal almaya
başlamıştır. Örneğin, 20. yüzyıldan itibaren kadın kahramanlar üzerine dayalı
Female Bildungsroman ve Amerikan zenci halkının beyaz yönetimi altındaki içsel
arayışlarını yansıtmayı amaçlayan Black Bildungsroman türleri birer Bildungsroman
çeşiti olarak edebiyattaki yerlerini almışlardır. Ayrıca Bildungsroman’dan çok farklı
olmamakla birlikte farklı ulusların tarihsel ve kültürel yapıları Bildungsroman türü
üzerinde etkili olmuş ve Avrupa ve Amerikan tarzında Bildungsroman örneklerinin
de ortaya çıkmasına neden olmuştur.
F. Scott Fitzgerald ise I. Dünya Savaşı sonrası başıboş Amerikan Gençliğinin
içsel çalkantılarını ve arayışlarını gerçekçi bir dille anlatmayı başarabilen birkaç
Amerikan yazarından biridir. Fitzgerald’ın ilk roman’ı olan This Side of Paradise
‘Caz Çağı’nın etkisi altında yazılmış bir roman olup 1920’li yıllarda yer alan
değişimler karşısında sergileyeceği tutumu kestiremeyen, toplum kurallarına uyup
uymamakta tereddüt eden Amory’nin başından geçenleri geçekçi bir dille anlatır.
2
Fitzgerald, Bildungsroman türünde yazmış olduğu bu romanla Amory’nin yaşamakta
olduğu çıkmazı kendi kuşağının çıkmazlarıyla birleştirerek Amory’nin içsel
sorgulamalarını ve kişiliğindeki olumlu yöndeki değişimi ve olgunlaşmayı aşama
aşama okuyucusuna sunar.
This Side of Paradise eleştirmenler tarafından ‘Caz Çağı’nın tarihsel bir
kaydı olarak görülmüş ve bugüne kadar bu yapıt üzeride yapılan çalışmalar
çoğunlukla tematik ve dışsal olay örgüsü bakımından incelenmiştir. Bu nedenle This
Side of Paradise’ bu çalışmada ‘Bildungsroman kapsamında değerlendirilecek olup,
Bildungsroman türünün öncüsü Goethe’nin Wilhelm Meister’s Lehrjahre, İngiliz
edebiyatı’nın en önemli roman yazarlarından biri olan James Joyce’un The Portrait
of the Artist as a Young Man ve Compton Mackenzie’nin Sinister Street adlı
romanları This Side of Paradise ile karşılaştırılmalı bir biçimde incelenecektir.
Bununla amaçlanan şey okuyucuya iyi yazılmış Bildungsroman örnekleriyle kötü
yazılmış Bildungsroman örnekleri arasında bir karşılaştırma olanağı vererek, This
Side of Paradise’ın Bildungsroman yapıtları içindeki yerinin daha iyi anlaşılmasını
sağlamaktır. Bu bağlamda Jack Hendriksen’in This Side of Paradise as a
Bildungsroman adlı kitabından büyük ölçüde faydalanılacak olup zaman zaman
farklı yazarların benzer ve aksi görüşlerine de yer verilecektir.
3
1. BÖLÜM
1. BILDUNGSROMAN’A GENEL BİR BAKIŞ
Kelimenin yalın anlamıyla Bildungsroman, genç bir erkeğin, bazen de genç
bir kızın, çocukluktan yetişkinlik dönemine kadar geçirdiği gelişim evrelerini
inceleyen
bir
çeşit
‘gelişim
romanı’dır.
Webster’s
College
Sözlüğü
ise
Bildungsroman’ı, roman başkişisinin (Protagonist) eğitimi ve gelişimi ile ilgilenen
bir roman türü olarak tarif eder.
Edebi bir tür olan Bildungsroman’ın kökeni Alman edebiyatına dayanır.
Jerome Buckley’e göre Bildung Almanca’da; “portre, resim, şekil ve biçim,
anlamlarına gelmektedir” (Buckley 13–14). Bütün bu kelimeler aslında bir gelişimi;
gelişim de insanın yaratılışı olarak değerlendirilebileceği için bir ‘yaratılışı’ ifade
etmektedir. ‘Roman’ ise yalın anlamıyla Türkçe’deki ‘roman’ anlamına gelir.
Bildungsroman terimi Goethe’nin Wilhelm Meisters Lehrjahre adlı romanının bir
tarifi olarak ortaya çıkmıştır. Bu yapıt, 1794 ve 1796 yılları arasında basılmış olan ilk
Bildungsroman örneğidir. Bundan sonra Elizabeth Bennet, Julien Sorel, Rastignac,
Frédéric Moreau, Bel-Ami, Waverley, David Copperfield, Renzo Tramaglino,
Eugene Onegine, Bazarov, Dorothea Brooke adlı yapıtlar da birer Bildungsroman
örneği olarak Dünya edebiyat tarihinde yerlerini almışlardır. ‘Lehrjahre’ kelimesi
Almanca’dan dilimize ‘çıraklık yılları’ olarak çevrilebilir. ‘Çıraklık’ birçok
bakımdan eğitim ve iş manası ile eş anlamlıdır. Tıpkı bir çırak gibi Bildungsroman
başkarakteri de, hem dış dünyada hem de kendi içinde bir öğrenme ve gelişim evresi
geçirir. Bildungsroman sadece ‘eğitim’ kavramının teknik yönlerine odaklanmaktan
çok kültürel ve psikolojik bakımdan kişilik gelişiminin öykülenmesidir (Barney 27).
Bildungsroman üç alt guruba ayrılır:
1. Entwicklungsroman: Bu roman türü, genç adamın kendi kültürünü tanımaya
yönelik sorgulamalarından ziyade büyüme aşamalarının kronolojik bir anlatımı
4
olarak tanımlanabilir.
Diğer bir deyişle Entwicklungsroman, genç adamın
olgunlaşmasını sağlayan içsel değişimlerin üzerine odaklanmak yerine, o kişinin
yaşamının ta kendisini anlatan bir öykü türüdür. Entwicklungsroman hemen her
türden gelişimi anlatırken, Bildungsroman hedeflenen ahenkli bir kişiliğe doğru
gelişimi anlatır.
2. Erziehungsroman: Bu ikinci tür, öncelikli olarak roman başkişisinin eğitim
süreci ile ilgilenir. Tıpkı Entwicklungsroman’da olduğu gibi, Erziehungsroman’da
da ana karakterin gelişim aşamaları kapsamlı bir şekilde değil de sadece yaşamına
dair yönleri ile anlatılır.
3. Künstlerroman:
Kelimenin kökü olan Künstler’in Türkçe’deki karşılığı
‘sanatçı’dır. Bu nedenle, Künstlerroman kişiye herhangi bir insan olarak
yaklaşmaktan ziyade bir sanatçı olarak yaklaşır ve kişiyi çocukluğundan başlayarak
sanatındaki olgunluk devresine kadar ele alır. Dickens’ın David Copperfield ve
James Joyce’un The Portrait of the Artist as a Young Man adlı romanları
karakterlerinin birer yazar olması münasebetiyle İngiliz Künstlerroman’ına
verilebilecek güzel örneklerdendir.
Peki, niçin Bildung terimi bu özel roman türü için kullanılmıştır? Berta
Berger Der moderne Deutsche Bildungsroman adlı kitabında Bild’in geçmişi
hakkında bize bir ipucu verir. Bergere göre ‘‘Bild’ terimi, ortaçağ din adamları, kilise
babaları ve papazlar tarafından ‘Tanrı’nın görünüşünün’ yenilenmesine gönderide
bulunmak için kullanılırdı” (Gohlman 17). Bu dönemdeki inanışa göre, insanoğlu
Tanrı’nın görüntüsü (Vorbild) altında yaratılmıştır. Fakat “yeryüzüne inişiyle birlikte
insanoğlunun görüntüsü bozulmuştur ve bu durumdan kurtulmak için kendisini
yeniden yapılandırması (re-build) gerekmektedir” (17). Yani, insanoğlu kendi
kendini incelemeli ve düşünmelidir. Aydınlanma Çağı süresince dini bir kavram olan
Bildung derece derece değişmiş ve laikleşmiştir. “18. yüzyılın sonlarına doğru bu
kavram artık herkesin ideali olan ‘Kusursuz insan’ betimlemesi için kullanılmaya
başlanmıştır”(17).
5
Şayet ilk dönem Bildung dini bir amacı olan bir terimdiyse, niçin derece
derece laik bir anlam almaya başlamıştır? Kim ya da ne, bu yeni Vorbild idealine
hizmet ediyordu? Kusursuz olan Rönesans insanı mı? Bir dereceye kadar belki, ama
şurası akılda tutulmalıdır ki Rönesans kahramanı Tanrı’nın görüntüsü ile tamamıyla
aynı bir Vorbild olarak düşünülemez. Gohlman bunu şu şekilde açıklar:
Bir model ya da bir ideal olarak Tanrı, tanımlanabilir ve örnek
alınabilir belirli nesnel özelliklere sahiptir. Ama Rönesans
kahramanının bu denli açık ve tanımlanabilir özellikleri yoktur.
Soyuttur ve hiçbir şekilde elle tutulup gözle görülemez ve tek
bir varlığın görüntüsü olarak somutlaştırılamaz. Aksi takdirde
“Wilhelm Meister’i özdeşleştirebileceğimiz model ya da
Vorbild kimdir?” sorusuna yanıt vermemiz mümkün değildir
(17).
Meister’in ne bir modeli vardı, ne de bir Vorbild’i temsil ediyordu. Ve
Bildung’da kademeli bir ihtilali meydana getiren neden de, işte bu dini modelden
seküler ideale doğru değişimdir.
Wilhelm Dilthey, Bildungsroman’ı daha kolay anlayabilmemiz için bize iyi
bir çıkış noktası sunar ve şöyle der:
Bildungsroman, bireyin yaşamında düzenli bir gelişmenin
gözlemlendiği, her bir aşamasında kendine özgü değerlerin
bulunduğu ve bu aşamaların bir sonraki aşamaya temel
oluşturduğu bir süreci inceler. Yaşamın içinde gördüğümüz
ahenksizlikler ve çatışmalar birey için olgunluğa ve ahenge
doğru
giden
yolda
üstesinden
noktalarıdır (Hendriksen 24).
gelinmesi
gereken
geçiş
6
‘Düzenli bir gelişimden’ kastedilen, bireyin yaşamında meydana gelen
sürecin türüdür. Diğer bir deyişle, Bildungsroman, roman başkişisinin dış dünyasında
meydana gelen dışsal olaylardan değil, yaşadığı içsel değişimlerden oluşur. Dilthey,
bireyin başa çıkması gereken ‘geçiş noktaları’ndan bahsederken, gerçekleşen
eylemin içsel olduğunu vurgular. Zamanın geçmesine bağlı olarak ana karakter
(birey) de gelişiyor gibi görünebilir, ancak içsel bir gelişme meydana gelmezse
ulaşılması gereken son aşama boş kalacaktır. Hendriksen’e göre “Gelişigüzel bir
biçimde birbirine bağlanmış dışsal olaylar yerine içsel bir eyleme odaklanan
Bildungsroman, geleneksel kurgular kullanan diğer roman türlerinden keskin bir
biçimde ayrılır”(24).
Dilthey, Bildungsroman’da birbirinden farklı aşamalar bulur: Bu aşamaların
her birinde kendine özgü değerler vardır ve bir sonraki aşamaya basamak
oluştururlar. Romanın kahramanı ancak bir aşamayı tamamladıktan sonra bir sonraki
aşamaya geçebilecektir.
Bildungsroman üzerinde çalışan otoriteler arasında Bildungsroman’ın ne anlama
geldiğine dair tam bir fikir birliği oluşmamıştır. Çoğunun hemfikir olduğu nokta
kahramanın doğrudan deneyim yoluyla kendisini ve yaşadığı dünyayı keşfettiğine
dair görüştür. Bildungsroman’ı tanımlamaya çalışanları iki grupta toplamak
mümkündür:
1. Bildungsroman kahramanının kabul edebileceği türden ve tanımı yapılmış
değerlere sahip olması gerektiğini savunanlar.
2. Kahramanın keşfetmesi gereken davranış ve tutumlara Bildungsroman’ın
önceden sahip olamayacağını savunanlar.
Bazı eleştirmenler her iki tanımı da kabul ederler ancak kahramanın doğrudan,
yaşamla karşı karşıya kalarak yaşamı keşfetmesinin gerekliliğini savunurlar
(Gohlman X).
Wilhelm Meister adlı yapıtı Bildungsroman türünün prototipi olarak kabul edilen
Goethe, ‘Bildung’ (şekillenme) için bir tarif geliştirir. Goethe’ye göre “kişisel
7
gelişim sabit davranış kuralları ile keyfi bir biçimde kısıtlanmamalıdır” (X). Bu
düşünce, bireyin ve yaşadığı çevrenin karşılıklı bir değişim süreci içerisinde olduğu
müşterek bir gelişim ve öğrenme düşüncesidir. Birey, kendisini çevresi ile uyum
içerisinde hissedene dek bu karşılıklı etkileşim devam eder. Çünkü “Goethe
Bildungprocess’in (şekillenme süreci) merkezine toplumu değil insanı yerleştirir. Bu
tanım,
günümüzde
Bildungsroman’ı
değerlendirirken
rahat
bir
biçimde
kullanabileceğimiz evrensel bir değere sahip ve uygulanabilir bir tanımdır”(X).
1.1 Bildungsroman Ana Karakterlerinin Özellikleri
Karl Mannheim, “istikrarlı toplumlarda ‘genç olmak’ bir biyolojik farklılaşma
meselesidir” (Moretti 4) der. Burada genç olmak, henüz biyolojik olarak bir yetişkin
olmamak anlamına gelmektedir. Her bireyin gençliği, istisnasız atalarının gençlik
dönemlerinin bir tekrarı şeklindedir. Bu, dikte edilmiş bir gençliktir. Bu gençlik
kendisini diğerlerinden ayıracak ne bir kültüre sahiptir ne de bir değere vurgu yapar.
Yani göze çarpmayan ve önemsiz bir gençliktir.
Fakat istikrarlı toplumların çökmeye başlamasıyla birlikte kırsal kesimden
şehre doğru büyük bir göç yaşanmış ve dünya inanılmaz ve durmak bilmeyen bir
şekilde değişmeye başlamıştır. Yaşamı kendinden öncekileri taklit etmekten ibaret
olan renksiz ve sakin ‘gençlik’, hızla farklılaşmaya ve bir problem unsuru haline
gelmeye başlamıştır. Meister’in durumunda olduğu gibi, ‘çıraklık’ artık kişinin baba
mesleğine doğru yavaş ve önceden kestirilebilir bir şekilde yönelmesi değil, daha
ziyade 19. yüzyılın yolculuklar ve macera arayışlarının sayısız kez doğruladığı
‘sosyal arayışın’ keşfidir. Bu, gerekli bir keşiftir. Bunu Moretti şu şekilde ifade eder:
Bu sosyal arayış sayesinde nesiller arasındaki süreklilik
bozulur ve kapitalizmin yeni ve istikrarı bozucu güçleri şimdiye
dek bilinmeyen bir ‘hareketliliği’ empoze etmeye başlar. Fakat
8
bu aynı zamanda özlem duyulan bir keşiftir. Bu keşif durmak
bilmeyen ve yıllarca süren bir ‘içselliği’ de beraberinde getirir
(4).
Modern gençliğe ait başka özelliklerde vardır tabi; eğitimin gittikçe artan
etkisi, nesiller arasındaki bağların güçlenmesi, doğaya olan ilginin farklılaşması,
gençliğin ruhanileşmesi gibi özellikler gelişim için gereklidir. Ama Bildungsroman
bu özellikleri kendisiyle ilgisiz sayar ve kabul etmez. Gerçek gençlikten, sembolik
bir gençlik ortaya çıkarır. Yani, hareketlilik ve içsellikte toplanmış bir gençlik.
Bildungsroman başkahramanları, farklı güçler tarafından harekete geçirilmiş
farklı kişilik türleri sergilerler. Amerikan şair Susan Howe, yaşamın sadece bir
hayatta kalma mücadelesinden ibaret olmadığını söyler ve şöyle devam eder:
Goethe’nin kahramanına bu adı (Wilhelm Meister) vermesine
neden olan şey, yaşamın öğrenilebilecek bir sanat olduğu ve
genç adamın bir usta (Meister) olana dek, bir takım çıraklık
aşamalarından geçerek yaşamın kurallarını öğrendiği fikridir
(Hendriksen 26).
Bildungsroman’da kahramanı cezbeden ve ona yaşama şevki veren, bir iş ya
da bir meşguliyet değil, yaşamın ta kendisidir. Birey, kendisini daha iyi yetiştirip
yaşamın zorluklarına daha iyi karşı koyabilmek için bilinçli bir uğraş içindedir.
Bireyin, böylesine bilinçli ve anlamlı bir uğraş içinde olması da Bildungsroman’ın
ayrılmaz bir parçasıdır. Kahramanın romanın sonunda keşfettiği şeyler, bir emek
harcanmadan kazanılmış edinimler değil; aksine uzun bir süreç içinde, bilinçli bir
arayışın sonunda kazanılmış şeylerdir (27). Kahramanın kazanacak ya da
kaybedecek birçok şeyi vardır ve bu anlam arayışında başarılı olabilmesi için bazı
özelliklere sahip olması gerekmektedir. Susan Howe bu özellikleri şu şekilde ifade
eder:
9
Bu kahramanlar, aşırı duyarlı, kararsız, biraz da zayıf olarak
seçilmiş karakterlerdir. Ama kendilerine öyle bir istisnai akıl
ve ruh gücü bahşedilmiştir ki aynı yaşlardaki sıradan bir
insana oranla daha hassas ve daha yeteneklidirler; gözlemleri
daha keskin, başarısızlıkları daha üzüntü verici, dış dünyaya
uyum sağlamadaki mücadeleleri arkadaşlarına oranla daha
ümitsizdir, fakat ulaşılacak nihai zafer kesindir (27).
Kendini daha iyi tanıma adına atıldığı maceranın farkında olan kahraman, her
türden tecrübeyi gözlemler ve yaşamına dahil eder. Kişiliği henüz tam olarak
şekillenmemiş olduğundan bu tecrübeler onda bazen bir durgunluğa ve bazen de bir
sessizliğe neden olur. Fakat atılmış olduğu maceranın önemini fark etmiş olması, onu
aynı zamanda daha mağrur ve daha küstah yapar (27). Joyce’un The Portrait of the
Artist as a Young Man adlı yapıtındaki başkarakteri Stephen Dedalus buna iyi bir
örnektir.
Bütün bu unsurlar Bildungsroman kahramanını bir bakıma çift kişilikli yapar
ve kahramanın edilgenliği fikri, eylemin sunumunda bir takım problemlere neden
olur. Kahramanın gelişimini edilgenlikten eyleme doğru bir yolculuk olarak
düşünmek mümkündür; çünkü kahraman tecrübelerini sadece içselleştirmemeli, aynı
zamanda bu içselleşmiş yanıtların dış dünya ile bağlantısını kurabilmelidir (27). Bu,
kahramanın öğrendiği en büyük derslerden biridir. Mesela, “Meister’de karakterler
dış dünya ile kurdukları bağlantılarına göre ele alınırlar. ‘Old Harper’ iç dünyasını
dışa vuramazken Wilhelm’in nişanlısı Natelie, romanın sonunda kendi kişiliğini dış
dünya ile birleştirmeyi başarır” (27).
Kuşkusuz tecrübeler vasıtasıyla iç dünya ile dış dünya arasında böyle bir
sentezi sağlamak sanıldığı kadar kolay değildir. Kahramanın, öncelikle birdenbire
ortaya çıkıveren geçmiş yıllarına ait kargaşalı ve düzensiz içsel çalkantılarını
kabullenmesi gerekir. Onun bu içsel çatışmalara olan tepkisi kimlik arayışındaki
10
arzularını daha da şiddetlendirecek ve ancak içsel bir ahenge ulaştığı vakit, dışarıda
ki gerçek dünya ile bağlantı kurabilecektir. Bu içsel arayışta, kahraman aynı zamanda
bir bireyselliğe doğru yol alır. Ama işin ters tarafı, bireysellik kahramanın toplum
içinde yaşayabilmesi için ulaşması gereken vazgeçilmez tutarlılıkla birbirine taban
tabana zıttır. Franco Moretti bu çelişkiyi şöyle açıklar:
Bildungsroman kavramı her zamankinden daha karmaşık ve
takribi olsa da şurası açıktır ki, Bildungsroman sayesinde
modern burjuva uygarlığıyla özdeş bir ikileme karşın, şimdiye
kadar önerilmiş en ahenkli çözüm yollarını ortaya koymaya
çalışıyoruz: Yani, hür irade ideali ve toplumsallaşmanın eşit
derecedeki baskıcı istekleri arasında ki çatışma (Moretti 15).
