suçatı - portreler

Transkript

suçatı - portreler
1
2012
Suçatı’dan Portreler
Derleyen : Hidayet Takcı
SuçatıHaber - 2012
10.03.2012
Suçatı’dan Portreler
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 2
Suçatı’dan Portreler
ÖNSÖZ
SuçatıHaber ekibi olarak, 2001 yılında çıktığımız kardeşlik yolculuğunda bugüne kadar hiçbir
karşılık beklemeden yıllarca sizlere hizmet etmeye çalıştık ve çalışmalarımızın hayırlı bir
neticesi olarak birçok başarılı işe imza attık şükürler olsun.
Kah tozlanmaya bırakılmış bir eski fotoğrafı, kah unutulmaya yüz tutmuş bir hatırayı gün
yüzüne çıkardık. Gün oldu bir hastanın ölüm haberini verdik, gün oldu memleketten size
mevsim mevsim manzaralar gönderdik. Azalan nüfusa inat büyüyen bir Suçatı meydana
getirmenin yollarını aradık, proje dedik, ümitsizlik yok dedik, biz büyüğüz dedik ve demeye
devam edeceğiz. Belki bu çalışmalarımızdan en çok beğenileni kasabamızdan Portreler
sunduğumuz yazılarımız oldu.Bu niyetle SUÇATI’dan PORTRELER isimli bu çalışmayı
derlemenin sizleri mutlu edeceğini düşündük.
Eksiklerimiz olabilir, bundan önce olduğu gibi sizin yorum ve eleştirilerinizle o eksikleri
kapatmak bizi mutlu edecektir. Bu nüsha bir ilk deneme mahiyetinde olduğu için bazı isimlere
yer verilmemiş olabilir, lütfen kimse alınıp gücenmesin, en kısa zamanda elimizdeki bütün
Portre çalışmalarına yer vereceğiz inşallah.
Her geçen gün biraz daha kökleriyle arasına mesafeler giren bir kasabayı yeniden kökleriyle
buluşturmak bizim en büyük gayemiz. Başarı konusunda rahatız; biliyoruz ki çalışmak bizden
başarı Allah’tan.
Emeği geçen herkese teşekkür ediyor, en kalbi duygularımla bütün hemşerilerime selam ve
saygılarımı sunuyorum. Bu çalışmaların devamı gelecektir, bu kitapta yer almayanlar
inşallah en kısa zamanda başka eserlerde yer bulacaktır.
Saygılarımla,
Hidayet Takcı
SuçatıHaber Koordinatörü
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 3
Suçatı’dan Portreler
SUÇATI HABER 2012
Bütün Hakları SUÇATI HABER Grubuna aittir.
http://www.sucati.com
http://www.sucati.org
[email protected]
http://www.facebook.com/sucatihaber
Mart 2012, Sivas
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 4
Suçatı’dan Portreler
İÇİNDEKİLER
MÜDÜR HAFIZIN KÜÇÜK OĞLU I - TELİNDEN MISIRA, Y. Selim Takcı
MÜDÜR HAFIZIN KÜÇÜK OĞLU II - BİR MEKTUP BİR PAŞA, Y. Selim Takcı
MÜDÜR HAFIZIN KÜÇÜK OĞLU III - SAHİPSİZ MADALYA, Y. Selim Takcı
BAKKAL FAHRİ EMRE, Suna Emre Güleç
POSTACI TURAN AMCA, Emrullah Toprak
EŞE BİBİ, Hulusi Tatar
İLKLERİN ADAMI, Hulusi Tatar
TOPRAK İNSANI, Yunus Emre
ALİ HOCA İLE ZAMANA YOLCULUK, Emrullah Toprak
ŞEFİMİZ SAKIZCI MEHMET AMCA, Emrullah Toprak
KÖYÜMÜZÜN ZANAATKARLARI I – TERZİ FEYZİ, Hulusi Tatar
KÖYÜMÜZÜN ZANAATKARLARI II – CULFACI SALİ EMMİ, Hulusi Tatar
BERBERLER (…Adil BERBER), Yunus Emre
KÖYÜMÜZÜN ZANAATKARLARI III – DEĞİRMENCİ İBRAHİM EMMİ, Hulusi
Tatar
KÖYÜMÜZÜN ZANAATKARLARI IV – DELİEHMETLERİN AŞIR EMMİ,
Hulusi Tatar
KEZİM HASAN, Mustafa Boğa
KAMBUR HACININ ŞAHAMİT, Mustafa Boğa
KÖR PENCERE SAĞIR KAPI, Y. Selim Takcı
SUÇATI’NIN MÜSTESNA GÜLÜ KADİR EMMİ, Emrullah Toprak
CEMİL ÖĞRETMEN, Emrullah Toprak
HUZEYFE HAFIZ, Mustafa Boğa
SAVAŞI GÖRENLER – YARMACI HASAN, Mustafa Boğa
KEZİ BEKİR, Halim Başpınar
BU ADAM BENİM BABAM, Hidayet Takcı
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 5
Suçatı’dan Portreler
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 6
Suçatı’dan Portreler
(Fotoğraftakiler
:
Sağ
üstten
Muhammet
–Bekir-Oğul
Muhammet- Dürdane- Raziye –Erhan (oturan genç-Bekir oğlu)
Ve Erol (çocuk) TAKCI)
MÜDÜR HAFIZ’IN KÜÇÜK OĞLU 1
TELİN’DEN MISIR’A
Ben O’nu hiç tanımadım.
Yiğit, yürekli, vatanperver, akıllı ve inançlı bir
Anadolu çocuğu olduğunu, Koca Ali dedenin,
gürül gürül bir nehri andıran, gurur dolu sesinden
anladım.
Ve yine O’nun inanılması zor hikâyesini Koca Ali dededen dinledim.
…
Yıl 1923…
Kana bulanmış 8,5 yıl, nihayet Lozan’dan gelen anlaşma haberi ile sona erdi.
…
Müdür Hafız’ın küçük oğlu Muhammet’in gözüne günlerdir uyku girmemişti.
Trenin kirli camlarından uzaklardaki tepeleri seyrederken, inceden bir sızı düştü yorgun
yüreğine. Ölüm dolu 8,5 yılın ardından, ilk defa korkuyordu. Kurşun vızıltılarının delik deşik
ettiği, top mermilerinin parçaladığı, can çekişen asker çığlıklarının seslerini çaldığı ailesinin,
silik hayalleri geldi gözlerine. Onları Dünya gözü ile bir daha görebilmek, seslerini
duyabilmek, yaşlı gözlerine bakarak “geldim!” diyebilmek istiyordu. Ve İlk defa ölümden
korkuyordu. Babası anası ve kardeşleri… “acaba hepsi hayatta mıydı?” bunu düşünmeye bile
cesareti yoktu!
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 7
Suçatı’dan Portreler
Birden İzmir geldi gözlerinin önüne. 9 Eylül 1922. Ayrılıktan yedi buçuk yıl sonra.
Cumartesi. Yunan ordusunu önlerine katıp İzmir’e girdiklerinde, analar bacılar, gelinler
kızlar, onları ellerinde şerbet tasları ile karşılamış, şerbetler sunmuşlar “Nerde kaldınız öz
gardaşlar!” diyerek sevinç gözyaşları dökmüşlerdi. Yıllar sonra işte o gün hatırlamıştı, bir
anası bacısı olduğunu.
Kara tren, kara dumanlarını Tecer dağının önlerinde poyraza teslim ederken Ulaş’tan,
Kangal’dan
arkadaşlarının
isimlerini
saydı
içinden.
Tecer’in
tepelerinde,
ovanın
düzlüklerinde, toprak damlı evlerde ve dere kenarına serpilmiş tek tük kavaklarda söğütlerde,
şehit arkadaşlarının hasret dolu, donuk bakışları kalmıştı!
Yaşananlar ete kemiğe bürünüp can bulmaya başlamıştı dalgın gözlerinde. Adeta, ruhu,
yorgun bedeninden fırlamış, ve her şeyi sil baştan bir kez daha yaşıyordu.
…
Babası Osman, nahiyenin müdürü idi. Herkesin saygı duyduğu sözüne itibar ettiği Osman ağa,
aynı zamanda hafızdı da. Hali vakti ziyadesi ile yerindeydi. Ekmeğine cömert, hanesi şen,
sofrası şen bir insandı. Ama gel gör ki, Osmanlı’nın durumu her geçen gün biraz daha kötüye
gidiyordu. İmparatorluğun dört bir köşesindeki savaşlar ve isyanlar bitip tükenmek
bilmiyordu. Merkezi yönetim sürekli asker alıyordu. Müdür hafızın büyük oğlu Aziz’de
askerlik çağındaydı. Hafız, çok sevdiği ilk evladı Aziz’i cepheye göndermek istememiş, iki
defa bedel yatırmıştı. Ama savaşın bitip tükeneceği yoktu. Bir kez daha askerlik çağrısı
yapılınca, Müdür Hafız’da oğlunu dualarla Kafkas cephesine göndermişti. Her geçen gün
savaş biraz daha büyümüş ve Aziz’den sonra, Hasan Hüseyin’i, ardında da 15 yaşındaki
Muhammet’i içine almıştı. Daha sakalı ve bıyığı dahi çıkmayan Muhammet, kısa süre sonra
kendisini Suriye’de bulmuştu.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 8
Suçatı’dan Portreler
Belki çocuk yaşta oluşundandır, Şam’da izlediği sihirbazın gösterisini hayatı boyunca
unutmamıştı.
Savaş, Muhammet’i Şam’dan Gazze’ye, oradan da Mısır’a, Kahire’ye –kanal harekâtınasürüklemişti. Mısır’da, imkânsızlıklara, Arapların büyük ihaneti de eklenince yenilgi
kaçınılmaz olmuştu. Yenilgiyi takiben 2,5 yıllık esir kampı tam bir vahşetti. İskenderiye’deki
Seydibeşir Usare kampında, Arabistan, Filistin ve Suriye’den getirilen yaklaşık 150.000 asker
vardı. Bu kampta görev yapan ermeni asıllı, Türkçe bilen doktorlar, esir askerlere, elerinden
gelen her tür kötülüğü ve insanlık dışı muameleyi görev edinmişlerdi. İngiliz subaylarla
Osmanlı askerleri arasında tercümanlık görevini de üstlenen ermeni doktorlar, yaptıkları
kasıtlı tercümeler ve ihbarlarla, esirlere kan kusturuyorlardı. Hatta kampın bazı
bölümlerindeki esir askerler, fenni temizlik bahanesi ile ilaçlı suya, silah zoru ile
sokuluyorlar, sudan çıktıklarında bir daha hiçbir zaman göremiyorlardı. Çünkü doktorların
suya kattıkları orantısız ceresol (krizol), askerlerin gözlerini bir daha görmemek üzere yakıp
kör ediyordu. Bu şekilde 15000 askerin dünyası kararmıştı.
Seydi Beşir usare kampı –İskenderiye-
Muhammet TAKCI
Müdür Hafızın küçük oğlu bu cehennem kampında 2,5 yıl geçirmişti. 1.dünya savaşı
sonrasında imzalanan Mondros anlaşmasına göre, esirlerin karşılıklı serbest bırakılması
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 9
Suçatı’dan Portreler
gerekirken, özellikle ermeni asıllı doktorların kışkırtmaları sonucu, Anadolu da ki direnişe
katılacaklarını düşündükleri için serbest bırakma işi sürekli geciktirilmişti.
Yavuz firkateyninden İskenderiye limanı
Telinden Gasgas Yusuf ve Çilali Hasan’da, Muhammet’le aynı kaderi ve aynı kampı
paylaşmışlardı. Bu beraberlik, onların memleket özlemlerini bir parça olsun hafifletmişti.
…
Seydibeşir’de yaşanan dram, gün gelmiş sona ermişti.
Müdür Hafızın küçük oğlu ve arkadaşları, uzun süren bir gemi yolculuğunun ardından,
Anadolu topraklarına ayak bastıklarında, kendilerini çok daha çetin bir savaşın içinde
bulmuşlardı. O, İskenderiye’den sonra, ana vatanda Kuvayı Milliye saflarında makineli tüfek
çavuşu idi.
…
Muhammet’i bu sıkıntılı rüyadan tren uyandırdı. Kangal’a, Karanlık köyüne gelmişlerdi. Köy,
Verimli dölek arazi içindeki küçük derenin kenarına kurulmuştu. Etrafına, öbek öbek
karamuklar serpilmişti.
Baba evine ulaşmak için yaklaşık 90 kilometre yürümesi gerekiyordu.
Dere kenarındaki kavakların yeşil yaprakları, hafif hafif esen poyrazın ellerinde, usul usul
sallanırken, gökyüzünde berrak bir mavilik vardı.
Kara tren, bir dolu hasret hikâyesiyle yeni vuslatlara, Muhammet ise kırmızı topraklı dölek
arazide Kangal’a yöneldi...
OCAK- 2010
GÜRÜN
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 10
Suçatı’dan Portreler
(Soldan sağa Hasan EMRE - Mahmut – Muhammet – Osman
TAKCI)
MÜDÜR
HAFIZ’IN
KÜÇÜK
OĞLU - 2
BİR MEKTUP - BİR PAŞA
(İSMET PAŞA)
Onun hayatı hiç bu kadar sessiz, hiç bu kadar bir başına olmamıştı.
Bozkırın içinde, yayan yapıldak köyüne doğru yol alırken, savaş yıllarının verdiği refleksle
sürekli etrafını gözlüyordu. Yakınındaki derelere, uzaklardaki tepelere şüpheyle bakıyordu.
Seferden dönenlerle ilgili çok acı hikâyeler dinlemişti. Üstelik beraber teskere aldığı iki
arkadaşıyla, Niğde’ye doğru yolculuk yaparken eşkıyaların saldırısına uğramışlar, Niğdeli
Zabit Bekir, memleketini göremeden şehit olmuştu. Çanakkale’de yedi Düvel’in yenemediği,
Kafkas’lar da dinsiz Rus’un dokunamadığı, Sibirya soğuklarının donduramadığı, kimi
kahraman Anadolu yiğitleri, savaş dönüşünde kendi topraklarında, komşu köylerinde, belki de
kendi köyünde, savaştan kaçıp dağa bayıra çıkan, şerefsizce eşkıyalığa soyunanların kurbanı
olmuşlardı. Muhammet’te onca savaştan sonra, kendi toprağında, bir hain hançere ya da
kurşuna kurban gitmek istemiyordu.
Hayat, bir anda daha hızlı akıp gitmeye başlamıştı ayaklarının altından. Kangalın düzlüğüne
tepelerden son kez baktı. Çok uzaklardan gelen kelekseslerini ve köpek havlamalarını dinledi.
Belki Mancılık beklide Avşarören’in sürüleriydi. Bir zamanlar kendilerinin de sürüleri vardı,
hem de çok büyük bir sürü. “Çüt (saban) ile koyun, gerisi oyun” sözünün altın çağında bin
koyun beslerdi Müdür Hafız. Sürü, yaz aylarında Hezanlı dağında otlar, kışları mezraya
dönerdi. Cihan harbi, ardından kurtuluş savaşı her şeyi çekip almıştı ellerinden. Kim bilir
daha neler gitmişti de kendisinin haberi yoktu.
Yol taşlanmış, çetinleşmişti.
Poyraz biraz daha kuvvetli, tepeler biraz daha dik.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 11
Suçatı’dan Portreler
Bir zamanlar ardıç ormanlarının kapladığı Böğürdelik çalının yüzünde, bir iki ben misali ardıç
kalmıştı.
Dağları tepeleri on binlerce askerle, metre metre çarpışarak, her karışına kanlarını katarak
geçmeye alışmış olan Muhammet, birden toprağa basmaya korkmuştu.
Kocatepe geldi gözlerine. Büyük taarruz başlamadan önce, on binlerce vatan evladı, kürdü,
Laz’ı, Çerkez’i, Türkmen’i, Alevi’si, Sünni’si yunan kâfirine ve onun ardına gizlenmiş
emperyalist dünyaya son darbeyi vurmak için, başkomutandan emir bekliyorlardı. İşte o
cephede adını yıllardır duyduğu ama hiç yollarının kesişmediği Mustafa Kemal’i görmüştü.
Al bir ata binmişti. Hiçte kafasında canlandırdığı gibi, iri yarı bir insan değildi. Ama
duruşunda, bakışında, keskin yüz hatlarında, hiç kimsede görmediği bir ağırlık, bir asalet
vardı. Cephenin bu bölümünü dolaşmış, rütbelilerden bilgiler almış bir şeyler söylemiş, sonra
başka tepelere, başka siperlere gitmişti. Bu onu ilk ve son görüşü olmuştu ve onun gelmesinin
ardından pek bir zaman geçmeden, siperlerdeki on binler, -Allah Allah!- nidaları ile
fırlamışlar, Yunan’ı İzmir’e kadar kovalamışlardı. Onlar, küffar ayağının değdiği vatan
toprağını, karış karış, kanları ile yıkayan, ölümsüz kahramanlardı.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 12
Suçatı’dan Portreler
Böğürdelik Köyü
Muhammet Böğürdelik köyüne akşamla birlikte girmişti. Doğruca hısımlarının (AYYILDIZ)
kapısına yöneldi. Aradan geçen 8,5 yıl Muhammet’i o kadar değiştirmişti ki hısımları onun
gerçekten Muhammet olduğu hususunda kısa da olsa bir tereddüt yaşamışlardı. O gece bütün
köylü Muhammet’in başına toplanmış, Suriye’den, Filistin’den, Mısır’dan, İskenderiye
günlerinden, seferberlikten büyük savaştan anılar dinlenmişti. Kimse Muhammet’e anasından
babasından bahsetmemiş, söz açıldığında ise, bir şekilde geçiştirilmişti.
O gece de Muhammet’in gözüne uyku girmedi. Sabah, tan yeri ağarırken köyünün yolunu
tuttu. Artık yıllardır hayalini kurduğu, kimi zamanlar bir daha görememekten korktuğu
dağlara tepelere çok yakındı.
Konakpınar, Otlukilise ve Kalederesi köylerinin kıyısından köşesinden geçip, Yukarı
Sazcağız köyünün ardındaki tepelere geldiğinde, yaşadığı anın gerçekliğine inanamadı. Attığı
her adımda, memleketin bir parçası daha gözlerine değiyor ve değdiği yeri yakıyordu.
Yolunun üzerindeki büyükçe bir kayanın üzerine oturup, buğulu gözlerle hasret giderdi.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 13
Suçatı’dan Portreler
Sazcağızsuyu ve Say
Tam karşısında, Say, tunçtan bir sur gibi kıvrılarak, Teline doğru uzanıyordu. Solunda Yılanlı
tepesi. Daha aşağılarda; Kuş kayası, ilerlerde, Seksen veren kayalığı, Mezarın sırt, berilerde
Kistikan yokuşu, Düztarla, Düzlek, Çalılı dere, Çağıllı dere ve daha gözlerinin dokunmasıyla
can bulan, onlarca dere tepe tarla. Her birinde ayrı bir hatırası vardı Muhammet’in.
Tepelerden inen dereler, vadi tabanında birleşip yeşil bir çizgiye dönüşüyordu. Hemen
aşağıda Yukarı Sazcağızın toprak damlı evleri birer kibrit kutusu gibi dizilmişlerdi. Gökyüzü
yine masmaviydi ve hafif bir poyraz Muhammet’i köyüne, sevdiklerine doğru sürüklüyordu.
…
Derince tren istasyonunda, (Kocaeli) rayların kenarına sıra sıra dizilmiş askerlerin beklediği
an gelmiş, tren düdüğünü çalarak yaklaşmaya başlamıştı. Yıllarca süren savaşların izlerini,
keskin çizgilerle yüzlerinde taşıyan kahraman askerler, başları dimdik, mermerden bir heykel
misali tam karşılarına bakıyorlardı.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 14
Suçatı’dan Portreler
Derince tren istasyonu -Kocaeli
Müdür Hafızın küçük oğlu Muhammet, makineli tüfek çavuşu idi ve birliğinin önünde dimdik
duruyordu. Başını çevirmeden göz ucu ile trenden inen İsmet paşa’ya baktı. Trenden immiş,
askerleri selamlamış ve hemen karşısındaki askerle bir şeyler konuşuyordu. Konuşması çok
kısa sürmüş kendisinden tarafa yönelmişti. Tam karşısına geldiğinde durdu ve Muhammet’e
seslendi:
“Memleketten haber alıyor musun?” ismet paşa ile göz göze gelen
Muhammet
“almıyorum paşa hazretleri!” dedi. İsmet paşa:
“memlekete yazacağınki: dağlar gibi Yunan ordusunu, ayaklarımızın altında kül çıynar
gibi çıynadık!!” Paşa bir an durakladı ve konuşmasına devam etti
“ne yazacakmışsın?”
“dağlar gibi yunan ordusunu, ayaklarımızın altında, kül çıynar gibi çıynadık yazacağım
paşam!” ismet paşa, eli belinde başını hafiften sallayarak geriye döndü, diğer paşalarla bir
şeyler konuştu tekrar trene bindi önce İstanbul’a, ardından Lozan’a gitti.
Lozan’da imza merasimi
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 15
Suçatı’dan Portreler
O gidişin üstüne aylarca haber beklendi Lozan’dan.
Muhammet ve arkadaşları anlaşma haberini Köroğlu gazetesinden aldılar.
Tarih 25 Temmuzdu. 1923.
Say’dan Sazcağızsuyu’nun görünümü
…
Muhammet’i Derince’den çekip alan, kuzu sesleri oldu.
Oğmacındere’yi dönmüş, Hacehmetlerin ağıllarına yaklaşmıştı. Vadi tabanında kıvrılarak
akan dereden tarafta, küçük bir kuzu sürüsü ve onları otlatan esmer bir çocuk vardı.
Esmer çocuk, kendisine yaklaşan pala bıyıklı, sert bakışlı adamı izledi. İçindeki korku ve
merak onun sesiyle biraz olsun hafifledi.
“Selam un aleykum”
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 16
Suçatı’dan Portreler
“aleykum selam emmi”
“kimlerdensin sen, adın ne? Kimin oğlusun?” elindeki söğüt çubuğunu tam arkasına
doğru çeviren çocuk
“şo aşşağıda Müdürler var. İşte onlardan Müdür Aziz’in oğluyum. Adım Ziya”
Aziz ismini duyan Muhammet, içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Yüreği acıdı. Korkarak
sordu:
“baban nerde?” bakışlarını yere çeviren Ziya
“Rus harbine gitmiş!” yutkundu ve devam etti “gelmedi! Şehit olmuş!”
