56 - Devrimci Proletarya

Yorumlar

Transkript

56 - Devrimci Proletarya
Seçimler ve Parlamentonun Solu
AKP sınıra dayanmıştır ve bundan sonrasını eskiden olduğu gibi sürdüremeyecek durumdadır. Ekonomi, dış ilişkiler, siyasal
ve toplumsal çelişkiler, toplam tablo AKP’nin geriye doğru çözülüş sürecine girdiğini göstermektedir. Bu çözülmenin hızı
ve temposunu belirleyecek olan önemli bir etmen, önümüzdeki genel seçimlerde alınacak sonuçlardır. Erdoğan’ın gücü
ve iktidarı (ve parayı) kendisinde merkezileştirme çabaları, salt bir “kişisel diktatörlük arzusu” vb. ile açıklanamaz; esasen
çözülme geciktirilmek istenmektedir, ancak bu yönde atılmak istenen her yeni adım (filli başkanlık uygulamaları, hükümete
verilen ayarlar, tek başına anayasayı değiştirerek başkanlık getirme hayali, Erdoğan’ı eleştirenlerin tutuklama, soruşturma,
basın davaları, gözdağıyla sindirilmek istenmesi, fitne hikâyeleri, Erdoğan’a örtülü ödenek yetkisi, başkanlığın AKP’nin
seçim programına girmesi) ne kadar büyük olursa olsun, geçici etki yaratmaya mahkûmdur ve ayrıca yepyeni kriz öğelerini
biriktirmektedir. '' 8-9
yaşasın
sosyalist
işçi demokrasisi
Sayı: 56 Nisan 2015 1 TL
UMUT İŞÇİ SINIFINDA!
Biz İşçi Meclisi olarak umudumuzu, güvenimizi işçilerin bulunduğu
her işyerinde, alanda, havzada, semtte işçi meclislerinde, komitelerinde, kurullarında… örgütlenmeye bağladık. Yaşamımızı zehreden,
geleceğimizi ipotek altında tutan bu sistemi ancak örgütlenirsek
geriletir ve nihayetinde yıkabiliriz.
Bunu bilerek ve inanarak her yeni seçimde parlamento hayallerine
girmeyi doğru bulmuyor, çözümün burada olmadığını düşünüyoruz.
Erkan Altun Yoldaş Ölümsüzdür!
Kobané’de başlayan direniş ve buna karşı süren IŞİD saldırıları
karşısında Kobané’ye geçerek burada süren direnişin bir parçası
olmayı seçen Erkan Altun Kobané’de Komünist Nefer olarak
ölümsüzleşti.
Erkan Altun yoldaşın sosyalizme inancı üzerinden geçen yaşamı
ve devrimci mücadeledeki iradesi, enerjisi ve direnci, sınıf
devrimcilerine örnek olacaktır.
" 10
Burjuva parlamentoda herhangi bir partiyi bir diğeriyle geriletme
değil, işçi sınıfının burjuvaziyi geriletmesi aslolandır. Bu nedenle net
bir şekilde belirtelim, seçimlerde bu partilere oy vermiyoruz…
Eksik fazla, az çok demeden tüm zihnimizi, gücümüzü, emeğimizi,
örgütlenmeye yönlendiriyoruz, umudumuzu örgütlü bir işçi sınıfına
bağlıyoruz…
2
işçi meclisi
German Wings: Uçan tabut
Barcelona-Düsseldorf seferini yapan German
yetli havayolu” (low cost) konseptindeki neoliberal
Wings havayollarına bağlı uçak, Fransa Alpleri’nde kutucuk mantığını uygulayacak olursak, “Ne yani
düştü.
uçmasa mıydı?” Uçacaktı tabii: Havaalanına indikten sadece 25 dakika sonra kalkarak, yani bakım ve
Uçağın arandığı 2 bin 700 metre yüksekliğindeki
kontrol için neredeyse zaman bırakmayarak; pilot
bölgeden ayrılmayan televizyonlar, dün kameve hostesleri güvencesiz, sendikasız, çatlatırcasına
ralarını geleneksel “olay yeri ziyaretleri”ni yapan
çalıştırarak; uçuş sırasında su dahil ağırlık yapan
Almanya, Fransa ve İspanya devlet başkanlarının her malzemeden kısarak, ya da ekstra ücretlendisuratlarına zumladı. Timsah gözyaşları tabirini
rerek.
eskitmeyen suratlara… Ağızlarından uçağın düşüş
nedeninin altındaki neoliberal kapitalizm gerçe1999’da 13 milyon olan “düşük maliyetli havayolu”
ğine dair tek kelime çıkmayan suratlara! Bu tür
yolcuları işte tam da bu koşullarda daha 2004’te
olaylarda hiç yabancısı olmadığımız üzere kiliselere 80 milyona çıkmıştı. Easy Jet, Ryan Air, German
doluşan devlet erkanına!
Wings gibi havayolları üzerinden Avrupa’da artık
tüm uçuşların yüzde 20’sini, İngiltere’de ise yüzde
**
50’sini oluşturan low cost trafiği, Türkiye’de de
yüzde 30-40 aralığında. Türkiye’de bu çığırı açan,
Düşen uçakta ölen 6 havayolu işçisi, 16 lise öğren- Sabancı ailesinin hiperaktif ferdi Ali Sabancı’nın
cisi, 2 öğretmen, 2 opera sanatçısı ve 2 bebek dahil Pegasus’u oldu. Pegasus, her yıl ortalama yüzde 42
150 kişiden televizyonlarda sınıflarına değil, milli- büyüyerek Avrupa ve Türkiye’nin en hızlı büyüyen
yetlerine göre tasnif edilerek bahsediliyor. Kimse, havayolu konumuna yükseldi. Aynı German Wings
gün gelip yolcularını ölüme uçuran bu uçaklara
gibi o da iniş ve kalkış arasındaki süreyi en aza inancak iki rakamlı bilet fiyatlarını ödeyebilecek
diriyor. Uçak “yan gelip yatmayacak”, günün nereolanların, yani her milliyetten işçilerin, kent yok- deyse 12 saati uçacak. Yakıt tüketiminin artmaması
sullarının bindiğinden söz etmiyor.
için uçağın ağırlığı her yolla düşürülüyor. Uçakların iki sefer arası temizliğini de 3 euro’ya hostesler
Bunun yerine, her iş cinayetinde olduğu üzere,
yapıyor. (Vatan gazetesinden)
önce Lufthansa, sonra Airbus tarafından ardarda
açıklamalar yapıldı. Bu açıklamalarda düşme seGerman Wings uçağı düştükten sonra yapılan ilk
bebi sırlara gömüldü, hatta uçağın “mükemmel
açıklamada “Uçuşlarımıza devam edeceğiz” denildurumda” olduğu söylendi. Düşen uçağın olaydan di. Buna karşın pilotlar dün uçmayı reddetti. Sınıf
bir gün önce arıza geçirdiği ise 4 gün sonra ortaya kardeşlerinin acısı ve sınıf mücadelesinin dili ile
çıktı.
konuştular. Şirketin 30’dan fazla uçuşu iptal edildi.
Kazadan bir hafta önceydi. Havaalanındaydım ve
German Wings yolcusuydum. Panodaki gösterge ve uyarılardan ana şirket Lufthansa’daki greve
katılım oranını takip ediyordum. German Wings
uçaklarının inmesiyle dolup kalkmasının bir olduğunu farketmem uzun sürmedi. Tam bu arada uçağımın da 2 saat rötar yapacağı duyuruldu: “Teknik
bir problem”. Ama bu neydi? İnsanlık için küçük
bir farkla, yani bir tesadüfle, düşen uçağın yolcusu
değildim.
Sınıf düşmanları! İşçilere tabut olan o uçaklara
biz biniyoruz, gene bineceğiz. Türkiye’deki seçim
propagandalarında kafamıza kakarcasına bahsedip
durduğunuz uçak yolculuğu istatistiklerini yükselten biziz. Seyahat edebilmek için bakım, onarım
kalitesi düşük, havayolu işçilerinin aşırı çalıştırıldığı uçaklara binmek zorunda kalıyor, çalışırken
olduğu gibi yolculukta da bile bile lades demek
zorunda kalıyoruz. Ölümlerimizin sorumlusu sizsiniz! Bedelini de siz ödemelisiniz!
Tabii, German Wings’in dahil olduğu “düşük mali- **
TİHV’in yanındayız! Yanında olmak zorundayız
Kurulduğu 1990 yılından bu yana işkence mağdurlarına tedavi ve rehabilitasyon desteği sağlayan
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Gezi direnişi
sürecindeki tutumu dolayısıyla baskı altına alınmaya çalışılıyor.
SGK, Gezi Parkı olayları sürecinde işkence görenlere yoğun olarak hizmet sunulan 18-21 Haziran
2013 tarihleri arasında TİHV’e gerçekleştirdiği
denetim sonucunda, başka bir kurumda sigortalı
veTİHV’de yarı zamanlı çalıştığı belgeli olan bir
personelin durumunu gerekçe göstererek, TİHV’e
130 bin lira para cezası verdi.
TİHV Genel Sekreteri Dr. Metin Bakkalcı, “Bu parayı ödemeyeceğiz” dedi.
TİHV Genel Sekreteri Dr. Metin Bakkalcı, 20 aydır
bu kasıtlı para cezasının geri çekilmesi için hukuki
yollar da dahil olmak üzere bütün yolları denediklerini belirterek, bugün gelinen noktada hiçbir sonuç
alamadıklarını söyledi. Bu para cezasının TİHV
nezdinde hiçbir hükmü olmadığını belirten Bakkalcı, “Bizim bütün emeklerimiz, temin ettiğimiz her
kuruş, işkence görenlere, bu toplum adına bir özür
dileme ortamı olan TİHV bünyesinde, tedavisi içindir. Tek bir kuruşun bizim vicdanımızda hesabı var.
Vermeyiz, vermeyeceğiz” diye konuştu.
TİHV’e en anlamlı desteklerden birisi bugün Wer-
nicke Korsakoff ve Eski Mahpuslarla Dayanışma
Girişimi’nden geldi. Açlık grevleri ve Ölüm oruçları
sürecinde, maphushanelerde ve gözaltılarda yaşanan işkencelerin alınan hasarların giderlimesinde
TİHV’in desteğini gören dayanışma üyeleri TİHV’i
yalnız bırakmadılar.
Dayanışma girişi adına bir ölüm orucu direnişçisi
tarafından okunan basın metninde şu ifadeler yer
aldı; “Açıkcası böylesi komik ve saçma bir gerekçeyle para cezası kesmelşerinin altında yatan gerçek
neden TİHV’in Gezi direnişi sırasında, bütün siyasal argümanlar bir yana, onların unuttuğu hatta hiç
bilmediği bir şeyi yapmalarıdır; İnsanlık!
Galatasaray Meydanı‘nda Cumartesi saat 14.00de
bir basın açıklaması yaparak TİHV’e dönük baskıyı
kınadılar.
Doktorluk etiğinden daha güçlü bir durum var:
İnsan olan, yaralı bir insana yardım eder. Berkin
Elvan gibi 14’ünde bir çocuğu katleden, tetikçilere emir ben verdim diyen bugünün saraylıları ne
doktorluk etiğini nede insanlığı bilirler. Bu yüzden
TİHV’e yönelik bu saldırılarıi bir anlamda eşyanın
doğası gereğidir.
İşkence ve sıklıkla karşılaştığımız sadlırlar sonrasında TİHV’i hep yanımızda bulduk. Gezi’de de TİHV
yanımızdaydı. Şimdi de biz TİHV’in yanında olmak
zorundayız. Bu hem siyasi hem insani bir zorunluluktur.
Biz Çeliğe Su Verenlerle Elele çalışanları açıklıyoruz
ki, TİHV’in yanındayız.Tüm dostları da TİHV’in
yanında olmaya davet ediyoruz”
Basın açıklaması “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Yaşasın dayanışma ağı” sloganları atılarak sonlandırıldı.
İşçi Meclisi - Yerel Süreli Siyasi Dergi - Sayı: 56- Fiyat: 1 TL
Pina Basım Yayım San. ve Tic. Ltd. Şti. adına sahibi Hüseyin Kezik Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ali Filizler
Adres: İstiklal Caddesi Balo Sk. No: 32 Kat. 2 Daire No: 8 Beyoğlu/İstanbul - Email: [email protected]
Hesap No: İş Bankası Koca Mustafapaşa Şubesi 1105 0792812
Baskı: Özdemir Matbaası Adres: Davutpaşa Cad. Güven Sanayii Sitesi C Blok No:242 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 577 54 92
3
işçi meclisi
Bizim İşçi Sınıfı Dışında
Bir Umudumuz Yok!
Bahar aylarına bu yıl rengini 7 Haziran’da yapılacak olan genel seçimler veriyor. 8 Mart Dünya
Emekçi Kadınlar Günü ve Newroz bu havanın
etkisinde kutlandı. 8 Mart’ta Özgecan’ın öfkesi öne
çıkarken Newroz’da Abdullah Öcalan’ın PKK’ye
silah bırakarak yeni bir strateji üretme içerimli bir
kongre çağrısı yapması seçimlerle birlikte işlendi.
İstanbul’da Newroz kürsüsünde Selahattin Demirtaş “bir oy bir oydur” diyerek tüm HDP kitlesinin
seçimlere odaklanmasını istedi.
Şimdilerde seçimler “kim milletvekili olacak, kim
daha demokrat olacak” fonunda en önemli konu
olarak gündemi kaplamaya devam ediyor. Her
yeni gelişme partilerin seçim stratejilerine meze
edilmeye çalışılıyor. DHKP-C’nin yaptığı son
eylemler bile AKP’nin “Alevilere karşı Sünni çoğunluğun temsilcisi” olarak oy arttırma çabasına
kanalize ediliyor.
Biz İşçi Meclisi olarak umudumuzu, güvenimizi işçilerin bulunduğu her işyerinde, alanda, havzada, semtte işçi meclislerinde, komitelerinde, kurullarında… örgütlenmeye bağladık. Yaşamımızı zehreden, geleceğimizi ipotek altında tutan bu sistemi ancak örgütlenirsek geriletir ve nihayetinde yıkabiliriz.
İç Güvenlik Paketi meclisten çıkartıldı, bu
hengâmenin arasında. Yavaştan ilerleyen kıdem
tazminatı tartışmaları sürüyor, hazırlıklar devam
ediyor, muhtemelen seçimler sonrasında kıdem
tazminatlarının da gaspı saldırısı net olarak gelecek.
Bu yıl da İstanbul’da 1 Mayıs alanı olan Taksim
Meydanı işçi ve emekçiler için adres olacak.
İşçi cinayetleri hız kesmeden devam ediyor. Her
gün gelen şantiyelerdeki inşaat işçilerinin ölüm
haberlerine mevsim dolayısıyla tarım işçileri de
eklendi. Mart ayında 40 tarım işçisi -çoğu yollara
savrularak- yaşamını yitirdi. Her gün birer ikişer
katlediliyoruz.
Seçimler 1 Mayıs’ı değil, 1 Mayıs seçimleri belirlemeli. İşçi sınıfının birlik mücadele ve dayanışma
günü olan 1 Mayıs’ta burjuvazi işçi sınıfının nefesini ensesinde hissetmeli ve adımlarını ona göre
atmalı. Burjuvazi ancak reformlarını, yasalarını
işçi sınıfının basıncı altında gerçekleştirdiğinde
işçi ve emekçiler açısından ezilen ulus, cins ve
mezhep yönlerinden kalıcı kazanımlar olacaktır.
Bu ülkede işçi katliamı kadar kadın katliamı da
hız kesmiyor. Özgecan’dan sonra sokaklara taşan
öfke maalesef örgütlü bir kanaldan akmıyor ve
kadın cinayetleri, taciz, tecavüzler de hız kesmeden sürüyor. Ve TC.vüzcü devlet kadın katillerini
korurken, tecavüzcüsünü öldüren kadına en üst
sınırdan ceza veriyor.
Ülker ve Adore işçileri tazminat haklarını alarak
direnişlerini sonlandırdılar. Dora Otel ve Divan işçilerinin direnişleri sürüyor. Metal işçilerinin grev
yasağı süresi doldu. Ama Birleşik Metal ne yönde
hareket edecek, bir açıklama bile yapılmadı daha.
Ankara Kazan’da işçiler çalıştıkları fabrikayı işgal
ettiler. Patron İlhami Yılmaz’ın iflas bahanesiyle
3 aylık maaş, mesai ve kıdem tazminatlarını gasp
ettiği işçiler fabrikada nöbet tutuyorlar.
Metal işçilerinin greve çıkışı çölde su gibi gelmişti.
İşçi sınıfı adına adeta “oyunda biz de varız” dedi
metal işçileri.
Kobané’de IŞİD’in defedilmesinin ardından şimdi
sıra civar köylerde. Buralarda da ilerleyiş sürerken
bir yandan da Kobané’nin yeniden inşaası tartışılıyor.
Ortadoğu’da hemen her gün değişen güç savaşları
şimdi de Yemen üzerinden şekilleniyor. Suudi
Arabistan ve İran üzerinden mezhepsellik sosu ile
yaşanıyor mücadele. İşçilerin emekçilerin tek birleşme noktası sınıf çıkarları olunca, bu kadar basit
olmayacak kapitalizmin işi.
İşte 2015 1 Mayısına aşağı yukarı bu tablo eşliğinde giriyoruz. DİSK, KESK, TMMOB, TTB tarafından yapılan ortak açıklamada 1 Mayıs’ın “insanca
yaşanacak ücret, çalışma koşulları, barış, demokrasi ve özgürlük” talebiyle tüm kentlerde ve birlikte kutlanacağı bildirildi. Açıklamada İstanbul’da 1
Mayıs’ın Taksim’de kutlanacağı duyurularak dayanışma çağrısı yapıldı.
