CALVIN HIRĐSTĐYAN DĐNĐNĐN TEMELLERĐ Derleyen: JOHN T. McNEILL

Transkript

CALVIN HIRĐSTĐYAN DĐNĐNĐN TEMELLERĐ Derleyen: JOHN T. McNEILL
CALVIN
HIRĐSTĐYAN DĐNĐNĐN TEMELLERĐ
Derleyen:
JOHN T. McNEILL
Auburn Union Đlahiyat Fakültesi
Kilise Tarihi
Emekli Profesörü
New York
610
DÖRDÜNCÜ KĐTAP
TANRI’NIN BĐZĐ MESĐH’ĐN TOPLULUĞUNA DAVET ETTĐĞĐ VE BU
TOPLULUKTA TUTTUĞU DIŞSAL ARAÇLAR YA DA AMAÇLAR
ĐÇĐNDEKĐLER
I. Bölüm
Tanrı’ya Bağlı Olan Herkesin Anası Olan,
Birliğini Korumamız Gereken Gerçek Kilise
613
II. Bölüm
Sahte ve Gerçek Kilisenin Karşılaştırılması
633
III. Bölüm
Kilisedeki Đlahiyatçılar ve Hizmetliler,
Seçilmeleri Ve Görevleri
641
Eski Kilisenin Durumu ve Papalıktan Önce Geçerli
Olan Yönetim Şekli
651
V. Bölüm
Papalığın Zorbalığı Eski Yönetim Biçimini Tamamıyla Yıktı
662
VI. Bölüm
Roma’daki Papanın Başpiskoposluğu
674
VII. Bölüm
Kilisenin Özgürlüğünün Kısıtlandığı ve Bütün Sınırların
Kaldırıldığı Bu Zirveye Oturuncaya Kadar Roma
Papalığının Kökeni ve Gelişimi
684
IV. Bölüm
VIII. Bölüm Đmanla Đlişkili Maddelere Göre, Kilisenin Yetkisi;
Papalığın Dizginlenemeyen Aşırı Serbestliğinin, Kilisenin
Öğretisindeki Bütün Saflığı Bozmaya Nasıl Yönlendirdiği
706
IX. Bölüm
Konsiller ve Yetkileri
717
X. Bölüm
Destekçileriyle Birlikte Papanın Canlara Çok Vahşice
Zorbalık Ve Kasaplık Yaparak Yasa Koyma Yetkisi
727
Kilisenin Yargılama Yetkisi ve Papalıkta Görüldüğü
Üzere Bunun Kötüye Kullanılması
748
Kilise Disiplini: Suçlamalarda ve Kiliseden
Uzaklaştırmada Başlıca Kullanılışı
760
XI. Bölüm
XII. Bölüm
XIII. Bölüm Antlar; Düşünmeden Ant Đçen Herkes Başını
Nasıl Derde Sokmuştur
777
611
XIV. Bölüm Sakramentler
792
XV. Bölüm
810
Vaftiz
XVI. Bölüm Bebek Vaftizi Mesih’in Kurumuna ve
Đşaretin Doğasına Çok Uygundur
823
612
DÖRDÜNCÜ KĐTAP
Tanrı’nın Bizi Mesih’in Topluluğuna Davet Ettiği ve Bu Toplulukta Tuttuğu
Dışsal Araçlar ya da Amaçlar
1. BÖLÜM
TANRI’YA BAĞLI OLAN HERKESĐN ANASI OLAN, BĐRLĐĞĐNĐ KORUMAMIZ
GEREKEN GERÇEK KĐLĐSE1
(Kutsal Katolik Kilisesi, anamız, 1-4)
1. Kilisenin gerekliliği
Daha önceki kitapta açıklandığı üzere, Müjde’ye imanla Mesih’i ediniriz. O’nun
getirdiği kurtuluşun ve sonsuza kadar kutsanmışlığın paydaşları oluruz. Yine de
cahilliğimizde ve uyuşukluğumuzda (ben, buna yapısal değişkenliği de ekliyorum), içimizde
iman oluşturmak, bu imanı artırmak ve amacına ulaştırmak için dış yardımlara ihtiyacımız
vardır. Güçsüzlüğümüz karşısında Tanrı, sağlayabilmek amacıyla bu yardımları eklemiştir.
Müjde’nin vaazının başarılı olması için, bu hazineyi kiliseye bırakmıştır. “Önderler ve
öğretmenler” [Ef. 4:11] atamıştır. Sözünü onların ağızlarından öğretmiştir; onları yetkiyle
donatmıştır; sonuçta kutsal iman anlaşmasını yapabilmek ve doğru bir düzen kurabilmek için
hiçbir şeyi atlamamıştır. Her şeyden önce, sakramentler oluşturmuştur. Bu sakramentleri
yaşayan bizler, bunların imanı besleyen ve güçlendiren çok yararlı yardımlar olduğunu
hissederiz. Bedenimizin cezaevine kapatılmış olan bizler, henüz meleklerin konumuna
erişmedik. Bu nedenle Tanrı, olağanüstü sağlayışında kendini bizim düzeyimize uyarlayarak,
O’na yaklaşmamız hala çok uzak bile olsa, bize bir yol emretmiştir.
Böylece eğitim programımız artık kiliseyi, kilise yönetimini, kilisenin düzenini ve
gücünü, sonra da sakramentleri ve son olarak da sivil düzeni tartışmamızı gerektirmektedir.2
1
Calvin’in Institutes’ta kilise öğretişine ayırdığı yer, onun için bunun ne kadar çok önemli
olduğunun kanıtıdır. Yine de bu yüzyıla gelinceye kadar onun teolojisinin bu bölümü
yorumcuların dikkatini pek az çekmiştir. Aşağıdaki başlıklar listesi, onun kiliseyi ele alışına
ilginin giderek arttığını göstermeye yarar: Th. Werdermann, “Calvins Lehre von der Kirche in
ihrer geschichtlichen Entwicklung”, Calvinstudien, s. 236-338; Doumergue, Calvin V; L.
Goumaz, La Doctrine du salut, s. 312-336; A. Lecerf, “La Doctrine de l’Église dans Calvin”,
Revue de théologie et de phlisophie religieuses IX (1929), 256-270; P. Barth, “Calvins
Verständnis der Kirche”, Zwischen den Zeiten VIII. 216-233; P. Imbart de la Tour, Les
Origines de la Réforme IV. 98-115; H. R. Piercy, The Meaning of the Church in the Thought
of Calvin; R. C. Petry, “Calvin’s Conception of the ‘Communio Sanctrum’”, Church History
V (1936), 227-238; P. T. Fuhrmann, God-centered Religion, böl. vi; J. T. McNeill, “The
Church in Sixteenth Century Reformed Theology”, Journal of Religion XXII (1942), 251269; W. Niesel, The Theology of Calvin, böl. 13; LCC XXIII. 361-406 (Commentaries’ten
seçkiler); W. Mueller, Church and State in Luther and Calvin, s. 77-125; G. MacGregor,
Corpus Christi: The Nature of the Church According to the Reformed Tradition.
2
IV. Kitap’ta bu cümlenin ana hatları verilir. Kilise tümüyle yeryüzündeki koşullarda
seçilmişlerin toplandığı ve onlara hizmet verilen tanrısal bir kurum olarak ele alınır. Bu
koşullarda onlar, bir önceki cümlede belirtildiği üzere “ergastulo carnis… inclusi”, “bedenin
613
Aynı zamanda da Tanrı’ya bağlı okurları bu bozulmuşluklardan geri döndürmeliyiz. Şeytan,
Tanrı’nın kurtuluşumuz için belirlediği her şeyi papalıkta kirletmiştir.
O zaman kiliseyle başlayacağız. Tanrı, çocuklarının kilisenin sinesinde bir araya
gelmesinden hoşnut olur. Onlar birer bebek ve çocuk oldukları sürece, sadece O’nun yardımı
ve hizmetiyle beslenebilsinler diye değil, olgunlaşıncaya ve sonunda iman amacına ulaşıncaya
kadar kilisenin anne şefkati onlara yol göstersin diye bunu ister. “Tanrı’nın birleştirdiğini
ayırmak yasaya uygun değildir” [Mar. 10:9]*. Böylece kilise, O’nun Babası olduğu kişilerin,
Annesi de olabilir.3 Bu sadece yasa altında böyle değildir. Pavlus’un, yeni ve göksel
Yeruşalim’in çocukları olduğunu bize öğretirken tanıklık ettiği gibi, Mesih’in gelişinden
sonra da böyledir [Gal. 4: 26].
2. Kiliseyle iman arasındaki ilişki nedir?
Đmanda “kiliseye inanıyoruz” diye açıkladığımız madde sadece (şu andaki konumuz)
görünen kiliseden değil, Tanrı’nın bütün seçtiklerinden söz eder. Bu sayıya ölüler de dâhildir.
“Đnanma” kelimesi kullanılır, çünkü Tanrı’nın çocuklarıyla tanrısızlar, Onun sürüsüyle vahşi
hayvanlar arasında çoğunlukla başka bir ayırım yapılamaz. Birçok kişinin araya “-de” takısını
koymasının iyi bir nedeni yoktur. Bunun çok alışıldık olduğunu ve antik dönemden destek
aldığını kabul ediyorum, çünkü Ecclesiastical History’de [Kilise Tarihi] belirtildiği üzere,
Đznik Đnanç Açıklaması’nda bu takı eklenir4. Aynı zamanda yine de kilise babalarının
yazılarında, ilk zamanlarda insanların “kilisede inanıyorum” değil, “kiliseye inanıyorum”
dediğinin tartışma kabul etmez şekilde kabul edildiğine dikkat etmeliyiz. Augustinus ve On
the Exposition of the Creed (Đman Açıklaması Üzerine) adlı tezinde Cyprianus adını taşıyan o
eski yazar (her kimse) böyle der.5 Ayrıca takı eklemenin onu yanlış bir ifade haline
getireceğini de açıkça belirtirler. Çok iyi akıl yürüterek bu görüşü doğrularlar. Tanrı’da
inandığımıza tanıklık ediyoruz, çünkü güvenilir olduğu için zihnimiz Onda dinlenir ve
güvenimiz Ona dayanır. “Kilisede” demek, “günahların bağışlanmasında” ya da “bedenin
dirilmesinde” demek kadar yanlıştır. Sonuçta, kelimeleri tartışmak istememe rağmen,
anlamayı gereksiz yere güçleştiren konuşma şekillerini değiştirmektense konuyu açıklamaya
daha çok uyan doğru ifadeyi kullanmayı tercih ederim.
Ama şeytan, Mesih’in lütfunu ortadan kaldırmak için her taşı atsa da, Tanrı’nın
düşmanları aynı vahşi taşkınlıkla öfkelenseler de, bizim amacımız bunun yok edilemeyeceğini
bilmektir; Mesih’in kanı da anlamsızlaştırılamaz, hatta bundan iyilik gelebilse bile. Bu
cezaevine kapatılmıştır”. Krş. Peter Martyr Vermigli, Loci communes, 1576 basımı, “Simplex
expositio” 35, s. 484
*
Mar. 10:9 “Tanrı’nın birleştirdiğini insan ayırmasın” 2003³; “Allah’ın birleştirdiğini insan
ayırmasın” 1995 (çev. n.)
3
“Anneniz olarak kiliseniz yoksa Babanız olarak Tanrı’nız da olamaz” Cyprian, On the Unity
of the Catholic Church vi (CSEL 3. 1. 214; çev. LCC V. 127 vd); Augustine, Psalms, Mez.
88. ii. 14 (MPL 37. 1140; çev. LF Psalms IV. 269 vd); Against the Writings of Petilianus III.
ix. 10 (MPL 43.353); Sözde Augustine, On the Creed (De Symbolo) iv. 13 (MPL 40. 668).
Daha önceki benzerlikler için bk. J. H. Plumpe, Mater Ecclesiae, böl. iii.
4
Đznik-Đstanbul Đman Açıklaması, Eusebius’un Ecclesiastical Hystory’sinde değil ama είς
ekinin bulunduğu Acts of the Counsil of Chalcedon’da böyle yazılır. Krş. Schaff, Creeds I.
22; II. 45-51, 58.“In ecclesiam” şekli Cassiodorus’un Tripartite History’sinde ortaya çıkar III.
6 (MPL 69. 951). Latinceye kadar inen bu anlamın farkını, hiçbir bulaşıcılık kapmamış bir dil
olan Đngilizce açıklamak gerçekten olanaksızdır.
5
Augustine, On Faith and the Creed x. 21 (MPL 40. 193; çev. NPNF III. 331); Sözde
Augustine, On the Creed, yk. bk. dn 3 aş.; Sözde Cyprian (yani Rufinus), On the Exposition of
the Apostles’ Creed xxxvi (MPL 21. 373; çev. NPNF 2 ser. III. 557; ACW XX 71).
614
durumda hem Tanrı’nın gizli seçimini, hem de Onun içsel çağrısını düşünmeliyiz. Sadece O,
“Kendine ait olanları bilir” [2Ti. 2:19] ve Pavlus’un söylediği gibi, lanetlilerden ayrılabilsinler
diye taşıdıkları işaretin dışında, onları mührünün altında toplar [Ef. 1:13]. Ama büyük bir
kalabalığın içinde az sayıda alçak gizlendiği ve birkaç buğday tanesi saman yığınının altında
kaldığı için, kilisesini tanımayı sadece Tanrı’ya bırakmalıyız. Kilisenin temeli O’nun gizli
seçimidir. Aslında gerçekten aşılandığımıza inandığımız kilisenin birliğini göz önünde
tutmazsak, seçilmişler kalabalığını zihnimizde ve düşüncemizde anlamamız yeterli değildir.
Başımız olan Mesih’in altında birleşmezsek gelecekteki miras umudumuz kalmaz.
Kiliseye “katolik” ya da “evrensel” denir, çünkü Mesih bölünmezse [Krş. 1Ko. 1:13] –
ki, bu olamaz- iki ya da üç kilise olamaz! Ama bütün seçilmişler Mesih’te öyle birleşirler ki
[Krş. Ef. 1:22_23], tek bir Başa bağlı oldukları gibi, bedenin kolları ve bacakları olarak da
[1Ko. 10:17; 12:12, 27] birbiriyle birleşip kenetlenerek [Krş. Ef. 4:16] tek bir bedende
büyürler. Gerçekten de bir olurlar, çünkü bir imanda, bir umutta, bir sevgide ve Tanrı’nın aynı
Ruh’unda birlikte yaşarlar. Onlar sadece sonsuz yaşamın aynı mirasına sahip olmak için değil,
tek bir Tanrı’ya, tek bir Mesih’e katılmak için çağrılırlar [Krş. Ef. 5:30]. Her yanda karşımıza
çıkan melankolik yalnızlık kilisenin hiçbir parçasının kalmadığını bağırsa da, Mesih’in
ölümünün semereli olduğunu, Tanrı’nın mucizeleriyle kilisesini gizli yerlerde koruduğunu
bilelim.6 Bu nedenle Tanrı, Đlyas’a “Baal’ın önünde diz çökmemiş yedi bin kişiyi kendime
ayırdım” [1Kr. 19:18]* der.
3. “Kutsalların birliği”
Đman açıklamasındaki bu madde bir ölçüde dışarıdaki kiliseyle de ilgilidir. Her birimiz
Tanrı’nın bütün çocuklarıyla kardeşçe bir uyumu koruyalım. Kısaca Tanrı, tek bir sürü olarak
davranalım diye, kiliseye hak ettiği yetkiyi verir. “Kutsalların birliği” bu nedenle eklenir.
Eskilerin genellikle atlamalarına7 rağmen bu madde küçümsenmemelidir, çünkü kilisenin ne
olduğunu çok iyi ifade eder. Tanrı ne bağışta bulunursa bulunsun kutsalların birbirleriyle
paylaşmaları gerektiği ilkesine dayanarak, sanki biri, onlara Mesih’in topluluğunda bir araya
gelmelerini söyler. Yine de bu, lütufların farklılığını önlemez. Ruh’un armağanlarının farklı
dağıtıldığını biliriz. Bu, her bireye özel malvarlığı edinme hakkı veren sivil düzeni de
bozmaz, çünkü insanlar arasında esenliği korumak gerekir. Đnsanlar farklı ve kişisel mallara
sahip olmalıdırlar. Ama Luka’nın tanımladığı gibi, imanlılar topluluğunun yüreklerinin ve
canlarının bir olduğu [Elç. 4:32] bir topluluk kabul edilir; Pavlus, Efeslileri “tek bir beden, tek
bir Ruh” [Ef. 4:4] olmaya yüreklendirdiğinde zihninde bu vardı. Đnsanlar, Tanrı’nın herkesin
ortak Babası ve Mesih’in ortak Baş olduğuna gerçekten inanırlarsa, kardeşçe bir sevgide
birleşerek, elde ettikleri yararları birbirleriyle paylaşmaktan başka bir şey yapamazlar.
Şimdi bundan ne yarar sağlayacağımızı öğrenmek bizim için önemlidir. Kiliseye
inanmamızın nedeni, onun üyeleri olduğumuza tam olarak inanmamızdır. Kurtuluşumuzun,
bu şekilde kesin ve sağlam dayanakları vardır. Böylece dünyanın yapısı bütünüyle yıkılsa bile
kilise ne sendeler, ne de düşer. Birincisi, kilise Tanrı’nın seçimiyle ayakta durur ve Onun
sonsuz sağlayışından daha çok sendeleyemez ya da düşemez. Đkincisi, kilise bir şekilde
Mesih’in sadakatinde birleşmiştir. O, imanlılarının, üyelerinin koparılarak bölünmelerinden
6
“Quasi in latebris”. Kilise ruhsal olduğu ama zaman zaman da ancak gizli durumda yaşamını
sürdürebildiği için de görülmezdir. Sürekliliği için Krş. II. xv. 3, dn 10; Hez. 16:53 “Tanrı her
zaman gizlide bir tohum saklar, çünkü dünyada her zaman bir kilisesi olmalıdır [oportet enim
semper esse ecclesia in mundum]”
*
1Kr. 19:18 “Baal’ın önünde diz çöküp onu öpmemiş yedi bir kişiyi sağ bırakacağım” 2003³;
“Bala çökmemiş bütün dizleri… yedi bin kişiyi alıkoydum” 1995 (çev. n.).
7
Rufinus, a.g.e., xxxix (MPL 21. 377; çev. NPNF 2 ser. III. 558; ACW XX. 74); Krş. W. A.
Curtis, A History of Creeds and Confessions, s. 61 vd, 64.
615
daha çok Kendisine yabancılaştırılmalarına artık izin vermez. Ayrıca kilisenin sinesinde
kalırken gerçeğin her zaman içimizde olacağından kuşku duymayız. Son olarak da, bu
vaatlerin bizim için yerine getirileceğini hissederiz: “Siyon’da kurtuluş olacak” [Yoe. 2:32;
Ova. 17]. “Tanrı Yeruşalim’in ortasındadır, sarsılmaz o kent” [Mez. 46:6]. Kiliseye katılmak
çok etkilidir. Bizi Tanrı’nın toplumunda tutar. “Birlik”8 sözünde bir teselli zenginliği vardır,
çünkü Rab’in üyelerine ve bize ait olan şeyleri bağışladığı kesinleşir. Bunların sağladıkları
bütün yararlarla umudumuz pekişir.
Yine de kilisenin birliğini bu şekilde kucaklamak için, (söylemiş olduğumuz gibi)9
kiliseyi gözlerimizle görmemiz ya da ellerimizle dokunmamız gerekmez. Tersine, kilisenin
iman âlemine ait olması, onu daha önemsiz saymamamız için bizi uyarır, çünkü kilise daha
net görünür olsaydı bizim anlayışımızı aşardı. Đmanımız da daha kötü değildir, çünkü kilisenin
bizim görüş alanımızın dışında olduğunu kabul eder. Burada lanetlilerle seçilmişleri ayırt
etmemiz bize emredilmez –bunu sadece Tanrı yapar, biz değil – ama Baba Tanrı’nın
şefkatiyle ve Kutsal Ruh’un çalışmasıyla Mesih’le paydaşlığa girmiş olanların, Tanrı’nın
kişisel olarak sahiplendiği mal varlıkları diye ayrıldıklarının sayısına biz de dâhil
edildiğimizde bu büyük lütfu paylaşacağımızı yüreklerimize kesin olarak yerleştirmemiz
emredilir.
4. Đmanlıların anası olan görülür kilise
Ama şimdi niyetimiz görülür kiliseyi tartışmak olduğu için, şu yalın “ana”10 sıfatından
bile onu tanımamızın ne kadar yararlı, aslında ne kadar gerekli olduğunu öğrenelim. Bu ana,
rahminde bizi döllemezse, bizi doğurmazsa, bizi emzirip beslemezse ve sonunda da ölümlü
bedenimizden soyunup melekler gibi oluncaya kadar [Mat. 22:30] bizi bakımı ve rehberliği
altında korumazsa yaşama katılmanın başka yolu yoktur. Yaşamımızda onun öğrencisi
oluncaya kadar, güçsüzlüğümüz bu okuldan çıkarılmamıza izin vermez. Ayrıca Yeşaya [Yşa.
37:32] ve Yoel’in [Yoe. 2:32] tanıklık ettikleri gibi, onun sinesinde olmayan biri, günahlarının
bağışlanmasını ya da kurtulmayı umamaz. Hezekiel, Tanrı’nın göksel yaşama kabul
etmediklerinin O’nun halkının kütüğüne yazılmayacaklarını duyurduğunda [Hez. 13:9]
onlarla aynı görüştedir. Öte yandan, Tanrı’ya gerçek bağlılığın toprağını işlemeye dönenlerin
adlarının Yeruşalim yurttaşları olarak kayda geçirileceği de söylenir [Krş. Yşa. 56:5; Mez.
87:6]. Bu nedenle başka bir Mezmur’da şöyle denir: “Ya Rab, halkına lütfettiğinde anımsa
beni, onları kurtardığında ilgilen benimle. Öyle ki, seçtiklerinin gönencini göreyim, ulusunun
sevincini, kendi halkının kıvancını paylaşayım” [Mez. 106:4-5; Krş. Mez. 105:4]. Bu sözlerle
8
Calvin’in işlevsel kilisenin, tanrısal armağanların paylaşıldığı bir birlik olduğu düşüncesi
Luther’in düşüncesine yakındır (Krş. Luther, Treatise on the Sacrament and on the
Brotherhoods i.4 (Werke WA II. 743; çev. Works of Martin Luther II. 10); McNeill, Unitive
Protestantism, s. 27-33, Rouse ve Neill, A History of the Ecumenical Movement, s. 30 vdd; P.
Althaus, Communio Sanctorum, Die Gemeinde in Lutherischen Kirchengedanken; R. yk. m.
1, dn 1’de alıntı yapılan C. Petry; G. MacGregor, Corpus Christi, s. 9.
9
Krş. yk. “gizli seçim” vb, m. 2.
10
Barada “Ana” denen kilisenin görülür kilise olduğuna, imanlıları doğurup besleyen
kilisenin, ana işlevinin kurtuluş için gerekli olduğuna dikkat edin. Krş. Cyprian, Letters iv. 4;
lxxiii. 21 (CSEL 3. ii. 477, 795; çev. ANF V. 282, 384); Augustine, Enchiridion xvii. 65;
“olmasaydı günahların bağışlanmayacağı… kilise” (MPL 40. 262 vd.; çev. LCC VII. 377);
Augustine, Sermons lvi. 4 .5 (MPL 38. 379; çev. LF Sermons I: 69 vd); First Epistle of John
iii. 1 (MPL 35. 1998; çev. NPNF VII. 476). Comm. Eph. 4:13’de Calvin, “Tanrı’ya krallar ve
köylüler gibi çocuklar doğuran, onları besleyen, yetiştiren ve hizmet aracılığıyla bunu yapan
kilise, Tanrı’ya bağlı olan herkesin ortak anasıdır” der. Krş. Wendel, Calvin, s. 224.
616
Tanrı’nın baba sevgisi ve ruhsal yaşama özel tanıklığı sürüsüyle sınırlıdır. Bu nedenle kiliseyi
bırakmak her zaman felaket getirir.
(Kilisenin, Tanrı’nın sözcüsü olan hizmetlileri küçümsenmemelidir, 5-6)
5. Kilisede eğitim, değeri ve yükümlülüğü
Ama bu konuyla ilgisi olan bir şeyi, önceden ortaya koyalım. Pavlus, “sonunda
hepimiz imanda ve Tanrı oğlunu tanımada, birliği, yetkinliğe, Mesih doluluğundaki olgunluk
düzeyine erişinceye kadar”, “kutsallar hizmet görevini yapmak ve Mesih’in bedenini
geliştirmek üzere donatılsın” diye, Mesih’in “her şeyi doldurmak üzere”, “kimini elçi, kimini
peygamber, kimini müjdeci, kimini önder ve öğretmen atadığını” [Ef. 4:10-13] yazar.
Kendisine ait olanları bir anda yetkinleştiren Tanrı’nın, yine de onların kilisenin eğitimi
altında, sadece insan olarak nasıl yetişmelerini istediğini görüyoruz. Bunun için belirlenen
yolu görüyoruz: Pastörlere göksel öğretişi vaaz etmeleri emredilmiştir. Ilımlı ve öğrenmeye
hevesli bir ruhla kendini, bu görev için atanmış öğretmenlerin yönetimine bırakabilsin diye,
herkesin aynı düzenlemenin altında toplandığını görüyoruz. Yeşaya, şuna dikkati çekerek
Mesih’in Krallığını çok önceden fark etmiştir: “Üzerindeki Ruhum, ağzına koyduğum sözler
şimdiden sonsuza dek senin, çocuklarının, torunlarının ağzından düşmeyecek” [Yşa. 59:21].
Bundan, kendilerine, kilisenin eliyle tanrısal olarak uzatılan ruhsal yiyeceği geri çevirenlerin
açlık ve kıtlık içinde mahvolmayı hak ettikleri sonucu çıkar. Pavlus’un “iman haberi
duymakla… olur” [Rom. 10:17] diye işaret ettiği gibi, Tanrı imanı ancak Müjde aracılığıyla
içimize solur. Aynı şekilde, kurtarma gücü Tanrı’ya dayanır [Rom. 1:16]; ama (yine
Pavlus’un tanıklık ettiği gibi) O, bunu Müjde’nin vaaz edilmesinde ortaya koyar, açıklar
[a.g.e.].
Kâhinlerin ağzıyla öğretilen öğretişin, iman anlaşmasını beslemesi için, bu planıyla
Tanrı eskiden tapınakta kutsal toplulukların bir araya gelmesini istemiştir. Tapınağa Tanrı’nın
“dinlendiği yer” [Mez. 132:14]* kutsal yere “oturduğu yer” [Yşa. 57:15] denir. Onun burada
keruvların arasında oturduğu söylenir [Mez. 80:1]. Göksel öğretiş hizmetine saygı, sevgi,
saygınlık ve ağırbaşlılık katmak için görkemli adlar kullanırlar. Yoksa ölümlü ve tiksinilen
insanın görünüşü bunların değerini düşürürdü. Bize toprak kaplarda paha biçilmez bir hazine
verildiğinin [2Ko. 4:7] farkına varmamız için, Tanrı aramızda belirir ve bu düzenin Yazarı
olarak, bu kurumda var olduğunu insanlara anlatır.
Bu durumda halkını kendisini falcılığa, medyumluğa, büyücülüğe, ölülerin ruhlarına
danışmaya ve diğer batıl inançlara adamalarını yasakladıktan [Yas. 18: 10-11; Lev. 19:31]
sonra, herkes için yeterli olması gereken şeyi vereceğini eklemiştir: peygamberlerden hiç
yoksun kalmayacaklardır [Yas. 18:15]. Ama eski halkı meleklere emanet etmediği gibi,
yeryüzünde gerçekten meleklerin görevini yapsınlar diye öğretmenler yetiştirmiştir. Bugün de
Onun isteği, insan aracılığıyla bize öğretmektir. Eskiden de yalnızca yasayla yetinmemiştir.
Yorumcu olarak kâhinleri de eklemiştir. Böylece insanlar bunun gerçek anlamını onların
ağzından öğrenebilmişlerdir [Krş. Mal. 2:7]. Bugün de bizim onu okurken sadece dikkatli
olmamızı istemez, çabalarıyla bize yardım etmeleri için eğitimciler de atar. Bu, iki misli
yararlıdır. Hizmetlilerinin konuşmalarını, O konuşuyormuş gibi dinlediğimizde bir yandan
itaatimizi çok iyi sınayarak dener. Öte yandan güçsüzlüğümüz karşısında bize sağlayışta
bulunur. Ateş püskürüp bizi uzaklaştırmaktansa bizi Kendine yakınlaştırmak için, yorumcular
aracılığıyla bize insani şekilde seslenmeyi seçer. Aslında dinine bağlı herkes Tanrı’nın
görkeminin uyandırdığı korkudan haklı olarak etkilenir. Bu bildik öğretme tarzının ne kadar
gerekli olduğunu gerçekten hisseder.
*
Mez. 132:14 “Sonsuza dek yaşayacağım yer budur” 2003³; “Rahat yerim ebediyen budur”
1995 (çev. n.)
617
Söz’ü öğretmeye çağrılan insanların değersizliğinin Söz’ün yetkisini azalttığını
düşünenler kendi nankörlüklerini sergilerler. Tanrı’nın insan ırkını donattığı olağanüstü
birçok armağan arasında bu, sesinin yankılanması için insanların ağızlarını ve dillerini
Kendine ayırma tenezzülünde bulunduğu tek ayrıcalıktır.11 Karşılığında, O’nun emriyle ve
Kendi ağzıyla belirtilen kurtuluş öğretişini benimsemeyi beğenmezlik etmeyelim. Tanrı’nın
gücü dışsal araçlara bağlı olmasa bile, Tanrı yine de bizi bu sıradan öğretme tarzına zorunlu
tutar. Buna sıkıca sarılmayı reddeden fanatik insanlar, birçok öldürücü tuzağa düşerler. Gurur,
beğenmeme ya da rekabet birçok kişiyi kendi başına okuyarak ya da düşünerek yeterince
kazanım elde edeceğini düşünmeye yönlendirir; böylece genel toplantıları küçümserler ve
vaazı gereksiz bulurlar. Ama kutsal birlik bağını koparmak ya da çiğnemek için her şeyi
yaparlar. Bu tehlikeli yanılgıların ve en iğrenç sanrıların çekiciliğine kapılmadan, hiç kimse
bu kutsal olmayan ayrılığın adil cezasından kaçamaz. Đmanın bu pak saflığı içimizde
gelişebilsin diye, bu dinsel uygulamadan yararlanmakta gönülsüz olmayalım. Tanrı, verdiği
emirle bunun gerekli olduğunu ve bunu çok onayladığını bize göstermiştir. Bize, Tanrı’ya
kulaklarımızı kapamayı söyleyecek hiç kimse –fanatik bir canavar bile- var olmamıştır. Ama
peygamberlerin ve Tanrı’ya bağlı öğretmenlerin her çağda tanrısızlarla güç bir mücadelesi
olmuştur. Tanrısızlar inat ederek, bir insanın sözüyle ve hizmetiyle öğrenmenin
boyunduruğuna asla baş eğememişlerdir. Bu, Tanrı’nın öğretirken bize parlayan yüzünü
tanınmaz duruma getirmeye benzer. Yasada da sık sık tekrarlandığı gibi [Mez. 27:8; 100:2;
105:4; 1Ta. 16:11; 2Ta. 7:14] eskiden imanlılara kutsal yerde Tanrı’nın yüzünü aramaları
emredilmiştir [Mez. 105:4]. Bunun, yasanın öğretilmesinden ve peygamberlerin Tanrı’nın
yaşayan suretleri olmasından başka bir nedeni yoktur. Pavlus da vaazlarında Tanrı’nın
görkeminin Mesih’in yüzünde parladığını belirtir [2Ko. 4:6].
Kiliseleri bölme tutkusu besleyen, aslında koyunları ağıllarından çıkararak kurtların
ağızlarına atan elçilerin tutumu, bu tutumdan daha iğrençtir. Pavlus’tan yaptığımız alıntıya
sıkıca sarılmalıyız –kilise sadece dışarıya yapılan vaazla kurulur, kutsallar tek bir bağla bir
araya toplanır: ortak görüşe göre, Tanrı’nın kurduğu kilise düzenini, öğrenme ve ilerleme
aracılığıyla korurlar [Krş. Ef. 4:12]. Söylediğim gibi, eski zamanlarda özellikle bu nedenle
yasa altındaki bütün imanlılara kutsal yerde toplanmaları emredilmişti. Musa, Tanrı’nın
yaşadığı yerden, aynı zamanda da Tanrı’nın adının anısını yerleştirdiği yerden söz ederken,
“Tanrı’nın adının yeri” (Krş. Çık. 20:24] der. Açıkçası bununla, Tanrı’ya bağlılık öğretişinin
dışında burasının kullanılamayacağını öğretir. Kuşkusuz aynı nedenden dolayı Davut,
düşmanlarının despotluğu ve acımasızlığı yüzünden Toplanma Çadırı’nın dışında kaldığı için,
ruhunda büyük bir acıyla şikâyet eder [Mez. 84:2-3]. Birçok kişiye bu, çocukça bir şikâyet
gelebilir, çünkü Tapınağa girmekten yoksun kalmak çok az bir kayıptır. Ancak biraz zevkle
giderilebilir. Yeter ki, başka zevkler olsun. Yine de o, bu tek üzüntüsü, sıkıntısı ve kederiyle
yanar, eziyet çeker, neredeyse tükenir. Kuşkusuz bunun nedeni, imanlıların toplu tapınmadan
daha büyük bir yardımlarının olmamasıdır, çünkü Tanrı halkını bununla adım adım yükseltir.
Tanrı’nın, ruhsal olarak bilinmesi için, öğretişinin aynasında Kendini kutsal atalara her
zaman açıkladığına dikkat etmeliyiz. Bu durumda Tapınağa sadece “Tanrı’nın yüzü” [Krş.
Mez. 42:2] değil, (bütün batıl inanç nedenlerini yok etmek için) “ayağının taburesi” de [Mez.
132:7; 1Ta. 28:2] denir. Herkes –en üsttekinden en aşağıdakine kadar- Baş’a yöneldiğinde bu
iman birliğini elde etmek ne mutluluktur [Krş. Ef. 4:13]! Öbür ulusların başka bir ilkeye
dayanarak Tanrı için yaptıkları tapınaklar bu ibadete sadece saygısızlık etmektir. Yahudiler,
11
(Yukarıdaki) “göksel öğretişe” hizmet edenler Tanrı’nın sesiyle konuşurlar. Krş. Calvin,
Homilies on I Samuel xlii, Burada Hıristiyan kilisesinde peygamberlerin ve pastörlerin
“Tanrı’nın ağzıyla” konuştuklarını söyler (CD XXXIX. 705). Onun vaaz verme hizmeti
konulu büyük öğretişi budur; dinlemeyi reddeden gurura karşı uyarıda bulunmayı sürdürür.
Krş. G. MacGregor, Corpus Christi, s. 52.
618
aynı büyüklükte olmasa da bir dereceye kadar buna dâhil olmuşlardır. Đstefanos, onları
Yeşaya’nın sözleriyle azarlamıştır: “Tanrı, elle yapılmış konutlarda oturmaz” [Elç. 7:48-50;
Yşa. 66:1-2]. Bu Söz’üyle Tanrı, sadece yasaya uygun kullanılması için tapınaklarını kutsar.
Onun emri olmadan bir şeye aceleyle girişirsek kötü başlangıca hemen tuhaf özellikler yapışır
ve ölçüsüz kötülükler yayılır.
Yine de Kserkses, bilge adamlarının öğüdüyle Yunanistan’daki bütün tapınakları
yaktığında ya da yıktığında, her yere özgürce girmesi gereken tanrıların duvarların ve çatıların
içine kapatılmasının saçma olduğunu düşünmüştü.12 Sanki bize yakın olmak için inmesi, yine
de yerini değiştirmeden ya da bizi dünyasal araçlarla sınırlamaması Tanrı’nın gücü dâhilinde
değilmiş gibi; ama tersine, bu şekilde bizi göksel görkemine, her şeyi ölçülemezliğiyle
dolduran, hatta yüceliği gökleri de aşan görkemine arabalarla taşır.
6. Hizmetin anlamı ve sınırları
Günümüzde hizmetin yeterliliği konusunda büyük bir çekişme vardır. Bazıları onun
ciddiliğini ölçüsüzce abartır. Bazıları, Kutsal Ruh’a ait olanın ölümlü insanlara yanlış
aktarıldığını öne sürerler – bu hizmetlilerin ve öğretmenlerin zihinlere ve yüreklere girdiğini
ve hem zihnin körlüğünü, hem de yüreğin nasırlaşmasını düzelttiğini düşünelim.13 Bu nedenle
bu çekişmeyi doğru değerlendirmeliyiz.
Đki tarafın da tartıştıkları konular, özellikle şunlara dikkat edilirse güçlük çekmeden
kolayca sonuca gidecektir: ( 1 ) Tanrı’nın, Ruhunu kattığı vaazın yazarı olarak, bunlardan
yararlanılacağını vaat ettiği parçalar; ( 2 ) Tanrı’nın, dışsal yardımlardan Kendini ayırarak,
hem imanın başlangıcını, hem de aldığı bütün yolu Kendi adına iddia ettiği parçalar.
1. Malaki’ye göre, ikinci Đlyas’ın görevi, düşünceleri aydınlatmak ve “babaların
yüreklerini çocuklara döndürmek, söz dinlemeyenleri doğru kişilerin anlayışına yöneltmekti”
[Luk. 1:17; Mal. 4:5-6]. Mesih, çalışmalarıyla meyve versinler diye elçilerini gönderdiğini
duyurur [Yu. 15:16]. Petrus, bu meyvenin ne olduğunu kısaca tanımlar. “Ölümsüz bir
tohumdan… yeniden doğduğumuzu” [1Pe.23] söyler. Bu nedenle Pavlus, “Müjde’yi
ulaştırmakla” Korintlilerin “manevi babası olduğu” [1Ko. 4:15], onun “elçiliğiyle”
“mühürlendikleri” [1Ko. 9:2], ayrıca sadece sesiyle kulaklara çarpan bir mektupla hizmet
etmediği, öğrettikleri verimsiz olmasın diye kendisine Kutsal Ruh’un çalışmasının da verildiği
[2Ko. 3:6] için övünür. Galatyalıların, “Kutsal Ruh’u… duyduklarına iman ederek…
aldıklarını” da [Gal. 3:2] onaylar. Kısaca, birçok parçada kendisini sadece Tanrı’nın emektaşı
yapmaz, kurtuluşu duyurmayı da kendisine görev edinir [1Ko. 3:9 vdd].
2. Bütün bunlardan söz ederken Pavlus, Tanrı’dan ayrı olarak, en küçük bir zerreyi
bile kendine mal etme niyetinde değildi. Bunu başka yerde kısaca açıklar: “O’nun kudretle
bende etkin olan gücüne dayanan” [Kol. 1:29] “Rab’deki emeğimiz boşa gitmedi” [1Se. 3:5].
Benzer biçimde, “Sünnetlilere elçilik etmesi için Petrus’ta etkin olan Tanrı, öteki uluslara
elçilik etmem için bende de etkin oldu” [Gal. 2:8] der. Üstelik başka parçalardan da hiçbir
şeyi hizmetlilere bırakmadığı açıktır. “Önemli olan, eken ya da sulayan değil, ekileni büyüten
Tanrı’dır” [1Ko. 3:7]. Benzer biçimde, “Elçilerin hepsinden çok emek verdim. Aslında ben
değil, Tanrı’nın bende olan lütfu emek verdi” [1Ko. 15:10] der. Kuşkusuz Tanrı’nın, zihnin
aydınlanmasını ve yüreğin yenilenmesini kendisine mal ettiği, insanın bunların ikisinde de
hak iddia etmesinin saygısızlık olduğunu söylediği bu uyarıları unutmamalıyız.
Bu arada, Tanrı’nın atadığı hizmetlilere kendini öğrenmeye hevesli bir ruh olarak
tanıtan biri, sonuçta bu öğrenme tarzının iyi bir nedenden dolayı Tanrı’nın gözüne iyi
12
Bunu Cicero anlatır, Laws II. x. 26 (LCL basımı, s. 405 vd).
Editörler yukarıdaki cümlenin Luther’cilerin ve Zwingli’cilerin tutumlarını tanımladığını
öne sürmüşlerdir. Ama hiçbir metinde bundan söz edilmez. Calvin’in, bir grubun
düşüncesinden çok bireyleri düşünmesi olanaksızlığını sürdürür.
13
619
göründüğünü, bu ılımlılık boyunduruğunun iyi bir nedenden dolayı imanlılara dayatıldığını
öğrenecektir.
(Görülen kilise: kiliseye üyelik ve bunun anlaşılan işaretleri, 7-9)
7. Görülmeyen ve görülen kilise
Görülen kiliseyi bilgimiz dâhilinde nasıl yargılamamız gerektiği, sanırım, yukarıdaki
tartışmadan bellidir. Kutsal Ruh’un kiliseden iki şekilde söz ettiğini söyledik. “Kilise”
kelimesi aslında kimi kez, oğulluğa alınma ve Mesih’in gerçek üyeleri olma lütfuyla,
Tanrı’nın çocuklarından başka kimsenin kabul edilmediği Tanrı’nın huzuru anlamına gelir.
Bu durumda aslında kilisede sadece şu anda yeryüzünde yaşayan kutsallar değil, dünyanın
kuruluşundan bu yana seçilmiş olan herkes vardır. Yine de çoğunlukla “kilise” adı, tek
Tanrı’ya ve Mesih’e taptığını ikrar eden, yeryüzüne dağılmış çok sayıda insana işaret eder.
Vaftizle O’na iman etmeye başlarız; Rab’bin Sofrası’na katılarak gerçek öğretişte ve sevgide
bir olduğumuza tanıklık ederiz; Rab’bin Sözü’nde anlaşmamız vardır, Söz’ün vaaz edilmesi
için Mesih’in kurduğu hizmet korunur. Adları ve dış görünüşlerinden başka Mesih’le hiç
ilişkisi olmayan birçok ikiyüzlü bu kiliseye karışır. Birçok hırslı, açgözlü, kıskanç, kötü
konuşan insan vardır. Bazısı hiç temiz olmayan bir yaşam sürdürür. Böylelerine bir süre
hoşgörü gösterilir. Bunun nedeni ya yetkili bir mahkemede suçlu bulunamamaları ya da sert
bir disiplinin her zaman olması gerektiği gibi geliştirilmemesidir.
Bu nedenle, inanmamız gerektiği üzere, bizim için görülmez olan ilk kilise sadece
Tanrı’nın gözüyle görülür.14 Bu nedenle bize, insanların “kilise” dedikleri bu ikinci kilisede
paydaşlığımızı korumamız ve ona saygı göstermemiz emredilir.
8. Yargılarımızın sınırı
Bu durumda Rab, kilise hakkında bilmemiz gerekenleri belli işaretler ve belirtilerle
bize gösterir. Yukarıda Pavlus’tan yaptığımız alıntıda belirttiğimiz gibi, kimlerin O’na ait
olduğunu bilmek sadece Tanrı’ya ait bir ayrıcalıktır [2Ti. 2:19].15 Đnsanların aşırı
düşüncesizliğini önlemek için gerçekten adımlar atılır; gündelik olaylar O’nun gizli
yargılarının bizim anlayışımızı ne kadar aştığını bize hatırlatır. Tümüyle kaybolmuş ve hiç
umutsuz görünenleri Onun iyiliği yeniden yola gelmeye çağırır; başkalarından daha çok sıkı
duruyor gibi görünenler çoğunlukla düşerler. Bu nedenle, (Augustinus’un dediği gibi)
Tanrı’nın gizli önceden belirlemesine göre, birçok koyun dışarıda, birçok kurt içerdedir.”16 O,
O’nu da, kendilerini de tanımayanları tanır ve onları işaretler. O’nun işaretini açıkça
taşıyanlardan kimin içtenlikle kutsal olduğunu ve sonuna kadar dayandığını [Mat. 24:13] –
kurtuluşun son noktası- sadece O’nun gözleri görür.
14
Bütün seçilmişlerden oluşan görülmez kilise kavramı Augustinus’da vardır ve Wycliffe
tarafından alışılagelmiş şekilde kullanılmıştır. Krş. Augustine, City of God, passim; On
Baptism III. xix. 26 (MPL 43. 152; çev. NPNF IV. 445); Wycliffe, De ecclesia, Wyclif
Society basımı, s. 37; “Universitas fidelium praedestinatorum”; ayrıca Hus, De ecclesia i,
yay. S. H. Thompson, s. 2 vd., 8; çev. D. S. Schaff, The Church by John Hus, s. 3, 6; J. T.
McNeill, “Some Emphasis in Wyclif’s Teaching”, Journal of Religion VII (1927), 452 vdd;
Unitive Protestantium, s. 25 vd. Bu görüş Niem’li Dietrich gibi Konsilcilere de yakındır (Bk.
LCC XIV. 150 vd). Luther de sık sık benzer bir dil kullanır, örn; Preface to Revolution
(Sämmtliche Schriften XIV [St. Louis, 1898] çev. Works of Martin Luther VI. 488).
Luther’den Zwingli’den diğer alıntılar için bk. OS V. 12, dn 1. Krş. J. Courvoisier, La notion
l’Église chez Bucer, s. 68 vdd; Wendel, Calvin, s. 225 vd; H. Strohl; La Pensé de la Réforme,
s. 174-181; McNeill, Unitive Protestantism, s. 39-45; Augsburg Confession, m. Vii, viii.
15
Yk. bk. m. 2
16
Augustine, John’s Gospel xlv. 12 (ML 35. 1725; çev. NPNF VII. 253 vd.)
620
Ama öte yandan kimlerin O’nun çocukları sayıldığını bilmenin bizim için bir değeri
olduğunu gördüğü için, bu açıdan Kendisini bizim düzeyimize uyarlamıştır. Đman güvencesi
gerekmediği için, bunun yerine ılımlı bir yargı getirmiştir. Đmanını açıklayarak, yaşamıyla
örnek olarak ve sakramentlere katılarak, içimizdeki aynı Tanrı’yı ve aynı Mesih’i ikrar
edenleri kilisenin üyeleri diye kabul ederiz.17
Üstelik O, daha açık işaretlerle dikkatimizi Kendi bedenine çekmiş, kurtuluşumuz için
bunun ne kadar gerekli olduğunu belirtmiştir.
9. Kilisenin işaretleri ve yargıda bunlara başvurmamız
Kilisenin yüzü bundan oluşur ve gözlerimizle görülebilir olur. Her nerede Tanrı’nın
Sözü’nün vaaz edildiğini ve işitildiğini, sakramentlerin Mesih’in kurumuna uygun olarak
yönetildiğini görürsek, kuşkusuz bu, Tanrı’nın var olduğu bir kilisedir [Krş. Ef. 2:20].18
Tanrı’nın vaadi boşa çıkmayacaktır: “Nerede iki ya da üç kişi benim adımla toplanırsa, ben de
orada, aralarındayım” [Mat. 18:20].
Bu konuyu iyice anlamak için aşağıdaki adımlarla ilerlemeliyiz: Evrensel kilise bütün
uluslardan oluşan bir kalabalıktır; bölünmüş ve farklı yerlere dağılmıştır ama tanrısal öğretişin
tek gerçeğini kabul eder ve aynı din bağıyla bağlıdır. Bunun altında, insanların ihtiyaçlarına
göre kasabalara ve köylere dağılmış tek tek kiliseler vardır. Böylece her biri, haklı olarak
kilise adını ve yetkisini alır. Aslında kiliseye yabancı bile olsalar, dinlerini ikrar ederek böyle
kiliselere kayıt olanlar, genelin yargısıyla reddedilinceye kadar bir anlamda kilise
mensubudurlar.
Yine de tek tek insanlar ve kiliselerle ilişkili olarak, yargının temelinde küçük farklar
vardır. Tanrı’ya bağlı olan insanların paydaşlığına değer olmadıklarını düşündüğümüz kişilere
kardeş gibi davranmalıyız ve onları imanlı saymalıyız, çünkü kilisenin, onların Mesih’in
bedeninde doğduklarına ve bu bedende hoşgörülü davranıldıklarına dair ortak bir anlaşması
vardır. Bu kişilerin kilise üyeleri olduklarını kendi oyumuzla onaylamayız ama Tanrı halkı
olmaları yasal olarak onlardan alınıncaya kadar Tanrı halkının arasında oldukları için onlara
böyle bir yer veririz.
Ama bu kalabalığı bütünüyle başka şekilde düşünmeliyiz. Bu kalabalığın içinde Söz’e
bağlı kalarak hizmet ediliyorsa ve ona saygı duyuluyorsa, sakramentler yönetiliyorsa burası
kilise olarak kabul edilmeye ve böyle düşünülmeye kuşkusuz layıktır. Böyle şeylerin
meyvesiz kalmadığı kesindir. Şeytansı ruhların her zaman bölmeye çalıştığı evrensel kilisenin
birliğini bu yolla koruruz; yerel ihtiyaçlara göre oluşturulan bu yasal toplulukların yetkisinin
hakkını yemeyiz.
(Bu işaretlere sahip olan bir kilise, her ne kadar kusurlu bile olsa bırakılmaz;
hizipleşme günahı, 10-16)
10. Kilisenin işaretleri ve yetkisi
Kilisenin ayırt edilebilen işaretlerinin Söz’ün vaaz edilmesi ve sakramentlerin yerine
getirilmesi olduğunu belirttik.19 Bunlar meyve vermeden ve Tanrı’nın kutsamasıyla
17
Krş. Luther, Enchiridion piarum precationum (1529) (Werke WA X. Đi. 394). Krş. aş. bk.
m. 20, dn 30.
18
Krş. Augusburg Confession, m. vii. Burada kilise “Müjde’nin doğru öğretildiği,
sakramentlerin doğru yönetildiği kutsallar topluluğu” olarak tanımlanır. Calvin için disiplin
önemli olduğundan, Bucer gibi, bunu kiliseyi belli eden farklı notae’den ya da işaretlerden
biri saymaz. Bucer, Scripta Anglicana, s. 36 vd. Krş. Wendel, Calvin, s. 228. Đskoç Đnanç
Açıklaması böl. xviii, Belçika Đnanç Açıklaması m. xxix gibi disiplini üçüncü “işaret” sayar.
19
Yk. bk. m. 9. Yakın zamanda eklenen şu önemli ifadeye dikkat edin: “Müjde’nin vaazının saygıyla dinlendiği
yer”. Krş. Calvin, Articles of the Faculty of Paris with the Antidote, mak. Xviii (CR VII. 29, 31; “ubi
621
bereketlenmeden asla olamaz. Söz her nerede vaaz edilirse edilsin, hemen meyve vereceğini
söylemiyorum; ama her nerede dinlenirse ve dinleyenlerin sabit bir sayısı varsa Söz etkisini
gösterir. Her nasıl oluyorsa, Müjde’nin vaazı saygıyla dinlendiğinde ve sakramentler ihmal
edilmediğinde, kilisenin biçiminde geçici bir süre için aldatıcılık ya da belirsizlik görülmez.
Kimsenin onun yetkisini reddetmesine, uyarılarıyla alay etmesine, danışmanlıklarına
direnmesine ya da verdiği cezaları hafife almasına izin verilmez –bu, kiliseyi terk etmekten ve
birliğini bozmaktan çok daha azdır. Rab, kilisesinin birlikteliğine o kadar saygı duyar ki, bir
Hıristiyan topluluğundan kibirle ayrılan birini hain ve inancını değiştiren biri olarak sayar.
Yeter ki, bu topluluk Söz’e ve sakramentlere gerçekten hizmet etmeyi benimsesin. Kilisenin
yetkisine o kadar saygı duyar ki, bu yetki çiğnendiğinde Tanrı, Kendi yetkisinin azaltıldığına
inanır.
Kiliseye “gerçeğin direği ve dayanağı” ve “Tanrı’nın ev halkı” [1Ti. 3:15] denmesinin
önemi az değildir. Bu sözlerle Pavlus, Tanrı’nın gerçeği dünyada yok olup gitmesin diye,
kilisenin bu gerçeğin sadık bekçisi olduğunu söylemek ister. Tanrı, bizi ruhsal yiyecekle
doyururken ve kurtuluşumuz için her şeyi sağlarken, kilisenin hizmeti ve gayretiyle Sözü’nün
vaazının saflığının korunmasını, ailenin babasının Kendisi olduğunu göstermek ister.
Mesih’in kiliseyi gelin olarak seçip ayırdığını söylemek sıradan bir övgü değildir. “Üzerinde
leke ve buruşukluk olmayan” [Ef. 5:27], kilise “Onun bedenidir… doluluğudur” [Ef. 1:23].
Bundan, kiliseden ayrılmanın Tanrı’yı ve Mesih’i inkâr etmek sonucu çıkar. Bu nedenle, bu
kadar kötü bir ayrılıktan daha çok sakınmalıyız. Tanrı’nın gerçeğini bütün gücümüzde
yıkmaya çalıştığımızda, bizi ezmesi için öfkesinin bütün yıldırımlarını bize yağdırmasını hak
ederiz. Hiç kimse bize karşı işlenen, Tanrı’nın tek Oğlu’nun bizimle anlaşma yapma
tenezzülünde bulunduğu evliliğini, saygısızca sadakatsizlik ederek bozmaktan daha iğrenç bir
suçu tasarlayamaz [Krş. Ef. 5:23-32].
11. Đşaretlerin bozulmaz geçerliliği
Öyleyse bu işaretleri zihnimize damgalayarak koruyalım. Rab’bin isteğine uygun
olarak onlara saygı gösterelim. Şeytan’ın bunların birini ya da ikisini atıp yok etmekten başka
bir komplosu yoktur. Kimi zaman kilisenin gerçek ve içten ayrımını yok etmek için bu
işaretleri silmeye, mahvetmeye çalışır. Kimi zaman açık bir başkaldırıyla bizi kiliseden
uzaklaştırmak için bunların üzerine küçümseme yığar. Bazı çağlarda Sözün pak şekilde vaaz
edilmesi onun hilesiyle ortadan kalkmıştır; şimdi de aynı kötü niyetle hizmeti yok etmeye
çalışmaktadır. Mesih, bu hizmeti kiliseye öyle emretmiştir ki, eğer yok edilirse kilise
kurulamaz [Ef. 4:12] Ama Rab’bin, kilisesini yeterince belli ettiğini düşündüğü bu işaretlerin
ve belirtilerin görüldüğü cemaatten, birinin çekilmeye yönlendirilmesi ne kadar tehlikelidir –
hayır, ne kadar öldürücüdür? Ne kadar büyük dikkatle ele alacağımız şeylerin olduğunu
görüyoruz. “Kilise” namı bizi aldatmasın diye, “kilise” adını iddia eden her cemaat bir denek
taşı olan bu standarda göre denenmelidir.20 Eğer Söz’de ve sakramentlerde Rab’in kabul ettiği
düzen varsa, kilise aldatmayacaktır; o zaman kiliselere güvenle saygı gösterelim. Ama yine,
Söz’den ve sakramentlerden yoksun olarak kilise kendi adının reklamını yapıyorsa, öte
yandan ataklığı ve gururu önlememiz gerektiği için, bu aldatmacaların titizlikle farkında
olalım.
12. Đşaretlere dikkat etmek, kapris yaparak ayrılmaktan korur
verbumeius auditur”; çev. Calvin, Tracts I. 103). Ayrıca bk. Comm. John 5:24: “Yaşamın Onun sözünü işiterek
elde edildiğini doğrular, ‘işitme’ kelimesiyle imanı kasteder… Ama imanın yeri kulaklarda değil, yüreklerdedir”.
20
“Ad Lydium lapidem”. Lydia’da altının saflığını ölçmek için kullanılan bir taş (kadife
siyahlığında bir jadeyit çeşiti).
622
Söylediğimiz gibi, Söz’ün pak şekilde vaaz edilmesi ve sakramentlerin saf bir
yöntemle kutlanması, bu iki işaretin olduğu bir toplumu kilise olarak güvenle
benimseyebilmemiz için yeterli bir kefalet ve garantidir. Bu ilke öyle bir noktaya kadar gider
ki, kilise bunları yaptığı sürece reddetmememiz gerekir. Hatta birçok hata, arı gibi kaynasa
bile.
Üstelik bazı hatalar ya öğretiş ya da sakramentlerin yönetimine sızabilir ama bu, bizi
kiliseyle birlik olmaktan soğutmamalıdır. Çünkü gerçek öğretişin bütün maddeleri aynı tarzda
değildir. Bazılarını bilmek çok gereklidir. Bunlar dinin gerçek ilkeleri olduğu için, kesindir ve
insanlarca sorgulanamaz. Şöyle ki: Tanrı tektir; Mesih Tanrı’dır ve Tanrı’nın Oğlu’dur;
kurtuluşumuz Tanrı’nın merhametine bağlıdır vb. Kiliseler arasında tartışılan başka öğretiş
maddeleri vardır. Bunlar, imanın birliğini yine de bozamaz. Bir kilisenin –önü alınamayan
tartışmalar ve geri dönülmez bir inatla- bedenden ayrılan canın göğe uçtuğuna inandığını,
diğerinin ise yer belirtemeye cesaret edemeden yine de canın Mesih’te yaşadığından emin
olduğunu düşünün. Hangi kiliseler bu konuda farklı görüştedir? Đşte, elçinin sözleri: “Bunun
için olgun olanlarımızın hepsi bu düşüncede olsun. Herhangi bir konuda farklı bir düşünceniz
varsa, Tanrı bunu size açıkça gösterecek” [Flp. 3:15]. Böyle gereksiz konulardaki görüş
ayrılıklarının21 Hıristiyanlar arasında hiçbir şekilde hizipleşmenin temeli olmaması
gerektiğine bu yeterince işaret etmiyor mu? Her şeyden önce her konuda aynı görüşte
olmalıyız. Ama bütün insanları cehalet kapladığı için, ya geride hiç kilise bırakmamalıyız ya
da dinin bütününe zarar vermeden ve kurtuluşu kaybetmeden bilinmeze gidebilen bu
konulardaki sanrılara göz yummalıyız.
Ama burada dalkavukluk ederek ve görmezlikten gelerek, bunları besleme
düşüncesiyle en küçük bir yanlışı bile desteklemiyorum. Ama küçük çekişmeler yüzünden
düşüncesizlik ederek kiliseyi bırakmamalıyız, diyorum. Çünkü dinine bağlı kişinin sağlıklı
kaldığı ve Rab’bin emrettiği sakramentlerin korunduğu bu öğretiş, ancak kilisede bozulmadan
güvenle korunur. Bu arada, hoşumuza gitmeyen şeyleri düzeltmeye çalışırsak, bunu görevimiz
olduğu için yaparız. Pavlus’un ifadesi bunu belirtir: “Toplantıda oturanlardan birine vahiy
gelirse, konuşmakta olan sussun” [1Ko. 14:30]. Kilisenin her üyesine, yeterince ve düzenli
yapması koşuluyla, lütfu ölçüsünde geneli eğitme sorumluluğu verildiği buradan bellidir.22
Yani esenliğini ve emredilen uygun disiplinini bozmak için ne kilisenin birliğinden ne de
orada kalmaktan vazgeçeriz.
13. Kilisede çıkan skandal ayrılma nedeni değildir
Yaşamdaki eksikliklere dayanırken çok daha düşünceli olmalıyız. Buradaki yokuş çok
kaygandır ve Şeytan hiç de sıradan olmayan hilelerle bizi tuzağa düşürür. Kendilerinin ruhları
21
Krş. IV. ii. 1. Esaslı olan ve olmayan iman maddelerinin arasındaki farkı Calvin, tam olarak
ele almasa bile bunlar düşüncesindeki unsurlardır. F. Wendel, Calvin’in kilisenin birliğini
savunduğu bu öğretişin önemine işaret eder ve alıntı yapar Comm. 1Ko. 3:11 (CR XLIX.
1354): “Bozulmasına hiçbir şekilde izin verilemez olan bu esas öğretiş, Mesih’e sadık
olmamızdır, çünkü O, kilisenin tek temelidir [unique fondament].” Burada adları geçen
öğretişler qualia (örneğin) kelimesiyle verilir ve kuşkusuz, Calvin’in gerekli bulduklarının
arasında değildir. Esaslı maddeler düşüncesi, on yedinci yüzyılda georg Calixus, Pierre Jurieu,
Samuel Werenfels, J. A. Turretin ve diğerlerinin geliştirdikleri birlik konusunda çeşitli liberal
projelerin çekirdeğini oluşturur. Bk. Rouse ve Neill, A History of the Ecumenical Movement,
s. 79 vdd, 92 vd, 107, 111.
22
1Ko. 14:29-33, 40 konusunda Reform ve Puritan kiliseleri üyelerinin katılım ilkesini, bütün
Hıristiyanların kahinliklerinin bir ifadesi olarak Kutsal Yazı’daki tartışmalara dayandırmıştır.
(Calvin, 30. ayete “daha iyi” kelimelerini eklemiştir). Krş. McNeill, The History and the
Character of Calvinism, s. 301, 318 vd; Pannier, Institution II. 133, dn a, s. 386.
623
çoktan bir tür hafiflemiş23 gibi, içlerinde insan doğasının kalıntılarını gördükleri bütün
insanlarla birlikteliği reddeden, yetkin biçimde kutsal oldukları yolunda sahte bir inanışla
aşılananlar her zaman vardır. Donatus’çular da, bunlara akılsızca yaklaşan eski Cathari’ler de
böyleydi. Bugün başkalarından daha ileride olmak ister görünen Anabaptistlerin bazısı da
böyledir.
Çılgınca gururdan çok, doğruluk konusunda verilen kötü öğütler nedeniyle günah
işleyenler vardır. Müjde’nin duyurulduğu kişiler arasında Müjde’nin öğretişine uygun
nitelikte bir yaşam görmediklerinde, hemen burada bir kilise olmadığı yargısına varırlar.24 Bu,
çok meşru bir şikâyettir. Bu en sefil çağda hepimiz buna çok fırsat veriyoruz. Bizim lanetli
uyuşukluğumuzun özrü yoktur, çünkü Rab bunun cezasız kalmasına izin vermeyecektir. Bunu
zaten ağır şekilde cezalandırmaya başladığını görürüz. Bu durumda, güçsüz vicdanların bizim
yüzümüzden yaralandığı, ceza gerektiren şekilde böyle ahlaksızca ve serbestlikle davranan
bizlere lanet olsun! Ama o gün günahtan söz ettiğimiz kişiler, kendi açılarından taraftar
olmamaktan nasıl vazgeçeceklerini bilmiyorlar. Rab’bin şefkat istediği yerde bunu ihmal
ediyorlar. Kendilerini aşırı sertliğe kaptırıyorlar. Aslında yaşamda yetkin saflığın ve
bütünlüğün olmadığı yerde, kilisenin olmadığını düşündükleri için, yasaya uygun kiliseden
ayrılıp kötülükten nefret ediyorlar. Kötülerin hizipleşmesinden uzak kaldıklarını hayal
ediyorlar.
Mesih’in kilisesinin kutsal olduğunu öne sürüyorlar [Ef. 5:26]. Ama aynı zamanda da
kilisede iyi ve kötü insanların birbirine karıştığını öğrenmek için, Mesih’in ağzından çıkan,
kiliseyi balık ağıyla karşılaştırdığı benzetmeyi duysunlar. Ağın içine her tür balık toplanır ve
ağ kıyıya çekilinceye kadar balıklar ayıklanmaz [Mat. 13:47-58]. Bunun iyi tohum ekilmiş bir
tarlaya benzediğini duysunlar. Düşmanın yaptığı hileyle deliceler yayılır. Deliceler, biçim
vaktinde başaklar ayrılıncaya kadar temizlenmez [Mat. 13:24-30]. En sonunda da, bunun bir
harmana benzediğini duysunlar. Taneler öyle toplanır ki, savrulup elenerek sonunda ambara
yığılıncaya kadar samanların altında saklı kalır [Mat. 3:12]. Ama Rab, kilisenin Yargı Gününe
kadar bu kötülüğün –kötülerin karışmasının yükü- altında gayret göstermesini duyuruyorsa,
kusurun kirletmediği bir kiliseyi boşu boşuna ararlar.
14. Pavlus ve cemaatlerin ihtiyaçları
Ama ahlaksızlık belasının her yerde rağbet görmesi dayanılmaz, diye feryat ederler.
Burada elçinin görüşünün yine onlara yanıt verdiğine inanın Olması gereken yerde olmayan
Korintlilerin sayısı hiç de az değildi: Aslında neredeyse bütün beden mikrop kapmıştı. Günah
bir değil, birçoktu; yanlışlar basit değildi, korkunç kötü işler yapılıyordu; sadece ahlak değil,
öğreti bozuklukları da vardı. Tanıklığıyla kilisenin ayakta kalacağı ya da düşeceği, Kutsal
23
“Aeri daemones” “Anges de Paradis”, “Cennetin Melekleri” Krş. Luther’in Carlstadt ve Münster’deki
fanatiklerle alay ettiği “göksel peygamberler” (1525) ifadesi.
24
Açıkçası Calvin, “Cathari”yle, Albigense’lilerden çok (yakl. 1200) çoğunlukla Cathari adı
verilen Novatian’cılardan (yakl. 250) söz etmektedir. Krş. aş. bk. m. 23. VG “Cathari”yi
“yani, saf olanlar” ifadesiyle açıklar. Bu bölüm özellikle Anabaptislere yönelik olsa da,
mezheplerin her şekilde üstünlük iddiaları şiddetle azarlanır. Anabaptistlerin, kilise tümüyle
saf değilse de vardır görüşünü reddetmeleri şuralarda açıklanır: Acts of the Conference
Between Preachers and Baptist Brethren in Bern (1538) (Acta des Gesprächs zwischen
predicanten uund Teuffbruederen inn der Stadt Bern, Bern Kent Arşivi, “Unnütze Papiere” t.
80) (Goshen Kolejöi Kitaplığı film kopyası). Krş. Zwingli, Opera, der. Schuler ve Shulthess
III. 390; Jackson, Selected Works of Huldreich Zwingli, s. 180 vd. Kilisenin hatalı ama
ilerleme kaydeden kutsallığı için bk. H. Quistorp, Calvin’s Doctrine of the Last Things, s. 2735. Calvin, buradaki 13-16. maddelerde Đsviçreli Anabaptistlerin çeşitli durumlarını reddeder.
17. maddede, kilisenin geneldeki kutsallığından üyelerin kişisel kutsallıklarına geçer.
624
Ruh’un aracı olan Kutsal elçi bu konuda ne yapar? Ayrılmak mı ister? Onları Mesih’in
Krallığından atar mı? Onlara afarozun en son şimşeğini mi yağdırır? Hiç bu tür şeyler
yapmaz; hatta onları Mesih’in kilisesi ve kutsalların birliği diye kabul ederek duyurur [1Ko.