Gözlerinin önü kararan Muhammet ilk acı haberi yeğeninden almıştı.
Evet, Kafkas
cephesine giden büyük abisi, Abdül Aziz geri dönememişti.
Abdül Aziz’i son olarak Batum’da ağır yaralı görmüşlerdi. “Müdür hafız’ın Hezanlı’da bin
koyunu olsa neyime, ben burada bir tas ayrana hasret ölürken!” diyordu. Bu ondan alınan son
haber olmuştu.
Nefes almakta zorlanan Muhammet korkarak sordu:
“peki, şimdi köyde büyüklerinizden kim var?”
“Hasan Hüseyin emmim vardı amma, O’da, Mısır’da esir olan emmimden gelen mektubu
okutmaya aşağı Saccağıza gettiydi, orda da okuyamamışlarda Gürün’e mektup okutmaya
getti”
Muhammet yaşadıkları ve duyduklarına daha fazla dayanamayacağını hissetmişti. Derin bir
nefes aldı ve yutkunarak konuştu:
“Mısırda esir olan Muhammet emmin varya?” dedi. Ziya, pala bıyıklı yabancının,
sesindeki titremeyi sezmiş ve şaşırmış bir şekilde:
“hee…” dedi.
“işte o benim. Muhammet emminim ben!”
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 17
Suçatı’dan Portreler
Ziya TAKCI
Ortaçayır-Sazcağızsuyu
Muhammet TAKCI
…
Muhammet gözyaşlarını daha fazla tutamamış, çömelerek ziyayı bağrına basmıştı. 8,5 yıl
aradan sonra, ilk defa kendi kanından bir insana dokunmuş ve o dokunuş, bardağı taşıran son
damla olmuştu.
Cephelerin acımasız savaşçısı gitmiş, yerine yufka yürekli, duygusal, hıçkırıklara boğulmuş
bir çocuk gelmişti sanki. Hiç konuşmadan bir birlerine sarılarak ağlaştılar. Muhammet
yıllardır göremediklerine: anasına, babasına, kardeşlerine, şehit olan abisine sarılmıştı küçük
Ziyanın bedeninde! Ziya ise: yokluğunu hayatı boyunca hissedeceği, mezarı bile kayıp, şehit
babası, Aziz’e!
Damla damla gözyaşları döktüler Ortaçayır’ın kurumuş topraklarına.
Daha fazla soru sormaya cesareti kalmayan Muhammet, yeğeni Ziyanın elinden tutup ayağa
kalktı ve usulca mezranın yolunu tuttular. Artık çok az kalmıştı en büyük acılara ve en büyük
buluşmalara!
…
Birkaç kuzu otlamayı bırakmış, Muhammet ile Ziya’ya bakıyordu.
Hafif esen poyraz, Oğmacındere’den çaldığı keklik ötüşmelerini vadinin tabanına
serpiştirirken,
kıvrılarak
akan
Sazcağız
suyu
gökyüzünün
berrak
mavisine
öykünüyordu…
OCAK- 2010
GÜRÜN
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 18
Suçatı’dan Portreler
MÜDÜR HAFIZ’IN KÜÇÜK OĞLU - 3
SAHİPSİZ MADALYA
.............Muhammet ve Ziya, konuşmadan yürüdüler.
Onların ruhları, bedenlerinden çıkmış farklı âlemlerde, farklı korkuları ve mutlulukları
yaşıyordu.
Muhammet’in yüzünde, kimi zaman buruk gülümsemeler beliriyor, kimi zaman gözleri
buğulanıyordu, kimi zamansa kaşlarını çatıyordu. Düşünceleri, büyük abisi Aziz’de takılıp
kalmıştı. Demek: o, ana baba yar hasretiyle, vatan aşkıyla, memleketlerinden binlerce
kilometre uzaklarda, bedenini kattığı vatan toprağıyla bütün olan şehitlerden biri de, kendi
abisi imiş. Yanında yürüyen çocuğa bakıyor, yüreği yanıyordu. Bir anda kendisini Kafkas
cephesinde hissediyor, bir kaplan misali düşman üzerine atılıyor, kanının son damlasına kadar
savaşıyor, intikam alıyordu.
Bir anda, gözünün dokunduğu her yerde, abisinin kimi mutlu, kimi öfkeli, kimi hüzün dolu
yüzlerce bakışı canlandı. Daha fazla dayanamayıp sıkı sıkıya kapadı gözlerini.
Ziya, mutluluk ve şaşkınlık dolu gözlerle amcasının yanaklarına sızan damlalara baktı. İşte o,
yıllardır sözü edilen, Mısır da esir olan, yakışıklı küçük emmisi hemen yanındaydı. Pala
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 19
Suçatı’dan Portreler
bıyıkları, hafif uzamış sakalları, cesur bakışları, geniş omuzları, kemikli vücudu, iri elleri ile
O bir kahramandı! Kim bilir, anlatacak ne çok hikâyesi vardı. O, taaa Mısırdan çıkıp gelmişti!
Dile kolay, taaa Mısır! Dünyanın öbür ucu!
Bir anda, tatlı bir gülümseme aldı Ziyanın yüzünü. Şimdiye kadar babası için söylenilen her
şeyi unutmuştu. Emmisi gelmişti ya, babası neden gelmesin! Çocuk hisleri ile dağlara tepelere
baktı, -belki bir gelen görürüm!- diye. Bakarsın, bir gün yine böyle kuzularını otlatırken, bir
kahraman adam çıkar gelir, tanışırlar ve: “ben senin babanım” derdi. Gözlerinin içi güldü,
küçük, mutlu kuzular gibi, amcasının ve hayallerinin ardından yürüdü.
…
Muhammet, 8,5 yılın hasreti ile bir kez daha etrafına bakındı. Eski ağılın önlerine gelmişlerdi.
Ziya’ya döndü ve:
“hadi oğlum sen önden git, müjde ver. Mısır’daki emmim geldi de!” dedi.
Ziya sevinçle koştu. Yolu bırakıp dereye yöneldi. Çarığını çıkarmadan, paçalarını dahi
sıvamadan, vurdu kendini dereye. Çaykara’ya geçti ve hiç durmadan evlerden tarafa koştu.
Muhammet usul usul, taşla toprakla, dere kenarındaki söğütlerle, kavaklarla hasret gidererek
yürüdü. Partıyarık deresini geçerken, TopakSarıtaş’a, hemen yanındaki, Anıklı Dere’ye baktı.
Her yer, 8,5 yıl öncesinde bıraktığı gibi duruyordu. Yönünü, dere üzerindeki derme çatma
ağaç köprüye çevirdi. Bir kez daha Say’a baktı ve Kendi kendine mırıldandı:
“inşallah anam babam, eşim dostumda işte şu Say gibi, yerli yerinde duruyordur!”
Köprüye doğru yürürken Anıklı Dere tarafındaki toprak damlı evden (şimdiler de Ömer
amcanın bahçesi içindeki havuzun ve büyük cevizlerinin Anıklı Dereden yanı) kadın ve çocuk
sesleri geliyordu.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 20
Suçatı’dan Portreler
Yıllar sonra yine o derenin üzerinden geçiyordu. Sanki daha dün buralardaymışçasına aşina
akıyordu sazcağız suyu. Suriye’de, Gazze’de, Mısır’da, hele hele Seydibeşir esir kampında
çektikleri susuz günleri hatırladı.
Bakışlarını çağıldayarak akan sudan geri aldığında, köprüye yaklaşan bir kadın olduğunu fark
etti. Başındaki eşarbı, sadece gözleri görülebilecek şekilde kapatmış, üstelik başını da önüne
eğmişti. Anlaşılan köprüden geçmesi gerekiyordu ve hesapta olmayan bu yabancıyı son anda
fark etmiş, geride dönememişti. Durumu fark eden Muhammet hızla köprüyü geçti.
Lutfiye’nin, yanından geçen yabancının, abisi Muhammet olduğunu anlamasına imkân
yoktu.
O’nu, hayal meyal, daha bıyıkları bile bitmemiş, toy bir delikanlı olarak hatırlıyordu.
Muhammet, artık kalp atışlarını duyabiliyordu. Kimlerle karşılaşmayı hayal etmiyordu ki
annesi: “oğluuum!” deyip boynuna sarılacaktı. Babası, iftihar dolu gözyaşları dökecek,
kahraman evladının alnından öpecekti ve bacıları ağabeyleri koru komşu…
İşte evinin kapısındaydı.
Ama kimsecikler yoktu ortalıkta.
Ruhunu sıkıntı bastı bir anda.
Kapının önündeki taşın üzerine oturdu.
Toprak damlı evin altından geçen kanalın kenarında, bir tavuk civcivlerini gezdirirken,
dutların dallarında oynaşan serçelerin şamatası, ağılların eğri büğrü duvarında yankılanıyordu.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 21
Suçatı’dan Portreler
Dereye doğru uzanan bir sıra kaysı, meyvelerini çoktan üzerinden indirmiş dinlenmeye
geçmişti. Rüzgâr susmuş, gün ihtiyarlamış, gölgeler sarkmış, akşam yaklaşmıştı. Karşı
yamaçta, Kuş Kayası, binlerce yıldan beri olduğu gibi, yaşananlara tanıklık ediyordu.
Muhammet ise artık bunların hiç birini göremiyordu…
…
Ziya, Muhammet emmisinden ayrıldıktan sonra, koşarak eve geldi. Kapıda kimseleri
göremeyince direk karşı yamaca, Eşe Aba’larının evine koştu. Sabah giderken, Öğleden sonra
ekmek pişirileceğini duymuştu. Bir kez daha dereden geçti, bir solukta yengelerinin
halalarının yanına vardı. Soluk soluğa:
“müjdemi isterim! Emmim geldi! Mısırdaki esir emmim, Muhammet emmim geldi!”
Ziyanın bu telaşlı hali Eşe hariç herkesi heyecanlandırmıştı. Eşe odun yığının kenarında duran
tahrayı kaptı, yanındaki diğer kadınlara döndü ve:
“ne Muhammet’iymiş gız! Muhammet olsa çıkar yanımıza gelirdi. Bakak görek
kimmiş şu” Eşe öyle demişti ama Muhammet’in ablası, Fadime’nin kalbi heyecandan duracak
gibiydi. “Ya doğruysa!”
Tam evden ayrılırken Lutfiye ile karşılaştılar. Lutfiye anlatılanları dinlerken, köprüde
karşılaştığı yabancıyı hatırlamaya çalıştı ama hiç bakamamıştı ki.
Hep birlikte, garip duygulara dolaşarak yürüdüler.
Osman Hafız’ın dikip yetiştirdiği söğütler.
S.Suyu. Şuğul. Hakkı TAKCI’nın yeri
Muhammet Çavuşun mezraya girerken geçtiği
köprünün şimdiki hali.
…
Muhammet karşı taraftaki sesleri duymuş, kendisine doğru geldiklerin anlamıştı.
Yıllar kadar uzun gelen bu süre, aslında üç beş dakikadan ibaretti.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 22
Suçatı’dan Portreler
Köşeden ilk görünen Muhammet’in amcası gelini Eşe oldu.
Muhammet gayri ihtiyari bir hareketle üzerine oturduğu taştan doğruldu. Eşe’nin ardından
Fadime, Ziya, Lutfiye ve birkaç çocuk. Eşe pala bıyıklı yabancının tavırlarından olsa gerek
elindeki tahraya hiçte lüzum olmadığını anlamıştı.
Fadime daha ilk bakışında küçük kardeşi Muhammet’i gözlerinden tanıdı.
“Gardaaaşşş!” diye feryat ederek Muhammet’e koştuğunda, zaman durdu.
Dut dallarındaki serçeler sessizliğe gömüldü! Harık kenarında oynaşan civcivler, annelerinin
kanatlarına koştu! Yaprak kımıldamadı dallarda! Çağıldayarak akan dere buz kesti!
Fadime’nin ardından Lutfiye’de koştu abisine. Üç kardeşin hıçkırıkları evlerin, ağılların
duvarlarında yankılandı.
Bir müddet sonra Muhammet “ağasını anasını” sorduğunda aldığı cevap sadece hıçkırık oldu.
Islak gözlerini Say’a çevirdi. Say yerindeydi ama…
Kırgındı Say’a!
Büyük bir gürültüyle yerinden oynamıştı Say! Dik yamaçlarda, un ufak olmuştu koca koca
kayalar! Yer oynamış, damlar yarılmış, duvarlar yıkılmıştı. Ardıç hezanların beli bükülmüştü!
Bin koyunluk sürüyü kurtlar çakallar kırmış! Öpeceği elleri toprak almış! Alnını öpecek
dudak toprak olmuştu!
Kırgındı Say’a!
…
Gün batmış akşam olmuştu.
Hiç kimsenin konuşmaya mecali yoktu.
Bir Cihan harbinin, bir İstiklal savaşının son satırları idi yaşananlar.
Müdür Hafız’ın devranı Osmanlı’ya yoldaş olmuştu! Geride kalabilen çocuklar
torunlar ise genç Türkiye’nin, yorgun temel taşları.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 23
Suçatı’dan Portreler
H.Hüseyin TAKCI
Ali TAKCI (KOCA ALİ)
Zeynel Abidin TAKCI
…
Takvimler 1925’i gösterdiğinde doğuda büyük bir isyan çıkmıştı. Muhammet bir kez daha
askere çağrıldı. O önce bu çağrıya uydu ama daha sonra: “ne olursa olsun ben Müslüman a
kurşun sıkmam” diyerek bu operasyona katılmak istemedi. Onun bu isteği, daha önce yaptığı
8,5 yıllık savaş ve abisi Hasan Hüseyin’in bu operasyonda görevli olması göz önünde
bulundurularak hoş karşılandı.
…
Muhammet savaş sonrası dönemde iki evlilik yaptı. 1. evliliği Resul Hafızın kızı Raziye
Hanımlaydı. Raziye Hanım ile evliliğinden Bekir, Osman, İhsan, Kemal, Mahmut,
Muhammet ve Çeşminaz isimlerini verdikleri evlatları oldu.
2. evliliğini ise Elife ŞİMŞİR ile yaptı. Elife hanımdan da Lutfiye, Selfinaz, Nurettin ve
Zeynep ismini verdikleri dört evlatları oldu.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 24
Suçatı’dan Portreler
Muhammet TAKCI’nın 2.evliliğinden kızları Selfinaz ve Lutfiye
…
70’li yılların başına gelindiğinde, Muhammet’le ilgili, onur kırıcı bir şikâyet söz konusu
oldu. Kasabada, Muhammet’le yıldızı bir türlü barışmayan, onu kıskanan ya da çekemeyen
bir şahsın:
“askere dahi gitmedi, asker kaçağı idi ama madalya verildi, maaşa bağlandı!” şikâyeti
üzerine, dönemin askerlik şubesinde görevli binbaşı, yeterli ve detaylı bir inceleme
yapmadan, maaşının durdurulmasına ve istiklal madalyasının geri alınmasına karar
verdi. Asılsız ve insafsız iftiranın ardından gelen bu karar, Muhammet için en büyük yıkım
olmuştu.
1975’in şubatı geldiğinde, Muhammet 76 yaşına girmişti.
O artık çok yaşlı ve çok kırgındı. Yıllar süren savaştan, çektiği onca acıdan sonra, kendisine
yapılan bu haksızlığı bir türlü kaldıramıyordu. Her ne kadar etrafına belli etmemeye çalışsa da
içi içini yiyordu. Nasıl olurdu, nasıl olabilirdi böyle bir şey. Nasıl yok sayılabilirdi Suriye,
Filistin, Mısır, esir kampı ardından kurtuluş savaşı. Aklı almıyordu. Kahramanca savaşmış,
bir gün of dememişti. Ama kendisine üç kuruşluk gazilik maaşı ile her zaman gururla taşıdığı
İSTİKLAL madalyası çok görülmüş, hatta elinden alınmıştı. Gerçi büyük oğlu Bekir,
dönemin Genel Kurmay Başkanlığına dilekçesini yazmış, sorunun çözülmesini, haksızlığın
giderilmesini istemişti ama. Ama bir kere Telin de: -Müdür Muhammet’in maaşı kesilmiş,
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 25
Suçatı’dan Portreler
madalyası geri alınmış!- denmişti. Bunu düşündükçe yaşama isteği tükeniyor, hayata karşı
direnci tamamen kırılıyordu.
75’in Şubat başlarında grip’e yakalamıştı. Çok yorgun ve düşkün görünüyordu. Ziyaretine
gelenlere:
“bu zıkkım beni çok felaket tutar. Hiç halim yok! Donuyorum!”
diyordu. Kasabanın ilk taksicilerinden olan Küçük oğlu
Muhammet ile birlikte, Suçatı’da kalıyordu.
…
0 gün yatağından kalktığında, daha bir yorgun ve daha bir
dermansız hissetmişti kendini. Yanındaki çocuklarına:
“iyiyim, beni merak etmeyin işinize gücünüze bakın” diyerek
başından gönderiyordu ama sabah ziyaretine gelen kızı Lutfiye,
ayrılmamıştı yanından.
(Dedem Muhammet’ten tek yadigâr…)
Artık dünyadaki savaşının sona erdiğini hissetmişçesine, ihtiyar bir telaş sarmıştı
Muhammet’in ruhunu. Kızı Lutfiye ye seslendi:
“Kızım yardım et bana da bir abdesthaneye gideyim, bir de abdest tazeleyeyim.” Kızı
onu elinden tutup tuvalete götürdü. Lutfiye, Babasının her zamankinden farklı olduğunu
hemen sezmişti. Muhammet, abdest haneden çıktıktan sonra eve doğru geçerken bir an
durakladı ve başını Sazcağızsuyu’dan yana çevirdi. Gözleri dolu dolu olmuştu. Bozkaya’dan
çıkan yolu Çörtenlik tepesine kadar takip etti. Sonra, Say’a çevirdi bakışlarını, ardından
yılanlı tepesi, Kartalpınarı, Seksenveren ve nihayet o buz gibi gökyüzüne baktı son kez.
Gökyüzünün mavisini kasvetli gri bulutlar örtmüştü.
Gözyaşları son kez dokunuyordu aksakallarına.
Kızı Lutfiye’nin elindeki ibrikten el leğenine dökülen su damlalarına, ihtiyar bir amentü
karıştı, salonun başındaki küçük odunlukta.
Ardından, Kızının yardımıyla yavaşça yatağına uzandı.
Çok üşüyordu.
Hemen evlatlarına ve koru komşuya haber ulaştırıldı.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 26
Suçatı’dan Portreler
Muhammet hayatında ilk defa teslim olacaktı.
Yeğeninin eşi Sultan hanımın okuduğu Yasin i şerif, kadife bir
hava kattı loş odaya.
Bir süre sonra Muhammet’in titremeleri sona erdi.
Üşümüyordu artık.
Bakışlarında, mutluluk dolu bir teslimiyet vardı.
Sultan hanım Yasin i şerifi yarılamışken, Muhammet’in çooook ötelere gülümseyen
kahverengi gözlerini, bir yaşlı el, sonsuza dek kapadı.
…
Mekânı cennet olsun…
Sultan TAKCI (Halil İbrahim TAKCI’nın eşi)
…
(Muhammet’in vefatından tam 15 gün sonra, büyük oğlu Bekir’in Genel Kurmay
Başkanlığına yazdığı dilekçeye gelen cevapta: 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş savaşı ile ilgili
bilgi ve belgelerin Amasya’da depolanıp muhafaza edildiği ve burada yapılan incelemeler
sonucunda: Osman oğlu Muhammet TAKCI’nın, 1915’te askere alındığı. Suriye ve Filistin
üzerinden Mısır’a gönderildiği, buradaki 2. Kanal harekâtı esnasında esir düştüğü. Seydi Beşir
esir kampında yaklaşık 2,5 yıl esir kaldığı, ardından Mondros anlaşması gereği esirlerin
serbest bırakılması maddesi uyarınca, Anadolu’ya geçtiği ve burada İstiklal harbinde Makineli
tüfek çavuşu olarak görev aldığı. 1923 Temmuzunda Lozan anlaşmasını takibende tezkeresini
aldığı. Bu bilgiler doğrultusunda derhal İstiklal madalyasının iadesine ve maaşının da
birikmişi ile birlikte kendisine ödenmesine ve devamına! Şeklinde bir cevap geldi ama
Muhammet Çavuşun çocukları:
“babamız hakkının geri iade edildiğini göremedikten sonra ne kıymeti var ki!” diye tepkilerini
dile getirerek gerek birikmiş maaşını gerekse İSTİKLAL MADALYASINI almadılar.)
…
ŞUBAT 2010
GÜRÜN
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 27
Suçatı’dan Portreler
Muhammet çavuşun hikâyesini dinlediğim,
Ali TAKCI. Muhammet Çavuş’un Kafkas
cephesinde şehit olan abisi A.Aziz’in oğlu.
(KOCA ALİ)
Muhammet TAKCI
1.Eş Raziye
Bekir
Osman
Mahmut
İhsan
Muhammet
Kemal
Çeşminaz
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 28
Suçatı’dan Portreler
2.Eş Elife
Lutfiye
Selfinaz
Nurettin
Zeynep
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 29
Suçatı’dan Portreler
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 30
Suçatı’dan Portreler
BAKKAL FAHRİ EMRE
(Fahri ve Hasan Emre)
Beş altı yaşlarında Suçatı ya tatile geldiğimizde kardeşimle ilk işimiz Fahri Dayı nın
dükkanına uğramak olurdu...
Beş altı yaşlarında Suçatı ya tatile geldiğimizde kardeşimle ilk işimiz Fahri Dayı nın
dükkanına uğramak olurdu.
Şimdilerin; süper –hiper- viper vs. diye şişirilmiş içine girdiğinizde, ihtiyaç dışı ne varsa alıp
çıktığımız,tuzaklar gibi değildi.
Kapının dışında asılı kapaklı bidonlar dururdu.Annemin pekmez ve turşu için en vazgeçilmez
gereciydi bu bidonlar beni ilgilendiren onların renkli renkli kapakları idi.Sonra büyük bir
filenin içinde toplar dururdu.Buda kardeşimi cezbeden şeylerin
başında gelirdi.
