Dergimizi pdf formatında indirmek için tıklayınız

Yorumlar

Transkript

Dergimizi pdf formatında indirmek için tıklayınız
YIL: 6 SAYI: 35
OCAK/ŞUBAT 2013
İKİ AYDA BİR YAYIMLANIR
ÜCRETSİZDİR.
Gençlik Dergisi
İhanet üç sıralı :
Habur, Oslo, İmralı...
YIL: 6 SAYI: 35
OCAK/ŞUBAT 2013
İKİ AYDA BİR YAYIMLANIR
ÜCRETSİZDİR.
Gençlik Dergisi
İçindekiler
İMRALI OYUNLARI
Mustafa ÖZTÜRK.......................................................................................3
BEKLEYİN… ÇOK YAKINDA…
Osman KARABABA....................................................................................5
GÖZLEM VERİLERİ NASIL İŞLENİR?
Prof. Dr. Cihan DURA.................................................................................6
TBMM’YE KADAR OSMANLI MECLİS-İ MEBUSANI
Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi ECER...............................................................8
İhanet üç sıralı :
Habur, Oslo, İmralı...
BİLGİYURDU
GENÇLİK DERGİSİ
YIL: 6 SAYI: 35
ÜÇ NOKTA
Bahri DENİZ............................................................................................. 11
Yeni Ayasaya Sürecine İlişkin Görüşlerimiz (2)
Av.Cavit DURSUN.................................................................................... 12
GÜVENDİĞİM TEK KURUM, İZLEDİĞİM “TEK ADAM”
Osman SEL............................................................................................... 15
SAHİBİ
Bilgiyurdu Gençlik Eğitim ve Kültür
Derneği Adına Dernek Başkanı
Mustafa ÖZTÜRK
DAĞA ÇIKMAK
İsmail BOZKURT...................................................................................... 17
YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Osman KARABABA
Türkçülüğün Kalemli Son Kürşad’ı: TURAN YAZGAN
Alper KEPEZKAYA................................................................................... 22
YAZIŞMA ADRESİ
Sahabiye Mah. Mete Cad.
Boylar Sk. Çetinbulut Apt Nu:1 K:2
D:3 Kocasinan/KAYSERİ
ÇEVRECİ BÜYÜME
Hakan TUNÇ............................................................................................ 24
TELEFON
(0352) 232 32 67
AHMET KABAKLI
Yrd. Doç. Dr. Kadir ÖZDAMARLAR........................................................ 27
WEB
www.bilgiyurdu.org.tr
E-POSTA
[email protected]
GRAFİK TASARIMI
Hatice İbakorkmaz
BASKI
Orka Matbaacılık
San. Tic. Ltd. Şti.
Organize San. Böl.
43. Cad. Nu: 11 KAYSERİ
(0352) 322 17 00
ALIŞVERİŞ HASTALIĞI (TAKINTILI ALIŞVERİŞ BOZUKLUĞU)
İbrahim GÜNGÖR.................................................................................... 19
OĞUZ DEDE SIRA OTURMASINDA
Mehmet PUSAT....................................................................................... 25
OKULLARDA SERBEST KIYAFET UYGULAMASI
Aytekin AYDOĞAN.................................................................................. 29
BİLGİYURDU GENÇLERİ
Mustafa ÖZTÜRK.................................................................................... 30
BÜNYAN BELEDİYE BAŞKANI, Mehmet ÖZMEN’le RÖPORTAJ…......... 31
NEJDET SANÇAR HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ
Mehmet KILINÇ....................................................................................... 34
UNESCO VE ITRÎ’NİN 300. YILI
Ahmet ALTAY........................................................................................... 36
KİM DEMİŞ KIŞ SOĞUK OLUR DİYE?
Bilal ŞAHİN.............................................................................................. 37
KİM DİNLEDİ, NİÇİN DİNLEDİ?
İsmail ÖZÖREN........................................................................................ 38
“ÇELİK TEPE” Mİ “ŞEFKAT TEPE” Mİ?
Bilgehan AYATA....................................................................................... 39
ÖZGÜRLÜK İSTİYORUM
İbrahim BOYRAZ..................................................................................... 41
Yazılar yayınlansın ya da
yayınlanmasın iade edilmez.
Yazılarda kısaltma yapılabilir.
Hukukî sorumluluk yazarlara aittir.
AVŞAR PİLAVI
Kerim YILMAZ......................................................................................... 41
SAİM SARIKAYA (1954-2012)
Erol ÇETİNKAYA....................................................................................... 42
3
İMRALI OYUNLARI
Mustafa ÖZTÜRK
Oslo görüşmelerinin devamı niteliğinde olan İmralı
görüşmeleri, geçen ay başladı. Bilindiği gibi MİT ile
PKK arasında 9 madde üzerinde mutabakata varılmış
ve siyasi iktidar da bu mutabakat doğrultusunda kendine düşen iki büyük adımı atmıştı. Bunlar, eyalet yasası da denilen Büyükşehir Yasası ile anadilde savunma
hakkını öngören yasalardır.
Hükümet sözcülerine bakılırsa, bu görüşmelerin bir
tek amacı var: PKK terör örgütüne silah bıraktırmak.
“Biz iki büyük adım attık, şimdi sıra sizde” denmiş
olabilir ama Kürt bölücü hareketinin beklentisi, iki yasadan ibaret değil. Bu nedenle, gündemin sadece terör
örgütüne silah bıraktırmak olduğuna inanılamaz.
Özellikle Kürt meselelerinde siyasi iktidara güvenemiyoruz. Çünkü, bu alandaki sicili oldukça kabarıktır.
Bu ülkeye Habur ve Oslo melanetlerini yaşattılar.
40 bin vatan evladının ölümünden sorumlu terörist
başı Abdullah Öcalan’ı bir numaralı siyasi aktör yaptılar.
“Terörü sonlandırmak için her şeyi yaparız.” sözü
bir şaşırtmaca, aldatmaca… Terörü bitirmek için hangi
ciddi işler yapıldı da ikide bir bu söz söylenir? Katillerin peşine her ülkede düşülür ki, bu yasal bir zorunluluktur. Bu bile yeterince yapılmamış, terörün maddi ve
siyasi desteklerini kesmeye yönelik hiçbir çaba harcanmamıştır. Bu konuda eski İçişleri Bakanlarından Sadettin Tantan, yerden göğe kadar haklıdır ve kendisinden
yararlanılmaması büyük bir eksikliktir.
Terörle yeterince ve kararlıca mücadele etmeyip arkasından da “Ne yapalım, 28 yıldır silahla netice alamadık, şimdi müzakereyi deniyoruz.” demek, Türk halkını
yanlış bilgilendirmek, yönlendirmek olup bir psikolojik
operasyondur. Çünkü asıl niyet, PKK’yı sonlandırmak
değil, müzakereler yoluyla Türkiye’yi dönüştürerek
millî ve üniter Türk devletini sonlandırmaktır.
Bunun iki adımını yukarıda söyledik, üçüncü adım,
“yeni anayasa” ile Kürtlerin statüsünün belirlenip bunun Türk halkına kabul ettirilmesi olacaktır.
Abdullah Öcalan, örgütünü yıllarca hapsedildiği
İmralı’dan yönetti. İktidar bunu bilmiyor muydu? Elbette biliyordu ama engellemedi. Niçin engelleme-
GÜNDEME BAKIŞ
di? Bu sorunun cevabı, bizi bir yere götürüyor. PKK,
Türkiye’yi dönüştürmesi, siyasi ve ideolojik hedeflerine ulaşması noktasında iktidara elverişli bir
ortam sağlanmış ve sağlamaktadır. Bu yargımızın
doğruluğunu anlamak için Kürt açılımı çerçevesinde yapılanlara bakmak bile yeterlidir. Böyle düşünmeselerdi 2002’de bitirilmiş olan bölücü terör örgütünün toparlanmasına ve terörü tırmandırmasına,
hiç izin verirler miydi?
PKK terör örgütü, ABD ve
AB’nin âleti olduğu kadar
bugün, Türkiye’yi dönüştürmek
isteyen siyasi iktidarın da doğal
müttefiki konumundadır. Türk
halkı, bölücü ve acımasız
terörle yıldırılıp korkutulmakta,
siyasi iktidarla terör örgütünün
baskısı altında diz çökmeye
zorlanmaktadır. Türk halkına
önce ölüm gösteriliyor ki
sıtmaya razı edilsin.
Anlaşılacağı gibi PKK terör örgütü ABD ve AB’nin
âleti olduğu kadar bugün, Türkiye’yi dönüştürmek
isteyen siyasi iktidarın da doğal müttefiki konumundadır. Türk halkı, bölücü ve acımasız terörle yıldırılıp
korkutulmakta, siyasi iktidarla terör örgütünün baskısı
altında diz çökmeye zorlanmaktadır. Türk halkına önce
ölüm gösteriliyor ki sıtmaya razı edilsin. Zaman zaman
bunların birbirlerine bağırıp çağırmaları kimseyi aldatmasın ve kimse söze bakarak karar vermesin. Hatırlayalım: PKK’lı teröristle BDP’li milletlerinin kucaklaşmaları üzerine Sayın Başbakan hiddetlenip söz konusu
vekillerin dokunulmazlıkların kaldırılacağını söylemişlerdi. Herkes beğenip alkışlamıştı. O sözler uçup gitti,
ama cezalandırılması gereken o vekiller bugün İmralı
4
sürecinin aktörü yapıldılar.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın terör örgütünü
ve Öcalan’ı şirin gösterme çabasının sebebini de Türk
halkı her halde anlamıştır. Sayın Arınç’a göre Öcalan,
gençliğinde namaz kılıp oruç tutan birisiymiş ama bir
karanlığın kurbanı olmuş. Sadece Sayın Arınç değil
iktidar yanında saf tutan pek çok kişi PKK’yı aklama, mazur gösterme derdine düşmüştür. Yani, demek istiyorlar ki, PKK bir kader kurbanıdır ve asıl suçlu, Atatürk’ün kurmuş olduğu devlettir. İşte bu noktada,
PKK dahil bölücü Kürt hareketi ile AKP iktidarı amaç
birlikteliği içindedirler.
Atatürk’e karşı olmakta ortaktırlar.
Okullarda okunan “andımız” a karşı çıkmakta ortaktırlar.
Şeyh Sait ve Dersim isyanlarını yorumlamakta ortaktırlar.
Barzani dostluğunda ortaktırlar.
Anayasa’dan Tük kavramını çıkarma hedefinde ortaktırlar.
Ergenekon ve Balyoz davalarında ortaktırlar.
Ancak, haksızlık etmeyelim, konu siyasî rant olunca hiç anlaşamıyor, Kürt kökenli vatandaşların oyunu
kapma noktasında kıyasıya yarışıyorlar. Bu da kendileri
açısından yabana atılır bir konu olmasa gerek.
İktidar yandaşı yazarlar, “Kürt sorunu” nun çözümü
için İmralı sürecine destek verilmesini istiyorlar. Biz
de diyoruz ki görüşme masasında neler olduğu bellidir.
Türkiye için en uygun bölünme modelinin görüşüldüğünü biliyoruz. Buna kimliğini yitirmemiş hangi Türk
evladı evet diyebilir? Saf insanları, “teröristlere silah
bıraktırıyoruz.” diye aldatabilirsiniz. Biz aldananlardan
olmayacağız. Eğer samimiyseniz “Kürt sorununu” nun
çözümünden ne anladığınızı anlatıverin de öğrenelim.
Diyecekleriniz kalıplaşmış üç-beş cümleyi geçmeyecek. Çünkü, gizli ajandalarınız vardır ve bunları Türk
halkıyla paylaşacak yüreğiniz yoktur.
İmralı görüşmelerinde, şöyle bir hesabın yapıldığı
noktasında toplumda yaygın bir kanaat mevcut: Her iki
taraf da zaman kazanma çabasındadır. AKP, gelecek
yıl yapılacak seçimlere eylemsiz ve kanın akmadığı bir
ortamda girilmesini istiyor. Bu, kendileri açısından bir
seçim başarısı için şarttır. Bunun için kapalı kapılar ardında çok büyük tavizler vermeyi göze alabileceklerdir.
PKK ise siyasi iktidarın tavize hazır durumunu kendisi için bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirmektedir.
Ayrıca, Suriye ve Irak’taki kargaşanın önümüzdeki dönem daha da artarak kendilerine yeni fırsatlar sunacağını hesaplıyorlar. Dolayısıyla, İmralı’daki görüşme masasında bölücü terör örgütüne ebedi bir silah bıraktırma
söz konusu değildir. Masada, devletin değil AKP’nin
ve bölücü terör örgütünün çıkarları müzakere edilmektedir.
İmralı görüşmelerine kamuoyundan destek isteyenler, “barış” sözcüğünü dillerinden düşürmüyor, halkı
baskı altına almaya çalışıyorlar. Bu zevat, barış sözcüğünü Türk halkına değil, devletin yasalarını yirmi sekiz
yıldır çiğneyen ve on binlerce yurttaşı katleden teröristlere hatırlatmalı. Onlar suç işlemeye devam ederken
barış nasıl sağlanacak? Bu dallara hiç basmıyorlar. Galiba bunların barıştan anladığı şey, terör örgütünün taleplerinin devlete kabul ettirilmesidir. Bu, Türk devletinin bölücü terörle yenildiği anlamına gelmez mi? Türk
milleti ve ordusu hangi savaşı kaybetti ki ona içinde
Kürdistan olan bir barış dayatılıyor?
Hatırlatmak isteriz ki Türk milleti açısından iki tür
barış vardır: Sevr tipi barışlar, Lozan tipi barışlar. Dayatılan ve kazanılan barışlar. Biz Lozan’dan ve kazanılan barıştan yanayız.
Terörü bitirip barışı sağlamanın yolu, teröristle müzakere yapmak ve onu muhatap almak olmamalı. Bu
konuda Türk devlet ve hükümetinin muhatap alıp görüşmesi gereken makamlar, PKK terör örgütünü üzerimize salan devletlerdir. Bunlar da ABD, Kuzey Irak
Kürt yönetimi ve Irak’tır. Bölücü terör Kuzey Irak’tan
beslendiğine göre sorunun bunlarla görüşülmesi gerekmez mi? Öyleyse Barzani, siyasi iktidarın nasıl has
dostu olabiliyor? Bu soruların cevabı şudur: Oslo görüşmeleri gibi İmralı’yı da isteyen ABD’dir. Rotayı o
çiziyor. Siyasi iktidarın sorunu Türkiye çıkarına çözmek gibi bir iradesi bulunmamaktadır.
[email protected] hotmail.com
BEKLEYİN…
ÇOK YAKINDA…
Osman KARABABA
Bütün zamanlar O’nsuz olamaz; an yok ki ondan
bahsedilmesin…
‘O’nsuz dünya ne mümkün!
‘O’ ısıtır, ‘O’ ışıktır, damarlardaki kandır, her insan
için candır; ‘O’ hayattır…
Bu yüzden herkes ‘O’’nu arıyor yana yana… Herkes ‘O’nu soruyor...
Yıllardır haber salınıyor dört yana…
Ne yazık ki ‘O’ ortalarda yok!
Beyaz Saray’da şerefine verilen bir aldatma ve
kandırma partisinde ümüğü sıkıldı.
Fırsattan istifade bir siyasi parti de, onun sahtesini
imal edip tescilletti adına ve on yıldır dayatıyor fasonunu halkına…
*
Bu yüzden;
Ben, sen, o... Tüm insanlar…
Şehit düşerken “yan gelip yatmak”la suçlananlar…
“Hz. Ömer” geçinen devrin padişahı tarafından
“Ananı da al git!”, “Sen kimsin be!”, “Bana mı sordun? diye azarlananlar…
Vatan savunmasında savaş suçlusu sayılanlar…
Terörist addedilen madalyalı komutanlar…
Onu arar, onu gözler özlemle…
*
İktidarı protesto ederken “biber”le rosto edilen
masum öğrenciler…
Buz gibi havada tazyikli suyla ve demir copla hakkı gasp edilen işçiler…
Tarlasına ürünüyle gömülen çiftçiler… Baston gibi
baş eğdirilmiş memurlar…
İnsan yerine konmayan kadınlar…
İşsizlikle, yoksullukla, “usta”ca hakaretle, siyasi
maharetle “başkanlık” ihtirası uğruna iğdiş edilmiş
bir toplum…
“Açılım”la azdırılan bölücü terör belasıyla yetim
kalan körpe kuzular, öksüzler…
Kimsesizler, çaresizler, güçsüzler…
Ona hasret, onu bekler dört gözle…
*
Oysa;
“Açılım” diye Habur’da hainlere yaptırılmışsa düğün… Kurdurulmuşsa çadırdan seyyar mahkeme ve
görülmüşse üfürükten bir dava…
Okyanus ötesi gazla, salya-����������������������
sümük vaazla���������
, telekulak cihazla ülkeyi şekillendiriyorsa Nemrutlar…
“Başkanlık” sanrılarıyla 2023 ve 2071’e yontuluyorsa matruşka putlar…
“Mağduriyet” için yaratılmışsa ihaneti türbanlayan en üst makamdaki böcekler…
Fahişe bahçelere mahkûm edilmişse nice masum
çiçekler…
Bu onun suikasta uğradığına alamet…
*
Türkiye dâhil, Ortadoğu’daki 22 İslam ülkesinin
kan gölüne çevrilip, haritasının değiştirilerek parça-
lanıp sömürülmesi için ABD tarafından hazırlanmış
(BOP) “Büyük Ortadoğu Projesi”ne “eşbaşkan” olabiliyorsa Türkiye’nin başbakanı…
Aklanmak isteniyorsa 30 bin insanın seri katili…
Ve katilin muadili…
Kalpazan, evrakta sahtecilik yapan, dolandırıcı,
kamu malını nitelikli çalan, vatan haini, zimmetçi,
görevi kötüye kullanan vb...
900’e yakın dokunulmazlıktan yırtan…
İmtiyazlı resmi hainler ve bölücü eşkıyanın uzantısı
Meclis’te barındırılıyorsa...
İşte budur en büyük kıyamet…
*
Mazlumun, masumun kanına ekmek doğranıyorsa
bu ülkede…
Ülke bölünürken k�������������������������������
ellesine ödül konmuşsa vatansever ozanların, yazanların, çizenlerin…
Referandum sandıklarında boğulurken kimse yetişmemişse onun imdadına…
Silivri’ler, Hasdal’lar…
Olmayan örgütün, olduğu iddia edilen sanıkları için
şaheser övüncüyle yaptırılıyorsa adına toplu mezarlıklar (kodesler) …
O’nun öldüğünün resmidir.
Başınız sağ olsun diyemeyeceğim; bu, elinizle hazırladığınız kendi kıyametinizdi!
Bekleyin… Çok yakında…
5
6
GÖZLEM VERİLERİ NASIL
İŞLENİR?
www.cihandura.com
Prof. Dr. Cihan DURA
Gözlem nasıl yapılır? Genel olarak iki aşamadan geçerek: Toplama ve işleme… Daha açık bir ifade ile: Bir,
gözlem alanına ait olgusal verileri derleyip toplayacağız; iki, bunları belli bir düzene göre işleyeceğiz.
Gözlem tekniklerinden biri ya da birkaçı kullanılarak olgular toplandıktan sonra, toplanan malzemenin,
yani verilerin özel tekniklerle işlenip değerlendirilmesi
gerekir. Bu ikinci aşamaya “gözlem verilerinin işlenmesi” adını veriyoruz. Birinci aşamayı daha önce açıkladım. İşleme aşaması ise okuduğunuz yazının konusu. Bu aşamada kullanılan başlıca teknikler şunlardır:
Analiz ve sentez, yalnızlama ve soyutlama, matematik
model.
1) Gözlemde Analiz ve Sentez
a) Her olguyu bir bütün (küme) olarak düşünürsek,
analiz o bütünü, ögelerine ayırma işlemidir. Niçin analiz yapıyoruz? Bütünü oluşturan ögeleri belirlemek,
yakından tanımak, ögeler arasındaki ilişkileri görüp
betimlemek için. Bilimsel araştırmada, başlıca iki tür
analiz kullanılır: Statik analiz, dinamik analiz.
Statik analizde olgu; belli bir anda ve belli bir bakış
açısından ögelerine ayrılır. Statik analiz bir nesnenin
fotoğrafını çekmeye benzer.
Dinamik analizde ise bir hareket, bir süreç ögelerine
ayrılır. Amaç olguların sebep sonuç ilişkileri çerçevesinde art arda sıralanışını belirlemektir. Dinamik analiz
bir olgunun filmini çekmeye benzer.
b) Gözlem konusu olguya ait ögelerin (bütünü oluşturucu parçaların) sistemli olarak yeniden bir araya getirilmesi işine sentez adı verilir. Genellikle her analizi
bir sentez işlemi izler. Sentez, gözlemde, üç aşamalı
olarak açıklanabilir: Ögeleri ayırma, inceleme ve yeniden bütünleştirme.
- Araştırma konusu olgu (bütün, küme) analiz edilir,
ögelerine ayrılır.
- Ögeler belirlenir (tanımlanır, sınıflanır); ögelerin
sırası, ögeler arasındaki ilişkiler kaydedilir.
- Ögeler aynı düzen içinde yeniden bir araya getirilir.
Sentez araştırmacıya “gözlem keskinliği ve derinliği” sağlar. Bu işleme araştırma konusu olguyu daha
yakından tanımak için, ögelerin olgu (küme) içindeki
yerini ve rolünü, olgunun yapısını ve işleyişini öğrenmek için başvurulur.
Anlaşılacağı gibi, sentezde araştırılan olgudan hareketle yine aynı olguya dönülür. Ancak olgu; ikinci
halde, birinci halde olduğundan daha net, çok daha
belirgin, daha eklemli ve anlamlı olarak görülecektir.
Gerektiğinde farklı bir düzen de hedeflenebilir, ögeler
farklı bir düzen içinde de bir araya getirilebilir.
c) Şimdi analiz ve sentez işlemlerine çok basit, anlaşılması kolay bir örnek verelim. Atatürk’ün şu ünlü
sözünü ele alalım:
“Hayatta en hakiki mürşit bilimdir.”
Bu, bir olgudur, üzerinde gözlem yapılabilir.
-Gözlem için, önce onu analiz ediyoruz: Karşımda
bir cümle, bir bütün var. Ögelerine ayırıyor, bakıyorum:
5 ayrı ögeden meydana gelmiş, onlara sözcük adını veriyoruz. Her sözcük de hece dediğimiz ögelerden, heceler de harflerden oluşuyor: “Bi-lim-dir” gibi, “b, i, l,
m”… gibi. Bu verdiğim örnek, tabiî “statik analiz” e bir
örnektir. Analiz yaparak bir bütünü (cümleyi) oluşturan
ögeleri belirlemiş oldum, onları yakından tanıdım. Aralarındaki ilişkileri fark ettim. Örneğin, harfler heceleri,
heceler sözcükleri oluşturuyor. Heceler 2 veya 3 harfli… Her hece en az bir ünlü, bir ünsüz harften oluşuyor.
Sentez için, ögeleri aynı düzen içinde yeniden bir
araya getiriyorum. Bütüne yeniden bakıyorum: Bu gözlemim ilkinden daha farklı, daha derin, daha kapsayıcı
ve daha anlamlı… daha bir bilinçli bakıyorum gözlemlediğim olguya.
Analiz ve sentez her zaman böyle kolayca yapılamaz. Örneğin bir canlının vücudunu düşünelim: Bir
takım sistemlerden, sistemler organlardan, organlar
dokulardan, dokular hücrelerden, hücreler kendisinden
daha basit ögeciklerden oluşuyor. Bütün bunların belirlenmesi çok daha ileri bilgiler, işlemler ve teknikler
gerektirir.
2) Gözlemde Yalnızlama ve Soyutlama
Özellikle sosyal bilimlerde, araştırma konusu olgular diğer olgularla iç içedir. Onları çoğu zaman, birbirinden ayırt etmek zordur. Çünkü sosyal olgularda bir
süreklilik (continuum) karakteri vardır. Dahası, bir olguyu belirleyen pek çok faktör bulunuyor. Eğer gözlem,
bu belirttiğim hususlara uyularak yapılmaya kalkışılırsa, işin içinden çıkılamaz. Bu nedenle nesnel gerçeği
(realiteyi) zihnen basitleştirici yöntemlere başvurulur.
Basitleştirme iki teknikle yapılır:
-Yalnızlama
-Soyutlama.
a) Yalnızlama
Yalnızlama (isolation) olguları düşünme ve gözlemleme sırasında insan zihnine yardımcı olan bir
yöntemdir. Yalnızlama yönteminde, araştırılan olgunun bağlantılı bulunduğu olgulardan bir bölümü yok
varsayılır. Daha açık bir deyişle araştırma konusu ba-
kımından gerekli olmayan olgular dikkate alınmayarak
inceleme dışında bırakılır. Böylece gözlem alanı daraltılmış, altından kalkılabilecek bir genişliğe indirgenmiş
olur.
Yalnızlama yöntemine şu örnekler verilebilir:
-Orman yangınlarının sebepleri “insan hareketleri”
ve “doğal afetler” olmak üzere iki grupta toplanabilir.
İkinci grubu hiç dikkate almayarak orman yangınlarına
yol açan bir faktör olarak yalnızca “insan hareketleri”ni
gözlemlemekle yetiniyorum.
-Ekonomide fiyat artışlarının sebeplerini öğrenmek
istiyoruz. Alan geniş, çünkü fiyat artışlarının hem yurt
içinden, hem de yurt dışından kaynaklanan sebepleri
var. Gözlem alanımı daraltıyorum: Fiyat artışlarının
yurt dışından kaynaklanan sebeplerini (dış ekonomik
ilişkileri, dış ticareti ve bunların fiyatlar üzerindeki etkisini) yok sayarım. Böylece geriye “yurt içi sebepler“
kalır. Sadece bunlarla ilgili olguları gözlemlerim. Yurt
içi sebepleri de, bir gözlem alanı olarak daraltabilir, sadece maliyet artışlarını gözlemleyebilirim.
Olguların bu şekilde araştırılmasına, gözlemin bu
şekilde yapılmasına “yalnızlama” (isolation) yöntemi
adını veriyoruz.
b) Soyutlama
Soyutlama (abstraction) tekniği yalnızlama tekniğine çok benzemekle birlikte, ondan önemli bir farkı
vardır. Bu fark, gözlem dışı bırakılan olguların yok sayılmaması, her birinin daha sonra teker teker gözlem
alanına dahil edilmesidir.
Örnek: Diyelim ki bir y olgusu ile bağlantılı olan x1,
x2, x3,...xn olguları var. Bu ilişkiler küme’sini gözlemlemek istiyorum. Ancak gözlem alanı geniş… Öyleyse,
basitleştirmeliyim.
-Önce x1 ile y arasındaki ilişkiyi gözlemlerim. Öbür
değişkenleri ( x2’yi ,x3’ü,…) geçici olarak “sabit,” yani
etkisiz kabul ederim.
-Bu işlem bittikten sonra x2 ile y, ardından x3 ile y,
en sonra da xn ile y arasındaki ilişkiyi gözlemlerim.
Görüldüğü gibi çok sayıda olguyu bir defada gözlemlemeye kalkışmıyor, sadece tek bir değişkenle yetiniyorum. Bir değişkenin etkisini gözlemledikten sonra,
diğerine geçiyorum. Tabii son değişkene kadar gitmek
zorunda değilim, ilk üç veya dört, … değişkenle de yetinebilirim.