1 Mayıs öncesi gündemlere baktığımızda seçimlere odaklanmış bir 1 Mayıs’ın bizi beklediğini söylemek güç olmaz.
Aksi halde burjuva parlamenter sistemin kendini
yeniden yapılandırmasının piyonu, alkışçısı olmanın ötesine gitmek mümkün olmayacaktır.
1 Mayıs’ta alanlara en yakıcı taleplerimizle çıkmalıyız.
-gelecekleri çalınan, kapitalizme meze edilen
gençlerin,
-hakkın sokakta alınacağını en iyi bilen Kürt
emekçilerin,
-HES, nükleer, termik santrallerle, barajlarla
doğanın, köylerinin katledilmesine dur diyen
köylülerin, ekolojistlerin
ayağına, diline, yüreğine pranga vurulmak isteniyor.
Türkiye burjuvazisinin en sağlam kalesi AKP sınıra dayanmıştır ve bundan sonrasını eskiden olduğu gibi sürdüremeyecek durumdadır. Ekonomi,
dış ilişkiler, siyasal ve toplumsal çelişkiler, toplam
tablo AKP’nin geriye doğru çözülüş sürecine girdiğini göstermektedir. Türkiye burjuvazisi bölgesel
ve küresel anlamda sıkışma yaşamakta. İşçilerin
kanı, teri üzerinden büyüme destanları yazan burjuvazi yeni alternatifler peşinde.
İş kazası adı altında süren işçi cinayetlerine, devletin koruması altında kocası, kardeşi, akrabası, sevgilisi ya da başka bir erkek tarafından katledilen
kadınların sesi olmalı 1 Mayıs.
Bunun karşısındaki en büyük engel, en büyük
düşman sen ben biz… işçiler, kentin ve kırın yoksulları. Sokağa çıkacağımızı iyi biliyorlar ve bunun
önünü almaya çalışıyorlar. Ya paketleriyle ya parlamento hayalleriyle…
Erkek egemen kapitalist sistem yıkılmadan çözülmeyecek bu sorunlar. Buna odaklanan, ama her an
canımızı acıtan cinayetlere, “kaza”lara, taciz ve tecavüzlere de acil tedbirler alınmasını sağlamalıyız.
Ama nafile çözülmez çelişki; onların sefası bizim
cefamızdan geçiyor. 1 Mayıs’ta görmeliler ki bizim
üstümüzden sefa sürmek o kadar da kolay değil ve
ilelebet sürmeyecek…
İşçi cinayetlerini durduracak İSİG önlemlerinin
alınması, kadın cinayetlerine alt yapı olan uygulamaların durdurulması, paketlerin geri çekilmesi
ilk elde taleplerimiz olmalı.
1 Mayıs’ta 1 Mayıs alanlarına!
İnsanca yaşamak isteğimiz temel talebimiz olarak
çıkmalı öne. Ücretlerin insanca yaşanacak bir seviyeye çıkartılması ve ücret eşitsizliğinin ortadan
kaldırılması 1 Mayıs’ta haykırılmalı.
Grev örgütlenme ve eylem hakkımızın gasp edilmesine her ne şekilde olursa olsun izin vermemeli, bunun için grev ve örgütlenme yasaklarına 1
Mayıs’ta dur demeliyiz.
İç Güvenlik Paketi adı altında;
-hakkını arayan, örgütlenen, direnen işçilerin,
emekçilerin,
-devlet destekli erkek terörüne karşı sokağa çıkan kadınların,
Biz İşçi Meclisi olarak umudumuzu, güvenimizi
işçilerin bulunduğu her işyerinde, alanda, havzada, semtte işçi meclislerinde, komitelerinde, kurullarında… örgütlenmeye bağladık. Yaşamımızı
zehreden, geleceğimizi ipotek altında tutan bu
sistemi ancak örgütlenirsek geriletir ve nihayetinde yıkabiliriz.
Bunu bilerek ve inanarak her yeni seçimde parlamento hayallerine girmeyi doğru bulmuyor, çözümün burada olmadığını düşünüyoruz. Burjuva
parlamentoda herhangi bir partiyi bir diğeriyle geriletme değil, işçi sınıfının burjuvaziyi geriletmesi
aslolandır. Bu nedenle net bir şekilde belirtelim,
seçimlerde bu partilere oy vermiyoruz…
Eksik fazla, az çok demeden tüm zihnimizi, gücümüzü, emeğimizi, örgütlenmeye yönlendiriyoruz,
umudumuzu örgütlü bir işçi sınıfına bağlıyoruz…
4
işçi meclisi
Dora işçileri: Sendika hakkımız engellenemez!
Dora Otel işçileri sendikal örgütlenme yaptıkları
için işten atıldıkları otelin yine önündeydi. 28
haftadır patronun işten atmasına karşı mücadele
veren işçiler, Taksim’den Dora Otel önüne yürüyüş
gerçekleştirdi. Eyleme Tüm Emek-Sen “Sendika
haktır engellenemez” pankartıyla katılırken, İşçi
Dayanışma Koordinasyonu ve Mağaza Çalışanları
Platformu da destek verdi. Yürüyüş sırasında sık
sık “Sendika haktır engellenemez”, “İşten atılanlar
geri alınsın”, “Dora işçisi yalnız değildir”, “Örgütlü
işçiler yenilmezler” sloganı atıldı.
Tüm Emek-Sen otel önünde yaptığı basın açıklamasında Birleşik Metal İş’in aldığı grev kararını
MESS dayatmalarının sonucu bakanlar kurulunun yasaklamasından sonra AKP hükümetinin
ve Danıştayın bu tutumukabul edilemez olarak
nitelendi.
“Grev yasağı diktatörlük uygulamasıdır” denen
açıklamada Türkiye’nin hukuk devleti olmaktan
çıktığı ve bu yüzden işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadelesi olarak karşılarına çıkacaklarını
söyledi.
karına kar kattığını söyleyerek 9 Nisan’daki Dora
Otel işçilerinin işe iade davasına emek dostlarını
davet etti.
Diğer yandan İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin
yayınlamış olduğu iş cinayetleri raporunu açıklayarak artarak ölen işçilere dikkat çektiler.Konuşmacı AKP hükümetinin iş başına geldiği günden
bu yana iş cinayetlerinin arttığını, sermayenin
Tekstil işçisinin son olarak söz aldığı eylemde birlik, dayanışma ve mücadele mesajı vardı.
Eylem diğer haftada buluşulmak üzere sonlandırıldı.
Ankara Kazan’da İşçilerden Fabrika İşgali
Ankara Kazan Sanayi Bölgesi’nde faaliyet yürüten
Yılmaz Çelik Hasır firmasındaki işçiler patronun
iflas bahanesi ile işçileri izne çıkartarak fabrikadaki makineleri başka yere götürme hamlesine karşı,
fabrikaya gelerek işgal eylemi gerçekleştirdiler.
Firmanın patronu olan İlhami Yılmaz’ın iflas bahanesiyle 3 aylık maaş, mesai ve kıdem tazminatlarını gasp ettiği işçiler fabrikada nöbet tutuyorlar.
İşçilerin bir çoğunun 10-15 yıllık işçi olduğu
fabrikada yaklaşık 35 işçi çalışıyor. Fabrikadaki
en yeni işçinin 5-6 yıllık işçiler olduğu belirtiliyor.
Patronun tazminatları da gasp etmesinde işçilerin
alacaklarının yüklü miktarda olması da bir etken.
İşçi Meclisi’ne konuşan işçiler patronun bir süredir
iflas ettiği bahanesini öne sürdüğünü, bu gerekçe
ile kendilerine izin verdiğini ve izin günü fabrikadaki makinaları başka bir yere taşımak istediği
için fabrikada bulunan ustabaşının haber vermesi
ile patronun bu girişimini engellediklerini belirttiler.
İşçilerden ustabaşı olan Recep Güntutmaz İşçi
Meclisi’ne fabrikada yaşanan gelişmelerle ilgili
bilgi verdi. Recep Usta 20 yıldır fabrikada çalıştığını patronun üç aydır maaşlarını vermediğini,
son olarak da iflas ettiğini söylediğini dile getirdi.
İşçilerin izine çıkarıldığı gün kendisinin fabrikada
olduğunu belirten Recep usta patronun başka bir
firmaya borcu olduğunu söylediğini, bu firmada
çalışan işçilerin izin günlerinde gelerek makinaları
almak istediğini,
kendisinin duruma müdahale
ederek diğer
işçileri fabrikaya
çağırdığını söyledi.
İşçilerin gelmesi
ile makinaları
alamadıklarını,
diğer firma olan
Güneş Çelik
patronunun bu
durumda direkt
fabrikaya gelerek işçilere “ben sizin bir aylık maaşınızı vereyim”
dediğini söyledi.İşçilerin bu duruma tepki göstererek tüm alacaklarını istediklerini, yoksa makinaları vermeyerek sonuna kadar direneceklerini
aktaran Recep usta bu durum karşısında Güneş
Çelik patronunun “ben hepsini ödemem” diyerek
fabrikayı terkettiğini söyledi.
Ardından 21. dönem MHP Karabük Milletvekilliği de yapan patron İlhami Yılmaz’ın fabrikaya
geldiğini ve işçilere eylemi bitirmeleri gerektiğini,
“piyasadan alacağım var, gidelim birlikte alalım”
dediğini, işçilerin “biz tahsilatçı mıyız sen hakkımızı vereceksin” dediğini söyledi.
Yaşanan bu gelişmeler sonrasında patronun adam-
larının silahlarla fabrikaya gelerek işçileri tehdit
ettiği, bir işçinin yaralandığı, işçilerden müdürler
tarafından şikayetçi olmamalarının istendiği aktarıldı.
İşçiler avukat tutarak alacaklarını icra yoluyla almak istediklerini belirtiyorlar. Bu sürecin yedi gün
içerisinde netleşeceğini söyleyen işçiler hak ettiklerini alana kadar burada olacaklarını belirtiyorlar.
Ostim İşçi Sağlığı Meclisi bileşenleri de kendi
iş çıkışlarında hep birlikte direnişte olan sınıf
kardeşlerini ziyaret ettiler. İşçilerin direnişleri
boyunca yanlarında olacağını belirten İşçi Sağlığı
Meclisi bileşenleri, yıllardır kendilerinin de bu tarz
saldırılarla karşılaştıklarını, tek çarenin direnmek
olduğunu söylediler.
Doğum yapmayı beklerken işten atıldı
İstanbul Üniversitesi’nin güvenlik hizmeti ihalesini
alan Uzay Güvenlik AŞ’de özel güvenlik görevlisi
olarak çalışan Zarife Beyaz, doğum iznine 6 gün
kala işten atıldı.
“Hamileyken hem çalışmak hem eve bakmak zor.
Eşim her konuda yardımcı oluyordu. Ben de eve
gece 12’de geldiğim için akşam yemeğini, evin
temizliğini sabahtan yapıyordum. 3.5 yaşındaki
oğlum Adar’ı komşuma bırakıp işe gidiyordum”
diyen Beyaz, bir gün işe gittiğinde görev listesinde
adını göremedi ve işten çıkarıldığını öğrendi.
İşten çıkarıldığı gün Uzay Güvenlik’e dava açan
Beyaz hakkında İstanbul 4. İş Mahkemesi, “işe geri
alınarak ücret ve diğer haklarının tahsil edilmesi”
kararını verdi. Aradan 1 yıl geçmesine rağmen işe
geri alınmayan Beyaz, “7 aylık hamileyken şirket
yetkilileri ve güvenlik amiri her hafta ofise çağırıp
istifa etmem için beni tehdit etti. İstifa etmeyince
yoğun olan kapılara sürüldüm. Her gün hakarete
uğradım. Yaşadığım stres yüzünden erken doğum
yaptım” dedi.
İstifa etmeyince öğrenci giriş-çıkışının yoğun
olduğu Fen Edebiyat Fakültesinin Laleli tramvay
durağı tarafındaki girişine yerleştirilen Beyaz,
bir sonraki hafta tekrar ofise çağırılarak güvenlik amirinin mobbingine maruz kaldı. “Beyazıt
Meydanı’ndaki tarihi kapı o zamanlar tadilattaydı.
O günlerde en yoğun kapı Rektörlüğün girişiydi.
Güvenlik ofisi de bu kapıdaydı. Tekrar istifa et-
meyince buraya sürüldüm” diyen Beyaz, şunları
söyledi: “Beni doğum iznindeki raporlu birinin
yerine çalışmakla suçladılar. Ama ben 1 yıldır orada çalışıyordum.
Böyle bir şey mümkün değildi.” İşten çıkarıldığı
gün İstanbul 4. İş Mahkemesi’ne dava açan Beyaz
hakkında, işe geri alınarak ücret ve diğer haklarının tahsil edilmesinin yanı sıra işe başlatılmaması
durumunda da 4 aylık brüt ücretinin ek olarak
verilmesi kararı verildi. Aradan 1 yıl geçmesine
rağmen Uzay Güvenlik, Danışmanlık, Koruma
ve Eğitim Hizmetleri AŞ bu kararların hiçbirine
uymadı.
Çöken sadece elektrik sistemi değil
neoliberalizmin ta kendisidir!
31 Mart 2015 saat 10.36 sularında 80 ilde elektrik
kesintileri yaşanmıştır. Toplumda infiale yol açan
bu durum için hala devlet kademelerinden dişe
dokunur bir açıklama yapılmamıştır. Aklı cevval
yetkililer, daha önceki tecrübelerimizle sabit ki
konu teknik bir şey olunca üstünü kapatmak,
insanların aklıyla alay etmek daha kolay diye
düşünüyor.
30 Mart 2014 yerel seçimlerinde dahi kaç
bölgede, kaç ilde elektrik kesintisini açıkla(ya)
mayan bir Enerji Bakanlığı’nın ve Türkiye
Elektrik Kurumu’nun bizleri ikna edebileceğini
düşündüğü bir açıklamayı yapması kaç gün
sürecek hepimiz göreceğiz. “Trafoya kedi girdi,
75 km hızla esen fırtına vardı” gibi söylemlerin arkasına sığınarak bizleri aldattığını
düşünen zihniyet er ya da geç kandıramadığını
anlayacaktır. Ama burada vahim ve elzem olan
bir şey vardır ki her olayın geleceğe taşınması
daha elim sonuçlar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Salı günü yaşanan kesintilerin nedeniyle ilgili
TEİAŞ (Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi),
Enerji Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı
açıklamalarda bulundular. TEİAŞ’tan
yapılan açıklamada; “Avrupa-Anadolu enerji
bağlantısındaki kopma” olarak gerekçelendirdiği
elektrik kesintilerini, Enerji Bakanı Taner Yıldız
“Arızanın sebebinin tespit edilmesi lazım.
Özel sektöre ait bir santralin devre dışı kaldığı
ve bunun domino etkisi yaptığı bilgisi var.”
diyerek açıklamaya çalışıyor. Başbakan ve
Cumhurbaşkanı ise konuyla ne kadar uzak
olduklarını kanıtlama yarışına girmişlercesine
Davutoğlu “terör dahil her türlü ihtimali
araştırıyoruz” diyerek meseleyi daha da
bulandırırken Erdoğan ise bir müteahhit
fırsatçılığı yaparak nükleer santralin gerekliliğine
işaret ediyor.
Salı günü yaşanan elektrik krizinde, sırasıyla
mikrofonların karşısına geçerek birbirinden
komik açıklamalar yapan devlet erkanı yaşanan
skandalı gizlemeye çalışmaktadırlar. Elektrik Mühendisleri Odası (EMO)’nın yaptığı
açıklamadan da anlaşılıyor ki böyle bir kesintinin
yaşanması birkaç ihtimalden biridir.
Temelde de elektrik üretimi ile enerji talebi
arasında ki dengesizlikten kaynaklandığıdır.
Sıradan bir gün ve saat karşılaştırılması
yaptığımızda günün belki de en düşük gücünün
– 00.00-06.00 hariç- talep edildiği anda böyle bir
çökmenin (arz ve talep uyuşmazlığı) yaşanması
akıllara tekelci kapitalizmin doğal hukukunu
getiriyor.
inde ki gibi gereksiz
gibi görerek sermayenin çıkarlarını sonuna kadar korumaya
çalışmıştır. Dağıtım
şirketlerine avantadan
kaynak sağlayabilmek
için son yapılan tarife değişiklikleri ile
birlikte iletim bedeli
düşürülürken, diğer
tüm kalemlerde artış
sağlanarak dağıtım
şirketlerinin karı
arttırılmıştır.
En kuvvetli ihtimallerden biri de şu an
için özel üretim santrallerinin mevcut elektrik
satış tarifelerinden
rahatsız olup sabotaj
silahını kuşanmasıdır.
Daha fazla kar için daha
fazla sefalet. Üretimi bilinçli bir şekilde keserek
üretilen elektrik enerjisini, talebi karşılamayacak
seviyelere çekerek
bunu çok rahat
başarabiliyorlar.
2006 yılında da
İzmir’den İstanbul’a 13
ili kapsayan 11 saatlik
kesintinin sebebi de
enerji sektöründe ki
Yaşanan elektrik sabotajı sermayenin neoliberal politikalarının bir
üretim sermayesinin sansonucudur. Kirli yollarla elde edilen, tamamiyle sermayeye açılan,
tralleri arıza bahanesiyle
ücretsiz olması gerekirken soygunların yaşandığı, kalitesiz bir
çalıştırmamasıdır.
elektrik sadece ve sadece sermaye diktatörlüğünün
ömrünü uzatır.
