st hdam paket ve sosyal güvenl ktek yen düzenlemeler

Yorumlar

Transkript

st hdam paket ve sosyal güvenl ktek yen düzenlemeler
TÜRKİYE İŞVEREN SENDİKALARI KONFEDERASYONU
“İSTİHDAM PAKETİ VE SOSYAL
GÜVENLİKTEKİ YENİ
DÜZENLEMELER İŞLETMELERE
NE GETİRİYOR?”
SEMİNERİ
16 Temmuz 2008
Mövenpick Otel- İSTANBUL
TÜRKİYE İŞVEREN SENDİKALARI KONFEDERASYONU
10 Ekim 2008
Yayın No: 296
Haberleşme Adresi:
Hoşdere Cad. Reşat Nuri Sokak No: 108
Çankaya – ANKARA
Tel
Faks
E-mail
Web Sitesi
: (0312) 439 77 17 (Pbx)
: (0312) 439 75 92-93-94
: [email protected]
: http://www.tisk.org.tr
ISBN: 978-975-6728-50– 5
MATSA BASIMEVİ / ANKARA
Tel: (0312) 395 20 54 • Faks: (0312) 395 31 63
www.matsabasievi.com.tr • [email protected]ımevi.com.tr
İÇİNDEKİLER
SUNUŞ............................................................................................... 5
AÇILIŞ KONUŞMALARI .............................................................. 7
Yiğit Oğuz DUMAN ............................................................ 7
PERYÖN Yönetim Kurulu Başkanı
Tuğrul KUDATGOBİLİK ................................................ 11
TİSK Yönetim Kurulu Başkanı
Faruk ÇELİK .................................................................... 21
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
I. OTURUM:
İSTİHDAM PAKETİ
OTURUM BAŞKANI : Hakkı MATRAŞ
TİSK Yürütme Komitesi ve
Yönetim Kurulu Başkan Vekili
“Alt İşveren, İş Sağlığı ve Güvenliği ile İdari
Para Cezalarına İlişkin Düzenlemeler”
Doç. Dr. Gülsevil ALPAGUT ........................................................ 32
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
“İşyerlerine Getirilen Teşvikler, İşsizlik Sigortası
Düzenlemeleri ve İŞKUR Faaliyetleri”
Prof. Dr. Cem KILIÇ ..................................................................... 56
Gazi Üniversitesi İİBF
TARTIŞMA .................................................................................... 65
-3-
II. OTURUM:
SOSYAL GÜVENLİKTEKİ YENİ DÜZENLEMELER
OTURUM BAŞKANI : Sadık OĞUZ
TİSK Yürütme Komitesi ve
Yönetim Kurulu Başkan Vekili
“Sigortalılık ve İşyeri ile İlgili Yükümlülükler”
Prof. Dr. Ali Rıza OKUR............................................................... 79
Marmara Üniversitesi İİBF Öğretim Üyesi
“Kısa ve Uzun Vadeli Sigorta Kolları ile
Genel Sağlık Sigortasına İlişkin Düzenlemeler”
İbrahim ULAŞ .............................................................................. 107
Sosyal Güvenlik Kurumu
Sosyal Sigortalar Genel Müdürü
“Prime İlişkin Yükümlülükler”
Doç. Dr. Nurşen CANİKLİOĞLU.............................................. 143
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
TARTIŞMA ................................................................................. 176
-4-
SUNUŞ
Yürürlükte beş yılını dolduran 4857 sayılı İş Kanunu bu süreçte
çeşitli değişikliklere uğramış, son olarak İstihdam Paketi olarak adlandırılan 5763 sayılı İş Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile bazı maddeleri yeniden düzenlenmiştir.
Yine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından “Sosyal
Güvenlik Reformu” kapsamında hazırlanan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda 5754 sayılı Yasa ile
önemli değişiklikler yapılarak Yasanın yürürlük tarihi 1 Ekim 2008
olarak belirlenmiştir.
Her iki yasal düzenlemenin işveren kesimine getireceği yükümlülükleri ele almak ve değerlendirmek amacıyla TİSK ve PERYÖN
ortaklığında 16 Temmuz 2008 tarihinde “İstihdam Paketi ve Sosyal
Güvenlikteki Yeni Düzenlemeler İşletmelere Ne Getiriyor?” Semineri
organize edilmiştir.
İş hukuku ve sosyal güvenlik alanında yapılacak düzenlemelerin
etkilerinin uzun vadeli olduğu bilinen bir gerçektir. Bu nedenle Seminerde yapılan sunumlarda her iki Yasanın işletmelere muhtemel olumlu ve olumsuz yansımaları incelenmeye çalışılmıştır.
Bu çerçevede söz konusu Seminerimizde yapılan sunum ve tartışmaları bir kitap haline getirerek, yapılan değerlendirmelerin önümüzdeki sürece katkısını sağlamak amacıyla ilgililerin yararlanmasına
sunmayı Konfederasyonumuz ayrıca bir görev kabul etmiştir.
Seminere iştirak eden değerli tebliğ sahiplerine, tartışmalara katılarak görüş ve önerilerini bizlerle paylaşan tüm konuklarımıza bir
kez daha teşekkür ederek, sunulan yayının konuyla ilgili herkese katkı
sağlamasını diliyoruz.
Saygılarımızla,
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu
-5-
-6-
AÇILIŞ KONUŞMALARI
BÜLENT PİRLER (TİSK Genel Sekreteri)- Türkiye İşveren
Sendikaları Konfederasyonu ve Türkiye Personel Yönetimi Derneği
tarafından düzenlenen “İstihdam Paketi ve Sosyal Güvenlikteki Yeni
Düzenlemeler İşletmelere Ne Getiriyor?” başlıklı seminerimize hoş
geldiniz, şeref verdiniz.
Açılış bölümünün ilk konuşmasını yapmak üzere PERYÖN Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Yiğit Oğuz Duman’ı kürsüye davet ediyorum.
Buyurun Başkanım.
YİĞİT OĞUZ DUMAN (PERYÖN Yönetim Kurulu Başkanı)- Sayın Bakanım, Sayın Genel Müdürüm, sayın başkanlar, sayın
misafirlerimiz; öncelikle PERYÖN adına sizlere hoş geldiniz demek
istiyorum.
En başta, organizasyonda emeği geçen herkese
teşekkürü bir borç biliyorum.
Geçen sene İş Yasası
konusunda TİSK’le beraber
yaptığımız konferansta da
yine büyük büyük sayılarla
bir araya gelmiş ve iş yaşamının mutfağıyla ilgili konuları beraberce değerlendirme, tartışma, konuşma
fırsatı bulmuştuk. Yeniden
buluşmaktan dolayı çok
mutluyuz.
Yiğit Oğuz DUMAN
PERYÖN Yönetim Kurulu Başkanı
PERYÖN (Türkiye Personel Yönetimi Derneği), biliyorsunuz,
birçoğunuzun da bildiği gibi, yaklaşık 2500’ün üzerinde üyesiyle,
Türkiye insan kaynakları yönetimi hayatının gerek özel sektörde, gerek kamu sektöründe çok daha ilerilere taşınması, bu konudaki kültü-7-
rün, bilginin, paylaşımın artırılması ve geliştirilmesi adına önemli
hizmetlerde bulunmaya gayret ediyor. Bu vizyonunu çok daha derinlemesine yerine getirmek adına gerek Türkiye, gerekse yurtdışı uygulamalarını, yurtdışındaki ilgili kurum ve kuruluşlarla ilişkilerini sıcak
tutarak sürekli takip etmeye ve Türkiye’ye taşımaya çalışıyor. Bu bağlamda da, en büyük organizasyonları, her yıl düzenlediği kongreleriyle
binlerce uzmanı bir araya getiriyor ve paylaşımlarını yine derinlemesine sağlıyor. Yine, bu tür seminer dizileriyle de hem önemli sivil toplum kuruluşlarıyla çok ciddi işbirlikleri yaparak Türkiye’nin bu kültürüne hizmet etmeye çalışıyor, hem de üyelerine ve üye olmayan, ama
sonuçta bu işe gönül vermiş olan herkese bu bilgi dağarcığını büyütmekte destek olmaya çalışıyor.
Bu bilgi paylaşımı bizler açısından çok değerli. PERYÖN üyeleri istihdamın tam göbeğinde bulunuyorlar. Gerek işverenlerin temsilcisi, gerek çalışanların temsilcisi, gerekse bilfiil işin temsilcisi olarak
bu bulaşma noktasında bulunan bizler, her türlü değişikliği gerek İş
Yasasında, gerek Sosyal Güvenlik yasalarında, gerekse diğer benzeri
mevzuatlardaki değişiklikleri bilfiil damarlarımızda hissediyoruz ve
bunun getirdiği olumlu-olumsuz taraflarını da yine iş hayatında beraberce yaşıyoruz. İnsana değen, insana dokunan her noktada bu yasalar,
bu düzenlemeler bizim de hayatımızı ya kolaylaştırıyor ya da biraz
daha zorlaştırıyor.
PERYÖN de, “İstihdamı Artırmak Adına Her Şeye Varız” sloganıyla, bütün hizmetleriyle beraber bu konulara destek vermeye çalışıyor, çünkü Türkiye’nin en önemli konusu, en büyük problemi işsizliği. Her türlü sosyal problemin altında yatan konu “istihdam”, “işsizlik.” Yine, her türlü ekonomik gereksinimleri destekleyecek olan da,
daha fazla istihdam, daha fazla iş gücü yaratılması. Bunu bugünkü
konferansımızda bu konunun uzmanları, kanun yapıcıları ve bilfiil
uygulayıcıları derinlemesine tartışacaklar, değerlendirecekler. Sizlerin
de önemli katkıları olacağını umuyoruz; sorularınız, yorumlarınızla
gerek konuşmacılarımızın dağarcıklarında belki birkaç nokta daha
bulundurma şansımız olacak, gerekse de bizler sorularımıza cevaplar
bulacağız. Dolayısıyla, bugünkü seminerimizi de çok önemsiyoruz.
Bu seminere gelmeden önce, PERYÖN içerisinden (Yönetim
Kurulumuzdan, üyelerimizden), bu konuyla ilgili gelen “Feedback”
bilgilerini de toparlamaya gayret ettim; onları da sizlerle çok hızlı bir
şekilde paylaşarak yerimi konferansın asıl sahiplerine bırakacağım.
-8-
Öncelikle, istihdamı artırmak, özellikle de kadın istihdamını ve
genç istihdamını artırmak adına yapılmış olan iyileştirmeleri takdirle
karşılamamak elde değil. Prim yüklerinin azaltılması ve bu istihdamı
artırıcı diğer teşviklerin işverenlere sağlanması da herhâlde işverenlerimizi bu anlamda motive edecek, bir o kadar da istihdamı artırıcı
yönde etki sağlayacak.
İş yükü anlamında, elbette ki sosyal sorumluluklar bakımından
baktığınız zaman çok değerli gibi gözüken, fakat iş yaşamının pratiğine döndüğünüz zaman çok da ciddi sorunlar yaratan; sakat, eski hükümlü ve terör mağduru gibi zorunlu istihdam kalemlerinin azaltılması da işverenler adına mutlaka önemli bir kazanım olacaktır. Sosyal
sorumluluğu bir zorunluluk değil, tam tersine bir sorumluluk olarak
gören her işverenin zaten gönüllü olarak yapacağı bu istihdamın bir
yasayla zorunluluk hâlinde tutulması önemli bir maliyet kalemiydi ve
bunun da yönetilmesi, bu yasayla bazı iyileştirmelerin sağlanmış olması bize göre önemli katkılar sağlayacaktır.
Sanıyorum sigorta primlerinin azaltılmasıyla ilgili düzenlemeler
de işverenler adına önemli kazanımlardır, keza çalışanlara da, iş güvencesi adına bence dolaylı da olsa etkisi olacaktır.
Birkaç noktaya da değinmeden geçemeyeceğim; eminim bundan
sonraki düzenlemelerde veya iyileştirmelerde göz önüne alınacaktır.
Özellikle özel istihdam bürolarının yönetimi ve bu büroların faaliyetlerinin daha da kuvvetlendirilmesi, daha doğrusu özel istihdam bürolarının Türkiye ekonomisine gerçek katkısını vermesi adına birkaç düzenleme daha gerekiyordu. Umarız ki, bunları önümüzdeki dönemlerde ilgili değişikliklerde göreceğiz.
Alt işveren ve asıl işveren ilişkilerinin düzenlenmesinde topuz
belki biraz fazla kaçtı gibi geliyor; çünkü orada istihdamı çok zorlayıcı durumlar söz konusu olabiliyor. Gene yaşamımızın zorlukları açısından baktığımız zaman, pratikten, üyelerimizden bu konuyla ilgili de
çeşitli geri dönüşler aldık.
Sakat, eski hükümlü konusunda, dediğim gibi, toplamda yüzde
6’lık bir yükün yüzde 3’e düştüğü gözükse de, aslında pratikte zaten
yüzde 3’lük bir sakat çalıştırma zorunluluğu vardı ve bu da hâlen aynı
şekilde korunmakta. Dolayısıyla bunun, bir zorunluluktan öte, belki
prim desteğiyle beraber teşvik edilen bir hâl alması, bu yüzden, biraz
küçültülmesi, ama yapılmaması, karşılanmaması hâlindeki cezai şartların veya ödül şartlarının iyileştirilmesi-zorlaştırılması sanıyorum
-9-
daha motive edici olacaktır. Pratikte, işin hayata yansıyan kısmında,
hem sakat vatandaşlarımızın iş bulmaları çok kolay olmuyor, hem de
işverenlerin kendi ihtiyacı doğrultusunda yetişmiş bir sakat iş gücünü
bulmaları gene biraz zor bu durumda.
Son olarak stajyer konusuna değinmek istiyorum. Türkiye Personel Yönetimi Derneği olarak biz, istihdamın en önemli kaynağının
eğitim sistemimiz olduğunu görmekteyiz. Bu eğitim sistemimizin,
istihdama değer katacak, istihdama hizmet edecek şekilde düzenlenmesini hepimiz açısından çok kritik olarak görüyoruz.
Eğitim sistemimizin de en önemli bacağı, yani istihdama yansıyan en önemli bacağı, işverenlerle, sanayiyle üniversitelerin, özellikle
de meslek yüksekokulları ve üniversitelerin iş birliği yapması, bu iş
birliğinin desteklenmesi, motive edilmesi. Bu anlamda, stajyerlik unsuru bugüne kadar, her ne kadar belli düzenlemelerin dışında kalmış
olsa da önemli bir iş birliği aracıydı. Şimdi stajyerlerin sigorta zorunlulukları, -ki olması gereken bir konu- işverenler üzerinde bir yük hâline dönüştürülmesi, korkarız ki, -sanıyorum bu, Ekim’den sonra geçerlilik kazanacak bir konu- bir dahaki seneden itibaren özellikle sanayide stajyer istihdamında da önemli küçülmelere yol açabilir; bu da
eğitim sistemimize tam tersi bir etki yapacaktır, beklediğimizin tam
tersi bir etki yapacaktır. Tam tersine, bunun motive edilmesi, üniversitelerde, meslek yüksekokullarında okuyan öğrencilerin bilfiil sanayiyle çok daha iç içe çalışabilecekleri programların ve modellerin geliştirilmesi sanıyorum istihdamı destekleyecek, büyütecek ve bir ivme
kazandıracaktır.
Yeniden, düzenleme konusunda emeği geçen herkese çok teşekkürlerimi iletiyorum.
Sayın Bakanıma katıldıkları için çok teşekkürlerimizi, şükranlarımızı sunuyorum.
Başarılar diliyorum. Hepinize yeniden hoş geldiniz diyorum. Sağ
olun.
BÜLENT PİRLER- Efendim, Sayın Duman’a çok teşekkür
ediyorum.
Şimdi de, konuşmalarını yapmak üzere Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Tuğrul Kudatgobilik’i kürsüye davet ediyorum.
Buyurun Başkanım.
- 10 -
TUĞRUL KUDATGOBİLİK (TİSK Yönetim Kurulu Başkanı)- Sayın Bakanım, değerli akademisyenler, değerli misafirler,
PERYÖN’ün değerli üyeleri, değerli meslektaşlarım; TİSK ve PERYÖN olarak ne ilk, ne son toplantılarımızdan biri.
Biliyorsunuz,
biz
TİSK ve PERYÖN hakikaten çok iç içe çalışmanın
meyvelerini gördük ve
görmekteyiz.
Değerli kardeşim Yiğit, “Biz, Türk sanayi hayatının
mutfağını
temsil
ederiz” dedi; ben de o
cümleden hareket ederek
Sayın Bakanıma PERYÖN’ü kendi ağzımdan bir
takdim etmek istiyorum.
Tuğrul KUDATGOBİLİK
TİSK Yönetim Kurulu Başkanı
Şöyle bir birlikteliğim var: Ben de PERYÖN’de 5.5 sene Yönetim Kurulu Üyeliği yaptım. 1991’de European Association for
Personnel Management (EAPM)’yle ilk Avrupa Kongresini İstanbul’da yaptık. Biraz evvel Yiğit kardeşimden öğrendiğime göre, 2011
yılında bu Kongreyi tekrar Türkiye olarak, PERYÖN olarak siz almışsınız. Bu dünya Kongresini çok büyük bir başarıyla yapacağınıza eminim. “Bu Kongreye 2500 kişiyi getirmeyi hedefliyoruz” dedi. Çok
memnun oldum. Sanıyorum Sayın Bakanım Bakanlık olarak, biz de
TİSK olarak elimizden gelen bütün gayretle bu Kongrede yer alacağız
ve katkıda bulunacağız.
İnsan kaynakları yönetimi, çok dinamik, çok yaratıcı, her günü,
her saniyesi dolu bir sevk ve idare bölümüdür. İnsan kaynaklarını yönetenler; yalnız mutfağın gerektirdiği hazırlıkları yaparak değil, işin
teorisini, yani yarın ortaya çıkacak yemeği, nihai ürünü düşünen, insan
yatırımını sanayiyle birleştiren ve ortaya çıkacak ürünün büyüklüğünü, fiyatını, kalitesini, ihracatını, yani sanayi hayatının bütün ünitelerini içine alan bir meslek grubudur. Onun için, PERYÖN üyelerinin
teker teker hepsi sanayi işletmemizin asli unsurlarından biridir.
Burada değerli meslektaşlarıma da bir mesaj göndermek istiyo- 11 -
rum. Ben iki üniversite okudum ama, mesleğe insan kaynağı yöneticisi olarak girdim ve o güçle yükseldim. Bildiğiniz gibi, MESS’in Başkanı oldum, 6 sene evvel de TİSK Başkanlığına getirildim. Bunu size,
insan, kariyer planlamasını yaptığınız kendiniz için beni misal almanız
ve benim görevimin artık hepinize açık olduğunu söylemek için ortaya
koymak istiyorum. Onun için, hedefinizi koyarken artık ufak hedefler
falan koymayın.
Türkiye’de biz üç devreden geçtik: Önce mühendisler çok önem
arz etti Sayın Bakanım. Bir malın üretilmesi, ortaya çıkarılması çok
mühimdi ve mühendis kökenli yöneticiler başa geçtiler. Sonra bir dönem geldi, para kıttı, parayı bulmak, tedarik etmek, kullanmak çok
zordu; maliyeciler genel müdür görevlerini doldurdular. Sonra anlaşıldı ki, işin sevk ve idaresi çok mühim ve teknoloji, para, iyi bir insan
kaynağı yönetimi olmadan mümkün değil. Bütün bunları şümullendiren, “HR” dediğimiz “Human Resources Management.” Dolayısıyla
insan, sanayinin ana patronu, ana unsuru oldu. Bu söylediğim, işçisinden genel müdürüne kadar, bütün kademeleri teşkil eden insanlarda
oldu. Onun için, şimdi üçüncü devreyi yaşıyoruz. Bugün artık Türkiye’de, bu söylediğim felsefeye dayalı bir Management geçerli.
Dolayısıyla, Sayın Bakanım, PERYÖN üyeleri bu söylediğim
vazifeyi yapan arkadaşlarım, kardeşlerim. O bakımdan, onları tekrar
kutsayarak, kutsal görevlerini daha başarılı yapmaları için neler yapmaları gerektiği hususunu da bu tip seminerlerde ortaya çıkararak bir
vazife görmekteyiz.
Söze, Hükümetimizin ikinci seçimden sonra göreve gelip yaptığı
çalışmaları överek başlamak istiyorum. Hakikaten, bütün ülkelerde
olduğu gibi, benim ülkemde de bir numaralı konu “istihdam”, “işsizlik”, “toplumun sanayi hayatına katılması” ve “üretimde yer alması”
meselesi. Dolayısıyla, her teşkilatın, PERYÖN’ün olduğu gibi,
TİSK’in de, Sayın Bakanlığınızın da, Odalar Birliğinden TÜSİAD’a
kadar bütün teşkilatların da bir numaralı konusu, insanın sanayiyle
birleşmesini, yani istihdamın teminini gerektirecek bir husustur. Tabii,
buna gelmeden evvelki ikinci büyük ayak da “eğitim”dir. Bana, “ülkemin ana, temel meselelerini özetle” derseniz; bir, eğitim, iki, istihdam olarak özetlerim. Nüfusunun yüzde 51’i 0-20 yaş grubu içinde
olan genç nüfusumuz, bu insan kaynakları, -ki bu 25-30 sene sonra
terse dönecek, önümüzde çok mühim bir 15-20 senelik fırsat penceresi
var- yaşlanan Avrupa’nın, durağan hâle gelen Amerika’nın ve bir ta- 12 -
raftan zıplayıp giden Çin’in, Hindistan’ın karşısında Türkiye’mizin
tekrar zıplamasını temin edecek güçtür. Altında iki sorun vardır: Bir,
eğitim; iki, istihdam. Dolayısıyla, burada konuştuğumuz konuların
temelini bugün de bu teşkil edecektir.
Sayın Bakanım, sizin üstün gayretlerinizle 5510 sayılı Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kabul edildi. Arkasından,
17 Nisan 2008 tarihinde de 5754 Sayılı Kanunla bugünkü şeklini aldı.
Burada, sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılanması bir reform işiydi, Hükümet olarak buna reform diye kalktınız ve biz işverenler bu reformu destekledik; “Evet, Türkiye’nin bu reformu yapma
mecburiyeti, mükellefiyeti vardır.” dedik ve felsefe olarak sizinle beraber hareket ettik. Tabii, bu kanunun içinde hâlâ beğenmediğimiz,
kritik ettiğimiz hususlar olmasına rağmen, artık bizim olaylara makro
bakma, uzun vadeli bakma mecburiyetimiz var. Bu işe, PERYÖN olarak, insan kaynakları yöneticileri olarak sizin de, genel sevk ve idareciler olarak bizim de makro felsefe içinde yaklaşmamız lazım. Kritik
ettiğimiz şeyleri gözden ırak tutmayarak muhakkak ortaya koymak ve
bunun gerekçelerini, temelini oluşturmamız gerekiyor.
TİSK olarak biz, PERYÖN olarak siz, Türkiye’deki istihdam
maliyetlerinin yüksekliğinden ve istihdam maliyetlerinin sanayinin
gelişmesine engel teşkil edip etmeme konusunu bağdaştırarak, Türkiye’nin OECD ortalamalarına göre insan kaynakları ağırlığına, yani
insan kaynakları yönetimindeki devletin vergi, sigorta vesair katkılarının bu proporsiyon içindeki yerine hep göz diktik, hep buna baktık,
hep bunu gösterdik.
OECD’de, biliyorsunuz, Avrupa ülkeleri, artı Amerika, artı Japonya, artı Kanada var; dolayısıyla, OECD dediğim zaman bu 38-40
ülkeyi kastediyorum ama, bütün dünya sanayi ülkeleri var. Burada Çin
ve Hindistan yok. Biraz sonra oraya da geleceğim.
Orada istihdamın maliyetler üzerindeki yükü yüzde 22, Türkiye’de ise yüzde 45-46’ydı, şimdi 40’lara indi. Bu nereye iner? Tam
rakamlara sahip değilim ama, bir kere doğrudan doğruya bu yeni Kanunla gelen bir 5 puanlık düzenlemeler var; öbür taraftan, göstermeden, çaktırmadan gelen yükler var. Bugün bunları tekrar konuşacağız.
Ben bir miktar düzelmeden bahsederek geçmek istiyorum.
Biz işveren kesimi bu konuda destek verdiğimizi söyledim. Sosyal güvenlik sistemine destek verirken pek çok siyasetçi, “Yahu, işve- 13 -
renler olarak siz ne karışıyorsunuz, bu devletin, hükümetin vazifesidir,
siz buna niçin katkı veriyorsunuz” diye bizi kritik yağmuruna tuttular.
TİSK Başkanı olarak söylüyorum; biz doğruyu yaptık. Bizim, makro
bakmamız, Türkiye’nin önündeki çözümü görmemiz gerekiyordu ve
2028’lerde, 2048’lerde nüvesini, ürününü iade edecek sosyal güvenlik
sisteminin çağdaş bir hâle gelmesi gerekiyordu. Bu bakımdan, Sayın
Bakanın getirdiği ve gönüllü katkısı ile ortaya çıkan meselede müspet
davrandık. “Obstruction” yapmadık, burada başka konuşup arkadan
başka türlü kulis yürütmedik; açık davrandık, medeni davrandık. Bugün, bunu yapmış olmamızdan dolayı ben İşveren camiamızı ve kendimizi takdir ediyorum. Bakın, bu çok enteresan bir şey, insanın kendi
teşkilatını takdir etmesi. Evet, benim Teşkilatım bu olayı makro görme istidadını gösterdi ve böyle davrandık; bundan da asla pişman olmadık.
“Efendim, siz bunları böyle söylüyorsunuz ama, bu kanunlarda
hiç kritik edecek bir şeyiniz yok mu?” Var, dünya kadar var; kritik
ettik ve etmeye de devam edeceğiz. Tabii, düzenlemeleri görmeden
yalnız kritiklerle vakit geçirmenin de bize bir faydası olmayacağına
kanaat getirdik.
Fiili hizmet süresi zammı, idari para cezaları vesaire, çok kriterlerimiz oldu, defalarca yazdığımız çizdiğimiz için bunları tekrar gündeme getirmek istemiyorum ama, mesela işverenlerin iş kazası ve
meslek hastalıklarındaki sorumluluğu konusunu düzeltemedik.
Siz, Personel Yöneticileri olarak, idare ettiğiniz fabrikaların bütün insan kaynaklarının en iyi şekilde yönetilmesi için gayret sarf
edersiniz ve iş sağlığı ve güvenliği sizin bir numaralı konunuzdur;
bunu bilirim. Fabrikanızın işçilerle olan münasebetindeki iş sağlığı ve
güvenliğindeki bütün tedbirleri yüzde yüz aldığınızı, bütün koruyucu
malzemeyi verdiğinizi, bütün eğitimlerinizi yaptığınızı, bütün insan
kaynaklarını bu işe seferber ettiğinizi farz edin, fakat buna rağmen bir
kazanın vuku bulması hâlinde işverenin objektif mesuliyetinin hâlâ şu
veya bu şekilde devam etmekte olmasını benim hazmetmeme imkân
yok. Sayın Bakanımın bu konuları benden dinlemekten bıktığını biliyorum ama, gene sizlerin huzurunda söyleyelim. Yeni kanunda eksik
kalan noktalardan bir tanesi bu.
“Efendim, bu kanunlar yapıldı, Allah’ın emri, peygamberin kavliyle bitti”; hayır, ben böyle görmüyorum. Sosyal kanunlar dinamik
- 14 -
kanunlardır; toplumun ihtiyaçları için bu kanunlar yapılır, toplumun
ihtiyaçlarına göre de revize edilir. O bakımdan, önümüzdeki devrede
bu konularda gerekli düzenlemeleri yapacağımızı varsayıyorum.
Beni çok düşündüren konulardan bir tanesi de, bu kanunlardaki
“Rigid”lik, sertlik. Bunu gerek İş Yasası için söylüyorum, gerek sosyal güvenlik sistemi için söylüyorum, gerekse de biraz sonra tartışacağımız İstihdam Paketi için söylüyorum.
Biz, “Flexurity”i, yani hem “flexibility”yi, hem “emniyeti” içine
alan ILO’nun meşhur “Motto!”sunu onlardan evvel keşfettik ve uygulamaya koymaya çalıştık. Bu seneki ILO toplantısına Sayın Bakanımla, TÜRK-İŞ Başkanımla, HAK-İŞ Başkanımla beraber katıldık. Bu
sene, biliyorsunuz, “Türkiye-ILO kara listesi” dedikleri, Aplikasyon
Komitesinin sorgu-sualine tabi tutulduğu meseleye girmedi, çünkü
Türkiye, gerekli hazırlıklarını, ev ödevini tamamlamıştı. Neydi bu?
2821 ve 2822 Sayılı Yasalarda çağdaş ILO’nun kritiklerine, Avrupa
Birliği’nin kritiklerine, 19 sayılı “Chapter”e, Chapter’in Türkiye’den
beklediklerine dair pek çok meseleyi çözen bir düzenlemeyle ILO’ya
gittik. Sayın Bakan ve Sayın Bakanın ekibi bu konuda göğsünü gere
gere orada dedi ki, “Biz üçlü sosyal taraflar olarak, yani işçi-işverenHükümet olarak bu konu üzerinde defalarca toplantı yaptık, bu konuda
defalarca çalışma yaptık, bütün görüşleri derleyip topladık, bir yasa
taslağı hazırladık ve Türkiye Büyük Millet Meclisine sunduk.” Hakikaten, bu söylediğim yasanın yapılmasında da, bu yasanın son noktaya
gelmesinde de kritiklerimiz var. Görüyorsunuz, kritiklerimizle ana,
makro konuları birbiriyle karıştırmamaya çalışıyorum. Makro işi yerine doğru koyduğumuz zaman kritikleri çözeceğimizi varsayıyorum. O
yasalarda da TİSK olarak çok müspet, çok ciddi, -Sayın Bakanım nasıl
değerlendirecekler bilmiyorum- elimizden gelen katkıyı vermeye çalıştık ve ILO’da da bunu bu şekilde işaret ettik. Ama, gelin görün ki,
benim ülkemde hâlâ sizleri rahatlatacak bir fleksibl çalışma tesis edilemedi. Halbuki biz, yedi düvelle mücadele eden bir ülkeyiz. İhracatımızın yüzde 55’ini Avrupa Birliği’ne yapıyoruz. Bugün rakiplerimiz
Avrupa Birliği değil. Bugün ben, Fransa’yla Türkiye endüstri ilişkilerini, Almanya’yla Türkiye endüstri ilişkilerini mukayese etmiyorum.
Kiminle mukayese ediyorum? Çin’le, Brezilya’yla, Rusya’yla, Hindistan’la mukayese ediyorum; çünkü rakiplerimiz onlar. Romanya’dan
Polonya’ya kadarki bütün ülkeler, yaptığımız her türlü ihracatta kar- 15 -
şımıza alternatifler olarak çıkıyorlar.
Yeni gelişen ülkeler var; bunlara “BRIC- Brezilya, Russia, India,
China” diyorlar. “Bunun içine Türkiye’yi de koyalım ‘BRICT’ olsun;
bu laf benim değil, bu OECD Başkanı Anne Krugger’in sözü. Geçen
sene dedi ki, “Ümit ediyorum ki, Türkiye de ismi bu ülkeler arasına
koyduracak.” Ben de onu ümit ettim ama, bugün o ümidimi kaybettim. Niye? Çünkü Türkiyem bugün başka işlerle uğraşıyor. Bugün
Türkiye, uğraşması gereken ana işle, sanayiyle, ihracatla, insan kaynaklarıyla değil, başka işlerle, davalarla, kapatmalarla, Ergenekon’la
falan uğraşıyor. Türkiyem, moralimizi sıfıra indiren işlerle karşı karşıya. Halbuki, hocalarım hep bana, “Dünyada bir kriz, bir duraklama
olduğu zaman, Türkiye gibi yeni gelişen ülkelerin fırlama, zıplama
şansı doğar” diye söylemişlerdir. Geçen sene başlayan meşhur
mortgage krizi, şu anda devam ediyor. Bernanke dün, kendi ülkelerindeki iki mortgage firmasını nasıl devlet olarak desteklediklerini, düşünün, Amerika- iki mortgage firmasından hisse senedi alacağını ve
onlara kapital yardımı yapacağını açıkça ortaya koydu ve dolar tekrar
düştü. Petrol fiyatları niye düştü? İşte bu sebepten düştü. Dolayısıyla,
böyle makro düzenlemelerin yapıldığı yerde Türkiye olarak bizim,
tam zıplayacağımız, yani sanayi stratejilerimizi ortaya koyacağımız,
yeni insan kaynakları kanunlarımızı, esnek kanunlarımızı ortaya koyacağımız bir devrede olmamız gerekiyordu. Fakat, bildiğiniz gibi, maalesef, bir moralsizlik içinde önümüze bakıp “inşallah iyi olur” demekten ileri gidemiyoruz.
Değerli konuklarımız, 2001 yılında ülkemizde yüzde 10 civarında bir resmi işsizlik oranı vardı. 2002’de Hükümetimizle beraber bir
zıplama oldu. İlk 5 senede, 2002-2007’de büyüme, “Consecutive”,
ortalama olarak yüzde 7.6 arttı, düşerek arttı ama, arttı; 9’lardan
7’lere, 7’lerden 5’lere geldi. Bu sene gayri safi milli hasılada yüzde
4’lük bir büyüme bekliyoruz. İnşallah 4’ü de yakalarız diye telaş içindeyim. 2008’i kaybettik diye düşünüyorum; hiç olmazsa 2009’u yakalayalım inancındayım. Biz böyle yüzde 3’lerle, 4’lerle büyüyerek ne
Avrupa Birliği’ndeki yerimizi muhafaza edeceğimiz bir güce erişiriz,
ne de asıl, doğumuzda bulunan Hindistan’la, Çin’le, Uzak Doğu’yla
rekabet eder hâle geliriz.
Biliyorsunuz, Hindistan gayri safi milli hasılasını yüzde 12 oranında büyütüyor; Çin yüzde 13-14 büyüyor. Her ne kadar Olimpiyatı
yaparken hava kirliliğinden dolayı atletler “biz bu ülkede koşmayız,
- 16 -
havası çok pis” falan dedilerse de, Çin’in ürettiği bütün sanayi mamulleri, hepimizin, hepinizin rakibi piyasalara girdi. Yalnız Türkiye’de
değil, dünyanın her tarafından aynı dert devam ediyor. 2025-2035
devresinde Çin’in Amerika ekonomisini, Avrupa Birliği ekonomisini
sollayarak dünyanın bir numaralı ekonomik alanı olacağını bütün iktisat bilim adamları ortaya koydular. Dolayısıyla, gelişme artık buralarda olacak; gelişme buralarda olduğu için rekabet de buralarda olacak.
Geçen gün Antalya’da yapılan bir toplantıda ILO Heyetine dedim ki; “Siz Türkiye’yle bu kadar ciddi uğraşıyorsunuz ama, hani
Çin’deki, hani Hindistan’daki insan hakları ihlalleri veyahut 98 sayılı
sözleşmenin ihlali, 87 sayılı sözleşmenin ihlalleri vesaire? Hiçbiri
ILO’da da dile gelmiyor, dünyanın hiçbir tarafında da duymuyoruz,
Allah aşkına, siz buraları yok mu sayıyorsunuz, bu ne biçim bir ILO
felsefesi.” dedim. Cevap olarak dediler ki, “ILO, ancak şikâyet gelince
dosyayı önüne alır, Çin’den bize hiçbir şikâyet gelmiyor.” Bu mümkün mü?; Orada 1 milyar küsur insan, bu kadar çalışan, gidenler, görenler bilirler, gelişmiş tarafları da, bizim çok altımızda kalan tarafları
da var, ama hiçbir şikâyet yok. Hindistan’da çok gelişmiş olan bir
“Banglador” eyaleti var, onun altındakiler dökülüyor. Hindistan’dan
hiçbir şikâyet yokmuş.
Sayın Yiğit, bu gelişmeler ışığında bu konuları Kongrenize dünya çapında endüstri ilişkileri bölümü olarak koymanızı şimdiden tavsiye etmemi ne olursunuz ukalalık saymayın.
Değerli arkadaşlarım, biraz evvel, Kanunun, istihdamın önünü
açacak İstihdam Paketi ve yeni düzenlemelerin sanayi hayatımıza neler getirip getirmediğini konuşacağız demiştik. Hakikaten burada, ulusal istihdam stratejisi başta olmak üzere bazı politikalar bahis konusu.
Dünyada mucize çözüm yok. “Endüstri ilişkilerinde öyle bir şey
yapalım ki, bir anda işsizlik yüzde 11’den yüzde 1’e insin”, “Öyle bir
şey yapalım ki, gayri safi milli hasılanın artışı 3 puandan birdenbire 13
puana çıksın”, “Öyle bir şey yapalım ki, makro hedefleri bir anda değiştirelim”, “Öyle bir şey yapalım ki, Türkiye’deki yüzde 23 mertebesinde olan kadın istihdamını duble yapalım, kadının istihdama iştiraki
yüzde 46 olsun”; bunlar hep güzel şeyler ama, böyle mucizeler yok,
olmuyor. Mucizeler artık tarih öncesinde kaldı. Şimdi, bambaşka bir
ekonomik veri tabanına, akla, fikre, bilgiye dayalı yeni bir sevk ve
idare devri yaşıyoruz.
- 17 -
Sayın Bakanımın büyük çabalarıyla önünüze gelmiş olan İstihdam Paketi de bu reform niteliğindeki kanunlardan biri; ikincisi, bugün gündemde geçmiyor ama ben söyleyeyim, çünkü sizleri ilgilendiriyor, pek çoğunuz bunun içindesiniz- AR-GE yasaları. İkisi de
hakikaten mucizeye çanak tutacak düzenleme yasaları. Önce AR-GE
Yasası çıktı, arkasından İstihdam Paketi çıktı.
Yiğit Bey söyledi; yasanın takdir edilecek pek çok yönü var. Biraz sonra ben de gireceğim ama, detaylarını değerli bilim kadınlarına
ve bilim adamlarına bırakacağım ve onlar bugün bunu tam, açık biçimde açıklayacaklar. İki tane TİSK Başkan Vekili de oturum başkanı
olarak, -eksik olmasınlar- bu işe liderlik edecek.
Bir şey söylemek istiyorum. Koç Holding’de, Koç Holding Endüstri Eğitim Merkezini kurduğumuz zaman, Türk otomotiv sanayinin
babalarından biri olan Bernar Nahum Bey’e gittim dedim ki, “Sayın
Nahum, siz, otomotiv sanayi başta olmak üzere bütün pazarlama stratejilerine hâkim bir insansınız, ömrünüz bu işte geçti, Anadol, Ford,
FIAT fabrikalarını kuran ve onlara Başkanlık yapan sizdiniz, siz bize
bir konferans verin.” Toprağı bol olsun, Bernar Nahum, Tofaş’ın başındaki Can Nahum’un babasıdır. “Yahu, kuzum, ben böyle konferans
falan veremem, ben alaydan geldim, pazardan yetiştim, bunları bilmem” dedi ama, bir gün bana telefon etti, “Peki, gelip bir konferans
vereceğim, sen oraya Çağdaş Pazarlama Stratejileri diye bir ders koydur” dedi. Koydurduk. Şunları anlattı: “Hangi ürünü yapıyorsanız çok
iyi olması lazım, şu şişeyi yapıyorsanız en kalitelisi olması lazım, şu
gözlüğü yapıyorsanız en iyisi olması lazım, şu mikrofonu yapıyorsanız en iyisi olması lazım, ürünün birinci sınıf, en iyi olması lazım.
Yetmez, bunun en uygun fiyatla, yani rakiplerinizin altında, rakiplerinizle piyasada dövüşebileceğiniz bir fiyattan olması lazım. Bunlar
bilinen şeyler. Burada bir de zamanlama mühim” dedi. Pek anlayamadık; yani ürünün iyi olmasını, fiyatın iyi olmasını anladık da, zamanlama neydi? Kendi ağzından dinlediğim için onu da aynen nakledeceğim. Rahmetli Bernar Nahum 22-23 yaşlarındayken, -Türkiye’de sanayi falan yok, her şey ithalatla geliyor- hem kamyon, hem lastiklerini
satıyorlar. O zamanlar Türkiye’de ithal edilmiş olan meşhur
“Continental” diye bir lastik var; Bernar Bey de, Koç Topluluğuna ait
olan o Şirketin başındaki kişi. O zamanlar daha yeni girmiş; fiyakalı
bir genç “Manager” yahut Manager adayı. Bir yaz günü, Şişhane Yokuşu’nun tam çıkma noktasında, -o zamanlar orada yollar toprak- yük- 18 -
lü bir kamyonun arka tekerinin patladığını, tekerin sökülmüş, yere
konulmuş, şoför ve şoför yamağının, ellerinde levyeler -büyük levyeler vardır, basarak kaldırılır, tekerlek açılır, içinden iç lastik çıkarılır,
yapıştırılır, pompayla şişirilip tekrar takılırdı- kan ter içinde tekerlekle
uğraştıklarını görüyor. Yük devrilmesin diye de kamyonu tahtalarla
filan durdurmuşlar. Bu demiş ki, “Tamam, işte lastik satacağım çok
güzel bir imkân var.” Gitmiş, “Beyler, kolay gelsin, bizim lastiği alsaydınız bu başınıza gelmezdi” demiş. “İkisi de levyeyi kaptıkları gibi
beni Talimhane’ye kadar kovaladılar, o zaman anladım ki, zamanlama
mühim, adamın alnının teri damlarken ona lastik satamazsın, malın,
fiyatın iyi olması yetmez, zamanlama mühim” diyor.
Sayın Bakanım, lafı sizin Kanununuza getireceğim. Bu yaptığınız Kanunu iyi bir zamanlamada yapıp satsaydınız bambaşka bir Türkiye’de tasvip görecekti; bu söylediğim hem İstihdam Paketi için geçerli, hem AR-GE Yasası için geçerli. Sayın Bakanım, öyle bir zamana geldi ki, -beni affedin, bunu açık söylüyorum- bugün kimsede ne
istihdam iştahı var, ne yeni yatırım iştahı var, ne yeni fabrika kurma
iştahı var. Bu Kanun çok mühim şeyler yaptı; bunu açıklıkla, şükranla
söylüyorum. PERYÖN de, TİSK olarak biz de, bütün ömrümüz boyunca Türkiye’de kadın istihdamını çoğaltalım dedik. Benim ideallerim böyle ikiye katlamak falan değil; kadının sanayideki iştirakini hiç
olmazsa yüzde 26’dan 36’ya çıkarabilir miyiz, kadın istihdamını yüzde 10 artırabilir miyiz, genç işsizliğini acaba yüzde 5’lere getirebilir
miyiz, hiç olmazsa kendi ömrüm boyunca bunu görebilir miyim hevesindeyim. Türkiye’de sıfırlamayı, sıfır işsizliği, eşit “Employment”i
Yiğit Bey genç olduğu için belki görür ama, ben göremem. Onun için,
böyle büyük, mucize hayallerim yok. Türkiye ilk defa bu yasalarda
kadınlara pozitif ayrımcılık yapıldı. İstihdam Paketinde, kadının istihdamı için sanayiye çok büyük bir imkân getirdi bu Yasa. Şükran sunuyorum; Yiğit de söyledi, ben de söylüyorum. Aynı şekilde, 18-29
yaş grubu arasındaki gençlerin istihdamı konusu var. Diğer konuları
bir tarafa bırakıyorum. Bunlar müspet şeyler. Yalnız 5 puan indirilmesi vesaire değil, bunlar hakikaten, normal zamanda sanayiyi zıplatması
gereken şeyler. AR-GE Yasası, AR-GE yapan bir şirketin istihdam
maliyetini ciddi şekilde azaltacak bir katkı getirdi. 3 ay geçti. Üyelerime soruyorum; bu yasadan nasıl yararlandık? Şu İstihdam Yasasından nasıl yararlanıyorsunuz? Sizlere soruyorum; bu yeni Yasadan dolayı kaç işçi aldınız? Biraz sonra muhakkak konuşmalarda görüşlerinizi söylersiniz. Benim tespitim şu: Sosyal olayları düzenleyen yasalar
- 19 -
ne kadar iyi olursa olsun bir “environmental- çevresel” üst yasa vardır;
bu üst yasa istikrardır, ümittir, geleceğe bakmaktır, yarından emin
olmaktır. Türkiye’de bugün işte bunu kaybettik. Onun için, bu konular
konuşulurken “Ne istiyorsun?” diye bana sordukları zaman, ben “Türkiye’mi geri istiyorum” diyorum. Ben Türkiyemi geri istiyorum. Ümidi olan, yarına bakan, OECD’nin klasmanlarına girecek yepyeni bir
Türkiye hayalimiz vardı ve bu hayali gerçekleştirmek üzereydik.
2002-2007 arasındaki büyüme gayri safi milli hasıladan, siyasi istikrardan doğdu ama, aynı zamanda Türk sanayiinin zıplamasından doğdu. 126 ülkeye sanayi mamulü satar hâle geldik. Bugün yarınımızdan
korkuyoruz; yeni yatırımı bırakın, bugünkü idame yatırımları ne yapacağız diye düşünür hâle geldik. Bu doğru değil.
Sizi detaylarla boğmadan sözümü tek cümleyle bitirmek istiyorum: Ben Türkiyemi geri istiyorum; ümidi olan, istikbale bakan, yarın
dünyayla savaşacak bir ülke istiyorum. İstihdam paketini de bu açıdan
görüyorum. İstihdam paketinin üzerindeki müspet ve menfi görüşlerimizi söylüyorum.
Biz daha Türkiye’de, “esnek çalışma süreleri” meselesini konuşma noktasına gelemedik. Sayın Bakanım da, Yiğit de söyledi, ben
de söylüyorum, hiç olmazsa bir esneklik getirsin diye istihdam ajanslarını bir şekilde çözmemiz lazım. Bu Kanunda bu konuya yer verilmedi ama, bunu çözmemiz lazım.
“Kıdem tazminatını gene söyledi” diyecekseniz ama, söylemeden edemeyeceğim; şu kıdem tazminatı işi Zatıalinizin de felsefesinde
vardı ama, bu devreye nasip değilmiş, fakat, bu konuyu mesele yapmadan, ama gönlümden de çıkarmadan tekrar ortaya koyuyorum.
Sevgili meslektaşlarım, sevgili kardeşlerim; Türkiye büyük ülke,
dünyada 16’ncı büyük ekonomi, Avrupa’da 6’ncı büyük ekonomi;
dolayısıyla, buradan kimse bizi geriye düşüremez. Siyasetteki türbülans inşallah akıl yoluna oturur, mantık yoluna oturur, gönül yoluna
oturur ve benim ümitlerimi yeşertecek yeni Türkiye ortaya çıkar.
Bu duygularla hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
BÜLENT PİRLER- Sayın Kudatgobilik’e çok teşekkür ediyorum.
Efendim şimdi de, konuşmalarını yapmak üzere Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız Sayın Faruk Çelik’i kürsüye arz ediyorum.
- 20 -
FARUK ÇELİK (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı)- TİSK
ve PERYÖN’ün değerli başkanları, yöneticileri, değerli katılımcılar,
basın mensupları; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
TİSK ve PERYÖN’ün
işbirliğinde gerçekleşen bu
anlamlı toplantıda, daha
doğrusu Bakanlık olarak
işimizi kolaylaştıran bu toplantıda sizlerle beraber olmaktan duyduğum memnuniyeti ifade etmek istiyorum.
Efendim, önemli iki
Yasa ele alınıyor. Bu Yasaların, bu dönem içerisinde
çıkan bu iki önemli düzenlemenin ne getirip ne götürdüğüyle
ilgili
değerlendirmeler yapılacak. Buradan
alınacak olan bilgilerin,
Faruk ÇELİK
buradan
elde edilecek tesÇalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
pitlerin önümüzdeki süreç
içerisinde mutlaka değerlendirileceğini bilmenizi istiyorum.
Yasama görevi millet adına yapılır; Hükümetler, yürütme, millet
adına hizmet sunarlar. Bu çerçevede önemli reformlara imza atılır
veya milletin vermiş olduğu yetki yerinde kullanılamazsa, hak ettiği
değer verilemezse netice alıcı bir mesafe de kat edilemeyebilir.
Biz iktidar olarak, 60’ıncı Hükümet olarak iş başına gelir gelmez, Bakanlık olarak önümüzde bulduğumuz meseleler nelerdir ve
bunları bir takvim içerisinde nasıl çözüme kavuştururuz heyecanı içerisinde kollarımızı sıvadık ve çalışmalarımıza başladık.
Takvimimiz de şöyleydi:
* Sosyal güvenlik reformunun bir an önce Meclisten geçmesi ve
yasalaşması.
* İstihdam Paketiyle ilgili düzenlemenin Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nden geçmesi.
* 1980’den bu yana beklenen sendikal mevzuatın Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşınması ve yasalaşması.
- 21 -
* İş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili düzenlememiz maalesef İş Kanunu bünyesinde var, bununla ilgili müstakil bir yasanın çıkarılması
çalışmalarının başlatılması.
* Sosyal güvenlik reformunun dördüncü ayağı olan sosyal yardımlarla ilgili düzenlemenin Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk
edilmesi.
Bu dönem için hedeflediğimiz üç yasanın ikisini gerçekleştirdik,
birini de Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine taşımış bulunuyoruz. Onunla ilgili de uzlaşma sağlanırsa bir-iki gün içerisinde, hatta
birkaç saat içerisinde sendikal mevzuatı yasalaştırma imkânımız var.
Bunları şunun için söylüyorum: Yasalar milletin yasaları. Bugün
biz bakanız, bugün biz iktidarız, yarın biz iktidar olmayacağız, başkaları iktidar olacak, başkaları bakan olacak; ama çıkan yasalar 70 milyonu bağlayan yasalar. Dolayısıyla, yasama faaliyetine, kendine has,
bana has yasa, bize has yasa gibi bakmak son derece sakıncalıdır diye
düşünüyorum. Onun için, uzlaşma kültürü, sosyal diyalog önemli;
buna samimi olarak inandık ve Bakanlık olarak ele aldığımız konuları
sosyal taraflarla bıkmadan, usanmadan, yorulmadan, yüzümüzü ekşitmeden saatlerce, günlerce çalıştık ve Türkiye Büyük Millet Meclisine taşıdık. Türkiye Büyük Millet Meclisine taşınırken de, siyasi partilere çok önceden, belki 20 gün öncesinden yasa taslaklarını takdim
ettik; dedik ki, şu konularda uzlaşma sağlandı ve bu şekilde bir yasa
size Hükümet tarafından gelecek, gelmeden önce siz değerlendirmelerinizi yapın ve Komisyon safhasında mutlaka ciddi katkılar sağlayın,
çünkü bu yasalar önemli yasalar, milletin tümünü, 70 milyonu ilgilendiren düzenlemeler, muhalefetin de mutlaka söyleyecekleri vardır, biz
bunları samimi olarak yansıtmadan yanayız.
Bakanlığımız bünyesindeki bu samimi çalışmalar; sosyal güvenlikte yüzde 90’lara varan uzlaşma, İstihdam Paketinde yüzde 100’lere
varırcasına bir uzlaşma, Sendikalar Yasasında da yüzde 90’lara varan
bir anlaşma çerçevesine dönüştü ve Türkiye Büyük Millet Meclisine
gelince de, siyasi partilerle bu diyaloğumuz neticesinde, siyasi partiler
önden yaptıkları hazırlıklarla katkılarını komisyonlarda sundular, biz
de, onların makul olanlarını, olması gerekenleri, millet adına yararlı
gördüklerimizi yasaya yansıtmaktan hiç yüksünmedik, yansıttık ve
koskoca, 196 maddeden oluşan Sosyal Güvenlik Reformu Yasası 1.52 gün içerisinde Plan ve Bütçe Komisyonundan geçti. 7 günlük bir
süre içerisinde de Türkiye Büyük Millet Meclisinde yasalaştı.
- 22 -
İstihdam Paketi ise, 1 gün içerisinde Komisyondan geçti ve 1-1.5
gün içerisinde de Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçti, -bu da 40
maddeden oluşan bir yasaydı- çok hızlı bir şekilde yasalaştı. Muhalefetin de, sosyal tarafların da tüm katkılarını samimi olarak alma gayreti içerisinde olduk.
İnanıyorum ki, bu çalışma, bu bakış açısı, Türkiye’nin arzuladığı, Türkiye’nin beklediği bir çalışma, bir bakış açısı ve önümüzdeki
dönemde de tüm bakanlıklar, tüm siyasiler, bu bakış açısı, bu diyalog
ortamı içerisinde işlerin çözümü konusunda daha sağlıklı bir noktaya
gelirler.
Değerli katılımcılar, şimdi çok şeyler konuşuldu, çok önemli
şeyler de söylendi. Sayın Başkanın az önce ifade ettiği, bu yasa ve
zamanlamalar konusunda, size samimi söylüyorum, vallahi benim bir
suçum yok. Bu yasalar çok iyi niyetle hazırlandı, yasalaştı, fakat
konjonktürel olaylar devreye girdi. Yine ortada başarı var; bu kadar
gerekli-gereksiz şeylerin Türkiye’de tartışıldığı bir noktada bu yasalar
çıkmayabilirdi de. Neden? Bizde muhalefet etmek moda ya, önemli
yasalar da geliyor, ülkenin hayrına olup olmadığı da çok önemli değil,
“Muhalefet ediverelim, bunlar da geçmeyiversin” denir, muhalefet
etme adına muhalefet edilirdi. Ama onlar olmadı, o diyaloglarla onlar
aşıldı. Yasalaşması son derece önemlidir diyorum; ama zamanlama
açısından talihsizlikleri var. Umuyorum bu süreçler de kısa süre içerisinde geçer.
“Sabahleyin ne olacak” endişesini artık Türkiye taşımasın istiyoruz. “Her an her şey olabilir…” Her an her şey olmaz; hukuk devletinde hukuk çerçevesinde bir şeyler olur, herkes de saygı duyar.
TİSK’in Genel Başkanı diyor ki, “Türkiyemi geri istiyorum, istikrarı
geri istiyorum.” İşte, her an her şey olmamalı. Türkiye artık bunlardan
sıyrılmalı. Türkiye, rayına girmiş bir Türkiye; bu rayında devam etmeli. İnanıyorum ki, sağduyu da bunu söylüyor. İnşallah, aradaki bu kaçaklar, bu sıkıntılar kısa süre içerisinde aşılır ve Türkiye rayında gitmeye devam eder. Rayında gitmeli. Neden? Az önce kısaca da temas
edildi. Bakınız, ekonomik ve sosyal açıdan dünya, bölgemiz ve ülkemiz önemli bir süreçten geçmektedir; hepimiz bunun farkındayız kanaatindeyim, inancı içindeyim. Bir yılı aşkın bir süredir dünya ülkeleri
ve ülkemiz ekonomik krizle karşı karşıya. Kendi içimizdeki birçok
sorunun yanında bu küresel krizin, herkesin farkında olması gereken
bir kriz olduğu inancındayım, özellikle siyasilerin farkında olması
- 23 -
gerektiğine inanıyorum. Ülkeyi artık, ülke sınırları içerisinde ve bu
sınırlar içerisindeki bir mantıkla idare etmek mümkün değil; dünyadaki muhtemel gelişmeleri dikkate alarak ülkenizdeki politikaları ona
göre anında dizayn etmek durumundasınız. Yoksa, “Dışarıdan bana
ne, Misakımillî sınırları içerisinde ben dünyamı kurmuşum, hayallerime, ideallerime kavuşmuşum, bu sınırlar içerisinde ben her türlü
kararı alırım, dışarıdaki gelişmeler beni ilgilendirmiyor” gibi bir lüksümüz yok.
Amerikan ekonomisine bakıyoruz; gayri safi yurt içi hasıla 14
trilyon dolar, tüketim harcamaları yüzde 70’i 9.5 trilyon dolar. Oynama nerede, dalgalanma nerede? 9.5 trilyonun üzerinde oynama var,
yani hane halkının gelirinde-giderinde oynama var. Dünyada 9.5 trilyon dolarlık bir ekonomi var mı? Yok. Adamların harcaması bu, yani
harcama kalemleri. Burada dalgalanmalar var ve bu dalgalanmalar her
tarafı vuruyor, her tarafı rahatsız ediyor. Yetmedi. Bununla kalsa yine
diyeceğiz ki, bir çaresine bakılır. Arkasından kuraklık, gıda fiyatlarındaki artışlar, petrol fiyatlarındaki artışlar, enerji fiyatlarındaki artışlar;
bunlar da, ayrı bir dalga olarak bu krize ilave yeni krizler çağrıştırıyor,
yeni sorunları önümüze koyuyor.
AB, ABD, Japonya, bu gelişmiş ülkelerde enflasyon oranları
uzunca bir süredir belli bir seviyedeyken bu seviyelerini kaybetmeye
ve enflasyon oranları yükselmeye başladı. “Nerede duracak, nerede
bitecek” diye herkes endişeli ve hesabını kitabını yapıyor. Onun için,
sorumlu insanlar (muhalefetiyle, iktidarıyla, sivil toplumuyla), bu gelişmeleri dikkate alarak Türkiye’de olup bitenlere, olması gerekenlere
bir anlam vermeliler diye düşünüyorum.
Türkiye’ye baktığımız zaman, bu gelişmelerin yansımaları nelerdir? Burada durum şöyle: 2006’dan bu yana risk göstergeleri diğer
ülkelerle paralel gidiyor. Özellikle 2008 Mart’ından sonraki gelişmelerin, yani makro düzeydeki tüm kazanımlarımızın altında ne yatıyor
diye baktığımız zaman, siyasi istikrarı ve ekonomik istikrarı görüyoruz; işin birinci kalemi bu. Bu bölgede siyasi istikrar ve ekonomik
istikrar son derece önemli. Buna dönük dalgalanma meydana gelince,
küresel riskler ve krizler Türkiye’de çok daha bir anlam kazanmaya
başladı değerli katılımcılar.
Bu süreç içerisinde, 2002’den bu yana makro düzeyde elde edilen gelişmeler ve ekonomimizin geldiği nokta açısından baktığımız
zaman, finans sektöründe, reel sektörde ve kamu maliyesi göstergele- 24 -
rinde, ekonomimizin dış şoklara ve krizlere ne derece dayanıklı olduğunu rakamlarla açıklama imkânımız var; ama, bugünün konusu bu
olmadığı için onlara değinmiyorum. Bu şoklar ve krizlere karşı dayanıklı bir ekonomik yapıya kavuştuğumuzu burada ifade etmek istiyorum. 26 çeyrek üst üste büyüyen bir Türkiye var ve bunların siyasi ve
ekonomik istikrarın neticesinde gerçekleştiğini bilmemizde yarar var
diye düşünüyorum.
Bu krizler ne meydana getirdi? Bu krizler, küresel büyümede yaşanan yavaşlamaya dönüştü ve ihracatta zorluklara sebep olmakta.
Uluslararası finans sektöründeki problemler de kredi maliyetlerini
arttırdı. Yatırımlar azalmaya başladı. Bu küresel riskler genel ama,
etkileri, ülkelerin alacakları önlemlere göre değişiyor.
“Bu noktada ne yapmalıyız” diye Hükümet olarak düşündük.
Bir; kesinlikle sıkı maliye politikalarına devam, taviz verilmemeli
düşüncesindeyiz. Popülist uygulamalar olmamalı. Bir örnek olsun
diye söylüyorum; 1100 belediyeyi belediyeler seçimine giderken kapatıyoruz. Belediye seçimlerine 7 ayınız var, ama 1100 belediyeyi
kapatıyorsunuz; bu çok önemli bir örnektir. Oysa, eski Türkiye’de,
1100 belediye açılmalıydı, çünkü “bu seçimi kurtaralım, bu mevsimi
kurtaralım” anlayışı hâkim idi. Popülizm kesinlikle olmamalı ve sıkı
maliye politikaları devam edecek; o inançtayız.
Saydamlık ve AB’ye uyum süreciyle ilgili yapılması gerekenler
şu anda hızlı bir şekilde devam ediyor. “Efendim, AB’ye ilgi yavaşladı”; ben buna kesinlikle katılmıyorum. Bakınız, her hafta Bakanlar
Kurulu toplantısındayız; gündemin birinci maddesi bu. Müzakere süreci başlamış; yapılacaklar belli. Bürokrasi ağırlıklı, mevzuat ağırlıklı
düzenlemeler, çalışmalar ve sürekli bakanlıklar arası gidiş gelişler
devam ediyor. Fasıllar belli, fasıllar üzerinde yapılan çalışmalar belli,
açılan fasıllar belli, gündeme alınan fasıllar belli. AB süreciyle ilgili
en üst perdede yapılması gereken ne varsa, bu sürecin aynen takip
edildiğini ifade etmek istiyorum. Türkiye’nin nüfusu büyük, Türkiye’nin potansiyeli birilerinin işine gelmeyebilir, birilerine sıkıntı verebilir. Buradan kaynaklanan sorunları, “Efendim, Hükümet AB süreciyle ilgili bir duraklama içerisinde” diye değerlendirmeyi şahsen doğru bulmuyorum. Biz 60’ıncı Hükümet olarak iş başına geldiğimizden
beri AB mevzuatıyla ilgili, şahsen benim Bakanlığımla ilgili birkaç
konunun dışında çok ciddi bir konunun kalmadığını, uyum açısından,
mevzuat açısından çok önemli değişiklikleri gerçekleştirdiğimizi ra- 25 -
hatlıkla ifade edebilirim. Diğer bakan arkadaşlarımız da aynı çerçevede, bu uyumun sağlanması konusunda çalışmalarını sürdürüyorlar.