1:2]! Korintlilerin arasında çekişmeler, bölünmeler, kıskançlıklar alevlenir [1Ko. 1:11; 3:3;
5:1; 6:7; 9:1 vdd]; açgözlülükle birlikte tartışmalar ve anlaşmazlıklar tomurcuklanır;
paganların bile nefret ettikleri kötü işler açıkça onaylanır [1Ko. 5:1]; (bir baba olarak saygı
göstermeleri gereken) Pavlus’a küstahça iftira edilir; bazıları bütün Müjde’yi mahvedinceye
kadar ölülerin dirilişiyle alay ederler [1Ko. 15:12]; Tanrı’nın karşılıksız armağanları sevgiye
değil hırsa hizmet eder [Krş. 1Ko. 13:5]; terbiyeye ya da düzene uymayan birçok şey yapılır.
Yine de kilise onların arasında ayakta kalır, çünkü Söze bağlı kalarak yapılan hizmet ve
sakramentler reddedilmeden sürdürülür. O zaman, böylesine kötü işlerin onda biriyle bile
suçlanamayanlardan “kilise” unvanını kapmaya kim cesaret edebilir? Soruyorum, bugünkü
kiliselere böyle aksilenerek öfkelenenler, hepsi de Müjde’yi bırakan Galatyalılarla ne tür bir
bağlantı kuruyorlar [Gal. 1:1-2]? Aynı elçi Galatya’daki kiliseleri yine de kabul etmişti.
15. Kötü kişilerle paydaşlık
Pavlus’un, Korintlileri, adı kötüye çıkmış bir adamla paydaş olmaya hoşgörüyle
baktıkları için sert şekilde azarladığını söyleyerek karşı çıkarlar [1Ko. 5:2]. Pavlus, utanç
verici bir yaşam sürdüren bir adamla birlikte ekmek yemenin bile yanlış olduğunu duyurarak
genel bir ilke getirir [1Ko. 5:11]. Burada “Sıradan bir ekmeği yemeğe izin verilmiyorsa,
Rab’bin ekmeğini yemeğe nasıl izin verilir?” diye çığlık atarlar.
Tanrı’nın çocuklarının arasında domuzlar ve köpekler varsa bunun büyük nankörlük
olduğunu kabul ediyorum. Mesih’in kutsal bedeni kötü amaçla kullanılıyorsa bu daha büyük
bir nankörlüktür. Aslında, kiliseler iyi düzenlenirse sinelerinde kötüleri taşımaz. Bu kutsal
şölende değenin ve değmeyenin birlikte katılmasına ayrım gözetmeden izin vermezler. Ama
pastörler her zaman dikkatle gözlemlemediğinden ve kimi kez de olmaları gerektiğinden daha
yumuşak oldukları ya da istedikleri gibi ciddi olmaları engellendiği için, sonuçta apaçık kötü
olanlar bile kutsalların eşliğinden uzaklaştırılmaz. Pavlus, Korintliler’de bunu şiddetle
azarladığı için, bunun hata olduğunu kabul ediyorum ve özür bulma niyetinde değilim. Ama
kilise görevinde gevşek davransa bile, tek tek her bireyin hemen kendi başına ayrılma kararı
vermeye hakkı yoktur. Aslında kötülerle yakınlık kurmaktan kaçınmanın ve onlarla gönüllü
ilişkiye girmenin ağına düşmemenin Tanrı’ya bağlı insanların görevi olduğunu
yadsımıyorum. Ama kötülerle ahbaplık etmek başka, kilisenin birliğini reddederek onlardan
nefret etmek başka şeydir.
Ama Rab’bin ekmeğini kötülerle paylaşmanın saygısızlık olduğunu düşünmekle
Pavlus’tan çok daha katıdırlar. Pavlus, bizi onu kutsallıkla ve saflıkla paylaşmaya
yönlendirdiğinde, birinin diğerini ya da herkesin bütün kiliseyi incelemesini değil, her bireyin
kendini sınamasını ister [1Ko. 11:28]. Değmeyen bir kişiyle birliği paylaşmak yasadışı
olsaydı, kuşkusuz Pavlus bize, kalabalığın içinde murdarlığıyla bizi kirleten birinin olup
olmadığını araştırmamızı emrederdi. Ama herkesten tek tek kendini sınamasını istediğinde,
değmeyen biri kendini bize hileyle kabul ettirirse kesinlikle zarar görmeyeceğimizi belirtir.
Bundan çıkan sonuç şuna uygundur: “Bedeni fark etmeden yiyip içen, böyle yiyip içmekle
kendi kendini mahkûm eder” [1Ko. 11:29]. Pavlus, “başkalarını” değil, “kendi kendini” der.
Haklıdır. Bireyler, kimlerin kabul edileceğine, kimlerin reddedileceğine karar verme yetkisine
sahip olmamalıdır. Bu algı bütünüyle kiliseye aittir ve aşağıda daha ayrıntılı anlatılacağı
üzere, yasaya uygun olmayan şekilde yapılamaz. Bu nedenle bir bireyi başkasının
değersizliğiyle lekelemek kötülüktür. Onun gelmesi yasaklanamaz, yasaklanmamalıdır.
16. Mükemmelliğin çarpıtılmış görüşten geldiğine dair asılsız iddialar
625
Ama kimi kez bu ayartma, doğruluk için çaba gösterme konusunda yanlış öğütler
verilen iyi insanlardan çıksa bile, bu aşırı titizliğin25 gerçek kutsallık ve gerçek çabadan çok
gurur, kibir ve kutsallık konusundaki yanlış görüşten doğduğunu algılarız. Bu nedenle,
kiliseden ayrılmayı başkalarından daha cesurca kışkırtanların ve bu işin öncüsüne
benzeyenlerin, çoğunlukla, başkalarından daha iyi olduklarını göstermek için herkesi
küçümsemekten başka nedenleri yoktur. O zaman Augustinus bilgece ve iyi konuşur:
“Tanrı’ya bağlılığın tarzı ve kilise disiplininin ölçüsü her zaman ‘esenlik bağındaki Ruh’un
birliğiyle’ [Ef. 4:3] ilişkili olmalıdır. Elçinin sürdürülmesini emrettiği karşılıklı hoşgörü kuralı
budur. Bu sürdürülmediğinde çare olarak ceza, sadece yüzeysel değil, tehlikeli bile olur. Bu
nedenle çare değildir. Bu kötülüğün çocukları, başkalarının kötülüklerinden nefret ettikleri
için değil, çekişmek istedikleri için, kendi adlarıyla övünmeleri engellenen güçsüz sıradan
insanları sürüklemeye ya da en azından bölmeye çabalarlar. Gururla şişinmiş, inatçılıktan
deliye dönmüş, attıkları iftiralarla kandıran, kışkırtmalarıyla sorun çıkaran bu kötü insanlar
katı bir ciddilik taslarlar. Böylece gerçeğin ışığının yok olduğu onlara gösterilemez. Kutsal
Yazı, kardeşlerimizin ahlaksızlıklarını sevginin içtenliğini ve esenliğin birliğini koruyarak
daha ölçülü bir özenle düzeltmemizi bize emreder. Hizipçilikle saygısızlık etmek ve
kardeşlerin paydaşlığını yok etme fırsatı olarak bu ilkeyi kötü amaçla kullanırlar.” Ama
Tanrı’ya bağlı ve esenlikten yana olan insanlara Augustine şu öğüdü verir: “ Tanrı
değiştirinceye, düzeltinceye ya da harmanda deliceleri köklerinden söküp samanı
ayıklayıncaya kadar onların yapabildiklerini merhametle düzeltmek; yapamadıklarına sabırla
katlanmak, sevgiyle acı ve üzüntü duymak [Mat. 13:40; 3:12; Luk. 3:17].26
Tanrı’ya bağlı bütün insanlar, doğruluğun hakkını gayretle ve cesaretle korurlarken,
tek doğruluk krallığı olan Gökteki Krallıktan ayrılmasınlar diye, bu zırhla donansınlar. Tanrı
kilisesinin birliğinin bu dışsal toplumda sürdürülmesini istediği için, kötülerden nefreti
nedeniyle bu topluluğun izlerini silen biri, kutsalların birliğinden ayrılmaya götüren yolda
yürür.
Bu büyük kalabalığın içinde, Rab’bin gözünde gerçekten kutsal ve masum olan, kendi
gözlerinden kaçmış birçok kişinin olduğunu düşünsünler. Hastalıklı görünen bu insanların
arasında bile hatalarından hiçbir şekilde hoşnut olmayan, hatalarıyla övünmeyen, büyük bir
Tanrı korkusuyla tekrar tekrar uyanan, daha dürüst bir yaşam sürdürmeyi isteyen birçok
kişinin olduğunu düşünsünler. Đnsanın yaptığı tek bir işle yargılanmaması gerektiğini, en
kutsalların bile kimi zaman çok üzücü şekilde düştüklerini düşünsünler. Kilisenin bir araya
gelmesi için, hem Söz’e bağlı kalarak yapılan hizmetin, hem de kutsal gizemlere katılmanın,
Tanrı’ya bağlı olmayan bazı insanların suçu yüzünden bütün bu gücün yok edilmesi
olasılığından çok daha önemli olduğunu düşünsünler. Son olarak da, gerçek kiliseyi
değerlendirirlerken, tanrısal yargının insanın yargısından daha önemli olduğunu düşünsünler.
(Kilisenin kusurlu yetkinliği hizipleşmeyi aklamaz ama kilisede günahların
bağışlanması için fırsat yaratır, 17-22)
17. Kilisenin kutsallığı
Kiliseye kutsal denmesinin temelsiz olmadığını da öne sürdükleri için, kilise her
bakımdan yetkin değilse, kiliseye gitmek istemiyorsak, asla ayrılmayalım diye, onun üstün
olduğu kutsallığın derecesini incelemek uygundur. Pavlus’un sözleri aslında gerçektir: “Mesih
kiliseyi suyla yıkayıp tanrısal sözle temizleyerek kutsal kılmak için kendini feda etti. Öyle ki,
25
“Morositatem” Krş. I. xiii. 2, dn 9 ve aş. bk. m. 20, “terslik”
Augustine, Against the Letter of Parmenianus III. i. 1; III. ii. 15 (MPL 43. 8 vdd. 94; CSEL
51. 98, 118). W. E. Keeney, incelemesinde Anabaptistlerin mükemmeliyetçiliğini çeşitli
yönleriyle incelemiştir, The Development of Dutch Anabaptist Thought and Practice, 15391564. Özellikle bk. s. 178-185.
26
626
kiliseyi üzerinde leke, buruşukluk ya da buna benzer bir şey olmadan, görkemli biçimde bir
gelin olarak kendine sunabilsin” [Ef. 5: 26-27]. Ne var ki, Rab’bin buruşukları düzeltmek,
lekeleri temizlemek için her gün çalıştığı da bundan daha az doğru değildir. Bundan, kilisenin
kutsallığının henüz tamamlanmadığı sonucu çıkar. O zaman kilise, kaydettiği günlük ilerleme
açısından kutsaldır ama henüz yetkin değildir. Günden güne ilerleme kaydeder ama başka bir
yerde daha ayrıntılı açıklanacağı üzere27, kutsallık amacına henüz ulaşmamıştır.
Peygamberler, “yabancıların bir daha ele geçiremeyecekleri” [Yoe. 3:17] bir
Yeruşalim ve murdar kişilerin giremeyecekleri çok kutsal bir tapınağın olacağına [Yşa. 35:8;
Krş. 52:1] peygamberlik ederler. Bu peygamberliği kilisenin bütün üyeleri kusursuzmuş gibi
anlamayalım; ama kutsallığı ve yetkin paklığı çok gayret göstererek istedikleri için, henüz
tümüyle sahip olmadıkları temizliği Tanrı onlara şefkat göstererek verir. Đnsanların böyle
kutsanmasının çoğunlukla birkaç kanıtı olsa da, dünyanın yaratılışından bu yana Rab’bin
kilisesinin olmadığı bir zaman olmadığına inanmalıyız; hatta çağ tamamlanıncaya kadar
kilisenin olmayacağı bir zaman olmayacaktır. Bütün insan ırkı, en başından bu yana Âdem’in
günahıyla bozulmuş ve sapmış olsa da, O’nun merhametinin yaşanmadığı bir çağ olamasın
diye, bu kirlenmiş kalabalıktaki bazı kapları onurla kutsamıştır [Krş. 9:23 vdd]. Bu, O’nun
bunlar gibi vaatlerine kesinlikle tanıklık eder: “Seçtiğim adamla antlaşma yaptım, Kulum
Davut’a şöyle ant içtim: ‘Soyunu sonsuza dek sürdüreceğim, tahtını kuşaklar boyunca sürekli
kılacağım’” [Mez. 89: 3-4]. Ayrıca: “Rab, Siyon’u seçti, onu konut edinmek istedi. ‘Sonsuza
dek yaşayacağım yer budur’ dedi” [Mez. 132: 13-14]. Ayrıca: “Gündüz ışık olsun diye güneşi
sağlayan, gece ışık olsun diye ayı, yıldızları düzene koyan… Rab… diyor ki, ‘Eğer kurulan bu
düzen önümden kalkarsa… Đsrail’in soyu da kalkar” [Yer. 31:35-36].
18. Peygamberlerin örneği
Mesih, elçiler ve neredeyse bütün peygamberler bize bunun örneğini verirler. Yeşaya,
Yeremya, Yoel, Habakkuk ve diğerleri, Yeruşalim kilisesinin sınanmaları karşısında
duydukları üzüntüyü korkuyla anlatırlar. Halkta, yönetimde ve kâhinlikte her şey o kadar
bozulmuştur ki, Yeşaya Yeruşalim’i Sodom ve Gomora’ya benzetmekte tereddüt etmez [Yeş.
1:10]. Din bir ölçüde aşağılanıyorrdu, bir ölçüde de kirletiliyordu. Ahlak açısından hırsızlık,
soygunculuk, hainlik, kan dökme ve kötü işleri sevme çoğunlukla dikkati çekiyordur. Yine de
peygamberler bu nedenle kendileri için yeni kiliseler kurmadılar ya da ayrı sunularda
bulunmak için sunaklar yapmadılar. Ama insanlar ne olursa olsunlar, peygamberler Rab’bin,
sözünü onların arasında yerine getirdiğini ve tapınılması için törenler oluşturduğunu göz
önünde tuttukları için, kötüler topluluğunun içinde ona pak ellerini uzattılar. Kuşkusuz, bu
törenlerde kirlendiklerini düşünselerdi, bu yöne sürüklenmektense yüz kez ölürlerdi. Sonuçta,
birliği sürdürme çabalarının dışında hiçbir şey hizip yaratılmasını önleyemedi. Ama kutsal
peygamberler, bir kişinin ya da başka birinin değil, neredeyse herkesin yaptığı önemli birçok
kötü işten dolayı kiliseden ayrılmaktan vicdani nedenlerle çekindilerse, herkesin ahlakı bizim
standartlarımızla bağdaşmadığı ya da Hıristiyan iman ikrarına uymadığı için, kilise
birliğinden hemen çekilmeye cesaret edersek, kendimiz için çok fazla hak iddia etmiş oluruz.
19. Mesih ve elçiler örneği
Mesih’in ve elçilerin döneminde dünya neye benziyordu? O zaman bile Ferisilerin
Tanrı’ya aşırı saygısızlıkları ve genelde geçerli olan ahlaksızca yaşam, onların halkla beraber
aynı dinsel törenleri yapmalarını ve halkın dinsel tapınması için, geri kalanlarla birlikte tek bir
tapınakta bir araya gelmelerini önleyemedi. Aynı dinsel törenlere katılanların, kötülerle bir
27
Krş. yk. bk. m. 13. Buradaki gelecek zaman kipi 1539 basımının iv. bölümünden alınmıştır.
Buradaki 13. bölümde yer alan malzeme bu bölümde bu parçadan sonra gelir. (CR I. 540,
546). Bk. Pannier, Institution II. 123, 133.
627
araya geldikleri için, asla bozulmadıklarını temiz bir vicdanla bilmelerinin dışında bu nasıl
oldu?
Şayet peygamberler ve elçiler birini ikna edemiyorsa, en azından Mesih’in yetkisine
boyun eğsin. Cyprianus bunu iyi söylemiştir: “Kilisede deliceler ve kirli kaplar var gibi gelse
de, kiliseden vazgeçmemizin nedeni yoktur; tersine, buğday olmaya çalışmalıyız; elimizden
geldiğince altın ve gümüş kaplar olmaya gayret etmeliyiz. Ama toprak kapları kırmak sadece,
Kendisine demir çomak emanet edilen Rab’be aittir [Mez. 2:9; Va. 2:27]. Hiç kimse, sadece
Oğul’un olanda kendisi için hak iddia etmesin. Harman yerini temizlemek ve buğdayı
toplamak için bu yeterlidir [Krş. Mat. 3:12; Luk. 3:17]. Bütün deliceler, insan yargılandığında
ayıklanacaktır [Krş. Mat. 13: 38-41]. Aslında kötünün çılgınlığının sahip çıktığı gurur, bu
inatçılık ve dinsiz küstahlıktır.”28
Aşağıdaki iki nokta sapasağlam yerinde kalsın. Birincisi, ( Tanrı’nın Sözü’nün vaaz
edildiği ve sakramentlerin yönetildiği) kilisenin dışsal birliğinden isteyerek ayrılan kişinin
özrü yoktur. Đkincisi, ne birkaç kişinin ne de birçok kişinin ahlaksızlığı, Tanrı’nın emrettiği
törenlerde imanımızı uygun şekilde ikrar etmekten bizi alıkoyar. Tanrı’ya bağlı bir vicdan,
ister pastör, ister din adamı olmayan biri olsun, başkasının değersizliğinden yara almaz; temiz
olmayan biri tarafından yönetilen sakramentler de, kutsal ve dürüst biri için ne daha az kutsal,
ne de daha az sağlıklı olur.
20. Günahların bağışlanması ve kilise
Terslikleri ve kendini beğenmişlikleri daha da ileri gider: En küçük bir lekeden bile
uzak değilse kiliseyi tanımazlar.29 Aslında onlar dürüst öğretmenlere kızarlar, çünkü bu kişiler
imanlıları ilerleme kaydetmeye yönlendirerek, bütün hayatları boyunca ahlaksızlıkların yükü
altında inlemeyi ve bağışlanmaya sığınmayı öğretirler. Karşıtlarımız, bu yollarla insanların
yetkinlikten uzaklaştırıldığını söyleyerek karşı çıkarlar.
Đnsanları yetkinliğe yönlendirmeye yavaş ve kayıtsızca çalışmamamız, bundan çok
daha az vazgeçmemiz gerektiğini kabul ediyorum. Bununla beraber, henüz yeryüzündeki
yarıştayken, yetkinliğimizden çok emin olmamızın, zihinlerimiz için şeytanca bir buluş
olduğunu söylüyorum. Đman Açıklamasında günahların bağışlanması, yerinde olarak,
kiliseden söz edilmesinin hemen ardından gelir. Peygamberin sözlerinde görüldüğü gibi,
ancak kilise ulusu ve kilisenin ev halkı bunu elde eder [Yşa. 33:14-24]. Bu nedenle göksel
Yeruşalim’i inşa etmek ilk sırada gelir. Sonra kiliseye gelen herkesin kötülüklerinin
silinebilmesi için, burada Tanrı’nın merhametinin bir yeri olur. Günahların bağışlanmadığı
bir kilisenin olabileceğini değil, Rab ancak kutsalların birliğine merhamet etme sözü verdiği
için, önce onun inşa edilmesi gerektiğini söylüyorum.30 O zaman günahların bağışlanması
bizim kiliseye ve Tanrı’nın Krallığına ilk girişimizdir. Bu olmazsa antlaşmamız ya da
Tanrı’yla bağımız olmaz. Tanrı, peygamber aracılığıyla şöyle konuşur: “Kırdaki hayvanlarla,
gökteki kuşlarla, toprakta yaşayan canlılarla, halkım için o gün antlaşma yapacağım. Ülkeden
yayı, kılıcı, savaşı kaldıracağım. Güvenlik içinde yatıracağım onları. Seni sonsuza dek
kendine eş alacağım diyorum. Doğruluk, adalet, sevgi, merhamet temelinde seninle
evleneceğim” Hoş. 2:18-19]. Rab’bin merhameti aracılığıyla bizi kendisiyle nasıl
28
Cyprian, Letters liv. 3 (CSEL 3. ii. 622 vd; çev. ANF V. 327)
Krş. Acts of the Conferance, Staatsarchiv Bern, “Unnütze Papiere”, t. 80, fo. 87 vd.
30
Katılım koşulu olarak mutlak kutsallık talebinde bulunmanın anlamsız olduğu, kutsalların
birliği açısından, kilisenin sürekli bir etkinliği olarak günahların bağışlanmasından ve bu
birliğin dışında bağışlanmamasından bellidir. Eine kurze Form… des Glaubens (1520) (Werke
WA VII. 219; çev. Works of Martin Luther II. 373): “Günahların başka yerde değil, bu
cemaatin içinde bağışlandığına inanıyorum” Krş. Enchiridion piarum precationum (Werke
WA X. Đi. 394).
29
628
barıştırdığını görüyoruz. Başka bir yerde, öfkesiyle dağıttığı insanların yeniden bir araya
geleceklerini duyurduğunda, “Onları bana karşı işledikleri bütün günahlardan
arındıracağım”(Yer. 33:8] der. Böylece vaftiz işaretiyle kilise toplumuna gireriz. Bu bize,
Onun iyiliğiyle önce kirlerimizden temizlenmezsek Tanrı’nın ailesine girişin bize açık
olmadığını öğretir.
21. Kilise üyelerinin kalıcı olarak bağışlanması!
Rab, günahların bağışlanmasıyla bizi sadece kiliseye kabul edip oğulluğa almaz, aynı
yollarla bizi orada tutar, korur. Yararı olmadığı önceden belirlenen bir bağışlamayı bize
sağlamasının ne önemi olurdu? Tanrı’ya bağlı herkes, kendi tanıklığında Rab’bin merhametini
bilir. Eğer bu merhamet bize bir kez için bahşedilseydi, boşuna ve aldatıcı olurdu, çünkü
herkes ömrü boyunca Tanrı’nın merhametini gerektiren birçok zayıflığı olduğunun
farkındadır. Açıkçası Tanrı’nın özellikle kendi ev halkından olanlara bu lütuf vaadinde
bulunması boşuna değildir; aynı barışma mesajının onlara her gün verilmesini emretmesi de
boşuna değildir. Böylece, Rab’bin günahlarımızı bağışlayan sürekli lütfuyla desteklenmezsek,
ömrümüz boyunca günahın izlerini taşıyarak kilisede ancak bir an dururuz. Ama Rab,
çocuklarını sonsuz kurtuluşa çağırmıştır. Bu nedenle, günahlarından bağışlanmanın her zaman
hazır olduğunu düşünmelidirler. Sonuçta Tanrı’nın cömertliği, Mesih’in yetkin aracılığı ve
Ruh’un kutsamasıyla, kilisenin bedenine kabul edilen ve aşılanan bizlerin günahlarının
bağışlanmış olduğuna ve her gün bağışlandığına iyice inanmalıyız.
22. Anahtarların gücü
Bu bereketten payımızı almamız için, kilisenin anahtarları verilmiştir. Mesih elçilere
emir verdiğinde ve onlara günahları bağışlama gücü verdiğinde [Mat. 16:19; 18:18; Yu.
20:23], elçiler bu görevi sürekli olarak imanlılara yüklesinler diye, tanrısızlıktan Mesih
inancına dönebilecek olanların günahlarını bağışlamalarını çok istememiştir. Pavlus, Tanrı’yla
barışma görevinin kilise hizmetlilerine emanet edildiğini ve böylece onların, insanları
Mesih’in adıyla Tanrı’yla barışmaları için tekrar tekrar yüreklendirdiklerini yazdığında [2Ko.
5:18, 20] bunu öğretir. Böylece kilisenin hizmetiyle günahlarımız kutsalların birliğinde
sürekli olarak bağışlanır. Bu görevin verildiği presbiterler ya da piskoposlar, Müjde’deki
vaatlerle, bağışlanma ve özürlerin kabulünü ümit ederek, Tanrı’ya bağlı kişilerin vicdanlarını
pekiştirirler. Đhtiyacın gerektirdiği üzere bunu toplumun önünde ya da özel yaparlar. Birçok
kişi güçsüz olduğu için, kişisel teselliye ihtiyacı vardır. Pavlus bundan sadece topluma verdiği
vaazlarda değil, evden eve verdiği vaazlarda da söz eder. Mesih’e imanına tanıklık eder.
Kurtuluş öğretişiyle ilgili olarak herkesi teker teker uyarır [Elç. 20:20-21].
Bu durumda burada üç şeye dikkat etmeliyiz. Birincisi, Tanrı’nın çocuklarının üstün
durumda oldukları kutsallıkları fazla bile olsa, -ölümlü bedenlerinde oldukları sürecegünahları bağışlanmadan Tanrı’nın önünde duramayacak durumdadırlar. Đkincisi, kiliseyle
birlikteliğimizi sürdürmezsek, kiliseye ait olan bu yararın keyfini çıkaramayız. Üçüncüsü, bu,
Müjde’nin vaaz edilmesi ve sakramentlerin yönetimiyle hizmetliler ve pastörler aracılığıyla
bize verilir; genellikle burada Rab’bin imanlılar toplumuna verdiği anahtarların gücü öne
çıkar. Bu durumda her birimiz, Tanrı’nın belirlediği yerde günahların bağışlanması için çaba
göstermeyi görev sayalım. Topluluğun Tanrı’yla barışması disiplinle ilişkilidir. Bu konu, yeri
geldiğinde tartışılacaktır.31
(Đmanlıların birliğindeki bağışlanmayı açıklayan olaylar, 23-29)
23. Bütün imanlılar günahlarının bağışlanması için çaba göstermelidir
31
IV. xii. Krş. Pannier, Institution II. 146 vd; dnlar s. 388 vd.
629
Ama sözünü ettiğim bu sayıklayan ruhlar, kurtuluşun tek güven kaynağını kiliseden
kapmaya çalıştıkları için, böyle bulaşıcı bir görüşe karşı vicdanımızı daha güçlü takviye
etmeliyiz. Bir zamanlar Novatian’cılar bu öğretişle kiliseleri karıştırdılar32 ama çağımızda
aynı çılgınlığa sapan, (Novatian’cılardan çok farklı olmayan) bazı Anabaptistler vardır.
Tanrı’nın halkının vaftizde saf ve meleksi bir yaşama yeniden doğduğunu, hiçbir şehevi
kirlilikle bozulmadığını öne sürerler. Ama biri, vaftizden sonra yolundan saparsa ona,
Tanrı’nın karşı konulmaz yargısından başka bir şey bırakmazlar. Kısaca, lütfu aldıktan sonra
sapan günahlıya hiçbir bağışlanma umudu sunmazlar. Yeniden ilk kez doğmalarının dışında
günahların hiçbir şekilde bağışlanmadığını kabul ederler.33
Kutsal Yazı hiçbir yanlışı daha açıkça çürütmese bile, bu adamlar (tıpkı bir zamanlar
Novatian’cıların izinden birçok kişinin gitmesi gibi) bunu dayatacakları kişiler buldukları için,
kendilerini ve başkalarını mahvetmeye ne kadar delice niyetli olduklarını kısaca gösterelim.
Birincisi, Rab’bin emri üzerine, kutsallar her gün bu “Suçlarımızı* bağışla” [Mat.
6:12] duasını tekrarladıkları için, kuşkusuz suçlu olduklarını itiraf ederler. Yakarmaları
boşuna değildir, çünkü Rab ancak Kendisinin onlara vereceği şeyi istemelerini belirtmiştir.
Aslında Baba, her duayı işittiğine tanıklık etse de, günahın bağışlanmasını özel bir vaatle
mühürlemiştir. Daha ne istiyoruz? Rab, kutsallardan günahlarını –aslında ömürleri boyunca
sürekli olarak- itiraf etmelerini istiyor ve bağışlama sözü veriyor. Onları günahtan bağışık
tutma ya da sendelerlerse lütfun bütünüyle dışında tutma nasıl bir küstahlıktır? O zaman kim
bizi yetmiş kere yedi kez bağışlayacak? Kardeşimiz değil mi? [Mat. 18:21-22]? Kendisi gibi
şefkatli olmamızın dışında bunu hangi amaçla emretti? Bu nedenle O, bir iki kez değil,
günahlarının farkına vararak üzüntü çeken insanları, Kendisine feryat ettikleri kadar bağışlar.
24. Eski Antlaşma altındaki günahkâr imanlılara Tanrı’nın bereketli lütfu: Yasa
Kilisenin ilk kısıtlamalarından başlayalım: atalar antlaşmaya katılmak için
çağrılmışlar, sünnet edilmişler, -kardeşlerini öldürmek için komplo kurduklarında [Yar.
37:18]- kuşkusuz babalarının gayretleriyle doğruluğu ve dürüstlüğü öğrenmişlerdi. Bu, en
ahlaksız hırsızın bile iğreneceği bir suçtu. Sonunda Yahuda’nın öğüdüyle yumuşadılar, onu
sattılar [Yar. 37:28], ama bu bile dayanılmaz bir acımasızlıktı. Şimon’la Levi [kız
kardeşlerinin kirletilmesinin] öcünü yasa dışı yoldan aldılar, Şekemlilere saldırdılar.
Babalarının yargısı da, bu davranışı suçlu buldu [Yar. 34:25]. Ruben, babasının yatağını en
iğrenç şehvetle murdar etti [Yar. 35:22]. Yahuda zinaya teslim olarak, doğa yasasının dışında,
oğlunun karısına yakınlaştı [Yar. 38:16]. Ne var ki, seçilmiş halktan uzaklaştırılmak bir yana,
bu insanlar başlığa yükseltildiler!
Ya Davut? Adalet baş yöneticisiyken, masumların kanını dökerek, gözü dönmüş
şehvetinin kapısını nasıl bir kötülükle açtı [2Sa. 11:4, 15]! O, çoktan yeniden doğmuştu. Yeni
doğanların içinde Rab’bin olağanüstü övgüleriyle donatılmıştı. Yine de, (öbür uluslarda bile
korkunç olan) bu suçu işledi ve bağışlandı [2Sa. 12:13].
Yasada ve peygamberlerde Đsraillilere karşı tanrısal merhamet vaatleri ne kadar sık
görülürse, Rab de halkının suçlarını bağışlamaya istekli olduğunu göstermeyi o kadar çok
kanıtlar! Musa, dininden saparak düşen halk Rab’be döndüğünde ne olacağını vaat eder? “Rab
size acıyacak, sizi sürgünden geri getirecek. Sizi dağıttığı ulusların arasından yeniden
32
Krş. yk. bk. dn 24.
33
Acts of the Conference… Staatsarchiv Bern, “Unnütze Papier”, t. 80, fo. 106 vdd, 100 vdd;
OS V. 26, dn 3.
*
Buradaki suç, aynı zamanda Tanrı’ya karşı işlenen günah anlamına da gelir. Mesih Đsa,
Tanrı’ya karşı işlenen günahlara ve suçlara, ödenmesi gereken borç olarak bakar. (çev. n.)
630
toplayacak. Dünyanın öbür ucuna sürülmüş olsanız bile…sizleri toplayıp geri getirecek” [Yas.
30:3-4].
25. Eski Antlaşma altındaki günahkâr imanlılara Tanrı’nın bereketli lütfu: Peygamberler
Ama sonu asla gelmeyecek bir listeyle başlamak istemiyorum. Peygamberlerde bu tür
vaatler doludur. Pek çok suçun altında kalmış bile olsa halka merhamet sunarlar.
Başkaldırmaktan daha ağır bir suç var mıdır? Buna Tanrı’yla kilisenin boşanması denir; yine
de Tanrı’nın iyiliğiyle bu, geride bırakılır. “Karısı, zina yapan kişilere bedeniyle fahişelik
ederse” (der Tanrı, Yeremya aracılığıyla), “dönüp onu kucaklamaya dayanabilecek adam var
mı? Bütün yolun zinalarınla murdar oldu, ey Yahuda; yeryüzü senin kirli sevdalarınla doldu.
Yine de bana dön, seni kabul edeceğim” (Yer. 3:1)* “Sırtını dönen sen, geri dön, yüzümü
senden çevirmeyeceğim, çünkü ben kutsalım ve sonsuza kadar öfkelenmeyeceğim” [Yer.
3:12]** Kuşkusuz, günahlının ölümünü değil, Kendisine dönmesini ve yaşamasını istediğini
onaylayan Tanrı’da başka bir duygu olamaz [Hez. 18:23, 32; 33:11]. Buna uygun olarak,
Süleyman, Tapınağı adadığında onun kullanılmasını da istedi. Böylece bağışlanmak için
sunulan dualara yanıt verilebilecekti. “Çocukların sana karşı günah işlediklerinde –günah
işlemeyen tek kişi yoktur- sen öfkelenip onları…düşmanlarının eline teslim edersen, onlar da
tutsak oldukları ülkede… [yüreklerinde] pişmanlık duyup, günahlarından döner, ‘Günah
işledik, yoldan sapıp kötülük yaptık’ diyerek sana yakarırlarsa… atalarına verdiğin ülkelerine
ve… [bu kutsal] tapınağa yönelip dua ederlerse, göklerden…dualarına… kulak ver… Sana
karşı günah işlemiş olan halkını ve işledikleri bütün suçları bağışla” [1Kr. 8:46-50]. Rab’bin,
yasada günahlar için günlük sunular emretmesi boşuna değildir [Say. 28:3 vdd]. Rab, halkının
günah hastalığının yükünü sürekli taşıyacağını önceden görmeseydi, bu çareyi hiç bulmazdı.
26. Yeni Antlaşma altındaki günahkâr imanlılara Tanrı’nın bereketli lütfu
Mesih’in gelişiyle lütfu dolu dolu açıklayan bu yarar, Tanrı’yı kızdırdılarsa
bağışlanmak için dua etmeye cesaret edemesinler ve merhamet edilemesinler diye
imanlılardan alınmış mıdır? Eski Antlaşma’da günahların bağışlanması amacıyla, kutsallar
için değişmez şekilde hazır olan Tanrı’nın şefkatinin artık tümüyle kalktığı söyleniyorsa bu,
Mesih’in halkını kurtarmak için değil, mahvetmek için geldiğini söylemekten başka nedir?
Ama – Mesih’te, Rab’bin lütfunun ve şefkatinin tümüyle görüldüğünü, merhametinin
zenginliklerini bol bol döktüğünü [Ti. 1:9; 3:4; 2Ti. 1:9], Tanrı’yla insanın barışmasının
yerine getirildiğini [2Ko. 5:18 vdd] açıkça duyuran – Kutsal Yazılara imanımız varsa,
Göklerdeki Babamızın merhametinin kesileceği ya da azalacağı yerde bize daha bereketli
aktığından kuşku duymayalım.
Bunun kanıtları yok değildir. Đnsanların içinde Mesih’in adını itiraf etmeyen birinin,
Tanrı’nın meleklerinin önünde inkâr edileceğini [Mat. 10:33; Mar. 8:38] duyan Petrus,
kendine lanet okumazlık etmeden bir gece O’nu üç kez inkâr etti [Mat. 26:74]; yine de
bağışlanmaktan yoksun kalmadı [Luk. 22:32; Yu. 21:15 vdd]. Düzgün olmayan bir yaşam
sürdüren Selaniklilere, tövbeye davet edecek şekilde ceza verilir [2Se. 3:14-15; ayrıca 3:6].
*
Yer. 3:1 “’Diyelim ki, bir adam karısını boşar, kadın da onu bırakıp başka biriyle evlenir.
Adam bir daha o kadına döner mi? Bu davranış ülkeli büsbütün kirletmez mi? Oysa sen pek
çok oynaşla fahişelik ettin. Yine bana mı dönmek istiyorsun?’ diyor Rab” 2003³; “Bir adam
karısını boşar ve yanından gidip başka birinin karısı olursa, adam o kadına bir daha döner mi?
O diyar çok murdar olmaz mı? derler; fakat sen çok oynaşlarla fahişelik ettin, yine de bana
dön, diyor Rab” 1995 (çev. n.)
**
Yer. 3:12 “’Ey dönek Đsrail, geri dön’ diyor Rab. ‘Size artık öfkeyle bakmayacağım, çünkü
ben sevecenim’ diyor Rab” 2003³; “Ey dönek Đsrail, geri gel, Rab diyor; size öfkeli
bakmayacağım; çünkü ben inayetliyim, Rab diyor, ebediyen kin tutmam” 1995 (çev. n.).
631
Büyücü Simun bile çaresizliğin içine atılmaz ama tersine, umutlu olması emredilir. Petrus onu
duaya sığınmaya yönlendirir [Elç. 8:22].
27. Tanrı’nın suçlu kiliselere bereketli lütfu
Kimi kez bütün kiliseleri en iğrenç günahlar ele geçirdiğinde Pavlus’un, önderlerine
lanet etmektense yine de onları şefkatle bundan kurtarmasına ne demeli? Galatyalıların kusuru
basit bir günah değildi [Gal. 1:6; 3:1; 4:9]. Korintliler onlardan daha az mazur görülebilirdi,
çünkü yaptıkları iğrenç kötülükler daha az değil, daha çoktu. Yine de Rab’bin merhametinden
dışlanmadılar. Aslında murdar ve şehvet düşkünü olan, zina yapan, diğerlerinden daha çok
günah işlemiş olan birçok kişi tövbe etmeye açıkça davet edilir [2Ko. 12:21]. Rab’bin
antlaşması sürer. Yasaya uygun olarak Mesih’le onayladığı bu antlaşma, dürüst Süleyman’ın
ve Onun üyelerinin şu sözlerinde sonsuza kadar bozulmadan sürecektir: “Çocukları yasamdan
ayrılır, ilkelerime göre yaşamazsa; kurallarımı bozar, buyruklarıma uymazsa, isyanlarını
sopayla, suçlarını dayakla cezalandıracağım. Ama onu sevmekten vazgeçmeyeceğim” [Mez.
89:30-33]. Sonunda Đnanç Açıklaması’nın düzeninde34 günahlara sürekli olarak lütufta
bulunmanın Mesih’in kilisesinde sürdüğü bize öğretilir. Deyim yerindeyse, kilise kurulur
kurulmaz günahların bağışlanması ona dâhil edilmiştir.
28. Sadece bilinçsizce işlenen günahlar mı bağışlanır?
Bir şekilde daha sağduyulu olan bazıları, Kutsal Yazı’nın, çok açık olarak
Novatianus’çuların öğretişlerini çürüttüğünü gördüklerinde, her günahın bağışlanmaz
olmadığını sanmazlar. Ancak birinin, yasaya karşı gönüllü işlediği suçların, bilerek ve
isteyerek düşmesinin bağışlanmaz olduğunu sanırlar.35 Cahilliği yüzünden hata yapanların
dışında, böyle söyleyenler hiçbir günahlarının bağışlanmasını istemezler. Ama Rab, yasada,
imanlıların isteyerek işledikleri suçlar için, kefaret olarak bir tür kurban sunmasını [Lev. 6:1
vdd], cahillik yüzünden yapılan hareketlerin de bir tür fidyesini ödemesini emreder [Lev. Böl.
4]. Sonuç olarak, isteyerek işlenen hiçbir günahın cezasını çekmemek nasıl bir ahlaksızlıktır!
Kutsalların isteyerek işledikleri suçların bağışlanması için, hiçbir şeyin tek başına Mesih’in
kurban edilmesinden daha yeterli olmadığının apaçık olduğunu, çünkü Rab’bin bunu, mühür
olarak bedenin kurban edilmesiyle açıkça söylediğini söylüyorum.
Ayrıca yasa Davut’a çok açıkça bildirdiğinde kim cahilliğine vererek onu mazur
görebilir? Zina yapan ve kan döken uyruklarını her gün cezalandıran Davut, bunların ne kadar
büyük suçlar olduğunu bilmiyor muydu [2Sa. Böl.11]? Kardeşin öldürülmesi atalara yasal mı
geliyordu [Yar. 37:18 vdd]? Korintliler şehvet, murdarlık, zina, düşmanlık ve Tanrı’ya hoş
görünmek için çekişmeler gibi kötülükler düşünüldüklerinde nasıl yarar sağlarlardı [2Ko. Böl.
5]? Bu kadar dikkatle uyaran Petrus, Öğretmenini reddetmenin ne büyük iğrençlik olduğunu
bilmiyor muydu [Mat. 26:74]? Bu nedenle, kendisini çok cömertçe ortaya koyan Tanrı’nın
merhametine giden yolu kendi sevgisizliğimizle engellemeyelim.
29. Eski kilisede “ikinci tövbe” sorunu
34
“Dispositione”, yani Elçilerin Đnanç Açıklaması’ndaki maddelerin düzeni.
24 Şubat 1527’de Schaffhausen yakınındaki Schletheim’da kabul edilen Açıklama’nın ii
maddesinde, yedi madde olarak belirtilen Anabaptistlerin görüşlerinden söz ediliyor. Almanca
metnin çevirisine bk.: J. C. Wenger, Mennonite Quarterly Review XIX (1945), 243-256.
Calvin, Fransızca versiyonunu kullanırdı (a.g.e. s. 243). Zwingli’nin bu maddelerden oluşan
Latince metni (Opera, der. Schuler ve Schultheses, III. 388-413) çevrilmiştir: W. J.
McGlothlin, Baptist Confessions of Faith, s. 3-9. Krş. III. iii. 21, dn 42; IV. xvi, 1, dn 2; IV.
xx. 2, dn 7.
35
632
Eski yazarların, imanlıların her gün bağışlanan günahlarını, bedenin güçsüzlüğü
nedeniyle sızan oldukça önemsiz hatalar olarak yorumladıklarının farkındayım; onlara öyle
geliyordu ki, çok daha tiksindirici suçlar gerektiren ciddi tövbenin, vaftizden sonra tekrar
edilmesi gerekmiyordu.36 Bu görüşü, ilk tövbelerinden sapanları umutsuzluğa itmek ya da
diğer hataları, Tanrı’nın gözünde önemsizmiş gibi hafifletmek istedikleri anlamını çıkararak
yorumlamamalıyız. Kilise babaları, kutsalların sık sık imansızlıkta sendelediklerini, kimi kez
gereksiz yeminler ettiklerini, ara sıra öfkelerinin alevlendiğini, aslında hatta sunağın açık
parmaklıklarından içeriye atladıklarını, ayrıca Rab’bin tümüyle tiksindiği başka kötülüklerden
sıkıntıya düştüklerini iyi biliyorlardı. Ama bu yazarlar, bunlara “önemsiz hatalar” derler.
Kilisenin adını büyük bir rezilliğe sokacak genel suçlardan onları ayırırlar. Üstelik kilisenin
düzeltmesini gerektiren bir şeye kalkışanları çok güç bağışlatırlar. Bunu, Rab’bin önünde
günahlarının bağışlanmasının güç olduğunu düşünerek yapmazlar; daha çok, bu ciddilikle,
başkalarını kilise birliğinden ayrılmayı hak eden kötülüklere saplanmaktan caydırmak isterler.
Yine de burada bizim tek kuralımız olması gereken Rab’bin Sözü, kuşkusuz daha ölçülü bir
çaredir. Tanrı Sözü’nün öncelikle ilgilendirmesi gereken insan, aşırı kedere boğulmasın diye,
sert disiplinin bu tadar ileri götürülmemesini öğretir [2Ko. 2:7]. Aşağıda bunu daha ayrıntılı
tartışacağız.37
II. BÖLÜM
SAHTE VE GERÇEK KĐLĐSENĐN KARŞILAŞTIRILMASI
(Gerçek öğretiden ve ibadetten sapmak, Roma Kilisesi’nin gerçek kilise olduğu
iddiasını geçersiz kılar, 1-6)
1. Temel fark
Kiliseyi ayırt edebileceğimiz kalıcı bir belirti olabilsin diye, Söze ve sakramentlere
hizmet etmeye ne kadar değer vermemiz, ne kadar saygı göstermemiz gerektiği daha önce
açıklandı.38 Yani, hizmet her nerede bozulmadan sağlıklı sürdürülürse, hiçbir ahlak kusuru ya
da hastalık burasının “kilise” adını taşımasını önleyemez. Đkincisi, önemsiz hatalarla kilise
yasaya uygun sayılmayacak kadar yıpratılmaz. Üstelik bağışlanması gereken yanlışların,
temel dinsel öğretişe zarar vermeyenler olduğunu göstermiştik.39 Bu yanlışlar, bütün
imanlıların kabul etmeleri gereken dindeki maddeleri yok etmez; sakramentler açısından da,
Yazar’ın yasaya uygun olan kurumunu yürürlükten kaldırmaz ya da yıkmaz. Ama sahtelik,
dinin kalesinden içeriye girer girmez, gerekli olan öğretiş bütünüyle altüst edilir edilmez ve
sakramentlerin kullanılması yıkıma uğratılır uğratılmaz, ardından kuşkusuz kilisenin ölümü
gelir –tıpkı bir insanın boğazı delindiğinde ya da kalbi öldürücü şekilde yaralandığında
yaşamının sona ermesi gibi. Bu, Pavlus’un sözlerinde çok açıktır. Pavlus bize kilisenin
36
Krş. Augustine, Against Two Letters of the Pelagians I. xiii. 27; xiv. 2, dn 7. 44.563 vd;
çev. NPNF V. 385 vd); Đskendireyeli Clement’in (sık sık tövbe etmenin sadece görünüşte
tövbe etmek olduğunu tartıştığı) Stromata II. xiii. 57 (GCS 15. 143; MPG 8. 995-998; çev.
ANF II. 360 v); Tertullian, On Repentance vii, ix (CCL Tertullianus I. 332 vdd, 336; çev.
ANF III. 662 vd, 664 ve Açıklama ii. s. 669).
37
“Supra” [aşağıda] sözü yerinde olduğu 23-29. maddeler ilk kez 1539 basımında yer aldı.
Sert disipline karşı uyarılar için bk. IV. xii. 8-11.
38
IV. i. 9-12.
39
Krş. IV. i. 12, dn 21.
633
elçilerin ve peygamberlerin öğretişlerinin üzerine kurulduğunu, Mesih’in köşe taşı olduğunu
öğretir [Ef. 2:20]. Kilisenin temeli, imanlılara kurtuluşları için sadece Mesih’e güvenmelerini
emreden peygamberlerin ve elçilerin öğretişiyse – bu öğretişi yok ettiğinizde yapı ayakta
kalmaya nasıl devam eder? Bu nedenle, din bütünüyle öldüğünde onu tek başına destekleyen
kilise yıkılmalıdır. Yine, gerçek kilise gerçeğin direği ve dayanağıysa [1Ti. 3:15], yalanın ve
sahteciliğin güç kazandığı yerde hiçbir kilisenin var olamayacağı kesindir.
2. Roma Kilisesi ve iddiası
Koşullar papalığa bu kadar bağlı olduğu için, orada kiliseden geriye ne kaldığı
anlaşılabilir.40 Söze hizmet etmek yerine, yalanlardan oluşan sapkın bir yönetim orayı
yönetiyor. Bir yandan saf ışığı söndürüyor, bir yandan da boğuyor. Rab’bin Sofrası yerine, en
murdar saygısızlık öğretiliyor. Tanrı’ya ibadetin tarzı, değişik ve dayanılmaz bir batıl inanç
ayiniyle değiştirildi. Öğretiş tümüyle toprağa gömüldü, uzaklaştırıldı (öğretiş olmazsa
Hıristiyanlık ayakta kalamaz). Genel toplantılar putperestlik ve tanrısızlık okulları oldu. Ölüm
getiren bu kadar çok kötü işe katılmaktan vazgeçildiğinde, bizi Mesih’in kilisesinden
kapmaları tehlikesi yok. Kilisenin birliği, putperestliğin, tanrısızlığın, Tanrı’yı tanımamanın
ve diğer tarzdaki kötülüklerin tuzağına düşmemize hizmet etmek koşuluyla değil, tersine
bizde Tanrı korkusu ve gerçeğe itaat oluşturmak için kuruldu.
Aslında dünyada başka kilisenin olmadığını göstermek için, kiliselerini görkemle
yüceltiyorlar. Bu nedenle, sanki sorun çözülmüş gibi, kiliseyi donattıkları itaatten vazgeçmeye
cesaret eden herkesin hizipçi olduğu, öğretişi karşısında söylenen herkesin dinsel inançlara
karşı olduğu sonucuna varıyorlar. Ama kiliselerinin gerçek olduğuna dair nedenleri neler?
Eski tarih kayıtlarından, bir zamanlar Đtalya’da, Fransa’da ve Đspanya’da olanları kanıt diye
gösteriyorlar. Kökenlerinin, sağlam bir öğretişle kiliseleri kuran, canlandıran, bu öğretişi
kanlarıyla yerleştiren, kiliseyi inşa eden kutsal insanlardan geldiğini iddia ediyorlar. Üstelik
kilisenin, hem ruhsal armağanlar, hem de şehitlerin kanlarıyla kutsandığını, yok olmasın diye
sekteye uğramadan birbiri ardına gelen piskoposlarca korunduğunu söylüyorlar. Iranaeus,
Tertullianus, Origenes, Augustinus ve diğerlerinin nasıl böyle bu art arda geldiklerini
hatırlıyorlar.41
Ama bu iddiaları benimle birlikte bir an düşünmek isteyenlere, bunların ne kadar
boşuna ve gülünç olduğunu anlatabilirim. Aslında bunu öğreterek onlara yararım
olabileceğine inansaydım, onları buna çok ciddi şekilde dikkat etmeye de yönlendirirdik. Ama
tek amaçları kendi davalarını gerçeği dikkate almadan savunabilmek olduğu için, sadece
birkaç şey söyleyeceğim. Böylece iyi insanlar ve gerçek için gayret gösterenler aldatılmaktan
kendilerini kurtarabilirler.
Önce onlara neden Afrika’dan, Mısır’dan ve bütün Asya’dan söz etmediklerini
soruyorum. Bunun nedeni, bütün bu bölgelerde kiliseleri devam ettirmeleriyle övünülen
piskoposların böyle kutsal şekilde birbirini izlemesinin sona ermiş olmasıdır. Başlangıçtan bu
yana kilise piskoposlardan yoksun olmadığı, biri ara vermeden diğerini izlediği için, gerçek
kilisenin kendilerine ait olduğu noktaya geri dönerler. Ama ya onları Yunanistan’la
yüzleştirirsem? Bu durumda bir kez daha onlara, (kendi görüşlerine göre kilisenin tek
gözetmeni ve koruyucusu olan) piskoposların hiç sekteye uğramadıkları Yunanistan’da neden
kilisenin bozulduğunu söylediklerini soruyorum. Yunanlıları hizipçi yaparlar; ne hakla?
Yunanistan’da elçisel öğretişten vazgeçtikleri için ayrıcalıklarını kaybettiler.42 Ne? Mesih’ten
40
Bu cümle IV. Kitap’ın birçok bölümünün baskın unsuru olan Ortaçağ’daki papalığa
karşıtlığı vurguluyor. Krş. Pannier, Institution II. 142.
41
Fisher, Assertionis Lutheranae confutatio, s. 15 vdd, 32 vdd, 390 vdd.
42
Luther, daha 1519 yılında Leipzig Tartışması’nda, Eck tarafından açıklanan Yunanlıların Roma’dan
ayrılmakla imandan saptıkları ve lanetlendikleri görüşünü açıkça suçlar: “Hiçbir şey bu küfrü etmekten daha
634
sapanlar daha çoğunu kaybetmeyi hak etmezler mi? Buradan, torunlar atalarının elinden
aldıkları ve Kendisinde kaldıkları Mesih gerçeğini güvenilir şekilde ve bozulmadan
saklamazlarsa, bu birbiri ardından gelme bahanesinin abes olduğu sonucu çıkar.
3. Sahte kilise, büyük iddialarına rağmen, Tanrı’nın Sözü’nü duymadığını göstermektedir
Bu nedenle bugün Romacılar, bir zamanlar Rab’bin peygamberleri, Yahudileri körlük,
tanrısızlık ve putperestlikle azarladığında, Yahudilerin açıkça iddia ettiğinden başka bir
iddiada bulunmuyorlar. Roma yanlıları gibi onlar da, Tapınağın, törenlerin ve kâhinlerin
görevlerinin görkemiyle övünmüşler, çok inandırıcı olarak, kiliseyi bu özellikleriyle kendi
gözlerine göründüğü şekilde tartmışlardı. Roma yanlıları kilisede dışarıya karşı bazı
görüntüler sergiliyorlar. Bunlar çoğunlukla kilisenin çok uzağında şeyler ve bunlar olmadan
kilise pekâlâ ayakta kalabilir. Bu durumda Yeremya’nın, Yahudilerin akılsız güveniyle
mücadele ettiği aynı görüşle onları çürütmeliyiz. Yani, “’Rab’bin Tapınağı, Rab’bin Tapınağı,
Rab’bin Tapınağı buradadır!’ gibi aldatıcı sözlere güvenmeyin” [Yer. 7:4]. Çünkü Rab,
Sözünün işitildiği ve titizlikle dikkat edildiği yerin dışında hiçbir yerdeki hiçbir tapınağı kabul
etmez. Tanrı’nın görkemi, tapınakta iki keruvun arasında otursa [Hez. 10:4] ve Tanrı
oturacağı yerin burası olacağına dair halkına söz verse de, kahinler murdar batıl inançlarla
Ona tapınmayı bozduklarında başka yere gider ve burası kutsallığından soyunur. Tanrı’nın
sonsuz mekânı olarak atanmış görünen tapınak Tanrı tarafından terk edilebilir ve murdar
olabilir. Bu insanların Tanrı’yı bize, kişilere ve yerlere çok bağlıymış, dışsal törenlere
bağlılık duyarmış, sadece kilise namını ve görünüşünü taşıyan yerlerde kalması gerekirmiş
gibi göstermelerinin nedeni yoktur [Rom. 9:6].
Romalılara mektubun 9-12.43 bölümlerinde Pavlus’un bakış açısı budur [Rom. böl. 911]. Bu gerçek, zayıf vicdanları acıklı şekilde rahatsız eder. Yahudiler, Tanrı’nın halkı
görünseler de, sadece Müjde’nin öğretilmesine karşı çıkmamışlar, ona zulüm de etmişlerdir.
Pavlus öğretişi genişlettikten sonra bu güçlükten kurtulmuştur. Bu Yahudileri, (gerçeğin
düşmanları olarak) reddetmiştir. Yoksa Yahudiler kilisenin dış biçimi için arzu edilebilen
hiçbir şeyden yoksun değillerdir. Pavlus bunu kabul etmez, çünkü onlar Mesih’i
benimsemezler. Galatyalılara mektubunda bir şekilde daha açık konuşur. Đsmail’i Đshak’la
karşılaştırarak, birçok kişinin kilisede yeri olduğunu, özgür bir annenin çocukları olmadıkları
için onlara miras verilmediğini belirtir [Gal. 4:22 vdd]. Buradan Pavlus, iki Yeruşalim’i
karşılaştırmaya devam eder. Yasanın Sina dağında verilmesi gibi, Müjde de Yeruşalim’den
çıkmıştır. Böylece esir olarak doğan ve yetişenlerin birçoğu Tanrı’nın ve kilisenin çocukları
olmakla duraksamadan öğünür. Aslında kendileri evlilik dışı olmalarına rağmen Tanrı’nın
gerçek çocuklarını kendini beğenmişlikle aşağılarlar. Tam tersine biz, gökyüzünden “Bu
cariyeyle oğlunu kov” [Yar. 21:10] dendiğini işittiğimizde, bu bozulamayan karara güveniriz
ve onların tatsız övünmelerini azimle reddederiz. Dışarıya karşı yaptıkları ikrarla
övüneceklerse Đsmail de sünnetliydi; eski zamanlar için mücadele edeceklerse o, ilk doğandı;
yine de onun kabul edilmediğini görüyoruz. Neden aranırsa, Pavlus sadece öğretinin pak ve
yasaya uygun tohumundan doğanların Tanrı’nın çocukları sayıldıklarına işaret eder [Rom.
9:6-9].
Bu akıl yürütmeye göre, Tanrı kötü kâhinlere bağlı olmayı reddeder. Gerçekte O,
babaları Levi’yle meleği ya da yorumcusu olması için antlaşma yapmıştır. Aslında Tanrı,
onların alışkanlık olarak peygamberlere karşı çıktıkları sahte görkemlerini geri teptirir –
kâhinliğin saygınlığına özel bir değer verilmelidir. Tanrı bunu isteyerek kabul eder.
Antlaşmayı sürdürmeye hazır olduğunu ama bunun karşılığını vermediklerinde, geri
tiksindirici değildir” (Werke WA II. 262, 276). Bu maddeyi Krş. P. Wernle, Der evangelische Glaube III, Calvin,
362.
43
Aslında 11. bölüm. Krş. Comm. Rom. 11:35.
635
çevrilmeyi hak ettiklerini onlarla tartışır. Halefler açısından gerçek ve aralıksız bir rekabet
yoksa bu birbiri ardına gelmenin değerinin ne olduğunu siz görün! Đlk durumlarından
dönmeye ikna olur olmaz, bütün saygıdan yoksun kalırlar [Mal. 2:1-9]. Belki Kayafa dinine
bağlı birçok kâhinin halefi olduğu için (aslında Harun’dan ona gelinceye kadar halefler ara
vermeden birbiri ardına gelmişlerdi), belki de bu kötü topluluk “kilise” adını hak etmişti!
Ama yeryüzündeki yönetimlerde bile Caligula’nın, Neron’un, Heliogabalus’un ya da
benzerlerinin despotluklarına, sadece bir Brutus’un, bir Scipio’nun ya da bir Camillius’un
halefleri oldukları için, ulusun gerçek devleti olarak göz yumulmazdı.44 Ama özellikle kilise
organizasyonunda hiçbir şey öğretiyi ayrı tutup, art arda gelenleri kişi olarak belirtmekten
daha anlamsız değildir.
(Bize hatalı olarak saldıran) saygın kutsal ilahiyatçıların zihinlerinde, piskoposların
sanki miras yoluyla edinilmiş bir hak gibi, birbiri ardına göreve geldiği her yerde kilisenin
var olduğunu kesin olarak kanıtlamaktan daha başka bir şey yoktu. Ama başlangıçtan bu çağa
kadar öğretişte bir değişiklik olduğu yalanlanmasa da, bütün yeni hatalardan korumak için bu
ilkenin yeterli olduğunu kabul ettiler; yani elçilerin zamanından bu yana sürdürülen ittifak
halindeki anlaşma ve sağlam öğretişle onlara karşı çıktılar. Bu durumda insanların artık kilise
adına aldatmaya çalışmalarının nedeni yoktur. Biz, yapmamız gerektiği gibi, saygıyla onu
onurlandırıyoruz. Ama sıra kilisenin tanımına gelince, (ünlü deyişteki gibi) su sadece üstlerine
yapışmakla kalmaz45, onlar kendi bataklıklarına gömülürler, çünkü Mesih’in kutsal gelininin
yerine murdar bir fahişe koyarlar. Bu yerine koyuş bizi aldatmasın. Augustinus’un (ayrıca
diğerlerinin de) uyarısı aklımıza gelsin. Augustinus, kiliseden söz ederken, “Birçok skandalla
karartılmış gibi kimi kez gözden saklanır, huzur döneminde sakin ve özgür görünür; kimi kez
büyük sıkıntı ve ayartma dalgalarıyla kaplanır, sarsılır.” Çoğunlukla en güçlü direklerin bile
imanları nedeniyle sürgünde kahramanca acı çektiklerinin ya da dünyanın her yerinde
saklandıklarının örneğini verir.46
4. Kilise Tanrı’nın Sözü’nün üzerine kurulur
Bugün Romacılar, aynı şekilde canımızı sıkıyorlar. Mesih’in baş düşmanları
olmalarına rağmen eğitimsiz kişileri kilisenin adıyla korkutuyorlar47 Tapınağı, kâhinliği ve
dışarıya karşı yapılan diğer gösterileri öne sürseler de, basit insanların gözlerini kör eden bu
boş parıltı, Tanrı’nın Sözü’nün bulunmadığı yerde kilisenin var olduğunu sanmaya bizi hiç
yöneltmesin. Bu, Rab’bimizin mühürlediği kalıcı bir işarettir: “Benimkileri
tanırım…Benimkiler de beni tanır” [Yu. 10:14]. “Koyunlarım sesimi işitir. Ben onları tanırım,
onlar da beni izler” [Yu. 10:27]. Ama az önce şöyle demişti: “Koyunlar çobanı izler. Çünkü
onun sesini tanırlar. Bir yabancının peşinden gitmezler, ondan kaçarlar. Çünkü yabancıların
sesini tanımazlar” [Yu. 10:4-5]. Mesih, apaçık şekilde kiliseye işaret ettiğinde, kiliseyi
ararken neden isteyerek deli gibi davranıyoruz? Bu işaret her nerede görülse kilisenin orada
olduğunu göstermezlik edemez. Kilisenin olmadığı yerde onun gerçek anlamını verebilen
hiçbir şey kalmaz. Pavlus, kilisenin insanların yargılarının kâhinlik üzerine değil, elçilerin ve
peygamberlerin öğretileri üzerine kurulduğunu bize hatırlatır [Ef. 2:20]. Hayır, tıpkı Mesih’in
yaptığı ayrımla Yeruşalem Babil’den, Mesih’in kilisesi Şeytan’ın fitnesinden ayırt edilmelidir.
44
Cicero’nun söz ettikleri (On Duties III. xxxiii. 117 [LCL yayını, s. 398] “Sed aqua haeret,
ut aiunt.”
45
Cicero söyler. (On Duties III. xxxiii. 117 [LCL, bas. S. 398] “Sed aqua haeret, ut aiunt”.
46
Augustine, Letters xciii. 9. 30 vd. (MPL 33. 336 vd; CSEL 24. ii. 476 vd.; çev. FC 18. 85
vdd).
47
Krş. Eck, Enchiridion locorum communium, böl. 1. Papalık yetkisini savunan çok sayıda
kişi böyle anlatılıyor.
636
Mesih şöyle der: “Tanrı’dan olan Tanrı’nın sözlerini dinler. Đşte siz Tanrı’dan olmadığınız
için dinlemiyorsunuz” [Yu. 8:47].
Özetlersek, kilise Mesih’in Krallığı olduğu için ve O, burada sadece Sözüyle hüküm
sürdüğü için, kilisenin, Mesih’in Krallığının asasından (yani çok kutsal olan Sözünden) ayrı
olarak var olduğunu sanarak aldatıcı sözler söyleyenler [Krş. Yer. 7:4] için bu apaçık değil
mi?
5. Hizipçilik ve sapkınlık suçlamalarına karşı savunma
Bize hizipçilikten ve sapkınlıktan suçlu insanlar gibi davranıyorlar, çünkü biz
onlarınkine benzemeyen bir öğretişi vaaz ediyoruz. Onların yasalarına itaat etmiyoruz. Dua,
vaftiz, Sofra’nın kutlanması ve diğer kutsal etkinlikler için onlarınkinden ayrı topluluklarımız
var.
Aslında bu, çok ciddi bir suçlama ama uzun uzun ve gayretle savunulması gerekmeyen
bir suçlama. Kavga ederek kilisenin birliğini bozanlara sapkın ve hizipçi denir. Bu birlik
şimdi iki bağla, sağlıklı öğretiş konusunda anlaşma ve kardeş sevgisiyle bir arada tutuluyor.
Augustinus, sapkınlarla hizipçiler arasında şu ayırımı yapar: sapkınlar sahte dogmalarla
imanın içtenliğini bozarlar; ama hizipçiler kimi zaman aynı imana sahip olsalar bile paydaşlık
bağını koparırlar.48
Ne var ki, iman birliğine bağlı olan bu sevgi bağının başlangıcı, sonu ve sonuçta kendi
kuralı olduğuna da dikkat edilmelidir. Bu nedenle, bir kilisenin birliği bize emanet edildiğinde
şunun gerektiğini hatırlayalım: zihinlerimiz Mesih’i kabul ederken, Mesih’teki isteklerimize
de karşılıklı şefkat katılmalıdır. Bu nedenle Pavlus, bizi buna yönlendirirken, temeli “Rab bir,
iman bir, vaftiz birdir” [Ef. 4:4-6].Gerçekten de Pavlus bize, aynı şeyi hissetmeyi ve aynı şeyi
istemeyi öğretirken, hemen “Mesih Đsa’daki” [Flp. 1: 5] ya da “Mesih Đsa’nın isteğine uygun
olarak” [Rom. 15:5] diye ekler. Bununla, Rab’bin Sözü’nün dışında imanlıların bir
anlaşmasının olmadığını ama kötülerin bölündüklerini söyler.
6. Birliğin koşulu olarak Mesih’in baş olması
Pavlus’un izinden giden Cyprianus, bütün kilisenin anlaşma kaynağını, sadece
Mesih’in piskoposluğuna dayandırır. Sonra da ekler: “Semerenin artmasıyla kalabalıklar
halinde her yere yayılan kilise tektir. Güneşin birçok ışını ama tek bir ışığı, bir ağacın birçok
dalı ama sağlam bir kökten çıkan tek bir gövdesi, tek bir kaynaktan akan birçok akarsu vardır.
Birçok akarsu cömertçe bol bol aksa da yine de birlik kaynaktadır. Güneşin kütlesinden tek
bir ışın alın, birliği bölünmez. Ağaçtan bir dal koparın, koparılan dal filizlenmez. Bir akarsuyu
kaynağından kesin; kesilen akarsu kurur. Rab’bin ışığında yıkanan kilise de böyle bütün
yeryüzüne dağılır: yine de her yere yayılan tek bir ışık vardır.”49 Mesih’in bütün üyelerinin
birbiriyle olan bu görülmez bağlantısını anlatmak için bundan daha uygun bir şey
söylenemezdi. Cyprianus’un bizi sürekli olarak Baş’a nasıl geri çağırdığını görüyoruz.
Cyprianus, insanlar gerçeğin Kaynağına dönmedikleri, Baş’ı aramadıkları, Göksel
Öğretmenin öğretişine uymadıkları için sapkınlıkların ve hizipçiliğin ortaya çıktığını duyurur.
Gidin, onların kiliselerinden vazgeçen bizlerin sapkın olduğumuzu duyurun, çünkü
ayrılmamızın tek nedeni, gerçeğin saf olarak ikrar edilmesine hiçbir şekilde
48
Augustine, Questions on the Gospel According to Matthew xi. 1-2 (MPL 35. 1367 vd). Krş.
Peter Martyr Vermigli, Loci communes IV. vi. 33 (Latince, 1576, s. 801; Đngilizce 1583, IV.
86).
49
Cyprian, On the Unity of the Catholic Church v (MPL 4. 501 vd; CSEL 3. i. 213 vd; çev.
ANF V. 423; LCC V. 127).
637
dayanamamalarıdır. Bizi afarozlarla ve lanetlerle kovduklarından50 söz etmekten çekiniyorum
–davaları bizimkine benzeyen elçileri de hizipçi diye mahkûm etmek istemiyorlarsa bizi
bağışlamaları için yeterinden çok neden vardır. Mesih’in elçilerine Kendi adı uğruna
havralardan kovulacaklarını söyleyerek onları önceden uyardığını söylüyorum [Yu. 16:2].