Karpuzlar kavunlar olurdu .Anneannem rahmetli en çok kavunu severdi ,hep kavun almaya
yollardı beni...Olaki kelek çıksın ,anneannem sitemini söylerdi kardeşine;
“Fahri o nasıl goğunudu allahını söyersen!”
Karşılığında bir gülümseme ve muhakkak telafisi olan yeni bir kavun gelirdi en şekerinden...
Dükkanın önünde duran kırmızı bank, benim kafamda Telin in demirbaşlarına kaydolmuş
görüntülerin en başında gelir.Kimleri ağırlamamıştır ki o bank,geçmişi geleceği konuk
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 31
Suçatı’dan Portreler
etmiş,bıkmadan usanmadan ayakta kalmış,Bekçi Faruk Amca nın bile kısacık ,dalışlarına
şahit olmuştur.
O artık ne akbank tir,ne karabank .O şahitbank tır...
Dükkanın
içinde
sonradan
yapılmış
bir
bölmesi
vardı
Dayımın.
Küçük
bir
kulübecik,duvarında Kabe resmi asılı idi orada namaz kılardı...
O
küçük
dükkanın
bereketine
bereket
kattığına
eminim
bu
küçük
mescidin...
Kıvam şekerler olurdu dükkanda ,onlara bayılırdık.Bayram haşlıklarımızın bize tahsis edilmiş
bölümüne gazoz,gofret ve şeker almak en büyük keyfimizdi...
Milim hata payı olmayan o teraziden gelip geçmiş ne leblebiler yedik...Bir kaç gramı Çorum
un tamamıyla eşdeğer
Kara
lastikler
satılırdı
,renkli
naylon
ayakkabılar,
hala
kokuları
burnumda
...
Biz neleri eskitmişiz düşünüyorum da ,belki şu anında kıymetini anladığımızda ,aynen böyle
yanacak içimiz,kayıplarımızın farkına vardığımızda ,en son kaybımız kendimiz olacağız
belki.
Sevgili Dayımm mekanın cennet olsun,senin ve cümle geçmişlerimizin...
Suna Emre Güleç
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 32
Suçatı’dan Portreler
POSTACI TURAN AMCA
İnsanın eşya ile temasının giderek sanallaştığı çağımızda, bir ‘tık’la renkli ekranlarda arzı
endam eden elektronik mektuplar, bir zamanlar postacının mahrem taşıyan emektar
ellerinden elimize ulaşırdı. İşte o dönemlerde PTT’nin T’sinin henüz ayrılmadığı yıllarda
Suçatı’da küçük, mütevazı bir PTT acenteliğimiz vardı. Burada kasabamıza hizmet etmiş ve
ismi âdete PTT ile özdeşleşmiş bazı isimler vardır. Işte bu değerli isimlerden biri de Turan
BAYAT, namı diğer Postacı Turan Amcadır. Kasabamızda uzun yıllar görev yaptıktan sonra
emekli olmuş ve Kayseri’ye yerleşmiş olan bu büyüğümüzle görüşme imkânı bulduk. Suçatı
Haber adına yaptığımız bu röportaj, Turan Amca’ya küçük de olsa bir vefa örneği olur
düşüncesindeyiz.
Emrullah TOPRAK: Turan Amca öncelikle, bizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyoruz.
Turan BAYAT: Sağ olun, ben de teşekkür ederim.
E.T. : Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Nerede doğdunuz? Aslen nerelisiniz?
T.B. : Ben 1934 yılında Gürün’de doğdum. Dedelerimiz Orta Asya’dan göç edip gelme
Bayat Oymağı’na mensup bir aile imiş. Soyadımız da bu oymaktan geliyor. Dedem
Gürün’e yerleştikten sonra ticaretle uğraşmış. Gürün’den Suriye’ye Gürün Şalı
satmaya gidermiş. Tekrar oradan, Şam’dan ipek ve iplik getirir Gürün’de Ermeni
ustalara dokutur, dokunan şalı yine oralara götürür satarmış. Biz iki kardeşiz. Ben yedi
sekiz yaşlarındayken babam vefat etti. Annem Telinli, Uzun ailesinin kızıdır. Emekli
Öğretmen Hamit Uzun ile amca çocuklarıdır. Gençliğimde Gürün’de askerlik çağına
kadar kahvecilik yaptım.
E.T. : Bu mesleğe yani PTT kurumuna ilk girişiniz nasıl oldu?
T.B. : 1960 yılında Sivas’ta bir imtihan açılmıştı. Polisliğe ve PTT’ye memur alınacaktı.
Ben de o imtihana girdim. İlk tayinim Erzincan’ın Kemaliye kazasına postane memuru
olarak yapıldı. Kemaliye’de üç yıl çalıştım.1963 yılında Gürün postanesine geldim.
E.T. : Suçatı’da hangi yıllar arasında çalıştınız? Bize o yıllardan bahseder misiniz?
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 33
Suçatı’dan Portreler
T.B. : Suçatı’da 1969 yılından 1985’e kadar 16 sene çalıştım. 1969’da Suçatı’da belediye
teşkilatı ilk kurulduğunda PTT acenteliği de açılacaktı. O zaman Gürün postanesinde
çalışıyordum. Ben kendi isteğimle Suçatı’na geldim ve Mehmet Karakuş’un evinin
altında bir odada ilk PTT şubesini açtım. Belediye binası da zaten oradaydı. O eski
toprak binada üç yıl çalıştım. Sonra yeni belediye binası ve belediye dükkânları
yapılınca 1972’de yeni yerimize geçtik (şimdiki manavın olduğu yer). 1985’te emekli
oluncaya kadar orada çalıştım. Emeklilikten üç yıl sonra da 1988’de Kayseri’ye
yerleştik.
E.T. : Suçatı’da çalışırken mutlaka ilginç ya da komik olaylar yaşamışsınızdır, böyle
hatırladığınız bir olay var mı?
T.B. : Elbet ilginç şeyler olmuştur ama bir olay olarak hatıramda yok. Ancak size ilginç
gelebilecek şeylerden bahsedeyim. Bir kere orada ben 16 yıl hep tek kişi olarak çalıştım.
O zamanlar telefon hem otomatik değil, hem de tek hattı. Diyelim ki uzaktan birisi
Telin’deki yakınını aradı. O zaman “davetli konuşma” dediğimiz sistem uygulanırdı.
Şöyle ki arayan kişi, görüşmek istediği şahsın adını söyler ben de not alır telefonu
kapatırdım. Çoğu zaman aranan kişiyi ben çağırmaya giderdim. Tabi bu arada tek
olduğum için postanenin kapısını kilitlerdim. Aranan kişiye ulaşınca size davetli telefon
var derdim. O kişi postaneye gelince bu sefer ben karşı tarafı arar “davetli konuşma
hazır” derdim görüşme gerçekleşirdi. Görevim süresince santral memurluğunu ve posta
dağıtıcılığını hep bir arada yürüttüm. Sivas’tan PTT başmüdürü Suçatı’na geldiğinde
ben ihtiyaca binaen memur istedim. Hatta müfettişler Suçatı’na ikinci bir memur
gerekir diye rapor da tutmuşlardı. Ancak 16 sene boyunca bana ne bir yardımcı ne de
memur verdiler. Emekli oldum, o sene PTT yeni binasına taşındı (şimdiki yer). Benim
yerime üç kişiyi birden atadılar. Santral otomatik oldu işler kolaylaştı. Artık tek kişi de
olsa postaneyi kilitlemeyi gerektirecek iş kalmamıştı.
E.T. : Suçatı’da evine telefon çektiren ilk kişi kimdi? Sonra nasıl yaygınlaştı?
T.B. : Tabi kurum olarak belediyenin, sağlık ocağının ve üç okulun telefonu vardı. Evine
telefon alan ilk kişiler zannedersem Mehmet Karakuş, Ibrahim Şimşek, bir de belediye
reisi Faik Bilgiç idi. O zamanlar beş on abone vardı. Sonra yavaş yavaş yaygınlaştı.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 34
Suçatı’dan Portreler
30’luk santral, sonra 100’lük santral geldi, aboneler de o nispette arttı. Otomatik
santralden sonra da biliyorsunuz her eve telefon girdi.
E.T. : Biraz da o yıllardaki posta hizmetlerinden bahseder misiniz?
T.B. : Posta arabaları bize Sivas-Ulaş-Kangal-Gürün hattı üzerinden gelir, DarendeAkçadağ-Malatya hattına devam ederdi. Şimdiki gibi saati saatine gelmez, postanın
bazen gece geldiği olurdu. Gece uyanır postayı alırdım. Mektupları günü gününe
dağıtırdım. Bazen de okul çocukları gelir “bize mektup var mı?” diye sorarlar, olursa
onlara da verirdim.
E.T. : Son olarak, Suçatı Haber okuyucularına ve Suçatı halkına iletmek istediğiniz bir
mesajınız var mı?
T.B. : Çalıştığım süre içinde Suçatı halkından çok memnun oldum. Hiç kimseyle en ufak
bir problemim olmadı. Suçatılıları hep kendi akrabam gibi görürüm. Her sene mutlaka
Suçatı’na gider eşi dostu ziyaret ederim.
E.T. : Turan Amca, bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.
T.B. : Ben teşekkür ederim. Buradan Suçatılı bütün hemşerilerime selamlarımı
gönderiyorum.
Emrullah Toprak
20.04.2007
Gürünlüler Kültür Dayanışma ve
Yardımlaşma Derneği/KAYSERI
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 35
Suçatı’dan Portreler
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 36
Suçatı’dan Portreler
EŞE BİBİ
Bizim çocukluğumuzda,her evin bir ahırı, ahırında da en azından bir eşek olurdu.Evin hem
bineği hem de yük aracıydı. Şimdi ise, her evin önünde nerdeyse bir araba.Ne kadar güzel.
Güzel olmasına güzelde,eski komşuluk,dayanışma,bir birinin derdiyle dertlenme,sevinciyle
sevinme,birinin eksiğini giderme hasılı eskimeyen insani ilişkiler kaldı mı?
Üzülerek görülüyor ki,ekonomik gelişme bu güzelim değerleri ötelemiş. Kanaatkarlık,
alçakgönüllülük ,kadirşinaslık,vefa... var mı? Kanaatkar dedim de, aklıma Eşe Bibi(topal eşe)
geldi.Ufak tefek,75 yaşlarında,yanakları nar gibi, yüzünden gülücük eksik olmayan,elinde
bastonu ağır aksak yürüyen Eşe Bibi, bizim kapı komşumuzdu.İki göz odalı, duvarları yarı
beline kadar nemli,kapının üzerinde küçük bir pencere,yazın serin, kışın soğuk,gündüzü de,
gecesi de karanlık bu basık ve bakımsız toprak evde yalnız başına yaşardı.
Yazın her ALLAH'ın günü Karabayır'daki bahçesine gider.Akşama kadar diktiği
fasulye,patates,soğanlarla uğraşır, rüzgarın döktüğü dutları toplar GÜNEŞ''e sererdi. Güneş
batmaya yakın ordan,burdan derlediği çalı çırpıyı küçük bir şelek eder sırtına alır, biraz daha
yorgun,biraz daha tıknefes evine dönerdi.Güz gelipde patates, soğan sökülünce kışlık
yiyeceğini ayırır geri kalanını, bir gidenle Gürün'deki pazara salar gelen parayla geçimini
sağlamaya çalışırdı.Bazen bahçesine giderken kapımızın önünde anneme seslenir"Kibar gız
Feyzi'nin hayrına uşaklardan birini salda, şu benim iki tudu ırgalasın"der. Duraksamadan
yoluna devam ederdi.
Genelde dutlarını ben sallardım bu yaptığım işde hani karşılıksız kalmazdı.Kışın biz
çocukların hemen hemen tek eğlencesi kızak kaymaktı.Malum ıslak pantolon ve çoraplarla
eve gittiğimizde zılgıdı yerdik.Böyle anlarda Eşe Bibime ,sığınırdım.Odanın tam orta yerine
kurulu olan fırın gibi kürsüye girer yarm saatte üstüm başım kupkuru olurdu.Bu arada,yazın
kuruttuğu
sapsarı
dutlardan,başkasının
Eşe
Bibiye
yesin
diye
verdiği
kuru
üzümden,pestilden,cevizden bir sahanin içerisine koyar önüme getirirdi.Gönlün ne kadar
zengindi senin Eşe Bibi?(Sahi bu gönül zenginliği şimdi var mı?Yoksa nere gitti?daha
doğrusu bizi biz yapan bu değerlerimizden, bizi kimler uzaklaştırmak istiyor?).
Annem özellikle kış akşamları "gidin Eşe Bibinizi yemeğe getirin) derdi.Bizde lapa lapa
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 37
Suçatı’dan Portreler
yağan karın altında koşa koşa gider,bir elinde fener diğerinde bastonu yavaş yavaş alır
gelirdik. Bazı zamanlar annem üstünü başını yıkar,"bugün çok soğuk gitme şu sobanın
yanında yat" der, o gün bizim yatılı misafirimiz olurdu.
Eşe Bibi,bir akşam komşumuz Gülizar Teyzelere oturmaya gitmiş.Gülizar teyzelerde, gündüz
tandırda pişirdikleri açık ekmeğe çökelek dürümü yapmışlar ailece yiyorlar.Buyur etmişler
gelmemiş geçmiş odanın karanlık köşesine oturmuş.(o zaman elektrik nerde? Bir gaz lambası
oda sofrayı zor ışıtıyor)
Gülizar Teyze kızına: "bir dürüm yap da oturduğu yerden yesin demiş" Kızı da dürümü yapıp
vermiş,Eşe Bibi ağzındaki üç dört dişle, sakız gibi tandır ekmeğini koparmak için epey
uğraşmış .Güç,bela bir lokma koparmış, ağzında bir iki geveledikten sonra yutmuş.Yutmuş
ama lokma boğazına takılıp kalmış.Küçük kızın" anne yetişin Eşe Ebeme bir şey oluyor"
demesiyle hepsi birden dönüp "amanın itiniz oluyum garıya bir şeyler oldu" diyerek başına
üşüşmüşler.Hemen sırtına vurmuşlar Gülizar Teyze parmağını Eşe Bibinin ağzına sokarak
lokmayı çekip çıkarmış.
Yıllar sonra Eşe Bibinin evinde yalnız başına vefat ettiğini duydum.Yalnız yaşadı. Yalnız
öldü. Belki de yalnız doğdu nur içinde yat EŞE BİBİ.
Hulusi Tatar
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 38
Suçatı’dan Portreler
İLKLERİN ADAMI
Sadece okulun bahçesine meyve ağaçları değil
çevresine de servi, kavak, söğüt ve çit olsun diye
çalı diktiren Cemil Sorgun, okulumuzun da ilk
öğretmenlerindendi.
Servi
ağaçlarının
aralarını
çimlendirerek, yemyeşil birde alan oluşturmuştu.
Yukarı Suçatı ilkokulunun görüntüsü, gerçekten
harika idi. Her tarafı ağaçlarla kaplı, yeşillikler
içerisinde, tek katlı, kırmızı kiremitli, beş sınıflı,
her sınıfı cıvıl cıvıl çocuk kaynayan küçük bir
okuldu.
Cemil öğretmen kendi evine göstermediği ihtimamı okula, kendi bahçesine göstermediği
ilgiyi, alakayı okulun bahçesine gösterirdi. Her sabah erkenden kalkan Cemil öğretmen, pilli
tıraş makinesiyle traş olur, kolalı gömleğini, ütülü elbisesini, boyalı potin ayakkabısını giyer,
kravatını
da
itina
ile
taktıktan
sonra
öğrencilerden
önce
okula
giderdi.
İstiklal marşını o söyletir, çevre temizliğini o yaptırır, çimlerin üzerinde oyun oynayanların,
hele hele dikmeleri eğmeye kalkanların hakkından o gelirdi. Kimseye iltimas geçmeyen
Cemil öğretmen, oğlu Halit veya kızlarından biri hata yapınca onları haşlamadan başka
öğrencilere kızamazdı.
Okulumuzun öğrencileri, fotoğraf makinesini, kemanı, mandolini, mızıkayı ilk olarak onda
görmüşlerdi. Aynı zamanda Cemil öğretmen bu müzik aletlerini, büyük bir maharetle de
çalardı...
Köyde dikiş makinesi ve kömürlü ütü bir terzi Feyzi Abide birde onlarda vardı. Evlerinin önü
de her daim tertemiz olurdu. Mescit önüne doğru inen sokağın çukur yerlerini betonla
doldurmuş, yağmur suları rahat aksın diye yukarıdan aşağıya birde küçük gever yapmıştı.
Kapılarının önünden her geçtiğimizde içeriden mis gibi yemek kokuları gelirdi. Sahi! Şükran
yenge her gün böyle mis gibi kokan ne pişirirdin. Cemil Öğretmenin oğlu Halit arkadaşım
olduğundan o güzel yemeklerden sık sık yeme fırsatım olurdu. Hele de haftada bir babasının
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 39
Suçatı’dan Portreler
Gürün'den getirdiği gazetelerin içinden çıkan Tarkan, Kara Murat gibi dergileri bir hafta
boyunca döner döner okur ne hayaller kurardık.
Öğretmen olduğu için köyde, en çok ondan çekinir, uzaktan uzağa da en çok ona imrenirdik.
Daha sonraları evine ilk elektriği, ilk suyu, ilk telefonu, ilk televizyonu o almıştı. Hele
televizyonu, her akşam mahalleli çoluk, çocuk doluşur istiklal marşı söylenip de televizyon
kapanana kadar kalkıp giden olmazdı. Tabi bu arada ikramlarda eksik olmazdı. Ne kadar gani
gönüllü bir aileydiniz siz Cemil Abi. Cemil Öğretmenin bir kötü alışkanlığı vardı. Sigara
içmek. Yenice sigarasını yer gibi içer, içine çektiği dumanı ancak konuşurken dışarı çıkardı.
Komşulara da elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışırdı. Hele Eşe Bibiye yaşlılık maaşı
bağlatması herkesi memnun etmişti.
Daha sonraları emekli olmuş. Emekli olduktan sonrada köyün camisinin boya badana
işlerinde, caminin içindeki asırlık ardıç ağacından dikilen direklerin verniklenmesinde, kapı
ve pencerelerin onarılmasında çok emeği geçmiştir. O zamanlar köyde ilk hususi arabayı da
Cemil öğretmen almış.
Birisimi hasta, birinin acil bir işimi var, gel Cemil Abi. Hiç karşılık beklemeden
koşturan Cemil Abi, bir kaç defada kasabamızda belediye başkanlığına adaylığını koymuş
maalesef kazanamamıştır. Çok çalışkan, dürüst, tuttuğunu koparan, yeniliklere açık bir mizaca
sahip olan Cemil Öğretmen: Eğer seçilseydi kasabamıza daha başka projeler üreteceğinden ve
bunları hayata geçirmek için var gücüyle çalışacağından hiç şüphemiz yoktu.
Çok sonraları akciğer kanserine yakalanan Cemil Öğretmen maalesef bu habis hastalığı
yenemeyerek vefat etmiştir. Yaptığın iyilikler yoldaşın mekânın Cennet olsun Cemil
Abi.
HULUSİ TATAR
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 40
Suçatı’dan Portreler
TOPRAK İNSANI
Otuz sene olmuştur herhalde…
Şu bizim yaylada, aşağı tarla denilen mevkide, yakın akrabalara ait birkaç dönümlük yer
vardı. Hayvan tırnakları altında ezilmiş, yabani iğde ve kuş burnu bitkilerinin hakim olduğu,
kıyısında köşesinde hayatta kalma mücadelesi veren artık yaşlanmış feleği tatlı elmaları, ceviz
ve söğüt ağaçları…
Dayım, kendi bahçelerine gidip gelirken buraya göz ucuyla bakar, işlendiğinde nasıl da güzel
bir bahçe olabileceğini hayal ederdi. Çok sevdiği çay sohbetlerinden birinde bu düşüncesini
eşine açar, eşinin karşı çıkmasına rağmen, hisse sahipleriyle tek tek görüşerek bu yerin imar
edilmesi ve elde edilen ürünlerden belli bir miktar verilmesi karşılığında anlaşır.
Güz mevsimi henüz başlamamıştı. Hemen işe koyulmalı ve bahara ekilip dikilmeye hazır
hale getirilmeliydi. Öyle de yaptı. Bir bel, bir kazma ve bir kürek… Öyle motorla falan
süreyim de sonra iri kesekleri kırayım demek yok. Orta boylu, zayıf insan, görünüşte altından
kalkamayacağı bir yükün altına girmişti. Öyle bir başlangıç yaptı ki adeta birileriyle yarışır
gibi hatta kavga edercesine çalışıyordu. Doğrusu bu hal dayımı tanıyalar için hiç de şaşırtıcı
değildi. Bel, boyunca toprağa giriyor, ne var ne yok söküp alıyor. Beller belleri takip ediyor
ve azgın otlar altında kalmış toprak ana bütün güzelliği ile kendini belli etmeye başlıyor.
…………………………………
Eylül, Ekim geçti. Maşaralar, poğlar boy boy dizilmeye başladı. Ancak, Ekim ayının huysuz
yağmurları neyse de Kasım ayı ile birlikte kar da yağmaya başladı. Artık adi alıç ağaçlarının
yaprakları bile sararıp solmaya başladı. Ne gam, eşi işte bir çalının duldasında ateş ocağında
çayı demledi. Derme çatma yaptığı kulübeye geçti. Yönünü işlediği toprağa dönerek büyük
bir gurur ve aynı zamanda huzur içerisinde çayını yudumlarken dalgın, nereye ne ekilmesi
gerektiğini, üşüyen eşine tatlı tatlı anlatıyordu.
…………………………………
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 41
Suçatı’dan Portreler
Ve bahar… Dere kenarına salatalık, domates ortalara patates ve değişik cinste fasulyeler, tepe
tarafına soğan, arada kalmış küçük bölmelere ise pancar ekildi. Cevizin altında otururken
ıslatan bahar yağmuruna aldırmıyordu bile. Şimdiden toplayacağı ürünleri hayal ediyordu.
Kazanç tabii ki önemliydi ama harap durumda olan bir yeri işte böyle güzel bir bahçe haline
getirmek daha önemli olmalıydı.
………………………………..