AKP yazar ekibinin
“paraleller” ve “geziciler” diyerek bu skandaldan hükümetlerini kurtarma girişimleri
tutmayacaktır. Enerji Bakanı bile teyit peşinde
koşarken ağzından kaçırmıştır bu işin arkasında
ki sorumluyu. Eğer ki bu ihtimal doğru ise
doğrudan sermaye doğası gereği büyük bir suç
işlemiştir.
Günümüzde elektrik üretiminin %69’u özel
şirketler kontrolünde sağlanırken sadece %31’i
kamu işletmeleri tarafından sağlanmaktadır.
Böyle bir lovaktı yaşatmak tekelci anlayışın
topluma verdiği en büyük zarardır. Diğer bir
ihtimal ise haksız alınan kayıp-kaçak bedellerinin gerek tüketici koruma dernekleri gerek
Konuyla ilgili tüm kişilerin ortak kanaati böyle
bir felaketin dağıtım sisteminden ziyade iletimden kaynaklanan bir problemle olabileceğidir.
Üretimin %69’unun, dağıtımın ise tamamının
özelleştirildiği elektrik piyasasında kamunun
elinde sadece iletim hizmeti kalmıştır.
İlk ihtimal olarak iletimde gerçekleşen arızanın
sebebi olarak devletin sermayeye doğrudan
olmasa da dolaylı olarak yaptığı peşkeşler göze
batmaktadır. Arızayı var ise; meydana getiren temel olgu bakım hizmetlerinin yerine getirilmemesidir.
Elektrik piyasasında ki neoliberal mantık, bakım
sürecine de işçi sağlığı ve güvenliği hizmetler-
5
işçi meclisi
kalmasını istemedikleri kayıp kaçak bedelinin
alınmasını yasallaştırılma tasarısını hızlandırmak
için yapılmış bir basınçta olabilir. Tamamı
özelleştirilmiş olan dağıtım şirketlerinin sahibi
olan sermaye gruplarının üretimde de olan
ağırlığını kullanarak bunu yapmaları da o kadar
uzak bir ihtimal değildir. Dağıtım şirket sahibi
gruplarının, özel elektrik üretim santrallerinin de
birçoğuna sahip olduğunu unutmamak gerekir.
Elektrik bulunmasından sonra toplumsal
zenginliğin itici aracı olurken işçi sınıfınında
sefaletini derinleştirmiştir.
Enerji sektörünün bugün savaşların konusu olup,
en temel insan hakkı olduğu dönemde burjuvazinin iç hesaplaşma arenası olmuştur. Dünkü
yaşanan elektrik sabotajı sermayenin neoliberal
politikalarının bir sonucudur.
Kirli yollarla elde edilen, tamamiyle sermayeye
açılan, ücretsiz olması gerekirken soygunların
yaşandığı, kalitesiz bir elektrik sadece ve sadece
sermaye diktatörlüğünün ömrünü uzatır.
ise EMO tarafından yapılan kampanyalarca
abonelere bu bedellerin dağıtım şirketlerince
iade edilmesinin önüne geçilmesi isteği olabilir.
Meclis tatile girmeden, seçimlerden sonraya
Kesintisiz, temiz, ücretsiz ve kaliteli enerji
hakkımız için hizmet üretmeyen devlet ve enerjiyi sektörleştiren sermayeye karşı mücadelemizi
derinleştirelim.
6
Bakırköy Belediye İşçilerinin Grevi
işçi meclisi
CHP’li Bakırköy Belediyesi’nin %51 ortağı
olduğu Bakırköy Yapı İnşaat Ulaşım Hizmetleri
AŞ’de (BYUAŞ) çalışan taşeron işçilerin sendikal hakları, toplu iş sözleşmesi ve işten atılan
arkadaşları için başlattığı grev sürüyor.
21 Martta greve çıkan işçiler Bakırköy Özgürlük
Meydanı’nda grev çadırı açarak direnişlerine
devam ediyorlar.
Belediye işçilerinin çadırına çevreden ilgi
oldukça yoğun. Onlarca Bakırköy’lü genç-yaşlı
demeden, her gün grev çadırını ziyaret ediyor.
Direnişteki işçilerin aileleri de her gün çadırda
yerlerini alıyorlar. İşçilerin morali oldukça
yüksek, neşeleri yerinde; biz zafer kazanacağız
diyorlar.
Türk-İş’e bağlı Belediye-İş Sendikası’na üye
olan işçilere yetki hakkını aldıktan sonra baskı
uygulanmış, toplu iş sözleşmesi sürecinin
başlamasıyla iş yeri baş temsilcisinin de içinde
olduğu bazı işçiler işten çıkarılmıştı. Sürecin
tıkanması ve yasal sürenin dolması ile işçiler
Bakırköy Belediyesi’ne grev kararını asarak grev
çadırını kurdular.
İş yeri temsilcisi Cengiz Ertaş, yaptığımız sohbette bize süreci anlattı:
“2014 yılında sendikalı olduk. Seçim sonrası
yeni Belediye Başkanı ile tanıştık. Bu sürecin
daha başında iki aylık bir boşluğumuz oldu. Biz
yine de iş yerini terketmeyerek nisan ve mayıs
ayında bedava iki ay çalıştık. Burada amaç
işimizi kaybetmemekti.
Yetkisi olduğu için Belediye-İş Sendikası’na üye
olduk. Bir ay içerisinde BYUAŞ şirketi üzerinden yetki belgesi aldık. Şirketin %51 hissesi
belediyeye ait. İlk olarak 84 işçi sendikaya üye
olduk, kısa sürede bu sayı 127 işçiye ulaştı.
Zaten şirket bünyesinde 130 işçi çalışıyor.
Belediyede toplamda taşeron olarak 545’e yakın
işçi çalışıyor. İlk dönemde sendika bile bizim
üye olduğumuzdan haberdar değildi. Biz kendi
örgütlülüğümüzle bunu başardık.”
“Sendika yetki hakkını alınca toplu sözleşme
için başvurumuzu yaptık. Görüşme talep ettik, ancak siz de bilirsiniz ki patronlar toplu
sözleşme sürecini hoş karşılamazlar. Aynısı
burada da yaşandı. Görüşme taleplerimiz yok
sayıldı. Bir arabulucu atandı, biz de şirket yetkilileri ve Belediye Başkanı ile görüşmeye gittik.
Görüşmeye sadece şirket avukatları katıldı.
Belediye Başkanı bu toplantıya gelmedi.
Şirket avukatları arabulucuyu da, bu süreci de
tanımadıklarını ifade ettiler. Hepimiz aslında
belediyeye ait olan bu şirkette taşeron işçiyiz,
ama Belediye Başkanı bizi görmezden geliyor.
Asıl rahatsız oldukları şey taşeron işçilerin
örgütlenmesi, bir araya gelmesi.”
“Tıkanan bu görüşmelerin ardından, 60 günlük
bekleme süreci başladı. Biz bu süreç içerisinde
de defalarca görüşme talep ettik. Greve çıkmak
istemedik, konuşarak çözeriz dedik, ama bizi
dinlemek yerine iş yeri baş temsilcimizi işten
attılar. Kadın hakları deyince, 8 Mart’ta bu
meydanda etkinlik yapan kadınların önünde
konuşan Belediye Başkanı kadın sekreterimizi
de hayvan barınağına sürdü. İki aylık boşlukta
bedava çalıştık, ama Belediye Başkanı göreve
gelir gelmez bizim maaşlarımızı 1500 liradan
1050 liraya düşürdü. Sözde, Belediye Başkanı da
CHP de işçi haklarını savunduğunu söylüyor.
Ama bizlere hiçbir hakkımız vermiyorlar.”
“Sürekli fedakarlık yapan bizler olduk.
Biz greve çıkınca, “seçim süreci öncesi
bize baskı yapıyorsunuz, bu süreci kötüye
Direniş tüm sıcaklığı ve umut dolu ateşiyle sürüyor. Sadece bahar değil, Bakırköy
Belediye işçilerinin direnişi de ısıtıyor Özgürlük Meydanı’nı. İşçiler 24 saat çadırda
kalıyorlar. Kadın işçiler saat 20.00’dan sonra gidiyorlar, ancak duramayacakları
için değil, burada kadınlara pozitif ayrımcılık uygulandığını söylüyorlar. Gün boyu
ziyaretçileri var.
kullanıyorsunuz” diyorlar. Oysa bizim seçimle
falan işimiz olmaz, biz hakkımızı istiyoruz,
sözleşmenin kabul edilmesini istiyoruz. Grev
süreci başlayınca Belediye Başkanı bizden yine
iki ay süre istedi. Aklınca seçim sürecini kazasız
belasız atlatmak istiyor. Biz de buna karşılık o
zaman grev oylaması yapalım dedik. Kabul etmediler, korktular. Belediye Başkan Yardımcısı
ve müdürler grev oylaması yapmamamız için
ellerinden geleni yaptılar.”
“Bizim greve çıkamayacağımızı düşündüler,
özellikle başkan yardımcısı böyle düşündü.
Bağırıp çağırıp susarsınız dedi. Ama 21 Mart’ta
grev süreci başladı, bizler buradayız. Onurumuz için buradayız, bu çadır bizim onurumuz
demek, onurumuzu simgeliyor. Burada bizim
onurumuz var. Buradaki 50 işçi, sınıf mücadelesini, örgütlü mücadeleyi biliyorlar. Patronlar
bunun farkında değil.”
”DİSK Genel-İş Sendikası’na kızgınız. Grev
sürecinde buraya gelen Kani Beko Belediye
Başkanı ile görüşerek örgütlenme çalışması
yürütüyor. Buna kimse birşey diyemez
ama burada grev var, direniş var. Toplu iş
sözleşmesi süreci devam ederken bunu yapmak “grev kırıcılık” değil mi? Onlar bizim sınıf
kardeşimiz, buraya dayanışmaya gelmeleri
lazım. Bu yaşanan olumsuzluğun önüne geçmek
için Kani Beko ile görüşmeye gittik, 25 işçi ile
süreci anlattık. Dedik ki, örgütlenin, bunu biz
de isteriz. Ancak bu süreç bitsin, bekleyin dedik. Ancak Beko bize “bu bizim hakkımız, bunu
da yapmayacaksak dükkanı kapatıp gidelim”
dedi. Orası dükkan değil, orası işçi sınıfının
örgütüdür.”
“Direnişte 45 işçi var. Kadın ve erkek işçi oranı
hemen hemen aynı. Kadın arkadaşlarımız bu
direnişi sahiplendi. Bu oldukça güzel ve anlamlı
birşey. Biz 130 işçi ile birlikte greve çıkalım isterdik. Ama olmadı, biz buradayız, önemli olan
bu. CHP, taşeronluk çağdaş köleliktir, diyor.
Ama sadece lafta, burada yaşananlara bir bakın,
bu bile anlamaya yeter bunları. İktidara gelince yapacağız diyorlar. Patron, yani Belediye
Başkanı öyle diyor. Önce siz yerelde, iktidar
olduğunuz belediyelerde bu sorunu çözün,
taşeronluğu ortadan kaldırın. İşçilere haklarını
verin, asıl o zaman iktidar olursunuz diyoruz.
Bizi uyarıyorlar, aranızda marjinaller var,
diye. Buradaki işçilerin çoğu CHP’ye oy verdi,
bizi kandırdılar. CHP buradaki işçilerden ve
yakınlarından artık oy alamaz. CHP burada
taşeronluğu en yüce değer yapmıştır. Başkan
yardımcısı ve Kültür Müdürü bize küfür ediyor,
hakaret ediyor. Bunların hepsinin cevabını bu
direnişi kazanarak vereceğiz.”
“Eğer bu sorunu çözmezler ise burada onlara
seçim çalışması yaptırmayacağız. Hakkımızı
alana kadar buradayız. Toplu sözleşme yapılana,
işten atılan arkadaşlarımız işe alınana kadar
buradayız. İçerideki arkadaşlara sesleniyoruz.
Farkına varın artık, ama olsun biz onlar için de
buradayız. Bu grev sonrası 50 işçi için sözleşme
yapılsa da, seneye biz tüm işçiler için masaya
oturacağız.
130 işçi için seneye sözleşme masasını
kuracağız. Şimdiden taşın altına ellerini
koymalılar. Belediyedeki 540 taşeron işçi için
aslında biz burada direniyoruz.
Perşembe günü itibariyle burada bir toplantı
yapıp devrimci ve ilerici güçler ile bir
dayanışma komitesi kuracağız. Emekten yana,
işçilerden yana olan herkesi bu dayanışma
komitesine bekliyoruz. Herkesi direnişi büyütmeye çağırıyoruz.”
İşçilerin aktardıkları bunlar. Direniş tüm
sıcaklığı ve umut dolu ateşiyle sürüyor. Sadece bahar değil, Bakırköy Belediye işçilerinin
direnişi de ısıtıyor Özgürlük Meydanı’nı.
İşçiler 24 saat çadırda kalıyorlar. Kadın
işçiler saat 20.00’dan sonra gidiyorlar, ancak
duramayacakları için değil, burada kadınlara
pozitif ayrımcılık uygulandığını söylüyorlar.
Gün boyu ziyaretçileri var.
Herkes onları tanıyor. Bakırköy CHP’lilerin
yoğun olduğu bir bölge. İnsanlar “CHP belediyesi işçilere bunu nasıl yapar” diyorlar. İşçiler
ise, “gidip bunu onlara sorun, onlarla kavga
edin” diyerek belediye binasını gösteriyorlar.
Grev ateşini görmek ve işçiler ile dayanışmak
için Bakırköy Özgürlük Meydanı’ndaki grev
çadırını ziyaret etmek lazım. Her direniş, her
grev bir okuldur.
7
Çağrı Merkezi İşçileri Örgütleniyor
Çağrı merkezlerinde 70 binden fazla kişi çalışıyor.
Düşük ücret ve zor koşullardan şikayetçiler.
Günde yaklaşık 500 kez Alo diyor, izinsiz tuvalete bile gidemiyorlar. Müşterilerin hakaretleri de
cabası.
Çağrı Merkezleri Derneği’nin sitesinde yer alan
bilgilere göre, sektörün pazar büyüklüğü 1.4
milyar doları geçti. Türkiye’deki 43 şehirde çağrı
merkezi var. Merkezlerin yüzde 47’si İstanbul’da,
yüzde 9’u Ankara’da, yüzde 5’i İzmir’de, yüzde 39’u
ise diğer kentlerde.
Kaya, yıpratıcı bir sektörde çalıştıklarını
hatırlatıyor:
“Sabahtan akşama kadar hep aynı sözcükleri,
cümleleri kullanıyorsun. Kendini robot gibi hissediyorsun. Yaptığım iş, mesleğim değil. Fiziksel,
psikolojik olarak zorlanıyorum.”
Sektörün 70 bini aşkın çalışanı var ve yüzde
43’ü 18-24, yüzde 38’i ise 25-29 yaş aralığında.
Çalışanların yüzde 42’si lise mezunu, yüzde 30’u
üniversite mezunu.
Atanamayınca çağrı merkezinde çalıştı
Mesleki hastalık riski altında olduklarını da
belirten Kaya “Uzun yıllar çalışma zaman içinde
işitme kaybına bile yol açabilir. 7.5 saat boyunca
durmadan konuşmak zorunda kalıyorsunuz”
diyor.
Günde 500 çağrıya yanıt veriyor
Alper Alkuş 25 yaşında. Beş yıldır sektörde. Aylığı
1130 TL. Dört yıl çalıştığı eski iş yerinde çağrı
süresini 10 saniye uzattığı için aldığı uyarılar sonucu işten atıldığını söylüyor. Alkuş, “Daha fazla
çağrı almamız için kısa tutmamızı istiyorlar” diyor.
Alkuş, kıdem ve tazminat hakkının ödenmediği
gerekçesiyle eski işyeri hakkında dava açtı. Davası
sürüyor.
Günde ortalama 350 ile 500 arasında çağrı aldığını
anlatan Alkuş, çalışırken yanındaki arkadaşıyla
konuşmanın, şahsi telefonunu, sosyal medya,
haber sitelerini kullanmanın yasak olduğunu
hatırlatıyor. İş yerinde bireysel fotoğraflarını
çekmek, sosyal medyada paylaşmanın yasak
olduğunu, paylaşanların hemen uyarı aldığını
dile getiren Alkuş, “Bir arkadaşım raporluydu,
Faceebook’tan Eminönü’nde olduğuyla ilgili ileti
paylaştı. İşten çıkarılma gerekçesi sayıldı” diyor.
Kullanımı yasak sözcükler
Konu çağrı merkezi çalışanlarının kullanması
“yasaklı sözcüklere” gelince Kaya ile Alkuş’un ilk
aklına gelenler, “maalesef ”, “hayır”, “yok”, “para”,
“sen”, “ben”, “efendim”, “buyurun” oluyor.
Çağrı Merkezleri Derneği’nin sitesinde yer alan
bilgilere göre, sektörün pazar büyüklüğü 1.4
milyar doları geçti. Türkiye’deki 43 şehirde çağrı
merkezi var. Merkezlerin
yüzde 47’si İstanbul’da, yüzde
9’u Ankara’da, yüzde 5’i
İzmir’de, yüzde 39’u ise diğer
kentlerde.
Sektör çalışanlarının
sıkıntıları ise ortak: Hakarete
uğramak, düşük maaş ve zor
koşullarda çalışmak.
