Sayı:37 - Güz / 2013 - İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi

Yorumlar

Transkript

Sayı:37 - Güz / 2013 - İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sayı:37 - Güz / 2013
Tolga ÇEVİKEL
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı
Katılımının İşleyişi ve Sınırlılıkları
Babacan TAŞDEMİR, Rafet ÇEVİK
Hâkim Tasarım ve Ekşi Sözlük: İnternet’in
Dönüşümünü Anlamak
Özlem ALİKILIÇ, Göker GÜLAY, Sevtap BİNBİR
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde
Facebook Uygulamalarının İncelenmesi: Yaşar
Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
Öznur VURAN DOĞAN
1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları
Emine UÇAR İLBUĞA
Sinemada Göçün Öteki Yüzü: “Bilinmeyen Kod,
Cennet Batıda, İşte Özgür Dünya, 40 ve Biutiful”
Filmlerinde İllegal Göçmen Kimlikleri
Muhammed Kürşat ÖZEKİN
Rethinking the Role of Media in the Outcome of
21. Century Conflicts: A Media-Policy Interaction
Approach
Özlen ÖZGEN, Zaliha İnci KARABACAK
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel
İletişimin Rolü:Küresel Kahve Dükkanları
Hafize Nurgül DURMUŞ ŞENYAPAR
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
E-ISSN: 2147-4524
Hakemli Elektronik Dergi
Cem YAŞIN
The Effects of Gravitation on the Inter-Media
Agenda-Setting Central Process: The Case of
the Murder of Hrant Dink
Muzaffer ŞAHİN
Ajans Gazeteciliği ve Medya Sektöründe Haber
Ajanslarının Etkinliği
Aslıhan ARDIÇ ÇOBANER
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı:
Sigara Paketlerinde Kullanılan Sigara Karşıtı
Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
Zuhal ÖZEL SAĞLAMTİMUR
Walter Benjamin’in Bakış Açısından Tarih ve
Fotoğraf İlişkisi
Ersin ÖZARSLAN
Basın Dili Üzerine Bazı Dikkatler
Abdülvahap DARENDELİ
Görsel-İşitsel Medya Özgürlüğü Uluslar Arası
Düzenlemeleri
Özlen ÖZGEN, Haluk EMİROĞLU, Ayşe Sezen
SERPEN, Berk BENLİOĞLU
Halkın Genetiği Değiştirilmiş Ürünlere/Üretilme
Süreçlerine Yönelik Algıları ve Etik İnançları
Salı Toplantıları
Hilmi YAVUZ ile “Şiir ve İletişim” Üzerine...
Hakemli Elektronik Dergi
Güz 2013, Sayı 37
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
G.Ü. İletişim Fakültesi Adına Sahibi
Rektör
Prof. Dr. Süleyman BÜYÜKBERBER
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Dekan
Prof. Dr. Zakir AVŞAR
Editör
Doç. Dr. Gülcan SEÇKİN
Editör Yardımcıları
Dr. Ayşe Elif EMRE KAYA
Dr. İbrahim Hakan DÖNMEZ
Arş. Gör. Çağrı KADEROĞLU BULUT
Arş. Gör. Eda TURANCI
Arş. Gör. Emrah ÖZTÜRK
Arş. Gör. Emrah AYAŞLIOĞLU
Yayın Kurulu
Doç. Dr. Cem YAŞIN
Doç. Dr. Gülcan SEÇKİN
Doç. Dr. Muharrem ÇETİN
Doç. Dr. M.Can DOĞAN
Yrd. Doç. Dr. Sirel GÖLÖNÜ
Yrd. Doç. Dr. Erol İLHAN
Danışma Kurulu
Prof. Dr. Zakir AVŞAR Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Suat ANAR Yeditepe Üniversitesi
Prof. Dr. Necdet ATABEK Anadolu Üniversitesi
Prof. Dr. Ümit ATABEK Yaşar Üniversitesi
Prof. Dr. Bilal ARIK Akdeniz Üniversitesi
Prof. Dr. Ayhan BİBER Kastamonu Üniversitesi
Prof. Dr. Mehmet YÜKSEL Hacettepe Üniversitesi
Prof. Dr. Burhan AYKAÇ Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Özlen ÖZGEN Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Hasan BACANLI Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Seçil BÜKER Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Hamza ÇAKIR Erciyes Üniversitesi
Prof. Dr. Dilruba ÇATALBAŞ Galatasaray Üniversitesi
Prof. Dr. Yusuf DEVRANMarmara Üniversitesi
Prof. Dr. İhsan ERDOĞAN Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Suat GEZGİN İstanbul Üniversitesi
Prof. Dr. Nilgün GÜRKAN PAZARCI Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Nurettin GÜZ Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Süleyman İRVAN Doğu Akdeniz Üniversitesi
Prof. Dr. Ahmet KALENDER Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Kurtuluş KAYALI Ankara Üniversitesi
Prof. Dr. Fahrettin KORKMAZ Atatürk Üniversitesi
Prof. Dr. Hale KÜNÜÇEN Başkent Üniversitesi
Prof. Dr. Ahmet TOLUNGÜÇ Başkent Üniversitesi
Prof. Dr. Murat S.ÇEBİ
Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Serdar ÖZTÜRK
Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Başak SOLMAZSelçuk Üniversitesi
Doç. Dr. Mustafa YAĞBASAN Fırat Üniversitesi
Doç. Dr. Fatma GEÇİKLİ Atatürk Üniversitesi
Doç. Dr. Ersin ÖZARSLAN Gazi Üniversitesi
Doç. Dr. Haluk EMİROĞLUBilkent Üniversitesi
Yayın Türü: Yılda iki kez yayınlanan ulusal, hakemli, yaygın, süreli bir elektronik dergidir.
Yönetim Merkezi ve Adresi
Tel
Faks
Web
E-posta
: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, 06510 Emek, Ankara
: 90 312 216 22 07 – 90 312 216 22 56
: 0 312 212 1832
: http://iletisimdergisi.gazi.edu.tr
: [email protected] - [email protected]
Taranan İndexler
TÜBİTAK/ULAKBİM SBVT, EBSCO ve ASOS veritabanları tarafından taranmakta ve dizinlenmektedir.
Tolga ÇEVİKEL
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı Katılımının İşleyişi ve Sınırlılıkları
1-21
Babacan TAŞDEMİR, Rafet ÇEVİK
Hâkim Tasarım ve Ekşi Sözlük: İnternet’in Dönüşümünü Anlamak
22-39
Özlem ALİKILIÇ, Göker GÜLAY, Sevtap BİNBİR
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının İncelenmesi: Yaşar
Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
40-67
Öznur VURAN DOĞAN
1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları
68-86
Emine UÇAR İLBUĞA
Sinemada Göçün Öteki Yüzü: “Bilinmeyen Kod, Cennet Batıda, İşte Özgür Dünya, 40 ve Biutiful”
Filmlerinde İllegal Göçmen Kimlikleri
87-106
Muhammed Kürşat ÖZEKİN
Rethinking the Role of Media in the Outcome of 21. Century Conflicts: A Media-Policy Interaction
Approach
107-119
Özlen ÖZGEN, Zaliha İnci KARABACAK
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü:Küresel Kahve Dükkanları
120-149
Hafize Nurgül DURMUŞ ŞENYAPAR
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıkla ma Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
150-179
Cem YAŞIN
The Effects of Gravitation on the Inter-Media Agenda-Setting Central Process: The Case of
the Murder of Hrant Dink
180-195
Muzaffer ŞAHİN
Ajans Gazeteciliği ve Medya Sektöründe Haber Ajanslarının Etkinliği
196-210
Aslıhan ARDIÇ ÇOBANER
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde Kullanılan Sigara Karşıtı
Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
211-235
Zuhal ÖZEL SAĞLAMTİMUR
Walter Benjamin’in Bakış Açısından Tarih ve Fotoğraf İlişkisi
236-250
Ersin ÖZARSLAN
Basın Dili Üzerine Bazı Dikkatler
251-267
Abdülvahap DARENDELİ
Görsel-İşitsel Medya Özgürlüğü Uluslar Arası Düzenlemeleri
268-308
Özlen ÖZGEN, Haluk EMİROĞLU, Ayşe Sezen SERPEN, Berk BENLİOĞLU
Halkın Genetiği Değiştirilmiş Ürünlere/Üretilme Süreçlerine Yönelik Algıları ve Etik İnançları
309-321
Salı Toplantıları
Hilmi YAVUZ ile “Şiir ve İletişim” Üzerine...
322-326
Gülcan SEÇKİN
Editör’den
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisinin 37. Sayısını siz değerli meslektaşlarımızın
ilgisine sunmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Bu sayımızda 15 özgün makale ve bir söyleşi
yer almaktadır. Makale konularına bakıldığında dergimizin, yeni medyadan sinemaya,
hukuktan edebiyata kadar geniş bir perspektife sahip olduğunu, hem güncel tartışmaları
içerdiğini, hem de disiplinlerarası çalışmalara açık olduğunu görmek mümkündür.
Makalelerle ilgili kısa bilgileri sizlerle paylaşmadan önce dergimizin bir geleneği haline
gelen “Salı Toplantıları” çerçevesinde İletişim Fakültemiz’de sunulan ve deşifre ederek
dergimize aldığımız söyleşiden bahsetmek istiyorum. Değerli münevverlerimizden
edebiyat eleştirmeni, yazar ve şair Hilmi Yavuz “Şiir ve İletişim” başlıklı konuşmasında,
şiire iletişim boyutuyla bir yaklaşım denemesinde bulunmaktadır. Dergimizin
disiplinlerarası yaklaşımını da ortaya koyan bu konuşmanın şiirde anlam yaratma ve
iletmenin farklı boyutları üzerinde kafa yoran tüm okurlara ilginç geleceğini düşünüyorum.
Zuhal Özel Sağlamtimur tarafından yazılan makale, Walter Benjamin’in Tarih ve
fotoğraf olgusunu incelerken kullanmış olduğu kavramlara odaklanmakta ve bu kavramlar
çerçevesinde Benjamin’in bakış açısını ortaya koymaya çalışmıştır.
Abdulvahap Darendeli’nin Görsel-İşitsel Medya Özgürlüğü hakkında yapılan uluslar
arası düzenlemeleri içeren yazısı, iletişim alanındaki öğrenci ve akademisyenlerin ihtiyaç
duyduğunda yararlanabileceği bütünlüklü bir derleme niteliğindedir. Meslektaşlarımızın
ve öğrencilerimizin, zengin bilgi içeren bu yazıdan yararlanabilecekleri, yazının temel bir
referans kaynağı olacağı düşüncesindeyiz.
Öznur Vuran Doğan, “1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları” başlıklı
makalesinde gündelik kullanımdaki normal ve anormal kavramlarını modern ve geleneksel
toplumlar açısından karşılaştırmıştır. Akıllı ve deli kavramlarına ilişkin bu farklı anlayış
temasını 1980 sonrası çekilmiş olan beş film üzerinden tartışmıştır.
Babacan Taşdemir ve Rafet Çevik, İnternet’teki hızlı dönüşümü, ‘üretim gücü’
ve ‘üretim ilişkileri’ kavramları üzerinden “Hâkim Tasarım ve Ekşi Sözlük: İnternet’in
Dönüşümünü Anlamak” başlıklı makalelerinde eleştirel bir gözle değerlendirmişlerdir.
Yazarlar İnternet’in ‘mayalanma döneminde’, yani görece serbest bir ortamda, Sözlüğün
popülaritesini ve saygınlığını, yaratıcı ve muhalif duruş ile karakterize olan bir ifade alanı
olarak kazandığını, ancak İnternet ‘mayalanma döneminden’ ‘hâkim tasarım’ dönemine
girince, tamamen kâr merkezli iktidar ilişkilerinin daha fazla nüfuz ettiği sıradan bir
işletmeye dönüştüğünü savunmaktadırlar.
Özlem Alikılıç ve arkadaşları, Yaşar Üniversitesi öğrencileri üzerine
yaptıkları incelemelerinde sosyal ağlardaki kullanım ve doyumlar motivasyonlarına
odaklanmaktadırlar. Çalışma, öğrencilerin Facebook’taki uygulamaların kullanıcı
motivasyonlarını araştırırken, bu motivasyonlar ile kullanıcıların etkileşimlerini
destekleyici uygulamaların özellikleri arasındaki ilişkiye de ışık tutmaya çalışmıştır.
Son dönemlerde iletişim sahasında ilgi uyandıran konulardan birisi olan Sağlık
İletişimiyle ilgili çalışmasında Aslıhan Ardıç Çobaner, Sigara paketleri üzerindeki korku
ögesi kullanımını incelemiştir. Sigara kullanımını azaltmak amacıyla paket üzerinde
I
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Editör’den
kullanılan görselleri göstergebilimsel yöntemle analiz eden Çobaner, korku öğesinin tıbbi
paradigma içerisinde “sağlık” ve “sağlıklı olma” mitleri ile sağlık-hastalık, hayat-ölüm,
kadınlık-erkeklik, gençlik-yaşlılık gibi karşıtlıklarla pekiştirildiğini tespit etmiştir.
Muzaffer Şahin, “Ajans Gazeteciliği ve Medya Sektöründe Haber Ajanslarının
Etkinliği” başlıklı çalışmasında haber ajanslarının Türkiye pazarına yönelik üretimlerni
ele alarak, medya sektörü içindeki etkinliklerini ölçlmeye çalışmıştır.
Tolga Çevikel’in makalesi Türkiye’deki internet gazetelerinde hayata geçirilen okur
yorumları, anketler, forumlar, yurttaş haberleri, yurttaş blogları vb. katılımcı gazetecilik
uygulamalarını konu almaktadır. Çevikel çalışmasında, söz konusu uygulamaların
çeşitliliğini ve yaygınlığını ölçmüş, ayrıca bu uygulamaların işleyişini düzenleyen kural
ve ilkeleri araştırmıştır.
Özlen Özgen ve arkadaşları “Halkın Genetiği Değiştirilmiş Ürünlere/Üretilme
Süreçlerine Yönelik Algıları ve Etik İnançları” başlıklı çalışmalarında tüketicilerin
genetiği değiştirilmiş ürünlere ve üretilme süreçlerine yönelik fayda/risk algıları ile etik
inançları arasındaki ilişkiyi incelemişlerdir. Bu sayımızda yer alan bir başka makalede
ise Özgen ve Yıldırım, tüketim kültürü çerçevesinde mekanların dönüşümünü, ‘küresel
kahve dükkanları’ ölçeğinde ele almakta ve bu dönüşümde görsel öğelerin ve kültürün
rolüne dikkat çekmektedirler.
Cem Yaşın “The Effects of Gravitation on the Inter-Media Agenda-Setting Central
Process: The Case of the Murder of Hrant Dink” başlıklı İngilizce makalesinde farklı bakış
açılarına sahip gazetelerin arasında kitle iletişim araçları arası gündem belirleme sürecini
incelemiştir. Bu çalışmada ana damar gazetelerin diğer gazeteler üzerinde merkezi çekim
etkisini test etmek için Hrant Dink Cinayeti örnek olarak seçilmiş ve analiz edilmiştir.
Ersin Özarslan “Basın Dili Üzerine Bazı Dikkatler” başlıklı makalesinde basın
dilinin ana dil içerisindeki yeri ve kendisi gibi standard dil içerisinde yer alan diğer alt ve
üst dil şubeleriyle benzerlik, farklılık ve işlev bakımından münasebeti üzerinde durmuştur.
Hafize Nurgül Durmuş’un makalesi, 2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde gerek
adaylık açıklama süreci gerekse bu süreci takip eden gelişmeler çerçevesinde basının
ideolojik konumlanışını ele alan bir çalışma olarak katkı sunmaktadır.
Son olarak Özekin, içerisinde yaşamakta olduğumuz yüzyılın çatışma boyutuna ışık
tutmak amacıyla medyanın bu çatışma atmosferi içerisindeki pozisyonunu sorgulamakta
ve çalışmasını güncel sayılabilecek iki önemli çatışma üzerine inşa etmektedir.
Dergimizin bu sayısının da akademiye yararlı olması ve gelecek sayımızda
buluşmak dileğiyle...
Doç. Dr. Gülcan SEÇKİN
Editör
Sayı 37 /Güz 2013
II
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı Katılımının
İşleyişi ve Sınırlılıkları
Mechanisms and Limits of User Participation in Turkish Online Newspapers
Tolga ÇEVİKEL, Arş. Gör. Dr., Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi,
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Katılımcı Gazetecilik,
Kullanıcı Katılımı,
İnternet Gazeteleri,
Kullanıcının Ürettiği
İçerik
Keywords:
Öz
Bu çalışma, Türkiye’deki internet gazetelerinde hayata geçirilen okur yorumları,
anketler, forumlar, yurttaş haberleri, yurttaş blogları vb. katılımcı gazetecilik uygulamalarını
konu almaktadır. Çalışma, söz konusu uygulamaların çeşitliliğini ve yaygınlığını
ölçmekte, ayrıca bu uygulamaların işleyişini düzenleyen kural ve ilkeleri araştırmaktadır.
Çalışma böylece, çevrimiçi profesyonel haber medyasında kullanıcılara sunulan katılım
olanaklarının sınırlılıklarını ortaya koymaya çalışmakta; kullanıcıların haber üretim
süreçlerine ne düzeyde katıldıklarını ve bu süreçlerin kontrolünde ne ölçüde etkili olduklarını
sorgulamaktadır. Çalışmada kullanılan veriler, üç farklı türden (basın, televizyon, çevrimiçi)
medya kuruluşuna ait toplam 50 internet gazetesi üzerinde gerçekleştirilmiş kapsamlı bir
çevrimiçi analizin sonucunda elde edilmiştir. Araştırmanın bulguları, Türkiye’de katılımcı
gazeteciliğin oldukça yavaş bir gelişim gösterdiğini; haber üretiminin pek çok aşamasının
kullanıcılara kapalı tutulduğunu, kısmen açık olan aşamaların ise profesyonel gazeteciler
tarafından sıkı bir şekilde kontrol edildiğini ortaya koymaktadır.
Abstract
This study explores participatory journalism features in Turkish online newspapers
Participatory Journalism,
such as reader comments, polls, forums, citizen stories, citizen blogs etc. It examines the
User Participation,
diversity and penetration of these participatory journalism features as well as the rules
Online Newspapers,
User-Generated Content and principles regulating them. Through this, the study tries to discuss the limits of user
participation in online professional news media; it sets out to investigate to what extent
users get involved in and control the news production processes. The data used in the
research were gathered from a comprehensive online survey (analysis of 50 Turkish online
newspapers from three different media traditions; press, broadcast and online). The study
comes to the conclusion that Turkish online newspapers are remarkably slow to respond
to participatory journalism; most stages of the news production process are closed to user
participation or strictly controlled by professional journalists when participation is allowed.
Tolga Çevikel
Giriş
İnternet, içerik üretmeyi ve paylaşmayı, dileyen herkes için olanaklı hale getirmekte
ve kitle iletişiminin geleneksel formlarıyla kıyaslanamayacak ölçüde kolaylaştırmaktadır.
Kişisel bilgisayarların ve mobil dijital kayıt cihazlarının ucuzlayıp yaygınlaşmasıyla
başlayan ve özellikle son on yılda yeni nesil içerik yönetim sistemlerinin ve içerik paylaşım
platformlarının ortaya çıkmasıyla ivme kazanan süreç neticesinde, çevrimiçi içerik üretim
araçları Anderson’ın ifadesiyle “demokratikleşmektedir” (2007: 71-74). İçerik üretim
araçlarının demokratikleşip herkes için daha erişilebilir hale gelmesiyle birlikte, çevrimiçi
haber ve enformasyon üretimi alanında önemli bir değişim yaşanmaktadır. Medya
profesyoneli olmayan internet kullanıcısı sıradan yurttaşlar, önceleri medya kuruluşlarına
ait olan bir tekeli kırarak haber ve enformasyonun toplanması, yazılması, dağıtılması,
yorumlanması süreçlerinde daha aktif rol oynamaktadırlar (Bowman ve Willis, 2003: 9).
Bu dönemde bir taraftan yurttaş gazeteciliğinin yükselişine tanık olunmakta; profesyonel
haber medyasının dışında, tamamen kullanıcının ürettiği içerikle (user-generated content)
oluşturulmuş, kişisel sitelerden bloglara, Wikinews, Indymedia, Ohmynews vb. kolektif
haber sitelerine uzanan çeşitlilikte bir yurttaş medyası ortaya çıkmaktadır. Diğer taraftan
profesyonel haber medyası da, yurttaş medyasının yükselişi eğiliminden giderek daha fazla
etkilenmekte, katılımcı gazetecilik olarak tanımlanan model içerisinde farklı kullanıcı
katılımlarını haber üretim süreçlerine dâhil etmeye çalışmaktadır. Medya kuruluşları;
okur yorumları, anketler, forumlar, yurttaş blogları, yurttaş haberleri vb. bir dizi katılımcı
gazetecilik uygulamasını giderek daha yaygın biçimde hayata geçirerek, kullanıcıların
haber üretiminin çeşitli aşamalarına aktif olarak katılımlarını sağlamaktadır.
Bu çalışmanın konusunu oluşturan katılımcı gazetecilik, kullanıcıların haber
üretimine katılımlarını betimlemek için geliştirilmiş bir diğer kavram olan yurttaş
gazeteciliğinden, söz konusu katılımın medya kuruluşları tarafından sağlanması noktasında
ayrılmaktadır. Yurttaş gazeteciliğinde haber üretimi profesyonellerin herhangi bir katkısı
ya da müdahalesi olmaksızın tamamen yurttaşlar tarafından gerçekleştirilmektedir;
yurttaş gazeteciliği kavramıyla, haber üretiminin kurumsallaşmış medyadan bağımsız
olarak yürütülmesine vurgu yapılmaktadır (Nip, 2006: 118; Aydoğan, 2012: 33). Katılımcı
gazetecilikte ise “kullanıcı katılımı, profesyoneller tarafından tasarlanan bir çerçeve veya
yapı içinde sağlanmaktadır” (Nip, 2006: 217). Bir başka deyişle katılımcı gazetecilik
kavramı ile esas olarak medya kuruluşlarının “kullanıcı katkılarını temin etmeye, işlemeye
ve profesyonel mecralarda yayınlanmaya yönelik olarak hayata geçirdiği uygulamalara
ve bunların arkasındaki teknik, editoryal ve yönetimsel süreçlere” dikkat çekilmektedir
(Thurman ve Hermida, 2010).
Profesyonel haber medyasında kullanıcı katılımın artışı ve katılımcı gazeteciliğin
yükselişi, pek çok yazar tarafından gazetecilikte “biz yazarız, siz okursunuz” dönemini sona
erdirecek ve yeni bir paradigmanın önünü açacak bir gelişme olarak yorumlanmaktadır.
Yeni paradigma, haber üretim süreçlerinin kontrolünde medya kuruluşlarından
kullanıcılara doğru bir güç kayması yaşanacağı, bir başka deyişle bu alandaki kontrolün
kullanıcılarla giderek daha fazla paylaşılacağı (Paulussen vd., 2007: 133) iddiasına
dayanmaktadır. Söz konusu güç kayması, “yalnızca profesyonel haber medyasında
kullanıcının ürettiği içeriğin daha fazla kullanılmasıyla sonuçlanmayacak, aynı zamanda
02
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı Katılımının İşleyişi ve Sınırlılıkları
profesyonel gazeteciler ve kullanıcılar arasında daha fazla işbirliğinin gelişmesini de
sağlayacaktır” (Paulussen ve Ugile, 2008: 24-25). Jenkins’e göre, günümüzün katılımcı
medya kültüründe “haber üreticileri ve tüketicileri ayrı rollerle iştigal etmezler, onları
birbirleriyle etkileşim içinde çalışan katılımcılar olarak düşünmek gerekmektedir” (2006:
3). Böylece gazetecilik, yukarıdan aşağıya bir “okumadan”, aşağıdan yukarı bir “sohbete”
doğru evrilecektir. Profesyonel gazetecilerin yeni rol ve sorumlulukları ise söz konusu
sohbeti yönetmek ve kolaylaştırmak olacaktır (Deuze, 2006: 275).
Katılımcı gazetecilikle ilgili geliştirilen bu söylemin hızlıca kabul görüp
benimsenmesi, hiç kuşkusuz öncelikle, internetle birlikte ivme kazanan teknolojik
gelişmelerle bağlantılıdır. Ancak katılımcı gazeteciliğin kısa sürede adeta “sihirli bir
sözcük” (Domingo, 2008: 680) haline gelmesinde, gazeteciliğin içinde bulunduğu sıkıntılı
durum da rol oynamaktadır. Katılımcı gazetecilikle ilgili geliştirilen söylem, bir yönüyle,
gazeteciliğin toplumsal ve demokratik rolünü tam olarak yerine getiremediği için medyaya
olan güvenin zayıfladığına ilişkin, 1990’ların ortalarından bu yana süregelen tartışmaların
da devamıdır. Bir başka deyişle söz konusu söylem, anaakım medyanın kamu ile yeniden
ilişki kurması ve yurttaşları haber üretimine daha fazla dâhil etmesi gerektiğini savunan
anlayışın bir ürünü olarak “gazeteciliği kurtarmak” (Robinson, 2010) amacıyla da işe
koşulmaktadır. Bu anlamda söz konusu söylemin, somut bulgulardan ziyade temennilere
yaslanıyor olabileceğini göz önünde bulundurmak; katılımcı gazetecilikle ilgili kavrayışlar
geliştirirken, sorgulayıcı bir yaklaşımla, kullanıcı katılımına olanak veren mevcut
uygulamaların gerçekte ne şekilde hayata geçirildiğini araştırmak şart görünmektedir.
Söz konusu sorgulayıcı yaklaşım, hiç kuşkusuz medya kuruluşları tarafından
kullanıcılara sunulan katılım olanaklarının taşıdığı önemin azımsanmasını ya da görmezden
gelinmesini gerektirmemektedir. Katılımcı gazetecilik uygulamaları, kullanıcıların haber
üretim süreçlerine daha fazla dâhil olarak bu süreçlerin yönetiminde daha fazla söz
hakkı elde etmelerini sağlayabilir ve böylece gazeteci kullanıcı ilişkisinde eşitlikçi bir
dönüşümün yaşanmasının önünü açabilir. Ancak katılımcı gazeteciliğin getirebileceği bu
kamusal fayda, verili bir durum ya da gerçeklikten ziyade potansiyel bir olanak olarak
değerlendirilmelidir ve bu potansiyelin ne kadar gerçeğe dönüştüğü mutlaka ampirik
olarak sorgulanmalıdır.
Bu çalışma, bu tür bir sorgulayıcı yaklaşımla, Türkiye’de katılımcı gazeteciliğin
mevcut durumunu ele alıp değerlendirmekte ve bu amaçla çevrimiçi profesyonel
haber medyasında yani internet gazetelerinde hayata geçirilen katılımcı gazetecilik
uygulamalarını araştırmaktadır. Çalışma, kapsamlı bir çevrimiçi analiz üzerinden
söz konusu uygulamaların çeşitliliğini, yaygınlığını ve işleyişini ortaya koyarak,
bu uygulamalar yoluyla hayata geçen kullanıcı katılımın düzeyini ve sınırlılıklarını
tartışmaktadır. Bir başka deyişle çalışma, kullanıcıların haber üretim süreçlerine ne
düzeyde katıldıkları ve bu süreçlerin kontrolünde ne ölçüde etkili oldukları sorularına
yanıt aramakta ve Türkiye’deki katılımcı gazetecilik uygulamalarının mevcut halleriyle,
yerleşik gazetecilik kültürünü ve gazeteci kullanıcı ilişkisini ne ölçüde değiştirdiğini
sorgulamaktadır.
Sayı 37 /Güz 2013
03
Tolga Çevikel
Çalışma bu amaçla, toplam 50 internet gazetesini kapsamına alan bir çevrimiçi
analize girişmektedir. Günlük gazeteler, haber kanalları ve yalnızca internette faaliyet
gösteren haber kuruluşları olmak üzere üç farklı türden medya kuruluşuna ait olan bu
internet gazeteleri, toplam sayı anlamında Türkiye’deki çevrimiçi profesyonel haber
medyasının tamamına yakın bir bölümünü temsil etmektedir. Söz konusu çevrimiçi
analizde, öncelikle bu internet gazetelerinde kullanıcı katılımını sağlamak amacıyla
hayata geçirilen uygulamaların hangileri olduğu ortaya konulmaktadır. Daha sonra her
bir katılımcı gazetecilik uygulamasının yaygınlık düzeyi ölçülmekte ve yine her bir
uygulamanın işleyişini düzenleyen temel kural ve ilkeler tespit edilmeye çalışılmaktadır.
Mevcut katılımcı gazetecilik uygulamaları yoluyla hayata geçen kullanıcı katılımın
düzeyini ve sınırlılıklarını daha sağlıklı bir şekilde ortaya koyabilmek için, çalışmada
ayrıca söz konusu uygulamalar, haber üretim sürecinin farklı aşamalarıyla (enformasyonun
toplanması, seçilmesi, haberleştirilmesi, dağıtımı ve yorumlanması) ilişkilendirilmek
suretiyle de ele alınmaktadır. Bunun için daha önce Domingo vd. (2008) ve Hermida vd.
(2011) tarafından da hayata geçirilen bir yöntemden yararlanılmaktadır. Öncelikle her bir
katılımcı gazetecilik uygulamasının haber üretiminin hangi aşamalarında işe koşulduğu
tespit edilmekte, buradan yola çıkılarak da haber üretiminin hangi aşamalarının kullanıcı
katılımına ne ölçüde açık/kapalı olduğu, bir başka deyişle kullanıcılara sunulan katılım
olanaklarının (ve neticede gerçekleşen katılımın) haber üretiminin daha çok hangi
aşamalarına yönelik olduğu araştırılmaktadır.
Çalışmanın geri kalan bölümünde, katılımcı gazetecilikle ilgili şu ana kadar yapılmış
akademik çalışmalar özetlendikten sonra, katılımcı gazetecilik uygulamalarına ve bu
uygulamaların haber üretim süreçleriyle nasıl ilişkilendirildiğine dair kısa bir bilgilendirme
yapılıp, araştırmanın bulgularının sunulmasına ve tartışılmasına geçilecektir.
Katılımcı Gazeteciliğin Gelişimi: Önceki Çalışmaların Bulguları
Katılımcı gazetecilik ile ilgili ilk akademik çalışmalar, medya kuruluşlarının ve
profesyonel gazetecilerin, kullanıcının ürettiği içeriğin ve kullanıcı katılımının yükselişine
nasıl bir reaksiyon gösterdikleri sorusundan hareketle başlamıştır. Deuze, bu konuyla
ilgili erken çalışmasında (2003) medya kuruluşlarının kullanıcı katılımının beraberinde
getirdiği yeni sorulara oldukça muhafazakâr bir şekilde, var olan gazetecilik kültürüne
ve değerlerine yaslanarak yanıt vermeye çalıştığını öne sürmektedir. Yine aynı yazar,
bir başka çalışmasında gazetecilerin, geleneksel eşik bekçiliği rolleriyle ve profesyonel
kimlikleriyle çeliştiği için etkileşim mefhumuna karşı genellikle dirençli ve mesafeli
davrandıklarını ortaya koymaktadır (Deuze vd., 2007). Singer’a (2005) göre de gazeteciler,
kullanıcı katılımını geleneksel gazetecilik norm ve pratiklerine uygun hale gelecek
şekilde kontrol altında tutarak katılıma olanak veren uygulamaları “normalleştirmeye”
çalışmaktadırlar. Singer tarafından geliştirilen “normalleştirme” tespiti, daha sonra
Thurman ve Hermida tarafından da tekrarlanmakta; yazarlar “kullanıcının ürettiği içeriği
medya kuruluşunun markasına, kurumsal değerlerine uydurmaya, normalleştirmeye
çalışan editoryal tutumlara ve moderasyon uygulamalarına” dikkat çekmektedirler (2010:
55).
04
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı Katılımının İşleyişi ve Sınırlılıkları
Bu tartışmalardan devamla, internet gazetelerinde kullanılan katılımcı gazetecilik
uygulamalarının neler olduğunu ve ne ölçüde hayata geçirildiğini araştıran bir dizi çalışma
ortaya çıkmıştır. Daha çok web sitelerinin niceliksel analizine dayalı olan bu çalışmalar,
kullanıcılara haber üretim süreçlerine katılmaları ve içerik üretmeleri için sunulan
olanakların çeşitliliğini ve yaygınlığını ölçmeye çalışmaktadır. Söz konusu çalışmaların
ilk örneklerinden birisi, Thurman’ın (2008) Britanya’daki ulusal gazetelerin web
sitelerini analiz ettiği araştırmadır. Yazar, 2005 tarihli saha araştırmasında bu gazetelerde
hayata geçirilen katılımcı gazetecilik uygulamalarını anketler, forumlar, chat odaları,
soru-yanıtlar, bloglar ve okur yorumları olarak kayıt altına almakta; en yaygın kullanılan
uygulamanın %70 oran ile soru-yanıtlar olduğunu tespit etmektedir. Kullanıcıların,
gazetecilere veya davetli konuklara sorularını iletebildikleri bu uygulamayı, %50 ile
anketler, %40 ile forumlar takip etse de, okur yorumları ve bloglar gibi görece daha
gelişkin uygulamaların hayata geçirilme oranları %10 ile sınırlı kalmaktadır (2008: 140141). Thurman, daha sonraki dönemde, bu defa Hermida ile birlikte, aşağı yukarı aynı
örneklem üzerinde 2006 ve 2008 yılları için iki ayrı saha araştırması daha gerçekleştirmiştir
(Thurman ve Hermida, 2008; Hermida ve Thurman, 2010). Yazarlar bu çalışmalarında,
aradan geçen süre zarfında Britanyalı internet gazetelerinde iki yeni katılımcı gazetecilik
uygulamasının (yurttaş medyası, yurttaş haberleri) daha hayata geçirilmeye başlandığını,
ayrıca kullanıcılara sunulan katılım olanaklarında oran olarak kayda değer bir artış
yaşandığını tespit etmektedirler. Bu çalışmalara göre Nisan 2005-Haziran 2008 arası,
örneğin okur yorumlarına yer veren internet gazetesi sayısı 1’den 8’e (%65’e), bloglara
yer verenler ise 1’den 9’a (%75’e) yükselmiştir (Hermida ve Thurman, 2010). Ancak
bloglar haricinde, kullanıcıların doğrudan içerik üretmesine ve yayınlamasına olanak
tanıyan yurttaş medyası ve yurttaş haberleri gibi uygulamalar, hâlâ oldukça sınırlı ölçüde
hayata geçirilmektedir.
Rebillard ve Touboul (2010) ise, kullanıcıya sunulan katılım olanaklarını araştırmak
için, internet gazetelerinde hangi uygulamaların kullanıldığından değil, bu gazetelerde
yer alan linklerden yola çıkmaktadırlar. Yazarlar, Avrupa ve ABD’den dört büyük internet
gazetesinin ana sayfalarında yer alan linkleri sayı ve alan olarak analiz ederek, kullanıcıları
katılıma davet eden uygulamaların yaygınlığını ve görünürlüğünü ölçmektedirler.
Araştırma, katılımcı gazetecilik uygulamalarının her dört gazetede de oldukça sınırlı
olarak hayata geçirildiğini; toplam linklerin sayı olarak %10 ila %15’inin, alan olarak da
%4 ila %16’sının bu uygulamalara yöneldiğini ortaya koymaktadır. Araştırmada ayrıca
bu linklerin sol kolonda (göz izleme çalışmalarına göre en stratejik olan konumda) değil,
orta veya sağ kolonlarda ve sayfanın aşağı kısımlarında yer aldığı da tespit edilmektedir.
Katılımcı gazeteciliğin gelişimiyle ilgili benzer bir tespit, Paulussen vd. (2007)
tarafından yapılan bir uluslararası çalışmada da yinelenmektedir. Yazarlar, Belçika,
Finlandiya, Almanya ve İspanya’daki katılımcı gazetecilik uygulamalarını daha ziyade
ikincil kaynaklar üzerinden değerlendirdikleri çalışmalarında, ülkeler arasında ufak tefek
farklılıklar bulunsa da, dört ülkede de kullanıcıya sunulan katılım olanaklarının oldukça
sınırlı düzeyde seyrettiğini tespit etmektedirler. Yine benzer şekilde, Paulussen ve Ugille
(2008), Belçika’dan iki gazete ve bir yerel topluluk web sitesi ile ilgili olarak gazetecilerle
yaptıkları görüşmeler üzerinden gerçekleştirdikleri çalışmalarında, gazetecilerin kullanıcı
katılımının önemine dair bir farkındalığa sahip olduklarını ancak buna rağmen katılımcı
gazeteciliğin beklenenden daha yavaş geliştiğini ortaya koymaktadırlar.
Sayı 37 /Güz 2013
05
Tolga Çevikel
Katılımcı gazeteciliğin gelişimini, internet gazetelerinde hayata geçirilen uygulamalar
üzerinden araştırmayı tercih eden birkaç önemli çalışma daha bulunmaktadır. Bunlardan
ilki, Domingo vd. (2008) tarafından gerçekleştirilen, 8 Avrupa ülkesinden ve ABD’den,
toplam 16 internet gazetesinin analiz edildiği araştırmadır. Bu araştırmayı hayata geçiren
ekip, sonra çok daha kapsamlı ikinci bir araştırmaya daha imza atmış; 10 ayrı ülkeden,
iki düzineden fazla gazetenin web sitelerini analiz etmiş, ayrıca yaklaşık 70 gazeteciyle
derinlemesine görüşmeler gerçekleştirmiştir (Hermida vd., 2011). Bu çalışmalar
öncelikle, önceki çalışmalarda tespit edilen katılımcı gazetecilik uygulamalarının zaman
içinde uğradığı değişimi ortaya koymaktadır. Hermida vd. (2011) çalışmasında, en güncel
katılımcı gazetecilik uygulamaları; yurttaş blogları, yurttaş medyası, yurttaş haberleri,
kolektif söyleşiler, okur yorumları, içerik hiyerarşisi, forumlar, gazeteci blogları, anketler
ve sosyal ağ olarak sıralanmaktadır.
Bahsi geçen çalışmalar öncekilerden farklı olarak, sadece internet gazetelerinde
kullanıcılara sunulan katılım olanaklarının çeşitliliğini ve yaygınlığını değil, aynı
zamanda bu olanakların haber üretim süreçlerinin hangi aşamalarına yönelik olduğunu da
araştırmaktadır. Gerek Domingo vd. (2008) gerekse Hermida vd. (2011) çalışmalarında
haber üretimini (erişim-gözlem, seçme-filtreleme, işlem-düzenleme, dağıtım, yorumlama
olmak üzere) beş farklı aşamaya ayırarak ele almaktadırlar. Araştırmacılar, haber üretiminin
her bir aşaması için işe koşulan farklı katılımcı gazetecilik uygulamaları üzerinden,
kullanıcıların haber üretim süreçlerine katkıda bulunma ve bu süreçleri etkileme yetisine
gerçekte ne ölçüde sahip oldukları sorusuna yanıt aramaktadırlar. Bu çalışmalarda ulaşılan
sonuç, internet gazetelerinin kullanıcılara en fazla katılım olanağını, yorum ve tartışma
ile ilgili uygulamalar şeklinde sunduğu yönündedir. Yani internet gazeteleri, kullanıcıları
haber üretiminden ziyade, ağırlıklı olarak profesyonellerce üretilmiş haberlerin
yorumlanmasına katmayı tercih etmektedir. Domingo vd. (2008)’e göre, haber üretiminin
yorumlama dışındaki aşamaları kullanıcı katılımına ancak sınırlı olarak açıktır ve katılıma
izin verildiği durumlarda profesyonel gazeteciler tarafından kontrol edilmektedir.
Yazarlar aynı çalışmalarında ayrıca, internet gazetelerinde kullanıcılara giderek daha
fazla katılım olanağı sunulmakta olsa da, mevcut gazetecilik kültürünün, özellikle eşik
bekçiliği rolünün muhafaza edilmeye çalışıldığına da dikkat çekmektedirler. Benzer bir
husus, Hermida ve Thurman (2010) tarafından da dile getirilmekte; yazarlar internet
gazetelerinde kullanıcılara sunulan katılım olanaklarının yalnızca bir tür “yanıt hakkı”
niteliğinde olduğunu öne sürmektedirler. Oysa yazarlara göre katılımcı gazetecilik, yanıt
hakkını aşması gereken bir kavramdır; kullanıcılar katılımcı gazetecilik uygulamaları
yoluyla gündem belirleme ve profesyonel gazetecilikle rekabet etme yeteneğine de
kavuşabilmelidirler.
Medya kuruluşlarının ve gazetecilerin, haber üretiminin pek çok aşamasını
kullanıcıların aktif katılımına açmakta gönülsüz olduğu, açtığı zaman da kontrolü elden
bırakmak istemediği hususlarına dikkat çeken başka çalışmalar da bulunmaktadır.
Örnebring (2008) bu tartışmayı internet gazetelerinde ne tür kullanıcının ürettiği içeriğe
yer verildiğinden yola çıkarak yapmaktadır. Yazar, The Sun (Britanya) ve Aftonbladet
(İsveç) adlı internet gazetelerini incelediği çalışmasında, bu gazetelerde kullanıcılara daha
çok popüler kültür ve kişisel/gündelik hayat ile ilgili içerik üretme olanağı sunulduğunu,
kullanıcılar tarafından üretilmiş “sert haberlere” ise neredeyse hiç yer verilmediğini tespit
06
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı Katılımının İşleyişi ve Sınırlılıkları
etmektedir. Yazar çalışmasında bu durumu, medya kuruluşlarının kullanıcılara haber
üretim süreçlerinde gerçek bir etkide bulunma şansı verme konusunda pek de istekli
olmadıkları şeklinde yorumlamaktadır. Pantti ve Bakker (2009) ise, Hollandalı gazeteciler
ile yaptıkları görüşmeler üzerinden Hollanda haber medyasında amatör görsellerin
kullanımını araştırdıkları çalışmada, kullanıcılar tarafından üretilen görsellerin çok
ağırlıklı bir bölümünün, “yumuşak haberlerle” ya da haber değeri taşımayan konularla
ilgili olduğunu tespit etmektedirler. Yazarlara göre bu durum, gazetecilerin eşik bekçisi
statülerini korumak için başvurdukları yöntemlerden birisi olarak değerlendirilmelidir
(2009: 486).
Wardle ve Williams (2010) ise, 115 BBC gazetecisi ile yaptıkları görüşmeler
sonucunda, kullanıcı katılımının, gazetecilerin çalışma şekillerini değiştirmekten
çok, geleneksel gazetecilik rutinlerinin içine sıkıca gömülmüş durumda olduğunu öne
sürmektedirler. Katılımcı gazetecilik, gazeteci ve kullanıcı ilişkisini radikal olarak
değiştirmemekte; iki grup arasında istisnai durumlar haricinde işbirliği yapılmamaktadır.
Yazarlara göre gazeteciler, kullanıcıları “ortak” olarak değil, “fazladan bir haber kaynağı”
olarak görmektedirler (2010: 791-792).
Gazetecilerin kullanıcılarla ilgili algılamaları, katılımcı gazetecilik uygulamaları
yoluyla internet gazetelerine ulaşan kullanıcının ürettiği içeriğin değerlendirilme şeklini
de belirleyebilmektedir. Domingo, bu hususla ilgili olarak internet gazetelerinin iki ayrı
yaklaşımı benimseyebildiklerini tespit etmektedir (2011: 85-88). Yazar, bunlardan ilkini
ve pratikte daha fazla karşılaşılan yaklaşımı, “oyun sahası olarak katılımcı gazetecilik”
olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşımı benimseyen internet gazetelerinde, kullanıcıların
ürettiği içerik, profesyonel olarak üretilen içerikle karıştırılmamakta; bu içerik için
ayrı ve yalıtılmış alanlar oluşturularak kullanıcılar bu ayrı alanlarda “oynamaya” davet
edilmektedir. İkinci yaklaşım olan “kaynak olarak katılımcı gazetecilik”te ise, kullanıcının
ürettiği içerik gazeteciler tarafından kaynak materyal olarak değerlendirilmekte ve mevcut
profesyonel içeriğe entegre edilmektedir.
Haber Üretim Aşamaları ve Katılımcı Gazetecilik Uygulamaları
Bu çalışma, Domingo vd. (2008) ve Hermida vd. (2011) tarafından yapılan
çalışmalarda kullanılan yöntemi takip etmekte ve katılımcı gazetecilik uygulamalarını,
haber üretiminin birbirini takip eden beş farklı aşamasıyla ilişkilendirerek ele almaktadır.
Geleneksel olarak gazetecilik doğrusal bir süreç olarak düşünüldüğünde haber üretimi,
haber için gerekli olan ham materyalin toplanmasıyla başlamakta, bu materyalin
seçilmesi, haberleştirilmesi, okura ulaştırılması ve okur tarafından yorumlanmasıyla son
bulmaktadır. İnternetle birlikte, kullanıcıların haber üretiminin hemen her aşamasına
katılımlarını sağlamak üzere internet gazeteleri tarafından işe koşulan, yeni ve yenilikçi
uygulamalar ortaya çıkmaktadır. Söz konusu katılımcı gazetecilik uygulamalarını,
Hermida vd.’den (2011) alınarak geliştirilen ve güncellenen bir tablo yardımıyla analiz
etmek mümkündür.
Sayı 37 /Güz 2013
07
Tolga Çevikel
Tablo 1. Haber üretim aşamalarına göre katılımcı gazetecilik uygulamaları
Haber üretiminin beş aşaması
İlgili katılımcı gazetecilik uygulamaları
1. Erişim-gözlem
İçerik gönderme çağrısı
2. Seçme-filtreleme
-
3. İşlem-düzenleme
Yurttaş haberleri
Yurttaş blogları
İçerik hiyerarşisi
4. Dağıtım
Kişiselleştirme
Sosyal medyada paylaşma
Okur yorumları
5. Yorumlama
Anketler
Forumlar
Kolektif söyleşiler
Tablo kısaca özetlenecek olursa; erişim-gözlem, enformasyonun toplandığı, yani
haber için gereken kaynak materyalin temin edildiği ya da üretildiği aşamadır. Kullanıcıların
haber üretiminin bu ilk aşamasına katılımı, medya kuruluşları tarafından yapılan “içerik
gönderme çağrısı” yoluyla gerçekleşmektedir. Medya kuruluşları, genel veya doğrudan
spesifik bir konuyla ilgili olarak kullanıcılarından yazılı veya görsel/işitsel içerik talebinde
bulunmaktadır ve genellikle web sitelerindeki bir form aracılığıyla (veya daha basit bir
şekilde e-posta yoluyla) bu içeriğin akışını sağlamaktadır. Medya kuruluşlarının buradaki
amacı, kullanıcılardan habere dönüştürülebilecek ham enformasyon (haber için ipucu ya
da fikir) ya da haberde kullanılabilecek fotoğraf ve video temin edebilmektir.
Seçme-filtreleme, toplanan enformasyonun hangilerinin habere dönüştürüleceğine
karar verildiği, eşik bekçiliği olarak da bilinen aşamadır. Haber üretiminin bu aşamasının
kullanıcı katılımına en azından bugün için tamamen kapalı tutulduğu söylenebilir. Medya
kuruluşları neyin haber olacağını belirleme ya da etkileme anlamında kullanıcılara anlamlı
bir olanak sunmamaktadır, haber üretiminin bu aşamasıyla ilgili bilinen bir katılımcı
gazetecilik uygulaması mevcut değildir.
İşlem-düzenleme, haberin üretildiği, yani yayın için hazırlandığı ve düzenlendiği
aşamadır. Bazı medya kuruluşları, içerik gönderme çağrısının ötesine geçerek
kullanıcılarının haber yapıp yayınlamalarına da olanak sağlamakta, “yurttaş haberleri”
için sitelerinde özel alanlar tahsis etmektedir. CNN “iReport”, NBC News “FirstPerson”,
Fox News “u-Report”, ABC News “i-Caught” vb. katılımcı gazetecilik projeleri, bunun
çok bilinen bazı örnekleridir. Medya kuruluşlarının kullanıcılarına sunduğu blog yaratma
olanağı, “yurttaş blogları” da haber üretiminin bu aşamasıyla ilgili önemli bir katılımcı
gazetecilik uygulaması olarak değerlendirilmelidir.
08
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı Katılımının İşleyişi ve Sınırlılıkları
Dağıtım, haberin yayıldığı ve farklı mecralarda okunmaya/izlenmeye hazır hale
getirildiği aşamadır. Haber üretiminin bu aşamasıyla ilgili olarak, haberlerin kullanıcılardan
gördüğü ilginin derecesine göre listelenmesi “içerik hiyerarşisi”; haberlerin kullanıcılar
tarafından kendi ilgi alanlarına göre özelleştirilmesi “kişiselleştirme” ve haberlerin
çeşitli sosyal medya platformlarında paylaşılması “sosyal medyada paylaşma” gibi
uygulamalardan bahsetmek mümkündür.
Yorumlama ise, üretilen ve yayınlanan haberlerin tartışmaya ve yoruma açıldığı
aşamadır. Haber üretiminin bu son aşamasının, kullanıcı katılımına en açık tutulan
aşama olduğu söylenebilir. Medya kuruluşları, kullanıcıların haberleri yorumlamalarını
ve bu haberler üzerinden gündeme dair fikirlerini söylemelerini sağlamak üzere “okur
yorumları”, “anketler”, “forumlar” ve “kolektif söyleşiler” gibi bir dizi uygulamayı
hayata geçirmektedir.
Türkiye’de Katılımcı Gazetecilik Uygulamalarının Mevcut Durumu ve İşleyişi
Araştırmanın Yöntemi
Bu araştırma, haber üretim aşamalarıyla da ilişkilendirilmek suretiyle kısaca
tanıtılan tüm bu katılımcı gazetecilik uygulamalarının her birinin, Türkiye’deki internet
gazetelerinde “ne ölçüde” ve “ne şekilde” hayata geçirildiğini araştırmaktadır. “İnternet
gazetesi” kavramı bu çalışmada, profesyonel medya/haber kuruluşlarının web sitelerini
tanımlamak için kullanılmaktadır ve günlük gazetelerin, haber kanallarının ya da
yalnızca internette faaliyet gösteren medya kuruluşlarının haber sitelerinin hepsini birden
kapsamaktadır.Araştırma 50 internet gazetesini konu almaktadır; bunların 30 tanesi
ulusal günlük gazetelere (spor gazeteleri hariç), 11 tanesi ulusal haber kanallarına aittir.
Geri kalan 9 internet gazetesi ise, geleneksel medya gruplarından bağımsız ve yalnızca
çevrimiçi olarak faaliyet gösteren medya kuruluşlarına ait olan haber siteleri arasından
seçilmiştir. (50 internet gazetesinin tam listesi için bkz. Ek 1) Araştırma esas olarak
internet gazetelerinin web siteleri üzerinden yürütülmüş, söz konusu çevrimiçi analiz
2013 yılının yaz aylarında gerçekleştirilmiştir.
İnternet gazetelerinin çevrimiçi analizinin, neleri kapsadığı ve hangi aşamalardan
oluştuğu, şu şekilde özetlenebilir: Araştırmada önce internet gazetelerinde kaç farklı
katılımcı gazetecilik uygulamasının hayata geçirildiği, yani uygulamaların çeşitliliği
tespit edilmiştir. Daha sonra her bir internet gazetesinin bu uygulamalardan hangilerine
yer verdiği incelenmiş ve hem topluca 50 internet gazetesi için hem de farklı medya
kuruluşu türleri için, uygulamaların yaygınlığı ölçülmüştür. Bunun dışında her bir
katılımcı gazetecilik uygulamasının işleyişini düzenleyen temel kural ve ilkeler tespit
edilmeye çalışılmış; uygulamadan yararlanmak için gereken koşullar, uygulamanın
işleyişinde kullanılan altyapı ve teknik araçlar, uygulamanın sitede konumlanışı, uygulama
yoluyla üretilen içeriğin kullanılma şekli, uygulamanın moderasyonunun yöntemi ve
kuralları vb. gibi bir dizi husus araştırılmıştır. Araştırmanın bu son boyutu için, web
sitelerinin analizinin yanı sıra her bir katılımcı gazetecilik uygulamasının araştırmacı
tarafından bizzat deneyimlenmesi de gerekmiştir. Bunun dışında internet gazetelerinin
Sayı 37 /Güz 2013
09
Tolga Çevikel
uygulamalarını tanıtmak için sitelerinde sundukları bilgilerden ve çok sınırlı da olsa bu
uygulamaları konu alan bazı ikincil kaynaklardan da yararlanılmıştır.
Araştırmanın Bulguları
Türkiye’deki medya kuruluşları, internet gazetelerini 1995 yılından itibaren hayata
geçirmeye başlamışlarsa da, katılımcı gazetecilik uygulamalarının geçmişi ancak 2000’li
yılların ortalarına uzanmaktadır. Türkiye’de ilk olarak 1995 yılının sonunda Evrensel.net
ve Zaman.com.tr adlı internet gazeteleri açılmış, 1998 yılının sonuna kadar aşağı yukarı
tüm büyük günlük gazeteler web sitelerini (internet gazetelerini) kurmuşlardır (Kara,
2002: 44). Bu internet gazeteleri, kuruluşlarını takip eden ilk birkaç yıl, gazeteler için
hazırlanan içeriğin günde bir defa webe taşınmasıyla sınırlı bir faaliyet yürütmüşlerdir.
2000’li yılların başından yaklaşık ortalarına kadar uzanan süreçte de bu gazeteler yine esas
olarak basılı içeriği webe taşıyarak faaliyet gösterseler de, artık gün içinde birden fazla
güncellenmeye, örneğin bazı son dakika haberlerine yer vermeye başlamışlardır. Ancak
bu dönemde webe özgü, gazetelerin basılı sürümlerinde yer almayan içerik oldukça sınırlı
bir düzeyde kalmış, ayrıca kullanıcı katılımına olanak veren uygulamalara çok az yer
verilmiştir. Örneğin 2003 yılı için yapılmış bir araştırma, dönemin 24 internet gazetesinin
ancak 10 tanesinin anketlere, 3 tanesinin okur yorumlarına ve 1 tanesinin forumlara yer
verdiğini tespit etmektedir (Çevikel, 2003: 71). 2000’li yılların ikinci yarısından itibaren
ise internet gazeteleri, basılı içerikten farklı olarak kendi özgün haberlerini üreten, 24 saat
güncellenen, organizasyon olarak da gazeteden bağımsız işleyen bir yapıya kavuşmuş,
kullanıcı katılımına olanak veren uygulamalar da esas olarak bu dönemden itibaren
hayata geçirilmeye başlanmıştır.
Araştırmanın yapıldığı 2013 yılına gelindiğinde ise, aradan geçen zaman içinde
Türkiye’de katılımcı gazeteciliğin çok yavaş bir gelişim gösterdiği görülmektedir.
Türkiye’deki internet gazetelerinde yer alan katılımcı gazetecilik uygulamalarına ilk
genel bakış, bu uygulamaların çeşitlilik açısından ama özellikle de yaygınlık açısından
oldukça sınırlı bir seviyede hayata geçirildiğini ortaya koymaktadır. Tablo 2’den de takip
edilebileceği üzere, “sosyal medyada paylaşma” (%98) ve “içerik hiyerarşisi” (%68) gibi
görece basit ve önemsiz iki uygulama hesaba katılmazsa, Türkiye’de en yaygın olarak
hayata geçirilen katılımcı gazetecilik uygulaması olarak “okur yorumları” (%80) öne
çıkmaktadır. Bahsedilen bu ilk üç uygulamayı, %18 ile yine oldukça basit bir uygulama
olan “anketler”, %12 ile de “içerik gönderme çağrısı” takip etmektedir. Diğerlerinin,
özellikle “yurttaş haberleri” ve “yurttaş blogları” gibi görece gelişkin katılımcı gazetecilik
uygulamalarının ise %4’ü geçemediği görülmektedir. Tüm bu rakamlar, 2000’lerin
ikinci yarısında Avrupa ve ABD için yapılmış araştırmalarda (ör. Hermida ve Thurman,
2008; Domingo vd., 2008) tespit edilen rakamlarla kıyaslandığında bile çok gerilerde
kalmaktadır. Ayrıca başka ülkelerde örneklerini sıkça gördüğümüz “gazeteci blogları” ya
da “kullanıcı güdümlü forumlar” gibi uygulamaların, Türkiye’deki internet gazetelerinin
hiçbirinde hayata geçirilmediği de dikkat çekmektedir.
10
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı Katılımının İşleyişi ve Sınırlılıkları
Tablo 2. Türkiye’deki internet gazetelerinde katılımcı gazetecilik uygulamaları
Haber üretim aşamaları
Erişim-gözlem
Seçme-filtreleme
İşlem-düzenleme
Dağıtım
Yorumlama
Katılımcı gazetecilik
uygulamaları
Var
Yok
%
İçerik gönderme çağrısı
Yurttaş haberleri
Yurttaş blogları
İçerik hiyerarşisi
Kişiselleştirme
Sosyal medyada paylaşma
Okur yorumları
Anketler
Forumlar
Kolektif söyleşiler
6
2
2
34
1
49
40
9
2
1
44
48
48
16
49
1
10
41
48
49
12
4
4
68
2
98
80
18
4
2
Türkiye’deki katılımcı gazetecilik uygulamaları, internet gazetelerinin hangi
türden medya kuruluşlarına ait olduğuna göre incelendiğinde ise, üç tür internet gazetesi
arasında kullanıcı katılımının düzeyi, yani uygulamaların yaygınlığı anlamında kayda
değer bir farklılık gözlemlenmemektedir (Bkz. Tablo 3). Uygulamaların çeşitliliği
anlamında ise, günlük gazetelerin diğerlerinden biraz daha önde olduğu söylenebilir.
Örneğin “yurttaş blogları” ve “kolektif söyleşiler” yalnızca günlük gazetelerin internet
sitelerinde hayata geçirilmektedir. Bu noktada Radikal gazetesinin bir fark yarattığını
söylemek gerekmektedir; Radikal.com.tr 2012 sonbaharında “Radikal okuyun,
okuduğunuz gazetenin yazarı olun!” sloganıyla yenilenmiş ve Türkiye’de az uygulanan
pek çok yeni katılımcı gazetecilik uygulamasını hayata geçirmiştir. Katılımcı gazetecilik
uygulamalarının çeşitliliği anlamında, yalnızca çevrimiçi olan medya kuruluşlarının
diğerlerine oranla daha az sayıda uygulamaya sahip olduğu da söylenebilir. Yalnızca
çevrimiçi medya kuruluşlarına ait olan internet gazetelerinde, “sosyal medyada paylaşma”
ve “içerik hiyerarşisi” uygulamaları hesaba katılmazsa, neredeyse tek katılımcı gazetecilik
uygulamasının “okur yorumları” (%89) olduğu görülmektedir.
Tablo 3. Medya kuruluşlarının türüne göre katılımcı gazetecilik uygulamaları
Katılımcı gazetecilik
uygulamaları
İçerik gönderme çağrısı
Yurttaş haberleri
Yurttaş blogları
İçerik hiyerarşisi
Kişiselleştirme
Sosyal medyada paylaşma
Okur yorumları
Anketler
Forumlar
Kolektif söyleşiler
Günlük gazeteler
(n=30)
Var Yok
%
10
3
27
3
1
29
7
2
28
57
17
13
0
0
30
100
30
0
77
23
7
23
7
23
3
1
29
3
1
29
TV kanalları
(n=11)
Var Yok
%
9
18
2
10
9
1
11
0
0
2
82
9
10
9
1
1
91
10
2
82
9
9
18
2
10
9
1
11
0
0
Çevrimiçi
(n=9)
Var Yok
%
8
11
1
9
0
0
9
0
0
1
89
8
9
0
0
0
100
9
1
89
8
9
0
0
9
0
0
9
0
0
Toplam
(n=50)
%
12
4
4
68
2
98
80
18
4
2
Sayı 37 /Güz 2013
11
Tolga Çevikel
Her bir katılımcı gazetecilik uygulamasının hangi internet gazetelerinde, ne şekilde
hayata geçirildiğine tek tek ve daha detaylı olarak bakıldığında, Türkiye’de katılımcı
gazeteciliğin mevcut durumunu daha iyi analiz etmek mümkün olacaktır.
İçerik Gönderme Çağrısı: Kullanıcıların kendi yaptıkları haberleri ya da çektikleri
fotoğraf ve videoları, internet gazetelerinin içeriğine dâhil edebilmeleri, kullanıcı
katılımının en doğrudan ve en önemli formlarından bir tanesidir. Böylesi bir katılımın
gerçekleşebilmesinin ilk koşulu ise, internet gazeteleri tarafından kullanıcılara bu yönde
bir hatırlatma ya da çağrı yapılmasıdır. Türkiye’de kullanıcılarına kendilerine içerik
göndermeleri yönünde açık ve görünür bir çağrı yapan ve bu içeriğin bir form yoluyla
akışını düzenleyen yalnızca 6 internet gazetesi (%12 oranda) bulunmaktadır. Bunlar
dışındaki diğer 44 internet gazetesinin herhangi birinde, kullanıcının ürettiği içeriğin
e-posta gibi görece daha basit yollarla da olsa kendilerine ulaştırılabileceğine dair bir
hatırlatma ya da çağrı yapılmamaktadır.
Bu uygulamayı hayata geçiren 6 internet gazetesi, kullanıcılarına yönelik içerik
gönderme çağrılarını, slogana benzeyen özel isimler altında gerçekleştirmektedir:
Evrensel.net “Haber Gönder”, Radikal.com.tr “Senden Haber”, Zaman.com.tr “Bir
Haberim Var”, Cnnturk.com “Haberim”, Trthaber.com “Haber Sizsiniz”, T24.com.
tr “Haber Bildir” gibi. Söz konusu 6 gazeteden 2’si (Zaman.com.tr ve Trthaber.com)
kullanıcılarından yalnızca fotoğraf veya video şeklinde görsel içerik talep etmekte, diğer
4’ü ise kullanıcılarını görsellerin yanı sıra yazılı içerik ve haber de göndermeye davet
etmektedir.
“İçerik gönderme çağrısı” uygulaması, temelde basit bir form mantığına
dayanmaktadır. Kullanıcılar hazırladıkları içeriği, bu uygulamalara ait özel sayfalarda yer
alan formlara doğrudan yazarak veya ayrı dosyalar halinde ekleyerek oldukça pratik bir
şekilde internet gazetelerine ulaştırabilmektedirler. Kullanıcının ürettiği içeriğin akışıyla
ilgili olarak, internet gazeteleri ile kullanıcılar arasında ücret karşılığı olmayan, gönüllü
bir ilişki bulunmaktadır. Yalnızca Trthaber.com, kullanıcının ürettiği içeriğin akışını cazip
kılmak için, her hafta en iyi içeriği gönderen üç kişiye belli bir para ödülü vermektedir.
Yurttaş Haberleri: Yurttaş haberleri uygulaması, Türkiye’deki 50 internet
gazetesinin yalnızca 2’sinde, Radikal.com.tr ve Cnnturk.com’da hayata geçirilmektedir
(%4 oranda). Bu internet gazeteleri “Senden Haber” ve “Haberim” adlarını verdikleri
uygulamalarla, içerik gönderme çağrısı yapmanın ve bu içeriğin akışını düzenlemenin
bir adım ötesine geçmekte; sitelerinde yurttaş haberleri için ayrı özel alanlar tahsis
etmektedirler. Radikal.com.tr, 2012 yılının sonlarında hayata geçirdiği “Senden Haber”
adlı yurttaş haberleri uygulamasını, kullanıcılarına “Hiçbir muhabirin yakalayamadığı
haberler sende ise Radikal editörleriyle paylaş, haberlerin Radikal.com.tr ve Radikal
gazetesinde yayınlansın” şeklinde duyurmaktadır. Cnnturk.com ise, geçmişi 2008 yılına
kadar uzanan “Haberim” adlı uygulamasında, “haber değeri taşıdığına inandığınız her
türlü olay/durumu görüntüleyip yayınlayabilirsiniz” diyerek kullanıcılarına “gönüllü
muhabir olun” çağrısı yapmaktadır.
12
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı Katılımının İşleyişi ve Sınırlılıkları
Bu internet gazetelerine sitedeki formlar üzerinden ulaştırılan yurttaş haberleri,
editörler tarafından değerlendirilmekte, uygun bulunanlar haberi hazırlayan kullanıcının
imzasıyla “Haberim” veya “Senden Haber”e ait özel sayfalarda yayınlamaktadır. Her
iki internet gazetesinde de, haberler kullanıcılardan geldiği şekliyle değiştirilmeden
yayınlanmakta, haberlerle ilgili yapılan editoryal değerlendirme, yalnızca ret veya onay
verme şeklinde gerçekleşmektedir. Haber değeri taşımadığı düşünülen, doğruluğu şüpheli
olan, kişisel konuları ele alan, özgün olmayan, okuyucu yorumlarını andıran vb. haberler
editörlerin filtresinden geçememektedir (Çevikel, 2011: 68). Bu filtrelemenin dışında
yurttaş haberlerinin doğru olup olmadığı sağlanmamakta ya da bu haberlere tashih vs.
anlamında herhangi bir editoryal müdahalede bulunulmamaktadır.
Cnnturk.com “Haberim”, tamamıyla yurttaş haberlerinden oluşan ayrı bir web sayfası
olarak tasarlanmıştır. Radikal.com.tr “Senden Haber” ise aslında bu şekilde ayrı olarak
tasarlanmış olmasa da, buradaki haberleri de ayrı bir sayfadan topluca takip etmek mümkün
olmaktadır. Dolayısıyla her iki internet gazetesinde de yurttaş haberlerinin, profesyonel
gazetecilerin hazırladığı haberlerden açık bir şekilde ayrılmış olduğu görülmektedir. Ancak
yine her iki internet gazetesinde de, en azından prensip olarak, yurttaş haberlerinin görece
değerli bulunanlarının, profesyonel gazeteciler tarafından hazırlanmış içerikle yan yana
gelebilmesi ya da gazete, televizyon gibi geleneksel mecralarda da yer alabilmesi ihtimal
dâhilindedir. Böyle bir ihtimal söz konusu olduğunda, yurttaş haberlerinin doğruluğunun
sağlanması ya da gerekiyorsa editoryal olarak geliştirilmesi de gündeme gelebilmektedir.
Kullanıcılarına “içerik gönderme çağrısı” yapan, ancak “yurttaş haberleri” için
özel bir alan tahsis etmeyen diğer internet gazetelerinde (Evrensel.net, T24.com.tr) ise,
kullanıcının ürettiği içerik esas olarak haber ihbarı (haber için ipucu ya da fikir) ya da
daha genel anlamıyla ham enformasyon olarak ele alınıp değerlendirilmektedir. Bu
internet gazetelerine, yine formlar üzerinden benzer bir işlemle gönderilen kullanıcının
ürettiği içerik, editörler tarafından değerli bulunsa bile, gönderildiği haliyle sitede
yer alamamaktadır. Haber değeri taşıdığı düşünülen kullanıcının ürettiği içerik,
mutlaka sağlaması yapıldıktan ve editoryal olarak düzeltilip geliştirildikten sonra
yayınlanmaktadır. Dolayısıyla yayınlanan haber, yurttaş haberi olmaktan çıkmakta, en
fazla “yurttaş kaynaklı” ya da “yurttaş destekli” bir haber olarak artık o haberi işleyip
geliştiren gazetecinin imzasını taşımaktadır.
Yurttaş Blogları: Türkiye’de, “yurttaş blogları”na yer veren, yani kullanıcılarına
kendi adlarına blog açma ve yazma olanağı sunan yalnızca 2 internet gazetesi, Milliyet.
com.tr ve Radikal.com.tr bulunmaktadır (%4 oranda). Milliyet.com.tr 2006 ortalarında,
Radikal.com.tr ise 2012 sonlarında hayata geçirdiği yurttaş blogları uygulamasıyla,
kullanıcıların belirlenen çok farklı temalar etrafında blog yazmalarını mümkün kılmıştır.
Bu internet gazetelerinin blog sayfalarını yöneten ayrı blog editörleri bulunmaktadır
ve gazetelere gönderilen her bir blog yazısı yayınlanmadan önce mutlaka bir moderasyon
ve onay sürecinden geçmektedir. Yurttaş blogları, Türkiye’de çok az sayıda internet
gazetesinde hayata geçirilmekle birlikte, kullanıcılardan kayda değer bir ilgi görmektedir;
Radikal’in 4 bin civarında, Milliyet’in ise 8 binin üzerinde kayıtlı blog yazarı bulunmaktadır.
Sayı 37 /Güz 2013
13
Tolga Çevikel
Nytimes.com, Bbc.co.uk, Theguardian.com vs. gibi pek çok internet gazetesinde
örneklerine sıkça rastlanılan, medya kuruluşlarının muhabirlerinin yazdıkları “gazeteci
blogları” ise Türkiye’deki hiçbir internet gazetesinde yer almamaktadır.
İçerik Hiyerarşisi ve Kişiselleştirme: “İçerik hiyerarşisi” olarak adlandırılan,
haberlerin kullanıcılardan gördüğü ilginin derecesine göre listelenmesi uygulaması,
Türkiye’de toplam 34 internet gazetesinde (%68 oranda) yer alan popüler katılımcı
gazetecilik uygulamalarından bir tanesidir. Bu uygulama genellikle internet gazetelerinin
ana sayfalarının bir yerinde, en çok okunan ya da en çok yorumlanan ilk 5 ya da 10
haberin liste halinde sıralanmasıyla hayata geçirilmektedir. Ancak içerik hiyerarşisi
uygulamasının görece yüksek bir oranda hayata geçirilmesi, internet gazetelerindeki
haberlerin ana sayfada yer alma ve sıralanma şekline kullanıcıların karar verdiği anlamına
gelmemektedir. Bu uygulama yalnızca sitede yer alan haberlerin hangilerinin kullanıcılar
tarafından ne kadar önemsendiğine ve değer gördüğüne dair basit bir gösterge olarak işlev
görmektedir.
İnternet gazetesi içeriğinin kişiselleştirilmesi (customization) uygulaması ise kısmen
de olsa yalnızca 1 internet gazetesi, Ntvmsnbc.com tarafından hayata geçirilmektedir (%2
oranda). Bu internet gazetesinin kullanıcıları, sitenin ana sayfasındaki haber kategorilerini
kendi belirledikleri önem sırasına göre görüntüleyebilmekte, ayrıca her kategoriden kaç
haber görmek istediklerine de kendileri karar verebilmektedir.
Sosyal Medyada Paylaşma: İnternet gazetelerinde yer alan haberlerin linklerinin
başta Twitter ve Facebook olmak üzere çeşitli sosyal medya platformlarında paylaşılması,
böylece kullanıcılar eliyle başka mecralarda yeniden dolaşıma sokulması uygulaması ise
internet gazetelerinin 1 tanesi, Tgrthaber.com hariç tamamında yer alan, açık ara en popüler
katılımcı gazetecilik uygulamasıdır (%98 oranda). Kullanıcıların internet gazetelerinde
yer alan haberleri sosyal medyada paylaşabilmeleri, kullanıcılara hangi haberleri değerli
ve önemli bulduklarını gösterebilme anlamında bir yetenek kazandırsa da, bu uygulama
pratikte internet gazetelerinin kullanıcı ve hit sayılarını arttırmasını sağlayan bir işlev
görmekten öteye gidememektedir.
Okur Yorumları: Kullanıcıların internet gazetelerinde yer alan haberlerle ilgili
kendi görüşlerini ifade etmelerine ve birbirleriyle tartışmalarına olanak sağlayan okur
yorumları, Türkiye’deki katılımcı gazetecilik uygulamalarının en eskilerinden bir
tanesidir. İnternet gazetelerinde ilk olarak 2000’li yılların başlarında hayata geçirilmeye
başlanan bu uygulama, bugün itibarıyla 50 internet gazetesinin 40 tanesinde (%80 oranda)
yer almaktadır ve bu anlamda Türkiye’de “sosyal medyada paylaşma”dan sonra en yaygın
olarak kullanılan ikinci katılımcı gazetecilik uygulaması olarak öne çıkmaktadır. Okur
yorumları uygulaması, Aydinlikgazete.com, Birgun.net, Gunes.com, Ortadogugazetesi.
net, Taraf.com.tr, Turkiyegazetesi.com, Yenicaggazetesi.com.tr, Skyturk360.com,
Tgrthaber.com ve Bianet.org dışında kalan internet gazetelerinin tamamında hayata
geçirilmektedir.
İnternet gazetelerinde okur yorumlarına yönelik ilginin özellikle son bir yılda
güçlü bir artış gösterdiği söylenebilir. Bundan bir yıl önce yapılan bir çalışma (Çatalbaş
ve Çevikel 2012), okur yorumlarının günlük gazetelere ait 30 internet gazetesinin
14
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı Katılımının İşleyişi ve Sınırlılıkları
sadece 10 tanesinde yer aldığını tespit etmiştir, bugün ise bu sayının 23’e yükseldiği
görülmektedir. Okur yorumları, çok pratik olarak hayata geçirilebilen, basit ancak etkili
ve görünür bir katılımcı gazetecilik uygulamasıdır. Bu anlamda okur yorumlarındaki hızlı
popülerleşmeyi, kullanıcı katılımı mefhumuna kayıtsız kalamayan internet gazetelerinin
bu katılımı sağlamak için öncelikle bu basit uygulamaya yönelmeleri ile açıklamak
mümkün görünmektedir.
Okur yorumları, tipik olarak, haberlerin altında yer alan formların doldurulması
yoluyla sitelere gönderilmekte ve yayınlanan okur yorumları haberlerin altında
sıralanmaktadır. Bu uygulamayı hayata geçiren tüm internet gazetelerinde, siteye
gönderilen okur yorumları mutlaka bir moderasyondan geçmektedir. Pek çok gazete bu
iş için ayrı okur yorumları moderatörleri istihdam etmekte; okur yorumları moderatörler
tarafından değerlendirilip onaylandıktan sonra yayına alınmaktadır (Çatalbaş ve Çevikel,
2012). Bir internet gazetesine okur yorumu gönderebilmek için öncelikle siteye üye
olma, kayıt şartı bulunmaktadır. Son dönemde bazı internet gazetelerinin, yalnızca spor
haberleri için olsa da, kayıt şartını gevşetebildikleri görülmektedir. Bunun dışında pek
çok internet gazetesi, okur yorumlarını kendi altyapıları üzerinden hayata geçirmekte,
bazı internet gazeteleri ise kullanıcılarının Facebook ve Twitter hesaplarıyla da yorum
yazmasına izin vermektedir. Hatta Zaman.com.tr’nin okur yorumlarını tamamen Twitter
altyapısı üzerinden işlettiği dikkat çekmektedir.
Anketler ve Forumlar: Kullanıcıların, gazeteciler tarafından hazırlanmış çoktan
seçmeli sorulara yanıt verdikleri “anket” uygulaması, Türkiye’deki internet gazetelerinin
9 tanesinde (%18 oranda) hayata geçirilmektedir. Bu siteler, düzenli aralıklarla olmasa
da bazı günlerde, ana sayfalarına yerleştirdikleri anketler yoluyla kullanıcılarının
gündemdeki bazı konulara dair görüşlerini ölçmektedirler.
Kullanıcıların gazeteciler tarafından hazırlanmış açık uçlu sorulara yanıtlar
verdikleri ve birbirleriyle tartıştıkları “forum” uygulaması ise, sadece 2 internet
gazetesinde, Ntvmsnbc.com ve Hurriyet.com.tr’de hayata geçirilmektedir (%4 oranda).
Bu siteler, yine düzenli aralıklarla olmasa da bazı günlerde, önemli buldukları bazı
konularla ilgili belli süreler açık kalan forumlar oluşturmaktadır. Bu forumlara gönderilen
kullanıcı görüşleri, bir moderasyon ve onay sürecinden geçtikten sonra bu sayfalarda alt
alta yayınlanmaktadır.
Yurtdışındaki bazı internet gazetelerinde örneklerini gördüğümüz, konu ve tartışma
başlıklarının da kullanıcılar tarafından belirlendiği “kullanıcı güdümlü forum”lar ise
Türkiye’deki hiçbir internet gazetesinde yer almamaktadır.
Kolektif Söyleşiler: Kullanıcıların gazetecilerle ya da davetli konuklarla canlı
söyleşiler yapabilmesi mantığına dayanan kolektif söyleşi uygulaması, Türkiye’deki
50 internet gazetesi içinde sadece Radikal.com.tr’de, “Canlı Yazıişleri” adıyla hayata
geçirilmektedir (%2 oranda). Radikal.com.tr, belli aralıklarla gazetesinin yazı işlerine
çeşitli siyasetçileri konuk etmekte, bu sitenin kayıtlı kullanıcıları, birkaç saat süreyle
açık kalan bu chat uygulaması üzerinden konuklarla yazışarak, onlara sorularını ya da
görüşlerini iletebilmektedirler.
Sayı 37 /Güz 2013
15
Tolga Çevikel
Tartışma ve Sonuç
Çalışmanın bulguları, Türkiye’de katılımcı gazeteciliğin oldukça yavaş bir gelişim
gösterdiğini, internet gazetelerinde katılımcı gazetecilik uygulamalarının çeşitliliği ve
özellikle yaygınlığı ile ilgili ciddi sıkıntılar yaşandığını ortaya koymaktadır. Yalnızca
“okur yorumları” önemli bir yaygınlık düzeyine ulaşmış olsa da, bunun dışında kalan
diğer katılımcı gazetecilik uygulamaları, internet gazetelerinde pek çok uluslararası
araştırmanın yıllar önce tespit ettiği oranların bile bir hayli altında, çok sınırlı bir düzeyde
hayata geçirilmektedir.
Bu çalışma katılımcı gazetecilik uygulamalarını, haber üretiminin farklı
aşamalarıyla ilişkilendirerek ele almış; kullanıcı katılımının daha çok hangi aşamalara
yönelik olduğunu araştırarak mevcut uygulamaların kullanıcılara haber üretim süreçleri
üzerinde gerçek bir etkide bulunma olanağı verip vermediğini sorgulamıştır. Çalışma,
haber üretiminin dağıtım ve özellikle yorumlama aşamalarına, ayrıca belki kısmen erişimgözlem aşamasına yönelik katılımcı gazetecilik uygulamalarının görece daha yaygın
olarak hayata geçirildiğini ortaya koymaktadır. Yani Türkiye’deki internet gazetelerinde
kullanıcılar, fotoğraf ve video gibi kaynak materyal üreterek haber üretiminin başlangıcına;
ayrıca yorum yazarak, link paylaşarak da haber üretiminin sonuna katılmaya davet
edilmektedirler. Bir başka deyişle kullanıcılar, Hermida’nın ifadesiyle söylenecek olursa
(2011: 189) kısmen “gazetecilik başlarken” ama esas olarak “gazetecilik bittikten sonra”
sürece dâhil edilmektedirler. Ancak haber üretim sürecinin daha kritik önemdeki aşamaları
kullanıcı katılımına kapalı tutulmaktadır; yani neyin haber olacağına, haberin ne şekilde
çerçeveleneceğine, nasıl sunulacağına karar verme anlamında kullanıcılar etkili katılım
olanaklarından yoksun bırakılmaktadırlar.
Ayrıca, katılıma en açık gibi görünen yorumlama aşaması dâhil olmak üzere haber
üretiminin hiçbir aşamasında kullanıcılar, tam bir kontrole ve söz hakkına da sahip
olamamaktadırlar. Haber üretiminin her bir aşamasına bu gözle yeniden bakıldığında,
yapılan bu tespit daha kolay anlaşılabilir. Erişim-gözlem aşamasıyla ilgili olarak
kullanıcılara yapılan içerik gönderme çağrısı, %12 gibi bir oran ile sınırlı kalsa da, bu
uygulama yoluyla kullanıcıların kendi ürettikleri yazılı görsel içeriği, site içeriğine
dâhil edebilmeleri önemli bir kamusal olanaktır. Ancak buradaki sorun, kullanıcının
internet gazetesine gönderdiği içerik ile ilgili sonradan hiçbir söz sahibi olamamasıyla
ilgilidir. Kullanıcı katılımı, içeriğin gönderildiği anda sona ermekte, kullanıcı haber
üretiminin sonraki aşamalarına hiçbir şekilde dâhil edilmemektedir. Haber üretiminin
ikinci aşaması olan seçme-filtreleme ise zaten kullanıcı katılımına tamamen kapalıdır.
Haber üretiminin bir sonraki işlem-düzenleme aşaması da, kullanıcı katılımına son derece
sınırlı olarak açılmaktadır, kullanıcıların haber ya da blog yazarak haber üretiminin bu
aşamasına katılmaları ancak internet gazetelerinin %4’ünde mümkün olmaktadır. Ayrıca
bu uygulamalarda da, gönderilen haberlerin ya da blog yazılarının yayınlanabilmesi için
gazetecilerin denetiminden geçmesi, yani gazetenin belirlediği çerçeveye ve kurallara
uygun bulunması gerekmektedir. Haber üretiminin dağıtım aşamasına yönelik olan içerik
hiyerarşisi ve sosyal medyada paylaşma gibi uygulamalar bir hayli yaygın olarak hayata
geçirilse de bahsi geçen bu iki uygulama, kullanıcılara internet gazetelerinde hangi
haberlerin, ne şekilde yer alacağını belirleme anlamında bir olanak vermemektedir. Haber
16
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı Katılımının İşleyişi ve Sınırlılıkları
üretiminin yorumlama aşaması ise, başka araştırmalarda yapılan tespitlerle de uyumlu
olarak, özellikle %80 yaygınlıktaki okur yorumları uygulamasıyla, kullanıcı katılımına
en açık aşama olarak öne çıkmaktadır. Ancak bu aşamada da okur yorumlarının ve forum,
kolektif söyleşi vs. yoluyla iletilen kullanıcı görüşlerinin her durumda gazetecilerin
filtresinden geçirilmesi söz konusu olmaktadır.
Görüldüğü üzere, haber üretiminin beş aşamasında da kullanıcı katılımının sınırları,
yani katılımın nerede başlayıp nerede biteceği gazeteciler tarafından belirlenmekte,
her durumda hayati kararlar gazeteciler tarafından alınmaktadır. Gazeteciler, haber
üretiminin bazı aşamalarını kullanıcı katılımına kısmen açsalar da, yani kullanıcıların
kendilerine yanıt vermelerini, ürettikleri içerikle etkileşime girmelerini arzu etmekte
olsalar da, kullanıcılara haber üretiminde gerçek bir yetki verme hususunda hiç de istekli
görünmemektedirler.
Gazetecilerin kullanıcı katılımıyla ilgili oldukça ihtiyatlı ve gönülsüz bir
yaklaşım içinde olmaları, internet gazetelerinin kullanıcı katılımını yönetme şeklini
de belirlemektedir. Bu konuyla ilgili altı çizilmesi gereken hususlardan bir tanesi,
kullanıcının ürettiği içeriğin moderasyonuyla ilgilidir. İnternet gazeteleri tüm dünyada,
iki farklı moderasyon stratejisi kullanmaktadır. Bunlardan birincisi, kullanıcının ürettiği
içeriğin yayınlanmadan önce kontrol edildiği, müdahaleci ve proaktif bir strateji olan
ön moderasyon (pre-moderation), diğeri ise sonradan ve yalnızca gerektiği zaman
kontrol edildiği, daha reaktif bir strateji olan son moderasyondur (post-moderation).
Avrupa ve ABD’deki internet gazetelerinde şu an için ön moderasyon daha yaygın
olarak kullanılmakla birlikte, bu strateji internet gazetelerine ağır editoryal ve finansal
bir maliyet getirdiği için, son moderasyonun da giderek yaygınlaşmakta olduğu
gözlemlenmektedir (Reich, 2011: 114). Türkiye ise internet gazetelerinin tamamında
ön moderasyon stratejisinin kullanıldığı dikkat çekmektedir. Yani okur yorumları başta
olmak üzere yurttaş haberleri, yurttaş blogları, forumlar vb. tüm katılımcı gazetecilik
uygulamalarında, kullanıcının ürettiği içerik yayınlanmadan önce mutlaka bir denetime
tabi tutulmaktadır. Türkiye’de ayrıca kullanıcıların tüm bu uygulamalar yoluyla internet
gazetelerine içerik gönderebilmek için, birkaç istisna dışında, mutlaka bu gazetelerin
web sitelerine kayıt olmaları, yani kişisel kimlik bilgilerini ibraz etmeleri gerekmektedir.
Yani Türkiye’de kullanıcı katılımının gerçekleşmesi için hem ön moderasyon hem de
kayıt şartı bulunurken, Avrupa ve ABD’deki internet gazeteleri, duruma göre bunlardan
yalnızca birisiyle yetinmektedir; kullanıcının ürettiği içeriği ön moderasyona tabi tutan
internet gazeteleri kullanıcılarına kayıt şartı getirmezken, ancak son moderasyon tercih
edildiğinde kayıt şartı getirilmektedir (Domingo, 2011: 83).
Türkiye’de internet gazetelerinde kullanıcı katılımının yönetimine dair dile
getirilmesi gereken bir diğer husus, kullanıcının ürettiği içeriğin değerlendirilme şekliyle
ilgilidir. Konuyla ilgili olarak Domingo’nun (2011: 85-88) yapmış olduğu ikili ayrım
hatırlanacak olursa, Türkiye’deki internet gazetelerinde “kaynak olarak katılımcı
gazetecilik”ten ziyade, bariz bir şekilde “oyun sahası olarak katılımcı gazetecilik”
yaklaşımının egemen olduğu görülmektedir. İnternet gazetelerindeki neredeyse tüm
katılımcı gazetecilik uygulamaları, kendilerine ait ayrı sayfalarda ya da bölümlerde yer
almaktadır. İnternet gazetelerine bu uygulamalar yoluyla gönderilen kullanıcının ürettiği
Sayı 37 /Güz 2013
17
Tolga Çevikel
içerik, bu ayrı alanlarda tutulmakta ve profesyonel içerikten tecrit edilmektedir. Bu
durum, anketler ve forumların yanı sıra özellikle haberlerin altında ayrı bölümlerde yer
alan “okur yorumları” ve kendine ait ayrı sayfaları bulunan, neredeyse ayrı web sitesi
görünümündeki “yurttaş haberleri” ve “yurttaş blogları” gibi uygulamaların hepsi için
geçerlidir.
Türkiye’de katılımcı gazetecilik uygulamalarının kullanıcılar için adeta ayrı bir
“oyun sahası” olarak tasarlanmış olması, gazetecilerle kullanıcılar arasında işbirliği
geliştirmek yönünde herhangi bir çaba sarf edilmediğini de ortaya koymaktadır. Örneğin
“içerik gönderme çağrısı” ve “yurttaş haberleri”, gazetecilerle kullanıcıların işbirliğiyle
haber üretebilmeleri için çok uygun bir potansiyel sunsa da, bu uygulamaların mevcut
hayata geçirilme şekilleri iki grup arasında herhangi bir ortaklık kurulmasına müsaade
etmemektedir. Bu durum, tıpkı Wardle ve Williams (2010) tarafından da tespit edildiği
üzere, gazetecilerin kullanıcıları haber üretiminde birlikte çalışılabilecekleri “ortaklar”
olarak değil, “fazladan bir haber kaynağı daha” olarak gördüklerini ortaya koymaktadır.
Ayrıca katılımcı gazetecilik uygulamaları, profesyonel gazetecilerin dâhil olmadığı,
sadece kullanıcıların konuştuğu ve tartıştığı “kapalı devre bir ek” (Bowman ve Willis,
2003: 55) olarak kaldığı için gazetecilerle kullanıcılar arasında anlamlı bir diyalog ortamı
oluşmasını da mümkün kılmamaktadır. Katılımcı gazetecilik uygulamalarının mevcut
işleyişi, Hermida ve Thurman’ın (2010) tespitlerinde olduğu gibi, yalnızca kullanıcıların
“yanıt haklarını” kullanmalarını sağlamaktadır.
Son olarak bu çalışma, Türkiye’deki katılımcı gazetecilik uygulamaların
yaygınlığıyla ilgili, internet gazetelerinin ait olduğu medya kuruluşlarının türüne göre de
bir karşılaştırma yapmaya çalışmıştır. Ancak buradan kayda değer bir sonuca ulaşılamamış;
kullanıcılara sunulan katılım olanaklarının, günlük gazetelerin, televizyon kanallarının ve
yalnızca çevrimiçi faaliyet gösteren medya kuruluşlarının internet gazetelerinin hepsinde
birbirine yakın oranlarda seyrettiği tespit edilmiştir. Bu noktada, katılımcı gazetecilik
uygulamalarının hayata geçirilme oranlarında, medya kuruluşlarının türünden ziyade
internet gazetelerinin ekonomik ölçeklerinin daha belirleyici olduğu düşünülebilir. Çünkü
kullanıcı katılımının işleyişi ve yönetiminin, internet gazeteleri için fazladan bir iş yükü
ve maliyet gerektirdiği göz önüne alındığında, daha fazla gelire ve daha fazla çalışan
sayısına sahip internet gazetelerinin bu konuda daha avantajlı olacakları açıktır. Ancak
bu çalışma, internet gazetelerinin yalnızca web sitelerinin analizi üzerinden yürütüldüğü
için konunun bu boyutunu araştırmamıştır, dolayısıyla şu aşamada bu konuyla ilgili
söylenenler tahminden öte bir anlam taşımamaktadır. Bundan sonraki başka çalışmalarda
katılımcı gazeteciliğin gelişimini belirleyen çeşitli etmenlerin araştırılması ve kullanıcı
katılımının önündeki ekonomik, kültürel, profesyonel vs. engellerin tartışılması literatüre
önemli katkı sağlayacaktır.
Kaynakça
Anderson, Chris, (2008). Uzun Kuyruk, İstanbul: Optimist.
Aydoğan, Aylin, (2012). “İletişim Araştırmalarında İnternet Gazeteciliği: Bağlamsal
Çalışmaların Eksikliği”, İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, Sayı: 35, s. 19-41.
18
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı Katılımının İşleyişi ve Sınırlılıkları
Bowman, Shayne ve Willis, Chris, (2003). We Media (How audiences are shaping
the future of news and information), ABD: The Media Center at The American Press
Institute.
Çatalbaş Ürper, Dilruba ve Çevikel, Tolga (2012). “Axes of Conflict and Polarization
in Reader Comments in Turkey: Point of View of Internet Editors and Moderators”,
3rd International Conference in Communication and Media Studies: (Re)Making and
Undoing of Peace/Conflict, Doğu Akdeniz Üniversitesi, KKTC.
Çevikel, Tolga, (2011). “Profesyonel Haber Medyasında Yurttaş Katılımı: CNN
Türk - Haberim Örneğinde Katılımcı Gazeteciliğin Sınırları”, İleti-ş-im, Sayı: 14, s. 5577.
Çevikel, Tolga, (2003). “Le journalisme d’internet en turquie: La structure
institutionnelle, le fonctionnement et les problèmes”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi,
Galatasaray Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Deuze, Mark, (2006). “Ethnic media, community media and participatory culture”,
Journalism, 7 (3), s. 262-280.
Deuze, Mark, vd. (2007). “Preparing for an Age of Participatory News”, Journalism
Practice, 1 (3), s. 322-338.
Deuze, Mark, (2003). “The Web and its Journalisms: Considering the Consequences
of Different Types of Newsmedia Online”, New Media & Society, 5 (2), s. 203-230.
Domingo, David, (2008). “Interactivity in the daily routines of online newsrooms:
Dealing with an uncomfortable myth”, Journal of Computer-Mediated Communication,
13 (3), s. 680-704.
Domingo, David, (2011). “Managing Audience Participation: Practices, workflows
and strategies”, Jane B. Singervd., Participatory Journalism: Guarding open gates at
online newspapers, UK: Wiley-Blackwell, s. 76-95.
Domingo, David vd. (2008). “Participatory Journalism Practices in the Media
and Beyond: An international comparative study of initiatives in online newspapers”,
Journalism Practice, 2 (3), s. 326-342.
Hermida, Alfred ve Thurman, Neil, (2008). “A Clash of Cultures: The integration of
user-generated-content within professional journalistic frameworks at British newspaper
websites”, Journalism Practice, 2 (3), s. 343-356.
Hermida, Alfred, (2011). “Fluid Spaces, Fluid Journalism: The role of the ‘active
receipent’ in participatory journalism”, Jane B. Singer vd., Participatory Journalism:
Guarding open gates at online newspapers, UK: Wiley-Blackwell, s. 177-191.
Hermida, Alfred, vd. (2011). “The Active Recipient: Participatory Journalism
Through the Lens of the Dewey-Lippmann Debate”, International Symposium on Online
Journalism 2011, University of Texas, Austin.
Sayı 37 /Güz 2013
19
Tolga Çevikel
Jenkins, Henry, (2006). Convergence Culture: Where Old and New Media Collide,
New York: New York University Press.
Kara, Hakan, (2002). “İnternet, Gazetecilik ve Yeni Olanaklar”, S. Yedig ve H.
Akman (der.), İnternet Çağında Gazetecilik, İstanbul: Metis Yayınları, s. 37-44.
Nip, Joyce Y. M. (2006). “Exploring The Second Phase of Public Journalism”,
Journalism Studies, 7 (2), s. 212-236.
Örnebring, Henrik, (2008). “The Consumer as Producer-of What? User generated
tabloid content in The Sun (UK) and Aftonbladet (Sweden)”, Journalism Studies, 9 (5),
s. 771-785.
Pantti, Mervi ve Bakker, Piet, (2009). “Misfortunes, Memories and Sunsets: NonProfessional Images in Dutch News Media”, International Journal of Cultural Studies,
12 (5), s. 471-489.
Paulussen, Steve vd. (2007). “Doing It Together: Citizen Participation In The
Professional News Making Process”, Observatorio Journal, Sayı: 3, s. 131-154.
Paulussen, Steve ve Ugille, Pieter, (2008). “User Generated Content in the
Newsroom: Professional and Organisational Constraints on Participatory Journalism”,
Westminster Papers in Communication and Culture, 5 (2), s. 24-41.
Rebillard, Franck ve Touboul, Annelise, (2010). “Promises Unfulfilled? ‘Journalism
2.0’, User Participation and Editorial Policy on Newspaper Websites”, Media, Culture &
Society, 32 (2), s. 323-334.
Reich, Zvi, (2011). “User Comments: The transformation of participatory space”,
Jane B. Singer vd., Participatory Journalism: Guarding open gates at online newspapers,
UK: Wiley-Blackwell, s. 96-117.
Robinson, Sue, (2010). “Traditionalists vs. Convergers: Textual Privilege, Boundary
Work, and the Journalist–Audience Relationship in the Commenting Policies of Online
News Sites”, Convergence, 16 (1), s. 125–143.
Singer, Jane, (2005). “The political J-blogger: ‘Normalizing’ a new media form to
fit old norms and practices”, Journalism, 6 (2), s. 173–198.
Thurman, Neil, (2008). “Forums for citizen journalists? Adoption of user generated
content initiatives by online news media”, New Media & Society, 10 (1), s. 139-157.
Thurman, Neil ve Hermida, Alfred, (2010). “Gotcha: How newsroom norms
are shaping participatory journalism online”, S. Tunney ve G. Monaghan (Eds.), Web
Journalism: A New Form of Citizenship?, Eastbourne, UK: Sussex Academic Press, s.
46 - 62.
Wardle, Claire ve Williams, Andrew, (2010). “Beyond user-generated content: a
production study examining the ways in which UGC is used at the BBC”, Media, Culture
& Society, 32 (5), s. 781-799.
20
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Kullanıcı Katılımının İşleyişi ve Sınırlılıkları
Ek 1: Araştırma Kapsamında Yer Alan İnternet Gazeteleri
Günlük gazeteler: Aksam.com.tr, Aydinlikgazete.com, Birgun.net, Bugun.com.tr,
Cumhuriyet.com.tr, Dunya.com, Evrensel.net, Gazetevatan.com, Gunes.com, Haberturk.
com, Habervaktim.com, Hurriyet.com.tr, Milatgazetesi.com, Milligazete.com.tr, Milliyet.
com.tr, Ortadogugazetesi.net, Posta.com.tr, Radikal.com.tr, Sabah.com.tr, Sozcu.com.
tr, Stargazete.com, Takvim.com.tr, Taraf.com.tr, Turkiyegazetesi.com, Yeniasya.com.
tr, Yenimesaj.com.tr, Yenisafak.com.tr, Yg.yenicaggazetesi.com.tr, Yurtgazetesi.com.tr,
Zaman.com.tr
Haber kanalları: Ahaber.com.tr, Cnnturk.com, Haber7.com, Kanalahaber.com,
Kanalb.com, Ntvmsnbc.com, Samanyoluhaber.com, Skyturk360.com, Tgrthaber.com,
Trthaber.com, Yirmidort.tv
Yalnızca çevrimiçi haber siteleri: Aktifhaber.com, Bianet.org, Ensonhaber.com,
Haber3.com, Haber365.com, Haberler.com, İnternethaber.com, Rotahaber.com, T24.
com.tr
Sayı 37 /Güz 2013
21
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
Hâkim Tasarım ve Ekşi Sözlük: İnternet’in Dönüşümünü Anlamak*
Dominant Design and Sourtimes Dictionary: Understanding the Transformation of Internet
Babacan TAŞDEMIR, Arş. Gör. Dr., Orta Doğu Teknik Üniversitesi Medya ve Kültürel Çalışmalar Anabilim Dalı,
E-posta: [email protected]
Rafet ÇEVİK, Arş. Gör., Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğretim Teknolojileri Destek Ofisi
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Ekşi Sözlük,
Mayalanma Dönemi,
Hakim Tasarım,
Kapitalizm, İktidar,
İnternet
Öz
Son yıllarda İnternet devletler ve sermaye kuruluşları tarafından gittikçe daha
fazla kolonileştirilmektedir. Bu da, baskılardan azade bir özgürlük alanı olarak görülen
İnternet’e ilişkin toplumsal beklentilere zıt bir durum ortaya çıkarmaktadır. Çalışmamız,
İnternet’teki bu dönüşümü ‘üretim gücü’ ve ‘üretim ilişkileri’ kavramları üzerinden
eleştirel bir gözle değerlendirmeyi önermektedir. Dönüşüm, ‘Teknolojik Değişimin
Döngüsel Modeli’ndeki ‘mayalanma dönemi’ ve ‘hâkim tasarım’ kavramlarının sunduğu
potansiyelden faydalanılarak açıklanmaya çalışılmaktadır. Burada ‘mayalanma dönemi’ ile
İnternette ifade özgürlüğü açısından daha uygun olan ilk dönemlere, ‘hâkim tasarım’ ile
ise yerleşik üretim ve iktidar ilişkilerinin daha fazla nüfuz ettiği yakın döneme gönderme
yapılmaktadır. Ekşi Sözlük örneği ile de savlarını destekleyen çalışmamız, birbirleriyle
ilişkili örnek olaylarla üç kategori üzerinden Sözlük’ün dönüşümünü değerlendirmektedir:
Ticari ilişkilere bağlı dönüşüm, ortaya çıkan hukuki çerçeveye bağlı dönüşüm; kullanıcılar
ile sahipler arasındaki örgütsel ilişkinin değişimine bağlı dönüşüm. Sonuç olarak, İnternet’in
‘mayalanma döneminde’, yani görece serbest bir ortamda, Sözlük, popülaritesini ve
saygınlığını, yaratıcı ve muhalif duruş ile karakterize olan bir ifade alanı olarak kazansa
da, İnternet ‘hâkim tasarım’ dönemine girerken Sözlük de tamamen kâr merkezli ve siyasi
baskılara açık bir işletmeye dönüşmektedir.
Abstract
Keywords:
Sourtimes Dictionary
(Ekşi Sözlük), Ferment
Era, Dominant Design,
Capitalism, Power,
Internet
In recent years, Internet has been colonized by States and Capital groups in an
increasing scale. This has caused a controversy to the established social expectation
considering Internet as a domain of freedom free from political and commercial pressures.
Our study proposes to evaluate this evolution in the social use of Internet by employing the
concepts of ‘production forces’ and ‘production relations’ from a critical perspective. The
evolution is tried to be explained benefitting from the potential presented by the concepts
of ‘ferment era’ and ‘dominant design’ proposed by ‘Cyclical Model of Technological
Change’. By ‘ferment era’ it is meant that the initial phase of Internet provided appropriate
conditions in which freedom of expression flourished and by ‘dominant design’ it is meant
in which established production and power relations have increasingly been influential over
the general use of Internet. As our thesis is defended by examining the case of Sourtimes
Dictionary (Ekşi Sözlük), the study is based on the examination of significant events within
the history of Dictionary in three interconnected categories: the evolution depending on the
relationship with business circles: the evolution depending on emerging legal framework;
the evolution pertaining to the changing organizational relationship between the owners
and users. The study concludes that whereas Dictionary gained its popularity and prestige
as a sphere of public expression characterized by a dissident and creative stance, it has
recently transformed into a mere profit-oriented company and become open to political
pressure as the Internet has shifted into the era of ‘dominant design’.
*:Bu makale 25-29 Haziran 2013 tarihlerinde Dublin - City University’de gerçekleştirilen ‘IAMCR 2013:
Crises, Creative Destruction and the Global Power and Communication Orders’ konferansında sunulan
bildirinin genişletilmiş halidir.
Babacan Taşdemir, Rafet Çevik
Giriş
Ünlü ekonomi dergilerinden The Economist’te 2002 yılında çıkan bir makale
“İnternet ruhunu satıyor!” (The Economist, 16 Nisan 2002) başlığını taşıyordu. Yazının
konusu tahmin edilebileceği üzere İnternet içeriğinin gittikçe daha fazla ticarileşmesiydi.
Bu sürecin dikkat çekici gelişmeleri İnternet üzerinden bedava ulaşılan, enformasyon,
müzik ve benzeri hizmetlerin paralı hale gelmeye başlaması ve yeni reklam tekniklerinin
(pop-up, pop-under, hijack vb.) rahatsız edici bir nitelik kazanmasıydı. Makaleye göre
gelişmeler İnternet ile ilgili toplumsal beklentilere öylesine aykırı bir boyuta ulaşmıştı
ki İnternet’in en temel özellikleri bile değerini yitirmekteydi: “Eğer İnternet’in bir
ruhu varsa, o da insanların genellikle web’in birçok bedava arama motorundan birini
kullanarak geniş bir enformasyon havuzunda gezinti yapabilmesidir. Şimdi bu arama
motorları bile, bireysel sörfçüler hakkında enformasyon toplama ve pazarlama yapma
araçlarına dönüşmüş durumda”.
2010 yılında İngiliz gazetelerinden The Independent’ta yer alan bir başka
makale ise The Economist’in tespitlerinin doğru çıktığına dair endişeleri artırmaktadır.
“İnternet ruhunu sattı mı?” (Foley, 2010) başlığını taşıyan bu haber İnternet trafiğinin
ana yönlendiricilerinden biri olan Google ile Amerikan telekom devi Verizon arasındaki
muhtemel bir anlaşmayla ilgilidir. Bu habere göre Google ile Verizon, anlaşmaya taraf
şirketlerin çıkarları doğrultusunda İnternet akışını yönlendirecek bir yapı üzerinde
görüşmeler yürütmekteydi. Makaleye göre, bu durum İnternet’in ‘kurucu ilkelerine bir
‘ihanet’ti ve Google’ın da desteklediği ‘ağ tarafsızlığı’1 kavramına aykırıydı.
Benzer iddialar sadece basın kuruluşlarından İnternet şirketlerine yönelmemekte;
aynı zamanda İnternet dünyasının içinden de, ortaya çıkan yeni duruma ciddi eleştiriler
yükselmekte. Yakın zamanda bir diğer İngiliz basın kuruluşu The Guardian ile yaptığı
söyleşide (Katz, 2012) Google’ın kurucularından Sergey Brin, Facebook ve Apple gibi
şirketlerin içerik ve teknoloji üzerindeki artan kontrolleri ile ilgili olarak “Geçmişte
olduğumdan daha endişeliyim ... korkutucu.” demektedir. Kuşkusuz Brin’in bu sözlerinin
arkasında Google’ın adı geçen rakip şirketlere karşı ticari endişeleri de vardır. Ancak
Brin, ticari çıkarlar kadar İnternet özgürlüğüne bir başka tehdidin de erişimi kontrol altına
almak isteyen hükümetlerden kaynaklandığına vurgu yaparak yeni dönemin bir başka
boyutuna dikkat çekmektedir. Önceleri Çin, Rusya, Suudi Arabistan, İran ya da başka bir
ülkenin İnternet erişimine kısıtlama getirebileceklerine inanmadığını da belirten Brin,
şimdi yanıldığını gördüğünü söylemektedir2. Brin’in yanılgısını güçlendiren gelişmeler
de yakın zamanda gündeme gelmiştir. ‘Enformasyon Devrimi’nin gurularının buluşma
noktalarından biri olan Wired dergisinin yine yakın zamandaki bir haberine göre ise,
Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı (National Security Agency) Utah’ta en büyük İnternet
izleme merkezini kurmak için çalışmalara başlamıştır3 (Bamford, 2012).
Öte yandan, pek çokları tarafından bir ‘endişe nedeni’ ve hatta ‘ihanet’ olarak
1 Tim Berners-Lee’nin ortaya attığı şekliyle ‘network neutrality’ (aynı zamanda ‘net neutrality’ ya da ‘Internet
neutrality’ olarak da anılır) İnternet’teki tüketicilerin erişimlerinin hiçbir şekilde servis sağlayıcıları ya da
hükümetler tarafından kısıtlanmaması ilkesine dayanır. Buna göre İnternet’teki tehdit Amerika’da olduğu gibi
şirketler tarafından ticari amaçlarla ya da Çin’de olduğu gibi hükümetler tarafından siyasi amaçlarla İnternet
bağlantı hakkının kontrol altına alınmasıdır (Berners-Lee, 2006).
2 Brin bu çerçevede özelikle Amerikan müzik ve sinema şirketlerinin desteklediği SOPA ve PIPA gibi yasa
önerilerini de eleştirmektedir.
3 Amacı sadece İnternet’i değil tüm küresel iletişimi izleme olan merkezin Eylül 2013’te tamamlanması
planlanıyor.
23
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Hâkim Tasarım ve Ekşi Sözlük: İnternet’in Dönüşümünü Anlamak
adlandırılan bu gelişmeler, İnternet’in ticari olarak sosyal kullanıma açıldığı 1990’ların
başından bu yana gelişmeleri yakından takip edenler için hiçbir şekilde sürpriz değildir4.
İnternet’in ve daha genelde tüm iletişim ortamının bir teknoloji ve dolayısıyla bir üretim
gücü olarak geçirdiği dönüşüm ortadadır. Kimi eleştirel çalışmacılar da (Flichy, 2007;
Winston, 1998; Kaya, 2000; Wayne, 2006) bu dönüşümü açıklamak için kuramsal
yaklaşımlar geliştirmişlerdir. Aslında İnternet’in tarihsel gelişimi gözlemlenen dönüşümün
anlaşılması için son derece uygundur.
İnternet her ne kadar Amerika’da askeri ihtiyaçların ve bu amaçla devletçe sağlanan
finansmanın doğrudan bir ürünü olarak ortaya çıksa da özellikle 1970’ler ve 80’lerde
akademisyenlerin bilimsel bir projesi ve kendi aralarındaki iletişim mecrası olarak gelişti.
Bu süreçte İnternet potansiyel olarak enformasyonun5 sınırsız biçimde depolanıp her
türlü yerleşik iktidar ilişkisinden azade bir biçimde işleme tabii tutulduğu ve paylaşıldığı
bir iletişim mecrası olarak düşünüldü. Ancak İnternet 1990’larda ticari bir iletişim
mecrası olarak yeniden örgütlendiğinde bahsedilen potansiyelin sağladığı meşruluk
sayesinde, insanlar arasında hızla yaygınlaşsa da konuyla ilgili sosyal bilimciler çok
geçmeden bu durumun geçici bir dönem olduğunu anlamışlardır. Winston (1998) sadece
İnternet’e değil, tüm teknolojik inovasyon6 süreçlerine genelleştirilebilir bir şekilde bu
durumu ‘radikal potansiyelin bastırılması’ (“the suppression of radical potential”) olarak
tanımladı. Kaya (2000) ise medya ve küreselleşme ilişkisi bağlamında, son dönemde
yeni iletişim teknolojilerinin sosyal kullanıma sunulma aralıklarının çok kısaldığını
ve bunun da toplumların muhakeme ve benimseme kapasitelerini çok zayıflattığına
işaret etti. Buna göre, ardı ardına gelen yeni teknoloji ürünleri toplumda ‘iyimser’ bir
‘efsunlanma’ yaratmakta ve sonuçta teknolojilerin arkasındaki gerçek niyetlerin ve
çıkarların görülmesini zorlaştırmaktaydı. Doğrudan İnternet’in gelişimiyle ilgili olarak,
Flichy (2007) daha erken bir dönemde, hemen 2000’lerin başında o zamana kadar bilinen
İnternet’in değişmeye başladığını görmüştür. Aslında bu değişimin ticari kullanımla
doğrudan ilişkisi olduğunu tespit eden Flichy, İnternet’e ilişkin popüler görüşün ideolojik
bir yaklaşım olduğunu da savunmuştur. Martin Lister ve diğerlerinin (2003) ‘potansiyel’
ve ‘araçsal’ kullanım kavramları da, Evgeny Morozov’un ‘planlanmış’ (intended) ve
‘fiili’ (actual) kullanımlar (2011) ayrımı da yukarıda anılan diğer örnekleri destekler
görünmektedir. Bu yaklaşımların hemen hepsinde içkin olan İnternet’in bir ‘potansiyel’
sunduğu ancak toplumdaki iktidar ilişkileri sonucunda ortaya çıkan ‘gerçek’ kullanımın
potansiyeli yansıtmadığı savunusudur.
4Aslında, İnternet’in ticarileşmesinin kökleri 1980’lerin başlarına kadar götürülebilse de, esas olarak ticari İnternet
servis sağlayıcıları 1980’lerin sonu ve 90’ların başında ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu süreçte, Amerika’da Bill
Clinton döneminin Başkan yardımcısı Al Gore’un hazırladığı ve 1991’de yürürlüğe giren Yüksek Performans
Programlama Yasası (High Performance Computing Act of 1991) ve daha sonra gündeme gelen Ulusal Enformasyon
Altyapısı (National Information Infrastructure) stratejisi İnternet’in ticari uygulama alanı olarak gelişmesi için
girişimcilerin finansal destek bulmaların kolaylaştırmıştır. Böylece, İnternet’te yeni bir sosyal inovasyon süreci
yaşanmış, aynı zamanda ortam tümüyle ticari faaliyet alanı haline gelmiştir.
5 Anlamdan yoksun bir veri parçalılığından çok, anlam yüklü bir bütünlük olarak kavranması doğru olur.
6 ‘İnovasyon’ kelimesinin karşılığı olarak Türk Dil Kurumu ‘yenileşim’ kelimesini önermektedir. Türkçe
literatürde ‘yenilik’ kelimesi de ‘inovasyon’un karşılığı olarak kullanılmaktadır. Ancak bu çalışmada daha yaygın
bir kullanım olması nedeniyle ‘inovasyon’ ifadesi tercih edilmiştir.
Sayı 37 /Güz 2013
24
Babacan Taşdemir, Rafet Çevik
Bu görüşü uzun bir analizle destekleyen Mike Wayne’in (2006) çalışması bu açıdan
özellikle anılmaya değerdir. Wayne, İnternet ortamındaki dönüşümü Marxist yaklaşımın
iki temel kavramından yola çıkarak açıklamaya çalışır. Buna göre, üretim tarzı kavramının
iki bileşeni üretim güçleri ve üretim ilişkileri (forces and relations of production)
‘yeni medyanın’ anlaşılmasında kilit kavramlardır. Öncelikle, üretim gücü dendiğinde
anlaşılması gereken ‘makineler, canlı emek, üretim ile ilgili bilgi ve becerilerdir’. Üretim
güçleri toplumsal (kültürel) ilişkilerin içinde belirlenir ancak bu doğrusal bir belirlenme
(deterministik), bir sonuç değildir. Daha ziyade verili üretim ilişkileri, iktidar ilişkileri ile
üretim güçleri arasında çelişkili bir etkileşim vardır. Toplumsal sınıflar arasındaki iktidar
ilişkileri tümüyle bu üretici güçlerin nasıl ve kimin çıkarları için kullanılacağına ilişkindir.
Burada yerleşik üretim ilişkileri üretim gücünün (teknolojinin) içinde yapılandığı ortam
olarak düşünülmektedir. Bu ilişki potansiyel kullanım ve gerçek kullanım (potential and
actual uses) arasındaki çelişki olarak ortaya çıkmaktadır.
Wayne savlarını desteklemek için bu noktada Napster örneğini vermektedir.
1990’ların sonunda bedava müzik paylaşımına olanak tanıyan ve bu sayede büyük
popülariteye ulaşan Napster paylaşım sitesi, sayısal ortamda eser haklarının korunmasına
ilişkin yasal düzenlemelerden sonra7 müzik endüstrisinin çıkarlarının en önemli
savunucusu RIAA (Recording Industry Asscociation of America) ile 1999 yılında girdiği
hukuki mücadeleyi kaybetmiş ve 2001 yılından itibaren ücretli üyelik bazında hizmet
veren bir müzik portalına dönüşmüştür. Bu durum hiç kuşkusuz pek çok benzer oluşum
için sonradan güzel bir örnek teşkil etmiş ve bir anlamda ders alınacak bir durum ortaya
çıkarmıştır.
Wayne’in işaret ettiği açıdan bakıldığında iletişim de üretim güçlerinin geliştiği ve
üretim ilişkileri ile etkileşime geçtiği bir alan olarak görülmelidir. İçinde bulunduğumuz
dönem iletişimsel üretim güçlerinde önemli yenilikleri tanık olduğumuz bir dönemdir.
İnternet analog dönemin elektronik iletişim araçlarından farklı bir iletişim mecrası
sunmaktadır. Kendinden önce gelişen tüm geleneksel aracılı (mediated) iletişim biçimlerini
(basılı gazete, radyo, sinema, televizyon, telekomünikasyon biçimleri) içermekte ve yeni
iletişim biçimleri için bir mecra olmaktadır. Konumuz açısından bakıldığında İnternet’in
bir bütün olarak kendisi ve İnternet ortamında gelişen yeni iletişim biçimleri iletişimsel
üretim güçleri içinde sayılmalıdır. Bu güçlerin üretim ilişkileri ile etkileşim sürecinde
geçirdikleri dönüşümü anlamak ve açıklamak bu bağlamda büyük önem kazanmaktadır.
Hâkim Tasarım
Üretici güçler ile Kapitalist gelişimi ilişkilendirmek için Wayne (2006), Castells’in
(1996) ‘gelişme tarzı’ kavramını kullanmaktadır. Ancak Wayne’in de kabul ettiği gibi
her ne kadar Castells bu kavramı aracılığıyla potansiyel olarak kullanılabilir bir analitik
araç sunsa da, bağlantılı kavramlar (örn. Enformasyonalizm) yeterince ve tutarlı biçimde
kapitalist üretim ilişkilerine oturtulamadığı içindir ki ‘gelişme tarzı’ kavramının kendisi
de sorunludur. Ayrıca, yukarıda anılan tüm eleştirel çalışmacılar aslında serbest piyasa
7 Bu süreç esasen Dünya Fikri Mülkiyet Hakları Örgütü (WIPO) çerçevesinde 1996 yılında alınmış ve telif hakları
saklı eserlere ulaşmayı önleyen tedbirleri geçersiz kılan servisleri de suç kapsamına alan kararların Amerika’da
1998 yılında Yeni Bin Yıl Sayısal Eserhakları Kanunu (DMCA) ile uygulanmaya başlanmasıyla hukuki altyapıya
kavuşmuştur.
25
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Hâkim Tasarım ve Ekşi Sözlük: İnternet’in Dönüşümünü Anlamak
pratiklerinin neo-liberal politikalar aracılığıyla toplumun tüm alanlarına derinlemesine
nüfuz ettiği bir ortamda, İnternet’in ve tüm diğer yeni iletişim teknolojilerinin hâkim
üretim ilişkilerine uygun biçimde yeniden yapılandığını vurgulamaktadır. Öte yandan
bu eleştirel çalışmaların hepsi sürece içkin olduğu varsayılan ‘potansiyel’ ve ‘gerçek’
kullanım arasındaki geçişe odaklanmış durumdadırlar. Bu geçişte ‘potansiyel’ kullanımın
içinde gizil bir ‘gerçek’ kullanım varsayılmaktadır. Sosyoekonomik ilişkiler dolayımıyla
zaman içinde ‘potansiyel’ kullanım bir ‘gerçek’ kullanım olarak ya da Winston’ın (1998)
tabiriyle radikal potansiyeli bastırılmış bir kullanım olarak ortaya çıkar.
Ancak, bu yaygın kavramlaştırma teknolojinin pratikteki dönüşümünü anlatmada
yetersiz kalmaktadır. Gerçekte olan, ortaya çıkan yeni teknolojinin hemen tamamı
birbirleriyle aynı kullanım düzeyinde olan rekabet halindeki farklı kullanımları içinden
belli bir kullanım tarzının ve tasarımının genel üretim tarzına bağlı olarak öne çıkması
ve baskın hale gelmesidir. Buna göre, teknoloji toplumsal ilişkiler içinde bir dönüşüm
geçirmektedir. Dolayısıyla, hem kapitalist üretim ilişkileri içine tutarlı bir şekilde
oturtulabilecek, hem de teknolojinin toplumsal ilişkiler içinde geçirdiği dönüşümü daha
iyi niteleyebilecek yeni kavram(lara) ihtiyaç duyulmaktadır. Doğru kavramı bulabilmek
için, bu çalışmada Anderson ve Tushman’ın ‘Teknolojik Değişimin Döngüsel Modeli’
(1990) çalışmalarında önerdikleri ‘mayalanma dönemi’ ve ‘hâkim tasarım’8 kavramlarının
potansiyelinden faydalanmaya çalışacağız. Buna göre, standart hale gelmiş bir teknolojik
paradigma radikal bir teknolojik atılımla kesintiye uğrar. Yeni teknolojik atılım bir
öncekinden performans açısından daha ileri ürünler sunar ve tüm endüstriyel yapılanmayı
etkiler. Bu ilk dönemde, yeni teknolojik paradigma içinde radikal atılıma bağlı yeni ürün
tasarımları kendi aralarında rekabet halinde oldukları bir ‘mayalanma’ (ferment) dönemi
ortaya çıkarır. Mayalanma dönemi endüstriyel pratikler içinde başarılı olan çeşitlemelerden
birinin hâkim hale gelmesi ile yerini ‘hakim tasarım’ dönemine bırakır. Çeşitleme, seçim
ve tutma (variation, selection and retention) bu sürecin üç aşamasıdır. Hâkim tasarım
bir standart mimari ortaya çıkarır. Bu standart mimari içinde farklı tasarımlar rekabet
etmektedir. Yeni bir radikal teknolojik atılıma ve paradigma değişimine kadar, bu farklı
tasarımlar hakim tasarımın artımlı/birikimli (incremental) evrimleşmesi sürecinden
korunurlar. Bu süreç Figür 1.’de gösterilmektedir.
Figür 1.
Kaynak: Anderson ve Tushman, 1990
8 Kavramın daha erken bir tarihteki kullanımı için bkz. Abernathy ve Utterback, 1978 ve ‘hakim tasarım’
kavramının inovasyon literatüründeki kullanımlarını inceleyen daha yakın tarihteki bir çalışma olarak bkz.
Murmann ve Frenken, 2006
Sayı 37 /Güz 2013
26
Babacan Taşdemir, Rafet Çevik
Anderson ve Tushman’a göre hâkim tasarımın gelişimi pek çok ürün sınıfında kendini
göstermektedir. İster dokuma makinelerinde olsun, ister silahlarda ya da bisikletlerde, tek
bir tasarım rekabet ettiği diğer tasarımlara performans açısından (maliyet, verimlilik ve
kullanım) üstün gelir ve standart olarak öne çıkar. Bu tasarımlar ancak bir diğer teknolojik
atılıma kadar hâkim durumda kalırlar.
Hâkim tasarımlar bir tür piyasa zorunluluğudur. Rekabet halindeki üretici firmaların
ürünün tasarımını standardize etmeleri, örgütsel süreçleri hacim ve etkinlik açısından
optimize etmeleri için gereklidir. Hâkim tasarımlar bir teknolojinin evriminde kritik
kırılmalardır. Ancak bu kırılmalar belli bir teknolojiyi tüm yönleriyle kapsayamaz ya
da belli bir teknolojinin tüm tasarımlarını devre dışı bırakamaz. Hâkim tasarımın ortaya
çıkması belli teknolojik kısıtlılıklar içinde endüstriyel ve örgütsel çerçeve içinde bir
tasarımın standart hale gelmesinden ibarettir. Bununla birlikte, Anderson ve Tushman’ın
(1990) analizi öncelikle inovasyon süreçleri üzerine bir değerlendirme amaçladığından ve
teknoloji odaklı olduğundan iktidar ilişkilerine doğrudan değinmez. Yine de önerdikleri
evrimsel teknolojik değişme modeli yukarıda verilen üretim güçleri ve ilişkileri gerilimini
iletişim teknolojileri açısından açıklamak için kuvvetli bir potansiyel sunmaktadır.
Buna göre, yeni teknolojilerin yerleşik üretim ilişkileri içinde ortaya çıkan çeşitli
kullanımları ilk aşamada bir ‘mayalanma’ olarak kendini gösterir. Bu ilk aşamada
henüz iktidar grupları yeni teknolojiyi tanıma aşamasındadırlar. Tanıma aşaması
kendi çıkarlarına göre teknolojiyi nasıl kullanacaklarının ve şekillendireceklerinin de
belirlendiği dönemdir. Henüz hiçbir kullanım kalıbı bu ‘mayalanma’ döneminde tam
oturmamış, yeni teknolojinin düzenlenmesine ilişkin hukuki çerçeve belirlenmemiştir.
Özellikle iletişim teknolojileri açısından düşünülecek olursa, yerleşik iktidar ilişkileri
içerisinde muhalif ve alternatif konumda kullanım kalıplarının daha rahat yer bulduğu bir
ortam ortaya çıkar. Dolayısıyla mevcut ekonomik, siyasal ve sosyal yapılanma içindeki
iktidar ilişkilerinin tamamen hâkim olamadığı ve hatta yer yer kaotik bir alan ortaya çıkar.
Üstelik hem ‘verimlilik’ ilkesinin esas olduğu mühendislik açısından teknik altyapının en
uygun tasarımı hem de ‘kârlılık’ amacının esas olduğu işletme mantığı açısından en iyi ‘iş
modelleri’, mayalanma aşamasında henüz belirlenmemiştir.
Teknik altyapının mühendisler ve tasarımcılar açısından en iyi modelinin ve buna
ek olarak hukuki çerçevenin ve ‘iş stratejilerinin’ siyasi ve ticari çevrelerde kabul gören
en iyi modelinin üretim/iktidar ilişkileri içinde buluştuğu noktada ise teknolojinin ‘hâkim’
tasarımı ortaya çıkmaya başlar. ‘Hâkim’ tasarım teknolojinin potansiyel kullanımlarını
asla tam olarak engellemez. Ancak, alternatif kullanımları üretim ilişkileri çerçevesinde
çeşitli yöntemlerle eriterek marjinalleştirir. ‘Mayalanma’ döneminde serbest olan ve hatta
bu haliyle teknolojinin geniş sosyal kullanıma ulaşmasında etken olan kimi kullanımlar
‘hâkim’ tasarım döneminde dışlanır ya da belli bir tasarım etrafında ‘kapanma’ ortaya
çıkar.9 Bu dışlanma hem teknik altyapı (erişim ve işletim teknolojisi) açısından, hem
hukuki altyapı hem de iş modelleri açısından yaşanır. Hâkim tasarım kavramının
kullanılması bir teknolojinin sosyal kullanımının olgunlaşmaya başlamasından sonra
da beraberinde hâkim durumda olmayan veya marjinal kalmış kullanımların da devam
9 ‘Kapanma’ (closure) kavramı ‘Teknolojinin toplumsal şekillenimi yaklaşımı (Social Shaping of TechnologySST)’ (Pinch ve Bijker 1984; aktaran Williams ve Edge 1996) tarafından önerilen kilit kavramlardan biridir.
27
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Hâkim Tasarım ve Ekşi Sözlük: İnternet’in Dönüşümünü Anlamak
edeceğinin vurgulanması açısından önemlidir. Potansiyel ve gerçek kullanım ayrımında
‘gerçek’ kavramsallaştırmasının böyle bir geçici ve mücadele içinde bir hâkim durumun
varlığını ifade etmekte yetersiz olduğu açıktır. ‘Gerçek’ ifadesi potansiyelin içinde
a-priori/verili bir ‘gerçek’ kullanıma gönderme yapar. Pratikte ise potansiyel kullanımlar
içinden belli bir kullanımın hâkim duruma gelmesi politik temeli olan bir mücadeleyi
gerekli kılar. Aşağıdaki figür Anderson ve Tushman’ın (1990) yaptığı model üzerinden
yeniden kavramsallaştırdığımız öğeleri içermektedir.
Figür 2.
Bu figür tamamen mühendislik ve ticari işleyiş açısından geliştirilmiş bir modelin
daha genel toplumsal yapılanmaya eklemlenmesi amacının bir sonucudur. Burada
döngüsel modele, siyasi, hukuki ve ekonomik süreçler ve bunların dolayımladığı genel
iktidar ilişkileri bir bağlam ve belirleyen olarak dâhil edilmiştir. Sonuç olarak, iddia
edilebilir ki bilgisayar teknolojisinin ticari kullanımının yaygınlaştığı 1980’ler ve sonrası
ile İnternet’in ticari kullanıma açıldığı ve hızla yaygınlaştığı 1990’ların başından kabaca
içinde bulunduğumuz döneme kadar geçen süreyi İnternet’in ‘mayalanma’ dönemi olarak
tanımlayabiliriz. Bu dönem şimdilerde sona ermektedir. Bu süreçte hem erken dönemde
şimdi marjinalleşen kullanımların yaygınlığına bakılarak geliştirilen ‘demokrasi’
yaklaşımları, hem de büyük şirket çıkarlarının zedeleneceği yönündeki görüşler ortadan
kaybolmaktadır. Nihai olarak, bu çerçevede hâkim üretim ilişkileri bağlamında ticari bir
ortamda yeniden örgütlenen İnternet’in, ‘hâkim tasarım’ dönemine girdiği savunulabilir.
İnternet ilk aşamada askeri ve yönetsel ihtiyaçların bir sonucu olarak ortaya çıkmış
ve akademik kullanım amaçlı bir şekilde gelişmiştir. Ancak İnternet’in sosyal kullanıma
sunulması neredeyse tamamen ticari bir ortamın hazırlanması ile gerçekleşmiştir. Bu
piyasa ortamında ilk aşamanın ‘mayalanma’ aşaması olduğu ve bu aşamada pek çok farklı
kullanım biçiminin tasarlanarak kullanıcıya sunulduğu görülmüştür. İlk dönemde iktidar
ilişkilerinden görece bağımsız bir İnternet içeriğinin ve kullanımının yaygınlaşması
Sayı 37 /Güz 2013
28
Babacan Taşdemir, Rafet Çevik
böylece mümkün olmuştur. Ancak, bu yaygınlaşmanın ardından popüler hale gelen
İnternet içindeki iletişim form ve ortamları hâkim tasarıma bağlı olarak bir dönüşüm
geçirmiş ya da geçirmektedirler. Pek çok yerel örnek de bu savı doğrular niteliktedir.
