as featured ın travel+leısure

Yorumlar

Transkript

as featured ın travel+leısure
L+LEISURE
E
V
A
R
T
IN
D
E
R
U
T
AS FEA
Kapadokya
hayali
H ER GÜ N SEM A L A RINI DOL DU R A N ON L A RCA SICA K H AVA BA LON U, GİT GİDE A RTA N K AYA OT EL L ERİ V E
BELİRGİN BE TON L AŞM A T EH LİK ESİ İL E K A PA DOK YA , O BÜ Y Ü LÜ DÜ N YASINI KORU YA BİL EC EK Mİ? YIL L A R ÖNC E
VOL K A NİK GÜZEL LİĞİN E T U T U L A R A K BÖLG E Y E Y ERL EŞEN PAT YAL E , K A PA DOK YA’DA SÜ RDÜ RÜ L EBİLİR V E
FA RK LI BİR T U RİZM V E H AYAT TA R ZININ P EŞİN DEK İ H AYA L P EREST L ER İL E GÖRÜŞT Ü.
FOTOĞ R AFL A R SE RK A N E L DE L E K LİOĞ LU
Hava koşulları el verdikçe
Kapadokya’nın sabahları sahne olduğu
sıcak hava balonu ritüeli.
Cappadocia
dreaming
ITS SKIES ARE FILLED BY TENS OF HOT-AIR BALLOONS EVERY DAY, AND THE NUMBER OF ROCK-HOTELS IS CONTINUOUSLY
INCREASING HERE IN CAPPADOCIA. WILL THIS WONDERFUL HERITAGE BE ABLE TO PRESERVE ITS MAGICAL REALM? HAVING
BEEN TEMPTED BY THE VOLCANIC BEAUTY HERE, PAT YALE MEETS DREAMERS IN PURSUIT OF A SUSTAINABLE AND
DIFFERENT MODE OF TOURISM AND LIFE STYLE. PHOTOGRAPHS SERKAN ELDELEKLİOĞLU
Cappadocia mornings stage a hot-air
balloon ritual when weather is
convenient.
Clockwise from top left:
Laura Prisoff in her dreamy
house in Ortahisar; icons in
the monastery;
extraordinary fairychimneys spreading
through the valleys of
Cappadocia.
R
amazan Bey’in babası, 1924 mübadelesinde Yunanistan’ın Makedonya
bölgesinden Mustafapaşa’ya (Sinasos) geldi. Sade ve ağırbaşlı birisi olan
Ramazan, bugün Aya Nikola Manastırı’nın bekçiliğini yapıyor.
Tamamen yenilenen manastır, henüz ziyarete açıldı. Manastır kilisesi,
bir çukurda yer alıyor. Yeni restore edilmiş ön cephesi, Kapadokya’nın
kendine özgü mantar şeklindeki kaya oluşumlarından birine işlenmiş.
Bölgenin tarihi dokusu düşünüldüğünde, bu kilisenin çok da eski
olduğu söylenemez. Görünen kısımlarının çoğu, 1870’lerdeki bir
restorasyondan kalma, ancak tepeden görülen manzara nefes kesici.
Kilisenin iç kısmına ve kayalık ikonostaz duvarlarına, Yunanistan’dan yeni getirilen
gösterişli ikonlar yerleştirilmiş. Ramazan, bana rehberlik ederken, Mustafapaşa’daki
hayatından konuşmadan edemiyoruz. Eşinin de Makedon göçmeni olduğunu söylüyor.
“Tabii ki Türkçe konuşabiliyoruz ama evde birbirimizle Makedonca konuşuyoruz.”
“Hiç Yunanistan’ı ziyaret ettin mi?” diye soruyorum. Hiç gitmemiş. Kendisini burada
tutan işler var, özellikle de manastırın artan ziyaretçileriyle ilgilenmesi gerekiyor.
Son zamanlara kadar Mustafapaşa, Kapadokya’nın Uyuyan Güzeli’ydi. Kasabadaki, ön
cepheleri ince ayrıntılarla oyulmuş büyük konakların çok az sayıda ziyaretçisi olurdu.
Turizm gelirlerini arttırmak isteyen resmi otoritenin attığı adımlar sayesinde,
Mustafapaşa’yı parlak bir geleceğin beklediği söylenebilir. Birkaç yıl önce grafiti ve duvar
yazılarıyla viraneye dönmüş manastırın yeni tamamlanan restorasyonu, buzdağının
sadece görünen kısmı. Kasabanın her köşesinde, bir yenilenme coşkusu hissediliyor.
Kayalara kurulmuş freskli kiliselerin bulunduğu muazzam bir dünyanın küçük bir
parçası burası. Her birine bilet gişesi kurmak, haliyle imkânsız ve anlamsız olurdu.
