müslüman ülkelerin balkan ülkeleri ile olan ilişkileri

Yorumlar

Transkript

müslüman ülkelerin balkan ülkeleri ile olan ilişkileri
1
2
FARKLI HAYATLAR & ORTAK İDEALLER
İTTİHAD-I İSLAM
ŞUBAT 2014
ULUSLARARASI GENÇLİK BULUŞMASI
AKADEMİK FORUM
Genç İDSB
UGB AKADEMİK FORUM DİZİSİ-3
ORTAK TARİH ORTAK GELECEK : BALKANLAR
DANIŞMA KURULU
CİHAD TERZİOĞLU
FATİH ÇOŞAR
EMRE GOKYİĞİT
BURAK YURTEN
EMRAH EKER
CİHAT ADIGÜZEL
EDİTÖR
M. ŞERİF SARIKAYA
PROJE EDİTÖRÜ
FATIH MANAF AHMET
AHMET CAN DEMIREL
GRAFİK VE BASKI KOORDİNATÖRÜ
MUHAMMED PARLAK
KAPAK
KEREM KILIÇ
ABDULKERİM YAZLA
MİZANPAJ
F. EMRE ERDOĞAN
USAME KAYA
1.
BASKI
ŞUBAT 2014, İSTANBUL
[email protected]
twitter.com/@gencidsb
facebook.com/Genç İDSB
YAYIN HAKLARI
ESERİN HER HAKKI ÜMMETE AİTTİR.
ÜMMETE FAYDALI OLACAK ŞEKİLDE ALINTI YAPILABİLİR.
Genç İDSB
Biz kimiz?
Genç İDSB, farklı meslek grupları ve eğitim alanlarına mensup 18-30
yaşları arasındaki genç gönüllülerden müteşekkil İDSB bünyesinde faaliyet
gösteren bir kuruldur. Üyeler arasında farklı dallarda eğitim alan üniversite
öğrencileri, özel sektör çalışanları ve genç akademisyenler bulunmaktadır.
Üyelerin bir çoğu Genç İDSB bünyesinde gönüllü faaliyetlerine başlamadan
önce de “ittihad” düşüncesine inanan, bu gayede hizmet eden farklı sivil
toplum kuruluşlarında görev almış ve sivil toplum kültürüne ve işleyiş
biçimine vakıf kişilerdir.
Genç İDSB, İslam Dünyasının dertleriyle dertlenen ve çözüm için her
zaman ve her mekanda aktif bir şekilde görev almaya hazır, bu doğrultuda
çalışmalarını gerçekleştirirken Türkiye'de veya dünyanın farklı
coğrafyalarında faaliyet gösteren diğer STK'larla işbirliği yapan bir
kuruldur. İslam Dünyasını refaha ulaştıracak ve mevcut sorunlarına çözüm
getirebilecek yolların birlik olma ve istişare yapmadan geçtiğine inanan
Genç İDSB, yürüttüğü projeler ile İDSB'nin öncülük ettiği “ittihad”
yürüyüşünün bir parçasıdır.
Ne yapıyoruz?
Genç İDSB, İslam Dünyası gençleri arasında devamlılığı olan bir iletişim
ağı kurmak, karşılıklı tecrübe alışverişinde bulunmak ve farklı
coğrafyalardaki müslüman gençlerin sorunlarını çözüme kavuşturmak adına
çalışmalar yapar.
Uluslararası Gençlik Buluşmaları (UGB) bu çalışmaların başında gelir.
Uluslararası Gençlik Buluşmalarında 40'ın üzerinde ülkeden 100'ü aşkın
genç bir araya gelerek İslam Dünyasını alakadar eden ekonomik, sosyal,
siyasi, kültürel ve dini konularda görüş alışverişinde bulunur ve akademik
forumlar düzenlerler. Bu sayede farklı coğrafyalardan gelen gençler, farklı
ülkelerdeki Müslüman kardeşlerinin problemlerinden haberdar olmanın yanı
sıra, onlarla tanışma ve dostluk kurma fırsatını da elde etmiş olur.
STK Akademileri Genç İDSB tarafından gerçekleştirilen önemli
faaliyetlerden biridir. Bu çalışma çerçevesinde İstanbul'a davet edilen bir
STK'nın temsilcileri Türkiye'deki başarılı ve köklü STK'ların yetkilileri ile
buluşturularak tecrübe alışverişi yapılması sağlanır. Program düzenlenen
seminerler ve eğitimlerle desteklenir.
Ülke Masaları Heyeti Projesi uzun soluklu bir proje olmakla beraber, Genç
İDSB bünyesindeki üyelerin belli bir ülkedeki ekonomik, sosyal, siyasi ve
dini alanda yaşanan gelişmeleri takip etmesi ve düzenli araklıklarla diğer
üyelere bilgilendirici sunumlar yapması temeline dayanır. Bu çalışma
vesilesi ile, her bir İslam Ülkesini yakından tanıyan bir uzman yetiştirilmesi
hedeflenmektedir.
Bu çalışmalara ek olarak, Genç İDSB, İslam Dünyasının farklı
bölgelerindeki sorunlara dikkat çeken ve bu sorunları çözmeyi amaçlayan
konferanslar, seminerler ve istişare toplantıları düzenler.
Neden Yapıyoruz?
Genç İDSB, tüm dünya sathına yayılmış Müslüman gençlerin fikir, düşünce
ve gelecek tahayyülü noktalarında ortak bir bilince ve hareket etme yetisine
sahip olmasının asıl amaç olan “ittihad”a giden yolda çok önemli bir mihenk
taşı olduğu düşüncesine sahiptir.
Gerçekleştirilen faaliyetlerle ümmet gençlerinin düşünsel ve eylemsel
düzlemde bir araya gelmeleri hedeflenmektedir. Ancak bu sayede on
yıllardır birbirinden ayrı kalmış kardeşlerin kavuşabileceği ve beraber
güçleneceği açıktır.
Genç İDSB olarak biz, karşılıklı tecrübe aktarmının, bilgi paylaşımının ve
fikir alışverişinin sürekliliği olan sağlam bir ilişki ağı kuracağına
inanıyoruz. Bu itibarla, İslam Dünyası gençleri arasındaki işbirliği ve
kooridnasyonun sağlanması, güçlenerek devam edebilmesi adına çalışmalar
yürütüyoruz.
ORTAK TARİH ORTAK GELECEK :
BALKANLAR
Genç İDSB
İÇİNDEKİLER
TAKDİM- ALİ KURT ........................................................................................ 3
TAKDİM- CİHAD TERZİOĞLU ...................................................................... 7
TAKDİM- FATİH ÇOŞAR .............................................................................. 11
GENÇ İDSB 10. UGB TİRAN DEKLERASYONU ........................................ 13
BALKANLARIN SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ .......................... 15
DOĞU BATI ARASINDA İSLAMIN MERKEZİ BALKANLAR’IN
MEDENİYET ZENGİNLİĞİ / Prof . Dr . QANİ NESİMİ .............................. 16
BALKANLAR’DA İSLAMOFOBİA / ABDİ BALETA ................................. 23
SIRBİSTAN’DAKİ MÜSLÜMAN GENÇLERİN SORUNLARI VE
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ / SHAHA HUSEYİN ................................................... 43
MAKEDONYA’DAKİ MÜSLÜMAN GENÇLERİN SORUNLARI
VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ / ESMA RAMANİ ................................................ 49
ROMANYA’DAKİ MÜSLÜMAN GENÇLERİN SORUNLARI VE
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ / ENGİN KERİM ......................................................... 55
YUNANİSTAN’DAKİ MÜSLÜMAN GENÇLERİN SORUNLARI
VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ / FATİH MANAF AHMET .................................. 59
BOSNA HERSEK’TEKİ MÜSLÜMAN GENÇLERİN SORUNLARI VE
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ / BİLAL ENİS BAHADIR....................................…...74
ARNAVUTLARIN MÜSLÜMAN KİMLİĞİ / DR. EDVİN CAMİ .............. 77
BAŞKANLIK SORUNLARI BOSNA-HERSEK / SEMİRA BUDİCAMİNA SELİMOVİC ...................................................................................... 80
MÜSLÜMAN ÜLKELERİN BALKAN ÜLKELERİ İLE OLAN
İLİŞKİLERİ ………………………………………………………… ............. 82
AFRİKA VE BALKAN ÜLKELERİ İLİŞKİLERİ / RUAA SHAWİR .......... 83
BALKAN MÜSLÜMANLARI: “ORTAK GELECEK,YENİ
UFUKLAR” / SAAD SULTAN...................................................................... 85
BALKAN ÜLKELERİ VE MALEZYA ARASINDAKİ İLİŞKİLER /
KHAİRUL ANUAR BİN ABDUL MANAP ................................................... 87
MEHMET AKİF ERSOY’U ANLAMAK / GENCER KAPLAN................... 90
TAKDİM
Bismillahirrahmanirrahîm.
Saygıdeğer misafirler, sevgili kardeşlerim,
Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyor,
toplantımızın ve 10. Gençlik Buluşması’nın
hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz
ediyorum.
Arnvutluk’un güzel insanlarına, Arnavut kardeşlerime bizleri bu sıcak
atmosferde misafir ettikleri için şükranlarımı arzediyorum.
Değerli kardeşlerim,
Sekiz sene önce İstanbul’da başlattığımız Birlik Yürüyüşümüz emin
adımlarla devam ediyor.
İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB) “Her sahada her
ölçekte birlik” idealiyle 1 Mayıs 2005’te kuruldu.
Bugün 53 ülkeden 226 üyesi ile İslam Dünyası’nın vicdanını terennüm eden
devasa bir çatı teşkilat hâline geldi.
Açılışını
yaptığımız
ve
onuncusunu
düzenlediğimiz
buluşmalarımıza şimdiye kadar 1000 seçkin kardeşimiz katıldı.
gençlik
Bu buluşmalar sayesinde kardeşler birbirleriyle tanıştılar. Gelecek için ortak
çalışmalar yapmaya başladılar.
İDSB bu buluşmaları ve tanışmaları sadece gençler için değil, her seviyede,
her meslek grubunda, her statüde gerçekleştiriyor.
İslam Dünyasının ihtiyacı buydu ve bizler İDSB’nin mensupları ve
gönüllüleri olarak bu uğurda gayret ediyoruz.
Onun için başından beri “İDSB’nin kuruluş gayesi nedir?” diye soranlara
hiç düşünmeden “bizatihi kendisidir” cevabını veriyoruz.
Muhterem kardeşlerim,
Balkanlar İslam Dünyası için çok önemli bir bölge ve İslam Dünyası’nın
can damarlarından birisi.
Tarihinde pek çok acılar, savaşlar yaşayan ve yıllarca baskıcı yönetimler
tarafından idare edilen Balkan ülkeleri Soğuk Savaş sonrası her yönden
büyük ve köklü bir değişim geçirmeye başlamıştır.
3
Ancak maalesef bu dönemde bile tüm dünyanın gözleri önünde Bosna’da ve
Kosova’da yüz binlerce Balkan Müslümanı ya katledildi yahut göç etmeye
mecbur kaldı.
Bunca zulme rağmen Balkan Müslümanları var olmaya devam ettiler ve
ayakta kalmayı başardılar.
Bugün Türkiye’nin 80 milyon nüfusunu saymazsak Balkan
Müslümanlarının nüfusu yaklaşık 17 milyondur. Türkiye’yi dâhil ederseniz
bu rakam yüz milyona yakındır.
Tarihte olduğu gibi bugün de gelecekte de İslam’ın barış ve kardeşlik mesajı
Balkanlar’da huzurun daimi olmasına vesile olabilir.
Balkanların, bilhassa Müslüman nüfusun barış ve güvenlik içerisinde
olması, her yönden kalkınan ve istikrarlı bir bölge haline gelmesi hepimizin
en büyük arzusudur.
Bunun için bugün buradayız.
Bunun için Aralık 2009’da Sekizinci Konsey Toplantısı’nı Kosova’da
gerçekleştirdik.
Bunun için en çok üyemizin olduğu bölgelerden birisi Balkanlar ve
Makedonya’dan Adnan İsmaili kardeşim konsey üyemiz.
Ve yine bunun için beş ay önce Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Bursa
Osmanlı Derneği ile ortaklaşa Balkanlarla Sürekli İşbirliği ve Temas
Projesi’ni başlattık.
Bu projenin iki yıl sürecek birinci aşamasında Balkanların gerçek bir
fotoğrafını çekip geniş bir proje havuzu oluşturuyoruz.
Önümüzdeki yıllarda öncelik sıralamasına göre bu projelerimizin ortaklarını
tespit edip hayata geçireceğiz.
Bu vesileyle proje ortaklarımıza ve proje yürütme kuruluna teşekkür
ediyorum.
Balkanların en önemli ihtiyacı karşılıklı işbirliğini, teması, irtibatı artırarak
kalıcı ve sürdürülebilir dostluklar temin etmektir.
Bunu yaparken de Müslüman nüfusun kimliğini, benliğini, medeniyetini,
kültürünü muhafaza edecek çalışmaları kesinlikle ihmal etmemeliyiz.
Bu anlamda Arnavutluk Balkanların kalbidir. Kalp sağlıklı olursa bütün
vücut sağlıklı olur. Kalp durursa beden ölür. Ruh gider.
Balkanların bu güzel İslam ülkesinin güzel insanlarının İslam Dünyası’nın
diğer bölgeleriyle irtibatının kuvvetli olması hayati önemi haiz bir
meseledir.
4
Bugün bunun için İslam Dünyasının dört bir yanından genç liderler,
akademisyenler, sivil toplum temsilcileri Tiran’da bir araya geldi.
Arnavutluğu tanımak, Arnavut kardeşleriyle tanışmak için…
Ümit ediyorum ve Allah’tan niyaz ediyorum, “Ortak tarih, ortak gelecek”
başlıklı forum ve bu buluşma Arnavutluk ve Balkanlar için hayırlara vesile
olur.
Sevgili kardeşlerim,
Bugüne kadar, İDSB olarak, sekiz yıl içinde dünyanın her yerinde elliye
yakın uluslar arası organizasyon gerçekleştirdik.
Kardeşlerimizle tanışmak için, üyelerimiz arasındaki işbirliğini artırmak
için, İslam Dünyasının meselelerini anlamak ve sağlıklı tavırlar koyabilmek
için birçok toplantı ve buluşmalar yaptık.
Bu çalışmalarımıza yoğunluğunu artırarak ve çapını genişleterek devam
edeceğiz.
Sizin de şahit olduğunuz üzere ne kadar çalışırsak çalışalım İslam
Dünyasının bugünkü meselelerini tamamen çözmeye gücümüz bugün için
yetmiyor.
Ancak bugün bu çalışmaları hakkıyla yapmazsak yarınımız daha parlak
olmayacak.
Onun için ümidimizi ve şevkimizi yüksek tutarak var gücümüzle
gençlerimize yatırım yapmaya devam edeceğiz.
Omuzlarımızdaki mesuliyetin farkındayız.
Bugün Suriye’de, Mısır’da, Filistin’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da,
Patani’de, Irak’ta olanlara kayıtsız ve seyirci kalamayız.
Avrupa’da ve Amerika’da gerçekleşen İslam karşıtı hareketlere ve
neticesinde üretilen İslamofobiye göz yumamayız.
Bir yandan Müslümanların uğradığı haksızlıklara ve zulümlere gerekli
tepkiyi gösterirken diğer yandan İslam kültür ve medeniyetini anlamaya ve
anlatmaya devam etmek zorundayız.
Bu da ancak güçlü kurumlarla ve fedakâr ve iyi yetişmiş kadrolarla
mümkün.
Onun için altı ana komisyonumuzdan birisi olan Kadın-Aile ve Gençlik
Komisyonumuza ve gençlik kurulumuz olan Genç İDSB’ye özel önem
veriyoruz.
5
Gençlik buluşmalarımızı icra etmeye devam edeceğiz. 2015’te ise yapılan
tüm gençlik buluşmalarının en büyüğünü ve en geniş kapsamlısını
İstanbul’da İslam Dünyası Gençlik Şûrâsı başlığı ile gerçekleştireceğiz.
Balkan Müslümanları, İDSB üyesi STK’lar ve bilhassa Arnavut kardeşlerim
bu çalışmalarımıza başından beri çok büyük destek verdiler. Bu vesileyle
üyelerimize, özellikle Arnavutluk üyelerimiz Ardmeria ve Alsar
yönetimlerine ve mensuplarına şükranlarımı arzediyorum.
Değerli kardeşlerim,
Balkanlardaki kardeşlerimizin birlik ve beraberliği için her türlü hizmete ve
çalışmaya hazır olduğumu ifade etmek isterim.
Bu bağlamda, bu bölgeden İDSB’ye yeni katılımlar bekliyoruz.
Mevcut üyelerimizle de önümüzdeki dönemde daha aktif bir işbirliği
içerisinde olmayı ümit ediyoruz.
Bu duygu ve düşüncelerle sıcak ev sahipliği için Arnavut kardeşlerimize ve
Arnavutluk makamlarına başta olmak üzere organizasyonda emeği geçen,
katılan tüm dostlarımıza ve kardeşlerimize teşekkür ediyorum.
Buluşmanın ve gerçekleşecek forumun hayırlara vesile olmasını Allah’tan
niyaz ediyorum.
Av. Ali KURT
İDSB Genel Sekreteri
6
TAKDİM
İslam Dünyasının dört bir yanından bugün bizlerle bir
arada olmak için gelen kıymetli kardeşlerim,
Saygıdeğer
basın
mensupları,
kıymetli
hanım
efendiler ve beyefendiler.
Sizleri en kalbi duygularımla selamlıyorum ve
sözlerimin başında bugün bizlere burada olmayı nasip
ettiği için Cenab-ı Allah’a hamdediyor, beş gün sürecek toplantılarımızın
İslam Dünyası ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını temenni
ediyorum. Bugün, Genç İDSB olarak organize ettiğimiz Gençlik
Buluşmaları’nın 10.sunda, bayrağında taşıdığı kartalla özgürlüğün, gayretin
timsali olan ve Allah’tan duamız sonsuza kadar İslam beldesi olacak
Arnavutluk’tayız.
Değerli misafirlerimiz, kıymetli kardeşlerim,
Gönül isterdi ki bu toplantımız mutluluk dolu bir atmosferde gerçekleşseydi.
Fakat 2013 yılı Müslümanlar için acı ve gözyaşının yaşandığı bir dönem
oldu ve üzülerek görüyoruz ki bu, bir süre daha devam edecek. Başta
Arakan, Suriye ve Mısır olmak üzere toprağa düşen her göz yaşının ve kan
damlasının, İslam Birliği’ni ve yeni, adil bir Dünya’yı yeşertmesini Cenab-ı
Allah’tan diliyorum. Bugün çok büyük acıların yaşandığının farkında
olmamız ilk önce ümmet olmamızın bir gereğidir. Fakat yaşanılan elim
hadiseler bizleri umutsuzluğa sevk etmemeli. Aksine İslam Dünyası
tarihinin en büyük travmasını geçirirken, Şam’da Emevi Camii’nde verdiği
hutbede ‘’İstikbal İslam’ındır’’ düsturuyla konuşan Bediüzzaman Said
Nursi Hazretleri’nin çağımızı şekillendiren özgüven yüklü çağrısına
ihtiyacımız var. Allah’a imanımızın bir gereği olarak bugün sistemli bir
şekilde zulme uğrayan kardeşlerimizle birlikte Rabbimizin nurunu
7
tamamlayacağına olan inancımızla ümmet şuuruyla ve özgüvenle hareket
etmemiz gerekiyor. Bu özgüvenin ve ümmet şuurunun sembolü olan
Rahmetli Aliya İzzetbegovic’in şu sözleri bugün bizler için her
zamankinden daha önemlidir; ‘’Bize yapılan soykırımı unutursak bunu bir
daha yaşamaya mecburuz, size asla intikam peşinden koşun demiyorum
ama yapılanları da asla unutmayın!’’ Bugün yaşadıklarımızı, Batı’nın
darbeye darbe diyemeyen; kimyasal saldırı karşısında susan; zalim
yönetimleri maddi ve siyasi destekleyen sözde İslami yönetimlerin kimler
olduklarını ve ne yaptıklarını asla unutmamalıyız. Ama aynı zamanda
yaşananlar
bizleri
kör
bir
nefrete
değil;
ümmet
olma
şuurunu
yakalayacağımız yeni bir döneme sevk etmelidir. Yine Aliya’nın dediği gibi
‘’Evet, bizler ölüyoruz, ama onlar da bizi yenemiyorlar.’’ İnşallah
önümüzdeki günlerde İslam Dünyası’nın içerisinde bulunduğu sıkıntıları
bizzat o bölgelerden gelecek kardeşlerimizden ve gelişmeleri yakından takip
eden değerli hocalarımızdan dinleme imkanımız olacak. Detaylı bir şekilde
bu problemleri analiz edeceğimiz belirterek bir hususun altını çizmek
istiyorum. İçerisinde yaşadığımız Dünya’nın bizler için bir imtihan yeri
olduğuna inanıyoruz. Bu anlamda kardeşlerimizin yaşadığı acıların Hak ile
Batıl’ın mücadelesinin birer sayfası olduğunu tekrar hatırlamalıyız. Ve
unutmamalıyız ki ‘’Hak Geldi, Batıl Zail Oldu’’ ayetinin ışığında hakkın
tesis edileceğine ve zalimlerin yok olacağına dair inançla çalışmalıyız.
Gayret bizden tevfik ise Allah’tandır.
Ümmetin gayreti içerisinde bugün 10.sunu düzenlediğimiz bu çalışmamızın
çok önemli bir konuma sahip olduğunu düşünüyorum. Yarın, kendi
ülkelerimizde siyasetin ve toplumsal meselelerin söz sahibi kişileri olacak
biz gençlerin aynı salonda İslam toplumunun ortak problemlerini
tartışıyoruz oluşumuzun başlı başına değerli olduğunu düşünüyorum. Bugün
bu salonda ‘’Ben gerçeğin peşindeyim, kimin söylediği önemli değil. Ben
adaletin peşindeyim, kim için veya kime karşı olduğu önemli değil’’ ırk
8
ayrımcılığına karşı dayanışmanın ve eşitliğin mücadelesini veren Amerikalı
kardeşlerimizle birlikte Malcolm X’in gayretinin ve duasının da bizimle
birlikte. Ömrünü Kafkasya dağlarında Müslümanların özgürlüğüne adayan
‘’Müslümanlık esasına göre kurulan idare teşkilatı ile diktatörlük
bağdaşamaz’’ diyerek zalimlere karşı hayatı pahasına mücadele eden Şeyh
Şamil’in torunlarıyla birlikte onun duası da arkamızdadır. Bizlere yıllar
öncesinden hitap eden ve Kuran’dan aldığı ilhamla müminlere sözleri ve
fikirleriyle rehber olmaya devam eden Hasan El Benna’nın ‘’nefsinle
şiddetli bir şekilde mücadele et’’ uyarısı özellikle ümmetin gençleri olarak
bizler için bir hayat düsturu olmaya devam edecektir. ‘’Devletler şairlerin
kalbinde doğar, politikacıların ellerinde büyür ve ölürler’’ diyen
Muhammed İkbal’in fikirleri zihnimizde, şiirleri kalplerimizde olduğu
sürece İslam ümmetinin temiz vicdanı hiçbir zaman siyasetin esiri
olmayacaktır.
"Her
Muhammed(s.a.s.)'in
namazda
de
Allah'tan
O'nun
resulü
başka
ilah
olduğuna
olmadığına,
şehadet
eden
parmaklarım, asla yanlış bir şey yazamaz!’’ diyen Ömer Muhtar’ın imanı
var olduğu sürece hiçbir zalim, hiçbir münafık bizleri Allah’ın emirlerinden
ve Resullulah’ın ölçüsünden ayıramayacaktır. Bu vesileyle, az önce
zikrettiğimiz büyüklerimizle birlikte İslam yolunda Rahmet-i Rahman’a
kavuşan aziz şehitlerimizi ve ömrünü Allah yolunda vakfeden cümle
ümmet-i Muhhammed’ten Allah razı olsun demek istiyorum.
9
Son olarak, şahsım ve yönetim kurulum adına, 10. Gençlik Buluşmamız için
yaptığımız davetimize icabet ettiğiniz için siz değerli misafirlerimize
şükranlarımı sunuyor; toplantının organizasyonunda emeği geçen değerli
ekip arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Allah’ın rahmeti, bereketi ve
mağfireti hepimizin üzerine olsun.
Cihad TERZİOĞLU
Genç İDSB Kurucu Başkanı
10
TAKDİM
Genç Kardeşim Merhaba,
Dünya ve İslam Alemi önemli bir
değişim dönemini yaşıyor. Küresel
düzeyde kurulan maddeci baskı rejimi
ortadan kalkarken Müslümanlar için
yeni hareket alanları ortaya çıkıyor.
Gecenin en karanlık olduğu an
Güneş’in
doğuşuna
en
fazla
yaklaştığımız zamandır düşüncesiyle
bugün İslam Alemi’nde meydana gelen olaylara baktığımızda zalimlerin
İslam’ın doğmakta olan Güneş’ine engel olmak için çaba sarf ettiklerini
rahatlıkla görebiliyoruz. İslam Dünyası aynı Hz. İbrahim’in atıldığı büyük
ateşi andırıyor. Çatışma bölgeleri savaşlara sürüklenirken huzur beldeleri de
karışıklığa itilmeye çalışılıyor. Nemrutların kuşattığı Dünya’da İbrahimî
duruş yok edilmek isteniyor.
Kıymetli kardeşim, Unutmamalıyız ki bizler, bu kutlu yürüyüşün ne ilk
temsilcileriyiz ne de emrolunduğu üzere ‘Allah, nurunu tamamlayacaktır’’
düsturuyla da son temsilcisi olacağız. Mademki bu Dünya bir dar-ı
imtihandır öyleyse Nemrutlar da olacaktır Hz. İbrahim gibi ateşe atılmak
istenen Müslümanlar da. Her zamanın şartları çerçevesinde Nemrutlara karşı
mücadele etmek değişmeyecektir.
Bugünün Dünyası’nda bilgi, önemli bir güç olarak karşımıza çıkıyor. İlahi
mücadelenin bir alanı da bilgi haline geliyor. Bilgi sahibi olup bu bilgiyi
insanlığın huzur ve refahı için kullanabilecek Müslüman gençlerin yetişmesi
her zamankinden daha büyük önem taşıyor. Bir düzenin sona erdiği
günümüzde yeni ekonomik, siyasi ve hukuki sistemlerin kurulması
sürecinde etkin olacak Müslüman gençlerin fikirleri tüm Dünya’da büyük
değişimlere neden olabilir. Bu çerçeveden bakıldığında günümüz
Nemrutlarının oluşturduğu kargaşalar da hep bu korkudan kaynaklanıyor .
Genç İdsb Ekibi olarak bizler, Nemrutlara karşı mücadelede karınca misali;
bilgimizle gayretimizle mücadele etmeyi hedefliyoruz. Yeni bir üslupla
gençlerin birbirlerinden öğrendiklerinin daha kalıcı olacağına ve zihinlerde
11
yeni ufuklar açacağına inanıyoruz. Kutlu yolun yürüyüşünde yollardan bir
yol açmak gayesiyle yola çıktık.
Biliyoruz ki gayret bizden tevfik ise Allah’tandır.
Fatih ÇOŞAR
Genç İDSB Başkanı
12
10. ULUSLARARASI GENÇLİK BULUŞMASI
DEKLERASYONU
TİRAN
35 ülkenin 150 genç temsilcileri olarak inanmaktayız ki;
1.Mısır Mahkemelerince kapatılma kararı verilen Müslüman Kardeşler
Teşkilatı‟nın yanındayız. Mısır‟da demokrasinin ve hukuk devleti
ilkelerinin tesis edilmesi için Müslüman Kardeşlerin siyaset alanına
katılımının sağlanması bir öncelik ve gerekliliktir. Müslüman Kardeşler
yönetimi dışlandığı ve mensupları zindanlarda işkenceye uğradığı sürece
Mısır yönetimi zalim olarak anılacaktır.
2. İslam Dünyası‟nın her yanında Müslümanların karşılaştığı çifte
standartlar ve maruz kaldığı baskılar sürdürülebilir işbirliğini ve iletişimi
zorunlu kılmaktadır. Sivil Toplum arasında birliği sağlamak için çalışılacak;
bu çerçevede hükümetler düzeyinde baskı grubu faaliyetleri yapılacaktır.
3. Tüm Müslüman ülkelerde Balkanların maddi ve manevi gelişimine
yardımcı olmak için çalışmalarda bulunulacak ve hükümetler düzeyince lobi
faaliyetleri yapılacaktır.
4. Çalışmalarımızda İslam Dünyası‟nın problemlerinin öğrenilmiş çaresizlik
olarak sunulmasının önüne geçilecek ve ortak sorunlarımıza yönelik
geliştireceğimiz ortak stratejilere önem verilecektir.
5. İslam ülkeleri barış merkezli yeni bir Dünya‟nın tesisi için kendi barış
inşa mekanizmalarını geliştirmelidir.
6. İslami eğitimin güncel sorunlara cevap verecek şekilde biçimlendirilmesi
ve yeni araçları etkin şekilde kullanacak yöntemlerin geliştirilmesi
Müslüman gençlerin manevi gelişimi için büyük öneme sahiptir. Sivil
Toplumun genç mensupları olarak bu alanda çalışmalar yapmak önceliğimiz
olacaktır.
7. Müslümanların maruz kaldıkları gayri hukuki uygulamaları tüm İslam
Dünyası‟nda takip edecek insan hakları merkezleri kurulmalıdır. 8.
Müslümanların ortak sorunlarını Dünya kamuoyuna taşımayı amaçlayan
iletişim ağları kurulacak ve bu kapsamda faaliyet göstermek amacıyla
kurulan R4BIA Platformu desteklenecektir.
13
9. Ümmet olma şuurunun tesisi için Müslüman öğrenciler arasında değişim
programları organize etmek amacıyla sivil toplum kuruluşları nezdinde
çalışmalar yürütülecektir. Eğitim sistemleri içerisinde bu programları kalıcı
kılmak için hükümetlerle işbirliği halinde projeler geliştirilecektir.
10. Balkanlardaki STK‟ların Müslümanların diyaloğunu amaçlayan işbirliği
çalışmalarının mümkün olan en kısa sürede hayata geçirilmesi
gerekmektedir.