Burada bir gevşeme söz konusu değildir; bu süreci aynen devam ettireceğiz.
Bu küresel krizler ve bunlardan etkilenmeme veya minimum düzeyde etkilenme açısından yapılması gerekenler bunlar ama, bunların
yanında en önemlisi de, yapısal reformlara devam edilmesi; işte bugünkü konu. Yapısal reformlar ifade edildi. Sosyal Güvenlik, İstihdam
Paketi, AR-GE konusunda, -şimdi, 1500-1600 maddeden oluşan Ticaret Kanunu Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündeminde- enerji ve
yatırım ortamının iyileştirilmesiyle ilgili atılan adımlar, yapılan çalışmalar devam ediyor.
Değerli katılımcılar, konuşmamı 2 dakika içerisinde toparlayacağım.
Bu reformlardan biri, sosyal güvenlik reformu; çok tartışıldı, çok
konuşuldu. Bilen de konuştu, bilmeyen de konuştu. Maksatlı konuşanlar da oldu, gerçekten katkı sağlama amaçlı konuşanlar da oldu. Yanlış
manşetlerden dolayı, çok önemli bir düzenleme konusunda, günlerce o
yanlış manşeti düzeltmek için efor sarf ettiğimizi burada birçok arkadaşımızın bildiği inancındayım. Hak etmediği eleştiriler aldı. “Kapılar
sonuna kadar açık, buyurun bu katkıyı sağlayın Sosyal Güvenlik Yasasına” dememize rağmen, burada katkı sağlamaktan ziyade, dışarıda
manşetlerle olayı sansasyonel bir boyuta taşımayı uygun bulanlar oldu
maalesef. Kim ne derse desin; Türkiye’de erken emeklilik sorunu vardı ve maalesef hâlen de var.
Aylık bağlama oranları yüksek ve sistemden erken çıkmayı teşvik ediyor.
Aktif sigortalı sayısı 14 milyon 700’den 16 milyon 500’e çıktı.
Bu yasanın katkısı oldu mu? Oldu. “Efendim, 1 milyon çocuk kaydolmuş” filan; bunlar doğru değil. 15 yaş altında sisteme giren kişi
sayısı 140 bin civarında. Aktif sayısı 14 milyon 700’den 16.5 milyona
geldi. Şu anda, 2 çalışana 1 emekli noktasına ancak gelebildik. Bu
reformun başlangıcında oran, 1.8-1.9’a 1 şeklinde idi. Burada sıkıntımız var. Bu sistem adaletsiz bir sistem idi. SSK, BAĞ-KUR, Emekli
Sandığı mevzuatının iyiden iyiye içinden çıkılmaz hâle geldiği bir
mevzuatla karşı karşıya idik.
- 26 -
Biz bunu ne amaçla yaptık? Projeksiyonlarımız 2070 yılına dönük idi. Düzenlemeyi dört ana parametre çerçevesinde gerçekleştirdik.
Öyle tahmin ediyorum ki, bunlar gün boyu tartışılacak. 2030’lardan
itibaren sosyal güvenlik açıklarını yüzde 2’ler seviyesine çekmek ve
2050’lerden sonra da yüzde 1’lerle, -sosyal devlet olmanın gereği,
toplanan primlerin 4’te 1’i kadar da bir katkıyı, prim desteğini devlet
yapacak- bunu sürdürülebilir bir sosyal güvenliğe oturtmak ve dışarıdan bakan, içerden bakan birisi, “Türkiye’de artık güvenilir bir sistem
kuruldu, sosyal güvenlik artık bir anayasa gibi, tartışılmaz, nereye
gideceği belli, nereye varacağı belli” imajını oluşturmak için bu düzenleme zaruriydi.
Bakınız, gayri safi milli hasılaya göre sosyal güvenlik açığı;
* 1991’de 10 binde 5,
* 1994’te yüzde 1,
* 1998’de yüzde 2,
* 2002’de yüzde 2.9-3,
* 2007 yüzde 4.
Bırakıp gitseniz yüzde 6 olacak. Sosyal güvenlik sisteminin açığı
25 katrilyon; 2007 sonu rakamını söylüyorum. “Efendim, 40 katrilyona çıksın…” Nereye çıkacak? Çıktığı an ne olacak? Türkiye’nin kamu
maliyesi yükü daha da artacak. Oysa bizim amacımız, bunu hafifletmek ve bunu yatırıma kaydırmak. Türkiye’nin bu konuda 15 katrilyon
bir açığı olsa, 10 katrilyon lirayla ne gibi yatırımlar yapacağını, öyle
tahmin ediyorum, bu salondakiler bizlerden çok daha iyi bilmektedirler.
Onun için, bu düzenleme önemli bir düzenlemedir.
Bakınız, göğsümüzü gere gere söylüyoruz; özürlüler için, kadınlar için, hangi sosyal konumdaki kişiler için (BAĞ-KUR’lular,
SSK’lılar için), ele alırsanız alın, bu düzenlemeler sosyal devlet ilkesi
gözetilerek yapılmıştır. O konularda kitapçıklarımız, broşürlerimiz
var; umuyorum elinize geçer veya siz değerli arkadaşlarımız zaten
gerekli araştırmaları yapıyorsunuzdur. Bu, sosyal amaçlı önemli düzenlemeleri de içeren bir düzenleme.
İstihdam Paketi, işsizlik, ifade edildiği gibi, dünyanın sorunu.
- 27 -
Gerçekten sihirli bir değnek yok. Atılması gereken adımlardan bir
tanesini, bir bölümünü biz attık. Eğer Türkiye normal yürüyüşünü
sürdürürse bunun diğer alanlarda artısının çok olacağı inancındayım.
Kadın istihdamındaki sıkıntıları hep konuşuyoruz. Eğitim düzeyi
yüksek olan kadınlarda yüzde 65’leri aşan bir istihdam var, bir sorun
yok; ama eğitim düzeyi düştükçe istihdamla ilgili ciddi sorunlarımız
var. Onun için, bayanların istihdamında yaş şartını kaldırdık, yaş şartı
olmaksızın bir teşvik uygulaması getirildi.
15-24 yaş arası gençlerdeki işsizlik oranı son rakamlara göre
yüzde 17.4 ama, yüzde 20’ler seviyesinde cereyan ediyor. Çok yüksek
bir rakam. Sosyal sorunlara gebe. “GAP’a niye para aktardınız” deniyor. Bunun için aktardık. “Terör bitsin” diyoruz. Teröre, silaha 150
milyar dolar para aktarılıyor. Silaha aktarılacağına, onun 15’te 1’ini
bu yatırıma (sulamaya, barajlara, altyapıya), yatıracak olursak, inanıyorum ki, orada gerçekleşecek olan istihdamla, sosyal yara olan bu
problemi kökünden çözme imkânı olacak.
Bunlar hep sosyal taraflarla tartışıldı, değerlendirildi. Karşı çıkılanlar oldu, ikna etmeye çalıştık veya onlar bizi ikna etmeye çalıştılar.
Sonunda uzlaştığımız konulardı ve inanıyorum ki çok hayırlı işler oldu. Bu yıl itibarıyla GAP’a 2.3 katrilyon lira para aktarıldı. Son derece
önemli bir rakam. Her yıl, toplam 12 katrilyon lirayı bulacak bir meblağ ile o bölge ayağa kalkacak. Yalnız orası değil; KOP- Konya ovası
ayağa kalkacak, Doğu Anadolu ayağa kalkacak ve istihdam açısından
bu yöreler Türkiye’de ciddi kaynak oluşturacak diye ümit ediyoruz.
Tabii, masaya ağırlıklı olarak İstihdam Paketini yatıracaksınız.
Bizim çok önem verdiğimiz bir konu daha vardı; o da, aktif işgücü programlarına kaynak aktarımı. İŞKUR Genel Müdürümüz burada. Türkiye İş Kurumu diye bir birimimiz var da, İŞKUR ne yapacak? Elinde bir şey var mı? Yok, yani imkân yok. Bu imkân sağlandı
ve şimdi, İŞKUR bünyesinde kayıtlı olan bütün vatandaşlarımız eğitimden geçecekler. Bu yasal düzenlemeyle eğitim hakkını elde ettiler.
Bu vesileyle bir meslek sahibi olacaklar. Aktif iş gücü programları
için bu yıl İŞKUR’a aktarılan kaynak 270 trilyon. Bu, Bakanlar Kurulu yetkisinde yüzde 50’ye de çıkarılabilir. Buraya daha da yüksek seviyede kaynak aktarımı gerçekleşebilecek. Şu anda hedefimiz, yılda
100 bin gencimizi bir meslek sahibi yapmak, eğitmek. “Efendim, keşke bu okullaşmada, okullarda bu ara eleman sorunu çözülebilseydi”;
- 28 -
işte bunlar Türkiye’nin kısır tartışmalarından. İnanıyorum ki, bu tartışmaları Türkiye artık geride bırakacak. Türkiye’ye, meslek liselerinin, endüstri meslek liselerinin yüzde 37’lerde değil, yüzde 60-65’lerde olması yakışıyor; bu oranı meslek liselerine taşımamız gerekiyor.
Umuyorum, bu konuda da süreç normalleşir ve çözüme kavuşur.
Söylenecek çok şey var ama, zaman öyle aştı gitti ki, burada
kesmeyi uygun buluyorum.
Umuyorum ki, ciddi değişim, dönüşüm yaşayan ülkemiz istihdam konusunda da gerçeklerle yüzleşiyor; bakınız, burası çok önemli.
Tarımda çok ciddi bir çözülme var. Bu çözülme bizi gerçek tablolarla
karşı karşıya bırakıyor. Bu tablolar, hangi önlemleri almamız gerektiğini söylüyor. İnanıyorum ki, bu gerçeklerle yüzleşen, olayları kamufle etmeyen, tarımda 5-6 milyon insanın çalıştığını varsaymayan bir
Türkiye gerçeğini görerek, bu ve benzeri, sizlerden de gelecek olan
öneriler çerçevesinde istihdam konusunda, işsizliğin ayağını, belini
kırma konusunda güzel önerilerinize her zaman açık olduğumuzu ifade ediyorum. Çıkardığımız yasalar nihai yasalar değildir. Onların uygulamada meydana getireceği sorunlar ve buradan çıkacak neticelerle
örtüşmesi hâlinde yapılacak olan değişmelere de her zaman hazır olduğumuzu ifade ediyorum.
Tekrar aranızda bulunmaktan duyduğum memnuniyeti ifade ediyor, bu güzel organizasyonu gerçekleştirenlere tekrar teşekkür ediyor,
saygılar sunuyorum.
BÜLENT PİRLER- Efendim, Sayın Bakanımıza teşekkür ediyorum.
Hemen ilk oturumumuza geçmek istiyorum. Konumuz “İstihdam
Paketi.” Oturum Başkanlığımızı Konfederasyonumuz Yürütme Komitesi ve Yönetim Kurulu Başkan Vekili Sayın Hakkı Matraş yapacaklar. İlk konuşmacımız, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Sayın Doç. Dr. Gülsevil Alpagut Hanımefendi bize, “Alt İşveren, İş Sağlığı ve Güvenliği ile İdari Para Cezalarına İlişkin Düzenlemeler” konusunda bir sunum yapacaklar. Daha sonra verilecek aramızı takiben de, “İşyerlerine Getirilen Teşvikler, İşsizlik Sigortası
Düzenlemeleri ve İŞKUR Faaliyetleri” konusunda Gazi Üniversitesi
Öğretim Üyesi Sayın Prof. Dr. Cem Kılıç bir sunuş yapacaklar.
Kendilerini kürsüye davet ediyorum; buyurun efendim.
- 29 -
- 30 -
Seminer katılımcıları birarada
I. OTURUM
İSTİHDAM PAKETİ
Oturum Başkanı
Konuşmacılar
: Hakkı MATRAŞ
: Doç. Dr. Gülsevil ALPAGUT
Prof. Dr. Cem KILIÇ
HAKKI MATRAŞ (TİSK Yürütme Komitesi ve Yönetim
Kurulu Başkan Vekili)- Sayın Bakanım, değerli başkanlarım, Sayın
Genel Müdürüm, sayın medya mensupları, değerli iştirak eden hazırun; TİSK ve PERYÖN tarafından düzenlenen “İstihdam Paketi ve
Sosyal Güvenlikteki Yeni Düzenlemeler İşletmelere Ne Getiriyor?”
Seminerine başladık.
Sayın Alpagut bize, Alt İşveren, İş Sağlığı ve Güvenliği ile İdari
Para Cezalarına İlişkin Düzenlemeler konularında ışık tutacaklar. Birkaç konuyu ilave ederek kendisine söz vermek istiyorum.
İstihdam paketi olarak adlandırılan 5763 sayılı İş Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun 26 Mayıs
2008 tarih ve 26887 sayılı Resmi Gazetede yayımlandı.
İstihdam Paketiyle şu ana başlıklarda düzenlemeler yapıldığı görüldü:
* Alt işveren
* İstihdam üzerindeki yükler
* İşsizlik sigortası ve İŞKUR faaliyetleri
* İş sağlığı ve güvenliği
* İdari para cezaları
* Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının teşkilat yapısı ve görevleri
- 31 -
Söz konusu kanunun, TİSK’in uzun süredir önerdiği, işverenlerin istihdamının artmasına ortam sağlayacak bazı olumlu tedbirleri
içermektedir. Ancak, yasada öngörülen, amaca aykırı ya da çeşitli
alanlarda olumsuzluklar doğuracak bazı düzenlemelere de yer verilmiş, bazı hususlar ise eksik bırakılmıştır diye düşüncelerimiz vardır.
Bu paketin en önemli eksikliği, -yine ben de bahsedeceğim Sayın Bakanım- kıdem tazminatı sorununa çözüm getirilmemiş olmasıdır.
İşsizlik sigortası ve iş güvencesi düzenlemelerinden sonra işletmeler üzerinde ağır bir maliyet baskısına dönüşen, rekabet gücü ve
istihdam olanaklarını sınırlayan kıdem tazminatı müessesesinin, istihdam teşvik amacıyla hazırlanan bir yasa metninde düzenlenmemiş
olmasını önemli bir eksiklik olarak görüyoruz.
Taslağın ilk hâlinde kıdem tazminatına yer verilmesine rağmen,
Meclisten geçen yasada bu düzenleme tamamen kaldırılmıştır dedikten sonra Sayın Alpagut Hanımefendiye söz veriyorum efendim.
DOÇ. DR. GÜLSEVİL ALPAGUT: (İstanbul Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi)- Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Bakanım, değerli başkanlar, saygıdeğer konuklar; herkesi
saygıyla selamlayarak konuşmama başlamak istiyorum.
Alt İşveren İş Sağlığı ve Güvenliği İle İdari Para
Cezalarına İlişkin Düzenlemeler
Kamuoyunda “İstihdam Paketi” olarak adlandırılan 15.05.2008
tarihli 5763 sayılı Yasayla, 12 kanunda değişiklik yapılarak 26 Mayıs
2008 tarihli resmi gazetede yayınlandı. “İş Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” başlığını taşıyan bu kanunun amacı istihdamın üzerindeki idari ve mali yüklerin azaltılması,
özürlü, genç ve kadınların istihdamının teşviki, işgücü piyasasının
ihtiyaç duyduğu nitelikli işgücünün yetiştirilmesi, istihdamın teşviki
ve kayıt dışı istihdamın azaltılmasıdır.
Yapılan değişiklikler içinde alt işveren, iş sağlığı ve güvenliği ve
idari para cezalarına ilişkin düzenlemeler de yer almakta olup, bunlarla ilgili olarak 4857 sayılı İş Kanunu, 3146 Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, 7460 sayılı
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eğitim ve Araştırma Merkezi Teşkilat
- 32 -
Kanunu ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununda değişiklikler
gerçekleştirilmiştir.
I. Alt İşverene İlişkin Düzenlemeler
Bilindiği gibi; 4857 sayılı Yasada 1475 sayılı Yasa dönemindeki
muvazaalı uygulamaları önlemek amacıyla bir takım düzenlemeler
öngörülmüştür. Bu amaçla bilim kurulunca hazırlanan metinde muvazaa kavramı çerçevesinde ve Yargıtay kararları ile tespit edilen hususlar doğrultusunda hükümlere yer verilirken, TBMM’nde verilen önergelerle kabul edilen sınırlamalar muvazaa olgusunun ötesinde doğrudan alt işveren ilişkisinin kurulmasını zorlaştırıcı, oldukça katı bir
düzenlemenin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Öyle ki, alt işverene
ilişkin düzenlemenin uygulanabilirliğindeki zorluk, doktrinde birbirinden farklı çok sayıda görüşün ortaya çıkmasına neden olmuş, Yargı, madde hükmünün yorumu ve uygulanmasında aynı sıkıntıyı yaşamış ve işverenler ciddi bir belirsizlikle karşı karşıya kalmışlardır. Nitekim, yaşanan bu zorluk kamu kesiminde özel düzenlemeleri getirmiş, önce belediyeler Kanununda değişiklik yapılmış, ardından
12.07.2006 tarihinde İş kanunun 2. maddesinde yapılan değişiklikle
kamuda alt işveren ilişkisinin önü açılmıştır1. Bu alanda özel sektörde
1
İşK. mad. 2’ye 5538 sayılı Kanunla eklenen VIII. Ve IX’ncu fıkralara göre; “Kanuna veya Kanunun verdiği yetkiye dayanılarak kurulan kamu kurum ve kuruluşları
ile bunların doğrudan veya dolaylı olarak sermayesinin en az yüzde ellisine sahip
oldukları ortaklıklarda, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu veya diğer kanun hükümleri
çerçevesinde, hizmet alımı amacıyla yapılan sözleşmeler gereğince, yüklenici aracılığıyla çalıştırılanlar, bu şekilde çalışmış olmalarına dayanarak;
a) Bu kurum, kuruluş ve ortaklıklara ait kadro veya pozisyonlara atanmaya,
b) Bu kurum, kuruluş ve ortaklıklara ait işyerlerinin kadro veya pozisyonlarında çalışanlar için toplu iş sözleşmesi, personel kanunları veya ilgili diğer
mevzuat hükümlerine göre belirlenen her türlü mali haklar ile sosyal yardımlardan yararlanmaya,
hak kazanamazlar.
Sekizinci fıkrada belirtilen işyerlerinde yükleniciler dışında kalan işverenler tarafından çalıştırılanlar ile bu işyerlerinin tabi oldukları ihale mevzuatı çerçevesinde kendi
nam ve hesabına sözleşme yaparak üstlendiği ihale konusu işte doğrudan kendileri
çalışanlar da aynı hükümlere tabidir. Sekizinci fıkrada belirtilen kurum, kuruluş
veya ortaklıkların sermayesine katıldıkları ortaklıkların kadro veya pozisyonlarında
çalışan işçilerin, ortak durumundaki kamu kurum, kuruluş veya ortaklıkların kadro
veya pozisyonlarına atanma ya da bu kurum, kuruluş veya ortaklıklarda geçerli olan
mali haklar ile sosyal yardımlardan yararlanma talepleri hakkında da sekizinci fıkra
hükümleri uygulanır. Hizmet alımına dayanak teşkil edecek sözleşme ve şartnamelere;
- 33 -
halen yaşanan sıkıntılar ortadadır.
2003 yılından bu yana beklentiler, yasal düzenlemenin belirli ölçülerde esnekleştirilmesi, ilişkinin salt muvazaa bakımından sınırlanmasını öngören değişikliklerin gerçekleştirilmesi yönünde iken, 5763
sayılı Yasa ve özellikle hazırlanan “Alt İşverenlik Yönetmelik Taslağı” olabilecek en katı uygulamayı esas almıştır. İstihdamı artırma
amacına sahip bir yasal düzenlemede alt işverene ilişkin düzenlemenin
yer almasının nedeni son bir yıldır yaşanan tuzla olaylarıdır. Denetimsiz, hatalı uygulamaların önlenmesi saiki ile hareket eden yasakoyucu,
yapılan düzenleme ile alt işveren ilişkisini çözümü çok daha güç sorunlarla dolu bir yapıya büründürmüş, yönetmelik taslağı ise kurumu
adeta uygulanamaz hale getirmeyi hedeflemiştir. Denilebilir ki, sorunlar çözülmek istenirken aksine artırılmaktadır.
5763 sayılı Kanunla alt işveren ilişkisinde yapılan değişiklik2;
muvazaalı alt işveren ilişkisini önlemeye yöneliktir. Alt işverenle ilgili
yapılan değişiklik işyerini bildirmeye ilişkin İşK. mad. 3 hükmünde
yer almaktadır: Bilindiği gibi madde hükmünde işyerini kuran, devralan, çalışma konusunu değiştiren veya faaliyete son veren veya işyerini kapatan işverenin bir ay içinde bölge müdürlüğüne bildirimde bulunma zorunluluğu düzenlenmiş ve değişiklik öncesi metinde; alt işverenin, bu sıfatla mal veya hizmet üretimi için meydana getirdiği kendi
işyeri için bildirim yapma yükümlülüğü düzenlenmiştir.
İşK. mad. 3’ün 5763 sayılı K. ile değişik şekline göre; “Bu Kanunun 2 nci maddesinin altıncı fıkrasına göre iş alan alt işveren; kendi
işyerinin tescili için asıl işverenden aldığı yazılı alt işverenlik sözleşmesi ve gerekli belgelerle birlikte, birinci fıkra hükmüne göre bildirim
yapmakla yükümlüdür. Bölge müdürlüğünce tescili yapılan bu işyerine ait belgeler gerektiğinde iş müfettişlerince incelenir. İnceleme sonucunda muvazaalı işlemin tespiti halinde, bu tespite ilişkin gerekçeli
a) İşe alınacak kişilerin belirlenmesi ve işten çıkarma yetkisinin kamu kurum,
kuruluşları ve ortaklıklarına bırakılması,
b) Hizmet alım sözleşmeleri çerçevesinde ya da geçici işçi olarak aynı işyerinde
daha önce çalışmış olanların çalıştırılmasına devam olunması
yönünde hükümler konulamaz.”
2
5763 sK. mad. 3’ün değerlendirilmesi için ayrıca bkz. M.ENGİN, Asıl İşveren-Alt
İşveren İlişkisinde Birlikte Sorumluluğun Kapsamı, İstanbul Barosu –Galatasaray
Üniversitesi tarafından düzenlenen İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukukuna İlişkin
Sorunlar ve Çözüm Önerileri, 12. Yıl Toplantısı, yayınlanmamış tebliğ; T.CENTEL,
Alt İşverene İlişkin İş Kanunu’ndaki Son Değişiklik, Sicil D., Haziran 2008, S. 10, 5
- 34 -
müfettiş raporu işverenlere tebliğ edilir. Bu rapora karşı tebliğ tarihinden itibaren altı işgünü içinde işverenlerce yetkili iş mahkemesine
itiraz edilebilir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir. Rapora altı
işgünü içinde itiraz edilmemiş veya mahkeme muvazaalı işlemin tespitini onamış ise tescil işlemi iptal edilir ve alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçileri sayılır”.
Değişiklik sonrası getirilen hükme bakıldığında öncelikle düzenlemenin işyerinin tescili temelinde, tescil prosedürü ve iş müfettişlerince yapılacak muvazaa incelemesini içerdiği görülmektedir.
1. Alt işverenlik sözleşmesinin yazılı olması gerekliliği ve tescil prosedürü
Yasa ile yapılan ilk değişiklik tescil için yazılı bir alt işverenlik
sözleşmesinin gerekliliğidir. Değişen metinde alt işveren eski metinde
olduğu gibi, bölge müdürlüğüne bildirim yapmakla yükümlü tutulmuş,
ancak bu bildirimin asıl işverenden alınan yazılı alt işverenlik sözleşmesi ve gerekli belgelerle birlikte yapılması öngörülmüştür. Bu bağlamda, değişiklik sonrası tescil bakımından artık alt işverenlik sözleşmesinin mutlaka yazılı olması gerekmektedir.
Belirtmek gerekir ki; maddede konuya ilişkin bir yönetmelik çıkarılması öngörülmüş ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca
hazırlanan “Alt İşverenlik Yönetmelik Taslağı”nda asıl işveren- alt
işveren ilişkisinin kurulma şartları, alt işverene ait işyerinin bildirimi,
tescili yanında alt işverenlik sözleşmesinde bulunması gereken usul ve
esaslara da yer verilmiştir.
Taslak mad. 10’da düzenlenen “alt işverenlik sözleşmesinde yer
alması gereken hususlar” içinde asıl işveren ile alt işverenin işyeri
unvan ve adresi, işveren vekillerinin adı soyadı, işyerinde yürütülen
işin ne olduğu, alt işverene verilen işin ne olduğu, taraflarca öngörülmüş ise işin başlama ve bitiş tarihleri, faaliyetin işyerinin hangi bölümünde gerçekleştirileceği gibi hususlar yanında ilişkinin unsurları
bakımından bir takım koşullara yer verilmiştir. Bunlardan biri “Alt
işverene asıl işin bir bölümü veriliyor ise, verilen işin işletmenin ve
işin gereği ile teknolojik sebeplerle uzmanlık gerektirme koşuluna
ilişkin teknik açıklama” dır. Aşağıda ayrıntılarıyla inceleneceği üzere
bu hüküm esasen Yönetmeliğin İşK. mad. 2 hükmünü son derece katı
yorumlamasının sonucu olarak aynı zamanda alt işverenlik ilişkisinin
kurulma koşulunu tekrarlamaktadır. Yine uzmanlık koşulu ile bağlantılı olarak tescil aşamasında sözleşmeye eklenecek belgeler düzenlen- 35 -
miştir. Taslak hükmüne göre; “Bir işyerinde, işletmenin ve işin gereği
ile teknolojik sebeplerle uzmanlık gerektiren bir işin alt işverene verilmesi halinde, alt işverenin uzmanlığını belgelendirmesi amacıyla
sözleşme kapsamındaki işe uygun; iş ekipmanı listesi, iş bitirme belgesi, operatör ve teknik eleman sertifikaları sözleşmeye eklenir”.
Sözleşmede bulunması gereken hususlar içinde dikkati çeken bir
diğer düzenleme; “Kanunun 2 nci maddesinde yer alan; asıl işverenin
alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak Kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden
doğan yükümlülüklerinden, alt işveren ile birlikte sorumlu olacağı”
hükmüdür. Esasen tamamen yasa hükmünün tekrarı niteliğindeki bu
düzenlemeye sözleşmede yer verilmesinin zorunlu tutulması anlaşılamamaktadır. İşçiye karşı birlikte sorumluluk hükmü emredici nitelikte
olup, sözleşmeyle bertaraf edilemez. Bu bağlamda sözleşmede yer
almasının veya almamasının herhangi bir önemi bulunmaz. Aynı şekilde; “alt işverenlik sözleşmesinin yapılmasından önce asıl işveren
tarafından çalıştırılan işçilerin alt işveren tarafından işe alınması halinde, bu işçilerin haklarının kısıtlanamayacağı”na ilişkin hüküm de
yasal düzenlemenin tekrarından ibarettir.
Yasal değişiklikle tescil prosedürü düzenlenirken, Alt İşverenlik
Yönetmelik Taslağı’nda kayıt dışı alt işveren ilişkilerinin tespiti ve
tesciline ilişkin düzenlemeye yer verilmiştir. Taslak mad. 8 hükmüne
göre; “Sosyal Güvenlik Kurumu Müfettişleri ve diğer kamu kurum ve
kuruluşlarının denetim elemanlarınca işyerlerinde yapılan denetimlerde ya da ihale makamları, ruhsata tabi işlerde (maden arama ve işletme, inşaat, taş ocağı ve benzeri) ruhsatı veren merciler (valilikler, kaymakamlıklar, belediyeler), sosyal güvenlik il müdürlükleri, vergi daireleri de kendi mevzuatları açısından yaptıkları işlemler sırasında,
işyerlerinin Kanunun 3 üncü maddesine göre ilgili bölge müdürlüğüne
bildirimde bulunup bulunmadığını kontrol ederler. Bildirim yapmamış
olan işyerlerinin unvan ve adreslerini ilgili bölge müdürlüğüne bir
yazı ile en geç 15 gün içinde bildirirler.
Denetim elemanlarınca ve kamu kurumlarınca yapılan bildirimler dikkate alınarak bölge müdürlüğünce Kanunun 3 üncü maddesine
göre gerekli işlemler yapılır” .
2. İş müfettişlerinin muvazaa yönünden inceleme yetkisi
Yasayla getirilen ikinci değişiklik iş müfettişlerine alt işveren
ilişkisini muvazaa yönünden inceleme yetkisinin verilmesidir. Madde
hükmüne göre; “Bölge müdürlüğünce tescili yapılan bu işyerine ait
- 36 -
belgeler gerektiğinde iş müfettişlerince incelenir”. Hüküm çeşitli
yönlerden eleştiriye açıktır. Öncelikle metnin belirsizlik içerdiği söylenmelidir. İş müfettişi hangi hallerde inceleme yapacaktır? “Gerektiğinde” ifadesi yoruma muhtaçtır. Böylesine önemli bir konudaki incelemenin takdire bırakılması isabetli değildir.
Bunun ötesinde iş müfettişlerine yargısal değerlendirme görevi
verilmiştir3. Müfettişlerce yapılacak inceleme muvazaaya yöneliktir.
İş müfettişleri belge üzerinden muvazaa tespit edecektir. Muvazaa,
sözleşme taraflarının yaptıkları sözleşmenin sadece göstermelik olduğunu, gerçekte hiçbir hüküm ifade etmeyeceklerini kararlaştırmalarıdır. Muvazaa daima iki anlaşma içerir. Bunlardan biri göstermelik
olan, başkalarına karşı yapılan anlaşmadır. Diğeri ise, gizli olan, taraflar arasında kalıp dışarıya yansımaması istenen anlaşmadır. Bazen
gizli anlaşma, görünürdeki sözleşmenin hiçbir sonuç doğurmayacağına ilişkin olabilir. Bazı hallerde ise; görünürdeki sözleşmenin yerine
başka bir sözleşmenin geçirilmesini kapsayabilir. Alt işveren ilişkisinde muvazaa, gerçekte taraflar arasında bir asıl işveren alt işveren ilişkisinin kurulması amaçlanmamakla birlikte, salt işverenin belirli yükümlülüklerden kaçması amacıyla görünürde bir alt işveren ilişkisinin
kurulmasıdır. Bu bağlamda, işçilere karşı yönetim hakkının bizzat asıl
işveren tarafından kullanılması, ücretlerin asıl işveren tarafından
ödenmesi, fesih ve disiplin yetkisinin kullanılmasında inisiyatifin asıl
işverende olması, bir çok yargı kararında da yer aldığı üzere asıl işverenin yanında çalışan bir kişiyle sonradan alt işveren ilişkisinin kurulması bu ilişkinin görünürde olduğu yönündeki karineleri oluşturur.
Bu bağlamda borçlar hukuku kurumu olan muvazaa incelemesi yargısal bir değerlendirme gerektirir. Çoğu kez hukukçu olmayan iş müfettişlerince muvazaa denetiminin yapılmasının isabet derecesi tartışmaya açıktır.
Yasa hükmüne göre; “inceleme sonucunda muvazaalı işlemin
tespiti halinde, bu tespite ilişkin gerekçeli müfettiş raporu işverenlere
tebliğ edilir. Bu rapora karşı tebliğ tarihinden itibaren altı işgünü içinde işverenlerce yetkili iş mahkemesine itiraz edilebilir.”
Belirtmek gerekir ki; İşK. mad. 2’de alt işveren ilişkisi bakımından mevcut sınırlamalar iki yöndedir. Yapılmak istenen düzenleme ile muvazaalı alt işveren ilişkisi önlenmek istenirken, bu
3
ENGİN, Asıl İşveren-Alt İşveren İlişkisinde Birlikte Sorumluluğun Kapsamı,
CENTEL, 7
- 37 -
amacın çok ötesinde alt işveren ilişkisinin kurulması tıpkı belirli süreli
iş sözleşmelerinde olduğu gibi belirli koşulların varlığına bağlı kılınmıştır. Dolayısıyla, hem alt işveren ilişkisinin kurulması objektif sınırlamalara bağlanmış hem de aynı maddede muvazaalı alt işveren ilişkisine yönelik düzenleme getirilmiştir.
İşK. mad. 2/VI’da yer alan “Bir işverenden, işyerinde yürüttüğü
mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir
bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan…” ifadesi esasen muvazaaya yönelik
değildir. Hükümde yardımcı işlerde iş alma herhangi bir sınırlamaya
bağlanmamışken, asıl işin bir bölümünün alt işverene verilebilmesi
işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işin bulunması koşuluna bağlanmıştır. Bu doğrudan ilişkinin
kurulabilmesi için objektif koşul niteliğindedir. İşK. mad. 2/VII’de
düzenlenen; “asıl işverenin işçilerinin alt işveren tarafından işe alınarak çalıştırılmaya devam ettirilmesi suretiyle hakları kısıtlanamaz veya daha önce o işyerinde çalıştırılan kimse ile alt işveren ilişkisi kurulamaz” hükmü ise muvazaaya ilişkindir. Her iki düzenlemenin nitelik
olarak farklılığının sonucu; İşK. mad. 2/VI’da düzenlenen koşulların
bulunması durumunda, ilişki muvazaalı olabileceği gibi, muvazaalı
olmayan bir ilişkide 2/VI’daki koşulların bulunmaması nedeniyle ilişkinin geçersiz sayılabileceğidir.
Nitekim, yukarıda da belirtildiği gibi muvazaada taraflar dışarıya
karşı görünürde bir sözleşme ilişkisine girerler, ancak gerçekte bu
ilişkiyi ya hiç istemezler veya başka bir sözleşme ilişkisini arzularlar.
Dolayısıyla, muvazaalı alt işveren ilişkisinde esasen taraflar bir alt
işveren ilişkisi içine girme arzusunda bulunmazlar. Fiilen iş ilişkisinden doğan hak ve borçların tarafını asıl işverenin oluşturduğu hallerde
muvazaalı ilişkiden söz edilebilecektir.
Muvazaalı alt işveren ilişkisinde taraflar esasen alt işveren ilişkisini istemezler. Tarafların amacı görünürde bir alt işveren ilişkisi yaratmakla birlikte, gerçekte alt işverenin işçilerine karşı asıl işverenin
işveren sıfatını devam ettirmesidir. Oysa, 6. fıkradaki sınırlamalara
aykırı olarak kurulan yani işletme gereği bulunmaksızın veya teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren bir iş olmaksızın kurulan alt işveren ilişkilerinde tarafların gerçek amacı alt işveren ilişkisinin geçerli
olması, işin bir bölümünün bir başka işveren, yani alt işveren tarafın- 38 -
dan yerine getirilmesidir.
Madde hükmüne dönecek olursak; iş müfettişinin inceleme sonucunda muvazaalı işlemi tespitinden söz edilmektedir. Dolayısıyla,
hükmün lafzı salt muvazaa bakımından müfettişin inceleme yetkisinin
bulunacağı yolundadır. Bu bağlamda; alt işverene verilen işin asıl işin
bir bölümü veya yardımcı iş niteliğinde olup olmadığı, işletme ve işin
gereği ile teknolojik yönden uzmanlık gerektiren bir işin bulunup bulunmadığı gibi ilişkinin kurulması için gerekli objektif koşulların varlığı iş müfettişinin denetimine konu yapılamayacaktır.
Oysa “Alt İşverenlik Yönetmelik Taslağı” na bakıldığında taslakta muvazaa kavramının oldukça geniş, İşK. mad. 2’nin tümünü
kapsar tarzda ele alındığı görülmektedir. Taslak mad. 3 uyarınca muvazaa;
1) İşyerinde yürütülen mal ve hizmet üretimine ilişkin asıl işin
bir bölümünde uzmanlık gerektirmeyen işlerin alt işverene
verilmesini,
2) Daha önce o işyerinde çalıştırılan kimse ile kurulan alt işverenlik ilişkisini
3) Asıl işveren işçilerinin alt işveren tarafından işe alınarak
hakları kısıtlanmak suretiyle çalıştırılmaya devam ettirilmesini,
4) Kamusal yükümlülüklerden kaçınmak veya işçilerin iş sözleşmesi, toplu iş sözleşmesi yahut yasadan kaynaklanan haklarını kısıtlamak ya da ortadan kaldırmak gibi tarafların gerçek iradelerini gizlemeye yönelik işlemleri
ihtiva eden sözleşmeyi ifade eder.
Yönetmelikle getirilmek istenen; asıl işin bir bölümünde bir işin
alt işverene verilebilmesi için bu işin uzmanlık gerektiren bir iş niteliğini taşımasıdır. Taslak mad. 11’de işletmenin ve işin gereği ile teknolojik sebeplerle uzmanlık gerektiren iş şu şekilde tanımlanmıştır: “İşletmenin ve işin gereği ile teknolojik sebeplerle uzmanlık gerektiren
iş, mal ve hizmet üretiminin zorunlu unsurlarından olan, işin niteliği
gereği işletmenin kendi uzmanlığı dışında ayrı bir uzmanlık gerektiren
iştir.” Yine aynı maddede getirilen düzenleme son derece önemlidir.
Taslak mad. 11/2 hükmüne göre; “İşverenin kendi işçileri ve yönetim organizasyonu ile mal ve hizmet üretimi yapması esastır. An- 39 -
cak asıl iş,
a) İşletmenin ve işin gereği,
b) Teknolojik sebeplerle uzmanlık gerektirmesi,
şartlarının birlikte gerçekleşmesi halinde bölünerek alt işverene verilebilir”.
Görüldüğü gibi, taslak alt işveren ilişkisinin kurulabilmesini oldukça katı koşullara bağlamakta, İşK. mad. 2/VI’’da yer alan “işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektirme”
koşulunu tek bir bütün olarak öngörmektedir. Oysa doktrindeki baskın
görüş işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektirme koşulunun iki ayrı unsuru ifade ettiği, işletme ve işin gereği
bulunmakta ise, işin bir bölümünün alt işverene verilebileceği yönündedir. Kaldı ki, uzmanlık tek koşul olarak aransa idi, işletmenin ve işin
gereği ifadesinin bir anlamı bulunmayacaktı. Yasakoyucunun 2/VI ile
ortaya koyduğu sınırlama; ya işletmenin ve işin gereğinin bulunması
veya işin teknolojik sebeplerle uzmanlık gerektirmesidir. Dolayısıyla,
Yönetmelik hükmü yasayı aşan sınırlama öngördüğünden hukuka uygun olmadığı gibi, çalışma yaşamının gerekleri ve çağdaş gelişmelere
de uyumlu değildir.
Alt işveren ilişkisinin denetim altına alınması, alt işverenlerin
mesleki açıdan eğitimli, örgütlü işgücü istihdamına teşviki, iş sağlığı
ve güvenliği önlemlerinin sağlanması kuşkusuz gereklidir. Ancak bunun yolu; ilişkinin adeta ortadan kaldırılması olmamalıdır. Öyle ki;
bugün çalışma yaşamında yönetim ve organizasyon yapısı olarak artık
çok daha karmaşık bir yapı hakimdir. İstihdamın artırılması, verimliliğin sağlanması ve rekabet koşullarına uyum birçok vasıtaların yanı
sıra denetimli bir outsourcing veya istihdamın dışsallaştırılmasını da
gerektirmektedir. Bu noktada; taslakda yer alan, “işverenin kendi işçileri ve yönetim organizasyonu ile mal ve hizmet üretimi yapması esastır” hükmü 60’lı yılların anlayışını yansıtmaktadır.
Muvazaaya ilişkin taslak mad.3/g hükmünü incelemeye devam
edersek; “kamusal yükümlülüklerden kaçınmak…” muvazaa olarak
nitelendirilmiştir. Hüküm son derece geniştir. Bir alt işveren ilişkisi
kurulduğunda, işçi sayısının 30 veya 50’nin altında kalması veya kreş
kurma bakımından 150’nin altında kalması gibi bir takım sonuçlar
ortaya çıkar. Eğer sözleşmenin kurulması bakımından objektif koşullar bulunuyorsa ve gerçek bir alt işveren ilişkisi kurulmuşsa, ortaya
- 40 -
çıkan bu durumların doğrudan muvazaa olarak kabulü mümkün değildir. Nihayet, taslak hükmünde muvazaa olarak başlayan cümle “
…ihtiva eden sözleşmeyi ifade eder” şeklinde bitirilmiştir. Muvazaa
sözleşme ifade etmez. Doğrusu muvazaalı işlem veya muvazaalı sözleşme olmalıdır.
Yönetmelik Taslağında muvazaanın incelenmesine ilişkin birtakım esaslara da yer verilmiştir. Bu esaslar içinde “alt işverenin işe
uygun yeterli ekipman ve tecrübeye sahip olup olmadığı” ile “istihdam edeceği işçilerin niteliklerinin yapılacak işe uygun olup olmadığı” hususları da yer almaktadır.
3. Muvazaa tespitine itiraz
İşK mad. 3 hükmüne göre; iş müfettişince alt işveren ilişkisinin
muvazaalı olduğu tespit edilirse, bu tespite ilişkin gerekçeli müfettiş
raporu işverenlere tebliğ edilir. “Bu rapora karşı tebliğ tarihinden itibaren altı işgünü içinde işverenlerce yetkili iş mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir. Rapora altı işgünü içinde itiraz edilmemiş veya mahkeme muvazaalı işlemin tespitini onaylamış ise, tescil işlemi iptal edilir ve alt işveren işçileri başlangıçtan
itibaren asıl işverenin işçileri sayılır”.
Hüküm oldukça kısa bir itiraz süresi (6 işgünü) öngörmektedir.
Yine, itiraz üzerine verilen kararın kesin olduğu kabul edilmiş, yani
karara karşı temyiz yolu kapatılmıştır.
Kesin kararlar kural olarak nizasız kaza hallerinde sözkonusudur. İş Hukukunda ise Sendikalar Kanunu ile Toplu İş Sözleşmesi
Grev ve Lokavt Kanunu’nda bazı hallerde temyiz yolu kapatılmıştır.
SenK. mad 22, 25, TİSGLK mad.15/II, 36 hükmünde olduğu gibi.
Amaç, salt belge üzerinde yapılacak incelemelerle sonuca ulaşılabilecek ve kamu düzeni açısından bir an evvel sonuçlanması gereken
uyuşmazlıklarda gecikmenin önlenmesidir. Ancak, muvazaa iddiası
birden çok tarafı ve birden çok hukuki ilişkiyi ilgilendiren, çoğu kez
bilirkişiye başvurulmasını gerektiren kapsamlı ve güç bir değerlendirmeyi içermektedir. Dolayısıyla, böylesine önemli bir konuda temyiz yolunun kapatılmasının hak arama özgürlüğüyle bağdaştığından
söz etmek güçtür.
Öte yandan, asıl işveren alt işveren ilişkisinin geçerliliği İşK.
mad. 3’ün dışında, İşK. mad. 2 uyarınca da yargı önüne gelebilecektir.
- 41 -
Alt işveren işçisinin açtığı işe iade davası veya işçilik alacakları ya da
tazminat davasında alt işveren ilişkisinin geçersizliği iddia edilebilecektir. İşK. mad. 2 uyarınca açılacak bu dava temyize tabi olurken,
İşK. mad. 3 uyarınca açılacak dava temyize tabi değildir. Yine, İşK.
mad. 3 uyarınca açılacak davada işçi taraf sıfatını haiz değildir. Dolayısıyla, bu davada verilecek hüküm, İşK. mad. 2 uyarınca açılan davada kesin hüküm oluşturmaz4. Ancak kuvvetli takdiri delil niteliğindedir. Aynı konuda birden çok davanın gündeme gelmesi ve bunlardan
birinde verilen kararın diğerinde kesin hüküm –kesin delil oluşturmaması dolayısıyla savunma ile bağlantılı olarak farklı kararların ortaya
çıkabilmesi hukuk güvenliği açısından son derece sakıncalıdır.
Madde hükmünde davanın işverenlerce açılacağından söz edilmektedir. Burada usul hukuku ile bağlantının kurulmamış olması yine
bir takım soru ve sorunları beraberinde getirmektedir. Öyle ki, sadece
asıl işverenin dava açması halinde bu kararın alt işverene etkisinin
bulunduğundan söz edilemeyecektir. Maddede bir zorunlu dava arkadaşlığının düzenlendiğinden söz etmek ise mümkün görünmemektedir.
5763 sayılı yasa ile ortaya çıkan sonuç alt işveren ilişkisinin;
- İşK. mad. 2/VI’da yer alan koşullar bakımından,
- İşK. mad. 2/VII’de yer alan muvazaa bakımından,
- İşK. mad. 3 uyarınca muvazaa bakımından
yargı önüne gelebilmesidir. Her bir madde bakımından verilen kararın
diğer madde uyarınca açılacak davada kesin delil oluşturmayacağı da
dikkate alındığında içinden çıkılmaz bir dava silsilesi ile karşılaşılabileceği söylenebilir.
Yönetmelik taslağı ise, öncelikle yasal hükmü bugün doktrindeki
yorumların çok ötesinde sınırlamakta, adeta uygulanamaz hale getirmektedir. İşverenin girişim özgürlüğü, çalışma yaşamının gerekleri ile
bağdaşması güç düzenlemelerin bir kez daha gözden geçirilmesi gereklidir.
4. Muvazaalı ilişkiye bağlanan yaptırım
Müfettiş raporuna altı işgünü içinde itiraz edilmemiş veya mahkeme muvazaalı işlemin tespitini onamış ise tescil işlemi iptal edilir ve
4
Ayrıca bkz. ENGİN, Asıl İşveren-Alt İşveren İlişkisinde Birlikte Sorumluluğun
Kapsamı, CENTEL, 10
- 42 -
alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçileri sayılır.
Madde bu yapısı ile davanın tarafı olmayan veya kendisine dava veya
savunma imkanı tanınmayan işçinin alt işverenle kurulan sözleşmesini
geçersiz saymaktadır.
İş Kanununun 98. maddesinde yapılan değişiklikle 3. maddeye
yani işyerini bildirme yükümlülüğüne aykırılığın yaptırımı düzenlenmiştir. Madde hükmüne göre; “Bu kanunun 3 üncü maddesinin birinci
ve ikinci fıkralarındaki işyerini bildirme yükümlülüğüne aykırı davranan işveren veya işveren vekiline, çalıştırılan her işçi için yüz Yeni
Türk Lirası, 85 inci madde kapsamındaki işyerlerinde ise çalıştırılan
her işçi için bin Yeni Türk Lirası, 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki işyerini muvazaalı olarak bildiren asıl işveren ile alt işveren veya
vekillerine ayrı ayrı on bin yeni Türk Lirası idari para cezası verilir”.
Dolayısıyla; işyerini hiç bildirmeyen alt işveren bakımından her
işçi için yüz yeni Türk Lirası idari para cezası öngörülürken, muvazaalı olarak bildiren asıl işveren ile alt işveren veya vekillerine verilecek para cezası ayrı ayrı on bin yeni Türk Lirası olarak belirlenmiştir.
Belirtmek gerekir ki, 3. maddede bölge müdürlüğüne bildirim ve tescil
salt alt işveren için öngörülmüşken, 98. maddede muvazaalı olarak
bildiren asıl işverenden söz edilerek hem asıl işveren hem de alt işveren için idari para cezası öngörülmüştür.
Her iki madde birlikte ele alındığında, 3. maddedeki prosedür
sonucu alt işveren ilişkisinin muvazaalı olduğunun tespiti üzerine İşK.
mad. 108 uyarınca Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürü’nce idari para cezası tahakkuk ettirilecektir. Bu idari para cezasına karşı sulh ceza mahkemesinde itirazda bulunmak mümkündür. Dolayısıyla alt işveren ilişkisi ile ilgili olarak yargı önüne taşınabilecek
bir başka uyuşmazlık idari para cezasına itiraz olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yapılan bu düzenleme sonucu aynı ilişkide muvazaa iddiasının;
-İşK. mad. 3’den kaynaklandığı hallerde iş mahkemesince kesin
olarak karara bağlanacağı
-İşK. mad. 2’den kaynaklandığı hallerde iş mahkemesince temyize tabi olarak karara bağlanacağı
-İdari para cezasına itiraz noktasında ise sulh ceza mahkemesinde görüleceği anlaşılmaktadır.
Böylesine karmaşık ve hukuk güvenliğinden uzak bir yapının
isabetli olarak değerlendirilmesi mümkün görünmemektedir.
- 43 -
Alt işverene ilişkin düzenlemeler genel olarak değerlendirildiğinde; iyiniyetli olarak getirilen bu düzenlemenin ciddi sıkıntı yaratacağı, yargısal nitelikte değerlendirmenin iş müfettişine bırakılması, İşK. mad. 2 ile bağlantının kurulmamış olması, mahkeme kararına kesin
nitelik tanınması gibi bir çok noktada hukuk güvenliği ilkesini zedelediği söylenmelidir. Öte yandan Yönetmelik taslağının yasal düzenlemeyi de aşan katı yapısının doğuracağı sıkıntılar dikkate alınmalıdır.
II. İş Sağlığı ve Güvenliğine İlişkin Düzenlemeler
4857 sayılı yasanın kabulü ile tartışılan alanlardan bir diğerini iş
sağlığı ve güvenliğine ilişkin düzenlemeler oluşturmuştur. Bu süreci
kısaca gözden geçirecek olursak;
4857 sayılı Yasada iş sağlığı ve güvenliği bakımından işyeri örgütlenmesi, işverenlerin yükümlülükleri ve işçilerin hak ve yükümlülükleri düzenlenirken 78. maddede tüzük ve yönetmeliklerin çıkarılması öngörülmüş ve kanunun yayımını takiben konuya ilişkin yönetmelikler çıkarılmıştır. Konunun 1475 sayılı Yasa döneminden farklı
olarak tüzük yerine yönetmeliklerle düzenlenmesinin gerekçesi, çıkarılması ve değiştirilmesindeki kolaylıktır. Bununla birlikte bazı Yönetmeliklerin iptali istemi ile Danıştay’a yapılan başvurular yürütmenin
durdurulması ve ardından iptal kararları ile birlikte İş Sağlığı ve Güvenliği alanı ciddi bir düzenleme boşluğu ile karşı karşıya kalmıştır.
Öncelikle “İşyeri Sağlık Birimleri ve İşyeri Hekimlerinin Görevleri ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik” mad. 4,18,19
ve 20 hükümlerinin yürütmesinin durdurulması ve ardından
18,19,20,25 ve 26. maddelerin iptaline karar verilmiştir. 18. madde
işyeri hekiminin nitelikleri, 19. madde sertifikalandırma, 20. madde
eğitim ve sınav, 25. madde işyeri hekiminin görevlendirilmesi, 26.
madde bildirim yükümlülüğüne ilişkindir. Kararda işyeri hekimliği
sertifikasının verilmesinde Çalışma Bakanlığı’nın yetkisi bulunmadığı
gibi örgütsel ve bilimsel donanıma da sahip olmadığı, bu alanda eğitim ve araştırma hastaneleri ile üniversitelerin yetkili oldukları, işyeri
hekiminin atanmasında tabip odasının onayının gerekli olduğu, işyeri
hekiminin görevine son verilmesinde haksız işten çıkarmaları önleyici,
mesleki bağımsızlığı sağlayıcı düzenlemeye yer verilmesi gerektiği ve
yine işten çıkarma durumunda ilgili tabip odasına bildirim yapılması
gerektiği gerekçelerine yer verilmiştir5.
5
Danıştay 10.D., 28.02.2006,.E. 2004/1253, K.2006/1658
- 44 -
Yine, 4857 sayılı Yasanın 78. maddesine dayanılarak çıkarılan“İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği’nin”6 Danıştay tarafından
yürütülmesinin durdurulmasına karar verilmiş7, ardından iptaline
hükmedilmiştir İptal kararında gerekçe olarak “… yasakoyucunun iş
sağlığı ve güvenliğine ilişkin temel ilkelerin 4857 sayılı Yasa uyarınca
çıkarılacak bir tüzükle, uygulamanın ise bu çerçevede çıkarılacak yönetmeliklerle düzenlenmesini amaçladığı tartışmasızdır. Bu durumda
4857 sayılı Yasanın 78. maddesi uyarınca iş sağlığı ve güvenliği ile
ilgili ilkelerin öncelikle üst hukuk normu olan bir tüzükle düzenlenmeksizin doğrudan yönetmelikle düzenlenmesi anılan kanun hükmüne
aykırı bulunmaktadır” ifadesine yer verilmiştir8.
Yönetmeliğin iptali üzerine, Bakanlık bu kez temel ilkelerin tüzükle düzenlenmesi gereğinden hareketle, “İş Sağlığı ve Güvenliği
Tüzüğü Taslağı” hazırlatmıştır. Taslak metni daha önce yürütülmesi
Danıştay tarafından durdurulan “İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği’nin metni ile tamamen örtüşmektedir. Dolayısıyla, Danıştay Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca hazırlanıp Başbakanlık’ca incelenmek üzere gönderilen tüzük taslağını hukuka aykırı görerek Başbakanlığa iadesine karar vermiştir.
Danıştay kararında iade gerekçesi olarak; “Tüzük Taslağında yer
alması zorunlu bulunan temel ilkelerin, yasada öngörülen amacı gerçekleştirmeye yönelik olarak, iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin her
aşamada alınacak önlemler bakımından içeriği belli, somut ve etkin
kurallar halinde düzenlenmediği, soyut ve doğrudan uygulama gücü
olmayan biçimde ifadelendirildiği, risklerin önlenmesi, değerlendirilmesi ve mesleki riskler konusunda standartların belirlenmediği, işçi ve
işveren kesiminin bilgilendirilmesine yönelik yeterli koruyucu hükümleri içermediği, herkesin farklı yorumlayabileceği şekilde düzenlendiği, uygulamada karışıklığa ve duraksamaya neden olabileceği” hususları gösterilmiştir9. Dolayısıyla gerek yönetmelik gerekse tüzük bakımından ileri sürülen noktalar öncelikle tüzükle düzenleme gereği ve
aynı zamanda kapsam ve içeriğin somut ve yeterli olması gereğidir.
Yine iptale konu yönetmelikler arasında “İş Güvenliği İle Gö6
RG.09.12.2003, No: 25311
Danıştay 10.D., 24.05.2004, 2004/1942
8
Danıştay 10.D., 16.05.2006, E.2004/1942, K.2006/3007
9
T. CENTEL, İş Sağlığı ve Güvenliği Alanındaki Son Gelişmeler, SİCİL D, Eylül
2006, 5 vd.
7
- 45 -
revli Mühendis veya Teknik Elemanların Görev, Yetki ve Sorumlulukları ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik”10de bulunmaktadır. Bu yönetmeliğin 4,5,7,8,9,10,11,12,13,14, 15 ve 16.
maddeleri Danıştay tarafından iptal edilmiştir11. İptal kararındaki çoğunluk görüşü, İşK. mad. 82’de yer almayan iş güvenliği uzmanı kavramına yönetmelikte yer verilmiş olması, iş güvenliği ile görevli mühendis ve teknik elemanların eğitimi hakkında Bakanlığın düzenleme
yetkisinin bulunduğu, ancak iş güvenliği ile görevli mühendis ve teknik elemanlara sertifika verilmesi konusunda Bakanlığın teşkilat yasasında hüküm bulunmadığı gibi, ÇASGEM’e de yasa ile böyle bir yetki
verilmediği, bu konudaki eğitimin ancak üniversitelerde verilebileceği
belirtilmiştir.
İş sağlığı ve güvenliği yönetmeliğinin tümüyle iptali, ardından
tüzük taslağının da Danıştay tarafından Başbakanlığa geri gönderilmesi üzerine İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu Tasarısı Taslağı” hazırlanmıştır. Taslak tüm çalışanları (işçi, memur, sözleşmeli personel ve
bağımsız çalışan ayrımı yapılmaksızın) ve yine örgütlenme bakımından işyerinde çalışan işçi sayısından bağımsız olarak tüm işyerlerini
kapsama almış ve gayet genel esaslar içermiştir. Halen taslağın üzerinde çalışıldığı belirtilmekte olup, yakın tarihte bir yasalaşma güç
görünmektedir. Taslağın özellikle hukuki kavramlar bakımından hatalı
olması, birbirinden farklı statüde tüm çalışanları kapsamına alması,
yönerge tercümesi niteliğini taşıması, somut, uygulanabilir hükümler
barındırmaması karşısında konunun kapsamlı bir çalışmayı gerektirdiği açıktır. Esasen İş Kanununda yapılan değişikliklere bakıldığında
yasal düzenleme fikrinden vazgeçildiği düşüncesi de akla gelmektedir.
Ancak bu alanda halen ciddi bir boşluk bulunmakta olduğu, çoğu kez
teftiş ve bilirkişi raporlarının eski işçi sağlığı ve iş güvenliği tüzüğü’ne
atfen düzenlendiği söylenmelidir.
1. Konunun yönetmelikle düzenlenmesine ilişkin değişiklik
5763 sayılı Kanunla İş Sağlığı ve Güvenliği konusunda yapılan
değişikliklere bakıldığında; öncelikle yönetmeliklere ilişkin 78. madde
10
RG.20.01.2004, No. 25352
Danıştay 10. Dairesi, 28.03.2006, 2004/6075, 2006/2159, Kararın değerlendirilmesi için bkz. A.Murat DEMİRCİOĞLU, İş Güvenliği ile Görevli Mühendis veya
Teknik Elemanların Görev, Yetki, Sorumlulukları ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmeliğin Bazı Maddelerinin İptaline İlişkin Danıştay 10. Dairesi’nin
2004/6075 E., 2006/2159 K. sayılı Kararının Değerlendirilmesi, LEGAL YKİ,
2006/2
11
- 46 -
hükmünde yapılan değişiklik dikkati çekmektedir. İşK. mad. 78/I’in
ilk şeklinde “sağlık ve güvenlik tüzük ve yönetmelikleri” başlığı altında iş sağlığı ve güvenliği alanında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın tüzük ve yönetmelikler çıkarması öngörülmüştü. İş Sağlığı
ve Güvenliği Yönetmeliğinin iptali de temel esasların tüzükle düzenlenmesinin öngörüldüğü gerekçesine dayanmakta idi.
Yapılan değişiklikle; konunun tüzükle düzenleneceğine ilişkin
ifade kaldırılarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenmesi kabul edilmiştir. Bu bağlamda, 2003
yılından bu yana yönetmeliğin iptali, ardından tüzük hazırlama çabaları, tüzüğün Danıştay tarafından geri gönderilmesi ve yine iş sağlığı ve
güvenliği yasa tasarısının hazırlanması yolunda sonuçsuz girişimlere
bu yolla son verilmek istendiği söylenebilecektir. Yapılan düzenleme
konuya ilişkin genel bir yasa kabulünü engellememektedir. Ancak son
derece önemli konunun yönetmeliklere bırakılması ki, bu yönetmelikler doğrudan AB Yönergelerinin tercümesi niteliğindedir, ciddi sıkıntıları beraberinde getirecektir.
2. Kurma izninin kaldırılması
İşK. mad. 78/II’nin ilk şeklinde; işçi sayısı, genişlik, yapılan iş,
işin özellikleri, ağırlık ve tehlikesi bakımından hangi işyerleri için
kurulmaya başlamadan önce planların Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığının yetkili teşkilatına gösterilerek kurma izni alınacağı bu
işyerleri kurulduktan sonra yine aynı makama başvurularak işletme
belgesi alınması gerekeceğinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
tarafından hazırlanacak bir yönetmelikle belirleneceği hükmü yer almakta idi.
Bu maddede öngörülen Yönetmelik “İşyeri Kurma İzni ve İşletme Belgesi Alınması Hakkında Yönetmelik”12 başlığı altında
17.12.2004 tarihinde yürürlüğe girmişti.
Maddede yapılan değişiklik sonucu, kurma izni alınması yükümlülüğü kaldırılarak, salt işletme izni korunmuş ve konunun Yönetmelikle düzenlenmesi öngörülmüştür. Buna paralel olarak 95. maddede
yapılan değişiklikle işyerinin açılmasına izin vermeye yetkili belediye
ve diğer ilgili makamların işletme belgesinin varlığını araştıracakları,
işletme belgesi verilmemiş işyerlerine açılma izni verilemeyeceği
hükmü getirilmiştir.
12
RG. 17.12.2004, 25763
- 47 -
3. İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin hizmet alımı suretiyle
yerine getirilmesi
İş Sağlığı ve Güvenliği ile ilgili olarak yapılan bir diğer değişiklik; İşK. mad.81 hükmüne ilişkindir. Bilindiği gibi; değişiklikten önce
81. madde işyeri hekimleri, 82.madde ise iş güvenliği ile görevli mühendis veya teknik elemanları düzenlemekte idi.
5763 sayılı Kanunla 82. madde yürürlükten kaldırılmış ve 81.
maddede “iş sağlığı ve güvenliği hizmetleri” başlığı altında hem işyeri
hekimi hem de iş sağlığı ve güvenliği ile görevli mühendis ve teknik
eleman çalıştırma yükümlülüğü düzenlenmiştir.