Aman ya rabbi! Bu ne güzellik! Salatalık teneğe durmuş, fasulyeler başlarını göğe vermiş,
patates, domates maşaraları renk renk renk çiçeklerle bezenmiş, pancarların yeşilliği ortalığa
ayrı bir renk katmış, hatta şu bizim kocamış feleği tatlı elması, ceviz ve söğütler bile
canlanmış sanki.
Vermiş olduğu emeğin karşılığını bu şekilde almış olmak ne büyük sevinçti. Şükürler olsun
Ya Rabbi, Sen demiyor musun ki çalışan kim olursa olsun karşılığını veririm. İşte emek
karşılığını bulmuş, zaten şirin bir mevki olan aşağı tarla, cennet bahçelerini andıran yeni bir
bahçeye daha kavuşmuştu. Kürek elinde sulama işlerini yaparken her zaman olduğu gibi kalın
şapkası kafasında. Şakaklarından boncuk boncuk terler dökülürken oralı olmuyor. Şu poyraz
pınarının soğuk suyu bütün harareti almaya yetiyor nasıl olsa.
……………………………………..
Salatalıklar…hormonsuz efendim. Mis gibi kokuyor, kütür kütür ye yiyebildiğin kadar.
Şişirmez korkma! Fasulyeyi, odun ateşinde küçük tencerede önce mis kokulu buharını çıkara
çıkara pişirelim; sonra da et niyetine yiyelim. Şimdilerin fasulyesi gibi sanki kağıt değil
hakiki; organik fasulye! Domates mi? Öyle yusyuvarlak değil ama taze ekmekle çok
rahatlıkla katık niyetine yenilebilir. Pancar yapraklarından da börek yapılsın yine odun
ocağında. Sıcak sıcak, üfleye püfleye yenilsin.
Eğer son baharı bekleyebilirsek, taze bahçemizden sökülen patateslerin lezzetini anlatmakla
bitiremem. Öyle eve gelmemize gerek yok. Hem sökelim, hem yiyelim. Gözden çıkarılmış
kuşkanada ve yine odun ateşinde kaynatalım, bulgur gibi dağılan patatesi şöyle tandır
ekmeğinin arasına sıcak sıcak yayarak yiyelim. Ama, “yapma artık, çok fanteziye kaçıyorsun”
der gibi olduğunuzu düşünüyorum. Vallahi şahitlerim var, çağırabilirim! Yine son baharla
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 42
Suçatı’dan Portreler
birlikte bu bahçeden çıkarılan değişik renklerdeki kuru fasulyeleri de saymıyorum. Ya
lezzetini, biliyorum artık kızacaksınız, geçiyorum. Hele bizim şu feleği tatlı elmasına bakın.
Canlanan uç dallarında kırmızı kırmızı elmaları var; birkaç tane. Kurtlar içine girsin, sonra
ufak bir esintiyle ayak değmemiş çimenlerin üzerine düşsün ve bir erken sabahta kemire
kemire yiyelim.
………………………………..
Şüphesiz kilo kilo salatalık, domates, fasulye çeşitleri, patates satıldı. Eh, horantanın kışlık
ihtiyaçları karşılandı. Yetmez mi? Yeter. Zaten daha fazlası istenmemişti ki. Hoş, gerçi dayım
Gürün pazarından sonra Milli Piyango bileti almayı ihmal etmiyordu. Ertelediği hayallerin
gerçekleşmesini piyangodan çıkacak paraya bağlamıştı, her hal. Neler yapmak isterdi; hep
merak etmişimdir. Ancak biçarelere epey vaatlerde bulunduğunu hatırlıyorum. Yapar mı
yapar dı doğrusu.
………………………………
Gurbetlere gidip amelelikle geçim sağlamak ta vardı; hatta bu yolu çokça da denemişti. Çoğu
zaman, bahçe işlerine göre daha fazla para da kazanıyordu. Çalıştığı yerlerde de hep sevilmiş
ve takdir edilmişti. Bir ara ailesiyle birlikte gurbete çıkıp ufak tefek ticaret işleriyle uğraşmayı
da denemişti. Ama olmadı; illa şu sazcıvaz deresine dönecek ve toprakla baş başa kalacaktı.
Huzuru buradaydı. Kaynak sularından içilecek, toprağın verdiğine şükredilecek ve hayat bu
döngüde devam edip gidecekti.
Dayım, akrabaların bahçesini birkaç sene bu şekilde işledi. Anlaştıkları gibi ürünlerden belli
bir oranda onlara da verdi. Ancak, öyle tahmin ediyorum ki harap olan bu yer işlenip böyle
güzel bir bahçe haline gelince nefisler kabardı. Anlaşma yürümedi. Dayımın elinin değmediği
bu bahçe yine sağından solundan pusudaki yabani otların hücumuna uğradı ve çok geçmeden
eski haline dönmeye başladı.
………………………………………..
Tabi şimdilerde eski performansını gösteremiyor. Yaşı ilerledi. İçinde hala güzel bahçelerin
hayali var fakat vücudu buna müsaade etmiyor. Milli Piyango bilet alıyor mu bilmem ama
sayısal loto oynadığını duyuyorum. Demek ki hala düşleri var. Bir gün bir ikramiye çıkar mı
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 43
Suçatı’dan Portreler
bilemem. Ancak, günün birinde öyle bir şey olursa cömertlik adına örnek davranışlar
göstereceğinden eminim.
……………………………………….
Ömrün uzun olsun, dayıcığım.
Yunus Emre
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 44
Suçatı’dan Portreler
ALİ HOCA İLE
LE ZAMANA YOLCULUK
Gürün ve civarında onu tanımayan yoktur. Kimimizin kulağına
kula ına ezan okumuş,
okumu kimimize
Kur’an veya Arapça dersleri vermiştir.
vermi
Birçoğumuz
umuz onun arkasında namaz kılmış,
kılmı heyecanlı
vaazlarını dinlemişizdir.
izdir. Suçatı’da yediden yetmişe
yetmi e hemen herkesin onunla ilgili bir anısı
mutlaka vardır. Özellikle gençlik yıllarında okuttuğu
okuttu u talebelerinin, kendi tabiriyle
askerlerinin anlattığıı sayısız anıları vardır. Muhsin Yurtseven, rahmetli Veli Başpınar,
Ba
Ekrem
Camcı, Mehmet Toprak ve onların akranları bu anıları fıkra gibi dilden dile anlatırlar.
Sözünü ettiğimiz
imiz kişi
kiş malumunuz Ali
Toprak, namı diğer
ğer Ali Hocamızdır.
Hoc
Biz onun bu bilinen anılarından ziyade
pek bilinmeyen, daha kıyıda köşede
kö
kalmış hatıralarını ortaya çıkarmaya
çalıştık.
tık. Kendisiyle SuçatıHaber olarak
görüştük.
Nesilden Nesile Eğitim
ğitim
SuçatıHaber:
Bize
kendinizden
bahseder misiniz?
Ali Toprak:
ak: Babam rahmetli Resul
Hafızdır. Onun en küçük evladı
olarak
1933
yılında
Telin’de
doğmuşum.
um. Annemin ismi Eminedir. İmamlık
mamlık vazifesini aldıktan sonra Yukarı
Suçatı’da yirmi beş yıl bilfiil çalıştım.
çalı tım. Emekli olduktan sonra da Gürün, Kangal ve
Darende’nin değişik
ik köy ve kasabalarında fahri olarak imamlık ve vaizlik yaptım. Bu
görevlerim sırasında kız ve erkek çocuklarına gücüm yettiğince,
yetti ince, dilim döndüğünce
döndü
Kur’an ve Arapça öğretmeye
retmeye çalıştım.
çalı
Daha evvel okuttuğum
um birçok talebemin sonra
çocuklarını hatta torunlarını
larını okuttuğum
okuttu
oldu.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 45
Suçatı’dan Portreler
Küçük Yaşta Tahsil Merakı
SuçatıHaber: Bu mesleğe nasıl girdiniz?
Ali Toprak: Bende küçük yaşlardan itibaren okuma, tahsil görme merakı oluşmuştu.
Bağ bahçe işlerini de ağabeylerim yürüttüğü için sağ olsunlar bana destek oldular. O
zamanın tedrisat usûlleriyle eski ve yeni yazıyı öğrendim. 1948 yılından itibaren Tayyib
Sözen Hoca’dan (Edibe Sözen’in dedesi) Arapça ve dini ilimler tahsil etmek için
Gürün’e gittim. O zamanlar dini eğitim eski medrese usulüyle yapılıyordu. Gürün Ulu
Camii’ndeki derslere üç dört yıl devam ettim.
Edip Paşa İle Aynı Evde Kaldım
SuçatıHaber: Biraz o yıllardan bahseder misiniz? Gürün’de nerede kaldınız?
Ali Toprak: Gürünlü meşhur zat Hüsnü Dayı (Hüsnü Efendi) babamın ihvan
arkadaşıydı. Ben Tayyib Hoca’nın talebesi olarak Gürün’e gittiğimde, rahmetli Hüsnü
Dayı babama demiş ki “Ali bizde yatsın kalksın. Telin’e nasıl gidip gelecek?” deyince
babam da olur demiş. Böylece ben Hüsnü Dayı’nın evinde iki üç yıl kaldım. Sohbete
gelen ihvanlara hizmette bulundum ve Tayyib Hoca’nın Ulu Cami’deki derslerine
devam ettim. Hüsnü Dayı’nın evladı yoktu. Eşi Behiye Hanım’ın yetim yeğeni Mesude
abla ve diğer bacısı onlarda kalıyordu. Tatil zamanlarında eve, benden yaşça küçük,
oldukça yakışıklı, çok efendi, terbiyeli bir genç gelirdi. Askeri lise yahut harp okulu
olmalı, öyle bir okulda okuyan bu genç Edip Başer idi. Behiye Hanım Edip Başer’in
halası idi. Çok küçük yaşlarda babasını ve annesini kaybeden bu yetim çocukla tatilde
aynı odada yatar kalkardım. Ablaları “Edip gelecek” diye onu beklerlerdi. Edip, okul
zamanı yeniden okuluna dönerdi. Edip Paşa ile yıllar sonra bir de Darende’de Rahmetli
Hulusi Efendi’nin sağlığında karşılaştım. Cenabı Allah, böyle vatanperver insanları hiç
eksiltmesin.
Toprak Soyadının Sırrı
SuçatıHaber: Hüsnü Dayı ile babanızın ihvan arkadaşlığı nedir?
Ali Toprak: Hüsnü Dayı ile babam, ikisi de Sivaslı İhramcızade İsmail Hakkı Toprak
Efendi’den dersli idiler. Yani ikisi de aynı tekkeye bağlı, beraber Sivas’a giderlermiş.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 46
Suçatı’dan Portreler
Soyadı kanunu çıktığında İsmail Hakkı Efendi, babama “Resul, sen de bizim soyadımızı
al” demiş. Rahmetli babam da bunun üzerine soyadımızı Toprak olarak yazdırmış.
Annem Vaiz Olmama İzin Vermedi
SuçatıHaber: İmamlık görevini almanız nasıl oldu?
Ali Toprak: Gürün’de Kur’an Kursu hocalığı yapıyordum. Derken 1960 yılında
Kayseri’de vaizlik imtihanı açıldı. Haberi alınca Kayseri’ye gittim. Selçuklu’dan kalma
Lale Camii var, orada imtihan olduk. Vaizliği kazandım, sevinerek Telin’e döndüm.
Ancak başka şehirlere tayinimin çıkacağına Annemin gönlü razı olmadı. Ben de Annemi
kıramadım. Yukarı Telin Camii’nde imamlık görevine başladım.
Hac Yolunda Vaaz
SuçatıHaber: O yıllardaki karayoluyla hac yolculuğundan bahseder misiniz?
Ali Toprak: İlk Hacca gitmem 1963 yılında idi. Rahmetli Hulusi Efendi’nin de
bulunduğu kafilede karayolu ile Elbistan üzerinden gitmiştik. O yolculuklar daha uzun
ve heyecanlı oluyordu. Halep, Şam, Bağdat, Kerbelâ gibi kutsal beldelerden geçilerek
gidiliyordu. Velhasıl Cilvegözü sınır kapısından Suriye’ye geçtik. Oradan da Ürdün’ün
başkenti Amman’a vardık. Ürdün Hükümeti bizi bir müddet oyaladı. Bu esnada diğer
ülkelerden Azarbeycan, İran, gibi ülkelerden gelen hacılar da bekletiliyordu. Sonradan
duyduğumuza göre hacıların Ürdün’de para bırakmaları için bekletiliyormuşuz.
Amman’da Melik Hüseyin Camii var. Orada değişik ülkelerden gelen hacılar namaz
kılıyor, vaazlar veriliyor, çok kalabalık cemaatler oluyordu. Bu vaazların birinde bir
vaiz yarı Arapça yarı Türkçe, heyecanlı bir şekilde tasavvuf ve değerli zatlar,
Abdûlkadir Geylâni ve Şahı Nakşibend Hazretleri aleyhinde tarikatları karalayan bir
vaaz verdi. Ertesi gün oldu. Ben de nasıl olduysa aynı küsüye çıktım. Tarikat yolunu ve
bu büyük zatların hizmetlerini anlatan ve tasavvufi yolun doğru bir yol olduğunu,
İslamiyet’in bu yolla birçok ülkeye yayıldığını anlatan heyecanlı bir vaaz verdim. İşin
doğrusu ben de kendimden böyle heyecanlı bir vaaz beklemiyordum. Zannedersem o
büyük zatların ruhaniyetleri bana yardım etti. Kürsüden inince Türk hacılar ağlayarak
beni tebrik ettiler. Rahmetli Hulusi Efendi de tebrik etmişti. Bu hatıramı hiç unutmam.
SuçatıHaber: Son olarak SuçatıHaber’e neler söylemek istersiniz?
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 47
Suçatı’dan Portreler
Ali Toprak: Şimdiki zamanda gençler bu internet işleriyle uğraşıyorlar. Faydalı yönde
olunca ne güzel oluyor. Geçen yaz, yeğenim Hidayet sağ olsun köyde beni ziyaret etti.
Hatta kendisine şiirlerimden verdim. Sitede yayınlayacağım dedi. Zannedersem
yayınlamış. Allah, bu çalışkan, imanlı gençlerimizden razı olsun.
11.06.2008 / KAYSERİ
Röportaj: Emrullah TOPRAK
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 48
Suçatı’dan Portreler
ŞEFİMİZ
Z SAKIZCI MEHMET AMCA
Bazı insanlar vardır, sessiz sedasız gelirler dünyaya. Biraz büyüyüp de yaşayacağı
ya
yaş
anlaşılınca
nüfus kâğıtları
ıtları çıkarılır. Çileli bir hayat vardır önlerinde, fakat şikâyet
ikâyet etmezler. Sabır ve alın
teri onların en büyük sermayesidir. Farkında olmayız ama memleketin kahrını çeken gerçek
kahramanlardır onlar.
Mehmet Sekitarla yada bildiğimiz adıyla Şefim’den
efim’den bahsediyoruz. Suçatı ve Gürün’de büyük
küçük herkes ona Şefim
efim diye hitap eder. Gürün ve Darende’nin yaylalarından kesilen
k
en güzel
kenger sakızlarını onda bulabilirsiniz. Haftanın hemen her günü Gürün Ulu Camii civarında, o
tatlı diliyle “yayla gülleri geldi, yayla kuzuları bunlar” diye kenger sakız sattığını
sattı
görürsünüz.
Biz de böyle bir günde, bir Cuma namazı çıkışında
çıkı
a yakaladık Mehmet Amca’yı. Çilelerle dolu
çocukluk ve gençlik yıllarını, kâh gözleri dolarak kâh gülümseyerek hem de manzum bir dille
anlattı bize…
Bu ne gaflet bu ne uyku
Şafak atmış haberim yok
Hizmet ettim yarım asır
Ömrüm bitmiş haberim yok
Nefse dedim
dim sadık dostum
Her sözüne kulak astım
Bal yedirdim geri kustum
Zehir katmış haberim yok
Bir gün bizim köye vardım
Viran olmuş baba yurdum
Hem komşuları
uları sordum
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 49
Suçatı’dan Portreler
Ölmüşler hep haberim yok
Doğan ayı kınıyordum
Yükseklere konuyordum
Ecel uzak sanıyordum
Yakamı tutmuş haberim yok
Her biri hayatından ayrı bir dramı anlatan bu şiirlerini hiç yazmamış Mehmet Amca. Her
sorumuza doğrudan şiirle cevap veriyor. Doğduğu yılı ise tam olarak bilmiyor ve nüfus
kâğıdında 1933 yazdığını söylüyor. Telin’de doğmuşum, diyor. O yılları anlatırken hemen
gözleri doluyor Mehmet Amca’nın. Ana-baba şefkati tatmadan, kader yollarını ayırıyor.
Kendisi çok küçük yaşlardayken yani daha sabi iken kaderin cilvesi, babası annesini boşar ve
başka bir kadınla evlenir. Annesini de başka biri alır. Küçük Mehmet, ne üvey annenin ne de
öz annenin yanında kalamaz artık. Kıt imkânlarla anneannesinin elinde biraz büyür. Sonra bir
ailenin yanına hizmetkâr olarak verilir…
Bir eve beni hizmetkâr tuttular
Akşam olunca da ahır sekisine attılar
Üstüme elli kiloluk bir vala attılar
Kendileri de üst katta yattılar
Buna Allah razı olur mu ey ağalar
Sabah oldu iki eşek üç de inek kattılar önüme
Boş çantayı bağlamışlar belime
Görenler ağlar perişan halime
Uyuz Pınarı’nda dut sallarım fıçı çekerim
Üstüm başım yırtık pis pis kokarım
Ellerin kahrını bir lokma için çekerim
Sen benim halime acı ya Rabbi
Mehmet birgün öz annesini çok özler ve gizlice annesinin yanına gider. Annesinin ona bir
parça ekmek verdiğini gören zalim koca, küçük Mehmet’i kovalar. Mehmet suya düşer. O
zamanlar Tohma Suyu azgın. Aman vermez Mehmet’e. Epeyce gittikten sonra bir yerde fırsat
bulup çıkar sudan…
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 50
Suçatı’dan Portreler
Ta Telin’den gelirim annemi görmeye
Dizinde yatıp da murad almaya
Yarım saat bile isterim yanında kalmaya
Bir dakika bile müsaade etmediler bana
Taşlar yağdırdılar benim başıma
Meses alıp düştüler peşime
Tuttular kolumdan attılar su ortasına
Dondum, sızladım, buz doldu koluma
Yeni girmişim on bir yaşıma
Seyrettiler gözümden akan yaşıma
Perişan halime baktım ağladım
Sen benim halime acı ya Rabbi
Sudan çıkmasına çıkar Mehmet, ama öz babası Tohma’dan daha acımasızdır. Bu defa
Mehmet’i Mahgen ağalarına satar, hizmetkâr olarak. Anadan ayrılan evlat, bu kez vatandan da
ayrılır…
Cağşak dağında koyun kuzu yayılır
Gelen geçen yeşilliğine bayılır
Babam geldi buldu izimi
Kime bırakayım koyun ile kuzumu
Heyiklerden aşağı Sarıkaya Suyu’ndan geçtim
Gâvur Şuğulu’nda kayadan düştüm
Mahgen’e varınca yorulup şaştım
Mahgen’e varınca babam kapıyı çaldı
Dedi ki, size getirdim satılık bir kuzu
Baba nere bırakıp gidiyorsun sen bizi
Kime arz edeyim garip halimi
Sen benim halime acı ya Rabbi
Mehmet, Mahgen’de henüz 11-12 yaşlarında, köle gibi çalışırken annesinin öldüğünü duyar.
Bu olay onu derinden etkiler. Annesini son gördüğü haliyle hatırlar, bir parça kuru ekmek
verirken eline…
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 51
Suçatı’dan Portreler
Anam öldü kaldım elin eline
Sığamaz oldum yeşil Telin’e
Bir lokma için bakarım elin eline
Sen benim halime acı ya Rabbi
Ağırdır kalkmıyor yükümün tayı
Demirdir feleğin çekilmez yayı
Hısım akrabadan aldım ben payı
Böyle kullarına fırsat verme ya Rabbi
Yaş otuz olmadan ağardı saçlar
Ağzımda döküldü kalmadı dişler
Garip olana verilir zor işler
Sen benim halime acı ya Rabbi
Mehmet, yad ellerde uzun yıllar çalışır. Artık delikanlı olmuştur. Memleketi gözünde
tütmektedir. Ana yurdu, baba ocağı, bir türlü çıkmaz aklından. Hizmetkâr olarak katıldığı bir
çerçi kervanından bir fırsatını bulur ve kaçar…
Sabah oldu yine çıktık Kangal yoluna
Vara vara vardık Terelik suyuna
Kangal’a varınca perişan halim
Kangal’a varınca bir hana girdik
Sobanın karşısında oturup kaldım
O anda uykuya daldım
O anda gördüm yeşil Telin’i
Sen benim halime acı ya Rabbi
Sabah oldu yine çıktık Gürün yoluna
Gele gele geldik Böğürdelik Köyü’ne
O anda uyku gelmişti gözüme
Bal börek bile olsa bakmam yüzüne
Görenler ağlar perişan halime
Sen benim halime acı ya Rabbi
Köyler, dağlar aşarlar. Her geçtiği vadiden çok sevdiği Telin’in kokusunu biraz daha
almaktadır. Hem anadan hem yardan hem de vatandan ayrılmanın en derin ıstırabını
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 52
Suçatı’dan Portreler
yaşamıştır yıllarca. Bilmektedir artık ana yurdu çok yakında. Yıllar önce kaybettiği annesinin
kokusunu bile almaktadır…
Gele gele geldik Gedikbaşı’na
Yüzüm sürdüm vatanın toprağına taşına
Koşa koşa indim Karabayır düzüne
Bitler dolmuştu kulağıma gözüme
Eve varınca kimse bakmadı yüzüme
Sen benim halime acı ya Rabbi
Doksan liraya satmıştı beni öz babam
Kaçmaya çalıştım kalmadı çabam
Arkamdan ağladı emmimle abam
Sen benim halime acı ya Rabbi
Kalmamıştı ata baba imanı
Yalın ayak yırtık tumanı
Hasretlik çekmiştim anne zamanı
Sen benim halime acı ya Rabbi
Mehmet bir daha ayrılmamak üzere kavuşmuştur çok sevdiği Telin’e. Artık evlenmiştir, mutlu
bir yuvası vardır. Bir müddet çerçilik yapar, iplik satar. Sonra bırakır çerçiliği, kısa süreliğine
de olsa artık ayrılmak istemez Telin’den. O, hayatın her safhasını feleğin çemberinden
geçerek yaşamış biridir. Kökünden ayrılmış bir kenger dikeni gibi oradan oraya savrulup
sonra özlediği vadiye konmuştur artık. Bugün Mehmet Amca, adı kendisiyle özdeşleşmiş olan
kenger sakızlarını, yayla güllerini satmaktadır. Tıpkı kendisi gibi ıssız yaylalarda yetişen
yayla kuzularıyla hemhal olmaktadır.