Moretti devam eder ve bunun nasıl gerçekleştiğini şöyle açıklar:
Kişi, bastırılmış bir birey olarak değil, özgür ve kendinden
emin bir birey olarak, toplumdaki sosyal normları kendisinin
kabul etmelidir. Sonra bu normları içselleştirmeli ve dışsal
baskılar ile içsel dürtüleri birbirinden ayırt edilemez hale
gelinceye dek, ahenkli bir bütünlük üzerinde kaynaştırmalıdır.
'Kaynaştırma’dan kastımız, adını sıkça andığımız ‘razı olma’
ve ‘meşru kılma’dır. Eğer Bildungsroman, bugün bize halen
geçmişimizin temel ve son derece önemli bir noktası olarak
görünüyorsa bunun nedeni bu kaynaşmayı emsalsiz derecede
iyimser bir berraklık ve ikna gücü ile temsil etmedeki
başarısıdır. Aslında hepimiz bireyselleşme ile sosyalleşme,
özerklik ile tabiilik, içsellik ile nesnellik arasında hiçbir
çatışmanın olmadığını göreceğiz. Bir bütünün sıradan bir
parçası olarak, kişinin kendi içinde ve kendi için şekillenmesi,
toplumsal entegrasyonu ile tam bir uyum içindedir (16).
11
Meister’de kahraman ilk önce kendisini keşfeder, daha sonra gerçek
mutluluğu bulur ve ancak bir bütünün aktif bir parçası olduğunda daha büyük bir
ahengi yakalayacağını anlar.
Klasik Bildungsroman’da kahraman, toplumdaki ya da toplumun dışındaki
yetişkin rolünü bilinçli bir şekilde kabul edebilecek güçtedir. Kahramanın
yaşamındaki her bir deneyim, onu romanın sonunda keşfedeceği anlama doğru
yönlendirir. Kahramanın öğrendiği bu gizli anlamlardan bir tanesi de, ‘öğrenme
işine’ devam etmek zorunda olduğudur; yani sonun sadece bir başlangıç olduğu
(Hendriksen 30).
‘Bildung’un karmaşık sürecini açıkladıktan sonra, sırada işin daha zor kısmı
var: Öykünün sunumu. ‘Çıraklık Modeli’ bize kahramanın gelişmesini sağlayan özel
olaylar serisi sağlar. Bu model, kahramanın deneyimlerinin tarihsel temelini
oluşturması ve kahramanın kişiliğinin bu sayede ortaya koyulması bakımından
biçimsel bir unsurdur (31). Hendriksen, Buckley’in bunu şu şekilde açıkladığını
söyler;
Baskılarla dolu bir kır yaşamında yetişmiş ve oldukça hassas
bir çocuk olan kahramanın yaratıcı içgüdülerine, arzularına ve
kendi isteği ile yaptığı okumalarına karşı ailesi, özellikle de
babası, düşmanca bir tavır içindedir. Okuldaki ilk günü
oldukça moral bozucu geçer. Bu yüzden evinin baskıcı
atmosferinden, bağımsız bir şekilde dolaşabileceği şehir
sokaklarına kaçar. İşte tam bu noktada, kahramanın gerçek
eğitim süreci, yani şehir hayatıyla doğrudan alakadar olacağı
deneyim süreci başlar. Bu deneyimlerin içinde en az iki tane
aşk ya da seks ilişkisi vardır. Acılarla dolu bir içsel
sorgulamanın ardından kahraman, tam dürüst bir şekilde
12
modern dünyaya nasıl adapte olacağına karar verdiği anda
gençliğini arkada bırakır ve yetişkinliğe adım atar (31).
Howe ve Buckley Bildungsroman’ın çeşitlerini tartışırken, öncelikli olarak
‘Çıraklık Modeli’nin temasında karışıklıklara yol açabilecek noktalar üzerinde
yoğunlaşırlar. Modelin kendisi, öyküde eylemin sunumu için son derece gerekli olan,
eylemi organize edici ilkeleri oluşturur. Bu ilkeler şunlardır:
1. Ölmüş ya da güçsüz bir babanın ve baskıcı bir annenin
varlığı kahramanın eylemlerinin psikolojik nedenlerini
oluşturur.
2. Kahramanın, kendi kuşağının bir temsilcisi olarak
sunulması onun bir önceki kuşağa karşı çıkma nedenini ya
da ona nasıl uyacağının kurallarını belirler.
3. Kahramanın okul yaşamına olumsuz tepkisi, bireyselliğini
ön plana çıkarır ve onun topluma tam olarak uyum
sağlamasında bazı problemlere neden olur.
4. Şehir yaşamına yaptığı ilk yolculuk kahramanı ‘gerçek
yaşam’ ile tanıştırır ve şehir hayatında şu problemlerle
karşılaşmasına neden olur:
5. İleride kendisinin ahlak değerlerini belirleyecek olan iyi
ve kötü kavramı ile tanışır.
6. Olgunluğa doğru ilerleyişinin yansımasını oluşturacak
en az iki seks ya da aşk ilişkisi ile karşılaşır.
7. Kahramanın orta ya da üst orta sınıf kökenli olması,
deneyimlerinin birçoğunun temelini oluşturur.
8. Kahramana rehberlik edebilecek bir karakterin kullanımı
kahramanın rehberliği ne kadar iyi kabul edebileceğini ve
kahramanın hür iradesinin düzeyini ortaya koyar.
13
9. Romanın bitiş noktasında gelen bir ilham sayesinde artık
kahraman yetişkinliğin eşiğindedir (32).
‘Çıraklık Modeli’ her yazar tarafından farklı bir tarzda kullanılmış olsa da,
kullanıldığı romanlar arasında bir tutarsızlıktan söz etmek mümkün değildir. Bu
model Dilthey’in bahsetmiş olduğu ‘düzenli gelişme’yi ve kahramanın gelişiminin
temel unsurları organize etmedeki önemini ortaya koyar.
Kahramanın anne ve babası kahraman için son derece motive edici bir güçtür.
Buckley’in işaret ettiği gibi:
Kahramanın babasını sembolik olarak ya da gerçekten
kaybedişi, kahramanın ahlak değerlerine olan inancını da
kaybetmesi ile paraleldir ve bu unsur onu kaçınılmaz olarak
yeni bir ebeveyn ya da yeni bir inanç arayışına iter (32).
Hem Meister hem de Paradise’da, öykünün yarısına doğru kahramanın babası ölür
ve kahraman bu olaydan hiçbir şekilde etkilenmez; ama her iki romanda da açık bir
biçimde görülen kişilik arayışı devam eder. Anne ise, baba ve kahraman arasında
arabuluculuk yapan ya da kendi çıkarları söz konusu olduğunda kartal kesilen bir
kadındır. Bu her iki tutum da babanın eksikliğinin sebep olduğu olumsuz etkilere
vurgu yapmaktadır. Yetersiz ve çocuklarına karşı mesafeli babalar ve çocuklarına çok
fazla düşkün ya da umursamaz anneler Bildungsroman kahramanının davranışlarının
arka planını oluştururlar ve kahramanın çekingen olmasının asıl sebebinin bu türden
ebeveynler olup olmadığı sorusunu akla getirirler (33).
Yukarıda bahsettiğimiz ‘Çıraklık Modeli’ne ait ikinci, üçüncü ve dördüncü
özellikler, doğrudan olmasa da dolaylı olarak, birinci özellikten büyük ölçüde
etkilenmişlerdir.
Yeni bir baba arayışı içinde olan kahraman, ailesinin değer
yargılarını reddeder ve kendisinden önceki kuşağa karşı çıkar, fakat aynı zamanda
‘isyankarlık’ kavramı gençlik dönemine ait normal bir davranış olduğundan kendisini
isyankar olarak görmez (33).
14
Kendini güvende hissetmeyen ve sürekli bir arayış içinde bulunan kahramanın
kişiliği, doğal olarak kısıtlamalar ve yasaklarla dolu olan okul yaşamıyla tam bir
çatışma içindedir. Bu, onun öğretmenleri ve akranları tarafından sürekli olarak
korkutulan, aşırı hassas ve utangaç bir çocuk olduğu anlamına gelmekle beraber,
babasının aşırı otoritesi veya annesinin aşırı korumacılığı sebebiyle kahramanın
‘otorite’ fikrine verdiği temel bir yanıt niteliği de taşır. Evde ve okulda başarılı
olamayan kahraman deneyimlerini artırmak için evden ayrılır ve Buckley’in
deyimiyle “özgürlüğün simgesi, bozulmanın kaynağı olan şehre doğru yolculuğuna
başlar” (33).
Beşinci ve altıncı özellikler ise gençliğin temel arzularını konu edinmektedir;
yani iyiyi ve kötüyü tanıyarak ve kendine bir arkadaş bularak yaşamın anlamını
keşfetmek düşüncesi... Şüphesiz ki bu unsurlar yaşamın gayesini bulmaya yönelik
sonsuz bir merak içinde olan kahraman için vazgeçilmez deneyimler zincirini
oluşturmaktadır. Klasik Bildungsroman kahramanı kadınları çok kolay baştan
çıkarabilir fakat girdiği hiçbir ilişkiyi sürdüremez. Kahraman ancak olgun bir kişiliğe
eriştiğinde ve toplumdaki yerinin farkına vardığında kendisine uygun bir eş bulabilir
(34).
Sekizinci özellik olan ‘rehber’ rolü ise net bir biçimde babanın yerini
doldurur. Meister’de rehber kullanımı diğer Bildungsroman yapıtlarına göre farklılık
teşkil eder. “Meister’de ‘Kule Toplumu’ diye adlandırılan topululuğun üyeleri
Wilhelm’e gizlice yardım etmeye çalışırlar” (35). Bu insanlar en sonunda daha yüce
bir güç tarafından bir hedefe yönlendirilirler. “Can alıcı anlarda, çeşitli rehberler
ortaya çıkarlar ve kahramanı belirli bir istikamete doğru yönlendirirler. Halbuki bazı
Bildungsroman yapıtlarında tek bir rehber çıkar kahramanın önüne. Mesela “Sinister
Street’de ‘Viner Baba’ ve Paradise’da ‘Monsignor Darcy’” (35). Bu unsur,
kahramanın kendisi için neyin ‘iyi’ ya da neyin ‘kötü’ olduğuna daha bilinçli bir
şekilde karar vermesini ve kitabın kapanış bölümünde sarf edeceği sözlerin daha
15
kararlı olmasını sağlar. “Goethe’nin bahsettiği bu ‘daha yüce güç’ 20. yüzyılın bu iki
Bildungsroman yapıtında papazları temsil eder” (35).
Kahramanın son sözleri ile gerçekleşen kapanış bölümü, bizi yukarıdaki üç
romanla örtüşen son özelliğe götürür. Buckley dört tip kapanıştan bahseder:
Stendahl’in The Red and the Black ve Eliot’un The Mill on the
Floss’unda kahramanın ölümü Bildung’a yönelik olumsuz bir
tutumu yansıtır. Wells’in Tono-Bungay ve Meridith’in The
Ordeal of Richard Feveral’ı ise insandaki bütün olumlu
duyguları yok eder. Bunların aksine Dickens’ın David
Copperfield ve Moughams’ın Of Human Bondage’ı mutlu bir
şekilde son bulur. Great Expectations, Free Fall, Sinister
Street ve This Side of Paradise ise açık uçlu sorularla
kahramanın bir seçim yapmasının gerektiği en yaygın bitiş
tarzıdır” (36) .
Bu tip son buluşlarda kahraman, kendisinin ve içinde yaşayıp hiçbir şekilde
yer bulamadığı toplumun dikkate değer bir yönünü keşfeder: Yaşam devam
etmektedir ve bu yorucu yaşam yolculuğunda mücadele etmek ve olgunlaşmak
zorundadır.
Bütün bu Bildungsroman yapıtlarının kapanış kısmı kahramanın son sözlerine
dayalıdır. Bu son sözlerin içerdikleri anlam, ifade edildikleri tarzla olduğu kadar,
kahramanın romanda sunulan kişiliğiyle de tutarlı olmalıdır. Aksi takdirde bu sözler
sanki bir montaj ya da bir uydurma halini alır ki bu da Bildungsroman’ın
gerçekçiliğini tehlikeye atar. Fakat bu sözler mantıksal bir sıralama içinde ve
doğaçlama bir biçimde olurlarsa, kahramanı erginliğin eşiğine getirirler ve
kahramanın hem geçmişini hem de geleceğini yansıtırlar. Kısacası zamanlama,
romanın finalinde son derece can alıcı ve olmazsa olmaz denebilecek bir unsurdur.
Yani, kahraman doğru yerde ve doğru zamanda olmalıdır. Durum böyle olmadığı
16
takdirde görkemli bir kapanıştan söz edilemez. Şayet kapanış başarılı ise, okuyucu
farkında olmadan kahramanın son sözlerinin uzun zamandır kendisinin de beklediği
sözlerle aynı olduğunun farkına varır.
‘Çıraklık Modeli’, bize kahramanın gelişimi için gerekli zemini sağlar. Diğer
bir deyişle ‘Bildung’ı üzerine oturttuğumuz iskeleti ifade eder. Romanın içinde,
eylemi de Bildung’ı da oluşturan şey daha öncede bahsedilen özel olaylar zinciridir
ve bu “özel olaylar zinciri kahramanın kişilik gelişimini oluşturan süreci açığa vurur
bir tarzda olmalıdır. Diğer bir deyişle, kahramanın hareketleri karakterindeki
gelişmeyi gözler önüne sermek amaçlı planlanmalıdır” (36). Bu planlamanın nasıl
gerçekleşeceği, biçimin ve bakış açısının nasıl kullanılacağı ile yakından ilgilidir.
Oldukça basit olan ‘kronoloji’ unsuru ise ne Bildung’ı, ne de birbirine tesadüfi olarak
bağlanmış dışsal olaylara odaklı olay örgüsünü etkiler. Bildungsroman’daki eylemler
birbirine tesadüfen değil mantıklı bir sıra içinde bağlanmış olmalıdır (36). Bu bağ
Bildungsroman ve geleneksel romanlar arasında başlı başına bir fark oluşturur.
Romanın konusunu oluşturan olay örgüsü, romana eylem katarak olayları
birbirine tesadüfi olarak bağlar, ancak diğer yandan belirli olayları belirli şekillerde
kısıtlar. Olay örgüsü, şekillenmiş bir kişiliği göstermede etkili olabilir, halbuki
Bildungsroman, karakterin kendi şekillenme sürecinin tamamını göstermek
durumundadır (37).
Gohlman’a göre Bildungsroman eleştirmenleri Susan Howe ve Berta Berger,
Bildungsroman’ın sürekli bir biçimde değişen Bildungprocess’e (şekillenme süreci)
uyum
sağlamadaki
kapasitesini
kabul
etmekle
kalmaz
aynı
zamanda
Bildungsroman’ın gelecekte, geçmişte olduğundan daha fazla dikkate değer bir edebi
tür olacağını önceden bildirirler. Howe’a göre “modern yaşamın içerisinde hiçbir şey
kalıcı değildir” (Gohlman 8).
Bildungsroman’ı bir gelişim romanı (Entwicklungsroman) olarak değil,
kahramanın hem içeriden hem dışarıdan kendisini aktif olarak şekillendirdiği ve bu
17
sayede kendisi ile dünya arasında uyum ve denge sağlamayı başardığı bir roman türü
olarak görmek gerekir (13).
Bildungsroman’ı meydana getiren manevi koşullar birçok yönden bugünün
koşulları ile aynıydı. Şurası açıkça bilinmelidir ki dikkate değer Bildungsroman
yapıtları, entelektüel bir istikrarsızlığın, varlıktan ziyade bir yokluğun, yaşanılan
kimlik bunalımının ve bu türden yapıtların oluşmasında büyük bir uyarıcı olan ve
nesnel olarak tanımlanması mümkün olmayan bir evrenin sonuçlarıydı (19).
Wilhelm Meister, bugünün okuyucularına biraz romantik, biraz da eskimiş
gelebilir. Bir yana öyledir de. Gohlman bunu şu şekilde açıklar;
Eskimiş olmak Bildungsroman’ın bir özelliğidir. Çünkü
Bildungsroman dış dünyada hiçbir şeyin kalıcı olmadığı sürekli
bir biçimde eskidiği fikri üzerine oturur. Wilhelm için doğal
olan Bildungsprocess yirmi, elli ya da yüz yıl sonra yaşamış
bireyler için doğal olamaz, olmamalıdır da. Bildungsroman
kahramanı bütün zamanlar için bir örnektir ve asla evrensel
olamaz. Eğer bu Bildungsroman’ın bir zayıflığı ise, aynı
zamanda kuvvetidir de. Her şey değişse bile Wilhelm Meister
tarafından oluşturulan Bildung evrensel olarak her zaman
uygulanabilir kalacaktır (Gohlman 20).
2. ONDOKUZUNCU VE YİRMİNCİ YÜZYILDA BILDUNGSROMAN
Bildungsroman, orta sınıfın hem ekonomik hem de toplumsal açıdan yükselişe
geçtiği ve daha büyük beklentiler içinde hareketlendiği bir dönem olan 18. yy
Almanya’sında ortaya çıkmıştır. Böylelikle 18. yüzyıl yazarları, bireyin yaşamın
içinde yolunu bulmasını sağlayacak olan ‘özgürlükler’ ve ‘yeni seçimler’ konularını
dramatize eden romanlar yazmaya başlamışlardır. 20. yüzyıldan önce yazılmış olan
18
bu romanların kahramanları tipik olarak kendilerinde var olan özel bir yeteneği
keşfederler, sonra evlenirler, topluma ayak uydurmayı başarırlar ve bundan sonra hep
mutlu bir şekilde yaşarlar. Fakat 1860 yılına kadar oldukça popüler bir tür olan
Bildungsroman, I. Dünya Savaşının sebep olduğu anti-Alman akımları ve roman
türündeki diğer bazı modern denemelerin de etkisiyle gitgide etkisini kaybetmeye
başlamıştır. Buna rağmen James Joyce The Portrait of an Artist as a Young Man adlı
Bildungsroman yapıtını 1916 yılında yazmış ve bu roman türü birçok ulustan yazar
tarafından değişik tarzlarda uyarlanmaya başlanmıştır. 20. yüzyıldan itibarense bu
yazın türü eskisine oranla daha karmaşık bir hal almaya başlamıştır.
19 ve 20. yüzyıl Bildungsroman’ına baktığımızda her iki yüzyıla damgasını
vurmuş bazı yapıtların Bildungsroman türünde yazılmış olduklarını görürüz. Marcel
Proust’un In Search of Lost Time, Herman Hesse’nin Sidhartha ve Steppenwolf’,
James Joyce’un The Portrait of an Artist as a Young Man, Henry Fielding’in Tom
Jones, Charles Dickens’ın Great Expectations ve David Copperfield, Mark Twain’in
Adwantures of Huckleberry Finn, Virginia Woolf’un The Voyage Out, F.Scott
Fitgerald’ın This Side of Paradise, Jeanette Winterson’un Oranges Are Not the Only
Fruit, Julian Barnes’in Metroland, Elizabeth Bowen’ın Death of the Heart, Kazuo
Ishiguro’nun When We Were Orphans, Sara Hall’un The Electric Michelangelo
verebileceğimiz örnekler arasındadır. Daha modern Bildungsroman yapıtlarının adını
anmak gerekirse: Ian Banks’in The Crow Road, Cormac Mc Carthy’nin All the
Pretty Horses ve The Crossing, Ursula Le Guin’in A Wizard of Earthsea, Bryce
Courtenay’ın The Power of One, John Ringo ve David Weber’in Empire of Man ve
J.D Salinger’in The Cather in the Eye (Black Bildungsroman) çağdaş Bildungsroman
örneklerindendir.
19
2.1 İngiliz Bildungsromanı
Daha önce de bahsettiğimiz ve Bildungsroman’ın alt gruplarını oluşturan
‘Entwicklungsroman’, ‘Erziehungsroman’ ve ‘Künstlerroman’ Alman Edebiyatı’na
kıyasla İngiliz Bildungsroman’ında daha serbest bir şekilde kullanılmaya başlamıştır.
İngiliz Bildungsroman’ı romandan romana farklılıklar göstermekle beraber, bu
romanların hepsi de kendi içlerinde tutarlı ve roman başkişisinin gelişimine önemli
katkılar sağlayan birçok ortak yana sahiptirler.
Her şeyden önce, İngiliz Bildungsromanı otobiyografi tarzındadır. Buckley,
Somerset Mougham’ın Of Human Bondage adlı romanı üzerine konuşurken “Bu
roman bir otobiyografi değil, otobiyografik romandır; gerçek ve düş birbirinden
ayrılamaz bir şekilde karışmıştır” der (Buckley 24). Bazı yazarlar, özellikle çocukluk
anılarının roman başkişisinin gelişimi ve romanın akışı açısından gerekli olduğu
durumlarda doğal olarak kendi yaşamlarına dair bazı olayları romanlarına yansıtırlar.
Fakat Buckley’in de söylediği gibi romanın akışı içinde gerçekler hayal mahsulü
şeylerle karışmaktadır. ‘Great Expectations’ Charles Dickens’ın öyküsü değil, Pip’in
öyküsüdür; ‘The Portrait of an Artist as a Young Man’ James Joyce’un değil, Stephen
Dedalus’un öyküsüdür ve otobiyografi olarak anılan Jane Eyre bile o halde Charlotte
Bronté’nin değil Jayne Eyre’ın otobiyografisi olması gerekir. Yani otobiyografik
unsurlar Bildungsroman’a gerçeklik duygusu katarlar (Birk 2004).