Madde hükmüne göre; “işverenler devamlı olarak en az elli işçi
çalıştırdıkları işyerlerinde alınması gereken, iş sağlığı ve güvenliği
önlemlerinin belirlenmesi ve uygulanmasının izlenmesi, iş kazası ve
meslek hastalıklarının önlenmesi, işçilerin ilk yardım ve acil tedavi ile
koruyucu sağlık ve güvenlik hizmetlerinin yürütülmesi amacıyla, işyerindeki işçi sayısı, işyerinin niteliği ve işin tehlike sınıf ve derecesine
göre;
a) işyeri sağlık birimi oluşturmakla
b) bir veya birden fazla işyeri hekimi ile gereğinde diğer sağlık
personelini görevlendirmekle
c) sanayiden sayılan işlerde iş güvenliği uzmanı olan bir veya
birden fazla mühendis veya teknik elemanı görevlendirmekle
yükümlüdürler.”
Bu noktada bir değişiklik bulunmamaktadır.
Değişiklik, bu hizmetlerin dışarıdan hizmet alımı suretiyle yerine getirilebilmesidir. 5763 sK ile değşik mad. 81/II hükmüne göre;
“işverenler, bu yükümlülüklerinin tamamını veya bir kısmını bünyesinde çalıştırdığı ve bu maddeye dayanılarak çıkarılacak yönetmelikte
belirtilen vasıflara sahip personel ile yerine getirebileceği gibi, işletme
dışında kurulu ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden hizmet alarak da
yerine getirebilir. Bu şekilde hizmet alınması işverenin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.”
Maddede dikkati çeken husus; hizmet alımının “işyeri dışında
kurulu ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden” sağlanabileceği ifadesidir. Esasen ortak sağlık birimi, 4857 sK. mad. 81 uyarınca çıkarılmış
- 48 -
yönetmelikte birden fazla işverenin bir araya gelerek kurdukları aynı
işkolundaki işyerleri veya küçük sanayi siteleri ile organize sanayi
bölgeleri gibi aynı alanda kurulmuş farklı işkollarındaki işyerlerine
hizmet eden birimler olarak tanımlanmıştı. Yapılan değişiklikte ortak
sağlık birimi ifadesinin kullanılması bu noktada tereddüt oluşturur
nitelikte ise de, amaç tamamen dışarıdan hizmet alınmasıdır. Çıkarılacak yönetmelikte bu hususlar somutlaştırılacaktır.
Bilindiği gibi, işyeri hekimliği ve iş güvenliği uzmanı çalıştırma
yükümünün dışarıdan hizmet alımı suretiyle yerine getirilebilmesi
konusunda yasada herhangi bir hüküm bulunmamakta idi. Esasen bu
konuda herhangi bir engel de bulunmamakta idi. Ancak Yargıtay İşK.
mad. 82 uyarınca görevlendirilmesi gerekli mühendis veya teknik
elemanların işlerinin alt işverene bırakılabileceği13, ancak işyeri hekimi istihdam yükümünün kamu düzenine ilişkin olduğu ve bizzat işveren tarafından yerine getirilmesi gerektiği, alt işverene bırakılamayacağına hükmetmiştir14.
Yapılan düzenleme ile artık her iki alanda da dışarıdan hizmet
alımı mümkün hale gelmiştir. Yapılan bu düzenlemenin kural olarak
isabetli olduğu, ancak bu hizmetlerin yeterli ve etkin biçimde gerçekleştirilebilmesi noktasında denetimin son derece önem kazandığı belirtilmelidir.
4. Ağır ve tehlikeli işlerde mesleki eğitim almamış işçilerin
çalıştırılamaması
İşK. mad. 85’de değişiklik yapılarak ağır ve tehlikeli işlerde çalışma için mesleki eğitim zorunluluğu öngörülmüştür. Bilindiği gibi
85 maddede onaltı yaşını doldurmamış genç işçiler ve çocukların ağır
ve tehlikeli işlerde çalıştırılamayacağı yer almakta idi. Yapılan değişiklikle; genç ve çocuk işçilerin yanı sıra “çalıştığı işle ilgili mesleki
eğitim almamış işçilerin” ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılamayacağı
hükme bağlanmıştır. Madde 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe girecektir.
Kuşkusuz konunun insan sağlığı olduğu dikkate alındığında hüküm
olması gereken hukuk açısından isabetlidir. Ancak, ülkemiz gerçekleri
dikkate alındığında hükmün uygulanabilirliğinden söz etmek mümkün
görünmemektedir. Bu eğitimle kastedilenin salt iş sağlığı ve güvenliği
13
Y9HD., 12.06.2006, 14473/17149
Y9HD., 05.06.2006, 12876/16262 her iki kararın incelenmesi için bkz. Ö. EKMEKÇİ, İş Güvenliği Uzmanlığı ve İşyeri Hekimliği Faaliyetlerinin İşyeri Dışından
Hizmet Alınması Suretiyle Yerine Getirilmesi, Sicil D., Aralık 2006, 106 vd.
14
- 49 -
eğitimi olduğundan söz etmek güçtür. Mesleki eğitim ne seviyede,
hangi süreyle alınacak bir eğitimi kapsamaktadır? Konuya ilişkin açıklık bulunmamaktadır. Hükmün yürürlüğü durdurulmadığı sürece özellikle inşaat işkolunda 01.01.2009 tarihinden itibaren çalıştırılacak işçi
bulmanın son derece güç olacağı açıktır.
5. Kreş hizmetinin hizmet alımı suretiyle yerine getirilmesi
Bir başka değişiklik 88. maddede gerçekleşmiştir. Bilindiği gibi
maddede “gebe veya çocuk emziren kadınların hangi dönemlerde ne
gibi işlerde çalıştırılmalarının yasak olduğu ve bunların çalışmalarında
sakınca olmayan işlerde hangi şartlar ve usullere uyacakları, ne suretle
emzirme odaları veya çocuk bakım yurdu (kreş) kurulması gerektiği
Sağlık Bakanlığının görüşü alınarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından hazırlanacak bir yönetmelikte gösterilir’ hükmü yer
almakta idi. Maddede yapılan değişiklikle kreş hizmetinin dışarıdan
alınabilmesi imkanı öngörülmüştür. Kreş hizmetinin hangi hallerde
dışarıdan alınabileceği yönetmelikte gösterilecektir.
Yapılan bu değişikliğe paralel olarak 1739 sayılı Milli Eğitim
Temel Kanunu’nun 21.maddesinin 3. fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır. Yürürlükten kaldırılan düzenleme “İş Kanununa tabi işyerlerinde
işverenlerin okul öncesi eğitim kurumu kurmaları için gerekli şartlar
ve diğer hususlar Milli Eğitim ve Çalışma Bakanlıkları tarafından birlikte düzenlenecek bir tüzükte gösterilir” hükmünü içermekte idi.
Kuşkusuz bu noktada önem kazanan husus yine gerekli denetimler yapılarak kötüye kullanmaların önlenmesidir İşverenin, işçinin
hiçbir surette yararlanamayacağı bir hizmeti işçiye sunması veya elverişli olmayan hizmetin sunulması, bu yükümlülüğün yerine getirildiği
anlamına gelmeyecektir.
6. Çalışma Bakanlığının görev alanının genişletilmesi
İş Sağlığı ve Güvenliği ile ilgili olarak yapılan değişiklikler kapsamında 3146 sayılı “Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’da birtakım değişiklikler yer almaktadır.
Öncelikle 2. maddede yapılan değişiklikle; Bakanlığın görev
alanı genişletilmiştir. Düzenlemeye göre Bakanlık;
-
iş sağlığı ve güvenliğini sağlayacak tedbirlerin uygulanmasını izlemek
- 50 -
-
işyerindeki sağlık ve güvenlik risklerini önleyici ve koruyucu
hizmetleri yürütenlerin niteliklerini belirlemek, eğitimlerini
ve sertifikalandırılmalarını sağlamak
-
mesleki yeterlilik sisteminin oluşturulması ve işletilmesi için
gerekli tedbirleri almakla görevlidir.
Belirtmek gerekir ki “iş sağlığı ve güvenliğini sağlayacak tedbirleri almak” hükmü yerine getirilen “iş sağlığı ve güvenliğini sağlayacak tedbirlerin uygulanmasını izlemek” hükmü, iş sağlığı ve güvenliği
alanındaki soyut hükümlere tipik örnek niteliğindedir. Bakanlık, tedbirleri belirlemekle, denetlemekle, gelişmeleri tespit etmekle görevlendirilmelidir. Ancak uygulamayı izleme ile ne amaçlandığı anlaşılamamaktadır.
Yine 3146 sayılı Kanunun İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü başlıklı 12. maddesinde bazı değişiklikler yapılarak İş Sağlığı ve
Güvenliği Genel Müdürlüğü’nün görevleri arttırılmış ve bir takım
değişiklikler yapılmıştır.
Genel müdürlüğün en önemli görevlerinden biri “standart çalışmaları yapmak, normlar hazırlamak ve geliştirmek”’tir (mad. 12/e).
Bugün için iş sağlığı ve güvenliği konusunda Türkiye’de (uygulamada) yaşanan en büyük sorun her risk alanı için uygulanması gereken
standartların saptanmasıdır. Esasen bu hüküm yasada değişiklik öncesi
de bulunmakta olup, yapılan değişiklikle aynı bentte yer alan eğitim,
danışmanlık vd. hizmetlerin verilmesi konusundaki düzenleme ayrı bir
bente alınmıştır.
Bunun yanı sıra; değişiklik öncesi genel müdürlüğün görevleri
arasında bulunan kişisel koruyucuların ve makine koruyucularının
imalatını yapacak kişi ve kuruluşlara yetki verme, ithal edilecek koruyucuların standartlara uygunluğunu ve bu hususlarda usul ve esasları
belirlemek hükmü değiştirilerek, Genel Müdürlüğün bu konuda yetki
verme görevi kaldırılmıştır. Buna göre; genel müdürlük üretilen ve
ithal edilen kişisel koruyucu donanımların piyasa gözetimi ve denetimini yapmak, bu hususlarda usul ve esasları belirlemekle görevlidir
(mad. 12/f).
Genel Müdürlük; iş sağlığı ve güvenliği alanında ölçüm, analiz,
teknik kontrol, risk analizi ve değerlendirmesi, eğitim, danışmanlık,
uzmanlık hizmetlerini yapmak ve bu tür hizmetleri verecek özel ve
tüzel kişi ve kuruluşların niteliklerini belirlemek, yetki vermek, yetki- 51 -
lerini iptal etmek, kontrol ve denetimini sağlamakla görevlendirilmiştir (mad. 12/l) . Bu noktada değişiklikten önceki metinle aradaki farklılık risk analizinin kanuna girmesi ile bu alanda hizmet verecek kişi
ve kuruluşlara yetki vermenin yanında bu yetkiyi iptal etmek, kontrol
ve denetimini sağlamaktır.
Bunun yanı sıra İş Sağlığı ve Güvenliği Merkezi Müdürlüğü
(İSGÜM), İş Sağlığı ve Güvenliği Enstitüsü olarak düzenlenmiştir.
Buna göre; Genel Müdürlük, İş Sağlığı ve Güvenliği Enstitüsü ile İş
Sağlığı ve Güvenliği Enstitüsü Bölge Laboratuar Müdürlüklerinin
çalışmalarını düzenlemek, yönetmek ve denetlemekle görevlidir (mad.
12/j). İş Sağlığı ve Güvenliği Enstitüsü ile İş Sağlığı ve Güvenliği
Enstitüsü Bölge Laboratuar Müdürlüklerinin çalışma usul ve esasları
ile personelin görev, yetki ve sorumluluklarının yönetmelikle düzenlenecektir (mad. 12/m).
Önemli bir düzenleme işyerinde sağlık ve güvenlik risklerini önleyici ve koruyucu hizmetleri yürütenlerin niteliklerinin belirlenmesi,
eğitimlerini ve sertifikalandırılmalarını sağlama konusunda Bakanlığın görevli kılınmasıdır. Yine 12. maddeye eklenen k bendi ile “işyerindeki sağlık ve güvenlik risklerini önlemek ve koruyucu hizmetleri
yürütmek üzere görevlendirilecek işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanları ve diğer görevlilerin iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili eğitim ve
belgelendirme usul ve esaslarını belirlemek yetkisi İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü’ne verilmiştir. Aynı konuda 7460 sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eğitim ve Araştırma Merkezi Teşkilat Kanununun 2. maddesinde değişiklik yapılarak “Çalışma hayatı, sosyal
güvenlik, iş sağlığı ve güvenliği, işçi işveren ilişkileri, istihdam, verimlilik, toplam kalite yönetimi, iş piyasası etüdleri, ergonomi, çevre,
ilk yardım, iş istatistikleri ve benzeri konular ile işyerindeki sağlık ve
güvenlik risklerini önlemek ve koruyucu hizmetleri yürütmek üzere
görevlendirilecek işyeri hekimi, mühendis, teknik eleman, hemşire ve
diğer sağlık personeline iş sağlığı ve güvenliği konusunda gerektiğinde Bakanlık birimleri veya ilgili kurum ve kuruluşlar ile birlikte eğitim programları hazırlamak, eğitim vermek veya eğitim hizmeti satın
almak, sertifikalandırmak, bu konularla ilgili araştırmalar yapmak
veya yaptırmak” ÇASGEM’in görevlerine dahil edilmiştir.
Bilindiği gibi; “İş Güvenliği ile Görevli Mühendis veya Teknik
Elemanların Görev, Yetki ve Sorumlulukları ile Çalışma Usul ve
Esasları Hakkında Yönetmelik”in iptal edilen maddeleri arasında eği- 52 -
time ilişkin madde de bulunmakta idi. Danıştay kararında eğitim hakkında Bakanlığın düzenleme yetkisi bulunmakla birlikte, mühendis ve
teknik elemanlara sertifika verilmesi konusunda Bakanlığın teşkilat
yasasında hüküm bulunmadığı, ÇASGEM’e de yasa ile böyle bir yetki
verilmediği, bu konudaki eğitimin ancak üniversitelerde verilebileceği
belirtilmişti.
Aynı durum “İşyeri Sağlık Birimleri ve İşyeri Hekimlerinin Görevleri ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik” bakımından da sözkonusudur. Bu yönetmeliğin de birçok maddesi Danıştay
tarafından iptal edilmiştir. İptal edilen maddeler arasında, sertifikalandırma, eğitim ve sınava ilişkin düzenlemeler de bulunmaktadır.
Danıştayın kararında; işyeri hekimliği sertifikasının verilmesinde Çalışma Bakanlığının yetkisi bulunmadığı gibi, örgütsel ve bilimsel donanıma da sahip olmadığı, bu alanda eğitim ve araştırma hastaneleri
ile üniversitelerin yetkili oldukları belirtilmişti.
Dolayısıyla, yapılan değişiklikler iptal kararlarının gereklerinin
yerine getirilmesini amaçlamaktadır. Bununla birlikte, ÇASGEM’in
gerek personel gerekse uzmanlık bakımından eğitim hizmetini bizzat
gerçekleştirmesinin güçlüğü ortadadır. Nitekim, yapılan değişiklikle
bu eğitimin hizmet satın alınması suretiyle de yerine getirilebileceği
öngörülmüştür. Dolayısıyla üniversitelerle yapılacak anlaşmalarla bu
hizmetlerin satın alma suretiyle yerine getirilmesi mümkün olacaktır.
Sertifikalandırma yetkisi ise ÇASGEM’e tanınmıştır.
Genel bir değerlendirme yapıldığında yapılan düzenlemelerin iş
sağlığı güvenliği alanında önemli olmakla birlikte, salt bu düzenlemelerle mevcut sorunların ortadan kalkmasının beklenemeyeceği, böyle
bir beklentinin hayal olduğu söylenmelidir. Yapılan düzenlemeler
Danıştay kararlarının gereğini yerine getirmeden öteye geçmemektedir. Nitekim, bugün standartların belirlenmemesi, yeterli denetim örgütünün mevcut olmayışı, risk analizi, işçilerin eğitimi ve yine bu
alanda hizmet verecek kişilerin eğitimi gibi gerçek sorunlar ancak
yasal düzenlemelerin fiilen uygulamaya geçirilmesi ile giderilebilecektir.
III. İdari Para Cezalarına İlişkin Düzenlemeler
İdari para cezaları konusunda son yıllardaki gelişmelere bakıldığında, bu alanda ciddi bir karmaşanın yaşandığından söz etmek yanlış
olmayacaktır.
- 53 -
4857 sayılı İş Kanununda (1475 sayılı Kanundan farklı olarak)
idari para cezalarına itirazda görevli yargı yeri idare mahkemesi olarak kabul edilmiş ve 506 sy SSK mad. 140’da 4958 sy Kanun ile bir
değişikliğe gidilerek SSK kapsamındaki idari para cezalarına karşı
idari yargıda (idare mahkemesinde) iptal davası açma imkanı getirilmiştir. Bununla birlikte, 30.03.2005 tarih ve 5326 sy Kabahatler Kanununun 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girmesi ile tartışmalar başlamıştır.
Genel bir Kanun niteliğindeki Kabahatler Kanununda kabahat
tanımlanarak, uygulanacak yaptırımlar idari para cezası ve idari tedbirler olarak tespit edilmiştir. Kanunun 3. maddesi ile bu Kanunun
genel kanun niteliğinde olduğu belirtilerek, Kanunun 1. kısmında yer
alan genel hükümlerinin diğer kanunlardaki kabahatler hakkında da
uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Buna göre; 01.06.2005 tarihinden
önce yürürlüğe girmiş olan tüm kanunlarda yer alan idari para cezaları
hakkında Kabahatler Kanununun genel hükümleri uygulanacaktır.
Kabahatler Kanununun 27. maddesinde idari para cezalarına itirazda
sulh ceza mahkemeleri görevli kılınmıştır.
Dolayısıyla bu tarihten sonraki tereddütler, İşK ve SSK kapsamında verilecek idari para cezalarına itiraz yerinin idare mahkemesi
mi yoksa Kabahatler Kanununun uygulanması ile sulh ceza mahkemesi mi olduğu hususunda yoğunlaşmıştır. Kabahatler Kanununun 3.
maddesinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptali sonrası, idari para
cezalarına itiraz yeri konusunda İşK. ve SSK’daki hükümler uygulanmış, yani itirazlar idari yargıda görülmüştür. Nitekim, AYM’nin
iptal kararı sonrası KabK da yapılan değişiklikle idari para cezalarına
karşı yasalarda bulunan özel hükümlerin uygulanması, KabK’nun ilgili hükümlerinin ancak bünyesinde farklı düzenleme olmayan yasalar
açısından uygulanacağı belirtilmiştir. Bugün gelinen noktaya bakıldığında ise; 08.02.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanun ile
İşK. mad. 107 ve 108/II hükmünde değişiklik yapılarak idari para cezalarına karşı itiraz yolu olarak idare mahkemesi kaldırılmıştır. 5728
sayılı Kanun “Temel Ceza Kanunlarına Uyum Amacıyla Çeşitli Kanunlarda ve Diğer Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” başlığını taşımaktadır. Bu kanunla İşK. mad. 108/II hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Dolayısıyla idari para cezalarına karşı başvurulacak kanun yolu olarak sadece 5326 sy Kabahatler Kanunu hükümleri mevcuttur. Bununla birlikte, doktrinde de savunulduğu üzere itirazların ihtisas mahkemesi olan iş mahkemelerinde görülmesi olması
- 54 -
gereken hukuk açısından isabetli bir çözümdür.
5763 sayılı Kanunla idari para cezaları bakımından yapılan
değişikliklere bakıldığında:
Öncelikle miktarların arttırıldığını görmekteyiz. 4857 sayılı K
mad. 98/I’de yapılan değişiklikle; işyerini bildirme yükümlülüğüne
aykırılığa ilişkin idari para cezası tutarı artırılmış ve işyerini muvazaalı olarak bildiren asıl işveren ile alt işveren veya vekillerine ayrı ayrı
idari para cezası öngörülmüştür. İşK. mad. 98/I’e göre; “Bu Kanunun
3üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkralarındaki işyeri bildirme yükümlülüğüne aykırı davranan işveren veya işveren vekiline çalıştırılan
her işçi için yüz Yeni Türk Lirası, 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki işyerini muvazaalı olarak bildiren asıl işveren ile alt işveren veya
vekillerine ayrı ayrı on bin Yeni Türk Lirası idari para cezası verilir”.
Bu bağlamda bildirme yükümlülüğüne aykırılığın yaptırımı en
son yeniden değerleme oranında artırılmış hali ile 88 YTL iken, 100
YTL’ye çıkarılmış bulunmaktadır.
Bunun dışında 78. maddede öngörülen yönetmeliklerdeki hükümlere uymayan işveren veya işveren vekiline, alınmayan her iş sağlığı ve güvenliği önlemi için verilecek idari para cezası tutarı 88
YTL’den 200 YTL’ye çıkarılmıştır.
İşK. mad. 86’ncı maddesi uyarınca işçilere doktor raporu almayan işveren veya işveren vekiline bu durumda olan her işçi için, 87.
maddesi gereğince çocuklara doktor raporu almayan işveren veya işveren vekiline bu durumdaki her çocuk için uygulanan idari para cezası 179 YTL’den 200 YTL’ye çıkarılmıştır.
Yine İşK. mad. 77’ye aykırı hareket eden, 78. maddesi uyarınca
işletme belgesi almadan işyeri açan veya belgelendirilmesi gereken
işler veya ürünler için belge almayan, 79. madde gereğince faaliyeti
durdurulan işi izin almadan devam ettiren veya kapatılan işyerlerini
izinsiz açan, 80. maddesinde öngörülen iş sağlığı ve güvenliği kurullarınca alınan kararları uygulamayan, 81 inci maddesinde belirtilen yükümlülükleri yerine getirmeyen, 88 ve 89 uncu maddelerinde öngörülen yönetmeliklerde gösterilen şartlara ve usullere uymayan işveren
veya işveren vekili için öngörülen 904 YTL idari para cezası 1000
YTL’ye çıkarılmıştır.
İşK. mad. 85’ne aykırı olarak ağır ve tehlikeli işlerde onaltı yaşından küçükleri çalıştıran veya aynı maddede belirtilen yönetmelikte
- 55 -
gösterilen yaş kayıtlarına aykırı işçi çalıştıran işçi veya işveren vekiline her işçi için 904 YTL olan idari para cezası bin YTL’ye çıkarılmış
ve aynı maddede belirtilen mesleki eğitim almamış işçi çalıştıran işveren veya işveren vekiline her işçi için 500 YTL idari para cezası öngörülmüştür.
Kanunun idari para cezalarının uygulanmasına ilişkin hususlar
başlıklı 108. maddesinde yapılan değişikle; İş Kanununda öngörülen
idari para cezalarının 101 ve 106. maddelerdeki idari para cezaları
hariç gerekçesi belirtilmek suretiyle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürünce verilmesi, 101 ve 106. maddeler kapsamındaki idari para cezalarının ise Türkiye İş Kurumu İl Müdürü tarafından verileceği düzenlenmiştir. 106. maddeye göre verilecek idari para
cezası için , 4904 sayılı Kanunun 20 nci maddesinin h bendindeki tutar esas alınacaktır. Türkiye İş Kurumu Kanununun 20/h maddesine
göre; “Kurumdan izin almadan iş ve işçi bulmaya aracılık faaliyetinin
bir işyerinde veya 9.6.2004 tarihli ve 5187 sayılı Basın Kanununda
yazılı araçlarla ya da radyo, televizyon, video, internet, kablolu yayın
veya elektronik bilgi iletişim araçları ve benzer yayın araçlarından biri
ile işlenmesi halinde bu fiili gerçekleştiren gerçek veya tüzel kişilere
onbin Yeni Türk Lirası, fiilin her bir tekrarında yirmibin Yeni Türk
Lirası “ idari para cezası öngörülmüştür.
İdari para cezalarının arttırılması ile güdülen amaç, işverenleri
yasal hükümlere uyma konusunda zorlamadır. Ancak özellikle
kayıtdışı istihdamın ulaştığı boyut dikkate alındığında, yüksek idari
para cezalarının bu amacı yerine getirmede işlevsel olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.
OTURUM BAŞKANI- Şimdi konuşma sırası Prof. Dr. Cem Kılıç hocamızda. Buyurun hocam, söz sizin.
PROF. DR. CEM KILIÇ (Gazi Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Öğretim Üyesi)- Bugün sizlerle paylaşacağım konu, “İstihdam Paketiyle İşyerlerine Getirilen Teşvikler, İşsizlik Sigortası Düzenlemeleri ve İŞKUR Faaliyetleri”. Yapılan kanuni değişiklikle ortaya konulanları, düzenlemeleri sizlere izah
etmeye çalışacağım. Elbette, bu arada, Paketin geneline ilişkin değerlendirmelerim de olacak.
Çalışma iktisatçısı kimliğimle, İstihdam Paketi noktasında neden
biz bugünlere geldik, görünüm nedir? Bunlar hakkında da kısaca bilgi
- 56 -
vermek istiyorum.
Sabah açılış konuşmalarında değerli Başkanın da belirttiği gibi,
“işsizlik”, ülkemizin çok ciddi, çok önemli bir sosyoekonomik sorunsalı. Aslında sadece bize özgü bir husus da değil bu. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkelerin çok ciddi ve belki de bir numaralı problemlerinden birisi.
Türkiye’deki işsizliğin seyrine baktığımız zaman, özellikle 1980
yılının önemli bir dönemeç olduğunu görüyoruz. 1980 sonrası dönemde işsizliğin çok ciddi şekilde geliştiğini, 1990’lı yıllardan günümüze
kadar olan süreçte ise, giderek kronik bir hâl aldığını üzülerek belirtmek istiyorum.
Tabii, “işsizlik yüksek” diyoruz; işsizliğin çok ciddi bir sosyoekonomik sorunsal olduğunu hep ifade ediyoruz. İşsizliğin yapısına,
işsizliğin nedenlerine bakmak lazım. Buradan yola çıkarak eğer bir
İstihdam Paketi oluşturulacaksa, İstihdam Paketi düzenlemelerinin
buna göre tedbirler alması gerekir. Bu bağlamda kısa bir çözümleme
yapacak olur isek, ülkemizdeki işsizlik sorununun “yapısal işsizlik”
olduğunu ifade etmemiz gerekir. İşsizlik, ülkedeki üretim modeliyle
istihdam arasındaki kurgunun yeterince sağlanamamasından kaynaklanan bir yapıya kavuşmuştur; bu çok önemli, ülkemizdeki işsizliğin
önemli bir görünümü. Maalesef, -bunu biraz önce de söyledim- özellikle 2000’li yılların başından itibaren “uzun dönem işsizliği’ne (yani
1 yıl ya da daha uzun süreli), doğru dönmeye başlamıştır, ki bu, işsizliğin çok ciddi tehlikeler içerdiğini göstermek bakımından önemli bir
kanıttır.
Bugün İstihdam Paketi içerisinde, birazdan tartışacağımız genç
ve kadın işsizler konusu var. Tabii ki, genç ve kadın işsizliği, özellikle
Avrupa Birliği ülkeleriyle mukayese edilirse oldukça yüksek düzeylerde; özellikle gençlerde yüzde 17,4 olarak ifade edilen oranın çok
daha yukarılarda olduğunu söylememiz mümkün. Son açıklanan rakamlara göre, hane halkı iş gücü anketine göre, yüzde 10,7-11’ler civarında seyreden işsizliğin de aslında, -bunlar resmi rakamlar, TÜİK
rakamları- olduğundan çok daha yüksek olduğunu da zikretmekte fayda var.
Rahmetli Hocamız Nusret Ekin’in bir “yapay istihdam” kavramı
vardır. Bu çok önemli. Evet, Türkiye’de bir yapay istihdam ve aynı
zamanda bir yapay işsizlik söz konusu. Türkiye’deki işsizlik sorunsalı
- 57 -
yüzde 10.7’nin çok daha üzerinde. Türkiye’nin kendine özgü birtakım
sosyoekonomik koşulları var. Bu sosyoekonomik koşulların başında
geleni ise, Türkiye’de özellikle kırsal alandaki istihdamın görünümü
ücretsiz aile işçiliği şeklinde olması. Mevsimlik çalışmalar diğer gelişmiş ülkelerle, -Avrupa Birliği’ne girmek istiyoruz- diğer Avrupa
Birliği üyesi ülkelerle mukayese edilemeyecek derecede yüksek. Her
şeyden önemlisi, istatistiklerde yer alan, ancak işsiz olarak kayda
geçmeyen, “Discourage workers” dediğimiz “ümidi kırılmış işsizlik”
etkisi oldukça yüksek.
Bütün bunları bir araya getirdiğimizde, çok basit bir hesapla, işsizliğin yüzde 10’larda değil, işsizliğin reel anlamda yüzde 20’lerde
olduğunu ifade etmek mümkündür.
Diğer taraftan, burada eğitim-istihdam ilişkisine yer verdim. Eğitim-istihdam ilişkisinin kaybolması önemli bir sorunsal ve ülkedeki
yapısal işsizliği besleyen önemli unsurlardan birisi.
Özellikle işverenlerimizin, özel sektörün bu bağlamda, işgücü
piyasasının istediği, arzu ettiği nitelikteki insan gücünü bulma noktasında da günümüzde sıkıntıların yaşandığı açıktır.
Bütün bu sorunsallar çerçevesinde işsizliği, nedenleri bağlamında değerlendirecek olur isek, aslında Türkiye’deki işsizliğin sebeplerini bütün gün boyunca konuşabiliriz ve yüksek nüfus artışından tutun,
biraz önce söylediğimiz eğitim-istihdam ilişkisine kadar dayandırabiliriz. Ancak, benim bugün özellikle üzerinde durmak istediğim ve zaten
Paketin de özünü oluşturan fikre şu şekilde yer veriyorum: İş yaratımı
ve istihdam arttırma amaçlı altyapının sağlanamaması ve işverenlerin
işgücünü istihdam etmekle katlanmak zorunda oldukları yüklerin fazlalığı noktasında görüyorum.
Sayın TİSK Başkanı da konuşmalarında belirttiler; OECD ülkelerinden örnekler verdiler. Evet, Türkiye, istihdam yüklerinin fazlalığı
bağlamında uzun zamandır birinciliği elinde bulundurmaktadır.
OECD ülkelerinde istihdam vergilerinin yükünü, -yine tablomuzda
görebiliriz- burada biz özellikle iş gücü maliyetine oranı noktasında
değerlendiriyoruz. 2006 yılında, -2007 yılında çok büyük bir değişiklik olmadı, Türkiye olarak yine birinci sıradayız- 42,8’le işverenlerimiz önemli bir istihdam yüküne katlandığı açıkça görülmektedir.
Buradan hareketle, “günümüzde işsizlikle mücadele ne şekilde
- 58 -
olmalıdır?” bunu bir parça tartışmak gerekiyor; zaten Paketin amacı
da bu.
Günümüzde işsizlikle mücadele yöntemlerini “aktif politikalar”
ve “pasif politikalar” olarak ikiye ayırıyoruz. Aktif politikalar, daha
çok iş yaratımıyla ilgili tercih edilen ve Avrupa Birliği istihdam stratejisinin özüne uygun politikalardır. Pasif politikalar ise, bildiğimiz, iş
ve işçi bulma hizmetlerini içerisinde barındıran, kısa dönemli çözümler üreten, iş gücü piyasalarını düzenlemeye yönelik önlemler, politikalar olarak görülebilir.
Bu bağlamda İstihdam Paketi genel olarak değerlendirilirse, hem
aktif, hem pasif politikalara birlikte yer verildiği görülmektedir. Ancak, sevincimiz odur ki, aktif politikalar Paket içerisinde daha fazla
yer bulmaktadır.
Önemli aktif politikalar:
* Gençlerin ve Kadınların İstihdamının Teşviki,
* Zorunlu İstihdam Yüklerinin Özel Sektör Lehine Azaltılması,
* İşyeri ile İlgili Bazı Yükümlülüklerde Kolaylıklar Sağlanması,
* Sigorta Prim Yükünde Yapılan İndirimler.
Paket içerisinde hep ön plana çıkan bir düzenleme, işyerlerinin
teşviki bağlamında da çok önemli bir düzenleme; “Gençlerin ve Kadınların İstihdamının Teşviki.”
Türkiye bugün özellikle kadın istihdam oranları bakımından gelişmiş ülkelerle mukayese edilemeyecek derecede kötü durumdadır.
Hatta, eğitimli kadınlarda bile istihdama katılma oranlarının oldukça
düşük olduğunu ifade edebiliriz.
Dolayısıyla, Paket ile getirilen bu düzenlemenin olumlu olduğunu söylemek mümkün, olumlu sonuçlar yaratacağını söylemek mümkün.
Bu düzenlemeyi bir parça açacak olur isek, kadınların ve gençlerin mevcut istihdama ilave olarak işe alınmaları hâlinde 5 yıl süreyle
kademeli prim indirimi getiriliyor. Sayın Bakan açılış konuşmasında
bana göre çok önemli bir şeye değindi: “Yapılanlar birtakım popülist
yaklaşımlarla karalanmak isteniyor.” Nitekim, aynı şeyi sayın bürok- 59 -
ratlar da bileceklerdir. Bu düzenleme konusunda çok yanlış yorumlar
ortaya çıktı; denildi ki, “İşverenler bu düzenlemeyle istihdamlarını
azaltacaklar, 30 yaşın üzerindeki insanları işten çıkaracaklar ve gençleri, kadınları alacaklar.” Hayır, düzenleme öyle değil; bu yanlış bir
tasvirdi. Düzenleme, farkındaysanız, mevcut istihdama ilave olarak
bunu düzenliyor.
Diğer taraftan, maddenin yürürlüğünden önceki 6 aydaki kayıtlı
sigortalılar dışından alınması şartını getiriyor; bu da önemli, isabetli
bir karar olarak gözüküyor.
Ayrıca, maddenin yürürlüğünden önceki 1 yılda iş yerindeki ortalama sigortalı sayısına ilave olarak almanız gerekiyor.
Dolayısıyla, bunlar, mevzuat, istihdamı düşürmenin ötesinde anlamlar taşıyan düzenlemeler olarak ifade edilebilir.
Yalnız, burada benim takıldığım bir husus var; onu biraz önce de
ilgili genel müdürümle görüştük. Bu maddenin yürürlüğü 1 Temmuz
2008’de başlıyor ve kanunda, “1 yıl içinde işe alınmaları” ibaresi geçiyor. Hukukçu olmadığım için kendilerine danıştım ama, aynı fikirde
olduklarını söylediler. Bunun yürürlüğü 1 Temmuz 2009’da bitecek; o
zaman, 3 Temmuz 2009’da işe alınan bir genç ya da kadın için bu
madde geçerli olmayacak.
Dolayısıyla, evet olumlu bir düzenleme ama, çok kısa dönemli
bir düzenleme olarak gözüküyor. Tabii ki, eğer bütçe imkânları el verirse bunu daha da ileriye taşımak, genç ve kadınların istihdamı bağlamında önemli kolaylıklar getirecektir diye düşünüyorum.
Zorunlu İstihdam Yüklerinin Özel Sektör Lehine Azaltılması:
İstihdam Paketiyle özel sektörün terör mağduru ve eski hükümlü
çalıştırma yükümlülüğü kaldırılıyor. Bu yükümlülükler sadece kamu
iş yerlerinde uygulanacak.
Açıkçası, bunu da çok olumlu bulduğumu söylemek isterim, hele
hele gelinen noktayı bildiğim için çok olumlu bulduğumu söylemek
isterim. Bundan 3-4 yıl öncesinde, “Rosetta Planı” adı verilen plan
çerçevesinde gençlerin zorunlu istihdamını tartışırken, Hükümetin,
uygulayıcıların bu noktaya gelmiş olması oldukça sevindirici. Dünyanın hiçbir ülkesinde zorunlu kota sistemiyle istihdam sağlanamamıştır;
bu bilimsel olarak ortada. Dolayısıyla, bu tip zorunlu kota uygulamalarının özel sektör işverenleri açısından oldukça olumsuz düzenlemeler olduğunu ifade etmek gerekiyor.
- 60 -
Bunun içerisinde ikinci bir düzenleme; evet, özel sektörün yüzde
3 oranında çalıştırmak zorunda olduğu bir özürlü grubu var, ancak
bunların da işveren sigorta payı Hazine tarafından karşılanacak. Bu
da, işverenler açısından kolaylık sağlayıcı, oldukça önemli bir düzenleme.
Diğer taraftan, işveren olarak daha fazla, kontenjanın dışında
özürlü çalıştırmak istiyorsanız, yine burada, bunların SSK işveren
primlerinin yüzde 50’sinin Hazine tarafından ödenmesinin kararlaştırılması da yine olumlu bulduğumuz düzenlemeler arasında yer alıyor.
İşyeriyle ilgili bazı yükümlülüklerde kolaylıklar sağlanıyor. İş
sağlığı ve güvenliği birimleri ile emzirme odası ve kreş açma yükümlülüklerinin hizmet alımı ile yerine getirilebilmesine imkân sağlanıyor.
Bu da işverenler açısından kolaylık sağlayacaktır diye düşünüyorum.
Bütün bu uygulamalar, bütün bu hizmetler uzmanlık gerektiren alanlardır. Dolayısıyla, işverenlerin, bu şekilde uzmanlık gerektiren alanlarda hizmet satın almalarının da önemli olduğunu ifade etmek istiyorum.
Spor tesisi kurma zorunluluğu kaldırılıyor. Biliyorsunuz, 500 ya
da üzerinde işçi çalıştıran işyerleri için böyle bir zorunluluk getirilmişti. Bu da yine işverenlerin lehine işleyen bir unsur.
Diğer taraftan, idari ve bürokratik bağlamda da, işyeri açılışında
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından kurma izni alma zorunluluğunun kaldırılması da önemli bir avantaj olarak gözüküyor.
Tabii, belki işverenlerimiz idari ve bürokratik anlamda şimdi,
burada bulunan sanayi temsilcileri, “Daha birçok şey var, bunların da
üzerine gidilmesi gerekebilir.” diyeceklerdir. Katılıyorum. Sayın Bakanın, Sayın Başkanın da ifade ettiği gibi, makro düzeyde bakıp, en
azından bunun bir adım olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Umarım
gelecekte, özellikle idari yüklerin hafifletilmesi noktasında önemli
kazanımlar elde edilebilir.
Sigorta prim yükündeki indirim; bu belki de, Pakete damgasını
vuran bir düzenleme olarak ortada.
Özel sektör işverenlerinin çalıştırdıkları sigortalıların uzun dönemli (malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları) primleri işveren hissesinin 5 puanlık kısmına isabet eden tutarı Hazine tarafından karşılanacak. Evet, bu, istihdam yükleri bağlamında biraz önce söylemiş oldu- 61 -
ğumuz o birinciliği elden bırakmamıza neden olabilir. Ancak, yeterli
midir; bunu da tartışmamız gerekiyor. Acaba yüzde 5 oranına nasıl
ulaşıldı, bu noktada bir aktüeryal hesap, bir bilimsel çalışma yapılarak
mı bu tutar belirlendi; bunu da irdelemek lazım. Gelecekte bu istihdam yükünün belki de daha da aşağılara çekilmesi noktasında birtakım tedbirler olabilir.
Geçen hafta tesadüfen Alcala Üniversitesinin İspanya’da düzenlediği bir toplantıdaydım. Onlar da bizim gibi bu istihdam yükleri üzerinde konuşuyorlar, tartışıyorlar. Orada şunu gördüm: İspanya ve İtalya’nın, biraz önce vermiş olduğum tabloda istihdam yükü yüzde 3435’ler seviyesindeydi. İspanya’daki toplantıda tartışılan konu, 10 puanlık bir indirim olması noktasındaydı, -OECD ortalaması yüzde
25’ler civarında- yüzde 25’e çekilmesi noktasındaydı. Tabii ki, İspanya’nın ve Türkiye’nin ekonomik gelişmişlik derecesi, istihdam yükü
bu noktada dikkate alınmak zorunda. Sadece bizde değil, bakın, örnek
verdiğim ülkelerde de bu sıralarda bunlar tartışılıyor. Sadece özel sektör değil, özellikle akademisyenlerin içinde bulunduğu önemli bir grup
da o toplantıda, bu istihdam yükünün oldukça yüksek olduğunu ve
geriletilmesi gerektiğini ifade etti. Şanstır ki, bu yüzde 5’lik indirim
bizde de hemen hemen aynı döneme denk geldi. Bunu da yine notlarım arasında olumlu bir düzenleme olarak ifade etmek istiyorum.
Paket içerisinde işsizlik sigortasıyla ilgili düzenlemeler yer alıyor. Bunların özellikle ilk iki önlemini, “İşsizlik Sigortası Fonunun
kullanım alanının genişletilmesi” ve “İstihdamı artırma amaçlı, GAP’a kaynak aktarılması noktasında- İşsizlik Sigortası Fonundan ve
Özelleştirme Fonundan pay ayrılması”nı önemli aktif, -altını çizerek
söylüyorum- istihdam politikaları olarak görüyorum; çünkü doğrudan
iş yaratımına ilişkin. Üçüncü unsur; “İşsizlik ödenek miktarının artırılması.” Evet, işsizlerimizi bir nebze rahatlatacak bir tedbir alındı.
Bunu da pasif bir önlem olarak değerlendirme gereği bulunmakta.
İşsizlik Sigortası Fonunun kullanım alanının genişletilmesi belki
de bu salonda en çok Sayın Genel Müdürümüz Namık Beyin elini
güçlendirdi. Evet, iş bulma, danışmanlık hizmetleri, mesleki eğitim,
uyum, araştırma ve planlama çalışmaları Kuruluş Kanununda zaten
yer almaktaydı ama, bunu yerine getirecek bir kaynağa sahip değildi
Kurum. Buna özellikle kaynak yaratımı noktasında çeşitli vesilelerle
de tanık olduk. Dolayısıyla, bu kaynağın İşsizlik Sigortası Fonundan
karşılanması noktasında Pakette yer alması olumlu bir gelişme.
- 62 -
Paket, bu faaliyetler için aktarılacak toplam kaynağı sınırlandırıyor; “İşsizlik sigortası primi olarak bir önceki yıl içinde Fona aktarılan
Devlet payının yüzde 30’unu geçemeyecek” gibi bir sınırlama getirilmiş. Bunun da, en azından bu eğitim ve işgücü piyasası düzenleme
faaliyetleri noktasında anlamlı olduğunu düşünüyorum.
Tabii, kullanım alanı şu şekilde gelişiyor: Kurumca, sadece işsizlik ödeneğinden faydalanan sigortalılara bir mesleki eğitim faaliyeti
verilmekteydi; ama şimdi, Kuruma kayıtlı diğer işsizlere de bu yaygınlaştırılmış durumda. Bu oldukça isabetli. Gönül ister ki, konuşmamın başında da bahsettiğim gibi, ülkemizdeki işsizlik sorununun temelinde yapısallık var, eğitim-istihdam ilişkisinin kurulamaması var,
sadece Kuruma kayıtlı olanlar değil, tüm işsizleri kapsayacak çok daha geniş konseptli, tarafların katılımıyla oluşturulmuş bir mesela bir
İşgücü Piyasası Eğitim Konseyi adı altında bir yapılanmanın olması
ve ülkemizdeki işsizlerin tamamına yönelik bir eğitim faaliyetinin
verilebilmesi; çünkü, işsizlik noktasında Türkiye’nin en önemli problemi bu. Nüfus artışı da çok önemli, önemli sebepler arasında ama,
ben en önemli sebep olarak bu yapısal uyumun olmamasını görüyorum.
Kaynak aktarımı; bu, -açılış konuşmalarında da ifade edildiGAP kapsamındaki yatırımlara. Bölgesel kalkınma çerçevesinde düşünülebilir. Evet, GAP önemli bir Bölge ve işsizlik oranları bakımından, bildiğim kadarıyla, o civardaki iller, kentsel işsizlik rakamlarıyla
Türkiye’nin ilk sıralarında yer alıyorlar; dolayısıyla, burada, kaynak
aktarımı doğru bir hamle. Benim bu noktada birtakım endişelerim var.
Acaba İşsizlik Sigortası Fonu, -bir kapı açıldı- başka amaçlarla da
kullanılabilir mi? Bu noktada bence, İşsizlik Sigortası Fonunun yönetimindeki işçinin-işverenin çok dikkatli olması gerekiyor. Fonun kullanımı noktasında, kaynak tahsisi noktasında, amiyane tabirle bu kaynağın çarçur edilmemesi konusunda dikkatli olunması gerektiği kanaatindeyim.
İşsizlik ödeneği miktarının arttırılması; evet, bu pasif politika
önlemidir. Daha önce “ortalama net kazanç” esas alınırken, şimdi
“brüt kazanç” esas alındı (burada da rakamlarla örnek verdim.) Dolayısıyla, işsizlik ödeneği miktarı bu Pakette arttırılmış durumdadır.
İŞKUR’a işsizlik sigortası başvurusu elektronik ortamda yapılabilecek; bu önemli bir adımdır. Diğer taraftan, işverenler işten ayrılma
bildirgelerini elektronik ortamda iletebilecekler. Bunlar, bürokrasinin
- 63 -
azaltılması yolunda önemli adımlardır. Aynı zamanda, bu noktada
önemli yatırım yapılmıştır, yani kamunun, devletin katlandığı önemli
bir yatırım payı da bulunmaktadır; bunu da ifade etmem gerekiyor.
Paket ile İl İstihdam ve Mesleki Eğitim Kurulları tek bir Kurul olarak
yapılandırıldı.
İl İstihdam Kurulu olarak vali başkanlığında toplanıyorduk ve
bir türlü somut kararlar çıkaramıyorduk. Şimdi bu Paketle birlikte üye
sayılarında, görevlerinde, organlarında ve mali kaynaklarında çok
ciddi iyileştirmeler yapıldı. Diğer taraftan, bize paralel olarak yürüyen
bir de Mesleki Eğitim Kurulu vardı. Çoğu zaman aldığımız kararlar
çelişebiliyordu. Gerçi bugüne kadar aldığımız kararlar hep havadaydı,
çünkü bir yaptırım gücü yoktu. Şimdi hem iki kurul bir araya getirildi
(uzmanlara daha çok yer veriliyor), hem de kaynak aktarımıyla ve
kararlarının bağlayıcı olması nedeniyle daha önemli fonksiyonlar yerine getirebilir diye düşünüyorum. Umarım bunu yapacağımız çalışmalarda da görebiliriz. Artık, özellikle il bazında yapılacak çalışmalarda kaynak tahsisinin bir sorun olmaması burada bu kurulların elini
önemli ölçüde rahatlatacaktır diye düşünüyorum.
Genel olarak bu Paketi değerlendirdiğim zaman, bu getirilen teşviklerin olumlu olduğunu söyleyebiliriz. Birtakım aktif düzenlemelerin yanında pasif düzenlemelerin olduğunu da söyledik; ama bunlar
da, uzun dönemde etkili olması beklenen, özellikle eğitim boyutuyla
etkili olması beklenen düzenlemeler olarak ortada bulunmaktadır.
Bu Paketi kritize edersem, bu Pakette yer almasına anlam veremediğim birtakım düzenlemeler var. Biraz önce Sayın Alpagut Hocam
konuyu çok detaylı inceledi. Bir defa İstihdam Paketinin amacı ne
olmalıdır? İstihdamı arttırmak olmalıdır; öyle değil mi? O zaman, burada “taşeron, işveren, alt işveren, muvazaa” olayına niçin yer veriliyor? Bunu ayrı bir şekilde düzenleyin. Biz istihdamı, -bu belki de iktisatçı olmamızdan kaynaklanıyor- çok fazla hukuki şekillerle, hukuki
yorumlarla, düzenlemelerle birlikte yapmak istemiyoruz. Doğrudan
sonuca yönelik, somut birtakım önlemler almak gerekiyor. Açıkçası,
buradaki bu düzenlemenin İstihdam Paketiyle ilgisini ben kuramadım.
Diğer taraftan, “Avrupa Birliği İstihdam Stratejisi ve mesleki yeterlilikler” esası muhakkak esas alınmalıdır. Sayın Bakan, “Avrupa
Birliği hayalimizden ya da iddiamızdan kesinlikle vazgeçmedik” dedi.
Bunu duymak açıkçası beni çok mutlu etti. Bizim bu alanda yapacağımız, özellikle Sosyal Politika ve İstihdam başlığı altındaki alanda
- 64 -
yapacağımız her konunun Avrupa Birliği müktesebatına, çalışmasına
ve Lizbon süreciyle birlikte giden Avrupa Birliği istihdam stratejisine
uygun olması gerekiyor, atacağımız her adımda bunu düşünmemiz
gerekiyor. Tabii ki, iş sağlığı ve güvenliği yönetmeliklerinden, Hocam da belirtti- aynen çevirip, oradaki sistemi alıp kendi iç sistemimize uyarlamak da olmaz. Kendimize has sosyoekonomik koşullarımız var; bunları dikkate alarak birtakım düzenlemeler yapmak zorundayız. Burada bu iki hususu muhakkak şekilde ele almamız gerekiyor.
“Eğitim-istihdam ilişkisi kurgulanmamıştır” dedim. Çok mu
acımasızım diye düşünüyorum. Sadece İŞKUR bağlamında bir mesleki eğitimin yeterli olmadığı kanaatindeyim. Türkiye’deki işsizlik olayı, İŞKUR’a kayıtlı olanların çok daha ötesinde bir sorunsala işaret
ediyor; dolayısıyla, bunu çok daha makro, çok daha bilinçli ve genel
bir eğitim politikası içerisinde değerlendirmek lazım. Çok uzun tartışmalara gerek yok. Sayın Bakanın, “Bu konu çok polemiğe neden
oluyor” dedi. Haklı, ben de katılıyorum. Somut adımlar atmak lazım.
Özellikle ara insan gücünün yetiştirilmesi noktasında Türkiye’nin ortaöğretimden kaynaklanan çok ciddi sıkıntıları var. Bunları aşmamız
gerekiyor diye düşünüyorum.
İşsizlik Sigortası Fonunun kaynaklarının, başından itibaren vurguladığım gibi, yapısal işsizlikle mücadeleye ayrılması gerektiğini bir
kez daha ifade etmek istiyorum.
Sabrınızdan dolayı hepinize çok teşekkür ederim.
OTURUM BAŞKANI- Sayın Kılıç’a çok etkin ve verimli sunumu için teşekkür ediyoruz.
Sayın Alpagut ve Sayın Kılıç bu yeni düzenlemelerin üzerinden
çok detaylı bir şekilde geçtiler. Sayın Alpagut özellikle; işçi, alt işveren, asıl işveren, sorumlulukları, ilişkileri konusundaki gördüğü sakıncaları, özellikle de müfettiş yetkileri konusunda, “Acaba bu bir bilirkişi yetkisi veya mahkeme yetkisinin devri midir?” gibi konuları da içerecek şekilde sorguladı ve aynı şekilde, iş güvenliğiyle ilgili düzenlemeleri ve idari para cezalarıyla ilgili düzenlemeleri bizlerle paylaştı.
Sayın Kılıç da ağırlıklı olarak, tüm düzenlemelerin pozitif yönlerini, sonrasında da, birkaç soruyla beraber, sorgulanması gereken gelişim alanlarını bizimle paylaştı.
- 65 -
Beklediğimizden daha fazla tartışma saatimiz var.
Madem İstihdam Paketi de bayanlara önceliği, pozitif ayrımcılığı teşvik ediyor, önce bayanlardan başlayalım.
Soru soracak olanların kendilerini tanıtmalarını ve sorularını kime yönelttiklerini belirtmelerini rica ediyorum.
SUZAN YÜREK (Türkiye Tekstil Sanayii İşverenleri Sendikası Danışma Kurulu Üyesi)- Özellikle Yasanın 20’nci maddesi ile
4447 sayılı yasaya eklenen geçici 7’nci maddeyle ilgili arkadaşlarımla
yaptığım görüşmelerde, bu konuda tereddütler olduğunu gördüm ve
altının bir kere daha çizilmesini rica edeceğim.
“6 aylık dönemde prim ve hizmet belgelerinde kayıtlı sigortalılar
dışında” deniyor. Bu, hiç sigortalı olmamış insanlar anlamına mı geliyor, yoksa şirketin prim ve hizmet bordrolarında kayıtlı olmamış kişileri mi kastediyor? Burada bir açıklık olmadığını düşünüyorum.
Bir de, bu uygulama yıllarında, dilimlerde, yasanın çıktığı tarihten itibaren ki dönemleri mi kastediyor, yoksa işçinin alındığı tarihten
itibaren mi; onun bir kere daha altının çizilmesini istiyorum.
Bir de, naçizane bir fikrimi söylemek istiyorum. Özellikle tekstil
piyasasında, sektöründe veya bütün sektörlerde bu 1 yıllık sürede o
kadar çok işçi çıkarımı, o kadar çok istihdam küçülmesi oldu ki, bu
yasadan çok fazla faydalanabilecek sektörün olmadığını düşünüyorum. Örneğin biz 1 yıl içinde 650 kişiden 450 kişiye düştük. Bu yasadan faydalanacak çok fazla firmanın olmadığını düşünüyorum.
OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederim.
SUZAN YÜREK- Ben teşekkür ederim.
PROF. DR. CEM KILIÇ- İsterseniz ben cevap vereyim.
Hukukçu değilim ama, benim yorumum şu şekilde: “Prim ve
hizmet belgelerinde kayıtlı sigortalılar dışında”; yani, hiçbir şekilde,
daha önce sigortalı olmuş olmamış ayrımına gidilmiyor. O işletmede
daha önce prim ve hizmet belgelerinde kayıtlı bulunmayanlar dışında.
Daha önce sigorta olmuş olabilir, ama o işletmenin kayıtlarında değilse bu şartı karşılıyor.
Herhâlde oradan İbrahim Bey de müdahale etmek istiyor. Yanılmıyorum değil mi; bu konuda temel düzenleme bu şekilde gelişiyor.
- 66 -
SUZAN YÜREK- Bu konularda bir açıklık olduğu söyleniyor.
PROF. DR. CEM KILIÇ- Evet.
Benim yorumum o. Bu şekilde olması gerekiyor.
SUZAN YÜREK- Biz de bu şekilde yorumluyoruz. İnşallah öyledir.
PROF. DR. CEM KILIÇ- Yoksa çok saçma olur; çünkü kapsam çok daralır.
SUZAN YÜREK- Öteki türlü amacına ulaşmaz.
PROF. DR. CEM KILIÇ- Evet, amacına ulaşmaz.
Zaten 1 yıllık bir süremiz var, 1 Temmuz 2009’a kadar olan bir
süre var. “Kişinin işe alındığı tarihten itibaren 1 yıl” diye düşünüyorum, yine o şekilde yorum getirmek istiyorum.
SUZAN YÜREK- Yalnız, o zaman da, uygulamalar yüzde 100,
yüzde 80, yüzde…
PROF. DR. CEM KILIÇ- 60, 40, 20 diye.
SUZAN YÜREK- O dönem, işçinin işe girdiği tarihten itibaren
mi başlar, yoksa yasanın çıktığı tarihten itibaren mi?
PROF. DR. CEM KILIÇ- Şu şekilde yorumda bulunacağım:
“Yürürlük tarihinden itibaren 1 yıl içinde işe alınan ve fiili çalıştırılanlar için” dediği için, ben burada işe alınma tarihini esas alıyorum.
Bilmiyorum, bu konuda belki İbrahim Beyin farklı bir yorumu olabilir.
OTURUM BAŞKANI- İbrahim Beye bir söz vermek istiyorum.
Buyurun.
İBRAHİM ULAŞ (Sosyal Güvenlik Kurumu Sosyal Sigortalar Genel Müdürü)- Teşekkür ediyorum.
İŞKUR, Sosyal Güvenlik Kurumu ve Hazine bazında çalışmalar
yürütüldüğü için somut çalışmalar yapıldı. Açıklayıcı olması açısından
bu çerçevede bir-iki ilave yapmak istiyorum.
“Uygulama süresi”nden kasıt, o işçinin işe girdiği tarihtir; o tarihten itibaren 1 yıllık süre” olarak üç Kurum mutabık kalmıştır.
- 67 -
6 aylık, aylık prim hizmet belgelerinde isminin yer almaması
konusu ise, Sosyal Güvenlik Kurumuna 6 ay içerisinde bildirilmemiş
olması konusunda Kurumsal mutabakat vardır.
“Ortalama” konusunun net olduğunu zannediyorum.
OTURUM BAŞKANI- O işyerine ait olan bildirgelerde değil,
hiçbir bildirgede 6 ay boyunca bulunmamış, yani sigortalı olarak 6 ay
içerisinde çalışmamış olması.
İBRAHİM ULAŞ- Kişinin hiçbir şekilde işe alınmış olmaması
gerekiyor.
Teşekkür ederim.
OTURUM BAŞKANI- Açıklayıcı bilgi için çok teşekkürler.
Şimdi de İŞKUR Genel Müdürü Namık Ata’ya sözü bırakıyorum.
NAMIK ATA (Türkiye İş Kurumu Genel Müdürü)- Öncelikle her iki sunumu yapan hocamıza da bu kapsamlı, içerikli sunumları
nedeniyle çok teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten yasayı son derece
açık, net bir şekilde yorumladılar.
Efendim, bu yasa üzerinde, bu toplantıya katılan birçok arkadaşımızın da bildiği gibi, çok uzun süre tartışıldı, İstihdam Paketi çalışmaları çok uzun süredir gündemdeydi. Tabii ki, netice itibarıyla baktığımızda, bu yasanın işsizlik ve istihdam sorununa bütünüyle çözüm
bulmasını iddia etmek mümkün değil. Ama, bunun çok önemli bir
adım olduğunu çok rahatlıkla ifade edebiliriz.
Elbette ki, özellikle Hocamın belirtmiş olduğu gibi, konuyu eğitim-istihdam ilişkisi veya mesleki yeterlilik sistemiyle entegre edilmesi açısından değerlendirdiğimizde, bütün eğitim sistemimizle (mesleki
eğitim, yaygın eğitim) ilgili çok daha kapsamlı, detaylı düzenlemelere
ihtiyaç olacaktır. Önümüzdeki süreçte de zannediyorum çeşitli platformlarda değerlendirilecektir ve gereken çalışmalar yürütülecektir.
İzin verirseniz bu yasayla ilgili olarak birkaç noktada ekleme
yapmak, düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.
Özellikle Kurumda kayıtlı olan iş gücünün, aktif iş gücü programları çerçevesinde istihdam edilebilirliklerini arttırmaya yönelik bir
kaynağın Kuruma transfer edilmesi bizim açımızdan ve işsizlerimiz
açısından son derece önemli. Şimdiye kadar biz bunu bütçe imkânları
çerçevesinde yapıyor gözüküyorduk, ama aslında yapamıyorduk veya
Dünya Bankasından vesaireden sağladığımız kredilerle ya da Avrupa
- 68 -
Birliği yapısal fonlarından faydalanmak suretiyle bir nebze yerine
getirmeye çalışıyorduk. Yine Hocam altını çizerek ifade ettiler; gelişmiş ülkeler milyarlarca avroyu bu tür programlar için (uyum, mesleki
edindirme, meslek geliştirme ve piyasanın taleplerine yönelik tavır
alma konusunda aktif iş gücü programları), harcıyorlar.
Bence burada asıl önemli nokta şu: Bir defa, bu kaynağın israf
edilmemesi lazım. Az bir kaynak değil; yaklaşık 300 milyon YTL’den
bahsediyoruz. Bu kaynağın mutlaka çok iyi şekilde değerlendirilmesi
lazım. Bunun sigortasını da ben, İl İstihdam ve Mesleki Eğitim kurullarında görüyorum. Yine Hocam ifade ettiler; bu kurullar bugüne kadar sadece istişari, danışma anlamında bir görev yapıyorlardı ve alınan
kararların maalesef bağlayıcılığı yoktu. Oysa, bu düzenlemede bu Kurul âdeta tek yetkili hâle getirildi. Bu Kurulun onayından geçmemiş
olan hiçbir projenin bu kaynaktan uygulanma şansı yok.
Dolayısıyla, bir defa, bu Kurul üyelerinin, kendi bölgelerinde,
yerelde en faydalı bir şekilde kullanılabilmesi için etkili bir şekilde
görev yapmaları gerekiyor. Zaten asıl paranın sahipleri de bu Kurul
içerisinde yer alıyorlar. Ben hep öyle diyorum; paranın sahipleri parasına sahip çıkacaklar, yani İl İstihdam ve Mesleki Eğitim Kurulunda
bulunan işçi-işveren temsilcileri bu işe sahip çıkacaklar. Onların verecekleri katkılarla, kararlarla daha başarılı sonuçlar alabiliriz diye düşünüyorum.
Getirilen çok önemli bir düzenleme var: Eğitim-istihdam ilişkisi
açsından piyasanın taleplerine göre tavır alma, ona uygun proje geliştirme konusu. Piyasa ne istiyorsa bu yapılacak. Burada yine işverenlerin önerileri, verdikleri bilgiler, talepler yönlendirici olacak. “Açık işe
uygun iş gücünün hazırlanması”; belki burada en fazla üzerinde duracağımız nokta bu.
Eğer bu tespitlerimizi iyi yapabilirsek, iyi projeleri ortaya çıkarabilirsek kaynağını da en iyi şekilde, en etkin şekilde kullanmış oluruz diye düşünüyorum.
İşsizlik Sigortası Fonuyla ilgili görüşlerimi de kısaca ifade etmek istiyorum. Tabii, konuşmamın bir bildiriye dönüşmesinden de
birazcık çekiniyorum; fazla uzatmak istemiyorum. İşsizlik Sigortası
Fonu sağlam; bir defa onu ifade edeyim. En iyi şekilde değerlendiriliyor ve yönetiliyor, çünkü yönetenlerin içerisinde zaten sahipleri var.