İktisatta geniş ölçüde kullanılan bu usule; soyutlama
yöntemi adı verilir. Aynı yöntem, bazen Latince bir ifade ile, ceteris paribus (diğer değişkenler aynı kalmak
kaydıyla) adıyla da anılır.
Diyelim ki xn ile y arasında bir fn ilişkisi gözlemledim; o zaman şöyle derim (şu hipotezi kurarım): xn ile
y arasında ceteris paribus fn ilişkisi var.
Aşağıda, soyutlama (abstraction) yöntemine ekonomiden bir örnek veriyorum.
Herhangi bir maldan satın alınmak istenen miktar,
yani bir malın talebini (D) belirleyen başlıca faktörler;
o malın fiyatı (P), gelir seviyesi (Y), tüketici tercihi (T)
ve diğer malların fiyatlarıdır (Pd). Bu ilişkileri şu matematik ifade ile gösterebilirim:
D= f (P, Y,T, Pd)
Soyutlama yönteminde, bütün bu faktörler ve bunla-
7
Araştırmacı gerçek dünyadan bir
süre için kopar. Artık matematik
bir dünyadadır, tıpkı aynanın
ötesine geçen, “Harikalar
Diyarı”ndaki Alice gibi...
rın bağımlı değişken yani talep üzerindeki etkisi hesaba
katılır; yalnızlama yönteminde olduğu gibi hiç yokmuş
gibi davranılmaz. Ancak tüm faktörlerin aynı anda değiştiğini düşünürsek, kurulu ilişkileri kavramakta güçlük çekeriz. Öte yandan, hangi faktörün ne şiddette
bağımlı değişkeni etkilendiğini belirleyemeyiz. Onun
için, önce sadece tek bir bağımsız değişkenin değiştiğini kabul ederiz; diğer bütün değişkenleri sabit sayarız.
Değiştiği kabul edilen faktörün bağımlı değişken üzerindeki etkisini araştırır ve bilgi ediniriz, sonra sırasıyla
diğerlerine geçeriz.
Örnek:
-Talep fonksiyonunu göz önüne alalım. Fiyat dışında tüm faktörler sabit kabul edelim: D= f (P)
Yaptığım gözlem şudur: Malın fiyatı yükseliyor, ceteris paribus talebi azalıyor.
-Gelir dışında, diğer faktörleri sabit kabul edelim:
D= f (Y)
Bu kez şu gözlemi yapmış olurum: Tüketicilerin
gelir seviyesi yükseliyor, ceteris paribus mala olan talep artıyor.
3) Gözlemde Matematik Model
Araştırmacının, zihinsel basitleştirmede birinci yardımcısı uygulamalı matematiktir. Uygulamalı matematik basitleştirme için bize çok değerli bir araç sunar:
Matematik model!... Süreci kısaca açıklayalım:
Nesnel gerçek (gerçek dünya olgusu), soyutlama
aracılığı ile matematik modele dönüştürülür. Başka bir
deyişle gerçek dünya olgusunun, matematik dünyada
soyut bir kopyası oluşturulur.
Araştırmacı gerçek dünyadan bir süre için kopar.
Artık matematik bir dünyadadır, tıpkı aynanın ötesine geçen, “Harikalar Diyarı”ndaki Alice gibi... Bütün
dikkatini matematik model üzerinde toplar. Matematiğin türlü araçlarından uygun olanları kullanarak model
üzerinde çalışır, modeli analiz eder. Yeni kavramlar,
ilişkiler,… oluşturur.
Sonra bu yepyeni bilgilerle donanımlı olarak, tekrar
gerçek dünyaya döner. Matematik bulgularını, araştırdığı nesnel gerçeğe uygular. Artık gerçek dünya olgusu
hakkında, başlangıçta olduğundan çok daha fazla şeyler
bilmektedir.
Görülüyor ki matematik model süreci iki aşamalıdır:
-Gerçek dünyadan matematik dünyaya geçiş: Soyutlama,
-Matematik dünyadan gerçek dünyaya dönüş: Uygulama.
Öyle görünüyor ki matematik model soyutlama
yöntemi ile yakından ilgilidir, Bu sebeple onun bir türü,
geliştirilmiş bir şekli veya ondan türemiş bir metot olarak kabul edilebilir.
8
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNE
KADAR OSMANLI MECLİS-İ MEBUSANI
avehbiecer @ hotmail.com
Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi ECER
Osmanlı Meclis-i Mebusanı denildiği zaman 23
Aralık 1876 tarihinde ilân edilen 1. Meşrutiyet ve yürürlüğe konulan ilk yazılı anayasa yani Kanun-ı Esasî
akla gelir. Bu sırada Osmanlı Devletinin başında Sultan II. Abdülhamid vardı. Ayrıntılarını burada anlatamayacağımız, devletin yapısı ile ilgili düzenleme ve
düzeltme (Tanzimat ve Islahat) hareketleri devam etmekte idi. Bu arada Mithat Paşa (1822-1884) başkanlığında Ziya Paşa ve Namık Kemal’in katıldıkları bir
komisyon tarafından ilk anayasa “Kanun-ı Esasî hazırlandı. Bu Kanun-ı Esasî 23 Aralık 1876’da Beyazıt
Meydanında törenle ilân edildi ve Osmanlı Devletinin
her tarafında törenler yapılması, cami ve kiliselerde dua
edilmesi emredildi (Prof. Dr. E. Ziya Karal, Osmanlı
Tarihi, Ank. 1983, VIII, 7-9, 215 vd.).
Bu anayasanın özellikleri üzerinde durmayacağım. Ancak bu anayasaya göre iki meclisli bir parlamento öngörüldüğüne işaret edeceğim. Bunlardan birine Âyân Meclisi adı verilir ve bu meclis anayasanın
60-64. maddelerine göre padişah tarafından 40 yaşını
doldurmuş, devlet tecrübesi bulunan kişilerden seçilecekti. Meclis-i Mebusandan çıkan kanunları tetkik, tasdik, gerekirse iade edecek yetkilere sahip bir meclisti.
Bunların sayısı Meclis-i Mebusanın üçte birini aşamazdı. Konumuz olan Meclis-i Mebusan üyeleri ise anayasanın 65-80. maddelerine göre seçilirdi. Seçim dört
yılda bir yapılır (gizli oy) 50 000 için 1 üye seçilmesi
öngörülüyordu. Üye seçilebilmek için 30 yaşını tamamlamış ve Türkçe bilmek şartı vardı. Seçmenler ancak
kendi vilayetlerindeki adaylara rey verebilirlerdi. Bu
meclis kendisine havale edilen kanun tasarılarını tartışırdı. Mebuslar kanun teklif edebilirlerdi. Ancak kanun
tasarılarının görüşülebilmesi için, sadaret aracılığı ile
padişahtan izin alınması gerekirdi. Meclis-i Mebusan
normal halde Kasım ayı başında toplanır Mart ayında
tatile girerdi. Ancak padişah gerekli gördüğü takdirde
vaktinden önce toplayabilir veya kapatabilirdi. Anayasanın bu hükümleri şartlar gereği tam uygulanamamış
ilk Meclis-i Mebusanın seçimi Talimat-ı Muvakkate
adı verilen geçici bir tüzüğe göre yapılmıştı. Bu esaslara göre seçilen mebuslar 19 Mart 1877 günü 130 kişi
halinde ilk Meclis-i Mebusanı oluşturdular. Bunlardan
80 mebus Müslüman 50 mebus ise gayr-i Müslim idi.
Bu ilk Meclis-i Mebusanın başkanlığına ise otoritesi ve
disipliniyle tanınan Ahmet Vefik Paşa getirildi. Mebuslar arasında hiç Türkçe bilmeyenler de vardı. Bu ilk
Osmanlı Meclis-i Mebusanı yetkilerinin kısıtlı olması-
na rağmen siyasî denetim bakımından önemli sayılacak
davranışlarda bulundu. Saray bütçesini, meclise hafiyelerin sokulmasını eleştirebildiler. Zamanın Bahriye Nazırı Sait Paşa’yı Yüce Divan’a sevk edebildiler.
19 Mart 1877’de açılan Meclis-i Mebusan birinci yıl çalışmasını 28 Haziran 1877 tarihinde tamamlayarak tatile girdi. 13 Aralık 1877’de yeniden toplanan Meclis-i Mebusanın hükümeti eleştirmeleri, meclis
üyelerinin yenilikler ve düzeltmeler yapmak için umulmayacak biçimde canla-başla çalışmaları, 2. Sultan
Abdülhamid’i kuşkulandırdı, Türk-Rus savaşını bahane ederek anayasadaki yetkisini kullanmaya sevk etti.
Padişah gerekli gördüğü zaman meclisi istediği zaman
toplamak üzere tatile sokabilirdi. Bu sebeple 14 Şubat
1878’de Meclis-i Mebusanı süresiz olarak kapattı. Bundan sonra Meclis 30 yılı aşkın bir süre açılamadı. Bu
30 yıl içinde meydana gelen birçok iç ve dış olayların
baskısı ile Sultan 2. Abdülhamid 1908 yılında Kanun-ı
Esasî’yi yeniden yürürlüğe koymaya mecbur oldu. 23
Temmuz 1908 tarihinde 2. Meşrutiyetin ilânından sonra olaylarla, çatışmalarla dolu bir seçim yapıldı. İttihat
ve Terakkî Partisinin baskısı yanında, Fener Patrikhanesinin, Rumların entrikaları, propagandaları altında
seçimler bitti. Seçim sonucu mebusların etnik durumları şöyleydi:
140 mebus Türk asıllı
60 Arap asıllı
27 Arnavut ve diğerleri
23 Rum
12 Ermeni
Bu ilk Osmanlı Meclis-i
Mebusanı yetkilerinin kısıtlı
olmasına rağmen siyasî
denetim bakımından önemli
sayılacak davranışlarda
bulundu. Saray bütçesini,
meclise hafiyelerin sokulmasını
eleştirebildiler. Zamanın Bahriye
Nazırı Sait Paşa’yı Yüce Divan’a
sevk edebildiler.
9
Bu mecliste Mustafa Kemal
Paşa’yı tutan, seven ve ona
inanan genç mebuslar da
vardı. Bunların baskısı ile
Mustafa Kemal Paşa tarafından
daha önce metni hazırlanan
Misak-ı Millî gündeme getirildi.
5 Yahudi 4 Bulgar
3 Sırp
1 Romen (Ulak)
Toplam 275 mebus.
Bu meclis Sultan 2. Abdülhamid tarafından 17
Aralık 1908 günü açıldı. Ancak bu mecliste bulunan
azınlık mebusları daha ilk toplantıdan itibaren hangi
devletin mebusu olduklarını unuttular, açıkça mecliste
bölücü eylemlere giriştiler, kendi millî emelleri ile ilgili
olarak küstahça konuşmalar yaptılar. Bu ara 31 Mart
vakası diye anılan irtica isyanı (27 Nisan 1909) ortaya
çıktı ve bu olay sebep gösterilerek Sultan 2. Abdülhamid tahttan indirildi. V. Mehmed Reşad’ın sultan ilân
edilmesinden sonra Kanun-ı Esasî (yani Anayasa) da
bazı değişiklikler yapıldı. Meclisin dağıtılması hakkı
yine sultana bırakıldı, fakat meclisin feshinden sonra
yeni meclisin toplanması için üç aylık bir süre kondu.
Meclisin toplantı süresi, vekillerin tayin ve sorumlulukları, kanunların teklif ve görüşmeleri Batı demokrasilerinde bulunan sistemlere benzetildi. Padişahın yetkileri sınırlandı, meclisin üstünlüğüne dayanan
bir sistem kuruldu. Ancak siyasî iktidarın tutumu (yani
İttihat ve Terakki Partisinin hiçbir tenkit ve muhalefete imkân vermemesi) savaşlar, iktisadî ve siyasî bunalımlar karşısında yeni Anayasanın getirdiği hükümlere
uygun şekilde çalışma yapmak mümkün olmadı. Zaten
bu anayasa ve meclis bugünkü anladığımız manada demokratik ve lâik bir yapıya da sahip değildi.
Kanunî bakımdan 1914’te yeni değişikliklere sahip olan Meclis-i Mebusan 21 Aralık 1918 tarihinde
Padişah tarafından dağıtıldı. 1919 yılında yeniden seçim yapıldı. Bu seçimde çoğunlukla Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti adayları veya bu derneğin desteklediği kişiler seçildi. Seçimler bittikten sonra Mustafa Kemal
Paşa 16 Kasım 1919’da Sivas’ta Heyet-i Temsiliye
Üyeleri bazı komutanlar ve önemli kişilerle bir toplantı yaparak, meclisin nerede çalışması gerektiğini
tartıştı. Mustafa Kemal Paşa meclisin İstanbul dışında
toplanmasını istemesine rağmen bu toplantıda meclisin
İstanbul’da toplanmasına karar verildi (Bak: Selahattin
Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya, Ankara 1974, II,
167-170). Ancak bu toplantıdan sonra Kayseri yoluyla
Ankara’ya giden Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları,
burada, İstanbul’da toplanacak Meclis-i Mebusanda “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk” grubunun
oluşturulması, Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis Baş-
kanlığına seçilmesi konularında çalışmalar yaptılar. Ayrıca meclisin Sivas Kongresinin kararlarını onaylaması
için Ankara’da bir taslak metin hazırlandı, İstanbul’a
gidecek mebuslara gerekli talimat verildi (Tansel III,
15; Ahmet Mumcu, Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi, İst. 1982, 48).
12 Ocak 1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusanı
İstanbul’da toplandı. Toplantıda Mustafa Kemal Paşa
meclis başkanlığına seçilmedi. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti grubu da kurulamadı. Bununla beraber Felah-ı
Vatan Grubu adıyla Türk milliyetçisi bir grup oluşturuldu.
Atatürk Büyük Nutuk’unda biraz da hiddetli üslupla o günkü mebusları şöyle kınar:
“Sözlerinde durmayan bu efendiler imansız idiler,
korkak idiler, cahil idiler. İmansız idiler, çünkü millî
amaçların ciddiyet ve kat’iyyetine ve bu amaçların
dayanağı olan teşkilat-ı milliyenin salâbetine (sağlamlığına) inanmıyorlardı. Korkak idiler, çünkü yegane
istinatgâhın (dayanağın) ve halâsın (kurtuluşun) millet
olduğunu ve olacağını takdir edemiyorlardı.”
Ancak bu mecliste Mustafa Kemal Paşa’yı tutan,
seven ve ona inanan genç mebuslar da vardı. Bunların
baskısı ile Mustafa Kemal Paşa tarafından daha önce
metni hazırlanan Misak-ı Millî gündeme getirildi.
Gene bu inanmışların gayret ve çabalarıyla 22 Ocak
1920 tarihinde gizli toplantı yapıldı ve mecliste Mustafa Kemal Paşa’nın hazırladığı Misak-ı Millî metni
okundu. Çok az bir değişiklikle 28 Ocak 1920’de kabul edildi ve 17 Şubat 1920’de alınan bir kararla bütün
parlamentolara ve basına ilân edildi. Bu karar metnini
konuyu uzatmamak için burada tekrarlamayacağım.
Ancak bu karar Anadolu’daki millî hareketin bir zaferi
idi. İşgalci devletler böyle bir kararı hoş karşılayamazlardı (Tansel, III, 17-19; Mumcu, 48-50). Zira bu kararla İstanbul Hükümeti telaşlandı. Zira:
Misak-ı Millî Beyannamesiyle millî ve bölünmez
bir Türk ülkesinin sınırları çiziliyordu.
Misak-ı Millî ile Türkler, tam bağımsızlık şuuruna
erişmişler ve millet olarak asgarî haklarını istemişlerdi.
Misak-ı Millî’nin ilânıyla Ali Rıza Paşa kabinesi
çekilmeye mecbur bırakılmış, Salih Paşa kabinesi kurulmuştur.
Misak-ı Millî’nin kabul edilmesi Meclis-i Mebusanın cezalandırılması sonucunu doğurmuştur.
16 Mart 1920 günü İstanbul işgal kuvvetlerince
10
resmen ele geçirildi. İstanbul’un resmen işgali bütün
yurtta protesto toplantılarıyla tel’in edildi. İşgal günü
başta Rauf Bey ve Kara Vasıf Bey olmak üzere bazı
milletvekilleri işgal kuvvetlerince tutuklandılar. Ayrıca Meclis-i Mebusana karşı padişahın da bir sempatisi
yoktu. Bu durumda meclisin çalışması mümkün değildi.
Meclis-i Mebusan 18 Mart 1920 tarihinde yaptığı
toplantıda 17 imzalı “Kutsal görevin güvenle yapılmasına imkân verecek bir hâl ve durum meydana
gelinceye kadar” toplantıların yapılmasına dair teklif
kabul ederek dağıldı. Daha sonra Anayasa’nın 7. maddesindeki yetkiye dayanarak Padişah meclisi feshetti.
İşgal kuvvetleri meclis üyelerinin İstanbul’dan çıkmalarını, Anadolu’ya geçmelerini engelliyor, yakaladıklarını da tutukluyordu. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’dan
kaçabilen mebusların da katıldığı bir meclis toplama
kararını verdi. Bu sırada Kayseri Mebusları Rıfat Çalıkağa ve Ahmet Hilmi Kalaç Tophane rıhtımından kalkan bir gemiyle, gizlice, önce Mudanya’ya sonra Bursa
yoluyla Kayseri’ye kaçtılar. Daha sonra Ankara’da toplanacak Büyük Millet Meclisine iltihak ettiler (Tansel,
III, 85, 79).
Osmanlı Meclis-i Mebusanı bütün tarih içindeki
gelişmelerine, değişmelerine rağmen millî hâkimiyete
dayalı bir yasama organı durumuna gelememiştir. Padişah, belli devirlerde hükümeti denetleyemeyen,, Sultana olağanüstü yetki ve iktidar veren bir düzende bir
nevi danışma meclisi durumunda idi. Padişah yürütme
gücünün başıdır, fakat sorumsuzdur. Yürütmenin başı
olan Padişahın parlamentoyu dağıtma yetkisi vardır.
Milletimizin kurtarıcısı ve devletimizin kurucusu
Mustafa Kemal Atatürk’ün dirayetli işaret ve emirleriyle, imkânların elverdiği yerlerde tekrar seçim yapıldı.
Yeni seçilen milletvekilleri ile Osmanlı Meclis-i Mebusanının Ankara’ya gelen üyeleri birleştiler, 23 Nisan
1920’de Ankara’da toplandılar, bir meclis oluşturdular.
Türkiye Büyük Millet Meclisi adını alan bu meclis
Mustafa Kemal Paşa’yı meclis başkanlığına seçti. Böylece
Büyük Türk Milleti medenî
insan izzet ve haysiyetine en
uygun rejime kavuştu. Lâyık
olduğu yaşama biçimini elde
etti, çağdaş medeniyet ve kültürü yükselten inkılâpları ilimle besleyen kuruluşlar oluşturdu, Atatürk’ün izinde yürüyen
inkılâplarının koruyucusu fikri
hür vicdanı hür bir gençlik yetiştirdi.
1. 23 Nisan 1920 ile çok
milletli imparatorluktan millî
devlete geçildi.
2. Yarı bağımlı Osmanlı Devleti yönetiminden Tam Bağımsız Türkiye
Cumhuriyeti’ne adım atıldı.
3. Kişisel egemenlikten
millî egemenliğe geçiş sağlandı. 28 Aralık 1920 günü
Atatürk “Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir
egemenlik tanırlar: Millî Egemenlik” sözleriyle bütün cihana bu fikrini ilân etti.
Osmanlı Meclis-i Mebusanı büyük işler başaramadı. Ama belirli oranda 23 Nisan Egemenlik hareketine –çok az da olsa- bir zemin hazırladı.
Yararlanılan Kaynaklar
Atatürk: Nutuk, İst. 1938.
Prof. Dr. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Ank.
1983, VIII.
Prof. Dr. İlber Ortaylı, Türkiye İdare Tarihi,
Ank. 1979, 284-287.
Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti, Tarih-III, İst.
1933, 28, 299.
Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Tarih Açısından Türk
Devriminin Temelleri ve Gelişimi, İst. 1982, 14-17,
46-54.
Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, İst. 1978,
VII, 140, 225 vd.
Dr. Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya,
Ank. 1974, I, 24, 51, 77-82; II, 167-170; III, 15-33, 4969, 77, 79, 85.
Prof. Dr. Hamza Eroğlu, Türk İnkılâp Tarihi, İst.
1982, 51-58, 198-202.
İsmet Parmaksızoğlu, “Meclis-i Mebusan”, Türk
Ansiklopedisi, Ank. 1976, XXII, 356-357.
Naşid Uluğ, “Birinci Osmanlı Meclis-i Mebusan’ından Bir Röportaj”, Hayat Tarih Mecmuası, 1
Şubat 1973, Sayı 9, 30-33.
Kültür Haftası Konuşmaları, Kayseri 1987, 4447.
** Millî Hâkimiyet ve Çocuk Bayramı münasebetiyle Erciyes Üniversitesi Sabancı Kültür Salonunda 25
Nisan 1988 tarihinde yapılan konuşma
11
ÜÇ NOKTA
Bahri DENİZ
Biz yükümüzü kutsal bildik. Paylaştık sevdalılarımızla. Kimimiz sağ omzuna, kimimiz sol omzuna astı emaneti. Ama aynı yere yürüyor, aynı
sevdayı omuzluyorduk. Dedelerimiz de omuz
omuza, kol kola cennete uçtular, adını bile duymadığımız çeşitli cephelerde.
Kimimiz üşüdü beton zeminlerde, kimimiz yandık otellerde. Kimimiz boynunu verdi, kimimiz
kolunu kanadını… Kimimizin kurşunlar delik açtı
kalplerinde… Ama yılmadık, ölmeyi de bildik sevdiklerimiz uğrunda.
Mecnunu kıskanmadık, sevdasının büyüklüğüne saygı duyduk. Mecnunluğa değil Yunusluğa
heves ettik. Bu yüzden türkülerimiz ağıt koktu, şiirlerimiz vuslat.
Destanlarımız bol olsa da; ağıtları ezberledik,
kahramanlıkları anlatırken, hikâyelerimizde hep
hüzün hâkimdi.
Sevdalılar yâr muradın alamayınca, onun yerine
koyduk kendimizi. Viyana kapılarında kaldı çoğu
özlemlerimiz. Ama yanı başımızda büyüyen acı çınarlarına hep bizim gözüyle baktık.
Yolcuları
gözledik.
Aç geçirmedik kapımızın
önünden. Katığımızı paylaştık, azığımızı bölüştük.
Göçmen kuşları kendimize benzettik. En önde
olmak istedik. Arkadakilere
de “yetiş” dedik.
Madde deryasına meyil
etmedik. Maneviyat katresini özge bildik. Sevdamızı
gizlemeyi, yanıklığımızın
aşikârlığından beceremedik. Karşılıksız sevmeyi
Çanakkale’den öğrendik.
Bir gün sıramız gelmiş-
se, buyur ettik canı; teslimiyet kutsaldı, böyle öğretildik.
Çanakkale Destanı’nı yazdık, iliklerimiz donarak Sarıkamış ağıtını... İstiklal Marşı’nı dünyaya
haykırdık…
Mihriban’la sonsuzluğa yelken açtık.
Dadaloğlu’yla ferman bozduk, dağları mesken
ettik. Köroğlu’yla “tüfeng”e “hodri meydan” dedik. Mustafa Kemal’le cihana kafa tuttuk. Cihana
cihanı dar ettik.
Adam gibi adam olanı sevdik. Üç kuruşa satılanı, defterden sildik.
Biz bizim gibi olanı sevdik. Biz olmayı sevdik.
“Bir”e giden yolda “biz “olmaktı mesele. “Biz “
olmak isterken “bir” kalanı da sevdik.
Nokta koymayı da bildik, virgül atmayı da.
Yeri geldi, hayatımıza bir nokta koyduk; kutlu
sevdamızın sonuna üç nokta…
Biz yükümüzü kutsal bildik. Paylaştık sevdalılarımızla...
(…)
12
Yeni Ayasaya Sürecine
İlişkin Görüşlerimiz (2)
Av.Cavit DURSUN
Milli gelirin adil dağılımı, adil
vergilendirme, sosyal güvenlik,
sağlık, eğitim hakkı, Türkçeden
başka hiçbir dilin, eğitim ve
öğretim kurumlarında Türk
vatandaşlarına ana dilleri
olarak okutulamayacağı ve
öğretilemeyeceği kuralı aynen
benimsenmeli ve yeni anayasada
itina ile düzenlenmelidir.
Dergimizin geçen sayısında genel açıklamalar yapmıştık. Bu sayıda ise kendi görüş, düşünce ve önerilerimizi belirtmek istiyoruz. Şöyle ki :
Mevcut anayasanın ilk 4 maddesi olduğu gibi aynen korunmalı, sadece 2. maddedeki insan haklarına
-saygılı - kısmı, insan haklarına –dayanan- şeklinde
düzeltilmelidir. Bunun haricinde, toplumun makul ve
gerçekçi tüm kesimlerinin genel kabulünü görmüş ve
tüm milletçe benimsenen ilk 4 madde, olduğu gibi ve
aynen yeni anayasaya yazılmalıdır. Bu olmazsa olmaz
bir kırmızı çizgidir. Aksi bir halin düşünülmesi ve tartışılması dahi abesle iştigaldir.
Temel hak ve hürriyetler olabildiğince genişletilmeli, sınırlar ve istisnalar olabildiğince daraltılmalı, daraltma ve istisnalar dar yorumlanmalıdır.
Kişilerin hak ve ödevleri olabildiğince genişletilmeli, bunların engellenmesi ve istismarı ağır şekilde cezalandırılmalı, istisna ve sınırlar olabildiğince daraltılmalı, daraltma ve istisnalar dar yorumlanmalıdır. Özellikle
özel hayatın gizliliğinin kamu görevlilerince ve basınca
istismarı ve ihlali hali en ağır yaptırımlarla cezalandırılacak şekilde yeniden düzenlenmeli, yürütme organına
ve siyasal iktidara bunları yapanların bulunması, ortaya çıkartılması ve cezalandırılması bir ödev olarak
yüklenmeli ve verilmelidir.
Kanuni hakim ilkesi en üst düzeyde uygulanmalı,
suç ve cezalar kısmı açık ve tartışmasız olarak düzenlenmeli, masuniyet karinesi güçlendirilmeli, özellikle
tamamen keyfi bir şekilde hareket eden özel yetkili
mahkemeler ve savcılıklar kaldırılıp, bunların hiçbir
şekilde bir daha kurulamayacağı hükmü açıkça yeni
anayasaya yazılmalıdır.
Savunma ve adil yargılanma hakkı alabildiğince genişletilmeli, savunma önündeki her türlü engeller kaldırılmalı, sınır ve istisna konulmamalıdır. Devlete, yargı
organlarına, kolluk güçlerine ve siyasi iktidara, savunmaya saygı gösterme zorunluluğu ilkesi getirilmeli ve
açıkça yazılmalıdır.