Türkiye’nin sanal dünyadaki en özgün sosyal medya uygulamalarından biri olan Ekşi
Sözlük, bu teorik çerçeveye uygun bir yerel örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ekşi Sözlük Örneği
Ekşi Sözlük (bundan sonra sadece Sözlük olarak anılacaktır) üretim gücü olarak
İnternet’in bir parçasıdır. Sözlük Web 1.0 döneminin sınırlı etkileşim ortamında (Uçkan,
2012: 12) ortaya çıkmıştır ve İnternet’in en yaratıcı iletişim biçimlerinden biri olma
özelliğini Web 2.0 döneminde de korumaktadır10. Benzerlerine (sözlük jargonuyla ‘clone’)
her gün yenileri eklenen Sözlük hemen her konuda kışkırtıcı ve zihin açıcı yorumların
ve de faydalı bilgilerin bulunabildiği bir ortamdır. Bu özellikleri sayesinde Türkiye’nin
en popüler İnternet sitelerinden biri haline gelmiş durumdadır.11 1999 yılında kurulan
Sözlük, bugün 50 bine yakın yazarı ve 300 bin civarındaki kullanıcısıyla pek çoklarına
göre ‘kutsal bilgi kaynağı’ görevi görmektedir.
Sözlük kuruluşundan itibaren bir takım değişiklikler geçirdiyse de temel olarak
interaktif bir enformasyon paylaşım ortamı olma özelliğini korumaktadır. İsmindeki
“sözlük” kavramından hareketle, Sözlük’te düşünceler, kavramlar, olaylar, tarihler vb.
konularda “başlık”lar açılmakta ve kayıtlı yazarlar görüşlerini bir sözlük formatında
belirtmektedirler. Bu format, belirtilen görüşlerin tanım halinde olmasıyla anlam kazanır.
Herhangi bir başlığa girilen tanım halindeki görüşler ise ‘entry’ olarak adlandırılmaktadır.
Kullanıcılar, Sözlük yönetiminin belirlediği ve zaman içinde yenilenen kurallara uymak
zorundadır.
Sözlük ilk zamanlarında her İnternet kullanıcısının başlık açıp ‘entry’ girebildiği
bir web sitesiyken, zaman içinde sadece kayıtlı yazarların (suser) ‘entry’ girebilmesine
açık bir oluşum haline gelmiştir. Sözlük yazarı olabilmek, yazar alımlarının açıldığı
dönemlerde kayıt olup sözlükte 10 adet formata uygun ‘entry’ girmekle olmaktaydı,
ancak son birkaç yıldır kullanıcı talebinin artmasıyla sözlüğe yazar alımları tamamen
açılıp, görevlendirilen kişiler (kondüktör) tarafından kontrol edilen “çaylak” yazarlar
sözlüğe yazar olarak katılabilmektedir. Sözlük kurucusu Sedat Kapanoğlu’nun (Sözlük
rumuzu: ‘ssg’) yönetiminde hiyerarşik bir yapıyla yönetilen sözlükte, iç işleyişi ve formata
uygunluğu sağlayan yazarlara moderatör denmektedir. Moderatörlerle birlikte hukuki
konularda görüşleri alınan ve girilen ‘entry’lerin silinmesi ya da düzeltilmesi işlemini
“preator”ler yapmaktadır. Preatorler meslek olarak da avukatlık yapmakta ve sözlüğe
hukuki destek sağlamaktadırlar. Bu bağlamda sözlüğün hiyerarşik yapısı hem ‘ssg’ hem
10 İlk olarak 1999’da Darcy Dinucci tarafından Print Magazine dergisinde yayınlanan bir makalede kullanılan
terim, henüz o dönemde ‘embriyo’ halinde olduğu iddia edilen yeni bir web dönemini haber veriyordu. Bu yeni
web basitçe grafik ve metinlerin yüklenmesinin ötesine geçecek ve bilgisayarlardan televizyonlara, cep telefonlara
ve hatta mikrodalga fırınlara kadar yayılacak ve etkileşim üzerine kurulacak bir İnternet kullanımına işaret
ediyordu. Bununla birlikte, terim Tim O’Reily’nin 2004 yılında düzenlediği Web 2.0 konferansına kadar popülerlik
kazanmamıştır. Terimin ilk kez kullanıldığı yazı için bkz: Dinucci, 1999.
11 2012 Alexa.com verilerine göre ilk 20 sıranın tamamen uluslararası markalar ve haber siteleri tarafından
kapıldığı sıralamada 69 milyon ‘unique IP’ görüntülemesiyle 21. sıradadır. Kaynak: http://www.alexa.com/
topsites/countries/TR, http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=26705135, Son erişim tarihi: 25.09.2012
29
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Hâkim Tasarım ve Ekşi Sözlük: İnternet’in Dönüşümünü Anlamak
de sözlük yazarlarının kimi talepleriyle oluşmuştur. Yeni kanuni gereklilikler de sözlüğü,
içeriğin kontrol edilmesi ve hukuka uygun hale getirilmesi konusunda düzenlemeler
yapmaya itmiştir.
Sözlük, kuruluşundan birkaç yıl sonra popülerleşmeye başlamış ve bu popülerleşme,
sözlüğü bugün Türkiye’nin en çok ziyaret edilen sitelerinden biri haline gelmesini
sağlamıştır. Bu açıdan bakıldığında, yurt dışında benzerleri olan (Urban Dictionary,
Everything2, vb.) Sözlük’ün Türkiye’de bu kadar popüler olmasının temel nedenlerinden
birini Sedat Kapanoğlu (‘ssg’) Bilişim Dergisi’ne verdiği röportajda şöyle açıklamıştır:
Bunların yurtdışında Türkiye’deki kadar tutmuyor olmasının en önemli sebebi yurtdışında
fikiri fade özgürlüğünün bir ayrıcalık ya da bir ihsan olmaması. … Türkiye
eleştiriye hazımsız,
çarpık hukuki yapısı, baskıcı toplumu ve darbeden kalma apolitikliğinden dolayı bu tür bir siteden çok
daha fazla fayda elde ediyor.12
İnternetin dağılımı ve değişimi sürecinde görsel olarak çok değişime uğramasa
da, sosyal medya kavramının sıkça kullanıldığı günümüzde Sözlük, yazar ve ziyaretçi
sayısının artmasıyla ve hakkında gazete ve dergi yazılarının gün geçtikçe takip edilemez
hale gelmesiyle medyada daha görünür hale gelmiştir (Kaplan vd., 2010: 99). Bunun
yanında yarattığı jargonla, interaktif ve özgün içeriğe imkân veren yapısıyla ve gündelik
yaşama dair her şeyin tartışılabildiği ve eleştirilebildiği bir ortam olmasının da etkileriyle
diğer web sitelerinden ayrılmış ve Türkiye’nin en çok ziyaret edilen web sitelerinden
biri olmuştur. Bu popülerlik, Sözlük’e maddi katkılar sağladığı oranda hukuki olarak
da yeni düzenlemeler ve kısıtlamalar yapma zorunluluğu getirmiştir. Sanal bir cemaat
olarak oluşturduğu alt kültürle popüler kültüre kenetlenmiş varlığı, Sözlük içinde de kimi
eleştirilere neden olmuş ve reklam alınması sürecinden itibaren Sözlük’ün sloganında da
bulunan “kutsal bilgi kaynağı” özelliğini yitirdiği öne sürülmüştür. Sözlük’te en çok takip
edilen yazarlardan biri olan ‘otisabi’ rumuzlu yazarın, Sözlük’ün reklam almaya başladığı
ve en geniş katılımlı yazar alımlarından birini yaptığı dönemin hemen ardından, 2004
yılında girmiş olduğu bir ‘entry’, bu eleştirilerin ne kadar eskiye dayandığını da gözler
önüne sermektedir:
Sözlük zaman içinde alabildiğine sınırlı sorumlu bir grup “alternatif” ve “farklı düşünen” gencin
arayışlarının, hezeyanlarının yaşandığı bir sığınak kimliğinden uzaklaşmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin
şehirli toplumunun kolektif kimliğine bürünmüştür. Sözlük, toplumsal maskelerinden bilerek ve
isteyerek arınmış bireylerin sesini “dışarıda kalan” topluma duyurabilmenin tadını çıkaran bireylerin
güdümünden çıkmış, toplumun olanca ağırlığıyla “içeri girmesi” ve abanması ile mahremiyetini
yitirmiştir.13
Son dönemde art arda gelen bazı olaylar geçmişten bugüne Sözlük’ün ‘kutsallığına’
getirilen eleştirilerin artmasına neden olmuştur.14 2012 yılının Eylül ayında tüm
12 Bilişim Dergisi, sayı 140, s. 30. http://www.bilisimdergisi.org/s140/pages/s140_web.pdf. Son erişim tarihi:
23.10.2012
13 Bkz: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=6343846 Son erişim tarihi: 20.11.2012
14 Sözlükte ‘ekşi sözlük’ başlığı incelendiğinde görülebilir ki, ‘otisabi’ rumuzlu yazarın yazdıklarına koşut
görüşler son dönemlerde daha da ağırlık kazanmıştır. Bu bakımdan, sözlüğün geçirdiği dönüşümü ‘ekşi sözlük’
başlığındaki eleştirilerden de okumak mümkündür. Bkz: https://eksisozluk.com/eksi-sozluk--31966 Son erişim
tarihi: 13.11.2013
Sayı 37 /Güz 2013
30
Babacan Taşdemir, Rafet Çevik
moderatörlerin topluca işlerini bırakmaları, kullanıcılarının içeriği oluşturmasına (User
Generated Content) dayalı Sözlük’te yeni bir döneme girildiğinin en net göstergesi oldu.
Kurulduğu ilk zamanlardan bu yana Sözlük’e katkıda bulunan pek çok kullanıcı bugün
Sözlük yönetimine deyim yerindeyse ateş püskürüyor. İddialarının merkezinde sözlüğün
tamamen ticari bir organizasyona dönüştüğü, iş ve idari çevrelerle çok yakın ve organik
ilişki içine girdiği ve de reklam yoluyla kazanılan paranın hiçbir şekilde moderatör ve
yazarlarla paylaşılmadığı var. Bu eleştiriler ışığında iddia edilebilir ki, İnternet’in genel
dönüşümüne paralel olarak Ekşi Sözlük mayalanma dönemindeki görece iktidardan
bağımsız yapısını terk etmekte ve İnternet’in hâkim tasarım dönemine uygun bir ‘işletme’
niteliğini kazanmaktadır.
Öncelikle, Sözlük’ün sosyal medyanın yükselişine paralel olarak geliştirilen ‘iş
stratejileri’ bir süredir zaten dikkat çekmekteydi. Örneğin, 2007 yılı civarında Facebook’un
Türkiye’yi etkisi altına almaya başlaması, sözlüğü sınırlı sayıda kullanıcısı ile bu rekabette
başarılı olmak için yeni taktikler geliştirmeye itti. Bunun neticesinde yapılan yeni yazar
alımında kullanıcı sayısı neredeyse dört katına çıktı. ‘Banner’ reklamların15 alınmaya
başlandığı geçmiş yıllarda belirli oranda yazar alımı yapılmış olsa da, 2007’de yapılan
yazar alımı sayısı itibariyle diğerlerinden ayrılmaktaydı. Bu hızlı büyüme stratejisi
Sözlük’ün gelirlerini artırmakla kalmayıp oluşabilecek herhangi bir sansür, kapatma
veya engelleme gibi olumsuzluklarda da belirli bir kitlenin buna karşı çıkmasına neden
olmuştur. Ayrıca, bu yeni yazar alımları sonucunda Sözlük’ün başından beri içkin olan
muhalif tavrının “sözlüğü ele geçirmek isteyen kimileri”16 tarafından törpülenmesine yol
açacağı ve hatta bunun bir şekilde gerçekleştiği17 iddiaları da güçlenmiştir.
Çevrimiçi reklam hacminin gözle görülür bir şekilde artmaya başladığı 2004 yılı18
sözlükte de ‘banner’ reklamlarının ve ‘tema/skin’19 reklamlarının görülmeye başlandığı
dönemlerdir. Bir sözlük yazarının ‘entry’sinde şöyle denmektedir: “Bir İnternet komunitesi
özelliğini yitirip büyük bir medya atmosferinde olduğu hissinin”20 kullanıcılar tarafından
idrak edilmesi ile başlayan süreçte önde gelen haber kanallarından NTV ile yapılan video
gösterim anlaşması ve Sedat Kapanoğlu’nun (ssg) sosyal medya ajansı açtığı haberleri de
iş çevreleriyle kurduğu ilişkiler bağlamında değerlendirildiğinde “bardak satmakla zengin
15 Bir İnternet reklam türü olan banner reklamlar, genellikle sayfaların üst kısmına yerleştirilen (bazen alt ve
yan kısımlarda) ve yazı ve resimlerin bir kutu içinde gösterildiği reklamlardır (Schneider, 2007:161)
16 Yeni Şafak yazarı Ali Murat Güven, 10.11.2007 tarihinde yazdığı köşe yazısında “İslamcı” gençleri Ekşi
Sözlük’ü fethetmeye çağırdı. Köşe yazısı için bkz: http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=10.11.2007&y=AliM
uratGuven , Son erişim tarihi: 25.09.2012
17 Ali Murat Güven, 10.11.2011 tarihinde Yeni Şafak gazetesinde Ekşi Sözlük üzerine bir önceki yazısını
sözlükte başlık olarak açmış bir kullanıcıya hitaben “Farkındasın değil mi Avasas, maçı ben kazandım...” başlıklı
bir köşe yazısı yazmıştır. Köşe yazısı için bkz: http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=11.12.2011&y=AliMuratGuv
en, Son erişim tarihi: 25.09.2012
Ayrıca, bu yazıdan bir ay kadar sonra, yine aynı gazetede Ekşi Sözlük’ü ağır hakaretlerle eleştiren bir yazı da
Yusuf Kaplan tarafından kaleme alınmıştır. Köşe yazısı için bkz: http://yenisafak.com.tr/yazarlar/YusufKaplan/
eksi-sozluk-paganografik-copluk-ve-sanal-siddet/8176 Son erişim tarihi: 20.11.2012
18 IAB Internet Advertising Revenue Report,
http://www.iab.net/media/file/IAB_Internet_Advertising_Revenue_Report_FY_2011.pdf,
Son erişim tarihi: 25.09.2012
19 ‘Tema’ veya ‘skin’ reklamlar Ekşi Sözlük’te tüm sayfayı kaplayan ve font stilinden hakim renge kadar
reklamı yapılan ürünü çağrıştıran simgelerin kullanıldığı reklamlardır.
20 Bkz: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=7362047, Son erişim tarihi: 20.09.2012
31
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Hâkim Tasarım ve Ekşi Sözlük: İnternet’in Dönüşümünü Anlamak
olunmadığını”21 anlayan Sedat Kapanoğlu’nun (ssg) amaçlarına ulaştığı bağlamında
değerlendirilebilir. Konumuzla ilgili olarak reklamların yoğun bir şekilde kullanılmaya
başlandığı bu yıllarda, hem İnternet’in genel dönüşümünde hem de buna bağlı olarak
Ekşi Sözlük’ün tarihsel dönüşümünde mayalanma döneminden hâkim tasarım dönemine
geçilmeye başlandığı iddia edilebilir.
Sözlük, şirketler tarafından bir reklam mecrası olarak kullanılmasının yanı sıra,
müşteri ilişkileri bağlamında da etkili olduğu göz önünde bulundurularak anlaşmaya
varılan marka veya şirketlere kullanıcı hesabı açmıştır. Şirketler ‘entry’ giremeyen
yalnızca kendi başlıklarında yer alan ‘entry’lerde belirtilen sorunları çözmek için
oluşturdukları hesaplarla yazarlara ulaşmaktadır. Her ne kadar olumlu geri dönüşler olsa
da, reklam olgusunun sözlüğün bütün kısımlarına yayılmış olması yazarlar tarafından
eleştiriye tabi tutulmuştur. 25 Haziran 2011’de Milliyet gazetesinde “Sözlük şirketlere
açılıyor”22 başlığıyla verilen haber sonrasında, sözlükte de aynı adla açılan başlık altındaki
tartışmalarda yazarlar Sözlük’ün geldiği nokta itibariyle reklamın nesnesi olduğu ve eskisi
kadar değer verilebilecek bir mecra olmadığı yönünde fikirler aktarmışlardır. Örneğin,
‘zahmet’ rumuzlu yazar 25.06.2011 tarihinde yazdığı ‘entry’de “sözlük bizim sandığımız
sözlük değilmiş artık. idealizm, romantizm yalan tek gerçek kapitalizm!”23 diyerek
görüşünü belirtmiş ve başlık altında diğer ‘entry’lerde de buna benzer görüşler olduğu
dikkat çekmektedir. Buna ek olarak, sözlüğün kuruluşundan itibaren sözlükte yazar olan
‘arzach’ rumuzlu kullanıcının bu konuda yazdıkları da örnek olarak gösterilebilir.
Değişim çok büyük olsa da önceleri pek fazla insanı rahatsız etmedi. Alt tarafı
firmanın bir yetkilisi kurumsal sözlük hesapları üzerinden sözlük kullanıcılarının şikâyetlerine
anında yanıt verme şansı elde edeceklerdi. Fakat kısa zaman içerisinde sözlük yönetimi
sadece kullanıcısı ile firmalar arasında bir köprü görevi görmekle yetinemeyerek kurumsal
hesap alan şirketlerin yanında durarak bazı eleştiri yazılarını sebepsizce silmeye başladı.24
Bunlarla birlikte, son olarak sözlük ortak ve avukatlarından Başak Purut’un
(kullanıcı adı: kanzuk) aynı anda avukatlığını yaptığı bir şirket için yazılan bir ‘entry’i
silmesiyle başlayan tartışmalar25 sözlüğün kan kaybetmesine neden olan diğer olaylarla
benzerlik göstermektedir. Bu süreçte, “ticari itibar zedeleyici içerik” sebebiyle silinen
‘entry’nin hukuki olarak sakıncalı kısımlarının silinip tekrar yazılması bile sözlükte
yayımlanmasına yeterli olmamıştır. Her türlü eleştirinin “ticari itibar zedeliyici” olarak
etiketlenip sözlükten silinebilir olması sansür tartışmalarını tekrar alevlendirmiştir26. Bu
21 SSG ile yapılan röportaj, bkz: http://www.ensonhaber.com/teknoloji/240097/eksi-sozlukun-sahibi-yurdadondu-.html, Son erişim tarihi: 20.09.2012
22 Bkz:http://ekonomi.milliyet.com.tr/eksi-sozluk-sirketlere-aciliyor/ekonomi/
ekonomidetay/25.06.2011/1406543/default.htm?ref=OtherNews Son Erişim Tarihi: 20.11.2012
23 Entry için bkz: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=24211451 Son erişim tarihi: 20.11.2012
24 Bkz: http://www.libersite.com/ssg-kod-adli-derebeyi-ve-davar-surer-gibi-yonettigi-sirketi/ Son erişim tarihi:
22.11.2012
25 Başak Purut (kanzuk), Webrazzi şirketinin de avukatlığını yapmaktadır ve Ekşi Sözlük’te Webrazzi başlığına
yazılmış olan bir ‘entry’i silmesi sonucu bu tartışmalar başlamıştır. Webrazzi, 2006’da kurulmuş, dünyadan ve
Türkiye’den İnternet, teknoloji vb. konularda yazıların yayımlandığı kolektif bir blog oluşumudur. Kaynak: http://
www.webrazzi.com/2012/07/04/webrazzi-kariyer-yeniden-yayinda/ Son erişim tarihi: 25.09.2012
26
http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=ticari+itibar%C4%B1+zedeleyici+i%C3%A7erik
adresinde
konuyla ilgili ‘entry’ler takip edilebilir.
Sayı 37 /Güz 2013
32
Babacan Taşdemir, Rafet Çevik
sansür ve ticari ilişkiler temelli tartışmalar sonucunda Sözlük moderasyonu - ki herhangi
bir gelir elde etmeden moderasyon işini yaptıkları bilinmektedir - toplu olarak istifa
etmiştir. İstifa ederken girdikleri ‘entry’de “ekşi sözlük, bizim için uzunca bir süredir …
yönetim kademesinde emek harcanacak bir yer olmaktan çıkmış bulunuyor. ilk zamanlarda
uyandırdığı heyecanı uyandırmadığı gibi, ‘kirli olan bir şeyin etrafında dolaşıp temizliği
görünürde sağlama’ hissini de beraberinde getirmiş durumda”27 diyerek sözlüğün geçirdiği
dönüşümün yönüne dair ipuçları vermişlerdir. Moderatörlerin istifası sonucu ‘ssg’nin
yaptığı açıklama28 sözlüğün yeni bir döneme girdiğini göstermektedir. Bu bağlamda, yeni
moderatörlerin “şirket çalışanı” olarak görev alacakları tahmin edilmektedir.29
Ticari çevrelerle kurulan yakın ilişkiyle birlikte idari çevrelerle kurulan ilişki de
sözlüğün mayalanma döneminden hâkim tasarım dönemine doğru geçirdiği dönüşümü
anlayabilmek için önemli göstergeler sunmaktadır. Daha önce iki kez erişimi engellenen
sözlüğün açtığı davaları kazanması belli bir ilerleme olarak görülebilirse de 2011 Mayıs
ayında Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) servis sağlayıcılara gönderdiği
mesajla ortaya çıkan tehlike30 ilerlemenin görece zayıflığını gözler önüne sermiş ve
sözlüğün sansür konusunda inisiyatif alması ve sansüre karşı eylemler düzenlemesine
neden olmuştur. Türkiye çapında destek bulan bu eylemler 2007 yılında çıkmış olan
5651 sayılı “İnternet ortamında yapılan yayınların düzenlenmesi ve bu yayınlar yoluyla
işlenen suçlarla mücadele edilmesi hakkında kanun”un31 da yeniden sorgulanmasına
neden olmuştur. Bu bakımdan sözlüğün sansür, fikir özgürlüğü vb. konularda takındığı
tavır olumlu bulunmaktaydı. Ancak, sözlüğün bu eylemleri düzenlemesinden kısa bir
süre sonra (Haziran 2011) sözlük yazarlarından birine soruşturma açıldığı öğrenildi.
Bu haberin yarattığı şaşkınlık geçmeden hakkında soruşturma açılan yazar sayısının
130 civarında olduğu gerçeği ortaya çıktı.32 Sözlüğün birçok yazarının hesaplarını
kapatmasıyla sonlanan bu süreç sözlüğün savcılığa yazar bilgilerini verdiği ve bu konuda
yazarlara herhangi bir bildirimde bulunmadığının öğrenilmesini sağladı. “21 Haziran
2011 büyük Ekşi Sözlük depremi”33 olarak adlandırılan bu dönemde sözlüğün çok sayıda
27 Entry için bkz: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=30029153, Son erişim tarihi: 25.09.2012
28 Oluşan duruma dair kısa bir özet yapan ssg, “artık gönüllü bir moderasyon ekibi olmadığından normalde adım
adım geçmek istediğimiz bir yolu daha hızlı adımlarla geçmemiz gerekecek. bu süreç dahilinde herkesin şikayet
ettiği konular bizim de çözüm konusunda öncelikli konularımız: sözlüğün popülaritesini bireysel ucuz kazanıma
çeviren niteliksiz içerik, otuz yıl sıra bekleme sorunsalı ve ilgilenmediğimiz konularla şişen gündem. bunlar ciddi
yapısal değişimler gerektirdiğinden ekşi sözlük beta'nın ilerlemesine hız vereceğiz. ara geçiş dönemindeki denetim
işleyişiyle ilgili değişiklikleri de ayrıca duyuracağız.” diyerek sözlükte yeni bir döneme geçileceğinin sinyallerini
vermiştir. Entry için bkz: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=30069753, Son erişim tarihi: 25.09.2012
29 Bu yazının kaleme alındığı tarih itibariyle görev bırakan moderatörlerle ilgili bir gelişme olmamıştır ve
moderasyon işlemini yapan kullanıcının rumuzu işlem merkezinde görünmemektedir.
30 TİB servis sağlayıcılara gönderdiği mesajda kapatılacak olan web sitelerinde Ekşi Sözlük’e de yer vermiştir.
SSG’nin bu konuda yazdığı bir ‘entry’ için bkz: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=23338161, Son erişim
tarihi: 21.09.2012
31 İş çevreleriyle girilen yakın ilişkiler ve reklam alma uygulamaları 2004-2005 yıllarında başlarken, 2007
yılında yürürlüğe giren 5651 sayılı kanun da Türkiye’de İnternet’in ve Ekşi Sözlük’ün hâkim tasarıma doğru
evrilmesinde önemli bir aşama olarak görülebilir.
32 İlk olarak http://friendfeed.com/bukiskomunizmgelecek/20fd20a5/acil-az-once-kapya-iki-sivil-polis-geldibizim adresinden öğrenilen süreç, daha sonra 130 civarı yazarın da soruşturmaya dâhil olduğunun öğrenilmesiyle
sonuçlandı. Ayrıca,
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1054158&Date=27.06.2011&Category
ID=41 adresinde konu ile ilgili Pınar Öğünç’ün bir makalesi okunabilir.
33
İlgili başlık için bkz: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=24161152, Başlık içindeki ‘entry’lerde
ayrılan yazarların da listesi bulunmaktadır. Son erişim tarihi: 21.09.2012
33
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Hâkim Tasarım ve Ekşi Sözlük: İnternet’in Dönüşümünü Anlamak
önemli yazarı hesaplarını kapattı veya “kafa iznine”34 ayrıldı. Sözlük yönetimi, yaptıkları
açıklamalarla ‘ticari bir şirket’ oldukları için savcılığa yazar bilgilerinin verilmesinin
zorunlu olduğunu ancak yazarlarına hukuki destek sağlamayacağını diğer sosyal medya
mecralarını örnek göstererek belirtti. Sözlük avukatı Başak Purut yaptığı açıklamada
“Turkcell, Msn, Facebook gibi sosyalleşme ve/veya iletişim ihtiyacınız üzerinden para
kazanan hiçbir kurum, hiçbir zaman bu gibi bir uygulamaya gitmedi, gitmez de. Bunun
ekşi’den beklenilmesini de mantıklı bulmuyorum”35 diyerek Sözlük ve ticari vasıf
konusunda yapılan tartışmaların da alevlenmesine sebep oldu.36
Sözlük’te, hukuki olarak sakıncalı olabilecek ‘entry’lerin silinmesi ya da düzeltilmesi
için avukatlardan oluşan ‘preator’ denen bir ekip bulunmaktadır. Ancak, soruşturma açılan
yazarların girdiği ‘entry’ler ‘preatorler’ tarafından yasal kabul edilmiş ve silinmemiştir.
Bu açıdan, yazarların sözlükten hukuki destek beklemeleri olağandır. Ancak, sözlüğün
hukuki destek vermemesiyle birlikte ticari vasfını ön plana çıkarmış olması daha önce
bahsettiğimiz “sözlük depremine” neden olmuştur. Sözlüğün ilk yıllarından beri yazarı
olan bir kullanıcının hesabını kapatırken yazdığı bir ‘entry ‘bu konuda açıklayıcıdır:
Kurumsal olarak sansüre maruz kalma riskleri doğduğunda, onbinlerin emeğini
sömürerek doldurdukları keselerine zeval gelme ihtimali ortaya çıktığında o kanal senin bu
program benim dolaşıp, kaplan leopar kesilen, yazarlarına karşı bireysel olarak sansür, yıldırma,
korkutma girişimlerine karşı ise “ al bunları al al al al al” moduna geçen benim gördüğüm
kadarı ile türk İnternet tarihinin en omurgasız oluşumu ve en büyük emek sömürücüsüdür.37
Ek olarak, “İnternette ‘ekşi baharı’” başlığıyla yapılan haberde, sözlükte popüler
kimi yazarlar ayrılma sebeplerini belirtmişler ve benzer eleştirilerde bulunmuşlardır.
Örneğin ‘tribalenfexion’ rumuzlu yazar sözlükten ayrılma sebebini şöyle açıklamaktadır:
Bunca zamandır sansüre, baskıya, yasaklara karşı olduğunu üzerine basa basa söyleyen ve
bununla ilgili birçok aktivite yapan, siteyi daha önce kapattıran Adnan Oktar’ın bu girişimlerine proaktif davranıp hızla hukuki yanıtlar veren ve hukuki bağlamda sitesini kapattırmamak için bir yol bulan
SSG’nin, sözlüğünde yazar olan tam sayısını bilmediğim bir grubunun hakkında mahkeme emrini
görmeden polise telefonla kayıtlarını verebilmesi, sonrasında da çıkıp yasal olarak mecburduk deyip
“dükkâna” zeval geldiğinde leopar kesilip aslında klasik anlamda müşteriden ziyade içerik sağlayıcısı
olan yazarlara geldiğinde “buyrun alın toplayın bunları” demesi sözlükten ayrılmam için yeterliydi.38
Bu ve benzer iddialar son yıllarda yaşanan savcılık soruşturmaları ile ilgili Ekşi
Sözlüğün kullanıcılarına herhangi bir hukuki destek vermemesi, Sözlük yönetiminin idari
çevrelerle işbirliği yapmak durumunda olan ticari işletme vasfını içselleştirdiğine dair
iddialarla daha da güçlenmiştir. Bunun son bir örneği, RedHack adlı ‘hacker’ grubunun
Emniyet Müdürlüğü’nün internet sitelerini ‘hack’lediklerini açıklayıp yapılan ihbarları
yayımlamaları ile başlayan39 ve Sözlük’ün kullanıcı bilgilerini paylaşmasının yanı sıra
34 Kafa İzni: Sözlük jargonunda hesabı dondurmak için kullanılan terim.
35 Entry için bkz: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=24153363, Son erişim tarihi: 25.09.2012
36 Ekşi Sözlük, Haziran 2011 savcılık soruşturmasının kısa bir özeti için bkz: http://www.libersite.com/eksisozluk-gozalti-isyaninin-ozeti/ Son erişim tarihi: 22.11.2012
37 Efendisiz adlı kullanıcının hesabı silindiğinden yazdığı ‘entry’ kendi rumuzundaki başlıkta verilmiştir. Entry
için bkz: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=24155321, Son erişim tarihi: 25.09.2012
38
Bkz: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1053872&Category
ID=138 Son erişim tarihi: 22.11.2012
39 RedHack Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün sitesini hacklediğini açıklayıp, ihbar belgelerini kamuoyuna
sunmuştur. Bkz: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1080108&Catego
ryID=77 , Bu ihbarlarda Ekşi Sözlük’ün de sözlük kullanıcı bilgilerinin hukuki zaman aralığının dışında kalan
kısmını da paylaştığı ortaya çıkmıştır. Bu konu üzerine sözlükte açılan başlık için bkz:
http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=s%C3%B6zl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn+kullan%C4%B1c%C4%B
1+bilgilerini+polisle+payla%C5%9Fmas%C4%B1, Son erişim tarihi: 25.09.2012
Sayı 37 /Güz 2013
34
Babacan Taşdemir, Rafet Çevik
hukuki olarak son altı aydaki IP bilgilerini vermesi gerekirken, daha önceki bilgilerinin
de verildiği ortaya çıkmasıyla devam eden olaylardır.40 Bunların sonucunda da Sözlük
kullanıcıları arasında sansür, ifade özgürlüğü ve ticari işletme olmak gibi konular etrafında
süren tartışmalar alevlenmiştir.41
Ekşi Sözlük’ün bilgi kaynağı olmaktan çok, artık bir reklam mecrası haline geldiği
şikâyetleri aslında yeni değildir. Moderatörlerin de şikâyet ederek ayrıldığı bu dönüşümün
temelinde para kazanma hırsının getirdiği kalitesizleşme sürecinin yattığı da kullanıcılar
arasında tartışılmıştır. Sözlüğün kazandığı parayı kullanıcılarla paylaşmaması konusu
da geçmişten beri tartışılan bir konu olmuştur. Ancak bu konuda herhangi bir gelişme
sağlanamamıştır. Gelir paylaşımlı sözlük örnekleri var olmuş olsa da42, ‘ssg’ bu konuda bir
açıklamada bulunmamayı tercih etmiştir. Sözlük çevrelerinde eleştirel tutum takınanlar
bu olayları örnek göstererek ortamın başlangıçtaki ‘karşıt alt-kültür’ mecrası özelliğinden
uzaklaştığını ve yeni bir duruma geçildiğini belirtmektedirler. Sözlüğün kuruluşundan
beri içinde olan kimi yazarların da dâhil olduğu birçok önemli yazarın yaşanan olaylar
neticesinde hesaplarını kapattıkları gözlenmiştir. Bu gelişmelerle kan kaybeden Sözlük’ün
gün geçtikçe yeni sorunlarla karşılaşacağı iddia edilebilir.
Bu dönüşümü anlamak için bir başka açıdan daha Sözlük’e bakmak gerekmektedir.
E-tohum’daki bir organizasyonda ‘ssg’ ve hukuki koordinatörünün (‘kanzuk’) birinci
elden anlattıklarına bakılırsa, ‘ssg’ Sözlük’ü daha en başından tamamen para kazanmak
amaçlı kurmuştur. Burada ortaya çıkan tipik bir kapitalist girişimci ruh ile ‘ssg’nin
hareket ettiği gerçeğidir.43 Bu durum hiçbir şekilde ‘ssg’ye veya Türkiye’ye özgü değildir.
Neo-liberalizmin açık etkisi altındaki bir siyasi ve ticari iklimde gelişen İnternet –ki
sosyal yayılması tam da teknolojinin ticarileştirilmesi ile ilgilidir- tam olarak bu tür bir
motivasyon ile yeni iletişim biçimlerine kuluçka görevi görmektedir.
Konuya bu açıdan bakıldığında yukarıda tartışılan Sözlük’ün tarihsel gelişimi,
Kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerle girdiği çelişkisel etkileşimin yerinde bir
örneğidir. Öncelikle Sözlük’ün gelişimi içinde sermayenin genel gelişim ihtiyacının
merkezinde yer alan ‘girişimci’ ruhun ‘kar/kazanç odaklı’ eylemliliği ile toplumun siyasal
40 RedHack adlı hacker grubunun yayımladığı belgelerden kısa bir alıntı için bkz:
http://esescik.blogspot.com/2012/03/eksi-sozluk-yonetiminin-polisle-kurdugu.html Son erişim tarihi: 22.11.2012
41 Savcılık soruşturmalarına bir yenisi de 2013 yılı Ağustos ayında eklenmiştir. Hazırlanan ve mahkemeye
sunulan iddianamede Radikal gazetesinin haberine göre ‘Ekşi Sözlük’ün sahibi Sedat Kapanoğlu’nun ve 40 kadar
yazarın halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama suçlamasıyla 6 aydan, 1 yıla kadar
hapis istendi’. Benzer soruşturmaların sonucunda kimi yazarlar bu gibi konularda görüş belirtmekten vazgeçmiş,
kimi sözlükte yazmayı bırakmış ya da yalnızca ‘vakit geçirme’ amaçlı ‘entry’ler girmeye başlamıştır. Sonuçta
bu gelişmeler eğlence odaklı belli bir kullanım kalıbının Sözlük’e dayatılmakta olduğunun bir göstergesi olarak
yorumlanabilir. Haber için bkz: http://www.radikal.com.tr/turkiye/eksi_sozluke_hapis_istemi-1145234 Son erişim
tarihi: 13.11.2013
42 Bkz: Lafmacun.org, Gelir paylaşımlı ilk sözlük örneği olarak ortaya çıkmış ancak sonra kapanmış ve başka
bir isimle yayına devam etmektedir. Ayrıca, “pillinetwork” de gelirlerini yazarlarıyla paylaşan bir örnek olarak
değerlendirilebilir.
43 SSG E-tohum seminerinde açıkça Microsoft’taki işini Ekşi Sözlük daha kazançlı hale geldikten sonra bırakıp
Türkiye’ye döndüğünü ifade etmektedir. Videolar için bkz: http://televidyon.com/p/1908/eksisozlukcom--1 http://
televidyon.com/p/1909/eksisozlukcom--2/ Son erişim tarihi: 25.09.2012
35
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Hâkim Tasarım ve Ekşi Sözlük: İnternet’in Dönüşümünü Anlamak
ve ‘sosyo-kültürel’ ihtiyaçları Sözlük’te zaman içinde tam bir çelişki içine girmiştir.
Ayrıca, üretici güçlerin ‘örgütsel/kurumsal’ değişimi ile genel üretim/iktidar ilişkilerine
tabii olma/uyma süreci de Sözlük’te kolaylıkla bulunabilir.
Sonuç
İletişim teknolojilerinin tamamı için iddia edilebilecek bir durum, gelişmelerinin
belli bir aşamasında yerleşik üretim ilişkileriyle çelişki yaratacak bir üretici güç olarak işlev
görme potansiyeli barındırdıklarıdır. Kapitalist sistem açısından bakarsak, ilk dönemde
‘verimlilik ve kârlılık’ ilkeleri açısından en uygun tasarımlar henüz ortaya çıkmadığı gibi,
yeni teknoloji tanınmadığından alternatif/muhalif uygulamalar/kullanımlar da kendine
daha rahat yer bulabilir. İnternetin gelişimi de bu iddiayı kuvvetlendirecek bir örnek
sunmaktadır. İnternetin ticari kullanıma açılıp geniş toplumsal adaptasyona ulaşmaya
başladığı 1990’lı yıllar ve 2000’lerin ilk yarısı İnternet’in ferment (mayalanma) dönemi
olarak ele alınmalıdır. Çünkü her ne kadar kimi uygulamalarının (forum, e-posta vb.)
toplumsal kullanım şekilleri ortaya çıkmaya başlasa da bu yeni teknolojinin hâkim
kullanımı billurlaşmamıştır. İçinde bulunduğumuz dönemde İnternet’in ön plana çıkan,
yüksek popülariteye ulaşan web sitelerinin sunduğu iletişim biçimleri genelde İnternet’in
kullanım biçimini oluşturmaktadır. Örneğin pek çok genç kullanıcı için günümüzde
İnternet ‘Facebook’ ve benzeri sosyal medya ortamlarından ibarettir. Burada sunulan
iletişim biçiminin ve kullanım kalıbının dışına çıkarak İnternet’i kullanmak gittikçe
marjinalleşmektedir.
Ekşi Sözlük de İnternet’in tamamı için geçerli olduğu gibi, pek çok farklı kullanım
biçimi ve amacının bir arada bulunabilmesine olanak sağlasa ve bundan kendine
‘meşruiyet’ sağlamak için faydalansa da üretim/iktidar ilişkileri ile kesiştiği noktada
‘hâkim bir tasarıma’ ulaşmaya başlamış ve buna koşut ‘hâkim bir kullanımı’ üstü örtük
biçimde dayatmaya başlamıştır. Dayatılan kullanım da kesinlikle başlangıçta görüldüğü
ve yaygınlaştığı gibi ‘yaratıcı’, ‘politik bir alt-kültür alanı’ olması değil, çoğunlukla
‘eğlence-boş zaman geçirme-dikkat dağıtma’ işlevinin öne çıktığı bir ‘buluşma’ ortamı
olmasıdır.
Bununla birlikte, Ekşi Sözlük gibi örnekler, İnternet’in tamamı için belli bir gelişme
biçimini temsil etmesi açısından yeterli olmayabilir. Önerdiğimiz ‘döngüsel’ ya da
‘evrimsel’ olarak adlandırılabilecek, ‘mayalanma dönemi’ ve ‘hâkim tasarımlar’ arasında
geçiş öngören modelin test edilmesi için daha fazla örneği tartışmaya açmak bu açıdan
gerekmektedir. Ayrıca, önerilen model esas itibariyle teknolojinin nesneleşmiş boyutunun
(bisiklet, araba, silahlar vb.) döngüsel ve evrimsel gelişimini daha çok fiziki tasarımın
gelişimi açısından ele almıştır ve teknolojinin sosyal kullanım boyutunun dönüşümünde
uygulanması da sorunlu olabilir. Yine de önerilen ‘mayalanma dönemi’ ve hâkim tasarım’
kavramları aracılığıyla bir üretim gücü olarak hem İnternet’in hem de bu ortamda ortaya
çıkan yeni iletişim form ve ortamlarının üretim ilişkileri ile girdikleri etkileşimin niteliği
ve mahiyeti daha iyi anlaşılabilir olmaktadır.
Sayı 37 /Güz 2013
36
Babacan Taşdemir, Rafet Çevik
Kaynaklar
Abernathy, W. J. ve Utterback, J., (1978). “Patterns of Industrial Innovation”,
Technology Review, (50), ss. 41-47.
Anderson, P. ve Tushman M.L., (1990). “Technological Discontinuities and
Dominant Design: A Cyclical Model of Technological Change”, Administrative Science
Quarterly, 35, ss. 604-633.
Arman, Serkan, (2011). “Ekşi Sözlük şirketlere açılıyor”, Milliyet, 25
Haziran,
http://ekonomi.milliyet.com.tr/eksi-sozluk-sirketlere-aciliyor/ekonomi/
ekonomidetay/25.06.2011/1406543/default.htm?ref=OtherNews.
Erişim
Tarihi:
20.11.2012.
Bamford, James, (2012). The NSA Is Building the Country’s Biggest Spy
Center (Watch What You Say), Wired, 15 Mart 2012. Bkz: http://www.wired.com/
threatlevel/2012/03/ff_nsadatacenter. Erişim Tarihi: 12.05.2012.
Berners-Lee, Tim, (2006). “Net Neutrality: This is Serious”, http://dig.csail.mit.
edu/breadcrumbs/node/144. Erişim tarihi: 24.08.2012.
Castells, Manuel, (1996). The Rise of the Network Society, Oxford:Blackwell
DiNucci, Darcy, (1999). Fragmented future. Print, 53(4), 32.
Flichy, Patrice, (2007). Internet Imaginaire, MIT Press, Cambridge
Foley, Stephen, (2010). “Has the internet just sold its soul?”, The Independent, 10
Ağustos Kaynak: http://www.independent.co.uk/life-style/gadgets-and-tech/news/hasthe-internet-just-sold-its-soul-2044907.html. Erişim Tarihi: 10.05.2012.
Güven, Ali Murat, (2007). “Ekşi
bırakmamalıyız...”, Yeni Şafak, 10 Kasım.
Sözlük’ü
‘Jakobenizm’in
vicdanına
Güven, Ali Murat, (2011). “Farkındasın değil mi Avasas, maçı ben kazandım...”,
Yeni Şafak, 11 Aralık.
Kaplan, M. D., Deniz, A. T. İ. K., & Gürkaynak, N., (2010). “Sanal topluluklarda
marka kaçınması davranışı”, İktisat İşletme ve Finans, 26(300), 93-120.
Kaplan, Yusuf, (2007). “Ekşi Sözlük: Paganografik çöplük ve sanal şiddet”, Yeni
Şafak, 4 Aralık.
Katz, Ian, (2012). “Web freedom faces greatest threat ever, warns Google’s Sergey
Brin”, The Guardian, 15 Nisan, http://www.guardian.co.uk/technology/2012/apr/15/webfreedom-threat-google-brin. Erişim Tarihi: 05.06.2012
Kaya, Raşit, (2000). “Küreselleşme ve Medya”, İletişim Kuram ve Araştırma
Dergisi, 2000/6, ss. 99-112
Lister, M., Dovey, J., Giddings, S., Grant, I. ve Kelly, K., (2003). New Media: A
Critical Introduction, New York: Routledge.
37
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Hâkim Tasarım ve Ekşi Sözlük: İnternet’in Dönüşümünü Anlamak
Mahçupyan, Etyen, (2013). “Yargıda anlama yetersizliği”, Zaman Gazetesi, 15
Ağustos.
Morozov, Evgeny, (2009). “How the Net aids dictatorships” TEDGlobal 2009,
21-24 Temmuz: Oxford Çevrimiçi: http://www.ted.com/talks/evgeny_morozov_is_the_
internet_what_orwell_feared.html. Erişim Tarihi: 20.09.2012.
Murmann, J. P. ve Frenken, K., (2006). “Towards a Systematic Framework For
Research on Dominant Designs, Technological Innovations and Industrial Change”,
Research Policy (35), ss. 925-952
Ocak, Serkan, (2012). “Ankara Emniyeti ‘çökertildi’”, http://www.radikal.com.tr/
radikal.aspx?atype=radikaldetayv3&articleid=1080108&categoryid=77. Erişim tarihi:
25.09.2012. Erişim Tarihi: 25.09.2012.
Öğünç, Pınar, (2011). “‘Ekşi soruşturmanın’ mağdurları”, Radikal, 27 Haziran
Pinch, T. ve Bijker, W., (1984). “The Social Construction of Facts and Artefacts:
Or How the Sociology of Science and the Sociology of Technology might Benefit Each
Other”, Social Studies of Science, Vol. 14, No. 3 (August), ss. 399-441.
Schneider, G. P. ve Evans, J., (2007). New perspectives on the Internet.
Comprehensive, Thomson Course Technology, Boston.
The Economist, (2002). “The Internet Sells its Soul”, 16 Nisan, http://www.
economist.com/node/1085967. Erişim Tarihi: 20.05.2012.
Uçkan, Özgür, (2012). “Sözlükler: Türkiye İnternet kültürünün vazgeçilmezi...”
Bilişim
Dergisi,
140(12),
Elektronik
Dergi:
http://www.tbd.org.tr/index.
php?sayfa=dergi&mi=1. Erişim tarihi: 22.11.2012.
Wayne, Mike, (2006). Marksizm ve Medya Araştırmaları: Anahtar Kavramlar,
Çağdaş Eğilimler, Yordam Kitap, çev: Barış Cezar, İstanbul
Williams, R. ve Edge D., (1996). “The Social Shaping of Technology”, Research
Policy, Vol. 25, ss. 856-889
Winston, Brian, (1998). Media technology and society: a history: from the telegraph
to the Internet, Psychology Press.
Web Siteleri
http://www.alexa.com/topsites/countries/TR. Erişim Tarihi: 25.09.2012.
http://esescik.blogspot.com/2012/03/eksi-sozluk-yonetiminin-polisle-kurdugu.
html. Erişim Tarihi: 22.11.2012.
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=26705135. Erişim Tarihi: 25.09.2012.
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=6343846. Erişim Tarihi: 20.11.2012.
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=7362047. Erişim Tarihi: 20.09.2012
Sayı 37 /Güz 2013
38
Babacan Taşdemir, Rafet Çevik
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=24211451. Erişim Tarihi: 20.11.2012.
http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=ticari+itibar%C4%B1+zedeleyici+i%C3
%A7erik. Erişim Tarihi: 17.12.2012.
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=30029153. Erişim Tarihi: 25.09.2012
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=30069753. Erişim Tarihi: 25.09.2012.
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=23338161. Erişim Tarihi: 21.09.2012
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=24161152. Erişim Tarihi: 21.09.2012.
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=24153363. Erişim Tarihi: 25.09.2012.
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=24155321. Erişim Tarihi: 25.09.2012.
https://eksisozluk.com/entry/13667136. Erişim Tarihi: 02.03.2013
http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=s%C3%B6zl%C3%BC%C4%9F%C3
%BCn+kullan%C4%B1c%C4%B1+bilgilerini+polisle+payla%C5%9Fmas%C4%B1.
Erişim Tarihi: 25.09.2012.
http://www.ensonhaber.com/teknoloji/240097/eksi-sozlukun-sahibi-yurda-dondu-.
html. Erişim Tarihi: 20.09.2012.
http://friendfeed.com/bukiskomunizmgelecek/20fd20a5/acil-az-once-kapya-ikisivil-polis-geldi-bizim. Erişim Tarihi: 25.09.2012.
http://www.iab.net/media/file/IAB_Internet_Advertising_Revenue_Report_
FY_2011.pdf. Erişim Tarihi: 25.09.2012.
http://www.libersite.com/ssg-kod-adli-derebeyi-ve-davar-surer-gibi-yonettigisirketi. Erişim Tarihi: 22.11.2012.
http://www.libersite.com/eksi-sozluk-gozalti-isyaninin-ozeti/.
22.11.2012.
Erişim
Tarihi:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=105
3872&CategoryID=138. Erişim Tarihi: 22.11.2012.
http://www.radikal.com.tr/turkiye/eksi_sozluke_hapis_istemi-1145234.
Tarihi: 13.11.2013.
http://televidyon.com/p/1908/eksisozlukcom--1. Erişim Tarihi: 25.09.2012.
http://televidyon.com/p/1909/eksisozlukcom--2/. Erişim Tarihi: 25.09.2012.
39
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Erişim
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
Exploring Facebook Applications in the Framework of Uses and Grafitications Theory: A
Survey Among Students of Yasar University
Özlem ALİKILIÇ, Yaşar Üniversitesi, İletişim Fakültesi, E-posta: [email protected]
Göker GÜLAY, Yaşar Üniversitesi İletişim Fakültesi, E-posta: [email protected]
Sevtap BİNBİR
Anahtar Kelimeler:
Sosyal Ağlar,
Facebook, Kullanımlar
ve Doyumlar
Kuramı, Facebook
Uygulamaları.
Öz
Kullanımlar ve doyumlar kuramı, gençlerin Facebook uygulamalarını kullanma,
eğilim ve amaçlarını anlamaya yönelik bir yol ve kuramsal altyapı sağlamaktadır. Bu çalışma,
Yaşar Üniversitesi öğrencilerinin sosyal ağlardaki kullanım ve doyumlar motivasyonlarını
incelemektedir. Bununla beraber, Facebook’taki uygulamaların kullanıcı motivasyonlarını
araştırırken, bu motivasyonlar ile kullanıcıların etkileşimlerini destekleyici uygulamaların
özellikleri arasındaki ilişkiye de ışık tutmaya çalışmaktadır.
Ankete katılan öğrencilerin (n= 406) çoğunun Facebook’u eski bağları kurmak /
güçlendirmek, ardından temel faydalar doğrultusunda, üçüncü olarak zevkli vakit geçirme
motivasyonları ile kullandıkları saptanmıştır. Ayrıca üniversite öğrencilerinin Facebook
uygulamaları arasında, eğlence uygulamalarını, daha sonra arkadaş ve aile uygulamalarını,
üçüncü olarak da yaşam tarzı uygulamalarını kullandıkları bulunmuştur.
Keywords:
Social Networks,
Facebook, Uses and the
Gratifications Theory,
Facebook Applications.
Abstract
The uses and gratifications theory provides a theoretical grounding and an avenue
to understand young users’ attitude and intention of using Facebook applications. This
paper considers the uses and gratifications theory structure of Yasar University students and
explores the user motivations associated with the use of applications of Facebook, and thus
providing insight into the interaction between user motivations and the characteristics of
specific features of Facebook applications.
Students were invited to participate a survey about their use of Facebook and it’s
applications. The results indicate that students (n=406) overwhelmingly use Facebook
for establishing and maintaining old ties purposes, followed by interpersonal utility and
upkeep, and last, entertainment and pass time. Further, there was an overall higher usage of
Facebook applications among university students. Results also show that students mostly
use entertainment, then friends and family, and third, life style applications.
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
Giriş
Bugüne kadar pek çok araştırmacı konvansiyonel medyayı kullanım ve doyumlar
yaklaşımı çerçevesinde incelemişlerdir (Herzog, 1944; Schramm, Lyle ve Parker, 1961;
Katz ve Foulkes, 1962; Mendelsohn, 1964; Gerson, 1966; Greenberg ve Dominick,
1969). Ancak konvansiyonel medyanın paralelinde sürekli olarak gelişen sosyal medya
platformlarının da ayrı ayrı (mikro siteler, sosyal ağlar, medya paylaşım siteleri, mobil
uygulamalar, oyunlar, vb.) kullanımlar ve doyumlar kuramı çerçevesinde incelenmesi
gerekliliği ortaya çıkmıştır. Kullanımlar ve doyumlar kuramı, sosyal ağların da analitik
yapısını anlamaya yardımcı olmaktadır (Rafaeli, 1986).
Günümüzün en popüler sosyal ağlarından biri olan Facebook’un ve
Facebook uygulamalarının gençler tarafından son derece yoğun olarak kullanıldığı
gözlemlenmektedir. 2004 yılının Şubat ayında Mark Zuckerberg tarafından kurulan
Facebook’un üye sayısı istatistiklerine bakıldığında, Aralık 2012 itibariyle, dünya
genelinde 979 milyon kullanıcıya sahip olduğu görülmektedir. Türkiye, nüfusunun
yaklaşık %40’ına tekabül eden 32 milyon kullanıcı ile dünyada yedinci sırada, Avrupa’da
da ilk sırada yer almaktadır. Türkiye özelinde Facebook kullanıcı profilleri incelendiğinde
en yaygın grup olarak 18-24 yaş aralığındaki 11 milyon kullanıcı yani yüzde 34’lük bir
kesim dikkat çekmektedir. 25-34 yaş aralığı yüzde 28; 35-44 yaş aralığı ise yüzde 12 olarak
yer almaktadır (Socialbakers, 2012). Alexa tarafından yapılan küresel arama analizine ait,
Aralık 2012 verileri incelendiğinde, Facebook’un dünya çapında en çok ziyaret edilen
ikinci site, Türkiye’de ise en çok ziyaret edilen birinci site olduğu görülmektedir (Alexa,
2012). Ayrıca Statcounter.com’un raporuna göre Facebook, en büyük 8 sosyal ağ arasında,
Ocak 2012 - Aralık 2012 döneminde yüzde 85, 91’lik oranıyla en fazla tercih edilen ve
kullanılan sosyal ağ olmuştur (Statcounter.com, 2012).
Interactive Advertisement Bureau’nun gerçekleştirdiği 15 yaş ve üzeri internet
kullanıcılarının internet üzerinde yaptıkları aktiviteler konulu araştırmaya göre, Türkiye’de
internet kullanıcıları %57.7’lik en fazla oranla interneti arkadaşları ile haberleşmek ve
sosyal ağlara katılmak için kullanmaktadır (Iab, 2011). Yine aynı araştırmaya göre,
Türkiye’de facebook üniversite öğrencileri arasında en yaygın olan sosyal ağ olarak
belirtilmektedir. Bu sonuçtan yola çıkarak, üniversite öğrencilerinin Facebook’u hangi
kullanımlar ve doyumlar motivasyonlarıyla tercih ettikleri sorusundan hareketle bir
araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu çalışma İzmir Yaşar Üniversitesi öğrencilerinin
Facebook’u hangi kullanımlar ve doyumlar motivasyonları kapsamında kullandıklarını
öğrenmeyi hedeflemiştir.
İzmir Yaşar Üniversitesi’nde öğrenim gören üniversite öğrencileri üzerine 1 Mayıs
– 20 Mayıs 2012 tarihleri arasında uygulanan araştırmayla, Facebook uygulamalarının,
kullanımlar ve doyumlar kuramı çerçevesinde, öğrencilerin kullanım amaçlarını ve
motivasyonlarını ölçmek amaçlanmaktadır.
Araştırma kapsamında veri toplama yöntemi olarak alan araştırması yapılmış ve
örneklem grubuna anket uygulanmıştır. Araştırma evrenini oluşturan Yaşar Üniversitesi
öğrencilerinin Facebook ve uygulamaları hakkındaki kullanım ve doyumları öğrenilmeye
çalışılmıştır.
41
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
Çalışmanın giriş bölümünden sonra alan kuramsal çerçeve ile devam eden ikinci
bölümde, kullanımlar ve doyumlar kuramı açıklanmaya çalışılacak; kullanımlar ve
doyumlar kuramı ile ilgili konvansiyonel medya üzerinden yapılmış olan mevcut
araştırmalar ile internet ve sosyal medya ile ilgili yapılmış araştırmalara değinilecektir.
Söz konusu araştırmalarla ilgili olan kuramsal kısım, öncelikle dünyada ve daha sonra
da Türkiye’de gerçekleştirilmiş olan araştırmalar üzerine mevcut çalışmalara dayanarak
hazırlanmıştır. Kullanımlar ve doyumlar kuramı çerçevesinde sosyal ağları konu
alan araştırmaların incelendiği diğer bölümde, dünya genelinde sosyal ağlar ile ilgili
kullanımlar ve doyumlar kuramı perspektifinden yapılan çalışmalar değerlendirilmiştir.
Sosyal medyanın en önemli platformlarından biri olan Facebook’un ve Facebook
uygulamalarının tanıtıldığı bölümden sonra çalışmanın araştırma bölümüne geçilmiştir.
Mayıs 2012 tarihinde İzmir’de, Yaşar Üniversitesi öğrencileri ile yapılan saha araştırması
sonucunda elde edilen bilgiler, bu bölümde aktarılacaktır. Çalışma kapsamında; Greenberg
(1974), Sherry, Lucas, Greenberg ve Lachan (2006), Charney ve Greenberg (2001) ve
Frogger (2009)’un kitle iletişim araçları üzerine geliştirdikleri ölçek ile kullanımlar ve
doyumlar kategorileri (zevkli vakit geçirme, temel faydalar, mecra amaçlı kullanım, eski
bağları tekrar kurmak/güçlendirmek, toplumsal enformasyon, pazar ortamı) derlenmiş;
bu kategorilere Ferguson ve Perse (2000), Parker ve Plank (2000) ve Ruggerio (2000)’nin
ölçeklerinde kullanılan “rahatlama ve kaçış” kategorisi eklenmiştir. 57 sorudan oluşan
anket formu 406 üniversite öğrencisine uygulanmış ve elde edilen veriler SPSS 15.0
istatistik programında değerlendirilmiştir.
Bulgular ve değerlendirme kısmında, üniversite öğrencilerinin Facebook
uygulamalarını kullanım ve doyum faktörleri başta olmak üzere; üniversite öğrencilerinin
en fazla hangi uygulamaları tercih ettikleri, hangi tür bilgilerini paylaştıkları, gençlerin
Facebook’ta geçirdikleri ve uygulamalarda kaldıkları ortalama süre vb. gibi bulgular
açıklanmış; bulgular önceki araştırmalarla ilişkilendirilerek değerlendirilmeye
çalışılmıştır.
Çalışmanın sonuç bölümünde, İzmir Yaşar Üniversitesi öğrencilerinin, Facebook
ve uygulamalarını hangi kullanımlar ve doyumlar motivasyonlarını elde etmek amacıyla
kullandıkları tartışılacaktır.
Kuramsal Çerçeve
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı
İlk olarak 1960’lı yılların başlarında iletişim çalışmalarında kullanılmaya başlandığı
gözlemlenen kullanım ve doyumlar yaklaşımı; iletişim çalışmalarında izleyicinin
aktif olduğunu vurgulayan bir yaklaşımdır (Severin ve Tankard, 2001). Bu yaklaşımı
savunan Katz (1959), “medya insanlara ne yapıyor” sorusundan çok, “insanlar medya
ile ne yapıyor?” sorusuna odaklanmıştır. Bu yaklaşım, medya ve izleyici – dinleyici
arasındaki ilişkiye olan bakış açısını değiştirerek, onların daha aktif olduğunun kabul
edilmesini sağlamıştır. Ayrıca bu yaklaşım, medya tüketiminin tüketicinin bilinci
dahilinde gerçekleştiğini de öne sürmektedir. Bir diğer deyişle izleyiciler, ihtiyaçlarının
Sayı 37 /Güz 2013
42
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
bilincindedirler. İzleyici kitleyi iletişim süreci içinde başat konumda değerlendiren
kullanımlar ve doyumlar kuramı, kitle iletişim sürecine egemen olan etki paradigmasını
değiştiren bir yaklaşımdır. Halkın kitle iletişim araçları ile ne yaptığı sorusuna odaklanan
bu yaklaşım; kitle iletişiminde alıcının yani izleyicinin etkin olduğunu belirtmektedir
(Erdoğan ve Alemdar, 2002: 187-188).
Katz, Blumler ve Gurevitch (1974: 510), kullanımlar ve doyumlar kuramının ilgi
alanını şöyle ifade etmektedir:
(1) Toplumsal ve psikolojik temelli (2) ihtiyaçların (3) meydana getirdiği beklentiler
(4) kitle iletişim araçlarında ve başka kaynaklarda (5) farklı medya kullanım kalıplarına
veya diğer faaliyetlere götürmektedir. Bunlar da (6) ihtiyaçların doyumuna ve (7) çoğu
niyet edilmeyen diğer sonuçları ortaya çıkarmaktadır.
1970 ve 1980’li yıllarda, kullanım ve doyumlar yaklaşımı çerçevesinde, iletişim
ve medya üzerine çeşitli araştırmalar gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmalar televizyon ile
ilgili istikrarlı sonuçlar bulduğunu iddia etmektedir. Yapılan araştırmalarda genellikle beş
veya dört başat motivasyon kategorisi belirlenmiştir. Televizyon ile elde edilen doyumlar;
oyalanma, kişisel ilişkiler, kişisel kimlik veya bireysel psikoloji ve gözetim kategorileri
olarak sıralanmaktadır (Severin ve Tankard, 2001).
1990’lı yıllarda ise medya ortamlarında yaşanan değişim nedeniyle, yapılan
araştırmalar da değişmeye ve yeni medya ortamlarına uyum sağlamaya başlamıştır.
Bu yıllarda bilgisayar tabanlı iletişimin yaygınlaşması, internet kullanımının artması,
iletişim çalışma ve araştırmalarını da etkilemiştir. Cohen (1996) günümüzde, insan
doğasının, günümüz ihtiyaçlarının, günümüz medya kullanım şekil ve alışkanlıklarının
ve yeni medyadan beklenen potansiyel doyumların yeniden incelenmesi gerektiğini iddia
etmiştir. Newhagen ve Rafaeli (1996) ise, internetin karmaşık ve değişken karakterinin
incelenmesinde özellikle kullanımlar ve doyumlar kuramının faydalı olabileceğini
belirtmiştir.
Kullanımlar ve doyumlar kuramına bir takım eleştiriler de getirilmiştir. Kuram,
ihtiyaç ve doyumlara bireysel bir bakış açısıyla yaklaşmadığı için eleştirilmiştir (Elliot,
1974). Bu kuram, “ihtiyaç” kavramının, psikolojik bir kavrama bağlı olması ve toplumsal
yapıyı ve medyanın bu yapı içerisindeki yerini fazla dikkate almaması nedeniyle de
eleştirilmiştir. Bu eleştiriye cevap Rubin ve Windahl’dan (1986) gelmiştir. Rubin ve
Windahl (1986), kullanımlar ve doyumlar kuramını, bağımlılık kuramı (dependency
theory) ile sentezlemeyi önermiştir. Rubin ve Windahl’n (1986) kullanımlar ve
bağımlılık modeli, bireyleri, kendi ihtiyaçlarını şekillendiren toplumsal sistemin içinde
konumlandırmaktadır.
Kullanımlar ve doyumlar kuramına getirilen bir diğer eleştiri ise medya sektöründe
yaşanan hegemonya problemidir. İnsanların istedikleri mecrayı tercih edip istedikleri
yorumu ve çıkarımı yapabildiklerini iddiasında bulunmak gerçekleri yansıtmamaktadır
(White, 1994). Medyada yaşanan hegemonya problemini gündeme getiren yazarlara
göre, kitle iletişim araçları ile yayılan mesajlar, dominant kültürün oluşturduğu sistemin
dünya görüşünü ve söylemini güçlendirme eğilimindedir ve kişilerin bu mesajların ilettiği
anlamlardan kendisini sakınması zordur ( Severin ve Tankard; 2001)
43
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
Kullanımlar ve doyumlar kuramı konusunda çalışan bazı araştırmacılar ise, kitle
iletişim araçları ile yayılan mesajlara maruz kalmanın düşünüldüğü kadar yüksek oranda
etki yaratmadığını belirtmiştir (Donohew, Nair ve Finn; 1984). Bu görüşe göre kitle
iletişim mesajlarına maruz kalmak, izleyicinin ilgi seviyesi düşük olduğu sürece önemli
bir etki yaratmamakta ve bu nedenle kitle iletişim araçları bir ritüel ve alışkanlık olarak
etiketlenmektedir (Severin ve Tankard, 2001:298).
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Gerçekleştirilen Araştırmalar
Kullanımlar ve doyumlar kuramı çerçevesinde, izleyici tutum ve davranışlarını
öğrenmek için pek çok araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmalar, yaklaşımın
kullanılmaya başlandığı ilk yıllarda genellikle kitle iletişim araçları üzerinde yapılmıştır.
Daha sonra araştırmacılar (Greenberg, 1974; McLeod ve Becker, 1974; Rubin ve
Rubin 1982; Bantz, 1982; Perse, 1986; Rubin ve Perse, 1987; Rubin ve Bantz, 1987;
Kubey ve Csikszentmihalyi, 1990; Dimmick, Sikand ve Patterson, 1994; Leung ve Wei,
2000; Sherry, vd. 2006) teknolojinin yön verdiği yeni iletişim araçlarını, kullanımlar
ve doyumlar çerçevesinde incelemeye başlamışlardır. Kablo televizyon ile artmaya
başlayan seçenekler ile birlikte, izleyicinin de seçim yapma konusunda daha aktif olması
söz konusudur. Ayrıca, video kaydedicilerinin kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte,
izleyiciler zaman konusunda daha rahat ve esnek seçimler yapabilecek seviyeye ulaşmış,
istediği programı istediği zaman diliminde izleyebilme özgürlüğüne kavuşmuştur. Ancak
gerek televizyonun gerekse diğer geleneksel medya içeriklerinin, bir medya kuruluşu
tarafından üretiliyor olması, izleyicilerin özgürlüğünün de bu medya kuruluşlarınca
oluşturulan içerikler arasından seçim yapmak ile sınırlı kalmasına neden olmuştur.
Bugüne kadar birçok araştırmacı, kullanımlar ve doyumlar çerçevesinde
konvansiyonel medya ile ilgili çalışmalar yapmışlardır. Bu çalışmalar sonucunda mesaj
alıcılarının medyayı kullanırlarken hangi kullanımlar ve doyumlar faktörlerinden
faydalandıklarını ortaya çıkartmaya çalışmışlardır.
Konvansiyonel medya üzerinde gerçekleştirilen temel araştırmalar ve bu
araştırmalar arasında; Greenberg (1974) televizyon üzerine yapmış olduğu çalışmada
öğrenme, alışkanlık, uyarılma, arkadaşlık, unutma ve zaman geçirmeye dayalı motivasyon
faktörleri saptamış; McLeod ve Becker (1974) seçmenler üzerinde televizyonla ilgili
yapmış olduğu çalışmada, gözetim, oy için rehberlik etme, beklenen iletişim, heyecan,
destek gibi faktörleri belirlemiştir. Rubin ve Rubin (1982) yaşlı bireylerin televizyon
izleme eğilimleri konusunda gerçekleştirdiği araştırmada; bilgi, masrafsız/ücretsiz olması,
eğlence, uygunluk/rahatlık, arkadaşlık/yoldaşlık etme gibi faktörleri kullanım ve doyum
faktörleri olarak sıralamıştır. Bantz (1982) televizyon ve televizyon programları üzerine
yapmış olduğu araştırmada; gözetim, arkadaşlık, örnek oluşturma, dikizleme/gözetleme,
toplumsal kaynak, eğlence gibi kullanım ve doyum faktörleri saptamıştır. Perse (1986)
televizyon ve pembe dizilerin seyirciler üzerinde; heyecan verici eğlence, alışkanlık,
zaman geçirme, enformasyon elde etme, rahatlama, kaçış gibi motivasyon faktörlerinin
bulunduğu sonucuna varmıştır. Rubin ve Perse (1987) televizyon ve televizyonda yer alan
Sayı 37 /Güz 2013
44
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
haberleri kullanım ve doyumlar faktörleri bakımından araştırmıştır. Araştırma sonucunda
heyecan verici eğlence, zaman geçirme, enformasyon faktörleri elde edilmiştir.
Rubin ve Bantz (1987) video, video kaydediciler hakkında kullanım ve doyum
motivasyonlarını araştırmış ve bu araçların kütüphane deposu, video veya müzik kaydetme
alıştırmaları, film kiralama, çocuk denetimi, zaman değiştirme/atlatma, sosyalleşme
faktörleri çerçevesinde kullanıldığını saptamıştır. Kubey ve Csikszentmihalyi (1990)
televizyon izleme alışkanlıkları üzerine yaptıkları çalışmada televizyon eyleminin
izleyiciler tarafından pasif, dinlendirici, çok az konsantrasyon gerektiren bir aktivite
olduğu sonucuna varmıştır. Dimmick, Sikand ve Patterson (1994) telefon üzerine yaptığı
araştırmada sosyallik/toplumsallık, araçsallık, toplumsal koordinasyon, güven verme gibi
kullanımlar ve doyumlar faktörleri saptamıştır. Leung ve Wei (2000) cep telefonlarının
kulanım ve doyum faktörlerini araştırmış ve moda, statü, etkileme, sosyallik, rahatlama,
hareketlilik, anında erişim, araçsallık, güven verme doyum öğelerine ulaşmıştır. Sherry
vd. (2006) video oyunları üzerine gerçekleştirdikleri araştırmada; rekabet, meydan
okuma, toplumsal etkileşim, ilgi çekicilik, kurgu/düş, uyarılma faktörlerini saptamıştır.
Kullanım ve doyumlar çerçevesinde internet konusunda gerçekleştirilen araştırmalar
incelendiğinde bazı temel kategoriler göze çarpmaktadır. Bunlar; sosyal etkileşim ve
ilişkileri sürdürme, bilgi edinme, zaman geçirme ve eğlencedir. Tüm bu kategoriler,
McQuail v.d. (1972) tarafından oluşturulan genel medya kullanım ve doyumları
kategorileri ile eşleşmektedir. Yeni bir mecra ortaya çıktığında ve geniş kitlelerce
kullanılmaya başlandığında, kullanım ve doyumlar kuramı, bu yeni mecranın analitik
yapısını anlamaya yardımcı olmaktadır (Rafaeli, 1986:125-127).
Rafaeli (1986), henüz internetin iletişim amaçlı kullanılmaya başlanmasından
önce, üniversite kampüslerinde ilk elektronik bildiri panosu kullanılmaya başlandığında,
öğrencileri bu panoyu kullanmaya iten motivasyonları öğrenmek için bir araştırma
gerçekleştirmiştir. Araştırma bulguları, elektronik ilan panosunun tercih edilmesinin en
önemli fonksiyonlarının oyalanma (diversion), boş zaman değerlendirme (recreation)
ve eğlence (entertainment) olduğunu göstermiştir (Rafaeli, 1986:134). Web kullanımı
yaygınlaşmaya başladığında, Eighmey ve McCord (1998:191) web sitelerini kapsayan bir
araştırma gerçekleştirmiş, ürün ve web sitelerini incelemiş, mesaj alıcılarının bu kanalları
eğlence değeri, kişisel ilgi, enformasyon içermesi, kişisel katılım ve ilişki devamı gibi
kullanımlar ve doyumlar motivasyonları sebebiyle takip ettiklerini bulmuşlardır
Parker ve Plank (2000) ise genel interneti incelemiş ve arkadaşlık, toplumsal
etkileşim, gözetim / eğlence ve rahatlama / kaçış gibi motivasyonları saptamışlardır.
Papacharissi ve Rubin (2000) ise üniversite öğrencilerinin hangi motivasyonlar ile internet
kullandığını öğrenmeyi amaçlayan bir araştırma gerçekleştirmişlerdir. Bu araştırma
sonucunda, üniversite öğrencilerinin internet kullanımında beş temel motivasyon
bulunduğu saptanmıştır. Bunlar; kişiler arası fayda, zaman geçirme, enformasyon
arayışı, uygunluk / elverişlilik ve eğlencedir. Ferguson ve Perse’nin (2000) genel
interneti kapsayan araştırmasındaki kullanımlar ve doyumlar faktörleri; eğlence, zaman
geçirme, rahatlama/kaçış, toplumsal enformasyon ve öğrenme olarak sıralanmaktadır.
Leung (2001) ICQ, çevrimiçi sohbet, anlık mesajlaşma, sohbet odaları, elektronik posta
45
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
üzerine yaptığı araştırmada, internet kullanıcılarının bu araçları eğlence, zaman geçirme,
rahatlama, moda ve dahil olma, duygusal yakınlık, sosyalleşme ve kaçış motivasyonları
ile kullandığı sonucunu saptamıştır.
Flanagin ve Metzger de (2001:168) internet üzerine kullanım ve doyumlar
araştırması gerçekleştiren araştırmacılar arasında yer almaktadır. Araştırmada elde edilen
bulgular internetin üç temel fonksiyonu olduğunu göstermiştir. Bunlar; bilgiye ulaşma/
bilgi edinme, bilgi verme, diyaloğa elverişliliktir. Charney ve Greenberg (2001) de internet
konusunda araştırma yapmışlar ve bilgilendirilmek, oyalanma/eğlence, eş düzey kimlik,
iyi duygular/hisler, iletişim, görüntüler sesler, kariyer, soğukkanlılık doyum faktörlerine
ulaşmışlardır. Recchiuti (2003) de aynı konuyu kapsayan araştırmasında kişilerin ICQ,
anlık mesajlaşma, sohbet odaları ve e-postayı; eğlence, enformasyon arayışı, kişilerarası
fayda sağlama güdüleri ile kullandığı sonucuna varmıştır. Larose, Mastro ve Eastin’in
2001’de; Larose ve Eastin’in 2004 yılında gerçekleştirdiği araştırmada kişilerin genel
internet kullanımından bekledikleri faydayı sorgulamış ve eğlence, toplumsal etkileşim,
enformasyon, zaman geçirme, ticari, statü ve alışkanlık faktörlerine ulaşmışlardır (Larose,
Mastro ve Eastin, 2001; Larose ve Eastin, 2004).
Kaye ve Johnson (2004), ilan panoları, sohbet forumları ve web üzerine yaptıkları
araştırmada bu araçların; siyasal rehberlik, eğlence, toplumsal fayda, uygunluk/
elverişlilik, enformasyon arayışı motivasyon faktörleri ile kullanıldığı sonucuna ulaşmıştır.
Stafford ve Stafford (2004) AOL ve genel internet kullanımını kapsayan bir araştırma
gerçekleştirmiştir. Bu araştırma, kişilerin interneti, süreç/işlem doyumu, içerik doyumu
ve toplumsal doyumlar motivasyonları çerçevesinde kullandığı sonucuna varmıştır. Ko ilk
olarak 2000’de web siteleri üzerine yaptığı ve daha sonra 2005 yılında ürün web sitelerini
kullanım ve doyumlar motivasyonlarını incelediği çalışmalarda, enformasyon, toplumsal
etkileşim, uygunluk/elverişlilik faktörlerini elde etmişlerdir (Ko, 2000; Ko ve vd. 2005).
Li (2005) blogların hangi güdüler ile kullanıldığı sorusunu konu edinen araştırmasında,
kişisel belgeleme, yazımı geliştirme, kendini ifade etme, mecranın ilgi çekiciliği, zaman
geçirme ve sosyalleşme faktörlerini elde etmiştir.
İnternet içeriği ile ilgili bu çalışmalarda özellikle, internet tabanlı uygulamaların
temel kullanılma güdüsü olarak eğlence (Charney ve Greenberg, 2001; Ferguson ve
Perse, 2000; Kaye ve Johnson, 2004; Ko v.d., 2005; Papacharissi ve Rubin, 2000; Parker
ve Plank, 2000), bilgi arama (Ferguson ve Perse, 2000; Kaye ve Johnson, 2004; Ko
v.d.; 2005; Papacharissi ve Rubin, 2000; Parker ve Plank, 2000), sosyal etkileşim, kişiler
arası fayda (Bumgarner, 2007; Charney ve Greenberg, 2001; Kaye ve Johnson, 2004;
Ko v.d., 2005; Larose ve Eastin 2004; Papacharissi ve Rubin, 2000; Parker ve Plank,
2000; Ruggerio, 2000), uygunluk (convenience) (Kaye ve Johnson, 2004; Kov.d., 2005;
Papacharissi ve Rubin, 2000), gözetim (surveillance) (Parker ve Plank, 2000; Rugerrio,
2000), rahatlama, kaçış (Ferguson ve Perse, 2000; Parker ve Plank, 2000), eğlenme,
oyalanma (Bumgarner, 2007; Charney ve Greenberg, 2001; Ferguson ve Perse, 2000;
Papacharisssi ve Rubin, 2000; Ruggerio, 2000) sonuçları öne çıkmıştır.
Sayı 37 /Güz 2013
46
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Üzerine Dünyadan Sosyal Medya Araştırmaları
Katz, Blumler ve Gurevich (1974) tarafından geliştirilen kullanımlar ve doyumlar
kuramı çerçevesinde, sosyal ağların ve sosyal medyanın genel kullanım nedenleri de
araştırılabilmektedir. Bu yaklaşım, insanların farklı dönemlerde farklı ihtiyaçları olduğunu
vurgulamaktadır ve bu ihtiyaçların bazıları sosyal ağlar ile doyuma ulaştırılabilmektedir.
Bu yaklaşıma göre, medya kullanımı ile doyuma ulaştırılabilecek dört tür ihtiyaç
bulunmaktadır. Bunlar; (1) bilişsel ihtiyaçlar / cognitive needs (bilgi dağarcığını
geliştirme, merak, kendi çevresini kontrol etme ihtiyacı), (2) duygusal ihtiyaçlar /
emotional needs (rahatlama, dinlenme, empati kurma, gerçeklerden kaçış, vb), (3) sosyal
bütünleştirici ihtiyaçlar / socio-integrative (medya ile toplumla etkileşim, medyada yer
alan konular hakkında diğer insanlarla konuşma, medyada yer alan kişilerle özdeşim
kurma, vb), (4) alışkanlık / habitual-integrative (güvende hissetme, istikrar, ritüel haline
getirme ihtiyaçları, vb) Baltaretu ve Balaban (2010). Bu ihtiyaçlar arasında yer alan bazı
ihtiyaçlar, günümüzde sosyal ağlar aracılığı ile doyuma ulaştırılmaya çalışılmaktadır.
Sosyal medya ile birlikte kullanıcıların da aktif birer içerik üreticisi ve tüketicisi
(Alikılıç, 2011:13) haline gelmesi, oluşturulan içerik çeşitliliği ile daha önce geleneksel
medya tarafından doyuma ulaştırılamayan bazı ihtiyaçların da su yüzüne çıkmasına olanak
tanımıştır. Yeni ihtiyaçlar çerçevesinde yeni içerikler oluşturularak bu yeni içeriklerin
de yeni doyum şekillerini takip etmesine neden olmuştur. Bu nedenle, kullanımlar ve
doyumlar kuramı üzerinde çalışan araştırmacılar, bu yeni ortamı ve hangi ihtiyaçları
doyuma ulaştırmak amaçlı kullanıldığını incelemeye başlamıştır. Bazı ülkelerde sosyal
ağlar, kullanımlar ve doyumlar kuramı çerçevesinde araştırma konusu olmuştur.
Kullanım ve doyumlar çerçevesinde gerçekleştirilen ve sosyal ağları inceleyen
araştırmalar arasında Ray (2007); sosyal ağların eş zamanlı olarak; (1) eğlence (2) gözetim
(3) oyalanma (4) sosyalleşme ihtiyaçları için kullanıldığı sonucuna ulaşmıştır. Bumgarner
(2007), Facebook’un arkadaşların duvarlarına yazma ve gruplara katılma amacıyla
kullanıldığını gözlemlemiştir. Sosyal ağ kullanımı ve kişisel dindarlık arasındaki ilişkiyi
ölçmeyi amaçlayan bir diğer araştırmada da sosyal ağların kullanımları ile ilgili beş
kategori başlığı altında ölçümleme gerçekleştirilmiştir. Bu kategoriler; (1) yeni insanlarla
tanışmak (2) eğlenmek (3) ilişkileri sürdürmek (4) toplumsal enformasyon edinmek ve (5)
paylaşımdır (Nyland ve Near, 2007:18-19).
Frogger’ın (2009) yaptığı kullanımlar ve doyumlar araştırmasına göre ise
Facebook’un kullanım kategorileri şu şekildedir; temel faydalar, eski bağları tekrar
kurmak/güçlendirmek, toplumsal enformasyon, bağlantılılık/karşılıklı bağlantı, cinsel
çekicilik, mecra amaçlı kullanım, toplumsal kıyas/karşılaştırma, pazar ortamı. Urista,
Dong ve Day (2009), Facebook ve Myspace üzerine yaptıkları araştırmada, etkili iletişim,
elverişli/kullanışlı (convenient) iletişim, diğerleri hakkında merak, popülerlik, ilişki
formasyonu (relationship formation) ve güçlendirme kategorilerinin kullanım üzerinde
etkili olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Park, Kee ve Valenzuela (2009), sosyalleşme,
eğlence ve kişisel statü aramanın, Facebook’un kullanımlar ve doyumlar kategorilerini
oluşturduğu neticesine varmışlardır.
47
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
Baltaretu ve Balaban (2010) Romanya’da öğrenciler üzerinde yaptıkları, sosyal
medya kullanım motivasyonlarını öğrenmeyi amaçlayan araştırmaları sonucunda elde
ettikleri bulgulara göre öğrenciler sosyal ağları dört temel ihtiyaç arasından en fazla,
sosyal bütünleştirici ihtiyaçlar, bilişsel ihtiyaçlar için kullandığı sonucuna ulaşmıştır.
Smock, Ellison, Lampe, ve Wohn (2011), Facebook üzerinde yaptıkları araştırmada sosyal
etkileşim, zaman geçirme, enformasyon paylaşımı, eğlence ve rahatlama kategorilerinin
kullanım üzerinde etkili olduğu bulgusunu elde etmişlerdir. Chen (2011:759) ise, Twitter
kullanıcılarını konu alarak yaptığı araştırmada Twitter’ı yoğun kullanan kullanıcılar ile
‘bağlantılılık’ motivasyonu arasında orta düzeyde pozitif bir korelasyon bulunduğunu
ortaya çıkarmıştır (r = .63, p < .01)
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Üzerine Türkiye’den Medya Araştırmaları
Kullanımlar ve doyumlar kuramı çerçevesinde medyayı Türkiye üzerinden inceleyen
araştırmalar, dış kaynaklı çalışmalar kadar çok ve çeşitli olmasa da bir çok başarılı çalışmaya
rastlamak mümkündür. Türkiye’de kullanımlar ve doyumlar kuramı çerçevesinde yapılan
medya araştırmaları arasında Kırhan (2007), tematik televizyon kanallarını incelediği
araştırmasında, kesintisiz yayın, temalara duyulan özel ilgi, diğer kanalların içerik
boşluğu, sosyal çevre etkisi ve genel kanallardaki içerik kirliliği gibi faktörlerin, kullanım
üzerinde etkili olduğunu sonucuna ulaşmıştır. Bayram (2008) tarafından gerçekleştirilen
“Gazete okurlarının okuma motivasyonları ve doyumları üzerine bir kullanımlar ve
doyumlar araştırması” adlı çalışmada dört temel motivasyon ve doyum; enformasyon
edinme, eğlence, boş zaman değerlendirme ve kendini gerçekleştirme belirlenmiştir.
Araştırma bulguları, gazete okuyucularının temel motivasyonunun enformasyon edinme
olduğunu göstermiştir.
Küçükkurt, Hazar, Çetin ve Topbaş (2009: 49) tarafından gerçekleştirilen
“Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Perspektifinden Üniversite Öğrencilerinin Medyaya
Bakışı” adlı çalışma, interneti de kapsayarak, üniversite gençlerinin genel internet
kullanımını kullanımlar ve doyumlar kuramı çerçevesinde değerlendirmiştir. Araştırma
kapsamında elde edilen veriye göre, medya öncelikle duygusal ihtiyaçları (% 35.2),
bilişsel ihtiyaçları (% 34.81), gerçeklerden kaçış ihtiyaçları (% 30.91), sosyal bütünleşme
ihtiyaçları (% 28.8) ve son olarak da kişisel bütünleşme ihtiyaçları (% 28.13) doyurmaktadır.
Ayhan ve Balcı ise (2009), temel olarak interneti incelemişler ve Kırgızistan’da üniversite
öğrencilerinin hangi motivasyonlarla interneti kullandığı sorusuna cevap aramışlardır.
Söz konusu çalışmalarında, üniversite öğrencilerinin internet kullanımında etkili olan
dört faktörler önem sırasına göre; bilgilenme/etkileşim, sosyal kaçış, ekonomik fayda ve
eğlencedir. Bunun yanı sıra Balcı, Akar ve Ayhan (2010), Mart 2009 yerel seçimlerinde
insanların gazete okuma alışkanlıkları ve motivasyonlarını incelemişlerdir. Araştırma
verileri seçim dönemlerinde insanları gazete okumaya yönelten ilk ve en önemli
motivasyonun rehberlik olduğunu göstermiştir.
Akçay’ın (2011:147), sosyal medya kullanımından elde edilen doyumların neler
olduğunu belirlemek amacıyla bir çalışma gerçekleştirmiştir. “Kullanımlar ve Doyumlar
Kuramı Bağlamında Sosyal Medya Kullanımı: Gümüşhane Üniversitesi Üzerine bir
Sayı 37 /Güz 2013
48
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
Araştırma” başlıklı çalışmada; akademik ve idari personel ile öğrencilerin sosyal medyayı
kullanma sıklıklarını ve amaçlarını tespit etmeye ve onların sosyal medya sitelerini
kullanarak elde ettikleri doyumları belirlemeye çalışmıştır. Araştırma sonuçlarına göre
sosyal medya kullanımında etkili olan faktörler arasında, sosyal medya kullanımından
elde edilen doyumu açıklayan birinci faktör sosyal çevre edinme / sosyalleşme, ikinci
faktör ise eğlence / boş vakit geçirme olmuştur. Akyıldız ve Argan ise (2011) Facebook’un
hangi kullanım ve doyumlar faktörleri ile kullanıldığını sorgulayan araştırmalarında;
Facebook’u sosyal çevre edinme / sosyalleşme, eğlence / boş vakit geçirme, rahatlama
/ stresten uzaklaşma, bilgi edinme / hayatı tanıma olarak kullandıkları ortaya çıkmıştır.
Kullanımlar ve Doyumlar Açısından Sosyal Medya ve Facebook
Bugün sosyal medya olarak da adlandırılan yeni medya ortamının kullanıcılarının
gereksinimlerini çok daha etkin bir biçimde karşıladığı gözlenmektedir. Sosyal
medya platformlarının sunduğu görüntülü, sesli, paylaşımcı olanaklar ile bugün
insanlar gereksinimlerini konvansiyonel medyadan çok daha etkin bir biçimde
karşılayabilmektedirler (Güngör, 2011: 110).
1990’lı yılların sonlarına doğru ortaya çıkmaya başlayan sosyal ağlar, bünyesinde
birçok değişik türde çevrimiçi topluluk barındıran web siteleridir. İlk çıkışları kişisel
etkileşimleri artırmak amacıyla olan bu ortamlarda her kullanıcı, kendi ağlarını yaratarak
kendi etkileşimlerini yönetmişlerdir (Alikılıç, 2011: 35).
Sosyal paylaşım siteleri bireylerin halka açık veya yarı halka açık olarak profillerini
kayıtlı bir sistemde oluşturmalarını, bir bağlantıyı paylaştıkları, diğer kullanıcıların
listesini göstermesini ve sistem içerisinde bulunan kişilerin ilişki listelerini de görmeyi
sağlayan, çevrimiçi topluluklardaki insanların beğenilerini, aktivitelerini paylaştıkları
ve ağ üzerinden birbirlerine mesaj, e-posta, tartışma grupları, video, sesli sohbet, dosya
paylaşımı yaptıkları sitelerdir. Sosyal paylaşım sitelerinde kullanıcıların amaçlarından
biri yüz yüze olarak seyrek görüştükleri ya da uzun zamandır görüşmedikleri kişileri
sosyal ağlarına katmaktır (Boyd ve Ellison, 2007).
Küresel ölçekte en çok kullanıcı sayısına sahip sosyal paylaşım sitelerinden biri
olan Facebook, Türkiye’de de özellikle gençler arasında en çok tercih edilen sosyal
ağdır (Socialbakers, 2012). Bugünün internet ortamında insanlar çevrimdışı ortamları
Facebook üzerinde paylaşarak çevrimiçi ortam haline çevirmişler ve yeni kamusal
alanlar yaratmışlardır. Bunun yansıra Facebook insanlara heyecanlarını tatmin etme,
çeşitli etkinliklere katılma, sosyalleşme, eğlenme, eski bağları güçlendirme ve çevresini
gözetleme olanağı da tanımaktadır.
Facebook’un kullanıcı ara yüzü içinde yüzlerce uygulama bulunmaktadır. Özellikle
üniversite gençliğinin Facebook uygulamalarını sıklıkla kullandıkları gözlemlenmektedir
(Socialbakers, 2012).
49
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
Facebook Uygulamaları
Bugün sosyal ağlar, iletişim ve etkileşim kavramlarını yeniden tanımlamaya ve
şekillendirmeye yardımcı olmaktadır. Bunu yaparken de yeni medya teknolojilerinin
sunduğu birbirinden ilginç uygulamaları kullanmaktadırlar. Her gün yeni uygulamalar
üretilmekte ve bu uygulamalar kullanıcılar tarafından sosyal ağlarda kullanılmaktadır.
Sosyal ağ kullanıcıları hem kendi ağ üyeleri ile hem de kendi ağ üyelerinin ağlarıyla, bu
uygulamaları indirerek iletişimde ve etkileşimde bulunmaktadırlar.
Sosyal ağlarda bulunan, sayfa içerisinde çalışan ve kullanıcıların pek çok amaç
için kullandığı arayüz yazılımları ve programlar sosyal ağ uygulamaları olarak
tanımlanmaktadır.
Socialbakers (2012) verilerine göre Türkiye’de en fazla kullanılan sosyal ağ
olan Facebook, pek çok uygulamayı bünyesinde barındırmaktadır. Facebook içerisinde
bulunan uygulamalar tüketicilere birtakım faydalar sunmaktadır. Uygulamalar, bir
izin sistemi kapsamında kabul edilmekte ve çalışmaktadır. Facebook kullanıcısının,
kullanmak istediği uygulama sayfasını açtığında, karşısına çıkan izin penceresinde
bulunan yönergeleri okuyarak bu maddeleri kabul etmesi gerekmektedir. Bu pencerede,
kullanıcının kişisel bilgilerine erişim izin isteği ve bir takım pazarlama çalışmalarına izin
verip vermediği sorulmakta, bu şartları kabul eden kullanıcının uygulamayı kullanmasına
izin verilmektedir. Facebook uygulamaları için temel olarak üç tip izin isteği bulunmaktadır
(Facebook, 2011);
• Temel bilgilere ulaşma isteği (Ad, profil resmi, cinsiyet, ağlar, kullanıcı kimliği,
arkadaş listesi, ve herkesle paylaşılan diğer her tür bilgiyi içerir)
• E-posta gönderim izni (Uygulama sahibi firmanın, kullanıcının e-posta adresine
doğrudan posta gönderme izni isteği)
• Duvara yazma izin isteği (Uygulama sahibi firmanın kullanıcının duvarına
durum mesajları, notlar, fotoğraflar ve videolar gönderme izin isteği)
Uygulama isteği penceresinde yukarıda bahsedilen izin türlerinden biri veya
birkaçı aynı anda yer alabilmektedir. Kullanıcı, bu maddeleri kabul ederek “izin ver”
butonuna tıkladığı takdirde uygulamayı kullanabilmektedir. Bu maddeleri kabul etmediği
ve “uygulamadan ayrıl” butonunu tıkladığında ise uygulamayı kullanmasına izin
verilmemektedir.
Facebook içerisinde pek çok sayıda uygulama bulunmaktadır ve her birinin
sunduğu özellik birbirinden farklıdır. Bu nedenle farklı amaçlar için farklı uygulamalar
kullanılmaktadır. Temel olarak uygulama kategorileri aşağıda görüldüğü şekilde
sıralanmaktadır (Facebook, 2011):
• İş
• Eğitim
• Eğlence
Sayı 37 /Güz 2013
50
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
• Arkadaşlar ve Aile
• Oyunlar
• Sadece Eğlence
• Yaşam Tarzı
• Spor
• Yardımcı Uygulamalar
Yöntem
Araştırmanın Amacı ve Kapsamı
Katz (1959) “medya insanlara ne yapıyor” sorusundan çok, “insanlar medya ile ne
yapıyor?” sorusuna odaklanmıştır. Katz’ın medyanın etkileri konusunda medyadan ziyade
izleyiciye odaklanan bu yaklaşımı, izleyicinin bilişsel sürecine de, farklı kullanım amaçları
ve doyum motivasyonlarına da vurgu yapmaktadır. Ayrıca bu yaklaşım, tüketicilerin
medyayı, belirli ihtiyaçlarına göre tükettiklerini de ileri sürmektedir. Dolayısıyla bu
çalışma İzmir Yaşar Üniversitesi öğrencileri Facebook ve Facebook uygulamaları ile ne
yapıyor sorusuna cevap aramak amacını taşımaktadır. Bu amaca ek olarak öğrencilerin
Facebook uygulamaları hakkındaki algı ve tutumlarını da öğrenmek amaçlanmıştır.
Bir diğer deyişle, bu araştırmada; Yaşar Üniversitesi öğrencilerinin Facebook
uygulamalarını hangi motivasyonlarla kullandığını, en çok hangi uygulamaları neden
tercih ettiklerini ve bu uygulamalar hakkındaki tutum ve görüşlerini ölçmek amaçlanmıştır.
Araştırma tasarlanırken dünya genelinde yapılan benzer araştırmalar (Greenberg (1974),
Sherry, vd. (2006), Charney ve Greenberg (2001), Frogger (2009), Ferguson ve Perse
(2000), Parker ve Plank (2000), Ruggerio (2000)) tarafından kullanılan kullanım ve
doyum faktörleri saptanmış, daha sonra gençler tarafından en çok tercih edilen sosyal
ağlar arasında başı çeken Facebook’un (Socialbakers, 2012) ve Facebook uygulamalarının
hangi kullanımlar ve doyum nedenleri ile kullanıldığı incelenmiştir.
Araştırma Soruları
Araştırma, elde edilen betimleyici verilerin değerlendirilmesi için aşağıdaki
araştırma sorularını cevaplamayı ve değişkenler arasındaki ilişkilerin ortaya konması için
aşağıdaki hipotezleri sınamayı amaçlamaktadır.
Araştırma Sorusu 1. Yaşar Üniversitesi öğrencilerinin Facebook uygulamalarını
kullanım ve doyum nedenleri nelerdir?
H1 Üniversite öğrencilerinin kullanım ve doyum faktörleri ile cinsiyet arasında
istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır.
51
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
H2 Üniversite öğrencilerinin kullanım ve doyum faktörleri ile yaş arasında anlamlı
istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır.
Araştırma Sorusu 2. Yaşar Üniversitesi öğrencileri en fazla hangi tür uygulamaları
kullanmaktadır?
Araştırma Sorusu 3. Facebook’ta geçirilen zaman miktarı ile kullanılan uygulama
sayısı ve türü arasında nasıl bir ilişki vardır?
Araştırma Sorusu 4. Yaşar Üniversitesi öğrencileri Facebook uygulamaları
aracılığı ile bilgilerine erişilmesi konusunda ne düşünmektedir?
H3 Üniversite öğrencilerinin kullandıkları uygulama türü ve uygulamalara izin
verme tutumları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır.
Araştırma Sorusu 5. Yaşar Üniversitesi öğrencileri ne tür uygulamalara izin
vermektedir?
Nüfus ve Örneklem
Araştırmanın ana nüfusunu İzmir Yaşar Üniversitesi’ndeki üniversite öğrencileri
oluşturmaktadır. Bu nüfustan örneklem çıkarma amacıyla, erişilebilir araştırma nüfusu
belirlenmiştir. Örneklem, Yaşar Üniversitesi Öğrenci İşleri Müdürlüğü’nden, araştırmanın
gerçekleştirildiği tarihler arasında alınan evren içinden (5350 öğrenci), olasılıklı olmayan
(yargısal) örneklem yöntemiyle seçilmiştir. Örneklem belirlenmesinde ise uygun
örnekleme (convenience sampling) yöntemi kullanılmıştır. Uygun örnekleme, yakın
çevrede bulunan, ulaşılması kolay ve araştırmaya gönüllü olarak katılmak isteyen bireyler
üzerinde yapılan örnekleme yöntemidir (Erkuş, 2009: 98). Uygun örnekleme yöntemine
göre belirlenen örneklem grubu 2011-2012 öğretim yılında Yaşar Üniversitesi’ndeki
lisans programlarında öğrenim görmekte olan öğrencilerden oluşmaktadır. Cevaplanan
ve geçerli sayılan anketlerin sayısı 406’dır (n=406).
Yöntem ve Verilerin Toplanması
Araştırma tasarımı sırasında, verilerin toplanması hususuna karar verilirken,
araştırma soruları, kullanılacak tekniği belirlemede önemli ölçüde yardımcı olmuştur.
Veri toplamaya karar verilirken, daha önceden geliştirilmiş, geçerliliği ve güvenilirliği
belirlenmiş ölçekler kullanılmıştır. Facebook kullanan Yaşar Üniversitesi öğrencilerine
yöneltilen anket soruları ve kategorileri; Greenberg ‘in (1974) klasik kullanım ve doyumlar
araştırması, Sherry, vd. (2006), Charney ve Greenberg (2001), ve Frogger (2009)’in
araştırmalarından yararlanılarak hazırlanmıştır. Frogger’in (2009) araştırmasında
oluşturduğu kullanım ve doyumlar kategorilerinden “cinsel çekicilik” ve “toplumsal
kıyas/karşılaştırma” Facebook uygulamalarının incelenmesine uygun olmadığı için
dışarıda bırakılmıştır ve “kaçış” kategorisi eklenmiştir. Bu kategori, rahatlama/kaçış
olarak Ferguson ve Perse (2000), Parker ve Plank (2000), Ruggerio (2000) tarafından
gerçekleştirilen araştırmalarında da kullanılmıştır.
Sayı 37 /Güz 2013
52
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
Anket formu 57 sorudan oluşmaktadır. İlk 2 soru Facebook kullanıcısı gençlerin
demografik özelliklerinin belirlenmesine yöneliktir. Demografik bilgiler bu kısımda fazla
detaylı tutulmamıştır. Bunun en önemli sebebi örneklemin üniversite öğrencilerinden
oluşmasından dolayı meslek ve gelir dağılımına dair sorgulama araştırma kapsamına
alınmamıştır. Diğer 2 soru Facebook kullanım miktarının öğrenilmesi, 36 soru
Facebook uygulamalarının kullanım ve doyumlar kuramı çerçevesinde hangi amaçlar
için kullanıldığının değerlendirilmesini, 1 soru üniversite öğrencilerinin kaç Facebook
uygulaması kullandığını, 9 soru ne tür Facebook uygulaması kullandıklarını, son 7 soru ise
öğrencilerin Facebook uygulamaları hakkındaki tutumlarını öğrenmeyi amaçlamaktadır.
Yaşar Üniversitesi öğrencilerinin yaşlarının, Facebook ve Facebook uygulamaları
kullanım miktarlarının, kaç tip Facebook uygulaması kullandıklarının öğrenilmesi için
açık uçlu sorular, cinsiyetinin öğrenilmesi için nominal ölçek, Facebook uygulamalarının
kullanım ve doyumlar kuramı çerçevesinde hangi amaçlar için kullanıldığını ölçmeyi
amaçlayan 26 soru, ne tür uygulamaları kullandıklarını öğrenmeyi amaçlayan diğer
sorular için 5’li Likert ölçek (1- Hiç Katılmıyorum, 2-Katılmıyorum, 3-Ne katılıyorum
Ne Katılmıyorum, 4- Katılıyorum, 5- Tamamen Katılıyorum) kullanılmıştır.
Araştırma sonuçları, SPSS 15.0 istatistik paket programında değerlendirilmiştir.
Analizlerde güvenilirlik analizi, sayı yüzde dağılımı, ortalama, korelasyon testi kullanılmıştır.
Araştırma sonuçlarının değerlendirilmesinde; nominal ölçekte hazırlanan sorular için
frekans dağılımı ve yüzdeleri, Likert ölçekte hazırlanan sorular için aritmetik ortalama
ve standart sapmaları hesaplanmıştır. Ankette kullanılan ölçeğe uygulanan güvenilirlik
analizinin sonucunda bulunan alpha katsayısı, ölçeğin güvenilir olduğunu göstermektedir
(α = .872).
Araştırmanın Sınırlılıkları
Araştırmanın sınırlılıkları arasında maliyet ve zamanlama bulunmaktadır. Maliyet
kısıtı, araştırmanın sadece Yaşar Üniversitesi öğrencileri üzerinde yapılmasını mümkün
kılmıştır. Araştırmanın İzmir ve civarındaki diğer üniversitelerin final dönemlerine
rastlaması sebebiyle oluşan zaman darlığı, araştırmanın sadece Yaşar Üniversitesi
öğrencilerine yapılmasını zorunlu kılmıştır. Dolayısıyla araştırmada olasılıklı olmayan
uygun örnekleme yöntemi kullanıldığından, elde edilen sonuçlar genellenemez. Ancak
belirli bir şehrin belirli bir üniversitesi öğrencilerinin Facebook ve uygulamalarındaki
kullanım ve doyumlar motivasyonlarını öğrenmek açısından anlamlıdır.
Bulgular ve Değerlendirme
Türkiye’de sosyal medya platformlarından Facebook her yaş ve kitleden kolay
kabul görmüş ve aktif kullanıcı sayısı ile en çok kullanılan sosyal ağ hakine gelmiştir.
Facebook’un bu kadar popüler olması sebepleri arasında, Youtube, Flickr, Twitter vb.
sosyal ağlarda pek rastlanılmayan uygulamalara sıklıkla yer vermesi de gelmektedir.
Socialbakers’dan (2012) alınan verilere bakıldığında özellikle liseli ve üniversiteli gençler
arasında en çok tercih edildiği görülmektedir. Çalışmada bu yüzden özellikle üniversite
öğrencilerine odaklanılmıştır.
53
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
Tablo 1. Cinsiyet
Cinsiyet
Sıklık
Geçerli Yüzde
Kadın
214
52,7
Erkek
192
47,3
Toplam
406
100,0
İzmir Yaşar Üniversitesi öğrencileri arasında yapılan bu araştırmaya katılan
öğrencilerin (N= 406) % 52,7’si kadın (N= 214), % 47,3’ü (N= 192) ise erkeklerden
oluşmaktadır. Bu tabloda görülebileceği gibi, araştırmaya katılan öğrencilerin cinsiyet
dağılımlarının homojen olduğu söylenebilir.
Tablo 2. Yaş Dağılımı
Yaş
Grupları
Sıklık
Geçerli
Yüzde
15-19
23
5,7
20-24
341
84,0
25-29
42
10,3
Toplam
406
100,0
Yaş Ortalaması (Mean) = 22,19
En Düşük Yaş = 18
En Yüksek Yaş = 29
Anketi cevaplayan öğrencilerin yaşları en küçük 18, en büyük 29’dur. Örneklem
kütlesindeki cinsiyet ve yaş dağılımlarını ortaya koyan Tablo 1 ve Tablo 2’ye bakıldığında,
katılımcıların %5,7’i 15-19 yaş, %10,3’ü 25-29 yaş, %84’ü de 20-24 yaş aralığındadır.
En düşük yaş 18 ve en yüksek yaş 29 iken yaş ortalaması 22,19’dur. Tablo 1’de yer alan
yaş dağılımı özetlendiğinde Yaşar Üniversitesi’nde öğretim gören öğrencilerin ağırlıklı
olarak 20-24 yaş arasında olduğunu söylemek mümkündür.
5 adet araştırma sorusundan yola çıkılarak betimleyici veriler değerlendirilmiş ve
değişkenler arasındaki ilişkilerin ortaya konması için de 3 hipotez sınanmıştır.
Araştırma Sorusu 1. Yaşar Üniversitesi öğrencilerinin Facebook uygulamalarını
kullanım ve doyum nedenleri nelerdir?
Sayı 37 /Güz 2013
54
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
Tablo 3. Facebook Kullanım ve Doyum Nedenleri
Cinsiyet
Kadın
Erkek
Toplam
Ortalama
Standart
Sapma
Ortalama
Zevkli
Vakit
Geçirme
Günlük
Hayatın
Stresinden
Kaçış
Temel
Faydalar
Kullanım
Eski Bağları
Tekrar Kurmak
/ Güçlendirmek
Bağlantılılık /
Karşılıklı
Bağlantı
Toplumsal
Enformasyon
3,34
3,05
3,46
2,77
3,63
2,74
2,69
2,14
,988
,982
,922
,951
1,008
1,127
,924
1,047
Mecra
Amaçlı
3,24
3,03
3,33
2,73
3,50
2,79
2,75
1,97
Standart
Sapma
1,100
1,071
1,007
,942
1,007
1,016
,849
1,002
Ortalama
3,30
3,04
3,40
2,75
3,57
2,76
2,72
2,06
Standart
Sapma
1,042
1,024
,964
,946
1,008
1,075
,889
1,028
Facebook kullanım ve doyum faktörleri arasında, “eski bağları tekrar kurmak,
güçlendirmek” nedeninin hem kadınlarda hem de erkeklerde en yüksek orana sahip olduğu
görülmektedir. Bunun ardından, “temel faydalar” için kullanım oranı ikinci, “zevkli vakit
geçirme” için kullanım oranı ise üçüncü sırada yer almaktadır.
H1 Üniversite öğrencilerinin kullanım ve doyum faktörleri ile cinsiyet arasında
istatiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır.
Tablo 4. Cinsiyete Göre Kullanımlar ve Doyumlar Faktörlerine İlişkin Tek Yönlü Varyans
(Anova) Analizi Sonuçları
Varyansın
Kaynağı
F
P
Zevkli Vakit Geçirme
Gruplararası
,921
,338
Günlük Hayatın Stresinden Kaçış
Gruplararası
,045
,831
Temel Faydalar
Gruplararası
2,047
,153
Mecra Amaçlı Kullanım
Gruplararası
,158
,691
Eski Bağları Tekrar Kurmak / Güçlendirmek
Gruplararası
1,748
,187
Bağlantılılık / Karşılıklı Bağlantı
Gruplararası
,260
,611
Toplumsal Enformasyon
Gruplararası
,581
,446
Pazar Ortamı
Gruplararası
2,689
,102
Faktörler
Kullanımlar ve doyumlar faktörleri ile cinsiyet, tek yönlü varyans (one way anova)
yöntemiyle değerlendirildiğinde; günlük hayatın stresinden kaçış, zevkli vakit geçirme,
temel faydalar, eski bağları tekrar kurmak/güçlendirmek, toplumsal enformasyon, pazar
ortamı, mecra amaçlı kullanım ve bağlantılılık faktörleri ile cinsiyet değişkeni açısından
55
Pazar
Ortamı
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0.05). Dolayısıyla “üniversite
öğrencilerinin kullanım ve doyum faktörleri ile cinsiyet arasında istatiksel olarak anlamlı
bir ilişki vardır” yönündeki birinci araştırma hipotezi doğrulanmamıştır. Buradan yola
çıkarak üniversite öğrencilerinin Facebook’u kullanma motivasyonlarının cinsiyete göre
değişmediği söylenebilir.
H2 Üniversite öğrencilerinin kullanım ve doyum faktörleri ile yaş arasında istatiksel
olarak anlamlı bir ilişki vardır.
Tablo 5. Facebook Kullanım ve Doyum Faktöleri ile Yaş Arasındaki İlişki
Korelasyon
Katsayısı
Yaş
N
Yaş
Zevkli
Vakit
Geçirme
Günlük
Hayatın
stresinden
Kaçış
Temel
Faydalar
Mecra
Amaçlı
Kullanım
Eski Bağları
Tekrar
Kurmak/
Güçlendirmek
Bağlantılılık
/Karşılıklı
Bağlantı
Toplumsal
Enformasyon
Pazar
Ortamı
1,000
,034
,115(*)
-,071
-,039
-,180(**)
-,027
,017
-,005
.
,495
,021
,154
,438
,000
,585
,738
,915
406
406
406
406
406
406
406
406
406
**Korelasyon 0.01 düzeyinde anlamlıdır. *Korelasyon 0.05 düzeyinde anlamlıdır.
Facebook kullanım ve doyum nedenleri ile yaş arasındaki ilişki tablosu
incelendiğinde, aralarında belirgin bir korelasyon olmadığı görülmüştür. Bununla birlikte,
yaş ve ‘günlük hayatın stresinden kaçış’ kullanım nedeni arasında düşük bir korelasyona
rastlanmıştır, r=.115, p<.05. Yaş ve ‘eski bağları tekrar kurmak-güçlendirmek’ kullanım
nedeni arasında da, düşük ve negatif bir korelasyon gözlenmiştir, r= -.180, p< .01.
Dolayısıyla “üniversite öğrencilerinin kullanım ve doyum faktörleri ile yaş arasında
istatiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır” yönündeki ikinci hipotez de doğrulanmamıştır.
Araştırma Sorusu 2. Yaşar Üniversitesi öğrencileri Facebook’ta en çok hangi tür
uygulamaları tercih etmektedir?
Tablo 6. Kullanılan Uygulama Türleri
Kadın
Erkek
İş Uyg.
Eğitim
Uyg.
Eğlence
Uyg.
Ortalama
2,27
2,88
3,23
3,19
2,74
Sıklık
Standart Sapma
214
1,178
2,20
192
1,160
2,24
406
1,169
214
1,122
2,67
192
1,150
2,78
406
1,139
214
1,125
3,15
191
1,196
3,19
405
1,159
214
1,172
2,87
192
1,219
3,04
406
1,203
214
1,277
2,77
192
1,369
2,75
406
1,320
Ortalama
Sıklık
Standart Sapma
Toplam
Uygulama Türü
Boş
Oyun
Zaman
Uyg.
Uyg.
Arkadaş
- Aile
Uyg.
Cinsiyet
Ortalama
Sıklık
Standart Sapma
Spor
Uyg.
Yardımcı
Uyg.
Yaşam
Tarzı Uyg.
2,69
2,30
2,82
2,89
214
1,314
2,64
192
1,254
2,67
406
1,284
214
1,200
3,00
191
1,361
2,63
405
1,324
214
1,175
2,82
191
1,254
2,82
405
1,211
214
1,232
2,88
192
1,264
2,88
406
1,246
Sayı 37 /Güz 2013
56
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
Kullanılan uygulama türlerini gösteren tablo incelendiğinde, kadın ve erkek
öğrencilerin en çok eğlence uygulamalarını kullandığı gözlemlenirken, bunu kadınlarda
arkadaş ve aile uygulamaları, erkeklerde ise spor uygulamaları izlemektedir. Toplamda
ise sırasıyla en çok eğlence uygulamaları (M=3.19, SS=1.159), arkadaş-aile uygulamaları
(M=3.04, SS= 1, 203) ve üçüncü sırada ise yaşam tarzı uygulamaları (M=2.88, SS=1.246)
kullanılırken; uygulama türü kullanım oranı ile bağlantılı olarak en az kullanma oranı, her
iki cinsiyet için de iş uygulamalarında (M=2,24, SS=1,169) gerçekleşmiştir.
Tablo 7. Facebook Uygulamaları Kullanım Oranının Cinsiyete
Cinsiyet
Kadın
Erkek
Toplam
Göre Dağılımı
Kullanılan Uygulama Sayısı
5'den az
6 -10 arası
11-19 arası
20'den fazla
124
47
19
14
204
60,8%
23,0%
9,3%
6,9%
100,0%
Sayı
Yüzde
Sayı
Yüzde
Sayı
Yüzde
Toplam
113
52
14
7
186
60,8%
28,0%
7,5%
3,8%
100,0%
237
99
33
21
390
60,8%
25,4%
8,5%
5,4%
100,0%
Facebook uygulamalarının kullanım sıklık ve oranları incelendiğinde, kullanıcıların
%60,8 gibi büyük bir oranda en fazla 5 uygulama kullandıkları görülmektedir. 6 ile
10 arasında uygulama kullananların oranı %25,4’dür. Uygulama kullanım oranlarını
cinsiyete göre dağılımda belirgin bir farklılığa rastlanmamıştır.
Araştırma Sorusu 3. Yaşar Üniversitesi öğrencileri Facebook’ta en çok hangi
uygulamalarda zaman geçirmektedir?
Tablo 8. Facebook’ta Harcanan Zamanın Uygulama Türüne Göre Dağılımı
Facebook’ta Harcanan
Zaman
1-4 saat arası
5-10 saat arası
İş
Uyg.
Eğitim
Uyg.
Eğlence
Uyg.
Arkadaş
- Aile
Uyg.
Oyun
Uyg.
Boş
Zaman
Uyg.
Spor
Uyg.
Yardımcı
Uyg.
Yaşam
Tarzı
Uyg.
Ortalama
2,20
2,79
3,19
3,00
2,55
2,49
2,51
2,76
2,77
Sıklık
268
268
268
268
268
268
267
268
268
Standart Sapma
1,169
1,157
1,146
1,210
1,287
1,219
1,281
1,235
1,254
Ortalama
2,25
2,67
3,10
3,01
2,99
2,82
2,75
2,85
3,06
Sıklık
102
102
101
102
102
102
102
101
102
1,132
2,41
1,120
2,97
1,179
3,47
1,206
3,41
1,263
3,62
1,262
3,62
1,331
3,15
1,152
3,18
1,233
3,24
34
34
34
34
34
34
34
34
34
Standart Sapma
1,209
1,000
1,161
1,076
1,280
1,349
1,480
1,086
1,046
Ortalama
2,23
2,78
3,19
3,03
2,75
2,67
2,63
2,82
2,88
Sıklık
404
404
403
404
404
404
403
403
404
1,162
1,136
1,156
1,201
1,318
1,280
1,322
1,206
1,241
Standart Sapma
10 saat ve üstü
Toplam
Ortalama
Sıklık
Standart Sapma
57
Uygulama Türü
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
Facebook’ta harcanan günlük zamanın uygulama türüne göre dağılımı incelendiğinde,
1-4 saat arası zaman harcayan kullanıcıların, en çok zamanı sırasıyla eğlence, arkadaş-aile
ve eğitim uygulamalarında harcadığı; 5-10 saat arası zaman harcayan kullanıcıların ise en
çok zamanı sırasıyla eğlence, yaşam tarzı, oyun uygulamalarına ayırdığı görülmektedir. 10
saat ve üzerinde harcanan zamanlarda, oyun uygulamaları ve boş zaman uygulamalarına
aynı oranda zaman ayrılırken bunları arkadaş ve aile uygulamaları izlemektedir. Her
kategoride en az zaman ayırılan uygulama iş uygulamaları olmuştur. Toplamda ise en
çok zaman ayırılan uygulama türleri sırasıyla eğlence, arkadaş ve aile, yaşam tarzı
uygulamaları olarak gözlemlenmektedir.
Tablo 9. Facebook’ta ve Facebook Uygulamalarında Geçirilen Zamanın Oranı
Kullanım Süresi
Facebook’ta Geçirilen
Zaman
Facebook Uygulamalarında
Geçirilen Zaman
Geçerli Yüzde
Geçerli Yüzde
1-4 saat arası
66,3%
83,5%
5-10 saat arası
25,2%
12,8%
10 saat ve üstü
8,4%
3,6%
100,0%
100,0%
Toplam
Facebook’ta ve Facebook uygulamalarında geçirilen zamanın oranları
incelendiğinde, kullanıcıların %66,3’lük ağırlıklı bir yüzdeyle hem Facebook’ta hem de
Facebook uygulamalarında 1 ile 4 saat arasında zaman geçirdiği görülmektedir.
Tablo 10. Facebook’ta ve Facebook Uygulamalarında Geçirilen Zaman Arasındaki İlişki
Facebook’ta
Geçirilen Zaman
Facebook’ta
Geçirilen Zaman
Korelasyon
Katsayısı
Sig. (2-tailed)
N
Facebook
Uygulamalarında
Geçirilen Zaman
1,000
,744 (**)
.
405
,000
397
**Korelasyon 0.01 düzeyinde anlamlıdır.
Facebook’ta ve Facebook uygulamalarında geçirilen zaman arasındaki ilişki
incelendiğinde, aralarında kuvvetli bir korelasyon olduğu görülmektedir, r=.744, p<.01.
Tablo 9 ile birlikte ele alındığında bu durum, kullanıcıların Facebook’ta geçirdikleri
zaman arttıkça, Facebook uygulamalarında geçirdiklerini sürenin de arttığı şeklinde
yorumlanabilir.
Sayı 37 /Güz 2013
58
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
Araştırma Sorusu 4. Yaşar Üniversitesi öğrencileri ne tür uygulamalara izin
vermektedir?
Tablo 11. İzin İsteme Türüne Göre İzin Verme Oranı
Şahsi bilgilerime erişmeyi
isteyen uygulamalara izin
veriyorum
Ortalama
Standart Sapma
İleride tanıtım amaçlı
e-mail gönderme izni
isteyen uygulamalara
izin veriyorum
Duvarıma durum mesajları, notlar,
fotoğraflar ve videolar gönderebilmek için izin isteyen uygulamalara izin veriyorum.
2,29
2,33
2,51
1,217
1,193
1,338
Kullanıcıların, Facebook uygulamalarının kendilerinden istediği izinlere yönelik
eğilimlerini verdiğini açıklayan Tablo 11’deki veriler incelendiğinde, kullanıcıların en çok
Facebook duvarına içerik göndermek isteyen uygulamalara izin verdiği görülmektedir,
(M=2.51, SS=1.338). En düşük izin verme oranı ise şahsi bilgilere erişim isteyen
uygulamalarda gerçekleşmektedir, (M=2.29, SS=1,217).
H3 Üniversite öğrencilerinin kullandıkları uygulama türü ve uygulamalara izin
verme tutumları arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır.
Tablo 12. Facebook Uygulamalarının Kullanım Sıklığı ile İzin Verme Davranışına Yönelik
Tutumlar Arasındaki İlişki
Eğitim
Uyg.
Eğlence
Uyg.
Arkadaş
ve Aile
Uyg.
Oyun
Uyg.
Maillerden ve
izin isteklerinden
rahatsız olma
Duvara gönnderilenlerden rahatsız
olma
Korelasyon
Katsayısı
-,009
,171(**)
,156(**)
,173(**)
,005
N
Korelasyon
Katsayısı
,849
405
,001
405
,002
404
,000
405
,015
,108(*)
,106(*)
N
Korelasyon
Katsayısı
,769
406
,030
406
,053
N
Yardımcı
Uyg.
,093
,031
,125(*)
,003
,915
405
,061
405
,533
404
,012
404
,949
405
,132(**)
,027
,074
,097
,063
,002
,034
405
,008
406
,588
406
,139
406
,051
405
,207
405
,960
406
,116(*)
-,013
,068
,023
,039
,027
,075
-,006
,283
,020
,792
,174
,638
,429
,589
,131
,900
406
406
405
406
406
406
405
405
406
**Korelasyon 0.01 düzeyinde anlamlıdır. *Korelasyon 0.05 düzeyinde anlamlıdır.
Tablo 13’de, çeşitli türlerdeki Facebook uygulamalarının kullanım sıklığı ile izin
verme oranları arasındaki ilişki gösterilmektedir. Tabloya göre; eğitim (r=.171, p<.01),
eğlence (r=.156, p<.01), aile-arkadaş (r=.173, p<.01) ve yardımcı uygulamaların (r=.125,
p<.05) kullanımı arttıkça temel bilgilere erişiminden rahatsız olma durumunun da arttığını
59
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Yaşam
Tarzı
Uyg.
Spor
Uyg.
İş Uyg.
Temel bilgilere
erişimden rahatsız
olma
Boş
Zaman
Uyg.
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
gösteren, düşük de olsa istatistiki olarak anlamlı bir pozitif korelasyon saptanmıştır.
Dolayısıyla “üniversite öğrencilerinin kullandıkları uygulama türü ve uygulamalara izin
verme tutumları arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır” yönündeki hipotez
kısmen doğrulanmıştır.
Araştırma Sorusu 5. Yaşar Üniversitesi öğrencileri Facebook uygulamaları
aracılığı ile bilgilerine erişilmesi konusunda ne düşünmektedir?
Tablo 13. Yaşar Üniversitesi Öğrencilerinin Facebook Uygulamaları Aracılığı ile Bilgilerine
Erişilmesi Konusundaki Tutumlarının Cinsiyete Göre Dağılımı
Temel Bilgilere
Erişimden
Rahatsız Olma
Cinsiyet
N
3,36
214
1,400
3,15
191
1,463
3,26
405
3,07
214
1,305
3,11
192
1,300
3,09
406
Standart Sapma
1,432
1,301
Ortalama
Kadın
N
Standart Sapma
Ortalama
Erkek
N
Standart Sapma
Toplam
E-posta Gönderilebilmesi
İçin Yapılan İsteklerinden
Rahatsız Olma
Ortalama
Facebook Duvarına durum mesajları, notlar,
fotoğraflar ve videolar gönderilmesinden
rahatsız olma
3,07
214
1,429
2,97
192
1,332
3,03
406
1,383
Kullanıcıların Facebook uygulamaları aracılığı ile bilgilerine erişilmesi konusundaki
tutumları incelendiğinde, en çok ad, profil resmi, cinsiyet, arkadaş listesi gibi kullanıcı
kimliğini temsil eden temel bilgilere erişimden rahatsız oldukları görülmektedir, (M=3.36,
SS=1.400). Bu durumu, e-posta gönderilebilmesi için yapılan isteklerden rahatsız olma
ve Facebook duvarına içerik gönderilmesinden rahatsız olma tutumu izlemektedir. Tablo
cinsiyete dayalı olarak değerlendirildiğinde, cinsiyetler arasında tutum farklılığının az
olduğu söylenebilmektedir.
İzin verme oranlarının ortaya konduğu Tablo 11 ile birlikte incelendiğinde ise,
kullanıcıların rahatsız oldukları isteklerin türü ile izin verdikleri isteklerin türü arasında
ters orantı olduğu ve tutarlılık gösterdiği gözlemlenmektedir. Bir diğer deyişle öğrencilerin
rahatsız olma oranları arttıkça, izin verme oranları azalmıştır. Bu bulgu araştırma ölçeğinin
de tutarlılığını göstermektedir.
Bulgular ve Tartışma
Araştırma bulgularında öncelikle, 406 öğrencinin (% 52,7 kadın, % 47,3 erkek)
Facebook kullanım ve doyum nedenleri arasında, “eski bağları tekrar kurmak,
güçlendirmek” nedeninin hem kadınlarda (M=3,63) hem de erkeklerde (M=3,50) en
Sayı 37 /Güz 2013
60
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
yüksek orana (M=3,57) sahip olduğu gözlenmiştir. Bunun ardından, “temel faydalar”
ikinci (M=3,40), “zevkli vakit geçirme” ise üçüncü sırada (M=3,30) yer almaktadır. Bu
çalışmada Frogger’ın (2009) yapmış olduğu çalışma ile benzer bulgular gözlenmiştir.
Frogger’ın çalışmasında yalnızca birinci ve ikinci sıradaki motivasyonların yer
değiştirdiği; birinci sırada temel faydalar, ikinci sırada da eski bağları güçlendirmek yer
almıştır. Keza Akyıldız ve Argan’ın (2011) çalışmalarında “fotoğraf, video ve etkinlik
takibi (Temel Faydalar)” birinci sırada, “şehirden uzak arkadaşlarla temas (Eski bağlar),
ikinci sırada yer almış; “zevkli vakit geçirmek”, mevcut bulguyu destekleyerek üçüncü
sırada yer almıştır. Her iki çalışmada birinci ve ikinci sıra yer değiştirmiş olmasına karşın,
majör bir fark teşkil etmemektedir.
Park, Kee ve Valenzuela (2009) Facebook üzerine benzer bir çalışma
gerçekleştirmişler ve bulguları sonucunda, Facebook kullanım ve doyum nedenleri
arasında, “eski bağları tekrar kurmak, güçlendirmek” (sosyalleşme) nedeninin en yüksek
çıktığı, bunun ardından da “zevkli vakit geçirme”(eğlence)nin ikinci sırada çıktığını
paylaşmışlardır. İnternet ve sosyal ağlarla ilgili kullanım ve doyumlar faktörlerinin
araştırılmasında, bir diğer çalışma da Akçay (2011) tarafından gerçekleştirilmiştir. Akçay
da bulgularında Park, Kee ve Valenzuela (2009)’nın bulgularına benzer; “sosyal çevre
edinme – sosyalleşme”yi birinci sırada, “eğlence-boş vakit geçirme” yi ikinci sırada,
“rahatlama-stresten uzaklaşma” yı üçüncü sırada bulmuştur. Ray (2007) ise Park, Kee
ve Valenzuela (2009)’dan ve Akçay’dan (2009) farklı olarak; sosyalleşme ihtiyaçlarını
en son sırada bulmuştur. Ona göre kullanıcıların sosyal ağları, öncelikle eğlence sonra
gözetim ve oyalanma ihtiyaçları için kullandıkları sonucuna ulaşmıştır.
Küçükkurt vd.(2009) kullanımlar ve doyumlar kuramı perspektifinden üniversite
öğrencilerinin medyaya bakışını ölçmek amacıyla yapmış oldukları çalışmada ise
yukarıdaki bulgulardan daha farklı bir veriye ulaşmışlardır. Küçükkurt vd.’nin (2009)
çalışma sonuçlarına göre, kullanım ve doyum faktörlerinden “duygusal ihtiyaçlar” (yeni
arkadaşlıklar kurmak) birinci sıradadır. Mevcut çalışmada bu faktör, “Bağlantılılık- karşı
bağlantılılık” faktörü içinde incelenmiştir. Ancak bu faktör söz konusu çalışmada beşinci
sıradadır ( M = 2.76). Küçükkurt vd.’nin (2009) çalışmasında sırasıyla “bilişsel ihtiyaçlar
(eğitim, bilgi toplama), ikinci sırada; “gerçeklerden kaçış (stresten kaçış)” üçüncü sırada
yer almıştır. Mevcut çalışmada ise “Toplumsal enformasyon (bilişsel ihtiyaçlar)” 6. sırada
(M = 2.75); “Günlük hayatın stresinden kaçış (gerçeklerden kaçış)” 4. sırada (M = 3.04)
yer almıştır.
Araştırmanın önceki araştırmalardan farkı olarak Facebook uygulamalarına da yer
vermesinden yola çıkarak, elde edilen bir diğer önemli bulgu da gençlerin bu uygulamaları
ne oranda tercih ettiğidir. Araştırmaya katılan Yaşar Üniversitesi öğrencilerinin
yarısından fazlasının (% 60,8) en fazla beş uygulamayı kullandıkları gözlemlenmiştir.
6-10 arasında uygulama kullananların oranı da (% 25) küçümsenmeyecek bir orandır.
Facebook uygulamalarının kullanım oranlarına bakıldığında da, eğlence uygulamalarının
(M=3.19) en yüksek oranda kullanılan uygulama türü olduğu gözlemlenmektedir. İkinci
sırada, arkadaş ve aile uygulamaları M=3.04) yer almakta, üçüncü sırada ise yaşam tarzı
uygulamaları (M=2.88) saptanmıştır. Yazın araştırması sırasında, Facebook uygulamaları
üzerine yapılmış bir kullanımlar ve doyumlar araştırmasına rastlanılmadığı için, bu
61
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
bulguların önceki çalışmalarla ilişkilendirilmesi söz konusu olamamıştır.
Araştırma sonucunda Yaşar Üniversitesi öğrencilerinin büyük bir çoğunluğunun
(% 66) gün içinde Facebook’ta 1 – 4 saat arasında zaman geçirdikleri saptanmıştır.
Ancak araştırmada, Facebook üzerinde geçirilen zaman ile Facebook uygulamalarında
geçirilen zaman arasındaki ilişki incelendiğinde, aralarında kuvvetli bir korelasyon
olduğu görülmüştür (r=.744, p<.01). Bu durum, yukarıda Tablo 9’da da görülebileceği
gibi, kullanıcıların Facebook’ta geçirdikleri zaman arttıkça, Facebook uygulamalarında
geçirdiklerini sürenin de arttığı şeklinde yorumlanabilir. Hatta üniversite öğrencilerinin bu
uygulamaları kullanmak için Facebook’a girdikleri de sonuçlar ışığında gözlemlenebilir.
Facebook’ta harcanan günlük zamanın uygulama türüne göre dağılımı
incelendiğinde, 1-4 saat arası zaman harcayan kullanıcıların, en çok zamanı sırasıyla
eğlence, arkadaş-aile ve eğitim uygulamalarında geçirdiği; 5-10 saat arası zaman harcayan
kullanıcıların ise en çok zamanı sırasıyla eğlence, yaşam tarzı, oyun uygulamalarında
geçirdiği görülmektedir. Her kategoride en az zaman ayırılan uygulama iş uygulamaları
olması da anlamlıdır.