Dolayısıyla, onlar gerektiği şekilde sahip çıkıyorlar diye düşünüyo- 69 -
rum. Eğer onlar istemeselerdi bu yasal düzenlemelerin bu kadar konsensüsle geçirilmesi çok kolay olmazdı; kişisel düşüncem olarak ifade
ediyorum. İstihdamı arttırma anlamında önemli bir katkı sağlayacaktır
diye düşünüyorum. Kaldı ki, pasif politikalar, tedbirler anlamında da
fazla genişletmeye gidilmedi, yani çok da teşvik edici olmasın diye
verilen ödemelerin miktarlarını arttırıcı bir düzenlemeye gidilmedi. O
nedenle, bundan sonrası için, İşsizlik Sigortası Fonunun geleceği açısından, en azından aktüeryal olarak değerlendirdiğimde herhangi bir
sıkıntı olmadığını düşünüyorum.
Teşekkür ediyorum.
OTURUM BAŞKANI- Biz teşekkür ederiz.
Buyurun.
DERYA KARADEMİR (İNTES Genel Sekreter Yardımcısı)Her iki değerli hocamıza da bu güzel sunumlarından ve aydınlatıcı
bilgilerinden ötürü teşekkürlerimi sunuyorum.
Elbette ki, İstihdam Paketi sanayi açısından son derece önemli
hükümler getiriyor ama, Cem Hocamın da tespitiyle, niye orada olduğunu da çok anlayamadığımız “alt işveren” gibi çok ciddi bir dinamiti
de içinde barındırıyor. Gülsevil Hocamızın da tespitiyle, Tuzla olaylarının rüzgârıyla bu Pakete yerleştiğini düşünüyoruz.
Alt işverenle ilgili düzenleme, Hocamın da tebliğinde sunduğu
gibi, yönetmelikle ayrıntıları gelecek bir düzenleme. Biliyoruz ki, gerek çalışma hürriyeti olsun, gerekse sözleşme hürriyeti olsun, Anayasanın temel hak ve yükümlülükleri kapsamında, anayasal güvence
altına alınmış hükümler. Yine biliyoruz ki, bu temel hak ve hürriyetler, ancak kanunla, özüne dokunmaksızın sınırlanabilir mahiyettedirler. Burada yapılan, yönetmelik gibi bir tali mevzuat, asıl işveren-alt
işveren arasındaki kurulacak bir ticari özgürlüğe müdahale niteliği
taşıyor. Anayasaya aykırılığı boyutu bir yana, yine Hocamın tebliğinde sunduğu gibi, kanuni düzenlemelerin sınırları da aşılarak, Yargıtay’ın dahi öngörmediği ya da doktrinin dahi öngörmediği birtakım
yasaklar da yönetmelikle meşrulaştırılmaya çalışılarak, anayasal bir
özgürlüğün çok ciddi olarak sınırlanmış olması gibi bir durumla karşı
karşıya kalacağız önümüzdeki günlerde. Konunun bir boyutunun bu
olduğunu düşünüyorum. Gülsevil Hocamın bu konudaki düşünceleri
benim için çok değerli. O konudaki değerlendirmelerini almak istiyorum.
- 70 -
Öte yandan, alt işverenle ilgili mahkemelere gidecek uyuşmazlıkların yerel mahkemeler düzeyinde kesinleşmiş olması hukuken çok
ciddi bir hata ve çok ciddi sonuçları olacak; çünkü içtihatlar oluşmayacak. Yargıtay’a giden uyuşmazlıklar uygulamaya yön veren sonuçlar çıkarıyor, rehberler çıkarıyor. Halbuki, çok farklı illerde yerel
mahkemelerin vereceği kararlardan çoğumuz haberdar olmaksızın
sistem bir belirsizliğe sürüklenecek. Bu bir boyutu. Üstelik, özellikle
taşrada iş mahkemelerinin görevlerini asliye hukuk mahkemeleri yürütüyor ve asliye hukuk mahkemeleri açısından bunun çözümü hiç de
kolay değil, neredeyse imkânsız gibi. Bu da sorunun bir diğer boyutu.
Dolayısıyla, alt işverenle ilgili çok ciddi endişelerimiz var; zaten
Hocamız da buna değindi. Bu konudaki değerlendirmelerini öğrenmek
istiyorum.
Yine bir başka önemli konu ise, ağır ve tehlikeli işlerde mesleki
eğitim almamış işçilerin çalıştırılma yasağı 2009 yılı başında yürürlüğe girecek. Konuya sadece inşaat sektörü açısından baktığımda, inşaat
sektöründe ortalama 1 milyon - 1 milyon 200 bin civarında kişi çalışıyor. Çok çok iyi bir varsayımla, bunun yarısının bir şekilde mesleki
eğitimden geçmiş olduğunu varsayıyorum. 600 bin ya da 500 bin civarında bir kişinin, nasıl olacağı konusunda hiç kimsenin fikir sahibi
olmadığı bir mesleki eğitimi 5-6 aylık süre içinde alması gibi bir varsayım üretmiş durumdayız. Bunun cevabını doğrusu çok merak ediyorum; birilerinin bildiğinden de çok emin değilim ama, bu çok merak
ettiğim bir soru.
Öte yandan bu madde, İş Kanununun iş sağlığı ve güvenliğine
ilişkin düzenlemelerin yer aldığı bir bölümde yapılmış. Bu mesleki
eğitimi, iş sağlığı ve güvenliği kapsamında değerlendirmek mümkün
olabilir mi? Bir de…
OTURUM BAŞKANI- Dilerseniz bunları bir cevaplayalım.
DERYA KARADEMİR- Bir tespit yapıp hemen bitiriyorum.
OTURUM BAŞKANI- Buyurun.
DERYA KARADEMİR- İstihdam Paketi çok sayıda sektöre
çok önemli destekler, primlerindeki ağırlığı hafifleten düzenlemeler
getirdi, ama inşaat sektörü, ihaleli işler bundan nasibini almadı; bu
tespiti yaparak teşekkürlerimi sunuyorum.
- 71 -
OTURUM BAŞKANI- Biz teşekkür ederiz.
Buyurun Sayın Alpagut.
DOÇ. DR. GÜLSEVİL ALPAGUT- Sayın Derya Karademir’in tespitlerine katılıyorum.
Gerçekten, çalışma ve sözleşme özgürlüğü anayasal bir özgürlük
olarak ancak kanunla sınırlanabilir; yönetmelikle ve kanunla sınırlanırken de ölçülülük ilkesi söz konusudur. Amacı aşar bir şekilde bir
sözleşme özgürlüğüne veya diğer bir anayasal özgürlüğe sınırlama
getiremezsiniz.
Esasında Alt İşveren Yönetmelik Taslağıyla yapılmak istenen,
kanunda yer alan sınırlamanın, olabilecek en katı yorumuyla yönetmelikle sağlamasıdır. Dolayısıyla, Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulması mümkün. Sonuç ne olur; Anayasa hukukçusu olmadığım için bu konuda herhangi bir şey söylemekten kaçınıyorum. Bu yönetmelik en azından bu şekilde kabul edilmemelidir
düşüncesindeyim. Belki bundan sonra yapılacak olan, bu yönetmeliğin
üzerinde tekrar çalışmak olmalıdır.
Daha önce de söyledim; artık Avrupa Birliği’nde Outsourcing
yaygınlaşırken, istihdamın dışsallaştırılması söz konusuyken, “İstihdamı nasıl arttırabiliriz” tartışılırken, bizde, maarifin kapatılması gibi,
alt işverenin ortadan kaldırılmasıyla sorunların çözümlenmeyeceği
açıktır.
Bu bağlamda yapılması gereken nedir? Bu bağlamda alt işveren
ilişkisine izin verilsin, ama orada çalışan işçilerin çalışma koşulları
denetlensin. Burada biz yine biz kimin üzerine gidiyoruz? Bu alt işveren ilişkisini bildiren işverenlerin. İşverenler şimdi, “Bildirsem mi
bildirmesem mi” durumunda kalacaklar. Bildirmezlerse belki bir şekilde denetimden kurtularak alt işveren ilişkisi öyle ya da böyle devam
edecek, ki şu anda mevcut durum da öyle; ama bildirirlerse, bu takdirde tehlike başlıyor, muvazaa denetimi yapılacak.
Bir başka şey; yönetmelikte, -söylemedim, eksik bıraktım- kayıt
dışı alt işveren ilişkisinin önlenmesine ilişkin düzenlemeler de var.
Dolayısıyla, sosyal güvenlik kurumları, ruhsat vermeye yetkili merciler, vergi daireleri artık, alt işverenle ilgili herhangi bir işlem yaptıklarında, alt işverenin bildirim yapıp yapmadığını, yani 3’üncü maddeye
- 72 -
göre tescil yapıp yapmadığını denetlemekle yükümlü kılınmışlardır ve
bunlar da ihbarda bulunacaklar. Eğer bu taslak yürürlüğe girerse, bundan sonra işveren olarak sanayiciler, alt işveren ilişkisi kurmaktan
oldukça kaçınmak durumunda kalacaklardır diye düşünüyorum.
“Anayasal özgürlüğün sınırlanması mı?..” Tabii. Bunu açıkça
yönetmeliğe yazmışlar; işveren mal ve hizmet üretimini sadece kendi
işçileriyle yapabilir. Bence böylece bir düzenlemenin herhangi bir
açıklaması, mantığı yok.
Mahkeme kararlarının kesinliği hak arama özgürlüğüne aykırı;
dediğiniz gibi, konunun o yönü de var. Asliye Hukuk Mahkemeleri bu
konuda yeterli değil, yetkin değil. Taşradan İstanbul’a veya Ankara’ya
bilirkişi dosyaları geliyor. Niçin geliyor? İstanbul’da üniversiteye geliyor, bizlere geliyor veya bu konudaki yetkin avukatlara geliyor. Bunun bir de üst derece mahkemesi var. Dolayısıyla, böyle önemli bir
konuda, yeterli olmayan bazı yerlerde hem yerel mahkemeye bırakacaksınız, -kuşkusuz yeterli olan yerler de var- yeterli olmayan kişilere
bırakacaksınız, hem de temyiz yolunu kapatacaksınız; Derya Hanımın
çok isabetli olarak belirttiği gibi, içtihat da oluşmayacak. Yargıtay’ın
içtihatlarını görüyoruz, ona göre uygulamayı yönlendiriyoruz; ama
içtihadın olmadığı bir yerde artık iş tamamıyla keyfiliğe yönelecektir
diye düşünüyorum.
“Ağır ve tehlikeli işlerde mesleki eğitim nedir”; bunu ben de anlayamadım. Bu nasıl bir mesleki eğitim, gerçekten o işle ilgili mesleki
eğitim mi, yoksa iş sağlığı ve güvenliği konusunda mesleki eğitim mi?
Yeri, iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin hükümler olduğuna göre, herhâlde iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin bir mesleki eğitimin olması gerekir; ancak bu şekilde yorum yapabiliriz. Bu eğitimi kim verecek, 6
ayda nasıl gerçekleştirilecek; herhâlde bu, daha sonra yine yürürlüğü
ertelenecek hükümlerdendir diye yorum yapmak doğru olacaktır. Son
zamanlarda, bildiğiniz gibi, yasa çıkarılıyor, sonra, hazırlanamadığımız için, gerekli altyapıyı oluşturamadığımız için yürürlük süresi erteleniyor. Belki böyle bir düzenlemeye gidilecektir.
OTURUM BAŞKANI- Hızlıca bir sonraki soruya geçeceğim.
Buyurun Beyefendi.
UFUK KARADENİZ (MESA Mesken Sanayi A.Ş. Temsilcisi)- Teşekkür ederim Sayın Başkan.
- 73 -
20’nci maddeye ilişkin bir sorum olacak. Burada, 6 ay içerisinde
kayıtlı olmayanların destekleneceği söyleniyor. Varsayalım ki, bir
stajyer öğrencimizi, -ki stajyerleri de zorunlu olarak sigortalı yapıyoruz- beğendik ve işe aldık, o stajyer için bu destekten biz faydalanabilecek miyiz, faydalanamayacak mıyız?
Teşekkür ederim.
OTURUM BAŞKANI- Biraz önceki cevaptan ben yorumlayacağım: Faydalanamayacağız.
PROF. DR. CEM KILIÇ- Evet.
Burada açık bir hüküm getirilmemiş. Aslında Beyefendinin vurguladığı çok önemli bir konu. Aslında bu, iş yerleri açısından da
önemli bir avantaj olabilirdi. Bu konuda açık bir hüküm getirilmemiş.
Hükümden anlaşıldığı kadarıyla da, bu düzenlemeden faydalanamayacaklar.
OTURUM BAŞKANI- Zaten Sayın Bakan da dile getirdi, hatta
çıkışta onunla ilgili Tuğrul Beye de bir Feedback verdi; “Bu yönetmelik konusu hâlâ üzerinde çalışılan bir konu ve bu panelimizden çıkan
bütün yorumları ve katkıları kesinlikle değerlendirmeye çalışacağız”
dedi. Dolayısıyla da, sanıyorum bu yorumlarımızın hepsi kendisine
ulaşacak. Zaten ilgili tüm yöneticilerimiz de burada; sanıyorum o notlar alınmış olacak.
Buyurun Beyefendi.
DR. AHMET ATILGAN (HAK-İŞ Konfederasyonu Hizmetİş Sendikası Temsilcisi)- Gülsevil Hanım, “Verimlilik nedeniyle alt
işverenlik ilişkisi kurulamayacak” dedi. Zannediyorum kendisi hukukçu olduğu için böyle düşünüyor. İşin ve işletmenin gerekleriyle
teknolojik gerekler verimliliği de kapsar.
Burada, alt işveren ilişkisinin kurulmamasının sakıncalarından
söz ediliyor. “Alt işverenliğin kötü uygulanması nasıl önlenir”; bu da
çok önemli bir konu. Çalışan işçilerin hakları da söz konusu. Bu, bu
açıdan önemli bir tahribata yol açıyor. Bunun da ortaya konması lazım. Alt işverenliğin Avrupa’da, dünyada nasıl yaygınlaştığı söyleniyor ama, -doğru, hakikaten öyle oluyor- öbür yanının da söylenmesi
lazım.
“İstihdam Paketi şunu getiriyor bunu getiriyor, dolayısıyla istihdamı teşvik edecek…” Tabii, istihdamı genişletmek, teşvik etmek için
- 74 -
bir çabadır; mutlaka öyle, o yönden olumlu karşılamak gerekir. Türkiye’de kayıt dışılık o kadar yaygın ki, devletin en son resmi rakamı
yüzde 46,9. Bu kadar yaygın bir kayıt dışılık ortamında bu tür teşvikler etkisiz kalıyor, yani kayıt dışılığın sağladığı avantajlar o kadar
yüksek ki, kayıt dışı sektördeki teşvikler pek anlamlı olmuyor. Dolayısıyla, bu istihdam paketlerini, kayıt dışılıkla ilişkilendirerek ve illa
onun üzerinde durarak değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.
Teşekkür ediyorum.
OTURUM BAŞKANI- Buyurun Gülsevil Hanım.
DOÇ. DR. GÜLSEVİL ALPAGUT- “Verimlilik nedeniyle alt
işverene veremeyeceksiniz” dediğim zaman, yönetmelikteki hükümden yola çıktım. Artık, “işin ve işletmenin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren iş” kavramı bütün. Eğer bu iş sizin uzmanlık
alanınızdaysa, sırf verimlilik nedeniyle maalesef ki veremeyeceksiniz;
alt işverene, uzmanlık alanınızın dışında kalan bir işi verebileceksiniz.
Farz edin ki, bir otel yönetiminde, içinde bulunduğumuz yerde esasında, baktığınız zaman, bütün işler asıl işin bölümü. Uzmanlık alanınız
nedir? Otel işletmesi. “Housekeeping”, restoran bölümü ve diğer bölümler, hepsi sizin uzmanlık alanınızda. Burada uzmanlık alanınızın
dışında kalan tek şey ne olabilir? Teknik servis (seslendirme, elektrik
sisteminin kurulması vesaire), uzmanlık alanınızın dışında sayılabilir,
benim yorumum çerçevesinde. Yani bu, yasanın getirdiği şey. Sırf
verimli diye artık oteldeki restoranı alt işverene vermem bu yönetmelik çerçevesinde mümkün değil.
Çok haklısınız; muvazaalı uygulamaları biliyoruz. Zaten 1475
Sayılı Yasa döneminde de alt işverene ilişkin muvazaalı uygulamalar
Yargıtay kararlarıyla engelleniyordu. Ne yapılabilir? Yine muvazaa
çerçevesinde, esasında bir asıl işverenin işçisiyken bunlar, alt işverenin işçisi olarak gösteriliyorsa, -bu da niçin yapılıyor? sendikalaşmayı
önlemek, düşük ücret vermek vesair sebeplerle- eğer bu durum varsa
bu önlenmelidir. Esasında, yasaya muvazaanın da sokulmasına gerek
yok düşüncesindeyim; çünkü muvazaa zaten, iddiayla ortaya konulabilecek bir borçlar hukuku kuramıdır. Muvazaanın ayrıca yasaya konulmasına gerek yok. Bu konulduğu için, sonradan da önergelerle
değiştirildiği için esasında daha da kötü oldu. Eskiden belki, “Bu işi
alt işverene vereyim mi” diye düşünmeyen işverenin aklına, “Hangi işi
bölüp de alt işverene verebilirim?” diye bir düşünce gelmekte diye
- 75 -
düşünüyorum. Dolayısıyla, hiçbir faydasının da olmadığı görüşündeyim.
OTURUM BAŞKANI- Sorunun diğer parçasını da Cem Bey
cevaplayacak.
PROF. DR. CEM KILIÇ- Teşekkür ederim.
Beyefendiye katılıyorum; yani kayıt dışılık bugün çok ciddi bir
problem. İstihdamın yarısı kayıt dışında gözüküyor. Kayıt dışılık sadece çalışanlar, onların sosyal güvenceleri, anayasal hakları bakımından değil, aynı zamanda işverenler açısından da çok ciddi bir sorun;
çünkü işverenler için bir haksız rekabet. Dolayısıyla, sadece İstihdam
Paketi bağlamında değil. Bakın, sosyal güvenlik reformu yapıldı. Gerçi, reformun daha son ayağı tamamlanmadı. Aslında olması gereken,
kayıt dışını kayıt içerisine önemli ölçüde alıp, -elbette ki, tamamını
sağlayamayacağımız kesin- daha sonra bir sosyal güvenlik reformuna
imza atmaktı. Elbette ki, bu bağlamda kayıt dışılığın çok ciddi olumsuz etkileri olacaktır ama, -altını çizerek söylüyorum- bu atılmış bir
adımdır. Sayın Kudatgobilik bugün dedi ki, “Timing’de bir hata var.”
Ama o, bu yıl içindeki Timing’de. Bana göre, bu Paket bundan 5 yıl
önce gündeme getirilmeliydi; bu istihdam yükleri konusu son 5 yıl,
hatta 10 yıllık bir perspektif içerisinde ele alınması gereken bir husustu. Hatta geç bile kalındı diyebiliriz.
OTURUM BAŞKANI- Son bir soru alacağım.
Buyurun Beyefendi.
ÖMER BENOKAN- İyi günler.
Bir maddeyle ilgili görüşünüzü sormak istiyorum.
“Madde 20- 4447 Sayılı Kanuna aşağıdaki geçici 7’nci madde
eklenmiştir.” Bir fıkrasında diyor ki, “Bu maddeyle düzenlenen destek
unsurundan, diğer ilgili mevzuat uyarınca ayrıca yararlanmakta olan
işverenler, aynı dönem için ve mükerrer olarak bu destek unsurundan
yararlanamaz, bu durumda, işverenlerin tercihleri dikkate alınmak
suretiyle uygulama destek unsurlarından sadece biriyle sınırlı olarak
yapılır.” Bu “destek unsuru” nedir? Yüzde 5 prim indiriminden yararlanmak da buna girer mi? Ayrıca, sakat ve eski hükümlüyle ilgili indirimler de bu destek unsuru içine giriyorlar mı?
- 76 -
PROF. DR. CEM KILIÇ- Bu, 20’nci ve 24’üncü maddede düzenlenmiş bir husus. Hukukçu değilim ama, benim de zihnimi çok
bulanıklaştıran bir konuydu. Biraz önce Sayın Genel Müdürle bu konuyu tartıştık. Onun da ifadesi şu şekilde (eğer yanlışsa kendileri beni
düzeltsin): Bu Paket içerisinde yer alan bu destek unsurları evet yüzde
5. Kadınlar ve gençler için uygulanan, İşsizlik Sigortası Fonundan
karşılanan destekler, bütün bunlar destek içerisine giriyor. İşveren
olarak sigortalı başına, -sigortalıyı esas alıyoruz- bunlardan herhangi
birini kullanmış iseniz, diğerini kullanamıyorsunuz; buradan bu yorum
çıkıyor. Çok açık, çok sarih bir şekilde ben bunu anlıyorum.
OTURUM BAŞKANI- Soruları şimdilik sonlandırmam gerekiyor. İnşallah yemekte bu soruların cevaplarını beraber yine bulmaya
devam edeceğiz.
Son sözü Bülent Bey’e veriyorum; buyurun.
BÜLENT PİRLER- Teşekkür ediyorum.
Efendim, yemekle ilgili anonsu yapmadan alt işverenle ilgili bir
şey söylemek istiyorum. Gerçekten bu çok tartışıldı, önümüzdeki günlerde de tartışılacak ama, biz bunu şuna benzetiyoruz: “Bu okullar
kapatılsaydı Milli Eğitim ne kadar iyi yönetilirdi”yle aynı anlamda.
Hakikaten şu andaki uygulama bununla birebir örtüşüyor diye düşünüyorum.
Yemeğimiz üst kattaki restoranda efendim.
Teşekkür ederim.
- 77 -
- 78 -
II. OTURUM
SOSYAL GÜVENLİKTEKİ
YENİ DÜZENLEMELER
Oturum Başkanı : Sadık OĞUZ
Konuşmacılar
: Prof. Dr. Ali Rıza OKUR
İbrahim ULAŞ
Doç. Dr. Nurşen CANİKLİOĞLU
BÜLENT PİRLER- Efendim, İkinci Oturumumuzun konusu
“Sosyal Güvenlikteki Yeni Düzenlemeler.” Oturum Başkanımız Konfederasyonumuz Yürütme Komitesi ve Yönetim Kurulu Başkan Vekili
Sayın Sadık Oğuz. “Sigortalılık ve İşyeri ile İlgili Yükümlülükler”
konusunda Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sayın Ali Rıza Okur bir sunuş yapacaklar.
Yine hemen akabinde, “Kısa ve Uzun Vadeli Sigorta Kolları ile Genel
Sağlık Sigortasına İlişkin Düzenlemeler” konusunda Sosyal Güvenlik
Kurumu Sosyal Sigortalar Genel Müdürü, çok değerli dostumuz Sayın
İbrahim Ulaş Bey’in bir sunuşları olacak. Bir aranın akabinde de,
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sayın
Nurşen Caniklioğlu “Prime İlişkin Yükümlülükler” konusunda sunuşlarını yapacaklar.
Kendilerini kürsüye davet ediyorum; buyurun efendim.
SADIK OĞUZ (TİSK Yürütme Komitesi ve Yönetim Kurulu
Başkan Vekili)- Sayın konuklar hoş geldiniz.
Öğleden sonraki oturumu açıyoruz.
Sayın hocalarımız ve Genel Müdürümüz bu İkinci Oturumda bizi aydınlatacaklar.
Söz sırası Ali Rıza Bey’de.
Buyurun Hocam.
- 79 -
PROF. DR. ALİ RIZA OKUR (Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi)- Çok teşekkürler
Sayın Başkan.
Değerli konuklar, değerli meslektaşlarım; konu, Sosyal Güvenlikteki Yeni Düzenlemeler, bana verilen konu da, Sigortalılık ve İş
Yeri Açısından İşverenin Yükümlülükleri.
Konuya doğrudan girmeden önce, sabahki konuşmalardan da
esinlenerek, kısa da olsa reformun değerlendirilmesine ilişkin bazı
şeyler söylemek istiyorum.
Sayın Başkan Tuğrul Kudatgobilik endüstri ilişkilerinden söz
ederken üç devreden, üç dönemden bahsettiler, “mühendislerin hâkim
olduğu dönem, maliyecilerin hâkim olduğu dönem ve personel yöneticilerinin egemen olduğu dönem” diye. Buna bir de şunu katmak lazım: Hukukçular bunun neresinde? Her dönemde hukukçuların büyük
ağırlığının olduğunu zannediyorum. Mühendisler de devrede olsa,
maliyeciler de devrede olsa, personel yöneticileri de devrede olsa,
hukuk olmadan bunların hiçbir şey yapmaları mümkün değil. O nedenle, burada hukukçuyu ihmal etmemek gerekir. Başkan herhâlde
farklı bir yaklaşım içindeydi. Tabii, burada olmadığı için de kendisine
bir şey soramıyorum.
OTURUM BAŞKANI- Efendim, kendisi hukukçu olduğu için
tevazu göstermiş, onları söylememiştir. Kendisi de hukukçu.
PROF. DR. ALİ RIZA OKUR- Arkasından Bakan Bey’i dinledik; sağ olsun bizi aydınlattılar. Orada da bir şeye takıldım. “Yasalar
milletin eserleridir, 70 milyon için yapılır ve bunların çoğu uzlaşmayla
çıkıyor” dediler. Doğru. Şu reform çalışmalarına baktığımız zaman,
orada da yine hukukçuların ikinci plana atıldığını, hatta hiç olmadığını
görüyoruz. Bu da oldukça ilginç bir gelişme. Sosyal güvenlikle ilgili
reform çalışmaları yoğun olarak 2003’lerde başladı ve temel felsefe
şuydu: “Tek çatı, tek yasa”; üç temel sosyal güvenlik kurumu (Sosyal
Sigortalar, BAĞ-KUR, Emekli Sandığı), tek çatıda toplanacak ve üç
temel Sosyal Güvenlik Yasası (Sosyal Sigortalar Kanunu, BAĞ-KUR
Kanunu, Emekli Sandığı Kanunu), tek yasaya indirgenecek ve böylece
yönetim ve hak sağlamak kolaylaşacak, hızlanacak.
Mayıs 2006’da 5502 Sayılı Yasa, 1 ay sonra da 5510 Sayılı Yasa
çıktı. Bu yasalar çabuk ve hızlı hazırlandı; nitekim Bakan Bey de bunu
söylediler. Oysa, bu kadar hızlı çalışmaya gerek yoktu; çünkü bu te- 80 -
mel bir yasa. Sosyal Güvenlik Yasası yapıyorsunuz, sıradan bir yasa
yapmıyorsunuz.
Bu yasa, bildiğim kadarıyla, Bakanlığın yayınladığı broşürlerden
gördüğüm kadarıyla 15 bürokratın eseri ve bunların içinde iki tane
avukat var, başka kimse yok. Maalesef üniversiteyle yeterli bir diyalog kurulmadı. Her ne kadar başka seminerlerde bürokratlar, işittiğime
göre, üniversiteyle devamlı birebir ilişki içinde olduklarını söylüyorlarsa da, hayır, ben buradayım, 38 yıldır sosyal güvenliğin içindeyim,
her hâlde beni de unutmazlardı diye düşünüyorum. Eğer çağırılacak
olsaydık ben de giderdim. İki sefer çağrıldık: Bir tanesi, Şubat 2005
yılında. Ortada dört ayrı taslak vardı: Emekli Sandığı Yasa Taslağı,
Genel Sağlık Sigortası Yasa Taslağı, Sosyal Yardım ve Sosyal Hizmet
Yasa Taslağı ve Sosyal Güvenlik Kurumu Yasa Taslağı. İki komisyon
kurmuşlar; diğer komisyonlar ortada yok. Ayrı salonlarda Emeklilik
Komisyonu ve Genel Sağlık Komisyonu olarak çalıştık. Yasanın ismi
Emeklilik Yasası olmasına rağmen içinde tüm sigorta dalları düzenleniyordu. İlk itirazım orada oldu; dedik, Sosyal Sigorta Yasası olması
gereken yasanın ismini Emeklilik koymuşsunuz. İçerik olarak da fevkâlade zayıftı. 9 akademisyendik. Yasa bize daha önceden gönderilmedi, o anda verdiler. Şu, şu, şu noktalarda eksiğiniz var, düzeltilmesi
lazım diye eleştirdik, olmaz dedik. Orada 15 bürokrat vardı. Hemen
bilgisayarlar açıldı, işlendi fişlendi ve dediler ki, “çok isabetli görüşleriniz var, bunları hemen işleyeceğiz ve size göndereceğiz.” İki gün
çalıştık ve toplantı bitti. Biz bekliyoruz ki, yasalar bize gelsin de inceleyelim, mukabil görüşlerimizi söyleyelim ve olgun bir yasanın çıkmasına katkıda bulunalım. Bir baktık, 15 gün sonra, Genel Sağlık Sigortasıyla Sosyal Sigorta Yasası birleştirilmiş, Sosyal Sigortalar ve
Genel Sağlık Sigortası adı altında Meclise gönderilmiş. Birtakım eksikliklerle beraber yasa çıktı. Tabii, olgunlaşmadan çıktığı için 6 ay
sonra, 2006’nın Aralık ayında Anayasa Mahkemesi, yasanın birçok
maddesini, özellikle memurlar açısından iptal etti. Dolayısıyla,
1.1.2007’de yürürlüğe girmesi gereken yasa dört sefer ertelendi ve
geldik 1.1.2008’e. 1.1.2008’de, 5510 Sayılı Yasada ve Diğer Bazı
Yasalarda Değişiklik Yapılması Hakkında Yasa Tasarısını düzeltebilmek, Anayasa Mahkemesinin iptal kararına uydurabilmek amacıyla
5754 Sayılı Yasa Tasarısı hazırlandı. Dikkat edin, bu 5510 Sayılı Yasa
109 maddeden ibaret. 5754 Sayılı Yasa, bu 109 maddelik yasayı düzeltebilmek amacıyla 262 değişiklik yapıyor. Baştan beri, “bu yasa
- 81 -
olgunlaşmadan çıktı, hamdır, düzeltelim, sıfırlayalım, ondan sonra
yeni bir yasa yapalım” diye söylüyorduk ama, olmadı, direndiler. 262
değişiklik öneren 5754 Sayılı Yasa çıktı. . 5754 Sayılı Yasa çıktı ama,
bunun yasaya monte edilmesi, işlenmesi lazım; o da fevkâlade güç.
109 maddede 262 değişiklik işleyeceksiniz; madde başına 3 değişiklik
düşüyor. Zaten yasanın orijinal hâlinden bir şey kalmamış. Buna rağmen 5510 Sayılı Yasada direniliyor.
İşin daha garibi, 262 değişiklik şu veya bu biçimde yasaya işlendi. Bu yasa ne zaman yürürlüğe girecek; en önemli noktalardan biri
bu. Yedi ayrı yürürlük maddesi var; bazı hükümleri Mayıs’ta, bazı
hükümleri Temmuz ayında ve ayrıca düzenlenmemişse, genel olarak
da, -şimdi dikkat edin- Ekim’in başında yürürlüğe giriyor yasa.
Arkadaşlar, -içimizde hukukçular var, belki çoğumuz hukukçuyuz- “Ekim’in başı” diye bir şey duydunuz mu? Ekim’in 1’i olur, 3’ü
olur, 5’i olur, 15’i olur, 20’si olur.
Şunu söyleyeceğim: Fevkâlade sıradan ve üzerinde özenle durulmadan çıkarılmış, hazırlanmış bir yasa.
Hazırlığı böyle olduğu gibi, içeriği de maalesef tatminkâr olmaktan çok çok uzak.
İki kısa örnek vereceğim. İsviçre Medeni Kanunu “Eugene
Huber” tarafından 15 yılda 15 cilt olarak hazırlandı. Eugene Huber’in
hazırlamış olduğu 15 ciltlik kolleksiyondan esinlenerek yasa taslağı
oluşturuldu ve İsviçre Meclisinde kabul edilerek yürürlüğe girdi. Bizim Medeni Kanun olarak esinlenip aldığımız, çevirdiğimiz metin de
o metindir. Son derece özenli, akıcı, güzel, anlaşılır bir biçimde 15
yılda hazırlandı. Fransız Medeni Kanunu da öyle. Bakın, Fransız Medeni Kanunu 1804 tarihli. Edebiyata meraklı olanlar belki hatırlarlar;
Fransız yazarı Stendhal’in “Le Rouge Et Le Noir” diye bir romanı var.
Belki okumuşsunuzdur. Stendhal’a, “üstat, bu güzel Fransızcanızı
neye borçlusunuz” diye sormuşlar. “Ben boş zamanlarımda Fransız
Medeni Kanununu okurum” demiş. Okuduğu da, 1804 tarihli Fransız
Medeni Kanunu. Oradan esinleniyor ve Fransızcasını geliştiriyor. Biz
bu yasayı okuduğumuz zaman Türkçemiz kayboluyor.
Türkçe bozuklukları dışında, terim uyumsuzlukları var. Bir tarafta İş Kanunu var, bir tarafta 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası; âdeta birbirini tamamlayan iki parça, o da işçinin
durumunu düzenleniyor, öbürü de işçinin durumunu düzenliyor. Hiç
- 82 -
değilse bir terim birliği, beraberliği olur. 2003 tarihli 4857 sayılı İş
Kanunumuz “iş sözleşmesi”nden bahsediyor; 2006 tarihli 5510 sayılı
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunumuz da “hizmet
akdi”nden bahsediyor. Hiç değilse “iş sözleşmesi” de. Hayır, geriye
gidiyoruz; 1926 tarihli Borçlar Kanununun kullandığı “hizmet akdi”
terimini tercih etmişler. Taslağı hazırlayanların kim olduklarını bilmiyorum ama, bunlar bu kadar hukuktan ve mevcut yasalardan bir haberler. İçler acısı bir durum.
Yine, İş Kanunuyla Sosyal Sigortalar Kanunu arasında büyük
kopukluk var. Gülsevil Hoca biraz evvel bahsetti; idari para cezalarının yaptırımı iş hukukunda da var, sosyal güvenlikte de var. Orada
idari para cezaları olarak sulh ceza mahkemeleri yetkili, sosyal güvenlikte ise idare mahkemeleri yetkili; bu da başka bir çelişki. Eskiden bu
konuda iş mahkemeleri yetkiliydi, ki gayet tutarlıydı, çünkü konu iş
hukuku, sosyal güvenlik olduğuna göre iş mahkemelerinin yetkili olması gerekir. Maalesef, -o yetkiyi kaldırmış- iş hukukuyla ilgili olarak
sulh ceza mahkemelerine vermişler, sosyal güvenlikle ilgili idari para
cezaları konusunu da idare mahkemelerine vermişler. İdarenin hiç
anlamadığı, bilmediği bir olay. Dolayısıyla, geleceğimiz bu açıdan
bana oldukça karanlık gibi geliyor.
5510 Sayılı Yasanın yürürlüğe girebilmesi için 33 tane yönetmeliğin çıkarılması gerekiyor. O yedi ayrı tarihin gelmesi dışında, ayrıca
33 yönetmelik çıkmadıkça bu kanunun yürümesi, yürütülmesi mümkün değil. Henüz onlar da devrede değil. Bazı konularda da ayrıca
tebliğler çıkıyor, yönetmelik çıkmadan tebliğ çıkıyor. Yönetmelik,
yasayı açıklamak için çıkar. Tebliğ, yönetmeliği aydınlatmak için çıkar. Biz böylece, tebliğ, yönetmelik, kanun arasında sıkıştık kaldık.
Kanunu açıklamak için yönetmelik çıkarıyoruz ama, yönetmeliğe bir
bakıyoruz, kanunu aynen tekrarlamış; biraz evvel Gülsevil Hoca da
söyledi. O zaman, yönetmelik çıkarmanın ne faydası var? Hiç çıkarma
daha iyi.
Sağlıkla ilgili konular 1 Temmuz’da yürürlüğe girdi. Ama nasıl
uygulanacak? Uygulama belli değil. Yönetmelikler yok. 70’inci madde, basamakları ve sevk sisteminin düzenlenmesini öngörüyor ve diyor ki, “Bakanlığın öngördüğü biçimde basamaklar ayarlanır ve bunu
Sosyal Güvenlik Kurumu belirler ve sevk sistemiyle ilgili durumu da
açıklığa kavuşturur.” Bu konuda hiçbir çalışma yok. Basamaklar belli
değil, sevk sistemi belli değil. Yürürlüğe girmiş ama, bu yapı içinde
- 83 -
nasıl girecek, nasıl girmemiş; bu konuda birazdan diğer arkadaşlar
belki bize açıklık getirecekler.
Bu girişten sonra, -kusura bakmayın- kendi konuma geçeyim.
Sigortalılık ve İş Yeri ile İlgili Yükümlülükler:
“Sigortalılık” kavramı ilginç bir kavram. “Sigortalılık”, “işveren” ve “iş yeri” kavramını bilmeden yükümlülüklere girmemiz mümkün değil.
Bu konuda da yine İş Kanunuyla Sosyal Sigortalar Kanunu, daha
doğrusu 5510 Sayılı Yasa arasında uyumsuzluklar devam ediyor.
“İşveren”den başlayayım.
İşveren: 506 Sayılı Yasaya göre, eski İş Kanununa göre, sigortalı
çalıştıran gerçek veya tüzel kişi. Yeni İş Kanunumuz işveren kavramını biraz genişletmiş. Ne yapmış? 2821 sayılı Sendikalar Kanunundan
esinlenerek, -orada, tüzel kişiliği olmayan kamu kurumlarını da işveren olarak sayıyordu- gerçek kişiler, tüzel kişiler ve tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşları işveren saymış. Burada büyük bir zorluk
var; tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşları işveren sayıyoruz.
Adi şirket dışında bunlar kimler? Sadece kamuda değil, özeldekileri
de, tüzel kişiliği olmasa da işveren olarak kabul ediyoruz; dolayısıyla,
onlar da yasanın yükümlülükleri altında. Özellikle usul hukuku açısından bunun içinden nasıl çıkacağız; o da ayrı bir karmaşa, ayrı bir
sıkıntı.
Burada küçük bir parantez açayım. Yasalar hazırlanırken, ilgili
hukuk dalı öğretim üyeleri, akademisyenler dışında, eğer konuyla ilgiliyse diğer hukuk dallarındaki uzmanlarla da çalışmak lazım. İcabında
anayasacıdan, idare hukukçusundan, usul hukukçusundan görüş alınması lazım ki yasalar doğru dürüst, işleyebilir bir hâlde yürürlüğe girsin. Aksi hâlde, -sabahki tartışmaları gördünüz- birlerde tıkanıp kalıyoruz ve yürümeye bir türlü devam edemiyoruz.
“İşyeri” kavramı açısından, aşağı yukarı eski İş Kanunu, 506 Sayılı Kanun ve mevcut kanun, biraz genişleterek aynı kavramı ele almış. Eskiden, sigortalının çalıştığı yer, eklentiler, araçlar iş yeriydi;
şimdi ona bir de, işverenin egemenliği altındaki organizasyon iş yeri
olarak kabul edilmiş. Dolayısıyla, bu organizasyon içinde çalışanlarla
ilgili yükümlülüklerden işveren de sorumlu.
- 84 -
Yasanın bir özelliği: Sadece işveren değil, ödünç işveren, çağrı
üzerine çalıştırılanlar da yine kapsama alınmış. Ödünç iş ilişkisinde,
gönderdiğiniz işveren de, alt işveren de sosyal sigortalarla ilgili yükümlülüklere aynen katılıyorlar.
“Sigortalı” kavramı:
Tek çatı, tek yasa dedik ya, insan bekliyor ki, 5510 Sayılı Yasa
ortaya tek bir sigortalı kavramı koysun, “sigortalı şudur” desin. Hayır,
sigortalı kavramı yok. Ne var? Yasa 4’üncü maddesinde âdeta eski üç
kanunu bir araya getirmiş, alt alta sıralamış; Sosyal Sigortalara göre
sigortalı kavramı neyse onu almış, BAĞ-KUR’a göre sigortalı kavramı neyse, onun altına onu getirmiş ve 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanununa göre sigortalı kimse, onun altına da onu koymuş ve bunlara da
“4/I-a’lı”, “4/I-b’li”, 4/I-c’li” demiş. Artık, “işçi, memur, bağımsız
çalışan” yerine, 4/I-a’lı”, “4/I-b’li”, 4/I-c’li diye anıyoruz. Bu da yetmemiş. 1’den 60’ıncı maddeye kadar 5510 Sayılı Yasa, kısa ve uzun
dönemli sigorta dallarını düzenliyor, 60’ıncı maddeden itibaren de
genel sağlık sigortasını düzenliyor.
Birinci kısımda, kısa ve uzun dönemli sigorta dalları açısından
“4/I-a’lı”, “4/I-b’li”, 4/I-c’li, yani işçi, memur, bağımsız çalışanlar
sigortalı. Peki. Genel sağlık sigortası açısından kim sigortalı? Bunların
da aynı şekilde sigortalı olmaları lazım. Hayır. Yasa koyucu tutmuş,
60’ıncı maddede ayrıca, genel sağlık sigortası açısından kimlerin sigortalı olduklarını vermiş.
Dolayısıyla, 4’üncü maddeyle 60’ıncı madde arasında bir uyum
sağlamak zorundasınız; burada yer alıyor mu almıyor mu?
Ayrıca, sigortalılıkları saymakla bitirmemiş, kimlerin sigortalı
sayılmayacaklarını da üç grup için (4/I-a’lı”, “4/I-b’li”, 4/I-c’li), “şunlar sigortalıdır ama, şunlar da sigortalı değildir”, “şu genel sağlık sigortalıdır ama, şunlar genel sağlık sigortalı değildir” diye ayrı ayrı
vermiş.
İki ayrı bölümden oluşturduğu için yasada yoğun bir iç atıf trafiği yaşıyorsunuz. Bir maddeyi çözmek için icabında 4-5 maddeye
bakmak zorunda kalıyorsunuz ve işin içinden hiç çıkamaz hâle geliyorsunuz.
Yükümlülükler konusuna gelirsek, yükümlülükler aşağı yukarı
506 Sayılı Yasadaki yükümlülüklerin aynen tekrarı:
- 85 -
* İşyerini bildirme yükümlülüğü.
* Sigortalıyı bildirme yükümlülüğü.
* Bildirgeyi asma yükümlülüğü.
* Müfettişlerin önerdiği önlemleri alma, onlara gerekli bilgileri
verme yükümlülüğü.
* 506’da olmayan, 5510’la yeni getirilen, sigortalılığı biten sigortalıyı bildirme yükümlülüğü.
* Bu yükümlülükleri yerine getirmemenin yaptırımı da idari para
cezası.
İdari para ceza nasıl saptanacak? O da 506’da olduğu gibi, asgari
ücrete ve işçi sayısına endekslenmiş: İşçi başına şu kadar; bilanço esasına göre defter tutacaksınız ve defter iyi tutulmamışsa 3 aylık asgari
ücret kadar; defter tutmak zorundaysanız 2 aylık asgari ücret kadar;
defter tutmayacaksanız 1 aylık asgari ücret kadar. Orada da yine ilginç
bir düzenleme var. Bakın, aylık asgari ücreti esas almış. Bilanço esasına göre defter tutuyorsunuz veya sıradan başka defterleri tutuyorsunuz ya da defter tutmuyorsunuz. Üç bent alt alta sıralanmış: Bunların
ikisinde “asgari ücret esas alınır” diyor, “aylık asgari ücret” demiyor;
üçüncüye bakıyorsunuz, üçüncüde “aylık asgari ücret.” Bu kadar ihmal olmaz kardeşim. Aylıksa, her üçünde de “aylık asgari ücretin 3
katı”, “aylık asgari ücretin 2 katı”, “aylık asgari ücret kadar” demen
lazım. 3’üncü fıkradan hareketle, yukarıda da aylık asgari ücretin esas
alınmış olduğuna dair bir yorum yapmaya mecbur muyum? “Günlük”
diye yorumlarsam ne olacak veya Yargıtay öyle bir karar verirse ne
olacak? Her şey altüst olacak.
Ayrıntıya girmeyeceğim. Hepsi ayrı ayrı düzenlenmiş. Bir tek şu
var: Eskiden, iş yerinin ve sigortalının işe giriş bildirgesi 1 ay içinde
bildirilmesi gerekiyordu, şimdi o, işe girmeden, en geç işe başladığı
anda bildirilmesi gerekiyor. Tabii bu, kaçakla savaşmak için olumlu
bir yöntem.
Gerçi burada tartışıldı, söylendi ama, son bir nokta üzerinde
durmak istiyorum. Bütün bu düzenlemeler, bütün bu çabalar (yasa
çabaları, sosyal güvenlik çabaları), işveren için bir yükümlülük, ama
sigortalı için bir hak. Bunu kim gerçekleştirecek? Devlet. Burada devlet ne şekilde somutlaşmış? Sosyal Güvenlik Kurumu olarak somutlaşmış. Sosyal Güvenlik Kurumu-işveren-sigortalı; bu üçlü, sigortalının haklarını sağlayacak. Buradaki ağırlık, yoğunluk da işverene düşüyor. Sosyal Güvenlik Kurumu sadece denetici rolü oynuyor. Sağlık
- 86 -
açısından sağlık sunucularının kontrol görevi yine Sosyal Güvenlik
Kurumuna ve Sağlık Bakanlığına bağlı. Bu denetim görevi dışında
ağırlık işverenlerde. İşverenler öyle ağır bir yük altındalar ki, -sabahki
tebliğlerde de kısmen geçti- işverenin bir yerde elini kolunu bağlıyoruz. En ufak bir aksaklık ona 3 katı asgari ücrete mal oluyor, işçi başına 1 aylık asgari ücrete mal oluyor. Burada önemli olan, işletmenin,
işin yürürlüğünü sağlamak, onu engellemek değil. Bir işverene bu
kadar ağır yük yüklersen adam ne yapacak? Ya iş yeri açmayacak veya mevcut iş yerini kapatacak.
Bakın, ölçü olarak da, 506’daki suç sayılan hareketlerle 5510’da
suç sayılan hareketler hemen hemen aynı:
* Bildirge vermemek,
* İlan asmamak,
* İş yerini bildirmemek,
* Sigortalıyı bildirmemek.
Bunu basitleştirmek, kolaylaştırmak gerekiyor. Nasıl kolaylaştırılır, nasıl basitleştirilir? Çözüm makamı olmadığım için bilemiyorum
ama, mevcut sistem beni tatmin etmedi, çünkü çok karmaşık, anlaşılabilir, uygulanabilir değil.
Ayrıca, yüzde 50’nın kayıt dışı olduğu bir ülkede çalışanları niye
bu kadar yoğun cezalandırıyorsunuz? Bildirilmemiş olanlara ulaşmaya
bakalım. İstihdamda olsun, sosyal güvenlikte olsun, kayıt dışı yüzde
50’yse, insanın oturup, “önce bu kayıt dışının ortadan kaldırılması
lazım” düşünmesi lazım. Maalesef, Maliye Bakanımız Kemal
Unakıtan da yüzde 50’yi rahat rahat telaffuz ediyor ama, o yüzde
50’nin ortadan kaldırılması konusunda henüz somut bir çaba göremiyoruz. Hukuktan önce, önce bunların düzelmesi lazım. Oturup yasayı
yapıyorsun ve yasayı da uygulamaya kalkıyorsun. Kime? O yüzde
50’ye uyguluyorsun. Bir de, o yüzde 50’nin içinde de gene kendi kaçak yolları var. Ne var? Hepsini çalışan göstermiyor, asgari ücretten
gösteriyor falan. Bütün bunların bir çözüme bağlanması lazım. Bu
kaçağın ortadan kaldırılması lazım ama, kaçağın tümüyle ortadan kaldırılıp yok edilmesi lazım. Ancak o zaman doğru dürüst bir sistemi
oluşturmak, inandırıcı bir sistemi oluşturmak mümkün olur.
Dikkat edin, işverenle devlet arasında hâlâ bir kopukluk var.
Özal bir parça bunun farkına vardı, “bu uçurumu kaldıracağım” dedi
ama ömrü yetmedi, kaldıramadı. Hâlâ o uçurum devam ediyor. Tabi- 87 -
rimi mazur görün ama, karşılıklı kazık atma çabası içindeyiz; devlet
vatandaşa kazık atıyor, vatandaş devlete kazık atıyor. Eskrim müsabakası gibi, bir o hamle yapıyor, bir hamle de o yapıyor. Oysa, birbirimize dört elle sarılıp, ülkenin kalkınması için doğru yolu bulup götürmek, geliştirmek gerekir diye düşünüyorum.
Sabrınız için teşekkür ediyorum.
5510 sayılı Kanunun İşverenlere Sigortalılık ve
İşyeri İle İlgili Getirdiği Yenilik ve Yükümlülükler(*)
I. GİRİŞ
Sosyal Güvenlik Sisteminin, primli ayağını oluşturan Sosyal Sigortalar, İşveren (İşletme), Sigortalı (İşçi) ve Devletten (Sosyal Güvenlik Kurumu) oluşan üçlü bir yapıya sahiptir.
Sosyal Sigortaların temel amacı olan “sigortalıları risklere karşı
koruma ve onlara güvenli bir gelecek hazırlama” görevi, bu üçlü yapıya özenli, verimli ve sağlıklı bir işlev kazandırılmasına bağlıdır.
Türk Sosyal Sigorta Sistemindeki bu üçlü yapının ağırlığı işverene yüklenmiştir. İşyerinin açılıp bildirilmesi, sigortalıların işe alınması ve tescili, primlerin gerçekçi ve düzenli ödenmesi, sigortalılığın
sona erdirilmesi, tamamen işverenin insiyatifi ve yükümlülüğü altında
gerçekleştirilmektedir. Devlet (Sosyal Güvenlik Kurumu), işverenin
işyeri ve sigortalılarla ilgili beyanlarının doğruluğu, primlerin düzenli
ödenmesi, primlerin karşılığı olan para ve sağlık yardımlarının sağlanması konularında görev üstlenmiş bulunmaktadır.
Seminerin amacı da, İstihdam Paketi (5763 s.K. RG. 26.5.2008,
26887) ve Yeni Sosyal Güvenlik Düzenlemelerinin (5510 s.K.,
RG.16.6.2006, 26200 ve bunu geniş ölçüde değiştiren, 5754 s.K. RG.
8.5.2008, 26870) “İşletmelere (işyerlerine, işverenlere)” olumlu veya
olumsuz neler getirdiği ve ne gibi yükümlülükler yüklediğidir.
İstihdam Paketi Doç. Dr. Gülsevil ALPAGUT ve Prof. Dr. Cem
KILIÇ tarafından sunulacaktır.
Konunun Sosyal Güvenlik boyutu ise “Kısa ve Uzun Vadeli Sigorta Kolları İle Genel Sağlık Sigortasına İlişkin Düzenlemeler” açı(*)
Prof. Dr. Ali Rıza Okur tarafından Seminer’de sunulan Tebliğ metnidir.
- 88 -
sından SGK, Sosyal Sigortalar Genel Müdürü İbrahim ULAŞ tarafından, “Prime İlişkin Yükümlülükler” açısından ise Doç. Dr. Nurşen
CANİKLİOĞLU tarafından ele alınacaktır. Bu durumda bana “Sigortalılık ve İşyeri İle İlgili Yükümlülükler” başlığı altında, değişikliklerin ve yükümlülüklerin İŞYERİ ve SİGORTALILIK açısından değerlendirilmesi kalmaktadır. Seminer ana başlığında İŞLETMELERDEN,
tebliğ başlıklarında ise İŞYERLERİNDEN söz ediliyorsa da, hedeflenen İŞVERENLERDİR. Sırayla önce İşveren (İşyeri, işletme) ve sigortalılık kavramlarına değinilecektir. Daha sonra da İşyeri ile ilgili
değişiklik ve yükümlülükler ele alınacak, arkasından sigortalılıkla
ilgili değişiklik ve yükümlülüklere yer verilecektir. Gerek işyeri, gerekse sigortalılıkla ilgili her yükümlülükten sonra, bunlara aykırı davranılması halinde, karşılaşılacak hukuki yaptırımlara da değinilecektir.
Seminerin konusu “İŞLETMELER-İŞVERENLER” olduğu için,
konular bağımsız çalışanlar ve kamu görevlileri açısından ele alınmayacak, işveren-işçi-işyeri kavramları ile sınırlı kalınacaktır. Her ne
kadar Sosyal Güvenlik Reformunun temel amacı, TEK ÇATI- TEK
YASA modelini gerçekleştirerek, hem yönetimde, hem de norm ve
standart birliğinde yıllardır beklenen ve özlenen bir hedefi gerçekleştirmek idi ise de, yapılan yasal düzenlemeler bu hedefi yeterince gerçekleştirememiştir.
II . KAVRAMLAR
Konumuzla ilgili temel kavramlar İŞVEREN, İŞYERİ ve SİGORTALI kavramlarıdır. Önce bu kavramlara değinecek daha sonra
da yükümlülükleri ve yaptırımları bu kavramlar açısından ele almaya
çalışacağız. Kavram değişiklik ve yükümlülükleri ele alırken 506 s.
Kanundan hareket edecek1, sonra 5510 s. Kanunun2 57543 ve 57634
sayılı kanunlarla değişik son şekli üzerinde durmaya çalışacağız.
1. İşveren
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 4. maddesi işvereni, eski
1475 sayılı İş Kanununun 1. maddesine uygun olarak “bu kanunun
uygulanmasında 2 nci maddede belirtilen sigortalıları çalıştıran gerçek
1
506 s. Sosyal Sigortalar Kanunu, RG. 29,30, 31.7.1964-1.8.1964, 11766-11779.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, RG. 16.6.2006,
26200.
3
5754 s.K., RG. 8.5.2008, 26870.
4
5763 s.K., RG. 26.5.2008, 26887.
2
- 89 -
veya tüzel kişiler” olarak tanımlamıştır. Buna göre işveren sıfatı sigortalı çalıştırmanın bir sonucudur.5 4857 sayılı Yeni İş Kanunu6 işveren
kavramını genişleterek, gerçek ve tüzel kişilik yanında, tüzel kişiliği
olmayan kurum ve kuruluşları da işveren saymıştır (m. 2/I). Böylece
506 sayılı Kanunla 4857 sayılı Kanunun işveren tanımı arasında bir
farklılık ortaya çıkmıştır.
5510 sayılı Kanun 12/I maddesinde işveren kavramını genişleterek, “sigortalı sayılan kişileri çalıştıran gerçek veya tüzel kişiler yanında tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşları” da işveren saymış
ve İş Kanunu ile farklılığı kaldırmıştır.
5510 sayılı Kanun da 506 sayılı Kanun gibi (m. 4/III, IV), işveren vekili kavramına da yer vermiş ve yükümlülükler açısından işveren vekilini de işveren gibi sorumlu tutmuştur (m. 12/II). Ancak iki
yasanın işveren vekili tanımı birbirinden farklıdır. 506 s.K. “işveren
nam ve hesabına işin yönetimi görevini yapan kimseleri” işveren vekili sayarken, 5510 s.K. “işveren adına ve hesabına işin veya görülen
hizmetin BÜTÜNÜNÜN yönetim görevini yapan kimseyi” işveren
vekili sayarak, bu konuda 2821 s. Sendikalar Kanununun 2/V maddesindeki tanıma yaklaşmıştır.
5510 s. K.’nda ayrıca “geçici iş ilişkisi kurulan işveren ile “alt
işveren” kavramlarına da yer verilmiş, bunlar da 5510 s.K.’nda öngörülen yükümlülükler açısından “asıl işverenle” birlikte, müştereken ve
müteselsilen sorumlu tutulmuşlardır. Ancak iki yasanın işveren vekili
tanımı birbirinden farklıdır. 506 s.K. “işveren nam ve hesabına işin
yönetimi görevini yapan kimseler”i işveren vekili sayarken, 5510 s.K.
“işveren adına ve hesabına işin veya görülen hizmetin BÜTÜNÜNÜN
yönetim görevini yapan kimseyi” işveren vekili sayarak, bu konuda
2821 s.Sendikalar Kanununun 2/V maddesindeki tanıma yaklaşmıştır.
5510 s.K.’nda ayrıca “geçici iş ilişkisi” kurulan işveren ile “alt
işveren” kavramlarına da yer verilmiş, bunlar da 5510 s.K.’nda öngörülen yükümlülükler açısından “asıl işverenle” birlikte, müştereken ve
müteselsilen sorumlu tutulmuşlardır. Burada asıl işveren, alt işveren,
aracı kavramları önem kazanmaktadır. Asıl işveren-alt işveren ilişkisinin kurulması için, asıl işverenin de kendi adına işçi çalıştırıyor olması
gerekmektedir. İşveren kendisi işçi çalıştırmaksızın işin tamamını
başka işverenlere bırakmış ve bunları kendi adlarına sigortalı çalıştırı5
6
Ayrıntı için bkz. Güzel/Okur/Caniklioğlu, 164 vd; Tuncay/Ekmekçi, 241.
RG. 10.6.2003, 25134.
- 90 -
yorsa, asıl işverenin sosyal sigorta yükümlülükleri söz konusu olmayacaktır.7
2. İşyeri
506 s.K. 5. maddesinde işyerini “… sigortalıların işlerini yaptıkları yerler” olarak tanımlamıştır. Ayrıca “…işin yürütümü ve niteliği
bakımından işyerine bağlı bulunan yerlerle dinlenme, çocuk emzirme,
yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden veya meslek eğitimi yerleri, avlu ve büro gibi eklentiler ve araçlar” da işyeri kapsamına
alınmıştır (m. 5/I). Böylece asıl işyeri, asıl işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar bir bütün oluşturmakta, kapsam, yükümlülük ve sorumluluğun kapsamı buradaki tüm çalışanları kapsayacak biçimde düşünülmektedir. 4857 s. Yeni İş Kanunu ekonomik ve teknolojik gelişmeleri de dikkate alarak işyerini yeniden tanımlamıştır. İş Kanunu’nun 2.
maddesine göre işyeri”…mal veya hizmet üretmek amacıyla maddi
olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birimdir”,
“…işyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş
organizasyonu kapsamında bir bütündür” (m. 2/I, II).
5510 s. Kanun da benzer bir tanıma yer vermiştir. 11. maddeye
göre, “işyeri, sigortalı sayılanların maddi olan ve olmayan unsurlar ile
birlikte işlerini yaptıklarını yerlerdir” (m. 11/I). “İşyerine üretilen mal
veya verilen hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı
yönetim altında örgütlenen işyerine bağlı yerler….eklentiler ve araçlar
da işyerinden sayılır” (m. 11/II). İşte işverenin yükümlülük ve sorumlulukları, örgütlendiği ve yönettiği bu yerlerde çalışanlarla sınırlıdır.8
3. Sigortalı
Daha önce değindiğimiz işveren ve işyeri kavramlarının temel
amacı “sigortalı”dır. İşveren sigortalı çalıştıran gerçek, tüzel veya tüzel kişiliği olmayan, kişi, kurum veya birimlerdir. İşyeri de sigortalının işini yaptığı, işyeri, işletme veya diğer yerlerdir. Tüm yükümlülük
ve sorumluluklar “sigortalı” kavramının çevresinde odaklanmıştır. Bu
nedenle sigortalı kavramının sınırlarının özenle belirlenmesi gerekmektedir.
Reformdan önce mevcut üçlü yapı içinde her yasa kendi “sigortalı” kavramını, ayrı ayrı tanımlamıştı. 506 s.K. zorunlu sigortalılığı 2.
maddede tanımlamış, 3. maddede sigortalı sayılmayanları düzenlemiş7
Ayrıntı için bkz. Güzel/Okur/Caniklioğlu, 164 vd; Tuncay/Ekmekçi, 244 vd; Tezel /
Kurt, 69 vd.
8
Güzel/Okur/Caniklioğlu, 177 vd; Tezel/Kurt, 62 vd.
- 91 -
ti. 85. maddede de isteğe bağlı sigortalılık düzenlenmişti. Kapsam
açısından temel ölçü iş sözleşmesi ile çalışmak olmakla birlikte, bazı
yasal düzenlemelerle iş sözleşmesi ile çalışmayanların bir kısmı da
506 s.K. kapsamına alınmıştı.9 5434 s.K.,10 12. maddede belli kurumlarda çalışan belli kişilerin T.C. vatandaşı olmak ve 18 yaşını bitirmek
koşuluyla, T.C. Emekli Sandığı kapsamına alınacaklarını düzenlemişti. T.C. Emekli Sandığında asıl olan, zorunlu iştirakçilik yanında 2004
yılında 5234 s.K.’la11 isteğe bağlı sigortalılık da getirilmişti.12 1479
s.K.’nda13 24. maddede sigortalı saydıklarını ve saymadıklarını ayrı
ayrı belirtmiş, 79. maddede de isteğe bağlı sigortalılığı düzenlemişti.14
5510 s.K. sigortalı kavramı konusunda tek ve kapsamlı bir tanım
vermek yerine, kendisinden önceki üç temel sosyal güvenlik kanunlarındaki tanımları esas almış ve bazı değişikliklerle bunları alt alta sıralamıştır.