Mesih’in konuştuğu bu havraların o zamanlar yasaya uygun kiliseler olduğu düşünülüyordu.
Biz apaçık atıldığımız ve bunun Mesih’in uğruna yapıldığını göstermeye hazır olduğumuz
için, hakkımızda şu ya da bu karar verilmeden önce olayın araştırılması gerekir. Ama
istiyorlarsa bu konuyu onlara bırakıyorum. Mesih’e gelebilmek için onların kilisesinden
ayrılmak zorunda kaldığımız benim için yeterlidir.
(Đbadet ve yargılama yetkisini açısından Roma Kilisesi’nin eski Đsrail’le
karşılaştırılması, 7-12)
7. Roma Kilisesi’nin durumu, Yarovam dönemindeki Đsrail’in durumuna benziyor
Ama Roma’nın yanlış görüşlerden kaynaklanan despotluğuna bağlı olan bütün
kiliseler, peygamberlerin anlattıkları Đsrail’deki eski kiliseyle karşılaştırıldığında, hepsine
saygı göstermemiz gerektiği daha net olarak ortaya çıkar. Yahudilerin ve Đsrail soyundan
gelenlerin antlaşmanın yasalarına uyduklarında gerçek bir kilise vardı. Yani, Tanrı’nın
lütfuyla kiliseyi bir arada tutan özelliklere sahiptiler. Gerçeğin öğretişi yasada vardı; buna
hizmet etmek kâhinlerin ve peygamberlerin elindeydi. Sünnet işaretiyle dine kabul
ediliyorlardı; imanlarını güçlendirmek için başka sakramentler de yapıyorlardı. Mesih’in
kilisesini onurlandırdığı unvanların onların toplumunda da kullanıldığından kuşku yoktur.
Sonra, Rab’bin yasasından vazgeçerek putperestliğe, batıl inançlara saplandılar ve bu
ayrıcalığın bir bölümünü kaybettiler. Tanrı’nın, Sözünü vaaz etmeyi ve sakramentlerinin
yerine getirilmesini emanet ettiği kişilerden başka kim kilise adını almaya cesaret etmiştir?
Ayrıca Rab’bin Sözü’nün açıkça ve cezasız kalarak ayaklar altına alındığı, aslında kilisenin
canının, başlıca gücü olan Tanrı’ya hizmetin yok edildiği yerde bu topluluğa ayrıcalık
gütmeden kim “kilise” demeye cesaret eder?
8. Yahudilerin putperestliğine rağmen kiliseleri sürdü
O zaman biri sorar – Yahudiler imanlarından dönerek putperest olduktan sonra
kiliseden hiç iz kalmadı mı? Cevap kolaydır. Birincisi, imandan dönmenin bazı dereceleri
olduğunu söylüyorum. Hem Đsrail, hem Yahuda, Tanrı’ya saf olarak tapınmayı bir yana
bıraktıkları zaman, ikisinde de sapmanın aynı olduğunu söylemiyoruz. Yarovam, Tanrı’nın
apaçık yasağına karşı ilk kez buzağılar yaptığında ve ibadet etmek için yasaya uygun olmayan
bir yer ayırdığında dini son derece bozdu [1Kr. 12:28 vdd]. Yahuda halkı dinlerinin dışsal
biçimini güçlendirmeden önce batıl inançlara dayanan kötü geleneklerle kirlendi. Rehavam
döneminde sapkın törenlerden birçoğu çoktan yaygın olarak benimsemiş olmasına rağmen,
Đsrail’de yasanın öğretilmesi, kâhinlik düzeni ve benzeri törenler Tanrı’nın emrettiği şekilde
sürdüğü için, buradaki Tanrı’ya bağlı insanların kabul edilebilir durumda bir kilisesi vardı.
Ahav dönemine kadar Đsrail soyundan gelenler için olaylar zerre kadar daha iyiye doğru
gitmedi, sonra daha da kötü oldu. Daha sonra gelen krallar, krallık yıkılıncaya kadar biraz
Ahav gibi, (biraz daha iyi olmak istediklerinde) biraz da Yarovam gibi olmak istediler. Ama
ayrıcalıksız hepsi tanrısızdı ve putlara tapıyordu. Zaman zaman Yahuda’da çeşitli
değişiklikler oldu: bazı krallar Tanrı’ya tapmayı sahte ve yapmacık batıl inançlara döndürdü,
diğerleri gözden düşen dini yeniledi. Sonunda kâhinler bile Tanrı’nın Tapınağını tiksindirici
mundar törenlerle lekelediler.
50
“Notorios et pertinaces haereticos… fuisse declarantes, eosdem… condemnamus”. Papa X. Leo’nun resmi
mektubu Exsurge Domine (15 Haziran 1520); Mansi XXXII. 1051; Kidd, Documents, s. 79.
638
9. Papalık kilisesi bozulmuştur ve kabul edilmemelidir
Şimdi gelin, papacılar –her ne kadar hataları için birçok özür bulsalar da- dinlerinin
durumunun, Yarovam döneminin Đsrail Krallığındaki kadar bozulduğunu ve saygınlığını
kaybettiğini inkâr edebiliyorlarsa etsinler. Ama onların putperestliği daha da bağışlanmaz.
Öğretişlerinde bir damlacık olsun daha saf değiller, aslında daha da murdarlar! Tanrı ve
aslında ortalama bir yargıya sahip olan herkes bana tanıklık eder; olayın başlı başına kendi
bile benim burada abartmadığımı ifade ediyor.
Bizi, kiliselerindeki birlikteliğe katılmaya zorlamak istediklerinde, bizden iki şey
istediler. Birincisi, bütün dualarına, sakramentlerine ve törenlerine katılacaktık. Đkincisi,
Mesih’in kilisesine verdiği bütün onuru, gücü ve yargılama yetkisini onların kiliselerine
verecektik.
Birinci konuya gelince, Yeruşalim’deki bütün peygamberlerin, her şey kesinlikle
bozulduğunda ne özel olarak kurban kestiklerini, ne de dua etmek için diğerlerinden ayrı
toplulukları olduğunu kabul ediyorum. Süleyman’ın Tapınağı’nda toplanmalarını emreden
Tanrı’nın buyruğu vardı [Yas. 12:13, 11]. Rab’bin kutsal törenler için atadığı Levili
kâhinlerin [Çık. 29:9] bu göreve layık olmamalarına ve görevlerinden alınmamalarına
rağmen, hâlâ bu görevde kalmalarının adil olduğunu biliyorlardı. Ama batıl inanca dayanan
hiçbir ibadette bulunmak zorunda bırakılmıyorlardı –bütün sorunun başlıca konusu; aslında
Tanrı’nın oluşturmadığı hiçbir şeye zorlanmıyorlardı.
Ama benzerlik bu insanların – papacıları kastediyorum- neresinde? Görünürdeki
putperestlikle kirlenmeden onlarla çok ender bir araya gelebiliyoruz. Tabii ki, aralarındaki
başlıca bağ, en büyük saygısızlık olarak tiksindiğimiz Rab’bin Sofrası’nda. Bunu doğru mu
yoksa umursamazca mı yaptığımız başka yerde ortaya çıkacak.51 Şimdi bizim davamızın bu
açıdan peygamberlerinkinden farklı olduğunu göstermek yeterlidir. Peygamberlere, kötü
insanların törenlerinde bulunsalar bile, Tanrı’nın oluşturduklarının dışındaki hiçbir ayine
bakmama ya da katılmama zorunluluğu getiriliyordu.
Her açıdan buna benzeyen bir örnek istiyorsak, örnek olarak Đsrail Krallığı’nı alalım.
Yarovam’ın kararına göre, sünnet sürdürülüyordu, kurbanlar sunuluyordu, kutsal yasaya
dikkat ediliyordu, atalarının kabul ettikleri Tanrı’ya yakarılıyordu; ama yasaklanmış sahte
tapınma biçimleri nedeniyle, orada her ne yapılırsa yapılsın Tanrı reddetti ve suçladı [1Kr.
12:31]. Biri, bana bir zamanlar Beytel’de ibadet etmiş ya da kurban sunmuş bir peygamber ya
da dinine bağlı birini göstersin. Çünkü onlar, saygısızlıkla kirlenmeden bunu
yapamayacaklarını biliyorlardı. Bu nedenle, dinine bağlı insanların arasında kilisenin
birliğinin bu kadar genişlememesi gerektiği, bu birlik kirli ve bozulmuş ayinler şeklinde
yozlaşırsa bunu umursamadan izleyecekleri sonucunu çıkarıyoruz.
10. Bozulmuş kiliseden neden ayrılmalıyız?
Ama ikinci konuda daha da iddialıyız. Kiliseyi böyle –yargısına saygı göstermemiz,
yetkisine uymamız, uyarılarına itaat etmemiz, verdiği cezalarla harekete geçmemiz, birliğini
her açıdan titizlikle korumamız gerektiğini- düşünüyorsak, o zaman onların, gerekli baş eğme
ve itaat olmadan bizi bekleyen bir kilisesi olduğunu kabul edemeyiz.
Yine de
peygamberlerin, eşit ya da iyi koşullar geçerli olduğunda Yahudilere ve Đsrail soyundan
gelenlere verdikleri şeyi isteyerek onlara bırakıyoruz. Ama peygamberlerin, onların
toplantılarının murdar olduğunu [Yşa. 1:14], bunlara izin vermenin Tanrı’yı reddetmek kadar
yasaya uygun olmadığını onlara nasıl tekrar tekrar söylediklerini görüyoruz. Şayet bunlar
kiliseyse, bundan, Đsrail’de Đlyas, Mika ve benzerleriyle Yahuda’da Yeşaya, Hoşea ve
(peygamberlerin, kâhinlerin ve bu çağda yaşayan halkın sünnetsizlerden daha kötü diye nefret
ve lanet ettikleri) bu işareti taşıyan diğerlerinin Tanrı’nın kilisesine yabancı oldukları sonucu
51
Krş. II. xv. 6; IV. xviii. 15.
639
tabii ki, çıkar. Şayet bunlar kiliseyse, o zaman kilise gerçeğin direği değil (1Ti. 3:14-15),
sahteciliğin desteğidir; yaşayan Tanrı’nın Buluşma Çadırı değil, putların deposudur. O zaman
peygamberler bu topluluklarla uyuşmaktan vazgeçmişlerdir. Bu uyuşma, Tanrı’ya karşı bir
komplodan başka bir şey değildir.
Aynı şekilde biri -putperestlik, batıl inanç ve tanrısız öğretişle kirlenmiş olanbugünkü cemaatleri (bir Hıristiyan’ın -hatta öğretişi kabul edecek noktaya kadar- kalması
gereken tam bir birlik), bir kilise olarak kabul ederse ciddi şekilde yanılır. Eğer bunlar
kiliseyse gücün anahtarları ellerindedir; ama anahtarların Söz’le çözülemeyen bir bağı vardır.
Bu bağı kendi aralarında yok etmişlerdir. Ayrıca şayet bunlar kiliseyse, Mesih’in
“bağlayacağın her şey” [Mat. 16:19; 18:18; Yu. 20:23] vaadi yürürlüktedir. Ama tam tersine,
herkesin kendini gerçekten Mesih’in hizmetlisi olarak ikrar etmesini kabul etmezler. Bu
durumda ya Mesih’in vaadi geçersizdir ya da en azından bu açıdan onlar kilise değildir. Sonuç
olarak, Söz’den kaynaklanan hizmet yerine tanrısızlık okulları ve her türlü hatanın
oluşturduğu bir kanalizasyon vardır. Sonuçta bu hesaba göre, ya bunlar kilise değildir ya da
yasaya uygun imanlı cemaatlerini Türk topluluklarından ayırmak için geriye hiçbir işaret
kalmayacaktır.
11. Papalık yönetiminde kiliseden arta kalanlar
Eskiden Yahudilerde kilisenin kendine özgü bazı ayrıcalıkları vardı. Aynı şekilde
bugün de, papacıları kilisenin izlerinden yoksun bırakmıyoruz. Rab, bu izlerin yıkımdan sonra
sürdürülmesini istemiştir. Tanrı, antlaşmasını önce Yahudilerle yaptı ama antlaşmayı koruyan
onlar olmadı; tersine, antlaşma kendi gücüne dayanarak, onların dinsizce davranışlarıyla
mücadele edip kendini korudu. Rab’bin antlaşması bu nedenle orada sürdü –bu, Tanrı’nın
iyiliğinin kesinliği ve sürekliliğiydi. Yahudilerin döneklikleri Tanrı’nın sadakatini bozamadı.
Pak olmayan elleriyle sünnete saygısızlık edemediler. Sünnetin, Tanrı’nın antlaşmasının
gerçek işareti ve sakramenti olması bitmedi. Rab, onların çocuklarına, sadece özel bir
kutsamayla kendisine ait olduklarında Kendi çocukları dedi [Hez. 16:20-21]. Rab’bin
antlaşma yaptığı Fransa, Đtalya, Almanya ve Đngiltere’de de böyleydi. Mesih Karşıtı bu
ülkelere zorbaca zulmettiğinde Rab, antlaşmasını bozulmadan korumak için iki yol kullandı.
Birincisi, antlaşmasının tanığı olarak buralarda vaftizi sürdürdü. Tanrı’nın Kendi ağzıyla
kutsadığı vaftiz, insanların saygısızlığına rağmen gücünü korudu. Đkincisi, kilise sonunda
ölmesin diye, Kendi sağlayışıyla diğer şeylerin arta kalmasını sürdürttü. Çoğunlukla binalar
yıkıldığında temelleri ve yıkıntıları kalır. Rab, kilisesini Mesih Karşıtı’nın temellerine kadar
yıkmasına ya da yerle bir etmesine izin vermedi. Yine de Sözünü küçümseyen insanların
nankörlüğünü cezalandırmak için, kiliseyi korkunç bir sarsıntıya ve dengesizliğe uğrattı ama
bu yıkımdan sonra yarısı mahvolmuş binanın kalmasını istedi.
12. Sağlıklı unsurlar bozulmuş bir kiliseyi gerçek kilise yapmaz
Yine de kilise kelimesini papacılardan kategorik olarak esirgediğimizde, onların da bir
kilisesi olduğuna bu nedenle dil uzatamayız.52 Tersine biz, sadece gerçek ve yasaya uygun
kilise kurumu için mücadele ediyoruz. Bu kurum, birliktelikte sadece (iman ikrarının işaretleri
olan) sakramentleri değil, özellikle öğretişi gerektirir. Daniel [Dan. 9:27] ve Pavlus [2Se. 2:4],
Mesih Karşıtı’nın Tanrı’nın Tapınağı’nda oturacağını önceden söylemiştir. Bizim için bu, bu
kötü ve iğrenç krallığın önderi ve bayraktarı yaptığımız Roma papasıdır.53 Yerinin Tanrı’nın
52
Çok sık alıntı yapılan bu ifade, Calvin’in, papalığı tümüyle reddederken Roma birliğinde
kalan sağlı unsurları kabul ettiğini gösterir. Krş. aş. bk. IV. viii. 11, 12; G. MacGregor,
Corpus Christi, s. 51
53
Mesih Karşıtı (2Se. 2:4) kelimesini Calvin, papalığın unvanı olarak olarak sık sık kullanır
(Krş. III. x
640
Tapınağı’nda olması, hükümranlığının Mesih’in ya da kilisenin adını silip yok edemeyeceğini
gösterir. Bu nedenle, onun despotluğu altındaki kiliselerin kilise olarak kalmayacağını hiçbir
şekilde yadsıyamayacağımız açıktır. Ama o, kiliseleri saygısız küfürleriyle kirletmiş, insanlık
dışı baskısıyla acı vermiş, zehirli içkiye benzeyen kötü ve öldürücü öğretişleriyle bozmuş ve
neredeyse öldürmüştür. Kiliselerde Mesih, gizlenir, yarı yarıya gömülür, Müjde bozulur, dine
bağlılık gider ve Tanrı’ya tapmak neredeyse yok edilir. Kısaca, her şey kiliselerde birbirine
karışır. Tanrı’nın Kutsal Kenti’nin yüzünden çok Babil’in yüzünü görürüz. Özetlersek,
Rab’bin, her ne kadar üzüntü verecek şekilde parçalanmış ve dağılmış olsa da halkından
geriye kalanları olağanüstü şekilde koruduğu, kilisenin bazı işaretlerinin –özellikle de etkisini
ne şeytanın hilelerinin ne de insanın ahlaksızlığının bozabildiği işaretlerin- kaldığı kiliselere
ben, kilise diyorum. Ama öte yandan, bu yazıda özellikle dikkat etmemiz gereken bu işaretler
bu kiliselerden silindiği için, cemaatlerindeki tek tek herkesin ve bütün bedenin yasaya uygun
kilise formundan yoksun olduğunu söylüyorum.
III. BÖLÜM
KĐLĐSEDEKĐ ĐLAHĐYATÇILAR VE HĐZMETLĐLER, SEÇĐLMELERĐ VE GÖREVLERĐ
(Tanrı’nın verdiği hizmet görevi: yüce ve gerekli işlevleri, 1-2)
1. Tanrı’nın insanların hizmetine neden ihtiyacı var?
Şimdi Tanrı’nın, kilisesinin yönetilmesi için istediği düzenden söz edelim. Kiliseyi
sadece O, yönetir ve hüküm sürer. Yetkisi ve üstünlüğü de vardır. Bu yetki sadece O’nun
yönetiminde ve O’nun Sözüyle uygulanır. Yine de, gözle görülür şekilde her zaman aramızda
oturmadığı için [Mat. 26:11], O’nun isteğini bize ağızlarıyla açıkça duyurmaları için
insanların hizmetinden yararlandığını söylüyoruz. Bu hizmet bir tür görev delegasyonudur.
Tanrı onlara Kendi hakkını ve onurunu aktarmaz ama ancak onların ağızları aracılığıyla
Kendi işini yapabilir – tıpkı bir işçinin çalışırken alet kullanması gibi.
Daha önce açıkladıklarımı bir kez daha tekrarlamamak için kendimi zor tutuyorum.54
Aslında bunu hiçbir yardım veya araç olmadan ya da meleklerle Kendi yapabilirdi; ama bunu
insanlar aracılığıyla yapmayı seçmesinin birçok nedeni var.
Önce, insanların arasından bazılarını bu dünyada elçi olarak hizmet etmeleri için
seçerek, bize bakışını bu yolla duyurur [2Ko. 5:20]. Onlar, O’nun gizli isteğini açıklarlar.
Kısaca, kişi olarak Onu temsil ederler. Bu kanıtla, bizi sık sık tapınaklarına çağırmasının
[1Ko. 3:16-17; 6:19; 2Ko. 6:16] boş konuşma olmadığını kanıtlar, çünkü tapınağında olduğu
gibi, insanların dudaklarıyla da insanlara yanıt verir.55
Ayrıca bu en iyi ve en yararlı alçakgönüllülük alıştırmasıdır. Söz bizim gibi, kimi kez
de bizden daha az değerli insanlar tarafından vaaz edilse bile, bizi Sözüne itaat etmeye
alıştırır. Göklerden konuşsaydı, herkesin kulakları ve zihinleri O’nun kutsal vahiylerini
x. 42; IV.vii. 25; IV. vii. 1; Comm. 1 John 2:18). Bu kelime, bu anlamda Reformasyon
öncesinde özellikle ruhsal Fransiskanlar için yaygın olarak kullanılmıştır, Wycliff ve Hus’un
Bohemyalı halefleri. Krş. mak. “Antichrist”, HDRE I. 581; H. Preuss, Die Vorstellungen vom
Antichrist im späteren Mittelalter, s. 145, 153; Luther, On the Execrable Bull of Antichrist
(1520) (Werke WA VI. 597-612). Calvin’in düşüncesinde “Mesih Karşıtı papa” konusunda
bk. H. Berger, Calvins Geschichtsauffassung, böl. 8, s. 73, 92 vdd; H. Quistorp, Calvin’s
Doctrine of the Last Things, s. 117-122.
54
IV. i. 5
55
Augustine, On Christian Doctrine, Önsöz 6; IV. xxvii. 59 (MPL 34. 18, 118; çev. NPNF II.
520, 595).
641
gecikmeden saygıyla alabilselerdi bu, şaşırtıcı olmazdı. O’nun gücü karşısında kim
korkmazdı? Böyle büyük bir görkemi gördüğünde kim yere yıkılmazdı? Böylesine sınırsız bir
görkeme kim şaşırmazdı? Ama topraktan çıkan güçsüz biri Tanrı’nın adına konuştuğunda,
bizden hiç üstün olmamasına rağmen, öğrenme hevesimizi O’nun hizmetlisine gösterirsek, bu
noktada dine bağlılığımızı ve Tanrı’ya itaatimizi en iyi şekilde kanıtlarız. Göksel bilgeliğinin
hazinesine ne kadar saygı göstermemiz gerektiğini daha kesin şekilde kanıtlamak için, onu bu
nedenle dayanıksız toprak kaplarda gizler [2Ko.4:7].
Üstelik insanların bu bağla birbirine bağlanmasından daha uygun olarak başka hiçbir
şey karşılıklı sevgiyi beslemez: biri diğerlerine öğretmek için önderliğe atanır ve öğrenci
olmaları emredilenler, ortak öğretişi tek bir ağızdan öğrenirler. Şayet insan, kendi kendine
yetseydi ve başka birinin yardımına ihtiyacı olmasaydı (insan yaradılışındaki gurur böyledir),
herkes diğerlerini küçümser ve onlar tarafından da küçümsenirdi. Bu nedenle Rab, kilisesini
düğüm atarak bir araya bağlamıştır. Kurtuluş ve sonsuz yaşam öğretişini insanların
aracılığıyla diğerlerine bildirilsin diye insanlara emanet ederken, bu bağın birliği korumanın
en güçlü yolu olduğunu önceden görmüştür. Pavlus. Efeslilere şunları yazarken, görüşü
buydu: “Çağrınızdan doğan tek bir umuda çağrıldığınız gibi, beden bir, Ruh bir, Rab bir, iman
bir, vaftiz bir, her şeyden üstün, her şeyle ve her şeyde olan herkesin Tanrısı ve Babası birdir.
Ama lütuf her birinize Mesih’in armağanı ölçüsünde bağışlandı” (Ef. 4: 4-7]. Bu nedenle
Pavlus şöyle der: “Yükseğe çıktı ve tutsakları peşine taktı, insanlara armağanlar verdi… Đnen
de O’dur, her şeyi doldurmak üzere bütün göklerin çok üstüne çıkan da O’dur. Kendisi kimini
elçi, kimini peygamber, kimini müjdeci, kimini önder ve öğretmen atadı. Öyle ki, kutsallar
hizmet görevini yapmak ve Mesih’in bedenini geliştirmek üzere donatılsın. Sonunda hepimiz
imanda ve Tanrı Oğlu’nu tanımada birliğe, yetkinliğe, Mesih doluluğundaki olgunluk
düzeyine erişeceğiz. Böylece… öteye beriye sürüklenen çocuklar olmayacağız. Tersine,
sevgiyle gerçeğe uyarak bedenin başı olan Mesih’e doğru her yönden büyüyeceğiz. O’nun
önderliğinde bütün beden, her eklemin yardımıyla kenetlenip kaynaşmış olarak her üyesinin
düzenli işleyişiyle büyüyüp sevgide gelişiyor” [Ef. 4:8, 10-16]
2. Kiliseye hizmet etmenin önemi
Bu sözleriyle Pavlus, Tanrı’nın kiliseyi yönetmek için yararlandığı insan hizmetinin,
imanlıları tek bir beden olarak bir araya getiren başlıca güç olduğunu gösterir. Kilisenin,
kurtulması için ancak Tanrı’nın gözüne doğru görünen korumayla desteklenirse,
bozulmamışlığını sürdürebileceğini de gösterir. Pavlus, Mesih “her şeyi doldurmak üzere
bütün göklerin çok üstüne çıktı” [Ef. 4:10] der. Yerine getirmenin tarzı budur: bu görevi
emanet ettiği ve bu görevi yürütmeleri için lütufta bulunduğu hizmetliler aracılığıyla kiliseye
armağanlar verir, dağıtır. Bu kurum boşuna ya da yararsız olmasın diye, Ruh’unun gücünü
ortaya koyarak, sanki Kendisini oradaymış gibi gösterir. Kutsalların yenilenmesi böyle
tamamlanır; Mesih’in bedeni böyle geliştirilir [Ef. 4:12]; “Bedenin başı olan Mesih’e doğru”
böyle “gelişiriz” [Ef. 4: 15] ve birlikte böyle büyürüz; bizim aramızda peygamberlik gelişirse,
elçileri kabul edersek, bize verilen öğretişi geri çevirmezsek hepimiz Mesih’teki birlikteliği
böyle oluştururuz. Bu nedenle, sözünü ettiğimiz bu düzeni ve bu yönetimi her kim bozmaya
çalışır ya da gereksiz diye umursamazsa kiliseyi mahvetmeye ya da daha çok yıkıp yok
etmeye çalışır. Bu yaşamda beslenmek ve desteklenmek için, ne güneş ışığı, ne güneşin
sıcaklığı, ne yiyecek, ne içecek kilisenin yeryüzünde koruması için gereken elçisel görev ve
önderlik görevi kadar gerekli değildir.
3. Kutsal Yazı’da vaaz verme görevinin saygınlığı
642
Buna uygun olarak, Tanrı’nın mümkün olan bütün onaylama işaretleriyle, hizmetin
saygınlığını sık sık emrettiğini yukarıda belirttim.56 Bunun amacı, hizmetin her şeyden üstün
tutularak bizden en büyük saygıyı görmesi ve onurlandırılmasıdır. Tanrı peygambere
“Müjdecinin ayakları ne güzeldir! O müjdeci ki, esenlik duyuruyor” [Yşa. 52:7] diye
açıklamasını emrettiğinde ve elçilere “dünyanın ışığı”, “yeryüzünün tuzu” dediğinde [Mat.
5:13-14], öğretmenler yetiştirerek insanlara eşsiz bir iyilikte bulunduğunu kanıtlar. Bu görev,
“Sizi dinleyen beni dinlemiş olur, sizi reddeden beni reddetmiş olur” [Luk. 10:16]
demesinden daha yetkin düzenlenemez. Ama hiçbir yazı, Pavlus’un Korintlilere gönderdiği
ikinci mektubundakinden daha açık değildir. Burada Pavlus, kasıtlıymış gibi bu sorunu
tartışır. Kilisede Müjde’nın vaaz edilmesinden daha önemli ya da daha görkemli hiçbir şeyin
olmadığını, çünkü bunun Ruh’un, doğruluğun ve sonsuz yaşamın yönetiminde olduğunu öne
sürer [2Ko. 4:6; 3:9]. Bunların ve benzeri parçaları anlamı, kilisenin hizmetliler aracılığıyla
yönetim ve korunma tarzına (Rab tarafından belirlenen sonsuza kadar sürecek olan tarza)
saygısızlık etmememiz ve saygısızlık ederek başvurmaktan vazgeçmememizdir.
Hizmetin öneminin ne kadar büyük olduğunu sadece bu sözlerle değil, örneklerle de
duyurur. Tanrı, gerçeğinin ışığının Kornelyus’un üzerine daha dolu dolu parıldamasını
istediğinde, Kornelyus’u Petrus’a yönlendirmesi için gökten bir melek gönderdi [Elç. 10:3-6].
Pavlus’u, Kendisini tanıması için çağırmak ve onu kiliseye aşılamak istediğinde, ona Kendi
sesiyle seslenmedi. Onu hem kurtuluş öğretişini hem de vaftizin kutsallığını öğreneceği bir
adama gönderdi [Elç. 9:6]. Tanrı’yı açıklayan meleğin Tanrı’nın isteğini duyurmaktan
çekinmesi ama bir insana bunu duyuracak olan birine gitmesini emretmesi şans eseri değildir.
Đmanlıların tek öğretmeni olan Mesih’in, bir insanın eğitimini Pavlus’a –üçüncü göğe
götürmeye ve dille anlatılamayanların harika bir açıklamasını almaya değer duruma getirmeye
karar verdiği aynı Pavlus’a [2Ko. 12:2-4]- emanet etmesi nedensiz değildir. Bu durumda
Tanrı’nın, böyle kanıtlarla kullanılmasını kanıtlamak istediği bu hizmetliliği küçük görmeye
ya da gereksiz diye ondan hariç tutulmaya kim cesaret eder?
(Kutsal Kitap’ta anlatılan hizmet görevleri, 4-9)
4. Ef. böl. 4’e göre çeşitli görevler
Mesih’in kurumuna uygun olarak, kilise yönetimini denetleyecek olanlara Pavlus
şöyle der: Önce elçiler, sonra peygamberler, üçüncüsü müjdeciler, dördüncüsü önderler ve
son olarak da öğretmenler [Ef. 4:11]. Bunlardan sadece son ikisinin kilise de sıradan birer
görevi vardır; ilk üçünü Rab, Krallığının başında yetiştirmiştir ve şimdi de zamanın
ihtiyaçlarının gerektirdiği şekilde bazen onlardan yararlanmaktadır.
Elçilerin işlevlerinin yapısı şu emirden bellidir: “Gidin, Müjde’yi bütün yaratılışa
duyurun” [Mar. 16:15]. Onlara belirli sınırlamalar getirilmez. Ulusların arasında her nerede
Müjde’yi yayabiliyorlarsa yayarak, O’nun Krallığını her yerde bina edebilsinler diye, bütün
yeryüzünde Mesih’e itaat edilmesini sağlama görevine atanırlar. Bu durumda Pavlus,
elçiliğini kanıtlamak isterken Mesih için tek bir kent kazanmadığını ama Müjde’yi her yerde
yaydığını, ellerinibaşka birinin temelinin üzerine koymadan, Rab’bin adının duyulmadığı
yerlerde kiliseler kurduğunu hatırlatır [Rom. 15:19-20]. Bu durumda elçiler dünyayı, isyandan
yeniden Tanrı’ya gerçek itaate yönlendirmek ve Müjde’yi vaaz ederek ya da tercih ederseniz,
ilk kilise kurucuları olarak bütün dünyada kilisenin temellerini atmak için gönderildiler [1Ko.
3:10].
Pavlus, Tanrı’nın isteğini açıklayan herkes için değil, belli bir açıklamada
yetkinleşenler için “peygamber” adını kullanır [Ef. 4:11]. Bu sınıfın bugün ya yok ya da daha
az yaygın olduğu görülüyor.
56
IV. i. 3; IV. iii. 1
643
“Müjdecileri” konum olarak elçilerin altında diye kabul etsem de, görevleri onlara
yakındı ve onların adına görev yapıyorlardı. Luka, Timoteos, Titus ve diğerleri, belki
Mesih’in, elçilerden sonra ikinci sırada atadığı yetmiş öğrenci de [Luk. 10:1] onlar gibiydi.
(Bana Pavlus’un hem sözlerine hem de görüşüne uygun görünen) bu açıklamaya göre,
bu üç hizmet kiliseye kalıcı olarak yerleşmedi ama daha önce hiçbir kilisenin olmadığı
yerlerde kurulan ya da Musa’dan Mesih’e kadar gelen kiliseler döneminde geçerli oldu. Daha
sonraki dönemde kimi kez Rab’bin, günümüzde olduğu gibi onların yerine elçiler, en azından
Müjdeciler yetiştirdiğini yine de reddetmiyorum.57 Kiliseyi Mesih Karşıtı’nın başkaldırısından
dönmeye yöneltecek böyle kişilere gerek vardı. Yine de bu görevin “sıra dışı” olduğunu
söylüyorum, çünkü tam gelişmiş kiliselerde yeri yoktur.
Sonra önderlerle öğretmenler gelir. Kilise onlar olmadan yürümez. Aralarında şu
farkın olduğuna inanıyorum: öğretmenler disiplinden veya sakramentleri yürütmekten ya da
uyarmaktan ve yüreklendirmekten değil, sadece Kutsal Yazı’yı açıklamaktan –imanlılarda
öğretişi bütün ve saf olarak korumaktan- sorumludur.58 Ama önderlik görevi kendi içinde
bütün bu görevleri barındırır.
5. Geçici ve sürekli görevler
Şimdi kilise yönetiminde hangi hizmetlerin geçici olacak, hangilerinin sürekliliğini
koruyacak şekilde oluşturulduğunu aklımızda tutuyoruz. Ama Müjdecilerle elçileri aynı gruba
koyarsak, o zaman bir şekilde birbirine benzeyen iki çift oluştururuz. Öğretmenlerimiz eski
peygamberlere benzedikleri gibi, önderlerimiz de elçilere benzerler. Peygamberlik görevi,
peygamberlerin yetkin oldukları eşsiz açıklama armağanı açısından, daha üstündü. Ama
öğretmenlerin görevinin karakteri de aynıdır ve amacı da tam olarak aynıdır. Böylece
Rab’bin, Müjde’nin yeni vaazını dünyaya yaymaları için seçtiği On Đkiler, sıra ve konum
olarak diğerlerinden üstündüler [Luk. 6: 13-16; Gal. 1:1-2]. Kelimenin anlamından ve
türetilmesinden, kilisedeki bütün hizmetlilere yerinde olarak “elçi” denebilir, çünkü hepsi Rab
tarafından gönderilmiştir ve Onun habercileridir. Yine de insanların, işitilmemiş yeni bir şey
ortaya koyan kişilerin görevleri konusunda kesin bilgi sahibi olmaları çok önemli olduğu için,
(bu sayıya daha sonra Pavlus’un da eklendiği) on iki kişinin, özel bir unvanla diğerlerinden
ayrı tutulması gerekiyordu. Aslında Pavlus, başka bir yerde bu adı Andronikus ve Yunya’ya
da verir. Onların “Mesih’in elçileri arasında tanındıklarını” [Rom. 6:7] söyler. Ama çok daha
kesin konuşmak istediğinde, bu kelimeyi sadece ilk sıradakiler için kullanır. Bu, Kutsal
Yazı’da yaygın bir kullanımdır [Mat. 10:1] Yine de (kendilerine verilmiş birçok kiliseyi
yönetme dışında) önderlerin sorumluluğu elçilerinkiyle aynıdır. Bunun yapısının ne olduğunu
daha net duyalım.
6. Elçiler ve önderler
Rab, elçileri gönderdiğinde (şimdi de dendiği gibi59) onlara Müjde’yi duyurmayı ve
günahların bağışlanacağına inananları vaftiz etmeyi emretti [Mat. 28:19]. Ama daha önce,
Kendisini örnek alarak, bedeninin ve kanının kutsal simgelerini paylaştırmayı emretmişti
[Luk. 22:19]. Müjdeyi vaaz etme ve sakramentleri yönetme emriyle, elçilerin yerini alanlara
57
Calvin, başka yerlerde sık sık övdüğü Luther’den söz ediyor. Krş. Calvin, Defensio adversus Pighium. Burada
Luther’e, hizmetiyle Müjde’nin ışığının parladığı, Mesih’in seçkin elçisi” der (CR VI. 250).
58
Calvin’in hizmet şemasında “Đlahiyatçının” ya da öğretmenin görevi çok önemliydi. Krş.
The Ecclesiastical Ordinance of Geneva (1541) (CR XI. 15 vd., 21; çev. LCC XXII. 58, 62
vd); Bannermen, The Church of Christ (Edinburgh, 1868) I. 426 vdd; G. MacGregor, Corpus
Christi, s. 218); R. W. Henderson, The Doctoral Ministry in the Reformed Churches
(Harvard’da yapılan tez), 1959).
59
Yk. bk. m.4
644
verilen kutsal, çiğnenemez ve sürekli yasa işte budur. Bundan, bunların ikisini de ihmal
edenlerin sahte elçilik tasladıkları sonucunu çıkarırız.
Ama ya önderler? Pavlus, “Đnsanlar bizi Mesih’in hizmetkârları ve Tanrı’nın sırlarının
kâhyaları saysın” [1Ko. 4:1] dediğinde sadece kendisinden değil, onların hepsinden söz eder.
Başka yerde de aynı şekilde, “Gözetmen hem başkalarını sağlam öğretisiyle yüreklendirmek,
hem de karşı çıkanları ikna edebilmek için imanlılara öğretilen güvenilir söze sıkı sıkı
sarılmalı” [Tit. 1:9] der. Bunlardan ve sık sık karşımıza çıkan benzer parçalardan, önderlerin
de görevlerinden ikisinin özellikle işlerliği olduğu sonucunu çıkarabiliriz: Müjde’yi duyurmak
ve sakramentleri yönetmek. Öğretme tarzı sadece halka açık konuşmaları kapsamaz, özel
uyarılarla da ilişkilidir. Pavlus, Efeslileri, onların en büyük yararına olan hiçbir şeyden
kaçınmadığına tanıklık etmeye çağırır. Hem Yahudilere hem de Greklere tövbe etmeleri ve
Mesih’e inanmaları için tanıklık eder. Açıkta ve evden eve dolaşarak onları uyarır, onlara
öğretir [Elç. 20:20-21]. Daha sonra aynı şekilde hepsini gözyaşları içinde uyarmaya devam
eder [Elç. 20:31). Yine de burada niyetim, iyi bir önderin armağanlarını ayrıntılarıyla göz
önüne sermek değil, sadece kendilerine önder diyenlerin neye ikrar etmeleri gerektiğini
belirtmektir. Yani kilise onlara kolay ve paralı bir iş olarak değil, Mesih’in öğretişindeki
gerçek Tanrı’ya bağlılığı insanlara öğretmeleri, kutsal gizemleri yönetmeleri, doğru disiplini
korumaları ve uygulamaları için verilmiştir. Rab, kilise bekçiliğine atadığı herkese şunu
açıklar: onların ihmalleriyle biri cahilliği nedeniyle mahvolursa, “onun kanından onları
sorumlu tutacaktır” [Hez. 3:17-18]. Pavlus’un kendisi için anlattıklarına bunların hepsi
dâhildir: “Müjdeyi yaymazsam vay halime… Çünkü bunu yapmakla yükümlüyüm” [1Ko. 9:
16]. Sonuçta, elçilerin bütün dünya için yaptıklarını her önder, atandığı kendi sürüsü için
yapmalıdır.
7. Önder, kilisesine bağlıdır
Her öndere bir kilise versek de, bir kiliseye bağlı olan önderin –onun bulunmasını
gerektiren bir karışıklık çıkarsa ya da çapraşık bir konuyla ilgili olarak ondan öğüt almak
istenirse- aynı zamanda diğer kiliselere yardım edebileceğini yadsımıyoruz. Ama kilisede
esenliği korumak için şu düzen gerekir: o, görevine, aynı zamanda da görevi olmadan
amaçsızca kendini ortaya atmaktan, bir yerde telaşla toplanmaktan, keyif için kiliselerini
yüzüstü bırakmaktan, herkesi karışıklığa düşmekten korumak için atanır, çünkü onlar kiliseyi
bina etmekten çok kendi çıkarlarıyla daha çok ilgilenirler. Sonuçta şu düzen genelde
olabildiğince korunmalıdır: kendi sınırlarından hoşnut olan herkes, başka birinin yetki alanına
girmemelidir.
Bu, insanın planı değildir, Tanrı tarafından emredilmiştir. Pavlus’la Barnaba’nın
Listra, Antakya ve Konya’daki ayrı ayrı kiliselere ihtiyarlar seçtiklerini [Elç. 14: 22-23] ve
Pavlus’un, Titus’a her kente ihtiyarlar atamasını emrettiğini [Tit. 1:5] okuyoruz. Pavlus bir
yerde Filipililerin gözetmenlerinden [Flp. 1:1], başka bir yerde Koloselilerin gözetmeni
Arhippus’tan [Kol. 4:17] söz eder. Luka’da, Pavlus’un Efes’teki kilisenin ihtiyarlarına dikkat
çeken bir vaazı vardır [Elç. 20-18:19].
O zaman kilisenin yönetimini ve korunmasını kim üstlenirse, tanrısal çağrının bu
yasasıyla bağlı olduğunu bilmelidir. Söz gelimi bu kişi, (hukukçuların deyimini kullanırsak)
kilisenin bölgesine60 bağlanmaz. Kamu refahının talebine rağmen, yoluyla ve uygun şekilde
talep edilse bile, ayağını buradan çekemeyecek kadar buraya bağlanmaz, zorunlu kılınmaz.
60
“Veluit glebae addictus”. “Gleba” bir arazi parçasıdır. Klasik dönemlerde borçlarını
ödemek için yasal olarak hizmet ekmesi gereken birine addictus [bağımlı, zorunlu] denirdi.
Krş. A. Berger, Encyclopedic Dictionary of Roman Law, s. vv. “Addictus”, “Adscriptus”,
“Gleba”. Feodal yasada glebae addictus olan biri, bağımlı bir çiftçiydi (Almanca, höriger),
toprağa bağlıydı ve toprakta hakları vardı.
645
Ama bir yere çağrılan kişi, (bir avantaj olacağını düşünerek) gitmeyi ya da kurtulmayı
düşünmemelidir. Başka bir yere nakli uygun olsa da, bunu kendi çözmeye kalkışmamalıdır,
halkın yetkisini beklemelidir.
8. Söze hizmet edenlerin atanması: Đhtiyarlar
Ama kiliseyi yönetenlere ayırım gözetmeden “gözetmenler”, “ihtiyarlar”, “önderler”
ve “hizmetliler” derken bu kelimeleri, birbirinin yerine kullanan Kutsal Yazı’ya göre
kullanıyorum.61 “Gözetmen” unvanı Söze hizmet etmeyi yürüten herkese uygundur. Pavlus,
Titus’a her kente ihtiyarlar atamasını emrettiğinde [Tit. 1:5] bunun ardından hemen
“Gözetmenin ayıplanacak bir yanı olmamalı” [Tit. 1:7; Krş. 1Ti. 3:1] der. Başka bir yerde bir
kilisedeki çok sayıdaki gözetmeni selamlar [Flp. 1:1]. Elçilerin Đşleri’nde, konuşmasında
“gözetmen” dediği [Elç. 20:28] Efesli ihtiyarları yanına çağırdığı [Elç. 20:17] anlatılır.
Bu noktaya kadar sadece Söze hizmet etmenin üstlenildiği bu görevleri göz önünde
tuttuk; Pavlus da alıntı yaptığımız Efeslilere mektubunun dördüncü bölümünde diğerlerinden
söz etmez [Ef. 4:11].62 Ama Romalılara mektubunda [Rom. 12:7-8] ve Korintlilere birinci
mektubunda [1Ko. 12:28] diğerlerini güç, iyileştirme armağanı, yorumlama, yönetme ve
yoksullara yardım etme olarak sıralar. Geçici olduğu için bunların ikisini atlıyorum, çünkü
üzerlerinde durmaya değmez. Ama ikisi süreklidir: yönetme ve yoksullara yardım etme.
Yöneticilerin [1Ko. 12:28] halktan seçilen ihtiyarlar olduğuna inanıyorum.
Sorumlulukları ahlakı eleştirme, gözetmenlerin disiplinini sağlamaktı. Pavlus’un, “Yöneten
gayretle yönetsin” [Rom. 12:8] sözü başka türlü yorumlanamaz. Böylece her kilisenin baştan
beri, dine bağlı, ciddi ve kutsal kişilerin seçildiği, hataları düzeltme yetkisine sahip bir
senatosu vardı. Bundan daha sonra söz edeceğiz.63 Senatonun ayakta kalması, bu düzenin tek
bir çağla sınırlı olmadığını ortaya koyar. Bu nedenle bu yönetim görevi her çağ için
gereklidir.
9. Diyakonlar
Yoksullara yardım diyakonlara emanet edilmişti. Bununla beraber Romalılara
mektupta iki çeşit diyakondan söz edilir: “Veren, bunu içtenlikle yapsın*… Merhamet eden
bunu güler yüzle yapsın” [Rom. 12:8].Pavlus’un kilisenin halka karşı görevinden söz ettiği
kesin olduğundan, farklı iki sınıf olmalıdır. Yargım beni yanıltmıyorsa, birinci cümlede
Pavlus sadaka dağıtan diyakonları anlatır. Ama ikincisinde kendilerini yoksullara ve hastalara
yardım etmeye adamış kişilerden söz eder. Pavlus’un Timoteos’a söz ettiğini dullar bu
kapsamdadır [1Ti. 5:9-10].
Kadınlar, kendilerini yoksullara yardım etmeye adamanın dışında cemaat için başka
bir göreve gelemezler. Eğer (kabul etmek gerektiği üzere) bunu kabul edersek iki tür diyakon
vardır: biri, yoksullarla çalışmayı yöneterek kiliseye hizmet eder. Diğeri, yoksullara yardım
61
Calvin, Kutsal Yazı’nın ilgili parçalarına dayanarak, Presbiteryen yönetiminin belli başlı bir
ilkesini kabul eder; “gözetmen” ve “ihtiyar” aynı görev için kullanılan adlardır. Bu madde,
IV. iv. 4’deki diğer kelimelerle karşılaştırılmalıdır. Calvin orada, ilk “piskoposların,
başpiskoposların ve patriklerin disiplindeki işlevlerini kabul eder. Ayrıca Krş. IV. ix. 4, dn 6.
Bu görüş Ortaçağ’da özellikle Padua’lı Marsilius tarafından ortaya atılmıştır. Bk. Defensor
Pacis, yay. ve çev., A. Gerwirth, I, 271 vdd. John Whitgift, John Jewel ve Richard Hooker’ın
Đngilizcede “rahip” kelimesinden çok “ihtiyar” kelimesinin tercih etmeleri konusunda bk. N.
Skyes, Old Priest and New Presbyter, s. 43 vd.
62
Ef. 4:11 konusunda yk. bk. m. 4.
63
Hizmetliler disiplin yetkisine sahip bir senatus kurmuştu. Krş. IV. xi. 6; aş. bk. dn 10.
*
Rom. 12:8 “Bağışta bulunan bunu cömertçe yapsın” 2003³; “Đhsan eden cömertlikle…
yapsın” 1995 (çev. n.)
646
eder. Ama διακονία kelimesinin daha geniş bir kapsamı olsa bile, Kutsal Yazı, diyakonun
sadaka dağıtmak, yoksullara yardım etmek, yoksulların ortak sandığına kâhyalık etmek için
kilisenin atadığı kişiler olduğunu özellikle belirtir. Diyakonların kökenini, kurumunu ve
görevini Luka, Elçilerin Đşlerinde anlatır [Elç. 6:3]. Grekler kendi dullarının yoksulluktan
kurtarılmak için ihmal edildikleri söylentisini çıkardıklarında, elçiler iki görevi (Sözü vaaz
etme ve sofrada hizmet etme) birden yapamayacaklarını özür olarak öne sürdüler. Sayıca
çoğalan öğrencilerden, bu görevi emanet edebilecekleri dürüst yedi kişi seçmesini istediler64
[Elç. 6:1 vdd]. Bu durumda burada diyakonlar, elçisel kilisede bulunan ve elçileri örnek
alarak bizim de bulundurmamız gereken bir sınıftır.
(Hizmetlileri çağırma, yetki verme ve atama, 10-16)
10. Uygun biçimde çağırma şarttır
Ama kutsal toplulukta “her şey uygun ve düzenli biçimde yapılsın” diye [1Ko. 14:40],
yönetimi oluştururken daha çok özen gösterilecek başka bir şey yoktur. Çünkü bir şey
düzensiz yapılırsa yok olma tehlikesinin daha büyük olduğu başka bir yer yoktur. Bu nedenle
gürültücü ve sorun çıkaran insanların, öğretmeyi ya da yönetmeyi telaşla üstlenmemeleri için,
çağrılmadan hiç kimsenin kilisede halk için görev yapmayı üstlenmemesine özellikle dikkat
edilmiştir(aksi takdirde bu olabilir). Bu nedenle biri, kilisenin gerçek hizmetlisi olarak
düşünülüyorsa, önce gerektiği gibi çağrılmış, sonra da bu çağrıya yanıt vermiş olmalıdır [Đbr.
5:4]. Yani kendisine emredilen görevleri üstlenmeli ve yürütmelidir. Pavlus’ta bunu sık sık
görebiliriz. Elçiliğiyle övünmek isterken, görevini yerine getirme sadakatinin yanı sıra
neredeyse her zaman çağrılmışlığından söz eder [Rom. 1:1; 1Ko. 1:1]. Mesih’in bu kadar
büyük bir hizmetlisi, kilisede sesini duyurmak için –bu göreve Rab’bin emriyle atanmasının
ve kendisine verilen görevi sadakatle yapmasının dışında- kendi adına yetki iddiasında
bulunmaya cesaret edemiyorsa, bunlardan birinden ya da ikisinden de yoksun olan bir
ölümlünün kendisi için böyle bir onur iddiasında bulunması ne utanmazca bir istektir? Ama
yukarıda görevi yerine getirmenin gerekliliğine değindiğimiz için, şimdi yalnızca çağrıyı ele
alalım.
11. Dışsal ve içsel çağrı
Bu konuyu ele almak için dört noktayı gerekir: (1) ne tür hizmetliler olacaklarını, (2)
nasıl ve (3) kim tarafından atandıklarını, (4) hangi ayini ya da ibadet törenini
düzenleyeceklerini bilelim.
Kilisedeki halkın düzeniyle ilişkili olan dışsal ve resmi çağrıdan söz ediyorum. Her
hizmetlinin Tanrı’nın önünde, bilincinde olduğu, kilisenin tanık olmadığı o gizli çağrıyı65
geçiyorum. Ama önerilen bu görevi hırsla ya da açgözlülükle, başka bir bencilce duyguyla
değil, içten bir Tanrı korkusuyla, kilise bina etme arzusuyla kabul ettiğimize yüreğimiz iyi
tanıklık eder. (Dediğim gibi) hizmetimizin Tanrı tarafından onaylanması, hepimiz için
gerçekten gereklidir.
Ne var ki, kişi kötü bir vicdanla gelse bile, kötülüğünün apaçık olmaması koşuluyla,
yine de kilisenin önüne uygun olarak çağrılır. Đnsanlar, din adamı olmayan kişilerin
kendilerini bu işi yapmaya uygun ve yeterli gördüklerinde hizmete çağrıldıklarını yaygın
64
Cenevre kilisesinde iki diyakon sınıfı çalıştırılıyordu: biri yardımları dağıtıyor, diğeri hastalara hizmet
ediyordu. Calvin, Elç. böl.6’da yardımları yönetmek için seçilen Yedilere, “diyakon” der. Bu kelime Elç.’de
değil, Flp. 1:1’de ve 1Ti. 3:8-13’deki metinde [görevliler olarak] geçer.
65
Krş. The True Method of Reforming the Church (1548) (CR VII. 624 vd; çev. Calvin,
Tracts III. 281. vdd). 10-16 maddeler konusunda ayrıca bk. J. L. Ainslie, The Doctrines of
Ministral Order in the Reformed Churches of the Sixteenth and Seventeenth Centuries, böl. vi.
Ruh’un içsel çağrısı konusunda Krş. J. Bannerman, The Church of Christ I. 428 vd.
647
olarak söylerler. Aslında dine bağlılık ve iyi bir önderin diğer armağanlarıyla birleşen
öğrenim bunun bir tür hazırlığıdır. Rab, böyle yüce bir görevi vermeyi önceden belirlediği
kişileri, elleri boş ve hazırlıksız gelmesinler diye önce, bunu yerine getirmeleri için gereken
silahlarla donatır. Pavlus, Korintlilere mektubunda bu görevi tartışmayı üstlendiğinde önce,
bu görevleri yapacak kişilerin üstün olmaları gereken armağanları gözden geçirir [1Ko. 12:810]. Ama bu, ortaya koyduğum dört başlığın ilk olduğundan, şimdi yolumuza devam edelim.
12. Kim kilise hizmetlisi olabilir? Bu, nasıl olur?
Pavlus, iki parçada [Tit. 1:7; 1Ti. 3:1-7] ne tür gözetmenlerin seçileceğini tam olarak
ortaya koyar. Özetlersek, yalnızca sağlam öğretişten gelen, yaşamı kutsal olan, kendilerini
hem yetkiden yoksun bırakabilecek, hem de hizmete nankörlük ettirebilecek bir kusurla adları
kötüye çıkmamış olanlar seçilir [1Ti. 3:2-3; Tit. 1:7-8]. Aynı gereklilikler diyakonlar ve
ihtiyarlar için de geçerlidir [1Ti. 3:8-13]. Kendilerine verilen yükü taşımaya yeterli ve uygun
olmaya her zaman hazır olmalıdırlar. Yani görevlerini yerine getirmek için gereken beceriler
onlara öğretilmelidir. Mesih, elçileri gönderirken onları sahip olmaları gereken silahlar ve
aletlerle donatmıştır [Luk. 21:15; 24:49; Mar. 16:15-18; Elç. 1:8]. Pavlus, iyi ve gerçek bir
gözetmenin resmini yaparken, Timoteos’u bundan farklı birini seçerek kendini kirletmemesi
için uyarır [1Ti. 5:22].
“Nasıl” belirtecini seçme töreni için değil, seçme eyleminde dikkat edilmesi gereken
dine saygı için kullanıyorum. Luka, imanlıların ihtiyarları seçerken oruç tuttuklarını ve dua
ettiklerini anlatır [Elç. 14:23 vb]. Her şeyden çok daha ciddi bir şey yaptıklarını anladıkları
için, en büyük saygı ve özenle bu işe girişmeye cesaret ettiler. Ama özellikle dualara
başvurdular. Rab’bin bilgelik ve anlayış Ruhu’na yalvardılar [Krş. Yşa. 11:2].
13. Hizmetliler neden seçilmelidir?
Tartışmamızdaki üçüncü nokta şudur: Hizmetlileri kim seçmelidir? Elçilerin seçimi bu
konuda kesin bir kural oluşturmaz, çünkü bu, diğerlerinin çağrılmasından bir şekilde farklıydı.
Çünkü bu, olağandışı bir hizmetti. Çok daha dikkat çeken bir işaretle göze çarpar duruma
gelmişti. Bu görevi yapacak olanları Rab, Kendi ağzıyla çağırmış ve atamıştı. Hiçbir insan
tarafından seçilmeden ama sadece Tanrı’nın ve Mesih’in emriyle atanan elçiler görevlerine
hazırlandılar. Bu nedenle elçiler Yahuda’nın yerine başka birini getirmek istediklerinde çok
emin olarak tek bir kişinin adını söylemeye cesaret edemediler. Rab’bin, ikisinden hangisinin
halef olacağını kurada gösterebilmesi için iki ad önerdiler [Elç. 1:23-26]. Pavlus’un
“insanlarca ya da insan aracılığıyla değil, Đsa Mesih ve… Baba Tanrı aracılığıyla” [Gal. 1: 12] seçildiği sözü de bu anlamda anlaşılmalıdır. Đlk nokta -“insanlarca”- Pavlus’un, dinine
bağlı olarak Söze hizmet edenlerle ortak bir yanının olmasıydı; çünkü hiç kimse Tanrı
tarafından çağrılmadıkça bu hizmeti uygun şekilde yapamazdı. Diğer nokta kusursuz ve ona
özgüydü. O, bundan sevinç duyarken, sadece yasaya uygun olan bir önderin sahip olduğu
şeylerle övünmüyordu, elçilik işaretini de taşıyordu. Pavlus’un yetkisini zayıflatmaya çalışan
Galatyalılar onu, ilk elçilerin yerine geçen bir öğrenci durumuna getirmişlerdi. Pavlus gizlice
saldırıldığını bildiği vaazının saygınlığını korumak için, diğer elçilerden hiçbir açıdan bir
nebze olsun aşağı olmadığını göstermek zorunda kaldı. Bu durumda, sıradan bir gözetmen
gibi insanların kararıyla değil, Rab’bin ağzıyla ve apaçık vahyiyle seçildiğini duyurur.
14. Đnsanın aracılığı
Đnsanların gözetmen olarak atanmalarının, yasaya uygun çağrılmayla her açıdan
bağdaştığını aklı başında hiç kimse yadsımayacaktır, çünkü Kutsal Yazı’da bu uygulamaya
tanıklık eden birçok parça vardır. Bu, Pavlus’un az önce alıntı yapılan, “insanlarca ya da insan
aracılığıyla” gönderilmediği [Gal. 1:1-2] sözüyle ters düşmez. Burada Pavlus, seçilmiş sıradan
bir hizmetli olarak konuşmaz. Kendi adına, elçilere özgü olan şeyleri talep eder. Rab, bu eşsiz
648
ayrıcalığı verirken, bu arada Pavlus’u kilisenin çağırma disiplininden yararlanması için de
seçmiştir. Luka şöyle anlatır: “Elçiler Rab’be tapınıp oruç tutarlarken Kutsal Ruh kendilerine
şöyle dedi: ‘Barnaba’yla Saul’u, kendilerini çağırmış olduğum görev için bana ayırın’” [Elç.
13:2]. Đnsanlar aracılığıyla hizmetliler seçerek kilise disiplinini korumanın dışında, Kutsal
Ruh seçtiğine tanıklık ettikten sonra seçmenin ve el koymanın amacı neydi? Tanrı bu düzeni
kabul etmez. Daha net bir örnekle, Pavlus’u öbür uluslara elçi olarak atadığını duyurduktan
sonra buna rağmen onu kiliseye seçtirmez. Aynı nokta Mattiya’nın seçiminde de fark
edilebilir [Elç. 1:23]. Elçilik görevi çok önemli olduğu için, hiç kimseyi bu konuma seçmeye
cesaret edemezler. Kurada ikisinden biri çıksın diye iki kişi önerirler. Böylece seçime gökten
açıkça tanıklık edilir ama kilisenin düzeni hiçbir şekilde ihmal edilmez.
15. Đnsanların oyları
Şimdi biri, hizmetlinin bütün bir kilise66 ya da meslektaşları ve ahlakı eleştirmekle
yükümlü ihtiyarlar tarafından mı seçilmesi yoksa tek bir kişinin yetkisiyle atanması mı
gerektiğini sorar.
Bu yetkiyi tek bir kişiye verenler, Pavlus’un Titus’a söylediklerini aktarırlar: “Her
kente ihtiyarlar ataman için seni Girit’te bıraktım” [Tit. 1:5]. Aynı şekilde Timoteos’a da
“Birinin üzerine ellerini koymakta aceleci davranma” [1.Ti. 5:22] der. Ama Timoteos’un
Efes’te ya da Titus’un Girit’te her şeyi kendi kararlarına göre düzenleyip yönettiklerini
düşünüyorlarsa aldanıyorlar. Çünkü onlar sadece insanlara iyi ve sağlıklı öğütler verdikleri
için değil, diğer herkesi göz ardı ederek hoşlarına giden şeyleri yapmadıkları için de
başkalarından üstündüler!
Tanıklığımda fazla gayretli görünmeyeyim diye konuya basit bir örnekle açıklık
getireceğim. Luka, ihtiyarların Pavlus ve Barnaba tarafından kiliseler aracılığıyla atandığını
anlatır; ama aynı zamanda da bunun oylamayla yapıldığını söylerken, tarza ya da yöntemlere
dikkati çeker –“Her kilisede ihtiyarlar el kaldırarak seçildi”67 [Elç. 14:23] der. Böylece bu iki
elçi onları “atadı” ama Yunanlıların seçim geleneğine göre, bütün grup seçilmesini istediği
kişiyi el kaldırarak ilan etti. Aynı şekilde Romalı tarihçiler de, yeni yargıçlar “atayan”
meclisleri toplantıya çağıran konsülün oyları toplamaktan ve seçilecek insanların aracısı
olarak davranmaktan başka bir nedeni olmadığını sık sık söylerler.
Pavlus’un, Timoteos ve Titus’a kendisi için talep ettiklerinden daha çoğunu vermesi
kesinlikle olası değildir. Ama insanların oylarıyla gözetmen “atamanın” onun geleneğinde
olduğunu görüyoruz. Bu nedenle yukarıdaki parçalar, kilisenin ortak hakkının ve
özgürlüğünün azaltılması olarak anlaşılmamalıdır. Bu durumda Cyprian, gözetmenin halkın
önünde, herkesin gözü önünde seçilmesini, insanların kararının ve tanıklığının onun değerini
ve uygunluğunu kanıtlamasının tanrısal yetkiden geldiğini öne sürdüğünde bunu iyi dile
getirir. Aslında Levili kâhinler örneğinde Rab’bin emir verirken buna dikkat ettiğini
görüyoruz. Kutsanmadan önce Levili kâhinler halkın önüne getirilirler [Lev. 8:4-6; Say.
20:26-27]. Mattiya elçilerle yoldaşlığa aynı şekilde katıldı; yedi diyakon aynı şekilde –
insanların dikkatle izlemesi ve onaylamasıyla- atandı [Elç. 1:15-16 vdd; 6:2-7]. Cyprianus,
66
Kilise yönetimi gibi siyasal yönetimde de Calvin, bireysel yetkiden çok çoğunluğun
yetkisini tercih ettiğini alışkın olduğu üzere açıklar. Krş. IV. iv. 10-11; IV. xx. 8. Örneğin;
burada cemaate bir hizmetli atamak için, tek bir gözetmenin ya da diğer ileri gelenlerin
kontrol edilemeyen yetkisini dışlar. Krş. Comm. Acts 14:23; ihtiyarların (önderlerin) seçimine
“herkesin oyuyla (suffragiis) karar verilir.” Krş. The True Method of Reforming the Church
(CR VII. 634 vd; çev. Calvin, Tracts III. 294 vdd).
67
Χειροτονέω kelimesinin anlamlarından biri, “el kaldırarak seçmek”tir. Bu, Grek kentinde
yaygın bir uygulamaydı. (Liddell ve Scott, Greek- English Lexicon; Arndt ve Gingrich, A
Greek-Engilsih Lexicon of the New Testment, s. vv. Χειροτονέω; Χειροτονεία).
649
“Bu örnekler” der, “herkesin tanıklığıyla sınanan atamanın adil ve yasaya uygun olabilsin
diye, kâhinin ancak halkın önünde ve halkın bilgisi dâhilinde atanması gerektiğini gösterir.”68
Böylece uygun görünen kişiler halkın rızası ve onayıyla seçildiğinde, hizmetlinin
çağrılmasının Tanrı’nın Sözüne göre, yasaya uygun olduğunu; üstelik topluluğun döneklik,
kötü niyet ye de kargaşayla yanlış yapamayacağını anlıyoruz.
16. Atama
Geriye, çağırmada son sırayı verdiğimiz atama töreni kalıyor. Elçiler birini hizmete
kabul ettiklerinde, ellerini koymaktan başka bir törenden yararlanmadıkları açıktır. Bu törenin
Đbrani geleneğinden geldiğini tahmin ediyorum. Söz gelişi Đbraniler, kutsanmasını ve
atanmasını istedikleri kişinin üzerine ellerini koyarak onu Tanrı’ya sunarlardı. Yakup,
Efrayim ve Manaşşe’yi kutsarken ellerini onların başlarının üzerine koymuştu [Yar. 48:14].
Rab’bimiz de çocuklar için dua ederken bu uygulamayı sürdürdü [Mat. 19:15]. Sanıyorum,
yasanın geleneğine göre Yahudilerin ellerini kurbanlarının üzerine koymaları da aynı
anlamdadır [Say. 8:12; 27:23; Lev. 1:4; 3:2; 8, 13; 4:4, 15, 24, 29, 33; vb]. Aynı şekilde
elçiler de ellerini koyarak, hizmete aldıkları kişiyi Tanrı’ya sunduklarını belirtiyorlardı.
Bununla beraber, bunu Ruh’un görülen lütuflarını verdikleri kişilere de yapıyorlardı [Elç.
19:6]. Her durumda bu, her ne zaman birini kiliseye hizmet etmeye çağırsalar yaptıkları dinsel
bir törendi. Önderleri, öğretmenleri ve diyakonları böyle kutsuyorlardı.
El koymanın belli bir kuralı olmamasına rağmen, elçilerin sürekli bunu yaptıklarını
gördüğümüz için, çok dikkat etmeleri kural haline gelmiş olmalıdır. Hizmetin saygınlığının bu
tür bir işaretle halka emanet edilmesi, atanan kişiye de kendi başına bir yasasının olmadığı
ama kiliseye ve Tanrı’ya hizmet etmekle yükümlü olduğu uyarısında bulunulması da
kuşkusuz yararlıydı. Üstelik kendi asıl kökenine döndürülmesi hiç de boş bir işaret olmazdı.
Eğer Tanrı’nın Ruhu, kilisede nedensiz bir şey meydana getirmiyorsa, Tanrı’dan geldiği için
bu törenin, batıl inanç olarak kötüye kullanılmaya dönüşmemesi koşuluyla, yararsız
olmadığını anlamalıyız. Son olarak, bütün topluluğun hizmetlilerinin üzerine ellerini
koymadığını, bunu sadece önderlerin yaptıklarını anlamalıyız. Yine de birçok kişinin elini
koyup koymadığı kesin değildir. Ama Pavlus’tan, Barnaba’dan ve diğerlerinden diyakonlar
için böyle yapıldığı anlaşılmaktadır [Elç. 6:5-6; 13:3]. Ama Pavlus, başka bir yerde çok
sayıda başka kişiyle değil, tek başına ellerini Timoteos’un üzerine koyduğunu hatırlatır.
“Ellerimi senin üzerine koymamla Tanrı’nın sana verdiği armağanı alevlendirmen gerektiğini
hatırlatıyorum” [2Ti. 1:6] der. Pavlus’un ikinci mektubunda ihtiyarların69 üzerine el koyma
sözlerinden ben, ihtiyarların yoldaşlığından söz ettiği anlamını çıkarmıyorum. Bu ifadeyle
68
Cyprian, Letters lxvii. 4 (CSEL 3. ii. 738; çev. ANF V. 370). “Kâhin” yerine kullanılan
kelime sacerdos’tur; daha sonra babalar, yaygın olarak gözetmen anlamına gelir.
69
“Ppresbiterler” [ihtiyar] (πρεσβυτέριον, 1Ti. 4:14) konusunu krş. H. Lietzmann, The
Founding of the Church Universal (çev. B. L. Woolf, s. 59 vdd); T. M. Lindsay, The Church
and the Ministry in the Early Centuries, s. 196, 198. Lindsay, πρεσβυτέριον kelimesini “kilise
yönetim kurulu” olarak çevirir ve Ignatius’un mektuplarına yirmi kez göndermede bulunur (s.
198, dn 4). J. Bannerman (a.g.e. II. 284) 1Ti. 4:14’teki ihtiyarların ellerini koymalarından
“Đhtiyarların, Kutsal Kitap’taki örneğin sergilenmesiyle atanmaları” diye söz eder. Apostolic
Misery, yay. K. E. Kirk, s. 232’de T. G. Jallant, πρεσβυτέριον kelimesine “presbiteryenlik”
der. RSV, Yahudilerde “ihtiyarlar meclisi” anlamına geldiğini belirtse de, kelimeyi
“ihtiyarlar” diye basitçe çoğul şekilde çevirerek, kolektif özelliğini kaybeder. (RSV, Luka
22:66). Calvin, Comm. 1 Tim. 4:14’de πρεσβυτέριον kelimesini “presbiterler ya da ihtiyarlar
kurulu” olarak kolektif bir ad olarak kullanır ama bir görev adı olan “ihtiyarlık” anlamını
dışlamaz. Burada vurgulanan atayan kurul değil, atama eylemidir. Krş. Cadier’nin yorumu,
Institution IV, 67, dn 1.