Mustafapaşa’nın küçük ve hareketsiz meydanındaki kiliseler, güvenlik dolayısıyla kilitli
tutuluyor. Anahtarlar ise Zabıta’da. Zabıta, bölgenin diğer cazibelerini bir bir sıralıyor:
“Aziz Basil Kilisesi var. Eleni Kilisesi var. Sanat galerisi var. Gomeda Vadisi var…” diyor
yeni basılmış bir haritayı elime tutuştururken.
R
amazan Topaç’s grandfather arrived in
Mustafapaşa (then Sinasos) from the
Macedonian area of Greece during the
population exchange of 1924. Today
Ramazan, a neat, self-effacing man, is
caretaker for the Monastery of St Nicholas
which has just reopened to the public after a
complete makeover. The monastic church sits in a hollow, its
newly-reconstructed facade resting prettily against one of the
plugs of rock that are such a characteristic of Cappadocia. By
local standards it’s not a particularly old church, most of what
we see today dating back to a restoration in the 1870s, but the
view from the top of the rock is simply breath-taking.
As he shows me round the newly-scrubbed interior with
glittering icons brought from Greece newly installed on the
rock-cut iconostasis Ramazan and I chat about his life in
Mustafapaşa. “My wife’s family is also from Macedonia,” he tells
me. “Of course we can speak Turkish but at home we talk
Macedonian to each other.”
“Have you ever visited Greece?” I ask him.
“No,” he replies. He has work to tie him down, especially as
the number of visitors to the monastery is starting to pick up.
Until recently Mustafapaşa was the Sleeping Beauty of
Cappadocia, a town of grand mansions with elaborate carvings
on their facade but with few visitors. Now suddenly it’s
dreaming of a brighter future as the authorities take steps to cut
themselves a larger slice of the tourism pie. The restoration of
the monastery –just a few years ago a graffitied wreck of a place
– is part of the plan, and the signs of revival are everywhere.
This is a part of the world with so many frescoed churches
cut into the rocks that it would be impossible to provide them all
with ticket offices. In Mustafapaşa’s small, sleepy main square
the Zabita keeps the keys for the ones that must be kept locked
for security reasons. Enthusiasically, he reels off a list of other
local attractions. “There’s the St Basil Church. There’s the Eleni
Church. There’s the art gallery. There’s the Gömeda Valley,” he
says while pressing a newly-published map into my hands.
The square is dominated by the facade of the greystone
Church of Sts Helena and Constantine, which found new use in
2012 as a venue for the Klasik Keyifler concerts. Establishing the
concerts here was the dream of Iowa-born violinist and human
dynamo, Ellen Jewett, in collaboration with her historian/tour
guide husband, Husam Süleymangil. Ellen describes how on
one of her frequent visits to Cappadocia she was invited to play
Bach on her violin after a sema in the Selçuk Saruhan, near
Avanos. That set her thinking about the possibility of creating a
musical retreat here, far from the stresses of city life. It was the
ARGOS, A HOTEL CREATED WITH OBVIOUS LOVE AND THE
PERFECT MODEL FOR HOW TO CREATE A LARGE HOTEL
WHILE STILL RESPECTING A TRADITIONAL STYLE OF
BUILDING THAT TENDED TO THE SMALL.
The Seki Lounge in Argos in Cappadoccia; from the hotel’s wine cellar of 16.000
bottles; cognac-serving lesson at the hotel.
22
Aya Elena ve Konstantin Kilisesi’nin volkanik kireç
taşından yapılmış ön cephesi, meydana hakim. Bu kilise,
Klasik Keyifler adlı müzik festivali için 2012’de tekrar
kullanıma açıldı. Burada konserler verme fikri, Iowa
doğumlu keman virtüözü Ellen Jewett ile tarihçi/rehber eşi
Hüsam Süleymangil’in ortak rüyasıydı. Ellen, Kapadokya’ya
yaptığı sık ziyaretlerden birinde, Avanos yakınlarında
yapılan bir sema gösterisinin ardından, kemanıyla Bach
çalmak için davet edilmiş. Bu da onu, şehir hayatının
stresinden uzak bu harikalar diyarında müzikal bir sığınak
yapma fikrine yönlendirmiş. Kapadokya’nın etkinlik
takvimindeki yeri artık sabit olan klasik müzik festivalinin
ilk adımı böylece atılmış.
Girişinin etrafını, kayaya tutunmuş bir üzüm asmasının
sarmaladığı Eleni Kilisesi, büyük bir “part-time” konser
salonu oluşturuyor. Ellen’ın favori mekânlarından bir diğeri
ise S şeklindeki boğazıyla Mustafapaşa’ya açılan olağanüstü
bir doğal oluşum olan Saklı Vadi. Burası, siz ona ulaşana
kadar gizlenmeyi sürdürüyor. Buradaki doğal sahne kemeri,
klasik oda müziğinden, notalarının mürekkebi daha
kurumamış ultra-modern kompozisyonlara kadar bütün ses
perdelerinin icra edilebileceği bir yapıya sahip.