Al Jazeera Türk, çağrı merkezi çalışanlarıyla
konuştu.
Kaya günde 8 saat çalışıyor. Mola süresi bir
saat. Aylık 900 TL ücret alıyor. Gün içinde ortalama 80 çağrıya yanıt vermek zorunda. Kaya,
çağrı merkezlerinde çalıştıkları ortamdan,
kullandıkları masa, sandalye, kulaklıklardan,
ofisin havalandırmasından, ışıklandırmadan, mola
sürelerinden şikâyetçi. Sağlık açısından sorunlar
yaşadıklarını anlatan Kaya, “Hastaydım, sesim
çıkmıyordu. Sesim çıkmamasına rağmen hasta
halimle bile çalıştırıldım” diyor.
sitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 2006’da
mezun oldu. O da Tulum gibi işsizlikten dolayı
çağrı merkezinde çalıştı. 2.5 yıl çalıştıktan sonra
bıraktı.
Sektörün 70 bini aşkın
çalışanı var ve yüzde 43’ü
18-24, yüzde 38’i ise 25-29 yaş
aralığında. Çalışanların yüzde
42’si lise mezunu, yüzde 30’u
üniversite mezunu.
Sektör çalışanlarının sıkıntıları ise ortak: Hakarete
uğramak, düşük maaş ve zor koşullarda çalışmak.
Sevim Kaya 25 yaşında. Balıkesir Üniversitesi
Sosyal Bilimler Bölümü mezunu. Atanamayan
mağdur öğretmenlerden biri. 2013’te mezun
olup iş bulamayınca çağrı merkezinde çalışmaya
başlamış.
işçi meclisi
“Denetimler olmalı, koşullar
iyileştirilmeli”
Mevcut koşullarla sektörde ortalama üç yıl
çalışmanın zor olduğunu söyleyen Alper Alkuş
“Açsın, bir saat molan var ama istediğin zaman
gidemiyorsun. Belirli bir saati yok, takım lideri belirliyor. Tuvalete gitmen gerekiyor. Mola istediğini
belirtmek için elinle işaret veriyorsun. Takım lideri
ekrana bakıyor. Çağrı sayısı fazlaysa seni bekletiyor” dediğinde, Kaya araya giriyor:
“Bir gün saat 8’den 3’e kadar tuvalete
gönderilmediğim oldu. İnsanca çalışma koşulları
istiyoruz.”
İki çağrı merkezi çalışanının yakındığı önemli
konulardan biri de özellikle hakaret eden
müşteriler. Müşteriler sinirlenip küfür, hakaret ettiklerinde kendilerini kötü hissettiklerini
anlatıyorlar. Kaya “İşçi olduğumuzu unutmasınlar.
Robot değil, insanız. Küfür ve hakaret işitmek
istemiyoruz” derken, Alkuş, “Müşteri gülümseyerek ararsa kendimizi iyi hissederiz” ifadelerini
kullanıyor.
“Alo, ilk sevgilimi bulabilir misiniz?”
Sıkıntıların yanında komik durumlarla da
karşılaşıyorlar. Alkuş dört yıl boyunca bilinmeyen
numaralarda çalıştığında çok değişik çağrılar
aldıklarını hatırlatıyor:
“5, 6 yaşlarında çocuklar arıyor. Anne, babasının
numarasını istiyorlar. Yemek tarifi için arayan
ev hanımları oluyor. Çocuklarının ev ödevini
soran anneler var. İlk sevgilisini kaybettiğini, ona
ulaşmak istediğini, yardımcı olmamızı isteyen,
acıktığını söyleyip, bulunduğu yere en yakın açık
lokantayı soranlar var. Hepsine internetten bakıp
yardımcı oluyoruz. Bu komik durumlar bizi
rahatlatıyor.”
İki eski çalışan dernek kurdu
Fatma Tulum, 2004’te Marmara Üniversitesi
Ekonomi Bölümü’nden mezun oldu. Mesleğinde
iş bulamayınca çağrı merkezinde çalışmaya
başladığını anlatıyor. Tulum, bir yıl çalıştığı işi
bıraktı.
Gözde Duranay 33 yaşında. İstanbul Üniver-
Tulum ve Duranay, çağrı merkezi çalışanların
yaşadığı sıkıntıları ve çözüm önerilerini ise şöyle
dillendiriyor:
“İşçiler fiziksel ve psikolojik olarak yıpranıyorlar.
Yıpranmayı engellemek için koşullar iyileştirilmeli.
Denetimler yapılmıyor. Havalandırma, ısıtma,
aydınlatma, gürültü düzeyi, monitör, kulaklık,
sandalye masa gibi fiziksel ortamda sıkıntılar var.
Bunlar iyileştirilmeli.
Servisler gece dışında yok. Mola süresi işçilerin
bedenen ve ruh sağlığını yitirmeden çalışacağı
şekilde düzenlenmeli. Sağlık raporlarının
düzenlenmesinde hukuka aykırılık olmamalı.
Bir robot gibi sürekli hız üzerine performans
sistemi olmamalı. Örgütlenme önündeki engeller kaldırılmalı. Ücretler düşük, yükseltilmeli.
Çağrı merkezlerinin kapatılmasını istemiyoruz. Koşulların işçiler için yaşanabilir şekilde
iyileştirilmesini talep ediyoruz.”
Teftiş raporu: Yoğun çalışmanın riski var
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2013’te
İstanbul’daki çağrı merkezleriyle ilgili hazırladığı
teftiş raporunda, yoğun çalışma temposu çağrı
merkezi işçileri için en önemli risk olarak gösteriliyor.
Raporda, İstanbul’daki 40 iş yeriyle ilgili, “Fazla çalışma için işçilerin onayının alınmadığı,
fazla çalışma ücretlerin ya ödenmediği ya da
eksik ödendiği, işçilere hak kazandıkları serbest
zamanlarının usulüne uygun kullandırılmadığı
ya da eksik kullandırıldığı, işçilere yıllık 270 saati
aşan fazla çalışma yaptırıldığı” tespitlerde yer
alıyor.
Çalışanların yaşadıkları sıkıntıları ve sorunlarıyla
ilgili Çağrı Merkezleri Derneği’ne yaptığımız röportaj talebimize ise olumsuz yanıt verildi.
Kaynak: Al Jazeera Turk
işçi meclisi
8
işçi meclisi
9
Kürt Sorunu, Seçimler ve Parlamentonun Solu
Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve kent yoksulları geri düzeyde bir burjuva demokrasisi kapanında sömürülüyorlar. AKP’nin tarihsel rolü, burjuva demokrasisinin en geri muhafazakâr düzeyde tutulmasına hükümet etmek oldu. Ancak bu süreçte, özellikle de 3. döneminde, dış ve iç politikada yaptığı gerici
ayarlarla karşısında kendisine karşı ciddi bir muhalefet potansiyeli de oluşturdu.
Hatırlayalım:
Türk devleti Oslo’da PKK ile doğrudan görüşmelere başladı. Öngörüşmelerle
birlikte yaklaşık 4 yıl süren bu süreç devletin Öcalan’ın hazırladığı yol
haritasını reddederek müzakere protokollerini imzalamayacağını bildirmesiyle 2010 Mayıs’ında tamamen sona erdi. Bunun ardından devlet KCK
operasyonlarıyla Kürt ulusal hareketini zayıflatmaya ve güçten düşürmeye
yoğunlaştı.
2012’nin sonbaharında Türkiye’nin Kürt sorunu Suriye’de Kürt kantonlarının
kurulmasıyla bölgeselleşirken hükümet bu yükselişin önünü kesmek için
bu kez merkezine Öcalan’ı alan bir “süreç” kurguladı. Amaç “Kürt sorunu”
olarak tabir edilen genel anlamıyla ulusal eşitsizlik sorununun çözümü,
daha doğrusu kısmi çözümü bile değil, bir çatışmasızlık durumunun tesisi
ve Öcalan’ın tutsaklık koşullarının yumuşatılması karşılığında PKK’nin silah
bırakmasıydı.
istiyorsa “kamu düzeninin tesisi” koşulunu koymak istedi. “Kamu düzeni”,
kentlerdeki Kürt milislerin dağıtılması anlamına geliyor. Devletin “kamu
düzeni” talebini içeriklendirmesi, PKK’nin (silahları çekmesi yanında) tüm
alan kontrolü çabalarını durdurması, Türkiye Kürdistan’ındaki fiili özerklik
oluşumu yapılanmasını dağıtması demekti. Bunun PKK tarafından ağırdan
alınarak reddedilmesine karşılık devletin adımı ise iç güvenlik yasasının
geçirilmesi oldu. Meclis’te geçtiğimiz günlerde kabul edilen iç güvenlik yasası
resmen içerdiği sıkıyönetim maddeleriyle devletin ve AKP’nin (yaklaşan 1
Mayıs’la birlikte Kürdistan’la da sınırlı olmayan) sokak hâkimiyeti amacıyla
faşist uygulamalarına kılıf hazırlayan yasalar niteliği taşıyor.
Öte yandan Kürt ulusal hareketinin kamu düzeni tanımıysa, “siyasal alanın
yeniden yapılandırılması ve egemenliğin paylaşılması anlayışı” üzerine kurulu.
Çözüm süreciyle hedeflenen de mevcuttaki yarı fiili paylaşımın yasallaşması,
yapılanması, tanımlanması. Bunun devlet tarafından reddine yönelik olarak
ortaya koyulan PKK tehdidi ise sokağın direnmesi, yani çatışma tehdidi…
İki güç ve politika odağı arasındaki çatışmada Newroz öncesi ve sonrası hızla
atılan bir adım ileri, iki adım geri karşılıklı adımların arkasında işte bu iki
yaklaşım ve beklenti arasındaki çelişki ve gerilim yatıyor. HDP’nin seçime
parti olarak girme kararı, Demirtaş’ın barajı aşmaya yönelik “seni başkan
yaptırmayacağız” demeçleri, Öcalan’ın kongre tarihi vermeyişi, Erdoğan’ın
“Kürt sorunu yok, verilen fotoğrafı doğru bulmuyorum, izleme heyeti
gereksiz” açıklamaları, iç güvenlik yasasının meclisten zorla geçirilmesi,
Genelkurmay’ın PKK’ye yönelik, PKK’nin askeri hedeflere yönelik kontrollü
tacizleri, hükümetin Arınç’ın bir-iki mızmızının ardından seçime kadar
izleme heyetlerini ertelemesi vb. Görüşmeler sona ermedi, Kürt sorununa
burjuva çözüm yönünde adımlar olanağı tümden tükenmedi; ancak durdu ve
ertelendi. Mevcut durumda Rojava ve Kobanê’yle patlayan tıkanıklığın onu
üreten nedenle birlikte hala orta yerde durduğu, kartların seçimler sonrası
yeniden dağıtılacağı görülmektedir.
Öcalan’ın bir patronaj ilişkisiyle PKK’yi çözmek için bir “alet” olarak
kullanılması amacının sonuç vermeyecek, hayalperest bir girişim olduğu
zamanla açığa çıktı. Yine de devlet ve AKP, Öcalan ile PKK ve HDP
arasında çatlak yaratma, ayrım bulma ve oradan ilerleme politikasında
ısrarcı oldu. Oysa siyasi çatlaklar, toplumsal-sınıfsal çıkar farklılıkları ve
kriz durumlarında ortaya çıkarlar. Kürt ulusal hareketi bu dönemde krize
girmek bir kenarda dursun, tam aksine uluslaşma yürüyüşünde yeni bir fırsat
penceresinin açılmasıyla birlikte önemli bir atılım yaşadı. IŞİD’in Irak ve
Suriye Kürtlerine saldırısına karşı örülen direnişte Kürtler arasındaki rekabet ve ihtilaflar zayıflayarak Kürt kimliğinin inşası hızlandı. Aynı anda devlet
kanadındaysa özellikle AKP’nin 3. döneminde iç ve dış politikada hareket
esnekliği kabiliyeti daralıyor, biriken toplumsal-sınıfsal çelişkilerin fonunda
içeride Gezi Direnişinin kitlesel sokak militanlığıyla ve Gülencilerle kurulan
koalisyonun dağılmasıyla, dışarıda AB’den uzaklaşma ve Ortadoğu’da Sünni
İslam adına yürütülen vekâlet savaşlarında alınan yenilgilerle krizler ardı
ardına patlak vermeye başlıyordu.
Ekim ayında Türkiye Kürdistan’ındaki Kobanê eylemlerinin ardından “Kobanê direndi, devlet kaybetti” başlıklı değerlendirmemizde Türk devletinin,
sınırlarının dibinde (biri resmi, diğeri fiili) iki özerk Kürt bölgesi varken
ve bunları (resmen veya fiilen) tanımak zorunda kalırken, içeride Türkiye
Kürtlerinin özerkliğine dair en ufka bir kırıntıyı dahi tanımamasının giderek zorlaştığı tespitini yapmış, PKK’yle müzakereyi hızlandırmak zorunda
kaldığını vurgulamıştık.
İşte geçtiğimiz ay Newroz öncesi ve sonrası yaşanan gelişmeleri bu arka plan
içerisinden okumak gerekir. Başbakan yardımcısı, İçişleri Bakanı ve AKP
grup başkanvekilinin Dolmabahçe’de HDP heyetiyle birlikte verdiği ortak
fotoğraf, birikerek önlerine fatura edilmiş bir zorunluluğun sonucudur. Ancak
o resmin öncesinde ve sonrasında atılan karşılıklı adımların da bir matematiği
vardır:
Kobanê eylemlerinden ürken devlet, sonrasında PKK’ye eğer müzakere
Seçimler
1) Devletin MGK düzeyinde, kırmızı kitabında Kürt sorununa yaklaşım
parametrelerinde kökten ve esaslı bir değişiklik henüz yapılmamıştır. PKK’nin
önerdiği silah bırakma karşılığında burjuva demokratik çözüm perspektifi (bulanık 10 madde esasen bunu önermektedir) AKP ve Genelkurmay
tarafından, bir bütün olarak devlet tarafından kabul görmüş olmadığı gibi,
meseleyi zamana yayma politikası devam ettirilmektedir.
2)AKP sınıra dayanmıştır ve bundan sonrasını eskiden olduğu gibi sürdüremeyecek durumdadır. Ekonomi, dış ilişkiler, siyasal ve toplumsal çelişkiler,
toplam tablo AKP’nin geriye doğru çözülüş sürecine girdiğini göstermektedir. Bu çözülmenin hızı ve temposunu belirleyecek olan önemli bir etmen, önümüzdeki genel seçimlerde alınacak sonuçlardır. Erdoğan’ın gücü
ve iktidarı (ve parayı) kendisinde merkezileştirme çabaları, salt bir “kişisel
diktatörlük arzusu” vb. ile açıklanamaz; esasen çözülme geciktirilmek istenmektedir, ancak bu yönde atılmak istenen her yeni adım (filli başkanlık
uygulamaları, hükümete verilen ayarlar, tek başına anayasayı değiştirerek
başkanlık getirme hayali, Erdoğan’ı eleştirenlerin tutuklama, soruşturma,
basın davaları, gözdağıyla sindirilmek istenmesi, fitne hikâyeleri, Erdoğan’a
örtülü ödenek yetkisi, başkanlığın AKP’nin seçim programına girmesi) ne
kadar büyük olursa olsun, geçici etki yaratmaya mahkûmdur ve ayrıca yepyeni
kriz öğelerini biriktirmektedir.
3) CHP ve MHP’nin etkin birer siyasal aktör olmaları, ancak zayıf bir ihtimal
olan seçimlerden sonra AKP’nin tek başına hükümet kuramaması durumunda
gündeme gelir. Bu olmadığı koşullarda Türkiye siyasetinde belirleyici mücadele ve hamleler AKP ile HDP arasında cereyan etmektedir.
4) Seçimlerde HDP barajı aşarsa ne olur? AKP hükümeti kurulduğu müddetçe Kürt sorununda “idarecilik”, “çok az ve çok geç” atılan adımlar, bir süre
sonra bu adımlardan da çark politikası sürgit sürdürülmeye çalışılır. Ancak
orta vadede tıkanır ve başarılı olamaz. Ak Saray merkezli politika darbe alır,
AKP’de yeni arayışlar gündeme gelir, parti içi kriz büyür. Çelişkili, çalkantılı,
politik türbülanslara açık bir dönem daha yaşanır.
5) Seçimlerde HDP barajı aşamazsa ne olur? Mevcut İmralı masası dağılır,
Türkiye’deki burjuva demokratik siyasal güçler HDP merkezli olarak büyük
bir iç ve dış kampanya yürüterek seçimlerin yenilenmesini gündemleştirir,
muhtemelen KCK tutuklamalarına benzer bir dönem daha yaşanır, bir süre
sonra da mecburen Oslo görüşmelerine benzer yeni bir süreç başlar. Kısacası
yine çelişkili, çalkantılı, politik türbülanslara açık bir dönem daha yaşanır.
Parlamentonun Solu
Bu tabloda seçimler öncesinde burjuva siyasetin “solunda” çözülüş ve HDP’de
eriyerek toplaşma artmaktadır. HDP’yi parlamentoya taşımak ve onu parlamentonun soluna daimi bir üye olarak yerleştirmek gereği, daha önce
bu görüşte olmayan birçok örgüt ve hareketin üzerinde dayanamadıkları
bir basınç yaratmakta, HDP’ye “bu seçimler için” destek kararları
açıklanmaktadır.