5510 s.K.’nun 3/6 maddesine göre SİGORTALI “kısa ve/veya
uzun vadeli sigorta kolları bakımından adına prim ödenmesi gereken
(ödenen?) veya kendi adına prim ödemesi gereken kişidir. Ancak yasa
bu tanımla yetinmemiş, 4. ve 60. maddelerinde de sigortalı tanımına
yer vermiştir. 4. maddede sigortalılık kısa ve uzun vadeli sigorta kolları bakımından, 60. maddede ise Genel Sağlık Sigortası bakımından
tanımlanmıştır.15
a) Kısa ve uzun vadeli sigorta dalları bakımından
Yasa burada sigortalıları çalışma tarzlarına göre üçe ayırmıştır:
- Hizmet akdi ile çalışanlar (m. 4, I,a),16
- Köy ve mahalle muhtarları ile hizmet akdine bağlı olmaksızın
9
Akın, 28 vd.; Güzel/Okur/Caniklioğlu, 104 vd.
5434 s.K., RG. 17.6.1949, 7235.
11
5234 s.K. RG.21.9.2004, 25590.
12
Ayrıntı için bkz. Akın, 24 vd.; Güzel/Okur/Caniklioğlu, 521 vd.
13
1479 s.K. RG. 14.9.1971, 1395.
14
Ayrıntı için bkz. Akın, 34 vd.; Güzel/Okur/Caniklioğlu, 634 vd. Maddedeki Türkçe bozukluğu prim ödenen veya ödenmesi gereken olarak düzeltilmelidir.
15
Akın kısa ve uzun vadeli sigorta dalları açısından sigortalı sayılanları “Sosyal
Sigorta Sigortalılığı”, genel sağlık sigortası açısından sigortalılığı ise “Genel Sağlık
Sigortalısı” olarak nitelemektedir (bkz.: Akın, Sigortalılığın Kapsamı, 26 vd, 38).
Bizce Genel Sağlık Sigortası da bir sosyal sigorta dalı olduğundan “sosyal sigorta
sigortalılığı” yerine, uzun olmakla birlikte “kısa ve uzun vadeli sigorta dalları açısından sigortalılık” terimini kullanmak bizce daha isabetli olacaktır.
16
4857 sayılı Yeni İş Kanunumuz artık “Hizmet Akdi” yerine “İş Sözleşmesi” terimini kullandığından, burada da “iş sözleşmesi” denmesi daha uygun olurdu.
10
- 92 -
kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlar (m. 4/I,b),17
- Kamu idarelerinde çalışanlar (m.4/I,c),18
Bu sigortalılar tam sigortalı, kısmi sigortalı olarak da bir ayrıma
tabi tutulabilir.195510 s.K. 5. maddesinde “Bazı sigorta kollarının uygulanacağı sigortalılar” başlığı altında, beş grupta kısmi sigortalılığa
da yer vermiştir (m.5,a,b,c,e,g).20 Bunlar, hükümlü ve tutuklular,21
aday çırak, çırak, meslek eğitimi öğrencileri,22 zorunlu staj yapan öğrenciler,23 T. İş Kurumu kursiyerleri,24 sosyal güvenlik sözleşmesi
yapılmamış ülkelerde iş üstlenen işverenlerin götürdüğü Türk İşçileridir.25 Ayrıca madde (c) bendinde Harp Malulleri ile 3713, 2330 sayılı
yasa gereğince vazife malullüğü aylığı bağlanmış olanlarla ilgili özel
düzenlemelere de yer vermiştir.
5510 s.K. bu düzenleme ile yetinmemiş, 6. maddede ayrıca sigortalı sayılmayanları da 12 grupta ayrıca düzenlemiştir. Bu düzenleme geniş ölçüde 506 s.K.’nla paralellik göstermektedir.26 27
17
Ancak bunların tamamı değil, ticari veya serbest meslek kazancı dolayısıyla gerçek veya basit usulde gelir vergisi mükellefi olanlar, gelir vergisinden muaf olanlardan Esnaf ve Sanatkar Siciline kayıtlı olanlar, anonim şirketlerin yönetim kurulu
üyesi ortakları, sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlerin komandite ortakları, diğer şirketlerin tüm ortakları ve tarımsal faaliyette bulunanlar sigortalı sayılabilecektir.
18
Bunların da tamamen değil, hizmet akdi ile çalışmayanlardan kadro ve pozisyonlarda devamlı çalışanlar ancak hizmet akdi ile çalışanlar gibi sigortalı olmaları öngörülmemiş olanlar; sözleşmeli çalışmalarına rağmen ilgili kanunlarında hizmet akdi
ile çalışanlar gibi sigortalı olmaları öngörülmemiş olanlar; 657 s. Devlet Memurları
Kanununun 86. maddesi uyarınca açıktan vekil atananlar sigortalı olabilecektir.
19
Akın, Sigortalılığın Kapsamı, 30.
20
Maddenin d ve f bentleri 5754 sayılı Kanunla kaldırılmış ancak diğer bentler kendi aralarında teselsül ettirilmediğinden, bentler arasında hukuk tekniğine ters başlıklar oluşmuştur.
21
Burada sadece İş Kazası ve Meslek Hastalığı Sigortası ile Analık Sigortasından
yararlanabilirler.
22
Bunlar sadece İş Kazası ve Meslek Hastalığı Sigortası ile Hastalık Sigortasından
yararlanabilirler.
23
Bunlar sadece İş Kazası ve Meslek Hastalığı Sigortasından yararlanabilirler.
24
Bunlara da sadece İş Kazası ve Meslek Hastalığı Sigortası uygulanır.
25
Bunlar kısa vadeli sigorta dallarından ve genel sağlık sigortasından yararlanabilir.
Uzun vadeli sigorta dallarından ise, Türkiye’de ikamet etme şartı ile isteğe bağlı
sigortalı olarak yararlanabilirler. Ancak bunlarda yasanın aradığı isteğe bağlı sigortalılık koşulları (m.50) aranmaz.
26
Bunlar ücretsiz çalışan eş, aynı konutta birlikte üretim yapan üçüncü dereceye
kadar hısımlar, ev hizmetlerinde çalışanlar, askerlik hizmetini er veya erbaş olarak
- 93 -
b) Genel Sağlık Sigortası bakımından
5510 s.K. kısa ve uzun vadeli sigorta dalları açısından sigortalı
sayılanların yanında, Genel Sağlık Sigortalısını ayrıca düzenlemiştir.
Oldukça karmaşık olan bu düzenlemeye, ayrı bir tebliğ konusu olduğundan, sadece ana hatları ile değineceğiz.28
5510 s.K.’nun 60. maddesi genel sağlık sigortalılarını 8 grupta
toplamıştır. Bunlar:
- İş sözleşmesi (hizmet akdi) ile çalışanlar (m.4/I,a),
- Kamu idarelerinde kadrolu veya sözleşmeli çalışanlar, açıktan
vekil olarak atananlar (m.4,I,c/1,2).
- Köy ve mahalle muhtarları ile bağımsız çalışanlar (m.4/I,b),
- İsteğe bağlı sigortalılar (m.50),
- Oturma izni almış yabancılardan, başka ülke mevzuatına göre
sigortalı olmayanlar (m.60/d),
- 4447 s.K.’na göre işsizlik ödeneği almakta olanlar (m.60/e),
- Gelir veya aylık almakta olanlar (m.60/f),
- Bunların dışında kalan ve başka bir ülkede sağlık sigortasından
yararlanmayanlar (m.60/g).
Ancak 5510 s.K. bununla da yetinmemiş ayrıca 9 ayrı grubu daha sağlık sigortalısı saymıştır.29
yapanlarla yedek subay okulu öğrencileri, yabancı kuruluşların Türkiye’de çalışan
ancak kendi ülkesinde sigortalı olan temsilcileri, Sanat Okulları ile Yüksek okullarda eğitim süreci sırasındaki uygulama çalışmaları, rehabilite edilen hasta veya maluller, 18 yaşından küçük bağımsız çalışanlar ile kamu çalışanları, tarımda süreksiz
çalışan işçilerle, tarım gelirleri aylık asgari ücretin altında kalan tarımda bağımsız
çalışanlar (Ayrıntı için bkz. Güzel/Okur/Caniklioğlu, 124 vd.).
27
Bu konuda bkz.: Güzel/Okur/Caniklioğlu, 117 vd.; Akın, Sigortalılığın Kapsamı,
45 vd.
28
Ayrıntı için bkz.: Okur, Sağlık Sigortası; Bostancı, 172 vd.
29
Bunlar düşük gelirli vatandaşlar (m.60/c, 1); vatansız ve sığınmacılar (m.60/c, 2);
2022, 1005, 3292, 2330 sayılı yasalar gereğince aylık alanlar (m.60/c, 3, 4, 5, 6);
2828 s. Kanun gereğince ücretsiz koruma, bakım ve rehabilitasyon hizmetlerinden
yararlananlar (m.60/c, 7); harp malullüğü veya terör mağduru aylığı alanlar (m.60/c,
8); geçici köy korucuları (m.60/c, 9); 2913 s. Kanuna göre aylık alan sporcu ve aileleri (m.60/c, 10).
- 94 -
IV. YÜKÜMLÜLÜK ve YAPTIRIMLAR
1. İşyerini bildirme yükümlülüğü
İşverenin sosyal sigorta yasalarından doğan yükümlülükleri, önce bir işyeri açması daha sonra da burada sigortalı çalıştırmaya başlamasıyla devreye girer.
a) 506 s.Kanuna göre
506 s.K., 8. maddesinde “işyerini bildirme” yükümlülüğünü düzenlemiştir. Buna göre, işveren örneği Kurumca hazırlanacak işyeri
bildirgesini en geç sigortalı çalıştırmaya başladığı tarihte Kuruma doğrudan vermek veya iadeli taahhütlü olarak göndermek zorundadır.30
Şirket kuruluşu aşamasında sigortalı çalıştırmaya başlayacağı tarihi ve
sigortalı sayısını beyan eden şirketlerin ticaret sicili memurluklarına
yaptıkları bildirimleri, Ticaret Sicil memurları tarafından ON GÜN
içinde ilgili Kurum ünitesine gönderilir ve bu bildirim Kuruma yapılmış sayılır. Bildirgeyi süresinde Kuruma göndermeyen memur hakkında 140. maddenin (a) fıkrası uyarınca işlem yapılır. 140. maddede
1 aydan 3 aya kadar idari para cezası öngörülmüştür (m.8/II).31
Kurum bildirgeyi veren işverene alındığına ilişkin bir belge verir
veya gönderir (m.8/III).
Bildirgenin verilmemesi veya geç verilmesi Kanunda öngörülen
hak ve yükümlülükleri ortadan kaldırmaz (m.8/IV).
Valilikler, belediyeler ve ruhsat vermeye yetkili diğer merciler,
yapı ruhsatı verdikleri inşaatları, bir ay içinde Kuruma bildirmekle
yükümlüdürler (m.8/VI). 8. madde ayrıca işyerinin devri veya intikali
halinde yeni işvereni de bildirge vermekle yükümlü tutmuştur
(m.8/V9. İşyerinin miras yolu ile intikali halinde ise yeni işveren işyeri bildirgesini ölüm tarihinden itibaren üç ay içinde vermekle yükümlü
tutulmuştur.
30
İşyerini ve sigortalıları bildirim yükümlülüğü başlangıçta “bir aylık bir süreye
bağlı idi (bkz.. Tunçomağ, 1990, 184). Bu sürenin kötüye kullanılması nedeniyle
maddenin 1. fıkrasında 1999 yılında yapılan değişiklikle bu süre kaldırıldı ve işyeri
bildirgesinin işçi çalıştırılmadan önce Kuruma doğrudan verilmesi öngörüldü. Ancak bu hükmün doğurduğu sakıncalar karşısında madde 2003 tarihinde 4958 s.K.’la
değiştirilerek işyeri bildirgesi verme tarihi sigortalı çalıştırılmaya başlandığı tarihe
kadar uzatıldı (Güzel/Okur/Caniklioğlu, 180, dn. 323).
31
İdari para cezası, Bilanço esasına göre defter tutmak zorunda olan işverenler için 3
aylık, diğer defterleri tutan işyerleri için 2 aylık ve defter tutmak zorunda olmayan
işyerleri için de 1 aylık asgari ücret kadardır (m. 102/I).
- 95 -
b) 5510 sayılı Kanuna göre
Yeni Kanun da, işyerini bildirme yükümlülüğü konusunda 506
s.K.daki esasları benimsemiş, ancak şirketlerin nevi değiştirmesi veya
işyerinin yer değiştirmesi hallerinde daha ayrıntılı düzenlemeler getirmiştir.
Aslolan işverenin sigortalı çalıştırmaya başlayacağı tarihe kadar
işyeri bildirgesini Kuruma vermesidir (m.11/III). Ticaret sicili memurları da şirket kuruluş aşamasında kendilerine bildirilen sigortalılar ve
bunların işe başlama tarihlerini en geç ON GÜN içinde Kuruma bildirmek zorundadırlar. 5510 s.K2nun 11/IV. Maddesine göre 6762 s.
TTK hükümlerine tabi şirketlerin nevilerinin değişmesi, birleşmesi
veya diğer bir şirkete katılması halinde, değişikliğin ticaret siciline
tescilinin ilanını izleyen on gün içinde, adi şirkete ortak olunması durumunda ise yeni ortağın alındığı tarihi izleyen on gün içinde, durum
işyeri bildirgesi ile Kuruma haber verilmelidir (m. 11/IV).
İşyerinin başka bir İl’e nakledilmesi, işin veya işyerinin başka
bir işverene devri veya intikali halinde, devir veya nakil tarihinden
itibaren ON GÜN içinde, işyeri miras yoluyla intikal etmişse ölüm
tarihinden itibaren ÜÇ AY içinde devralanla veya mirasçılar tarafından işyeri bildirgesi ile Kuruma bildirilmelidir (m. 11/V). İşyeri aynı il
sınırları içinde fakat başka bir ünitenin görev alanına taşınmışsa, sadece adres değişikliğinin yazı ile bildirilmesi yeterlidir (m.11/V, son
cümle).
Bu bildirimler dışında işyerleri yetkili memurlar aracılığı ile de
tescil edilip kapsama alınabilir. Bunlar Sigorta Müfettişleri, Yoklama
Memurları ve diğer denetim elemanlarıdır.32
Aynı işverenin birden fazla işyeri varsa her işyeri için aynı işyeri
bildirgesi verilecektir.33
Aynı işverenin aynı işkolunda birden çok işyeri varsa işletme
olarak bunlar için tek işyeri bildirgesi verilecek ve tek sicil numarası
alınacaktır (2822 s.K. m. 3).
Aynı ünite bölgesinde, devamlı mahiyette işlem gören aynı işverene ait işyerleri, yazılı talep halinde tehlike sınıfı en yükseği veya
32
Tezel/Kurt, 63; Kurt, 39; Güzel/Okur/Caniklioğlu, 180 vd; Olgaç, 24.
Tezel/Kurt, 64; Kurt, 39; Güzel/Okur/Caniklioğlu, 180 vd; Güzel, Önemli Ek
Yükümlülükler, 29.
33
- 96 -
aynı olanlar altında gruplandırılarak değerlendirilir, tek dosyada veya
birden çok dosyada toplanabilir.34
Asıl işin ayrıntısı veya tamamlayıcısı niteliğinde olan ve sigortalıların birbirine karışmayan, ayrı ve bağımsız yürütülen işler bağımsız
işyeri sayılır ve ayrıca bildirilir.35
İşyeri bildirgesi ile birlikte, yerleşim belgesi, imza sirküleri, işveren vekilini ait onaylı vekaletname ve imza sirküleri, tutulacak defter türünü gösteren belge de Kuruma bir ay içinde verilmelidir.
İşyeri bildirgesi veren işverene bir İŞYERİ SİCİL NUMARASI
verilir. Bu numara Mahiyet Kodu, İşkolu Kodu, Ünite Kodu, Sıra Numarası, İl Kodu, İlçe Kodu, Kontrol Numarası ve varsa geçici iş ilişkisi kurulan İşveren Numarası ile Alt İşveren Numarası’ndan oluşur.
c) İşyeri dosyalarının işlemden kaldırılması
İşyeri yanlış ve yersiz tescil edilmişse Ünite tescil işlemini iptal
eder. Aynı işyeri için birden fazla sicil numarası verilmişse sonrakiler
iptal edilir. İptal edilen sicil numaraları başkasına verilmez.36
d) İşyeri bildirgesi verilmemesi
İşveren işyeri bildirgesi vermemişse işyeri:
- Kurum veya kamu kurum ve kuruluşlarının denetim ve kontrollerinde düzenlenen durum tespit tutanağına,
- İhale makamları, ruhsata tabi işlerde ruhsat makamından veya
ilgili kurumlardan (vali, kaymakam, belediye, çalışma müdürlükleri,
vergi daireleri) alınan bilgilere,
- Mahkeme tespit kararlarına, ticaret sicil memurluklarının bildirimlerine göre resen tescil edilecektir.37
e) İşyerini bildirmemenin yaptırımı
İşverenin işyeri bildirgesi vermemesi veya geç vermesi sosyal
sigorta hak ve yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. İşyerinin kanun
kapsamına girmesi gereken tarihten itibaren o işyerinde çalışan işçiler
sosyal sigorta haklarından yararlanırlar.38
34
Tezel/Kurt, 64; Kurt, 39.
Tezel/Kurt, 65; Kurt, 40.
36
Güzel/Okur/Caniklioğlu, 183.
37
Güzel/Okur/Caniklioğlu, 184.
38
Tunçomağ, 186.
35
- 97 -
İşyeri bildirgesi vermemenin bir sonucu resen tescil, diğeri de
idari para cezasıdır.
aa) İdari para cezası
5510 sayılı Kanunun 102/b maddesine göre Kanunun 11. maddesinde düzenlenen “işyeri bildirgesi verme yükümlülüğünü”, Kurumca belirlenen süre, şekil ve usule uygun vermeyenler veya internet,
elektronik veya benzeri ortamda göndermekle zorunlu oldukları halde
göndermeyenler hakkında;
- Bilanço esasına göre defter tutmak zorunda olanlar için aylık
asgari ücretin iki katı tutarında,
- Defter tutmak zorunda olmayanlar için de bir aylık asgari ücret
tutarında idari para cezası uygulanacaktır.39
bb) İdari para cezasına itiraz
İdari para cezası ilgiliye tebliğ ile tahakkuk eder. Tebliğ tarihinden itibaren tahakkuk eden miktar Kuruma yatırılmalı veya 15 gün
içinde Kurum ilgili ünitesinde itiraz edilmelidir. İtiraz takibi durdurur.
İtirazın reddi üzerine, itirazın reddi kararının tebliği tarihinden itibaren
30 gün içinde yetkili idare mahkemesine başvurulabilir.40 Bu süre
içinde başvuru olmazsa idari para cezası kesinleşir (m. 102/IV).
Mahkemeye başvurulması idari para cezasının takip ve tahsilini
durdurmaz. Tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde ödenmeyen idari
para cezaları, gecikme cezası ve gecikme zammı ile birlikte (m.89)
tahsil edilir (m. 102/VI).
2. Sigortalıyı bildirme yükümlülüğü
Sigortalı olmak hem bir hak, hem de bir yükümlülüktür. Bu konuda kişinin iradesinin bir etkisi yoktur. Kişi istese de istemese de
belirli koşulların varlığı halinde sigortalı olmak zorundadır. Bu zorunluluk önce Anayasa’da yer almıştır. Anayasa’nın 60. maddesine göre
“herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir./. Devlet bu güvenliği sağla39
102. maddenin (b) fıkrası üç kademeli bir idari para cezası düzenlemiş ve ölçü
olarak asgari ücreti almıştır. Ancak 5510 sayılı yasanın geneline egemen olan özensizlik burada da görülmektedir. (1) ve (2). Bentlerde “asgari ücret”ten, (3). Bentte
ise “aylık asgari ücret”ten söz edilmektedir. (1) ve (2)’de de “aylık asgari ücret”
denmeliydi. Ayrıca şekli sistematik açısından önce rakam sonra harf kullanılmalıydı.
40
Tuncay/Ekmekçi, 442 vd.
- 98 -
yacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar”. Bu temel esas 506 s.
Kanunun 6. maddesinde daha açık bir biçimde ifade edilmiştir:
Çalıştırılanlar, işe alınmalarıyla kendiliğinden “sigortalı” olurlar.
Sigortalılar ile bunların işverenleri hakkında sigorta hak ve yükümleri sigortalının işe alındığı tarihten başlar.
Bu suretle sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamaz ve
vazgeçilemez.
a) 506 sayılı Kanuna göre
506 s. Kanunun 9. maddesinde çalıştırılan sigortalıları bildirme
yükümlülüğünü düzenlemektedir. Bu maddeye göre işveren çalıştıracağı kimseleri, işe başlatmadan önce örneği Kurumca hazırlanacak
“sigortalı işe giriş bildirgesi” ile Kuruma bildirmek veya iadeli taahhütlü posta ile göndermek zorundadır.
Bu bildirim süresi içinde yapılmazsa, bildirim sonradan verilse
veya Kurum sigortalı çalıştırıldığını sonradan tespit etse de, daha önce
meydana gelmiş olan iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık
sigortası yardımları Kurumca sağlanır. Ancak bu durumlarda Kurumca yapılan ve ilerde yapılması gereken her türlü masrafın tutarı ile,
gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22. maddedeki tarifeye göre
hesabedilecek sermaye tutarları 26. maddedeki sorumluluk halleri
aranmaksızın işverene ayrıca ödettirilir (m. 10).41
9. maddedeki bildirim yükümü 1999 yılında 4447 s.K. değiştirilmeden önce işyeri bildirgesinde olduğu gibi 1 aydır. Bu uygulamada
kaçak işçi çalıştırmayı kolaylaştırmakta ve idari para cezası uygulamasını engellemekteydi. 4447 değişikliği ile bildirimin işe başlatılmadan yapılması öngörüldü.42
b) 5510 sayılı Kanuna göre
5510 s.K., 506 s.K.’un 6. maddesinde yer alan temel esasları, 7.,
8., ve 92. maddelerinde düzenlenmiştir.
7. maddeye göre sigortalılık fiilen çalışmayla başlar. 92. maddeye göre kısa ve uzun vadeli sigorta kapsamındaki kişilerin ise genel
sağlık sigortalısı olması zorunludur. Maddedeki Türkçe özensizliği
41
42
Güzel/Okur/Caniklioğlu, 142 vd.; Tuncay/Ekmekçi, 252.
Güzel/Ocak, 149; Güzel/Okur/Caniklioğlu, 147.
- 99 -
hemen kendisini göstermektedir. Birinci cümlecikte bunu tekrarlamanın hiç gereği yoktu (m. 92/I).
Kanunda yer alan sigorta hak ve yükümlülüklerini ortadan kaldırmak, azaltmak, vazgeçmek veya başkasına devretmek için yapılan
sözleşmeler geçersizdir.
5510 s.K. ayrıca sigortalılara da çalışmaya başladıkları tarihten
itibaren en geç bir ay içinde kendilerini Kuruma bildirme yükümlülüğü getirmiş, ancak buna herhangi bir yaptırım bağlamamıştır (m.8/II).
5510 s.K. 506 s.Kanundan farklı olarak, sigortalılığı sona erenlerin de ayrıca Kuruma bildirilmesini istemiştir. Bu işverenler için
önemli bir ek yük getirmektedir (m.9).43
İşyeri yeni faaliyete başlıyorsa bildirim bir ay içinde yapılacaktır
(m.8/V). Bu düzenleme ile 506 s.Kanundaki işyeri açılışını izleyen 2.
günden itibaren işe girenlerin yol açtığı sıkışıklık giderilmiş olmaktadır.44
9. madde ayrıca sigortalılığın sona ermesini de düzenlemiştir. İş
sözleşmesi ile çalışanlar açısından sigortalılık, iş sözleşmesinin sona
erdiği anda bitmiş olacağından, işverenin sigortalıya karşı yükümlülükleri de bu tarihte sona ermiş olacaktır.45
c) Sigortalıyı bildirmemenin sonuçları
Gerek 506 s.K. gerekse 5510 s.K., kuruma bildirilmeyen sigortalılar için resen tescil yolunu açık tutmuştur.
aa) Resen tescil
506 s. Kanunun 4958 s.Kanunla değişik 79/VII’ye göre, “fiilen
veya işyeri kayıtlarından tespit edilecek her türlü bilgiden ya da kamu
kuruluşları tarafından düzenlenen belge veya alınan bilgilerden çalıştığı tespit edilen sigortalılara ait olup, bu Kanun uyarınca Kuruma
verilmesi gereken belgelerin yapılan tebligata rağmen bir ay içinde
verilmemesi veya noksan verilmesi halinde bu belgeler Kurumca resen düzenlenir”. 5510 sayılı Kanunda bu yöndeki düzenlemelere yer
vermiştir.46 Buna göre, “Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendi43
Tezel/Kurt, 53.
Güzel/Okur/Caniklioğlu, 147.
45
Güzel, Önemli Ek Yükümlülükler, 29; Olgaç, 24.
46
Ekmekçi, 80.
44
- 100 -
rilmiş memurlarınca, fiilen yapılan denetimler sonucunda veya işyeri
kayıtlarından yapılan tespitlerden ya da kamu idarelerinin denetim
elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma denetim ve incelemeler neticesinde veya kamu kurum ve kuruluşları ile
bankalar tarafından düzenlenen belge ve alınan bilgilerden çalıştığı
anlaşılan sigortalılara ait olup, bu Kanun uyarınca Kuruma verilmesi
gereken belgelerin yapılan tebligata rağmen bir ay içinde verilmemesi
veya noksan verilmesi halinde bu belgeler Kurumca resen düzenlenir
ve muhteviyatı sigorta primleri Kurumca tespit edilerek işverene tebliğ edilir. İşveren bu maddeye göre tebliğ edilen prim borcuna karşı
tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde ilgili Kurum Ünitesine itiraz
edebilir. İtiraz takibi durdurur. İtirazın reddi halinde, işveren kararın
tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde yetkili İş Mahkemesine başvurabilir. Yetkili mahkemeye başvurulması prim borcunun takip ve tahsilini durdurmaz”.
bb) Tespit davası
İşverence aylık prim ve hizmet belgeleri verilmeyen veya çalıştıkları Kurum tarafından tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını
hizmetlerinin geçtiği yılın sonunda başlayarak 5 yıl içerisinde İş Mahkemesine başvurarak ispatlayabilirlerse, mahkeme kararında belirtilen
aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları dikkate alınır (m.
86/IX).
c) Bildirim yükümlülüğüne aykırılık; idari para cezası
5510 s.K. sigortalının (m.8) veya genel sağlık sigortalısının bildirilmesi halinde ayrıca idari para cezası da öngörmüştür.
102/a maddesine göre “8. maddenin 1. fıkrası ile 61. maddede
belirtilen bildirgeyi, bu Kanunda belirtilen süre içinde ya da Kurumca
belirlenen şekle ve usule uygun vermeyenler veya Kurumca internet,
elektronik veya benzeri ortamda göndermeyenler hakkında her bir
sigortalı için asgari ücret tutarında idari para cezası uygulanacaktır.
3. Prim Belgesi Verme Yükümlülüğü
a) Genel Olarak
506 s.Kanunda 79. maddede düzenlenmiş olan bu yükümlülük,
5510 s.Kanunun 86. maddesinde hükme bağlanmıştır.. Ancak 506 s.K.
konuyu sadece işçiler açısından ele almışken, 5510 s.K., her üç çalışan
grup için (işçi, bağımsız, kamu çalışanı) konuyu düzenlemiştir. Biz
- 101 -
burada konuyu sadece işçiler açısından, işverenin bir yükümlülüğü
olarak ele alacağız.
İşveren bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların:
- Ad , soyadı ve T.C. kimlik numaralarını,
- Prime esas kazançlarını,
- Prim ödeme gün sayıları ile prim tutarlarını,
gösteren ve örneği kurumca belirlenecek asıl veya ek aylık prim ve
hizmet belgesini ait olduğu ayı izleyen ayda Kurumca belirlenecek
sürenin sonuna kadar Kuruma vermek zorundadır. İşveren o ay içinde
sigortalı çalıştırmamışsa, bu husus da sigortalı çalıştırmaya son verdiği tarihten itibaren 15 gün içinde Kuruma bildirilmelidir (m. 86/I).
İş Kanununun 7. maddesi gereğince geçici (ödünç) iş ilişkisi kurulmuşsa, işçiyi devralan işveren de belgelerin verilmesi açısından
devreden işverenle birlikte sorumludur (m.86/III).
Ay içinde bazı günler çalışılmamış ve ücret ödenmemişse, otuz
günden az çalışıldığını gösteren belgeleri işveren aylık prim ve hizmet
belgelerine eklemelidir (m. 86/IV). BU belgelerin süresinde verilemesi veya verilen bilgi ve belgelerin Kurumca geçersiz sayılması halinde,
otuz günden az bildirilen sürelere ait aylık prim ve hizmet belgesi Kurumca resen düzenlenir ve primler işverenden tahsil edilir (m. 86/V).
b) Prim belgesi vermemeye ilişkin idari para cezaları
5510 s.Kanunun 102. maddesi 86. maddenin değişik fıkralarına
aykırılığa farklı idari para cezaları bağlamıştır.
86. maddenin 1. fıkrası uyarınca verilmesi gereken belgeleri Kurumca belirlenen usule uygun vermeyen veya internet, elektronik veya
benzeri ortamda göndermeyenlere ger fiil için:
- Belge asıl ise, aylık asgari ücretin iki katını geçmemek üzere,
belgede kayıtlı her sigortalı için aylık asgari ücretin 1/5’i tutarında,
- Belge ek ise, aylık asgari ücretin iki katını geçmemek üzere, ek
belgede kayıtlı her sigortalı için aylık asgari ücretin 1/8‘i tutarında,
- Ek belgenin 86/V’e göre resen düzenlenmesi halinde, aylık asgari ücretin iki katını geçmemek üzere, belgede kayıtlı her sigortalı
için aylık asgari ücretin yarısı tutarında,
- 102 -
- Belgenin mahkeme kararı veya denetimle görevli kişi veya kurumlarca yapılan incelemeler sonucu eksik olduğu veya gerçek kazancı yansıtmadığı anlaşılırsa, belgenin asıl veya ek olup olmadığı, işverence düzenlenip düzenlenmediği dikkate alınmaksızın aylık asgari
ücretin iki katı tutarında, idari para cezası uygulanır.
4. Belgeleri Saklama Yükümlülüğü
a) Genel olarak
İşveren, işyeri sahipleri, işyeri defter kayıt ve belgelerini, ilgili
oldukları yılı takip eden yıl başından başlamak üzere on yıl süreyle
saklamak ve kurum denetim ve kontrol memurlarınca istenmesi halinde de, 15 gün içinde ibraz etmek zorundadırlar (m.86/II). Saklama
yükümlülüğü, kamu idareleri açısından 30 yıl, tasfiye ve iflas idaresi
memurları açısından da görev süreleri ile sınırlı olarak belirlenmiştir.
b) Belgeleri Saklamaya İlişkin İdari Para Cezası
86/II’deki belgeleri saklama ve talep halinde ibraz yükümlülüğünü Kurumca yapılan yazılı ihtara rağmen 15 gün içinde mücbir sebep olmaksızın tam olarak yerine getirmeyenlere:
- Bilanço esasına göre defter tutmakla yükümlü olanlar için aylık
asgari ücretin 12 katı tutarında,
- Diğer defterleri tutmakla yükümlü olanlar için aylık asgari ücretin altı katı tutarında,
- Defter tutmak zorunda değil iseler aylık asgari ücretin 3 katı tutarında idari para cezası uygulanır.
İbraz edilen defterler süresinden sonra tasdik ettirilmiş ise tasdikten önceki kısmı, işçilikle ilgili giderler işlenmemiş defterler, usulsüz ve noksan tutulmuş defterler geçerli sayılmaz.
5. İlgililere Bilgi Verme Yükümlülüğü
a) Genel olarak
5510 s.Kanunun 59/II. Maddesine göre”…işverenler ve sigortalılar ile işyeri sahipleri, tasfiye ve iflas idaresi memurları, işle ilgili
gerçek ve tüzel kişiler, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarına bilgi vermek üzere çağrıldıkları zaman gelmek,
gerekli olan defter, belge ve delilleri getirip göstermek ve vermek,
görevlerini yapmaları için her türlü kolaylığı sağlamak ve bu yoldaki
- 103 -
isteklerini geciktirmeksizin yerine getirmekle yükümlüdürler.47
b) Bilgi verme yükümlülüğünün yaptırımı; idari para cezası
5510 s.Kanunun 102/d maddesine göre Kurumun defter ve belge
incelemeye yetkili denetim ve kontrol memurları ve diğer yetkililerce
hazırlanan raporlara istinaden Kuruma eksik bildirildiği tespit edilen
işçilik tutarının mal edildiği her bir ay için aylık asgari ücretin iki katı
tutarında idari para cezası uygulanır.
6. Belgelerin Asılması
a) Genel olarak
506 s.K. 79/IV. maddede çalışan sigortalıları ve çalıştıkları sürerlin işyerinde ilanını öngörüyordu.
Benzer bir düzenleme 5510 s.Kanunun 86/VI. maddesinde daha
ayrıntılı biçimde yer almıştır.48 Bu düzenlemeye göre “sigortalıyı çalıştıran işveren ile alt işveren ve iş görme edimini yerine getirmek
üzere sigortalıyı geçici olarak devralan işveren, aylık prim ve hizmet
belgesinin Kurumca onaylanan bir nüshasını sigortalının çalıştığı işyerinde, birden ziyade işyeri olması halinde ise sigortalının çalıştığı işyerinde, birden ziyade işyeri olması halinde ise sigortalının çalıştığı her
işyerinde ayrı ayrı olmak üzere Kuruma verilmesi gereken sürenin son
gününü takip eden günden başlanarak, müteakip belgenin verilmesi
gereken sürenin sonuna kadar, sigortalılar tarafından görülebilecek bir
yere asmak zorundadır.
b) Belgeleri asmamanın yaptırımı: idari para cezası
5510 s.Kanunun 102/f maddesine göre aylık prim ve hizmet belgelerini süresinde Kanuna uygun biçimde asmayanlara, aylık asgari
ücretin iki katı tutarında idari para cezası uygulanacaktır.
SONUÇ
5510 s.Kanunun tümüne hakim olan aksaklıklar “işverenin işyerine ve sigortalılıkla ilgili yükümlülüklerinde” de kendisini göstermektedir.
- Yer yer Türkçe bozuklukları vardır.
- Maddelerin ifadesi açık değildir, zor anlaşılmaktadır.
47
48
Güzel, Önemli Ek Yükümlülükler, 29.
Ekmekçi, 80.
- 104 -
- Yoğun iç atıflar anlamayı zorlaştırmaktadır.
- “Ceza hukukunun temelini oluşturan suçta ve cezada kanunilik” ilkesi idari para cezaları konusunda da uygulanması gerekirken,
cezalandırılacak filler ve bunlara verilecek cezalar açık değildir.
- İdari para cezasının miktarı, işyerinin büyüklüğüne ve işçi sayısına bağlanmıştır. Ancak büyüklüğün ölçüsü olarak tutulan defterin
türü esas alınmıştır. Bunun yeterli bir ölçü olamayacağı açıktır.
- İdari para cezasının miktarı asgari ücrete bağlanmıştır. Ancak
bazı fiillerde asgari ücretin 12 katına kadar çıkılmakta, bazı fiillerde
de ceza her sigortalı için ayrı ayrı tahakkuk ettirilmektedir. Böylece
bazı olaylarda işveren cezalandırılmak istenirken, işletme de ağır hasara uğratılmakta, hatta işletmenin kapanmasına kadar gitmektedir.
Sonuçta tüm işçiler, cezalandırılmış, işsiz ve yoksul bırakılmış olmaktadır.
- Bütün bunlar dışında kayıt dışılık gerçeği de göz önünde tutulmalıdır.
- 105 -
KAYNAKLAR
Akın, Levent: “Anayasa Mahkemesinin İptal Kararı Sonrasında Sigortalılığın
Kapsamı ve Primli Rejimle Bağdaşması”, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunları ve Gerçekler Sempozyumu, İstanbul 2007, 22-55, (Sigortalılığın Kapsamı).
Akın, Levent: “Sigortalılık Kavramı Açısından Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası Kanun Tasarısının Değerlendirilmesi”, AÜHFD, 2005, 2005, 21-63
(Akın).
Caniklioğlu, Nurşen: “5510 sayılı Yasa Tasarısının Getirdiği Ek Yükümlülükler”, İşveren D., Nisan 2008, 34-38.
Ekmekçi, Ömer, “5510 sayılı Yasada İşveren Yükümlülükleri”, Sosyal Güvenlikte Yeni Dönem ve İşveren Yükümlülükleri Semineri, İstanbul 2006.
Güzel, Ali/Demircioğlu, Murat: İşverenin Sosyal Sigorta Yükümlülükleri ve
Sorumluluğu, İTO, İstanbul 2001.
Güzel, Ali, “5510 sayılı Yasa ile Getirilen Önemli Ek Sosyal Sigorta Yükümlülükleri”, İşveren D., Aralık 2006, 28-31 (Önemli Ek Yükümlülükler).
Güzel, Ali/Ocak, Saim: “5510 sayılı Yasa İle İşverenlere Getirilen Ek Sosyal
Sigorta Yükümlülükleri”, Legal, İSGHD, 2007, Sayı:13, 138-186.
Güzel, Ali/Okur, Ali Rıza/Caniklioğlu, Nurşen: Sosyal Güvenlik Hukuku, Beta, 11. Bası, İstanbul 2008.
Kurt, Resul, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu
ile Diğer Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan 5754 sayılı Kanun (Karşılaştırmalı ve
Açıklamalı), Mayıs 2008.
Olgaç, Cüneyt; Sosyal Güvenlik Reformunda İşverenlere Getirilen Yükümlülükler ve Avantajlar, Sosyal Güvenlik Dünyası, Say: 49, Mayıs-Haziran 2008, 2426.
Tezel, Ali/Kurt, Resul, Sosyal Güvenlik Reformu, Yorum ve Açıklaması,
Yaklaşım, İstanbul 2008.
Tuncay, Can/Ekmekçi, Ömer: Sosyal Güvenlik Hukuku’nun Esasları, Legal,
İstanbul 2008.
Tunçomağ, Kenan: Sosyal Güvenlik Kavramı ve Sosyal Sigortalar, Beta İstanbul 1990, 5. Bası.
- 106 -
OTURUM BAŞKANI- Sayın Hocam çok teşekkür ederiz.
Hocam, bir-iki not aldım. Burada devlet memuru var; o konuşamaz, bunlara cevap veremez, onun için ben cevaplandıracağım.
Hocam diyor ki, “Bu kanunu hazırlarken bize sormadılar.” Hocam, ben Sosyal Güvenlik Kurumunun Yönetim Kurulu Üyesiyim, bu
kanunu uygulayacaklardan biriyim; bize de sormadılar. Bu gerçek.
“Aceleye getirildi” deniyor; Hocam bunu doğru söylüyor. Çünkü, bu iş geçmişte bir hayli sürüncemede kalmıştı, yeni Bakanımız
geldiği zaman, bunu bir an evvel devreye sokmak için hakikaten insanüstü gayretler sarf etti.
Gene böyle Oturum Başkanıydım, bizim Profesör Ekmekçi verdi
veriştirdi ve hepsinin ucu da bana dokundu. “Yahu Hoca, bir dakika,
Allah’ını seversen sus, biz daha yönetmeliğini yapmadık, bir şey
yapmadık, ama durmadan konuşuyorsun” dedik.
Gene Hocam diyor ki, “hukukçu bulunmadı, lisanı itibarıyla çarpık çurpuk bir şey.” Biz yönetmeliği çıkarırken diyoruz ki, “Kardeşim,
biz ortaya bir gereksinim koyabiliriz ama, bunu kanun maddesi olarak
yazamayız, biz hukukçu değiliz.” Bunu hukuk lisanında yazmak ayrı
bir sanat işidir. Bizim toplantılarımıza, yönetmeliğimize hiçbir zaman
hukukçular gelmiyor. Niye gelmedi? “Yahu, hukuka sorarsanız işler
karışır” diyorlar.
Şimdi sen bunları söyleyemezsin; ben senin adına söylüyorum.
Dedi ki, “işverene bu ağır yükleri yüklerseniz ya işyerini kapatır
yahut da iş yeri açmaz.” Yok be Hocam, iş yeri açar da, kayıtsız açar,
kafese girmez. Bizim gibi niye bunların içerisine girsin? İşyeri açar,
bu kanunu da bir tarafa öteler, gider.
Bunlar hakikaten bir gerçek. Biraz da, hava dağılsın diye bunları
size şaka yollu söylüyorum.
Hocamın bir şeyine katılıyorum. Devletle, işveren arasında bir
kopukluk var; ben de bir işveren temsilcisi olarak oradayım. Bazı şeyleri dile getiriyoruz; diyoruz ki, işverenin canı burnunda, zaten zor
soluyor, siz bunu böyle yaparsanız, bunun üstüne bu kadar fazla giderseniz bıktırırsınız, usandırırsınız yapmayın etmeyin.
Mesela “alt işveren” konusu var; ben İstanbul dışından geldiğim
için onun son sözlerine yetiştim. İlk alt işveren düzenlemesi şöyleydi:
- 107 -
İş müfettişi gelecek, muvazaa var mı yok mu diye tespit edecek, kararı
kesin olacak. Bir dakika; bir müfettiş gelecek, karar verecek ve buna
da hiç itiraz hakkımız yok, öyle mi? Yok. Olur mu? Mahkemesi falan
olmalı, eğer mahkeme varsa, bunun üst mahkemesi de olmalı dedik.
Siz bir şey için mahkemeye gidiyorsanız, taraflardan biri buna itiraz
ederse üst mahkemeye gider; ben hukukçu değilim ama, böyle olması
lazım değil mi Hocam? Sayın Bakanımla Bursa’da gece saat 2-3’lere
kadar toplantı yaptık. Uykumuz da geldiği için “Tamam, tamam” deyip geçtik. Orayı ya atlamış ya da üzerinde fazla duramamış ki olduğu
gibi öyle geçmiş.
PROF. DR. ALİ RIZA OKUR- Efendim, sizin bu son cümleniz üzerine bir açıklama yapabilir miyim?
OTURUM BAŞKANI- Buyurun Hocam.
PROF. DR. ALİ RIZA OKUR- Hocam şöyle dediler: “Gece
yarısı dalmışız ve o yasa öylece geçmiş.” “Çelişki var, bozukluk var,
bu niye böyle aksadı” diye bazı bürokratlarla soruyoruz, “O gece yarısı hükmü, onun için öyle geçmiş” diyorlar.
OTURUM BAŞKANI- Çok değerli Sosyal Sigortalar Genel
Müdürümüz İbrahim Ulaş Bey çok dikenli bir tarlanın üzerinde oturuyor, oraya atanmış. Hakikaten işi zor. Bir defa, para toplayacak. O
parayı biraz zor topluyor.
Çok sevdiğimiz bir Genel Müdürümüz efendim. Kısaca kendisini dinleyelim. Zorlukları anlatacaktır.
Buyurun İbrahim Bey.
İBRAHİM ULAŞ (Sosyal Güvenlik Kurumu Sosyal Sigortalar Genel Müdürü)- Sayın Başkanım teşekkür ederim.
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonumuzun değerli yöneticileri ve Türkiye Personel Yönetimi Derneğimizin değerli yöneticileri, temsilcileri; öncelikle sizleri saygıyla selamlıyorum.
Efendim, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunuyla
getirilen yenilikleri kısa ve uzun vade hükümler yönünden ele almaya,
sunmaya çalışacağım. Aynı zamanda, sosyal güvenlik sistemimizle
ilgili de birtakım genel bilgilerimiz var; onları da sunumun başında
ifade etmeye çalışacağım.
Gerek 5510 Sayılı Kanun, gerek İstihdam Paketi ve diğer yasalarla ilgili sabahki oturumda ve az önce değerli Hocamız tarafından
- 108 -
dile getirilen eleştirilere, görüşlere teşekkür ediyorum. Sunumun sonunda bunlarla ilgili birkaç konuya kısaca temas etmekte fayda görüyorum. Onları da birazdan arz etmeye çalışacağım.
Efendim, sosyal güvenlik kurumlarıyla ilgili genel bilgileri başlangıçta vermemizde fayda var.
Ülkemizde SSK, BAĞ-KUR ve Emekli Sandığı kapsamında 15
milyon aktif sigortalı bulunmaktadır. Bunların bakmakla yükümlü
oldukları kişiler ve emekli olanlarımızın kendileri ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler de dahil edildiğinde, 60 milyona yaklaşan nüfusumuz sosyal güvenlik kapsamında olmaktadır. Yeşil Kartlı vatandaşlarımıza da dahil ettiğimizde, kabaca yüzde 90 oranında bir nüfusumuzun sosyal güvenlik sistemi içerisinde olduğunu söyleyebiliriz.
Aşağıdaki Tabloda devredilen üç kurum itibarıyla aktif sigortalı
sayıları, büyüklükleri gözükmektedir; SSK’de 9 milyon 100 bin,
BAĞ-KUR’da 3 milyon 400 bin, Emekli Sandığında 2 milyon 400 bin
aktif sigortalı bulunmaktadır. Genel olması bakımından bunlar 2007
yılı verileridir; şu an itibarıyla biraz daha yüksek sayıdayız.
Aktif Sigortalı Sayıları
(Milyon Kişi)
Alttaki Tabloda, aktif sigortalı sayıları ve dosya bazında emekli
sayılarımızla birlikte, aktif-pasif oranının 1.97 olduğunu görmekteyiz.
Bu da, 2007 yılı Aralık ayı itibarıyla gerçekleşen tablo.
- 109 -
Mevcut Kurumlar:
SİGORTALI VE EMEKLİ DOSYA SAYILARI
SOSYAL SİGORTA
PROGRAMLARINDAKİ
SİGORTALI VE EMEKLİ
DOSYA SAYILARI
(2007 Aralık)
1- AKTİF SİGORTALI
SSK
BAĞ-KUR
EMEKLİ
SANDIĞI
GENEL
TOPLAM
9.159.894
3.376.300
2.44.680
14.980.874
2- EMEKLİLER
4.398.134
1.650.860
1.547.386
7.596.380
TOPLAM
13.558.028
5.027.160
3.992.066
22.577.254
60,05%
22,27%
17,68%
100,00%
2,08
2,05
1,58
1,97
TOPLAM İÇİNDEKİ PAYI (%)
AKTİF/PASİF ORANI (1)/(2)
Burada dikkat çekmek istediğimiz konu, aktif-pasif oranının düşüklüğüdür. Bildiğiniz gibi, “4” olması gerektiği bilinen aktif-pasif
oranının 2007 sonu itibarıyla 1.97 olduğu görülmektedir.
2007 yılı sonu itibarıyla gerçekleşen rakamlar çerçevesinde Sosyal Güvenlik Kurumunun geliri 56 katrilyon, gideri 81 katrilyon ve
açık olarak da Hazineden transfer edilen tutar 33 katrilyon liradır.
Yalnız, bu 33 katrilyon lira içerisinde, Hazinenin üstlendiği, genel
bütçenin görevleri içerisinde yer alan, Kurumun yaptığı ödemeler, -ki
bunlar faturalı ödemeler olarak bilinmektedir- çıkıldığında gerçek açık
25 katrilyon lira olmaktadır.
Sosyal Güvenlik - Mali Yapı
(2007 Yılı 12 aylık fiili nakit akım tablosuna göre)
(Milyon YTL)
SSK
Bağ-Kur
Emekli S.
TOPLAM
33.813
6.299
16.762
56.875
29.563
5.742
8.746
44.052
46.628
13.458
21.829
81.915
Emekli Aylıkları
29.410
8.102
14.800
52.312
Sağlık Gideri
14.738
3.052
2.194
19.984
Fark
12.815
7.159
5.067
25.040
Transfer
14.156
6.229
12.675
33.060
Gelir
Prim Geliri
Gider
Sosyal güvenlik reformuna neden ihtiyaç duyulmuştur; bununla
ilgili de birkaç veriyi ele almakta fayda var.
- 110 -
Yaş aralıkları itibarıyla, genç nüfustan yaşlı nüfusa doğru bir
skalamız var.
2005 yılı itibarıyla baktığımızda, genç bir nüfus yapısına sahip
olduğumuz burada rahatlıkla görülmekte. 2026, 2050 ve 2075 yılları
itibarıyla bakıldığında, hızla yaşlanan bir nüfus yapısına doğru gittiğimiz ortaya çıkmaktadır. 2026 ve 2050 yılındaki tablolarda, giderek
yaşlanan bir nüfus yapısının bizleri beklediği görülmektedir.
Nüfus Yapısındaki Değişim; Genç bir nüfuza sahibiz
fakat hızla yaşlanıyoruz
Sabahki oturumda TİSK Başkanımız Sayın Kudatgobilik tarafından da ifade edildi; 2005 yılından sonra nüfusun yaşlanma yapısına
geçiş süreci içerisinde bizi bir fırsat beklemekte. Genç nüfus yapımızdan dolayı bu fırsatı ülkemizin çok iyi değerlendirmesi gerekmektedir.
Burada, değişik ülkeler itibarıyla aktif-pasif oranları yer almakta…
Aşağıdaki Tabloda, çalışabilir nüfus dediğimiz 20-59 yaş arası
nüfusun 60 yaş üzerindeki nüfusa oranı yer almakta. Ülkemizde bu
oranın 6,2 olduğu görülmektedir. Bu da, ülkemizin potansiyeli bakımından, aktif sayısı itibarıyla 6,2 olabileceğini göstermektedir.
- 111 -



























































































































       
         





Alttaki grafik çizgileri, devredilen üç kuruma ait oranları göstermekte; üstteki tek çizgi de, bu üç kurumun bileşeninden oluşan grafik çizgisidir.
Görüldüğü üzere yıllar itibarıyla artan bir seyirle gayri safi milli
hasıladan sosyal güvenlik kurumları açıklarına kaynak aktarılmaktadır.
Sosyal güvenlik sistemlerinin özellikle ciddi açıklar vermeye
başladığı 1994 yılından 2007 yılı sonuna kadar gerçekleşen açıkların,
Hazine borçlanma faizleriyle güncellenmiş değerinin 2007 yılı sonu
itibarıyla 853 katrilyon lira olduğu görülmektedir.
2007 yılı itibarıyla gayri safi milli hasılamızın 646 katrilyon lira
olduğu düşünüldüğünde, bu meblağın; 1 yıllık milli hasılamızın daha
üzerinde bir tutar, toplam iç borç stokumuzun 2 katından fazla ve kamu borç stokumuzun da yaklaşık 2 katı civarında olduğu görülmektedir. Bu durum da, sosyal güvenlik reformunun kaçınılmazlığını büyük
ölçüde ortaya koymaktadır.
Transferlerin Boyutu Ekonomik İstikrarı
Tehdit Eder Niteliktedir
Sisteme aktarılan son on üç yıllık transfer faizde
değerlendirilseydi ne olurdu?
2007 sonu
Milyar YTL
SSK, BK ve ES’nın 1994-2007 arası
açıklarının Hazine borçlanma faizleriyle
güncellenmiş değeri
853
Toplam iç borç stoku
266,3
Toplam kamu borç stoku (brüt)
357,7
GSMH (2007)
646,9
Toplam İç Borç Stoğu ve Kamu Borç Stoğu Rakamları Hazine Kamu net borç stoğu tablosundan
alınmıştır. GSMH DPT tahminidir.
Ülkemizde aktif dönemde çalışılan her hizmet yılı için emekli
aylığı bağlama oranının diğer ülkelere göre yüksek olduğu aşağıdaki
grafikten görülmektedir.
- 113 -
Her hizmet yılı için hak edilen emekli aylığı bağlama
oranı yüksek…
Burada, değişik gelişmişlik seviyelerine ve nüfus yapılarına sahip çok sayıda ülke bulunmaktadır. Bu ülkeler içerisinde Türkiye’deki
aylık bağlama oranının çok yüksek olduğu, en fazla orana sahip olduğu görülmektedir.
Aşağıdaki tablomuzda da, imalat sanayi verileri dikkate alınmak
suretiyle ortalama kazanç ile emekli aylığının mukayesesi yer almakta. Değişik ülkeler itibarıyla bu oranlarda farklılık görülmekle birlikte,
en yüksek oranın Türkiye’de olduğu tablodan çıkmaktadır.
Emekli Aylıklarının Ortalama Ücrete Oranı (Net), (2007 Verileri)
Ülke
İngiltere
Belçika
Almanya
Fransa
Polonya
Macaristan
Türkiye
OECD Ort.
Ort.Kazanç
(SGP)
43.881 $
41.151$
45.898$
32.199 $
15.858 $
13.682 $
16.788 $
30.156 $
Emekli Aylığı / Ortalama Ücret
% 41,1
% 63,0
% 58,0
% 63,1
% 74,9
% 102,2
% 104,0
% 70,1
Kaynak: OECD, Pensions at a Glance 2007
- 114 -
Aktif dönemdeki ortalama ücret-emekli aylığı mukayesesinde
ortalama ücretin daha yukarısında bir emekli aylığı bağlandığı tablodan görülmektedir.
Sosyal güvenlik reformunu gerekli kılan nedenlerden bir tanesi
de, emekli aylıklarının, çalışma süresinde elde edilen ücretlerin bir
fonksiyonu olması gerekirken, bu bağın bulunmamasıdır. Bu farklılıklar Emekli Sandığında çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Nitekim, aktif dönemde yatırılan prim, alınan ücret konusundan
daha fazla, emekli olduğu tarihteki ek göstergesi ve diğer görev unvanları dikkate alınarak aylık bağlanmaktadır.
SSK’de asgari ücretli olarak çalışan bir sigortalımıza emekli olduğunda asgari ücretin daha üzerinde bir aylık bağlanması söz konusudur.
BAĞ-KUR’da da, basamak sistemi itibarıyla, en son ödediği basamak tutarından daha yüksek tutarda bir emekli aylığı bağlanmaktadır.
Aşağıdaki Tabloda, değişik unvanlar itibarıyla 25 yıllık sigortalılık süresi ve 9000 prim gün sayısı bulunan kişilerin aktif dönemde
ödedikleri primle kendilerine ödenecek emekli aylıklarının mukayesesi vardır. Örneğin bir daire başkanına baktığımızda, aktif dönemde
sosyal güvenlik sistemine ödediği primin yaklaşık 2.5 katını emeklilik
döneminde almaktadır. Diğer unvanlar itibarıyla da, aktif dönemden
daha yüksek olduğu görülmektedir.
ERKEK SİGORTALI İÇİN;
25 Yıl Sigortalılık ve 9000 Gün Prim Ödeme Süresi Sonucu;
50 Yaşında Erkek Sigortalının ES Tabi Kadrolardaki Prime
Esas Kazançlarına Göre Prim Gelirleri
YAŞ
PRİME ESAS
KAZANÇ
KADROSU
YAŞAM
BEKLENTİSİ
Hizmetli
50
Öğretmen
Daire Başkanı
76
Genel Müdür
SİGORTALIYA BAĞLANAN
EMEKLİ AYLIĞI MALİYETİNİN ALINAN PRİME ORANI
ES
SSK*
BAĞ-KUR*
1,53
1,52
1,73
1,85
1,28
1,64
2,55
1,28
1,64
4,03
0,97
1,57
* Emekli Sandığına Tabi Hizmetli, Öğretmen, Daire Başkanı ve Genel Müdürün Prime Esas Kazançları Üzerinden
SSK ve Bağ Kur'un Topladığı Primi ve Karşılığında Bağlanan Aylığı Karşılama Oranını İfade Etmektedir.
Hesaplamada sadece yaşlılık aylığının sağlık dahil alınan prime
oranı gösterilmektedir. Malullük, Ölüm ve Sağlık için yapılacak
harcamalar yer almamaktadır.
- 115 -



       
        


         




Aşağıdaki Tabloda, yine farklı ülkeler itibarıyla kadın ve erkek
sigortalılarımız bakımından emeklilik yaşları bulunmaktadır. Bakıldığında, esas itibarıyla 65’li yaşlarda bir yoğunlaşma, fazlalık görülmektedir.
EMEKLİLİK YAŞLARI (YIL)
ÜLKELER
KADIN
ERKEK
YUNANİSTAN
65
65
İSPANYA*
65
65
İRLANDA
65
65
İTALYA
60
65
HOLLANDA
65
65
PORTEKİZ
65
65
İSVEÇ
65
65
LİTVANYA
59
62,5
POLONYA
60
65
SLOVENYA
63
65
KIBRIS
65
65
MACARİSTAN
62
62
NORVEÇ
67
67
İSVİÇRE
64
65
AMERİKA **
65
65
Kaynak: Avrupa Birliği ve Avrupa Ekonomik Alanındaki Ülkelerin Sosyal Koruma Alanında Ortak Bilgi Sistemleri, 2006, (MISSOC-2006)
Edward
Whitehouse " OECD, Latin Amerika/Karayipler, Doğu Avrupa/Merkez Asya
Ülkelerinde Emeklilik Sistemi Analizi",OECD-2003
*İspanya'da tehlikeli işlerde çalışanların emeklilik yaşlarında farklılıklar oluşabilmektedir.
** 2027 yılına kadar kademeli olarak 67'ye yükseltilecektir.
Bu tablomuz, bilimsel bir çalışmaya dayalı olarak, 2040’lı yıllar
için 65 yaşında olan bir vatandaşımızın ülkemiz açısından yaşam beklentisini ortaya koymakta. Aynı şekilde, diğer farklı ülkeler itibarıyla
- 117 -
da bu yaşam beklentileri yer almaktadır. Bu şunu ifade etmektedir:
2040 yılına geldiğinizde, 65 yaşında olan bir kişinin ortalama hangi
yaşa kadar yaşayacağını gösteren bir çalışmadır; bu da “80” ve “83”
olarak tabloda görülmekte.
Dünyada Emeklilik Yaşları ve Yaşam Beklentisi
Ülke
Emeklilik Yaşı
Yaşam Beklentisi*
Kadın
Erkek
Kadın
Erkek
Macaristan
62
62
85,0
80,8
Almanya
65
65
86,6
83,2
Japonya
65
65
88,7
85,8
ABD
67
67
87,3
83,8
Slovakya
62
62
85,1
81,1
Meksika
65
65
84,8
80,9
Polonya
60
65
85,6
81,5
Türkiye
58 (44)
60 (48)
83,0
80,0
*2040 yılı için, 65 yaşındaki bir kişinin yaşam beklentisidir.
Bu tablomuz, sosyal güvenlik sistemimizin açıklarını göstermekte. 2002 yılından 2075 yılına kadar yapılan öngörüye dayalı bir çalışmadır.
- 118 -
Üstte gördüğümüz grafik çizgisi, sosyal güvenlik reformunun
yapılmaması hâlinde karşı karşıya kalacağımız tabloyu göstermektedir. Buradan görüldüğü üzere, giderek hızla artan bir gayri safi milli
hasılanın sosyal güvenlik açıklarına gideceğini ortaya koymaktadır.
Alttaki grafik çizgileri de, sosyal güvenlik reformu sonucunda
ulaşılacak açıkları göstermektedir. Burada da, sosyal güvenlik reformunun yapılmasıyla birlikte bu açıkların tedricen makul bir seviyeye
ineceğini göstermektedir.
Sosyal güvenlik reformu dört ana unsurdan oluşmaktadır: Bunlardan birisi, emeklilik sigortası, tek emeklilik sigortası rejimi; diğeri,
bütün nüfusu kapsayan, eşit hak ve mükellefiyetlere sahip genel sağlık
sigortası düzenlemesi; üçüncü unsur, primsiz ödemelerin toplulaştırılması, tek elden yürütülmesi; son unsur da, sosyal güvenlik kurumlarının tek çatı altında birleştirilmesidir.
Bu dört unsurdan üçü gerçekleşmiş durumdadır; bildiğiniz gibi,
2006 yılı Mayıs ayında 5502 Sayılı Kanunla SSK, BAĞ-KUR, Emekli
Sandığı, Sosyal Güvenlik Kurumu çatısı altında birleştirildi. Bu yasal
birleşmenin akabinde, uygulama bazında da, gerek merkezde, gerek
taşrada birleşme çalışmaları önemli mesafeler aldı. Şu anda taşramızda 81 il müdürlüğümüz faaliyete geçmiş durumda, merkezde ise, bütün birimler itibarıyla tek yapıya geçilmiş durumda.
Emeklilik sigortası rejimi ve genel sağlık sigortasıyla ilgili olarak da, 2006 yılında yasalaşan 5510 Sayılı Kanunun bazı hükümlerinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi üzerine, birtakım
değişiklikler yapılmak suretiyle 5754 Sayılı Kanun 8 Mayıs 2008 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanmıştır. Bu değişikliklerle birlikte söz
konusu kanun hükümleri bütünü itibarıyla Ekim ayında yürürlüğe girecektir.
Primsiz ödemeler konusunda da çalışmalar hızla devam etmekte.
Onda da bir yasal düzenleme çalışması önümüzdeki dönemde gerçekleşecektir.
Sosyal güvenlik reformuyla ana parametrelerde yapılan değişiklikler konusuna geldiğimizde, bunlardan bir tanesi “yaş” konusudur.
4447 Sayılı Kanuna göre 2000 yılından sonra ilk defa işe giren
kadın sigortalılar 58, erkek sigortalılar ise 60 yaşında emekli olacaklardır.
- 119 -
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda mevcut
çalışanların emeklilik yaşı konusunda herhangi bir değişiklik yapılmamıştır.