11. Balkanlardaki tarih kitaplarında İslam‟la ilgili bölümlerin yeniden
düzenlenmesi için kendi hükümetlerimiz nezdinde lobi faaliyetlerinde
bulunulacaktır. Özellikle Osmanlı dönemiyle ilgili tahriflerden tarih
kitaplarının temizlenmesi için çalışmalarda bulunulacaktır.
12. Balkanlar‟da en az organize olmuş İslam ülkesi olan Arnavutluk için
STK‟larla özel bir toplantı yapılması zaruridir. Balkanlarla ilgili özel bir
toplantının yapılması için İDSB Yönetimi‟ne tavsiyede bulunulacaktır.
13. Önümüzdeki toplantıya kadar Arnavutluk‟tan evraklarını gönderen
STK‟ların İDSB üyeliği için çalışmalar yürütülecektir.
14. Arnavutluk‟taki okullara din dersleri konulması ve STK‟ların bu alanda
yapacakları çalışmaların daha etkin olabilmesi için işbirliği çalışmaları
yapılacaktır.
15. Arnavutluk‟ta tarihi ve İslami değerlerin nasıl kaybedildiğiyle ilgili özel
bir toplantı düzenlenmelidir. Bu konuda Türk ve İslam eserlerinin
korunması amacıyla çalışan TİKA‟ya da tavsiyede bulunulacaktır.
İnsanlık şunu unutmamalıdır ki, bizler yani Müslümanlar kim olursa
olsun her daim mazlumun yanında ve kim olursa olsun her daim zalimin
karşısında olacağız.
14
BALKANLARIN SORUNLARI
VE
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
15
DOĞU BATI ARASINDA İSLAMIN MERKEZİ BALKANLAR’IN
MEDENİYET ZENGİNLİĞİ
Prof . Dr . QANİ NESİMİ
MAKEDONYA
Biz Arnavutlar, hususen küçük milletlerin nadiren sahip olabileceği bir
serveti elimizde bulunduruyoruz. Balkanlarda, kezâ Avrupa’da bu türden
millet yalnız bizleriz. Bu belirleyici nitelik İslam, Katolik ve Ortodoks gibi
büyük dünya dinlerinin Arnavutlar arasındaki mevcudiyetinden gelmektedir.
Üstelik tarih boyunca, fakat günümüzde dahi, bazı yıkıcı ve dışlayıcı
çevreler haricinde bu dini çeşitlilik, Arnavut milli ahenginde çok önemli rol
oynayan anlayış ve hoşgörüyü göstermektedir.
Arnavutların yaşadığı topraklar siyasi, ictimai, kültürel, coğrafi, ideolojik ya
da dini nokta nazarında stratejik mevkiye sahiptir. Geçmişte ve bugün de
olduğu gibi Arnavutlar, zorunlu olarak çekişmelere, anlaşmazlıklara ve
bölünmelere iştirak etmiş veya farklı güçler arasında belirli mücadelelere
gereken ilgiyi göstermiştir. Süper Güçlerin hakimiyeti sırasındaki durum da,
komünist ideolojinin egemenliği dönemindeki hadiseler de hatta
günümüzdeki, bazılarına göre nereye Doğu ve nereye Batı hükmetmeli
şeklindeki ayrışmalar da bu nev’dendir. Aynısı Balkanlardaki ayrılıkçı
tartışmalar için de geçerli, özellikle Arnavut toprakları, Doğu Ortodoks
Kilisesi mi, Katolik Batı Kilisesi mi olmalı? ya da lafı geçerler günümüzün
yükselen ifadeleri; birçok siyasetçi ve entelektüellerin dile getirdiği “Bizler
hristiyandık öyleyse Batı’ya ve Avrupalıların dinine geri dönmeli, Doğulu,
Asyalıların dini olan İslamı terk etmeliyiz.” bu topraklar KatolikHristiyanlığın hükmünde olmalı ve benzeri olaylar. İşin doğrusu,
Hristiyanlık bir Batı dinidir diyebilen adam, kanaatimce, gidip Hindistan’a
yerleşmelidir. Çünkü Hindulara göre Kudüs (Hz. İsa’nın peygamberlik
şehri) batıdadır. Bizim buradan bakınca ise Kudüs Doğu’dur. Zira
yaşadığımız ülkede Hristiyanlığa Batı dini diyenler kendilerini ve
başkalarını kandırıyorlardır.
Ne yazık ki, Kosova ve Arnavutluk’taki bazı kişiler, yerel ve resmi siyasi
kurumlar, açıkçası dışarıdan bazı inanç kurumlarının, özellikle Balkanları
16
“barbaric Oriented lobby” ve “medeniyetin en düşük zümresi” olarak tarif
eden bazı yabancı medyanın etkisi altında dinsel Katolik bilincin aşırılığını
ayrıcalıklı kılıyorlar. Fakat akademisyen Rexhep Qosja’ya göre bu durumu
kötüleştiren şey bilim ve sanatın çeşitli alanlarından entelektüellerin,
hususen Arnavutluk’taki roman yazarlarının bu dini aşırı farkındalığa
katılımlarıdır.
Aynı zamanda, Avrupa Birliğinde İslamı, Arnavutluk ve Kosova
ülkelerindeki Arnavutların, entegrasyonlarına engel göstermeye çalışarak
Arnavut kimliğini şekillendiren İslam kültür ve medeniyetinin varlık ve
öneminin inkarına çalışılmaktadır. Eğer Arnavutlar sadece Batı
medeniyetine ait olsalardı, birkaç ülkeye bölünmezler ve günümüzde büyük
Avrupa ailesinin parçası olabilirlerdi düşüncesi erişilemez bir rüyadan
ibarettir. Bunun nedeni, birçok birey ve grupların siyasi ve ekonomik
görüşlerini, Balkanlar ve ötesini, tarihi boyunca etkilemiş Arnavutların
içinde bulunduğu Balkan Yarımadası günümüz şartlarıdır.
Arnavutlar arasındaki farklı dinlerin varlığı, Arnavutların dini manada
karşıt, fakat düşmanca olmayan farklı zihniyetlere sahip olmasına neden
olmuştur. Belirli propagandalar amacıyla, çok çeşitli cereyanlar Arnavutları
Yunan, Türk, Sırp, Rum diye anmalarına rağmen, Arnavutlar şimdiye dek
din savaşları kurbanı olmadan milli birliklerini korumayı başardılar bana
göre bunda en büyük rol oynayan, İslam dininin dünya görüşüdür.
Arnavutların ekseri Müslümandır ve muhakkak şunu söyleyebiliriz ki;
genelde, bir bölgeyi ve milleti istikrarsız hale getiren veya sessizleştiren şey
çoğunluktur. Arnavutların çoğunluğu müslüman olduğundan, barışı
sürdürücü anahtar faktör Arnavut Müslümanlardır. Velev ki, kıyasen daha
küçük olan diğer dini toplulukların barışa katkısı unutulmamalıdır. Bu
durum, yalnızca milli birlik için dile gelmiş, halkı kısmi ve ayrılıkçı
ihtilaflardan korumak isteyen Aydınlanma Çağı Arnavut entelektüellerinin
ifadelerinde ve yirminci yüzyılın başlarında görülebilir. Bu yüzden onların
söylemleri kimi zaman biraz daha müsamahakar kimi zaman da çetin
olmuştur.
Arnavutluğun başmüftüsü Vehbi Dibra 1923’te Arnavut Müslüman
Meclis’inde, temsilcilere dini meseleler hakkında verdiği ve kardeşliğin ve
milli birliğin herşeyin üstünde tutulmasını tavsiye ettiği konuşmasında şöyle
der: “Bildiğiniz gibi hazretleri, Devletin nüfusu şu üç unsuru barındırır:
Müslümanlar, Katolikler, Ortodokslar. Ancak Milliyetimiz hususunda
17
aramızda derin ve yekpare bir kardeşlik mevcuttur ve bu kardeşliği
değiştirebilecek hiçbir şey düşünülemez ve anlayışla karşılanamaz. İnanç
meselesi özel bir meseledir ve herkes kendi dinini takviye için dilediğini
yapmakta serbesttir. Bizim dinimizin bu teşkilatı bünyesi Dibra Meclisince
belirlendi karara varıldı. Fakat bahtsız bir şekilde Balkan Savaşları bu
maksadımızı sekteye uğrattı.”
Yine de daha önemli olan şey, bu konuşmanın milli tarihin en mühim
anlarında yapılmış olmasıdır, ki günümüzde dahi canlılığını
sürdürmektedir.
Mulla Idris Gjilani bizim üç dinimiz olduğunu, fakat bir vatan, bir kardeşlik,
bir dil, bir güneş ve bir İlahımız olduğunu söyler. “Bizim asıl vazifemiz
birlik ve memleketin muhafazasıdır!”
Pashko Vasa’nın o zamanın Balkan Yarımadasına hükmetmiş siyasi ve
yayılmacı koşullarını göz önünde bulunduran meşhur sözü “Arnavut’un dini
Arnavutçuluktur.” dahi din karşıtlığı veya hıyanet gibi manalar
içermemektedir. Yalnız burada dile getirilmek istenen, önceki satırlarda
değindiğimiz yazar gibi bölünmemezlik ve barış arzusudur.
Ekrem Bey Vlora Arnavutların kimliklerini bir başka şekilde tarif
etmektedir. Ona göre, neresi olursa olsun, Arnavutlar iki gruba
ayrılmışlardır. İlki “Türk Elhamdulillah” diğeri "kaurrë" (Albanian
Orthodox’s and Catholics) diyenlerin ait olduğu gruplardır. Bu hususta
“Türk Elhamdulillah” ifadesi tam anlamıyla dikkate alınmamalı, böylelikle
etnisite nazarıyla bakılmamalıdır. Bu ifade ile kastedilen Türkleşmek ya da
Türklük beyan etmek değil, Yunan gibi, Ortodoks rahip ve devlet
adamlarınca sürdürülen Osmanlı ve Arnavut karşıtı siyasetlerin neden
olduğu, Arnavutların İslam dinine bağlılıklarını en aza indirgenmesi
isteğidir. Onun için o zamanlar (19. ve 20 yy.da) bütünüyle doğru olmayan
kendiliğinden bir Müslüman ve Türk olma girişimi vardı. Arnavut halkı
“Elhamdulillah Türk” tabirini kendilerinin Türk olduğu için değil,
Müslüman olduklarını göstermek için kullandılar. Bugün bile Arnavutlar,
dinlerini sorulduğunda “Ben Elhamdulillah Türküm” diye cevaplar fakat
biz Arnavutça konuşur, yazar, anlaşırız ve bunun için herşeyimizi feda
ederiz diye üzerinde önemle durmaktadırlar. Gerçi Yunan Ortodoks
politikasınca kullanılan “Turkoalvanoi” ifadesi, bizzat bir çelişkidir ve
Arnavut karşıtı politikaların hedefine ulaşması için çalışılagelen
18
yöntemlerden biridir. Ekrem Bey şöyle söyleyerek devam eder: “Balkan
milletleri tarih ve literatüründe, Hristiyanlara karşı Arnavut Müslümanlarca
güdülen zulüm ve işkence, yüzler renkle resmedilmiş, ağlayan ve şarkı
söyleyen yüzlerce biçimde betimlenmiştir. Yüzyıl boyunca ardı arkası
kesilmeyen bir propaganda, Türk ve Arnavutlara karşı Balkan milletlerinde,
Birinci Dünya Savaşı boyunca ve sonrasında çok büyük suçlarla gerçeğe
dönüştürülmüş derin bir nefreti ekip besledi. Burada ne Türkleri ne de
Arnavutları temize çıkarmaya niyetim yok, lakin hakikat uğruna şu gerçeği
vurgulamak istiyorum: bu 4-5 yılda Yunanlar, Sırplar, Karadağlılar ve
Bulgarlar Arnavutlar üzerinde, 4-5 asırda yapabileceklerinden çok hasara
yol açmışlardır.”
Böylece, bunlarla beraber, şunu da belirtmeliyiz ki Arnavut Müslümanlar
çok önemli iki şey gösteriyorlar. Birincisi, dinsel şiddet olmayan Arnavutlar
arasında Müslümanlığı tercih etmeler. İkincisi, tarihin hiçbir yerinde
olmayan, diğer dinlere saldırgan ihlalci bulunan müslümanlar diye çeşitli
uydurmalardan dolayı, ‘Müslüman inancının Arnavutlar içindeki dinsel
hoşgörü’sünün çok fazla borcu var
Son günlerde, Arnavut dini hoşgörüsü, aşmak zorunda olduğu fakat birazcık
zor görünen, çok sayıda zorlukla yüzleşiyor. Birçok ihtilafın ortaya çıkması
ilk zorluk olarak görünebilir. Bu fraksiyonlar çoğulcu bir sistemde sözde
bireyin özgürlüğünü, inanç hürriyetini ya da kişi haklarını kullanıyorlar.
Kendi din veya inançlarını farklı biçimlerde yaymak için, “Katoliktiniz,
zorla Müslümanlaştırıldınız, bugün ya da yarın atalarınızın dinine dönmek
zorundasınız” bahanesiyle aşırıların çok sayıda Arnavutun dinini
değiştirmek üzere kullandıkları böylesi bir özgürlük. Ya da farklı şekilde
söylenilen, Avrupa, Müslümanları haz etmediğinden Arnavutlar
(Katolik)Hristiyanlaşmalıdır.
Arnavutluk’ta Koco Danaj kilisesinin ismindeki Yunanlaşmış Arnavutlarla
bağlantılı olarak, bir analist şöyle der: “Bugün ekonomik nedenlerden ötürü
meydana gelen, Arnavutların olağan taleplerinde gösterilen dinsel şovenizm,
Müslümanlıktan Hristiyanlık dinine dönerek uygarlaşmalar ve
Müslümanların isimlerini Hristiyan isimleriyle değiştirmeleri, Arnavutların
Yunanistanda iş ve güvence bulmalarını sağlar ve bu aileleri gıda ile hayatta
tutar. Ancak bu çağdaşlaşma değil barbarlıktır. Birinin dinini veya ismini
değiştirmek aracıyla açlık tehditlerini kullanmak şovenizmden ziyade
engizisyondur. Arnavutların yalnız yeniden Hristiyanlaşma yoluyla
19
Avrupa’ya katılacağına olan inançla mücadele, onların bu rüyasını onyıllar
ve yüzyıllarca ertelemektedir.”
Arnavutların, sayıları çok olmalarına karşın, zorla İslamlaşmaları
hakkındaki yazılar subjektif ve gerçekdışı propaganda malzemelerinden
başka birşey değildir. Gazmend Shpuza, Balkan savaşlarından sonra
Orthodox’ların cebirle “Pravoslav”daki Arnavutların toplu din
değiştirmeleri için Sırp-Karadağlılar çemberini yönetme çabalarına rağmen,
bizim ülkemizde Slav ve Yunan azınlıklar üzerinde asla böylesi hadiselerin
yaşanmadığını söylemektedir. Balkanlardaki Osmanlı yönetimi sırasında,
Balkan milletlerin Türklere olan asimilasyonları Osmanlı hukukunca
engellenmişti ve Yunan çemberine hükmedilerek Balkanların Helenleşmesi,
zira kuzeyde Sırbistan tarafından, gerçekleşmişti.
Arnavutlar arasında dini-hoşgörüye bağlı olarak bu hassas zamanlardaki
önemli bir zorlu görev ise suçlama, aşağılama ve diğer dinlerin ritüellerine
sövmedir. Sözde ‘İslamcı radikal tehditler’ gibi. Anton Arapi bu türden
eylemler hakkında şöyle der: ”Bu durumda konuş, endişenin mayasını
yayarsın, sen kardeşliğin tetikçisi olur, din ve devlete tehlikeli hale
gelirsin....”
Dinsel hoşgörünün zorluklarıyla ilişkili olan bir diğer önemli mesele dinin
rolünün, başlıca, Arnavut halkının entegrasyonunda İslam’ın rolü ve genel
olarak Arnavutların Slavlaşma ve Helenleşme gibi asimilasyonlarına karşı
İslam’ın koruyucu etkisinin, Arnavut bilimsel ve siyasi elitlerce göz ardı
edilmesidir. Morocco Roberto de la Roca aynı konuda şöyle buyuruyor:
“Doğu ve Batıda Roma İmparotorluğunun bölünmesinden bu yana, Doğu ve
Batı Arnavutluk arasındaki sınırlar iki parçaya ayrılmıştır. Bu ayrılık Orta
Çağda devam etmiştir. Öte yandan, din hâricinde, kendilerini Sırp ve
Bulgarlardan ayırt etmelerine imkan verecek unsurlar çok az olduğu için
dindar Arnavutlar, asimilasyona meydan vermeden milli kimliklerini
korumayı başarmışlardır. Eskiden Katolikliğin kabul edilmesinin,
Grekleşme ve Bizans Ortodokslarına karşı ayrıcalıklı bir destek sağladığı
gibi, Arnavutların İslamlaşması, Slav baskısına karşı bir pusuydu.” Fakat
Kasem Biçoku’nun da aktardığı üzere: “İslam ve Katolik-Hristiyanlık,
Balkan Ortodoks fundamentalistleri tarafından asimile edilen Vlach’larla
aynı sona uğramayan milletimizin orijinallik ve Arnavut milli bilincinin
muhafaza edilmesinde çok güçlü iki âmil oldular.
20
Muhammed Pirraku’ya göre, Albanistike disiplinlerarası araştırma verilerine
dayanan, entegrasyon sürecinde din ve İslam kültürünün rolü, Arnavut ulusu
ve Arnavutluk’un etnokültürel ve jeopolitik birliği politik, sosyolojik,
felsefik, etnokültürel, dinsel, dilbilimsel, yazınsal, eğitici, artistik, hukuki
vb. karmaşık bir nitelik taşıyordu. Yazar ayrıca Arnavutların bütün geçiş
dönemleri ve kitleler halinde İslama dönme dalgalarının, merkezi Sultan’ın
kiliselere tanıdığı büyük serbestliklerin sonucu olması ispat ettiği gibi,
İslam’ın karşıt niyetle Svetisaviane Arnavut Ortodoks Kilisesi ve diğer
kiliselerden boykot edilip uzaklaştırılmasının açık biçimde ilk aşama
olduğunu vurgulamıştır. Öyle ki, İslam’ın Arnavut kimliğinin inşasında
olumlu role sahip olduğu öne sürülmüştür. Bazı akademisyen ve tarihçiler
tarafından da kısmen beslenen bu tez, etnik yapımızı Sırp ve Yunan’lardan
ayırt etmenin İslam’a dönmemizin arkasındaki asıl neden olduğunu ifade
etmektedir. Bu görüş, çok sayıda Arnavutun İslam dinine dönmenin temel
nedeninin milli kimliklerinin “korumak ve kurtarılmasını” sağladığını
düşünmesine yol açar.
Etrafındaki ulusların ideolojik ve askeri gücüyle yüzleşecek Arnavut
devletinin mevcut zayıflığının bilincinde olan Arnavut elitler, Arnavut
toplumunun batılılaşmasına çalışılırken, İslam ve Osmanlı geleneklerini
bulanık ve belirsiz hale getirmek üzere bir dizi radikal reformlar üstlenerek
devletin varlığına meşruluk kazandırmaya çalışmıştır. O halde söz konusu
mesele, daha az müslüman olabilmekti. İşte bu, siyasetin Müslüman
kimliğini nasıl ele aldığını, başa dönecek olursak, bilakis İslam ve Osmanlı
kültürünün fark edilebilir bütün niteliklerini yok etmeye giriştiğini
gösteriyor. Kent binalarının, çarşı ve pazarların mimari yapısından tut
Osmanlı geçmişinin bütün görünür izleri gözden kaybolmaya başladı. Bu
yıkımlar gösteriyordu ki Arnavutluk ciddi ölçüde modernleşmeyi, sosyalist
devrimiyle anlaşıldığı şekilde ele almıştır.
Arnavutlar için diğer dinlere hoşgörülü ve yumuşak olmak için, insan şu iki
önemli meseleyi dikkate almalıdır: ilk olarak, bilmeli ve inanmalı ki, insan
Yüce Allah tarafından yaratılmıştır ve kusursuzdur; ikincisi de, bir inanan
olarak kendisinin, inancının boyutlarını
enine boyuna düşünmesi
gerektiğini dikkate almalıdır. Öyleyse müslümanın hoşgörüsüz yada terörist
olması muhtemel değildir, çünkü tamamıyla farkındadır ki bütün insanlar
Yüce Allah’ın doksan dokuz güzel isminin birer tecellileridir. İşte
mükemmelliğin karşısında olmak herşeyi bilen Allah’ın isteklerinin
21
karşısında olmak gibidir. Üstelik, Peygamber Efendimiz’in (sav)
“Müslüman öldürmez, ahlaksızlık etmez, aşındırmaz ve çirkin olan hiçbir
fiili işlemez, eğer işlerse o müslüman değildir ve İslamla hiç bir bağı
yoktur” buyurduğu sözlerini bütün hak ve dürüst müslümanlar bilir.
Biz Arnavutların birbirimize müşterek hoşgörü ve saygıyı daima duymak,
böylece sevmek, hürmet etmek, memnuniyet beslemek, din ve kültürümüzü
savunmak, sadece diğer din ve kültürleri sevmek, saygı duymak ve değerini
bilmekle mümkündür. Yoksa yalnız kendimizi sevmek ve değer bilmekle
kişiliklerimizi aldatırız. İşte biz Arnavutlara ahengin köşetaşı dini
hoşgörüden gelmektedir, ta ki böylesi saygı olmadan başka saygı olmaz.
Kanaatimce, Arnavutlar sadece özgün olarak, diğerlerine saygı duyarak dine
rağmen dindarların asıl gerçekliğini göstererek Avrupa birliğine girebilirler.
İslamı terk etmek, veya hristiyanlığa geri dönmek veya Arnavutların dini
gerçekliğinin gizlenmesi ne kelimelerle ne de düşüncelerle birlik ve
beraberlik sürecini hızlandırmaz. Avrupa Birliğine entegrasyon için İslamı
bırakmayı veya terk etmeyi düşünenler hiçbir şey yapmıyorlar, yalnız
subjektif hislerini gösteriyor, Arnavutların gerçeğini gizliyor ve Avrupa’ya
entegrasyon prosedürlerimize engel oluyorlar.
22
BALKANLAR’DA İSLAMOFOBİA
ABDİ BALETA
ARNAVUTLUK – ESKİ BİRLEŞMİŞ MİLLETLER BÜYÜKELÇİSİ
Farklı ülkelerden Müslüman Gençliğin temsilcileri huzurunda konuşma
yapmak ve insan toplumunun gelişiminde yüksek İslami değerler ile
bunların Arnavut halkına getirdiği faydalara ilişkin bazı politolojik fikirleri
açıklamak üzere beni davet ettikleri için, bu önemli toplantıyı
düzenleyenlere teşekkür ediyorum. İslam’ın problemlerine karşı, politik
aktivist ve laiklik taraftarı bir duruşun ışığında, Arnavutluk’ta birkaç yıldan
beri devam eden İslamofobik eğilimler tartışmasında benim yaklaşımım her
zaman politolojik bir yaklaşım olmuştur. Bu nedenle, bu konuşmaya da Ina
Merxhanova tarafından yazılmış olan bir kitapta “Müslüman olmak adına”
bulduğum tahminlerle başlayacağım: “Benim kitabımdaki Müslümanlar
akademik bir literatürde ‘‘sosyolojik Müslümanlar’’ olarak tanımlanan;
kendilerini, inanç ve pratikler, kültürel gelenekler, aile çevresi, etnik veya
ulusal kimlik üzerinden, dini uygulayan ya da uygulamayan, dini düzenli
olarak uygulayan, ara sıra uygulayan, nadiren uygulayan ya da hiç bir
şekilde uygulamayan şeklinde farklı nedenlerle kendilerini Müslüman
olarak tanımlayan kişilerdir” Arnavutların birçoğu sosyolojik Müslümanlar
olup, İslami inanışı ilk olarak inananların her yerde kabul ettiği yüksek
değerleri benimsedikleri için ve aynı zamanda da başka özel nedenler için
atalarını seven, dini düzenli olarak uygulamayan kimselerdir. Tarihi etnikkültürel benliklerini ve oluşmakta olan ulusal kimliklerini daha iyi
koruyabilmek adına, komşusu oldukları Hristiyan topluluklardan kendilerini
açık bir şekilde ayırabilmeye ihtiyaçları olduğunu içsel olarak hissettikleri
için, Arnavutların on yedinci yüzyıldan itibaren kitlesel olarak İslami
inanışa geçişleri belli başlı ayrı bir neden olmuştur. Arnavutlar din ve
politikayı ülkelerindeki ve dünyadaki olay ve gelişmelerin cereyan ettiği iki
paralel başlık olarak algılamışlardır. İlk Arnavut milliyetçiliğinin önde gelen
ideologlarından biri olan, Katolik inanca sahip, Osmanlı Lübnan valisi,
Pasko Vasa, 1870 'li yıllarda “Arnavutların dini Arnavutçuluktur” ifadesi ile
Arnavut milliyetçiliğinin temellerini atmıştır. Bu bakış açısı Arnavutlara
dine karşı tutumlarında ve (Arnavutluk’ta komünist yönetim dönemi hariç)
politikaya karşı dindarlıkta aşırılıktan kaçınmalarına yardımcı olmuştur.
Yabancı gözlemciler dahi “Arnavutların bölgenin diğer alanlarındaki
dindaşlarından oldukça farklı bir yol izlediklerini’’ ifade etmişlerdir.
23
Günümüzde, Balkanlardaki Müslüman Ümmetinin birçoğu etnik olarak
Arnavut’tur. Küresel Müslüman Nüfusu istatistiklerine göre, burada
4.355,000 Arnavutça-konuşan Müslüman, 2,635.000 Slavca konuşan
Müslüman(sadece Bosna– Hersek’te1.903,000 tane), 1.040,000 Türkçe
konuşan; 300,000 adet Katolik vb. yaşamaktadır. Arnavut topraklarının
antik pagan sakinleri günümüzde apostolik zamanlardan buyana tek-tanrılı
Hristiyan inancını kabul etmeye başlamışlar ve Roma İmparatorluğunda
resmi din olduğunda kurumsallaşmış Hristiyan Kilisesinin etkisi altına
girmişlerdir. Kosova’ da 2013 Eylül ayının başları, “Milano Fermanı,
Büyük Bizans’’ temalı dini, politik ve akademik ögelerin olduğu bir
sempozyum ile Bizans Hristiyanlığının 1700. Yıl dönümü olarak anılmıştır.
Avrupa tipik Katolik milletlerinde veya Latin Amerika’da benzer anma
törenlerinin yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. Belki de, yalnızca Kosova
diplomasisi nüfusunun %90’dan fazlasının İslami inanca sahip olduğu bir
devlet bu günlerde, Milano Fermanı Batı uygarlığının temel yasasıdır
değerlendirmesi ile Hristiyan Avrupa’sını şaşırtmıştır.
Kosova’da İslamofobi uzmanları sayesinde, sıkı Müslüman karşıtı olarak
bilinen Katolik bir vaiz olan Dom Shan Zef’ in “Milano Fermanı’’ Priştina
Sempozyumunun hemen ardından kamuya “Kosova’nın tarihi başkanının
din değiştirme ikilemlerini’’ hatırlatması ve “Ibrahim Rugova’nın
kendilerinden biri gibi hissettiği ve Hristiyanlıktan çok etkilendiği’’
konusundaki memnuniyetini dile getirmesi şaşırtıcı değildir.
Bizans Hristiyanlığı Avrupa’nın dini kompaktlığını ebediyen muhafaza
edememiştir. Kilisenin devasa ayrılığının ardından, bugünün Arnavut
topraklarının bir kısmı 1054’de Katolik Roma dünyasının etkisi altına bir
başka kısmı da Ortodoks Bizans dünyasının etkisi altına girmiştir. 16.
yüzyıldan itibaren Arnavutlar arasında mevcut olmasına rağmen,
Protestanlık bunlar üzerinde gözle görülür hiçbir alana sahip değildir .
Arnavut toprakları iki kilise ve Hristiyanlığın iki ana kolu arasında acımasız
bir teolojik rekabet zeminine sahne olmuştur . Yüz yıllar öncesinde dinin ve
Güney - Batı İber yarımadasında İslami medeniyetin gelişmesinde olduğu
gibi, üçüncü tek-tanrılı dini ortaya çıkaran İslam ve Doğu Avrupa’daki
İslami medeniyet sayesinde, Arnavut toplumunun dini fizyonomisi çok
daha fazla radikal olarak değiştiği için, söz konusu bu rekabet geçen
yüzyıllar sonrasında bu günlerde bile problemlere neden olan derin yaralar
bırakmıştır.
24
Arnavut ulusal uyanışı ve Balkanlarda milliyetçiliğin ortaya çıkışı
sürecinde, Arnavut milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi özel herhangi
dini bir doktrine dayandırılmamıştır, ancak tüm inançlara eşit saygı gösteren
laik bir milliyetçilik olarak etnik ve dilsel bir topluluk temelinde
biçimlendirilmiştir. Arnavutluk’ta İslami milliyetçilik hakkında konuşmak
tamamen yanlış ve provakatiftir. Ancak, İslam’ın Arnavut ulusal oluşum
süreci ve Alman Milliyetçiliğinin tarih sahnesinde boy gösterme sürecinde
çok önemli bir rol oynadığı da inkâr edilemeyecek bir olgudur. Bu husus
yalnızca Arnavutluk’a özgü değildir. En önemlisi bu olgu, Müslüman
ulusun Bosna-Hersek’te tanınması vakasında eski komünist Yugoslavya’da
ortaya çıkmıştır. İslamiyet, birçok ulusun kimliğinin kristalleşmesi ve birçok
ülkede devlet oluşturma süreci üzerindeki etkisini göstermiştir. Halifeliğin
sona ermesi sonrasında ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü üzerine
yükselen Türkiye Cumhuriyeti’nin şekillenmesinde, Türk ulusunun ve Türk
milliyetçiliğinin oluşumunda İslamiyet’in etkisi bilinmektedir. Özellikle son
on yılda, Türkiye’de yenilenen İslamcılık ile, 1920’li yılların başlarında
Fransız laiklik modelinden esinlenilmiş olan “laiklik, Kemalizm’’ birleşimi
“Türk-İslam Sentezi’’ olarak adlandırılan siyasi-dini fenomen sonrasında bu
konuya olan ilgi günümüzde daha da artmış durumdadır. İslamiyet’in sadece
tek-tanrılı bir inanış olarak değil aynı zamanda da özgün bir politik sistem
olarak kurumsallaşması insanlığa 14 yüzyıldan beri birçok kazanç
getirmiştir. Her inanç gibi İslam da itirazlar ve düşmanlıklarla karşı karşıya
kaldığı için, İslamiyet Mekke’den VII. Yüzyıldan itibaren dünya çapındaki
baş döndüren yayılma yolculuğuna başladığında ve Batıda Kutsal Roma
İmparatorluğu ile Doğuda Bizans İmparatorluğu, Avrupa Hristiyanlığıyla
burun buruna geldiğinde, İslamofobi dokuzuncu yüz yıldan itibaren,
gelişmekte olan Müslüman Endülüsyası (günümüz İspanya’sı)
yönetimindeki bireylerin Hristiyan kilisesi için şehit olma hareketi
sayesinde ortaya çıkmıştır. Onuncu yüzyılda, Sicilya’da konuşlu İslami
topluluklar Normandiya’lılar tarafından ortadan kaldırılmışlardır.