Bir diğer bulgu da, kullanıcıların en çok Facebook duvarına içerik göndermek
isteyen uygulamalara izin verdiği görülmüştür (M=2.51). En düşük izin verme oranı ise
şahsi bilgilere erişim isteyen uygulamalarda gerçekleşmektedir (M=2.29). Buradan yola
çıkarak, Yaşar Üniversitesi’nde okuyan üniversite öğrencilerinin şahsi bilgilere erişim
isteyen uygulamalar konusunda olumsuz tutumları olduğu söylenebilir.
Öğrencilerin Facebook uygulamaları aracılığı ile bilgilerine erişilmesi konusundaki
tutumları incelendiğinde, en çok ad, profil resmi, cinsiyet, arkadaş listesi gibi kullanıcı
kimliğini temsil eden temel bilgilere erişimden rahatsız oldukları görülmüştür (M=3.36).
Bu durumu, e-posta gönderilebilmesi için yapılan isteklerden rahatsız olma ve Facebook
duvarına içerik gönderilmesinden rahatsız olma tutumu izlemiştir. Araştırma bulguları
cinsiyete dayalı olarak incelendiğinde, cinsiyetler arasında tutum farklılığının az olduğu
görülmüştür. Örneğin, Facebook kullanım ve doyum nedenlerinin cinsiyete göre dağılımı
(Tablo 2), kullanılan uygulama türleri (Tablo 7) ve katılımcıların Facebook uygulamaları
aracılığı ile bilgilerine erişilmesi konusundaki tutumları (Tablo 14) ile ilgili verilere
bakıldığında cinsiyetler arasında istatiksel olarak anlamlı bir tutum farklılığı olmadığı
ortaya çıkmaktadır. Konuyla bağlantılı bir diğer bulgu da, öğrencilerin rahatsız olma
oranları arttıkça, izin verme oranlarının azalmış olduğudur.
Bu çalışmada önceki çalışmalarda araştırma kapsamına alınmamış olan, Facebook
uygulamalarıyla ilgili üniversite öğrencilerinin kanaat ve tutumları hakkındaki bulgulara
dikkat çekilmiştir. Ancak bu çalışma yukarıda da değinildiği gibi sadece İzmir Yaşar
Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerle sınırlıdır. Ancak üniversite öğrencilerinin Facebook
uygulamalarını tercih etmelerini kullanımlar ve doyumlar kuramı çerçevesinden incelemesi
açısından anlamlıdır. Bu çalışmanın ileriki zamanlarda İzmir’deki diğer üniversitelerin
öğrencilerini de kapsamına alarak geliştirilmesi hem daha geniş veri elde edilmesine
hem de karşılaştırma yapılabilmesine imkan tanıyacaktır. İlaveten şu da belirtilmelidir ki
Facebook sosyal medya platformlarından sadece bir tanesidir. Üniversite öğrencilerinin
diğer sosyal medya platformlarını ve o ortamlarda kullanılan diğer uygulamaları neden ve
hangi kullanımlar ve doyumlar motivasyonları çerçevesinde kullandıkları da ölçülebilir.
Sayı 37 /Güz 2013
62
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
Kaynaklar
Akçay, Habibe., (2011). “Kullanımlar ve Doyumlar Yaklaşımı Bağlamında Sosyal
Medya Kullanımı: Gümüşhane Üniversitesi Üzerine Bir Araştırma”, İletişim Kuram ve
Araştırma Dergisi, Güz, Sayı 33, S. 137-161.
Akyıldız, M. ve Argan, M., (2011). “Using Online Social Networking: Students’
Purposes of Facebook Usage at the University of Turkey”, http://www.aabri.com/
LV11Manuscripts/LV11094.pdf. Erişim tarihi: 02.01.2012.
Alexa, (2012). “Top Sites in Turkey”, http://www.alexa.com/topsites/countries/TR.
Erişim tarihi: 19.12.2012.
Alikılıç, Özlem, (2011). Halkla İlişkiler 2.0 Sosyal Medyada Yeni Paydaşlar, Yeni
Teknikler, Ankara, Efil Yayın Evi.
Ayhan, B. ve Balcı, Ş., (2009). “Kırgızistan’da Üniversite Gençliği ve İnternet: Bir
Kullanımlar ve Doyumlar Araştırması”, Bilig Journal of Social Sciences of the Turkish
World, 48, s. 13-40.
Balcı, Ş. Akar, H. ve Ayhan, B., (2010). “Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı
Çerçevesinde Seçim Dönemlerinde Gazete Okuma Alışkanlıkları ve Motivasyonlar:
Konya Örneği”, http://www.ilet.gazi.edu.tr/dergi/30/3_S_Bal_H_Akar_B.pdf. Erişim
tarihi: 12.11.2011.
Baltaretu, C. M. ve Balaban, D. C., (2010). “Motivation in Using Social Network
Sites by Romanian Students: A Qualitative Approach”, Journal of Media Research,
6/2010: 67-74.
Bantz, Charles. R., (1982). “Exploring Uses and Gratifications: A Comparison
of Reported Uses Of Television and Reported Uses of Favorite Program Types”.
Communication Research, 9: 352- 379.
Bayram, Fatih, (2008). “Gazete Okurlarının Motivasyonları ve Doyumları Üzerine
bir Kullanımlar ve Doyumlar Araştırması”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,
8/1: 321–336.
Body, D., ve Ellison, N., (2007). “Social Network Sites, History, and Scholarship”.
Journal of Computer- Mediated Communication, http://jcmc.indiana.edu/vol13/issue1/
boyd.ellison.html. Erişim tarihi: 25.09.2011.
Bumgarner, Brett A., (2007). “You Have Been Poked: Exploring The Uses and
Gratifications of Facebook Among Emerging Adults”, http://firstmonday.org/htbin/
cgiwrap/bin/ojs/index.php/fm/article/viewArticle/2026/1897. Erişim tarihi: 25.09.2013.
Charney, T. ve Greenberg, B.S., (2001). “Uses and Gratifications of the Internet”,
C.A. Lin ve D. J. Atkin (eds.), Communication Technology and Society: Audience
Adoption and Uses of The New Media içinde, (s. 379-407). NJ: Hampton: Cresskill.
Chen, Gina Masullo, (2011). “Tweet This: A Uses and Grafitications Perspective
63
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
on How Active Twitter Use Graffities a Need to Connect With Others”, Computers in
Human Behaviour, 27/2: 755-762.
Cohen, Akiba A.,(1996). “New Needs New Uses and New Gratifications In News
Research”. Journal of Behavioral and Social Science, 1:1-10.
Dimmick, J. W.; Sikand, J., ve Patterson, S. J., (1994). The Gratifications of the
Household. Dordrecht, Netherlands: Kluwer Academic Publishers.
Donohew, R. K., Nair ve S. Finn., (1984). Automaticity, Arousal and Information
Exposure, Beverly Hills, California: Sage Publications.
Eighmey, J ve Mccord, L., (1998). “Adding Value in the Information Age: Uses
and Gratifications of sites on the WWW”, Journal of Business Research, 41: 187-194
Elliot, Philip, (1974). Uses and Gratifications Research: A Critique and A
Sociological Approach, Beverly Hills, Sage Publications
Erdoğan, İ. ve Alemdar, K., (2002). Öteki Kuram: Kitle Iletişimine Yaklaşımların
Tarihsel ve Eleştirel Bir Değerlendirilmesi, Ankara: Pozitif Matbaacılık.
Erkuş, Adnan, (2009). Davranış Bilimleri İçin Bilimsel Araştırma Süreci. (2. Baskı).
Ankara: Seçkin Yayıncılık.
Facebook, (2011). Uygulamalar, “http://www.facebook.com/apps”, Erişim tarihi:
25.09.2011.
Ferguson ve Perse, E., (2000). “The WWW as a Functional Alternative to TV”,
Journal of Broadcasting and Electronic Media, 44:155-174.
Flanagin A. J., Metzger M. J., (2001). “Internet Use in the Contemporary Media
Environment”, Human Communication Research, Vol. 27, No. 1, January , ss. 153–181
Foregger, Sarah, (2009). The Uses and Gratifications of Facebook.com, NCA 95th
Annual Convention, Chicago Hilton & Towers, Chicago, IL, Kasım 2011.
Gerson, William, (1966). “Mass Media Socialization Behavior: Negro-White
Differences”, Social Forces, 45/1, ss. 40-50.
Greenberg, B. S. ve Dominick, J. R., (1969). “Radical and Social Class Differences
in Teen- Agers’ Use of Television”, Journal of Broadcasting, 13, ss. 331-344.
Greenberg, Bradley, (1974). “Gratifications of Television Viewing and Their
Correlates For British Children”, The Uses of Mass Communications: Current Perspectives
on Gratifications, J. G. Blumler & E. Katz (eds.), Beverly Hills, CA: Sage Pub, ss. 71-92.
Güngör, Nazife, (2011). İletişim Kuramlar ve Yaklaşımlar, Ankara: Siyasal Kitapevi
Herzog, Herta, (1944). “Motivations and Grafitications of Daily Serial Listeners”,
W. Schramm (Ed.), The Process and Effects of Mass Communication, Urbana University
of Ilinois Press, ss.50-55.
Sayı 37 /Güz 2013
64
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
IAB, (2011). “Türkiye İnternet Ölçümleme Araştırması”, http://www.iab-turkiye.
org/files/newsletter/iab_newsletter-Mart_2011.pdf, Erişim tarihi: 25.09.2011.
Katz, Elihu, (1959). “Mass Communication Research and The Study of Culture”,
Studies in Public Communication, ss. 2:1-6.
Katz, E. ve Foulkes, D., (1962). “On the Use of the Mass Media as “Escape”:
Clarification of a Concept”, Public Opinion Quarterly, 26/1962: 377 – 388.
Katz, E., Blumler, J. G. ve Gurevitch, M., (1974). “Uses and Gratifications
Research”, The Public Opinion Quarterly, 37/4:509-523 (Winter, 1973-1974).
Kaye, B., K. ve Johnson, T. J., (2004). “A Web For All Reasons: Uses and
Gratifications of Internet Components for Political Information”, Journal of Telematics
and Informatics, 21: 197-223.
Kırhan, Aylin, (2007). “Üniversite Öğrencilerinin Tematik Televizyon Kanal
Tercihleri Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı- Sosyal Öğrenme Kuramı Çerçevesinde
Maltepe Üniversitesi’nde Bir Çalışma” Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul:
Maltepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Ko, Hanjun, (2000). “Internet Uses and Gratifications: Understanding Motivations
for Using The Internet”, Annual Meeting of the Association for Education, Journalism
and Mass Media Communication Meeting, (August 9-12).
Ko, H., Cho, C. ve Roberts, M., (2005). “Internet Uses and Gratifications”, Journal
of Advertising, 34/2: 57–70
Kubey, R. ve Csikzentmihalyi, M., (1990). Television and the Quality of Life: How
Viewing Shapes Everyday Experience, Hillsdale, N.J: Lacrence Erlbaum. ,
Küçükkurt M., vd., (2009). “Kullanımlar ve Doyumlar Yaklaşımı Perspektifinden
Üniversite Öğrencilerinin Medyaya Bakışı”. Selçuk İletişim Dergisi: Cilt: 6, Sayı: 1,
ss:37-50.
Larose, R., Mastro, D. ve Eastin, M., S., (2001). “Understanding Internet Usage:
A Social, Cognitive Approach to Uses and Gratifications”, Social Science Computer
Review, 19/4: 395-413.
Larose, R., ve Eastin, M., (2004). “A Social Cognitive Explanation of Internet Uses
And Gratifications: Toward a new theory of media attendance”, Journal of Broadcasting
and Electronic Media, 48/3, 458-477.
Leung, Louis, (2001). “College student motives for chatting in ICQ”, New Media
& Society 3, s. 483–500.
Leung, L. ve Wei, R., (2000). “More Than Just Talk On The Move: Uses and
Gratifications of The Cellular Phone”, Journalism and Mass Communication Quarterly,
77 (2), ss. 308-320.
Li, Dan, (2005). “Why Do You Blog: A Uses and Gratifications Inquiry into Bloggers’
Motivations”. Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Marquette University, Milwaukee,
Wisconsin.
65
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı Çerçevesinde Facebook Uygulamalarının
İncelenmesi: Yaşar Üniversitesi Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma
McLeod, J. M. ve Becker, L., B., (1974) “Testing The Validity of Gratification
Measures Through Political Effects Analysis”. J. Blumler and E. Katz (eds.) The Uses
of Mass Communications: Current Perspectives on Gratifications Research. Beverly
Hills, Calif.: Sage. ss. 157-166.
McQuail, D.,Blumler, J. G., ve Brown, J., (1972) “The Television Audience: A
revised perspective”, D. McQuail (Ed.), Sociology of Mass Communication. Middlesex,
England: Penguin, ss. 135-165.
Mendelsohn, Harold, (1964). Listening to Radio. Free Press, New York.
Newhagen , E. J. ve Rafaeli, S., (1996) “Why Communication Researchers Should
Study the Internet: A Dialogue”, Journal of Communication, Mart: 4–13.
Nyland, R. ve Near, C., (2007). “Jesus is My Friend: Religiosity as a Mediating
Factor In The Use Of Online Social Networks”. AEJMC 2007 Konferansı, Şubat 23-24,
Reno, Nevada.
Papacharissi, Z., ve Rubin, A. , M., (2000). “Predictors of Internet Use”. Journal of
Broadcasting & Electronic Media , 44/2, ss. 175-196.
Park, N, Kee K. F. ve Valenzuela, S., (2009). “Being Immersed in Social Networking
Environment: Facebook Groups, Uses and Gratifications and Social Outcomes”, Cyber
Psychology & Behavior, 12/6, ss. 729-733.
Parker, B. J.ve Plank, R. E., (2000). “A Uses And Gratifications Perspective On The
Internet As A New Information Source”, American Business Review, 18, ss. 43-49.
Perse, Elizabeth M., (1986). “Soap Opera Viewing Patters of College Students and
Cultivation”, Journal of Broadcasting and Electronic Media, 30, s. 175-193.
Rafaeli, Sheizaf, (1986). “The Electronic Bulletin Board: A Computer-Driven Mass
Medium”, Computers and the Social Science, 2, ss. 123-136.
Ray, Mary Beth., (2007). Needs, Motives And Behaviors In Computer Mediated
Communication: An Inductive Exploration of Social Networking Websites. International
Communication Association, TBA, San Francisco.
Recchiuti, Janice K., (2003). “College Student’s Uses And Motives For E-Mail,
Instant Messaging and Online Chat Rooms”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi,
University of Delaware, Newark, Delaware.
Rubin, A. M. ve S. Windahl, (1986). “The Uses and Dependency Model of Mass
Communication”. Critical Studies in Mass Communication, 3:184-199.
Rubin, A. M. ve Rubin, R. B., (1982). “Contextual Age and Television Use”, Human
Communication Research, 8, ss. 228-244.
Rubin, A. M. ve Perse E. M., (1987). “Audience Activity And Soap Opera
Involvement: A Uses And Effects Investigation”, Human Communication Research, 14,
ss.24.
Sayı 37 /Güz 2013
66
Özlem Alikılıç, Göker Gülay, Sevtap Binbir
Rubin, A. M. ve Bantz, C. R., (1987). “Utility of Videocassette Recorders”,
American Behavioral Scientist, 30, ss. 471-485.
Rugerrio, Thomas. E., (2000). “Uses and Gratifications Theory in the 21st Century”,
Mass Communication & Society, 3/1, ss. 3–37.
Schram, W., Jack L. ve Edwin B., (1961). Television in The Lives of Our Children,
Standford, Cal.: Standford University Press.
Severin, W. J ve Tankard, J., (2001). Communication Theories: Origins, Methods
and Uses in the Mass Media. 5. Baskı, New York: Addison Wesley Longman.
Sherry, J. Lucas, K. Greenberg, B. ve Lachlan, K., (2006). Playing Video Games.
Motives, Responses and Consequences içinde, “Video Game Uses and Gratifications as
Predictors of Use and Game Preference” (der.), P. Vorderer & J. Bryant Mahwah, NJ,
Lawrence Erlbaum Associates, ss. 213-224.
Smock, A.D, Ellison, N.B. Lampe, C. ve Wohn, D.Y., (2011). “Facebook as a
Toolkit: A Uses and Grafitication Approach to Unbundling Feature Use”, Computers in
Human Behaviour, Vol. 27:6, ss. 2322-2329
Stafford, T. F. ve Stafford, M., R., (2004). “Determining Uses and Gratifications of
Internet Use”, Decision Sciences, 35/2, ss. 259-288.
Socialbakers, (2012). “Turkey Facebook Statistics”, http://www.socialbakers.com/
facebook-statistics/turkey, Erişim tarihi:19.12.2012.
Statcounter, (2012). “Statcounter Global Stats”, http://gs.statcounter.com/#social_
media-TR-monthly-201201-201212-bar, Erişim tarihi:19.12.2012.
Urista, M. A., Qingwen, D. ve Kenneth D. Day, (2009). “Explaining Why Young
Adults Use MySpace and Facebook. Human Communication”. A Publication of the
Pacific and Asian Communication Association, Vol. 12, No. 2, ss.215 - 229.
White, Robert. A., (1994). “Motivation in Using Social Network Sites by Romanian
Students. A Qualitative Approach”, Audience Interpretation of Media: Emerging
Perspectives”, Communication Research Trends, 14/3: 3-36.
67
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları
Readings of Insanity in post-1980 Turkish Cinema
Öznur Vuran DOĞAN, Sağlık Bakanlığı,
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Delilik, Normal,
Anormal, Sinema,
Öykü, Söylem.
Keywords:
İnsanity, Normal,
Abnormal, Cinema,
Story, Discourse.
Öz
Genelde normal ve anormal, özelde ise deli ve akıllı kavramlarının gündelik
kullanımları düşünce dünyamıza ilişkin önemli ipuçları sunmaktadır. Modern toplumlarda
ve geleneksel toplumlarda deliliğe ilişkin zihniyet farklılıkları vardır. Çalışmanın ana
temasını bu farklılıklar oluşturmaktadır. Bu zihniyet farkına ilişkin incelenen metinlerde
öykü ve söylem üzerinde durulmuştur. Türk sinemasında delilik, seksen sonrası filmlerden
seçilen beş filmde okunmaya çalışılmıştır.
Abstract
Daily use of the concept of normal and abnormal in general and mad and smart
in particular, provides important clues about our world of thought. There are mentality
differences regarding insanity between Modern and Traditional civilizations. These
differences constitute the main theme of the study. These texts, focus on story and discourse.
Representation of insanity in Turkish Cinema are examined in five movies produced after
1980s.
Öznur Vuran Doğan
Giriş
İçinde bulunduğumuz yüzyılda kullandığımız her bir kavrama, yaptığımız her bir
adlandırmaya bir arkeolojik kazının çıktısı olarak bakıyoruz. Tarihin muktedir olanların
zaferleri dışında kaybedenlerin kaybediş hikâyeleriyle yeniden yazılması, elimizdeki her
metni bir kez de bu gözle okumayı gerekli kılıyor. Hapishane, tımarhane, hastane, genelev
tarihleri ve ürettikleri kavramlarla –suç, ceza, suçlu, akıllı, deli, hasta, sağlıklı, fahişe,
namuslu- iktidarın hükmetme mekanizmalarını toplumun kılcal damarlarına kadar taşıyor
ve burada iktidarı tekrar üretiyor.Bu nedenle kullanılan her bir kavramın, kategorinin
iktidar ile ilişkisi bulunmaktadır. Çalışmada delilik bir anormallik kategorisi olarak bu
bağlamda düşünülmüş ve filmler deliliğe ilişkin söylemi ve iktidar etme mekanizmalarını
anlamaya dönük bir çabayla okunmuştur.
Çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde delilik ve akıl tartışmaları
üzerinde durulmuştur. Deliliğe ilişkin genel bir bakış açısı verildikten sonra modernite
ile modernite öncesinin deliliğe ilişkin zihniyeti anlaşılmaya çalışılmıştır. Batı’nın
Aydınlanma ile kurguladığı modernist akıl, diğer tüm “anormaller” ile birlikte deliliği de
ayrıntılı bir biçimde tanımlamış ve bir kategori olarak belirlemiştir. Foucault’un deyimiyle
artık deli insan kendinin derinlerindeki bir canavar değil de insanın çoktan insanlıktan
çıktığı tuhaf mekanizmaları olan bir hayvan haline gelmiştir. Bu yeni haliyle delilik artık
bir kategoridir. Akıllı yurttaşın tanımlamaları ile oluşturulmuş, Rönesans düşüncesinde
aklın orta noktasında fazlasıyla içsel bir benzerliğin yakın ve tehlikeli varlığını temsil
eden delilik, şimdi dünyanın öteki ucuna atılmış, dışlanmıştır (Foucault, 1995: 206).
Çalışmanın ikinci bölümünde sinemanın delilik ve normallik ile olan ilişkisi öykü
ve söylem üzerinden tartışılmıştır. Türk sinemasında delilik, seksen sonrası filmlerden
seçilen beş filmde okunmaya çalışılmıştır. Ömer Kavur’un Anayurt Oteli (1986), Mahinur
Ergun’un Medcezir Manzaraları (1989), Tunç Başaran’ın Kaçıklık Diploması (1998),
Yılmaz Erdoğan, Ömer Faruk Sorak’ın, Vizontele(2001), Ahmet Uluçay’ın, Karpuz
Kabuğundan Gemiler Yapmak (2004) filmleri üzerinde çalışılmıştır.
Türkiye’de insan hakları savunucuları, deli olarak kategorize edilen insanların
toplum içinde yaşama haklarına vurgu yapmaktadır. Bu hak Türkiye’nin uluslararası
hukukun bir parçası olarak onayladığı insan hakları metinleri ile de Anayasal düzeyde
güvence altına alınmıştır. Sinema bir taraftan deliliğe ilişkin mevcut zihniyeti üreterek
delilik ile ilgili kodları tekrarlamakta ve bu alanda çalışan insan hakları savunucularının
tespit ettikleri gibi sosyal dışlanmayı ve etiketlenmeyi perçinlemektedir. Okunan
metinlerde, deliliğin nasıl tanımlandığı, deli karaktere atfedilen değerler, aidiyet, kimlik
ve toplumsal rollerinin nasıl kurgulandığı incelenecektir. Diğer taraftan metinlerde yer
alan deli ve delilik durumunun toplumsal yapıya ve siyasal kültüre ilişkin atıflarının
bulunup bulunmadığı ve bu göndermelerin eleştirel bir bakış açısını mı yoksa meşruiyet
zeminini kurgulamaya dönük pragmatik bir bakış açısını mı yansıttığı sorusuna da yanıt
aranacaktır.
69
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları
Deli Kim Akıllı Kim?
Delilik insanların her zaman ilgi duyduğu, kayıtsız kalamadığı ama aynı zamanda
da mesafelerini korumak ihtiyacı hissettikleri bir kavramdır. Modernite öncesi zamanlarda
dünyanın farklı coğrafyalarında farklı dinler, inanışlar ve gelenekler deliliğe çeşitli
anlamlar yüklemekteydi. Deli bazen tanrıların dostu, bazen şeytanın istilasına uğramış
bir beden, bazen cin çarpmış biri, başka bir zamansa aşka düşmüş ve aşkı için aklından
geçmiş bir mecnundu. Aydınlanmacı akıl deliyi tanımlayıp bir kategoriye dahil ettiğinde
delilik artık iktidar olanaklarının sınandığı mikro iktidar alanlarından biri haline gelmiştir.
Günümüzde pek çok kategori gibi delilik de yeniden düşünülen ve anlaşılmaya çalışılan
bir kavramdır.
İçinde bulunduğumuz yüzyılda, tarihçilerin tarihlerini yazdıklarını iddia ettikleri
nesneleri, doğal nesneler olarak sadece tarih içinde değişimlerinin belirlenmesi gereken
evrensel kategoriler -mesela delilik- olarak nitelemesi olanaksızlaşmıştır. Rahatça ve
tembelce kullanılan kavramların arkasında basitçe indirgenemeyen arkeolojileri olduğu
anlaşılmıştır (Charter, 1997: 143). Bu bakış açısı bizi “deli”yi düşünürken yalnızca bir sıfat
tamlaması ile tanımlamayı yaptıktan sonra verili tanımdan sonuçlar çıkartamayacağımızı
göstermektedir.
Erasmus deliliğe övgüler yazdığı eserinde delinin kendi zararına olarak bilge
olmayı öğrendiğini çünkü insanın ruhu önüne perde çeken utanma, tehlikeyi gösteren ve
büyük eylemler yapmasına engel olan korku duygularından kurtulduğunu belirtmektedir.
(Erasmus, 2007: 66). Delilik bizi utanmaktan ve korkmaktan mükemmel bir biçimde
kurtarır; bu kurtulmuşluk filmlerde cesaret gerektiren doğruların delilere söylettirilmesinin
bir nedenidir.
Tanımlama / Kategorilendirme
Psikolojik rahatsızlık doğrudan gözlemlenemez, derideki bir yara gibi değildir.
Acı çeken kişi bunu yaşayarak deneyimlerken, başkalarının gözlemlediği doğrudan
bu deneyim değil, kişinin dışa yansıyan davranışları ve konuşmalarıdır. İnsanların akıl
hastalığından anladıkları şeye yapıştırılan etiketler toplumsal kurgulardır. Kişilerin ve
grupların yaklaşımlarını yansıtan bu etiketler, genellikle önyargı, mitoloji, kişisel çıkar
ve korkuyla şekillendirilmiştir. Delilik hakkında konuşurken, düşünürken takındığımız
tutum çoğunlukla psikoloji disiplininin bize sağladığı verilere ve dayanmaktadır. Anaakım
psikoloji yardım arayan kişileri az çok nesneleştirmiştir ve psikoloji pratiği sıklıkla
insanlara “çocukmuş” gibi davranmaktadır (Fox,Prilleltensky, Austin, 2012: 392).
Geleneksel toplumlarda delilik, insan kavrayışının ötesinde bir şey olarak
değerlendirilmiştir. Deliler çok da bu dünyaya ait bireyler olarak görülmemişlerdir. Bu
yaklaşım, bireylere ve toplumlara etki eden olguların her zaman mantıklı ve akılla izah
edilebilen “dünyevi” açıklamalar gerektirmediğini öne süren modern öncesi görüşle de
oldukça uyumludur. Doğum, ölüm, hastalık, aydınlık ve karanlığın hem sevebilen hem
Sayı 37 /Güz 2013
70
Öznur Vuran Doğan
de gerektiğinde cezalandırabilen tanrılardan kaynaklandığı düşünülmektedir
Prilleltensky, Austin 2012:393).
(Fox,
Geleneksel Dönemde Deli
Ortaçağ Avrupa’sında ruhsal hastalıkların tedavisi ile rahipler ilgilenmiş ve hastalar
manastırlarda korunmuşlardır. Bu çağda, bakımı güç olmayan hastaların tedavisinde
kutsal su, yağ, papazların soluğu yada tükürüğü kullanılmıştır. Ancak hastalığın sebebi
şeytana bağlandığı için önemli olan kötü ruhun, şeytanın çıkarılması olmuştur. Tedavi bir
nevi şeytanın gururunu da yıkmak olarak algılandığı için hastaya uygulanan yöntemin
de şeytanın gururunu yıkacak bir yöntem olması gerekiyordu. Bu amaçla şeytana
tutsak olduğu sanılan kişiye dolayısıyla şeytana, küfürler ediliyor, şiddet uygulanıyordu
(Yancığaz, 2007: 15-17).
Delilik Rönesans döneminde her yerde mevcuttu ve/veya tehlikeleriyle her deneye
karışmış durumdaydı. Klasik dönemde ise deli parmaklıkların arasındadır. Eğer delilik
açığa çıkıyorsa, bu uzaktan, artık onunla akraba olmayan ve aşırı bir benzerlikten
yakınmayan bir aklın bakışları altında olmaktadır. Delilik bakılacak bir şey haline
gelmiştir.Foucault’nun tüm detaylarını adeta arkeolojik bir biçimde kazıyarak orataya
çıkardığı zihniyet kurulmuştur (Foulcault, 1995: 216).
Delilik ile ilgili zihinsel yapımızı büyük oranda Osmanlı ve Selçuklu kültüründen
aktaran kodlar belirlemektedir. Osmanlı, Selçuklu kültürü deliliği üç ayrı nedene
bağlamaktadır. Birincisinde delilik bir çeşit bedensel hastalıktır. Mukbilzademental
(akıl) hastalıkları baş hastalıklarının bir bölümü olarak tasnif etmiştir. Bu tasnif İbn-i
Sina’nın bir yansımasıdır. İkincisi delilik bir tür aşk hastalığıdır. Üçüncüsünde ise delilik
bir tür algı ötesi güçlerin insanı etkilemesi sonucu ortaya çıkan bir durumdur. İkinci ve
üçüncü gruptan deliler divane ve mecnun olarak adlandırılır. Delinin deliliği organik bir
kökene dayanıyorsa doğrudan bir hasta muamelesi görür, durumu kolay ve tartışmasızdır.
İkinci grupta yer alan büyük ve şiddetli aşka düşmüş olan divanelerin de toplumsal
olarak statüsü yükselir. Bu tür deli, toplumda itibar gören bir âşıktır. Üçüncü delilik
durumunda cinlerin musallat olduğu kişiye toplumun ilk iki grubundaki kadar hoşgörüyle
yaklaşmaması ve olumsuz tutum söz konusu olabilmektedir. Doğaüstü güçler tarafından
ele geçirildiğine inanılan kişiye karşı korku ve ürperti duyulabilmektedir. Ancak cinlerin
de iyileri ve kötüleri olabileceğine duyulan inanç nedeniyle cinler tarafından ele geçirilen
kişi kötüleşmiş biri olarak değil daha çok boyut değiştirmiş biri olarak kabul görmektedir.
Mecnunlar kişilik özellikleri nedeniyle bazen eğlence nesnesine dönüştürülseler de çoğu
zaman şefkat ve merhametle muamele görmüşlerdir (Kara, 2006: 199)
Osmanlı kültüründe deliliğe yaklaşım genel olarak kişinin toplum içinde mahalle
kültüründe hayatını devam ettirmesine dönük olarak deneyimlenmiştir. Hastanın topluma
zarar vermemesine dikkat edilirken toplumdan koparılmamasına da özen gösterilmiştir.
Hastaların toplumdan tecridine ancak uzman hekimlerden oluşan heyetin raporu üzerine
mahkeme tarafından karar verilmektedir (Afyoncu, 2011). Osmanlı tıp uygulamaları
Selçuklu birikimi üzerinden hareketle şekillenmiştir. Selçuklular zamanında Şam’daki
71
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları
Nurettin hastanesinde İbn-i Sina müzikle tedavi yapmıştır. İbn-i Sina’nın etkisi Osmanlı’da
da sürmüştür (Çomakçı, 2003: 135).
İbn-i Sina’ya atfedilen bir vaka “aşk hastalığının” tanısıyla ilgilidir. Uygur, Selçuklu
ve Osmanlı tıbbında tanı amacıyla sıklıkla başvurulan nabızla teşhis yöntemi psikiyatri
hastalarının tanısı için de kullanılmaktadır. Hikâye şöyledir:
Gürgân hükümdarı KabusVeşemkir’in yeğenine musallat olan ve gelen tabiplerin şifa
bulamadığı bir hastalığı nasıl teşhis ettiği ayrıntılarıyla anlatılır. Ebu Ali Sina, hasta genci
görür, nabzını tutar, idrarına bakar. Sonra, eliyle hastanın nabzını tutarken bir adama Gürgân’ın
mahallelerinin adını saydırır, bir mahallenin adı geçince nabızda değişiklik fark eder. Bir başkasına
da o mahalledeki sokakları saydırır, yine bir sokak adı geçince gencin nabzında farklılık olur.
Nihayet o sokağı iyi bilen birine ev ev o sokakta oturanları saydırırken bir eve gelince ve özellikle
ev halkından birinin adı geçince hastanın nabzı yine değişir ve hekim teşhisini koyar: ‘bu genç, fi
lan mahallede, fi lan sokakta, fi lan evde ve fi lan adlı bir kıza aşıktır, ilacı da o kızla kavuşmasıdır’
deyince genç utanıp yorganı başına çeker ve teşhis doğrulanır (Sarı ve Akgün, 2008: 12).
Gündelik hayatta konuştuğumuz dili ve kullandığımız deyimleri bir kez daha gözden
geçirince aslında bir delilik terminolojisi kurulduğu söylenebilir. Meczup, mecnun, divane,
zır deli, deli dolu vb. Aşktan akıl sağlıgını yitirene ‘mecnun’ denmektedir; bu mecnunun
kurtuluşu Leyla’dır, oysa Leyla, çöldeki zifiri karanlık gecedir. Tanrı aşkı ile aklından
vazgeçene ise meczup denir. Günümüzde bile her şehrin en az birkaç yatırı, tekkesi ve
Tanrı aşkıyla delirmiş kişisi vardır. Aynı zamanda toplumla iç içe yaşayan deliler, sağlıklı
insanların sağlıkları için, Allah’a şükretme aracı olarak görülürler. Özellikle akıl sağlığını
sonradan yitirmiş insanlar, sağlıklı insanlar için bilgi ve becerilerinden dolayı hayranlık,
içinde bulundukları durumdan dolayı da bir korku ve şükür unsuru olarak görülmektedirler.
Modern Dönemde Delilik
Modern öncesi dönemlerde dünyanın ve ötesinin arasında kaldıkları düşünülen
deliler modern zamanlarda iktidarın ilgi alanlarından biri olarak belirlenmektedir (Fox,
Prilleltensky, Austin, 2012: 394). Uygarlık pek çok şeyi değiştirmiştir. Bireysel kazancını
mümkün olduğunca artırıp zararını en aza indirmek için rasyonel tercihlerde bulunan
ekonomik insanı (Homoeconomicus), önceleyen piyasa ekonomisi yeterince üretken
olmayanları cezalandırmıştır.Sosyal statünün değişken olduğu piyasa toplumlarındaki
işleyiş bu gün içinde yaşadığımız kapitalist üretim biçimine dayalı toplumu ve Sanayi
Devrimi süresince ortaya çıkanları da kapsamaktadır. Ve bu yeni toplumlarda insanların
yaşamlarına anlam veren geleneksel roller artık bulunmamaktadır. Böylelikle deliler,
“Tanrı tarafından dokunulmuş olma” rollerini kaybederek gitgide bir yük olarak
görülmeye başlanmıştır. Eş zamanlı olarak ruhsal bozukluk oranı dramatik bir biçimde
yükselmiştir (Fox, Prilleltensky, Austin, 2012: 395). Kapatma ve kontrol, modern
toplumda akıl hastalarının tedavisini yapmaya çalışırken diğer taraftan akıl hastalıkları
bir salgına dönüşmüştür.1
1Prozac Toplumu isimli kitap Modern toplumun yan ürünlerinden biri olarak depresyonun adeta bir salgına
dönüştüğü doksanlı yıllar Amerika’sında psikiyatri, psikotrop ilaçlar ve bağımlılıklar hakkında genç bir kadının
Sayı 37 /Güz 2013
72
Öznur Vuran Doğan
Deli ile ‘bu delidir’ diyen öznenin arasına koskoca bir mesafe girmiştir. Bu mesafe
yalnızca “ben o değilim” cinsinden bir boşluk olmayıp bir başka sistemin tanımlamaları
ile ölçülmektedir. Bu açıklık artık ölçülebilir ve buna bağlı olarak değişken olan kıstaslarla
doludur. Deli kendi hesabına, az çok evrensel olan başkalarının grubu içinde farklıdır.
Deli göreceli hale gelmektedir, ama bu sayede tehlikeli silahlarını da kaybetmektedir.
Rönesans düşüncesinde aklın orta noktasında fazlasıyla içsel bir benzerliğin yakın ve
tehlikeli varlığını temsil eden delilik, şimdi dünyanın öteki ucuna atılmış, dışlanmıştır
(Foucault, 1995: 261).
Foucault’ya göre, deliliğin eleştirel bilincinin ve onun felsefi veya biçimsel
ahlaki, tıbbi biçimlerinde sağır bir trajik bilinç uyanık kalmayı sürdürmüştür. Rasyonel
düşüncenin deliliği zihni hastalık olarak çözümlemeye kadar götüren kural tutkusunu
düşey bir boyutta yeniden yorumlamak gerekmektedir. Bunu yapınca aslında indirgemeyi
tam anlamıyla başaramadığı bu trajik deneyi, bütün biçimleri altında tam, aynı zamanda
da tehlikeli bir biçimde maskelediği orataya çıkmakatadır. Zorlamanın son noktasında
patlama zorunluydu, bu patlamaya Nietzsche’den beri tanık olmaktayız. Delilik akla
ilişkin bir biçim haline gelmekte veya daha doğrusu, delilik ile akıl sürekli olarak tersine
dönebilen bir ilişki haline girmektedir (Foucault, 1995: 57). Akıl ve onun tanımladığı
deli/delilik kendi içinde bir ikilik olarak kendini tekrarlayabilmektedir.
19. yüzyıl aydınlanmacı aklın tüm evreni tanımlama/sınıflama ve normlara bağlama
yüzyılıdır. 19. yüzyıl psikopatolojisi de verimli/normal bir insanı ölçü olarak tanımladıktan
sonra psikopatolojinin ölçütleri de bu normlara bağlı olarak oluşturulmuştur.
Normal insan tanımı, kaygan ve şüphelidir; çünkü aslında bu normal insan, insan
tarafından yaratılmıştır ve eğer bir yere yerleştirilmesi gerekiyorsa, doğal bir mekâna
değil de toplumsal olan ile hukuk öznesini özdeş kılan bir sistemin içine konmalıdır.
Foucault, normal insanın bir doğa durumu olsaydı bunun bildiğimiz doğa değil, hukuk
ve toplumsal bilimler literatüründen oluşmuş bir ikincil evren olduğunu belirtmektedir.
Bunun sonucu olarak deli, bir hastalığın onu normalliğin sınırlarına sürüklemesinden
ötürü değil de kültürümüzün onu kapatmaya toplumsal olarak karar vermesi ile hukuk
öznelerinin yeterliliklerini fark eden hukuki bir bilginin buluşma noktasına yerleştirilmiş
olmasından dolayı deli olarak tanımlanmaktadır (Foucault, 1995: 196).
Yurttaş evrensel akıldır, insan doğasının dolaysız gerçeği, tüm yasamaların
ölçüsüdür. Ama aynı zamanda akıl bozukluğunu akıldan ayrı sayan kişidir (Foucault,
1995: 599).
Akıl hastalığına yaklaşımlar arasında kayda değer bir şekilde yaygın hale gelen,
yeni oluşan psikiyatri uzmanlığından doğan biyomedikal yaklaşımdır. Psikiyatri tıp
biliminin akıl hastalığını tedavi edebileceğini söyleyen modern düşünceyi geliştirmiştir.
Burada belirtilen “tedavi” hastalık ve belirti odaklıdır, kişi odaklı değil. Hastalıklar
tanımlanıp tasnif edilerek her biri için ayrı ayrı tedaviler ve ilaçlar formüle edilmiştir.
Buz banyoları, lobotomi, elektro şoklar ama en yaygın kullanımı ile psikotrop ilaçlar akıl
hastalığının tedavisi için kullanmaya başlanmıştır. Tedavi, daha az tetikte, fiziksel olarak
hikâyesi üzerinden çarpıcı örnekler sunmaktadır. Elizabeth Wurtzel, Prozac Toplumu, İletişim Yayınları, İstanbul,
1997.
73
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları
daha hareketsiz, duygularını daha az hissedebilen ve ifade edebilen, daha pasif bireyler
yaratmıştır (Fox, Prilleltensky, Austin, 2012: 396).
Deliliğin yeni zaferi ise şudur: Deliliği psikoloji aracılığıyla ölçtüğünü,
meşrulaştırdığını sanan bu dünya, onun karşısında kendini meşrulaştırmak zorundadır.
Çünkü harcadığı çaba tartışmalarının içinde kendini Nietzche’nin ve Van Gogh’un eserleri
gibi eserlerin ölçüsüzlüğüne göre ölçmektedir. Oysa bu kıstas oluşturma biçimi dışlanan
delilik ile bir meşruiyet bağlantısı kurarak paradoks oluşturmaktadır (Foucault1995: 718).
Kültürümüzde delilik kavramının modern ilk uğrağı ise Osmanlı modernleşme
çabalarıdır. Tanzimat ile başlayan modernleşme ve batılılaşma serüveni pek çok alanda
olduğu gibi bu alanda da düşünce dünyasında bir kırılmaya neden olmuştur. Klasik
dönemin metafizik tanımları ile geleneksel bir biçimde kurgulanan akıl/delilik kategorileri
şimdi yeni ve eklektik bir zihniyet ile yeniden tanımlanmaya başlamaktadır. Tanzimat,
aydınlanmacı aklı öne koyarken deliliği de bu aklın sınırları ile tanımlamış ve delileri
toplumsal yaşamdan kapatma alanlarına doğru kaydırmıştır.
Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin A’mak-ı Hayal isimli eseri, Tanzimat
dönemine entelektüel bir bakış sunan edebi bir metindir. Bu metinde materyalist felsefeye
karşı spiritüalizmi savunan yazar, metnin arka planında Osmanlı kültüründe aklın
hallerine ilişkin pek çok ipucu sunmaktadır. Bir taraftan padişah, vezir, derviş, şehzade,
prenses gibi içinde yaşamakta olduğu kültürün somut öznelerine atıf yapan metin diğer
yandan da Buddha, Zerdüşt, Hürmüz, Ehrimen, Brahma gibi dini unsurları; ejderha,
cin, peri, anka, simurg gibi fantastik soyut varlıkları barındırmaktadır. Aslında tam da
bu anlatım biçimi ile yazar Osmanlı kültürünün akıl izahlarına ve aydınının akla ilişkin
dönemsel açmazlarına işaret etmektedir (Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, 2005:
131-132). Amak-ı Hayal’in ikinci bölümü Manisa Tımarhanesi’nde geçmektedir. Bu da
bize dönemin delilik kurumlarına ilişkin detayları edebi bir metinde izleme olanağı sunar.
Romanın kahramanı Raci, tehlikeli olduğu için akıl hastanesine gönderilmiştir. Birkaç
gün içinde öfkesi dinmiş olduğundan orta ve hafif delilerle beraber bir avluya bırakılır. Bu
avlunun ortasında bir havuz bulunduğu için deliler uluorta bu havuzda yıkanırlar ve avluda
genellikle çıplak dolaşırlar. Bu olayların yaşandığı dönemde Manisa Akıl Hastanesi müthiş
bir sefalet yaşamaktadır. Hastaların yattıkları yataklar hiçbir yerde görülemeyecek kadar
pis ve yemekler kötüdür. Avlu önündeki demir parmaklıklar önüne gelen halk, buradan
delileri izler, onlara yiyecek ve sigara verir. Hastanede havuzdan başka hiçbir tıbbi tedavi
bulunmamaktadır. Delilere pösteki saydırılmakta ve öfkeli olanlara Allah rızası için sopa
atılmaktadır. Raci’yi kader böyle bir yere düşürmüştür. Buraya girmek son derece kolay,
çıkmak ise akıllılarca uygulanan hiçbir ölçü olmadığı için çok zordur. Raci, Manisa Akıl
Hastanesinde öyle çok deli ve delilik çeşidi ile karşılaşmıştır ki ‘sakın alem büyük bir akıl
hastanesi olmasın’ diye düşünmüştür (Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi 2005: 133).
Cumhuriyet dönemi, akıl ve ruh sağlığının halk sağlığı bağlamında ele alındığı, tedavi
kurumlarının oluşturulduğu, deliliğe ilişkin tıbbi, hukuki, cezai, psikolojik, sosyolojik
tanımlamaların detaylandırıldığı ama aynı zamanda halk kültürü içinde deliliğe ilişkin
geçmişten devralınan kodların da varlığını sürdürdüğü bir dönemdir. Cumhuriyet dönemi
boyunca akıl ve ruh sağlığı hastanelerinin hem sayılarının hem de yatak kapasitelerinin
Sayı 37 /Güz 2013
74
Öznur Vuran Doğan
arttırılarak daha fazla sayıda ‘delinin’ yatırılarak tedavisi amaçlanmıştır.2 Yönetim
zaafları ve ekonomik yetersizlikler nedeni ile başarılı olunamamıştır. Hukukun özellikle
1980’lerden sonra uluslararasılaşması ile taraf olunan insan hakları sözleşmeleri de alana
ilişkin uluslararası normların anayasal düzeyde kabulünü sağlamıştır. Deliliğe ilişkin
kapatma pratiklerinden geri dönüş ikibinli yıllarda başlamıştır. Özellikle insan hakları
alanında yapılan çalışmalar toplum içinde yaşama hakkına vurgu yapmaktadır. (Ruh
Sağlığında İnsan Hakları Girişimi, Akıl ve Ruh Sağlığı Alanında İnsan Hakları Türkiye
Raporu,2011).
Engellilerin Haklarına Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi 3 Mayıs 2008 tarihinde
yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, engelli kişilerin toplumiçinde yaşama hakkını tanıyan
ilk uluslararası insan hakları belgesidir. Sözleşmenin 19. maddesi tüm engelli kişilerin,
diğerlerininkine eşit seçeneklerle bağımsız yaşama ve topluma dahil olma hakkını
savunmaktadır. Bu düzenleme tecrit uygulamasını dışlamaktadır. Türkiye, sözleşmeyi
2007 yılında imzalamış, 2009 yılında onaylayarak yürürlüğe koymuştur (Kanter,
2010: 67-75). Anayasal düzeyde alınan bu yükümlülük ile toplum temelli ruh sağlığı
politikaları oluşturulması yönünde hem uygulayıcıların hem de sivil toplumun çalışmaları
bulunmaktadır.
Baudrillard, sürekli olarak kişinin bakımını üstlenen bir toplumun ideolojisinin
kişiyi iyileştiren ve özellikle de potansiyel hasta olarak iyileştiren bir toplum ideolojisinde
doruk noktasına ulaştığını belirtiyor. Bu tedavi söyleminin heryerde, profesyonellerde,
gevezelerde ve çözümleyici ahlakçılarda tutarlı olabilmesi için büyük toplumsal bünyenin
gerçekten de inanması gerekiyor (Baudrillard, 1997: 205). Nurdan Gürbilek, böylesi bir
yönelmenin ülkemizde de özellikle 12 Eylül sürecinde yaşandığına dikkat çekmektedir.
12 Eylül sonrasında meslekleri gereği toplumu rehabilite edilecek bir bünye olarak
gören uzmanların sesleri duyulmaya başlanmıştır. 1985’de İstanbul’da cezaevlerindeki
“teröristlerin” rehabilitasyonunu amaçlayan bir sempozyum düzenlenmiştir. Adli
tıpçılar ve psikofarmakologlar ve psikiyatrların katıldığı sempozyumda cezaevlerindeki
mahkûmların sosyoekonomik, psikolojik, nörolojik ve genetik profilleri çıkarılmış, siyasi
mahkûmların ıslahında kullanılacak inanç değiştirme ya da karıştır barıştır yöntemleri
ile rehabilitasyona direnenlere uygulanacak tedavi yöntemleri tartışılmıştır. Böylece
toplumsal düzeni bozanların yalnızca kapatılması değil aynı zamanda ıslahına yönelik bir
program geliştirilmeye çalışılmış, cezaevleri nöroloji, genetik, psikiyatri gibi disiplinlerin
müdahale edecekleri bir alan olarak belirlenmiştir. Sempozyumun katılımcılarından
Turan İtil, Nokta dergisi ile yaptığı söyleşide siyasi mahkûmlara “şizoid”, “paronoid”
gibi teşhisler koymuştur (Gürbilek, 1992: 71).
Batının siyasal söylemlerinde hastalık metoforları önemli bir yer tutmaktadır.
1980’lerde Türkiye’de de siyasi ve toplumsal olguların giderek tıbbi terimlerle, hastalık
metoforlarıyla konuşulmaya başlandığından sözedilebilir. Sağlıklılaştırma söylemi
Batı’da yalnızca bir metaforolarak değil, toplumun ıslahına yönelik bir dizi stratejiyi de
içermektedir. 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’da iki süreç birlikte yaşanmıştır. Bir yandan
2Bu iddianın geçerliliğinin kamu yönetimi metinlerinde bir örnek okuması için beş yıllık kalkınma planlarının
sağlık hizmetlerine ilişkin bölümlerine bakılabilir. Bu planların hemen hepsinde ve özel ihtisas komisyon
raporlarında akıl hastanelerine ait hasta yatağı sayılarının çoğaltılması bir makrohedef olarak benimsenmektedir.
75
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları
insanların bedenleri müdahale ve muayene alanı haline gelirken, diğer yandan da toplum
tedavi edilmesi gereken bir bünye olarak görülmeye başlanmıştır. Yararlı uysal bedenler
oluşturmaya yönelik bir sağlık bilgisi ile muayene ve ıslaha yönelik bir yönetim bilgisi
birlikte gelişmiştir. Anormal olarak belirlenenlerin toplum dışına atılması ve kapatılması
esas olmuştur. Hastalık ve tabiî ki delilik toplum dışına atılmakla kalmayıp toplumu
denetlemenin, sıkı bir kayıt ve gözlem mekanizmasının da konusu haline gelmiştir.
Sağlıklılaştırma ideolojisi halk sağlığı söylemi ile meşruiyet kazanmıştır. Türkiye
örneğinde sağlıklılaştırma ideolojisinin işleyişi Batı’yı tam yansıtmamakta ve farklı
bir seyir izlemektedir. Tıbbi terimlerin politik söyleme fazla ayrıştırılmadan, bilimsel
sağlıklılaştırma ideolojisinin parçası olmaksızın, çoğu zaman askeri bir tehlikenin ya da
ahlaki bir yozlaşmanın mecazı olarak, genellikle daha tesadüfî ya da keyfi bir biçimde
girdiğinden söz edilebilir. Politik söylemde kullanılan hastalık metaforlarının çoğunun
bilimsel bir tedavi ya da ıslah girişiminden değil de cerrahiden alınma olması tesadüf
değildir. Evren, 12 Eylül’ü bir ameliyata, hastanın rızası alınmadan hastaya rağmen
yapılan bir ampütasyona (el, kol, bacak gibi bir uzvun kesilerek atılması) benzetmiştir
(Gürbilek, 1992: 71).
Türk Sineması ve Delilik
İnsan tarafından üretilen tüm anlatılar gibi sinema da, toplumun kültürel kodlarını
ve dönemin zihniyetinin izlerini taşımaktadır. Kimi zaman eleştirel bakış açısı ile bu
kodlar sorgulanırken kimi zaman da doğrudan kodları yeniden üretilerek meşruiyet
tekrarlamaktadır.
Göstergeler mitlere ve değerlere somut bir biçim verirler ve böyle yaparak onları
destekler ve kamusal hale getirirler. Biz göstergeleri kullanarak ideolojiye can veririz ve
onu yaşatırız, ancak aynı zamanda bu ideoloji ve ideolojik göstergelere verdiğimiz yanıtlar
tarafından inşa ediliriz. Göstergeler mitleri ve değerleri kamusal hale getirdiklerinde,
onların kültürel özdeşleştirme işlevlerini yerine getirmelerine olanak sağlar (Fiske, 1996:
219-220).
Sinema bize öznelliğe, bilince, belleğe ve kimliğe dair patolojileri de anlatır. Hasar
görmüş zihinler ve bedenler, dikkat çekici yeteneklere sahip olabilir. Foucault, zihinsel
patolojileri bedensel rejimler, söylemler ve bireysel durumu aşan kurumsal uygulamalar
çerçevesinde açıklamaya çalışmıştır. Aynı zamanda patolojiyi iktidarın mikro politikası
bağlamında üretken işleviyle toplumun geneline ait olarak değerlendirmektedir (Elsaesser,
2011: 100).
Foucault’nun beşeri bilimler alanına ilişkin ürettiği teorilerin ışığında akıl oyunları
oynayan filmleri disiplin ve denetleme paradigmaları ile birlikte de okunabilir.Deleuze’ün
yorumu ile akla ilişkin patolojilerin anlatıldığı filmler de duyuları yeni bir gözetim
toplumuna hazırlamanın bir yoludur. Burjuva toplumunda ve liberal pazar ekonomisi
koşulları altındadelilik, sıradışı bir yeteneği yada dehayı temsil etmemektedir. Delilik,
öznelliği sosyalleştirmenin bir aracı olarak bir kategoriyi temsil etmektedir. Akıl üzerine
filmler ve bu filmlerin eleştirel okuması Walter Benjamin’in sinemanın modernlik ve şehir
hayatı için “duyuları eğitici, disipline edici” bir makine olduğu teorisini desteklemektedir
(Elsaesser, 2011: 100).
Sayı 37 /Güz 2013
76
Öznur Vuran Doğan
Türkiye’de ruhsal rahatsızlıkların yaygınlığı erişkinlerde toplam %17,2, 2-3
yaş grubu çocuklarda %10,9 ve 4-18 yaş grubu cocuk ve ergenlerdeyse toplam %11,3
olarak belirlenmiştir. Kadınlarda gözlenen oranlar erkeklerdeki oranların yaklaşık
iki katıdır (Demirdoğan, Zengin Dağıdır, 2011: 74). Günümüzde hem zihinsel engelli
hem de psikiyatrik teşhis almış bireylere yönelik damgalama ve ayrımcılık oldukça
yaygındır. Sonuç olarak, psikiyatrik teşhis almış bireylerin ve zihinsel engelli bireylerin
Türkiye’de toplumsal yaşama eşit vatandaşlar olarak katılabildikleri söylenemez. Tam
rakamlar bilinmese de Türkiye’de yaklaşık olarak 1,5 milyon kişinin zihinsel engellilik,
1 milyon kişinin ise ruhsal sıkıntılar nedeniyle devlet kurumlarına bakım ve tedavi için
başvurdukları bilinmektedir. Ne yazık ki, henüz ruh sağlığı alanını hak-temelli bir bakış
açısıyla ele alınmamaktadır. Bunun bir sebebi, konunun psikiyatri disiplininin içine
hapsolmuş olması ve kişilerin yapabildiklerinden çok yapamadıkları üzerinden yapılan
bir tanımlamanın egemen oluşudur. Türkiye, ruhsal rahatsızlıklara karşı damgalama
eğiliminin en yoğun olduğu ülkelerden biri olarak kabul edilmektedir (Layıkel, 2008: 7).
Türkiye’de delilik üzerine çalışan sosyal bilimciler deli olarak kategorize edilen
insanların toplum içinde yaşama haklarına vurgu yapmaktadır. Bu hak Türkiye’nin
uluslararası hukukun bir parçası olarak onayladığı insan hakları metinleri ile de anayasal
düzeyde güvence altına alınmıştır. Sinema bir taraftan deliliğe ilişkin mevcut zihniyeti
üreterek delilik ile ilgili kodları tekrarlamakta ve bu alanda çalışan insan hakları
savunucularının tespit ettikleri gibi sosyal dışlanmayı ve etiketlenmeyi perçinlemektedir.
Medcezir Manzaralarıve Vizontele bu bağlamda değerlendirilebilir. Diğer taraftan deliliğe
ilişkin zihniyeti sorgulayan ve bunu yaparken akıl konusundaki kabullerimizi ülkemizin
siyasal ve kültürel iklimine yaptığı göndermelerle sarsan filmler de vardır. Kaçıklık
Diploması ve Anayurt Oteli filmleri de bu bağlamda okunabilir.
Kendini ve evreni sorgulayan, düş kuran insan, açıkladıklarını da açıklayamadıklarını
da anlatılar içinde ortaya sermiştir. Paylaşmak ve düzen kurmak, düzeni korumak,
gücü eline geçirmek ve bırakmamak için anlatılardan yararlanmıştır. Mitler, masallar
ve destanlar, insanın insanla, insanın doğayla, insanın toplumla ve toplumsal düzenle
ilişkilerini açıklamanın, mevcut düzene gösterilen rızanın sürekliliğini sağlamanın
hizmetinde olmuştur. Bunlar aracılığıyla toplum kendi kendine anlatmaya çalışmış,
gerçekleri katlanılır hale getirerek ilişkileri ve yaşam koşullarını ne denli acımasız olursa
olsun meşrulaştırmaya yönelmiştir. Filmsel anlatı da öteki anlatılar gibi iki kısımdan oluşur.
Öykü ve söylem. Öykü, olaylar, eylemler zinciri ya da içerik ile varlıklar diyebileceğimiz
karakterleri, çevresel özellikleri kapsar. Söylem ise içeriğin iletildiği araçlar, ifade ediştir.
Öykü bir anlatıda anlatılanın ne olduğu, söylem ise nasıl yapıldığıdır (Abisel, 1997: 126127). Bu çalışmada, bir taraftan deli karakter ile kurulan öykü üzerinde durulurken diğer
yandan da deli karakter ve delilik üzerinden kurulan söylemin çözümlenmesine dönük bir
okuma yapılmaya çalışılacaktır.
Çalışmada 1980 sonrası Türk sinemasında deli/delilik kavramları seçilen beş filmde
okunmaktadır. Seçilen dönemin otuz yılı aşkın bir süreyi kapsaması ve bu süreçte çok
sayıda ve türde filmin üretilmiş olması çalışmaya konu edilecek metinlerin seçiminde bir
eleme yapılmasını zorunlu kılmıştır. Bu nedenle öykünün temelinde deliliğin yer aldığı
metinler seçilmiştir.
77
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları
Kahramanları açısından filmleri ikiye ayırılabilir; öyküye dayanan anlatılar ve
kişiye dayanan anlatılar. İlkinde kişiler önemli değildir, öyküyü ilerletmeye yararlar. Bir
ya da birkaç özellikleri ile tanıtılırlar dolayısıylabu özelliklere göre davranırlar, seçme
özgürlükleri yoktur. İkincisindeyse kişilerin kendileri öyküyü oluşturur, öykü onların
yaşamıdır zaten. Onların kişilikleri derinlemesine tanıtılır, güdü yapıları, tutumları,
dünya görüşleri ortaya konur. Bu kişiler önlerindeki, seçeneklerden birini seçip ona göre
davranarak olayları geliştirirler (Onaran, 1997: 115). İncelenen filmlerden Anayurt Oteli,
Kaçıklık Diploması ve Med Cezir Manzaraları’ndadeli/delilik öykünün odak noktasında
yer almaktadır. Öykü kişiler (Nur, Erol, Zebercet) üzerinden kurulmaktadır.Vizontele
ve Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmlerinde ise deli karakterler öykünün bir
öğesidir ve deliliğe ilişkin geleneksel algıyı ve zihniyeti tekrarlayarak üretmektedir.
Sinemamızın bir yandan deliliğe ilişkin halk kültürünün geleneksel bakış açısını
kullanırken diğer yandan tam da Foucault’nun deliliğe ilişkin zihniyetin bir parçası olarak
ortaya koyduğu sınıflandırıcı/damgalamaya dayalı dışlayıcı kodları üretmekte olduğu
incelenen metinlerde görülmektedir. Med Cezir Manzaraları, normal/deli kategorilerinin
tekrarlandığı ve filmdeki psikolog karakteri ile “bilimselleştirildiği” deliliğe ilişkin
modernist söylemin üretildiği bir örnek olarak değerlendirilebilir. Öykü Zeynep ve
Erol’un aşk ilişkileri üzerinden kurulmaktadır. Batılı tarzda yetiştirilmiş, yurtdışında
eğitim alıp ülkesine dönmüş genç, güzel, başarılı ve özgür Zeynep ile kentin kenar
mahallerinde, daha geleneksel değerler ve erkek egemen bir kültürle yetişmiş, hırslı,
başarılı ve saldırgan Erol’un hikâyesine Zeynep’in psikolog arkadaşı eşlik etmektedir.
Üniversiteyi Amerika’da okuyan Zeynep, kendine bir düzen kurmak amacıyla ülkesine
geri dönmüştür. Zeynep, bankacılık alanında kariyer yapmayı amaçlamaktadır ve
çalışmaya başladığı bankada yönetici olan Erol ile tanışır. Erol tüm çalışanların çekindiği
ama aynı zamanda kadınlar tarafından -yarattığı bu endişe çemberine rağmen- yoğun
talep gören bir erkek olarak sunulmaktadır. Zeynep ve Erol arasında bir ilişki başlar,
Erol bir taraftan bankacılık konusunda Zeynep’i eğitirken diğer taraftan da yine onun
seçim ve belirlemeleri ile şekillenen bir aşk ilişkisini yönlendirir. Erol, Zeynep’e kırmızı
bir elbisesi olup olmadığını sorar, bir sonraki sahnede kırmızı elbiseli Zeynep ve Erol’u
birlikte yürürken görürüz. Erol Zeynep’i zennelerin dans ettiği bir ev partisine götürür.
Kırmızı elbise dişiliğe atıf yaparken, yer sofralarında içilen rakılar ve dans eden zenneler
ile doğulu bir atmosfer oluşmuştur. Bu mekânın yerlisi Erol yabancısı Zeynep’tir. Filmde
kadın ve erkeğin farklı kültürlere ait oldukları, zıt karakterleri vurgulanmaktadır. Maço,
baskın ve kaba bir erkek olarak Erol doğuyu ve doğuluyu temsil etmektedir. Modern, açık
görüşlü, hırslı ve özgür bir kadın olarak çizilen Zeynep ise batıyı temsil eder. Psikolog
karakteri ilişkinin her bir parametresini Zeynep’in anlatımları üzerinden analiz etmektedir.
Gözlüklü, kibar, anlayışlı psikoloğun Zeynep’in eski sevgilisi olduğu ve Erol ile tam bir
zıtlık halinde olduğu anlatılmaktadır. Zeynep ve Erol paranın patronu olmak isterler, bu
konuda rekabet ederler. Hırs ortak noktalarıdır.Erol’un işe ve ilişkilere dair kabalıkları
cinsel saldıraya kadar vardırıldığında psikolog manik depresif teşhisini Zeynep’e bildirir.
Teşhisle birlikte Erol’un kabalıkları ve dengesizlikleri bir etiket ile anlaşılır olur: Delilik.
Bu öyküde delilik ötekinin hikâyesidir. Erol, kendi tekinsiz durumunu karşısındaki kadına
da bulaştırmakta onun da dengesini bozmaktadır. Filmin sonunda psikolog ve Zeynep
tarafından baygın halde bulunan Erol, Zeynep’in tüm çabalarına rağmen uyanamayınca
Sayı 37 /Güz 2013
78
Öznur Vuran Doğan
Zeynep ona saldırmaktayken çerçeve donar. Zeynep Erol’u öldürmüş müdür, kurtarmış mı
bilinmez. Erol suça yatkın deliliğini nihayetinde Zeynep’e de bulaştırmıştır. Foucault’nun
delilik ile suç arasında kurduğu ilişki bu metinde de tekrarlanmaktadır. Delilik ile suç
birbirini dışlamamaktadır ama birbirlerine karışmış da değildir. Foucault’ya göre,
hapishane ve hastane tarafından koşulların gerekliliklerine göre gerektiği kadar mantıklı
bir şekilde ele alınacak olan bir bilincin içinde birbirlerini gerektirmektedir. Klasik akıl
deliyi kapatırken hekimden yardım almıştır. Hekime çağrıda bulunulmasının nedeni
korkudur. Deliğin tıbbi statü kazanması cüzzama ve onun temsil ettiği bulaşıcı kötü
ruhlara, fantastik olana duyulan korkudur (Foucault, 1995: 488).
Sinemamızın deliliğe ilişkin halk kültürünün geleneksel bakış açısını ve Tanzimat
öncesi zihniyetinin günümüz halk kültüründe yaşamaya devam eden kodlarını üreten
iki film Vizontele ve Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’tır. Vizontele doğuda
geçmektedir. Televizyonun taşraya gelişinin öykülendiği filmde ana karakterlerden
biri olan Deli Emin’in babası, halkın saygı duyduğu ancak kendisinin saygı duymadığı
bir din adamıdır. Deli Emin, din ile arasına babası üzerinden bir mesafe koymaktadır.
Teknik konularda son derece başarılı olan ve radyo tamirciliği yapan Emin, televizyonun
kurulması ve çalıştırılması görevini üstlenir. Emin’in hiç görmediği babası annesiyle
evlenmeden ortadan kaybolmuştur. Deli Emin, halk arasında akıllı deli diye nitelenen
bir karakter olarak kurgulanmıştır. Emin, annesinin sevdiği türkü çaldığında radyosunu
alarak mezarlığa koşturur, ancak hiçbirinde yetişip türküyü mezarlığa ulaştıramaz. Deli
Emin’in takıntıları zaman zaman halk arasında eğlencelik olarak görülür. Bu tutum,
geleneksel olarak deliliğin eğlence ve seyirlik işlevinin de filme yansıtılması bakımından
anlamlıdır. Diğer taraftan pozitif bilimlere kasabanın akıllılarından daha yatkın olarak
karakterize edilen Emin’in rasyonel aklına bir övgü de söz konusudur. Çok yaygın bir
kabul olan delilik ile dâhilik arasındaki ince sınıra gönderme yapan bu anlatım akıl ve
aklın hallerine ilişkin geleneksel kodları da üretmektedir. Deliyi, yönetmenin bizzat
kendisinin oynaması, Erdoğan’ın kendi toplumsal koşulları içinde kendine dair böyle bir
tanımlamayı kabul etmesi olarakda okunabilir.
Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Ahmet Uluçay’ın ilk ve tek uzun filmidir.
İki çocuk üzerinden yönetmenin kendi sinema aşkını anlattığı filmde iki çocukla
birlikte ana karakterlerden biri de deli oğlan olarak filmde karşımıza çıkan Ömer’dir.
Ömer tıpkı Deli Emin gibi köyün delisidir. Deli Emin’den farklı olarak giyinişi, sınırlı
iletişim olanakları ve zaman zaman gördüğü halüsünasyonlar nedeniyle Ömer’in deliliği
hakkında daha fazla görsel bulgu sunulmaktadır. Emin ne kadar dâhiye yakınsa Ömer o
kadar cin çarpmış, boyut değiştirmiş biridir. Emin ve Ömer’in ortak bir diğer noktası ise
ikisinin de teknoloji ile kurdukları ilişkide ortaya çıkmaktadır. İki karakter de yeniliklere
açıktır; Emin televizyon teknolojisini anlama ve kurup çalıştırma konusundakasabanın
akıllılarında çok daha fazla yetenekli ve heveslidir. Üstelik radyoyu artık hayatta olmayan
annesine duyduğu sevgiyi iletmek için kullanmaktadır. Radyoda ne zaman Mahsuni
Şerif çalsa ki, bu annesinin sevdiği ozandır, sesi annesine duyurmaya çalışmaktadır.
Sonunda da kendi teknik birikimlerini kullanarak bunu başarır. Ömer de iki çocuk
kahramanla birlikte bir sinema makinesi kurmaya çalışmaktadır. Bilgisi ve yetekleri çok
yeterli olmasa da çocukları bu konuda desteklemektedir. Ömer’in de bu teknolojiden
bir beklentisi elbette vardır:Fotoğrafları canlandıran makinenin ölmüş olan nişanlısı
79
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları
Nuriye’yi de canlandırması. Bu beklentisi gerçekleşmediğinde makineyi çocuklarla olan
arkadaşlığının bozulması pahasına parçalamıştır. Deli oğlan giyinişi, duruşu, zaman
zaman nöbet geçirir hali ile köylülerden ayrılmaktadır. Deli oğlan, köyden hiçbir aileye
mensup değildir, hatta Ömer’in adı bile yoktur. Filmde adı yalnızca bir kez söylenir.
Deli oğlan, karpuz sergisinde çıraklık yapan Salih ile berber çırağı Mehmet’in kesik film
şeritleri, bir el feneri ve bir lokum kutusundan ibaret olan sinema yapma maceralarına
ortak olur. Başka kimseyle diyalog kurmayan Deli Ömer, filmin bu iki kahramanının
‘arkadaşı’dır. Çocuklar açısından Deli oğlanın arkadaşlığı olağan ve zaman zaman
badirelerle sınanan bir yol izlemektedir. Onlarla beraber yerel ağızla “gımıldak” diye
adlandırdıkları film şeritlerini saniyede 24 kare hareket ettirebilmenin heyecanını taşır.
Ömer, olmayan varlıkları görür, olmayan sesleri işitirve bunlara sanki gerçeklermis gibi
tepkiler verir. Hallüsinasyonlarında; atlı araba altında ezilen bir çocuk görür, korkunç
yüzlü büyü yapan kadınların, karanlık mekânlarda insan kulağı pişirdiklerini görür;
korkar, deli oğlan korkmuş bir çocuk gibidir, Ömer’in gerçeklik duygusunu yitirdiğini,
zaman zaman dolaştıgı mezarlıktaki, nişanlım dediği Nuriye’nin mezar taşındaki ölüm
tarihinin 1925 olmasından anlarız. Filmde mevsim karpuz mevsimi, yani yaz olmasına
rağmen kahramanımız deli oğlan Ömer eskimiş, kirli pardösüsünü hiç çıkarmaz. Deli
oğlan’ın bir de üç pilli el feneri vardır. “Sinema oynatacağız, su üç pilliyi ver de iyi
göstersin” demelerine ragmen fenerini vermez. Ancak sevgilisinin canlanacağı umudu
feneri vermeye razı eder Ömer’i. Nesnelere normalden farklı anlamlar yükler Ömer.
Onları kimseyle paylaşmaz. Pardösü, sopa, sapka ve el fenerine olan bu bağlılığının
akıl dışılığı Salih’in, ‘deliden arkadaş mı olur’ sözleriyle pekiştirilir. Ömer köylünün
olduğu kadar en yakınındakiler için de ‘deli’dir. Ömer, sevgilisinin canlanmadığını
görünce beyaz perdeyi parçalayarak başladığı şiddetine, saklandığı yerden çıkarttığı film
şeritlerini sokakta yırtıp, köy meydanında sürüyerek devam ettirir. Çünkü o gelmeyen
hayali sevgilisinin öcünü almaktadır. Çocukların sinemacı olma hayallerini süsleyen en
önemli materyalleri parçalandıktan sonra hiçbir sey olmamış gibi yanlarına gelir. Kalan
bir parça film şeridindeki deniz-sahil negatifinin duvara yansımasının karşısında zaten
çıplak olan ayaklarını uzatıp, kirli pantolonun paçalarını dizine kadar katlayıp yanına
uzattıgı sopasıyla resme bakarak hayallere dalar. Çünkü mevsim yazdır, Ömer sıcaktan
bunalmıştır ve simdi kumsalın tadını çıkarmaktadır (Yancığaz, 2007: 49-50).
Anayurt Oteli ve Kaçıklık Diploması filmlerinde deli/delilik öykünün odak
noktasında yer almakta ancak delilik/akıl kategorileri bireysel hikâyelerin üzerinden
Türkiye’nin akıl hallerine de göndermeler yapmaktadır.
Ömer Kavur’un yönettiği, Anayurt Oteli Yusuf Atılgan’ın aynı isimli romanından
uyarlanmıştır. Film akıl ve aklın sınırlarına, deliliğe ilişkin anlatımı yönünden incelenmeye
çalışılmıştır. Film bir taşra otelinde –Anayurt Oteli’nde geçmektedir. Otelin kâtibi ve
filmin ana karakteri Zebercet, adeta kozası gibi içinde yaşadığı otelde takıntılı rutinleri
ile gündelik hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. Zebercet, silik, sessiz, duyulmayan ve
görülmeyen biridir. O, anormal diye sınıflandırılan, büyük kapatmanın nesnelerinden
biridir, delidir. Söylem yoluyla toplumsal denetim uygulamasının önemlibir koşulu
söylemin denetimi ve bizzat söylem üretimidir. Bundan dolayı merkezi sorular şunlardır:
Hangi durumlarda, kim, kime, ne söyleyebilir ya da yazabilir? Çeşitli söylem biçimlerine
veya türlerine ya da söylemin üretim araçlarına kim sahiptir? İnsanlar daha güçsüz
Sayı 37 /Güz 2013
80
Öznur Vuran Doğan
oldukları sürece çeşitli metin ya da konuşma biçimlerine ulaşma olanağına daha az
sahiptirler. Güçsüz olanların söylecekleri hiçbir şeyi, konuşacakları hiç kimseleri yoktur.
Çocuklar, mahkûmlar, kadınların daha güçlüler konuşurken sessiz kalmaları gerekir
(Küçük, 1994: 301). Mehmet Küçük’ün sessiz dinleyicilerine aklın sınırlarında yaşayan
Zebercet’i de dahil edebiliriz. Otelin lobisinde, kahvehanelerde, yaşadığı taşradaki erkek
kalabalıklarında, erkek muhabbetlerinde sessizdir çünkü. Filmin başında başkalarıyla
ilişkisini en aza indirmiş otelde kendi kendine yeterliymiş gibi duran bir hayat kurmuş
olan Zebercet ile tanışırız. Sürekli kapatılan kapılar, kilitlenen kasalar, kurulan saatler,
kulak kabartılan odalar, tutulan fişler, düzenlenen evraklar, bir hesaptan diğerine aktarılan
paralar, bu kendine yeterliliğin ancak takıntılı bir çabayla sürdürülebildiğini, Zebercet’in
dikkatinin aslında tamamen başkalarında olduğunu göstermektedir. Kendi kendine
yeterli olduğu varsayılan bu düzen bir yabancının bir gece ansızın Zebercet’in dünyasına
girmesiyle sarsılır. Gecikmiş Ankara treni ile gelen kadının ortaya çıkmasıyla birlikte
Zebercet’in bastırılmış kişliği de harekete geçer, başkası tarafından görülme ihtiyacı
alevlenir. Zebercet, umutsuzca gecikmeli Ankara trenini bekler.Bu karşılıksız bekleme
içinde Zebercet’in tek avuntusu, kadının kaldığı odadır. Bu odada geçirdiği tüm zamanlarda
kadınla aralarında geçen sınırlı sayıdaki konuşmayı kendine tekrarlamaktadır.Anayurt
Oteli Keçecizade ailesine ait bir konaktan otele dönüştürülmüştür. Zebercet bu aile ile kendi
arasında bağ kurarak kendine bir kimlik, kişilik,geçmiş ve hayat yaratmaya çalışmaktadır.
Oteldeki yaşamı son derece düzenlidir. Her gün aynı saatte, aynı işler yapılır, her şeyin
zamanı ve yeri vardır. Zebercet’in böylesi düzenli ve sıradan yaşamında,bir gece otele
gelen kadınla ikinci aşama başlar. Zebercet bu aşamada tititzlikle sürdürdüğü gündelik
hayatının rutini dışına çıkar. Farklı bir yerde tıraş olur, bir mağazaya giderek kendine
yeni kıyafetler alır vegecikmeli Ankara treniyle gelen kadının, geleceğine inandığı için,
kadını beklemeye başlar. Zebercet’in buiyimser evresi bir süre sonra son bulur. Kadının
döneceğinden umudunu kesince hayalkırıklığı evresi başlar. Yıllardır kurduğu düzen
dağılır. Kendi odasını bırakır, kadının bir geceliğine kaldığı odaya taşınır. Otele gelen
müşterileri boş oda yok diye geri çevirir, toplumla sınırlı tuttuğu ilişkilerini tamamen
kopararak, oteli kapatır. Bu kapatma dış dünyaya kapalılığı, bireyin topluma kapalılığını
simgeler. Zebercet kimse tarafından görülmemekte, umursanmamaktadır. Lobideki yeri
öteki hayatların gerisinde bir mesafede duruşunu simgelemektedir. Lobiden insanlar gelip
geçmekte, oturmakta, kavga etmekte, hapse düşmektedir; yaşam buradan akıp giderken
Zebercet, hemen kıyıda durarak yaşamın akışına tanıklık eder. Zebercet’in birlikte olduğu
ortalıkçı kadının gözleri kapalı uyku halinde olması bu bakımdan anlamlıdır. Kadın
onunla birlikte olurken uyumaya, hatta rüya görmeye devam eder.
Gecikmeli Ankara treni ile gelen kadın Zebercet’e bakmış ve onu görmüştür.
Bu bakış ile Zebercet’in kendine yeterliğini bozmuş sonra da çekip gitmiştir. Filmin
çocukluğundan beri aşağılanmış karakteri Zebercet, konaktan bozma otelin dışına çıktığı
ender günlerden birinde bir sokak kestanecisinden kestane alıp almamaya karar vermeye
çalışıyordur. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının dönmesinden umudunu kesmiş,
otelin kapısına kapalı levhasını asmış, ortalıkçı kadını öldürmüştür. Başkaları ile son kez
yakınlık kurabilmek için dışarıya çıkar, horoz dövüşçülerinin kahvehanesinde tanıştığı
oğlanla, mezarlıkta bekleyen fahişe ile yakınlık kurma çabaları başarısız olur. Doğduğu
81
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları
günden beri kurtulamadığı “adam yerine konmama” yazgısı sokaktaki kestanecinin
hakareti ile bir kez daha tekrarlanır: “Ne dikildin orda ulan maşatlık3 taşı gibi, basgit
hadi!”. Daha önce onu aşağılayanlara yanıt veremediği gibi bu hakarete de yanıt veremez.
Ama içinden öfkeli bir sesle yanıt vermektedir. Öfkesi öyle büyüktür ki bütün oteli yakıp
yok etmenin, kestanecinin canını yakmanın hayalini kurar. Anayurt Oteli’nde anlatılan,
erken doğmuş, horoz döğüşünü andıran hoyrat bir savaşa gelişimini tamamlayamadan
atılmış, daima hor görülmüş, aslında hiç görülmemiş Zebercet’in öyküsüdür. Film,
kendine yetersizliğin aynasından bakan, bu yüzden erilliğin vaat ettiği güce, başka
herkesten çok ihtiyacı olan, taşrada bütün bu bakış darbelerinin nasılda zalimleştiğini
tahmin etmek zor değildir. Böyle bir ortamda, bütün bunlara karşı koyacak gücü kendinde
bulmadan, öfkesini içine ata ata hayali vuslatlara ama aynı zamanda hayali intikamlara
sığınarak ayakta kalabilmiştir Zebercet. Aynı anda hem mağdur hem cani…Başkaları
tarafından yargılanmak, mahkûmedilmek istemediği için sonunda intihar eder, kimliğini
varettiği hayali geçmişine ölerek tutunmak ister (Gürbilek, 2008: 163-171).Zebercet’i
anlamamız için çok sayıda olanak yaratan bir anlatım zenginliği taşımaktadır Anayurt
Oteli. Bir delilik anlatımı yerine sınırlara sürüklenen bir yaşamın detaylarını sunmakta ve
kaybedişi adım adım göstermektedir.
Kaçıklık Diploması, anlatımı ana karakter Nur’un hayatı üzerinden kurmaktadır. Nur
Demokrat Parti milletvekili, pek şefkatli olmayan bir babanın kızıdır. Diğer karakterler,
son derece saldırgan bir ağabey ve hasta bir küçük erkek kardeş ile Nur’u ve kendini, baba
ve ağabey figürlerinin şiddetinden koruyamayan yalnız, yorgun ve kırılgan bir annedir.
Filme daha sonra dahil olacak koca karakteri Murat da saldırganlık da baba ve abiden
geri kalmayacaktır.Filmin ilk sahnesinde yattığı yerde gözlerinden yaşlar akan genç kadın
ansızın bir çığlık atar. Bu, Nur’un o güne kadar sessiz ve edilgen kaldığı hayatındaki tüm
erkeklere atılmış bir çığlıktır. Sonrası ise akıl hastanesi, tecrit ve elektro şok tedavileridir.
Anne ile baba sürekli kavga etmektedir, kavgaların sonunda babanın iktidarı pekişirken
anne dağılmakta kendi dünyasına çekilmektedir. Annenin bazı zamanlarda kendini evden
dışarı atıp, farklı elkol hareketleri yaparak koşuşturmalarını baba “anneniz delirdi” teşhisi
ile tanımlamakta ve çocuklarından da onay almaktadır. “Aldırmayın anneniz yine keçileri
kaçırdı.” Annenin bizzat baba tarafından deli olarak etiketlenmesi Nur’un aklında yer
etmektedir. Annesi ile kendisi arasında delilik bir ortak paydadır.Hasta kardeş küçük
yaşta ölür. Nur bu ölüme üzülmez çünkü ailesinden biraz daha fazla sevgi görebilme
umudu taşır. Ailenin içinde aşağılanan Nur, mutsuz bir çocuktur ve bu sevgisizlikten
annesine sığınmak ister. Ama annesi o kadar yorgun, o kadar bıkmış ve bırakmıştır ki
kendini kızının sevgisiz büyüyüşüne sadece tanıklık edebilir. Ağabeyinin Nur’u dövdüğü
günlerden birinde bileği şişen ve ağlayarak annesine sığınan küçük kıza, anne sarılır
ve kendi bileğinden çıkardığı bakır bileziği takar. Bu bilezik annesinden kızına geçen
deliliğin bir nişanıdır sanki ve bir kelepçe gibi Nur’u sevgisiz geçmiş çocukluğuna bağlar.
1960 ihtilali olur, baba tutuklanır hapse atılır. Üniversitede Mülkiyeye gitmek isteyen
Nur’a, babası karşı çıkar ama itirazı dikkate alınmaz. Üniversitede baba figürünün tam
zıddı olduğu umuduyla babasının düşüncelerine tamamen zıt, sol görüşlü bir öğrenci olan
Murat ile tanışan Nur, babasının hiç hoşlanmadığı bu adamla evlenir. Murat son derece
şekilci bir hayat yaşamakta kendine atfettiği üstün erdemli tutumlarla yaşadığı hayat
3Maşatlık: isim Müslüman olmayanların, özellikle Yahudilerin mezarlığı, http://www.tdk.gov.tr/index.
php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.524c0ec4317f69.32607439, 02.10.2013 tarihinde ulaşılmıştır.
Sayı 37 /Güz 2013
82
Öznur Vuran Doğan
çelişmektedir. Kendini beğenmiş ve kavgacı bir adam olan Murat, söylem düzeyinde
sömürünün karşısındadır, ancak Nur’u maddi ve manevi yönden sürekli bir biçimde
sömürmekte ve aşağılamaktadır. Murat, devletten, sosyalizmden, adaletten bahsederken
hep rakı kadehi ile görülmekte, Nur sürekli hayatı idame ettirmeye çalışmaktadır. Murat
hep uyumakta Nur ise çalışmaktadır. Nur’un yalnız başına kocasından pek de destek
alamadan büyüttüğü oğlu kocasının hatası sonucu bir trafik kazasında ölür. Nur için
bir eşik daha geçilmiştir. “İnsanı deli eden şey nedir? Benim delirmemem için hiçbir
sebep yok.” Yaşadığı acıyı hafifletmek için yazıya sığınan Nur, Atatürk konulu bir yazı
yarışmasına katılır. Yazma ve yarışmanın sonuçlanmasını bekleme sürecinde tıpkı annesi
gibi tuhaf davranışlar sergilemeye başlar. Nur, abartılı makyajı, taşkın bir mutluluk ve
eğlence gösterisi ile başlayan davranış değişikliği Taksim Anıtı önünde İstiklal Marşı
söyleyerek kalabalığı da peşinden sürüklemesi ve Atatürk büstleri ile olan diyalogları
ile “anormal” kategorisine doğru kaydırılmaktadır. Atatürkçülüğün Nur gibi kaçıklara
kalmadığını söyleyerek, Murat da tıpkı babası gibi onun deliliğini teşhis eder. Nur
hayatındaki tüm erkeklerden kaçıp Atatürk’e sığınmaktadır. Atatürk büstleriyle konuşur,
Onuncu Yıl ve Mülkiye Marşları ile coşar, en sonunda düşman güçlerin Atatürkçülere
saldırılarını engellemek için gizli bir örgütün başkanı olduğunu ve polis radyosundan
talimatlar aldığını söylediğinde izleyici olarak biz de onun delirdiğine inanırız. En son bir
heykeltıraşa yaptırıp babasının evinin bahçesine yerleştirmek üzere aldığı Atatürk heykeli
ağabeyi tarafından parası ödenmediği için geri götürülürken düşer ve kırılır. Heykelin
kopan başını kucağına alıp ağlayan Nur, tutunduğu bir amacın daha parçalandığını görür.
Akıl hastanesine götürülür, burada elektro şok ile tedavi edilmeye çalışılır. Nur’un, her bir
karede daha donuklaşan bakışları, anlamını kaybeden yüzü ve çaresiz duruşu ile hayatın
kıyısında sallanışını anlatmaktadır. Akıl hastanesinde deliliğinin kategorisi tanımlanır ve
kendine de bildirilir: Manik Depresif. Nur, deli olmadığını, aslında akıl hastası değil, biraz
yorgun, sinirli olduğunu düşünmektedir. Hastalığın atak dönemlerinde kapatma ve tecrit,
ilaçla uyutma ve elektro şok uygulamaları artık Nur’un kanıksadığı şeylerdir. Hastaneden
çıktığında iyileşmek, kendini bir dengede tutmak için çaba sarfeder ancak kocası Murat’ın
hoyrat tavırları onu tekrar dağıtır. Kocasının tecavüzünden sonra ağır bir sarsıntı geçirip
bir arkadaşının desteğiyle tekrar kliniğe yatan Nur, burada diğerlerine benzemeyen tecrit
uygulamalarını sonlandıran ve ilaçtan çok sevginin iyileştiriciliğine vurgu yapan bir
kadın psikatrist tarafından tedavi edilir. Annesinin sağlayamadığı koruyuculuğu ve şefkati
kadın psikiyatristte bulur. Hayatındaki erkeklerin saldırgan tavırları nedeniyle varlığının
tehlikeye düşmekte olduğunu anlayan Nur, hayatındaki erkeklerden kurtulur. Babasının
ve ağabeyinin onun yeterince sevmemiş olduğu ama bunun, onu suçu olmadığı gerçeği
ile yüzleşir. Murat’ı hayatından çıkartır. Atatürk ile olan bağını kesmez ama azaltır ve
O’nu kurtarmaya çalışmaktan vazgeçer. Annesinin yıllar önce bileğine taktığı bakır
bileziği de çıkartıp atar. Bu hem annesinden devraldığına inandığı deliliğinden hem de
sevgisiz çocukluğuna duyduğu mahkûmiyet hissinden kurtuluşunu simgeler. Nur kendi
hayatı üzerine her düşünüşünde onu delirten şeyin sevgisizlik ve hoyratlık olduğunu fark
eder. Nur’un sevgisizlikten ve hoyratlıktan aklının dağılışı, ülkemizin, filmin çekildiği
seksenli yıllarda yaşadığı talan edilişi de simgelemektedir bir bakıma. Otoriter Demokrat
Partili baba, devleti ve devletin sağ hükümetlerce kullanılan erkini, bu erkin 27 Mayısla
tamamlanamamış hesaplaşmasını ve hesaplaşma üzerinden taraf olan olmayan ötekilere
duyduğu hıncı hatırlatmaktadır. Babanın otoritesinin ikincil ortağı ağabey de tıpkı baba gibi
83
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları
iktidarını mutlaklaştırmak ister ve bunun için güç kullanmakta sakınca görmez. Marksist
koca, muhalefetin örgütlenemeyişini ve sosyalizmin rakı bardağı, kirli sakal, elde kitap
gibi şekil şartlarından ötede anlaşılamayışını, bu nedenle kitlelere yukarıdan/geriden ve
buyurgan bir bakışla seslenmekte oluşunu temsil etmektedir. Hiçbir işte dikiş tutturamayan
koca, seksenlerin sonunda bütün bir ülke doğrularını, rotasını ve aklını şaşırmakta iken
kolu kanadı kırık muhalifliği anlatmaktadır. Tam bu karmaşada,büstleştirilmiş ve adeta
bir histeriye dönüştürülmüş Atatürkçülük, 12 Eylül’ün ördüğü resmi ideolojinin elinden
kurtarılmalıdır. Nur’u çıldırtan tam da bu gereklilik kipidir.
Sonuç
İnsan içine doğduğu kültür ve zihniyet ile üretim süreçlerine katılmaktadır. Sanatsal
üretim ve elbette sinema da bu kültürel kodları ve zihniyeti taşımaktadır. Duygular,
düşünceler, çalışmalar, üretilen anlamlar, zihniyet mekanizmasının denetiminden geçer
ve bazen de zihniyet mekanizmalarını alt üst etmeye çalışarak paradigmayı zorlar. Bu
bağlamda sinema da, evren ve zamanın kurgulandığı paradigmayı ya üretmeye devam
eder ya da kırmaya tersyüz etmeye niyet eder. Bu üretim süreci aynı zamanda üretenin
kendini inşasını da içermektedir. Biz göstergeleri kullanarak ideolojiye can veririz ve onu
yaşatırız, ancak aynı zamanda bu ideoloji ve ideolojik göstergelere verdiğimiz yanıtlarla
inşa ediliriz.
1980 sonrası dönemde üretilmiş olan filmler arasından seçilen bu beş film, delilik
kavramının ve normallik anlatılarının üretimi ve zihniyetin kuruluşunu anlamaya dönük
bir bakış açısı ile okunmaya çalışılmıştır.
İncelenen filmlerde iki temel bakış açısı dikkati çekmektedir. Delilik anlatılarında
bir yandan halk kültürünün geleneksel bakış açısını kullanılmaktadır. Bu bakış açısı,
deliliğe ilişkin mevcut zihniyeti üreterek delilik ile ilgili kodları tekrarlamaktadır. Diğer
taraftan, tam da Foucault’un deliliğe ilişkin zihniyetin bir parçası olarak ortaya koyduğu
sınıflandırıcı/damgalamaya dayalı, dışlayıcı kodlarında üretilmekte olduğu incelenen
metinlerde görülmektedir.Bu yaklaşım, insan hakları savunucularının da tespit ettikleri
gibi sosyal dışlanmayı ve etiketlenmeyi perçinlemektedir.
Okunan metinlerde, deliliğin nasıl tanımlandığı, deli karaktere atfedilen değerler,
aidiyet, kimlik ve toplumsal rollerinin nasıl kurgulandığı incenmiştir.Diğer taraftan
incelenen filmlerden mevcut normallik paradigmasının dışına çıkarak akıl ve delilik
üzerinden toplumsal hayata ve siyasal geçmişe ilişkin göndermeler de yapılmıştır.
Deli Emin, Deli Oğlan alışkın olduğumuz delilerdir. Onların varlıklarını
yadırgamadığımız gibi yoklukları da kısa süreli bir soru işaretidir yalnızca. Neden ve
nasıllarına ilişkin bir güzelleme ya da bir hikmetinden sual olmazımız vardır. Deli Emin
çok akıllı olduğundan “dellenmiştir” ve Deli Oğlan’ı da cin çarpmıştır. Film bize hep
dinlediğimiz ve gündelik hayattan bildiğimiz bir delilik halini tekrar etmektedir. Bu
haliyle film, mevcut düzene gösterilen rızanın sürekliliğini sağlamaya katkı vermektedir.
Sayı 37 /Güz 2013
84
Öznur Vuran Doğan
Erol’un durumu Deli Emin ve Deli Oğlan’dan farklıdır, çünkü Erol’un neden deli
olduğunu izleyici bilmemektedir. Üstelik Erol, ne sevimlidir ne de dengesiz ve karanlık
haliyle şefkat uyandırıcak bir empati olanağı sağlamamaktadır. Erol ötekidir, delidir, suça
yatkındır, suçludur, üstelik deliliğini bulaştırmakta ve kapatılmayı hak etmektedir. Med
Cezir Manzaraları son yüzyıldır öğrenmeye çalıştığımız bir deliliği anlatırken delilik
söylemini üretmektedir.
Anayurt Oteli delilik/normallik hallerine ilişkin doğrudan bir tespitte
bulunmamaktadır. İzleyiciye, çeşitli delilik halleri için belirtiler sunulmuş ancak
doğrudan bir kategori tanımlanmamıştır. Zebercet takıntılı, sanrılı biri değildir yalnızca.
O görülmemiş, hor görülmüş, kenarda kalmış merkezin iktidarına, iktidarın erkekliğine
sahip olamamış olandır biraz da. Taşralıdır, soyu sopu karışıktır, reddedilmiştir, yani çokça
Türkiye’ye benzemektedir. Bu nedenle Zebercet’in sınırlarda dolanan aklı ile toplumsal
bellek arasında bir paralellik kurulabilir.
Kaçıklık Diploması da tıpkı Zebercet’in sınırlarını zorlayan toplumsal varoluş
dinamiklerimiz gibi Nur’a kaçıklık mezuniyeti sağlayan siyasal iklimimiz hakkında
düşünmeye çağırmaktadır izleyiciyi. Çünkü filmin ‘deli’ kahramanı Nur ile ağır politik
şiddete maruz kalmış Türkiye toplumunun yazgısı arasında paralellikler bulunmaktadır.
Her ikisi de, yaşamı kuşatan bir otoriteye ve şiddete maruz kalmıştır. Nur’u aklının
sınırlarına getiren baba, abi, koca şiddeti, Türkiye’nin 12 Eylül’de yaşadığı baskı ve
şiddeti çağrıştırmaktadır. Çıkışsızlığın aklın sınırlarını zorlamasıdır bir bakıma Kaçıklık
Diploması’nın anlattığı.
Kaynakça
Abisel, Nilgün, (1997). “Bir Dünya Nasıl Kurulur: Popüler Türk Filmlerinde Anlatı
Yapısı Üzerine”, Sinema Yazıları, Seçil Büker (der.), Ankara: Doruk.
Afyoncu, E., (2011). Osmanlı’da Sağlık, http://sabah.com.tr. Erişim tarihi:26.12.2011.
Baudrillard, J., (1997). Tüketim Toplumu, Fatih Keskin (çev.), İstanbul: Ayrıntı.
Çomakçı, P., (2003). “Türklerde Müzikle Tedavi”, Haliç Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 15, sf:131-140.
Demirdoğan, M., Dağıdır, F., (2008). Türkiye’de Psikayatrik Teşhis Almış Bireylere
Yönelik Ayrımcılık ve Sosyal Dışlanma, Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi, İstanbul:
Rusihak Yay.
Elsaesser, T., (2011). Akıl Oyunu Filmleri, (sinecine kolektif: B. Şimşek, E. S. İşeri
Erdoğan, A. Gürata, S. R. Öztürk Çev.). sinecine Sinema Araştırmaları Dergisi, 2011/2,
sf:81-104).
Erasmus, D., (2007). Deliliğe Övgü, Nusret Hızır (çev.), İstanbul: Kırmızı.
Fiske, J., (1996). İletişim Çalışmalarına Giriş, Süleyman İrvan (çev.), Ankara: Ark.
85
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları
Fox, D., Prilleltensky, I., ve Austin, S., (2012). Eleştirel Psikoloji, (Toplumsal
Dayanışma İçin Psikologlar Kollektif Çevirisi), Güneş Kayacı Sevinç, İpek Demirok,
Baran Gürsel (Der.), İstanbul: Ayrıntı.
Foucault, F., (1995). Deliliğin Tarihi, Mehmet Ali Kılıçbay (çev.), Ankara: İmge
Kitabevi.
Gürbilek, N., (2008). Mağdurun Dili, İstanbul: Metis.
Gürbilek, N., (1992). Vitrinde Yaşamak, İstanbul: Metis.
Kanter, A., (2010). “Uluslararası Hukuk Uyarınca Toplum İçinde Yaşama Hakkı”,
Nilay Kacar (çev.) Toplum İçinde Yaşamak Herkesin Hakkı, Ruh Sağlığında İnsan Hakları
Girişimi, İstanbul: Rusihak Yay.
Kara, H., (2006). Osmanlı’nın Mahalle Sakinleri: Mecnunlar, Deliler, Ölüler,
Osmanlılarda Sağlık, Necdet Yılmaz, Coşkun Yılmaz (der.), İstanbul: Biofarma İlaç
Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yayını.
Küçük, M., (1994). Medya İktidar İdeoloji, Ankara: Ark.
Onaran, O., (1997). “Türk Sinemasında Anlatı Üzerine Bir Deneme”, Sinema
Yazıları Seçil Büker (der.), Ankara: Doruk.
Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi, (2011). Akıl ve Ruh Sağlığı Alanında İnsan
Hakları Türkiye Raporu, http://www.rusihak.org/dosyalar/haberler/rusihak_ulusal_rapor.
pdf. Erişim tarihi: 29.10.2012.
Sarı, N., Akgün B., (2008). “Türk Tarihinde Psikiyatriye Bakış”, Türkiye’de Sık
Karşılaşılan Psikiyatrik Hastalıklar Sempozyum Dizisi No: 62.
Şehbenderzade, F. A. H., (2005). A’mak-ı Hayal, Ankara: Akçağ.
Yancığaz, E., (2007). Türkiye’nin Toplumsal ve Kültürel Yapısında Delilik
Olgusunun Türk Sinemasına Yansıması, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Gazetecilik Anabilim Dalı Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.
Sayı 37 /Güz 2013
86
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
Sinemada Göçün Öteki Yüzü: “Bilinmeyen Kod, Cennet Batıda, İşte
Özgür Dünya, 40 ve Biutiful” Filmlerinde İllegal Göçmen Kimlikleri
The Other Side of Migration: The Illegal Identities of Migrants in “Code Unknown, Eden is West,
It’s a Free World, 40 and Biutiful”
Emine UÇAR İLBUĞA, Doç. Dr., Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü,
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Göç, İllegal Göçmen,
Sinema
Keywords:
Migration, Illegal
Migrant, Cinema
Öz
İllegal göç ve mülteci sorunu Avrupa başta olmak üzere birçok dünya ülkesinde
önemli bir gündem oluşturmakta, söz konusu illegal göçe karşı sınırlar daha sıkı kontrollere
tabi tutulmaktadır. Özellikle ekonomik ve siyasi istikrarın zayıf olduğu ülkelerden Avrupa
ülkelerine doğru gerçekleşen illegal göç gemilerle açık denizlerde, yük kamyonlarıyla
karada ölüm yolculuklarına dönüşmektedir. İllegal göçmenler göç ettikleri ülkelerde,
çoğu zaman oturum izni, çalışma izni, sağlık sigortası, iş güvencesinden yoksun, zor
koşullarda kaçak iş gücü piyasasının aktörleri olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Bu
çalışma, yasadışı göç ve göçmenlerin sorunlarının sinemada nasıl yer bulduğu konusuna
odaklanmaktadır. Çalışma kapsamında Emre Şahin’in “40”, Ken Loach’un “İşte Özgür
Dünya”, Michael Haneke’nin “Bilinmeyen Kod”, Alejandro González Iñárritu’nun
“Biutiful” ve Costa Gavras’ın ‘Cennet Batıda’ filmleri analiz edilecektir.
Abstract
The issue of illegal migration and refugee create an important agenda especially in
Europe and many countries. The borders of the countries are being controlled more tightly
against the illegal migration. Especially the illegal migration from the countries which are
weak economically and politically to the European countries turns into death trips with
ships in the open sea and with trucks on the roads. Most of the time the illegal migrants
live without residence and work permit, health insurance, work insurance in the country of
immigration. And they also live in hard conditions as the actors of illegal labour market.
This study focuses on how the illegal migration and the problems of migrants reflect in the
cinema. The films “Code Unknown, Eden is West, It’s a Free World and 40 and Biutiful”
will be analyzed in the scope of the study.
Emine Uçar İlbuğa
Giriş
Bazı Fransızlar bizden korkuyorlar. Onlara göre biz buraya onların işlerini ellerinden
almak, onlara zarar vermek için geliyoruz. Ya da bizim uyuşturucu kaçakçısı, hırsız
olduğumuzu düşünüyorlar. Yabancılar olarak burada damgalanmışız (Keeley, 2009:11).
Göç insanlık tarihine dayanan uzun bir geçmişe sahip ve geniş kapsamlı bir süreçtir.
Çok çeşitli nedenlerle bireysel ya da gruplar halinde gerçekleşen göç kısaca yaşam
yerini değiştirmek anlamına gelir. Burada sözü edilen yaşam yerinin değişmesi ulusal
ya da uluslar arası boyutlarda olabilir. Sermaye ve emeğin ulus devlet sınırlarında büyük
kentlerde yoğunlaşmasıyla iç göç çevreden merkeze, gelişmekte ve gelişmemiş ülkelerden
gelen göç ise sermaye ve teknolojiye, dolayısıyla iş endüstrisine sahip Batı ülkelerine
doğru gerçekleşmektedir. Göç her biçimiyle kişi ya da kişilerin belli bir topluluğu, ortamı
terk ederek, yeni bir topluluk, yeni toplumsal ilişkiler ve yeni yasal yapılar içine girmesini
gerektiren, göç eden kişiler açısından çok çeşitli işlevleri olan ve kültürel, toplumsal,
siyasal, psikolojik olmak üzere çeşitli uyum sorunlarını da beraberinde getiren bir süreçtir
(İlhan Tekeli, 2008:173-174). Göç açıklanırken “genellikle itici ve çekici faktörlerin bir
bileşimi kullanılır. İtici faktörler, göçmenlerin motivasyonu, issizlik, düşük ücret, savaş,
kıtlık, siyasi kovuşturma ya da ekonomik çöküntü olarak açıklanırken, çekici faktörler ise,
hedef ülkede elverişli ekonomik olanaklar, kültür ve dil benzerliği, resmi ve gayri resmi
göçmen ağları” (George Ritzer, 2010:319), göçmen politikaları, iş gücü ihtiyacı olarak
sıralanabilir. Bunun yanında küresel –yerel ağların karşılıklı etkileşimi, bilginin küresel
yayılımı ve gidilecek ülkeyi seçebilme olanakları, diaspora niteliğindeki toplulukların
varlığı, kolay para transferi (2010:319) göç etmeyi kolaylaştıran etkenlerdir.
Küreselleşme tartışmalarında en önemli konulardan biri de uluslararası göçtür.
Çünkü daha önce de değinildiği gibi küreselleşme süreci insanların göç etme olanaklarını
artırmakta, farklı göç türlerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Yabancıların sınır
geçişlerinin iki yönlü olarak artması, iletişim ve ulaşım olanaklarının kolaylaşması
sonucu ulus-devletlerin sınırlarını ve yabancıların kalış sürelerini kontrol etmelerinde
zorlanmalarına neden olmaktadır (İçduygu, 2010:17-40). Dolayısıyla günümüz küresel
dünyasında göçün yapısı da daha farklı bir boyut kazanmıştır. Sermayenin sınırları aşan
akışı, insan emeğinin de gelişmiş ülkelere ve mega kentlere yoğunlaşmasında etkin rol
oynamaktadır. Bu durumda emek akışı yalnızca eğitimli, meslek sahibi kişilerle sınırlı
olmaktan öte vasıfsız emek göçünü de beraberinde getirmektedir. Uluslararası Göçmen
Dünya Komisyonu, yaklaşık 200 milyon göçmenin önemli bir bölümünün dünya genelinde
düzenli oturum hakkının olmadığına vurgu yapmaktadır (Vogel ve Cyrus, 2008:1).
Günümüzde göç ve göçmenlik konusu, ulusal kimlik, din, dil, kültür, ekonomik
ve güvenlik gibi çok çeşitli nedenlerle farklı bilimsel alanlarda ve siyasal mecralarda
tartışılmaktadır. Özellikle göç alan ülkelerde yapılan araştırmalar insanların göçmenlere
karşı negatif tutum sergilemekte olduğunu göstermektedir. Söz konusu negatif tutum
özellikle yasadışı göçmenlere karşı daha korkutucu boyutlara ulaşmaktadır (Keeley,
2009:44)
Genel olarak küreselleşme tartışmalarında farklı coğrafi ve kültürel uzamların
birbirine yaklaştıkları görüşü kabul görmektedir. Buna karşın sermaye ve bilginin dünyayı
88
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sinemada Göçün Öteki Yüzü: “Bilinmeyen Kod, Cennet Batıda, İşte Özgür Dünya,
40 ve Biutiful” Filmlerinde İllegal Göçmen Kimlikleri
hızla kat etmesine karşılık insan hareketliliği yeni göç ve göçmen yasaları, sınırlar, polis
ve vize engeli sıradan insanların kolayca yer değiştirmelerine engel oluşturmaktadır.
Bu durum da yasal göç olanağının sınırlı olduğu günümüzde, düzensiz göç ve sığınma
hareketliliği de daha bir önem kazanmaktadır. Zygmunt Bauman, göçebe kavramının son
derece yanıltıcı olduğuna vurgu yapar. Ona göre günümüzde herkes gezgindir ya da gezgin
olabilir, ancak bu özgürlüklere sahip olma bağlamında en üst ve en altta olanlar arasında
derin uçurumlar vardır. Diğer bir ifade ile hareketlilik hiyerarşisinin en altında (göç
kontrolü, oturma izni, yasalar ve politikalar ile örülmüş yüksek duvarlarla karşılaşanlar
ve yasa dışı seyahat etmek durumunda olanlar) ve en üstünde olanlar (küresel iş adamları,
kültür yöneticileri, küresel akademisyenler) olmak üzere iki kutba ayrılmış dünyalar ve
deneyimler söz konusudur (2006:100-101).
Göç ve göçmenlerin göç süreçleri, göç ettikleri ülkelerde yaşam koşulları ise sık sık
sinema filmlerinin konusu olmaktadır. Çünkü sinema, kitle iletişim aracı, eğlence, endüstri
ve sanat olarak hem içinde bulunduğu toplumdan beslenir hem de toplumsal gerçekliği
yeniden yapılandırır. André Bazin, gerçekliğin teknik olarak ve mekaniksel yeniden
üretiminin on dokuzuncu yüzyıldan itibaren sinema ile gerçekleştirilmeye başladığını
ifade eder (1993:21). Siegfried Kracauer’e göre de sinema “içinde yaşadığımız dünya
ile bizi tanıştırırken, tanık yerinde, görünüşü özel bir sonuç doğuran olayları sıralar. Bizi
yılgı duyduğumuz şeylerle yüz yüze getirir. Çoğu kez de bizi gerçek yaşamın olaylarını,
bu olaylar konusunda beslediğimiz düşüncelerle karşılaştırmaya” zorlar (1968:387).
Dolayısıyla “sinemada her eğilim, çağının toplumsal ve siyasal özelliklerini yansıtır” (
Paul Rotha, 1968:341). Nejat Ulusay’ın vurguladığı gibi, göçmenler günümüz koşullarında
kültürel pazarlar için bir hedef kitle oluşturmakta ve göçmen sorunları, çok kültürlülük,
melezlik gibi konularla sinemada farklı biçimleriyle yer bulmaktadır (2008:58).
Bu çalışma illegal göçmenleri ve mültecileri konu alan filmler ile sınırlı tutulmuştur.
Son yıllarda özellikle ekonomik ve siyasi istikrarın zayıf olduğu ülkelerden Avrupa
ülkelerine doğru yaşanan göç ve insan kaçakçılığı gemilerle ve yük kamyonlarıyla açık
denizlerde ve karada ölüm yolculuklarına dönüşmekte, bu yolculukların hazin sonuçları
sık sık medyada haber olarak yer almaktadır. Bu denli zorlu yolculuklardan arda kalanların
yaşamları ise gittikleri ülkelerde bekledikleri gibi olmamaktadır. İllegal göç ve mülteci
sorunu Avrupa’da kültürel ve siyasi olarak önemli bir gündem oluşturmakta ve söz konusu
illegal göçe karşı sınırlar daha sıkı kontrollere tabi tutulmaktadır. Bu süreçte özellikle
İtalya, Yunanistan ve Türkiye gibi ülkeler deniz ve kara yoluyla kaçak göçmenlerin ilk
uğrak yerleri olmaktadır. Dolayısıyla illegal göçmenler bilinmeyen, kabul görmeyen,
yok sayılan kimlikleriyle yasal haklardan yoksun sömürüye açık, kara para sermayesinin
kurbanları ve çoğu zaman hayatlarıyla ödedikleri büyük bedellerle farklı ülkelerde var
olma savaşı vermektedirler. Bu sorunların sinema filmlerine yansımaları da giderek önem
kazanmaktadır.
Göç ve göçmenlik Türk sinemasında da önemli bir konu olmuş ve olmaya devam
etmektedir. Türk sinemasında Göç temalı filmlerde iç göç yanında, Türkiye’den Avrupa’ya
siyasi ve ekonomik nedenlerle yasal ya da illegal yollardan gerçekleşen dış göç ve
dolayısıyla göçmenlerin gittikleri ülkelerde ekonomik, kültürel, dilsel, yaşam biçimi ve
uyum bağlamında karşılaştıkları sorunlar yansıtılır. Ancak Türkiye uzun yıllar göç veren
Sayı 37 /Güz 2013
89
Emine Uçar İlbuğa
bir ülke iken son yıllarda turizm, eğitim, iklim ve ekonomik nedenlerle göç alan ülke
konumuna gelmiştir. Ayrıca özellikle komşu ülkelerde yaşanılan siyasi istikrarsızlık ve
savaşlar nedeniyle Türkiye illegal göçmenler ve mülteciler için transit bir ülke konumuna
gelmiştir. Özellikle İstanbul’da illegal göçmenlerin yaşamlarına ilişkin sorunlar son
dönem Türk filmlerinde yer almaktadır.
Bu çalışma, son yıllarda yasadışı göç ve göçmenler sorununun Türk ve Dünya
sinemasında nasıl yer bulduğu konusuna odaklanmaktadır. Bu çalışmada inceleme konusu
olan filmlerin ortak özellikleri illegal göçmenler,1 göç etme süreçleri ve göç ettikleri
ülkelerde yaşadıkları sorunları konu edinmeleridir.
Bu çalışmada filmler toplumbilimsel analiz yöntemi ile incelenecektir. Toplumbilimsel
analiz aynı zamanda kültür tarihinin de bir parçasını oluşturur. Toplumbilimsel analizin
anahtar kategorisini toplum oluşturmaktadır, dolayısıyla toplumbilimsel bakış açısıyla
filmler genel ya da kapsamlı bir şekilde toplumsal bağlamda ortaya konulur. Bir diğer
ifade ile filmlerin ait oldukları toplumsal dönemle ilişkileri, filmlerin toplumsal koşulları,
sosyal anlamları, işlevleri, toplumda marjinal gruplara, azınlıklara ya da kişilere,
kurumlara, sosyal sınıflara, rollere karşı önyargı ve ötekileştirmeler, sorunlar ve çıkar
çatışmaları sorgulanır. Toplumbilimsel film analizi ile filmler dönemin gerçekliğinin
yansımaları ışığında değerlendirilir ve araştırılır. Toplumbilimsel film analizinin anahtar
kategorisini yönetmenin ‘biyografisi’ ya da ‘gelenek’ oluşturmaz, aksine temel kategori
’toplum’dur. (Werner Faulstich, 2002:195-196). Bu bakımdan sinema toplumsalın aşkın
bir çözümlemesini sunar ve toplumsal teşhise katkıda bulunur (Bülent Diken, 2010:2223).
Bu çalışmada 2000 ve sonrası çekilen filmler konu itibariyle sınıflandırılmış ve
filmlerin toplumbilimsel analizi ve yorumlanmasında “göçün biçimi ve koşulları”,
“göçmenlerin iş ve barınma sorunları”, “gittikleri ülkelerde yasal olanakları ya da
olanaksızlıkları”, “toplum içindeki koşulları ve ilişkileri”, yabancı olarak gelecek
perspektifleri” olmak üzere sorular temel alınmıştır.
Bu bağlamda Michael Haneke’nin “Bilinmeyen Kod” (2000), Ken Loach’un “İşte
Özgür Dünya” (2007), Costa Gavras’ın “Cennet Batıda” (2008) Emre Şahin’in “40”
(2009) ve Alejandro González Iñárritu’nun “Biutiful” (2010) filmleri analiz edilerek
yasadışı göçmenlerin sinemada nasıl temsil edildiklerini ortaya koymak amaçlanmaktadır.
İllegal Göç ve Göçmenlik Sorunu
İllegaliteye giden yol ya da illegalitenin başlamasına etki eden nedenler farklı ve
çeşitlilik göstermektedir. Örneğin Avrupa ülkelerini hedefleyen illegal yolculukların
başlangıcı bazen Kanarya adalarına, Yunanistan’a, İtalya’ya deniz yoluyla, kimi zaman
ise Ukrayna’dan başlayıp Slovakya Cumhuriyeti’ne kadar uzanan, çoğu zaman dağlık
yollardan gerçekleşen, ölümüne yolculuklarla sonuçlanan sorunlu ve insan hakları
bağlamında tartışmalı bir konudur. Bunun yanında bazen turist vizesiyle başlayan legal
1 Düzensiz göçmenler- kağıtsız, belgesiz hareket edenler, oturma izni olmayan yabancılar, illegal olarak yaşayan
göçmenler – bütün bu kavramlar gerekli olan oturumu olmayan, bir ülkede kalabilmek için yasal oturum hakkı
bulunmayan, yaşamakta olduğu ülkenin vatandaşlığına sahip olmayan, ancak kısa süreli oturum alan insanlar için
kullanılmaktadır (Vogel ve Cyrus, 2008:1).
90
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sinemada Göçün Öteki Yüzü: “Bilinmeyen Kod, Cennet Batıda, İşte Özgür Dünya,
40 ve Biutiful” Filmlerinde İllegal Göçmen Kimlikleri
bir yolculuk, vizenin bitiminden sonra gidilen ülkede kalmaya devam edilerek illegale
dönüşebilmektedir. Dolayısıyla legal ve illegal göçmenler ve onların çalışabilme
olanaklarına ilişkin çeşitli kombinasyonlar söz konusu olmaktadır. Çünkü yasal ve
yasadışı göçmenlik arasında çok katmanlı geçişler mümkündür. Yasadışı yollardan gidilen
ülkede iltica için başvuru yapan kişi bu bekleme sürecinde illegal işlerde çalışabilmekte
ya da iltica başvurusu ret edildiğinde oturma izni olmamasına karşın ülkede kalmaya
devam edebilmektedir. Bu koşullarda göçmenlerin kaldıkları ülkede yasadışı duruma
düşmeleri ve söz konusu ülkelerin ekonomik, siyasi, kültürel yapılanmaları onların yaşam
olanaklarını da farklılaştırabilmektedir (Vogel ve Cyrus, 2008:1).
Göçmenleri Champion, misafir işçi, alanında uzman, kolonyal göç, askeri personel,
öğrenciler, misyonerler, yasadışı göçmenler, sığınmacılar, sezon işçiler, turistler, yaşlı
göçü, sürekli gidip gelenler (1994:653) gibi çeşitli başlıklarda tanımlamaktadır. İster
kayıtlı isterse yasa dışı olsun ya da önce yasadışı yollardan ülkeye girip sonradan
yasal göçmen durumuna gelsin genel olarak göçmenlerin istatistiksel bilgileri sorun
oluşturmaktadır. Türkiye gibi, bazı ülkelerde ise göçmenler üzerine düzenli bir istatistik
çalışması yer almamakta ve yasa dışı göçün belgelenmesi de söz konusu olamamaktadır.
Çünkü düzensiz göçmenler yakalanma, ülkesine geri gönderilme gibi çok çeşitli
nedenlerle resmi kurumlarla ilişkiye girememektedirler. Bu durum ise onların istatistik
olarak değerlendirilmelerini olanaksız kılmakta, yasadışı göçmenler üzerine yapılan
değerlendirmeler ise sadece tahminden ibaret olmaktadır.
Bu durumda, vasıflı ya da vasıfsız olarak bir başka ülkeye kaçak yollardan veya
önce serbest dolaşım hakkı ile girip, sonra kaçak duruma düşen göçmenler, oturum izni,
çalışma izni, sağlık sigortası, iş güvencesi, barınma gibi hayati önem taşıyan desteklerden
yoksun, zor koşullarda farklı kültürlerde ve ülkelerde çoğu zaman kaçak iş gücü
piyasasının aktörleri olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Böylece daha çok kayıt dışı
ekonomide istihdam edilen çocuklar, kadınlar, erkekler, bu koşullarda uluslararası kaçak
organizasyonlarının birer metası olarak sömürüye açık, can güvenliği olmadan, her an
sınır dışı edilme korkusuyla varlıklarını sürdürmektedirler.
Türkiye ve İllegal Göç
Türkiye uzun yıllar göç veren bir ülke iken 1980’lerin sonu itibarıyla göç alan ülke
durumuna gelmiştir. Özellikle transit göç bakımından Türkiye son yıllarda kilit bir rol
üstlenmiştir. Bu değişim yalnızca kitle iletişim araçları ve ulaşım alanındaki gelişmelerle
değil, aynı zamanda Türkiye’nin yakın bölgelerindeki siyasi istikrarsızlıklar, savaşlar,
Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerindeki sosyalist sistemlerinin çökmesi, mekik
göçler, bavul ticareti, düzensiz göçler ve sığınma hareketlerinde yoğunlaşmaya neden
olmuştur (İçduygu, 2010:17-40).
İçduygu’ya göre, Türkiye’ye yönelen düzensiz göç hareketleri, göç politikası,
göçmen sayısı ve göç yoğunluğu bakımından yıllara göre farklılık gösterir. 1979-1987
yılları arasında İran’da yaşanılan rejim değişikliği nedeniyle İran’dan Türkiye’ye yoğun
göçmen akışı olur, bu göçmenlerin birçoğu daha sonra Avrupa ya da Kuzey Amerika’ya
gitmişlerdir. 1988-1993 yılları arasında, Irak ve Bulgaristan’dan gelen mülteciler ile Doğu
Bloğu ülkelerinden ekonomik amaçlarla gelen sığınmacı ve göçmenlerin oluşturduğu bir
Sayı 37 /Güz 2013
91
Emine Uçar İlbuğa
göç dalgası söz konusu olur. 1994 ve sonrasında (2004:27-28, aktaran Savaşan, 2007:155)
ise yeni göç hareketleri, AB kriterleri ve yasadışı göçün sorunları karşısında yeni
düzenlemeler zorunlu hale gelir. Özellikle “1989 soğuk savaş sonrası yoğun küreselleşme,
ulus-sonrası ya da ulusaşırı dönemin başlamasıyla birlikte çokkültürlü toplumsal yapılar
artmış göç ve sığınma hareketlerinin yoğunluğu belirginleşmiş, sınırları aşan, fikir ve
sermaye akışı, göç karşıtlığı ya da göçe ihtiyaç ve kısıtlayıcı uygulamalar gibi yeni eğilim
ve hareketler konuşulur olmuştur” (İçduygu, 2010:21).
Türkiye’ye olan dış göç yasal ve yasadışı bağlamda artmaya başlamıştır. Bu göçler
özellikle mülteci, sığınmacı, transit göçmenler ve kaçak iş gücü ağırlıklı olmaktadır.
Türkiye coğrafi konumu itibarıyla Orta Asya, Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlar gibi
uluslaşma süreçlerinin, rejim değişikliklerinin ve uluslararası askeri müdahalelerin
genellikle toplu göçlere yol açtığı bölgeleri birleştirmekte ve bu bölgelerden kaynaklanan
iltica hareketleri açısından hem geçiş hem de varış noktası konumundadır. Birleşmiş
Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre, Türkiye başlıca uluslararası göç
kavşaklarından birini oluşturmaktadır. 2008 Dünya Mülteci Araştırması’na göre, dünya
genelinde söz konusu olan 14.047.300 mülteci ve sığınmacıdan 6.380.200’ü Türkiye’nin
Güney ve Doğu sınırlarına uzanan Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da, 2.617.200’ü ise Güney
Asya ve Orta Asya’da bulunmaktadır. Bir diğer ifadeyle 2008 yılında dünya mülteci ve
sığınmacı nüfusun %70’i Türkiye’nin Doğu ve Güney sınırları etrafında bulunmaktadır.
Buna karşın 2009 yılı verilerine göre bu rakamın sadece 19.000’ini Türkiye’den geçici
sığınma hakkı elde edebilmiştir (Özgür ve Özer, 2010: 125-126). 1991 Körfez Savaşı
sırasında Iraklı sığınmacıların Türkiye’ye yoğun göçü sonrası 1994’de yapılan bir
düzenlemeyle Avrupa dışı ülkelerden gelerek Türkiye’ye iltica eden göçmenlere geçici
sığınma hakkı tanınmıştır. Türkiye’de yapılan bu değişiklikle beraber, AB ülkelerinin
mülteci ve göç rejimini sıkılaştırmaları, Afrika ülkelerinde yaşanılan ekonomik sorunlar,
iç savaşlar ve siyasi istikrarsızlıklar gibi nedenlerle Afrika ülkelerinden de Türkiye’ye
sığınmacı ve göçmenlerin sayısında artış olmuştur (Yükseker ve Brewer, 2010:297).
Özellikle AB sınırlarının illegal göçmenlere karşı sıkı ve korunaklı hale getirilmesi,
dolayısıyla Avrupa Kalesi’nin örülmesi nedeniyle Doğu-Batı göç yolu üzerinde olan
ülkenin transit göçmenlerin bekleme odası haline gelmesine neden olmuştur (Erder,
2010:41-55).
Bugün için yalnızca İstanbul’da beş-altı bin Afrikalı kaçak göçmen ve sığınmacının
yaşadığı tahmin edilmektedir. Türkiye’ye sığınmacı olarak gelen Afrikalı göçmenler
yoğunluklu olarak Somali, Nijerya, Gana, Kongo, Moritanya, Eritre, Etiyopya, Kenya
gibi ülkelerden ve yasak yollardan Türkiye’ye giriş yapmaktadırlar. Yükseker ve Brewer,
2005 yılında İstanbul’da yaşayan 133 Afrikalı kaçak göçmen ile yaptıkları anket ve
derinlemesine görüşmede göçmenlerin (%41) insan tacirleri tarafından ülkelerinden
Yunanistan ve İtalya’ya götürülmek üzere gemilerle ve botlarla yola çıkarıldıkları, buna
karşın Türkiye kıyılarında bırakıldıkları sonucuna ulaşmışlardır (2010:297-319).
Türkiye, Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerinde bir yandan düzensiz göç ve
sığınma hareketliliğine karşı yasal düzenlemelere giderken, öte yandan AB kriterlerine
uygun yasal prosedürler kapsamında çalışmalar yapmak durumunda kalmıştır. Çünkü
1990’lı yıllardan itibaren iltica ve düzensiz göç sorunu özellikle göç alan Batı Avrupa
92
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sinemada Göçün Öteki Yüzü: “Bilinmeyen Kod, Cennet Batıda, İşte Özgür Dünya,
40 ve Biutiful” Filmlerinde İllegal Göçmen Kimlikleri
ülkeleri için bir güvenlik sorunu haline gelmiş, bu yönde yapılan idari, psikolojik ve
askeri sınırlar sığınmayı daha zorlaştırırken, bu durum sığınmacı ve mültecilerin yasa dışı
yolları tercih etmelerine neden olmuştur. Her ne kadar son yıllarda sığınma başvurularında
azalma meydana gelmişse de düzensiz göçler daha fazla mülteciyi içerir hale gelmiştir. Bu
durum ise insan hakları ihlali, ayrımcılık, sınır dışı edilme gibi birçok sorunu beraberinde
getirmiştir (Özgür ve Özer, 2010:1-2).
Uluslararası Göç Bağlamında Yasadışı Göç Sorunu
Göç, ekonomik göç-ekonomik olmayan göç; gönüllü göç- zorunlu göç, geçici
göç-sürekli göç, transit göç-yerleşik göç, yasal (legal) göç, yasadışı (illegal) göç, vasıflı
(beyin) göç, vasıfsız göç gibi farklı kategoriler altında değerlendirilebilir. Bununla birlikte
bir göçmen aynı anda birden çok kategoride yer alabilir. Örneğin, ekonomik nedenlerle
gerçekleşen göç ekonomik bir göç iken, aynı zamanda göç edilen ülkeye yasadışı yollardan
girilmişse kaçak göç gerçekleşmiş olur (Güllüpınar, 2012:53-85).
Günümüzde milyonlarca insan şiddet, ayrımcılık, baskı, daha iyi bir hayat
sürdürebilme umuduyla ülkelerini terk etmek durumda kalmaktadırlar. Dünyadaki
savaşlar, askeri ayaklanmalar, toplumsal sorunlar, insan hakları ihlalleri, kötü ekonomik
politikalar, hızlı nüfus artışı, doğal kaynakların hızla yok edilmesi, sömürgecilik
sonrası yeni ulus-devletlerde siyasi ve ekonomik sorunlar söz konusu göçlerde itici rol
oynamaktadır (Durugönül, 2002:46).
Göçmenler tarafından en fazla Avrupa ülkeleri tercih edilmektedir. Buna
karşın Avrupa yasal olarak düzensiz ve yasal olmayan göçe karşı giderek sınırlarının
geçirgenliğini daha da zorlaştırmaktadır. Devletlerin göçü sınırlama girişimlerine koşut
olarak göçün yasadışına itilmesi kaçınılmaz olmakta, oluşan yasadışı yapılanmalar ile
göçün ticareti artmakta, böylece insan ticaret metası haline getirilmektedir (Ünver, 2010).
Yasadışı göçün çeşitli biçimleri söz konusudur. Kaçak göçmenler bir ülkeye kara, hava
ve deniz yoluyla gelmektedir. Bazıları ise bu göç sürecinde sahte belge kullanarak, suç
örgütleri ile işbirliği yaparak ve onların desteği ile yasa dışı yollardan başka ülkelere
giriş yapmakta, bir kısmı ise yabancı bir ülkeye yasal yollardan girip, oturum izninin
bitiminden sonra kaçak duruma düşmektedir. 2006 yılında iltica başvuruları en fazla
ABD (41.000), Kanada, Fransa, Almanya Britanya’ya olmuştur. Bu ülkelere 2006 yılında
20.000 ve 30.000 bin aralığında iltica başvurusu yapılmıştır. Bununla birlikte kişi başına
düşen rakamlar bakımında İsveç, Avusturya, İsviçre en fazla başvuru alan diğer ülkeler
olmuştur. Bu yılda en önemli iltica kaynağı ülkeler ise Irak, Sırbistan ve Karadağ olmuştur
(OECD, 2008).
Son yıllarda Avrupa’da yaşanılan ekonomik krizler, siyasi yelpazedeki değişimler
Zizek’in ifadesi ile “finansal kesintiler, sürekli olarak kemer sıkma politikalarına ihtiyaç
duyan, sağlık ve eğitim sistemlerini kısan, maaşları azaltan ve iş imkânlarını daha geçici
yapan ekonomik olağanüstü halin kalıcı olduğu yeni bir çağa girilmesini beraberinde
getirmiştir. Ayrıca komünist rejimlerin 1990’larda dağılması, devlet gücünün kullanımının
baskın biçimi, depolitize olmuş uzman yönetimi ve çıkar uyumu olduğu bir döneme
girilmesi ve bu yeni siyasi ortamda, insanları mobilize etmek için tutku eklemenin
tek yolu korkular (göçmen, suç, cinsel sapkınlık, çevresel felaket ve taciz ) olmuştur
Sayı 37 /Güz 2013
93
Emine Uçar İlbuğa
(31.08.2012). Eriş’in de vurguladığı gibi sığınma hakkı, insan onuruna yakışır bir şekilde
yaşama ihtiyacını ifade ettiği halde, gelişmekte olan ülke insanları ve daha iyi standartlarda
yaşama arzusunda olan yasadışı göçmenler için Avrupa çekim merkezi olmasına karşın bu
hak, daha çok devletlerin kendi yarattığı bir hak olarak görülmektedir (2007:4-15). Doğal
olarak illegal yaşamları, yasadışı ikamet, istihdam ve resmi istatistiklerde yer almamaları
nedeniyle yasa dışı göçü sayısal ölçüde tahmin etmek zordur. Daha çok bu sayı oturum
izni ya da bir ülkeye iltica taleplerinin reddi, uluslararası koruma, sınırda tutuklama gibi
resmi kayıtlara geçen bilgilere dayanmaktadır. Tahmini verilere göre Kuzey Avrupa’da
üçüncü dünya ülkelerinden gelen illegal göçmenler nüfusun %10’unu oluşturmaktadır
ve Güney Avrupa ülkelerinde de bu oran giderek artmaktadır (Straubhaar, 2007:8). Bu
tahminlere dayanarak yasadışı göçün büyüklüğü ve önemi, ulusal ve Avrupa düzeyinde
verilen büyük siyasi öneme sahip olduğunu göstermektedir.