25.07.2008 / GÜRÜN
Röportaj: Emrullah TOPRAK
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 53
Suçatı’dan Portreler
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 54
Suçatı’dan Portreler
KÖYÜMÜZÜN ZANAATKARLARI - I
Anadolu köylüsü, ya rençperlik ya hayvancılık ya da bağ
ba bahçe işleri
leri ile uğraşır,
uğ
elde ettikleri
ürünü satıp geçimlerini sağlar.
lar. Bizim köyde de yukarıdaki bahsettiğimiz
bahsetti
bahsettiğ
işler dışında
öğretmenlik,
retmenlik, hocalık, bakkallıkla iştigal
i
edenlerin dışında
ında pratik bilgi ve ustalık isteyen işleri
i
yapan insanlar da vardı. Bu insanlardan biriside Terzi Feyzi
Feyzi Abi (Feyzi Ünal) idi. Feyzi Abi:
Güler yüzü, sakin konuşması,
ması, büyük olsun küçük olsun alçakgönüllü davranışıyla
davranı
Y.Suçatı
Camisinin yanındaki terzi dükkanında köylüye hizmet verirdi.
Yaz kış dükkanından eksik olmayan köyün yaşlı
ya insanlarının hem konuşmalarına
malarına eşlik
e
eder.
Hem de o sırada ya bir elbiseyi teyellemekte ya kömür ütüsüyle ütü yapmakta yada ayak
pedalıyla çalışan dikiş makinesinde tıkır tıkır dikişlerini
diki lerini dikmekteydi. Feyzi Abinin dükkanını
hiç kapalı göremezdiniz sadece ezan okunmaya başlayınca
ba
ca acele dükkanının kapısını çeker
namaz bitişii de hemen dükkanını açar aynı işine
i ine devam ederdi. Özellikle bayramlar
yaklaşırken
ırken dükkanındaki dikilecek elbiseler gittikçe çoğalırdı.
ço
Yeni elbise diktirmek için dükkanına gelen hiçbirisine de senin elbise bayrama
ba
yetişmez
demez, gündüz dükkanında gece ise evinde dikişlerini
diki lerini diker elbiseleri tamamlar ve zamanında
sahiplerine teslim ederdi. Köy yerinde malumdur bazen insanlar sınır komşusuyla
kom
bazen de
evde kapı komşusuyla anlaşmazlıklar
şmazlıklar yaşar,
ya
tatlı sert çekişmeler
eler olurdu. Feyzi Abinin bırakın
birisiyle bağırıp çağırıp
ırıp kavga ettiğini
etti
yüksek sesle bile konuştuğunu
unu duyamazdınız.
Bir defasında H.İbrahim Ş
Şimşek
şek Hocamızla konuşurken
konu
laf döndü dolaştı
ştı okul yıllarına geldi.
Bana dedi ki: "Feyzi Ünal'la biz aynı akranız.
akranız. Beraber okuyorduk. sınıfımızın hem en çalışkan
çalı
hem de en zeki öğrencisi
rencisi o idi. Ancak okulda bizim Telin şivesiyle
ivesiyle konuşmamızı
konu
öğrenci
arkadaşlar
lar devamlı alaya alırlar bizimle durmadan dalga geçerlerdi. Sırf bu yüzden Feyzi Ünal
okulu bıraktı" demişti.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 55
Suçatı’dan Portreler
Bir makas bir iğneyle hiç kimseyi kırmadan alnının teri, elinin emeği, gözünün nuru ile çalışıp
çocuklarını okutarak şu anda önemli görevlere gelmelerini sağlayan Feyzi Abiye bundan
sonraki yaşamında, sağlık, sıhhat ve uzun bir ömür diliyorum.
Yine terzilik mesleğini evinin altındaki dükkanında yapan Mehmet Emmiye (Mehmet
Şahinarslana) Allah'tan rahmet, ayrıca Belediyenin orada ki dükkanına bisikletiyle gidip
gelerek bir süre terzilik yapan Abidin Abiye (Abidin Sırabaşı), zannedersem hale
Hanyerindeki dükkanında terzilik mesleğini devam ettirmekte olan Seyfettin Abiye bundan
sonraki hayatlarında sağlıklı ve sıhhatli günler diliyorum.
HULUSİ TATAR
İZMİR
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 56
Suçatı’dan Portreler
KÖYÜMÜZÜN ZANAATKARLARI (2)
Nereden gördüler? Kimden öğrendiler? Baba mesleği miydi? Onu bilmiyorum ama, culfacı
deyince köyümüzde ilk akla gelen kişi, Culfacı Sali Emmi (Salih Acar) idi.
Babacan tavrı, güler yüzü, orta boylu olmasına rağmen iri görünüşü ve muhkem yürüyüşü
ile Şuğul'da ki evinden her gün Hanyeri'nde ki dükkanına gelir kilim tezgahının başına
geçerek, akşama kadar kilim dokurdu. O zamanlar insanlar eskiyen giysilerini, kumaş ve bez
parçalarını atmazlar cırım cırarak(Cırım:Eski kumaşları ince şeritler halinde kesme işi) cırılan
bu cırımları uç uca ekleyip kirmenide (Kirmeni:Yünleri eğirerek ip haline getirmeye yarayan
ağaçtan yapılmış araç) eğirerek kilim dokunacak hale getirilir ve Sali Emmi'nin dükkanına
götürülerek çaput kilim dokutulurdu. Yine ayrıca yeni alınan iplere kirmenide yün yedirilerek
eğirilir. Kelepler halinde ki bu eğirilen ipler kök boyası ile rengarenk boyanır ve yün kilim
dokutulurdu. Çaputtan dokutulan kilimler ya oturma odasına yada aralığa serilirdi. Yünden
çeşitli motifler işlenerek rengarenk dokunan bu kilimler ise hem misafir odasının duvarlarını
süsler hem de misafir odalarına serilerek bu odalar kilitlenir ve misafir gelinceye kadar da bir
daha açılmazdı. Yine bin bir motif işlenerek yünden dokunan bu kilimlerden birkaç tanesi
mutlaka gelinlik kızların çeyizine konurdu.
Bizim çocukluğumuzda kilim dokuma işi bir hayli ilgi görürdü. Önünden gelip geçerken Sali
Emmi'nin dükkanına baktığınızda içerisinin dokunacak kilim hammaddesiyle dolu olduğunu
görürdünüz. Öyle ipleri bugün verip bir kaç gün içerisinde kilim olarak almak yoktu. O ipler
en az iki ay dokunmak için sıra beklerdi.
Yine ayrıca Ali Emmi de (Deliehmet Alisi Ali Tatar) Hanyeri'nde ki evine kilim tezgahı
kurarak, köylünün getirmiş olduğu çaput yada yün kilimleri binbir özenle dokurdu.
Ali Emmi akrabamız olduğu için sık sık onlara giderdim özellikle kış günleri kilim dokuma
tezgahının sesi evlerinden hiç eksik olmazdı.
Ya yemek için yada başka bir iş için dokuma tezgahının başından Ali Emmim kalkar
kalkmaz, hemen tezgahın başına Eşe Bibim geçer, aynı maharetle dokuma işine devam ederdi.
Şu anda gerek kasabamızda gerekse ülkemizin herhangi bir yerinde hatta yurt dışındaki
Suçatı'lıların evinde kilim varsa bu kilimler mutlaka ya Sali Emmi'nin ya da Ali Emmi'nin
tezgahından çıkmıştır.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 57
Suçatı’dan Portreler
Bir ömür boyu köyümüzde bu mesleği yaşatarak ebediyete intikal eden gözü tok, gönlü
zengin bu değerli insanlara Allah'tan rahmet diliyorum.
Dokumacılık mesleğine yıllarını veren bu güzide insanlar mesleklerini en ince ayrıntısına
kadar kendi nesillerine mutlaka aktarmışlardır.
Bilmiyorum bu zanaatkar insanlar rahmetli olduktan sonra bu mesleği kasabamızda sürdüren
var mı? Yoksa onlarla beraber bu meslekte kasabamızda son mu buldu?
HULUSİ TATAR
İZMİR
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 58
Suçatı’dan Portreler
BERBERLER (…Adil BERBER)
Beldede, ilçede, şehirde…merkezden çok uzak olmayan mekanlarda berber dükkanları
görürsünüz. Dış pencere camlarında, “….BERBERİ” veya “KUAFÖR VEDAT” gibi yazılar
vardır. Bazen, dükkanı daha da görünür kılmak için sokak veya caddeye taşan levhaların
asıldığını görmek te mümkündür. Bu yazıların şeklinden, henüz içeri girmeden berberin yaşı,
dünyaya bakış tarzı hakkında ipuçları elde etmek mümkündür. Beyaz boya ile ve büyük
harflerle dik yazılı bir “BERBER” ifadesi, ihtimal orta yaş ve üzeri ciddi bir esnafı temsil
eder. Eğer camda saçları dik dik resmeden bir insan kafası ve el yazısı ile rüzgar savruntusunu
andırırcasına “…KUAFÖRÜ” yazılmışsa büyük ihtimal genç bir berberle karşı karşıyayızdır.
Berberler, toplumun en canlı tiplerinden olup, hemen çoğu çıraklıktan yetişmedir. Bunu
duvarlara asılan çıraklık, kalfalık, ustalık belgelerinden de anlayabiliriz. Zor şartlar altında
bugünlere gelmişlerdir. İşte “…bu oğlan nasıl olsa okumayacak bari bir mesleği olsun”
veya”…hanım zaten kalabalığız, bari şu büyüğü bir berberin yanına verelim de hem birkaç
kuruş kazansın, hem de bir meslek sahibi olsun” anlayışı onları, çoğu zaman geri dönülemez
bir sürece sokar. Kem sözlere, ustanın azarlamalarına, hatta ufak yollu dayaklarına
alışkındırlar. Bazı müşterilerin küçümser bakış ve konuşmalarına da…bütün bu zorluklar
onları çoğu zaman sabırlı, kanaatkar, insan sarrafı kılar. Müşterinin mizacını çabucak kavrar,
ve hafızasına kaydeder. Bir kez, müşterinin hangi takımı tuttuğunu bilir ve ona göre
pozisyonunu alır. Kendisi farklı bir takımı tutsa dahi müşteriyi kızdıracak ifadelerden kaçınır.
Ekonomiden, politikadan en azından magazinsel düzeyde bilgi sahibidir. Kısacası toplumu
ilgilendiren ne varsa berberde de vardır!!
Aslında babası onu okuyamayacak diye bir berberin yanına vermişti ama işte ustamıza bakın,
maşallah caddenin en işlek yerinde dükkan açmış. Otuz-otuz beş yaşlarında. Kilo yok. Uzun
burunlu siyah ayakkabı, siyah pantolon, üstten birkaç düğmesi açık beyaz gömlek. Saçlar
jöleli ve uzunca. Fauller kulak hizasını biraz geçmiş. Eller, ayaklar, her taraf oynuyor
maşallah! Hem üç-beş tane de kalfa çalıştırıyor! Gözler fır dönüyor; içerisi tamamen kontrol
altında. Kalfaları izlerken, içeriye yeni giren müşteriye hem de ismiyle hitap ederek” hoş
geldin…abı” diyor, yeni yetme çırağı ufak yollu azarlayarak ortalığı süpürmesini istiyor,
çayları söylüyor, aynı zamanda daimi müşterisiyle de hoş sohbeti devam ettiriyor! Çocukluk
arkadaşı mühendis Bekir şantiyelerde tozları yuta dursun, bizimkisi daha işlek bir caddede
ikinci bir dükkan açmanın hesaplarını yapıyor. Ah güvenebileceği birisi olsa. Belediye
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 59
Suçatı’dan Portreler
Başkanından sözü çoktan aldı bile. Yine de okumak, ah okumak. Ne efsunlu bir şeydi arkadaş
şu okumak. Zaman zaman Bekir’le konuşur, hasbıhal eder, çaktırmadan neyi var neyi yok
öğrenir, kendisinin daha iyi durumda olduğunu anlar buna sevinir, ancak yine de Bekir’e
imrenmeden edemezdi.
Tabi, berberlerin yaşlarına ve dükkanlarının bulunduğu mekana göre müşteriler de çeşitlilik
gösterir. Gençlere gençler, yaşlılara yaşlılar… Buna göre dükkanın dizaynı, içeride bulunan
gazeteler, dergiler, çalan müzikler, yapılan sohbetler de farklılıklar gösterir. İşte bakın, artık
Mustafa Amca diyebiliriz. Ununu elemiş, eleğini asmış. Kızlar gelin olmuş, oğlanlar evlenmiş
Öyle çok müşteri tıraş edeyim endişesi yok.. Bir karı bir koca. Beyaz önlüğü üzerinde. Baba
yadigarı radyoda sanat müziği çalıyor. Sehpa üzerinde “merkez” gazetesi. Duvarda, geçmişe
dair birkaç fotoğraf. Müşteri ise emekli öğretmen Hulusi Bey. Yine uyukluyor. Makasın ve
eskimeyen makinenin çıkardığı sesler uykuyu derinleştiriyor adeta. Neyse ki her zamanki
aksırık Hulusi Efendi’yi uyandırmaya yetiyor. Tıraştan sonra her ikisinin de acelesi yok.
Şöyle koltuklara yaslanıp demlenen çaydan yudumlarken politikadan konuşmanın tam
zamanı. Zaman ağır işlemekte.
…
Akranlarım hatırlarlar, belediye binasının altında Adil Abi’nin berber dükkanı vardı. Daha
sonra belediyenin yeni binasına taşındı. Bir zamanlar her mahallesinde bir ilkokulun olduğu
beldemizde Adil Abi’nin işleri de bayağı fazlaydı. Gerçi hemen her evde bir tıraş makinesi
bulunur, çocuklar bu makinelerle tıraş edilirdi ama özellikle ortaokul çağlarından itibaren
Adil Abi’ye uğramak bir zorunluluktu. Çünkü hocalarımız saç tıraşı konusunda bayağı hassas
davranıyorlardı.
Küçük bir dükkandı. Her zaman temiz ve bakımlıydı. Duvarlarda karşılıklı iki büyük ayna,
kapı girişindeki büyükçe saksıda, türünü şimdi hatırlayamadığım bir bitki vardı. Duvara asılı
namaz postunu ve manzara yağlı boya tablosunu da unutmayalım. Tıraş olmaya gittiğimde
bana büyük insan muamelesi yapar, insan, topum ve ülke meseleleri üzerine derin tahlillerde
bulunurdu. Meraklı olduğum bu konular üzerine konuşması beni de çok mutlu eder, vaktin
nasıl geçtiğini bilmezdim. Okumaya çok büyük önem verir, dükkanında kitap veya gazete
eksik olmazdı. Oğlu Abdurrahman benim akrandı. Hatırlarım, okula o meşhur bisikleti ile
getirip götürürdü. Dışa dönük, yeniliklere de açık bir insandı. Çocuklarıyla kurmuş olduğu
diyalogu gıptayla izlemişimdir. Abdurrahman haricinde diğerleri de kendisi gibi berberlik
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 60
Suçatı’dan Portreler
mesleğini seçtiler. Bu bile çocukları üzerindeki etkiyi açıklamaya yeter sanırım. Geçen yaz
kendisiyle az da olsa sohbet imkanım oldu. Her zaman olduğu gibi enerjik ve iyimserdi. Yine
beni yüreklendiren şeyler söyledi. Sağ olsun, üzerimde hep pozitif enerji bırakmıştır. Artık
berberlik yapmıyor. Bir gence teslim etmiş. Şöyle göz ucuyla baktım. Beldemizin son halini
resmediyordu sanki. Neyse…bu vesileyle Adil Ağabeye uzun ömürler diliyorum. Belki
muhterem yazarımız Hulusi TATAR Bey serisini başlattığı ZANAATKARLAR yazı
dizisinde Adil Ağabey’den daha fazla bahseder.
…
Yunus EMRE
Avcılar/İSTANBUL
04.12.2008
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 61
Suçatı’dan Portreler
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 62
Suçatı’dan Portreler
KÖYÜMÜZÜN ZANAATKARLARI (3)
Köyümüzde,şimdi akıllarda kalan bir zaman sonrada unutulacak olan mesleklerden biride
değirmenciliktir.(su gücü ile çalışan değirmenler)Hani insan ölmeden malı ölür diye bir söz
vardır ya işte, yıllarca mesleklerini icra edip,kendileri vefat ettikten sonra,maalesef
köyümüzde ki bazı meslekler de bu meslek erbaplarıyla birlikte yok olup gitmekte.Günümüz
şartlarında bu mesleklerin devam etmemesinin tabii ki çok çeşitli sebepleri vardır.
Değirmen deyince,köyümüzde faal halde iki tane değirmen vardı.Bunlardan birisi Y.Suçatı'da
bir diğeri ise Sarıkaya'da idi.Sarıkaya'da ki değirmende bir defa un öğütmemize rağmen,
değirmeni çalıştıran kim di şimdi hatırlamıyorum.Fakat bu değirmenin tozcusu rahmetli Cin
Yusuf Emmi idi.(Yusuf Öz) Y.Suçatı'da ki değirmeni ise,rahmetli İbrahim Emmi ile Hatem
Emmi çalıştırırdı.
Değirmenci İbrahim Emmi, (İbrahim Şimşir) uzun boyu, sağlam duruşu, babayiğit görünüşü,
dobra dobra konuşması ve davudi sesiyle ilk karşılaşanda hafif bir çekingenlik yaratsa
da,mütevazi kişiliği ile insanlar arasında sevilen biriydi.
İlkbahar yağmurlarının ardından gelen seller bittikten sonra.İbrahim Emmi değirmen harığı
boyunca bahçesi olanları toplar,değirmenden başlayarak Almadibi'nin köprüsünün altında ki
değir men harığının bendine kadar harığı itina ile işlerler bendi de sağlamlaştırdıktan sonra
suyu salarlardı.Değirmene ilk buğdaylar gelene kadar,değirmen taşlarına diş açılır,suyu çarkla
buluşturan o büyük su boruları elden geçirilir,değirmen taşları da bir müddet boş döndürülüp
ayarları yapıldıktan sonra,değirmen hazır hale gelirdi.Esas iş değirmene buğdaylar geldikten
sonra başlardı.Değirmende, taşlar bütün hızıyla dönerken değirmencilerinde gündüzü ve
geceleri bir birine karışır,dur durak bilmeden çalışırlardı.Arada bir İbrahim Emmi,öğütülen
unlardan bir avuç alır direkte asılı duran fenerin altına gelerek avucundaki una baş parmağıyla
bastırıp un kaba mı olmuş yoksa yanacak derecede incemi olmuş kontrol ederdi.Bu
kontrollerden sonra, taşların dönüş hızını ayarlar veya hazneden dökülen buğdayları azaltır ya
da çoğaltırdı.Bazen taşlar yavaş dönmeye başlar değirmene gelen suyun azaldığını anlayan
İbrahim Emmi, küreği omuzuna vurduğu gibi harık boyunca bahçelerini sulayıp
erindiklerinden suyun yönünü ya aşağıdaki çayırlığa ya da ırmağa çevrilerek boşa akıtılan
suyun yönünü tekrar değirmen harığına çevirir.Suyu çoğalttıktan sonra da değirmene
dönerdi.Bizim köyün olduğu kadar çevre köylerin unlarını da öğüten bu değirmen o yıllarda
büyük bir de yangın geçirmişti.Ağaçtan yapılan kısımları hemen hemen tamamen
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 63
Suçatı’dan Portreler
yanmıştı.Köyümüzün ve çevre köylerin nüfusu o zamanlar çok fazla olduğundan değirmen,
arı gibi çalışır bazen buğday çuvalları günlerce değirmende sıra bekler hatta bazen de
çuvalları koyacak yer bile bulunmazdı.
Son olarak çalışırken görmek için gittiğim değirmende Gürün'lü bir değirmenci
vardı.Değirmende ise sadece bir taş dönmekteydi.Bu dönen taşın önünde de elektirikle çalışan
bir buğday eleği konmuştu.İbrahim Emmi zamanında 3 taş durmadan un öğütür bir taşta da ya
bulgur ya da gendime çekilirdi.Değirmenin eski ihtişamından hiç bir eser kalmamış bütün
canlılığı kaybolmuştu.Zaten değirmenci ile konuştuğumuzda da artık bu işin bittiğini ve
yakında burasını kapatacağını söylemişti.Aksaray'dan Darende'ye giderken Somuncu
Baba'nın köyümüzde kaldığı ve bu değirmenede uğradığı söylenmektedir.Yaklaşık 600 yılı
aşkın bir süre hizmet veren bu değimene iki yıl önce tekrar uğradım. Değimen kapanmış,
çoğu yerleri yıkılmış, o büyük su boruları yok olmuş, çatısı çökmüş kısaca bir viraneye
dönmüştü.
Bu vesile ile köyümüzde değirmencilik yaparak vefat eden tüm değirmencilere Allah'tan
rahmet diliyorum.
HULUSİ TATAR
İZMİR
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 64
Suçatı’dan Portreler
KÖYÜMÜZÜN ZANAATKARLARI (4)
Ağaçtan çocuk beşikleri,yayıklar,boy boy yağ külekleri,yemek kaşıkları,bir tarafına un öbür
yanına bulgur konan ambarlar,oklavalar,ekmek tahtaları,rahle,iskemle depgi...gibi günlük
kullanılan alet edevatın yanı sıra yeni yapılan evler için de pencere,ve kapı yapım ustaları
denince bizim köyde ilk akla gelenler A.Suçatı'da Deliehmetler ile Y.Suçatı da Gaşık
mahmutlardır.