Kapadokya’nın cazibesinin ayarttığı tek kişi Ellen değil.
Mustafapaşa’nın arka sokaklarına daldığımızda, Sinan
Önengüt’ün eski bir Sinasos evinin uzun duvarları ardına
gizlenmiş atölyesini buluyoruz. Bilgisayar programcılığı
dünyasından kaçarak buraya saklanmış, ince ve zarif biri
Sinan. Kapadokya’da 11 senedir gitar yapıyor, zira zanaati için
buradaki gibi kuru hava vazgeçilmez. Ancak gitarları hiç de
sıradan değil. Her biri, mesleğinin zirvesindekilerin rağbet
gösterdiği türden el yapımı birer cevher.
“Altı sene yaşadığım Hindistan’da, turistler için el
sanatları yapmayı öğrendim,” diye anlatıyor Sinan. Vize
sorunları, Hindistan’da yaşamayı katlanmaz hale getirince
Türkiye’ye dönen Sinan, Hollandalı kız arkadaşının
armağan ettiği bir gitar yapımı kitabını kurcalamaya
başlamış. Şimdiyse, 250 saatlik itinalı bir çalışmayı
gerektiren türden gitarlar yapıyor. “Bunları,
konservatuarlardaki öğretmenlere satıyorum,” diyor.
Ardından, Mustafapaşa’nın neden yaşanılası bir yer
olduğunu açıklıyor: “Sinasos’a bayılıyorum. Huzurlu, sakin
ve çılgın turizmden uzak bir yer. Köylülerin çoğu, turizm
sektöründe çalışmıyor ama burası yine de metruk bir yer
değil.” Sinan, kendi tabiriyle “atölyeli bir çiftlik evi” de inşa
etmiş! “Burada kendi yiyeceğimi ekip biçmek ve yetiştirmek
istiyorum,” diyor bu arketipik Kapadokya hayalperesti.
Mustafapaşa, turizmle görece yeni tanışmış bir yer.
Uçhisar ise uzun zamandır misafir ağırlıyor. Argos in
Cappadocia otelinde kaldığım, kayadan oyulmuş süitimin
terasındaki şezlonglar, taş kesilmiş bir deniz gibi göz
alabildiğine dalgalanan manzarayı içinize çekmeye davet
ediyor sizi. Burası, oturup hayal kurmak için biçilmiş kaftan.
Rüzgâr ile yağmurun, volkanik kalıntılar üzerinde bir
first step on a path that led to the Classical music festival,
which is now a fixture on the Cappadocian calendar, with
Mustafapaşa the jewel in the crown when it comes to venues.
With a stone grapevine entwined around its entrance,
what the locals call the Eleni Church makes a suitably grand
part-time concert hall but one of Ellen’s own favourite venues
is the Saklı Vadi, an extraordinary S-shaped gorge that
penetrates right into Mustafapaşa, yet remains completely
hidden until you reach it. There, a natural proscenium arch
provides the perfect platform for a programme that runs the
gamut from classical chamber music right through to
composition so modern that the ink is barely dry on the pages
when it’s performed.
Ellen was not the only music lover to be seduced by the
charms of Cappadocia. Tucked down the back streets of
Mustafapaşa, we find Sinan Önengüt’s simple atelier hidden
behind the high walls of an old Sinasos house. A refugee from
the modern world of computer programming, Sinan, a slight
and gentle man, has been making guitars for the past 11 years,
having moved to Cappadocia in search of the dry air that is a
prerequisite for his craft. But his are no ordinary guitars.
Instead each is a hand-crafted gem, much sought after by
those at the top of the profession.
“I learnt to make handicrafts for tourists in India and
stayed there for six years,” he tells me. When visa
complications rendered that life untenable he returned to
Turkey clutching a book on guitar-making given to him by a
Dutch girlfriend. Marriage and stability finally gave him the
chance to turn his hand to the real thing. Now he creates the
sort of guitars that require up to 250 hours of painstaking
work to complete. “I sell them to teachers at the Turkish
Conservatoires,” he says before going on to explain why
Mustafapaşa suits him so well as a place to live: “I really love
Sinasos. It’s peaceful and quiet, without full-on tourism. Most
of the villagers don’t work in tourism, and yet it’s not
deserted.” Now he’s built what he describes as a prairie house
with a workshop. “I hope to farm and grow my own food
there,” he says, the archetypal Cappadocian dreamer.
Mustafapaşa is relatively new to tourism. Over in Uçhisar,
however, they have a long history of welcoming guests behind
them. On the terrace outside my sprawling suite cut from the
rock at the Argos in Cappadocia hotel the deckchairs are
angled to soak up a view of undulating waves that stretch like
a petrified sea as far as the eye can see. It’s a place to sit and
dream, to let the mind roam over the chance power of the
wind and rain acting on ancient volcanic deposits to create
something so exquisite in its perfection.