AKP’nin tek yanlı bir çubuk bükmeyle ağırlaştırdığı burjuva siyaset zeminindeki zorlanma başta olmak üzere çeşitli güncel nedenlerin yanı sıra, bunun
bir dizi köklü ve tarihsel nedeni var. Temelde yatan unsurlara değinmekle
yetinelim:
1) Öncelikle ve esas olarak Türkiye’de geniş anlamıyla “solculuk” bir işçi
sınıfı karakteri taşımamakta, esasen küçük burjuva bir sınıfsal karakterdedir.
Kendisinin geniş bir şal olan “sol” yelpaze içerisinde olduğunu iddia eden,
dolayısıyla burjuva meclisin solunda yer almayı hedefleyen parti ve örgütlerin
tabanı da esasen kıyılardaki kent merkezlerine, orta sınıf semtlerine, sınıf
kimliğinin önüne Alevi kimliğin geçtiği mahallelere, sınıf (işçi sınıfı ve
kent yoksulu) kimliğinin önüne Kürt kimliğinin geçtiği kent ve mahallelere
dayanmaktadır. Orta sınıf semtleri dışında, yukarıda sayılanların hepsinde
aslında işçi kaynamaktadır, ama bu parti ve örgütlerin bu kesimler içerisinde
yürüttüğü bir sınıf çalışması, bu yönde ürettiği talep ve formülasyonlar yoktur! Dolayısıyla sınıfsal olarak küçük burjuva bir “sol”la karşı karşıyayız.
2) Bu küçük burjuva sınıfsal taban, sınıfsal yapısına uygun bir toplumsalsiyasal-ruhsal davranış durumu sergiliyor. İdeolojik bulanıklığı, yaşam
tarzı, konformizmi, dağınıklığı, oradan oraya savrulması ve rüzgâr nereden
eserse kapağı oraya atması, hemen hiçbir zaman bağımsız ve iç tutarlılığa
sahip bir duruşunun olmaması, her zaman daha büyük güçlerin gölgesine
girmeyi gözetmesi, kötünün iyisi göreciliği, en radikal olduğu dönemlerde
bile düzenden/sistemden kopamayışı ve en ufak şeyde beklentiye girmesi vd.
bunun en tipik göstergelerinden birkaçıdır. Dolayısıyla büyük beklentilerden
büyük hayal kırıklıklarına geçiş yapmak, Gezi’den sonra kolay sonuç alamama
sonucu yorgunluk, hayal kırıklığı ve güçsüzlük duygusuna savrulmak, siyasette de güçlü olanın yanına kaymak bu kesimlerin yaşam alışkanlığıdır;
kimseyi şaşırtmamalıdır.
3) Küçük burjuva siyasetin yaşadığı güncel dönüşümün arka planında kapitalizmin içsel neoliberal dönüşüm süreci yatar. Bu dönüşümün fonunda bu
hareketler, sadece sistemin hâkim kıldığı (başta silahlı mücadele olmak üzere)
kırmızı çizgiler sonucu sadece dışarıdan gelen baskı sonucuyla değil, bununla
birleşik olarak içeriden de kapsadıkları küçük ve orta burjuva kesimlerin liberal yaşam tarzı ve ideolojisinin baskın etkisi karşısında çözülmektedirler.
demokrasisi kapanında sömürülüyorlar. AKP’nin tarihsel rolü, burjuva
demokrasisinin en geri muhafazakâr düzeyde tutulmasına hükümet etmek
oldu. Ancak bu süreçte, özellikle de 3. döneminde, dış ve iç politikada yaptığı
gerici ayarlarla karşısında kendisine karşı ciddi bir muhalefet potansiyeli
de oluşturdu. Son döneminde önemli bir güç ve iktidar merkezileşmesi de
yarattı. Bu karşısındaki bloğu da netleştirdi. Bugün Türkiye’nin en kitlesel, en
büyük partisi “Erdoğan’ı istemeyenler partisi”dir. Dünya ekonomisine entegre
olmuş, yönü Batı’ya doğru olan tekelci burjuvazi de bunun farkında. Burjuvazinin kolektif çıkarı gereği atılması gereken kimi adımlar da (Kürt sorununun stabilizasyonu, yeni anayasa vd.) sürüncemede kalıyor. Burjuva siyasette
yeni arayışlar hızlandı. CHP bu seçimlerde Kemal Derviş’e ekonominin
sorumluluğunu şimdiden verme sözü vermiş bir parti olarak, aynı anda emek
vurgusunu arttırma ve bunu kitlelere yutturma gibi zor bir işe girişti. O zaten
hiçbir zaman parlamentonun solu bile olmadı, onu bir kenara bırakalım.
Ama HDP şimdiden barajı aşma iddiasına uygun bir kampanya yürütmeye
başladı. Geçiş döneminin alternatifsizliği ile parti programının bohça misali
eklektik yapısı onu çekim merkezi haline getiriyor. Halkevlerinden EHP-ÖDP
türü reformcu partilere, bir dönemin Maocu örgütlerinden bugün liberalizme
çiğdem-çekirdek olmuş küçük grupçuklara, gazetecilerden liberal aydınlara
dek çeşitli gruplardan HDP’ye destek açıklamaları başladı, ilerliyor. “Erdoğan
diktatör olacak” korkusu duyanlardan bu yaz faşizmin gelmesini “sandıkta(!)”
engellememiz gerektiğini savunanlara, HDP’ye oy vermemenin Rojava’ya
destek vermemek, hatta şovenizm olduğunu propaganda edenlerden, Alevilerin kurtuluşu için HDP’ye oy vermek gerektiğini söyleyenlere dek türlü çeşitli
gerekçelendirmeler yapılıyor.
Oysa asıl gerçek şu, 1 Mayıs yaklaşıyor, bunu neden kimse söylemiyor: Kimse
işçi sınıfı çalışması yapmıyor! Kimse işçi sınıfına güvenmiyor, orada bir güç,
bir umut görmüyor! Kimse bir devrimi, hele hele bir işçi sınıfı devrimini,
bir komünist devrimi hayal dahi etmiyor! Kimsenin programında işçi sınıfı
yazmıyor! Hiçbirinin demokrasi mücadelesinde işçi sınıfının adı geçmiyor, hiçbiri bayrağına sosyalist demokrasiyi yazmıyor, hepsi demokrasiyi
“sınıfsızlaştırıyor”!
Sizi gidi küçük burjuvalar, sizi!
4)’80 sonrasında Türk ve Kürt solunun evrimi benzerdir, hatta genel planda
dünya çerçevesinde de aynı evrim yaşanmıştır; sadece aralarında var olan 5-10
yıllık bir geriden gelmeden söz edilebilir. Komünist bir devrim programına sahip olmayan “sol”, antifaşist- antiemperyalist nitelikteki halkçı-ulusalcı bir hattan, kısaca devrimci demokrasiden önce liberal halkçılığa çözülmektedir. Bu
parlamentonun soluna yerleşme hedefiyle de örtüşür. Bunun bir adım sonrası
sosyal-neoliberal demokratlıktır. Sınıf mücadelesinin doğrudan değil dolaylı
ve çarpık bir alanı olan “kültür savaşları” alanında mücadele etme önceliğine
sahip yapı ve hareketler, bu çözülüşü daha hızlı yaşamaktadırlar. Yunanistan’da
Syriza, İspanya’da Pademos, Türkiye’de HDP de takipçilerine kendilerinden
önceki örnekler olan Brezilya, Güney Afrika, Latin Amerika’da izlenen yolun
tekrarını yaşatmaya adaydırlar.
Bu kafayla kim bilir daha kaç seçim öncesinde, seçimlerden sonra “Öcalan
özgür olacak” dersiniz: Cezaevlerindeki tutsaklar özgür olsun istiyorsanız,
bir işçi deryası olan bu ülkenin işçilerini kazanmalıydınız! Kim bilir daha kaç
seçim öncesinde, seçimlerden sonra “AKP gidecek, barış, özgürlük, demokrasi gelecek” dersiniz: “AKP’ye bu kadar oy kimin yüzünden gidiyor, kim
çalışmıyor, kim hangi sınıf içerisinde, hangi sınıfın çıkarları için çalışıyor?”
soruları sorulmadan sizin seçim sonuçlarını anlamanız, ders çıkarmanız,
başarılı olmanız mümkün mü?
Sonuç
Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve kent yoksulları geri düzeyde bir burjuva
Ama biz de İşçi Meclisi’yiz. Bizim yolumuz sizden ayrıdır, bunu da biliniz.
Seçimlerden geçerek burjuva parlamentonun soluna yerleşmeyi ve Kürt
sorununu çözmeyi hedefleyen arkadaşlara sesleniyoruz. Buyurun siz meclise
gidiniz, size engel olacak değiliz.
10
işçi meclisi
Komünist Nefer Erkan Altun
yoldaş ölümsüzdür!
Kobané’de başlayan direniş ve buna karşı süren IŞİD saldırıları karşısında Kobané’ye geçerek burada süren direnişin bir parçası
olmayı seçen Erkan Altun Kobané’de Komünist Nefer olarak ölümsüzleşti. Erkan Altun yoldaşın sosyalizme inancı üzerinden
geçen yaşamı ve devrimci mücadeledeki iradesi, enerjisi ve direnci, sınıf devrimcilerine örnek olacaktır.
Kobané’de ölümsüzleşen Komünist Nefer Erkan Altun yoldaş Ihlamurkaya Mezarlığı’nda
babasının yanında toprağa verildi.
12-13 Ekim gibi geçtiği Kobané’de YPG’li
savaşçılarla Erkan yoldaşın IŞİD çetesi ile
girdikleri bir çatışmada 10 YPG’li savaşçı ile
birlikte Erkan yoldaş da ölümsüzleşmişti.
Çatışmanın yaşandığı zamanda bölgenin YPG
kontrolünde olmamasından kaynaklı ancak
Kobané’nin IŞİD’den temizlenmesinin ardından
bölgeye ulaşılabildi. Harabeye dönen binada
yapılan mayın ve bomba temizliğinin ardından
Erkan yoldaşın cansız bedenine ancak 11 Mart
günü ulaşıldı.
Kobané’de Kobane savaşçıları tarafından sınıra
getirilen Erkan yoldaşın cenazesi ailesi ve
dostları tarafından Suruç’ta teslim alındı. Erkan yoldaşın cenaze töreni 13 Mart Cuma günü
İstanbul’da gerçekleştirildi.
Sarıgazi Cemevi’ne saat 11.00 gibi getirilen
cenaze burada bir süre bekletildikten sonra Cemevi bahçesine çıkartılarak ziyarete açıldı.
Sabah saatlerinden itibaren Sarıgazi Cemevi’ne
gelen ailesi, dostları, yoldaşları Erkan yoldaşın
tabutu başında nöbet tuttu ve konuşmalar
yaptı. Erkan’ın ailesini Kobané’de ölümsüzleşen
MLKP’li Serkan Tosun’un babası Niyazi Tosun ve
Yılmaz Selçuk’un kardeşi Semra Selçuk ile YPG’li
Mustafa Can Şeker’in ailesi de yalnız bırakmadı.
mücadelesi diğeri ise Rojava direnişi. Onun bu
anıtının ışığında iki mücadeleyi de sonuna kadar
sürdüreceğiz. Erkan yoldaşa söz” dedi ve “Erkan yoldaş ölümsüzdür” diyerek konuşmasını
sonlandırdı.
Konuşmaların ardından Erkan yoldaşın cenazesi kızıl bayrağa sarılarak mezarına yerleştirildi.
Mezarı karanfillerle donatıldı.
Tören sloganlarla sonlandırıldı.
yalnız bırakmayan avukatı ve bir cezaevi arkadaşı
söz aldı.
Onunla görüşlerde uzun süre sohbetler etme
fırsatını bulduğunu belirten avukatı “İçim sanki
kendimden bir parça kopmuş gibi acıyor, onun
avukatı değil yoldaşı oldum hep” dedi.
Cezaevi arkadaşı ise “Bazen kısa konuşmak gerekir. Erkan’ın bıraktığı mücadeleyi sürdürmektir
önemli olan” dedi.
Ortak törenin sonlandırılmasının ardından
Devrimci Proletarya Erkan yoldaşın mezarı
başında bir anma gerçekleştirdi.
Anma saygı duruşuyla sonlandırıldı.
İşçilerin ardından sözü 10 yılı cezaevlerinde
geçen Erkan yoldaşla buradan tanışan ve onu
Komünist Nefer Erkan Altun ölümsüzdür…
Erkan Altun 90’lı yılların sonlarına doğru
başladığı devrimci mücadeleyi yaşamının
Devrimci
Proletarya
temsilcisi
ilk
sözü
aldı.
sonuna kadar sürdürdü. 34 yıllık yaşamını bir
Erkan’ın tabutu başında konuşan abisi Ali Hıdır
Konuşmasında
her
dönemin
kendi
kadrosunu
devrimci olarak sosyalizm mücadelesine adadı
Altun Erkan’ın devrimci yaşamından bahsederek
yarattığını,
Erkan
yoldaşın
da
antifaşist
müve Kobané’de ölümsüzleşerek bu yaşamını
Erkan’ın yaşamından ve mücadelesinden gurur
cadelenin
yükseldiği
90’lı
yıllarda
örgütlendiğini,
taçlandırmış oldu.
duyduklarını ifade etti.
mücadeleci ve inançlı yanının gelişkinliğinin
altını çizdi. Erkan yoldaş proletarya sosyalizmine 2001 yılında cezaevlerinde süren Ölüm
ESP Genel Başkanı Sultan Ulusoy ve HDP
inanmış olduğunun ve onun mücadelesini
Oruçlarına destek için yapılan bir eylem sonrası
İstanbul İl Yöneticisi Rıza Taşdemir de Erkan
sürdürdüğünün
altını
çizdi.
yapılan operasyonun ardından tutsak düşmüştü
yoldaşın tabutu başında birer konuşma yaptı.
Erkan. Bu şekilde başladı 10 yıl sürecek tutsaklık
yılları. Cezaevine girer girmez de yaşamın
Konuşmalar sürekli “Erkan yoldaş ölümsüzdür”, Ardından genç kadrolar adına söz alındı.
Konuşmacı
Erkan
yoldaşın
gençlere
verdiği
hücreleştirillmesine karşı sürdürülen Ölüm
“Biji berxwedana Kobané”, ”Yaşasın devrim ve
değer
ve
emeğin
herkes
tarafından
bilindiğini
Orucu eyleminin bir parçası oldu. 380 gün kadar
sosyalizm” sloganları ile kesildi.
belirtirken, onun sınıf devrimciliği yönünün
bu eylemin içerisinde yer alan Erkan, eylemin
dikkat
çektiğini
ve
gençler
olarak
bunu
örnek
sonlandırılmasının ardından da içeride hücre
Saat 15.00 gibi cemevinden Ihlamurkaya
alacaklarını
vurguladı.
tipine karşı mücadelenin bir parçası oldu.
Mezarlığı’na hareket edildi. Araçların beklediği
yere kadar Erkan yoldaşın tabutu omuzlarda
Erkan yoldaşı en yakından tanıyanlardan olan
2011 yılında cezaevinden çıkar çıkmaz yine
taşındı ve kortejler oluşturularak Sarıgazi içerdirenişçi
işçiler
de
Erkan’ın
mezarı
başındaydı
örgütlü mücadeleye sarıldı. Proletarya sosyalisinde yürüyüş gerçekleştirildi. Yürüyüşte sıklıkla
ve
söz
alarak
onu
anlattılar.
Süreyyapaşa
işçisi
izminin savunucusu ve örgütleyicisi olarak bu
“Yaşasın Kobané direnişi”, “Erkan Altun Yoldaş
ilk
sözü
aldı
ve
Erkan’ın
saf
devrimciliğinden,
düşünceyi işçi sınıfı ve gençlikle buluşturmaya
ölümsüzdür”, “Yaşasın devrim ve sosyalizm”,
örgütçülüğünden
ve
emektarlığından
ve örgütlemeye çabaladı. BU süre içerisinde İşçi
“Yaşasın komünist devrim”, “Bedel ödedik bedel
etkilendiğini belirterek “direnişlere emek koyar, Meclisi’nin de çıkarılması, dağıtımı ve örgütlenödeteceğiz” sloganları atıldı.
yok olanı var eder, gerekirse kendisi bir şekilde
mesinde de yoğun emeği geçti Erkan yoldaşın.
bulup
buluştururdu”
diye
ekledi
ve
onun
işçi
Ihlamurkaya Mezarlığı’na gelindiğinde Erkan’ın
sınıfı mücadelesini sürdüreceğini belirtti.
Kobané’de başlayan direniş ve buna karşı süren
tabutu omuzlarda defnedileceği yere babasının
IŞİD saldırıları karşısında Kobané’ye geçerek
mezarının yanına kadar sloganlar eşliğinde
Ardından
Erkan
yoldaş
ile
Hey
Tekstil
burada süren direnişin bir parçası olmayı seçen
taşındı.
direnişinde tanışan bir tekstil işçisi söz aldı
Erkan Altun Kobané’de Komünist Nefer olarak
ve
şunları
ifade
etti:
“Hey
Tekstil
işçilerinin
ölümsüzleşti.