Daha öncede bahsedildiği gibi, bireyin gelişimin önemli bir parçası ‘evi terk
etme’ ve tek başına bir ‘adam’ olma arzusudur. Hem kimlik arayışı hem de küçük
şehrin baskısı, bireyi evi terk etmeye zorlar ve gideceği büyük şehir İngiliz
Bildungsroman’ında genellikle Londra’dır. Çünkü Londra İngiltere’deki en büyük ve
en kozmopolit şehirdir ve henüz olgunlaşmamış bireyin gelişimi ve toplumdaki yerini
bulabilmesi için fırsatlarla dolu bir yerdir. Fakat bu şehir deneyimi her zaman için
güzel geçmez. Başkahraman kır yaşamında ne kadar fakir olursa olsun, onu
Londra’ya özgü ve dayanılması zor bir sefillik ve fakirlik beklemektedir. Fırsatlarla
20
dolu ve mükemmel bir yer gibi gözükse de, Londra kır hayatının tekdüzeliğinin
verdiği rahatsızlıktan çok daha fazla bir düş kırıklığının merkezidir. Bu yüzden
kahramanın büyük şehre dair umutları ve hayallerine rağmen, şehir yaşamı
çoğunlukla düş kırıklığına uğratıcıdır ve kır yaşamından daha iyi değildir. (2004)
Daha önce belirtildiği gibi Bildungsroman kahramanının başından biri
‘alçaltıcı’ diğeri ‘yüceltici’ en az iki aşk macerası geçer. Genellikle alçaltıcı aşk
ilişkisiyle şehir yaşamındaki düş kırıklığı arasında genç adam psikolojik gelişimine
yönelik ilk adımı atmış olur. Istıraplı bir içsel arayıştan sonra toplumla barışık hale
gelir. Diğer bir deyişle kahramanın içsel gelişimi ve olgunlaşması ancak şehir
yaşamında geçireceği eğitim sürecinden sonra belli bir noktaya ulaşır. Elde edeceği
bu olgunluğun ardından ‘başarı’ gelir ve kahraman tam bir kabul edilme ve olgunluk
duygusu içinde, yaşamı başkasıyla paylaşabileceği aşama olan evlilik yaşamına adım
atmış olur. Kahraman evlenmese bile edinmiş olduğu deneyimleri ailesi veya
akranları ile paylaşmak üzere kır yaşamına geri döner. Bu başarılarından ve başkaları
tarafından takdir edilme arayışından kaynaklanan bir gururdur. Eğer evlenemezse, ne
kadar komik olursa olsun kahraman başkaları tarafından takdir edilmek için ümitsizce
kaçış yollarını aradığı evine geri dönmelidir. Kahramanın başlangıçla şimdiki hali
arasındaki büyük farkı okuyucunun anlayabilmesi için bu geri dönüş gereklidir
(2004).
Yukarıda
anlatılanlar
şüphesiz
İngiliz
Bildungsroman’ının
temel
tanımlamalarıdır ve elbette ki Bildung türünün farklı çeşitleri vardır. Ancak eğitim ve
olgunlaşmanın temel prensipleri, çocukluktan yetişkinlik dönemine kadar süren
yolculuk, ‘çocuk ve yetişkin’ kavramları her İngiliz Bildungsroman’ında vardır.
İngiliz Bildungsroman’ları arasındaki küçük farklar ise her bir romanı bir diğerinin
kopyası olmak tehlikesinden alıkoyar. Ayrıca, her yazarın öyküsü birbirinden farklı
olsa da, hepsi olgunluğa erişip koca dünyadaki yerlerini bulabilmek için bu
aşamalardan geçmelidirler.
21
20.yüzyılda artık kolayca tanımlanabilen Bildungsroman ırk, kültür ve
cinsiyet farklılıklarını yansıtan yeni çeşitlerle karşımıza çıkmaktadır. Bunlar ‘Klasik
Bildungsroman’, ‘Black Bildungsroman’ ve ‘Female Bildungsroman’ olarak üç’e
ayrılır.
2.2 Black Bildungsroman
20. Yüzyıl Amerika’sında sıkça karşımıza çıkan, kan ve protestolarla dolu
‘kölelik’ ve ‘ırkçılık’ olguları hemen hemen her sanat alanına yansımış ve
Bildungsroman türü de doğal olarak bu etkileşimden payına düşeni almıştır.
Çocukluk dönemine ait romanlar hiçbir kültüre, ulusa ya da etnik gruba
yabancı değildirler. Ancak her çocuğun deneyimleri, yetiştiği kültürün içindeki
faktörlerden dolayı kendi içinde eşsiz sayılır. Geta Lesseur şöyle bir soru yöneltir: “
Afro-Amerikan bir çocukla Batı Hindistan’lı bir çocuk aynı
geçmişi paylaşabilir mi, yoksa paylaştıkları şey kültür
etkileşiminin
olduğu
bir
çevrede
sadece
bir
büyüme
deneyiminden mi ibarettir? (Lesseur 1).
Lesseur’un bu soruya verdiği yanıt, Batı Hindistan’a götürülen köleler ve
Birleşik Devletler’in güney bölgelerine götürülen kölelerin hepsinin Batı Afrika’dan
geldiği ve dolayısıyla bir Harlem zencisi olan James Baldwin ile etnik bakımdan
karışmış olan Batı Hindistan’lı George Lamming’in Batı Afrika’lı Camara Laye ile
aynı geçmişi paylaştıklarıdır (1).
Afro-Amerikan romancılar ‘ırk’, ‘kölelik tarihi’ ve ‘beyaz egemenliği’
konularında varlığını sürdürebilir bir protestoyu gerçekleştirebilmek için kişisel
tecrübeleri kullanmak, çocukluk döneminin köklerine inmek ve kendisi ve memleketi
hakkındaki gerçekleri keşfetmek için yazmaktadırlar (1). Yani, bu yazarların amacı
izole edilmiş bir toplumda doğan ve kendilerinden olmayanlar tarafından yönetilen
22
bir dünyada büyüyen bir çocuğun gelişimini gözler önüne sermektir. Bu yazarlar
romanlarındaki çocuk kahramanların başından geçen olayları kurnaz bir protesto ile
yansıtmayı tasarlamaktadırlar.
Tıpkı klasik Bildungsroman gibi Afro-Amerikan Bildungroman da birey ve
onun dünyası arasındaki ilişkiyi açıklar. Afro-Amerikan Bildungsroman’da bu ilişki
‘çift’tir. Bu ‘çift’lik unsurunu yazar William Edward Burghardt Du Bois şöyle
açıklar:
Bu ‘çift’lik duygusu, kişinin kendisine her zaman başkalarının
gözüyle bakması, aşağılama ve acımayla bakan bir dünya ile
kendi ruhunu değerlendirme duygusu çok özel bir duygudur.
Amerikan zenci tarihi bu çekişmelerle, kendi şuurlu kişiliğine
ulaşmaya dönük, kendi ‘çift’ kimliğini daha iyi ve daha gerçek
bir kimlikle birleştirme özlemiyle dolu bir tarihtir. Bu
birleştirme sürecinde eski kimliğinin de kaybolmasını istemez
(Kester 2).
Du Bois burada kişinin yarı Afrikalı ve yarı Amerikalı kimliğini tek bir
kimlikte toplamaya çalışırken, eski kimliğini de korumak için duyduğu özlemi
açıklar. Bu kimlik, “Afrika ve Amerika kültürleri arasında ‘zor’ ve ‘şiddetin’
karşılaşmasıyla ortaya çıkan kanla yazılmış ve aynı zamanda da suni bir kimliktir.
(Kester 2) Almanca bir terim olan Bildungsroman ise pozitivizm, beyaz erkek
üstünlüğü ve ahenkli bir varlık duygusu ile dolu tarihsel ilişkilerden ibarettir. Bu
özellikler Afro-Amerikan geleneği ile çakışır. Wilhelm Dilthey’in daha önce de
belirtilen ünlü Bildungsroman tanımı Afro-Amerikan tarzına göre bu terimin ne kadar
çirkin ve uygunsuz olduğunu kanıtlar. Aynı şekilde, eleştirmen Eric Blackall, bireysel
varlığının daha anlamlı ve üretken olacağı bir bütünlüğü arayan Wilhelm Meister’i
Klasik Bildungsroman’ın ilk model kahramanı olarak adlandırır (7). Marianne Hirsh
ise Bildungsroman’ı ‘Picaresque Novel’ ve ‘Confessional Novel’ ile karşılaştırır ve
23
“bu iki yazım biçimin aksine, Bildungsroman’ın kişinin kendi içindeki ‘gelişme’ ve
‘uyum’a olan inanç üzerine kurulu olduğu sonucunu çıkarır” (Kester 7). Eleştirmen
Michael Beddow ise “Bildungsroman’ın içinde geçen olayların ‘Kule Toplumu’
tarafından yönetildiğini söyler” (7). Yani, Afro-Amerikan Bildungsroman, klasik
Bildungsroman’ın tıpkısı olarak düşünülemez. Çünkü klasik Bildungsroman
bütünleşmiş ve tek bir kimliği ifade eder. Halbuki Afro-Amerikan Bildungsroman’ın
temelini oluşturan ‘çift’ kimlik her zaman problem oluşturur. Kester klasik
Bildungsroman’ın “Afro-Amerikan ideolojisi ve yaşam tarzı ile çatıştığını ve AfroAmerikan öykünün Avrupa’daki karşılıklarından ayrılması gerektiğini” söyler (8).
Afro-Amerikan Bildungsroman, düzenli toplumun karşısına özel bir Amerikan
şüpheciliği ile çıkan ‘Amerikan ‘Bildung’u gibi düşünülebilir. Amerikan ve Avrupa
‘Bildung’u arasındaki en çarpıcı fark Amerikan gelişim romanlarının aksine Avrupa
Bildungsroman’ında toplumun betimlenmesidir. Goethe’nin Wilhelm Meister’inde ve
diğer Avrupa Bildungsroman’larında toplum kendisi için değerli olan bireyi şefkatle
bağrına basan iyi niyetli bir güç olarak betimlenir. Avrupa Bildungsroman’ının aksine
Afro-Amerikan ve Avrupa-Amerikan Bildungsroman Edebiyatı, toplumu genellikle
olumsuz bir şekilde okuyucuya sunar. Huckleberry Finn, Moby Dick, The Sound and
The Fury, A Farewell to Arms, The Catcher in the Eye, In Country ve Housekeeping
gibi Avrupa-Amerikan Bildungsroman örnekleri Amerikan toplumunu keyfi
uygulamaları olan, birey karşıtı, adaletsiz ve zalim olarak betimlerler. Ex-Coloured
Man, Their Eyes were Watching God, Black Boy, The Colour Purple Native Son ve
Go Tell It In the Mountain gibi Afro-Amerikan Bildung örneklerinde toplumun
güçleri daha az keyfi ama Avrupa-Amerikan örneklerindeki kadar zalim ve adaletsiz
bir şekilde betimlenir (9).
Klasik Bildungsroman’da var olan içsel çatışmanın romanın bitiş kısmında
çözülmesi, Afro-Amerikan Bildungsroman’daki kahramanın ‘çift’ kimliğinin farkına
varması ve bölünmüş bir kimliğin gerçek bir kimlik olamayacağını anlaması ile taban
tabana ters düşer. Böylesi bir ‘çift’ kimlik klasik Bildungsroman kahramanı gibi
24
Afro-Amerikan Bildung kahramanının hem ifade ettiği dünyanın kaynağı hem de
ulaşmaya çalıştığı hedefin bitişi olamaz. Yani Afro-Amerikan romandaki ‘çift’
kimlikli kahraman ve onun dünyası romanın sonunda ahenkli bir sonuca ulaşmaz.
Dahası, Afro-Amerikan Bildung romandaki kapanış bölümünün tümünü sorgular
niteliktedir (10–11).
Modern Afro-Amerikan Bildung romanları kölelik roman geleneğinin bir
mirası ve mecazi bir anlatımıdır, ve Bildung’ın Avrupa-Amerikan geleneğinin
yeniden ifade edilmesidir (8). Klasik Bildungsroman’daki istikrarlı ve bütünleşmiş
kişiliğin aksine Afro-Amerikan Bildung ‘çift’ kimliği yansıtır. Her iki Bildung’ın
sunumunda hem olay örgüsünün ilerleyişinde hem de genel düzende farklılıklar
vardır.
2.3 Female Bildungsroman
Bildungsroman başkişisinin cinsiyeti erkektir ve erkek yazarların bakış
açısından sunulur. Bu unsur Bildungsroman’ın ve dolayısıyla da ‘Çıraklık Modeli’nin
en önemli parçalarından biridir. Bildungsroman genç bir ‘erkek’ kahramanın ahlaki,
psikolojik ve entelektüel gelişiminden ibaretse ve sorgulamaları ahlaki ve/veya
entelektüel büyümeyi; ıstıraplı bir içsel arayışı; özgüveni ve topluma intibak gibi dört
aşamayı içeren erkek bir başkahramanın psikolojik ve sosyal sıkıntıları üzerine
odaklanıyorsa, başkahramanı kadın olan bir Bildungsroman olabilir mi?
Sanatın her alanında olduğu gibi, Bildungsroman’da feminist akımlardan
doğal olarak etkilenmiştir. Susan Fraiman’ın Unbecoming Women adlı eleştirel yapıtı
19. yüzyıl kadın romanlarındaki yapısal bozukluk ve istikrarsızlık olgularını
araştırırken “‘Female Bildungsroman’ diye bir şey var mı?” sorusuna yanıt bulmaya
çalışır (Fraiman 1). Fraiman’ın bu soruya verdiği yanıt, kadın romanlarının tutarsız
alternatifleriyle olduğu kadar tutarlı öykü türündeki geleneksel gelişim romanları ile
de ilişkili olduğudur. Fraiman, böylelikle ‘tür ve cinsiyet’ arasındaki basit denklemle
25
ilişkili olan kritik mesafenin yok oluşunu gösterir ve aynı zamanda Bildungsroman
ile Kadın Gelişim Romanları arasındaki ilişkilere dair sorular sorar ve bu sorulara
yanıtlar bulmaya çalışır.
19. yüzyıl romanlarında kadın kahramanların sayısı arttıkça bazı eleştirmenler
buna ‘Bildungsromane’ adını vermişlerdir. Halbuki gelişim romanı denilen tür 19.
yüzyıl Almanya’sından İngiltere’ye ve azda olsa Fransa’ya yayılmıştır ve kadın
kahramanlara işaret eden hiçbir yapıt bunlar arasında yoktur. Şunu belirtelim ki 20.
yüzyıla kadar bu edebi tür sadece erkek gelişimi olarak görülmüştür (Labovitz 3).
Bildungsroman modeli tarihsel olaylarla, sosyal yapılarla ve diğer insanlarla
kısıtlanmamış bir topluma doğru özgürce yönelen erkek bir kahramanı ele aldığı için
bazı
eleştirmenler
Bildungsroman’ın
kadın
gelişimini
yeteri
kadar
açıklayamayacağını ve kadın gelişimi için tutarlı bir türün olmadığını ileri
sürmüşlerdir (Fraiman 13).
20. yüzyıla doğru kadınların özgürlük mücadelelerini, dış dünyaya açılıp
kariyer yapma ve kendilerini keşfetme düşüncelerini destekleyebilecek türden
kültürel ve toplumsal yapılar ortaya çıktıkça, romanlardaki kadın kahramanlar da bu
değişiklikleri, karakter özellikleri ve davranışlarıyla yansıtmaya başlamışlardır.
Dahası kadınların ilgileri ve deneyimlerine yönelik yeni çalışma alanları kadının
gençliği ve yetişkinlik dönemiyle ilgili yoksunluğunu gidermek üzere ortaya
çıkmıştır (Labovitz 7).
Bildungsroman’ın alternatif modelleri kadınların 19. ve 20. yüzyıl boyunca
karşılaşmış oldukları karmaşık sınıf, cinsiyet, tarihsel olaylar, ırk ve kültür ilişkilerini
yansıtmaktadırlar. Erkek Bildungsroman’la karşılaştırıldığında, kadın sorgulayışının
tanımlanabilmiş özellikleri dışa dönüklükten ziyade içe dönüklüğü, özgüvene doğru
bir ilerlemeyi; ileriye doğru bir büyümeden ziyade geriye doğru bir büyümeyi
(karşılıklı vazgeçme ve düş kırıklığı); toplumla kendisi arasında bir izolasyonu ve
nihayetinde evliliği kapsar.
26
Bildungsroman erkek kahramanlarının başlarından en az bir alçaltıcı birde
yüceltici cinsel maceranın geçtiğini daha önce belirtmiştik. Howe’a göre, erkek
kahramanlar kadınlar için karşı koyulamaz denli çekicidirler. Kadın kahramanlarda
ise bunun tam aksine cinsellik daha az pozitif rol oynamaktadır. Gerçek şu ki, 20.
yüzyıla kadar kadın protogonist’in gelişimi evlilik dışı cinselliğin uçurumundan
dönme üzerine ya da kendisine kötü şeyler yapılmasını engellemeye dayalıdır. Onun
çelişkili vazifesi, dünyanın bakışlarından kaçarken dünyaya bakmaktır (Fraiman 7).
20. yüzyılda kadın gelişimini yakından ilgilendiren gelişmeler olmuştur. Aynı
zamanda, kadın gelişimini konu alan çağdaş romanlar üzerine yapılmış mükemmel
çalışmalarda aynı yüzyıl içerisinde karşımıza çıkmaktadır. Fakat kadın gelişimine
yönelik önceki dönemlere ait romanları yok saymak da mümkün değildir. Labovitz’e
göre “18. ve 19. yüzyıl kadın gelişim romanları ‘Bildung’un taşıması gereken
nitelikleri taşımaktan çok uzaktadır” (Ellis 17). Böyle bir iddia, kadın kahramanların
klasik
Bildungsroman
erkek
kahramanın
geçirmesi
gereken
evreleri
yaşayamayacağını ifade eder. Fakat Ellis’e göre “kadın kahramanların çıraklık
dönemleri sıklıkla ‘şaheserlerini bitirmeleriyle’, yani iyi bir evlilikle son bulsa da
bütün bu unsurların hepsini kadın kahramanlar yaşayabilirler” (17). Labovitz daha
ileriye giderek bunun aksine kadın kahramanların romanın sonunda iyi bir evlilik
yapmalarını kendine özgü yeni bir Bildungsroman türünün ortaya çıkışı olarak
yorumlar (Labovitz 3).
“Freudcu düşünce, Marksizm, özgürlükçü hareketler ve feminist dalgaları, hiç
keşfedilmemiş olan insan yaşamının zengin kaynağının ortaya çıkarılmasına katkıda
bulunan düşünce akımlarıdır” (7). Bu dönem, kadın romanlarında kadınların oy
kullanma mücadelesinden, bugün bile mücadelesi verilen eşit haklar mücadelesine
kadar kadın kimliğini ilgilendiren şaşırtıcı soruları da beraberinde getirmiştir.
Kadınların evlenecekleri kişiyi tanımadan önce bir kimlik sahibi olup olamayacakları
sorusunun
odak
noktası
olan
genç
kadının
‘gelişim
evresi’
Female
Bildungsroman’ların kurgusunu sorgulayan bir varsayımdır. Kadın yazarlar için,
27
kişilik gelişim sürecinden geçen bir kadın kahramanı tam anlamıyla ortaya
koyabilmek için hayali kurguların zorunlu kıldığı ‘özgürlük’ ‘baskınlık’ ve kadınlık
görevlerine yönelik ‘kültürel baskılar’ arasında bir kararlılık olmalıydı (7).
Erkek kahramanın çağdaş toplumdan kaybolmaya başladığı, çoğulcu ve
parçalara ayrılmış bir toplumun artık geçerli olmadığı, ‘Bildung’ kavramının yavaş
yavaş zayıflamaya başladığı ve önceki kültürel bağlamına geri döndürülemediği bir
ortamda, Female Bildungsroman’ın gecikmiş gelişi bizi bir karşılaştırma yapmaya ve
zıtlıkları tartışmaya davet eder. Dahası, kadın kahramanı Female Bildungsromanın
içerisine yerleştirdiğimizde bu edebi türe ve edebiyata bütün olarak bir katkıda
bulunup bulunmadığımız sorusu sorulabilir. Elizabeth Abel’a göre “Kendini tanımış
ve bireyselleşmiş Bildungsroman kahramanı, kadınların ya da kadın kahramanların
gelişimine yönelik hedeflerini temsil etmeyebilir” (8). Ama Bildungsroman,
kadınların farklı gelişim aşamalarını yansıtmak bakımından kadın kahramanlar için
daha az kullanışlı değildir. “Aksine, kadınların hedeflerine tam olarak ulaşmalarını
ve beklentilerini tam anlamıyla keşfetmelerini savunan bir araç olarak bu edebi türün
yeniden tanımlanmasına da izin verir” (8).