İslamofobi, İ.S ikinci milenyumun ilk üç yüzyılı boyunca Batı Avrupa’dan
Kudüs’e gelen Haçlıların ilham verici gücü olmuştur. 1492’de gelişmiş
Endülüs İslam sisteminin mevcudiyetinin sonuna fiilen öncülük eden
Endülüs döneminde İber Yarımadasındaki Katolik Hristiyanların,
Müslümanların yarımadadaki varlıklarını ortadan kaldırmaya yönelik
saldırgan çabaları esnasında, İslamofobi kazandığı ivme ve güç ile
patlamıştır. Ortaçağın sonlarına doğru Batı Avrupadaki Klise Engisizyonu
bünyesinde İslamofobik unsurları barındırmaktadır. İslamofobi terimi
25
psikolojik bir halet-i ruhiye olarak ve İslam korkusu hissi iç içe olan, bir
sosyal sistem, din ve inanç olarak İslamiyet’e ve inanlar ve vatandaşlar
olarak Müslümanlara yönelik nefret ve aşağılamayı ifade eden politik sosyal
bir davranış biçimi olarak anlaşılmalıdır. Teorik söylem içerisinde
İslamofobinin dini, teolojik ve politik bir kategori olarak görülmesi
gerekmektedir. Böylesi politolojik bir yaklaşım bizlere, İslamiyet’in
yalnızca Allah’a bireysel bir inanç olarak algılanmasında hiçbir anlam veya
yarar olmadığı, hâlbuki İslamiyet’in, diğer tek-tanrılı inançlarda olduğu gibi,
kamu hayatı ve uluslararası ilişkilerde kurumsallaşması alanına yayılması
gerektiği düşüncesine daha çok dayandırılarak dikte edilmiştir, Bu nedenle,
politik İslamiyet hakkında konuşmakta yarar olup, Hristiyan Demokrasisin
Batı Avrupa’da, Hristiyan hakkının Birleşik Devletlerde, politik
Ortodoks’luğun Doğu Avrupa Balkan ülkelerinde kabul gördüğü ya da
Yahudiliğin siyasallaşması olarak İsrailizm’in kabul edildiği gibi politik
İslami hareketlerin de normal kabul edilmesi gerekmektedir. İslami inanışa
ait olmayan kişiliklere ait iki adet değerlendirme bu sonucu
desteklemektedir. Büyük Britanya’dan Rabbi Jonathan Sacks “Dinin
dünyada cereyan eden olayları şekillendirmede önemli bir güç olduğunu ve
eğer çözümün bir parçası değilse kesinlikle sorunun bir parçası olacağını’’
ifade etmiştir. ABD Eski Başkanlarından Jimmy Carter “Son yıllarda dinin
politika dünyasında inanılmaz bir şekilde yer aldığını tüm dinlerde
köktendinciliğe doğru bir eğilim olduğunu’’ ifade etmiştir. Tarihsel olarak,
Arnavutlar arasında yerel İslamofobinin ağır bir tezahürü söz konusu
değildir. Arnavut milliyetçiliğinin ortaya çıkışı ile Arnavutluk devletinin
inşası esnasındaki tarihsel gelişmeler de Arnavut halkı içerisinde
İslamofobiye yönelik bir zemin yaratamamıştır. İstisnasız olarak tüm dini
inançları hedef aldıkları için, komünizm dönemindeki dine karşı ateist
saldırılar da gerçek bir İslamofobi olarak değerlendirilemeyecektir.
Arnavutluk’ta yerel İslamofobi tasavvuru, komünizm yıkıldıktan, inanç ve
din özgürlüğü yeniden yapılanmasından sonra görülmeye başlamıştır.
Ancak, söz konusu bu İslamofobi tasavvuru bile komşu ülkelerden ve
Avrupa’nın İslamofobik çevrelerinden ithal edilmiştir. Bu nedenle,
Arnavutluk’ta ve Arnavutluk topraklarında İslamofobi genel olarak daha
çok Avrupa ve Balkan İslamofobisi ile ilgili olmuştur.
Günümüzde İslamofobinin ağırlıklı olarak Batı Avrupa’ya özgü bir olgu
olması hiç te şaşırtıcı değildir. Endülüs döneminde İber Yarımadasındaki
Hristiyanların, Müslümanların yarımadadaki varlıklarını ortadan kaldırmaya
26
yönelik çabaları Christian reconquista Sicilya ve günümüz İspanya’sında
vazifesini tamamladıktan sonra, İslam, Balkan Yarımadasında çoğunlukla
Ortodoks olan yerel Hristiyan toplulukların Müslümanlaştırılması ile
Doğudan Avrupa içlerine yayılma konusunda yeni bir yolculuğa çıkmıştır.
Doğrusunu söylemek gerekirse, misyonerlik İslam’dan daha önce
Balkanlar’a girmiştir. İslam’ın Balkanlar’daki yayılışı, bu alanların,
halifeliğin merkezi olan Osmanlı İmparatorluğu’na dâhil edilmesi sayesinde
oldukça kolay bir hal almıştır. Ancak, imparatorluğun on sekizinci ve on
dokuzuncu yüzyıllarda kademeli olarak zayıflaması ve can çekişmesi,
İslam’ın Avrupa kıtasındaki mevcudiyetini sonlandırmak üzere giderek
artan islamofobinin yeniden doğuşu ile sonuçlanmıştır. Dünyadaki büyük
sömürgecilik kampanyalarının akabinde ve Fransız İhtilali sonrasında
Avrupa’da ulus devletlerin ve milliyetçiliğin ortaya çıkışı esnasında
jeopolitik ve jeostratejik mahiyetteki diğer önemli nedenlerle birlikte, bu
Osmanlı İmparatorluğunu yıkma girişimlerinin hedeflerinden biri olmuştur.
Şuanda bile, Balkanlar’da “Spanish reconquista’’ türü hazırlamayı
hedefleyen fikir veya projelerle karşılaşıyor ya da Avrupa Birliğinin
temellerinde yalnızca Hristiyanlığın değerlerine sahip olması gerektiği
yönünde dini ve politik iddialar duyuyoruz. Papa John Paul II, 2004 yılında
Avrupa anayasasının önsözünün Hristiyan kültüründen bahsetmesini talep
etmiştir. Hristiyanlık temellerine sahip bir Batı Avrupa uygarlığına yönelik
talepler, miras alınan İslamofobik tarihsel miras, dini politikanın yeni
faktörleri eklendiği için, büyük ölçüde 17 milyon Müslüman göçmen ve
birçok Batı Avrupa ülkesindeki göçmenlerin evlatlarının yanı sıra, doğal
olarak, Balkanlardaki 8.500,000 yerel Müslümanı da ilgilendirmektedir.
Soğuk savaşın bitmesinin ardından, özellikle de New York ve Washington’a
düzenlenen 11 Eylül 2001 saldırılarının trajik olayları sonrasında, İslam’a
karşı tutum Batıdaki politik ve teolojik söyleme ilişkin en keskin ve önemli
bir konu olmuştur. İslamiyet ve Müslümanlar hakkında tarihi, politik,
teolojik ve felsefi propoganda ve çalışmalar içeren kitap ve makalelerin
basılması hızla artmıştır. “İslami köktendincilik’’, “politik ve radikal
İslam’’, “İslami terörizm’’ ve “İslami Emperyalizm’’ hakkında endişeyle
yazılar yazılmış ve konuşulmuştur. ABD’de Batı Kapitalizmi ve Sovyet
Sosyalizmi “İslamo-faşizm” arasındaki büyük ideolojik çatışmanın bitişi
sonrasında dünyadaki çatışmanın asıl kaynağı olan “medeniyetler
çatışmasının” (Francis Fukuyama) canını okuyan iki tez geliştirilmiştir
(Samuel P. Huntington). Bu nedenle, Mondializm açısından konmuş olan
İslami mesafe evrenin sinir merkezi olmuştur. Komünizmin çöküşünden
27
sonra, kompaktlığını ve hareketlilik sitemini korumak için yeni bir düşmana
ihtiyacı olduğu için ya da köktendincilik ve İslami terörizm nedeniyle
gerçekten kendisini tehdit altında gördüğü için Batının İslamiyet’i ve
Müslümanları hedef alıp almadığına dair ikilemler ortaya çıkmıştır. Aynı
zamanda, Müslümanları “İsa’nın Sahte Askeri” imajına sokan Haçlı
döneminin tipik basmakalıp yargıları yeniden ortaya çıkmıştır. Hristiyanlık
ve İslamiyet arasındaki sert ilişki ve çatışmalar üzerine geçmişe ait yazıların
ruhu ve tonu yeniden canlandırılmıştır. Haçlıların Müslümanların varlığına
son vermeye yönelik çabalarının nostaljik imgeleri yeniden
canlandırılmıştır. Bu nedenle, politize edilmiş teoloji ve teolojik hale
getirilmiş bir politikanın politik söylemi ve aşırı yüklenmiş düşüncesi
tarafından bir tehlike yaratılmıştır. ABD’deki trajik 11 Eylül 2001 terörist
faaliyetlerine bir karşılık olarak, tanınmış İtalyan gazeteci, rahmetli Oriana
Falaçi, bir zamanlar Marks ve Engels’in “Komünist manifestosunun”
komünizm fanatiklerince karşılandığı gibi, Arnavutluk’ta bazı entelektüeller
tarafından özel bir hayranlıkla karşılanan “Öfke ve Gurur’’ başlıklı
“İslamofobi manifestosunu” yazmıştır. Allah’ın evlatları kinizmi ile
lanetlenmiş ve tiksindirici olarak hedef tahtasına konulmuş Müslüman
halklar listesinin başına, Falaçi çoğunluğunun İslami inancı nedeniyle
Balkan bir halk olan Arnavutları koymuştur. Bazı Arnavut entelektüellerden
metinlerin ve özellikle de “İslamofobi manifestosunun’’ söz konusu bu
İslamofobik ruhunun ithal edilmesine cevap vermeden geçilmesine de
müsaade edilememiştir. Ancak, bununla birlikte, Falaçit’in İslamofobik
mesajları, “Peki, o zaman bu açıkça gösteriyor ki bu ideoloji bizlere barbar
Osmanlılar tarafından getirilmiştir ve bizlerin Avrupa ve Arber ulusu ve
ruhumuzun kaybına açık bir kapıdır; Esas barbarlık, ulusları içerisinden
yıpratan ve boy gösterdiği zamanlardan itibaren ulusları kendi ideolojik
karanlığına sokan politik İslam’dır” gibi ifadeler yazarak Müslüman
yoldaşlarını provoke eden bazı Arnavutların kafalarını karıştırmaya devam
etmiştir. Oysa ki, Batı’da Falaçit'in metinleri en başından itibaren
eleştirilmiş ve hala da kutsal değerlere saygısızlık eğilimleriyle dolu ırkçı
İslamiyet’i yabancı düşmanlığının tüm belalarından sorumlu tutan olarak
eleştirilmeye devam etmektedir. Çok şükür ki, günümüzde Batıda
İslamiyet’e tarafsız olarak bakıp, tarafsız bir şekilde açıklayan ve
İslamiyet’in değerlerini tüm alanlarda vurgulayan bir çok alim
bulunmaktadır. Bu kimseler İslamiyet’e ön yargı getirebilecek olumsuz
sonuçlar hakkında ciddi şekilde endişelenmektedirler. Araştırma ve
yorumlarında bu kişiler İslamiyet’e ilişkin söylemi dengelemeye ve
28
islamofobik performanslardan kaçınmaya çalışmaktadırlar. Fransız bilim
adamı Oliver Roy “Din ve Politika arasındaki ilişkinin tespitinin Batı adına
yeni bir zorluk olduğunu ve bu zorluğun da sadece İslamiyet’ten
kaynaklanmadığını, İslamiyet’in, Batının kimlik bunalımını görme fırsatı
bulduğu bir ayna olduğunu, Post-kültürel bir çağda yaşadığımızı ve postkültürelliğin bugünün dini canlanmasının temeli olduğunu” ifade etmiştir.
“Batı Değerlerinin’’ (ifade özgürlüğü, demokrasi, kilise ve devletin
ayrılması, insan hakları, özellikle de kadın haklarının) sadece Hristiyan
değerleri olduğu, keskin meselesine karşı ciddi bir tartışma yapılmasını
talep etmiştir. Bu, İslamiyet ve Batı arasındaki düşmanlığın, Batının
Hristiyan olmasından kaynaklanmadığı, aslında daha çok Batının artık laik
olduğu hususundan kaynaklandığı sorununu gündeme getirmektedir.
Balkan kökenli ciddi bilim adamları bile, Balkanlarda İslamiyet tarihi,
Avrupa’nın bu bölümünde İslamcılığın nedenleri ve etmenleri, Balkan
uluslarında İslamiyet’in etkileri üzerine değerli eserler yayınlamışlardır. Bu
konferansta özellikle Bulgar kökenli yazar Ina Merxhanova tarafından bu yıl
yayınlanmış olan, tarihi ve günümüz gelişmeleri açısından Balkanlarda
İslamiyet’in önemli boyutlarının gösterildiği ve dikkatli bir şekilde analiz
edildiği “Ümmetin Yeniden Keşfi, Milliyetçilik ve Trans-Milliyetçilik
Arasında Balkanlardaki Müslümanlar” adlı bir eserden bahsetmek
istiyorum. Batıda ve Arnavutluk’ta hala Arnavut bilim insanları tarafından
yazılıp yayınlanmış bu tür eserlerin olmamasını esefle karşılıyorum.
Okuduklarımdan ve öğrendiklerimden, Balkanlardaki İslamofobinin çok
kompleks bir konu olduğu, özellikle Arnavutluk politika ve entelektüel
boyutu açısından analiz edilmesi gerektiği şekilde hala analiz edilmediği
izlenimini edindim. İslamofobinin, dünyada islamofobinin daha genel
bağlamı içerisinde ve Balkanların daha spesifik somut davası bağlamı
içerisinde olacak şekilde iki alanda gözlemlenip açıklanması gerekmektedir.
Balkan hususunun en karanlık bölümü, Yahudi doğumlu ve Sırbistan’da
yetişmiş Amerikalı bir yazar olan Paul Mojzes’ in: “Eğer en büyük olma
üzerine kasıntı bir ırk var olsaydı, Balkanlar soykırım ve etnik temizlik
konusunda şampiyonluğu talep edebilirlerdi’’ ifadesi ile alaycı bir şekilde
gösterilmiştir.
Balkanlarda etnik temizlik ve soykırımın sayısız örnekleri mevcuttur.
Birçok davada, bu husus İslamofobi tarafından harekete geçirilmiştir.
Balkanlarda, İslamofobinin gölgesi nüfusun kitlesel olarak İslamlaştırılması
29
öncesinde başlamıştır. 1939’ da kaybedilen Kosova savaşında, ilk olarak,
Prens Lazar ve Kutsal Sırbistan efsaneli dinsel-politik Ortodoks
mistisizmini ve mitolojisini başlatmıştır . Habsburg İmparatorluğu Generali
Pikolomini ve Arnavutluktan Romalı Katolik Papaz Pjeter Bogdani
tarafından yürütülen Müslüman ve Osmanlı-karşıtı 300 yıllık savaş
sonrasında, 1689’daki yenilgi, Balkanlardaki efsanevi İslamiyet korkusunu
güçlendirmiştir. Bundan sonra, söz konusu bu dini-politik efsane Sırpların
Kosova’dan geniş kapsamlı yerlerinden edilmeleri kurgusu ile
zenginleştirilmiştir. Kosova, Yugoslavya komünist yönetimi tarafından zapt
edildiğinde ve de Arnavutlar soykırımın kurbanı olduklarında, Sırpların
Kosova’da iddia edilen etnik temizliğine yönelik şikâyetler de ayrıca
eklenmiştir. En nihayetinde ise Sırplar, NATO’ nun 1999’da Arnavutlar
tehlikede olduğu için değil de, Hristiyanlığı İslami köktendincilik tehlikesi
ve Arnavut-Müslüman terörizminden korumaya çalışan Sırpların etnik
temizliğini yapmak için Kosova’ ya müdahale ettiği iddiası ile tüm dünyayı
şaşırtmıştır. Aslında, Kosova’daki üç önemli savaş da (1389, 1689, 1999)
Ortodoks Sırpların, Arnavut vatandaşların ve sonrasında da Kosovalı
Arnavut Müslümanların etnik fizyonomisini değiştirme çabalarının tarihi
başarısızlığı ile sonuçlanmıştır. Balkanlardaki Müslümanların çoğunluğunu
oluşturan Arnavut Müslümanlar, Arnavut-fobi ve İslamofobi konusunda
kendilerini her zaman iki kat tehlike ve tehdit altında hissetmişler tehdit ve
tehlike altında kalmışlardır da. Birçok araştırmacı, Balkanlarda iki önemli
kırılma hattını ayırmaktadır: Katoliklik ve Bizans Ortodoksluğundaki büyük
anlaşmazlık ile Osmanlı zaferi sonrasında Hristiyanlık ve İslamiyet
arasındaki büyük uyuşmazlık. İslamiyet korkusunun Balkanlarda
yayılmasını bu araştırmacılar ulusal uyanış çağının başlangıcı ve on
sekizinci yüzyıl sonlarından itibaren Hristiyan topluluklarda milliyetçiliğin
ortaya çıkışı ile yakından bağlantılı olarak görmektedirler. Balkanlarda
soykırımın yukarıda bahsi geçen analizi, İslamofobinin burada yirminci
yüzyılda etnik-korku olgusuna ilave boyutlar ve daha şiddetli bir mahiyet
kazandırdığını dolaylı olarak ispatlamaktadır. Mojzes, 1912-13 yıllarındaki
Balkan Savaşlarının yüzyıl başında Avrupa’daki ilk soykırımın işareti
olmakla birlikte, 1990’lı yıllardaki eski Yugoslavya’daki savaşın ise
Avrupa’daki yirminci yüzyıl etnik temizlik ve soykırımına yakın olduğunu
ifade etmiştir. Yirminci yüzyıl başlarındaki ve sonundaki Balkan
savaşlarının etnik-korku ve İslamofobi tarafından harekete geçirildiğine
şüphe yoktur. Basna vakasında, Yunan paralı askerlerin, Rus, ve diğer
Bosnalı Sırp kanattaki gönüllülerin ve Bosnalı Müslümanlar kanadında
30
6,000’e yakın gönüllünün bu savaşa katılması açıkça teyit edilmiş ve
belirtilmiştir. Bosna’daki savaş sonrasında, Müslüman liderler bağımsızlık
savaşlarının daha politik boyutlarını yerleştirmek için bu hususu
zayıflatmaya çalışmışlardır. Kosova’da işler farklı gelişmiştir. Sırpların,
Avrupa’yı İslami Terörizme karşı savaştıklarına ikna etmelerine fırsat
vermemek adına, Arnavut savaş liderleri yurt dışından gelen Müslümanlara
engel olmak için savaşın başlangıcından itibaren bu konuda maksimum
dikkat göstermişlerdir. Ancak, Kosova vakasında bile, Rusya’dan,
Yunanistan’dan gönüllüler ile soykırımsal Sırp saldırganlığını destekleyen
diğerleri vardı.
Her iki dava da, Bosna ve Kosova vakaları, bu vakanın iç savaş mı yoksa
dini bir savaş mı olduğu konusunda tartışma yaşanmasına hizmet etmiştir.
Sırp propagandası, Sırbistan’ın iç meselesi olarak bunun bir iç savaş olduğu
ve İslamik terörizme karşı savaştıklarını söyleyerek bu savaşın ayrıca dini
boyutlarının da bulunduğunu ilan etmiştir. Aslında kelime uluslararası bir
çatışma, farklı ülkelerin popülasyonlarının Sırp saldırganlığının
yönetiminden özgürleşmeye yönelik ortak mücadele hakkında pratiğini
yitirmiştir. NATO müdahalesi, özellikle Kosova’daki, bu şekilde açıkça dile
getirilmese de bunu ispatlamış, ancak diplomatik Batılı güçlerin politik
bilinci içerisindeki yerini çoktan almıştır. Arnavutluk’taki politik
gözlemciler Bosna’daki savaşın politik ve dini boyutları olduğunu kabul
etmişlerdir. Kosova’ya yönelik olarak ise, Sırbistan Kosova’da dini,
Müslümanlık-karşıtı soykırım yaptığı için doğru olmayan sadece politik
boyutun olduğu iddia edilmiştir. “Dini savaş ya da iç savaş” sorunu
günümüzde Suriye vakasında tartışılmaktadır. Suriye’de yaşanmakta olan
trajedi söz konusu bu iki tür savaşın da özelliklerine sahiptir. Günümüz
Suriye’sindeki kavga ile İspanya’da 1930’lu yıllardaki savaş arasında
benzerlikler yapmak mümkündür.
Ancak, Suriye’deki durum daha
komplike olup, aslında jeo-stratejik nedenlere, uluslararası jeopolitik
çatışmalara yönelik olarak savaşlarla daha fazla ilgimiz olduğu için, paralı
asker ordularına sahip bugünün vakası “vekillerin savaşları” günümüz
dünyasında çok tehlikeli bir olgu olmaktadır. Din günümüzde, İspanyadaki
iç savaş zamanında ideolojiden daha çok araçsallaştırılmaktadır.
Rusya’da örneğin, ABD başkan yardımcılığı eski adayı Sarah Palin’in “Her
iki taraf da Allahü Ekber çağrısıyla birbirini öldürüyor, o zaman bunların
işini çözmek için Allah’ın bırakılması gerekir” dediği gibi, savaş
31
Müslümanlar arasında olmasına rağmen, Rusya’nın Orta Asya
Hristiyanlarını korumak için gönüllüler ile askeri müdahale de bulunacağına
dair tehdit edici sert sözler duyulmaktadır. En büyük şair olarak görülen
Petar II Petrovic Njegos 1847’de “Dağ Çelengi” (GornijVijenac) adlı Sırp
epik şiirinde islamofobik hisler ve zihniyetlere ilişkin vezinli ilahiler
yazmakla birlikte, Mojzes bizlere etkin temizlik (Serbian Ocistiti) teriminin
ilk kez Sırp dili ve kültürünün atası, Vuk Karadzic tarafından 1806’da
kullanıldığını hatırlatmaktadır. Bu, daha sonraki bir çok Sırp entellektüel ve
siyasetçinin düşünme ve yazma biçi olmuş olup aynı zamanda da Sırp
halkının günümüze kadar ne şekilde eğitildiğini de göstermektedir.
Amerikalı araştırmacı Michael A. Sells “Hiç kimseden sömürgecilerini
takdir etmelerini bekleyemeyiz. Ancak Sırbistan tarihi üzerine
(günümüzdeki) aktüel milliyetçi tepkiler, Osmanlı, Türk ve Müslümanların
kendisini bela olarak (Balkan toprağı üzerinde, not AB) aldatması yoluyla
domine edilmiştir” diye yazmıştır.
Sells ayrıca, Montenegro Njegoshi
Prensi – Başpiskoposunun mezbaha yerine türkleştirilmiş kişilerin
(Müslümanlar) yerleştirilmesinin İslamofobik canlı sahnelerini inşa ettiği
Dağ Çelengi şiirini de analiz etmiştir. Sells Dağ Çelengi şiirinde yer alan
“Türkleştirilmiş veya Türkler” ifadesinin, Slavların doğaları itibariyle
Hristiyan olduklarını ve Hristiyanlıktan herhangi bir ayrılmanın sadece
doyumsuzluğun iğrençliğinden değil aynı zamanda Slav olmayana bir
dönüşümün şeklini değiştiren bir inanç olan Hristiyan-Slavizmini
yansıttığını belirtmiştir. Sells, söz konusu bu Hristiyan-Slavism olgusunu
etiketleyen ilk kişidir. Sells ayrıca, Müslümanları “Sırpları aldatan ırk”
olarak tanımlayan bugünlerin yazar ve politikacısı Vuk Draskovic’in Bıçak
adlı romanına Müslümanların şeytanlaştırılmasını bulmaktadır. Draskovic
söz konusu bu kavramı tutkuyla ve çeyrek yüzyıl önce bir Fransız
gazetesinde İsmail Kadere ile münakaşaya dâhil olduğunda gururla
savunmuştur. Biyoloji genetisyeni ve eski bir Sırp lideri, Biljana Plavçiç
“İslamiyet’i kucaklayan sapkın genetik malzemedir. Ve söz konusu bu gen
güçlenerek, nesilden nesile giderek daha da kötüleşmektedir. Kendisini
sadece ortaya çıkarmakta ve genlerde kaynaklanan düşünüş biçimi ve
davranış tarzını dikte etmektedir” diye yazarak, Hristiyan-Slavizmini
bilimsel olarak kanıtlamaya çalıştığında bile Hague Mahkemesi tarafından
hapis cezasına çarptırılmıştır.
Genetik tuzaklı bu edebi, politik ve dini manzara, XIX – XX. Yüzyıllar
esnasında şiddetli performansların ve İslamofobik kampanyaların birbirini
32
izlediği Balkanlar’ın diğer ülkelerinde, Yunanistan’da, Bulgaristan’da
İslamofobi pratiklerinin ruhunun anlaşılmasında ayrıca uygulanmıştır.
1870’li yılların ortalarında, Bulgaristan’ın ulusal bağımsızlık savaşı
zamanında yaklaşık 180,000 Müslüman Bulgaristan’ı terk etmiş olup,
1878’den 1912’ye kadar diğer 350.000 tanesi de kaçmıştır. 1925 ve 1939
arasında 200,000 Türk Bulgaristan’dan ayrılmıştır. Bu sayıyı 1950-51
yıllarında 212. 000’den daha fazla kişi takip etmiştir. Yaklaşık 450,000
Müslüman, iki ülke arasında Müslüman ve Hristiyanların nüfus mübadelesi
anlaşması kapsamında Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etmiştir. AvusturyaMacaristan yönetimi (1878-1918) esnasında 150.000’den fazla Bosnalı
Müslüman Türkiye’ye kaçmıştır. Müslümanların Yugoslavya’dan göç
dalgası 1949 yılında 117.000, 1954 ve 1960 yılları arasında 183.000 ve
1992 yılında 25.000 olarak sayılmıştır.
Yugoslavya’dan yerlerinden edilen Müslümanların büyük bir çoğunluğu
Arnavutlardır. Merxhanova’nın bahsettiği bu sayılara, 1870’lerin ortalarında
Nis’in kenar semtlerinden sürgün edilen yüz binlerce Arnavut dâhil
edilmemiştir. Aslında, kampanyalarla ve kampanyasız olarak
Yugoslavya’dan istikrarlı bir şekilde sürgün edilen Arnavutların sayısının
doğru bir özetine sahip olunmadığı ortaya çıkmaktadır. Söz konusu bu sayı
oldukça büyüktür. Yunanistan’ı terk eden Müslümanlar arasında on binlerce
Arnavut bulunmaktadır. II. Dünya savaşının sonunda, Yunanistan’da
Müslüman Arnavut nüfusu üzerinde, bunların birçoğunu katlederek ve on
binlerce başkalarını Arnavutluk içerisine sürgün ederek gerçek bir soykırım
gerçekleştirilmiştir. Selanik’te ve tüm Yunanistan’da Müslümanların,
Kastoria, Florina, Çameria’da bir çok Arnavut Müslümanın ya da Anadolu
İzmir’de iki dünya savaşı arasında Balkan savaşları sonunda Hristiyan
Türklerin ve Yunanlıların maruz kaldığı kader, farklı inançlara sahip
toplulukların bile devlet anlaşmasıyla değiş tokuş edildiğinde bile, bu
olgunun etnik temizliğin olumsuz kavramının dışına çıkamayacağı
düşüncesine yol açmıştır. Müslüman Türkler ve diğer Müslüman Bulgarlar,
etnik-dini bir ulusun yeniden canlanma süreci ve sosyalist homojen Bulgar
devletinin yaratılması yüzü suyu hürmetine İslami inanışlarından
vazgeçmeye zorlanmaları adına
“Müslüman adlarının Slavlaştırılması”
çirkin kampanyasına maruz kaldıklarında, İslamofobinin çirkin bir
tasavvuru 1980’lerin ortalarında Bulgaristan’da gözlemlenmiştir.
Türkiye’ye kitlesel göçler yaşanmıştır. 1990’larda Bosnalı ve Kosovalı
33
Müslümanlara karşı yürütülen soykırım ve etnik temizlik zaten tüm dünyada
bilinmektedir.
Tam da diğer dinlerin inananları gibi, Arnavutluk’taki Müslümanlar da
1967-1990 yılları arasında komünist dönem esnasında, totaliter ateizm tüm
dini inançları yasa dışı ilan edip, camileri ve dini kurumları imha ettiğinde
bir dram yaşamışlardır. Dini vecibelerini aleni veya gizli bir şekilde yerine
getirmeye çalışan insanlar hakkında soruşturmalar açılmış ve
cezalandırılmışlardır. Arnavutluk devleti dışındaki Müslüman Arnavutlar bu
tür uygulamalara maruz kalmamış olsalar da onlarda dini inançlarından
ötürü ilave acılara maruz kalmışlardır. Sürekli İslamiyet’i terk etmeleri ve
yöneticilerinin Ortodoks dinlerine geçmeleri konusunda baskı altında
tutulmuşlar, din değiştirmenin aynı zamanda etnik insan yabancılaşmasını
beraberinde getirdiği sapkın düşüncesine göre bu sayede daha kolay bir
Müslüman asimilasyonuna hazırlanabileceklerdir. Müslüman Arnavutların
dini inançlarını değiştirmeyi reddetmeleri kendilerinin aşağılanma, şiddet,
katledilme ve Türkiye’ye sürgün edilme gibi her türlü kötü muameleye
maruz kalmalarına neden olmuştur. İslamofobi, Balkanlardaki İslamlaşma
sürecini saptırmak için her zaman yoğun bir propaganda ile beslenmiştir. Ina
Merxhanova: “Politik, Sosyal ve Kültürel gelişmelerin akımları araştırılıp
incelendiğinde, sürekli olumlu ve olumsuz açıdan Balkanlar’daki Osmanlı
yönetiminin
meşruiyeti
hakkında
konuşulmaktadır.