Sosyal ve ekonomik ödevler en üst seviye ve düzeyde konulmalı, korunmalı ve açıkça belirtilmeli ve özellikle tüm siyasi iktidarlara asli bir görev ve zorunluluk
olarak yüklenmelidir. Asgari ücretin kriter ve tespitleri
işveren ve siyası iktidarın insafına bırakılmamalı, insanca yaşamayı sağlayacak bir miktar ve oranın tespiti
için zorlayıcı, emredici, amir ve kesin kriter ve ölçütler
belirlenmeli ve belirtilmelidir. Asgari ücretin tespitinde
YOKSULLUK SINIRI nazara alınmalı, hızlı bir şekilde artırılması sağlanmalıdır. Eğitimde fırsat eşitliğini
sağlayacak kurallar tartışmasız bir şekilde konulmalıdır. İşsizlik, gelir dağılımdaki adaletsizlik, yoksulluk ve
yolsuzlukla mücadele yeni anayasanın temel kilometre
taşları olmalı, devletin tüm kurumlarına ve siyasi iktidarlara asli bir görev, ödev ve zorunluluk olarak yüklenilmelidir.
Milli gelirin adil dağılımı, adil vergilendirme, sosyal
güvenlik, sağlık, eğitim hakkı, Türkçeden başka hiçbir
dilin, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamayacağı ve öğretilemeyeceği kuralı aynen benimsenmeli ve yeni anayasada
itina ile düzenlenmelidir. Özellikle eğitim, sağlık, adalet ve milli güvenlik konularında özelleştirme yapılamayacağı, bunların devletin ve siyası iktidarların asli,
zorunlu, vazgeçilmez, devredilemez ve tartışılmaz görev ve ödevi olduğu açıkça belirtilmelidir. Vatandaşların emeklilik, sağlık, adalet, iş bulma ve eğitimde fırsat eşitliği önündeki her türlü engellerin kaldırılacağı,
bunlara aykırı hiçbir kanuni düzenleme yapılamayacağı
hükmü açıkça yeni anayasada belirtilmelidir. Özellikle
sosyal ve ekonomik haklar açısından kazanılmış haklara hiçbir şekilde dokunulamayacağı, bunlara aykırı
kanun çıkartılmayacağı belirtilmelidir.
Paralı adalet anlayışı terkedilmeli, dava açma ve
savunma önündeki makul, uygulanabilir ve gerçekçi
olmayan, her türlü kanuni, fiili ve bürokratik engeller
kaldırılmalı, adalet ve savunma hakkına yönelik her
türlü aykırılık ve engeller konulamayacağı, makul olmayan miktarlarda dava harç ve masrafı alınamayacağı, bunların aleyhine yönelik hiçbir düzenleme, kanun,
yönetmelik ve tarife hazırlanamayacağı kuralı anayasal
bir ilke haline getirilmelidir.
Mevcut anayasanın Türk Vatandaşlığı başlıklı 66.
Maddesi aynen korunmalı ve hatta daha da güçlendirilmelidir. Birilerinin iddia ettiği gibi, Türk Milleti ve
Türk kavramları herhangi bir etnisite, ırk, kan ve kemik
üzerine değil, tamamen bilinç, ruh, aidiyet, vatandaşlık,
tasada ve kıvançta birlik gibi manevi değerler bütününü
ifade etmektedir. “ Türk Devletine vatandaşlık bağı ile
bağlı olan herkes Türktür.” İfadesi bunun en somut ve
en güzel ifadesidir.
Siyasi partiler kısmı yeniden düzenlenmeli, seçim
barajı makul bir seviyeye çekilmelidir. Siyasi partilerde
lider sultasına son verecek şekilde düzenlemeler yapılmalı, partilerin kişisel değil, kurumsal güçleri artırılmalıdır. Aynı amaçla parti içi demokrasinin gerçekleşmesine katkıda bulunmak üzere, milletvekili adaylarının
ilke olarak ön seçimle belirlenmesi zorunluluğu getirilmelidir.
Unutulmaya yüz tutmuş bulunan sosyal devlet ilkesi, sosyal hakların özünü gerçekleştirmek üzere devletin mali kaynaklarını öncelikle yönelteceği ve talep edilebilir yükümlülükler biçiminde somutlaştırılmalıdır.
Dört üniversite elemanlarının (Boğaziçi, İTÜ,
OTDÜ ve YTÜ) ortak önerisi benimsenerek düzenli ve
sağlıklı bir şehirleşmeyi gerçekleştirecek ve depreme
karşı önlemlerin zamanında alınmasını zorunlu kılacak
bir planlamanın temel kuralları getirilmelidir.
Gensoru yönteminin uygulamada işlemediği göz
önünde tutularak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye
tam sayısının en az üçte biri ile desteklenen bir gensorunun gündeme alınması zorunlu hale getirilmelidir.
Hukuk Devleti ilkesi, tüm anayasaya ruhunu ve
özünü vermeli, Yargı erkine siyasilerin müdahalesi
tamamen ortadan kaldırılmalıdır. Yargı erki, ele geçirilecek, zapt edilecek, fetih edilecek, yargı muhalifleri
susturacak, korkutacak ve sindirecek bir yer olarak görülmemelidir. Bunun önüne geçecek tüm düzenlemeler
kesin olarak belirtilmeli ve konmalıdır. Devletlerin ve
milletlerin ömrü adaletle kaimdir. Adalet duygularının
zayıfladığı, yok olduğu, yargıya güvenin kalmadığı bir
13
Mevcut anayasanın
Türk Vatandaşlığı başlıklı
66. Maddesi aynen
korunmalı ve hatta daha
da güçlendirilmelidir.
Birilerinin iddia ettiği
gibi, Türk Milleti ve Türk
kavramları herhangi bir
etnisite, ırk, kan ve kemik
üzerine değil, tamamen
bilinç, ruh, aidiyet,
vatandaşlık, tasada ve
kıvançta birlik gibi manevi
değerler bütününü ifade
etmektedir.
ortamda devletten, huzurdan ve milletten bahsedilemez. Her şey adaletle kaimdir. “ Ekmek, su, aş bulmak
gecikebilir. Temele taş bulmak gecikebilir. Devlete baş
bulmak gecikebilir. Adalet gecikmez, tez verilmeli.”
veciz sözü her daim akılda kalmalı ve yeni anayasanın
mihenk taşlarından biri olmalıdır. Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu ikiye ayrılmalı, savcıların konumları
yeniden düzenlenmelidir. Özellikle Adil yargılanma
hakkı ve silahların eşitliği ilkesinden hareketle, iddia
ve savunma makamları birbirine eşitlenmelidir. Adli
kolluk kurulmalı ve bu durum anayasaya açıkça yazılmalıdır.
Bağımsız ve özerk kuruluşlara siyasetin müdahalesi ortadan kaldırılmalı, uygun olmayan, taraflı, yabancı
müdahalelere açık, devletin ve Cumhuriyetin temel ve
amaç ve ilkelerini benimsememiş kişilerin atanması
engellenmelidir. Devlet personel rejimi yeniden belirlenmeli, özellikle emniyet ve yargı teşkilatına alınacak
kişiler iyi değerlendirilmelidir. Günümüz Türkiye’sinde yaşanan süreç iyi okunmalıdır.
Yeni anayasada yargı erki bölümüne, Yargının olmazsa olmazı olan Savunma kurumu, tüm nitelik ve
nicelikleriyle ayrıntılı olarak yazılmalıdır. Savunmanın
olmadığı bir yerde yargı, adalet ve adillik değil, sadece engizisyon ve yargısız infaz vardır. Savunma kurumu tüm çağdaş kurum ve kurallarıyla yeni anayasaya
eklenmeli, Barolar ve avukatların yargısal ve kamusal
nitelikleri açıkça belirtilmelidir. Barolar ve TBB üze-
14
mevzuat düzenlemesinin önüne geçilmelidir.
rindeki bakanlık ve idari makamlar vesayeti tamamen
kaldırılmalı, savunma her yönüyle bağımsız olmalıdır.
Yargının bütünlüğü ilkesinden hareketle, vatandaşların
temsilcileri olan avukatların özlük, mali ve sosyal hakları güvenceye alınmalı, yargı çalışanları olan hakim,
savcı ve avukatların özlük, mali ve sosyal hakları eşitlenmelidir. Türkiye’nin yaşadığı süreçte, adalete olan
güvenin % 5’lere indiği ve yargının siyasallaştığı bir
ortamda, vatandaşların adalet duygusunu artıracak ve
yargıya güveni tekrar sağlayacak olan; vatandaşları
temsil eden, vatandaşların adli konularda gören gözü,
tutan eli, işiten kulağı ve temsilcisi olan savunma kurumunu ve avukatları güçlendirmektedir. Diktatörlerin,
dikta rejimlerinin, faşist, komünist ve baskıcı sistemlerin en sevmediği, yok etmek istediği savunma kurumu
ve avukatlardır. Tarih bunun açık ve acı örnekleriyle
doludur.
Anayasa Mahkemesi’ne doğrudan iptal davası açma
hakkı parti gruplarına ve en az yirmi milletvekiline, ayrıca niteliği dolayısıyla Türkiye Barolar Birliği’nin her
alanda, Hâkimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek
Kurulu, yüksek mahkemeler, Sayıştay ve üniversiteler,
kamu kurumu niteliğindeki meslek üst kuruluşlarının,
kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda Anayasa Mahkemesi’ne doğrudan doğruya iptal davası
açma hakkına sahip olmaları gerekmektedir.
Askerlik hizmeti herkese eşit ve genel olarak uygulanmalı, ülke savunması zaafa uğratılmamalı, ordu
üzerindeki siyasi baskı ve müdahaleler engellenmelidir. Paralı askerlik adı altında, milletin milli değerlerini
zayıflatan, vatandaşlar arasında ayrımcılığa yol açan
düzenlemeler engellenmelidir.
Vergi kanun ve düzenlemeleri herkesçe anlaşılır olmalı, gelire ve mali güce göre düzenlenmeli, özellikle
vergide adalet sağlanmalıdır. Genel ve dolaylı vergiler
kaldırılmalıdır. Vergi kurumları ve denetimleri, siyasi
baskı, muhalifleri sindirme ve korkutma aracı olarak
kullanılmamalıdır. Tüm bunları sağlayacak düzenlemeler yeni anayasada açıkça yer almalı, bunlara aykırı
Milletvekilliği dokunulmazlığı sınırlandırılmalı, kürsü dokunulmazlığı güçlendirilmelidir. Meclisin açık olduğu zamanlarda KHK uygulaması olamayacağı
açıkça belirtilmeli, diğer zamanlarda ise
konu, nitelik, sayı, geçerlilik ve yürürlük
açısından somut kurallar ve sınırlamalar
konulmalıdır. Muhalefetin söz ve konuşma
hakkı sağlanmalı, gerçek, temsili ve nisbi
demokrasi sağlanmalıdır. Soru, gensoru ve
meclis soruşturmalarının sandalye sayısı ile sınırlandırılmasına yönelik engeller
kaldırılmalıdır.
Geçmişin acı hatıralarından dersler çıkararak, kışlaya siyasi müdahale engellenmeli, ülkenin ve bölgenin
özellikleri göz önünde tutularak ordu güçlendirilmeli,
moral değerler artırılmalıdır. Tüm büyük devletlerde
olduğu gibi, MGK uygulaması devam ettirilmelidir.
Sonucu itibariyle devletin en üst düzey siyasi ve bürokratik yöneticilerinin bir araya geldiği, akil adamlar
topluluğu niteliğindeki bu kurul, Türk devlet yapısına
uygun olduğu gibi, tüm devletlerde de benzeri yapılanma ve kurumlar mevcuttur. Son zamanlarda ülkede bilinçaltına yerleştirilmeye çalışılan ve asimetrik bir kara
propaganda haline getirilen askeri kötüleme, saygınlığını ortadan kaldırma vb. tutum ve davranışların önüne
geçilmelidir.
Yeni anayasada erklerin ve kurumların özellikleri,
hak, yetki, görev ve sorumlulukları açıkça belirlenmelidir. Siyasetin ve özerk/bağımsız devlet kurumlarının
birbirine müdahalesi ortadan kaldırılmalı, birbirleriyle
ahenkli bir çalışma düzeni ortaya konulmalıdır.
Cumhurbaşkanının yetkileri azaltılmalı, TBMM’nin
ve millet iradesinin bir bütün halinde ve gerçek olarak
saygınlığı ve gücü artırılmalıdır.
Uzun tutukluluk süreleri anayasa ile engellenmeli,
çıkartılacak kanunların hiçbir şekilde bu düzenlemelere aykırı olamayacağı açıkça yazılmalıdır. Tutukluğun
istisna, özgürlüğün genel kural olduğu hükmü, öncelikle yargı mensuplarının kafasına yerleştirilmeli, Adalet
Akademisine ve Hukuk fakültelerine bu konuda görev
ve sorumluluk yüklenmelidir.
Yükseköğretimde ihtiyaçtan fazla üniversite ve fakülte açılmasının önüne geçilmeli, nitelikli ve kaliteli
üniversite açılması teşvik edilmelidir. Özellikle eğitime yönelik her türlü müdahaleler engellenmeli, siyasi,
dinsel, ırksal vb. şekillerde vakıf ve cemaat üniversitesi ve eğitim kurumlarının açılmasının önüne geçilmeli,
eğitimde birlik ve fırsat eşitliğine önem verilmelidir.
15
GÜVENDİĞİM TEK KURUM,
İZLEDİĞİM “TEK ADAM”
Osman SEL
İlk insanların geliştirdiği ilk duygunun korku, ikincisinin güven olduğu kanaatindeyim. Geliştirdiği dedim,
çünkü insan duygularıyla doğmaz. Onları zaman içinde oluşturur. Hollandalı filozof Erusmus’un 16.yy’da:
“Atlar at olarak doğar, at olarak ölür. İnsanlar insan olarak doğmaz, insanlaşarak ölür.” derken kastettiği budur.
İnsan doğadaki canlı ve cansız güçlerden korkmuştur. Sıcak, soğuk, deprem, sel, heyelan, tusunami,
yanardağ doğanın cansız güçleri olarak insanları korkutmuştur. Doğadaki güçlü canlılar da insanı korkutmuştur. Fil, aslan, kaplan, yılan, dinozor kurt vb gibi.
Ayrıca bilmediği bitkilerden de korkmuştur. Bu korkular, insanın doğa ve canlılar karşısında tedbir almalarına sebep olmuştur. İnsanın bu güçlere karşı aldığı ve
geliştirdiği tedbirler, uygarlığın bugün ulaştığı düzeyi
ortaya çıkarmıştır. Bu süreç halen devam etmektedir.
Dünya durdukça da devam edecektir.
İnsanın ikinci olarak geliştirdiği duygunun güven
olduğunu söyledik. Korkunun olduğu yerde insan güvene ihtiyaç duyar. Korkular güven duygusuyla, güvenlik önlemleriyle aşılabilir veya en aza indirilir.
İnsanoğlunun oluşturduğu her sosyal organizasyonda en temel duygu güven olmuştur. Diyebiliriz ki; güven duygusu olmasaydı:
İnsanlar aile kuramazdı…
İnsanlar ortaklık kuramazdı…
İnsanlar arkadaşlık kuramazdı…
İnsanlar vadeli ticaret yapamazdı.
Bu tür organizasyonlar çoğaltılabilir. Ayrıca güven
ve güvensizlik önlemi ihtiyacından ortaya çıkan en büyük sosyal organizasyon ise millet ve devlet kurmaktır.
Öyle ki; bu, insanların, mal, can, namus güvenliği için
bir araya gelme ve güvenlik güçleri oluşturma birlikteliği ve sözleşmesidir.
Güven insanı rahatlatan en faydalı duyguların başında gelir. Güvendiğiniz insan, güvendiğiniz kurum,
güvendiğiniz mekân, güvendiğiniz grup veya kitle sizin
içinizi ısıtır. Rahat konuşursunuz, rahat hareket edersiniz, gözünüz arkada kalmaz, kendinizi huzurlu ve mutlu hissedersiniz.
Güvendiğimiz zaman severiz, sayarız, bağlanırız,
inanırız. Güven sarsıldığı zaman atlatıldığımızı ve kandırıldığımızı düşünürüz. Bu durum şüphe ve tedirginlik
duygusu doğurur. Sevgimiz, saygımız, bağlılığımız ve
Bugün, kendi açımdan, tek
güvendiğim devlet kurumu
DEVLET METOROLOJİ İŞLERİ
GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’dür. Bunun
dışında hiçbir devlet kurumunun
açıklamasına, bilgilerine,
verilerine, ne inanıyorum ne de
güveniyorum.
inancımız azalmaya başlar.
Dünyada en önemli şeylerden birisi insanlarda güven duygusu yaratabilmektir. Tüm büyük liderler ve
markalar insanlara verdikleri güven duygusuyla başarılı olmuşlar ve ayakta kalmışlardır. Başarısızlığın ve yok
oluşun en büyük nedenlerinin başında ise kaybedilen
güven duygusu gelir. İflaslar, yok oluşlar, yenilgiler ve
başarısızlıkların ana sebebi budur.
Bugün Türkiye’de yaşanan temel problemlerin başında, bu iktidar döneminde insanların büyük çoğunluğunun en azından yüzde ellisinin devletin bir kurumu
hariç hiç birisine güvenmemesidir.
Bugün, kendi açımdan, tek güvendiğim devlet
kurumu DEVLET METOROLOJİ İŞLERİ GENEL
MÜDÜRLÜĞÜ’dür. Bunun dışında hiçbir devlet kurumunun açıklamasına, bilgilerine, verilerine, ne inanıyorum ne de güveniyorum.
Bu kurumlar ister yürütmeye direkt bağlı olanlar
olsun, ister özerk kurumlar olsun, isterse de bağımsız
kurumlar olsun fark etmiyor. Çünkü hükümet devlet
kurumlarının hepsini de kontrolü altına almış ve her birini bir yönüyle kendine bağlı kılmıştır. Aklımıza gelen
en önemli devlet kurumlarında durum budur.
TBMM, Yargı, Türk Silahlı Kuvvetleri, Adli Tıp
Kurumu, Diyanet İşleri Başkanlığı, TÜİK, TRT, RTÜK,
TÜBİTAK, YÖK, Merkez Bankası, İMKB, BDDK,
TFF, Rekabet Kurumu… Bunların hiçbir faaliyeti,
açıklaması, kararı ve rakamı bana inandırıcı gelmiyor.
Hepsinde bir hükümet müdahalesi seziyorum, bunun
için de inanmıyorum ve güvenmiyorum.
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünün
tahminlerine güveniyorum, çünkü iktidar işine yara-
16
madığı için buranın verilerine karışmıyor. Siyasetin en
ilgisiz kaldığı kurum olduğu için ve tahminlerin ayrıca
diğer ülkelerin metroloji kurumları tarafından da açıklandığından foyası hemen ortaya çıkaracağı için hükümet de karışmıyor, kurum da yanlış bilgi vermiyor.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin diğer tüm kurumlarının ve kuruluşlarının açıklamalarını, rakamlarını,
bilgilerini test etme imkânım olmadığından, hükümet
kontrolündeki her kurum ve kuruluşun sadece iktidarın
işine yarayacak, onun puan almasını sağlayacak, onun
propagandasını yapacak şekilde düzenlendiğine inanıyorum, bunun için de güvenmiyorum.
Güvendiğinize sahip çıkarsınız, güvendiğiniz bilgi,
veri, istatistik ve rakamlara göre karar verir, yatırım yapar, onları kullanırsınız. Onları savunursunuz.
Ben bugün itibariyle sadece “Devlet Meteoroloji
İşleri Genel Müdürlüğü’nün hava tahmin raporlarına
güveniyorum. Bunun için de bu kuruma saygı duyuyorum, onu savunuyorum. BAŞKA YOK…
İZLEDİĞİM “TEK ADAM”
Türkiye Cumhuriyetinde güvendiğim tek kurumun
yanında izlediğim de “Tek Adam” var. O da Başbakan
Tayyip Erdoğan’dır. Onun dışında devletin hangi kurumunun başında olursa olsun, makamı, unvanı, rütbesi,
sıfatı ne olursa olsun, kim olursa olsun dinlemiyorum
ve izlemiyorum. Çünkü Başbakan dışında devlette sorumluluk almış tüm yetkililer, ya onun sözlerini tasdik
ediyorlar, ya onun sözlerinin altını dolduruyorlar, onu
haklı çıkarmaya çalışıyorlar. Bunun için diğerlerinin
hiçbir sözünün, açıklamasının kıymet-i harbiyesi yoktur. Bundan dolayı aslı dururken yedeğini, aslı dururken kuklasını, aslı dururken gölgesini, aslı dururken
dublörünü ve suflörünü dinlemek ve izlemek ihtiyacını
ve gereğini duymuyorum.
Hele hükümetin ikinci adamı Başbakan Yardımcısı
Bülent Arınç’ın düştüğü acınası durumları gördükten
sonra, bakan, milletvekili, müsteşar, genel müdür, vali
hiç birini dinlemiyorum. Başbakana ters düşecek konuşmalarının bir yaptırım gücü olmadığından hiçbir anlamı yok. Başbakanı tasdik konuşmalarını da dinlemek
ve izlemek ihtiyacını duymuyorum.
Başbakanı izliyorum. Ama dinlemiyorum. Daha
doğrusu dinleyemiyorum. Dinlediğim zaman; benim
zekâmla, aklımla, vicdanımla, bilgimle alay ettiğini görüyorum. Beni aptal yerine koyduğunu düşünüyorum.
Ayrıca konuşma üslubu da psikolojimi ve ruh sağlımı
bozuyor. Bunun için sadece izliyorum.
Başbakanın konuşmalarını ve açıklamalarını gazetelerden okuyorum. İyi bir izleyicisiyim. Başbakanı izlerken bir formül geliştirdim. Yorumlarımı bu formüle
göre yapıyorum. Bu formülün aslı şu: Bir tarihte 2006
veya 2007 olabilir. Yahudi asıllı Türk vatandaşı Yazar
Mariyo Levi ile Hürriyet gazetesinden bir muhabir röportaj yapıyor. Levi’ye şöyle bir soru soruyor: İyi nedir,
kötü nedir? Levi bu soruya şöyle cevap veriyor! “Baba-
mın iyi dediği her şey kötü, kötü dediği her şey iyidir.”
Ben bu sözü başbakanı izlerken kendime formül
edindim. Başbakanın iyi dediği her şeye kötü, doğru
dediği her şey yanlış diyorum. Bu güne kadar da başbakan sağ olsun beni hiç yanıltmadı.
İleri demokrasi dediğinde eyvah diyorum, demokrasi geriye gidiyor. Diyarbakır Emniyet Müdürüne kızdığında işte şimdi emniyet müdürünün yeri sağlamlaştı
diyorum. Muhteşem Yüzyıl dizisine kızdığında yayıncı
kanalın izleyicisi çoğalacak diyorum ve öyle oluyor.
Hiç hasbi bir tavrını, davranışı izlemedim. Hepsi de hesabi olarak yapılıyor. Bir de neye veya kime kızıyorsa
eyvah diyorum, orada bizim bilmediğimiz bir durum,
münasebet veya ilişki var diyorum. Sonunda bu düşüncem de doğru çıkıyor. İsrail ve BDP ile olan söz düellosu ve sonunda gelinen nokta bunun en somut örnekleridir. Son İmralı atağının da sebebi, başkanlık için BDP
‘nin desteğine ve Kürt oylarına ihtiyaç duymasıdır.
Yoksa terörü bitirme gibi bir amaç söz konusu değildir.
İleri demokrasi dediğinde
eyvah diyorum, demokrasi
geriye gidiyor. Diyarbakır
Emniyet Müdürüne kızdığında
işte şimdi emniyet müdürünün
yeri sağlamlaştı diyorum.
Muhteşem Yüzyıl dizisine
kızdığında yayıncı kanalın
izleyicisi çoğalacak diyorum ve
öyle oluyor. Hiç hasbi bir tavrını,
davranışı izlemedim. Hepsi de
hesabi olarak yapılıyor.
Başlıktaki tırnak içinde “tek adam” nitelemesi okuyucuya bir başka “Tek Adam”ı çağrıştırabilir. Şevket
Süreyya Aydemir, Atatürk’ü anlattığı eserine “Tek
Adam” ismini vermişti. Ben de Recep Tayyip Erdoğan için bu nitelemeyi uygun gördüm, tek farkla. O da
Atatürk devlet kuran “Tek Adam”, savaş kazanan “Tek
Adam”, devrimleri yapan “Tek Adam”, bir topluluktan
millet oluşturan “Tek Adam”, milletini ve dünyayı iyi
tanıyan “Tek Adam”; okuyan, düşünen, yapan, 20.yy
‘da dünyaya gelen tek dahi olan “Tek Adam.”
Recep Tayyip Erdoğan da “Tek Adam”. Ancak o
sadece kendi iktidarının devamını düşünen, iktidardan
gitmemek için her şeyi ama her şeyi yapabilecek “Tek
Adam” dır. Benzer yönler, sadece bu nitelemeden ibarettir. Yoksa, Atatürk’ün isminin geçtiği yerde “Recep
Tayyip Erdoğan’dan bahsetmek Atatürk’e hakaret olur
ki, benim de hiç yapmayacağım şey budur.
17
DAĞA ÇIKMAK
İsmail BOZKURT
Nedir dağa çıkmak? Nasıl bir şeydir? Ne kastedilmektedir dağa çıkmaktan? Kimler dağa çıkarlar?
Dağa çıkmak devlete meydan okumak mıdır? Dağ
devletin alternatifi midir? Dağa çıkanlar kendilerini devlete alternatif olarak görenler midir? Hangi
aklıselimin işidir bu dağa çıkmak? Kim kime salık
vermektedir bu dağa çıkmayı? Kim neyi arayıp da
bulmaktadır dağa çıktığında.
Başıboşluğun simgesi değil midir dağa çıkmak
veya salıverilmek. Dağda hayat insana değildir. İnsani de değildir. Dağa gönderilenler ya terk edilenlerdir, ya da aldatılanlardır. Dağa çıkan canlı avlar,
avlanır, ölür, öldürür. Dağda gülen de yoktur, güldüren de.
Hayvanların dışında insanoğlunu dağa yöneltmek acımasızca azatlamak demektir. Bu aldatış
insan için hem zihnen hem de bedenen olduğu vakit hayvandan da kötü duruma düşmek demektir.
İnsanlıkla ilgili miadı dolmuş olanları dağa göndererek, onları sulu sözlerle de taltif ederek hamakatını bir kat daha artırırlar ki, bir daha kendilerine
gelmesinler.
Bir başkasına zarar vermek üzere bir grubu
zihnen hazırlayarak dağa çıkarmak veya herhangi
bir sebep bahane edilerek vesile olmak, eline silah
vermekle eşdeğer sayılmaz mı? Masum insanların
kanını hedef alan caninin dağa çıkışına ruhsat vermek, kim olursa olsun, caninin cinayetinin ortağıdır. Ruhsat sahibi cahil ise cehli nispetinde yargılanırken, aklıselim sahibi olduğunu iddia eden birinin yüklendiği sorumluluk daha da ağır olacaktır.
Bundan dolayıdır ki, sorumluluk mevki’inde
olan kimselerin sözlerine ve davranışlarına daha
da dikkat etmeleri gerekmektedir. İnkârı mümkün
olsa da iğfalin önlenmesi mümkün değildir. Bunun
içindir ki, makam ve mevki sahibi olanların makamla birlikte mekânın da haysiyetini hassasiyetle
korumaları gerekir. Cahilin cehline güler geçersiniz de sahipi salahiyet olduğunu iddia eden birinin
sözü veya beyanı dikkat dışı tutamazsınız. Mesuliyeti de ondan dolayı ağır olur. Bunun için de o
şahıs mesuliyetini müdrik davranmadığı müddetçe
mekânı ile birlikte kanacaktır.