Looking at that view I’m briefly lulled into thinking this a
timeless place, an illusion that is shattered as soon as I sit
down in the light-filled sitting room of the Argos in
Cappadocia hotel to catch up with Aslı Ozbay, the lively
woman who is in day-to-day charge of its ongoing
development. Ankara-born and a graduate of İstanbul’s
FROM A TERRACE THAT FEELS LIKE A STAGE WE GAZE OVER THE
SHATTERED RUINS OF OLD HOUSES NURSING THE FLOOR OF THE
VALLEY, THEN UP AT THE HUNDREDS OF ABANDONED PIGEONHOUSES
CUT OUT OF THE ROCK FACING ARGOS IN CAPPADOCIA.
07
ARGOS
zanaatkâr gibi çalışarak çıkardığı zarif ve kusursuz iş
üzerinde düşsel bir gezintiye çıkmanıza imkân veriyor.
Manzaraya bakarken, buranın zamansız bir yer olduğunu
düşünüyorum. Bu illüzyon, otelin gelişiminden sorumlu
Aslı Özbay ile sohbet etmek üzere, Argos’un ışıkla dolu
oturma odasına geçtiğim anda dağılıyor. Aslı, hayat dolu biri.
Ankara doğumlu, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
mezunu. Kapadokya’ya ilk defa 2002’de, Mustafapaşa için
hazırlanan bir koruma planı için gelmiş. Tahmin etmek zor
olmasa gerek; buraya aşık olan Aslı, 2010’da ünlü mimar
Turgut Cansever’in ölümünün ardından otel için çalışmaya
başlamış. Cansever’in duyarlı restorasyon konusundaki
fikirleri, Argos için çalışan öğrencisi sayesinde burada
yapılmış çalışmalara nüfuz etmiş bile.
Cansever’in bu mekân üzerindeki etkisini kabul eden
Aslı, mimarlık ve restorasyon konusunda en çok değer
verdiği şeylerin, “dürüstlük, binanın orijinal şekline olan
sadakat ve mekânın özgün ruhunun farkındalığı”
olduğunu dile getiriyor. Ona göre başarılı bir mimar, yeni
yaşam ve yeni kullanımların, bu ruhla nasıl bir arada var
olabileceği konusunda bilinçli olmalı: “Mimarınızın
egosunu kontrol etmelisiniz ve ihtiyaç duyulan şeyi, var
olan yapıya uyarlamalısınız,” diyor kesin bir şekilde.
“Alçak gönüllülükle çalışmalısınız ki, tasarıma dair
unsurlar, bakan gözü rahatsız etmesin.” Bu da Argos in
Cappadocia’da şu ana kadar yapılanları özetliyor. Burası
bariz bir aşkla ve mükemmel bir geleneksel yapıya sadık
kalma modeliyle gerçekleştirilmiş bir yer.
Kahvaltı odasından başlayan parke taşlı yolda yürürken,
üzerinde Bezirhane yazılı ahşap kapıyı itip içeri giriyorum ve
bugünkü Kapadokya’nın gerçekliğiyle yüz yüze geliyorum:
Bu mekânda, uzak geçmiş ile ultra-modern zamanlar, çarpıcı
bir uyum yaratacak şekilde bir araya geliyor.
Ne zaman olduğu belli olmasa da, Bezirhane’nin bir
manastır kilisesi olarak dünyaya geldiği düşünülüyor. İlk
Hıristiyan sakinleri buradan ayrılınca, Anadolu’yu
arşınlayan tüccarların konaklama zincirinin bir halkası
olarak bir kervansaraya dönüşüyor. Daha sonra, elektriğin
olmadığı zamanlarda ışıklandırma için önemli olan bezir
(yani keten tohumu) yağı üretimhanesi olarak kullanılıyor.
Bezirhane’nin enkaza dönüşme hikâyesiyse ilginç: O
zamana dek mağara evlerde yaşayan köylüler, eski evlerin
artık tehlikeli hale gelmesiyle beraber, yeni evler inşa etmeye
başlıyorlar; bu arada gereken yapı malzemesi için de eski
kaya yerleşimlerini taş ocağı niyetine kullanıyorlar. Argos
inşa edilirken Bezirhane yeniden keşfediliyor; Mısır’daki
ünlü Tutankamon mezar taşının binalar arasında
belirivermesi gibi, enkazın altından su yüzüne çıkıyor.