Bu kanunda, 2036 yılında emekli olacak kişiler, sigortalılar bakımından değişiklik bulunmaktadır. 2036 yılından sonra prim ödeme
gün sayısını dolduran sigortalılar bakımından, kademeli bir artışla
2046, 2048’li yılında 65 yaş uygulanacaktır.
Burada getirilen önemli bir kolaylık şudur: Bildiğiniz gibi, daha
öncesinde, 2036 yılından itibaren kademeli bir artışla emeklilik yaşı
65’e çıkmaktaydı, yeni yasada, sigortalının emekli olabilmesi için
gerekli olan prim ödeme gün sayısını doldurduğu tarihte geçerli olan
yaştan emekli olması öngörülmüştür. Bu şunu ifade etmektedir: 2010
yılında işe giren bir sigortalıyı düşündüğümüzde, hizmet akdiyle çalışıyorsa, 20 yıl sonra, 2030 yılında prim gün sayısını, 7200 günü dolduracaktır ve 2030 yılında da geçerli olan yaş kadınlarda 58, erkeklerde 60 olduğuna göre, bu sigortalımız, hangi tarihte emeklilik işlemi
yaptırırsa yaptırsın emeklilik yaşı 58-60 olarak uygulanacaktır; keza
2036’ya kadar da bu aynı şekilde devam ettirilecektir.
Prim ödeme gün sayısı itibarıyla SSK’liler bakımından, hizmet
akdiyle çalışanlar bakımından 7000 gün olan gün sayısı 7200 güne
çıkarılmıştır; diğer, BAĞ-KUR ve Emekli Sandığı kapsamında olanlar
bakımından ise, prim gün sayısında herhangi bir değişiklik yapılmamıştır, 2000’den sonra işe girenlerde uygulanan 9000 gün burada da
korunmuştur.
Değerli katılımcılar, aylık bağlama oranı bildiğiniz gibi, SSK,
BAĞ-KUR’da ilk 10 yıl yüzde 3.5, takip eden 15 yılda yüzde 2, daha
sonraki yıllarda yüzde 1.5 uygulanmaktaydı. Ortalama itibarıyla baktığımızda, 25 yıllık bir hizmet süresinde; SSK, BAĞ-KUR’da yüzde
2.6’ya tekabül etmektedir, Emekli Sandığında ise, yüzde 50 oranına,
kaç hizmet yılı çalışmışsa, o hizmet yılı sayısı eklenmekte, ona göre
bir oran bulunmaktadır. Burada da, ortalama yüzde 3’tür. Yeni yapılan
düzenlemeyle, aylık bağlama oranı yüzde 2 olarak belirlenmiştir. Yalnız, mevcut sigortalılar bakımından, bu kanundan önce çalışması olan
ve 3600 günden az prim gün sayısı bulunan sigortalıların eksik kalan,
kanundan sonra geçen her 360 günü için yüzde 3 aylık bağlama oranı
öngörülmüştür. Bunun da, müktesep hakları koruyan bir düzenleme
olduğunu söyleyebilirim.
- 120 -
“Güncelleme katsayısı” şunu ifade etmektedir: Aktif dönemde
çalışılan, elde edilen ücretlerin, kazançların emeklilik tarihine ne şekilde taşınacağı konusudur. Mevcutta, SSK, BAĞ-KUR’da, TÜFE ve
gelişme hızının tamamı dikkate alınarak bu güncelleme katsayısı uygulanmaktadır. Bu yasa ile TÜFE’nin tamamı ve gelişme hızının da
yüzde 30’unun alınması öngörülmüştür.
Yüzde 30 oranının tespiti de, gayri safi milli hasılanın hesaplanmasında üretim unsurlarından emeğin payı dikkate alınarak bulunan bir orandır. Bu da, uzun yıllar ortalaması olarak yüzde 26,2 gibi
bir oran olmuştur; sosyal taraflarla yapılan görüşmede bu oranın yükseltilmesi talebi karşısında yüzde 30 olarak yasalaşmıştır.
Alt sınır aylığı da, 2000’den sonra 4447 Sayılı Kanunda aylık
bağlandığı tarihteki asgari ücretin yüzde 35’i olarak bulunmaktadır.
Yeni yasada alt sınır aylığı; aktif dönemdeki hizmetin geçtiği yıllara
ait asgari kazançların güncellenmiş değerinin yüzde 35’i, eğer eşi veya
bakmakla yükümlü olduğu çocuğu varsa yüzde 40’ı olarak belirlenmiştir.
Aylıkların arttırılmasıyla ilgili olarak da, bildiğiniz gibi, SSK,
BAĞ-KUR’da bu TÜFE artış oranlarıyla arttırılmaktadır. Zaman zaman çıkan değişik yasalarla, TÜFE dışında oransal arttırımlar da 2003
yılından bu tarafa yapılmıştır. Memurlar bakımından, memur maaş
katsayısıyla emekli aylıkları artışı belirlenmektedir.
Bu kanunda; SSK, BAĞ-KUR ve ilk defa işe girecek kamu görevlileri bakımından emekli aylıklarının TÜFE ile arttırılması düzenlenmiştir, mevcut kamu görevlileri bakımından ise, yine mevcutta
olduğu gibi, emekli olduklarında aylıkları memur maaş katsayısıyla
arttırılacaktır.
Malullük aylığı bakımından baktığımızda;
Bakıma muhtaç olanlar bakımından, Emekli Sandığında 5 yıl ve
1800 gün şartı vardır.
Yeni yapılan düzenlemeyle, malullük aylığında, 10 yıllık sigortalılık ve 1800 gün prim günü şartı getirilmiştir. Sürekli başkasının
bakımına muhtaç derecede malul olanlar bakımından ise, sigortalılık
süresi şartı aranmaksızın yalnızca 1800 gün üzerinden malullük aylığının bağlanması öngörülmüştür.
Ölüm aylıklarında;
- 121 -
* SSK’de 5 yıl sigortalılık ve 900 gün,
* BAĞ-KUR’da 1800 gün,
* Emekli Sandığında 3600 gün,
aranmaktadır.
Yeni yasal düzenlemede 1800 prim gün sayısı şartı aranmaktadır; SSK’li olanlar, hizmet akdiyle çalışanlar bakımından ise, borçlanılan süreler hariç olmak üzere, 5 yıllık sigortalılık süresi ve 900 gün
üzerinden aylık bağlanması öngörülmektedir.
Mevcutta emekli olan sigortalılarımızın sosyal güvenlik destek
primleri şöyle:
* SSK’ye tabi tekrar çalışmaya başlamaları hâlinde yüzde 30
destek primi alınmaktadır.
* BAĞ-KUR’a tabi bir işte çalışmaları hâlinde yüzde 10 oranında destek primi alınmakta.
Yeni yasa düzenlemesinde, emekli olanların SSK’ye tabi çalışmaları hâlinde yüzde 30 oranına ilaveten ayrıca kısa vade primi de
alınmaktadır. O oranlar da yüzde 31 ila yüzde 36.5 arasındadır.
* BAĞ-KUR’a tabi çalışmaları hâlinde ise, tarımsal faaliyetler
hariç tutulmuştur, 2008 yılı için yüzde 12 oranı uygulanacaktır ve takip eden yıllarda birer puan attırılmak suretiyle en son yüzde 15 oranında destek primi alınacaktır.
Bu kanun yürürlüğe girdikten sonra ilk defa çalışmaya başlayan
kişilerin emekli olmaları hâlinde:
* SSK kapsamında bir işte çalışmaları veya kamu görevlisi olarak çalışmaları hâlinde aylıkları kesilecektir.
* BAĞ-KUR’a tabi çalışmaları hâlinde destek primi uygulaması
aynen devam edecektir.
* Mevcut sigortalılar bakımından da, destek primi uygulaması
belirttiğimiz oranlar itibarıyla aynı şekilde devam edecektir.
Kamu görevlilerine ilişkin düzenlemeler itibarıyla bakıldığında,
mevcut kamu görevlilerine aylık bağlama şartları; aylıkların hesabı,
güncelleme katsayısı, aylık bağlama oranı ve alınacak prim bakımından 5434 Sayılı Kanuna tabi olacaklardır.
- 122 -
Bu kanun yürürlüğe girdikten sonra kamu görevlisi olacaklar
bakımından ise, bugün itibarıyla SSK, BAĞ-KUR kapsamında saydığımız kişilere ne uygulanıyor ise onlara da aynı mevzuat, aynı hükümler uygulanmaya başlayacaktır.
Kısa vadeli sigorta uygulamaları itibarıyla baktığımızda, iş kazası ve meslek hastalığı, hastalık ve analık sigortasına ilişkin hükümler
eski ve yeni kamu görevlilerine uygulanmayacaktır. İş kazası ve meslek hastalığı sigortası yerine kamu görevlilerinde vazife malullüğü
ikame edilmiştir. Mevcut uygulanmakta olan vazife malullüğü konusu
daha da genişletilerek, yeni hâliyle, mevcut kamu görevlileri ve ilk
defa işe girecek olan kamu görevlilerine uygulanacaktır.
Geçici iş göremezlik ödeneği bakımından SSK uygulamasında
herhangi bir değişiklik yoktur. Buraya ilk defa giren BAĞ-KUR sigortalılarına bu imkân getirilmiştir. Onlara da, iş kazası ve meslek hastalığı sigortasında yatarak tedavide veya analık sigortasında ayakta veya
yatarak tedavide geçici iş göremezlik ödeneği verilmesi imkanı sağlanmıştır. Burada, hak etme bakımından geriye doğru 1 yıllık sürede
aranan 120 gün şartı SSK’de 90 güne indirilmiştir.
Kısa vadeli sigorta kolları bakımından BAĞ-KUR sigortalıları
için iki önemli sigorta kolu bu yeni düzenlemeyle hayata geçmektedir:
Bunlardan bir tanesi, iş kazaları ve meslek hastalıkları sigorta kolu;
diğeri, analık sigortasıdır.
Daha öncesinde, bildiğiniz gibi, BAĞ-KUR’da iş kazası ve meslek hastalığıyla analık sigortası bulunmamaktaydı; bu yasayla ilk defa
bu sigorta kolları BAĞ-KUR’lular için hayata geçmektedir.
Emzirme ödeneği:
Sosyal tarafların temsilcilerinin de bulunduğu Kurumumuz Yönetim Kurulu teklifi ve Sayın Bakanımızın onayıyla belirlenecek miktar üzerinden hem SSK, hem BAĞ-KUR’lulara her doğum için ödenecektir.
“Sürekli iş göremezlik geliri” dediğimiz de, iş kazası ve meslek
hastalığı sigortasına bağlı olan bir ödeme türüdür. Bu, BAĞKUR’lular için de artık imkân dahiline getirilmiştir.
İsteğe bağlı sigorta düzenlemeleri itibarıyla mevcutta SSK’de
1080 gün, Emekli Sandığında 10 yıllık hizmet aranmaktayken, bu süre
şartları yeni yasayla kaldırılmıştır.
- 123 -
Bu yasayla, isteğe bağlı sigortalılara sağlık sigortasından, sağlık
yardımlarından yararlanma imkânı getirilmiştir.
Sosyal güvenlik sözleşmesi imzalanmamış ülkelerde bulunan
Türk vatandaşlarına da, Türkiye’de yaşayan vatandaşlarımız gibi, isteğe bağlı sigortadan yararlanma ve prim ödeme imkanı getirilmiştir.
Burada getirilen önemli değişikliklerden bir tanesi de, kısmi zamanlı çalışan, part-time çalışanlar bakımından, 30 günden eksik sürelerini isteğe bağlı olarak tamamlama imkânı verilmiş bulunmaktadır.
Genel sağlık sigortasına ilişkin düzenlemeler itibarıyla baktığımızda, sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için, mevcut uygulamada, SSK’de 90 gün, eş ve çocuklar bakımından 120 gün, BAĞKUR’da da 240 gün prim ödeme şartı bulunmaktadır.
Bu yeni yasamızda gerek BAĞ-KUR, gerek SSK’liler ve diğer
genel sağlık sigortalıları bakımından hak etme süresi 30 gün olarak
belirlenmiştir.
Mevcut uygulamada, BAĞ-KUR sigortalılarının sağlık hizmetlerinden yararlanabilmeleri için hiçbir prim borçlarının bulunmaması
şartı varken, bu yasayla, BAĞ-KUR sigortalılarının 60 günlük borçlarının bulunması hâlinde dahi sağlık yardımlarından yararlanmaları
imkânı getirilmektedir.
Burada üzerinde durulması gereken konulardan bir tanesi de,
mevcut uygulamada, yeşil kart verilebilmesi için, aile içinde kişi başına düşen gelirin net asgari ücretin 3’te 1’inden daha az olması şartı
bulunmaktadır. Bu yasayla, “net asgari ücret” yerine “brüt asgari ücret” esas alınmak suretiyle, bunun 3’te 1’inden daha az aile içinde kişi
başına düşen gelir mevcut ise, bu kişilerin primlerinin devlet tarafından karşılanması öngörülmektedir. Şayet, 3’te 1’i ila brüt asgari ücret
arasında kişi başına gelir düşüyorsa, bunlardan da alınacak prim 213
YTL’nin yüzde 12’sidir; bu da aşağı yukarı 25-26 YTL gibi düşük bir
miktar olarak görülmektedir.
Burada da, değişik gelir düzeylerine göre genel sağlık sigortası
prim miktarları görülmektedir.
Genel sağlık sigortasında yapılan belki en önemli değişiklik, 18
yaşını doldurmamış olan çocukların, anne babalarının sigortalı olup
olmadığı, sigortalı iseler borcunun olup olmadığı veya başka bir şart
aranmaksızın sağlık hizmetlerinden yararlanmaları imkânının getirilmiş olmasıdır.
- 124 -
Genel sağlık sigortası katılım payı üst sınırı bakımından da, asgari ücretin yüzde 75’i oranında bir miktar belirlenmiştir.
Acil hâllerde, iş kazası ve meslek hastalığı hâllerinde, bulaşıcı
hastalıklarda ve 18 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından 30 gün
prim ödeme ve diğer borcu olup olmama gibi şartlar aranmamaktadır.
Sağlık hizmeti bedellerinin belirlenmesi:
Kurumumuz, Bakanlığımız ve diğer ilgili kurumların katılımıyla
oluşturulan Fiyatlandırma Komisyonunca belirlenmektedir.
İlave ücret olarak bakıldığında, bugüne kadar sigortalılardan alınacak ilave ücretlerle, farklarla ilgili bir sınırlama olmamasına rağmen, bu yasayla, özel sağlık hizmeti sunucularının ve vakıf üniversitelerinin, belirlenen fiyatların ancak 1 katına kadar, -ki bu oranı da Bakanlar Kurulu belirlemektedir, yetki Bakanlar Kurulumuza verilmiştiren son Bakanlar Kurulu kararıyla bu oran yüzde 30 olarak tespit edilmiştir. Sınır konulması bakımından bunun olumlu bir düzenleme olduğunu düşünüyoruz.
Cenaze ödeneği de aynı şekilde, sosyal taraflarımızın temsilcilerinin bulunduğu Yönetim Kurulumuz teklifi ve Bakan onayıyla belirlenecektir.
Bu yasada önemli düzenlemelerden bir tanesi de, tarım sigortalıları ve köy muhtarlarının sigortalılık durumlarıdır.
Bunlar, 15 günlük prim ödemek suretiyle 30 günlük hizmet kazanma imkânına kavuşmuş olmaktadırlar. Bu da, tarım sektörümüz
bakımından önemli bir düzenlemedir.
Bu yasayla, BAĞ-KUR’lular bakımından basamak sistemi kaldırılmaktadır. BAĞ-KUR’luların asgari ücret ila asgari ücretin 6.5 katı
arasında beyan edecekleri tutar üzerinden prim alınacaktır. Hâlen uygulanan yüzde 40 oranındaki prim, yüzde 33.5 ila yüzde 39 arasında
değişecektir; yapılan işin risk oranına bağlı olarak bu oranlar belirlenecektir.
Birden fazla şirket ortaklığı olması hâlinde ise, yine alt sınırı asgari ücretle 6.5 katı arasında tek bir beyanda bulunulacaktır.
Yurtdışına götürülen Türk işçileri bakımından, genel sağlık sigortası ve kısa vade sigortası zorunlu tutulmuş, uzun vadeli sigorta
kollar ise isteğe bağlı bırakılmıştır. Mevcutta, Türkiye’de bulunan
- 125 -
yakınları sağlık yardımlarından faydalanamamakta iken, bu düzenlemeyle artık sağlık yardımı alabileceklerdir.
Yurtdışı borçlanmasında hâlen günlük 3.5 dolar uygulanmaktadır.
Bu yeni düzenlemede, asgari ücret ile asgari ücretin 6.5 katı arasında sigortalı tarafından tespit edilecek tutarın yüzde 32’si günlük
tutara çevrilmek suretiyle bir borçlanma imkânı vardır.
Bulgaristan’dan zorunlu göçe tabi tutulan vatandaşlarımız da, bu
Yasayla yurtdışı borçlanması hakkını elde etmişlerdir.
Kadın sigortalılarımız bakımından getirilen iki önemli düzenlemeyi ifade etmek istiyorum: Bunlardan bir tanesi, sürekli bakıma
muhtaç özürlü çocuğu bulunan kadın sigortalılarımıza, bu kanundan
sonra geçen hizmet sürelerinin 4’te 1’i gün sayılarına ilave edilecektir
ve yaş hadlerinden indirilecektir. Erken emekli olmalarına bir şekilde
katkı sağlayacaktır.
Diğer taraftan, doğumdan sonra ücretsiz izin alan kadın sigortalılarımıza, iki doğumla sınırlı olmak kaydıyla her doğumda 2 yıllık sürelerini borçlanabilme imkânı getirilmiştir.
Evlenme ödeneği:
BAĞ-KUR’dan aylık alan kız çocuklarına önemli bir imkân getirilmektedir. Şimdiye kadar BAĞ-KUR’lu kız çocuklarında evlenme
ödeneği yoktu. Bu yasayla, 2 yıllık aldıkları aylık tutarını evlenme
ödeneği olarak alabileceklerdir.
Yaşlı ve özürlü aylığı olarak bildiğimiz, kamuoyunda yaklaşık
80-81 bin kişinin icra takibine maruz kalması konusunda da, getirilen
düzenlemeyle, bunların geri alınmaması, terkin edilmesi yönünde bir
düzenleme yapılmıştır; bu da, bu durumdaki vatandaşlarımızın mağduriyetini önlemiştir.
Kayıt dışı istihdamla ilgili bu yasada getirilen düzenlemelerden
bir tanesi şu: Kurum ve diğer ilgili kuruluşlar müşterek olmak kaydıyla, ücretlerin bankalar üzerinden ödenmesi konusunda işverenleri zorunlu tutmaya yetkili kılınmıştır. Ücretlerin bankalar üzerinden ödenmesi konusu, Hazine Müsteşarlığı, Maliye Bakanlığı ve Kurumumuz
tarafından hâlen üzerinde çalışılan bir konudur. Değişik kriterler itibarıyla, uygulamanın hangi iş yerlerinden başlatılacağı ve kademeli ola- 126 -
rak ne şekilde geliştirileceği konusunda ikincil mevzuat çalışmaları
devam etmekte.
Kayıt dışılık konusunda bu yasayla getirilen diğer önemli bir düzenleme de, kamu idareleriyle bankalara, belirlenecek olan birtakım
işlemlerinde sigortalılık sorgulaması yapma yükümlülüğüdür. Bunun,
kayıt dışılık konusunda çok mesafe aldıracak bir düzenleme olduğunu
bir uygulayıcı olarak ifade etmek istiyorum.
Hangi işlemlerde bu sorgulamanın yapılacağı, bankalarla müşterek yapılan toplantılarda önemli ölçüde netleşmiştir. Elektronik altyapı
konusunda da Bilgi İşlem birimimiz çalışmakta. Ekim ayından önce,
bu altyapı da hazırlanmak suretiyle, bankalarda ve kamu idarelerinde
yürütülen birtakım işlemlerde sigortalı olup olmadığı yönünde sorgulama işlemleri de başlatılmış olacaktır.
Kayıt dışılıkla ilgili idari para cezaları arttırılmıştır; bu da, önleme konusunda bir katkı sağlayacaktır.
Kayıt dışılıkla ilgili ilaveten birkaç şey söylemek istiyorum. Bu
yasal düzenlemelerle beraber, uygulamayla ilgili üzerinde çalıştığımız
diğer birkaç konu daha bulunmaktadır: Bunlardan bir tanesi, Kimlik
Bildirim Kanunu dolayısıyla, bazı iş yerlerimizin mülki amirliklere,
kolluk kuvvetlerimize verdikleri bildirimlerin Kuruma alınmasının
sağlanmasıdır. O bildirimler düzenli alınmaya başlanmıştır. Diğeri;
Maliye Bakanlığı muhtasar beyanname kayıtlarının sosyal güvenlik
birimlerinde görüntülenmesi sağlanmıştır. Bu şekilde, karşılıklı mukayese imkânı elde edilmiştir. Diğer birtakım kamu kurum ve kuruluşlarının yaptıkları işlemler dolayısıyla, çalışanlara ait listelerin Kuruma
alınması ve bunların sigortalı kaydının olup olmadığı konusunda da
ünitelerimizde çalışmalar başlatılmıştır. Buralardan da mesafeler, sonuçlar almaya başladık.
Bu yasal düzenlemelerle beraber kayıt dışılık konusunda daha
ileri düzeyde sonuçlar alacağımızı düşünüyoruz.
Bildiğiniz gibi, Sosyal Güvenlik Kurumu “Alo 170 İhbar Hattı”nı da açtı. Çalışanlarımız tarafından buraya gelen ihbarlar ünitelerimiz tarafından anında değerlendirilmekte ve sonuçlandırılmaktadır.
Efendim, ana hatlarıyla sosyal güvenlik reformu bunları içermektedir. Bütün hükümleri itibarıyla Ekim ayında yürürlüğe girecektir.
- 127 -
Yasayla ilgili bir-iki konuya kısaca açıklık getirmekte fayda görüyorum.
Bildiğiniz gibi, mevcutta Sosyal Güvenlik kanunları çok dağınık
bir yapıdadır. Temel olarak bildiğimiz Sosyal Güvenlik kanunları
(506, 2925, 2926, 1479, 5434, 2829), asıl maddeleri, geçici ve diğer
düzenlemeleriyle beraber yaklaşık 1100 maddedir. Bunlardan 5510
Sayılı Kanun ve akabinde 5754 Sayılı Kanunla yapılan değişikliklerle
beraber 110 ana maddesi ve 23-24 geçici maddesi bulunmaktadır. Tabii bu, yasa kodifikasyonu anlamında, yasa düzenlemesi anlamında
kolay bir çalışma olmadığını ifade etmekte fayda var; zannediyorum
bunu bütün katılımcılar da paylaşacaklardır. Dolayısıyla, dağınık bir
yapıdaki Sosyal Güvenlik kanunlarının tek bir kanun içerisine alınmış
olması da ülkemiz açısından önemli bir adımdır, ileri bir adımdır. Ülkemizin 40-50 yıllık bir projeksiyonu içerisinde, sosyal güvenlik gibi
hassas ve önemli bir alanda bu önemli düzenlemelerin yapılmış olması
da zannediyorum ki, ülkemizin geleceği bakımından güzel bir gelişmedir.
Tabii, bunların yanında, farklı yürürlüklerin olması şundan kaynaklandı: Bir defa, bilgi işlem altyapımızın bu değişikliklerle paralel
olarak hazır edilmesi durumu söz konusu. Bilgi İşlem birimimizin
hangi uygulamayı hangi tarihte yürürlüğe geçireceğiyle ilgili yapılan
bir çalışmada farklı tarihler verildiği için ve sosyal güvenlik reformunun daha da gecikmemesi anlamında bir kısmı hemen, bir kısmı belli
bir tarih sonra, bir kısmı, diğer hükümleri de Ekim ayında yürürlüğe
girmesi öngörüldü.
“Ekim başı” ifadesiyle ilgili olarak da bir şey söyleyeyim. Uygulama bakımından sigortalılık hak ve mükellefiyetleri ve uzun vade
aylık bağlama işlemleri bakımından kamu sektörüyle özel sektör arasında farklılıklar bulunmaktadır. Özel sektörde 1 Ekim tarihi itibarıyla
bir problem çıkmaz; fakat kamu sektörü dediğimiz zaman, onların,
belge verme mükellefiyetinden kamu sigortalılarının aylık işlemlerine
kadar burada “15’i” gibi bir tarihin esas alınması uygulamayı kolaylaştıracak bir düzenlemedir. Bu da, yasanın tanımlarından yola çıkılarak konulan bir yürürlük ifadesidir.
Bu kısa açıklamalarla değerli Hocamızın ifadelerine kısa bir katkıda bulunmuş oldum.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum, teşekkür ediyorum.
- 128 -
Sosyal Güvenlik Reformunun
Dört Ana Bileşeni
Bileşen 1 : Sigorta hak ve yükümlülüklerin eşitlendiği, mali
olarak sürdürülebilir tek bir emeklilik sigortası sisteminin
kurulması,
Bileşen 2: Nüfusun tamamına eşit, kolay ulaşılabilir ve kaliteli sağlık hizmeti sunumunu finanse eden genel sağlık sigortası sisteminin oluşturulması,
Bileşen 3 : Dağınık bir halde yürütülen sosyal yardımların
merkezi olarak izlenebildiği, nesnel yararlanma ölçütlerine
dayalı bir sosyal yardımlar sisteminin oluşturulması ve halen
sosyal güvenlik kurumları tarafından sürdürülen primsiz
ödemelerin toplulaştırılması,
Bileşen 4 : Yeni kurumsal yapının oluşturulması sureti ile
yukarıda belirtilen üç temel işlevin mali disiplin içinde, bütünleşmiş, etkin ve vatandaşlarımızın günlük hayatlarını kolaylaştıracak şekilde sunulması amaçlanmıştır.
Sosyal Güvenlik Reformu Çerçevesinde;
5502 Sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu 20 Mayıs
2006 tarihli 26173 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve Sosyal Sigortalar Kurumu, Emekli Sandığı ve BağKur tek çatı altında birleştirilmiştir.
Daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından 21 maddesi iptal edilen 5510 sayılı SSGSS Kanunu
17.04.2008 tarihinde TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek Cumhurbaşkanlığı makamına sunulmuştur.
Tüm sosyal yardımların merkezi olarak izlenebilmesi ve primsiz ödemelerin toplulaştırılması konusunda Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü bünyesinde
çalışmalar sürdürülmektedir.
- 129 -
Ana Parametrelerde Yapılan Değişiklikler
Yaş:
4447 sayılı Kanuna göre 2000 yılından sonra ilk defa işe giren kadın sigortalılar 58, erkek sigortalılar ise 60 yaşında
emekli olacaklardır.
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda mevcut çalışanların emeklilik yaşı konusunda herhangi bir değişiklik yapılmamıştır.
Bu Kanunda, 2036 yılında kadar emeklilik yaşında bir değişiklik bulunmamaktadır. 2036 yılından sonra emekli olacaklarda ise kademeli bir artışla erkeklerde 2046 yılında, kadınlarda 2048 yılında 65 yaş uygulanacaktır.
Emeklilik yaşında getirilen kolaylıkla da Kanundan sonra ilk
defa işe giren sigortalıların SSK’lı iseler 7200 günü, BağKur veya Emekli Sandığına tabi iseler 9000 günü tamamladıkları tarihte geçerli olan yaş ne ise hangi tarihte emekli
olurlarsa olsunlar, bu yaştan emekli olabileceklerdir.
Prim Ödeme Gün Sayısı:
4447 sayılı Kanuna göre 2000 yılından sonra ilk defa işe giren SSK’lılar için 7000 gün, Bağ-Kur ve Emekli Sandığına
tabi olanlar için 9000 gün şartı uygulanmaktadır.
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda mevcut çalışanların prim gün sayılarında herhangi bir değişiklik
yapılmamıştır.
Bu Kanundan sonra ilk defa işe girecek sigortalılardan BağKur ve Emekli Sandığına tabi olanlar için halen uygulanan
9000 gün korunmuş, SSK’lılar için ise 7000 gün yerine 7200
gün şartı getirilmiştir.
- 130 -
Aylık Bağlama Oranı:
Mevcut uygulamada, SSK ve Bağ-Kur sigortalıları için aylıkların hesabına esas aylık bağlama oranı hizmet süresi arttıkça azalan bir seyir takip etmektedir.
Buna göre; SSK ve Bağ-Kur’lu sigortalıların aylık bağlama
oranı ilk 3600 gün için %3,5 sonraki 5400 gün için %2 ve
daha sonraki her 360 gün için %1,5, Emekli Sandığı tabi
olanların ise % 3’tür.
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda aylık
bağlama oranı % 2 olarak uygulanacaktır.
Mevcut sigortalıların bu Kanundan önce geçen hizmetleri halen uygulanan aylık bağlama oranları üzerinden, bu Kanundan sonra geçen hizmetleri ise yeni aylık bağlama oranı üzerinden belirlenecektir.
Ayrıca, 3600 günü doldurmamış mevcut sigortalıların kazanılmış haklarının korunması amacıyla, Kanunun yürürlük tarihinden sonra 3600 güne tamamlayan kısmı için aylık bağlama oranı % 3 olarak uygulanacaktır.
Güncelleme Katsayısı:
Mevcut uygulamada SSK ve Bağ-Kur’da, TÜFE ve GH’nin
(% 100’ü) çarpımı ile aktif sigortalılıkta geçen prime esas
kazançlar aylık bağlama yılına kadar güncellenmektedir.
Emekli Sandığında en yüksek ek göstergeli görevine ait keseneğe tabi kazancı esas alınmaktadır.
Bu Kanunda SSK, Bağ-Kur’lular ile ilk defa bu Kanundan
sonra göreve başlayacak kamu görevlileri için TÜFE’nin tamamı ve GH’nin % 30’unun toplamı alınarak kazançların
güncellenmesi düzenlenmiştir.
- 131 -
Alt Sınır Aylığı:
Mevcut uygulamada SSK’lılar için aylık bağlandığı tarihteki
asgari ücretin % 35’i olarak uygulanmaktadır.
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda, sigortalının hizmetinin geçtiği yıllara ait asgari kazançlarının
güncellenmiş değerinin % 35’i, bakmakla yükümlü olduğu
eşi veya çocuğu olan sigortalılar için % 40’ı olarak düzenlenmiştir.
Aylıkların Artırılması:
4447 sayılı Kanuna göre SSK ve Bağ-Kur’da aylıklar TÜFE
ile Emekli Sandığında ise memur maaş katsayısıyla artırılmaktadır.
Bu Kanunla SSK, Bağ-Kur ve bu Kanundan sonra ilk defa
işe giren kamu görevlilerinin aylıkları her altı ayda gerçekleşen TÜFE oranlarına göre artırılacaktır.
Mevcut kamu görevlilerinin aylıkları ise memur maaş katsayısıyla artırılacaktır.
Ana parametrelerde yapılan değişikliklerden, emeklilik yaşı,
prim ödeme gün sayısı ve 3600 günden az prim gün sayısı
bulunan mevcut sigortalıların Kanundan sonraki 3600’e tamamlayan gün sayısına uygulanacak aylık bağlama oranı
açısından 30.04.2008 tarihi esas alınacaktır.
- 132 -
Malullük ve Ölüm Aylığı Şartlarında Yapılan Değişiklikler
Malullük Aylığı:
SSK’da 1800 gün veya 5 yıllık sigortalılık ve ortalama 180
gün (900 gün),
Bağ-Kur’da 5 yıl (1800 gün),
Emekli Sandığında 10 yıl (3600 gün), bakıma muhtaç olanlar
için 5 yıl (1800 gün).
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda 10
yıl sigortalılık süresi ve 1800 gün sayısı, başkasının sürekli
bakımına muhtaç derecede malul olanlar için sigortalılık süresi şartı aranmaksızın 1800 gün.
Ölüm Aylığı:
SSK’da 5 yıl sigortalılık süresi ve 900 gün.
Bağ-Kur’da 5 yıl (1800 gün)
Emekli Sandığında 10 yıl (3600 gün).
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda,
1800 gün veya yalnızca SSK’lılar için borçlanılan süreler hariç 5 yıl sigortalılık süresi ve 900 gün olarak düzenlenmiştir.
Sosyal Güvenlik Destek Primi:
Mevcut uygulamada SSK’ya tabi çalışan emekliler için prime esas kazancın % 30’u (1/4’ü sigortalı, 3/4’ü işveren),
Emekli Sandığından görev malullüğü aylığı almakta iken
SSK’ya tabi çalışanlardan % 30, (talepleri halinde de % 20
oranında uzun vade primi olmak üzere toplam % 50),
Bağ-Kur’lular için almakta oldukları aylık miktarlarının %
10, diğer kurumlardan aylık alanlar için ise 12. basamak karşılığı gelirin % 10’u oranında sosyal güvenlik destek primi
kesilmektedir.
- 133 -
Mevcut sigortalıların bu Kanundan sonra emekliliklerinde çalışmaları halinde:
Mevcut sigortalılar için sosyal güvenlik destek primi uygulamasına devam edilecektir. Ancak, SSK’ya tabi çalışan bu
emeklilerin prim oranı % 31 - % 36,5 olarak uygulanacaktır.
Tarımsal faaliyetler hariç olmak üzere Bağ-Kur’a tabi çalışan
emeklilerin aylıklarından % 12 oranında prim kesilecek, bu
oran kademeli olarak üç yılın sonunda % 15’e yükselecektir.
Kesilecek bu miktar en yüksek yaşlılık aylığı alan Bağ-Kur
emeklisinin aylığından kesilecek tutardan fazla olamayacaktır.
Bu Kanundan sonra ilk defa sigortalı olanların emekliliklerinde
çalışmaları halinde:
SSK ve Emekli Sandığına tabi çalışma halinde aylıkları kesilecektir.
Bağ-Kur’a tabi çalışmaları halinde almakta oldukları emekli
aylıklarından % 15 oranında destek primi kesilecektir.
Terörle Mücadele Kanunu kapsamında vazife malullüğü aylığı alanların SSK, Bağ-Kur veya Emekli Sandığına tabi çalışmaları halinde aylıkları kesilmeyecektir.
Kamu Görevlilerine İlişkin Düzenlemeler
Bu Kanunun yürürlük tarihinden önce kamu görevlisi olanlara
5434 sayılı Kanunun uygulanmasına devam edilecektir.
Yalnızca bu sigortalılardan mevcut alınan primlerine ilaveten
% 12 oranında genel sağlık sigortası primleri Kurumlarından
alınacaktır.
Bu Kanundan sonra kamu görevlisi olanların aylık bağlama
şartları, aylıklarının hesabı, güncelleme katsayısı, aylık bağlama oranı, alınacak prim bakımından SSK ve Bağ-Kur sigortalılarının tabi olduğu hükümlere tabi olacaktır.
Yeni işe girecek kamu görevlilerinin prime esas kazançlarına
makam, görev veya temsil tazminatları dahil, ancak almakta
oldukları ek ödeme, döner sermaye ödemeleri prime tabi olmayacaktır.
Kanunun yürürlük tarihinden önce ölen ve hizmet yılı 5 yıldan
fazla 10 yıldan az olması nedeniyle aylık bağlanamayan hak
sahiplerine bu Kanunun yürürlük tarihinden sonra aylık bağlanması imkanı getirilmiştir.
- 134 -
Kısa Vadeli Sigorta Uygulamalarında Yapılan Değişiklikler
Bu Kanunun iş kazası ve meslek hastalığı, hastalık ve analık
sigortasına ilişkin hükümleri eski ve yeni kamu görevlileri
için uygulanmayacaktır.
İş kazası ve meslek hastalığı sigortası yerine kamu görevlilerinde vazife malullüğü ikame edilmiştir.
Bağ-Kur’a tabi sigortalılar için bu Kanunla ilk defa iş kazası
ve meslek hastalığı sigortası ile analık sigortası getirilmektedir.
Geçici iş göremezlik ödeneği:
Mevcut uygulamada SSK’da ayaktan istirahat sürelerinde
günlük kazancın üçte ikisi, yatarak tedavi sürelerinde ise günlük kazancın yarısı tutarında geçici iş göremezlik ödeneği verilmektedir.
Bu Kanunda SSK sigortalıları için mevcut uygulama devam
ettirilmiştir.
SSK sigortalılarına mevcut uygulamada hastalık ve analık sigortasından geçici iş göremezlik ödeneği verilebilmesi için
120 gün prim ödeme şartı aranmakta iken, bu süre 90 güne indirilmiştir. Aynı süre analık sigortasında Bağ-Kur sigortalıları
için de aranacaktır.
Bağ-Kur’a tabi sigortalılar için iş kazası ve meslek hastalığına
bağlı yatarak tedavi süresince ve analık sigortasından da doğumdan önce ve sonra sekizer haftalık sürede geçici iş göremezlik ödeneği imkanı ilk defa getirilmektedir.
Emzirme ödeneği:
Mevcut uygulamada emzirme ödeneği SSK sigortalı ve emeklilerine 50 YTL olarak verilmektedir.
Emzirme ödeneğinin verilebilmesi için kadın sigortalının kendisinde 90 gün, sigortalının eşinin doğumu halinde 120 gün
prim şartı aranmaktadır.
Bu Kanunda Bağ-Kur sigortalı ve emeklileri için de emzirme
ödeneği getirilmekte ve sigortalılar için 120 gün prim ödeme
şartı aranmaktadır.
Emzirme ödeneğinin miktarı, sosyal tarafların temsil edildiği
Sosyal Güvenlik Kurumu Yönetim Kurulu Kararı ve Bakan
onayı ile belirlenecektir.
- 135 -
Sürekli iş göremezlik geliri:
Mevcut uygulamada sürekli iş göremezlik geliri yalnızca
SSK’lılar için uygulanmakta iken, bu Kanunla Bağ-Kur’lular
için de uygulanma imkânı getirilmiştir.
Mevcut uygulamada meslekte kazanma gücü kayıp oranı %
50’nin altında olan sigortalının ölümü halinde hak sahiplerine
gelir bağlanması için ölüm nedeninin iş kazası veya meslek
hastalığına bağlı olma şartı aranmaktadır.
Bu Kanunla ölüm nedenine bakılmaksızın hak sahiplerine gelir bağlanma imkanı getirilmiştir.
Mevcut uygulamada % 25 ve daha üzerinde meslekte kazanma gücünü kaybeden sigortalılara asgari ücretin % 70’i oranından az olmamak üzere alt sınır geliri bağlanmaktadır.
Bu Kanunla sürekli başkasının bakımına muhtaç olanlar dışında sürekli iş göremezlik gelirinin meslekte kazanma gücü
kayıp oranı ile orantılı olarak verilmesi sağlanmaktadır.
Sürekli başkasının bakımına muhtaç durumda olan sigortalılara asgari ücretin % 85’inden az olmamak üzere alt sınır geliri
düzenlenmektedir.
İsteğe Bağlı Sigorta Düzenlemeleri
Mevcut uygulamada SSK’da 1080 gün prim ödeme, Emekli
Sandığında 10 yıllık hizmet şartı aranmaktadır. Bağ-Kur’da
ise ev kadınları için süre şartı aranmamaktadır.
İsteğe bağlı sigortalılar mevcut uygulamada sağlık yardımlarından yararlanamamaktadırlar.
Bu Kanunda isteğe bağlı sigortalılık için süre şartı kaldırılmış, sosyal güvenlik sözleşmesi imzalanmamış ülkelerde bulunan Türk vatandaşlarına da bu hak verilerek kapsam genişletilmiş ve sağlık yardımlarından yararlanma imkanı getirilmiştir.
Ayrıca, kısmi zamanlı olarak çalışan sigortalılara eksik sürelerini isteğe bağlı sigortayla tamamlama hakkı verilmiştir.
- 136 -
Genel Sağlık Sigortasına İlişkin Düzenlemeler
Sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için mevcut uygulamada; SSK sigortalılarında 90, sigortalıların eş ve çocuklarında 120, Bağ-Kur sigortalılarında 240 gün prim ödeme şartı bulunmaktadır.
Yapılan düzenleme ile Bağ-Kur ve SSK’lılar da dahil olmak
üzere genel sağlık sigortalılarındaki bu süre 30 gün olarak
belirlenmiştir.
Mevcut uygulamada Bağ-Kur sigortalılarının sağlık hizmetlerinden yararlanabilmeleri için hiçbir borcunun bulunmaması şartı aranmaktayken;
Bu Kanunda Bağ-Kur sigortalılarının 60 günlük borcunun
bulunması halinde sağlık yardımlarından yararlanmaları imkânı getirilmiştir.
Mevcut uygulamada Yeşil Karttan yararlanabilmek için aile
içindeki gelirin kişi başına düşen aylık tutarı net asgari ücretin üçte birinden daha az geliri olması aranmaktadır.
Bu Kanunda, net asgari ücret yerine brüt asgari ücretin üçte
biri esas alınmış ve aile içindeki gelirin kişi başına düşen aylık tutarı brüt asgari ücretin üçte birinden az olanların primlerinin devlet tarafından ödenmesi imkanı getirilmiştir.
213 YTL’den daha az geliri olanların GSS primleri devlet
tarafından karşılanmış olacaktır.
Asgari ücretin üçte biri ile asgari ücret arasında geliri olanlar
(213-638 YTL) asgari ücretin üçte biri üzerinden % 12 prim
(26 YTL) ödeyeceklerdir.
Asgari ücret ile asgari ücretin iki katı arasında geliri olanlar
(638-1.277 YTL) asgari ücret üzerinden prim (77 YTL) ödeyeceklerdir.
Asgari ücretin iki katından daha yüksek geliri olanlar asgari
ücretin iki katı üzerinden (153 YTL) prim ödeyeceklerdir.
18 yaşını doldurmamış olan çocukların ana ve babalarının
sigortalı olup olmadığına bakılmaksızın ve herhangi bir şart
aranmaksızın sağlık hizmetlerinden yararlanmaları imkanı
getirilmektedir.
- 137 -
Katılım payında üst sınır:
Bu Kanunda, katılım payı üst sınırı asgari ücretin % 75’i
olarak belirlenmiştir.
Şartsız sağlık hizmeti verilecek olan kişiler:
Mevcut uygulamada acil haller de dahil olmak üzere herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır.
Bu Kanunda, 18 yaşını doldurmamış olan kişiler, bakıma
muhtaç kişiler, acil haller, iş kazası ve meslek hastalığı halleri ile bulaşıcı hastalıklarda genel sağlık sigortalısının 30
gün priminin bulunup bulunmadığı veya borcu olmaması
şartı arananlarda bu borcun olup olmadığına bakılmaksızın
sağlık hizmetlerinden yararlanma imkanı getirilmektedir.
Sağlık hizmeti bedellerinin belirlenmesi:
Mevcut uygulamada sağlık hizmeti bedelleri Kurum tarafından belirlenmektedir.
Bu Kanunda, Çalışma Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Maliye
Bakanlığı, Hazine ve DPT Müsteşarlıkları ile Kurum yetkililerinin bulunduğu Fiyatlandırma Komisyonunca belirlenmesi öngörülmektedir.
Sağlık hizmetlerinde ilave ücret:
Mevcut uygulamada alınacak ilave ücretlerle ilgili herhangi
bir üst sınır bulunmamaktadır.
Bu Kanunda, sözleşmeli özel sağlık hizmeti sunucuları ile
vakıf üniversitelerinin, Fiyatlandırma Komisyonunca tespit
edilecek tutarın bir katına kadar Bakanlar Kurulunca belirlenecek tavanı geçmemek kaydıyla, Kurumca daha düşük
oranda ilave ücret alınabilmesi öngörülmektedir.
Kamu sağlık hizmeti sunucuları ise otelcilik hizmeti ile istisnai sağlık hizmetlerinde Fiyatlandırma Komisyonunca belirlenecek ücretin 3 katına kadar ilave ücret alınabilecektir.
Öğretim üyeleri için alınabilecek ilave ücretin tavanını belirlemeye Kurum yetkilendirilmiştir.
Kurumca belirlenecek bazı sağlık hizmetleri için (Diyaliz,
kalp ameliyatları, organ nakilleri, yoğun bakım, acil vb) sözleşmeli sağlık hizmet sunucuları tarafından ilave ücret alınmaması konusunda Kuruma yetki verilmiştir.
Acil durumlarda ise sözleşmeli veya sözleşmesiz sağlık
hizmeti sunucularınca ilave ücret alınmaması yönünden düzenleme getirilmektedir.
- 138 -
Diğer Önemli Düzenlemeler
Cenaze ödeneği:
Mevcut uygulamada SSK ve Bağ-Kur’lulara 247 YTL,
Emekli Sandığına tabi olanlara 940 YTL cenaze ödeneği verilmektedir.
Bu Kanunla cenaze ödeneği miktarı, sosyal tarafların da temsil edildiği Sosyal Güvenlik Kurumu Yönetim Kurulu Kararı
ve Bakan onayı ile belirlenecektir.
Tarım sigortalıları ve köy muhtarlarının sigortalılığı:
Mevcut uygulamada tarım Bağ-Kur’lulardan esnaflara uygulanan primlerden daha düşük olmak üzere prim alınmakta
(asgari 87 YTL), köy muhtarlarından ise esnaflardan alınan
prim düzeyinde prim alınmaktadır (asgari 200 YTL).
Bu Kanunda, hem tarım Bağ-Kur’lulardan hem de köy muhtarlarından 15 günlük prim alınmak suretiyle 30 gün hizmet
kazanmaları imkanı getirilmiştir. (Asgari prim tutarı 102
YTL)
15 günlük esas alınan prim tutarı her yıl bir gün artırılarak 15
yıl sonra 30 gün üzerinden prim alınması öngörülmektedir.
Bağ-Kur’luların prim oranı:
Mevcut uygulamada 24 basamaklı gelir tablosu üzerinden %
20 uzun vade, % 20 sağlık olmak üzere toplam % 40 oranında prim alınmaktadır.
Bu Kanun ile basamak sistemi kaldırılmış, prime esas kazancın alt ve üst sınırı arasında olmak üzere (Asgari ücret ile asgari ücretin 6,5 katı) beyan edecekleri kazancın % 33,5 ila %
39’u oranında prim alınması düzenlenmiştir.
Birden fazla şirket ortaklığı olanlar için prime esas kazancın
alt ve üst sınırı arasında kalmak kaydıyla tek beyan yeterli
sayılacaktır.
Yurtdışına götürülen Türk işçileri:
Mevcut uygulamada sosyal güvenlik sözleşmesi imzalanmamış ülkelere götürülen Türk işçileri için % 25 oranında
topluluk sigortası veya isteğe bağlı sigorta primi alınmaktadır.
- 139 -
Bu Kanunla, bunlar sadece kısa vadeli ve genel sağlık sigortası kapsamında zorunlu tutulmuş, dilerlerse isteğe bağlı sigortaya devam etmeleri sağlanmıştır. Prim oranları % 13,5
ila % 19’a düşürülerek bu işverenlerin prim yükü azaltılmıştır.
Yurtdışı hizmet borçlanması:
Mevcut uygulamada bir gün için 3,5 dolar karşılığı prim
alınmaktadır.
Bu Kanunla günlük borçlanma bedeli, sigortalının prime esas
kazancın alt ve üst sınırı arasında seçeceği tutarın % 32’si
olarak belirlenmiştir.
Borçlanmaya esas kazancın alt sınırını farklı bir miktarda belirlemeye Bakanlar Kuruluna yetki verilmiştir.
1989 yılından itibaren zorunlu göçe tabi tutulması nedeniyle
Türk vatandaşlığına geçen soydaşlarımızın 3201 sayılı Kanuna göre geldikleri ülkedeki hizmetlerini borçlanabilmelerine imkan sağlanmıştır.
Kadın sigortalılar için getirilen özel düzenlemeler:
Başkasının sürekli bakımına muhtaç derecede özürlü çocuğu
bulunan kadın sigortalılara, bu Kanundan sonra geçen hizmet
sürelerinin dörtte birinin hem prim ödeme gün sayılarına eklenmesi hem de emeklilik yaşından indirilmesi sağlanmıştır.
Kadın sigortalıların doğumdan sonra işten ayrılmış olmaları
ve çocuğun yaşaması şartıyla en fazla iki defaya mahsus olmak üzere azami 4 yıllık sürelerini borçlanma imkanı getirilmiştir.
Evlenme ödeneği:
Mevcut uygulamada yetim kız çocuklarına SSK’da 24 ay,
Emekli Sandığında ise dul eş ve hak sahibi ana da dahil olmak üzere 12 ay evlenme ödeneği verilmektedir.
Bu Kanunda Bağ-Kur’lu yetim kız çocuklarına ilk defa bu
hak verilmek suretiyle evlenme ödeneği 24 ay olarak belirlenmiştir.
- 140 -
Yaşlı ve özürlü aylıkları:
2022 sayılı Kanun kapsamında yaklaşık 81.000 yaşlı ve
özürlü vatandaşlarımıza Kanunu bilmemelerinden veya uygulamadan kaynaklanan sebeplerle yapılan yersiz ödemelerin
terkini ile icrai takibatların kaldırılması sağlanmıştır.
Kayıtdışı istihdam:
İşverenlerin çalıştırdıkları sigortalılara ödedikleri prime tabi
tüm ödemelerin bankalar üzerinden yapılması zorunluluğu
getirmeye yetki tanımaktadır.
Kamu idareleri ile bankaların, bir takım işlemlerinde sigortalılık sorgulaması yükümlülüğü getirilmesi, yine bu kuruluşların Kurumla veri paylaşımı konusunda düzenlemeler bulunmaktadır.
Kayıt dışı çalıştırmaya yönelik idari para cezaları caydırıcı
olacak şekilde artırılmıştır.
Belediye Başkanları Açısından Yapılan Düzenlemeler:
Emekli Sandığından emekli olduktan sonra belediye başkanı
olanlarla SSK ve Bağ-Kur emeklilerine makam, görev veya
temsil tazminatı verilmemekte iken yapılan düzenleme ile
Emekli Sandığı mevzuatı çerçevesinde 15 yıl hizmeti ve 61
yaş, 25 yıl hizmeti olması şartıyla Büyükşehir belediye başkanlarına 1.187,88 YTL, İl belediye başkanlarına 1.039,21
YTL, İlçe ve ilk kademe belediye başkanlarına 593.83 YTL,
diğer belediye başkanlarına 445,37 YTL tutarında makam,
temsil veya görev tazminatları alma imkanına kavuşmuşlardır.
Bağ-Kur Sigortalıları Bakımından Getirilen Yenilikler
Kazançla orantısız prim ve emekli aylığına sebep olan basamak sistemi kaldırılarak prime esas kazancın alt ve üst sınırı
arasında olmak kaydıyla beyan usulüne göre prim ödeme
öngörülmüştür.
% 20 malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası primi ve % 20 sağlık sigortası primi olmak üzere toplam % 40 olan prim oranı,
yeni Kanunla % 33,5-%39’a indirilmiştir.
- 141 -
Bu Kanunda, hem tarım Bağ-Kur’lulardan hem de köy muhtarlarından 15 günlük prim alınmak suretiyle 30 gün hizmet
kazanmaları imkanı getirilmiştir. 15 günlük süre her yıl birer
gün artırılmak suretiyle 30 güne tamamlanacaktır. (Asgari
prim tutarı 102 YTL)
Mevcut uygulamada Bağ-Kur sigortalıları bir gün dahi prim
borcu olsa sağlık hizmetlerinden faydalanamamaktadır.
Bağ-Kur Sigortalıları Bakımından Getirilen Yenilikler
Bu Kanunla 60 gün borcu olan Bağ-kur sigortalıları sağlık
hizmetlerinden faydalanabilecektir.
Bu Kanunla ilk kez, kısa vadeli sigorta kolları kapsamında;
geçici iş göremezlik ödeneği, doğum yapan sigortalı kadın
ile sigortalı erkeğin sigortasız eşine emzirme ödeneği alma
imkanı getirilmiş, sürekli iş göremez duruma düşmesi halinde, sigortalının kendisine, ölümü halinde de hak sahiplerine
gelir bağlanması sağlanmıştır.
Bu Kanunla ilk kez, ölüm gelir veya aylığı almakta iken evlenen kız çocuklarına evlenme yardımı verilmesi öngörülmüştür.
Bu Kanunla ilk kez, sigortalı oldukları tarihten önce malul
olanlar ile çalışma gücü kayıp oranları % 60’ın altında olanlara yaş koşulu aranmaksızın, belirli sigortalılık süresi ve
prim ödeme gün sayısı ile yaşlılık sigortasından aylık bağlanması hakkı getirilmiştir.
Sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için mevcut uygulamada; Bağ-Kur sigortalılarında 240 gün prim ödeme şartı
bulunmaktadır.
Yapılan düzenleme ile Bağ-Kur sigortalıları için bu süre genel sağlık sigortalılarındaki bu süre 30 gün olarak belirlenmiştir.
Şehit ve Gazilerle İlgili Yapılan İyileştirmeler:
Harp malulleri ile terörle mücadele ve nakdi tazminat kapsamında aylık alan vazife malullerinin SSK veya Bağ-Kur’a
tabi çalışmaları halinde aylıkları kesilmeksizin haklarında kısa vadeli sigorta kolları zorunlu (%1 ila %6,5 oranında),
uzun vadeli sigorta kollarına tabi olmayı istemeleri halinde
ise % 21 ila % 26,5 oranında prim alınacaktır.
- 142 -
Yalnızca Terörle Mücadele Kanunu kapsamında vazife malullüğü aylığı alanların Emekli Sandığına tabi çalışmaları halinde aylıkları kesilmeyecektir. Kanunun yürürlüğünden önce bu şekilde çalışmaları nedeniyle aylıkları kesilenlerin ise
aylıkları ödenecektir.
Diğer vazife malullerinin SSK ve Bağ-Kur kapsamında çalışması halinde kısa vadeli ve uzun vadeli sigorta kollarına
(% 21 ila % 26,5) veya sosyal güvenlik destek primine tabi
olmak istemeleri durumunda Bağ-Kur’a tabi çalışmalarda %
12, kademeli % 15, SSK’ya tabi çalışmaları halinde % 31 ila
% 36,5 oranında destek primi uygulanacak, ancak bu kişilerin Emekli Sandığına tabi olmaları halinde aylıkları kesilecektir.
Terörle mücadeleden dolayı vazife malullüğü aylığı bağlananların Emekli Sandığına tabi aylıkları kesilmekte iken, yapılan düzenleme ile görev aylıkları ile beraber emsali vazife
malullüğü aylığını da almaları sağlanmıştır. Ayrıca ücretsiz
seyahat kartı, ek ödeme (tütün ikramiyesi) ile çocuklarına
eğitim ve öğretim yardımı verilmesi imkânı da sağlanmıştır.
3713 sayılı Kanuna göre aylık bağlanmış malûller ile aynı
Kanun kapsamına giren olaylar sebebiyle vazife malûllüğü
aylığı alan er ve erbaşların sağlık kurulu raporuyla ihtiyaç
duydukları her türlü ortez/protez ve diğer iyileştirici
araç/gereçler için herhangi bir katılım payı veya fark alınmaksızın ve kısıtlama getirilmeksizin karşılanması yönünde
düzenleme yapılmıştır.
Şehit ve gazi çocuklarına her yıl için ödenmekte olan eğitim
ve öğretim yardımı (ilköğretim için 618, ortaöğretim 927,
yüksek öğrenim 1.237 YTL) bu Kanunla % 25 oranında artırılmıştır.
- 143 -
OTURUM BAŞKANI- Efendim, İbrahim Ulaş Bey’e sunumu
için çok teşekkür ederiz.
Zamanını yarım saat aştı; hiç merak etmeyin, biz onu sonra bilahare cezalandıracağız.
Efendim, “Sosyal Güvenlik Kurumu 32 katrilyon açık veriyor”
dediği zaman suratınız asıldı, üzüldünüz, “Yahu, çok az para ödemişiz, bu Kurum açık veriyor” filan diye bayağı müteessir oldunuz. “Bu
kayıt dışılığı kayıt içine alırsak Kurumun aktüeryal dengesi düzelecek” deniyor. Kayıt dışını kim yapıyor? Sizler yapıyorsunuz, özel sektör yapıyor, bunu bizler yapıyoruz, demek ki, bunun suçu bizde filan
diye düşünüyordum. Bir gün dedim ki, bize bu kadar söylüyorsunuz,
şu açık neyse, şunu bir getirin, ne kadar açık vermişiz, kim vermiş bir
öğrenelim. Efendim, 2006 yılında 23 katrilyon açık vermişiz; bunun
12 katrilyonunu Emekli Sandığı vermiş, 8 katrilyonunu BAĞ-KUR
vermiş, 2.8 katrilyonunu da biz işçiler-işverenler vermişiz. Demek ki,
biz biraz daha böyle kendimizi toparlarsak Kurumla dengeye geleceğiz. Siz kusuru gidin başka yerde arayın, bizde aramayın.
Efendim, ara veriyoruz.
OTURUM BAŞKANI- Sayın konuklar, şimdi oturumun ikinci
bölümüne geçiyoruz. Sayın Hocamız Nurşen Caniklioğlu bize bir sunumda bulunacaklar.
DOÇ. DR. NURŞEN CANİKLİOĞLU (Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi)- Teşekkür ediyorum Sayın
Başkan.
5510 Kanunun Prime İlişkin Öngördüğü
Yeni Düzenlemeler ve 5763 Sayılı Kanunun
Prim Teşvikine İlişkin Hükümleri
I. GİRİŞ
Sosyal sigorta primleri, sosyal sigorta yardımlarının karşılığı
olup sosyal güvenlik kuruluşlarının gelirleri arasında özel bir öneme
sahiptir. Zira sosyal güvenlik kuruluşlarının en büyük gelir grubunu
primler oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında gerek prim oranlarının belirlenmesi, gerekse primlerin düzenli bir şekilde tahsil edilmesi,
sosyal sigorta yardımlarının yerine getirilebilmesi için oldukça büyük
önem taşımaktadır.
- 144 -
Belirtelim ki, primler, sadece sosyal sigorta yardımlarının değil,
aynı zamanda Kurumun yönetim giderlerinin de karşılığıdır. Nitekim
bu husus, 5510 sayılı Kanunun 79. maddesinde, “Kısa ve uzun vadeli
sigortalar ile genel sağlık sigortası için, bu Kanunda öngörülen her
türlü ödemeler ile yönetim giderlerini karşılamak üzere Kurum prim
almak, ilgililer de prim ödemek zorundadır” denilmek suretiyle ifade
edilmiştir. Dolayısıyla prim oranlarının en uygun şekilde saptanması
ve tahsil edilmesi düzenli işleyen bir sistemin varlığı için yaşamsal
önemdedir.
Kuşkusuz prim sadece Kurumun yerine getirmesi gereken yardımlar bakımından önem taşımaz. Sigortalının prime esas kazançları
üzerinden kesilmesi gereken prim oranlarının miktarı, istihdam üzerinde de doğrudan etkilidir. Zira tüm çağdaş sosyal sigorta sistemlerinde, tahsil edilmesi gereken prime işverenlerin de katkıda bulunması
öngörülmektedir. Prim oranlarının yüksek belirlenmesi, işgücünün
işverene maliyetini yükseltmekte, bu durum da işverenleri ya kayıt
dışılığa yöneltmekte ya da istihdamı daraltıcı etki yaratmakta, yani
işverenler işlerini asgari düzeydeki işçi sayısı ile yerine getirmeyi tercih edebilmektedirler.
Şu halde, prim oranlarının istihdamı daraltacak kadar yüksek,
Kurumun yerine getirmesi gereken yardımların yapılmasını engelleyecek kadar düşük olmaması gerekir. Ancak prim oranlarının saptanması
sırasında sosyal güvenliğin sadece sigortalı ve işverenlerin yükümlülüğü kapsamında olmadığı, sosyal devlet niteliğine sahip devletlerin
de bu konuda yükümlülükler üstlenmesi gerektiği göz ardı edilmemelidir.
Prime ilişkin yükümlülükler belirlenirken, göz önünde tutulması
gereken hususlardan bir diğeri de prime esas kazançlardır. Prime esas
kazançlara nelerin dâhil olduğunu belirleyen düzenlemeler, işverenlerce iş sözleşmesi çerçevesinde sigortalılara sağlanan hakların içeriğine de etkili olabilmektedir. Gerçekten, bazı kazançların gereksiz bir
biçimde prime esas kazanca dâhil edilmesi, işverenleri bu tür ödemeleri yapmamaya yöneltebilmektedir. Dolayısıyla, Kurumun daha fazla
prim tahsil edebilmesi amacıyla yapılan bu gibi düzenlemeler, sonuçta
işçinin bazı haklarının ortadan kalkmasına sebep olabilmektedir. Bu
nedenle, prim ve prime esas kazanç konusundaki düzenlemelerin, yukarıda belirttiğimiz tüm hususları göz önünde tutarak, hem sistemin
gereklerine uygun hem de çalışma yaşamının ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde belirlenmesi bir zorunluluktur.
- 145 -
5510 sayılı Kanun ise, 17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla1
değiştirilmeden önce, işverenlerin prim ödeme yükümlülüğü bakımından çok da isabetli olmayan pek çok hüküm içermekteydi. Anılan Kanunla bu hükümlerden bazıları değiştirilmiştir. Ancak buna rağmen
506 sayılı Kanunla kıyaslandığında, 5510 sayılı Kanunda işverenler
bakımından hala ek yükümlülükler öngören ya da belirsizlikler yaratan pek çok hüküm bulunmaktadır.