Mezar başında Meyader adına Kürtçe bir
direnişinde
birçok
siyaset
ve
kişi
gibi
gelip
bir
konuşma gerçekleştirildi. Ardından da Devrimci
Erkan Altun yoldaşın sosyalizme inancı üzerProletarya temsilcisi söz aldı. “Bir devrimci öldü, görünüp yok olmadı, her eylemde yer aldı, yaz
kış
direniş
çadırındaydı,
orada
geceledi
sıklıkla.
inden geçen yaşamı ve devrimci mücadeledeki
Komünist bir Nefer sessizce sırasını savdı” diErkan
farkını,
sınıf
devrimciliğini
emeği
ile
soiradesi, enerjisi ve direnci, sınıf devrimcilerine
yerek söze başlayan konuşmacı Erkan’ın mezarını
mutlayan
bir
devrimciydi”
örnek olacaktır.
bir anıta inanmışlığın, iradenin, mücadelede
ısrarın anıtına çevireceklerini belirtti ve “Erkan
bize iki miras bıraktı, biri komünist devrim
1 Mayıs bizimdir!
11
işçi meclisi
Biz işçiler patronlar için değil, kendimiz için bir sınıf olduğumuzda, kendi özlem ve hayallerimizi gerçek kılmayı başardığımızda gelir özgürlük.
Ulusal-cinsel-sınıfsal köleliğimize son vermek için yürüttüğümüz mücadelede en güzel elbisemizle, işçi tulumuyla sokakları zapt edip Gezi’nin
proleter tekrarını yaşattığımızda sokaklarda yürür özgürlük. Zamanda ve mekânda özgürlük burjuva demokrasisiyle değil, sosyalist işçi demokrasisiyle gelir ancak. Bu yüzden bu 1 Mayıs’a şimdiden hazırlanalım, en kitlesel biçimde katılalım, özgürce sokaklarda ses verelim.
1 Mayıs işçi sınıfının birlik günüdür. İşçi sınıfı
her bir 1 Mayıs günü tüm dünyada ve ülkemizde,
tüm şehirlerde en büyük meydanlarda bir araya
gelir. Kendi içerisindeki katmanları, ayrımları,
dolaştığımız, gösteri yaptığımız mekânlara da
hükmetmek isterlerse, onlara yanıtımız her
zaman anladıkları dilden olmuş ve olacaktır.
Bu yüzden tarihte 1 Mayıslar patronların işçi
bozulur. Uyanır işçi sınıfı 1 Mayıslarda… Krizin
büyümesinden, geminin karaya oturmasından
korkuyor burjuvazi; peki ama bu geminin
kürek mahkûmları olan bizlerin kaybetmek-
Seçimler bittiğinde il il seçim sonuçlarını açıklar ya televizyonlar… Biz sınıf bilinçli işçiler bunları değil, 1 Mayıs’ta hangi ülkede kaç işçinin sokağa
çıktığını takip ederiz. Sandıklar işçi sınıfı ve emekçileri hipnotize ederler genellikle; işte bu büyü sokakta işçiler yürüdüğünde, fabrikada greve
gittiğinde, plazada cayırtı kopardığında bozulur. Uyanır işçi sınıfı 1 Mayıslarda...
farklılıkları, ücret, güvence, eğitim, yaşam
tarzı farklarını bir gün için bile olsa bir kenara
koyarak, onların üzerine çıkıp birlik olarak
meydanları doldurmanın coşkusunu yaşar. Ne
kadar kalabalık, ne kadar büyük, ne kadar güçlü,
ne kadar canlı bir sınıf olduğunu kendisine ve
tüm topluma gösterir. Tatil hakkını işletemiyorsa
kendisini her gün boğan zoraki çalışmayı bir
günlüğüne fiilen bırakarak, tatilse en güzel giysilerini üzerine çekerek kadınlı-erkekli, eşi, dostu,
kardeşi, fabrikadaki, plazadaki yoldaşıyla sokaklara akar, sloganlarını atar, meydanları hıncahınç
doldurur. Bu yüzden burjuvazi 1 Mayıslardan
korkar. Biz işçilerin bu bir günlük saadeti, onuru,
özgücümüze güveni tüm bir yıla yaymamızdan,
bizi artık yönetemez olmaktan korkar. Bu yüzden
patronlar devletteki memurları ve politikacıları
aracılığıyla 1 Mayısları yasaklatır. İşçilerin en
kolay ulaşılabilen, herkesçe görüldükleri meydanlara özgürce çıkmalarını istemez, onlara şehir
dışındaki alanları işaret eder, barışçıl 1 Mayıs
nutukları atar.
1 Mayıs işçi sınıfının mücadele günüdür.
İşçiler bugün patronların dayatmalarına boyun
eğmezler. İşçiler bugün devletin dayatmalarına
boyun eğmezler. İşçiler bugün sendika
bürokratlarının ve liberallerin dayatmalarına
boyun eğmezler. Başbakanın, patron örgütlerinin, valilerin, polis müdürlerinin yasaklarına
rağmen 1 Mayıs’ta işçi sınıfı bayram gününü
tarihsel mücadelelerle kazandığı meydanlara
akarak kutlar. 1 Mayıs Meydanı her şehirde
kentin en büyük ve en canlı meydanı, işçilerin
bu günü kutlamayı kendi iradeleriyle seçtikleri
meydandır; devletin gösterdiği meydan değildir
ve olamaz! Zamanımıza hükmeden patronlar,
sınıfını rahat yönetemediği her yerde bir kavga
günü olmuştur, bundan sonra da olacaktır. İşçi
sınıfının bu 1 Mayıs’ta da kavgadan kaçmayacağı
görülecektir.
ten korkacak neyi kaldı? Gezi direnişi öcü gibi
gösteriliyor, oysa özgürlük için ayağa kalkmanın
bedelinden kaçılır mı hiç? İşçi sınıfının örgütlenmesini, eylemini, bilincini yükseltmesinin
yolu açık değil, engeller var önümüzde; ne
1 Mayıs işçi sınıfının dayanışma günüdür.
zaman olmadı ki? Özgürlük ve demokrasi küUluslararası bir mücadele günüdür 1 Mayıs.
flü seçim sandıklarıyla değil, işçi sınıfının siPatronlar sınıfı olan burjuvazinin yarattığı
yasette gücünü göstermesiyle gelebilir ancak.
dünya paranın, çıkarın, bencilliğin, alışverişin
Biz işçiler patronlar için değil, kendimiz için
dünyasıdır. Onlar tüm dünyayı kendilerine
bir sınıf olduğumuzda, kendi özlem ve hayalbenzetmişler, bütün dünyayı küresel çıkarları
lerimizi gerçek kılmayı başardığımızda gelir
temelinde yönetirler. Onların karşısında işçilerin özgürlük. Ulusal-cinsel-sınıfsal köleliğimize son
kendi güçlerini tüm dünyada aynı gün göstervermek için yürüttüğümüz mücadelede en güzel
meleri, aynı gün hep birlikte sokağa çıkmaları da elbisemizle, işçi tulumuyla sokakları zapt edip
tesadüf değildir. İşçi sınıfı da, çıkarları patronlara Gezi’nin proleter tekrarını yaşattığımızda sokaktam tersi yönde ancak benzer biçimde küresel
larda yürür özgürlük. Zamanda ve mekânda
bir sınıftır. Ulus, milliyet, din, cins ayrımıyla
özgürlük burjuva demokrasisiyle değil, sosyalist
patronlar sınıfı tüm dünyada işçileri bölseler de, işçi demokrasisiyle gelir ancak. Bu yüzden bu 1
bir günlüğüne de olsa bütün dünyadaki işçiler
Mayıs’a şimdiden hazırlanalım, en kitlesel biçimbu ayrımların üzerinde bir birliği mücadele
de katılalım, özgürce sokaklarda ses verelim.
içerisinde yaratabilecekleri bir dayanışma ruhunu kuşanırlar. Bütün uluslardan Amerikalı-Herkese insanca koşullarda çalışma ve yaşam
Avrupalı-Afrikalı işçiler, aynı coğrafyadaki
hakkı!
farklı uluslardan, Türk-Kürt-Arap işçiler sınıf
çıkarlarının ortak, güçlerinin bir olduğunu his-Esnek, güvencesiz çalışmaya, düşük ücretlere,
sederler. Beraber sokağa çıkar, beraber slogan
taşeronluk sistemine son!
atar, beraber çatışır, beraber yürürler. Birbirleriyle dayanışmalarını sergilerler.
-Plazaların, villaların, AVM’lerin saltanatını,
sınıfsal-cinsel-ulusal köleliği yıkacağız!
1 Mayıs işçi sınıfının bugünü ve geleceğidir.
Seçimler bittiğinde il il seçim sonuçlarını açıklar -Sermaye için değil işçiler için demokrasi!
ya televizyonlar… Biz sınıf bilinçli işçiler bunları Yaşasın Sosyalist İşçi Demokrasisi!
değil, 1 Mayıs’ta hangi ülkede kaç işçinin sokağa
çıktığını takip ederiz. Sandıklar işçi sınıfı ve
-Yaşasın 1 Mayıs, Biji Yek Gulan, Yaşasın
emekçileri hipnotize ederler genellikle; işte bu
Komünizm!
büyü sokakta işçiler yürüdüğünde, fabrikada
greve gittiğinde, plazada cayırtı kopardığında
12
işçi meclisi
Yılmaz Çelik Hasır Direnişi’ne İşçi
Meclisi’nden Dayanışma Ziyareti
5 Nisan Pzar günü İşçi Meclisi
okurları olarak, direnişlerinin
11. gününde Yılmaz Çelik Hasır
işçilerini bir kez daha ziyaret ettik.
Ziyaretimizde sohbet ettiğimiz
işçiler, patronun her türlü ayak
oyununa ve patronun adamları
tarafından silahlı saldırıya
uğramalarına rağmen tüm
kararlılıklarıyla direnişe devam edeceklerini ve haklarını alana kadar da
fabrikayı terk etmeyeceklerini dile
getiriyorlar.
ilanını arabasına asmış.
İşçiler direniş sürecinde aslında
yasaların kimden yana olduğunu
yaşayarak görüyorlar ve bunu da şu
sözlerle ifade ediyorlar: ”Patronlar
iflasını karar altına alarak her türlü
borçlarını dondurup ertelerken,
borçlanmak zorunda bırakılan bizler
için,borç ödeyememenin herhangi
bir mazereti yok, borcumuzu
ödeyemeyince bankalar tepemize
biniyorlar, herhangi bir erteleme
hakkı tanımıyorlar!”
Patronun ilk günlerde kendilerine karşı ”Ben bittim, neden bana
inanmıyorsunuz, size bu parayı
ödeyecek gücüm yok, tüm samimiyetimle söylüyorum bana inanın”
demesinin hemen ardından paralı
adamlarını silahla işçilerin üzerine
saldırttırması sonrasında işçilerin
öfkesi daha da bileylenmiş durumda.
Gündelik zorunlu ihtiyaçlarını
ise çevre fabrikalardan işçilerin
ve çevrelerindeki yakınlarının
dayanışmasıyla gideriyorlar.
Direnişçi bir işçi anlatıyor: ”Patron
bizim bu kadar direneceğimizi
tahmin etmiyordu, bir iki gün
durur giderler diye düşünüyordu.
Kararlılığımızı görünce bize 1 maaş
ve tazminatımızın 1/3’ünü ödemeyi
teklif etti ama biz ortak bir karar
alarak bu teklifi kabul etmedik. En
son Cuma günü alacaklı olduğunu
iddia eden Güneş Çelik Hasır’ın
sahibi ve avukatı yanlarında iki üç
araba dolusu ülkücüyle beraber
makinaları alma girişiminde bulundular ve kararlılığımızı görünce
geri adım atmak zorunda kaldılar
ve onları fabrikaya sokmadık. Daha
sonra bize avukatımız aracılığıyla
iki maaş ve tazminatımızın yarısını
teklif ettiler. 6 Nisan pazartesi her
şey netleşecek, yani anlayacağınız
”dananın kuyruğu” pazartesi
kopacak. Gerekirse çoluğumuzu
çocuğumuzu buraya yığacağız.”
İşçiler zorunlu durumlar haricinde
fabrikayı terk etmiyorlar. Evlerine ise
nöbetleşe gidiyorlar.
Başka bir direnişçi işçi diyor ki: ”Bu
güne kadar bizim başımıza böyle
bir şey gelmedi. İlk defa böyle bir
direniş içersindeyiz. Buraya gelen sizin gibi işçi arkadaşlar kendi
yaşadıkları deneyimlerini aktarıp
bize önerilerde bulunuyorlar. Bizde
bu direnişten sonra, nerede işçi
direnişi olursa destek verecek ve
deneyimlerimizi paylaşacağız.”
İşgalin ilk günlerinde fabrikada rutin
devam eden gündelik yaşam, süreç
ilerledikçe kolektif bir yaşama doğru
adım adım ilerliyor. Yemek, temizlik,
bulaşık vb işleri hazırladıkları nöbet
çizelgesine göre yapıyorlar. Gelen
ziyaretçilerine de süreç hakkında
bilgilendirme yapıyorlar.
İşçilerin tümü bankalara zorunlu
ihtiyaçlarından dolayı borçlu durumda. Maaşlarını alamadıkları için
bu borçları ödeyemiyorlar. Ve kendi
ifadesiyle ”iyi kötü” arabası olan bir
işçi borcunu ödeyebilmek için dün
aracını satmak zorunda kaldığını
anlatıyor. Bir başka işçi de ”satılık”
Direnişe yapılan işçi ziyaretleri
ve dayanışmanın kendilerine güç
verdiğini ve motive ettiğini belirtiyorlar.
Sonra fabrikayı beraberce gezmeye başlıyoruz. Oldukça soğuk
olan alanının şu an için mi böyle
oduğunu sorunca yıllardır soğukta
çalışmak zorunda bırakıldıklarını
anlatan bir işçi ”Ben 20 yıldır burada
– 12 derece soğukta çalıştım, burada
benim emeğim var, patronun ben
bittim demesiyle bu iş bitmez” diyor.
Isınmanın bir maliyet olarak
görüldüğü fabrikada sadece
makinaların çalışabilmesi için
ısıtıcılar mevcut, ısıtıcılar makinalara doğru çevrilmiş. ”Bizim
üşümemizin bir kıymeti yok,
makinalar bizden daha kıymetli”
diyorlar. Direnişten yaklaşık 3-4
gün önce bir işçi akadaşlarının
makinada parmaklarının
koptuğunu anlatıyorlar. İşçi sağlığı
ve güvenliğine dair hiç bir önlemin
alınmadığını ve bunun sadece
duvarlarda asılan levhalardan ibaret
olduğunu söylüyorlar.
Metal tozunu solumaktan kaynaklı
hemen hepsinin ciğerlerinde sorun
olduğunu belirtiyorlar.
Son olarak bu direnişin en büyük
kazanımının birlikte hareket etmenin gücünü fark etmek olduğunu
söylüyorlar.
Direnen Yılmaz Çelik Hasır İşçisi
Yanız Değildir!
Yaşasın Sınıf Dayanışması!
Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!
İşçi Meclisi Okurları
Biliyorduk da…
Eşleri işçi katliamında kaybeden
kadınlar ve sadece kadın olduğu
için evde, sokakta, kuytuluk bir
yamaçta çığlık çığlığa acı çeken
kadınlar. İkisinide ikili ilişkinin
toplumsallaşmış haliyle gödük hep,
yoksa yokmuydu önceden biliyoruz
vardı, biliyorduk sonuçları bu olmadan önce nedenlerini.
Dediler ki: “Tecavüz edilmiş”, “hayır
yok edilmemiş”.
7. Alarm
arası eşitlik. Ortadan kaldırma, yok
etme zorunluluğu yükümlülüğü.
Bilselerdi, Soma madenci yakınları,
Zonguldak madenci direnişlerini
ve buna karşı bürokratların akıl
oyunlarnı, 301 işçinin yanına, 301
bürokrat gömülürdü, sonra 301
kurum, 301 yıkım, 301 eylemleri.
Biliyoruz da söylüyoruz: Ostim’de
bir patlama daha olmuyorsa, bu
bir sürü raslantının bir araya
Dedik ki: “Ne fark eder, niyet belli”.
Dediler ki: “Sağ kurtulma ihtimali
var”
Dedik ki: “Sağ çıksa ne olur,çıkmasa
ne olur,niyet belliydi”
Nedenleri daha önceden bildiğim
bir şeye üzülmüş gibi yapamam ben. Bekliyordum çünkü,
ağlamıştım öncesinde ve bütün
gücümle yüklenmiştim barikata,
gerçek kendisiyle yüzleşmeden
önce. Yarın için geçerli olan
şeyleri dün söyledik, nedenlerini görürseniz, sonuçlarına
şaşırmazsınız. Cinsiyetçi eğitim
verirseniz, toplumsal kodlarınız
çifte standartlarla doluysa eğer, telsiz seslerinde aranan suçlu sizsiniz.
Cinsiyetçi değil, cinsel eğitim.
Grev yasaklamalarıyla anılırsa
adınız, baskı, gözaltı, tutklama.
Siren sesleri sizin sesiniz ve göçük
altında aradığınız şey, sizin eseriniz.
Bütün merhumlar ketum sizin için,
bildiğinizi neden ifşa edesiniz.
Dedik ya:İkili ilişkiler sorunu,
toplumsallaştırdı. Ostim’de patlamada yakınlarını kaybeden kadınlar,
iş başa düştü dediler çıktılar sokağa.
Yoksa Mehmet Efe biliyordu da
söylemiyordu, işte işçi sağlığı ve
güvenliği önlemlerinin olmadığını.
Ermenek’li kadınlar, iş başa düştü
dediler de haykırdılar ya kafalarını
para kasası yapmış o dolar beyinli
oluşumların oluştuduğu karabalık
havuzunda. Yoksa Mehmet Efe
biliyordu da söylemiyordu.