Kapasitesi yüksek bir yer olan Bezirhane, Klasik Keyifler
konserlerinin mekânlarından biri. Ben oradayken,
İstanbul’un en saygın yeme-içme otoritelerinden Mehmet
Yalçın burayı sınıf olarak kullanıyor ve otel personeline,
misafirlere konyak servis etmenin inceliklerini öğretiyordu
Mimar Sinan University of Fine Arts, Aslı first came to
Cappadocia in 2002 to work on a conservation plan for
Mustafapaşa. Predictably, she fell in love with the area and
ended up working for the hotel in 2010 after the death of
Turgut Cansever, the famous architect whose ideas on
sensitive restoration had permeated the work already done on
it via the medium of one of his students who worked at Argos
for many years.
Acknowledging Cansever’s influence, Aslı says that she
values “sincerity, loyalty to the original shape of the building
and awareness of the original soul of the space” when it comes
to architecture. For her, a successful architect must be aware
of how new life and new uses will co-exist with that soul. But:
“You must control your architect’s ego and assimilate what’s
needed within the existing structure,” she says firmly. “You
must work modestly so that the design aspects never disturb
the eye.” That’s certainly true of what has been done at Argos,
a hotel created with obvious love and the perfect model for
how to create a large hotel while still respecting a traditional
style of building that tended to the small.
Later, strolling along the cobbled road that leads from the
breakfast room, I push open the wooden doors of a room
labelled “Bezirhane” (Linseed Oil Factory) and come face to
face with the reality of modern Cappadocia, a place where the
distant past and the ultra-modern sometimes collide to
astonishing effect. The Bezirhane is assumed to have started
life as a monastic church although when exactly is unclear. Its
original Christian residents once gone, it was transformed
into a caravanserai, one of the long chain of resting places for
medieval travelling salesmen that criss-crossed Anatolia.
Later it became a factory for the production of linseed oil in
the days before electricity when oil was essential for lighting.
Then, strangely, the Bezirhane vanished, buried beneath
the rubble as the troglodytic villagers mined their own houses
for building materials to create new homes after the old ones
had been condemned as dangerous. It was only during the
creation of the Argos that the huge building was rediscovered,
emerging from beneath the rubble like Tutankhamun’s
famous Egyptian tomb popping up from under buildings.
The capacious Bezirhane serves as one of the venues for
the Klasik Keyifler concerts. Today, though, it’s acting as a
classroom in which Mehmet Yalçin, one of İstanbul’s most
eminent food and beverage authorities, is teaching hotel staff
the correct way to pour cognac for their guests (“Clasp the
body of the bottle, never the neck.”). Behind him on walls that
still bear the etched lines of the ancient picks used to carve
them a Powerpoint presentation is lined up waiting. His
students, young Uçhisarlıs whose parents would probably
never have seen a bottle of cognac, hang on his every word.
Tiptoeing outside again, I come face to face with a gigantic
fairy-chimney, one of the conical rock formations for which
Cappadocia is famous. This particular example is as holey as a
hunk of Gorgonzola, a reminder of the days when local people
THE CASTLE THAT LOOMS OVER UÇHISAR IS OPEN TO THE
PUBLIC WHO CAN WANDER IN AND OUT OF THE MANY CAVES
THAT ONCE SERVED AS ROOMS IN PEOPLE’S HOUSES.
(“Şişenin bedenini kavrayın, boynunu değil.”) Arkasındaki, yüzeyi
aşınmış antik resimlerle dolu duvara ise bir Powerpoint sunumu
yansıtılmıştı. Muhtemelen babaları hayatında hiç konyak görmemiş
genç Uçhisarlı öğrenciler ise, Yalçın’ın ağzından çıkan her kelimeyi
yakalamak için pür dikkat kesilmişlerdi.
Ayaklarımın ucuna basa basa dışarı çıkınca, muazzam
büyüklükte bir peri bacasıyla karşı karşıya geliyorum.
Kapodokya’nın ünlü konik yapılarının özel bir örneği, bir dilim
gravyer kadar delikli. Bu delikler, insanların “kale” dedikleri yapıları
oyarak ev haline getirdiği zamanlardan kalma. Bu peri bacasındaki
yüzlerce yıllık enkazı temizleyen işçileri seyrederken, Aslı Özbay
burayı bir müze haline getireceklerini söylüyor.
Argos’ta gördüklerim, Kapadokya’da son birkaç senede
gerçekleşen değişimin şaşırtıcı işaretleri. Ürgüp’te ise beni çok daha
büyük bir sürpriz bekliyor. Küçük bir kasaba olan Ürgüp, ünlü
tasarımcıların elinden çıkma çantalarında yeni fikirleriyle
İstanbul’dan buraya kaçan çok sayıda girişimciye ev sahipliği
yapıyor. Son zamanlara dek, birçok butik otelin renkli tasarımında
bu kendini bir hayli belli ediyordu. Daha sonra, 2012 baharında,
gurme restoran konseptini Anadolu kırsalına taşıyan cesur bir
teşebbüs olan Muti açıldı.