Hâlbuki mekânın hiçbir günahı yoktur. Suçlu
ise, “makam’ı” mekân’ı işgal eden mekinin (makama oturan) dir. Bunun için büyüklerimiz şöyle
demişlerdir: “Şeref’il mekân bil mekin.” Bir yerin
mekânın, makamın” şerefi o yeri işgal eden “orada oturan” ın şerefi ile doğrudan ilgilidir. Geçmişte
büyüklerimiz, sorumluluk söz konusu edildiğinde
devlete ve devlet adamlarına birlikte dua ederlerdi.
Sebebi ise devletin yokluğu devlet adamının kıtlığı
ile birlikte gelir derlerdi. Bu kıtlığı hissedilip adına birlikte dua edilen devlet adamları ise her türlü
varlıklarını devletin varlığı olarak kabul ederken
malını, canını, her türlü varlığını devleti için feda
etmeye hazır kimselerdi.
Ciddiyet, devlet adamının değişmez karakteri olmalı. Hâlbuki, sorumluluk sahibi bir kimse
şakacıktan bile olsa devlete ve milli mefahire dil
uzatmaya yönelik imada bile bulunsa bundan do-
Masum insanların kanını
hedef alan caninin dağa
çıkışına ruhsat vermek,
kim olursa olsun, caninin
cinayetinin ortağıdır.
Ruhsat sahibi cahil
ise cehli nispetinde
yargılanırken, aklıselim
sahibi olduğunu iddia
eden birinin yüklendiği
sorumluluk daha da ağır
olacaktır.
18
Dağı hak arama yeri olarak
göstermeye çalışanların
sorumluluk duygusu
yoktur. Bu duygu sahibinin
zayıflığından faydalanarak
yönlendirmek ise doğrudan
doğruya ihanettir.
ğacak zararın vebali Erciyes’in ağırlığından daha
fazladır.
Bu konuda daha ileri gidenlere boşboğaz
derler. Boşboğazlar ki her zaman her vakit sorumsuz davranışın temsilcisi gibi hareket ederler. Bunlar bazen ciddi birileri gibi hareket ederlerken bir
de bakarsınız çocuklar kadar sorumsuzdurlar. En
çok zararlı oldukları zaman da sorumluluk mevki’inde bulundukları zamandır.
Her şeyi zararla kapatmak gibi düşünceye sahip olanlar, şu veya bu sebepten danışılan biri
mevkiinde bulunacak olurlarsa işte bu kimselerin
teşvikinden doğacak zararın tamiri mümkün değildir. Dağı kurtuluş mekânı olarak gösterenlerin,
beyincikleri alınmış sebükmuazlara (kuş beyinlilere) dağdaki tümsek altı mağaraları karargâh olarak
kabul ettirip de cana kıyma kararları almalarına sebep olmak gibi bir davranışı, hangi insaniyetle ve
İslamiyet’le izah edebilirsiniz?
Zor olmasına rağmen akıl sahibi birini aldatmaktan dolayı alacağınız sorumluluk karşısında
cehlinden faydalanarak aldattığınız kimseden dolayı alacağınız sorumluluk onun on katı olacaktır.
Aklıselim’in çağrısı hep doğruya olması gerekirken bize aklıselim olduğunu iddia edenler akıl
öncelikli düşünmeyi terk ederek hislere hitap etmişlerdir. Rüzgârlı havada sönmemiş külü küllüğe bırakan kadının yerine, sıcak küle yatıp da sırtı
yandıktan sonra hayma direğine sürünerek koskoca otluğu ateşe veren uyuz keçiyi kahraman olarak
alkışlamaktadırlar.
Dağı hak arama yeri olarak göstermeye çalışanların sorumluluk duygusu yoktur. Bu duygu sahibinin zayıflığından faydalanarak yönlendirmek ise
doğrudan doğruya ihanettir.
Şunu sormazlar mı insana? Hain, dağda neyin
hakkını aramaktadır? Sabah namazı camiye giden
görevli imamı katlettiği için mi hak arıyor? Kundakta öldürdüğü bebeğin hakkını mı arıyor? Na-
musunun bekçisi Türk askerine tuzak kurup şehit
etmesinin hakkını mı? Ateşe verip yaktığı okulların ve beraberinde bölgesindeki yavruları yetiştirmek üzere kurşunladıkları bay bayan öğretmenlerin hakkı mı aranmaktadır?
Kim olursa olsun, olayları yanlış zaviyeden
seyretmeye alışık olan sorumsuz kimseler her zaman seyrettikleri zaviyenin doğruluğuna inandıkları gibi kendileri için sorumlu olduğu zehabında
bulunduğu kimseleri de inandırmaya çalışırlar.
Zehap’a sahip oluşları da sahip olmaya çalıştıkları
ve elde ettikleri dünyalıklarıdır. Ne akıl öncelikli ne de sağlıklı tecrübenin sonucudur. Akıllı olan
maliktir. Malik isen, elbette akıllısın.
Dağa çıkma ve dağa çıkarma düşüncesinin sahipleri her hangi bir sebeple ellerinin altında bulunan imkanları kayıp etseler ne cesaretleri kalır,
ne de şecaatleri. Oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi başlarlar ağlamaya. Bakış açıları sağlıklı
olmayan bu gibiler olayları amuda kalkan birinin
seyrettiği gibi seyrederler. Alttakileri üstte, üsttekileri de altta görmeye alışık olurlar. Bu bakışlarını
doğru göstermek için de el atmadıkları değer yargısı bırakmazlar. Bunlar değirmende bulgur öğütür
gibi değer öğütürler de kılları bile kıpırdamaz.
Bu konuda cahilin cehlinden dolayı yapacağı
her türlü yanlış düzeltilerek bağışlanır da üdebanın veya vükelanın yaptığı yanlışın bağışlanması
mümkün değildir. Zira gerek mevki’i ve gerekse
sahip olduğu ilim, halkın kendisine itibar etmesini
sağlamaktadır. Bu durumda cehaletinden dolayı silaha sarılıp dağa çıkan cani ne kadar tehlikeli ise,
ilmini istismar eden üdeba ile mevkiini istismar
eden vükela da en onun kadar tehlikelidir.
Bu tehlikenin mimarlarına ve buna alet olanlara şöyle seslenmek istiyoruz: Gerek aldatanlar ve
gerekse aldananlar, gün olacak o serbestçe gezdiğiniz dağdaki taşlar canlanıp üzerinize yuvarlanacak. Gün olacak, o dağdaki fırtına sizi önüne katıp
kayadan kayaya çalacaktır. İnsan avlamaya çıktığınız o dağlar sizi daha fazla saklamayacaktır. Zira
siz o dağların da güzelliğine ihanet etmektesiniz.
Yalancıya inanıp yalangıyı yakarak daha ne kadar
sürdüreceksiniz bu ihanetinizi? Şerefli Türk askerinin çağrısına uyup teslim olun ki sizin de kurtuluşunuza bir başlangıç olsun.
Bir başkaları da otursun artık oturduğu yerde!
Hak ile birlikte olduğunu iddia edip de halkı yanıltmaya tevessül etmesinler. Gün olur yalangının
közü bittiği gibi yalancının da sözü biter.
19
ALIŞVERİŞ HASTALIĞI
(TAKINTILI ALIŞVERİŞ BOZUKLUĞU)
İbrahim GÜNGÖR
Alışveriş ticari bir faaliyettir ancak günümüz dünyası için ticari bir faaliyet olmanın çok ötesine geçmiştir. Alışveriş günümüz dünyasının tüketim temelli toplumunun temel noktalarından birdir. Ayrıca gündelik
yaşamın çok önemli bir parçasıdır. Alışveriş psikolojik
ve sosyolojik yönleri de olan bir faaliyettir. Günümüz
dünyası insanların gittikçe artan bir şekilde tüketmeleri temeline dayanmaktadır. Gündelik yaşam ve güncel
kültür tüketimi daha da artıracak faaliyetleri desteklemekte, özendirmektedir. Gelir düzeylerine göre tüketim
davranışı yerine herkesin imkânlarını zorlayarak hatta
borçlanarak, gerekli gereksiz her şeyi alması üzerine
bir yönlendirme yapılmaktadır. Buna paralel olarak kitle iletişim araçlarında “kredi kartı borcu yüzünden intihar etti” , “kredi kartı borcunu ödemek için böbreğini
sattı” vb. haberler yer almaktadır. Kitle iletişim araçlarında yer bulamayan hikâyelerin sayısı kim bilir ne kadar çoktur. Yani konunun sosyal yönü de bulunmaktadır. Bu yazıda alışveriş hastalığı üzerinde durulacaktır.
Alışveriş hastalığı, etkileri ve tedavisi konusunda bilgi
verilmeye çalışılacaktır.
Herkes bazı ihtiyaçlarını karşılayabilmek için belli
zamanlarda belli miktarda alışveriş yapar. Bazen, hiç
ihtiyaç duymadığımız şeyleri de sevinç, üzüntü, öfke
gibi farklı duyguların etkisinde kalarak satın alabiliriz.
Her anlamsız, gereksiz ya da aşırı alışveriş davranışı
hastalık anlamına gelmez. Alışveriş bağımlılığı dendiğinde, takıntılı biçimde alışveriş yapma, alışveriş
yapmayı düşünme, alışverişle ilgili planlar kurma gibi
durumları kastedilir. Alışveriş bağımlısı, ihtiyaç dışı
ve kontrolsüzce para harcar. Bu durum kişinin ailevi,
sosyal ve mesleki hayatını olumsuz yönde etkiler (ÜNSALVER, 2011).
Çoğunlukla insanlar alışverişi severler. Özellik-
le kadınlar için alışveriş büyük bir rahatlama aracıdır.
Alışverişi seviyor olmakla alışveriş hastalığı aynı şey
değildir. Hastalık sayılabilmesi için “aşırı” bir şekilde
yapılıyor ve düşünülüyor olması gerekiyor. Kadınlar
için rahatlama aracıdır ancak bugün erkekler de alışveriş hastalığına yakalanabiliyorlar. Özellikle şehirde
yaşayan, parası olan ve kişisel görünüşüne düşkün erkeklerin alışverişe çok daha istekli oldukları gözlenmektedir (ALGÜL, 2013). Alışveriş hastalığının adı
“oniomani”dir ve 20. Yüzyılın başlarında tanımlanmıştır. Tanımlanma tarihi 20. Yy. başında da bu hastalığın
bulunduğunu göstermektedir. Alışveriş hastalığı dürtü
kontrol bozukluğu ve bağımlılık sınıfındadır. Altında doyumsuzluk, mutsuzluk, ikili ve sosyal ilişkilerde problem yaşama gibi sorunlar vardır. Kişiler daha
çok gergin ya da üzgünken alışveriş yaparlar. Ayrıca
depresyon, kaygı bozuklukları, bastırılmış duygular
da alışveriş hastalığına yol açabilmektedir. Bu rahatsızlığa sahip kişiler hayatlarındaki duygusal boşlukları
alışveriş yaparak doldurmaya çalışırlar. Evli kadınlar
için alışveriş bazen eşlerinden intikam alabilme aracı
olabilmektedir. Evliliklerinde yakalamadıkları mutluluğu alışveriş yaparak sağlamaktadırlar. Alışverişle,
yalnızlık ve mutsuzluk anlık da olsa giderilmektedir.
Başlangıç yaşı 18 yaş civarıdır ancak bunun problem
olarak fark edilmesi genellikle 10 yılı alır. Nedeni tam
olarak bilinmemektedir. Ancak psikoanalitik görüşe
göre bu kişilerin genellikle benlik değerleri düşüktür;
giyim ve mücevher en çok satın alınan şeyler olup, bunlar dış dünya tarafından en çok dikkat çeken objelerdir.
Kişi satın alma davranışı ile “geleceğin var olduğunu
kendine inandırarak temel ölüm kaygısını azaltır (ARI
SARILGAN, 2012).
Takıntılı Alışverişin (Alışveriş Hastalığının) Dört
Aşaması
20
Ünsalver’e göre (ÜNSALVER, 2011) takıntılı alışveriş tablosunun dört aşaması vardır, bunlar;
1. Beklenti: Belli bir ürüne sahip olmak ya da
alışveriş eylemiyle ilgili düşünce, arzu ya da zihinsel
meşguliyet.
2. Hazırlanma: Kişi alışveriş ya da para harcamaya hazırlanır. Alışveriş yapmak için ne zaman, nereye gidileceği, hatta hangi kredi kartlarının kullanılacağı
düşünülür. İndirimdeki ürünler, yeni moda ürünler ya
da yeni mağazalar araştırılmıştır.
3. Alışveriş: Alışverişin yapıldığı aşamadır. Takıntılı alışveriş bozukluğu olan kişiler, bu evrede yoğun
bir heyecan duyduklarını söyler.
4. Para Harcama: Ürünün satın alınıp mağazadan çıkılmasıyla eylem tamamlanır. Kişi sıklıkla pişmanlık, utanç ya da kendini hayal kırıklığına uğramış
gibi hisseder. Bazen, coşku ve alışveriş tamamlanmadan önce var olan olumsuz duyguların kaybolması da
hissedilebilir.
Alışveriş yapmak beyindeki mutluluk hormonunun
(serotonin) da artışa sebep olur. İşte alışverişi neden çok
sevildiğinin cevabı budur. Yapılan araştırmalara göre
kadınlar, alışverişte ortalama 4-6 arasında zaman geçirmekteler. Bu da o kadar saat mutluluk demek. Alışveriş
hastaları tipik olarak; alışverişle beraber rahatlar ancak
bir süre sonra bir pişmanlık duygusu yaşamaya başlar.
Gerilimle alışverişe başlayıp, aldıkça rahatlayan kişi;
sonrasında pişmanlık duyar, içi içini yer. Bu kadar çok
duyguyu bir arada yaşatmasıyla, ruhsal yönden yıpratıcı olan bu hastalık bir süre sonra, ne kadar alışveriş
yapılırsa yapılsın tatmin sağlayamamaya neden olur
(ALGÜL, 2013).
Bayanlar daha çok giysi, parfüm ve mücevher, erkekler ise elektronik, otomobil ya da hırdavat satın
alır. Bu bozukluğa sahip bireylerin alışveriş kalıpları,
şekilleri tipiktir. Alışveriş dürtüleri genellikle nöbetler
halinde olup, haftada bir civarında, ortalama bir saat
süren ataklar halinde ortaya çıkar. Tüm yıl boyunca süreğenlik gösterir, diğerleri gibi yalnızca doğum
günleri ve bayramlarda yoğunlaşmaz. Kişi genellikle
evdeyken, kendini çökkün ya da gergin hissederken
bu dürtü belirir, kişi çoğunlukla kendisi için alışveriş
yapar, bazen diğerleri için de alır. Birkaç pahalı eşyadan ziyade, çok sayıda ucuz eşya satın alırlar. Evi bir
sürü gereksiz ev eşyaları ile tıkıştırılmıştır. İlaç ve alkol bağımlılığında görüldüğü gibi bir süre sonra tolerans gelişir; kişi rahatlamak için giderek daha fazla
miktarlarda alışveriş yapar. Alışverişin doğası ve seyri
gereği yakın ilişkilerinde bir süre sonra sorunlar yaşamaya başlar, boşanmalar sıktır. Kişi satın aldığı şeyleri
gizler. Alışverişe çok fazla zaman ayırdığı için çalışı-
yorsa işte sorunlar yaşamaya başlar. Bu bozukluk kronik seyirlidir. Başka psikiyatrik bozukluklarla birlikte
görülebilir. Duygulanım bozuklukları(depresyon, iki
uçlu mizaç bozukluğu), kaygı bozuklukları (Obsesif bozukluk, Panik bozukluk, Fobiler ), madde kötüye kullanımı, yeme bozuklukları ve diğer dürtü
kontrol bozuklukları gibi (ARI SARILGAN, 2012).
Bugün modern dünyanın bir getirisi olan tüketim
kültürü, insanları medya aracılığıyla daha fazla almaya
ve tüketmeye zorluyor. Alışveriş hastalığını körükleyen
albenili reklamlar, bencilliği, kişisel hazzı vurgulayan
sloganlar ve bunların yanı sıra sezon sonu indirimler,
kampanyalar ve kredi kartlarına bol taksit seçenekleri
de alma dürtüsünü arttırıyor.
Tedavi
Bu hastalığın tedavisi vardır. İlaç tedavisinin olumlu
sonuçları olduğunu yapılan araştırmalarla desteklemiştir. İlaç tedavisin yanında psikolojik destek almak, daha
da iyi sonuçlar verecektir (ALGÜL, 2013). Bir davranış sorunu olarak alışverişin tedavisinde psikoterapiler
tedavinin olmazsa olmazıdır. Kişinin alışveriş davranı-
şının bir sorun haline gelmesine neden olan sebepler ve
davranışını sergileme şekli değerlendirilerek, bilişseldavranışçı ya da psikodinamik terapiler düşünülebilir
(ÜNSALVER, 2011). Deney ve kontrol grubu ile yapılan bilişsel-davranışçı grup terapisinde deney grubu lehine anlamlı farklılıkların tespit edilmiştir (MUELLER
& de ZWAAN, 2008). Bunun yanında bilişsel-davranışçı terapilerin yanı sıra kendine yetme ve kendini izleme
programları ile alışveriş listeleri ile birlikte uygulanan
programlar da geliştirilmiştir (BLACK, 2007). Ayrıca
alışveriş hastalığını engellemek için alışveriş kurallarına uymak gerekmektedir. Bu kurallar (ÜNSALVER,
2011), (ENGS, 2010);
1. Alışveriş öncesi ihtiyaç listesi hazırlayın.
2. Listede olmayan hiçbir şeyi almayın.
3. Bazı mağazalar için bütçe hazırlayın ve harcayacağınız meblağı önceden belirleyin.
4. Sırf indirimde olduğu için herhangi bir şeyi
hemen almayın, 24 saat bekleyip isteğinizi gözden geçirin.
5. Mağazaya ya da markete girdiğinizde doğrudan satın almak istediğiniz ürünün bulunduğu bölüme
gidiniz.
6. Satın almanıza mantıklı ve akılcı nedenler bulmaya çalışmayın.
7. Kredi kartınızı acil durumlar için bir taneyle
sınırlayın, harcama üst sınırını aşağı çekin.
8. Mümkün olduğunca nakit alışveriş yapmaya
çalışın.
9. Sadece ucuz mallar satan mağaza ve marketlerden uzak durun.
10. Vitrin gezmelerini mağazalar kapandıktan sonra yapın, gün içinde vitrinlere bakacaksanız cüzdanınızı
yanınıza almayın.
11. Alışveriş dergilerinden ve alışveriş TV kanallarından uzak durun.
Türkiye gibi endüstrileşme sürecini tamamlayamamış ülkelerde alışverişe ait bilinçli tüketici kültürü
tam gelişmediği için bu süreç sancılı olabilir. Özellikle
gençlerin denetimsiz piyasa ve reklamların etki alanına düşmemeleri için ailelerin yaklaşımları çok önemlidir. Bu noktada ailelerin yapabileceği en iyi ve önemli
hizmet örnek olmaktır. Eğer anne babalar örnek bir tüketici davranışı sergilerlerse çocuklar da onları örnek
alacaktır. Marka düşkünlüğü gibi sığ davranışlar geliştirmeyeceklerdir. Ancak özellikle çalışan annelerin
dikkatli olması gerektiği de açıktır. Çünkü genellikle
çalışan anneler çocuğunu ihmal ettiği düşüncesiyle ve
kendini suçlayarak çocuklarına gerekli gereksiz oyuncak, giyişi, cep telefonu vb. şeyler almaktadırlar. Ayrıca
bazı aileler de çocuklarının okul başarısı için ödüller
vaat etmektedirler. Sürekli ödül bir süre sonra değerini
yitirir ve tatminsiz, tüketen çocuklar haline gelirler. Bütün bu olumsuz durumlardan uzak durmanın yolu rüşvet gibi ödül vermemek ve bilinçli bir aile tüketici kültürü oluşturmaktır. Bunun için, biraz önce ifade edildiği
gibi ailenin örnek olması gerekmektedir. 2013’ün Türk
gençliği için mutlu ve huzurlu geçmesini dilerim. Saygı
ve sevgilerimle…
KAYNAKÇA
ALGÜL, R. (2013, Ocak 3). Alışveriş Hastalığı Nedir? pedamed.com.tr: http://www.pedamed.com.tr/tr/alisveris-hastaligi.html
adresinden alınmıştır
ARI SARILGAN, G. (2012, Mart 24). Oniomania (kompulsif)
Alışveriş Hastalığı. Ocak 3, 2013 tarihinde aktuelpsikoloji.com:
http://www.aktuelpsikoloji.com/haber.php?haber_id=4697 adresinden alındı
BLACK, D. W. (2007, February). A Review of Compulsive Buying Disorder. World Psychiatry, 1(6), 14-18.
ENGS, R. (2010, December). HOW CAN I MANAGE COMPULSIVE SHOPPING and SPENDING ADDICTION. indiana.edu:
http://www.indiana.edu/~engs/hints/shop.html adresinden alınmıştır
MUELLER, A., & de ZWAAN, M. (2008, Agust). Treatment
of Compulsive Buying. Fortschr Neurol Psychiatr, 8(76), 478-483.
ÜNSALVER, B. Ö. (2011). Alışveriş Bağımlılığı Nedir? İstanbul: Timaş Basım Ticaret ve Sanayi AŞ.
21
22
Türkçülüğün Kalemli Son Kürşad’ı:
TURAN YAZGAN
Alper KEPEZKAYA
Asya’dan gelen bir arkadaşımla konuşuyorum.
Mükemmel bir Türkçesi var.
Soruyorum:
- Liseyi nerede okudun?
-Türk Okullarında.
-Türkçeyi bu sebepten mi bu kadar güzel konuşuyorsun?
-(Gülümseyerek) Hayır, Türkçe orada seçmeli
ders. İngilizceyi orada öğrendim.
-Peki, din dersleri?
-Onu da Türkçe gibi burada öğrendim.
Bütün Türkiye’de bir çoşku, “Somalili çocuk türkü söylüyor, işte hizmet” diye. İşin acı tarafı kendini
“Türkçü” tanıtanlar bile “Aferin.” çekiyor. Hizmet nedir? Türklüğe, Türkçeye hizmet nasıl olur? Turan YAZGAN Hocayı bilmeyenler bu soruya cevap veremezler.
Çileli Bir Eğitim…
Turan Yazgan 20 Ocak 1938’de dünyaya gelir.
Nüfus cüzdanının “memleket” hanesinde ne yazdığının önemi yoktur; çünkü o kendisini “Türk Dünyası
Vatandaşı” sayar. “Oralı, buralı olmak bana ayrı bir
özellik kazandırmaz, Kırım’da da doğmuş olabilirdim,
Romanya’da, Bişkek’te, Ötüken’de de,” diyerek memleketinin Türk Dünyası olduğunu bildirir. Ağabeyleri
okumasına maddi olarak yardım eder. Ankara Cebeci
OrtaOkulunu okuduktan sonra Türkiye birincisi olarak
devlet parasız yatılı sınavını kazanır. Ailesinin izin vermemesine rağmen gizlice evden kaçar. Okuduğu her
okulu birincilikle bitiren Yazgan, İstanbul Üniversitesi
İktisat Fakültesini kazanır ve başarıyla bitirir. Üniversite öğrenciliğinden profesörlüğe uzanan yolda birçok
çalışmalara imza atar.
Turan Hocanın fikirleri daha ortaokuldayken oluşmaya başlar. Nihal Atsız’ı ve Zeki Velidî Togan’ı takip
eder. Büyük Türkçülerin eserlerini okumakla kalmaz,
öğrendiklerini yaşamına uygular. Turan Hocanın yaşamı da kendine örnek aldığı bu iki Türkçüden farklı değildir. Zeki Velidî’nin eğitim almak için ailesinden gizlice Kazan’a kaçması gibi o da gizlice Kastamonu’ya
kaçar. Zeki Velidî nasıl kendi alanında tek isimse, Turan
Hoca da alanında tek olur. Bu sebeple hocası Togan’ın
“Türkçülüğün Kalemli Kürşad’ı” unvanını hak eder.
Çalışmaları…
Hakkında makaleler yazılan, tez hazırlanan, özel
dergi sayıları çıkartılan ve seminerler verilen Turan
Hocanın çalışmalarını bu kısa yazımızda anlatmaya çalışmak onun manevi şahsiyetine saygısızlık olacaktır.
Bizim buradaki amacımız Hoca’nın değerini hissettirmektir.
Turan Hoca her şeyden önce Türk Dünyasını birleştiren adamdır. Bu amacına ulaşmak için 20 Temmuz
1980’de Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı”nı kurar ve
bütün çalışmalarını bu vakıf çerçevesinde yapar. Yayın
çalışmalarını yürütmek için 1971’de kurduğu Kutlu
Yayıncılığı (Kut-Yay) vakfa bağladı. Türk bölgelerinin
Rus işgalinde olduğu dönemlerde amacına ulaşamayan
Yazgan, 1989 yılından itibaren Türk dünyasına açılmaya başlar. İlk önce Azerbaycan ile ilgilenir. Buraya
geziler düzenler ve Azerbaycan’ı Türkiye’ye tanıtır.
Türkiye’de Azerbaycan ile ilgili faaliyetler düzenler.
Bunlardan biri de 28 Mayıs–3 Haziran 1990 tarihlerinde Kayseri’de gerçekleştirilen Birinci Milletlerarası
Büyük Azerbaycan Kongresidir. Bu kongreye gelen bilim adamları Azerbaycan’la ilgili bildiri sunmuştur. Bu
çalışmalar iki devlet arasında “Tek millet iki devletiz.”
anlayışını geliştirir.
Azerbaycan’dan sonra Türkmenistan, Kırgızistan,
Kazakistan ve Özbekistan’da faaliyet yapmayı düşünen
Hoca bu Türk illerine geziler düzenledi. Türk Birliği
düşüncesinin ancak eğitimle gerçekleşeceğini söyleyen
Yazgan, buralarda okullar açmak için çalışmalara başladı. İdil-Ural bölgelerini yanına basın-medya mensuplarını ve araştırmacıları alarak gezdi. Birçok Türk coğrafyasına ilk geziyi düzenleyen kişi Turan Yazgan’dır.
Yazgan, gittiği yerleri sadece gezerek gelmez. Yanındaki işadamlarını yatırım yapmaları ve kurulan işbirliği-
Kalem tutan Kürşad olmak
zordur. Zordur, hayatı boyunca
ilimle uğraşmak, onlarca güzel
eser bırakmak, Türk dünyasını
adım adım gezmek, çok para
kazandığı halde bütün parasını
Türklük için harcamak.... Zordur
Turan Yazgan olmak.
nin devam ettirilmesi için teşvik eder. Gezip gördüğü
yerlerden soydaşlarımızı da Türkiye’ye davet eder,
onlar için programlar düzenler. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfının parolası “Bin iyi niyet yerine bir küçük iyilik”tir. Yaptığı çalışmalar Türklük karşıtlarını
rahatsız eder. Bazı ülkelere girişi yasaklanır. Bütün bu
çalışmaları sonucunda Türk dünyasında okulları açılır.