Gaşık mahmutlardan Talat Emminin kardeşiyle beraber çalıştırdığı marangozhanesi: Gürün
çarşısını geçip eski devlet hastanesine doğru giderken çocukluğumuzda günlerce para
biriktirip gitmek için can attığımız Emek sinemasına varmadan hemen yolun sol
tarafındaydı.Son derece halim- selim bir kişiliğe sahip olan Talat Emmi'yi köyde ne Mescit
önünde dikilirken nede dükkanlarda otururken asla göremezdiniz.Talat Emmi hem Gürün
içerisinden
hem
de
çevre
köylerden
gelen
siparişleri
gününde
yetiştirmek
için
marangozhanesinde yanındakilerle beraber hiç durmadan çalışırdı.
Deliehmetlerden Aşır Emminin ( Aşır Tatar) marangozhanesi ise: Hanyeri'nde ki evlerinin
altında idi.Aşır Emmi daha önceleri kardeşi Ali Emmi ile beraber o zamanlar çokça kullanılan
yukarda bahsetmiş olduğum el yapımı eşyalardan epeyce yapıp eşeklere yükleyip günlerce
köy köy dolaştırıp satarlar ve para yerine buğday nohut gibi kışlık erzak alarak geri
dönerlermiş.
Aşır Emmi başında şapkası, gözünde kalın çerçeveli gözlükle kışın atölyesinin içerisinde
hemen cama yakın güneşin geldiği yere, yazın ise eğer bahçeye gitmemişse ilerlemiş yaşına
rağmen kapının önüne oturarak ya elinde rende ile bir ağaç parçasını yontar ya da elindeki
keserle durmadan bir şeylerle uğraşır dururdu.Gündüz olsun gece olsun ne vakit bu dükkanın
önünden geçseniz içeriden gelen çalışma sesleri asla eksik olmazdı.Daha sonraları bu işleri
geliştirip oğullarıyla( Duran,Hacı Ahmet,Ebubekir abilerle) beraber köyümüze ilk olarak bir
hızarla bir planya getirerek seri halde tahta çekip kapı ve pencere üretmeye başladılar.Şu anda
da aynı yerde Duran abi, Hacı Ahmet ağabey ve Duran Abinin oğlu Sırrı ile bu işleri devam
ettirmektedirler.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 65
Suçatı’dan Portreler
Ayrıca Ebubekir Abi (Ebubekir Tatar) ticari anlamda kasabamıza ilk kaynak makinesini
getirerek, evlere demirden kapı ve pencere,bahçe kenarlarına da yine demirden korkuluklar
yapan ve halen kasabamızda oğluyla beraber bu işleri devam ettiren kişidir.
Yine kasabamızda Ali ve Kemal Ağabeylerin (Ali Önder Kemal Önder) Sarıkaya'da ki eski
değirmeni atölye haline getirip ağaç oymacılığını ileri seviyede yaparak Çeşitli Camilere
minber ve cami içi ağaç süslemelerinin en güzel örneklerini vermektedirler. Yaptıkları güzel
işlerin yanı sıra,çalışkanlıkları, dürüstlükleri, haklarından başka şeye tenezzül etmemeleri,
dostluk, arkadaşlık, kardeşlik (hele de kardeşlik) hakkında da en güzel örnekleri ortaya koyan
bu güzide insanlardan ,ebediyete intikal etmiş olanlara Allah'tan rahmet, yaşayanlara ise
sağlık, sıhhat ve hayırlı bir ömür diliyorum.
HULUSİ TATAR
İZMİR
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 66
Suçatı’dan Portreler
KEZİM HASAN
Vakit ve zaman öyle çabuk ilerliyor ki,insanın
ki
şöyle
öyle dönüp bakması öyle zor ki. Akıp giden
gençlik yılları zevkli veya zorla geçen bir ömür ama ne olursa olsun eli ayağı
aya tutan,tuttuğunu
koparan
aran ve gelecekten umutlu ama hayat o kadar boşki
bo ki sahip olmak istediklerine sahip
oldukça zamanın geçtiğinin
inin farkına bile varmadan elinin altındakiler sevdikleri yavaş
yava yavaş
gitmeye başlayınca
layınca insan anlıyor ve bunun sonunun yok olduğunu...
oldu
İşte bu gençlik yıllarında gençmi genç karayağız
karaya ız bir delikanlı kezim hasan yani Hasan
Emre.O yıllarda kasabamızın en güzel yerlerinde dört yolun çatı dediğimiz
dediğimiz yerde karşıyaka
kar
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 67
Suçatı’dan Portreler
mahallesine giden köprünün bir yanında Toklu tüccarı Süleyman Emre'nin bir tarafında ise
Kezim Hasan'ın dükkanı vardı.
Kasabanın gençleri FaramuzTuran,Faik bilgiçin oğlu rahmetlik Refik ve Kayacı abüdin'in
oğlu Mustafa dükkana gelirler.O zamanda bunlar bir ekipti Allah göstermesin millete
yapmadık şakaları kalmamıştı millet kendilerini çok severdi.Dükkana gelirler;
---Hasan abi bize on kuruşluk leblebi ver derler,ve kezim hasan teraziye gramı kor ve başlar
leblebiyi tartmaya,o arada Mustafa ile refik Hasan emmiyi lafa tutarlar ve Faramuz Turan'da
terazinin kefesini parmağıyle alttan bastırır,Hasan emmi ne kadar leblebi varsa terazinin
gözüne doldurur bir türlü gramı denkleyemez,leblebi torbasını getirir gene olmaz şaşırır terler
o arada birde bakarki Faramuz Turan'ın eli terezinin altında basılı tutuyor işi anlar sinirlenir;
Leblebi torbasını kaldırdığı gibi bunlara fırlatır,kiloyu kapar kapıya bunların arkasına doğru
fırlatır ama tutturamaz kilo kapıya öyle değerki sesi ta dışarı gider.Tabi gençler kaçışırlar
kezim Hasan hızını alamaz terezinin tabağını karşıyaka mahallesinin köprüsüne doğru kaçan
gençlerin arkasına fırlatır.
Kezim Hasan öyle sinirlenmiştirki gözleri dönmüş küfürlerin biri bin para,terlemeye
başlamıştır o arada Dilki Mıhtad peydah olur Kezim Hasan'a;
---Hasan abi eve misafir geldide anam beş kuruşluk çay versin demez mi, Kezim Hasan,bir
tereziye bakar terezinin tabakları yok bir gramlara bakar gram ile kilo yok ortalık darmadağın
bir Dilki Mıhtad'a bakar ve o sinirinen;
---Get s..... lan şu gözümün önünden der.
İşte sevgili dostlar o olaydan sonra kafası dank diyen Kezim Hasan emmi bu işin kendisine
fayda getirmeyeceğini anlar ve çoluk çocukla uğraşacağıma devletin bir işine girerimde
çocuklarımı kurtarırım der.Adana'da devletten bir sandalye kapar ve çocuklarını okutur vatana
ve millete hayırlı birer evlat olarak milletin hizmetine sunar.Kasabamızda da hizmetinin kalan
kısmını tamamlar ve emekli olur.
Bir bayram ziyaretinde bulunup elini öptüğüm Hal hatırını sorduğum O gençlik yıllarındaki
halini bildiğim Sevgili Hasan emmiyi çok düşkün ve üzüntülü gördüm,Niye üzülmesinki
kendisine hem kardeşlik hem hanımlık hem ana ve babalık yapan yıllarını beraber geçirdiği
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 68
Suçatı’dan Portreler
sevgili Lütfiye'sini kaybetmişti.Dalı kolu herşeyi gitmişti ama yapacak bir şey yoktu,doğan
her canlı mutlaka ölümü tadacaktı er veya geç.Sevgili Hasan emmi sana uzun ömür ve şifalar
dilerken sevgili Lütfiye'anamızada Allahdan rahmet dilerim....
Üstad N. Fazıl Kısakürek'in ''Çile''isimli şiirinden bir dörtlük ile bitirmek istiyorum.
Bu nasıl dünya,hikayesi zor
Mekanı bir satıh,zamanı vehim
Bütün kainat muşamba dekor
Bütün bir insanlık yalana teslim...
Mustafa BOĞA
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 69
Suçatı’dan Portreler
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 70
Suçatı’dan Portreler
KAMBUR HACININ ŞAHAM
AHAMİT
Kasabamız güzeldir. Kendisiyle ilgilenen olursa bu güzellik doruk noktasına çıkar, bazen de
ilgi azalırsa insanlara mı küser ne hiç mi hiç kahrı çekilmez.Haklıdır da bakacaksın ki oda
sana gülümseye,işte
te bu kasabada yaşayan
ya ayan insanlarda kasabamız gibi sıcak kanlı sevecen
bazen de çekilmez olabiliyor. Bu güzellikler içerisinde yaşıyanlardan
ıyanlardan birisi de kambur
hacı'nın şehamit, Şeyhamit
eyhamit Güleç'dir.
Kendisi elinde on parmağı
ğı on maharet misali hem sanatkar
s
hem de ne iş
i olursa çalışıp
ekmeğini taştan
tan çıkaran ve çoluk çocuğunu
çocu unu elaleme muhtaç etmeyen birisi,şakacı
birisi,
aynen
sanatçı Levent Kırca'ya benzeyen hiç mi hiç ayırt edemeyeceğiniz bir kişi.
Günlerden bir gün karşıyaka'dan
ıyaka'dan Abbas Nahit bunu görür;
----Şahamit,Karaağılda
ılda biraz işim
iş var yaparmısın;
----Tamam abi yapayım der,
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 71
Suçatı’dan Portreler
Bir paraya anlaşırlar,Parayı peşin Şahamit'e verir ben İzmir'e gideceğim,gelene kadar bu işi
mutlaka ve mutlaka bitiresin der,sıkı sıkı tenbih eder. Şahamit''te ayıp ediyorsun abi tamam
yarın başlarım der,anlaşırlar.
Akşam arabasıyla Abbas Nahit İzmir'e yola çıkar ve o arada Şahamit'e bir telefon gelir onu da
acil o tarafa çağırırlar.Neyse İkisi de aynı saatlerde ayrı ayrı otobüslere binerler.
Aksaray'a geldiklerinde otobüsler lokanta'da mola verir.Abbas Nahit'de iner Tuvalet'e
giderken bakar ilerde birisi Aynen Şahamit'e benziyor,şaşırır onun olduğunu kestiremez
uzaktan;
----Hişt bakar mısın diye bağırır, Şahamit bir bakar ki Abbas Nahit tam karşısında
duruyor,bocalar ne yapacağını şaşırır,hiç oralı olmaz hemen tuvalete gider.
Tuvaletten çıkar bakar ki Abbas Nahit onu arıyor,yanına yaklaşır sorar;
----Hemşerim sen Kambur Hacı'nın Şahamit değil misin der;
Bozuntuya vermez bizim Şahamit;
----Hemşerim ne şahamit'i ben o değilim dese de, öbürü kolundan tutar bırakmaz yok sen
şahamit'sin der.
Artık Şahamit'te kaçamaz benim der,abi kusura kalma acil çağırdılar oraya gidiyorum senin
işini geldiğimde yaparım der,artık gülüşürler ve işin bu kadar tesadüfüne de pes derler.Gün
olur Şahamit gider gelir Abbas Nahit'inin işini yapar ve helalleşirler.
Sevgili Dostlarım, güzel bir Suçatı akşamında Boğaziçi mahallesinde gece geç saatlere kadar
hazırladığımız part(işkembe)partisinde arkadaşlarla beraber kendiside hem çayımızı
yudumlarken hem de kendi üslubunca şakalarıyla esprisiyle anlattığı bu olayda bayağı
gülmüştük.Sevgili şahamit inşallah hayatında yokluk görmez ve yüzlerinde de gülücükler
eksik olmaz,Saygı ve selamlarımı yolluyorum.
Mustafa BOĞA
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 72
Suçatı’dan Portreler
KÖR PENCERE SAĞIR KAPI
Bir kurban daha verdik!
…
Her bayram,
en büyüğümüz derdik,
el öpmeye hayır dua almaya giderdik.
İçtenlik ve güler yüz, tatlı dille rayihasını bulunca
Çekilen acılara çocuklar gibi gülerdik!
…
Bu bayram, kapısı sağırdı
Penceresi kör!
...
Oy benim başı al yazmalı beşiğim!
Neden durdun?
Neden boş kundağın?
Duvarlarında çınlayan çocuk sesleri nerede?
Bir zamanlar burası ne de şen bir bayırdı!
Kim öldü ?
Bir nasırlı elde,
bir çift çileli gözdemiydi bütün sır
O’nu bizden kim ayırdı?
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 73
Suçatı’dan Portreler
Evet saygıdeğer
er Suçatı’lı hemşerilerim,
hem rilerim, bir bayram daha usulca uzaklaştı
uzaklaş bizlerden. Belki
diğer
er mahallelerde durum biraz farklıdır ama, Yeşilyurt:
Ye ilyurt: yani Suçatı’nın kalbi, yaşlı
ya bir beden
misali, her geçen bayram biraz daha yorgun, biraz daha mecalsiz!
Elinde şeker poşeti,
eti, üzerinde bayram
bayram pazarından alınma, ucuz ama parıltılı kıyafetleri olan,
avuçla şeker
eker alan çocukların, sadece anma muhabbetleri yapıldı üç beş
be ev de.
Oysa, bir zamanlar bu derenin günleri, bayram gürültüsünde yankılanırdı karşı
kar yamaçlarda.
Gamişlok’ta
lok’ta ve Bozyer’de top oynayan çocukların bağrışmaları,
maları, karanlık basıncaya dek sürer,
ardından iddialı muhabbetler sokaklardan evlere dağılırdı.
da ılırdı. Ramazanlarda iftarın ardından
camilere cıvıltılı bir kalabalık akardı. O yıllarda bayramlar karnaval havasında geçerdi.
Bayram harçlıkları,
ları, büyüklerin bütün uyarılarına rağmen,
ra men, tapa tabancalarında patlar, füzelerle
havaya uçardı. Bayramın birinci günü, erken saatlerde Fahri dayının dükkanının önünde bir
tapa tabancasının tetiği düşer
şer
er ya da bir füze ıslık çalarak havaya uçardı ve harçlıklar
harçlıkl bitene
dek bu şamata
amata susmazdı. Sokaklar bayram ziyaretlerine giden insanlarla dolar taşardı.
ta
Bayramın her günü sabah erkenden kalkılır, kahvaltı yapılır, birilerine yakalanmadan bayram
gezisi yapmanın hesabı güdülürdü. Çocuklar annelerine minnetçi gözlerle
gözlerle bakarken: “olmaz
siz kardeşlerinizle
lerinizle zaten dolaştınız!
dolaş
Ben size şeker
eker getiririm.” Der ve yanaklara yaşlar
ya
süzülürdü. O zamanlar çocuklara ayrı büyüklere ayrı şeker
eker alınırdı ve genelde çocuklara akide
şeker düşerdi.
Kurban bayramlarında, fakirler komşudan
kom
gelen paylarla sofrasını şenlendirirken
enlendirirken “maşallah!
“ma
çok iyi bakmışlar
lar bizim kurbana, lokum gibi eti vardı” muhabbetleri yapılırdı. Acemi kasaplar
elini ayağını keser -geçmişş olsun-lara
olsun
gidilirdi. Kimileri tosunla güreşir,
ir, kimilerinin ineğinden
ine
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 74
Suçatı’dan Portreler
dana çıkardı. Ardından yorumlar: “yok canım kabul olmaz o kurban. Sayılmaz !” “niyet
canım önemli olan, Allah kabul eder inşallah” uzar giderdi yorumlar.
Bu bayram, biraz daha az çalındı kapılar ve ilk defa bu bayram, bayramın ikinci günü bizi
yatağımızda yakalamadı Necdet amcam. Hatta hiç göremedim kendisini. İlk defa bu bayram
Muhammet amcamla sokakta bayramlaştık. Ve hayatımda İlk defa bu bayram, Lutfiye
halamın kapısına sokaktan baktık.
Biz; geride kalanlar, Sağır kapılar kör pencereler mahallesinde oturuyoruz!
Her geçen bayram bir kapı daha sağır, bir pencere daha kör! Bizim mahallede. Bu yıl
Selahattin (EFE) hocam ve Hasan (EMRE) dayım eklendi kalabalık listeye.
Her ailenin, hatta her mahallenin başına toplandığı, elini öpüp hatırını sorduğu, hayır duasını
aldığı bir büyüğü vardır. Lutfiye halamda bizim, hatta mahallemizin büyüğüydü. Elif ebenin,
Eşefatma ebenin ve daha nice anaların ebelerin gittiği yoldan O’da gitti. Gidince anladık ki O
bir temel taşıymış! O evin anahtarıymış! Bayramların şenliğiymiş! Yokluğunda derin bir
sessizliğe büründü mahallenin bir yanı!
Sağır kapılara bir yenisi daha eklendi!
…
O kadar kabarık ki mahallemizde gidenlerin listesi:
Nazım KOYUNCU, Mehmet Ali GÜLEÇ, (Ziraatçı) Kamil BOĞA, Hulusi KOYUNCU,
H.Mehmet KOYUNCU, İbiş KOYUNCU, (Taka) Bayram ve Yusuf KOYUNCU,
(Öğretmen)İbrahim TAKCI, İsmail TAKCI, (Kösüre) Hasan TOPAL, (Tılloğ) Mehmet
KOYUNCU, İmmi YUSUF, Hatça Kadın, Aziz-Neziha TAKCI, İhsan TAKCI, Kemal
TAKCI, Hamdi TOPAL, Ömer TAKCI, (Çap) Mustafa TAKCI, Nuh Mehmet amca, (Kesinti)
Mustafa BİLGİÇ,
(Çam)İsmail ÖNDER,
(Çam) Salih ÖNDER,
(Sırımcı)Mehmet
GÖZLÜKCÜ, Ali GÖZLÜKCÜ, (Çölloğ) Bekir TAKCI, Behzat TAKCI, Rüştü TOPRAK,
Osman ÇITAK, Mustafa TATAR, Muhsin(Hoca) YURTSEVEN, Abdullah ŞİMŞİR, Kezban
YURTSEVEN, (süslü) Abdurrahman TOPRAK, Battal-Mehmet ŞAHİN, (Toklu tüccarı)
Süleyman EMRE, (Eğri kezimlerin) Lutfi EMRE, (Fış) Mehmet- Kemal KARAKUŞ, (Dev)
Aziz GÖZLÜKÇÜ şu an hatırlayabildiklerim.
Kimileri ekmeğinin peşinde farklı farklı memleketlere göç etti, kimileri ise ebedi
istirahatgahına..
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 75
Suçatı’dan Portreler
Bayramların neşesi çocukların, o şen sesleri, tapa tabancaları, füzeler, torpiller, hararetli
bayramcı dolaşmaları, içten içe ağıtların Yasinlere, Fatihalara karıştığı mezarlık ziyaretleri
artık çok cansız.
Çok şey değişti mahallede.
…
Artık çocuklar için ayrı büyükler için ayrı şekerler alınmıyor!
Zaten çocuklarda eskisi gibi avuç avuç şeker almıyor.
02/ 12/ 2009
GÜRÜN
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 76
Suçatı’dan Portreler
SUÇATI’NIN MÜSTESNA GÜLÜ KADİR EMMİ
O, köyün “Gadir Emmi”siydi kısaca. Bırakın deli demeyi, meczup, divane gibi kelimeler bile
onu tarife yeten sıfatlar değildi. O’nu arayanlar bembeyaz sakalıyla cami ile Kozluk arasında
bulabilir görebilirdi ancak… Ya bağ bostan beklerken, ya inek yayarken ya da camiye
giderken…
Artık beli eğilmiş, baston taşıyordu… Hiç evlenmemişti. Abisi Gığık Halid rahmetli olunca
ondan emanet bir öksüz gibi kalakaldı… Yeğeni öğretmen Cemil Sorgun’un himayesinde
yanda bitişik bir odada yaşadı durdu üç günlük dünyada… Gençliğinde çok yiğit olduğunu
söylerler. Alacakaranlıkta Gübün Deresi’nden sırtladığı altmış kiloluk sal taşlarını
tökezlemeden eve taşırmış. Sal taş, avlu, banyo, suluk tabanına döşenecek en uygun malzeme
o zamanlar.
Yaz kış namazı hiç aksatmazdı. Kışın bile caminin baş müdavimi olduğuna bütün cemaat
şahadet eder. En zemheri soğuklarda Çörten Suyu’nun buzlu suyuyla abdestini alır, yüzündeki
damlalar kırağılaşırken sakalını sıvazlayarak imamdan evvel kapıyı o yoklardı. Döşü, kolları
abdest sularından ıslak izler taşırdı. Şehlalaşan gözleriyle alttan alttan bakarak o ardıç direğin
yanına çökerdi… Ne bilir, ne okur, sır amma, dudakları kıpır kıpır imrenilesi kıyamda
secdesindedir. Temizdi. Cami cemaatinden dışlanmayacak, seçilemeyecek kadar üstünün
başının düzgün bakımlı oluşu, yakınlarının marifeti olsa gerek. Meryem ve Şükran yengeler
en derin saygı ve şükrana müstahak olmalılar.
Ali Hoca ile davetli sohbetlere doğru giderken eğilerek yürümesi, keyifli olduğunun
işaretiydi. Kışın ancak Terzi Feyzi’nin dükkânında biraz, ezana kadar otururdu. Sığındığı
mekânlardan biri de buraydı. Fazla konuşmaz, lafa karışmaz, sorulan sorulara “cık” lı “he” li
kısa cevaplar verir, herkesle muhatap olmazdı. Bazı yarenlik etmek isteyenlere ters ters
bakardı. Sadece Tayip Abdurrahman ile Ali Hoca’nın “artık baş göz edelim biraz toparlanak
da…” latifelerine ciddi ciddi tepki verir, dudakları eğilir, gözleri ışırdı. Kaf dağının ardındaki
erişilmez padişahın kızı dul (!) zevce ile düğün dernek hülyalarına dalar, heyecanını
gizleyemezdi. O anda on altısında bir delikanlı gibi dünür salma seremonisine kendini
kaptırır, yoklatmaların bile nasıl salınacağının tartışmasına esir olurdu.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 77
Suçatı’dan Portreler
Yazları vaktinin çoğunu bağda geçirirdi. Kozluk’taki mastafaların birinde ya kalıç elinde, ya
da cevizin dibinde namaz kılarken görürdünüz. Eğer görünürde yoksa Gadir Emmi, bilin ki
Kalaycık’tan gelen harığın yukarısında üzüm bağına, Sorkuncuk’a çıkmıştır. İnek yedeğinde
erkence Kozluk’un mastafalarına gider, inek yayar bağ beklerdi güze kadar. Cevizlerin
dökülüşüne doğru bağda kalma süresi uzar, yaşlı ceviz ağaçlarını beklerdi. Zira kış
sohbetlerinde bu cevizlerden en az birisini, gelin adayı uğruna harcayacağını söyler dururdu.