Hayat suyu yerin derinliklerin de
böylesine can alıcı, kulak çınlatıcı,
soluksuz bırakmaz insanı. Özgecan,
biliyordu da söylemiyordu. Kadın
olmanın sakınılası duygularını, o
yüzden iş başına düştü ya feministler, yaşamı tek cins sorunu olarak
görüp yanlızlaştırdılar ya. Biliyoruz
da söylüyoruz: Kadın sorunu aynı
zamanda erkek sorunu, yoksa her
şey sadece kendisiyle sorun olamaz
ve sadece kendisiyle sorunu çözemez.
Biliyoruz devlet varlığı gereği
kadın, erkek ortaklaşa yardımlaşa
söylevlerini. Biliyoruz da söylüyoruz: Ortaklaşa yardımlaşa değil,
zorunluluğu yükümlülüğü gereği
olarak bile herkes.
Biliyoruz da söylüyoruz: Cinsler
arası karşıtlık değil, sınıflar arası
kaşıtlıklar bizim nedenimiz, o
yüzden olmaz, cinsler ve sınıflar
gelemeyişinden kaynaklı, yoksa
varlık durumu buna müsait.
Bilseydi söylerdi daha önce Özgecan olmuş genç canlar: Öncesi
olanın sonrası da olur, önleyici
olmazsan eğer oluşturucususunuz,
engelleyici söylevleriniz boşuna.
Biliyoruz da söylüyoruz kadınlarla
üremekten başka derdiniz olsaydı,
aynı saflarda rüku ederdiniz.
Mahremiyet arkasına saklanmış
masumiyet halleriniz boşuna, ırzına
geçecek niyetleriniz var, gebe kalmış
arzularınız, dogarsa ya reform yada
sosyalizm olur, kürtaj hakkınız yok,
tecavüzcünüzü tahrik ve teşvik ettiniz.
Biliyordu ya özellikle söylemiyordu, elini silindire kaptıran
Irmak arkadaş. Aklı o iğrenç
adamın salyalı muhabbetindeydi,
iğreniyordu da yine de kafasından
atamıyordu, zaten burda yaşıtı olan
bir kadında yoktu, aklı dağınıktı
o yüzden. Derken bir kıtırdımıydı
o anlamadan, çığlık çığlıga bastı
“yaygarayı” tomurcuk, tomurcuk çıkan o yaşlar sanki baraj
tazikliğindeydi.
Biliyordu da, ara sıra söylüyordu o
yüzden: Öncesinde ustabaşı olmayan o adamın, neden bu kadar
rahat, salyalı muhabbetini. Yanlış
yapılırsa hata, tekrarlanırsa karakter
olur.
Kadın doğmaz bir çocuk yada
her çocuk erkek. Sermayeli yada
sermayesiz, işçi sınıfının çocukları
emek gücüyle doğar biliyoruz ve
söylüyoruz: Toplumsallaşan emek,
toplumcu kodlarından arınmış
emektir, başka türlü olurmu ki,
olmaz ki, olur mu hiç?
Komünizm’de emeğin cinsiyeti
olmaz ki, olurmu hiç?
13
Çanlar Kimin İçin Çalıyor
tika apartopar merkeze
kaçırıldı. Şimdi hasar
tespitiyle birlikte içine
düşülen stratejik çukurdan nasıl çıkılacağı
üzerine planlar
yapılıyor. “Değerli
yalnızlıktan” ve onun
Suriye’nin neredeyse Şam hariç tüm şehirleri
“ahlaki-insani”(!)
harabeye döndü. Benzer bir süreç şu an da Irak’ta
söylemlerinden
da yaşanıyor. Musul kuşatmasına, saldırısına yol
vazgeçmek ve bunu
açmak için Irak’ın büyük kentlerinden olan Tikrit’i kitlelere yutturabilmek
IŞİD’den geri almak için İran destekli büyük bir
için yeni senaryolar
saldırı başladı. Irak’taki mezhepçi Şii iktidara
hazırlıyorlar.
duyulan Sünni tepkiyi örgütlemiş görünen IŞİD’in
‘Sünnistan’ hayalleri geri adım atmayacağını gösÇanlar AKP’nin neoteriyor. İki karşıt gücün savaş meydanına dönecek liberal muhafazakar
olan bu tarihi şehir diğer birçokları gibi harabeye
iç ve dış politik vizyoçevrilecek. Emperyalist kapitalist politikaların
nunun tümü için hep
bölgesel işbirlikçileri aracılığıyla uygulandığı bu
birlikte çalıyor. Vizyon
tarihi coğrafyada bir gün gün yüzü görmemiş
ve vitrin parıltılı neon
bölge emekçi halkı iktidar mücadelesinin piyadesi ışıklarını yitireli çok
olmaya, başkalarının savaşında dövüşmeye, kan
olmuştu. Düne kadar
uykulara uyanmaya devam edecek. Öyle ki, em“demokrasi tramvayı” gereği vitrine konulanlar
peryalist-kapitalist kan emici güç merkezlerinin
geri çekilmekte ve yerine dikta-başkanlık heveslersöylemlerine bakarsak yaşanılanların henüz fragini pekiştiren söylemler ve absürt komedi tadında
man boyutunda olduğu görülecektir. Son 2-3 yıllık Duşakabinoğulları gibi dibe vuruşun sembolü
sürecin zirvesi Musul kuşatmasıyla yaşanacak.
haline gelmiş tek perdelik piyesler almaktadır.
Emperyalist ve bölgesel kapitalist güçlerin rant
Ekonomi toparlanamamakta, tüm göstergeler
ve sömürü politikaları nedeniyle giriştikleri bu
hızla derin bir ekonomik krize doğru ilerlendiğine
yeniden yapılandırma savaşları dizginlerinden
işaret etmektedir. Emperyalist, kapitalist tüm kuboşanarak tüm Ortadoğu bölgesini kan uykulara
rumlarla “güç bende” ahmaklığıyla girilen yapay
uyandıracak. 100 yıllık emperyalist politikalar
it dalaşlarının sonucu işçi ve emekçilerin yaşamı
sonucu birbirine düşmanlaştırılan emekçi halklar kabusa çevirmektedirler. Öyle bir hale gelmiştir
birbirine kırdırılmaya, başkalarının davası uğruna ki sürdürülemeyen ve artık taşınamaz hale gelmiş
dövüştürülmeye devam edilecek!…
tüm bu politikalar polis zoruyla, payandasıyla ayakta tutulmaya çalışılmaktadır. Cumhurbaşkanına
Türkiye mali oligarşisi AKP’nin politik
göre artık faizleri indirmeyen M.B Başkanı,
önderliğinde stratejik bütünsel bir politikayla
Ekonomi Bakanı dahi vatan hainidir! Varın
Osmanlıcı hayalleri Osmanlı bakiyesi topraklarda toplumsal muhalefete, sokağa çıkanlara, hak ve
yeniden diriltme çabasına emperyalist ılımlı İslam özgürlük talep edenlere nasıl bir düşman sıfatı
projesinin taşeronu seçilmesini de fırsat bilerek ve bulunacağını siz düşünün! Onlara sıfat değil şu
biraz da güç yanılmasına kapılarak yüklenmeye
günlerde en hakikisinden polis mermisinin yolu
başlamıştı. Toplumsal-sınıfsal bir antineoliberal
hazırlanmaktadır. AKP’nin ve politik temsilciliğini
hareketin Arap coğrafyasında patlak vermesi ve
yaptığı tekelci burjuva kesimlerin girdikleri bu
peşinden hem Tunus’ta hem Mısır’da Müslüman
yoldan dönüşleri artık pek mümkün görünmeKardeşleri iktidara taşıması AKP’nin gözlerinin
mektedir. Battıkça çırpınacak, çırpındıkça daha
Sünni İslamcı mezhepçilikle, Ortadoğu’nun lider
çok batacaktır ve kendisiyle birlikte işçi sınıfı ve
ülkesi olma hayaliyle parlamasını da doğurdu.
emekçilerin yaşamlarını da kâbusa çevirecektir.
Libya’da biraz tutuk davranmışlardı.
Bu çılgınlığın temel nedeni başta Kürt emeSanki bunun özeleştirisini verir gibi Suriye’ye
kçi halkı ve kadınlar olmak üzere geniş bir
bütün gücüyle yüklendi. Dünyanın bütün lanetli,
toplumsal-sınıfsal kesimin AKP’nin neoliberal
gerici ve insanlık düşmanı katliamlara imza atan
muhafazakâr politikalarına derin bir nefret ve
cihatçılara Suriye’ye geçiş kapısını açtı, donattı. 3
reddediş içinde olmaları ve bu yüzden yönetme
ayda gidecekti Esad ve Ortadoğu’nun yeni lider
yeteneğinin yitirilmesindendir. Yönetilemeyen
ülkesi Türkiye’nin ‘muzaffer’ (!) başkomutanı
kitleler büyümekte, sokaklar sürekli hareketlenolarak R.T. Erdoğan, Şam’da Emevi Camii’nde
mekte, sınıfsal taleplerle greve çıkan metal
padişahlara has “şükür namazı” kılacaktı! Geişçilerinin eylemleri “milli güvenlik” safsatasıyla
lin gürünki boyundan büyük silahı kuşanmış,
bastırılmaya çalışılmaktadır. İçte ve dışta artık
kaftanının etekleri ayaklarına dolaşan, kafasına
değerli yalnızlıktan, depresif bir sosyopatiye doğru
taktığı uyumsuz miğferin bozuk siperliği nedpupa yelken ilerlemektedir. Bu gemi emekçilerin
eniyle sık sık görüşü kapanan “bornozoğulları”
özlem ve ihtiyaçlarını bastırmak adına açtığı tüm
kılıklı bu meczup tiyatral tipler şükür namazını
o yelkenlerini indirmek, demokrasi ve özgürancak Süleyman Şah’ın kemiklerini kazasız belasız lük istemlerinin karşılamak yerine en bilindik
kaçırma operasyonları neticesinde kılabildiler!
yere sarılacak, emperyalizm ve onun bölgesel
Ellerine yüzlerine bulaştırmamalarının nedpolitikalarıyla yaşadığı uyuşmazlık açığını gidereni de olsa olsa YPG’nin yüzü suyu hürmemek için tüm söylem ve pratiğini bordodan aşağı
tine, korumasına bağlı olmalıdır! Senaristler
atacak, ne kadar bağımlı olduğuna, işbirliğine
şimdilerde bu kaçışın nasıl büyük bir askeri zafer
hazır olduğuna dair söylem ve pratiğe yönelecekolarak sunulacağı üzerine kan ter içinde çalışıyor
tir.
olmalılar.
Kobané direnişi ve zaferi AKP’nin dış politikasının
Suriye’den “çok başarılı” bir şekilde kaçırılan şey
tabutuna son çiviyi çaktıktan sonra başka şansları
Süleyman Şah’ın kemiklerinden çok, galiba iflas
da kalmamıştı. Son bir gayretle ya tutarsa diye
etmiş bir bölgesel politikaydı. “Stratejik Derinlik”
IŞİD çeteleri üzerinden Sünni mezhepçi bölgesel
Ortadoğu’nun kurtlar sofrası ikliminde gerçekliğe politikasıyla Kürt halkının ulusal mücadelesine
oldukça yabancı kalmış akademik bir hülya olarak düşmanlığını birleştirmesi de işe yaramayıp,
kötürümleşti. Ve bir gece vakti bu kötürüm poliKürt halkının direniş duvarına çarpınca yapa-
işçi meclisi
Ortadoğu’da sarsıntılar arasında yükseltilmeye
çalışılan yeniden yapılanma süreci bölgedeki
çelişik güç ve hegemonya mücadeleleri arasında
arkasında derin bir kaos ve yıkım bırakarak ilerliyor. Devasa bir savaş arenasına çevrilmiş bölge
boydan boya bir neoliberal kriz ve yıkım içerisine
sokulmuştur.
cak başka bir şeyi de kalmadı. Davutoğlu’nun
jargonunda “öfkeli Sünni Arap gençlerinden”
öte bir yer kalmayan IŞİD denen vahşi yapıya
karşı girişilecek saldırılara askeri (şimdilik lojistik yardımlar şeklinde olsa da arkası gelecektir.)
destek vereceğini açıklaması yenilginin ilanı oldu.
O her ne kadar yaşadığı yenilgiyi kabul eder geri
adımlar atıp, pratiklere girişse de bir kaç yıldır
içine girdiği, emperyalist devletlerce küstahlıkla
kodlanmış tüm o söylem ve pratikler ödettirilecektir. İşte Başbakan Davutoğlu’nun ABD ziyareti sorulan ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünü
“bilgim yok” demesinde olduğu gibi, kaale
alınmama, denklemden dışlanma, etkisiz elemana
çevirme şeklinde sürecektir. Benzer bir şey Suudi
Arabistan’a Mısır’la aramızı düzeltin diye ricaya
giden Cumhurbaşkanı’nda başına gelmiş, yeni
Kral’la tercüme dahil 35 dakika konuşabilmiştir!
Dışarıda böyle hırpalanan (Libya’da ki iktidarsız
iktidar tarafından bile tüm ilişkileriyle birlikte
kovulan bir ülke durumundadır.) bir siyasal
iktidar, içte bugüne kadar yediği tüm o herzelerin
faturasını ağır olacağını bilmekte o yüzden “iç
güvenlik” adı altında sıkıyönetim yasalarına
sarılmaktadır. Ne demiş şair: “Rüzgâr eken fırtına
biçer”. Senin bugün toplumsal-sınıfsal muhalefetin
tüm kesimlerine karşı hazırladığın tüm o zapturapt yasaları olduğu gibi bir gün sana uygulanır.
Bundan kaçışın yok.
Seçim sathı mealine girdiğimiz şu günlerde parlamenter-reformist hayallerin işçi sınıfı ve emekçilere pompalanmasına karşı en çok ihtiyaç duyulan militan-birleşik bir sınıf hareketini sokakta,
fabrikalarda, okullarda örebilmektir. Mart-Mayıs
sürecinin devrimci takviminin de yardımıyla
devrimci bir sınıf hareketinin demokrasi ve
özgürlük taleplerini kazanmak için tek yol olduğu
gösterilmelidir.
Parlementarist hayallerin küçük burjuva reformistlerince “umut” olarak pazarlanmasının
yaratacağı hayal kırıklığının önüne geçebilmenin
tek yolu budur. Bu cangıldan çıkış ve özgürlük ve
demokrasinin kazanılması kapitalizmi ve onun
tüm ideolojik-siyasal biçimlerini çöpe atmayı hedefleyen sınıf mücadelesiyle, kora kor bir devrimci
savaştan geçecektir. Bugün her haliyle bir rezillik
ve burjuva riyakârlığının ahırına dönmüş olan
parlamentodaki birkaç sandalyeden değil! AKP
ile birlikte verili egemenlik ilişkilerinin, sermaye
diktatörlüğünün sonunu ilan edecek çanlar ancak işçi sınıfının kendi kaderini eline almasıyla
özgürlüğüne ML ideolojisince sahip çıktığında
çalacaktır!…
Ercan Akpınar
14
işçi meclisi
Eğitim ve Toplumsal Cinsiyet
Cinsiyet, kadın ve erkeği tanımlayan biyolojik ve
fizyolojik özellikleri ifade ederken, toplumsal cinsiyet, sınıflı toplumlar boyunca üretim ilişkilerinin
ve toplumsal cinsiyetçi iş bölümünün bir getirisi
olarak hakim sınıfın oluşturmaya çalıştığı toplum dizaynı doğrultusunda mevcut iktidarın,
toplumun ve iktidarın elindeki eğitim sistemi
tarafından sosyal olarak oluşturulan ve bir toplumun kadına veya erkeğe uygun gördüğü rolleri,
davranışları, etkinlikleri ve nitelikleri belirtir.
Cinsiyet doğal bir oluşumken toplumsal cinsiyet
oluşturulur. Bu oluşturma süreci, doğduklarından
itibaren kızlara pembenin, erkeklere mavinin
uygun görülmesiyle başlar; cinsiyete göre oyuncak
ve oyun seçimiyle devam eder. Kent mekânlarının
dizaynından, üretim araçlarının ergonomik
donanımına kadar “kadın işi ve erkek işi’ni ayırır.
Toplumun politik ve kültürel özelliklerini etkileme gücü bulunan eğitimde de kız ve erkek
öğrencilere yönelik davranışlarda, beklentilerde
ve mesleki yönlendirmede toplumun cinsiyetçi
rejimine ve heteronormatif kalıplarına paralel
olarak cinsiyet rollerinin yeniden
üretimi devam eder. Toplumsal
cinsiyetçi rollerin bu kadar keskin
bir belirleyiciliğinin olmasının
asıl nedeni ise iki cins arasındaki
fizyolojik farklılıktan yararlanarak
onlara biçtiği roller aracılığıyla
üretime ve tüketime farklı boyutlarla dâhil edip hem kendi sisteminin devamlılığını sağlama hem
de azami kar elde etme odaklı bir
anlayışta yatmaktadır.
Günümüz toplumunun içinde
bulunduğu patriarkal neomuhafazakar kapitalist sistem; özellikle kadını ve
LGBTİ’leri ikincil konuma iter ve kendi sisteminin
devamlılığını sağlayacak araçlardan biri olarak
da eğitimi kullanır. Toplumsal cinsiyet rollerinin çocukluktan yetişkinliğe kabulü ve yerleşik
bir hale gelmesini sağlayacak şekilde müfredatı
düzenler. Kadına korunmaya muhtaç, uysal, itaatkâr, duygusal, narin, şefkatli, anaç gibi özellikler
atfedilip sekreterlik, öğretmenlik, hemşirelik gibi
meslekler uygun görülürken; erkeğe özgüvenli,
güçlü, lider, karar verici özellikler yüklenip doktorluk, mühendislik, avukatlık ve hatta siyasetçilik
gibi meslekler özendirilmektedir.