650
atanmadan söz ettiğini anlıyorum. Sanki Pavlus, “Seni ihtiyar seçtiğimde ellerin üzerine
konulmasıyla aldığın lütfu hükümsüz kılmamaya bak” der.
IV. BÖLÜM
ESKĐ KĐLĐSENĐN DURUMU VE PAPALIKTAN ÖNCE GEÇERLĐ OLAN YÖNETĐM
ŞEKLĐ70
(Hizmetin tarihsel gelişimi; üç hizmetli sınıfı: öğreten ve yöneten ihtiyarlar: Piskopos
seçilen ihtiyar: Başpiskopos, 1-4)
1 . Kutsal Yazı’daki ilk örneğe sadık kalan eski kilise
Bu noktaya kadar, Tanrı’nın pak Sözü’ne uygun olarak kuşaktan kuşağa geçerek bize
aktarıldığı şekliyle kilise yönetiminin düzenini ve Mesih tarafından oluşturulan hizmetleri
tartıştık.71 Şimdi bütün bu konuları daha netleştirmek, bunlardan daha iyi haberdar olmak ve
aklımıza daha iyi yerleştirmek için, eski kilisenin özelliklerini bilmek yararlı olacaktır. Eski
kilisenin biçimi bu tanrısal kurumun resmini gözümüzün önüne getirecektir. O dönemde
piskoposlar bile birçok kanon yayınlıyorlardı. Bunlarla Kutsal Yazı’da anlatıldığından daha
çoğunu anlatır gibi görünüyorlardı. Yine de, kurumlarını Tanrı’nın Sözü’nün eşsiz örneğiyle o
kadar dikkatle bağdaştırıyorlardı ki, bu açıdan Tanrı’nın Sözü’ne yabancı olan neredeyse
hiçbir şeyi kolayca göremiyordunuz. Ama düzenlemelerinde bir şeyler eksik olsa da,
Tanrı’nın kurumunu içten bir çabayla korumaya çalıştıkları ve ondan çok uzaklaşmadıkları
için, ne tür bir dikkat gösterdiklerini burada kısaca incelemek çok yararlı olacaktır.
Kutsal Yazı’nın önümüzde üç tür hizmet koyduğundan söz etmiştik. Eski kilise hizmet
ne olursa olsun bunu aynı şekilde üç sınıfa bölmüştür. Yaşlılar sınıfından (1) bazıları önder ve
öğretmen olarak seçilmiş, (2) geriye kalanlara ahlakı eleştirme ve düzeltme sorumluluğu
verilmiş, (3) yoksullara hizmet etme ve sadaka dağıtma görevi diyakonlara verilmiştir.
Bununla beraber, “ibadet sırasında Kutsal Kitap’tan bölümler okuyanlar” ve “ibadette
hizmetlilere yardım eden gençler” belirli görevlerin adları değildi; “din adamları” denen
bunlardı. Ne amaçla seçilmiş olduklarını daha iyi anlayabilsinler ve zamanı geldiğinde göreve
adım atmaya daha iyi hazır olsunlar diye, gençliklerinden başlayarak belli alıştırmalar yaparak
kiliseye hizmet etmek için eğitilirlerdi. Bunu az sonra daha ayrıntılı göstereceğim.72
Hieronymus, kilisede beş sınıf belirtirken, bunu piskoposlar, ihtiyarlar, diyakonlar,
imanlılar ve ilmihal öğrencileri olarak sıralar; diğer din adamlarından ve keşişlerden söz
etmez.73
70
Calvin, iv-vii. Maddelerde, tezinde tarihsel verilere dayalı etkileyici bilgilerden yararlanır.
Dn. okuru, Calvin’in yararlandığı çok sayıda kaynak belgeye yönlendirecektir. H. Berger
(Calvins Geschichtsaufflassung), H. Quistorp (Calvin’s Doctrine of the Last Things) ve
diğerleri Calvin’in tarih kavramını genişletseler de, biz onun tarihte okuduklarını hala tam
olarak incelemekten yoksunuz.
71
IV. i. 5, 6; IV. iii.
72
Aş. bk. m. 9.
73
Jerome, Commentary on Isiah IV (Yşa. 19:18) (MPL 24. 185 vd, 191).
651
2 . Piskoposun konumu
Öğretme görevinin emanet edildiği herkese “ihtiyar” deniyordu. Konum eşitliği
nedeniyle anlaşmazlık çıkmasın diye (bu, genellikle olur), her kentte aralarından, özel olarak
“piskopos” unvanını verdikleri birini seçiyorlardı. Yine de piskoposun görkemi ve saygınlığı
meslektaşlarından üstün olacak kadar fazla değildi. Ama ihtiyarlar kurulunda piskoposun
görevi, senatodaki konsülle aynıydı –işle ilgili raporlar yazmak, görüş istemek, danışmanlıkta,
uyarmakta ve yüreklendirmede diğerlerine başkanlık etmek, yetkisiyle bütün faaliyetleri
yönetmek, ortak kararla varılan hükmü yerine getirmek.
Eskiler bunun, dönemin ihtiyaçlarının karşılanması için insanların görüş birliğiyle
ortaya atıldığını kabul ederler. Titus’a mektup konusunda yorumda bulunan Hieronymus,
“Piskopos ve ihtiyar bir ve aynıdır. Önceleri şeytanın yönlendirmesiyle bölgede çekişmeler
vardı ve insanlar ‘Ben, Pavlus yanlısım’, ‘Ben, Kefas yanlısıyım’ diyordu [1Ko. 1:12; Krş.
böl. 3:4], kiliseler ortak ihtiyarlar konsili tarafından yönetiliyordu” der. Daha sonra
çekişmenin tohumlarını yok etmek için, bütün yönetim tek bir kişiye teslim edildi. Bu
durumda ihtiyarların kilise geleneğine göre başkana bağlı olduklarını bilmeleri gibi,
piskoposlar da Rab’bin verdiği gerçek düzenden çok kilise geleneğine göre, ihtiyarlardan
üstün olduklarını ve ihtiyarlarla işbirliği içinde kiliseleri yönetmeleri gerektiğini kabul
ettiler.74 Bununla beraber Hieronymus eski düzenin ne olduğunu başka bir yerde bize anlatır.
Müjdeci Markos’un zamanından Herakles ve Dionysius’un zamanında kadar Đskenderiye’de,
ihtiyarların her zaman aralarından birini seçerek onu daha yüksek bir konuma getirdiklerini,
“piskopos” dediklerini söyler.75
Bu durumda her kentte önderlerden ve öğretmenlerden oluşan bir ihtiyarlar kurulu
vardı. Hepsi insanlara öğretmenlik yapıyor, onları yüreklendiriyor, düzeltiyordu. Bu,
Pavlus’un gözetmenlere verdiği görevdi [Ti. 1:9]; kendilerinden sonra yerlerini haleflere
bırakmak için, kutsal orduya yazılan genç erkekleri eğitmek için çok gayret gösteriyorlardı.
Her kentte belirli bir alan ayrıldı. Đhtiyarlar bu bölgeden seçildi. Bu alanın, kilise
kurumuna ait olduğu düşünüydü. Her kurul organizasyonunun ve esenliğinin korunması için
bir piskoposla yönetiliyordu. Saygınlığı diğerlerinden üstün olsa da, piskopos kardeşlerinden
oluşan meclise bağlıydı. Ama piskoposluğuna bağlı olan alan, piskoposluk görevlerini her
yerde yerine getiremeyeceği kadar çok genişse, alanın bazı yerlerine ihtiyarlar atandı ve
piskoposun daha önemsiz konulardaki görevlerini yürüttüler. Onlara “taşra piskoposları”76 adı
verildi, çünkü bütün taşrada piskoposu temsil ediyorlardı.
3 . Piskoposun ve ihtiyarların asıl görevi
74
Ignatius, Letters, Magnasians vi; Trallians iii (LCL Apostolic Fathers I. 200-202, 214 vd);
Cyprian, Letters xiv. 4; xix; xxxiv, 4 (CSEL 3. ii. 512, 526, 570; çev. ANF [mektuplar v.
sırasıyla xiii, xviii.] V. 283, 293, 297); Status ecclesia antiqua, kanonlar xxii, xxiii (Mansi III.
953; belge konusunda bk. H. Leclercq, Hefele Leclercq II. i. 108-120); Jerome, Commentary
on Titus, böl. 1 (MPL 26. 562 vd).
75
Jerome, Letters cxlvi. 1 (CSEL 56. 310; MPL 22. 1193; çev. NPNF “ SER: VI. 288).
76
Χωρεπίσκοποι, “yöre piskoposu”, yani köy piskoposu. Hıristiyanlık daha geniş
topluluklardan daha küçük topluluklara yayıldığı sırada merkez kasabanın ve kilisenin
piskoposunun yetkisindeydi. Pellica onları περιοδευταί ya da dolaşan ziyaretçiler olarak
tanımlar: A. A. Pellicia, The Polity of the Christian Church, çev. J. C. Bilet, m, II, böl. xi, s.
88-90. Taşra piskoposları tanınıyordu ve Antakya Konsili’nin (341) getirdiği sınırlamaların
altında yer alıyordu, kanon x (Mansi II. 1311; metin ve çeviri J. Fulton, Index canonum [2.
baskı., 1883], s. 238 vd, çev. Ayer, Source Book, s. 364). Onlar ayrı bir din adamı sınıfı hiç
olmadılar.
652
Ama şimdi ele aldığımız görev söz konusu olduğunda, hem piskoposlar hem de
ihtiyarlar kendilerini Sözün ve sakramentlerin yaygınlaşmasına vermeliydiler. Sokrates’in
Tripartite History’nin77 [Tarihin Üç Bölümü] 9. Kitap’ında söylediği gibi, sadece
Đskenderiye’de (Arius buradaki kiliseyi rahatsız ettiği için), hiçbir ihtiyarın halka vaaz
vermemesi emredildi. Ama Hieronymus, bu gerçek karşısında hoşnutsuzluğunu gizlemez.78
Tabii ki, kendisini gerçek bir piskopos olarak göstermemiş birinin piskopos olduğunu
iddia etmesinin canavarca bir şey olduğunu düşünülür. Bütün hizmetlilerin, Rab’bin
kendilerinden istediği görevi yerine getirmek zorunda olmaları, o dönemlerde tehlikeliydi.
Ben, sadece tek bir çağın geleneğinden söz etmiyorum. Kilisenin neredeyse çöktüğü (eski
saflığı kesinlikle çok bozulmuştu) Gregorius döneminde bile, hiçbir piskopos için vaaz
vermekten alıkonmak göz yumulabilir değildi. “Piskopos” der Gregorius bir yerde, “sesi
işitilmezse ölür. Vaazının sesi olmadan yola çıkarsa, gizli Yargıç’ın öfkesini davet eder.”
Başka bir yerde, “Pavlus kimsenin kanından sorumlu olmadığına tanıklık ederken [Elç.
20:26), bu ifadenin –piskoposluğa çağrılan bizi, (kendi kötülüklerimizin yanı sıra)
başkalarının da ölümlerini bu işe katan bizi- sınırlandırdığına, suçlu gösterdiğine inanıyoruz.
Çünkü her gün ölüme gidişlerini kayıtsızca ve sessizce gördüklerimizi biz öldürüyoruz.”79
Kendisi ve diğerleri için “sessiz” der, çünkü işlerine olmaları gerekenden daha az sadıktılar.
O, görevlerinin yarısını yapanları bile esirgemediği için, biri işini bütünüyle bırakırsa ne
yapacağını düşünüyorsunuz? Halkını Tanrı Sözü’yle beslemenin ya da açıkça ya da gizli
olarak, sağlam bir öğretişe dayalı kiliseler kurmanın piskoposun görevleri olması kilisede
uzun zamandan beri süren bir ilkeydi.
9. Başpiskoposlar ve patrikler
Her eyalette piskoposların arasından seçilen bir başpiskoposun bulunması ve Đznik
Konsili’nde patriklerin başpiskoposlardan daha yüksek konuma atanmaları ve saygınları80
disiplinin sürdürülmesiyle ilişkili gerçeklerdir. Yine de bu tartışmada bunun son derece
olağanüstü bir uygulama olduğu gözden kaçamaz. Bu konumlar, bir kilisede birkaç kişinin
çözemediği birkaç olay için eyalet sinoduna başvurulabilsin diye oluşturulmuştu. Olayın
önemi ya da zorluğu daha büyük bir tartışma gerektiriyorsa, sinodla birlikte genel konsil
dışında başka bir yere çağrılmayan patrikler de çağrılıyordu. Bazıları bu şekilde oluşturulan
yönetime “hiyerarşı” diyordu. Bu, Kutsal Kitap’ta kesinlikle kullanılmayan, (bana öyle
geliyor ki) uygun olmayan bir kelimedir. Çünkü Kutsal Ruh, kilise yönetimi söz konusu
olduğunda insanların prenslik ya da lordluk hayali kurmaktan kaçınmalarını ister.81 Ama sözü
77
Cassiodorus, Tripartite History IX. 38 (MPL 69. 1156), Socrates, Ecclesiastical History v.
21’den (MPG 67. 623-626; çev. NPNF 2 ser. II. 129).
78
Jerome, Letters liii. 7 (CSEL 54. 428; çev. LCC V. 322; çev. NPNF 2 ser. VI. 93).
79
Gregory the Great, Letters I. 24 (MGH Epistolae I. 32; MPL [I. xxv] 77. 472 vd]; Homilies
on Ezekiel I. hom. xi. 10 (MPL 76.910). Calvin’in, Gregory (papa, 589-604) dönemine
kilisenin eski saflığıyla Ortaçağ’daki çöküşü arasındaki bir dönem diye baktığına dikkat edin.
Krş. IV. vii. 16, 17 ve ekli notlar.
80
Đznik Konsili (325) kanonlar iv, vi (Mansi II. 670 vd; Fulton, Index Canonum, s. 122 vd;
yorumlarıyla çev. H. Schroeder, Disciplinary Decrees of General Councils, s. 26, 30 vd);
Đstanbul Konsili (381) kanon ii (Mansi III. 589; Fulton, a.g.e., s. 174 vd; Schroeder, a.g.e., s.
90): para için atananlar ceza olarak konumlarını kaybederler; Kadıköy Konsili (451) kanon
xxviii (Mansi VII. 369; Fulton, a.g.e., s. 190 vd; Schroeder, a.g.e., s. 125 vd). Krş. IV. iii. 8;
IV. vii. 15; Sözde Dionysius, De ecclesiastica hierarchia (MPG 3. 369 vdd.).
81
Krş. IV. iii. 15; IV. v. 11. Calvin, yargılama yetkisi olan disiplinli bir piskoposluk
yönetimi, keyfi yönetime karşı önlem alıyorsa onu açıkça onaylar ve “hiyerarşi” kelimesini
beğenmez. Bütünüyle bu konu için bk. J. Pannier, Calvin et l’épiscopat. Calvin’in öğretişinin
653
bir yana bırakıp, yalnızca olaya bakarsak, eski piskoposların, Tanrı’nın Sözü’nde
belirttiğinden başka şekilde bir kilise yönetimi oluşturmak istemediklerini görürüz.
(Diyakonlar ve başdiyakonlar: mal varlığının ve sadakaların yönetimi: yardımcı din
adamları, 5-9)
5. Diyakonun görevi
O dönemde diyakonluğun yapısı elçilerin altındaki görevle aynıydı.82 Đmanlıların
günlük sunularını ve kilisenin yıllık gelirini topluyorlardı. Bunları doğru şekilde kullanmaları
gerekiyordu. Yani bunların bazılarını hizmetlileri, bazılarını yoksulları doyurmak için
dağıtıyorlardı ama piskoposun aldığı karara göre, ona her yıl dağıtımlarının hesabını
veriyorlardı. Kanonların, piskoposu her yerde kilisenin mal varlığının kâhyası yapması, görevi
piskopos bizzat yürütüyormuş gibi anlaşılmamalıdır. Tersine, diyakonları atamak piskoposun
göreviydi. Onlar kiliseden halka destek sağlıyorlar, geriye kalanları kime ve ne kadar
vereceklerini belirliyorlardı. Piskopos, diyakonun sorumluluğunu sadakatle yürütüp
yürütmediğini sorgulamak zorundaydı. Elçilere atfedilen kanonlarda şunları okuyoruz:
“Kilisenin işlerinin, piskoposun yetkisi dahilinde olduğuna hüküm veriyoruz. Eğer (çok daha
önemli olan) insanların canları ona emanet edildiyse, ihtiyarlar ve diyakonlar aracılığıyla her
şey onun yetkisi altında yoksullara dağıtılabilsin, korku ve dikkatle yönetilebilsin diye
fonların korunmasıyla onun ilgilenmesi çok daha uygundur.”83 Antakya Konsili’nde
ihtiyarların ve diyakonların bilgisi olmadan kilisenin işlerini yöneten piskoposlara yasak
getirme kararı verilmişti.84 Ama bu konuyu daha fazla tartışmayacağız, çünkü o dönemde
kilise birçok kuralı saptırdığında, piskoposa bağlı olan diyakonların yoksulların kâhyası
olmaları geleneğinin hâlâ sürdürüldüğü Gregorius’un çok sayıdaki mektubundan bellidir.
Olasılıkla önceleri yoksullara hizmet amacıyla diyakonlara yardım edecek yardımcı
diyakonlar atanıyordu; ama bu ayırım giderek düzeni bozmuştu.
Üstelik sahip olunan mal varlıklarının zenginliği yeni ve daha titiz bir yönetim gerektirdiğinde
başdiyakonlar atanmaya başlandı. Yine de Hieronymus, yaşadığı dönemde onların zaten var
olduğunu anlatır.85 Bütün gelirler, mal varlıkları, donatım ve günlük sunuların toplanması
onların sorumluluğundaydı. Gregorius, Salona başdiyakonuna, birinin ihmali ya da
dolandırıcılığı yüzünden kilisedeki herhangi bir eşya kaybolursa onun suçlu sayılacağını
duyurur.86 Ama Kutsal Sofra’da kâseyi sunmak görevi verildiği gibi, insanlara Müjde’yi
piskoposluk yönetimine karşı olarak yorumlanması bana yanlış yönlendirme gibi geliyor: J. L.
Ainslie, The Doctrines of Ministral Order in the Reformed Churches. Krş. McNeill, “The
Doctrine of the Ministry in Reformed Theology”, Church History XII (1943), 77-97;
Ainslie’nin kitabının eleştirisi, Journal of Religion XXII (1942), 219 vdd; G. MacGregor,
Corpus Christi, s. 197-211.
82
IV. iii. 6
83
Apostolic Canons xl; metin ve çeviri Fulton, Index canonum, s. 93 vd.; Gratian’dan alıntı,
Devretum II. xii. 1. 24 (MPL 187. 893; Friedberg I. 685).
84
Antakya Konsili (341) kanon xxv (Mansi II. 1319; Fulton, a.g.e., s. 247 vd).
85
Jerome, Letters cxlvi. 1 (CSEL 56. 310; çev. NPNF 2 ser. VI. 288; LCC V. 386 vd).
86
Augustine, Sermons ccclvi. 1 (MPL 39. 1574). I. Gregorius, Salona piskoposluğunu eline
geçiren başdiyakon Maximus’a yazdığı ve Maximus hakkındaki çok sayıda mektubunda
onun zorla el koyma, kutsal şeylerden kar elde etme ve zimmetine para geçirme suçlamalarını
yanıtlaması için gelmesini ister. Krş. Gregory, Letters IV. xx; VI. iii; VI, xxx (MGH Epistolae
I. 254, 382, 402 vdd; MPL 77. 750, 795 vd; 815-818; çev. NPNF 2 ser. XII. 172 vd, 189, 195
vdd.) Sonunda Maximus, Gregorius’un tatmin olmasını sağlar.
654
okumak, dua etmek için yüreklendirmek de onlara emanet edilmişti.87 Bu görevleri büyük bir
titizlikle yerine getirsinler diye, onlara görevlerini geliştirmeleri emredilmişti, çünkü bu
simgelerle üstlendikleri işin dindışı bir yönetim değil, Tanrı’ya adanmış ruhsal bir işlevi
olduğu onlara tembih edilmişti.
6. Kilisenin mal varlığından yararlanma
Buradan, kilisenin mal varlığından ne yarar sağlandığını ve nasıl dağıtıldığını
değerlendirebiliriz. Hem sinodların kararlarında hem de eski yazarlarda, ister arazi, ister para
olsun kilisenin sahip olduğu her şeyin yoksulların mirası olduğunu sık sık görürsünüz. Bu
nedenle piskoposlara ve diyakonlara kendi eşyalarını değil, yoksulların ihtiyaçları için
ayrılmış eşyaları verdiklerini hatırlamaları gerektiği şarkısı sık sık söylenir; eğer kötü bir
imanla onları saklar ya da çarçur ederlerse kan onları suçlar. Bu durumda, bu eşyaları borçlu
oldukları kişilere, taraf gözetmeden, Tanrı’nın önündeymiş gibi, büyük huşu ve saygıyla
dağıtmaları için onlara uyarıda bulunulur. Đnsanlara karşı dürüstlükleri kabul edilen
Khrysostomos, Ambrosius, Augustinus ve onlar gibi olan diğer piskoposların ciddi karşı
çıkışları burada yükselir.
Kilise için çalışanların genel giderlerle desteklenmesi adildir ve Rab’bin yasasıyla da
kutsanmıştır [1Ko. 9:14; Gal. 6:6]. O çağda bazı ihtiyarlar da miraslarını Tanrı’ya adayıp,
isteyerek yoksul oluyorlardı. Sonuç olarak, bu dağıtımda hizmetliler yiyecekten yoksun
kalmazlar ve yoksullar ihmal edilmezler. Yine de bu arada sağlayış öyle bir duruma
getirilmişti ki, başkalarına azla yetinme örneği olması gereken aynı piskoposların lüks ve
düşkünlük noktasına kadar bunu kötüye kullanacakları çok şeyleri yoktu. Ancak kendi
ihtiyaçlarını karşılamalarına yetiyordu. Ailelerinin mal varlığının destek olabildiği bu din
adamları, der Hieronymus, yoksullara ait olan bir şey alırlarsa küfür etmiş olurlar ve böyle bir
kötüye kullanmayla kendi mahkûmiyetlerini yiyip içerler [1Ko. 11:29].88
7. Gelirleri dörde bölerek dağıtma
Önceleri yönetim ücretsiz ve gönüllüydü, çünkü piskoposlarla diyakonlar yasanın
yerini alan kendi özgür istemlerine, vicdanlarının dürüstlüğüne yaşamın masumluğuna
sadıktılar.89 Bazılarının açgözlü ya da kötü gayretlerinden kaynaklanan örneklerden sonra, bu
ahlaksızlıkları düzeltmek için kanonlar çıkarıldı. Kilisenin geliri dörde bölündü: Biri din
adamları, diğeri yoksullar, üçüncüsü kiliselerin ve diğer binaların onarımı, dördüncüsü hem
yabancı hem de yerli yoksullar içindi.
Başka kanonlar bu son kısmı piskoposa ayırsa da bu, sözünü ettiğim paylaştırmadan
farklı değildi. Bunun piskoposun özel geliri olmasını istememişlerdi. Piskopos bunu tek
başına yer ya da kime isterse yağdırırdı. Yeter ki bu, Pavlus’un bu konum için istediği
konukseverliğe yetsin [1Ti. 3:2]. Gelasius ve Gregorius bunu şöyle yorumlarlar: Gelasius,
piskoposun onu tutuklulara ve yaya yolculuk edenlere bağışlamanın dışında, kendisi için hak
iddia etmesinin hiçbir nedeni olmadığını öne sürer. Gregorius daha da açık konuşur:
Piskoposa, atandıktan sonra, elde edilen geliri dörde bölmesini emretmek elçilerin
87
Apostolic Constitutions viii. 9, 12, 13 (MPG 1. 1086, 1091, 1110; çev. ANF VII. 485, 486
vd, 490).
88
Yukarıdaki madde için bk. Augustine, Letters clxxxv, 9, 35; cxxvi, 8-10 (MPL 33. 809,
480 vd); Sermons ccclv. 2. 2 (MPL 39. 1570); Apostolic Canons xli (J. Fulton, Index
canonum, s. 92 vd) Gratianus’taki alıntı, Decretum II. xii. 1. 23 vd; II. i. 2.6 (MPL 187. 822
vd, 543; Friedberg I 685, 409). Gratianus, bu parçaların ikincisinde bu son ifadeyi
Hieronymus’la bağdaştırır ama onun günümüze gelebilen yazılarında yoktur.
89
Sallust, The War with Catiline ix. 1 (yay. LCL , s. 16 vd); Augustine, City of God II. xvii
(yay. LCL. I. 196 vd).
655
öğretişlerine dayanan bir gelenektir. Yani biri piskopos, ailesi, konukseverlik ve bakım; diğeri
din adamları, üçüncüsü yoksullar, dördüncüsü kiliselerin onarımı içindir.90 Đdareli, ölçülü
yiyeceğe ve giyime yeterli olanın dışında piskoposun kendisi için bir şey almasına izin
verilmezdi. Biri lükste, gösterişte, görkemde aşırıya kaçmaya başlarsa meslektaşları onu
hemen azarlardı; şayet itaat etmezse görevinden alınırdı.
8. Yoksullara dağıtılan kilise hazinesi
Önceleri süslemeye, kutsal şeylere çok az harcama yapılırdı; sonraları kilise giderek
zenginleşse de, bu açıdan idareli olmayı hâlâ sürdürdüler. Büyük bir ihtiyaç baş gösterdiğinde
ne kadar para harcanırsa harcansın, yoksulların parasına yine de dokunulmazdı. Cyrillus,
Yeruşalim eyaletini kıtlık ele geçirdiğinde ve sıkıntı başka türlü giderilemediğinde kâseleri,
giysileri sattı. Parayı yoksullara yardım için harcadı. Aynı şekilde, Amida piskoposu
Acacious, çok sayıda Pers kıtlıktan neredeyse ölmek üzereyken din adamlarını çağırdı. Ünlü
konuşmasını yaptı: “Tanrı’mızın ne tabağa, ne kâseye ihtiyacı var, çünkü O, ne yer ne de
içer.” Sonra acınacak durumda olan halk için hem yiyecek hem de fidye parası elde etmek
için kapları eritti.91 Hieronymus da kiliselerin aşırı görkemini eleştirirken, döneminde Rab’bin
bedenini dayanıksız bir sepette ve kanını cam bir kâsede taşıyan ama hiç kimseye açlık
çektirmeyen Toulouse piskoposu Exuperius’tan onurla söz eder.92 Şimdi tam ben, Acacius’tan
söz ederken Ambrosius kendisi hakkında şunları anlatır. Tutukluları fidyeyle kurtarmak için
kutsal kâseleri kırdığı için Arianus yanlıları onu azarladıklarında, şu olağanüstü özrü
söylemişti: “Elçileri, altın vermeden gönderen, kiliseleri de altın vermeden bir araya getirdi.
Kilisenin saklamak için değil, ödemek ve sıkıntıları gidermek için altını var. Yararı olmayan
bir şeyi saklamak neden? Ya da Asurluların Rab’bin Tapınağı’ndan ne kadar altın ve gümüş
götürdüklerini [2Kr. 18:15-16] bilmiyor muyuz? Eğer başka çaresi yoksa rahibin yoksullara
destek olmak için bunu eritmesi, küfür eden bir düşmanın alıp götürmesinden daha iyi değil
mi? Rab, ‘Neden ihtiyaç içindeki bu kadar insanın ölmesine izin verdin? Yaşamalarına hizmet
edecek altınınız kuşkusuz vardı. Neden bu kadar çok tutuklu götürüldü, fidyeyle kurtarılmadı?
Düşman neden bu kadar çok kişi öldürdü? Metal kaselerden çok yaşayan insanların kaselerini
korumak sizin için daha iyi olurdu’ demez mi? Cevap veremediğiniz bu sorulara ne
diyeceksiniz? ‘Tanrı’nın tapınağının süsten yoksun kalmasından korktum.’ Şu yanıtı
verecektir: ‘Sakramentler altın gerektirmez. Onlar, altınla satın alınamayan altından hoşnut
olmaz. Sakramentlerin süsü tutuklular için ödenen fidyedir’” Özetlersek, aynı kişinin başka
bir yerde söylediklerinin çok doğru olduğunu görüyoruz: “Kilisenin sahip oldukları ihtiyaç
içindekilere destek olmak içindir”. Aynı şekilde, “Piskoposun, yoksullara ait olmayan hiçbir
şeyi yoktur” der.93
90
I. Gregory, Letters 56 (MGH Epistolae II. 333; çev. NPNF (mektup liv] 2 ser. XIII. 74.
vd)’ndan Gratian, Decretum II. xvi. 3.2; xii. 2. 30 (MPL 187. 1029. 909; Friedberg I. 789,
697) Ortaçağ’da din adamlarının sağlıklı yoksullaşması konusunda çeşitli öneriler
geliştirilmiştir. Krş. özellikle Padua’lı Marsilius, Defensor Pacis II. iv. 6; çev. ve yay. A.
Gewirth, II. 218.
91
Sozomon, Ecclesiastical History iv. 24 (çev. NPNF 2 ser. II. 319 vd) ile Socrates,
Ecclesiastical History vii. 21 (çev. NPNF 2 ser. II. 164’den Cassiodorus, Tripartite History
V. 37; XI. 16 (MPL 69. 1017, 1198).
92
“Exuperius, Tolosae episcopus, viduae sareptensis imitator, esuriens pascit alios”
(“Toulouse piskoposu Exuperius, Sarefat kentindeki dul kadını [1Kr. 17:9] taklit ederek,
kendi açken başkalarını doyurdu”). Jerome, Letters cxxv. 20 (MPL 22. 1085; CSEL 56. 141;
çev. NPNF 2 ser. VI. 251).
93
Ambrose, On the Duties of the Clergy II. xxviii. 137 vd; Letters xviii. 16; xx. 16 (MPY 16.
140, 977; çev. NPNF 2 ser. X. 14. 419, 424).
656
9. Göreve hazırlık aşamaları
Bu saydıklarımız eski kilisenin hizmetleriydi. Kilise yazarlarının söz ettikleri başka
hizmetler de vardı. Bunlar belirli görevden çok alıştırma ve hazırlıktı. Kendilerinden sonra
kiliseye gelişmesi için bir kaynak bırakabilen bu kutsal insanlar, anneleriyle babalarının
onayları ve yetkileriyle ruhsal orduya yazılan gençlerin bakımını, korunmasını ve eğitimini de
kabul etmişlerdir. Onlara, görevlerini yapmaya eğitimsiz ve ham gelmesinler diye çok körpe
yaşta şekil verilmiştir. Bu ön hazırlık eğitiminde demlenenlere genel bir adla “din adamı”
denmiştir. Ben, onlara daha uygun bir ad vermeyi tercih ediyorum: çünkü bu adlandırma bir
yanlıştan ya da en azından yanlış bir tutumdan ileri geliyordu, çünkü Petrus, bütün kiliseye
yani Rab’bin mirasına “gözetmenler” der [1Pe. 5:1-3). Ama kurum özellikle kutsal ve
yararlıdır, çünkü kendilerini ve hizmetlerini kiliseye adamak isteyenler, piskoposun
denetiminde bu şekilde yetiştirilirlerdi. Bu, sadece iyi hazırlanmış kişilerin kiliseye hizmet
edebilmesini da garantiye alırdı, çünkü ilk gençlik yıllarından başlayarak kutsal eğitim ve sıkı
öğrenim görerek, ciddi ve kutsal bir yaşama örnek olurlardı; dünyasal kaygılardan
uzaklaşarak, ruhsal kaygılar ve çalışmalar alışkanlığı edinirlerdi. Ama orduya yazılanların,
gerçek ve önemli bir çatışma için yalandan savaşlarla eğitilmeleri gibi, onların da uygun
görevlere gelmeden önce din adamı olarak eğitilmeleri için, kesin ilkeler vardı. Önce kilisenin
açılması ve kapatılması onlara emanet edilirdi. Onlara “kapıcı” denirdi. Sonra “önder
yardımcısı” adı verilirdi. Önce onur adına, sonra da güvensizlik duyulmasın diye, piskoposun
evdeki görevlerine yardım ederler ve sürekli ona eşlik ederlerdi. Dahası, giderek kendilerini
insanlara tanıtsınlar, beğenilsinler ve aynı zamanda da herkes tarafından görülsünler, herkesin
önünde konuşsunlar, ihtiyar yapıldıklarında ve öğretmek için öne çıktıklarında da utanç içinde
kalmasınlar diye –minberden okumaları için onlara fırsat verilirdi. Böylece kişisel
alıştırmalardaki gayretlerini kanıtlamak için, diyakon yardımcıları oluncaya kadar derece
derece ilerlerlerdi.94 Tek söylemek istediğim, bunların kilisenin gerçek hizmetleri olarak
düşünülmesi gereken görevlerden çok, adlarını yazdıranlar için birer ilke olmasıydı.
(Hizmetlilerin seçilmelerinde ve atanmalarındaki değişikliklerin tarihi: yargıçların,
din adamlarının ve halkın piskoposların seçimini onaylamaları, 10-15)
10 . Aslında Pavlus’un talimatları izlenmiştir: Halkın onayı
Hizmetlileri çağırırken, göz önünde tutulacak olan birinci ve ikinci sıradaki şeylerden
söz etmiştik: Bunlar, ne tür insanların seçileceği ve bu konuya ne kadar özen gösterileceğiydi.
Bu eski kilisede Pavlus’un emirleri yerine getirilir ve elçiler örnek alınırdı. Önderlerin
seçiminde gelenek, en büyük saygıyı göstererek ve Tanrı’nın adına en içten şekilde yakararak
toplanmaktı.95 Dahası bir sınav şekilleri vardı. Seçilecek kişilerin yaşamlarını ve öğretme
şekillerini Pavlus’un standartlarına göre sınarlardı. Ama burada aşırı sertlikleriyle bir şekilde
günah işlerlerdi, çünkü piskopostan, Pavlus’un istediklerinden [1Ti. 3:2-7] daha çoğunu, bir
süre geçtikten sonra da bekâr olmasını isterlerdi.96 Ama diğer açılardan dikkat ettikleri
noktalar Pavlus’un anlattıklarıyla uyumluydu.
94
Eusebius, Ecclesiastical History VI. xliii. 11 (MPG 20. 622; çev. NPNF 2 ser. I. 288 ve
dnlar); Cyprian, Letters lv. 8; xxxviii. 1 (CSEL 3. ii. 629, 649 vdd; 54. 421; çev. NPNF 2 ser.
VI. 91; LCC V. 319): Calvin, “din adamı” kelimesinden rahatsız olur; Krş. IV. xii. 1.
95
Romalı Clement, First Letter 44 (LCL Apostolic Fathers I. 82-85; çev. LCC I. 63 vd);
Cyprian, Letters lv. 6; lxvii. 4 (CSEL 3. ii. 629, 738; çev. ANF (mektup li. 4] V. 328, 370].
96
Din adamlarının bekarlığı konusunda Krş. IV. xii. 23; IV. xiii. 8; Ayer, Source Book. S.
411-418; F. Cabrol, Dictionnaire, mak. “Célibat”; H. C. Lea, History of Sacerdotal Celibacy;
H. Leclercq, “La Législation conciliaire relatif au célibat ecclésiastique”, Hefele-Leclercq II.
ii. 1314-1348; mak. “Celibacy”, Encyclopaedia Britannica, On birinci basım, yazan G. C.
657
Üçüncü konumuza – hizmetlileri kimin ataması gerektiğine- gelince her zaman tek bir
yöntem uygulamıyorlardı. Eskiden bütün halkın onayı olmadan hiç kimse din adamları
meclisine giremezdi bile. Cyprianus, Aurelius adında birini kiliseye danışmadan dua okuması
için atadığın dolayı dikkatle özür diler, çünkü iyi bir nedenle böyle yapmış olsa bile bu,
geleneğe uygun değildi. Konuyu şöyle ortaya koyar: “Çok sevgili kardeşlerim, din adamları
atanırken geleneğimiz, size danışmak, her bireyin ahlakını ve değerini ortaklaşa danışarak
ölçmektir.”97 Ama bu yardımcılık görevlerinde fazla tehlike olmadığı ve insanlar uzun bir
deneme süresi geçirdikleri ve fazla sorumluluk almayacakları için halktan onay istenmemiştir.
Daha sonra piskoposluk dışında diğer düzenlemelerde halk, uygun ve layık olanları
seçmeyi ve onaylamayı piskoposla ihtiyarlara bırakmıştı. Bölgeye atanacak yeni ihtiyarlar
olasılıkla bunun dışındaydı. Bu bölgede yaşayanların onayladıklarını açıklamaları
gerekiyordu. Halkın bu konudaki haklarını elinde tutmakla az ilgilenmesi şaşırtıcı değildir,
çünkü hiç kimse zorlu ve sıkı bir disiplin altında uzun süre din adamı olarak deneyim
edinmeden diyakon yardımcısı yapılmıyordu. Bu konumda kendini kanıtladıktan sonra
diyakon yapılıyordu; sadakatle davranırsa buradan ihtiyarlık görevine doğru ilerliyordu. Bu
durumda hiç kimse, halkın gözü önünde yıllarca fiilen sınavdan geçmeden terfi ettirilmiyordu.
Kusurlarını cezalandıran birçok kanon vardı. Böylece kilise, önlemleri ihmal etmezse, kötü
ihtiyarlardan ve diyakonlardan acı çekmiyordu. Bununla birlikte ihtiyarlar için, her zaman
vatandaşların görüş birliği içinde olmaları gerekiyordu. Anecletus’a atfedilen Kanon I, Bölge
67’de bu kanıtlanmaktadır.98 Son olarak, hiç kimse imanlıların onayı olmadan gizlice
girmesin ya da tanıklık olmadan çok çabuk ilerlemesin diye bütün düzenlemeler yılın
belirtilen zamanında yapılıyordu.
11. Theodoret dönemine kadar piskopos seçimlerinde onay
Đnsanların kendi piskoposlarını seçme özgürlükleri uzun süre korundu: Herkes için
kabul edilebilir olmayan biri zorla göreve getirilmedi. Antakya Konsil’inde birinin, insanların
isteklerine karşıt olarak getirilmesi yasaklandı.99 I. Leo bunu içtenlikle onaylar. Burada şu
ifadeler vardır: “Din adamlarının ve halkın ya da daha çok sayıda kişinin istediği kimse
seçilsin.” “Herkes, herkes tarafından belirlenen kişiyi seçsin. Tanınmadan ve denenmeden
atanan kişi zorla dayatılmış olacaktır.” “Din adamlarının seçtiği ve halkın arzu ettiği kişi
seçilsin. Metropolitin kararıyla, eyalet piskoposu tarafından kutsansın.”100 Üstelik kutsal
babalar halkın bu özgürlüğünün hiçbir şekilde küçümsenmemesine dikkat ederlerdi. Sonuçta,
Đstanbul’da toplanan evrensel sinod, Nectarius’u adadığında, Roma sinoduna yazdığı
mektubun kanıtladığı üzere, bütün din adamlarının ve halkın onayı olmadan bunu yapmayı
Coulton. Din adamlarının bekâr olması Reformasyonun birçok karşıtı tarafından şiddetle
savunuluyordu. Örneğin bk. J. Latomus, Adversus Bucerum de controversiis quibusdam
altera plena defensio (Köln, 1541), fo. N ıa-V 2b (CC 8. 73-101); A. Pighius,
Controversiarum praecipuarum in comitiis Ratisbonensibus tractatarum… explicatio (Köln,
1542) böl. xiii, FF ıa-HH ıb; A. De Castro, Adversus haereses (1543), fo. 199 D.
97
Cyprian, Letters xxxviii (CSEL 3. ii. 579 vdd; çev. ANF [mektup xxxii] V. 312).
98
Apostolic Canons xliii-xliv (J. Fulton, Index canonum, s. 94 vd); Gratian, Decretum I. lxvii.
1; lxxv. 7 (Friedberg I. 253, 267; MPL 187. 351, 368).
99
Antakya Konsili (341) kanon xviii (Mansi II. 1315; Fulton, a.g.e., s. 242 vd) metropolitin
bulunduğu “tam bir sinodu” gerekli kılar.
100
I. Leo, Letters x. 6; clxvii (MPL 54. 634, 203; çev. NPNF 2 ser. XII. 10, 110). clxvii’nci
mektupta piskoposun “din adamları tarafından seçilmesi, din adamı olmayanlar tarafından
istenmesi, metropolitin onayıyla [judicio] eyalet piskoposları tarafından kutsanması”nın
gerektiği yazılıdır. Krş. Letters xiv. 5 (MPL 54. 673); “Metropolit kararında, oyların ve
üstünlüğünün desteklendiği kişiyi tercih etmelidir.”
658
reddetti. Bu durumda bir piskopos kendi halefini saptadığında, bu saptama ancak bütün
insanlar onayladığında geçerliydi. Elinizde bunun sadece tek bir örneği yoktur. Augustinus’un
Eraclitus’u aday göstermesi de böyledir.101 Theodoret, Athanasius tarafından halef olarak
aday gösterildiğinde Petrus’a göndermede bulunur. Kâhinlik düzeninin bunu geçerli saydığını,
yargıçların, önde gelen vatandaşların ve bütün halkın oy birliğiyle bunu onayladığını hemen
ekler.102
12 . Halkla din adamlarının arasındaki denge
Laodikya Konsili’nin, seçimi halka bırakmamakta çok iyi bir nedeni olduğunu kabul
ediyorum.103 Bu kadar çok baş bir konuyu ender olarak oybirliğiyle çözüme ulaştırır;
“değişken kalabalığın birbirine zıt çıkarlara bölündüğü”104 genellikle doğrudur. Ama bu
tehlikenin mükemmel bir çaresi vardı. Önce sadece din adamları seçim yapıyorlardı; sonra
seçtikleri kişiyi yargıçlara ya da senatoya ve önde gelen yurttaşlara öneriyorlardı. Sözü
edilenlerden sonuncusu, uzun uzun düşündükten sonra, adil bulursa seçimi onaylıyordu; adil
bulmazsa tercih ettikleri başka birini seçiyorlardı. Sonra konuyu halkın önüne götürüyorlardı.
Halk önceki kararlara bağlı kalmasa da, kargaşa çıkmıyordu. Ya da halktan başlarlarsa bunu,
onların özellikle kimi istediklerini anlamak için yapıyorlardı. Halkın isteği duyulduktan sonra
din adamları seçimlerini yapıyorlardı. Böylece ne din adamlarına kendi istedikleri kişiyi
atama izni veriliyordu ne de onların halkın akılsızca isteklerini yerine getirmeleri gerekiyordu.
Leo, şunları söylediğinde bu düzeni getiriyordu: “Vatandaşların arzuları, halkın tanıklıkları,
saygın kişilerin kararı ve din adamlarının seçimi aranmalıdır.” Aynı şekilde, “Saygın kişilerin
tanıklığı, din adamlarının görüşleri, görevlilerin ve halkın onayı alınmalıdır”, “Mantık, bunun
başka türlü yapılmasına izin vermez” der.105 Laodikya sinodunun söylemek istediği, sadece
din adamlarının ve liderlerin pervasız kalabalıkların peşinde sürüklenmemeleri değil, daha
çok, sağgörüleri ve ciddilikleriyle gerektiğinde kalabalıkların akılsızca arzularını bastırmaları
gerektiğidir.106
13 . Din adamları ve siyasi yöneticiler
Bu seçim yöntemi Gregorius dönemine kadar geçerliydi ve olasılıkla ondan sonra da
uzun zaman sürdü. Onun, bu gerçeği açıkça kanıtlayan günümüze gelmiş birçok mektubu
vardır. Her nerede, her ne zaman yeni bir piskopos seçimi söz konusu olduğunda, alışkanlık
101
Theodoret, Ecclesiastical History v. 9 (yay. T. Gaisford, s. 414; MPG 82. 1217 vd; GCS
19. 312; çev. FC 32. 52-57): Augustinus’un yardımcısı ve halefi olarak (yanlış olarak Eradius
denen) Eraclitus’un seçilmesinin canlı bir öyküsü.
102
Theodoret, Ecclesiastical History iv. 20 (yay. T. Gainsford, s. 346 vd; MPG 82. 1181 vd;
GCS 19. 69; çev. NPNF 2 ser. III. 126).
103
Laodikya Konsili (yakl. 363) kanon xiii (Mansi II. 565; metin ve çeviri Fulton, Index
canonum, s. 254 vd; dnlarla birlikte çev. NPNF 2 ser. XIV. 131). Calvin, hizmetlilerin
seçiminde halkın oylarını istese de, (Gratian’ın da kullandığı) Laodikya kanonuna uygun
olarak, seçimlerde kalabalığın çıkardığı kargaşayı istemez. Yöntemde kargaşa değil, düzen
olmalıdır.
104
“Incertum scindi studia in contraria vulgus” Vergil’in bir varyasyonu, Aeneid II. 39 (LCL
Vergil I. 196).
105
I. Leo, Letters ix. 1; x. 4, 6; clxvii (MPL 54. 625 vd, 632, 634, 1023; çev. NPNF 2 ser. XII.
7 vd, 10 vd, 109 vd). Mektup ix. 1’de Leo, atama günlerinin belirli tarihlerde, el koymanın da
dâhil olduğu törenin özellikle Cumartesi akşamı ya da Pazar günleri yapılmasını onaylar; x.
6’da atamaların Paskalya gününde yapılması geleneğine işaret eder. Krş. Gratian, Decretum I.
lxii. 9 (Friedberg I. 234; MPL 187. 325)
106
Krş. yk. bk. dn 33.
659
olarak din adamlarına, görevlilere ve halka, kimi zaman da kentin yönetim şekline göre
yöneticiye de mektuplar yazardı. Ama kilisedeki rahatsızlık veren koşullar nedeniyle, seçimin
incelenmesini yakındaki bir piskoposa emanet etse de, herkesin imzasıyla desteklenmiş ciddi
bir kararı her zaman isterdi. Bununla birlikte, Milano’ya Constantius adında biri piskopos
yapıldığında ve barbarların akınları nedeniyle birçok Milanolu Cenova’ya kaçtığında,
Gregorius, onlar bir araya gelip onaylayıncaya kadar seçimin yasal olmayacağını düşünür.107
Aslında Papa Nicholas’ın Roma papasının bu tarzda seçileceğini belirlemesinin üzerinden beş
yüz yıl geçmemişti; buna göre, önce kardinal piskoposlar gidecek, sonra onlara diğer din
adamları katılacaktı ve son olarak da seçim halkın onayıyla geçerli olacaktı. Sonunda da Papa
Nicholas, az önce belirttiğimiz Leo’nun kararından alıntı yapar. Onun gelecek kuşaklar için
de yürürlükte kalmasını emreder. Ama dürüst bir seçimde din adamları kötü insanların kötü
niyetleri yüzünden kentten gitmek zorunda kalırlarsa, papa yine de bazı insanların kalmasını
emreder.108
En iyi bildiğimiz kadarıyla imparatorun onayı sadece iki kilise, Roma ve Đstanbul
kiliseleri için gerekiyordu, çünkü bu ikisi imparatorluğun başkentiydi. Valentinianus,
Ambrosius’u yeni bir piskopos seçiminde gözetmenlik yapması yetkisiyle Milano’ya
gönderdiğinde bu, alışılmadık bir uygulamaydı, çünkü yurttaşların arasında ciddi çekişmeler
tırmanıyordu.109 Ama eski Roma’da imparatorun yetkisi piskoposların aday gösterilmesinde o
kadar etkiliydi ki, Gregorius, halkın deyişiyle yasaya uygun bir tören yapmasına rağmen,
imparatorun emriyle kilise yönetimine getirildi.110 Ama gelenek şuydu: Görevliler, din
adamları ve halk birini seçtiğinde o, hemen imparatora bildirecekti. Đmparator seçimi
onaylayarak geçerli kılacak ya da onaylamayarak iptal edecekti. Gratianus’ın topladığı
papalık hükümleri bu uygulamayla uyuşmaz değildir. Bir kralın kanona uygun seçimleri bir
yana bırakarak kendi keyfine göre bir piskopos atamasına hiçbir şekilde izin verilmemesi ve
metropolitlerin böyle zorlayıcı iktidarlar tarafından terfi ettirilen birini kutsamamaları
gerektiğinden başka söylenecek bir şey yok.111 Her şeyi tek bir kişinin keyfine bırakarak
kilisenin hakkını elinden almak başka, yasaya uygun bir seçimi yetkisiyle onaylayabilen bir
krala ya da imparatora bu onuru vermek başkadır.
14. Atama yöntemi
Şimdi sıra, eski kilisede hizmetlilerin seçildikten sonra göreve başlama törenlerine
değinmemize geldi. Latinler buna “atama” ya da “kutsama”, Grekler “el kaldırma” kimi kez
de “el koyma” derler – ama “el kaldırma”yla aslında, oylamanın ellerin kaldırılmasıyla
107
Büyük Gregorius’un diyakon yardımcısı John’a mektupları, Letters III. 30 (MPL 77. 627
vd; MGH Epistolae I. 188; çev. NPNF 2 ser. XII. Đi. 129 vd). Krş. Letters III. 35, Capua
piskoposluğu hakkında Campania diyakon yardımcısı Peter’a mektuplar (MPL 77. 631 vd;
MGH Epistolae I. 190; çev. NPNF 2 ser. XII. Đi. 131); Napoli’de din adamları meclisinin,
“herkesi temsil etmesi” ve yeri geldiğinde piskoposluk seçiminin yeniden yapılması için
Napolili soylularla birlikte hareket edecek iki üç kişi göndermesi için.
108
Papa II. Nicholas 1049 yılında papaların seçilmesi için Kardinaller Kurulu’nu kurdu.
(Mansi XIX. 915; çev. O. J. Thatcher ve E. H. McNeal, Source Book for Medieval History, s.
129; editörlerin özetine dikkat edin, s. 127); Gratian, Decretum I. xxiii. 1 (MPL 187. 128;
Friedberg I. 77).
109
Socrates, Ecclesiastical History iv. 30 (MPG 67. 543 vd.; çev. NPNF 2 ser. II. 113 vd).
110
I. Gregory, Letters I. 5: “En yüce Efendimiz Đmparator bir maymuna aslan olmasını emretti
(“fieri simiam leonum jussit”) (MGH Epistolae I. 6; MPL 77. 450; çev. NPNF 2 ser. XII. Đi.
76).
111
Krş. Gratian, Decretum I. lxiii. 18. 1.2. (MPL 187. 333 vd, 327-330 vd; Friedberg I. 234
vdd).
660
belirlendiği bir tür seçimden söz edilir.112 Đznik Konsili’nden günümüze gelen bir karar vardır.
Bu karara göre, bu bölgenin piskoposlarıyla birlikte metropolit de seçilen kişinin atanmasına
katılmalıdır; ama bazılarına seyahatlerinin uzunluğu veya hastalık ya da başka bir zorunluluk
engel olursa, en az üç kişi katılmalıdır. Gelmeyenlerse onayladıklarını mektupla kanıtlarlar.
Bu kanon kullanılmadığı için geçersiz olmakla birlikte, daha sonra birçok sinod tarafından
yenilenmiştir.113 Ama herkese, en azından özrü olmayanlara, atanan kişinin öğretisini ve
ahlakını daha derinlemesine sınamaları için katılmaları emredilmiştir, çünkü bu eylem
inceleme olmadan yapılmaz. Cyprianus’ın sözlerinden, daha önce onların seçimden sonra
çağrılmalarının değil ama seçimde hazır bulunmalarının olağan olduğu açıktır. Amaç,
kalabalık herhangi bir karışıklık çıkarmasın diye onların aracılık etmeleriydi. Cyprianus,
halkın layık olanları rahip seçme ya da layık olmayanları reddetme yetkisi olduğunu
söylediğinde, daha sonra şunları ekler: “Buna dayanarak– bizde ve bütün eyalette kabul
edilen- tanrısal ve elçisel geleneği gayretle yerine getirmeliyiz ve ona sıkı sarılmalıyız. Buna
göre, atamanın yönteme uygun olarak kutlanmasında aynı eyaletteki bütün komşu
piskoposlar, önder olarak atanacak kişi için halkın önünde toplanmalı ve piskopos halkın
önünde seçilmelidir.”114 Ama kimi kez oldukça yavaş toplandıklarında ve bazılarının bu
gecikmeyi seçim propagandası yapma fırsatı olarak kötüye kullanma tehlikesi olduğunda,
seçim yapıldıktan sonra toplanmaları ve yasaya uygun bir incelemeden sonra onu kutsamaları
yeterliydi.115
15. Metropolitin kutsaması
Bu, ayrım gözetmeden her yerde yapılırdı. Sonra giderek yeni bir gelenek gelişti.
Seçilenler atama istemek için metropolitin kentine gittiler. Bu, iyi bir nedenden çok, hırs ve
eski düzenin bozulması nedeniyle oldu. Fazla geçmeden. Roma gözetmenliğinin yetkisi
azaldıktan sonra daha kötü bir gelenek geçerli oldu. Đtalya’nın hemen her yerindeki
piskoposlar kendilerini Roma’nın kutsamasını istediler. Bunu Gregorius’un mektuplarında
görebiliriz.116 Eski hak, ancak çok kolayca başını eğmeyen birkaç kentte sürdürülüyordu;
bunun örneklerinden biri Milano’ydu. Olasılıkla sadece metropolitlerin kentleri bu ayrıcalığı
ellerinde tutuyordu. Eyaletin bütün piskoposları başpiskoposu kutsamak için asıl kentte
toplanıyorlardı.
Ama törende el konuyordu.117 Bu dinsel toplantıda piskoposun diğer ihtiyarların
arasında fark edilmesi için bazı simgesel aksesuarlar takmasının dışında, başka törenlerin
yapılmadığını okudum. Đhtiyarları ve diyakonları da sadece ellerini koyarak atıyorlardı; ama
112
Grekçe kelimeler, χεροτίαν ve χειροεσίαν’dır. Krş. IV. iii. 15, dn 14 ve aş. bk. m. 15, dn
48.
113
Kartaca Konsili (397) kanon xxxix’a göre, piskoposun kutsanmasına üç piskoposun
katılması gerekir (Mansi III. 886). Krş. Đkinci Đznik Konsili (787) kanon iii (Mansi XIII. 748;
çev. NPNF 2 ser. XIV. 557); Đznik Konsili (325) kanon ix, xix (Mansi II. 671, 678; metin ve
çeviri Fulton, Index canonum, s. 122 vd, 126 vd; çev. dnlarla birlikte NPNF 2 ser. XIV. 23 vd,
40).
114
Cyprian, Letters lxvii. 3. 5 (CSEL 3. ii. 787 vdd; çev. ANF V. 370 vd). Burada Cyprianus,
Roma piskoposundan “meslektaşımız Stephanos” diye söz eder (m. 5).
115
Gratian, Decretum I. lxiv. 1 vd (MPL 187. 313; Friedberg I. 247).
116
I. Leo, Letters x. 5 (MPL 54. 633; çev. NPNF 2 ser. XII. Đ. 10; FC 34. 43); I. Gregory,
Letters III. 14; IV. 39; IX. 81, 185; XIII. 17; III. 30 vd. (MPL 77. 315 vd, 713 vd [No. 76],
1010, 1269 vd, 627; MGH Epistolae I. 173. 276; II. 97. 177, 384; I. 188 vd; çev. [III. 14 ve
IX. 81dışında] NPNF 2 ser. XII. Đi. 129 vd, 160; XIII. 21).
117
Krş. Cyprian, Letters lxvii. 5 (CSEL 3. ii. 339; çev. ANF V. 300).
661
her piskopos ihtiyarlar kuruluyla birlikte kendi ihtiyarlarını atıyordu.118 Herkesin birlikte
hareket etmesine rağmen, piskopos başkan olduğu ve her şey onun gözetiminde yapıldığı için,
atamanın “onun” olduğu söylenirdi. Eski yazarlar ihtiyarın piskopostan farkının bu olduğunu,
ihtiyarın atama yetkisinin olmadığını sık sık belirtirler.119
V. BÖLÜM
PAPALIĞIN ZORBALIĞI ESKĐ YÖNETĐM BĐÇĐMĐNĐ TAMAMIYLA YIKTI
(Halkın oyu olmadan niteliksiz kişilerin atanması, 1-3)
1. Piskoposluğun gereklerinin skandal yaratacak derecede ihmal edilmesi
Roma gözetmeni ve onun bütün uyduları tarafından bugüne kadar getirilen kilise
yönetiminin düzenine ve her zaman söz ettikleri hiyerarşi resminin bütününe dikkatimizi
vermemiz, bunu eski ilk kilise tanımımızla karşılaştırmamız gerekiyor. Böyle bir
karşılaştırmada bu kilisenin yapısı ortaya çıkacaktır. Bu insanlar kilisenin sadece adıyla bizi
bastırmak –ya da daha çok yok etmek- için öfkeden köpürüyorlar.
Kimlerin ve hangi tip insanların ne şekilde bu hizmete çağrıldıklarını görebilmemiz
için, çağrıdan başlamak en iyisidir. Görevlerini ne kadar sadakatle yerine getirdiklerini sonra
göz önüne alacağız.
Đlk sırayı piskoposlara veriyoruz. Bu tartışmada ilk sırayı onlara vermek
onurlandırmak gibi olacaktır! Ama gerçek, onları çok ayıplamadan bu konuya hafifçe bile
olsa değinmeme izin vermiyor. Yine de şu anda nasıl bir yazıya giriştiğimi ve bunun, basit bir
öğretiyle çerçevelenmesi gereken konuşmamın sınırlarını aşmasına izin vermemeyi
unutmayacağım.
Ama onlardan, utancını tümüyle kaybetmemiş olan biri, bugün genellikle ne tür
piskoposların seçildiğinin bana yanıtını versin!
Öğrenim sınavından geçme uygulamasının bugün, kesinlikle modası geçmiştir. Ama
bir açıdan eğitime hala önem veriliyorsa, kilisede vaaz vermekten çok mahkemede nasıl
savunma yapacağını bilen bir avukatı seçiyorlar. Yüz yıldan bu yana kutsal eğitimden bir şey
anlayan yüz kişiden birinin bile ender seçildiği kesindir. Daha önceki yüzyılları çok daha iyi
oldukları için değil, sorunumuz sadece bugünkü kiliseyle ilgili olduğu için bir kenara
bırakıyorum. Eğer ahlaklarına değer veriliyorsa, eski kanonların değersiz diye yargılamadığı
ya birkaç kişi buluruz ya da hemen hemen hiç kimse bulamayız. Sarhoş olmayan zina
yapıyordu; bu suçtan engeli olmayan kumar oynuyordu veya avcıydı ya da yaşamının bir
bölümünde ahlaksızlık yapmıştı. Eski kanonlara göre, birini piskoposluktan dışlayacak daha
az ciddi kusurlar vardı. Ama – papanın izniyle on yaşında bile olmayan çocukların piskopos
yapılması- şimdiye kadar en anlamsız şeydir. Utanmazlığı ve akılsızlığı öyle ileriye
götürdüler ki, yaratılıştan gelen duygunun bile tiksindirici bulduğu bu aşırı ve canavarca
günah bile tüylerini diken diken etmiyor. Böyle pervasızca bir ihmalin olduğu yerde
seçimlerin ne kadar ilkeli olduğu bundan bellidir.120
118
Statuta antique kanonlar iii. iv (Mansi III. 951); Apostolic Constitutions viii. 16 (MPG I.
1114; çev. ANF VII. 491 vd); Gratian, Decretum I. xxiii. 8. 11 (MPL 187. 133 vd; Friedberg
I. 82 vd.)
119
Jerome, Letters clvi. 1 (CSEL 56. 310; çev. LCC V. 386); Jerome, Commentary on Titus,
böl. 1 (MPL 26. 562); Apostolic Constitutions viii. 16, 18 (MPG 1. 1123; Çev. ANF VII.
492-494).
120
Calvin’in din adamlarının ahlaksızlıkları ve kötüye kullanmalarına dair iğneleyici
suçlamasında yeni bir şey yoktur. Bu suçlamalar Luther’den bir yüzyıl önce de biliniyordu ve
sadece Wycliffe’le Hus tarafından değil, Niem’li Dietrich, Wesel’li John, George Gascoyne,
662
2 . Piskoposunu seçme hakkından yoksun bırakılan topluluk
Bütün insanların piskopos seçme hakları ellerinden alınmıştı. Oylama, onaylama,
imzalama ve benzeri her şey bitmişti; bütün yetki sadece katedral rahiplerine verilmişti. Kime
isterlerse ona piskoposluk veriyorlardı; onu sınanması için değil, çok beğenilmesi için
doğrudan halkın önüne çıkarıyorlardı.
Yine de Leo hiçbir aklın buna izin vermeyeceğini söyleyerek feryat eder ve bunun,
zorla dayatma olduğunu duyurur.121 Sadece halkın onayıyla yapılan seçimin tanrısal
doğruluktan aktığına tanıklık eden Cyprianus, bunun tersine bir geleneğin Tanrı’nın Sözü’yle
çeliştiğini gösterir.122 Sinodların birçok kararı bunun başka şekilde yapılmasını kesinlikle
yasaklar. Başka şekilde yapılırsa geçersiz olduğunu duyurur.123 Eğer bunlar doğruysa, bugün
bütün papalıkta tanrısal doğrulukla ya da kilisenin doğrulunda kanona uygun yapılan bir
seçim kalmamıştır.
Ama tek kötülük bu olsa bile kiliseyi bu hakkından yoksun bıraktığı için kim özür
dileyebilir? Ama zamanın kötü olmasının bunu gerektirdiğini, piskopos seçerken halkın ve
yargıçların nefreti ve taraftarlık ruhu doğru ve sağlıklı bir karar vermekten daha üstün geldiği
için, bu konuda karar vermenin birkaç kişiye delege edildiğini söylüyorlar.124 Açıkçası bu,
yürekler acısı durumlarda kötü şeyler için uç bir çareydi! Ama ilaç hastalıktan daha öldürücü
göründüğünde bu yeni kötülük de neden çare olmadı? Ama kanonların seçimlerde izlememiz
gereken yöntemi tam olarak öngördüğünü söylüyorlar.125 Ama eski insanlar piskopos seçmek
için bir araya geldiklerinde, kuralın onlara Tanrı’nın Sözü’yle getirildiğini gördükleri için, en
kutsal yasalarla bağlı olduklarını anladıklarından kuşku duyar mıyız? Aslında Tanrı’nın,
piskoposun gerçekten nasıl olması gerektiğini anlattığı tek bir sözünün, sayısız on binlerce
kanondan daha çok ağırlığı olmalıdır. Yine de en bayağı hırsla bozulmuş olduklarından,
yasaya ya da adalete hiç saygıları yoktu. En iyi yasalar yazılmış olmasına rağmen, bugün
belgelerin arasına gömülmüş durumda. Kimi zaman sarhoşların, zina edenlerin ve en sık
olarak da kumarbazların bu göreve terfi ettirilmesine (sanki planlanmış gibi) çoğunlukla göz
yumulmuş, hatta onaylanmıştır! Abartmıyorum: Piskoposluk zinanın ve başkalarının
Cartisius yanlısı Dionysius, Savonarola tarafından da dile getirilmişti. III. Paul’ün
reformlarının başında, kardinaller komisyonunun hazırladığı rapor, Consilium de emendanda
ecclesia’da (1537) acınacak durumdaki yaygın kötülükler özgürce itiraf ediliyordu (Kidd,
Documents, s. 307-318; Mirbt, Quellen zur Geschichte des Papsttums, No. 427; Kidd’deki
özet, The Counter Reformation, s. 12-15, 42, 48). Belge Almanya’da yayınlandı (1538) ve J.
Sleidan’ın eserinin XII. Kitap’ına alındı, De statu religionis et reipublicae, Carolo Quinto
Caesere, libri commentarium xxvi (1555) (1631 Latince basımı, s. 171-184; Đngilizce basımı
1560, fo. 154b-158a). Sleidan, Calvin’in arkadaşıydı ve 1534-1541’de Strasbourg ‘daki
Fransız cemaatinde (din adamı olmayan) çalışma arkadaşıydı. Calvin, geçerli olan çağrının ve
göreve seçilmenin bozulmasına dikkat çekerek saldırısına başlar. Consilium’daki yirmi altı
kötüye kullanmadan sekizi, atanma ve görev vermeyle ilgilidir. Krş. LCC XIV. 32-60
(Wyclif, On the Pastoral Office); G. G. Coulton, Ten Medieval Studies, s. 122-165, viii;
“Priests and People Before the Reformation”.
121
I. Leo, Letters clxvii, 1. sorunun yanıtları (MPL 54. 1203; çev. NPNF 2 ser. XII. Đ. 110).
122
Cyprian, Letters lxvii. 4; lv. 8; lix. 6; xxxviii (CSEL 3. ii. 738, 629, 673, 579 vdd; çev.
ANF V. 370 vd, 329 [ii. 8], 341 [liv. 6], 311 vd [xxxii].
123
Krş. IV. iv. 11 ve ekli dnlar.
124
Krş. IV. iv. 12.
125
Üçüncü Lateran Konsili’nde (1179) kesin uygulamalar ve cezalar düzenlenmişti, kanon i,
iii. (Mansi XXII. 217 vdd; çev. H. Schroeder, Disciplinary Canons of the General Councils, s.
214 – 217).
663
zayıflıklarından yararlanmanın ödülüdür. Avcılara ve şahin avlayanlara piskoposluk
verdiklerinde olayların hayranlık verecek derecede düzeldiğini sanmamız gerekiyordu! Bu
ahlaksızlığı bağışlamak her ne olursa olsun çok utanç vericidir. Tanrı’nın Sözü’nün,
piskoposun ayıplanacak bir yanı olmayan, kavgacı olmayan, bir öğretmen vb olması
gerektiğini [1Ti. 3:1-7; Krş. Tit. 1:7-9] emrettiği insanların, bir zamanlar yetkin bir kanonu
vardı. Öyleyse seçme sorumluluğu halktan alınarak neden bu adamlara verildi? Açıkçası,
Tanrı’nın Sözü insanların kargaşasının ve hizipleşmesinin arasında önemsenmediği için.
Sadece yasaları çiğnemekle kalmayan, utanma duymayan, insana ait olan şeyleri tanrısal
şeylerle ahlaksızca, bencilce ve hırsla birbirine karıştıran ve yanıltan bu adamlardan bugün
neden geri alınmıyor?
3. Đhmal prenslerin müdahalesine yol açtı
Ama bunun bir çare olarak bulunduğunu söylediklerinde yalan söylüyorlar. Eskiden
piskopos seçiminde kentlerde çoğunlukla kargaşa çıktığını, yine de kimsenin vatandaşların
haklarını elinden almayı düşünmeye cesaret edemediğini okuyoruz. Çünkü onların, bu
kusurları önleyecek ya da böyle şeyler olduğunda düzeltecek başka yöntemleri vardı. Gerçek
söylenmelidir.