Lokanta, Nupera, Nuteras ve Mikla gibi ikonik isimlerin
oluşumunda yer almış Muhittin Ülkü’yü İstanbullular’a tanıtmaya
gerek yok. Bir İstanbul lokantacısı olarak şehirde yaşamanın
yüzeyselliğinden yorulan Muhittin, Ürgüp’e taşınıyor ve büyük bir
kaya konisinin altındaki eski hanlardan birini dönüştürerek,
Kapadokya sahnesine beklenmedik bir ekleme yapıyor.
hollowed homes out of what they called castles (kales). “We will
turn it into a museum,” Aslı Ozbay tells me as I gaze at the men
hard at work clearing away the rubbish of the centuries.
If what I see at Argos is a startling reminder of the change that
has come over Cappadocia in the last few years an even bigger
surprise awaits me in Ürgüp, a small town rather than a village
which has become home to several refugees from İstanbul who
arrived with new ideas about style packed in their designer
suitcases. Until recently this made itself felt most obviously in the
colourful design of the many new boutique hotels. Then spring 2012
saw the opening of Muti, a brave attempt to introduce gourmet
dining to rural Turkey.
As the brains behind such iconic names as Lokanta, Nupera,
Nuteras and Mikla, Mühittin Ülkü needs no introduction to
İstanbullus. Now, tired of the fadishness and superficiality of life as
an İstanbul restaurateur, he has moved to Ürgüp and converted one
of the old hans beneath the huge central rock cone into a delightful
and wholly unexpected addition to the Cappadocian dining scene.
In an area where testi kebabı is the king, it takes some guts to
post a menu featuring such delicacies as Turkish ravioli with
cuttlefish and squid, a dish based on an Italian linguine rendered
black by the cuttlefish. “I’d had a restaurant in Marmaris Marina,”
Mühittin explains, “And I liked working with boat tourists –they
really appreciated the food and could compare it properly with
what they’d eaten elsewhere.”
A cave-room with a pool in Argos.
Opposite from top right: A corner from
Argos in Cappadocia; Various wine styles
combined with first class meals of Seki
Restaurant.
Testi kebabının kral olduğu bir yerde, kalamarlı Türk
mantısı yapmak biraz cesaret ister. Hele hele bunun çıkış
noktası, mürekkep balığının siyahlığını almış İtalyan
linguini makarnasıysa... “Marmaris Marina’da bir restoranım
vardı,” diye açıklıyor Mühittin, “ve tekne gezisindeki
turistleri seviyordum çünkü yemeğimi takdir ediyor ve
başka yerlerde yedikleriyle güzel bir şekilde
karşılaştırabiliyorlardı.”
Ürgüp’e sıkça gelip giden Muhittin, butik otellerin
potansiyelini fark etmiş. “Burada insanlar, yemek için
teşekkür etmeye mutfağa kadar geliyorlar,” diyor. “İyi hizmet
vermeyi seviyorum ve en çok zevk aldığım şeyi yapmak için
buradayım.” “Mutlu musunuz?” diye soruyorum, zira
Kapadokya hâlâ büyük bir şehrin cazibesinden oldukça uzak.
Yüzü ışıldayarak cevap veriyor. “Evet!”
Ortahisar yakınlarında ziyaret ettiğim Amerikalı Laura
Prusoff’un da mutluluğunu gözlerinden okuyabiliyorum.
Mustafapaşa gibi bir kasaba olan Ortahisar, turistik
potansiyelini yeni fark ediyor. En çarpıcı tarafı,
Uçhisar’dakine benzer bir kaya kalesi etrafında kurulmuş
olması. Uçhisar’daki kale, kamuya açık bir yer; burada bir
zamanlar insanların evleri olan birçok mağara gezilebiliyor.
Ancak Ortahisar’daki kale, güvenlik nedeniyle yıllardır
ziyarete kapalı. Arabamı kasaba meydanına doğru sürerken,
kalenin ön cephesinden aşağı sarkan ipler dikkatimi çekiyor.
Restorasyon konusunda uzmanlaşmış dağcılar, yapıyı alttan
desteklemek için sıkı bir çalışmaya girişmişler.
Laura ile bir kahve içmek üzere, kalenin eteklerindeki
evine doğru tırmanıyorum. Bir şef ve aynı zamanda gerçek
bir seyahat tutkunu olan Laura, yıllar önce, derin bir vadiye
bakan ve sakinleri tarafından uzun zaman önce terk edilmiş
bir dizi kaya eve rastlamış. Kapadokya’nın en güzel
mülklerinden biri olan evinin, kayadan oyulmuş ve nadide
tekstil ürünleriyle süslenmiş harikulade salonunda
otururken, kendisini bir fotoğrafçı olmaya adadığı zamanları
anlatıyor. “Bir gün Harran’dan dönerken, karlarla kaplı
Kapadokya’yı ziyaret ettim,” diyor. Evi olarak benimseyeceği
vadiyi gezen Laura, “Param olsaydı, buraya bir çeki düzen
verirdim,” diye düşünürken bulmuş kendini. Tabii o sıralar,
bunun nasıl bir mücadele gerektirdiğinin farkında değil.