Başlangıç noktası ve gelişimi itibariyle erkek kahraman üzerine odaklı
Bildungsroman türüne farklı bir bakış açısıyla yaklaşarak, kadın kahramanlarında
Bildungsroman kahramanı olabileceklerini ispat eden başarılı Female Bildungsroman
yapıtları vardır. Margaret Drabble’ın A Summer Bird Cage, Dorothy Richardson’ın
Pilgrimage, Simon De Beauvoir’in Memoirs of a Dutiful Daughter, Doris Lessing’in
Children of Violence, Christa Wolf’un The Quest for Crista T başarılı Female
Bildungsroman yapıtlarına verilebilecek örneklerdendir (Andrews 7).
28
2. BÖLÜM
3. F. SCOTT FITZGERALD HAKKINDA
F. Scott Fitzgerald’ın yaşamını bilmek Amerikan toplum tarihinde bir dönemi
tanımamıza yaradığı gibi aynı zamanda romanlarının zeminini oluşturan psikolojik
etkenleri de açıklar.
Francis Scott Key Fitzgerald 24 Eylül 1896 yılında St. Paul Minnesota’da
doğdu. Fitzgerald’ın babası Edward Marylandliydi ve annesi toptancılık yaparak
zengin olmuş bir İrlanda göçmeninin kızı Marry McQuillan’dı.
Edward Fitzgerald, St. Paul’de yapmakta olduğu mobilya üretimi işinde
başarısız olunca New York’ta Procter&Gamble adlı bir firmada satıcılık yapmaya
başlar. 1908 yılında, Scott henüz 12 yaşındayken baba Edward işten çıkarılınca
Fitzgerald ailesi St. Paul’a geri döner ve Mary’nin babasından kalan mirasla rahat bir
yaşam sürmeye başlarlar. Scott burada St. Paul Akademisine kaydolur ve henüz 13
yaşındayken yazmış olduğu bir dedektiflik öyküsü okul gazetesinde yayınlanır.
1911 ve 1913 yılları arasında New Jersey’deki Katolik bir yaz okuluna
kaydolur ve burada kendisini çeşitli konularda cesaretlendiren Sigourney Fay ile
tanışır. 1917 yılında ‘Princeton Koleji’ne kaydolur ve Princeton ‘Triangle Club’a
yazılar yazar ve burada ‘Princeton Tiger’ adlı mizah dergisine katkılarda bulunur.
Derslerinde başarısız olan Scott, mezun olamayacağını anlayınca kolejden ayrılır ve
orduya yazılır. Savaşta öleceğine o kadar inanır ki The Romantic Egotist adlı
romanını burada yazar. Fitzgerald, Charles Scribner’ın oğulları tarafından romanın
orijinalliğine dair övgü dolu bir mektup alır, ama romanın gözden geçirildikten sonra
basılabileceği gerekçesiyle romanın basılması reddedilir.
1918 Temmuzunda Fitzgerald, Alabama yakınlarında Sheridan Kampı’nda
görevlendirilir ve burada Alabama Yüksek Mahkemesi’nde bir yargıcın kızı ve
29
oldukça güzel bir kadın olan 18 yaşındaki Zelda Sayre’ aşık olur. Zelda’nın aşkı,
Fizgerald’ın romanının başarılı olabilmesine dair ümitlerini daha şiddetlendirir ve
Fitzgerald romanı tekrar gözden geçirmeye karar verir. Ancak romanın basımı
Scribner’s Yayınevi tarafından ikinci kez reddedilir. Savaş sona erdikten sonra
zengin olmak ve Zelda ile evlenebilmek için New York’a döner. New York’ta bir
reklamcılık işi bulur ve çalışmaya başlar. Fitzgerald’ın başarılı olmasını
bekleyemeyen
ve
küçük
bir
maaşla
geçinemeyeceklerini
düşünen
Zelda,
Fitzgerald’la olan nişanlarını bozar.
Fitzgerald 1919 Temmuzunda reklamcılık işinden ayrılır ve ilk romanını This
Side of Paradise adıyla yeniden yazmak için ailesinin yanına, St. Paul’e geri döner.
Maxwell Perkins adında bir editör Fitzgerald’ın This Side of Paradise adıyla yeniden
düzenlediği romanı basmayı kabul eder. Princeton’da geçen ve Bildungsroman
tekniği ile yazılan This Side of Paradise Amory Blaine’in kariyer yapma arzularını
ve aşk yaşamında yaşadığı düş kırıklıklarını etkileyici bir üslupla anlatır.
1919 yılının sonbaharında Fitzgerald yazarlık kariyerine ulusal dergilerde
öyküler yazarak başlar. Daha sonra Fitzgerald hayatının geri kalanını para kazandıran
öyküler yazmak üzere roman yazmaya ara verir. The Saturday Evening
Post’Fitzgerald’ın en iyi öykülerinden bir tanesi olur ve bundan sonra Fitzgerald
yavaş yavaş tanınmaya başlar.
This Side of Paradise adlı romanının 26 Mart 1920’de basılmasıyla, henüz 24
yaşında olan Fitzgerald neredeyse bir gecede üne kavuşur ve biricik aşkı Zelda ile
New York’ta evlenir. Ancak Zelda lüks bir yaşama çok düşkündür ve oldukça
savurgandır. Fitzgerald, Zelda’nın lüks ihtiyaçlarını karşılayabilmek için sağlam bir
edebi şöhrete kavuşmaya çalışmaktadır ancak sahip olduğu ‘playboy’ * imajı
yapıtlarının tam olarak değerlendirilmesini engeller.
Connecticut, Westport’ta geçen gürültülü bir yazdan sonra Fitzgerald’lar New
York’ta bir apartman dairesi tutarlar ve Scott burada Anthony ve Gloria Patch’in
*
Playboy: Zevk peşinde koşan erkek
30
israf dolu yaşamlarını anlatan ikinci romanı The Beautiful and Damned’ i kaleme
alır. 1921’de Zelda hamile kaldığında, Fitzgerald çifti Avrupa’ya ilk yolculuklarını
yaparlar ve biricik çocukları, Frances Scottie Fitzgerald’ın doğumu için St. Paul’a
yerleşirler.
Fitzgerald yazmış olduğu The Vegetable adlı oyunuyla zengin olmayı
amaçlıyordur. 1922 yılının sonbaharında Broadway’e yakın olmak için Great Neck’e
taşınırlar. 1923 yılında yazmış olduğu From President to Postman adlı hiciv
çalışması başarısızlıkla sonuçlanır ve Fitzgerald borçlarından kurtulmak için tekrar
kısa öyküler yazmaya başlar. Great Neck ve New York Fitzgerald’ın sürekli olarak
ilgisini dağıtır ve üçüncü romanını bitirmesini engeller. Bu esnada içkiyi daha da
artırmış ve alkole bağımlı hale gelmiştir.
Dinlenmek ve üçüncü romanını sakin bir kafayla yazmak için 1924 yılının
baharında Fitzgerald karısı Zelda ile Fransa’ya gider. Bütün bir yaz ve sonbahar
boyunca St. Rapel yakınlarındaki Valescure’da çalışarak The Great Gatsby adlı
başyapıtını yazmayı bitirir ancak Zelda’yla olan evlilikleri Zelda’nın onu bir
havacıyla aldatmasıyla zedelenir.
Fitzgerald’lar 1924–1925 kışını Roma’da geçirirler ve Scott The Great
Gatsby’i burada gözden geçirme fırsatı bulur. Roman nisan ayında yayınlandığı
zaman onlar Paris’e doğru gitmektedirler. The Great Gatsby Fitzgerald’ın karmaşık
bir yapı ve kontrollü bir bakış açısıyla sunduğu yazım tekniğinde çarpıcı bir ilerleme
sağlar. Fitzgerald’ın bu başarısı büyük bir eleştirel övgü alır ancak romanın satışları
düş kırıklığına uğratıcıdır.
Fitzgerald, Paris’te kişiliğine ve dehasına hayranlık duyduğu ve o dönem
Amerika’da pek tanınmayan bir gurbetçi yazar olan Earnest Hemingway’le tanışır ve
arkadaşlıkları ilerler. Fitzgerald’lar 1926 yılının sonuna dek Paris’te kalırlar
Fitzgerald gurbetçilerin The Boy Who Killed His Mother, Our Type, The World’s
Fair diye adlandırdıkları son romanını bitirmek için pek gayret göstermez. Bu
yıllarda Zelda Fitzgerald’ın alışılmadık davranışları şaşırtıcı olmaya başlar.
31
Fitzgerald’lar Paris’in ilgi dağıtıcı atmosferinde kaçmak için Amerika’ya geri
dönerler. Kısa bir süre Hollywood’da kısa film senaryoları yazar ama başarısız olur.
Daha sonra Delaware yakınlarında bir mansiyon kiralar ve 1928 yılına kadar burada
kalır ancak Fitzgerald romanını yazmayı bir türlü bitiremez. Bu esnada Zelda
profesyonel bir dansçı olmak için bale dersleri almaya başlamıştır. Fitzgerald’lar
1929’da Fransa’ya geri dönerler ve Zelda’nın yoğun bale çalışmaları sağlığını bozar
ve çiftin arasının açılmasına neden olur. Nisan 1930’da Zelda ilk sinir zafiyetini
geçirir. Fitzgerald Zelda’yı tedavi ettirmek için 1931 Eylülünde İsviçre’deki bir
kliniğe götürür ve kendisi de bir müddet İsviçre’deki otellerde kalır. Fitzgerald
Zelda’nın doktor masraflarını karşılayabilmek için kısa öyküler yazmaktadır ve
romanı üzerindeki çalışmaları yine askıda kalır.
Fitzgerald’ın 1929 yılında ‘Saturday Evening Post’ta en fazla satan
öyküsünden aldığı para yaklaşık 4 bin dolardır ve bugünün 40 bin dolarlık alım
gücüne eşittir. Ama Fitzgerald’ın romanları zamanının en fazla kazanan yazarlarına
kıyasla az kazandırıyordu ve elde ettiği gelirin büyük bir kısmı yazmış olduğu
160’tan fazla magazin öykülerinden geliyordu. 1920’ler de elde ettiği yıllık gelir, bir
okul öğretmeninin yıllık gelirinin 1299 dolar olduğu bir dönemde yıllık yaklaşık 25
bin dolardı. Ancak ne yazık ki Scott ve Zelda parayı kazandıklarından daha hızlı
harcıyorlardı. Paranın insan kişiliği üzerindeki etkilerini büyük bir ustalıkla yazan
Fitzgerald kendi parasını akıllıca kullanmayı bir türlü başaramıyordu.
Fitzgerald’lar 1931 yılının sonbaharında Amerika’ya geri dönerler ve
Montgomery’de bir ev kiralarlar. Ancak 1932’da Zelda tekrar fenalaşır ve
Baltimore’daki John Hopkins Hastane’sine yatırılır ve ömrünün geri kalanını hastane
köşelerinde geçirir.
Fitzgerald Baltimore dışında bir ev kiralar ve dördüncü romanı olan Tender is
the Night’ı bitirmeyi başarır ve roman 1934 yılında basılır. Ama bu en tutkulu ve en
ihtiras dolu romanının satışları oldukça başarısızdır. 1920’lerde Fransa’da geçen
roman Amerikalı genç ve yetenekli bir ruh doktoru olan Dick Divers’ın Avrupa’da
32
tanışıp tedavi ettiği ve sonra evlendiği milyoner karısı Nicole’ün çevresinde günden
güne mesleğini ve kişiliğini yitirmesini ve sonunda yılgın bir şekilde Amerika’ya bir
kasaba doktoru olarak çalışmaya gitmesini anlatır.
Hasta, alkolik ve borç batağı içinde olan Fitzgerald’ın para kazandıracak
öyküler yazmaya gücü yoktur ve Zelda’nın yattığı hastanenin yakınlarında ki bir
otel’de yaşamaktadır. Fitzgerald artık çocuğu Scottie’nin masraflarını karşılayamaz
ve onu yatılı bir okula verir.
Fitzgerald 1937 yılında elindeki yıllık bin dolarlık bir senaryo sözleşmesiyle
tek başına Holywood’a gider. Chevrolet marka bir arabanın 619 dolar olduğu ‘Büyük
Bunalım Yılları’nın sonlarında senaristlikten kazandığı 91 bin dolar çok büyük bir
paradır ve bu parayla borçlarının tamamını öder. Zelda’yı ziyaretleri genellikle kötü
geçer ve Californiya’da köşe yazarı bir kadın olan Sheilah Graham’a aşık olur.
Fitzgerald’ın aşırı içmesine rağmen ilişkileri devam eder. Senaristlik yaptığı şirket
sözleşmesini yenilemeyince 1939 yılında The Love of the Last Tycoon adlı son
romanına başlar ancak yarısını bile bitiremeden 21 Aralık 1940’da Graham’ların
apartmanında kalp krizi geçirerek ölür. Zelda Fitzgerald ise yatmakta olduğu
Highland Hastanesi’nde ateşe düşerek feci şekilde can verir.
F. Scott Fitzgerald yaşamda başarılı olamadığına inanarak ölen bir yazardır.
1950’lere kadar değeri pek anlaşılamayan yazar 1960’lı yıllardan itibaren
Amerikanın önde gelen yazarları arasında anılmaya başlanmıştır. ‘Amerikan
Rüyası’nı ve ‘Caz Dönemi’ni ustalıkla anlatmayı başaran The Great Gatsby
günümüzde klasik Amerikan romanı’nın da bir tanımlaması olmuştur.
3.1 Caz Çağı Ve Fitzgerald
‘Caz Çağı’ müzikal bir değişimden çok daha fazlasını ifade eden bir çağdır.
Bu dönem telefon hizmetlerinin yaygınlaşması, radyonun ve elektriğin icadı gibi
büyük teknolojik gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir. Bu teknolojik gelişmeler
33
Amerikan kültüründe derin bir etki yapmış ve kitlesel bir eğlence akımını
doğurmuştur. Otomobiller, sinema filmleri ve radyo gibi araçlar Amerikan
toplumunu her alanda kuşatmış ve halkın olmazsa olmaz ihtiyaçları arasına girmiştir.
Bu dönem aynı zamanda sesli filmlerinin ve ses araçlarının yaygınlaştığı ve müzik
severlerin sayısının arttığı bir dönemdir. ‘Caz Çağı’ Amerikan toplumunun kültürel
yapısına ve davranışlarına şekil verirken bugün tüm dünyanın takip ettiği model bir
toplum da yaratmıştır (Lescroart ve Gavian 2004).
‘Caz Çağı’ aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’na da bir tepki niteliğindedir.
Genç kuşağın, insanlık tarihinin belki de en korkunç savaşına sebebiyet veren I.
Dünya Savaşı’nın öncülerine olan güvenlerini yitirmeleri de yine bu dönemde
olmuştur. Bu düşünce tarzı, aklın önde tutulduğu, Viktorya dönemi ahlak anlayışının
reddedildiği ve ekonomik ve siyasi liderlerin süslü sözlerine karşı güvensizliğin
geliştiği yeni bir ruh halini beraberinde getirmiştir. Bu yüzden 1920’lerin genç
kuşağı partiler ve eğlenceler düzenleyerek ve eski Viktorya dönemi geleneklerine
karşı durarak önceki kuşakların öncülerine başkaldırıda bulunmuşlardır (2004).
Genç kuşağın önceki kuşağa başkaldırışının bir başka şekli de ‘flapper’ *
kültürüdür. ‘Flapper’lar ‘Caz Çağı’nın kahramanları olarak tanınırlar ve kadınların
davranışlarını kısıtlayan önceki kuşaklara karşı çıkmışlardır. ‘Flapper’lar sadece
moda alanında bir değişimi gerçekleştirmemiş, aynı zamanda geçmişi unutup
geleceği göz ardı ederek ‘Caz Çağı’nın modern ruhunu da temsil etmişlerdir. Bir
sessiz film yıldızı olan Lousie Brooks, önceki nesillere karşı çıkması ve kadın
özgürlüklerinin sınırlarını genişleten imajı bakımından ‘flapper’lar için iyi bir
örnekti. Brooks coşkulu bir yaşamın simgesi olurken “George Gershwin, F. Scott
Fitzgerald, Benclhley, Menclen ve Anita Loos gibi yazarları da bu coşku dolu sosyal
yaşamın içine çekmiştir” (2004).
*
Flapper: 1920’lerde modaya ayak uyduran, saçlarını kısa kestiren, mini etek giyip modern müziğe
ve yeni fikirlere ilgi duyan kadınlar topluluğuna verilen genel ad.
34
Konuşma özgürlüğünün 1917 yılında yasaklanması da ‘Caz Çağı’nın
ayrılmaz bir parçası olarak rol oynamıştır. Konuşma özgürlüğünün yasaklanması
dönemin asi gençliğinin önceki kuşak hakkında olumsuz konuşma özgürlüğünü
elinden almıştır. 1929 yılında borsanın çökmesi ve ‘Büyük Bunalım Yılları’nı
getirmesine kadar, konuşamayan gençlik kendini daha fazla eğlenceye vermiş ve bir
bakıma önceki kuşağa konuşmaksızın mesajını göndermeye devam etmiştir (2004).
F.Scott Fitzgerald sadece sınırsız eğlence ve içkiyle dolu, varlığı inkar
edilemez ‘Caz Çağı’nın meydana getirdiği bir yazar değil, aynı zamanda ‘Caz
Çağı’nı her yönüyle ve ustalıkla betimlemeyi başarabilmiş bir yazardır (Kyriakidou
2005). Ergin’e göre: “F.Scott Fitzgerald ‘Caz Çağı’nın köksüz, başıboş ve umutsuz
gençliğinin romancısı olarak, çizdiği çağdaş tablonun ardında Amerikan tarihini ve
toplum yapısını irdeleyen bir yazardır” (Ergin 109). Fitzgerald ‘Yitik Kuşağın’ ** bir
temsilcisi olarak görülür ve romanlarının çoğunda yaşadığı dönemin insanlarındaki
kafa karışıklıklarını ve materyalist bir yaklaşımla elde edilmeye çalışılan ‘başarı’
kavramını betimleyen otobiyografik unsurlar görülür. Hatta yazarın kendisi, her
yazarın kendi kuşağının gençliğini yazması gerektiğini söyler (Kyriakidou 2005).
Fitzgerald’ın ilk roman’ı olan This Side of Paradise ‘Caz Çağı’nın etkisi
altında yazılmış bir roman olup 1920’li yıllarda yer alan değişimler karşısında
sergileyeceği tutumu kestiremeyen, toplum kurallarına uyup uymamakta tereddüt
eden Amory’nin başından geçenleri geçekçi bir dille anlatır. Fitzgerald bu romanda
Amory’nin yaşamakta olduğu çıkmazı kendi kuşağının çıkmazlarıyla birleştirerek
Amory’nin içsel sorgulamalarını somutlaştırır. Romanın sonunda Amory Blaine’in
romantik nitelikleri ve içsel sorgulamaları ‘varoluşçu’ bir sonuçla açığa çıkar:
“Kollarını parlak ve berrak gökyüzüne doğru açar ve ‘Artık kendimi tanıyorum’ diye
bağırır”
(Fitzgerald
254).
Engin
gökyüzünün
genç
Amory’nin
kafasında
betimlenmesi, Fitzgerald’ın estetik anlayışının bir simgesidir. Amory’nin kollarını
**
Yitik Kuşak: I. Dünya Savaşı ve hemen sonrasındaki kuşak, 1920’lerde Amerika’dan Avrupa’ya
göç eden yazarlar topluluğuna verilen ad.
35
parlak ve berrak gökyüzüne doğru uzatması kendisini bekleyen ‘Caz Çağı’nın
güzelliklerini istekle kucaklamasını simgeler. Gelenekleri, aşkı ve parayı bir tarafa
iten Amory kendi bencilliğini görmeye başlar. Bakışlarını kendi içine yöneltir ve
kendisinin ve kuşağının hangi noktaya geldiğini anlar. Romanın son cümlesi
Fitzgerald’ın ve Amory’in ‘Caz Çağı’nın içsel çalkantılarına yönelik sorgulamalarını
tamamlar (Kyriakidou 2005).
4. BILDUNGSROMAN OLARAK THIS SIDE OF PARADISE
F. Scott Fitzgerald, 1917’de henüz 20 yaşındayken savaş ortamında yazdığı
The Romantic Egotist adlı romanını yeniden yazmak için 1919 yılının bir yaz ayında
Minesota yakınlarındaki St. Paul’de inzivaya çekilir. Çünkü Scribner’s Yayınevi
romanı gözden geçirilmesi gerekçesiyle geri çevirmiştir.
Aslında Fitzgerald’ın
yapmak istediği şey zengin olmak ve nişanı bozan Zelda’yı geri kazanmaktır. Fakat
Fitzgerald’ın oldukça toy olması romanda ciddi bir hataya sebep olur. Scribner’s
romanın kesin bir sonla bitmesi, kahramanın belirli bir hedefe ulaşması gerektiğini
söylemişlerdir. Fitzgerald istemeyerek de olsa romanın sonunu ilginç bir şekilde
bitirir ve kitabın yayınlanmasını engelleyecek kadar ciddi olan problemi çözer. Bu,
sadece kitabın yayınlanmasını ve Fitzgerald’ın ünlü olmasını sağlamaz, aynı
zaman’da Amerikan tarzında yeni bir Bildungsroman türünün de ortaya çıkmasına
neden olur.