Birkaç densizin yakışıksız takılmaları ve alayları ile tahrik olmasa sinirlenmezdi. Küfrettiğini
duyan pek olmamıştır. Çalışkandı. Yer beller, odun taşır, ot biçerdi… Cami ile evi arasında
geçen hayatında, evi sanki ikinci adresiydi yatmak için uğradığı…
Mescidönü’nde kış güneşi için duvar diplerine toplanan yaşlıların yanına mecbur kalmadıkça
varmazdı. Her denemede O’nu inciten bir sataşma olabilirdi. Çene çalan avare topluluk lastik
ayakkabı uçları ile sokak aşağı akan kar sularına bentler, kanallar açadursunlar; Gadir Emmi,
caminin yün kilim nakışlarına düşen öğle güneşini sıvazlar, halının tüylerince virtlere dalar
dururdu içeride… Diğer mevsimlerde Mescidönü’nde sadece sığır katmak veya sığırı
karşılamak için görünürdü Gadir Emmi.
Köyün dışına hiç çıkmış mıydı gençliğinde bilinmez. Son zamanlarında tedavi için Adana’ya
götürürler. Kısa süreliğine döndüğünde artık kendini farklı hissediyordu. Vakit yaklaşıyordu.
Son yıllarda artık evlenme lafını hatırlatan da yoktu, hatırlayan da… Kozluk’a gidemez
olmuştu. Yeğenleri onu tekrar Adana’ya götürürler… Oradan da ötelerin ötesine… Rahmet
herkese…
Yukarı Suçatı’dan Hanyeri’ne doğru yaya gitmek isterseniz bir gün, yol üstündeki mezarlığa
illaki uğrayacaksınız… O uhrevi âlemin sükûnetinden ayrılıp asfaltın trafik hengâmesinde
boğulmamak için buyurun Ötegeçe’ye… Tahtaköprü’den geçip Kozluk tarafından devam
edebilirsiniz yola… En baştan çıkarıcı milli parkları bile aratmayacak doğal patika yol, alıp
sizi hayallerinize götürür… Yaban gülleri, ciğiller, kendigelen kiraz dallarından sakınarak, bir
merkep yükünün geçebileceği kadar genişlikte bir yol bulup, iğde dallarından kaçarak
ilerlersiniz. Çalı kokularına taze ot rayihalarının karıştığı haziran başında mastafalarda artık
çeleler tenek atmaya başlamış, salatalıkların sarı çiçekleri arıları yoldan çıkarır olmuştur.
Sanki Emirgan yolunda erguvan mevsimindesinizdir…
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 78
Suçatı’dan Portreler
Lakin biz bir güz günü geçtik yıkılmış mastafaların arasından… Yarısı kurumuş sumaklar,
ciğiller bütün yolu tutmuş, artık kimse geçmiyor diye… Dibine bir kaşık su varmayan erik
ağacı, hangi temmuzda kurumuş ise bedenindeki kabuklar dökülmüş. Gadir Emmi’nin cevizi
kesilmiş, ötekiler de kuru. Şu, Gadir Emmi’nin dibinde namaz kıldığı kaya, dikenler arasında
kalmış… Sanki Turan Engin’in seslendirdiği “Asri gurbet harap etmiş köyümü… gelele…”
türküsüne klip çekilecek bir mekan olmuş Kozluk… Yol boyu bağlarda ne bir çocuk sesi, ne
de kuzu melemesi. Elif Karı’nın vişneleri, Kibar Bibi’nin dutları, Melekgilin mastafaları
hepsi öksüz kalmış adeta… Pisik Mağarası’nın önünden geçip, Cücük Memmed Emmi’nin
kamışlığa dönmüş bostan tarlasına hüzünle bakarak Pambucak’a ulaşırız. Binbir hatıranın
burukluğu ve akıbetin elemiyle Hanyeri’ne varabilirsiniz artık…
Emrullah TOPRAK
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 79
Suçatı’dan Portreler
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 80
Suçatı’dan Portreler
CEMİL ÖĞRETMEN
Telin’in büyük mezarlığıı ile özdeşleşen
özde
Yukarı Suçatı İlkokulu
lkokulu bu binaya taşınmadan
ta
önce de
bizim köyde görevli miydi hatırlayanlara sormak gerekir. Bildiğimiz
Bildi imiz varsa o da aslen
a
Telinli
Gığık
ık Halit ile Cemile Hanım’ın oğlu
o lu olan Cemil Hoca’nın, oradan emekli olduğudur.
oldu
Hem
de iki kuşağaa birden muallimlik yaparak… 1932 Telin doğumlu
do
Öğretmenimiz,
retmenimiz, kasabamızdan
önce Şarkışla
la Eskihamal Köyü ve Sivas’a bağlı
ba Yeniköy’de öğretmenlik yapmıştır.
yapmı
Mavi gözlü, bıyıksız, çehresi munis, daima sigara ile hemhal olmuş
olmuş sade giyinen bir köy
öğretmeniydi.
retmeniydi. Takım elbise ve kravatla pek barışık
barı
değildi.
ildi. Köy Enstitüsü menşeli
men
olduğundan
undan olsa gerek, O’nu sürekli pratikle meşgul,
me gul, yarım kalan bir takım işlerin peşinde
koşturuyor
turuyor halde görürdünüz. Yeni kurulan belediyeye rağmen
ra men okul ve mezarlık civarını
talebeleri ile ağaçlandırmış,
ş, uzaktan borularla su getirmiş,
getirmi , çimlendirip on yıla yakın bir süre
sonunda örnek bir çevre düzenlemesi ile ihya etmiştir.
etmi
Hatta
tta vilayetten resmi ödül bile
almıştır. Mezarlığı ilk ağaçlandıran
açlandıran O merhumdu.
Sınırlı imkânlarla derelerden, çörtenlerden bulduğu
buldu suyu okula ulaştırır,
ştırır, çevreden bin bir
mihnet ile temin ettiğii selvi dikmelerini çam fidanlarını eski harman yerinin bu köşesine
kö
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 81
Suçatı’dan Portreler
dikerek burayı yirmi dönümlük bahçe, yeşil alan haline getirir. İlkokul diplomasında 60’lı
yıllara ait tarih bulunanlar hatırlarlar ki henüz o harman zamanlarında oralara sap yığılır
düven çatılır, tığ savrulur, hatta o güzlerde okulun eşiğine kadar yunak buğdayı serilir
kurutulurdu. Ta Pezik Ali Emmi’nin dutları üstünden, Gökpınar Suyu’nu borularla battı çıktı
usulü ile oraya akıtmayı başarır. Burada da kendine pay çıkarmak yerine talebelerin
anlayacağı dilden bileşik kaplar prensibini göstermeye çalışır… Ekme çimin yetişmesini
bekleyemeyecek kadar yeşile meftun ve de sabırsızdır. Irmak kenarlarından kestirdiği taze
çim kalıpları gecgerelerle okul önüne taşıtır, hummalı çalışmalar sürer giderdi. Bu çalışmalar
sırasında şanslı talebelerden bir ikisi seçilir, yassı Yenice sigarası almak üzere Hanyeri’ndeki
dükkâncı Süleyman Emre’ye gönderilirdi.
Öğrencileri teorik derslerini pek az hatırlar. En revaçtaki ev ödevi şiir temin edip deftere
temize çektirmekti. Ciddi zaman ayırdığı müzik derslerinin canlı enstrümanları ise kendi
çaldığı mandolin ile kemanı idi. Dışarıdaki tarım dersi kadar sınıfta elişi dersine de önem
verir, sınıf, sanayi nefise mektebinin resim-heykel atölyelerine dönerdi. Sentetik boyalar,
camlar, çivi, tahta parçaları ile vitray, cam bayrak tabela yaptırmaya uğraşır, ciltleme, maket
ve dikiş dikme gibi pratik sayılabilecek hayatı idameye matuf konular O’nun
müfredatındandı. Bunun için elbisesinden boya, yağ lekesi eksik olmazdı.
Aynı kasabadan okulun müdürü Hamit Uzun ile ayrılmaz bir ikili oluşturmuşlardı. Her ders
yılı en az bir defa çocuklara “yarın kitap defter getirmeyecekler”i ilan edilmişse bilinir ki
yarın azık nevale bohçaları ile sahraya -şimdikilerin piknik dediği- kıra gidilecektir. Siyah
önlüksüz ve beyaz yakalıksız bir kisvede rengârenk okul seğmeni, önde bayrak arkada kortej
Cemil Sorgun ve Hamit Uzun refakatinde “Oy nereye nereye…” “ Hoş gelişler ola…” “
Mektebin bacaları…” ya da Eskişehir Marşı eşliğinde büyük ihtimal ya Karabayır’a, ya
Suçatı’na (Elmadibi’ne) veya Mehmet Karakuş müdür ile muvafık ve mutabık kalınmışsa
Aşağı Suçatı kafilesi ile buluşup Karşıyaka’dan Yusufdede yolu tutulacaktı… Bahar güneşi
yakmaya başlayınca ufak sınıflar nefislerine yenilir, yarı yolda azıklarını tırtıklamaya
başlarlar… Tıhmın’ın öğretmeni Tahsin Tanyıldız ile söğütlerin altında oturulur. Guymak, un
helvası, gaygana, kaynamış yumurta, yağlı ekmek gibi menülerden oluşan çıkınlar açılır,
körebeler, birdirbirler oynanır, ipler atlanır… Gün tepelere yönelirken mektep gezisinden
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 82
Suçatı’dan Portreler
dönenler Telin’e yukarıdan bakan cılga bir yoldan inmeye başlarlar… “ Şaanı büyüük
Osman Paşaaa…”
Sürekli bir şeyler üretmek gayreti içindeydi. Tarihi Mescidönü Camii’nin minber ve
kürsüsüne kendi tasarımı simetrik desenleri kıl testeresi ve boya fırçası ile tatbik ederek
süslemelerine katkıda bulunmuştur. Camiye fıskiyeli havuz modeli de dener. İdealist
kalkınmacı bir dünya görüşüne sahipti. Köy Enstitülü idi ama bir ideoloji fanatiği olmadı. Tek
parti dönemini çağrıştıran gazeteyi hiç taşımadı elinde... Köyü ve insanları için bir şeyler
yapma arayışı içindeydi. Uzun yıllar, kendi memleketinde çalışan devlet memurunun bütün
risklerini ve menfiliklerini hissetti hep. Israrlı olduğu bazı ilginç düşüncelerine de taraftar
bulup uygulayamadı asla.
Mesela… Yağışlı mevsimler geldiğinde veya buzlar çözülmeye başlarken yukarı köyün dar
sokakları bir kâbusa dönerdi. Vıcık vıcık çamur, mektep talebelerinin ayakkabılarını tutar geri
vermezdi adeta. Çeşmelerden içme suyu taşıyan kadınlar giysilerinden ziyade bakraçlarına
balçık sıçramasından sakınırlardı. Evlerin atık suyu, ahırların akıntısı derken, tuhaf bir tortu
çamur olur, sokak zeminini kayganlaştırırdı. İşte Cemil Hoca’nın bu aşamada velilerden
öğrencilere anlatmaya çabaladığı iş şuydu. Kurudere’den taşınacak çokça çakıl kum var.
Mescidönü’nün avare kalabalığı uygun bir mevsimde merkeplerle bu malzemeye biraz da
çağşak molozu ilave ederse… Şöyle evlerin eşiğine kadar sokaklar… Malzeme, işgücü ve
zaman hesapları ile anlatmaya çalışırsa da çoğunluğu ikna edemezdi. Yıllarca okula,
mezarlığa yaptıkları yanında Ali Hoca ile beraber camiye olan katkıları da referans olarak
yetersiz kalırdı galiba… Yine de çok sonraları, sokakların ıslahını bir belediye hizmeti olarak
görmek O’nu mutlu etmiştir.
Beyaz bir toros araba alır. Bir iki ufak badireden sonra sürücülüğe ısınır. Bir kış günü yine o
gri kirli sular, Mescidönü’nden aşıp Melek Osman’ın evine kadar buza dönüşür. Bir lav
akıntısı gibi nisana kadar serilir gider... Öğle sulamasında mallar kayıp düşmede. Acil bir
doğum vakası için bir kadın ilçeye yetiştirilecektir. Araba buzdan çıkamaz yukarıya,
Mescidönü’ne. Cemil Hoca elde nacak ağızda samsun, tekerlere iz açmada… Yüzüne saçılan
gri buz parçalarına aldırmadan o yol açmaktadır.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 83
Suçatı’dan Portreler
Emekli olduktan epeyi sonra çevrenin teşviki ile bir dönem Belediye Başkanlığı’na aday olur.
Yeterli desteği göremez. Dert etmez görünür ama kırgındır. Yokuşun ardına ilk kalkınma
kooperatif binasını yapıp tamamlamaya diğer müteşebbislerle birlikte muvaffak olur. Mandıra
makineleri de monte edilir. Çeşitli nedenlerle fiilen seri üretime geçilemese de dünya gözü ile
bir düşüncenin hayata geçirilmesine, uygulamasına daha tanık olmuştur.
En büyük mutluluğu kendi çocukları kadar, okuttuğu öğrencilerini farklı ortamlarda görmek,
karşılaşmak… Bir yaz günü meslektaşı Ali Altınbaş öğretmen ile komşu ilçeye gider. Orada
bir lisede idareci olan eski bir öğrencisi ile karşılaşırlar. Öğrencisinin eşi de talebesidir. Çay
için eve davet edilir. Giderken stepnesi tamir edilsin diye beyaz toros, Deveciler’in petrole
bırakılır. Döndüklerinde arabanın deposunun da fullendiğini anlarlar. Öğrencisi, pompa
istasyonundaki kişiyle bir şeyler konuşur. Para almaya ikna edilemeyen bu kişiyi merak eder
Cemil Hoca. Kendisine sezdirilmemeye çalışılır… Sahi kim bu kişi? Tanıştırma başlar…
“Hocam…” der öğrencisi, “Bu Osman Deveci, …… Lisesi’nden, yani kısaca hocam bu
arkadaş sizin torununuz sayılır bir bakıma.” Cemil Hoca anlamıştır durumu, gözyaşlarını
gizleyemez. Ali Öğretmen teşekkür ederken vedalaşırlar…
Çocuklarının hepsi hayata atılmış, farklı şehirlerde yaşamaktadır. Almanya’da ikamet eden
oğlu Halit’in ziyaretine de engelli oğlu Murat nedeniyle fazla gidememiştir. Ancak son
günlerini İstanbul’daki çocuklarının yanında tedavi ile meşgul iken tamamladı. Dirilere göre
gurbet sayılan Ümraniye Hekimbaşı’nda metfundur. Geride rahmet dileklerini ifade eden bir
kasaba, öğrenciler ve o okul bahçesi ile onsuz mezarlık kaldı…
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 84
Suçatı’dan Portreler
Eğer bir gün yolunuz kimilerine göre Çörten, kimilerine göre de Mescidönü Camii’ne yani
kısaca “köyün camisine” düşerse, ardıç direklerin arasına şöyle tahiyyat oturuşu ile çöküp dua
nazarı ile yukarıları temaşa ediverin… Semaya kalkmış derviş kolları gibi direkler,
elibelindeler, antik bir ahşap şaheserin cilalanmış arıstağına hülyalarınızı mıhlar adeta…
Hulusi Tatar’ın işaret ettiği gibi “ilklerin adamı”, 90’lı yıllarda galiba son tadilat veya ilaveler
esnasında dile getirilen alternatif düşünceleri acilen çevresi ile tartışır. Eski öğrencilerine
dostlarına danışır. Somuncubaba türbe sandukası ve minberini nakşeden merhum Mahir
Usta’nın Darende’deki oğlu Nadir Başaran’ın da görüşünü alır. Antik ahşap tavanın tamamen
kontrplakla kapatılması gibi tasarımların (!) bile konuşulduğu bu günlerde ilgili ve yetkililere
en makul çözümü kabul ettirerek pişman olunacak bir hataya fırsat verilmeden ahşap verniği
ile cilalanmasına vesile olur. Karadeniz’de yerli malzemeyle inşasına sıkça rastlanan ahşap
camileri, mescitleri görebiliriz. Ancak İç Anadolu’nun bu ikliminde tamamı el hızarı ile
biçimlendirilmiş ardıç, çam ve selvi kerestesinden mürekkep bu hacimde bir ahşap-kâgir
mabet zor bulunur galiba…
Şu avizelere doğru akıp giden cereyan kabloları, Cemil Hoca’nın Elektrikçi İhsan Emmi ile
çektiği ilk tesisattan kalma… Şu altı direğin lisanı hali, söyler mi acaba karlı, uzun kadir
geceleri nice lüks lambalarının asıldığı çivileri taşıdı bedeninde. Bayram hutbesi finalinde Ali
Hoca, Muhammed’in yetimi kıssasını anlatırken ön saftakiler tükenen ömürlerine telmihen
ağlamaklı iç geçirirler. En arkada taze bayramlıkları içinde bir iki ufaklık lüks lambalara hava
basan Baytar Mehmet Emmi’yi izlemede merakla. Şafak söktü, ortalık ışıdı, son petromax
marka lüks de direkte karartıldı. Sabah ezanından beri en hicaz kokularını tül tül direkler
arasına salan sac sobanın tütsü közü, ferini yitirir. Cemil Hoca orada bir yerde, ilk defa muzip
bir öğrenci edasında Hoca’ya yakalanmadan Cücük Hacı ile yarenlik etmede… Rahmet ola…
Emrullah TOPRAK
Ocak–2010
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 85
Suçatı’dan Portreler
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 86
Suçatı’dan Portreler
HUZEYFE HAFIZ
(SAVAŞI GÖRENLER)
Bilinmeyen yaşamlar bir bir ortaya çıkınca ayrı bir çekiciliği ve heyecanı da beraberinde
getirir.Tarih çok olaylarla doludur.Bir ibrettir,ders alınacak çok şeyler vardır.Kasabamızda da
savaş yıllarında yaşayan insanların dramları savaşı yaşamaları ve o acının içerisinde kurulan
hayatlar ve bu insanların hayatlarını hiçe sayarak yıkılmış bir koskoca cihan devletinin
yıkıntıları arasından daha kalkamaz denilirken iyi bir önderin M.kemal''ın liderliğinde,
Sakarya''da, Çanakkale''de, yurdun dört bir yanında paşaları,erleri,sivilleri ile birlikte bir vatan
kurmaları bizim gibi torunları tarafından övünülecek, gururlanılacak bir durum olması
gerekir.
İşte bu insanlardan biriside Telin''de Huzeyfe Hafız''dır.Huzeyfe Boğa aslı telin''lidir.Baba
tarafı ''''Bakı'''' gillerden ana tarafı ise ''''Güley'''' lerdendir.Eskiden lakaplarına ''''Buğu'''' lar
denirmiş.Soyadı kanunu çıkınca Nufustaki memur Buğu''dan esinlenerek bundan sonra sizin
soyadınız ''''Boğa'''' olsun demiştir.
Baba''sı Salih Efendi''dir.Salih efendi anası babası 12 yaşında ölmüş ve yetim
kalmıştır.Kardeşinin kendisine kötü davranması dolayısıyle evden bir ''''Glikli'''' ufacık sobada
pişen simit gibi ekmek,hırsızlayarak yalın ayak kaçar.O halinde bir sakallı ihtiyar sayesinde
Konya''ya yönlendirilir ve Konya''da bir medrese''ye girer.Her on senede bir İcazet
''''Diploma'''' verilir bu çıkmaz tam otuz sene okur.
Salih efendi otuz seneden sonra kırk yaşında Konya''dan memleketine döner rastladığ İl'lerde
ve ilçelerde vaaz ederek gelir Sivas ulu cami'indede vaaz etmiştir.Herkesin öldü dediği Salih
köyüne döner.Kırk yaşında Hacı Ahmet''lerin ''''Bibi''leri Halaları Eşe (Ayşe) ile evlenir.3
oğlan bir kızı olur.Mehmet,Huzeyfe,Abuzer ve Fadime.Huzeyfe hem büyür hemde hafızlığa
çalışır hafız olur.Bu arada Telin''in eşkiyası Topuz''un bacısı Hacer ile evlenir.Bir çocuğu olur
ve bu arada savaş patlak verir.
Huzeyfe Hafız'ı askere çağırırlar.Doğu cephesi Erzurum,sarıkamış taraflarına verirler.Kendisi
hafız olduğu için alay''ın imamlığını verirler.Rus''larla savaş yaparlar hemde ermeni
çeteleriyle uğraşmak zorunda kalırlar.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 87
Suçatı’dan Portreler
Bölük komutanları bir yüzbaşı,Rus konvoyuna baskın yapılacağınıi 20 gönüllüye ihtiyaç
olduğunu söyler.Bunların arasında Huzeyfe hafız'da vardır.Gerekli planlar yapılır ve bir gece
baskın yapacakları zaman bunu haber alan ermeni çeteleri arkadan baskın yaparlar pusuya
düşürürler.Burda yaralanan Huzeyfe hafız bir süre hastane''de yatar.iyileşince tekrar İmamlığa
devam eder.Bu arada 5-6 sene geçer.Çocuğuda askerdeyken ölür.
Savaş biter evine dönen Huzeyfe hafız,bir süre Hacılar Mahalle''si cami''inde imamlık
yapar.Karısı Hacer''den 2 oğlan bir kız dünyaya gelir.Ş.Hamit Boğa(hatipoğlu) Mehmet Boğa
ve Hayriye Karabay''dır.Eşkiya Topuz ölünce onunda hanımı Kasımların kızı Meryem''ide
alır.ondanda 2 oğlan bir kızı olur.Ali rasıh Boğa,H.Ömer Boğa ve Hatice Yamandır.
Huzeyfe hafız bir Güz günü 63 yaşında vefaat eder.