Olumsuz
değerlendirmeler Hristiyan toplulukların ulusal ideolojilerini domine
etmekte ve söz konusu değerlendirmelere genel olarak Osmanlı yönetimi
nedeniyle toplumlarının ne şekilde tahrip edildiği ve kültürel gelişimlerinin
sekteye uğratıldığı hikâyeleri etrafında yeniden canlandırılmaktadır. Beş yüz
yıllık Türk hâkimiyeti bahsi ve Osmanlı geçmişinin bir istila ve zorla
İslamlaştırma dönemi olarak kavramsallaştırılması yirminci yüzyılda
milliyetçi söylemin enstrümanlarına dönüşmeye başlamıştır. Bu husus
komünist tarih yazımı için bile doğrudur. Söz konusu bu imgeler popüler
söylemde sirkülasyona tabi tutulmuştur. Özellikle, kişisel ve toplu
düşüncelerdeki bozukluklardan sosyal geriliğe ve demokratik olmayan
eğilimlere kadar değişen olumsuz özellikler söz konusu olduğunda,
Arnavutluk’ta bile, propagandadan ülkenin ve toplumun gelişmesindeki
gecikme adına Osmanlı yönetimini suçlamaya yönelik popüler anlatılara
kadar tarih yazımı alanında hiç de önemli olmayan bir eğilim göze
çarpmaktadır. “Türkiye yüzünden geri kaldık” ifadesi atasözü benzeri bir
söylem haline gelmiştir” diye yazmaktadır. Osmanlı yönetiminin Balkan
34
halklarının ekonomik ve kültürel gelişimini engellediği yönündeki Hristiyan
halkı düşüncelerinin temelsiz olduğunu, ve özellikle ilk yüzyıllarda,
İmparatorluğun en yüksek noktaya ulaştığı dönemlerde Osmanlı
yönetiminin Balkanlarda köylü sınıfını özgürleştirdiğini; Balkanların
ekonomik ve kültürel gelişimini ileriye taşıdığını düşünen ciddi bilim
adamları mevcuttur. O sıralarda Osmanlı İmparatorluğu daha organize,
daha liberal ve bazı açılardan Batu Avrupa’dan daha ileri bir devlet
sistemini sunmuştur. Söz konusu bu tür değerlendirmeler, Arnavutluk’ta,
Osmanlı yönetiminin Arnavutlara yönelik olarak kendilerini Orta Çağda
uygar ve gelişmiş Avrupa’dan ayıran ve şuanda Avrupa’ya katılmaktan
alıkoyan kara bir gece olduğunu durmadan dile getiren bir takım Arnavut
entelektüelin görüşünü temelsiz kılmaktadır. Söz konusu bu İslamofobik
kavramlar eğer İslamiyet terk ederlerse, Arnavutların Avrupa’da olumlu
olarak karşılanacakları ve halihazırda güçlü hedefe, Avrupa bütünleşmesine
kısa sürede ulaşacakları, varsayıldığı gibi pragmatiktir mantık yürütmesi ile
desteklenmiştir. Rahmetli Arben Xhaferi Demokratik Partinin Başkanı
“politik İslamın Makedonya’da ulusal davaya zarar verdiğini düşünmüştür,
bu potansiyel bir tehlike olup, her nerede olurlarsa olsunlar Arnavutlar adına
anti-ulusal bir ideolojidir’’ diye yazdığında davada barışın hakim olması
gerektiği davalarda bile islamofobi genel eğilimi hissedilmiştir. Balkanlarda
İslamiyet’e geçiş üzerine sayısız bir çok tartışmayı zoraki İslamlaştırma
teorisi domine etmiştir. “Zoraki İslamlaştırma” teorileri, yönettikleri tüm
Müslümanları ikna ile veya zorlama ile Hristiyanlığa döndürme haklarının
olduğu iddiasını desteklemek amacıyla, 1912-13 Balkan savaşları esnasında
Balkanlardaki siyasi yöneticiler tarafından kullanılmıştır. Ortodoks Sırplar
on dokuzuncu yüzyılın başında ayaklanma zamanından itibaren bu süreci
başlatmışlar, 1870-80 yılları arasında Nis civarındaki alanlarda bulunan
Arnavut Müslümanların etnik temizliği sırasında ve daha sonra Kosova ve
Bosna’da günümüzde Sırp Cumhuriyeti olarak bilinen alanların etnik, dini
homojenizasyonuna yönelik olarak devam ettirmişlerdir. Ortodoks Yunanlar
aynı sürece 1821-1830 yıllarında bağımsızlığa yönelik ayaklanmadan
itibaren başlatmışlar ve ilhak ettikleri bölgelerde buna ara vermemişlerdir.
Bulgar ve Karadağlılarda aynısını yapmışlardır. Zoraki İslamlaştırma teorisi
Balkan ülkelerinde günümüz politik söyleminde, tarih yazımında ve
propagandasında hüküm sürmeye devam etmektedir. Ancak gerek
Balkanlar’da gerekse de Balkan ülkeleri dışında Balkanlar’daki
Müslümanlaştırma hususunun belirli politik, ekonomik, sosyal, manevi ve
psikolojik faktörler altında zamanla gelişen çok kompleks bir süreç
35
olduğunu düşünen yazarlar mevcuttur. İslamlaştırma, farklı Hristiyan
topluluklarına farklı oran ve derecelerde yapılmıştır. En yüksek oranlar on
altıncı ve on yedinci yüzyıllarda yapılmış olup, açıklanamayan nedenlerle
on sekizinci yüzyılın ikinci çeyreğinde aniden kesilmiştir. Arnavutluk’ta
İslamlaştırma daha sonra başlamış olup, sonra da devam etmiştir.
İslamlaştırma süreci genel olarak Osmanlı İmparatorluğunun zayıflama
dönemlerinde ve aynı zamanda Rus-Slav Ortodoksluğunun Balkanlar’daki
saldırıları nedeniyle kesintiye uğramıştır. Rusya zaten 1774 yılında,
Osmanlı İmparatorluğuna, Balkanlar’daki Ortodoks Hristiyan toplulukların
koruyucusu olarak rolünü kabul ettirmiştir. Aynı rol, Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu ve Fransa’dan Katolik nüfus adına alınmıştır. En absürt
paradoks, zoraki İslamlaştırma üzerine söz konusu bu Hristiyan Balkan
ulusal tezinin mekanik olarak benimsenmesi, söz konusu bu husus gönüllü
İslamlaştırmanın en tipik örneği olabilecek olmasına rağmen, Kosova ve
Arnavutluk’ta bile popüler söylemde yaygın olması ve entelektüeller,
politikacılar ve Arnavut propagandacılar tarafından defalarca
tekrarlanmasıdır. Zoraki İslamlaştırma hakkında klişe sahiplerine ne kadar
karşıt argümanlar verirseniz verin, özellikle Arnavut Müslümanların tarihsel
dini günahlarından arınıp atalarının dini olan Hristiyanlığa geçmeleri tezini
desteklemek amacını güdenler zihinlerini karşıt argümanlara kapatmış
durumdadırlar. Hristiyanlığın 2000. yıl dönümü etkinliğinde 1999 yılında
Tiranda 16 – 19 Kasım tarihleri arasında Arnavutluk Piskoposları
Konferansı tarafından düzenlenen Arnavutlar arasında Hristiyanlık
Uluslararası Sempozyumu Arnavutların ön kitlesel İslamileşmesini, İlaryan
olarak Arnavutluk’u Avrupa uygarlaşma temeli yapan Hristiyanlığın
kabulünün
olağanüstü zamanları olarak görmüş ve Hristiyanlığın
savunucusu olarak George Kastrioti ile son bulmuştur. Osmanlı çağı ve
İslamlaşma Arnavutların trajik dönemi ve bu asil toplumun ruhunun
imhasının derin uçurumuna atlayış olarak beyan edilmiştir. Bu sempozyum
yapılmadan önce, Arnavutluk’ta bulunan Fransiskan kütüphanelerinde
provakatif başlıklı “Kutsal Arnavut Mücadelesi” (Albanian Reconquista)
adlı bir roman sergilenmiştir. Kosova ve Arnavutluk’ta 2001 Noel
Arifesinde, Shan Dom Zef’in bizlere emrettiği şekilde Türkler güçlü
oldukları dönemde bizim dinimizi değiştirdiler, bugün ise daha güçlü olan
bizleriz; Amerika’nın ve tüm dünyanın desteği bizimle; Hadi uykunuzdan
uyanın, İslamiyeti terk edin ve ata dininize (Hristiyanlığa) geri dönün
islamofobik söylemini barındıran izlere rastlanmıştır. İfadelerin önceden
36
alıntılandığı aynı kavram tarzı ile, Hristiyan odaklı çevrelerin Müslüman
karşıtı propagandası açıklanabilecektir.
Bağımsız Arnavutluk devletinin başlangıcından itibaren, Arnavut ulusunun
dini fizyonomisinin normalleşmesi üzerine, Müslüman (Sünni-Bektaşi),
Ortodoks ve Katolik toplulukların dini konfederasyonu olarak, dini temeller
üzerine inşa edilmiş bir ulusa yönelik, Güney Arnavutluk’ta Ortodoks
nüfusun benzeri bir devletinin yaratılmasına yönelik ya da Bektaşiliği resmi
devlet dini olarak ilan etmeye yönelik fikirler var olmuştur. Arnavut
Müslümanların, Katolik papalığa bağlı Birleşik Hristiyanlar içerisinde
Protestan’a veya Ortodoks’a dönüştürülmesine yönelik politik projeler var
olmuştur. Ancak, Arnavutluk’un bağımsızlığı sonrasındaki dini tehlikeler,
birlikte var olma geleneği ve antik Arnavut kanunu ve Arnavutların
yabancılar tarafından dini çatışmaya çekilme konusunda av olmaya karşı
gösterdikleri dikkat sayesinde önde gelen politikacıların birçoğu tarafından
gösterilen olgunluk nedeniyle başarılı bir şekilde atlatılmıştır. Dini
bağlantılarına göre Bosna-Hersek’i, Slav halkların dilediği şekilde üç ulusa
ayıran ve günümüzde hala ıstıraplı sonuçlara vesile olan olgu çok şükür ki
Arnavutluk’ta gerçekleşmemiştir. Arnavutluk devletinin bir resmi dil
belirlememesi, İslami topluluğun sona ermeden bir yıl önce Halifelikten
ayrılması Arnavutluk’ta olumlu bir etki yaratmıştır. Birçok zorluğa rağmen,
1927 yılında İstanbul Patrikliğinin, maalesef 1991’den itibaren Yunan
kilisesi tarafından işgal edilen Arnavut Ortodoks Kilisesinin tanınması olan
Tomosin Otoşefalini bırakmasına ulaşılmıştır. Dini çoğunluk olarak güçlü
dini çatışmalarımızın olmayışı, Arnavutluk’taki Müslümanların tartışmasız
saygınlığıdır. En kötüsü, olmaması gereken zamanda daha sonra olmuştur.
Komünizmin çöküşünün hemen ardından ve ekstreme ateizmi kaşıyarak,
manevi, sosyal, politik ve kültürel alanda islamofobi sanki ithal edilmiş bir
olgu gibi Arnavutluk’ta aniden ortaya çıkmıştır. Söz konusu bu
islamofobinin destekçisi olmaya kararlı olan Arnavutlar en son Batı Avrupa
dini modasının takipçileri olarak mağrur olmak ve tabi ki komünizmin
çöküşü ile ortaya çıkan önemli değişiklikler sonucunda Arnavutlar arasında
özel ve modern görünmek için, Arnavutluk dışındaki islamofobik odaklar
tarafından kabul edilmek amacıyla bu yola çıkmışlardır. Burada esecek olan
islamofobi rüzgarının uyarı işaretleri, Arnavut ulus toplumunun, devlet dini
politik fizyonomisini yeniden şekillendirmek için, 4 Şubat 1990 tarihli,
komünist lider Ramiz Alia ile yapılan toplantıda platformunu ifade eden
popüler yazar İsmail Kadare tarafından verilmiştir. Kiliselerin Ortodoks ve
37
Katolik inanç sahipleri için bir an önce açılmasını tavsiye etmiştir. Kesin bir
şekilde inkar edilmemekle birlikte, Müslümanların camilerinin açılmasını
yeniden düşünme hakları, kültür, eski anılar ve nostaljik Türkler öncesi
dönemle bağlantılı olduğundan, Arnavut Hristiyan inançlıdır eğilimi
nedeniyle bu tür eylemden kaçınacakları umudunu ifade etmiştir. Kadare’
ye göre: “Geçen yıllar üzerine, Osmanlılarla birlikte sonraki bir din olarak
gelen İslamiyet, (öncelikli olarak Arnavutluk’ta ve sonrasında Kosova’da)
Hristiyan dini ile ülkeyi terk etmek üzere unutulup gidecektir.” Arnavut
Müslümanların Katolikliğe geri dönmeleri fikri ve gerekliliğini, İsmail
Kadare 15 Eylül 1991 tarihinde Papa II. John Paul’e yazdığı, “Papa’ya Ait
oldukları dine bakılmaksızın Arnavut kız ve erkeklerin haç işareti takmaya
başladıkları iyi haberini verdiği bir mektupta daha açık bir şekilde ifade
edecektir. Mütevazi bir günahkarın yalvaran ifadeleri ile O (Arnavut ulusu)
çoğu zaman cezayı hak etmiştir, ancak sahip olduğu kadarıyla değil eğer
hak edilen ceza affedilmeyi hakkettiğinden daha fazla ise her zamankinden
daha fazla inanca, arınmaya, aydınlanmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Sizden
başka hiç kimse bu manevi uyanışı daha iyi anlayamaz ve yardım edemez”
diyerek Papa’nın ruhuna dokunmaya çalışmıştır. Bu hislerle, kadare
İslamiyet ve Müslümanlara karşı 22 yıldan daha fazla olan kampanyasına
inatla uymuştur. Bu, Arnavutluk, Kosova, Doğu Arnavutluk ve Arnavut
diasporasında gerçekleşen dini, politik, kültürel, propagandanın öncüllerinde
zaten yer alan islamofobinin esasıdır. Ocak 1995’de, “Arnavutluk İslami
mühimmat deposu mu? ” yazılı afişler gördüğü Paris’ten Tiran’a henüz
dönmüş olan Kadare’nin bir öğrencisi, bu başlıkla bir makale yayınlamış ve
Arnavutluk’taki nüfusun derhal nüfus sayımının yapılmasını ve idari olarak
tüm Arnavut Müslümanların Hristiyanlara dönüştürülmesini bu sayede
Arnavutluk’un Müslüman çoğunluk nüfusu ile ülkenin kara etiketinden ilk
ve son olarak kaçabileceğini önermiştir. Bu Hristiyan Avrupa’nın çeşitli
kökten dinci unsurlarının, öncelikli olarak da Yunan Ortodoks kilisesinin ve
Vatikan politik, dini ve diplomatik mekanizmasının 22 yıl boyunca süren
hedefi olarak kalmıştır. Devlet ve Yunan Ortodoks Kilisesi, nüfus sayımında
her vatandaşın ait olduğu inancı beyan etmesi gerektiği konusunda Arnavut
hükümetine baskı yaptığında, bu kampanya 2010-2011 yıllarında zirve
noktasına erişmiştir. Buradaki amaç, Arnavut toplumunu çok etnikli bir
topluma dönüştürmek için, gelişi güzel bir şekilde ve resmi olarak Hristiyan,
Ortodoks ve Katolik, Yunan azınlık ve diğer etnik-kültürel grupların inanç
sahiplerinin sayısının gerçekte olduğundan daha yüksek olarak beyan
edilmesidir. Bu durum kamuoyu nazarında ve Arnavutluk’taki politik ve
38
toplumsal organizasyonlar nazarında çok büyük muhalefete neden olmuştur.
Aslında, söz konusu bu İslamofobi ve Arnavutfobi faaliyeti başarısızlığa
uğramıştır. 2012 yılı aralık ayının başlarında, nüfus sayımının, %83 Arnavut
ve % 57.12 (artı %2.1 Bektaşi) olmak üzere nüfusun hem etnik hem de dini
bileşiminin beklenmedik sonuçları açıklanmıştır. Müslüman inanç
sahiplerinin sayısı bahsi geçen (%70) ile kıyaslandığında azalma göstermiş
olsa da, bu azalış İslamofobların beklediği gibi (% 70’den % 60’lara) bir
düşüş olmamıştır. Katolik inanç sahiplerinin sayısı önceden de olduğu gibi
(%10) olarak kalmış ancak Ortodoksların sayısında (%20’den % 7’lere) sert
bir düşüş yaşanmıştır. Yunanca konuşan azınlığın önemsiz yüzdesi daha da
azalmıştır. Arnavutluk’ta deniz aşırı ülkelerden İslamofobi ithaline,
İslamiyet’e karşı her türlü uydurma tezin tasarlanması eşlik etmiştir.
Arnavutlara tek-dinlilik olgusunun yaratılması (Hristiyan anlayışı) acil bir
ihtiyaç olarak takdim edilmiştir. Arnavutların üç dininin mevcut yüzyılını
kucaklarken, son uyduruk tez 2005 yılında İngiltere Oxford Üniversitesinde
düzenlenen bir konferansta Arnavut devlet başkanından: “Tarihi
kaderciliğimiz ve diğer bir çok felaket. İslamiyet’in orijinal bir din olmadığı
yayılmaktadır ve Arnavutlar, yalnızca istilacıların dini olduğu için
İslamiyeti terk etmelidirler, Müslüman Arnavutlar şov için Müslümandırlar,
derinizi kazırsanız, Hristiyan kanının derhal ortaya çıktığını göreceksiniz”
diye beyan edilmiştir.
Uyduruk tezleri yayanlar, eğer gerçekten iddia ettikleri gibi olsaydı,
Arnavutların Osmanlı yönetimi altında olmadıkları bir yüzyıl boyunca
Arnavut topraklarının dini fizyonomisini değiştirebilecekleri ve atalarına
özgü İslamlaşma günahını temizleyebileceklerini hesaba katmamaktadırlar.
Müslüman Arnavutlar, bağımsızlıklarının dördüncü veya beşinci nesli olan
şu anda bile İslamiyet’in iyi inanç sahipleri olmaya devam etmekte olup,
İslamileşmeyi Arnavut kültürel yaşamında ulusal bir olay olarak
görmemekte aksine fizyonominin, ulusal kimliğin ve kültürün ayrılmaz,
gerekli bir bileşeni olarak görmektedirler. Eğer Hristiyanlığa dönülmezse,
Hristiyan Avrupa Arnavutları cezalandıracaktır tezinden İslamofobların
beklediği etki gerçekleşmemiştir. Haçlıların ve Müslümanların Avrupa’dan
atılması çabalarının ruhu, İslamofobların Arnavutluk’ta takdim etmeye
çalıştıkları derecede yüksek bir tehdit düzeyi değildir. Müslüman-Osmanlı
tehlikesinden kurtulmuş Batı medeniyeti olarak 15. Yüzyıl İskender beyi
hakkında böbürlenerek, İslamofoblar şimdilerde Arnavutların gerçek
Avrupalılar olduğunu, tarihsel bağlantılı her türlü Doğu mirası, kültür ve
39
dinden kurtulmaları gerektiğini, Hristiyanlığın ünlü bir figürü olduğu için,
Arnavut Mother Teressa hatırına Arnavutların bu şekilde davranmaları
gerektiğini ispatlamak için XXI. yüzyılda bu hususu bir yükümlülük haline
getirmeye çalışıyorlar. Günümüz Arnavut İslamofobları, dini inanç sahipleri
olarak İslamiyet’in bugün Arnavutların en önemli manevi rolü olduğu,
İslamiyet’in daha çok kendi aralarında onları birleştiren birdin olduğu için
aynı zamanda politik bir kalkan vazifesi gördüğü, onları Hristiyan
komşularından ayırdığı şeklindeki argümanlardan hoşlanmamaktadırlar.
Arnavut İslamofob tezleri Radikal İslam’a karşı küresel stratejinin
türevleridir. İhtiyatlı gözlemciler, İslamiyet’in yüksek değerlerini ve
insanlık tarihindeki büyük katkılarını tarafsızlıkla temsil etmek için
ellerinden gelen en iyi çabayı gösterdiklerinde bile, İslami radikalizm ya da
İslami Terörizme ilişkin tehlikeler üzerine Batı literatüründe bulunan
klişelerden ve tanım itibariyle temelini İslamiyet’in bütüncül vizyonunda
bulan ve nihai amacı küresel halifelik olan ve de moderniteyi İslamiyet’e
karşı tümleşik bir komplo olarak gören, bir bütün olarak İslami ilerleme
karşıtı, anti-demokratik hareketler olarak bütüncül İslamiyet algısından
kurtulamamaktadırlar Ina Merxhanova, Osmanlı İmparatorluğu çatısı
altında bir araya gelen gelenekler, Balkan Müslümanların fizyonomisi ve
Avrupa’ya karşı yönelimleri nedeniyle buraların radikalizme beşik
olamayacağı gerçeği doğrultusunda, Balkanlardaki temelsiz radikal İslam
korkularını haykırmaktadır. O’na göre, Balkan İslam’ı daha ılımlı, daha
modern ve Avrupa İslam’ından daha liberaldir. Tipik Arnavut Müslümanları
böylesi tipik bir İslamiyet’in takipçileri olarak tanımlamakta ve
Arnavutlaştırılmış bir İslamiyet hakkında yazan ve konuşan Arnavut İslam
topluluklarının liderlerinden bahsetmektedir. Merxhanovës’in çarpıcı
analizi, geleneksel Osmanlı-Türk İslamiyet’i ve Arap İslamiyeti arasında
günümüzde abartılı çatışmalara yol açabilecek, İslamiyet içerisinde
İslamofobi yaratan tuzağa düşme konusunda bir yardım olarak
görülebilecektir. Söz konusu bu çatışmalar, Arnavutluk ve Kosova’daki
politik, teolojik ve popüler hikâyelerde çok fazla yer bulmaktadır.
Merxhanova haklı olarak, Balkan İslamiyet’i, Avrupa İslamiyet’i, Avrupalı
Müslümanlar gibi kavramları eleştirmekte ve Balkanlar’da İslamiyet,
Avrupa’da İslamiyet ve Avrupa’daki Müslümanlar şeklinde doğru
terminolojiyi önermektedir. İslamiyet, İslamiyet olarak algılanmalıdır.
Akımlardaki, okullardaki, tarikatlardaki ayrımlar vb. Bu gerçeği tarihsel
olarak değiştirmemiştir. Arnavutlar adına yeni ayrımlar üretme veya ödünç
40
alma, ya da yerel İslami gelenekler adına İslamiyet içerisinde İslamofobi
izlenimine geçiş yapmak için sıçrama konusunda herhangi bir neden
bulunmamaktadır. İslamiyet uygulamalarının muhalif ekstremistlerinin
hatırına, İslamiyet pratiklerinin yorumlarında coğrafik ve lokalleşme
İslamiyet’e ilişkin ekstremizme geçmeye gerek duymuyoruz. Arnavutluk’ta
şu ana kadar birçok Batı demokratik değerlerinin fetişizmi ile speküle
edilmiştir. Demokrasi ve İslamiyet’in uygunsuz olduğu iddiası, Müslüman
dünyasındaki ekonomik ve kültürel sebebi, Arnavutların bir an önce
vazgeçmeleri gereken İslamiyet’in ta kendisidir. Arnavut, İslamafoblarına
göre, bu dönüş çeşitli yüzyıllar boyunca oluşturulmuş Arnavut değerlerinin
yıkılmasına sebep olsa bile önemli değildir. Böyle bir sıçrayışın, istenilse
bile, yapılmasının kolay olmayacağını ve bu ıstıraplı sürecin çok uzun
zaman gerektirdiğini ve bu süreçlerin sonuçlarının bugün hayalini
kurdukları sonuçlarla yarının dünyasında aynı olmayabileceğini bilmek
istememektedirler. Kosova’daki Arnavut İslamofoblar da belki de
Arnavutlara İslamiyet’in faşistleşmesini takdim ederek Hristiyan-Slav
kurnaz oyunlarına düşüşlerdir. En bayağı İslamofobik formüllerin
işlemcileri, Arnavutluk’ta İslamiyet’in politik problemleri ile ilgilenen
bireylere yapılan saldırıları kaydetmemektedirler.
Birçok yıldan beri, Arnavutluk politikasının öncülleri üzerine
İslamofobların
propagandaları,
İslami
Ülkeler
Organizasyonu
Konferansında
Arnavutluk’un
üyeliğine
karşı
sert
saldırılar
gerçekleştirmişlerdir. Ancak, Arnavutların bu organizasyona ve politik ve
diplomatik ilkelerin uygulanmasında dini kardeşlikte yalnızlığa itilmeme
konusunda Müslüman ülkelere eleştirisini yöneltme hakları olduğu
zamanlarda Kosova Cumhuriyetinin bağımsız bir devlet olarak tanınması
konusunda bu organizasyon, bir şekilde yanıltıcı bir biçimde, beklentileri
karşılamadığında sessiz kalmışlardır.
Ne yazık ki İslamofobi Arnavutluk’taki devlet, yabancı ve yerli
politikalarını etkilemiştir. Avrupa diplomasisi, Batılı gazetelerde
peygamberin karikatürleri yayınlandıktan sonra Müslüman ülkelerdeki
öfkeyi azaltmak için yapıcı bir rol oynaması konusunda, Arnavutluk
diplomasisinin yardımını istediğinde, Arnavutların İslami bir ülke olarak
hedef alınması korkusu nedeniyle, Arnavutluk diplomasisinin başkanları ve
önceki başkanları aksini yapma konusunda seslerini yükseltmişlerdir. Kamu,
resmi derneklerinin ve din adına yardım gruplarının farklı muamelesinde
41
İslamofobik yapının bir hattı göze çarpmaktadır. Hristiyan dernekler,
yaptıkları faaliyetlerde hedefleri aştıklarında bile engellenmeden işlemlerini
gerçekleştirebilmekteyken, İslami yardım dernekleri sıkı denetim altında
tutulmakta ve bu kuruluşlara İslami köktendincilik terörizmini engellemek
için Batıdan uzaklaşmama hatırına her zaman nazik ve uygun şekilde
davranılmamaktadır. Bir Arnavut Başbakan “Arnavut yetkililerin bazı
dernekleri şüpheli oldukları gerekçesiyle ortadan kaldırdıklarını.” beyan
etmiştir. Yurt içinde ve yurt dışında konferanslar ve toplantılar yoluyla,
İslamofobi ve terörizme karşı savaş nedeniyle İslami yardım faaliyetlerine
ilişkin korku ve şüphe ruhunun yeniden canlandırılmasına yönelik
pozisyonlar alınmaktadır. Politikacılar, hükümet ve Arnavut gazeteciler,
topluma İslami terörizmin Arnavutluk‘taki tehlikelerine ilişkin korkutucu
masallar aktarmaktadırlar. Arnavutluk’ta İslami terör teması etrafındaki
gürültü, Arnavutluk’un dünyadaki itibarına yapılan zarar konusunda
gösterilen çirkin kayıtsızlıkla birlikte yıllardır devam etmektedir.
Arnavut yönetici ve ülkenin önde gelen politikacıları Arnavut mucizesi
dinler arasında uyum ve hoşgörü trampetini çalmaya devam etmesine
rağmen, İslamofobia gölgesini her yere bırakmış durumdadır. Söz konusu
bu mucize adına dinsel uyuma hizmet etmeyen kamu ve propaganda
faaliyetleri yapılmıştır. UNESCO ile işbirliği içerisinde, Arnavutluk devlet
başkanı gözetiminde ya da Arnavutluk etrafındaki devlet başkanlarının
katılımıyla yıllar önce uyum ve hoşgörüyü teşvik etmek için konferanslar
düzenlenmiştir, bu konferanslar, Arnavut İslamofobi entelektüel ana
temsilcilerinin bir sonraki demagojilerini güçlendirdikleri ve Müslümanlara
ve Arnavutluk’ta İslamiyet’e karşı meydan okumalarını özenle hazırladıkları
panellere dönüştükçe Arnavutluk’ta din daha çok aksi yönde gelişim
göstermiştir. Bu nedenle, Müslüman Arnavut inanç sahipleri, kıymetli
değerlerinin İslamofobi sahipleri tarafından lekelendiğini algıladıklarında,
Arnavutluk’un dini uyum olgusunu hoş karşılamamaktadırlar. Tüm Arnavut
topraklarındaki İslami toplulukların dini merkezlerinin bu duruma uymama
ne nezaket ne de zayıf diplomasi yapmama konusunda kendi sorumlulukları
bulunmaktadır.
42
SIRBİSTAN’DAKİ MÜSLÜMAN GENÇLERİN SORUNLARI VE
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
SHAHA HUSEYİNİ
SIRBİSTAN- PRESEVO KÜLTÜR DERNEĞİ
Sırbistan Cumhuriyeti Orta Avrupa'daki Güney Balkanlarda yer almaktadır.
Sırasıyla Kuzeyde Macaristan, doğuda Bulgaristan ve Romanya, Güneyde
Makedonya ve Karabağ ile komşu olmakla birlikte Batıda Hırvatistan ve
Bosna-Hersek ile sınırdır. Başkenti Belgrad şehridir. Sırbistan 77.474 km2
yüzölçümüne sahip olmakla birlikte 2011 deki verilere göre 7.186.862
nüfusa sahiptir.
Sırbistan da farklı toplumlarda yaşamaktadır. Çoğunluğun Sırpların
oluşturduğu ülkede dikkat değer miktarda azınlık toplulukları da
yaşamaktadır ki bunlar Güney Sırbistan'da yaşayan Arnavutlardır.
Presevo Vadisi’ndeki Presevo, Bujanovac, Medvedja gibi şehirlerde
yaşamaktadırlar. Sancak ve çevresinde Karabağlılar Boşnaklarla birlikte
Bulgarlar, Macarlar, Vlachlar, Romanlar vb. yaşamaktadır.