Öte yandan, Hukukumuzda, işverenlerin prim ödeme yükümlülüğüne ilişkin olarak bir başka gelişme daha yaşanmış ve 15.05.2008
tarihinde, uygulamada “İstihdam Paketi” olarak bilinen 5763 sayılı “İş
Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”2
kabul edilmiştir. Anılan Kanunda, işverenlerin prim ödeme yükümlülüklerine ilişkin olarak bazı teşvikler öngörülmüştür.
Biz bu tebliğde, 5510 sayılı Kanunla işverenlerin prim ödeme
yükümlülüğüne ilişkin olarak getirilen yeni bazı düzenlemelere genel
olarak değindikten sonra, özellikle işverenlerin prim yükünü artırıcı
nitelikteki hükümler üzerinde duracağız. Prim ödeme yükümlülüğü ile
doğrudan bağlantılı olduğu için, 5763 sayılı Kanunla öngörülen teşviklere de genel olarak değineceğiz.
II. 5510 SAYILI KANUNA GÖRE SOSYAL SİGORTA
PRİM ORANLARI
1. Genel Olarak
Sosyal sigorta primi, Kanunun öngördüğü sosyal risklerin gerçekleşmesi halinde yapılacak sigorta yardımları ile Kurum yönetim
giderlerinin karşılığı olarak sigortalının kazancının belli bir yüzdesi
üzerinden alınan parayı ifade eder3. 5510 sayılı Kanunun 79. maddesinin birinci fıkrası da, bu hususu düzenlemektedir. Anılan maddeye
göre, “Kısa ve uzun vadeli sigortalar ile genel sağlık sigortası için, bu
Kanunda öngörülen her türlü ödemeler ile yönetim giderlerini karşılamak üzere Kurum prim almak, ilgililer de prim ödemek zorundadır”.
1
RG, 08.05.2008, 26870.
RG, 26.5.2008, 26887.
3
Güzel, Ali/Okur, A. Rıza/Caniklioğlu, Nurşen: Sosyal Güvenlik Hukuku, Yenilenmiş 11. Bası, İstanbul 2008, 202; Tuncay, A. Can/Ekmekçi, Ömer: Sosyal Sigortanın Genel Esasları, İstanbul 2008, 184; Başka bir tanım için bkz. Alper, Yusuf:
Türkiye’de Sosyal Güvenlik, Sosyal Sigortalar, İstanbul 2003, 177-178.
2
- 146 -
Sigortalının kazancı üzerinden kesilecek prim konusunda, tüm
sigorta kolları için tek bir oran belirlenebildiği gibi4, her bir sigorta
kolu için ayrı ayrı prim oranı da öngörülebilmektedir5. 5510 sayılı
Kanun, 506 sayılı Kanunda olduğu gibi, her bir sigorta kolu için farklı
prim esasını benimsemiştir. Ancak 506 sayılı Kanundan farklı olarak
bu primleri, kısa vadeli sigorta primi, malullük, yaşlılık, ölüm sigortası primi ve genel sağlık sigortası primi olarak üç kategoride düzenlemiştir6.
Yukarıda andığımız sigorta kollarına ilişkin primler dışında, işverence ödenmesi gereken bir başka prim de sosyal güvenlik destek
primidir. Gerçi, aşağıda değineceğimiz üzere7 ilk defa 5510 sayılı Kanuna göre sigortalı olup da, yine bu Kanuna göre yaşlılık aylığı alanlar
için sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışma olanağı, 5754 sayılı Kanunla kaldırılmıştır. Dolayısıyla, esasında 5510 sayılı Kanunda
sosyal güvenlik destek primi öngörülmemiştir. Ancak, ilk defa 506
sayılı Kanuna göre sigortalı olanlar için hem aylık alma hem de çalışma hakkı geçici bir madde (geç.m.14) ile saklı tutulduğundan, bu sigortalılar için işverenlerin sosyal güvenlik destek primi ödeme yükümlülükleri bir süre daha devam edecektir.
Bu konuda belirtilmesi gereken bir başka yükümlülük de, işsizlik
sigortasına ilişkin prim ödeme yükümlülüğüdür. Gerçekten, işverenlerin ödemesi gereken primler, yukarıda belirttiklerimizle sınırlı değildir. İşverenler, eskiden olduğu gibi, 5510 sayılı Kanun döneminde de,
4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu m. 49/I gereğince işsizlik sigortası primi ödemekle yükümlüdürler.
5510 sayılı Kanuna göre ödenmesi gereken primler ve oranlarına
geçmeden önce, 5510 sayılı Kanunun öngördüğü temel farklılıklara
dikkat çekmekte yarar bulunmaktadır. 506 sayılı Kanunda, iş kazası ve
meslek hastalığı, hastalık ve analık sigortası primleri olarak düzenlenen sosyal sigorta primleri, 5510 sayılı Kanunda, kısa vadeli sigorta
kolları primi ve genel sağlık sigortası primi adı ile iki ayrı sosyal si4
Bu konuda 2925 sayılı Kanuna göre ödenmesi gereken prim oranını örnek gösterebiliriz. Anılan Kanunda tüm riskler için % 30 oranında tek prim öngörülmüştür, bkz.
Güzel/Okur/Caniklioğlu, 203.
5
Güzel/Okur/Caniklioğlu, 203; Tuncay/Ekmekçi, 184-185; Alper, 178.
6
Güzel/Ocak: 5510 Sayılı Yasa İle İşverenlere Getirilen Ek Sosyal Sigorta Yükümlülükleri, LEGAL iş ve SGH Dergisi, 2007/13, 152; Güzel / Okur / Caniklioğlu, 203.
7
Bkz. aşağıda II, 3.
- 147 -
gorta primi olarak düzenlenmiştir. Bu yapılanmayla bağlantılı olarak
da, kısa vadeli sigorta kollarından sadece paraya ilişkin yardımlar yapılırken, genel sağlık sigortası kolundan sadece sağlık hizmet sunumu
ve buna ilişkin yardımlar yapılacaktır.
Prim oranlarının belirlenmesine ilişkin olarak da, daha önce iş
kazası ve meslek hastalığı, hastalık ve analık sigortası için ödenmesi
gereken toplam prim oranı, bu iki sigorta koluna paylaştırılmıştır. Bunun sonucunda, 506 sayılı Kanun dönemine göre daha farklı oranlar
belirlenmiş olmakla birlikte, nihai olarak ödenmesi gereken primlerde
bir değişiklik olmamıştır8.
Öte yandan, 506 sayılı Kanundan farklı olarak, 5510 sayılı Kanunda, Devlet, malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası ile genel sağlık
sigortası primine katkıda bulunmakla yükümlü kılınmıştır. Bilindiği
gibi, Türk Sosyal Güvenlik Hukuku sisteminde Devlet, sadece işsizlik
sigortasında prim ödeme yükümlüsü olarak kabul edilmişti. Bu katılım
da oldukça sınırlıydı. Bu durumu ise sosyal devlet ilkesi ile uyumlu
bulma olanağı bulunmamaktaydı. 5510 sayılı Kanunda bu konuda özel
hükümler öngörülmüş ve Devlet düzenli olarak prim ödemekle yükümlü tutulmuştur. Dolayısıyla, 5510 sayılı Kanun döneminde Devletin işlevi sadece sosyal güvenlik kurumlarının açıklarını kapatmakla
sınırlı olmayacak, sosyal güvenliğin gerçekleşmesine de doğrudan
katkısı olacaktır.
2. Sosyal Sigorta Kolları ve Prim Oranları
aa) Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortasının prim oranı
5510 sayılı Kanunda uzun vadeli sigorta kollarından yapılacak
8
Bir karşılaştırma yapılması gerekirse, daha önce iş kazası ve meslek hastalığı sigorta kolu primi %1,5 ila %7 arasında değişirken (SSK m.73/I,A), 5510 sayılı Kanunda
bu yarım puan indirilmiş, kısa vadeli sigorta kolu adı ile %1 ila %6,5 oranında belirlenmiştir. Hastalık sigortasından % 11, analık sigortasından % 1 olmak üzere, toplamda %12 olan orana, iş kazası ve meslek hastalığı sigortasından indirilen % 0,5
oranı da dahil edilerek toplamda % 12,5’luk bir oran da genel sağlık sigortası primi
karşılığı olarak düzenlenmiştir. Dolayısıyla tüm sigorta kollarının toplam primi göz
önünde tutulduğunda, işverenin 506 sayılı Kanuna göre ödemesi gereken primler ile
5510 sayılı Kanuna göre ödemesi gereken primlerde bir farklılık olmamıştır, (Aynı
yönde değerlendirme için bkz. Kurt, Resul: 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası Kanunu ile Diğer Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan 5754 sayılı
Kanun (Karşılaştırmalı ve Açıklamalı), İstanbul 2008, 165). Belirtelim ki, sosyal
güvenlik destek primi ya da fiili hizmet zammına ilişkin primler bu değerlendirmenin dışındadır.
- 148 -
yardımları karşılamak üzere malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası primi
kesilmesi öngörülmüştür. Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortasının prim
oranı, kural olarak, sigortalının prime esas kazancının % 20'sidir. Bunun % 9'u sigortalı hissesi, % 11'i işveren hissesidir (m.81/I,a). Kural
bu olmakla birlikte, fiili hizmet süresi zammına tabi olan sigortalılar
için ödenmesi gereken malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası prim oranlarında farklılıklar söz konusudur9.
5510 sayılı Kanunda, 506 sayılı Kanundan farklı olarak, malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası prim oranına sadece sigortalı ve işverenlerin değil, Devletin de katılımı öngörülmüştür. Buna göre, Devlet,
Kurumun ay itibarıyla tahsil ettiği malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları priminin dörtte biri oranında Kuruma katkı yapar. Devlet katkısı
olarak hesaplanacak tutar, talep edilen tarihi takip eden 15 gün içinde,
Hazinece Kuruma ödenir (m.81/son). Dolayısıyla, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra Devlet, her ay, malullük, yaşlılık ve
ölüm sigortası primine % 5 oranında katkıda bulunacaktır. Çağdaş
sosyal güvenlik sistemlerinde öngörülen Devlet katkısının bizim hukukumuzda da öngörülmüş olması kuşkusuz isabetli olmuştur. Zira,
sosyal devlet olma, çalışanların sosyal güvenliklerinin sağlanmasına
Devletin de katılımını öngörür. Sosyal güvenlik sadece sigortalı ve
işverenin yükümlülüğünde değildir. Bu nedenle, Devletin çalışanların
sosyal güvenliğinin sağlanmasına katkıda bulunmasına ilişkin bu düzenleme olumlu bir gelişmedir.
İşverenlerin ödemesi gereken malullük, yaşlılık ve ölüm sigorta
primi açısından 5763 sayılı Yasayla yapılan düzenlemeye de değinmek gerekmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi, 5510 sayılı Kanuna
göre, işverenin ödemesi gereken malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası
prim oranı, kural olarak, % 11’dir. Ancak, 5763 sayılı Kanunla 81.
maddeye bir bent eklenerek, bentte belirtilen koşulları taşıyan ve bu
bent hükmünden yararlanmak isteyen işverenler için bir teşvik öngörülmüştür. Teşvik kapsamında, işverenlerin ödemesi gereken MYÖ
sigortası prim hissesinin % 5’i Hazinece karşılanacaktır10. Dolayısıyla,
bu bentteki teşvikten yararlanan işverenlerin ödemesi gereken MYÖ
primi oranı, % 11 değil, % 6 olarak uygulanacaktır.
9
Bu konuda bilgi için bkz. aşağıda II, 4.
Geniş bilgi için bkz. aşağıda V,2.
10
- 149 -
bb) Kısa vadeli sigorta kolları prim oranı
5510 sayılı Kanuna göre, sigortalının prime esas kazançları üzerinden kesilmesi gereken bir diğer prim de, kısa vadeli sigorta kolları
primidir. Kısa vadeli sigorta kolları prim oranı, yapılan işin iş kazası
ve meslek hastalığı bakımından gösterdiği tehlikenin ağırlığına göre %
1 ilâ % 6,5 oranları arasında olmak üzere, 83. maddeye göre Kurumca
belirlenir. Bu primin tamamını işveren öder (m.81/I,c).
Kısa vadeli sigorta kolları prim oranı, öz itibariyle 506 sayılı
Kanunda öngörülen iş kazası ve meslek hastalığı prim oranına benzemektedir. Ancak, bu prim oranı gerek miktar olarak, gerek karşılığında Kurumun yapması gereken yardımlar bakımından özdeş değildir.
Öncelikle, ödenmesi gereken prim oranı, iş kazası ve meslek hastalığı
prim oranından % 0,5 daha azdır. Ayrıca, 506 sayılı Kanuna göre, iş
kazası ve meslek hastalığı primi, iş kazası ya da meslek hastalığı sonucu yapılan gerek parasal gerek sağlık hizmet sunumunu karşılamak
amacıyla ödenmektedir. Oysa kısa vadeli sigorta kolu prim oranı, iş
kazası ve meslek hastalığı dışında, hastalık ve analık nedeniyle yapılması gereken parasal yardımları karşılama amacı da taşımaktadır.
Görüldüğü gibi, bu prim karşılığında sigortalıya hem iş kazası ve meslek hastalığı, hastalık ve analık risklerine karşı güvence sağlanmakta
hem de sadece parasal yardımlar yapılmaktadır. Sağlık hizmet sunumu
ise, genel sağlık sigortası primi karşılığında sağlanmaktadır.
Belirtelim ki, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte,
işverenlerin halen ödemesi gereken iş kazası ve meslek hastalığı prim
tarifesi yerine kısa vadeli sigorta kolu prim oranına uygun olarak prim
ödemeleri gerekecektir. Bu nedenle, iş kazası ve meslek hastalığı prim
tarifesi yerine, % 1 ila % 6,5 arasında değişen prim oranlarına uygun
olarak tespit edilecek yeni bir tarifenin yürürlüğe konulması zorunlu
görünmektedir11. Bu tarifenin de bir an önce hazırlanması ve işverenlere duyurulması, bu konuda yaşanacak belirsizliği ortadan kaldıracaktır.
Öte yandan, Kanunda, sadece kısa vadeli sigorta kollarına tabi
olan bazı sigortalılar için daha farklı prim oranları da belirlenmiştir.
Örneğin, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte, iş kazası
ve meslek hastalığı sigorta kolundan yararlanmaya başlayacak olan
11
Güzel/Okur/Caniklioğlu, 205.
- 150 -
yüksek öğrenimde staj yapan öğrenciler için ödenmesi gereken prim
oranı, prime esas kazançlarının % 1'i miktarında belirlenmiştir
(m.81/I,d). Ancak önemle ekleyelim ki, bu primin ödeme yükümlüsü,
staj yapılan işyerinin işvereni olmayıp, zorunlu staj yapan öğrencinin
öğrenim gördüğü yüksek öğretim kurumudur (m.87/e).
cc) Genel Sağlık Sigortası Prim Oranları
5510 sayılı Kanuna göre, sigortalılar için ödenmesi gereken bir
diğer sosyal sigorta primi de genel sağlık sigortası primidir. Genel
sağlık sigortası primi, kısa ve uzun vadeli sigorta kollarına tâbi olanlar
için 82. maddenin birinci fıkrasına göre hesaplanan prime esas kazancın % 12,5'idir. Bu primin % 5'i sigortalı, % 7,5'i ise işveren hissesidir
(m.81/I,f). Yalnızca genel sağlık sigortasına tâbi olanlar için ödenmesi
gereken prim oranı ise prime esas kazancın % 12'sidir (m.81/I,f).
5510 sayılı Kanuna göre, Devlet genel sağlık sigortasına da katkıda bulunacaktır. Bu konudaki düzenlemeye göre, Devlet, Kurumun
ay itibarıyla tahsil ettiği genel sağlık sigortası priminin dörtte biri oranında Kuruma katkı yapar. Devlet katkısı olarak hesaplanacak tutar
talep edilen tarihi takip eden 15 gün içinde Hazinece Kuruma ödenir
(m.81/son).
3. Sosyal Güvenlik Destek Primi Ödeyerek Çalışanlar İçin
Ödenmesi Gereken Prim Oranı
5510 sayılı Kanunun 5754 sayılı Kanunla değişik 30. maddesine
göre, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra ilk defa
sigortalı olan kişilerden yaşlılık aylığı bağlandıktan sonra, m.4/I, b,
(4) alt bendi hariç olmak üzere, bu Kanuna göre veya yabancı bir ülke
mevzuatı kapsamında çalışmaya başlayanların yaşlılık aylıkları, çalışmaya başladıkları tarihi takip eden ödeme dönemi başında kesilir.
Bunlardan bu Kanuna tabi çalıştıkları süre zarfında 80 inci maddeye
göre belirlenen prime esas kazançları üzerinden 81 inci madde gereğince kısa ve uzun vadeli sigorta kolları ile genel sağlık sigortasına
ait prim alınır (m.30/III, a).
Maddede, yaşlılık aylığı alanların tekrar çalışmaları halinde aylıklarının kesileceği ve bu durumda herhangi bir sigortalıdan farksız
olarak tüm sigorta kollarına tabi olacağı belirtilmiş, buna karşılık Kuruma dilekçe vererek hem aylıklarını almaları hem de sosyal güvenlik
- 151 -
destek primi ödeyerek çalışmaları olanağı düzenlenmemiştir12. Dolayısıyla, bu durumdaki sigortalıların, yaşlılık aylığı alırken tekrar çalışmak istemeleri halinde tek seçenekleri bulunmaktadır. Bu da, yaşlılık aylığının kesilmesi ve tüm sigorta kollarına tabi olunmasıdır.
Öte yandan, bu düzenlemenin kapsamına “ilk defa 5510 sayılı
Kanun yürürlüğe girdikten sonra sigortalı olup da kendilerine yaşlılık
aylığı bağlanan”lar girmektedir. Yani, yeni düzenleme halen gerek
506 sayılı Kanun, gerekse diğer sosyal güvenlik kanunlarına tabi sigortalıları ilgilendirmemektedir13. Dolayısıyla söz konusu kişiler, bu
hükümden etkilenmeksizin sosyal güvenlik destek primi ödeyerek
çalışmaya devam edebileceklerdir. Nitekim bu husus Kanunun geçici
14. maddesinde açıkça belirtilmiştir.
5510 sayılı Kanunun geçici 14. maddesine göre, “Bu Kanunun
yürürlüğe girdiği tarihten önce iştirakçi veya sigortalı olanlar, vazife
malûllüğü, malûllük ve yaşlılık veya emekli aylığı bağlananlar ve bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışmaya devam edenler hakkında sosyal güvenlik destek primine
tabi olma bakımından bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ilgili kanun
hükümlerinin uygulanmasına devam edilir”.
Bu hüküm çerçevesinde, 5510 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden
önce 506 sayılı Kanuna tabi sigortalılar hakkında 5510 sayılı Kanunun
30. maddesi değil, 506 sayılı Kanunun 3. ve 63. maddeleri uygulanmaya devam edecektir. Yine aynı şekilde, Kurumdan gelir ve aylık
almakta olanlarla, 5510 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce zaten
sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışanlar da, mevcut hükümler
çerçevesinde eskisi gibi hem aylıklarını almaya hem de çalışmaya
devam edebileceklerdir14.
Gerçi maddenin düzenleniş biçimi duraksamaya neden olacak
niteliktedir. Maddede, 5510 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümlerin, “vazife malûllüğü, malûllük ve yaşlılık veya emekli aylığı
bağlananlar ve bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte sosyal güvenlik
12
Caniklioğlu, Nurşen: 5510 Sayılı Kanun ve İş Sözleşmesine Göre Çalışanların
Sosyal Güvenlik Destek Primi Ödeyerek Çalışmaları, SİCİL İş Hukuku Dergisi,
Haziran 2008, 170-171; Ergin, Hediye: Yeni Sistemde Yaşlılık Aylığı, SİCİL İş
Hukuku Dergisi, Haziran 2008, 184.
13
Caniklioğlu, Sosyal Güvenlik Destek Primi, 171; Kurt, 166.
14
Caniklioğlu, Sosyal Güvenlik Destek Primi, 172.
- 152 -
destek primi ödeyerek çalışmaya devam edenler” uygulanacağı ifade
edilmiştir. Maddede, “… aylığı bağlananlar ve bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihte sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışmaya devam
edenler” ifadelerinin arasına “ve” bağlacı konulmuştur. Böylece, vazife malûllüğü, malûllük ve yaşlılık veya emekli aylığı bağlananların
sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışma olanağından yararlanabilmesi için, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle
aynı zamanda sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışması gerektiği gibi bir sonuç da ortaya çıkmıştır. Ancak hükmün bu şekilde anlaşılmaması gerekir. Aksi halde, hükmün başlangıcında yer alan “Bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce iştirakçi veya sigortalı olanlar” ifadesinin bir anlamı kalmaz15. Zira, kanun koyucunun, 5510
sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce sigortalı olan bir kişiye, yaşlılık
aylığı almaya başladığında sosyal güvenlik destek primi ödeyerek
çalışma olanağı tanırken, yaşlılık aylığı almakta olanlar açısından ancak 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte aynı zamanda sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışması koşulunu öngörmesi
tutarsız olur16.
Öte yandan, Ekim 2008 tarihinden itibaren, geçici 14. maddenin
kapsamına giren ve bir iş sözleşmesine göre çalışan sigortalılar için
ödenmesi gereken sosyal güvenlik destek primi oranı değişmektedir.
Kanuna göre, bu kişiler için, öncelikle yine 506 sayılı Kanunda olduğu
gibi % 30 oranında prim ödenecek ve bu primin dörtte biri sigortalı
hissesi, dörtte üçü de işveren hissesi olacaktır. Ancak bu orana ilaveten kısa vadeli sigorta primi de ödenecektir. Bu primin oranı ise, yukarı da belirtildiği gibi, %1 ila % 6,5 arasında değişmekte ve tamamını
işveren ödemektedir. Sosyal güvenlik destek primine ilişkin olarak
Kanunda, bu primin sigortalı ve işveren arasında paylaştırılacağı öngörülmediğine göre, tamamının işveren tarafından ödenmesi gerekecektir. Dolayısıyla, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra
işverenler, işyerinin girdiği kısa vadeli sigorta kolu prim oranına göre
15
Caniklioğlu, Sosyal Güvenlik Destek Primi, 172.
Kaldı ki, geçici 14. maddenin gerekçesinde, herhangi bir ayırıma tabi tutulmaksızın, “Geçici 14 üncü madde ile; bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce hizmet
akdiyle çalışanlar için prime esas kazançları üzerinden kısa vadeli sigorta kolları
primi ile ayrıca %30 oranındaki prim toplamı kadar, kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlar için aylıkları üzerinden Kanunun 30 uncu maddesinde belirtilen
oranda sosyal güvenlik destek primi alınması öngörülmektedir” denilmektedir. Böyle bir ayırım gözetilmiş olsaydı, gerekçede bu koşul ayrıca vurgulanırdı.
16
- 153 -
% 23,5 ila % 29 arasında değişecek oranda sosyal güvenlik destek
primi ödemek zorunda kalacaklardır17.
4. Fiili Hizmet Süresi Zammından Yararlanacak Sigortalılar
İçin Ödenmesi Gereken Prim Oranı
Fiili hizmet süresi, bazı ağır ve yıpratıcı işlerde çalışanlar için
öngörülen ve sigortalının daha erken emekli olmasına olanak sağlayan
bir haktır18. Kanunda belirtilen işlerde çalışanlara erken emekli olma
olanağı tanınmakla, bir anlamda bu gibi işlerde çalışma özendirilmektedir19.
5510 sayılı Kanunda da bu konuda özel hükümler öngörülmüş,
ancak konu 506 sayılı Kanundan daha farklı düzenlenmiştir. Öncelikle, 5510 sayılı Kanunda, konu, “Fiilî hizmet süresi zammı” başlığı ile
düzenlenmiş ve maddede belirtilen sürelerin sigortalılık süresine değil,
prim ödeme gün sayısına eklenmesi öngörülmüştür20. Gerçekten, 5510
sayılı Kanunun 40. maddesine göre, “Aşağıda belirtilen işyerlerinde
ve işlerde 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (c) bentleri kapsamında çalışan sigortalıların prim ödeme gün sayılarına, bu işyerle17
Caniklioğlu, Nurşen: 5510 Sayılı Yasa Tasarısı’nın İşverenlere Getirdiği Ek Yükümlülükler, İşveren Dergisi, Nisan 2008, 35; aynı yazar, Sosyal Güvenlik Destek
Primi, 173. (Belirtelim ki, bu yazımızda % 29 oranı yanlışlıkla % 28,5 olarak yazılmıştır).
18
506 sayılı Kanun dönemine ilişkin olarak geniş bilgi için bkz. Güzel / Okur /
Caniklioğlu, 479 vd; Tuncay/Ekmekçi, 365 vd; Şakar, Müjdat: Sosyal Sigortalar
Uygulaması, İstanbul 2004, 278-279; Başterzi, Fatma: Yaşlılık Sigortası, Ankara
2006, 233 vd; Araslı, Utkan: Kimler “İtibari Hizmetten” Yararlanacak?, SİCİL İş
Hukuku Dergisi, Eylül 2007, 127 vd; Caniklioğlu, Nurşen: İtibari Hizmet Süresine
İlişkin Anayasa Mahkemesi Kararı ve Yaşanan Gelişmeler, Sicil İş Hukuku Dergisi,
Aralık 2007, 127.
19
Sözer, Ali Nazım: İtibari Hizmet Müessesesi ve İtibari Hizmetle İlgili Bazı Uygulama Sorunları, Çimento İşv. D., Mayıs 1998, 6; Güzel, Ali: Sosyal Sigortalar Açısından Yargıtayın 1999 Yılı Kararlarının Değerlendirilmesi, Yargıtayın İş Hukukuna
İlişkin 1999 Kararlarının Değerlendirilmesi, İstanbul 2001, 317-318; Tuncay/Ekmekçi, 342; Tuncay, A. Can: Sosyal Sigortalar Açısından Yargıtayın 2000
Yılı Kararlarının Değerlendirilmesi, Yargıtayın İş Hukukuna İlişkin Kararlarının
Değerlendirilmesi, 2000, İstanbul 2002, 221; Başterzi, 233; Araslı, 134; Caniklioğlu,
İtibari Hizmet Süresi, 127.
20
506 sayılı Kanunda, bu sürelerin sigortalılık süresine eklenmesi öngörülmüştü (ek
m.5). Ancak yeraltı maden işlerinde çalışanlar için 60. maddede özel düzenlemeler
bulunmaktaydı. Bu konuda bilgi için bkz, Güzel / Okur / Caniklioğlu, 448, 482.
Geniş bilgi için bkz. Baycık, Gaye: İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Açısından Maden
İşçileri, Ankara 2006.
- 154 -
rinde ve işlerde geçen çalışma sürelerinin her 360 günü için karşılarında gösterilen gün sayıları, fiilî hizmet süresi zammı olarak eklenir.
360 günden eksik sürelere ait fiilî hizmet süresi zammı, 360 gün için
eklenen fiilî hizmet süresi ile orantılı olarak belirlenir. Çalışmanın fiili
hizmet süresi zammı kapsamında değerlendirilebilmesi için, tablonun
(13) ve (14) numaralı sıralarında belirtilen sigortalılar hariç sigortalının kapsamdaki işyerleri ile birlikte belirtilen işlerde fiilen çalışması
ve söz konusu işlerin risklerine maruz kalması şarttır” (m.40/I).
Maddede düzenlenen bir diğer önemli konu da, sigortalının bu
maddede belirtilen fiili hizmet süresi zammından yararlanabilmesi
için, söz konusu işlerde fiilen çalışması ve ayrıca bu işlerin risklerine
maruz kalması, yani risklerden etkilenmesi gerekmektedir.
Yukarıda da belirtildiği gibi, 5510 sayılı Kanunda, fiili hizmet
süresi zammının kapsamına giren işler, 506 sayılı Kanunda sayılanlardan daha farklı belirlenmiştir. Bu işlerin neler olduğu 40. maddede 15
farklı kategoride düzenlenmiştir. Maddede, ilk sütunda hangi işlerin
ya da işyerlerinin fiili hizmet zammı kapsamında olduğu belirtildikten
sonra, ikinci sütunda bu işyerlerinde çalışan sigortalılardan hangilerinin bu olanaktan yararlanacakları, üçüncü ve son sütunda ise, bu işler
karşılığında sigortalıların kaç günlük fiili hizmet zammına hak kazanacakları gösterilmiştir.
Sigortalıların prim ödeme gün sayısına eklenecek fiili hizmet
zammı, 40. maddede 60, 90 ve 180 gün olarak belirlenmiştir. İşverenlerin ödemeleri gereken prim oranları da, sigortalıların hak kazanacakları fiili hizmet zammının miktarına göre değişen oranda saptanmıştır.
Buna göre, m.4/I,a bendi kapsamında çalışan sigortalılar için uygulanacak malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları prim oranı, % 20 oranına,
60 gün eklenecek işlerde 1 puan, 90 gün eklenecek işlerde 1,5 puan,
180 gün eklenecek işlerde 3 puan artırılması suretiyle belirlenir
(m.81/I,b,1). Bu şekilde bulunan oran ile % 20 oranı arasındaki farka
ait primin tamamı işveren tarafından ödenir. Bu durumda, söz konusu
kapsamda sigortalı çalıştıran işverenlerin ödemeleri gereken malullük,
yaşlılık ve ölüm sigortası prim oranı en az % 12, en fazla % 14 oranında olacaktır.
Bu arada önemle vurgulayalım ki, daha önce Anayasa Mahkemesinin 2006 yılında verdiği karar sonucunda21 Ek m. 5/IV bendinin
21
AYM, 4.10.2006 t., 157/97, (RG., 27.03.2007, 26475).
- 155 -
kapsamına giren pek çok sigortalı22, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe
girmesinden sonra fiili hizmet süresi zammından yararlanamayacaktır.
Örneğin kaynak işlerinde çalışan sigortalılar, 5510 sayılı Kanunun
yürürlüğe girmesinden sonra fiili hizmet zammından yararlanma haklarını kaybedeceklerdir23. Dolayısıyla işverenler de, söz konusu sigortalılar için itibari hizmet süresine (şimdi fiili hizmet zammına) ilişkin
primi ödemeyeceklerdir.
III. 5510 SAYILI KANUNA GÖRE PRİME ESAS OLAN
VE OLMAYAN KAZANÇLAR
1. Prime Esas Kazançlar
Prime esas kazançlar, 5510 sayılı Kanunun 80. maddesinde, kural olarak, 506 sayılı Kanun hükümleri esas alınarak düzenlenmiştir.
Ancak, bu konuda 506 sayılı Kanundan farklı ve önemli bazı düzenlemelere de yer verilmiştir.
5510 sayılı Kanunun 5754 sayılı Kanunla değişik 80. maddesine
göre, m.4/I,a bendi kapsamında sigortalıların prime esas kazançlarının
hesabında, “1) Hak edilen ücretlerin, 2) Prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaktan o ay içinde yapılan ödemelerin ve işverenler
tarafından sigortalılar için özel sağlık sigortalarına ve bireysel emeklilik sistemine ödenen tutarların, 3) İdare veya yargı mercilerince verilen karar gereğince yukarıdaki (1) ve (2) numaralı alt bentlerde belirtilen kazançlar niteliğinde olmak üzere sigortalılara o ay içinde
yapılan ödemelerin, brüt toplamı esas alınır” (f.I,a).
Maddenin 5754 sayılı Kanunla değiştirilmeden önceki şeklinde
açıkça prime esas kazanç olduğu belirtilmeyen bazı ödemeler, 5754
sayılı Kanunla yapılan değişiklikle prime esas kazanç olarak sayılmıştır. Gerçekten, daha önce bu maddede yer verilmeyen, işverenler tarafından sigortalılar için özel sağlık sigortalarına ve bireysel emeklilik
sistemine ödenen tutarların prime esas sayılacakları maddede açıkça
22
Bu konudaki gelişmeler için bkz. Araslı, 127 vd; Caniklioğlu, 127 vd.
Ancak, 5510 sayılı Kanunda, daha önce itibari hizmet süresi kapsamında olup da
5510 sayılı Kanunda yapılan değişiklik sonucunda fiili hizmet zammı kapsamında
olmayanlar için geçici bir maddeye yer verilmiştir. Buna göre, 506 sayılı Kanunun
ek 5 inci maddesinde sayılan itibari hizmet süresi kapsamında yer alıp, bu Kanunun
40. maddesinde sayılmayan işlerde, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce geçen
çalışma sürelerinin bu maddenin birinci fıkrası kapsamında değerlendirilmesinde
3600 gün prim ödeme şartı aranmaz (Geç. m.7/II).
23
- 156 -
belirtilmiştir24.
5510 sayılı Yasanın prim ödeme yükümlülüğü bakımından en
fazla sıkıntı yaratacak, uygulanması karışıklıklara neden olacak hükmü ise, üst kazanç sınırını aşan ödemelerin, ödemeyi takip eden ayda
primlendirilmesi hükmüdür. Gerçekten, ücret dışındaki ödemelerin,
öncelikle ödendiği ayın kazancına dahil edilip, üst sınırın aşan kısmının da, ödemenin yapıldığı ayı takip eden aydan başlanarak iki ayı
geçmemek üzere, üst sınırın altında kalan sonraki ayların prime esas
kazançlarına ilâve edilmesine ilişkin hüküm uygulamada önemli sorunlara neden olacaktır25.
Belirtelim ki, bu süre 5754 sayılı Kanunla değiştirilmeden önce
12 ay olarak belirlenmişti. 5754 sayılı Yasa bu sürenin iki aya indirilmesi isabetli olmuşsa da, esasında bu konuda yapılması gereken, bu
hükmün tamamen yasadan çıkarılmasıdır. Aksi halde hüküm, işverenlerin söz konusu kazançları takip etmeleri bakımından sıkıntı yaratacağı gibi, vergi mevzuatı bakımından da sorun yaratacak niteliktedir.
Ayrıca söz konusu uygulama, sigortalıların ücretlerinin düşmesine de
neden olacaktır. Zira daha önce prime esas kazanç sayılmayan, dolayısıyla prim kesilmeyen bir ödemeden sigortalının prim payı da kesilecektir. Tüm bu nedenlerle hükmün bir an önce kaldırılması gerekir.
2. Prime Esas Olmayan Kazançlar
5510 sayılı Kanuna göre, “Ayni yardımlar ve ölüm, doğum ve evlenme yardımları, görev yollukları, seyyar görev tazminatı, kıdem
tazminatı, iş sonu tazminatı veya kıdem tazminatı mahiyetindeki toplu
ödeme, keşif ücreti, ihbar ve kasa tazminatları ile Kurumca tutarları
yıllar itibarıyla belirlenecek yemek, çocuk ve aile zamları, işverenler
tarafından sigortalılar için özel sağlık sigortalarına ve bireysel emeklilik sistemine ödenen ve aylık toplamı asgari ücretin % 30'unu geçmeyen özel sağlık sigortası primi ve bireysel emeklilik katkı payları
tutarları prime esas kazanca tabi tutulmaz” (m.80/I,b).
Öncelikle belirtelim ki, prime esas olmayan kazançlar örnek verici değil, sayılı ve sınırlı bir biçimde öngörülmüştür26. Dolayısıyla,
24
Maddeye bu yönde yapılan bir eklemenin önemi bakımından değerlendirme için
bkz. Caniklioğlu, Ek Yükümlülükler, 36-37.
25
Güzel/Ocak, 162-163; Güzel/Okur/Caniklioğlu, 214-215; Caniklioğlu, Ek Yükümlülükler, 36; Kurt, 162.
26
506 sayılı Kanun döneminde bu yöndeki görüşler için bkz. Çenberci, Mustafa:
Sosyal Sigortalar Kanunun Şerhi, Ankara 1985, 439; Tunçomağ, Kenan: Sosyal
- 157 -
sayılanlar dışında her ne ad altında olursa olsun sigortalıya yapılacak
ödemeler prime esas kazanç sayılacaktır. Nitekim bu husus maddede
de açıkça belirtilmiştir. Buna göre, yukarıda belirtilen istisnalar dışında her ne adla yapılırsa yapılsın tüm ödemeler ile ayni yardım yerine
geçmek üzere yapılan nakdi ödemeler prime esas kazanca tabi tutulur
(m.80/I,c).
Maddede sayılan ve prime esas olmayacağı belirtilen kazançlar
büyük ölçüde 506 sayılı Kanunda olduğu gibidir. Ancak 5510 sayılı
Kanunun kapsamına devlet memurları ve kamu görevlilerinin de girmesi nedeniyle, bente bazı ilaveler yapılmıştır. İlave edilen ödemelerden bazılarının, örneğin emeklilik ikramiyesinin ya da iş sonu tazminatının devlet memurları ve kamu görevlilerine ilişkin olduğu açıkça
belli olmakla birlikte, sayılan bazı ödemeler duraksamaya neden olacak niteliktedir. Gerçekten, bentte, “kıdem tazminatı mahiyetindeki
toplu ödeme”lerin de prime esas kazanç sayılmayacağı belirtilmektedir. Bu ibare ile neyin kast edildiği tam olarak anlaşılamamaktadır.
Örneğin, uygulamada iş sözleşmesinin anlaşarak (İkale anlaşması)
sona erdirilmesi halinde işçilere yapılan kıdem tazminatı mahiyetinde
toplu ödemelerin bu kapsamda değerlendirilip değerlendirilmeyeceği
akla gelebilecektir. Bu hususun da bir an önce açıklığa kavuşturulmasında yarar bulunmaktadır.
Prime esas kazanç konusunda önem taşıyan hususlardan biri de
ayni yardımlardır. Bilindiği gibi 5510 sayılı Kanun, 5754 sayılı Kanunla değiştirilmeden önce, ayni yardım konusunda üçlü ayırım öngörmüş, görevin gereği olarak yapılan ayni yardımları prime esas kazancın dışında tutmuştu. Kanun, diğer ayni yardımları ise, Bakanlıkça
belirlenip belirlenmemesine göre ikiye ayırmıştı. Buna göre, Bakanlıkça belirlenen ayni yardımların asgari ücretin % 30’unu geçmeyen
kısmı prime esas kazanca dahil edilmeyecek, buna karşılık, aşan kısım
ile Bakanlığın belirlemediği ayni yardımların tamamı prime esas kazanç sayılacaktı. Bu hüküm de öğretide haklı olarak eleştirilmişti27.
Gerçekten, böyle suni ayırımlar yapılmasının isabetsizliği bir yana,
hangi yardımların, “görevin gereği” olduğunun tespiti de belirsizlik
Güvenlik Kavramı ve Sosyal Sigortalar, 5. Bası, İstanbul 1990, 141; Güzel/Okur/Caniklioğlu, 217; Tuncay/Ekmekçi, 189-190; Bilgili, Özkan: Sosyal Güvenlik Kılavuzu, 5502 ve 5510 Sayılı Kanuna Göre, Açıklamalı, Örnekli, Karşılaştırmalı, Ankara 2006, 221.
27
Güzel/Ocak, 168-170; Güzel/Okur/Caniklioğlu, 221.
- 158 -
yaratacak nitelikteydi. Tüm bunların dışında, anılan düzenleme, zaten
yüksek olan prim oranlarının yanında, Kanunun uygulanmaya başlamasıyla, işverenlerin maliyetlerini de artıracak, ayrıca, her ne kadar
geniş anlamda ücret gibi değerlendirilse de, sigortalının cebine girmeyen bir ödemeden sigortalı adına da prim kesilmesini gerektirecek
nitelik taşımaktaydı.
5510 sayılı Kanundaki isabetli olmayan bu düzenleme biçimi
5754 sayılı Kanunla değiştirilmiş ve ayni yardımlar prime esas kazanç
kapsamından çıkarılmıştır (m.80/I,b). Dolayısıyla, artık ayni yardımlar, 506 sayılı Kanunda olduğu gibi, prime esas kazanç sayılmayacaklardır.
Bu isabetli düzenlemeye karşılık 5754 sayılı Kanunla 80. maddenin (c) bendi değiştirilmiş ve “(b) bendinde belirtilen istisnalar dışında her ne adla yapılırsa yapılsın tüm ödemeler ile ayni yardım yerine geçmek üzere yapılan nakdi ödemeler prime esas kazanca tabi tutulur” hükmü getirilmiştir. Bu düzenleme karşısında, daha önce
Yargıtayın isabetli bir şekilde vermiş olduğu, ayni yardım yerine bunun parasının verilmesinin ayni yardımın yardım olma niteliğini ortadan kaldırmayacağı, dolayısıyla prime tabi tutulmayacağı yönündeki
kararının bir geçerliliği kalmayacaktır. Gerçekten, Yargıtaya göre,
“Ayni yardımdan amaç, sosyal veya kişisel bir ihtiyacın karşılanması
yolunda yapılan bir yardımdır. Yardımın ayni veya para olarak yapılmasının önemi bulunmamaktadır. Örneğin; işverenin sigortalılarına
dağıttığı elbise, ayakkabı, sigortalı çocukları için, kitap, kırtasiye gibi
yardımlar, doğrudan aynı nitelik taşımasına karşın bu yardımlar yemek bedeli, taşıt gideri, yakacak bedeli, dikiş ücreti mesken veya sağlık yardımı, öğrenim yardımı türünden nakitte olabilir. Bu tür somut
biçimde belli edilmiş bir ihtiyaca yönelik yardımlar ayni yardım olarak kabul edilir ve prim hesabında dikkate alınmazlar” 28.
5754 sayılı Kanunla yapılan bu düzenleme uygulamada tartışma28
Bu konuya ilişkin olarak bkz. Yarg. 21. H.D., 05.02.2007, E. 2006/4180, K.
2007/1193, Çalışma ve Toplum Dergisi, 2007/3, S.14, 356-357. Kararın değerlendirmesi için bkz. Ekmekçi, Ömer: Ayni Yardımlar ve Özel Sağlık Sigortasının Prim
Matrahına Dahil Edilmemesi (21. HD’nin Ders Veren Bir Kararı Üzerine) SİCİL İş
Hukuku Dergisi, Eylül 2007, 120 vd; Özkaraca, Ercüment: Ayni Yardım Kavramı
ve Nakden Ödenen Ayni Yardımların Sosyal Sigorta Primine Tabi Olup Olmadığı,
Karar İncelemesi, Çalışma ve Toplum Dergisi, 2007/4, S.15, 173 vd. Ayrıca bkz.
Tuncay/Ekmekçi, 191 vd.
- 159 -
lara ve yargı kararlarına neden olan bir uyuşmazlığı çözecek nitelikte
de olsa, yaklaşım itibariyle isabetli değildir. Böylece, gerçekte ayni
yardım niteliği taşıyan bir ödeme, sırf karşılığında para ödendiği için
prime tabi tutulmakta, ödemenin gerçek amacı geri planda kalmaktadır29.
Prime esas kazançlar bakımından uygulamada sorun yaratan hususlardan bir diğeri de, kuşkusuz özel sağlık sigortası ve bireysel
emeklilik sistemine ödenen katkı paylarıdır. Bu konuda 506 sayılı
Kanunda herhangi bir düzenleme yer almamaktadır. Buna karşılık
konu 5510 sayılı Kanunda özel olarak düzenlenmiştir. Buna göre, “işverenler tarafından sigortalılar için özel sağlık sigortalarına ve bireysel
emeklilik sistemine ödenen ve aylık toplamı asgarî ücretin % 30'unu
geçmeyen özel sağlık sigortası primi ve bireysel emeklilik katkı payları tutarları, prime esas kazanca tabi tutulmaz” (m.80/I,b). Böylece,
5510 sayılı Kanun yürürlüğe girdiğinde, söz konusu ödemelerin toplam tutarının asgari ücretin % 30'unu aşan kısmı prime tabi tutulacaktır30. Oysa bizce, işverenlerce sigortalılara yapılan ve özellikle de özel
sağlık sigortası açısından yaklaştığımızda, doğrudan sigortalıların
kendilerine yapılan parasal ödeme niteliğinde olmayan bu katkı paylarının prime esas kazanç sayılmaması gerekirdi31.
Prime esas kazançlara ilişkin olarak üzerinde durmak istediğimiz
bir diğer konu iş güvencesi tazminatının prime esas kazanç sayılıp
sayılmayacağıdır. Öğretide, her ne kadar SSK. m.77’de prime esas
olmayacak kazançlar arasında sayılmasa da, İş Kanununun 21. maddesi uyarınca, gerekli koşulların oluşması durumunda, işçiye ödenmesi
gereken ve en az 4 aylık en çok 8 aylık ücreti tutarında olabilen iş güvencesi tazminatının, ücret niteliğinde olmadığı için prim matrahına
dahil edilmemesi gerektiği belirtilmektedir32. Sosyal Sigortalar Kurumu da bu konuda yayınlamış olduğu 27.04.2006 tarih ve 16-370 Ek
sayılı Genelgede, söz konusu ödemelerden prim kesilmemesi gerektiğini açıklığa kavuşturmuştur33. Genelgeye göre, bu ödeme ücret nite29
Caniklioğlu, Ek Yükümlülükler, 36.
Bilgili, 225; Kurt, 161.
31
Aynı yönde, Kurt, 161.
32
Güzel/Okur/Caniklioğlu, 220.
33
Bu konuda yukarıda anılan Genelge çıkarılmadan önce çıkarılan Genelge ve buna
ilişkin eleştiriler için bkz. Ekmekçi, Ömer: S.S. Kurumu S.S. Kurumu Bakanlığı'nın,
İşe İade Kararı Alan Sigortalılar İçin Prim Belgelerinin Verilmesi ve Primlerin
30
- 160 -
liğinde olmadığı, işverene işe başlatmama nedeniyle verilen bir medeni ceza niteliğinde olduğu için prime tabi tutulmayacaktır. Her ne kadar konu uygulamada açıklığa kavuşturulmuş olsa da, bu konuda yeni
bir düzenleme yapıldığı için, iş güvencesi tazminatının prime esas
kazanç olmadığının maddede açıkça belirtilmesi herhalde çok daha
isabetli olurdu.
IV. PRİM BELGESİNİN KURUMA VERİLMESİ VE
PRİMLERİN ÖDENME SÜRESİNE İLİŞKİN DEĞİŞİKLİKLER
5510 sayılı Kanunun 86. maddesine göre, işverenler, bir ay içinde çalıştırdığı veya sosyal güvenlik destek primine tâbi sigortalıların;
ad ve soyadlarını, T.C. kimlik numaralarını, 80 inci maddeye göre hesaplanacak prime esas kazançlarını, prim ödeme gün sayıları ile prim
tutarlarını gösteren ve örneği Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenen asıl veya ek aylık prim ve hizmet belgesini Kuruma
vermekle yükümlüdürler (f.I). Görüldüğü gibi, bu konuda 506 sayılı
Kanundaki hükme benzer düzenleme yapılmıştır. Dolayısıyla 5510
sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinin, aylık prim hizmet belgesi bakımından uygulamada herhangi bir değişiklik yaratmaması gerekir.
Aylık prim ve hizmet belgesinin verilme süresi konusu ise 5510
sayılı Kanunda farklı düzenlenmiştir. Bilindiği gibi 506 sayılı Kanuna
göre, aylık prim ve hizmet belgesinin, ait olduğu ayı veya dönemi
takip eden ayın sonuna kadar Kuruma verilmesi gerekmekteydi (SSK
m.79/I). 5510 sayılı Kanunda aylık prim hizmet belgesinin verilmesi
gereken tarih önce ilgili ayı takip eden ayın 25’i olarak belirlenmiş,
ardından 5754 sayılı Kanunla konu yeniden düzenlenmiştir. Buna göre, aylık prim ve hizmet belgesinin “ait olduğu ayı takip eden ayda
Kurumca belirlenecek günün sonuna kadar” Kuruma verilmesi gerekir (m.86/I). Dolayısıyla, 5510 sayılı Kanun, aylık prim hizmet belgesinin Kuruma verilmesi bakımından belirli bir tarih öngörmemektedir.
Bu tarih, Kurum kararına göre her zaman değiştirilebilir. Bu durum da
uygulamada işverenler bakımından bir belirsizlik yaratmaktadır. Bu
konuda, Kurumun ihtiyacı da dikkate alınarak daha kesinlik taşıyan
bir tarih ya da tarih aralığının Kanunda belirlenmesi herhalde daha
Ödenmesi Sürelerine İlişkin 04.03.2004 Tarih ve 16-330 Sayılı Genelgesi Üzerine,
Legal İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Dergisi, S.7, Temmuz-Ağustos-Eylül
2005, 966 vd.
- 161 -
isabetli olurdu.
5510 sayılı Kanunda, primlerin ödenmesi konusunda da 506 sayılı Kanundan farklı hükümlere yer verilmiştir. Kanuna göre, 4 üncü
maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen sigortalıları çalıştıran işveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı üzerinden bu Kanun gereğince hesaplanacak
sigortalı hissesi prim tutarlarını ücretlerinden keserek ve kendisine ait
prim tutarlarını da bu tutara ekleyerek en geç Kurumca belirlenecek
günün sonuna kadar Kuruma öder (m.88/I). Yapılan bu düzenleme
çerçevesinde, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesi ile birlikte artık
primler, ertesi ayın sonuna kadar değil, Kurumca belirlenecek günün
sonuna kadar ödenmek zorundadır.
V. 5763 SAYILI KANUNLA ÖNGÖRÜLEN PRİM TEŞVİKLERİ
1. Malullük, Yaşlılık ve Ölüm Sigortası Priminden Yüzde
Beş Oranında İndirim Olanağı
a) Genel Olarak
5763 sayılı Kanunla, 5510 sayılı Kanunun 81. maddesinin birinci fıkrasına (ı) bendi eklenmiş ve istihdamı teşvik amacıyla, işverenlerin ödemesi gereken malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası prim oranına
ilişkin bazı değişiklikler öngörülmüştür. Buna göre, bu Kanunun 4.
maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalıları çalıştıran özel sektör işverenlerinin ödemeleri gereken malullük, yaşlılık
ve ölüm sigortaları primlerinden, işveren hissesinin beş puanlık kısmına isabet eden tutarı Hazinece karşılanır (m.81/I,ı)
Öncelikle belirtelim ki, söz konusu hükümle, işverenlerin ödemeleri gereken % 11 oranındaki MYÖ sigortası prim oranının yüzde
beşi indirilmemiş, bu oranın yüzde beşinin Hazine tarafından karşılanması öngörülmüştür. Oysa böyle bir düzenleme yerine, işverenlerce
ödenmesi gereken MYÖ prim oranı, doğrudan % 6 olarak da belirlenebilirdi. Bu biçimiyle düzenleme ilk bakışta yadırgatıcı gelmektedir.
Ancak bunun nedenini hükmün düzenlendiği 5763 sayılı Kanunun
temel amacında aramak gerekir. Gerçekten, 5763 sayılı Kanunda istihdamı teşvik amacıyla başka kanunlarda da değişikler yapılmış, yüzde beş oranındaki indirim dışında, özürlü, genç erkek işçi ve 18 yaşından büyük olmak koşuluyla kadın işçiler (sigortalılar) için ödenmesi
- 162 -
gereken primlerin işveren hissesinin belirli kısımlarının Hazine ya da
İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanması öngörülmüştür. Fakat yine
teşviklerin öngörüldüğü maddelere konulan hükümlerle, işverenlerin,
bu prim teşviklerinden aynı anda yararlanması engellenmiştir. Bir
başka deyişle, işverenler, aynı dönem için bu teşviklerden sadece birinden yararlanabileceklerdir. Bu nedenle de, MYÖ prim oranının
işveren hissesini % 6 olarak belirlemek yerine, diğer teşviklerden yararlanmayan işverene yüzde beş oranında bir indirim yaptırtma seçeneği sunulmuştur.
Öte yandan, vurgulayalım ki, söz konusu Hazine katkısı öngören
hüküm süreklilik taşımaktadır. Yani bentte belirtilen koşulların mevcudiyeti halinde işverenler her zaman bu olanaktan yararlanabileceklerdir.
Yine söz konusu bentte, Hazinece karşılanan prim tutarları gelir
ve kurumlar vergisi uygulamalarında gider veya maliyet unsuru olarak
dikkate alınmayacağı ve konuya ilişkin usul ve esasların Maliye Bakanlığı ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığı tarafından müştereken belirleneceği esasına yer verilmiştir.
b) Yüzde Beş Oranındaki Hazine Katkısından Yararlanma
Koşulları
aa) Özel sektör işvereni olmak
Kanunda da açıkça belirtildiği üzere, yüzde beş oranındaki Hazine katkısından, bir başka deyişle prim indirim olanağından sadece
özel kesim işverenleri yararlanabilirler. Gerçekten, eklenen bende göre, “Bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalıları çalıştıran özel sektör işverenlerinin, bu maddesinin birinci fıkrasının (a) bendine göre malullük, yaşlılık ve ölüm
sigortaları primlerinden, işveren hissesinin beş puanlık kısmına isabet
eden tutar Hazinece karşılanır”. Bentte yer verilen bir diğer hükme
göre de, bu bentle getirilen hükümlerden kamu idareleri işyerleri yararlanamaz. Dolayısıyla, Kamu sektöründeki işverenlere bu teşvikten
yararlanma olanağı tanınmamıştır.
bb) Kuruma prim ve idari para cezası ile gecikme cezası ve
gecikme zammı borcu bulunmamak
İşverenin 81. maddede öngörülen yüzde beş oranındaki Hazine
katkısından yararlanabilmesi için, çalıştırdığı sigortalılarla ilgili olarak
- 163 -
5510 sayılı Kanun uyarınca vermesi gereken aylık prim ve hizmet
belgesini, yasal süresi içerisinde Sosyal Güvenlik Kurumuna vermesi
şarttır. Dolayısıyla, yasal süresi içinde prim belgesini Kuruma vermeyen işverenler yüzde beş oranındaki indirimden yararlanamazlar. Bu
düzenlemeden, işverenin bu olanaktan yararlanma hakkının tamamen
mi ortadan kalktığı, yoksa bu belgeleri Kuruma vermediği sürece mi
bu teşvikten yararlanamayacağı tam olarak anlaşılmamaktadır. Bize
göre, bu hükmü, söz konusu belgenin Kuruma verilmediği sürece bu
teşvikten yararlanılamayacağı biçiminde yorumlamak gerekir. Aksinin
kabulü halinde ortaya çıkan durumu, Kanunun, Kuruma bildirmeden
sigortalı çalıştırdığı tespit edilen işverenlerin bir yıl boyunca bu teşvikten yararlanmayacağını belirten hükmü ile uyumlu bulma olanağı
olmaz. Gerçekten, Kuruma bildirilmeksizin sigortalı çalıştıran işverenlerin bile belirli bir süre sonra yine bu teşvikten yararlanmasını öngören kanun koyucunun, çeşitli nedenlerle aylık prim ve hizmet belgesini süresinde veremeyen işverenin bu olanaktan hiç yararlanmamasını
öngörmesi tutarsız olur. Bu nedenle, bizce, işveren yasal süresi geçtikten sonra aylık prim ve hizmet belgesini Kuruma verip, ödemesi gereken ilgili primleri, gecikme cezası ve gecikme zammı ile birlikte ödeyince yüzde beş oranındaki Hazine katkısından tekrar yararlanmaya
başlar. Ancak, doğaldır ki, aylık prim ve hizmet belgesinin süresinde
verilmediği dönem için Hazine katkısı söz konusu olmaz.
Yüzde beş oranındaki Hazine katkısından yararlanabilmek için
işverenlerin sigortalıların tamamına ait sigorta primlerinin sigortalı
hissesine isabet eden tutarı ile Hazinece karşılanmayan işveren hissesine ait tutarı yasal süresinde ödemeleri de şarttır. İşverenler, bu hüküm gereğince, sadece MYÖ sigortası prim oranının kendi hissesine
düşen geri kalan % 6’lık kısmını değil, kısa vadeli sigorta kolları, genel sağlık sigortası ve işsizlik sigortası primi ile sosyal güvenlik destek primi de dahil olmak üzere, primlerin tamamını ödemek zorundadırlar. Aynı şekilde, bu teşvikten yararlanmak için sigortalı prim hissesinin tamamının ödenmiş olması da, bentte öngörülen bir diğer zorunluluktur.
Yine anılan düzenlemeye göre, işverenlerin, Sosyal Güvenlik
Kurumuna prim, ve bunlara ilişkin gecikme cezası ve gecikme zammı
borcu bulunmaması gerekmektedir. Maddedeki açıklık karşısında,
işverenlerin sadece prim borcu değil, aynı zamanda gecikme cezası ve
gecikme zammı borcu da bulunmamalıdır. Her ne kadar Kanunda bir
açıklık yoksa da borcun ödenmesi ile birlikte Hazine katkısından ya- 164 -
rarlanma olanağı tekrar başlar. Böyle bir yorum, yüzde beş oranındaki
Hazine katkısından yararlanmak isteyen işverenleri, borçlarını bir an
önce ödemeye teşvik edeceği için de ayrıca isabetlidir. Gerçekten, her
bir sigortalı için yararlanılabilecek olan yüzde beş oranındaki Hazine
katkısı işverenler için çok yüksek olmasa da önemli bir teşvik unsurudur. Bu nedenle, bu yorum işverenleri Kuruma olan borçlarını bir an
önce ödemeye teşvik edecektir.
Öte yandan, maddede sadece prim borcu bulunulmamasından
söz edilmemiş, aynı zamanda işverenin Kuruma idari para cezası borcu bulunmaması gerektiği de hüküm altına alınmıştır. Dolayısıyla,
Kurum, herhangi bir nedenle işveren hakkında idari para cezası tahakkuk ettirmiş ise, gecikme cezası ve gecikme zammı da dahil olmak
üzere bu borcun Kuruma ödenmesine kadar işverenin Hazine katkısından yararlanması mümkün olamayacaktır. 5510 sayılı Kanunun
102. maddesine göre, idarî para cezaları ilgiliye tebliğ ile tahakkuk
eder. Tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde Kuruma ya da Kurumun ilgili hesaplarına yatırılır veya aynı süre içinde Kuruma itiraz
edilebilir. İtiraz takibi durdurur. Kurumca itirazı reddedilenler, kararın
kendilerine tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde yetkili idare
mahkemesine başvurabilirler34. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde, idari para cezası kesinleşir (m.102/IV). Ancak,
mahkemeye başvurulması idari para cezasının takip ve tahsilini durdurmaz (m.102/VI).
İdari para cezasına itiraz ve itirazın reddi üzerine başlayan yargı
sürecinin ülkemizde uzun sürdüğü bilinen bir gerçektir. Bu durumda,
yargı sürecinde işveren Kuruma karşı borçlu konumunda olacağı için
yüzde beş Hazine katkısından bu dönem için yararlanma olanağı söz
konusu olamayacaktır. Kanaatimizce bu durum işverenleri baskı altında bırakacak ve haklı olduklarını düşündükleri durumlarda dahi, çok
yüksek meblağlara ulaşmayan idari para cezalarını bir an önce ödeyerek teşvikten yararlanmaya devam etme eğilimine sevk edebilecektir.
Ancak, dava açıp da mahkemece haklı görülenler bize göre geriye
dönük olarak Hazine katkısından yararlanabilmelidirler.
Bu konuda anılan bentte öngörülen bir başka hükme daha değinmek gerekir. Söz konusu düzenlemeye göre, Kuruma olan prim,
idari para cezası ve bunlara ilişkin gecikme cezası ve gecikme zammı
34
Bu konuda 506 sayılı Kanundaki düzenleme hakkında ayrıntılı bilgi için bkz.
Güzel/Okur/Caniklioğlu, 247-248; Tuncay/Ekmekçi, 272-273.
- 165 -
borçlarını 21.7.1953 tarih ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 48. maddesine göre tecil ve taksitlendiren
işverenler ile 22.2.2006 tarihli ve 5458 sayılı35 Sosyal Güvenlik Prim
Alacaklarının Yeniden Yapılandırılması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanuna göre yapılandıran işverenler bu tecil
ve taksitlendirme ile yapılandırmaları devam ettiği sürece bu fıkra
hükmünden yararlandırılırlar (m.81/I,ı). Bentte, yararlandırmanın,
“tecil ve taksitlendirme ile yapılandırmaları devam ettiği sürece” olacağının belirtilmesi karşısında, işveren yapılandırmanın gereğini yerine getiremez ve yapılandırma bozulursa, tüm borçlar ödeninceye kadar yüzde beş oranındaki hazine katkısından yararlanma olanağı da
ortadan kalkar.
cc) İşverenin prim ödeme yükümlülüğünün sosyal güvenlik
destek primi ödeyerek çalışan sigortalılarla yurt dışındaki sigortalılardan dolayı olmaması
5510 sayılı Kanunun m.81/I,ı bendine göre, işverenler sosyal
güvenlik destek primi ödeyerek çalışan sigortalılarla yurt dışında çalışan sigortalılar için bu teşvik unsurundan yararlanamazlar.