Đnsanlar seçim yaparken daha ihmalci davranmaya ve kendi üstlerine almadıkları
sorumluluğu ihtiyarların üzerine atmaya başladıklarında, son söz edilenler bu fırsatı kötüye
kullandılar. Daha sonra yeni kanonlar çıkararak sağlamlaştırdıkları despotluğu ellerine
geçirdiler.
Dahası atama sadece alay etmekten başka bir şey değildir. Görüntüledikleri sınama
tarzı o kadar boş, o kadar yetersizdir ki, dışarıya karşı her tür nitelikli simgeden yoksundur.
Bu nedenle bazı yerlerdeki prenslerin Roma papasıyla anlaşarak elde ettikleri şey –
piskopos adayı belirleme hakkı- kiliseye yeni bir kayba yol açmadı126, çünkü seçim sadece
kanonlardan çıkarıldı. Hakları olmadan onu ele geçirdiler ya da fiilen çaldılar. Đşte –
gerçekten!- çok kötü bir örnek: piskoposlar kiliselerde çalışmak üzere saraydan gönderildiler.
Oysa böyle bir ahlaksızlıktan kaçınmak dine bağlı prenslerin görevi olmalıydı! Đnsanlara
istemedikleri ya da en azından özgür sesleriyle onaylamadıkları bir piskoposu dayatmak
kiliseyi haince yağmalamaktı! Ama kiliselerde uzun zamandan beri var olan bu düzen dışı
uygulama, prenslere kendilerini piskoposların temsilcileri olarak kabul etme fırsatı verdi.
Bunu yapmaya artık onlar kadar hakkı olmayan ve haince kötüye kullandıkları insanlardan
çok bunun, kendilerinin armağanı olmasını tercih ettiler.
(Din adamlarına ücret verilmesinin kötüye kullanılması, 4-7)
4. Đhtiyar (“rahip”) ve diyakon atanmasında kötüye kullanmalar
Đşte, piskoposların elçilerin halefleri diye övünmelerinin nedeni olan soylu çağırı. Ama
onlar, ihtiyarları seçmenin sadece kendilerinin hakkı olduğunu söylüyorlar.127 Eski kurumlar
bu kötü bozulmuşluğun içindeydi, çünkü yaptıkları atamalarla insanlara yol gösterecek ve
onları besleyecek ihtiyarlar değil, sofra açabilen rahipler seçiyorlardı. Aynı şekilde
diyakonları kutsadıklarında, diyakonlar asıl ve uygun görevleri konusunda hiçbir şey
yapmıyorlardı, sadece kâse ve ekmek tabağıyla ilişkili bazı törenler için atanıyorlardı.
126
Görev vermenin de dâhil olduğu, piskoposluk asasıyla resmen atama hakkından söz
ediliyor. Bu, yaklaşık 685 tarihinden başlayarak Orta Avrupa’da hak olarak öne sürülür ve
uygulanırdı. Krş. J. T. McNeill, “The Feudalization of the Church” Environmental Factors in
Christian History, yay. J. T. McNeill, M. Spinka ve H. R. Willoughby, s. 196 vdd. Calvin,
katedral rahiplerinin seçimesinin halkın seçimi olmadığını, krallığın müdahalesinin olmadığı
yerde bile böyle bir müdahalenin yüz kızartıcı olduğu konusuna işaret ediyor.
127
Üçüncü Latheran Konsili (1179) kanon i (Mansi XXII. 218; çev. Schroeder, a.g.e., s. 215).
664
Ama tam tersine, Kadıköy Konsili’nde pastörlük yükümlülüğünün olmadığı hiçbir
atamanın yapılmaması düzenlenmişti. Yani atanan kişiye görevini yapacağı bir yer
verilecekti.128 Bu karar iki nedenle çok önemlidir. Birincisi, kilise gereksiz harcamaların
yükünü taşımayacaktı ve yoksullara dağıtılması gereken parayı boş duran insanlara
harcamayacaktı. Đkincisi, atanan kişiler bir saat içinde terfi edildiklerini düşünmeyecekler ama
yerine getirmek zorunda oldukları ciddi bir tanıklık görevi üstleneceklerdi.
Ama (dinde midenin dışında hiçbir şeye dikkat etmenin gerekmediğini düşünen)
Roma’daki efendiler, unvanı önce, ister babalarından kalan miras olsun ister rahiplik
görevlerinden gelsin, geçinmelerine yetecek bir gelir anlamında yorumladılar. Nerede hizmet
etmeleri gerektiğiyle ilgilenmeden bir diyakon ya da bir ihtiyar atadıklarında, ancak
kendilerini geçindirecek kadar zengin olurlarsa kutsal emirler verdiler. Ama konsilin kararının
gereğinin, geçinmek için yıllık gelir olduğu bir unvanı kim kabul edebilir? Daha yakın
tarihteki kanonlar,129 gelişigüzel atamaları denetlemek için, uygun bir unvanı olmadan
atadıkları bu din adamlarının geçiminden piskoposları sorumlu tutuyordu. Bu düzenlemeden
kaçmak için yeni bir bahane bulundu: Atanan kişi, unvanı ne olursa olsun, yetineceğine söz
verir. Bu anlaşmayla destek istemekten yoksun kalır. Burada yapılan binlerce sahtecilikten
söz etmiyorum. Ücret almak için, yılda beş as10a kazanamadıkları boş unvanlar konusunda
yalan söylerlerken, diğerleri gizli bir anlaşmayla ücretlerini ödünç alıyorlar. Hemen iade
edeceklerini söylüyorlar ama kimi zaman geri vermiyorlar. Bu tür başka sırlar da var.
5. Atama kötü örnek oluyor
Ama bu daha aptalca kötüye kullanmalar kalksa bile, hiçbir yer belirlemediğiniz bir
ihtiyarı atamak her zaman anlamsız değil mi?130 Hiçbirini sofra açmak dışında bir göreve
atamıyorlar. Ama bir ihtiyarın uygun şekilde atanması kiliseyi yönetme, diyakonunki sadaka
toplama çağrısıdır. Aslında yaptıklarını büyük bir görkemin altında gizliyorlar. Böylece
gösteri yaparak basit halkın saygısını sürdürebiliyorlar. Ama bunların altında somut ya da
gerçek hiçbir şey yatmadığında bu insanların bu maskelerinin ne yararı var? Kaçınmanın daha
iyi olduğu, Yahudilikten aldıkları ya da kendilerinin buldukları törenler yapıyorlar.
Ama (korudukları bu yansıtmanın üzerinde çok oyalanmadan) insanların onayının
gerçekten araştırılmasından, gereken diğer şeylerden söz edilmiyor. Eskinin aptalca ve cansız
bir taklidinden oluşan bu tuhaf el kol hareketlerine “yansıtma” diyorum. Bu piskoposların,
atamadan önce adayların eğitimlerini araştıran pastörleri var. Ama ne soruyorlar? Rab’bin
Sofrası’nı okuyup okuyamadıklarını, derste ortaya çıkan bir cins ismi ve bir fiili çekip
çekemediklerini, bir kelimenin anlamını bilip bilmediklerini; çünkü tek bir ayete bile nasıl
anlam vereceklerini bilmeleri gerekli değil. Yine de bu çocukça esaslarda bile yetersiz
olanların rahip olmaları engellenmiyor. Yeter ki, para ya da destek önerisi olsun. Atanmak
için sunağa götürüldüklerinde birinin, anlayamadıkları bir dilde onlara üç kere bu onura layık
olup olmadıklarını sorması da kurgulamadır. (Onları hiç görmemiş ama oyundaki rol tarzında
hiçbir şey eksik kalmasın diye) biri “Layıktırlar” cevabını veriyor.131 Bu kadar açıkça küfür
ederek utanmadan Tanrı’ya ve insanlara gülüp alay etmelerinin dışında bu saygın babaları
128
Üçüncü Latheran Konsili (1179) kanon i (Mansi XXII. 218; çev. Schroeder, a.g.e. s. 215)
IX. Gregorius’un kararları, III. v. 16 (Friedberg II. 469).
10a
As, değeri az olan bakır Roma sikkesi.
130
Krş. IV. iv. 3-5; Ecclesiastical Ordinances of Geneva (1541) (CR X. 17-25; çev. LCC
XXII. 59-66).
131
Roma Papalığında piskoposun “Bu insanların layık olduklarını biliyor musunuz?”
sorusuna başdiyakon “Đnsanın güçsüzlüğünün izin verdiğince onların layık olduklarını hem
biliyorum, hem de tanık oluyorum (ipsos dignos esse)” der. (M. Andrieu, Le pontifical Roman
au môyen âge II. 337, 342)
129
665
neyle suçluyorsunuz? Ama uzun zamandan beri cinnet geçirdiklerinden, artık bunun yasal
olarak kendilerine ait olduğunu düşünüyorlar. Eskiden Ceres’in kutsal törenlerini açıklayan
biri gibi132, bu gösterime ve korkunç kötü işlere karşı ağzını açmaya kim cesaret ederse ölüm
yargısına yakalanır. Bir Tanrı olduğunu düşünseler bunu yaparlar mı?
6. Ücretlerin yapısı
Ücretlerin düzenlenmesinde kendilerini daha iyi idare etmeleri eskiden atamayla
bağlantılı bir konuydu ama şimdi bundan tamamıyla ayrı mı? Bununla birlikte, kendi
aralarında birçok şey yapıyorlar. Piskoposlar sadece rahiplik veren kişiler değildir. Bu
görevlerinin dışında onlara “ücretleri belirleyen kişiler”133 deniyor. Her zaman tam yetkileri
yoktur; ama piskoposlar ücretleri belirlemenin onursal unvanını ellerinde tutarken,
diğerlerinin temsil hakkı vardır. Okulların gösterdiği adaylar, -basit ya da değişim uğruna
edilen- istifalar, resmi bildirgeler, önlemler ve benzerleri de vardır. Ama hepsi kendini o
kadar iyi idare eder ki, hiç biri diğerini bir şey için kınayamaz. Bugünlerde papalıkta ücret
alan yüz kişiden birine –eskilerin kutsal diye tanımladıkları- kutsal şeyler ender olarak
satılmadan ödeme yapılmadığını iddia ediyorum.134 Herkesin bunları bir ücret karşılığında
satın aldığını söylemiyorum ama dolaysız bir tavsiye olmadan ücretli göreve gelen yirmi
kişiden birini bana gösterin. Bazıları akrabalık ve hısımlıkla, diğerleri anneleriyle babalarının
nüfuzuyla terfi ediyorlar; diğerleri de aşırı itaat ederek yaranıyorlar. Kısaca, rahiplik yaşamı
şu amaçla bahşediliyor: Kiliselerin değil, bu ücretleri alan insanların yararına. Bunlara, uygun
olarak “ücretli görev” diniyor. Bu ücretlere, ya şövalyelerinin sevgisini kazanmaya çalışan ya
da işçilerini ödüllendiren prenslerin cömertliğinden135 başka bir şey olarak bakmadıklarını
yeterince duyuruyorlar. Bu ödüllerin berberlere, aşçılara, katırcılara, böyle basit insanlara
verildiğini geçiyorum. Bugün mahkemelerde neredeyse her şeyden çok rahiplerin görevleriyle
ilişkili davalar yankılanıyor. Onların avda köpeklere atılan av hayvanlarından biraz daha iyi
olduklarını söyleyebilirsiniz. Kiliseyi düşman ganimeti gibi aceleyle ele geçirenlere,
mahkemeyle kazananlara, ücret karşılığında satın alanlara, desteklenmek için alçakça
yaltaklanarak kazananlara, güç bela konuşan çocuklar gibi136 amcasından ya da
akrabalarından hatta kimi kez de babalarının evlilik dışı çocuklarından miras olarak alanlara
“pastör” adının verildiğini duymaya bile katlanılabilir mi?
7 . Korkunç kötüye kullanmalar
Din adamları – sözün gelişi, yozlaşarak ve yasaya aykırı olarak- ahlaksızlıkta bu kadar
ileri mi gitti? Ama daha da korkunç bir şey var – biri (ne tür olduğunu söylemiyorum ama
kesinlikle kendini yönetemeyen biri) beş ya da altı kilisenin yönetimine atanıyor! Bugün biri,
prenslerin saraylarında başrahip rütbesinde üç, piskopos rütbesinde iki ve başpiskopos
132
Ceres konusunda bk. Horace, Odes III. ii. 26-28 (LCL yay. s. 176 vd). Krş. aş. bk. m. 9.
Ayrıca bk. Schaff-Herzog, Encyclopedia of Religious Knodwledge, mak. “Beneficium”.
133
“Ücret belirleme” ücret belirleme hakkına sahip olan piskopos ya da papa tarafından din
adamına ücret verilmesiydi. Papalığın Avignon’daki döneminde (1309-1377) ve daha
sonrasında papalar bu hakkı daha çok iddia ettiler.
134
Krş. Calvin’in kutsal şeylerin satılması konusunda dikkatli tartışması Comm. Act. 8:20-21;
Kadıköy Konsili (451) kanon ii (Mansi VII. 373; Fulton, Index canonum, s. 174 vd; dn.
birlikte çev. NPNF 2 ser. XIV. 268 vd); Gregory I, Letters IX. 218 (MGH Epistolae II. 206
vd).
135
“Principum donativa” genellikle savaştan sonra askerlere verilen bahşiş ya da ikramiye.
136
Calvin, 19 Mayıs 1521’de on ikinci yılında Noyan’da ücretli göreve gelmişti. 4 Mayıs
1534’de ücretlerini iade etti. .
666
rütbesinde bir genç görebilir.137 Aslında gelirlerini almaktan başka bir şeye asla bakmayan,
beş, altı ya da yedi ücretli görevde çalışan rahipler bulmak sıradandır. Tanrı’nın Sözü’nün bu
uygulamaya karşı her yerde feryat ettiğine karşı çıkmaya gayret etmiyorum, çünkü uzun
süreden beri onlar için Sözün en küçük bir önemi yok. Çok sayıda konsilden bu düzensizliğe
karşı ciddi kararların çıktığına itiraz etmiyorum; istedikleri her zaman bunlara da gayretle
karşı çıkıyorlar. Ama bunların korkunç kötüye kullanmalar olduğunu söylüyorum. Bunlar
Tanrı’ya, doğaya ve kilise yönetimine son derecede terstir – soyguncu biri, hemen birçok
kilisede çalışmaya başlar ve istese bile sürüsüyle birlikte olamayan birine pastör adı verilir.138
Yine de (o kadar utanmazdırlar ki) azarlanmaktan kaçabilsinler diye, tiksindirici bir
murdarlıkla, kilise adına cüppe giyerler! Ama yararı, kilisenin yıkılmamasını garanti altına
almak olan –övündükleri- en kutsal “haleflik” de Tanrı’nın gözüne iyi görünürse bu alçaklığa
dahildir.
(Keşişlerin, rahiplerin ve din adamı görevi yapan diğerlerinin ihmalleri ve vakitlerini
boşa harcamaları)
8. “Đhtiyarlar” olarak keşişler
Şimdi görevlerini ne kadar bağlılıkla yaptıklarına bakalım. Bu, yasaya uygun bir
pastör hakkında karar verirken ikinci niteliktir.
Roma Kilisesi’nin seçtiği rahiplerden bazısı keşiştir. Başkaları onlara “seküler” der.
Bu iki sürüden ilk söz edilen ilk kiliseye yabancıydı. Manastırda imanını ikrar etmekle
kilisede böyle bir yer edinmek birbirine hiç uygun değildir. Aslında insanlar manastırdan
gelip din adamı olarak kabul edildiğinde keşişlikleri sona erer. Döneminde çok yozluklar
yaşanan Gregorius bile bu kargaşanın yaratılmasına izin vermez. Hiç kimsenin düzgün şekilde
hem keşiş, hem de din adamı olamayacağına dayanarak, başkeşiş yapılan kişilerin din
adamlığı görevini bırakmasını ister, çünkü biri, diğerini engeller.139 Şimdi kanonların uygun
olmadığını ilan ettiği birinin bu görevi nasıl yaptığını sorarsam, evet rica ediyorum, ne yanıt
verecekler? Kuşkusuz bana Innocentius’un ve Bonifacius’un sonuç vermemiş kararlarından
söz edecekler. Bu kararlarda keşişler manastırlarında kalmalarına rağmen, rahiplik onurunu ve
yetkisini alıyorlardı.140 Ama bu,– her cahil eşeğin Roma gözetmenliğine oturur oturmaz ufak
bir sözle bütün eski çağlardan kalan şeyleri yıkabilmesi- nasıl bir akıldır? Ama bu daha
sonraki konudur. Şimdi şu yeterli olsun: daha pak olan kilisede bir keşişin rahiplik görevi
yapmasının çok anlamsız olduğu düşünülürdü. Hieronymus, keşişlerin arasında yaşarken
137
Bunun örnekleri çoktur. Đskoçya’da IV. James on sekiz yaşındaki erkek kardeşi Ross
Dükünü St. Andrews başpiskoposu yaptı ve kısa süre sonra yüksek rütbeli bu genç din
adamının görev bölgesine zengin iki keşiş ekledi. Başpiskopos öldüğünde (1504) kral,
başpiskoposluk görevine dokuz yaşındaki evlilik dışı oğlu Alexander Stuart’ı getirdi.
Calvin’in Paris’teki Đskoçyalı öğretmeni, Đskoç piskoposlarının belli bir yerde oturmamalarını
ve lükslerini onaylamaz. Krş. C. J. Maxie, King James IV of Scotland, s. 158 vdd. X. Leo, on
üç yaşında kardinal yapılmıştı: W. Roscoe, Life of Leo X (4. bas, 1846), s. 12; G. B. Picotti,
La Jeunesse de Léon X, böl. ii, iii, s. 41-134. Ayrıca bk. Consilium de emendanda ecclesia
(altı kardinalin raporu, 1537), ilk kötüye kullanma (Kidd, Documents, s. 310; Mirbt, Quellen,
No. 427 (4. bas. S. 268).
138
Krş. aş. bk. 11. Konsillerin sık sık yasaklamasına rağmen, 1543 yılında bu yazılırken
çoğulculuk ve görevinin başında bulunmamak uzun süreden beri giderek yaygınlaşıyordu;
Krş. Consilium de emendanda ecclesia (1537), yedinci kötüye kullanma (Kidd, Documents, s.
312).
139
I. Gregory, Letters IV. 11 (MGH Epistolae I. 244; MPL 77. 680; çev. NPNF 2 ser. XII. Đi.
149); Gratian, Decretum II. xvi. 1. 38 (MPL 187. 1003; Friedberg I. 771).
140
Gratian, Decretum II. xvi. 1. 22, 25 (MPL 187. 997 vdd.; Friedberg I. 766).
667
rahiplik görevini yürüttüğünü reddeder; kendisinin, rahiplerin yönettiği halktan biri olduğunu
düşünür.141 Ama –bu görevi onlara vermek için- hangi bölümünü yerine getiriyorlar?
Dilencilerin bazısı dua eder; diğer bütün keşişler ufacık odalarında Rab’bin Sofrası
sakramentinin müziğini şarkı olarak söyler ya da mırıldanır. Sanki Mesih istemiş ya da
görevin doğası ihtiyarların bu amaç için seçilmesine olanak sağlamış gibi! Kutsal Yazı,
ihtiyarın görevinin kilisesini yönetmek olduğuna açıkça tanıklık ettiği [Elç. 20:28] için,
aslında Tanrı’nın kutsal kurumunu tümüyle değiştirmeyi başka birine bırakmak dinsizce bir
saygısızlık değil midir? Atandıklarında, Tanrı’nın ihtiyarlara emrettiği şeyleri yapmaları
açıkça yasaklanır. Onlara şu şarkı söylenir: keşiş manastır yaşamından hoşnut olsun,
sakramentleri yönetmeye ya da kamu göreviyle ilişkili bir şey üstlenmeye kalkışmasın.142
Biri, kendi gerçek ve asıl görevinden el çektirilme amacıyla ihtiyar yapıldığında ve seçilen
kişi gerçeği göremediğinde bunun Tanrı’yla açıkça alay etmek olduğunu edebiliyorlarsa inkâr
etsinler.
9 . Sabit ücretli ve parayla tutulan rahipler
Şimdi bazılarına sabit ücret verilen, yani (kendilerinin söyledikleri üzere) geçimleri
karşılanan, rahip gibi yaşayan din adamı olmayan kişilere geliyorum.143 Bazıları, Rab’bin
Sofrası’nı kutlayarak ya da ezgiler söyleyerek günlük çalışma için tutuluyorlardı. Deyim
yerindeyse, buradan topladıkları paralarla geçiniyorlardı.
Sabit ücretler, piskoposlukta veya mahalli kiliselerde olduğu gibi, canların
sorumluluğunu üstlenenlere verilir ya da yüksek konumdaki görevlilerle144 daha alt düzeydeki
görevlilerin, geçimlerini ezgiler söyleyerek kazanan kibar insanların gelirleri olur. Yine de,
zaten karmakarışık olduğu için, başkeşişlerin bölgelerinde ve manastırlarda sadece din
eğitimi almamış rahiplere değil, çocuklara da veriliyor. Bunu “ayrıcalık”, yani yaygın ve
sıradan bir gelenek diye yapıyorlar.
Gündelik geçim arayan çıkarına düşkün rahiplere gelince, şimdi yaptıklarından başka
ne yapabilirler? Özellikle artık dünyayı kaplayan büyük kalabalıkların içinde, bencil ve utanç
verici şekilde para kazanmak kendilerini alçaltmaktan başka nedir? Açıkça dilenmeye cesaret
edemedikleri için ya da tutun ki, bu yolla az bir kazanç sağladıkları için, aç köpekler gibi
olmaya başlıyorlar. Havlar gibi ısrar ederek, gönülsüz insanlardan boş midelerine indirmek
için bir şeyler koparıyorlar. Bir ihtiyarın onurunun ya da görevinin bu duruma gelmesinin
kilise için ne büyük bir utanç olduğunu burada kelimelerle açıklamaya çalışırsam sonu
gelmez. Bu durumda okurlarımın, böyle alçakça bir rezilliğe uygun bir konuşma yapmamı
beklemelerinin nedeni yoktur. Kısaca söylüyorum: Đhtiyarın görevi, (Tanrı’nın Sözü’nün
emrettiği [1Ko. 4:1; Krş. Yu. 10:1 vdd] ve eski kanonların istediği gibi) kiliseyi beslemek ve
Mesih’in ruhsal Krallığı’nı yönetmekse, kitlelere atmaca gibi saldırarak çalışan ya da ücret
alan, sofra açabilen bütün bu rahipler sadece görevlerinde başarısız olmazlar, yapacakları
yasaya uygun bir görevleri de olmaz. Eğitimde onlara yer verilmez, yönetecekleri insanlar da
yoktur. Kısaca, onlara üzerinde Mesih’i kurban ettikleri sunaktan başka bir şey kalmaz. Başka
bir yerde göreceğimiz üzere145 bu, Tanrı’ya değil, cinlere yapılan sunudur [Krş. 1Ko. 10:20]
10 . Din adamlarının hiyerarşisinde hileler
141
Epiphanius’un Grekçeden çevrilen ve Hieronymus tarafından alıntı yapılan, Yeruşalimli
John’a mektubu, Letters li. 1 (CSEL 54. 396; çev. NPNF 2 ser. VI. 83).
142
Sözde Basil, Monastic Constitutions ix. (MPG 31. 1370).
143
Krş. yk. bk. m. 6, dn 14.
144
“Dignitates”; bk. Catholic Encyclopedia, m. “Dignitary”.
145
IV. xviii. 3. 7.
668
Burada dışarıya karşı yapılan kötüye kullanmalara değil, içteki kötülüğe değiniyorum.
Bu, onların kurumlarına kök salmıştır. Kulaklarına kötü gelecek bir ifadeyi ekleyeceğim; ama
doğru olduğu için bunu yapmalıyım: rahiplerin, katedral başkanlarının, şapel başkanlarının,
diğer ruhban sınıfının, vakitlerini boşa harcadıkları işlerden beslenen herkesin aynı sınıftan
olduğu düşünülmelidir. Kiliseye hangi hizmeti yapabilirler? Söz’ü vaaz etmeyi, disipline
dikkat etmeyi ve sakramentleri yönetmeyi çok külfetli yükler diye bir kenara atmışlardır.
Geriye, gerçek ihtiyarlar olduklarıyla övünecek neleri kalmıştır? Evet, ezgileri ve görkemli
törenleri vardır. Ama bunun konuyla ilgisi nedir? Gelenek, yarar ya da uzun zamandan beri
devam eden yetki iddiasında bulunuyorlarsa onları Mesih’in tanımıyla yüzleştiririm. Mesih
bize gerçek ihtiyarların kim olduklarını, böyle düşünülmek isteyenlerin nelere sahip olmaları
gerektiğini açıklamıştır. Ama Mesih’in kuralına itaat etmek için bu çetin gerekliliğe
dayanamıyorlarsa, bu sorunu çözmeyi en azından ilkel kilisenin yetkisine bıraksınlar. Şayet
konumları eski kanonlara göre yargılanırsa durumları hiç de daha iyi olmayacaktır.
Kanonlarda yozlaştırılanlar, eskiden olduğu gibi piskoposla ortaklaşa kiliseyi yönetecek ve
pastörlük görevlerinde meslektaş olarak hizmet edecek ihtiyarlar olmalıdır.146 “Dinsel grup”
saygınlığı dedikleri şeyin gerçek kilise yönetimiyle hiç ilgisi yoktur. Şapel başkanlarının ve
arta kalan bu unvanlardan diğerlerinin ilgisi daha azdır. O zaman bütün bunları hangi konum
için hesaba katacağız? Mesih’in Sözü ve eski kilise göreneği onları ihtiyarlık görevinden
kesinlikle dışlar. Yine de onlar ihtiyar olduklarını iddia ederler ama bu maske çıkarılmalıdır.
Bu durumda yaptıkları bütün işlerin hem bize elçilerin anlattıkları, hem de ilkel kilisede
gerekli olan ihtiyarların görevine bunun son derece yabancı ve uzak olduğunu görürüz. Ne ad
verilirse verilsin bütün bu düzen bir icattır. Kesinlikle Tanrı’nın kurumu değildir. Eski
kilisenin göreneği de bunu destelemez. Sonuç olarak, Rab’bin Sözleriyle kutsandığında
kilisenin kabul ettiği, anlatılan ruhsal yönetimde onların yeri olmamalıdır. Ya da (daha basit
ve daha cesur konuşmamı tercih ediyorlarsa) şapel başkanları, katedral başkanları, diğer
ruhban sınıfı, ve vakitlerini boşa harcayan bu tür oburlar, ihtiyarlar için birinci gereklilik olan
bu görevin bir zerresine küçük parmaklarıyla bile dokunmadıkları için, kendileri adına sahte
bir onur ele geçirmelerine ve böylelikle Mesih’in kutsal kurumunu çiğnemelerine
dayanamayız.
(Piskoposluk, pastörlük ve diyakonluk konumlarında yaygın olan yozlaşmışlık ve
açgözlülük, 11-19)
11 . Piskoposlar ve bölge rahipleri
Geriye piskoposlar ve bölge yöneticileri kalıyor. Görevlerini korumak için nasıl çaba
gösteriyorlar! Keşke görevlerini yerine getirebilseler, Tanrı’ya bağlı ve yetkin görevlerini
isteyerek onlara bağışlarım. Ama kendilerine emanet edilen kiliseleri bıraktıklarında ve
onlarla ilgilenmeyi başkalarına attıklarında yine de pastör sayılmak istiyorlar. Sanki pastörün
görevi hiçbir şey yapmamakmış gibi davranıyorlar. Kent dışına adım atmamış bir tefeci,
sabancı ya da bağ budayıcısı olduğunu iddia ederse, sürekli savaşta ya da ordugâhta olan asla
mahkeme ya da hukuk kitabı görmemiş bir asker avukat olduğunu iddia ederse –bu iğrenç
anlamsızlıklara kim dayanabilir? Ne var ki, kilisenin yasaya uygun pastörleri olarak
görünmeyi ve kendilerine böyle denmesini isteyen ama böyle olmak istemeyenler daha da
gülünçtür. Kilisesini yönetme gösterisi bile yapan birinin kaç örneği vardır? Birçok kişi,
ömür boyu, kiliselere bir göz atacak noktaya bile gelmeden onlardan elde ettiği geliri hırsla
yiyor. Diğerleri gelirlerinden hiçbir şey telef olmasın diye, ya yılda bir kez geliyor ya da
kâhya gönderiyor. Bu bozulmuşluk önceleri yavaş yavaş sızdığında bu tür tembelliğin keyfini
çıkarmak isteyenler, ayrıcalıklarla kendilerini bağışık tuttular. Şimdi birinin kilisesinde
146
Krş. IV. iv. 3. Eskiden Metz’li Chrodegang’ın örgütledikleri gibi (yakl. 760) din adamları,
kanona dayanarak disiplin ve eğitimdeki reformu temsil ediyorlardı.
669
oturması istisna oldu. Kiliseleri çiftlik sanıyorlar. Kendilerinden daha alt konumdaki
görevlilere kâhya ya da parayla tutulmuş çiftçi görevi veriyorlar. Ama doğal duygu bile,
sürüsündeki tek bir koyunu görmemiş olan kişinin koyunun çobanı olduğunu kabul
etmiyor.147
12 . Bu kötülüğün ilk evreleri: Gregorius ve Bernard
Açıkçası, Gregorius dönemi kadar eski bir tarihte de bu kötülüğün bazı tohumları
vardı. Böylece kilise rektörleri öğretimi daha çok ihmal etmeye başladılar. Gregorius bir
yerde bundan çok şikâyet eder. “Dünya” der, “rahiplerle dolu ama hasat zamanında işçi zor
bulunuyor; aslında rahiplik görevini üstleniyoruz ama bu görevin işini yapmıyoruz.” Aynı
şekilde, “Đçlerinde merhamet olmadığı için, lordlar gibi görünmek istiyorlar; kendilerini asla
baba olarak kabul etmiyorlar”, “Ama Ey pastörler, para alan ama işçi olmayan bizler ne
yapıyoruz?”, “Dışımızdaki işlere girdik ve bir şey üstlendik, başka şey yaptık. Vaaz etme
hizmetini bıraktık; gördüğüm üzere, onurlu bir görevin yetkisi değil, adı olan ‘piskoposluğun’
bize verilmesini cezamıza ekledik.”148 Görevlerine sadece daha az bağlı olanlar ya da daha az
özen gösterenler için Gregorius böyle sert sözler kullanıyorsa, sizden rica ediyorum,
piskoposların neredeyse hiçbirinin kürsüye çıkmadığını görseydi ya da hiç olmazsa çok azının
ve diğer yüz din adamından ömrü boyunca birinin ender olarak kürsüye çıktığını görseydi ne
diyecekti? Đnsanlar, halka vaaz vermenin piskoposun saygınlığına yakışmadığını düşünecek
kadar çıldırmışlar. Bernard döneminde olaylar daha da kötüye gitti ama bütün düzeni,
olasılıkla o zamanlar şimdikinden daha temiz olduğu düşünülen düzeni ne kadar sert azarlarla
eleştirdiğini görüyoruz.149
13 . Đddialar ve gerçekte yapılanlar
Ama biri, bugün papalığın hükümranlığında var olan kilise yönetiminin dışsal biçimini
enine boyuna tartıp irdelerse, hırsızların çekinmeden yasadışı, çok daha yüzsüzce asilik
yaptıkları bir haydut ini bulmayacaktır. Oradaki her şey Mesih’in kurumundan çok farklıdır,
O’na çok yabancıdır. Bu kurum, kilisenin eski kurallarına ve geleneklerine göre çok
yozlaşmıştır. Doğayla ve mantıkla çok çelişir. Böylesine düzensiz bir yönetimi savunmak için
O’nun adını ileri sürdüklerinde Mesih’e daha büyük zarar verilemez. “Biz kilisenin
direkleriyiz, dinin önderleriyiz, Mesih’in vekilleriyiz, imanlıların başıyız, çünkü elçisel yetki
bize haleflik yöntemiyle verildi” diyorlar. Sanki kütüklerle konuşuyorlarmış gibi, bu
deliliklerle durmadan övünüyorlar. Ama ne zaman bununla övünecek olsalar, karşılığında ben
de onlara elçilerle nelerinin ortak olduğunu soruyorum. Đnsanlara uyurlarken verilebilen
kalıtsal onurla değil, bu kadar gayretle kaçtıkları vaaz etme göreviyle ilgileniyoruz. Aynı
şekilde, kurallarının Mesih Karşıtı’nın zorbalığı olduğunu duyurduğumuzda, bu saygın
hiyerarşinin önemli ve kutsal kişiler tarafından çoğunlukla övüldüğünden bıkmadan söz
ediyorlar.150 Sanki kutsal babalar, kilise hiyerarşini ya da ruhsal yönetimi elçilerden
kendilerine geldiği şekliyle emanet ettiklerinde, perişanlıkla dolu bu şekilsiz kaosu hayal
etmişlerdi. Burada genellikle piskoposlar, imanın ilk ve sıradan ilkelerini bile kavramayan
saygısız eşekler ya da kimi zaman dadılarından yeni çıkmış iri çocuklardır. Eğer birileri biraz
147
Krş. yk. bk. m. 7, dn 10.
I. Gregory, Homilies on the Gospels I. hom. xvii. 3. 4, 8, 14 (MPL 76. 1139 vdd, 1146).
149
Bernard, On the Morals and Duties of Bishops, ii. 4-iii. 8; vii. 25, 27-29 (MPL 182. 813817, 825-828).
150
Bk. A. Pighius, Hierarchiae ecclesiasticae assertio (Köln, 1538), passim; Clichtove,
Antilutherus II. ii. fo. 65a-67b. I. v, fo. 8b-11a’da Clichtove, Sözde Dionysius’un, The
Celestial Hierarchy and Ecclesiastical Hierarchy’deki imzasının gerçek olduğuna dair
geleneksel görüşü savunur.
148
670
daha bilgiliyse (yine de bunun örnekleri enderdir) piskoposluğu görkem ve saltanat
unvanından başka bir şey sanmazlar. Kilise rektörlerinin sürüyü doyurmayı saban süren bir
ayakkabıcıdan daha çok düşünmediği, her şeyin Babil’in dağılmasından [Yar. 11:9] daha
karışık olduğu yerde babaların atamalarının tek bir izi bile görülmez.
14 . Rahiplerin ahlak tutumları
Ya ahlaka geldiğimizde? Mesih’in istediği “dünyanın ışığı” nerededir? “Yeryüzünün
tuzu” nerededir [Mat. 5:14, 13]? Söz gelimi, yaşamın kalıcı standardı olan bu kutsallık
nerededir? Bugün aşırılık, kadınsılık, zevk düşkünlüğü, kısaca her tür şehvetle adı kötüye
çıkmamış bir insan sınıfı yoktur. Her tür hile, sahtecilik, ihanet, kalleşlikte daha yetenekli ya
da becerikli üstatlar yoktur. Başka hiçbir yerde zarar verecek böyle büyük kurnazlık ya da
küstahlık yoktur. Kendini beğenmişlikleri, gururları, açgözlülükleri ve acımasızlıkları
konusunda hiçbir şey demiyorum. Bütün yaşamlarındaki alçakça serbestlikleri konusunda
hiçbir şey demiyorum. Dünya bu kötüye kullanmalardan o kadar bezdi ki, aşırı derecede
abartıyor görünmemin hiçbir tehlikesi yok. Đnkâr edemedikleri bir şey daha söyleyeceğim.
Tutumu eski kanonlara göre yargılanırsa aforoz olmak zorunda kalmayacak ya da en azından
görevinden alınmayacak piskopos enderdir, yüz bölge rahibi arasında tek kişi bile yoktur.
Đnanılmayacak bir şey söylüyorum gibi geliyor – din adamlarının tutumunu çok daha kesin
şekilde eleştirmeyi emreden eski disiplin kullanılmaz olduğundan beri bu, tümüyle böyledir.
Roma gözetmenliğinin bayrakları ve koruması altında hizmet edenler şimdi gidip rahiplik
düzeniyle övünsünler! Sahip oldukları düzenin Mesih’ten, Onun elçilerinden, babalardan ve
eski kiliseden gelmediği açıktır.
15. Diyakonlar
Şimdi kilisenin en kutsal eşyalarını dağıtan diyakonlar ortaya çıksın. Ama bugün
Romacılar diyakonları bu amaçla seçmiyorlar; onlara sadece sunakta hizmet etme, Müjde’yi
okuma ya da ezgi söyleme görevi veriyorlar. Başka değersiz işleri ise Tanrı bilir.151
Sadakaların, yoksullara yardımın, bir zamanlar yapılan bütün görevlerin hiç biri yok. Ben,
bizzat kurumdan söz ediyorum. Ne yaptıklarına bakarsak, aslında bu onlar için bir görev
değil, sadece rahipliğe atılan bir adım. Bir açıdan, Rab’bin Sofrası’nda diyakonun yerini alan
kişi, eskinin saçma bir şeklini temsil ediyor – sunuları kutsanmadan önce alıyorlar. Ama
Rab’bin Sofrası’ndan almadan önce imanlıların birbirlerini öpmeleri ve sunakta sadaka
vermeleri eski bir gelenekti; böylelikle sevgilerini önce simgesel, sonra da iyilik ederek
gösterirlerdi. Yoksulların kâhyası olan diyakon, bırakılanı alır, dağıtırdı.152 Bugün yoksullar,
bu sadakalar denize atılsaydı daha çoğunu alırlardı. Böylece sahte diyakonlukla kiliseyle alay
ediyorlar. Bu açıdan bunlar, elçisel kuruluşlara ya da eski uygulamalara hiç benzemiyor.
Aslında, eşyaların dağıtımını başka bir yere verdiler. Bunu öyle yaptılar ki, düzene uymayan
daha başka bir şey düşünülemez. Hırsızların insanların boğazlarını kesmeleri ve çaldıkları
malları aralarında paylaşmaları gibi, bu insanlar da Tanrı’nın Sözü’nün ışığını söndürdükten
sonra, kilisenin boğazını kesiyorlarmış gibi kutsal kullanıma adanan her şeyin
yağmalanacağını ve çalınacağını sandılar. Böylece bir paylaşım yapıldı. Her biri
kapabildiğince çoğunu kaptı.
16 . Kilisenin gelirinin dağıtılması
Burada ortaya koyduğumuz bütün bu eski gelenekler153 sadece bozulmuyor,
tamamıyla örtbas edilip yok ediliyordu. Bu yağmanın zengin ettiği kent piskoposlarıyla
151
Krş. Lombard, Sentences IV. xxiv. 8 (MPL 192. 903).
Krş. IV. v. 5; IV. xix. 32.
153
Krş. IV. iv. 7, dn 20.
152
671
ihtiyarlar kanonlardan vazgeçmişlerdi. Dağıtılacak şeylerin en büyük parçasını ele
geçiriyorlardı. Ne var ki, paylaşmak düzene aykırıydı. Bu, bugün bile sınırlar konusunda
kavga etmelerinden bellidir. Her neyse, bu karar kilisedeki bütün eşyaların bir kuruşunun bile
yoksullara gitmemesini sağladı. En azından yarısı onlara aitti. Kanonlarda açıkça dörtte biri
onlara ayrılır ama diğer dörtte birini, konukseverlik ve diğer cömertlik görevlerinde dağıtmak
için piskoposlara ayırırlar. Din adamlarının kendi paylarıyla ne yapmaları ve bunu nerede
kullanmaları gerektiğinden söz etmiyorum. (Kiliselere, binalara ve diğer giderlere ayrılan)
geriye kalanın, ihtiyaç zamanında yoksullar için hazır edilmesi gerektiği yeterince belirtildi.
Soruyorum, yüreklerinde bir Tanrı korkusu kıvılcımı olsaydı, bütün yediklerinin ve bütün
giydiklerinin hırsızlıktan – hayır Tanrı’ya saygısızlıktan- geldiğini düşünürler miydi? Ama
Tanrı’nın hükmü sayesinde çok az ileri gittiler. Kiliseye güzel ve tam bir düzen getirdiklerine
dair ikna ettikleri kişilerin, duygu ve akıl bahşedilmiş insanlar olmalarıyla övünmeyi
alışkanlık haline getirmiş olduklarını hiç olmazsa anlamaları gerekirdi. Diyakonluğun çalmak
ve soymak için bir izin olup olmadığının yanıtını bana kısaca versinler. Bunu inkar ederlerse,
hiç diyakon kalmadığını da itiraf etmek zorunda kalacaklardır, çünkü kilisenin bütün mal
varlığının yönetimi, Tanrı’ya açıkça saygısızlık edilen bir yağmaya dönmüştür.
17 . Kilisenin sahte ve gerçek görkemi
Ama burada güzel bir hileye başvuruyorlar. Kilisenin saygınlığının bu görkemle
yeterince desteklendiğini söylerler. Yandaşlarından bazıları, eski peygamberlerin anlattıkları
Mesih’in Krallığının görkemi, ancak rahiplerin düzeniyle korunduğunda, bu kehânetlerin bu
ihtişamla gerçekleşeceğiyle açıkça övünmeye cesaret edecek kadar utanmazdır. Tanrı’nın,
bunları kilisesine boşu boşuna vaat ekmediğini söylerler. “Krallar gelsin; önünde sana tapsın;
sana armağanlar getirsin”* [Mez. 72:11]. “Uyan, Ey Siyon, uyan, kudretini kuşan. Ey
Yeruşalim… güzel giysilerini giy” [Yşa. 52:1). “Bütün Saba halkı geliyor, altın ve günnük
getiriyor, Rab’bin erdemlerini ilan ediyorlar. Kedar’ın bütün sürüleri sana gelecek” [Yşa.
60:6-7]. Bu utanmazlığı çürütmeyi daha uzun süre ertelersem, akılsız görünmekten korkarım.
Bu nedenle kelimeleri amaçsızca harcamamayı tercih ediyorum. Yine de soruyorum: Eğer bir
Yahudi bu tanıklıkları yanlış kullansa ne cevap verirlerdi? Tabii ki, bu aptallığı çürütürlerdi,
çünkü o, Mesih’in ruhsal Krallığından söz edilen ruhsal şeyleri benliğe ve dünyaya bağlamış
olurdu. Peygamberlerin, Tanrı’nın kilisede parlaması gereken göksel görkemini dünyasal
şeylerin görüntüsüyle anlattıklarını biliyoruz. Kilise, onların sözlerinin açıkladığı bu bereketli
kutsamalardan elçiler dönemindekinden daha az pay hiç almamıştı; yeni de herkes Mesih’in
kilisesinin gücünün en çok o zaman arttığını kabul eder. Öyleyse bu ifadeler ne anlama gelir?
Her nerede değerli, görkemli ya da soylu bir şey varsa Rab’bin tasarrufundadır. Ama
krallardan söz edilirken söylenen şeylerin –asalarını Mesih’e verecekleri, taçlarını Onun
ayaklarının dibine atacakları, kaynaklarını kiliseye adayacakları- Theodosius’un mor kaftanını
atıp yönetim simgelerini bırakarak sıradan halktan biri gibi, dinsel kefaret için Tanrı’ya ve
kiliseye teslim olduğu154 zamandakinden daha gerçek ve daha dolu dolu gerçekleştiğini mi
söylüyorlar? O ve onun gibi Tanrı’ya bağlı diğer prensler dışında kimler ne zaman
gayretlerini ve ilgilerini kilisede öğretişin saflığını korumasına, güvenilir öğretmenleri teşvik
etmeye ve korumaya adadılar? Ama o zamanlar rahiplerin fazla mal varlığı sahibi olmadıkları
Ambrosius’un başkanlığındaki Aquila Sinod’unda yeterince duyurulur: “Rab’bin rahiplerinin
*
Mez: 72:11 “Bütün krallar önünde yere kapansın, bütün uluslar ona kulluk etsin” 2003³;
“Evet, bütün krallar ona secde kılsınlar; bütün milletler ona kulluk etsinler” 1995 (Çev. n.).
154
Cassiodorus, Historia tripartita IX. 30 (MPL 69. 1145), Sozomen, Ecclesiastical History
vii. 25 (çev. NPNF 2 ser. II. 394)’den.
672
görkemi yoksulluktur”.155 Tabii, piskoposlar o zaman biraz zengindiler. Bunun kilisenin
gerçek süsleri olduğunu düşünseler, kiliseye göze çarpan bir onur verebilirlerdi. Ama
pastörlük hizmetine, sofradaki lezzetli yiyeceklerin, kılık kıyafetin görkeminin, maiyetlerinde
hizmetlilerin bulunmasının ve sarayların ihtişamının içinde gururla parlamaktan daha aykırı
bir şey olmadığını bildikleri için, alçakgönüllülüğün, iddiasızlığın, aslında Mesih’in
hizmetlilerini kutsadığı aynı yoksulluğun izinden gittiler.
18. Kilise fonlarının hileyle ve dürüstçe harcanması
Ama bu konuda oyalanmamak için, şimdi kilise kaynaklarının dağıtılmasının – ya da
daha çok savrulmasının – Tanrı’nın Sözüyle bize emredilen ve eski kilise tarafından gözetilen
gerçek diyakonluktan ne kadar uzak olduğunu yeniden kısaca özetleyelim. Hem kutsal
şeylerin doğasının, hem de elçilerle diğer kutsal babaların hem öğreterek, hem de örnek olarak
emrettiği bu alçakgönüllülüğe başvurulmazsa, kilisenin süsü diye bağışlanan şeyin yanlış
kullanıldığını söylüyorum. Ama bugün kiliselerde bu nasıl görülüyor? Dürüst bir
alçakgönüllülüğe uygun davranmak için her şey reddediliyor – bunu başlangıçtaki tutumluluk
için söylemiyorum. Aşırılığın lezzetinin ve zamanın bozulmuşluğunun dışında hiçbir şey hoşa
gitmiyor. Bu arada yaşayan tapınaklara gereken dikkati göstermekten o kadar uzaklaştılar ki,
yoksulların ihtiyaçlarını karşılamak için en küçük bir kabı ya da bir şişeyi bozdurmaktansa
binlerce yoksul insanın açlıktan ölmesini daha çok tercih ediyorlar. Kendi açımdan çok sert
yargılamamak için, dinine bağlı okurların sadece şunu göz önünde tutmalarını istiyorum: Olur
da, (sözünü ettiğim) Toulouse piskoposu Exuperious, Acacius, Ambrosius ya da onlar gibi
biri ölümden dirilse, ne derdi?156 Tabii ki, yoksulların korkunç ihtiyaçları olduğunda, servetin
sanki gereğinden fazlaymış gibi onlardan alınıp götürülmesine izin vermezlerdi. Bunu
(yoksullar olmasa bile) harcama amaçlarının birçok açıdan zararlı, hiçbir şekilde yararlı
olmadığı gerçeğinden söz etmiyoruz.
Ama insanlara geçiyorum. Bu eşyalar Mesih’e atanmıştır; bu nedenle O’nun isteğine
göre dağıtılmalıdır. Ama (doğruyu itiraf etmek gerekirse) kilisenin olağan gelirinin çoğu bu
giderler için kesilmese de, O’nun emrine karşı gelerek harcadıkları bu payı boşu boşuna
O’nun sayarlar. Rahipleri doyurmaya yetecek kadar, hiçbir piskoposun bölgesi varlıklı, hiçbir
başkeşişsin bölgesi zengin, son olarak da ücretli görev sayısı çok ve bol para bağışlanmış
değildir. Ama kendileri için esirgemezken, kiliseler yapmak, heykeller dikmek, kaplar almak
ve kutsal giysiler edinmek için, yoksullara dağıtmaları gerekenleri kullanarak halkı batıl
inançlara alıştırıyorlar. Böylece gündelik sadakalar dipsiz kuyularda tüketiliyor.
19 . Din adamlarının mal varlıkları ve iktidarı
Tarlalardan ve mal varlıklarından aldıkları gelir konusunda, daha önce
söylediklerimden, herkesin gözünün önünde olanlardan başka ne söyleyeyim? Kendilerine
piskopos ve başkeşiş adı verilenlerin, önemli bir bölümü nasıl sadakatsizce yönettiklerini
görüyoruz. Burada kilise düzeni aramak ne akılsızlık! Yaşamları eşsiz tutumluluk, iddiasızlık,
ölçülülük ve alçakgönüllülük örneği olması gerekenlerin çalıştırdıkları hizmetlilerin sayısı,
binaların görkemi, giyim kuşamlarının zarifliği ve şölenlerle prenslerin görkemleriyle
yarışmaları uygun mu? Tanrı’nın sonsuza kadar sürecek olan çiğnenemez hükmünün kirli
para peşinde koşmayı yasakladığı ve basit şekilde geçinmeyi emrettiği kişilerin görevlerine
[Tit. 1:7] – sadece köylere ve şatolara el koymak değil, geniş coğrafi alanları yönetmek,
sonuçta da bütün krallığı ele geçirmek- ne kadar aykırıdır! Tanrı’nın Sözü’nü
küçümsüyorlarsa, piskoposun pahalı olmayan bir yaşam tarzı ve eşyayla kiliseden uzak
155
Ambrose, Letters ix. 2 (MPL 16. 940; Çev. LCC [mektup x. 2] V. 185: “piskoposun
görkemi olan yoksulluk”)
156
Krş. IV. iv. 8.
673
olmayan bir evi olması gerektiğini belirten eski sinodların kararlarına157 ne cevap verecekler?
Yoksulluğun, Rab’bin rahiplerinin görkemi olduğunun ilan edildiği Aquila Sinodu’nun bu
kararına ne cevap verecekler?158 Belki Hieronymus’un Mesih’in konuk olduğu küçük
masasına yoksul insanların ve yabancıların sık uğraması için Nepotianus’a verdiği emri çok
sert diye kabul etmeyeceklerdir. Ama Hieronymus hemen eklediği sözü inkar etmekten
utansınlar: Piskoposun görkemi yoksullara sağlayıştır; rahiplerin ayıbı zengin olmanın
peşinden koşmaktır.159 Ama bunu, kendilerini onursuzlukla suçlamadan kabul edemezler.
Yine de burada onların izini çok sert olarak sürmek gereksizdir, çünkü benim tek isteğim,
yasaya uygun olan diyakonluk düzeninin uzun zaman önce değiştiği, böylece kiliselerini
önerirlerken artık bu unvanla övünemeyecekleridir. Bu bölümü tümüyle bitirdiğime
inanıyorum.
VI. BÖLÜM
ROMA’DAKĐ PAPANIN BAŞPĐSKOPOSLUĞU160
(Petrus’un başpiskoposluğuna ilişkin varsayımların çürütülmesi, 1- 7)
1. Roma’ya boyun eğme şartı
Bu noktaya kadar eski kilise yönetiminde var olan ama sonra zamanla bozulan, daha
sonra da giderek sapkın duruma gelen, papalık kilisesinde artık sadece adları kalan, aslında
birer maske olan kilise düzenini gözden geçirdik. Bunu, Tanrı’ya bağlı okur, Romacıların
nasıl bir kilisesi olduğunu karşılaştırarak bir hükme varabilsin diye yaptık. Ayrıldığımız için,
bu kilise adına bizi hizipçilikle suçluyorlar.
Ama bütün yapının köşe taşını, yani Roma gözetmenliğinin başpiskoposluğunu
tartışmadık. Bununla, Katolik kilisesinin kendilerinin özel mülkiyeti olduğun kanıtlamaya
çalışıyorlar. Bu başpiskoposluğu tartışmamızın nedeni, bunun Mesih’in kurumundan ve eski
kilisenin uygulamalarından kaynaklanmamasıdır. Gördüğümüz gibi, antik çağdan gelen bu
eski görevler zamanın bozulmasıyla son derece yozlaşmış, aslında tümüyle yeni bir tarz
almıştır.
Yine de kilise birliğinin başlıca ve neredeyse tek bağının, Roma’nın gözetmenliğine
sıkıca sarılmamız ve ona itaatimizi sürdürmemiz olduğu konusunda dünyayı ikna etmeye
çalışıyorlar.161 Kiliseyi bizden alıp kendilerinin hak iddia etmek istediklerini söylediğimde,
özellikle dayandıkları destek, kilise birliğinin bağlı olduğu ve kilisenin onsuz dağılıp
parçalanacağı başı korumaktır. Şöyle akıl yürütüyorlar: Kilise, baş olarak Roma gözetimine
bağlı olmazsa sakat ve başsızdır. Bu nedenle hiyerarşilerini tartışırken her zaman şu ilkeyle
başlıyorlar: (kilisenin Başı Mesih’in vekili olarak) Roma papası, Mesih’in yerine bütün
kiliseye başkanlık eder; yoksa kilise, bu gözetmenlik bütün diğerlerinin üzerinde
157
Statuta antiqua kanonlar xiv. xv (Mansi III. 952). Krş. IV. iv. 2, dn 5.
Krş. yk. bk. m. 17.
159
Jeroma, Letters lii. 5, 6 (MPL 22.531; CSEL 54. 422-425; çev. NPNF 2 ser. VI. 91 vd;
LCC V. 319-322).
160
Calvin bu konuyu Acts of the Council of Trent with the Antidote (1547), Önsöz (CR VII.
365 vdd.)’da ve sık sık başka yerlerde de tartışır,.
161
Thomas de Vio Caietanus, De divina institutione pontificatus Romani pontifici (1521) böl.
ii. “Sen, Petrus’sun” (Mat. 16:18 cümlesinin yorumu, “Tu est Petrus, tu, non vos, ut unitat
fundamentii ecclesiae, unitas quoque personalis, intelligator” (CC 10, 12; Krş. böl. v, s. 43);
Cochlaeus, Philippicae quatuor (1534) IV. 35; Latomus, Adversus M. Bucerum… altera
defensio (1544) (CC 8. 73, 154 vd).
158
674
başpiskoposluk yapmazsa iyi kurulmaz. Bu nedenle, kilisenin doğru yönetilmesiyle ilgili
hiçbir şeyi gözden kaçırmamak için, bu başpiskoposluğun yapısını incelemeliyiz.
2. Eski Antlaşma’daki başkâhinlik görevi, papalığın üstünlüğünün kanıtı olarak gösterilemez
Öyleyse burada sorunun ne olduğunu belirtelim: bütün bedenin başı olarak
saygınlığının ve yetkisinin diğerlerinden üstün olduğunu gösteren, (onların deyişleriyle)
gerçek bir hiyerarşik tarz ya da bir kilise düzeni gerekli midir? Ama Tanrı’nın Sözü’nün
dışında, bu zorunluluğu kiliseye dayatırsak kiliseyi hiç de adil olmayan yasalarla karşı karşıya
bırakırız. Bu nedenle karşıtlarımız iddialarını kanıtlarlarsa, önce bu düzenin Mesih tarafından
getirildiğini göstermelidirler.
Bu noktada yasadaki başkâhinlikten, aynı şekilde de Tanrı’nın Yeruşalim’de kurduğu
yüksek yargıçlıktan söz ediyorlar.162 Ama cevap kolaydır. Tek bir cevap tarzı onları tatmin
etmezse birçok cevap tarzı vardır. Birincisi, bir ulusa yararı olan şeyin bütün dünyayı
kapsamına almasının nedeni yoktur; aslında bir ulusun yapısıyla bütün dünyanın yapısı çok
farklıdır. Yahudilerin dört bir yanı puta tapanlarla çevrili olduğundan, çeşitli dinlerin
kafalarını karıştırmasını önlemek için Tanrı, Kendisine tapınmanın merkezini yeryüzünün tam
orta noktasına koydu;163 buraya aralarındaki birliği daha iyi korumak için herkesin dikkat
etmesi gereken bir başkâhin atadı. Gerçek din artık bütün yeryüzüne yayıldığında Doğu’nun
ve Batı’nın yönetimini tek bir kişiye vermenin son derece anlamsız olduğunu kim görmez?
Sanki biri, tek bir bölgenin sadece bir yöneticisi olduğu için, bütün dünyanın da tek bir
kişi tarafından yönetilmesi gerektiğini kanıtlamaya çalışıyor gibi. Ama bunun neden taklit
edilmemesi gerektiğinin başka bir nedeni de vardır. Ama hiç kimse başkâhinin, Mesih’i
önceden haber verdiğini bilmiyor değildir; kâhinliğin verilmesiyle hak da verilmeliydi [Đbr.
7:12]. Ama kime verildi? Açıkçası, bu unvanı aldığında (utanmazca övünmeye cesaret ettiği
gibi) papaya değil, Mesih’e. Mesih, yardımcısı ya da halefi olmadan bu görevi sürdürdü.
Sonuç olarak da bu onuru başka birine vermedi. Bu başkâhinliğe sadece öğretiş değil,
Mesih’in ölümüyle tamamladığı Tanrı’nın öfkesini yatıştırmak ve şimdi Babasının önünde
yaptığı aracılık da dâhildir.
3 . Đsa’nın Petrus’a söylediği söz kiliseye egemen olmanın kanıtı değildir
O zaman sadece geçici olduğunu gördüğümüzde, sonsuza kadar sürecek bir yasa gibi
bu örneği vererek bizi engellemelerinin nedeni yoktur.
Birisine, “Sen, Petrus’sun ve ben kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım” [Mat. 16:18]
denmesinin dışında, Yeni Antlaşma’da bu görüşü doğrulayan hiçbir şeyleri yoktur. Tıpkı
“Petrus, beni seviyor musun?... Koyunlarımı güt” [Yu. 21:15-16] ayetindeki gibi.164 Ama bu
kanıtların iyi bir temele oturması gerekir. Her şeyden önce bunlar, bütün kiliselerin üzerindeki
162
Eck, De primatu Petri (1520) II. xxvii. Fo. 302.
Krş. IV. xx. 8. Ortaçağ kilisesinin düşüncesine göre Yeruşalim, “in medio terrae”ydi. Krş.
G. H. T. Kimbel, Geography in the Middle Ages, s. 186; “Yeruşalim’in dünya haritalarında
merkezin uydusu konumunu alması.” Bu görüş La Tere Sainte, 1664 yazarı Eugène Roger
tarafından hâlâ sürdürülmektedir; Kimble, a.g.e., s. 89 vdd., dn 5.
164
I Leo, papalık yetkisi konulu sert bir mektubunda şunu söyler: “Koyunları gütmeye dikkat
etmesi özellikle Petrus’a emanet edildi” mektup x. 1 (MPL 54. 630; çev. NPNF 2 ser. XII. Đ.
9) Krş. “aslında Petrus’a”, Leo, Sermons lxiii. 6 (MPL 54. 356 vd; çev. NPNF 2 ser. XII. Đ.
177): Krş. Cochlaeus, De authoritate ecclesiae et scripture (1524) I. iii. fo. B 3a. Vatikan
Konsili Kararları’nda (1870), Yu. 21:15-17’de başpastörün yetkisinin “sadece Simun
Petrus’a” emanet edildiği belirtilir. (Schaff, Creeds II. 259). Krş. Profession of Faith of the
Council of Trent (1564) x (Schaff, Creeds II. 209).
163
675
yetkinin, Mesih’in sürüsünü beslemesi emredilen kişiye verildiğini, bağlamanın ve çözmenin
bütün dünyayı yönetmekten başka bir şey olmadığını göstermelidir.
Ama Petrus, Rab’den bu emri aldığında diğer ihtiyarları da kiliseyi beslemeye teşvik
eder [1Pe. 5:1-3]. Bundan çıkarmamız gereken sonuç, Mesih’in Petrus’a diğerlerinin üzerinde
bir şey vermediği ya da Petrus’un aldığı hakkı diğerleriyle eşit şekilde paylaştığıdır. Ama
amaçsızca kavga etmemek için, başka bir parçada bağlamanın ve çözmenin ne anlama geldiği
bize Mesih’in ağzından net olarak açıklanır – günahları bağışlamak ve bağışlamamak [Yu.
20:23]. Bağlama ve çözme tarzı sadece bütün Kutsal Kitap’ta tekrar tekrar gösterilmez ama
Pavlus, Müjde’ye hizmet edenlere insanları Tanrı’yla barıştırılmalarının, aynı zamanda da bu
iyiliği geri çevirenleri cezalandırmalarının emredildiğini söylerken [2Ko. 5:18; 10:6] bunu en
iyi şekilde ifade eder.
4 . Anahtar konusundaki sapkın iddia
(Başka bir yerde biraz değindiğim165 bir konudan) bağlama ve çözmeden söz eden bu
parçaları nasıl utanmazca çarpıttıklarını biraz sonra daha ayrıntılı açıklayacağım.166 Şimdi
bize sadece, Mesih’in Petrus’a verdiği bu ünlü cevapta onların ne iddia ettikleri gerekiyor.
Mesih ona Cennetin anahtarlarını vaat etti. Yeryüzünde bağlayacağı her şeyi göklerde de
bağlamış olacağını söyledi [Mat. 16:19]. Kendi aramızda “anahtarlar” sözü ve bağlama şekli
üzerinde görüş birliğine varırsak, bütün kavga hemen bitecek. Papa görevi isteyerek gözden
kaçırıyor. Çaba ve sıkıntıyla dolu olan bu görev, hiçbir kazanç sağlamadan onu zevklerinden
yoksun bırakacaktır.167
Cennet, Müjde’nin öğretişiyle bize açıldığı için, “anahtarlar” sözcüğü uygun bir mecaz
oluşturur. Đnsanlar, bazılarını imanın Tanrı’yla barıştırdığındakinden başka şekilde
bağlanmazlar, çözülmezler. Oysa onların imansızlıkları başkalarını daha çok sınırlıyor. Papa
bunu sadece kendisi üstleniyorsa ona gıpta edecek ya da onunla kavga edecek hiç kimsenin
olmayacağını düşünüyorum.
Ama bu zahmetli ve az kazançlı haleflik papanın hoşuna gitmediği için, şimdi
Mesih’in Petrus’a ne vaat ettiği konusundaki çekişmenin başlangıcı buradan ortaya çıkıyor.
Ben, bu vaatten elçilik görevinin saygınlıktan başka bir anlama gelmediği sonucunu
çıkarıyorum. Bu da, getirdiği yükten ayrılamaz. Benim yaptığım tanımlama kabul edilirse (ki,
bunu reddetmek ancak utanmazlık olur), burada ona, arkadaşlarıyla aynı olmayan hiçbir şey
verilmez. Aksi takdirde sadece kişi olarak onlara zarar verilmeyecek, öğretişin bütün görkemi
de ziyan görecekti.
Seslerini yükselterek karşı çıkıyorlar! Soruyorum, bu kayaya çarpmanın onlara yararı
nedir? Sadece aynı Müjde’nin vaaz edilmesinin elçilerin hepsine emanet edilmesi gibi,
elçilerin ortak bir bağlama ve çözme yetkisiyle donatıldıklarını kanıtlıyorlar. Mesih, Petrus’a
anahtarların verileceğini vaat ettiğinde, onu bütün kilisenin prensliğine atadığını söylüyorlar.
Ama birine vaat ettiği şeyi, aynı zamanda başka bir yerde de diğerlerinin hepsine bahşeder,
165
III. iv. 20.
IV. xi. 1-2.
167
Bu cümlenin çevirisi aslında VG’ye [Institutes’un Fransızca Versiyonuna] borçludur.
Ayrıca bk. IV. xi. 1, dn 2. Anahtarların yetkisi [Mat. 16:19] konusunda farklı ifadeler
Skolastik teolojide de vardır. Aquinas, cennetin kapılarını açma ya da kapama yetkisinin kişi
olarak sadece Petrus’la sınırlı olmadığını, Rab’bin Sofrası’nın kutlanması gibi (Summa Theol.
III. Ek xvii. 2, dn 1) yetkili herhangi bir rahip tarafından da yapılabileceğini (Quodlibeta xix.
30) belirtir. Yine de Caietan, parçanın yorumunu sadece yüce yardımcıyla sınırlı tutar: De
divina insttitutione pontificatus Romani pontificis (1521) v (CC 10. 35 vdd). Mat. 16:19’daki
bu parça Vatikan Konsili Kararları’nda (1870) göze çarpar. First Dogmatic Constitution, böl.
1, böl. iv (Schaff, Creeds II. 259, 268).
166
676
söz gelişi, bunu onların ellerine teslim eder [Mat. 18:18; Yu. 20:23]. Şayet birine vaat edilen
aynı hak hepsine veriliyorsa Petrus hangi açıdan arkadaşlarından üstündür? Diğerlerine
sadece genel olarak verilen şeyi Petrus’un hem genel hem de özel alarak aldığını söylerler.168
Mesih’in, bunu bir kişiyi öbürlerine tercih etmek için yapmadığını ama kilisenin birliğini
böyle emanet ettiğini Cyprianus ve Augustinus’la birlikte söylersem ne olacak? Cyprianus
şunu söyler: “Rab, herkesin birliğini simgelemek için, anahtarları tek kişinin şahsında herkese
verdi; öbürleri Petrus’la aynıydı, hem onurda hem de yetkide eşit pay bahşedilmişti ama
başlangıç, Mesih’in kilisesinin tek olarak gösterilmesinden ortaya çıkmıştı.”169 Augustinus
şöyle der: “Kilisenin sırrı Petrus’ta olmasaydı, Rab ‘anahtarları sana vereceğim’ demezdi’”;
şayet bu sadece Petrus’a söylendiyse kilisenin anahtarı yoktur. Ama kilisenin anahtarları varsa
Petrus anahtarları aldığında bu, bütün kilisenin simgesiydi.” Başka bir parçada da şunları
söyler: “Herkese sorulduktan sonra sadece Petrus, ‘Sen… Mesih’sin’ yanıtını verir, bağlama
ve çözme yetkisi sanki yalnızca ondaymış gibi ona ‘anahtarları sana vereceğim’ denir;
Herkesin adına tek kişiyle konuşur ve Petrus anahtarları herkesin adına alır. Birliği temsil
eder. Herkesin adına bir kişi, çünkü herkes birliktir.”170
5. Petrus’a yetki değil, onur verilir
Ama “Sen Petrus’sun ve ben kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım” [Mat. 16:18]
sözlerinin başka birine söylendiğini hiçbir yerde okumuyoruz. Sanki Mesih burada, Pavlus’un
ve Petrus’un bütün Hıristiyanlara söylediklerinden başka bir şey söylemez. Pavlus, “Köşe taşı
Mesih Đsa’nın kendisidir…Bütün yapı Rab’be ait kutsal bir tapınak olmak üzere…hep birlikte
Mesih’te inşa ediliyorsunuz” [Ef. 2: 20-22] der. Petrus, bu seçkin ve değerli taşın üzerine
konan yaşayan taşlar olmamızı [1Pe. 2:5-6], bu eklemler ve bağlar aracılığıyla Tanrı’mıza hep
birlikte sımsıkı sarılmamızı [Krş. Ef. 4:16; Kol. 2: 18-19] emreder. O öbürlerinden öndedir,
çünkü özellikle onun adı vardır (derler). Petrus’un, kiliseleri bina eden ilklerin arasında ve (bu
da hoşlarına giderse) bütün imanlıların içinde ilk olduğu onurunu kuşkusuz isteyerek kabul
ediyorum; ama bundan, onun diğerlerinden üstünlüğü olduğu sonucunu çıkarmalarına izin
vermiyorum. Nasıl bir sonuç çıkarmadır bu? O, coşkuyla gayret etmekte, öğretişte ve
cesarette öbürlerinden üstündü; bu nedenle onların üzerinde gücü vardı. Sanki Andreas,
Petrus’tan zaman olarak önce geldiği ve Petrus tarafından Mesih’e götürüldüğü [Yu. 1:40, 42]
için, çok daha akla uygun olarak ondan kıdemce üstün olduğu sonucunu çıkarabilirmişiz gibi.