Romanın kahramanı Amory, ekonomik durumu değişken olan bir ailenin
çocuğu olarak dünyaya gelir. Kibirli, küstah ve aşırı korumacı bir anne tarafından
Orta Batıda büyütülen Amory, genellikle kendisiyle ve karşı cinsle meşgul olur.
Doğuya bir yaz okuluna gider ama bir türlü buraya uyum sağlayamaz. Bunun üzerine
eğitimini tamamlamak üzere Princeton Koleji’ne kaydolur. Burada kendisini
tanımasına yardımcı olacak Monsignor Darcy ile tanışır. Princeton’dayken babası
ölür ve daha sonra başlayan I. Dünya Savaşı onu Princeton’dan uzaklaştırır. Sonra
36
Princeton’a geri döner ve yaşamın anlamını keşfetmeye başlar. Ancak, geçekten aşık
olduğunu sandığı bir kızla yaşadığı aşkın sonu kötü bitince yaşamın kendisine
sunduğu başarısızlıkların sebebini gözden geçirir ve kendi kişiliğini ve toplumdaki
yerini araştırmaya başlar.
Pelzer “Paradise’ın Sinister Street’ten büyük ölçüde etkilenilerek yazıldığını”
söyler (Pelzer 36) Ancak Hendriksen buna karşı çıkar ve “bir Bildungsroman
kahramanı olarak Amory Blaine, Compton Mackenzie’nin Sinister Street’indeki
Michael Fane’i andırsa da, Joyce’un Stephen Dedalus’una ve Goethe’nin Wilhelm
Meister’ine daha yakın bir kişiliktir” der (Hendriksen 101). 17 yaşındaki Amory,
tıpkı Michael gibi edindiği bilgileri biriktirmeye meyillidir. Ama Fane nesneleri
biriktirirken, Amory tıpkı Stephen gibi fikir ve düşünceleri toplar. “Amory’nin bu
davranışı ‘Aristokrat’ bencilliğinden kaynaklanır” (101). Wilhelm gibi Amory’de
tam bir hayalperesttir. Wilhelm büyük bir aktör olmayı düşlerken, Amory büyük bir
savunma oyuncusu ve sonrada dünya tarihindeki en genç general olmayı düşler. Bu
düş kurma kapasitesi Amory’i Michael’dan ayıran önemli bir özelliktir. Aynı
zamanda Amory’nin düş kurma tarzı, onun bir Bildungsroman kahramanı olduğuna
işaret eder. Çünkü o sonuçtan çok süreçle ilgilenmektedir. Bu, Bildungsroman
kahramanının tipik bir özelliğidir (101).
Diğer Bildungsroman’larda olduğu gibi Paradise’da da dışsal öykü basittir.
Çünkü gerçek macera kahramanın içsel gelişiminde meydana gelmektedir. Bu
gelişim, başlangıçta küstah ve kendini beğenmiş Amory’nin, diğer Bildungsroman
kahramanlarında da olduğu gibi insan kişiliğinde denge arayışıyla ilgilidir.
İnsanlığın iyiliği için bir üst sınıfa yükselmek istese de, Wilhelm’de küstahtır.
Stephen ise sanattaki yüksek hedeflerine ulaşabilmek için arkadaşlarıyla bağlarını
koparan bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bu bencillik, henüz 13 yaşında
‘Aristokrat’ bencilliğini keşfeden Amory için gerekli bir özelliktir.
Olumlu bir
şekilde bakılan bu özellik ‘hür irade’ diye de adlandırılabilir ve romanın ana
konusunu oluşturur. Amory'nin 'Egotist'den (bencillik) ‘Personage’a (olgun kişilik)
37
dönüşmesi, Wilhelm'in karanlıktan aydınlığa ve Stephen'ın dinden sanata doğru olan
yolculuklarını anımsatır. Ama bu, Michael Fane’de eksik bir unsurdur. Amory’nin
bencilliğine yapılan vurgu, topluma uyum sağlamak için kendini sorgulayan dik
kafalı Amerikan insanını temsil eder ve Paradise’ın Amerikan’lığını vurgu yapar
(101–102).
Paradise’ın ilk versiyonuna Fitzgerald’ın, hem The Romantic Egoist hem de
The Romatic Egotist dediği hatırlanmalıdır. “O dönemde ‘egotist’ kelimesi bencil ve
kendisiyle övünen anlamına gelirken ‘egoist’ kelimesi kendine güvenen ve
kendinden emin kişiler için kullanılmaktaydı” (102). Fitzgerald romanının adının
This Side of Paradise olmasına karar verdikten sonra, iki kitaptan oluşan romanın
birinci kitabını ‘The Romantic Egotist’ diye adlandırır. Bu daha çok küstah ve
kendini beğenmiş bir bireyi ifade eder. Romanın ikinci kitabını ise ‘The Education of
a Personage’ diye adlandırır. İkinci kitaba verilen bu ad bireydeki değişimi ifade
eder. Bu değişiklik, Amory’i, kişiliğinde gelişim arayan, kendinden emin
Bildungsroman kahramanı olarak nitelendirir.
Fitzgerald, tıpkı Goethe ve Joyce’un yaptığı gibi, kahramanının ‘bilinçli
arayışını’ bilinçli bir şekilde sunar. Wilhelm bir roman kahramanının romanda yazar
tarafından sunulma tarzını tartışırken, Joyce Stephen’a roman türünde bazı estetik
teorileri kabul ettirir. Paradise’da Amory ‘arayış kitapları’ dediği bazı biyografik
romanları keşfeder. Arayış kitapları’nda kahramanlar yaşam yolculuğuna en iyi
silahlarla donanmış şekilde çıkarlar. Bu silahları bencil ve kör bir şekilde yine bu
silahların sahiplerini uzaklaştırmak için gerçek silahlar gibi kullanırlar. Ancak
‘arayış’ kitaplarının kahramanları bu silahların daha muhteşem kullanılmaları
gerektiğini keşfederler. None Other Gods, Sinister Street ve The Research
Magnificient bu kitaplara verilecek birkaç örnektendir.
Paradise’da Amory,
muhteşem bir şekilde kullanmayı başardığı belirli silahlarla yaşam yolculuğuna
başlar. Bu silahlar ‘küstahlık’, ‘kibir’, yakışıklılık’, ‘büyüleyicilik’, ‘zeka’,
‘şüphecilik’, ‘insanları kendi isteklerini yapmaya hazır olarak görme’dir. Bu
38
üstünkörü silahlar bir dizi düş kırıklığı sayesinde kendi kişiliğini açığa çıkarmak için
biçim değiştirirler. Fitzgerald 1917’nin sonbaharında Edward Wilson’a gönderdiği
bir mektupta Wells’in Boon adlı romanında geçen ‘yaşama doyma’ kelimesine
göndermede bulunur. Bu, Fitzgerald’ın Wells’in teorilerini kabul ettiği ve Wells’ten
etkilendiği anlamına gelir. Ancak Fitzgerald daha sonra kahramanını yaşama aç
bırakır ve gelişimine katkıda bulunur. Yani Amory okurken olgunlaştığı gibi,
Fitzgerald da Sinister Street’in roman’daki donuk etkisinden uzaklaşarak, yazarken
olgunlaşmaktadır (103).
Fitzgerald’ın ‘Çıraklık Modeli’ni kullanış tarzı da dikkate değer bir unsurdur.
“Sinister Street’de ‘Çıraklık Modeli’ sadedir ve Fane’in hareketleriyle neredeyse
hiçbir bağlantısı yoktur” (104). Halbuki Paradise’da ‘Çıraklık Modeli’ Amory’nin
hareketleriyle yakından bağlantılıdır. Bildungsroman için önemli olan ‘ebeveyn’
unsuru tıpkı Wilhelm’in babasının iş ahlakına karşı tepkilerini şiddetlendirip onun
tiyatroya katılma kararını etkilediği gibi, Amory’i de ‘denge arayışına’ sevk eder.
Ancak anne rolü Paradise’da Meister’e oranla daha fazla rol oynar. Amory’nin
annesi romanın ilk sayfalarında oldukça sık ortaya çıkan ve neredeyse Amory’nin
sonraki davranışlarını tümüyle değiştiren aşırı korumacı bir tiptir (103). Halbuki
babası yetersiz, kendini ifade edemeyen ve gün boyu Britannica Ansiklopedi’sinin
üstünde uyuklayan bir kişiliktir. Bu ‘baskın anne’ ve ‘zayıf baba’ özellikleri tipik
Bildungsroman ebeveynlerine verilecek aşırı örneklerdir. Fitzgerald, Beatrice O’Hara
Blaine’i çarpıcı ve fazlasıyla ölçüyü aşan bir Bildungsroman annesi olarak sunar.
Beatrice’in alaycı bir mizahla sunulan hastalık hastalığı, sinirliliği, alkolikliği ve aşırı
korumacılığı romanın ilerleyen bölümlerinde Amory’nin gelişimi için fazlasıyla
yıkıcı olacak bir hayal dünyası yaratır. Örneğin romanın başlarında Amory annesiyle
Avrupa’ya gemiyle gitmek için dört saatliğine New York’tan ayrıldığında apandisiti
patlar ve gemi yolcuların şaşkınlığı içinde sadece Amory’i iskeleye indirmek için
New York’a döner. Yani ayrıntıların ve olayların seçimi, “yüzlerce sayfalık Sinister
39
Street’te Mackenzie’nin gösteremediği karmaşık anne-oğul ilişkisini ustalıkla
gösterebilen Joyce’u anımsatır. Bunu Hendriksen şöyle dile getirir:
Beatrice, Amory’nin davranışlarında itici gücü sağlar. Onun
aşırı korumacılığı Oedipal * problemlere sebep olup Amory’yi
kimlik arayışına iter. Baba ise tıpkı Wilhelm’in babası gibi
romanın sonuna doğru ölen bir gölge gibidir. Bu, onun
roman’da teknik bakımdan hiçbir işe yaramadığı anlamına
gelmez. Çünkü baba karakteri, eksikliği ile kahramanı durmak
bilmeyen bir şekilde babasının yerini dolduracak başka birini
aramaya itmektedir (104).
İki şey Amory’nin kişiliğini şekillendirir ve hayallerine ulaşması için onu
cesaretlendirir: bütün özelliklerini kalıtsal yolla aldığı annesi ve manevi babası
Monsignor Darcy. “Her ikisi de kendi bencillikleri nedeniyle Amory’nin gelişmekte
olan bencilliğini beslemişlerdir. Diğer bir deyişle Amory üzerinde kendi egolarını
tatmin etmişlerdir” (Pelzer 43). Bu yüzden, bütün Bildungsroman’larda olduğu gibi
Paradise’daki ebeveyn unsuru kahramanın bir sonraki aşamada göstereceği
davranışlarını harekete geçiren güçlü bir motivasyon sağlar.
Paradise bazı çevrelerce ‘isyanın çığlığı’ diye görülse de Amory Blaine bir
başkaldırış değildir. Paradise’daki kuşaklararası çatışma Fitzgerald’ın seks
partilerinden kolej eğlencelerine kadar kaydettiği ayrıntılar sayesinde ortaya çıkar.
Ancak
Amory’nin
kendisi
‘Püriten’
ahlakıyla
kuşanmıştır
ve
oldukça
muhafazakardır. Myra St. Claire’i öptüğü zaman ilk seks ilişkisini reddeder.
Gerçektende Amory’nin püriten inancı, kişiliğinin en dikkate değer yönleri ve
davranışlarını toplu şekilde etkileyecek unsurlar olan ‘cinsellik-güzellik-kötülükölüm’ kavramları üzerinde anlaşmasına yardımcı olur. Fitzgerald’ın muhafazakar ve
sadece etrafında ne olup bittiğini anlamaya çalışan genç bir kahramanı, önceki
*
Oedipal/Oedipus: Erkek bir çocuğun annesine duyduğu cinsel duygu ve bunun neden olduğu
babaya karşı duyulan kıskançlık
40
kuşağa karşı mücadelede kendi kuşağına önderlik eden bir kahraman olarak sunması
etkili bir ‘dualite’(çiftlik) yarattığına işaret eder (Hendriksen 104–105).
Paradise’da sosyal konum para kadar hayati bir role sahiptir ve bu unsur
Paradise’ı tipik Bildungsroman’la ayırır. Amory kafasında popüler olmak düşüncesi
ile okulda ‘büyük bir adam’ olmak için arayışlarına başlar. Elit kesimin bir parçası
olabilmesi için Amory’nin zengin olması gerekmektedir. Çünkü aile servetleri
tükendikten sonra ilk aşkı Rosalind’i kaybetmiştir. “The Great Gatsby’de de olduğu
gibi ‘Amerikan Rüyası’ kahramanın başarıyı para ve popülerlikte aramasıyla yok
olur” (105). Yani Fitzgerald ‘sınıf’ ve ‘para’ kavramlarını Avrupalı yazarlardan daha
farklı bir şekilde kullanır. Örneğin Sinister Street’de kahraman, gayrimeşru olmasına
karşın bir üst sınıfta kendini güvende hisseder. Bu yüzden bir üst sınıfa yükselerek
durumunu iyileştirmeyi isteyen Wilhelm ve Amory’den farklı bir şekilde, Fane’in
hareketlerinde bir durgunluk vardır. Fakat paranın yoksunluğu Amory kadar
Wilhelm’in hayatına girmez. Bu unsur Paradise’ın Amerikan yönünü yansıtır ve
kahramanın tematik ‘Bildung’ına doğrudan yardım eder (105).
Fitzgerald ‘okul eğitimi’ kavramını, eğitimin kişilik üzerindeki zayıflatıcı
etkilerini göstermek isteyen Mackenzie’den daha farklı ele alır. Tıpkı Stephen gibi,
Amory’nin eğitimi de Fane’in kurumsal eğitiminden daha kişiseldir. Bir genç olarak
bazen eğitim alır. Fakat Princeton’a gittikten sonra şöyle bir sonuca varır: “Koleje
gitmeme rağmen, iyi bir eğitim aldım” (Paradise 249). Bu ifade Amory’nin normal
eğitime bakış açısını ifade eder.
1920’li yıllarda ‘kolej’ kavramı bir eğitim kurumu olmaktan çok sosyal bir
kulüp niteliğindedir. O dönemde arkadaş baskısı altında kalan gençler en gözde
kulüplere katılırlardı. Bu okullarda derslere devam ve ders geçme mecburi olsa da
sınavlar daha çok düşünmeye dair soruları içerirdi. Amory parasal açıdan ‘Amerikan
Rüyası’na kendini kaptırdığı gibi, koleje gitme hatasına da düşer. Amory parlak
renkleri ve Amerika genelinde sahip olduğu şöhret nedeniyle Princeton’ı seçer. Ders
dışındaki okumalarından dolayı Amory okulda başarısız olur ama aynı zamanda bu
41
okumaları kendisini keşfetmesi için en iyi ‘eğitim’i sağlar. Stephen gibi Amory’de
kendi içsel gelişimini sağlayacak edebiyata döner ve inanılması güç sayıdaki
edebiyat kitabını sindirerek okur. “Bu aşırılık ‘okul’un kurumsal geleneklerini
reddeden ‘Amerikalılık’a işaret eder. Yani Bildungsroman’ın güçlü bir özelliği olan
‘bireysellik’ ön plana çıkar” (Hendriksen 106).
Paradise’da adı geçen edebiyat kaynaklarının sayısı, kendini işine adamış
araştırmacıları bile korkutacak denlidir ve bu kaynakların bir abartma unsuru mu
yoksa gerçekten tematik bir amaca mı hizmet ettikleri sorusunu akla getirirler. Bu
edebiyat kaynaklarının tanımlamalarını yapan çalışmaları okumak I. Dünya Savaşı
öncesindeki okuyucuların edebi kapasitelerini ölçebilmek için önemlidir, ancak asıl
önemli konu bu edebiyat kaynaklarının romanın tematik işlevine hizmet edip
etmediği sorusudur. Amory’nin gittikçe olgunlaşan okuduğunu kavrama yeteneği,
entelektüel ve ahlaki gelişimi rasgele seçilmiş kitaplar ve beş geniş kapsamlı okuma
cetveli sayesinde keskin bir şekilde yansıtılır. Bu gelişim, romanda adı geçen ve birer
yetişkin kitabı olan Horatio Alger’in Do and Dare ve Charles Austin Fosdick’in
Frank on the Missisipi ve daha fazla yetişkinlik unsurları içeren Goethe’nin Faust ve
Joseph Conrad’ın Almayer’s Folly adlı romanlarından yapılan alıntılardan açıkça
anlaşılır. “Amory’nin okuduğu bu kitaplar onun eğitimindeki ilerlemeyi gösterir ve
kahramanın
Bildung’undaki
ilerleyişini
güçlendiren
küçük
ama
etkili
araçlardır”(107).
Amory aynı zamanda farklı bir şekilde de eğitilir. Sayısız kadınla ilişki
kurarken ‘cinsellik-güzellik-kötülük-ölüm’ konularının hepsinin romanda önemli
olduklarını ispatlar. “Sadece Wilhelm Amory kadar çok sayıda kadınla karşılaşır,
ama Wilhelm dört kadına aşık olup, bir de çocuk sahibi olmasına rağmen Amory’den
daha pasiftir” (107). ‘Şans’ faktörü Meister’de önemli bir rol oynar çünkü Wilhelm
her zaman ya doğru zamanda doğru yerde ya da yanlış zamanda yanlış yerdedir.
Amory ise daha saldırgandır ve kendi kuşağının karakteristik bir özelliği olan ‘karşı
cinsle çıkma oyunu’nun yüzeysel yönleriyle daha fazla ilgilenir. Aşk oyunlarını
42
sonunda kaybeden Amory olur ancak önemli olan bir kızla başarılı bir ilişki yaşamak
değildir. “Önemli olan Amory’inin, yaşamakta olduğu üstünkörü ve bencil aşk
oyunlarının altındaki gerçekle yüz yüze gelerek kendisini gösterişçilikten
uzaklaştıran süreci yaşamasıdır” (107). Tıpkı Wilhelm’in kadınlarla olan sözlü
ilişkisi kendini daha iyi tanımasına yaradığı gibi, Amory’nin kadınlar aracılığıyla
edindiği tecrübeler ‘bencillikten’ (Egotist) ‘şahsiyete’ (Personage) doğru giden
ilerlemeyi gösterir. Hendriksen’e göre:
“Fitzgerald ‘Çıraklık Modeli’nin bu yönünü kullanarak
kahramanının
gelişimini
doğrudan
yansıtır.
Halbuki
Mackenzie’nin kahramanının başından bir aşk macerası geçer
ve kahramanın gelişimini sağlayacak kadar yeterli değildir
(107).
Amory’nin hayatındaki kadınlar onun kılavuzuymuş gibi görünseler de,
Amory’nin asıl kılavuzu Monsignor Thayer Darcy’dir. Katolik bir papaz olan
Monsignor Darcy Amory’nin babasının yerini tutar ve ona ihtiyacı olan ahlak
kurallarını öğreterek onun
‘bencillikten’ (Egotist) ‘şahsiyete’ (Personage) doğru
ilerlemesini sağlar. “Beatrice Amory’nin çocukluğunu şekillendirirken, Monsignor
Darcy yetişkinliğini şekillendirir. Amory Darcy’i kendisinin idealist inançlarını
paylaşan ve bu inançların peşinden gitmesini destekleyen manevi babası olarak
görür” (Pelzer 43). Meister’in ilk beş bölümünde ‘kılavuzlar’ tematik bir tutarlılık
sağlarlarken, yedinci bölümde Wilhelm’e yaşamın anlamını öğretirler. Sinister
Street’de Fane daha modern ve daha kendine güvenen tipte bir kahramandır.
‘Portrait’de ise Stephen bütün Bildungsroman kahramanları arasında herkesten daha
fazla özgüven sahibidir ve sadece içsel duygularıyla hareket eden ve en yalnız olan
kahramandır. Ölümünden ders çıkarttığı akıl hocasından ders almasına rağmen
Amory’ de kendine güvenir (Hendriksen108).
43
Annesi Amory’nin hayatında öylesine kontrol edici bir faktördür ki
kılavuzlarını bile o seçer. Amory ve Darcy hemen birbirlerine ısınırlar ve Darcy,
Amory’nin babasının yokluğuyla ortaya çıkan boşluğu doldurur ve aralarında
Amory’nin ‘Bildung’ına yardım edecek yakın bir ilişki başlar. Ama Darcy romanın
sonuna doğru ölür. Bu, tipik Bildungsroman’da kullanılan kılavuz unsurunda şaşırtıcı
bir yeniliktir. Normalde Meister ve Sinister Street’de sadece kahramanın babası ölür.
Ancak Fitzgerald kahramanını babasının yerini tutan kişiden de mahrum bırakır.