Tüm kapitalist toplumların pratiğine yayılmış
söylemlerin ders kitaplarında da yeniden
üretildiğini görebiliriz. Türk Eğitim Sistemi’nde
cinsiyet eşitsizliğine, ayrımcılığa karşı kendi
dönemi içerisinde de ne derece düzenlemelerin
yapıldığına hep birlikte bakalım.
İncelenen Kitaplar:
Hayat Bilgisi 1 Ders ve Öğrenci Çalışma Kitabı.
Dalkılıç H. ve Gölge N. (2011-2. Baskı)
Hayat Bilgisi 2 Ders ve Öğrenci Çalışma Kitabı.
Özdemir A. ve Çınar F. (2012-3. Baskıya Ek)
Hayat Bilgisi 3 Ders ve Öğrenci Çalışma Kitabı.
Eren Ö.E. ve Doğan N.C. (2012-3. Baskı)
Sosyal Bilgiler 4 Ders ve Öğrenci Çalışma Kitabı.
Kaya M.K. ve diğerleri. (2011-2.Baskı)
“Annesi Başak’a güzel bir oyuncak bebek almıştı.”
(Hayat Bilgisi 3)
“Efendibabası misafiri çok severmiş. Yemekli, yatılı misafirleri çok olurmuş. Aynı şehirde
yaşayan akrabalar, arkadaşlar ve dostlar bile
misafirliğe yatılı olarak gelirlermiş. Ev işlerini
evin genç kızları, gelinleri yaparmış. Ev işleri çok
zaman almasına rağmen konu komşu ziyaretine
de ayıracak zaman kalırmış.” (İlköğretim Sosyal
Bilgiler sf. 37)
“Annemin ve babamın sevgisi sarıyor bizi, sarıyor
evimizi, lay lay lom.” (İlköğretim Hayat Bilgisi 2, 1.
Sınıf / sf 95.)
Yukarıdaki örneklerle görüyoruz ki Cumhuriyet
tarihi boyunca toplumsal cinsiyetçi roller, kapitalizmi yeniden yeniden var eden ailenin kutsanması
ve heteronormativizm tüm ders kitaplarına işlemiş
durumda. Bu durum Avcı’nın döneminde de
değişmeden üretilen politikalardır.
Bugüne kadar yapılmış tüm araştırmalarda; ne
yazık ki ders kitaplarının hiçbirinde heteroseksüel
ifadelere ve bireylere yer verilmediği toplumda
böyle bir yönelimin hiç olmamış gibi kabul
edildiği ise başka içler acısı tablo…
Yukarıdaki örneklerin yanı sıra hayatın tümüne
yayılan bir ekonomik sınıfın bir diğer sınıfı
ezdiği kalıpların çocuk yaştan benimsetilmesi için öğrencilerin başına bekçi gibi dikilen
öğretmenlerden, öğretmenlerin başına musal-
lat olan okul müdürlerine derin bir hiyerarşi ile
oluşturulan yönetim sisteminden, çocukların
okulda, derste ve toplumsal yaşamın içinde
de hiçbir söz hakkının ve inisiyatifinin
bulunmayışından, yaşamdaki hücreleşmenin
okul mimarisinde de hücre hücre sınıflardan ve
bu sınıflar arası rekabetin körüklenmesinden
tutalım; toplumsal cinsiyetçi ve heteronormatif
kuralların yeniden inşasının kendini göstermesinde; tuvaletlerin fizyolojik “kız-erkek” ayrımıyla
oluşturulması, beden eğitimi derslerinde oynanan
oyunların yine bu ayrıma göre şekillenmesi,
öğretmenlerin de bu normlara göre eğitilmesi gibi
daha bir çok örnek sıralayabiliriz.
Okullar, kapitalist sistemin suni olarak yarattığı
toplumsal normların çocuğa kabul ettirilmesi için
çok çeşitli araçlarla, derslerde, teneffüslerde; müfredatla ve gizil müfredatla hegamonik söylemin
dayatılması ya da iyilikle kabul ettirilmesi için
ideal bir alan haline gelir. Okul yaşamı LGBTİ
öğrenciler için sistematik zorbalığa, damgalanmaya ve nefret suçlarına maruz kaldıkları önemli
bir merkez olarak tanımlanabilir. Özellikle ergenlik döneminde gençler için okul, en önemli
sosyalleşme alanı olarak yaşanırken toplumsal
cinsiyet normlarının dışında kalan tüm gençler
için en tehlikeli toplumsal alan olarak karşımıza
çıkmaktadır. Çocuk yaşta geliştirilen sistematik heteroseksist dayatmalar sonucu kendini
keşfetmekten çok uzak bir çocukluk geçiren
LGBTİ bir bireyin bu süreci ergenlik dönemi olan
lisede toplumsal yapının hastalığını değil, kendinin hastalıklı olduğu inancı, intihar, dışlanma
gibi sistematik ve politik yaptırımlarla çok ağır
sonuçlanmaktadır.
Günümüzde bırakalım toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretildiği, çok cinsiyetli eğitim yerine
heteronormativitenin dayatıldığı bir eğitim sis-
temini; karma eğitimin de ortadan kaldırılmasına
yönelik tartışmalar dönmektedir.
Neoliberal, patriarkal Türk Eğitim Sistemi (Türk
diyoruz çünkü toplumu Türkleştiren bir eğitim
söz konusu), günden güne daha da somutlaşan
uygulamalarla bir muhafazakârlaşma süreci içerisindedir.
Eğitimde heteroseksizm ve patriarkal kapitalizm kendini derinlemesine karma eğitimde de
yaşatırken bir de tek cinsiyete dayalı eğitimde
kadınlar ve LGBTİ bireyler toplumun bir parçası
gibi algılanmaktan daha da uzaklaşacaktır ve
görünmezliği derinleşecektir.
Okul, eğitim, kültür, toplum, ekonomi ve iktidar
arasındaki ilişkiye Marksist bir yorumla bakmak
gerekirse pedagojik pratiklerle ekonomik ve toplumsal olan arasında ayrılmaz bir bütünlük ve diyalektik vardır., Bu uygulamalardaki adaletsizliği,
eşitsizliği ortaya çıkarmak, görünür kılmak ve
dönüştürmek de biz Sosyalistlerin görevidir.
Sosyalist eğitim anlayışını eğer
eşitsizlikleri ve ayrımcılığı
sorgulama ve bu sorgulamalarla birlikte bir dönüştürme
çabası olarak ele alacak olursak
okulda, sınıfta, sokakta, cinsiyet kimliğini, cinselliği, hazzı
ve cinsiyetlendirilmiş bedeni
sorgulatacak tüm çabalar
eleştirel pedagojinin ve sosyalist eğitimin amaçladığı bir
süreç olmalıdır.
Yukarda verdiğimiz örnekler
dâhilinde Hayat bilgisinden
matematiğe ders kitaplarında ve derslerde, engelli
bireyler de dahil olmak üzere tüm farklılıkların
normalize edilmeden yaşamın içinde var olacağı
şekliyle dil ve söylemi geliştirerek yaygınlaştırmak
görsellerle olumlu örnekleri çoğaltmanın yanı sıra,
bu sistemde ve sosyalist sistem de dahil olmak
üzere bizim taleplerimiz;
Bireycileğe karşı her türlü kolektif mekanizmayı
işletmek, üretimin toplumsallaştığı bir sistemde
bireyi de toplumsallaştıracak eğitim politikaları
üretmek,
Bireyciliğin, rekabetin vs. cinsiyetçilik nezdinde de
gelinen noktada kadını “beceriksizlikle”, “hanım
hanımcık”lıkla kodlayan sistemde, kolektif üretim
sürecini işletmek ve bunu eğitimin temel halkası
haline getirebilecek düzeyde çalışmalar yapmak,
Okullarda, kampüslerde LGBTİ bireylerin kendini
dışlanmadan ifade edeceği sağlıklı ortamlar yaratmak, cinsiyetsiz yurtlardan-WClere, kütüphanelerden, çeşitli toplu bulunulan ortamlara kadar fiili
düzenlemeler yapmak,
Ve en nihayetinde okulların ve top yekun
eğitim sisteminin devrimci eleştirel bir tutumla steril-ayrıksı ortamlar olmaktan çıkarıp
toplumsallaşmasını sağlamak olmalıdır.
Yararlanılan kaynaklar:
-Peter McLaren ve Natalia Jaramillo, “Pedagoji ve
Praksis”, Kalkedon Yayınları.
-Gümüşoğlu, F. “Ders Kitaplarında Toplumsal
Cinsiyet”, Toplum ve Demokrasi, Eylül-Aralık,
2008.
-Eleştirel Pedagoji 37. sayı Ocak-Aralık 2015.
-kaosgl.org
Sınıfsız
15
Söz Yetki ve Karar Üniversite Bileşenlerine
işçi meclisi
Üniversitelerin sermayenin
dönüşümü ile birlikte, piyasaya açılan birer sermaye
kurumu olduğunu birçok kez
dile getirdik. Üniversitelerde
güvencesizlik ve taşeron çalışmanın giderek daha yakıcı
hale gelen bir uygulama olduğunu biliyoruz.
Üniversitelerde sermayenin
CEO’su konumundaki rektörlük seçimleriyle birlikte
en başta rektör seçimlerinin
işleyişi olmak üzere birçok
noktada tartışmalar başladı.
Eğitimin tamamen piyasa
temelinde yeniden örgütlenmesinin kampüslerdeki baş
temsilcisi olarak CEO’luk
görevini sürdüren rektörler
aynı zamanda eğitimdeki gericileşmenin de garantisini sağlayan organ olarak başımızda durmaktadır.
Rektörlük seçimlerinde en çok itiraz edilen nokta sandık iradesinin yok
sayılması meselesi oldu. Burjuva demokratından, liberal soluna kadar geniş
bir yelpaze bu noktaya özellikle vurgu yapıyor. Biz işçi öğrenciler cephesinden de tabi ki seçim iradesinin hiçe sayılması kabul edilemez bir durum,
ancak zaten tüm bileşenlerin içine dâhil edilmediği bir seçimden nasıl bir
irade beklendiği ise fulü kalmıştır.
Rektörlük seçimlerinde asıl olması gereken yöntem akademisyenlerden,
kamu işçisine, taşeron ve kadrolu işçilerden işçi öğrencisine kadar üniversitenin sınıfsal olarak da bileşeni olan bu güçlerin hepsinin temsil, söz ve
karar hakkının olmasıdır.
İstanbul Üniversitesi’nde demokrat ve ilerici unsurların adayı olarak seçimi
kazanan Raşit Tükel’in rektör olarak atanıp atanmayacağı kampüsün bugün
için ana gündemidir.
Peki, İstanbul Üniversitesi’nde Ne Oldu?
Devletin en istemediği seçim sonucu İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleşmiştir. İÜ’de yaşanan rektörlük seçimleri sonunda 1. sırayı 1202 oy ile Prof.
faşist saldırılar da hala devam etmektedir. Devrimci ve ilerici öğrenciler bu
saldırılar karşısında kampüslerini ve üniversitelerini savunmaktadırlar. Ancak giderek buraya sıkışan ve savunma pozisyonundan çıkılamayan bir hat
karşımızda durmaktadır.
Her şeyden önce bu koşullarda bir nebze olsun yeni bir soluk görevi göreceği düşünülen bir adayın işçi öğrenciler içerisinde karşılık bulması da doğal
ve normal olanıdır.
İşçi öğrenciler olarak, Organize Sanayi Bölge Müdürleri’ne stajyer öğrenci
sözü veren rektörleri de gördük, tekelci sermayeye laboratuvar, proje taahhüdü veren rektörleri de gördük, öğrencilerin üniversitelerini savunurken
polisi okula “davet” eden rektörleri de gördük. Özellikle devrimci, demokrat, yurtsever öğrencilerin örgütlülüğünü yok etme adına rektörlük baskı
sopasını elinde tutmaktadır.
Raşit Tükel’in programının uygulanması ve gerçekten daha da ileriye çekilmesi bizler için ileri bir kazanım olacaktır. Raşit hocanın atanması durumunda programı ileriye çekmek ya da birlikte yöneteceğiz sözünü tutup
tutmayacağı ayrı bir tartışmadır. İşçi öğrenciler olarak bu burjuva seçimden
medet umarsak ve gerçekten bizim olan hakkımıza sahip çıkmazsak “yine
tutmadı, bu da olmadı” demenin ötesine geçemeyiz. Ancak Raşit hocanın
rektör olması durumunda onu gerçekten denetleyen hatta daha ileriye çekme konusunda ısrar eden olursak bu kazanım işte o zaman daha anlamlı ve
değerli olacaktır.
Elbette bir kampüste bir rektörün daha ilerici olması piyasa ve sermaye kıskacındaki üniversiteleri gerçekten bilimsel bilgi veren ve toplum yararına
işleyen kurumlar haline getirmeyecektir. Ancak bir yerdeki kazanım birçok
noktadaki yangının fitilini ateşleyecektir.
Raşit hocanın rektör olarak atanmasının ardında hızla bütün bileşenlerin
içinde olduğu üniversite meclislerini kurması konusunda ısrarcı olmalıyız.
Raşit hocanın programında var olan dekanların seçimle gelmesi durumu
tek başına yetersiz olup, tüm bileşenlerin seçimiyle gelecek dekanların da
dâhil olduğu, ayrıca diğer tüm bileşenlerin içerisinde yer aldığı “fakülte
konseyleri” oluşturulmalıdır. Bu bağlamıyla üniversite meclislerinde söz,
yetki ve kararın tüm bileşenlerin içinde olduğu bir düzleme çekilmesi
önemlidir.
İkinci olarak Raşit hocanın programında silik şekilde yer alan tekno-kent,
ARGE vb. yerlerde yapılacak akademik ve bilimsel çalışmaların tamamen
toplumun yararına ilkesi ile işletilmesi, buralarda çalışan akademik personel ve işçi öğrencilerin özlük haklarının verilmesi talebini yazmalıyız.
Ayrıca kampüs içerisinde çalışan işçi öğrencilerin sağlık ve ulaşım giderlerinin karşılanması, taşeron işçilerin hızla güvenceli çalışan statüsüne geçirilmesi talebini de yükseltmeli ve kazanmalıyız.
Daha birçok noktada Raşit hocanın ve programının zorlanması önemli ve
olmazsa olmaz bir durumdur. Ancak işçi öğrencilerin ufku bu demokratik
kazanımlarla sınırlı olamaz, olmayacaktır da. Gerçek anlamda sosyalist bir
eğitim sisteminin baştan aşağıya inşa edildiği üniversiteler gerçek anlamıyla
bağımsız, özerk ve bilimsel olabilir.
Bizler bu noktada Raşit Hoca’da bütünleşen demokratik üniversite özlemini
ve talebini sahipleniyoruz. Raşit Tükel’in akademik özgürlük ve demokratik
üniversite taleplerinin sahibi ve takipçisi olmakla birlikte özgür bir üniversiteye doğru politik bir hat örmeye çalışmaya devam edeceğiz.
Dr. Raşit Tükel, 2. sırayı 908 oy alan Prof. Dr. Mustafa Ak, 3. sırayı ise 382
oy ile Prof. Dr. Harun Cansız almıştır. Küba’ya gittiğinde bile “devrim seçimle olur” saçmalığını dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın emrindeki
kurum olan YÖK ikiyüzlülüğe başlamıştır. İlk 3 sıra böyle olmasına rağmen
sistemin güvenliği gereği hızlıca YÖK’ün Cumhurbaşkanı’na gönderdiği
listede 1. ve 2. sıradaki adayların sıralaması değiştirilerek Prof. Dr. Raşit
Tükel’in hakkı gasp edilmiştir.
Üniversite bileşeni diye tanımladığımız işçi-öğrenciler, akademisyenler,
işçilerin hiçbir söz, yetki, karar haklarının ve kurumlarının olmadığı bir
sistemde Raşit Hoca’nın rektör olması demokratik üniversite istemi için tek
başına yeterli değildir. Ancak Raşit Tükel’in programını incelediğimizde
görece ileri bir program olduğu ortadadır. Raşit Hocanın söylemlerinin
işçi öğrenci kitlesi içerisinde kısmen de olsa karşılık bulmasında yatan en
önemli etmense “Birlikte Yöneteceğiz” çağrısıdır.
İstanbul Üniversitesi’nde baskının, saldırıların giderek arttığı, devrimci
ilerici öğrencilere her fırsatta soruşturma ve çevik kuvvet saldırılarının yaşandığı bir gerçektir. Ayrıca bu senenin başından beri süre gelen gerici ve
İstanbul Üniversitesi’nin içinde bulunduğu durumda Raşit hocanın rektör
olarak atanması için süregelen mücadeleye destek vermek işçi öğrencilerin
bugün için önemli görevlerinden biridir. Şayet Raşit hoca rektör olarak
atanmazsa “üniversitemize sahip çıkıyoruz” diyerek kampüs işgaline kadar
varan güçlü bir mücadelenin ön saflarında yer almak da biz işçi öğrencilerin sorumluluğundadır.
Mücadelemiz düşlediğimiz özgür toplum kurulana kadar sürecektir.
Mücadelemiz daha yeni başlamıştır. Demokratik kazanımlarla başlayacak
bu yolda bu kazanımlar bizim için yeterli olmayacaktır. Özgür toplum ve
rektörsüz üniversiteler kurulana kadar devam edeceğiz. Rektörsüz Üniversite, tüm bileşenlerin içinde olduğu üniversite meclisleri ve bölüm konseyleri için mücadelemizi büyütelim.
Sınıfsız