Ama bunu geçiyorum. Öyleyse, Petrus diğerlerinden önde olsun; yine de kıdem onuru
yetkiden çok farklıdır. Genellikle elçilerin cemaatte konuşmayı Petrus’a bıraktıklarını ve
Petrus’un tartışmada, yüreklendirmede ve uyarmada onlardan önce davrandığını [Elç. 2:14
vdd; 4:8 vdd; 15: 7 vdd) görüyoruz; ama yetki konusunda hiçbir şey okumuyoruz.
6 . Tek bir temel
Yine de bu tartışmaya girmedik,171 çünkü şimdilik, bütün kilisenin üzerindeki
egemenliği yalnızca Petrus’un adı üzerine kurmak istediklerinde, sadece çok yararsız bir
iddiada bulunduklarını belirtmek istiyorum. Önceleri kandırmaya çalıştıkları bu eski
çılgınlıklardan söz etmeye değmez, çürütmeye de değmez: “Bu kayanın üzerine” vb dendiği
için kilise Petrus’un üzerine kurulur. Ne var ki, bazı babaların bunu böyle yorumladığını
168
I. Leo, Sermons iv. 3 (MPL 54. 151); Eck, De primatu Petri (1521) I. 3; I. 14; I. 33 (fo. 4b,
21a, 52b); De Castro, Adversus haereses XII (1543, fo. 180 D).
169
Cyprian, On the Unity of the Catholic Church iv. (CSEL 3. i. 212; çev. LCC V. 126).
170
Augustine, John’s Gospel I. 12; xi. 5; cxxiv. 5 (MPL 35. 1762 vd, 1478. 1973 vd; çev.
NPNF VII. 282. 78). Son ifade cxviii. 4 (MPL 35. 1949; çev. NPNF VII. 405) ve Sermons
ccxcv. 2 (MPL 38. 1349)’da da vardır.
171
Krş. aş. bk. m. 7.
677
söylerler. Ama bütün Kutsal Yazı, buna karşı haykırıyorsa neden yetkileriyle Tanrı’ya karşı
iddialarda bulunuyorlar? Aslında hiçbir şey daha net ve daha kesin söylenemezken, sanki
anlaşılması güç ve belirsizmiş gibi, bu sözlerin anlamı konusunda neden kavga ediyoruz?
Petrus kendi adına ve kardeşleri adına Mesih’in Tanrı Oğlu olduğunu ikrar etmişti [Mat.
16:16]. Mesih, kilisesini bu kayanın üzerine kurdu. Pavlus’un söylediği gibi, sadece tek bir
temel vardır. Hiç kimse bundan başka bir temel atamaz [1Ko. 3:11]. Söylediklerimi
kanıtlamak için babalardan alıntı yapmak istesem, sanki172 tanıklıkları beni vazgeçirebilirmiş
gibi, burada onların yetkisini reddetmezlik etmiyorum. Ama dediğim gibi, özellikle aynı
görüşte olduğumuz kişiler, bu konuyu uzun süre önce ele alarak yeterince gayret ederek
açıkladıkları için, bu kadar net bir konuyu tartışarak okurlarımı gereksiz yere zahmete sokmak
istemiyorum.173
7 . Kutsal Yazı’daki anlatıma göre elçilerin arasında Petrus’un yeri
Ama Petrus’un elçilerin arasındaki görevinin ve yetkisinin ne olduğunu, nasıl
davrandığını ve onlar tarafından nasıl kabul edildiğini öğreten Kutsal Yazı’daki bütün
parçaları bir araya toplarsak, hiç kimse bu sorunu aslında Kutsal Yazı’dan daha iyi
çözümleyemez. Günümüze gelebilen her şeye bir göz atın: Onun On Đkiler’den biri,
öbürleriyle eşit ve onların öğretmeni değil arkadaşı olduğunu görürsünüz. Aslında bir
topluluğa ne yapmaları gerektiğini söyler ama kararı diğerlerine bırakır; onlar karar
verdiklerinde izlerinden giderek itaat eder [Elç. 15:5-12]. Pastörlere yazdığında bir üst
yetkisiyle onlara emretmez. Eşitler arasında alışıldık olunduğu üzere onları arkadaşı kabul
eder, sevgiyle onları yüreklendirir [1Pe. 5:1-3 vdd]. Öteki ulusları da kabul etmekle
suçlandığında, suçlamayı hak etmemesine rağmen yine de cevap verir ve kendini temize
çıkarır [Elç. 11:3-18]. Arkadaşları, Yuhanna’yla birlikte Samiriye’ye gitmesini
söylediklerinde geri çevirmez [Elç. 8:14]. Elçiler, Petrus’u göndererek onu hiç de
kendilerinden daha üst konumda görmediklerini belli ederler. Kendisine verilen görevi itaat
edip üstlendiğinde onların üzerinde bir yetkisi olduğunu değil, onlarla paydaş olduğunu kabul
eder.
Ama bu parçaların hiçbiri olmasa bile, yine de Galatyalılara mektup tek başına bütün
kuşkumuzu kolayca yok edebilir. Burada neredeyse iki bölüm boyunca Pavlus, elçilik
görevinde Petrus’la eşit olduğunu öne sürer. Petrus’a bağımlılığını ikrar etmek için değil,
sadece elçilerin, onun öğrettiklerini kabul ettiklerini herkesin önünde onaylamaları için
Petrus’a geldiğini, Petrus’un böyle bir şey istemediğini ama Rab’bin üzüm bağında birlikte
çalışabilmek için, paydaş olduklarını göstermek üzere ona sağ elini verdiğini, öteki uluslar
için kendisine bulunulan lütfun, Yahudiler için Petrus’a bulunulan lütuftan daha az olmadığı
hatırlar [Gal. 1:18; 2:8]. Son olarak da Petrus sadık davranmadığında onu düzelttiğini ve
Petrus’un bu azara itaat ettiğini hatırlar [Gal. 2:11-14]. Bütün bunlar Pavlus’la Petrus arasında
172
“Quia” [çünkü] yerine “Quasi” [sanki] diye okunuyor. Bu ifadeyi krş. Augustine, John’s
Gospel cxxiv. 5; “Petrus enim erat Christus: super quod fundamentum ipse aedificatus est
Petrus” (MPL 35. 1975; çev. NPNF VII. 450). Sermons lxxvi. 1. 1 (MPL 38. 479; çev. LF
Sermons I. 215); ccxliv. 1; cclxx. 2 (MPL 38. 1148, 1239); ccxcv. 1. 1: “Unus pro multis dedit
responsum… Christus petra, Petrus populus Christianus” (MPL 38. 1348 vd). Augustinus’un
parçanın yorumundaki kararsızlıkları konusunda bk. P. Schaff, History of the Christian
Church III. 306 vdd. Krş. Luther, The Papacy at Rome: An Answer to the Celebrated
Romanists at Leipzig (Werke WA VI. 306, 311; çev. Works of Martin Luther I. 369, 373).
173
Krş. Luther, Resolutio Lutheriana super propositione sua decima tertia de potestate papae
(1519) (Werke WA II. 189 vdd, 248 vd, 716); Von dem Papsttum zu Rom (Werke WA VI. 309
vdd); De ministerio (1523) (Werke WA XII. 179 vd; çev. Luther’s Works, Amerikan Basımı
40. 26 vdd).
678
eşitlik olduğunu ya da en azından Petrus’un diğerlerinin üzerindeki yetkisinin, onların
Petrus’un üzerindeki yetkisinden daha çok olmadığını açıklar. Daha önce söylediğim gibi,
Pavlus elçilikte hiç kimsenin Petrus’u ya da Yuhanna’yı kendisinin önüne koyamadığını,
çünkü onların kendisinin öğretmenleri değil, arkadaşları olduğunu açıkça öne sürer.
(Kilisede krallık sadece Mesih’e uygundur, 8-10)
8. Kilisenin başı insan olamaz
Ama Petrus’la ilişkili olarak iddia ettikleri şeyi –onun gerçekten elçilerin prensi
olduğunu, saygınlıkta öbürlerinden üstün olduğunu- onlara bağışlamak için, belli bir örnekten
evrensel bir kural oluşturmalarının ve bir kez olan bir şeye süreklilik kazandırmalarının yine
de nedeni yoktur – bu çok farklı bir konudur! Sayıları az olduğu için, biri elçilerin başıydı. Bir
kişi on iki kişinin üstüyse bu kişinin yüz binlerce insanın üstü olduğu sonucu çıkar mı? On iki
kişiyi yönetecek biri tabii ki, olmuştur. Doğa buna yönlendirir. Đnsanın doğal yapısı
doğrultusunda, bir toplulukta herkesin yetkisi eşit olsa bile, diğerlerinin bakış açısıyla biri
aracı olmalıdır. Konsülü olmayan Senato toplantısı, başyargıcı ya da savcısı olmayan
yargıçlar oturumu, kürsü başkanı olmayan bir komite, başkanı olmayan bir dernek yoktur. Bu
durumda elçilerin bu tür bir başpiskoposluğu Petrus’a verdiklerini kabul etmekte hiçbir
anlamsızlık yoktur.174
Ama bu az kişi için geçerli olan şey, hiç kimsenin yönetmeye yeterli olmadığı bütün
dünyaya doğrudan uygulanmaz. Tam tersine, her şeyin yüce bir başı olmalıdır, doğanın
bütününün bir başının olması, doğanın tek tek parçalarının bir başının olmasından daha az
değildir (diyorlar). Tanrı’nın hoşuna gidiyorsa, her zaman kendilerine birçok değil, bir lider
seçen turnalarla ve arılarla bunu kanıtlamaya çalışıyorlar! Aslında verdikleri örnekleri kabul
ediyorum ama bütün dünya üzerindeki arılar yönetici seçmek için bir araya mı geliyor? Her
yönetici kendi kovanından hoşnut. Bu gerçekle tek tek kiliselerin kendi piskoposunun olması
gerektiğinden başka ne kanıtlıyorlar? Bize siyasi örneklerden söz ediyorlar; Homer’in,
“Birçok kişinin yönetimi iyi değildir”175 deyişinden ve aynı anlamda okudukları din dışı
konuların yazarlarının krallık konusundaki önerilerinden alıntılar yapıyorlar. Cevap kolaydır:
sanki bir kişi bütün dünyaya egemen olmak zorundaymış gibi, ne Homeros Ulysses’te ne de
diğerleri bunu bu anlamda överler; ama bir krallıkta iki kral olmayacağını söylemek isterler;
(Homeros’un söylediğine göre) iktidarın ortağa hoşgörüsü yoktur.176
9 . Mesih’in baş olması devredilemez
Romacılar gibi siz de bütün dünyanın tek bir krallığa dâhil olmasının iyi ve yararlı
olduğunu varsayın – son derece anlamsız bir şey- ama böyle olduğunu varsayın. Aynı şeyin
kilise yönetiminde geçerli olacağı açıklamasını ben, yine de kabul etmiyorum. Kilisede tek
baş olarak Mesih vardır. O’nun getirdiği bu düzene ve yönetim biçimine göre, hepimiz O’nun
egemenliği altında birbirimize sımsıkı sarılırız. Kilisenin başsız olmayacağı bahanesiyle,
evrensel kilisenin başına tek birini getirdiklerinde Mesih’e zarar verileceğinin sinyalini
verirler. Çünkü Kendisinde “bütün bedenin, her eklemin yardımıyla kenetlenip kaynaşmış
olarak her üyesinin düzenli işleyişiyle büyüdüğü” [Ef. 4: 16] Mesih, baştır. Pavlus’un,
ayrıcalık gözetmeden bütün ölümlüleri bedene dâhil ettiğini ama Baş olmanın onurunu ve
adını nasıl sadece Mesih’e bıraktığını görüyor musunuz? Yönetimin yüce yetkisi kadar lütfun
174
Petrus’un başpiskoposluğu konusunda bk. O. Cullmann, Petrus, Jünger – Apostel –
Märtyrer; çev. F. Filson, Peter: Disciple – Apostle – Martyr Kitap. I, böl. 3; Kitap II, böl. 1
175
“Ούκ άγαθόν πολυκοιρανίη”; Homer, Iliad II. 204 (LCL yayını, I. 64 vd). “Arılar ve
turnalar” konusunda krş. Seneca, On Clemency I. xix. 2 (LCL Moral Essays I. 410 vd).
176
Lucan, Pharsilia I. 92 vd (LCL Lucan, Civil War, s. 8 vd).
679
yetkinliği de sadece Mesih’te sürebilsin diye, her üyeye nasıl belirli bir ölçü, kesin ve sınırlı
bir görev verdiğini görüyor musunuz?
Sadece Mesih Kendi yetkisi ve Kendi adıyla yönettiği için, aslında O’na yerinde
olarak tek Baş dendiği söylenerek onlara karşı çıkıldığında, alışıldık bahanelerinin
farkındayım. O’nun altında hizmet eden başka bir başın, yeryüzünde O’nun bir vekilinin
olmasına engel bulunmadığını söylüyorlar.177 Ama önce bu hizmetin Mesih tarafından
verildiğini göstermezlerse bu bahanenin onlara bir yararı yok. Elçiler, bütün gerekli
ihtiyaçların üyeler aracılığıyla yayıldığını ve bu tek göksel Baş’tan güç aktığını öğretiyorlar
[Ef. 4:16]. Ya da daha açık olarak şunu demek isteyebilirler: Kutsal Yazı, Mesih’in Baş
olduğunu kanıtladığı ve bu onurun sadece O’na ait olduğunu öne sürdüğü için, Mesih’in
Kendisine yardımcı diye atadığı birinin dışında bu, kimseye devredilmemelidir. Ama bunu
hiçbir yerde okumuyoruz. Aslında birçok parça bunu bol bol çürütülebilir [Ef. 1:22; 4:15;
5:23; Kol. 1:18; 2:10].
Tek bir baştan söz edilmez. Tersine, Pavlus’un anlattığından, bunun Mesih’in
kurumuna yabancı olduğu sonucu çıkarılabilir. Göğe çıkışıyla, görünür varlığını bizden aldı
[Elç. 1:9]; yine de her şeyi doldurmak üzere göğe çıktı [Ef. 4:10]. Bu nedenle O, kilisededir
ve her zaman kilisede olacaktır. Pavlus, O’nun Kendini gösterme yolunu belirtmek isterken
bizi, O’nun yararlandığı hizmetler geri götürür. Rab, her üyesine bağışladığı lütfun ölçüsüne
göre hepimizin içindedir (der) [Ef. 4:7]. Bu nedenle Mesih, “kimini elçi… kimini müjdeci,
kimini önder, kimini öğretmen atadı” [Elç. 4:11]. Neden Pavlus, Mesih’in Kendi yardımcısı
olarak birini, herkesin başına getirdiğini söylemez? Eğer bu doğru olsaydı, özellikle istenen
durum buydu. Bunun, hiçbir şekilde atlanmaması gerekiyordu. Mesih bizimledir, der. Nasıl?
Kilise yönetimine getirdiği insanların hizmetleriyle. Tersine, neden Mesih Kendi görevlerini
hizmet eden başa emanet etmedi? Pavlus birlikten söz eder ama Tanrı’da ve Mesih’e imanda
birlikten. Đnsanları, ortaklaşa hizmete ve her birini belli bir tutuma atar. Bu birliği överken,
“Beden bir, Ruh bir… çağrıdan doğan umut bir, Tanrı bir, iman bir, vaftiz bir” [Ef. 4:4-5]
dedikten sonra neden hemen kilisenin birliğini korumak için yüce papa bir, diye eklemez?178
Aslında bu fiili bir gerçek olsaydı söylenecek daha uygun bir şey olmazdı. Bu parça iyi
düşünülsün. Kuşkusuz Pavlus’un temelde söylemek istediği, burada kilisenin kutsal ve ruhsal
yönetiminin temsil edilmesiydi. Halefleri buna “hiyararşi” diyorlardı. O, hizmetlilerin
arasında sadece krallık oluşturmamakla kalmadı, krallığın olmadığına da işaret etti. Kuşkusuz
Pavlus, bağlantının tarzını ifade etmek istiyordu. Đmanlılar bu tarzda Mesih’e, Baş’a sıkıca
sarılacaklardı. Burada sadece hizmetlilerin başı olmadığını belirtmez. Her üyeye bağışlanan
lütfun ölçüsüne göre [Ef. 4: 7], her birini belli görevlere atar [Ef. 4:16]. Karşıtlarımızın göksel
ve yeryüzündeki hiyerarşileri karşılaştırarak kurnazca bir felsefe oluşturmalarının nedeni
yoktur.179 Đlk söz edilenle ilişkili olarak ölçüsüz bilgelik güvenli değildir. Đkinciyi
oluştururken de Rab’bin Sözü’nde kısaca anlattığından başka bir kalıbı izlememeliyiz.
(Petrus’un Roma’da piskopos olduğunun kabul edilmesi, Roma’da sürekli bir
başpiskoposluğu resmileştirmez)
11 . Petrus’un üstünlüğü varsa Roma bu hakkı iddia edemez
Doğru düşünen insanların içinde asla kazanamayacakları başka bir noktayı şimdi kabul
ettiğimi düşünün: Kilisenin başpiskoposluğu Petrus’un üzerine öyle kurulmuştu ki, her zaman
birbiri ardına gelen haleflerle yaşamalıydı. Yine de Roma’daki bu gözetmenliğin, kim bu
177
Eck, De primatu Petri I. xiv. fo. 21a.
Krş. aş. bk. m. 1, dn 2.
179
Clichtove, Antilutherus II. ii. fo. 65ab. VG’deki metinden burada söz edilebilir: “Göksel ve
yeryüzündeki hiyerarşı arasında yaptıkları karşılaştırma saçmadır, çünkü göksel hiyerarşiyi
ancak Kutsal Yazı’da söylendiği şekilde bilmeli ve hissetmeliyiz.”
178
680
kentte piskopos olursa olsun bütün dünyanın başkanı olacak şekilde kurulduğunu nasıl
kanıtlayacaklar? Belli bir yerden söz etmeden verilen bu saygınlığı ne hakla bir yere
bağlıyorlar? Petrus’un Roma’da oturduğunu ve burada öldüğünü söylüyorlar. Mesih ne yaptı?
Yeruşalim’de otururken piskoposluk yapmadı mı? Ölerek kâhinlik görevini yerine getirmedi
mi? Çobanların Prensi, Egemen Piskopos, kilisenin Başı bir yerde onur elde edemedi –
O’ndan çok daha aşağı olan Petrus mu bunu yapabildi? Bunlar çocukça olmanın da ötesinde
çılgınlıklar değil mi? Mesih, başpiskoposluk onurunu Petrus’a verdi; Petrus, Roma’da oturdu;
bu nedenle başpiskoposluğun gözetimini burada kurdu. Yani bu akıl yürütmeyle eski
Đsrailoğullarının başpiskoposluğun gözetimini çölde kurmuş olmaları gerekirdi. Yüce
öğretmen ve peygamberlerin prensi Musa burada hizmet etmiş, burada ölmüştü [Yas. 34:5].
12 . Başpiskoposluğun Antakya’dan sözde götürülmesi
Yine de ne kadar hoş tarzda akıl yürüttüklerine bakalım. Petrus’un elçilerin arasında
üstünlüğü vardı, bu nedenle gözetmenliğini yaptığı kilisenin bu ayrıcalığı olmalıdır,
diyorlar.180 Ama ilk gözetmenliği neredeydi? Antakya’da diyorlar. Bu durumda Antakya
kilisesi haklı olarak kendi adına başpiskoposluk iddiasında bulunur. Antakya’nın bir zamanlar
ilk olduğunu kabul ediyorlar ama buradan göç eden Petrus’un bu onuru kendisiyle birlikte
Roma’ya götürdüğünü iddia ediyorlar. Papa Marcellus’un adıyla Antakya’daki ihtiyarlara
yazılmış bir mektup günümüze gelmiştir. Papa, şöyle der: “Petrus’un gözetmenliği önce
sizdeydi ama sonra Rab’bin emriyle buraya getirdi. Bu durumda bir zamanlar ilk olan
Antakya, Roma’nın gözetmenliğine boyun eğdi.”181 Ama hangi kehânet bu iyi adama
Rab’bin böyle emrettiğini açıkladı? Bu duruma yasanın karar vermesi gerekiyorsa bu
ayrıcalığı kişisel mi, gerçekten mi yoksa ikisinin karışımı olarak mı istiyorlar?182 Bu üçünden
biri olmalı. Kişisel diyorlarsa, o zaman bir yere ait değil; gerçekten istiyorlarsa son olarak bir
yere verildiğinde, kişi öldüğü ya da gittiği için geri alınmaz. Bu durumda geriye ikisinin
karışımını söylemeleri kalıyor. Kişi söz konusu olmazsa bu, bir yerin basit olarak göz önüne
alınması değildir. Hangisi isterlerse seçsinler – Roma’nın hiçbir şekilde başpiskoposluk iddia
edemeyeceği sonucunu hemen çıkartarak kolayca kanıtlarım.
13 . Diğer patriklerin sıralaması
Başpiskoposluğun (hayal ettikleri gibi) Antakya’dan Roma’ya götürüldüğünü
varsayalım. O zaman neden Antakya ikinci sırada kalmadı? Şayet Roma’nın, Petrus’un
yaşamının sonuna kadar burada başkanlık ettiği için önceliği varsa, onun ilk gözetmenlik
yerinden başka hangi kente ikinci sırada yer verilir? O zaman nasıl oldu da, Đskenderiye
Antakya’nın önüne geçti? Sadece bir öğrencinin kilisesinin Petrus’un gözetmenlik yerinden
üstün olması ne kadar uygun? Şayet her kiliseye onur, kurucusunun saygınlığına göre
veriliyorsa diğer kiliselere ne diyeceğiz? Pavlus direk diye üç elçinin, Yakup’un, Petrus’un ve
Yuhanna’nın adlarını sayar [Gal. 2:9]. Petrus’un onuru ilk sırada geliyorsa, Yuhanna’nın ve
Yakup’un başkanlık ettiği Efes ve Yeruşalim kiliseleri ikinci ve üçüncü sırayı hak etmiyor
180
Fisher, Assertions Lutheranae confutatio, s. 422 vd.
Pseudo-Isidorian Decretals, Papa Marcellus’un Antakya piskoposuna mektubu. Marcellus
piskoposlara şunu söyletiyordu: “Rab’bin, ‘Sen Petrus’sun’ dediği kişi… bütün kilisenin
başıdır. Gözetmenliği önce sizin aranızdaydı ama sonra Rab’bin emriyle Roma’ya getirildi.
Tanrısal lütfun yardımıyla bugün başkanı biziz.” (Decdetales Pseudo-Isidorianae et Capitula
Angilramni, yay. P. Hinschius, s. 223). Krş. Gratian, Decretum II. xxiv. 1. 15 (MPL 187.
1270; Friedberg I. 970).
182
Justinian’ın Pandects’inin terimleriyle tartışıyor, ix. A (yay. I. Baron, s. 33).
181
681
mu? Ama eski Yeruşalim patrikleri son sırada geliyordu;183 Efes son köşeye bile sıkıca
tutunamıyordu. Bazısını Pavlus’un kurduğu, bazısına diğer elçilerin başkanlık ettiği diğer
kiliseler atlanıyordu. Sadece bir öğrenci olan Markos’un gözetmenliği onurlandırılıyordu. Ya
bu düzenin mantıksız olduğunu kabul etsinler ya da her kilisenin kurucusu nedeniyle aynı
derecede onuru olduğunun kalıcı bir ilke olmadığını bize bahşetsinler.
(Petrus’un Roma’da bulunduğu kanıtlanmamıştır, Pavlus’un bulunduğundan ise kuşku
duyulmaz (14-15)
14 . Petrus’un bir süre Roma’da kalması
Bununla beraber Petrus’un Roma’daki kiliseye başkanlık ettiği anlatımlarında
güvenilirlik görmüyorum. Tabii ki, Eusebius’un söyledikleri –orayı yirmi yıl yönettiğikanıtlarla kolayca çürütülür. Galatyalıların birinci ve ikinci bölümlerinden, Mesih’in
ölümünden sonra Petrus’un yirmi yıl kadar Yeruşalim’de olduğu [Gal. 1:18: 2:11 vdd], sonra
Antakya’ya geldiği [Gal. 2:11] anlaşılıyor. Burada ne kadar kaldığı kesin değildir. Gregory
yedi, Eusebius yirmi beş yıl diyor.184 Ancak Mesih’in ölümünden başlayarak, (bu süre içinde
Petrus’un öldürüldüğünü anlattıkları) Nero döneminin sonuna kadar geçen zaman toplam otuz
yedi yıldır. Rab, Tiberius döneminin on sekizinci yılında acı çekmiştir. Pavlus’un tanıklığına
göre, Petrus’un Yeruşalim’de oturduğu yirmi yılı çıkarırsanız, geriye çok çok yedi yıl kalıyor.
Bu da şimdi iki piskopos arasındaki süreye oturtuluyor. Eğer Antakya’da uzun süre kaldıysa,
Roma’da ancak kısa süre piskoposluk yapmıştır. Bu, daha net gösterilebilir. Pavlus,
Romalılara mektubu Yeruşalim’e giderken yazdı [Rom. 15:25]. Yeruşalim’de ele geçirilip
Roma’ya götürüldü. Bu durumda bu mektup Roma’ya gelmeden olasılıkla dört yıl önce
yazıldı. Burada Petrus’tan hiç söz edilmez. Eğer Petrus kiliseyi yönetiyor olsaydı, bu hiç de
atlanmazdı! Son olarak, selamlarını gönderdiği Tanrı’ya bağlı insanların uzun bir listesini
yapar ve tanıdığı herkesi bu listeye dahil eder [Rom. 16:3-16]. Ama Petrus konusunda
suskundur. Sağlıklı hüküm veren insanlar için burada uzun ve kurnazca bir kanıt gerekmez;
başlı başına olay ve mektuptaki bütün kanıtlar, Roma’da olsaydı Petrus’un atlanmaması
gerektiğini bağırıyor.185
15. Yetersiz ve sonuca götürmeyen kanıt
Daha sonra Pavlus, tutuklu olarak Roma’ya getirildi [Elç. 28:16]. Luka, Pavlus’un
kardeşleri tarafından karşılandığını belirtir [Elç. 28:15]. Petrus’tan hiç söz etmez. Pavlus
buradan birçok kiliseye yazar. Bazı mektuplarında başka bazı kişilerin adına selam yazar;
Petrus’un orada olduğunu tek bir kelimeyle belirtmez. Soruyorum, Petrus orada olsaydı
suskun kalabilmesi olası mıydı? Dahası, Timoteos kadar Rab’bin işine bağlılıkla özen
gösteren kimsesi olmadığını söylediği Filipililere mektubunda Pavlus, herkesin kendi işini
183
Krş. aş. bk. m. 16. Đstanbul Konsili (381) kanon iii , “Đstanbul yeni Roma’dır” gerekçesine
dayanarak, Đstanbul piskoposuna “Roma’daki piskopostan sonra gelen öncelik hakkını” verdi.
Kadıköy Konsili (451) kanon xxviii, bu kararı şöyle açıklar: “Babalar daha eski olan Roma
tahtına haklı olarak ayrıcalıklar verdi, çünkü burası başkentti” (Fulton, Index canonum, s. 190
vd; çev. Ayer, Source Book, s. 354, 521). Hem Đstanbul’un kanon iii’ü, hem de Kadıköy’ün
kanın xxviii’i Roma tarafından reddedildi. Krş. H. Schroeder, Disciplinary Canons, s. 65 vdd
ve VI. vii. 15, dn 36.
184
I. Gregory, Letters VII. 37 (MGH Epistolae I. 485; MPL 77. 899; çev. NPNF [mektup 40]
2 ser. XII. Đi. 229); Liber Pontificalis, yay. L. M. O. Duchesne, I. 118; çev. L. R. Loomis, The
Book of the Popes, s. 4.
185
O. Cullmann, Peter: Disciple – Apostle – Martyr, Almanca baskısı, s. 37 vd., 82 vdd;
Đngilizce baskısı, s. 113, 231 vd. Cullmann, Petrus’un Roma’da kalmasını çok kısa bir
dönemle sınırlı tutar.
682
düşündüğünden şikayet eder [Flp. 2:20-21]. Aynı Timoteos’a daha ciddi bir şikâyette bulunur.
Đlk savunmasında yanında kimsenin olmadığını, herkesin onu terk ettiğini yazar [2Ti. 4:16]. O
zaman Petrus neredeydi? Şayet Roma’da olduğunu söylüyorlarsa, Pavlus Müjde uğruna terk
edilmenin hesabını hangi utanmazlıkla ona sorar? Aslında o, imanlılardan söz eder, çünkü
“Tanrı, bunun hesabını onlardan sormasın” diye ekler [2Ti. 4:16]. Öyleyse Petrus ne zaman,
ne kadar süre bu gözetmenliği yaptı? En azından onun, ölünceye kadar kiliseyi yönettiği
konusunda yazarların düşüncelerinin birbirini tuttuğunu söylenecektir. Buna, yazarların bile
onun ardından kimin geldiği konusunda aynı görüşte olmadıkları yanıtını veririm: Bazıları
Linus, bazıları Clementius der.186 Petrus’la Büyücü Simun arasında geçen bir tartışma
konusunda anlamsız birçok masal anlatırlar. 187 Augustine, batıl inançları tartışırken,
Petrus’un Büyücü Simun’a karşı zafer kazandığı o gün Roma’da oruç tutmama geleneğinin
aceleyle kabul edilen bir görüş olduğunu kabul eder.
Sonuç olarak, o dönemde işlere o kadar çok görüş dâhildi ki, okuduğumuz her şeye
irdelemeden inanmamalıyız. Ama yazarların bu aynı görüşte olmaları konusunda, Petrus’un
orada öldüğü düşüncesini tartışmıyorum; ama özellikle de uzun süre piskoposluk yaptığına
ikna olamıyorum. Bunun üzerinde fazla durmuyorum, çünkü Pavlus, Petrus’un özellikle
Yahudilere ama kendisinin öteki uluslara elçilik yaptığına tanıklık eder [Gal. 7-8]. Bu nedenle
aralarında anlaşmaya vardıkları paydaşlık [Gal. 2: 9], aslında bizim aramızda geçerli olabilir.
Kutsal Ruh’un yaptığı atama bizim aramızda vazgeçilmez olabilir. Petrus’un elçiliğinden çok
Pavlus’un elçiliğine dikkatimizi çeker. Aslında Kutsal Ruh, aralarındaki sorumlulukları öyle
paylaştırmıştı ki, Petrus’un Yahudilerin, Pavlus’un bizim elçimiz olduğunu önceden
belirlemişti. Romacılar başpiskoposluğu Tanrı’nın Sözü’nden başka yerde, başpiskoposluğun
kendisi için değerli küçük bir temel bulduğu yerde arasınlar!
(Roma Kilisesi onurlandırıldı ama birleştiren bir baş olarak değil, 16-17)
16 . Đlk dönemde Roma’daki kilisenin önemi
Karşıtlarımız eski kilisenin desteğiyle, Tanrı Sözü’nün tanıklığının desteğiyle
övündüklerinden daha az telaşlı ve daha az hatalı övünsünler diye, açıklığa kavuşturmak için
eski kiliseyi göz önünde tutalım. Yeryüzündeki bütün üyelerin itaat edeceği yüce bir baş varsa
kilise birliğinin korunabileceğine ve bu durumda Rab’bin başpiskoposluğu Petrus’a ve
haleflik hakkı nedeniyle sonuna kadar burada kalmayı Roma’ya verdiğine dair kendi
aksiyomlarıyla övündüklerinde, bu uygulamaya çok başından beri her zaman dikkat edildiğini
duyuruyorlar. Ama birçok tanıklığı kötü niyetle çarpıttıkları için, önce şunu söylemek
istiyorum: Her yerde eski yazarların Roma kilisesine büyük onur verdiklerini ve ondan
saygıyla söz ettiklerini yadsımıyorum. Bunun neden böyle olduğunun belirli üç nedeni var.
1 . Petrus’un kurduğuna ve geliştirdiğine dair (şöyle ya da böyle yaygın olan) görüş,
bunun kilise adına destek ve yetki elde etmek için, çok büyük öneminin olduğudur; bu
nedenle Batı’da buna onur adına “elçisel gözetmenlik” denir.
2 . Roma, Đmparatorluğun başkenti olduğu için, olasılıkla oradaki insanlar başka
yerlerdekilerden öğretiş, sağgörü, beceri, deneyim genişliği açısından daha üstündü. Kilisenin
186
Birinci yüzyıldaki Roma piskoposlarının kronolojiyi ve sıraları hala güçlükler ortaya
koyar. Irenaeus, Petrus’la Pavlus’un Roma kilisesini kurduklarını, piskoposluğu Linus’a
emanet ettiklerini, ondan sonra ve Clementius’tan önce de Anacletus adlı iki piskoposun
geldiğini belirtir. Against Heresies III. iii. 3 (MPG 7. 848); çev. Ayer, Source Book, s. 113).
187
Augustine, Letters xxxvi. 21 (MPL 33. 145 vd; çev. FC 12. 156). 1559 basımındaki “Epist.
2 ad Januar” alıntısı yanlıştır. Elç. 8:5-24’deki Büyücü Simun daha sonraki Gitta’lı Simon’la
karıştırılmış ve Petrus’la ters düşmüş, fantastik mucizeler gerçekleştirmiş, aşırı Gnostik
öğretişleri seslendirmiş bir destan kahramanı olmuştur.
683
ünü ve Tanrı’nın çok daha yetkin olan diğer armağanları küçümseniyor görünmesin diye bu
gerçek iyice hesaba katıldı.
3 . Bunların yanı sıra üçüncü bir neden daha vardır: Doğu, Yunanistan ve hatta
Afrika’daki kiliseler görüşler yüzünden kendi aralarında tartışmalarla sarsıntılar geçirdiğinde,
Roma onlardan daha sakin ve daha az sorunluydu. Olan şu ki, gözetmenlikten alınan Tanrı’ya
bağlı ve kutsal piskoposlar bir sığınma yeri ve liman olarak çoğunlukla Roma’ya gidiyorlardı.
Batılıların zekâsı Asyalılardan ve Afrikalılardan daha az keskin, daha az işlek olduğu için188,
yeniliklere daha az tutkundular. Roma Kilisesi’nin bu kuşkulu zamanlarda diğerlerinden daha
az sorunlu ve öğretişi elde eder etmez ona sarılmakta diğer hepsinden daha inatçı olduğu
olgusu, onun yetkisine – biraz sonra daha iyi açıklayacağımız üzere- çok şey katmıştı. Bu üç
nedenden dolayı Roma’ya hiç de daha az onur verilmediğini ve eski yazarların dikkat çeken
birçok tanıklıklarıyla onu övdüklerini söylüyorum.
17 . Đlk kilisenin öğretiğine göre, kilise birliği için evrensel bir piskoposun gerekmediği
apaçıktı
Ama buna dayanarak karşıtlarımız, Roma’ya başpiskoposluk ve diğer kiliselerin
üzerinde yüce bir yetki atfetmek isterlerken, dediğim gibi, çok yanlış davranıyorlar. Bunu
netleştirmek için önce, onların bu kadar çok çabaladıkları bu birlik konusunda eski yazarların
ne düşündüklerini kısaca göstereyim. Hieronymus, Nepotianus’a yazarken birçok birlik örneği
saydıktan sonra sonunda kilise hiyerarşisine gelir. Her kilisenin kendi piskoposu, başihtiyarı,
başdiyakonu vardır ve her kilisenin düzeni yöneticilerine bağlıdır, der.189 Burada Roma’nın
bir ihtiyarı konuşuyor: kilise düzeninde birlik öneriyor. Tek bir başın bütün kiliseleri
birleştiren bir bağ olduğundan neden söz etmiyor? Şu andaki tartışmaya başka hiçbir şeyin
bundan daha çok yararı olmazdı. Bu noktanın, unutkanlıkla gözden kaçtığı söylenemez.
Gerçekler izin verseydi başka hiçbir şeyi bundan daha çok isteyerek kullanmazdı. Bu nedenle
o, Cyprianus’ın şu sözlerle çok güzel anlattığı şeyin, birliğin gerçek temeli olduğunu
kuşkusuz görmüştü: “Bir başpiskoposluk vardır. Her piskopos bu ‘bütününün’ bir parçasını
oluşturur. Bir kilise vardır. Verimliliğinin artmasıyla her yere yayılarak kalabalıklar oluşturur.
Güneşin birçok ışını ama tek bir ışığı, ağacın birçok dalı ama sağlam gövdesini toprağa
bağlayan tek bir güçlü kökü vardır; birçok akarsu tek bir kaynaktan aktığı için, birçoğu
kıyılarından bol bol taşsa bile, yine de birlik kaynakta bölünmemiş olarak kalır…Rab’bin
ışığında yıkanın kilise de böyledir. Işınlarını bütün yeryüzüne saçar: ama her yere yayılan bir
ışığı vardır. Bedenin birliği bozulmaz; dallarını bütün yeryüzüne yayar; taşan akarsularını bol
bol akıtır; ama bir başı ve bir kaynağı vardır” vb. Ayrıca: “Mesih’in Gelini zina yapan biri
olamaz; o, tek bir ev bilir; lekesiz bir alçakgönüllülükle tek bir evlilik yatağının kutsallığını
korur.” Cyprianus’un, bütün kiliseyi Kendi yönetimi altına alan Mesih’i sadece evrensel
piskopos yaptığını görüyorsunuz. Bu bütünün parçalarının bu Başın altındaki piskoposluk
görevi yapan herkes tarafından bir arada tutulduğunu söyler.190 Şayet kesintisiz
başpiskoposluk sadece Mesih’in ellerine dayanıyorsa ve her piskopos bu görevin bir parçasına
sahip çıkıyorsa Roma gözetmenliğinde başpiskoposluk nerededir? Bu alıntıların amacı,
Romacıların genellikle kabul edildiği ve kuşku duyulmadığı şeklinde baktıkları ilkenin –
dünyasal bir başın altındaki hiyerarşik birlik- eski babalara son derece yabancı olduğunu yeri
gelmişken okura bildirmektir.
188
Irk özellikleri Institutes’un başka bir yerinde görülmez. Daha önceki cümlelerin kaynağı
Augustinus’tur, Letters xliii. 7; ccix. 8, 9 (MPL 33. 163, 955 vd; çev. FC 12. 187).
189
Jerome, Letters cxxv. 15 (CSEL 56. 133; çev. NPNF 2 ser. III. 249). “Nepotian” adı keşiş
“Rusticus” olmalıdır.
190
Cyprian, On the Unity of the Catholic Church iii, v, vi (CSEL 3. 1. 212, 214; çev. LCC V.
125-128).
684
VII. BÖLÜM
KĐLĐSENĐN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN KISITLANDIĞI VE BÜTÜN SINIRLARIN
KALDIRILDIĞI BU ZĐRVEYE OTURUNCAYA KADAR ROMA PAPALIĞININ
KÖKENĐ VE GELĐŞĐMĐ
(Đlk zamanlarda Roma gözetmenliğinin alçakgönüllü konumu, 1-4)
1 . Đznik ve Efes Konsilleri’nde Roma gözetmenliğinin konumu
Roma gözetmenliğinde başpiskoposluğun eskiliğine gelince, bunun Đznik Konsili’nin
kararından daha önce kurulduğunu gösteren hiçbir şey yoktur. Bu konsilde patrikler arasında
ilk yer Roma piskoposluğuna verilmiş, Roma kenti dışındaki kiliselerin yönetiminin
sorumluluğu ona bırakılmıştır.191 Konsil diğer patriklerin her birini kendi sınırları içinde bir
yere atamak için, onları aralarında böyle ayırdığında, tabii ki, onu hepsinin başı durumuna
getirmedi, başlardan biri yaptı. Vitus’la Vincentius da o dönemde Roma Kilisesi’ni yöneten
Julius adına oradaydı. Dördüncü sıra onlara verildi.192 Soruyorum, Julius kilisenin başı olarak
kabul edilmiş olsaydı, delegeleri neden dördüncü sıraya oturtuldular? Özellikle hiyerarşik bir
düzen yansıtmak zorunda olan bu evrensel konsile Athanasius’un mu başkanlık etmesi
gerekiyordu?193 Görünen o ki, Efes Konsili’nde (o zaman Roma’da papa olan) Celestinius,
gözetmenliğinin saygınlığını garanti altına almak için bir hileye başvurdu. Delegelerini oraya
gönderdiğinde (her durumda başkanlık yapacak olan) Đskenderiyeli Cyrilius’u kendine vekil
atadı.194 Bu vekâletin amacı, kendi adını şöyle ya da böyle ilk sıraya oturtmaktan başka
neydi? Diğerleriyle birlikte onun daha alt konumda bulunan delegelerine de görüşleri soruldu
ve konumlarına göre imza atmaları istendi. Bu arada Đskenderiye patriği, kendi adıyla birlikte
Celestinius’un adına da yer verdi.
Đkinci Efes Konsili için ne demeliyim?195 Leo’nun elçilerinin katılmasına rağmen,
Đskenderiye patriği Dioscurus sanki hakkıymış gibi başkanlık yaptı. Aziz Flavianus mahkûm
191
Đznik Konsili (325) kanon vi (Mansi II. 670 vd; Fulton, Index canonum, s. 124 vd; çev.
Schroeder, Disciplinary Canons, s. 29 vdd). “Julius” yanlıştır, papa Silvester’di (314-335). E.
Giles, Documents Illustrating Papal Authority, M. S. 96-454, bu bölümdeki tartışmayla
ilişkili çok sayıda belge için başvurulması yararlı olabilir.
192
Sozoman, Yeruşalim, Antakya ve Đskenderiye piskoposlarını Roma delegelerinden önce
sıralar: Ecclesiastical History i. 17; Cassiodorus, Tripartite History II. 1 (MPL 69. 920 vd;
çev. NPNF 2 ser. II. 253). Calvin’in tezi Roma Katoliği bir bilginin sözleriyle açıklanır:
Miltiades’e göre, Silvester’in uzun başpiskoposluk dönemi “yüzyılın en büyük boşluğuydu”.
“Prensin isteğiyle ve olasılıkla papanın güçsüzlüğü dolayısıyla Roma Kilisesi Hıristiyanlığı
ilgilendiren olayların dışında kaldı; aslında papanın elçileri 314 yılında Arles’daki, daha sonra
da Đznik’teki büyük konsillere katıldılar ama dikkate değer bir rol oynamadılar. Önemli rolleri
çok azdı.” J. R. Palangue, ve diğ. The Church in the Christian Roman Empire; çev. E. C,
Messenger, s. 30.
193
Calvin’in, Athanasius’un Đznik Konsil’in başkanlık ettiği düşüncesi yanlıştır. Başkanlık
ettiği bilinen tek görevli, Cordova piskoposu Hosius’tu (ölm. 356). Adı, kanonları
imzalayanlara öncülük ediyordu (Mansi II. 692).
194
Söz konusu olan, Efes’teki Üçüncü Ekümenik Konsil’dir, 431 (Mansi IV. 1279 vdd; Krş.
NPNF 2 ser. XIV. 193, 223, 227).
195
Efes’teki “soyguncu sinodu”, 449 (Mansi VI. 587; Ayer, Source Book, s. 511; B. J. Kidd,
History of the Christian Church to 461 III. 285-310). I. Leo’nun sinoda yazdığı ama başkanlık
yapan Đskenderiyeli Dioscorus’un örtbas ettiği iki mektup burada özellikle ilgiye değer: I.
Leo, Letters xxviii (Leo Cildi adı verilir); xxiii (MPL 54. 755- 782, 797-800; çev. NPNF 2
ser. II. 38-43, 46 vd; XIV. 254; Krş. Ayer, Source Book, s. 515 vd).
685
edildiği ama Eutyches’in aklanarak dinsizliği bağışlandığı için, Romacılar bunun bir Ortodoks
konsili olmadığını söyleyerek karşı çıkacaklardır. Ama sinod toplandığında, piskoposlar
yerlerini kendi aralarında paylaştıklarında, kutsal ve yasal bir konsilmiş gibi, Roma
Kilisesi’nin elçileri de diğerleriyle birlikte oturdular. Ama ilk sırada hak iddia etmediler.
Orayı başka birine bıraktılar;196 birinci sırayı hak ettiklerine inansalardı, bunu yapmazlardı.
Çünkü Roma piskoposları kendi onurları adına en büyük kavgaları çıkarmaktan ve tek bu
nedenden ötürü tehlikeli çekişmelerle kiliseyi bezdirmekten, huzurunu kaçırmaktan asla
utanmıyorlardı; ama Leo, delegeleri için ön sırayı istemenin çok mantıksız bir talep olacağını
anladığından, bu işin peşini bıraktı.
2. Kadıköy Konsili’nde ve Beşinci Đstanbul Konsili’nde
Bunu Kadıköy Konsili izledi. Đmparatorun verdiği ayrıcalıkla Roma kilisesinin
temsilcileri ilk sırada oturdular. Ama Leo, bunun olağandışı bir ayrıcalık olduğunu kabul
eder; bunu Đmparator Markianus’la Đmparatoriçe Pulkheria’dan istediğinde, bunun kendi
hakkı olduğunu iddia etmez ama sadece, Efes Konsili’ne başkanlık eden Doğu’daki
piskoposların her şeyi karıştırdıklarını ve yetkilerini günahkârca kötüye kullandıklarını
bahane eder. Bu durumda ciddi bir aracıya gerek olduğu için, bir zamanlar bu kadar kararsız
ve düzensiz olan kişilerin bu göreve uygun olmaları mümkün değildi. Diğerlerinin kusurlarına
ve yetersizliklerine dayanarak, yönetme görevinin kendisine verilmesini istedi.197 Bu özel
ayrıcalık ve normal işleyişin dışında istenen şey, geleneksel yasada kesinlikle yoktur. Böyle
davranılmasının tek nedeni, eski başkanlar kötü davrandıkları için, başka bir yeni başkana
ihtiyaç olmasıdır. Bunun daha önce yapılmadığı ya da sürdürülmesinin gerekmediği ama var
olan tehlike karşısında yapıldığı bellidir. Bu durumda Kadıköy Konsil’inde Roma papasının
yeri, bu gözetmenliğe mensup olduğu için değil, sinodun ciddi ve uzman bir aracıya ihtiyacı
olduğu için ön sıradaydı. Başkanlık etmesi gereken kişilerse aşırılıkları ve ahlaksızlarıyla bu
konumun dışında kalmışlardı.
Leo’nun bir halefinin, nüfuzla kabul edildiğini söylüyorum. (Çok sonra yapılan)
Beşinci Đstanbul Konsili’ne elçilerini gönderdiğinde ön sıra için mücadele etmedi ama
Đstanbul Patriği Mennas’ın başkanlık yapmasına seve seve izin verdi. Augustinus’un katıldığı
Kartaca Konsili’nde Roma gözetmenliğinin elçilerinin değil, Roma papalığının yetkisi
tartışılırken bile, buranın Başpiskoposu Aurelius’un başkanlık yaptığını görüyoruz. Aslında
Đtalya’da evrensel bir konsil (Aquileia Konsili) toplanmıştı. Roma piskoposu katılmamıştı. O
tarihlerde imparatorun üzerinde büyük etkisi olan Ambrosius başkanlık yapmıştı; burada
Roma papalığından hiç söz edilmemişti. O tarihlerde Ambrosius’un saygınlığı nedeniyle
Milano gözetmenliği Roma’dan daha çok tanınmıştı.198
196
Efes Sinodu’nda (449) Leo’nun delegeleri diğerleriyle birlikte otursalar da, kararlara
“kararlılıkla karşı çıktılar”. Aralarından biri, diyakon Hilary, kararları baskı altında
imzalamak zorunda kalmamak için kaçtı. Bk. I. Leo , Letters xliii, xliv (MPL 54. 821-832;
çev. NPNF 2 ser. XIV. 52-54). Đnsanın, Mesih’in tanrısal doğasında massedilmesi doktrinini
öğreten Eutyches, bu düzensiz sinodda aklandı ama görüşü Kadıköy’de yüksek sesle mahkûm
edilecekti, 451.
197
I. Leo, Letters xcviii. 1; ciii; cvi. 3; lxxxix (MPL 54. 951 vd, 988, 1005, 92); çev. NPNF 2
ser. XII. Đ. 72, 78; mektup ciii. NPNF’deki ya da FC’deki dn; mektup lxxxix çev. FC 34. 162
vd; cvi çev FC 34. 182-188).
198
Sözü edilen Đstanbul Konsili, Papa Vigilius’un, baskı altında kalarak Monofizitleri kabul
ettiği 553 yılındaki konsildir: Mansi IX. 181, 367, 655; MPL 69, 67 vd, 143, 147; çev. Ayer,
Source Book, s. 544, 547 vd. Aquieleia Konsili’nde (381) “sadece Đspanya ve Roma temsil
edilmedi”: H. Burn-Murdoch, The Development of the Papacy, s. 184. Ambrose’un bu
bağlantısı konusunda bk. Ambrose, Letters li (MPL 16. 1209-1214; çev. NPNF 2 ser. X. 450686
3 . Daha sonraki Roma piskoposlarının görkemli unvanları ilk dönemde henüz bilinmiyordu
Romacıların harika şekilde övündükleri “Başpiskopos” ve öbür görkemli unvanlara
gelince, bunların ne zaman ve nasıl sızdığına hükmetmek güç değildir. Cyprianus,
Cornelius’tan sık sık söz eder; ona “kardeş”, “dost piskopos” ya da “arkadaş”tan başka bir şey
demez. Ama Cyprianus, Cornelius’un halefi Stephanos’a yazdığında onu kendisiyle ve
diğerleriyle sadece eşit duruma getirmez, hatta ondan oldukça acımasızca söz eder. Onun
kendini beğenmişliğine, cahilliğine artık karşı çıkar.199 Cyprianus’tan sonra bütün Afrika
kilisesinin bu konuya nasıl baktığını fark ediyoruz. Kartaca Konsili, birisine “rahiplerin
prensi” ya da “birinci piskopos” denmesini yasaklar. Sadece “birinci gözetmenliğin
piskoposu” denir. Yine de biri daha eski kayıtların tomarını açarsa, Roma piskoposunun o
dönemlerde kendisine, yaygın olan “kardeş” diye hitap edilmesinden hoşnut olduğunu
görecektir. Kuşkusuz, kilisenin gerçek ve saf formu sürdükçe bütün bu görkemli adlar hiç
duyulmadı. Roma gözetiminin daha sonra giderek haddini aştı. “Yüce Papa” ve
“yeryüzündeki kilisenin tek başı” unvanları o dönemde bilinmiyordu. Ama Roma piskoposu
böyle unvanlar edinmeye cesaret ederse, onun çılgınlığını kısa sürede engelleyecek yiğit
insanlar vardı. Hieronymus, Roma ihtiyarı olduğu için, dönemin gerçekleri ve durumu
elverdiğince kilisesinin saygınlığını duyurmaya isteksiz değildi; ama onu asıl konumuna nasıl
getirdiğini de görüyoruz. “Şayet yetki isteniyorsa” der, “dünya kentten daha büyüktür. Neden
bana tek bir kentin geleneğini öneriyorsunuz? Kilise yasalarına ters düşerek kendini
beğenmişliğini ortaya koyan sadece bir avuç insanın iddialarını neden savunuyorsunuz? Bir
piskopos nerede olursa olsun, Roma’da, Gubbio’da, Đstanbul’da ya da Reggio’da olsun aynı
değerdedir, aynı rahiplik görevindedir. Zenginliğin gücü ya da yoksulluğun alçakgönüllülüğü
piskoposu üst ya da ast yapmaz.”200
4 . I. Gregorius “Evrensel Piskopos” unvanını reddetti
“Evrensel piskopos” unvanı konusundaki tartışmalar Gregorius dönemine kadar ortaya
çıkmadı: Đstanbul’daki John’ın hırsı, kavga için fırsat yarattı. O, kendini evrensel kılmak
istiyordu – daha önce başka birinin hiç denemediği bir şey. Gregorius, kendisine ait olan
hakkın elinden alındığı bu kavgaya karışmaz ama bu hitabın dinle ilgisiz, aslında Tanrı’ya
saygısızlık, Mesih Karşıtı’nın habercisi olduğunu söyleyerek şiddetle protesto eder. “Bu
durumda bütün kilise düşer” der, “kendisine ‘evrensel’ denen biri düşer.” Başka bir yerde de
şunu söyler: “Kardeşimiz ve dostumuz piskopos diğerlerini küçümseyerek tek piskopos adını
alırsa bu sabırla katlanılmayacak kadar üzücüdür. Ama onun gururu, Mesih Karşıtı’nın çoktan
yaklaştığından başka neyi gösteriyor? O, meleklerle paydaşlığı geri çevirerek, eşsizliğin
453; FC 26 [dn 3 olarak]. 20-26. Mektup Aquileia’dan yazıldı. Ayrıca bk. B. J. Kidd, History
of the Christian Church II. 361 vdd.
199
Cyprian, Letters lxviii. 1; xliv. 1; xlv. 1; xlvii; xlviii. 1; lxxii. 3; lxxv, 3, 17, 25 (CSEL 3. ii.
724, 597, 599, 605 vd, 777, 817, 821, 826; çev. ANF [mektup lvi. 1; xl. 1; xliv. 1; lxxi. 3; liv.
3, 17, 23] V. 367 vd, 319 vd, 321, 322, 379, 390, 394, 396).
200
Jerome, Letters cxlvi. 1, 2 (CSEL 56, 310 vd; çev. LCC V. 386 vd). “Si authoritas
quaeritur orbis maior est urbe.” Calvin, Hieronymus’un cümlesinin anlamını değil, düzenini
değiştirmiştir. Parisli John, konsillerin papaların üzerindeki yetkisini desteklemek için bu
değiştirilmiş cümleyi kullanmıştır: “Et quod orbis maior est urbe et papa, concilium maius est
papa solo.” De papali et regia potestate (1302) (M. Goldast, Monarchia seu Romani imperii
II. 339). Krş. McNeill, “The Emergence of Conciliaris”, E. N. Anderson ve J. L. Cate,
Medieval and Bibliographical Essays in Honor of James Westphal Thompson, s. 294, dn 63.
Krş. Luther, “Kutsal Kilise, Roma’ya bağlı değildir, dünya kadar geniştir”; Answer to the
Celebrated Romanist at Leipzig (Werke WA VI. 300; çev. Works of Martin Luther I. 361).
687
zirvesine çıkmaya çalışan Mesih Karşıtı’nı apaçık taklit ediyor!” Đskenderiye’deki Eulogius’la
Antakya’daki Anastasius’a yazdığı başka bir mektupta şöyle der: “Benden öncekilerin hiçbiri
dinle ilgisi olmayan bu kelimeyi kullanmak istemedi. Bir patriğe ‘evrensel’ denirse, o zaman
‘patrik’ adının öbürlerinin elinden alınmış olacağı açıktır. Kardeşlerinin onurunu en ufak bir
tehlikeye atacak bir üstünlük iddiasında bulunmayı istemek, Hıristiyan düşünüşünden uzak
olsun.” “Bu kötü sözcüğü kabul etmek imana zarar vermekten daha az değildir.” “Đman
birliğini korumak başka” der, “kendimizi yüceltmeyi gemlemek başkadır. Kendine kim
‘evrensel piskopos’ derse ya da böyle denmesini isterse, bu kendini yüceltmenin Mesih
Karşıtı’nın habercisi olduğunu güvenle söylüyorum, çünkü o, böyle övünerek diğerlerinin
önüne geçer.” Aynı şekilde Đskenderiye’deki Anastasius’a şunları yazar: “Batıl inançtan ve
gururdan kaynaklanan bu sözcükle övünmesini düzeltmezse onun bizimle esenlik içinde
olamayacağını söylemiştim. Bu sözcük, dine karşı suç işleyen biri tarafından ilk kez
bulunmuştur.
(Onurunuzun zarar görmesinden söz etmekten kaçınabileyim diye) bir
piskoposa ‘evrensel’ denirse, bu evrensel piskopos öldüğünde evrensel kilise çöker.”
Ama bu onurun Kadıköy Konsili’nde Leo’ya önerildiği konusundaki ifadesinin
gerçekle hiçbir benzerliği yoktur. Bu sinodun resmi yazılarında böyle bir şey okunmaz.
Burada Đstanbul gözetmenliği lehine alınan kararı birçok mektubunda eleştiren Leo’nun,
kendisine verilen şeyi geri çevirdiği doğruysa, her şeyden çok daha inandırıcı olan bu kanıtı
kuşkusuz atlamazdı; yoksa aşama yapmayı çok isteyen biri olarak, övülmesine katkıda
bulunacak bir şeyi seve seve küçümsemezdi. Gregorius kandırılmıştı. Kadıköy Konsili’nin bu
unvanı Roma gözetmenliğine verdiğini düşünüyordu. Bunun kutsal bir sinoddan geldiğine
tanıklık etmesi, aynı zamanda da buna kötü, dinle ilişkisiz, iğrenç, gururlanma, Tanrı’ya
saygısızlık demesinin ve aslında şeytanın planladığını, Mesih Karşıtı’nın haberinin yayıldığını
söylemesinin ne kadar gülünç olduğunu söylemekten kaçınıyorum. Birine özel olarak bir şey
verildiğinde bütün piskoposlar hakları olan onurlarından yoksun kalmasınlar diye, kendinden
öncekilerin bunu geri çevirdiklerini ekler. Başka bir parçada şöyle der: “Hiç kimse kendisine
böyle adın verilmesini istemedi; papalık makamında eşsizliğin görkemini kaparak, bütün
kardeşlerini bundan yoksun bırakıyor gibi görünmesin diye, bu iddialı unvanı hiç kimse eline
geçirmedi.”201
(Đmparatorların ve metropolitlerin yetkisiyle ilişkili olarak bu unvanın yetkisinin
sınırları, 5-10)
5 . Roma’nın yetkisinin kökeni
Şimdi Roma papasının bütün kiliselerin üzerinde tartışılmaz şekilde sahip olduğunu
iddia ettiği yetkiye geliyorum. Bir zamanlar bu konunun ne kadar tartışıldığını biliyorum:
Roma gözetmenliğinin diğer kiliselerin kontrolünü ele geçirmek istemediği zaman hiç olmadı.
Onun, hangi yollarla giderek bir güç haline geldiğini irdelemek burada yersiz olmayacaktır.
Üstlenmesinin üzerinden çok zamanın geçmediği sınırsız egemenlikten henüz söz
201
Krş. IV. vii. 17, 21 vd. Calvin m. 4’ün ilk bölümünün temelini I. Gregory’nin
mektuplarının üzerine atar, I. Leo’nun bazı mektuplarından da yararlanır: I. Gregory, Letters
V. 37, 39, 41, 44, 45 (MGH Epistolae I. 322, 327, 332, 341, 344; MPL [ Sırasıyla no.lar
şöyledir: V. 20, 21, 43, 18, 19) 77. 745, 749, 771, 740, 743; çev. NPNF 2 ser. XII. ii. 170,
171, 179, 166, 169); VII. 24, 30 (MGH Epistolae I. 469, 477 vd; MPL [No. 27, 33] 77. 883,
891; çev. NPNF 2 ser. XII. ii. 222, 225 vd); IX. 156 (MGH Epistolae II. 157 (MPL [No. 148]
77. 1004; NPNF’den değil); I. Leo, Letters, civ. 2; cv. 2; c. 3; ci. 4. 5 (MPL 54. 993. 998 vd,
972, 979; çev. NPNF 2 ser. XII. i. 75, 76 vd; son ikisi NPNF’den ya da FC 34’den değil).
(Anastasius’dan ikinci kez söz edildiğinde Latince metinde, Antiocene yerine yanlışlıkla
“Alexandrino” sözcüğü kullanılmıştır [OS V. 107]).
688
etmiyorum.202 Ama burada ilk dönemlerde diğer kiliselerin bazı haklarını ne yolla ele
geçirdiği anlatılmaya değer.
Büyük Constantinus’un oğulları Đmparator Constantius ve Đmparator Constans
dönemlerinde Arius yandaşları hizipçiler Doğu kiliselerini ikiye ayırıp zora soktuğunda o
dönemde Ortodoks imanının başlıca savunucusu Athanasius gözetmenlikten alındı. Bu felaket
onu Roma’ya gelmek zorunda bıraktı. Roma gözetmenliğinin yetkisiyle sözde hem
düşmanlarının öfkesini yatıştıracak, hem de sıkıntı içindeki dine bağlı kişileri güçlendirecekti.
Dönemin piskoposu Julius ona saygıyla karşıladı. Batı’daki piskoposlara onun davasını
savundurmayı başardı. Dine bağlı kişilerin dış yardıma çok ihtiyaçları olduğu ve en iyi
yardımı Roma Kilisesi’nden göreceklerini fark ettiler. Ona verebildikleri kadar çok yetki
verdiler. Ama bütün konu sadece, onunla paydaşlığa çok değer vermeleriydi. Bundan
kopmanın utanç verici olduğunu düşünüyorlardı.
Daha sonra kötü ve günahlı insanlar da Roma Kilisesi’nin saygınlığına büyük
katkılarda bulundular; yasal olarak yargılanmaktan kaçmak için, sığınak olarak oraya gittiler.
Piskoposu tarafından suçlu bulunan bir ihtiyar ya da yetkisi altında bulunan bölgedeki bir
sinod tarafından suçlu bulunan bir piskopos hemen Roma’ya başvuruyordu. Roma
piskoposları bu başvuruları, göstermeleri gerekenden daha büyük gayretle kabul ediyorlardı,
çünkü her yerdeki insanların işine burunları sokmak onlara olağanüstü bir güç gibi geliyordu.
Eutyches, Đstanbul piskoposu Flavianus tarafından suçlandığında kendisine haksızlık
yapıldığını söyleyerek Leo’ya şikâyet etti. Leo hiç gecikmeden, aniden denecek kadar
aceleyle bu kötü davayı desteklemeyi üstlendi. Flavianus’u, sanki masum birini hiç
dinlemeden mahkûm etmiş gibi acıklı şekilde eleştirdi. Bu hırsıyla Eutyches’in dine
saygısızlığını bir süre pekiştirmeyi başardı.203
Afrika’da bunun sık sık olduğu bellidir; bir alçak, usule uygun yargılanır yargılanmaz
hemen Roma’ya kaçıyor ve yurttaşlarına iftiralar yağdırıyordu; dahası Roma gözetmenliği
müdahale etmeye her zaman hazırdı. Bu küstahlık, Afrika’daki piskoposları aforoz cezası
verilen hiç kimsenin deniz ötesine başvurmayacağına dair karar almaya zorladı.204
6 . O dönemde Roma’nın yetkisinin tuhaf özellikleri
Yine de her halükarda o dönemde Roma gözetmenliğinin hakkını ve gücünü
irdeyelim. Kilisenin yetkisi şu dört başlık altında toplanıyordu: piskoposların atanması,
konsillerin toplantıya çağrılması, başvuruların dinlenmesi ya da yargılama yetkisi, ceza
önergesi ya da kınama.205
Bütün eski konsiller piskoposların metropolitler tarafından atanmasını emrediyordu;
Roma piskoposuna kendi patrikliği dışında hiçbir yerde bunu yapmasını emretmiyordu. Ama
köle durumuna getirilmeye izin vermeyen metropolitler dışında, bütün Đtalyan piskoposların
Roma’ya gelerek kutsanmak istemeleri alışkanlığı giderek yaygınlaştı. Ama bir metropolit
atanacağı zaman Roma piskoposu ihtiyarlarından birini başkanlık etmesi için değil, hazır
bulunması için oraya gönderirdi. Gregorius’un mektupları arasında, Laurentius’un ölümünden
sonra Milano’da Constantius’un atanmasını anlatan bir örnek vardır. Yine de, bunun çok eski
bir kural olduğunu düşünmüyorum ama önceleri, onur ve nezaket adına paydaşlığı onaylamak
üzere, elçileri atamalara tanıklık etmeleri için oraya buraya gönderiyorlardı. Önceleri gönüllü
202
IV. xi. 10-15. 4-6. yüzyıllardaki papaların yüce yetki iddiasında bulunduklarına dair
modern bir açıklama için bk. Dom J. Chapman, Studies in the Early Papacy, böl. v-viii.
203
Krş. B. J. Kidd, History of the Christian Church II. 298 vdd.
204
416 tarihinde yapılan (Kartaca yakınındaki) Đkinci Milevis Sinodu, Smits (II. 276), kanon
xxii (Mansi IV. 332; Hefele-Leclercq II. i. 125; Gratian, Decretum II. ii. 6. 35 (MPL 187. 633;
Friedberg I. 479; çev. NPNF 2 ser. XIV [kanon xxviii]. 456 [kanon cxxv]. 502).
205
Yine de bunlar, birinci, dördüncü, ikinci ve üçüncü sırayla ele alınıyordu.
689
olarak yapılan iş, daha sonra zorunluluk olarak düşünülmeye başladı. Böyle olsa bile, Đznik
Konsili kanonunun belirttiği üzere, daha önceleri Roma piskoposunun ancak kendi patriklik
bölgesinde, yani kent dışındaki kiliselerde atama yetkisine sahip olduğu bellidir.
Atamaya, sinodun mektubunu göndermek de eklendi. Bu mektupta Roma piskoposu
hiçbir şekilde diğerlerinden daha üstün değildi. Patrikler atanmalarının hemen ardından
geleneksel olarak, resmi bir belgeyle imanlarını duyururlardı. Kutsal ve Ortodoks konsilleri
kabul ettiklerini ikrar ederlerdi. Đmanlarının hesabını verdiklerinde karşılıklı olarak birbirlerini
onaylarlardı. Roma piskoposu bu iman açıklamasını kendisi vermeden başkalarından almış
olsaydı üstün diye kabul edilebilirdi ama bunu başkalarına vermeye başkalarından almaktan
hiç de daha az zorunlu olmaması ve genel hukuka tabi olması, kesinlikle egemenliğin değil,
paydaşlığın işaretiydi. Bu uygulamanın örnekleri olarak, Gregorius’un Anastasius’a,
Đstanbul’daki Cyriacus’a ve başka yerlerdeki bütün patriklere yazdığı mektuplar
gösterilebilir.206
7 . Karşılıklı uyarı
Bunun ardından uyarılar ya da kınamalar gelir. Roma piskoposlarının eskiden bunları
başkalarına yapmaları gibi, sırası gelince kendileri de buna katlanırlar. Irenaeus, Victor’u
sertçe azarlar, çünkü önemsiz bir şey için kiliseyi tehlikeli bir çekişmeyle düşünmeden
rahatsız eder. Victor, karşı koymadan itaat eder.207 O dönemde kutsal piskoposların bu
özgürlüklerini Roma’daki yüksek rütbeli bir din adamına karşı kardeşçe bir hak olarak
kullanmaları, günah işlediğinde onu uyarmaları ve ceza vermeleri bir gelenekti. Yeri
geldiğinde, durum gerektirdiğinde, diğerlerine görevlerini hatırlatır ve yapılan yanlışlar için
azarlardı. Cyprianus, Stephanos’u Galya piskoposlarını uyarmak için teşvik ettiğinde bu tezini
bütünüyle kendi yetkisine değil, piskoposların sahip oldukları ortak yetkiye dayandırır.