“Bu, sadece Amory’nin romanın sonunda kendine güvenen bir kimlik kazandığını
göstermekle kalmaz, aynı zamanda Amory’nin Bildung’ı için de gerekli bir unsurdur
(108). Monsignor Darcy’nin ruhu Amory’e otel odası sahnesinde görünür ve ona
doğru kararı vermesinde yardımcı olur. Darcy’nin cenaze töreninde Amory kendi
kişiliğinin mahiyetini daha iyi kavrar ve bu kavrayış daha sonra kendisini
keşfetmesine yardımcı olur. Bu yüzden Darcy Amory’nin hareketleri üzerinde
Sinister Street’deki Viner Baba’dan daha fazla doğrudan etkiye sahiptir. “Fane’in
Viner Baba’yla konuşmaları ile kendisini kiliseye adama kararı arasında o kadar çok
ilgisiz unsur vardır ki, Viner’ın Fane üzerindeki etkileri romanın ilerleyen
kısımlarında unutulur” (108).
Paradise’ın bitiş kısmı Meister ve Portrait’i anımsatır. Amory’nin son
sözleri muhteşem bir zamanda gerçekleştiği gibi nitelik bakımından da dikkate
değerdir. Wilhelm’in son sözleri net olmayan bir biçimdedir ve başından geçenleri şu
ya da bu şekilde edilgen olarak kabul eder. Stephen’ın günlüğü ise, onun sanata din
gibi yaklaşan küstah ve iddialı çabasını gösterir. Amory’nin “Kendimi artık
tanıyorum... Hepsi bu” sözü kişiliğini keşfetmesinin yanında onun coşku dolu
kişiliğini yansıtır. Daha önce de belirtildiği gibi, Fitzgerald ‘The Romantic Egotist’in
sonunu iyi bitirememiş ve romanın basımı bu yüzden Scribbner’lar tarafından
reddedilmişti (109).
Paradise’ın son bölümü ‘The Egotist Becomes a Personage’ diye
adlandırılmıştır ve romanın konusunu özlü ve etkili bir biçimde tamamlar ve ilk
44
bölümle bakışık bir denge kurarak kahramanın ‘Bildung’ını Meister ve Portrait’ten
daha düzenli bir şekilde bitirir. Darcy okuyucuya ilk bölümde sunulur ve son
bölümdeki ölümü Amory’ye ‘bencillikten’ (Egotist) ‘şahsiyete’ (Personage) doğru
ilerleyişinde yardımcı olan bir içsel kavrayış sağlar. Birinci bölümde başlayan
‘tiyatro’ betimlemesi, yağmurlu bir günde Amory’nin matinenin dışarısında dikilmiş
bir şekilde yaşamındaki düş kırıklıklarını düşündüğü son bölümünün ilk sahnesinde
doruk noktasına çıkar. Romanın birinci bölümünde Myra St. Claire ve Beatrice
O’Hara Blaine ile başlayan ‘cinsellik-güzellik-kötülük-ölüm’ konuları son bölümde
Amory’nin yaşamın anlamını tam olarak keşfetmesiyle son noktasına varır. ‘Code of
The Young Egotist’ bölümü dengelidir ve ‘In the Dropping Hours’ bölümüyle
tamamlanır. “Son bölüm ne Meister’de ve ne de Portrait’de bu romanların önceki
bölümleriyle biçimsel ve tematik olarak uyum içerisinde değildir” (110). Fitzgerald
romanı uygun bir sonuca bağlaması gerektiğini bildiği için, romanı birinci
bölümünden son bölümüne kadar gözden geçirmiş ve tıpkı bir makale yazar gibi
romandan bir sonuç çıkarmıştır.
Romanın son bölümündeki Amory’nin son sınavı okuyucuyu onun son
sözlerine götürür: “Kollarını parlak ve berrak gökyüzüne doğru açar ve ‘Artık
kendimi tanıyorum’ diye bağırır, ‘ama hepsi bu’” (Paradise 254). Hendriksen,
Sinister Street’le Paradise arasında bir karşılaştırma yapar ve her iki romanın bitiş
kısımlarının ne anlama geldiğini şöyle açıklar:
‘Sinister Street’in sonunda Michael Fane’in keşfettiği şey
yapmacık ve boştur. Michael’in “Şayet kendimi şimdi mütevazı
bir şekilde Tanrı’ya adasam, kendimi insanlığın hizmetine
adamış olurum.” sözü ne kendi kişiliği ile tutarlıdır ne de
yaşamış olduğu Bildung’a yönelik doğal bir sonuçtur. Amory
ise gerçek bir sanatçı olabilecekken böyle bir fırsatı arkasında
45
bırakır ve gerçek bir ‘adam’ olmak ister. Amory’nin bu
keşfettiği şey tipik bir Bildungsroman’dır (Hendriksen 111).
Amory, içsel gelişimini yansıtan ‘Çıraklık Modeli’ ile dramatik bir şekilde
doruk noktasına ulaşır. Paradise’ın iki parçalı yapısı aşamalı bir gelişime katkıda
bulunur ve Meister’le çarpıcı benzerliklere sahiptir. Paradise’da ilk dört bölüm (I.
Kitap) Meister’in ilk beş bölümü ile paralel bir görünüm sunar. Amory toplumsal
baskıların ve kendi bencilliğinin üstünkörü yönlerini düşünmekten kör olmuşken,
Wilhelm kadere ve şansa çok fazla güvenir ve ikisi de gelecekte ne olacağını
bilmeden arayışlarına devam ederler. Paradise’daki ‘Interlude’ bölümü Amory’nin
yaşamın anlamını keşfederek ‘şahsiyet’ (personage) olduğu, gelişiminin ikinci
aşamasına geçiştir. Aynı şekilde Meister’in altıncı kitabı Wilhelm’e tüm bilgilerin
verildiği ‘Kule Toplumu’na giden geçiştir. Wilhelm ile Amory arasındaki en büyük
fark ise, Amory diğer Bildungsroman kahramanları gibi yaşamın anlamını kendisi
keşfetmeye çalışırken, Wilhelm yaşamın anlamını başkalarından öğrenir (111–112).
Paradise’da ilk bölüm romanın ‘uygulamalı’ bölümüdür. Tıpkı Meister’in
tiyatro oyunculuğu yapması ve Hamlet’i oynaması gibi, Amory’de ‘Triangle Club’ın
yıllık müzikal turlarına katılır. “Birinci kitaptaki bu tiyatro betimlemeleri Amory’nin
‘bencil’ (egotist) yönüne vurgu yapar” (112). Romanın ikinci kısmı ise beşinci
bölümde Amory’nin içsel sorgulamalarıyla ‘kuramsal’ bir hal alır. Paradise’daki
tiyatro betimlemesinin birinci kitapta sona ermesi beklenebilir ama ikinci kitabın ilk
bölümüne kadar bu betimleme devam eder. Henüz kişiliğinde fazla yol kat etmemiş,
üstünkörü davranışları ve popüler olma takıntısı içindeki Amory için birinci kitabın
betimlemelerle dolu olması en uygun olanıdır (112).
‘Interlude’ bölümünden sonraki ilk sahne savaştan dolayı yaşamın ne kadar
saçma, gerçek dışı, temsili olduğunu anlatan bir bölümdür. Eleştirmenlerin birçoğu
bu noktayı dikkate almazlar ancak ‘Interlude’ bölümünde Darcy’nin mektubuna
bakıldığı takdirde bunun ne kadar açık olduğu görülür.
46
Ancak insanlar çene çalacaklar, sen ve ben son aptal perde
başımızın üstünden kapanıncaya dek, sahnede ümitsizliğimizi
birbirimize haykıracağız... Amory, sonra ben Aeschylus’u
tekrar okudum ve orada,
Agememnon’un kutsal ironisinde
bütün dünyanın kulaklarımızı örselediği bu acı dolu çağın
aradığı cevabı buldum... (Paradise 145)
‘The Egotist Becomes Personage’ adlı beşinci bölümde Amory ve Dick Humbird’ün
babası birbirlerini tanımadan yolculukları boyunca siyaset, ekonomi ve ahlak
konularında tartışırlar. “Önceki kuşakla yapmakta olduğu bu konuşmada, Amory
kendi kuşağının yaşadığı düş kırıklığını dile getirir” (Pelzer 39). “Savaş Amory’nin
düşüncelerinde bir değişim meydana getirir ve gençliğin kalıcı ve yıkılmaz olduğuna
dair hayallerini yıkar” (Kahn 54). Amory’nin savaşta gördükleri yaşamın yalandan
başka bir şey olmadığı düşüncesini şiddetlendirir ve bu üstünkörülük ikinci kitapta
Fitzgerald tarafından tiyatro tarzında sunulur. Romanın geri kalanında Amory ve
Rosalind’in bir süre tiyatro tarzı konuşmalara takılmaları gibi, Amory’de temelsiz bir
şekilde ‘bencillikten’ (egotist) şahsiyete’ (personage) doğru gider gelir. Amory’nin
aşk yaşamındaki başarısızlıklar ve düş kırıklıkları onun olgunlaşma yolundaki
adımlarıdır (Pelzer 44). Bu sahnelerden sonra Amory’nin edindiği deneyimlerin
oluşturduğu ‘Experiments in Convalescence’, ‘The Supercilious Sacrifice’ gibi
bölümler kitaptaki diğer deneyimlerden daha gerçekçidir. “Amory’nin Rosalind ile
olan ilişkisinin bir tiyatro oyunu şeklinde sunulması tiyatro betimlemesinin doğru
zamanlı ve etkili kullanımına işaret eder” (Hendriksen 113).
Bazı eleştirmenler annesi Beatrice’i Amory’nin problemlerinin kaynağı
olarak görürler. Onlara göre, aşırı korumacı olan anne Amory’nin kişiliğinde bir
zayıflığa neden olur ve bu unsur yerini utangaçlık ve şüpheye bırakır. Amory erken
yaşlarda annesiyle ilgili hayal kırıklığı yaşamasa da, ilerleyen yaşlarda kendisini
kontrol ettiğini anladığında annesine olan saygısını kaybeder ve bu durum bazı
47
problemler yaratır. Birincisi, başkalarının standartlarını kölelik sayılabilecek
derecede, başarı ve mutluluğa götüren kılavuzlar olarak görmesi ve boyun eğmesi.
İkincisi, ‘özerk olma’ mücadelesini kaybetmesi. Çünkü Amory sürekli olarak
tembelliğini ve çalışmadan başarma arzusunu ön plana çıkarır. Amory’deki inisiyatif
eksikliği ve bir yetişkin olarak üretken hale gelemeyişinin sebebi annesiyle
engellenemeyen bir Oedipal ilişki içine düşmüş olmasıyla tutarlıdır. Üçüncü problem
ise Amory’nin ‘narsisizm’ * idir. Bunu yazar Thomas Stavola şöyle dile getirir:
Sinirli bir annenin şiddetli sevgisi ve pasif bir babanın
sevimsizliği
sebebiyle,
çocuk
olarak
Amory
kimliğini
kadınlıktan erkekliğe doğru değiştiremez. Bu yüzden şiddetli
bir narsisizme dönüşen eksik bir karakterin etkileriyle yaşamak
zorundadır (115).
Beatrice’in güzelliği Amory’nin üzerinde oldukça etkilidir ve Amory
kadınlarla sayısız kez karşılaştıktan sonra ‘güzelliğin’ ‘kötülükle’ ayrılmaz bir
biçimde bağlı olduğunu anlar. Kadınlardaki güzellik düşüncesinin kökeni Beatrice’de
bulunabilir ve onun zarafet dolu özellikleri, sanat anlayışı ve giyim tarzı ‘güzellik’
kavramının adeta bir özeti gibidir. Amory sadece en güzel kadına ilgi duyar ve onun
püriten inancı roman boyunca ‘güzelliği’ ‘kötülük’ kavramı ile ilişkilendirir (115).
Diğer kadınlar gibi, Beatrice’in olduğu sahnelerde de Fitzgerald, Amory’nin
duygularını tam olarak yansıtabilmek için renkleri ve tiyatro betimlemelerini kullanır.
Betrice’le birlikte beyazlık baskın basar. Örneğin Geneva Gölü’nün etrafında beyaz
banklar ve beyaz kediler vardır. “Bu sahnede Fitzgerald, bir kedi gibi Amory’nin
üstüne saldıran Beatrice’in saf beyazlığında yatan güzelliği bir anda kötülük kokan
gölge imajlarına döndürmeyi başarır” (115).
Romanın beşinci bölümünde ortaya çıkan Myra St. Claire ile Beatrice’in ilk
karşılaştıkları ‘A Kiss for Amory’ sahnesine bakıldığında, Fitzgerald’ın Amory’nin
*
Narsisizm: Özseverlik, kendi görünüşünü veya yeteneklerini sevme.
48
hem kişiliğini yansıtmak hem de gelişimine vurgu yapmak için farklı karakterler
kullandığını görürüz. Myra’nın partisine geç kalması üzerine Amory’nin takındığı
kibir annesi Beatrice’ten kaynaklanır: “Düşünceli bir şekilde kaygan ve kürekle
temizlenmiş kaldırım boyunca yürüdü ve annesinin hoş göreceği bir gecikmişlik
edasıyla beş buçukta Myra’nın evinin önüne geldi” (Paradise 17). Ancak Amory’nin
Myra’nın partisini bu kadar ağırdan alması fecidir. Çünkü Myra hariç herkes partiyi
terk etmiştir. Amory bir an panikler ve ortaya şöyle bir sonuç çıkar: “Amory’nin
ümitsizliği Myra’yı karşısında görünce billurlaşır” (16). ‘Billurlaşmak’ sözcüğünün
kullanılması roman boyunca çeşitli stratejik yerlerde tekrar edilen bir motifi başlatır.
“Buradaki
ilk
kullanım
Amory’nin
umudunun
‘billurlaşması’
bakımından
olumsuzdur” (Hendriksen 116). Birkaç sayfa sonra bir partinin yapılacağı Minnehaha
Klubü’nün yakınında Myra ile Amory arabadayken “gökyüzü yarı billur, yarı sisli,
hava soğuk ve gerilim fazladır” (Paradise 20) “‘Yarı billur’ sözcüğü romanın birinci
kitabında henüz şahsiyet sahibi olamamış Amory’nin yarım kişiliği için uygun bir
semboldür” (Hendriksen116).
Myra’yı öptüğünde “Ani bir tiksinti ve nefret duygusu Amory’i öpüşmeye
devam etmekten alıkoyar ve bütün bu yaşananlardan ötürü midesi bulanır” (Paradise
21). Kahn’a göre “Amory’nin Myra’yı öptüğünde tiksinti duymasının sebebi
Fitzgerald’ın ona yüklemiş olduğu püriten inancıdır” (Kahn 53). Thomas Stavola ise
Amory’nin bu hareketinden şöyle bir sonuç çıkarır:
Bu tepki Amory’nin kadınlara karşı sürekli duyduğu
başarısızlık duygusudur. Özellikle herhangi bir çeşit cinsel
ilişki içine girdiğinde ya da böyle bir ilişki ima edildiğinde bu
durum ortaya çıkar. Amory’nin Myra’yı öptükten sonra
duyduğu tiksintinin psikoanalitik *
kaynağı Oedipal bir
başarısızlıktır (Hendriksen 117).
*
Psikoanalitik: Ruhsal bozukluk yaşayan hastaların geçmişlerine yönelik sorular sorarak problemin
kaynağını bulma yöntemi
49
‘A Kiss for Amory’ adlı bölümde yine tiyatro tarzındaki betimlemeler başlar.
Amory Myra’ya yaptığı cüretkar şeyleri anlatır. Bu şeylerden bir tanesi sigara içmesi,
diğeri ise ‘burlesque’ * gösterisine gitmesidir. Myra ile paylaştığı oda Amory için çok
iyi bir sahnedir ve bütün sahne Amory’nin savaştan sonra Rosalind’le yaşayacağı feci
sahnelerin habercisidir. Stavola’ya göre “bu unsur yaptığı işi ve maksadını bilen bir
yazara işaret eder” (117).
Amory’in ilk kez ‘ölüm’ kavramıyla tanışmasının yanında başkalarının
standartlarını kölelik sayılabilecek derecede, başarı ve mutluluğa götüren kılavuzlar
olarak görmesi ve boyun eğmesi ‘Carnival’ bölümünde ortaya çıkar. Bu bölümde
Dick Humbird adında birisi romana dahil olur. Dick Humbird Amory’nin yaşamında
yer tutan üç önemli erkekten birincisidir. Amory’e göre Humbird tam bir aristokrattır
ve “Amory’nin ‘aristokrat bencilliğini’ anımsatır” (Hendriksen 117). Ancak Amory
Humbird’ün babasının geçmişte bakkal tezgâhtarı iken Tacoma’da zengin olup on yıl
önce New York’a geldiğini öğrenince hayal kırıklığına uğrar. Humbird’ün bir trafik
kazasında ani bir şekilde ölmesiyle Amory’nin hayal kırıklığı daha da artar. Humbird
bu ölüm sahnesinde Beatrice’in temsil ettiği özellikleri kuvvetlendirir. Hendriksen bu
renk betimlemelerinin ne anlama geldiğini şöyle açıklar:
Fitzgerald’ın bu sahnede kullandığı unsurlar ‘ölüm’ temasıyla
değil daha çok Humbird’ün ölü bedeninin ‘beyazlığına’
odaklanmıştır. “‘Renk betimlemesi’ ve ‘hayal kırıklığı’
Amory’nin ‘aristokratik’ bencilliğine ait düşüncelerinden ve
annesinin
kendisi
üzerindeki
etkisinden
uzaklaşarak
olgunlaşmaya başladığının göstergesidir (117).
Bu arada Humbird’ün ölümü esnasında Beatrice’in kedilerinden bir tanesi tekrar
ortaya çıkar. “Amory çocukluğunun çıkmaz sokaklarında korkunç bir şekilde
*
Burlesque: ABD’de bir zamanlar komikliklerin yapıldığı, şarkıların söylendiği ve striptiz
gösterilerinin yapıldığı yerler.
50
ezilerek can vermiş bir kedinin cansız uzanan bedenini hatırlar” (Paradise 85). “Bu
cümle açık bir şekilde Beatrice ve beyaz kedilerini ‘ölüm’ ve ‘ölümcül’ kavramlarına
dönüştürür” (Hendriksen 118).
Humbird’ün ölümünden sonra, Amory yavaş yavaş gerçek başarının kendini
tanımakta ve sağlam bir kişilik oluşturmakta saklı olduğunu anlar. Ve bunu anlaması
kendisine sürekli olarak yeni bir ahlak kavramı ve duyguların ön planda olduğu bir
entelektüelliği telkin eden Burne Holiday sayesinde somutlaştırılır. I. Dünya Savaşı
başladığında Princeton’daki birçok öğrenci savaşa katılmak üzere askere gider.
Ancak Burne Holiday savaşa katılmayı kabul etmez. Burne’ün aldığı bu karar
yaşadığı dönem için oldukça radikal bir karardır ve Amory, Burne’ün böyle bir karar
almasını anlamakta güçlük çeker. Çünkü Amerikalıların gözünde Almanlar dünya
için açık bir düşmandırlar. Amory’e göre Burne değerli olan her şeyi arkasında
bırakmaktadır. Ancak Amory Burne’ün Princeton’dan ayrılışını seyrederken,
“kendisinin kişisel bir karar alamayan bir insan olduğunu düşünür” (Arsdale 47).
Burne ‘kişilikten’ (Personality) çok bir ‘şahsiyettir’ (Personage) ve Amory yine
birisini tanrılaştırmasına rağmen, bu kez daha ihtiyatlıdır. Bu yüzden, Amory’nin
kabul etmediği savaş karşıtı düşünceye sahip Burne’ün Amory üzerinde yarattığı düş
kırıklığı Humbird’ün ki kadar büyük değildir (Hendriksen 118).
Burne’ün savaş karşıtı olmasından önce, Amory’nin kendisine Myra ile
ilişkisini anımsatan Isabelle adındaki bir kızla bir deneyimi olur. “Amory Isabelle ile
tıpkı Joyce’un Stephen’ı gibi inisiyatif almaya başlar ancak Amory’nin eylemlerine
Wilhelm’de de olduğu gibi kader karar verir” (118). İlk önce Amory, Isabelle ile
odada yalnızken birisinin aniden odaya girmesiyle Isabelle’i öpemez. Sonra öpmeyi
başarır ama o kadar kibirlidir ve bencildir ki Isabelle’i öperken gömleğinin düğmesi
Isabelle’in çenesini sıkıştırır ve Isabelle’in çenesinde küçük, mavi bir leke yapar.
Amory bu durumu komik bulurken, Isabelle bu duruma çok üzülür ve aralarında
geçen münakaşa ile ilişkileri son bulur. Bütün bu yaşananlardan sonra Amory’nin
bencilliği bir parça yok olur.