Ortodoks Hristiyanlığının baskın olduğu Sırbistan'da bu dini benimsemiş
halkın büyük çoğunluğu, Sırbistan Cumhuriyeti Devlet binalarında önemli
rol oynuyor. Sırbistan da İslam iki farklı toplum tarafından temsil ediliyor.
Bunlar Arnavut ve Boşnak toplumlarıdır. Her iki toplumda Balkanlardaki
Osmanlı Devleti varlığıyla İslamı benimsemişlerdir. Resmi istatistiklere
göre Sırbistan Cumhuriyetinde 300 binden fazla Müslüman yaşamakta...
43
İslam ve Presevo Vadisindeki Arnavutlar
Presevo Vadisi; Kosova’nın doğusunda, güneyinde Presevo belediyesinin
bulunduğu, orta kısmında Bujanovac ve kuzey kısmında ise Medvedja
belediyelerinin yer aldığı bölgede bulunmakta.
İdari olarak bu bölge Güney Sırbistan’ın bir parçasıdır. Presevo Vadisi 1250
km2 alanıyla 100 bin kişinin yaşadığı bir bölgedir. Nüfus ortalamasında
genç yaştakiler baskın gelmektedirler.
Etnik nüfus yapılanmasında Arnavutlar Sırplar Romanlar ve çok az sayıda
kendini Türk diye tanımlayanlar vardır.
Bu bölgedeki İslami izler Osmanlı varlığından bile öncesine
tarihlendirilebilir. Sırasıyla Makedonya ve Kumanovo şehrine sınır komşusu
olan Tabanovc kasabasındaki Muhacir Camii, Hristiyanlar tarafından tekrar
işgale uğrayan Müslüman İspanya’dan göç eden ve bu bölgeye yerleşen
müslümanlar tarafından inşa edildiği söylenmektedir. Osmanlı
İmparatorluğunun 18.yy başlarında ve ikinci yarısında bölgede
hakimiyetinin başlamasıyla bölgedeki Arnavutlar İslamı benimsemeye
başlamışlardır.
Osmanlı İmparatorluğu getirdiği İslam kültürünün etkisiyle bölgeye birçok
tarihi miras bırakmıştır. Bunlar döneme ait camiler, köprüler, mescitler,
meydanlar ve Osmanlı etkisindeki geleneklerdir.
Arnavut topluma ait araziler Osmanlı İdaresi tarafından tescil edilmekteydi.
Presevo Vadisi çevresinde 50 kadar cami bulunmakta. Bunları çoğu
işlevseldir. İçerisinde 5 vakit namaz kılınan, İslam akaidi öğretilen ve diğer
dini törenler düzenlendiği camilerdir.
44
Sırbistan’daki Genç Müslümanların Sorunları - Presevo Vadisi
Her ne zaman bir millet için daha iyi bir gelecek inşa edilip garanti altına
alınmak istense bunu için en sürekli yatırım ve en güvenilir olanı eğitimin
sağlanmasıdır.
Modern zamanları ile post modern zamanlarla birbirinde farklı kılan
evrensel değerlerin yaygınlaşması ve iletişim imkanlarıdır. Küreselleşme
çağında dünyanın " küresel bir köy" olduğu olgusu hiçte anlamsız değildir.
Sosyal medya ve büyük iletişim araçlarıyla desteklenen, batı kültür ve
medeniyetinin dikkate alındığı, tek düzen baskısı altında kültürel değerlerin
yeniden üretildiği bir dünyada yaşamaktayız.
İslam bunların arasında çıkmazda gibi görünen, gereksiz, modern değerlerin
karşısında, hayata sanata felsefeye gelişmiş sosyal yaşamdaki dinin yeri gibi
tamamen farklı bakış açısında olduğu görünmektedir.
Ve daha fazlası İslamın imajı çarpıtılarak gösterilmekte hatta şiddet ve terör
kaynağı gibi tehlikeli, dünya ile barışçıl iletişim kurmakta yetersiz gibi
resmedilmektedir.
Yeni moda olan bazı şeylerin global düzeydeki seyri, ümmet düzeyinde
genç müslümanları tehdit etmekte ve onlara sorun üretmektedir. Bu nedenle
bazı detaylar hariç Presevo Vadisindeki genç Müslümanların sorunlarıyla
dünyadaki genç müslümanların aynıdır.
Sırbistan’daki Genç Müslümanları karşılaştığı bazı sorunlar - Presevo
Vadisi
1- Sadece ve sadece şartsız olarak çağdaşlaşmaya katıldıkları takdir de vaat
edilen gençlik rüyalarının gerçeğe dönüşeceğini ve emellerine ulaşacakları
dünya görüşüne karşı meydan okumak
Bu inanış onları, dini kötülüklerin ve gericiliğin kaynağı olarak gören Batılı
dünya görüşüne yönlendirmekle onları hatalı bir umuda sevk eder.
Üst tabaka da olan bazı Arnavut siyasileri ve kültürel kişiler için geleneksel
yoların terki “modern dini” gibi görülmekte, ki bu gelenekler ilahi olmakla
birlikte Arnavutların daha kültürel ve daha huzurlu sosyal gelişimleri için
anahtardır.
45
Sancak bölgesinde yer alan merkezi Novi Pazar'da yaşayan müslüman
gençler aynı dünya görüşünde değildirler. İslam’ın Boşnak milli kimliğiyle
birbirine bağlanmış olduğu göz önüne alındığında Sancak'daki Müslümanlar
laiklikle ilgili konularda daha yumuşaktırlar. Geleneksel yaşam görüşü daha
kolay kabul görür.
2- Organize edilmiş medya programları bulunmamaktadır. Hiçbir medya
kuruluşu, dergi, sosyal ağ veya web sayfası vb yoktur. Bunlarda bazıları
faaldir. Ancak bunlar rekabet seviyesinde diğer alternatifleri sunmaktansa
çok yakındaki aktivistler tarafından katılım gösterilmektedir.
3- Gençlerin payının fazla olduğu insan kaynağı bulabileceğimiz ilgi çekici
programlar artık bulunmamaktadır. BİLGİ organizasyonumuz ait yerel
STK' lar tarafından düzenlen aktivitelerde çok emek verilmiştir. Ancak
sonuçlar kısmen tatmin edicidir.
4- Bayanlara yönelik yoğunlaştırılmış aktiviteler ve programlar. Gelecekte
İslami değerlerin yüceltilmesi için bayanların katılımı daha çok organize
edilmeli.
5- İslamın kültürel mirasının yüceltilmesiyle ilgilenen bazı STK’lar vardır.
Yine de, İslami STK’ların oluşumunda bağlantı düzeni için ortak aktivite
koordinasyonu kurulumunda somut girişimler yoktur. Ve toplumun daha
fazla özümseyebileceği bir İslami söylev sunulmalı.
6-Genç Müslümanlar henüz toplanma evresindeler. Politik hareketlik
sürecini etkileyebilecek daha iyi organize olmuş bir yapı görüntüsü yoktur.
7-Son yıllarda eğitimleri için Türkiye’deki Üniversitelere yönlendirilmiş
çok sayıda öğrencinin büyük bir çabası vardır. Bu bölgenin jeopolitik ve
stratejik gerçeklerine bakış açısının geliştirilmesi, çok kültürlülük tecrübe
değiş-tokuşunda büyük bir etkiye sahiptir. Bu açıdan bu yardım teklifinin
sunulması çok minnetkardır.
8-İşsizlik oranlarını yüksek oluşu sorunun ta kendisidir. Bu durum
gençlerimizin bölgede gönülsüz olarak kaldığını ifade eder. Bu gençlerimizi
çevredeki Kosova, Arnavutluk veya Batılı ülkelere entegre olmaya zorlar.
Son zamanlarda bu yeni moda vadimizde çok etkili olmaya başlamıştır. O
yüzden Presevo “ sessiz göç ”
formülüne geçmekte olduğunu
söyleyebiliriz.
46
Tavsiyeler ve Çözüm İmkanları
Günümüzde Presevo Vadisindeki Genç Müslümanlar İslami fikirleri
yüceltmek adına daha geniş çalışma ve uygulama alanına sahiptirler ki
İslam kurtuluştur çökmek değil. Bölge toplumunun geçmekte olduğu
sorunların aşılmasında olduğu gibi, gerçek hayatın farklı alanlarında İslami
bakış açısının teşvik etmekle ilgili aktivitelerini geliştirmek için onların
hakları vardır. Öncelikle en yakın aile çevresinde başlayarak sosyal
çevremiz, siyasi çevremiz ve toplumdakilerde İslam varlığının ve
renklerinin normal seyri, İslamın uygun evrelerinde yetiştirilmesiyle olur.
Kültür derneği “BİLGİ” lokomotifin vagonları gibi, genç insanları temiz
gayelerle somut görevler almaları için motive etmekte ve bu görevleri
onlara tanıtmaktır. Yerel düzeyde çalışma ve aynı zamanda ümmet
düzeyinde düşünmek
Müslüman Arnavutların kültürünü ve geleneklerini korumak, yasakları
yıkmak ve tekrar bilinçlenmenin sağlanması için bizler tarafından organize
edilen organizasyonlarda büyük çabalar sarf edilmiştir. Bu hareketin esas
hedefi gençlerdir. Öyle ki gençler, nesilden nesile geçecek yeterli İslami
çözümleri tanıyabilecek ve ifade edebilecek güçlü bir mekanizmaya
sahiptirler. Bütün bu aktivitelerin esas amacı Arnavutların tartışılmaz
zenginlikleriyle, gelenekleriyle sürekli ilişki kurarak, Arnavutların dini ve
milli kimliklerini korumaktır.
“BİLGİ” derneğinin tanıtımını yaptığı diğer bir husus ise genç nesillerin
eğitim almaları konusunda bilinçlerinin yükseltilmesi ve haftalık aylık
düzenlenen derslerle kişilik oluşturmalarının sağlanmasıdır. Konu başlıkları
Eğitim, Kültür, Kanunlar, ve İslam Ahlakı
Bizim organizasyonlarımızın topluma getirdiği model, toplumumuzun
üstesinden gelmeye çalıştığı sorunlara karşı somut adımlardır.
-İslamın basında tanıtımı
-Farklı bilimsel kurslar
-Dini veya Yabancı dil kursları
-Esas antlaşmalı eğitim kursları
47
-Sıradan İslami konularla alakalı eğitimler
-Toplumun yarısını içeren bayanların bu kavramdaki taşıyıcı özellikleri ve
sorumlulukları
-Ve Kültür Derneği “BİLGİ” nin en yüksek önceliklerinden bazıları olan
diğer STK’larla ortak çalışılması
Biz Müslüman gençlerimizin şunu bilmelerini istiyoruz ki onlar modern
dünyayı anlamaya çalışmalıdırlar ancak esas bilgi kaynağının İlahi Vahiy
olduğunu reddetmemelerini amaçlamaktayız.
Şunu belirtmemiz çok gereklidir ki; ilahi vahyin gövdesidir. Allah her şeye
Kadir’dir Allah’ın istediği her zaman galiptir.
Biz çağdaş bir dönemde yaşadığımızın bilincindeyiz. İslamın ilahi
rehberliğinde yaşamaya ve çalışmaya uğraşıyor, şiddetli öneme sahip
fiziksel bilimsel ve modern din zorluklarıyla yerine getirmeye çalışıyoruz.
Ve aslında Müslüman gençliğe karşı Darul-İslam mı yoksa Batılı ülkelerde
okuyanlar için Darul-Harp mı olduğuyla ilgili güçlü bir kafiye oluşturulmuş.
Görünüşte İslam ümmetine dahil olmayan azınlık milletleri hayatta kalmak
için yüzmeyi öğrenmeliler. Ve daha fazlası Müslüman gençliğin eski veya
yeni neslin zamane sorunlarına İslami cevaplar bulmamın çözümünü
bulmalılar.
Asil bir amaç ve gayenin yükseklerde olduğu kadar zorlukları da vardır.
48
MAKEDONYA’DAKİ MÜSLÜMAN GENÇLERİN SORUNLARI VE
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
ESMA RAMANİ
MAKEDONYA
Balkan Yarımadası popüler olarak Balkanlar diye ima edilen, coğrafi ve
kültürel olarak Avrupa’nın güneybatısında yer alan bölgedir ki içerisinde;
Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk, Kosova,
Makedonya, Sırbistan, Karadağ, Bosna-Hersek ve Slovenya devletlerini
İçermektedir. Yugoslavya dağıldıktan hemen sonra Balkanlardaki
Müslümanlar yeni tür sorunlarla yüzleştiler. Yugoslavya dağıldıktan sonra
ortaya çıkan Makedonya devlet olma yolunda hala daha sorunları vardır.
Bazı tahminlere göre ülkedeki dini ve etnik gruplara çok az müsamaha
gösterildiği, nüfusun yüzde 40 dan fazlasını Müslüman olduğu ülkede,
camilerin yıkıldığı yenilerinin yapımına izin verilmediği, Makedon Din
İşleri Müdürlüğü’ne ait mülklerin geri iade edilmediği, Müslümanlarının
çoğunluğu Arnavutlar, Türkler, Boşnaklar ve Roman halklarından oluştuğu
vb. Bu yüzden bu problemlerin üstesinde gelmek zorundayız. Ve şimdi en
uygun yöntemi bir şekilde uygulayarak bu sorunları onarmaya çalışabiliriz.
1. Dinler Arası Sorunlar
Eski Yugoslavya hükümeti tarafından kamulaştırılan dini mülklerin geri
iadesi çözülmemiş bir mesele olarak kalmıştır. Hükümet çoğu kilise ve
camiyi kendi dini gruplarına geri iade etmiştir. Ancak bazı dini grupların
komünist rejim tarafından kamulaştırılan bazı dini taşınmazlarının
mülkiyetlerini tam olarak kazanamamışlardır. Bu endişeler genellikle
Makedonya’daki İslam Dini Toplumu tarafından yapılmaktadır. Vakıfların
geri iadesi, devlet tarafından el konulanlar hakkındaki endişelerini ifade
etmelerini gerektirmektedir. Raporlar eskiden Burmalı Camiinin olduğu
arazinin halen daha ICM’e iade edilmediğini söylüyor. Bu cami 1920
yılında yıkılmıştır. ICM hükümetin bu arazinin geri iadesini ret etmekte
olduğunu, etnik Makedonya koalisyonun ve MOC-CA’nın Üsküp’ün
merkezinde yeni bir cami olması ihtimalinin kabul edilemezliğini
belirtmektedir. Ulusal ve yerel otoriteler 2001 yılındaki karışıklıkta yıkılan
Prilep’deki caminin tekrar inşaatının yansıra Lazhec’deki caminin inşaatını
hala geciktirmektedir. IMA mülkiyet sorununu gidermek isteyen hükümet
49
yetkilileriyle buluşmaya devam etmektedir. Ülkede yaşayan Müslümanları
temsil eden İslam Toplumu Makedonya ülkenin yüzleştiği askeri çıkmazdan
barışçıl bir yol kurulması üzerine çalışmıştır.
2. Alkol
Maalesef günümüzde genel Müslüman nüfusu içerisinde bilhassa Müslüman
gençlerin yüzleştiği meseledir Alkol. Müslümanlar tarafından işletilen alkol
satışının yapılmadığı bar veya restaurant nerdeyse yoktur. Daha fazlası
fahişeliğin filizlendiği bazı yerler vardır. Ve bugün dini sebeplerden ötürü
alkolü reddenler ona karşı savaş başlatmıştır. Çünkü alkol tüketimi insan
için en tehlikeli ve en berbat ahlak bozukluğudur.
Siyonistlerin Müslüman ülkelerde çok sayıda uyuşturucu planları olduğu
bilinmektedir. Bir hristiyan misyonerin dediği gibi “Bir bardak alkol ve
Müslümanların içinden bir şarkıcı binlerce tankın yapamadığını yapabilir.”
Alkol ve madde bağımlılığı olan birisi toplumda tehlikeye ve kargaşaya
sebep olur. Çünkü madde bağımlılığımdan ötürü o kimse elinden
alınamayacak dozu elde etmek için her ne pahasına olursa olsun her şeyi
deneyecektir. Bu madde için yeteri kadar kaynağı yoksa bunun üstesinden
gelmek için, nüfusun ve vatandaşların güvenliğine daha pahalıya mal olan
suç, gasp, adam kaçırma ve diğer şeytani saçmalıkları yöntem edinerek
deneyecektir. Aynı zamanda aile hayatının yok edilmesinde ve gençlerin
umutlarının sönmesiyle ilgili bağımlılar buna büyük kanıttır. Bu durum
bağımlının kendi ailesini kuramamasından dolayı gelecek nesillerin yok
olması anlamına gelmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü kayıtlarını hatırlamamız yeterlidir ki; 30 dünya
devletinde cinayetlerin yüzde 86'si alkol tüketiminden dolayı kaynakladığı
izlemini vermektedir. Amerika’daki tecavüz davalarının yüzde 50'si, trafik
kazalarının yarısından fazlası bu sebeptendir. Ek olarak 70 binden fazla
insan alkol tüketiminden ötürü hayatını kaybetmiştir.
3. Medya
Bu içerikte ülke içerisinde ve yurtdışında medyanın tehlikeli ve yıkıcı
rolünü fark etmeliyiz. Erotik ve pornografik yayın yapan medya kuruluşları
gençliğin ve toplumun genelinin yozlaşmasını hedeflemektedir. Son yıllarda
TV dizileri popülerlik kazandılar. Bu diziler ahlaki değerlerden yoksun,
ahlaki yozlaşmışlığı ile bilinen Latin Amerika zihniyeti ve hayat tarzında
50
programlanmış robot gibi insanlar oluşturmayı hedeflemişlerdir. Onlar bu
şekilde Müslüman genç kızları sürekli aşkı, partneri ve gece hayatını
düşündürmekle saf ve saygın hayat tarzından uzaklaştırmayı hedefliyorlar.
Şaşılacak şudur ki gözlerini paranın kör ettiği çok sayıda medya sahibi,
kanallarında kırmızı hatların reklamlarını vererek veya kadının bütün
vücudunu ifşa ederek bunları normal karşılayıp gençlerimizin bu uçuruma
çağırmalarıdır. Bu tip medya kuruluşları İslama hem dini hem medeni
olarak saldırmakta, Müslüman toplumları dünyadaki en ilkel insanlar olarak
resmetmişlerdir. Diğer yandan onlar Batı medeniyetini ve başarılarını
göklere çıkarmaktadırlar. Örneklerle açıklamak için, çoğu bilim adamımızın
adını Avicenna olarak bildiği âlim aslında adının İbn-Sina olduğunu ve
Müslüman birisi olduğunu bilmiyorlar.
4. Makedon Gençliği içindeki İşkenceler
Makedonya da işkence davaları vardır. Birçok vatandaş fiziki ve psikolojik
şiddete maruz kaldığını şikâyet etmiştir. Bu insanlar genellikle lise
öğrencileridir. Şiddet olayları halka açık alanlarda vuku bulmuştur. Geçen
yıl olayların çoğu Makedonya’nın farklı yerlerinden gelen okula gitmek için
otobüs duraklarında otobüs bekleyen gençler arasında oluyordu. Makedon
gençler farkli yerlerden toplanip Müslüman topluma karşı saldırı planları
yapıyorlardı. Olayların büyümesinde polisin her yerde olup sorumluluk
alamaması Müslüman gençleri daha zor bir döneme sokmuştu. Otobüsler
başlayan küçük kavgalar olayların büyümesine sebep olmaktaydı. Fakat bu
durum zamanla olumlu yönde değişim gösterdi. Makedon hükümetinin
yaptığı olumlu girişimlerle gençlerin birbirlerini yok etmelerinin önüne
geçmiştir.
Bu olayların ana sebebi siyasi görüş farklılıkları siyasi partilerin
anlaşmazlıkları ve seçimden kimin galip çıkacağı olgusudur. Çözüm olarak
öğrenci değişim programları başlatılmalı ve uluslararası toplantılar
düzenlemelisiyle bölge gençlerinin bir araya gelmesi sağlanmalıdır. Büyük
anlayışlı bir grup olmanın önemi fazla fazla vurgulanmalı.Bu grup genç
nüfusun sorunları üzerine çalışan, eski kötü dediğimiz olayları tekrar
yaşanmasına izin vermemelidir. Fakat Makedon veya Arnavut toplumların
iyiliği için herkesin bir fikri vardır.
51
5. Makedonya’daki Gençliğin Önemi ve Hedeflerine Ulaşmadaki
Zorluklar
Gençlik bir toplumun bel kemiğidir millet ve etnik ayırt etmezsiniz
gençlerinin şiddete başvurduğu toplumlar sağlıklı olamaz ve direk olarak
yok olmaya giderler.
Gerçekten de gençlik toplumun tabanı ve gücüdür. Durup Müslüman
gençlerin haline baktığımızda onların birçok sorunlarla yüzleştiğini
göreceğiz. Bu sorunların büyük çoğunluğu İslam’ı gerektiği gibi yaşamayıp
görmezden gelindiğinin ve hepsinin farklı sebepler sonucunda meydan
geldiğini bulacağız. Günümüz gençliğinin Batı’daki gençler gibi
uyuşturucu, alkol, caiz olmayan ilişkiler, evlerinden çok kafeteryalarda
bulunmaları gibi karakteristik özellikleri vardır. Avrupa ahlaki bizim
ahlakımızda etkilemektedir. Çünkü biz kaybedenleri taklit etmek istiyoruz.
Avrupa Müslüman gençliği yozlaştırmak kastıyla uyuşturucu, sigara, zina
ve türlü ahlaksızlığı sahaya sürmektedir. Biz farkındayız ki; İnançsızların
türlü yöntemlerle ahlaki değerlerimize zarar vererek, İslam’ın en kutsal
noktalarına dokunarak, insan ırkinin yok edilmesine ve bu milletin yok
olmasını
hedeflemektedirler.
İnsanlar
bazı
şeyleri
zamanında
geliştirmezlerse dün onu değiştirmiş olurlar ve bugün onu tamamen yıkmış
olurlar. Kur'an’ı takip etmeyen gençlerimize sorduğumuzda onu öğrenmeye
zaman bulamadıklarından şikâyet etmeleri hiçte şaşılacak şey değildir.
Gençlerimizin yüzleştiği diğer bir sorun ise sigara kullanımıdır. Bu konuda
Makedonya Avrupa ikincisidir. Hemen hemen her üç kişiden birisi sigara
içmektedir. Bu 700 bin ikamet sahibi demektir. Bu Dünya Sağlık Örgütü
rakamlarına göre nüfusun yüzde 35'ine tekabül eder.15 yas altı gençlerin
yarısı sigara kullanmaktadır ki bu bilgi Halk Sağlık Enstitüsü tarafından
sağlanmıştır.
Makedonya’daki Müslümanların yüzleştiği diğer bir sorun ise ilkokullardaki
İslam dini eğitiminin uygulanmaması ve temel İslami bilgi eksikliğidir.
Okullardaki din tanıtımı, diğer konulara nazaran sağlıksız bir İslami
yorumlama savunmasına fayda sağlayabilir ki bu bize miras kalan örnek
kalıplarına uygun olmaz.
Gençlerimiz suçlu kimseler değildir. Onlar hükümetlerinin izlediği politik
ve ekonomik bozukluğa yem olmuş normal ve zengin yaşam hedeflerine
ulaşmak isteyen gençlerdir.
52
6. Neticeler
Bizim vizyonumuz gençlerimizi korumak olmalıdır. Manevi ve geleneksel
değerlerini koruyarak onları değişen dünya şartlarında oluşacak değişim ve
yeni krizleri yönetebilme kabiliyetleriyle hazır olmalarını sağlamaktır.
Gençlerimiz manevi hissiyatlar üzerine yetişmeli, bu değerlerimiz üzerine
titremeli el üstünde tutmalı, dinleri ve kültürleri için idealizm inşa etmeli ve
gurur duymalıdır. Manevi zenginleşme, ülke kanunlarının daha demokratik
hale getirilmesiyledir ki bunun için okullarda dini eğitimin tanıtımı
yapılarak olabilir. Bu maneviyatın uyandırılmasıyla peygamberlerin
insanoğlu için bire örnek şahsiyet oldukları gibi gençlerin zihinlerine
geçerek belirginleşecektir. Bu manevi akıldan beslenecekler.
Maneviyat ve aklin hayata döndürülmesiyle insanlar arasında merhamet
artacak, ve güçlenecektir. İnsanlık, bilim, eğitim, dini özveri, zorluklarla
mücadele yeteneği de güçlenecektir. Bu yöntemle toplumumuzu uyuşturucu,
alkol, sigara içmeme duyarlılığı gibi fiziki evrelere karşı savunmak için
toplumumuzu eğiteceğiz. Ayni şekilde Onların akli zihniyetini ve manevi
devamlılığını dini usulleri gözlemleyerek ve dini yükümlülüklere dikkat
ederek ruhlarını beslemeli ve zenginleştirmeliyiz. Bunların hepsi
demokratik ilkelerle kolaylıkla yapılabilir.
Okul binaları eğitim merkezleri olacak. Eğitim, saygı ve kardeşlik olacak.
İsçiye şeref ve onuru geri verilecek. İşsiz gençlere çözüm bulmak
maksadıyla küçük ve orta boy özel sektörlere teşvik sağlanacak.
Gençlerimiz geçmişiyle şimdisiyle geleceğiyle gurur duyacak. Ve tabi eğer
manevi fiziki ve sürekli artan entelektüellikle hazırlanabilirsek. Bu tip
gençliğe Makedonya’nın ihtiyacı var Dünya’nın ihtiyacı var geçmişimizin,
günümüzün ve geleceğimizin ihtiyacı var…
Çok dinliliğin sorunlarında kalıcı çözüm getirebiliriz. Veya en azından en
uygun yöntemlerle tamir etmeye çalışabiliriz. Bu ihtimalleri çözümlemek
için farklı sunum ve projelerde çalışmalıyız. İnsanları önemli meseleler için
bilinçlendirmeliyiz. İslam toplumu ile Makedon toplumu arasında barışçıl
anlaşmalar yapmalıyız.
53
1920 yılında yıkılan Burmali caminin arazisi ait olduğu ICM ye iade edilip
yeniden inşa edilmelidir. Bu arazi için kimsenin şikâyet hakki yoktur.
Çünkü orası Müslümanlara ait bir arazidir.
Hristiyan bir ülke olmasına rağmen, karışık bir etnik yapısı olan ülkede her
kesimin kendine ait söz hakki vardır ve bunu için mücadele etmelidirler.
54
ROMANYA’DAKİ MÜSLÜMAN GENÇLERİN
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
SORUNLARI VE
ENGİN KERİM
ROMANYA – ROMANYA MÜSLÜMANLARI DERNEĞİ
55
Birinci kısım: Türk tatar asıllı müslümanlar ve sorunları
56
•
Materyalist düşüncenin egemen olması ve İslam dinin algısı
değişmesi
•
Dine önem vermemek
•
Dini ve tarihi bilgilerde fakirlik
•
Ana dillerinin unutulması (türkçe ve tatarca)
•
Müftülük ve diğer islami organizasiyonlar arasında birlik ve iş
birliği olmaması
•
Dini eğitimin az ve kalitesiz olması
•
Adetlerden ayıramamaları
•
Müslüman gençlerin hristiyanlara kıyasen azınlık olmaları
•
Salih çevrelerin çok az olması
•
Örnek olabilecek müslümanların çok az olması
•
Eski nesiller gençler için örnek oluşturmamaları
•
Anne ve babaların dini bilgilerden yoksun olması
•
Atatürk İmam Hatip Lisesinden başka bir dini eğitim kurumun
bulunmaması ve kalitesinin gün gittikçe düşmesi
•
Gençler için yapılan faaliyetlerin yok denilecek kadar az olması
•
İlahiyat diplomaları Milli Eğitim Bakanlığı tarafından tanılmamaları
ve denk edilmemelerinden dolayı gençlerin üniversite tercihlerinde
ilahiyat bölümü bulunmaması
İkinci kısım: Romanya’ya göç edenlerin çoçukları ve sorunları
•
Sayıları çok az olması
•
Diğer müslüman toplumu gibi yoğun olarak tek bir bölgede
yaşamamaları
•
Egemen halkın yaşamını benimsemeleri
•
Aile ve kurumsal dini eğitimin zayıf olması
•
Değişik dini kökenli anne babalardan gelmeleri
•
Onlara özel faaliyetler çok az olması
•
Dini eğitimleri sadece ailede aldıkları eğitimden ibaret olması
•
Bölgedeki müslüman
keşfedememeleri
•
İslamın değerlerini hatırlatacak ve muhafaza edecek lise ve
üniversite bulunmaması
•
Aralarındaki kabiliyetli gençleri desteklememek ve onların önemini
vurgulamamak
liderlerinin
bu
kitlenin
önemini
57
Üçüncü kısım: Başka dinlerden, İslam’a dönenler ve sorunları
58
•
Bir tek bölgede yaşamaksızın ülkenin değişik şehirlerinde
bulunmaları
•
Sayılarının çok az olması
•
Romanya’da geleneksel müslüman cemaatine dahil olmayı red
etmeleri
•
İslam’ı daha çok internet aracılıyla tanımaları ve öğrenmeleri ve
aşırı görüşleri benimsemeleri
•
Romanya'da Müftülük ve islami organizasionların çoğu onlara
yetişememeleri ve onlara hitap etmemeleri
•
Gerçek bir liderlerinin olmaması
•
Dini eğitimlerinin bulunmaması
•
Genelde sorunlu ailelerden ve çevrelerden gelmeleri
•
Müslüman olduklarından dolayı çevrenin tepkileri
YUNANİSTAN’DAKİ MÜSLÜMAN GENÇLERİN SORUNLARI VE
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
FATİH MANAF AHMET
YUNANİSTAN-GENÇ İDSB
GENEL BİLGİLER
M.Ö. 2. yüzyıldan beri Türklerin vatanı olan bu topraklar üzerinde,
günümüzde bu milletin insanlarına karşı etnik ve dinî baskı ve
kimliksizleştirme hareketi gerek halk gerekse devlet düzeyinde devam
etmektedir.
Günümüzde 150,000 Müslüman
Türk
nüfusunun
yaşadığı,
Yunanistan’ın dokuz coğrafi
bölgesinden biri olan Batı
Trakya; İskeçe, Gümülcine ve
Dedeağaç olmak üzere 3 ayrı
vilayetten oluşur.