Soruyorum, eğer Stephanos o dönemde Galya’dan sorumlu olsaydı, Cyprianus “Onları zorla,
onlar sana ait” demez miydi? Ama o, çok başka konuşur. “Bizi birbirimize bağlayan kardeşçe
paydaşlık” der, birbirimizi uyarmamızı gerektirir.”208 Başka zamanlarda yumuşak huylu olan
Cyprianus’un, Stephanos’un giderek gurura kapıldığını düşündüğünde, ona ne kadar sert
sözlerle çıkıştığını da görüyoruz. Bu açıdan da, Roma piskoposuna kendi yetki bölgesinden
olmayanları yargılamanın henüz bahşedilmediği görülüyor.
8. Sinodları toplama yetkisi
Sinodları toplamaya gelince, yetki bölgesindeki bir sinodu belirlenen zamanda
toplantıya çağırmak her metropolitin göreviydi. Roma piskoposunun bu konuda yetkisi yoktu.
Dahası evrensel konsil çağrısında ancak imparator bulunabilirdi.209 Herhangi bir başpiskopos
206
I. Gregory, Letters III. 29 (MGH Epistolae I. 186 vd; MPL 77. 627; çev. NPNF 2ser. XII.
ii. 129). Daha sonra Gregorius, Constantinus’a, “kutsal Rab’bin Sofrası töreninde giyilecek
bir başpiskopos cübbesi” gönderir”; Letters IV. 1 (MPL 77. 679; çev. NPNF 2 ser. XII. 11.
144) ayrıca bk. Letters I. 25; VII. 5; I. 24 (MGH Epistolae I. 38 vd, 447, 28; MPL 77. 479 vd,
858 vd, 468 vdd [sırasıyla I. 26; VII. 4; I. 25]; çev. NPNF 2 ser. XII. ii. 80 vdd [VII. 5 dn
verilmiyor]).
207
Eusebius, Ecclesiastical History V. xxiv. 11 vdd. (GCS 9. 494 vd; çev. NPNF 2 ser. I. 243
vd).
208
Cyprian, Letters lxviii; lxxiv; lxxiv. 1, 3, 4, 7, 8 (CSEL 3. ii. 746, 799, 801 vd; 805; çev:
ANF [sırasıyla mektup lxvi ve lxxiii] V. 368, 386 vdd). Mektup lxxiv, 8 (lxxiii. 8)’de
Cyprianus, Papa Stephanos’a “sapkınların dostu, Hıristiyanların düşmanı” der.
209
Eusobius, Constantinus’un “genel konsil çağrısında bulunduğunu” belirtir; Life of
Constantine III. vi. (GCS 7. 79; çev. NPNF 2 ser. I. 521). Krş. I. Leo, Letters cliv. 3,
imparatora şöyle der: “Bütün piskoposlar, Đtalya’da genel bir konsil toplamak için
690
bunu denemiş olsaydı, sadece yetki bölgesinin dışında olanlar bu çağrıları önemsememekle
kalmazlar, hemen gürültü de kopardı. Bu nedenle imparator tarafsız olarak, herkesi toplantıda
hazır bulunmaya çağırırdı. Aslında Sokrates, Roma papasının bilgisi olmadan bir karar
alınmasını kanonların yasaklamasına rağmen Julius’un, Antakya Sinodu’na çağrılmadığı için
Doğu’daki piskoposları uyardığını anlatır.210 Ama bunun, bu kararların evrensel kiliseyi
bağlayan bir bağ olarak anlaşılması gerektiğini kim görmez? Hem kentin eskiliği ve
büyüklüğü, hem de gözetmenliğin saygınlığından dolayı ona böyle bir hoşgörü gösterilmesi
tuhaf değildir. Aslında dini ilgilendiren hiçbir evrensel karar –katılmayı reddetmiyorsa- Roma
piskoposunun yokluğunda geçmemelidir! Ama bunun bütün kiliseye egemen olmakla ne ilgisi
var? Roma piskoposunun belli başlı piskoposlardan biri olduğunu yadsımıyoruz ama
Romacıların şimdi iddia ettikleri şeyi –Roma piskoposunun her şeye egemen olduğunu- kabul
etmeyi reddediyoruz.
9 . Sahte belgelerin kullanılması
Geriye, başvurularda yatan dördüncü yetki kalıyor. Açıkçası yüce yetki, başvuruların
yapıldığı yargı makamındaki kişideydi. Çoğunlukla birçok kişi Roma papasına başvuruda
bulunuyordu; o da davaları dinlemeyi üstleniyordu; ama sınırlarını her aştığında ona
gülüyorlardı. Doğu ya da Yunanistan konusunda bir şey söylemeyeceğim; ama Galya
piskoposlarının yetkisini eline geçirmeye kalkıştığında piskoposların azimle direndikleri
bellidir.211
Bu konu Afrika’da uzun süre tartışıldı; denizin karşı kıyısına başvuranların
Augustinus’un da bulunduğu Milevis Konsili’nde aforoz edilmesinden sonra Roma papası
kararın gözden geçirilmesine çalıştı. Bunun, kendisine Đznik Konsili’nde verilen bir ayrıcalık
olduğunu belirtmek için elçiler gönderdi. Elçiler, kendi kiliselerinin arşivlerinden çıkardıkları
Đzmir Konsili’nin resmi yazılarını getirdiler. Afrikalılar direndiler. Roma piskoposu kendi
davasını savunduğunda ona inanmak gerektiğini kabul etmediler. Bu durumda Đstanbul’a ve
Yunanistan’ın diğer kentlerine göndereceklerini söylediler. Daha az kuşkulu kopyalar bu
kentlerde olabilirdi. Bunlarda Romacıların varmış gibi davrandıkları şeylerin yazmadığı
anlaşıldı. Roma piskoposunun yüce yetkisini reddeden karar böyle onaylandı.212 Bu çirkin
olayda Roma piskoposunun utanmazlığı ortaya çıktı; hile yaparak Sardica Konsili için Đznik
Konsili’ni kullandığında, görünür bir sahteciğiyle suçüstü yakalandı.
Ama konsile sahte bir mektup getirenlerin kötülüğü daha büyük ve daha utanç
vericiydi. Burada Kartacalı bazı piskoposlar onun selefi Aurelius’u, elçisel gözetmenliğe itaat
emretmenizi feryatlar ve gözyaşlarıyla Yardımseverliğinizden talep ediyorlar” (MPL 54. 829;
çev. NPNF 2 ser. XII. i. 54; FC 34. 125).
210
Socrates, Ecclesiastical History ii. 8, 15, Cassiodorus, Tripartite History IV. 9 (MPL 69.
960, 964; çev. NPNF 2 ser. II. 38, 42).
211
Krş. yk. bk. m. 5, dn 12 ve 14. I Leo, Letters x. 2’de Viyana bölgesindeki piskoposları
başvuru konularında “eski geleneğe” uymadıkları için azarlar (MPL 54. 630; çev. NPNF 2
ser. XII. i. 9; FC 34. 38). Ortaçağ’daki Galya hareketleri evresi, özellikle de IV. Philip ve
VIII. Bonifacius dönemlerinde (yakl. 1296-1303) Fransız hükümetinin ve piskoposların
papanın otoritesine direnmeleri de Calvin’in aklında olabilir.
212
Đkinci Milevis Sinodu, kanon xxii. Krş. yk. bk. m. 5, dn 14 (Mansi IV. 332 vd). Krş. Afrika
Konsili’nin (419) I. Boniface’a mektubu (Mansi III. 830 vdd). Sardica Sinodu (344) kanon iii,
v, başvuruların, Roma’daki “sevgili kardeşimiz ve paydaşımız Piskopos Julius’a” yapılmasını
onayladı. Papa Zosimus (417-418) ve I. Leo (440-461) bu kanonları, Đznik Ekümenik
Konsili’nin kanonları olarak gösterdiler. Krş. H. Burn-Murdoch, The Development of the
Papacy, s. 769 vd. Papanın iddiaları 424 yılında Afrika konsilinin Papa I. Celestinius’a
yazdığı mektupla reddedildi (Mansi IV. 515 vd).
691
etmekten vazgeçerek, kendisine ve kilisesine boyun eğdirmeye cesaret ettiği için mahkum
ederlerken, Aurelius yalvararak bağışlanmak ister.213 Bunlar, eski ve olağanüstü kayıtlardır.
Görkemli Roma gözetmenliği bunların üzerine kurulmuştur. Eskilik kisvesi altında öylesine
çocukça sahte tanıklık ederler ki, körler bile bunu hissedebilir. Sahte mektupta şöyle denir:
“Şeytanca bir küstahlık ve inatla övünen Aurelius, Mesih’e ve Aziz Petrus’a baş kaldırdı; bu
durumda aforoz cezası verilmelidir.” Ya Augustinus? Ya Milevis Konsili’nde bulunan birçok
baba? Ama Romacıların bile biraz alçakgönüllülükleri kaldıysa büyük utanç duymadan
bakamayacakları bu aptalca yazıyı çok söz ederek çürütmeye neden ihtiyaç duyalım? Böylece
Gratianus, kötülüğünden mi yoksa saflığından mı bilmiyorum, karardan söz ederken “Denizin
karşı kıyısına başvuranlarla paydaşlık kesilmelidir” der ve şu ayrıcalığı ekler: “Roma
gözetmenliğine başvurmazlarsa.”214 Bu yaratıklarla ne yapabilirsiniz? Sağduyudan o kadar
yoksunlar ki, bu tek şeyi yasanın dışında tutuyorlar. Herkesin gördüğü gibi, bu tek şey
yasanın kimin uğuruna yapıldığıdır. Mahkum ederken denizin karşı kıyısına başvuran konsil,
Roma’ya başvurmayı kesinlikle yasaklıyor! Bu iyi yorumcu Roma’yı genel yasanın dışında
tutuyor!
10 . Constantinus, Piskopos Melchiades ve Arles Sinodu
Ama bu sorunu hemen çözmek için, Roma piskoposluğunun ilk dönemdeki yetkisinin
ne olduğunu tarihsel bir olay açıklayacaktır. Casea Nigrae’deki Donatus, Kartaca piskoposu
Caecilianus’u suçlamıştı. Suçlanan adam, davası dinlenmeden mahkûm edildi. Piskoposun
kendisine karşı komplo kurduğunu öğrendiğinde ortaya çıkmadı. Dava Đmparator
Constantinus’a geldi. Đmparator davanın kilisenin yargısıyla çözülmesine istediği için,
oturuma Roma piskoposu Melchiades’e emanet etti. Constantinus, onunla birlikte Đtalya,
Galya ve Đspanya’dan da bazı meslektaşlarını da oturuma soktu. Bir kilise davasında bir
başvuruyu dinlemek Roma gözetmenliğinin sıradan yetkisi olsaydı, Melchiades neden kendi
otoritesinden çok imparatorun emriyle başkalarının da kendisine katılmasına izin verdi?
Aslında yargılamayı kendi görevinin gereği olarak değil, neden imparatorun emriyle üstlendi?
Ama sonra ne olduğunu dinleyelim. Orada Caecilianus kazanır; Casae Nigrae’daki Donatius
iftira ettiği için kaybeder; başvuruda bulunur; Constantinus başvurunun yargılanmasını Arles
piskoposuna bırakır; yargıç olarak piskopos, Roma papasının kararını, kendisine en iyi
görünen tarzda yeniden gözden geçirmek için oturur. Roma gözetmenliği başvuru olmaksızın
yüce bir yetkiye sahip olsaydı Melchiades, Arles piskoposunun215 kendisine tercih edildiği
böyle korkunç onur kırıcı bir durumun kabul edilmesine neden izin verir? Hangi imparator
bunu yapar? Övündükleri Constantinus sadece bütün çabasını ortaya koymaz, Roma
gözetmenliğinin saygınlığını artırmak için imparatorluğunun bütün kaynaklarını da ortaya
koyar. O dönemde Roma papalığının, Mesih tarafından kendisine verildiğini duyurduğu ve
213
Latince metinde buradaki parantez içindeki kelimeler vardır: “Haec habentur I volum.
conc.” “Konsilin birinci cildine” göre. Kuşkusuz Calvin, (J. Merlin’in bir çalışmasını gözden
geçirerek) Concilia omnia… ab apostolarum temporibus in hunc usque diem … 2 cilt. Köln,
1538 (Library of Congress’deki kopya) diye düzelten bir Fransiskanın, Peter Crabbe’in
koleksiyonundan söz eder. Sahte kararlar 1. cilttedir. 13-213. Burada söz edilen parça için bk.
I. fo. 571. Krş. P. Hinschius, Decretales Pseudo-Isıdorianae, s. 703.
214
Gratian, Decretum II. ii. 6, 35, Gratianus’un eklediği dn.’la birlikte: “Nisi forte Romanam
sedem appellaverint.” (MPL 187. 633; Friedberg I. 479).
215
Augustine, De unico baptismo xvi. 28 (MPL 43. 610 vd); Breviculus collationis cum
Donatistis III. xii. 24 (MPL 43. 637); Letters xliii. 2, 4; lxxxviii. 3; cv. 2, 8; liii. 2, 5 (MPL 33.
161, 303, 399, 198; çev. FC 12. 184, 186; FC 18. 24, 201 vd; FC 12, 247 vdd). Başvuru
aslında piskopostan çok Arles Konsili’ne yapılmıştı.
692
bütün dünyanın onayıyla her çağda elinde tuttuğunu sahtekarca iddia ettiği bütün kiliselerin
üzerindeki yüce egemenlikten ne kadar uzak olduğunu görüyoruz.216
(Beşinci ve altıncı yüzyıldaki papaların tutumu: Roma, Đstanbul’a karşı, 11-16)
11 . Sahtecilik ve el koyma
Papaların her şeyi kendi gözetmenliklerine ayırdıkları ve güven içinde bu hakkı iddia
ettikleri kaç mektup, resmi bildirge ve karar olduğunu biliyorum. Ama birazcık aklı ve bilgisi
olan herkes şunu biliyor: Bu belgelerin birçoğu o kadar yavandır ki, daha ilk tadıldığında
hangi dükkandan geldiklerini anlamak kolaydır. Gratianus’ta Anacletus’un adı altında söz
edilen ünlü yorumun Anacletus’a ait olduğunu, yani Kefas’ın “baş” olduğunu hangi sağlıklı
ve aklı başında insan öne sürebilir? Bugün Romacılar gözetmenliklerini korumak için,
Gratianus’un ayırım yapmadan birlikte paket ettiği bu tür birçok önemsiz şeyi bize karşı
yanlış kullanıyorlar; ama eski karanlık çağlarda basit düşünen insanları yanlış yönlendirdikleri
aynı dumanı bugünün parlak ışığında hala satmak istiyorlar.217 Ama bunları çürütmek için
fazla emek harcamak istemiyorum. Son derece anlamsız oluşları zaten onları açıkça
çürütüyor.
Đlk papaların gerçek mektuplarında da, gözetmenliklerinin önemini görkemli
unvanlarla iddia ettiklerini kabul ediyorum. Leo’nun bazı mektupları böyledir. Bu adam
bilgili olduğu ve güzel konuştuğu gibi, görkemi ve egemenliği de ölçüsüzce seviyordu. Ama
sorun, o kendisini böyle yücelttiğinde o dönemde kiliselerin onun tanıklığına inanıp
inanmadığıdır. Dahası birçoğu onun hırsından rahatsız olmuş, güç için beslediği açgözlülüğe
direnmiş gibidir. Bir seferinde Selanik piskoposunu Yunanistan ve çevresindeki bölgelerde,
bir diğerini, Arles piskoposunu ya da başka birini de Galya’da kendisine vekil atar. Sevil
piskoposu Hormisdas’ı Đspanya’ya elçi atar; ama her yerde şu istisna vardır. Metropolitin eski
ayrıcalıkları bütünüyle ve el değmeden kalmak koşuluyla bu tür atamalar yapar. Yine de Leo,
bu ayrıcalıklardan birinin, herhangi bir konuda bir kuşku uyanırsa öncelikle danışılacak olan
kişinin metropolit olduğunu duyurur.218 Bu nedenle bu vekillikler hiçbir piskoposun sıradan
yargılama yetkisinin, metropolitin başvuruları dinlemesinin ve bölge konsilinin kiliselerle
ilgilenmesinin engellenmemesi koşuluyla verilir. Öyleyse bu, bütün yargılama yetkilerinden
216
Donatusçuların hizipçiliğinin başlangıcı ve Arles Konsili (314) için bk. Burn-Murdoch,
Development of the Papacy, s. 194 vdd; Palanque ve diğ. , The Church in the Christian
Roman Empire, s. 30-33; W. H. C. Frend, The Donatist Church, böl. xi, s. 141-159. Palanque,
Arles’a, “papalığın yok edilmesinin çarpıcı bir örneği” der (s. 30). Melchiades (ya da
Miltiades) Roma papasıydı (310-314).
217
Gratianus’un Decretum’unda 9. yüzyıla ait Sözde-Đsidoros koleksiyonundaki (Krş. yk. bk.
m. 9, dn 23) ilk papalarla bağdaştırılan sahte kararların gerçek olduğundan söz edilir.
Anacletus (yakl. 79-91), Epistile iii. 33 için bk. Decretum I. xxii. 2 (MPL 187, 124; Friedberg
I. 74); Hinschius, Decratales Pseudo-Isidorianae, s. 83. Erasmus, George Cassander ve diğer
bilginler tarafından reddedilmesine rağmen Eck, De primatu Petri contra Ludderum (1526) ve
Cizvit Francisco Torres (1572) (Magdeburg Centuries’e karşı) koleksiyonu savunur. Bilgin
Huguenot D. Blondel (1620) tartışmayı bitirir. Yine de “Febronius” (Nicholas von Hontheim)
De statu ecclesiae’sinde (1763) bu sahte belgelere dayanan iddiaları bırakmaya
yönlendirmenin hala gerekli olduğunu hisseder. KRş. T. G. Jalland, The Church and the
Papacy, s. 376 vdd, 469 vd. Alaycı fumos vendere, “duman satma” ifadesini Plautus kullanır,
Mostellaria IV. ii. 10 (LCL Plautus III. 380 vd). Krş. IV. xvi. 11.
218
Kaynak: I. Leo Letters xiv. 1; x. 9; xv. 17; xiv. 2; xiii. 1 (MPL 54. 668, 636, 692, 672, 664;
çev. NPNF 2 ser. XII. i. 16, 12, 25, 17; FC 34. 58 vd, 46 vd). FC 34’ün editörü E. Hunt dn
xv’e (MPL 54. 692) asılsız diye bakar (s. 67).
693
kaçınmaktan ama görüş ayrılıklarını gidermek için sadece yasanın ve kilise paydaşlığının
yapısının izin verdiği ölçüde müdahalede bulunmaktan başka nedir?
12 . I. Gregorius döneminde papanın yetkisi
Gregorius dönemine gelinceye kadar bu eski yöntem zaten çok değişmişti.
Đmparatorluk sarsılmış ve parçalanmıştı. Galya ve Đspanya eyaletleri tekrarlayan felaketlerle
darbe almıştı. Đllirya yağmalanmıştı. Đtalya talan edilmişti. Afrika art arda gelen belalarla
neredeyse yıkılmıştı. Böylesine kaotik siyasal koşullarda en azından iman bütün olarak kalsın
ya da kuşkusuz tümüyle yok olmasın diye, her yerdeki piskoposlar Roma papasıyla daha
yakından ittifak kurdular. Bunun sonucunda sadece gözetmenliğin saygınlığı değil, gücü de
belirli şekilde arttı. Bununla beraber, bunun böyle olmasının nedenlerine çok aldırmıyorum.
En azından, Roma gözetiminin gücünün daha önceki çağlardan daha çok olduğu bellidir. Yine
de bu, birinin kendi keyfine göre başkalarına emir verdiği gem vurulmamış egemenlikten çok
farklıdır. Ama Roma gözetmenliğine o kadar saygı duyuluyordu ki, kötülere ve dik kafalılara
yetkisiyle boyun eğdirebiliyor ve onları baskı altında tutabiliyordu. Bu kişilere kendi
arkadaşları bile görevlerini yaptıramıyordu. Gregorius, başkalarının haklarını, onlara karşı
kendi haklarını koruması gerektiğinden daha az imanla korumadığını sık sık içtenlikle belirtir.
“Birine hırsı, kendi hakkının ne olduğu konusunda vicdan azabı verdiğinde hiç kimseyi
yoksun bırakmıyorum; ama kardeşlerimi her şeyde onurlandırmak istiyorum” der. Ama
yazılarında, başpiskoposluğunun önemini daha fazla gururla övdüğü başka bir ifade yoktur:
“Kusurlu bulunduğu yerde, elçisel gözetmenliğe boyun eğmeyecek hiçbir piskoposun
olmadığını biliyorum.” Ama hemen ekler: “Kusurun olmadığı yerde, alçakgönüllülük
düzenine göre, herkes eşittir.” Günah işleyenleri düzeltme hakkını üstlenir; herkes görevini
yaparsa kendini diğerleriyle eşit tutar. Dahası şu hakkı da kendinde görür: isteyenler bunu
kabul ederler; bunu beğenmeyen diğerleri ceza almadan buna karşı çıkabilirler. Birçoğunun
bunu yaptığı iyi bilinir. Ayrıca burada bir Bizans başpiskoposunun, bölgesel sinod tarafından
mahkum edildikten sonra kararı kabul etmediğinden de söz eder. Arkadaşları onun inatçılığını
imparatora bildirirler. Đmparator, Gregorius’a yargıçlık yapmasını emreder.219 Böylece
Gregorius’un sıradan yargılama yetkisini çiğneyen hiçbir şeye girişmediğini ve başkalarına
yaptığı yardımı ancak imparatorun emriyle yaptığını görüyoruz.
13 . Gregorius döneminde görevin sınırları
O dönemde Roma piskoposunun bütün yetkisi – diğer piskoposları engellemek için
değil, onlara yardım etmek için- sıra dışı bir çarenin gerektiği yerde, üst düzeydeki din
adamlarının inatçılıkları ve sınırsızlıkları karşısında görüşlerini açıkça belirtmekti. Başka bir
yerde, herkesin kendisini düzeltmesine hazır olduğunu söylerken, başkalarının üzerindeki
gücü, herkesin onu düzeltmesine teslim olduğundakinden daha çok değildir. Başka bir
mektubunda Aquileia piskoposuna öğretiş konusunda başkalarıyla onun arasında çıkan görüş
ayrılığında davasını savunması için Roma’ya gelmesini emreder; yine de papa kendi
yetkisiyle ona emretmez, çünkü bunu emreden imparatordur. Tek yargıcın kendisi olacağını
da söylemez. Bütün bu konuda karar verilmesi için bir sinod toplayacağına söz verir. Ama
hâlâ Roma gözetmenliğinin gücü kesin sınırları olacak kadar ölçülüdür. O, bu sınırları
aşamaz. Roma piskoposu kendini, diğerlerinin altına koyamadığı gibi üstüne de koyamaz.
Yine de Gregorius’un bu durumdan çok hoşlanmadığı bellidir. Piskoposluk görevi
kisvesi altında dünyaya sürüklendiğinden, din adamı olmayan biri gibi hizmet ederek daha
çok dünyasal kaygıların içinde itildiğinden, bu yüce görevinde dindışı işlerin baskısı altında
olduğundan sürekli şikayet eder. Başka bir parçada şöyle der: “Yönetimin bu ağır yükleri beni
219
I. Gregory, Letters III. 29; II. 52; IX. 27 (MGH Epistolae I. 187, 156; II. 60 vd; MPL 77.
627, 588 [II. 47], 996 [IX. 59]; ilk ikisi çevrilmiştir: NPNF 2 ser. XII. ii. 129, 115).
694
o kadar aşağıya çekiyor ki, zihnim asla göksel şeylere yükselemiyor. Birçok davanın dalgaları
beni sallıyor; bu sakin boş zamandan sonra sıkıntılı bir yaşamın fırtınalarından etkileniyorum;
böylece haklı olarak, ‘denizin derinliklerine indim, fırtına beni yuttu’ diyebilirim.”220 Eğer bu,
o zamanlarda olsaydı Gregorius’un ne diyeceğini bundan çıkarabilirsiniz! Pastörlük görevi
yapmasa da, yine de görevini dolduruyor! Sivil yönetimden kaçınıyor. Diğerleri gibi
kendisinin de imparatorun uyruğu olduğunu kabul ediyor. Đhtiyaç nedeniyle zorunlu kalmazsa
başka kiliselerin işine karışmıyor. Yine de kendisini piskoposluk görevine tümüyle
veremediği için, kendini bir labirentin içinde görüyor.
14 . Üstünlük çekişmesinde Roma ve Đstanbul
Daha önce söylendiği gibi,221 o dönemde Đstanbul piskoposu başpiskoposluk için
Roma piskoposuyla kavga ediyordu. Saltanat Đstanbul’da kurulduktan sonra imparatorun
görkemi, kilisenin Roma kilisesinden sonra onurunun ikinci sırada gelmesini gerektiriyor
gibiydi. Kuşkusuz başlangıçta başpiskoposluğu Roma’ya vermekten daha fazlası yapılmadı. O
dönemde imparatorluğun başkenti burasıydı. Gratianus’ta Papa Lucius’un adıyla bir resmi
bildirge vardır. Burada metropolitlerin ve başpiskoposların başkanlık etmesi gereken kentlerin
daha önce var olan sivil hükümetlerin düzenine göre saptandığı belirtilir. Papa Clementius’un
adıyla başka bir resmi bildirge daha vardır. Patrikliklerin, eskiden Hıristiyan olmayan belli
başlı kâhinlerin bulunduğu kentlerde kurulduğunu belirtir.222 Bu, aldatıcı olsa bile bir
gerçekten ortaya çıkmıştır. Olası en az değişikliğin yapılması için, yönetim bölgelerinin o
zaman var olan koşullara göre düzenlendiği, başpiskoposlarla metropolitlerin, onur ve güç
olarak diğerlerini geçen bu kentlere paylaştırıldığı bellidir. Bu nedenle Turin Konsili’nde,
piskoposların belli başlı gözetmenliklerinin, her eyaletin sivil hükümetinin önde gelen kentleri
olduğuna karar verildi. Ama sivil yönetimin verdiği öncelik bir kentten diğerine geçtiğinde,
metropolitlik hakkı da birinden diğerine geçiyordu.223 Roma papası Innocentius,
imparatorluğun merkezi Đstanbul’a götürüldükten sonra kentinin eski saygınlığının azaldığını
gördü; gözetmenliği için korkuya kapılarak aksine bir yasa çıkardı. Đmparatorluğun metropol
kentleri her ne zaman değişse kilisenin metropolit gözetmenliklerinin de değişmesinin
gerekmediğini belirtti. Ama sinodun yetkisi, tek bir kişinin görüşüne haklı olarak tercih edilir.
Bu durumda kendi davasında Innocent’a güvenmemeliyiz.224 Her ne olursa olsun, kendi
koşulunda Innocent yine de başlangıçtan beri metropolitliklerin Đmparatorun geçici emirlerine
göre düzenlenmesi gerektiğine işaret eder.
15 . Leo, Đstanbul’un kabul edilmesine nasıl kızdı?
Bu eski düzenin ardından, Birinci Đstanbul Konsili’nde, Roma papasından sonra bu
kentin piskoposunun onur ayrıcalıkları olması gerektiği, çünkü Đstanbul’un yeni Roma olduğu
kararı verildi.225 Ama çok sonra Kadıköy’de benzer bir karar alındığında Leo, şiddetle karşı
çıktı. Altı yüz ya da daha çok piskoposun verdiği kararı sadece değersiz saymakla kalmadı.
220
I. Gregory, Letters II. 1; I. 16; I. 5; I. 7; I. 25 (MGH Epistolae I. 153, 17, 5, 9, 38; MPL 77.
596 [II. 52]. 462 vd, 448, 453, 479 [I. 36].
221
Krş. yk. bk. m. 4
222
Gratian, Decretum I. lxxx. 1, 2, Sözde Đsidore’dan (MPL 187. 383 vd; friedberg I. 279 vd).
Ayrıca bk. Hinschius, a.g.e., s. 39, 185.
223
Turin Konsili (401) kanon i (Mansi III. 880; Hefele-Leclercq II. i. 133 vd).
224
I. Innocent, Letters xxiv. 1 (MPL. 20. 547 vd).
225
Socrates, Ecclesiastical History v. 8, Cassiodorus, Tripartite History IX. 13 (MPL 69.
1129; çev. NPNF 2 ser. II. 121; bk. dn 7); Gratian, Decretum I. xii. 3 (MPL 187, 124 vd;
Friedberg I. 75), Đstanbul Konsili’nden (381) kanon iii (Mansi III. 559; çev. NPNF 2 ser. XIV.
178). Krş. H. Schroeder, Disciplinary Canons, s. 65 vdd.
695
Onları, Đstanbul kilisesine bağışlama cesaretinde bulundukları bu onurdan diğer
gözetmenlikleri yoksun bıraktıkları için kınadı. Rica ediyorum, hangi katıksız hırs insanı
bütün dünyayı böyle önemsiz bir işle rahatsız edecek kadar heyecanlandırabilir? Đznik
Konsili’nde alınan kararın çiğnenmemesi gerektiğini söyler. Bir kilise diğerine tercih
edildiğinde sanki Hıristiyan inancı tehlikeye girermiş gibi; sanki patriklikler kilise
organizasyonundan başka bir şey için saptanmış gibi. Ama biz, zamanın farklı koşullarına
göre, kilise organizasyonunun çeşitli değişikliklere izin verdiğini, hayır, bunları gerektirdiğini
biliyoruz. Bu nedenle Leo’nun, Đznik Konsili’nin yetkisiyle Đskenderiye gözetmenliğine
verilen onurun Đstanbul gözetmenliğine verilmemesi gerektiği iddiası boşunadır.226 Sağduyu,
o zamanki koşula göre, bu kararın yürürlükten kaldırabileceğini söylüyor. Doğu’daki
piskoposların hiçbiri neden buna karşı çıkmadı? Oysa bu asıl onları ilgilendiriyordu.
Đskenderiye’ye Dioscorus’un yerine getirdikleri Proteritus tabii ki, oradaydı; saygınlıkları
azalmış olan diğer patrikler de oradaydı.
Buna, yerinde dokunulmadan kalan Leo değil, onlar karşı çıkmalıydılar. Ama hepsi
suskunluklarını sürdürdüklerinde, aslında hepsi kabul ettiklerinde tek karşı çıkacak olan Roma
gözetmenliğiydi. Leo’yu neyin harekete geçirdiğini tahmin etmek kolaydır; açıkçası, çok
geçmeden ne olacağını önceden görmüştü – Roma’nın görkeminin gölgede kalmasıyla bu,
ikinci sırada olmaktan hoşlanmayarak başpiskoposluk konusunda Roma’yla çekişecek olan
Đstanbul’a geçecekti. Leo’nun, konsilin kararının kabulünün önlenmesi için feryat etmesi
başarılı olamadı. Halefleri kendilerini yenilgiye uğramış hissederek inatçılıklarından
vazgeçtiler; Leo’nun, ikinci patrik olarak sayılması gerektiğini kabul ettiler.
16 . John Nesteutes’in gururu ve Gregorius’un alçakgönüllülüğü
Ama Gregorius döneminde Đstanbul kilisesini yöneten John, kısa süre sonra “evrensel
patrik” olduğu iddiasıyla kendini ortaya attı. Gözetmenliğinin haklı davasını savunmada
başarısız olmayan Gregorius burada sebatla ona karşı çıktı. John’ın çılgınlığı kadar gururu da
gerçekten çekilmezdi: Piskoposluğunun sınırlarının Đmparatorluğun sınırlarıyla aynı olmasını
istiyordu. Ne var ki, Gregorius başkası için kabul etmediği şeyi kendisi için iddia etmez: Her
kim iddia ederse, bu unvandan kötülük, dinsizlik ve lanet diye tiksinir. Başka bir yerde onu
benzer bir unvanla onurlandıran Đskenderiye Piskoposu Eulogius’a da kızar. “Buraya bak”
der, “mektubunun başında bana “evrensel papa” diyerek yasakladığım bir gurur sözcüğüyle
hitap etmeye dikkat etmişsin. Bundan sonra böyle yapmamanı senin kutsallığından rica
ediyorum, çünkü birine mantığın gerektirdiğinden fazlası verilirse senden gider. Ben,
kardeşlerimin onurunun azaldığını görmeyi onur saymam. Benim onurum evrensel kilise,
kardeşlerimin yaşamı ve gayretidir. Ama kutsallığın bana ‘evrensel papa’ derse bu, tümüyle
benimle bağdaştırdığın şeyi kendinde inkâr etmektir.”227
Gregorius’un davası aslında adil ve onurluydu; ama Đmparator Maurice’in desteğiyle
yardım alan John bu amacından asla vazgeçemedi. Halefi Cyriacus da bu konuda ikna
edilmeye asla izin vermedi.
226
Krş. IV. vi. 13, dn 24. Leo’nun, Kadıköy Konsili’nin (451) xxviii. kanonuna karşı çıkışı
için bk. Leo, Letters civ. 2-4; cv. 4 (MPL 43. 993, 995, 1000; çev. FC 34. 179 vdd; NPNF 2
ser. XII. 1. 287-290, dn.’lar ve “Excursus on the History”); Krş. Schroeder, a.g.e., s. 126 vd.
227
I. Gregorius, Đstanbul Patriği John Nesteutes kendisine “Ekümik Patrik” demeye
başladığında (588) bu unvan daha önce imparatorluğun resmi belgelerinde kullanılmış olsa
bile, acıklı şekilde gücenmiştir. Yk. bk. m. 4. dn 11’de söz edilen Gregory, Letters V. 37, 39,
41, 44, 45 ve Đskenderiye’deki Eulogius’a yazdığı VIII. xxix (MGH Epistolae II. 31; MPL
[VIII. 30] 77. 933). Çekişmenin ayrıntıları için bk. F. H. Dudden, Gregory the Great: His
Place in History and Thought II. 201-237; E. Casper, Geischichte des Papsttums II. 452-456.
696
(Roma’nın yargılama yetkisi gaspçı Phocas ve Pepin’le ilişkiler aracılığıyla arttı ve
bundan sonra kiliseye zarar vermek resmileşti, 17-18)
17 . Sonuçta papanın üstünlüğünün resmileşmesi
Sonunda Maurice’i öldürdükten sonra yerine geçen Phocas ( Roma’ya neden daha çok
dost olduğunu bilmiyorum – belki sürtüşme olmadan orada taç giydiği içindir- Gregorius’un
hiç istememiş olduğu şeyi, Roma’nın bütün kiliselerin başı olmasını III. Bonifacius’a
bağışladı. Böylece çekişme bitti.
Ama imparatorun bu iyiliğinin Roma gözetmenliğine, bundan sonra olacakların
dışında- hiç yararı olmayacaktı. Yunanistan ve bütün Asya kısa süre sonra Roma’yla
paydaşlığı kesti. Galya, onu hoşnut edecek derecede sadece ona itaat edecek kadar sadece
Roma piskoposuna saygı gösterdi. Ama Pepin kral olduğunda önce bu itaati azalttı. Roma
papası Zacharias, Pepin ganimet olarak krallığı ele geçirebilmek için yasal kralı tahttan
indirirken, onun sadakatsizliğine ve soygunculuğuna yardım etti. Böylece papaya ödül olarak,
Roma gözetmenliğinin Galya’daki kiliseleri yargılama yetkisi verildi. Soyguncuların ortak
ganimeti aralarında paylaşma alışkanlıkları gibi, gerçek kral görevinden edildikten sonra, bu
iyi üstün insanlar da aralarında, Pepin’in dünyasal ve sivil efendiliğe gelmesini, Zacharias’ın
da bütün piskoposların başı olmasını ve ruhsal gücü elinde tutmasını kararlaştırdılar.
Önce (yeniliklerde genellikle olduğu gibi) bu güç zayıf bile olsa, daha sonra aynı
nedenle Charlemagne’ın otoritesiyle güçlendi: o da Roma papasına bakıyordu, çünkü
imparator konumuna papanın çabalarıyla gelmişti.
Olasılıkla kiliseler zaten her yerde yozlaşmış olsa da, o dönemde Galya’da ve
Almanya’da kilisenin eski formunun silinip yok olduğu bellidir. Paris Sarayı’nın arşivlerinde
bu zamanlardan günümüze gelen kısa notlar hala vardır. Bunlarda, kiliseyle ilgili konular ele
alındığında, Roma papasıyla birlikte hem Pepin’in, hem de Charlemagne’ın yaptıkları
düzenlemelerden söz edilir.228 Buradan, o zaman daha önceki düzenlemede bir değişiklik
yapıldığı sonucu çıkarılabilir.
18 . Clairvaux’lu Bernard’ın dönemine kadar kilisenin çöküşü
Durumun her gün kötüye gittiği o zamandan beri Roma gözetmenliğinin zorbalığı
sürekli güçlendi, arttı. Bunun nedeni, biraz piskoposların bilgisizliği, biraz da
tembellikleriydi. Bir piskopos her şeyi üstlendiğinde, yasanın ve adaletin aleyhine olarak,
gelişmekte giderek acele ettiğinde, diğerleri yapmaları gerektiği şekilde gayret göstererek
onun hırsına gem vurmak istemiyorlardı. Cesaretsiz olmamalarına rağmen, gerçek öğretiden
ve bilgiden yoksundular. Bu nedenle böyle önemli bir göreve girişmeye hiç uygun değildiler.
228
Bu maddede Calvin, kilise tarihinin iki yüzyılını yorumlar. Kısa Pepin’le Papa Zachary
arasındaki antlaşmaya (751) (Krş. O. J. Thatcher ve E. McNeal, Source Book for Medievel
History, s. 102 vdd) açıkça, papanın geçici gücünün başlangıcının işareti diye bakar. Krş. G.
Krüger, Das Papsttum: Seine Idee und ihre Träger, 2. baskı, böl. 4 “Der Pakt mit den
franken”, özellikle s. 35 vdd (bu çalışma ilk baskıda çevrilmiştir, The Papacy: The Idea and
Its Exponents). Calvin’in Paris arşivlerinden söz etmesi Paris’te yıllarca yaşayan arkadaşı
tarihçi (1506-1556) John Sleidan’ın verdiği bilgiye işaret edebilir. Sleidan’ın De quatuor
summis imperiis’i 1559’a kadar yayınlanmadı. Papalığın çok okunan ve kuşkusuz Calvin’in
de yararlandığı tarihi, Bartholomew Platyna’nın (Platina) De vita Christi et omnium
pontificum’ydu (1479). Güvenilir olmasındansa çok okunan bu çalışma, çağdaş kötüye
kullanmaları ima ederek papaların lehineydi (çev. Lives of the Popes, Londra. 1605). Platyna,
Papa Zachary’yi beğenir ve VII. Gregory’yi “Tanrı’nın sevdiği biri, sağduyulu, adil ve
merhametli” diyerek yüceltir ama II. Paul’ü (ölm. 1471) şiddetle azarlar. Barth ve Niesel,
Calvin’in Robert Barnes’ın Vitae Romanorum pantificum’undan yararalanmış olabileceğini
öne sürerler. Krş. IV. xi. 13. dn 23.
697
Bernard döneminde Roma’nın bütün kutsal şeylere saygısızlığının karakterini ve olağanüstü
boyutunu, bütün kilise düzeninin bozulduğunu görüyoruz. Bernard, dünyadaki bütün hırsların,
açgözlülüğün, kutsal değerlerin alım satımının, kutsal şeylere saygısızlığın, metres tutmanın,
ensestin, bütün bu canavarlıkların, elçisel yetkiyle kilisenin onurunu elde edemeyecek ya da
elde tutamayacak kadar Roma’da birleştiğinden, sahteciliğin, aldatmanın ve kuralları
çiğnemenin geçerlilik kazandığından şikâyet eder. O dönemde kilisede ve aynı şekilde
mahkemede kullanılan yargılama yönteminin iğrenç ve uygunsuz olduğunu duyurur. Kilise
hırslı insanlarla dolu olduğu ve mağaradaki hırsızların seyahat eden kişilerden aldıkları
ganimeti aralarında paylaşmaları gibi, suça teşebbüs ettiğinde korkudan titreyen kimse
olmadığı için feryat eder. “Az kişi” der, “yasa koyucunun ağzına, herkes ellerine dikkat
ediyor. Nedensiz değil bu! Papanın bütün işlerini bu eller yapıyor. Size ‘Aferin, aferin’ diyen
kişilerin kilisenin ganimetleriyle satın alınması nasıl iştir? Yoksulların yaşamı zenginlerin
sokaklarına saçılıyor; gümüş, çamurda parlıyor; her yandan insanlar ona hücum ediyor; daha
yoksul olanlar değil, daha güçlü olan ya da belki daha hızlı koşan onu alıyor. Bu ahlak –ya da
daha çok bu ölümlülük- sizden gelmiyor. Bu, sizde bitebilmelidir! Bütün bunların arasında
büyük ve masraflı bir görkemle sarılmış olarak pastörlük görevinizi yapıyorsunuz. Söylemeye
cesaret edersem, bunlar koyunların değil, şeytanların otlaklarıdır. Kuşkusuz, Petrus pratikte
bunu yaptı; Pavlus istemeden de olsa buna katıldı! Mahkemeniz insanları iyi duruma
getirmektense mal almaya alışık. Kötü insanlar buradan yararlanmıyor; ama iyi insanlar
burada başarısız oluyor.” Tanrı’ya bağlı olan hiç kimse onun söz ettiği başvuruların kötüye
kullanılmasını büyük bir dehşete kapılmadan okuyamaz. Son olarak, Roma gözetmenliğinin
yargılama yetkisini ele geçirmesindeki gem vurulamayan hırsı konusunda şu sonuca varır:
“Ben, kiliselerin mırıltısını ve ortak şikayetini seslendiriyorum. Parçalandıklarını ve
bölündüklerini söyleyerek feryat ediyorlar. Bu acımasız darbelere ağıt yakmayan ya da
bunlardan korkmayan kilise ya az ya da hiç yok. Hangi darbeler diye soruyorsunuz? Keşişler
piskoposlarından, piskoposlar başpiskoposlardan alıyorlar. Aslında buna özür bulunması
tuhaf! Böyle davranarak haklılığınızın değil, gücünüzün tam olduğunu kanıtlarsınız. Bunu,
yapabildiğiniz için yapıyorsunuz ama sorun bunu yapmak zorunda olup olmadığınızdır. Oraya
onun onurunu ve konumunu korumak için atandınız, göz dikmek için değil.”229
Okurlarım biraz kilisenin ne kadar ciddi harcandığını görebilsinler, biraz da Tanrı’ya
bağlı insanların bu felakete ne kadar çok üzüldüklerini ve bundan ne kadar acı çektiklerini
anlayabilsinler diye bu birçok örneğin birkaçından söz etmeyi tercih ettim.
(Papalığın, I. Gregorius’un ve Bernard’in ilkelerine ters olan daha sonraki iddiaları,
19-22)
19 .Papalığın günümüzdeki yetki iddiaları
Ama Roma papalığının ara döneminde (Leo’nun ve Gregorius’un zamanlarında),
gözetmenliğin sahip olduğu bu saygın ve geniş yargılama yetkisini kabul etsek de, bundan
günümüzün papasına ne? Dünyasal egemenlikten ya da sivil güçten söz etmiyorum. Bunlara,
yeri geldiğinde bakacağız;230 ama övündükleri ruhsal yönetimin bu dönemin koşullarıyla
benzerliği nedir? Papayı yeryüzündeki kilisenin yüce başı ve bütün dünyanın evrensel
piskoposu olarak tanımlıyorlar.231 Ama papalar, büyük bir gururla otoritelerinden söz
ettiklerinde emir verme yetkisinin kendi ellerinde olduğunu, diğerlerine ise itaat etme
229
Bernard, De consideratione I. iv. 5; x. 13; IV. ii. 4, 5; IV. iv. 77; III. ii. 6-12; III. iv. 14
(MPL 182. 732, 740 vd, 774 vd, 780, 761-764; 766; çev. G. Lewis, Bernard on
Consideration, s. 20, 32, 84, 109, 101 vd, 75-82, 85).
230
IV. xi. 8-14.
231
Gratian, Decretum I. xii. 2; xxii. 2; II. xxiv. 1. 15 (MPL 187. 62, 118 vd, 1270; Friedberg I.
27, 73, 970).
698
zorunluluğunun kaldığını; sanki Petrus’un tanrısal sesiyle onaylanmış gibi, telaffuz ettikleri
her şeyin böyle kabul edilmesi gerektiğini; bölge sinodlarının papayı katılmaya çağırmadıkları
için hiç güçlerinin olmadığını; kiliseye din adamı atama yetkisinin ve başka bir yere atananları
kendi gözetmenliklerine çağırmanın kendilerinde olduğunu duyuruyorlar. Gratian’ın yazdığı
karmakarışık şeylerde bu türde sayısız şey var. Okurlarımı gereksiz yere sıkmamak için
bunları anlatmıyorum. Ama sonuç şu: Bütün olaylarda yüce yargı yetkisi sadece Roma
papasının tasarrufundadır. Bu, doktrinler için hüküm vermek ya da onları belirlemek, yasa
yapmak, disiplin oluşturmak ya da karar vermek olabilir.
“Rezervasyonlar” adı vererek sahip çıktıkları ayrıcalıkları anlatmak da gereksiz ve
uzundur. Ama böylesine sınırsız bir yetkiyi kötüye kullanırlarsa, yeryüzünde onların hırsını
kontrol edecek ya da kısıtlayacak bir yargı yetkisi bırakmamış olmaları hepsinden çok daha
dayanılmazdır. Roma Kilisesi’nin üstünlüğü olduğu için, bu gözetmenliğin kararlarını gözden
geçirmeye hiç kimsenin hakkı olmadığını söylüyorlar. Aynı şekilde, bir yargıç olarak o, ne
imparator, ne krallar, ne din adamları, ne de halk tarafından yargılanabilir. Bir insanın kendini
herkesin yargıcı yapması ve birinin kararına itaat etme sıkıntısına girmemesi buyurganlığın
zirvesidir. Ama ya Tanrı’nın halkına despotluk ederse? Ya Mesih’in Krallığı’nı dağıtıp
yıkarsa? Ya bütün kiliseyi karışıklığın içine atarsa? Ya pastörlük görevini soygunculuğa
dönüştürürse? Hayır, son derece kötü bile olsa hesap vermek zorunda olduğunu yadsıyor.
Bunlar papaların sözleri: “Tanrı, başka insanların davalarının insanlar tarafından çözülmesini
istedi ama bu gözetmenliğin piskoposunu tartışma kabul etmez şekilde Kendi kararıyla
ayırdı.” Aynı şekilde, “kulların işlerini biz, bizim işlerimizi sadece Tanrı yargılar.”232
20 . Yeni sahtecilikler aşırı iddiaları destekliyor
Bu tür bildirilerin daha çok ağırlığı olmalıydı. Olaylar çok başından beri böyle
gidiyormuş gibi, sahtecilik yaparak eski papaların adlarını koydular; eski konsillerin Roma
papasına bağışladığını belirttiklerimizden daha çoğunun onunla ilişkilendirilmesi son
zamanlarda yapılan yeni bir buluştur. Yalnızca bu da değil, küstahlıkları öyle bir noktaya
varmıştı ki, Đstanbul patriği Anastasius’un adıyla resmi bir bildiri de yayınladılar. Anastasius,
en uzak bölgelerde bile, önceden Roma gözetmenliğine danışılmadan hiçbir şey yapılmaması
gerektiğinin eski kurallarla kutsanmış olduğunu onayladı.233 Bunun apaçık temelsiz olduğu
gerçeğinin dışında, Roma gözetmenliğinin onur ve saygınlık adına bir düşmanlık ve rekabetle
böyle bir kararı dile getirdiğine kim inanır? Ama bu Mesih Karşıtları, çılgınlıklarını ve
körlüklerini öyle bir noktaya kadar vardırdılar ki, sağlıklı düşünen herkesin bu insanların
kötülüklerine karşı gözlerini açmalarının gerektiği besbelli uygun düşüyordu. Ama I.
Clementinus’un dinsel romanları ve Martin’in Papalık Bildirileri kadar IX. Gregorius
tarafından derlenen papalık mektupları da barbar krallarınki gibi, her yerde açıkça ve
gürültüyle sınırlanmamış bir öfke ve despotluk soluyor. Yine de bunlar, Romacıların,
232
Calvin papanın otoritesini anlatan bu tipik cümleleri Gratianus’un Decretum’undan alır.
OS V. 122 vd’ında çok sayıda gönderme vardır. Ancak Gratianus’un son cümledeki kaynağı
Sahte Papalık Kararları’dır. VII. Gregorius’un ve 13. yüzyıldaki bazı papaların bu tür çok
sayıda sözü yayılmıştır. Krş. Mirbt, Quellen zur Geschichte des Papsttums, No. 250, 255, 271
vd, 399 vd, 309; Thatcher ve McNeal, Source Book, s. 142, 144, 156, 208, 214, 219 vd, 311357; E. Emerton, The Correspondance of Gregory VII, s. 124, 126, 151 vd, 163, 166-175.
VII. Gregorius’un (Peter’a, dolayısıyla papaya hitap eden) cümlesi “Yeryüzünde de
imparatorluklara, kralıklara, prensliklere, dukalıklara ve herkese mal mülk verip alabilirsiniz “
(Emerson, s. 52) cümlesinden Platyna’nın onayıyla alıntı yapılır (Đngilizce basım, s. 214).
233
Athanasius’la bağdaştırılan sahte mektup: “Anastasius”, Gratianus’un Calvin’in de
sürdürdüğü yanlışıdır: Graitan, Decretum II. ix. 3, 12, Sözde Đsidore’dan Epistolaa Athanasii,
böl. 4 (MPL 187. 798; Friedberg I. 610; Hinschius, Decretales Pseudo-Isıdorianae, s. 480).
699
papalarına saygı gösterilmesini istedikleri kehanetler! Papalıkta bugün kehanetlerin kudretini
her yere taşıyan bu ünlü sözler bunlardan çıkıyor; papa yanlış yapamaz, papa konsillerin
üzerindedir, papa bütün kiliselerin evrensel piskoposu ve yeryüzündeki kilisenin yüce
başıdır.234 Aptal kanon koyucuların okullarında geveledikleri ve idollerine yaranmak için
sadece kabul etmekle kalmayarak, hatta alkışladıkları bu sözlerdeki çok daha anlamsız
çılgınlardan söz etmekten kaçınıyorum.
21 . Papaların şimdi onayladıkları şeyi Gregorius lanetledi
Bunları yapabildiğim kadarıyla büyük bir dikkatle ele almayacağım. Bu büyük
saygısızlık karşısında başka biri, Cyprianus’un, konsile başkanlık eden piskoposların önünde
kullandığı ifadeyi kullanırdı: “Hiçbirimiz onun piskoposların piskoposu olduğunu ya da zorba
gibi terör yaratarak arkadaşlarını kendisine itaat etmeye zorladığını söylemiyoruz.” Kısa süre
sonra Kartaca’da alınan karara itiraz edecekti: “Hiç kimseye rahiplerin prensi ya da birinci
piskopos denmesin.”235 O, bu tarihsel olaylardan birçok tanıklık, sinodlardan birçok kanon,
eskilerin kitaplarından birçok görüş derleyecek, Roma papasına haddini bildirecekti!
Ama onlara adım adım baskı yapıyor gibi görünmeyeyim diye bunları geçiyorum.
Yine de bu Roma gözetmenliğinin yetkin patronları, hangi utanmazlıkla “evrensel piskopos”
unvanını savunmaya cesaret ettiklerinin bana yanıtını versinler. Gördükleri gibi, Gregorius bu
unvanı genelde aforoz etmişti. Şayet Gregorius’un tanıklığı geçerli olacaksa, papalarını
evrensel yaparak onun Mesih Karşıtı olduğunu ilan ediyorlar.
“Baş” sözcüğü de artık kullanılmıyordu. Gregorius başka bir yerde şöyle der: “Petrus,
bedenin önde gelen üyesiydi; Yuhanna, Andreas ve Yakup belli insan gruplarının
başlarıydılar. Ama kilisenin bütün üyeleri tek bir Baş’ın altındadır. Aslında yasa önündeki
kutsalların, yasa altındaki kutsalların, lütuftaki kutsalların hepsi Rab’bin bedenini
tamamlayarak O’nun üyelerini oluştururlar. Hiç kimse şimdiye kadar kendisine “evrensel”
denmesini istememiştir.”
Papanın emretme yetkisi olduğunu iddia etmesi, Gregorius’un başka bir yerde
söylediğine pek az uygundur. Đskenderiye piskoposu Eulogius, “onun kendisine emrettiğini”
söylediğinde, Gregorius şöyle yanıt verir: “Sizden rica ediyorum, şu ‘emir’ kelimesini
duymayayım; ben kim olduğumu ve sizin kim olduğunu biliyorum: siz benim
kardeşlerimsiniz; ahlaki karakter olarak babalarımsınız. Bu nedenle ben emretmiyorum ama
nelerin yararlı olduğu konusuna işaret etmek için özen gösteriyorum.”236
234
Papalığın yanılmazlık iddiaları Dictatus Papae’de şiddetle savunulur. Bu, genellikle
Hildebrand’la ilişkilendirilen ama olasılıkla onun ölümünden (1085) birkaç yıl sonraya
tarihlenen bir papalık belgesidir. Önermelerden biri şudur: “Roma Kilisesi hiç yanlış
yapmamıştır ve Kutsal Yazı’nın tanıklığına göre [Krş. Luk. 22:31] sonsuza kadar yanlış
yapmayacaktır” (Gregory VII, Registrum II. 55a, No. 22; MGH Epistolae selectae, yay. E.
Caspar (1923), II. 207; çev. O. J. Thatcher ve E. McNeal, Source Book for Medieval History,
s. 138). Bu ve bir sonraki maddeye dair kaynaklar OS V. 124 vd’da ayrıntılarıyla belirtilir.
Papaların otoritesi için, Krş. LCC XIV. 28, 115-126. Krş. IV. xi. 13.
235
Sententiae episcoporum de haereticis baptizandis, Cyprian’ın başkanlığındaki Kartaca
Konsili (256); CSEL 3. i. 436; Kartaca Konsili (397) kanon xxvi (Mansi III. 884); Augustine,
On Baptism III. iii. 5 (MPL 43. 141 vd; çev. NPNF IV. 437). Bu maddenin girişindeki
cümleler Calvin’in, Tanrı’nın lanetleyeceklerini ihmal ettiği, sadece seçtikleri konusunda
karar verdiği doktrininin, sessiz kalınan konuların kısaca ima edildiği bir edebi sanatın en iyi
örnekleridir.
236
I. Gregory, Letters V. 54 (MGH Epistolae I. 340; MPL [V. 18]
700
Bu sınırsız yargılama yetkisiyle Roma piskoposu, sadece diğer piskoposlara değil,
birçok kiliseye de ciddi ve korkunç bir zarar veriyor. Böylece gözetmenliğini onların
yıkıntılarının üzerine kurabilmek için, onları ezip parçalıyor.
Kaprisine yasa diye bakacak kadar zorbalıkla yönetmek için, kendisini bütün
yargıların ve isteklerin dışında tutuyor – bu davranış kilisenin düzenine o kadar yakışmaz, o
kadar yabancı ki, dayanmak mümkün değil. Sadece dine bağlılık değil, insanlık açısından da
son derece iğrenç.
22 . Papalığın günümüzdeki bozulmuşluğu
Kişisel konuların peşine düşüp irdelemek zorunda kalmamayım diye, papalığın
mevcut durumunu savunmaktan utanmasalar da, bugün Roma gözetmenliğinin en iyi ve en
sadık patronları olarak düşünülmek isteyenlerden tekrar rica ediyorum. Çünkü bunun,
Gregorius ve Bernard dönemlerinden yüz kat daha bozulmuş olduğu apaçıktır. O zamanlar
bile kutsal insanlar ondan büyük ölçüde hoşnut değildiler. Gregorius değişik uğraşlarla son
derece dikkatinin dağıldığından, piskoposluk görevi kisvesi altında dünyaya
sürüklendiğinden, din adamı olarak verdiği hizmette şimdiye kadar hatırladığından daha çok
dünyasal işlerin kölesi olduğundan, dindışı işlerin baskısı altında olduğundan dolayı zihnini
göksel işlere yükseltemediğinden, birçok davanın dalgalarıyla sallandığından, sıkıntılı bir
yaşamın fırtınalarından olumsuz yönde etkilendiği için haklı olarak “denizin derinlerine
indim” diyebileceğinden tekrar tekrar yakınır.237 Bu dindışı uğraşların arasında yine de
vaazlarıyla insanları eğitebildiği, ihtiyacı olanları özel olarak uyarabildiği ve düzeltebildiği,
kiliseyi yönetebildiği, arkadaşlarına danışmanlık yapabildiği, görevlerinde onları
yüreklendirebildiği doğrudur. Bütün bunların dışında yazması için biraz zaman kalıyordu;
yine o, denizin derinliklerinde boğulma felaketinin karşısında feryat eder. O dönemde
yönetim “denizse”, şimdiki papalık için ne demek gerekir? Aralarındaki benzerlik nedir?
Burada vaaz yok, disipline özen göstermek yok, kiliseler için gayret yok, ruhsal faaliyet yok –
kısacası dünyadan başka bir şey yok. Yine de sanki daha iyi düzenlenmiş ve yerine oturtulmuş
başka şey yokmuş gibi, bu labirent238 övülür.
Bernard çağındaki ahlaksızlıklara baktığında ne şikayetler ortaya döker, ağzından ne
iniltiler çıkar?239 Ya bizim demir –eğer böyleyse demirden de kötü- çağımıza bakabilseydi?
Bütün kutsalların görüş birliğiyle onaylamadığı şeye sadece kutsal ve tanrısal diye inatla
bakmak değil, açıkçası kutsallara son derece yabancı olan papalığı savunmak için onların
tanıklığını da yanlış kullanmak ne ahlaksızlıktır? Bununla birlikte, Bernard döneminde her
şeyin çok bozulmuş olduğunu, bizim dönemimizdekinden çok farklı olmadığını kabul
ediyorum. Ama (Leo’nun, Gregorius’un ve benzerlerinin) bu ara dönemleri için bahane
arayanların utanmaları yok. Sezarların monarşisini kurmak için Roma cumhuriyetinin eski
durumunu övenler gibi davranıyorlar; yani despotluğu güzelleştirmek için özgürlük övgülerini
ödünç alıyorlar.240
(Papalığa daha sonraki suçlamalar, 23-30)
23 . Roma’da bir kilise ya da piskoposluk var mı?
Sonuçta bütün bunlar kabul edilse bile, Roma’da bu tür yararların olduğu bir kilise
bulunmadığını söylediğimizde, bu konumun ayrıcalıklarını iddia edecek bir piskoposun var
olduğunu kabul etmediğimizde, onlarla yepyeni bir çekişme başlar. Bütün bunların doğru
237
I. Gregory, Letters I. 5, 7, 25, 24 (MGH Epistolae I. 5 vd, 9, 38, 35; MPL [Sırasıyla son on
ikisi No. I. 27; I. 25] 77. 448, 455, 480, 476; çev. NPNF 2 ser. XII. ii. 75, 77, 85).
238
“Labyrinthus.” Krş. I. v. 12, dn 36.
239
Krş. yk. bk. m. 18, dn 39.
240
Bu çarpıcı karşılaştırma Calvin’in siyasi düşüncesini belirtir; Krş. IV. xi. 5; IV. xx. 8
701
olduğunu varsayın (bunların yanlış olduğuna onları çoktan ikna ettik): Mesih’in sözüyle
Petrus kilisenin başı olarak atandı; kendisine verilen onuru Roma gözetmenliğine bıraktı;
gözetmenlik, eski kilisenin yetkisinde kutsandı ve bundan uzun süre yararlanması onaylandı;
Roma papasına herkesin görüş birliğiyle her zaman yüce yetki verildi; o, bütün davaların ve
bütün insanların yargıcı oldu; hiç kimsenin yargısına boyun eğmedi. Đsterlerse bundan daha
fazlası da onların olsun. Tek bir sözcükle yanıt vereceğim: Roma’da bir kilise ve bir piskopos
olmadıkça bunların hiç birinin değeri yoktur. Bana şunu bağışlamalılar: Kilise olmayan bir
şey kiliselerin anası olamaz; piskopos olmayan biri, piskoposların prensi olamaz. Roma’da
elçisel gözetmenliğe sahip olmayı mı istiyorlar? Bana gerçek ve yasaya uygun bir elçilik
görevi göstersinler. Yüce bir papaya mı sahip olmak istiyorlar? Bana bir piskopos
göstersinler. Öyleyse ne? Bize nerede kiliseye benzeyen bir şey gösterecekler? Aslında birine
kilise diyorlar. Bu, tekrar tekrar onların ağızlarında. Kuşkusuz kilise kendine özgü, belirgin
işaretleriyle tanınır ve “piskoposluk” bir görevin adıdır. Burada insanlardan değil, yönetimden
söz ediyorum. Bu yönetim kilisede sürekli parlamalıdır. Mesih’in kurumunun gerektirdiği
hizmet, kiliselerinin neresinde? Đhtiyarların ve piskoposların görevleri konusunda daha önce
söylenenleri hatırlayalım.241 Kardinallerin görevini bu kurala göre sınarsak, ihtiyarlardan hiç
de daha önemsiz olmadığını kabul ederiz. Papanın sahip olduğu tek bir piskoposluk
yeteneğini bilmek isterdim. Piskoposluk görevinde ilk iş insanlara Tanrı’nın Sözü’nü
öğretmektir. Bundan sonra gelen ikinci iş, sakramentleri yönetmektir. Üçüncüsü, uyarmak,
gayrete getirmek, günah işleyenleri düzeltmek ve insanları kutsal disiplin altında tutmaktır. O,
bu görevlerden hangisini yapıyor? Aslında, hangisini yaparmış gibi yapıyor? Görevinin hiçbir
yanına küçük parmağıyla bile dokunuyormuş gibi yapmayan birine nasıl piskopos diye
baktıklarını söylesinler.
24 . Dine karşı işlenen suç
Piskopos kral gibi değildir. Kral, krallığın sorumluluklarını yerine getirmese bile, yine
de onurunu ve unvanını korur. Ama bir piskopos hakkında karar verirken, Mesih’in emrini
göz önünde tutuyoruz. Bu emir kilisede her zaman yürürlükte olmadır. Romacılar bu düğümü
benim için çözsünler. Papaları, piskopos olmadığı için piskoposların başı olduğunu kabul
etmiyorum. Birincisinde zafer kazanırlarsa bu son noktanın yanlış olduğunu kanıtlamalılar.
Ya onda hiçbir piskopos özelliğinin bulunmadığı, tam tersine bütün aykırı özelliklerin
bulunduğu gerçeği? Ama ey Tanrım, burada hangi noktadan başlayayım? Öğretişinden mi,
ahlakından mı? Ne söyleyeyim ya da neleri söylemeden geçeyim? Nerede bitireyim? Şunu
söylüyorum: Bugün dünya sapkın ve imansız öğretişin seline kapıldığı, çok sayıda batıl
inançla dolu olduğu, bu kadar yanlışla kör olduğu, bu kadar büyük bir puta taparlığın içinde
boğulduğu için – hiçbir yerde bu kötülüklerin hiçbiri Roma gözetmenliğinden gelmiyor ya da
en azından gücünü buradan almıyor değildir. Papaların Müjde’nin yaşayan öğretişine böyle
çılgınca öfkelenmelerinin, onu gözden uzakta tutmak için sinirleri germelerinin, - Mesih’in
Müjde’si, egemenliğini kaybeder etmez, krallıklarının bütünüyle çökeceğini ve
parçalanacağını görenlerin dışında- bütün kralları ve prensleri ona karşı baskı yapmaya
kışkırtmalarının başka bir nedeni yoktur. Leo acımasızdı; Clementius kan dökmüştü; Paul
saldırgandı.242 Ama bu insanlar doğaları gereği gerçeğe karşı bir iddiada bulunma güdüsü
içindeydiler, çünkü güçlerini korumanın tek yolu buydu. Mesih’ten kurtuluncaya kadar
güvende olmayacakları için, sunakları, yürekleri ve yaşamları için mücadele ediyormuş gibi,
bu dava için çaba gösterdiler. Ya sonra? Dine karşı sadece iğrenç bir suçun işlendiği yerde
elçisel bir gözetmenliğin olmadığından başka bir şey görmüyoruz, değil mi? Gözü dönerek
241
IV. iii. 6-8
X. Leo (1513-1521), VII. Clement (1523-1534) ve III. Paul’den (1534-1549) söz ediyor.
Calvin bunu 1543’de yazdı.
242
702
dine karşı suç işleyen, kendisinin Mesih Karşıtı olduğunu açıkça ikrar eden biri Mesih’in
vekili olmaz, değil mi? Petrus’un bina ettiği her şeyi ateş ve kılıçla yok eden biri Petrus’un
halefi olmaz, değil mi? Kiliseyi kendi gerçek Baş’ından koparıp parçalayan, hırpalayıp ezen
biri, kilisenin başı olmaz, değil mi? Aslında, eskiden Roma bütün kiliselerin anasıydı; ama
sonra Mesih Karşıtı’nın gözetmenliği oldu. Bir zamanlar sahip olduğu her şeyi bıraktı.
25 . Mesih Karşıtı’nın krallığı
Roma papasına “Mesih Karşıtı” dediğimizde, bazılarına iftiracı ve küfürbaz
geliyoruz.243 Ama böyle düşünenler Pavlus’un dilini ölçüsüzlükle suçladıklarının farkında
değiller. Biz, Pavlus’un tarzında, aslında onun ağzından konuşuyoruz. Kötülük ederek Roma
papasına karşı Pavlus’un sözlerini çarpıtıyoruz diye (bunu başka biri yapıyor) kimsenin karşı
çıkmaması için, papadan başka hiç kimsenin bunu başka türlü anlayamayacağını kısaca
göstereceğim. Pavlus, Mesih Karşıtı’nın Tanrı’nın tapınağında oturacağını söyler [2Se. 2:4].