Küreselleşme sürecinde bir diğer sorun ise son yıllarda kayıt dışı ekonominin özel
bir türü olarak enformel sektörlerin gelişmesidir. Enformel sektör denilince küçük ölçekli,
işgücü ve sermaye arasında ayırımın olmadığı veya çok az olduğu ve işgücü ilişkilerinin
resmi kontratların aksine, çoğunlukla akrabalık veya kişisel ve sosyal ilişkilere dayandığı
sektörlerdir (Savaşan, 2007: 29). Bu sektörler ise çoğu zaman kayıt dışı göçmenlerin
istihdam edildikleri alanlar olmaktadır. Bütün bu koşullarda illegal göçmenlerin,
mültecilerin ve ilticacıların içinde bulundukları toplumda hem yasal hem de kamusal
alanda yok sayılmaları söz konusu olmakta, bu durum ise kriminal ortamlara açık ve
insan tacirlerinin ellerine kolayca düşmelerine neden olmaktadır. Çoğu zaman insan
sağlığını tehdit eden ortamlarda topluca, sağlıklı beslenme ve insanca yaşama hakkından
uzak, toplumdan dışlanmış ve her an yakalanarak sınır dışı edilme korkusuyla yaşamak
zorunda kalmaktadırlar.
Sinemada İllegal Göçmen Temsilleri
Sinema toplumun bir yansıması olarak toplumu hem biçimlendiren hem de
alternatifler sunan yapısıyla, sorgulayan, eleştiren, eğlendiren, düşündüren bir kitle
iletişim aracıdır. Bu bağlamda yasadışı göç, göçmenlik ve göçmenlerin yaşam koşullarına
ilişkin sorunların sinema filmlerinde de sorunsallaştırılması, içinde yaşanılan toplumların
sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi koşullarının da bir yansımasını oluşturmaktadır. Bu
çalışmada incelenecek örnek filmlerin ortak temasını illegal göç ve göçmenler konusu
oluşturmaktadır. Türk ve dünya sinemasında illegal göç sorununun sinema filmlerinde
konu olması ve birçok önemli yönetmenin bu konuya yaklaşımları böylesine önemli ve
sorunlu bir alana dikkat çekilmesi bakımından da önemlidir.
Emre Şahin, “40” filminde İstanbul’da kaçak olarak yaşayan Afrikalı göçmenlerin
sorunlu ve zorlu yaşamlarını beyazperdeye yansıtır. Ken Loach, “İşte Özgür Dünya”
filminde İngiltere’de mevsimlik ve illegal işçilerin yaşamına, Michael Haneke “Bilinmeyen
Kod” da Paris’teki Afrikalı ve Balkan kökenli göçmenlerin, Alejandro González Iñárritu,
İspanya’da kaçak Çinli ve Afrikalı göçmenlerin sorunlarına, Costa Gavras ise Ortadoğulu
bir gencin kaçak yollardan Cennet Batı’ya yolculuğuna çevirir kameralarını. Böylece
sinema duyan, gören, dokunan, hissettiren yapısıyla dünyadaki bir insanlık dramına aracı
olur.
94
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sinemada Göçün Öteki Yüzü: “Bilinmeyen Kod, Cennet Batıda, İşte Özgür Dünya,
40 ve Biutiful” Filmlerinde İllegal Göçmen Kimlikleri
Film Analizleri ve Bulgular
Film:‘40’,
Film Özeti
Emre Şahin’in ilk uzun metrajlı filmi ‘40’ üç ayrı karakter üzerinden İstanbul’a
farklı nedenlerle gelmiş ve burada tesadüflerle aynı çantanın peşine düşen ve hayallerini,
geleceklerini bu çantanın içindeki para ile kurabilecekleri umudu taşıyan, ancak her üç
karakterinde çantayı bulup, ardından kaybedişlerinin hikâyesi anlatılır. Sevda hemşire
özel hayatında yaşadığı sorunlardan kurtulabilmek için numeroloji ile ilgilenir. Böylece
Sevda tüm sorunlardan kurtulup, yeni bir hayata başlamak umuduyla rakamların insan
yaşamındaki etkisinin peşinden gider. Metin, Sivas’ın bir köyünde evin en küçük çocuğu
olarak dünyaya gelir. Ancak huzurlu bir hayatı yoktur, 15 yaşında iken annesine şiddet
uygulayan babasını öldürerek İstanbul’a kaçar. İstanbul’da cezaevine düşer ve 15 yıl
yattıktan sonra cezaevinden çıkar. Kendisine bir iş kurar. Bir yandan taksicilik yaparken
öte yandan karanlık işlerle uğraşan bir mafya çetesinin kuryesi olarak çalışmaya başlar.
Bir gün ulaştırması gereken para çantasını birlikte olduğu kadının evinde kaybeder ve
hayatı tehlikeye düşer.
Ailesi onun Tanrı’nın armağanı olduğunu düşünür ve Godwill adını koyar. Godwill
daha ilk okulda iken sınıfındaki zengin bir ailenin kızına aşık olur. Sevdiği kızı ailesi
özel bir yatılı okula verir, ardından da eğitim için Paris’e gönderir. Godwill sevdiği
kızın peşinden gitmek hayaliyle para kazanmak için farklı işlerde çalışır ve biriktirdiği
parayla gizli yollardan Avrupa’ya gitmek için bir yük gemisinin Konteynırında umuda
yolculuğa çıkar. Ancak onun bindiği konteynır İstanbul’da indirilir. Godwill için umut
tükenmemiştir. İstanbul’da illegal olarak farklı işlerde çalışır, yeniden para biriktirir ve
bir gün sevdiği kızın peşinden Paris’e gitme hayalini büyütür. Ancak biriktirdiği parayı
yardım ettiği bir kadın çalar. Kendisini Tanrı’nın seçilmiş insanı olarak gören Godwill,
İstanbul’un Tarlabaşı semtinde hırsızlar, çeteler, travestiler, kaçak göçmenler, uyuşturucu
şebekeleri arasında insan tacirlerinden yardım ummaktadır.
Umutlar Kenti ya da Umudun Tükendiği Yer: İstanbul
’40’ filminde iç göç ve dış göç olmak üzere göçün iki yüzü vardır. Sivas’ın bir
köyünden suç işledikten sonra yeni bir hayat kurmak üzere İstanbul’a gelen Metin’in
İstanbul’da kendine yeni bir hayat kurma düşü, hayal kırıklığı, itilmişliği, girdiği illegal
ilişkilerle yaşadığı Tarlabaşı semti gibi, geleceği belirsiz bir yaşam sürdürmektedir.
Avrupa’ya gitmek üzere insan tacirlerine elindeki paraları veren Godwill’in içinde
bulunduğu konteynır Hamburg yerine İstanbul’da gemiden indirilir. Ama onun Avrupa
düşü devam eder. Godwill şimdi İstanbul’da kendisi gibi Afrika ülkelerinden gelmiş ve
kaçak olarak Tarlabaşı’nda izbe, yıkık binaların bakımsız odalarında toplu bir yaşam
sürdürmekte ve illegal iş pazarında ucuz iş gücü olarak çalışmaktadır.
İllegal göçmenlerin çalışma ortamları tıpkı yerleşim alanları gibi sorunlu, her an
basılma korkusuyla karşı karşıya olan, tamirhaneler, tekstil atölyeleri, illegal üretim yapan
Sayı 37 /Güz 2013
95
Emine Uçar İlbuğa
küçük işletmeler olmaktadır. Bu işyerleri, iş güvencesinden yoksun, iş sağlığı bakımından
tehlikeli ve ekonomik bakımdan da devamlılığı olmayan, çoğu zaman emeğinin çok
altında ücretle çalışmak durumunda kalan ve hak arayamayacak durumda olan insanların
çalıştırıldığı yerlerdir.
Tarlabaşı, 1500’li yıllarda başlayan ilk yapılaşmanın ardından İstanbul’da 1870
yılında meydana gelen büyük yangından sonra evsiz kalan İstanbulluların yerleştirildiği
bir semttir. Semt Rum, Ermeni, Polonyalı, Yahudi ve Bulgar nüfusuna ev sahipliği
yapar, ancak 1923 yılında mübadele dönemi ve 6-7 Eylül 1955 yılında azınlıklara karşı
gerçekleşen saldırı ve yağmalama sonucu bu semtte yaşayan azınlık yurttaşlar ülkeden
ve bölgeden ayrılmak zorunda kalırlar. Bu yıllardan sonra semtte kalan boş binalar iç ve
dış göçle İstanbul’a gelen kişilerin yerleştiği bölge olarak anlam kazanır. 2006’da kentsel
dönüşüm projesi kapsamına alınan Tarlabaşı semtinde bugün için yaşayanların profilleri,
ağırlıklı olarak Türkiye’nin Güneydoğu ve Karadeniz bölgesinden gelen gruplardan
oluşmakta, bunun yanında az sayıda da olsa Rum, Ermeni ve Süryani yaşamaktadır.
Tarlabaşı sakinlerinin çoğu sosyal güvenceden yoksun, çöp toplayarak ve midyecilik
yaparak geçimlerini sağlamaktadır. Terk edilmiş boş evler, çöplüğe dönüşmüş, fuhuş,
uyuşturucu ve mafyanın örgütlendiği bir semt olarak Tarlabaşı Godwill ve diğer illegal
göçmenler için aynı zamanda her an sınır dışı edilme tehlikesini de barındırmaktadır.
Umutlar, Korkular ve Belirsizlik Arasında Bir Yerde
İllegal konumundaki göçmenler toplum içinde hem korku duyulan, tehlikeli hem
de sömürülmeye açık olarak görülmektedirler. Bu bağlamda Godwill’in hastanede iken
hemşire Sevda tarafından çantasının çalınması ya da Godwill tarafından takip edildiğinde
hemşire Sevda’nın elinde Godwill’in çantası olduğu halde bağırarak çevreden yardım
istemesi bunun bir örneğidir.
Çünkü Godwill, siyah ve kaçak bir yabancı olarak hem yasal haklardan yoksun
hem de yabancı olarak tehlikelidir. Türkçeyi iyi bilmediği için kendisini ifade etmekten
yoksundur. Bu durumda Godwill için hem polise yakalanmamak hem de çevredeki
kişilerin kendisini tehlikeli ve saldırgan olarak algılayacakları korkusuyla kaçmaktan
başka çaresi yoktur. Göçün yasal olmaması göçmenlerle güvenlik birimleri arasındaki
ilişki biçimini de çoğu zaman sorunlu bir alana çekmektedir.
Her Şeye Rağmen Umuda Yolculuk
Godwill’in gelecek perspektifi Paris’e gitmektir. Tek amacı vardır, insan tacirlerine
para biriktirmek ve bir an önce İstanbul’dan ayrılmak. Filmin sonunda Godwill ve diğer
illegal göçmenlerin son paralarını kaptırdıkları insan tacirlerinin elinde gemilerde,
kamyonların kasalarında bilinmeyen yolculukları devam eder, Türkiye’nin farklı
bölgelerinde kaderlerine terk edilen insanların kamyonlardan indirilişleri, haberlerde
kaçak yollardan gelen insanların bu yolculuklardaki hazin sonlarına ilişkin bilgiler film
boyunca yer alır.
96
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sinemada Göçün Öteki Yüzü: “Bilinmeyen Kod, Cennet Batıda, İşte Özgür Dünya,
40 ve Biutiful” Filmlerinde İllegal Göçmen Kimlikleri
Sonuç olarak, Emre Şahin’in ilk filmi ‘40’ın senaryosunun özellikle illegal
göçmenlerin yoğun yaşadığı Tarlabaşı semtinde şekillenmesi önemlidir. ‘40’ filminin
başrolünü İstanbul’un Tarlabaşı semtinde yaşayan bir Nijeryalı göçmen canlandırmaktadır.
Filmde, İstanbul’da birbirini tanımayan üç insanın tesadüf karşılaşmaları işlenirken,
göçmenler konusu iç göç ve illegal göç bağlamında sorunsallaştırılmaktadır.
Film: Bilinmeyen Kod (Code Inconnu)
Film Özeti
Paris’in işlek bir caddesinde oturmuş dilenen bir kadın, köyde babasıyla birlikte
çiftlikte kalmak istemeyen ve Paris’e abisinin evine gelen bir genç, sevgilisinin kardeşini
evinde uzun süre barındıramayacak olan sinema oyuncusu Anne (Juliette Binoche) ve
Afrika kökenli, sağır-dilsiz okulunda öğretmenlik yapan gencin yaşamı bir an için aynı
sokakta kesişir. Her biri farklı eğitsel, ekonomik ve kültürel koşullarıyla Paris’de yaşam
mücadelesi ve gelecek kaygısı içindedirler. Kafe’nin köşesinde caddeye oturmuş olan
Romanyalı Maria elini uzatmış dilenmektedir, o sırada Paris’e abisinin yanına gelen
Jean (Alexandre Hamidi) elindeki kağıt parçasını dilenen kadının üzerine atar. Afrika
kökenli Amadou (Ona Lu Yenke), dilenci kadına kağıt atan Jean’ı görür ve kadından özür
dilemesi için onu uyarır. Özür dilemeyen Jean ve Amadou arasında başlayan kavgaya
polisler müdahale eder. Polis Jean’e dokunmaz, sadece Amadou’ya kimlik sorar. Amadou
ve Romanyalı dilenci kadın gözaltına alınır. Oturum izni olmayan Maria ülkesine
gönderilmek üzere sınır dışı edilir. Maria, Romanya’da köyüne gittiğinde ailesinin onun
Fransa’dan dilenerek göndermiş olduğu paraya göre bir yaşam kurduklarını görür ve
tekrar Fransa’ya doğru bir başka yolculuğa çıkar.
Avrupa Birliği, Serbest Dolaşım ve Kolonyal Göç ve Göçmenlik
Fransa hem kolonyal, hem işgücü göçü, hem eğitim hem de turizm bakımından
önemli bir göç toplumudur. Ayrıca 2000’li yıllardan itibaren Avrupa Birliği’ne üye
ülkelerin vatandaşlarına serbest dolaşım hakkı verilmesi, Romanya, Bulgaristan gibi
ülkelerin Avrupa Birliği’ne kademeli üyelik hakkı ve ülke vatandaşlarının üç ay serbest
dolaşım haklarının olması illegal iş pazarında çalışan yasadışı göçmenlerin sayısını
artırmıştır. Filmde Romanya’dan birçok kadın ve erkek farklı Avrupa ülkelerine önce
yasal yollardan geçmekte, yasal oturma süresini aştıklarında ise illegal olarak çalışmakta
ve yaşamlarını illegal olarak idame ettirmektedirler. Maria köyünde evlenecek olan
kızının çeyizine yardım etmek, düğün masraflarını karşılamak ve çocuklarına daha iyi
bir gelecek sağlamak amacıyla Paris’te illegal olarak yaşamakta ve dilencilik yaparak
biriktirdiği parasını ailesine göndermektedir. Amadou ise yasal olarak yaşadığı, büyüdüğü
eğitim aldığı ve geleceğini kurduğu Fransa’da polisle karşı karşıya geldiğinde kurumlar,
yasalar ve kamusal alanda siyah bir göçmen olarak ötekileştirmeden nasibini alır.
Sayı 37 /Güz 2013
97
Emine Uçar İlbuğa
Umut Toplumunda Ötekileştirilmenin Farklı Biçimleri
Amadou ailesi ile birlikte Paris’te yaşamaktadır. Burada yasal oturum hakkına
sahip, sağır ve dilsiz olan kız kardeşinin okulunda müzik öğretmeni olarak çalışmakta,
annesi ve kardeşleri ile birlikte göçmenlerin yoğun oturduğu bir semtte küçük bir
dairede yaşamaktadır. Amadou’nun evindeki eşyalar, annesinin Fransızca’yı bilmemesi,
kardeşinin göçmen çocuklarının yoğun olarak devam ettiği bir okula gitmesi Amadou ve
ailesinin sosyo-ekonomik koşullarına ilişkin bilgi vermektedir.
Amadou Fransa’da oturum ve çalışma hakkına sahip olmasına karşın, sokakta çıkan
bir tartışmada ilk önce suçlanan kişi olmaktadır. Amadou’nun polis tarafından gözaltına
alınması karşısında ise ailesi oğullarının sınır dışı edilmesinden, oturum haklarının
ellerinden alınmasından korku duymakta, çevrelerinde daha iyi Fransızca konuşan
akrabalarından yardım almak zorunda kalmaktadır. Amadou Paris’te okula gittiği için
Fransızca’yı çok iyi konuşmakta, büyüdüğü bu kentin bir insanı olarak hareket etmekte,
buna karşın annesi dil bilmediği ve daha çok ev içinde konumlanmış yaşamı ile dışarıdan
gelebilecek tehlikelere karşı çaresiz kalmaktadır. Dolayısıyla çocukları herhangi bir sorun
yaşadığında kurumlardan ziyade, akrabalarından, kendi ülke vatandaşlarından yardım
istemektedir. Amandou ise hem iş hem de özel yaşamıyla kendisini Fransa’ya ait hisseder.
Ancak yabancı olarak etnik ve dinsel kimlikleri ile kamusal alanda ve resmi kurumlarda
sorunlar yaşamaktadır. Amadou’nun kız arkadaşı ile birlikte gittiği restoranda daha
önceden telefonla rezerve ettirmiş olduğu masanın verilmemesi, küçük bir tartışmada
gözaltına alınması, evlerinin aranması yerleşik ve yasal göçmen de olsalar potansiyel
suçlu olarak görülmelerine, hem kurumsal hem de kamusal alanda ötekileştirilmelerine
örnek oluşturmaktadır.
Dilencilik yapan Maria, illegal olarak Fransa’da kalmaktadır. Bu nedenle karşılaştığı
yasal bir sorunda hiçbir şekilde konuşmasına fırsat tanınmadan ülkesine gönderilmiş ve
uçak masrafları da kendisi tarafından karşılanmıştır. Filmin Paris’te geçen bölümünde
Maria hiç konuşmaz. Tıpkı yasalar karşısında sorgulamaya gerek duyulmadan sınır dışı
edildiği gibi. Filmde Paris sokaklarında dilenen Maria’nın Paris de kaldığı eve, yaşam
koşullarına ve ilişkilerine ilişkin hiçbir bilgi yer almaz. Ancak Romanya’daki köyünde
inşaatı devam eden evi, geleceğe ilişkin umutları, kızının düğününde köylüleri ve
akrabaları ile ilişkilerine yer verilmekte, Paris de sosyal çevreden soyutlanmış olarak
sunulan Maria’nın köyünde geniş bir sosyal ilişkiye sahip olduğuna vurgu yapılmaktadır.
Bunun yanında Maria köylüleriyle ve ailesiyle Paris’deki yaşamına ve koşullarına ilişkin
bir şey paylaşmaz.
Maria her yakalandığında ülkesine geri gönderilse de illegal olarak Paris’e yine
gelmektedir. Ancak her gidişin sonunda Paris’te her şey aynı kalmamakta, dilendiği köşe
başları başka göçmenlerce tutulmakta, yeni mekânlar, yeni çalışma olanakları ile yeni
koşullara göre yeni mücadele alternatifleri oluşturmak zorunda kalmaktadır. Geleceği
belirsiz, yasal hiçbir olanağa sahip olmadan, yalnız ve illegal kadın göçmen olarak
hem Fransız yasaları hem de sokakta, diğer evsizler, yoksullar ve göçmenler karşısında
tehlikeli bir yaşam sürdürmektedir.
98
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sinemada Göçün Öteki Yüzü: “Bilinmeyen Kod, Cennet Batıda, İşte Özgür Dünya,
40 ve Biutiful” Filmlerinde İllegal Göçmen Kimlikleri
Film: İşte Özgür Dünya (It’s a Free World)
Film Özeti
Özel bir işçi bulma firmasında çalışan Angie iş çıkışı arkadaşları ile oturdukları
bir barda iş arkadaşının cinsel tacizine uğrar. Angie’nin arkadaşının tacizine karşı
verdiği tepki, aynı zamanda onun işinden olmasına neden olur. 10 yaşında Jamie adlı
oğlu ile yalnız yaşayan Angie, işsizlik döneminde oğlunu Londra dışında yaşayan anne
ve babasının yanına bırakır. Ancak işler düşündüğü gibi gitmez. Küçük kasaba da oğlu
annesinin özel yaşamı nedeniyle okul arkadaşları tarafından aşağılanır. Düzenli işinin
olmaması, oğlunun sorunları ve özel yaşamındaki gelgitler sonucu Angie yakın arkadaşı
Rose ile daha önce çalıştığı şirketten edindiği deneyimlerle göçmen işçilere iş bulmak
için bir şirket kurmaya karar verir. Afrika kökenli Rose üniversite mezunu olmasına
karşın bir çağrı merkezinde kötü koşullarda çalışmaktadır. İki yakın arkadaşın birlikte
kurdukları “Angie ve Rose İş Bulma Şirketi” altı ay içinde büyük başarı elde eder. İlk
zamanlar deneme amaçlı kaçak olarak sürdürdükleri iş beklenmedik bir şekilde kar
sağlayınca Angie arkadaşı Rose ve ailesinin uyarılarına dikkat etmeden, daha fazla
kazanç için düşüncelerinden ödün vermeye başlar. Önceleri illegal yaşayan İranlı ailenin
iş ve barınacak bir yer bulmalarına yardım eden Angie için artık onların kaldıkları yerleri
polise ihbar ederek boşalttırmak sıradan olur, çünkü kendi firmasında çalıştıracağı illegal
göçmenleri buraya yerleştirecektir.
Daha İyi Bir Yaşam İçin Feda Edilen İdealler
İngiltere, Fransa, Almanya gibi birçok Avrupa ülkesine Avrupa Birliği’ne yeni üye
olan Doğu Avrupa ülkelerinden çok sayıda insan akışı gerçekleşmektedir. Söz konusu
insan akışıyla birlikte göçmenler düşük ücretli işlere alınmışlar ve bu durum göçmenlere
karşı tepkiyi de beraberinde getirmiştir (Ritzer, 2010:325).
Ken Loach ‘İşte Özgür Dünya’ filminde göçmenlerin yaşamlarını, sömürülmelerini,
ötekileştirilmelerini İngiliz bir kadının gözünden ortaya koymaktadır. Yasal olarak özellikle
Doğu Avrupa ülkelerinden gelen mevsimlik işçiler, yasal kalma süreleri dolmuş ve kaçak
duruma düşmüş göçmenler, mülteciler illegal işçi pazarında ağır işlerde, iş güvenliğinden
ve hukuksal haklardan yoksun olarak sömüren insan tacirleri ve çoğu zaman çalıştıklarının
karşılığı ücreti alamayan illegal göçmenler filmin ana temasını oluşturur. Filmde Angie ilk
önce yalnızca pasaportu olan göçmenlere iş bulur. Daha sonra daha karlı bir işe yönelir.
Hiçbir yasal güvencesi olmayan illegal göçmenlerin şirketlerde, çiftliklerde, fabrikalarda
sömürülmesi daha kolaydır. Yasadışı göçmenler daha az ücrete çalıştırılmakta ve her
bakımdan tamamen işverenlere bağlı kalmaktadırlar. Ritzer “Aylaklar” başlığı altında,
çeşitli göçmen tiplerini mülteciler, sığınmacı, emek göçmenleri olarak açıklar. Buna
göre mülteciler, anayurtlarını terk etmeye zorlananlardır ya da can güvenlikleri tehlikede
olduğu için göçmek zorunda kalanlardır. Sığınmacılar ise kaçtıkları ülkede kalmak
isteyen mültecilerdir. Mülteci; ‘yabancı’, ‘sınırdaki insan’, ‘içerdeki yabancı’ gibi farklı
sosyolojik kavramlarla tanımlanır. Mültecilik, yapısal olarak huzursuz, hem yurdundan
uzak hem de geldiği ülkenin bir parçası haline gelmemiş dolayısıyla bulunduğu konumun
geçici bir durum olduğuna işaret eder (2010:319).
Sayı 37 /Güz 2013
99
Emine Uçar İlbuğa
Filmde İran’daki rejimle sorun yaşayan ve bu nedenle İngiltere’ye mülteci
olarak sığınan İranlı aile, iltica talepleri kabul edilmeyince yasadışı konuma düşer ve
kaçak olarak bir barınakta yaşamak, her türlü işte çalışmak zorunda kalır. Aynı şekilde
filmde farklı ülkelerden gelen, kendi ülkelerinde doktor, hemşire, öğretmen, mühendis
olan, ancak ekonomik, siyasi ya da savaş gibi nedenlerle ülkelerini terk etmek zorunda
kalmış farklı göçmen grupları yer almaktadır. Diplomalarının tanınmaması, barınma
ve beslenme gibi temel ihtiyaçları yanında, ailelerine ekonomik olarak destek vermek
zorunda olmaları, onların illegal olarak çalışmalarına neden olmaktadır. Bu koşullar ise
çoğu zaman haklarının ihlali, yaşama haklarının gasp edilmesi ve korunaksız bir şekilde
insan tacirlerinin ellerinde bir tutsaklığa dönüşmektedir.
Avrupalı, Ortadoğulu, Afrikalı Göçmenler ve Londra’da Sönen Umutlar
Filmde göçmenlerin yaşamı, sorunları, koşulları direk onların gözünden
aktarılmamakta, göçmenlerin heterojen yapıları işveren ve iş bulan firmaların onlara
tutum ve davranışlarında ortaya konulmaktadır. İllegal olarak ülkeye giren ya da yasal
konumda iken yasadışı konuma düşen göçmenler bazen karşılaştıkları iyi niyetli insanların
kısa süreli yardımlarıyla ayakta durmakta bazen de açgözlü insanların kurbanları
olmaktadırlar. Mevsimlik işçi olarak gelen, geçici oturuma sahip olan, kendi ülkesinden
göçmenlerle birlikte kalabileceği evi ve düzensiz olarak bulduğu işlerde kazandığı küçük
meblağlarla yaşamı sürdüren göçmenler ise yasa dışı olanlara göre göreceli olarak daha
iyi konumda olmakla birlikte, onlar da çoğu zaman yasal olmayan koşullarla mücadele
etmek zorundadırlar. İnsan pazarında iş arayan göçmenlere iş bulan firma elemanları
işçileri yaşlı, genç, pasaportu olan ya da olmayanlar olarak sınıflandırmaktadırlar. Çünkü
çalışma izinleri yoktur ya da illegal olarak iş pazarında çalıştıkları için yasal haklardan
yoksundurlar. Buna karşın Angie ve fabrika sahiplerinin işçilerin paralarını ödememesi
karşısında Doğu Avrupalı işçiler, Angie’ye sokakta şiddet uygulayarak, evini taşlayarak
ve çocuğunu kaçırarak gözdağı verirken, aynı zamanda yasadışı dünyalarında kendi
yasadışı hak arayışlarının da yolunu bulurlar.
Yasadışı göçmenler hem ucuz işgücü olarak sömürülmekte hem de eğlence arayan
İngiliz vatandaşlarının birer haz nesnesine dönüşebilmektedirler. Angie ve arkadaşı
Rose’un birlikte gittikleri barda kendilerine uygun partner bulamadıklarında ilk akıllarına
gelen iş buldukları göçmenlerin arasından yakışıklı olanlarla bir geceliğine girecekleri
ilişki olur.
Sahte Cennet Vaadi
Filmde yer alan göçmen profilleri kendi içlerinde de heterojen bir yapı sergilemektedir.
Örneğin Angie’nin birlikte olduğu Polonyalı genç Londra’da yaşadığı hayal kırıklığı
nedeniyle kendi ülkesine dönme planları yaparken, İranlı aile böylesi bir geri dönüş
seçeneğinden yoksundur. Yasadışı göçmenler, yasadışı olarak çalışan geçici mevsimlik
işçilerin geleceğe ilişkin perspektifleri yaşadıkları gündelik koşullarla şekillenmektedir.
Bazıları için bir süre çok çalışıp kazandıkları para ile ülkelerinde bir gelecek kurmak,
100 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sinemada Göçün Öteki Yüzü: “Bilinmeyen Kod, Cennet Batıda, İşte Özgür Dünya,
40 ve Biutiful” Filmlerinde İllegal Göçmen Kimlikleri
bazıları içinse çalışabildikleri sürece bu koşullarda yaşamlarını idame ettirmek, şansları
iyi giderse kalıcı olabilmek söz konusudur. Bazıları için ise hem barınma, hem çalışma
bağlamında yasadışı olarak insan tacirlerinin onlara vermiş olduğu olanaklar dahilinde bir
yaşamı sürdürmek ya da sınır dışı edilme korkusu ile sürdürülen bir hayat söz konusudur.
Bu koşullarda ise sağlık, iş, hukuk, eğitim ve insanca yaşam gibi taleplere sahip olmaları
mümkün görünmemektedir.
Filmin sonunda Angie haklarını arayan göçmenlere olan borcunu ödemek için
Ukrayna’ya gider. Bu kez orada insanlara Londra’da cennet bir çalışma ortamı vaat ederek
yasadışı yollardan göçmenler üzerinden para kazanmaya devam eder. Göç süreklilik arz
etmekte, insan tacirleri bu kara iş pazarında çok fazla para kazanmakta, farklı nedenlerle
ve koşullarda göçmenler bu pazarın birer metası olarak yer almaktadırlar.
Film: Cennet Batı’da (Eden Is West)
Film Özeti
Elias gemide kendisi gibi umuda yolculuk eden kaçak göçmelerle birlikte korku ve
merakla karışık, aç ve susuz yeni bir ülke, yeni bir yaşam hayaliyle yolculuk etmektedir.
Ara ara cebinde taşıdığı sözlükten bir yandan da Fransızca çalışmaktadır. Beklenmedik
bir şekilde denizin ortasında göçmenler çaresiz bir durumda bırakılır ve ellerinde kalan
son paralarına göz dikmiş insan tacirleri tarafından parası olanlar yolculuğa devam
edebilirken, geride kalanların akıbeti ise bilinmez. Elias ve arkadaşı şanslıdır, denizin
ortasında bırakılan diğer göçmenlerin çığlıkları ve yalvarmaları arasında ağzına kadar
insan dolu gemide kendilerine bir yer bulurlar. Hedef yolculuk Batı’ya gidebilmektir.
Kıyıda parlayan ışıkları gören Elias ve arkadaşı tüm uyarılara rağmen denize atlar, ışıklı
kıyıya doğru yüzmeye başlarlar. Çıplaklar plajına vurmuş yorgun bedeniyle uyanan Elias
önce gördükleri karşısında şaşırır, ancak kısa süre içinde toparlanır ve sanki orada yaşayan
biriymiş gibi davranır.
Sahte Cennete Veda: Umuda Yolculuk
Yasadışı göçmenlerin Avrupa ülkelerine gitmek için derme çatma sandallarla, yük
gemileriyle izledikleri güzergâhta genellikle İtalya, İspanya, Türkiye ve Yunan Adaları
bulunmaktadır. Özellikle Midilli, Sakız ve Sisam gibi Yunan adaları ile Türkiye arasındaki
mesafenin çok yakın olması, bu yolu özellikle Ortadoğu ve Asya için bir çıkış kapısı
yapmaktadır. Dolayısıyla Yunan Takımadaları’na yapılan giriş sayısı 2006 yılında 4 bin
iken, 2007’de 10 bine ulaşarak ülkeye yasa dışı giriş iki misli artmıştır (Ritzer, 2010:327).
Costa Gavras’ın Cennet Batı’da filminde Ortadoğu’dan gemiyle yasal olmayan yollardan
Avrupa ülkelerine illegal göçmen taşıyan gemi denizde sahil güvenlikle karşılaşır ve tüm
uyarılara rağmen Elias’ın da içinde bulunduğu bir grup denize atlar. Elias’ın yüzerek
ulaştığı tatil köyü kısa süre içinde polis tarafından sarılır ve kaçaklar aranır. Bu karmaşada
Elias, ‘Cennet’ adlı tatil köyünden kaçabilmenin yollarını arar. Bu süreçte tatilcilerin
arasında bazen tatilcileri eğlendiren komedyenlere manken olur, bazen otel odalarında
Sayı 37 /Güz 2013
101
Emine Uçar İlbuğa
tamir ustası olarak çalışır. Yakışıklı ve genç bir adam olarak Elias hem tatil köyünün
çalışanları hem de müşterilerinin cinsel arzularının bir nesnesi olur. Sonunda sahte cennette
kapana kısılmış gibi etrafı çevrili polis kordonundan kaçmayı başarır. Bu yolculukta kötü
niyetliler yanında iyi insanlarla da karşılaşır. Tatil köyünde sirk gösterisi yapan hokkabazın
ayrılırken, “Paris’e yolun düşerse beni ara sözü üzerine umutlanır” ve Paris yolculuğunun
hedefi olur. Otelde tanıştığı ve birlikte kaldığı Hamburglu Christina’dan aldığı para ile
yolculuğu başlar, fakat yolculuğunun ilk durağında parasının büyük bölümünü kaptırır.
Yol boyunca bazen bir kamyonetin arkasında hayvanlarla, bazen şoförlerin yanında
sürdürdüğü uzun yolculukta Avrupa’nın farklı ülkeleri ve koşullarını deneyimler. Alp
dağları eteklerinde bindiği otomobilde kavga eden karı-koca arasında kalır ve yolculuğu
tek başına karlı dağların ortasında son bulur. Umudu tükenmez Hamburg’a gitmekte olan
bir tırdan Almanya ve Fransa yol ayrımında iner. Paris yolunda iki çocuğu ile pazarcılık
yapan Sofia’nın evine misafir olur. Fakir ama dostça bir aile ortamına girer. Ancak hiçbir
teklif onu yolundan alıkoyamaz. Maceralı yolunda bazen polisten kaçar, bazen kaçak
işçilerin çalıştırıldıkları fabrikalarda kısa süreli işler bulur. Elias’ın Avrupa yolculuğu,
izleyiciye Avrupa’nın heterojen yapısını, farklı yüzlerini ve göçmenler için dikenli ve
zorlu yaşamını gözler önüne serer.
Film, Avrupa’ya kaçak yollardan giren bir göçmenin başına gelebilecek olayları
mizahi bir dille ortaya koyar. Filmde gemilerde ölümüne yolculukları ya da kıyıya
cesetleri vuranların, sakıncalı, tehlikeli yolculukları ortaya konulur. Bu yolculukların
erkek, kadın ya da bir çocuk olarak nasıl aşılabileceği, başlarına nelerin gelebileceği,
bilmedikleri bir dilde, tek başlarına hangi sorunlarla karşılaşabilecekleri gözler önüne
serilmekte ve illegal göçmen işçilerin çalıştıkları fabrikalarda işveren ve diğer yerli
işçiler tarafından sömürülmeleri ve aşağılanmalarına karşılık göçmenlerin hiçbir yasal
haklarının olmamasına vurgu yapılmaktadır.
Sonuç olarak Elias film boyunca geleceğe umutla bakmakta, inatla hayalinin
peşinden gitmekte ve mücadele etmektedir. Ancak onun geleceğe ilişkin perspektifi
öncelikle polise yakalanmamak, oturum alabilmek, iş bulabilmek ve geleceğini Paris’te
kurmaktır. Oysa Elias’ın beklentisine karşılık onun yasalar önünde yok olması, yasadışı
olduğu için kimliğinin ve pasaportunun olmaması, ülkesine geri gönderilmesi için yasal
bir gerekçe oluşturmaktadır.
Film:Biutiful
Film Özeti
Uxbal Barcelona’da kaçak göçmenlerin iş bağlantılarını kuran, illegal göçmenlerin
canları pahasına sokaklarda kaçak ucuz çanta ve tekstil ürünlerini satmalarında gözcülük
yapan ve bu satışları çoğu zaman görmezden gelen polislere rüşvet veren, kısaca hayatını
kanunsuz yollardan kazanan biridir. Özel hayatında ise bir yandan dağılmış ailesini
toparlamaya çalışmakta, öte yandan kendisinde kalan iki çocuğunun bakımını yürütmekte
ve ağır bir hastalıkla mücadele etmektedir.
102 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sinemada Göçün Öteki Yüzü: “Bilinmeyen Kod, Cennet Batıda, İşte Özgür Dünya,
40 ve Biutiful” Filmlerinde İllegal Göçmen Kimlikleri
Yasaların Tanımadığı, Toplumun Görmediği, Duymadığı Hayatlar
Uxbal, kaçak bir çanta ve kemer imalathanesinin bodrumunda, çalışan illegal
Uzakdoğulu göçmenler, onların ürettikleri malları sokaklarda satan Afrikalı göçmenler
ve onların üzerinden para kazanan insan tacirleri, imalathane sahipleri ve polis arasındaki
ilişkiyi sağlamakta, göçmenlerin iş ve gündelik yaşamını organize etmektedir. Uxbal
özel yaşamında ise dağılmış ailesi, çocuklarının bakımı, karısının ruhsal gelgitleri, alkol
sorunu ve ölümle pençeleştiği ağır hastalığı arasında sıkışmış bir yaşam sürdürmektedir.
Bu durumda iken çocuklarını kime emanet edebileceği kaygısını taşımaktadır.
Öte yandan ülkelerinden daha iyi bir yaşam umuduyla gelip, Barcelona’da insan
tacirlerinin elinde tamamen hayattan soyutlanmış, köle bir yaşamı sürdürmek zorunda
kalan Çinli göçmenler kaçak imalathanenin barakasında tek bir odada çoluk çocuk, kadın,
erkek bir arada yaşamakta, akşam olunca üstleri kilitlenmekte, sabah Uxbal tarafından
uyandırılarak çalışmaya devam etmektedirler. Onlar modern dünyanın köleleri olarak
emekleri, yaşamları, gelecekleri ellerinden alınmış bir yaşam sürdürmektedirler. Onlar
yasaların güvencesinden uzak, toplumdan soyutlanmış, gerçeğin gölgesi gibi, varla yok
arası bir yerdedirler. Kendi ülkelerinden çıktıkları bu illegal yolda tüm birikimlerini
göçmen tacirlerine teslim etmiş, geldikleri ülkelerde de yine illegal ilişkilerin içinde
yaşamak zorunda bırakılmışlarıdır. Örneğin sokakta çanta satarken yakalanan Afrikalı
adam gözaltına alındığında karısı ve çocuğunun ortada kalması, dil bilmemesi, iş
bulamaması, kalacak yerinin olmaması gibi.
Çinli göçmenlerin sağlık, giyinme, ısınma, beslenme gibi ihtiyaçlarını sağlayan,
onların dışarı ile ilişkilerini yürüten kişi Uxbal olurken, Afrikalı göçmenler ise kendileriyle
aynı ülkeden gelen göçmenlerle aynı evlerde hem dayanışma içinde hem de biriktirdikleri
paralarını birbirlerinden saklayarak bir arada, güvensiz ilişkiler içinde yaşamaktadırlar.
Uxbal’ın da birlikte çalıştığı insanların da yaşamları belirsiz, karmaşık ve acı
sürprizlere açıktır. Çocukları ve eşi ile birlikte yaşayan Çinli imalathane sahibi eşcinseldir
ve sevgilisi ile gizli birlikteliğini ailesinden saklar. Barakada yaşayan genç Çinli kadın
kazandığı para ile çocuğu ile birlikte kendisine bir gelecek kurmayı hayal eder. Kocası
gözaltına alınınca Uxbal’a sığınan Afrikalı kadın içinse dil bilmediği bu ülkede ülkesine
geri dönmek tek umut olur.
Kaçak atölyede yaşayan göçmenler barakada sobadan sızın gaz sızıntısı nedeniyle
hayatlarını kaybedince imalathane sahibi tarafından cesetleri denize atılır. Gece dolunayın
ışıttığı kıyıya vuran cesetler ve atölye sahibi Çinli göçmenin evinin polis tarafından
basılması, ailenin gözaltına alınmaları, Uxbal’ın hastalığının ilerleyerek onu yatağa bağlı
kılması acı ve beklenen sonuç olur.
Sonuç olarak öncelikle vurgulanması gereken konu kaçak göçün önemli ölçüde
organize suç örgütleri aracılığı ile gerçekleştirilmekte olduğudur ve illegal göçle insanlar
elverişsiz şartlar altında her an ölümle burun buruna yaşamaktadırlar (Vural, 2007:39).
Sayı 37 /Güz 2013
103
Emine Uçar İlbuğa
Sonuç: Ortak Temalar – Sorunlar - Çaresizlik
Bu çalışmada incelenen beş filmde Türkiye, İngiltere, Yunanistan, Fransa, İspanya
gibi ülkelere Afrika, Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Uzak Doğu ülkelerinden yasadışı yollardan
gelen ve kaçak olarak yaşamak durumunda kalan, hayatları pahasına sağlıksız ortamlarda
zorlu bir yaşam mücadelesi veren insanların ülkelerarası, denizaşırı yolculukları ve bu
süreçte karşılaştıkları sorunlar, illegal iş pazarı ve emek sömürüsü, gelecek korkuları,
umutları ve umutsuzlukları, her an yasalarla, ölümle karşı karşıya insan tacirlerinin elinde
geleceklerini inşa etme çabaları ortaya konulmaktadır. Ülkeler değişmekte, göçmenlerin
kökenleri değişmekte ancak yaşadıkları sorunlar aynı olmaktadır. Bir yandan kaçak ve
ucuz işgücü olarak çalışmak zorunda bırakılan, yasalar karşısında hiçbir hakkı olmayan
bu insanların yalnızca emekleri değil, duyguları, bedenleri gibi geleceğe ilişkin ümitleri
de sömürülmektedir. Onlar kayıtlarda olmayan ve bu nedenle hem insan tacirleri hem
sıradan insanların hem de devletlerin kolluk kuvvetlerinin sömürüsüne, şiddetine maruz
kalmaktadırlar. Bu süreçte kadınlar ve çocukların yaşamı da ayrı bir sorun oluşturmaktadır.
Bu filmlerin ortak noktaları göçün biçimleri ve koşullarını, göçmenlerin iş, barınma
ve toplum içindeki ortamlarını, yasal olanaksızlıklarını ve gelecek perspektiflerini farklı
ülkelerde farklı göçmen deneyimleriyle ortaya koymalarıdır. Ayrıca ağırlıklı olarak emek
sömürüsü, sokakta ve kaldıkları barakalardaki tekinsiz yaşamları daha çok öne çıksa
da aslında kadınların ve çocukların söz konusu illegal ortamda ne tür sorunlarla karşı
karşıya kaldıkları özel olarak yer almamaktadır. İllegal göçmenlerin cinsel bakımdan
sömürülmelerine ilişkin sahneler Cennet Batı’da ve İşte Özgür Dünya filmlerinde mizahi
bir dille yer almaktadır. Filmlerin ortak noktası ise emek sömürüsü, can güvenliği,
insanlık dışı yaşam koşulları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Barınma ortamları tek bir
dairede, terk edilmiş barakalarda üst üste ve kadın erkek, çocuk bir arada yaşama halleri,
sağlık ve iş güvencesinden yoksun, aracı ve insan tacirlerinin, kötü niyetli insanların
sömürüsüne açık, sokakta karşılaştıkları iyi niyetli insanların kısa süreli destekleri ve
kendi aralarındaki dayanışma dışında hiçbir güvenceye sahip olamamaları tüm filmlerde
gözler önüne serilmektedir. Bu filmlerde göçmenlerin ortak beklentileri yakalandıklarında
ülkelerine gönderilmeden önce biraz maddi birikim sağlamak ya da geldikleri ülkede yasal
güvencelere kavuşabilmektir. Ancak beş filmde de illegal göç ve göçmenlerin sorunları
devamlılık göstermektedir. Godwill ve Elias, Maria örneğinde olduğu gibi ya da Doğu
Avrupalı, Afrikalı, Asyalı, Ortadoğulu göçmenlerin Avrupa’ya uzanan yolculukları daha
iyi bir yaşam umuduyla gerçekleşmekte, ancak illegal olarak başlayan ve hiçbir yasal
desteği olmayan bu yolculuklar daha ilk baştan kara pazarın içinde şekillenmektedir.
Sonuç olarak Emre Şahin ‘40’, Michael Haneke ‘Bilinmeyen Kod’, Alejandro
González Iñárritu’nun, ‘Biutiful’, Ken Loach ‘İşte Özgür Dünya’ ve Costa Gavras
‘Cennet Batıda’ filmlerinde farklı ülkelerde geçen illegal göçmenler sorununu ortaya
koymaktadırlar. Tüm bu yönetmenlerin ortak özellikleri kameralarını işçi sınıfı, ezilen,
göçmen olarak farklı koşullarda ve ortamlarda da olsa baskı altında, hak ve hukuktan
yoksun insanların, dramına çevirmiş olmalarıdır. Bu filmler Kracauer’ın ifade ettiği gibi,
“içinde yaşadığımız dünya ile bizleri yüz yüze getirmekte, bildiğimiz, duyduğumuz ancak
görmek istemediğimiz, görüp de ilgilenmediğimiz gerçekliklerle yeniden tanıştırmakta
ve çağımızın toplumsal ve siyasal özelliklerini yansıtırken bizleri günümüz dünyasının
gerçeklikleri karşısında yeniden düşünmeye davet etmektedir” (1968:387).
104 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sinemada Göçün Öteki Yüzü: “Bilinmeyen Kod, Cennet Batıda, İşte Özgür Dünya,
40 ve Biutiful” Filmlerinde İllegal Göçmen Kimlikleri
Kaynaklar
Bauman, Zygmunt, (2006). Küreselleşme, Abdullah Yılmaz (çev.), İstanbul: Ayrıntı.
Bazin, André, (1993). Sinema Nedir?, İbrahim Şener (çev.), İstanbul: Sistem.
Champion, A.G., (1994). “International Migration and Demographic Change in the
Developed World”, Urban Studies, 31.
Diken, Bülent, (2010). Filmlerle Sosyoloji, Sona Ertekin (çev.), İstanbul:Metis.
Durugönül, Esma, (2002). “Göç Yolları”, Görüş, (Haziran):38-46.
Erder, Sema, (2010). “Düzensiz Göç, Göçmen Korkusu ve Çelişen Tepkiler.”
Türkiye’ye Uluslararası Göç, Barbara Pusch/Tomas Wilkoszewski (der.), Kitap: İstanbul:
41-56.
Eriş, Neslihan, (2007). Avrupa Birliği’nde Mültecilerin Hukuki Durumu. Dokuz
Eylül Üniversitesi SBE Yüksek Lisans Tezi, İzmir.
Faulstich, Werner, (2002). Grundkurs Filmanalyse, München: Wilhelm Fink.
Güllüpınar, Fuat, (2012). “Göç Olgusunun Ekonomi Politiği ve Uluslararası Göç
Kuramları Üzerine Bir Değerlendirme”, Yalova Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı:4(53)
Eylül:53-85.
İçduygu, Ahmet, (2010). “Türkiye’de Uluslararası Göçün Siyasal Arka planı:
Küreselleşen Dünyada Ulus Devlet İnşa Etmek ve Korumak”, Türkiye’ye Uluslararası
Göç, Barbara Pusch/Tomas Wilkoszewski (der.), Kitap:İstanbul:17-40.
Kartal, Harun, (2008). Avrupa Birliği’nin Yasa Dışı Göç Politikaları ve Türkiye’ye
Yansımaları, T.C. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana
Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi.
Keeley, Brian, (2009). “Internationale Migration - die menschliche Seite der
Globalisierung”. OECD Publications: Paris. http://www.oecd.org/document/28/0,3746,
de_34968570_34968855_43547292_1_1_11,00.html. Erişim Tarihi: 17.09.2011.
Kracauer, Sigfried, (1968). “Fizik Gerçeğin Kurtuluşu”, Türk Dili Dergisi Sinema
Özel Sayısı (Ocak), Nijat Özön (çev.), 387-390, Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi.
OECD International Migration Outlook, (2008). Uluslararası Göç Görünüm
Raporu: SOPEMI-2008.
Nas, Alparslan, (28.10.2008). “1961 Paris Katliamı ve ‘Saklı’ Anılar.”
Birikim Dergisi, Sinema ve Toplum, http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.
aspx?mid=472. Erişim Tarihi: 28.04.2012.
Özgür, N., Yeşim, Ö., (2010). Türkiye’de Sığınma Sisteminin Avrupalılaştırılması,
Derin: İstanbul.
Ritzer, George, (2010). Küresel Dünya, Melih Pekdemir (çev.), İstanbul:Ayrıntı.
Sayı 37 /Güz 2013
105
Rotha, Paul, (1968). “Belge Filmciliğinin Bazı İlkeleri”, Türk Dili Dergisi, Sinema
Özel Sayısı, Arsal Soley (çev.), Ocak (196): 341-343, Ankara: Ankara Üniversitesi
Basımevi.
Savaşan, Fatih, (2007). Uluslararası Göç, Kamu Maliyesi Üzerindeki Etkileri.
Ankara: Gazi Kitabevi. www.fsavasan.sakarya.edu.tr/wp.../Uluslarasi_goc_Fatih_
Savasan_final.pdf. Erişim Tarihi:16.08.2011.
Straubhaar, Thomas, (2007): “Illegale Migration Eine ökonomische Perspektive”
Politische Essays zu Migration und Integration, No:3, http://www.rat-fuer-migration.de/
politische_essays.html. Erişim Tarihi: 16.08.2011.
Tekeli, İlhan, (2008). Göç ve Ötesi, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Ünver, Can, (7.05.2010). Türkiye’nin Göç Siyasetinin Temel İlkelerine İlişkin
Yeni Yaklaşımlar: Göç Araştırmaları, www.turksam.org/tr/a2019.html. Erişim Tarihi
12.11.2010.
Vogel, Dita ve Cyrus, Norbert, (März 2008). “Irreguläre Migration in Europa –
Zweifel an der Wirksamkeit der Bekämpfungsstrategien.” Focus Migration Nr:9, http://
focus-migration.hwwi.de/typo3_upload/groups/3/focus_Migration_Publikationen/
Kurzdossiers/KD09-Irregulaere-Migration.pdf. Erişim Tarihi: 24.09.2013.
Vural, Devrim Gül, (2007).Uluslararası Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti
Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim
Dalı. Yüksek Lisans Tezi.
Yükseker, Deniz ve Brewer, Kelly T., (2010). “İstanbul’daki Afrikalı Göçmen ve
Sığınmacıların Yaşam Koşulları” Türkiye’ye Uluslararası Göç, Barbara Pusch/Tomas
Wilkoszewski (der.), Kitap:İstanbul:297-319.
Zizek, Slavoj, (31.08.2012). Göçmen Karşıtı Siyaset: İnsancıl Gözken Barbarlık,
Onur Erdem (çev.), Birgün Gazetesi.
Filmler
“Bilinmeyen Kod” (Michael Haneke, 2000)
“İşte Özgür Dünya” (Ken Loach, 2007)
“Cennet Batıda” (Costa Gavras, 2008)
“40” (Emre Şahin, 2009)
“Biutiful” (Alejandro González Iñárritu, 2010)
106 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
Rethinking the Role of Media in the Outcome of 21. Century Conflicts:
A Media-Policy Interaction Approach
21. Yüzyıl Çatışmalarının Sonuçları Üzerinde Medyanın Rolünü Yeniden Düşünmek:
Medya-Siyaset Etkileşim Yaklaşımı
Muhammed Kürşad ÖZEKİN, Doktora Öğrencisi, The University of Cambridge, The Centre of Development Studies
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Savaş, Medya, CNN
Etkisi, Rıza İmalatı,
Medya-Siyaset Etkileşim
Modeli, 2008-2009 Gazze
Savaşı, ABD’nin Terörle
Mücadelesi
Keywords:
War, Media, CNN
Effect, Manufacturing
Consent, the MediaPolicy Interaction
Model, the 2008-2009
Gaza War, the War on
Terror
Öz
Bu makalenin başlıca amacı, medyanın 21. yüzyıl çatışmalarının sonuçları
üzerindeki rolünü, iki vaka ışığında incelemektir: ABD’nin teröre karşı savaşı ve 20082009 Gazze savaşı. Bu amaç doğrultusunda, bu çalışma ilk olarak Uluslararası çatışmalarda
medya-siyaset ilişkisinde iki ana kuramsal yaklaşım olarak CNN etkisi ve Rıza İmalatı
teorilerini eleştirel olarak değerlendirecektir. İkinci olarak çalışma, hem bu iki teori
arasındaki kuramsal tıkanıklığa bir çözüm, hem de medyanın 21. yüzyıl çatışmalarınının
sonuçlarını belirlemedeki rolüne yönelik kavramsal bir çerçeve olarak, meyda-siyaset
etkileşim modelinin bir anlayışını sunacaktır. Son olarak medyanın 21. Yüzyıl çatışmalarının
sonuçlarını ne derecede belirlediği sorusu, ABD’nin terörle mücadelesi ve 2008-2009
Gazze savaşının medya-siyaset etkileşim modeli ışığında çözümlenerek cevaplanacaktır.
Abstract
The primary objective of this article is to explore the role of media in the outcomes
of 21st-century conflicts in the light of two cases: the War on Terror and the 2008-2009
Gaza War. In line with this objective, this study first critically evaluates CNN effect
and Manufacturing Consent theories as two main theoretical approaches to the mediapolitics relations in international conflicts. Secondly, it offers an insight into media-policy
interaction model both as a solution to the theoretical deadlock between these theories and
as a conceptual framework for understanding the role of media in determining the outcome
of 21st-century conflicts. Lastly, the question of ‘To what extent do the media determine
the outcome of 21st-century conflicts?’ is answered by analyzing media coverage of the
War on Terror and the 2008-2009 Gaza War in the light of media-policy interaction model.
Muhammed Kürşad Özekin
Introduction
With the developments in communication technologies since the 1980’s, the
capability of media to provide a constant flow of global real-time news has remarkably
increased. In 1989, the real-time coverage of the Tiananmen Square demonstrations by
CNN gave it a reputation and role as a news leader which can report events as they break
out. As his administration had limited information from the protest sites, even president
George H. W. Bush got information from CNN’s coverage to figure out what was happening
in Tiananmen Square. The pioneering real-time coverage of Tiananmen not only opened
a new phase in news broadcasting but also showed the power of live TV both to attract
the attention of public to a certain issue and to impact policy-makers. In a similar vein, in
the Persian Gulf War CNN transmitted images and reportage from the front lines at the
same time when events occurred. It is believed that images broadcast from the refugee
exodus, the so-called Highway of Death, compelled the Bush administration to end the
war. With this war reporting CNN emerged once again as a prestigious and reliable news
outlet with a considerable political impact on high-level decision-makers, as well as on
public. (Bahador, 2007: 3) As former secretary of state Lawrence Eagleburger (2002 cited
in Zingarelli, 2010: 9) stated “CNN began to influence policymakers because its there all
the time.”
Seeing the growing role of live broadcasting in agenda setting and audience
gathering, other news agents also reorganized and adjusted themselves according to the
prominent example of CNN (Hoge, 1994). The impact of media on policy-making and
the conduct of wars continued through crises of the 1990’s like in the cases of Somalia,
Bosnia and Kosovo. In his memoir, former Secretary of State James Baker (1995 cited in
Balabanova, 2007: 20) wrote: “In Iraq, Bosnia, Somalia, Rwanda, and Chechnya, among
others, the real-time coverage of conflict by the electronic media has served to create a
powerful new imperative for prompt action that was not present in less frenetic [times]”.
In contemporary conflicts, media increasingly played a complex role as a constitutive
part of wars rather than a simple observer of events. The increasing role of media in war
and politics has also drawn attentions of many scholars from the 1990’s onwards. The
growing body of theory on war reporting acknowledges the impact of media on agenda
setting and foreign policy formation within the framework of the ‘the CNN effect’1 (Shaw,
1996; Bahador, 2007; Gilboa, 2002). On the contrary, some scholars argue that political
elites impel broadcasters to report the global and foreign affairs in a particular way in
the sense that news media coverage of foreign affairs is ‘indexed’ in compatible with the
government policies and the concerns of political elites (Chomsky and Herman, 1988;
Bennett, 1990).
1 The term ‘CNN effect’ is a communication theory of international relations which implicates the notion that
the real-time news coverage of the tragic and conflict-filled stories of contemporary warfare could trigger public
resentment and so could provoke policy responses from political elites to a particular event. This supposed effect
is also termed as “CNN complex,” the “CNN curve,” and the “CNN factor,” each involves diverse meanings with
scholars, journalists and officials. In this article, the CNN effect is loosely utilized as a widely known denomination
in the literature.
108 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Rethinking The Role of Media in the Outcome of 21. Century Conflicts: A Media-Policy Interaction Approach
In this regard the relationship between media coverage and policy-formation is not
so clear and still remains inconclusive. Within the wide-ranging debate over this matter
scholars have dealt with the number of questions which are not still properly answered.
Among them three main questions; ‘Is the news media a decisive actor in determining
foreign policy decisions in conflicts?’ or ‘do the media follow the line of ‘their’ government
?’ and ‘How does the media-foreign policy relations operate in general and under specific
circumstance?’ can be regarded as core ones around which academic debate still goes
on today. In response to these set of questions, this article aims to explore the role of
media in the outcome of 21st-century conflicts in the light of two cases: the War on Terror
and the 2008-2009 Gaza War. While the 2008-2009 Gaza War coverage by Al Jazeere
provides an evidence to respond to the first question, the US media coverage of the War
on Terror, particularly Iraq War coverage, provides remarkable evidence to answer the
second one. Consequently, both cases give an idea about the operation of media-foreign
policy relations in general and specific circumstances related to international issues.
In parallel with this purpose, firstly this study critically evaluates two main
theoretical approaches to media-politics relations in international conflicts: CNN effect
and Manufacturing Consent media theory. Then, it offers an insight into media-policy
interaction model both as a solution to the theoretical deadlock between these theories and
a conceptual framework for understanding the role of media in determining the outcome
of 21st-century conflicts. Lastly, the question of ‘To what extent do the media determine
the outcome of 21st-century conflicts?’ is answered by analyzing media coverage of War
on Terror and the 2008-2009 Gaza War in the light of media-policy interaction model.
The CNN Effect
The communication revolution in media during 1980’s, symbolized commonly by
CNN’s coverage, and enabled the transmission of the information and images of human
suffering to the vast majority of individuals around the world. Today, those who do not
directly or personally experience the wars get involved in contemporary conflicts because
of the news media. As Blumler and Gurevitch (2000: 161) indicate the saturation of the
media with real time coverage of the top events ‘ensures that almost everyone, even
some who “don’t want to know,” will be reached by news about major political events
and conflicts’. Therefore contemporary conflicts are also characterized by the greater
involvement of spectators living thousands of miles away from the conflict zones. The
tragic and conflict-filled stories of wars like Iraq, Bosnia, Haiti, and Somali attract public
attention and so impel policy-makers to respond promptly to news accounts. This is
how ‘the CNN effect’ comes into existence. Yet, the CNN effect is not so simple. It is
understood and utilized differently by scholars. As Livingston (1997: 291) states, ‘despite
numerous symposia, books, articles, and research fellowships devoted to unravelling the
CNN effect, success at clarifying it has been minimal’.
Broadly speaking, Livingston (2000) has categorized the CNN effect into three main
types as the agenda setting effect, the impediment effect, and the accelerant effect. This
categorization reveals how and in what ways media impacts the policy-makers, as well
Sayı 37 /Güz 2013
109
Muhammed Kürşad Özekin
as public opinion. First, the agenda setting effect refers to the impact of news media to
impel policy-makers through public opinion to implement a certain policy or to rearrange
government’s course of action. The agenda setting implies that the mass media triggers
the public awareness by reporting images, news of conflict zones and suffering people
that public demands policy actions from their government even when inappropriate. More
precisely the causal mechanism of the agenda setting usually operates in the following
way (Jakobsen, 2000: 132).
Figure 1. The Causal Mechanism of the Agenda Setting
Media coverage (printed and televised) of suffering and atrocities
Journalists and opinion leaders demand that governments ‘do
something’
The (public) pressure becomes unbearable
Governments do something
This process is often applicable to the impact of media coverage on humanitarian
intervention. In the case of NATO intervention in Kosovo War, in the aftermath of the
Gornje Obrinje massacre tragedies of suffering people become visible to people around
the world through television news coverage which caused widespread resentment among
public and opinion leaders. By doing so the media channelled the course of conflict by
pushing external governments to undertake a military intervention in response to the
humanitarian crisis in Kosovo. As a result of striking news coverage and growing public
110 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Rethinking The Role of Media in the Outcome of 21. Century Conflicts: A Media-Policy Interaction Approach
pressure the National Security Council needed to hold an emergency meeting and issued
an ultimatum to Slobodan Milasoviç-withdraw troops or face firepower (Bahador, 2007:
142). But, media effect is not so simple and unidirectional as it can be asserted relying
on this case. It does not exist in every case of humanitarian crisis and varies from one
case to another according to factors such as policy certainty, media independency, news
framing. As Robinson (2002) argues, the CNN effect does not exist if media is noninfluential and political élites are setting the news broadcasting. In terms of the CNN
effect in humanitarian intervention, there are two main inadequacies. First, the CNN effect
does not provide satisfactory explanation why the news coverage is influential in pushing
policy-makers to undertake humanitarian intervention in some cases and not in others.
Second, the CNN effect also seems inadequate to provide evidence for or against the
claim that media triggers policy-makers to take action in humanitarian sense by reporting
tragedies of war-torn people.
Second, the accelerant effect of news coverage refers to media’s capability to speed
up the decision making process in the crisis time. The emotive news coverage of war
zones places timing and pressure on politicians to respond quickly to the reports since
they need to appease growing public resentment due to their political concerns. Moreover,
they sometimes feel themselves morally responsible to relieve the humanitarian crisis as
soon as possible. In the aftermath of Bosnian crisis British Foreign Secretary, Douglas
Hurd stated that the novelty is not ‘in mass rape, in the shooting of civilians, in war
crimes, in ethnic cleansing, in the burning of towns and villages’, but ‘that a selection
of these tragedies is now visible, within hours, to people around the world. People reject
and resent what is going on because they know it more visibly than before (1999 cited
in Balabanova, 2007: 6). This statement shows how the accelerant effect impels policymakers to respond quickly to human suffering and globally visible humiliation in order
to appease the growing public resentment. However, in respect to policy formation, the
accelerant effect may lead to impulsive and ill-defined policies. As Bahador (2007: 61)
states “Of course, policy substance might also be influenced in directly by the need to
generate policy faster making it more likely for misunderstandings and errors to form part
of the policy”
Lastly, the impediment effect refers to news coverage impact on military strategy
and action. The reportage of dead soldiers, war zones and collateral damage can lead public
to question the purpose of a given war or conflict. The impediment effect can hamper
military operations due to the public outcry it generates. Vietnam War can be considered
as a prominent example of impediment effect of public outcry on US military action in
Vietnam. At that time CNN did not exist, but the critical television coverage of war zone
and deaths of American soldiers led to an impediment effect by creating public outrage
that worries policy makers to action of some sort. In a similar vein, the impediment effect
once again came into existence in Somalia case when Clinton administration wondered if
undertaking a humanitarian intervention in Rwanda is worth the risk regarding the effect
of related news coverage.
In fact, the link between media coverage and policy-making is not so clear and
it can not be regarded as a simplistic cause and effect relationship. For instance, the
Sayı 37 /Güz 2013
111
Muhammed Kürşad Özekin
media –foreign policy relations during the Somalia intervention reveals that the link
between media and policy formation is far more complex and situational rather than
being unidirectional. In Somalian case, US government adviser on Somalia pushed
broadcasters to transmit the horrific news and images of the conflict to the public in order
to generate widespread consciousness and resentment about Somalia. By looking into US
intervention in Somalia, Livingston and Eachus (1995) indicate how media coverage can
be set by government officials in compatible with a certain policy in order to galvanize
public support for undertaking humanitarian intervention. They draw a conclusion that
CNN effect is in operation if journalists independently set the news agenda. However, one
can hardly find concrete link between media coverage and foreign policy decision when
political elites are influential in news agenda setting.
Therefore, questioning the CNN effect in respect to ‘who controls the media’ is a
crucial and primary starting point in analyzing the complexity of media-foreign policy
relation in conflict times. In this regard, what really missing in the CNN effect is the
precise impact which the role of policy certainty and political elites has on the formation
of news media coverage in conformity with what can loosely be called the official agenda
of government policy. Thus, rather than unidirectionally presuming that the news media
coverage influence and compels governments to act in a certain way in respect to a given
matter in international politics, the media, as being exposed to power politics, is also
impelled by political elites to read the global issues in a particular way. Therefore, this
reveals that media-policy relations are a double-edged sword in which the news media
coverage is also determined and hedged by political elites and the official agenda as it is
propounded by the manufacturing consent thesis.
The Manufacturing Consent Thesis
Due to the complexity of media-policy relations, the CNN effect thesis has been
exposed to criticism from both scholars and journalists. Because media occasionally plays
a servile and cheerleader role in regard to government decisions and policies related to
international issues. Therefore, media impact on foreign policy is also regarded as limited
and inoperative in scholarly debate. Advocates of this thesis argue that the news agenda is
not independently set by reporters and editors and it is not free from the political pressure
and effects of policy-makers. Due to their economic interest and institutional ties, news
outlets are in the need of setting their agendas by taking account of the priorities of political
elites and government policies. Thus rather than assuming that reporters act as impartial
observers and critics who has an indirect constitutive role in policy-making process this
thesis asserts that media plays a subordinate and non-influential role in foreign policy
formation. Substantial conceptualization of this view comes from the work of (Bennett,
1990). For him, news media coverage of foreign affairs is ‘indexed’ according to interests
of political elites and the political dynamics. If media coverage is critical of governmental
policy, this reflects a ‘professional responsibility [for journalists] to highlight important
conflicts and struggles within the centres of power’ (Bennett, 1990: 110). The crucial point
in this evaluation is that the media coverage can be critical of governmental policy when
112 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Rethinking The Role of Media in the Outcome of 21. Century Conflicts: A Media-Policy Interaction Approach
there is a division and strain among political elites on executive policy, but the overall
role of media in policy making process is passive and highly limited in final analysis.
For instance, unlike the mainstream approach to Vietnam case accepted as a prominent
example of the media influence on government policy, Hallin (1986 cited in Balabanova,
2007) argues that Vietnam war reportage represents a case of media responding to the
divisions among policy-makers by broadcasting critically. He states that ‘when consensus
is strong, they tend to stay within the limits of political discussion it defines; when it begins
to break down, coverage becomes increasingly critical and diverse in the viewpoints it
represents, and increasingly difficult for officials to control’ (1994 cited in Balabanova,
2007: 4).
Despite having an explanatory power in some cases, the CNN effect and the
manufacturing consent thesis seem limited in explaining the dialectical and situational
relation between media and policy-makers and they seem not to provide a comprehensive
framework for understanding the complexity of media-policy relations regarding
international issues and conflicts. In plain words these theories are in clear confrontation
with each other by viewing media-policy relations from opposite dimensions. The CNN
effect provides a simplistic and unidirectional cause and effect explanation to the debate
of media-policy making relationship which fails to grasp the other constitutive factors and
determinant dynamics in policy making process. On the other hand, the manufacturing
consent theory overlooks the role of critical media coverage in foreign policy formation by
viewing media as a passive entity, easy to manipulate by the political elites. For those who
adhere to manufacturing consent theory, news coverage may be critical of government
policy when there exists an elite conflict and a policy uncertainty over international issues.
Therefore, the link between news media and policy-making appears far more
complex, situational, and interwoven than these two approaches imply. Each fails
to determine dialectical causality relation between media and policy-makers which
necessitates constructive approach to figure out a way to resolve the theoretical impasse
between CNN effect and Manufacturing Consent theory. In the narrowest sense, the news
media and policy makers influence one another depending on single or mutual existence
of some key factors such as policy uncertainty, framing, and the worthiness of critical
broadcasting for the media. Taken together, these factors offer guidance to move forward
in solving the theoretical impasse arguing that media has an impact upon government
and frames reports in a way that is critical of executive policy when there exists a policy
uncertainty and a room for the media to press for a particular course of action. Interactively,
when the government policy and political elites have a certain policy they utilize, their
credibility and substantial resources as leverage to influence new media output in the
sense that the media contributes to manufacture consent in line with the official agenda
of government policy. Therefore, advancing upon CNN effect and manufacturing consent
offers an alternative two way conception of media-policy interaction as it is expounded
in the next section.
Sayı 37 /Güz 2013
113
Muhammed Kürşad Özekin
The policy-media interaction model
In order to overcome these problems Robinson (1999, 2000a, 2000b) has developed
the policy-media interaction model and applied it in the analysis of the Operation Restore
Hope in Somalia, US intervention in Bosnia and Operation Allied Force in Kosovo.
According to him (2000b) critical media framing has influence on policy makers and
so policy formation when there is no a clear, well-articulated executive policy and elite
consensus on it. However, if the government has decisive policy and well-articulated
objectives media influence on policy formation is limited. Even if media coverage contains
a mix of critical and supportive coverage due to the existence of elite dissensus over
policy it is unlikely for media to affect the policy makers who already set on a particular
course of action. Despite the critically framed coverage in media in certain circumstances
of elite dissensus, the general attitude of media remains relatively uncritical and tends to
reflect the agendas of political elites when there exists elite consensus over policy.
Within the framework of the policy-media interaction model, policy certainty
and news framing are two key factors which form the basis for analyzing under which
conditions media influence policy makers and policy formation. Robinson (2002: 26)
defines policy-making as ‘the outcome of a complex bargaining process between a
set of sub-systems in government’. Therefore, policy certainty, as he points out, is a
consensus and coordination among the sub-systems of the government on a certain issue.
Framing refers to way of explaining, conveying and making sense of events which create
particular understandings and interpretation of events in the mind of readers. In terms of
media-policy relations, if the lack of consensus and coordination among the sub-system
of government is coupled with critically framed news reporting, advocating a particular
course of action, government become more vulnerable to media effect. In this situation
policy makers needs to do something as a response to news coverage aiming to appease
the growing public concern and so to maintain the political support and ground they rely
on.
In this sense the policy-media interaction model moves beyond a simple effect/noneffect dichotomy in media theory. It offers a two-way understanding of the media-policy
relationship that explains the conditions under which the impact of media coverage on
policy outcomes comes into being. On that sense, it provides a comprehensive approach
to the matter of media-policy relations in contemporary conflicts in 21st-century.
Media and 21st century Conflicts: Two Cases
As Robinson (2000b) points out in the case of high levels of policy certainty and
elite consensus the executive tends to ‘sell’ policy and gain public support for their course
of action through influencing news agenda. In this case, we should also expect that media
coverage tends to be overwhelmingly compatible with the dominant discourse of policy
makers and supportive of the existing course of action in foreign policy. Despite the
critically framed coverage in specific issues at a certain level, critical media coverage is
unlikely to influence foreign policy outcomes. This scenario and the pattern of media-
114 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Rethinking The Role of Media in the Outcome of 21. Century Conflicts: A Media-Policy Interaction Approach
policy relations are obviously evident in the case of US media coverage of war on terror.
After the September 11 attacks, the US media offered enthusiastic support to American
policy-makers in undertaking military action against Afghanistan and Iraq by preparing
American public opinion for future attack through pro-government and pro-war news
coverage. Instead of questioning the claims about Weapons of Mass Destruction (WMD),
and Saddam Hussein’s links with al Qaeda and the September 11 attacks, the mass media
control the scope of public debate about war on terror in Iraq and prevent the majority
of American public from viewing the issue from a different perspective by presenting
certain facts and ignoring others. Despite remarkable evidence contrary to the claims of
WMD in Iraq, such as Scott Ritter’s –former weapons inspector- statement about 90-95
percent disarmament of Iraq and Hussein Kamel’s, defected highest-ranking Iraqi official,
claims about the destruction of chemical and biological weapons after the Gulf War, US
media coverage ignored and buried the questions about WMDs. (Kumar, 2006) Moreover,
some broadcasting organizations even criticized those who question the credibility of the
official claims about WMDs.
The coverage of the claims about Iraq’s links with al Qaeda and the September 11
attacks shared similarities with the coverage of WMDs. After the September 11 attacks
Bush administration tried hard to find a single link between Iraq and September 11
attacks. Depending on Czech intelligence It was discovered that the alleged leader of the
September 11 attacks, Mohammed Atta, had talked with an Iraqi agent in Prague in April,
2001. Although this allegation was discredited by CIA, MI6 and MOSSAD, news about
the link between Iraq and the September 11 had wide media coverage in US mainstream
outlets. The impact of misleading media coverage on public opinion was partially reflected
by a poll taken in early 2003 which revealed widespread public misconception about the
Iraq. According to poll almost half of the Americans believed that Iraq had connection
with 9/11 attacks and many believed that there were Iraqi hijackers in planes, though
there was not a single Iraqi on planes (Kumar 2006).
US media coverage of war on terror was also highly supportive during the wars in
Afghanistan and Iraq. By certain ways such as controlling information about war, news
framing, self-censorship and misleading image production of war zone and combatants,
media played a crucial role in constituting and mobilizing the support of US public for
war and legitimatizing the actions of policy-makers and military forces in the eyes of
public. For instance, In Iraq war CNN established a system of ‘‘script approval’’ which
operated as a layer of filter in setting the tone of war coverage according to government
concerns (Kumar, 2006). In this regard the selection of images and words in war reporting
took an important place in creating a certain discourse of war and providing justification
for the policies and actions. For example, news media coverage purposely depicted and
referred to Iraqi fighters as ‘gunmen,’ or ‘insurgents,’ rather than an army, soldiers, or
even guerrillas in order to delegitimize the position of Iraqi fighter in the eyes of public
(Altheide, 2007). A similar attitude was also adopted in respect to death in Iraq war.
While civilian death caused by Iraqi forces or Iraqi combatants are called as brutality,
barbarism or terrorism, violence against Iraqi civilians by American troops is depicted
and considered as a ‘regular occurrence.’ by mainstream media reporting. As Altheide
(2007) emphasizes the selectively framing of war news couple with media discourse of
Sayı 37 /Güz 2013
115
Muhammed Kürşad Özekin
marginalized other, created fear and uncertain future provided a suitable ground for US
policy-maker to pursue their foreign policy objectives without facing a serious objection
from public. Furthermore, exaggerative coverage of terror as a central risk and safety
threat to US citizen enables policy-makers to control public through domestic and
international surveillance. A discourse of fear was systematically constructed by US
media coverage which provide an artificial rationale for comprehensive domestic and
international surveillance and a pretext for overaggressive US action against Iraq.
Unlike the US media coverage of War on Terror, the media coverage of IsraeliPalestinian conflict in 2008-2009 by Al Jazeera reflects media’s impact on decisionmakers by some accounts. As Robinson (2000b) stresses if there is elite debates over an
international issue and an uncertainty in policy the media can play a key role in triggering
political action and policy change. In this sense, the 2008-2009 Gaza war presents an
eminent example in which Al Jazeera effect at work in the course of foreign policy by
accelerating policy decision by governments and other actors. The news broadcasting
of the usage of illegal chemical weapon –white phosphorus air attacks- by Israeli forces
and civilian suffering in Gaza put considerable pressure on regional and international
actors by attracting the attention of international community as well as Arabs. At the
outset, because of the decision of Israel policy circles not to let journalist cross the
border, much of the reports on Gaza were accessible only through local journalist such
as Hazem Balousha (The Guardian), Rushdi Abu Aluf (BBC), Talal Abu Rahmeh (CNN,
France 2) and Taghreed El-Khodary (New York Times) who reported on the high civilian
casualties, desperate hospitals, running of medicine and overwhelmed by war victims.
These reports created tremendous impact on public opinion both in the western and
Arab world. Particularly, the reports on falling white phosphorus bombs on the densest
population concentration on earth triggered large-scale demonstrations in the United
States and Europe, bursting out outrage at Israel’s “disproportionate response” and giving
out with a hostile anti-Zionist rhetoric. For instance, an anti-Israel rally called “Stop the
War” was held in Hyde Park London whose motto was “We are Hamas.” Right after the
demonstration, a number of renowned public figures published a letter in the London
Times (11 January 2009) under the title of “Israel’s Bombardment of Gaza Is not SelfDefence – It’s a War Crime.” News media coverage on Gaza had a broad repercussion
in the United States as well. Particularly, Al Jazeera coverage on the War on Gaza called
American public attention to Israeli-caused humanitarian catastrophe. During the Gaza
war, visitors to Al Jazeera’s website increased by 600% and about 60% of the increase
came from the United States (USA Today, 2009).
In fact, Al Jazeera coverage did not initiate government action in military sense but
as journalist Robin Wright (2009 cited in Zingarelli, 2010: 108). said ‘it lead to a kind
of alarm among leaders like they have never felt before in the history of Arab-Israeli
conflict. The emotional coverage of war as an epic humanitarian suffering initiated public
concern and worldwide protest against the war. This brought the Palestinian issue back on
the top of agendas of Arab states and thus accelerated political response to end the war.
As Hamdi Qandil, an Arab Journalist stated ‘the media successfully created a real Arab
public opinion against the Israeli aggression so that it pressured neighbouring countries
to call for an end to hostilities’ (2009 cited in Zingarelli, 2010: 96). In this regard, Gaza
116 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Rethinking The Role of Media in the Outcome of 21. Century Conflicts: A Media-Policy Interaction Approach
war coverage partially set the political agendas of regional governments by rearranging
policy priorities. The Gaza war coverage did not only reinforce public anger against
Israeli aggression in Arab world it also attract the attention of international public. With
broadcasting of pictures of humanitarian suffering and the usage of white phosphorus
by Israeli forces, grass root civil societies became more aware of the significance of
the issue and began to call into question the purpose of the war. This accelerated calls
for ceasefire and raised as an obstacle for Israeli policy makers to further their military
campaign in order to eliminate Hamas and change the domestic political structure in
Gaza. In a nutshell, as it discussed so far the critically framed media coverage of the
2008-2009 Gaza war reflects media’s impact on decision-makers by some accounts. With
the absence of a clear and well-articulated executive policy regarding the Gaza War,
the critical news media coverage triggered the public concern and worldwide protest
against the war which eventually displayed an agenda setting function by pressuring both
neighbouring countries and international community to call for an end to humanitarian
crisis in Gaza. Moreover, the growing outrage at Israel’s disproportionate response due to
real time coverage of humanitarian suffering called into the question the purpose of war
and put pressure on Isreali military forces to further the war in order to finish off Hamas
and restructure socio-political structure of Gaza as they had intended at the outset.
Conclusion
In the light of these two cases, it can be argued that the impact of media coverage
on the outcome of 21st-century conflicts cannot be explained by the operation of mediapolicy relations in a one-way direction, with either the government or the media. In fact,
the role of media in the formation of foreign policy is far complex and situational rather
than the CNN effect thesis assert. On the other hand, the manufacturing consent theory
appears inadequate to explain how the growing role of media and increased speed of
communication put pressure on decision-makers in making political choices and deciding
priorities in times of globally visible humanitarian crisis. The aforementioned two cases
present remarkable evidence that media-policy relations are inextricably related to
two main factors: policy certainty and the type of media framing. As in the case of US
media coverage on Iraq war, news coverage tended to be supportive of the decisive and
carefully considered US foreign policy based on elite consensus and national interest.
Even critically framed, news coverage in some cases like the US intelligence operations
against German and Italian citizens did not influence the course of US foreign policy,
increased US intelligence operations and the surveillance worldwide. On the other side
news coverage of 2008-2009 Gaza war by Al Jazeera presents a different case in which
critically framed media coverage put pressure on decision-makers and change the context
in which foreign policy decisions are taken. Consequently, the interplay between news
media and foreign policy-making process comes into being and operates according to
mutual existence of specific circumstances associated to policy certainty, elite consensus,
news worthiness and the type of news framing. Critically framed media coverage seems
to be influential on foreign policy formation process in the absence of a clear and wellarticulated executive policy when policy makers are not decisive to implement a certain
Sayı 37 /Güz 2013
117
Muhammed Kürşad Özekin
policy. Otherwise, rather than being effective on policy-makers and foreign policy making
process, media coverage appears to be remarkably influenced by policy-makers in line
with a certain executive policy.
References
Altheide, David L., (2007). “The mass media and terrorism”, Discourse &
Communication, Vol.1, No.3: 287–308.
Bahador, Babak, (2007). The CNN Effect in Action: How the News Media Pushed
the West toward War in Kosovo, New York: Palgrave Macmillan.
Balabanova, Ekaterina, (2007). Media, Wars and Politics Comparing the
Incomparable in Western and Eastern Europe, Hampshire: Ashgate Publishing Limited.
Bennett, W.Lance, (1990). “Toward a theory of press-state relations in the United
States”, Journal of Communication, Vol.40, No.2: 103−127.
Blumler, Jay G. and Michael Gurevitch, (2000). “Rethinking the story of political
communication” J. Curran and M. Gurevitch (eds.), Mass Media and Society, London:
Hodder Arnold Publication.
Chomsky, Noam and Edward Herman, (1988). Manufacturing Consent: The
Political Economy of the Mass Media, London: Vintage Books.
Gilboa, Eytan, (2002). “Global communication and foreign policy”, Journal of
Communication, Vol. 52, No.4: 731−748.
Hoge, James F, (1994). “Media pervasiveness”. Foreign Affairs, Vol.73, No.3:
136−144.
Jakobsen, Peter Viggo, (2000). “Focus on the CNN effect misses the point: the
real media impact on conflict management is invisible and indirect”, Journal of Peace
Research, Vol.37, No.2: 131−143.
Kumar Deepa, (2006). “Media, War, and Propaganda: Strategies of Information
Management During the 2003 Iraq War”, Communication and Critical/Cultural Studies,
Vol.3, No.1: 48-69.
Livingston, Steven and Todd Eachus, (1995). “Humanitarian crisis and US foreign
policy”, Political Communication, Vol.12, No.5: 413−429.
Livingston, Steven, (1997). “Beyond the ‘CNN effect’: the media-foreign policy
dynamic” Pippa Norris (ed.), The news media and their influence, London: Lynne
Rienner Publishers, Ch.12.
Livingston, Steven, (2000). “Media coverage of the war: an empirical assessment”
Albrecht Schnabel and Ramesh Thakur (eds.), Kosovo and the challenge of humanitarian
intervention, New York: United Nations University Press, Ch. 23.
118 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Rethinking The Role of Media in the Outcome of 21. Century Conflicts: A Media-Policy Interaction Approach
Robinson, Piers, (1999). “The CNN Effect: can the news media drive foreign
policy?”, Review of International Studies, Vol. 25, No.2: 301−309.
Robinson, Piers, (2000a). “World politics and media power: problems of research
design”, Media, Culture and Society, Vol.22, No.2: 227−232.
Robinson, Piers, (2000b). “The policy-media interaction model: measuring media
power during humanitarian crisis”, Journal of Peace Research, Vol.37, No.5: 613−633.
Robinson, Piers, (2002). The CNN Effect: the Myth of News, Foreign Policy and
Intervention, London and New York: Routledge.
Shaw, Martin, (1996). Civil Society and Media in Global Crises: Representing
Distant Violence, London: Pinter Publishers.
The Times, (2009). Israel’s Bombardment of Gaza Is Not Self-Defence – It’s a War
Crime, http://www.timesonline.co.uk/tol/comment/letters/article5488380.ece. Erişim
Tarihi:20.03.2013.
USA Today, (2009). Al-Jazeera Gets Boost from U.S. Viewers during Gaza War,
http://usatoday30.usatoday.com/news/world/2009-01-24-al-jazeera_N.htm.
Erişim
Tarihi:16.03.2013.
Zingarelli, Megan E., (2010). The CNN effect and Al Jazeera effect in global politics
and society, MA, Georgetown University.
Sayı 37 /Güz 2013
119
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü:
Küresel Kahve Dükkanları
Visual Communication’s Role in Transformation of Consumption Spaces: Global Coffee Shops
Özlen ÖZGEN, Prof. Dr., Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü,
E-posta: [email protected]
Zaliha İnci KARABACAK, Arş. Gör. Dr., Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Tüketim, Mekan, Görsel
İletişim, Küresel Kahve
Dükkanları.
Keywords:
Consumption, Space,
Visual Communication,
Global Coffee Shops.
Öz
Kapitalizmin varlığını sürdürmesinin önemli bir koşulu mekanın yeniden
düzenlenmesidir. Mekanın hem iç ve hem de dış yapılanması bu düzenlemede ayırt edici
olmakta, kapitalizmin tüketim mekanlarından küresel kahve dükkanları ise bu farklılaşmanın
önemli örnekleri arasında yer almaktadır.Yüzyıllar içinde tüm kıtalara yayılarak küreselleşen
kahve, günümüzde farklı markalar altında çağımız insanının gündelik yaşamının başat
içeceklerinden biri haline gelmiştir. Çalışmada Starbucks, Gloria Jean’s Coffees, Lavazza,
Illy ve Kahve Dünyası gibi küresel kahve markalarının kahve dükkanlarından örneklere
yer verilmektedir. Bu markaların kahve dükkanlarının tasarımlarında çoğunlukla kahveye
ilişkin görsellerin kullanıldığı, Lavazza’nın ise mekan tasarımı açısından diğer markalardan
farklılaştığı görülmektedir. Lavazza bu farklılaşmayı, dünyaca ünlü fotoğraf sanatçıları
tarafından çekilen takvim fotoğraflarını kahve dükkanlarının tasarımında kullanarak
yaratmaktadır. Markanın görsel iletişiminde kullanılan özel fotoğraflar ile Lavazza arasında
kurulan özdeşlik mekan aracılığıyla da pekiştirilmektedir.
Abstract
An important condition for sustaining existence of capitalism is re-organisation of
the space. Both internal and external structuring of the space diversify in this re-organization.
Global coffee shops are the important examples of this differentiation as consuming space
of capitalism. Coffee that is a globalized drink by spreading all continents over the centuries
nowadays has become one of the dominant drinks of modern human’s everyday life under
different brands. In this study there are samples of coffee shops of global coffee brands like
Starbucks, Gloria Jean’s Coffees, Lavazza, Illy and Kahve Dünyası. Images of coffee seem
to have been used mostly in the designs of these major brands. Lavazza’s space design
is differentiated from other brands. Lavazza creates this differentiation by using calendar
photos-which are taken by worldwide famous photographers- in design of the coffee shops.
Identity between Lavazza and these special photos- which are used space in Lavazza’s
visual communication-is being reinforced by space.
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
Giriş
Günümüzde siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan hakim olan küreselleşme,
kapitalizmin yeniden örgütlenmesi ile ilgilidir. Küreselleşmenin temel aktörleri ulusal
sınırların ötesindeki pazarlar ve üretimi gerçekleştiren firmalardır. Ürünler artık sadece
ulusal pazarlar için değil uluslararası pazarlar için de üretilmektedir. Bilgi ve iletişim
teknolojilerinin etkisi ile dünyanın farklı yerlerinde yaşayan insanlar benzer yaşam
biçimlerini benimsemekte, benzer yaşam biçimlerinin ortaya konulması ise günümüz
toplumlarının tüketim toplumu olarak adlandırılmasına neden olmaktadır.
Tüketim toplumlarının temel özellikleri insanların tükettiklerine göre tanımlanması,
tüketimin gelip geçici ve hareketli olması, üreticilerin tüketici odaklı olma ihtiyacı duyarak
uygun pazarlama iletişimi stratejileri geliştirmeleri, tüketimin uzman tavsiyelerine
dayanması ve medyanın tüketimi şekillendirmesi olarak sıralanabilir (Erbaş, 2009).
Tüketim toplumu ile ilgili farklı bakış açıları mevcuttur. Baudrillard (2004), kitlelerin
sürekli mesaj bombardımanına tutulduklarını bu nedenle bezgin düştüklerini ve
sessizleştiklerini; bu durumun ise toplumsalın sonu anlamına geldiğini, Drucker (1992)
ise karşı görüş olarak günümüz toplumlarının özgürlüklerin gerçekleştiği toplumlar
olduğunu ifade etmektedir. Ritzer (1998) ve Bauman (2002), olumlu ve olumsuz bakış
açılarını birarada değerlendirmekte, Ritzer, tüketim toplumu ile ilgili en acil konunun
giderek tüketimle tanımlanır hale gelen bir toplumda daha anlamlı bir yaşamın nasıl
sürdürüleceği olduğunu, Bauman ise her türlü ürünün sunuluyor olmasının gerçekte
insanların özgürlüklerini artırmak yerine bağımlılıklarını arttırdığını ifade etmektedir.
Firmaların küresel rekabet ortamında başarılı olabilmeleri ve müşteri bağlılığı
yaratabilmeleri etkili pazarlama iletişimi stratejileri geliştirmeleri ile mümkündür. Ritzer
(2000) tüketim toplumunda amacın, insanların eğlenceli, rahat hissettikleri “büyülü
ortamlar” aracılığıyla tüketimin arttırılması olduğunu ifade etmiştir. Kapitalizmin üretim
alanında gerçekleştirdiği büyük değişim kaçınılmaz olarak tüketimi ve ona ait her tür
deneyimi değiştirmiştir. Kapitalizmin toplumsal yararı dönüştürdüğü ilk yıllardan
itibaren, piyasada dolaşıma çıkan ürünlerin tüketim biçimleri ve buna ait mekansal
düzenlemeler geleneksel ilişkilerden ve biçimlerden ayrılmaya başlamıştır (Yırtıcı, 2005).
Küreselleşmenin yanısıra bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin tüm iletişim
biçimlerini etkilediği ve dönüştürdüğü günümüzde, görsel iletişim stratejilerinde de
değişiklikler gözlenmektedir. Uluslararası firmalar; mesajlarını diğer toplumlara iletme
yöntemi olarak farklılaşmayı seçmekte, ülkemizde de giderek artan rekabet ortamında
farklılıklarını ortaya koyarak rakiplerinden üstün olmak için farklı görsel göstergelerden
yararlanmaktadırlar.
Kahvenin en temel özelliği pek çok kültür için farklı anlamlar ifade etmesidir. Bu
çalışmanın amacı, küresel kapitalizmin tüketim mekanlarını dönüştürmesinde görsel
iletişimin rolünün, farklı stratejiler benimseyen kahve markaları üzerinden incelenmesidir.
Çalışmada, küresel kapitalizm, tüketim toplumu - toplumsal nesneler ve mekan, mekanların
dönüştürülmesi ve tüketilmesi, görsel pazarlama iletişimi stratejileri konularını kapsayan
kavramsal çerçeve temel alınarak küresel kahve dükkanları incelenmektedir.
121 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
Küresel Kapitalizm
Siyasal açıdan çok yaygın etkileri olan küreselleşme, ekonomik anlamda ülkelerin ve
bölgelerin hem yatırım hem de tüketim kararlarınını şekillendiren uluslararası sermayenin
egemenliği ile ortaya çıkmıştır. Küreselleşmenin ekonomik boyutu kültürel açıdan da
etkili olmakta, tüm dünya din, dil, ırk ayrımı gözetilmeksizin aynı ürünleri kullanmaya
koşullandırılmaktadır. Bu oluşumda uluslararası sermayenin gücünün yanı sıra, bilgi ve
iletişim teknolojilerinin rolü de yadsınamaz (Kongar, 2000:684). İletişim ve etkileşimin
artması sonucunda; içinde yaşadığımız dönem, ürünlerin toplumları, kültürleri, sınıfları
ve coğrafi uzaklıkları aşıp, dünyanın pek çok yerine ulaştığı ve tüketildiği, başka bir
deyişle üretim ve tüketimin küreselleştiği, dünyanın farklı yerlerinde yaşayan insanların
benzer yaşam biçimlerini benimsemeye başladıkları bir dönem olarak değerlendirilebilir
(Erbaş, 2009:149). Yaşanan postmodern sürecin tüketim eylemi ile örtüşen yönleri
bulunmaktadır. Jameson (2005:31) postmodernizmi, tüketici kapitalizminin mantığını
tekrarlayan/yeniden üreten bir yol olarak belirtmektedir.
Küreselleşme konusunda akla gelen öncü güç Amerika Birleşik Devletleri’dir
(ABD). Greider (2003: 257-258) ABD’nin uyguladığı çeşitli temel yöntemlerle küresel
ticaret sistemini birçok çelişki ve istikrarsızlıktan kurtararak desteklediğini ve ilerlemesini
sağladığını belirtmektedir. Bu bağlamda, ABD hükümetinin küresel sistemin kural ve
değerlerini eklemleyen, bu değerleri göremeyen ulusları paylayan bir lider olarak hareket
ettiğini, ABD ileri teknolojisinin yayılmasını desteklediğini, kendi çokuluslu şirketlerinin
üretimlerini sübvanse ederek küreselleştirmeye teşvik ettiğini, gelişmekte olan ekonomileri
denetleyen küresel kurumlara mali destek sağladığını, iktisadi rakiplerine askeri güvenlik
garantisi verdiğini, tüm dünya için mühendis ve bilim insanı yetiştirdiğini, ABD
piyasasının yıllarca öteki ulusların büyük ölçekli üretim fazlalarını özümleme konusunda
son müşteri olarak hizmet etmesini desteklediğini vurgulamaktadır.
Miller (2012: 47-48), satın alacakları ürün ve hizmetlerin üretimi aracılığıyla kişilerin
isteklerini yerine getirmeye yönelik sistemli bir teşebbüs olarak nitelendirdiği pazarlamayı
merkeze alan şirketlerin, bireylerin farkında olmadıkları isteklerini keşfetmelerine ve
bunları akla gelmeyecek yollarla tatmin etmelerine yardımcı olduklarını belirtmektedir.
Şirketlerdeki pazarlama uzmanlarının titiz çalışmaları ve kapsamlı araştırmaları sonucunda
gerçekleştirilen üretimin günümüzdeki durumunu Adam Smith’in “görünmez el”inin
“görünmez göz”ü yarattığı şeklinde özetleyen Miller bireylerin tercihleri ve kişiliklerinin
belirlenmesinde; hedef grup, anket, beta sınaması, sosyal forum, demografi gibi çeşitli
uygulamaların kullanıldığını vurgulamaktadır.
Günümüzde küreselleşmenin ülkeler tarafından değil büyük şirketler tarafından
yürütüldüğü görülmektedir. Küresel şirketlerin pazara sundukları tüketim malları ve
kültürel ürünlerin ulusal kültürler üzerindeki etkisi artmıştır (Held vd., 2010:72-73).
Bu bağlamda, küresel güçlerin uyguladığı stratejiler, toplumsal süreçlere ayna tutması
bakımından önem kazanmaktadır.
Sayı 37 /Güz 2013
122
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
Tüketim Toplumu, Toplumsal Nesneler ve Mekan
Günümüz toplumunda bireyler tüketim eylemini yaşamlarının merkezine
konumlandırmaktadırlar. Baudrillard’ın (2010: 241) ifadesiyle:
“[…] Tüketim, gücül düzeyde, her an tüm nesneler ve mesajların katkısıyla
oluşturulan az ya da çok uyumlu bir söylevdir. Tüketim, olsa olsa göstergeleri sistemli
bir şekilde güdümleme biçimi olarak tanımlanabilir.”
Göstergelerin güdümlü bir biçimde güdümlendiği bu sistemde hedef tüketicilerdir.
Bauman (2006a: 96) tüketicilerin tüketim kapasitelerini arttırmak için sürekli uyanık
tutularak yeni ayartmalara maruz bırakılmalarını, memnuniyetsizlik halinin korunmasını
gerekli görmektedir.
Tüketiciye ulaşmak için ürünlerin nesnel materyal özellikleri ve fiyatları yerine
öznel haz, sosyal statü, düş ve yaşam biçimlerine hitap eden yanları öne çıkarılmaktadır
(Miller, 2012: 54).
Tüketim toplumunda toplumsal nesneler ve mekanın kapitalist güçlerin hizmetinde
ve bireyleri tüketime yönlendirecek şekilde organize edildiği görülmektedir. Ürünlerin
sergilenmesinin kapitalist açık pazarla ortaya çıktığını belirten Bloch (1995:104) vitrin
düzenleyicinin sadece mal sergilemekle görevli olmadığını, onun inşa ettiği billur
mutluluğun mal ve insan arasında kurulan baştan çıkarıcı bir görüntü tuzağı niteliğinde
olduğunu ifade etmektedir.
Günümüzde artık yalnızca kullanım amacıyla satılmayan birçok nesne, kişileri
kültürel sistemin bir parçası haline getiren ve seçme özgürlüğü olarak dayatılan süreç ile
karşı karşıya bırakmaktadır (Baudrillard, 2010:174). Tüketim toplumunun bireyleri bu
sürecin varlığını sürdürmektedir.
Baudrillard (2008:82-83) günümüzde bir bağış olarak nitelediği ücretin, çalışmanın
karşılığı olarak değil harcama yapmak için verildiğini belirtmektedir. Çalışanın çalışma
sürecinde maruz kaldığı yavaş ölüm olarak nitelenen simgesel ilişki ve çalışma karşılığında
aldığı ücret ile kullanıcının nesne için, başka bir deyişle nesnenin geciktirilmiş ölümü için
ödediği para (bedel) arasında paralellik kurmaktadır.
Mekanların Dönüştürülmesi ve Tüketilmesi
Giddens (2010:31-32) ‘zaman ve mekanın ayrılması’ olarak adlandırdığı
olguyu, modern toplumsal hayatın dinamik karakteri açısından önem taşıyan bir unsur
olarak değerlendirmekte, geçmişte, her kültürün zamanın hesaplanması ve mekanın
konumlandırılması konusunda kendine has bir sisteme sahip olduğunu belirtmektedir.
Modern çağ öncesi dönemde zaman ve mekan belirli bir yere bağlı olmayı ifade
ederken günümüzde evrensel bir zaman hesaplama sistemine, evrensel standartta zaman
dilimlerine ve ortak bir dünya haritasına sahip olan çağımız toplumlarının zaman ve
mekan ayrılmasını deneyimlediklerini ifade etmektedir. Zaman ve mekanın boşalmasını
gösteren bu sürecin diyalektik bir şekilde işlediğini vurgulayan Giddens, zamanın belirli
123 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
bir yere bağlı olmaktan çıkıp standart hale gelmesinin, farklı toplumsal etkinliklerin
birbirinden farklı zamanlar ve mekanlarda ancak belirli bir yere bağlı olmaksızın biraraya
gelmesine imkan sağladığını belirtmektedir.
Kapitalizm, mekanı kendi ihtiyaçları ve kar maksimizasyonuna hizmet eden bir
altyapıya dönüştürerek bu altyapının yayılımını sağlamaktadır. Bu bağlamda kapitalizm,
mekan ve zaman anlayışını soyut bir düzleme taşımaktadır. Aynı soyut mekan ve zaman
anlayışı etrafında birbirine bağlanan farklı coğrafyalar küresel çapta etkin olan tek
bir ekonomik sistemi oluşturan parçalar haline gelmektedir (Yırtıcı, 2005:59-60). Bu
ekonomik sistemi ayakta tutan tüketiciler ise yerele işleyen küresel pratiklerin uygulayıcısı
konumundadırlar.
Baudrillard (2004: 62-63) kentsel ve endüstriyel ortamın etkisiyle, eskiden bedava
olan ve bolluk içinde tüketilen; mekan, zaman, temiz hava, yeşillik, su, sessizlik gibi
malların ayrıcalıklı kişilerin erişimine sunulan lüks mallar haline geldiğini vurgulamaktadır.
Alışveriş merkezlerinin üzerine kuruldukları oldukça geniş fiziksel mekanlar
seyirlik alanlar olarak kullanılmakta ve yaratılan gösteri ortamları tüketicileri cezbedici
ve bu mekanlara yöneltici unsurlar olarak işlev görmektedir (Ritzer, 2000:204).
Harvey (2002:161) kentte, mekansal farklılaşma ve toplumsal yapı arasındaki
ilişkiyi dört temel varsayım ile ortaya koymaktadır:
1.Mekânsal farklılaşma, kapitalist toplumdaki toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi çerçevesinde
açıklanmalıdır.
2.Mekânsal birimler, komşuluk birimleri, yerel topluluklar, bireylerin değerlerini,
beklentilerini, tüketim alışkanlıklarını, pazar donanımlarını ve bilinç durumlarını önemli ölçüde
etkileyecek özel toplumsal etkileşim ortamlarıdır.
3.Büyük nüfus yoğunluklarının farklı topluluklara ayrılması, Marksçı anlamda sınıf bilincinin
bölünmesine hizmet eder ve bu nedenle sınıf savaşımı yoluyla kapitalizmden sosyalizme dönüşümü
güçleştirir, fakat;
4.Mekânsal farklılaşma modelleri kapitalist toplumdaki çelişkilerin birçoğunu yansıtır ve
somutlaştırır; bunları yaratan ve sürdüren süreçler, sonuç olarak, kararsızlık ve çatışma mekânlarıdır.
Bauman (2006b:75-78), pratik değerini büyük ölçüde kaybeden “görünüşe göre
ayrım” ilkesinin yerini “mekana göre ayrım”ın aldığını ifade etmektedir. Grup üyeliğinin
görsel bir işareti olarak kentsel tarihte uzun bir dönem boyunca sadece zengin ve ayrıcalıklı
olanların sahip olduğu gösterişli, incelikli kıyafetlerin günümüzde daha ucuz olan
taklitleri ile ikame edilebildiğini vurgulamakta, modanın ulaştığı kitlenin genişlemesinin
elbiselerin geleneksel ayrımcı işlevini yitirmesine neden olduğunu dile getirmektedir.
Bireylerin onlar gibi görünmeyi istedikleri sosyal grubu temsil eden kıyafetleri giyerek
kendilerini olduklarından farklı biçimde gösterebileceklerini belirtmektedir. Bauman,
böylece giysilerin kişilerin kimliği hakkında bilgi vermekten öte onları gizleyebilen
simgesel araçlar haline geldiğini vurgulamaktadır. Ortak kentsel yerleşim alanlarının belli
türde kişilerin bulunabileceği çeşitli bölümlere ayrılması yoluyla gerçekleştirilen mekana
göre ayrımın ise; kontrol noktası, resepsiyon, güvenlik görevlileri gibi çeşitli simgeler ve
araçlar ile ortak özellikler taşıyan belirli bir grup insanı aynı mekanda biraraya getirdiğini
ifade etmektedir.
Sayı 37 /Güz 2013
124
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
19.yy’da Paris’te yapılan yeni bulvarların kaldırımlarına uzanan yeni mağazalar ve
kahveler, kamu ve özel mekan arasındaki sınırın geçirgen hale geldiğini göstermekteydi
(Harvey, 2012:278). Kökden (2011:125-126) Paris kahvelerini anlatırken, onları bir
döneme tanıklık etmiş, farklı beğenilere göre çeşitlilik gösteren ancak tümünü özünde;
yaşayan, kendine özgü sesi, dokusu ve ruhu olan mekanlar olarak betimlemektedir.
Kahvenin farklı lezzetleri ile özdeşleşen (koyu, iyi süzülmüş, sütlü) Paris kahvelerini;
kentin farklı yerlerinde-bazen gözden uzak bir köşede bazen de daha işlek bölgelerdehem dostları biraraya getiren, hem gazete-dergi okunabilen, hem ders çalışılabilen, hem iş
görüşmesi yapılabilen, hem sevgililere buluşma noktası olan çok yönlü mekanlar olarak
ifade etmektedir.
Görsel İletişim Stratejisi Olarak Mekan Kullanımı
Görsel iletişim, kişisel iletişimden kitle iletişimine, uluslararası iletişimden küresel
iletişime kadar her boyutta etkili olmakta, yaşamın her alanında giderek daha yoğun olarak
kullanılmaktadır.Toplumların ekonomik yapıları görsel iletişimin çeşitlilik kazanmasında
etkilidir. Özellikle kapitalist sistemde görsel iletişimin rekabet açısından çok önemli bir
araç haline geldiği bilinmektedir (Güngör, 2011: 98). Küresel kapitalizmin merkezindeki
büyük şirketler için kurumsal kimlik, ürün gibi birbirini bütünleyen parçaların tasarım
süreçleri olarak değerlendirilebilecek markalandırma, üretim aşamasının da önüne
geçerek birincil nitelik kazanmıştır (Artun, 2011:69). Forty (1995:135) tasarımın, ideoloji
ve maddi öğelerin kaynaştırılması ile biçim yaratma gücüne ulaştığını dile getirmektedir.
Görsel iletişimin önemli araçlarından biri de mekandır. Her mekanın kendine özgü
bir görsel sunumu vardır ve sunum biçimi bir tür görsel iletişim fonksiyonu gerçekleştirir
(Güngör, 2011:95). Günümüzde özellikle tüketim mekanlarının görsel iletişimin gücünü
tüketimi teşvik edecek şekilde kullandığı görülmektedir.
Ritzer (2000:200-209) müşteriyi etkileme konusunda mekanın önemine dikkat
çekmektedir. Genellikle oldukça geniş, sınırsız gibi algılanan bir mekan duygusu ile
karşı karşıya bırakılan müşteri için en can alıcı örnek olarak siber uzay ve siber alışveriş
merkezlerini göstermektedir. Seyirlik bir mekan duygusu yaratan bu alanların yanısıra
alışveriş kanalları ile sınırsız mekan duygusunu yaşatan bir diğer araç olarak televizyondan
bahsetmektedir. Bu kanalların da kişilere kredi kartlarını kullanarak mekansal engellerin
ötesinde alışveriş yapabilme imkanı sunduğunu ifade etmektedir. Ancak yine de
doğabilecek sınırlamaların ötesine geçebilmenin yolunu tüketim araçlarının dünyanın
her yerindeymiş hissi yaratabilmelerine bağlamaktadır. Bu bağlamda Mc Donald’s global
bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni tüketim araçlarının önemli özelliklerinden
birini de sundukları geniş fiziksel mekanlar olarak vurgulamaktadır. Bu mekanlar ile daha
seyirlik duruma gelen bu merkezlerin konulu park, eğlence merkezi gibi çeşitli alanları
da içinde bulunduracak ölçekte kurgulandığını belirtmektedir. Tıpkı bu merkezler gibi
yolcu gemileri de oldukça geniş mekanlar sunan alternatifler arasında gösterilmektedir.
Spor merkezleri, dev tiyatrolar, mağazalar, restoranlar gibi çeşitli alanları barındıran
bu gemilerin mega alışveriş merkezi geleneğinin bir yansıması olduğu belirtilmektedir.
Modern oteller ve Las Vegas kumarhaneleri de geniş ölçekli ve seyirlik nitelikteki
mekanlara örnek verilmektedir.
125 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
Sanat, görsel iletişimin önemli bir aracıdır. İnsanlar, haz duymak için estetik
beğenilerini harekete geçirir ve sanatsal üretim yaparlar. Her sanat ürünü, çevre ve diğer
insanlar ile iletişim kurmada bir araçtır. Mimari, fotoğraf, resim gibi sanat türleri yoluyla
diğer insanlar ile, toplumsal çevre ile, başka bir deyiş ile dış dünya ile estetik ilişki kurulur.
Duygular, düşünceler, inançlar çoğu zaman estetik dışavurumla yani sanatsal yaratı ile
ifade edilir. Görsel iletişimin sembolik veya simgesel biçiminde ise görsel ögelere belirli
anlamlar yüklenir. Görsel simgeler doğrudan doğruya görsel figür ve renklerin kullanımına
dayandığından evrenseldir (Güngör, 2011:99). Fotoğraf, mekanları kuşatan önemli bir
unsurdur. Fotografik evreni betimleyen Flusser (2009: 74) duvarları, gazeteleri, kitapları,
gömlekleri, aletleri vb. öğeleri ile gri olarak tanımladığı 19.yy. dünyasından günümüze
gelindiğinde gökkuşağı renklerine bürünen dünyanın adeta sağır kulaklara bağırdığını ve
bilinçaltımızın bu görsel çevre kirlenmesini içselleştirerek davranışlarımızı yönlendirir
duruma geldiğini ifade etmektedir.
İmajlar tarafından kuşatılan çağımız bireylerinin belleğinde, olumlu bir etki
bırakabilmek için mekanın özenli bir şekilde tasarlanması önem taşımaktadır. Bu bağlamda
mekanda kullanılacak fotoğrafların, görsellerin seçimi, tasarımı, boyutları, yerleştirilmesi
mekanın görsel kimliğinin ayırt edici ve farklı kılınmasında etkili olmaktadır.
Besin-Kültür İlişkisi
Besin maddelerinin fiziksel tüketiminin yanı sıra onlara ilişkin bazı anlam ve
sembollerin de tüketimi söz konusudur. Besinlerin sembolik özellikleri olarak öne çıkan
bu değerler ilgili besinlerin vücuda olan katkıları ya da içinde bulunulan kültürün bu
besinlere atfettiği önem ile ilişkili olarak değişiklik gösterebilmektedir. Bu bağlamda,
kültürel çeşitlilik paralelinde besinlerin festival, bayram, kutlama, dini adet, kutsal
ritüel gibi önemli dönem ve uygulamalarla bağlantısı kurulabileceği gibi armağan, lüks,
suç gibi farklı kavramlarla da ilişkisi kurulabilmektedir. Örneğin, haz verici bir besin
olarak öne çıkan çikolata; bazen sağlık açısından taşıdığı kimi riskler, bazen de faydalar
bakımından çelişkili bir sembol olarak anılabilmektedir. Yemek toplumsal farklılaşma
biçiminin ifadesidir. Bu bağlamda kimi besinler yüksek sınıf seviyeleri ile kimi besinler
ise alt sınıf seviyeleri ile ilişkilendirilmektedir. Ayrıca bazı besinlerin anlamları birçok
kültürde cinsiyete göre farklılaşmaktadır. Güç merkezli anlayışların yön verdiği bu
kültürlerde “güçlü besinler” erilliği “zayıf besinler” ise dişilliği temsil etmektedir. Besin
sembolizminin yaşa bağlı olarak yapıldığı durumlar da söz konusudur. Buna göre bazı
yetişkin besinleri çocuklar için uygun görülmezken kimi besinler de yaşlılara uygun
görülmektedir (Beardsworth ve Keil, 2011: 90-93).
Yiyecekler konusunda tüketicilerin değerlere atfettiği önem üzerinde duran Busch
(1991:98), Fransız sosyolog Emile Durkheim’ın tüm toplumların kutsal ve dünyevi
olanı ayırt etmesine yaptığı vurgudan hareketle çeşitli dinlerde kutsal ve yasak sayılan
yiyeceklere örnekler vermektedir. Bu bağlamda Hristiyanlıkta ekmek ve şarabın önemli
bir yer tuttuğunu, Yahudilik ve İslamda ise domuz etinin yasaklandığını dile getirmektedir.
Busch, aynı zamanda yiyeceklerin sosyal yaşamdaki öneminden de bahsetmekte,
hindinin Şükran Günü, pastanın evlilik ve doğum günü ile olan bağı ve güzel bir yemek
Sayı 37 /Güz 2013
126
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
ve ardından içilen kahve arasında özdeşlikler kurmaktadır. Tüm bu tarifler, yasaklamalar
ve kutlamaların özünde bilimsel temellerden ziyade ilgili yiyeceğe sözkonusu toplumda
biçilen ve o yiyecekle ilgili olarak paylaşılan anlamlarn yattığını vurgulamaktadır.
Kahvenin en önemli özelliği ise pek çok kültürde ona atfedilen değerdir.
Kahve
Heise (2001: 14-16), kahvenin kökenine yönelik 3 farklı efsaneden bahsetmekte,
bunlardan en bilineninin Banesius isimli Suriye kökenli bir filolog tarafından anlatılan
öykü olduğunu belirtmektedir. Buna göre, Yemen’deki bir Hristiyan manastırının çobanı
gece boyu uyumayan hayvanları konusunda keşişlere dert yanmaktadır. Yedi gün boyunca
süren bu durumun ardından manastırın idarecisinin yönlendirmesi üzerine iki keşiş
hayvanların otladığı yola bakınırken burada tanımadıkları beyaz çiçekli, kırmızı meyveli
yeşil çalıyı keşfederler. Bu bitkinin kırmızı taneciklerini kaynatarak içtikten sonra tüm
gece ayık kalabildiklerini görürler. Bu içeceği gece dua etmek ve manastırda nöbet
tutmak için tüketmeye devam ederler. İlerleyen dönemde manastırı ziyaret eden tüccarlar
da bu içecekle tanışarak kahve çekirdeğinin ticaretini yapmaya başlarlar. Böylece bu
içeceğin ününün tüm Doğu’ya yayıldığı vurgulanmaktadır. Bu efsanenin Arap ve Türk
uyarlamaları da bulunduğu belirtilmektedir. Türk versiyonunda, Sufi tarikatı dervişlerinin
yanına gelen bir çobanın üzerine yıldırım düştüğünde cezbedici kokular yayan bir ağaçtan
söz ettiği dile getirilmektedir. Bu durumun kahvenin kavrulmasının keşfedilmesine neden
olduğu vurgulanmaktadır. İkinci efsanenin başka bir uyarlamasında 13.yy ortalarında
haksız yere sürgün edilen Ömer adlı bir şahsın açlık sebebiyle hiç bilmediği bir çalının
tanelerini kaynatarak içtiğinde hayatta kalmayı başardığından, hatta çölde bu içecekten
içen cüzzamlıların şifa bulduğundan ve bu olaylardan haberdar olan halifenin Ömer’in
masumiyetine inanarak onu affettiğinden bahsedilmektedir. Kahve konusundaki üçüncü
efsane, sarhoşluk veren içkilerin yasak olduğunu bildiren Hz. Muhammed’in yakalandığı
amansız bir hastalıktan Cebrail’in ona getirdiği üzerinde dumanı tüten koyu renkli sıvıyı
içerek iyileştiği yönündedir.
Wild (2007:24) bir zamanlar “Arap Şarabı” olarak anılan kahvenin tarihte
sömürgecilikle birlikte yol aldığını belirtmektedir. 16.yy. da Osmanlı’nın genişlemesine
önemli katkılar sağladığını ifade ettiği kahvenin Şark’ı ziyaret eden Avrupalılar aracılığıyla
Avrupa’ya yayıldığını, 18.yy.’dan itibaren kahve üretiminin Osmanlı’nın tekelinden
çıkarak, kahve filizlerini ele geçiren Hollanda, Fransa ve İngiliz sömürgelerindeki
kölelerin iş gücünden faydalanılarak üretilmeye başlandığını ifade etmektedir.
Brezilya’da ise köleliğin 1888’e kadar varlığını sürdürdüğünü dile getirmektedir. Ayrıca,
Avrupa ve Amerika’da kahve tüketiminin özellikle ticaret, siyaset ve kültür konularına
ilgi duyan erkeklerin buluşma mekanı olan kahvehaneler aracılığıyla yaygınlaştığını
vurgulamaktadır.
Feodalizmin yıkılması, kasabaların gelişmesi, bölgesel ve daha uzak mesafeli
seyahatleri olanaklı kılarken yemek ve konaklama ihtiyacını doğurmuştur. Kentlerde bu
ihtiyaçlara yanıt veren görece iyi belgelenmiş ilk örnekler olarak 18.yy. da açılan kahve/
çay evleri (coffee house) gösterilmektedir (Beardsworth ve Keil, 2011: 177).
127 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
Bir içecek olarak kullanılmaya başlaması, dünya genelindeki farklı kültürlere
yayılması çeşitli efsaneler, tesadüfler, sömürgecilik vb. etkenler ile ilişkilendirilen kahve
hakkında şüphe götürmeyen gerçek, zaman içinde küresel bir içecek haline gelmiş
olmasıdır. Bu durum kahveyi sadece bilimsel araştırmaların popüler konularından biri
haline getirmekle kalmamakta, koyu bir rekabetin öznesi konumuna da taşımaktadır.
Geniş tüketici kitlesi gözönünde bulundurulduğunda kahve, küresel piyasada Starbucks,
Gloria Jean’s, Lavazza, Illy, Kahve Dünyası gibi farklı markalar ile karşımıza çıkmaktadır.
Kahve günümüz dünya ekonomisinde petrol, çelik ve buğday gibi lider ihraç
ürünleri arasında yer almaktadır. Lider kahve pazarları ise Londra ve New York borsalarıdır
(Lavazza, 2009:28). Wild (2007: 207) günümüzde kahvenin tarihsel sömürgecilik sisteminin
ürünü olma özelliğini koruduğunu belirtmektedir. Üretimi henüz kalkınmamış ülkelerde
gerçekleşen kahvenin, Batı ülkelerinde tüketildiğini vurgulamaktadır. Küreselleşen dünya
ölçeğinde bir değerlendirme yapıldığında, pazardaki öncü kahve markaları aracılığıyla
kahvenin tüm dünyada tüketilen bir içecek haline geldiği görülmektedir.
Küresel Kahve Markaları ve Dükkanları
Tüketim toplumunda öne çıkan bu küresel kahve markalarının tüketicilerin zevkleri,
alışkanlıkları ve eğilimlerini ortak bir eksende şekillendirdikleri dikkati çekmektedir. Bu
süreçte, sunulan ürünler kadar kahvenin pazarlandığı ve tüketildiği dükkanların iç ve dış
mekan tasarımı da markayı bütünleyen bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Bu bölümde
ürünlerini kendi kahve dükkanları aracılığıyla da sunan Starbucks, Gloria Jean’s, Lavazza,
Illy ve Kahve Dünyası markaları incelenecektir.
Starbucks
Marka, adını Herman Melville’in ‘Moby Dick’ romanındaki bir karakterden
almaktadır. (http://www.logohikayeleri.com). Moby Dick’teki kahve tutkunu ikinci
kaptan Starbuck karakterinden esinlenilen ismin çift kuyruklu deniz kızı logosu ile
temsil edilmesi, uzun deniz yolculukları ve kahve ticareti yapan gemilerin serüvenlerini
anımsatmaktadır (http://www.dunya.com). Markanın merkezindeki deniz kızını korumakla
birlikte logosunu zaman içinde sadeleştirdiği görülmektedir (Bakınız: Şekil-1).
Sayı 37 /Güz 2013
128
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
Şekil-1: Starbucks’ın Yeni Logosu
Kaynak: http://www.basimdunyasi.com
2011 yılında Starbucks’ın herkes tarafından tanınan bir marka olmanın verdiği
özgüven ile, logosundaki deniz kızını çevresini saran sınır çizgilerinden, siyah renkten
ve yazılardan kurtararak yalın bir halde kullanmaya başladığı dikkati çekmektedir
(http://marka123.com). Yerel şaraplar ve peynirleri sunan pilot Starbucks mağazaları
da göz önünde bulundurulduğunda logodan kahve kelimesinin çıkarılması öne çıkan bir
pazarlama stratejisi olarak da yorumlanabilir (http://www.basimdunyasi.com).
Starbucks’ın Amerika’da yakaladığı başarının ardındaki güç, büyük bütçeli reklam
programları değil, misafirleri olarak adlandırdıkları müşterilerinde oluşturdukları güven
ve bağlılık olarak ifade edilmektedir. Disiplinli ve özverili bir çalışmanın ardından yerel
bir marka olarak çıktığı yolda, sınırlarını ülke hatta dünya çapına yayan Starbucks’ın
misafirlerini çeken üç özelliği üzerinde durulmaktadır. Bunlar; kahve, personel ve
mağaza ortamı şeklinde sıralanmaktadır. Kolay bozulan bir ürün olan kahve için,
doğru çekirdeklerin seçiminden, çekirdeklerin uygun ortamda muhafaza edilmesine,
öğütülmesine ve su oranının ölçülmesine kadar tüm aşamalarda titizlikle çalışıldığı
belirtilmektedir. Ayrıca Starbucks’ın ürünlerinin reklamından çok, personelinin eğitimine
harcama yaptığı vurgulanmaktadır. Baristaların1 misafirlerle göz teması kurmak,
ihtiyaçlarını sezmek, farklı kahveler konusunda özlü açıklamalar yapmak, memnun
olmayan misafirlere ücretsiz içecek almalarını sağlayan bir Starbucks kuponu verip,
morallerini düzeltmek gibi birçok konuda eğitildikleri dile getirilmektedir. Starbucks‘ın
mağazalarını markanın reklam panoları olarak değerlendirdiği, mağazalardaki çizimler,
müzikler, kokular vb. detayların kahvenin lezzetinin bilinçaltına gönderdiği: “Buradaki
her şey sınıfının en iyisidir” mesajı ile birlik ve tutarlılık içinde olması gerektiği
1 “Barista: Espresso makinesini çalıştıran, espresso ve espresso bazlı içecekler yapabilen kişi” (Gürsoy, 2007:167).
129 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
vurgulanmaktadır. Kahve aşkını mağazaların görsel tasarımına yansıtmak için, kahvenin
yeşil ham çekirdek halinden kutulama ve kavrulma aşamasına dek geçirdiği süreçlerin
görüntüleri sergilenmektedir. Ayrıca farklı sezonlarda hazırlanan çeşitli renkli afişlerle
bu görsel zenginliğin canlı tutulduğu belirtilmektedir. Mağazalarda bulunan broşür
vitrinlerinde; her tür çekirdek kahvenin farklı tatlarının anlatımına (The World of
Coffee), çekirdek kahvenin nasıl öğütülüp hazırlandığına (The Best Coffee at Home) ve
cappucino, caffé latte gibi içecekleri anlatan diyagramlara (A Quick Guide to Starbucks
Speciality Beverages) yer veren broşürlerin bulunduğu belirtilmektedir. Kahve kültürünü
ve kahvenin tarihsel serüvenini anlatan “Coffee Matters” isimli aylık bir haber bülteninin
yayımlanıp dağıtıldığı ifade edilmektedir. Posta sipariş kataloğu, kahve uzmanlarının
yanıtladığı 800‘lü danışma hatları gibi çeşitli hizmetler de sunan, misafirlerine yakın ilgi
gösteren ve kendilerini özel hissettiren Starbucks için çok memnun kalan misafirlerin
kulaktan kulağa yaydıkları söylentiler markanın tanınma stratejisinin ardındaki güç
olarak dile getirilmektedir (Schultz ve Yang, 2011: 267-277).
Starbucks kahve dükkanlarında (Bakınız: Görsel-1) iç mekan tasarımında
kahveye ilişkin görsellerin kullanımı dikkati çekmektedir. Mekanın duvarlarında yer alan
bu görseller çeşitlilik göstermektedir.
Görsel-12: Starbucks İç Mekan-1
2 Görsel-1,2,3 ve 4, 2013 yılında Anatolium Ankara Alışveriş Merkezinde yer alan Starbucks’ta yapılan fotoğraf
çekimi ile elde edilmiştir.
Sayı 37 /Güz 2013
130
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
Starbucks iç mekan duvarlarında kahve bitkisini (Bakınız: Görsel-2) ve kahve
çuvallarında yer alan kahve tanelerini (Bakınız:Görsel-3) gösteren fotoğraflar yer
almaktadır.
Görsel-2: Starbucks İç Mekan-II
Görsel-3: Starbucks İç Mekan-III
131 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
Starbucks’ın iç mekan tasarımında kahveye ilişkin dikkat çeken bir başka görseli
ise dünyadaki kahve üretim alanlarını gösteren haritasıdır (Bakınız: Görsel-4).
Görsel-4: Starbucks İç Mekan-IV
Gloria Jean’s Coffees
Gloria Jean’s Coffees markasının amblem-logotaypında (Bakınız:Şekil:2) bir fincan
sıcak kahvenin cazibesi sunulmaktadır. Marka logosunda kahveye gönderme yapan
renklerin kullanıldığı göze çarpmaktadır.
Şekil-2: Gloria Jean's Coffees amblem-logotayp
Kaynak: http://www.logovector.org
Sayı 37 /Güz 2013
132
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
Öyküsü 1979 yılında Şikago‘nun kuzeyindeki küçük bir kasabada Gloria Jean ve Ed
Kvetko tarafından açılan özel bir gurme kahve dükkanı ile başlayan Gloria Jean‘s Coffees,
kahve kalitesi ve önde gelen bayilik sistemleri ile özdeleşen bir marka ve kahve üzerine
özelleşmiş küresel bir şirkettir. Kaliteli kahvecilik konusunda takdir toplayan marka
kısa bir süre sonra Amerika çapında satış noktaları açmaya başlamıştır. 16 yıldan daha
uzun bir süre sonra Avustralyalı iş adamı ve kahve uzmanı olan Nabi Saleh Amerika'da
deneyimli olan Gloria Jean’s Coffees markasını ortağı Peter Irvine ile birlikte dünyanın
öteki ucuna Avustralya'ya taşımıştır. Kısa zamanda Avustralya Gloria Jean's Coffees'in
en hızlı büyüdüğü pazar haline gelmiştir. Nabi ve Peter'ın başarı için reçeteleri, Gloria
Jean’s Coffees'i dünyanın en çok sevilen ve saygı duyulan markası yapma vizyonunu
gerçekleştirmeye odaklanmak olmuştur. 2004 yılında ABD'ye dönerek Amerika dışındaki
tüm ülkeler için uluslararası markalaşma haklarını satın aldıkları belirtilmektedir. 2009
yılının başlarında Gloria Jean’s Coffees International'ın iştiraki olan Praise International
North America Inc şirketi, 24 eyaletteki 102 kahve evini kapsayan Gloria Jean’s Coffees'in
Amerikan perakende ve franchise işlemlerini Amerikalı sahibinden satın almak için
yaptığı görüşmeleri tamamlamıştır. Günümüzde Gloria Jean’s Coffees dünya çapında
birçok ülkede yer almaktadır (http://www.gloriajeanscoffees.com).
Gloria Jean’s Coffees markasının kahve dükkanlarının iç (Bakınız: Görsel-5)
ve dış (Bakınız: Görsel-6 ve 7) mekan tasarımında sade bir üslup benimsediği dikkati
çekmektedir.
Görsel-5: Gloria Jean’s Coffees İç Mekan-I
Kaynak: http://www.gloriajeans.com.tr
133 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
Görsel-6: Gloria Jean’s Coffees Dış Mekan-I
Görsel-7: Gloria Jean’s Coffees Dış Mekan-II
Kaynak: http://www.gloriajeans.com.tr
Kaynak: http://www.gloriajeans.com.tr
Gloria Jean’s Coffees’in iç mekan tasarımında kahveye ilişkin görsellerin yanısıra
markanın ürünlerini ve çevreye duyarlılığını gösteren tanıtıcı görsellerin (Bakınız:
Görsel-8) kullanıldığı görülmektedir.
Görsel-8: Gloria Jean’s Coffees İç Mekan-II
Kaynak: http://www.gloriajeans.com.tr
Sayı 37 /Güz 2013
134
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
Lavazza
Ülke geneline yayılan çok sayıda kafe ile kahve geleneğini birbiri ile sıcak temas
halinde olan müşterileri sayesinde tıpkı bir İtalyan operası gibi yansıtan İtalyan halkı
gündelik hayatın bir parçası olarak kahveyi (özellikle İtalya ile özdeşleşen espressoyu3)
içselleştirmiştir (Schultz ve Yang, 2011:62-63). Bu bağlamda İtalyan kültüründe kahvenin
ayrıcalıklı bir yeri bulunmaktadır.
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından şirketin uzmanlaşması konusunda
çalışmalarını yoğunlaştıran Lavazza ailesi marka politikasının önemli bir adımı olarak
ilk logosunu Milano’daki Aerostudio Borghi’ye hazırlatmıştır (http://www.lavazza.
com). Lavazza logosunda (Bakınız: Şekil-3) mavi renk kullanıldığı görülmektedir.
Mavi, hem uzaklık ve resmiyetin hem de doğruluk ve sadakatin temsili olarak ifade
edilmektedir. Ayrıca otorite ve yetkinin yanı sıra temizlik ve dürüstlüğün çağrışımı olarak
nitelenmektedir (Becer, 2008: 60). Bu nitelikleri ile lacivert tonunda kullanılan mavinin,
bir asrı geride bırakan Lavazza markasının ağırlığını, tüketici ile kurduğu sıkı bağı ve
kaliteden ödün vermeyen güçlü duruşunu simgelediği görülmektedir.
Şekil-3: Lavazza amblem-logosu
Kaynak: http://www.labbrand.com
Lavazza markasının geçmişi 1895 yılında İtalya Turin’de Luigi Lavazza’nın
kurduğu küçük bir bakkal dükkanına dayanmaktadır. Kahve satışı üzerine odaklanan bu
küçük işletme 1927 yılında Luigi Lavazza S.p.A. adını almıştır. Luigi Lavazza farklı kahve
karışımları kullanarak harmanlamayı geliştiren ilk kişidir. 1960’ların başında Lavazza
İtalya’da ilk vakumlanmış pakette kahveyi piyasaya süren işletme olmuştur. Lavazza’nın
en önemli ayırt edici özelliği kalite ve yeniliğe verdiği önemdir. Eğitim Merkezi Ağı ile
Lavazza her yıl çok sayıda kullanıcıya kahveye ilişkin birçok konuda eğitim vermektedir.