51
Amory, Isabelle’den sonra ‘The Devil’ bölümünde Axia Marlowe diye bir
kızla ilişkiye girer. Bu bölüm romandaki hem yapısal hem tematik bakımdan en
çarpıcı bölümlerden biridir. Amory, Axia ile arkadaşlık kurar ve sınıf arkadaşı Fred
Sloane ve onun kız arkadaşı Phoebe Column ile New York’taki bir kulüpte sabaha
kadar parti yaparlar. Amory kahve renk elbiseli orta yaşlarda bir adamın dikkatle
onları seyrettiğini fark eder. Daha sonra Phoebe’nin apartmanında bu karakter ona bir
‘hayalet’ olarak görünür. Amory fırlayarak odadan dışarıya kaçar. İlk önce bu hayalet
tarafından kovalanırken sonra hayaleti o kovalamaya başlar ve bir çıkmaz sokağa
gelirler. Burada hayaletin yüzünü daha yakından görür ve donuk ve eğri büğrü bu
yüzün Dick Humbird’e ait olduğunu fark eder. Princeton’a dönerken trende yüzü
makyajlı bir kadın görür ve bu görüntü onu çok korkutur ve Princeton’a başka bir
araçla döner. Okula geri döndüğünde hayalet sınıfın camında yeniden görünür.
“‘The Devil’ bölümünde Amory’nin başının bir hayaletle sıkıntıya girmesi ve
kullanılan
karakterlerin
işlevleri,
Fane’in
Lily
Haden’ı
ararken
Londra
gecekondularında başının derde girdiği sahneden daha etkilidir” (120). Bu bölüm
roman için yapısal ve tematik olarak gerekli olmakla beraber iyi düşünülmüş ve icra
edilmiş bir bölümdür. Yapısal olarak bu bölüm yeteri kadar ayrıntılıdır ve “cinsellik
konusunun işlenmesi bakımından ‘A Kiss for Amory’ bölümüyle mantıksal bir ilişki
içindedir” (120).
Bu bölüm Amory’nin daha sonra Elenor Savage ile ve aynı
zamanda hayaletin tekrar göründüğü ‘The Supercilious Sacrifice’ bölümünde Alec ve
Jill ile yaşayacağı ilişkiyle de bağlantılıdır. Tematik olarak bu sahne Amory’nin
gelişen kişiliğinde ‘cinsellik-güzellik-kötülük-ölüm’ kavramlarını somutlaştırabilmek
bakımından önemlidir. Oldukça güzel bir kız olan Isabelle’den sonra Amory’nin ilgisi
cinselliğe kayar.
Ancak bu aşamadan sonra kadınlara karşı duyduğu ‘şehvet’
duygusu sahip olduğu püriten inancıyla çelişir ve daha önce gördüğü hayaletin tekrar
ortaya çıkmasına neden olur.
Bu bölümde kullanılan dil, tiyatro ve renk betimlemeleri bakımından
zengindir. Fitzgerald’ın kullandığı renkler arasında daha çok ölümün sebep olduğu
52
‘beyazlık’ ve gökyüzündeki ayın görüntüsünü örten ‘siyah’ bulutlar ağır basar. ‘Ateş’
sözcüğü de aynı zamanda birkaç kez kullanılır ve “Amory’nin ruh halini ve kötülerin
gittiği cehennemi temsil eder” (120). Bu noktada Fitzgerald yine, ‘biçim’, ‘yapı’ ve
tema sözcüklerinin ne anlama geldiğini ve nasıl kullanıldığını bilen bir yazar olarak
okuyucunun karşısına çıkar.
Eleştirmen Clinton Burhans, Amory’nin romanın bu bölümünde karşılaştığı
dört kişi arasındaki ‘tematik’ ve ‘yapısal’ bağlantıları şöyle ortaya çıkarır:
Humbird’den
sonra
Amory’nin
arzuları
ve
hedefleri
değişmeye başlar ve Burne Holiday Amory’nin yaşamına girer.
Bu yeni hedeflere bir model teşkil eden Burne’ün tıpkı
Humbird’ün yerini alması gibi, Fitzgerald Amory’e Burne’ün
temsil ettiği değerlerle paralel olan yeni bir sevgili verir (121).
Bu sevgili Clara Page’dir. Amory’nin bencilliğinin baskın olduğu Humbird ve
Isabelle, Amory’nin gelişimini ve kat ettiği mesafeyi yansıtan Burne ve Clara ile
paraleldir. Fakat Amory, Burne ve Clara’dan önce gelen Axia ve hayaleti dikkate
almaz. Axia Isabelle’in kaybedilişine bir yanıt olduğu gibi, Eleanor’ da Rosalind’in
kaybedilişine bir yanıttır ve bu dört kadın arasındaki kişi Clara’dır (121). Tam bir
iyilik abidesi olan Clara, yetenekli ve erdemli bir kızdır. Amory’e göre, eğer Clara ile
iyi bir ilişki yürütebilir ve Clara’yı kazanabilirse, Clara’nın kutsallığı ve iyi kalpliliği
Amory’i
kötülüklerden
ve
korkularından
kurtarabilecektir.
Ancak
Amory
gerçekleştirmeye çalıştığı bu içsel gelişiminde ne, ‘seks vampirleri’ dediği, Myra,
Isabelle ve Rosalind ile ne de dindar Clara ile başarılı olabilir. Çünkü “bu karakterler
Amory için aşırı tiplerdir ve bir Bildungsroman kahramanı olarak Amory doğru
kadını bulmadan önce kendi içinde bir denge ve uyum sağlamalıdır” (121).
Mangum’a göre “Amory’nin kendini tanıma çabası net bir amacı olan sistematik bir
yolculuktan çok, deneme yanılma yoluyla ilerleyen dolambaçlı bir süreçtir”
(Mangum 2005).
53
Rosalind ile Amory hemen hemen aynı gelişim aşamasındadırlar ve sonuç
tam bir felakettir. Burhan’a göre “Isabelle romantik aşkı, Clara ideal aşkı temsil
ederken, Rosalind Amory’nin ilk kez derinden sevgi duyduğu kızdır” (Hendriksen
122). Ancak Amory, daha önce Isabelle ve Myra’da aradığı ‘güzellik’, popülerlik ve
başarı kavramlarını Rosalind’de de arar. Rosalind’in bulunduğu ‘The Dibutante’
bölümünde parasızlık yüzünden Amory’nin tutkuları zarar görür. Haftada sadece 35
dolar kazanan Amory için Rosalind zengin bir kızdır. Tıpkı Fitzgerald’ın bir reklam
firmasından kazandığı geliri beğenmeyip nişanı bozan Zelda gibi, Rosalind de
Amory’den ayrılır ve Dowson Ryder ile evlenir. Yani Amory’nin Rosalind ile
yaşadığı rüya para yüzünden biter. Amory’nin Rosalind ile yaşadığı kısa süreli aşk
ilişkisi Amory’nin ikinci kitaptaki ilk düş kırklığıdır. Crain’e göre “Amory bu sayede
paranın insanları bozduğu gerçeğini öğrenir (Crain 2005). Bu, Amory’nin romanda
yaşadığı en şiddetli ve en gerekli düş kırıklığıdır. Bunu Burhan şu şekilde ifade eder:
Rosalind ve beraberinde temsil ettiği hedeflerin kaybedilişiyle,
Amory için her şey ters gitmeye başlar. Katıldığı içkili, büyük
bir eğlenceden sonra, içine kapanır ve bu dünyada kim olduğu
ve kendisi için neyin iyi olduğu sorularıyla boğuşur. Yavaş
yavaş sahip olduğu hayallerinden ve davranışlarından
vazgeçmeye başlar ve bu yeni istikamet Eleanor Savage ile
yaşadığı ilişkiyle dramatize edilir (123).
Amory’nin kolejden uzaklaştırılması ve sevdiği kadın tarafından reddedilmesi, onun
‘hayallerinin’ arzularına ulaşabilmesi için yeterli olmadığını anlamasına ve yaşamdan
beklentilerinde bir düş kırklığına sebep olur. Ancak bu düş kırıklığı Amory’nin
kendine olan güvenini kaybettirmez aksine yaşamın anlamına ve var oluş nedenine
dair sorularını daha da şiddetlendirir (Pelzer 35).
Eleanor Savage ‘kötülük’ kavramının romandaki en dikkate değer
kişileştirmesini temsil eder. Darcy ve Clara Amory’nin içgüdülerini temsil
54
ederlerken, Hayalet ve Eleanor onun kişiliğinin karanlık yönlerini yansıtırlar.
Eleştirmen James Tuttleton, Eleanor’un Edgar Allan Poe’nun * Ligea karakterine
benzetir ve şöyle der:
Amory Blaine’in uğradığı düş kırıklığında dikkati çeken en
önemli nokta, Fitzgerald’ın Amory’nin aklına gelen kötü
düşüncelerle ‘güzellik’ kavramının nasıl ayrılmaz bir şekilde
bağlantılı olduğunu anlatabilmek için Edgar Alan Poe ve
yapıtına göndermeler yapmasıdır (Hendriksen 123).
Eleanor, Amory ile ciddi bir ilişkiye giren son kadındır ve
‘cinsellik-güzellik-
kötülük-ölüm’ temalarının karanlık yönlerini uyandırdığı için bu bölümde de renk
betimlemeleri ‘siyah’ ve ‘beyaz’ renklere odaklanmıştır. Kahn’a göre “New York’un
beyaz binaları ‘kötülük’ kavramını çağrıştırırken, Princeton’un gotik kuleleri güveni
çağrıştırır” (Kahn 56).
“Amory’nin bir yarısı Eleanor gibi yaşamak istese de, onun gibi
olamayacağını anlar. Amory’nin fark ettiği bu nokta, onun muhafazakar yönünü
vurgular” (Hendriksen 123). Çünkü Eleanor dininden dönmüştür ve Amory günah
sınırlarını aşmaya zorlayan seks ve kontrol edilemeyen materyalizmi temsil eden
Eleanor’u bir türlü benimseyemez. Aslında Eleanor’la Amory’nin ilişkilerini bitiren
şey, Amory’nin Eleanor’un davranışlarının farkına varmasıdır. Çünkü “Isabelle,
Rosalind ve Eleanor ile Amory hüznü yaşar. İlişkiye girdiği bu kızların hepside
şaşırtıcı bir şekilde güzel ve çekicidirler, ama yaşadığı her bir ilişkide Amory onların
kendisinden daha kibirli ve bencil olduklarını fark eder” (Hook 24). Bir gün Eleanor
atını öldürürcesine kayalıklara doğru sürer ve atı öldürür. Sonra Amory’e, çılgın bir
yapıya sahip olduğunu ve daha önce de iki kez buna benzer şeyler yaptığını söyler.
Bunun üzerine Amory’nin karşısında kekeme bir şekilde yaptığı çirkin işleri anlatan
Eleanor’a karşı tüm hisleri biter. Sonra Eleanor’un evinde birbirlerinden nefret
*
Edgar Allan Poe: Amerikan şair, kısa öykü yazarı ve eleştirmen. (1809–1849).
55
ederek bir süre otururlar. Hendriksen, Amory’nin Elenor’a karşı olan hislerinin
gerçekte ne anlama geldiğini değerlendirirken şöyle der:
Aslında Amory Eleanor’da kendisini sevmiştir ve nefret ettiği
de yine aynadaki görüntüsüdür. Eleanor sayesinde, Amory
güzelliğin kendisi için kötülük anlamına geldiğini anlamaya
başlar. Buna sebep annesinin cinsel ve ensest * tekliflerine karşı
kendisini
korumak
için
savunduğu
püriten
inancıdır
(Hendriksen 123).
Ancak “Amory’nin peşinden koştuğu idealin kiliseyle hiçbir ilgisi yoktur. Dahası
onun aradığı kendine özgü bir dindir” (Pelzer 42).
“Amory her ne zaman güzellik’ kavramıyla karşılaşsa ‘kötülük’ kavramı da
hemen peşinden gelir. Ona göre ‘güzellik’ zayıflığı çağrıştırmaktadır ve ‘zayıf’
şeylerde iyi değildir” (Kahn 62). İkinci kitabın beşinci bölümünde Amory, Eleanor’u
annesi Beatrice ile ilişkilendirir. Eleanor’un tıpkı annesi gibi olduğunu, aralarındaki
tek farkın ise Eleanor’un daha vahşi ve zeki olduğunu söyler. Amory’nin söylediği
bu söz “Eleanor’un Amory’nin kişilik gelişimini tamamladığı ve Eleanor’dan
ayrılırken annesinden de ayrılarak özerklik kazandığı anlamına gelir” (Hendriksen
124).
“Amory tayin edilmiş kaderine doğru ilerlerken, kendisini düş kırklığına
uğratan güzel bir kadına aşık olur, ümitsizliğe düşer ancak kendisini tamamıyla
toparlayarak onu altın geleceğine götürecek ‘bir sonraki şeyi’ yapmaya hazırlanır”
(Pelzer 37). Beatrice’in etkisinden kurtulan Amory artık Darcy’nin daha önce ona
öğütlediği ‘bir sonraki şeyi’ yapmaya hazırdır. Arkadaşlıklarını beyninde bitirmiş
olan Amory insanların arasına dönüp sosyal bir yaşantı içine girmek istemez ancak,
Alec Connage ve Jill adında aşırı süslü, dudakları kıpkırmızı boyanmış bir kadınla
Alec’in oteline gitmeye razı olur. Gençliğini ve Rosalind’i kaybetmenin verdiği acı
*
Ensest: Yakın akraba ile cinsel ilişki
56
ile odasına gider ve uykuya dalar. Gece yarısı Alec ve onun kız arkadaşı Jill’in
gürültüsü ile uyanır. Oteli polisler basmıştır ve zina yapan kişileri aramaktadırlar.
Amory, Princeton Koleji’nde bir kişinin kopya çeken bir başka kişinin suçunu
üstlenmesini ve arkasından kendi hayatını mahvettiği için bunalıma girip intihar
etmesini hatırlar. Ancak, şayet Alec’e yardım etmezse evli olan Alec’in muhtemel bir
skandalla bu durumdan bir hayli zarar göreceğini de bilmektedir. ‘Fedakârlık’ ve
‘bencillik’ arasında gidip gelen Amory, sonunda Alec’e yardım etmeğe karar verir ve
suçu üzerine alır. Amory bu kararı verince odada iki hayalet görünür. Bu
hayaletlerden bir tanesi Humbird diğeri ise Darcy’dir. Amory daha önce Axia ile
günah dolu bir ilişkiye girmek üzereyken görünen hayalet, Amory’nin fedakarlık (bir
sonraki şey) dolu böylesine bir kararı almasıyla bu kez birden bire yok olur. Alec’e
yardım etmekle etmemek arasında kalan Amory aslında Humbird ile Darcy arasında
kalmıştır. Hendriksen bunu şu şekilde ifade eder:
Çünkü Humbird kötülüğün ve bencilliğin sembolüdür ve
‘personality’dir. Halbuki Darcy iyiliği temsil eder ve
‘personage’dır. Amory verdiği karar ile ‘bir sonraki şeyi’,
Darcy’i ve
‘personage’ı seçmiştir. Tıpkı Eleanor’la olan
ilişkilerinin son bulmasıyla Annesinin etkisinden kurtulması
gibi, bu hareket sayesinde Amory, geçmişindeki hayaletlerden
ve ‘kötü ruhtan’ kurtulup kendi başına hareket edeceği gerçek
dünyaya adım atmıştır (Hendriksen 124).
‘Paradise’, tematik ve yapısal bakımdan gelişigüzel bir şekilde yazılmamıştır.
Amory’nin yaşamındaki ana karakterler karmaşık ‘cinsellik-güzellik-kötülük-ölüm’
kavramlarının geliştirilmesine katkıda bulunurlar. Bu karakterler Amory’nin, bir dizi
hayal kırıklığı ile bencilliğinden vazgeçmesi ve doğru yola girmesi için bilinçli bir
şekilde planlanmışlardır ve eşzamanlı ve karmaşık bir biçimde Amory’nin kişiliğini
geliştirerek Amory’nin olgunluğa ve özerkliğe doğru olan yolculuğunu adım adım
57
dramatize ederler. Zaten Kahn Paradise için “‘iyi’ ve ‘kötü kavramları arasında
kalan
Amerikan
Gençliğinin
alegorik *
bir
anlatımıdır”
der
(Kahn
53).
Bildungsroman’lardaki kahramanların tipik kılavuzlarından olan ve Amory’nin
babasının yerini dolduran Monsignor Darcy, Amory’e duymak istediği şeyleri söyler.
Fitzgerald Amory’e Darcy’i verirken ona manevi bir kılavuz verir ve Amory’nin
‘egotist’ten ‘personage’a doğru ilerleyebilmesi için ikisi arasındaki bu ilişkiyi etkili
bir biçimde kullanır. “Darcy Amory’e ‘personality’ ile ‘Personage’ arasındaki farkı
anlatarak Amory’nin kendini anlamasına yardım eder” (Pelzer 43). Ancak Darcy’nin
romanda üstlendiği rol bunun da ötesindedir. Birincisi Darcy’nin Beatrice
aracılığıyla Amory’le bağlantı kurmasıdır. Darcy ve Beatrice yıllar öncesinden
tanışmaktadırlar ve hatta aralarında çok sıkı bir ilişki yaşanmıştır. Aralarındaki ilişki
bitince Darcy Katolik Kilisesine katılır ve bir papaz olur. Bildungsroman annesi için
kahramanın kılavuzunu seçmek dikkate değer bir unsurdur. Bu sayede, annesi
kahraman üzerindeki etkisini daha da artırır ve kahramanın üstesinden gelmesi
gereken engelleri zorlaştırır (Hendriksen 126).
Darcy’nin romanda oynadığı ikinci önemli rol ise Amory üzerinde yarattığı
son etkidir. Bu etki Darcy ölene dek ortaya çıkmaz. Çünkü Amory’nin uzaklaşması
gereken Beatrice’le Darcy’nin yakın bir bağlantıları vardır ve Amory’nin
Beatrice’den tam olarak uzaklaşabilmesi için Darcy’nin ölmesi gerekmektedir.
Darcy’nin cenaze töreninde Amory, herkesin Darcy’e bağımlı olduğu gerçeğinin
farkına
varır.
Darcy
insanların
yanındayken
insanlar
kendilerini
güvende
hissetmektedirler. Bu bakış açısından yola çıkan Amory, aradığı şeyin insanların
hayranlığını kazanmak ve sevilmek değil, insanlar için gerekli ve yeri doldurulamaz
olmak olduğunu anlar. Bu anladığı gerçek tabiî ki otel odasında Alec ve Jill olayında
yapmış olduğu şeydir. Bu sayede ‘egotist’den ‘personage’a doğru gelişimini
tamamlanmış ve sahip olduğu kibir kendine güven noktasına gelmiştir (126).
*
Alegorik: Bir edebiyat yapıtında, her bir karakterin temsil ettiği ‘gerçek’, ‘kötülük’, ölüm gibi
kavramların sembolik kullanımı
58
Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere, Fitzgerald romanını canlı tutabilmek
için klasik Bildungsroman araçlarının hepsini kullanmaktadır. Amory gelişimi için
uygun bir zemin sağlayan ‘Çıraklık Modeli’ sayesinde hayat bulur. İki parçalı yapı ise
Goethe’nin Bildungsroman prototipine büyük ölçüde uyar. Daha da önemlisi,
Amory’nin ‘Bildung’ını dramatize etmek için karmaşık karakterler kullanması
bakımından Fitzgerald’ın Paradise’ı bilinçli bir şekilde yazdığı açıktır. Bu arada,
biçim bakımından romandaki uyumu tamamlamak için kullanılan küçük araçları da
unutmamak gerekir. İlk ve son bölümler arasındaki denge, Amory’nin okuma
listeleri, renk ve tiyatro betimlemeleri bunlardan en önemlileridir. Ancak tiyatro
betimlemeleri hakkında daha fazla şey söylemek gerekir. Çünkü bu betimlemeler
Paradise’da oldukça fazladır ve Amory’nin kişiliğindeki ilerlemeyi etkili bir biçimde
gözler önüne sererler. Romanın son bölümünde Amory Darcy’nin ölümünü
öğrendikten sonra bir tiyatronun giriş kapısında beklerken yağmur yağmaktadır ve
sokaklar karanlıktır. İçerideki matine bitmiştir. Amory artık sahnede değildir ve
kimse tarafından fark edilmemektedir. O coşkulu kalabalık artık Amory’i unutmuştur.
Amory için gösteri bitmiştir. Matineden boşalan kalabalığı seyrederken, önemli
olduğunu düşündüğü şeylerde ruhunu boşaltmaktadır. Böylece Amory’nin yaşamdaki
hedeflerinin farkına varmasını ve insanlar için gerekli bir ‘personage’ olmasını
sağlayacak içsel bir arayış başlar (127).
Tiyatro betimlemelerinin yanında, düzensiz gibi görünen ancak romanın
uyumuna katkıda bulunan bir başka araç da alt başlıkların kullanılmasıdır. Bu alt
başlıklar üstünkörü bakıldığında, bölümleri birbiriyle bağlantısı olmayan parçalara
ayırıyormuş gibi görünseler de, romanın biçiminde ince bir rol üstlenirler. Örneğin
birinci bölümdeki başlıklar; ‘A Kiss for Amory’, Snapshots of the Young Egotist’,
Code of the Young Egotist’, Preperatory to the Great Adventure’ ‘The Egotist Down’,
Incident of the Well-Meaning Professor’, Incident of the Wonderful Girl’, ‘Heroic In
General Tone’ ve ‘The Philosophy of the Slicker’ başlıkları hem okuyucuyu
59
kahramanın dengesiz gençliğinden uzaklaştırmakta, hem de 19. yüzyıl geleneği olan
bu yöntemle alay etmektir (Hendriksen 128).