Doğudan Meriç Nehri ile Türkiye’den, batıdan Karasu Nehri ile Makedonya
bölgesinden, kuzeyden Rodop dağları ile Bulgaristan’dan ayrılan bölge
güneyden de Ege Denizi ile çevrilmiştir. Osmanlı padişahlarından I.Murat,
1363’te Ferecik ile fethine başladığı Batı Trakya topraklarına Anadolu’dan
getirdiği Müslüman Türk boylarını yerleştirerek bölgede Müslüman
nüfusunun artmasını sağlamıştır. 1912-1913 yılında girdiği Balkan Savaşı
sonrası Osmanlı Devleti Balkanlardaki bütün topraklarını kaybetmiş,
Türklerin Batı Trakya’daki egemenliği böylelikle sona ermiştir.
1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın ‘azınlık haklarının
korunması’ hükümlerinden 37. ve 45. maddelerine riayet etmeyen
Yunanistan, kendi siyasi çıkarları doğrultusunda Batı Trakya’da yaşayan
Müslüman azınlıkların ekonomik ve sosyal yaşamlarına müdahale
etmektedir. Bölgedeki Müslüman Türk azınlığı etnik kimliklerine ve kutsal
59
değerlerine karşı sözlü ve fiili saldırılara maruz kalmaktadır. Özellikle de
Yunanistan’ın içinde bulunduğu ekonomik kriz ve siyasi istikrarsızlık
azınlıkların yaşamış olduğu sıkıntıları daha da arttırmaktadır. Yaşanan
sıkıntıların zaman zaman artması veya azalmasının en büyük etkeni Türkiye
ile Yunanistan arasındaki diplomatik ilişkilerdir. Kendi temel ilkelerinden
biri olan ‘‘Birliğe üye olmak isteyen ülkeler için en başta azınlık haklarına
saygıyı kabul etme zorunluluğu vardır.’’ ilkesini göz ardı eden AB, hala
Yunanistan’a bu konuda gerekli telkinlerde bulunmuyor.
Batı Trakya’da yaşayan Müslümanların geçmiş yıllardan bu yana yaşamış
olduğu sorunlardan dolayı yeni nesil üzerindeki kötü etkisi sürmektedir. Bu
etkilerin başlıcaları; inanç yoksulluğu, ahlaki-kültürel kayıp ve eğitim
eksikliğidir. Bütün bunların sonucunda Batı Trakya Müslüman Gençliği
asimilasyon ve kimlik kaybıyla karşı karşıyadır.
BATI TRAKYA’DAKİ MÜSLÜMAN GENÇLERİNİN EĞİTİM
SORUNLARI
Eğitimin bireyi geliştirdiği gibi düzgün bir eğitim almış birey de içinde
bulunduğu halkı sosyal, kültürel ve ekonomik olarak ileri seviyeye taşır.
Batı Trakya’nın Yunanistan içinde geri kalmışlığının en büyük sebebi de
eğitim alanındaki eksikliklerdir. Yunan devletinin azınlık halklarının eğitimi
hususunda izlediği hatalı ve eksik politika bölgenin eğitim eksikliğinin
temelini oluşturmuştur. Yunan hükümeti, bu politikayla alakalı Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nden gelen tepkilere karşılık Heybeliada Ruhban
Okulu’nun kapalı olmasını öne sürerek kendini savunma yoluna gitmiştir.
Çocukların bilişsel ve zihinsel gelişiminin %70’i 0-6 yaş arasında
gerçekleşir. Bu bilgiden çıkarım yapacak olursak anaokulu eğitiminin çocuk
gelişimi üzerindeki olumlu etkisi yadsınamaz. Batı Trakya’daki en önemli
eğitim sorunlarından bir tanesi de azınlık anaokullarının bulunmaması ve
mevcut anaokullarındaki eğitim dilinin yalnızca Yunanca olmasıdır. Yunan
Parlamentosu, 2006 yılında çıkarmış olduğu 3518 sayılı yasa ile zorunlu
eğitimi on yıla çıkarmış ve buna binaen 5 yaşını dolduran çocuklar için
anaokuluna gitme zorunluluğu getirmiştir. Ancak Yunanistan hükümeti
Lozan’ın 40. ve 41. maddelerini ihlal ederek Batı Trakya’daki Müslüman
Türk azınlığının kendi dilinde eğitim veren anaokulu açmasına engel
olmaktadır. Yunan devleti tarafından açılan devlet okullarının
anaokullarında ise eğitim dili olarak yalnızca Yunanca eğitim verilerek Türk
60
azınlığının Lozan’da sahip olduğu haklar yok sayılmaktadır. Ayrıca
anaokulu eğitimini tamamlamayan öğrencilerin ilkokula kaydının
yapılmamasıyla bu sorun başka bir boyut kazanmıştır. Dostluk Eşitlik ve
Barış Partisi bu konuda Yunanistan hükümetine yaptığı baskılara rağmen
devlet bu konudaki duyarsızlığına devam etmektedir. Batı Trakya’nın
Rodop ve İskeçe illerinde anaokulu eğitimi almadığı gerekçesiyle ilkokula
kaydı yapılmayan yaklaşık 20 öğrenciyi İskeçe’ye bağlı Şahin köyü azınlık
ilkokulunda derslere girmesine izin verdiği için 2012 yılında okulun müdürü
görevden alınmıştır. Günümüzde hala Yunanistan hükümetinin bu konuyla
alakalı herhangi bir girişiminin olmaması Batı Trakya halkının çocuklarının
gelecekleri konusundaki kaygılarını arttırmaktadır.
Yunanistan’da ve özellikle Batı Trakya bölgesinde açığa çıkan bir diğer
eğitim tabanlı sorun ise Türk okullarının açılmasına izin verilmemesidir.
Batı Trakya’da yaşayan Türk azınlıklarının eğitim hakları gerek uluslararası
antlaşmalarla gerek Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan ikili
antlaşmalarla garanti altına alınmıştır. 1913 tarihinde imzalanan Atina
Antlaşması’nın 3 Numaralı Protokolü’nde ve 1920 Yunan Sevr’inde Batı
Trakya Müslümanlarının eğitim durumunun nasıl olacağı açıklanmıştır.
Yunanistan 1913 yılında imzaladığı Atina Antlaşması’nın 3 Numaralı
Protokolü, 15. maddesi ile Müslüman özel okullarını hem hukuken tanımış,
hem de bu okullarda Türkçe eğitim yapılacağı hükmünü kabul etmiştir.
1920 tarihli Yunan Sevr’inin 8. ve 9. maddeleri ile 1923 tarihinde imzalanan
Lozan Barış Antlaşması’nın 40. Ve 41. maddeleri gereği Müslüman Türk
azınlığına eğitim konusunda geniş haklar tanımıştır. Bunlarla beraber 8. ve
40. maddelerde Müslüman Türk Azınlığın kendi dilinde eğitim verebileceği
okulları kurma, bu okulları yönetme ve denetleme hakkına sahip olduğu, 9.
ve 41. maddelerde ise Müslümanların yoğun olarak bulunduğu bölgelerde
kendi dillerinde eğitim görmeleri için gerekli kolaylıkların devlet elinden
sağlanacağı ve gerektiği yerlerde yerel bütçeden bu okullar için pay
ayrılacağı belirtilmektedir. Uluslararası antlaşmalarla koruma altına alınmış
azınlık eğitim haklarının Yunanistan tarafından yok sayılması ve
Yunanistan’ın bu tavırlarına karşı AB’nin de sessiz kalması Batı Trakya
Müslüman gençlerini uluslararası arenada yalnızlığa sürüklemiştir. Bu
anlamda en güçlü desteği Türkiye’nin verebileceğine inanan bu gençler
Türkiye’de uygulanan yüksek harç ücreti ve üniversitedeki denklik
sorunlarıyla karşılaştıkça hayal kırıklığı yaşamaktadırlar. Bunun yanında
Yunanistan’da bulunan üniversitelerde azınlıklar için %0,5 kontenjan
61
ayrılması, zaten yetersiz sayıda bulunan ve kaliteli eğitim veremeyen azınlık
okullarının varlığı bu coğrafyanın Yunanistan’ın eğitim seviyesi bakımından
en düşük bölge olmasına neden olmuştur.
Batı Trakya bölgesinin bir başka önemli problemi de azınlık okullarının
sayısının yetersiz olmasıdır. Örneğin; yaklaşık 45 bin nüfusa sahip olan ve
nüfusunun %50’si Türk olan Gümülcine kentinde yaklaşık 40 tane yunan
devlet ilkokul ve lisesi varken yalnızca iki tane azınlık lisesi bulunmaktadır.
1952’den bu yana Celal Bayar Azınlık Lisesi’nden başka açılan azınlık
lisesi yoktur. Bu da öğrencilerin eğitim mahrumiyetini göstermektedir.
Bununla beraber var olan azınlık okullarının da devlet tarafından
kapatılması azınlıkların kendi kültür ve dillerinde eğitim alabileceği okul
sayısını azaltmıştır. Bunun sonucunda çocuklarının geleceğini düşünen Türk
aileler çocuklarını yunan okullarına göndermek zorunda kalmışlardır.
Okulların sayısının azlığına rağmen öğretmen eksikliği de gözden
kaçmamaktadır. Var olan Türk öğretmen eksikliği sorunu azınlık
okullarındaki eğitim kalitesini de azaltmaktadır. Örneğin; azınlık okullarının
Yunan üniversitelerini kazandırma oranı %17, Türk üniversitelerindeki
kazandırma oranı % 20 ‘dir. Bu üniversitelerde okumaya hak kazanmış
öğrencilerin de bir kısmı denklik, dil ve maddi sorunlardan dolayı mezun
olamadan okulu bırakıyorlar.
Halen azınlık okullarına Türk öğretmenlerinin atanması ile ilgili sıkıntılar
devam etmektedir. Bu olayda da Yunanistan, Lozan ve diğer uluslararası
antlaşmalara uymayarak Batı Trakya’daki halkın eğitim haklarını
çiğneyerek o bölgenin eğitim seviyesi olarak geri kalmasında önemli pay
sahibi olmuştur. 1960 yılında imzalanan eğitim protokolüne binaen
Yunanistan’dan Türkiye’ye eğitim amaçlı gelen lise çağındaki öğrenciler
Türkiye’de öğretmen liselerine yerleşmeye başlamışlardır. Buradan iyi
eğitim alarak mezun olan öğrenciler Batı Trakya’ya geri dönerek azınlık
okullarında öğretmenlik görevine başlayarak bölgedeki halkın eğitim ve
kültürel seviyesini yükseltmiştir. Bu bölgede Batı Trakya edebiyatının
doğması sağlanarak, çeşitli dergi ve gazeteler çıkartmışlardır. Bu durumdan
rahatsız olan Yunan hükümeti 1967 yılında Selanik’te Özel Pedagoji
Akademisi’ni kurmuştur. Buraya eğitime alınan öğrenciler 2 yıllık eğitim
sonucu azınlık okullarına öğretmen olarak atanmaya başlamıştır. 1977
yılında çıkarılan yasa ile buradan mezun olan öğretmenlere atamada öncelik
tanımışlardır. Ancak 2 yıllık eğitim alan bu öğretmenlerin yeterli seviyede
62
olmamasından dolayı okulların başarı seviyesi her geçen yıl düşmeye
başlamıştır. Ve halen eğitim bu okuldan mezun olan öğretmenlerin
elindedir. Türkçe diline hâkim olamayan ve iyi eğitim alamamış bu
öğretmenleri azınlık okullarına atarken, Türkiye’den gönderilen Türk
öğretmen sayısının 1960’lı yıllarda 30-40 civarında iken bugün sadece
16’ya düşürülmesi bir hatadır.
Yunanistan’daki bir diğer eğitim sorunu da Türkçe dilinde verilen ders
sayısının yıllar geçtikçe azalmasıdır. Bu konuda yapılan ilk hamle 1958
yılında çıkarılan 162 sayılı kanundur. Bu kanun 1975 yılında tekrar ele
alınarak değişikliğe uğramıştır. 1975 yılından 1984’e kadar azınlık
okullarında okutulan Yunanca ders saati sayısı 20 iken buna nazaran Türkçe
ders saati sayısı 48 idi. Fakat 1984’te yapılan kanun değişikliğiyle Yunanca
ders saati 27’ye çıkarken Türkçe ders saati sayısı 37 saate indirilmiştir.
Günümüzde ise Türkçe ders saati 31 saate düşerken Yunanca ders saati 29
olarak belirlenmiştir. Bunun sonucunda azınlık lisesinden bile mezun olan
bir gencin ne Türkçesi tam, ne de Yunancası tamdır. Temeli zayıf olan bu
öğrenciler ortaokul ve lisede sıkıntılar çekip mezun olamadan okulu
bırakıyorlar. Mezun olan ve üniversitede okuyanlarda Yunanca ve Türkçeye
hâkim olamadıkları için sorunlar yaşamaktadır.
Üniversiteyi kazanan azınlık gençlerinin sorunları burada da devam
etmektedir. Anaokulu itibariyle başlamış olan dil ve temel eğitimde oluşan
eksiklikler üniversitedeki öğrencilerin başarılarını düşürmektedir. 4 yıllık
bir lisans eğitimini 4 yılda bitiren azınlık öğrencisi çok az bulunmaktadır.
Bu öğrenciler akademik alanda ilerleyememektedirler. Türkiye’de Yunan
vatandaşı yaklaşık olarak 15 akademisyen varken Yunanistan’da bir tane
bile Türk akademisyen bulunmayışı bu durumun en belirgin kanıtıdır.
BATI TRAKYA’DAKİ MÜSLÜMAN GENÇLERİNİN SOSYAL VE
KÜLTÜREL SORUNLARI
Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Türk gençliğinin en temel sorunlarından
bir tanesi de sosyal ve kültürel alandaki eksikliklerdir. Bu eksikliklerin
oluşmasında Yunanistan hükümetinin asimilasyon politikası (Türk
kimliğinin inkârı) ve bölgedeki halkın kendi değerlerini iyi kavrayamaması
ve genç nesillere eksik aktarılması önemli bir sebeptir.
63
1967 yılında Yorgo Papadopulos komutasındaki Albaylar cuntası Askeri
Darbeyle yönetime el koydu. Bu dönemden itibaren yoğun bir milliyetçilik
propagandası başlatıldı. Bu propagandada Batı Trakya’daki Müslüman
Türkler de büyük ölçüde etkilenmiştir. 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekâtı
sonrasında halka yapılan bu propaganda şiddeti artarak devam etmiştir.
Bölgede bulunan derneklere sık sık baskınlar yapılıp oradaki yöneticileri
yıldırıcı hareketlerde bulunulmuştur. Bu dönemden sonra Müslüman Türk
azınlığı Yunanistan hükümeti tarafından Müslüman Yunan olarak
nitelendirilmiştir. Yunanistan bu politikayla Müslüman Türklerin Lozan’da
elde etmiş olduğu azınlık haklarının önüne geçmiştir ve Batı Trakya’daki
Türk kimliğinin asimile olmasına neden olmuş ve bölgedeki halkın Türk
kimliğinin kaybedilmesini hızlandırmıştır. Bu duruma açıklık getirecek en
uygun örnek yaklaşık son 30 yıldır Yunanistan’daki derneklerin Türk ismini
kullanmasının yasaklanmasıdır. 1983 yılında KKTC ilanından hemen sonra
Rodop ve İskeçe valilerinin talebiyle isminde ‘‘TÜRK’’ adı geçen İskeçe
Türk Birliği (1927) Gümülcine Türk Gençler Birliği (1928) Batı Trakya
Türk Öğretmenler Birliği (1936) kapatılmıştır. İtirazlara rağmen
kapatılmalar engellenemedi. 2002 yılında İskeçe Türk Birliği tarafından
hukuki süreç yeniden başlatıldı. İstinaf mahkemesi bu itirazı reddetti. Daha
sonra dava Yargıtay’a taşındı. Yargıtay da istinaf mahkemeleriyle aynı
kararı verince 2005 yılında iç hukuk tüketilip Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne gidildi. 27 Mart 2008 yılında İskeçe Türk Birliği ve
kurulmaya çalışılan Rodop İli Türk Kadınlar Derneği ile karar aynı günde
yayınlandı. Bu iki kararda da Yunanistan’ın Avrupa İnsan hakları
sözleşmesinin dernekleşme özgürlüğü ile ilgili 11. maddesini ihlal ettiğini
tespit edildi. Ancak Yunanistan’a gereken yaptırım uygulanmadı. Ağustos
2012 yılında tekrar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yapıldı, bu
başvuru usulen kabul edildi. Bu süreç ise halen devam etmektedir. Fakat
GTGB yetkilileri anayasadaki ‘‘toplanma özgürlüğü’’ maddesini kullanarak
Gümülcine Türk Gençler Birliği binasında Türk gençlerini toplayıp tiyatro,
Hacivat-Karagöz gösterisi, halk oyunları gibi çeşitli etkinlikler düzenleyerek
aralarındaki birlik ve beraberliği devam ettirme çabasındalar. Ancak bu
girişimlerde
Yunan
hükümeti
tarafından
sekteye
uğratılmaya
çalışılmaktadır. Örneğin; Yunanlı yetkililer GTGB binasında 83 yıldır açık
olan ve çay, kahve gibi ürünleri satan bir büfeyi kanunlara aykırı
gerekçesiyle kapattırıp GTGB başkanı Koray HASAN’ a dava açmışlardır
ve Sayın Hasan bu davadan halen yargılanmaktadır. Bunun yanında
Türklerin elinde bulunan vakıflara ve bu vakıfların sahip olduğu mallara el
64
koyuluyor. Yaklaşık 1.200.000 Euro geliri olan bir vakıf resmiyeti olmadığı
için her yıl borçlu gösterilip gelirlerine el koyulmaktadır.
Yunanistan’da yaşanan ekonomik kriz de orada yaşayan azınlık gençlerini
sıkıntılara sürüklemektedir. Çoğu genç pasaport alarak Almanya, Hollanda
ve İngiltere’ye giderek orada çalışmaya başlıyorlar. Ancak, maddi
sebeplerden göç eden bu gençler gittikleri yerde tutunamayıp geri dönmek
zorunda kalıyorlar. Üniversitede okuyan genç kızların maddi açıdan
zorlandıkları için para kazanmak amacıyla çeşitli yollara başvurmaları
ekonomik krizin yol açtığı bir başka problemdir. Bazı genç kızlar yaşlı
kişilerin yanında kalarak para karşılığında onlara bakıcılık yapmaktadırlar.
Ancak bazı kızlar para kazanmak amacı ile kötü yollara başvuruyorlar.
Üniversitelere giden azınlık erkekleri ise inşaatlarda ve kafelerde çalışarak
hem gelir elde edip hem de okumaya çalışmaktadırlar. Üniversiteye giden
bu gençleri maddi sorunların yanında kimlik bunalımı gibi sorunlarda
beklemektedir. Özellikle Spartis ve Atina gibi aşırı sağcıların bulunduğu
şehirlerdeki üniversitelerde bu gençler kimlik sorunu yaşamaktadırlar.
Üniversiteye başlayan bir Müslüman Türk genci uzun bir süre kimliğini
gizlemek zorunda kalmaktadır. Çünkü üniversitelerde her siyasi partinin bir
kolu bulunmaktadır. Ve yabancı olarak her öğrenciye bir dışlama
uygulanmaktadır. Aşırı sağ partilerin mensupları bu gençlere sözlü ve fiili
saldırılar düzenleyerek üniversite bitirmek isteyen Türkleri okuldan
soğutmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca üniversiteye gelen Müslüman Türk
öğrencilerin öğrenci kimliklerinde ‘‘Müslüman Azınlık’’ olduğunu gösteren
bir mühür bulunmaktadır. Yapılan fişleme öğrenciyi psikolojik olarak
sarsmakta ve sonuç olarak öğrenci üniversite hayatında pasif
bırakılmaktadır. Azınlık öğrencilerinin %95’inin üniversitelerde aktif rol
almaması bunu destekleyen en önemli kayıttır. Bu tür sebeplerden ötürü
üniversiteye giren her Türk genci bir entegrasyon sorunu yaşamaktadır.
Ayrıca üniversitedeki birçok öğretim görevlisinin belli bir siyasi görüşü
vardır. Sağ görüşe sahip olan bazı öğretim görevlileri azınlık öğrencilerine
ders anlamında ciddi sıkıntılar çıkararak üniversite hayatını daha da zor bir
hale getirmektedirler. 1993 yılında Nikolas Michaloliakos tarafından
kurulan aşırı ırkçı Altın Şafak (Hrisi Avgi) adındaki parti Yunanistan’daki
azınlıklara karşı birçok eylem ve saldırılarla kendilerini tanıtmıştır. Örneğin
23 Kasım 2011 tarihinde Altın Şafak örgütü üyeleri tarafından
Yunanistan’daki Bulustra köyü ortaokulunun duvarına ‘‘Türkler-Mongollar
Hepiniz Öleceksiniz.’’ yazısı yazılmıştır. 6 Ağustos 2012 tarihinde de
65
Gümülcine’deki Gümülcine Türk Gençler Birliği binasına yine Altın Şafak
örgütü üyeleri tarafından saldırı düzenlenip birçok hasar verilmiştir. Bu
saldırının Ramazan ayında ve iftar saatinden hemen sonra yapılması
Müslüman Türklerin dinlerine ve benliklerine olan saldırıları göz önüne
sermektedir. Bu ve benzeri olaylar Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Türk
gençlerini psikolojik ve sosyal açıdan yıpratmış ve kendi kimliklerini
özgürce ifade edememelerine sebep olmuştur. Ve yine 23 Mart 2012
tarihinde İskeçe Türk Birliği binasına saldırı düzenlenmiştir. Ancak polis bu
saldırıları yapanların kim olduğunu bildiği halde müdahale etmemesi ve
yapanları cezalandırmaması hayret verici bir hadisedir. Bunun sebebi olarak
emniyet müdürlüğünün Altın Şafak örgütüyle sıkı ilişkiler yürüttüğü yerel
halk tarafından da bilinmektedir. Aldığımız bilgilerden ise emniyet
müdürlüğünde görev alan kişilerin çoğununda Altın Şafak örgütüne destek
verdiği görülmektedir. Örneğin; Gümülcine Türk Gençler Birliği binasına ‘‘
GTGB ’’ tabelası asıldığında bu tabelanın kaldırılmasını isteyen emniyet
müdürlüğü gerekçe olarak tabelanın halkı tahrik ettiğini iddia etmiştir.
Emniyet müdürlüğü olarak Altın Şafak örgütüne müdahale edemediklerini
de itiraf etmişlerdir. Bu gelişmelerden sonra Gümülcine ve İskeçe’de
hayatlarını devam ettiren halkın can ve mal güvenliğinin ne derece tehdit
altında olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.
Batı Trakya’daki Müslüman gençler kendilerini iyi yetiştiremiyor, gün
geçtikçe kendi kimliklerinden uzaklaşıyor, örf ve adetlerini unutuyorlar.
Kahve köşelerinde kumar oynayarak disko ve barlarda zaman geçiren; içki,
sigara ve esrar tüketen Müslüman Türk gençliğinin sayısı her geçen gün
artıyor. 90’lı yılların sonuna kadar Yunan eğlence mekânlarına Türk asıllı
kişiler alınmamaktaydı ve Türkler halk tarafından da dışlanmaktaydı. Ancak
bu eylem sonucunda Türklerin kendi içinde örgütlendiğini ve aralarındaki
bağların sıkılaştığını gören Yunan hükümeti bu yıllardan sonra eğlence
mekânlarına Türklerin girişine müsaade edip kendince Türk gençlerinin
arasında oluşan bu bağı kırmaya çalışmıştır. Bu sayede o mekânlarda içki ve
esrar alışkanlığı kazanan genç sayısı her geçen gün artıyor. Bununla beraber
Rusya’dan getirdiği göçmenleri Türklerin yoğun yaşadığı bölgelere
yerleştirip bu tür kötü alışkanlıkların yayılmasını hızlandırmıştır. Ayrıca
Yunan illerinde bu konudaki denetimler sık ve sert iken Türklerin yaşadığı
Batı Trakya bölgesinde bu denetimler yok denecek kadar azdır. Gençlerin
bu tür kötü alışkanlık ve davranışlara yönelmesindeki en büyük etkenlerden
bir diğeri ailelerin çocuklarını iyi yönlendirememesi ve gençlerin bölgede
66
vakitlerini değerlendirebileceği mekân sayısının çok az olmasıdır. Bu da
yetmezmiş gibi Batı Trakya gençlerinin kendi sorunlarını tartışabileceği ve
fikir alış verişinde bulunabileceği bir platform, toplanarak etkinlik
yapabileceği bir kültür merkezi bulunmuyor. Sosyal etkinliklerin çok az
düzeyde olması bölgedeki gençleri asosyal olmaya sevk ediyor. Nitekim
Batı Trakya Türk gençliği o bölgede yapılan konferans ve seminerlere olan
ilgisi çok yüksek. Batı Trakya gençlerini kumarhane ve eğlence yerlerinden
alacak, sosyal olarak gelişimlerine katkı sağlayacak faaliyetlerin olmaması
gençlerin sorunlarını arttırmaktadır.
Sosyal alanda bu sorunların haricinde günlük hayatta da farklı enstanteler
yaşanmaktadır. ‘‘ Yeryüzü Doktorları ’’ grubundan Batı Trakya bölgesine
sünnet operasyonunu gerçekleştirmek amacıyla bölgeye iki doktor gelmiştir.
Bu sünnet törenleri halk arasında çok olumlu karşılanmış ve şenlik
havasında geçen bir etkinlik olmuştur. Ancak bu esnada doktorlara yardım
eden bir kişiye daha sonra dava açılmıştır.
BATI TRAKYA’DAKİ MÜSLÜMAN TÜRK GENÇLERİNİN DİNİ
SORUNLARI
İnsan hayatını şekillendiren ve insanı insan kılan en temel unsur dindir.
Çünkü din insanı düşünmeye ve etrafındaki olayları sorgulamaya teşvik
eder. İnsana sorumluluk yükler ve özgüveninin yerine gelmesini sağlayarak
bilinçli bir birey olmasına yardımcı olur. Günümüz çerçevesinde her toplum
inandığı dini ve o dinin gerektirdiği inanç esaslarını istediği şekilde yerine
getirebilme ve dile getirebilme hakkına sahiptir. Bu kapsamda Batı Trakya
Müslüman halkının kendi inanç ve özgürlüklerini dilediği gibi yaşaması
gerekmektedir. Lakin günümüzde Yunan hükümetinin ve Yunan halkının
Müslüman kesime yaptığı baskılar sonucu Batı Trakya bölgesinde yaşayan
Müslümanlar kendi dinlerini rahatça yaşayamamaktadır. Bu duruma neden
olan birçok saldırı ve eylem gerçekleştirilmiştir.
Yunanistan’da yaşayan Müslüman halkın açık olarak görülen bir camii ve
mezarlık sorunu bulunmaktadır. 21. yy’ da Yunanistan’ın başkenti olan
Atina’da hali hazırda bir caminin bulunmaması dünya üzerindeki tüm
Müslümanların tepkisini çekmiştir Atina’da bulunan Osmanlı zamanından
kalan camilerin devlet eliyle kapatılarak müzeye çevrilmesi sonucu oluşan
Atina’da yaşayan Müslümanların ibadet mağduriyetleri çok aşikârdır.
Avrupa İnsan Hakları bildirgesi kişinin dini görevlerini dilediği gibi
67
gerçekleştirebileceği
imkânların
devlet
tarafından
sağlanmasını
öngörmektedir. Ancak Yunanistan hükümeti cami ve mezarlık sorunları
hakkında üzerine düşen görevi yapmamakla kalmayıp, bu konu hakkındaki
sessizliğini de bozmamaktadır. Batı Trakya’daki Müslüman gençlerin
üniversite eğitimi almak için gittikleri büyük şehirlerde dini görevlerini
gerçekleştirebilecekleri bir cami bulamamaları gençlerin ibadetlerinden
uzak kalmasına neden olmaktadır. Dini olarak darbe alan bu gençler, zaten
yaygın olan ahlak dışı olaylara daha kolay karışabilmekte ve bunun
sonucunda inanç ve kültürleri ciddi şekilde hasar görmektedir. Cami
sayısının azlığı Müslümanların bir sıkıntısı olarak dururken var olan
camilere düzenlenen saldırılar ve aşağılayıcı hamleler de Batı Trakya
bölgesinde ciddi sıkıntılarının olduğunun bir delilidir. Örneğin 12 Kasım
2009 Perşembe günü İskeçe’de bulunan İskeçe Hürriyet Camisine kimliği
belirsiz kişiler tarafından taşlı saldırılar düzenlenmiştir. Bu saldırı sonucu
camii hasar görmüştür. 3 Şubat 2011 tarihinde Alaca Camii’nin kapısına
yine kimliği belirsiz kişiler tarafından domuz başı asılmıştır. Ve yine 9
Aralık 2009 tarihinde İskeçe’deki Sünne Camii kapı ve duvarlarına boya ile
yunanca küfür ve hakaret içeren yazılar yazılmıştır. Kimliği belirlenemeyen
ancak Altın Şafak örgütü mensupları olduğu tahmin edilen kişiler tarafından
Gümülcine’nin Poşpoş mahallesindeki Türk mezarlığında bulunan yirmiden
fazla mezar taşı tahrip edilmiştir. Mezarlık duvarına ‘‘Konsolosluk Defol’’
ve ‘‘Altın Şafak’’ yazısı yazılmıştır. Bu eylemi gerçekleştiren grubun ismi
bilindiği halde Yunanistan hükümetinin bu grup hakkında herhangi bir
yaptırım uygulamaması da manidardır. Bu tür din karşıtı olaylar günümüzde
de devam etmektedir. Yeni nesil Müslüman gençliği bu olaylar nezlinde
camiye gitme konusunda ciddi kaygılar taşımaya başlamıştır. Müslüman
azınlık için yegâne ibadethaneler olan camilerde böylesine sorun yaşanması
bölgedeki Müslüman Türk gençliğinin inançlarına vurulan en büyük
darbedir. Az sayıda bulunan camilerde yaşanan sorunun bir diğeri de imam
atamalarıdır. 2007 yılının Şubat ayında yürürlüğe giren 3536/2007 sayılı
kanun ile camilere atanacak olan imamların tamamının “Hıristiyanlardan
oluşan 5 kişilik bir heyet” tarafından seçiliyor olması evrensel inanç
özgürlüğü kapsamında kabul edilemez bir gelişmedir. Bu yasaya göre bölge
halkı da haklı olarak tepkisini dile getirmekte ve uluslararası camiadan da
destek talep etmektedir. Yunanistan’da yaşanan diğer ikilem müftülük
konusudur. 1985 yılında Gümülcine müftüsü Hüseyin Mustafa’nın
vefatından sonra bölge halkının Hacı Halil Efendiyi müftü olarak uygun
görmesine rağmen Yunan yönetiminin Mısır’da eğitim görmüş olan İmam
68
Rüştü Ethem’i müftü olarak atamasıyla beraber Yunanistan’da ilk defa bir
müftülük sorunu doğmuştur. Şu anda ise Batı Trakya’da biri Yunanistan
yetkililerinin atadığı diğeri halkın seçtiği olmak üzere iki tane müftü
bulunmaktadır. Bu durum bölgedeki gençlerin aklını karıştırmaktadır ve
gençlerin en önemli dini kurum olan müftülüğe karşı güvenini sarsmaktadır.