Bu okullar şunlardır:
• Türk Dünyası Celalabat İşletme Fakültesi
• Türk Dünyası Celalabat Sosyal Bilimler ve Eğitim Fakültesi;
• Türk Dünyası Bakü İşletme Fakültesi
• Türk Dünyası Kızılorda Türk Dili ve Edebiyatı
Bölümü
• Türk Dünyası Bakü Atatürk Lisesi,
• Türk Dünyası Kızılorda Korkut Ata Lisesi
Bunların yanında Tataristan ve Çuvaşistan’da açılan eğitim kurumları değişik sebeplerden dolayı
kapanmıştır.
Vakıf Özbekistan, Kazakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Tataristan, Hakasya, Altay, Makedonya, Tuva, Gürcistan,
Tacikistan, Afganistan ve Suriye’den yüzlerce öğrenciyi burslu olarak okutmaktadır.
Türkiye’de Yüksek lisans ve doktora yapanlara yardım edilmektedir.
Okullar açılırken Türklerin hizmet göreceği bölgeler seçilir. Bütün bu hizmetlerin amacı Gaspıralı’nın
“Dilde, Fikirde, İşte Birlik” hedefidir. Yazgan Türk
dünyası için her konuda çalışmalar yapar. Gençlerin eğitiminden sünnet şölenlerine, ses yarışmasından
çocuk şenliğine kadar birçok konuda hizmet verilir.
Sürekli olarak konferanslar, seminerler verilir ve yarışmalar yapılır. Ayrıca resim sergileri gibi sanatsal faaliyetlerde düzenlenir. İnanıyoruz ki bu çalışmalar Tutan
Hocadan sonra da devam edecektir.
Kişiliği ve Fikirleri…
Hocanın en belirgin özelliği kolay pes etmemesi
ve azimli olmasıdır. Çabuk kararlar verebilir ve kararları isabetlidir. Sürü psikolojisi ile hareket ederek “Devrin anlayışı böyle.” diye düşünmez. Türkiye’nin diğer
Türk devletlerine büyüklük yapması gerektiğini söyler.
Ona göre Asya’daki Türk devletlerinin ve diğer Türk
gruplarının sorunlarını Türkiye çözmelidir. Her zaman
ülkesini düşünen, milli duyarlılığı olan gençler yetiştirilmelidir. 12 Eylül yıllarında da gençliğe hizmet için
büyük emekler vermiştir. Türkiye’nin sosyal güvenlik
yapısından iktisadına kadar birçok konuda çalışmalar yapar ve fikirlerini yayınlar. Bağış konusunda titiz
davranan Turan Hoca “Vakıflar yardım almaz, yardım
eder.” görüşünü savunur. İnsanlara verdiği bağışlara
göre davranmaz, hatta bazı büyük miktardaki bağışları
da reddeder. Yakın çevresinde “Doğrucu Davut” olarak
bilinir. Bir seferinde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde öğretim görevlilerinin aldığı döner sermayelerinin haksız olduğunu söyleyerek hukuk mücadelesi
vermiş ve kazanmıştır. Üniversite hocalarının maaşlarından geri ödeme için kesinti yapılır. Bu olay hocaların
hafızasına “Turan Keseneği” olarak geçer. O kendi cebine girse de hiçbir haksız kazancı istemez. Turan Hocanın en büyük özelliği ise özverili olmasıdır. Öyle ki
çok iyi paralar kazanmasına karşın bütün parasını Türkçülük uğruna harcamış ve sonunda yaşadığı evi bile
kendisine ağabeyleri almıştır. Her zaman için iyi insan
yetiştirilmesi gerektiğini söylerdi. Toplum mühendisliğine değer veren Yazgan çalışmalarında hep genç kitleye hitap etmiştir. Gençler arası gurup çalışmalarına
önem verir ve gençleri bu çalışmaya yönlendirir. Her
gencin tarih ve edebiyat bilgisi olmasının şart olduğunu
dile getirir. Ona göre yetişkin insan, alanında başarılı,
tarih ve edebiyatı bilen, Türk dünyasını tanıyan, dürüst,
fedakârdır. Gençlere lafla iş yapılmayacağını ve eylem
olması gerektiğini sürekli belirtirdi. İslam konusunda
ise Necip Fazıl Kısakürek’in “Türk bir kristal
bardaktır, İslamiyet ise onun içini dolduran
bir şerbettir” sözünü benimser ve “Türkler
İslamiyet’ten şekil alıyor.” derdi.
Eserleri…
Şüphesiz ki Yazgan Hocanın en büyük
eseri Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı ve
gençlere bıraktığı Türklük sevgisi, çalışma azmidir. Bunun dışında Türkiye’nin sosyal güvenliği, nüfus
ve ekonomik yapısı ile ilgili eserleri ve makaleleri vardır. “Japonya’da Maneviyat Eğitimi” ve “İktisadî ve
Malî Yönüyle Sosyal Güvenlik” adlı çeviri kitapları
bulunmaktadır. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfında
Turan coğrafyası hakkında verdiği seminerler ve vakfın dergilerinde yazdığı yazılar genç araştırmacılar için
eşsiz birer kaynaktır.
Son olarak şunu belirtmek gerekir ki Turan Hocaya saygı göstermek ve onun yolundan gitmek sanal
âlemde resimlerini paylaşmakla olmaz, olmamalı. Çünkü kendisi her zaman için “konuşan değil çalışan nesil” hayal ederdi. Nihal Atsız’ın, Togan’ın öğrencisiydi
ve onlar gibi düşünür, davranırdı. Biz de Yazgan gibi
düşünüp, Yazgan gibi davranmalıyız. Özellikle Yazgan
Hocanın üyesi olduğu Türk Ocağı gençlerine böyle
davranmak düşer.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
23
24
ÇEVRECİ BÜYÜME
Hakan TUNÇ
Ekonomik büyümede birinci öncelik yüksek kârdır.
Kârın maksimize edilmesi mantığından kurtulup refahın maksimize edilmesi mantığına dayanan bir büyüme
modeli, çevreci büyüme modeli olarak ele alınabilir.
Böylelikle üreticilerin doğayla ilişkileri sürdürülebilir
bir yapıya dönüştürerek, en az emekle en verimli kâr
mantığı oluşturulabilir.
Çevre sorunları, insani ve ahlaki bir takım sorunlardan kaynaklanmaktadır. İnsandaki tüketim ve kazanma
hırsı, gelir dağılımındaki adaletsizliğin artmasına yol
açmaktadır. Ayrıca, tüketim anlayışı çevre üzerinde ağır
baskılar yaparak doğal sistemleri alt üst etmektedir.
Doğal dengenin bozulmasından kaynaklanan olumsuzluklar en çok yoksul kesimlerde hissedilmektedir. Gelir seviyeleri düşük kesimlerin en temel gereksinimleri
karşılamadan küresel çevre sorunlarına çözüm aramak
hiç insani değildir.
Aşırı tüketim hırsı, beraberinde aşırı üretim gereksinimini doğurmaktadır. Hemen hemen bütün
üretim teknolojilerinin içerisinde bulunan petrol,
küresel çevre sorunlarının en önemli kaynağıdır.
Petrol üreticileri, aşırı kârlarını korumak için enerji
denetimini petrole dayalı bir üretim sistemi içinde tutmak için yoğun çaba harcamaktadır. Bu nedenle sorun
yapısaldır. Çözüm ise çevreci üretimdir. Yani sorun
fiziki değil, toplumsaldır ve çözümü politikaya bağlıdır. Şöyle ki çevreci üretim tarzları mümkündür. Bunun önündeki en büyük engel politikacılardır. Örneğin;
küresel ısınmanın, toprak ve su kirliliğinin en büyük
nedenlerinden biri olan petrol üretimi ve kullanımını
azaltacak alternatif üretim süreçlerinden olan rüzgâr,
güneş, dalga ve jeotermal enerji gibi ‘’ yenilenebilir
‘’ enerji kaynaklarının kullanımını politik karar alıcıları nedeniyle sınırlandırılmaktadır. Hâlbuki bu enerji
kaynaklarına ilave olarak geri dönüşümden kaynaklanan üretimi de kattığımızda hem verimli hem de çok
ucuz maliyetli bir üretime geçmek mümkün olabilir.
Yani çevreci üretim, daha yüksek kâr ve refah getireceği gibi daha yaşanılabilir bir çevre de sunmaktadır.
Her yıl hava kirliliğinden, ormansızlaşmadan kaynaklanan sel baskınlarından, toprakların kirlenmesinden kaynaklanan verimsiz ve sağlıksız gıdalardan ve
kirli sulardan milyonlarca kişi etkileniyor ve milyonlarca dolarlık zarar ediliyor. Çevreci üretimlerde çevre
sorunlarından kaynaklanan masraflar azaltıldığı gibi
daha ucuz üretimle insanların yaşam standartları artarak devam edecektir. Ancak dünyadaki gelirin büyük
bir bölümüne sahip olan petrol zenginler, politikacılara
yaptıkları baskılarla çevreci üretimi engellemektedirler.
Bu nedenle; çevreci üretim için sadece zenginliklerin
yeniden dağıtımını değil, toplumsal zenginliğin yeniden tanımlanmasını dayatan derin yapısal değişikliklerin gerçekleşmesi gerekmektedir.
Hangi mallara ve hizmetlere ihtiyacımız var? Neyi
hangi miktarda üretmemiz gerekir? Nasıl bir çevrede
yaşamak istiyoruz? Bu gibi hayati sorulara çevreci bir
bakışla cevap veremediğimiz sürece kayıplarımız daha
da artacaktır. Ancak günümüzün ağır kapitalist hırsları,
bu gibi soruların çevreci bakışa göre cevaplanmasını
engellemektedir. Bunun yerine rekabetçi sermayedarlar, daha büyük kâr sağlama amacıyla tüketici statüsüne
erişebilmek olanakları olanları besiye çekip geri kalanları açlığa mahkûm ederek diledikleri yerde diledikleri
zaman yatırım ve üretim yapmak istiyorlar. Kapitalizmin varoluş hakkını insanlığın bir bölümünün yaşama
hakkına tercih etmeyi düşünen bu tarz üreticilerin sayısı hiçde az değildir.
Çevre dengesini eski seviyesine dönüştürmek zorundayız. Çevre dengesinin bozulması en çok küresel ekonomiyi etkileyecektir. Bu nedenle üretim tarzları doğayı taklit ederek kullandıkları tüm kimyasal
maddeleri yeniden kullanmak ve yeniden kazanmak
durumundadır. Yenilenebilir enerji kaynakları ve geri
dönüşüm endüstrisi sayesinde gerçekleşecek böyle
bir üretim tarzında, kışın soğukta kalmak ya da karanlıkta kalmak diye bir şey yoktur. Aksine daha yoğun
enerji ve teknoloji kullanımıyla çevreyle daha uyumlu
bir enerji tüketimi olacaktır. Aynı şekilde kazanılmış
kâğıda ya da çeliğe geçmek kalitesi düşük ürünler anlamına gelmemektedir. Geliştirilecek teknolojilerle geri
dönüşümden daha kaliteli ürünler elde etmek mümkündür. Geri dönüşüme dayalı üretimin aslında çok karlı
bir üretim olduğunu şu örnekle daha iyi anlayabiliriz:
Yapılan araştırmalara göre bir ton geri kazanılmış çelik, yaklaşık 1200 kilo demir cevheri, 450 kilo kömür
ve 20 kilo kireçtaşı tasarrufu yapılmasını sağlamaktadır. Ayrıca çıkarılmayan bir ton demir cevheri yarım
tondan fazla toprağın müdahale görmemesini sağlıyor
ki o alanda yetişecek bitkilerin ve tarım ürünlerinin
ekonomiye katkısını da ekleyebiliriz. Geri dönüşümlü
üretimin çevreci olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Buna
ek olarak ekonomik yönden faydası çoktur. Bu faydalarına yeni üretim tarzlarını da eklersek daha büyük
ekonomik kazanımlar elde edilecektir. Geri dönüşümlü
üretim tarzları, yeni iş bölümlerini ve meslekleri ortaya
çıkaracaktır. Böylece işsizlik oranları azacaktır. Geri
dönüşümden elde edilen karla, yeni üretim alanlarının
da eklenmesiyle, hem çevre zarar görmeyecek, hem de
insanlar iş sahibi olacaklardır. Örneğin 1990’lı yıllarda
New York›ta eski gazetelerden kurtulmak için 6 milyon dolar ödenirken günümüzde eski gazetelerin geri
dönüşümünden 10 milyon doların üzerinde kazanç sağlanmaktadır.
Çevreci üretim tarzı, hem insani hem ahlaki hem
de kazançlıdır. Yapılacak işlem çok basittir. Küresel
çevre sorunlarına neden olan acımasız kapitalist üretim
faaliyetlerinin sonlandırılarak insanların daha adil ve
eşit yaşadığı çevreci üretime geçmek gerekmektedir.
OĞUZ DEDE
SIRA OTURMASINDA
Mehmet PUSAT
Kayseri’de “sıra oturması” adı verilen akşam sohbetleri çok ünlüdür. İş ve meslek arkadaşları, eski dostlar, özellikle kış aylarında haftanın bir akşamı bir araya
gelirler. Bu sıra oturmalarında sohbetler çok tatlı ve öğreticidir. Çünkü konuşanlar güngörmüş, bilgi birikimi
olan, yol yordam bilen büyüklerdir. Gençler ya hizmetlere bakarlar ya da dinleyicidirler.
Sıra oturmalarında eskiden, Kerem ile Aslı, Ferhat
ile Şirin, Yusuf ile Züleyha gibi halk hikâyeleri; Eba
Müslim kitabı, Hz. Ali’nin cenkleri ve Hz. Peygamberin hayatını anlatan siyerler okunurdu. Son yıllarda
bunlar yok artık; ya bir din adamı konuşturuluyor ya da
güncel sorunlar üzerine sohbet ediliyor.
Sıra oturmalarında sedirlerin yerini koltuklar, kitapların yerini başka şeyler aldı ama değişmeyen bir âdet
var ki o da konuklara sunulan ikramlardır. İkram üstüne
ikram… Çok eski çağlardan beri Türk insanı, konuğu
ağırlamaya çok özen göstermiştir. Allah’a şükürler olsun ki bu hasletimiz bütün güzelliğiyle yaşamaktadır.
2013 yılının ilk haftasında sıra oturması Asım Beyin Becen’deki evindeydi. Geniş konuk odasında on iki
Bu işlere sen ne diyorsun tertip?
Oğuz Dede, ozanca cevap verdi:
kişi bir taraftan kahvelerini yudumluyor, bir taraftan da
yörenin bilgesi Oğuz Dede’yi dinliyorlardı. Konu yılbaşı kutlamalarıydı:
-Her zaman ölçülü olmak iyidir. Dinimiz ifrat ve
tefritten kaçınmamızı emreder. Bu yıl da kutlamalarda
ölçü kaçırıldı. Televizyondan duydum: Bir çocuk, evlerinin balkonundan şenlik yapan kalabalığı seyrederken,
nerden geldiği belirsiz bir kuşunla vurulmuş. Bu yavru,
maalesef kurtarılamamış. Sanırım eğlenmeyi bilmeyen
bir cahilin kurşunudur. Böyle kutlama olur mu? Bana
göre, Hristiyanlara has âdetleri yapıp onlara özenmek
caiz değil. Sade bir kutlama yapanları hoş görsek de
ölçüyü kaçıranları ben tasvip etmiyorum.
Oğuz Dede ortayolu dillendirmişti. Farklı görüşte
olanlar bulunsa da doğru söz karşısında susmayı tercih
ettiler.
Sohbet, 2012 yılı üzerine yapılan yorumlarla devam
etti. Kimi yeni eğitim sisteminden, kimi terörden, kimi
iktidarın Suriye politikasından dert yandı. Sesin kesildiği bir sıraydı ki İçağasının Ömer Efendi’nin kalın sesi
duyuldu:
Dalga dalga felâket
Yoksullaşan bir millet…
Geçip giden yıllardan
İşte size bir özet:
Böyle savaş açtılar
Fitne fesat saçtılar
Şanlı Türk ordusunu
Ortasından biçtiler
Tutuldu da akıllar
Kötü geçti son yıllar
İhmal etti işleri
Meclis’teki vekiller
Ekranda aynı yüzler
Halk da şartlanmış izler
ABD ve AB’den
Dillerindeki tezler
Fabrikalar kapandı
Yeşil ormanım yandı
Halkım oldu kaybeden
Aracılar kazandı
Biri bir ampül yaktı
Dilinden zehir aktı
Vatansever paşalar
Tutuklandı tan vaktı
Çarşıda işler kesat
Arı kovanı mezat
Ne kaldıysa Ata’dan
Utanmadan sat da sat
Al bayraklı tabutlar
Tükeniyor umutlar
Kararıyor daha da
Semamızda bulutlar
Dizi dizi açılım
Beğenmeyene çalım
Dediler utanmadan
Türk devleti çok zalim
Ne yapayım, neyleyim
Tuz da kokmuş söyleyim
Ses ver de Türk milleti
Varlığını bileyim.
25
26
-Ses veremeyiz Oğuz, dinleniyoruz, dedi Hisarcıklı
Kemal Bey. Oğuz Dede, “dinleniyoruz” sözüyle kastedilen manayı yanlış anlamıştı. Şunları söyledi:
Yorulmak gerek bugün
Yoksa çok üzülürsün
Oturursan esirsin
Çalışıyorsan hürsün.
-Yanlış anladın Oğuz, “Birileri bizi dinleyebilir.”
demek istedim. Baksanıza paşaları, hakim ve savcıları
bile dinlemişler. İnsanlar ağızlarını açmaya korkuyorlar
artık.
-Şimdi anladım Kemâl’im. Haklısın ama susup
oturmak çare değil. “Etliye sütlüye karışmayalım.” demek istiyorsan yanlıştır. Çünkü, asıl istedikleri de budur. Halkı korkutup sindirmek… Halbuki, vatandaşın
eleştiri hakkı vardır. Hakaret etmeden eleştirmek suç
değildir. Dinlemeler Türk halkını teslim almanın bir
yolu… Korkuları yıkalım. Esir miyiz yahu? Başbakan
gibi düşünüp konuşmaya kimse mecbur değildir. Ancak, kuştan korkan da darı ekmemeli. Her zaman ve
her yerde sözü tartarak söylemekte yarar vardır. Asla
kötümser olmayalım. Birlik beraberlikle ve Allah’ın
verdiği akılla aşılamayacak engel yoktur.
Çaresiz değiliz hiç
Akıl-bilgi birer güç.
Hangi yasada yazar
Fikir beyanı bir suç?
Size söylerim ki ben
Asıl suçlu dinleyen.
Zaman harcar boşuna
Ajanlar fink atarken.
Sohbet odayı sarmıştı. Bütün konuşmalar ilgi ve
dikkatle izleniyordu. Konudan konuya, bir meseleden
diğerine geçiliyordu. Göbülüklüoğlu Hüseyin, Suriye
sorununa girdi. Karşılıklı kan dökmelere, Türkiye’deki
iktidarın soruna müdahil olmasına, çoğunluğu terörist
olan silahlı muhalefete destek olunmasına bir türlü akıl
erdiremediğini söyledi. Türkiye’nin Müslüman bir ülkeyle savaşa girmesinin, üstelik Haçlıların ön safında
yer olmasının doğuracağı felâketi dile getirdi. Göbülüklüoğlunun görüşleri takdirle karşılandı. Oğuz Dede
dahi alkışladı, sonra şunları söyledi:
Söyleyim size niye
Karıştı bu Suriye?
Bir fitne attı Batı
Arap Baharı diye.
Güvenirsen kalleşe
Düşer kardeş kardeşe
Ne kadar piyon varsa
Benzin döker ateşe
Maksadı bolca petrol
Türkiye’ye verdi rol.
Petriotlar, radarlar
Diyor harbe hazır ol.
Gaza gelmemek gerek
Maşa olmamak gerek
Güvenip de Haçlı’ya
Yalnız kalmamak gerek.
Sohbete kendilerini öyle kaptırmışlardı ki vaktin
ilerlediğini arapaşı (ara aşı) çorbasının kokusunu alınca
anladılar.
Tepsi ve sinilere dökülmüş arabaşı, gençler tarafın-
dan odaya taşındı. İki büyük sini etrafında altışarlı iki
grup halinde oturdular. Sinilerin merkezine içlerinde
arabaşı çorbası bulunan beyaz kalaylı taslar yerleştirilmişti. Kaşıkla arabaşı hamuru alınır, çorbaya daldırıldıktan sonra ağıza alınıp yutulur. Arabaşı yapımında
asıl marifet, bu çorbayı ve arabaşı hamurunu kıvamında
hazırlamaktır ki Kayserili hanımlar bunu çok iyi beceriyorlar.
Arabaşı çok nefis olmuştu gerçekten. Herkes, Asım
Bey’e teşekkür etti; “Sofranız dolu olsun.”, “Geçmişlerinizin canına değsin.”, “Ziyade olsun.” dediler. Oğuz
Dede, çok kısa Arapca duadan sonra şu Türkçe duayı
yaptı:
Bu sofraya bereket,
Yiyenlere afiyet…
Kalbimizde Muhammet
Yüce Peygamber olsun.
Töremiz sürüp gelsin
Yüzümüz daim gülsün
Hiçbir an aramıza
Ayrılıklar girmesin.
Allah diyen bu diller
Hakk’ı tutan nesiller
Türk’ü seven gönüller
Her an beraber olsun
Artsın eksilmesin
Taşsın dökülmesin
Bu güzel nimetlerin
Arkası kesilmesin.
Bu yemeği yapanın
Kazanıp da alanın
Bu sofrayı açanın
Elleri dert görmesin
İnsanın doğrusunun
Yüce Türk ulusunun
Şanlı Türk ordusunun
Bileği bükülmesin
Yürekten çıkıp dudaklara dökülen aminler o kadar
içtendi ki…
Arabaşı çok nefis olmuştu
gerçekten. Herkes, Asım
Bey’e teşekkür etti; “Sofranız
dolu olsun.”, “Geçmişlerinizin
canına değsin.”, “Ziyade olsun.”
dediler.
AHMET KABAKLI
(24.05.1924-08.02.2001)
Yrd. Doç. Dr. Kadir ÖZDAMARLAR
Türk gazeteciliği, Türk edebiyat’ı tarihi ve Türk
milliyetçilik hareketinin önemli isimlerinden biri de
Ahmet Kabaklı Hoca’dır.Ölümünün 12.yılında onu hizmetleriyle anmayı bir vefa olarak görüyoruz.
Ahmet Kabaklı, Harput Sarayhatun Camii’nde müezzinlik yapan Kabaklılardan Ömer Efendi ile Pertekli
Bölükbaşılardan Münire Hanım’ın oğlu olarak 24 Mayıs 1924 tarihinde Harput’ta dünyaya geldi. Daha iki
buçuk yaşında iken 1926 yılında Babasını kaybetti. Babasıyla ilgili hiçbir hatırası olmayan Kabaklı’nın yoksul bir çocukluk ve gençlik devresi başladı.
1931 yılında Elazığ Numune Mektebi’ne girdi, ilk
ve orta öğrenimini tamamladı. Elazığ Lisesi’nden 1944
yılında mezun oldu ve Edebiyat Fakültesine kayıt yaptırdı.Buradan 1948 yılında mezun oldu.
Diyarbakır’da öğretmenliğe başladı. Diyarbakırlılardan çok ilgi ve itibar gördü. Askerliğini Manisa’da
tamamlayan Ahmet Kabaklı 1951 yılında Aydın Ticaret
Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak tayin oldu. Aynı
lisede öğretmenlik yapan arkadaşı Meşkure Hanım ile
1952 yılında evlendi. Bu evlilikten Taner isminde bir
O’nun önemli
hizmetlerinden biri de
kurduğu Türk Edebiyatı
Vakfı’dır.1978 yılında
Meşkure Kabaklı, Rıfat
İzzet Çokum, Sevinç
Çokum, İskender
Öksüz,Cahit Dodanlı,
Emine Işınsu Öksüz,
Tahir Kutsi Makal, Süha
Burçkin, İrfan Atagün,
Halis Akaydın, İsmail
Gerçeksöz ile beraber
kurdukları Türk Edebiyatı
Vakfı’nın ölünceye kadar
başkanlığını yaptı.
oğlu oldu.
1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesine kaydoldu.
Askerliğini yapmak üzere görevinden ayrılıp Manisa’ya
gitti. Vatani görevini tamamladıktan sonra eğitim stajını yapmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir
yıllığına Paris’e gönderildi.
1958 yılında Türkiye’ye dönünce İstanbul Çapa
Eğitim Enstitüsü’ne öğretmen olarak atandı. İstanbul
Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimini 1959 yılında tamamlayıp 1961 yılında İstanbul Barosu avukatlarına katılarak kısa bir süre avukatlık da yaptı.
Çapa Eğitim Enstitüsü’nde 1969 yılına kadar öğretmenlik yaptıktan sonra İstanbul Yüksek Öğretmen
Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaya devam
etti. 1974 yılında emekli oldu. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda da edebiyat dersleri verdi.
17 Kasım 2000 tarihinde geçirdiği kalp rahatsızlığı sonucu hastanede tedavi görmeye başladı, 23 Aralık 2000 tarihinde hayat arkadaşı Meşkure Kabaklı’nın
vefatinden 47 gün sonra 8 Şubat 2001’de vefat etti ve
27
28
mezarı Eyup Sultan Mezarlığı’ndadır
*
Kendisini
edebiyat,
gazetecilik ve fikir dünyasında göstermesi Diyarbakır’da iken başladı. O,
Diyarbakır’ın verimkâr bir kültür
muhiti olduğunu biliyordu. Kendisine Halkevi’nin çıkarttığı Karacadağ
dergisinin yöneticiliği verildi. Başta
Ziya Gökalp olmak üzere Süleyman
Nazif, Cahit Sıtkı gibi Diyarbakır’ın
fikir ve edebiyat sahasında yetiştirdiği
evlâtlarını hatırlatan toplantılar yaptı.
Divan Edebiyatı geceleri düzenledi.
Görevi sırasında öğrencileri ve velileri
başta olmak üzere geniş bir Diyarbakırlı kitlesini kendisine bağladı. Böylece orada ciddî bir milliyetçilik havasının esmesini sağlamıştı. Diyarbakır’daki görevi iki
yıl sürmüştü.
1956 yılında Tercüman gazetesinin düzenlediği fıkra yarışmasında “Üniversitede Münazaralar” yazısı birinci seçildi. Yazılarına “Uzaktan Uzağa”, “Paris’ten
Paris Notları”, “Paris Mektupları” başlıkları altında
Paris’ten devam etti. Böylece ölümüne kadar süreceği
yazı hayatı perçinlenmiş oldu.
1961 yılında Tercüman Gazetesi’nde “Gün Işığında” adlı köşesinde yazmaya başladı
Şahsen O’nu işte bir orta okul öğrencisi iken 1961
yılından beri Tercüman gazetesindeki yazılarından
tanıyorum.O’nun “Gaggoş “havasındaki, net meramlı
yazıları bizleri etkilemiştir.Belki arşivimde kesip de en
çok sakladığım yazılar onun yazılarıdır.Özellikle 19751980 yılları arasındaki o uğursuz günlerin en güzel
belgeleridir,yazıları.