Lavazza’nın iletişim stratejisi bağlamında, takvimlerinde bir araç olarak kullandığı
fotoğraflara önemli bir rol atfettiği görülmektedir (http://www.lavazza.it). Lavazza’nın
fotoğraf konusundaki titizliği 1993-2012 yılları arasında çıkardığı takvimler için dünyanın
önde gelen fotoğraf sanatçıları ile çalışmış olması ile kendini göstermektedir. Bu fotoğraf
sanatçılarının imzalarını taşıyan takvim kareleri her yıl dünya çapında geniş bir yankı
uyandırmıştır.
3 “Espresso: En iyi çekilmiş (very fine)” (Gürsoy, 2007:70). İlk buhar operasyonlu espresso makinesi 1901 yılında
Milano’lu mühendis Luigi Bezzera tarafından icat edilmiştir (Lavazza, 2009: 48).
135 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
Türkiye’deki ‘kahve dükkanı’ pazarına İtalyan soluğunu katmayı hedefleyen
Lavazza Türkiye tarafından Lavazza Best Coffee Shop konsepti geliştirilmiştir. Bu
konsept dahilinde Lavazza kahve kimliği altında titizlikle seçilen ürünlerden kahve ile
özdeş bir yiyecek menüsü sunulmaktadır. Menüde pasta, kek, patisserie ve sandviç gibi
ürünlerin yanısıra İtalya destekli olarak firmaya özel geliştirilen İtalyan tostu ve İtalyan
makarnası gibi ürünler de bulunmaktadır. Menüdeki ürünler için sektöründe önde gelen
çözüm ortakları ile çalışılmaktadır. Lavazza Best Coffee Shop’ların dekorasyonunda
ise dünyanın en ünlü 3 takvimi arasında yer alan Lavazza takvim görsellerinden büyük
ölçüde faydalanılmaktadır (Konyalı Saat Kuruluşları: 44).
İstanbul’da Beşiktaş Barbaros Bulvarı üzerinde bulunan Lavazza Best Coffee
Shop Lavazza takvim görsellerinin iç ve dış mekan tasarımında kullanımına örnek teşkil
etmektedir. Barbaros Bulvarı’ndaki Lavazza Best Coffee Shop dış mekan tasarımında
(Bakınız: Görsel-9 ve 10) İtalyan müziği teması çerçevesinde Miles Aldridge’nin
çekimlerini gerçekleştirdiği Lavazza 2010 takvimine ait fotoğraflara (Bakınız: Görsel-11
ve 12) yer verildiği görülmektedir.
Görsel-94:Lavazza Best Coffee Shop
Görsel-10:Lavazza Best Coffee Shop
Dış Mekan-I
Dış Mekan-II
Görsel-11: Lavazza 2010 Takvim Fotoğrafı
Kaynak: Lavazza Türkiye Pazarlama Bölümü
Görsel-12: Lavazza 2010 Takvim Fotoğrafı
Kaynak: Lavazza Türkiye Pazarlama Bölümü
4 Görsel-9 ve 10, 2011 yılında İstanbul Beşiktaş Lavazza Best Coffee Shop’ta yapılan fotoğraf çekimi ile elde
edilmiştir.
Sayı 37 /Güz 2013
136
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
Lavazza Best Coffee Shop’ın İstanbul Barbaros Bulvarı’ndaki şubesinin iç
mekanında da (Bakınız: Görsel-13) konu olarak süper kahraman kadınların işlendiği ve
Eugenio Recuenco’nun çektiği karelerinin yer aldığı Lavazza 2007 takviminden (Bakınız:
Görsel-14) yararlanıldığı görülmektedir.
Görsel-135: Lavazza Best Coffee Shop İç Mekan
Görsel-14: Lavazza 2007 Takvim Kapağı
Kaynak:Lavazza Türkiye Pazarlama Bölümü
Kaynak:Lavazza Türkiye Pazarlama Bölümü
Lavazza takvim fotoğraflarının mekan tasarımında kullanıldığı Lavazza kahve
dükkanlarından bir diğeri ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Lefkoşa’da bulunan
Lavazza Dereboyu isimli şubedir. Lavazza Dereboyu’nda iç mekan tasarımında (Bakınız:
Görsel-15 ve 16) soylu kadınları karelerinde canlandıran Finlay Mackay imzalı Lavazza
2008 takviminden fotoğraflar (Bakınız: Görsel-17 ve 18) göze çarpmaktadır.
Görsel-156: Lavazza Dereboyu İç Mekan-1
5 Görsel-13, 2011 yılında İstanbul Beşiktaş Lavazza Best Coffee Shop’ta yapılan fotoğraf çekimi ile elde edilmiştir.
6 Görsel-15 ve 16, 2012 yılında KKTC Lefkoşa Lavazza Dereboyu’nda yapılan fotoğraf çekimi ile elde edilmiştir
137 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
Görsel-16: Lavazza Dereboyu İç Mekan-2
Görsel-17: Lavazza 2008 Takvim Kapağı
Görsel-18: Lavazza 2008 Takvim Fotoğrafı
Kaynak: Lavazza Türkiye Pazarlama Bölümü Kaynak: Lavazza Türkiye Pazarlama Bölümü
Tüketimin kitlelere aşılanmasında önemli rol oynayan reklam fotoğrafları genellikle
büyük gruplar tarafından tasarlanarak hayata geçirilmektedir. Reklam fotoğraflarında
sıklıkla ürünün markası veya bir metin de yer almaktadır (Algan, 1999:37). Metindeki
Lavazza Best Coffee Shop örneklerinde yer alan takvim fotoğraflarında da Lavazza markalı
espresso fincanlarının kullanıldığı görülmektedir. Böylece birer takvim fotoğrafı olarak
sunulan bu karelerin aynı zamanda birer reklam fotoğrafı niteliği taşıdığı anlaşılmaktadır.
Illy
Illy’nin günümüzde de kullandığı logosu (Bakınız: Şekil-4) 1996 yılında sanatçı
James Rosenquist tarafından tasarlanmıştır (http://www.espressoplanet.com). 22 yaşında
Avusturya-Macaristan ordusu ile katıldığı 1.Dünya Savaşı’nda Trieste kentinde yer alan
cephesinin İtalyan yönetimine geçmesi ile yaşamının geri kalanını orada geçiren Macar
Francesco Illy ömrünü tutkuyla bağlandığı aşkına ve espressoya adamıştır (http://www.
radikal.com.tr). Illy’nin logosunda kullanılan kırmızı renk bu tutkuyu kahveseverlere
yansıtmaktadır.
Sayı 37 /Güz 2013
138
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
Şekil-4: Illy logosu
Kaynak: http://designexpresso.wordpress.com/
IllyCafee‘nin hikayesi İtalya‘da Adriyatik‘teki bir liman kasabası olan ve kahvenin
Avrupa‘ya ilk girdiği yer olan Trieste‘de başlamıştır. 1933 tarihinde Francesco Illy
burada modern espresso makinesini geliştirmiştir. Illy‘nin şu anki başkanı ve CEO‘su Illy
ailesinin üçüncü kuşağı olan Andrea Illy‘dir. IllyCafee 140 ülkede milyonlarca kahveseveri
evlerinde, iyi hotellerde, restoranlarda, kafelerde ve iş yerlerinde mutlu etmektedir. Illy;
lezzeti, bilimsel merakı, sanatı ve kültürü biraraya getirerek çok boyutlu bir memnuniyeti
bir fincanda toplamaktadır. Bu memnuniyet; görselliği ile dikkat çeken Illy espresso
makinelerinde, güncel sanatın ustaları tarafından üretilen Illy fincan koleksiyonunda,
dünya çapında bir zincir olan İtalyan stili kahve barlarında ve öncü bağımsız kafelerin ve
yetenekli baristaların uluslararası ağı olan Artisti del Gusto‘da (Artists of Taste) kendisini
göstermektedir (http://www.illy.com).
Illy, Francesco Illy’nin fikri ile ilk koleksiyon fincan serisini 1992 yılında Matteo
Thun tasarımı ile hazırlamıştır. O günden bu yana 70’den fazla uluslararası sanatçının
tasarımları ile katkıda bulunduğu koleksiyonda genç yeteneklere de yer verildiği
görülmektedir (http://www.barista.com.tr).
Illy markasının kahve dükkanlarının iç (Bakınız: Görsel-19) ve dış (Bakınız:
Görsel-20) tasarımında, markanın logosunda yer alan kırmızı ve beyaz renklerin etkisi
öne çıkmaktadır.
139 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
Görsel-197: Illy İç Mekan-I
Görsel-20: Illy Dış Mekan
Illy’nin iç mekanında kahvenin işlenme sürecinin yazı ve görsellerle anlatıldığı
bir köşenin (Bakınız: Görsel-21) hazırlandığı dikkati çekmektedir.
7 Görsel-19, 20,21, 22, 23, 24, 25 ve 26, 2013 yılında Ankara Armada Alışveriş Merkezinde yer alan Illy’de
yapılan fotoğraf çekimi ile elde edilmiştir.
Sayı 37 /Güz 2013
140
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
Görsel-21: Illy İç Mekan-II
Illy markası kahvenin işlenme sürecini sergilediği köşesinde kahve türleri
(Bakınız: Görsel-22), harmanlama ve kavrulma (Bakınız: Görsel-23), kontrol (Bakınız:
Görsel-24), paketleme (Bakınız: Görsel-25) gibi farklı bilgilere yer vermektedir.
Görsel-22: Illy İç Mekan-III
141 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Görsel-23: Illy İç Mekan-IV
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
Görsel-24: Illy İç Mekan-V
Görsel-25: Illy İç Mekan-VI
Illy’nin kahve dükkanlarının tasarımında dikkati çeken önemli bir nokta
“shindellier” (Bakınız: Görsel-26) olarak adlandırılan ve Illy için tasarlanan fincanlardan
oluşan avize formundaki tasarımdır.
Görsel-26: Illy İç Mekan-VII
Sayı 37 /Güz 2013
142
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
Kahve Dünyası
Kahve Dünyası’nın (Bakınız: Şekil-5) amblem-logotaypında iç içe geçen üç
kahve çekirdeği öne çıkmaktadır. Logoda kahverenginin yanı sıra sarı ve yeşil tonlar
kullanılmıştır.
Şekil-5: Kahve Dünyası amblem-logotayp
Kaynak: http://www.basinbulteni.com
“Kahve Dünyası” 2004 yılında İstanbul Eminönü’nde açılan ilk mağazası ile sektöre
giriş yapmıştır. Kahve Dünyası Türk kahvesi başta olmak üzere espresso bazlı gurme kahve
çeşitleri, aromalı filtre kahveler, soğuk kahveler, paketli kahve ürünleri gibi çeşitli yerel
ve küresel 50’den fazla kahve çeşidini birarada sunmaktadır. Kahve Dünyası’nın diğer
bir uzmanlık alanı ise çikolata üretimidir. Kahvenin yanında yaptığı çikolata ikramları ile
öne çıkan Kahve Dünyası’nın mağazalarında satışa sunduğu tüm çikolata çeşitleri kendisi
tarafından üretilmektedir (http://www.kahvedunyasi.com/hakkimizda/hakkimizda).
Kahve Dünyası‘nın misyonu: Farklı ürünler yaratan, Türk kahve kültürünü Türkiye’nin
yanı sıra tüm Dünya’da tüketiciler ile buluşturup tüketicilerin kendini iyi hissedeceği ve
keyifle tüketeceği ortamlarda sunarak sektöründe en beğenilen ve tercih edilen marka
olmak“ şeklinde ifade edilmektedir (http://www.kahvedunyasi.com/hakkimizda).
Türkiye’de farklı şehirlerde mağazaları bulunan Kahve Dünyası 18 Kasım 2011
tarihinde İngiltere’de Londra’nın en işlek bölgelerinden biri olan Piccadilly’de açtığı
ilk yurtdışı mağazası (Bakınız: Görsel-27) ile Türk kültürünün ikram ve konukseverlik
geleneğini başta İngilizler olmak üzere bütün dünyaya tanıtmayı hedefleyerek, küresel
bir marka haline gelme yolunda önemli bir adım atmıştır. 560 metrekarelik iki katlı bu
mağazada, 68 çeşit kahve tüketicinin beğenisine sunulmaktadır. “Üreticiden tüketiciye”
anlayışını benimseyerek tazelik konusunda titiz davranan markanın, Londra’daki
mağazasında çikolata üretim atölyesi bulunmaktadır (http://www.kahvedunyasi.com/
haberler/haberler).
143 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
Görsel-27: Londra’daki Kahve Dünyası
Kaynak:http://www.kahvedunyasi.com/haberler
Kahve Dünyası markasının dükkanların iç mekan (Bakınız: Görsel-28 ve 29)
tasarımında ağırlıklı olarak ürün teşhirine yer verildiği dikkati çekmektedir.
Görsel-288: Kahve Dünyası İç Mekan-I
Görsel-29: Kahve Dünyası İç Mekan-II
Kahve Dünyası’nda iç mekan tasarımında duvarlarda kahvenin (Bakınız: Görsel-30
ve 31) yanısıra çeşitli içecekler (Bakınız: Görsel-29) ve tatlıların (Bakınız: Görsel-31) yer
aldığı görsellerin kullanıldığı görülmektedir.
Görsel-30: Kahve Dünyası İç Mekan-III
Görsel-31: Kahve Dünyası İç Mekan-IV
8Görsel-28, 29, 30, 31 ve 32 2013 yılında Ankara Armada Alışveriş Merkezi’nde yer alan Kahve Dünyası’nda
yapılan fotoğraf çekimi ile elde edilmiştir.
Sayı 37 /Güz 2013
144
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
Kahve Dünyası’nda iç mekanda Atatürk portresinin (Bakınız: Görsel-32) yer aldığı
bir köşede bulunmaktadır.
Görsel-32: Kahve Dünyası İç Mekan-V
Sonuç
Kapitalist düzenin dinamikleri ile örtüşen tüketim toplumunda mekanın, markanın
görsel iletişim stratejileri gözönünde bulundurularak düzenlenmesi önem kazanmıştır.
Marka kimliğinin dışavurumu olarak da nitelendirilebilecek iç ve dış mekan düzenlemeleri
tüketimin arttırılmasını destekleyecek şekilde kullanılmaktadır.
Çalışmada incelenen küresel kahve dükkanlarının tasarımlarında en sık karşılaşılan
öğeler kahveye ilişkin görsellerdir. Bu görselller kahve bitkisi, kahve taneleri, kahve
fincanı, kahve çuvalı vb. şeklinde çeşitlilik göstermektedir. Mekan duvarlarında yer alan
bu görsellerin kimi dükkanlarda Starbucks’ta olduğu gibi dünyadaki kahve üretimini
gösteren haritalarla desteklendiği görülmektedir. Gloria Jean’s Coffees markasının ise
kahve dükkanlarının iç mekan duvarlarında, markaya ait tanıtım afişlerine yer verdiği
dikkati çekmektedir. Kahve Dünyası örneğinde olduğu gibi, dekorasyonunda kahvenin
yanısıra çeşitli tatlı ve içecek görsellerinin yer aldığı küresel kahve dükkanları da
bulunmaktadır. Kahve Dünyası markasının dükkanlarında satışta bulundurduğu kahve
dışındaki ürünleri de iç mekan tasarımında kullandığı gözlenmektedir.
İtalyan kahve markalarının mekan tasarımı açısından öne çıktıkları söylenebilir.
Illy’nin iç mekan tasarımında, öteki küresel kahve markaları gibi kahveye ilişkin
görseller kullandığı ancak özel tasarım fincanlardan oluşan “shindellier” (avize) ile
mekana farklılık kattığı saptanmıştır. Yine bir İtalyan firması olan Lavazza, diğer kahve
145 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
zincirlerinden uyguladığı görsel pazarlama iletişimi stratejileri ve mekanı dönüştürme
biçimi ile ayrılmaktadır. Markanın öteki markalardan ayırt edilmesi, farklılaşması ve
rekabet avantajı kazanması için mekan tasarımında özel fotoğraflar kullanılmıştır. Mekan
tasarımında kullanlan fotoğraflar, ünlü fotoğraf sanatçıları tarafından her sene belirlenen
temalar doğrultusunda çekilen “Lavazza takvimlerindeki” karelerden oluşmaktadır.
Reklam fotoğrafı niteliği taşıyan bu kareler, Lavazza kahve dükkanlarının tasarımında
mekanı çevreleyen temel öğeler olarak nitelendirilebilir. Yapılan incelemeler sonucunda,
takvim fotoğrafları ve marka arasında kurulan bu yakın temasın, Lavazza kahve
dükkanlarının iç ve dış mekan tasarımlarına yansıtılmasının Lavazza’yı rakiplerinden
çok daha ayrıcalıklı bir noktaya taşıdığı görülmektedir.
Kaynaklar
Algan, Ertuğrul, (1999). Fotoğraf Okuma Görüntü Çözümlemesine Giriş, Eskişehir:
Çözüm İletişim Hizmetleri Ltd. Şti.
Artun, Ali, (2011). “Tasarım Dehşeti Sanat/Tasarım Geriliminde Çağdaş Aşama”,
Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi Estetik Modernizmin Tasfiyesi, İstanbul: İletişim Yayınları,
s.59-102.
Baudrillard, Jean, (2004). Tüketim Toplumu, Hazal Deliceçaylı ve Ferda Keskin
(çev.), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Baudrillard, Jean, (2008). Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, Oğuz Adanır (çev.),
İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.
Baudrillard, Jean, (2010). Nesneler Sistemi, Oğuz Adanır ve Aslı Karamollaoğlu
(çev.), İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.
Bauman, Zygmunt, (2002), “Modernite Postmodernite ve Etik”, Doğu Batı Düşünce
Dergisi, Sayı:19
Bauman, Zygmunt, (2006a). Küreselleşme Toplumsal Sonuçları, Abdullah Yılmaz
(çev.), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Bauman, Zygmunt, (2006b). Sosyolojik Düşünmek, Abdullah Yılmaz (çev.),
İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Beardsworth, Alan ve Keil, Teresa, (2011), Yemek Sosyolojisi Yemek ve Toplum
Çalışmasına Bir Davet, Abdulbaki Dede (çev.), Ankara: Phoenix Yayınevi.
Becer, Emre, (2008), İletişim ve Grafik Tasarım, Dost Kitabevi Yayınları: Ankara.
Bloch, Ernst, (1995). “Yeni Giysi, Aydınlatılmış Vitrin”, Olcay Kural (çev.), Cogito,
Sayı 5, Güz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.103-105.
Busch, Lawrence, (1991), “Biotechnology: Consumer Concerns About Risks and
Values”, Food Technology, 45 (4): 96-101
Drucker, Peter, (1992). Yeni Gerçekler, Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları.
Sayı 37 /Güz 2013
146
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
Erbaş, Hayriye, (2009). Küreselleşme, Kapitalizm ve Toplumsal Dönüşümler,
Ankara: Palme Yayıncılık.
Forty, Adrian, (1995). “Ev İşinden Kazanım”, Yurdanur Salman (çev.), Cogito, Sayı
5, Güz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.125-135.
Flusser, Vilem, (2009). Bir Fotoğraf Felsefesine Doğru, İhsan Derman (çev.),
İstanbul: Hayalbaz Kitap.
Harvey, David, (2002). “Sınıfsal Yapı ve Mekânsal Farklılaşma Kuramı”, 20.Yüzyıl
Kenti, Bülent Duru, Ayten Alkan (der. ve çev.), Ankara: İmge Kitabevi.
Harvey, David, (2012). Paris, Modernitenin Başkenti, Berna Kılınçer (çev.),
İstanbul: Sel Yayıncılık.
Heise, Ulla, (2001). Kahve ve Kahvehane, Mustafa Tüzel (çev.), Ankara: Dost
Kitabevi Yayınları.
Held, D., McGrew, A., Goldblatt, D. ve Perraton, J., (2010). “Küreselleşme”,
Sosyoloji Başlangıç Okumaları, Anthony Giddens (der.), Günseli Aksoy (çev.), Say
Yayınları, s.71-78.
Giddens, Anthony, (2010). Modernite ve Bireysel-Kimlik: Geç Modern Çağda
Benlik ve Toplum, Ümit Tatlıcan (çev.), İstanbul: Say Yayınları.
Güngör, Nazife, (2011), İletişim Kuramlar Yaklaşımlar, Siyasal Kitabevi: Ankara.
Gürsoy, Deniz, (2007). Sohbetin Bahanesi Kahve, İstanbul: Oğlak Yayıncılık ve
Reklamcılık Ltd. Şti.
Greider, William, (2003). Tek Dünya Küresel Kapitalizmin Manik Mantığı, Yavuz
Alogan (çev.), Ankara: İmge Kitabevi.
Jameson, Fredric, (2005), Kültürel Dönemeç, Kemal İnal (çev.), Ankara: Dost
Kitabevi Yayınları.
Kongar, Emre, (2000). 21.Yüzyılda Türkiye, 2000’li Yıllarda Türkiye’nin Toplumsal
Yapısı, 26.Basım, İstanbul: Remzi Kitabevi.
Konyalı Saat Kuruluşları (Tanıtım Kitapçığı).
Kökden, Uğur, (2011). Paris Kahveler Atlası, İstanbul: Kavis Kitap.
Lavazza, (2009). Espresso El Kitabı, Utku Tecer (çev.), Lavazza Eğitim Merkezi/
İtalya.
Miller, Geoffrey, (2012), Tüketimin Evrimi Cinsiyet, Statü ve Tüketim, Gülçin
Vardar (çev.), İstanbul:Alfa Basım Yayım Dağıtım.
Ritzer, George, (1998). Toplumun McDonaldlaştırılması: Çağdaş Toplumun
Değişen Karakteri Üzerine Bir İnceleme, Şen Süer Kaya (çev.), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Ritzer, George, (2000). Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek, Şen Süer Kaya
(çev.), İstanbul:Ayrıntı Yayınları.
147 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Tüketim Mekanlarının Dönüşümünde Görsel İletişimin Rolü: Küresel Kahve Dükkanları
Schultz, H., Yang, D. J., (2011). Starbucks Gönlünü İşe Vermek Her Bir Bardak
Kahveyi İlk Kez Hazırlıyrmuşçasına…, Ömer Faruk Birpınar (çev.), İstanbul: Babıali
Kültür Yayıncılığı.
Wild, Antony, (2007). Kahve: Bir Acı Tarih, Ezgi Ulusoy (çev.), İstanbul: MB
Yayınevi.
Yırtıcı, Hakkı, (2005). Çağdaş Kapitalizmin
İstanbul:İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Mekânsal
Örgütlenmesi,
Lavazza Türkiye Pazarlama Bölümü, Best İthalat İhracat Paz.Tic. A.Ş., Beykoz,
İstanbul.
http://www.basimdunyasi.com/starbucks-yeni-logosu/. Erişim tarihi: 10.05.2013.
http://www.logohikayeleri.com/2010/08/starbucks.html. Erişim tarihi: 10.05.2013.
http://www.dunya.com/logonun-gucu-111119h.htm. Erişim tarihi: 16.05.2013.
http://marka123.com/2012/11/10/starbucks-logosunun-evrimi/.
10.04.2013.
Erişim
tarihi:
http://www.espressoplanet.com/espresso-coffee-machine/illy_espress_coffee_
canada.html. Erişim tarihi: 15.05.2013.
http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=haberyazdir&articleid=1021944.
Erişim tarihi: 16.05.2013.
http://www.lavazza.it/corporate/opencms/en/media-center/pressreleaselavazzagro
updetail/96b6fadb-017d-11e2-8fcc-c90c8a507add/. Erişim tarihi: 21.05.2013.
http://www.illy.com/wps/wcm/connect/en/company/the-company.
06.03.2012.
Erişim:
http://www.barista.com.tr/asp/menu_items.asp?ID=80. Erişim tarihi: 10.04.2013.
http://www.gloriajeanscoffees.com/au/OurStory/OurCompany.aspx.
Erişim:06.03.2012.
http://designexpresso.wordpress.com/. Erişim tarihi: 06.03.2012.
http://www.logovector.org/logo/gloria-jeans-coffees/. Erişim tarihi: 06.03.2012.
http://www.kahvedunyasi.com/hakkimizda/hakkimizda. Erişim tarihi: 21.03.2012.
http://www.kahvedunyasi.com/hakkimizda/vizyon-misyon.
21.03.2012.
http://www.basinbulteni.com/kurum/kahve-dunyasi/gorseller.
17.05.2013.
Erişim
Erişim
tarihi:
tarihi:
http://www.kahvedunyasi.com/haberler/haberler/kahve-dunyasi-londrada. Erişim
tarihi: 21.03.2012.
Sayı 37 /Güz 2013
148
Özlen Özgen, Zaliha İnci Karabacak
http://www.kahvedunyasi.com/haberler/basin-bultenleri/kahve-dunyasi-londrada#.
Erişim tarihi: 21.03.2012.
http://www.gloriajeans.com.tr/#!/gj_subeler. Erişim tarihi: 10.05.2013.
http://www.lavazza.com/en/lavazza-world/company/history/.Erişim
tarihi:20.05.2013.
http://www.labbrand.com/brand-source/building-brand-equity-lavazza20thanniversary-calendar. Erişim tarihi: 25.05.2013.
149 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın
Söyleminin İdeolojik İnşası*
The Ideological Construction in Press Discourse during the Declaration Period of Candidate in the
Presidential Elections of 2007
Hafize Nurgül DURMUŞ ŞENYAPAR, Okt. Dr., Gazi Üniversitesi Rektörlüğü GÜADEK Ofisi,
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Eleştirel Söylem
Çözümlemesi, Haberde
İdeoloji, Medya Söylemi,
2007 Cumhurbaşkanlığı
Seçimi, Egemenliğin
Yeniden Üretimi.
Keywords:
Critical Discourse
Analysis, Ideology in
News, Media Discourse,
Presidential Elections of
2007, Reproduction of
Dominance.
Öz
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri sürecinde, cumhurbaşkanı adayı üzerine
yürütülen tartışmalarla biçimlenen ve tartışmaları biçimlendiren ideolojik inşanın
irdelenmesi amacını güden bu çalışmada, egemenlik ilişkilerinin medya metinleri aracılığıyla
nasıl yeniden üretildiği çözümlenmeye çalışılmıştır. Cumhuriyet, Milliyet ve Zaman
gazeteleri internet sitelerinde konuyla ilgili yayınlanan haber ve köşe yazılarına eleştirel
söylem çözümlemesi uygulanarak ideolojik inşanın nasıl kurgulandığı sorgulanmıştır.
Bunun sonucunda Cumhurbaşkanı adayının belirlenmesi ve açıklanması sürecinde basın
söyleminin, egemenin gücünü pekiştirir nitelikte olduğu saptanmıştır. İktidar partisi
ve Başbakan, Cumhurbaşkanını tek başına belirleme ve seçtirme yetkisine sahip olarak
konumlanırken vatandaşların kendisine sunulan isme, demokratik sistem gereği çoğunluğa
sahip partinin adayı olmasından ötürü razı gelmesi doğal ve makul olarak sunulmuştur.
Abstract
Aiming to examine the ideological construction both shaped by and shaping the
debates on the presidential candidates in the process of Presidential Elections of 2007, this
study analyses the reproduction of relations of dominance by the media texts. Fictionalization
of the ideological construction is questioned by applying critical discourse analysis to related
news and columns published on the websites of the newspapers Cumhuriyet, Milliyet and
Zaman. It is concluded that press discourse during the assessing and declaring period of
the only candidate was such as to strengthen the power of the sovereign. The Government
Party and the President were positioned as the only authorities to determine the candidate
and to get him elected while the acceptance of the candidate announced to the citizens was
presented as natural and reasonable because he was the claimant determined by the majority
party in a democratic system.
*: Bu makale, Prof. Dr. Nazife Güngör’ün danışmanlığında Okt. Dr. H. Nurgül Durmuş (Şenyapar) tarafından hazırlanan
“2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Bağlamında Türkiye’de Rejim Tartışmalarının Basında İdeolojik İnşası” adlı
doktora tezinden üretilmiştir.
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
Giriş
2007 yılında gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı Seçimleri pek çok yönüyle
diğer cumhurbaşkanlığı seçimlerinden ayrışmaktadır. Yürütmenin başı konumundaki
Cumhurbaşkanlığı makamına getirilecek kişinin belirleneceği seçim döneminde yoğun
bir ideolojik mücadele yaşanmış, toplumdaki siyasi kutuplaşma belirginleşmiş, bu durum
kitlesel gösterilerle sokağa yansımıştır. Ordunun gece yarısı bildirisiyle gerilimi iyice
tırmanan seçim süreci, Yüksek Yargı’nın 367 kararıyla kesintiye uğramıştır. Meclis
turlarının sonuçsuz kalmasıyla zorunlu olarak Genel Seçime gidilmiş ve üç ay gecikme
sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı, yedi yıllık görevine başlamıştır.
Seçim sürecinde yaşananlar, beraberinde köklü bir sistem değişikliğini getirmiştir.
Cumhurbaşkanını halkın seçmesine yönelik Anayasa değişikliği Referandumda olur almış
ve böylece 2007 yılı, TBMM tarafından seçilen son cumhurbaşkanının göreve geldiği yıl
olarak siyasi tarihe geçmiştir. Çalışmada ele alınan dönem, bu yönleriyle sosyal bilimlerin
pek çok dalı için bereketli bir araştırma alanı sunmaktadır. Özellikle bu süreçte siyaset
alanındaki gelişmelerin basına yansıması ve basın aracılığıyla şekillenmesi, siyaset ve
medya arasındaki girift ilişkinin değerlendirilebilmesi amacıyla incelenmelidir.
Seçim dönemlerinde basının rolü araştırmalara (Lemert, 1991; Çağan, 1997; Işık,
1998; Herman, 2004; Kürne, 2008) pek çok kez konu olmuş; medya siyaset ilişkisi çeşitli
çalışmalarda (Baştürk Akça, 2004; Dursun, 2004; Dursun, 2009; Devran, 2010) ideoloji
çerçevesinde ele alınmıştır. Benzer şekilde cumhurbaşkanlığı seçimleri detaylarıyla
(Demir, 2003; Muzbeg, 2003; Atay, 2004; Arcayürek, 2007; Özdemir, 2007; Tanyol, 2007)
incelenmiştir. 2007 Cumhurbaşkanlığı Seçim süreci, Ercan’ın 2009 tarihli çalışmasında
ele alınmış ve gazetelere uygulanan içerik analiziyle Cumhuriyet, Zaman ve Hürriyet
gazetelerinin haberleri yayın politikalarına göre taraflı biçimde yansıttıkları saptanmıştır.
Durmuş’un 2012 tarihli yayımlanmamış doktora tezi, 2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
döneminde basının ideolojik içeriğini eleştirel söylem çalışmasıyla çözümlemektedir.
Söz konusu araştırmada Cumhuriyet, Milliyet ve Zaman gazetelerinin 27 Aralık 2006 –
15 Mayıs 2007 ve 10 Ağustos – 04 Eylül 2007 tarihleri arasındaki 166 günlük haber ve
köşe yazıları derlenmiştir. Cumhuriyet’ten 14.123; Milliyet’ten 9.996, Zaman’dan 8.509
olmak üzere toplam 32.628 haber ve köşe yazısının belirli tema kategorileri kapsamında
incelendiği bu çalışmada, 557 haber ve 365 köşe yazısı alıntılanarak gazetelerin ideolojik
duruşlarının söyleme yansımaları saptanmaya çalışılmıştır (Durmuş, 2012).
İdeolojiyi, belirli bir toplumsal grubun belirli bir zaman dilimindeki değerler bütünü
olarak tanımlamak mümkündür. Bir grubun üyelerinin köklü inançları, gruplar tarafından
paylaşılan toplumsal belleğin temeli olarak ideoloji, baskın grupların kendilerine
hizmet eden düşünce sistemleridir ve ideolojinin önemli işlevlerinden biri, egemenliğin
meşrulaştırılmasıdır (van Dijk, 2003b: 16-24). Wodak, ideolojinin eşitsiz güç ilişkilerini
kurmak ve yerleştirmek amacına hizmet ettiğini savunur (Lassen, 2006: vııı).
Gramsci, ideolojik üretimde yönetilenlerin kendi rızalarıyla sömürüye boyun
eğmelerini hegemonya kavramıyla açıklar. Hegemonyaya yapılan vurgu, beraberinde
ideolojiye ve günlük hayatın yapıları ve pratiklerinin, kapitalist toplumsal ilişkileri nasıl
rutin olarak normalleştirdiğine yapılan vurguyu getirir (Fairclough ve Wodak, 2004:
151 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
261). Maddi üretim araçları gibi fikri üretim araçlarını da elinde bulunduran erk sahibi
sınıf, kendi düşüncelerine evrensellik biçimi vererek onları tek mantıklı ve evrensel
olarak geçerli düşünce gibi göstermek zorundadır (Marx ve Engels, 2003: 50-53). Hâkim
ideolojiler, büyük oranda tartışmasız kaldıkları varsayımına tutunarak “doğal” görünürler;
toplumdaki çoğu kimse belirli konularda aynı düşündüklerinde ve hatta statükoya
alternatifler olduğunu unuttuğunda, hegemonyaya erişilir (Wodak ve Meyer, 2009: 8).
Stuart Hall’un da işaret ettiği gibi egemen ve muhalif ideolojiler arasında süregiden
hegemonya mücadelesi (Scholle, 2005: 267) söylemdeki mücadeleyle ifade bulur. Söylem
yoluyla toplumsal denetim uygulanmasının önemli bir koşulu ise söylemin denetimi ve
bizzat söylem üretimidir (van Dijk, 2005: 319). Söylem üretimin temel çıktılarından biri
medya metinleridir. Medya metinleri itinayla seçilmiş, düzenlenmiş, gözden geçirilmiş ve
kurgulanmış yapılardır; her ne kadar gerçek gibi görünse de bize sergilediği dünya gerçek
olan değil gerçeğin medya tarafından temsil edilmiş biçimidir (İnceoğlu ve Çomak, 2009:
28). Söylemle edinilen ideolojilerin devamlılığı da yine medya aracılığıyla dolayımlanan
söylem vasıtasıyla olur. Zira medya, kendi kültürel ve ideolojik konumunu koruyabilmek
için toplumsal bilgiyi sağlar ve seçmeci olarak inşa eder (Hardt, 2005: 54).
Politik söylem, toplumu kendi söylem alanının sınırları içerisinde sabitlemeye
ve kapatmaya çalışır (Oskay, 2003: 10). Siyaset ve medya sektörünün iç içe geçmiş ve
karşılıklı bağımlı ilişkisi sonucu medya metinlerinin ideolojik içerikleri belirlenmekte
ve muhalif görüşler, güçleri oranında söyleme yansımaktadır. Cumhurbaşkanlığı Seçimi
sürecinde de siyaset sahnesindeki gelişmeler medyada yansımasını bulmuş; basın,
söylemde ideolojinin üretim ve dağıtımına aracılık etmiştir. Zihinsel inşa sürecinin bir
parçası olarak basın organının ideolojisine göre farklı gerçeklikler kurgulanmış; gazeteler
egemenlik mücadelesinde önemli birer araç haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, 2007
Seçiminde cumhurbaşkanı adayının açıklanması sürecinde gerçekleştirilen ideolojik
inşanın irdelenmesi ve inceleme kapsamındaki gazetelerden seçilen haber ve köşe
yazılarına uygulanacak eleştirel söylem çözümlemesiyle incelenmesidir. Yazılı basının
haber söylemine yansıyan ideolojik içeriğin, siyasal alandaki hegemonya mücadelesinin
bir yansıması olduğu ve güç mücadelesinin söylemde de devam ettiği varsayımından
hareketle, egemenlik ilişkilerinin medya metinleri aracılarıyla nasıl yeniden üretildiği
araştırma konusu yapılacaktır. Türkiye’de basının, toplumun ideolojik biçimlenmesiyle
nasıl ilişkilendirilebileceği, gazete haber ve köşe yazılarında ideolojik inşanın nasıl
kurgulandığı sorularına yanıt aranan bu çalışmanın temel varsayımı; söylemin, güç
ilişkilerini sürdürme işlevini üstlenen ideolojilerin inşası, yayılması ve yeniden
üretilmesine katkıda bulunduğu, gazetelerin ise gerçekliğin temsillerini inşa ederken
söylemleri vasıtasıyla ideolojilerin taşıyıcısı olduklarıdır.
Bu çalışma, 2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde söylemin ideolojik inşasını
hem 367 tartışmaları, e-muhtıra ve siyasal iletişim gibi konulara hem de “cumhuriyet/
demokrasi”, “laiklik/irtica, “ulusalcılık/statükoculuk” ve “rejim tehdidi/halkın iradesi”
gibi kategorilere göre inceleyen yazarın 2012 tarihli tez çalışmasının sadece bir
bölümünü kapsamaktadır. Cumhurbaşkanı adayının geç açıklanması ve bunun bir siyasi
strateji olarak basın üzerinden yürütülmesine ilişkin analizleri kapayan bölümü aktaran
bu araştırmada, söz konusu çalışma için derlenen veriler kullanılmıştır. Asıl araştırmada
Sayı 37 /Güz 2013
152
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
örneklem kullanılmak yerine tam sayım yapılması ve belirlenen gazetelerde konuyla
ilgili yayınlanan tüm haberlerin değerlendirme kapsamına alınması sebebiyle çalışma
sadece üç gazeteyle sınırlı tutulmuş; Cumhuriyet, Milliyet ve Zaman gazetelerinin
internet baskılarında yayınlanan cumhurbaşkanlığı seçimi konulu tüm haberler
arşivlenerek inceleme kapsamına alınmıştır. Bu gazetelerin seçiminde etkili olan genel
yayın politikalarının belirlenmesinde, alanda yapılan önceki çalışmaların bulgularından
faydalanılmıştır. Kemalist sol ideolojiyi satırlarına yansıtan Cumhuriyet1 gazetesi ve
muhafazakâr sağ Zaman2 gazetesine merkez medyadan Milliyet3 gazetesi ilave edilerek
ilgili dönemdeki ideolojik yönelimleri bakımından üç farklı basın organının araştırılması
hedeflenmiştir.
Cumhurbaşkanlığı tartışmalarını alevlendiren Yargıtay eski Başsavcısı Sabih
Kanadoğlu’nun 367 toplantı yeter şartı açıklamasının gazetelere yansıdığı 27 Aralık 2006
tarihinden başlatılan inceleme, Adalet ve Kalkınma Partisi4 cumhurbaşkanı adayının
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül olduğunun açıklandığı 24 Nisan 2007 tarihine kadar
sürdürülmüştür. Belirtilen tarihler arasındaki 126 günde konuyla bağlantılı Cumhuriyet
gazetesinde 10 bin 572, Milliyet gazetesinde 7 bin 23 ve Zaman gazetesinde 5 bin 872
olmak üzere toplamda 23 bin 467 haber ve köşe yazısı yayımlanmıştır. Sayılardaki
farklılık, gazetelerin konuya gösterdikleri ilgiden çok, belirtilen gazetelerin internet
sayfalarının yapısal özelliklerinden kaynaklanmıştır. Örneğin Zaman gazetesi, haberlerini
uzun bir metin olarak yayınlarken Cumhuriyet, aynı konuyu birden fazla parça halinde
sayfalarına yansıtmış; Milliyet ise bazı günlerde özet ya da kısa biçimde işlediği bir
konuyu sonraki gün geliştirip farklı bir haber olarak tekrar yayına vermiştir. Bu durum göz
önünde bulundurulduğunda gazetelerin cumhurbaşkanlığı seçimi konusuna benzer bir ilgi
gösterdiklerini söylemek mümkündür. Arşivlenen bu metinler içerisinden alıntılanacak
haber ve yazıların belirlenmesinde amaçlı örneklem (purposive sample) kullanılmış;
Cumhuriyet, Milliyet ve Zaman gazetelerinden 47 haber ve köşe yazısı, bu çalışmaya
aktarılmıştır. Dönem boyunca yaşananlara ilişkin olay örgüsünün, nispeten tarafsız haber
17 Mayıs 1924 tarihinde Yunus Nadi tarafından kurulan ve isim babası Atatürk olan Cumhuriyet, bir dönem
DP’yi desteklemiş ama bunun haricinde genel olarak Atatürkçü ve sol çizgide yayın yapmıştır. Milli mücadeleye
destek olan bir gelenekten gelen Cumhuriyet’in okurlarınca kurulan CUMOK isimli bir sivil toplum hareketi
bulunmaktadır. Cumhuriyet Vakfı’na ait olan Cumhuriyet, siyasi kimlik olarak Atatürk ilke ve devrimlerinin
taraftarlığını benimsemiş (Emre Kaya, 2009: 324), milliyetçi, devletçi ve Atatürk’e bağlı (Şimşek, 2007: 75) ve sol
(Önder, 2008: 66) olarak tanımlanmıştır.
23 Kasım 1986’da kurulan ve Feza Gazetecilik AŞ’ye ait olan, okurlarının büyük bölümüne abonelik yöntemiyle
ulaşan Zaman gazetesi, muhafazakâr demokrat ya da İslamcı olarak anılmaktadır. Zaman diğer çalışmalarda
kendini siyasal yelpazenin sağında konumlandıran ve ağırlıklı olarak İslami sağ/muhafazakâr görüşleri benimseyen
okurlar tarafından tercih edilen (Özmen, 2009: 8) muhafazakâr sağ (Kete, 2009: 222) bir yayın organı olarak
tanımlanmıştır.
3İlk sayısı Ali Naci Karacan tarafından 3 Mayıs 1950 yılında, Nuri Akça Matbaası’nda çıkarılan ve 1960 yılına
kadar Karacan’ın şahsi şirketi olan Milliyet, Milliyet Gazetecilik A.Ş.’nin kurulması ile anonim şirket haline
dönüştürülmüştür. 20 Temmuz 1979’da Aydın Doğan tarafından satın alınmış ve inceleme döneminde Doğan Grubu
bünyesinde faaliyet göstermiştir. Milliyet, grubun diğer gazetesi Vatan ile birlikte, Haziran 2011 seçimlerinden iki
ay önce Demirören-Karacan ortaklığına satılmıştır. Milliyet gazetesi, önceki çalışmalarda araştırmacılar tarafından
liberal-çoğulcu (Önder, 2008: 55), kimi zaman iktidarın politikalarını destekleyen kimi zaman da bu desteği çeken
(Şimşek, 2007: 67), Atatürk’e bağlı (Şimşek, 2007: 73) olarak tanımlanan günlük ulusal bir gazetedir.
4 Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kısaltmasının AKP ya da AK Parti şeklindeki kullanımında görüş ayrılıkları
bulunmakta; tercih edilen kısaltmanın yandaşlık ya da karşıtlık içerdiği öne sürülmektedir. Partililer ise Adalet ve
Kalkınma Partisi’nin İçişleri Bakanlığına sunduğu kuruluş dilekçesinde AK Parti kısaltmasının yer aldığını (Haber
Türk, 05.06.2009) ve bu şekilde kullanılması gerektiğini savunmaktadır. Çalışmada Parti’nin açık adı kullanılmış;
doğrudan alıntılarda ise metinlerin orijinaline müdahale edilmemiştir.
153 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
dilinden ötürü Milliyet gazetesi haberlerine dayalı olarak oluşturulmasına bağlı olarak, bu
gazeteden alıntılanan haber sayısı diğerlerine göre fazla olmuştur.
Kullanılan yöntem bakımından bu araştırma, niceliği ölçerek sıklığı yorumlamaya
çalışan ampirik bir çalışma değil, içeriğin niteliğini sorgulayan bir çalışmadır. Nitel
analizler içerisinde metne örülü ideolojiyi en iyi ortaya koyabilecek yaklaşımlardan birinin
“Eleştirel Söylem Çözümlemesi” (Critical Discourse Analysis) olduğu söylenebilir. Bu
sebeple çalışmada, gazetelerin farklı gerçeklikleri nasıl inşa ettikleri, Fowler, Hodge,
Kress, Fairclough ve van Dijk gibi kuramcıların öncülüğünü yaptığı, söylemi bağlamından
koparmaksızın ele alan eleştirel söylem çözümlemesi yaklaşımından faydalanılarak
incelenmiştir. Temel olarak toplumsal gücün suiistimali, egemenlik ve eşitsizliğin
toplumsal ve politik bağlamda metin ve konuşmalarla nasıl sahnelendiği, yeniden
üretildiği ve direndiğini konu edinen bir tür söylem analizli araştırma yöntemi olarak
eleştirel söylem çözümlemesi, van Dijk’a (2003a: 352) göre toplumsal sorunlara yönelen,
iktidar ilişkilerinin söylemsel karakterini ortaya çıkarmaya odaklı, söylemi tarihsel
ve ideolojik bir işleyiş olarak gören ve bundan hareketle, metin ve toplum arasındaki
dolayımlanmış ilişkiyi yorumlayıcı ve açıklayıcı bir çerçevede kurmaya kalkışan bir
çözümlemedir (Dursun, 2004: 11). Dil ve güç arasındaki ilişkiye özel ilgi gösteren; güç
ilişkilerinin yaratılmasında ve sürdürülmesinde kültürel ve ekonomik boyutların önemini
savunan eleştirel söylem çözümlemesi tek bir metot değil, dil ve toplumsal bağlam
arasındaki ilişki üzerine çalışan değişik perspektif ve yöntemleri içeren bir yaklaşımdır
(Wang, 2006: 60).
Metinde güç ve iktidar ilişkilerini ele alan van Dijk, bağlam, metin ve konuşmanın
tüm düzey ve yapılarının prensipte güçlü konuşmacılar tarafından fiilen az ya da
çok kontrol edilebileceğini ve böyle bir gücün, diğer katılımcılar pahasına istismar
edilebileceğine dikkat çeker (2003a: 357). Medya söylemine erişim ve hatta denetim
gücüne sahip iktidarlar, toplumsal güce ulaşmada önemli bir avantaja sahiptirler.
Çalışmada uygulanacak çözümlemeyle bu avantajın nasıl değerlendirildiği ortaya
konulmaya çalışılacaktır. Siyasi gelişmelerde belirleyici olan aktörlerin, medyada yer
alma sıklıklarının da bu belirleyiciliğe paralel olduğunu saptamak bile bunun için yeterli
olacakken bu figürlerin söylemlerine güçlerini nasıl yansıttıkları örneklenecektir.
Medyada güç sahipleri avantajlı olarak görüşlerini söyleme yansıtsalar da muhalif
görüşlerin söylemden tamamen yok edilmeleri mümkün olamamaktadır. Siyaset
sahnesindeki kutuplaşma medya metinlerine de yansımakta, muhalif fikirler yok sayılmak
yerine olumsuzlanmakta, küçümsenmekte, değersizleştirilmektedir. Gruplar arasındaki
çeşitli kutuplaşma biçimleri, karşıtlıklar ile gerçekleştirilebilir (van Dijk, 2003b: 61).
Kendini olumlu ve ötekini olumsuz sunmanın, hem grup çatışmasının ve karşıt gruplarla
etkileşim şeklimizin çok genel bir özelliği olduğunu hem de kendimiz ve başkaları
hakkındaki konuşma şeklimizi tanımladığını belirten van Dijk’in “ideolojik kare” olarak
adlandırdığı ve ideolojik çözümleme için önemli bir araç sunan kavramsal alan şu şekilde
açıklanabilir (2003b: 57):
-Bizim hakkımızdaki olumlu şeyleri vurgula.
-Onlar hakkında olumsuz şeyleri vurgula.
Sayı 37 /Güz 2013
154
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
-Bizim hakkımızda olumsuz şeyleri vurgulama.
-Onlar hakkında olumlu şeyleri vurgulama.
Esas itibariyle söylemin her yerinde ortaya çıkabilirse de ideolojik içeriğin en
dolaysız olarak söylemin anlamında ifade edildiğini belirten ve haberleri araştırma
materyali olarak kullanan van Dijk’a göre kendimizin iyi şeylerini ya da onların kötü
şeylerini vurgulamak istiyorsak, yapacağımız ilk şey böyle bir bilgiyi konulaştırmaktır;
tersine bizim kötü şeylerimizi ve onların iyi şeylerini vurgulamamak istiyorsak, o
zaman da böyle bir bilgiyi konulaştırmamaya eğilimli oluruz (van Dijk, 2003b: 5859). Haber imal sürecinde de bu anlayış egemendir. Haber konusu olarak ele alınanlar
genellikle bizim iyi onların kötü yönleridir. Tam tersi durumlar ise ya haberleştirilmez
ya da haberciler arasında kullanılan tabiriyle “küçük görülür” yani iç sayfalarda önemsiz
küçük bir haber olarak verilir. Çalışma kapsamında incelenen haberlerde hem siyasilerin
hem medya mensuplarının savundukları ideolojik grubu nasıl olumlu, karşıtlarını nasıl
olumsuz sundukları gerek anlamdan gerekse sözcük seçimleri ve cümle yapılarından
yararlanılarak ortaya konulmaya çalışılacaktır.
Söylemde kimin belirleyici olduğu ve hangi karşıtlıkların kurulduğunun yanı sıra
makro ve mikroyapılar da ideolojik içeriğe ilişkin önemli taşıyıcılardır. Konu, tema,
ana fikir gibi global anlamın çeşitli kavramları için kullanılan makroyapı kavramı, van
Dijk tarafından “söylemin ve onun bilişsel sürecinin yerel mikroyapılarını organize
eden daha üst düzeydeki anlambilimsel ve bağlamsal yapılar” olarak tanımlanır (aktaran
Baştürk Akça, 2004: 25). Metnin makro önermelerini belirlemek üzere uygulanan
makroyapısal analizde başlıklar, haber girişleri, fotoğraflar, haber kaynakları, olaylar ve
yorumlar incelenir. Söylemin mikroanalizi ise seslerin (phoneme), sözcük seçimlerinin
(lexicalization) ve cümle yapılarının (syntax) analizini kapsar. Cümle uyumları, kısa-uzun,
basit-karmaşık ve aktif-pasif olmaları, kelime seçimleri ve haberin retoriği değerlendirilir
(Şeker, 2004: 37). Bu çalışmada da incelenen metinlerde dikkat çekici ve belirleyici
makro ve mikroyapısal örnekler alıntılanarak söylemdeki ideolojik izler yakalanmaya
çalışılacaktır. İncelemede anlam ve yorumun yanı sıra haber başlıkları, cümle yapıları,
sözcük seçimleri ve habere eşlik eden fotoğraflarla metinde kullanılan benzetme, deyim
ve mecaz gibi anlambilimsel unsurlar da göz önünde bulundurulmuş ancak araştırmanın
kapsamının genişliği sebebiyle tüm haber ve yazılara tek tip inceleme şablonu/yönergesi
uygulanmak yerine sadece çarpıcı bulunanlar alıntılanmıştır.
Nitel analiz ya da eleştirel söylem çözümlemesi yaklaşımının sınırlılıkları bu
çalışma için de geçerli olup araştırmanın bir nicel içerik çözümlemesi gibi sınanabilirlik,
yinelenebilirlik ya da objektiflik iddialarından yoksun olduğu söylenebilir. Zira van Dijk’a
(2003a: 354) göre “bir pozisyon alma” olmasından ötürü eleştirel söylem çözümlemesi
“nötr” olamaz. Bununla birlikte metin analizlerinde objektifliğin ne ölçüde aranması
gerektiği tartışmalıdır. Gerçeğe dayalı değil, anlama dayalı bir sonucu amaçlamayan,
bulgularını/sonuçlarını nesnellik tartışmasından uzak tutan ya da nesnelliği zımnen
yok sayan söylem çözümlemesinin bir yöntem değil de bir yaklaşım olması, Atabek’e
(2007: 154) göre onun geçerliliğini tartışılır kılmaktan çok, araştırmacılar için (bir
klasik/pozitivist yöntem kadar) kolay uygulanabilir bir şey olmadığını ifade etmektedir.
155 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
Bu sınırlılık ve zorluklar göz önünde bulundurularak yürütülen çalışmada öncelikle
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçiminde yaşananlara ilişkin kısa bilgi verilmiş, sonrasında
cumhurbaşkanı adayının belirlenmesi ve açıklanması sürecinde basın söylemindeki
ideolojik inşa irdelenmiştir.
Cumhurbaşkanlığı ve Tartışmalı 2007 Seçimleri
Cumhurbaşkanlığı görevine seçilecek 11. ismin belirleneceği 2007 Seçimleri
döneminde medya söyleminin ideolojik analizini yapabilmek için konuyu bağlamıyla
birlikte ele almak, bunun için de cumhurbaşkanlığı makamına kısaca değinmek faydalı
olacaktır. Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında Büyük Millet Meclisinin açılışından
Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen sürede Türkiye’de meclis hükümeti sistemi
uygulanmış, sonrasında bağımsız bir devlet başkanı olarak cumhurbaşkanlığı kurumunun
oluşturulmasıyla parlamenter dizgeye geçilmiştir. Yasama ve yürütme güçleri arasında
işlevsel, dengeli işbirliğine dayanan parlamenter dizgede, yürütme gücünü elinde
bulunduran bir bakanlar kurulu, yürütmenin ikinci kanadı ve devletin başı sıfatıyla
simgesel yetkilerle donatılmış bir devlet başkanı ve yasama yetkisine sahip, yürütmeyi
kendine bağımlı kılabilen bir yasama organı vardır (Sevinç, 2002: 112). Kurucu
Cumhuriyet Halk Partisi, çok partili rejimin ikinci seçimi olan 1950 Genel Seçimlerinde
iktidarı Demokrat Parti’ye teslim etmiş; sonrasında yapılan genel seçimlerde çoğunlukla
sağ ve muhafazakâr partilerin galip gelmesi, cumhurbaşkanlığı seçimleri açısından da
belirleyici olmuştur.
90 yıllık Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra göreve
on cumhurbaşkanı gelmiş5, bu kişiler 61 hükümette yürütmeye başkanlık etmişlerdir.
Anayasanın 8. Maddesi gereği Bakanlar Kurulu ile birlikte yürütme yetkisini elinde
bulunduran Cumhurbaşkanı, 104. Madde gereği “Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye
Cumhuriyeti’ni ve Türk Milleti’nin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını,
Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.” Sahip olduğu önemli konum
gereği tarafsızlığını korumak zorunda bulunan, bu sebeple de göreve seçildiğinde varsa
partisiyle ilişiği kesilen cumhurbaşkanının taşıması gereken nitelikler, 101. Maddede
“kırk yaşını doldurmuş ve yükseköğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri
veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşı” biçiminde
sıralanmış, cumhurbaşkanının seçim yöntemine ilişkin hükümler Anayasa’nın 102.
Maddesinde6 açıklanmıştır. Cumhurbaşkanının TBMM tarafından yedi yıllığına ve
5 T.C. Cumhurbaşkanları: M. Kemal ATATÜRK (29 Ekim 1923 - 10 Kasım 1938), İsmet İNÖNÜ (11 Kasım 1938
- 22 Mayıs 1950), Celal BAYAR (22 Mayıs 1950 - 27 Mayıs 1960), Cemal GÜRSEL (27 Mayıs 1960 - 28 Mart
1966), Cevdet SUNAY (28 Mart 1966 - 28 Mart 1973), Fahri KORUTÜRK (6 Nisan 1973 - 6 Nisan 1980), Kenan
EVREN (18 Eylül 1980 - 9 Kasım 1989), Turgut ÖZAL (9 Kasım 1989 - 17 Nisan 1993), Süleyman DEMİREL (16
Mayıs 1993 - 16 Mayıs 2000), A. Necdet SEZER (16 Mayıs 2000 - 28 Ağustos 2007), Abdullah GÜL (28 Ağustos
2007 - )
6 Madde 102. Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli
oyla seçilir. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde değilse hemen toplantıya çağrılır. Cumhurbaşkanının
görev süresinin dolmasından otuz gün önce veya Cumhurbaşkanlığı makamının boşalmasından on gün sonra
Cumhurbaşkanlığı seçimine başlanır ve seçime başlama tarihinden itibaren otuz gün içinde sonuçlandırılır. Bu
sürenin ilk on günü içinde adayların Meclis Başkanlık Divanına bildirilmesi ve kalan yirmi gün içinde de seçimin
tamamlanması gerekir. En az üçer gün ara ile yapılacak oylamaların ilk ikisinde üye tamsayısının üçte iki çoğunluk
oyu sağlanamazsa üçüncü oylamaya geçilir, üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğunu sağlayan aday
Sayı 37 /Güz 2013
156
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
bir defaya mahsus olarak seçilmesi hükümleri, 21 Ekim 2007 tarihli referandumuyla
değiştirilmiş; cumhurbaşkanının halk tarafından, beş yıllığına ve en fazla iki kez seçilmesi
Anayasa’ya girmiştir. Bu değişikliğe vesile olan gerilimli süreç ise 10. Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin dolduğu Mayıs 2007’den çok önce başlamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 11 Cumhurbaşkanı’nın göreve geleceği 2007 Seçimleri
üzerine fikir ayrılıkları ilk olarak, 59. Hükümet’in ve 22. Dönem Milletvekillerinin,
görev süresinin son yılında, takip eden yedi yılın cumhurbaşkanını seçecek olmasının
siyasi etik açısından değerlendirilmesi çerçevesinde gelişmiştir. Tartışmaları alevlendiren
gelişme ise Yargıtay Cumhuriyet eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun 2006 yılının son
günlerinde yaptığı “Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun yapılabilmesi için üçte
iki çoğunluğun yani 367 milletvekilinin TBMM’de bulunması gerektiği” yönündeki
açıklaması olmuştur. Anayasa’nın 102. Maddesine dayandırılan bu iddia, hem hukuk
çevrelerini hem siyasi rakipleri bölmüştür. Bu sava karşı çıkan Adalet ve Kalkınma
Partisi’nin, Meclisteki sandalye avantajı sayesinde, kendi belirlediği adayı, seçimin
üçüncü turunda cumhurbaşkanı seçeceği ihtimali yüksek görülmüştür. Bu dönemden
sonra politik aktörler, cumhurbaşkanında olması gereken nitelikleri kendi siyasi
çizgileri çerçevesinde tanımlarken, adaylıkları bile açıklanmayan bazı isimlerin neden
cumhurbaşkanı olamayacakları tartışılmıştır.
Muhaliflerin en çok karşı çıktığı husus, Milli Görüş geçmişinden gelip yenilikçi
Adalet ve Kalkınma Partisi hareketinin liderliğini yapan Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın aday olma ihtimali olmuştur. Başbakan’ın özellikle laiklik ve cumhuriyet
üzerine yaptığı açıklamalar gerekçe gösterilerek Cumhurbaşkanlığı makamının böyle
bir siyasi zihniyetle bağdaşmayacağı ve bu durumun rejimi tehdit edeceği yönündeki
iddialar, tartışmaları doruğa çıkartmıştır. Başbakanlık ve Meclis Başkanlığından sonra
Cumhurbaşkanlığı makamına da aynı ideolojiyi paylaşan birinin geleceği düşüncesi,
kamuoyunun belirli bir kesiminde “son kalenin de zapt edileceği” kaygısını doğurmuş;
bu kaygılar, çeşitli illerde düzenlenen “Cumhuriyet Mitingleri”nde sokağa yansımıştır.
Muhalefet, Parlamentodaki sandalye dağılımı ve genel seçim tarihinin yaklaşmasından
ötürü cumhurbaşkanlığı seçiminin genel seçimlerin sonrasına bırakılmasını savunurken
iktidar, adayını son dakikaya kadar açıklamama stratejisini başarıyla uygulamıştır.
Bununla birlikte adaylar için başvuru süresinin bitimine iki gün kalana dek Partinin
bir isim açıklamamasının, yaşanan gerginliği artırdığı yönündeki iddialar da izlenen
politikaya yöneltilen eleştirilerden biri olmuştur.
Tartışmalar türban, muhafazakârlık, milli irade, laiklik gibi kavramlar üzerinden
yürütülürken olağan seçim takviminde ilk tur oylama 27 Nisan’da yapılmış ve Genel Kurul
Salonunda bulunması gerektiği savunulan 367 milletvekilinin katılımı sağlanamamıştır.
Bunun üzerine Muhalefet, önceden açıkladığı gibi konuyu Anayasa Mahkemesine
taşımıştır. Aynı gece geç saatlerde Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinden
yayınladığı açıklama, Ordunun cumhurbaşkanlığı seçimlerine ve Anayasa Mahkemesi
Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. Bu oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu sağlanamadığı takdirde üçüncü
oylamada en çok oy almış bulunan iki aday arasında dördüncü oylama yapılır, bu oylamada da üye tamsayısının
salt çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı seçilemediği takdirde derhal Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimleri yenilenir.
Seçilen yeni Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanının görevi devam eder.
(Anayasa’nın ilgili tarih için geçerli olan hükümlerine göre aktarılmıştır. H.N.D.Ş.)
157 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
iradesine yaptığı bir müdahale olarak algılanmıştır. Yüksek Mahkemenin, 367 iddiasını
doğrulayan hükmü ve muhalefetin Genel Kurulda yapılan ikinci ilk tur oylamaya da
katılmaması sonucunda cumhurbaşkanını seçme girişimlerinden ilki, başarısızlıkla
sonuçlanmıştır.
Sürecin çıkmaza girmesini takiben alınan erken genel seçim kararı, kimi çevrelerce
İktidarın son dakika manevrası olarak görülürken aynı dönemde gündeme gelen
Anayasa değişikliği paketiyle cumhurbaşkanını halka seçtirme girişimi yeni tartışmaları
doğurmuştur. 3 Kasım 2002 seçimlerinde %34,43 oy alan Adalet ve Kalkınma Partisi,
22 Temmuz 2007 seçimlerinde %46,58 oy alarak zaferini perçinlemeyi başarmıştır. Hem
Mecliste yüksek sandalye sayısına ulaşması hem de Milliyetçi Hareket Partisi’nin de
Genel Kurula girerek seçimler için aranan 367 şartını sağlamasıyla İktidar, aday gösterdiği
Kayseri Milletvekili Abdullah Gül’ü, üç ay gecikmeli de olsa cumhurbaşkanı seçmiştir.
Basın Söylemindeki İdeolojik Mücadelenin Makro ve Mikroyapısal Analizi
2007 yılında gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde basın; örtük ya da
açık olarak bir saf belirlemiş, söylemde egemenlik mücadelesinin biçimlenişine katkıda
bulunmuş, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Seçiminin her gün merakla takip edilen bir
maceraya dönüşmesine aracılık etmiştir. Söylem alanındaki bu mücadele, cumhurbaşkanı
adayının belirlenmesi ve açıklanması sürecinde belirginleşmiştir.
Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun cumhurbaşkanlığı
seçimlerine ilişkin iddiası, 26 Aralık 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşetinden
duyurulmuştur. Buna göre Anayasa’nın 102. Maddesinde yer alan “cumhurbaşkanı
TBMM üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilecektir. En az üçer
gün ara ile yapılacak oylamaların ilk ikisinde üye tamsayısının üçte iki çoğunluk oyu
sağlanamazsa, üçüncü oylamaya geçilecektir.” ifadesiyle karar için aranan nitelikli
çoğunluk üzerindeki katılım, aynı zamanda toplantı yetersayısıdır; yani ilk oylamaya 367
üyenin katılmaması durumunda ikinci ve sonraki oturumlara geçilemez (Cumhuriyet,
26.12.2007). Haberin üst başlığı “Yargıtay Onursal Başsavcısı Kanadoğlu, iktidarın
cumhurbaşkanı seçemeyeceğini öne sürdü” sözleriyle verilirken alt başlığında ise “Sabih
Kanadoğlu anayasa hükümlerine göre Cumhurbaşkanlığı seçimleri için AKP oylarının
yeterli olmadığını, seçim için gerekli üçte iki çoğunluğun seçimin gündeme alınabilmesi
için de zorunlu olduğunu savundu.” ifadeleri kullanılmıştır. Haberde kullanılan “öne sürdü”
ve “savundu” kelimeleri, iddiaya duyulan güvenin az olduğunu ortaya koymaktadır. Zira
haber metinlerinde “ileri sürdü, öne sürdü, iddia etti” gibi kelimeler kesinliğinden şüphe
duyulan bilgiler için kullanılırken doğruluğuna güvenilen durumlarda “açıkladı, ortaya
koydu” gibi daha kesin ifadeler kullanılmaktadır. Böylelikle Cumhuriyet gazetesinin de
kendi satırlarına taşıdığı bu iddia ile ilgili şüpheleri bulunduğu anlaşılmaktadır.
367 iddiasının Cumhuriyet’te yer bulmasının ertesi günü NTV televizyonunda
gazeteci Murat Akgün’ün sorularını yanıtlayan TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın
açıklamaları, Milliyet gazetesine “Arınç: ‘184’le toplantıyı açarım’” başlığıyla haber
olmuştur (Milliyet, 28.12.2006):
Sayı 37 /Güz 2013
158
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
184 varsa açacağım toplantıyı. Dört turun sonunda 276 bulunamazsa sonuç belli, seçime
gidilecek. Bu işin sorumlusu benim, hazırlıklar tamam, meşruiyet şartlarımız tamam. 16 Nisan’ı
bekliyoruz. Önce adaylar, sonra seçim. Zorlamalarla bu işi çıkmaza sokmak isteyenlere insafa, akla,
hukuk mantığına davet etmek istiyorum. ... Bu parlamento dışarıdan aday seçmeye mecbur kalır mı,
milyonda bir ihtimal bile değil.
Bu rest, tartışmayı daha da alevlendirmekle birlikte Arınç’ın “cumhurbaşkanı
adayının aktif siyasette yıpranmayan bir isim olması gerektiği”açıklaması, Başbakan
Erdoğan’ın aday olmaması gerektiği yönündeki düşüncesinin ilk sinyalleri olarak
algılanmıştır. Arınç’ın “açarım” vurgusunun haberin başlığına çekilmesiyle Başkanın
Meclisteki yetkisi ve gücünün altı çizilmiş, bu söylemle güç yeniden üretilmiştir.
Konuşmada “184 varsa açacağım toplantıyı.” ifadesiyle Meclis Başkanı Bülent Arınç
yetkinin kendisinde olduğunu vurgulayarak “otorite” konumunu güçlendirmekte,
“Bu işin sorumlusu benim.” diyerek de yine aynı şekilde güç ve sorumluluğunu
perçinlemektedir. Arınç “zorlama” dediği 367 iddiasını “insafsız ve mantıksız” olarak
nitelemekte ve “diğerlerini olumsuz sunma” stratejisiyle muhaliflerini hedef almaktadır.
Cumhurbaşkanının parlamento dışından olması olasılığının ise “milyonda bir bile”
olmadığını söyleyerek hedef kitlesinin bu düşüncesinin önünü tıkayarak ideolojik
kapanmayı sağlamakta, adayın mevcut parlamentodan çıkmasını tek mantıklı ve doğal
gerçek olarak sunmaktadır.
Kanadoğlu’nun 367 iddiasını zorlama olarak kabul eden Milliyet yazarı Doğan
Heper, Erdoğan’ın olası cumhurbaşkanlığı adaylığının uygun olmadığını savunmakta;
yazısında Çankaya’yı ele geçirilmek istenen bir kale olarak tanımlarken, “laikliğin
tehlikede olduğunu görüyor” ifadesiyle bunun bir kaygıdan öte gerçek olduğu imasında
bulunmaktadır (Milliyet, 28.12.2006):
AKP şimdi Çankaya’yı ele geçirmek istiyor. … ne yapıp etmeli ve Tayyip Bey’i Çankaya’ya
çıkarmalı. … Durum kanuna uygun ama ülkenin havasına uygun mu? Değil. Tayyip Erdoğan üzerinde
ülkede konsensüs var mı? Yok. Neden? Çünkü çoğunluk ülkede laikliğin tehlikede olduğunu görüyor ve
bu tehlikeye kesin olarak karşı duracak birini Çankaya’da görmek istiyor.
Heper, laikliği tehlikede olduğunu görenlerin “çoğunluk” olarak nitelerken bu
görüşü savunanların konumunu güçlendirme ve tehlikenin gerçek olduğunu açıklama
görevini üstlenmektedir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olup olmayacağı sorusu, Cumhurbaşkanlığı
Seçiminde yaşananların kilit noktalarından birisi olmuştur. Erdoğan, aday açıklama
süresinin son günlerine kadar bir ismi ortaya sürmeyerek hatta belki bunu en yakınındaki
birkaç isim dışında kimseyle paylaşmayarak stratejisini başarıyla uygulamıştır. Bu
stratejinin açıkça ifadesini bulduğu söylem ise “çelik çomak” benzetmesi olmuştur. 3
Ocak günü basın mensuplarıyla evinin karşısındaki börekçide bir araya gelen Başbakan
Erdoğan, şu tarihi benzetmeyi yapmıştır (Milliyet, 04.01.2007):
Tayyip Erdoğan adaylık falan açıklamış değil. Ama bunlar niyet okuyucu. Niyet okuyucu
oldukları için ne kadar başarılı olup olmadıklarını da Nisan’da göreceksiniz. Ben başta da söyledim,
Nisan’a kadar AK Parti kendi adayını açıklamayacak. İsteyen adaylığını açıklar. Sayın Baykal
düşünüyorsa adaylığını açıklasın veya başka düşünenler varsa açıklasın. Bizi niye zorlama gayreti içine
giriyorlar? Biz bir siyasi partiyiz, bizim de kendimize göre stratejimiz, taktiklerimiz var. Biz de bunları
uyguluyoruz. Biz şimdi çelik çomağı verdik ellerine, bol bol oynayıp duruyorlar. Oynasınlar...
“Ben başta da söyledim, Nisan’a kadar AK Parti kendi adayını açıklamayacak.”
159 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
cümlesiyle AK Parti adına kendisinin tam yetkili olduğunun altını çizen Başbakan
Erdoğan, “Biz de bunları uyguluyoruz. Biz şimdi çelik çomağı verdik ellerine, bol
bol oynayıp duruyorlar.” cümlesiyle “Biz” “Onlar” vurgusunu yaparak kendisini ve
AK Parti’yi muhaliflerinin karşısına konumlandırmakta, ayrışmanın altını çizmektedir.
“Verdik ellerine” diyen Erdoğan, fiili etken olarak kullanarak muhaliflerini edilgen
konumlamakta ayrıca kullandığı “çelik çomak” metaforuyla siyaseti bir çocuk oyununa
benzetirken muhaliflerini çocuklaştırmakta, onlara istediğini yaptırabildiğini ima ederek
gücünü artırmaktadır. Haberin son paragrafında “Bu arada Başbakan Erdoğan’ın,
esnaf ziyaretinden önce Üsküdar’daki evinden ayrılarak, Karacaahmet Mezarlığında
kayınpederi Cemal Gülbaran’ın mezarını ziyaret ettiği öğrenildi.” denilerek Erdoğan’ın
toplum gözündeki dindar ve vefalı imajı güçlendirilmektedir.
Süreç tam da Başbakan Erdoğan’ın istediği gibi gelişmiş; her türlü söz, açıklama
ve hatta ima, Erdoğan’ın aday olup olmayacağı yönünde bir işaret olarak algılanmıştır.
Medya Başbakan’ın her söz ve hareketinde adaylık sinyali aramış, böylece okurların merak
ve beklenti içine girmesini sağlamıştır. Örneğin Başbakan Erdoğan’ın Kızılcahamam
kampında milletvekillerine hitap ederken “2007 hem tamama erme hem taze bir başlangıç
yılı olacaktır” demesinin Partililer tarafından “cumhurbaşkanlığına aday olacağı” şeklinde
yorumlandığı, gazete haberlerine “Çankaya sinyali mi?” başlığıyla yansımıştır (Milliyet,
21.01.2007). Konunun başlığa çekilmesiyle Başbakan’ın konuşması kapsamındaki tüm
konular geri plana itilmiş; gündemin en önemli mevzusunun Recep Tayyip Erdoğan’ın
adaylık açıklaması olduğu yönünde okurlar manipüle edilmek istenmiştir. Aynı haberde
Başbakan Erdoğan’ın “Siyasetçi üzerinden bu dokunulmazlık çalışmalarını yürütmenin,
siyaset kurumunu zayıflatmaya ve siyasetçiyi bürokratik oligarşiye mahkûm etmeye
yönelik bir adım olduğunu hatırlatmak isterim. Kusura bakmasınlar, demokrasinin
geliştiği bir dünyada asla seçilmişler, atanmışların elinde oyuncak haline getirilmez.”
açıklaması, Başbakan’ın “bürokratik oligarşi” olarak nitelediği bazı devlet kurumlarıyla
olan anlaşmazlığını ortaya koymakta ve Erdoğan, “seçilmişler”i “atanmışlar” üzerine
konumlayarak bunun demokrasinin bir sonucu olduğunu savunmaktadır.
ANKA Haber Ajansı’nın haberi, Başbakan Erdoğan’ın bu meraklandırma stratejisini
seçime 11 ay kala uygulamaya başladığına dikkat çekerek Erdoğan’ın sözlerini hatırlatır
(Milliyet, 01.02.2007):
29 Haziran: “Şimdi isim açıklamıyorum. Çünkü hem gündemi değil hem de isim açıklarsam
onu yıpratma süreci başlayacaktır.”
1 Ekim: “Bizim cumhurbaşkanlığımız veya grubumuzun belirleyeceği bir cumhurbaşkanı
‘Türkiye’yi İran gibi yapacak...’ Bunlar safsatadır.”
Kasım 2006: “İlla ben cumhurbaşkanı olacağım diye bir iddiam yok. Kararı bizim yetkili
kurullarımız verecek.”
23Aralık: “Nisan ayına kadar bizden herhangi bir şey duymayacaksınız’derken aslında planın uygulaması başlamıştır. … Geçen gün bir basın toplantısında da söyledim. ‘Biz çelik çomağı verdik oynasınlar’
dedim ve Nisan’a kadar bu açıklanmayacak... Bunun nedenini, niçinini açıkladığım takdirde, orada da ben
şu andaki kendi yol haritamızı ifşa etmiş olurum ki, bu da bir lider, siyasetçi olarak benim bir yanlışım olur.”
Erdoğan’ın açıklamalarından; adayın yıpranmaması için strateji gereği isim
açıklanmadığı, kendisinin veya Parti Grubunun belirleyeceği bir ismin seçilmesi
Sayı 37 /Güz 2013
160
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
durumunda Türkiye’nin İran’a benzeme gibi bir tehditle karşı karşıya bulunmadığı,
uzlaşmaya gidilecekse bile bunun parlamento içinden ve Partisinin önereceği bir isim
olacağı, Anayasa’da belirlenen nitelikler dışında cumhurbaşkanı olmanın önünde bir
engel olmadığı, aday açıklamanın bir siyasi plan dâhilinde Nisan ayına bırakıldığı
anlaşılmaktadır. Adayın bir türlü açıklanmadığı bu konuşmalarda aslında pek çok siyasi
mesaj verilmiştir.
Cumhuriyet yazarı İlhan Selçuk, Çankaya adayının belli olmamasını Türkiye’de
Cumhurbaşkanı adayının yazgısının Beyaz Saray’da saptanacak olmasına bağlamakta,
yazısında “Eğer Bush ‘adam’ı deliğe süpürmezse, ‘adam’ da Çankaya’ya Cumhurbaşkanı
olarak çıkarsa çoktan satılmış kimileri diyecekler ki: –Türkiye’de demokrasi var!.. Oysa
seçmenin 4’te 1’inin oyuyla Meclisin 3’te 2’sini ele geçiren partinin Cumhurbaşkanlığı
Seçimindeki oldubittisi Beyaz Saray’ın Çankaya atamasından başka bir şey değildir...”
ifadelerini kullanmaktadır (Cumhuriyet, 13.01.2007). Selçuk, “4’te 1’in oyuyla Meclisin
3’te 2’sini ele geçiren” ifadesiyle seçim sisteminin adaletsizliğini vurgularken Meclisi de
“ele geçilen”, “zapt edilen” bir makam olarak nitelemekte, böylece tıpkı Çankaya Köşkü
gibi Meclisin de savunulması gereken kale olarak tanımlanması sürecine destek verirken
bu makamları ele geçirenleri de adeta düşman olarak konumlandırmaktadır. Şükran Soner
de AK Parti iktidarının ABD güdümlü olduğunu, Türkiye’nin ABD’den gelen emir ve
stratejilerle yönetildiği fikrinin yayılmasına hizmet etmekte, Başbakan Erdoğan’a yakın
medyanın “oğlundan ABD kaynaklı stratejik taktik aldığını, adaylığının son dakikada ilanı
ile tartışmalara meydan bırakmayacağını” duyurduğunu aktarmaktadır. Soner yazısının
sonunda görüşlerini şu şekilde paylaşmaktadır (Cumhuriyet, 13.02.2007):
Demokrasi, hiç de pazarlanmaya çalışıldığı gibi, seçim sistemi sayesinde Meclis çoğunluğunun
ele geçirilmesi, sonra da Başbakanın iki dudağından çıkacak söze bakan milletin değil, liderin vekili
üyelerin parmak kaldırması ile karar alınması, devletin yönetimine, yaşamın her alanına el konulması
değildir. Bu modele, çoğunluk diktatoryası demeye bile dilim varmıyor. Çünkü ortada olan çarpık sistem
sayesinde hukuka uydurulmuş, biçimsel çoğunluğun yakalanması duruyor.
Bu şekilde yazar, iktidarın meşruiyetini seçim sonuçlarıyla aldığı çoğunluk sandalye
sayısına bağlamasının aslında demokrasiyle bağdaşmadığını savunarak iktidarı ‘çoğunluk
diktatörlüğü’nden de beter olarak konumlandırmakta, olumsuzlamaktadır.
Mustafa Balbay ise “Erdoğan’ın son ana kadar cumhurbaşkanı adaylığı konusunu
askıda bırakmasının bir nedeni de parti içinde bütün ipleri elinde tutmaya devam
etmek.” yorumunda bulunmaktadır (Cumhuriyet, 16.02.2007). Burada Başbakan’ın Parti
içindeki tek adam konumuna dikkat çekilirken AK Parti’nin adaydan kaynaklanabilecek
olası çekişmelerle yıpranacağı ve dağılacağı iması da yapılmaktadır. Yazar, yaklaşan
Genel Seçimlerde “para ve erzak” dağıtımının etkili olacağını iddia ederken “Önceki
yıllarda da seçmeni değişik yöntemlerle ‘satın alma’ arayışı olurdu. Ancak bu dönem
bir başka! Böyle bir ortamdan nasıl demokrasiyi rayına oturtacak seçmen eğilimleri
çıkar?” diye sorarak AK Parti’nin seçim başarısını seçmenin satın alınmasına bağlayarak
değersizleştirmektedir.
Başbakan Erdoğan adaylığı konusunda kafaları biraz daha karıştıran açıklamasını
Rize’de yapmış, vatandaşların “Beş yıl daha size ihtiyacımız var Başbakanım” sözlerine,
161 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
“Beş yıl yeter mi”, “Nisan ayına kadar bekleyeceğiz. Nisan’a kadar dedik da, Nisan’dan
önce bir şey yok”, “Halkımız ne derse o” karşılıklarını vermiştir (Milliyet, 10.02.2007).
“Nisan’a kadar dedik da, Nisan’dan önce bir şey yok” sözleriyle Başbakan, Cumhurbaşkanı
adayının açıklanmasında tek yetkili kişinin kendisi olduğunu bir kez daha vurgularken
“Halkımız ne derse o” sözleriyle de seçmeninin gönlünü almaktadır.
Başbakan Erdoğan, gizlilik stratejisini başarıyla uygulamış, bu konuda partililerin
de büyük disiplin altında olmasına özen göstermiştir. Zira Partisinin il başkanları,
belediye başkanları, MKYK üyeleri ve milletvekillerinin katıldığı toplantıda Sinop
Belediye Başkanı Zeki Yılmazer konuşmasına, “Sayın Cumhurbaşkanım” diye başlayınca
sinirlenen Erdoğan, “Böyle şeyler söylemeyin. Basın gibi olmayın. Bizim basın bunu
bilerek kullanıyor zaten.” demiş; Yılmazer’in “Dilim sürçtü Başbakanım. Ama vatandaş
merak ediyor, bu konuyu açıklığa kavuşturur musunuz?” sözleri üzerine de Erdoğan,
“Olur mu öyle şey? Nisan’a kadar açıklayamam, siz işinize bakın.” diye konuşmuştur
(Milliyet, 18.02.2007). “Basın gibi olmayın” sözüyle medyaya yönelik eleştirisini
de dile getiren Erdoğan “Siz işinize bakın.” diyerek Belediye Başkanına sınırlarını
hatırlamaktadır. “Sinop Belediye Başkanı Yılmazer’den sonra ilerleyen günlerde ANAP
Genel Başkanı Erkan Mumcu (Milliyet, 10.04.2007) ve hatta Genelkurmay Başkanı Yaşar
Büyükanıt’ın (Milliyet, 04.04.2007) da dili sürçecek ve Erdoğan’a “Cumhurbaşkanı” diye
hitap edeceklerdir.
Özellikle Milliyet, Başbakanın söylediklerinden aday olup olmayacağı kestiriminde
bulunma çabasını çeşitli haberlerle sürdürmüştür. Sadece gazeteler ya da siyasiler değil,
iş çevreleri de Erdoğan’ın adaylığına dair tahminler öne sürüp bunu iddiaya kadar
vardırmışlardır. Murat Yetkin’in Radikal’deki haberine göre iki işadamı 5 bin dolara
iddiaya girmiştir. ‘Aday olmayacak’ diyenler, Erdoğan’ın yürütme gücüne sahip olmayı
tercih edeceğini, ayrıca cumhurbaşkanı olursa çıkabilecek gerilimleri de hesap ederek
başbakan kalmayı tercih edeceğini savunmuş; ‘aday olacak’ diyenler ise Erdoğan’ın
siyasi mücadelesinde cumhurbaşkanlığını son hedef olarak gördüğünü öne sürmüştür
(Milliyet, 01.03.2007). Bu şekilde cumhurbaşkanlığı seçimi adeta ülke geleceği üzerine
oynanan basit bir tahmin oyununa dönüştürülmüş, medya da bu durumu satırlarına
taşıyarak meşruiyet kazandırmıştır. Yazar Nail Güreli ise Başbakan tarafından izlenen
stratejiyi analiz eden bir yazı kaleme almış ve Erdoğan’ın aday olmayacağını öngörmüştür
(Milliyet, 07.03.2007):
Başbakan ve AKP’nin Genel Başkanı Erdoğan isterse cumhurbaşkanı seçilir mi? Seçilir. Amma
ve lakin büyük bir grup diyor ki uzlaşma sağlanmadan yalnız AKP’nin oylarıyla seçilirse, ülke sonu
belirsiz bir bunalıma girer. Bu tartışma, Nisan yaklaştıkça giderek sertleşip gerilimi tırmandırıyor. Sanki
Tayyip Bey de bir şöyle bir böyle gizemli konuşmalarıyla bu gerilimin tırmanmasına tırnak sürtüştürüyor.
Ortamı gerdikçe geriyor. … Herkes, farkında olarak ya da olmayarak AKP’nin değirmenine su taşıyor,
Tayyip Bey’in ekmeğine yağ sürüyor. Tayyip Bey de her türlü muhalefeti ajite ediyor, kışkırtıyor.
Bu minval üzere, Erdoğan, 16 Nisan gelince, “toplumun isteklerini dikkate alarak, gerilimi önlemek,
istikrarı korumak” amacıyla “büyük bir özveri” göstererek cumhurbaşkanlığı adaylığından vazgeçtiğini
açıklamaya ve başka birini aday göstermeye hazırlanıyor. Hesapça, bu göz yaşartıcı yurtsever özveri
karşısında, Tayyip Bey’e ve AKP’ye sempati artacak. Erdoğan’ın önderliğinde yürütülecek genel seçim
kampanyasında reyting tavan yapacak ve AKP yine tek başına iktidar olacak. Ondan sonrası Allah
kerim!
Başbakan Erdoğan uzlaşma sağlanmadan cumhurbaşkanı seçilirse ülkenin, sonu
Sayı 37 /Güz 2013
162
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
belirsiz bir bunalıma gireceğini düşünenlerin“büyük bir grup” olduğunu savunan yazar,
toplumdaki kutuplaşmada Başbakan aleyhtarlarını güçlü olarak konumlandırmaktadır.
“AKP’nin değirmenine su taşıyor, Tayyip Bey’in ekmeğine yağ sürüyor.” deyimleriyle
yazısındaki anlatımı güçlendiren Güreli, “göz yaşartıcı yurtsever özveri” ifadeleriyle de
ironi yapmaktadır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olup olmayacağı üzerine tartışmalar
yürütülürken basındaki taraflar, görüşlerini açıklama fırsatını bolca yakalamışlardır.
Mustafa Ünal, Başbakan’ın sessizliğinin yerinde olduğunu, konuşmayarak doğru
yaptığını söylerken muhalefeti de “dikkate değer politika üretmemek”le suçlamaktadır
(Zaman, 07.03.2007):
Söyledikleri ‘Erdoğan olmasın’ sloganıyla sınırlı. ‘Neden olmasın’ konusuna haklı, tutarlı
argüman geliştirebilmiş değiller. Bakıyorum Meclisin toplanabilmesi için 367 oyun gerekli olduğu
fantezisinin peşine takılmış durumda. CHP yönetimi Anayasa Mahkemesine götürmekte kararlı
görünüyor. Bu, sistemin zorlanmasından başka bir şey değil. Sonuç vermeyeceği gibi siyasete de bir şey
kazandırmaz. Ezkaza mahkemeden 367 yönünde karar çıkarsa bundan gayrı Mecliste cumhurbaşkanı
seçmek çok güçleşir. Bu arada malum gazetenin paniği, ‘Çankaya oturmalarının’ 16 Mayıs’la sona
erecek olmasından kaynaklanıyor, ciddiye almamak lazım.
Ünal, “başkalarının negatif yönlerini öne çıkarma” stratejisini uyguladığı yazısında
muhalefetin haklı ve tutarlı bir tez geliştiremediğini savunurken 367 oy şartını fantezi
olarak niteleyerek küçümsemekte ve önemsizleştirmekte, ismini vermeden bahsettiği
Cumhuriyet gazetesinin cumhurbaşkanlığı konusundaki hassasiyetini ise kurumsal
çıkarlara bağlayarak değersizleştirmektedir.
Doğan Heper, Erdoğan’ın Ordu, yargı, üniversiteler ve Cumhurbaşkanlığı ile
çatışma içinde olmasından ötürü cumhurbaşkanı olamayacağını savunmaktadır (Milliyet,
08.03.2007):
Cumhurbaşkanlığı anayasal bir mevkidir. Ama cumhurbaşkanlığının bir de manevi yanı var.
Yani konsensüs, yani uzlaşma yanı. Ülke insanlarının çoğunluğu tarafından istenme, saygı duyulma
ve cumhurbaşkanı olarak kabul edilme durumu. Onun partisine oy vermeseniz bile o kişiye saygı
duymanız, o kişiyi cumhurbaşkanı olarak kabul etmeniz, görmek istemeniz mümkündür. Bugüne kadar
Türkiye’de hep böyle oldu. Öyle kişiler cumhurbaşkanı seçildi ki, 70 milyon Türkiye vatandaşı bu kişiyi
cumhurbaşkanı olarak tanıdı, saydı... Buna konsensüs denildi. Yani uzlaşma. Uzlaşma pazarlıkla olmaz,
uzlaşma gönüllerde olur. Bugün Tayyip Erdoğan üzerinde bu uzlaşma var mı? Yok.
Heper’in yazısında Başbakan Tayyip Erdoğan, “ülke insanlarının çoğunluğu
tarafından istenmeyen, saygı duyulmayan ve cumhurbaşkanı olarak kabul edilmeyen”
yani üzerinde uzlaşılamayan kişi olarak olumsuzlanmıştır. Böylece Erdoğan’ın neden
cumhurbaşkanı seçilemeyeceğine dair mantıklı bir açıklama yapılmak istenmiştir.
Bu arada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, özel uçağına alınan gazetecilerin
“Adaylar konusunda bir sürpriz olabilir mi?” sorusuna, “Evet, Çankaya seçiminde sürpriz
olabilir. Bizim hayatımız sürprizlerle doludur, bu konuda da sürpriz yaşanabilir.” cevabını
vererek merakları biraz daha artırmıştır (Zaman, 11.03.2007). Haber, uçağın içinden
çekilmiş bir fotoğrafla verilirken Zaman gazetesi ve yazarlarının bu uçakta yer alabilme
imtiyazı da vurgulanmaktadır.
Mustafa Balbay Başkent’teki belirsizliğe “Senaryo Enflasyonu” başlığıyla dikkat
çekerken bu senaryolardan birkaçına yazısında yer vermektedir (Cumhuriyet, 15.03.2007):
163 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
1. Şu aşamada asıl olan Cumhurbaşkanlığı seçiminin sorunsuz geçmesi. Bunun için ileri
yaşta, iddiası olmayan bir kişiyi aday gösterelim. O seçilsin. Sonbahar seçiminde çok güçlü
gelelim. Anayasayı değiştirip yeni bir formül yerleştirelim. Erdoğan’ı Köşk’e o zaman çıkaralım...
2. Erdoğan cumhurbaşkanı olmazsa, AKP içinden bir başkasının Köşk’e çıkmasını istemeyecektir.
Dışımızda ılımlı birini aday gösterelim, Köşk’te o olsun. Böylece AKP Türkiye’yi geriyor iddiaları da boşa
çıkarılmış olur. Sonbahar seçimlerinde bu havayla yine tek başımıza iktidar olur, yolumuza devam ederiz.
3. Mademki Erdoğan ille de cumhurbaşkanı olmak istiyor; 24 Nisan gününe dek
durumu bugünkü gibi çalkantılı tutalım, o gün pat diye aday olsun. ANAVATAN’dan
yapılacak transferlerle ve bağımsızların desteğiyle ilk turda, pat diye cumhurbaşkanı seçelim.
4. Medya gücünü de arkamıza alarak topluma ve hedef seçilecek devlet kurumlarına
karşı psikolojik savaş uygulayabilecek güçteyiz. Bunu sürdürelim, cumhurbaşkanı seçiminin
fiili olarak başladığı günlerde karşımıza çıkabilecek tüm refleksleri bu yolla çökertelim.
5. Erdoğan’sız AKP tek başına iktidar olamaz... Erdoğan Köşk’ü başkasına
bırakmak
istemez.
O
zaman,
Erdoğan’ın
Köşk’e
çıksın,
Bakanlar
Kurulu’na
da ayda 1-2 kez başkanlık yapacağı bir süreç başlasın. İkisini birleştirelim.
Yazar bu senaryoları sıraladıktan sonra “Cumhurbaşkanı seçimi ciddi bir iştir”
vurgusuyla Başbakan’ın adayı açıklamama stratejisini ciddiyetsizlik olarak nitelemekte,
diğerlerinin olumsuz yönlerini vurgulama stratejisini uygulamakta ve “Medya desteğiyle
pompalanan istikrar balonu, daha fazla havayı kaldıramayacak durumdadır.” diyerek bu
belirsizliğin beraberinde istikrarsızlık getireceği kaygısını dillendirmektedir. “İstikrar
balonu” sözleriyle iktidarın aslında gerçeği söylemediğini, buna medyanın aracılık ettiğini
savunan Balbay, bu ifadeyle ekonomideki duruma ilişkin olumsuz görüşünü de okurlarına
aktarmıştır. Böylece hükümet sadece ciddiyetsizlikle değil aynı zamanda ekonomik
başarısızlık ve medya desteğiyle gerçekleri gizlemekle de suçlanmış, olumsuzlanmıştır.
Adalet ve Kalkınma Partisi cumhurbaşkanı adayının kim olacağı tartışılırken Fikret
Bila, Parti kulislerinden önemli bir bilgi aktarmıştır (Milliyet, 16.03.2007):
Arınç’ın, Erdoğan veya Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığına bir itirazı yok. Ancak, bu iki
isim dışında biri –Erdoğan tarafından desteklense bile– cumhurbaşkanı adayı olarak çıkarsa, o zaman
Arınç da adaylığını koyabilir. Arınç’ın Partide ve Meclis Grubunda, ‘Erdoğan ve Gül’ dışında bir ismin
cumhurbaşkanlığı veya başbakanlığa adaylığını kabul etmesi çok zor. Bu durumda Arınç da adaylığını
koyarak şansını deneyecektir.
Çetin Altan, cumhurbaşkanının kim olacağına tek başına karar verme fırsatına
sahip bir başbakanın bütün olanaklar elindeyken cumhurbaşkanı da olmayı isteyeceğini
savunarak Erdoğan’ın aday olacağı tahmininde bulunmaktadır (Milliyet, 18.03.2007):
Başbakan olmayı istemiş ve gerçekleştirmiş bir siyasetçi, bütün olanaklar elindeyken istemez mi
cumhurbaşkanı da olmayı? Tayyip Bey, böyle bir fırsatı ıskaladığında, 7 yıl sonra bir daha yakalayabilir
mi cumhurbaşkanı seçilme olanağını? Kimin cumhurbaşkanı olacağı sorusunun yanıtını, böylesi bir
mantıkla gergeflediğimizde, durum tabak gibi apaçık ortada...
Zaman yazarı M. Nedim Hazar ise Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı
olmasını arzu etmediğini, bunun sebebinin de Partisinin başında en az bir dönem daha
kalıp belki sistemin değişimine önayak olmasını istemesi olduğunu dile getirmiştir
(Zaman, 24.03.2007):
Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını arzu eden biri değilim. Yanlış anlaşılmasın
‘orkestra’cıların ortaya döktükleri fasaryadan nedenlerden dolayı değil, bu ülkenin artık siyasi
parçalanmışlıklara tahammülü olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle irili ufaklı 50 tane siyasi oluşumun
hiçbir yararı olduğuna inanmıyorum. Erdoğan’ın partisinin başında en az bir dönem daha kalıp belki
Sayı 37 /Güz 2013
164
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
sistemin (artık başkanlık mı olur, yarı başkanlık sistemi mi bilemiyorum!) değişimine önayak olmasını
istediğim içindir bu. Üstelik bu ülkede cumhurbaşkanlığı devlete zerre kadar olumlu katkı yapacak
bir pozisyon değildir. Ancak devleti tıkamak için yetkilerini kullanırsa onu yapabilir. Bakınız bugünkü
cumhurbaşkanımız...
“Ülkemizde son dönemde gerilim katsayısı gittikçe yükselerek sahnelenen tiyatroya
bakıldıkça, bu ülkenin orkestrasının büyüklüğü ve enstrümanistlerinin bolluğunu da
görmekteyiz.”diyerek siyaset sahnesinde yaşananları bir oyuna benzeten ve “her gerilim
döneminde aynı şarkıları dinlemekten” şikayet eden Hazar, muhaliflerin cumhurbaşkanlığı
tezlerini “fasaryadan” yani boş ve anlamsız olarak nitelemekte ve değersizleştirmektedir.
Muhalifleri de “orkestracılar” diye olumsuzlayan yazarın kullandığı “sistemin değişimi”
ifadesinin, üstelik “artık başkanlık mı olur, yarı başkanlık sistemi mi bilemiyorum”
açıklamasıyla bu ifadenin altını doldurmasının, iktidar sahiplerinin bu değişikliğe
yönelik planlarının eskiye dayandığının bir göstergesi olarak algılanması mümkündür.
Hazar’ın, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’i “yetkilerini devleti tıkamak
için kullanmak”la suçlaması da dikkat çekmektedir. Böylece tarafsız Cumhurbaşkanı da
muhalif olarak konumlanmakta, devletin işleyişi engelleyen kişi olarak tanımlanmakta ve
verdiği kararların meşruiyeti tartışmaya açılmaktadır.
İnceleme döneminde yazıları aynı gün hem Posta gazetesinde hem Hürriyet
gazetesinin tüm dış yayınlarında, hem Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin internet
sitelerinde, hem de Daily News gazetesi ve internet sitesinde yayınlanan, bu sayede çok
sayıda okura ulaşma imkânı bulan Mehmet Ali Birand, izlediği akıllıca stratejiden ötürü
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı iletişim “guru”su olarak nitelerken izlenen stratejinin
sonuçlarını şu sözlerle değerlendirmektedir (Milliyet, 20.03.2007):
Eminim, Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili söylenenleri, Emine Hanım’la
birlikte uzaktan izliyor ve bizlerin haline kıs kıs gülüyordur. Erdoğan bir ara … “ellerine çelik çomak
verdik oynuyorlar” demişti. Galiba doğru. Muhalefeti bir yana bırakın, hepimiz bu oyuna daldık. Bir
türlü de kendimizi kurtaramıyoruz. Acaba kendi başına kendisi mi akıl etti, yoksa birileri mi söyledi
bilemiyorum. Ancak Başbakan, cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili öylesine bir taktik izledi ki, birçok
sorunu rahatlıkla çözebildi. … Erdoğan adeta bu şekilde, başka isimlerin önünde paratoner rolü oynadı.
… Bu tartışmalar öylesine yoğunlaştı ki, sonunda dikkat edecek olursanız, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne,
eşi türbanlı dahi olsa bir AK Partilinin çıkması fikrini kabullenir olduk. Hatta Erdoğan’ın adaylığı dahi
ilk zamanlardaki kadar tepki görmez oldu. İşte iletişim sanatının inceliği buna denir.
Başbakan Erdoğan’ın hem muhalefeti hem halkı hem de medyayı “oyuna getirdiğini”
ima eden ve bu durumu gülerek izlediğini tahmin eden Birand, bu başarılı taktiğinden
ötürü Başbakan’a övgüler yağdırmaktadır.
Dönem boyunca bir yandan da 367 tartışmaları artarak devam etmiş, Cumhuriyet
gazetesi iddianın haklılığını savunurken Zaman ise iddianın gerçekliğine ihtimal vermeyen
bir çizgide yayınlarını sürdürmüştür. “‘367 tezi’ tutmayınca ‘şiir cezası’ gündeme
getirildi” başlıklı haber gazetede “Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Köşk’e çıkmasını
istemeyen çevrelerin, ‘formül’ arayışı bitmiyor.” giriş cümlesiyle sunulmuş; yargıların
açıkça belirtildiği haberle bu çabaların, Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına karşı
kasıtlı ve haksız olduğu iması yapılmıştır (Zaman, 22.03.2007):
Yargıtay eski Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun ortaya attığı “Seçimin yapılabilmesi
için Meclisin 184’le değil 367 vekille toplanması gerekir.” yönündeki tezi ne siyasi ne de hukuki
çevrelerde kabul gördü.
165 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
Kanadoğlu’nun tezi tutmayınca bu kez Erdoğan’ın Siirt’te okuduğu şiir yüzünden eski TCK’nın
312. maddesinden aldığı 10 aylık mahkumiyet cezası gündeme getirildi. Son tezin sahibi Meclis eski
Başkanı Hüsamettin Cindoruk. Cindoruk, Erdoğan’a milletvekilliği yolunu açan Yüksek Seçim Kurulu
(YSK)’nun verdiği hükmün mahkeme kararı olmadığını, Yargıtay’ın kararının geçerliliğini koruduğunu
savundu. Bunun bir ‘sabıka kaydı’ olduğunu ileri süren Cindoruk, anamuhalefet partisinin, “Siyasi
geçmişinde milletvekili sıfatını alabilme imkanı kaldırılmış bir kişi o kararın geçerliliği sürdükçe
cumhurbaşkanlığı için yeterlilik belgesi alabilir mi?” sorusuyla Anayasa Mahkemesi’ne gidebileceğini
iddia etti. Cindoruk’un iddiası siyasi kulisleri hareketlendirirken, partilerden sadece CHP ve MHP
destek verdi.
Haberde Kanadoğlu’nun 367 iddiasının siyasi ve hukuki çevrelerde kabul görmediği
vurgusu yapılırken Cindoruk’un iddiasına ise sadece CHP ve MHP’nin destek verdiği
söylenilerek bu iddia da asılsız kılınmakta, her ikisi de muhalefetin iktidar karşısında
geliştirdiği temelsiz tezler olarak sunulmakta ve basının desteklediği savları meşrulaştırma
işlevinin tam tersi yerine getirilmektedir.
Başbakan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı ya da 367 konuları Milliyet’te ele
alınırken çoğunlukla bu gerilimlerin ekonomiye yansımaları öncelikli kaygı konusudur.
Medya sektörü dışında ekonominin pek çok alanında faaliyet göstermekte olan Grubun
yayınlarında, siyasi istikrarın korunması vurgusu özellikle yapılmaktadır. Başbakan’ın
“Ülkeme en yararlı olacağım görev hangisi ise onu tercih ederim. Ülke gerilim
yaşamamalı. Bunun piyasalara etkisi var. Bizim için her şeyden önemlisi ekonomik
durum, bunu asla sarsmamalıyız.” sözlerini satırlarına aktaran ve bu sözlerin Erdoğan’ın
aday olmayabileceği şeklinde yorumlandığını aktaran Fikret Bila, yaşanan durumu
‘papatya falı’na benzetmektedir (Milliyet, 05.04.2007):
Başbakan adaylık sorununu “bilinmezlik” politikasıyla yönetiyor. Erdoğan adaylığı konusunda
net açıklama yapmadığı için AKP içinden aday olabilecek başka isimler de “susmayı” tercih ediyorlar.
Erdoğan, kararını vermeden başka şansları da yok. Kamuoyu gibi AKP milletvekilleri de Başbakan’ı
bekliyorlar. Kamuoyu cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda “papatya falı”yla meşgul ediliyor.
Uygulanan politikayı eleştiren Bila, bu sözlerle Erdoğan’ın Parti içindeki gücünü
ortaya koyarken Başbakan Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkma niyeti taşımasa, konuyu
“bilmece”ye dönüştürmeyeceğini söyleyerek “Son ana kadar adaylığıyla ilgili nabız
yoklamayı sürdüreceği anlaşılıyor.” yorumunda bulunmaktadır. Yazar, Başbakan’ın
“uzlaşmayla aday belirleme” çağrısının sadece “AKP içine yönelik olduğu, sivil toplum
kuruluşlarının göstereceği eğilimin ise Erdoğan’ın kararını etkileyeceğini düşünmenin
gerçekçi olmayacağını söylemektedir. Böylece yazar Erdoğan’ın gücünü tekrar tekrar
vurgulamakta ve hatta yeniden üretmektedir.
Bu belirsizlik zaman zaman esprili diyaloglara da ilham olmuş, Başbakan Erdoğan
gazetecilerin “Sizi Cumhurbaşkanı olarak görebilecek miyiz?” sorusuna CHP lideri Deniz
Baykal’ın “Çankaya yokuşu diktir, fıtıkla çıkılmaz.” sözlerine göndermede bulunarak,
“Malum bel fıtığı oldum ben. Bel fıtığı olanlar Çankaya’ya çıkamaz.” demiştir (Milliyet,
20.03.2007). Başbakan’ın her sözünden anlam çıkarma uğraşını Milliyet büyük bir ısrarla
sürdürmüş, “Sizi Köşk’te görmek isteriz.” diyen bir misafirine Başbakan Erdoğan’ın
“İnşallah” cevabını vermesini “Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda ilk kez
renk verdi.” ifadesiyle haberleştirerek şifre çözme işini sürdürmüş; ayrıca “Erdoğan’ın,
Çankaya Köşkü’ne çıkıp çıkmayacağı konusunda tartışmaların yapıldığı bugünlerde,
‘İnşallah’ gibi bir kelimeyle de olsa bu dileğini açıkça ifade etmesi dikkati çekti.”
Sayı 37 /Güz 2013
166
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
cümlesiyle de haberde yaşanan gelişmenin yorumunu metinde sunmuştur (Milliyet,
21.03.2007). Başbakan Erdoğan cumhurbaşkanlığı konusunda kendisine yöneltilen soru
ve talepleri ustalıkla yönlendirmeyi bilmiş, stratejisinden hiç vazgeçmemiştir. Karadeniz
gezisinde horon tepmesini isteyen Rizelileri yorgunluk gerekçesiyle reddeden Erdoğan,
“Köşk’e çıkarsınız dinlenirsiniz.” sözlerine “Ula uşağum Köşk emeklilik yeri midur?”
diye karşılık vermiştir (Milliyet, 09.04.2007). Haberde yer alan Erdoğan’a yönelik
fındık üreticilerinin tepkilerinin değil de Başbakan’ın Köşk esprisinin başlığa çekilmesi,
Milliyet’in seçim ve adaylık sürecini magazinleştirme politikasının bir sonucudur.
Milliyet ve Zaman gazetelerinde genel olarak Başbakan Erdoğan’ın aday olacağına
dönük hava Nisan’a kadar esmiştir. Bu arada bazı isimler de isabetli tahminlerini
köşelerine not etmişlerdir. Abbas Güçlü de “Tayyip Bey, bir köşede oturacak insan değil.
İcraatçı. … Futbolculuktan kalma bir alışkanlığı olsa gerek, ters köşe yapmayı seviyor.
Ve yine öyle yapacak.” diyerek aday olmayacağını savunmuştur (Milliyet, 13.04.2007).
“Ters köşe yapmayı seviyor” benzetmesiyle yazar siyaseti bir spor oyununa benzeterek
Tayyip Erdoğan’ı da rakiplerine gol atan bir golcü olarak konumlandırmaktadır.
A&G araştırma şirketinin Kanal D televizyonu için gerçekleştirdiği araştırmanın
sonuçlarına göre, zamanın Erdoğan’ın lehine işlediğini sütunlarına aktaran Güneri
Civaoğlu, o tarihten 4 ay önce Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adaylığını “olumlu”
bulanların oranının yüzde 31,5, “olumsuz” bulanların ise yüzde 51,2 olduğunu; yazıyı
kaleme aldığı gün ise Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesini isteyenlerin oranında yüzde
8 artış olduğunu, olumsuz bakanların ise sadece yüzde 0,2 arttığını söyleyerek “Erdoğan,
zamanı iyi kullanmış. Muhalefet ise olduğu yerde kalmış.” yorumunu yapmaktadır
(Milliyet, 17.04.2007). Bu sonuçlardan da görülmektedir ki Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın izlediği strateji son derece başarılı sonuç vermiş ve daha önce karşı olanlar bile
Erdoğan’dan yana tavır almaya başlamışlardır. Zira yaratılan hava, ülkenin Başbakanına,
daha aday olmak istediğini bile açıklamamışken, cumhurbaşkanı olma hakkı tanınmadığı
yönündedir. Bu durum özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi seçmeninde muhalif cepheye
dönük bir kızgınlık yaratmış, taraflar arasındaki gerilim artmıştır.
Nisan ayında yaşanan gelişmelerin, Cumhurbaşkanlığı konusunun Türk siyasetinde
ne denli tehlikeli bir kutuplaşma vesilesi haline getirildiğini olanca açıklığıyla gösterdiğine
işaret eden Şahin Alpay; bu kutuplaşmada, bu yolla oylarını arttırabileceği zehabına
kapılan CHP’nin sorumluluğunun elbette büyük olduğunu ama bu noktaya gelinmesinde
Başbakan Erdoğan’ın da payı bulunduğunu söylemekte (Zaman, 17.04.2007) ve
“AKP’lilerin ve AKP’ye oy verenlerin çoğunluğunun dahi, partisinin başında ve başbakan
kalmasını istediği ortada iken, Erdoğan’ın aday olup olmayacağı sorusunu son ana kadar
muallâkta bırakması, doğru olmadı.” demektedir. Erdoğan’ın Başbakan kalması gerektiği
yönündeki görüşünün “AKP’lilerin ve AKP’ye oy verenlerin çoğunluğunun isteği”
olduğunu söyleyerek meşrulaştıran Alpay, yazısını şu sözlerle bitirmektedir:
Kuşku yok ki, kimin Cumhurbaşkanı olacağına TBMM karar verecektir ve herkes buna saygı
göstermelidir. Ne var ki ben umudumu hâlâ yitirmedim: Erdoğan’ın, Başbakan olarak Türkiye’ye
yapacak hizmetleri bulunduğunu ve başka bir saygın AKP’linin Cumhurbaşkanlığına aday olduğunu
açıklamasını bekliyorum.
167 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
Can Dündar ise Tayyip Erdoğan’ın sergilediği tavrı “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde”
öyküsüne benzeterek “Başbakan Erdoğan’ın, son dönem tüm Türkiye huzurunda oynadığı
‘Cumhurbaşkanı oliym-olmiym oyunu’nda zaman zaman bu öyküyü canlandırdığını”
öne sürmektedir (Milliyet, 19.04.2007):
Bir bakıyorsunuz mesleğinin en tepesine tırmanabilmek için zaaflarını aşmış, mazisindeki
hırçınlıkları atmış gibi görünüyor. “Hoşgörülü, anlayışlı, güzel yüzlü siyasetçi”yi oynuyor. Sonra ilk
krizde, birden içindeki “gizli kişilik” dışarı fırlıyor. Ağzı bozuluyor, tavrı sertleşiyor; hoşgörü mesajları
yerini öfkeli çıkışlara terk ediyor. Tam Çankaya yarışı arifesinde yoğun bir kişilik bölünmesine tanık
oluyoruz. … Başbakan’ın içinde dizginleyemediği bir hırçın adam var. Çankaya amaçlı bir kişilik
bölünmesi operasyonunda o hırçın adamı eskimiş bir deri gibi geride bırakıp Köşk’e uzlaşmacı bir
kişilik çıkarmasını beklemek hayalperestlik olacak.
Başbakan’a yönelik bu “çift kişilikli adam” benzetmesiyle Köşk’e uygun olmadığı
yorumunda bulunan Dündar,“cumhurbaşkanı niteliğine daha uygun birini çıkarmak en
iyisi...” sözleriyle kendi önerisini de dile getirmektedir.
Gazeteciler özellikle Başbakan Erdoğan’ın her açıklamasına dikkat kesilmişken
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla Türkiye’ye gelen dünya
çocuklarını TBMM’de kabul ettikten sonra gazetecilerin cumhurbaşkanı seçimine ilişkin
sorularını yanıtlayan Meclis Başkanı Bülent Arınç, bir gazetecinin “Cumhurbaşkanlığı
için aday mısınız?” sorusunu “Dünya çocukları gününde çok saf, çok temiz bir soru bu...
Aynen çocuklar gibi...” esprisiyle cevaplayarak soruyu çocukça bulduğunu belli etmiş
ve kendisinin aday olmayacağını ortaya koymuştur. 25 Nisan günü saat 24.00’e kadar
cumhurbaşkanlığı için başvuru süresi olduğunu hatırlatan Arınç, adayın belli olduğunu şu
sözlerle dile getirmiştir demiştir (Milliyet, 20.04.2007):
Bizler, şahıs olarak bugünkü konumlarımız itibariyle belli yerlerdeyiz. Ancak, cumhurbaşkanı
seçiminin huzur, ülkeye güven ve istikrar getirecek, barış içerisinde daha büyük kalkınmalara yol
açacak bir sonuç vermesini diliyoruz. … Çok senaryolar var. Biz bunları okuduğumuz zaman içimizden
gülüyoruz. Her şey çok normal, her şey çok belli. Bu sözlerime dikkat edin.
Arınç’ın bu sözlerinden kararın çoktan verildiği, “huzur ve istikrar” için Başbakan
Erdoğan’ın aday olmayacağı anlaşılabilmektedir. Adaylık konusundaki senaryoları
okuduklarında içlerinden güldüklerini de söyleyen Arınç, bu yola muhaliflerini de
küçümsemektedir. Verilen kararı teyit eden açıklama, İstanbul Kumkapı’da gelmiştir.
Balıkçıların yanına giderek sohbet eden Başbakan Erdoğan’ın esnafla yaşadığı diyalog,
haber arayışındaki medyaya önemli bir malzeme çıkartmıştır (Zaman, 20.04.2007):
Bir esnafın eliyle yukarıyı işaret ederek, “Oraya çıkmayın, böyle iyi” demesi üzerine Erdoğan,
“Siz ne diyorsanız o” karşılığını verdi. Daha sonra, bir grup esnafın “Cumhurbaşkanı olun”, diğer
bir grubun da “Başbakan olarak kalın” demesi üzerine Erdoğan, “Bakın gazeteciler de burada. Ne
diyorsunuz?” diye sordu. Bunun üzerine esnafın büyük çoğunluğu alkışlayarak, “Başbakan” diye
seslendi. Başbakan Erdoğan da buna karşılık gülerek, ellerini iki yana açıp “Aynen” dedi. Bunun üzerine
vatandaşlar Erdoğan’ı alkışlamaya başlarken, Erdoğan da “Ama çok çalışacaksınız” diye konuştu. Bir
esnafın, “Turgut Özal, bir hata yapıp cumhurbaşkanı oldu, siz de aynı hataya düşmeyin” demesi üzerine,
Başbakan Erdoğan, yanında bulunan Devlet Bakanı Atalay’a dönerek gülümsedi.
Haberi Zaman gazetesi “Erdoğan piknikçilerle birlikte çay içti”, başlığıyla
vererek Erdoğan’ın halktan, halkla iç içe bir siyasetçi olarak tanıtılması sürecine katkıda
bulunurken aynı gelişme Milliyet’te yine magazinleştirilmiş, halkı meraklandırma
politikası çerçevesinde “Çocuklar da sordu” başlığıyla haberleştirilmiştir:
Sayı 37 /Güz 2013
168
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
Erdoğan, 23 Nisan Çocuk Şenliği’ne katılan çocukların temsilcilerini kabul ettiği törende,
Ukraynalı çocuğa ev sahipliği yapan Türk çocuğun, “Cumhurbaşkanı olacak mısınız?” sorusuna
gülerek, “Olayım mı?” diye karşılık verdi. “Bilmem” yanıtını alan Erdoğan, “Böyle daha iyi
değil mi?” diye konuştu. Gazetecilere dönen Erdoğan, “Çocuklar da ‘cumhurbaşkanı olacak
mısınız?’ diye soruyor” dedi. Gazeteciler, “Yanıtınız ne?” deyince Erdoğan, “Ben de ona, ‘Ne
diyorsun?’ diyorum, cevap vermiyor” ifadesini kullandı. Çocuk, “Siz bilirsiniz” deyince Erdoğan,
gazetecilere, “Siz bilirsiniz diyor” diye seslendi. Erdoğan, Kırımlı çocuğun ev sahipliğini
yapan Türk çocukla sohbetinden sonra da gazetecilere dönerek, “‘Olma, daha iyi’ diyor” dedi.
Bütün Türkiye’nin cumhurbaşkanının kim olacağını tartıştığını, herkesin tek başına
iktidar olan ve Meclisteki sayısal çoğunluğu elinde tutan partinin Genel Başkanı Recep
Tayyip Erdoğan’ın “sözcüklerine, satır aralarına, mimiklerine velhasıl iki dudağına”
baktığını belirten Mehmet Kamış, “böyle mi dedi, bunu mu kastetti, böyle davranışının
sebebi şu olabilir mi, gibi bir sürü yorum ve değerlendirmenin gazete sütunlarını
işgal ettiğini ya da televizyon ekranlarını süslediğini, oysa parlamenter sistemle idare
edilen bir ülkede halk tarafından seçilmemiş bir kişinin kim olacağının bu kadar
merak uyandırmaması gerektiğini” savunmaktadır (Zaman, 21.04.2007). Bu durumu
cumhurbaşkanının yetkilerinin fazla olmasına bağlayan yazar, bu gücü “Öyle ki, tek başına
bütün bir sistemi tıkayabilir. Şu anki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer örneğinde
olduğu gibi isterse tek başına bir muhalefet partisi olabiliyor.” sözleriyle açıklamakta
ve dönemin cumhurbaşkanı hakkında Zaman gazetesinde yapılan olumsuz yayın ve
yorumlara bir yenisini daha eklemektedir. “Cumhurbaşkanlığı neredeyse padişahın
yetkilerini kullanıyor.” diyen Kamış, “Yetkilerin yeniden halka ve Meclise dönmesi ya
da bu kadar yetkisi olan bir cumhurbaşkanını halkın seçmesi daha demokratik bir tavır
olacaktır kuşkusuz...” cümlesiyle de tartışmaların önlenmesi için köklü bir değişiklik
önermektedir. Zaman yazarın da dikkat çektiği gibi bu dönem, geçilmesi düşüncesi sıklıkla
dile getirilen başkanlık veya yarı başkanlık sistemleri için bir deneme niteliği taşımış;
devlet başkanı adayı için yürütülen örtülü kamuoyu yoklama ve propaganda dönemi,
Türk halkının bu sürece alışması, alıştırılması için de bir anlamda fırsat yaratmıştır.
Adaylık başvurularının son bulmasına üç gün kala Milliyet gazetesi, “70 milyon
merak ediyor, sadece 3 kişi biliyor” başlığıyla Doğan Grubu’nun bir diğer gazetesi
Posta’dan aktardığı haberinde “11. Cumhurbaşkanının koltuğuna oturmasına 20 gün var.
Bu kadar önemli bir konuda halk bilgisiz bırakıldı. 70 milyon Türk cumhurbaşkanı olarak
kendilerini kimin temsil edeceğini hâlâ bilmiyor. Çünkü iktidar partisi AKP adayını büyük
bir sır olarak saklıyor. Oysa AKP’nin adayı belli ve bunu 3 kişi biliyor: Meclis Başkanı
Arınç, Başbakan Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Gül” değerlendirmesiyle vermiştir
(Milliyet, 22.04.2007):
TBMM’nin seçeceği cumhurbaşkanı için iktidar partisi AKP’nin kimi aday göstereceği hâlâ
meçhul. Bilinen iki şey var: Cumhurbaşkanı Meclis içinden çıkacak ve AKP’li olacak. Halkın büyük
bölümünün Köşk’e çıkmasını istemediği Başbakan Erdoğan’ın da aday olmaktan vazgeçtiği öngörülüyor.
AKP’nin adayının kim olduğunu bilen sadece üç isim var: Meclis Başkanı Bülent Arınç, Başbakan
Erdoğan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül. Bu durum halk arasında olduğu gibi
parti içinde de öfkelere neden oluyor. … AKP adayını en geç 25 Nisan’da açıklayacak. Ortak görüş şu:
AKP adayını erken açıklasaydı ne bu gerginlikler olur ne de bu laiklik tartışmaları çıkardı.
Dönem itibariyle Türkiye’nin en çok satın alınan gazetesi olan Posta gazetesinin,
“Halkın büyük bölümünün Köşk’e çıkmasını istemediği Başbakan Erdoğan” ifadesini
kullanması ve gerginliğin, adayın geç açıklanmasından kaynaklandığı yorumunu
169 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
yapması, bu yorumu Milliyet’in de aynen aktarması, gazetelerin bağlı bulunduğu Doğan
Grubu’nun sürece ilişkin tavrını sergilemesi bakımından önem taşımaktadır. Gazete bunu
“ortak görüş” olarak sunmakla da meşrulaştırmaktadır.
Zaman yazarı A. Turan Alkan, değerlendirmelerini okura eğlenceli bir dille yansıttığı
“üstat-çekirge diyalogları”nda; Partililer her ne kadar süreci iyi yönettikleri düşüncesinde
olsalar da devlet başkanı olacak kişinin adının son gün sürprizine bırakılmasından rahatsız
olduğunu, kendi halinde bir vatandaş olarak bu taktikten hazzetmediğini, yaratılan
suni gerginlikten incindiğini söylerken “Nedir yani, gökten zembille herkesi hayran ve
mutmain kılacak bir yeni namzet mi indirecekler Perşembe günü?” diye sormaktadır
(Zaman, 23.04.2007). Başbakan’ın adaylığına olumlu bakmadığını satırlarına yansıtan
Alkan, “Çekirge; mutlak monarşilerde bile reâya, müstakbel kralının adını bilir en
azından. Ben şahsen sıradan biri olarak şu sun’i gerginlik sürecinden incindiğimi
söylüyorum. Her kimse o sürpriz aday hayırlısı olsun derim sadece!” diyerek bu taktiğin
değil demokrasiye, monarşiye bile yakışmadığını söylemektedir. Böylece hükümet
politikalarına nadiren eleştirel yaklaşımlarda bulunan Zaman yazarlarından biri daha,
iktidar partisinin yürüttüğü stratejiye eleştirilerini yöneltmiştir. “Artık klasikleşen 23
Nisan etkinliği yarının büyüklerini önemli makam koltuklarına oturtup devlet adamlığına
özendirme oyunudur. Şimdi, eskiyen bu oyun yerine, büyük adamların küçük çocuklar
gibi oyun oynamaları biçiminde bir gelenek gelişiyor galiba.” diyen Mümtaz Soysal da
hem iktidar hem muhalefetin tavrını eleştirmektedir (Cumhuriyet, 23.04.2007):
Türkiye’deki bu çocukça oyunların, Fransa’daki cumhurbaşkanı seçimlerinin ilk turunun
yapıldığı günlere rastlamış olması ilginçtir. Birçok yönünü benimsediğimiz Fransız anayasa geleneği,
özellikle devlet başkanının seçiliş tarzını temel olarak alan bir numaralandırmayla şimdi “beşinci
cumhuriyet” aşamasına gelmiştir. Tek ve değişmez olduğunu söylediğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin,
Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi önemli bir konuda bu çeşit oyunlara sahne olması gerçekten üzücüdür.
… Asıl düşündürücü olan, iktidar partisinin şimdiye kadar, Cumhurbaşkanı’nın doğrudan doğruya
halkça seçileceği bir modelden sık sık söz etmiş olmasıdır. … Dolayısıyla, seçilecek devlet başkanının
yönlendirişiyle yeni bir devlet düzeninin kurulması ve bir sistem değişikliğine gidilmesi büyük bir
olasılık. Bu olasılık ortada dururken böyle bir konunun bu denli hafife alınması, gerçekten şaşırtıcıdır.
Soysal bu tartışmalar ve yeni seçilecek cumhurbaşkanının da etkisiyle Cumhuriyet
için bir sistem değişikliğinin gündeme gelebileceğine, Türkiye’nin “2. Cumhuriyet’e
geçebileceğine dikkat çekmekte, yaklaşan değişikliği öngörmektedir7.
TBMM’nin açılışının 87. yıldönümü sebebiyle özel gündemle toplanan
Genel Kurulda yaptığı konuşmasında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı ve
Antalya Milletvekili Deniz Baykal, laiklik vurgusunu öne çıkardığı konuşmasında
cumhurbaşkanlığı seçimine de değinmiş ve görüşlerini, Mecliste protestolara sebep
olan sivri bir dille iletmiştir. Zaman gazetesi bu haberi “Baykal ‘özel oturumu’ gerdi”
75660 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun
TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek 11 Mayıs 2007’de onay için Cumhurbaşkanlığına sunulmuş,
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, rejime yönelik yaratacağı sıkıntıları sıralayarak kanunu Meclise iade
etmiştir. Yeniden görüşülmek üzere Meclise gönderilen teklif Genel Kuruldan aynen geçerek ikinci kez Köşk’e
çıkmıştır. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Anayasa Mahkemesine götürülen iptal talebi de Yüksek
Mahkeme tarafından 5’e karşı 6 oyla reddedilmiş ve referandum yolu açılmıştır.21 Ekim 2007’de 5678 sayılı
Kanun’la yapılan Anayasa değişikliği halkoylamasına sunulmuş; ülke genelinde geçerli oyların yarısından çoğunun
(%68,95) “Evet” çıkmasıyla Cumhurbaşkanının 40 yaşını doldurmuş, yükseköğrenim görmüş TBMM üyeleri veya
bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliliğine sahip Türk vatandaşları arasından 5 yıl için (en fazla iki defa)
halk tarafından seçilmesini ilişkin sistem değişikliği hayata geçmiştir.
Sayı 37 /Güz 2013
170
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
başlığıyla vermiş, muhalefeti gerginliklerin kaynağı olarak konumlandırmış ve hatta bu
yorum başlığa çekilmiştir. Genel Kurulda konuşan Deniz Baykal, dönemin Başbakanlık
Basın Sözcüsü Akif Beki’nin Sabah gazetesine müdahale ettiğini ileri sürmüş, medyaya
yönelik bir baskı ve yıldırma politikasının acımazsızca uygulandığını savunarak “Dün
bir genel yayın yönetmeninin açıklamasından öğrendik ki Başbakan’ın Basın Sözcüsü,
Türkiye’nin ikinci büyük gazetesinin hangi manşetle çıkacağına, hangi yazarlarının yazı
yazacağına karar verebiliyor. Bu utanç verici bir tablodur. Bir demokrasi skandalıdır.
Demokrasi makyajı ile gizlenmek istenen çehre bir kez daha ortaya çıkmıştır. Demokrasi,
işinize geldiği sürece kullanıp sonra bir kenara atabileceğiniz bir araç değildir.’’ diye
konuştuktan sonra cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin görüşlerini açıklamıştır (Zaman,
23.04.2007):
AKP milletvekillerinden bile kaçırılan bir cumhurbaşkanı seçimi. Bu bir seçim değil, tebligattır.
Tek parti dikta rejimlerinde böyle bir uygulama olmamıştır. Böyle bir tablo, ne 23 Nisan ruhuna ne
Meclisimizin onuruna ne de millet meclisi iradesinin üstünlüğü anlayışına yakıştırılamaz. Bu yöntemle,
72 milyonluk Türkiye’ye saygın ve onurlu bir cumhurbaşkanı değil, bir aileye kapıkulu seçilir.
Baykal’ın konuşmasını tamamlamasının ardından söz alan Meclis Başkanı Arınç,
“Kapıkulu ifadesini hiçbir zaman bir Meclis Başkanı olarak değil Meclisin bir üyesi
olarak kabul etmediğimizi, bunun çirkin ve yakışıksız bir ifade olduğunu söylemek
istiyorum. TBMM’de anayasal bir görev olarak cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır.
Bu milletvekillerimizin bir görevidir ve seçilen kim olursa olsun Meclisimizin onurlu
bir milletvekili olarak seçilmiş olacaktır.” sözleriyle tepkisini göstermiştir (Milliyet,
23.04.2007). Milliyet gazetesi doğrudan Muhalefet lideri Baykal’ı suçlamak yerine
“TBMM’de gergin dakikalar...” başlığını kullanarak haberi vermiştir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adaylığına gösterilen yoğun
muhalefetin akabinde kulislerde Dışişleri Bakanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi Kayseri
Milletvekili Abdullah Gül’ün adı dolaşır olmuştur. Buna karşılık CHP Genel Sekreter
Yardımcısı Mehmet Sevigen “Ben Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı
olması ile Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması arasında büyük bir değişiklik olacağını
zannetmiyorum. Abdullah Gül, geriye dönüp baktığınız zaman eşine türban giydirip
üniversite sınavına sokup tutanak tutturan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine
şikâyet eden Türkiye Cumhuriyeti’nin tek Bakanı.” yorumunda bulunmuştur (Milliyet,
24.04.2007).
Adayın açıklandığı gün yayımlanan yazısında “Geleceğimize damgasını vuracak,
7 yıl tepemizde oturacak kişi belirleniyor. Ve cumhurbaşkanı konusunda ‘cumhur’un
zerrece söz hakkı yok. ‘Anayasa’ya göre söz Meclisin’ deniliyor. Gidin sorun bakalım
Mecliste kimsenin haberi var mı? Onlar da Erdoğan’ın ağzına bakıyorlar; baklayı ağzından
çıkarsın diye... Böyle zavallı bir ‘demokrasicilik’ oyunu...” diyerek süreci eleştiren Can
Dündar, yaşanan durumu “Ancak 2. sınıf diktatörlüklerde yaşanacak bir garabet.” olarak
tanımlasa da Başbakan’ın hakkını teslim etmektedir (Milliyet, 24.04.2007):
Allah’ı var, Erdoğan da iyi kullandı bu süreci... Kamuoyunu, medyayı, diğer adayları, partisini
ve herkesi aylardır ustaca oyalayarak ve adayını son dakikaya saklayarak bir oyalama stratejisi izledi.
“Çankaya’ya bakın” diye hepimize tepeyi göstererek diğer sorunları unutturdu. Başta kendi adaylığının
sinyallerini vererek, sonra “du bakalım”a geçerek, giderek vazgeçermiş gibi yaparak, muhaliflerini “O
olmasın da kim olursa olsun” deme noktasına getirdi. Buna Anadolu’da “Ölümü gösterip sıtmaya razı
etmek” derler. “Sıtma”nın adı iki gün içinde açıklanacak. Sonra biz ona “Cumhurbaşkanı” diyeceğiz.
Yerseniz!