Çünkü mağara ev restorasyonu, finansal kaynakların
durduraksız harcanması anlamına geliyor.
Amerika’ya dönen Laura’nın aklına, insanların iyileşmek,
gençleşmek ve sanat için kaçabilecekleri bir yer yaratma fikri
gelmiş ve Ortahisar’a dönünce, kendini vadinin üzerindeki
seyir terasında otururken bulmuş. “‘Olay budur’ dedim. Ve
evimde olduğumu anladım!”
Terasının önünde genişleyen manzaraya bakınca,
Laura’nın buraya neden yerleşmek istediğini anlıyorum. O,
Kapadokya’da yaşayan birçok yabancının aksine, kış
aylarında buradan kaçma ihtiyacı duymuyor. 1996’da,
birbirine bitişik kaya yapılardan ilkini satın alıyor. Burası
şimdi paha biçilmez bir yer ve bozulmamış bir manzarası
Visiting Ürgüp regularly, he spotted the potential of the
growing number of boutique hotels. “Here people come to the
kitchen to thank you for what they’ve eaten,” he tells me. “I
like to give good service and here I’m free to do what I enjoy
the most.”
“Are you happy?” I ask him, since Cappadocia, even today,
could hardly be further from the glitz and glamour of the big
city. His face lights up. “Yes!” he replies.
I get much the same response when I go to visit American
Laura Prusoff in nearby Ortahisar, a town which, like
Mustafapaşa, is only just waking up to its tourist potential. Its
most dramatic drawcard is a rock-cut “castle” very like the one
that looms over Uçhisar, but whereas the one in Uçhisar is
open to the public who can wander in and out of the many
caves that once served as rooms in people’s houses the castle
in Ortahisar has been closed to visitors for many years for
safety reasons. Now as I drive into the main square I can see
ropes running up and down its facade where climbers
specially trained in the art of restoration have been hard at
work shoring up its sides.
In the lee of the castle I wind up having coffee with Laura,
a chef and compulsive world traveller, who, many years ago,
stumbled upon a series of old stone houses overlooking a deep
valley whose erstwhile occupants had long since moved away.
Sitting in a glorious cave-cut lounge that shimmers with
jewel-like fabrics in what is one of the most beautiful
privately-owned properties in Cappadocia, I listen as she tells
me how she was working her way towards becoming a
photographer. “Then on the way back from Harran I visited
Cappadocia in the snow,” she says. Walking through the valley
beneath what was to become her home she found herself
thinking “If I had the money I would fix this up,” although at
the time she could not have dreamt what that would really
mean, cave-house restoration representing a ceaseless drain
on financial resources.
Back in the USA the idea of creating a refuge where people
could come for healing, rejuvenation and the arts seeded itself
in her mind. Returning to Ortahisar she found herself sitting
on the spectacular terrace above the valley and thought “This
is it –I recognised my home.”
Gazing at the view stretched out in front of her terrace it’s
not hard to understand why she would have wanted to settle
here and why, unlike so many foreigners who make a home
here, she sees no need to run away in winter. For in 1996 Laura
bought the first of a string of adjoining properties that now
boast an increasingly rare prize in these parts –a completely
unspoilt view. From a terrace that feels like a stage we gaze
over the shattered ruins of old houses nursing the floor of the
valley, then up at the hundreds of abandoned pigeonhouses
cut out of the rock facing her house. She and her partner,
Nurettin Mantar, moved into what was itself a ruin in 2000.
They’ve been working on bringing it back to life ever since,
with many more rooms still awaiting their turn in the
A night scene from fairy-chimneys
in Uçhisar.
var. Bir sahneyi andıran terasından, vadinin
zemindeki eski ev yıkıntılarını ve kaya
duvarlarındaki yüzlerce terkedilmiş güvercin
deliğini görebiliyoruz. Laura ile partneri Nurettin
Mantar, 2000’de bu virane evlerden birine
taşınıyorlar. O gün bu gündür bu evi hayata
döndürmek için var güçleriyle çalışıyorlar.
Restorasyon için sıra bekleyen birçok odaları var.
On dakika uzakta, turist akını altındaki Göreme ise
neredeyse her gün doğumunda, sıcak hava balonu
şenliğine sahne oluyor. Bugünlerde Kapadokya’yı
hissetmenin en iyi yolu, üzerinde uçmak ve aşağıdaki
uçsuz bucaksız vadilere kurulmuş küçük köyleri
izlemek. Havada süzülürken, aynı zamanda, ülkenin
kıyı şeridini hali hazırda mahveden duyarsız gelişime
karşı verilen şiddetli mücadelenin izlerini de
yakalayabilirsiniz.