O’nun önemli hizmetlerinden biri de kurduğu Türk
Edebiyatı Vakfı’dır.1978 yılında Meşkure Kabaklı, Rıfat İzzet Çokum, Sevinç Çokum, İskender Öksüz,Cahit
Dodanlı, Emine Işınsu Öksüz, Tahir Kutsi Makal, Süha
Burçkin, İrfan Atagün, Halis Akaydın, İsmail Gerçeksöz ile beraber kurdukları Türk Edebiyatı Vakfı ‘nın
ölünceye kadar başkanlığını yaptı
“Gün Işığında” köşesine 1991 yılından itibaren Türkiye Gazetesi’nde devam etti.1995 yılından itibaren
Türk Dil Kurumu asil üyeliği görevini de sürdürdü.
14 Aralık 1996 tarihinde Aydınlar Ocağı ve 55 gönüllü
kuruluşun desteği ile düzenlenen törende, Atatürk Kültür Merkezi’nde kendisine “Şeyhülmuharririn” ünvanı
verildi.
A.Kabaklı rahat yazan bir yazarımızdı. Şüphesiz
bunda güçlü kültürel alt yapısının büyük rolü vardır.Bu
şekillenişte,tanıyanların belirttiğine göre:
“Onun şahsiyeti, aile çevresi ve bilhassa annesi
Münire Hanımın söylediği ve okuduğu masal, efsane ve türkülerin tesiriyle şekillendi. Annesinden sonra millî duygu ve düşüncelerle onu besleyen ve etkili
olan ikinci kadın Türkçe öğretmeni Cemile Hanımdır.
Lisede ise hayatının değişmesine vesile olacak edebiyat öğretmeni Cahit Okurer, Fransızca öğretmeni Cemil Meriç, tarih öğretmeni Yahya Pehlivan, matematik
öğretmeni Vehbi Güney gibi seçkin ve sahalarında iyi
yetişmiş ve etkileyici öğretmenlerin tesirinde kalmıştır. Öğrenci olarak girdiği
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, Ali
Nihat Tarlan, Ahmet Hamdi Tanpınar ve
Mehmet Kaplan’dan dersler aldı. Başta
kendisine yakın bulduğu, ağabey gördüğü hocası Prof. Dr. Mehmet Kaplan
olmak üzere diğer hocaları onun iyi bir
meslekî eğitim almasında ve milliyetçi
fikirlerinin gelişmesinde önemli rol oynamışlardı”.
Kayseri ile yakın bir bağı vardı.
Bir çok kereler yazılarından dolayı
mahkemelere,çoğu zamanda fikri konferanslara gelmişti.Kendisi’ne başkanlığını yaptığım
KASD’ın 1983 yılı Edebiyat Armağanları’nda “Edebiyat Tarihi” adlı eserinden dolayı armağan vermiştik.Armağanını almaya gelememişti.Ancak Mehmet Çınarlı
Bey’in anlattığına göre o haşmetli gecede bulunamamanın ıstırabını çok çekmişti.
*
Edebiyatın her dalında eser verdi: Sohbet, deneme, inceleme, hatıra, tarih vs. Özellikle “Temellerin
Duruşması”yla, tercümeleri ve önemli eserleri günümüz Türkçesine kazandırması ve gerçekten önemli
olan Türk Edebiyatı Tarihi her Türk milliyetçisinin kütüphanesi için önemli eserlerdir.
Eserleri: Charles Dickens, Pik Vik’in Maceraları, (Tercüme: Ahmet Kabaklı), İstanbul 1962. ; Kültür Emperyalizmi, 3. bs., İstanbul 1970. ; Müslüman Türkiye, İstanbul 1970. ; Mehmet Âkif, 7. bs.,
İstanbul 1999. ; Yunus Emre, 6. bs., İstanbul 1991. ;
Mevlânâ, 7. bs., İstanbul 2000. ; Ahmet Rasim, Şehir
Mektupları I, (Sadeleştirerek yayına hazırlayan: Ahmet Kabaklı), İstanbul 1971 ; (M.E.B.) Ankara 1990.
; Ejderha Taşı, İstanbul 3. bs., İstanbul 1997. (Eser
Azize Ceferzade tarafından 1992 yılında Azerî Türkçesine aktarılmıştır.) ; Bizim Alkibiades, İstanbul
1977. ; Ecurufya, İstanbul 1981; Giritli Aziz Efendi,
Muhayyelât-ı Aziz Efendi, (Sadeleştirerek yayına
hazırlayan: Ahmet Kabaklı), İstanbul 1983. ; Sohbetler I-II, 2. bs., İstanbul 1991-1992. ; Temellerin
Duruşması, 20. bs., İstanbul 2000. ; Güneydoğu Yakından, İstanbul 1990. ; Şiir İncelemeleri, İstanbul
1992; Doğu’dan Doğuş, İstanbul 1993. ; Sultanü’şŞuarâ Necip Fazıl, İstanbul 1995. ; Şair-i Cihan Nedim, İnceleme-Roman-Senaryo, İstanbul 1996.; Türk
Edebiyatı, I. cilt, 9. bs. İstanbul 1994. ; II-III. cilt, 9.
bs. İstanbul 1997. Türk Edebiyatı, (20. Yüzyıl Türk
Edebiyatı Tarihi, Şiir), IV. cilt, İstanbul 1991.; Türk
Edebiyatı (Hikâye ve Roman), V. cilt, İstanbul 1994.
Sonuç olarak Ahmet Kabaklı, 76 yıldan 77 yıla
uzanan ömrünün 55 yılını yazarlık ve öğretmenlik yaparak Türk insanına hizmetle geçirmiştir. O milletine
ve okuyucusuna karşı sorumluluğu hiç elden bırakmamış, hiç bedbinliğe düşmemiş, okuyucularını da bedbinliğe ve ümitsizliğe düşürmemiştir. Hep öğrenen ve
öğreten birisi olarak yaşamıştır.
Mekânı Cennet olsun!..
OKULLARDA SERBEST
KIYAFET UYGULAMASI
Aytekin AYDOĞAN
2012’nin son günlerine okulların kılık kıyafet yönetmeliğinde yapılan değişiklik damgasını vurdu. 27.11.2012 tarihli
ve 28480 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan kıyafet yönetmeliğiyle okullarda serbest kıyafet uygulaması yürürlüğe
girdi. Böylece 1982’den beri yürürlükte olan kıyafet yasası
sona erdirildi.
Söz konusu değişiklik, Başbakan’ın İspanya’daki basın
açıklamasında söylediği şu sözlerle gündeme alındı. “Bırakalım herkes nasıl arzu ediyorsa, gücü neye yetiyorsa onu
alsın, onu evladına giydirsin. Bu şekilde bu tür adımlar
atılsın. Bunlar hepsi bir talebin neticesinde atılan adımlardı. Uygulamanın 2012-2013 eğitim yılında başlayacağını söylemek istiyorum.”
Bu sözleri emir telakki edenler jet hızıyla harekete geçip değişikliği gerçekleştirdiler. Batılı toplumların çok daha
önceden bu uygulamaya geçmiş olduğu dile getirildi. Hayatımızdaki her şey Batı’ya yaklaştı da şimdi aradaki fark kılık
kıyafet yönetmeliğiyle mi kapanacak? Bu kişilere demokraside dünyanın en geri ülkelerinden birisi olduğumuzu hatırlatmak isterim.
Değişikliği yapanların Atatürk’le ve onun inkılâplarıyla
büyük bir sorunları var. O’nun kıyafet İnkılâbını bir türlü
hazmedemediler. Yaptıkları değişikliğin esas sebebi budur.
26.11.1982 tarih ve 17908 sayılı eski yönetmeliğin 1.
maddesi şöyle idi:
Madde 1: Bu yönetmeliğin amaçları, her derecedeki
okullarda;
a-Yönetici, öğretmen ve diğer görevlilerle, öğrencilerin,
Atatürk inkılâp ve ilkelerine uygun, uygar, aşırılıklara
kaçmayan ve sade bir kılık kıyafette olmalarını sağlamaktır.
b-Kılık kıyafette birlik, bütünlük, uyum ve düzen sağlamaktır.
c-Öğrencilere kılık kıyafet yönünden toplumumuzun
özelliklerine uygun tavır, tutum ve alışkanlıklar kazandırmaktır.
Peki, bu maddenin neresi sakıncalı veya yanlış? Onlara
göre yanlış olan orada” Atatürk” sözünün geçmesidir.
Yeni yönetmeliğin 1. Maddesine baktığımızda yukarıdaki
ilkelerden eser yoktur, “Atatürk İnkılâp ve ilkelerine uygun”
ibaresi kaldırılmıştır.
İşte yeni yönetmeliğin 1. Maddesi:
Madde 1: Bu yönetmeliğin amacı, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı resmi ve özel okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve
lise öğrencilerinin kılık ve kıyafetlerine dair usul ve esasları
düzenlemektedir. 8.2.2007 tarihli ve 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununun 3. Maddesinin 8. Fıkrası ile 5.
Maddesinde belirlenen okulların öğrencileri hakkında uygulanmaz.
Görüldüğü gibi yeni yönetmelikte Atatürk ilke ve
inkılâplarına uygunluk, birlik, bütünlük, düzen ve toplum
özelliklerine yer verilmemiştir.
Yeni yönetmelikle eski yönetmeliğin 7. Maddesi de kaldırılmıştır. O madde şöyledir:
Madde 7: Personel, kılık kıyafetlerinde bakanlar kurulu
kararıyla yürürlüğe konulan “kamu kurum ve kuruluşlarında
çalışan personelin kılık kıyafetine dair yönetmelik “ esasla-
rına uyarlar.
Görüldüğü gibi okul görevlilerini, yöneticileri, öğretmenleri, sözleşmeli ve geçici personelleri bağlayan bu madde
kaldırılarak devlet memurlarının diledikleri şekilde giyinmelerinin önü açılmıştır. Öyle zannediyorum ki asıl amaç da
budur.
Kaldırılan bir diğer madde de eski yönetmelikteki 9.
madde olmuştur.
Madde 9: Bakanlığa bağlı okullarda öğrenim gören sürekli ve beklemeli öğrencilerin giyimlerinde sadelik, temizlik ve uyum esastır. Öğrencilikle bağdaşmayan giyime yer
verilmez.
Bu maddenin neresini beğenmemişler, bilemiyorum. Yeni
yönetmelikte bu maddenin yerine konan bir madde göremedik. Ayrıca ilkokullarda, ortaokullarda, lise ve dengi okullarda, yüksek öğretim okullarında kıyafetlerin nasıl olacağını
belirleyen 10,11,12 ve 13. maddeler tamamen kaldırılmıştır.
Yeni yönetmeliğin ilgili maddesinde yer alan hüküm şu
şekildedir:
Madde 3: 4. Maddedeki sınırlamalar dışında okul öncesi,
ilkokul, ortaokul ve liselerde kılık kıyafet serbesttir. Öğrenciler okul, sınıf ve şubelerde tek tip kıyafet giymeye zorlanamaz. Ancak velilerinin en az yüzde altmışının muvafakatiyle
sınırlamalara uyulmak koşuluyla okul yönetimi tarafından
kıyafet belirlenebilir.
Sanırım en çok tartışılması gereken madde bu madde
olacaktır. Çünkü eski yönetmelikte yer alan tek tip kıyafet
uygulaması ile sınıflar arası eşitlik daha ön plandayken yeni
yönetmelikle bu eşitlik yerini tamamen eşitsizliğe bırakmıştır. Vatandaşlarının büyük çoğunluğu düşük gelire sahip olan
bu ülkede yüksek gelire sahip bir ailenin çocuğu okula her
gün yeni kıyafetlerle ve de daha gösterişli bir şekilde gelirken düşük gelirli bir ailenin çocuğu okula hep aynı kıyafetle gelecektir. Bu, hem aileler arası hem de çocuklar arası
huzursuzluklara neden olacaktır. Psikolojik olarak kendini
huzursuz hisseden çocuklarla ailesi arasında da tartışmalar
başlayacaktır. Belki bir süre sonra çocuk, okula gitmek istemeyecektir. Öğrenciler, arkadaş ortamına girmeye çekinecek kendini anlatma konusunda sıkıntı yaşayacaktır. Derslere
adapte olmakta zorlanan öğrenciler, öğretmenlerin ders anlatımını da etkileyeceklerdir.
Yeni yönetmelikteki geçici maddede yer alan hükümle
eski yönetmeliğin 2012-2013 eğitim ve öğretim yılının sonuna kadar devam edeceği, ancak 2013-2014 eğitim ve öğretim yılında yeni yönetmeliğin uygulanacağı belirtilmiştir.
Ancak, daha yolun başında bu hükme riayet edilmemiştir.
Ülke çapında pek çok okul yeni yönetmeliğin ön gördüğü
serbest kıyafet uygulamasına başlamıştır. Sadece öğrenciler
değil öğretmenler de istedikleri kıyafetle, türbanla derslere
girebilmektedir. Yeni yönetmeliği yapanlara sormak istiyoruz: Uygulamayacağınız hükümleri yönetmeliklere koymanızın amacı nedir? Yasalar ve yönetmelikler çocuk oyuncağı
mı? Biz sizin gerçek amacınızı biliyoruz: Siz 1923’te kurulan
Cumhuriyetle hesaplaşıyorsunuz, cehaletle hesaplaşmak dururken.
29
30
BİLGİYURDU GENÇLERİ
Mustafa ÖZTÜRK
Bir ışığız, korksun bizden karanlık
Bilgimizle cehaleti yakarız
Gün, Ay,Yıldız; Gök, Dağ, Deniz adımız
Uygarlığın temelinde biz varız
Bilgiyurdu gençleriyiz hepimiz
Yarınlara güneş olur bilgimiz
Atatürk’ün gençleriyiz çalışkan
Hizmet bekler evladından bu vatan
Oluruz her zaman, uğruna kurban
Bu yolda engel yok, dağlar aşarız
Bilgiyurdu gençleriyiz hepimiz
Beyin özgür, alın açık, kalp temiz
Durduramaz bizi düşman hilesi
Bozkurt soyu olmaz yadın kölesi
Sonsuza sürecek Türk’ün töresi
Tüm dünya bilsin ki özgür yaşarız
Bilyurdu gençleriyiz hepimiz
Hakkı’ı tutar, hakkı söyler dilimiz
Tuna’dan Orhun’a ülkümüz birlik
Turan seferinde olmaz ikilik
Bu yola düşenler bilmez döneklik
Hep beraber bir deryaya akarız
Bilgiyurdu gençleriyiz hepimiz
Dönek çıkmaz içimizden birimiz
Yiğitlere açık durur kapımız
Namertlere geçit vermez yapımız
Kurmak için Türk birliği çatımız
Dinlenmeden ona doğru koşarız
Bilgiyurdu gençleriyiz hepimiz
Gökalp, Atsız, Kemal Paşa pirimiz
Kürşad’ı, Çağrı’yı örnek almışız
Mutluluğu bir ülküde bulmuşuz
Makamı mansıbı çoktan silmişiz
Bunlar için diz çökene şaşarız
Bilgiyurdu gençleriyiz hepimiz
Hiç farketmez toprak olsun yerimiz
Geçitsiz sarp dağlar yol gelir bize
Bu yolda acılar bal gelir bize
En katı dikenler gül gelir bize
Ülküye garkolduk, ondan çoşarız
Bilgiyurdu gençleriyiz hepimiz
Yüreğimiz Türk yüreği lekesiz
BÜNYAN BELEDİYE BAŞKANI,
Mehmet ÖZMEN’le RÖPORTAJ…
Sayın Başkan, bilmeyenler için kendinizi tanıtır mısınız?
1970 Bünyan doğumluyum, ilk orta ve lise tahsilimi Bünyan’da yaptım. 1988 yılından itibaren turizmle
iştigal ediyorum, bir restorantın işletmeciliği yapıyorum. 2009’da MHP’ den seçimlere katılarak halkımızın
teveccühü ile belediye başkanı oldum.
Bünyan’la ilgili projeleriniz nelerdi?
Bünyan’la ilgili hayallerimiz vardı. Bünyan’ın
hakkettiği yere gelmesi gerekiyordu. Bünyan’ın tarihî,
doğal ve kültürel değerlerinin gün yüzüne çıkarılması
önemliydi. Slogan koyduk: ‘’Bir şey değişecek her
şey değişecek’’. Hayalimizdeki en önemli proje haklımızın hayat standartlarını yükseltecek projelerdi.
Bünyan’ın Belediye olarak ne gibi sorunları
vardı?
Bünyan sağlıklı su içemiyordu, sağlıklı kanalizasyon hizmetleri bütün mahalle ve sokaklarında yoktu.
Bünyan’ın yüzde 95 diyebileceğimiz ölçüde ana
yolları, ana hatları her şeyi ile problem vardı. Bunları
öncelik olarak aldık. Belediye evleri diye bildiğimiz
evlerin 10 yıldır kanalizasyonları yoktu. Derelere açıktan kanalizasyonların aktığı bir dönemde devraldık. Su
ve kanalizasyon hizmetleri bazında 8,5- 9 km’lik yeni
bir içme suyu hattı, alt yapısını yenilediğimiz yerlerden hariç, Yukarı Mayile Bahçeleri dediğimiz Kayabaşı
bölgesinde içme suyu yoktu. Bu ana hedef doğrultusunda ya Allah dedik ve işe başladık.
Başkan olunca bunları hayata geçirebildiniz
mi?
4 yıllık bir süre içerisinde insanımızın bir an önce
refaha kavuşabilmesi adına 34 km’ye yakın 3,5 yıl gibi
bir sürede kanalizasyon hizmeti yaptık. Hiçbir kredi
31
kullanmadan, tamamen kendi imkanlarımızla şu an itibariyle işin yüzde 95’ini hallettik. Bünyan genelinde ana kanalizasyon
bitti.Bu kanalizasyon hizmetini yüzde 95’
lere getirdik..
Hatları planda olmasına rağmen bahçelerinde ve bahçe evlerinde suları yoktu.
9 km toplamda yeni içme suyu hattı ile buraları yaptık. Daha önce halkımız sağlıklı
su içemiyordu. Su depolarımızı gözden geçirdik, su dinlendirme alanları ve otomatik
klorlama alanları yaptık. Bünyan eskisinden daha modern, daha çağdaş su depolarına kavuştu. Her dakika kontrol edilebilen
bir sisteme ulaştı.
Bunların dışında tabii ki üst yapı büyük problem; özellikle yollarımıza çok
önem veriyoruz. Halkımız mezarlıklarda çamurdan,
tozdan defin yapamaz haldeydi.. En büyük arzumuz
insanımızın ayağına çamur değmeden işine gücüne ulaşabilmesi idi. Gezilesi görülesi bir Bünyan hayalimiz
vardı. Hedeflediğimiz işleri çok şükür bir bir yapıyoruz. Daha da yapacağımız çok şey var.
Halkımızın bu öncelikli isteklerini toparladıktan sonra ana projeler dediğimiz projelerimize geçtik.
Küçük sanayi sitesi projesinin adını “Sanayi Sitesi
Projesi” olarak değiştirdik. 40 bin metrekare alanda ilk
etapta 120 dükkandan oluşan bölümü tamamladık.
“Toplu Ahırlar Projesi” benim çocukluk hayalimdi. Açıkçası, köy müyüz, kent miyiz bir türlü karar
verememiştik. AB müktesebatına göre, büyük şehirlere
bağlı olan her yerleşim yerinden ahırların çıkması gerekiyordu. Biz de buna öncülük etmek adına 100 ahırlık
bir ahır projesi gerçekleştiriyoruz.
2013 yılında bismillah diyebileceğimiz projelerden biri arıtma tesisi projesi, diğeri bol mesire ve yeşil
alanlar, park ve bahçelerin devamı… Şu ana kadar 50
bin m2 alanda park çalışması yapıldı. Bunlardan biri 15
bin m2 alanda Pınarbaşı Mesire Alanı, 6 bin m2’si Ziya
Turgut Parkı… Ve toplamda 50 bin m2’si yeşil alana
kavuştu. Bünyan’ı yeşillendirme ve ağaçlandırmaya
çok önem veriyoruz. Bu bağlamda 40 binin üzerinde
fidan dikildi. Bunu belediyemiz, kaymakamlığımız ve
sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla gerçekleştirdik.
Bunun yanında diğer parklarımız ve merhum
Ziya Turgut adına yaptığımız parkta da şehitler pınarı
içerisinde barındıran ay yıldızlı bir şelalesi olan iki ayrı
çocuk oyun grubu olan spor alanları sportif faaliyetlerin de yapılabildiği bir alan haline geldi.
32
Bu hedeflerinize ulaşmada ne gibi engellerle
karşılaştınız? Bünyan’dan umduğunuz desteği gördünüz mü?
Tabii ki engellemelerle karşılaşıyoruz. Fakat belediye olarak gecemizi gündüzümüze katarak mücadele veriyoruz. Mücadelemizde Allah yolumuzu açık
ediyor. Çünkü niyet hayır olunca akıbet hayır oluyor.
Biz Bünyan aşığıyız, biz memleket aşığıyız, sevdalıyız.
Bu sevdamızı da ömrümüz yettiği müddetçe devam ettireceğiz.
İlçenin meydanında dünyada isim yapmış Bünyan halısını sembolize eden çok güzel bir heykel var.
Peki, Bünyan halıcılığı dünyadaki namını sürdürüyor mu? Şu an halıcılığınız ne durumda?
Bünyan’ın markalaşması açısından Hititlere dayanan bir tarihi süreç avantajı var. Bu konuda Türkiye’
ye ve dünyaya Büryan’ı tanıtan dünyaca ünlü marka
olmuş Bünyan halısının meydanda sembolize eden
bir anıtı var. Geçmiş yıllarda 3000 tezgaha ulaşan bir
halıcılık vardı. Maalesef son yıllarda gerek Çin modeli, gerek ekonomik şartlar, gerekse dokuyan insanın
hakkettiğini alamaması gibi nedenlerle el halımız geriye gitmiştir. Bugün 30,40 tezgah da olsa devam ediyor. Belediye olarak yeni bir projeye bismillah diyoruz.
“Ahde Vefa Projesi “ adıyla başlattığımız bu projeyle
bu durumun çok ötesinde bir sayıya ulaşması için halkı
canlandırmayı düşünüyoruz.
Bünyan’daki hizmetlerinizden en çok ilgimizi
çeken, “Şehitlik” oldu. Bu fikir nasıl doğdu? Bu güzel abideyi hayata geçirmek kolay oldu mu?
Çok önem verdiğimiz ve şu an çok beğeni kazanan, aslında seçim öncesi aklımızda olmayan proje
Bünyan Şehitliği Projesidir. 2010 yılında bir Çanakkale
ziyareti esnasında Bünyanlı şehitlerimizin orada isimlerini gördükten sonra bu proje zihnimizde canlandı.
Herkesin Çanakkale’ye gidemeyeceği, orayı göremeyebileceği, şehitlerimizden haberdar olamayacağı aşikardı. Bu şehitlerimizin adlarının yaşaması, yaşatılması
lazımdı. Bunun için bir proje yaptık: “Çanakkale Şehitliği.” Bu toprakları bize vatan yapan Çanakkale’de
isimlerini gördüğümüz kahramanlarımızın adlarını Genel Kurmayla yaptığımız yazışmalar neticesinde aldık.
Ve bu çalışmayı yaparken sadece Çanakkale şehitlerini
değil başka yerlerde de şehitlerimiz olduğunu gördük
ve bu projeye onları da dahil ettik. Kurtuluş Savaşında;
Kafkas, Galiçya, Irak cephesinde şehit olan Bünyanlıların isimlerine de rastladık. Projede bölücü terörde
şehit olan Mehmetçiklerimizi de unutmadık. Hepsinin
koyun koyuna yattıkları ve isimlerinin bulunduğu bir
anıt yükseldi. 1400 metrekare alanda yapılan bir çalışmadır. Şimdi burası bir ziyaretçi akınına uğruyor. 18
Mart 2012’de Çanakkale Zaferimizin yıl dönümünde ilk törenimizi yaptık, binlerce ziyaretçi geldi. Her
yerden akın akın ziyaretçi geliyor. Erciyes Üniversitesinden, Kayseri merkezindeki okullardan buraya turlar
yapılıyor.
Bu abideyi yapmak kolay oldu mu?
Her konuda olduğu gibi Cenap-ı Allah orada da
yardımcımız oldu. Bünyan belediyesi bütün ekipmanıyla bizzat tarafımdan çizilen bu proje hayat geçti.
Bunun yanında diğer parklarımız ve merhum
Ziya Turgut adına yaptığımız parkta da şehitler pınarı
içerisinde barındıran ay yıldızlı bir şelalesi olan iki ayrı
çocuk oyun grubu olan spor alanları sportif faaliyetlerin de yapılabildiği bir alan haline geldi.
Önümüzdeki yerel seçimlerde Bünyan’a tekrar
belediye başkan adayı olmayı düşünüyor musunuz?
Bünyan’a aşığız. Bünyan’a hizmetler daha bitmedi, daha işin başındayız. Bu hizmetleri toparlamadan
bir yere de gitmeyi düşünmüyoruz. Halkımız teveccüh
eder, Cenabı Allah da nasip ederse devam edeceğiz.
Günümüzde dünyanın artık birçok beldesi kendi kültürleriyle, yerel değerleriyle şöhrete
ulaşmanın veya varlıklarını çeşitli vesilelerle tarihe damga vurabilmenin derdinde. Bu bağlamda
Bünyan’ı dünyaya tanıtmayı hedefleyen geleneksel
ve münferit festival, şenlik gibi etkinlileriniz oldu
mu? Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bünyan, tarihi Hititlere dayanan bir yerleşim yeri,
çok eski çağlardan beri var olan bir şehir, bir ilçe…
1868’de ilçe olmuş. Cumhuriyetin kurulmasıyla Sümerbank gibi, 1926 hidroelektrik santrali gibi tesislerin
olduğu bir mekandır. Bu mekanla halıcılık birleşerek
Bünyan’da son derece önemli bir ekonomik hareketlilik başlamış. Ama son yıllarda maalesef gerek yanlış
özelleştirmelerle gerekse biraz önce saydığım şartlardan dolayı geriye doğru gitmiş.
Bizi markalaştıran gilaburu bitkisi, bizi markalaştıran Bünyan el halısı bile geri plana gitmiş. Biz birlik
beraberliğin en üst seviyeye çıkarılması ve bu marka
ürünlerimizi tanıtabilmek adına ilki 2009 yılında yaptığımız, sonra 2010,2011 yıllarında 4 yıl boyunca sürdürdüğümüz “Bünyan Halı ve Gilaburu Festivali” ile bir
kültürel etkinlik yaptık. Zaman zaman fuarlara katılıyoruz, gerek yurt içinde gerek yurt dışında Bünyan’ımızı temsil etmeye gayret ediyoruz. İstanbul’da yapılan uluslararası turizm tanıtım fuarlarına, Kayseri’de
Ankara’da yapılan turizm tanıtım fuarlarına katıldık.
Bu ne getirdi bize, bu şunu getirdi: Örneğin el
halısında ufak tefek de olsa canlanmaya başladı. 2009
yılında 40, 45 ton civarında gilaburu toplanmışken ve
ürünün bir çoğu bahçede dalında kalmışken, 2012’de
140 ton gibi bir rezerve ulaşılmış. Şu an itibariyle 5,
10 tonu da halen bahçelerdedir. Bu da tanıtımın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor. Biz var
olduğumuz müddetçe şenliklerimiz, festivallerimiz devam edecek, bizim için çok kıymetli şeyler bunlar.