171 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
Aylar boyunca her gün bir televizyon dizisi gibi ilgiyle izlenen süreç, açıklamalar
ve imalar üzerine yapılan yorumlar, tahminler, iddialar ve bahisler 24 Nisan günü son
bulmuştur. Adaylık başvuruları için son gün olan 25 Nisan’dan bir gün önce, Adalet ve
Kalkınma Partisi Grup toplantısında Başbakan, konuşmasını şöyle bağlamıştır: “Değerli
arkadaşlar, netice olarak, 11. cumhurbaşkanı adaylığı için yaptığım son değerlendirmeler,
bütün bu araştırmalar neticesinde bir ismi ortaya çıkardık. O da, değerli, bugüne
kadar beraber bu yolda olduğumuz, bu hareketi beraber kurduğumuz Abdullah Gül
kardeşimizdir.”
İşte o an, Meclisteki Grup Salonunda adeta bir alkış tufanı kopmuş, “Türkiye seninle
gurur duyuyor” sloganları eşliğinde Adalet ve Kalkınma Partili vekiller, cumhurbaşkanı
adaylarını tebrik yarışına girmişlerdir. “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül” tezahüratlarının
ardından, bu sahneyi kürsüden izleyen fedakâr liderleri Başbakan Erdoğan’ı da unutmayan
milletvekilleri “Recep Tayyip Erdoğan” sloganları atarak takdirlerini dile getirmişlerdir.
Konuşmasını sürdüren Erdoğan’ın, “Şüphesiz ki nihai karar Yüce Meclisimizin olacaktır.
Meclisimizin kararı da milletimizin kararı olacaktır.” sözlerine dinleyiciler, “Kıskananlar
çatlasın” sloganlarıyla karşılık vermiştir (Milliyet, 24.04.2007). Başbakan, adayı
açıklarken kullandığı “yaptığım son değerlendirmeler” ifadesiyle adayı belirlemede ne
kadar etkin olduğunu ortaya bir kez daha koymuştur. Milliyet gazetesi de Erdoğan’ın
‘Böylece bu süreç boyunca eleştiri oklarının üzerime çevrilmiş olmasını faydalı bir
durum olarak gördüm’ açıklamasını “Gül’ün adının daha önceden belli olduğu iması”
olarak yorumlamıştır. Gazete “Milletvekilleri, Gül’ün adaylığını ayakta alkışladı. Bazı
milletvekilleri ise gözyaşlarını tutamadı.” sözleriyle habere coşku ve duygusal öğeler
eklemeyi ihmal etmemiştir. “Başbakan Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın, Abdullah Gül’ün
eşi Hayrünnisa Gül’ü tebrik etmek için Dışişleri Konutu’na gittiği” bilgisi de haberde
aktarılarak eşler arasında da bir tatsızlık olmadığı özellikle vurgulanmıştır. Görüldüğü
gibi Milliyet en ciddi siyasi haberlerde dahi az da olsa magazin unsuru bulundurmayı
ihmal etmemektedir.
“Abdullah Gül’ün doğum tarihi 29 Ekim’di. Cumhuriyet Bayramı’nda doğan Gül’ün
cumhurbaşkanlığı adaylığı da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı akşamında
kesinleşmişti.” sözleriyle Cumhuriyetimiz için önemli tarihlerin Cumhurbaşkanı adayı
Abdullah Gül için de ne kadar kritik olduğunu vurgulayarak “kader birliği”ni gösteren
ve adayın makama uygunluğunu bu yönüyle tescilleyen Fikret Bila, Gül’ün adaylığının
açıklandığı grup toplantısında yaşananları şöyle aktarmıştır (Milliyet, 25.04.2007):
Cumhurbaşkanı adayı belliydi ama Erdoğan resmen açıklamadıkça, kesinlik kazanmış
sayılmayacaktı. Erdoğan ise, bir saati bulan konuşmasının son 2-3 dakikasına kadar bir türlü Abdullah
Gül’ün adaylığını açıklamadı. … Gül’ün adının açıklanması, hıncahınç dolu salonda bekleyenler için
giderek bir Çin işkencesine dönüşmüştü. “Açıkla artık açıkla” serzenişleri arasında, nihayet Erdoğan,
“Abdullah Gül” dedi ve salon yeniden ayağa fırlayıp tezahürata başladı. Genç bir milletvekili bir kedi
çevikliğiyle herkesten önce Gül’ün üzerine fırlayıp ilk kutlayan oldu...
Abdullah Gül’ün adaylığının açıklanmasından sonra o ana kadar yaşanan sürecin
Erdoğan’ın oyun planına uygun ilerlediğini söyleyen Osman Ulagay, Adalet ve Kalkınma
Partisi iktidarının, Çankaya freni olmaksızın yaşamayı hedeflediği ikinci beş yıl için
taşların yerine oturduğunu söylemiştir (Milliyet, 25.04.2007). Ulagay’ın “Çankaya freni”
benzetmesi cumhurbaşkanlığının denetim mekanizması ve güçler ayrılığı bakımından
önemini vurgulamaktadır.
Sayı 37 /Güz 2013
172
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
Görüldüğü gibi bu birkaç aylık dönemde iktidar, izlediği merak temalı siyasal iletişim
stratejisini medya aracılığıyla başarıyla uygulamış ve adayın belirlenmesi sürecinde
kazandığı zaman ve olumlu puanları Genel Seçimlerde oy hanesine yazdırmıştır.
Sonuç
Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanının seçildiği 2007 Cumhurbaşkanlığı
Seçimleri sürecinde Türk basını, toplumdaki ideolojik bölünmeye paralel olarak saflara
ayrılmış ve mevcut kutuplaşmanın yeniden üretilmesine aracılık etmişlerdir. İslamcı
ya da yandaş olarak nitelenen basın ile Kemalist-solcu basın, durum ve olayları kendi
ideolojileri çerçevesinde ele alırken yüksek tirajlı merkez medya, siyasi gelişmelere
bağlı olarak konumlanmıştır. Bu çalışmada, ele alınan gazetelerin cumhurbaşkanı
adayının belirlenmesi sürecinde nasıl bir ideolojik rol üstlendikleri, konumlanışlarına
paralel olarak içeriklerini nasıl biçimlendirdikleri ve bu sayede egemenlik ilişkilerine
nasıl katkıda bulundukları irdelenmiştir. Gazetelerde yer alan haber ve köşe yazılarında
imalarla istenilen anlamlara ulaşılmış; metafor, deyim, ironi ve diğer anlambilimsel
öğelerle anlatım güçlendirilerek istenilen fikir okurlara ulaştırılmıştır. Medya söylemine
erişim ve denetimde etkin figürlerin söylemleri sıkça verilirken bu kişilerin güçlü
konumları da yeniden üretilmiştir. Aynı şekilde siyasi aktörler de konuşmalarında erk
sahibi olduklarını, bazen açık bazen örtülü biçimde defalarca yinelemişlerdir. İktidar ve
muhalifler birbirlerinin olumsuz yönlerini özellikle vurgulamayı ihmal etmezken yazarlar
da karşıt ideolojinin fikir ve eylemlerini olumsuzlama, küçümseme, önemsizleştirme ve
değerleştirmede etkin rol oynamışlardır.
İdeolojik mücadelenin aktörleri siyasiler ve medya mensupları olmuş, mevcut güç
ilişkilerinin bir yansıması olarak medyada daha çok söz sahibi olan hükümet üyeleri ve
parti başkanları ideolojik mücadelenin şekillenmesinde temel belirleyici olmuşlardır.
Siyasiler, medyada çok daha fazla boy göstermekle yani medya söylemine erişimle dahi
var olan güç ilişkilerindeki imtiyazlı konumlarını pekiştirirken kurdukları cümleler,
kullandıkları kelimeler ve üsluplarıyla gücün kendilerinde olduğunu muhataplarına sürekli
hatırlatmışlardır. Benzer biçimde köşe yazarları da ideolojik iklimin şekillenmesinde
katkıda bulunmuşlar, siyasilerin görüşlerini destekleyen veya çürüten yayınlarıyla süreçte
rol almışlardır. Çeşitli güç ve çıkar ilişkilerinin bir sonucu olarak sadece haberlerde değil
köşe yazılarında da iktidarların içeriği belirleme, yönlendirme ya da kısıtlama imkanı
bulunduğu göz önünde bulundurulursa, bu yazıların ideolojik içeriğinin de iktidar
sahiplerinin söylemlerine paralel olması şaşırtıcı değildir. Zira siyaset sahnesindeki
çekişme yazıların içeriklerine de yansımış, çatışan görüşler güçleri oranında metinlere
aktarılmıştır.
Basın, cumhurbaşkanı adayının kim olacağı merakının toplum genelinde
yaratılmasına aracılık etmiştir. Aday olmasına en yüksek ihtimalle bakılan isim olarak
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın adı zikredilirken, basındaki kalemler Başbakan’ın
olası adaylığı üzerine çeşitli tezler öne sürmüşlerdir. İktidar yanlıları Çankaya’nın icraat
makamı olmaması sebebiyle Erdoğan’ın partisinin başında kalıp istikrarı sürdürmesi,
partisinin dağılmasını önlemesi ve gerekiyorsa ilerleyen dönemde başkanlık ya da yarı-
173 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
başkanlık sistemini getirmesini savunurken muhalif basın ise Başbakan’ın adayı geç
açıklayıp kendisini fedakârlık yapmış gibi göstererek Genel Seçimlerde oy oranını artırma
hesabında olduğunu savunmuştur.
Gazetecilerin bazen haber atlatma çabasıyla, bazen her durumdan malzeme çıkarma
telaşıyla ve belki de bazen kasıtlı olarak, hemen her ortamda bu konuyu gündeme
getirmeleri, siyasetçilerin fazlasıyla işine yaramıştır. Özellikle merkez medya, süreci
popülerleştirip magazinleştirerek cumhurbaşkanı adayının kim olacağına yönelik iktidarın
yürüttüğü merak stratejisine destek vermiş; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olup
Çankaya’ya mı çıkacağı yoksa partisinin başında kalıp iktidarını biraz daha mı uzatacağını
anlamak için tüm açıklama, jest ve mimiklerden şifre çözme işine girişmiştir. Adayın
geç açıklanmasını iletişim başarısı olarak görenlerin yanında, toplumu gerdiği eleştirisini
yöneltenler de olmuştur. İncelenen Milliyet gazetesi bir yandan adayın geç açıklanmasını
magazinleştirip sürekli gündemde tutarak stratejinin başarıyla yürütülmesine destek
olurken bir yandan da sürecin uzamasının yarattığı ekonomik belirsizlikten tedirgin
olarak istikrar vurusuyla uygulanan politikadan hoşnutsuzluğunu dile getirmiştir. Sol
basın, bu tavrı milli iradeye saygısızlık olarak niteleyip gerek cumhurbaşkanı adayını
belirleyen gerekse bu taktiği iktidara öğütleyenin dış güçler olduğunu iddia etmiştir.
Cumhuriyet gazetesi Başbakan Erdoğan’ın aday olmaması yönündeki görüşlere destek
verirken Adalet ve Kalkınma Partisi’nden seçilecek herhangi bir adaya da destek
vermeyeceğini satırlarına yansıtmıştır. Zaman gazetesi ise Anayasa’da belirtilen şartlara
haiz herkes gibi İktidar Partisi adaylarının da cumhurbaşkanı olabileceği, türban ya da
siyasi yasaklar gibi mazeretlerin engel sayılamayacağı görüşünü vurgularken özellikle
bazı yazarlar iktidar gücünün yitirilmemesi için Erdoğan’ın Başbakan kalması yönünde
görüş bildirmişlerdir. İktidar politikalarını ender olarak eleştiren bazı muhafazakâr sağ
kalemler dahi adayın geç açıklanmasını eleştirmekten geri durmamışlardır. Tüm bunlara
ilaveten yürütmenin başı olmasına karşın bakanlar kurulu ve başbakana nazaran daha az
yetkiye sahip Cumhurbaşkanlığı makamı için gerçekleştirilen seçimin bir genel seçim
havasında yürütülerek adeta geçilmesi dillendirilen başkanlık sisteminin bir provasının
yapılmasının, Türk halkının bu fikre ve sisteme alışmasına yardımcı olacağı tespitinde
bulunmak da yanlış olmayacaktır.
Basın aracılığıyla var olan egemenlik ilişkileri bu dönemde yeniden üretilmiş;
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 70 milyonluk Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olacak
kişiyi tek başına belirleyecek ve açıklayacak kişi olarak konumlanmış; gücü, sembolik
seçkinlerce perçinlenmiştir. Halkın ise boyun eğen, kabullenen konumu sürdürülmüştür.
Söylem alanındaki mücadele cumhurbaşkanı adayının kim olabileceği ya da olamayacağı
üzerinden yürütülürken Adalet ve Kalkınma Partili bir adayın cumhurbaşkanı adayı
olması, doğal ve makul olarak sunulmuştur. Tüm bu süreçler, basının siyasi erk sahipleriyle
karşılıklı çıkar ilişkisinin bir sonucu olarak gerçekleşmiş ve bu ilişkinin yansıması olarak
şekillenen medya söylemi, ideoloji üretiminde temel çizgileri çizmiştir. Gazetelerin temsil
ve hizmet ettikleri ideolojileri söylemlerine nasıl yansıttıklarını ortaya koyan bu çalışma,
incelenen gazetelerin sahiplik ve yönetim yapılarının, yazar kadrosunun ilerleyen dönemde
iktidar ilişkileriyle nasıl yeniden biçimlendiğini ortaya koyan ve bu değişimin sonuçlarını
ele alan çalışmalarla geliştirilebilir. Bu sayede Türkiye Cumhuriyeti’nde önemli siyasi
gelişmelerde özel olarak basının genel olarak da medyanın nasıl bir dönüşüm ortaya
koyduğu saptanabilir.
Sayı 37 /Güz 2013
174
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
Kaynaklar
Arcayürek, Cüneyt, (2007). Çankaya Gelenler Gidenler, İstanbul: Detay Yayıncılık,
4.Baskı.
Atabek, Ümit, (2007). “Söylem Çözümlemesi: Başlangıç Düzeyi İçin Öneriler”,
Gülseren Şendur Atabek, Ümit Atabek (der.), Medya Metinlerini Çözümlemek: İçerik,
Göstergebilim ve Söylem Çözümleme Yöntemleri, Ankara: Siyasal Yayınevi, s. 151-163.
Atay, Falif Rıfkı, (2004). Çankaya, İstanbul: Pozitif Yayıncılık.
Baştürk Akça, Emel, (2004).“3 Kasım 2002 Seçimleri ve ABD: ‘Sağ’ ve ‘Sol’
Basında ABD’ye İlişkin Olumsuz Yargılar”, Selçuk İletişim, Cilt: 3, Sayı:3, 2004, s.21-34,
http://www.iletisim.selcuk.edu.tr/dergi/gs/2004_cilt3s3.pdf, Erişim Tarihi: 13.04.2012.
Çağan, Cevdet, (2003). “27 Mart 1994 Yerel Seçimlerinde Basının Gündemi, Tutumu
ve Refah Partisi Örneği”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.
Demir, Salih, (2003). “Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Seçimleri”, Yayımlanmamış
Yüksek Lisans Tezi, Sakarya: Sakarya Üniversitesi.
Devran, Yusuf, (2010). Haber Söylem İdeoloji, İstanbul: Başlık Yayın Grubu.
Durmuş, H. Nurgül, (2012). “2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Bağlamında
Türkiye’de Rejim Tartışmalarının Basında İdeolojik İnşası”, Yayımlanmamış Doktora
Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.
Dursun, Çiler, (2004).“Televizyon Haberlerinde Siyasal İslamcı Partinin Temsili:
1999 Seçimlerinde Fazilet Partisi”, Selçuk İletişim, Cilt: 3, Sayı:3, s.5-20, http://www.
iletisim.selcuk.edu.tr/dergi/gs/2004_cilt3s3.pdf, Erişim Tarihi: 13.04.2012.
Dursun, Onur, (2009).“Basında İdeolojinin Oluşumu ve Haber Üretim Sürecine
Etkisi - Örnek Olay: Danıştay’ın Türban Kararı ve Danıştay Saldırısı”, Yayımlanmamış
Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.
Emre Kaya, Ayşe Elif, (2009).“Demokrat Parti Politikalarının Cumhuriyet
Gazetesinde Ele Alınış Biçimleri-1950-1960”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara:
Ankara Üniversitesi.
Ercan, Zeynep, (2009).“Yazılı basında 2007 Cumhurbaşkanlığı seçim süreci:
Cumhuriyet, Zaman ve Hürriyet gazetelerinin içerik analizi- Nisan- Mayıs- HaziranTemmuz- Ağustos 2007”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul: Yeditepe
Üniversitesi.
Fairclough, Norman, Wodak, Ruth, (2004). “Critical Discourse Analysis”, Teun A.
van Dijk (ed.), Discourse as Social Interaction, London, Newburry Park and New Delhi:
Sage, s. 258-284.
Habertürk, (2009). “AK Parti mi, AKP mi?”, 05 Haziran 2009, http://www.
haberturk.com/polemik/haber/151231-ak-parti-mi-akp-mi, Erişim Tarihi: 13.07.2011.
Hardt, Hanno, (2005). “‘Eleştirel’in Geri Dönüşü ve Radikal Muhalefetin Meydan
Okuyuşu: Eleştirel Teori, Kültürel Çalışmalar ve Amerikan Kitle İletişimi Araştırması”,
“Kültür, Medya ve ‘İdeolojik Etki’”, Mehmet Küçük (der.-çev), Medya, İktidar, İdeoloji,
Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları, 3.Basım, s.15-72.
175 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
Herman, Edward S., (2004). Medyada İkiyüzlülük: Propaganda Çağında Haberleri
Deşifre Etmek, Nur Nirven (çev.), İstanbul: Chiviyazıları.
Işık, Metin, (1988). “Basının Kamuoyu Oluşturma Fonksiyonu: (Bir Örnek
Olay Olarak 24 Aralık 1995 Genel Seçimleri Sonrasında ANAP-RP Koalisyon...)”,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.
İnceoğlu, Yasemin G., Çomak, Nebahat A., (2009). Metin Çözümlemeleri, İstanbul:
Ayrıntı Yayınları.
Kete, Nazmiye, (2009).“Türk Yazılı Basınında Yoksulluk Söylemi: Yeni Kapitalizme
Eleştirel Bir Bakış”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İzmir: Ege Üniversitesi.
Kürne, Halis, (2008). “Türkiye’de Medya Siyaset İlişkileri - 3 Kasım 2002
ve 22 Temmuz 2007 Genel Seçimleri Öncesinde Medyanın AKP’ye Yaklaşımının
Karşılaştırılması Üzerine Teorik ve Uygulamalı Bir Çalışma”, Yayımlanmamış Doktora
Tezi, Kayseri: Erciyes Üniversitesi.
Lassen, Inger, (2006). “Preface”, Inger Lassen, Jeanne Strunck, Torben Vestergaard
(edts), Mediating Ideology in Text and Image: Ten Critical Studies, Philadelphia: John
Benjamins Publishing Company, s. vıı-xıı.
Lemert, James B (et al), (1991). News Verdicts, the Debates, and Presidential
Campaigns, New York: Praeger.
Marx, Karl, Engels, Friedrich, (2003), Alman İdeolojisi, Eriş Yayınları.
Muzbeg, Esin, (2003). “Televizyon Haberlerinde Yönlendirme Yugoslavya
Cumhurbaşkanlığı Seçimleri”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Gazi
Üniversitesi.
Oskay, Ünsal, (2003). “Önsöz”, Barış Çoban, Zeynep Özarslan (haz.) Söylem ve
İdeoloji, İstanbul: Su Yayınları, 2003, s.9-11.
Önder, Özge, (2008).“12 Mart’ın Basına Etkisi - Milliyet–Cumhuriyet Örneği”,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.
Özdemir, Hikmet, (2007). Atatürk’ten Günümüze Cumhurbaşkanı Seçimleri,
İstanbul: Remzi Kitabevi.
Özmen, Kürşat, (2009)“Demokratikleşme Açısından Gazetelerin Yeni Anayasa
Çalışmalarına Yaklaşımı”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir: Anadolu
Üniversitesi.
Scholle, David J., (2005).“Eleştirel Çalışmalar: İdeoloji Teorisinden İktidar/
Bilgiye”, Mehmet Küçük (der.-çev), Medya, İktidar, İdeoloji, Ankara: Bilim ve Sanat
Yayınları, 3.Basım, s.255-293.
Sevinç, Murat, (2002). “Güncel Gelişmelerin Işığında, 1982 Anayasasına Göre
Cumhurbaşkanı”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 57-2, s.109-137, http://dergiler.
ankara.edu.tr/dergiler/42/466/5333.pdf, Erişim Tarihi: 21.05.2009.
Sayı 37 /Güz 2013
176
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
Şeker, Tülay Bektaş, (2004). “Türk Basınında Objektiflik: Fazilet Partisi’nin
Kapatılması Örneği” Selçuk İletişim, Cilt: 3, Sayı:3, s.35-47 http://www.iletisim.selcuk.
edu.tr/dergi/gs/2004_cilt3s3.pdf, Erişim Tarihi: 13.04.2012.
Şimşek, Mehtap, (2007)“27 Mayıs Darbesine Giden Süreçte Basın-İktidar
İlişkisi”,Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Diyarbakır: Dicle Üniversitesi.
Tanyol, Cahit, (2007). Çankaya Dramı, İstanbul: Altın Kitaplar.
van Dijk, Teun A., (2003a). “Critical Discourse Analysis”, Deborah Schiffrin,
Deborah Tannen and Heidi E. Hamilton (eds), The Handbook of Discourse Analysis, USA:
Blackwell Publishing, s.352-371, http://www.discourses.org/OldArticles/Critical%20
discourse%20analysis.pdf, Erişim Tarihi: 24.02.2012.
van Dijk, Teun A., (2003b). “Söylem ve İdeoloji: Çokalanlı Bir Yaklaşım”, Barış
Çoban, Zeynep Özarslan (haz.), Söylem ve İdeoloji, İstanbul: Su Yayınları, s.13-112.
van Dijk, Teun A., (2005). “Söylemin Yapıları ve İktidarın Yapıları”, Mehmet
Küçük (der.-çev), Medya, İktidar, İdeoloji, Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları, 3.Basım,
s.315-375.
Wang, Wei, (2006).“Chapter 4: Critical Discourse Analysis, Intertextuality and the
Present Study”, http://ses.library.usyd.edu.au/bitstream/2123/1701/5/05chapter4.pdf,
Erişim Tarihi: 02.03.2012.
Wodak, Ruth, Meyer, Michael, (2009). “Critical Discourse Analysis: History,
Agenda, Theory and Methodology”, Ruth Wodak and Michael Meyer (eds), Methods of
Critical Discourse Analysis, London, Newburry Park and New Delhi: Sage, s.1-33.
Kaynak Haber ve Köşe Yazıları8
“AKP oyları yetmez”, Cumhuriyet, 26 Aralık 2006.
“Arınç: ‘184’le toplantıyı açarım’” , Milliyet, 28 Aralık 2006.
Heper, Doğan; “Erdoğan Çankaya’ya çıkamaz”, Milliyet, 28 Aralık 2006.
“Erdoğan’dan gazetecilere börekçide önemli açıklamalar”, Milliyet, 04 Ocak 2007.
Selçuk, İlhan; “Beyaz Saray’dan Çankaya Ataması..”, Cumhuriyet, 13 Ocak 2007.
“Çankaya sinyali mi?”, Milliyet, 21 Ocak 2007.
“Erdoğan’dan Köşk şifreleri...”, Milliyet, 02 Şubat 2007.
“Erdoğan: Halkımız ne derse o” , Milliyet, 10 Şubat 2007.
Soner, Şükran; “İkisi de Aday”, Cumhuriyet, 13 Şubat 2007.
2007.
Balbay, Mustafa; “Yeni Seçim Sloganı: ‘Para ve Erzak!’”, Cumhuriyet, 16 Şubat
8 Metin içinde takip edilmesini kolaylaştırabilmek amacıyla haber ve yazılar alfabetik olarak değil kronolojik
olarak sıralanmıştır.
177 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Aday Açıklama Sürecinde Basın Söyleminin İdeolojik İnşası
2007.
“‘Tasarının ABD’yle ilişkileri etkilemesinden endişeliyim’”, Milliyet, 18 Şubat
“Patronlar bahse girdi: Erdoğan aday olur mu?”, Milliyet, 01 Mart 2007.
Güreli, Nail; “AKP’nin değirmenine su taşıyanlar”, Milliyet, 07 Mart 2007.
Ünal, Mustafa; “Papatya falı”, Zaman, 07 Mart 2007.
Heper, Doğan; “Kim Çankaya’ya çıkamaz?”, Milliyet, 08 Mart 2007.
“Köşk konusunda sürpriz olabilir”, Zaman, 11 Mart 2007
Balbay, Mustafa; “Senaryo Enflasyonu...”, Cumhuriyet, 15 Mart 2007.
Bila, Fikret; “Erdoğan ve diğer 4 aday”, Milliyet, 16 Mart 2007.
Altan, Çetin; “Hem övünme hem dövünme”, Milliyet, 18 Mart 2007.
“Başbakan Erdoğan’dan bel fıtığı esprisi”, Milliyet, 20 Mart 2007.
2007.
Birand, Mehmet Ali; “Erdoğan, kim bilir ne çok eğleniyordur…”, Milliyet, 20 Mart
“Erdoğan’dan Köşk dileği: İnşallah”, Milliyet, 21 Mart 2007.
“‘367 tezi’ tutmayınca ‘şiir cezası’ gündeme getirildi”, Zaman, 22 Mart 2007.
Hazar, Nedim; “Orkestra”, Zaman, 24 Mart 2007.
“Büyükanıt’ın “Cumhurbaşkanım” sözleri Erdoğan’ı güldürdü”, Milliyet, 04 Nisan
2007.
Bila, Fikret; “Erdoğan’ın adaylık bilmecesi”, Milliyet, 05 Nisan 2007.
“Ula uşağum, Köşk emeklilik yeri midur?”, Milliyet, 09 Nisan 2007.
“Büyükanıt gibi Erkan Mumcu’nun da dili sürçtü”, Milliyet, 10 Nisan 2007.
Güçlü, Abbas; “Çankaya Toto”, Milliyet, 13 Nisan 2007.
Alpay, Şahin; “Erdoğan başbakan kalmalı”, Zaman, 17 Nisan 2007.
Civaoğlu, Güneri; “Sel ve kum”, Milliyet, 17 Nisan 2007.
Dündar, Can; “Gündüz insan, gece kurt”, Milliyet, 19 Nisan 2007.
“Arınç: Her şey çok belli, bu sözlerime dikkat edin”, Milliyet, 20 Nisan 2007.
“Erdoğan piknikçilerle birlikte çay içti”, Zaman, 20 Nisan 2007
“Çocuklar da sordu”, Milliyet, 21 Nisan 2007
Kamış, Mehmet “Cumhurbaşkanının yetkileri”, Zaman, 21 Nisan 2007.
“70 milyon merak ediyor, sadece 3 kişi biliyor”, Milliyet, 22 Nisan 2007.
Sayı 37 /Güz 2013
178
Hafize Nurgül Durmuş Şenyapar
2007.
“Arınç: Meclisimiz özgür iradesini sonuna kadar kullanmıştır...”, Milliyet, 23 Nisan
Alkan; A. Turan; “İki tavşan; hiç tavşan”, Zaman, 23 Nisan 2007.
“Baykal ‘özel oturumu’ gerdi”, Zaman, 23 Nisan 2007.
“TBMM’de gergin dakikalar...”, Milliyet, 23 Nisan 2007.
Soysal, Mümtaz; “Çocuk Oyunları”, Cumhuriyet, 23 Nisan 2007.
“CHP’de 367 hazırlığı...”, Milliyet, 24 Nisan 2007.
“Erdoğan grup toplantısında Gül’ün ismini açıkladı”, Milliyet, 24 Nisan 2007.
Dündar, Can; “Sıtmaya razı olmak!”, Milliyet, 24 Nisan 2007.
Bila, Fikret; “Gül’ün adaylığı 12 saat önce kesinleşti”, Milliyet, 25 Nisan 2007.
2007.
Ulagay, Osman; “AKP ile oyunun 2. perdesi için sahne hazır”, Milliyet, 25 Nisan
179 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
The Effects of Gravitation on the Inter-Media Agenda-Setting Central
Process: The Case of the Murder of Hrant Dink
Kitle İletişim Arçları Arası Gündem Belirlemenin Merkezi Çekim Etkisi: Örnek Olay Hrant
Dink’in Öldürülmesi.
Cem YAŞIN, Doç. Dr., Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü,
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Kitle İletişim Araçları
Arası Gündem Belirleme,
Niteliksel Gündem
Belirleme,
İkinci Düzey Gündem
Belirleme,
Hrant Dink.
Keywords:
Inter-Media Agenda
Setting,
Attribute Agenda
Setting,
Secon Level Agenda
Setting,
Hrant Dink.
Öz
İlk düzey gündem belirleme araştırmaları, kitle iletişim araçlarından kamu
gündemine konuların dikkat çekiciliğinin transferi ile ilgilenmiş iken, ikinci düzey gündem
belirleme araştırmaları haberde niteliklere yapılan vurgu ve kamu gündemi üzerine etkileri
ile ilgilenmektedirler. Bu araştırmalardan bazıları kitle iletişim araçlarının gündemine
yönelmişlerdir. Kitle iletişim araçlarının birbirleri üzerinde etkileri hem birinci hem de
ikinci düzey kitle iletişim araçları arası gündem belirleme araştırmaları içinde incelenmiştir.
Bu araştırmalarda, genellikle farklı tür kitle iletişim araçlarının birbirleri üzerine etkisini
incelemiştir. Sistematik teorik bir modelin boşluğu araştırmacıların farklı eğilimleri ve
araştırma amaçlarındaki farklılıktan kaynaklanagelmiştir. Kitle iletişim araçları arasındaki
gündem belirleme araştırmaları içinde bir diğer boş bırakılmış alan da farklı ideoloji ve
siyasi kimliklere sahip gazetelerin birbirleri üzerine gündem belirleme etkisidir. Bu
araştırmanın amacı, farklı bakış açılarına sahip gazetelerin arasında kitle iletişim araçları
arası gündem belirleme sürecinin incelenmesidir. Araştırma tasarımı, ana damar gazetelerin
diğer gazeteler üzerinde merkezi çekim etkisini test etmek için tasarlanmıştır. Örnek olay
olarak Hrant Dink Cinayeti seçilmiştir.
Abstract
While the first level agenda setting researches focus on the transfer of issue salience
from the media to public agenda, second level agenda setting researches interest in the
attributes emphasized in the news and their affect on the public agenda. Some of these
researches tends to analysis the media agenda. Influences of the news media on each other
are studied by the inter-media agenda setting researches at at both the first and second
levels. The same researches examine also the effects of different types of media on each
other. However there is the problem of lack of a systematic theoretical model. This is
caused by the differentiation in the aims of researchers and in their research objects. The
other problem in the inter-media agenda setting researches is that there is no research on
the agenda setting effects of the newspapers which have different ideological and political
identities. This research aims to scrutinize the inter-media agenda-setting effects among
various newspapers that have got different points of view. The research is designed to test
the central gravitation effects of the mainstream news papers. Here the Murder of Hrant
Dink is selected as a case study.
Cem Yaşın
Introduction
This research study investigates how mass media tools influence each other in the
process of agenda setting through the analysis of daily newspapers in Turkey. Within
the context of the inter-media agenda-setting research, it investigates how the agenda of
mass media comprise a central trend, their positioning in terms of news topics that set
the agenda, and the functions of grouped news press agencies in the process. How mass
media channels influence each other in the process of agenda setting, which is the subject
of this research, is investigated through a sample case.
The study was prepared considering the structural characteristics of the press in
Turkey and the sample case was selected in this context. This sample case was selected
as the murder of Hrant Dink. The decisive factor in the selection of the case was that
the event was a catalyst for the ideological stances of the press. From this aspect, it has
the capacity to reveal the structural features of the press in Turkey. The reason for the
selection of the murder of Hrant Dink is to establish good example to reveal the influence
of ideological stances on topic preference and emphasis points on the topics.
The topic is discussed in two dimensions. The first is composed of the topics on
the axes of conflict and the second dimension is the level of emphasis on these topics.
The criteria that comprise the first dimension are the attention placed on agenda topics
by the newspapers according to their ideological structures. Attention is realized through
the association of abstract categories that the public attention is focused on with concrete
events that the news stories cover. The emphasis that comprises the second dimension
refers to the density of a topic in the mass media that would make other topics secondary.
The coverage of the murder of Hrant Dink, which was selected as the sample case, is
discussed within the axis of conflict through different positioning of the topics and in the
dimension of emphasis on the topic.
The struggle between press agencies with different ideological stances is carried out
on two basic axes. The first of these is the emphasis on which subject is more important.
The second is the identification of qualifications in the narrative related to the topic,
which are high on the agenda of the hierarchy of items. The importance of this struggle
in the mass media is the formation of public opinion, the production of information about
the world that we live in, the shaping of individuals’ world visions, and the world image
in their minds.
American humor writer Will Rogers stated “All I know is just what I read in the
newspapers.” (McCombs, 2005: 1). There is humorous emphasis in this statement on
the function of mass media to determine what we know. Lippmann defines the mental
representation of information that sets the world image in our minds through the mass
media as a “pseudo-environment” (Lippmann, 1949).
A large part of the mass media research has focused on the effects of mass media
on our cognitive structures. According to McQuail (1987: 51; cited by: King, 1994:
26) “are engaged in the production and reproduction and distribution of ‘knowledge’,
which is used as meaningful reference by people to make sense of experience, shape
181 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
The Effects of Gravitation on the Inter-Media Agenda-Setting Central Process: The Case of the Murder of Hrant Dink
perceptions of it, and contribute to the store of knowledge of the past and the continuity of
current understanding.” According to Takeshita “The question of how the media mediate
between the external objective reality and our social reality (our belief or what the world
is like) has been one of the most fundamental themes in mass communication research.”
(Takeshita, 1997:15). This direct relationship between the content of mass media and
human thought was shaken by the findings from studies on the effect of propaganda
within the communication studies from the 1930s to the 1950s; limited effect theories
in communication theories were developed. An agreement about the concept that human
thought cannot be determined directly by the mass media was reached. This opinion,
through the expression in Cohen’s book “The Press and Foreign Policy”, has accepted in
agenda setting studies and research after this date. According to Cohen (1963: 13) “the
press is significantly more than a purveyor of information and opinion. It may not be
successful much of the time in telling people what to think, but it is stunningly successful
in telling its readers what to think about.” This evaluation turned the focus of the research
from the characteristics of mass media content to the issues. The study of what has been
thought about has been the basic research area of the “agenda setting theories”.
Agenda Setting Theory and Research
According to the definition agenda-setting theories of Bichard, “Agenda setting
research investigates the transfer of issue salience from one agenda to another.” (Bichard,
2001: 9). According to Dearing and Rogers, “The agenda-setting process is composed of
the media agenda, the public agenda, and the policy agenda, and the interrelationships
among these three elements” (Dearing and Roger, 1996: 5).
Agenda setting research examines the correlation between these three agendas. The
first study that gave its name to the theory was McCombs and Shaw’s research related
to the 1972 United States presidential elections (The Chapel Hill Study). This research,
in fact, shaped the method of first-level agenda setting research. The research design is
based upon the measurement of public agenda and the agendas of mass media (media
agenda), and the identification of the relationship between the two agendas.
The pervasion of agenda setting research changed the topics of research with
different design formats and different interdisciplinary research.
Second-Level Agenda-Setting Theory and Research
The second-level agenda-setting approach is a theoretical transformation to
determine how to consider Cohen’s (1963) expression, “it is stunningly successful in
telling its readers what to think about”. It shifted the research design attention focusing
only on topics (issue salience) to the attributes of topics (attribute salience). According to
Lee (2005: 15) “attributes are certain features of objects or issues. Second level agenda
setting suggested that certain attributes depicted in the media message were accentuated
over other elements, and in turn, the attributes depicted in the media influence the public’s
perception on those issues”.
Sayı 37 /Güz 2013
182
Cem Yaşın
“The first level of agenda setting deals with the transfer of object salience from
the media to the public agenda, whereas the second level of agenda setting involves two
major hypotheses about attribute salience:
1. The way an issue or other object is covered in the media (the attributes emphasized
in the news) affects the way the public thinks about that object.
2. The way an issue or other object is covered in the media (the attributes emphasized
in the news) affects the salience of that object on the public agenda” (Ghanem, 1997: 4).
Second-Level Agenda Setting, Framing of the Story, and Priming Research
Even though the agenda setting researchers do not concur, there is a close
relationship between second-level agenda setting research and research on framing
and priming. Tankard, Hendrickson, Silberman, Bliss, and Ghanem (1991, 3; cited by:
Weaver, 2006: 143) have described ‘’media frame the central organizing idea for news
content that supplies a context and suggests what the issue is through the use of selection,
emphasis, exclusion, and elaboration.’’ According to Entman, “Framing essentially
involves the selection and salience. To affect how a frame is to select some aspects of
reality and make them more salient in a Queen-size bed-text, in such a way as to promote
a particular problem definition, causal interpretation, moral evaluation, and/or treatment
recommendation for the item described.” (Entman, 1993, 52; cited by: Weaver, 2006: 147)
The priming research focuses on the effects of the qualifications. The cognitive priming
concept was used in Iyengar and Kinder’s (1987) exploration of the impact of television
news content. In this study, television news content was identified to determine not only
the weight of the issues, but also the criteria on how political leaders were evaluated.
The connection between the cognitive structure and the frame brings the concept
of “schema” to the fore. Schema is a cognitive structure organizing individuals’ thoughts.
This cognitive structure according to McLeod, Sun, Chi, and Pan (1990) reduces
complicated information into a manageable number of frames, and they refer to frames as
the architecture of cognition. According to Graber (1988), people use schematic thinking
to handle information. They extract only those limited amounts of information from news
stories that they consider important for incorporation into their schemata (Ghanem, 1997: 8).
Framing the news includes the identification of what is excluded and what is
included, as well as the creation of the context from the relationship of elements within
the frame. According to Ghanem (1997: 10), news framing can be examined in four basic
dimensions, including:
•The topic of a news item (what is included in the frame).
•Presentation (size and placement).
•Cognitive attributes (details of what is included in the frame).
•Affective attributes (tone of the picture).
According to D’Angelo (2002: 873) there are four goals of news framing research.
“These goals are (a) to identify thematic units called frames, (b) to investigate the
antecedent conditions that produce frames, (c) to examine how news frame is active,
183 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
The Effects of Gravitation on the Inter-Media Agenda-Setting Central Process: The Case of the Murder of Hrant Dink
and interacts with, an individual’s prior knowledge to affect interpretations, recall of
information, decision making, and evaluation, and (d) to examine how news frames shape
social-level processes such as public opinion and policy issue debates.”
Second-level agenda-setting research defines the quality of the topic at the top of
the agenda hierarchy through the emphasis placed on the characteristics of the topic.
Most research examines whether prominent qualities are negative, neutral, positive, or
negative. Framing research dwells on how the elements were built in a biased story. The
priming research investigates how the thought structures of the audience are affected by
changing the incident or topics that constitute the subject of the story.
At the intersection of the three research approaches, which are agenda setting,
framing, and priming, how the viewer’s cognitive structure is affected by the issues
that draw public opinion is examined. This cognitive structure is the basic element that
comprises identity, and identity perception is part of the schema about the world in people’s
mind. According to Kahneman and Tversky (1984), framing selects and emphasizes some
part of the truth and disregards the rest.
The framing of the news includes the identification of what is included and what
is excluded as well as the creation of the context from the relationship of the elements
within the frame. The context is the ideological grounds that the story based on. The
manner in which the context related to the agenda items in the mass media is formed
has added another research field to the agenda-setting research. This is the study of the
relationship between different mass media channels in relation to the agenda.
Inter-Media Agenda Setting
The basic design of agenda-setting research consists of collecting survey data for
the public agenda, applying content analysis to television or newspaper stories selected
as an example of the media, and testing to discover the correlation between data from two
different sources.
In Palmgreen and Clarke’s (1991) study conducted in 1973 in Toledo, the relationship
between the national and local issues and the national and local print and broadcasting
agencies was examined. “Protess and McCombs (1991) found elite newspapers to have an
inter-media agenda-setting effect on the news agendas of local newspapers and television
news programs.” (Golan, 2006: 326) Reese and Danielian’s (1989) research analyzing
the television and newspapers’ coverage of the drug issue investigated the agenda-setting
effect among mass media channels. “Reese and Danielian (1989) identified the New York
Times’ agenda setting role by illustrating that the NYTs coverage on the drug issue was
followed by the Washington Post and the Los Angeles Times. Some television networks
also followed the NYT issues.”(Lee, 2005: 13).
Similar studies have been repeated in agenda-setting research conducted during
the American election cycle. Roberts and McCombs (1994) studied the repetition of
political advertisements in newspapers and on television. In the 1990 Texas gubernatorial
Sayı 37 /Güz 2013
184
Cem Yaşın
election, an agenda-setting effect was found on television and in the local press. Breen
(1997) examined the effects of one mass communication tool over the others. Among the
findings of the study, news story triggered other news.
Lopez et al. (1998) studied the impact of television and newspapers on agenda
setting in the general elections in Spain. Another area of research within the study of
inter-media agenda setting is the relationship between new information technologies
and the traditional media in the agenda setting process. For example, Brubaker’s PhD
dissertation on testing the classical agenda setting theory on new mass media tools falls in
this category. This study combined Brubaker’s agenda-setting study with “the studies of
uses and gratifications”. A similar study is Ku’s (2002) PhD dissertation that investigated
the agenda-setting effect of traditional media and the Internet on the 2000 American
presidential election.
In second-level agenda-setting research, elements related to the attributes and the
discussion format of the topic comes to the fore. Second level research has investigated
news attributes, the attention that is loaded onto the story characteristics, and how the
political leaders and candidates were represented. However, the positioning of newspapers,
their topic preferences, and which qualities of topics were made appealing has remained
an unchartered area.
Although inter-media agenda setting spans different areas, research related to how
mass communication channels with different ideological stances affect each other remains
a neglected area. Different emphasis made on the attributes at the end of the research
involves a type of ideological struggle. Yet this struggle is made on the basis of topical
level attitudes rather than general identities.
At the top of the basic assumptions of this research is that there is a relationship
between the ideological stances and the agenda hierarchy. Two groups of newspapers are
grouped primarily based on the attributes of the topic and the elements that were brought
to the fore or the attention that has been attached to it. As described in the above section,
it is expected to observe a difference between the two groups on the first day the topic was
presented. The first hypothesis to be tested was formulated in the following way: Groups’
emphases on the topic are different on the first day of publication.
It is expected to observe a change in the attention placed on the topic by the group
that is positioned most distant to the topic at the top of the hierarchy in the first day’s
agenda because of the central gravity effect. Therefore, it is assumed that a difference
between the two groups would disappear on the second day, in which the two groups
were different in their discussion of the topic on the first day. Because of this, the second
hypothesis is formulated as such: On the second day that the topic was published, the
difference between groups in placing emphasis on the topic has been eliminated.
Another assumption of the study is that the press agencies that are distant to the
topic at the top of the agenda hierarchy because of their ideological stances had to change
the emphasis placed on the subject due to the appeal placed on the topic. However, the
difference between two groups in their emphasis on the topic on the first day and the
185 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
The Effects of Gravitation on the Inter-Media Agenda-Setting Central Process: The Case of the Murder of Hrant Dink
disappearance of the difference on the second day does not imply that the group that was
distant to the topic changed their approach to the topic. The third hypothesis was built to
test it: There is a difference in the second group’s emphasis between the first and second
days.
The research was designed for the hypotheses to be tested in the three steps.
Method
Data was collected with the content analysis technique in the examination of
the selected case study. The population identified for the study was the daily national
newspapers. In the stratified sample selected to collect data, editions of the newspapers
published on the day of the event and the subsequent day were selected. The first group of
newspapers included: Posta, Milliyet, Sabah, Bir Gün, Yeni Þafak, Radikal, and Takvim;
the second group of newspapers included: Milli Gazete, Ortadoğu, Türkiye, Gözcü,
Cumhuriyet, Vakit, Zaman, and Yeni Çağ.
For the first level, physical units, which define the appeal of the topic and determine
the placement of the topic in the agenda hierarchy, were used, and for the second level,
syntactic units such as headline, subheading, and spot for the detection of attention
directed to the qualities were used. Importance given to the topic by the newspapers on
the first day that the topic was brought to the agenda was used to define political identities
and ideological stances. Seven newspapers were evaluated from each of the two groups
that were classified, based on their emphasis of the topic.
The central gravitation effect of the news agenda is a concept that explains the
obligation of the newspapers to place reluctant emphasis on the topics that they stand
distant to because of their ideological stances. The research was designed in three stages.
The first stage tested whether there is a statistically meaningful difference between the
emphases of newspapers that were separated into two groups according to their stance on
the topic. The two variables in the first hypothesis formulated to address this issue are the
newspaper categories classified according to their discussion of the topic and the weight
of the percentage of page devoted to the topic on the front pages of the newspapers.
Independent samples t-test was selected to test the two groups related to the murder of
Dink. A probability level of P = 0.05 was selected as the confidence interval.
For this test, the members of two groups must be different; therefore the two groups
were completely classified to exclude each other. If there was a difference between the
two groups’ emphasis on the issue on the first day, this difference is assumed to disappear
in the second day due to the “central gravitation effect of the news agenda”. For this
reason, even though the newspapers in the first group would not prefer to give the same
level of emphasis, they increased their level of emphasis due to the “central gravitation
effect of the news agenda” and their difference from the other group would disappear. In
order to identify whether the difference disappeared or not, the second hypothesis was
formulated.
Sayı 37 /Güz 2013
186
Cem Yaşın
The expectation for the second day is disappearance of the difference. For this
reason, an independent two-sample t-test was designed again for the second day values.
A P value of 0.05 was selected for the confidence interval of this test, as well. The
independent two-sample t-test was selected with the adoption of the same confidence
interval for the third hypothesis, also.
Research Findings
In the murder of Hrant Dink, the first day reporting of the news by daily newspapers
was examined in this study by separating the main groups into two. The discussion styles
of the topic were used to determine the classification of the groups. The discussion style
of the topic was measured with three elements:
• The subject locations
• Topic context or background events
• Description of the event quality
In the first group, newspapers that acknowledge the identity of Hrant Dink, interpret
the murder as an attack towards partitioning the citizens, and report the news in a more
emphasized fashion in comparison to other news was present. Newspapers in the second
group can be grouped in two subgroups. The first consists of newspapers that left little
space to the incident and normalize the event by presenting the incident as a murder story,
and the other group consists of newspapers that explain the murder with the purpose
behind it and propose that the murder was committed with a purpose beyond the rendered
image. Although the stances and somewhat affiliated political identities of the newspapers
are different, the similarities in their attitudes toward this incident place them in the same
category. The newspapers’ reporting styles of the incident is evaluated below.
The First Group of Newspapers
Posta: The report of the incident that occurred was based on Hrant Dink. The use
of “We have been shot” as the headline demonstrates that a common identity with the
person who was killed was developed in the discourse. The titles of the two columnists on
the front page strengthen the presentation of a common identity and identification. These
are the pieces of Mehmet Ali Birand, “Enemies of Turks Killed Hrant”, and Rauf Tamer,
“They Killed Us”. Additional information regarding the identity of Dink was provided,
including the fact that he was raised in an orphanage and that he was in love. This also
reinforces the positive identity that was portrayed of Dink. The rhetoric expressing facts
such as the separation of his mother and father and being displaced on the street with three
brothers facilitate the familiarization of Dink with the reader by making him a common
man of the people. The construction of a positive identity was created through adjectives
within the page, such as an “advocate of free thinking”. Posta newspaper devoted its
187 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
The Effects of Gravitation on the Inter-Media Agenda-Setting Central Process: The Case of the Murder of Hrant Dink
entire front page to this news story on January 20, 2007.
Milliyet: The headline, “Hrant Dink is Turkey” defines the unity in the upper identity,
while the upper heading of “Bullet to Democracy, Fraternity, and Peace” describes a
positive function of Dink in this unity. The news story is provided in the subheading
where the expression, “Leading Name of Turkish Armenians”, is used to describe Dink.
This expression constitutes a common subject with the headline and the banner. The
construction of the positive identity is reinforced through the use of expression “Let Our
Way Be Serenity and Peace” under the picture of Dink’s body lying in the street. On
the bottom right of the page, under the title “Thousands of People Took to the Street”,
appeared a photo taken during the protest marches of the incident. With the words, “We
are all Hrant Dink”, in this photograph, the construction of a common identity and
familiarization in the discourse continued to produce a positive identity.
Sabah: With the expression, “Armenian Journalist Known with His Consciousness”
in the subheading, two types of Armenian models were created. In this expression,
Armenians who work against Turkey are placed in contrast to Armenians with a conscious
and common identity is defined through being on the same side of this bilateral contrast.
The title the “Biggest Treason” also refers to “one of us” as the murderer. It is concluded
that the incident serves the purpose of the other side or Armenians working against Turkey.
Bir Gün: The news of the murder was presented with the headline, “They Shot Our
Brother”. Emphasis on the word brother demonstrates both a common space between
identities and also differences in identity. The headline, “Don’t Be Silent, Scream, People
Are Brothers” in the news about those who protested the incident at the bottom of the
front page strengthens this presentation. Bir Gün newspaper also devoted its entire front
page to this news on January 20, 2007.
Yeni Safak: The headline, “They Killed Our Hrant” includes a double structure
of both an identity similarity and identity diversity. The headline, “An Armenian Son
of Turkey” in the subheading strengthens this structure. The expression, “Those Bullets
Were Fired to Turkey” reinforces identity. The presentation included more of a “different
but from us” style of content. Positive identity expressions such as, “One of Turkey’s
leading intellectuals” are also present. The “We Are All Hrant” sign that was carried
by those who protested the incident is seen at the bottom of the front page. Yeni Þafak
newspaper also devoted its entire front page to the murder of Dink on January 20, 2007.
Radikal: The headline, “Hrant Dink, the Target of Racists, was Slaughtered with
Three Bullets” in the banner directly describes the negative identity within the incident.
Through the expression, “Those who attacked and pointed fingers to Dink while he was
suffering in court because of his ideas achieved their desires”, the incident is placed in a
certain context. The incident is attached to racism and nationalist rhetoric related to subidentities. Related news, reporting that 8 thousand people attended the protest march is
presented with the headline, “We Are All Hrant”. The entire front page of the newspaper
on January 20, 2007 was devoted to this subject.
Takvim: The foundation for a shared subject is provided by using the term “Turkish
Sayı 37 /Güz 2013
188
Cem Yaşın
Armenian” in the banner. With the expression, “They Shot the Dove” in the headline, a
double meaning structure that both evokes peace and a sense of fragility is presented. The
concept of the dove is associated with the final writing of Dink. The spot here expresses the
dove’s emotionally anxious soul; the message of this act as not being a style of behavior
for people living in the country is provided with the statement, “the people of my country
don’t harm doves”, and was attached to the expression, “Condolences to all Turkey”. In
this way, Dink is embodied as a positive identity in the rhetoric through his association
with Turkey.
The Second Group of Newspapers
Milli Gazete: The incident is presented with the headline, “Forces of Evil that Want
to Terrorize Our Country at Work”. In the headline, instead of what the incident is, the
purpose and enemies with the purpose are described. Relationship between the event and
the headline is established in the banner. The phrase, “Hrant Dink Was Murdered” was
used in the banner. Event detail is provided on page 11, while there was a section on the
front page that can be described only as a spot. There are three types of information that are
provided in the spot. The first was the murder of Hrant Dink. No adjectives or definitions
about Dink were used. In this way, the murder is reported without the identity of the
murder victim. The second set of information is that the foreign agencies are interested
in the issue. The third set of information was relayed through a thought leader. Mahir
Kaynak reports the issue through statements on the provocative intent of the murder and
blaming the deep state for the crime. Milli Gazete was evaluated in this group because of
this reporting style.
Ortadogu: The event was presented third in rank within the news hierarchy. An
emphasis of only 6.8% (percentage amount within page 1) among other news reveals
that incident was reported with little significance. Brief information about the incident
was reported and a small head shot photograph was attached to the corner of the image
of the photo taken on the street after the murder. The news was reported in a police-court
reporter news format. Other than the headline, “Hrant Dink Was Murdered”, sections that
provide additional information such as a subheadings or a spot are not present. Three
sentences describing the event were complemented by a fourth sentence stating that the
incident would be used against Turkey. This sentence mentions that the incident will
remain on the agenda for a significant period of time, at a time when there are more
charges against Turkey.
Türkiye: In the newspaper, Türkiye, the news was presented as framed by two
lower ranking pieces of news. The part on the newspaper’s logo was divided into two
sections and the left side of the section was dedicated to the style of how the incident
occurred and the details of the murder. In the section on the right side, statements of
Prime Minister Recep Tayyip Erdogan were placed. The banner of the news item read,
“This Time Bloody Hands Emerged in Istanbul”. The headline of the news related to the
statements of the Prime Minister was, “This was an Attack on Stability”. No identity
definition or adjective was used other than that Dink was a journalist of Armenian origin.
189 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
The Effects of Gravitation on the Inter-Media Agenda-Setting Central Process: The Case of the Murder of Hrant Dink
When the two pieces of news were combined, the context of the incident as an attack
against the good government practices in Turkey emerged. Türkiye newspaper is placed
in the second group with this presentation.
Gözcü: The news in the publication, Gözcü, is presented with a headline of “Bullets
Fired on Turkey!” In the banner, the incident was reported as, “Armenian-Origin Journalist
Hrant Dink was Murdered”. Under the heading, information related to the murder was
relayed through a section that resembles a cross between a spot and subheading; and in
the spot, the incident was said to be a detriment to Turkey from reports from diplomatic
circles. The spot concludes with a statement from opinion leaders, defined as diplomatic
circles, “even though there is a provocation, what has been done is wrong and ugly”.
“Even though there is a provocation” is an expression that negates Dink’s identity; the
statement on the incident as being wrong and ugly is the expression that enables the
decomposition of the identities of the perpetrators. Through this discussion, both victims
of the incident and the perpetrators were placed in the other category.
Cumhuriyet: The headline of the newspaper Cumhuriyet was, “Bullet to Turkey”.
In the banner, “Journalist Hrant Dink died as a result of an armed attack in a period in
which Ankara’s statements on Kirkuk has toughened and the Armenian allegations are on
the way to the U.S. Congress”. Such a banner insinuates that the incident was a type of
provocation aimed at changing the agenda. Under the headline, two groups of spot articles
were placed on both sides of Dink’s portrait. In the first of these, the article discussed
the murder of Dink; in the other article, Dink’s standing trial for insulting Turkishness
in Article 301 of the Turkish Penal Code was reported. With this content, Cumhuriyet
newspaper was placed in the second group because of its rhetoric in a different context.
Vakit: Vakit newspaper used the headline, “Dark Hands at Work”. No banners or
subheadings were used; the incident was not described in a spot. Two expressions in the
spot are important in the creation of the context. These were, “Bloody hands reaching
out to Turkey’s peace and stability” and the “So-called Armenian genocide allegations
reached to its peak”. These expressions define the target and possible outcomes of the
event. Kemal Güler’s caricature is important in terms of framing of the news. In this
cartoon, a bullet exiting a weapon divides the word “Kirkuk”. The text of the news
describes the murder first, and then narrates the events following the incident. These
include the senseless slogans of some groups to infuriate people and the attack of cartel
media on the government through individuals that they bring to television screens.
Zaman: The expression, “This Bullet was Fired on Turkey was used in the headline
of the newspaper, Zaman. In the spot, it was noted that the murder targets domestic peace,
has left Turkey in a hardship, and is a provocation by forces that want to destroy peace
and tranquility in Turkey. It was also noted that this incident would damage Turkey’s EU
process through statements of civil society organizations and intellectuals. Within the text
of the news, it was noted that the assassination would empower those who desire to keep
the so-called genocide claims on the agenda.
Yeni Çag: The incident was reported in Yeni Çag newspaper with the expression
of “Dark bullet in the middle of the day”. In the spot, the expression, “Centers that want
Sayı 37 /Güz 2013
190
Cem Yaşın
to disturb Turkey pressed the button” was used. In the text of news, it was noted that
the murder was committed at a time when the United States’ proposal of the so-called
genocide came to the agenda. The framing of the news included the headline of Arslan
Bulut’s column on page 13. In his column with the headline, “The Timing of Hrant Dink’s
Murder”, included the statement, “The timing of the murder comes as an advantage for
those who want to start a process against Turkey”. Yeni Çað newspaper was also evaluated
in the second group.
It was noted that the entire first group devoted the entire front page to the incident
on the first day, while the second group allocated only 39.17% to the incident. After
the newspapers were classified into two groups, in order to test the first hypothesis, the
weight of the topic was measured based on the percentage of area in the front pages of
the newspapers devoted to the topic to the total newspaper front page and group averages
were calculated. An independent samples t-test was used in order to test whether there
was a statistically significant difference between the percentage averages of two groups’
devotion to the topic on their first pages. According to the independent t-test results, there
was a significant difference between the two group of newspapers’ weight (percentage
devoted to the story on the first page) given to the topic on the first day of Hrant Dink’s
murder (Table 1). The first group allotted 60% more space on the newspaper’s front page
than the second group.
Table 1. First Day Comparison of the Two Groups
Levene's Test for
Equality of Variances
First page
percentage
Equal variances not
assumed
Equal variances assumed
T-test for Equality of Means
F
Sig.
t
df
Sig. (2-tailed)
Mean Difference
9.796
.008
6.401
13
.000
60.8288
6.876
7.000
.000
60.8288
The independent samples t-test that was applied on the first day was applied to test
whether a there was a difference between the groups on the second day. The difference
between the two groups on the first day disappeared in our test of the second day. Space
allocated on the front page to the topic by the first group was 91.05%. This value was
71.37% in the second group. Compared to the first day the difference was observed to
diminish. As seen in Table 2, there was no statistically significant difference between the
two groups.
191 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
The Effects of Gravitation on the Inter-Media Agenda-Setting Central Process: The Case of the Murder of Hrant Dink
Table 2. Second Day Comparison of the Two Groups
Levene's Test for
Equality of Variances
First page per- Equal variances
centage
not assumed
T-test for Equality of Means
F
Sig.
t
df
Sig.
(2-tailed)
Mean Difference
4.152
.062
1.689
13
.115
19.6816
1.775
9.713
.107
19.6816
Equal variances
assumed
Whether this change in the second group of newspapers is related to the central
gravitation effect of the news agenda or not should be tested with a third test included in
our research proposal.
From the two tests that were previously conducted, one can deduct a difference in
the averages of the two groups. The basic assumption of our study was that the newspapers
that were distant to the agenda because of their ideological or political identity allocated
more space to the topic they stood distant on on the first day or raised it to the top positions
in the news hierarchy due to the weight of the topic in the news agenda on the second
day. A comparison of the two-day averages of the second group was planned in order to
test this situation. As opposed to the independent two-sample t-test that was selected for
the first test, a paired sample t-test was selected for the testing of the two separate data of
the same group. The second group allocated 39.17% of the front page to the topic on the
first day, while the second day this value increased to 71.37%. To demonstrate whether
there is a difference between the second group’s arithmetic mean of the area allocated
to the Hrant Dink murder on the first page for two days or not, the results of the paired
two-sample t-test are provided in Table 3. As a result of the test, a statistically significant
difference was found between the second group’s arithmetic mean of the area allocated to
the murder of Hrant Dink in first page on the first day story was published and the second
day.
Table 3. Two-Sample Dependent T-Test for the Second Group
The percentage of the incident in the front page
(comparison of the first and second days)
t
f
Sig.
(2-tailed)
-3.975
7
.005
Sayı 37 /Güz 2013
192
Cem Yaşın
Conclusion
The central gravitation effect of the agenda setting process between mass media
channels was investigated through the case of the Hrant Dink murder. Mass media
channels’ agenda setting process is a process in which the differences cease to exist.
A central tendency must develop in order to discuss the agenda of the mass media.
Nonetheless, due to many different factors, such as mass media ownership and editorial
policy, some may want to demonstrate an opposing stance to the central trend depending
on the ideological and political stance. It was seen in this research that it is not feasible
within this process. Therefore, the agenda hierarchy in mass media is both conciliatory
and hegemonic at the same time.
The research design began with a classification of two dimensions that were related
to each other. This was the grouping of newspapers for this topic based on their discussion
of the topic, or their news rhetoric behind their ideological stances or political identities.
The qualitative classification that corresponds to second-level agenda-setting research is
very closely related to the attention given to the topic; in other words, the appeal attributed
to first-level issues. The grouping consisted of the framing the news, and the framing of the
news consisted of the distribution of the different elements of news discourse (headline,
banner, subheading, spot, news photo, cartoon, etc…) within the page. Therefore, the
space allocated to the story is related to frame of the story.
The news agenda constitutes a central hierarchy of topics. Even though every
identity has their own priorities and topics that they want to feature as problems, a central
tendency emerges within (or between) mass media. During periods of condensation and
dispersion in the news agenda, this central tendency strengthens or weakens. As the
central tendency in the news agenda strengthens, newspaper and televisions can also be
drawn into this agenda. The continuity of a topic over time is one of the basic elements
of this weight. On the first day the topic emerges, the ideological structures or political
identities that stand distant to the subject allocate less space or time to the topic; however,
they have to redistribute their weight on the topic when the weight of the topic is felt in
the content of the agenda in the first day. This situation was also statistically tested and
test results confirmed our hypothesis.
In summary, the news agenda is a central trend. The basic element of this trend
consists of the weight of the subjects. Different ideological stances or identities struggle
for the weight of the issues or resist the topics. Parallel to the increase of the area devoted
to the topic, increased attention on the topic heightens the weight of the topic on the
agenda and in this way it becomes difficult to pursue an alternative agenda or to resist
the weight of the news. When a news topic emerges covering the entire news agenda,
refraining from this agenda or offering news topics of alternative ranking in the news
hierarchy becomes impossible.
193 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
The Effects of Gravitation on the Inter-Media Agenda-Setting Central Process: The Case of the Murder of Hrant Dink
References
Bichard, S., (2001). Agenda Setting And Political Discourse: The Framing of
PoliticalCampaign Reform in 1999, PhD dissertation, University of Florida.
Breen, M.J., (1997). “A Cook, a Cardinal, his Priests and the Press: deviance as a
trigger for intermedia agenda setting”, Journalism and Mass Communication Quarterly,
74(2), 348-56.
Brubaker, J., (2005). The Role of the Internet in Agenda Setting: Asynthesized Uses
and Gratifications and Agenda Setting Model, PhD dissertation, Kent State University.
Cohen, B.C., (1963). The Pres and Foreign Policy, Princeton, NJ: Princeton
University Pres.
D’Angelo, P., (2002). «News Framing as a Multiparadigmatic Research Program: A
Response to Entman”, Journal of Communication, Volume 52(4), 870-888.
Dearing, W.J. and Rogers, M.R., (1996). Agenda Setting, Thousand Oaks, CA:
Sage Publication.
Entman, R., (1993). “Framing: Toward Clarification of a Fractural Paradigm”,
Journal of Communication, 43(4): 51-58.
Ghanam, S., (1997). “Filling in the Tapestry: The Second Level ofAgenda Setting”,
Communication and Democracy, M.McCombs; D.L.Shaw ve D. Weaver (eds.), Mahvah,
New Jersey: Lawrence Erlbaum Associates, Inc. Publishers.
Golan, G., (2006). “Inter-Medıa Agenda Settıng And Global News Coverage”,
Journalism Studies, 7(2) , 323 – 333.
Iyengar, Shanto; Peters, Mark D. ve Kinder, Donald R., (1982). “Experimental
Demonstrations of the ‘Not-So-Minimal’ Consequences of Television News Programs”,
The American Political Science Review, Vol. 76, No. 4. (Dec., 1982), pp. 848-858.
Kahneman, D. Ve Tversky, A., (1984), “Choice, Value and Frame”, American
Psychologist, 39: 341-350.
King, Pu-Tsung, (1994). Issue Agendas in the 1992 Taiwan Legislative Election,
Yayınlanmamış Doktora Tezi, Austin: The University of Texas.
Ku, G., (2002). Intermedia Agenda-Setting in the 2000 Presidential Campaign:
The Influence of Candidates’ Websites on Traditional News Media, PhD dissertation,
Oklahoma: University of Oklahoma.
Lee, G., (2005). Agenda Setting Effects in the Digital Age: Uses Effects of Online
Media, PhD dissertation, Austin: The University of Texsas.
Lippman, W., (1949). Public Opinion, New York: The Free Pres.
Lopez-Escobar, E.; Llamas, J.P.; McCombs, M. and Lennon, F.R., (1998). “Two
Levels of Agenda Setting Among Advertising and News in the 1995 Spanish Elections”,
Political Communication, 15, 225-238.
Sayı 37 /Güz 2013
194
Cem Yaşın
McCombs, M., (2005) Setting Agenda. 2nd edn, Cambridge: Politiy Pres.
McCombs M.E. ve Shaw D.L., (1972). “The Agenda-Setting Function of Mass
Media”, The Public Opinion Quarterly. 36(2), 176-187.
McQuail, D., (1987). Mass Communication Theory: An Introduction. 2nd edn.
Beverly Hills. CA: Sage Pulication Inc.
Palmgeen, P. ve Clarke, P., (1991). “Agenda-Setting With Local and National
Issues”, Agenda Setting, Reading on Media, Public Opinion, and Policymaking, David
L.Protess, Maxwell McCombs (eds.), Hillsdale, New Jersey: Lawrence Erlbaum
Associates, Publishers.
Reese, S.D. and Danielian, L.H., (1989). “Intermedia Influence and the Drug
Influence: Converging on Coccine”, Communication Campaigns about Drugs:
Government, Media, Public, Shoemaker P. (ed), Hillsdale, NJ: Lawrence Erlbaum, 29-46.
Roberts, M. and Mccombs, M., (1994). ‘‘Agenda Setting and Political Advertising:
origins of the news agenda’’, Political Communication, 11, 249-62.
Takeshita, Toshio, (1997), “Exploring the Media’s Roles in Defining Reality: From
Issue-Agenda Setting to Attribute-Agenda Setting”, Communication and Democracy,
Hillsdale, New Jersey: Lawrence Erlbaum Associates,Inc.
Tankard, J., Hendrickson, L., Silberman, J., Bliss, K., and Ghanem, S., (1991,
August). Media frames: Approaches to conceptualization and measurement, Paper
presented at the annual convention of the Association for Education in Journalism and
Mass Communication, Boston, MA.
Weaver, David H., (2006). “Thoughts on Agenda Setting, Framing, and Priming”,
Journal of Communication, Volume 57, Issue 1: 142-147.
195 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
Ajans Gazeteciliği ve Medya Sektöründe Haber Ajanslarının Etkinliği
News Agency Journalism and the Effects of News Agencies in the Media Sector
Muzaffer ŞAHIN, Yrd. Doç. Dr., Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü,
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Medya, Haber Ajansı,
Sektör, Tedarikçi, Abone,
Haber, Fotoğraf, Görüntü,
Üretim, Uluslararası
Haber Ajansları, Yabancı
Haber Ajansları, Yerli
Haber Ajansları, Telif
Hakkı İhlali.
Öz
Kitle iletişim araçlarının kurumsal haber kaynakları arasında yer alan haber ajansları, kapasite ve etkinliğini
giderek artırmaktadır. Bu kapasite artışı, medyanın haber tedarikçisi olan ajanslar için önemli bir başarıdır. Medya
sektörünün toptan haber, fotoğraf ve görüntü sağlayıcısı olan haber ajanslarının bu etkinliği, sektörün önemli bir yan
sanayi haline geldiğinin de göstergesidir. Ayrıca, haber ajanslarının istihdam ve üretim süreci incelendiğinde, kendine
has kurallarının gelişmekte olduğu gözlenmektedir. Türkiye’de, 2012 yılı itibariyle 14 yerli, 36 yabancı haber ajansı
faaliyet göstermektedir. Bu haber ajanslarında çalışan gazeteci sayısı 4 bini aşmıştır. Yerli haber ajansları, günlük
ortalama 2300 haber üretmektedir. Yabancı haber ajanslarının Türkiye’ye yönelik haber üretimi ise günlük ortalama
3100’dür. Yerli ve yabancı haber ajansları Türkiye için günlük ortalama 5400 haber üretmektedir. Bu tam bir haber
bombardımanıdır. Gazete haberlerinin ortalama yüzde 70’i doğrudan veya dolaylı haber ajansı kaynaklıdır. Haber
ajansları gelişen teknoloji ve rekabet ortamı içinde kendisini sürekli yenilemektedir. Gazete, dergi, radyo, televizyon,
internet siteleri, özel ve resmi kurumlar ve kişiler abonelik bedeli ödeyerek ajans haberlerinden yararlanmaktadır.
Türkiye’de kamusal ajans olan Anadolu Ajansı’nın (A.A) dışında özel haber ajansları da önemli gelir sağlayan
kuruluşlar haline gelmiştir.
Enformatif bir çalışma olan bu makalede, medya sektörünün önemli bir haber kaynağı olan haber ajansları
nitel olarak incelenmiştir. Kurumsal belgelerden yararlanmanın yanı sıra görüşmeler yapılarak, haber ajanslarının
haber ve fotoğraf üretimlerine ilişkin sayısal verilere yer verilmiştir. Ayrıca haber ajanslarının ürettiği haberlerin
medyada kullanımı ile ilgili verileri ortaya çıkarmak için yaygın gazetelerde birer haftalık içerik taraması yapılmıştır.
Makalede öncelikle ajans gazeteciliği ele alınmış, ajans gazetecilerinin mesleki farklılıkları ortaya konulmuş ve medya
sektörünün diğer branşları ile mesleki yönden ayrıldıkları noktalar sıralanmıştır. Bunun yanında haber ajanslarının
Türkiye pazarına yönelik üretimleri ele alınarak, medya sektörü içindeki etkinlikleri ölçülmeye çalışılmıştır. Haber
ajanslarının üretimlerine ilişkin rakamlar; kurumsal beyanlar, web sayfalarına konulan veriler, ilgili birim yöneticileri
ile yapılan görüşmeler, gazete taramaları ve bazı kurumların hazırladığı üretim raporları baz alınarak oluşturulmuştur.
Bu çalışmada ortaya çıkan bir diğer tespit ise, medya kuruluşlarının, ajans rumuzu kullanımlarına ilişkindir. Medyanın
haber kaynağını belirtmekten genelde kaçınması, haber ajansları için telif hakkı ihlali ve imaj sorunu oluşturmaktadır.
Giderek yaygınlaşan bu temel sorun, gerçekleştirdiğimiz bu araştırma ile de kanıtlanmıştır.
Keywords:
Media, News Agency,
Sector, Suppliers,
Subscriber, News,
Photo, Video, İmage,
Production, İnternational
News Agencies,
National News
Agencies, Domestic
News Agencies, Copy
Right İnfringements.
Abstract
News agencies have become efficacious channels as primary news suppliers, within the media communication
agents and information technologies. The successful growth of the news agencies providing the media with news,
images and videos in bulk demonstrates that news agency journalism has become one of the major news release
resources within the news industry. Furthermore, when the news agency recruitment policies and the news collecting
techniques are analyzed, it is observed that the agencies have developed distinct characteristics and features in terms of
their set of rules through the process of news collection. Since 2012, there have been 14 domestic, 36 international and
national news agencies active throughout Turkey. The number of journalists employed by these agencies go up to over
four thousand. Domestic news agencies report with an average of 2300 news and articles daily whereas international
news agencies produce 3100 news reports that are oriented in Turkey. In total, domestic and international news agencies
together collect an average of 5400 news that are related to Turkey, which is a substantial amount of supplement.
About 70 per cent of the news paper reports are supplied through the sources of news agencies via direct or indirect
ways. News agencies are under constant improvement and development with regards to the highly competitive and
technology centered environment. Newspapers, magazines, radios, tv news, internet web sites, private and public
institutions benefit from the agencies through subscription. Thus, except Anatolian News Agency (A.A) which is a
public institution, commercial news agencies in Turkey have become establishments with considerable profits.
In this informative research, news agencies as fundamental sources to the media sector are analyzed
qualitatively. In addition to the quantitative data obtained from institutional documents, interviews were conducted
to demonstrate the media and image production process of the news agencies. Major newspapers were researched in
weekly content in order to indicate news agency media production figures and statistics. First part of the paper focuses
on the chief characteristic of news agency journalism followed by a comparison of various types of media branches
with regards to the work of agency journalism. Additionally, agency news production in Turkey is closely observed
covering institutional statements, web site releases and production reports collected through the discourse of relevant
unit directors as well as the newspaper investigations. A notable conclusion drawn from the results of this research
illustrates that various corporate media channels often abstain from indicating the source of the broadcasted news most
of which are primarily purchased from the news agencies. Such conflicts result in copyright infringements, and proven
to have become increasingly prevalent as examined throughout our research.
Muzaffer Şahin
Giriş
Kitle iletişim araçlarına toptan haber sağlayan haber ajansları, günümüzde kapasite
ve ürün çeşitliliğini artırarak etkin bir şekilde hizmet vermektedirler. Haber ajanslarının
doğru, tarafsız, objektif, güvenilir ve hızlı habercilik ilkelerine gösterdiği uyuma paralel
olarak medyanın abonelik talebinde artış gözlenmekte, aksi tutumlarda abonelik kaybı
yaşanmaktadır. Haber ajansları medya sektörü dışındaki kişi ve kuruluşlara da hizmet
vermektedirler. Bunlar güncel bilgiye ihtiyaç duyan resmi ve özel kuruluşlar, yatırımcılar,
şirketler, sivil toplum kuruluşları, güvenlik birimleri (polis, jandarma, istihbarat, savunma
kuruluşları), üniversiteler, meslek örgütleri ve benzeri kurumlar olabilmektedir.
Haber ajansları geçmişe göre haber sayılarını artırmış içeriklerini
zenginleştirmişlerdir. Ajansların üretim kapasitelerindeki artışın belirleyicisi rekabet ve
teknolojik yenilenmelerdir. Özellikle medyada yaşanan teknolojik yenilenmelere ayak
uydurup internet ve mobil ortamlara, onların kendi teknik formatında içerik sağlamalarıyla
birlikte, üretimleri ve etkinlikleri de artmaktadır.
182 yıllık bir geçmişi olan haber ajanslarının binlerce posta güvercinleri ile yola
çıktığı günler artık çok gerilerde kaldı (Koloğlu, 1994: 3). Ancak ajans gazeteciliği için
yapılan tanımlarda önemli bir değişiklik olmadı.
Unesco’nun haber ajansı tanımı, ajans haberciliğindeki temel kriterlere işaret etmiş
olup hala geçerliğini korumaktadır:
“Haber ajansı, hukuki statüsü ne olursa olsun, genel anlamda haberleri, gerçekleri
gösteren ve tanımlayan, aktüalite belgelerini bulup, bunları kitle iletişim araçlarına onları
ikna etmenin dışında kalmak üzere yayan, yasaların hükümlerine, ticaret kurallarına uygun,
olanak verdiği ölçüde tam ve tarafsız bir hizmet götüren kuruluştur” (Tokgöz, 2000:144).
Haber ajanslarının ortaya çıkışından bu yana neredeyse iki yüzyıl geçmiştir. Bu
zaman diliminde ajansların önemi azalmamış, tam tersine günümüzde yaygınlaşan ve
çeşitlenen medyanın ana tedarikçisi haline gelmişlerdir.
Haber ajanslarının temel işlevi şöyle sıralanmaktadır:
“A)Haber ya da haber için gerekli malzemeleri toplamak.
B)Yazılı, görüntülü, sesli haber üretmek.
C)Toplanan haber malzemelerini ya da üretilen haberleri, hedef kitle olan üyelere,
paydaşlara, abonelere dağıtmak, müşterilere satmak” (Girgin,
2002: 96).
Önceleri sadece haber metinleri üreten haber ajansları gelişen her yeni teknolojiye
ayak uydurmuştur. Fotoğraf, video (görüntü), tv network ağı, grafik, sayfa düzenlemeleri
(kültür-sanat, spor, hava durumu sayfaları), mobil ortamlara yönelik kısa haber mesajları
(sms) ve özel formatlı haber görüntüleri, internet medyası, yeni medya, sosyal medya için
özel formatlarda haberler, fotoğraf ve video üretimleri ve diğer seçenekleriyle sektörün
tüm ihtiyaçlarını karşılar hale gelmiştir.
197 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Ajans Gazeteciliği ve Medya Sektöründe Haber Ajanslarının Etkinliği
Haber ajansları resmi, yarı resmi, kamusal, kooperatif veya özel şirket olarak
tesis edilmektedirler. Amaçları ise kuruluş statüsüne göre farklılıklar göstermektedir.
Haber ajanslarının amaçları ülkenin sesini duyurmak, belirli bir amaca hizmet etmek,
üyelerine hizmet vermek ve kar sağlamak olarak sıralanmaktadır (Girgin, 2000: 97-99).
Türkiye’de halen faal olan büyük ve küçük yerli haber ajanslarının sayısı 14, yabancı
haber ajanslarının sayısı ise 36 olarak belirlenmiştir (Basın Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğü, 2012). Bu haber ajansları içindeki yerli 4, yabancı 5 büyük ajansın Türkiye
pazarına yönelik günlük haber üretimleri ortalama 5400 adet haber civarındadır.
Medya sektörünün ana tedarikçisi haber ajansları, gazeteci istihdamı bakımından
da önemli büyüklüğe ulaşmıştır. Türkiye’de haber ajanslarında görev yapan kadrolu
ve telifli (kaşeli, parça başı üretim) gazeteci sayısı 4 bini aşmıştır. Telifli, kaşeli haber
sağlayan ajans muhbirlerinin sayısı kadrolu ajans gazetecisinden daha fazladır. Bu
fazlalık genellikle küçük yerleşim yerleri ve bazı yurt dışı merkezlerinde, sürekli kadrolu
gazeteci bulundurma maliyetinin yüksekliği ve haber üretim kapasitesinin düşüklüğünden
kaynaklanmaktadır.
Haber ajansları, içinde bulundukları rekabet ortamı ve sahip oldukları üretim
teknolojisine paralel olarak işletme yapılarını genişletmekte, çıktılarında çeşitlilik
sağlamakta, istihdamını artırmakta ve buna bağlı olarak da gelirlerini yükseltmektedirler.
Ajansların haber, fotoğraf ve görüntü dağıtımında kullandıkları teknikler de geçmişe
göre çok ilerleme kaydetmiştir. Ajanslar güvercin, atlı ulak, telgraf, radyo dalgaları ile
yapılan haber dağıtımından uydu kullanımına erişmiştir. Uydu teknolojisinin yanı sıra
internet üzerinden yapılan abone yayınları sayesinde, haberin ulaşamadığı coğrafya
kalmamıştır. Geliştirilen yeni yazılımlarla haber, fotoğraf, görüntü, ses ve grafik aynı
anda iletilebilmektedir. Bir haber bilgisayar ekranında açıldığında, yanında, ekinde
bütün destek unsurlarını görmek, mümkün hale gelmiştir. Canlı yayın imkanlarını artıran
haber ajansları televizyon haberciliği için önemli bir kaynak haline gelmiştir. İHA’nın,
Irak’ın ABD işgali sırasındaki canlı yayın sunumları bu kurumu hem uluslararası düzeye
çıkarmış, hem de önemli ölçüde gelir sağlamalarına fırsat vermiştir. Aynı şekilde Mısır’da
yaşanan darbe ve halk olayları da A.A, Cihan, İHA ve DHA tarafından sürekli olarak
yayımlanmıştır.
Ajans gazetecilerinin haber kaynakları ile olan ilişkileri de geçmişe oranla artmış
ve çeşitlenmiştir. Bir ajans gazetecisi ile görüşen, demeç veren veya röportaj yapan
haber kaynağı, haberinin medyada (gazete, dergi, televizyon, radyo, internet) aynı anda
yayımlanmasına tanık olmaktadır. Böylesi bir seçenek haber kaynakları için de cazip hale
gelmiştir. Haber kaynakları verecekleri mesajın uluslararası içeriğini dikkate aldığında
ise büyük yabancı haber ajanslarına yönelmektedirler.
Güvenlik nedeniyle az sayıda gazetecinin davet edilmesi gereken etkinliklerde
öncelikle ajans gazetecilerinin davet edilmesi de sık karşılaşılan bir durum haline
gelmiştir. Bazı mekanlarda çok sayıda kamera yerine birkaç haber ajansı kamerası tercih
edilmektedir. Örneğin ABD Beyaz Saray’daki basın toplantı salonunda AP ve Reuters’in
kameraları için yer ayrılmıştır. Diğer televizyon kameramanları ise sadece bahçede
görüntü alabilmektedir.
Sayı 37 /Güz 2013
198
Muzaffer Şahin
Türkiye’de kamusal haber ajansı olan Anadolu Ajansı (A.A) bu tür pozisyonlarda
sıkça pool (havuz) hizmeti vermektedir. Örneğin yabancı üst düzey bir devlet adamı veya
konuk geldiğinde veya resmi gezilerde, önemli organizasyon ve zirve toplantılarda tek
kurum tercihi söz konusu olduğunda, etkinlik sadece A.A tarafından izlenmekte, ancak
havuz yöntemi ile bütün iç-dış medyaya (abone olsun olmasın) ücretsiz haber, fotoğraf
ve görüntü servisi yapılmaktadır. Birden çok kurum için kontenjan imkanı olduğunda
ise A.A’nın yanı sıra CİHAN, DHA, İHA, ANKA da etkinlikleri izlemektedir. Herhangi
bir kota veya sınırlamanın olmadığı durumlarda ise davet edilen bütün gazeteciler bu tür
önemli temas ve etkinlikleri takip edebilmektedirler.
Yöntem
Bu enformatif metinde, medya sektörünün önemli bir haber kaynağı olan haber
ajansları niteliksel olarak incelenmiştir. Ayrıca ajans gazeteciliği ve haber ajansları
hakkında tanıtıcı bilgiler verilmiş, haber ajanslarının üretimleri sayısal olarak ele
alınmıştır. Haber ajanslarının medya sektörü içindeki yerinin tespiti için kurumsal
belgelerden yararlanma ve görüşme tekniğine başvurulmuştur.
Bu çalışmanın birinci bölümünde ajans gazeteciliği ele alınmış, ajans gazetecilerinin
mesleki farklılıkları ortaya konulmuş ve medya sektörünün diğer branşları ile mesleki
yönden ayrıldıkları noktalar ara başlıklar halinde sıralanmıştır. İkinci bölümde ise haber
ajanslarının Türkiye pazarına yönelik üretimleri ele alınarak, medya sektörü içindeki
etkinlikleri ölçülmeye çalışılmıştır. Haber ajanslarının üretimlerine ilişkin rakamlar
kurumsal beyanlar, web sayfalarına konulan veriler, ilgili birim yöneticileri ile yapılan
görüşmeler, gazete taramaları ve bazı kurumların hazırladığı üretim raporları baz alınarak
oluşturulmuştur. Haber ihtiyacının önemli bir kısmını ajanslardan sağlayan medya
kuruluşları, kullandıkları haberlerin ajans kaynaklı olup olmadığını istisnalar hariç
genellikle belirtmemekte veya az belirtmektedir. Bu sorun yapılan araştırma ile sayısal
olarak da ortaya konulmuştur.
Tablolardaki veriler 2012 yılı ortalamalarını yansıtmaktadır. A.A verileri ise 2011
kesin üretim raporundan alınmıştır. Yabancı haber ajanslarının Türkiye’deki abonelerine
sundukları haberlere ilişkin veriler başta A.A olmak üzere, yaptıkları anlaşmalar ve
sundukları hizmetler dikkate alınarak derlenmiştir.
Ajans Gazeteciliği
Türkiye’de haber ajanslarında kadrolu ve telifli çalışan 4 binin üzerindeki ajans
gazetecisi önemli bir istihdam kapasitesini işaret etmektedir. Bu sayıya haber ajanslarının
destek hizmetlerinde (insan kaynakları, ulaştırma, teknik, bilişim, sağlık, hukuk, idari
personel vd.) çalışanlar dahil değildir. Medya sektörünün yan sanayisine dönüşen
haber ajanslarındaki gazetecilere “ajans gazetecileri, ajans muhabirleri” denilmekte,
199 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Ajans Gazeteciliği ve Medya Sektöründe Haber Ajanslarının Etkinliği
sektörün diğer branşlarında olduğu gibi yer yer kendine has isim ve unvanlarla istihdam
edilmektedir. Ajans muhabiri, ajans foto muhabiri, ajans kameramanı, ajans editörü vb.
Büyüyen ve güçlenen bu yan sanayi iş kolunda, bir başka ifadeyle toptan haber
üretim merkezleri olan haber ajanslarında, yeni uzmanlık alanları geliştiği gibi, ajans
gazetecilerinin birçok uzmanlık alanını öğrenmesi de zorunlu hale gelmiştir; haber
yazmak, fotoğraf çekmek, görüntü çekmek, bunları farklı formatlarda işlemek ve iletmek
gibi.
Ajans gazetecilerini diğer meslektaşlarından ayıran, onları farklılaştıran temel
özellikler daha belirginleşmiş ve ön plana çıkmaya başlamıştır. Ajans gazetecilerini,
sektördeki gazetecilerden belirgin olarak ayıran bu farklılıklarının yanı sıra habercilikteki
temel unsurlar bakımından pek çok ortak özellikleri vardır.
Ajans muhabirini diğer muhabirlerden ayıran özellikler
Ajans muhabirini diğer meslektaşlarından, diğer gazetecilik branşlarından ayıran
temel özellikler şu başlıklar altında toplanabilir (Şahin, 2012:6-10):
• Zamanı kullanım açısından
• Haber yazımı ve haber formatı açısından
• Donanım açısından
• Habercilik kriteri açısından
Ajans muhabiri haberi toplarken ve yayımlarken zamana bağlı değildir. Haber,
önem ve özelliği dikkate alınarak, ajans muhabiri tarafından elde edildiği anda derhal
yayımlanır. Ajanslarda haber sunma faaliyeti, 24 saatlik zaman dilimi içinde aralıksız
devam eder. Ajans muhabiri ile medya sektöründeki diğer muhabirlerin haber teslimindeki
zaman kullanımları farklıdır. Gazete muhabirleri günün belli bir saatine kadar haberini
teslim eder. Örneğin, normal rutinleri içinde, gazetelerin taşra baskısı için her gün en geç
saat 15.00 - 16.00’da haberler tamamlanıp teslim edilirken, şehir baskısı veya son baskı
için, gazetenin kullandığı teknolojiye göre değişiklik göstermekle birlikte, gece saat 24.00
veya 02.00’ye kadar, o da çok önemli haberler için teslim süresi verilir. Dergiler için,
haftanın belli bir gününe kadar muhabirin haberini teslim etme süresi vardır. Örneğin,
dergi pazar günleri yayımlanıyorsa, muhabirin perşembe günü haberini teslim etmesi
gerekir. Radyo ve televizyon muhabirleri ise, canlı yayınlar ve son dakika gelişmeleri
hariç, kurumlarının haber yayın saatlerine göre hazırlık yaparlar. Örneğin, radyo ya da
televizyonda ana haberler saat 19.00’da yayınlanıyorsa, haberlerin ses ve görüntü montajı
tamamlanıp en az bir saat öncesinden teslimi gerekir. Canlı yayınlar, konu veya olay
yerinden anında yapılan yayınlardır. Çok sayıda ve sürekli canlı yayın yapmak radyo ve
televizyonlar için personel, teknik, altyapı ve maliyet açısından sorunlar oluşturabilir.
Canlı yayın için belirli bir teknoloji kullanılmakta, kurulum altyapısı ve kurulum sürecine
ihtiyaç bulunmaktadır, 3G teknolojisini kullanırken bile bir ön hazırlık gerekmektedir.
Bunlar zamanın kullanımı açısından geciktirici faktörlerdir. Ancak, sıcak gelişmelerde
Sayı 37 /Güz 2013
200
Muzaffer Şahin
olay yerinden yapılan bazı canlı yayınlar, ajans muhabirlerinin habercilik hızının geçildiği
anlar olabilmektedir. Bazı gelişmelerin başlangıcını, haber ajansı muhabiri canlı yayından
izlemek durumunda kalabilir. Günümüzde gelişen internet gazeteciliği ve sosyal medya
ise zamanı kullanım açısından ajans muhabirliğine yaklaşmış veya bazen geçmiş gibi
görünmektedir. Ajans muhabirliği zamanın kullanımı açısından, özellikle zamanın gece
ve tatil dilimlerinde, henüz diğer gazetecilik branşlarınca tam olarak geçilememiştir.
Ajans muhabirliğinde zaman yönetimi, yukarıda sayılan gazetecilik branşlarına göre daha
gelişmiş ve ön plana geçmiştir. Bu nedenle ajans muhabirleri, diğer medya muhabirlerinin
önünde olup, onların en büyük rakibidirler.
Ajans ile gazete, dergi, radyo, tv, internet ve sosyal medyanın haber yazımındaki
tarz ve formatlar farklılık gösterir. Ajans muhabiri haberini, kurumunun geliştirdiği haber
formatında, flaşlar ve ön haberlerin ardından genellikle ayrıntılı ve uzun yazar. Ajans
haberlerinin kurgusu ise genellikle önemlilik sırasına göre (ters piramit kuralı) oluşturulur.
Ajans muhabirinin yazdığı haberler, aboneler tarafından yeniden yazılmaya (redaksiyona,
edite) uygun metinlerdir. Bir ajans haberinde üst başlık, başlık, alt başlık, mahreç, ajans
rumuzu, tarih, muhabir adı, muhabir rumuzu, redaktör-editör adı ve/veya rumuzu ile haberi
destekleyen fotoğraf, görüntü ve grafik unsurlarının varlığına da yer verilir. Gazete ve dergi
muhabiri sayfa durumunu, radyo ve televizyon muhabiri ise haber bülteni süresini dikkate
alarak haberini daha kısa yazar. Ajans haberleri uzun ve detaylı olurken gazete haberi
genellikle kısadır. Dergi haberini yazan muhabir kendisine kaç sayfa ayrıldığını bilir veya
haber sayfa sayısı bellidir. Dergi ve gazete muhabiri istisnai durumlar hariç kendilerine
ayrılan yere sığacak büyüklükte haber yazar. Radyo ve televizyon muhbirlerine haber
için ayrılan süre oldukça kısadır. Bir televizyon ana haber süresinin 30 dakika olduğu
dikkate alındığında, 15 haber için ortalama haber başına düşen süre 1,5 dakikadır, bu
nedenle muhabir, haber metnini kendi tekniğine göre kısaca yazar. Burada, televizyon
haber kanallarını ayırmak gerekir, ancak onlarda da haber saatleri için süre sınırlamaları
mevcuttur. İnternet gazeteciliğinde ise haber, fotoğraf ve görüntü birlikte kullanılmakta,
ancak bu mecrada da haber metinleri kısa tutulup, görselliğe daha çok yer ayrılmaktadır.
Ajans muhabiri, gazete sayfasındaki yer veya televizyon haber bültenindeki süre sınırı ile
karşılaşmadığı ve hitap ettiği tüm abonelerinin detay beklentileri için, genelde detaylara
giren uzun haberler yazarlar ancak, bu durum istisnai konu ve olaylar hariç, ucu açık bir
serbestlik anlamına da gelmez. Ajans muhabiri için uzun haber yazmanın dezavantajı süre
kaybıdır, bu sorunun önüne geçmek için, devam eden haberler bölümlere ayrılarak parça
parça verilir, nihayetinde önceden verilen haberler birleştirilip tek habere dönüştürülür.
Ajans muhabiri genellikle bulunduğu coğrafyada (il, ilçe veya ülkede) kurumu
adına tek başına çalışıyorsa, haber yazmanın yanı sıra haberini destekleyen fotoğraf
ve görüntüyü de çekip bunları işleyebilecek donanım ve bilgiye sahip olmalıdır. Haber
ajanslarının aboneleri arasında gazete, dergi, radyo, televizyon, internet ve yeni medya
gibi farklı teknikleri kullanan yayıncılar bulunur. Ajansın müşterileri olan bu aboneler
kendi tekniklerine göre kullanılabilecek haber destek unsuru ararlar. Gazete ve dergi,
haberin yanı sıra fotoğraf da ister. Radyo ses kaydı, televizyon görüntü, internet, yeni
medya ve sosyal medya hepsini birden kendi formatlarına uygun olarak talep ederler.
Böylesi bir pazarda abonelerin talebini karşılayacak olan haber ajansı, bütün bu branşlar
201 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Ajans Gazeteciliği ve Medya Sektöründe Haber Ajanslarının Etkinliği
için her ofisinde ayrı ayrı personel istihdam edemeyebilir. Ajansların genellikle büyük
ofislerinde veya merkezlerinde muhabir, foto muhabiri, kameraman, montajcı, redaktör,
editör gibi uzmanlaşmış personel istihdam edilir. Ajans muhabirinin, ihtiyaç duyulduğu
anlarda haber yazmanın yanı sıra, fotoğraf ve görüntü çekmesi, bunları işleyip iletmesi
gerekebilmektedir. Ajans muhabiri, iletişim alanındaki teknik gelişmeleri yakından
takip edip uygulama sorumluluğunu da üstlenir. Gazete ve dergi muhabiri sadece haber
yazmakla, televizyon muhabiri kamera karşısında haberini aktarmakla yetinebilir, ancak
ajans muhabirleri farklı teknikler kullanıp haberini, fotoğraf ve görüntü unsuru ile
bütünleştirmek durumundadır. İnternet gazetesi muhabirliği ise gelişme sürecinde olup,
çok yaygın ve bol kadrolu yapılar olmadığı için, genelde tüm unsurları ile üretilen ajans
haberlerine muhtaç durumdadırlar.
Ajansçılığın temel ilke ve kriterleri; doğru, tarafsız, objektif, güvenilir ve hızlı
haberciliktir. Ajans muhabiri ve yayıncısı abonesi için bu kurallara uymakla mükelleftir.
Ajans haberinde yorum yapılmaz. Haberde yorum yazılacak ise haber ve yorum
birbirinden kesinlikle ayrılır ve haberin içinde ara başlıkla belirtilir. Haber ajansları, farklı
yayın politikalarına sahip medya kuruluşlarının haber tedarikçileridir. Aboneler doğru
haber, tarafsız haber ve hızlı haber bekleyen müşterilerdir. Ajanslardan gelen haberler
medyanın kendi yayın politikalarına göre işlenecek; küçültülecek, büyültülecek, başlıkları
değiştirilecek redaksiyonu yapılacaktır. Medya, ajanslardan kendisine yanlı, yalan ve
yanlış yazılmış haberler ulaştığında bu içerikleri yayımlamaz. Bu kusur devamlılık arz
ederse de o haber ajansını tedarikçisi olmaktan çıkarır. Gazete, dergi, radyo, televizyon
veya internet gazetesi de doğru habercilikleriyle övünür ve doğru haber vermekle
mükelleftir. Ancak bu yayın kuruluşlarının belirli bir yayın politikası vardır. Örneğin
milliyetçi, liberal, muhafazakar, demokrat vb. Yayın politikaları bu şekilde düzenlenmiş
medya kuruluşunda görev yapan muhabirler, haber yazarken yayın politikalarına paralel,
yorumlu haber başlıkları ve haber metinleri yazarlar veya redaksiyonda, editörlükte bu
işlem yapılır. Ajanslar ise, abone yelpazesinin genişliği ve her görüşten yayın politikasına
sahip abonelerine hizmet verdikleri için doğru, tarafsız, objektif, güvenilir ve hızlı haber
kuralına uygun hareket etmek durumundadır.
Haber Ajanslarının Haber, Fotoğraf ve Görüntü Üretimi
Türkiye’de halen 1’i kamusal, 4’ü büyük haber ajansı olmak üzere (A.A, CİHAN,
DHA, İHA) toplam 14 yerli haber ajansı hizmet vermektedir. Uluslararası çaptaki 5 büyük
haber ajansı da (AP, Reuters, AFP, Itar-TASS, Xin-Hua) Türkiye’de akreditedir. Pek çok
diğer ülke haber ajansı ile bazı özel haber ajansları çalışma alanı olarak Türkiye’yi de
seçmişlerdir. Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’ne akredite olup Türkiye’de
faaliyet gösteren yabancı haber ajanslarının sayısı 36’ya ulaşmıştır. Bunlar arasında büyük
uluslararası haber ajansları, milli haber ajansları ve özel haber ajansları yer almaktadır.
Türkiye’de toplam 50 civarında yerli ve yabancı haber ajansı hizmet üretmektedir. Hem
gazetecilik ve habercilik açısından hem de sektör olarak üretim yapma ve ticarete konu
olma açısından, bu önemli bir rakamdır. Dünyada ise 150 civarında milli ajans ve yüzlerce
özel haber ajansı faaliyet göstermektedir.
Sayı 37 /Güz 2013
202
Muzaffer Şahin
Haber ajanslarının haber, fotoğraf ve görüntü üretimlerine yönelik bilgileri içeren
Tablo-1-2-3’deki veriler, ajansların web sayfalarından (2012) ve A.A’nın 2011 yılına
ait kesin üretim raporundan alınmıştır. Yabancı haber ajanslarının Türkiye abonelerine
sundukları haber hizmetlerine ilişkin veriler, başta A.A olmak üzere yerli haber ajansları
ile yaptıkları anlaşmalardan derlenmiştir.
Tablo-1: Türkiye’deki yerli haber ajanslarının “genel veya ana bültende” ürettikleri günlük
ortalama haber, fotoğraf ve görüntü sayısı (2011-2012).
Haber Ajansı
Haber Sayısı
Fotoğraf Sayısı
Görüntü Sayısı
Anadolu Ajansı
612
470
115
CİHAN
450
800
95
DHA
200
365
90
İHA
700
850
125
ANKA
60
-
-
Diğerleri
250
30
-
TOPLAM
2272
2515
425
Tablo-1’de görüleceği gibi Türkiye’deki yerli haber ajanslarının “genel bültendeki”
veya “ana bültendeki” üretimi günlük 2 bin 272 adet haber, 2 bin 515 adet fotoğraf ve
425 adet görüntüdür. Ajanslar “ana” ya da “genel bülten” üretimlerini daha sonra diğer
müşteriler için (yerel bülten, yabancı dil bülteni, internet bülteni, flaş haber bülteni,
kısa mesaj sms bülteni, vb.) yeniden işleyerek arz yoluna da gitmektedirler. Haberlerin
yeniden işlenmesi haber üretim sayılarını daha da artırmaktadır. Tablo-1’deki veriler
“genel bülten” veya “ana bülten” dikkate alınarak derlenmiştir, bu teknikle yerli ve
yabancı ajansların birbiri ile kıyaslanmasında standart sağlanmıştır. Yerli büyük haber
ajansların, yerel ve yabancı dilde ürettiği haber sayıları genel bülten üretimlerinin yüzde
50 üzerindedir. Örneğin A.A’nın yerel ve yabancı dil bülteninde günlük haber ve fotoğraf
üretimi ortalama 1000 civarında seyretmektedir. İster ana bülten, ister yerel ve yabancı dil
bültenleri olsun, farklı mecralarda aynı haberlerin tekrar kullanımı söz konusudur. Örneğin
Cumhurbaşkanı veya Başbakan’ın konuşmaları, TBMM haberleri veya önemli ekonomi
haberleri “genel bültende” yer aldıktan sonra, yerel bültene konulmakta, diğer dillere
çevrilmekte, internet sayfası için özetlenmekte, gerektiğinde format değişikliği ile sosyal
medyada da yayımlanmaktadır. Kısacası aynı haber birden çok mecrada kullanılmaktadır,
CİHAN, İHA ve DHA’da da bu kategorideki üretim verileri genel bültenlerinin çok
üzerinde seyretmektedir. Üretime ilişkin sayılar, gündemin özelliği ve gelişmelere göre
artmakta veya azalmaktadır. Hafta sonu günlerinde cumartesi ve özellikle pazar günleri
üretim sayıları ortalamanın çok altında seyretmektedir.
Medyada daha çok kendi haberlerinin yer bulması ve böylece pazar payının artması
için çaba harcayan ajansların sadece haber, fotoğraf ve görüntü sayısını artırması yeterli
olmamaktadır. Haber ajanslarının sektörde tedarikçi olarak pazar paylarını artırmaları
203 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Ajans Gazeteciliği ve Medya Sektöründe Haber Ajanslarının Etkinliği
için zengin içerikler, anlaşılır metinler, değeri yüksek haberler yayımlamaları ve bunu
da “hızlı” yapmaları gerekmektedir. Türkiye piyasasına yerli haber ajansları tarafından
sunulan haberlerin sayısal olarak çok olduğu söylenebilir. Ancak, haber içerikleri
incelendiğinde özel haber dışındaki rutin haberlerin genellikle her ajans tarafından benzer
içerikle verildiği gözlenmektedir. Örneğin bir trafik kazası 4 ajans bülteninde de yer
alabilir veya siyasilerin konuşmaları, TBMM’deki görüşmeler kısa veya uzun içeriklerle
her ajans bültenine girebilir. Aynı haberin farklı şekillerde ajans bültenlerinde yer alması
rekabet ve aboneye hizmet götürme gayreti ile açıklanabilir. Ancak, zaman zaman haber
sayısının artırılması için özel yöntemler izleyen ajanslar, bir süre sonra salt sayısal artışın
haber niteliğine olumsuz yansımalarını gözlediklerinde bundan vazgeçebilmektedirler.
Tablo-2: Yabancı haber ajanslarının Türkiye’deki abonelerine yönelik sunduğu “genel
bültende” günlük ortalama haber, fotoğraf ve görüntü sayısı (2011-2012).
Haber Ajansı
AP
Reuters
AFP
Itar-TASS
Xin-Hua
Diğerleri
TOPLAM
Haber Sayısı
753
549
621
400
500
250
3073
Fotoğraf Sayısı
1300
1200
1150
400
800(*)
4850
(*): Sipa, EPA, Abaca Press gibi fotoğraf ajansları ile birlikte. (Antakyalı, 2012)
Büyük yabancı haber ajanslarının Türkiye piyasasına yönelik üretimleri, günlük
ortalama 3 bin 73 adet haber, 4 bin 850 adet fotoğraftan oluşmaktadır (Tablo-2). Yabancı
haber ajanslarının Türkiye medya piyasasına yönelik haber ve fotoğraf arzı, yerli haber
ajanslarının üretimleri ile kıyaslandığında; haberde yüzde 35, fotoğrafta yüzde 92 oranında
fazlalık görülmektedir. Bu tablo, uluslararası haber ajanslarının Türkiye pazarında
etkinliğini sürdürdüğüne, haber akışında dünyadaki genel egemen yapının durumunu
koruduğuna işaret etmektedir. Ancak, geçmişe göre yerli haber ajanslarının üretimlerini
önemli miktarda artırdıkları ve ürünlerini çeşitlendirdikleri bir gerçektir. Özellikle tek
kamusal ajans olan A.A’nın ulusaldan uluslararasına doğru kapasite artırımına ilave
olarak CİHAN, DHA ve İHA gibi özel haber ajanslarının etkinleşen yapıları ve artan
haber, fotoğraf, video üretimleri dikkat çekicidir.
Yabancı ajanslarından AP, Reuters, AFP ve büyük fotoğraf ajansları haber hizmeti
sunarken aynı zamanda ticari faaliyette bulunmakta, belirli bir kazanç elde etmektedirler.
Yabancı ajanslar için verimli ve ticari iş yapılabilir ülke olan Türkiye’de örneğin
Reuters’in yıllık vergi matrahı 50 milyon doları aşmıştır (Maliye Bakanlığı, 2004).
Ancak, Reuters medyaya yönelik haber hizmeti vermekle birlikte, merkez bankalarına,
bankalara, yatırımcı kişi ve aracı kuruluşlara, kıymetli metal borsaları ile BİST (Borsa
Sayı 37 /Güz 2013
204
Muzaffer Şahin
İstanbul), SPK (Sermaye Piyasası Kurumu) ve diğer borsalara yönelik finans bilgileri
ve veri aktarımı yapmaktadır. Yabancı haber ajanslarının Türkiye pazarına aktardıkları
haberlerin aboneleri arasında gazete, dergi, radyo, televizyon, yerli haber ajansları, finans
sektörü, yatırımcı şirketler, özel-resmi kurum ve şahıslar yer almaktadır.
Itar-Tass (Rusya Federasyonu) ve Xin-Hua (Çin Halk Cumhuriyeti) gibi daha çok
yaptıkları karşılıklı anlaşmalarla haber takasını tercih eden ajanslar da bulunmaktadır.
Burada, karşımıza çıkan konu, haber ajanslarının birbirine de abone olmasıdır. Bu ilişki
satış sözleşmeleri ile gerçekleştirildiği gibi haber takası yoluyla da tesis edilmektedir.
Örneğin kamusal ajans A.A, 50’nin üzerinde milli ajansla takas anlaşması yapmıştır.
Böylelikle herhangi bir ücret ödenmeden karşılıklı haber, fotoğraf ve görüntü takası
yapılmaktadır. Bazı ajanslar ise Türkiye kaynaklı medya kuruluşlarının kendi ülkelerindeki
temsilciliklerine takasla abonelik sağlamaktadır. Örneğin A.A Moskova temsilciliğinin
Itar-Tass aboneliği gibi.
2012).
Tablo-3: Yerli ve yabancı haber ajanslarının Türkiye piyasasına haber ve fotoğraf arzı (2011-
Haber Ajansları
Yerli ajanslar
Yabancı ajanslar
TOPLAM
Haber Sayısı
2272
3073
5345
Fotoğraf Sayısı
2515
4850
7365
Görüntü Sayısı
425
425
Tablo-3’te görüleceği gibi Türkiye pazarına yerli ve yabancı haber ajanslarının
arzlarının günlük toplamı 5 bin 345 haber, 7 bin 365 fotoğraf ve 425 görüntüden
oluşmaktadır. Dış kaynaklı ajansların görüntülü haberleri (video), işbirliği yaptıkları
yerli ajanslar tarafından veya görüntü başı satış olarak ya da doğrudan abonelik şeklinde
gerçekleşmektedir (AP TV, Reuters TV vd). Görüntülü haberde iç pazara yönelik üretim
ve yabancı ajanslara aracılık işi genellikle yerli ajanslar tarafından gerçekleştirilmektedir.
Haber ajanslarının günlük haber sunumlarının toplamı birkaç ciltlik ansiklopedinin
her gün basılması anlamına gelmektedir. Böylesine zengin içeriklerden yararlanıp gazete
çıkarmak veya televizyon haberciliği yapmak günümüzde daha da kolaylaşmıştır.
Ajans Haberlerinin Konu Tasnifi ve İçerikleri
Haber ajansları ürettikleri haberlerin içeriğine göre konu tasnifi yapar ve kategoriler
oluştururlar. Bu yöntem abonelerin konuya göre haber seçme ve tarama yapmalarına
kolaylık sağlar. Örneğin spor haberi arayan bir gazetenin sayfa sekreteri, bütün haberler
içinden değil sadece spor kategorisinden kolayca haber seçimi yapma imkanına kavuşur.
Haber ajansları çok eskiden beri konu tasnifi yapmaktadır. Örneğin A.A, 1925’te
Genel Haber Bülteni, Siyasi Haber Bülteni, Borsa Kapanış Fiyatları Bülteni, Hususi Mali
205 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Ajans Gazeteciliği ve Medya Sektöründe Haber Ajanslarının Etkinliği
Servis Bülteni şeklinde haber tasnifi yaparken, 1935’te Genel Haber Bülteni’ne ilave
olarak Genel Siyasi Servis, Mali Servis, Spor Servisi, Balkan Servisi, Hususi Servis olarak
haberleri ayırmıştır. 1948’de ise yine Genel Bülten’in yanı sıra Mali Servis, Ekonomik
Servis, Faal Servis (Londra ve New York borsalarındaki maden fiyatlarının haberini
servis eden bu birimin en büyük abonesi Etibank’tır), Petrol ve Benzin Servisi, Mali ve
Ekonomik Tahliller Servisi tasnifine gitmiştir. 2011 yılı itibariyle ise uygulanan konu
tasnifi şöyledir: Yasama-Yürütme-Siyaset, Güvenlik-Yargı-Savunma, Çalışma-Sosyal
Güvenlik-Sendikalar, Sağlık-Sosyal Hizmetler-Aile, Bilim-Teknoloji-Ulaştırma-İletişim,
Çevre-Meteoroloji, Eğitim, Kültür-Turizm-Sanat, Yaşam-Magazin-Gençlik-Moda, DinFelsefe, Dış Haberler, Diplomasi Haberleri, Ekonomi Haberleri, Finans Haberleri, Spor
Haberleri, Genel Konular, Gündem Maddeleri (Şahin, 2010:114-118).
Tablo-4: Türkiye’deki yerli haber ajanslarının ürettiği haberlerin konulara göre oransal
tasnifi (2011-2012).
Konu
Yüzde
Ekonomi
23
Spor
18
Dış Politika + Diplomasi
17
Güvenlik
14
Siyaset
13
Eğitim+Kültür+Eğlence
9
Sağlık
2
Diğer
4
Tablo-4’te başta A.A olmak üzere, CİHAN, DHA, İHA, ANKA haber ajanslarının
yayımladıkları haberlerde, konu tasniflerine göre ortalama yüzdesel dağılım sıralanmıştır.
Kurumlara göre (+) (-) yüzde 2’lik oransal kaymalar söz konusu olabilmektedir. Tablo4’te konu başlıkları tarafımızca sadeleştirilmiştir, örneğin ekonomi haberleri içine veri ve
finans haberleri ilave edilmiştir. Güvenlik haberlerine polis, jandarma, adliye, yargı dahil
edilmiştir. Siyaset başlığında ise siyasi parti, parlamento, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık,
bakanlıklar, bürokrasi haberleri toplanmıştır. Sağlık haberlerine sosyal hizmet konuları
alınmıştır. ‘Diğer’ başlığına ise din, felsefe, çevre, yaşam, yaşamın içinden gibi konular
ile oransal olarak daha küçük düzeyde kalan diğer tasnifler dahil edilmiştir.
Ajans Haberlerinin Medyada Kullanımı
Haber ajanslarının ürettiği her tür ve her kategorideki haberlerin yanı sıra, gün
içinde aniden ortaya çıkan sıcak gelişmeler, yeni olaylar, taze haberler medya tarafından
kolaylıkla kullanılmaktadır.
Medyada ajans kaynaklı haberler birkaç nedenden dolayı tercih edilmektedir. En
önemlisi işletme açısından düşük maliyetle haber sağlama kolaylığıdır. Diğerleri ise
Sayı 37 /Güz 2013
206
Muzaffer Şahin
gazeteci istihdamını, kullanılacak büro-ofis alanını ve işletme giderlerini sınırlandırma,
tasarruf etme imkanı sağlamasıdır. Medya kuruluşları elde ettiği bu kadar avantaj
karşısında, kendi bütçelerine göre tercih edecekleri bir ya da birden çok ajansın herhangi
bir bülten çeşidine abone olup abonelik bedeli ödemektedir. Haber ajanslarının haber
üretimlerindeki sayısal yüksekliğe bakıldığında, gazeteci ve muhabir istihdam etmeden,
sadece ajanslara abone olarak gazete çıkarmanın veya televizyon haberciliği yapmanın
mümkün olduğu söylenebilir. Bunu uygulayan yayın organları bulunmaktadır ve özellikle
yerel medyada rastlanan örnekleri vardır. Ancak, genel olarak gazeteler ve televizyonlar
bir yandan haber ajanslarına abone olup onların sunduğu haber, fotoğraf ve görüntüyü
kullanırken, bir yandan da kendi yayın politikalarına göre özel haber üretme gayretinde
oldukları için gazeteci, editör, muhabir, foto muhabiri ve kameraman istihdam ederler.
Gazete ve televizyonlar haber ajanslarından gelen bültenleri her zaman tam metin olarak
aynen kullanmazlar. Ajans haberlerini redaksiyona tabi tutar, kısaltır, ilaveler yapar,
arşivden fotoğraf, görüntü ekler vs. kendi yayın politikasına uygun hale getirirler.
Ajans haberlerinin medyada kullanıldığını anlamak için haberlerin üzerindeki
kurumsal haber kaynağının adı veya rumuzuna bakmak yeterlidir. Gazete ve televizyonlarda
yayımlanan haberlerde ajans rumuzu yoksa, okuyucu veya izleyici o haberin ajans
haberi olup olmadığını anlayamaz. Medyada, yöneticiler ve/veya editörler kendi yayın
kuruluşlarında, istisnalar hariç, çok sayıda ajans rumuzlu haber görülmesini tercih
etmezler. Bu yüzden ajans haberleri, sözleşmelere rağmen, özel bir önemi yoksa ajans
rumuzu olmadan yayımlanmaktadır. Böylece ajans haberlerinin medyada kullanımını
tam olarak belirlemek güçtür. Ancak, birden çok gazete veya televizyon haber bülteninde
aynı habere aynı unsurlarla rastlanıyorsa ve haberde rumuz yoksa bunun ajans haberi
olduğu anlaşılabilir.
Gazetelerde Ajans Haberi Taraması
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde, “Haber Ajansları”
dersini seçen genç arkadaşlarımla birlikte, 2012 yılı Ekim ayında, birer haftalık periyotla
17 ayrı yaygın gazetede, kurumsal haber kaynaklarına göre (haber ajansı kaynaklı
haberler, gazete muhabiri kaynaklı haberler, gazetelerin ilgili servis derlemeleri vb) bir
tarama gerçekleştirdik. Araştırmada; gazetedeki toplam haber sayısı, haber ajanslarının
rumuzu ile yayımlanan haber sayısı, gazete muhabirinin imzası ile yayımlanan haber
sayısı, derleme (haber merkezi, ekonomi servisi, istihbarat servisi, dış haberler servisi,
magazin servisi, İstanbul istihbarat servisi ve benzeri imzalarla yayımlanan) haber sayısı
ve kurumsal kaynağı belirtilmeyen (ajans rumuzu, muhabir adı veya derleme kaydı
olmayan) haber sayısı olarak 4’lü tasnif yapılmıştır. Oranlardaki küsuratlar, aşağıya veya
yukarıya doğru en yakın rakama tamamlanmıştır.
207 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Ajans Gazeteciliği ve Medya Sektöründe Haber Ajanslarının Etkinliği
Tablo-5: 17 ayrı gazetede, haberlerin kaynaklarına göre yapılan taramanın oransal sonuçları
(Ekim 2102’de yapılan araştırmada her gazete birer haftalık süre ile incelenmiştir).
Kurumsal Haber Kaynaklarına Göre
Gazete Muhabirinin Adı İle Yayımlanan Haber
Haber Ajansı Rumuzu ile Verilen Haber
Derleme Haber
Kurumsal Kaynağı Belirtilmeyen Haber
TOPLAM
Yüzde
22
16
11
51
100
Gazetelerin kendi muhabirinin adıyla (imzasıyla) kullandığı haberler toplam
haberler içinde yüzde 22 oranında yer tutarken, ajans rumuzu ile kullanılan haberlerin
oranı ortalama yüzde 16 olarak belirlenmiştir. Gazetenin adı, haber merkezi, istihbarat
servisi, ekonomi servisi, dış haberler servisi imzası ile yayımlanan ve burada derleme
haberler olarak nitelendirdiğimiz haberlerin toplam haberler içindeki payı yüzde 11 iken,
hiçbir kurumsal kaynak belirtilmeden kullanılan haberlerin toplam haberler içindeki payı,
yüzde 51’i bulmaktadır. Burada açıkça görülen ve dikkat çeken husus, istisnalar hariç,
gazete haberlerinin yarısında “kurumsal kaynağın” belirtilmemesidir. Yine bu taramada
gözlenen, kaynak belirtilmeden kullanılan haberlerin büyük çoğunluğunun da haber
ajanslarına ait olmasıdır. Farklı gazetelerde yayımlanmasına rağmen haberlerdeki içerik
benzerlikleri bu tespiti güçlendirmektedir. Gazetelerde, ajans rumuzlu yüzde 16 haber
ile kurumsal kaynağı belirtilmeyen yüzde 51 olmak üzere, toplamda yüzde 67 oranında
ajans kaynaklı haber kullanılmaktadır denilebilir. Derleme haberlerin bir kaynağının da
haber ajansları olduğunu dikkate alırsak, gazete haberlerinin ortalama yüzde 70’ini ajans
haberlerinin oluşturduğu söylenebilir. Türkiye’de yayımlanan gazetelerde kullanılan
haberlerin en çok yüzde 30’u gazetelerin kendi muhabirleri veya kendi birimlerince
hazırlanmaktadır. Gazetelerde yer alan ajans kaynaklı haberlerin tamamına yakını ise AA,
CİHAN, DHA, İHA, ANKA gibi yerli ajanslar ile AP, Reuters, AFP, Itar-Tass ve XinHua gibi uluslararası haber ajanslarına dayanmaktadır. Gazetelerin, sözleşmelerde yer
almasına rağmen ajans rumuzu ve ajans muhabirinin adını kullanmaktan kaçınmasının
önüne geçilememektedir ve bunun çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Bu nedenlerin başında
editoryal kaygılar gelmektedir. Gazetenin ajans haberleri ile çıkarılmış olduğu imajından
kaçınma çabası yaygın kanaattir. Gazete ve televizyonların, özellikle internet medyasının
(yeni medya), kullandıkları haberin kurumsal kaynağını belirtmekten kaçınması, haber
ajansları için telif hakkı ihlali ve imaj sorunu oluşturmaktadır. Giderek yaygınlaşan bu
temel sorun, gerçekleştirdiğimiz bu araştırmada da tespit edilmiştir.
Gazete okur temsilcileri zaman zaman kurumsal haber kaynağı (muhabir veya
ajans imzalı veya imzasız) konusundaki şikayetler üzerine açıklama yapma ve tarafları
mesleki kurallara çekme gayretine girmektedirler, ancak bu çabalar da kalıcı sonuçlar
vermemektedir.
Sayı 37 /Güz 2013
208
Muzaffer Şahin
“Ombudsman görüşü: Gazetelerin ajanslardan ve değişik kaynaklardan gelen güncel haberleri
derleyerek kendi okurlarıyla paylaşması doğaldır. Ancak bu tür haberlere verilen önem o haberin
kaynağına da gösterilmelidir. Derleme haberde muhabir imzası olmaz. Yazı işleri deözel haberlerin
dışında bu tür haberlere imza atılmaması gerektiğini bir ilke olarak benimsemeli” (Akçura, 2013).
Gazetelerde ajans haberlerinin yayımlanmasına ilişkin bazı sayısal verilere
ulaşmak mümkün olurken, televizyonlarda bu anlamda bir ölçüm yapma imkanı oldukça
güçtür. Televizyon haberleri bir spiker tarafından okunduğundan, ajans logoları sadece
görüntülere (haberle ilgili videoya) yansımaktadır. Görüntülerin üst köşesinde bir logo
görülüyorsa -ki o da genellikle kapatılmaktadır, söz konusu haberin ajans kaynaklı
olduğunu anlayabilmekteyiz. Televizyon haberleri de çoğunlukla ajans haberlerinden
derlenmekte, özel haberler kendi muhabirlerince sunulmaktadır.
Sonuç
Medya sektörü; gazete, dergi, radyo, televizyon, internet medyası, sosyal medya
ve benzerleri her gün, her saat tüketilecek onlarca, yüzlerce haber, fotoğraf ve görüntüye
ihtiyaç duyarlar. Bu taleplerinin tamamını kendi kaynaklarından, kendi muhabirlerinden
sağlamaları yer, zaman, alt yapı, maddi koşullar bakımından mümkün değildir. O nedenle
tedarikçilere ihtiyaç duyarlar. Medya sektörünün bu anlamda en temel, en büyük yan
sanayisi, tedarikçisi haber ajanslarıdır. Günümüzde bu özellik daha da belirginleşmiştir.
Ajansçılığın 182 yıllık serüveni önemli bir dönemini yaşıyor diyebiliriz. Haber ajansları,
kurumsal yapıları, temel karakterleri, organizasyon yapıları, kapasiteleri, genel veya
tema ajansı olup olmamaları ile asli görevleri olan haber, fotoğraf, görüntü toplamak,
bunları işlemek ve pazara sunmakla yükümlüdür. Bu görevi yerine getirirken de doğru,
tarafsız, objektif, güvenilir ve hızlı olmak gibi temel ilkelere sahip olmak durumundadır.
Haber ajanslarının bugün içinde bulundukları açmaz telif haklarıyla ilgilidir, özellikle
internet ortamında abonelik dışı izinsiz haber kullanımı yaygınlaşmaktadır. Ajans
kaynaklı haberlerin medyada rumuzsuz veya kaçak kullanımı haber ajanslarının ortak
temel sorunu haline gelmiştir.
Kaynakça
Anadolu Ajansı (A.A), (2011). Üretim Raporu, Ankara.
Akçura, Belma, (2013). Okur Temsilcisi, Ombudsman, Milliyet, 25 Şubat.
Abdurrahman Antakyalı ile 08 Ekim 2012 tarihinde yapılan görüşme.
Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM), (2012). www.byegm.
gov.tr, Erişim tarihi: 04.06.2012.
Girgin, Atilla, (2002). Uluslararası İletişim Haber Ajansları ve A.A, İstanbul: Der
Yayınları.
Koloğlu, Orhan, (1994). Havas ve Reuter’den Anadolu Ajansı’na, Ankara: ÇGD
Yayınları.
209 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Ajans Gazeteciliği ve Medya Sektöründe Haber Ajanslarının Etkinliği
Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı (2004), Katma Değer Vergisi Müdürlüğü
Uzmanı ile 4 Mart 2004 tarihinde yapılan görüşme.
Şahin, Muzaffer, (2012). Ajans Gazeteciliği ve Haber Ajansları, Ankara: Pelikan
Yayıncılık.
Şahin, Muzaffer, (2010). A.A’da Bülten Servis Hizmetleri, 90. Yılında Anadolu
Ajansı, Ankara: A.A Yayınları, Yayın No: 11.
Tokgöz, Oya, (2000). Temel Gazetecilik, Ankara: İmge Kitabevi.
Sayı 37 /Güz 2013
210
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
Using Fear Appeal in Health Communication: Semiotic Analysis of Anti-smoking Visuals
Displayed on Cigarette Packages
Aslıhan ARDIÇ ÇOBANER, Yrd. Doç. Dr., Mersin Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu / Sosyal Hizmetler Anabilim Dalı
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Sağlık İletişimi, Korku
Öğesi, Korku Öğesi
Teorileri, Sigara
Karşıtı Görseller,
Göstergebilim.
Öz
Sağlık iletişiminde son dönemlerde sağlıkla ilgili kampanyalarda ve özellikle de
riskli davranışın değiştirilmesi ve bireyleri sağlığa zararlı davranışlarından vazgeçirmek
amacıyla hazırlanan içeriklerde korku öğesinin (fear appeal) kullanımına sık rastlanmaktadır.
Bu çerçevede, sigara içme davranışını azaltmak için sigara paketlerinin üzerine konulan on
dört görselde korku öğesinin kullanımı, iletilerin neler olduğu ve anlamın nasıl oluştuğu
göstergebilimsel analiz yöntemi kullanılarak çözümlenmiştir. Çalışmanın sonucunda,
sigara paketleri üzerinde yer alan görsellerde korku öğesinin farklı düzeylerde kullanıldığı
ortaya konulmuş ve korku öğesinin tıbbi paradigma içerisinde “sağlık” ve “sağlıklı olma”
mitleri ile sağlık-hastalık, hayat-ölüm, kadınlık-erkeklik, gençlik-yaşlılık gibi karşıtlıklarla
pekiştirildiği tespit edilmiştir.
Çalışma, görsel metinlerde sigara içmenin “bireysel bir davranış” ve bir “bağımlılık”
olarak çerçevelendiğini de ortaya koymuştur. Korku öğesinin kullanımında beklenen tutum
ve davranış değişikliğini sağlamak için bireylerin toplumsal olarak da desteklenmeleri
gerekmektedir. Dolayısıyla bu çalışma bireyin ve toplumun sağlığı için bireysel çabaların
yanında; politika geliştirme süreçlerine katılımın ve insanların kendi sağlıklarına dair
farkındalıklarını ve öz-yeterliliklerini arttıran sağlık iletişimi faaliyetlerinin önemini de
vurgulamaktadır.
Keywords:
Health
Communication, Fear
Appeal, Fear Appeal
Theories, Anti-smoking
Visuals, Semiology.
Abstract
In health communication campaigns, fear appeal is frequently used in contexts
aiming at changing risky behaviours and discouraging people from harmful health
behaviours. The aim of this study is to explain the use of fear appeal in anti-smoking visuals
displayed on cigarette packages; the messages and construction of meaning in the messages
in these visuals with semiotic analysis. The study includes fourteen visuals used on cigarette
packages in Turkey. The study shows that fear appeal in visuals on cigarette packages are
used at different levels and it is reinforced in medical paradigm with myths and contrasts
like health vs. sickness, life vs. death, female vs. male and young vs. old.
The analysis finds out that smoking is framed as an “individual behaviour” and
as an “addiction” in the visual texts. In order to achieve expected behavioural change by
using fear appeal, individuals should also be supported at community level. To this end, this
study highlights the importance of health communication activities enabling involvement in
policy development processes and increasing self-awareness and self-efficacy of individuals
related to their health as well as the individual efforts for the individual’s and community’s
health.
Aslıhan Ardıç Çobaner
Giriş
Korku öğesi (fear appeal)1 insanlara önerilen ya da tavsiye edilen şeylere
uymadıklarında başlarına gelebilecek olumsuz şeylere dikkati çekerek, korku yoluyla
ikna etmeye çalışan bir mesaj türüdür. Günümüzde korku; bir malın pazarlamasından,
bir fikre yönelik ikna edici mesajların oluşturulmasına; sosyal alanda bir davranışın
değiştirilmesinden, bir fikrin benimsetilmesine veya sosyal sorunlara dikkat çekilmesi
gibi birçok farklı amaçla kullanılmaktadır. Korku öğesinin kullanımının ilk örnekleri
siyasal iletişimde ve seçim kampanyalarında görülmüştür. Siyasi parti ya da adayların,
belli adayları desteklemek ya da belli partilere oy verilmesini sağlamak için hazırlattıkları
kampanyalarda, insanları ikna etmek amacıyla korku öğesi kullanılmıştır.
Korku öğesinin en yaygın kullanıldığı alanlardan birisi de sağlık konusundaki
ikna edici iletişim süreçleridir. Sağlıkla ilgili davranış değişimini amaçlayan sağlık
iletişiminde, insanların sağlık risklerini tanımaları, kendi sağlıklarını geliştirmeleri,
erken teşhis ve tedaviye ulaşmaları ve sağlık risklerini azaltmaları amacıyla çeşitli mesaj
stratejileri kullanılmaktadır. Bu mesajlar çeşitli iletişim kanalları kullanılarak (kişilerarası
danışma, destek grupları, workshoplar, gazete ve dergi makaleleri, reklam panolarında,
radyo-tv programları, sosyal reklamlar (Public Service Announcement-PSA) ve bilgisayar
enformasyon sistemleri gibi) hedef kitleye ilgili sağlık enformasyonu iletilir (Çınarlı,
2008: 144).
Sağlık enformasyonunu içeren kampanyalarda bireyleri sağlığa zararlı
davranışlarından vazgeçirmek ve davranışı değiştirmeye yönelik motivasyon oluşturmak
amacıyla hazırlanan reklam ve materyallerde korku öğesinin kullanımına sıklıkla
rastlanmaktadır. Örneğin sigara ya da uyuşturucu kullanımı gibi istenmeyen, sağlığa
zararlı bir davranışın önlenmesi amacıyla; risklere vurgu yaparak, insanların risklerden
ve davranış değişikliğinin sağlayacağı kazançlardan haberdar olmaları amaçlanmaktadır.
Bu amaçla kişilerarası iletişim ve kitle iletişimi aracılığı ile riskli davranıştan
uzaklaştırmayı amaçlayan mesajlar iletilebilmektedir. Korku öğesi sağlık mesajlarında
çeşitli düzeylerde (yüksek ve düşük), dil ve görüntüler aracılığı ile oluşturulmaktadır.