Sevgili Huzeyfe hafız ve onun gibi bu vatan için savaşmış,gazi olmuş,şehit olmuş kendileri ile
gurur duyduğumuz insanlar.Mekanınız cennet olsun,umarım cennet''in en güzel yerine layık
olmuşsunuzdur.gözünüz arkada kalmasın,şimdide ne olursa olsun sizin gibi imanlı canlarını
bu vatan için vermeye hazır milyonlarca türk evladı var.Yeminliyiz bu vatan on binlerce yıl
yaşıyacaktır.Herkese saygı ve selamlar.
Mustafa BOĞA
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 88
Suçatı’dan Portreler
YARMACI HASAN (1887-1970)
1970)
(SAVAŞI GÖRENLER)
“Vatan sağolsun!”
olsun!” dedi, hem de ağlıyordu.
a
Binbaşı'ymış biz çocuktuk daha...
“Vatan sağolsun”
olsun” dedi yeniden, gözleri yaşlı
ya şöyle uzaklara dalmış,, sanki o anları yeniden
yaşıyor
ıyor gibiydi. Bir bir gözlerinin önünden geçiyor, o kırışmış,
kırı
, yaşlanmış
yaşlanmı yüz hatları
gerilmeye başlamıştı
tı yarmacı Hasan emminin.
Görmüyordu gözleri Yarmacı hasan emminin. Savaş
Sava ve yokluk yılları, cefalar, eziyetler,
vücudunu yoramamış ama gözlerini elinden almıştı.
almı tı. Varsın olsun diyordu. “Bu vatana iki göz
vermişiz çokmu” diyordu.
1968'li
968'li yıllardı. Bizler daha çocuktuk. Anlatırdı bazan bizleri dizinin dibine oturur dinlerdik.
Çok anlatırdı, ama çocukluk işte
i te bize bir ninni gibi gelir, bazanda heyecanlı taraflarında
sorardık'' Hasan emmi, hayvan gübresinin içerisinde (Kuruluk) tutmayan
tutmayan dizlerini günlerce
yatarak nasıl iyileştirdin''
tirdin'' der, o da bizi kırmaz anlatırdı. Evet aclığın,
aclı ın, hastalığın
hastalı
pençesinde
aylarca Kuruluğun
un içerisinde yatarak tutmayan bacaklarını iyilrştirmiş,
iyilr
ş, tekrar savaşmıştır.
sava
Bir yaz günüydü hatırlarım. Bizim bahçedeki Armut ağacının
acının altına iki Sandalye atılmış,
atılmı
birine karakol komutanı diğerine ise Yarmacı Hasan emmi oturmuştu.
oturmu tu. Karakol Komutanı'
'Anlat amca'' demiş o da anlatmıya başlamıştı.
ba
Konular derinleştikce
tikce çekilen çileler, bir bir anlatılmaya başlanınca
ba lanınca sanki orda
or bulunanlar o
savaşın acı çilesini yaşamışş gibiydiler. Komutan elinde bir ağaç
a
çubuğu
ğu hem yere vuruyor
hemde dinliyordu. Dinledikce gözleri nemlenmiş
nemlenmi yanağından
ından hafifce yaşlar
ya
akmıya
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 89
Suçatı’dan Portreler
başlamıştı. Arada birde ''Amca'' diyordu ''İşte esas bize lazım olan bu'' diyordu.
''Yunan'lılarla yapılan savaş'' lazım diyordu.
...''Tamam amca,tamam'' dedi. Bize bunlar yeterli müracatını yap dilekceni ver sana hem
Gazi'lik madalyası hemde maaş bağlıyacağız dedi.
Yarmacı Hasan emmi 1968 tarihli Gürün askeri şube'ye aslının örneği olan aşağıdaki
dilekceyi vermiştir.
Gürün,14.Ağustos
1968
ASKERLİK ŞUBESİ BAŞKANLIĞINA
GÜRÜN
Ben, Gürün'ün Telin Köyünden, Ali Osman oğullarından Mehmet Ali oğlu, 1313 tevellütlü
Hasan'ım.
Vatani görevimi Birinci Cihan Harbi ve Türk İstiklal Harbi esnasında ifa etmiş bulunuyorum.
Her Türk evladı gibi bende, vatanın Selameti uğruna, gücümün yettiği kadar vazife görmeye
gayret
ettim.
Askerlik
görevimi
ifa
şeklini
aşağıya
arz
ediyorum.
1.Cihan Harbi
------------------------11.kanunisani 331 tarihinde askere sevk edilerek şark cephesine gönderildim. Şark
cephesinde önce Ruslarla sonrada Ermenilerle, Aşkale,Erzurum, Kars ve sarıkamışta
çarpıştım. Sınıfım Piyade idi.
Türk İstiklal harbi
-----------------------------------
Kara Kazım Bekir paşa komutanlığında şark cephesinde düşmanları yenerek başarı
kazandıktan sonra bizleri Garp cephesine sevkettiler. Erzurumdan Ankara'ya ordanda
(Burası silinmiştir) yaya yürüdük. Polatlı civarında bir hayli müddet bekledikten sonra
sakarya savaşına katıldık. Zaferle neticelenen bu savaştan sonra Dumlupınar meydan
muharebesinde düşmanla çarpışarak düşmanları kesin bir yenilgiye uğratarak büyük zaferi
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 90
Suçatı’dan Portreler
kazandık. Düşman denize döküldü. Mudanya mütarekesini müteakip 15.temmuz.339 tarihinde
terhis edildim. Tezkereyi İzmit sapanca gölünden aldım. Fırka Kumandanımız Osman Nuri
Paşa, Alay Komutanımız Hasmi Bey, Tabur Kumandanımız Ahmet bey ve Bölük
Kumandanımız ise Yüzbaşı Hasan Basri bey idi. Alay 2/36 komutanlığının 20.7.1339 tarih ve
14477 numaralı tahriratında merbut cetvelinde 15.temmuz.339 terhis olduğum bağlı
bulunduğum şube kayıtları ile sabittir. Vatani görevimi, gerek 1.cihan harbinde, gerek Türk
İstiklal harbinde fiilen cephelerde düşmanlarla çarpışarak ifa etmiş bulunmaktayım.
Terhisten Altı sene sonra çektiğim ızdıraplar neticesin olarak iki gözümü kaybetmiş
bulunmaktayım. Bu gün gözleri kör ihtiyar mağdur durumda bulunduğumdan dolayı son
çıkan kanuna göre maaş bağlanması için gerekli işlemin yapılmasına emir ve müsadelerinizi
saygıyla arz ederim.
Gürün'ün
telin
Köyünden
Ali
Osman
oğullarından
1313
tevellütlü
Mehmet Ali oğlu Hasan (mühür)
Hasan BOZKAYA
Telin-Suçatı_köyü
GÜRÜN
Yarmacı Hasan emminin iki kızı (Rukiye ve Kezban) ile iki oğlu (Mehmet Ali ve Sait)
olmuştur.
1970 yılında kendisine aylık ve madalya verildiğini görmeden bu dünyasından ayrılmıştır.
Mezarı Yukarı Suçatı mezarlığının giriş kapısına yakın sağ tarafta torunu Bilal Bozkaya ile
yanyana defnedilmiştir. Uğrunda nice savaşlara katıldığı bu kutsal toprağın bağrında rahat
ve huzurlu yatmaktadır.
Tüm bu uğurda şehit olmuş ve gazi olmuş insanlarımızı hayırla yad ederken, Allah hepsine de
rahmet etsin. Herkese saygı ve selamlar.
Not:Bu
dilekçenin
aslının
örneği
oğlu
Sait
Bozkaya'dan
alınmıştır.
Mustafa BOĞA
2010
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 91
Suçatı’dan Portreler
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 92
Suçatı’dan Portreler
KEZİ BEKİR
83 yıllarıydı. İşe yeni giren oğlu Kemal’e, Sincan’da birikimiyle bir ev almıştı. Birinci kat
güneş gören yüz otuz metrekare, çarşının içinde üç oda bir salon evdi. İleriyi gören görmüş
geçirmiş süper zekalı insandı.
Kemal çocuklarının eğitimi için Ankara’ya taşınınca salondan odaya taşındı. İki kanepe, iki
eski koltuk televizyondan ibaretti odası. Son günlerinde ise duvara aile şeceresini gösteren
fotoğrafları sıraya koyarak asmıştı.
Her ziyaretimde!
-- Geç yoğrum, nerde kaldın, ziyaret için arayı uzattın!
Der, beni koltuğa otutturarak başlar anlatmaya. Bu arada hanımı Cennet bibiyede emirler
yağdırırdı.
-- Çay getir, kahve getir, kavun, karpuz kes, yemek hazırla!
Bense yaşlılara kıyamadığımdan!
-- Yok birşey istemem desemde, Cennet bibim kalkar Allah ne verdiyse getirirdi.
Başlardı anlatmaya. “Yukarı Telin’de caminin yanında mütavazi bir hayat sürüyorduk. Anne
baba ve oğul. Hayat bu insanı nerelere neye sürükleyeceği belli olmazdı. Köy artık nüfusu
kaldırmaz olmuştu. Aşağı Suçatı’na taşınmaya başladı köylü. Bağının başına ev yapan aşağı
köylü oldu. Yukarı köyün arazisi ne kadar mastafalı ise aşağı köyün arazisi o kadar düzlekti.
Yalnız bana yine dağ düştü. Daha altı yaşındadaydım. Babamı kaybettiğimi zor hatırlıyorum.
Annemle aşağı köye Yuva yolunun yokuşundaki evde ikamet etmeye başladık. (Süper zeka
demem işte bu yüzden. Kim altı yaşındaki ve altmış yaşındaki olayları noktası virgülüne
kadar hatırlar) Annemle ilk hayat mücadelemiz toprakla oldu.
Gücümüz yettiği kadar bahçe yaptık, kıraç toprağı. Büyüyünce bir kaç kişiyle çerçicilik
yapmaya başladık. Adana’ya, Ulaş’a eşşekle gidip geldik. Neler gördük hayatta. Para yoktu.
Hamit öğretmen ile benide öğretmenlik için okula çağırdılar. Ama para yokluğundan annem
gönderemedi. Şimdiki zaman çok iyi. Hem her şey bol hem para bol.
Seferberlik zamanı yiyecek bir şey bulamayanlar yonca yeyerek şişerek ölmüşler. Köylere
götürdüğümüz şeyler karşılığında buğday, yumurta alır geri dönerdik. Kayısı tut, köyde ne
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 93
Suçatı’dan Portreler
yetişirse ondan diktik. İkinci mücadelemiz komşularla başladı. Su kavgası, göğer kavgası,
sınır kavgası derken askerlik vakti geldi. Annem, sen askere gidince yalnız kalmayayım, diye
beni Cennet’le evlendirdi. Dört yıl askerlikten sonra bağ bahçe yetişmişti. Artık işlere
yetişemez olduk. Mahkemeden mahkemeye koşmaya başladım, Sarıkaya suyundan bahçe için
su getirmeye kalktım. Konu komşuya gelin beraber getirelim diye çağrı yaptım.
Herkes güldü, inanamadı. Suyu getirince herkes faydalanmaya kalktı. Mahkemelik olduk.
Hakime, tek tek anlatım. Keşifci geldi, birde yerinde anlatınca beni haklı buldu, davayı
kazandım. Kazandım ama masraflarıma ortak olun yinede suyu veririm dedim ve verdim.
Birine geçici olarak ev yeri verdim. Zamanı gelince çıkmadı yine mahkemeye. Onuda
kazandım. Hiç kavgayla işim olmadı. Hep hukuk yoluyla çözdüm proplemleri. (Daha neler
neler yoğrum lafını ikide bir söylemeden diğerine geçmezdi.) Kocaman bağ oldu. On ton
kaysı döktüğüm oldu. Üç oğlum beş kızım oldu. Kızın biri harıkda boğularak, öbürüde on
sekiz yaşında öldü. Kalan kızları evlendirdim. Oğlanları okumaya gönderince işler iyiye
gitmemeye başladı. Yöymiyeci ile iş yapmaya başladım. Hayatımı çerçicilik yaparak
geçinirken birden köyün en zengin insanları arasında anılmaya başladım. Birden dediysek o
kadar kolay değil tabii. El emeği alın teriyle kazanılmış her karış toprak, helal her lokma.
Tuttuğum yöymiyeciler hep benim zararıma çalışmaya başladı. Okumaya giden oğlanlar
yardım edememeye başladı.
İslimleri ta
İzmir’e götürüp sattım. Nelikle. Para kolaymı
kazanılır yoğrum. Gidip gelirken Kayseri’ye takılmaya başladım. İslim pırtlatan yövmeyeci
kızlar, kasa bir an önce bitsin diye kaysıları suya dökmüşler. Komşunun birisi toplayıp getirdi,
bunlar suya gitmiş ellahem diye. El emeği göz nuru bahçeden ve köyden soğumaya başladım.
Köye gelen kaysı tüccarları önce bana uğrardı. Piyasayı ben belirlerdim. Han yerinde
dükkanların önüne islim dolu torbayı örnek diye koyardım. Ev uzaktı. Beğenirse eve gider
pazarlığı yapar tüccara verirdim. Köyde benimkinden çok ve iyi islim olmazdı. Her şeyi
okuyup (ziraat kitaplarını göstererek) usulüne göre yapardım.”
Ara sıra Cennet bibi araya girecek olsa!
-- Lafımı bitiriyim, ondan sonra sende söylersin!
diyerek lafı ağzında bırakırdı. Bitmezdi lafı. Maşallahı vardı. Bana dönerek!
-- Yoğrum şunu biliyin mi? bunu tanıyın mı? O yere gittin mi?
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 94
Suçatı’dan Portreler
Diye sorular sorarak benim dikkatimi ölçerdi. Yok deyince, tabi nerden bileceksin canım
deyip devam ederdi. Kalkmaya yeltenince izin vermezdi, daha bitmedi diye. Bir not
ekleyelim. Akrabalarından birisi anlattı. Düğüncü gelen kıraç köylülerden birisi kapının
önündeki tutdan toplamış, mendiline sarmış. Bunu gören Bekir emmi tudu boşalttırmış.
Vermemiş köylüye. Tudu çiğnedi diye kızmış herhalde. Herkes hayretler içinde kalmış.
“Evlenen oğlanlar, kızlardan bahçe için yardım gelmeyince, bahçeyi satlığa çıkardım.
Amacım çocuklara birer ev almaktı. Kayseri’ye dükkan açtım. Onuda fazla yürütemedim.
Ticaretin değiştiğini farkettim. 1982 yılında bahçeyi Garga’gile on milyon liraya sattım. O
zamanın parası ile herkesin ağzı açık kaldı. Onlardan başkasıda alamazdı, köyde. Allah
onlardan razı olsun. Hatırlı insanlar. Davet ederler, Bahçeyi satıp yollara düştüm. Köyle
akrabalar hariç ilişkim kalmadı. İlk önce Kemal’a Sincan’da ev aldım. Yanına yerleştim.
Sonra diğer çocuklara ev aldım kızlara yardım ettim. İyiki bahçeyi sattım. Şimdi olsa
başedezdim. Burda rahatım. Köyde rahat yüzü görmedim. Tuttuğum yöymüyeci bana dürüst
davranmazdı. En çok istediğim şey ise çocukları bir araya toplayıp, bir apartmandaoturtmaktı
ama başaramadım.”
Keten pantolonu giyer kasket takardı önceleri. Sonra örme yeşil renkli şapka taktı. Şapkayı
değiştirdi ama giydiği ceketi pantolonu ve ayakkabıyı hiç değiştirmedi. İlk üzüntüsünü belli
etmesede Kemal’ın yanından taşınmasında yaşadı. Öğretmen oğlu İstanbul’da genç yaşta
ölünce Bekir emmide Cennet bibide çöktüler. İyiki sattım köyü derdi ama aklı fikri köydü.
Davet gelse akrabalardan koşarak giderdi eminim. Ben yada bir köylü bulunca saatlerce
yorulmadan köyü ve yukarıda yazdıklarımı konuşurdu. Hemşerilerinin tek tek telefonlarını
aldı. Arardı. Gücü yeterken ziyaret yapardı. Sonra herkesi eve bekler oldu. Cami avlusu onun
sohbet mekanıydı.
Yatağa düştü çok yaşamadı. Yatakta bile köyden anlatmadan kimseyi bırakmazdı. Bizleri
görünce nasıl sevinirdi bilemezsiniz. Son nefeslerinde, Kuran’ı okudukca oku dedi. 2006 nın
şubat ayında bir sabah gözlerini kapadı. Sincan mezarlığına defnettiler. Cennet bibi son bir
kez daha yıkıldı. Evde duramadı. Çocukları Kayseri’ye götürdü. Dayanamadı ayrılığa, 2006
nın sonunda, oda Kayseri’de hayata veda etti. Oraya defnettiler.
Allah rahmet eylesin. Görgülü, ileriyi gören her şeyden anlayan avukat ( hayatı avukatların
içinde geçtiği için iyi anlardı. ) gibi bir insandı. Evi
ise mirascılar tarafından satılarak
aralarında paylaştılar. Evin önünden her geçişte hüzün çöker, eskiyi yad ederim. Giden hiç
bir şey geri gelmiyor hayatta.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 95
Suçatı’dan Portreler
BEKİR KÜÇÜK VE EŞİ
E CENNET KÜÇÜK
HAL BAŞPINAR
HALİM
7 / 10 / 2009
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 96
Suçatı’dan Portreler
BU ADAM BENİM
M BABAM
Uzun zamandır aklımdaydı seni yazmak ama cesaret edemiyordum. Biraz uykulu halimin
verdiği sersemliğin
in cesareti ile yazıyorum sonunda.
Sevgili Babam, yani Kemal Usta, yani Kemal Takçı. Kasabanın hemen her noktasında elinden
çıkmış bir ev, memleketin her bir yerinde bir sürü evlat ve torun. Daha nice yıllar senin
gölgende, hep birlikte ve huzur içerisinde yaşamak
ya
istiyoruz.
1935 yılında, Müdür Muhammed ve Raziye Hanım'ın evladı olarak dünyaya gelmişsin.
gelmi
Okumaya yetenekli olmana rağmen
rağ
hiç okula gitmemişsin.
in. Mütevazi olduğun
oldu
için ilkokul
dört talebesi kadar bilgim var desen de en az bir lise mezunu kadar kendini yetiştirmişsin.
yeti
Sen
okulun hasında hayat okulunda okumuşsun
okumu
sevgili babacığım.
Alın terinin nasıl bir şey
ey olduğunu
olduğ
senden öğrendik, hem de gerçekk manada. Aklımın daha
yeni yettiği yıllarda akşam
am işten gelir ve kollarını açar beni ve kardeşlerimi
kardeşlerimi kucaklardın ya
işte
te o zaman biz alın terinin kokusunu alarak öğrendik
ö
babacığım.
ım. Yorgun gelirdin işten
i
ama
keyifsiz gelmezdin. Hiçbir gün işinden
i
şikayet ettiğini
ini de duymadım. Halbuki ağustos
a
sıcağında
ında ve saatin tam 12 olduğu
oldu saatlerde de güneş alnında çalışırdın.
ırdın. Hadi güneşe
güne dayandın
o dizlerin nasıl dayanırdı babacığım.
babacı ım. Biz rahat koltuklarımızda otururken bile zaman zaman
şikayetçi oluyoruz.
En meraklı olduğun şey
ey güreşmiş.
güreş
Senden ve senin akranlarından öğrendik.
ğrendik. Ben gibi ufak
tefeksin ama yıkmadığın
ın kalmamış.
kalmamı İki parmağın ile değil
il cevizi kayısı çekirdeklerini bile
kırdığını
ını duyunca inanmamıştım ama görünce inandım. Çekiçle çalışmaktan
çalı maktan çekiç gibi olmuş
ellerin babacığım.
ım. Bir de senden temiz bir dayak yediğim
yedi im de elinin ne denli ağır
a olduğunu
gördüm. Yaramazlık yaptığım
ğım bir gün senin sinirini görmüştüm.
görmü tüm. Aman Allah’ım :) hak
etmesem dövmezdin herhalde..
Ortaokul yıllarında yapılan bir ankette en çok
ç kimi seviyorsunuz şeklinde
eklinde bir ankete uzun bir
kararsızlıktan sonra babam cevabı vermiştim.
vermi tim. Geçen yıllar boyunca seni gerçekten sevdiğimi
sevdi
anladım. Tabi ki annemi de seviyordum ama baba sevgim belki biraz ağır
a basıyordu. Yıllar
sonra evlatlarım olup ta anne
nne yerine baba diye ağladıkları
a ladıkları gün kendi kendime “aynı babaları”
dedim.
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 97
Suçatı’dan Portreler
Memleketimiz icabı babaların gölgesi ağır olur ama bu ağırlığı sana olan sevgim ile biraz
kaldırdım galiba. Birçok kişiden ve bizzat senden işittiğim “keşke abileri de Hidayet gibi
benimle sohbet etse” sözü beni çok mutlu etti. Evet, seninle uzun uzun sohbet etmeyi
seviyorum. Hele de ev muhabbetleri yok mu. En çok onları seviyorum.
Sevgili babacığım lise yıllarımı hatırlarsın. Gürün lisesine giderken cuma öğle araları önce
cuma namazı kılar ardından da merkez lokantasında meşhur etli pidelerimizi yerdik. Yazın
yine istiyorum inşallah. Hatta şöyle yapalım aynı zevki evlatlarım da yaşasın diye birisi de
adaşın olan torunlarını da getireyim inşallah.
Adaşın demişken, evet babacığım sana olan sevgimin bir sonucu olarak ilk evladıma senin
adını verdim. İnşallah o da senin kadar güçlü, çalışkan ve zeki olur.
Birisi küçük yaşta vefat etmiş tam on üç çocuk. Biz iki tane ile perişan olurken sen ve annem
on üç çocuğu nasıl büyüttünüz. Allahın yardımı diyorum sadece. Başka bir izahı yok bunun.
Babacığım yazdıklarım hissettiklerimin ve bildiklerimin çok azı. Sana hayırlısından uzun bir
ömür diliyorum. Ellerinden öpüyorum...
Hidayet Takçı
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 98
Suçatı’dan Portreler
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 99
Suçatı’dan Portreler
2001 yılında yola çıkan SUÇATIHABER her geçen gün büyümesine devam ederken,
kasabanın birikimini yazıya dökmekten son derece mutluluk duymaktadır. Emeği geçen
herkese sonsuz teşekkürler…
SuçatıHaber Yayınları
Sayfa 100

Benzer belgeler