Dışarıdan bakılınca “Bünyan” denilince neler akla geliyor, sizce “Bünyan” nasıl hatırlanmalı,
nasıl olmalı? Bir başka deyişle Bünyan’ın il ve ülke
çapındaki konumu nedir ve nasıl olmalıdır?
Dışarıdan bakıldığında Bünyan dediğimiz zaman
ilk akla gelen şey yine Bünyan halısı. Bünyan’la özdeşleşmiştir, meşhurlaşmıştır. Bu meşhurluğu da devam ettirmeye çalışacağız, ama esas bundan sonra Bünyan’ı,
uydu kent olarak gördüğümüz Kayseri’nin en önemli
yerleşim yerlerinden biri yapamaya gayret ediyoruz.
Turizm, hayvancılık ve tarım projelerini hayata geçirip
kendimizi anlatmaya gayret ediyoruz. Bu bağlamda da
büyümeye çalışıyoruz. Bünyan’ımız sadece halısıyla
gilaburusuyla değil, pınarları, şelaleleriyle de inşallah
bir kez daha marka olacak diyorum.
İlçenin müzminleşmiş sıkıntıları var mı? Varsa
sizce çözümü ne?
İlçemizin tabii ki müzminleşmiş bazı sıkıntıları
var idi açıkçası, kanalizasyon, su ve yol hizmetleri bunların en başında geliyordu. Bazı sportif faaliyetlerde
özellikle gençlik sporun stadıyla ilgili müzminleşmiş
diyebileceğimiz sorunlar var. Bunları da yavaş yavaş
aşıyoruz belediye olarak. Halkımızın hayat standardını
düşüren ne kadar sorun varsa üstüne üstüne gidiyoruz.
Bu sorunları çözmek kolay olmamakla birlikte aslında
imkansız da olmadığını biliyoruz.
Bir ilçe belediyesi olarak devletten gerekli
maddi ve manevi desteği alabiliyor musunuz? Bu
konuda neler söylemek istersiniz?
Devletten gerekli destek alıp almadığımız sorusunun cevabına gelince, bütün belediyeler gibi biz de
33
İller Bankasından ortaklık payımızı alıyoruz. Ama bunun haricinde belediyemizin yerel öz kaynaklarından
gelirleri de var. Bu gelirlerimiz çöp vergisi, su parası,
reklam vergileri, çeşitli harçlar vs. Devletten İller Bankası ortaklık payı haricinde bugüne kadar bir kuruş almış değiliz, veren de olmadı zaten. Devletin çıkan bu
son yasalarla ne yapacağını ne edeceğini göreceğiz, ne
kadar belediyeleri güçlendireceğini göreceğiz; ama biz
şu anki mevcut gücümüzü verimli kullanarak tasarruf
sağlayarak bütün maddi, manevi değerlerimizi en iyi
şartlarda kullanarak hizmet etmeye devam ediyoruz.
İlçenin eğitim, kültürel ve sosyoekonomik yapısıyla ilgili olarak dünü ve bugünü kıyaslarsak neler
söylemek isterseniz?
İlçemizde eğitim, kültürel, sosyal ve ekonomik
yapısıyla ilgili olarak dünü bugünü kıyaslayacak olursak geçmişe göre açıkçası çok daha iyi durumda olan
bir ilçe… Tarımda ve hayvancılıkta, fabrikalarda ha
keza… Sümerbank’ıyla, Hidroelektrik Santralıyla,
bankalarıyla dolu dolu olan bir ilçe… Açıkçası Bünyan
25 sene öncekinden çok çok daha iyi durumda değildi,
kötü durumdaydı. Biz bunu tekrardan önce geri çevirmeye sonra da çağ atlatmaya çalışacağız ve bunu da
başaracağız diye düşünüyoruz.
Kamuoyuna bir mesajınız var mı?
Ben özellikle Bünyan dışında yaşayan hemşerilerimize yılda bir kez de olsa memleketinize gelin,
mutlaka büyüklerinizin kabirlerini ziyaret edin. Biz
neler yapıyoruz, Bünyan’da neler değişiyor ‘’bir şey
değişecek her şey değişecek’’ diye bir slogan koyduk, acaba doğru yaptık mı, doğru söyledik mi, bunları görmenizi istiyoruz. Bünyanlı olmayan hemşerilerimizde Bünyan’a davet ediyoruz. Hayatında bir kez
bile Bünyan’a gelmemiş olan insanlara şunu söylemek
istiyoruz: Hayatınızda bir şeyler eksik. BÜNYAN bir
kez gelip görüldüğü zaman aşık olunup kalınacak bir
yerdir. Yolu bu tarafa düşen herkesi de bekliyorum,
saygılar sunuyorum.
Türk milletinin manevi değerlerine sahip çıkan,
ilçemizin sorunlarını dile getirmemize ve kendimizi
anlatabilmemiz adına bu sayfayı bize ayıran Bilgiyurdu yöneticilerine çok teşekkür ediyorum, şükranlarımı
sunuyorum, ALLAH sizleri var etsin inşallah.
34
NEJDET SANÇAR
HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ
Mehmet KILINÇ
Nejdet Sançar’ı kaybedeli 38 yıl oldu. Onu ilk kez 1967 güzünde
Ankara Millî Kütüphane’deki çalışma odasında gördüğümde “Nur yüzlü
insan herhalde böyle olur.” diye düşünmüştüm. Söke’den Ankara
Gazi Eğitim Enstitüsüne öğrenci olarak kaydolurken Enstitüdeki
kayıt işleriyle görevli idareciler yaşım 18’den küçük olduğu için bir veli
bulmamı istemişlerdi.
Nejdet Sançar’ı1 kaybedeli 38 yıl oldu. Onu ilk kez
1967 güzünde Ankara Millî Kütüphane’deki çalışma
odasında gördüğümde “Nur yüzlü insan herhalde böyle
olur.” diye düşünmüştüm. Söke’den Ankara Gazi Eğitim
Enstitüsüne öğrenci olarak kaydolurken Enstitüdeki
kayıt işleriyle görevli idareciler yaşım 18’den küçük
olduğu için bir veli bulmamı istemişlerdi. Ankara’da
tanıdığım hiç kimse yoktu. Bu yüzden Nejdet Sançar
hocaya başvurmak zorunda kalmıştım. Türkçülük
davasının henüz genç bir neferiydim ve Sançar hocayı
dergilerdeki yazılarından ve 1960 yılında henüz 16
yaşında kaybettiği oğlu Afşın2 için kaleme alıp 1963
yılında Afşın yayınları arasında neşrettiği - bence Türk
edebiyatının ilk ve tek mensur ağıtı olan “Afşın’a
1) Nejdet Sançar (1910-1975); 3 Mayıs 1944 Irkçılık Turancılık
Davasının kahramanlarından, öğretmen, yazar; meşhur Türkçü
yazar, Türkolog, öğretmen, şair Hüseyin Nihal Atsız’ın kardeşi.
Eserleri: Tarihte Türk - İtalyan Savaşları, Irkımızın Kahramanları (ikinci ve sonraki baskıları “Türk Kahramanları”
adıyla yayımlandı), Türklük Sevgisi, Afşın’a Mektuplar, Gizli Komünist Belgeleri, Kızıl Cennet Masalı, Türkçülük Üzerine Makaleler, İsmet İnönü ile Hesaplaşma
2) Afşın Sançar (3 Eylül 1944 - 6 Kasım 1960); Nejdet Sançar’ın
henüz 16 yaşında iken kaybettiği tek oğlu. Onun acısından felç
geçirmiş, bir bacağı tutmaz olmuştu. Mezar taşı kitabesinde amcası
Atsız’ın onun için kaleme aldığı aşağıdaki şiir yazılıdır:
“ AFŞIN’A AĞIT
Ne ümitlerle gelip dünyaya,
En güzel ismi takındın: Afşın!
Böyle erken bırakıp gitme neden?
Kaç bahar, kaç yılı doldurdu yaşın?
Kaldı senden bize bir gamlı sedâ…
Bir vedâdır o sedâ, sâde vedâ!..
6 Kasım 1960 Pazar ” (Atsız, Yolların Sonu, 74. sayfa, Afşın
Yayınları, 1963 Ankara)
Mektuplar”3 adlı eserinden tanıyordum; ağabeylerim
de Türkçüler Derneği vasıtasıyla gıyaben tanıyorlardı.
Hoca, o tarihlerde Millî Kütüphanede uzman olarak
çalışıyor, Gazi Lisesinde de ücretli derse giriyordu. Hiç
itiraz etmeden velim oldu, sık sık görüşmemizi istedi.
Oğlu Afşın’ı kaybedince felç geçirmiş, bir bacağı
tutmaz olmuştu. O haliyle Ötüken Dergisini çıkarmak,
abonelerine dağıtmak için oradan oraya koşardı.
Ankara’daki üç yıllık öğrencilik hayatımda sık sık
görmeye gittim. Çoğu zaman da habersiz giderdik
arkadaşlarla; bize nezaket dersi verir “Evlâdım,
telefon edin, daha iyi olur.”der, kalbimizi kırmaktan da
çekinirdi. Zaman zaman yayınladığı Ötüken dergisini,
Afşın Yayınları arasında neşrettiği ağabeyi Atsız’ın
Türk Ülküsü, Türk Tarihinde Meseleler, Yolların Sonu;
kendisinin kaleme aldığı Gizli Komünist Belgeleri,
Türk (Irkımızın) Kahramanları, Afşın’a Mektuplar gibi
kitapları alır, okulda tanıtır, satardık. Siyasal Bilgiler
yahut Hukukta okuyan bir arkadaş da böyle yapar,
ancak sattıklarının parasını getirmezmiş; o zaman
üzülürdü; dergi ve kitapların paralarının gelmeyişine
değil, gençlerin ahlâkî olmayan bu yola sapmalarına
sebep olduğunu düşünerek kahrolurdu. Paraya pula
kıymet veren biri değildi.
Ben okuldan mezun olup Ankara’dan ayrıldıktan
sonra öğretmen olarak ziyaretine gittiğimde Millî
3) Afşın’a Mektuplar; Afşın Yayınları, 1963 Ankara.(Nejdet
Sançar’ın oğlu Afşın’ın ölümü üzerine yazdığı bu eser, mutlaka
okunmalıdır.. Bu eser, Türklük sevdalısı bir babanın kaybedilen
sessiz çığlıklarını gün yüzüne çıkarması yanında tarihe Irkçılık
Turancılık Davası olarak geçen meşhur davanın yaşandığı günlerde
Türk devletine ve Türk milletine sevdalı olan insanların çektikleri
sıkıntıları kısmen de olsa gözler önüne sermesi bakımından da
önemlidir.
Nejdet Sançar hoca, Türk milletini
“Türk soyundan gelenlerle
Türk soyundan gelenler kadar
Türkleşmiş olan insanların
oluşturduğu bir millet” olarak tarif
eder, Türk asıllı olmadığı halde
Türklüğü benimsemiş olanları
Türk kabul ederdi.
Kütüphanedeki görevinden ayrılmış olduğunu
öğrendim. “Devlet benden dolayı her ay 300-400
lira zarar ediyor; beni öğretmen olarak tayin edin de
zarardan kurtulsun.” diyerek bakanlıktaki yetkililerin
-kendi tabiriyle – “kafalarına vura vura” kendisini zorla
ücretli olarak derse girdiği – müdürlüğünü de öğrencisi
“Deli Veli” lâkaplı Veli Soysaldı’nın yaptığı - Ankara
Gazi Lisesine öğretmen olarak tayin ettirmişti.4
4) Nejdet Sançar’a da ağabeyi Atsız gibi öğretmenlik
yaptırmamışlar, Atsız’ı İstanbul Süleymaniye Kütüphanesinde, onu
da Anlara Millî Kütüphanede uzman olarak görevlendirmişlerdi.
Nejdet Sançar, Ankara Gazi Lisesinde haftada – zannedersem8 saat ücretli derse girmekte, bunun karşılığında da maaşının
dışında ayda yaklaşık 300 ilâ 400 TL kadar ücret almaktaydı.
Millî Kütüphanede değil de okulda öğretmen kadrosuyla
görevlendirilince bu ders ücretini almayacak, dolayısıyle devlet
zarar etmemiş olacaktı. Bu, üç kuruş için kırk takla atanların,
eğilip bükülenlerin anlayamayacakları bir yüksek ahlâk anlayışının
küçük bir örneğidir.
En büyük korkusu “İsmet İnönü ile Hesaplaşma”yı
yayımlamadan İnönü’nün ölmesiydi. “Sağlığında
yayımlamaya korktu, öldükten sonra arkasından
yayımladı.” derler diye korkardı. Nihayet “İsmet İnönü
ile Hesaplaşma”nın yazımını bitirdi ve İsmet İnönü
ölmeden yayımladı. Kitabın yayımlanmasından kısa bir
süre sonra da İnönü öldü.
Söke’de “Türklük Sevgisi” adıyla yayımlanmış cep
kitabı şeklinde bir kitabını tesadüfen görmüş, kendisine
de söylemiştim.”Benim öyle bir kitabım yok.” demişti.
Demek ki başkaları ondan habersiz makalelerinin
bazılarını toplayıp basmışlardı.
Öğrencileri kopya çekmezlermiş. O, soruları
sorup sınıfı terk edermiş.”Hiçbirinin kopya çektiğine
rastlamadım.” derdi. Ne büyük bir eğitici! Ben de meslek
hayatımda çok zaman onun bu usulünü uyguladım;
fakat onun kadar başarılı olduğumu söyleyemem.
Nejdet Sançar gibi öğretmenlerin sayısı hatırı
sayılır derecede olsaydı herhalde yetişen nesiller çok
daha kaliteli olurdu.
Nejdet Sançar, ismini niçin “Necdet” değil de
“Nejdet” olarak yazdığını soranlara da “ ‘Necdet’,
Türkçe ses yapısına uymuyor, telaffuzu da zor; Nejdet,
Türkçe söyleyişe daha uygun.” demişti. Gerçekten de
biz zaten “Necdet” ismini “Nejdet” olarak telâffuz
ediyorduk ve böyle de yazılmalıydı.
Nejdet Sançar hoca, Türk milletini “Türk soyundan
gelenlerle Türk soyundan gelenler kadar Türkleşmiş
olan insanların oluşturduğu bir millet” olarak tarif eder,
Türk asıllı olmadığı halde Türklüğü benimsemiş olanları
Türk kabul ederdi. Bunun yanında onun bir başka
tasnifi daha vardı. Ona göre Türkler iki gruptu. Birincisi
Türkler, yani Türk soyundan gelenlerle Türk soyundan
gelenler kadar Türkleşmiş olanlar. İkincisi ise “maalesef
Türkler” diye adlandırdıklarıydı. Bu “maalesef
Türkler” (Türk olduklarından utanç duyduğumuz,
esef ettiklerimiz), Türk soyundan gelmiş olmalarına
rağmen Türklüğü benimsemeyen, Türk özelliklerini
taşımayan ve daha da önemlisi Türk milletine ihanet
edip düşmanlık yapanlardı. (Günümüzde bu “maalesef
Türkler” ne kadar da çoğaldı!)
Atsız gibi, Sançar gibi ülkü devlerine, yılmaz
kahramanlara, eğilmez bükülmez ahlâk âbidelerine
bugün ne kadar muhtacız! Üç kuruşluk menfaat elde
etmek, bir küçük makam kapabilmek için kırk takla
atanları, el etek öpenleri, insanlıklarından vazgeçenleri
gördükçe Atsız ve Sançar gibi hocaların büyüklüğü
daha iyi anlaşılıyor.
Allah hocamıza rahmet eylesin. Onu cennetinin
başköşelerinde “kendi şanınca” ağırlasın.
35
36
UNESCO VE ITRÎ’NİN
300. YILI
Ahmet ALTAY
UNESCO’nun 25 Ekim-10 Kasım 2011 tarihleri
arasında Paris’te gerçekleştirilen 36. genel konferansında 2012 yılı, şair ve filozof Yusuf Nâbi (1641-1712) ile bestekâr Buhûrîzâde Mustafa Itrî’nin (1640-1712)
ölümlerinin 300. Yılı olarak kutlama/anma programına
alınmıştır. 2012 yılı “Itrî Yılı” ilan edilmiştir. Bu yıl
içerisinde çeşitli üniversitelerde ve kuruluşlarda Itrî ile
ilgili kongre, sempozyum, seminer, toplantı ve konser
gibi etkinlikler düzenlenerek, hayatına dair çok az şey
bildiğimiz bestekarımızla ilgili karanlıklar aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Ayrıca şu an kullanmakta olduğumuz 100 TL’lik banknotların arka yüzünde Itrî’nin
temsili bir resmi bulunmaktadır.
HAYATI
Buhûrîzâde Mustafa Itrî, 1640 yılında İstanbul’da
doğmuştur. Buhurculuk, yani bir nevi koku ticareti yapan bir aileye mensup olduğu için kaynaklarda
“buhûrîzâde” adını almıştır. İyi bir tahsil hayatı geçirerek Arapça, Farsça, tasavvuf, edebiyat ve hattatlık öğrenmiş, Mevleviliğe ve Yenikapı Mevlevihanesi’ne intisap
ederek Türk Din Musikisini öğrenmiştir. Devrin bestekarlarından olan Hafız Post’tan musiki dersleri almıştır.
Sesinin güzelliği ve musikideki yüksek seviyesi sayesinde sultan IV. Mehmet devrinde, saraydaki Enderun’a
girmiş ve sultanın meclislerinde bulunmuştur. Ayrıca
bir eğitim kurumu olarak da bilinen Enderun’da musiki dersleri vermiştir. 50 yaşlarına doğru kendi isteği ile
saraydan ayrılarak yine kendi isteği üzerine “esirciler
kethüdâlığı” görevine getirilmiş ve ömrünün sonuna
kadar bu görevini sürdürmüştür. Bestekâr, hânende (solist), neyzen, divan sahibi şair, ve ta’lik yazıda önemli
bir hattat olan Itrî, 1712 yılında İstanbul’da ölmüştür.
Özel zevkleri arasında çiçek ve meyve yetiştiriciliği
olduğu bilinen Itrî’nin “Mustabey Armudu” diye bir armut türü yetiştirdiği rivayet edilmektedir. Mezarı tam
olarak bilinmemektedir. Bu gün Itrî’ye atfedilen birkaç mezar yeri vardır ve halen tartışmalı bir konudur.
kamındaki bayram tekbiri, segah salât-ı ümmiyesi ve
dilkeşhaveran makamındaki gece salâsı’dır. Mevlevi
ayinlerinde okunmakta olan rast makamındaki Mevlana Naat’ı yine önemli eserlerindendir. Ayrıca din dışı
musikideki iki önemli eseri, Farsça güfteli Neva makamındaki kâr’ı ve segah makamındaki güftesi Nef’i
ye ait olan “Tûtî-i mucize gûyem” adlı şarkısıdır. Şiirlerini içeren bir divanı olduğu söylenmektedir fakat
bu kitap kayıptır. Büyük şair Yahya Kemal, 1940 yılında yazdığı Itri adlı şiirinde “ulemamız da bilmiyor
kimdi” mısraıyla, Itrî’nin kayıp bir değer olduğu konusuna vurgu yapmıştır. Rauf Yekta Bey Itrî ile ilgili
ilk araştırmaları yapanlardandır. Fakat o dönemde de
yine çok sınırlı bilgilere ulaşabilmiştir. Itrî’nin hocası
Hafız Post ve Itrî’nin müşterek olarak yazdıkları elyazması güfte mecmuası bugün araştırmacı-gazeteci
Murat Bardakçı’nın özel arşivinde bulunmaktadır ve
henüz yayımlanmamıştır. Bunun dışında Osmanlı arşivlerinde Itrî’ye ait muhtelif belgeler bulunmaktadır.
Yıl içerisinde Itrî ile ilgili yapılan etkinliklere ilave olarak 20-21 Aralık 2012 de Kayseri’de iki önemli konser
düzenlenmiştir. İstanbul Üniversitesi Osmanlı Dönemi Müziği Uygulama ve Araştırma Merkezi (OMAR)
bünyesinde faaliyet gösteren Türk Müziği İcra Heyeti,
şef Gönül Paçacı Hanımefendi idaresindeki ilk konser
20 Aralık akşamı saat 19.00’da Erciyes ÜniversitesiSabancı Kültür Sitesi’nde gerçekleşmiştir. Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik bölümü başkanı Doç. Dr. Fazlı
Arslan’ın Itrî ile ilgili sunumundan sonra topluluk, “Itrî
ve Dönemi” isimli konseri gerçekleştirmiştir. Ayrıca
topluluğa konuk sanatçı olarak İstanbul Devlet Klasik
Türk Musikisi Korosu sanatçılarından Münip Utandı
katılmış, birkaç eseri solo olarak seslendirmiştir. İkinci
konser ise 21 Aralık akşamı şehir tiyatrosu salonunda ve
Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde gerçekleşmiştir.
ESERLERİ
Klasik Osmanlı-Türk Musikisi’nin en büyük
bestekârlarından olarak bilinen Itrî’nin binden fazla
eser bestelediği söylenegelmektedir. Fakat bu bir varsayımdır ve bu gün elimizde olan eser sayısı toplam
42’dir. Itrî’nin en önemli ve en çok bilinen eserleri, İslam dünyasında yüzyıllardır okunmakta olan segah ma-
KAYNAKLAR
Türk Edebiyatı Dergisi 469.sayı, (Itrî Özel Sayısı)
Kasım 2012
Itri – Yılmaz Öztuna, Kültür Bakanlığı Yay. Türk Büyükleri Dizisi:38, Ankara 1987
Mustafa Itri Efendi, Rüştü Şardağ, Kültür Bakanlığı
Yay. Ankara, 1992
37
KİM DEMİŞ
KIŞ SOĞUK OLUR DİYE?
Bilal ŞAHİN
Ülkenin her yanı kara teslim… Yollar kapalı… Bazı
şehirlerde okullar tatil… Hayat durma noktasında…
Ama bunun ne önemi var ki? Koca Türk milletinin ordusu, güvenlik güçleri susturulmuş, halk sindirilmiş,
ülkeyi her şeyi ile terör teslim almış… Kış ne ki?..
İktidar yıllardır süren terörle mücadelede çuvallayınca “açılım” kılıfında yeni adımlara yöneldi. 2013 yılının bu ilk ayında İmralı’daki terörist başıyla müzakere
yapmaya başladı. Başbakan daha önce Oslo görüşmelerini inkar etmiş, hatırlarsınız “bunu ispatlayamayanlar şerefsizdir” demişti. Bunu bile çabuk unuttuk, balık hafızalı bir millet olduk. “Çok güzel şeyler olacak”
demelerinin altında ülkeyi gerçek bir anlamda kaosa
sürüklemek mi yatıyordu ki, koca bir millet üç buçuk
çapulcunun önünde diz çöktürüldü? Karmış, soğukmuş
ülkenin istikbali karşısında bunun ne önemi var ki?
İktidarın 10 yıllık icraatında sadece otoyolların yapılmasından öte gerçek bir anlamda somut bir icraat
var mıdır? Biz öncelikle konumuzla alakalı duruma bakalım. Ortada hiçbir şey yok iken ülkede terör sorunu
önce Kürt sorunu haline getirildi. Ardından “açılımlar”
başladı. Habur’da düğün yaptırıldı.
İhanetlere “demokratik açılım” kılıfı geçirildi.
Son 4 yıldır bu mevzu ülke gündeminden düşürülmedi. İktidar bunun gölgesinde kafasına koyduğu icraatlarını milletin talebiymiş gibi bir bir gerçekleştirmektedir.
“Anaların göz yaşı dinsin” kamuflajıyla terörü bitirmek yerine azdırıldı, terörist masummuş gibi kamu
oyu oluşturulmak istendi. Bu o kadar güzel ifade edildi ki kimseden tepki gelmedi. Olayın ciddiyetini anlayanlar tepki koysalar dahi bu ne basında ne de TV’de
önemli yer bulabildi.
Üşüyoruz değil mi? Bu kışa rağmen üşümüyorum.
Neden mi? Çünkü, bu kış bile bu yaşadığımız insanın
kanını donduran olaylardan daha soğuk değil de ondan.
“Ne oldu bize?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum.! On yıl öncesinde bizim Kürt sorunumuz mu
vardı? TBMM’de terörün siyasi uzantımız mı vardı?
MİT adına teröristle pazarlık yapan bir teşkilatın başkanı mı vardı? Bizim en basit davaları bile en erken 3
ay içinde çözen, fakat Habur’da bölücü teröristler için
seyyar mahkeme kurulup da jet hızıyla 1 saatte yargılama yapan mahkememiz mi vardı? Bizim dağdan teröristleri düz ovaya indirip onlara iş imkânı sağlayacağını
vaat eden bir iktidarımız mı vardı?
Türkiye Cumhuriyetinin ne şartlarda ne türden
imkânsızlıklarda ne mücadeleler yapılarak kurulduğunu hepimiz biliyoruz sanıyordum? Milleti için çalıştığını söyleyen ve “Tek millet, Tek devlet, Tek bayrak”
diyen iktidar hangi millet için hangi devlet için ve hangi bayrak için diyor bunu anlamakta zorluk çekiyorum.
Kışın sağundan değil, bu yaşadığımız vahim durumlardan dolayı üşüyorum. Kömür yardımı almadığımdan
değil, ülkemin parçalanmaya doğru gittiğini görmekten
üşüyorum.
Ülkemiz ABD üsleriyle kuşatılmış durumda. Başbakanın da Türkiye’ye NATO toprağı demesi boşuna
değildi. İncirlik üssünde yılbaşı gecesi ABD askerleri
camiye girip Kuran-ı Kerim’i yırtmış ve mihrabı yıkmışlar. Bu saldırıya sessiz kalan sahte Müslümanları
görmekten üşüyorum.
İçimizdeki hainlerin şehitlerimizin kemiklerini sızlamasından üşüyorum.
Bir tek ben mi üşüyorum, millet, herkes… Korkular
içinde ne kadar daha yaşayacağız. Nerde o dosta güven
veren ve düşmana korku salan kahraman Türk nesli?
“NE MUTLU TÜRKÜM diyen millette ne oldu?. Bizi
bölmek ve parçalamak istedikleri o kadar aşikar iken…
Siz halâ kıştan dolayımı üşüdüğümüzü mü sanıyorsunuz?
Yoksa içiniz benim gibi üşüyor da dışa vurmaya cesaret mi gösteremiyorsunuz?
Korkularla yaşayan, korku ve korkutanla mücadele edemez. Korkuları yenmediğiniz müddetçe, gittikçe donmaya devam edeceksiniz.
Kim demiş kış soğuk olur diye? Beni üşüten kışın
soğuğu değil…
38
KİM DİNLEDİ,
NİÇİN DİNLEDİ?
İsmail ÖZÖREN
Türk devleti açısından meselenin can alıcı ve acı
tarafı, Başbakan’ın dinleniyor olması... Dinleme, telekulak çeteleri, derin gırtlak şebekeleri veya röntgenci
örgütler tarafından mı yapılmıştır; yoksa “etme bulma
dünyası”nın bumerangı mıdır? Başbakan’ı dinleyen bir
güç, bizlere neler yapmaz?
İşte cevaplanması gereken sorular:
Böcek cemaate yakın derin güçler tarafından mı yerleştirildi? MİT, cemaatle Başbakan’ın arasını daha da
açmak için olmayanı var gibi mi gösteriyor? Yabancı servisler mi yerleştirdi?