Bu görüntüler çoğunlukla canlı, kişileştirilmiş bir dil (sigara içenlere yönelik “sizin gibi
sigara içenler….”) ve kanlı görsellerin yer aldığı (örneğin kaza kurbanlarının resimleri)
“korkutucu” içerikten oluşabilir. Yüksek düzeyde korku öğesi kullanılan bir mesajda
somut, yoğun ve duygusal bir dil ile birlikte görsel malzeme ve grafikler kullanılmaktadır
(Witte, 1992: 330).
Türkiye’de de son yıllarda sigara kullanımını azaltmak amacıyla yürütülen sağlık
iletişimi kampanyası içerisinde hazırlanan materyallerde, radyo, televizyon programlarında
ve sosyal reklamlar içerisinde korku de öğesi kullanımına rastlanmaktadır. Korku öğesinin
kullanıldığı sigara karşıtı uyarıcıların bir kısmı sigara paketleri üzerinde yer alan görseller
aracılığı ile topluma iletilmiştir (Kuş, 2010: 1).
Bu çalışmada, öncelikle sağlık iletişimi disiplini, çalışma alanları ve kullandıkları
1 Literatürde “fear appeal” korku çekiciliği/güdüsü/çağrısı olarak da kullanılmaktadır. Bu kavramları kapsadığı
düşünülerek bu çalışmada “korku öğesi” ifadesinin kullanılması tercih edilmiştir.
212 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
yöntemler üzerinde durulmuştur. Sağlık iletişiminde korku öğesinin kullanımının
açıklanmasının ardından, korku öğesi teorilerine ve sigara karşıtı kampanyalarda korku
öğesinin kullanılışına yer verilmiştir. Çalışmanın araştırma evresinde sigara kullanımını
azaltmak amacıyla sigara paketleri üzerinde yer alan ve sigaranın zararlarına vurgu yapan
görseller göstergebilimsel yöntemle analiz edilmiş, görsellerde korku öğesinin kullanımı,
ne tür iletilerin yer aldığı ve bu görsellerde anlamın nasıl oluştuğu çeşitli bulgularla ortaya
konulmuştur.
Çalışmanın Problemi
Bu çalışmanın temel problemini, sigara paketleri üzerinde yer alan görsellerde
korku öğesinin kullanılıp kullanılmadığı; korku öğesinin hangi düzeylerde kullanıldığı;
kullanılan görsellerde anlamın nasıl iletildiği (hangi göstergeler, mitler, simge ve
çağrışımlar ile) ve görsellerde oluşturulan anlam ile görsellerde verilen dilsel mesajların
birbiri ile uyumu oluşturmaktadır. Ayrıca bu çalışmada, kullanılan görsellerin sigara
içme davranışını nasıl tanımladığı ve ne şekilde çözüm yolları sunduğunun cevabı da
aranacaktır.
Çalışmanın Amacı
Bu çalışmanın amacı; sağlık iletişiminde sigara içme gibi riskli bir davranışı
değiştirmeye yönelik olarak, sigara paketleri üzerinde kullanılan uyarıcı mesaj ve
görsellerde2 korku öğesinin kullanımını, iletilerin neler olduğunu ve anlamın nasıl
oluştuğunu göstergebilimsel analiz yöntemini kullanarak açıklamaktır. Sigara içme gibi
riskli sağlık davranışlarını değiştirmeyi amaçlayan sağlık iletişimi mesajlarında; genellikle
insanların kendi davranışlarından sorumlu oldukları ve somut kanıtları gördüklerinde
riskli davranışlardan vazgeçecekleri kabul edilir. Oysa birçok bilimsel kanıta rağmen
bireyler sigara içmeye devam etmektedirler. Bu çalışmada, sigara paketleri üzerinde yer
alan görsellerde korku öğesinin kullanım düzeyleri; bu öğenin sigara içme davranışını
nasıl tanımladığı (bireysel bir sorun, bağımlılık vb.), sorumlular hakkında ve problemin
çözümüne yönelik ne tür öneriler sunduğu (bireysel/toplumsal) ve kullanılan görsel öğeler
aracılığı ile ne tür anlamların aktarıldığı ortaya konulmuştur.
Çalışmanın Önemi
Sağlık iletişiminde korku öğesi; sigara kullanımının engellenmesi/azaltılması,
2 Sigara paketleri üzerine uyarıcı mesaj yazılması ilk kez ABD’de Halk Sağlığı Kurumu Surgeon General’in
1965 yılında sigara paketleri üzerine “Surgeon General Warning” ve “Sigara içmek sağlığa zararlıdır” ifadesini
yazdırması ile başlamıştır. Daha sonra 2001 yılında Kanada’da sigara paketleri üzerinde, uyarı mesajları ile birlikte
sigara içmenin zararlarına işaret eden görseller kullanılmıştır. Türkiye’de ise ilk olarak 1996 yılında çıkarılmış olan
4207 sayılı “Tütün Mamullerinin Zararlarının Önlenmesine Dair Kanun” uyarınca tütün ürünleri paketleri üzerine
“Yasal Uyarı: Sağlığa Zararlıdır” ifadesi basılmıştır. 2010 yılından itibaren ise sigara paketlerinin ön yüzünde,
on dört değişik görsel kullanılmıştır. Paketler üzerinde kullanılan görseller Avrupa Birliği tarafından geliştirilen
arşivde yer alan resimler arasından seçilmiştir (Bilir vd., 2013: 14).
Sayı 37 /Güz 2013
213
Aslıhan Ardıç Çobaner
ilaç bağımlılığı, AIDS’ten korunma, diş bakımı, gebelikten korunma, silahlanma, çocuk
suçları, aşılama, trafik güvenliği, sigortalama, iklim değişikliği, gıda ve su güvenliği, katkı
maddeleri, cep telefonları, stres ve benzeri sağlıkla ilgili birçok konuda kullanılmaktadır
(Williams, 2012: 4). Sağlık iletişiminde korku öğesinin kullanımına yönelik çalışmalar
incelendiğinde; Türkiye’de gerek kuramsal, gerekse ampirik düzeyde daha önce
yapılmış bir çalışmanın bulunmadığı anlaşılmıştır. Bu çalışma sağlıkla ilgili mesajların
iletiminde görseller yoluyla anlamın nasıl kurulduğu ve aynı zamanda sağlık iletişimi
alanında davranış değişikliğinde korku öğelerinin kullanımına yönelik literatüre bir katkı
sunacaktır. Ayrıca bu çalışmanın verileri, sağlık iletişimi kampanyalarında korku öğesinin
kullanılacağı mesaj stratejileri üzerinde düşünme, tartışma ve yeni çalışmalar için kaynak
materyal sağlanması açısından önem taşımaktadır.
Çalışmanın Varsayımları ve Sınırlılıkları
Bu çalışma; sigara paketleri üzerinde yer alan uyarıcı görsellerde korku öğesinin
kullanıldığı temel varsayımından hareketle; korku öğesinin kullanımının farklı düzeylerde
gerçekleştiği ve yüksek ve orta düzeyde korku öğesi kullanımının daha sık görüldüğü
temel varsayımına dayanmaktadır. Ayrıca bu çalışmaya göre, incelenen görsellerde korku
öğesinin kullanımı çeşitli göstergeler aracılığı ile gerçekleşmekte; bu göstergelerde anlam
tıbbi paradigma içerisinde mitler ve simgeler aracılığı ile sağlık-hastalık, hayat-ölüm,
gençlik-yaşlılık, kadınlık-erkeklik gibi çeşitli karşıtlıklar içerisinde oluşturulmakta ve
görseller sigara içme davranışını “bireysel bir sorun” ve “bağımlılık” olarak tanımlayarak;
çözüm yolunu yine bireylere yöneltmektedir.
Bu çalışma yalnızca sigara paketleri üzerinde yer alan on dört görseli kapsamaktadır.
Oysa sağlık iletişiminde korku kullanımı sık rastlanan bir yöntemdir ve birçok sağlık
iletişimi kampanyasında kullanılmaktadır. Örneğin radyo ve televizyonlarda yayınlanan
sosyal reklamlarda, afiş ve reklam panolarında da korku öğesi kullanımına sık
rastlanmaktadır. Bu çalışma sosyal reklamlarda, afiş ve reklam panolarında kullanılan
sigara karşıtı görselleri kapsamamaktadır.
Sağlık İletişimi Kavramı ve Çalışma Alanları
Sağlıkla ilgili mesajların yayıldığı ve yorumlandığı bir süreç olarak sağlık iletişimi,
iletişim ve sağlık alanlarını birleştiren disiplinlerarası bir alandır. Sağlık hizmeti sunumunun
iyileştirilmesinde önemli bir sosyal süreç olan sağlık iletişimi; tedavi kararlarının alınması,
değişen sağlık koşullarına uyum sağlanması ve sağlığı koruyucu faaliyetleri düzenlemek
amacıyla sağlık hizmeti sunanlar ve sağlık hizmeti alanlar arasında sağlık bilgilerinin
oluşturulması ve bu bilgilere erişim gibi konuları kapsamaktadır. Sağlık iletişimi bu
konularda iletişim becerilerini kullanmak ve iletişimin sağlık ve sağlık hizmetleri
üzerindeki etkisinin incelenmesi üzerinde çalışmaktadır. Ayrıca sağlık iletişimi, hedef
kitlelerin sağlık konusundaki bilgi birikimini, tutum ve davranışlarını etkileyecek sağlık
bilgilerini oluşturmak amacıyla uzman kişilerin kitle iletişimi üzerinden yayılacak ikna
edici mesajlar geliştirmesini sağlamaktadır (Kreps vd., 1998: 1). Sağlık iletişimi alanının
214 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
bir bilim alanı olarak gelişimi 1970’li yıllardan itibaren hız kazanmış ve günümüzde
iletişim ve tıp disiplinlerinin bu alana ilgisi giderek artmıştır.
Sağlık iletişimi çeşitli düzeylerde gerçekleştiği gibi sağlık ile ilgili bilgi kimi zaman
kişilerarası iletişim ile kimi zaman da kitle iletişimi ile yayılmaktadır. Kitle iletişimi
düzeyindeki sağlık iletişimi ulusal ve evrensel sağlık programları, sağlığı geliştirme
kampanyaları ve halk sağlığı planlarını kapsamaktadır. Bu düzeydeki sağlık iletişimi
sağlıkla ilgili mesajların yayılması ve yorumlanması olarak değerlendirilmektedir.
Sağlıkla ilgili mesajları gönderen bir kişi, kurum veya bir kitle iletişim aracı olabilir.
Bu mesajları alanlar ise, bireyler, gruplar veya kitleler olabilir. Tabak’a göre; sağlık
iletişimi; sağlık hizmetlerinin tanınması, doğru sağlık bilgilerinin yayılması, sağlıkla
ilgili tutumların değişmesi ve sağlıklı yaşam biçimlerinin temeli olan sağlık davranışının
geliştirilmesi süreçlerini içerir (2003: 30).
Sağlık iletişimi çalışmalarının kitle iletişimi boyutu, medyanın halk sağlığını
geliştirmek üzere ikna edici şekilde kullanılması amacını taşır. Oysa günümüzde medya
toplumsal boyutta ele alınabilecek sağlık sorunlarını bireysel çerçevelerle ele alarak,
bu sorunların toplumsal nedenlerini ve çözüme yönelik politikaların geliştirilmesi
gerekliliğini görünmez kılmaktadır. Iyengar’ın da belirttiği gibi medyada sağlıkla ilgili
haberler büyük oranda bireysel ve epizodik (olaysal) çerçevelerle verilmektedir (1997:
246). Oysa sağlıkla ilgili sorunlar birçok yönden sosyal koşullarla ilişkilidir. Örneğin,
Parrott, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) 2000 yılında yapılan bir çalışmada temel
dokuz ölüm nedenin çoğunun halk sağlığı ve/veya risklerle ilişkili olduğunun ortaya
konulduğuna ve bu sorunların görülme sıklığının sağlık iletişimi yöntemleri ile yapılacak
müdahalelerle azaltılabileceğine dikkati çekmektedir (2004: 753).
Sağlık iletişimi, kamu ve bireyin sağlığı ile ilgili mesajların oluşturulmasında ve
bireysel ve toplumsal sağlık riski ile ilgili enformasyonun yayılmasında genel olarak
iletişim kuram ve yaklaşımlarından yararlanmaktadır. Sağlık iletişimi çalışmaları, daha
çok sağlığın geliştirilmesi ve hastalıklardan korunma üzerine yoğunlaşmıştır. Sağlığı
ilgilendiren bir konuda bilgiyi ve farkındalığı arttırma, sorunun nedenleri ve çözüm
yolları hakkında bilgilendirme, algılamaları, inançları, tutumları etkileme, davranış
değişikliğinin yararlarını gösterme, mitleri ve yanlış anlaşılmaları çürütme gibi birçok
rolü içerisinde barındırmaktadır (Thomas, 2006: 3).
Sağlık iletişiminin çok disiplinli özelliği nedeniyle; halk sağlığı ve risk iletişimi
alanında sağlık iletişimi yöntemleri kullanılarak davranış değişikliği oluşturmayı
sağlamak amacıyla sağlık eğitimi, sosyal pazarlama, medyada savunuculuk ve davranış
ve sosyal değişim kuramlarını içeren birçok kuram ve yaklaşımdan yararlanılmaktadır.
Tutum ve davranış değişikliği ile ilgili kuram ve modellerin, sağlığa ilişkin tutum ve
davranışlarında, bireyin algısı, toplumsal ve sosyal çevresi, sosyal normlar ve tavırların
belirleyici olduğu bilgisi üzerine kurulu olduğu söylenebilir. Davranış değişikliklerini
hangi durum ve kriterlere göre değiştirdikleri, sağlıklı davranışları nasıl öğrendikleri,
öğrenmek ve uygulamak için nasıl ikna oldukları da tutum ve davranış değişikliği kuram
ve modellerinin ortak noktasıdır (Sezgin, 2011: 116).
Sayı 37 /Güz 2013
215
Aslıhan Ardıç Çobaner
Korku Öğesinin Kullanımı ve Korku Öğesi Teorileri
İkna etme amacıyla korku öğesinin kullanımı konusunda birçok çalışması bulunan
Kim Witte’ye göre korku kullanımı, “Geçerli ve önemli bir kişisel tehdidi dile getirerek
insanlarda korku uyandıran ve ardından bu tehditle başa çıkmak için öneriler sunan,
çözüm yolları gösteren ikna edici mesajlardır” (1992: 330). Elli yıllık bir araştırma
süreci boyunca, mesajlarda korku öğelerinin kullanımının etkililiği ya da etkisizliğine
dair birçok farklı teori ve model geliştirilmiştir. Ancak, genel olarak sağlık iletişimcileri
sigara içmenin önlenmesi ve bırakılması dahil, uzun yıllar boyunca sağlıkla ilgili
davranış değişikliği oluşturulması konusunda korku kullanımının gerekli olup olmadığını
tartışmışlardır (Hill vd., 1998: 5).
Korku öğesi teorileri birbirinin üzerine inşa edilme eğiliminde olup, geliştirildikleri
dönemin belli başlı perspektiflerini yansıtmaktadır. Örneğin erken dönem korku öğesi
teorileri o dönemde daha popüler olan öğrenme teorilerinin üzerine şekillenmiştir.
Dillard’ın korku öğesi teorilerinin üç temel grupta sınıflandırdığını aktaran Witte ve
Allen, bu teorileri şu şekilde açıklamaktadır: Güdülenme Teorileri (Drive Teories,
Drive-Reduction Model); Paralel Yanıt Modelleri (Parallel Response Models) ve Öznel
Beklenen Yararlılık Modelleri (Subjective Expected Utility (SEU) Models). Buna ek
olarak Witte’nin Genişletilmiş Paralel Süreç Modeli (Expended Parallel Process Model
(EPPM)) bu öncül teorilere bir araya getirerek, tek bir teori altında birleştirmiştir (2000:
592).
1. Güdülenme Teorileri: Korku öğesi araştırmalarının en erken dönem çalışmalarında
güdülenme teorilerinin çeşitli modellerinden yararlanmıştır. Bu teoriler korku ve davranış
değişikliği arasında tersine çevrilmiş bir ilişki olduğunu ve ılımlı bir korku düzeyinde
daha fazla davranış değişikliğinin ortaya çıkacağını öne sürmektedir. 1970’li yıllarda bu
teorilere yönelik yeterli destekleyici kanıt elde edilemediğinden, benimsenmemiş olup,
korku öğesi çalışmalarında duygusal ve bilişsel yanıtlar araştırılmaya başlanılmıştır
(Witte ve Allen, 2000: 593).
2. Paralel Yanıt Modelleri: 1970’lerde Leventhal, paralel yanıt veya süreç modelini
önermiştir. Paralel yanıt modeline göre, korku öğesi ile karşı karşıya gelen birey birbirine
paralel iki ayrı algılama sürecine girer. Bunlar; tehlike kontrol süreçleri (danger control
processes) (tehdit veya tehlikeyi kontrol etme çabaları) ve korku kontrol süreçleri (fear
control processes) (kişinin tehdit/tehlikeye dair korkusunu kontrol etme çabaları) olarak
ayırt edilmiştir. Tehdit veya tehlikenin kontrolünde birey bununla nasıl başa çıkılması
gerektiğinin; korku kontrolünde ise bir tehdide karşı olan duygusal tepki ile nasıl başa
çıkılacağının cevabını arar (Witte ve Allen, 2000: 593). Daha sonra Witte, bu teori üzerine
çalışarak kendi teorisini inşa etmiştir.
3. Öznel Beklenen Yararlanım Modelleri: Öznel yararlılık, arzulanan bir nesnenin
veya hedefin, bu hedefe ulaşmaya yönelik davranışın öznel olasılığı ile hedefin algılanan
değeridir. Bu modellerin temelinde Rogers’ın “Korunma Motivasyonu Teorisi” (protection
motivation theory -PMT) gibi bilişsel olarak, korku öğesini neyin etkili kıldığına dair
mantıksal yaklaşımları değerlendirme çabası yatmaktadır. Rogers’ın teorisine göre
insanların, istenen davranışı yapma olasılığını artıran dört faktör vardır. Bunlar; ikna edici
216 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
mesajda yer alan tehdidin ciddiyeti, insanların tehdit eylemine karşı hassasiyeti, mesajda
önerilen çözümün etkinliği ve bireylerin çözümü uygulama yeterliliğidir (Witte ve Allen,
2000: 593).
Korku öğesi teorilerinin en günceli Witte’nin klasik korku öğesi teorilerini bir araya
getiren Genişletilmiş Paralel Süreç Modeli’dir. Bu modele göre; kişilerin korku öğelerine
yanıtı, tehdidi nasıl değerlendirdiklerine ve algıladıklarına dayalıdır. Hedef kitle tehdidi
değerlendirirken, tehdidin ciddiyeti ve şiddetinin yanı sıra hassasiyet ve kendi başlarına
gelmesi olasılığını göz önüne alır. Eğer insanlar risk altında olduklarına inanmıyorsa veya
sağlık tehdidini ciddi olarak görmüyorsa mesaja yanıt vermeyecektir (Witte ve Allen,
2000: 594).
Witte korku öğesinin kullanımının üç temel niteliğinden söz etmektedir. Bunlar
korku (fear), tehdit algısı (perceived threat) ve algılanan yeterlilik (perceived efficacy)’dir..
“Korku”, yüksek düzeyde psikolojik uyarıyla birlikte açığa çıkan olumsuz duygudur.
“Tehdit algısı”, mesajı alanlarda bir takım “olumsuz sonuç veya durumda oldukları” gibi
bir algı meydana getiren dış uyarıcıdır. Bir korku öğesi kullanımının “tehdit” boyutu,
genelde iki mesaj unsurunu içermektedir. Bunlardan birincisi tehdide karşı “algılanan
duyarlılık” (perceived susceptibility) yani insanların tehditten etkilenmesi ve ikincisi
ise tehdidin “algılanan şiddeti” (perceived severity) ya da tehdidin büyüklüğü ya da
sertliğidir. Korku öğesi kullanımının son niteliği olan “algılanan yeterlilik” ise; mesajdaki
tavsiyelerin uygulanabilir ve belirtilen tehdidi azaltabilir olduğu yönünde kişinin inancıdır
(Witte, 1992: 331).
Eğer insanlar tehdidin ciddi olduğuna ve kendilerinin risk altında olduklarına
inanıyorsa, kendilerini harekete geçirmek üzere motive edecek bir korku ile yanıt verirler.
Yanıtlarının doğası, tavsiye edilen eylemin ne kadar etkili olacağına inandıklarına (yanıt
etkililiği) ve eylemi gerçekleştirmek için yetilerine olan inançlarına (öz yeterlilik) bağlıdır.
Bu inançların tamamı algılanan yeterlilik olarak adlandırılır. İnsanlar korktuklarında ama
tehdide etkili şekilde cevap verebileceklerinde (diğer bir deyişle, algılanan yeterlilik
algılanan tehditten daha güçlüyse), tehlikeyi kontrol etmek için tavsiye edilen eylemi
kabul ederler. Diğer yandan, tehdit algısı yeterlilik algısını aşarsa (diğer bir deyişle tavsiye
edilen eylem çok zor, çok pahalı veya tehdidi savuşturmak için yeterli olmadıklarına
inanıyorlarsa), insanlar korkularını nasıl kontrol edeceklerine odaklanmaya başlarlar.
Mesajı görmezden gelir, risk altında olduklarını inkâr eder, mesajla dalga geçer veya
kaynağa sinirlenirler. Hatta sağlıksız davranışlarını arttırabilirler (bumerang etkisi). Aslında
tehdit ne kadar büyükse, motivasyon da o kadar fazladır. İnsanların korku kontrolüyle mi
yoksa tehlike kontrolüyle mi yanıt verecekleri, algıladıkları yeterliliklerinin düzeyinin
algıladıkları tehdit düzeyiyle karşılaştırılmasına dayanır (Witte ve Allen, 2000: 591-592).
İnsanların korku öğesine verdikleri cevap da çeşitli şekillerde farklılaşabilir.
Thesenvitz’e göre (2000: 3) bu farklılaşma üç şekilde ortaya çıkabilir:
·
·
·
Algılanan tehdit düşükse, hedef kitle yeterlilikle ilgili endişe duymaz ve yanıt vermez,
Algılanan tehdit yüksekse ve algılanan yeterlilik düşükse, sonuç kaçınma, inkâr veya kaynağa karşı
öfkedir (korku kontrolü);
Algılanan tehdit yüksekse ve algılanan yeterlilik de daha yüksekse, tavsiye edilen davranış kabul
edilir (tehlike kontrolü).
Sayı 37 /Güz 2013
217
Aslıhan Ardıç Çobaner
Kısacası korku öğesinde amaç, yüksek tehdit ve yüksek yeterlilik içeren mesajı
oluşturmaktır. Her ne kadar konsept basit olsa da, uygulama karmaşık ve zordur. Bir
kişi için tehdit ve yeterlilik arasındaki doğru denge, herhangi bir reaksiyon ortaya
çıkarmayabilir veya bir diğeri için geri tepebilir (Witte ve Allen, 2000: 592). Bu nedenle,
sağlık iletişimi kampanyalarında yüksek tehdit, yüksek yeterlilik mesajı oluşturmak için,
hedeflenen kitleyi derinlemesine tanımak önemlidir. Bu, hedeflenen kitle ve konunun
tanımlanmasını ve ardından kitlenin sağlık riskinin onları nasıl etkilediğine, sağlıklarına
yönelik büyük ve ciddi bir tehdit olduğuna inanmalarını gerektirir.
Korku öğesi kullanımı üzerine yapılan çalışmalar iki alanda sınıflandırılmıştır.
Bunlardan birincisi, mesajın önerdikleri (tutum, davranış, niyet) ile ilgili çalışmalar, diğeri
ise mesajın reddedildiği ya da kabul edilmediği durumlar (inkâr, kaçınma ve savunma
gibi) ile ilgili çalışmalardır (Witte ve Allen, 2000: 592). Ayrıca Stern’e göre yukarıda sözü
edilen araştırmalarda korku öğesi dört farklı açıdan araştırılmıştır. Birincisi korkunun
derecesidir (1988: 91). Korkunun derecesi yüksek veya düşük duygusal uyarılma
şeklinde olabilir. İkinci araştırma alanı korku öğesinin kullanımının şeklidir. Bu fiziksel
veya sosyal olarak rahatsız etme şeklinde olabilir. Üçüncüsü, korku öğesi kullanımının
konumudur. Bu konumlandırma olumsuz durumlara yol açan eylemleri tanımlamak veya
olumsuz durum ya da eylemlerden kaçınmayı tavsiye etmek şeklinde olabilir. Sonuncusu
ise korku öğesinin kullanımının uygulama şekline ilişkindir. Uygulama şekli hayattan bir
kesit veya tanıklık etme şeklinde olabilir.
Korku öğesinin uygulanabilirliği ve etkisi ile ilgili tartışmalarda, korku öğesinin
düzeyi ve etkisi arasındaki ters U ilişkisi üzerinde ayrıca durulmaktadır. Korku öğesi
düşük düzeyde olduğunda, mesaja duyarlılık azalırken; yüksek olduğunda ise “tehlike/
vehamet” ya da “risk” duygusu ile baş edememe duygusu oluşmaktadır. Bu durumda
eğer kişi güçlü bir öz-yeterlik (self-efficacy) gösterirse tehlikeyi gidermenin yolunu arar
ve tutumunu değiştirmeye çalışır. Ancak öz-yeterlik düşük ise; bu kişiler korkularını
psikolojik savunma mekanizmaları ile kontrol etmeye çalışır. Kısaca, yalnızca kişi tavsiye
edilen yanıtı etkili şekilde yerine getirebilecek gibi görüyorsa, tavsiyeye uyum sağlanması
için korku öğesi kullanılabilir (Thesenvitz, 2000: 10). Ancak, korku kullanımına dair etik
kaygılar nedeniyle, düşük düzeyde korku öğesi kullanma, olumlu davranışı güçlendirme
ve mizah kullanımı gibi yöntemler daha çok önerilmektedir (Williams, 2012: 4).
Sigara karşıtı kampanyalarda korku öğesi kullanarak davranış değişikliği oluşturma
sıklıkla kullanılmakta ve etkili olduğu kabul edilmektedir. Thesenvitz, bu kampanyaların
uygun şekilde kullanıldıklarında korkutucu ve “sert” kampanyaların sağlık iletişiminde,
özellikle de tütün kontrolünde, etkili olduğunu gösteren çeşitli çalışmaların yapıldığından
söz etmektedir (2000: 1). Bu çalışmaların ortak sonucuna göre yetişkinleri sigarayı
bırakma konusunda ikna etmenin en iyi yolu kampanyalarda korku öğesini kullanmaktır.
Hill vd., aktardıklarına göre, eskiden sigara içen ve şu an sigarayı bırakmış kişiler
üzerinde yapılan bir araştırma, bu kişilerin sağlıkları ile ilgili duydukları endişe ve
korkunun sigarayı bırakmalarında birinci etken olduğunu göstermektedir (1998: 5).
Fransa’da sigara içen genç nüfus üzerinde yapılan bir çalışma ise gençlerin korku içeren
mesajları önemsediğini göstermiştir. Korku, mesajı kabullenmede kolaylaştırıcı bir rol
oynamıştır (Gallopel ve Valette, 2002: 274). Sigara karşıtı kampanyalar içerisinde korku
218 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
öğesinin kullanımı konusunda en bilineni 1997 yılında Avustralya Sağlık Bakanlığının
tütün danışma kurulunun önerisiyle başlattığı ‘Quitnow’ kampanyası ve bu kampanya
sırasında kullanılan görsellerdir. Bu görseller sigaranın damarlara verdiği zararı gösteren
görüntülerden oluşmaktadır. Kampanya sonrasında yapılan odak grup çalışmaları
bu görüntülerin “kan dondurucu”, “ürpertici” ve “bir kez gördükten sonra bir daha
unutulamaz” bulunduğunu ortaya koymuştur. Kampanya süresince sürdürülen haftalık
izleme anketlerinde birçok aile ve kişi bu görüntülerin sigarayı bırakmaya yönelik
motivasyonlarını arttırdığını ifade etmiştir (Hill vd., 1998: 5).3
Willams, sigara bırakma konusunda korku öğesinin kullanımında öz yeterlilik
(self-effiency) ve sigarayı bırakma (cessation) desteğini vurgulayan mesajların, kaçınma
tepkisini arttıran mesajlara göre daha etkili olduğunu söylemektedir (2012: 14). Bununla
birlikte aşırı derecede korkutmak işlevsel olmayan bir endişeye yol açmaktadır. Yönetilen
ve düşük seviyede bir korku ile davranış değişikliği arasında doğrudan bir ilişki vardır.
Düşük korku iletişimi dikkati çekmek için yeterli olmayabilir fakat güçlü korku iletişimi
de savunma mekanizmasının çalıştırılması ile mesajdan kaçınma veya yok sayma şeklinde
sonuçlanabilmektedir. Bu nedenle özellikle sosyal reklamlarda hüzün, korku veya
dehşet öğelerinin sık kullanımının yerine; öz yeterlilikleri güçlendirecek bilgilendirici
ve neşelendiririci-espirili mesajların kullanımı tercih edilmelidir (Gallopel ve Valette,
2002: 277). Korku iletişimi mesajları eğer ilginçse, konu hikâyelendiriliyorsa ve kültürel
duyarlılık barındırıyorsa alıcıların kendileriyle ilgili risklere duyarlılığını arttırır ve öz
yeterliliklerini güçlendirerek, riskli davranıştan uzaklaşmalarını sağlar (Willams, 2012:
17).
Thesenvitz’e göre, sigara içenlerin pek çoğu sigarayı “bırakmayı istediklerini”
ifade etmelerine rağmen, bırakmanın “şu anki gündemlerinde” yer almadığı gerekçesini
öne sürmektedir (2000: 1). Bu nedenle kampanyalarda verilen mesaj, sigarayı bırakmanın
önemi, aciliyeti ve kişinin kişisel ilgisiyle bağ kurarak sigarayı bırakma öz-yeterliliğini
(self-efficacy) arttırdığı sürece sigara içenlerin kişisel gündeminde öncelik haline
gelebilecektir. Buna ek olarak, kullanılan imgelerin “aydınlatıcı” (şimdi doktorların ne
demek istediğini anlıyorum) ve “ürpertici” (bunun benim başıma gelmesini düşünmek
bile istemiyorum) olması gerektiği ve bu sayede sigara içmeye niyetlenildiğinde ya da
sigara görüldüğünde bu imgelerin çağrışım yapacağı düşünülmektedir.
Ayrıca, korku öğesinin tek başına korkutmak üzerine kurulu olmaması; hem
korku uyandırmak hem de istenilen davranışsal tepkilerin gösterilmesi için yeterli bilgi
içermesi gerektiği üzerinde de durulmaktadır. Korku kullanımında yöntem, önce hedef
kitleyi korkutmak, daha sonra tavsiye edilen şeyi yaparak bu korkuyu nasıl azaltacağını
göstermek olmalıdır. Bu süreçte korku öğesi kullanımında eğer bilişsel süreç (tehlike
kontrol süreci) duygusal sürece (korku kontrol süreci) göre daha güçlü olursa, sigara
bırakma tavsiyesinin kabul edilmesi olasılığı artarken; duygusal süreç yüksek olursa
insanlar korkularını azaltmak için kaçınma ve inkâr eğilimi geliştirebilirler (Gallopel ve
Valette, 2002: 275).
Korku iletişiminin etkililiği aynı zamanda karakteristik özellikler, dil, yaş,
3 Söz konusu kampanya daha sonra ABD, Norveç ve Kanada’da da kullanılmıştır. 2012 yılında Türkiye’de
Sağlık Bakanlığı tarafından benzer versiyonları kullanılan bu görsellerin orjinallerine http://quitnow.au adresinden
ulaşılabilir.
Sayı 37 /Güz 2013
219
Aslıhan Ardıç Çobaner
cinsiyet, kültürel durum gibi özelliklere bağlıdır. Örneğin gençlerin neden korktukları ile
yetişkinlerin ve yaşlıların neden korktukları farklı olabilmektedir. Gençler arkadaşlarını
kaybetmekten, fiziki olarak çekici olmamaktan ve sigara ile ilgili daha bireysel
tehditlerden korkarlarken; yetişkinlerin ve yaşlıların bağımlılık, ölüm ve yakınlarına zarar
verme gibi korkuları baskın olabilmektedir (Thesenvitz, 2000: 6). Villani’nin 1990-2000
yıllarını kapsayan araştırması, korku öğelerini kullanarak davranış değişikliği oluşturma
çabalarının gençler üzerinde etkili olmadığını, gençlerin ölüm ve kanserden çok nefesinin
kötü kokması, dişlerinin kötü görünmesi gibi sosyal onaya dair sigara karşıtı reklamlardan
daha çok etkilendiklerini göstermiştir (2001: 400). Ho ise; sosyal yönleri daha çok
vurgulanan (pasif içicilik gibi) kampanyaların yetişkinler üzerinde daha etkili olduğunu
ortaya koymaktadır (1998: 368). Türkiye’de sigara paketleri üzerindeki görsellerin nasıl
algılandığı üzerine yapılan bir çalışma ise, erkek öğrencilerin “iktidarsızlık” konulu
görselleri, kız öğrencilerin ise “bebeğe zarar” konusuna işaret eden görselleri “etkili”
olarak seçmiş olduklarını göstermektedir (Bilir, 2012: 1)4. Korku Öğesinin Sigara Paketlerinde Kullanımının Göstergebilimsel Analizi
Çalışmanın Yöntemi
Göstergebilimsel çözümlemede incelenen metnin öğeleri, anlamın oluşturulma
sürecini analiz edebilmek amacıyla çeşitli analiz düzeylerine ayrılır ve etiketlenir. Temel
öğe olarak “işaretler”in yani göstergelerin analizi seçilir (Erdoğan, 2012: 153). Göstergeler
tek başlarına bize bir şeyleri işaret edebilirler ama iletideki anlamı oluşturan göstergelerin
toplamıdır (Burton, 1995: 40). Göstergebilim, bir anlamlı bütünü örneğin bir yazıyı, bir
görüntü, bir tiyatro oyununu, bir müzik yapıtını oluşturan anlamsal katmanları, anlamın
eklemleniş biçimlerini araştırır, anlam üretiminin tüm süreçlerini ortaya çıkarmaya çalışır.
Medya metinleri üzerinde çalışmak metindeki ileti ve anlamları incelemeyi gerektirir. Bu
anlamlar sadece sözcüklerle değil her türlü iletişim biçimiyle oluşabilir. Hatta görüntülerin
anlamların iletilmesinde daha başarılı olduğu söylenebilir.
Bazen sözcüklerle oluşturulan anlam ile görüntülerde anlatılan şeyler birbirinden
farklı şeyler olabilir hatta birbiri ile çelişebilir. Örneğin topluma yönelik hazırlanan
ve toplumun tamamını hedeflediğini iddia eden sosyal reklamlarda bile anlam yazılı
metinlerde görünenden farklı olarak okunabilir. Örneğin AIDS/HIV’e yönelik bir sağlık
kampanyasında, yazılı metinde yer alan ve her iki cinsiyeti de kapsayan “nötr” mesaj,
görsel metinde kullanılan kadın görseli ile, kadınları “cinsel arabulucu” ve “cinsel ahlak
bekçileri” olarak yansıtırken, gerçekte virüsü taşıyanların genelde erkekler olduğu bilgisi
gizlenebilir (Jewitt ve Oyama, 2007: 112; Burton, 1995: 18).
Bu çalışmada, Türkiye’de sigara paketleri üzerinde yer alan on dört görsel
göstergebilim yöntemi ile analiz edilmiştir. Bu görsellerin analizinde iki aşamalı bir yol
izlenmiştir. Öncelikle tüm görseller kullanılan korku öğesinin düzeyine göre üç grupta ele
4 Lisede okuyan toplam 294 öğrenci ile yapılan bir çalışmada, öğrencilere sigara paketleri üzerindeki on dört
resim teker teker gösterilmiş ve öğrencilerden resimlerle ilgili olarak sigarayı bırakma konusunda “etkili değil”,
“etkili olabilir” veya “çok etkili” şeklinde işaretlemeleri istenmiştir. Çalışmanın sonucuna göre; öğrencilerin %
33-81’i görselleri “etkili değil” olarak değerlendirirken, % 2,4-37,4’ü de “çok etkili” değerlendirmesi yapmışlardır
(Bilir, 2012: 1).
220 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
alınmıştır. Bu gruplar yüksek düzeyde korku öğesi içeren görseller, orta düzeyde korku
öğesi içeren görseller ve düşük düzeyde korku öğesi içeren görseller olarak belirlenmiştir.
İkinci aşamada anlamlandırma sürecine yönelik göstergebilimsel çözümleme
yapılmıştır. Göstergebilimsel çözümlemede amaç; bir metnin ya da görüntünün belirgin,
ortada olan anlamını değil, anlamının arkasında yatanın keşfedilmesini sağlamaktır.
Barthes’a göre bir metnin anlamlandırılması düzanlam ve yananlam düzlemlerinden
oluşmaktadır. Anlamlandırmanın birinci düzeyi, düzanlam (denotation) göstergenin
dışsal gerçeklikteki göndergesiyle ilişkisini betimler ve göstergenin ortak duyusal, aşikar
anlamına gönderme yapar. Anlamlandırmanın ikinci düzeyi, metin/yazar ve okuyucu/
okur arasında anlamın müzakere edildiği yananlam (connotation) düzlemidir (Dağtaş,
2012: 68). Yananlam, göstergenin kullanıcıların duygularıyla ve kültürel değerleriyle
buluştuğunda meydana gelen etkileşimdir. Yananlamlar bireysel yönler içerdikleri gibi
toplumsal, tarihsel, kültürel vb. özellikleri de kapsarlar (Vardar, 1988: 224).
Yananlam, mitler ve simgelerden oluşmaktadır. Barthes, miti analiz ederken gösteren,
gösterilen ve göstergeden oluşan üç boyutlu bir örüntüden bahseder. Mit bu örüntünün
ikincil düzeyidir (Dağtaş, 2012: 68). Şekil 1’de yer alan diyagrama göre ilk dizgede yer
alan gösterge, ikincil sistemin göstereni haline gelir. Bir nesne veya pratiğin biçimi ne
olursa olsun gösterilen olarak işlev gördüğü ve anlam yüklendiği an dilin farklılaşma
sürecine boyun eğer ve kendisi bir gösterge olur. Bundan sonra da yananlamsal süreç
başlar. Bu aşamada gösterge bir bütün olarak ikincil bir kavramın eklemleyicisi olarak
işlev görür.
Şekil 1 Barthes’ın Mit Çözümlemesi
Kaynak: Coward ve Ellis, 1985: 55.
Barthes’a göre, mitler bir şey üzerine düşünme, onu kavramsallaştırma ya da
anlamanın kültürel yoludur. Mitlerin ana işlevi tarihi doğallaştırmaktır. Bu işlevi, mitlerin
belli tarihsel süreçlerde egemen toplumsal sınıfların ürünü olduklarına işaret eder.
Mitlerin yaydıkları anlamlar ile sosyo-politik işleyişlerini gizleyerek, “doğal” oldukları
bilgisini yayar. İlkel mitler yaşam ve ölüm, insan ve tanrılar, iyiler ve kötüler hakkındadır.
Günümüzdeki mitler ise erkeklik ve kadınlık, aile, başarı, bilim hakkındadır (Fiske, 1996:
118).
Yananlamı oluşturan bir diğer yapı ise simgelerdir. Simge (symbol),göstereniyle
gösterileni arasında belli oranda nedenlilik ilişkisi kurulabilen, çoğunlukla görüntüsel
Sayı 37 /Güz 2013
221
Aslıhan Ardıç Çobaner
nitelik taşıyan, uzlaşımsal özelliği bulunan gösterge türüdür. Örneğin yasayı belirten
“terazi” bir simgedir (Vardar, 1988: 185). Simge, bir şeyin uzlaşım ve kullanım aracılığıyla
başka bir şeyin yerine geçmesi, yeni bir anlam kazanmasıdır. Fiske, Barthes’ın simgeler
üzerindeki görüşlerini “metafor/eğretileme” (metaphor) ve “metonomi/düzdeğişmece”
(metonymy) kavramlarının kullanımıyla zenginleştirmiştir. Metonomi, metafor ve
karşıtlıklar yananlam içerisinde anlam üreten diğer yapılardır. Özellikle reklamların
analizinde bu kavramlar önem kazanır.
Metafor (eğretileme), bilinmeyen bir şeyi bilinen bir şey ile ifade etmektir.
Bilinmeyenlerin anlamı, bilinenlerin “araçları” aracılığı ile ortaya konulmaktadır.
Metaforlar söylemi güçlendirmek amacıyla kullanılan, güçlü yan anlamları olan
ifadelerdir. Örneğin gülün dikeni metaforunda kadın-erkek ilişkisi güle, ama bu ilişkinin
yasak, illegal olduğu durumlar dikene benzetilmiştir (İmançer ve Yurteri, 2010: 138).
Metonomi (düzdeğişmece) ise, metaforlara karşıt olarak, tümcede dizimsel bir bağıntı
kuran ya da belirtilen gerçeklik düzleminde yan yana bulunan öğelere ilişkin olarak,
benzetme yapılmaksızın sonucun neden, kapsayanın kapsanan, bütünün parça, genelin
özel, somut adın soyut kavram yerine kullanılmasıyla oluşur. Örneğin bütün kentte
oturanlar yerine bütün kent, bir kadeh dolusu içmek yerine, bir kadeh içmek gibi (Vardar,
1998: 89). Metonomiler gerçekliğin oldukça etkili aktarıcısıdırlar. Temsil ettikleri şeyin
parçasıdırlar. Gerçekliğin geri kalanının seçilen kısmından yola çıkılarak inşa ettiğimiz
için metonominin seçimi çok önemlidir. Bu seçimin keyfiliği genelde gizlenir ya da en
azından görmezden gelinir (Fiske, 1996: 128).
Bu çalışmada, Barthes’ın yukarıda açıklanan anlamlandırmanın iki düzeyinden yola
çıkılarak, incelenen metnin göstergebilimsel çözümlenmesinde iki aşamalı bir yöntem
uygulanmıştır:
Düzanlamın Analizi: Göstergebilimsel analizin birinci aşaması düzanlamın analizi
yani metinde yer alan göstergelerin belirlenmesidir. Bu aşamada göstergeleri oluşturan
gösterenler (signifiers) ve gösterilenler (signified) ayırdedilmiştir. Anlamlandırma sürecinin
bu ilk düzeyinde; göstergenin göstereni ve gösterileni arasındaki ilişkiyi ve göstergenin
dışsal gerçeklikteki göndergesiyle ilişkisi betimlenir. Öncelikle incelenen görsellerde yer
alan üç ayrı gösterge grubu oluşturulmuştur. Bunlar insan göstergesi, organ göstergesi,
nesne göstergesidir. Ayrıca metin görsel ve yazılı öğelerden oluşmaktadır. Yazılı ve
görsel öğelerin anlamın farklı görünümlerine dikkati çektiği, birbirini güçlendirdiği veya
birbirinden farklı şeyler söylediği göz önünde bulundurularak metnin yazılı ve görsel
öğeleri birlikte ele alınmıştır.
Yananlamın (Mitler ve Simgelerin) Analizi: Analizin ikinci aşaması yan anlamın
(mitlerin ve simgelerin, metafor, metonomi ve karşıtlıkların) analizidir. Bu aşamada
metinde yer alan göstergelerin anlam bulduğu “şifreleri/kodları” ve bu kodların içinde
yer aldığı paradigma setleri belirlenmiştir. Ayrıca her bir metinde yer alan gösterenlerin
çağrışım yaptığı yapı analiz edilmiş ve analizin son aşamasında metnin tümü (görsel
ve yazılı) bir bütün olarak değerlendirilerek; taşıdıkları anlam ve ideoloji açısından
değerlendirilmiştir.
222 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
Göstergebilimsel Analize Dair Bulgular
Görsellerin analizinde iki aşamalı bir yol izlenmiştir. Birinci aşamada tüm görseller
kullanılan korku öğesinin düzeyine göre üç grupta ele alınmıştır. İkinci aşamada ise korku
düzeyine göre gruplandırılan görsellerde anlamlandırma sürecini analiz etmeye yönelik
olarak göstergebilimsel çözümleme yapılmıştır. Bu aşamada göstergelerin düzanlam
boyutu ve yananlam boyutu analiz edilmiştir.
A.
Sigara Paketleri Üzerinde Korku Öğesi Kullanımının Düzeyi
Öncelikle tüm görseller korku öğesinin kullanımının derecesine göre üç düzeyde
ele alınmıştır:
1. Yüksek düzeyde korku öğesi kullanılan görseller sigara içme ile ölüm ve kanser
arasında bağ kuran görsellerdir (Bkz. Görsel 1, Görsel 2, Görsel 3, Görsel 6,
Görsel 7 ve Görsel 14).
2. Orta düzeyde korku öğesi kullanılan görseller sigara içme davranışında pasif
içiciliğe vurgu yapan, sigaranın bağımlılık yapıcı özelliğinden söz eden ve/veya
vücut yetilerindeki azalmaları (doğurganlık, cinsel güçte azalma ve yaşlanma)
vurgulayan görsellerdir (Bkz. Görsel 4, Görsel 5, Görsel 9, Görsel 10, Görsel 11
ve Görsel 13).
3. Düşük düzeyde korku öğesi kullanılan görseller sigara bırakmada yardım almayı,
sağlık kuruluşlarına başvurmayı vurgulayan görsellerdir (Bkz. Görsel 8 ve Görsel 12).
B.
Göstergebilimsel Çözümleme
1. Yüksek Derecede Korku Öğesinin Kullanıldığı Görsellerin Göstergebilimsel
Analizi
Düzanlamın Analizi:
Görsel
No
Yazılı Metin
Görsel 1
“Sigara içenler genç
yaşta ölür”
Görsel 2
Görsel 3
Gösterge
Gösteren
Gösterilen
İnsan
Morgda yatan erkek
Ölüm
Organ
Nesne
İnsan
“Sigara içmek
damarları tıkar, kalp
krizi ve felçlere neden
olur”
Organ
“Sigara içmek ölümcül
akciğer kanserine
neden olur”
İnsan
Organ
Nesne
Nesne
Morg yatağı
Gözleri örten bant
Acil serviste müdahale
edilen erkek
Ölüm ve hastalık
Ölüm
Solunum cihazı
Steteskop
Yeşil önlük
Ölüm
Sağlıklı ve hastalıklı
akciğer
Hastalık (kanser)
Sayı 37 /Güz 2013
223
Aslıhan Ardıç Çobaner
Görsel 6
Görsel 7
“Sigarayı bırakmak
ölümcül kalp ve
akciğer hastalıkları
riskini azaltır”
Organ
“Sigara içmek ağrılı ve
yavaş bir ölüme neden
olabilir”
İnsan
İnsan
Nesne
Organ
Nesne
Görsel 14
“Sigara dumanında
benzen, nitrozamin
formaldehit ve hidrojen
siyanid gibi kanser
yapıcı maddeler
bulunur”
Yürüyüş testi uygulanan
erkek
Yürüyüş (efor) testi cihazı
Yoğun bakımda yatan hasta
erkek vücudu
Bantlarla ve kablolarla
sarılmış el
Hasta yatağı
Kablolar
Parmak ucuna takılan
oksijen seviyesini gösteren
cihaz
Ölüm, hastalık
Hastalık
Ölüm, hastalık
Hastalık
Hastalık
Hastalık
Hastalık
İnsan
Yoğun bakımda yatan erkek
Ölüm, hastalık
Organ
Ağız ve boğaz
Soluk borusuna takılan
soluk almayı sağlayan
cihaz
Ölüm, hastalık
Nesne
Ölüm, hastalık
Yananlamın (Mitler ve Simgelerin) Analizi
Görsel ve yazılı metinde anlam; ölüm ve hastalık korkusu üzerinden, sağlık
ve hastalık miti kullanılarak aktarılmıştır. İncelenen görsellerde ölüm ve hastalık
korkusundan hareketle, sigaranın öldüren (Görsel 1, Görsel 7), kanser yapan (Görsel 3),
kalp krizi ve felçlere neden olan (Görsel 2), içerisinde kanser yapıcı maddeleri barındıran
(Görsel 14) yapısı vurgulanmıştır. “Sağlık”, “sağlıklı olma” ve “hastalık” mitleri modern
yaşama özgü mitlerdendir. Günümüzde sağlık ve sağlıklı olmanın karşısında hastalık ve
hasta olma bir karşıtlık ile sunulmaktadır. Bu karşıtlığın bir yansıması olarak, Sontag,
hastalığın günümüz toplumlarında bir “savaş” metaforu ile birlikte kullanıldığını söyler
(2004: 20). Bir “kale” olarak beden “savaşılması gereken” hastalık ya da mikroplar (virüs
ya da tümör) tarafından “kuşatılır” ya da “istilaya uğrar”. Özellikle kanser hastalığı söz
konusu olduğunda “savaş” metaforu daha yaygın kullanılmaktadır.
Görseller korkunun anlamlandırılmasını ölüm, hastalık ve sağlık üzerinden
kurmaları nedeni ile birbirleri ile benzerlik taşımaktadır. Tüm görsellerde sağlık ve
hastalık miti metnin tamamına içkindir. Bu görsellerin seçimi tüm toplumda sağlık ve
hastalık konusunda olduğu düşünülen bir uzlaşmaya işaret etmektedir. Günümüzde
sağlık ve hastalık tıbbi/medikal bir bakış açısı ile tanımlanmakta ve sağlık ve hastalığa
ilişkin çözüm önerileri bu paradigma içerisinde ve sağlık-hastalık karşıtlığı içerisinde
aranmaktadır. Tıbbi paradigma gündelik yaşamın giderek daha fazla tıbbın egemenliğine,
etki ve denetimine girmesini ifade etmektedir. Illich (1977), sağlık kavramının bütünüyle
tıbbi bir kavram haline gelişini, “sağlığın tıbbileştirilmesi” olarak tarif etmektedir (1995:
16). Sağlığın tıbbileştirilmesi (medicalization) insan yaşamına ait doğal olguların ve
hayatın akışı içerisinde tanımlanabilecek birçok problemin hastalık ya da bozukluk
olarak tanımlandığı bu süreci ifade etmektedir (Sezgin, 2011: 59). Görsellerde sigara
224 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
kullanımının sonuçları bu tıbbi paradigma içerisinde verilmiştir.
Görsellerin çözümlenmesinde tespit edilen karşıtlıklar verilmek istenilen korku
mesajının öğelerini ortaya çıkarmaktadır. Görsellerde yaşam-ölüm; hastalık-sağlık; kadınerkek; yaşlılık-gençlik; doğurganlık-kısırlık; cinsel iktidar-iktidarsızlık ikili karşıtlıkları
kullanılmıştır. Bu karşıtlıklara göre sigara içme davranışı ölüm, hastalık, yaşlılık, kısırlık,
cinsel iktidarsızlık karşıtlıkları ile verilirken; bunun karşısında sigara içmemek/sigarayı
bırakmak hayat, sağlık, gençlik, doğurganlık ve cinsel iktidar ikiliği ile verilmiştir.
Tüm görsellerin yazılı metinlerinde cinsiyete işaret etmeyen bir dil kullanılmış
olmasına rağmen görsellerde yer alan insan göstergeleri “erkek”tir.
2.Orta Derecede Korku Öğesinin Kullanıldığı Metinlerin Göstergebilimsel Analizi
Düzanlamın Analizi
Görsel
No
Yazılı Metin
Görsel 4
“Hamile iken sigara
içmek bebeğe zarar
verir”
Görsel 5
“Çocukları koruyun:
dumanını onlara
solutmayın”
Görsel 9
“Sigara içmek kan
akımını yavaşlatır ve
cinsel iktidarsızlığa
neden olur.”
Görsel 10
“Sigara içmek cildin
erken yaşlanmasına
neden olur”
Görsel 11
Görsel 13
“Sigara içmek
spermlere zarar vererek
doğurganlığı azaltır”
“Sigara içmek yüksek
derecede bağımlılık
yapar”
Gösterge
İnsan
Gösteren
Kuvözde (hasta bebek
yatağı) yatan bebek
Gösterilen
Hastalık
Organ
Nesne
Kuvöz (hasta bebek yatağı)
Hastalık
İnsan
Oksijen maskeli çocuk
Hastalık
Yatakta birbirinden ayrı
duran kadın ve erkek
Cinsel
iktidarsızlık
Efor testi uygulanan erkek
Ölüm, hastalık
Organ
Kırışmış kadın elleri
Yaşlılık, hastalık
Nesne
İnsan
Organ
Nesne
Efor testi cihazı
Boş bebek arabalı kadın
Hastalık
Kısırlık
Hastalık
İnsan
Hapishanede erkek
Esaret,
bağımlılık
Sigara
Parmaklık,
esaret,
bağımlılık
Organ
Nesne
İnsan
Organ
Nesne
İnsan
Boş bebek arabası
Organ
Nesne
Yananlamın ( Mitler ve Simgelerin) Analizi
Analiz edilen bu grupta yer alan reklamların yazılı ve görsel metni üç temadan
oluşmaktadır. İlk tema sigaranın pasif içicilik nedeniyle bebek ve çocuklara olan zararı,
ikinci tema sigaranın vücuda olan zararları (cinsel iktidarsızlık, doğurganlığı azaltması ve
erken yaşlanma etkisi ve son tema sigaranın bağımlılık yapıcı etkisidir.
Sayı 37 /Güz 2013
225
Aslıhan Ardıç Çobaner
Birinci temada anlam çocuk görselleri kullanılarak kurulmuştur. Kuvözde sırtı
dönük olarak yatan bebeğin orada oluş nedeni reklam metninde “annesinin hamile iken
sigara içmesi” olarak yazılı metinle açıklanmıştır. Görsel 5’te oksijen maskesi takılı çocuk
görselinde, çocuğun okuyucu ile doğrudan göz teması kurması anlamı güçlendirmiştir.
Her iki görsel de çocuk ve bebeklerin “korunmasız”lığına vurgu yapmaktadır.
Görsel 9’da yazılı metin görsel metinle birlikte anlam kazanmaktadır. Görsel
egemen “erkeklik” ve “kadınlık” rolleri ile birlikte heteroseksüel cinselliğe gönderme
yapmaktadır. Yazılı metinden bağımsız düşünüldüğünde “yatakta birbirine bakmayan
erkek ve kadın” görseli “cinsel iktidarsızlık”ın metaforudur.
Görsel 11, toplumda “kadınlık” ve “erkeklik” rollerinin devamını kolaylaştıran ve
kadınların bakıp büyütme ve koruma işini erkeklerden daha iyi yaptığı kabulüne dayanan
“kutsal annelik” miti yer almaktadır. Aynı görselin yazılı metni sigaranın erkeklerde
“spermlere verdiği zarara” değinirken, görsel metnin “boş bebek arabası taşıyan kadın”
görseli ile kadının kısırlığı ya da doğuramaması ile erkeğin sigara içmesi arasında bir bağ
kurulmuştur. Yine görselde “boş bebek arabası” çocuk sahibi olamamanın yani kısırlığın
metaforudur.
10 no’lu görselde kırışmış kadın elleri, yaşlılığın metonomisidir. Bu görselde
“sigara cildin erken yaşlanmasına neden olur” yazılı metni ile sigara içmek ve yaşlanmak
arasındaki ilişki, günümüz modern toplumlarında yaratılan güzellik ve gençlik mitleri
üzerinden kurulmaktadır. Güzellik ve gençlik günümüzde aynı zamanda sağlıklı olmanın
en temel göstergesidir. Bu süreçte beden (görsellerde yer alan “eller”) özellikle kadın
bedeninin sağlıkla kurduğu ilişki güzellik ve zayıflık ilişkisi üzerinden olmaktadır.
Görsellerde kullanılan son tema olan “bağımlılık”, sigaradan oluşan hapishane
parmaklıkları metaforu ile verilmiştir. Parmaklıklar (sigara) içerisine hapsedilmiş olan
birey bu tutsaklığından (bağımlılığından) kurtulamamanın çaresizliği içerisindedir.
Görselin yazılı metni bu bağımlılığından kurtulamayan bireye sigaraya “başlamamayı”
tavsiye etmektedir (Görsel 13).
3. Düşük Derecede Korku Öğesinin Kullanıldığı Metinlerin Göstergebilimsel
Analizi
Düzanlamın Analizi
Görsel
No
Yazılı Metin
Gösterge
Gösteren
Gösterilen
Birbirine uzanan eller (biri
açık ve sabit, diğeri yardım
isteyen “uzanan” el)
Yardım (tıbbi)
isteme yardım
İnsan
Görsel 8
“Sigarayı bırakmak
için doktorunuzdan
ve en yakın sağlık
kuruluşundan yardım
isteyin”
226 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Organ
Nesneler
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
Görsel 12
“Sağlık kuruluşları
sigarayı bırakmada size
yardımcı olabilir”
İnsan
Organ
Nesneler
Tansiyon ölçen sağlık
görevlisi
Tıbbi yardım
Beyaz önlük
Güven, bilim,
sağlık
Tıbbi yardım
Tansiyon aleti-steteskop
Yananlamın ( Mitler ve Simgelerin) Analizi
Düşük düzeyde korku öğesinin kullanıldığı bu görsellerde, anlam yine tıbbi
paradigma içinde oluşmuştur. Bir “bağımlılık” olarak sigara içmeyi bırakabilmek tıbbi
yardım almayı gerektirmektedir. Görsel 8’de birbirine uzanan ellerden solda olan sabit
dururken daha pasiftir. Bu elin görünen kısmındaki koyu renk kıyafetten “resmi” bir kişiye
ait olduğu bilgisini edinebiliriz. Diğer el “resmi kıyafetli ele” ulaşmaya çalışmaktadır.
Burada görselin metni sigarayı bırakmak için doktor ya da sağlık kuruluşundan yardım
istemeyi ifade etmektedir. Metinde sağlığın bireylerin sorumluluğunda olduğu ve bu
sorumluluğun gereği olarak sağlıkları ile ilgili olumsuz durumlarda yardım istemeleri
gerektiği vurgulanmaktadır. Diğer görselde “beyaz doktor önlüğü” bilimin, sağlığın ve
güvenin simgesidir. Günümüzde sağlıkla ilgili olsun ya da olmasın bir ürünün “sağlıklı”
olduğunu vurgulamak için beyaz önlük ve stetoskop simgeleri sık kullanılmaktadır. Bu
görselde üst açı ile çekilmiş beyaz önlük ve steteskop tıbbi yardımı simgelemektedir.
Görselin metni sağlık kuruluşlarından yardım almayı ve sigarayı bırakmayı
vurgulamaktadır.
Sonuç
Korku öğesinin en yaygın kullanıldığı alanlardan birisi sağlık konusundaki
ikna edici iletişim süreçleridir. Sağlıkla ilgili davranış değişimini amaçlayan sağlık
iletişiminde, insanların sağlık risklerini tanımaları, kendi sağlıklarını geliştirmeleri,
erken teşhis ve tedaviye ulaşmaları ve sağlık risklerini azaltmaları amacıyla çeşitli mesaj
stratejileri kullanılmaktadır. Bu mesaj stratejileri içerisinde; genellikle insanların kendi
bireysel davranışlarından sorumlu oldukları ve bilimsel kanıtları gördüklerinde riskli
davranışlardan vazgeçecekleri kabul edilir. Oysa insanlar birçok somut kanıta rağmen
sigara içmeye devam etmektedir. Bu nedenle kullanılan mesaj stratejilerinde sigara içme
ve sigara bağımlılığında tek başına “bireysel seçimin” değil; biyolojik, davranışsal, sosyal
ve ekonomik belirleyicilerin etkisinin bulunduğu dikkate alınmalıdır.
Bu çalışma içerisinde sigara paketleri üzerinde yer alan görsellerde korku öğesinin
kullanım düzeyleri; bu öğenin sigara içme davranışını nasıl tanımladığı (bireysel bir sorun,
bağımlılık vb.), sorumlular hakkında ve problemin çözümüne yönelik ne tür öneriler
sunduğu (bireysel/toplumsal) ve kullanılan görsel öğeler aracılığı ile ne tür anlamların
aktarıldığı ortaya konulmuştur.
Analiz görsellerde yüksek ve orta düzeyde korku öğesi kullanımının daha sık
görüldüğünü ortaya koymuştur. Sigara içme ve ölüm-kanser arasında bağ kuran görseller
yüksek derecede korku öğesi kullanımı olarak gruplandırılmıştır. Sigara içme davranışı
ile pasif içiciliğe vurgu yapan, sigaranın bağımlılık yapıcı özelliğinden söz eden veya
Sayı 37 /Güz 2013
227
Aslıhan Ardıç Çobaner
vücut yetilerindeki azalmaları (doğurganlık, cinsel güçte azalma ve yaşlanma) vurgulayan
görseller orta derecede korku öğesi kullanımı olarak analiz edilmiştir. Düşük düzeyde
korku öğesi kullanılan görseller ise sigara bırakmada yardım almayı, sağlık kuruluşlarına
başvurmayı vurgulamaktadır. Toplam on dört görselin on iki tanesi yüksek ve orta düzeyde
korku öğesi içermektedir.
Yüksek düzeyde korku öğesi kullanılan görsellerde anlam günümüz modern
yaşamına özgü “sağlık”, “sağlıklı olma” ve “hastalık” mitleri kullanılarak aktarılmıştır.
Günümüzde sağlık ve hastalık tıbbi bakış açısı ile tanımlanmakta ve sağlık ve hastalığa
ilişkin çözüm önerileri bu paradigma içerisinde ve sağlık-hastalık karşıtlığı içerisinde
aranmaktadır. Bu karşıtlığın bir yansıması olarak görsellerde kanser, kalp krizi, felçler
gibi hastalıklar, sağlıklı olmanın karşısında, ölümü çağrıştırarak ve modern topluma
özgü korkular olarak verilmektedir. Bu korku, kanserin “savaş” metaforu ile birlikte
kullanılması ve “vücudu istila eden”, “savaşılması gereken” bir olgu olarak sunulması
ile uyumludur. Kanserin bu şekilde metaforlaştırılması, aynı zamanda hastalık hakkında
gerçek bilgilenmenin de önünü tıkamaktadır. Tarihteki verem ve cüzzam gibi birçok
hastalık gibi günümüzde de kanser ve AIDS, toplumdan saklanması, mücadele edilmesi
gereken, öldürücü olgular olarak anılmaya devam etmektedir.
Orta düzeyde korku öğesi kullanılan görsellerde anlam üç ayrı temada ve üç
ayrı korku üzerinden oluşmaktadır. Bunlardan birincisi; sigara içerek “bebek ve
çocuklara zarar verme” (pasif içicilik); ikincisi “kendi vücuduna zarar verme” (cinsel
iktidarsızlık, doğurganlığı azaltması ve erken yaşlanma); sonuncusu ise “bağımlı olma”
korkusudur. İlk temada anlam çocuk ve bebek görselleri kullanılarak; “savunmasız bir
canlıya zarar verme” ve “bu çocuk sizin çocuğunuz olabilir” korkusu ile iletilmiştir.
Bu tema içerisinde, okuyucu ile direkt göz teması kurarak “zarar verme” korkusu
güçlendirilmiştir. İkinci temada “cinsel iktidarsızlık” korkusunun kullanıldığı görselde,
aynı zamanda egemen “erkeklik” ve “kadınlık” rolleri ile birlikte heteroseksüel cinselliğe
gönderme yapılmaktadır. Aynı tema içerisinde yer alan diğer görselde, kadının “çocuk
doğuramaması”, “anne olamaması” korkusu “boş bebek arabası” görseli ile verilirken;
görselin metninde sigaranın erkeklerde “spermlere verdiği zarar” ve “baba olamama”
korkusu vurgulanmaktadır. Görselin kendisi ve metni arasında kullandığı korku öğesi
birbiri ile uyumsuzdur. Son temada ise “yaşlanma” korkusunun verildiği, sigara içmek ve
yaşlanmak arasındaki bağ kuran görsel yer almaktadır. Günümüz modern toplumlarında,
aslında yaşamın doğal bir evresi olan “yaşlılık”, istenmeyen, kaçınılan veya sürekli
geciktirilmeye çalışılan bir korku olarak sunulmaktadır. Görsellerde vurgulanan diğer
korku ise “bağımlılık” korkusudur. Bu korku, sigaradan oluşan hapishane parmaklıkları
metaforu ile verilmiştir. Görselde parmaklıklar (sigara) içerisine hapsedilmiş olan birey,
bu tutsaklığından (bağımlılığından) kurtulamamanın çaresizliği içerisindedir.
Düşük düzeyde korku öğesinin kullanıldığı görsellerde, anlam yine “bağımlılık”
korkusu vurgulanarak oluşturulmuştur. Bir “bağımlılık” olarak sigara içmek aynı
zamanda “hastalık”tır. Bu bağımlılıktan/hastalıktan kurtulabilmek için tıbbi yardım
almak gerekmektedir. Metinde sağlığın bireylerin sorumluluğunda olduğu ve bu
sorumluluğun gereği olarak sağlıkları ile ilgili olumsuz durumda yardım istemeleri
gerektiği vurgulanmaktadır. Görsellerde “beyaz doktor önlüğü” bilimin, sağlığın ve
228 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
güvenin simgesi iken, yazılı metin “doktor ya da sağlık kuruluşundan” yardım almayı
vurgulamaktadır.
Tüm görseller yer alan göstergelerde tıbbi (medikal) paradigma hakimdir. Geçmişte
doğal süreçler olarak kabul edilen, doğum, ölüm, menopoz ve yaşlılık gibi kavramlar
başta olmak üzere çok sayıda kavram ya da konu günümüzde giderek daha fazla tıbbın
egemenliğine, etki ve denetimine girmiştir. İncelenen görsellerde tıbbi paradigma, sağlıkhastalık, hayat-ölüm, gençlik ve yaşlılık karşıtlığı üzerine kurulmuştur. Bu paradigmayı
“beyaz önlük”, “tıbbi malzemeler- stetoskop vb.”, “hasta yatağı” göstergeleri daha da
güçlendirmektedir. Ayrıca sigara içmeyi bir “bağımlılık” olarak tanımlayan görseller,
bırakabilmenin yolunun da tıbbi yardım almaktan geçtiğini bize söylemektedir.
Göstergelerde anlamı oluşturan diğer yapılar ise mitlerdir. “Sağlık”, “sağlıklı
olma” ve “hastalık “ modern toplumlarda tüketim kültürünü üreten önemli mitlerdendir.
Günümüzde; “sağlık” ve “sağlıklı olmak” güzellik, estetik, zayıflık gibi anlamlar ile ifade
edilirken, “ölüm” ve “hastalık”, sağlığın karşısında ve gözlerden uzak kılınmaktadır.
Sigara içmek ve yaşlanmak arasındaki ilişki, günümüz modern toplumlarında yaratılan
bir diğer mit olan “güzellik” ve “gençlik” mitleri üzerinden kurulmaktadır. Bu mite göre
güzellik ve gençlik aynı zamanda “sağlıklı” olmanın en temel göstergesidir. Bu süreçte
beden (görsellerde yer alan “eller” gibi) özellikle kadın bedeninin sağlıkla kurduğu
ilişki güzellik ve gençlik üzerinden olmaktadır. Görsellerde yer alan bir diğer mit ise
heteroseksüel cinsellik ve “kadınlık/erkeklik” rollerine aittir. Görsellerde ayrıca egemen
heteroseksüel cinsellik paradigmasını besleyen, “kadınlık” ve “erkeklik” rollerinin
devamını kolaylaştıran ve kadınların bakıp büyütme ve koruma işini erkeklerden daha iyi
yaptığı kabulüne dayanan “kutsal annelik” miti yer almaktadır.
İncelenen görsellerde anlamı güçlendirmek amacıyla çeşitli simgeler metafor,
metonomi ve karşıtlıklarla verilmiştir. Örneğin “yatakta birbirine bakmayan erkek
ve kadın” görseli “cinsel iktidarsızlık”ın metaforuyken, “boş bebek arabası”, “çocuk
sahibi olamamanın” yani “kısırlığın” metaforudur. Sigara bağımlılığı sigaradan oluşan
hapishane parmaklıkları metaforu ile ifade edilmiştir. “kırışmış kadın elleri” ise bütün
vücudun yaşlanmasının metonomisidir. Göstergelerin çözümlenmesinde yaşam-ölüm,
sağlık-hastalık, kadınlık-erkeklik karşıtlıklarının dışında, yaşlılık-gençlik, cinsel iktidariktidarsızlık karşıtlıkları da analiz edilmiştir. Görsellerin çözümlenmesinde tespit
edilen karşıtlıklar verilmek istenilen korku mesajının öğelerini ortaya çıkarmaktadır.
Görsellerde yaşam-ölüm; hastalık-sağlık; kadın-erkek; yaşlılık-gençlik; doğurganlıkkısırlık; cinsel iktidar-iktidarsızlık ikili karşıtlıkları kullanılmıştır. Bu karşıtlıklara göre
“sigara içmemek” sağlıklı olmak, gençlik ve çocuk sahibi olmakla; “sigara içmek” ise
ölüm, hastalık, kanser, yaşlılık, cinsel iktidarsızlık ve kısırlıkla eşleştirilmiştir.
Analiz sonucunda elde edilen bir diğer önemli tespit ise tüm görsellerin yazılı
metinlerinde cinsiyete işaret etmeyen bir dil kullanılmış olmasına rağmen; görsellerde yer
alan insan göstergelerinin hep “erkek” görsellerinden oluşmasıdır. Günümüzde kadınlar
arasında sigaradan kaynaklı ölüm ve hastalık oranları erkeklere göre daha hızlı artmasına
rağmen; görseller sigaradan kaynaklı ölüm ve hastalıklardan etkilenmeyi sadece erkeklere
özgü bir durum olarak tanımlamaktadır.
Sayı 37 /Güz 2013
229
Aslıhan Ardıç Çobaner
Analiz sonucunda incelenen görsellerin sigara içme davranışını “bireysel bir sorun”
ve “bağımlılık” olarak tanımladığını da ortaya koymuştur. Bu sorunun çözümü kendi
sağlıkları üzerinde “sorumlu” bireylerin, “yaşam tarzı değişiklikleri”, bu bağımlılıktan
kurtulmak için “sigarayı bırakmaları”, “tıbbi yardım istemeleri” olarak kurulmuştur. Bu
bakış açısı günümüzde sağlıkları ile ilgili tüm sorumlulukların bireylere yüklendiği egemen
ve ticari sağlık anlayışının da devamı niteliğindedir. Oysa sağlık toplumsal, ekonomik
ve kültürel süreçlerle yakından ilişkilidir. Bireyin ve dolayısıyla toplumun sağlığı için
bireylerin tek başına alacakları önlemlerin yanında; sağlık eğitimi ve sağlık politikalarını
da kapsayan bütüncül bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Bu noktada, bireylerin politika
geliştirme süreçlerine katılımını ve kendi sağlıkları üzerinde farkındalıklarını arttırmayı
amaçlayan sağlık iletişimi faaliyetlerinin önemi ve eksikliği de ortaya çıkmaktadır.
Sağlık iletişiminde korku öğesinin kullanılması beklenen tutum ve davranış
değişikliğini sağlamada tek başına yeterli olmamaktadır. Korku öğesini kullanırken,
bireyin mesajda bahsedilen olumsuz durumla nasıl baş edeceği, hangi toplumsal/kurumsal
desteklerden faydalanacağı, kime nasıl başvuracağı ve bu hizmetin bir maliyetinin olupolmadığı da anlatılmalıdır. Böylece bireylerin korkuları ile baş başa kalmaları yerine
tavsiye edilen eylemin ne kadar etkili olduğuna inanmalarına ve bu eylemi gerçekleştirmek
için kendilerine olan inanç ve öz yeterliliklerini arttırmalarına katkı sağlanmış olacaktır.
Kaynakça
Barthes, Roland, (1979). Göstergebilimin İlkeleri, Berke Vardar-Mehmet Rifat
(çev.), Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.
Bilir, Nazmi vd., (2013). “Ankara’da Bir Grup Lise Öğrencisinin Sigara Paketleri
Üzerindeki Resimli Uyarılar Hakkındaki Görüşleri”, Türk Toraks Dergisi, 2013; s.14-17.
www.toraks.dergisi.org, Erişim Tarihi: 22.06.2013.
Burton, Graeme, (1995). Görünenden Fazlası, Nefin Dinç (çev.), İstanbul: Alan
Yayıncılık.
Coward, Rosalind ve Ellis, John, (1985). Dil ve Maddecilik, Esen Tarım (çev.),
İstanbul: İletişim Yayınları.
Çınarlı, İnci, (2008). Sağlık İletişimi ve Medya, İstanbul: Nobel Yayıncılık.
Dağtaş, Banu, (2012). Reklamı Okumak, Ankara: Ütopya Yayınevi.
Erdoğan, İrfan, (2012). Pozitivist Metodoloji ve Ötesi, Ankara: Erk Yayınevi.
Fiske, John, (1996). İletişim Çalışmalarına Giriş, Süleyman İrvan (çev.), Ankara:
Ark Yayınları.
Gallopel, Karine and Valette, Pierre, (2002). “Fear Appeals in Anti-Tobacco
Campaigns: Cultural Considerations, the Role of Fear, Proposal For an Action Plan”,
230 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
Asia Pacific Advances in Consumer Research Volume 5, 2002, p. 274-279. http://www.
acrwebsite.org/search/view-conference-proceedings.aspx?Id=11814. Erişim Tarihi:
21.05.2013.
Hill, David, Chapman, Simon and Donavan, Robert, (1998). “The Return of Scare
Tactics”, Tobacco Control, 1998; 7: 5-8. http://tobaccocontrol.bmj.com/content/7/1/5.
full. Erişim Tarihi: 12.05.2013.
Ho, Robert, (1998), “The Intention To Give Up Smoking: Disease Versus Social
Dimensions”, Journal of Social Psychology, 138, p. 368-380.
Illich, Ivan, (1995). Sağlığın Gaspı, Süha Sertabiboğlu (çev.), İstanbul: Ayrıntı.
Iyengar, Shanto, (1997). “Siyasette Erişim Yanlılığı: Televizyon Haberleri ve
Kamuoyu”, Medya Kültür Siyaset, Süleyman İrvan (der.), Ankara: Ark Yayınevi, s. 233253.
İmançer, Dilek. ve Yurteri, Meral, (2010). “Televizyonda Kadın Programları:
Türlerarasılık ve Söylem”, Medyayı Anlamak Stereotipler Değerler ve Söylem, Dilek
İmançer (der.), Ankara: Deki Yayınları, s.109-145.
Jewitt, Carey ve Oyama, Rumika, (2007) “Görsel Anlam: Sosyal Göstergebilimsel
Bir Yaklaşım”, Gülseren Şendur Atabek (çev.), Medya Metinlerini Çözümlemek, Gülseren
Şendur Atabek ve Ümit Atabek (der) , Ankara: Siyasal Kitabevi, s. 86-114.
Kreps, Garry, L. vd., (1998). “The History and Development of The Field of Health
Communication”, Health Communication Research: A Guide to Developments and
Directions, L.D. Jackson ve B.K. Duffy (der.) içinde. USA: Greenwood Press, p. 1-15.
Kuş, Sebahattin,
(2010). “Tütün Mamulleri Paketlerindeki Resimli
Uyarıların Ülkemiz ve Dünya Uygulamaları”. http://www.ssuk.org.tr/file_upload/
savefiles/04_11_2010.pdf Erişim Tarihi: 30.07.2013.
Parrott, Roxanne, (2004). “Emphasizing “Communication” in Health
Communication”, Journal of Communication; Dec 1, 2004; 54, 4; ABI/INFORM Global,
p. 751-787.
Sezgin, Deniz, (2011). Tıbbileştirilen Yaşam ve Bireyselleştirilen Sağlık, Ankara:
Ayrıntı Yayınları.
Sontag, Susan, (2004). Bir Metafor Olarak Hastalık, AIDS ve Metaforları, Osman
Akınbay (çev.), İstanbul: Agora Yayınları.
Stern, B. Barbara, (1988). “Medieval Allegory: Roots of Advertising Strategy for
the Mass Market”, Journal of Marketing, 52(3), p. 84-94.
Tabak, Ruhi Selçuk, (2003), Sağlık İletişimi, İstanbul: Literatür Yayınları.
Sayı 37 /Güz 2013
231
Aslıhan Ardıç Çobaner
Thesenvitz, Jodi, (2000). Understanding and Using Fear Appeals For Tobacco
Control, Toronto, Ontario, Canada: Council for a Tobacco-Free Ontario, http://www.thcu.
ca/infoandresources/publications/fear%20appeals%20%20web%20version.pdf. Erişim
Tarihi: 21.05.2013.
Thomas, Richard K., (2006). Health Communication, USA: Springer Science
Business Media Inc.
Vardar, Berke, (1998). Açıklamalı Dilbilim Terimleri Sözlüğü, İstanbul: ABC
Kitabevi.
Villani, Susan, (2001), “Impact of Media On Children and Adolescents: A 10-Year
Review Of the Research”, Journal of the American Academy of Child and Adolescent
Psychiatry, p. 392-401. http://www.lionlamb.org/research_articles/01C392.pdf, Erişim
Tarihi:14.07.2013.
Williams, Kaylene C., (2012). “Fear Appeal Theory” , Research in Business and
Economics Journal , Mar 2012, Vol. 5, p. 1-21.
http://ehis.ebscohost.com/ehost/pdfviewer/pdfviewer?sid=203caf32-68b4-4ffb8e67-16d3823afb8a%40sessionmgr112&vid=1&hid=102, Erişim Tarihi: 11.05.2013.
Witte, Kim and Allen, Mike, (2000). “A Meta-Analysis of Fear Appeals: Implications
for Effective Public Health Campaigns”, Health Education & Behavior, Vol. 27 (5): 591615.
Witte, Kim, (1992). “Putting the Fear Back Into Fear Appeals: The Extended
Parallel Process Model”, Communication Monographs, 59, p. 329–349.
232 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
Sigara Paketleri Üzerinde Yer Alan Görseller-1
Görsel 1 Sigara içenler genç yaşta ölür.
Görsel 2 Sigara içmek damarları tıkar, kalp krizi ve
felçlere neden olur.
Görsel 3 Sigara içmek ölümcül akciğer
kanserine neden olur.
Görsel 4 Hamile iken sigara içmek bebeğe zarar
verir.
Görsel 5 Çocukları koruyun: dumanınızı onlara
solutmayın.
Görsel 6 Sigarayı bırakmak ölümcül kalp ve
akciğer hastalıkları riskini azaltır.
Sayı 37 /Güz 2013
233
Aslıhan Ardıç Çobaner
Sigara Paketleri Üzerinde Yer Alan Görseller-2
Görsel 7 Sigara içmek ağrılı ve yavaş bir ölüme Görsel 8 Sigarayı bırakmak için doktorunuzdan ve
en yakın sağlık ocağından yardım isteyin.
neden olabilir.
Görsel 9 Sigara içmek kan akımını yavaşlatır ve Görsel 10 Sigara içmek cildin erken yaşlanmasına
cinsel iktidarsızlığa neden olur.
neden olur.
234 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sağlık İletişiminde Korku Öğesinin Kullanımı: Sigara Paketlerinde
Kullanılan Sigara Karşıtı Görsellerin Göstergebilimsel Analizi
Görsel 11 Sigara içmek spermlere zarar vererek Görsel 12 Sağlık kuruluşları sigarayı bırakmada
size yardımcı olabilir.
doğurganlığı azaltır.
Sigara Paketleri Üzerinde Yer Alan Görseller-3
Görsel-13 Sigara içmek yüksek derecede
bağımlılık yapar, başlamayın.
Görsel-14 Sigara dumanında benzen, nitrozamin,
formaldehit ve hidrojen siyanid gibi kanser yapıcı
maddeler bulunur.
Sayı 37 /Güz 2013
235
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
Walter Benjamin’in Bakış Açısından Tarih ve Fotoğraf İlişkisi
Relationship Between History and Photography from Walter Benjamin’s Point of View
Zuhal ÖZEL SAĞLAMTIMUR, Doç. Dr., Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü,
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Walter Benjamin,
Fotoğrafçılık,
Tarih.
Keywords:
Walter Benjamin,,
Photography,
History.
Öz
Benjamin, tarihi anlamanın doğası hakkında yazarken, fotoğrafla tarih arasındaki
ilişkiyi ortaya çıkarmak amacıyla anahtar kavramlardan yararlanmıştır. Bu makale, Walter
Benjamin’in fotoğraf ve tarih analizlerini yaparken kullandığı kavramları incelemektedir.
Bu kavramlar Benjamin için, gelenek, yeniden üretim, optik bilinçaltı, diyalektik görüntü,
rastlantı kıvılcımı, auranın aktarımı, şimdi ve buradalık, biricikliktir. Benjamin tarih
felsefesinde, fotoğrafçılığın metaforik anlatımından etkilenmiştir.
Abstract
When Benjamin has written about the nature of historical understanding, he
referred key concepts in order to reveal the relationship between photography and history.
This article explores these concepts in Benjamin’s analyses of the photography and history.
For Benjamin these are tradition, reproduction, the optical unconscious, dialectic image,
the spark of contingency, the transmission of aura, here and now, uniqueness. Benjamin has
been influenced by metaphoric power of photography in his history approach.
Zuhal Özel Sağlamtimur
Giriş
Görselliğin iletişimdeki önemi ve görsel yolla bilgi aktarımı, fotoğraftan önce
de bilinmekte ve kullanılmaktadır. Ancak, yetenekli ressamların tek kopya olan pahalı
tablolarında anlam bulan görsellik, sıradan vatandaşa ulaşamamıştır. Leonardo zamanından
beri bilinen camera obscura aracılığıyla görüntüleri kalıcı kılma çabası, birbirlerinden
bağımsız olarak aynı amaca yönelen Niepce ve Daguerre tarafından başarılmış, fotoğraf
gelişimi ile birlikte resmin tarihe tanıklık işlevini üzerine alarak, geçmişin şimdide gözler
önüne serilmesini sağlamıştır. Geçmişi günümüze taşıdığı düşünülen fotoğraf, resmin,
gravürün, litografinin yerini aldığı gibi zaman zaman sözün yerini de almış ve tarihte
önemli bir rol oynamıştır.
Bulunuşundan 21.yüzyıla uzanan süreç içerisinde fotoğrafın, teknik bir anlatımdan
sanata dönüşmesinin yanı sıra tarihsel anlatımların da öznesi olması kültürel anlamda
önemli görülmüştür. Olayların ve anların bir kopyasını üreten fotoğraf, tekniğin
olanaklarıyla tarihin nesnel olarak yeniden üretilmesini sağlamıştır. Bu bağlamda
fotoğrafın bir sanattan çok onu önceleyen teknolojiler gibi tarihin analojik bir kopyasını
üreten yeni bir araç gibi görülmesi kaçınılmaz olmuştur.
Her fotoğrafın içeriği, tarihtir. Fotoğraf, geçmişte gerçekleşen olayın olduğu anı
göstermektedir. Durağan bir görünüm olan fotoğraf, çoktan olmuş ve genellikle bitmiş
olan olaylar ve hareketlerin bir anlık görüntüsünü bize sunmaktadır. Filmsel imajdan
farklı olarak fotoğrafik imaj, zamanın geçişini göstermez, ama o, zamanın geçtiğini
bize göstermektedir (Dant-Gilloch, 2002: 5-6). Fotoğrafın görsel gücü, yaşanan geçmiş
gerçeklikler içerisinden sadece bir anı yansıtmasıdır, ancak parçalardan bütüne gidilmesi
gibi bir anlık görünümleri içeren fotoğraflardan tarihsel olaylara yönelik çıkarımlarda
bulunulabilmektedir.
Kültür eleştirmeni olarak tanınan Walter Benjamin, tarih ve sanatla yakından
ilgilenmiş, fotoğrafçı olarak ya da herhangi bir teknik ilgi nedeniyle olmasa da, fotoğrafın
görsel gücünden etkilenmiştir. Edebiyat, tiyatro, resim, sinema, fotoğraf gibi farklı
kültürel ve sanatsal alanlarda yazılar yazmış, kültürü tarihsel bağlamıyla bir bütün olarak
ele almıştır. Bu makalede de kısaca açıklanacağı gibi tarih üzerine farklı bir perspektife
sahip olan Benjamin, sanatsal temsil biçimi olarak da görülen fotoğrafçılığı, geçtiğimiz
yüzyılın sonunda kültürün yeniden üretimi ve yayılması bağlamında ortaya çıkan kitle
iletişimin bir aracı olarak değerlendirmiştir.
Fotoğrafçılık ile tarih arasındaki bağlantıların ortaya çıkardığı sorular, Benjamin’in
yazılarının bütün güzergahına ait meselelerle bağlantılıdır: teknolojinin tarihsel ve
siyasal sonuçları; yeniden üretim ile mimesis, görüntüler ile tarih, anımsama ile unutma,
alegori ile yas, görsel temsil ile dilsel temsil, film ile fotografi arasındaki ilişkilerdir.
Hatta Benjamin’in metinlerini ördüğü motif ve temalar ağının, tarih sorunu ile fotografi
sorununun kesişmesini kayda geçirmemizi ve yeniden düşünmemizi sağlayacak bir
mercek oluşturduğu söylenebilmektedir (Cadava, 2008: 20). Benjamin için bir anda
parlayıp sönen tarihsel görünümleri ve yeniden üretilebilen sanatsal üretimleri temsil
olanakları ile kitlesel anlamda çoğaltabilen fotoğraf, modern çağın ve kültürün teknolojik
gelişmişlik bağlamında anahtar niteliği olmuştur.
237 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Walter Benjamin’in Bakış Açısından Tarih ve Fotoğraf İlişkisi
Bu makalede, Benjamin’in metinlerinde geçen anahtar kavramlar incelenmekte,
“fotoğraf ve tarih” kavramları bağlamı üzerinden okunmaya, yeniden üretilmeye ve
kavramsallaştırılmaya çalışılmaktadır. Makalenin izini sürmeye çalıştığı temel mesele
Benjamin’in kurduğu tarih ve fotoğraf arasındaki ilişkidir. Çalışma Walter Benjamin’in
tarih ve fotoğraf üzerine yazdıklarının bir yorumu olarak iki ana hattı izlemektedir. Bu
yorum bir taraftan tarihsel, diğer taraftan da fotoğraf bağlamında kuramsal bir çalışmadır.
Fotoğrafçılık üzerine Benjamin’in de görüşlerini kapsayan oldukça büyük ikincil bir
literatür (Cadava, 2008; Lövy, 2007; Dant-Gilloch, 2002; vs) vardır ki bu literatür onun
görüşlerinin yanı sıra yazarların da yorumlarını kapsamaktadır. Bu makalede Benjamin’in
eserlerinin yanısıra ikincil literatür gözden geçirilirken, Benjamin’in fotoğrafçılığı ele
alış biçiminde tarihin önemi öne çekilerek incelenmeye çalışılacaktır.
Walter Benjamin ve Düşünsel Yapısı Üzerine
Yirminci yüzyılın en önemli Marksist estetikçilerinden ve kültür yorumcularından
biri olarak görülen ve bir sosyal üretim formu olarak sanatın önemini ortaya çıkaran Alman
düşünür Walter Benjamin, 1892 yılında Berlin’de dünyaya gelmiş, Berlin, Münih ve
Bern’de felsefe öğrenimi görmüştür. 1920’de Berlin’e yerleşerek edebiyat eleştirmenliği
ve çevirmenlik yapmıştır.
Benjamin’in yapıtları sanat, dil ve tarih üzerine felsefi denebilecek çalışmaları,
toplumsal tarih ve popüler kültür araştırmalarını, yazın eleştirilerini, denemeleri, doğrudan
yazın niteliğindeki kısa metinleri, öyküleri kapsamaktadır. Ayrıca mektupları ve radyo
konuşmalarıyla birlikte, felsefi iddiası olan kuramsal ve yazınsal çalışmalarında, “ben”
demekten olabildiğince kaçınmıştır (Demiralp, 2007: 72). Benjamin, romantizmden
Marksizme, tinsel devrim idealinden tarihsel maddeciliğe giden yolda, baskıya, sömürüye,
burjuvaziye ve iktidara karşı muhalif olmuş bir düşünürdür.
Benjamin, hem bir tarihsel materyalist, hem de bir üst-gerçekçidir. Benjamin’in
tercihleri başlangıçta modernizmle örtüşmektedir; Proust’u, gerçeküstücülüğü ve Brecht’i
önemsemektedir. Ancak daha sonradan yazdığı eserler bağlamında, postmodernizme
yakın görülmüş olmasına rağmen, Lövy’e göre Benjamin’in düşüncesi ne (Habermasçı
anlamda) “modern”dir, ne de (Lyotard’ın verdiği anlamla) “postmodern”dir. Daha
ziyade kapitalizm-öncesine ait kültürel ve tarihsel referanslardan esinlenen (kapitalist/
sınai) modernitenin modern bir eleştirisini teşkil etmektedir (Lövy, 2007: 4). Scholem
gibi dostlarının da etkisiyle Yahudi Mesihçiliğiyle1 ilgilenmiş, ama kendini hiçbir zaman
dindar olarak tanımlamamıştır. Bir süre sonra Marksizm ile tanışmış, ama hiçbir zaman
iyi bir Marksist olmamıştır. Hem Scholem, hem Adorno, hem Brecht ile yakın dost
olmuş, onların her birinde kendini bulmuş, çok farklı geleneklerle ve akımlarla aynı
anda yakınlaşabilmiştir (Dellaloğlu, 2007: 7). Okuduğu kitaplar, etkilendiği akımlar
ve arkadaşları, Benjamin’in düşüncesine hiçbir zaman uzlaşamayacak gergin uçlar
1 Yahudi Mesihciliği: Savaş öncesinde ve sonrasında Yahudi aydınlarının yalnızca ilahiyata değil kültür, estetik,
felsefe ve politikaya yaklaşımlarında önemli izler bırakan Mesihçilik, varolan dünyanın tümüyle reddine dayanan,
ancak bu dünyanın yıkıntısı üzerine kurulabilecek bir gelecekte umut gören, bir başka deyişle umudu kıyamet
gününe erteleyen bir gelecek görüşüdür (Gürbilek, 2006: 19).
Sayı 37 /Güz 2013
238
Zuhal Özel Sağlamtimur
olarak girmişlerdir. Alman romantizmi, Yahudi mistisizmi, Marksizm, gerçeküstücülük:
Benjamin’de kendi başına duramayan, birbirini çağıran, ama bir doğruda buluşma imkânı
olmayan düşünceler olarak dikkat çekmektedir (Gürbilek, 2006: 22-23). Bu bağlamda
Benjamin, ilerleme felsefesinin devrimci bir eleştirmeni, geleceği hayal eden bir nostaljik,
maddecilik yanlısı bir romantik olarak değerlendirilmekte, sınıflandırılamaz biri olarak
görülmektedir.
Hiçbir sistematik eser yazmamış, ama yüzlerce önemli denemesiyle günümüz
düşüncesine damgasını vurmuş bir düşünür olan “Walter Benjamin diğerleri gibi bir
yazar değildir; Parçalı, tamamlanmamış, kimi zaman kapalı, çoğunlukla anakronik ve
buna karşın her daim güncel eseri “Tarih Kavramı Üzerine” ile 20. yüzyılın entelektüel
ve siyasal manzarasında özgün, hatta eşsiz bir yer tutar” (Lövy, 2007: 1). Bu bağlamda
Benjamin’in düşünceleri, a’dan b’ye, b’den c’ye giden nedensel lineer bir düşünce
şeklinden çok, bir mozaiğin parçaları gibidir (Price, 2004: 72). Sanat ve kültür ile ilgili
irdelemelerinden, alegori ve ölümle ilgili denemelerine, teknolojiden dile, mistisizmden
komünistliğe uzanan geniş bir yelpazede Benjamin, kendi fragmanter tezli yazma tarzı ile
modernitenin tarihini yazmıştır. Bu tarihin içerisinde Marx, Bianqui, Baudelaire, Bergson,
Freud, Kafka, Proust, Bloch ve daha pek çok düşün adamı eserleriyle birlikte yer almıştır.
Ancak Benjamin’in gözünde sanat, fotoğraf, teknoloji ve tarih kuramlarına yönelik bir
anlayış ön plana çıkmaktadır.
Tekniğin söze gelmiş hali olan teknolojinin kurtarıcı ve diyalektik işlevinden
bahseden Walter Benjamin, bu alandaki ilerlemenin, sanat, toplum ve kültür için yeni
imkânlar sağladığını düşünmektedir. Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretimi demokratik
bir hareket olarak yorumlayan Benjamin’e göre, fotoğraf ve sinema benzeri sanatların
kaydettiği gelişme, kitlelerin sanata karşı olan tutumlarını değiştirmiştir. Yeniden üretim
kavramı, Benjamin’de gelenekle moderniteyi birbirine bağlamıştır. Sanatın toplum için
olduğunda ısrar eden düşünür, geleneğin ve geçmiş kültürün, şimdiyi özgürleştirici
yönlerini de unutmamak gerektiğini düşünmüştür.
Benjamin’in fotografiye -fotografinin icadına ve tarihine- yönelik ilgisi, teknolojinin
estetik olana ilişkin anlayışımız üzerindeki etkilerine (ki bunlar modernliğimizin ana
hatlarını belirleyen etkilerdir) yönelik ilgisiyle çakışmıştır (Cadava, 2008: 36). Bu ilgi,
Laszlo Moholy-Nagy’in yönetiminde özellikle film ve fotoğraf üzerine yoğunlaşan
Avangard isimli bir dergiye yazılar vermesinden, Tristan Tzara’nın “Man Ray ve Öbür
Yüzün Fotoğrafı’ adlı yazısını G’nin 1923’teki ilk sayısı için çevirmiş olmasından, çok
sayıda fotoğraf kitabı eleştirisi yazmasından ve dostları arasında Sasha Stone, Gisele
Freund ve Germaine Krull gibi fotoğrafçıların olmasından anlaşılmaktadır.
Fotoğrafın ortaya çıkışını, sanatın toplumsal işlevinin değişimini ve politikayla
yakın ilişkisini tartışan Benjamin, “kamerayı, devrimci milenyumun girişinde icat
edilmiş çift-yanlı bir makine olarak görmüştür. Kamera bir taraftan, kapitalizmin yıkıcı,
tüketici politik ekonomisinin örneğidir; o şeylerin ‘aurasını’, onları eşitleyici, otomatik
ve istatistiki olarak rasyonel formlarda yeniden üreterek yok etmiştir” (Mitchell, 2005:
228). Diğer yandan ise, fotoğrafçılığın icadını ilk hakiki devrimci üretim aracı olarak
ifade etmiş, sanatta ve insan duyularında devrim yapma gücüne sahip bir araç olarak
değerlendirmiştir.
239 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Walter Benjamin’in Bakış Açısından Tarih ve Fotoğraf İlişkisi
Tarih ve Tarihsel Materyalizm
Benjamin’in İspanya sınırında Nazilerin eline geçmemek için 1940’ta intihar
ettikten sonra çantasında bulunan başyapıtı “Tarih Kavramı Üzerine” (1995), 20. yüzyılın
en önemli felsefi ve siyasal metinlerinden birini oluşturmaktadır. Benjamin, bu eserinde,
tarihi ve dolayısıyla yaşamı ilerleyen tek bir çizgi olarak görmemekte, kesintilere
uğradığını ifade etmektedir.
Benjamin’in tarih felsefesi birbirinden çok farklı üç kaynaktan beslenir: Alman
romantizmi, Yahudi mesiyanizmi ve Marksizm. Burada söz konusu olan (görünürde)
birbiriyle bağdaşmaz bu üç perspektifin birleştirilmesi veya eklektik bir “sentezi” değil,
bunlardan hareketle derin bir özgünlük taşıyan yeni bir kavrayışın icadıdır (Lövy, 2007:
5-6). Bir araştırma alanı olarak tarih yazılı, sözlü ya da görsel kaynaklara dayanmakta,
tarihi bilgi, bu kaynaklara bağlı olarak geçmişteki olaylara ilişkin bilinenlerin, tarihe
ilişkin güncel düşünce çerçevesinde yorumlanmasıyla oluşmaktadır. Tarih bilimi, genel
anlamda geçmiş zamanlardaki olayların bilinmesi ve kayda geçirilmesi şeklinde ele
alınmaktadır. Tarihin öznesi olan insanın, geçmiş zaman boyutu içindeki eylemleri ve
bunların etkileşimleri, tarihçiye sayısız değerlendirme ve yorum imkânı kazandırmaktadır.
Benjamin’e göre, “Tarihselciliğin varacağı doruk, yasası gereği, evrensel tarihtir.
Materyalist tarihçilik, yöntem açısından belki de en belirgin olarak böyle bir tarihten
ayrılır. Birincisinin kuramsal bir donanımı yoktur. Yöntemi, toplama yöntemidir:
Bağdaşık ve boş zamanı doldurabilmek için olgular yığınını kullanır. Maddeci tarihçilik
ise yapıcı bir ilkeyi temel alır. Düşünme eyleminin çerçevesinde yalnızca düşüncelerin
akışı değil, ama durdurulması da vardır” (1995a: 42). Benjamin’de yüceltilen, geçmişi
olduğu gibi anlatma titizliği, çalışkanlığı değildir; dün gibi bugün de tehdit altında bir
rengi, belki bugünküne benzer zor bir konumda duran aktörlerin yaşadığı bir haksızlık
anını, belki birbirine benzer iki mekanın geçirmekte olduğu bir yıkımı yerinde ve anında
hissetmeye açık duyuları yüceltmektedir (Dellaloğlu, Odman, Yardımcı, 2007: 22). Ancak
Benjamin’in niyeti, “kavramları renkli tarihsel nesneler üzerinden açıklamak değildir.
Aksine kültür konformizminin esaretinden kurtulmak için gösterdiği ümitsiz çaba, fikirler
için vazgeçilebilir örnekler olarak kalmayan, ama emsalsiz oluşlarıyla fikirleri bizzat
tarih olarak tesis eden tarihteki belli oluşumlar içindir” (Adorno, 2004: 12). Alışıldık
bir düşünür olmayan Benjamin, ele aldığı olayları yeniden yorumlayıp dönüştürerek,
tutarlı biçimde birbirine eklemlemeyi sağlayan bir karşılıklı aydınlatma ilişkisi içine
yerleştirmiştir.
“Olayları, aralarında büyük ve küçük ayrımı gütmeksizin anlatan vakanüvis, bir
kez olmuş hiçbir şeyin tarih açısından yitip gitmiş sayılamayacağı gerçeği doğrultusunda
davranmış olur” (Benjamin, 1995a: 34). Benjamin’e göre tarih, bir kurgu, bir inşadır ve
çizgisel olmayan, bir anı ele alan zaman algısını ön plana çıkarmaktadır. “Tarih, bağdaşık
ve boş zamanın değil, şimdiki zamanın oluşturduğu bir kurgulamanın nesnesidir”
(Benjamin, 1995a: 40). Benjamin tarihsel olgular ya da nesneleri toplayarak boş zamanı
doldurmak, olayları çözümlemek ya da olaylar arasında nedensel ilişkiler kurmak yerine,
aralarındaki yakınlaşmalara, kümelenmelere önem vermekte, bu nedenle yan yana
getirerek kurgulamakta ve yeni izler oluşturmaktadır. Yeni bir kurgu içinde bu izler hiçbir
Sayı 37 /Güz 2013
240
Zuhal Özel Sağlamtimur
yoruma ya da açıklamaya gerek duymaksızın birbirine ışık düşürebilmekte, geçmişin ya
da metnin kendisi konuşabilmektedir. Benjamin, hissettiren ama anlatmayan, teori ve
kavramlar yerine gösteren bir tarih yazımından yanadır.
Kısa bir an görünen aslına, galiplerin gerçeğine ve dolayısıyla tarihine, oldubittinin
kutsanmasına, tek yönlü tarihsel yollara, galip gelenlerin zaferinin kaçınılmazlığına
karşı olan Benjamin, “Kültür alanında hiçbir belge yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık
belgesi niteliğini taşımasın” (1995a: 36) demektedir. Benjamin’e göre, yengilerin tarihi,
kültür tarihi ve kısaca bütün bir tarih, mağluplar üzerinden okunmaktadır.
Benjamin “Tarih Kavramı Üzerine”de galiplerle mağlupların, muzaffer olanla
yenilmişin aynı tarih anlayışını, aynı aklı paylaşamayacakları düşüncesinden yola
çıkmıştır. Tarihçiler geçmişi bir hazine olarak değerlendirirken, ezilen sınıflar için tarih
bir enkaz, bir yıkıntılar yığınıdır (Gürbilek, 2006: 34). Tarih gibi kültür de bir bütün
değil bir enkazdır ve enkazdan ancak parçalar ve imgeler kurtarılabilir. Benjamin tarihin,
dolayısıyla toplumsal yaşamın ve kültürün kıyıda köşede kalmış “an”larını ışık altına
alarak, onları alıntılayarak tıpkı fotoğraf gibi görünür kılmaktadır.
Tarihsel maddeci, tarihte göz ardı edilmiş ya da gizli kalmış olana, olayların
geçiciliğine, herhangi bir verili an ile bütün tarih arasındaki ilişkiye odaklanarak, yazgısı
tarihi salt bir geçmişin yeniden üretimi olarak gören fikrin aşılmasına bağlı olan bir tarihin
hatlarını çizmeye çalışır (Cadava, 2008: 96). Tarihsellik, tarihin değişik anları arasında
bir neden-sonuç bağlantısı kurmakla yetinir. Ama hiçbir olgu, bir neden olduğu için
zorunlu olarak tarihsel olgu niteliğini de kazanmaz. Bu niteliği, olup bitişinin ardından,
belki binlerce yıl sonra ortaya çıkan koşullar aracılığıyla kazanır (Benjamin, 1995a:
43). Benjamin’in asıl amacının tarihsel bir olguyu anlamanın dünyayı anlamak, bilmek
olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
Tarihsel materyalizm, geçmişin işinin hala tamamlanmamış olduğunu düşünür
(Benjamin, 2007: 43). “Tarih Kavramı Üzerine”nin IX. tezi şöyledir:
Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin
görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve
kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir
olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun
ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek,
parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına
dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu
sürekli olarak, sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe
doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır (Benjamin, 1995a: 37).
Benjamin bu tezinde, tarih meleğinin geçmiş ve geleceğe dönük yönelimini
yorumlamıştır. Benjamin’in kendi gözde tutumu geriye bakmaktır; tıpkı, kendi gelenekleri
ve yazgısı olan bir aktarım aracı olarak fotoğrafın geçmişten gelen anları bugüne ve
geleceğe aktarması gibidir.
Tarih ve Fotoğraf İlişkisi
Fotoğraf, Benjamin’in ilk kez 1931 yılında yayımlanan “Fotoğrafın Kısa Tarihçesi”
isimli çalışmasında kuramsal bir nesne olarak ortaya çıkmıştır. 1936 yılında yayınlanan
“Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı” başlıklı yazısında da
241 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Walter Benjamin’in Bakış Açısından Tarih ve Fotoğraf İlişkisi
benzer şekilde fotoğraf üzerine düşüncelerini sergilemiştir. Bu denemelerinde Benjamin’in
bilim, sanat ve tarih çalışma alanı ile fotoğrafçılık arasında gelişen ilişkide kurduğu
analitik odak, “fotoğrafın nasıl iletişim kurduğu sorusu üzerine” (Dant-Gilloch, 2002: 6)
olmuştur. Benjamin için fotoğraf ile kurulan iletişim ortamı, kültürel tarihin dönüştüğü
ortamdır ve “Tarih Kavramı Üzerine” denemesinde yer alan görüşleri ile birlikte tarihi
anlamakla bağdaştırılabilmektedir. Bu bağlamda Benjamin’in bakış açısıyla tarih ve
fotoğraf arasında kurulan ilişkiyi değerlendirebilmek için, denemelerinde kullandığı
gelenek, yeniden üretim, optik bilinçaltı, diyalektik görüntü, rastlantı kıvılcımı, auranın
aktarımı, şimdi ve buradalık, biriciklik kavramları, hazırlanan çalışmanın ana temaları
olarak saptanmıştır.
Keşfinden sonra yeni bir görme biçimi olarak değerlendirilen ve resmin yerini
alacağı düşünülen fotoğraf Benjamin’e göre, geleceğe kalmak için fotoğraf çekmeye ve
çektirmeye başlayan bir nesille birlikte günlük yaşam düzeninin kağıda aktarılmasını
olanaklı kılmıştır. Ancak fotoğraf, bir anlığına parlayıp sönen geçmiş bir anı gösterdiği
için bir yitirmişlik biçimi olarak görülmüş ve tarihi sergileyen bir belge olarak
değerlendirilmiştir. Benjamin “Tarih Kavramı Üzerine”nin V. tezinde, geçmişin hızla
kaybolmasından, görüntü ve parlayan anlardan şöyle bahsetmektedir;
her
yitip
...geçmişte
kendisinin
de
düşünülmüş
olduğunun
bilincine
varmayan
şimdiki
zaman’la
birlikte,
bir
daha
geri
getirilmesi
olanaksız
biçimde
gitme
tehlikesiyle
karşılaşan
bir
görüntünün
varlığı
söz
konusudur.
Geçmişi tarihsel olarak dile getirmek, o geçmişi “gerçekte nasıl olduysa, öyle”
bilmek değildir. Buna karşılık, bir tehlike anında parlayıverdiği konumuyla, bir anıyı ele
geçirmek demektir. Tarihsel maddecilik için önemli olan, geçmişe ilişkin bir görüntüyü,
tehlike anında, tarihsel özneye ansızın gözüktüğü biçimiyle korumaktır (Benjamin, 1995a: 35).
Benjamin bu tezinde fotoğrafın görüntülenen anı sonsuza kadar koruyabilmesi
gibi tarihsel maddeciliğin geçmişte gerçekleşen görüntünün bir anının tarihe konu olarak
saklanmasından bahsetmektedir. Bu bağlamda, tarih düşüncesi ile fotografi2 düşüncesi
Benjamin’de aynı yönde hareket etmekte, bellek olarak düşünce ile bellemenin teknik
boyutu, bir başka deyişle maddi kayıt teknikleri arasında indirgenemez bir bağlantı
görülmektedir.
Benjamin, Nazi Almanya’sından kaçtığı sıralarda toparladığı “Tarih Kavramı Üzerine
Tezler” yazısında, tarih üzerine en son düşüncelerini bir dizi enstantane fotoğrafını sunmak
istercesine, tarihi fotografinin diliyle ele almıştır. Yıkımın ve felaketin bakış açısından
yazılmış olan bu tezler, hızlandırılmış tarih-yaşamöyküsü fotoğraf kareleri misali,
Benjamin’in kaygılarına, özellikle 1930’lardaki yazılarında görülen faşizmin siyaseti ve
savaşı estetize etmesi ile estetik ideoloji arasındaki suç ortaklığına dair kaygılarına ışık
tutmuştur. Şöyle bir çakıp sönen görüntülerden, hareketli fotoğraf makinesi işlevi gören
yeni devrim takvimlerinin başlangıç anlarından, geçmişi ışığın tarihine bağlayan gizli
ışığa yönelişlerden (heliotropism) söz etmiştir (Cadava, 2008: 35). Benjamin fotografinin
çağrıştırdığı biçimde tarihin bazı olaylarını paranteze alıp onlara ışık düşürmekte ya da
zaten parıldamakta olanların önündeki karanlığı çekip alarak hatırlatmaktadır (Çakmakçı,
2008: 8). Benjamin’de, hatırlamanın görevi bugünle geçmişi birbirine bağlayan anların
inşasıdır. Tarihsel süreklilikten koparılmış bu anlar, birer diyalektik imgedir. Bu bağlamda,
tarihsellik geçmişin ebedi imgesini sunmaktadır.
2 Fotoğraf çekme etkinliği olarak değerlendirilen fotografi, bir imgeyi ele geçirip bağlamından kopararak tarihin
akışını durdurmaya çalışan bir işlemin/sürecin adı olarak görülmektedir (Cadava, 2008: 17).
Sayı 37 /Güz 2013
242
Zuhal Özel Sağlamtimur
Kültür eleştirisi üzerine çalışan Benjamin, tarih üzerine fikirlerini oluştururken
sosyal dünyanın anlık görünümlerini yakalayan fotoğrafçılığı bir araç ve ortam olarak
görmüş ve değerlendirmiştir. Geçmişten şimdiye kalan nesneler gibi fotoğraf nesnesi
(fotoğraf kartı), üzerinde geçmişin izlerini taşısa bile (sararmışlık, yıpranmışlık vb.)
toplumların tarih ve kültürünü temsil etmemekte, fotoğrafı çekilen obje ya da kişiler yani
fotoğrafın şimdiye yansıttığı nesneler tarihsel bağlamda anlam kazanmakta ve kültürü
temsil etmektedirler.
Benjamin, herhangi birinin gözüyle görülebilen rutin ve tekrarlanabilir şekilde
geçmişi şimdiye geri getiriyor olan fotoğrafı, “buradalık ve şimdilik” kavramları ile
açıklamıştır.
Fotoğrafçı ne kadar usta olursa olsun ve modeline ne kadar dikkatli poz verdirmiş
bulunursa bulunsun, seyirci, gerçekliğin resimdeki kişiliği (çekildiği) zamana oturturken
kullandığı buradalığı ve şimdiliği, o küçücük rastlantı kıvılcımını aramak için karşı
konulmaz bir zorunluluk duyar: Çoktan geçmiş olan o an’ın hemen yanıbaşında,
geleceğin, geriye dönüp bakıldığında kendisini yeniden buldurabilecek denli kandırıcı
biçimde yerleştiği o seçilemez noktayı yakalamak için karşı konulmaz bir zorunluluk...
(Benjamin, 2001: 11).
Benjamin, tarihin vuku bulduğu zamanı bir şeyin geçip giderken şimdileştiği,
bir şeyin ölümünde yaşadığı zaman olarak değerlendirmektedir. Yaşamayı iz bırakmak
olarak görmekte, tarihin fotografiyle birlikte vuku bulduğuna inanmaktadır. Cadava’ya
göre, fotografi olayı, herhangi bir fotografi tarihinden zorunlu olarak öncedir -fotografi
tarihe ait değildir, tarihi sunmakta; tarihi, yazgısına teslim etmektedir. Tarihin hakikatinin
bugüne kadar fotografiden başka bir şey olmadığını söylemektedir. Ne var ki, fotoğraf
-asla kendisi olmayan ve dolayısıyla daima tarihe geçmekte olan şey olarak- bizden bir
şimdinin altına gelemeyen şeyin kalıntılarını düşünmemizi istemektedir (Cadava, 2008:
168). Benjamin’e göre tarihçi, geçmişten parçaları çekip almalıdır. Ancak geçmiş sadece
şimdinin büyüteci sayesinde anlaşılabilmekte, diğer taraftan şimdi geçmişi hatırlamadan
kavranamamaktadır.
Tarihsel maddeci, geçiş dönemi olmayan, ama içersinde zamanın durmuş olduğu bir
şimdiki zaman kavramından vazgeçemez. Çünkü onun içinde bulunduğu ve kendisi için
tarih kaleme aldığı şimdiki zaman’ı tanımlayan, bu kavramdır. Tarihselcilik, geçmişin
“sonrasız” görüntüsünü çizerken, tarihsel maddeci salt o geçmişe ilişkin ve biriciklik
niteliğini taşıyan bir deneyimi dile getirmiştir (Benjamin, 1995a: 41-42). Bu bağlamda,
Benjamin fotoğrafçılığın, tarih ve tarihsel gerçekliğe nasıl yeni bir boyut getirdiği
ile ilgilenmiştir. Geçmişte bir anda parlayıp sönen gerçekleri şimdiye getiriyor olan
fotoğrafçılığın büyülü dünyasından ve çeviriye ihtiyaç duymadan kolaylıkla okunabilen
dilinden etkilenmiş, tarihin de anlık görüntülerden oluştuğu fikrine sahip olmuştur.
Geçmişle şimdinin ilişkisi, sadece zamana ait ve devamlı iken, şimdiyle olmuş olan şeyin
ilişkisi diyalektik olarak nitelendirilebilmektedir.
Benjamin için fotoğraf, geçmişi görmemizi sağladığı için, tarih hakkında
konuşmaya neden olabilecek bir potansiyele sahiptir. Benjamin gelecekte geriye doğru
sürüklendiği için ‘Angelus Novus’un baktığı yerde bir şeyler görmektedir (Dant-Gilloch,
243 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Walter Benjamin’in Bakış Açısından Tarih ve Fotoğraf İlişkisi
2002: 8). “Tarih Kavramı Üzerine”de söylediği gibi, “Geçmişin gerçek yüzü hızla kayıp
gider. Geçmiş, ancak göze göründüğü o an, bir daha asla geri gelmemek üzere, bir an için
parıldadığında, bir görüntü olarak yakalanabilir” (Benjamin, 1995a: 35) –bu görüntüyü
Benjamin “diyalektik imge” olarak adlandırmaktadır. Fotoğraf, yakalanan geçmişin bir
görüntüsünü sunduğu için tekrar tekrar görülebilmektedir -Benjamin bunu ise “durağan
diyalektik” olarak adlandırmıştır (Dant-Gilloch, 2002: 8). Benjamin, olmakta olan şeyi
yansıtması için izleyiciye izin veren bir an olan durağan diyalektiği hareketin donduğu
zaman olarak ifade etmektedir.
“Durağan diyalektik”, diyalektiğin daha genel olarak bilinen, hareket ve dönüşüme
yaptığı vurguyu tepetaklak etmiş görünmektedir. Bu metot, geçmişteki bir özsel
durumun, bir kökenin, bir “ur”-fenomenin, bugün hissedilen bir dertte, bir kayıp anında,
bugünün bir kıymeti tehdit alındayken tekrar canlanıvermesi, kendini bellekten dışarı
zorlayıvermesi ve içinde yaşadığımız anla birleşivermesi, ‘anlaşılır’ olması biçiminde
değerlendirilmektedir. Geçmişe sıçrayarak, o anı yeniden ele geçirmek, o anı bu ana
çekmek ve iki anın örtüştüğü yerde durağan bir diyalektik oluşturmaktadır (Dellaloğlu,
Odman, Yardımcı, 2007: 21). Şimdinin ve geçmişin karşılaştığı nokta olarak “diyalektik
imge” metaforu, tarih gibi Benjamin’in kültürü anlama metodunun da karakteristiğini
oluşturmaktadır (Dant-Gilloch, 2002: 8). Bu nedenle diyalektik imgenin, okunması
gerekmektedir; diyalektiği açıklığa kavuşturacak eleştirmen, tarihçi ya da toplumbilimci,
dikkatli bir inceleme ve çözümleme ile, kendi için dile gelmeyen bu görüntünün içeriğinde
yer alan tarihsel temsilleri, sıkı bağlar kurduğu geçmiş üzerinden dillendirebilmektedir.
Benjamin için tarih yazımı aslında geçmişte yaşanan gerçekliklerin fiziksel olarak
birebir yansıtılması değil, gerçekliğin ayrıntıları içinde bir seçme yapıldıktan sonra,
kurgulanması, inşa edilmesidir. Cadava’ya göre, fotomontaja benzetilen Benjamin’e özgü
tezli yazma yönteminde, tarih tezleri ne çizgisel zamansal bir sıra içinde anlatılabilen, ne
de felsefi bir kavramın sınırları içinde anlaşılabilen bir tarih düşüncesini önermektedir.
Tarih daha ziyade imgelerden, Benjamin’in terimleriyle diyalektik imgelerden inşa
edilmektedir (Cadava, 2008: 21). Aslında Benjamin’in yazma ve düşünme üslubunun
temelinde imgesellik bulunmaktadır. Benjamin’e göre, tarihsel düşünme, düşüncelerin
yalnızca hareketlerini değil, fotoğraf çekmek gibi durdurulmalarını da içermektedir.
Benjamin, tarihin materyalist sunumunun, geleneksel tarih yazımındakinden daha
yüksek bir anlamda imgesel olduğunu düşünmektedir. İşte bu yüzden Benjamin’in
düşüncesini bir “enstantane fotoğraf”a benzeten Theodor Adorno, 1955 tarihli
“Benjamin’in Schriften’ine Sunuş” yazısında, Benjamin’in dünyayı bir “düşünsel
optik” içinden geçerek deneyimlediğini öne sürmüştür (Aktaran: Cadava, 2008: 21-22).
Tarihin işi, daha küçük veya önemsiz gibi görünen zamanda “enstantane fotoğraf” gibi
anlık imgeleri tanımak, bu bağlamda insan deneyiminin tamamını toplamak ve bir araya
getirmektir.
Benjamin, gözün, görmüş olduğunu ama beynin, boyut, hareket veya göze
çarpmayışı yüzünden kavrayamadığını ya da ayırt edemediğini “optik bilinçaltı” olarak
adlandırmıştır. Optik bilinçaltı, fotoğraf çekme sürecinin kısa sürmesinden dolayı (Onun
en erken örneklerinde bile) değil, detaylı bir şekilde kaydetme kapasitesinden dolayı
Sayı 37 /Güz 2013
244
Zuhal Özel Sağlamtimur
gündeme gelmiştir (Dant-Gilloch, 2002: 6). Fotoğraf makinesi, teknolojik kapasitesi
sayesinde özel çekim ve büyütme yöntemleriyle, gözümüzün göremediğini, görülmesi
olanaksız olanı görmektedir ve buna optik bilinçaltı denmektedir. Optik bilinçaltını
gözler önüne seren fotoğraf, tarih ya da bilimin bir aracı olarak belge ve belgesel bir araç
formunda hizmet vermektedir.
Fotoğraf makinesine seslenen dünya gözümüze seslenenden farklıdır; her şeyden önce,
bilincinde olarak çalıştığımız bir mekanın yerine, bilinçsiz olarak ama etkilediğimiz bir mekan söz
konusudur. Örneğin, çok bilinen bir şey, genç bir insanın yürüyüşünü kabaca betimlemek olanaklıdır
ancak onun her adımındaki, yürümeye başladığı an’daki saniyenin her parçasında ne yaptığını
söylemek zordur. Fotoğraf, yavaş çekim ve mercekli büyütmeler gibi çeşitli araçlarla bu an’ı ortaya
çıkarabilir. Psikanaliz nasıl sezgisel-bilinçsiz alanı açımlıyorsa, fotoğraf da ilk kez olarak, görselbilinçsiz alanın farkına vardırmakta. Yapısal nitelikler ve hücre dokuları gibi teknoloji ve eczacılığın
doğal çalışma alanına giren konular, fotoğraf makinesine bir doğa görüntüsünden ya da anlatımcı
portreden daha yakındırlar. Fotoğraf bu malzemeyle, aynı zamanda, seçik ve fakat kuruntulara
sığınacak kadar saklı olan, ancak bir kere büyütüldüğünde ve iyi açıklanabildiğinde teknoloji ile
büyü arasındaki farkın tümüyle tarihsel değişkenler sorunu olduğunu gösteren, o en küçük şeylerde
yaşayan görsel sözlerin fizyonomik görünüşlerini de ortaya çıkarır (Benjamin, 2001: 11-12).
Fotoğraf bize gördüğümüz zaman görmemizin göremediği şeyin bilincinde
olmadığımızı söyler. Benjamin görme olanağını fotografik olay aracılığıyla “optik bilinçdışı” dediği şeyle, yani görmeyi dolaysız ve burada-şimdi olmaktan alıkoyan şeyle
bağlantılandırarak Freud’u takip eder: o da bilinçdışı ile bilinç arasındaki geçişi çizmeye
çalışırken, teknik ortamlardan ve özellikle fotografiden alınma benzetmelere sık sık
başvurur (Cadava, 2008: 135). Benjamin, Fotoğrafın Kısa Tarihçesi’nin yanı sıra “Optik
bilinçaltı” evresini açıkça olmasa da “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği
Çağda Sanat Yapıtı” denemesinde mekanik yeniden üretimin karakteristiklerinden biri
olarak ele almıştır.
Benjamin burada ve şimdilik, rastlantı kıvılcımı, diyalektik görüntü gibi kavramlar
üzerinden tarih ile tarihselcilik arasındaki ilişkinin yanı sıra, estetik ideoloji ile siyasetin
faşist estetizasyonu arasındaki ilişkiyi gözden geçirme uğraşında fotoğrafı bir yeniden
üretim aracı olarak değerlendirmiştir. Tarihsel anlamda kültürün ve sanatın yeniden
üretimi, fotoğrafik olarak çoğaltılmakta, geçmiş daha anlaşılabilir ve ebedi olmaktadır.
Ebedi olma düşüncesi bir teknik yeniden üretilebilirlik düşüncesidir. Benjamin teknik
yeniden üretilebilirliğin ancak bilim ile sanat arasındaki tarihsel ilişkileri göz önünde
bulundurarak anlaşılabileceğini öne sürmüştür.
Mekanik çoğaltma çağında sanatın aurasının kaybolduğunu söyleyen Benjamin’in
kullandığı şekliyle aura ontolojik bir kategori değil, tarihsel bir kategoridir. El ürünü yapıtın
sahip olup, mekanik yoldan üretilmiş yapıtın sahip olmadığı bir şey değildir. Benjamin’e
göre, bazı fotoğrafların bir aurası varken, Rembrandt’ın bir resminin mekanik çoğaltma
çağında aurası yitirilebilmektedir (Crimp, 2002: 123). Bu nedenle, orjinal olan, biricik
olan kıymetlidir ve değerini zamana rağmen ve ona tanıklığı sayesinde sürdürmektedir.
Sanat eserinin bu biriciklik özelliğinden kaynaklanan tarihsel tanıklığı, gelenek taşıyıcı
hakikiliği, sanat eserinin halesini, etrafındaki atmosferi oluşturmaktadır.
Benjamin, yeni oluşumların temellerinin eski tekniklerin içinde atılacağı yasasına
inananlardandır, çünkü portre resmin geliştirdiği bakır-gravür baskının (mezzotint)
dayandığı çoğaltma (reproduction) tekniği ancak sonradan yeni fotoğraf tekniğine
245 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Walter Benjamin’in Bakış Açısından Tarih ve Fotoğraf İlişkisi
bağlanabilmiştir (Benjamin, 2001: 20). Tekniği salt bilimsel bir olgu olarak değil, aynı
zamanda tarihsel bir olgu olarak da değerlendiren Benjamin’e göre, geçmiş yüzyılın
belirleyici özelliklerinden biri olan ve bir sürece damgasını vuran teknik, yanlış
alımlanmıştır. Bu süreç, hepsi de tekniğin sadece malların üretimiyle topluma hizmet
ettiği gerçeğini alt etmeye çalışan bir dizi girişken, sürekli yenilenen girişimden
oluşmaktadır (Benjamin, 2007: 42). Aslına bakılırsa hiçbir teknolojik buluş toplumlardan
ayrı düşünülememektedir. Toplumun içinde bulunduğu duruma göre, ihtiyaçlarına göre
ve sahip olduğu üretim maddelerine göre şekillenmektedir (Artan, 2007: 89). Dolayısıyla
denilebilir ki, teknik ve yeniden üretim toplumsal olgunun bir parçasıdır, fotoğraf gibi
her yeni teknik, bir amaca hizmet etmektedir ve toplumsal, kültürel, ekonomik sonuçlar
içermektedir.
Benjamin’in teknolojik iletişim araçlarına atfettiği olumlu özellik, sadece mimetik
ve kurgusal hünerleri açısından değil, aynı zamanda modern toplumla tarih sahnesine
çıkan kitlelerin “uzak olanı yakına” getirme talebiyle bağlantılıdır. (Özbek, 2000: 127).
Mesafe bakımından hayal edilemeyecek kadar uzakta olan bir şeyse, bize çok yakın
olabilmektedir. Ortadan kaldırılmış mesafe kendi başına yakınlık demek değildir.
Şeyleri mekan bakımından ve insani bakımdan ‘daha yakın’ kılma eğilimi,
günümüzün kitlelerinde, en az verili bir (olayın) biricikliğini olayın yeniden üretiminin
alımlanması yoluyla aşma kadar tutkulu bir eğilimdir. Bir nesneyi olabildiğince yakın
olarak, bir görüntüde, yani benzerlikte, yeniden üretimde ele geçirme gereksinimi her
gün artmaktadır (Cadava, 2008: 26-27). Bizi tarihin daha yakınına, bir olayın gerçek
zamanı olan içkinliğin daha yakınına getirme iddiasındaki fotoğraf, olayın uzaklığını
ortadan kaldırmış ve şimdi olmuş gibi görülebilir olmasını sağlayabilmiştir. Bu bağlamda,
fotoğrafçılık gerçeklik kavrayışımızı belirliyor gibi görünmesine rağmen, aynı zamanda
sunduğu şimdiden uzaklaşmış olan gerçeklikten de uzaklaştırmıştır.
Benjamin’e göre, gerçeğin kitlelere göre, kitlelerin de gerçeğe göre kendilerine yön
vermeleri, gerek düşünme gerekse görü bakımından boyutları sınırsız bir olgu niteliğini
taşımaktadır (Benjamin, 1995b: 51).
Bir nesnenin hakikiliği, maddi varlığından tarihsel tanıklığına değin, başlangıçtan
bu yana o nesnede gelenekleşmiş olanların bütününden oluşur. Tarihsel tanıklık
maddi varlıktan temellendiğinden, birinci öğenin insanlarla bağını kesen yenidenüretim, ikincinin, yani tarihsel tanıklık öğesinin de sarsıntı geçirmesine yol açar...
Burada varlığı son bulan şey, özel atmosfer kavramıyla özetlenebilir ve şöyle
denebilir: Sanat yapıtının teknik yoldan yeniden-üretilebildiği çağda gücünü yitiren, yapıtın
özel atmosferi olmaktadır. Bu olgu bir belirti niteliğini taşımakta ve anlamı salt sanatın
alanıyla sınırlı kalmamaktadır. Şöyle denebilir genelleştirilmek istendiği takdirde: Yenidenüretim tekniği, yeniden-üretilmiş olanı geleneğin alanından koparıp almaktadır. Bu yenidenüretilmişi çoğaltarak, onun bir defaya özgü varlığının yerine, yine onun bu kez kitlesel
varlığını geçirmektedir. Ve yeniden-üretilmiş olanın, alımlayıcıya bulunduğu konumda
seslenmesine izin vermekle, üretilmiş olanı güncelleştirmektedir (Benjamin, 1995b: 49).
Benjamin’in bahsettiği en etkin düzeydeki yeniden-üretimde, sanat yapıtının şimdi
ve burada’lığı eksiktir. Bir başka deyişle, biriciklik niteliği yapıtın özgünlüğünü ve
sahiciliğini (otantikliğini) yok etmektedir. Bir nesnenin otantikliği, “maddi varlığına” ve
Sayı 37 /Güz 2013
246
Zuhal Özel Sağlamtimur
“tarihsel tanıklığına” dayanmaktadır. Yeniden-üretim tarihsel tanıklık öğesini sarsıntıya
uğratmakta, nesnenin aurasını yok etmektedir.
Atmosfer (Aura) diye adlandırılan öğe, eski fotoğraflarda, bir insan yüzünün gelip geçici
ifadesinden bizlere son kez el sallamaktadır. Bu fotoğraflara hüzün dolu, eşsiz güzelliklerini
kazandıran da zaten budur. Ama insan fotoğraftan çekildiği anda, sergilenme değeri ilk kez kült
değerinin önüne geçmiştir. 1900 yıllarında Paris caddelerinin resmini, insana yer vermeyen bakış
açılarından çeken Atget’nin olağanüstü önemi, bu olgunun hakkını vermiş olmasından kaynaklanır.
Atget’nin bu caddelerin resmini, sanki oraları bir suç mahalliymiş gibi çektiği, çok haklı olarak
söylenmiştir. Çünkü suç mahalli de insansızdır. Çekim, ipuçlarından ötürü gerçekleştirilir. Atget’de
fotoğraf çekimleri, tarihsel süreç içersinde kanıtlara dönüşmeye başlar (Benjamin, 1995b: 54).