Göreme sırtlarındaki Kelebek Otel’in sahibi Ali
Yavuz, göz zevkini bozan çimento yapılara karşı en
amansız savaşı verenlerden biri. Ancak Ali aynı
zamanda, misyonu olan bir adam. Bir zamanlar
Kapadokya vadilerinde binlerce güvercin sesi
yankılanırdı. Güvercinler, vadi duvarlarının en
tepelerine kendi yuvalarını oyarlardı. Göreme
doğumlu Ali, şimdi konuklarına oda olarak sunduğu
peri bacası odalarında eskiden evcil güvercinler
beslermiş. “Hepsini sansarlar öldürdü,” diyor üzgünce.
Ali şimdilerde, kimyasal gübre yerine güvercin
dışkısının kullanıldığı geleneksel tarım yöntemlerini
canlandırmaya kararlı. Üç sene önce, güvercinleri geri
getirmek için bir proje başlatmış. “3.000 kuş satın
aldık,” diyor, eski aile evinin salonunda çaylarımızı
yudumlarken. “Daha sonra 35-40 kadar eski
güvercinliği temizledik, kapılarını tamir ettik ve
sansarları uzak tutmak için etraflarına demir ördük.”
Şimdiyse güvercinler, iki senedir tekrar
yavruluyorlar ve gübreleri yeniden tarlalarda
kullanılıyor. “Yerli ailelerin ortaklaşa kullanması için
bir traktör satın aldık. Tabii buradakiler genelde
emekli insanlar, genç nesil değil. Ancak gençler de
babaları ve amcalarının nasıl çalıştığını görecekler ve
eğer devam etmek isterlerse bu işin nasıl yapıldığını
öğrenebilecekler,” diyor Ali. “Bana göre kültürümüzün
en önemli yanlarından biri bu: Güvercinlikler nasıl
yapıldı ve yüzlerce yıl nasıl kullanıldı?”
Buradaki insanların çoğunun, eski mağara
evlerinden taşınıp Avanos ve Nevşehir’deki modern
apartmanlara yerleşmeye can attığı bir zamanda, bu
cesur bir girişim sayılabilir. Ancak Kapadokya, her
zaman hayalperestleri şereflendiren bir yer oldu.
Gurme lezzetler, müzikal mükemmellik, mimari tutku
–hepsi burada kendi nişini buldu. Öyleyse niye
güvercinler ve organik tarım da bulmasın? ✚
Clockwise from left:
Bezirhane stages concerts
nowadays; Aslı Ozbay with
a resident of Cappadocia,
Badem; Capadoccia’s
autumn products calabash
and yellow squashes.
restoration queue.
Ten minutes away in much more heavily touristed Göreme dawn sees the everyday hot-air
balloon fiesta that has become an essential part of the local visitor experience. These days the best
way to get a feel for Cappadocia is to fly over it, gazing down on the tiny villages nestling in between
the endless valleys. It’s from the air that you get a bird’s-eye perspective on the stunning beauty of
the landscape, but it’s also from the air that you catch a glimpse of the battle royal being waged to
protect that beauty from the sort of insensitive development that has already marred the coastline.
Up at the Kelebek Hotel owner Ali Yavuz is one of those fighting hardest to see off the threat of
concrete eyesores. But at the same time Ali is a man with a mission. Once upon a time the valleys of
Cappadocia reverberated to the soft cooing of the thousands of pigeons who made homes in the
pigeonhouses carved into the tops of the valley walls. Göreme-born Ali used to keep pet pigeons in
one of the fairy chimneys. “They were all killed by the martens (sansars),” he says sadly.
Now Ali is determined to reintroduce the traditional farming methods that used pigeon
droppings in place of chemical fertilizers. Three years ago he kickstarted a project to bring back the
pigeons. “We bought 3,000 birds,” he says as we sip tea in the lounge of the hotel he created out of his
old family home. “Then we cleaned out 35-40 of the old pigeonhouses, fixed the doors and put metal
around them to keep out the sansars.”
Now pigeons are breeding again and for the last two years their droppings have once again been
harvested for use in the fields. “We’ve bought a communal tractor to be used by local families. Of
course it’s mainly retired people, not the young generation. But they will see their fathers working so
they will know how to continue if they want to,” he says. “For me this is the most important aspect of
our culture -how the pigeonhouses were created, how they continued in use for hundreds of years.”
His is a brave endeavour in a changing world where many locals have been more than happy to
move out of their old cave homes and into modern apartments in Avanos and Nevşehir. But
Cappadocia has always favoured dreamers. Gourmet expertise, musical perfection, architectural
ambition – all have found a niche here. So why not the pigeons and a chance to return to organic
farming too? ✚
AVEL+LEISURE
AS FEATURED IN TR

Benzer belgeler