Yunanistan hükümeti izlediği bu politikayla Müslüman gençlerin aklında
soru işaretleri oluşturarak ikilik oluşturmuş, bu gençlerin bir çatı altında
toplanmasına engel olmuştur. Bu olaylara rağmen Gümülcine ve İskeçe
illerinde seçilmiş müftülerinin önderliğinde gerçekleştirilen faaliyetler
vardır. Köylerde ve bazı mahallelerde öğrenciler arasında akaid yarışması
düzenleniyor ve Kur’an okuma programları yapılmaktadır. Bu faaliyetlerden
en önemlisi camilerde öğrencilere cami hocaları tarafından verilen Kur’an
dersleridir. Öğlen dersleri biten öğrencileri Yunanistan’da ki ahlaki olarak
sıkıntılı olan hayattan kurtarmak ve okullarında eksik aldıkları dini
eğitimlerini iyileştirmek amacıyla öğleden sonra camilerde Kur’an dersleri
verilmektedir. Bu kurslara olan ilgi Batı Trakya illerinde çok fazladır.
Dedeağaç ve Gümülcine illerinde bu kursların sayısı 95 ve bu kurslara
katılan öğrencilerin sayısı yaklaşık 2500 tanedir. Bu kurslarda dini eğitimin
dışında Türkçe, tarih ve çeşitli ilmi konularda da dersler verilerek bu
gençlerin ilmi olarak da gelişimi sağlanmaktadır. Ancak yapılan bu yararlı
ve bölge gençlerinin dini eğitimlerini düzgün almasını sağlayan faaliyetlerin
önünü kesmek amacıyla Yunan hükümeti ‘‘ 240 İmam ’’ yasası çıkararak
camilerde görev alan imamları değiştirip kendi düşüncesindeki din
görevlilerini camilere atamak istemiştir.
Kiliseler dünya üzerinde barış ve dinler arası diyalog politikasını gündemde
tutmaya çalışırken Yunan Ortodoks kiliseleri ise tam tersi bir tutum
sergileyerek ülkedeki Ortodoks Hıristiyanları İslam’a karşı kışkırtıcı
açıklama ve eylemlerde bulunmaktadır. 2011 senesinde Yunanistan Pire
Metropoliti Serafim’in “İslam’a inananların en belirgin özelliği ‘sözde
peygamber’in ‘sözde getirilerini (Kuran’ı)’ kabul etmeyenleri kesmek ve
öldürmektir” açıklaması Ortodoks kilisesine bağlı Hıristiyanları bölgede
yaşayan Müslüman halka karşı bir kin ve nefret beslemesine sebebiyet
vermiştir. Bu tahrik edici açıklamaya karşı Yunan yetkililer tarafından
ortamı yumuşatmaya yönelik her hangi bir açıklama yapılmamıştır. Ayrıca
Genç Akademisyenler Teşkilatı’nın var olan binasını daha büyük bir binaya
taşıma isteğinin kilise tarafından engellenmesi Yunanistan’da kiliselerin
devlet yönetiminde ne kadar fazla söz sahibi oldukları anlaşılmaktadır.
69
Büyük şehirlerde Cuma ve Bayram namazı sonraları Müslüman halka
Yunan aşırı sağcı örgütler tarafından saldırılar düzenlenmektedir. Yapılan
bu açıklama ve tahriklerle gençlerin dinini yaşayabilme hakları dolaylı bir
şekilde ellerinden alınmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz olaylardan ötürü
Batı Trakya Müslüman Türk gençleri dinlerinden gün geçtikçe
uzaklaşmakta ve ötekileşmektedir.
SONUÇ VE ÖNERİLER
Batı Trakya Türkiye’nin Lozan Barış Antlaşması sonrası mübadele dışında
tutulan Türklerin yaşadığı bir bölge olması hasebiyle Türkiye’yi bizzat
ilgilendirmektedir. Lozan sonrası Yunanistan İstanbul’daki Rumların
mübadele dışı tutmak istemiş ve bunu başarmıştır. Bunun üstüne Türkiye’de
bu konunun ilerde sıkıntı çıkarabileceğini tahmin ederek Batı Trakya’da
yaşayan soydaşlarımızı orda bırakarak tabiri caizse kendi eline bir koz
geçirmek istemiştir. Bunların sonunda Lozan’da belirtilen azınlıklar
konusundaki yükümlülüklerin altına her iki devlette girmiş oldu. Barış
döneminde her iki devlette çoğu zaman Lozan’daki maddeleri çiğnemiştir.
Yunanistan Lozan’da geçen maddeleri ihmal etmekle kalmayıp burada
yaşayan halka insan haklarının tamamen dışında olan yaptırımlar
uygulamaya kalkmıştır. Bunlardan en belirgin olanı Türkleri asimile etmeye
çalışmasıdır. Fakat bölge halkı kendi içlerinde yaptığı faaliyetler sonucunda
Yunanistan’ın bu politikada başarısız olmasına sebep olmuşlardır.
Batı Trakya bölgesinde Yunanistan, azınlıkların Lozan’da kazandığı eğitim
haklarını yok saymakta hiç geri durmamıştır. Müslüman Türk gençlerinin
eğitimlerinin başından sonuna kadar her safhasına bir engel koyan hükümet
bu bölgenin Yunanistan’ın eğitim bakımından en düşük seviyedeki bölge
olmasını sağlamıştır. Ana dilde eğitim veren anaokullarının açılmasına izin
vermeyerek eğitimin başlangıcı olan okul öncesi dönemde gençlere bir
darbe vurmaktadır. Sayısı çok az olan azınlık okullarına atadığı
öğretmenleri Selanik Özel Pedagoji Akademisi mezunlarından seçmesi ise
bu okullardaki eğitimin çok düşük seviyede olmasına neden olmuştur.
Ortaokul ve liseden dil ve eğitim konusundan eksik mezun olan öğrenciler
üniversitede gerek sosyal gerek maddi gerekse ders açısından karşılaştığı
zorluklar sebebiyle ya üniversitesini çok geç bir zamanda bitiriyor ya da
bitiremeden okulu bırakıyor. Müslüman Türklerin eğitim hakları Lozan’ın
yanında daha birçok antlaşma ve protokollerde güvence altına alınmış
olmasına rağmen Yunan hükümetinin bu sıkıntıları çıkarmaya devam etmesi
70
ve herhangi bir iyileştirme uygulamaması kabul edilemez bir durumdur.
Türkiye son zamanlarda Rum azınlıklar konusunda yaptığı radikal
açılımlarla azınlıklara geniş haklar vermiştir. Ancak Yunanistan bu konuda
Batı Trakya Müslümanları için somut bir adım atmış değildir. Batı Trakya
Müslüman Türk gençleri Yunanistan’da bir de sosyal sorunlarla
karşılaşmaktadır. Avrupa Birliği’nin ilk üyelerinden olan, çok eski ve köklü
bir medeniyete sahip olan Yunanistan’ın Batı Trakya’da Müslüman Türk
gençlerinin kendilerinin kullanabileceği bir kültür merkezi yapmaması ve
yapılmasına izin verilmemesi Yunanistan’ın bir ayıbıdır. İsminde ‘TÜRK’
kelimesi geçen derneklerin kapatılması ve bu statüde derneklerin açılmasına
izin vermemesi Yunanistan’ın günümüzde hala ırkçılığı aşamadığının bir
göstergesidir. Ülke içinde bulunan bir gruba bile müdahale etmekten yoksun
olan devletin bölgedeki soydaşlarımızın can ve mal güvenliğini
sağlamasından duyduğumuz endişe gün geçtikçe artmaktadır. Müslüman
Türk gençlerin kötü alışkanlıklar kazanmasına engel olmak amaçlı hiçbir
şey yapılmaması, orada esrar gibi sağlığı doğrudan etkileyen maddelerin
satışında herhangi bir denetleme uygulanmaması hükümetin kötü niyetinin
bir diğer göstergesidir. Ayrıca üniversitelerde öğrencilere verilen öğrenci
kimlik kartında bulunan ‘‘Müslüman Azınlık’’ ibaresi Yunanistan’da
uygulanan eğitimdeki eşitsizliği belgelendirir. Müslüman Türk gençlerinin
üniversite hayatında karşılaştığı sayısız zorluğa karşın hükümetin hiçbir
destek vermemesi evrensel etiğe aykırı bir davranıştır.
Batı Trakya’da Yunanistan’ın çıkardığı bir diğer sorunda dini alandadır. Bu
politika Yunanistan’da yaşayan aşırı sağ görüşlü partileri de daha fazla
hareketlenmesine sebep olmuştur. Zaten son yıllarda Avrupa’da yükselişe
geçen İslamafobya sebebiyle çeşitli sorunlarla karşılaşan Müslümanlar
hükümetin izlediği bu politikayla Yunanistan içinde etkisini çok daha
şiddetli göstermiştir. Şöyle ki krizle birlikte artış gösteren faşizm
Müslümanların ibadet özgürlüğünü kısıtlama noktasına gelmiştir. Camilere
yapılan saldırılar ve namaz kılan halka koyulan tepkiler evrensel ahlaka
tamamen zıt davranışlardır. Bunlarla beraber Yunanistan’da söz sahibi olan
din adamlarının da İslam’ı ve peygamberini aşağılayan açıklamalar yapması
bu kişileri tahrik etmektedir.
Bu sorunlar için sunduğumuz öneriler;
Yunanistan tarafının, öncelikle Batı Trakya Türklerinin Lozan’da elde
ettikleri azınlık haklarını uygulamaya koyması ve AB azınlık hakları
71
konusundaki maddelerine riayet etmesi ve denetlemesi gerekmektedir.
Yunanistan eğitim alanında, azınlıklar için anadilde eğitim veren anaokulu
açması, yeni ortaokul ve lise açılmasına izin verilmesi veya var olan azınlık
okullarının kapasitesinin arttırılması, Türkiye’den gelen Türk öğretmen
sayısının arttırılması, çift dil sorununun çözülebilmesi için Yunanistan’ın
diğer bölgelerinde olduğu gibi tam gün eğitime geçilmesi, üniversitelere
girişte uygulanan binde 5’lik barajın arttırılması veya kaldırılması,
Türkiye’den mezun olan öğrencilerin yaşadığı denklik sorununu çözüme
ulaştırması gibi adımlar atması halinde bölgedeki Türk gençliğinin eğitim
sorunlarını kısmen gidermiş olur. Sosyal alanda, öncelikle Yunanistan
hükümetinin ‘‘Müslüman Türk’’ kavramını ‘‘Müslüman Yunan’’ olarak
değiştirmesi oradaki Türklerin Lozan’da elde ettiği hakları yok saydığı için
bu kavramı ortadan kaldırması, gençlerin daha fazla etkinlik düzenleyip
birlikte vakit geçirebilecekleri bir kültür merkezinin yapılması, esrar, sigara
ve alkol gibi kötü alışkanlıkların yaygın olarak yaşandığı bölgelerde
denetlemelerin sıklaştırılması, üniversitelerde okuyan Müslüman Türk
gençlerinin üniversitelerde kulüp faaliyetleri düzenleyerek onları sosyal
hayata daha fazla entegre edilmeli ve krizinde sebebiyle ekonomik zorluklar
yaşayan gençlere maddi destek vermesi, vakıf ve derneklere yapılan ırkçı
saldırıların önüne geçilmesi, verilen kapatılma kararlarına karşı Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesine açılan davaların kararlarını uygulamaya
koyması, Ortodoks din adamlarının kışkırtıcı değil halk arasındaki
dayanışmayı arttıracak açıklamalar yapması Türk gençliğini sosyal alanda
rahatlatmaya yetecek nitelikte olabilir. Dini alanda, birincil olarak sadece
Batı Trakya’da değil tüm Yunanistan’ın ortak sorunu olan camii sorununa
bir çözüm getirmesi ve özellikle Batı Trakya bölgesinin çeşitli bölgelerine
halkın ihtiyacını karşılayacak camilerin açılması, ibadethanelere ve ibadetini
gerçekleştiren Müslüman halka düzenlenen insanlık dışı saldırıların
engellenmesi ve saldırıları düzenleyen gruba gerekli cezaların verilmesi,
camilerdeki özerkliğin sağlanması için parlamentonun çıkarttığı ‘‘240
İmam’’ yasasını geri çekmesini sağlarsa din konusundaki sorunlarda aşılmış
olur.
Batı Trakya halkının, öncelikli olarak yapması gereken kendi içerisindeki
birliği sağlamasıdır. Bununla beraber yetişen gençlere milli benliklerini iyi
anlatmaları ve gelecek için gençleri düşünmeye sevk edecek faaliyetlerde
bulunmaları gerekmektedir. Yaşanan olumsuz olaylara karşı anında tepki
verilmesi gerekli ve bu tepkinin doğru yönde olmasına özen gösterilmesi
72
gerekir. Sorunların çözümüne sadece Türkiye’den değil Avrupa Birliği ve
diğer devletlerden de destek alabilecek hale gelmeleri gerekmektedir. Var
olan sosyal ve kültürel etkinliklerin devam ettirilmesi ve arttırılması bölge
için çok yararlı olmaktadır, olacaktır. Batı Trakya gençlerinin Türkiye ile
bağlarını sıklaştıracak etkinlikler düzenlemelidirler. Batı Trakya’da yaşayan
Türk halkı ile Yunan halkı arasındaki vatandaşlık bağlarını güçlendirecek
çalışmaların yapılması bölgede yaşanan gergin ortamı yumuşatarak
Yunanistan’ın Müslüman Türkler için daha yaşanılabilir bir yer olabilmesi
için atılacak önemli bir adım olacaktır.
Türkiye olarak, en önemlisi Batı Trakya’da yaşayan halkın soydaşlarımız
olduğu unutulmamalıdır. O bölgede yapılan haksızlıkları uluslararası
platforma taşımalı ve gerekli çözümlerin talebi için Yunanistan’a ve AB’ye
gerekli telkinlerde bulunmalıdır ve bu konuda kararlılığını sürdürmelidir.
Yurtdışı Türkleri kurumunun o bölgede daha aktif çalışmalar yapması
gerekmektedir. Türkiye’de bulunan belediye ve STK’ların o bölgeyle ilgili
daha fazla projeler hayata geçirerek Batı Trakya Müslüman Türk
gençlerinin Türkiye ile olan bağlantısını hep sıcak tutulmalıdır. Ayrıca
Diyanet İşleri Başkanlığının da bölgede daha etkin olması gerekmektedir.
Yunanistan’da yaşayan yerli halkın gözünde geçmişten bugüne oluşan
Türklerin olumsuz imajını düzeltmek amacıyla, ekonomik krizde bulunan
ailelere yardım edilebilir. Ayrıca 2013 Nisan ayında İDSB, Bursa
Büyükşehir Belediyesi ve Osmanlı Eğitim ve Kültür Derneği sayesinde
başlatılan ‘‘Balkan İşbirliği Projesi’’ kapsamında Batı Trakya bölgesi için
yapılacak olan faaliyetler Türkiye ve Batı Trakya’da olan STK’lar
tarafından önemsenmeli ve desteklenmelidir. Bununla beraber, geçmişten
beri var olan bağların kuvvetlenmesi için Türk Devleti’nin de gerekli olan
desteği sağlaması gerekmektedir.
73
BOSNA HERSEK’TEKİ MÜSLÜMAN GENÇLERİN SORUNLARI
VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
BİLAL ENİS BAHADIR
BOSNA HERSEK- SINIR TANIMAYAN GENÇLİK
Bosna Hersek dendiğinde Dünya Müslümanlarının aklına ilk gelen husus,
yakın dönemde Bosna da yaşanmış olan vahim katliam hatıralarıdır.Ancak;
Müslüman Bosna halkı hatırlanması gerekenler hususunda bundan fazlasını
haketmektedir.
Konumuz olan Bosna gençliğin durumunun analiz ve sorun tespitini
yapabilmek için, son soykırım sürecini öncesi ve sonrasını iyi görmemiz ve
analiz edebilmemiz gerekmektedir.
Bir çok misafir Bosna’ya geldiğinde genelde Müslüman gençlerin yaşama
biçimlerini eleştirmektedirler. Ancak unuttukları bir nokta vardır. Bosna,
Başçarşı dan ibaret değildir. Bunu söylememdeki amacım, Bosna’ya gelen
misafirlerimizin sadece bir bölgeyi el alarak basit bir analizle, Bosna
gençlerine karşı yaptıkları yanlış yorum ve değerlendirmelerinden
kaynaklanan haksızlıktır. Bosna’yı, Türkiye’ye, Kosova’ya veya herhangi
başka İslam diyarına göre eleştirmek ve değerlendirmek hem haksızlık
hemde mantıksızlık
olur.
Çünkü; Bosna'nın kendi süreci, kendi iç dinamikleri ve tarihsel bir süreci
vardır. Ve bu sürece göre analiz etmemiz gerekmektedir. Örneğin Bosna da
İslam yaşayışının zayıf olduğu gibi düşünceler var ama şunu söyleyebilirim
ki bu düşünce yanlış bir düşüncedir. Beslenme kaynaklarıyla bireysel İslami
olgunluk kıyaslandığında saygı duyulacak bir olgunluk içerisinde
olduklarını görebiliriz. Rahmetli Bilge Kral Alija İzzetbegoviç' in yakın
arkadaşı, ekibin o dönemdeki genç üyesi ve eski Bosna Milli Marşı' nın
yazarı Cemaleddin Latiç ile yaptığımız bir görüşmede şunu dile getirmişti.
"Eskiden, 3-5 kişi cuma namazı kılmak için toplanabildiğimiz de
şükrediyorduk. Lakin şimdi Elhamdülillah camiler dolup taşıyor." bu sözden
anlamamız gereken şu dur ki; Bosna’yı kendi sürecine göre ele aldığımızda
74
aslında, bütün eksilerine rağmen iyiye doğru gittiğini bile söyleyebiliriz.
Bosna
gençliğinin
karşı
karşıya
kaldığı
temel
problemler
ise
;
1-Öncelikli olarak bir savaş psikolojisi var be bunu dışarıdan birinin yada
diğer bir söylemle savaş yaşamamış birinin anlaması çok zordur.
2-Bir çok yakınını şehid vermiş ve hatta bunca zamana rağmen ziyaret
edebileceği bir mezarı bile olmayan yakınlarının üzüntüsünü güçlü
gönüllerinde taşıyan Bosnalı gençler bu yükün altından kalkacak güce
sahipler, ancak bunun için zamana ve biz kardeşlerinin maddi manevi
desteklerine ihtiyaçları var.
3-Diğer yandan yakın dönemde yaşanan komünist dönemin vermiş olduğu
söylenen refah kalitesi gençlerin aklında önemli yer işgal etmektedir. Bu
durum onları günümüz şartlarına karşı pesimist bir havaya sürüklemektedir.
Kaldı ki savaşın bitmesini sağlayan Dayton Barış Antlaşmasının getirdiği
karmaşık ve kaotik politik yapı onların bu konuda çok da haksız olmadığı
kanaatini oluşturmaktadır.
4-Açıkçası yaptığım analizler sonucu Bosna gençliğinin en temel
probleminin insan fıtratının en temel ihtiyacı olan barınma ve yemek
ihtiyaçlarını giderme konusunda sistemin azizliğine uğruyor olması ve bu
temel ihtiyaçlar giderilmeden ideal misyonun harekete geçmesinin zor
olduğudur. İnşaallah yarın Bosnalı kardeşlerimiz devlet sistemini
anlatacaklar
ve
sizlerde
bu
konuda
hak
vereceksiniz.
5-Diğer bir temel mesele eğitim için yurt dışına
kardeşlerimizin bir çoğu orada güzel eğitim aldıktan sonra
imtina etmektedirler. Bu durumda beyin göçüne sebep
şekilde geçen sıkıntılı süreç ciddi problemlere de
çıkan Bosnalı
geri dönmekten
olmaktadır. Bu
gebe oluyor.
6-Bir diğer değinmek istediğim husus ise Bosnalı kardeşlerimiz yaşadıkları
ortam sebebiyle kendi dinleriyle entegre olmuş etnik yapılarla iç içe
yaşamaktadırlar. Vakti zamanında diğer etnik yapılarla, yapılan karışık
evlilikler zamanla toplumsal yozlaşmayı da beraberinde getirmiş ve bu
durum artık toplum tarafından kanıksanmış durumddır. Sistemin gittikçe
kötüleşmesi, dolayısıyla ülkedeki işsizlik oranının artmasına ve bundan
75
sebep
maalesef
hırsızlık vak'alarının
artmasına
sebep
olmaktadır.
Çözüm Önerileri;
1-Açıkçası en temel çözüm; Bosnalı kardeşlerimizin iyi bir geleceğe
inanmalarını sağlayacak teşvik edecek çalışmalar yapmaktan geçmektedir.
2-Diğer İslam devletlerinin iyi durumda olanları, maddi ve manevi olarak
sözde değil özde destek vermeleri
bir
zorunluluktur.
3-Gençliğin ciddi bir misyon .çalışmasına ihtiyacı vardır.
Açıkçası şuna inanıyorum.
Alija İzetbegoviç Dayton antlaşmasını imzalarken zihninde iki şey vardı:
Birincisi akan kanın durması,
İkincisi olarak ta sistem ne kadar kötü olursa olsun Bosnalı gençler bu
problemi fark edip bu aziz milleti daha müreffeh bir yaşam standardına
taşımak için gerekeni yapacaklarına olan inancı,
Artık bunun vaktidir ;
Bosnalı kardeşlerimizin Ayvaz Dedelere, Sarı Saltuklara, Tayyip Okiçe,
Aliya İzzetbegoviç’e, Necip Fazıl’a, Bir Mehmet Akif Ersoy’a, bir Seyyi
Kutup’a, Hasan el-Benna’ya, Sehid Seyh Ahmed Yasin’e ihtiyacı vardır ki;
Alija bu anlamda ciddi öncülük etmektedir.
Bu tür bir misyon çalışması ile oluşturulacak şuur ile Bosna'nın gerçek
değerinin farkına varan gençlik artık ümmetin diğer topraklarında benzer
zulme maruz kalan kardeşlerine yardımcı olacak noktaya kısa zamanda
gelecektir.
76
ARNAVUTLARIN MÜSLÜMAN KİMLİĞİ
DR. EDVİN CAMİ
ARNAVUTLUK- ALEXANDER MOİSUİ ÜNİVERSİTESİ
Fatih Sultan Mehmet Huzur içinde yatsın sadece tek bir vuruşta gösterildiği
gibi başlangıçta bahsettiği gibi düşmanı yok etti ve fethi sağlam bir kale ile
güçlendirdi. Yaşam şüphesiyle doğaya ait olanlar soldurulmaz! Bu domuzlar
Fatih’in kan döken kılıcının korkusuyla zincirlere vurularak hükmü altına
girdi.
Hain Skanderbeg, çocukluğundan bu yana Tahtın tozlarıyla beslendi. Ancak
sonra isyanı tercih etti. Kafir günahkarlar takımına komutan olmak için
boynuna taktığı dinden dönenlerin giydiği pelerin giysilerin en kötüsüdür.
Ordu büyük bir sel gibi dağların eteklerini, vadileri, çorak arazileri,
çayırları kaplayarak Arnavutluk iline çarptı. Öyle ki bu ülke şeytani
insanlarla dolu.
Sayılamayacak kadar çoğu öldürüldü. Oğullarını kızlarını ve kadınlarını
esir olarak aldılar.
Bu “Tarih’i- Ebü-l-Feth” çalışmasından alıntıdır. Fethin Babasının Tarihi
yazarı Tursun Bey’dir. Sultan 2. Mehmet’in tarihçisidir. Arnavutluğun
İslamlaştırılması çoğu zaman bu tip tariflerle canlandırılır. Arnavutluk’daki
İslam işgalci din olarak veya işgalciler tarafından vahşice empoze edilmiş
din olarak nitelendirilir.
Fakat bu konu o kadarda basit değildir. Bu şekilde ifade edilmiş tarifler
1467 senesine aittir. Osmanlı İmparatorluğunun Skanderbeg isyanına vermiş
olduğu tepkiyle ilişkilidir. Oysa bölgeyi ziyaret etmiş Arap-Türk İslam
dünyasında
gelen
Müslüman
misyonerler
tarafından
İslam’ın
Arnavutluk’taki izlerine 14.yy erken dönemlerinde rastlanır. Ünlü gezgin
Evliya Çelebi’ye göre Arnavutluk’taki ilk cami 1300lerde Berat hisarında
inşa edildiğini belirtmiştir. Sürekli süre gelen savaşlar ve anlaşmazlıklardan
ötürü Osmanlı otoritesi, aracı olmaları için bölgenin ileri gelenleri
tarafından davet edilmiştir. Berat Hisarındaki cami bu sebeple bölgeye gelen
Osmanlı askerlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için yapılmıştır.
77
Sonraları bu askerler bölgede önemli bir faktör olmuşlardır. Sayılar gittikçe
artan yerli toprak sahipleri otoritelerinin yeniden düzenlenmesi için gönüllü
olarak ifade etmişlerdir. Nüfusun tamamının İslamlaşması yolunda, halkın
ileri gelenlerinin çoğunun İslamı din olarak kabul etmeleri bir dizi önemli
rol oynamıştır. Bununla birlikte Arnavutlar kendi topraklarında her zaman
yarı-özerk bir idareye sahiptirler. Thomas Arnold’un “İslamın
Öğütlenmesi”de yazdığı gibi Arnavutluk’taki Osmanlı İmparatorluğunu
sadece yerel idareciler yönetti.
Arnavut milletinin coğrafi bölgesindeki 500 yıllık Osmanlı idaresi, sadece
Tursun Beyin tarif ettiği gibi zapt edilerek hükmü altına alınması,
ayaklanmalara ve anlaşmazlıklara karşı savaşlar olarak nitelenemez. Ancak
hem siyasi hem ekonomik ortak çıkarlar ve kültürel takas olarak
nitelenebilir. Hasan Kaleshi Arnavutların Osmanlı İmparatorluğuna; Türkİslam kültürü etkisinde 42 veziriazam, çok sayıda alaybeyi, sancak beyi,
beylerbeyi, birçok mühim siyasi ve kültürel kişilikler, şairler, mimarlar
vermiştirler. Bunların içinde ilk İstanbul Üniversitesi rektörü, Kamus-ı Türk
ansiklopedi halinde tamamlayan bilim adamı, Türk Milli Marşını yazan şair
ve birçok ünlü diğer şahsiyetler yer almaktadır.
Bazı çalışmalarda eski komünist rejim ve dine karşı tutumuna dolaylı veya
doğrudan özür dileyen edebi içeriklerden sıklıkla alıntı yapılmıştır. Sınırlı
olarak adlandırılan, zayıf, dini bir kimlik nitelendirilmeye çalışılması tarih
boyunca Arnavutların dinsiz sosyal ve kişisel yaşam sürdükleri varsayımı
şartına bağlı dini uyumu nitelendirme denemeleri elbette fark edilecektir.
Ancak böyle bir iddia bizim bildiğimiz tarihi gerçeklik tarafından
desteklenmemektedir. Günümüzde artık var olmayan Tirana Eski Çarşısı, bu
görüşe zıt bir örnektir ki, 19.yyda burada dört önemli cami ve bir tekke
bulunmaktaydı. Örneğin yerel halkın ve tüccarların girişimleriyle inşa
edilmiş türbelerin sayısı halkın din karşıtı bir yaşamı olduğu fikrini
desteklememektedir. Bu tür duruma hemen hemen bütün büyük şehirler ve
eyaletlerde rastlanmaktadır. 1912’den sonra Arnavutluk devletinin yeni
bağımsızlığını ortak yönetmek ve ortak idare etmek için Müslüman ve
Hristiyan kimlikler aynı uyum ruhuyla bir araya geldi. Ve bu gelenek 1944
tarihine kadar sürdürüldü. Komünistler vahşice iktidara geldikleri gibi bütün
dini kimlikleri ve manevi dünya görüşleri baskın altına alarak hepsini
feshetmeye çalışarak kendi dünya görüşlerini empoze etmişlerdir. 1967 de
Arnavut komünistler ülkenin anayasal kimliğini ateizm olarak ilan ettiler.
78
Bütün dinler ve dini faaliyetler kesinlikle yasaklandı. Din adamları zulme
uğradılar, idam edildiler veya insanlık dışı şartlarda hapishanelerde öldü.
Camiler ve kiliseler yıkıldı.
Bu vaziyette Arnavutluk’taki din olgusu zayıfladı ancak tamamen yok
olmadı. Çoğu Arnavut, atalarının dini inançlarına yasak gelmeden önce dini
kimliklerini kendi zihinlerinde muhafaza ettiler. 1989’dan sonra komünist
rejimin düşmesiyle o kimlik tekrar gözden geçirildi. Her gün Müslümanların
olduğu kadar Hristiyanlar da kendi dini kökenlerinin tekrar keşfediyorlar.
Dini bilinçlenme her zaman gittikçe kendisini daha da ön plana çıkarmakta.
İNSTAT’ın en son istatistiğine göre on yıllarca süren Komünizm, dini
kimliğe toplumun bakışının genel tablosunu değiştirmeye güç
yetiremediğini gösterdi. Sadece az sayıda insan kendisini ateist olarak
bildirirler ve Müslümanlar hemen hemen aynı rakamlarla çoğunluklarını
koruyabilmişlerdir.