Belirtelim ki, sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışan sigortalılarla ilgili olarak böyle bir hükme yer verilmese de söz konusu
sigortalılar için bu hükmün uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Zira
yüzde beş oranındaki hazine katkısı, işverenlerin ödemesi gereken
MYÖ sigortası priminin işveren hissesi üzerinde olmaktadır. Oysa
sosyal güvenlik destek primi, MYÖ sigortası primi olmayıp, özel nite35
Belirtelim ki, bu konuda 5763 sayılı Kanun metninde, yanlışlıkla, 29.7.2003 tarihli ve 4958 sayılı Sosyal Güvenlik Prim Alacaklarının Yeniden Yapılandırılması ve
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’dan söz edilmiştir. Oysa
29.7.2003 tarihli ve 4958 sayılı Kanun Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu’dur. Nitekim bu yanlışlığı düzeltmek amacıyla, 31.7.2008 tarih ve 5797 sayılı “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması
Hakkında Kanun”a bir hüküm konulmuştur (m.2). Söz konusu hükümle, 5510 sayılı
Kanunun 81 inci maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendinde geçen "29/7/2003 tarihli
ve 4958 sayılı Sosyal Güvenlik Prim Alacaklarının Yeniden Yapılandırılması ve
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanuna göre yapılandırılan işverenler bu tecil ve taksitlendirme ile yapılandırmaları devam ettiği sürece" ibaresi
"29/7/2003 tarihli ve 4958 sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanununa ve 22/2/2006
tarihli ve 5458 sayılı Sosyal Güvenlik Prim Alacaklarının Yeniden Yapılandırılması
ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile diğer taksitlendirme
ve yapılandırma Kanunlarına göre taksitlendiren ve yapılandıran işverenler bu tecil,
taksitlendirme ve yapılandırmaları devam ettiği sürece" şeklinde değiştirilmiştir.
- 166 -
likli bir primdir. Dolayısıyla sosyal güvenlik destek primi zaten bendin kapsamına girmemektedir. Buna karşılık maddede herhalde herhangi bir duraksamaya yer vermemek için bu husus açıkça düzenlenmiştir.
dd) Kayıt dışı sigortalı çalıştırılmamak
Hazine katkısından yararlanılabilmesi için öngörülen bir diğer
koşul da, işverenlerin Kuruma bildirilmeyen sigortalı çalıştırmamalarıdır. Söz konusu bende göre, bu Kanun gereğince yapılan kontrol ve
denetimlerde çalıştırdığı kişileri sigortalı olarak bildirmediği tespit
edilen işverenler bir yıl süreyle bu fıkrayla sağlanan destek unsurlarından yararlanamazlar.
Görüldüğü gibi, kayıt dışı sigortalı çalıştırma durumunda işverenlerin hazine katkısından yararlanamaması belirli bir süreyle sınırlanmıştır. Kayıt dışı sigortalı çalıştırıldığının tespitinin üzerinden bir
yıl geçtikten sonra işverenler tekrar söz konusu teşvikten yararlanmaya devam edebileceklerdir. Ancak, bir yıllık süre devam ederken, aynı
işverenin tekrar kayıt dışı sigortalı çalıştırıldığının tespiti halinde, bu
tespitle birlikte yeniden bir yıllık bir sürenin başlayacağını kabul etmek gerekir. Bu düzenleme karşısında, artık özellikle çok sayıda sigortalı çalıştıran işverenlerin çok daha dikkatli olması ve bu konuda
herhangi bir ihmal gösterilmemesi büyük bir önem taşımaktadır.
ee) Diğer ilgili mevzuatla öngörülen destek unsurlarından
yararlanmamak
Yüzde beş oranında Hazine katkısından yararlanabilmesi için işverenin gerek 5763 sayılı Kanunla gerek diğer ilgili mevzuat uyarınca
öngörülen diğer teşviklerden yararlanmaması gerekmektedir. Bu husus, bentte, “Bu fıkrayla düzenlenen destek unsurundan diğer ilgili
mevzuat uyarınca ayrıca yararlanmakta olan işverenler aynı dönem
için ve mükerrer olarak bu destek unsurundan yararlanamaz. Bu durumda, işverenlerin tercihleri dikkate alınmak suretiyle uygulama,
destek unsurlarından sadece biriyle sınırlı olarak yapılır” denilerek
açıkça ifade edilmiştir.
Bilindiği gibi, 5763 sayılı Kanunda, yüzde beş oranında Hazine
katkısı dışında, aşağıda ayrıntılı bir biçimde üzerinde duracağımız
gibi, özürlü sigortalılar ile genç erkek ve üst sınır aranmaksızın 18
yaşını tamamlamış kadın sigortalılar hakkında da bazı teşvikler öngörülmüştür. Bunun dışında, Hukukumuzda halen uygulanmakta olan
- 167 -
5746 sayılı “Araştırma ve Geliştirme Faaliyetlerinin Desteklenmesi
Hakkında Kanun”36,37 ile “Yatırımların ve İstihdamın Teşviki ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”la38,39 da işverenin prim ödeme yükümlülüğü konusunda teşvikler öngörülmüştür
(5746 sy. K. m.3, (3); 5084 sayılı Kanun m.4). Yukarıda andığımız
hüküm gereğince, işveren aynı anda bu teşviklerden sadece birinden
yararlanabilir. Bu konuda tercih hakkı ise işverene tanınmıştır.
Bu konuda üzerinde durulması gereken husus, işverenin tercihini
kullanırken, işyeri bazında mı tercihte bulunacağı, yoksa her bir sigortalısının özel durumuna ya da kendisine yapacağı katkıyı göz önünde
tutarak sigortalı bazında mı tercihte bulunacağıdır. Bize göre, işveren
sigortalı bazında tercihte bulunabilir. Örneğin, işveren bazı sigortalıları için özürlü teşvik hükmünden bazı sigortalıları için de yüzde beş
oranındaki Hazine katkısından yararlanmak isteyebilir. Bizce Kanunda bunu engelleyen bir hüküm yoktur. Hatta işveren, özürlü sigortalısı
için, özürlü teşvikinden yararlanmak yerine yüzde beş oranındaki katkıdan yararlanabilir. Özellikle sigortalının ücretinin, yani prime esas
kazancının yüksek olması halinde Hazine katkısı işveren açısından
daha avantajlı olabilir. Buna karşılık, sigortalı asgari ücret üzerinden
çalışan bir özürlü ya da genç işçi istihdamından yararlanabilecek bir
kişi ise, bu durumda, söz konusu diğer teşviklerden yararlanmak daha
isabetli olacaktır.
2. Özürlü Sigortalı Çalıştıran İşverenlerin Yararlanacağı
Prim Teşviki
5763 sayılı Kanunun 2. maddesiyle İş Kanununun 30. maddesi
de değiştirilmiş ve sadece Sosyal Sigortalar Hukuku alanında değil, İş
Hukuku alanında da önemli değişiklikler yapılmıştır. İş Kanununun
değişik 30. maddesine göre, işverenler, elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları özel sektör işyerlerinde yüzde üç özürlü, kamu işyerlerinde
ise yüzde dört özürlü ve yüzde iki eski hükümlü işçiyi meslek, beden
ve ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmakla yükümlüdürler. Aynı
36
RG, 12.03.2008, 26814.
Bu Kanuna ilişkin değerlendirme için bkz. Sağlam, Erdoğan: Araştırma ve Geliştirme Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında 5746 Sayılı Kanun’la Getirilen Vergi
ve SSK Teşvikleri, Sicil İş Hukuku Dergisi, Haziran 2008, 247 vd.
38
RG, 6.2.2004, 25365. Bu Kanun daha sonra 5615 sayılı Kanunla (RG, 04.04.2007,
26483) değiştirilmiştir.
39
Bu konuda açıklamalar için bkz. Bilgili, 259 vd.
37
- 168 -
il sınırları içinde birden fazla işyeri bulunan işverenin bu kapsamda
çalıştırmakla yükümlü olduğu işçi sayısı, toplam işçi sayısına göre
hesaplanır (f.I). Bu düzenlemeyle artık özel sektör işyerlerinde eski
hükümlü ve terör mağduru çalıştırma yükümlülüğü kaldırılmıştır. Bizce bu değişiklik isabetli olmuştur.
İş Hukuku alanındaki bu gelişme dışında, maddede, özürlü istihdamını teşvik amacıyla işverenlerin prim ödeme yükümlülüklerine
ilişkin olarak bir teşvik hükmüne de yer verilmiştir. Buna göre, “özel
sektör işverenlerince bu madde kapsamında çalıştırılan 17/7/1964
tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa tabi özürlü sigortalılar ile 1/7/2005 tarihli ve 5378 sayılı Kanunun 14 üncü maddesinde
belirtilen korumalı işyerlerinde çalıştırılan özürlü sigortalıların, aynı
Kanunun 72 nci ve 73 üncü maddelerinde sayılan ve 78 inci maddesiyle belirlenen prime esas kazanç alt sınırı üzerinden hesaplanan
sigorta primine ait işveren hisselerinin tamamı, kontenjan fazlası
özürlü çalıştıran, yükümlü olmadıkları halde özürlü çalıştıran işverenlerin bu şekilde çalıştırdıkları her bir özürlü için prime esas kazanç
alt sınırı üzerinden hesaplanan sigorta primine ait işveren hisselerinin
yüzde ellisi Hazinece karşılanır” (m.30/VI).
Söz konusu düzenlemeyle, sadece 506 sayılı Sosyal Sigortalar
Kanununa tabi olarak çalıştırılan sigortalılar için ödenmesi gereken
primler teşvik kapsamına alınmıştır. Dolayısıyla, örneğin Sosyal Sigortalar Kanununun geç. 20. maddesine göre kurulan sandık kapsamındaki sigortalılar için ödenmesi gereken primler 30. maddede belirtilen teşvik kapsamında değerlendirilemeyecektir. Zira anılan sandık
mensupları, 506 sayılı Kanun hükümlerine değil, banka, sigorta v.s.
şirketleri tarafından kurulan sandık tüzüğüne tabidirler. Belirtelim ki,
5763 sayılı Kanunun metni söz konusu kişileri dışlamış olsa da,
31.7.2008 tarih ve 5797 sayılı “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun”la, geç.m.20 kapsamındaki sigortalıları çalıştıran işverenler de
bu teşvikin kapsamına alınmışlardır40. Gerçekten, 5797 sayılı Kanunla41 5510 sayılı Kanunun m.81/,I,(ı) bendine bir cümle eklenmiştir.
40
Belirtelim ki, 5797 sayılı Kanun bu Tebliğin sunumundan sonra çıkarılmış olsa
da, söz konusu Kanun hükümlerinin, yayım aşamasında hazırlanan Tebliğ metnine
alınmamasının bir eksiklik olacağı düşünüldüğünden bu Kanunla getirilen düzenlemelere de değinilmesi ihtiyacı hissedilmiştir.
41
RG, 19.08.2008, 26972.
- 169 -
Buna göre, söz konusu teşvik, 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalılara ilişkin matrah, oran ve esaslar üzerinden 506 sayılı Kanunun geçici 20. maddesi
kapsamındaki sandıkların statülerine tabi personel için de uygulanır.
Yine maddede belirtilen sınırlama nedeniyle, sadece 506 sayılı
Kanunun 72 ve 73. maddelerinde sayılan ve 78. maddeye göre belirlenen primler için teşvikten yararlanılabilecektir. Bunun sonucunda da,
4447 sayılı Kanuna göre ödenen işsizlik sigortası primi teşvik hükümlerinin kapsamına girmemektedir. Bu sınırlamaların makul bir gerekçesini bulma olanağı ise bulunmamaktadır.
Maddede, işverenlerin yararlanabilecekleri prim teşvikleri, teşvike konu sigortalıların zorunlu olarak çalıştırılması ile işverenin zorunlu olmamasına rağmen özürlüyü istihdam etmiş olmasına göre ikiye ayrılmıştır. Gerçekten, maddeye göre, Sosyal Sigortalar Kanununa
tabi özürlü sigortalılar ile korumalı işyerlerinde çalıştırılan özürlü sigortalılar için, prime esas kazanç alt sınırı üzerinden belirlenen işveren
prim hissesinin tamamı Hazine tarafından karşılanacaktır. Buna karşılık, kontenjan fazlası özürlü ile işverenin yükümlü olmamasına rağmen çalıştırdığı özürlüler için yapılacak Hazine katkısı, prime esas
kazanç alt sınırı üzerinden hesaplanan sigorta primine ait işveren hisselerinin yüzde ellisi olacaktır.
Bu düzenlemenin ortaya koyduğu gibi, alt kazanç sınırı üzerinden hesaplanan primlerin işveren hissesinin tamamının Hazinece karşılanması, işverenlerin zorunlu olarak istihdam ettiği özürlü sigortalılar için söz konusu olacaktır. Bu ayırımı isabetli bulma olanağı ise
yoktur. Bize göre, her ikisi için de aynı oranda katkıda bulunulması
daha isabetli olurdu. İlle de bir ayırım söz konusu olacaksa, bu durumda, zorunlu olunmamasına rağmen çalıştırılan özürlüler için daha
fazla teşvik söz konusu olmalıydı. Bu biçimiyle, zorunlu olunmamasına rağmen özürlü çalıştırmanın ya da kontenjan fazlası özürlü çalıştırmanın teşvik edildiğinden söz etmek mümkün değildir.
Öte yandan, Hazine, özürlü sigortalılara ödenen prime esas kazançların tamamını karşılamamakta, yukarıda yaptığımız ayırıma uygun olarak alt kazanç sınırı üzerinden hesaplanan kısmın işveren hissesinin ya tamamını ya da yüzde ellisini karşılamaktadır. Dolayısıyla,
işveren, özürlü sigortalıya prime esas kazanç alt sınırının üzerinde bir
ücret ödüyorsa, sınırı aşan miktarın kendi hissesine düşen kısmını ayrıca ödemekle yükümlüdür.
- 170 -
Çalıştırılan özürlülere ilişkin işveren hissesine ait primlerin Hazinece karşılanabilmesi için, işverenlerin çalıştırdıkları sigortalılarla
ilgili olarak 506 sayılı Kanun uyarınca aylık prim ve hizmet belgelerini yasal süresi içerisinde Kuruma vermesi ve sigortalıların tamamına
ait sigorta primlerinin sigortalı hissesine isabet eden tutarı ile Hazinece karşılanmayan işveren hissesine ait tutarı ödemeleri gerekmektedir.
Bu fıkraya göre işveren tarafından ödenmesi gereken primlerin geç
ödenmesi halinde, Hazinece Sosyal Güvenlik Kurumuna yapılacak
ödemenin gecikmesinden kaynaklanan gecikme zammı, işverenden
tahsil edilir.
Ayrıca ekleyelim ki, maddede, bu teşvik kapsamında, işverenlerin Kuruma idari para cezası borcu bulunmamasından söz edilmemiştir. Dolayısıyla, işverenin Kuruma idari para cezası borcu bulunması
teşvikten yararlanmayı engellemez.
Hazinece karşılanan prim tutarları gelir ve kurumlar vergisi uygulamalarında gider veya maliyet unsuru olarak dikkate alınmaz. Bu
fıkranın uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Maliye Bakanlığı ile
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığı tarafından müştereken belirlenir.
3. Genç İşçi ve Kadın İşçi İstihdam Eden İşverenlerin Yararlanabilecekleri Prim Teşvikleri
a) Genel Olarak
İstihdamı teşvik kapsamında 5763 sayılı Kanunla öngörülen bir
diğer teşvik de, genç erkek işçilerle 18 yaşından büyük kadın işçiler
için öngörülen teşviktir. 5763 sayılı Kanunla 4447 sayılı İşsizlik sigortası Kanununa geçici 7. madde eklenmiş (m.20) ve belirli sigortalılar
için prim teşviki öngörülmüştür.
Bu maddenin incelenmesine geçmeden önce şunu belirtmek gerekir ki, son yıllarda özellikle sosyal güvenlik hukukuna ilişkin olarak
çıkarılan kanunların dili gittikçe daha anlaşılmaz olmaktadır. 5763
sayılı Kanunla 4447 sayılı Kanuna eklenen geçici 7. maddeyi de anlamak oldukça zordur. Madde çok uzun cümlelerden oluşmaktadır.
Aynı şekilde, söz konusu teşvikten yararlanmak için gerekli olan pek
çok koşul, tek bir cümle içinde anlatılmak istenmiş, bunun sonucunda
da anlaşılması oldukça zor bir madde metni ortaya çıkmıştır. Oysa
olası uyuşmazlıkların ya da yanlış anlamaların önlenmesi açısından
kanun hükümlerinin, açık ve kolay anlaşılır olması gerektiği açıktır.
- 171 -
Yukarıda da belirtildiği gibi, genç ya da kadın işçi istihdamına
ilişkin teşvikten yararlanmak için geçici 7. maddede birçok koşul öngörülmüştür. Bunlar, 5763 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki bir yıl içinde çalıştırılan ortalama sigortalı sayısına ilave olarak
sigortalı alınması; söz konusu sigortalının Kanunun yürürlüğe girdiği
tarihten itibaren bir yıl içinde istihdam edilmesi ve en az altı aydan
beri işsiz durumda bulunması; son olarak da, söz konusu sigortalının
genç erkek ya da 18 yaşından büyük kadın işçi olmasıdır.
Maddede öngörülen teşvikten yararlanabilmek için bu koşulların
tümünün gerçekleşmesi şarttır. Bu koşulların aynı anda gerçekleşmesi
ise birçok durumda mümkün değildir. Bu nedenle, geç. m.7 kapsamında öngörülen teşvikten, sınırlı sayıda sigortalı için yararlanılabileceğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Şunu da belirtelim ki, 5763 sayılı Kanunda, bu teşvikten, sadece
506 sayılı Kanun kapsamına giren sigortalıları çalıştıran işverenlerin
yararlanmalarını mümkün kılacak şekilde düzenleme yapılmıştır. Gerçekten, maddede, açıkça 506 sayılı Kanunun 72. ve 73. maddelerinde
sayılan ve 78. maddesi uyarınca belirlenen prime esas kazanç alt sınırı
üzerinden hesaplanan sigorta primine ait işveren hissesinden söz edilmiştir. Aynı şekilde işverenin aylık prim hizmeti belgesi vermesi bakımından da sadece 506 sayılı Kanundaki yükümlülüklerden söz
edilmiştir. Dolayısıyla, 5763 sayılı Kanunda öngörüldüğü biçimiyle,
geçici 7. madde, 506 sayılı Kanunun geçici 20. maddesine göre kurulan banka ve sigorta sandıkları mensuplarını çalıştıran işverenleri dışlamıştır. Fakat, bu konuda da, bizce de isabetli olarak, 5797 sayılı Kanunun 9. maddesi ile 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanununun geçici 7
nci maddesinin ikinci fıkrasının sonuna bir cümle eklenmiş ve "Bu
maddenin üçüncü fıkrasının (f) bendi hükmü saklı kalmak kaydıyla bu
maddede düzenlenen teşvik, 506 sayılı Kanun kapsamında bulunanlarla aynı şartlarda olmak üzere 506 sayılı Kanunun geçici 20 nci maddesi kapsamındaki sandıkların statülerine tabi personeli için de uygulanır." denilmiştir. Dolayısıyla, bu teşvikten artık geç. m.20 kapsamındaki sandık mensuplarını çalıştıran işverenler de yararlanabilirler.
b) Genç ve kadın işçi istihdamına ilişkin teşvikten yararlanmak için öngörülen koşullar
aa) Sigortalıya ilişkin koşullar
4447 sayılı Kanunun geçici 7. maddesinde düzenlenen teşvikten
yararlanmak için, istihdam edilen sigortalının 18 yaşından büyük ve
- 172 -
29 yaşından küçük erkek olması ya da yaş şartı aranmaksızın 18 yaşından büyük kadın olması gerekmektedir. Kadınlar için yaş şartı
aranmaksızın denilse de, bu ifade, üst sınır aranmaksızın 18 yaşından
büyük kadın sigortalı olarak anlaşılmalıdır. Erkek işçiler bakımından
öngörülen yaş koşulunun ülkemizde yaşanan genç işçi işsizliğini önleme amacı taşıdığı açıktır. Fakat hüküm, 29 yaşını aşan sigortalılar
bakımından haksız bir ayırıma da neden olmuştur.
Öte yandan, işverenlerin söz konusu teşvikten yararlanmaları
için belirtilen yaşlarda sigortalı çalıştırılmaları yeterli olmamaktadır.
Ayrıca bu sigortalıların, “maddenin yürürlük tarihinden önceki altı
aylık dönemde prim ve hizmet belgelerinde kayıtlı sigortalılar dışında” olması da gerekmektedir (geç. m.7/I). Maddenin yürürlük tarihinden önceki altı aylık dönemde prim ve hizmet belgelerinde kayıtlı
olmama koşulunun, teşvikten yararlanacak işverenin işyerine ait aylık
prim ve hizmet belgesi açısından mı? yoksa genel olarak tüm işverenler açısından mı dikkate alınması gerektiği maddeden tam olarak anlaşılmamaktadır. Ancak bizce, bu hükmün genel olarak tüm işverenlere
ait aylık prim hizmet belgesinde, biçiminde anlaşılması gerekmektedir. Yani istihdam edilen sigortalının altı aydan beri işsiz olması gerekir. Kanunun amacı göz önünde tutulduğunda bu yorum bize daha
isabetli görünmektedir. 4447 sayılı Kanunun geçici 7. maddesinin,
01.07.2008 tarihinde yürürlüğe girdiği (5763 sy. K. m.38/a) dikkate
alındığında, işverenler, Ocak 2007-Haziran 2007 dönemine ilişkin
hiçbir aylık prim ve hizmet belgesi içinde yer almayan sigortalıları
istihdam etmeleri halinde bu teşvikten yararlanabileceklerdir.
Bu teşvikten yararlanmak için Kanunda öngörülen bir diğer koşul da, sigortalıların bu maddenin yürürlük tarihinden itibaren bir yıl
içinde işe alınmış olmaları ve fiilen çalıştırılmalarıdır. Maddenin
01.07.2008 tarihinde yürürlüğe girdiği göz önünde tutulduğunda,
30.06.2009 tarihinden sonra işe alınan sigortalılar için bu teşvikten
yararlanmak mümkün olmayacaktır.
Bu konuda maddede öngörülen son koşul ise, yukarıda sayılan koşullara uygun olarak istihdam edilen genç erkek ya da kadın
sigortalının, bu maddenin yürürlük tarihinden önceki bir yıllık dönemde işyerine ait prim ve hizmet belgelerinde bildirilen ortalama
sigortalı sayısına ilave olarak işe alınmış olmasıdır. İşverenler bu koşulun gerçekleşip gerçekleşmediğini tespit etmek amacıyla, önce, işyerine ait Temmuz 2007-Haziran 2008 döneminde verdikleri on iki
- 173 -
aya ilişkin toplam sigortalı sayısını belirlemeli, sonra, toplam sigortalı
sayısını onikiye bölerek aylık ortalama sigortalı sayısını bulmalıdırlar.
Doğaldır ki, işyeri oniki aydan beri faaliyette bulunmuyorsa, faaliyette
bulunduğu dönem dikkate alınarak ortalama sigortalı sayısı belirlenmelidir. Örneğin, üç aydan beri faaliyette bulunan bir işyeri için aylık
prim hizmet belgelerinde yer alan toplam sigortalı sayısı üçe bölünecektir.
Kanundaki açık düzenleme gereğince, geçici 7. maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önceki oniki aylık dönem, işyeri daha kısa bir
süreden beri faaliyette buluyorsa bu süre esas alındığı için aylık ortalama sigortalı sayısının tek bir defa hesaplanması yeterlidir. Yani bu
sayı sabittir. Bu bakımından, sigortalının işe alındığı tarihten önceki
oniki aylık dönemin ortalaması önemli değildir. İşverenler,
01.07.2008-30.06.2009 tarihleri arasında koşullara uygun genç erkek
ya da kadın sigortalı istihdam ettiklerinde, bu istihdamla birlikte belirledikleri bu ortalama sayıyı aşıp aşmadıklarını araştırmalıdırlar. Söz
konusu sayının aşılması halinde ancak geç. m.7 kapsamındaki teşvikten yararlanmak mümkün olabilecektir.
Madde bu biçimiyle, koşullara uygun bir sigortalı istihdam edilmesini yeterli saymamakta, bu istihdamın mevcudun ilerisinde yeni
bir istihdam olmasını aramaktadır.
bb) Teşvikten yararlanabilmek için işverenin uyması gereken koşullar
İşveren hissesine ait primlerin İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanabilmesi için, işverenlerin, çalıştırdıkları sigortalılarla ilgili olarak
506 sayılı Kanun uyarınca aylık prim ve hizmet belgelerini yasal süresi içerisinde Sosyal Güvenlik Kurumuna vermesi ve ayrıca sigortalıların tamamına ait sigorta primlerini, sigortalı hissesine isabet eden tutarı ile birlikte İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanmayan işveren hissesine ait tutarı Kuruma ödemiş olmaları şarttır.
Maddede, bu teşvikten yararlanmak için işverenin Kuruma idari
para cezası veya gecikme zammı ya da gecikme cezası bulunmaması
gerektiğine ilişkin bir hükme yer verilmemiştir. Bunun sonucunda,
işverenin Kuruma idari para cezası borcu bulunması bu haktan yararlanmasını engellemeyecektir. Buna karşılık, bu maddeye göre işveren
tarafından ödenmesi gereken primlerin geç ödenmesi halinde, İşsizlik
Sigortası Fonundan Sosyal Güvenlik Kurumuna yapılacak ödemenin
- 174 -
gecikmesinden kaynaklanan gecikme zammı, işverenden tahsil edilecektir.
c) Teşvikin Kapsamı
4447 sayılı Kanunun geçici 7. maddesi kapsamında öngörülen
teşvikin miktarı, sabit bir oran üzerinden değil, sigortalının çalıştırıldığı her yıla göre azalan bir oran üzerinden belirlenmiştir. Buna
göre, yukarıda belirttiğimiz koşullara uygun olarak bir sigortalı
istihdam edildiğinde, söz konusu sigortalılar için, 506 sayılı Kanunun 72. ve 73. maddelerinde sayılan ve 78. maddesi uyarınca belirlenen prime esas kazanç alt sınırı üzerinden hesaplanan sigorta primine
ait işveren hisselerinin; a) Birinci yıl için yüzde yüzü, b) İkinci yıl için
yüzde sekseni, c) Üçüncü yıl için yüzde altmışı, d) Dördüncü yıl için
yüzde kırkı, e) Beşinci yıl için yüzde yirmisi, İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanır (geç. m.7/I).
Önemle belirtelim ki, bu maddeyle düzenlenen destek unsurundan diğer ilgili mevzuat uyarınca ayrıca yararlanmakta olan işverenler;
aynı dönem için ve mükerrer olarak yararlanamaz. Bu durumda uygulama, işverenlerin tercihleri dikkate alınmak suretiyle, destek unsurlarından sadece biriyle sınırlı olarak yapılır. Yukarıda yüzde beş oranında Hazine katkısına ilişkin olarak yaptığımız değerlendirmeler, bu
konuda da geçerlidir.
İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanan prim tutarları da, diğer
teşvik hükümlerinde de belirtildiği gibi, gelir ve kurumlar vergisi uygulamalarında gider veya maliyet unsuru olarak dikkate alınmaz (geç.
m.7/IV).
c) Teşvikin Uygulanmayacağı Haller
Maddede, işverenlerin sırf teşvikten yararlanmak amacıyla bazı
uygulamalar içine girmesini engelleyici nitelikte hükümlere de yer
verilmiştir (geç. m.7/III)). Buna göre, bu madde hükümleri; 1.10.2003
tarihinden sonra özelleştirme kapsamında devir alınan işyerleri hariç
olmak üzere, mevcut ve faaliyette bulunan işyerlerinin devredilmesi,
birleşmesi, bölünmesi veya nevi değiştirmesi gibi hallerde yeni işe
başlama olarak değerlendirilmez. Aynı şekilde, mevcut bir işyerinin
kapatılarak; değişik bir ad veya unvan ya da bir iş birimi olarak aynı
faaliyette açılması veya çalışan sigortalıların bütün olarak devredilmesi halinde de bu teşvikler uygulanmaz. Yine anılan maddeye göre,
yönetim ve kontrolü elinde bulunduracak şekilde doğrudan veya do- 175 -
laylı ortaklık ilişkisi bulunan şirketler arasında istihdamın kaydırılması, şahıs işletmelerinde işletme sahipliğinin değiştirilmesi gibi ek bir
kapasite ve istihdam artışına neden olmayan, sadece teşviklerden yararlanmak amacıyla işlem yapılması halinde de bu hükümlerden yararlanılması mümkün değildir. Bunun gibi, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ile 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ve uluslararası anlaşma hükümlerine istinaden yapılan hizmet ve yapım konulu işyerleri de bu
hükümlerden yararlanamazlar.
Bu teşvikin uygulanmasını engelleyen bir başka durum da, işverenin kayıt dışı sigortalı çalıştırmasıdır. Kanuna göre, 506 sayılı Kanun gereğince yapılan kontrol ve denetimler sonucunda çalıştırdığı kişileri sigortalı olarak bildirmediği tespit edilen işyerleri hakkında, bu
teşvikin bir yıl süreyle uygulanması mümkün değildir (geç. m.7/III,
d).
Genç erkek ve kadın işçiler için öngörülen teşvikler de, yüzde
beş oranında Hazine katkısında olduğu gibi, sadece özel kesim işyerleri hakkında uygulanır. Nitekim bu husus 3. fıkranın (f) bendinde açıkça belirtilmiştir. Buna göre, bu hükümler kamu idareleri işyerleri hakkında uygulanmaz.
Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası primine ilişkin olarak getirilen teşvikte olduğu gibi, bu teşvikten de sosyal güvenlik destek primine tabi çalışanlar ile yurt dışında çalışan sigortalılar için yararlanılamaz. Bu konuda kanun koyucunun genç işçi istihdamını artırmak
amacı göz önünde tutulduğunda, özellikle sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışan sigortalılar hakkında bu hükmün uygulanmaması
bizce de isabetlidir.
VI. SONUÇ
5510 sayılı Kanunun prime ilişkin hükümleri göz önünde tutulduğunda, yeni dönemde işverenlerin yükümlülüklerinin büyük ölçüde
artacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu yükümlülüklerden bazıları mali açıdan ek külfet yaratacak, bazıları ise ek külfetin de ötesinde
işverenlerin iş yüklerini artıracaktır. Ama bundan da önemlisi, ödenmesi gereken primin miktarını tespit etmek kolay olmayacak, bunun
sonucunda idari para cezası tehdidi altında kalınacaktır.
Gerçekten, özellikle, sigortalıların ücret dışındaki diğer ödemelerinin üst kazanç sınırını aşması halinde, aşan kısmın, sonraki ayların
- 176 -
prime esas kazanç sınırının altında kalan kısmını tamamlamak amacıyla kullanılması, bu konudaki en çarpıcı düzenlemedir. Bu hükmün
bir an önce değiştirilmesinde yarar bulunmaktadır.
Öte yandan, istihdamı teşvik amacıyla getirilen düzenlemeler de,
özde isabetli olmakla birlikte, bu hükümlerden yararlanmayı zorlaştıran pek çok koşula tabi tutulması nedeniyle, teşvikten beklenen yararı
sağlamaktan uzaktır. Özellikle genç erkek ve kadın istihdamı konusundaki prim teşvikinden yararlanılması, öngörülen koşulların gerçekleştirilmesinin zorluğu göz önünde tutulduğunda, pek de mümkün
olmayacaktır.
Sonuç olarak, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesiyle başlayacak yeni dönem işverenler bakımından pek çok zorluğu beraberinde
getirecektir.
OTURUM BAŞKANI- Nurşen Hanım’a çok teşekkür ediyorum. Vaktini de güzel kullandı.
Şimdi müsaade ederseniz soru-cevaplara geçeceğiz. Lütfen kendinizi tanıtın ve soruyu kime yöneltiyorsanız onu söyleyin.
Buyurun efendim.
DR. FATMA BAŞTERZİ (TİSK Müşavir Avukatı)- Hocamın
son söyledikleriyle ilgili olarak hemen aklıma bir soru geldi.
Kota nedeniyle zorunlu olarak özürlü istihdam edildiğinde acaba
diğer teşviklerden yararlanma şansı ortadan kalkar mı? Çünkü, zorunlu olarak istihdam söz konusu. Belki İbrahim Bey bir açıklama yapabilir. Bildiğim kadarıyla genelge hazırlıkları devam ediyor. Sosyal
Güvenlik Kurumu, “Sen zaten özürlü istihdam etmek zorundaydın,
30’uncu maddedeki teşvikten yararlanacaksın, o yüzden yüzde 5’lik
indirimden yararlanamazsın” mı diyecek? Bu teşvik unsurlarını her
olay için ayrı ayrı düşünmek gerekecek diye düşünüyorum.
Teşekkürler.
DOÇ. DR. NURŞEN CANİKLİOĞLU- Ben kendi kanaatimi
söylersem, bu, özürlü çalıştıran işverenlere bir imkân olarak. “Bu imkândan yararlanıyorlarsa, alt kazanç sınırı üzerinden işverenin hissesinin tamamını Hazine ödeyecek” diyor. Bence öyle bir iddia. “Madem
temelde özürlü çalıştırmakla yükümlüsün, bu kişiler için ancak bundan yararlanırsın” demek isabetli gibi görünmüyor. “Yüzde 5’ten ya- 177 -
rarlanmak için diğerlerinden yararlanmaman gerekir” dediği için, benim kanaatim, yüksek ücretli bir özürlümüz var ise yüzde 5’lik indirimi de seçebilir veya 30’uncu maddedeki hüküm çerçevesinde talepte
de bulunabilir.
OTURUM BAŞKANI- Buyurun efendim.
CEYLAN HACIAHMETİBRAHİM (Adel Kalemcilik A.Ş.
Temsilcisi)- Bu üç teşvikten bir tanesini seçeceğiz. Bir tanesi 1 Temmuz’da başladı; daha henüz bir açıklık yok. Diğeri 1 Ekim’de başlayacak. 1 Temmuz’daki teşvik, özürlülerle ilgili olan seçilirse 1
Ekim’de değiştirme şansımız olacak mı, yoksa, onu seçtik diye yüzde
5’lik indirimi seçemeyecek miyiz?
DOÇ. DR. NURŞEN CANİKLİOĞLU- Ben kendi kanaatimi
söyleyeyim ama, bence asıl cevaplaması gereken Kurum olacak.
Birinin yürürlük tarihi 1 Temmuz, diğerinin (yüzde 5), Ekim.
Bana göre, şu an özürlü çalıştırma yükümlülüğüne ilişkin o teşvikten
yararlanıp, ama Ekim ayı geldiğinde, “Ben bu çalışanımı, -çok muhtemel, yeni aylık prim hizmet belgeleri numara numara karşımıza çıkacak- yüzde 5’lik indirimdeki teşvikten yararlanarak primlendireceğim” diyebilmeli diye düşünüyorum, çünkü yasada bir sınırlama,
“Birini tercih eden ondan sonra vazgeçmez” diye bir şey yok. “Aynı
anda ikisinden mükerrer olarak yararlanamazsın” diyor. Benim kanaatim bu. Bu noktada Kurum uygulaması herhâlde önem taşıyacak gibi.
İBRAHİM ULAŞ- Efendim, bu teşviklerin uygulanmasında,
tercih edilen bir teşvikin daha sonra değiştirilmemesi gibi bir durum
söz konusu değil.
İkincisi; Hocamın da belirttiği gibi, burada teşvik unsurlarından
yararlanmada sigortalı bazlı bir değerlendirme var, yani aynı sigortalıdan dolayı iki teşvikin bir anda uygulanmaması var.
Zannediyorum bu da, kısa zamanda çıkacak olan tebliğ veya genelgeyle duyurulacak; o çalışma da taslak olarak hazır, bitmek üzere.
ÖMER BENOKAN- Sayın Başkan, sanıyorum bu soruya Sayın
Genel Müdür cevap verebilir.
Bu tavanı aşan ücretlerin, ücret dışındaki ödemelerin prime tabi
tutulmaması konusu oldukça önemli bir konu. Şu anda bu konuda hazırlıkların yapılması lazım, fakat yapılamıyor; çünkü, kimse bunun
nasıl prime tabi tutulacağı konusunda bir sonuca ulaşamıyor. Sayın
- 178 -
Genel Müdür bu konuda ne düşünüyorlar?
İBRAHİM ULAŞ- Efendim, bildiğiniz gibi Mayıs ayında Resmi Gazete’de iki önemli düzenleme yayınlandı: Bunlardan bir tanesi,
5510 Sayılı Kanunla ilgili değişiklikler; bir tanesi de, bu İstihdam Paketiyle ilgili düzenlemeler.
Sosyal Güvenlik Kurumu olarak bunlarla ilgili ikincil mevzuat
taslakları hazır. Bu taslaklar içerisinde yönetmelik taslakları var, tebliğler var, önemli genelge taslakları var.
Bu belirttiğiniz prime esas kazançların nasıl belirleneceği, nasıl
prime tabi tutulacağı konusundaki tebliğ taslağı da hazır. Bununla
ilgili, -Kurum olarak bizler yazdık- gelen görüşler değerlendirilerek o
da, eğitim çalışmasına da fırsat verecek şekilde kısa zamanda yayınlanacak.
OTURUM BAŞKANI- Buyurun Hanımefendi. Hanımlara öncelik veriyoruz.
AV. SONGÜL GÖRÜCÜ (Bilgi ve İletişim Teknolojileri İşverenleri Sendikası Temsilcisi)- Teşekkür ederim.
Ben de özürlülerle ilgili bir soru sormak istiyorum.
Kanuni zorunluluktan dolayı özürlü çalıştırılması değil de, gerçekten ihtiyaç olduğu için özürlü çalıştıran işverenler hangi primi
ödeyecekler? Bu primi kamu karşılayacak mı, yoksa, fazlasıyla özürlü
çalıştırıyor, yüzde 3’lük kotaya tabi olmadan özürlü çalıştıranların
primini devlet mi ödeyecek? Bu pozisyonda işçi çalıştıran işveren
diğer haklardan faydalanabilecek mi?
Teşekkür ederim.
DOÇ. DR. NURŞEN CANİKLİOĞLU- Esasında slaytta vardı
ama, süremi geçirmemek adına orayı hızlıca geçtim.
Şunu söylüyor: “Zorunlu olarak çalıştırdığının dışında, kontenjan fazlası özürlü çalıştıran işveren veya yükümlü olmadığı hâlde
özürlü çalıştıran işverenlerin, bu şekilde çalıştırdıkları her bir özürlü
için prime esas kazanç alt sınırı üzerinden hesaplanan sigorta primine
ait işveren hisselerinin yüzde 50’sini Hazine karşılar.” Burada, alt
kazanç sınırından hesaplanacak işveren hissesinin tamamını değil,
yarısını yine Hazine karşılayacak.
- 179 -
Bundan yararlanırken bir başka şeyden yararlanabilir mi? “Bir
başka şey” dediğiniz yüzde 5’lik indirim ise, yüzde 5’lik indirimde
diyor ki, “Bundan yararlanan kişinin diğer destek unsurlarından aynı
anda mükerrer olarak yararlanması mümkün değil”, yani yararlanamayacak. Ona bakmak lazım.
OTURUM BAŞKANI- Buyurun.
MEHMET KOÇAK (Ülker Grubu Hukuk Müşaviri)- Sorumu Nurşen Hocam ve İbrahim Bey’e yöneltmek istiyorum.
Genç işçi ve kadın işçi istihdamıyla ilgili olarak 5763 Sayılı Yasanın 20’nci maddesinde, “Bu kanunun yürürlük tarihinden önce, yani 1.7.2008 tarihinden önceki 1 yıllık dönemde- çalışan ortalama
sigortalı sayısına bakılarak, ilave olarak” diyor. Kısmi süreli (1 gün, 2
gün, 3 gün), iş sözleşmesiyle çalıştırdığımız arkadaşlarımız var. Özürlü istihdamında bu gibi çalışanlar, tama iblağ edilebilmek için 195’e
bölünerek hesaplanıyor, bu maddede de böyle bir işlem olacak mı,
yoksa es mi geçildi?
Teşekkür ediyorum.
DOÇ. DR. NURŞEN CANİKLİOĞLU- 30’uncu maddede açık
ve net düzenleme var; kısmi süreli çalışanların tam süreli çalışanlara
dönüştürülmesinden söz ediliyor. Burada öyle bir hüküm yok. Bana
göre onu, iş sözleşmesiyle çalışan kısmi süreli işçi kapsamında bir işçi
olarak saymak lazım.
MEHMET KOÇAK- 1 gün de çalışsa bir işi.
DOÇ. DR. NURŞEN CANİKLİOĞLU- Bana göre öyle. Bir
sınırlama olmadığına göre, daraltıcı yorum yapmayı gerektiren bir
durum yok diye düşünüyorum.
OTURUM BAŞKANI- Hocam, soruyu şimdi ben soruyorum.
Dediniz ki, “Ayni yardımlar prime tabi olmayacak, onun ötesinde
ödenen her şey prime tabi olacak, bundan önce Yargıtay’ın vermiş
olduğu kararlar da geçersiz olacak.” Toplu sözleşmeden doğan bir
yakacak yardımımız var ve nakit olarak ödeniyor; şimdi bu ne olacak,
prime tabi mi olacak, olmayacak mı?
DOÇ. DR. NURŞEN CANİKLİOĞLU- Olacak. Yasa Nisan
ayında bir hüküm getirdi; dedi ki, “Ayni yardım yerine parasını veriyorsa, bu prime esas kazançtır.” Yargıtay, -hatta bu, 1974’te verdiği
içtihadı birleştirme kararıdır- “Ayni yardım yerine parası verilse dahi
- 180 -
nitelik değiştirmez, o yardım ayni yardımdır” diyor, 74’ten bu yana.
2007’de de benzer karar verdi. Şimdi yasada, “Ayni yardım yerine
parasını veriyorsan, bu prime esas kazançtır” deyince, bundan sonra
yapılacak yorum artık, zorlama değil, daha da fazlası olurmuş gibi
geliyor, yani yorumlanamazmış gibi geliyor. Bana göre prime esas
kazanç olacak.
OTURUM BAŞKANI- Bu kanun maddesi geçerken haberdar
olmuştuk. Dedik ki, yakacak yardımı kanundan doğmuyor, toplu sözleşmelerden doğuyor. Toplu sözleşmesi olan bir işyeri de doğru dürüst
bir işletmedir, kayıtlıdır, toplu sözleşmesi vardır, sigortası vardır, sendikası vardır.
Bizim birçok üyemiz de o konuda bize şikâyette bulunmuştu.
Diyorlar ki, “Siz işverenler çok uyanıksınızdır, biz bunları prim dışında bırakırsak, ücret yerine hep yakacak yardımı verirsiniz, yani ücretinin yarısına yakacak yardımı dersiniz.” İyi de, kardeşim, bunun bir
yolu yok mu? Bir kış için bugünkü doğalgaz fiyatına göre veya bugünkü odun kömür fiyatına göre bir şey tespit edersiniz, “Ayda 100
milyonu geçmeyecek” dersiniz. Senede 1 milyar 200 milyon lira eder.
“100 milyonun üzerinde yakacak yardımı verirseniz prime tabidir, 100
milyon lira veya altında verirseniz tabi değildir” dersiniz, dolayısıyla
işverenin bu uyanıklığını da önlersiniz, bu çok basit bir şey, bunu böyle yaparsınız, bu da geçer gider dedik.
Şimdi ben şunu söylüyorum: Geçmişte, 40 sene evvel biz hep
bunları yaptık; çalışan 100 kişiyse, toplu pazarlıkla 100 ton odun aldık, herkese 1 ton odun verdik, kömür aldık böyle dağıttık.
Sayın Genel Müdür size soruyorum; şimdi işveren ne yapacak?
“Sen bana bir bidon getir, sana her ay doğalgaz vereceğim” deyip bidonla doğalgaz mı dağıtacak?
İBRAHİM ULAŞ- Efendim, Sayın Başkanımızın iki görevi var:
Bir görevi Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonumuzda Başkan
Vekili; bir görevi de, Sosyal Güvenlik Kurumunda Yönetim Kurulu
Üyemiz. Zannediyorum işveren tarafından böyle espri getirdiler.
Kurum olarak da şöyle bir konuyu ifade etmekte fayda görüyorum: Burada ayni yardımlar konusunda ve tavanı aşan ücretler konusunda birtakım düzenlemeler vardı. Bunlar İşveren Konfederasyonumuzun talepleri doğrultusunda Yasada bu noktaya kadar getirildi; onu
ifade etmek isterim. Yalnız, uygulamada ayni yardımlarla ilgili rastla- 181 -
nan birtakım suiistimaller var. Tabii bu, bütün işverenlerimizi kapsayacak veya yapılacak anlamında değil. Rastladığımız en basit bir örneği vermek istiyorum. Bir işveren, hatta Kurumla da bir şekilde irtibatı olan bir işveren, 1995 yılından 2007 yılına kadar düzenli olarak
aşağı yukarı işçi ücretine yakın yakacak yardımı ödemeleri göstermiş.
Tabii, bundan başka örnekler de var. Bunu, bizim dış denetim yapan
arkadaşlarımız sıkça tespit ediyorlar. Zannediyorum ki, bu düzenlemenin altında yatan nedenlerden bir tanesi de bu.
OTURUM BAŞKANI- Buyrun.
BİR KATILIMCI- Merhabalar.
Benim İstihdam Paketiyle ilgili bir sorum var. Diyelim ki, ben
Temmuz 2008’den sonra bir işyeri kurdum. Çalışanlarımın geçmişe
dönük yıllık ortalaması söz konusu değil. Ben, ağırlıklı olarak 18-29
yaş arasındaki erkek ve bayanları çalıştırmak istiyorum. Buna tabi
oldum. Bir süre sonra benim ortalamam buna göre mi alınacak? Bunun sıfır bir ortalaması olduğu için, benim her istihdam ettiğim kişinin
bundan yararlanması lazım.
Bu yaş grubunda askerlik çağı gelmiş erkekler de olabilir. Askere gidip geldi diyelim. Kazandığı hak 5 yıl içerisinde devam edecek
mi, yoksa farklı bir durum mu söz konusu olacak? 3 yıl çalıştı, 3’üncü
yılın sonunda mesela 6 aylık bir askerlik dönemi geçirdi, sonra tekrar
sigortalı olarak o iş yerinde devam etmeye başladı. O yasa içerisinde
sigortalılığı devam edecek mi, yoksa farklı bir uygulama mı olacak?
Teşekkür ederim.
DOÇ. DR. NURŞEN CANİKLİOĞLU- İlk sorduğunuz soruya
ilişkin olarak şunu söyleyeyim: Daha önce var olan bir yeri kapayıp da
yeniden açtığınız gibi bir durum olmadıkça, yeni açtığınız bir işyeriyse, her aldığınız kişi bu kapsamda değerlendirilecek, tabii 6 aydan beri
bir aylık prim hizmet belgesinin de olmaması koşulu ile. Ortalama
açısından dediğiniz doğru.
Askere giden asından nasıl bir işlem yapılması lazım? Yasanın
ifadesine baktığınızda, işe aldığınız tarihten itibaren, yani 2009’a kadar işe aldınız, 1’er yıllık ve süreç başlıyor. Çalışmadığı, aylık prim
hizmet belgesinde görünmediği, teşvikten yararlanmadığı o süreçlerin
düşmesi lazım, askerden dönükten sonra kaldığı yerden devam etmesi
gerekir diye düşünürüm. Takvim yılı gibi bir şey değil; işe alındığı
tarihten itibaren çalıştığı sürede geçen 1’inci yıl, 2’nci yıl, 3’üncü yıl,
- 182 -
4’üncü yıl, 5’inci yıl gibi yorumlamak lazım.
BİR KATILIMCI- Yüzde 40’lık bir yararlanma varsa devam…
DOÇ. DR. NURŞEN CANİKLİOĞLU- Evet, 12 ayı tamamlayıncaya kadar. Dediğim gibi, çalıştığı dönem üzerinden işlem yapılması gerekir. Tartışılabilecek bir konu, ilginç bir konu; üzerinde çok
düşündüğüm bir konu değil. İlk kanaatimi söylüyorum. Kurum bu
bakımdan nasıl bir uygulama içerisine girer bilmiyorum. Çünkü, o
dönemde teşvikten yararlanmıyorsunuz, dönüşünde onu tamamlıyorsunuz.
EMRE GÖRGÜN (Koç Holding Temsilcisi)- Sorumu Sayın
Genel Müdüre sormak istiyorum.
Bu 5510 Sayılı Yasanın yürürlük tarihiyle ilgili ciddi ihtilaflar
var. 1 Temmuz 2008’den itibaren ne yürürlüğe girdi; bunu açıklayabilir mi?
Bankaların ve bazı şirketlerin munzam sandıkları ve bunlara
ödenen primler var. Bu primler bireysel emeklilik sigortası primi gibi
nitelendirilip asgari ücretin yüzde 30’u mu dikkate alınacak, yoksa
bunlar hiç dikkate alınmadan tümü mü keseneğe esas tutulacak; bunu
rica edeceğim.
İBRAHİM ULAŞ- Son sorunuzdan başlayalım. Bu, “Geçici
20’nci madde sandıkları” dediğimiz, özel sandıklar kapsamında ödenen primler, bu yasada ifade edilen bireysel emeklilik sigortası veya
sağlık sigortası kapsamında değil. Onlar, normal primler neye tabi ise
o çerçevede işleme tabi olması lazım.
Bireysel emeklilikle ilgili, Hazine Müsteşarlığı bünyesinde akredite edilmiş bireysel emeklilik şirketleri var. Bu şirketler kapsamında
ödenen bir prim midir değil midir veya munzam sandıklara ödenen
primler bireysel emeklilik kapsamında ödenen bir prim midir; doğrusu, o arada sigorta primi çerçevesinde tutulacak normal, munzam dışındaki diğer yapılan ödemelerdir. Onun ötesinde yapılacak ödemelerle ilgili benim şu andaki ağırlıklı görüşüm, bu çerçevede değerlendirilmesidir. Tabii, bu konuyu tartışmakta fayda var, çünkü net bir cevap
verdiğimizde belki bir eksiklik olabilir.
Yürürlükle ilgili, tabii, birçok yasal düzenleme olduğu için onda
haklısınız. Bazı hükümler aynı anda yürürlüğe girdi, bazıları daha
sonra yürürlüğe girdi.
- 183 -
30 Nisan 2008 tarihi itibarıyla yürürlüğe girenler:
* Sosyal güvenlikteki emeklilik yaşı
* Emekli olma gün sayısı
* Mevcut sigortalıların aylık bağlama oranları
* BAĞ-KUR sigortalılarından 5 yıldan fazla borcu olanların sigortalılıklarının durdurulmasıyla ilgili düzeleme.
8.5.2008 tarihi itibarıyla yürürlüğe girenler:
* Yurtdışı borçlanmasıyla ilgili, 3.5 dolar yerine, asgari ücret ve
katları üzerinden yapılabilecek borçlanma hükmü,
* Primsiz ödemelerle ilgili birtakım düzenlemeler (yaşlı, özürlülere maaş ödemesi)
27 Mayıs 2008 itibarıyla yürürlüğe giren:
* Prim borçlarının yapılandırmasıyla ilgili hüküm
1 Temmuz 2008 itibarıyla yürürlüğe girenler:
* Özürlü teşviki, genç teşviki hükümleri
* Genel sağlık sigortasının emeklilere ve primsiz ödeme kapsamındaki kişilere uygulanmasıyla ilgili hüküm
Bunların dışında kalan bütün hükümler, 5 puan indirim de dahil,
Ekim ayında yürürlüğe girecek.
AV. HAKKI KIZILOĞLU (TİSK Hukuk Müşaviri)- Teşekkürler Sayın Başkan.
Öncelikle sunuş yapan hocalarıma ve İbrahim Bey’e açıklamaları nedeniyle çok teşekkür ediyorum. Özellikle İbrahim Bey’e, 5510
sayılı Kanunda değişiklik öngören 5754 sayılı Kanunun çıkması sırasında işveren kesimine gösterdiği ilgi ve görüşlerimizin Kanunda yer
alması için gösterdiği çaba nedeniyle de teşekkür ediyorum. Gerçekten bizlere çok yardımcı oldu.
Hocalarıma bir soru sormak istiyorum. Bu 5510 sayılı Kanun
değişikliğiyle ilgili olarak bir iptal davası açıldı, acaba bu iptal davası
dilekçesini inceleyebildiler mi ve bu konudaki öngörüleri, görüşleri
nedir? İptali konusunda herhangi bir görüşleri var mı?
Teşekkür ederim.
- 184 -
OTURUM BAŞKANI- Buyurun Hocam.
PROF. DR. ALİ RIZA OKUR- Anayasa Mahkemesi’nin ilk
iptal kararı doğrultusunda gerekli düzenlemeler yapılmadı; dolayısıyla, Yasanın bazı hükümlerinin iptali kuvvetle muhtemeldir. Anayasa
Mahkemesi iptal eder mi etmez mi; o onun takdiri. Ben, birçok hükmünün iptal edilebileceğini bekliyorum. Yapılan düzenleme ilk iptali
karşılayacak olgunlukta değil. Bekleyeceğiz.
OTURUM BAŞKANI- Buyurun Hocam.
DOÇ. DR. NURŞEN CANİKLİOĞLU- Ben de kendi kanaatimi söyleyeyim. Açıkçası ben de bir iptal bekliyorum, çünkü Anayasa
Mahkemesinin daha önce verdiği karar gerçek manada yerine getirilmiş değil.
Normalde şöyle de bir gariplik ortaya çıkıyor: Sayın Başkanın da
biraz önce söylediği gibi, 5510 Sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden
önce memuriyete girmiş bir kişi için 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu uygulanacak, bir gün sonra memuriyete başladıysa 5510 uygulanacak. Aynı masada aynı işi yapan iki kişi düşünün, bunlar arasında
sosyal güvence açısından müthiş farklılıklar olacak. Ben en temel olarak şunu söylüyorum: 1 gün önce girene 25 yılını tamamladığında
yüzde 75 oranında emekli aylığı bağlanacak, ama 1 gün sonra başlayana yüzde 50 oranında aylık bağlanacak. Bundan daha büyük bir
eşitsizlik de düşünmüyorum. Eğer ki, Anayasa Mahkemesi tarafından
bunlar dikkate alınırsa, -ki alınacağını düşünüyorum- en azından devlet memurları açısından bir iptal kararı gelecek diye düşünüyorum.
Ondan sonrası ne olacaktır bilmiyorum.
BİR KATILIMCI- Hocam, Anayasa Mahkemesi kararı ne zaman, Yasa yürürlüğe girdikten sonra mı verir?
DOÇ. DR. NURŞEN CANİKLİOĞLU- Gerçi çok sancılı dönemler yaşanıyor ama, Anayasa Mahkemesi her zaman karar vermeyebiliyor, yani yürütmeyi durdurma kararı verebiliyor. Orada da benim kanaatim şu: Ekim’in hemen öncesinde bir yürütmeyi durdurma
kararı verilmesi de muhtemeldir gibi geliyor. Hukukta üçüncü kişinin
davranışını taahhüt edemiyoruz; ne yapacağını bilemem. Bence böyle
bir şey muhtemeldir diye düşünüyorum.
OTURUM BAŞKANI- Buyurun efendim.
İBRAHİM ULAŞ- Bir konuya açıklık getirmek istiyorum, çün- 185 -
kü bu konuda epeyi spekülasyon da oluyor; bu da emekli aylıklarıyla
ilgili.
Yeni yasada oluşan durum itibarıyla eski memur-yeni memur
aylık bağlama oranlarında farklılıklar var; yalnız, aylık hesabına dahil
edilen, yani prime dahil edilen unsurlar arasında da farklılık var, yani
mevcut memurlardan kesilen prim matrahıyla yeni yasaya göre kesilecek olan matrah arasında fark var. Zannediyorum ki bunlar, bu aylık
farklılıklarını ortadan kaldıracak olan durumlar. Eski emekli olan-yeni
emekli olan arasında emekli maaşı eşitsizliği olmayacağı düşüncesini
taşıyorum; bunu ifade etmek istedim.
OTURUM BAŞKANI- Sizden başka bir kişiye daha söz vereceğim.
Buyurun.
BİR KATILIMCI- Hocam, özürlü istihdamı konusunda 1
Temmuz-31 Temmuz itibarıyla tahakkuk edecek ücretler var. Bu ücretlerin, istihdam edilen özürlüler yönünden prim teşviki söz konusu
ve bunun seçimlik de bir durumu yok. Bir özürlü istihdam ediyorsa bu
teşvikten yararlanmayı kanun koyucu ortaya koymuş. Biliyorsunuz,
özel 30’uncu maddesinin içeriğinde yer alıyor, “işveren primini yüzde
50 oranında Hazine karşılar” diye. Bu teşvikten yararlanma süreçleri
nasıl ayarlanıyor, bunun uygulaması nasıl olacak? Bu durum her büyük işyerini ilgilendirmektedir. Öncelikle bunu sormak istiyorum.
Diğer bir husus da, -aslında yüzde 5 indirim meselesinde vardı1.1.2008 başı ile yasanın yürürlüğe girdiği 1.7.2008 arasındaki işsizlik
dönemi. Bu işçiyi biz 1.7.2008 ila 2009 arasında istihdam edebileceğimize göre, o arada girenlerin işsizlik süresini nasıl ayarlayacağız,
değerlendirmemiz nasıl olacak?
Teşekkür ederim.
İBRAHİM ULAŞ- 50 ve üzerinde işçi çalıştıran özel sektör işyerlerimizde, biliyorsunuz, yüzde 3 özürlü kotası var. Bu yüzde 3 kota
içerisinde çalıştırılan özürlülerin primleri Hazine, devlet tarafından
karşılanacak. 50’nin altında işçi çalıştırıyorsa, burada bir kota zorunluluğu olmadığı için, çalıştırdığı her bir özürlü için veya 50’nin üzerinde, kotanın üzerinde çalıştırıyorsa, kota üzerinde çalıştırılan her bir
özürlü için veya çalışanların yüzde 75’i özürlü olan iş yerlerinde, Hazine tarafından karşılanması gereken yüzde 50’lik bir teşvik var.
- 186 -
Özürlü olarak işe alınan kişiler, kota dahilinde olunlar da dahil
olmak üzere 1 Temmuz itibarıyla bu teşvik kapsamına girmiş oldular.
İlave alsanız da, o kota dahilinde olsa da, önceden çalışmakta olsa da,
bunlar teşvikten yararlanacak olan kişiler.
Daha sonra farklı bir teşvik unsuru gündeme geldiği zaman, burada esas alınması gereken kriterimiz şu: O iş yerinde çalışan o sigortalıyla ilgili birden fazla teşvik unsurunun bir arada olmaması.
BİR KATILIMCI- Aynı sigortalı mı?
İBRAHİM ULAŞ- Aynı sigortalı üzerinde.
OTURUM BAŞKANI- Son sözü size veriyorum. Süre doldu.
İSMAİL YÜKSEL (Türkiye Denizcilik İşletmeleri Genel
Müdürlüğü Temsilcisi)- İbrahim Bey’e bir sorum olacak.
Ocak ayında emekli olacak bir kişiye 1.500 YTL maaş bağlanacakken, 1 ay daha çalışıp Şubat ayında emekli olsa maaşı 1.450’ye
düşer mi, böyle bir şey var mı?
İBRAHİM ULAŞ- Diyelim Ocak ayında emekliye ayrıldı; aylık
Ocak ayında hesaplandı. Bu aylık 1 Ocak itibarıyla hesaplanır. Şubat’ta veya Mart’ta emekliye ayrıldı diyelim. Bu kişinin aylığı da yine
1 Ocak itibarıyla hesaplanır, eğer Mart ayına kadar bir artış varsa, o
artış verilir. Şöyle ifade edeyim: Ocak ayında bir kişiye aylık bağlıyorsunuz, Bakanlar Kurulu da yüzde 5 arttırdı, “Ocak ayının ilk 6 ayı
yüzde 5” dedi, Şubat’ta da bağlansa, Mart’ta da bağlansa o artış, yüzde 5 zaten verilir. Arada fark olmaması lazım.
İSMAİL YÜKSEL- “Bölüm sayısı 1 yıl arttığı için düşüyor”
diye bir şey söylendi. Bilmiyorum doğru mu? Sizden cevap almak
istedim. “2000’den sonra bölünen rakam sayısı 10’dan 11’e çıktığı
için bir düşüş söz konusu” diye söyleniyor.
İBRAHİM ULAŞ- Farklı yıllarda emekli olanlar arasında, diyelim 2007’de emekli oldunuz, 2007 Ocak ayı itibarıyla hesaplanır, hangi tarihte emekli olduysanız, o tarihe kadar artışlar verilir ve daha sonraki artışlar da devam eder. 2008’de emekli oldunuz. Ocak 2008 itibarıyla aylık hesaplanır, o artışlar verilir. O farkın olmaması lazım.
Fark şuradan kaynaklanabilir: Aktif dönemde, çalışırken gösterilen prime esas kazançlar farklı olabilir. Farklılık ya ondandır ya da
prim ödeme gün sayısından olabilir. Onun haricinde bir fark olmaması
lazım.
- 187 -
İSMAİL YÜKSEL- İstanbul İhtiyarlık Müdürlüğüne telefon açtığımda, maaş bağlamadaki arkadaşlar, “Takip eden yıldan 1 gün, 2
gün, 3 gün daha çalıştığı için, sayı 10 yıldan 11’e çıktığı için, matrah
aynı, bölüm sayısı yükseldiği için öyle bir düşüş söz konusu” dediler.
Tam tatmin olmadım.
Teşekkür ederim.
OTURUM BAŞKANI- Efendim, katıldığınız için çok teşekkür
ediyorum.
Sunumlarını yapan sayın hocalarıma ve Genel Müdürüme teşekkür ediyorum.
Oturumu burada kapatıyorum. Hayırlı akşamlar diliyorum. Sağ
olun.
- 188 -