Aynı yöne hareket eden tarih düşüncesi ile fotografi düşüncesi, bellek olarak
düşünce ile bellemenin teknik boyutu, yani maddi kayıt teknikleri arasında indirgenemez
bir bağlantı olduğunu düşündürmüştür. Başka deyişle, fotografi-Benjamin’in “hakikaten
devrim niteliğindeki ilk yeniden üretim aracı” olarak anladığı fotografi- yalnızca bir
tarih yazımı sorunu, bellek kavramının tarihiyle ilgili bir sorun değil, aynı zamanda
genel olarak kavramların oluşumunun tarihiyle ilgili bir sorundur. Buradaki mesele,
geçmiştekiyle mukayese edilemez bir hız ve boyutla bugün dünyayla ilişkimizin her
veçhesini etkilemekte olan yapay bellek ve çağdaş arşivleme biçimleridir. Bu ifade, bu
teknolojik yeniden üretim tekniklerini psişik ve içsel belleğimiz denen şeye bağlayanın
ne olduğunu yeniden düşünmeye zorlamaktadır. Belleğin ve düşüncenin fotografiyle
ilişkisini belirleyen şey, bunların yineleme, yeniden üretme, alıntılama ve kaydetme
olanaklarına ait olduğunun ne ölçüde söylenebileceğidir (Cadava, 2008: 18). Aslında
burada ifade edilen, fotoğrafın insan elinden bağımsız şipşak çoğaltımıyla oluşturulan
bellek ve birikmiş deneyim ön plana çıkmaktadır.
Tehlike anında belleğin görüntüleri, geçmiş bir şey olarak, bize mesafeli olan,
zamanın bizden ayırdığı bir şey olarak değil, o an mevcut olan bir şey olarak görünmektedir.
Bu görüntülerle doğrudan yüzleşilmekte ve kişi kendini onların içinde görmektedir. Bellek
adını verdiğimiz şeyin, bizim gerçekten yeni bir şey anlamamızı sağlayabilecek durumda
olduğu tek an budur. Diğer “bellek” faaliyetleri içinde yapılan, zaten düşünülen ve hayal
edileni gerekçelendirmek için çoktan zayıflamış ve işlenmiş görüntüler kullanmaktan
ibarettir. Ama bunlar bellek faaliyetleri değildir, açıklamalarımızın bağlamında onlara
yüklediğimiz göstergelerle çoktan ehlileştirdiğimiz görüntülerin yüzeysel ve ihmalkar bir
alıntılanmasıdır (Gandler, 2007: 176). Alıntılama, belki de fotografinin bir başka adıdır
(Cadava, 2008: 17). Benjamin hem tarih hem de fotoğrafi için alıntılama yapısının geçerli
olduğundan bahsetmektedir. Kaybolan geçmişi geri getiren fotoğraf, hem kişisel hatırayı,
hem de tarihi oluşturan kolektif hafızayı alıntılayan çift yönlü bir araçtır.
Sonuç
“Fotoğrafın Kısa Tarihçesi”, “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda
Sanat Yapıtı” ve “Tarih Kavramı Üzerine” isimli yazıları Benjamin’in sanat, tarih,
teknoloji ve fotoğrafi üzerine geniş bir şekilde fikirlerini açıkladığı denemelerinin başında
gelmektedir. Bu çalışmalarında Benjamin, hem fotoğrafinin tarihi, hem de fotografinin
başlattığı tarih ile ayrı ayrı ilgilenmiştir. Fotoğraf ve tarihin gelişimlerini birlikte ele alan
247 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Walter Benjamin’in Bakış Açısından Tarih ve Fotoğraf İlişkisi
Benjamin, bu birbirine bağlı iki kavramın oluşmasını sağlayan hatta önceleyen teknolojik
gelişmeleri önemsemiştir.
Sanatın, tarihin, kültürün, siyasetin, edebiyatın ve teolojinin birbirinden ayrılamaz
olduğu bir bütünsel bakış açısına sahip olan Benjamin, geçmişin izlerini taşıyan, parlayıp
sönen anlarla fotoğraf aracılığıyla yüzleştiğinde oldukça etkilenmiş, tarihe olan bakışını
da değiştirmiştir. Bu makalede tartışılan, Benjamin’in üzerinde çalıştığı kültürel eleştiri ve
tarih temeli olan fikirlerinin oluşmasında, fotoğrafinin nasıl bir alan ve anlam bulduğudur.
Bu bağlamda saptanan Benjamin’e ait gelenek, yeniden üretim, optik bilinçaltı, rastlantı
kıvılcımı, auranın aktarımı, şimdi ve buradalık, biriciklik gibi birbirine yakın fakat farklı
yaklaşımlar, onun tarih ve fotoğrafi üzerine düşüncelerini ortak noktalarda bir araya
getirmek ve birbirlerini tamamlamak için kullanılmıştır.
Fotoğrafçılığa yönelik en çok bilinen ilk yaklaşım, fotoğrafın gerçekliğin bir
belgesi olarak ele alınmasıdır. Fotoğrafçının deklanşöre basarak film üzerinde zamanı
dondurabilmesi, elde edilen fotoğrafın belki de sonsuza kadar görülebilmesini olanaklı
hale getirmektedir. Benjamin için, zamanın dondurulabilmesi, tarihsel bağlamda parlayıp
sönen anları görünür kılmaktadır. Fotoğrafçı, rastlantısal bir anda parlayıp sönen bir
kıvılcım misali, özel bir anının varlığını kanıtlamakta ve yakalamaktadır. Fotoğrafçılığın
öncülük ettiği teknolojik moderniteden önce, fotoğraflar sanatsal bir etkiye sahip
olmaktan çok, tarihsel bir olaya tanıklık etmiş ve belgeleme işleviyle ön plana çıkmıştır.
Bu bağlamda düşünüldüğünde bir fotoğrafın tarihi gücü, fotoğrafçının sanatı tarafından
eklenilecek hiçbir şeye ihtiyaç duymadan geçip giden dünyaya kalıcı olma yolunda vasıta
olmak, geçmişe direkt bir pencere açmaktır.
Benjamin çalışmalarında fotografinin dilini kullanmış, imgenin tarihsel olarak
anlaşılması gerektiği ve ancak bu şekilde tarihin kavramlaştırılabileceğini ifade etmiştir.
Tarihin hareketi, fotografik olay sırasında ya da bir imge gelip geçtiği sırada olup biten
şeye karşılık düşmektedir. Geçmişin imgesi, şimdiki zamanda kaybolma tehlikesiyle
karşı karşıyadır, bu nedenle enstantane fotoğraf örneği gibi yakalanmalı, geçmiş şimdi
ve buradaya getirilmelidir. Burada “kaybolma tehlikesiyle karşılaşan” geçmiş değil,
geçmişin “bir daha geri getirilemeyecek” imgesidir.
Fotoğraf, yaşanmış olayların orada olduğunun farkındalığını sağlamaya yarayan
bir araç olarak, geçmişte gerçekliğe basit bir benzerlik olduğunu, geçmişi anımsatmak
amacıyla sosyal ve maddi dünyayı sunmaktadır. Benjamin fotografinin çağrıştırdığı
şekilde tarihin bazı olaylarını alıp onlara ışık düşürmekten yanadır. Benjamin kavramlarını
metafizik soyutlamalar üzerine değil, somut tarihsel deneyimlere göndermeler yaparak
temellendirmektedir. Tarihi anlık olarak bir görüntüde sabitleyen fotoğraf makinesi,
somut deneyimlere ulaşabilmekte bir araç olarak kullanılmaktadır.
Fotoğraf makinesi, insan gözünden daha kuvvetli bir bellek ve optik bilince sahiptir.
Benjamin’i etkileyen bu özellikler, fotografik görüntüde bir anlığına parlayıp sönen,
çok yakında önümüzde olamayacağını bildiğimiz tarihin imgelerini oluşturmaktadır.
Fotoğrafın fotoğrafladığı şey artık şimdi, burada ya da canlı değildir, ama burada-olmuşolma hali artık tarihin parçalı ve çizgisel olmayan konusunu oluşturmaktadır.
Sayı 37 /Güz 2013
248
Zuhal Özel Sağlamtimur
Benjamin için tarih, her zaman kültürel süreçte mevcuttur. Kültürel süreç içerisinde
fotoğraf, tarihin akışını durduran ve o ana erişilebilir olduğu bir diyalektik imgenin
olanağını sağlamaktadır. Benjamin, kültürü oluşturan biricik kutsal ve sanatsal nesnelerin
sahip olduğu auranın, teknik yeniden üretim yöntemlerinin bulunmasıyla parçalandığını,
yok olduğunu ve bu nesnelerin kitleselleştiğini ifade etmiştir.
Tarihsel materyalizm bağlamında imgesel bir bakış açısı ortaya koyan Walter
Benjamin’in düşünsel çalışmaları üzerine yapılmış çok sayıda inceleme vardır. Bu
incelemelerde, fotoğrafçılık, sinema vb. kültürel ve tarihi formlar, Benjamin’in bakış
açısından yorumlanmaya çalışılmıştır. Bu makalenin ve geçmiş çalışmaların yanı sıra,
önümüzdeki uzun yıllar boyunca Benjamin’in bu bağlamda pek çok araştırmaya tekrar
konu olacağı düşünülmektedir.
Kaynakça
Adorno, Theodor W., (2004). Walter Benjamin Üzerine, Dilman Muradoğlu (çev.),
İstanbul: YKY.
Artan, E.Çiğdem (2007). “Fotoğrafın Sanatsal Değerinin Ötesinde Kullanım
Alanları Üzerine Bir Tartışma: Bilgi mi, Propaganda mı?”, Cogito, Sayı: 52, İstanbul:
Yapı Kredi Yayınları.
Benjamin, Walter (1995a). “Tarih Kavramı Üzerine”, Pasajlar, Çev: Ahmet Cemal,
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Benjamin, Walter (1995b). “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda
Sanat Yapıtı”, Pasajlar, Çev: Ahmet Cemal, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Benjamin, Walter (2001). Fotoğrafın Kısa Tarihçesi, Çev: Ali Cengizkan, İstanbul:
YGS Yayınları
Benjamin, Walter (2007). “Eduard Fuchs: Koleksiyoncu ve Tarihçi”, Cogito, Sayı:
52, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Cadava, Eduardo (2008). Işık Sözcükleri, Çev: Aziz Ufuk Kılıç, İstanbul: Metis
Yayınları.
Crimp, Douglas (2002). “Postmodernizmin Fotoğraf Etkinliği”, Sanat Dünyamız,
Çev: Kemal Atakay, Sayı: 84, İstanbul: YKY.
Çakmakçı, Osman (2008). “Melankolik Düşünce”, Radikal Kitap Eki, http://www.
radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=haberyazdir&articleid=899166, Erişim Tarihi: 19
Eylül 2008.
Dant, Tim – Gilloch, Graeme (2002). “Pictures of the Past: Benjamin and Barthes
on Photography and History”, European Journal of Cultural Studies, 5(1), London: Sage
Publications.
Dellaloğlu, Besim F. (2007). “Walter Benjamin”, Cogito, Sayı: 52, İstanbul: Yapı
249 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Walter Benjamin’in Bakış Açısından Tarih ve Fotoğraf İlişkisi
Kredi Yayınları.
Dellaloğlu, Besim F.-Odman, Aslı-Yardımcı, Sibel (2007). “Walter Benjamin’le
Olağanüstü Haller”, Cogito, Sayı: 52, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Demiralp, Oğuz (2007). “Tuhaf Bir Çocuk”, Cogito, Sayı: 52, İstanbul: Yapı Kredi
Yayınları.
Gandler, Stefan (2007). “Tarih Meleği Neden Geriye Bakıyor?”, Cogito, Sayı: 52,
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Gürbilek, Nurdan (2006). “Sunuş: Walter Benjamin 1892-1940”, Son Bakışta Aşk,
İstanbul: Metis Yayınları.
Lövy, Michael (2007). Walter Benjamin: Yangın Alarmı, Çev: U.Uraz Aydın,
İstanbul: Versus Kitap.
Mitchell, W.J.T. (2005). İkonoloji: İmaj, Metin, İdeoloji, Çev: Hüsamettin Arslan,
İstanbul: Paradigma Yayıncılık.
Özbek, Meral (2000). “Walter Benjamin’i Okumak-II”, Ankara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi Dergisi, Sayı: 55 (3), http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/475/5481.
pdf, Erişim Tarihi: 28.06.2012.
Price, Mary (2004). Fotoğraf: Çerçevedeki Gizem, Çev: Ayşenaz&Kubilay Koş,
İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Sayı 37 /Güz 2013
250
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
Basın Dili Üzerine Bazı Dikkatler
Some Remarks on Press Language
Ersin ÖZARSLAN, Doç. Dr., Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Dil, Basın Dili,
Konuşma Dili, Yazı
Dili, İlim Dili, Mizah
Dili, Din Dili,
Felsefe Dili,
Edebiyat Dili.
Keywords:
Öz
Basın dilinin umumî dil içerisinde yazı dili ile konuşma dili arasında kendine
mahsus yeri ve işlevi vardır. Bu yazıda basın dilinin ana dil içerisindeki yeri ve kendisi gibi
standard dil içerisinde yer alan diğer alt ve üst dil şubeleriyle benzerlik, farklılık ve işlev
bakımından münasebeti üzerinde durulmuştur.
Abstract
Press language has its own special place between the written and spoken forms of
Language,
general language. In this article we deal with the place of the press language in the main
Press Language,
language and from the standpoints of similarity, diverseness and function; the relationship
Spoken Language,
with the other branches or sub-languages that take place in the main language.
Written Language,
The Language of Science,
Humor Language,
The Language of Religion
The Language of
Philosophy,
Literary Language.
Ersin Özarslan
Giriş
Batı Türkçesinde “basın dili” olgusunu, umumî dil olgusunun farklı kategorileriyle
karşılaştıran ve bundan bir kavram çerçevesine varma gayesine matuf bir çalışma şu
ana kadar söz konusu olmamıştır. Bu çalışma, işaret edilen boşluğu doldurmak üzere
atılmış ilk adım, bir çeşit durum değerlendirmesi, bir “case study”dir. Mütevazı bir adım
olan bu çalışmada, umumî dil olgusu içerisinde basın dilinin mahiyetini tespit gayesi
hedeflenmiştir. Bunun yanında basın dilinin umumî dil tasnifi içerisindeki diğer dil
kategorileriyle benzerlik ve farklılıklarını ortaya koymak ve basın dili olgusunun umumî
dil olgusu içerisindeki yerini, ağırlığını ve işlevini belirleme gayesi güdülmüştür.
“Basın Dili” kavramı, pratik bir ifade ihtiyacının doğurduğu bir kavram olarak ortaya
çıkmış gibi görünmektedir. Sözlüklerde madde başı olmadığı için tarif edilmemiş.
Türk dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nde “basın dili” ibaresi madde başı olarak yer
almamaktadır. Mahiyet itibariyle basın dili anlamını taşıyan “gazete dili” ibaresi de madde
başı olabilmiş değildir. Dilin teşekkül, tarihî gelişme, yayılma sahası ile kullanılış yeri,
zamanı ve çağı yanında kullanan zümreler, geçerlilik ve işlekliği bakımlarından aldığı
isimlerin zikredildiği listede de “basın dili” veya “gazete dili” ibareleri yer almaz (Ertem
1977: 291). Ama bu husus, “manşetlerin yapı anlam ve anlatım” bakımından “dilbilimsel
bir yaklaşımla incelenmeye çalışıla[n]” bir yazıda (Can 34), basın dili olgusunu inkâr
yeltenmeyi de gerektirmez:
Basın dili deyince acaba neyi kastediyoruz? Böyle bir dil var mı? Yoksa bu her hangi
bir haber dergisinin, ciddi bir gazetenin veya aşırı bir bulvar gazetesinin dil kullanımı mıdır?
Aslında basın dili diye bir şey yok. Basın dilinden daha ziyade çeşitli konularda (ekonomi,
spor, politika, v.b.) oluşturulan olayların dil ile sunumunu anlamalıyız herhalde. Ama başlıktan
oldukça özel ve sınırlandırılabilen bir dil kullanımının var olduğu da anlaşılabilmektedir (Can 34).
Bir yüksek lisans tezinin özeti olduğu ifade edilen bu satırlarda meramın ve
maksadın hakkıyla ifade edildiğini söyleyebilmek kolay değil. Yazıya “Basın Dili”
başlığını koyduktan ve “basın dili diye bir şey yok” diyerek meseleyi kestirip attıktan
sonra “basın dili” olgusunun varlığını kabul ve ikrar etmek anlamlı olduğu kadar cesaret
işi de olmalı:
Şurası bir gerçek, bir taraftan böyle kendine özgü, homojen bir dil sisteminin
olmadığını söylerken, öbür taraftan haberlerin hazırlanış koşulları ve haber verme amacı
açısından bakıldığında her şeye rağmen basın dili diyebileceğimiz bir dil vardır. Burada
kastedilen basının – tıpkı görsel ve işitsel medyada olduğu gibi - dili nasıl biçimlendirdiğidir.
Bu biçimlendirme toplumun dil kullanışını ve algılayışını önemli ölçüde
etkilemektedir. İşin etki boyutunu tam olarak bütün ayrıntılarıyla ve sınırlarıyla
vermek zorda olsa, böyle bir gerçekte mevcuttur. Bu ilişki nedeniyle bir çok bilim
dalı, özellikle dilbilim basın diline büyük bir ilgi ve dikkat arz etmiştir (Can 2003: 34).
İmla ve üslubu metne ait olan bu “ikrar”, kabul ve tasdik ifadesinden sonra, basın
dilinin varlığı ve gerçekliğinin yabancı yazarlar kaynak gösterilerek onların ifadeleriyle
de onaylanmasının izahı çıkmaza girmektedir:
252 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Basın Dili Üzerine Bazı Dikkatler
Bu yüzdendir ki, dil otoriteleri tarafından basının dili basın var olalı beri olumsuz bir biçimde
eleştirilmiştir. Dovifat (1967,I:124). İçi boş, tatsız, zevksiz kelime ve cümle kullanımlarıyla eleştirilmişlerdir.
Özellikle mecazi anlatımlarıyla hep gündeme gelmiştir basın. İdeolojik olarak basın yine dil açısından
eleştirilmiştir ve eleştirilmektedir. W. Haakes (1962:16): ”Basın dilinin etkisi sadece fikrin gücü değil,
daha çok kelimenin gücüdür”. Kelimelerin bu gücünden yararlanılarak düşünceler ve davranışlar
yönlendirilebilmektedir. Özellikle basın dilinin bu yönü dilbilimcilerin dikkatini çekmiştir (Can 2003: 36).
Söz konusu çalışmada, başlıktaki “basın dili” iddiasının aksine, basın dilinin,
bütün cepheleri ve bütün çehreleriyle değil sadece gazete manşetleri ve haber başlıkları
çerçevesinde incelemeye tâbi tutulduğu ifade edilmektedir. Hâlbuki manşetler ve haber
başlıkları, basın dilinin çok dar bir kısmını oluşturur. “Basın dili” ibaresini kullanmakla,
basının kullandığı dili işlemek ve değerlendirmek mümkün değildir. Bu yüzden, basın
dilini mahiyeti itibariyle ele alıp değerlendirmek, kendisi gibi umumî dilin şemsiyesi
altında yer alan diğer dil olgularıyla mukayese ederek buradan bir kavram çerçevesine
ulaşmak bir ihtiyaç olarak ortada durmaktadır.
Bu yazıda Türkiye Türkçesi zemininde basın dilinin, ne olup olmadığı hususunda
mukayese ve akıl yürütmeye dayalı bazı dikkatler ortaya konmaya gayret edilmiştir.
Dil ve Mahiyeti
Dil, anlaşma aracı olarak işlev gören düzenli yapıda işaretler manzumesidir. Umumî
olarak konuşma ve yazı dili şeklinde hayatın ve kâinatın anlaşılması için aracı vazifesi
görür.
Dil bir yandan kendisine tasarruf eden mütekellim/öznenin hayatı ve kâinatı idrâk
ve kendini ifade ettiği vasıta olduğu gibi aynı öznenin kendi dışındaki dünyayı ifade
edişindeki araç da aynı dildir (Şahin 2012: 425). Haliyle dil tek taraflı, tek cepheli veya
tek boyutlu bir vasıta, olgu yahut fenomen değildir. Aksine dil her hâlükârda çok taraflı,
çok cepheli ve çok boyutlu bir olgu ve bir o kadar da idrâk ve ifade nesnesi ve vasıtasıdır.
Alman filozofu Heideger, dili varlığın, hususî olarak, insanın evi olarak
değerlendirmiştir. Wittgenstein ise Tractatus Logico-Philosophicus adlı eserinde insanı
dünyasını dilin tayin ettiğini, düşündüğünden felsefeyi dilin bir teşrihi olarak gördüğünden
“Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” (Soykan 2006: 21) demiş olmalıdır. İnsanı hayatı
ve kâinatı dille görmesi, dille anlaması ve dille anlamlandırıp izah etmesi bu düşüncenin
haklılığını göstermeye kâfi gelir.
Dilin değişik tarifleri söz konusudur. Dil anlayışlarının çeşitliliği dil tariflerini de
çoğaltmıştır. Çok cepheli bir özellik arz eden dil, ister yapı ister işlev özelliklerinden
hareketle tarif edilsin, dilin özelliklerinin tarifte sadece yeri yani önem sırası değişir ve her
tarif diğerleriyle aşağı yukarı belli noktalarda mutlaka birleşir ve bazı noktalarda ayrılır.
Bütün tariflerde, dilin bir anlaşma aracı oluşu üzerinde ittifak hususu dikkat çekicidir.
Sahanın önde gelen ilim adamlarından Ergin, Banguoğlu, Korkmaz, Aksan ve Topaloğlu
farklı zamanlarda dili şöyle tarif etmişlerdir:
1.
Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta; kendi kanunları içinde yaşayan
ve gelişen canlı bir varlık; milleti birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir
Sayı 37 /Güz 2013
253
Ersin Özarslan
müessese; seslerden örülmüş muazzam bir yapı; temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış
gizli antlaşmalar ve sözleşmeler sistemidir (Ergin 1986: 7).
2.
Dil insanların meramlarını anlatmak için kullandıkları bir sesli işaretler sistemidir. Elle,
başla, gözle, kaşla işaretler yaparak da bazı duygularımızı, düşünce ve dileklerimizi
anlatırız. Fakat en mükemmel anlatma (expression) vasıtamız dildir. Konuşma (parole)
kişi oğluna vergi olan ve insanı hayvandan ayıran bir yüksek işleyiştir (function). İnsan
konuşma yeteneği ile doğar. Fakat dil doğuştan bilinmez. Çocuk içinde yaşadığı topluluğun
dilini, anadilini (langue maternelle) uzun bir çıraklık devresi süresince öğrenir. Aslında
her dil (langue) bir insanlar topluluğu arasında binyıllar boyunca gelişerek meydana
gelmiş bir sosyal kurumdur (Banguoğlu 1974: 9).
3.
İnsanlar arasında karşılıklı haberleşme aracı olarak kullanılan; duygu, düşünce ve
isteklerin ses, şekil ve anlam bakımından her toplumun kendi değer yargılarına göre
şekillenmiş ortak kurallarının yardımı ile başkalarına aktarılmasını sağlayan, seslerden
örülü çok yönlü ve gelişmiş bir sistem (Korkmaz: 1992: 43).
4.
Düşünce, duygu ve isteklerin bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak ögeler ve
kurallardan faydalanılarak başkalarına aktarılmasını sağlayan çok yönlü, çok gelişmiş bir
sistem” Topaloğlu 1989: 55).
5.
Dil düşünce, duygu ve isteklerin, bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan ögeler
ve kurallardan yararlanılarak başkalarına aktarılmasını sağlayan, çok yönlü, çok gelişmiş
bir dizgedir (Aksan 1995: 55).
Dil, yapı, teşekkül, tarihî gelişme, coğrafi saha, hayatiyet, geçerlilik, işleklik
bakımları yanında kullanılma yeri, zamanı, çağı ve kullanan kesim ve zümreler bakımından
da sınıflandırılıp adlandırılmıştır:
Alçak dil yahut aşağı dil, alt dil, amelî dil, ana dil, argo dili, arkaik dil, avam dili, basit dil,
basın dili, bayağı dil, birlik dili, bölge dili, carî dil, çağdaş dil, çocuk dili, devlet dili, dış dil, din
dili, diplomatik dil, divan dili, duygu dili, dünya dili, edebiyat dili, ergen dili, eski dil, ev dili, fakir
dil, felsefe dili, gazete dili, gizli dil, halk dili, haber dili, hitabet dili, hukuk dili, ıslık dili, işaret dili,
ilim dili, ilkel dil, kabile dili, karışık dil, klasik dil, konuşma dili, kültür dili, magazin dili, mahallî
dil, matematik dili, medeniyet dili, meslek dili, millî dil, mizah dili, nesir dili, ortak dil, ölü dil, özel
dil, resmî dil, saf dil, sahne dili, sanat dili, sokak dili, soyut dil, standard dil, şehir dili, şiir dili, tabiî
dil, teklifsiz dil, teknik dili, tiyatro dili, umumî dil, yabancı dil, yapma dil, yaşayan dil, yazı dili,
yeni dil, yetişkin dili yüksek dil, zengin dil, zihin dili (Ertem 1977: 290-291, Ergin 1986: 7, 42).
Bunlara aydın dili, çerçi dili, diplomat dili, esnaf dili, gönül dili, hâl dili, hekim dili,
hekimlik dili, izole dil, kal dili, kâtip dili, kitabî dil, yahut kitap dili, köylü dili, şehirli
dili, tahtacı dili, tercüme dili, tıp dili, vasat dil gibi adlandırmaları da dâhil etmek gerekir.
Konuşma dilinde konuşan kişinin muhatabı veya muhatapları karşısındadır. Bu
karşı karşıya gelme ya yüz yüze aynı zaman ve mekânda, ya da bir iletişim aracıyla
farklı mekânlarda ama aynı anda olur. Basın dilinde muhatapla yüz yüze olmak, muhatabı
görmek söz konusu değildir. Bir gazete metnini kimin nerede, nasıl, ne zaman okuduğu
veya okuyacağı ifade, söz, beyan fikir veya iddia sahibinin tasarrufu dışındadır. Bu
bakımdan bir konuşma bir sefere mahsus bir eylemdir. Yazı ise sonsuz defa okunabilir.
Konuşma dili ne kadar hazırlıklı olunursa olunsun, ifade ve takdim anına ve o
andaki düşünme eylemine bağlıdır. Çünkü insan konuşurken düşünür. Konuşmaya
hazırlıklı olarak elinde notlarla hatta metinle gelen insan da yani konuşacak kişi yani
mütekellim de muhatab[lar]ının ifade, söz, beyan fikir veya iddiaları karşısında ister
istemez düşünecektir. Dolayısıyla ifade ve takdim anında düşünen konuşmacı düşünürken
254 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Basın Dili Üzerine Bazı Dikkatler
hem düşünceyi hem ifade ve takdim vasıtası olan dili ve dilin “mukteza-yı hâle” uygun
unsurlarını bulabilecek ve an içinde bulduğunu konuşmasında kullanabilecektir. Basın
dili, konuşur gibi yazma iddiaları söz konusu olsa da yazı dilinin kurallarına tâbidir. Basın
dilinde ifade ve takdim anı söz, beyan ifade, fikir, kanaat, iddia veya tahlillerin kâğıda
basılıp dağıtıldıktan sonradır. Başka bir ifadeyle okuyucunun metni, metnin dilini idrâk
ettiği andır. Bu anda da söz, beyan, ifade, fikir, kanaat, iddia veya tahlillere müdahale
etmek mümkün değildir.
Konuşmak başka, konuşur gibi yazma başkadır. Çünkü konuşma dili başka yazı
dili başkadır. Her ikisinin de idrâk vasıtaları ve idrâk zeminleri farklıdır. Konuşma yani
sözlü ifade, yazılı veya basılı ifadenin yerini tutamaz. Aynı şekilde yazı dili de konuşma
dilinin yerini tutamaz. Konuşma dili ses ve kulak vasıtasıyla zihne intikal eder, basın dili
sadece yazı diline dayandığı için değil yazı ile yazılıp basılarak göz vasıtası ile müdrike
aracılığı ile zihne intikal eder.
Konuşma dili, dinleme yolu ile yazı dili ve dolayısıyla basın dili anlama yolu ile
idrâk ve temellük edilir.
Konuşma dili, ferdî ve şahsî samimiyetin olanca sınırsızlığında bir teklifsizliğe gelip
dayanabileceği gibi, ifade yol ve imkânlarını sadece teklifsizlik vadisinde yürütebilir.
Basın dilinde teklifsizliğin mutlaka bir sınırı vardır ve bu sınır aşıldığında, basın dili
amiyaneliğe, laubaliliğe düşebilir.
Konuşma dilinde insan kendini anında ve kendince ifade eder. Kendini kendince ifade
etmek konuşma dilinin esasını teşkil eder. Basın dili ise birilerine bir şeyler anlatmanın
dilidir. Basın dilinin esasını, ifade edenin kendisi dışındaki olay, olgu, fiil, durum, söz,
beyan ve ifadeleri, hakikatine müdahale etmeden başkalarına anlatma, aktarma, yansıtma
veya bildirme faaliyeti teşkil eder.
Basın dili, bu genel dil tasnifi içerisinde yazı dili ile konuşma dili arasında kendine
mahsus yeri ve işlevi ile dilin diğer seviye, ağız veya şubelerinden farklılık gösterir.
Basın Dili ve Mahiyeti
Basın dili, konuşma dili değildir ama yazıldığı halde tam ve kâmil manada yazı
dili de değildir. Çünkü yazı dili hayatı ve kâinatı, insanı ve dünyasını hem gerçek hem
itibarî zeminde bütün cepheleri ve bütün çehreleriyle tasvir ve tahkiye eder. Basın dili bu
kadar geniş ve bu kadar sınırsız değildir. Basın dili itibârî dünyadan uzak durur. Yazı dili
gibi hayatı ve kâinatı, insanı ve dünyasını sadece gerçek zeminde ve belli cepheleriyle
bildirmek, aktarmak, yansıtmak başka bir deyişle takdim eder. Basın dili konuşma ve yazı
dilinin imkânlarıyla hayat bulan hususî bir ifade ve takdim dilidir.
Basın dilinin hakikati takdim etme gibi bir işlev ve hedefi vardır. Basın dili takdim
ettiği hakikati her türlü iddiadan uzak bir tutum ve üslupla takdim ettiğinde bile bir şekilde
ikna ve kandırma işlevi yüklenebilmektedir. Çünkü gündemi elden geldiğince doğru bir
şekilde aktarmak niyetiyle yazan gazetecinin ifade vasıtası olan basın dili, takdim ettiği
hakikatin saflığına ve gerçeği yansıttığına okuyucuyu inandırmak ve yazdığını sonuna
Sayı 37 /Güz 2013
255
Ersin Özarslan
kadar okutmak gayesini gütmesi bir ikna ve kandırma işlevine dönüşebilir (Özerkan
2002: 69).
Basın dili günlük dilden, konuşma dilinden ve bazı noktalarda yazı dilinden farklılık
gösterir. Bu husus sadece Türkçede değil, eşyanın tabiatı gereği, işlenmiş diğer dillerde
de aynıdır. Hatta bazı batı dillerinde bu farklılık, Türkçedeki farklılıkla mukayese kabul
etmeyecek derecede fazladır.
İngilizcede haber dilinin hem konuşma dilinden hem yazı dilinden farklılaşan
tarafları söz konusudur. Özellikle gazete manşetlerinin ve haber başlıklarının yazımında
kullanılan dil belli kurallara tabidir. Manşetlerin ve haber başlıklarının dili hem ifade,
hem, dil bilgisi kuralları ve hem de kelime ve kavram seçimi bakımından konuşma ve
yazı dilinden farklıdır. Sınırlı sayfa üzerinde, dar yerde az kelime ile daha fazla ve daha
çarpıcı ifade imkânı temin gayesiyle başvurulan bu yol, haber dilinde de tesiri artırmak
için anlamda çarpıcı ve hece bakımından kısa kelimeler tercih edilişiyle kendini gösterir
(Kocaman 2012).
Konuşma Dili ve Basın Dili
Konuşma dili, insanların gündelik iletişimde kullandıkları dildir. “günlük konuşma
dili canlı ve sıcak olmakla beraber, lügat bakımından sınırlı, cümle yapısı bakımından
basittir” (Kaplan 1985: 204). Konuşma dili, pratik ihtiyaçlar doğrultusunda meramı ifade
için kullanılır. Basın dilinde ise ihtiyacın yönü değişir, gazetenin ve toplumun ihtiyaçları
ön plana çıkar. Muhabir kendi ihtiyaçlarını değil gazetenin ve toplumun ihtiyaçlarını
düşünmek zorundadır. Konuşma dili mahremiyete, gizliliğe, ferdîliğe açıktır. Ama basın
dilinde gizlilik, ferdîlik, mahremiyet söz konusu olamaz. Basın dili açık olmak zorundadır.
Çünkü basın dili kamu hizmeti görür, kamu zemininde, kamuyu, kamu namına kamuya
anlatıp aktarmak, yansıtmak ve bilgilendirmek gayesiyle kullanılır. Basın dili kamu dilidir
ve varlığını bu özelliğine borçludur.
Konuşma dilinin sınırlarını ve seviyesini zamana, zemine göre konuşan
veya konuşanlar tayin eder. Konuşan veya konuşanlar bu bakımdan istedikleri gibi
konuşabilirler. Hürriyetlerinin sınırını da neticesine katlanmak üzere kendileri belirlerler.
Bu hürriyet, konu seçiminden üsluba, üslubun seviye ve edasına, kelime ve kavram
kadrosu ile deyimlerin seçiminden telaffuz vurgu ve tonlamanın seçimine kadar akla
gelebilecek her husus içine alır. Konuşma dilinde anlatmanın nesnesi ruhî ve fikrî ihtiyaç
ve mecburiyetler yanında arzuya bağlıdır. Basın dilinde konuşma dilinin hürriyet zemin
söz konusu olmadığı gibi anlatmanın nesnesi de şuurlu olarak seçilmek zorundadır. Çünkü
basın dilinde haberin tarifi çerçevesinde bir mecburiyet söz konusudur. İhtiyaçlar, tercih
ve arzu bu mecburiyetten sonra gelir. Gündem ve gündemin ana maddeleri görmezden
gelinemez.
Basın dili standard Türkiye Türkçesini kullanmak zorundadır. Meselâ çok hususî
şartlarda, gerektiğinde söze kuvvet katmak, gerçeklik duygusu uyandırmak veya ifadenin
aynını nakletme gibi gayelerle ağız özellikleri kullanılabilirse de bütünüyle, bölge
ağızlarıyla haber veya herhangi bir gazete yazısı yazılamaz. Yazılsa bile yayımlanması
256 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Basın Dili Üzerine Bazı Dikkatler
çok zordur. Her zorluk aşıldıktan sonra yayımlansa bile bu, hususî şartlarda ve çok nadir
vuku bulabilecek, bir husustur. Bir kere olması her zaman olmasına imkân vermez. Garip
karşılanır, itibar edilmez. Basın dili standard Türkiye Türkçesinin, yazı dilinin kuralları
dışına çıkamaz.
Basın dili nitelikli olmak zorundadır, ortalama kültür dilinin altında bir seviyeye
düşemez. Okuyucu ile arasına mutlaka bir nezaket ve saygı mesafesi bırakmak zorundadır.
Her ne kadar bazı gazete yazılarında özellikle fıkra yazarları okuyucu ile senli benli
konuşuyormuş gibi, sohbet havasında ve teklifsizliğe yakın bir dil kullanıyorlarsa da
bu yakınlığın da bir seviyesi ve sınırının olduğu muhakkaktır. Konuşma dilinde bir kişi
muhatabına
«– Lan emşerim», yahut «Emmoğlu! Bırak sen de Allah aşkına!» deyip sözü
çevirme yoluna gidebilir ama bir gazete yazarı veya muhabir okuyucularına böyle hafif
tarzda ifadeler kullanamazlar.
Okuyucularına hitap etmeleri gerektiğinde “sayın okuyucular”, “değerli okuyucular”
gibi saygılı ve mesafeli bir dil kullanmak zorundadırlar. Çünkü yazının kendine mahsus
bir ciddiyeti vardır ve her ne şartta olursa olsun “sululuğu” kaldırmaz. Basın dili konuşma
dili değil, yazı dilidir. Yazı dilinin sahip olduğu veya gerektirdiği seviye ve şartlarının
asgarını değil azamını gözetmek zorundadır. Çünkü seviyeli olmazsa güzel olmaz, güzel
olmazsa okunmaz.
Edebiyat Dili ve Basın Dili
Edebiyat, dili sadece hakikati, insanın görünür dünyasını değil, hakikatten ziyade
itibarî bir dünyayı veya tecride dayalı güzellikleri, insanın duyulur ve düşünülür dünyasını
ibda ve ifade için kullanır (Kant, 1997: 38–39).
Basın dilinin itibarî dünyalar yaratmak gibi bir görev ve hedefi yoktur. Bir muhabir
haberin hakikatine müdahale edemez. Ama haberi yazarken edebiyat dilinden istifade
edebilir. Edebiyat dilinden istifade eden, hatta daha ileri giderek edebî bir dil kullanan
bir muhabirin yazdığı haber, itibarî bir dünyayı değil gerçeği yansıtan, aktaran, hakikati
bildiren yahut olan biteni haber veren bir yazı olur, edebiyat olmak gibi bir gaye ve
hedefi yoktur. Ama dilin sanat seviyesinde kullanıldığı yazılar ister istemez edebiyat
eseri hüviyetini kazanır. Ama bu edebi eserlerin gayeleri kendileri değildir. Basın dili
ile kaleme alınan yazıların gayesi yazılmış olmak değildir; başkalarının okuması hem de
mutlaka okuması için yazılmış yazılardır. Edebiyat dili isteyenin ve beğenenin istediği
zaman okuyacağı eserlerin ibda aracıdır. Basın dili ise belli bir hedef kitlenin her gün
okuyacağı yazıların ifade vasıtasıdır. Edebiyat dili gerektiğinde basın dilini ve basın
dilinin ifade yol ve tekniklerini kullanır. Basın dili de gerektiğinde edebiyat dilinin ifade
yol ve tekniklerini kullanır. Bazı ifade yol ve teknikleri ortaktır. Hangisinin hangi sahaya
ait olduğu hususu tartışılabilirse de basın dili ile vücuda getirilen yazıların edebî çerçevede
değerlendirildiği, başka bir ifadeyle gazetecilik faaliyetinin edebî bir faaliyet olduğu
gerçeğinin hatırlanması ve belirtilmesi yerinde olur. Son tahlilde şiir diliyle haber yazılmaz
ama haber diliyle şiir yazıldığı bir gerçektir. Haber gerçeğin hikâye edilmesi şeklinde tarif
Sayı 37 /Güz 2013
257
Ersin Özarslan
edilebilir. Buradan haberin tahkiye dil ve üslubunu kullandığı veya kullanabileceği ortaya
çıkar. Ama hikâye veya romanlar pratik haberler olmamakla birlikte insanlara çok özel
haberler veren metinler olarak tavsif edilebilirler. Amerikalı yazar Truman Capote’nin
1966 yılında neşrettiği “Kılı Kıpırdamadan” yahut “Soğukkanlılıkla” diye çevrilebilecek
“In Cold Blood” adlı romanı, aslında, 1959 yılında Kansas eyaletinde vuku bulmuş menfur
bir cinayet hadisesinin hakikatine müdahale edilmeden kaleme alınmış röportajıdır.
Truman Capote (1924 –1984) bu eseriyle Amerika’da Yeni Gazetecilik (New Journalism)
veya edebî gazetecilik çığırını açmıştır. Truman Capote, edebiyat ve gazeteciliği üslup ve
tahkiye bakımından birleştiren bir yazar olarak kendini göstermiş “haber romanı” denen
ve kurguya dayanmayan, olayın hakikatini inşa etmek yerine olup bitenin nasıl olduğunu,
mekân ve şahadet çerçevesinde edebî bir dille anlatan “In Cold Blood” ile yeni bir tahkiye/
röportaj anlayışı ortaya koymuş ve bu eseriyle Pulitzer ödülünü almıştır. “In Cold Blood”
bu çığırın müşahhas örneği olarak kabul edilmiştir (Connery, 1992: 239; Uluç 2012).
Mizah Dili ve Basın Dili
Basın dilinde mizahın ve mizah dilinin belli bir yeri vardır. Basın dili, ancak yeri ve
zamanı geldiğinde mizahı ve mizah dilini kullanır.
Mizah dili, devamlı olarak komiği, gülüncü, aykırıyı arar bulur, müptezelleştirir,
terzil eder, hicveder, dolaylı olarak ayıplar, yerer, yaftalar. Mizah dilinin güldürmenin
yanında düşündürme özelliği de vardır. Düşündürürken de güldürme söz konusu olabilir
ama bu gülüşün tadı buruktur.
Mizah dilinden komik unsur çıkarıldığında ortada mizah kalmayacağından mizahın
dili de kalmaz. Mizah dilinde gaye komiktir, yermek, alay etmek, dalga geçmek, terzil
etmek, yaftalamak ve dolaylı olarak ayıplamak suretiyle okuyanı eğlendirir. Ama basın
dilinde gaye komik değildir. Gerçi basın dili komiği kullanır, hatta sadece komiği değil
mizahın bütün şekillerini, hicvi, alayı, ironiyi, yermeyi, terzil etmeyi, müptezelleştirmeyi,
doğrudan ve dolaylı olarak ayıplamayı kullanır ama gayesi bunlar değildir.
Mizah diliyle haber yazılmaz ama haber dilinde mizah çeşnisi bulunabilir. Mizah
konulu haberler yazılıp yayımlanabilir. Mizah köşelerinde mizah dili kullanılır. Bazan
ciddiyet bile mizah diliyle aktarılır, bazan da ciddi meseleler mizah diliyle verilir. Ama bu
her zaman değil sadece hususî durumlarda söz konuş olabilir. Basın dili mizah dilin gaye
edinmez, edinemez, çünkü basının ve basın dilinin ciddiyeti buna müsaade etmez. Ama
mizah dili, basın dili için bir üslup çeşnisi ve ifade rengi olarak her zaman müracaat edilen
bir zenginlik olarak görülür. Mizah dili güldürürken rahatlattığı gibi sarsar, huzursuz eder,
uyandırır. Basın dili de yeri geldiğinde bu özellikleri gösterir.
Basın dilinin gayesi hakikat bellediğini hedef kitlesine aktarmak, sadece aktarmak
değil aktardığının okunmasını temin etmektir. Başka bir ifadeyle basın dilinin gayesi
aktardığını okutacak seviyeyi tutturmak, kendini okutmaktır. Basın dilinde mizah bir
gaye değil araçtır.
258 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Basın Dili Üzerine Bazı Dikkatler
İlim Dili ve Basın Dili
İlim dilinde dilin sınırlarını ve unsurlarını ilmin veya konunun kendisi belirler. Her
ilmin kendine mahsus bir terimler ve kavramlar dünyası vardır. Yazı dilinin imkânları ile
muayyen bir ilim sahasının terim ve kavramları kullanılarak söz konusu ilim sahasının
konuları ve meseleleri anlatılır. İlim dilini herkesin anlaması beklenmez. Çünkü ilim
herkese değil erbabına, ilgilisine hitap eder. İlim dilinde anlatma, aktarma ve ifadenin
imkân, teknik ve sınırları ilim sahasına göre değişir. İlim dilinde hedef kitlenin seviyesi
hesaba katılmaz çünkü hedef kitlenin ilmî ifadeyi anlayacak seviyede olması beklenir.
İlim sahasının konuları belli, sahası sınırlıdır. Kendine mahsus, tarif edilmiş, hususî
anlamlar taşıyan terimler ve kavramlarla ifade ve beyanda bulunan ilim diline karşılık
basın dilinde durum çok farklıdır. Basın dilinin sahası ve konuları neredeyse sınırsızdır.
Yeri geldiğinde ilim dilinin ifade malzemesini de kullanabilir. Basın dili de ilim dili gibi
standart Türkçeyi ve yazı dilinin imkânlarını kullanır. Ama basın dili erbabına değil
okuma yazma bilen herkese hitap etmek zorundadır. Hatta okuma yazma bilmeyenlerin de
gazeteleri okuma yazma bilenlere okuttuğu yahut radyo veya televizyonlardan dinlediği
göz önüne alındığında Basın dili, okuduğunu veya dinlediğini anlayan herkese hitap eder.
İlim dilinin hedef kitlesi sınırlı, basın dilinin hedef kitlesi neredeyse sınırsızdır. İlim dili,
seviye endişesi taşımadan söylemek istediğini söyleme imkân ve hürriyetine sahipken
basın dili, nazarî bakımdan seviye gözetmeden yayın yapmak mecburiyetindeymiş gibi
görünse de, basın dilinde de sayfadan sayfaya, konudan konuya, yazıdan yazıya veya
yazardan yazara bir üslup seviyesi, bir hedef kitle endişesi bulunduğu bir gerçektir. Bura
rağmen basın dili muayyen bir seviyeyi değil her seviyeyi gözetmek, hedeflemek, her
seviyeye hitap etmek ve her seviyenin nabzını tutmak mecburiyetiyle karşı karşıyadır.
İlim dilinde ifadenin tek ve yüksek seviyede yani ilme yakışacak seviyede olması
beklenirken, basın dilinde farklı seviyelerden bahsetmek zarureti söz konusudur. İlim
dilinde ciddiyet esas olduğu halde basın dilindeki ciddiyetin ilim dilinin ciddiyetinden
farklı olduğu görülür.
İlim dilinde, konu muayyen ve sınırlı olduğu için tek ve belirli seviye, tek ve açık
üslup söz konusudur. Basın dilinde ise konular çok ve çeşitli olduğu için konuların tabiat
ve mahiyetlerine uygun farklı seviyeler ve değişik üsluplar söz konusu olur.
Basın dilinde hedef kitle esastır. Herkese hitap etmek söz konusudur. Herkesi ölçü
ve hedef tutan bir dil, konuşma dili kadar pratik olmayacağı gibi ilim ve sanat dili kadar
hususî de olamaz. Basın dili, yazı dilini umumî imkân ve teknikleriyle ama birbirinden
farklı ve bazen de hususî konulara göre, esnek bir şekilde kullanmak durumundadır.
Soyut Dil/Matematik Dili ve Basın Dili
Matematik dili bir karşılıklı anlaşma dili değil, soyut (mücerret) bir anlatma,
açıklama, doğrulama ve yanlışlama dilidir. Matematik dilinin anlatma ve açıklaması
günlük dilin, konuşma veya yazı dilinin, basın dilinin anlatma ve açıklamalarına
benzemez. Matematik dili sayıların değerini ve sayılarla teşkil edilen değerleri, sayı
değerlerini bildirir, açıklar, doğrular, ispatlar veya yanlışlar. Genel geçer sonuçlar
Sayı 37 /Güz 2013
259
Ersin Özarslan
ortaya koyar. Matematik dilinde tasvir, tahkiye veya gösterme mümkün değildir. Çünkü
matematik dili soyut sayı ve sembollerle, doğru, kısa ve kesin tariflerle meram ifade
eder (Saka 2007). Vardığı her sonuç bir sayıdır. İfade ettiği anlam, sayının dışında bir
değer ve anlam taşımaz. İki kere ikinin dört edişinin bir haber değeri yoktur, ancak bir
mütearife değeri söz konusudur. Matematik dili matematiği bilenlere yani erbabına hitap
eder. Yapısı itibariyle mücerret, zihnî ve mantıkî bir özellik taşır; insanı düşündürebilir,
hayrete düşürebilir ama duygularında değişiklik meydana getiremez. Basın dili ise zihnî
ve mantıkî özelliklere sahip olmakla kalmaz, hissî özellikler de taşır; başka bir ifadeyle
matematiğin dili insanı güldüremez, ağlatamaz çünkü duygu değeri yoktur. Basın dili ise
soyut değildir. Ortak dili kullandığı gibi gerektiğinde matematiğin dilini de kullanacak
kadar geniştir. Matematik dilinin aksine basın dilinin edebiyat dili gibi duygu değeri
vardır. Basın dili edebiyat dili gibi insanın duygularını harekete geçirir, değişikle sevk
eder; sevindirebilir, üzebilir, güldürüp ağlatabilir, eğlendirebilir. Basın dilinin bilgi değeri
anlatma, aktarma, gösterme özellikleri geniş ve zengindir, hayatın ihtiyaçlarına göre
değişiklik ve çeşitlilik gösterebilir.
Matematiğin dilinde kesinlik esas olduğu hâlde basın dilinde her zaman ve her
konuda kesinlikten bahsedilemez. Basın dilinde konuların takdiminde konunun kendisi,
yeri ve zamanı hatta teferruat unsurları birebir gerçeğe tekabül etmeyebilir, her şey
iddiadan ibaret olabilir. Öte yandan, ifade tarzı ve hamin şartlar ve ihtiyaçlar doğrultusunda
esnetilmesi ihtimali her zaman söz konusu olabilir. Bununla birlikte, matematiğin diliyle
haber yazılamaz ama matematiğin verileri basın dilinde haber konusu olarak işlenebilir,
takdim malzemesi olabilir.
Felsefe Dili ve Basın Dili
Felsefe dili felsefe gibi herkese değil erbabına hitap eder. Çünkü felsefe dili ve
felsefe kavramları herkes tarafından anlaşılacak seviyede basit ve açık değildir. Üstelik
konuşma ve yazı dilinden farklı veya daha yukarda bir hususiyet arz eder (İyi 2003: 22).
Felsefe zihnî ve soyut fikir, görüş, anlayış, kanaat veya meseleleri, izah ve ifade etmek,
zihnî ve soyut soruları cevaplandırmak gayesini güder. Felsefe dili, çeşitli meseleleri izah
veya tahlil etmekten ziyade o meseleler hakkında soru sorar, sorduğu sorulara cevaplar
arar. Bu bakımdan felsefe dilinin aslî hususiyeti soru sormaktır. Çünkü felsefede sorular
cevaplardan daha önemlidir.
Basın dili, felsefe dilinin aksine sadece mücerret meselelerden değil gerektiğinde
hayatın ve kâinatın her cephesinden bahsetmek zorundadır. Bu bakımdan felsefe dili derin
basın dili geniştir. Basın dili yeri geldiğinde felsefenin kavramlarını, terimlerini kullanır
ama felsefe dili gibi sadece soru sorma ve derinliğine tahlillerde bulunma gayesini
gütmez. Felsefe dilinin entelektüel cephesi ağır bastığı hâlde basın dilinin avamî ve
popüler tarafı öne çıkar. Felsefe dili dar bir entelektüel zümreye hitap eder, geniş kitlelere
ulaşıp onların dünyasını yansıtmaktan uzaklaşabilir. Felsefe dili önermeden önermeye
adım adım ilerleyen sağlam ve tutarlı bir özellik göstermekle birlikte soyutluk, renksizlik
ve kuruluktan kurtulamaz. Buna karşılık basın dili aynı entelektüel zümreye hitap ederken
geniş kitleleri, sıradan insanları da dikkate alan bir seviyeyi gözetmek zorundadır. Basın
260 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Basın Dili Üzerine Bazı Dikkatler
dili hitap ettiği bütün zümre ve kesimlerin dünyasını, ilgilerini, eylemlerini, meraklarını
ve benzeri beklentilerini hülasa muhataplarının her türlü iletişim ihtiyaçlarını karşılayacak
bir özellik taşır ve bu özelliği doğrultusunda işlev görür.
Basın dili ile bazı felsefî meseleler dile getirilebilir ama felsefe dili haber yazmaya
elverişli değildir. Basında, entelektüel zümrenin dışındakileri de düşünmek kaydıyla,
ancak felsefî meseleleri işleyen makale ve denemelerde kullanılabilir.
Din Dili ve Basın Dili
Din dili, insanın kendini, hemcinsini ve kâinatı iman ve inanç zemininde anlama,
anlamlandırma, ifade etme ve başkasına anlatma vasıtası olan dildir (Koç 2013). Basın
dili ise inanç olgusu zeminini hesaba katmadan aynı işlevi görür. Din dili, “haber-i
sadık”ı esas alır, başka bir ifadeyle dinin hakikatlerini, kitap ve sünnetin getirdiklerini,
iman edilmesi ve teslim olunması için ivazsız garazsız, açık, çıplak ve kesin bir şekilde
emir, telkin veya yasak (nehy), hatta meydan okuma şeklinde bildirir. Bu bakımdan din
dili tebliğin dili olarak da anlaşılabilir Tebliğin muhtelif seviyeleri olduğu için din dili
de muhtelif seviyelerde kendini gösterebilir. Din dili, hakikati bildirme, tebliğ etme
bakımından basın dili ile bu noktada ortak özellik taşımasına karşılık, basın dili, haber
değeri gördüğü her şeyi, iman edilmesini ve teslim olunmasını şart koşmadan haber verir.
Basın dilinin anlattığı hakikatlerin doğruluğunu tahkik etme imkân ve hürriyeti vardır.
Din dilinin “nass”larını tahkik imkânından ziyade inanıp inanmama imkân ve hürriyeti
söz konusudur.
Din dili sevap ve günah kavramları zemininde dinin doğrularını ve dine göre yanlış
olanı anlatır. Basın dili, kendi şartlarında hayatın ve kâinatın hakikatlerini ve tabiî olarak
gereği durumunda dinin hakikatlerini de anlatır. Basın dili, dinin hakikatlerini bazan
haber konusu olarak bazan da doğrudan dinî hakikat olarak hedef kitlesine aktarır. Dinî
hakikatler ancak din dili ile anlatılacağı için basın dili doğrudan din dilini ve din dilinin
kavramlarını kullanır. Din dili, nazım nesir farkı gözetmeden, ihtiyacına uyan bütün
anlatım imkânlarını kullanır. Basın dili ise nazmı değil nesri esas alır, nesre dayanır.
Basın dilinde anlatmak esas iken din dilinde anlatmanın yanında basın dilinden farklı
olarak yakarma veya niyaz da söz konusudur. Din dili hem insana hem Tanrı’ya hitap
ettiği için sadece insana hitap eden basın dilinden geniştir. Din dili, hayat içerisinde her
türlü dilin kavramlarını, gerektiğinde üslubunu kullanır. Din dili, tasavvufî yahut felsefî
tarafından dinin duygu hâlini de aktarır. Fuzulî ve Yunus Emre’nin dili felsefe ve edebiyat
dili olduğu kadar da din dili sayılabilir.
Din dili, dinin tabiatı itibariyle, hayatı ve kâinatı kuşattığı için ana dili, bütün
cepheleri ve bütün çehreleriyle en alt seviyeden en üst seviyeye kadar kullanır. Basın
dili de, hayatı ve kâinatı kuşatan bütün muhtevayı anlattığı din dili gibi muhtevaya göre
değişen üslup ve seviye farklılığı gösterir. Din dili, sadece sınırlı bir mümin kitlesine
hitap ediyormuş gibi görünse de, inançlı inançsız, anlama kabiliyetine sahip olan herkese
hitap eder. Basın dili ise inanç gayesi gütmez, inansın inanmasın bilme ihtiyacı duyan
herkese hitap eder.
Sayı 37 /Güz 2013
261
Ersin Özarslan
Mesela din dili, ilmihâl bilgilerini herkesin anlayacağı bir dille anlatmasına
karşılık; kelam, tasavvuf ve fıkıh meselelerini felsefe ve hukuk diline yaklaşan bir dille
anlatır. Bu bakımdan din dilinin edebî, felsefî ve hukukî veçheleri söz konusudur. Basın
dilinde bu hususlar ancak dinî, edebî, felsefî ve hukukî muhtevalar anlatıldığı zaman söz
konusu olabilir. Din dilinin edebî cephesine dinî edebiyat, özellikle Süleyman Çelebi’nin
Vesiletü’n-Necât isimli Mevlid’i, hukukî cephesine Ahmed Cevdet Paşa’nın Mecelle adlı
eseri, felsefî cephesine tasavvufî eserler örnek gösterilebilir. Din dili, Vesiletü’n-Necât’ta
edebiyat dili ile Mecelle’de hukuk dili ile Tazarrunâme, Maarifnâme gibi eserlerde hem
edebiyat hem felsefe dili ile bir aradadır. Mızraklı İlmihâl’de ise didaktik özelliği ağır
basan tebliğ dili söz konusudur.
Basın dili, dinî konuları haberleştirirken din dilinin kavramlarını kullanır, kullanmak
zorundadır. Din dili ve basın dili birbirlerini tamamlar, birbirlerinin malzemesini
kullanırlar.
Din dili inanç ve değerler dünyasını ve unsurlarını yani emirleri ve yasakları,
doğruları ve yanlışları, güzeli ve çirkini, iyiyi ve kötüyü, meşruyu ve gayr-ı meşruyu aynı
zamanda mükellefiyeti, mükâfatı ve müeyyideyi de ifade eder, gösterir, tarif ve tasvir eder
hatta belirler. Din dilinin kaynağı kitap ve sünnettir. Din dilinin kâinatı basın dilinde haber
değeri ile gündeme gelir. Basın dili de değerler dünyasına hürmetkâr olmakla birlikte
haber değerini esas alır. Din dili tebliğde basın dili ile aynı unsurları kullanabilir. Basın
dilinin kullandığı iddia ve ispat yolu din dilinin de kullandığı bir ifade imkânıdır. Din
dili muhataplarını kitap ve sünnete dayalı bir anlayışa yöneltmeyi gaye edinmiştir. Basın
dili de dinin kâinatı da dâhil olmak üzere muhataplarını belli anlayışlara yöneltmeye
çalışsa da din dili gibi kesin emir ve yasaklara başvurmaz. Din dili insan davranışına yön
verir. Basın dili insan davranışını yansıtır. Din dilinin bir tarafıyla hitabete dayanmasına,
muhatapla yüz yüze olmak esasına karşılık, basın dilinde hitabet veya muhatapla yüz
yüze olmak yerine sadece beyan esastır.
Din dili umumiyetle hakikatin dilini kullanır. Fakat hakikat dili her zaman basın
diline hâkim olamaz. Sulhun, teenninin, tesamuhun, iyi niyetin dili yanında kavganın,
çatışmanın, nefretin, düşmanlığın dili de basın dilinin şemsiyesi altında kendini
gösterebilir. Din dili esas itibariyle akla, sonra da gönül, vicdan ve duyguya hitap eder.
Basın dili de aklı öne almakla birlikte gönül, vicdan ve duyguya yeri geldiğinde hitap eder.
Din dili dinî hakikatleri sadece anlatmakla kalmaz bunların karşılıklarını, mükâfat ve
müeyyidelerini de gösterir. Basın dilinde mükâfat ve müeyyide söz konusu değildir ama
hayatın ve kâinatın hakikatleri anlatılırken, din de dâhil bütün müeyyide ve mükâfatların
yanında, fayda ve zarara işaret söz konusu olabilir. Müeyyide göstermek din dilinde bir
mecburiyet, basın dilinde ise yeri geldiğinde icra edilen bir görevdir.
Hukuk Dili ve Basın Dili
Normatif bir bilim olan hukukun dili de kendine mahsus özellikler taşır. Diğer bilim
şubeleri gibi hukuk dilinin de kendi sahasına mahsus kavramları vardır. Bazı kelime ve
kavramlar hukuk dilinde, konuşma ve yazı dilindekinden farklı anlamlar taşırlar. Hukuk
dili de matematik dili gibi doğru tarif edilmiş kavramlarla meram ifade eder. Hukuk dilinin
bir özelliği de hukukun tabiatı gereği norm koymanın aracı olmasıdır. Hukuk dili sadece
262 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Basın Dili Üzerine Bazı Dikkatler
hukukun muhtevasını değil tariflerini, kurallarını, kanunlarını, hükümlerini, normlarını
ve müeyyidelerini de ifade eder. Hukuk dili, hukukun gösterdiği alanda, hukukî deliller
ışığında “şu şöyledir bu böyledir” şeklinde kesin beyanda bulunur. Basın dili ise hukuk
çerçevesinde kalmayı gözetmek etmek suretiyle “şu şöyle oldu, bu böyle oldu” şeklinde
hikâye etme tarzını kullanarak beyanda bulunur. Hukuk dili tarif, tayin, belirleme, hüküm,
karar, müeyyide ve infaz gibi sonuçlara varırken basın dili bildirme, açıklama, aktarma,
yansıtma, yayma, onaylama, uyarma, tenkid, hiciv ve muhalefet gibi sonuçları gözetir.
Hukuk dili tahlilî özellikler gösterir ve sadece hukukî meseleyi tasvir eder. Basın dili
ise tasvîri bir özellik gösterir ve ihtiyaç söz konusu olduğunda meseleleri tahlil yoluna
gider. Hukuk dilinin ortaya koyduğu sonuçlar bağlayıcı olduğu halde basın dilinin ortaya
koyduğu sonuçların bağlayıcı olabilmesi için başka unsur ve şartların söz konusu olması
gerekir.
Hukukçular arasında gazetecilikte başarı gösterenlerin hukuk dilini basın dili ile
birlikte kullandıkları ve hukuk dilinden yeterince istifade edemeyen basın mensuplarının
önüne geçmeleri bir vakıadır.
Siyaset Dili ve Basın dili
Siyaset dili insanı doğrudan veya dolaylı olarak bir tercihe yöneltme dilidir. Esası
reklam dili gibi iknaya dayanır. Reklam dilinde gaye satın alma davranışını etkilemektir,
Siyaset dili ise tercih etme yahut oy verme davranışını etkilemektir. Basın dilinin böyle
sabit bir gayesi söz konusu değildir. Basın dilinin tek gayesi haberin hakikatini okuyucuya
ulaştırmaktır. Siyaset dili dayandığı görüş, düşünce ve kanaatten hareketle olayları ve
olguları yorumlar ve vardığı hükmü, karşısındakiler ne derse desin tek hakikat olarak
takdim eder.
Siyaset dili, sadece kendini anlatmayı değil, kitleyi elde etme düşüncesinin yanında
rakip veya rakiplere galebe çalma, onları saf dışı etmeyi ön planda tutar. Bunun için
üslup ve seviyede ölçü ve sınırları zorlayabilir hatta bütün ölçüleri bütün sınırları alt
üst edebilir (Akyol 2012). Çünkü siyaset dili bir bakımdan mücadele dili olduğu için
aynı zamanda çatışma dili özelliği de gösterir. Basın dili kendini değil, gündemi anlatır,
aktarır veya yansıtır. Bazan da gündemi yansıtmanın yanında gündemin oluşmasına
zemin hazırlayacak muhtevayı anlatma yoluna gider. Basın dilinde gündemi anlattığında
da, oluşturmak istediğinde de siyaset dilindeki sertlik görülmez. Basın dili, siyaset dilinin
tesiri ve tahakkümü altında değilse, siyasetin dili kadar keskin, tavizsiz ve katı olmaz
basın dili siyaset diline göre daha mutedildir.
Siyaset dilinde gayeye ulaşmak yahut hedefe varmak için, olay, olgu ve bilgi gibi
görüş, düşünce ve kanaatin yanında haberin hakikatine de müdahale görülebilir. Hatta
gaye için vasıtayı meşru gören siyasî anlayışlar, sadece habere, haberin hakikatine
veya takdim şekline değil her şeye müdahaleyi haklı görebilirler. Basın dilinde benzer
müdahale söz konusu olduğunda, kitle haberleşme aracının dili basın dili olmaktan
çıkar ve yayın organına siyaset dili hâkim olur. Siyaset dilinin hedefi kitleleri istediği
şekilde yönlendirmek, basın dilinin hedefi ise kitlelerin kendi istedikleri şekilde ve
Sayı 37 /Güz 2013
263
Ersin Özarslan
kendiliklerinden yönelmelerine imkân verecek hakikati aktarmaktır. Yayın organı bir
siyasî anlayışın yanında yer alıyorsa umumiyetle siyaset dilini kullanır. Böyle durumlarda
siyaset dili, basın dili ile karışır, onu tesiri altına alır, hükmeder ve dönüştürür. Çünkü
siyaset dili hakikati aktarmaya değil kendi hakikatini propaganda etmeye odaklanır. Basın
dili ise propaganda etmez, çünkü aslî gayesi propaganda değildir. Basın dili sadece olay,
olgu, durum, fiil, düşünce ve meselelerin hakikatini, bilmek isteyenleri bilgilendirmek
gayesiyle aktarmaya hatta yaymaya çalışır.
Reklam Dili ve Basın Dili
Reklam dili, aslında basın dili içinde yer alır. Hatta basın dilinin bir alt şubesi olarak
işlev görür; ama reklâmın dili bütünüyle basının dili sayılamaz. Çünkü hitap edilen kitle
yahut muhatap noktasında bir ayrılık veya farklılaşma söz konusu olur. Gerek reklam dili
gerek basın dili esasta bütün topluma hitap ediyor görünseler de basın dilinin hitap sahası
reklâm dilinin hitap sahasından her zaman için daha geniş olduğu unutulmamalıdır. Basın
dili, gazeteyi okuyabilecek veya okunanı dinleyebilecek herkese hitap eder. Reklam
dili de bunun dışında değildir. Reklam metni de aynı muhataba arz edilir ama reklâm
dili, aslında herkese değil, malı satın alabilecek kişilere hitap eder. Reklam dili reklam
verenlerin meramlarını ifade eder. Basın dili reklam verenlerin meramı da dahil olmak
üzere kamu oyunu yansıtmayı hedefler. Reklam dili umumiyetle eşyanın hakikatini
doğrudan anlatmak yerine dolaylı yollara, retorik unsurlara başvurur. Reklam dilinde
gaye hedef kitlede ihtiyaç duygusu yaratma ve satın alma davranışını etkilemektir. Bu
bakımdan, reklam dilinin hissî tarafı ağır bastığı gibi çığırtkan, yönlendirici, emredici,
kuşatıcı, hatta tahrik edicidir. Basın dili ise insanı ve dünyasını mümkün mertebe
doğrudan anlatmayı tercih eder, bu yüzden üslupta yalınlık, basitlik, anlaşılırlık esastır.
Basın dili zaman zaman yönlendirici tavırlar hatta kışkırtıcılığa varan tutumlar takınsa da
aslî gayeleri arasında yönlendirme ve kışkırtma yoktur. Basın dili genellikle başlıklarda
retorik unsurlara yönelir ve reklam dilinin unsurlarını kullanır.
Sahne Dili ve Basın Dili
Sahne dilinin kendine mahsus özellikleri vardır. Sahne dili hayatı temsil yoluyla”
yansıtır. Basın dili ise tasvir ve gerektiğinde tahlil yolu ile yansıtır. Sahne dili aslında
yazılı olsa bile sahnede canlı olarak sesle icra edildiği anda aslî şeklini ve hüviyetin bulur.
Basın dili ise gazetelerde yazı metinler halinde, radyolarda temsilî olmayan ses hâlinde,
ekranda ise temsilî olmayan canlı ses icrasıyla aslî şeklini ve hüviyetini bulur. Sahne dili,
itibarî bir dünyayı temsilen seslendirip ifade ederken sanat gayesi güder. Buna karşılık
basın dili, gerçek dünyayı, temsil iddiası gütmeden, pratik gaye yani iletişim gayesi ile,
sahne dili kadar olmasa da belli bir seviyede güzellik endişesi güderek ifade eder. Basın
dili ifadede güzellik edasını ihmal ederse ifade çirkinliği dolayısıyla ilgi kaybetme ve
okunmama tehlikesiyle karşı karşıya gelir. Sahne dilinde hedef güzellik yaratmak, güzellik
yoluyla hayrete düşürmek, düşündürmek, arındırmak, eğlendirmektir. Basın dilinde hedef
iletişim kanalları vasıtasıyla haberdar etmek veya bilgilendirmektir. Güzellik yaratmak ve
eğlendirmek daha sonra gelir.
264 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Basın Dili Üzerine Bazı Dikkatler
Shakespeare edalı tiradlarla haber yazılamaz ama Shakespeare edalı tiradlar, bazı
haberler veya röportajlaarda bir üslup çeşnisi olarak kullanılabilir.
Basın dilinin sanat seviyesi çok ince bir çizgide yer alır. Medya dilinde ekrandan
“Donsuz geceler!..” diye sanat icra etmeye kalkan takdimci ile “Havanız yerinde olsun!..”
diye hava atan havalı kızı bugün kimsenin hatırlamayışı bu yeri tayin bakımından yeterince
anlamlıdır.
Argo ve Basın Dili
Argo bir dilim içerisinde zümrelere ve çevrelere göre değişiklik gösteren, kendine
mahsus kelime ve kavramları olan hususî niyetlerle hususî zeminlerde kullanılan bir dil,
daha doğrusu bir alt dildir. Türk lügatçilik sahasında argo çalışmalarını bir esasa oturtan
Devellioğlu (1980: 9) argoyu “toplum içinde belli bir zümre veya içtimaî tabakaya mahsus
olan ve umumî dilin koynunda asalak bir kelime hazinesi bulunan konuşma sistemleri”
şeklinde tarif eder.
Argo bu özellikleri bakımından konuşma dilinin içinde teşekkül eden dar bir çevre
ve zümre dilidir. Argoyu herkes anlayamaz, herkesin anlaması da beklenmez. Zaten
herkesin anladığı bir argo da olamaz. Eğer herkes anlıyorsa argo ortadan kalkmış kitle dili
olmuş demektir. Hemen her mesleğin ve her zümrenin argosu vardır. En yaygın olanı suç
argosundan genişleyen külhanbeyi veya ayaktakımı argosudur. Bu argo konuşma dili ile
birlikte kullanılır. Artık yazı dilinde özellikle basın dilinde de kullanılmaya başlanmıştır.
Yazı ile meram anlatabilecek vasıf, kabiliyet ve donanımdan yahut bu vasıflara sahip
olduğu hâlde bunları kullanabilme kabiliyet ve mesuliyetinden mahrum kişilere bir
şekilde yazı yama hatta sütun sahibi olma imkân ve fırsatı bahşedilmesi dolayısıyla
argo basın diline sirayet etmiştir. Yazı diliyle, basın diliyle kendini ve meramını ifade
edemeyen “kalem sahipleri” bildikleri tek ifade yolu olan argoya yüklenmişlerdir. Bu
husus o kadar kanıksanmıştır ki argo Türk basınında manşet dili olma seviyesini bile
yakalamıştır. Hâlbuki argo basın dili değildir.
Basın dili de argo değildir. Basın dili argoya muhtaç veya mahkûm da değildir.
Seviyeli insanların argoyla konuşması bile ayıp sayılırken argoyla yazı veya haber
yazılmaz. Cemil Meriç argoyu “kanundan kaçanların dili” olarak değerlendirmiştir.
Türkiye’de dili ve irfanı dönüştürmek isteyen zihniyetlerin devlet desteği ile topluma
ve Türk maarifine dayatmak suretiyle bir bakıma başarıya ulaştırdıkları öztürkçecilik
cereyanı da Umumî Türkçe içerisinde kendi başına bir argo özelliği göstermektedir.
Cemil Meriç “Argo kanundan kaçanların dili” derken uydurma öztürkçeyi de “tarihten
kaçanların dili olarak değerlendirmiştir:
Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü
duvar; uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo,
yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil,
ülkesizlerin (Meriç 1976: 17).
Sayı 37 /Güz 2013
265
Ersin Özarslan
Basın dili argoyu edebiyatta olduğu gibi gerektiğinde bir üslup çeşnisi veya ifade
rengi olarak kullanabilir ama bütünüyle argoya yaslanması hem basın için hem okuyucu
için bir edep, terbiye, irfan ve şahsiyet zaafıdır. Basın dilinin argoyu behemehâl terk
etmesi gerekir.
Sonuç
Basın dili, standard konuşma, yazı ve kültür dilinin bir bileşkesi olmamakla birlikte,
umumî dil içinde adeta bileşkeymiş gibi bir işlev gören ve umumî dilin içerisindeki
alt ve üst diskurları yanında ama hepsinden geniş olmamakla birlikte hepsinde daha
işlevli bir diskur (ağız) manzarası arz etmektedir.. Toplumun kitle iletişimi araçlarından
istifade edebilmesi, bütün cepheleri ve bütün çehreleriyle içtimaî iletişim ihtiyacını
karşılayabilmesi ancak basın dili/medya dili ile mümkündür. Umumî dilin içinde basın
dili ile beraber bulunan, ilim sanat, edebiyat, sahne, felsefe ve hukuk dili ile argo ve soyut
matematik hatta din dili gibi diskurlar (ağızlar, alt veya üst diller) basın dil kadar geniş
bir toplum iletişimi yükünü taşıyabilecek işleklik ve kıvraklıkta değillerdir. Ya toplumun
iletişim seviyesinin çok üstünde, ya da altında, sadece muayyen seviye ve zümrelere hitap
ederler. Basın dili toplumda standard dili bilen her seviyeye, her zümreye ve her ferde
hitap etme özelliği dolayısıyla konuşma dilinden sonraki en yaygın ve işlevli dil şubesidir.
Basın dili iki tarafı da keskin bir bıçak gibidir; kullananların niyetleri ve kullanım
tarzlarına göre farklı işlevler görür.
Basın dili, ehil olmayan kalemler elinde sadece hedef kitlenin değil, doğrudan
ve dolaylı olarak toplumun tamamının ifade vasıtası olan umumî dile, ana dile, telafisi
mümkün olmayacak derecede zarar verebilir. Çünkü kitlelerin iletişim aracı olan basın
dilinin kitleye en büyük kötülüğü, dildeki yanlışları doğruymuşçasına yaymakta,
oturtmakta, kanıksatmakta ve benimsetmekte oluşudur. Bu durum dilin tabii gelişme
seyrini değiştirmekte ve dili aslî mecraından saptırmaktadır. Basın dili konuşma, yazı ve
eğitim dilinden daha önemli ve daha işlevlidir: Çünkü basın dili, bir şekilde hepsine tesir
etmekte ve hepsinin yolunu ve yönünü olması gereken mecraın dışına itmektedir.
Kaynaklar
Aksan, Doğan, (1995), Her Yönüyle Dil, Ankara: TDK Yayınları.
Akyol, Taha, “Siyasetin dili”, Milliyet, 7 Kasım 2012.
BANGUOĞLU, Tahsin, (1974), Türkçenin Grameri, İstanbul: Baha Matbaası.
CAN, Ali, (2003), “Basın Dili”, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar
Dergisi, 2/5 (2003)34. http://www.iibf.selcuk.edu.tr/iibf_dergi/dosyalar/
DEVELLİOĞLU, (1980) Ferit. Türk Argosu: İnceleme ve Sözlük. (Genişletilmiş 6.
Baskı), Ankara: Aydın Kitabevi Yayınları.
ERGİN, Muharrem, (1986), Üniversiteler İçin Türk Dili, İstanbul: Boğaziçi
266 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Basın Dili Üzerine Bazı Dikkatler
Yayınları.
ERTEM, Rekin, (1977), “Dil”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Cild: 2,
İstanbul: Dergâh Yayınları.
KANT, Immanuel, (1997), Critique of Practical Reason, Translated and Edited by
Mary Gregor, Cambridge U.K.: Cambridge University Press.
İYİ, Sevgi, “İnsan Olma Bilinci Kişi Olma Sorumluluğu” Kaygı, Uludağ
Üniversitesi Felsefe Dergisi, (Bursa), 2 (2003) 21-26.
KAPLAN, Mehmet, (1985), Kütür ve Dil, Üçüncü Baskı, İstanbul: Dergâh Yayınları.
KOÇ, Turan, (2013), Din Dili, İstanbul: İz Yayıncılık.
KOCAMAN, Ahmet ve İsmail Boztaş, Ziya Aksoy, (2012), A Guidebook For
English Translation İngilizce Çeviri Kılavuzu, Ankara: Siyasal Kitabevi.
KORKMAZ, Zeynep, (1992), Gramer Terimleri Sözlüğü, Ankara: TDK Yayınları.
MERİÇ, Cemil, (1976) Bu Ülke, Üçüncü Baskı, İstanbul: Ötüken Yayınevi..
OZERKAN, Şengül, (2002), “Medya, Dil Ve İdeoloji”, İstanbul Üniversitesi
İletişim Fakültesi Dergisi, 12/1 (2002) 63-76.
SAKA, M., (200), “Evrenin ortak dili matematik”, http://blog.milliyet.com.tr/
evrenin-ortak-dili-matematik/Blog/?BlogNo=23289 (27 Ocak 2007).
SOYKAN, Ömer Naci, (2006). Felsefe ve Dil, Wittgenstein Üstüne Bir Araştırma,
İstanbul: MVT yayınları.
ŞAHİN, İbrahim, (2012), Ahmet Hamdi Tanpınar-Haz ve Günah: Bir Tanpınar
Yorumu, İstanbul: Kapı Yayınları.
TOPALOĞLU, Ahmet, (1989), Dil Bilgisi Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Ötüken
Neşriyat.
ULUÇ, Hıncal, “Türkiye Gazeteci Cenneti Aslında”, Sabah, 23 Eylül 2012.
Sayı 37 /Güz 2013
267
İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
Süreli Elektronik Dergi
Copyright - 2013 Bütün Hakları Saklıdır
E-ISSN: 2147-4524
Görsel-İşitsel Medya Özgürlüğü Uluslar Arası Düzenlemeleri
International Regulations in Audio-Visual Media Freedom
Abdülvahap DARENDELI, Öğr. Gör., Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü,
E-posta: [email protected]
Anahtar Kelimeler:
Görsel-İşitsel Medya,
Radyo - Televizyon
İstasyonu,
Yayın Lisansı,
Radyo Televizyon Üst
Kurulu,
Medya Sektörü.
Öz
Türkiye’de radyo ve televizyonların ancak Devlet eliyle kurulacağı ve işletileceği
öngörülen bir idari rejimden radyo ve televizyon istasyonları kurma ve işletmenin kanunla
düzenlenecek şartlar çerçevesinde serbest olduğu bir rejime geçilmesi 20 yıllık bir süreç
oluşturmaktadır.
Bu makale söz konusu sürece ait pozitif düzenlemeleri, medya piyasası oluşturan
düzenleyici kurumların ve Lisans uygulamalarının incelenmesini amaçlamaktadır.
İncelemede Uluslararası düzenlemeler ve standartlarda göz önünde bulundurularak
Türk Görsel – İşitsel Medya Sektörünün Teknik, Ekonomik Sosyal Yapısı ve Sorunları
irdelenmeye çalışılacaktır. Makalenin ilerleyen bölümlerinde ise Konuya ilişkin çok
sayıda yargı kararı ve doktrin görüşünden yararlanılarak, tespit eleştiri ve önerilerde
bulunulmaktadır.
Radyo ve Televizyon kurma ve Lisans İşlemlerinin konu edildiği bu çalışma
kapsamına; ayrı bir uzmanlık alanı olan, temelde finans üretim, yayın ve teknik alanların
kapsamından oluşan, Radyo – Televizyon İşletmeciliğinin girmediğini ayrıca vurgulamak
isteriz.
Keywords:
Audio-visual Media,
Radio-Television
Stations,
Broadcasting License,
Radio and Television
Higher Council,
Media Sector.
Abstract
The transition process from an administrative regime which dictates that T.V. and
radio stations should be founded and operated by government towards a relatively free
regime in which it is possible to establish and operate radio and T.V. stations in accordance
with the conditions set by legislative regulations had lasted for 20 years in Turkey.
This article, aims to examine positive regulations concerning this transition process
and the license practices and the regulatory institutions which embody the media market. In
this examination, issues such as the technical, economical and social structure of the Turkish
audio-visual media sector and the problems concerning this sector are also investigated.
Suggestions, evaluations and critics based on considerations of several juridical texts and
doctrinal insights are also added to the following sections of the article.
It should be noted that this article does not focus solely on the subject of Radio and
T.V. business/management, which is mainly based on finance, production and technical
fields and which should be considered as a different topic that should be analyzed in a
different study.
Abdülvahap Darendeli
Giriş
Başta Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi ülkeleri olmak üzere bütün dünyada
Medya Hukuku, 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren üzerinde yoğun olarak tartışılan
bir hukuk alanıdır. Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren sayısal teknolojilerin gelişmesi
ile sektörler arası yakınlaşmanın hız kazanması, medyanın yeniden düzenlenmesi
ihtiyacını beraberinde getirmektedir. Sözkonusu düzenlemeler de görsel-işitsel medya
özgürlüğü, ifade özgürlüğünün bir uzantısı olarak temel insan hakları kapsamında
değerlendirilmektedir. İfade özgürlüğü ise tüm ulusal düzenlemelere kaynak oluşturacak
şekilde önce İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 19. maddesinde, daha sonra Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde tanımlanmış bulunmaktadır.
Görsel-işitsel medyayı düzenleyen diğer ulus üstü hukuk kurallarını ise Avrupa
Birliği ve Avrupa Konseyi’nin ikincil düzenlemelerinde görmek mümkün gözükmektedir.
Bunlar: 1) Avrupa Konseyince Mayıs 1989’da kabul edilen ve Eylül 1998’de son şeklini
alan Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi’1ile 2) Avrupa Parlamentosu ve Avrupa
Birliği’nin 10 Mart 2010 tarih ve 2010/13 EU sayılı Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri
Yönergesi’dir2.
Sözkonusu düzenlemelerden Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözlemesi Türk
hukukunda 1994 tarihinde yürürlüğe giren Mülga 3984 Sayılı “Radyo ve Televizyonların
Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunun”, Avrupa Birliği Görsel İşitsel Medya Hizmetleri
Yönergesi düzenlemeleri ise 15.02.2011 tarihinde kabul edilip, 03.03.2011 tarihli ve
27863 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6112 Sayılı “Radyo ve
Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun” temel dayanağını
oluşturmuşlardır.
Bu temel düzenlemelerin yanında Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’nin izin
direktifi tavsiye ve ilke kararları, Düzenleyici ve Denetleyici Kurumların Bağımsızlığı ve
İşlevine Dair Tavsiye kararları da bulunmaktadır.
Bu kısa ve zorunlu girişten sonra Türkiye’de görsel-işitsel medya özgürlüğü
kapsamında radyo ve televizyon istasyonu kurma özgürlüğü,sınırları daha sonra bu
konudaki devletin (RTÜK’nun) izin yetkisinin hukuki rejimiana hatlarıyla kamu düzeni
ve özgürlükçü hukuksal bakış açısıyla ortaya konulmaya çalışılacaktır.
Sözkonusubakış açısında, hiç şüphesiz pozitif düzenlemeler yanında özellikle 6112
sayılı yeni RTÜK Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra yayın lisansları verilmesi
ile ilgili Radyo ve Televizyon Üst Kurulu düzenleyici idari işlem ve kararları ileoluşan
Türk görsel-işitsel yayıncılık sektörü ve sorunları müstekaryargı kararları doğrultusunda
eleştirel olarak ele alınacaktır.
1 Türkiye bu Sözleşmeyi 7 Eylül 1992’de imzalamış, 21 Ocak 1994 tarihinde onaylamış ve 1 Mayıs 1994’de
yürürlüğe koymuştur. Bkz. http://www.rtuk.org.tr/sayfalar/IcerikGoster.aspx?icerik_id=6ac52c35-c1e4-4c7f9768-53b851dd1cae.
2 Sözkonusu Yönerge 18 Aralık 2007 tarihli AB Resmi Gazetesi’nde yayınlanmış ve 19 Aralık 2007 tarihi
itibariyle yürürlüğe girmiştir.
269 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Görsel-İşitsel Medya Özgürlüğü Uluslar Arası Düzenlemeleri
Birinci Bölüm
Türk Radyo ve Televizyon İstasyonu Kurma Özgürlüğü ve Sınırları
I. Yasal Çerçeve (Pozitif Hukuk Normları)3
A. Anayasal Düzenlemeler
1982 Anayasası’nın 133. maddesinin birinci fıkrasında;
“Radyo ve televizyon istasyonları kurmak ve işletmek kanunla düzenlenecek şartlar
çerçevesinde serbesttir” hükmü,
Anayasa’nın 48. maddesinde;
“Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler
kurmak serbesttir.” hükmü,
B. KANUNİ DÜZENLEMELER
1982 Anayasasının 133. maddesinde yer alan “kanunla düzenlenecek şartlar”
ifadesi doğrultusunda:
Yasa koyucu (TBMM) önce 13.04.1994 tarihinde mülga 3984 sayılı “Radyo ve
Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanunu”,
Ardından da 15.02.2011 tarihinde 6112 sayılı “Radyo ve Televizyonların Kuruluş
ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunu” Türkiye’de faaliyet gösterecek radyo ve
televizyonların kuruluş ve yayınları (hizmetlerini) düzenlemek amacıyla çıkarmış
bulunmaktadır.
Bu alanda 3 Mart 2013 tarihinde yürürlüğe giren6112 sayılı Radyo ve
Televizyonların Kuruluşu ve Yayın Hizmetleri Hakkında (yeni RTÜK Kanunu) Kanun,
Temel Kanun olmakla birlikte bu alanı düzenleyen ikincil Kanunlarda da aynı konuya
ilişkin düzenlemeler bulunmaktadır.
Bu düzenlemeler gerek 3984, gerek 6112 sayılı Kanunun atıf yaptığı 5809 sayılı
Elektronik Haberleşme Kanunu başta olmak üzere 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu,
6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ve 2954 sayılı TRT Kanunu gibi Kanunlar
olarak sıralanabilir. Yasal çerçeveyi oluşturan bu Kanuni düzenlemelerin ilgili madde
hükümlerini aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür.
1. 6112 Sayılı Kanun ve İlgili Mevzuat Hükümleri
a) Özel Medya Hizmet Sağlayıcı KuruluşlarınKuruluş ve hisse oranları
aa) Madde 19
(1) a) Yayın lisansı, münhasıran radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmeti
sunmak amacıyla Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre kurulmuş anonim şirketlere
verilir.
3 Devletin yetkili organları tarafından konulmuş ve yürürlükte bulunan hukuk kurallarının bütününe pozitif
hukuk denilmektedir. Pozitif hukuku, anayasa, kanunlar, KHK’lar uluslar arası anlaşmalar, tüzükler, yönetmelikler
oluşturur. GÖZLER, Kemal; Hukuka Giriş, Bursa, 4. Baskı, 2007, s. 136.
Sayı 37 /Güz 2013
270
Abdülvahap Darendeli
bb)
Yönetmelik4 Hükümleri
MADDE 4 – (1) Medya hizmet sağlayıcı kuruluşların;
a) Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre ve münhasıran 6112 sayılı Kanunda
belirtilen konularda iştigal etmek üzere anonim şirket statüsünde kurulmuş olması,
c) Şirket ana sözleşmelerinde ortaklık yapısını ve iştigal konularını düzenleyen
hususların açıkça belirtilmesi,
zorunludur.
(2) Medya hizmet sağlayıcı kuruluşlar ana sözleşmelerinde Üst Kurulca hazırlanarak
Üst Kurulun internet sitesinde yayınlanan örnek ana sözleşme hükümlerine yer vermek
zorundadırlar5.
MADDE – 7 - (2) Özel medya hizmet sağlayıcı kuruluşlar, Türk Ticaret Kanunu
hükümlerine uygun olarak her yıl olağan genel kurul yapar ve ilan tarihinden itibaren 15
gün içerisinde ilanı yapılan Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinin bir örneğini Üst Kurula
gönderir.
b) Multipleks İşletmecilerinin Kuruluş ve Yapıları
Madde 28 -(1) 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu ve ilgili mevzuat
hükümleri saklı kalmak kaydıyla, multipleks işletmecilerinin uymaları gereken idarî,
malî ve teknik şartlar Üst Kurulca belirlenir ve şartları yerine getiren kuruluşlara yayın
iletim yetkisi verilir. Medya hizmet sağlayıcı şirketler de multipleks işletmeci şirketlere
ortak olabilirler.
(2) Multipleks işletmecileri, radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerinin
4 15.06.2011 tarih ve 27965 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Medya Hizmet Sağlayıcı Kuruluşlar İle
Platform ve Altyapı İşletmecilerinin Uymaları Gereken İdari ve Mali Şartlar Hakkında Yönetmelik.
5 Medya Hizmet Sağlayıcı Kuruluşlar İçin Üst Kurulca Hazırlanan Ana Sözleşme Örneği özetle şu şekildedir.
KURULUŞ
Madde - Aşağıda adları, soyadları, uyrukları, T.C.numarası/vergi numarası ve ikametgâhları yazılı kurucular
arasında Türk Ticaret Kanunu'nun anonim şirketlerin ani surette kuruluşları hakkındaki hükümlerine göre gerçek/
tüzel kişilerden oluşan ve ortaklık yapısı ile 6112 sayılı Kanuna aykırı olmayan bir anonim şirket kurulmuştur.
AMAÇ VE KONU
Madde - Medya Hizmet Sağlayıcı şirketin başlıca amacı; 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın
Hizmetleri Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde RADYO YAYINCILIĞI, TELEVİZYON YAYINCILIĞI ve
İSTEĞE BAĞLI YAYIN HİZMETİ faaliyetlerinde bulunmaktır.
Medya Hizmet Sağlayıcı şirket RADYO YAYINCILIĞI, TELEVİZYON YAYINCILIĞI ve İSTEĞE BAĞLI
YAYIN HİZMETİ faaliyetlerini gerçekleştirebilmek için 6112 sayılı Kanuna aykırı faaliyetlerde bulunmaması
kaydıyla ihtiyaç mukabilinde aşağıdaki faaliyetleri yapabilecektir:
a) Yurt içine ve dışına yönelik, yeniden iletim dahil, radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmeti sunmak;
doğrudan halka yönelik olarak veya multipleks işletmecileri veya platform hizmeti veren kuruluşlar aracılığıyla
yayın hizmeti sunmak,
b) Kanun çerçevesinde şirket devri veya birleşme işlemleri yapma, 6112 sayılı Kanun çerçevesinde verici tesis ve
işletim şirketine ortak olmak, yayın lisansını devralma ve devretme, ilgili kurumlara logo/çağrı işareti için marka
tescil başvurusunda bulunmak, tescil edilen markayı devir almak ve devretmek,
c) Verici ve alıcı cihazları kurmak, makine, teçhizat ve malzemenin ihtiyaca binaen üretilmesi, kiralanması,
Tarih: 12.11.2013
Kaynak: http://www.rtuk.org.tr/upload/File/ana_sozlesme.doc
271 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Görsel-İşitsel Medya Özgürlüğü Uluslar Arası Düzenlemeleri
iletimi alanında sadece Üst Kuruldan karasal yayın lisansı almış kuruluşlara hizmet
verebilirler.
c) Platform İşletmecisi ve Altyapı İşletmecilerin Kuruluş ve Yapıları
MADDE 29 – (1) Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından elektronik
haberleşme hizmetlerini sunmak üzere yetkilendirilen platform işletmecileri ve yayın
hizmeti iletimi yapan altyapı işletmecileri; yayın hizmetleri yönünden bu Kanun
hükümlerine tabidir. Yayın hizmetlerinin iletimi faaliyetlerine ilişkin uyulması gereken
idarî, malî ve teknik şartlar Üst Kurulca belirlenir ve şartları yerine getiren kuruluşlara
yayın iletim yetkisi verilir.
(2) Platform ve yayın hizmeti iletimi yapan altyapı işletmecileri, iletimini yapacakları
yayın hizmetlerini Üst Kurula bildirmek zorundadır.
2. 6102 Sayılı Ticaret Kanunu Hükümleri6
Özel medya hizmet sağlayıcı kuruluşlar (Radyo ve Televizyon Kuruluşlar)’ın
kuruluşuna ilişkin olarak 6112 sayılı Kanunun ve ilgili mevzuatının atıf yaptığı Türk
Ticaret Kanunu anonim şirketlere ilişkin düzenlemeleri ise şöyledir:
MADDE 329- (1) Anonim şirket, sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan,
borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu bulunan şirkettir.
MADDE 330- (1) Özel kanunlara tabi anonim şirketlere, özel hükümler dışında bu
kısım hükümleri uygulanır.
MADDE 335- (1) Şirket, kurucuların, kanuna uygun olarak düzenlenmiş bulunan,
sermayenin tamamını ödemeyi, şartsız taahhüt ettikleri, imzalarının noterce onaylandığı
esas sözleşmede, anonim şirket kurma iradelerini açıklamalarıyla kurulur.
MADDE 338- (1) Anonim şirketin kurulabilmesi için pay sahibi olan bir veya daha
fazla kurucunun varlığı şarttır. 330 uncu madde hükmü saklıdır.
MADDE 339- (1) Esas sözleşmenin yazılı şekilde yapılması ve bütün kurucuların
imzalarının noterce onaylanması şarttır.
(2) Esas sözleşmeye aşağıdaki hususlar yazılır:
a) Şirketin ticaret unvanı ve merkezinin bulunacağı yer.
b) Esaslı noktaları belirtilmiş ve tanımlanmış bir şekilde şirketin işletme konusu.
c) Şirketin sermayesi ile her payın itibarî değeri, bunların ödenmesinin şekil ve
şartları.
g) Yönetim kurulu üyelerinin sayıları, bunlardan şirket adına imza koymaya yetkili
olanlar.
MADDE 340- (1) Esas sözleşme, bu Kanunun anonim şirketlere ilişkin
hükümlerinden ancak Kanunda buna açıkça izin verilmişse sapabilir. Diğer kanunların,
öngörülmesine izin verdiği tamamlayıcı esas sözleşme hükümleri o kanuna özgülenmiş
6
6102 sayılı Yeni Ticaret Kanunu 14.02.2011 tarih ve 27846 sayılı R.G.’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Sayı 37 /Güz 2013
272
Abdülvahap Darendeli
olarak hüküm doğururlar.
3. 6362 Sayılı Sermaye Piyasası Kanunu7
a) Sermaye Piyasası Kanunu Hükümleri
6112 sayılı Kanun 19/c maddesinin atıf yapmış olduğu 2499 Sayılı Sermaye Piyasası
Kanunu Yeni 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nu ile yürürlükten kaldırılmıştır.
Yeni 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 3. maddesinin (ş) bendine göre;
ş) Sermaye piyasası araçları: Menkul kıymetler ve türev araçlar ile yatırım
sözleşmeleri de dâhil olmak üzere Kurulca bu kapsamda olduğu belirlenen diğer sermaye
piyasası araçlarını,
Menkul kıymetler: Ortaklık vealacaklık sağlayan, yatırım aracı olarak kullanılan
dönemsel gelir getiren kıymetli evraktır. Menkul kıymet olarak hisse senetleri, tahviller,
hazine bonoları, banka bonoları örnek olarak sayılabilir8.
Sermaye Piyasası Kurumları ve yatırım Hizmetleri
MADDE 35 – (1) Bu Kanuna göre faaliyette bulunabilecek sermaye piyasası
kurumları aşağıda gösterilmiştir. Bunlar başta yatırım kuruluşları olmak üzere maddede
sayılan diğer kuruluşlar ile faaliyet esasları Kurulca belirlenen diğer sermaye piyasası
kurumlarıdır.
b) SPK Tebliği Hükümleri9
Mevcut payların halka arzı
MADDE 5 - (1) Pay sahiplerinin ortaklıkta sahip oldukları payları halka arz
edebilmeleri için;
a) Ortaklık sermayesinin tamamının ödenmiş olması,
b) Paylarında rehin veya teminata verilmek suretiyle devir veya tedavülünü
kısıtlayıcı ve pay sahibinin haklarını kullanmasına engel teşkil edici kayıtların olmaması,
zorunludur.
4. 5809 Sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu Hükümleri10
Tesis paylaşımı ve ortak yerleşim
Madde 17/ (3) Radyo ve televizyon yayınlarını da içeren her türlü yayının belirlenmiş
emisyon noktalarından yapılabilmesini teminen, ortak anten sistem ve tesisleri kurulması
7 6326 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu 30.12.2012 tarih ve 28513 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış ve
yürürlüğe girmiştir.
8 Bu kanunlar dışında ticari şirket veya yayınca Anonim Şirketi ilgilendiren düzenlemelere (diğer kanunlara)
örnek olarak, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Bankacılık Kanunu, Çek Kanunu,
Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketleri Kanunu, Ticari İşletme Rehni Kanunu, Umumi Mağazalar
Kanunu, Sigortacılık Kanunu ve Serbest Bölgeler Kanunu verilebilir. Ayrıca Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, BTK
Kanunu da sayılabilir.
9 SPK’nun Seri: 1 No: 40 sayılı Tebliği, 03.04.2010 tarih ve 27541 sayılı R.G.’de yayımlanarak yürürlüğe
girmiştir.
10 10.11.2008 tarih ve 27050 sayılı mükerrer R.G.’de yayımlanmış ve yürürlüğe girmiştir.
273 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Görsel-İşitsel Medya Özgürlüğü Uluslar Arası Düzenlemeleri
da dahil tesis paylaşımı ve ortak yerleşim ile ilgili usul ve esaslar Kurumca (Bilgi ve
İletişim Teknolojileri Üst Kurulu’nca) belirlenir.
Frekans planlama, tahsis ve tescili
MADDE 36 – (1) Radyo ve televizyon yayınlarına ilişkin ilgili kanununda belirtilen
hükümler saklı kalmak kaydıyla11:
(3) Türk Silahlı Kuvvetleri ile Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, milli frekans planı
çerçevesinde kendilerine tahsis edilen frekans bantlarında frekans planlamasını yapar ve
uygular.
5. 2954 Sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu12
Kuruluş:
Madde 8–Tarafsız bir kamu tüzel kişiliğine sahip Türkiye Radyo -Televizyon
Kurumu kurulmuştur. Kısa adı TRT’dir. Merkezi Ankara’dadır.
Bu Kanundaki özel hükümler ile düzenlenen hususlar dışında kalan konularda
Kurum hakkında kamu iktisadi kuruluşlarına uygulanan genel hükümler uygulanır.
Görevler:
Madde 9– Türkiye Radyo-Televizyon Kurumunun görevleri şunlardır:
a) (Değişik : 12/1/1989 - 3517/6 md.; İptal: Ana. Mah.nin 18/5/1990 tarih ve E.
1989/9, K. 1990/8 sayılı Kararıyla.; Yeniden düzenleme: 6/7/1999-4397/2 md.) Radyo
ve televizyon yayınları yapmak ve bu amaçla radyo ve televizyon verici istasyonları,
program iletim sistemleri ve stüdyo tesisleri kurmak, geliştirmek, radyo ve televizyon
yayınları alanında ek gelir temin edecek düzenlemeler yapmak ve faaliyette bulunmak.
II. Kavramsal Çerçeve13
A. Radyo Televizyon İstasyonu ve İlgili Kavramlar
aa) Radyo-Televizyon (Yayın) istasyonu: Yayın hizmetlerinin iletilmesi için
gerekli olan bir ya da daha çok sayıda anten, verici, alıcı ve diğer destek teçhizatından
oluşan sistemin bulunduğu mahalli,
cc) Yayın ortamı: Kablo, uydu, karasal ve benzeri iletim ortamlarını,
çç) Yayın tekniği: Televizyon yayınlarının standart çözünürlüklü televizyon tekniği
veya yüksek çözünürlüklü televizyon tekniği ile yapılmasını,
dd) Yayın türü: Radyo ve televizyon yayınlarının içerik bakımından genel veya
11 İlgili Kanun 15.02.2011 tarihli ve 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri
Hakkında Kanun olup, Kanunda belirtilen hükümler madde 26 başta olmak üzere ilgili maddelerde düzenlenmiş
bulunmaktadır.
12 14/11/1983 tarih ve 18221 sayılı R.G.’de yayımlanmış ve yürürlüğe girmiştir.
13 Kavramsal veya kuramsal çerçeve oluşturmak, sosyal bilimler araştırma yöntemlerinin önemli süreçleridir.
Araştırmaya temel oluşturabilecek kavram / kuram ya da kuramlar varsa, araştırmacının bunları incelemesi için de
yer vermesi gerekir. YILDIRIM, Ali – Hasan ŞİMŞEK; Sosyal Bilimlerde Nitel Araştırma Yöntemleri, 4. Baskı,
Seçkin Yayıncılık, Ankara 2004, s. 67.
Sayı 37 /Güz 2013
274
Abdülvahap Darendeli
tematik türde olmasını ifade eder.
B. Yayıncı Kuruluş (Medya Hizmet Sağlayıcı) Kavramı ve İlgili Kavramlar
1. Medya Hizmet Sağlayıcı Kavramı
6112 Sayılı Kanun’un 3. maddesine göre;
l) Medya hizmet sağlayıcı: Radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmeti içeriğinin
seçiminde editoryal sorumluluğu bulunan ve bu hizmetin düzenlenme ve yayınlanma
biçimine karar veren tüzel kişiyi ifade eder.
Avrupa Birliği Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri Yönergesi’nin14 1. maddesinin (d)
bendine göre;
“medya hizmet sağlayıcısı” görsel-işitsel medya hizmetinin görsel-işitsel içeriğinin
seçiminde editoryal sorumluluğa sahip ve hizmetin düzenleniş şekline karar veren gerçek
veya tüzel kişi anlamına gelir15.
6112 sayılı Kanunun 3. maddesinin (ee) bendinde; yayıncı:Televizyon ve/veya
radyo yayın hizmeti veren medya hizmet sağlayıcı olarak tanımlanmaktadır.
Avrupa Birliği Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri Yönergesi’nin 1. maddesinin (f)
bendine göre; “yayıncı”, televizyon yayınları medya hizmet sağlayıcısı anlamına gelir.
2. İlgili Kavramlar
16 Aralık 2011 tarihli ve 28144 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe
giren “Birden Çok Medya Hizmet Sağlayıcıya Ortaklıkla İlgili Uygulama Usul ve Esasları
Hakkında Yönetmelikde”yer alan düzenlemelere göre;
“Doğrudan ortak: Bir gerçek veya tüzel kişinin medya hizmet sağlayıcı kuruluşta
arada başka bir tüzel kişi olmadan doğrudan hisse sahibi olmasını,
Dolaylı ortak: Bir gerçek veya tüzel kişinin medya hizmet sağlayıcı kuruluşa
hissedarı olduğu her hangi bir tüzel kişi vasıtasıyla ortak olmasını,
Yabancı gerçek kişi: Yabancı ülkelerin vatandaşlığına sahip gerçek kişiler,
Yabancı tüzel kişi: Yabancı ülkelerin kanunlarına göre kurulmuş tüzel kişilerin ve
uluslararası kuruluşları, ifade eder.” şeklinde tanımlanmıştır.
C. Yayın Lisansı Kavramı Ve İlgili Kavramlar
1. Yayın Lisans / İzni Kavramları
a) Genel Olarak Lisans, İzin, Ruhsat Kavramları (Terminoloji Sorunu)
14 15.4.2010 tarihli L 95/1 sayılı Avrupa Birliği Resmi Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
15 AB’nin rekabet gücü yüksek, hızlı, dinamik bilgi ekonomisi ve ileri teknoloji toplumu yaratma çabaları
sonucunda oluşturulan AB Görsel İşitsel Medya Hizmetleri Yönergesi, radyo ve televizyon yayıncılığına yeni bir
vizyon getirmiştir. Bu yeni vizyon neticesinde sektörün sadece radyo ve televizyon yayıncılığı ile tanımlanması
önemli bir eksiklik olarak görülmüş, iletim mecralarındaki IPTV, MobilTV, WebTV gibi yayın mecraları ve isteğe
bağlı yayıncılığı da kapsaması amacıyla “Medya Hizmet Sağlayıcıları” tanımı getirilmiştir. GÜRSOY, Yusuf; 6112
Sayılı Kanunun Getirdiği Değişiklikler ve Yenilikler, Scala Yayıncılık, Ratem Yayınları, İstanbul 20112, s. 14.
275 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Görsel-İşitsel Medya Özgürlüğü Uluslar Arası Düzenlemeleri
Ruhsat, belli bir işi yapabilmek için, gerekli koşulların sağlanması üzerine yetkili
makam tarafından verilen yapma izni, lisans, herhangi bir işin veya ticari işlemin yapılması
için devlet makamları tarafından verilen izin olarak tanımlanabilir. Yapılan tanımlardan
da görüleceği üzere, her iki kavramda bir işin yapılması için idari makamlar tarafından
verilen izin anlamına gelmektedir16.
Düzenleyici ve denetleyici kurumlarla ilgili çeşitli kanunlarda ruhsat, lisans,
yetkilendirme ve idari izin kavramlarına yer verilerek, bu kavramlara ilişkin eşitli
tanımlar17 yapılmaktadır. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nda “Lisans: Tüzel kişilere
piyasada faaliyet gösterebilmeleri için bu Kanun uyarınca Kurul tarafından verilen
izin”, 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nda “Genel izin: Bir telekomünikasyon
hizmetinin yürütülebilmesi için, Bakanlık tarafından işletmecileri belli genel şartlara
ve Bakanları nezdinde kayıt yaptırılmasına tabi olarak yetkilendiren genel düzenleyici
işlem”, “Telekomünikasyon ruhsatı: İşletmeci tarafından söz konusu telekomünikasyon
ruhsatında belirtilen telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesi ve / veya altyapısının
işletilmesi için Bakanlık tarafından verilen ruhsat” şeklinde tanımlanmaktadır.
b) Yayın Lisansı (İzni) Kavramları
6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında
Kanun’un 3. maddesinde;
Yayın lisansı: Medya hizmet sağlayıcı kuruluşlara, bu Kanun ve bu Kanuna
dayanılarak çıkarılan yönetmelik ve diğer düzenlemelerde belirtilen şartları haiz oldukları
takdirde kablo, uydu, karasal ve benzeri ortamlardan her türlü teknoloji ile yayın
yapabilmeleri için her bir yayın türü, tekniği ve ortamına ilişkin olarak ayrı ayrı olmak
üzere Üst Kurulca verilen izin belgesini ifade eder” şeklinde tanımlanmaktadır.
Ayrıca doktrinde mülga 3984 sayılı Kanunda ve 6112 sayılı Kanunun bütününe
hakim bir terminoloji sıkıntısına işaret edilmektedir. Buna göre Kanunda ve Yönetmelikte
geçen “yayın lisansı” ifadesi yerine “yayım lisansı” ifadesinin kullanılması gerekmektedir.
Zira lisansa bağlanmak istenen aslında bir ileti (mesaj) olarak “yayın” değil bir faaliyet
olarak “yayım”dır. Bizimde katıldığımız bu tespit son derece yerinde bir yanlışlığı
ifade etmektedir. Zira Anayasamızın 26. maddesinin birinci fıkrası da “yayımın izne
bağlanmasını” düzenlemektedir18.
Gerek 3984, gerekse 6112 sayılı Kanun yayın lisansı yanında ayrıca “yayın izni”
kavramını tanımlamamıştır. Ancak 3984 sayılı Kanun yayın lisansı ve izni kavramlarını
zaman zaman birlikte kullanmıştır.
6112 sayılı Kanun yayın lisansı kavramını yayın izni kavramı ile birlikte kullanmaya
son vermiştir. Zira konuyla ilgili yargı kararında belirtildiği gibi “yayın lisans izninin bir
bütün olduğu, lisansın Fransızca kökenli “licence” sözcüğü olduğu, bunun da Türkçe
16 Sedat ÇAL – Türk İdare Hukukunda Ruhsat, Seçkin yayıncılık, Genişletilmiş İkinci Baskı, Mart 2012, s. 20,
21.
17 Bilimsel araştırma yöntemlerinde kuramı oluşturan parçalardan biri de “tanım”lardır. Diğer iki parça, “kavram”
ve kavramlara dayalı önermelerdir. Kuram oluşturulurken tanımlardan kavramlara, kavramlardan önermelere ve
önermelerden kuramlara ulaşılır, GÖKÇE, Birsen; Toplumsal Bilimlerde Araştırma, Savaş Yayınları, Ankara 1992,
s. 54.
18 YILMAZ, Halit; a.g.e., s. 259, 260, dp. 946.
Sayı 37 /Güz 2013
276
Abdülvahap Darendeli
karşılığının “izin” anlamına gelmesi itibariyle, Kanunun bazı maddelerinde yer alan
“yayın izni ve lisans” ifadelerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği”19gerçeği
karşısında her iki kavramı birlikte kullanmak yerine sadece yayın lisansı veya izni
kavramını kullanmak daha doğru bir yol olarak gözükmektedir.
Ayrıca 6112 sayılı Kanuna göre çıkartılan Yayın Hizmeti Usul ve Esasları Hakkında
Yönetmelikde20 Türkçe dışındaki dil ve lehçelerde yapılacak yayınların usul ve esaslarının
düzenlendiği 7. maddenin 2. fıkrası; “(2) Medya hizmet sağlayıcıların farklı dil ve
lehçelerde yayın yapabilmeleri, Üst Kurulun bu Yönetmelik hükümlerine göre vereceği
izne tabidir. Üst Kurul izni olmadan bu dil ve lehçelerde yayın yapılamaz.” hükmünü
getirmektedir.
Bu düzenlemede yer aldığı şekilde maddede yayın izninden bahsedilmektedir.
Ancak burada kullanılan yayın izni lisans veya ruhsat anlamında olmayıp lisansı olan
kuruluşlar için verilen bir özel izni ifade etmektedir.
c) İzinsiz Yayın Kavramı
6112 sayılı Kanunda yayın lisans kavramından ayrı olarak adli yaptırımlar
düzenlendiği 33/1’de “izinsiz olarak faaliyete devam eden yayın cihaz ve tesisleri”
kavramının 33/2’de ise “izinsiz yayına devam edenler” kavramının kullanıldığı
görülmektedir. Mülga 3984 sayılı Kanunun 34. maddesi; “Üst Kuruldan izin almadan
veya izni iptal edilen” kavramları kullanılmakta idi.
Ayrıca 6112 sayılı Kanunun geçici 4(3). Maddesinde; “Bu madde uyarınca Üst
Kurulca yayınları durdurulan kuruluşların “yayınlarına izinsiz olarak devam etmeleri
durumunda” bu kuruluşlar hakkında 31 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca işlem
yapılır” hükmü yer almaktadır.
Benzer ifadelerin yer aldığı “Karasal Ortamda Yayında Olan Radyo-Televizyon
Alınacak Frekans Kullanım Ücretleri Yönetmeliği’nin 10. maddesi başlığı “İzinsiz kanal/
frekans veya standart dışı verici kullanan kuruluşlara uygulanacak müeyyideler” şeklinde,
10. maddenin 1. fıkrası ise; “İzinsiz kanal veya frekans kullanan kuruluşlar” şeklindedir.
2. Yayın Lisansı ile İlişkili Kavramlar
a) 6112 Sayılı Kanunda Yer Alan Kavramlar
v) Televizyon yayın hizmeti: Programların bir yayın akış çizelgesine dayalı olarak
eş zamanlı izlenebilmesi amacıyla bir medya hizmet sağlayıcı tarafından sunulan şifreli
veya şifresiz görsel-işitsel yayın hizmetini,
t) Radyo yayın hizmeti: Karasal, kablo, uydu ve diğer yayın ortamları üzerinden
yapılan ve bireysel iletişim hizmetlerini kapsamayan ses ve veri yayınını,
h) İsteğe bağlı yayın hizmeti: Programların kullanıcının seçtiği bir zamanda ve
münferit isteği üzerine medya hizmet sağlayıcı tarafından düzenlenmiş bir program
kataloğuna bağlı olarak izlendiği veya dinlendiği yayın hizmetini,
19 Danıştay 13. Dairesi’nin 24.01.2006 tarih, 2005/75 E., 2006/474 K. sayılı kararı.
20 02.11.2011 tarih ve 28103 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
277 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Görsel-İşitsel Medya Özgürlüğü Uluslar Arası Düzenlemeleri
dd) Verici tesis ve işletim şirketi: Karasal ortamdan yayın yapmak üzere lisans
alan medya hizmet sağlayıcılarının yayınlarının karasal verici istasyonlarından iletimini
sağlamak için gerekli tesisleri kuran ve işleten kuruluşu,
ğğ) Yayın iletim yetkisi:Multipleks, platform ve altyapı işletmecisi kuruluşlar
ile verici tesis ve işletim şirketine radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerini
iletebilmeleri için Üst Kurulca verilen yetkilendirme belgesini,
m) Multipleks: Çok sayıda karasal yayın hizmetinin bir veya birden çok sinyal
hâline gelecek şekilde birleştirilmesi yöntemini,
b) 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunun 3. maddesinde Yer Alan Kavramlar
ii) Radyo ve televizyon yayını: Karasal, kablo, uydu ve diğer ortamlar üzerinden,
şifreli veya şifresiz olarak kitle haberleşmesi amacıyla yapılan ve bireysel iletişim
hizmetlerini kapsamayan görüntü ve/veya ses iletimini,
kk) Spektrum: Elektronik haberleşme amacıyla kullanılan, frekansı 9 kHz-3000
GHz arasında olan ve uluslararası düzenleme yapılması halinde 3000 GHz’in üzerindeki
frekanslar da dahil olmak üzere elektromanyetik dalgaların frekans aralığını,
c) 2954 Sayılı TRT Kanunundaki Kavramlar
“Madde 3- Bu Kanunda geçen deyimlerden:
a) Radyodifüzyon (Radyo yayını): Elektromanyetik dalgalar yoluyla halkın
doğrudan alması maksadıyla yapılan ses yayınlarını,
b)Televizyon yayını: Elektromanyetik dalgalar yoluyla halkın doğrudan alması
maksadıyla yapılan, hareketli veya sabit resimlerin sesli veya sessiz kalıcı olmayan
yayınını,
d) Radyo ve televizyon verici istasyonu: Radyo ve televizyon yayını yapmak
üzere donatılmış her türlü hareketli veya sabit tesisi,
e) Kablo televizyon: Televizyon yayınının kablo, cam iletken ve benzeri bir fiziki
ortam üzerinden halkın alması maksadıyla abonelere ulaştırıldığı yayın türünü,
ifade eder.” hükümleri yer almaktadır.
Iıı. Radyo Televizyon İstasyonu Kurma Özgürlüğünün Yasal Sınırları ve
Sınırlama Amaçları
A. Anayasal Sınırlar21
Anayasa’nın 167. maddesinde;
“Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli
21 1982 Anayasası’nın radyo ve televizyon kuruluşlarını düzenleyen 133. maddesinin 1. fıkrasının özgün (ilk)
halinde radyo ve televizyon kuruluşlarının ancak DEVLET ELİYLE kurulacağı öngörülmekte idi ve Devlet eliyle
kurulan Radyo ve Televizyonların idarelerini tarafsız bir kamu tüzel kişiliği halinde düzenleneceği öngörülmekte
idi. Ancak yürürlükte olan 1982 Anayasası’nın 133. maddesi; “Radyo ve televizyon istasyonları kurmak ve
işletmek kanunla düzenlenecek şartlar çerçevesinde serbesttir.” hükmü ile bu sınırlamayı getirmiş bulunmaktadır.
Sayı 37 /Güz 2013
278
Abdülvahap Darendeli
işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır; piyasalarda fiilî veya anlaşma sonucu
doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler.” hükmü yer almaktadır.
B. Yasal Sınırlar
1. Madde 19 Hükmü
a) Bir şirket ancak bir radyo, bir televizyon ve bir isteğe bağlı yayın hizmeti sunabilir.
b) Siyasî partiler, sendikalar, meslek kuruluşları, kooperatifler, birlikler, dernekler,
vakıflar, mahallî idareler ve bunlar tarafından kurulan veya bunların doğrudan veya
dolaylı ortak oldukları şirketler ile sermaye piyasası kurumları ve bunlara doğrudan veya
dolaylı ortak olan gerçek ve tüzel kişilere yayın lisansı verilemez. Bu kuruluşlar, medya
hizmet sağlayıcı kuruluşlara doğrudan veya dolaylı ortak olamaz22.
d) Bir gerçek veya tüzel kişi doğrudan veya dolaylı olarak en fazla dört karasal
yayın lisansına sahip medya hizmet sağlayıcı kuruluşa ortak olabilir. Ancak, birden çok
medya hizmet sağlayıcıya ortaklıkta bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı
hisse sahibi olduğu medya hizmet sağlayıcı kuruluşların yıllık toplam ticarî iletişim geliri,
sektörün toplam ticarî iletişim gelirinin yüzde otuzunu geçemez23.
f) Bir medya hizmet sağlayıcı kuruluşta doğrudan toplam yabancı sermaye payı,
ödenmiş sermayenin yüzde ellisini geçemez24. Yabancı bir gerçek veya tüzel kişi en fazla
iki medya hizmet sağlayıcı kuruluşa doğrudan ortak olabilir.
c) Medya hizmet sağlayıcı kuruluşlar hisseleri nama yazılı olmak zorundadır25.
g) Yerli veya yabancı hissedarlar hiçbir şekilde imtiyazlı hisse senedine sahip
olamaz.
Ayrıca 6112 sayılı Kanunun 19. maddesi doğrultusunda çıkarılan “Medya Hizmet
Sağlayıcı Kuruluşlar ile Platform ve Altyapı İşletmecilerinin Uymaları Gereken İdari ve
22 Mülga 3984 sayılı Kanunun 29 uncu maddesi aynı konuda üretim, yatırım, ihracat, ithalat, pazarlama, finans
kurum ve kuruluşlarının, yayıncı olamayacaklarını veya yayıncı kuruluşa ortak olamayacaklarını düzenlemekte
idi. Bu husus ticari hayatın akışına uymayan bir durum olduğu için hiçbir zaman uygulama alanı bulamamıştır.
23 Mülga 3984 sayılı Kanunun 29/d maddesi; “Yıllık ortalama izlenme ve dinlenme oranı % 20’yi geçen bir
televizyon ve radyo kuruluşunda bir gerçek veya tüzel kişinin sermaye payı % 50’yi geçemez” hükmü bulunmakta
idi.
24 Konuyla ilgili yargı kararında özetle; “… Yukarıda yer verilen mevzuat hükümlerinin incelenmesinden,
bir medya hizmet sağlayıcı kuruluşta doğrudan toplam yabancı sermaye payının ödenmiş sermayenin yüzde
ellisini geçemeyeceği hüküm altına alınmış olup, dava dosyasında yer verilen bilgi ve belgelere göre “Cine 5
İktisadi ve Ticari” bütünlüğünün devrinin yapıldığı Al Jazeera Türk Yayıncılık A.Ş.’nin sermayesinin yarısından
fazlasının Türk vatandaşına ait olduğu anlaşılmakta olup, davacının muvaaza iddiasını kanıtlayacak herhangi
bir bilgi belge sunulamadığı, bu nedenle anılan yayın kuruluşunun Al Jazeera Türk Yayıncılık A.Ş.’ye devrinin
onaylanmasından herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.” denilmektedir. Bkz. Ankara
15. İdare Mahkemesi’nin 13.07.2012 tarih, 2011/2253 E., 2012/1187 K. sayılı kararı.
25 Ayrıca 6112 sayılı Kanunun 19. maddesinin (c) fıkrası uygulamasına yönelik RTÜK tarafından oluşturulan
komisyon raporunda; “Sermaye piyasası araçlarını ihraç ve halka arz edecek medya hizmet sağlayıcı kuruluşların,
bu sermaye piyasası araçlarıyla ilgili olarak SPK’ya yapacakları kayda alma başvurusundan önce Üst Kuruldan
alacakları onaya ilişkin usul ve esasların, Üst Kurul tarafından belirlenmesi gerektiği, ancak medya hizmet
sağlayıcı kuruluşlarının ihraç ettiği sermaye piyasası araçlarının SPK’nın Seri:I, No:40 sayılı “Payların Kurul
Kaydına Alınmasına ve Satışına İlişkin Esaslar Tebliği” uyarınca SPK kaydına alınması aşamasında (ç) bendi
hükmü gereğince Üst Kurulun onayının alınıp alınmadığı ve hususa izah namede yer verilip verilmediğinin dikkate
alınması gerektiği, bu husustaki uygulamanın ise SPK tarafından yürütüleceği” şeklinde görüş bildirilmiştir. Bkz.
http://www.rtuk.org.tr. 22.09.2012/0722.
279 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Görsel-İşitsel Medya Özgürlüğü Uluslar Arası Düzenlemeleri
Mali Şartlar Hakkındı Yönetmelik”de26;
“(4) Şirket ortakları ile tüzel kişiliği idare ve temsile yetkili kişilerin Devletin
şahsiyetine karşı işlenen suçlar ve Terörle Mücadele Kanununda yazılı suçlardan hürriyeti
bağlayıcı ceza ile hüküm giymiş olmaması ve bu kişilerin taksirli suçlar hariç olmak
üzere affa uğramış olsa dahi, Bankalar Kanununun 22 nci maddesi, Bankacılık Kanunu
ile 2499 sayılı Kanun hükümlerine muhalefet, yahut basit ve nitelikli zimmet, irtikap,
rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, hileli iflas ve konkordato, kaçakçılık suçları,
resmi ihale ve alım-satımlara fesat karıştırma, kara para aklama, vergi kaçakçılığı veya
vergi kaçakçılığına teşebbüs ya da iştirak suçlarından dolayı hüküm giymiş olmaması
gerekmektedir.” hükmü yer almaktadır.
Maddede sayılmak suretiyle (tadadi) suçlardan kesin mahkumiyet (hüküm giymiş
olma) koşuluna bağlanan bu sınırlama görüldüğü üzere sadece kesinleşmiş bir yargı
kararının sonucunda kişilere ve ortaklara yasaklama getirmektedir. Halbuki Mülga 3984
sayılı Kanun aynı konuda ayrıca, idari bir organ kararına (Başbakanlık) “güvenlik belgesi”
ve soruşturmasına bağlı bir sınırlama daha getirmekte idi. “Sakıncalılık” diye adlandırılan
bu tür bir engeli 6112 sayılı RTÜK Kanunu ve ikincil düzenlemeleri öngörmemekle çok
olumlu bir adım atılmış bulunmaktadır.
2. 6112 Sayılı Kanunun Madde 20 / (3), (4) Hükmü
(3) Hisse devri, şirket devri ve birleşme işlemleri sonucunda oluşacak şirket
yapısında bu Kanunda öngörülen hususlara aykırılık bulunması hâlinde, Üst Kurulun
doksan günü geçmemek üzere vereceği süre içinde bu aykırılığın giderilmesi zorunludur.
Aksi hâlde ilgili medya hizmet sağlayıcı kuruluşların yayın lisansı iptal edilir.
(4) Birleşme, devralma ve nama yazılı olan hisselerin devirlerinde 19 uncu madde
hükümleri, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ve ilgili mevzuat hükümleri ile 7/12/1994
tarihli ve 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun hükümleri saklıdır.
3. 6112 Sayılı Kanunun Madde 26/8 Hükmü
(8) Özel medya hizmet sağlayıcı kuruluşlar, Üst Kurulca kendilerine tahsis edilen
televizyon kanalı, multipleks kapasitesi ile radyo frekanslarından yapacakları yayınlarını,
tek bir verici tesis ve işletim şirketince kurulan ve işletilen radyo ve televizyon verici
tesislerinden yapmak zorundadır. Ulusal karasal yayın lisansına sahip kuruluşlarca ortak
kurulan verici tesis ve işletim şirketinin uyması gereken şartlar Üst Kurulca belirlenir ve
şartları yerine getiren tek bir verici tesis ve işletim şirketine yayın iletim yetkisi verilir. Bu
verici tesis ve işletim şirketine ortak olacakların hisse oranı yüzde onu geçemez.
C. Radyo Televizyon İstasyonu Kurma Sınırlamaları Düzenlemelerinin
Amacı(Yoğunlaşmanın Önlenmesi)
1. Yasal Düzenleme Gerekçelerinde Yer Alan Sınırlama Amaçları
Bu Kanun’daki temel sınırlama düzenlemeleri olan 6112 sayılı Kanunun 19.
maddesinin gerekçesinde,
26 15.06.2011 tarih ve 27965 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Sayı 37 /Güz 2013
280
Abdülvahap Darendeli
Maddeye göre, 3984 sayılı Kanunda olduğu gibi, aynı şirket ancak bir radyo, bir
televizyon ve bir isteğe bağlı hizmet işletmesi kurabilecek ve medya hizmet sağlayıcı
şirketlere siyasi partiler27, sendikalar, meslek kuruluşları, kooperatifler, birlikler,
dernekler, vakıflar, mahalli idareler ile bunlar tarafından kurulan veya bunların doğrudan
veya dolaylı ortak oldukları şirketler ortak olamayacaktır.
“Tekelleşmenin önlenmesi ve çoğulculuğun korunması için medya sahipliğine,
karasal yayın lisansı olan kuruluş sayısı ve gelire dayalı sınırlamalar getirilmesi
öngörülmüştür.”
denilerek medya hizmet sağlayıcıların (yayınca kuruluşların) sermayeleri ile ilgili
düzenlemelerin başta tekelleşmenin önüne geçmek olmak üzere yayıncılıkta rekabetin,
şeffaflığın, çoğulculuğun korunmasının amaçlandığı” anlaşılmaktadır.
Diğer sınırlama düzenlemesi olan 6112 sayılı Kanunun 2. Maddesi gerekçesi şu
şekildedir:
Madde ile Kanunun kapsamı belirlenmekte ve medya hizmet sağlayıcılar üzerinde
Türkiye Cumhuriyeti yargı yetkisinin tespit edilmesine ilişkin hükümler düzenlenmektedir.
Yapılan düzenlemede, Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi ve AB Görsel-İşitsel
Medya Hizmetleri Yönergesinde yer alan kaynak ülke kıstası esas alınmıştır. Güçlü,
rekabetçi bir medya hizmeti endüstrisini geliştirmek ve medya çoğulculuğunu artırmak
için bir medya hizmet sağlayıcı üzerinde sadece tek bir devletin yargı yetkisi bulunması
gerektiği kabul edilmektedir.
Diğer taraftan konuyla ilgili yargı kararında; “rtük’nun görevlerinin sayıldığı 6112
sayılı kanun’un 37. maddesi (a) bendinde ifadesini bulan ve yukarıda metnini verdiğimiz
“ifade ve haber alma düşünce çeşitliliği, rekabet ortamı ve çoğulculuğun güvence altına
alınması ve kamu menfaatinin korunması” görevi doğrultusunda; rtük’nun rekabeti,
güvenilirliği ve çoğulculuğu önleyici, kamunun zararına sınırlamalarda ve düzenlemelerde
bulunamayacağının anlaşılmaktadır.” denilmektedir28.
2. Doktrinde Yer Alan Sınırlama Amaçları
Sınırlama amaçları doktrinde;
a) Medyada çoğulculuğun ve ifade özgürlüğünü korumak,
b) Ulusal (veya uluslar arası) medya piyasalarını düzenlenmesini güvence altına
almak,
c) İletişim kanalında karasal, uydu, internet kablo ve diğer yayın alanlarında
tıkanıklığı önlemek olarak sıralanmaktadır.
Sözkonusu amaçları gerçekleştirmeye başka bir anlatımla medya yoğunlaşmanın
önlenmesine yönelik sistemler için 4 tip model öngörülmektedir. Bunlar;
27 Alman Anayasa Mahkemesi, siyasal partilerin, kamu çalışanlarının ve kamu hukuku örgütlerinin yayım
izni alamayacağı, dolayısıyla yayımcı olamayacağına ilişkin eyalet yasası hükmünü, yayımcıların devletten
bağımsızlığı (staatsfreiheit) ilkesi gereğince Anayasaya aykırı bulmamıştır. Diğer bir deyişle bunların devletle olan
bağları (nexus) yayımcılığın devletten bağımsız olması ilkesini zedeler. YILMAZ, Halit; a.g.e., s. 269’dan naklen.
28 Ankara 8. İdare Mahkemesi’nin 11.07.2013 tarih, 2013/495 E. sayılı yürütmeyi durdurma kararı.
281 İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Görsel-İşitsel Medya Özgürlüğü Uluslar Arası Düzenlemeleri
1.İzleyici paylaşım modeli,
2. Lisans sahipliği modeli,
3. Gelir payı (frekans sınırlama) modeli,
4. Sermaye payı / yayın lisansı modelidir29.
Çağdaş Ülke Uygulamalarında İse Yoğunlaşma Hesaplamalarında CR4 ve CR8
Gibi Faktörler Kullanılmaktadır
CR4 (ConcentrationRatio 4) oranının hesaplanmasında sözkonusu endüstride en
yüksek payına sahip dört işletmenin pazar payı ele alınır ve bu oran tüm endüstri oranı
ile kıyaslanmaktadır. CR8 (ConcentrationRatio 8) ise daha çok radyo işletmelerinin
pazar paylarının hesaplanmasında kullanılmakta ve ilk sekiz işletmenin pazar payı esas
alınmaktadır30.
Buna göre Türkiye’deki Televizyon işletmelerinin CR4 ve CR8 yoğun