Başbakan’a şantaj mı yapılıyor? Önümüzdeki yıl yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgisi olabilir mi?
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın evinin altındaki özel çalışma ofisinde,
üçlü prizde “böcek” bulunması olayının, her geçen gün, yeni bir ayrıntısı
ortaya çıkıyor. Böceği yerleştirme ve
dinlemenin, Başbakan’ın rahatsızlığıyla ilgili muayene ve tedavi süreci
arasında yapıldığı belirlendi. Bu arada
Başbakan konuyla ilgili Başbakanlık
Teftiş Kurulu’nu da görevlendirdiklerini açıkladı. Başbakan’ın ofisinde
‘böcek’ çıkması, diğer kurumları da
harekete geçirdi. Çankaya Köşkü dahil pek çok mekanda böcek taraması yapıldı.
Başbakanın dinlenildiğini söylediği yer, Ankara’daki evinin altında bulunan, aktif olarak kullandığı çalışma ofisiydi. Hem özel hem de siyasi görüşmeleri için
kullandığı ofisin dinlemelere karşı ilk günden itibaren
böcek taramasından geçtiği belirtiliyor. Taramaların ihmal edildiği 5 aylık bir süre Erdoğan’ın sindirim sisteminde ortaya çıkan rahatsızlığı dönemine denk geliyor.
İlk ameliyat Kasım 2011’de, ikinci ameliyat ise Şubat 2012’de yapılıyor. Dinlemelerin yapıldığı süreçte,
MİT yönetiminin savcılık tarafından ifadeye çağrılması
olayı da bu zamana rastlıyor. Ofiste, az sayıda kişiyle
paylaşılan bilgilerin farklı kaynaklar tarafından bilindiğinin ortaya çıkması üzerine operasyon başlatılıyor.
Hedef MİT Müsteşarı Dr. Hakan FİDAN mı?
Bir ülkede Başbakan da dinlendiğine göre farklı bir
güç en yüksek ve seçilmiş bürokratları da dinleyebilmiş, ülkenin her yanı bu gücün yerleşmesi için uygun
bir duruma getirilmiş demektir. Yani bu güç, ülkedeki
tüm kurumları ya kontrol etmekte ya
da onları etkisiz hale getirebilmiş demektir.
Bu, bir faciadır. Çünkü, devlet,
devlet olmaktan çıkmıştır, kendini koruyamaz hale getirilmiştir.
Bu facia karşısında, acilen çok ciddi önlemlerin alınması gerekir. Aklıma
şu önlemler geliyor:
1-TBMM, soruna el koymalı, dinleme ve gözetlemelerle ilgili bir araştırma komisyonu oluşturmalı.
2-Telekomünikasyon İletişim Başkanlığının (TİB) görev ve yetkileri
gözden geçirilip yeniden belirlenmeli.
3-MİT, polis ve askere karşı mevcut güvensizliğin ortadan kaldırılması
için tedbirler alınmalı.
4-Yasa dışı dinleme ve gözetleme belgelerinin mahkemelerde delil olması engellenmeli. Bu anlamda Ergenekon ve Balyoz davalarında hemen uygulanması
sağlanmalı
5-Cumhurbaşkanı ve Başbakanın daha iyi korunması gerektiğinden MİT devreye sokulmalı.
Yasa dışı dinlemeler birer demokrasi ayıbıdır, özel
hayatın gizliliğine bir saldırıdır. Dolayısıyla dinleme
gücünü elinde bulunduranlar bunu asla kötüye kullanamamalıdır.
Sevgili okuyucular, sizlere “böcek siz” bir hayat dilerken 2013 yılının Türk dünyasına ve İslam alemine
hayırlar getirmesini temenni ediyorum.
39
“ÇELİK TEPE” Mİ
“ŞEFKAT TEPE” Mİ?
Bilgehan AYATA
Televizyonlarımızda epey zamandır asker filmleri
yayınlanıyor. Milletimiz, askeri ve askerliği sevdiğinden bu filmler hayli rağbet de görmekte. Bu yazımızda,
bu asker filmlerinden güncel ve en çok izlenen ikisini
karşılaştırma yoluyla, amaçlarına ne denli ulaştıklarını
saptamaya çalışacağız.
Sakarya- Fırat
Her şeyden önce, filmin adı özenle seçilmiş. Doğu
ve batıdaki iki önemli nehir olan Sakarya ve Fırat buluşturulmuş. Film, adıyla da birleştirici bir rol üstlenmiş.
Senaryo
2009 yılında yayınlanmaya başlayan bu dizinin
senaristi Süleyman ÇOBANOĞLU. Kendisi aynı zamanda güçlü bir yazar ve şair. Filmin konusu, yönetmen Osman SINAV tarafından “Uzman Çavuş Osman
Kanat ve bir avuç arkadaşının hikâyesidir. Çeliktepe
sınır karakolunda yaşananlarla birlikte, asker analarının, evladı dağa çıkan babaların, kulağı seste, yüreği
kıpır kıpır asker yavuklularının, yaşama mücadelesi
veren bölge insanının ve diken üstündeki Türkiye’nin
hikâyesidir.” biçiminde özetlenmiş. Filmin amacı
“isimsiz kahramanlar için 71 dakikalık saygı duruşu”
sloganıyla belirtilmiş. ÇOBANOĞLU uzun bir hazırlıktan sonra senaryoya son şeklini vermiş. Kendisi, bir
söyleşisinde: “Senaryo bekledi; çünkü bu iş yarım,
çeyrek yapılacak bir iş değildi. 2005′te ilk hâlini yazdım; ama 98′ de Van’da askerlik yaptım, Erciş’teyken
içimdeydi bu proje; çünkü orada çok yoğun bir şekilde
bir sürü Osman Kanat, Muharrem, Bir sürü Mahmut
(dizideki ana karakterler) görüyorsun. Hakkının verilerek yapılması gerekiyordu. Bazı işler bazı zamanları
bekliyor. İyi ki de böyle olmuş.” diyor ve devam ediyor:
“Amerikalılar Nevada Çölü’nde yılan vursalar bunun
filmini yapıyorlar. Türkiye’nin bu meseleyle siyaseten,
asker olarak ekonomik olarak hesaplaştığı gibi mutlaka kitaplarla, filmlerle, sanatla, bilimle de hesaplaşması lazım. Biz bu konuda üstümüze düşeni yaptık.”1
Nitekim Sayın ÇOBANOĞLU, üstüne düşeni hakkıyla
yaptığını kanıtlıyor.
Filmin başkahramanı Osman KANAT, bir jandarma uzman çavuştur. Başkahramanın ordunun en küçük
1
http://www.kadinmedya.com/roportaj/enistebaldiz-askiyla-dizilere-devam-edemeyiz.php, Ocak, 2013.
muvazzaf askeri rütbesinde olması, Türk ordusunun en
düşük rütbeli askerinin bile kahraman olduğunu vurgulamaktadır. Osman çok zeki, tehlikeyi hemen sezen,
öngörülü, çabuk ve anlık karar verebilen, çok zor durumlardan kendisini ve askerini kurtarabilen, askeriyle
yakından ilgili, keskin nişancı, cesur, gözü pek yani
ideal bir Türk askeridir. Filmin diğer asker karakterleri
de bu özelliğe sahiptir; ancak, Osman öne çıkmaktadır.
Bu filmde asker hep kazanmaktadır. Güçlü, cesur ve
hazır olan her zaman askerdir. Düşmana karşı çelik gibi
sert ve sağlam duruşun, gücün ifadesi olarak karakolun
adı Çelik Tepe, timin adı Poyraz’dır.
Asker, gece dersleriyle eğitilerek bilekle akıl gücünün birleşmesi gerektiği izleyiciye hissettirilir. Dizide
dikkat çeken diğer bir konu giyim kuşam ve bayrak
vurgusudur. Askerler, giyim kuşamlarıyla Türk ordusunun görkemliliğini yansıtmaktadır. Gerek askerlerin
elbiselerinde gerekse başka yöntemlerle Türk bayrağı
da sürekli vurgulanmaktadır.
Dil ve Üslup
Filmin bir şairin elinden çıktığı kendisini her an
hissettirmektedir. Arif Nihat ASYA, Yahya Kemal BEYATLI gibi kimi şairlerin şiirlerine yer verilmektedir.
Ayrıca özellikle, anne ve baba Kanat’ın konuşmalarıyla
ağızlardaki eski Türkçe sözcükler yaşatılmaktadır. Yangına körükle gitmek; nush ile uslanmayanı etmeli tekdir… örneklerinde olduğu gibi çokça atasözü ve deyim
kullanılmaktadır. Osman’ın süt kardeşi Serbülent’in
ağzından Osmanlı Türkçesinde kullanılan sözcükler
öğretilmektedir. Dizide kullanılan müzikler de etkileyicidir. Askerler, millî çalgı aletimiz bağlamayı çalmakta, türkü söylemektedir. Kerküklü Süleyman, Keklik
Ana karakterleriyle Türkiye dışı Türklük, türküleri ve
ağızları unutturulmamaktadır. Kerküklü ailenin soyadı Kızılay’dır. Bu soyadıyla, 2010 yılında yitirdiğimiz
“Altın Hızma Mülayim” türküsü dilimizden düşmeyen
Kerküklü Türk halk müziği sanatçımız ve bestecimiz
merhum Abdurrahman KIZILAY hatırlatılmaktadır.
Şefkat Tepe
Sakarya Fırat’tan bir sene sonra yayınlanan bu film,
Sakarya Fırat’a bir nazire izlenimi uyandırıyor. Yalnızca filmin adı bile bunu kanıtlamakta. “Çelik Tepe”nin
aksisine “Şefkat Tepe”. Burada şöyle bir soru akla gelmekte: Terörle “şefkat”le mi mücadele edililir, yoksa
40
“çelik” duruşla mı?
Film Sakarya Fırat’ı yakalamaktan çok uzak. Açıklamaya çalışalım.
Senaryo
Dizide özetle, bir komutanın teröristlerin safındaki kardeşini ararken sevdiği kızla yeniden karşılaşması ve bu arada askerlerle ve teröristlerle geçen
hikâyeleri anlatılmaktadır. Filmin yönetmeni deneyimli
bir yönetmen ve senarist olan Samim UTKU. Genel
ağda(internet) kendisiyle ilgili geniş bilgi bulunabilir.
Filmin senaryosu kanaatimizce amacına hizmet etmemektedir. Askerin kahramanlığı yeterince anlatılamamaktadır. Filmin başkahramanları Üsteğmen Serdar
ve Astsubay Celil’dir. Rütbeleri “uzman”dan büyük olmasına karşın onun kadar usta değillerdir. Timlerinin
adı Sungur’dur; ama her ne hikmetse asker kamuflajlı değildir. Bu büyük bir eksikliktir. Bizim askerimiz
üniformalıdır. Timin ve asker kıyafetli diğer askerlerin
giyimi özenli değildir. Komandolar berelerini imam kavuğu gibi takmaktadır. Elbiseleri seneye de giymeleri
için büyük beden alınmış gibidir. Kısacası, giyimleri
askerliğin haşmetini yansıtmamaktadır. Bu filmde çakı
gibi asker görmek zordur. Asker filmi çekiliyorsa en
küçük ayrıntıya dahi dikkat edilmelidir.
Bundan da önemlisi askerlerin çok acemi olmasıdır.
Sakarya Fırat’ın tersine bu filmde kazanan çoğunlukla teröristlerdir. Öyle sanıyoruz ki filmi daha dramatik
hâle getirmek için askerlerin yenildiği sahnelere daha
çok yer verilmektedir. Komutanlar ani ve hızlı karar
alma yeteneğinden yoksundur. Teröristler, askerleri kolaylıkla pusuya düşürebilmekte ve strateji geliştirebilmektedir.
Çatışma sahnelerinde asker daha çok kayıp vermektedir. Askerlerin kendisine güveni yoktur. Bir komutan
“Çoğumuz buradan sağ çıkamayacağız.” der mi? Derse
o asker çatışabilir mi? Asker, çatışmada hüngür hüngür
ağlar mı? Askerî araca roket atılırken şoför yan koltuğa
mı yatar yoksa dışarı çıkmaya mı çalışır?
Askerlerin telsizle ve yüz yüze konuşmaları, yürüyüş düzenleri, silah tutuşları, askerî bilgileri saklama-
ları vb. davranışları askerî disiplinden
uzaktır.
Bir sahneyi paylaşmadan edemeyeceğiz. Çatışmada birçok asker şehit
olur, mühimmatı biten askerlere komutan
ezan okumasını söyler ve o sıra hepsi açığa çıkar. Teröristler ateş eder; ama ezan
bitene dek hiçbirine kurşun isabet etmez.
Sayın Alper KEPEZKAYA’nın bu sayfalarda “Kahramanların Efsaneye İhtiyacı
Yoktur” adında güzel bir yazısı yayımlanmıştı. Tam da bu duruma uygundu.
Komutanlık, kahramanlık ve tevekkül bu
mudur, yoksa Allah’a sığınıp zor durumdan kurtulmak için çözüm aramak mıdır?
Sakarya Fırat’ta benzer sahnelerde asker,
dua etmenin yanında muhakkak bir çözüm yolu aramakta, nihayetinde de bulmaktadır.
Yine aynı sahnede komutan, askerlere “Yardım helikopteri geliyor, dayanın!” diye onları yüreklendirmeye
çalışmaktadır. Sakarya Fırat’taki benzer sahnede yardımın ne zaman geleceğini soran askere komutan Osman
KANAT, senin görevin yardım beklemek değil, karşıdaki hedefi yok etmektir, benzeri bir cümleyle karşılık
vermektedir.
Buna benzer epey sahne var; ancak hepsini anlatmamız mümkün değil. Pek çok sahne askerliğin ruhuna
uymayan, askeri zayıf düşüren ögelerle dolu.
Filmdeki teröristler, temiz yüzlü, temiz kıyafetli,
kimileri vicdanlıdır. Bu yüzden filmi izlerken teröriste
acıyan pek çok insan tanıyoruz.
Dil ve Üslup
Filmde çirkin sözlere sıklıkla yer verilmektedir. Teröristler askerlere bol bol hakaret etmektedir. Sakarya
Fırat’ta da bu görülmekte; ancak, burada hakaret eden
çoklukla askerdir ve abartılmadan yerli yerinde kullanılmaktadır. Hatta buralar kesilerek verilmektedir. Ayrıca Sakarya Fırat’ta teröristin sözde bayrağı kısa saniyelerle, geri planda ve az gösterilirken Şefkat Tepe’de
daha çok ve uzun süreli olmaktadır.
Sonuç
Saydığımız ve sayamadığımız pek çok örnek Şefkat Tepe adlı filmin kurgusuyla, oyunculuğuyla, çekim
kalitesi vb. özellikleriyle acemice olduğunu ve Türk askerini ve mücadelesini yansıtmakta yetersiz kaldığını
göstermektedir. Filmin amacına ulaşabilmesi için belirttiğimiz konuların gözden geçirilmesi gerekmektedir.
Sakarya Fırat ise film tekniği ve senaryosuyla, terörün arkasındaki şer odaklarını göstermesi, Türk askerinin gücünü ortaya koyması, ayrılığa değil birliğe
çağıran mesajlarla yüklü olması, millî duygu ve bilinç
aşılaması dolayısıyla beğenilerek izlenmektedir. Umarız çizgisinden sapmadan varlığını sürdürür.
Biz soruyoruz, “Çelik Tepe” mi “Şefkat Tepe” mi
diye; ancak, son söz elbette vicdanlarındır.
Saygıyla…
AVŞAR PİLAVI
İbrahim BOYRAZ
ÖZGÜRLÜK İSTİYORUM
Özgürlük istiyorum
İçinde tutsaklık bulunmayan
Zincirleri kırılmış bir gelecek
Var mı benimle yola çıkan?
Omuz omuza mücadele edecek
Mutlu günler istiyorum
Sevginin, umudun tükenmediği
Her yerde müreffeh bakışlar
Gezelim mi oyun bahçelerini?
Çocukları görenler anlar
Sömürüsüz yaşam istiyorum
Hayâsızlığın ve haksızlığın olmadığı
Eşitliğin sağlandığı bir ortam
Kuralım mı toplumcu hayatı?
Uğramasın ezilmişlik ve gam
Kirlenmemiş doğa istiyorum
Olmasın içinde beton yığınları
Korunsun doğal dirim
Dikelim mi biz de bir çam ağacı?
Bol oksijenli dünya bizim
Yozlaşmamış insanlar istiyorum
Bulunmasın çıkar ilişkileri
Safça duygular beslensin
Bulalım mı beşerin özünü, geçmişini?
Âdemoğlunun yüreğine inmelisin
Tam bağımsız vatan istiyorum
Şehidimin kanıyla yıkanmış
Köreltilen tomurcukları filizlenmiş olsun
Söyleyin, kelepçeleri kolumuza kim takacakmış?
Göğsüm siperlerde, gören düşman beni vursun
Dünyanın kardeşliğini istiyorum
Savaşların olmadığı cihan
Devletler bir olsun, denk olsun
El ele verin, kim eder ziyan?
Ellerde bayraklar, göklerde güvercinler uçsun
Gelecek istiyorum
Pişmansız ve asil geçmişimde
Atalarımın mirasına sahibim
Taşıyalım mı sancağı istikbale?
Parola, son kanım son nefesim…
41
Kerim YILMAZ
Başakta dizili sıralı dane
Misafirsiz geçmez bizlerde hane,
Bulgurun pilavı dertlere çare,
Ah! Olsa da yesek Avşar pilavı…
Kazanlar kurulur, buğdaylar pişer,
Avşar’ın torunu, hedik yer dişer,
Maharetli eller, ocağa geçer,
Ah! Olsa da yesek Avşar pilavı…
Değirmende bulgur özel çekilir,
Bulgur, setik ya da düğürcük denir,
Serilir, savrulur, kurur, elenir,
Ah! Olsa da yesek Avşar pilavı…
Çinikle ölçülür çuvala konur,
Kıştan yaza kadar yemeği olur,
Pilavın kaşşığı dikili durur,
Ah! Olsa da yesek Avşar pilavı…
Tereyağ pilava, lezzeti verir,
Soğanlar kesilir, yufkayla yenir,
Üstüneyse ayran, ne güzel gelir,
Ah! Olsa da yesek Avşar pilavı…
Bulgurun hikmeti yeni gündemde,
Söyledim zamanla kaldı sinemde,
Pilavın lezzeti esas ninemde,
Ah! Olsa da yesek Avşar pilavı…
Tok tutar insanları, dinlendirir,
Makarna, pirince kim yönlendirir,
Konuşmayan insanı dillendirir,
Ah! Olsa da yesek Avşar pilavı…
Sofrada pilava bandır yufkayı,
Düşünme ne gamı ne de tasayı,
Kaldırır yataktan, düşkün hastayı,
Ah! Olsa da yesek Avşar pilavı...
Pilavı yiyenler ciride çıkar,
Atınca ciridini rakibi yıkar,
Pilav yememişse canını sıkar,
Ah! Olsa da yesek Avşar pilavı…
Kalabalık olur evdeki sayı,
Yemeğin sonunda yapar duayı,
Pilavsız geçirmez on iki ayı,
Ah! Olsa da yesek Avşar pilavı…
42
SAİM SARIKAYA
(1954-2012)
Erol ÇETİNKAYA*
Saim Sarıkaya, Ahıska Türklerinden olup 93 muhaciridir.
Ataları, Orta Asya göçleri sırasında gelip Gürcistan sınırları
içerisindeki Ahıska bölgesine
yerleşmişlerdir. Oğuz boylarına
mensupturlar. Yerleştikleri bölgenin adından dolayı “Ahıska
Türkü” denilmiştir. 1068 yılında
Alparslan tarafından ele geçirilen bölge, 1578 Çıldır Savaşı’nın
kazanılmasıyla Osmanlı toprağı
olmuştur. Ancak 1829 Edirne
Anlaşması ile Ahıska Ruslara
verilince, Saim Hoca’nın dedeleri de buradan göçüp Ardahan’a
yerleşmişlerdir.
1877 Osmanlı-Rus Harbine kadar burada yaşarlar.
1877 tarihi, Hicri 1293 yılına denk geldiği için bu savaşın adına “93 Harbi” denilmiştir. Osmanlılar yenilip
Kars ve Ardahan, Berlin Anlaşması ile Ruslara verilince buralardan göçüp Orta Anadolu’ya gidenlere “93
Muhacirleri” denilmiştir. Saim Hoca’nın dedeleri de
Ardahan’dan göçüp Kayseri ili Tomarza ilçesine bağlı
bugünkü Akmezar köyüne yerleşmişlerdir.
Saim Sarıkaya, 1954 yılında Akmezar’da doğdu. Babası Ali Sarıkaya, annesi Pakize hanımdır. 1965 yılında,
Akmezar ilkokulunu bitirdi. Ortaokulu Kayseri’de tamamlayıp 1969 yılında Kırşehir İlk öğretmen Okulu’na
girdi. 1972 yılında bu okulu bitirip, Giresun İli Espiye
İlçesi Bayram bey mezrasına atandı. Babası yıllarca
Hollanda ve Fransa’da işçi olarak bulunduğu için yaz
tatillerinde çiftçilik yaparak ailesinin geçimini sağladı.
1974 yılına kadar burada çalıştı. Aynı sene
Tomarza’nın Emiruşağı köyüne gelmişti. Saim Bey
ile arkadaşlığımız bu köyde başladı. Ben de bu köyde
görev yapmaktaydım. 1978 yılına kadar beraber çalıştık. Saim Bey, eşi Zahide Hanımla da burada tanışmıştı. Buradan Yemliha kasabasına gittiler. 1981 yılında
Yeliha’dan Akin İlköğretim Okulu’na atandı.1983 yılına kadar Akin’de idareci olarak çalıştı.
Talas İlçesi’ne Cemile Oğulcuklu İlköğretim
Okulu’nu yaptıran hanımefendi, eşinin akrabasıydı. 1983
yılında, Oğulcuklu İlköğretim
Okulu’na eşi ile birlikte atamaları yapıldı.1984 yılında Cemile
Oğulcuklu’da “Müdür Yardımcığına” atandı. Bu görevi 1995
yılına kadar sürdürdü. 1995 yılında Fatma Zehra Dülgeroğlu
İlköğretim Okulu’na “Müdür”
olarak atandı. Bu görevindeyken
1997 yılı Temmuz ayında emekli oldu.
Saim Bey’in bir kızı bir de
oğlu vardır. Kızı Tuğba Hanım
hukukçu olup, Doç. Dr. Fatih Tanrıverdi ile evlidir. Saim
Hoca, Tuğba’dan iki kız toruna sahiptir. Oğlu Mustafa, endüstri mühendisi olup İstanbul’da görevli ve bekardır. Saim Bey aynı zamanda “İzci liderliği eğitimi”
almıştı. Çalıştığı okulların badana boyasını bizzat kendisinin yaptığına çok defa şahit oldum Allah rızası için
yapmayacağı iş yoktu.
Başkalarına yardım etmeyi çok seven bir kişiliğe
sahipti. Kendi işlerine fazla önem vermezdi. Emekli olduktan sonra bir süre lokanta işletti. Siyasetle ilgilendi.
MHP Talas İlçe Başkanlığı ve iki dönem de Talas İlçesinde MHP Belediye Meclis Üyeliği yaptı. Bu dönemde, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Meclis üyesiydi. Ne
yazık ki bu görevi tamamlayamadı…
2011 yılı başında kurulan Akmezar Köyü Yardımlaşma Dayanışma ve Kültür Derneği’nin kurucusu ve
II. başkanıydı. Son üç sene içerisinde Akmezar köyüne
binlerce çam fidanı dikti. Bu fidanlar O’nun sevap hanesine yazılır inşallah… Dedeoğlu Camisi yanına açtığı
İpek Emlak Bürosu, adeta insanlara yardım şubesi gibi
çalışıyordu. Belediyede veya Hükümet dairelerinde işi
olan, Saim Hoca’yı tanıyan herkes bu binaya gelir, dert
babası hocaya derdini anlatırdı. 30.11.2012 tarihinde
Hakk’ın rahmetine kavuşan arkadaşıma, Allah’tan rahmet diler, Peygamberimize komşu olmasını temenni
ederim.
*Emekli Öğretmen
43
TAZİYE
Büyük Türk milliyetçisi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Turan YAZGAN
22 Kasım 2012 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Türk milletinin başı sağ olsun.
***
Türk milliyetçiliğinin hizmetkarı emekli öğretmen Saim SARIKAYA 30.11.2012 tarihinde vefat
etmiştir. Sarıkaya ailesine ve tüm Türk milliyetçilerine baş sağlığı dileriz.
***
Ufuk Güvenlik’in sahiplerinden ve kurucularından Mehmet SARI 03.12.2012 tarihinde Hakk’ın
rahmetine kavuşmuştur. Yakınlarına ve sevenlerine baş sağlığı dileriz.
***
Av. Tural Pınarbaşı’nın annesi, Av Bilgehan Pınarbaşı ve Av. Başbuğ Pınarbaşı’nın ve
derneğimizin kurucularından Gökhan Pınarbaşı’nın, babaanneleri olan Nimet PINARBAŞI
23.12.2012 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Pınarbaşı ailesine başsağlığı dileriz.
***
Derneğimiz üyelerinden Nafiz Ağca (Cenk Ozan)ın ağabeyi
emekli öğretmen Mehmet AĞCA 18.12.2012 tarihinde vefat etmiştir.
Yakınlarına ve sevenlerine baş sağlığı dileriz.
BİLGİYURDUGENÇLİK EĞİTİM VE KÜLTÜR DERNEĞİNİN
4’ÜNCÜ OLAĞAN GENEL KURULU YAPILDI
Bilgiyurdu Derneğinin 4’üncü Olağan Genel Kurul Toplantısı, 22 Aralık Cumartesi saat 13.00’da
dernek binasında gerçekleştirildi. Gündeme ilişkin açılış ve yoklama yapıldı. Divan kurulu başkanlığına
Prof.Dr Harun ÜLGER, Divan üyeliklerine Ferhan ELMALI ve Ümit Yaşar ÖZTÜRK seçildi. Saygı
duruşunun ardından İstiklal Marşı okundu. Dernek sekreteri Osman KARABABA tarafından Faaliyet
Raporu ve Denetleme Kurulu Raporu sunuldu. Raporların müzakeresinin ardından raporlar oy birliğiyle
ibra edildi. Verilen teklif üzerine oy birliğiyle Yönetim ve Denetleme kurluna aşağıda ismi geçen kişiler
seçilmişlerdir:
YÖNETİM KURULU
ASİL ÜYELER:
YEDEK ÜYELER:
Mustafa ÖZTÜRK
Başkan
Erdal TANRIVERDİ
Yalçın ERZURUM
Bşk.Yrd.
İbrahim GÜNGÖR
Osman KARABABA
Sekreter
Davut YALÇIN
Kasım Necati PEKER Muhasip
İsmail ÖZÖREN
Mustafa KILIÇKAYA Üye
Tahsin NARTAR
Erol ŞAHAN
Üye
İsmail ÖZAL
Ferhan ELMALI
Üye
Yusuf DOĞDU
DENETLEME KURULU
ASİL ÜYELER
YEDEK ÜYELER
Hakan TUNÇ
Erol IRMAK
İsmail TANRIÖVER
Süleyman ALTINKAZMA
Osman KAYA
Faik ÖZDEMİR

Benzer belgeler