Romanda kullanılan ironi dikkati çeken bir başka unsurdur. Birinci bölümde
kullanılan ironi Amory’le okuyucu arasına, çocuklarla yetişkinler arasındaki
mesafeye benzer bir mesafe koyar. Hendriksen romandaki alt başlıklarla Amory’nin
gelişimi arasında bir ilişki kurar ve şöyle der:
Amory bir çocuktur ve çocukça ilgileri ve düşünceleri vardır ve
okuyucu da anlatıcıyla birlikte onu bir çocuk olarak görür.
Ancak romanın ikinci bölümündeki başlıklarda kullanılan ironi
azalır ve ‘kolej ciddiyeti’ne dönüşür. Yetişkin bir insanla
kolejde okuyan bir öğrencinin arasında davranış bakımından
daha az bir uçurum vardır ve bu unsur kahramanın
olgunlaştığına
işaret
eder.
Roman
ilerledikçe
okuyucu
kendisini Amory’e daha yakın hisseder ve Amory’i bir yetişkin
gibi ele almaya başlar (128).
Diğer Bildungsroman kahramanlarından farklı olarak Amory’nin davranışları
mizahidir. Örneğin Wilhelm veya Stephen’a annelerinin pembe iç çamaşırı giyip
giymediklerini sormalarını hayal etmek oldukça zordur. Bu romanlar arasında sadece
Amory kız arkadaşını çok sıkı kucaklayıp çenesinde iz bıraktığı için ilişkisinin
bitmesine neden olur (129).
Son olarak, bazı eleştirmenler Paradise’ın, yaşamı gerçekçi bir perspektiften
sunması bakımından, sahip olduğu problemleri telafi ettiği görüşündedirler. Hook’a
göre “This Side of Paradise kısa bir romandır ve olay örgüsü bakımından yetersiz
kalmaktadır” (Hook 24). Wilson’a göre “This Side of Paradise sağlam bir olay
örgüsüne ve yapıya sahip olmadığından, bir romanın sahip olabileceği her türlü kusur
ve eksikliğe sahip bir yapıttır” (Wilson 8). Bryer ise roman hakkındaki görüşleri
60
sorulduğunda Fitzgerald’ın bütün romanlarının The Great Gatsby ile karşılaştırıldığı
için yeteri kadar değerlendirilemediğini söyler ve şöyle devam eder:
Her
zaman
This
Side
of
Paradise’ın
adil
olarak
değerlendirilemediği hissini taşımışımdır. Fitzgerald’ın bütün
romanları Amerikan Edebiyatının en iyi üç romanından biri
olan ‘Gatsby’ ile karşılaştırılmaktan mustariptir (Bryer 2005).
Daniel’e göre “This Side of Paradise biraz roman, biraz kısa öykü, biraz şiir ve biraz
da tiyatrodur. Ama en önemlisi, her bir cümlesinde gençlik duygularının hissedildiği
ve Joyce’un Portrait’ini model alan bir Bildungsromandır” (Daniel 2005).
Bildungsroman olarak bakıldığında ise romanın biçimi açıktır. Kahramanın
‘Bildung’ını geleneksel bir olay örgüsü kullanmadan, Meister ve Portrait’le aynı
kalitede sunabilmesi eleştirmenlerin iddia ettikleri problemleri çözmektedir. Yaşamı
gerçekçi bir pencereden sunabilmesi ise Fitzgerald’ın gençliği ve yaşadığı dönemin
kendisine sağladığı coşkudan kaynaklanmaktadır. Fitzgerald Paradise’da daha önce
bahsedilen araçları kullanarak ‘cinsellik-güzellik-kötülük-ölüm’ konularına püriten
bakış açısının nasıl olduğunu göstermiş ve kahramanın ‘egotist’ten ‘personage’ a
doğru ilerleyişini gözler önüne sermiştir. Ancak eleştirmenlerin aradığı şey
Goethe’nin on yıl üzerinde çalışarak olgunlaştırdığı tematik yapıdır. Eleştirmenler
aynı zamanda ‘aşamalı yapı’ (progressive structure) yerine ‘olay örgüsü’ ararlar.
Ancak Fitzgerald, Goethe’nin ‘iki parçalı’ Bildungsroman yapısına sıkı sıkıya
bağlanır ve Amory’nin Bildung’ını yansıtabilmek için kendi içinde tutarlı
betimlemeler kullanır; karakterlerini ve olayları Amory’nin içsel gelişimini
gösterebilmek için aşamalı ve alaycı bir bakış açısı ile sunar. Ortaya çıkan sonuç ise
bir Bildungsroman klasiğidir.
61
SONUÇ
Bildungsroman, genç bir erkeğin, bazen de genç bir kızın, çocukluktan
yetişkinlik dönemine kadar geçirdiği gelişim evrelerini inceleyen bir çeşit ‘gelişim
romanı’dır. Bu gelişimi gösterebilmek için zeki ve bir o kadar da bencil, ama
yaşamın farkında olan bir kahramanın seçilmesi gerekir. Bildungsroman’ın konusu
oldukça basittir. Ailesinin baskısından bunalan kahraman ailesiyle olan ilişkisini
koparır, evi terk eder ve edindiği bazı deneyimler sayesinde, toplumdaki yerinin
farkına varır. Ancak oldukça toy olan bireyin içsel gelişiminin nasıl gösterileceği
sorusu apayrı bir konudur. ‘Kronoloji unsuru’ kahramanın gelişimi için gerekli olan
içsel bağlantıları sağlayamayacağı için bu soruya bir yanıt olamaz. Alışılageldik
‘dışsal olay örgüsü’ de kısıtlayıcı olacağı için kahramanın ‘Bildung’ını göstermede
yeterli olamaz.
Bildungsroman, kahramanının gelişimini gösterebilmek için, daha çok
karakterleri ön plana çıkarır. Olay örgüsü ve eylem ise ikinci planda kalır.
Bildungsroman’da dışsal olay örgüsünün olmayışı ilginç bir sorundur. Bu noktada
kişiliği henüz tam olarak oturmamış olan Bildungsroman kahramanının gelişiminin
geleneksel olay örgüsüyle gösterilip gösterilemeyeceği sorusu akla gelmektedir. Bu
denenmiştir, ancak başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Örneğin Richard Wright’ın Native
Son adlı yapıtında genç kahraman Bigger Thomas bir şoför olarak edindiği
deneyimler sayesinde yaşamın anlamını keşfetmeye çalışır. Ancak Bigger’ın beyaz
bir kızı istemeden öldürmesi gibi tek bir eylem, Bigger’ın sonraki davranışlarının
belirleyicisi olur. Bigger’ın bu olayla öğrendiği şey sadece işlediği cinayetin
sonuçları ve kendisi üzerindeki etkileridir. Yani Bigger’ın davranışlarının
belirleyicisi sadece tek bir olaydır ve Native Son bir Bildungsroman değildir.
Bildungsroman, kahramanını adım adım geliştirirken, geleneksel olay örgüsü
kahramanının zaten tamamlanmış olan gelişimi ortaya koyar. Klasik romanda
geleneksel olay örgüsü ile kahramanın zaten var olan kişiliği okuyucuya sunulur;
62
kahraman her hangi bir olaya tepki gösterir ve roman zirveye ulaşıncaya dek bir
takım karışık olaylar ortaya çıkar. Kahramanın olaylara verdiği tepkiler sayesinde
zaten tamamlanmış olan kişilik gelişimi okuyucuya sunulur. Bildungsroman’da da
kahraman olaylara tepki verir, ancak tepki verdiği bu olaylar bir birine gelişigüzel bir
şekilde bağlanmış değildir. Bildungsroman’da olayların birbirine bağlanış biçimi
kahramanın kişiliğinin gelişimini gösterebilmek bakımından kahramanın bu olaylara
vereceği tepkiyle orantılı ve tutarlı olmalıdır. Çünkü Bildungsroman’ın amacı
kahramanın gelişim sürecinin okuyucuya sunulmasıdır. Geleneksel olay örgüsü bu
gelişimi göstermeyi başaramaz.
Geleneksel olay örgüsüne sahip The Great Gatsby’de tüm odak noktası
Gatsby’dir. Gatsby’nin kişiliği tam olarak gelişmiştir ve bir yetişkin olarak hareket
etmektedir. Gatsby’nin Daisy’i geri kazanabilmek için verdiği uğraşlar acı bir sonla
biten karışık olaylara yol açar. Gatsby’nin kişiliğinin belirli yönleri sadece birbirine
gelişigüzel bağlanmış olaylarla ortaya koyulur. Meister’de Wilhelm bazı yanlış
nedenlerden dolayı yanlış kararlar alır. Neden-sonuç ilişkisiyle birbirine tutarlı bir
şekilde bağlanmış olan olaylar sayesinde Wilhelm’in gelişimi okuyucuya aşama
aşama sunulur. Stephen da aldığı çeşitli kararlarla dışsal olaylara henüz gelişmemiş
olan kişiliği ile yanıt verir. Gerçeği kendi değerlerine dönüştürür ve sonunda yetişkin
dünyayla yüzleşmesini sağlayacak temel kişiliğini şekillendirmek için estetik
fikirlerini kendi kişilik gelişimiyle kaynaştırır. Amory Blaine de başlangıçtan itibaren
önce kendi aristokrat bencilliğini ve daha sonra da ‘Personage’ olarak toplumdaki
yerini incelemeye başlar. Bunu karşılaştığı bir dizi karakter aracılığıyla yapar ve
Amory’nin kişiliğindeki gelişim aşama aşama gözlemlenebilir. Çünkü Amory
insanlarla veya olaylarla kişilik gelişimini tamamlamamış bir şekilde karşılaşır.
Yaşadığı her bir olaydan bir sonuç çıkarır ve karşılaştığı her bir insandan bir şeyler
öğrenir ve sürekli değişir.
Açıkça anlaşılacağı üzere geleneksel olay örgüsü Bildung’ın sunumu için
uygun bir yapı değildir. Bu noktada kahramanın ‘Bildung’ının dışsal bir olay örgüsü
63
kullanılmadan nasıl sunulacağı sorusu akla gelmektedir.
Goethe, kahramanın
romandaki olay örgüsünün gelişimi yerine, kendi içsel gelişimine odaklanması
gerektiğine inanır, ancak romanında şans faktörünün de rol oynadığını itiraf eder.
Sonuç olarak, Goethe kahramanını yöneten büyük bir kalem olmasına rağmen
romanın kaderini biraz da olsa şans faktörüne bırakmıştır. Bunu yaparken iki parçalı
(progressive structure) çerçevesinde tipik ‘Çıraklık Modelini’ kullanmıştır.
Kahramanın Bildung’ını göstermenin yanında iki parçalı yapıyla bütünleşmiş beş
katlı tematik bir plan kullanarak romana tutarlılık kazandırmıştır. Bütün bir roman
hem kahramanı hem de okuyucuyu önceden tahmin edilen son noktaya taşıyan alaycı
bir anlatıcı tarafından incelikle anlatılır.
Mackenzie romanında genç bir kahramanın kişilik gelişiminin okul eğitimiyle
nasıl engellendiğini anlatmaya çalışır. Ancak dışsal olayları oluşturmada oldukça
aşırıya kaçar. Çünkü Sinister Street’de ‘Çıraklık Modeli’, kahramanda tatmin edici
bir içsel gelişim oluşturabilecek derecede dışsal olaylarla bağlantılı değildir.
Mackenzie kahramanının Bildung’ını gösterebilmek veya romana tutarlılık
katabilmek için ne bir olay örgüsü ne de bir yapıyı etkili bir şekilde kullanabilir. Yani
kahramanın ‘Bildung’ını dışsal olay örgüsüne feda etmesine rağmen dışsal olay
örgüsünde de başarılı olamaz. Böylece roman Michael Fane’ın başından geçenleri
kronolojik bir anlatımla sunmanın ötesine gidemez.
Joyce’un Portrait’i ise tamamıyla kahramanın içsel gelişimi üzerine
odaklanmıştır. Portrait’de kullanılan ‘Çıraklık Modeli’ ile dışsal olaylar arasında
yakın bir ilişki vardır ve bu ilişki gelişigüzel bir şekilde oluşturulmamıştır. Joyce
aynı zamanda okuyucunun dikkatini kahramanın kişiliğindeki gelişime çekebilmek
için semboller ve motifler kullanır ve romanın sonunda okuyucuyu hür irade sahibi
sanatçı bir kahramanla, Stephen Dedalus’la baş başa bırakır.
Tipik
Bildungsroman’ın
kaynağından
gücünü
alan
Fitzgerald
ise
Mackenzie’nin ‘yaşama doyma’ unsurunu reddederek kahramanını yaşama aç bırakır
ve gelişimini devam ettirir. Goethe’nin iki parçalı yapısına sıkı sıkıya bağlanır ve
64
okuyucuya kendi içsel gelişiminin farkında olan bir kahraman sunar. Fitzgerald’ın
kahramanı dikkatli ve bilinçli bir şeklide tasarlanmıştır ve kendi içsel gelişimini
aşamalı bir şekilde dramatize eden ve yansıtan karakterlerle karşı karşıya gelir.
Fitzgerald, renk ve tiyatro betimlemelerinin yanı sıra, kahramanının ‘Bildung’ıyla
yakından
bağlantılı
‘Çıraklık
Modeli’ni
dikkatli
bir
şekilde
kullanılır.
Bildungsroman’a ait ‘hayal kırıklığı’ ve ‘gelişim’ unsurlarının etkili bir biçimde
kullanıldığı roman, kahramanını klasik Bildungsroman anlayışına doğru yönlendiren
bir anlatıcı tarafından anlatılır.
65
KAYNAKLAR
1. Andrews, Ian Wojcik. Margeret Drabble’s Female Bildungsroman: Theory,
Genre and Gender. New York: P.Lang, 1995.
2. Barney, Richard A. Plots of Enlightenment: Education and the Novel In
Eighteenth Century England. California: Stanford University Pres, 1999.
3.
“Bildungsroman”. Webster’s Collage Dictionary. New York: Random House,
1996.
4. “Birk
Rachel.”
The
English
Bildungsroman.
19
Haz.
2004.
<
http://www.umd.umich.edu/casl/hum/eng/classes/434/geweb/ENGLBILD.
htm>
5. Wilson Edmund. “F. Scott Fitzgerald”. Modern Critical Views: F. Scott
Fitzgerald, Ed. Bloom, Harold. New York: Chelsea House, 1985
6. Arsdale Nancy P. Van. “Princeton as Modern Hermeneutics: Rereading”.
F.Scott Fitzgerald: New Perspectives, Eds. Bryer Jackson, Margolies Alan,
Prigozy Ruth. Georgia: University of Georgia Pres, 2000.
7. Jackson, Bryer. The Fiction of F. Scott Fitzgerald: A Conference With
Professor
Jackson
Bryer.
04
Ağus.2005.
<
http://www.cas.usf.edu/~spiora/hem_fit/hem1.html>
8. Buckley, Jerome Hamilton. Season of Youth: The Bildungsroman from
Dickens to Golding. Cambridge: Harvard University Press, 1974.
9. Kahn Sy. “This Side of Paradise: A Pageantry of Disillusion”, F.Scott
Fitzgerald: Critical Assessments, Volume II. Ed. Claridge, Henry.
Mountfield: Helm Information Ltd, 1991.
10. “Crain Calep”. Scott Fitzgerald Was Different. 04 Ağus. 2005.
<http://www.nytimes.com/books/00/12/24/reviews/001224.24craint.html>
11. “Daniel,
Anne
M.”
Fitzgerald,
F.
Scott.
04
Ağus.
http://www.litencyc.com/php/speople.php?rec=true&UID=4922
2005.
66
12. Ergin, Seçkin. Amerikan Romanı 1900–1950. İzmir: Ege Üniversitesi
Basımevi, 1993.
13. Fitzgerald, F. Scott. This Side of Paradise. New York: Penguin Books, 1963
14. Fraiman, Susan. UnBecoming Women: British Women Writers and the Novel
of Development. New York: Colombia University Pres, 1993.
15. Gohlman, Susan Ashley. Starting Over: The Task of the Protagonist in the
Contemporary Bildungsroman. New York: Garland Publications, 1990
16. Hendriksen, Jack. This Side of Paradise as a Bildungsroman. New York:
P.Lang, 1993.
17. Hook, Andrew. F.Scott Fitzgerald. New York: Biddles Ltd, 1992.
18. Kester, Gunilla Theander. Writing the Subject: Bildung and the African
American Text. New York: P.Lang, 1995.
19. Labovitz, Esther Kleinbor. The Myth of the Heroine: The Female
Bildungsroman in the Twentieth Century. New York: P.Lang, 1986.
20. Leseur, Geta. Ten is the Age of Darkness: The Black Bildungsroman.
Colombia: University of Missouri Press, 1995.
21. Lorna, Ellis. Appearing to Diminish: Female Development and the British
Bildungsroman. Lewisburg: Bucknell University Press, 1999.
22. “Mangum Bryan.” Introduction to the Novels of F. Scott Fitzgerald. 04 Ağus.
2005. < http://www.people.vcu.edu/~bmangum/fitznovels.html>
23. Moretti, Franco. The Way of the World: The Bildungsroman in European
Culture. London: Verso, 1978.
24. Pelzer, Linda C. Student Companion to F. Scott Fitzgerald. London:
Greenwood Press, 2000.
67
ÖZET
İlk defa Alman yazar Johann Wolfgang von Goethe tarafından 1794 yılında
yazılan ‘Wilhelm Meister’s Lehrjahre’ adlı romanla ortaya çıkan Bildungsroman
türü, genç bir ‘erkek’ kahramanın ahlaki, psikolojik ve entelektüel gelişiminden
ibarettir. Geleneksel romandan keskin bir şekilde ayrılan Bildungsroman, ‘Çıraklık
Modeli’ adı verilen bir model sayesinde henüz olgunlaşmamış kahramanının içsel
gelişimini aşama aşama gözler önüne sermeyi amaçlar.
Bu tezde yapılmaya çalışılan şey Fitzgerald’ın ilk roman’ı olan ve çoğunlukla
tematik açıdan incelenen This Side of Paradise’ın Bildungsroman tekniği
bakımından incelenmesidir. Bunu yaparken Wilhelm Meister’s Lehrjahre, İngiliz
edebiyatı’nın en önemli roman yazarlarından biri olan James Joyce’un The Portrait
of the Artist as a Young Man ve Compton Mackenzie’nin Sinister Street adlı
romanları karşılaştırmalı bir biçimde incelenmiştir. Fitzgerald, Bildungsroman
türünde yazmış olduğu bu romanda Goethe’nin iki parçalı yapısına ve ‘Çıraklık
Modeli’ne sıkı sıkıya bağlanarak Amory’nin içsel sorgulamalarını ve kişiliğindeki
olumlu yöndeki değişimi ve olgunlaşmayı aşama aşama okuyucusuna sunar. Ortaya
çıkan sonuç ise bir Bildungsroman klasiğidir.
68
ABSTRACT
Bildungsroman first emerged from German writer Johann Wolfgang von
Goethe’s Wilhelm Meister’s Lehrjahre in 1794 and it focuses on a young male’s
moral, psychological and intellectual growing. Bildungsroman sharply diverges from
traditional novel and aims to show an immature hero’s progressive inner
development through a model called ‘Apprenticeship Pattern’.
The aim of this thesis is to analyze F. Scott Fitzgerald’s first novel, This Side
of Paradise, which was mostly examined thematically, as a Bildungsroman genre.
While doing this, This Side of Paradise was studied comparatively with Wilhelm
Meister’s Lehrjahre, James Joyce’s The Portrait of the Artist as a Young Man and
Compton Mackenzie’s Sinister Street. In this novel, adhering to Goethe’s two-part
Bildungsroman structure and the ‘Apprenticeship Pattern’, Fitzgerald attempts to
show Amory’s positive progressive development in his character and his inner quests
to his reader. What emerges is a classical Bildungsroman.

Benzer belgeler

t. c yüzüncü yıl üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ingiliz dili ve

t. c yüzüncü yıl üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ingiliz dili ve KISALTMALAR……………………………………………………………………III GİRİŞ………………………………………………………………………………... 1 1. BÖLÜM…………………………………………………………………………...3 1.1. 1920’LERİN AMERİKA’SINA GENEL BİR BAKIŞ………………………….3 1.2. DÖNEMİN EDEB...

Detaylı

türkđye cumhurđyetđ ankara ünđversđtesđ sosyal bđlđmler

türkđye cumhurđyetđ ankara ünđversđtesđ sosyal bđlđmler Zur Geschichte des Wortes und der Theorie” adlı makalesinden yaptığı başka bir alıntıda Martini’nin Borcherdt’ın hatalı olduğu, “bildungsroman” teriminin ilk defa Karl Morgenstern tarafından 1817 ...

Detaylı