Bugünlerde Müslüman Arnavutlar, Müslüman kimlikleri ile Avrupa
kimlikleri arasında, bazı İslam’a karşı korku ve önyargı besleyen yazarlar
tarafından farzedilen bir “çatışma” söylemiyle yüzleşiyorlar. Hatta onlar,
Müslüman kimliğini, Arnavutların siyasi olarak Avrupa Birliğiyle
bütünleşme emelleri için tehlike teşkil ettiğini bile iddia ediyorlar. Özelikle
Arnavutların ve Avrupalıların siyasi ve sosyal hayatının düzenlenmesini
tanımlayan laiklik ilkesi bağlamında bu söylev anlamsız gibi görünüyor.
Ve ALSAR derneğinin isteğiyle burada bulunduğum gibi, Bu dernek,
mütevazi olmakla birlikte Arnavutların Müslüman kimliğinin güçlenmesine
katkı sağlayan bir kuruluş olduğunu söylemekten mutluluk duyuyorum. Çok
sayıda kitap, bunların içinde çocuklar için hazırlanmış temel dini metinlerin
yanı sıra teolojik ve tarihsel konularla ilgili ciddi bilimsel başlıklar bu
dernek tarafından yayınlanmıştır. Dini dersler dizisi ülke genelinde
düzenlemekte ve muhtaç insanlara mali ve insani yardımın sağlanmakta,
İslami dayanışmanın en iyi değerleri açığa çıkarılmaktadır.
79
BOSNA-HERSEK’TEKİ BAŞKANLIK SORUNU
SEMİRA BUDİC-AMİNA SELİMOVİC
BOSNA-HERSEK
Bosna-Hersek’teki şu an yürürlükte olan politik düzenleme 14 Aralık
1995’te imzalanan Genel Çerçeve Antlaşması ( veya Dayton Antlaşması)
barış antlaşması üzerine kurulmuştur. Bu düzenleme Bosna-Hersek’te yeni
bir anayasa sunmuştur. Bosna-Hersek Brcko Bölgesi ve aşağıdaki
birimlerden oluşmakta:
 Bosna-Hersek Federasyonu ( toprak alanın %51’i) kendi
hükümetleri kendi bakanlıkları ve kendi kamusal idare birimleri
olarak bölgesel(10 bölge) ve belediyeler ilgili üç seviyede organize
edilmektedir.
 Sırbistan Cumhuriyeti (toprak alanın %49’u) kendilerine ait
hükümetler, bakanlıklar, kamusal yönetimler iki seviyede organize
edilmektedir. Birimler ve Belediyeler
 Brcko Bölgesi 1999’da Yüksek Temsilci Ofisi tarafında kurulmuş
olup Bosna-Hersek Devleti Hükümeti idaresi altındaki münferit bir
ünitedir.
Başkanlıkta ayrıca Birimlerde vardır, Federasyon Başkanı dolaylı yoldan
seçilmekteyken ve Sırp Cumhuriyeti Başkanı ise doğrudan seçilmektedir.
Bosna-Hersek Başkanlığı 3 üyeden oluşmaktadır ( bir Boşnak bir Hırvat ve
bir Sırp)ki Bosna-Hersek Başkanlığı bunlara arasında sırasıyla
dönmektedir.(diğer bir deyişle Bosna-Hersek Federasyonu başkanlık için
Boşnak ve Hırvat temsilcileri oylarken, Sırbistan Cumhuriyeti Sırp
temsilciyi oylamaktadır.)
Bosna-Hersek Başkanlığı sekiz aylık dönemler şeklinde dönmeye devam
etmektedir. Ve başkanlık idaresi; dış politika da rol üstlenme, yıllık bütçe
önerisi, Bosna-Hersek devletinin uluslararası organizasyonlarda temsil
edilmesi gibi faaliyetleri içerisinde barındırır. Başkanlık nispeten düzenli
olarak yerine getirilir. İleri savunma reformu gibi önemi kararlar alındı.
Başkanlık anayasa reformu tartışmasında çok yapıcı bir rol oynamıştır. Her
80
nasılsa Başkanlık üyeleri çoğunlukla ilk olarak kendi Birimlerine ve sonra
kendi seçmenlerine bağlılık göstermiştir.
Karmaşık karar verme prosedürleri, kapasite sorunları, siyasi irade eksikliği,
mecliste ve hükümette ulusal çıkarlardan uzaklaşılması gibi hususlar
mevzuatın benimsenmesini geciktirmeye devam etmektedir.
Devlet ve birimler arasındaki parçalanmış siyaset yapılması hala bir
meseledir. Devlet ve birimlerin gündemi uyumu için tasarlanmış, Ekonomik
Kalkınma ve Avrupa Bütünleşme Koordinasyon Kurulu çok seyrek olarak
buluşmaktadır ve anayasal bir rolü bulunmamaktadır.
Aynı zamanda Federasyon Hükümeti çalışmaları zaman zaman iç siyasi
meseleler tarafından engellenmektedir.
Dayton talimatları esası üzerinden uluslararası toplum Bosna-Hersek’te
derin şekilde olduğu gibi kalmaktadır. Yüksek Temsilci (HR) önemli bir rol
oynamaya devam eder. Dayton talimatları sorumluluklarına ek olarak Bonn
yetkileri aracılıyla yasal olarak bağlayıcı kararlar koyma yetkisi vardır. HR
aynı zamanda AB Özel Temsilcisi (EUSR)olarak hareket eder. EUSR
talimatları görevi AB’nin tavsiyelerini sunmak, siyasi süreci kolaylaştırmak
ve aynı zamanda Bosna-Hersek’teki genel siyasi durumu tanıtmaktır.
Ancak idari sistemin tümünün ve yargı sisteminin işlevselliğinin artırılması
için daha fazla çaba gerekmektedir. Bosna-Hersek’in finansal, idari, doğru
işleyen yargısal işlevselliği sorumlulukları başarılı olunması gereken
meseleler olarak kalmıştır. Yargının verimli çalışmasının devamlılığı engel
şeyler örneğin birbirine paralel dört bağımsız yargı etki alanı Devlet,
Sırbistan Cumhuriyeti, Bosna-Hersek Federasyonu, Brcko Bölgesi
düzeyinde, tutarsız yasal işlemler, on dört Adalet Bakanından gelen
yönergeler ve avukatlar için dört farklı hukuki mahkeme sınavları yargı
işlevselliği verimliliğine engel teşkil eder. Büyük ceza davalarında Bosna ve
Hersek Yüksek Mahkemesi, kararlarının tersine çevirme oranı yükselmiştir.
81
MÜSLÜMAN ÜLKELERİN BALKAN
ÜLKELERİ İLE OLAN İLİŞKİLERİ
82
AFRİKA VE BALKAN ÜLKELERİ İLİŞKİLERİ
RUAA SHAWİR
SUDAN

Balkan Yarımadası, Avrupa’nın üç büyük yarımadasının en
doğusunda bulunmakta olup, Balkan ülkeleri şunlardır ki:
Arnavutluk
Bosna-Hersek
Bulgaristan
Karadağ
Kosova
Makedonya
ve Yunanistan gibi devletleri tamamı ,Türkiye, Hırvatistan
Romanya Sırbistan ve Slovenya gibi devletlerin bir kısmı ile
İtalya’nın % 1’i Balkan bölgesinde yer almaktadır.
Tarih boyunca Balkanlar Avrupa ve Asya tarafından eşitçe zorlanan bir
kavşak olmuştur, ‘ Balkan’ kelimesi Türkçe ‘ormanlık dağlar’ anlamına
gelir. Adriyatik kıyısı boyunca uzanan Dinaric Alpleri batıdaki dağlık alanı
oluşturur, ve güney Balkanlar’daki dağlık alanlar doğuya doğru uzanır,
Bulgaristan’daki Julian Alpleri batıya doğru uzanır, ve kuzeydeki Karpat
Dağları Romanya içerisinde kuzeye uzanır.
Balkanlar ve Afrika
Üç asırdan fazla bir süre boyunca (16.yy ortasından 19.yy sonlarına kadar)
Balkanlar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika aynı siyasi ve ekonomik bir varlığa ait
olmuştur.
Balkanlar
Balkan ülkeleri tarih öncesi
dönemi:
Balkan Tarihi, tarih öncesi Paleolitik dönemde 44,000 yıl önce
başlamıştır.
Eski Yunan ve Makedonya Krallığı
dönemi:
Özellikle Ege ve Adriyatik denizleri kıyılarında ve buralara
komşu bölgelerde Balkan bölgesindeki Yunan devletleri hükümdarlığı MÖ
83
500 yılları ve daha erken dönemlerinde devam etti, fakat bu devletler
doğuda Pers fetihleriyle yüzleşti, Ve bu Makedon Krallığı Balkan
yüzyıllarının kültür kompozisyonu doruğuna ulaşmasına neden oldu.
Kuzeyde Yunanistan Rönesans’a ve uygarlığa Makedon kralı 2.Filip
döneminde(MÖ359-336) Ulaştı, Bunu yanında oğlu Büyük İskender
döneminde çok yönlülük ve refahın zirvesine ulaşıldı . Büyük İskender
döneminde (MÖ336-323), Makedon İmparatorluğu dünyanın gördüğü en
geniş imparatorluk oldu. Balkan yarımadasındaki en büyük imparatorluk
olmasının yanında, İmparatorluk Mısır ve Suriye gibi bölgeleri de
içermekteydi.
84
BALKAN MÜSLÜMANLARI: “ORTAK GELECEK,
YENİ UFUKLAR”
SAAD SULTAN
PAKİSTAN - KHUBAİB DERNEĞİ
Balkan bölgesi ve İslam, öyle bir konudur ki, bu bölgenin kendi tarihi ve
kültürü kadar karışıktır. Bu bölgenin belirgin özelliklerini, dinler, Güçlerin
egemenliği, Balkan Savaşları( Birinci Dünya Savaşı) sebepleri ve
Komünizmin ağır geri çekilişiyle günümüzle birbirine bağlanmış olduğu
olgusuyla desteklemekteyim. Bizans imparatorluğu ve ardından gelen
Osmanlı İmparatorluğu bölge ekonomisi, kültürü, ve yaşam biçiminde gözle
görülür izler bırakmışlar. Ancak daha da önemlisi aynı döneme veya
sonrasına ait aynı tür yaygın sorunlar bırakmışlardır. Modern komünizmin
bölgenin 21. Yüzyılına şekil vermesiyle de mühürlenmiştir.
Son 6 asır boyunca, bu bölgede büyük bir şekilde İslam’a yönelik katılımlar
olmaktaydı ve bu durum İslam’ın bu topraklarda günümüzde de yaygın
olmasının sebebidir. Çoğu Balkan milli devletleri 19.yy boyunca ve
20.yy’ın erken dönemlerinde, Osmanlı İmparatorluğundan veyahut
Avusturya-Macaristan İmparatorluğundan bağımsızlıklarını kazanarak
ortaya çıkmaya başladı. ( Yunanistan 1821, Sırbistan Bulgaristan ve
Karadağ 1878, Romanya 1878 ve Arnavutluk 1912) 1990lar boyunca süren
savaşlar ve Yugoslavya dağıldıktan sonra, Komünizm gitti. Ve Batı
Demokrasi’si Balkanlarda yerini aldı, sivil özgürlük hakları ile süslenmiş,
Medeniyet, 600,000 Müslümanın katledilmesine İnsanlık Şampiyonları
sadece tanıklık ettiler. Eziyetlere ve zulümlere rağmen Müslümanlar
şüpheye yer vermeksizin Bosna-Hersek’te çoğunlukta diğer ülkelerde kayda
değer ölçüde azınlıktadırlar.
Günümüzde, Balkan Müslümanları İslam Ümmetiyle birlikte, çoklu küresel
sorunlarla yüzleşiyor. Bunlar Siyasi, Ekonomik, Askeri ve bütünlüğünü
kaybetme gibi sorunlardır. Balkanlar, Rönesans döneminde İslam’ın
Avrupa’daki sınırıydılar ve hala daha öyleler, batıya açılan kapılardır. Bu
ülkelerin hükümetleri tarafında sebep olunmuş Müslüman nüfusun
sorunlarını gidermek daha kapsamlı bir stratejiye ihtiyaç duyulmaktadır. Ve
bunlar bir birer isimlendirilmesi için, OIC( İslam İşbirliği Teşkilatı) Balkan
bölgesine bir platform kurmalı, İslam Dünya’sının büyük güçleri özellikle
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından müzakereler düzenlenmeli,
çözümlerin peşinde olunmalıdır. Türkiye, bölgeye tarihi bağları dolanmış
85
olmakla birlikte aynı zamanda komşu olması hasebiyle daha büyük bir
sorumluluk düşmektedir. Bu sorumluluklar layıkıyla yerine getirilebilir,
bahsedilmeden, Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Türkiye doğru bir
rotada ilerlemektedir. Ancak Tek bir mutabakat yine de uzun bir meseledir.
Aynı zamanda, bütün olarak, Müslüman ümmet, kapana kısılmıştır ve bu
geliştirilebilir saldırgan bir stratejidir. Etkili, fayda sağlayan ve rasyonel bir
şekilde sorunlar ele alınabilir. Hükümetler seviyesinde ve 2.yol
diplomasi(resmi olmayan akademisyen veya önemli şahsiyetlerin diyalog
yöntemiyle sorunları aşmaya çalışması) ile daha fazla işbirliği sağlayacak bu
iki alet, Ümmetin arasında bulunan ihtilafların aşılması için köprüler
kurulması için çok gereklidir. Son 300 senedir bu ihtilaflar başıboş bir
şekilde dolanmaktadır. Bu ihtilaflar Arap veya Arap olmayan, petrol üreten
veya üretmeyen diye sıralanıp devam edip durmaktadır. En büyük
ihtiyacımız ahenk ve İslam’ın mesajı sözbirliği: Birlik ve Beraberliktir.
86
BALKAN ÜLKELERİ VE MALEZYA ARASINDAKİ İLİŞKİLER
KHAİRUL ANUAR BİN ABDUL MANAP
MALEZYA-PKPIM
Tanıtım



Balkan Ülkeleri:
Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya.
(1990)
Yugoslavya altı bağımsız ülkeye bölündü: (1991-2006) BosnaHersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan, ve
Slovenya
Tarihi Bakış Açısı
 Bosna-Hersek ve Kosova (1991-1994)
1. Malezya tarafından:
2. BM’ye konunu çözüm şekliyle alakalı tatminsizlik ibraz edilmiştir .
3. İrtibat grupları kurulmuş ve gruplara yardım edilmiştir (OIC)İslam
İşbirliği Teşkilatı Bosna-Hersek.
4. Savaş mültecileri Malezya’ya kabul edildi.
5. Sırbistan’a etnik temizliği bir an önce durdurması çağrısında
bulunuldu .
6. Sorunu gidermek için BM adı altında asker gönderildi.
Malezya Müslüman Gençlik Hareketi’nin (ABIM) Rolü
Bosna-Hersek’teki ABIM müdürlüğüne ait ilk basın toplantısı 25 Eylül
1991 . Kardeşimiz Hacı Mohd Anuar Tahir, ABIM Genel Sekreteri(soldan
ikinci) ve Bosnalı Bayan Bisera Tukovic (yanında).
87
1992: Dr. Izet Aganovic, Bosna Müslüman Sosyal Yardım Derneği Başkanı,
'Merhamet', Dış İşleri Bakanı,Abdullah Ahmad Badawi ile buluştu. Bu
görüşme ABIM tarafından ayarlandı.
9 Haziran 1992: Dr Muhammad Nur Manuty (ABIM Başkanı) Sırbistan
rejimi tarafından desteklenen Sırp gerillalarla savaşın sürdüğü BosnaHersek’teki insanlara yardım etmek için başlatılan Bosna-ABIM Yardım
Fonu’nun açılışında konuşuyorken . Ayrıca görünürde, Bosna-Hersek
Başkanlığının Malezya’daki kişisel temsilcisi, Prof. Dr. Mustafa Ceric.
Prof. Mustafa aynı zamanda Uluslararası İslami Düşünceler Enstitüsü
(ISTAC). öğretim üyesidir.
88
Çağdaş Bakış Açısı
1. Eğitim: Milletler, kültürler ve diğer farklılıklar arasındaki ilişkilerin
artırılması için milliyet ve benzerlikler inşasına odaklanmak.
2. Genç nesillerin birbirleriyle olan ilişkileri(Malezya ve Balkan
ülkeleri). Ülke içindeki gençliğin gelişim eğitimi(eğitimsel takas
programları ve benzerleri )
3. Girişimcilik: Ülkemizin ekonomisini yükseltilmesini ve bağımsız
ekonomik bir sistem inşasına yardım eder.
89
MEHMET AKİF ERSOY’U ANLAMAK
GENCER KAPLAN
TÜRKİYE- GENÇ İDSB
Toplumların oluşmasında ve gelişiminde önemli sacayaklarından biri de
aydınlardır. Aydınlar, o toplumun değerlerini, sıkıntılarını ve güzelliklerini
layığıyla yansıtan şahıslardır. İşte MEHMET AKİF ERSOY da özelde
toplumumuza genelde de ümmete ışık tutan bir büyüğümüzdür.
Aslen Arnavut kökenli olan Mehmet Akif 1873 yılında geleneksen, sade ve
muhafazakar bir yaşamın sürdürüldüğü İstanbul’un Fatih semtinde dünyaya
gelmiştir. Babası İpekli Tahir Efendi Kosova prizen yakınlarındaki ipek
şehrindendir .Annesi Buharalı Şerife Hanımdır. Akif’in doğduğu ve
büyüdüğü yıllar son derece sıkıntılı, debdebeli yıllardır. Başta Avrupa ve
Rusya olmak üzere tüm dünyanın hasta adam ilan ettiği, çöküş dönemini
yaşayan,tebaasında ümitsizlik parçalanmışlık hissinin oluştuğu,Osmanlı
İmparatorluğunun yıkılıp yerine Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurulduğu zaman dilimidir.
Akif ilk öğrenimine Fatih’te Emir Buhari Mektebinde başladı. 2 yıl sonra
ilkokul bölümüne geçti ve babasından Arapça dersleri almaya başladı. Orta
öğrenimine Fatih Merkez Rüştüyesinde devam etti. Bu süreçte dil
öğrenimine olan yeteneği fark ediliyordu ve rüştiye eğitimi boyunca Türkçe,
Arapça, Farsça ve Fransızca da hep birinci oldu.Rüştiyeyi bitirdikten sonra
güzide bölümlerden olan Mülkiye İdadisine(Siyasal Bilgiler) başladı.Ancak
babasının vefatı ve ertesi yıl büyük fatih yangınında evlerinin yanması
sebebiyle Mülkiyeyi bırakmak zorunda kaldı. O yıllarda yeni açılan ve ilk
sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebine kaydoldu. Bu
okulu 1893 yılında 1.lik ile bitirdi.
Akabinde Ziraat Nezareti, Umur-i Baytariye müdür yardımcılığı yapan Akif
görevi görevi gereği Rumeli Arnavutluk, Anadolu ve Arabistan’da bulunur.
Eşref Edip ile beraber Sırat-Müstakim ve Sebilürreşad dergilerini çıkarır.
Harbiye Nezareti adına Almanya( Berlin) da göreve gönderilir.
Arapça, Farsça ve Fransızcayı çok iyi bilen Akif, Darül-fünun Edebiyat-ı
Umumiye müderrisliği(profesör) yapar.
90
1.mecliste Burdur Milletvekilliğine seçilir.(1920-1923).Daha sonra Mısırlı
Prens Abbas Halim Paşanın davetiyle Mısır’a gider ve Hilvan’a
yerleşir.1926’da Mısır’da Edebiyat Fakültesinde Profesörlük yapar.
Mısır’da iken siroz hastalığına yakalanır. Bir süre hava değişimi için
Lübnan’a gider. Daha sonra Türkiye’ye döndüğünde ise hastalığı daha da
ağırlaşır. İstanbul’da tedavi görür ancak hastalığı geçmez. 27 Aralık 1936
akşamı vefat eder. Ertesi gün Edirnekapı Şehitliğine defnedilir.
Görüldüğü üzere M. Akif sadece edebi kişiliği olan şair değil aksine çok
yönlü bir kişiliğe sahip mümtaz bir şahsiyettir. Eğitimci, gazeteci, veterinerhekim ve milletvekili oluşu cok yönlülüğünün birer göztergesidir. O, sadece
çağına fayda sunmayı gaye edinmemiş, çağın ötesine ulaşacak kadar derin
ilmi ve fikri zenginliği içinde barındıran bir aydınımızdır. Etkinliği, etkililiği
ve verimliliği kendi dönemindeki toplumsalı aşarak günümüze kadar
ulaşmıştır.
M.Akif milletiyle ağlayan, onun derdiyle dertlenen, değerkamlık örneği
sergileyen bir insandır. Öyle ki; biçare, ümitsizlik içinde yoksulluk ve
fakirlikle boğuşan ,yok olmaya yüz tutmuş Türk Milletine ümit,heyecan
vermeye çalışmış ve bu yolda yapılması gerekenleri sıralamıştır. T.C. Milli
Marşı olan “İstiklal” marşının yazarı, Vatan Şairi ve İslam şairi olarak da
anılır.
O öyle vatanına düşkün bir ferttir ki “İstiklal marşı benim değil,
milletimindir” diyerek İstiklal Marşı dışındaki şiirlerini “Safahat” adlı tek
eserde toplamıştır.
Sunumumun bundan sonraki bölümünü Safahat’tan alıntılar almak suretiyle
geri kalmışlığın, ilerleyememe sebeplerimizi ve çözüm önerileri hakkında
konuşacağım…
Safahat, Akif’in şiirlerini topladığı kitatır. Ancak onu bu kadar dar bir
tanımın içine sokmak yanlış olacaktir. Safahat bir şiir kitabının ötesinde;
ilmi ve fikri bir edebi eserdir. Onda milletimizin tarihi, doğruları, yanlışları,
yükselişi ve çöküşü bunların sebebleri, toplumun yapısı, caddesi sokağı
evleri aşları, acıları sevinçleri yer almaktadır. 7 bölümden oluşan safahat
91
1.bölüm safahat
2.bölüm Süleymaniye Kürsüsünde
3. bölüm hakkın sesleri
4.bölüm fatih kürsüsünde
5.bölüm hatıralar
6.bölüm asım
7.bölüm gölgeler
Akif ümmetteki sıkıntıları o günlerden görmüş ve analiz etmiştir. Bu
sorunlar hala uğraştığımız, kimi zaman içinden dahi çıkamadığımız,
çözmeye çalıştığımız sorunlardır. Şimdi Akif’in tespit ettiği sorunları ve
çözüm önerilerini Safahat ekseninde irdeleyelim.
1.Cehalet ve Çözümü
Akif geri kalmışlıkta en önemli etken olarak eğitimsizliği görür. Ve safahata
da hem buna atıf yaparak hem de mukaddes kitabımızın ilk emri olan
“OKU” yu hatırlatarak başlar. Ona göre asıl zafer eğitimle kazanılır. Mevcut
olan cehaletin giderilmesi için çözüm olarak da okulları açılmasını söyler.
Ancak okul açmanın gerekli fakat yetersiz olduğunu, bunun yanında iman
sahibi,edepli ve vicdan sahipli öğretmenleri görevlendirilmesi gerektiğini
belirtir. Bu düşüncelerini dizelerde şöyle dile getiriyor Akif:
Mahalle mektebi lâzım, düşünmeyin artık!
Mahalle mektebi olsaydı, bizde vaktiyle;
Ya uğrasaydı kalanlar güzelce ta’dîle;
Yarım pabuçla gezen, donsuz üç buçuk zibidi,
Bu Arnavudluk’u isyâna kaldırır mı idi?
Bugün anâsır-ı İslâm’ı bir denî cereyan
Sürüklüyor ki: Bakın nerden eyliyor nebean.
Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;
Bu derde çâre bulunmaz –ne olsa- mektepsiz.
2.Tembellik ve Çözümü
Şair toplumun genelinde bir tembellik olduğunu ve yanlış bir tevekkül
inancının yaygın oldugunu bunun da geri kalmışlıga sebep oldugunu
belirtmektedir. Tevekkülün hiçbirşey yapmadan Allah’tan bir şey
lutfetmesini beklemek olmadıgını aksine önce fiili duayı yani çalışma
92
eyleminin hakkıyla yapılıp daha sonra Allahtan bekleme oldugunu
vurgulamıştır.
“Allâh’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan…
Ma’na-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!
Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıt’ada, yer yer, kanayan izleri şâhid:
Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücâhid.
Âlemde “tevekkül” demek olsaydı “atalet”,
Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?
Çoktan kürenin meş’al-i tevhidi sönerdi;
Kur’an duramaz, nezd-i İlâhî’ye dönerdi.
Gecmıste mılletının gayretli olduğunu ve bunun sonucunda dünyaya
hükmettiğini ancak şimdilerde güdüm altındaoldugu mesajını vererek,
çözüm olarak da bir müslümana yakışır şekilde çalışmak oldugunu
vurguluyor.Her fırsatta çalışılması gerektıgını ancak bu yolla refaha
ulaşılacagını benımsıyor. Bu hususta batıyı örnek göstererek , batının bu
günlere gelip,ilerlemesini çalışması sayesinde olgunu şu dizelerle dile
getirmekte:
Bakın mücâhid olan Garb’a şimdi bir kerre:
Havâya hükmediyor kani’ olmuyor da yere.
Dönün de âtıl olan Şark’ı seyredin: Ne geri!
Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri!
3.İslam’dan, Kur’an’dan Uzaklaşma ve Çözümü
Akif sadece kendi millet, ne seslenmez. O bütün İslam alemini dikkate alır.o
geri kalma sebeplerinden birini de İslam’dan ve Kuran’dan uzaklaşmada
görmüş ve bu hususta yapılması gerekeni bize şu mısralarıyla dile
getirmektedir:
Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı
Diyerek islam’ın gelişime,ilerlemeye engel olmadıgını aksine gelişime açık
oldugunu, yapılması gerekenin kur’an ışığında islam’a uymaktır.
93
4.Birlikteliğin Olmayışı ve Çözümü
Akif’in yaşadıgı dönem için yaptıgı bu sıkıntı gunumuzde de tüm tazeliğiyle
kendini korumaktadır. Hala birlikten yoksun müslğman devletlerin varlığı
göze çarpmaktadır. Başka milletlerin, kendi çıkarları doğrultusunda
bütünleştiğini ancak ancak kendi milletinin içindeki hesaplaşmalar ve
çekişmelerin bizi geriye götürğünü belirtmektedir. Ve merhum şair çözümü
öyle sarih biçimde özetlemiş ki :
“Sizin felâketiniz: tarumar (darmadağınık) olan “VAHDET” (BİRLİK)
Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa;
Eğer o his gibi tek, bir de gâyeniz varsa;
Düşer düşer yine kalkarsınız, emin olunuz!
Demek ki, birliği temin edince kurtuluruz.
O hâlde vahdete hâil (engel olan) ne varsa çiğneyiniz
Bu ayrılık da neden? Bir değil mi her şeyiniz
Çekişmelerden uzaklaşıp ortak idealler etrafında birleşmek suretiyle birlik
olunabilecektir.
5.Kavmiyet ve Çözümü
Akif’in hitap ettiği, kuşattığı kitle tüm İslam alemidir. Boşuna değildir ona
İslam şairi denmesi. O müslümanları bir bütün olarak görür ve
kavmiyetçiliği sert bir dille eleştirerek yerinin olmadığını ve bu durumun
olumsuz etkilerinin oldugunu duyurmaktadır. Kavmiyeti ; müslümanların
arasına ikilik sokan,onları birbirinden uzaklaştıran bir akım olarak algılar.
Nitekim yıllar sonar Arnold Tonybe Akif’i doğrularcasına şu ifadeleri
sıralar:
“Gerçekte milliyetçilik, müslümanların içine düştükleri bir oyundur.
Müslümanlığın büyük bir çoğunluğu için milliyetçiliğin kaçınılmaz sonucu
Batı dünyasının proleter kalabalığı içinde erimek olacaktır’’ yani bunun
anlamı şudur; Batı, İslam dünyasını ırkı temele alan milliyetçilikle yıktı.
Ve bu konuda kaleme aldığı mısraları ders niteliğindedir:
94
Müslümanlık sizi gâyet sıkı, gâyet sağlam,
Bağlamak lâzım iken, anlamadım, anlayamam,
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,
Aynı milliyyetin altında tutan İslâm’ı,
Temelinden yıkacak zelzele kavmiyyettir.
Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir.
Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez…
Son siyâset ise Türklük, o siyâset yürümez.
Sizi bir âile efrâdı yaratmış Yaradan;
Kaldırın ayrılık esbâbını artık aradan.
Siz bu da’vâda iken yoksa, iyâzen-billâh,
Ecnebîler olacak sâhibi mülkün nâgâh
Kavmiyetçiliği bu şekilde eleştirerek devam edilmemesi gerektiğini aksi
halde bunun olumsuz ve yıkıcı etkilerinin toplumun her katından
görüleceğini, başka milletlerin bu saiki kullanarak müslümanları geçeceğini
dolayısıyla müslümanları geri kalma sebebi olarak görmektedir.
6.İlim Eksikliği ve Çözümü
Akif’in eğitime verdiği önemi ve hasreti dile getirmiştim. Bu minvalde ilim
öğrenmenin ve öğretmenin de ilerlemenin bir göstergesi oldugunu
bildirmektedir.
O, batının ilmi olarak ilerde oldugunu kabul eder ancak batı üstünlüğünü
kabul ettıgı anlamını çıkarmamalıyız. Bu sebeple yüzümüzü batıya dönerek
ordan ilmi alıp, manevi varlıklarımıza, kutsalımıza, manevi değerlerimize
sıkı sıkıya bağlı kalmamız gerektiğini vurgular. Çünkü Batının manevi
degerlerı ile Müslüman degerler uyuşmaz. Mesela dinleri farklıdır Batının.
Bu sebepledir ki Batının yaşam şekline özenmeyi ve taklit etmeyi cok
sakıncalı bularak özümüz korumamız gerektiğini belirtir. Ve o ilim ve
tefekkür timsali şahsiyet mısralarını şu şekilde sıralar:
95
Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;
Veriniz hem de mesâînize son sür’atini.
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok san’atin, ilmin; yalnız,
İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:
Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için,
Kendi “mâhiyyet-i ruhiyye”niz olsun kılavuz.
Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz…
SONUÇ
Netice itibariyle bize bakan yönü, yapmamız gerek değerli dava adamı, ilim
ve fikir adamı olan Mehmet Akif Ersoy’un tespitlerini iyi anlamak,analiz
etmek ve onu hayata tatbik etmekdir.
96

Benzer belgeler