Başka bir yerde Ruh da, onun suretini Mesih Karşıtı’nin kişiliğinde anlatır. Onun krallığının
övünmekten ve Tanrı’ya küfürler savurmaktan ibaret olacağını gösterir [Dan. 7:25; Va. 3:10;
13:5]. Buradan, bunun bedenlerden çok canlara karşı bir despotluk olduğu, Mesih’in ruhsal
krallığına karşı yapıldığı sonucunu çıkarıyoruz. Đkincisi, bu despotluk ne Mesih’in, ne de
kilisenin adını silmez. Daha çok Mesih’e benzemeyi kötüye kullanarak, maske altında gibi
kilise adının altında pusuya yatar. Başlangıçtan beri var olan bütün sapkınlıklar ve hizipler
Mesih Karşıtı’nın krallığına mensuptur. Bununla beraber Pavlus, imandan dönüşün
başlayacağını önceden bildirdiğinde [2Se. 2:3], bu ifadesiyle, dine karşı suçlar kiliseyi
evrensel olarak ele geçirdiğinde, kilisenin dağılan birçok üyesi gerçek iman birliğinde
dayansa bile, iğrenç şeyin makamının bina edileceğini söylemek ister. Pavlus, yaşadığı
dönemde Mesih Karşıtı’nın, kötülüğün sırlarıyla işe girişerek çalışmaya başladığını ekler
[2Se.2:7]. Bu işi daha sonra açıkça tamamlayacaktır; bundan, bu felakete ne tek bir kişinin yol
açtığını, ne de bunun tek biri kişiyle bittiğini anlıyoruz. Onu, şu işaretle anlatır. Tanrı’nın
onurunu eline geçirmek için O’nu bu onurdan yoksun bırakacaktır [2Se. 2:4]. Özellikle
böylesine bir gurur kilisenin açıktan açığa dağılmasına bile yol açtığında, Mesih Karşıtı’nın
ortaya çıktığının başlıca göstergesinin bu olduğu sonucunu çıkarmalıyız. Roma papasının,
sadece Tanrı’ya, özellikle de Mesih’e ait olan şeyi utanmadan devraldığı apaçık olduğu için,
onun bu dinsiz ve iğrenç krallığın lideri ve bayrak taşıyıcısı olduğundan hiç kuşkumuz
olmamalıdır.
26 . Papalık gerçek kilise düzeninden çok uzaklaşmıştır
Şimdi bu Romacılar gidip kadimliklerini bize karşı savunsunlar. Her şeyi altüst etmek
çok önemliymiş gibi, gözetmenliğin onuru, gözetmenliğin olmadığı yerde sürebilirdi!
Eusebius, Tanrı’nın, intikamını sürdürürken, kilisesini Yeruşalim’den Pella’ya götürdüğünü
söyler.244 Bir kere olduğunu duyduğumuz şey, daha sık olabilirdi. Öncelik onurunu bir yere
bağlamak için, Mesih’in en iğrenç düşmanı, Müjde’nin en büyük karşıtı olan, kiliseyi en çok
harcayan ve en çok dağıtan, bütün kutsalların en acımasız şekilde kanını döken kasap yine de
Mesih’in vekili, Petrus’un halefi, kilisenin birinci piskoposu olarak düşünülmelidir. Bunun
tek nedeni, bir zamanlar bütün gözetmenliklerin birincisi olan gözetmenliği işgal etmesidir –
aslında bu, son derece gülünç ve aptalcadır. Papa’nın göreviyle kilisenin doğru düzenlenmesi
arasında ne kadar çok fark olduğunu söylemeden geçiyorum. Yine de tek bir şey bu soruna
dair bütün kuşkuları çok iyi dağıtabilir. Sağlıklı düşünen biri, piskoposluk görevini, kurşun ve
243
Krş. IV. ii. 12, dn 6.
Eusebius, Ecclesiastical History III. v. 3 (GCS 9. i. 196; MPG 20. 223; çev. NPNF 2 ser. I.
138).
244
703
mühürlerle sınırlamaz –bütün sahteciliklerin ve bütün kandırmaların bu genel merkezinde245
bu, daha azdır- burada papanın ruhsal yönetimiyle ilgili konuların kayıtları tutulur! Bu
nedenle biri yerinde olarak, insanların övündükleri Roma Kilisesi’nin, uzun süre önce saraya
döndüğünü, artık Roma’da görülen tek şeyin bu olduğunu söylemiştir. Ben burada insanların
ahlaksızlıklarını suçlamıyorum ama papalığın kilise düzenine doğrudan doğruya ters
olduğunu gösteriyorum.
27. Papaların kötü davranışları ve sapkın öğretileri iddia ettiklerinin tam tersidir
Esas kişilere gelirsek, Mesih’in ne tür vekillerini göreceğimiz çok iyi bilinir: Julius,
Leo, Clementius ve Paul kesinlikle imanın direkleri, dinin önde gelen yorumcuları olacaktır.
Onlar, Lukianus’un okulunda öğrendiklerinin dışında Mesih hakkındaki hiçbir şeyi kabul
etmediler.246 Ama neden üç dört papa sayıyorum? Sanki uzun süre önce papaların bütün
kardinaller kuruluyla birlikte ikrar ettikleri dinle bugün ikrar ettikleri din hakkında kuşkular
varmış gibi! Bu, onların arasında hükmü olan bu gizli teoloji hakkındaki ilk yazıdır: Tanrı
yoktur. Đkincisi: Mesih hakkında yazılan ve öğretilen her şey sahte ve aldatmacadır.247
Üçüncüsü: gelecekteki yaşam ve son diriliş konulu öğretişler sadece birer masaldır. Hepsinin
böyle düşünmediğini birkaç kişinin bunu söylediğini kabul ediyorum. Ama uzun zaman önce
bu, papaların geleneksel dini olmaya başladı. Roma’yı bilen herkes buna çok aşina olsa bile,
Romacı teologlar, Mesih, Petrus’a “Ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim” [Luk.
22:32] dediği için, tanıdığı ayrıcalıkla papanın yanlış yapmamasını sağladı diye övünmeye
son vermiyorlar. Sizden rica ediyorum, böyle utanmazca maskaralık yaparak, bütün dünyanın,
onların kötülüğün en son sınırına geldiklerini, ne Tanrı korkusu, ne de insanlara saygıları
olduğunu anlamasının dışında, ne yarar sağlıyorlar?
28 . XXII. John’ın dine karşı işlediği suç
Ama sözünü ettiğim papaların dinsizliklerinin gizli olduğunu, çünkü bunu ne vaaz
ederek ne de yazarak yaymadıklarını ama sadece sofrada, yatak odasında ya da en azından
dört duvar arasında ihanet ettiklerini varsayalım. Yine de (iddia ettikleri) bu ayrıcalığın
işlerine yaramasını istiyorlarsa, XXII. John’ı papalar listesinden çıkarsınlar. O, diriliş gününe
kadar canların ölümlü olduğunu ve bedenlerle birlikte öldüğünü açıkça öne sürdü. Başlıca
koruyucularıyla birlikte bütün gözetmenliğin o dönemde düştüğünü, kardinallerden hiçbirinin
bu büyük çılgınlığa karşı çıkmadığını ama Paris Okulu’nun, onu sözünü geri almaya
zorlaması için Fransa Kralı’na baskı yaptığına dikkat edebilirsiniz. Kral, John hemen tövbe
etmezse uyruklarının onunla paydaş olmasını yasakladı. Bunu alışıldık şekilde, bir duyuruyla
herkese yaydı. O dönemde yaşayan Jean Gerson’un tanıklık ettiği gibi, bu zorunluluğun
245
“In illo…magisterio.” VG’de daha değişiktir: “en cette boutique”, “dükkan” ya da “ ticaret
yeri”.
246
II. Julius (1503-1513). Krş. yk. bk. m. 23, dn 51.
247
Erasmus 1537’de, On Behalf of the Christian Religion Against the Lutherans’ın (1530)
yazarı Bolonyalı Augustinus Steuchus Eugubinus’a şunları yazıyordu: “Almanya’da Tanrı’ya
küfür etmekten çekinmeyenler olabilir; ama en ağır cezalarla düzeltilebilirler. Ama Roma’da
benim ve birçok kişinin önünde bazılarının Mesih’e ve elçilerine öfkeyle iğrenç küfürler
ettiklerini kulaklarımla duydum ve ceza almadılar.” (H. M. Allen ve H. W. Garrod, Opus
epistolarum Des. Erasmi Roterodami IX. s. 218). Krş. Beveridge, Institutes II. 385, dn 1.
Steuchus daha sonra (1547) Valla’nın Constantine’in Bağışı açıklamasına yanıt vermeye
çalıştı.
704
baskısıyla papa tövbe ederek bu hatasından vazgeçti.248 Bu örnek, Petrus’a “Ben, imanını
kaybetmeyesin diye senin için dua ettim” [Luk. 22:32] dendiği için, Roma gözetmenliğinin ve
papalarının imanda yanılmayacakları ifadesi konusunda karşıtlarımla tartışmaktan beni
kurtarıyor. Kuşkusuz böyle murdar bir düşüşle XXII. John’ın gerçek imandan düşmesi,
piskoposluk görevinde Petrus’un yerine geçen bütün Peter’ların halef olmadığının dikkati
çeken bir kanıtıdır. Petrus’a söylenen her şeyi onun bütün halefleriyle ilişkilendirmek
istiyorlarsa bundan, hepsinin Şeytan olduğu sonucu çıkar, çünkü Rab, Petrus’a şunu da
söylemişti: “Çekil önümden Şeytan!... Bana engel oluyorsun” [Mat. 16:23]. Aslında bu ikinci
söze yeniden dönmemiz, öbürünü bize karşı savunmaları kadar kolay olacaktır.
29 . Papaların ahlaktan vazgeçmeleri
Ama aptalca davranarak onlarla yarışmak istemiyorum. Bu nedenle dışına çıktığım
konuya geri dönüyorum. Mesih’i, Ruh’u ve kiliseyi tek bir yere bağlamak için, orayı şeytan
bile olsa kim yönetirse yönetsin hâlâ Mesih’in vekili ve kilisenin başı sayılıyor, çünkü burası
bir zamanlar Petrus’un gözetmenliğiydi – bunun sadece dinsizlik ve Mesih’e hakaret
olduğunu değil, son derece saçma ve sağduyudan uzak olduğunu söylüyorum! Roma papaları
uzan zamandan beri ya dinden çok yoksunlar ya da dinin en büyük düşmanları. Bu nedenle
artık Mesih’in vekilleri değiller. Đşgal ettikleri gözetmenlik, Tanrı’nın tapınağında
kurulduğunda, Tanrı onu bir put diye kabul eder [2Se. 2:4]. Ahlakları yargı altına getirilirse,
bir piskoposun kabul edilebilir tek bir özelliğine sahip olduklarının yanıtını papalar versinler.
Öncelikle, insanlar Roma’da öyle bir tarzda yaşıyorlar ki, papalar sadece buna göz yumarak
hiçbir şey söylememekle kalmayıp, sessizce başlarını sallayıp bunu onaylıyorlar – bu,
piskoposlara hiç yakışmıyor. Onların görevi, sert bir disiplinle insanların aşırı serbestliklerini
engellemektir. Ama onları başka insanların günahlarından dolayı suçlayacak kadar katı
olmayacağım. Yine de koruyucularıyla, neredeyse bütün kardinaller kuruluyla ve bütün din
adamları sürüsüyle birlikte bütün kötülükler, iğrençlikler, murdarlıklar, her türlü suç ve kötü
işlerle kendilerini alçalttıkları için, insandan çok canavarı andırıyorlar – kuşkusuz böyle
yaptıklarında da piskopos olduklarını açıklıyorlar! Ne var ki, kötülüklerini daha çok göz
önüne sereceğimden korkmamalılar.249 Bu kadar pis bir çamurdan geçmek hoş değildir. Đnsan
kulaklarının temiz kalmasına dikkat etmelidir. Bana, istediğimi yeterince kanıtladığım gibi
geliyor: Roma bir zamanlar kiliselerin başı olsa bile bugün, kilisenin ayağının en küçük
tırnağı olarak bile sayılmaya layık değildir.
30 . Kardinaller
(Verdikleri adla) kardinallere gelince, birdenbire nasıl bu kadar büyük önem
kazandıklarını bilmiyorum. Gregorius’un döneminde bu unvan sadece piskoposlara aitti.
Gregorius ne zaman kardinallerden söz etse, sadece Roma kilisesindekilerden değil, diğer
kiliselerdekilerden de söz ederdi. Özetle, sonuçta bir kardinal rahip bir piskopostan başka biri
değildir.250 Bu unvanı daha önceki döneminin yazarlarında bulamıyorum. Yine de,
piskoposların altında, şimdi onlardan çok üstün olduklarını görüyorum. Augustinus’un ifadesi
248
John Gerson, Sermon on the Feast of Easter (Opera Gersoni, yay. L. E. Du Pin III. 1205).
Krş. Calvin, Psychopannychia, Önsöz (CR V. 171; çev. Calvin, Tracts I. 415); Brieve
instruction contre les erreurs de la secte commune des Anapibtistes (CR VII. 127).
249
Calvin, çok kınıyor ama reform yaşamamış olan papalığın yozlaşmasının ayrıntılarına
burada girmemesi dikkati çekiyor. Bazı kötü özellikleri atlıyor: VI. Alexander’ın adından söz
etmiyor.
250
I. Gregory, Letters I. 15. 77, 79; II. 12, 37; III. 13, 14 (MGH Epistolae I. 16, 97 vdd; 110,
133, 172 vd; MPL 77. 461, dn e; 531; 533, dn h; 575; 614 vd; çev. (sadece 2., 4. ve 5.) NPNF
2 ser. XII. ii. 99 vd, 103, 111).
705
iyi bilinir: Kilisede çoktandır yapılan görevlerin adlarına göre, piskoposun görevi ihtiyarın
görevinin daha üstünde olsa da birçok şeyde Augustinus, Hieronymus’un altındadır.251 Roma
Kilisesi’nde bir ihtiyarla diğerleri arasında kesinlikle ayırım yapılmaz ama hepsi piskoposun
yönetiminde eşittir. Kartaca Konsili’nde buna dikkat edildi. Roma gözetmenliğinden biri
piskopos, diğeri ihtiyar iki temsilci katıldı – ikincisi son sırada oturdu.252 Ama eski olayların
izini bu kadar uzağa kadar sürmeyelim. Gregorius döneminde Roma’da bir konsil toplandı.
Đhtiyarlar son sırada oturdular ve kendileri adına imza attılar, diyakonların imza atacakları yer
yoktu. Aslında öğretişe ve sakramentlere hizmet etmeye katılmalarının ve piskoposun
yönetiminde olmanın dışında onların bir işlevleri yoktu. Ama şimdi paylarına düşen çok
değişmişti. Onlar kralların ve imparatorların kuzenleriydi. Saygınlığın zirvesine gelinceye
kadar, başlarıyla birlikte giderek yol aldıkları kuşkusuzdu.
Evet, bugünkü Roma gözetmenliğinin koruduğu ve savunduğu ayrıcalığıyla bu eski
kiliseden çok farklı olduğunu okurlarım anlayabilsinler diye, bitirirken kısaca buna
değinmeye karar verdim. Ama şimdi kilisede gerçek ve yasaya uygun bir görevleri olmadığı
için, bir zamanki bu ayrıcalıkların sadece rengini ve dış kabuğunu ellerinde tutuyorlar; aslında
her şey kiliseye çok ters düştüğü için, Gregorius’un sık sık yazdığı şey oldu. “Gözyaşı
dökerek söylüyorum” der Gregorius, “inleyerek duyuruyorum: içeride rahiplik düzeni
bozulduğu için, uzun süre dayanamaz.”253 Daha çok, Malaki’nin bu rahipler hakkında
söyledikleri gerçekleşmiş olmalıdır “Siz yoldan saptınız ve öğrettiklerinizle birçoklarını suça
sürüklediniz. Levi’yle yaptığım antlaşmayı bozdunuz. Böyle diyor…Rab… Bu yüzden ben de
bütün halkın önünde sizi aşağılayıp gülünç duruma düşürdüm” [Mal. 2: 8-9]. Roma
hiyerarşisinin zirvesinin ne kadar gururlu olduğunu düşünmeyi artık Tanrı’ya bağlı olan
herkese bırakıyorum. Papacılar, günahlı utanmazlıkları içinde Tanrı’nın Sözü’ne boyun
eğmekte bile duraksıyorlar. Bu Söz’ün, gökyüzünde ve yeryüzünde insanlar ve melekler için
kutsal olması gerekiyordu.
VIII. BÖLÜM
ĐMANLA ĐLĐŞKĐLĐ MADDELERE GÖRE, KĐLĐSENĐN YETKĐSĐ; PAPALIĞIN
DĐZGĐNLENEMEYEN AŞIRI SERBESTLĐĞĐNĐN, KĐLĐSENĐN ÖĞRETĐSĐNDEKĐ BÜTÜN
SAFLIĞI BOZMAYA NASIL YÖNLENDĐRDĐĞĐ
(Kilisenin, Tanrı’nın Sözü’nün sınırladığı gücü, 1-9)
1 . Öğretme yetkisi kapsamında kilisenin görevi ve gücünün sınırları
Şimdi kısmen tek tek piskoposlara, kısmen de yetki bölgesindeki ya da genel
konsillere dayanan kilisenin gücü konulu üçüncü madde geliyor. Sadece kiliseye uygun olan
ruhsal güçten söz ediyorum. Dahası öğretme veya yargı yetkisiyle254 yasaların yapılması255 da
251
Augustine, Letters lxxxii. 4. 33 (MPL 33. 290; CSEL 34. ii. 385; çev. FC 12. 418).
Kartaca Konsili (418) (Mansi III. 699); Krş. yk. bk. m. 9, dn 22.
253
Gregory, Letters V. 57a, 58, 62, 63; VI. 7 (MGH Epistolae I. 365, 369, 377, 379, 386;
MPL 77. 790, 793, 799; çev. NPNF 2 ser. XII. ii [sadece 3. ve son söz edilenler]. 187, 191].
254
IV. xi.1’de yargı yetkisine kilisenin gücünün ikinci bölümü diye bakılıyor.
255
IV. x’da yargı yetkisi kilisenin gücünün ikinci bölümü olarak ele alınıyor. 19. yüzyılda
Đskoç Presbiteryen Kilisesi’nin bakış açısıyla, kilisenin gücü konusundaki Reformcu
kavramlarla ilişkili kapsamlı bir çalışma olan J. Bannerman, The Church of Christ (Edinburg,
1868), C. I. hala yararlıdır. C. 1’de II. Bölüm’ün başlığı “Kilisenin Gücü” (I. 187-275); II.
Bölüm, I. Altbaşlık “öğretiş açısından kilisenin gücünü (potestas, δογµατική) ele alır. (I. 276334). Fr. Turretin, Reformcu anlayışa göre, potestas, δογµατική, διατακική ve διακριτική’yi
252
706
buna dâhildir. Öğretmeyle ilgili cephe iki bölümdür: Đmanla ilişkili maddeleri oluşturma ve
bunları açıklama yetkisi.
Bunların her birini ayrı ayrı açıklamadan önce, dinine bağlı okurları uyarmak
istiyorum. Kilisenin yetkisi konusunda öğretilen her şeyden Pavlus’un belirttiği amaca göre
söz edildiğini hatırlasınlar. Bu amaç, yıkmak değil, geliştirmektir [2Ko. 10:8; 13:10]. Bunu
yasaya uygun olarak kullananlar, kendilerini Mesih’in, aynı zamanda da Mesih’teki halkın
hizmetlilerinden daha öte saymasınlar [1Ko. 4:1]. Hizmetliler için kilise bina etmenin tek
yolu, Mesih’in otoritesini kendileri için korumaya gayret etmektir; bu ancak Baba’sından
aldığı şeyin O’na bırakılmasıyla güven altına alınabilir. Yani, kilisenin başöğretmeni sadece
O’dur. Başkası için değil, sadece O’nun için “O’nu dinleyin” [Mat. 17:5] diye yazılmıştır.
Bu nedenle kilisenin gücü kıskançlıkla gösterilmesin, belirlenen sınırların içinde
korunsun. Yani insanların kaprislerine göre şuraya buraya çekilmesin. Bu nedenle,
peygamberlerin ve elçilerin onu nasıl tanımladıklarına dikkat etmek özellikle yararlı olacaktır.
Đnsanlar sadece almak istedikleri için bu gücü onlara verirsek, aniden zorbalığa düşüleceğini
herkes bilir. Bu, Mesih’in kilisesinden uzak olmalıdır.
2 . Musa’nın ve kâhinlerin yetkileri öğretisi
Bu durumda, Kutsal Yazı’daki Ruh kâhinlere, peygamberlere, elçilere ya da elçilerin
haleflerine hangi yetkiyi ya da saygınlığı uygun görürse görsün bu, tümüyle insanlara kişisel
olarak değil, onların atandıkları hizmete ya da (daha kısaca söylersek) Söz’e verilir. Söz’e
hizmet etmek onlara emanet edilir. Hepsine sırayla bakacak olursak, Rab’bin adının ve
Sözü’nün dışında onlara öğretme ya da cevap verme yetkisinin emanet edildiğini görmüyoruz.
Göreve çağrıldıkları yerde onlardan kendilerinden bir şey katmaları değil, Rab’bin ağzından
konuşmaları istenir. Rab de, ne söyleyeceklerini öğretmeden önce onları halk dinlesin diye
ortaya atmaz; onlar sadece Onun Sözü’nden söz etmelidirler.
Bütün peygamberlerin prensi Musa’yı diğerlerinden daha çok dinlediler; ama Musa
daha önce O’nun emirleriyle ilgili talimat almış ve Rab’bin dışında asla bir şey iddia
etmemişti [Çık. 3:4 vdd]. Bu nedenle onun öğretişini benimseyen halkın, “Tanrı’ya ve kulu
Musa’ya inandığı” [Çık. 14:31] söylenir.
Kâhinlerin yetkisi de küçümsenemesin diye en ağır cezalarla yaptırım getirilmişti
[Yas. 17:9-13]. Ama aynı zamanda da Rab, doğruluk yasası Levi’nin ağzında olsun diye
onunla antlaşma yaptığını söylerken [Mal. 2:4, 6], hangi koşullar altında konuşacaklarını da
gösterir. Kısa süre sonra da şunu ekler: “Kâhinin dudakları bilgiyi korumalı ve insanlar onun
ağzından öğüt aramalı. Çünkü o, Her Şeye Egemen Rab’bin ulağıdır” [Mal. 2:7]. Bu nedenle,
kâhin kendisini dinlemelerini istiyorsa Tanrı’nın ulağı olduğunu göstersin; yani Yazar’ından
aldığı emirleri sadakatle iletsin. Kâhinleri dinlemek söz konusu olduğunda, onların Tanrı’nın
yasasına uygun yanıtlar vermeleri gerektiği açıkça belirtilir [Yas. 17:10-11).
3 . Peygamberlerin öğretme yetkisi
Hezekiel, peygamberin yetkisinin niteliğini isabetli şekilde anlatır: “Đnsanoğlu, seni
Đsrail halkına bekçi atadım. Benden bir söz duyar duymaz onları benim yerime uyaracaksın”
[Hez. 3:17]. Tanrı’nın ağzından bir söz duyması emredilen peygamberin kendince bir şey icat
etmesi yasaklanmıyor mu? Rab’den haber getirmek nedir? Söz gelişi, biri aktardığı sözün
kendisine değil, Rab’be ait olduğuna güvenerek övünmeye cesaret eder. Yeremya, aynı
düşünceyi farklı kelimelerle ifade eder: “Düşü olan peygamber düşünü anlatsın; ama sözümü
kilisenin imanı ilan etme, yasa ve anayasa yapma, disiplin uygulama gücü şeklinde tanımlar:
Institutio theologiae elenchticae (Cenevre, 1680-1683 ve daha sonraki basımlar). III. Bölüm.
Kitap XVIII, soru xxix. Krş. Kanada Birleşik Kilisesi, Statement Concerning Ordination to
the Ministry, s. 46-50.
707
alan onu sadakatle bildirsin” [Yer. 23:28]. Tabii ki, Rab hepsi için bir yasa belirtir. Dahası
Tanrı, Kendi emrettiğinden daha fazlasını kimsenin öğretmesine izin vermez. Daha sonra da,
kendisinden gelmeyen şeye “saman” der [Yer. 23:28]. Bu nedenle Tanrı sözlerini bildirmezse
peygamberin hiçbiri ağzını açmaz. Bundan, bu ifadeleri sık sık kullandıkları sonucu çıkıyor:
“Rab’bin Sözü”, “Rab’bin verdiği sorumluluk”, “Rab böyle dedi”, “Tanrı’nın ağzı konuştu”
Ve doğru şekilde! Yeşaya, dudakları kirli bir adam olduğu için feryat eder [Yşa. 6:5];
Yeremya konuşmayı bilmediğini, çünkü genç olduğunu itiraf eder. Eğer kendi sözlerini
söyleselerdi Yeşaya’nın kirli ağzından ve Yeremya’nın akılsız ağzından ne çıkardı? Ama
Kutsal Ruh’un aletleri olmaya başladıklarında dudakları kutsal ve paktı. Ama peygamberler
bu saygıyla, aldıklarından başka bir şey vermemeye bağlı olduklarından, sıra dışı güçle ve
olağanüstü unvanlarla bezendiler. Rab, onları “ulusların ve ülkelerin kökünden sökülmesi,
yıkılıp yok olması, yerle bir edilmesi, kurulup dikilmesi için” [Yer. 1:10] gönderdiğine
tanıklık ettiğinde bunun nedenini hemen ekler: Sözlerini onların ağızlarına koyar [Yer. 1:9].
4 . Elçilerin öğretme yetkisi
Elçilere bakarsanız, gerçekten dikkate değer unvanlarla övülürler. Onlar “dünyanın
ışığı”, “yeryüzünün tuzu”durlar [Mat. 5:13-14]; onlar Mesih’in adına dinlenmelidir [Luk.
10:16]; “Yeryüzünde bağlayacakları her şey göklerde de bağlanmış olacak; yeryüzünde
çözecekleri her şey göklerde de çözülmüş olacaktır” [Mat. 16:19; 18:18; Krş. Yu. 20:23].
Ama görevlerinde onlara ne kadar izin verildiğini kendi adlarıyla ortaya koyarlar. Yani, şayet
onlar “elçi”yse istedikleri her şeyi söylemezler ama kendilerini gönderenin emirlerini
sadakatle bildirirler. Mesih’in, onların görevlerini tanımlayan sözleri yeterince açıktır: onlara
gitmelerini ve kendilerine buyurduğu her şeyi bütün uluslara öğretmelerini emreder [Mat.
28:19-20]. Ama O da bu yasayı alır ve uygular. Böylece birinin karşı çıkması yasaya aykırılık
olur. “Benim öğretim benim değil, beni gönderenindir” [Yu. 7:16], Baba’nındır, der. O,
Baba’nın tek ve sonsuza kadar danışmanıdır. Baba, Onu hepsinin Rab’bi ve Öğretmeni olarak
atamıştır. Ne var ki, öğretme hizmeti yaptığı için, öğretirken hangi kuralı izlemeleri
gerektiğini bütün hizmetlilerine söyler. Onlara örnek olur. Bu nedenle kilisenin gücü sonsuz
değildir. Tanrı’nın Sözü’ne bağlıdır ve deyim yerindeyse etrafı onunla çevrilmiştir.
5 . Açıklamada birlik ve çeşitlilik
Ama Tanrı’nın hizmetlilerinin, O’ndan öğrendiklerinden başka bir şey öğretmemeleri
gerektiğine dair bu ilkenin, kilisede başlangıçtan beri yürürlükte olmasına ve bugün de
yürürlükte olması gerekmesine rağmen, yine de farklı dönemlerde, farklı öğretme yöntemleri
vardı.
Birincisi, eğer Mesih’in söylediği –“Baba’yı Oğul’dan ve Oğul’un O’nu tanıtmak
istediği kişilerden başkası tanımaz” [Mat. 11:27]- doğruysa Tanrı’ya dair bilgi edinenleri
kuşkusuz bu sonsuz Bilgelik yönlendirmelidir. Baba’nın sırlarının sadece Kendisine
açıklandığı kişinin öğrettiklerinin dışında, Tanrı’nın gizemlerini akıllarıyla nasıl
kavrayabilmişler, bunları nasıl anlatabilmişlerdi? Böylece eski kutsallar Tanrı’yı, aynası
olarak sadece Oğul’da, Oğul’a bakarak öğreniyorlardı (Krş. 2Ko. 3:18]. Bunu söylerken
demek istediğim, Tanrı’nın Kendisini, Oğul’un aracılığının yani tek bilgeliğinin, ışığının ve
gerçeğinin dışında başka hiçbir şekilde insanlara asla göstermemiş olduğudur. Âdem, Nuh,
Đbrahim, Đshak, Yakup ve diğerleri bütün göksel öğretişi bu pınardan içmişlerdir. Bütün
peygamberler de bulundukları her göksel kehaneti aynı çeşmeden almışlardır.
Bu Bilgelik kendini her zaman aynı şekilde göstermez. Tanrı, patriklerde gizli
açıklamalardan yararlanmıştır. Aynı zamanda da bunları doğrulamak için, kendileriyle
konuşanın Tanrı olduğundan kuşku duyamasınlar diye bazı işaretler katmıştır. Patrikler
aldıklarını, kendilerinden sonraki kuşaklara aktarmıştır. Rab, bunu onlara böyle yaymaları
708
koşuluyla vermiştir. Çocukları ve çocuklarının çocukları, Tanrı’nın kendilerine, işittiklerinin
yeryüzünden değil gökten geldiğini emrettiğini öğrenmişlerdir.
6 . Eski Antlaşma’daki Tanrı’nın Sözü’nün Kutsal Yazı’ya dayanan temeli
Ama kilisenin çok daha görülür bir şeklini kurmak Tanrı’nın gözüne hoş
göründüğünde, Sözü’nün yazıyla256 kaydedilerek mühürlenmesini istedi. Böylece kâhinleri
halka ne öğreteceklerini orada bulabilecekler ve öğretilecek her öğretiş bu kurala uygun
olabilecekti. Böylece yasa yayıldıktan sonra kahinlere “Rab’bin ağzından” [Mal. 2:7]
öğretmeleri emredilir. Bu, Tanrı’nın yasaya dahil ettiği bu öğretişe yabancı ya da bu öğretişin
dışında olan hiçbir şey öğretmeyecekleri demektir; aslında buna bir şey eklemeleri ya da bir
şey çıkarmaları yasaya aykırıydı [Yas. 4:2; 13:1-3].
Peygamberler bu izden gittiler. Tanrı, yasaya eklenen yeni kehanetleri onların
aracılığıyla yaydı – ama bunlar yasadan akıp gelecek ve ona geri dönecek kadar yeni değildi.
Öğretişe gelince, sadece yasayı yorumluyordu ve geleceğe dair öngörülerin dışında ona bir
şey eklemiyordu. Bunların dışında, yasayı saf haliyle göz önüne sermekten başka bir şey
ortaya koymuyorlardı. Ama zayıf vicdanları daha iyi tatmin etmek için daha net ve daha dolu
bir öğretişi açıklamak Rab’bin gözüne iyi göründüğü için, peygamberliklerin yazıya
geçirilmesini ve Sözü’nün bir bölümü sayılmasını emretti. Aynı zamanda bunlara tarihler,
peygamberin işleri de eklendi ama hepsi Kutsal Ruh’un yazdırmasıyla oluşturuldu.
Mezmurlar’ı
da peygamberliklere dahil
ediyorum,
çünkü
peygamberliklerle
ilişkilendirdiğimiz şeylerle ortak yanları vardır.257
Böylece yasadan, peygamberliklerden, Mezmurlar’dan ve tarihlerden derlenen bütün
beden eski insanlar için Rab’bin Sözü’ydü; kâhinler ve öğretmenler öğretişlerini bu standarda,
hatta Mesih’in gelişine uydurmalıydı. Bunlardan sağa sola sapmaları yasaya uygun değildi
[Yas. 5:32], çünkü tek görevleri halka Tanrı’nın ağzından yanıt vermekle sınırlıydı.
Malaki’nin iyi bilinen parçasından bu sonuca varılır. Burada Rab, onlara Müjde’yi vaaz
edinceye kadar yasayı hatırlamalarını ve ona özen göstermelerini buyurur [Mal. 4:4]. Böylece
onları bütün yeni öğretişlerden korur. Musa’nın onlara sadakatle gösterdiği yoldan bir saç kılı
kadar bile sağa ya da sola sapmalarına izin vermez. Davut’un, yasanın yetkinliğini bu kadar
açıkça duyurmasının ve onu tekrar tekrar övmesinin nedeni budur [Mez. 19:7 vdd]: bütün
yetkinliği içerdiği için Yahudiler yabancı olan bir şeyin özlemini çekmeyeceklerdir.
7 . “Söz beden aldı”
Ama Tanrı’nın Bilgeliği, bedende enine boyuna açıklandığında, bu Bilgelik, Göksel
Baba’yla ilişkili olarak insan aklıyla anlayabileceği ve düşünebileceği her şeyi bize bol bol
duyurdu. Daha önce sadece donuk bir ışık varken, Doğruluğun Güneşi Mesih parladığından
bu yana258, tıpkı gün ortasındaki alışılmış parlaklık gibi tanrısal gerçek yetkin olarak parlıyor.
Elçi, “Tanrı, eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez çeşitli yollardan
atalarımıza seslendi. Bu son çağda da… kendi sevgili oğluyla bize seslenmiştir” [Đbr. 1: 1-2]
diye yazdığında aslında sıradan bir şey duyurmak istemiyordu. Aslında Pavlus, bundan sonra
Tanrı’nın daha önce konuştuğu gibi, aralıklı olarak şunun ya da bunun aracılığıyla
konuşmayacağını, peygamberliklere peygamberlikler ya da açıklamalara açıklamalar
eklemeyeceğini söylemek ister, bunları açıkça duyurur. Tam tersine, öğretiş işlevini Oğlu’nda
o kadar yerine getirmiştir ki, buna O’nun son ve sonsuza kadar sürecek olan tanıklığı diye
bakabiliriz. Mesih’in Müjde’yi vaaz ederek bize göründüğü noktadan başlayarak hatta Yargı
256
VG: Dieu. Latincede sadece yüklemdir.
Calvin, Mezmurlar’dan alıntı yaparken bunları yazdığı varsayılan Davut’tan alışkanlık
olarak Peygamber diye söz eder.
258
Krş. II. xi. 4-6, 11, 14.
257
709
Günü’ne kadar bütün bu Yeni Antlaşma dönemi, bu şekilde, “son saat”259 [1Yu. 2:18], “son
zamanlar” [1Ti. 4:1; 1Pe. 1:20], “son günler”le [Elç. 1:7; 2Ti. 3:1; 2Pe. 3:3] belirlenir. Bu,
Mesih’in öğrettiklerinin mükemmelliğinden hoşnut olarak, kendimiz için bunun dışında yeni
bir şey oluşturmamayı ya da başkalarının bulduğu bir yolu kabul etmemeyi öğrenelim diye
yapılır.
Baba’nın eşsiz bir ayrıcalık vererek Oğul’u öğretmenimiz olarak atamasının,
dinlenilmeyi başka birine değil, Ona emretmesinin iyi bir nedeni vardır. Aslında “O’nu
dinleyin” [Mat. 17:5] dediğinde, birkaç kelimeyle O’nu öğretmenimiz olarak önerir. Ama bu
sözler genelde düşünüldüğünden daha önemli ve daha etkilidir. Sanki bizi insanların bütün
öğretişlerinden uzaklaştırır, sadece Oğlu’na yönlendirir; bütün kurtuluş öğretişlerini sadece
ondan öğrenmeyi istememizi, ona güvenmemizi, ona sadık olmamızı, özetle (kelimelerle
açıkça belirtildiği üzere) sadece onun sesine kulak vermemizi emreder. Aslında yaşam Sözü
kendini içtenlikle ve apaçık ortaya koyduğunda insandan ne beklememiz, ne ummamız
gerekir? Ama O konuşur konuşmaz bütün insanların ağızları kapanmalıdır. Göklerdeki Baba,
bilginin ve bilgeliğin bütün hazinelerinin O’nda saklanmasını [Kol. 2:3] istemiştir. Gerçekten
de O, Tanrı’nın bilgeliğine ve (her şeyi açıklayacağı beklenen [Yu. 4:25]) Mesih’e çok uygun
(her parçası bir bütün halinde [Krş. Yu. 19:23]) konuşmuştur. Yani, kendisinden sonra
başkalarına söyleyecek bir şey bırakmamıştır.
8 . Elçilere Mesih’in buyruğunu öğretme yetkisi verilmişti
Şu kesin bir ilke olsun: Önce Yasa’da ve Peygamberler’de, sonra da elçilerin
yazılarında yer alandan başka hiçbir söz Tanrı’nın Sözü diye kabul edilmemeli ve kilisede
yeri olmamalıdır; kilisede öğretmenin tek yetkili yolu, Onun Sözü’ndeki buyruk ve standarttır.
Bundan da şu sonucu çıkarıyoruz. Elçilere verilen tek şey, eski peygamberlerin sahip
olduğu şeydi. Onlar eski Kutsal Yazı’yı açıklayacaklar ve burada öğretileni Mesih’in yerine
getirdiğini göstereceklerdi. Yine de, Mesih yani kelimeleri belli bir ölçüde yazdıran bir
müjdeci olarak Mesih’in Ruhu260 olmadan bunu yapmayacaklardı. Bu durumda Mesih onlara,
düşünmeden uydurdukları şeyleri değil, emrettiği her şeyi gidip öğretmelerini buyurduğunda
[Mat. 23:8, 10] elçiliklerini sınırladı. Onun başka bir yerde söyledikleri daha net
söylenemezdi: “Kimse sizi ‘Rabbi’ diye çağırmasın. Çünkü sizin tek öğretmeniniz var… O
da, Mesih’tir” [Mat. 23:8, 10]. Sonra bunu akıllarına daha iyi yerleştirmek için, aynı yerde iki
kere tekrarlar [Mat. 23:9-10]. Cahillikleri nedeniyle, Öğretmen’lerinin ağzından işittiklerini
ve öğrendiklerini kavrayamazlarsa diye, onları her şeyi doğru anlamaya yöneltecek olan
gerçeğin Ruhu’nu vaat eder [Yu. 16:13]. Bu kısıtlama dikkatle hesaba katılmalıdır. Mesih,
daha önce ağzıyla öğrettiği her şeyi hatırlatma görevini Kutsal Ruh’a verir [Yu. 14:26].
9 . Elçiler bile Sözü aşmakta halefleri kadar özgür değillerdi
Neyi ne kadar yapacağı konusunda Öğretmeni tarafından iyi yönlendirilen Petrus,
Tanrı tarafından verilen öğretişin dışında, kendisi ya da başkaları için başka bir şeye sahip
çıkmaz. “Konuşan” der, “Tanrı’nın sözlerini iletir gibi konuşsun” [1Pe. 4:11]; yani kötü
vicdanlıların konuşmaya alışık oldukları şekilde duraksayarak ya da titreyerek değil, Tanrı’nın
kesin buyruklarıyla donanmış gerçek kuluna yakışır şekilde büyük bir güvenle. Đmanlıların
kilisesinde Tanrı’nın pak Sözü öğretilsin ve öğrenilsin diye, insan düşüncesinden gelen (hangi
beynin ürünü olursa olsun) bütün icatların reddinden başka bu nedir? Sadece Tanrı’nın
259
Krş. H. Quistorp, Calvin’s Doctrine of the Last Things, s. 158 vdd, 158 vdd, 181 vdd.
“Verba quodammato dictante Christi Spiriti. “ Yine de belirteç, doğru bir sözel esin
öğretişi göz önünde tutularak üzerinde düşünülmüş bir değişikliktir. Bağlam sadece
kelimelerden değil, öğretişten söz etmektedir. Bu da Calvin’in konusu sözel yanılmazlık
değil, Kutsal Kitap’ın otorite sahibi mesajıdır.
260
710
kararlarının geçerliliğini sürdürebilmesi için, (konumları ne olursa olsun) bütün insanların
kurallarını ya da daha çok buluşlarını yok etmekten başka bu nedir? Bunlar, “kaleleri yıkan
tanrısal güce sahip” ruhsal “silahlardır”; Tanrı’nın sadık neferleri bunlarla “Tanrı bilgisine
karşı diklenen her engeli yıkıyor, her düşünceyi tutsam edip Mesih’e bağımlı kılar” [2Ko.
10:4-5]. Bu durumda, kendilerine ne dedirirlerse dedirsinler, kilisenin pastörlerine
bağışlanması gereken egemen güç budur. Yani her şeyi Tanrı’nın Sözü’ne göre yapmaya
cesaret edebilmek; bütün dünyasal gücü, görkemi, bilgeliği ve yüceltmeyi O’nun
büyüklüğüne vererek O’na itaat etmeye zorunlu olabilmek; bu güçten destek alarak en
büyüğünden en sonuncusuna kadar her şeyi yönetebilmek; Mesih’in ev halkını bina
edebilmek ve Şeytan’ınkini fırlatıp atabilmek; koyunları besleyebilmek ve kurtları
kovabilmek; öğrenmeye meraklı olanları eğitmek ve onları gayrete getirmek; asileri ve
inatçıları suçlayabilmek, azarlayabilmek ve itaat ettirmek; bağlayabilmek ve çözebilmek; son
olarak da, gerekirse gök gürlemeleri ve şimşekleri başlatabilmek; ama her şeyi Tanrı’nın
Sözü’nde yapmak.
Dediğim gibi261, yine de bu elçilerle halefleri arasındaki ayırım şudur: Birinciler
Kutsal Ruh’un emin ve gerçek yazıcılarıydı.262 Bu nedenle yazıları Tanrı’nın vahyi
sayılmalıdır; ama diğerlerinin tek görevi Kutsal Yazılar’la sağlanan ve onlarda mühürlenen
şeyi öğretmektir. Bu nedenle sadık hizmetlilerin şimdi yeni bir öğreti ortaya atmasına izin
verilmediğini ama Tanrı’nın, ayrım gözetmeden bütün insanlara sunduğu bu öğretiye sadece
sıkıca sarılmalarına izin verildiğini öğretiyoruz. Bunu söylerken demek istediğim, iznin tek
tek bireylere değil, bütün kiliseye de verildiğini göstermek. Tek tek bireyler söz konusu
olduğunda Rab, kuşkusuz Pavlus’u Korintlilere elçi olarak atadı ama Pavlus, onların imanları
üzerindeki egemenliğini reddeder [2Ko. 1:24]. Pavlus’un kendisine bile ait olmadığına
tanıklık ettiği bir egemenlikte kim hak iddia etme cesaretinde bulunabilir? Ama böyle bir
öğretme yetkisini, bir çobanın, hakkıyla öğretebildiği her şeyi insanların sorgulamayan imanla
kabul etmelerini isteyebilme yetkisi olduğunu kabul etseydi – iki üç peygamber konuştuğunda
“öbürleri söylenenleri iyice düşünüp tartsın. Toplantıda oturanlardan birine vahiy gelirse,
konuşmakta olan sussun” [1Ko. 14:29-30] şeklindeki düzenlemeyi aynı Korintlilere asla
iletmezdi. Bu durumda Pavlus kimseyi ayırmadı ve bütün yetkiyi Tanrı’nın Sözü’nün
hükmüne bıraktı.
Ama biri, evrensel kilisenin durumunun farklı olduğunu söyleyecektir. Yanıtım,
Pavlus başka bir yerde, “Đman haberi duymakla, duymak da Mesih’le ilgili sözün yayılmasıyla
olur” [Rom. 10:17] dediğinde bu kuşkuyu beklediğidir. Peki, o zaman, eğer iman sadece
Tanrı’nın Sözü’ne bağlıysa, sadece O’na iman ediliyorsa ve sadece O’na dayanıyorsa, bütün
dünyanın sözüne kalan yer nedir? Đmanın ne olduğunu iyi bilen biri, bundan kuşku duymaz.
Şeytana, cehennemin bütün hilelerine ve bütün dünyaya karşı yenilmeden ve tereddüt
etmeden ayakta kalmak için imana azimle sıkıca sarılmak gerekir. Bu azmi sadece Tanrı’nın
Sözü’nde buluruz. Burada dikkat etmemiz gereken evrensel bir kural vardır: Yalan
261
IV. iii. 5-8
“Certi et autentici Spiritua sancti amanuenses.” Bu parçanın Calvin’in Kutsal Yazı’nın
sözlü esininin yanılmaz olduğuna dair öğretişini desteklediği kabul edilmiştir. Yine de bu
görüşü başka hiçbir yerde açıkça desteklenmez. Calvin burada hemen ifade şeklinden çok
öğretiyle ilgilendiğini açıklığa kavuşturur. Bu ifade, “herhangi bir yeni dogmaya” karşı bir
uyarının başlangıcıdır. Bk. L. Goumaz, La Doctrine ou salut d’après les commentaires de
Jean Calvin sur le Nouveau Testament, s. 110-117; H. Clavier, Études sur le Calvinisme, s.
26, 81 vd; E. A. Dowey, The Knowledge of God in Calvin’s Theology, s. 90 vdd; W. Niesel,
The Theology of Calvin, s. 31-36; J. K. S. Reid, The Authority of Scripture, s. 44, 53 vdd; J. T.
McNeill, “The Significance of the Word of God for Calvin”, Church History XXVIII (1959),
140-145.
262
711
söylemediği, kandırmadığı, sadece Kendisinin doğruyu söylediği [Rom. 3:4] gibi, ruhsal
öğretişte de sadece Kendisinin başöğretmenimiz olabilmesi için, Tanrı insanları yeni bir
öğretiş ortaya atma yeteneğinden yoksun bırakır. Bu kural, tek tek bireyler için olduğu kadar
bütün kilise için de geçerlidir.
(Sözün dışında kalan öğretişlerin yanılmazlığı iddialarının reddi (10-16)
10 . Roma’nın iddiası
Şimdi kilisenin sözünü ettiğimiz gücüyle, kendilerine yanlış olarak piskopos ve üst
konumdaki din adamı dediren bu ruhsal despotların gücünü karşılaştıralım. Birkaç yıldan beri
Tanrı’nın halkının içinde böyle övünüyorlar. Onların uzlaşmaları Mesih’le Beliyal’inkinden
daha iyi değil [2Ko. 6:15]. Burada amacım, nasıl ve hangi yakışıksız yollarla despotluk
yaptıklarını açıklamak değil. Sadece öğretmelerinden söz edeceğim. Bugün bunu önce
yazılarla sonra da kılıç ve ateşle savunuyorlar.
Bir evrensel konsilin kilisenin doğru imajı olduğunu kabul ediyorlar. Bu ilkeyi kabul
ederek, şimdilerde hiç tereddüt etmeden böyle konsilleri doğrudan Kutsal Ruh’un yönettiği,
bu nedenle yanlış yapılmayacağı sonucuna varıyorlar.263 Ama konsilleri bu insanlar yönettiği,
hatta kurduğu için, konsiller aracılığıyla mücadele ettikleri her şeyde kendilerine hak talep
ediyorlar. Đmanımızı kendi kararlarıyla ayakta tutuyorlar ve yıkıyorlar: öyle ki, iki yanda da
belirledikleri şey zihinlerimizde iyice yer etsin; kabul ettikleri şeyi soru sormadan biz de
kabul edelim ya da lanetledikleri şeye biz de lanetli sayalım. Bu arada Tanrı’nın Sözü’nü
küçümseyerek, kendi heveslerine göre dogmalar icat ediyorlar. Sonra da bu kurala göre,
bunun imanın maddeleri olarak kabul edilmesini istiyorlar. Biri, ister olumlu ister olumsuz
olsun onların bütün bu dogmalarını –apaçık bir imanla olmasa bile, en azından ima yoluylakabul etmezse, onu Hıristiyan saymıyorlar.264 Çünkü kilisenin, imanla ilişkili yeni maddeleri
düzenleyecek gücü var.
263
Krş. Iv. ix, dn 1. Kilisede doğru kurulmuş genel konsillerin yanlışlığa düşmeyeceği
kavramı ateşli konsil yanlıları arasında bile son derece enderdir. J. C. L. Gieseler’in alıntı
yaptığı parçalara bakın, A Text Book of Church History, çev. H, B. Smith, III. 322, dn 6.
Editör, bu görüşle ilişkili olarak Padua’daki Marsilius’tan alıntı yapar: A. Gewirth (Marsilius
of Padua, The Defender Of Peace I. 357) ama kanıt olarak gösterilen metin (II. xix. 2-4) bir
belirsizlik izlenimi bırakır. Kuşkusuz, genel Konsil’de Kutsal Ruh’un bulunduğunu kabul
eder ama sözünü ettiği “yanılmaz sonuç” açıkça bir konsil tarafından değil, Kutsal Yazı’dan
çıkarılan sonuca benzer (a.g.e., 274 vd). Daha çok, konsillerin papadan üstün olduğu
vurgulanır. Bu durum, 6 Nisan 1415’deki Constanze Konsili’nin ünlü Sacrosancta kararında
yanılmazlık iddiası olmadan duyurulur. 5 Şubat 1432’de Basel Konsili tarafından yeniden
onaylanır. Ama Niem’deki Dietrich (1410) genel konsil kararlarının “değişmez” olduğunu
söyleyecek kadar ileri gider (LCC XIV. 160). Krş. A. C. Flick, The Doctrine of the Medieval
Church I. 375; II. 5, 49 vd, 53. Konsillerin yetkisi konusunda ayrıca bk. B. Tierney’nin
etkileyici çalışması, Foundation of the Conciliar Theory, özellikle Böl. ii “Pope and General
Council”. 16. yüzyılda Silvester Prierias, Dialog on Papal Power’ında (1517) (papalık)
konsilinin yanlış yapamayacağını, faciens quod in se est öne sürer (Kidd, Documents, s. 31).
J. Clichtove “De conciliorum generalium indeviabilitate” bölümünde genel konsilin
yanılmazlığının papaya değil, orada bulunan Kutsal Ruh’un ve Mesih’in vaadinin tanrısal
yardımına bağlı olduğu belirtir: Compendium… veritatum… contra errones Lutheranorum
assertiones (1529), fo. 126. Eck’in görüşü de benzerdir (Enchirion, Böl. 1); Krş. IV. ix. 1; IV,
11, dn 17. J. Latomus “kilisenin yüce otoritesinin ekümenik konsillerde olduğunu” belirtir;
Adversus M. Bucerum… altera plenaque defensio (1545).
264
Cochlaeus, De authoritate ecclesiae… (1524) I. vi. fo. D 1a.
712
11 . Mesih’in, kilisesinde bulunması kilisenin Söz’e olan bağını geçersiz kılmaz
Önce, hangi tezlerle kiliseye bu yetkinin verildiğini kanıtladıklarını dinleyelim; sonra
kilise hakkındaki iddialarının onlara ne kadar yardımcı olduğunu göreceğiz.
Kiliseye olağanüstü vaatlerde bulunulduğunu, Mesih’in eşi olan kiliseyi asla yüzüstü
bırakmayacağını ama Ruh’uyla onu tüm gerçeğe yönelteceğini söylüyorlar [Krş. Yu. 16:13].
Ama alışkanlık olarak öne sürdükleri vaatlerin birçoğu bütün kiliseye olduğu kadar bireysel
olarak imanlılara da verildi. Rab, “Đşte ben, dünyanın sonuna kadar sizinle birlikteyim” (Mat.
28:20] ve “Ben de Baba’dan dileyeceğim. O, size başka bir Yardımcı, Gerçeğin Ruhu’nu
verecek” [Yu. 14:16-17]265 dediğinde on iki öğrenciyle konuşsa bile, bunu sadece bir bütün
olarak On Đkilere değil, daha önce kabul ettiği ya da daha sonra gelen diğer öğrenciler dâhil,
hepsine tek tek de vaat ediyordu. Ama olağanüstü teselliyle dolu bu vaatleri, hiçbir
Hıristiyana bireysel olarak değil, bütünüyle kiliseye verilmiş gibi yorumladıklarında bütün
Hıristiyanları, kendilerini yüreklendirmek için bu kaynaktan gelmesi gereken güvenden
yoksun bırakmaktan başka ne yapıyorlar? Burada, çok çeşitli armağanlarla donatılmış bütün
bir imanlılar paydaşlığına, herkese ayrı ayrı bağışlanmış olan göksel bilgelik hazinesinin daha
dolu ve daha zengin olarak bağışlandığını söylemiyorum. Anlayış ve bilgelik Ruhu [Krş. Yşa.
11:2] bütün imanlılara eşit olarak bağışlanmış gibi, bunun imanlıların geneline söylendiğini
de söylemek istemiyorum. Ama Mesih’in düşmanlarının kötü davalarını savunmak için,
Kutsal Yazı’yı ters bir anlamda çarpıtmasına izin vermemeliyiz.
Bunu geçiyorum. Yine de gerçeği basit haliyle kabul ediyorum: Rab her zaman
halkıyla beraberdir ve Ruhu’yla onları yönetir. Bu Ruh’un yanlışlığın, cahilliğin, sahteciliğin
ya da karanlığın değil, kendilerine ne verildiğini kandırılmadan öğrenebilecekleri vahiy,
bilgelik ve ışık Ruhu [1Ko. 2:12] olduğunu kabul ediyorum; yani bu “O’nun çağrısından
doğan umut, kutsallara verdiği mirasın yüce zenginliği”dir [Ef. 1:18]. Ama imanlılar,
kendilerine diğerlerinden çok daha yetkin armağanlar verilenler bile, bu bedende ancak O’nun
Ruhu’nun ilk turfandalarını ve aynı lezzeti alırlar [Rom. 8:23]. Sonuçta, kendi
güçsüzlüklerinin farkına vararak, kendilerini Tanrı’nın Sözü’nün sınırları içinde tutmaktan
daha iyi bir şey geriye kalmaz. Yoksa kendi tercihleriyle çok ileriye giderlerse doğru yoldan
çok saparlar, çünkü bu Ruh’tan yoksundurlar. Sadece Ruh’un öğretisiyle gerçekle yalanın
ayırımına varırlar. Hepsi henüz hedefe ulaşamadıklarını Pavlus’le birlikte itiraf eder [Flp.
3:12].Bu nedenle yetkinlikle övünmekten çok, günbegün ilerlemeye gayret ederler.
12 . Yanılmaz olmayan kilise
Ama kutsallardan herhangi biriyle bir ölçüde bağdaştırılan bir şeyin kesinlikle
bütünüyle kiliseye ait olduğunu söyleyerek karşı çıkacaklardır. Bu, doğruya biraz benzese
bile, doğru olduğunu kabul etmiyorum. Aslında Tanrı, Ruh’un armağanlarını bütün üyelerine
ölçüye göre dağıtır [Ef. 4:7]. Armağanlar ortak verildiğinde, bütün beden gerekli olan hiçbir
şeyden yoksun kalmaz. Ama kilisedeki zenginler, karşıtlarımızın övündükleri bu yüce
yetkinliğin her zaman uzağındadır. Bu, kilisenin elinde yeterince bir şey bulanamayacak kadar
her açıdan yoksun olması değildir. Çünkü Rab, onun ihtiyaçlarının ne gerektirdiğini bilir.
Ama onu alçakgönüllülüğün ve Tanrı’ya bağlılıktan gelen ılımlılığın içinde tutmak için,
uygun olduğunu bildiğinden daha çoğunu ona bağışlamaz.
Burada onların genellikle ne söyleyerek karşı çıktıklarını da biliyorum: kilise
“üzerinde leke ya da buruşukluk olmasın… diye, yaşam sözünün suyuyla” temizlendi [Ef.
5:26-27]. Bu nedenle başka bir yerde kiliseye “gerçeğin direği ve dayanağı” [1Ti. 3:14-15]
denir.
265
Clichtove, a.g.e., yk. bk, ve Antilutherus I. x. Fo. 22b; I. xiv, fo. 31a; Eck, Enchiridion,
Böl. 1. “Buradaki “Yardımcı” Calvin’in metninde “Paracletum”dur.
713
Ama bir önceki parça, Mesih’in daha önce yerine getirdiklerinden çok, O’nun her gün
kilisede ne yaptığını öğretir. Bütün halkını her gün kutsuyorsa, temizliyorsa, parlatıyorsa,
üzerlerindeki lekeleri siliyorsa, onların üzerinde hâlâ bazı lekelerin ve kusurların bulunduğu,
kutsanmalarında bir şeyin eksik olduğu besbellidir. Bütün üyeler lekeli ve bir şekilde
kirliyken, kiliseyi çoktan tamamıyla ve her açıdan kutsal ve lekesiz diye düşünmek – ne
saçmalıktır, ne akılsızlıktır! Mesih’in kiliseyi kutsadığı doğrudur ama burada görünen sadece
kilisenin kutsanmasının başlangıcıdır; Kutsalların Kutsalı Mesih [Krş. Đbr. 9. ve 10. bölümler]
kiliseyi gerçekten ve yetkin biçimde kutsallığıyla doldurduğunda bu, son olarak ve yetkin
biçimde tamamlanacaktır. Kilisenin lekelerinin ve buruşukluklarının silindiği de doğrudur
ama Mesih gelerek geriye kalan şeyleri tamamıyla yok edinceye kadar bu, günlük bir süreçtir.
Bunu kabul etmezsek, Pelagius yandaşlarıyla birlikte imanlıların doğruluklarının bu yaşamda
yetkinleştirildiğini onaylamamız, aynı şekilde de Cathari ve Donatisçularla birlikte kilisede
zayıflık olmadığını kabul etmemiz gerekecektir.266
Başka bir yerde gördüğümüz üzere,267 diğer parçanın anlamı onların iddia ettiklerinden
çok farklıdır. Pavlus, Timoteos’u gerçek piskoposluk görevine yönlendirirken ve eğitirken,
kilisede nasıl davranması gerektiğini bilsin diye bunu yaptığını söyler. Görevine dine daha
çok bağlılıkla ve gayretle eğilmesi için, Pavlus kilisenin “gerçeğin direği ve dayanağı”
olduğunu ekler [1Ti. 3:15]. Ama bu sözler Tanrı’nın gerçeğinin vaaz aracılığıyla kilisede
korunduğundan başka ne anlama gelir? Ya da başka bir yerde “artık her öğretinin rüzgarıyla
öteye beriye sürüklenmeyelim ya da insanlar tarafından yanlış yola saptırılmayalım diye” [Ef.
4:14], “Mesihin… elçiler… önderler ve öğretmenler verdiğini” [Ef. 4:11] öğretir. Bu durumda
gerçek, dünya üzerinde yok olmaz. Güven altındadır, çünkü kilise onun sadık gözeticisidir,
çalışması ve hizmetiyle onu sürdürür. Şayet bu gözetme peygamberlerin ve elçilerin
hizmetine dayanıyorsa bundan çıkan sonuç şudur: Gerçeğin korunması, Rab’bin Sözü’nün
sadık şekilde korunup korunmadığına ve saflığının sürdürülüp sürdürülmediğine bağlıdır.
13 . Söz ve Ruh, ayrılmaz biçimde birliktedir
Okurlarım bu sorunun eksenindeki ana fikri daha iyi anlayabilsinler diye,
karşıtlarımızın ne istediklerini ve bizim nerede onlara karşı çıktığımızı birkaç kelimeyle
açıklayacağım. Onların, kilisenin yanlış yapamayacağı yolundaki sözleri bu noktaya
dayanıyor. Onu böyle yorumluyorlar –kilise Tanrı’nın Ruhu’yla yönetildiği için, Söz olmadan
da güvenle yoluna devam edebilir; nereye giderse gitsin, doğru düşünür, doğru söyler; bu
durumda Tanrı’nın, Sözü’nün dışında ya da ondan ayrı bir emir vermesi gerekirse bu,
Tanrı’nın kesin bir vahyi olarak kabul edilmelidir.268
Kurtuluş için gerekli olan konularda kilisenin yanlış yapamayacağıyla ilişkili olan ilk
konuyu kabul edersek, bununla şöyle demek isteriz: Kilise, kendi bütün bilgeliğinden
vazgeçerek, Tanrı’nın Sözü aracılığıyla kendini Kutsal Ruh’un öğretisine bıraktığı sürece bu
ifade doğrudur. Öyleyse, fark budur. Karşıtlarımız kilisenin otoritesini Tanrı’nın Sözü’nün
dışında kuruyorlar; ama biz Söze bağlı kalmakta ısrar ediyoruz ve kilisenin ondan ayrılmasına
izin vermiyoruz.
Şayet Mesih’in gelini ve öğrencisi Damada ve Öğretmenine boyun eğseydi, O’nun
sözlerine sürekli olarak özenle dikkat etmesi harika olurdu! Đyi yönetilen bir evin düzeni
böyledir. Karısı, kocasının otoritesine boyun eğer. Đyi düzenlenmiş bir okulun planı budur.
266
Calvin’in, gerçek görünen kilisede kutsallığın günbegün ilerleme kaydettiği görüşü burada
dikkatle belirtiliyor ve tarihsel sektlerin mükemmeliyetçiliğine karşı çıkılıyor. Krş. Augustine,
Against the Letter of Parmenianus III. iii (MPL 43. 95 vdd; CSEL 51. 121).
267
Krş. IV. i. 10; IV. ii. 1
268
Cochlaeus, De authoritate ecclesiae (1524) I. v, fo. C 1b; I. vi, fo. C 3b; De Castro,
Adversus haereses I (1543, fo. 8B-10 G).
714
Burada sadece başöğretmenin öğretimi işitilir. Bu nedenle kilise kendi başına bilge
olmamalıdır. Kendi başına bir şey icat etmemelidir. Bilgeliğini, Mesih’in konuşmasını
bitirdiği yerle sınırlamalıdır.
Böylece kilise, kendinden kaynaklanan bir nedenle her şeyi planlayacağına
güvenmeyecektir. Ama bunların Tanrı’nın Sözü’ne dayandığı yerde kilise güvensizlik ya da
kuşkuyla sendelemeyecektir. Büyük bir güvenceye ve sağlam bir sürekliliğe dayanacaktır.
Verilen vaatlerin doluluğuna güvenerek, bunlarda imanı destekleyen olağanüstü anlamlar
bulacaktır. Böylece Kutsal Ruh’un her zaman kendisiyle birlikte olduğundan, doğru yoldaki
en iyi rehberinin O olduğundan hiç kuşku duymayacaktır. Ama aynı zamanda da Tanrı’nın,
Ruh’undan bize verdiğini kullanırken de dikkatli olacaktır. “Size Baba’dan göndereceğim
ruh” [Yu. 16:7] der, “sizi tüm gerçeğe yöneltecek” [Yu. 16:13]. Ama nasıl? Çünkü Rab,
“Ruh… bütün söylediklerimi size hatırlatacak” [Yu. 14:26] der. Böylece Rab bize, öğretişinin
gerçeğini algılamamız için, Ruh’un zihinlerimizi aydınlatmasından daha çoğunu
beklemememizi duyurur. Khrysostomos buna uygun olarak çok anlamlı şekilde şunları söyler:
“Birçoğu Kutsal Ruh’la övünüyor ama kendi düşüncelerini anlatanlar Ona yanlış tarzda sahip
çıkıyorlar. Mesih’in, Kendiliğinden konuşmadığına [Yu. 12:49; 14:10], çünkü ne söylüyorsa
Yasa’nın ve Peygamberlerin söyledikleri gibi söylediğine [Yu. 12:50] tanıklık ettiği üzere,
Müjde’nin dışında, Ruh adı altında sokulmuş olan hiçbir şeye inanmayalım. Tıpkı Mesih’in
Yasa’yı [Rom. 10:4] ve Peygamberlerin sözlerini yerine getirmesi gibi, Kutsal Ruh da
Müjde’nin yerine getirilmesidir.”269 Bunlar, onun sözleridir.
Karşıtlarımızın, Tanrı’nın Sözü’ne yabancı olan tuhaf öğretişleri Kutsal Ruh’un adıyla
emretmek için, Kutsal Ruh’la övünürlerken, yanlış davrandıkları sonucunu çıkarmak artık
kolaydır – oysa Kutsal Ruh, çözülmez bir bağla Tanrı’nın Sözü’ne bağlanmak ister ve Mesih,
kilisesine Ruh’u vaat ettiğinde onunla ilişkili olarak bunu açıklar. Kuşkusuz bu, böyledir.
Rab, bir zamanlar kilisesine emrettiği bu ayıklığın [Krş. 1Pe. 1:13; 4:7; 5:8; vb] sonsuza kadar
korunmasını ister. Ama Sözü’ne bir şey eklenmesini ya da çıkarılmasını yasaklar [Yas. 4:2;
Krş. Va. 22:18-19]. Karşıtlarımız, kilisenin Söz’ün dışında Ruh tarafından yönetildiğini iddia
ederlerken, bir kenara koymaya çalıştıkları Tanrı’nın ve Kutsal Ruh’un çiğnenemez hükmü
budur.
14 . Gelenek Kutsal Yazı’yı ikinci plana atar mı?
Kilisenin elçilerin yazılarına bir şeylerin eklenmesine ihtiyacı olduğunu ya da elçilerin,
yeterince açık öğretmedikleri şeyleri daha sonra diri bir sesle uygun şekilde sağladıklarını
yeniden mırıldanıyorlar. Kuşkusuz Mesih elçilere “Size daha çok söyleyeceklerim var ama
şimdi bunlara dayanamazsınız” [Yu. 16:12] dedi. Bunların, Kutsal Yazı’dan ayrı olarak
sadece kullanma ve gelenekle kabul edilmiş olan hükümler olduğunu açıklıyorlar.270 Ama bu
nasıl bir küstahlıktır? Öğrencilerin bunu Rab’den duyduklarında henüz eğitimsiz ve pek de
eğitilebilir durumda olmadıklarını kabul ediyorum. Ama öğretişlerini yazmaya giriştiklerinde,
hata ya da cahillik yüzünden yazmayı atladıkları şeyi daha sonra diri bir sesle sağlama ihtiyacı
duyacak kadar böyle bir kalın kafalılığın saldırısına mı uğramışlardı? Yazılarını ortaya
koyduklarında, gerçeğin Ruh’uyla bütün gerçeğe çoktan yöneltildilerse [Krş. Yu. 16:13],
Müjde öğretişini yetkin ve farklı bir şekilde kabul etmekten ve bunu yazılı olarak bırakmaktan
onları ne alıkoydu? Ama şimdi gelin, istedikleri şeyi onlara verelim: Açıklanması gerekeni
yazmadan, sadece işaret etsinler. Şayet buna girişmeye cesaret ederlerse, Augustinus’un
sözleriyle karşılık veririm. Yani “Rab hiçbir şey söylemeğinde hangimiz ‘Bu budur ya da şu
şudur’ diyebiliriz? Ya da biri böyle demeye cesaret ederse hangi kanıtı sunabilir?”271 Ama bu
269
Sözde-Chrysostom, Sermo de sancto Spiritu x (MPG 52. 824).
Cochlaeus, a. g.e., I. iv. fo. B 4a; I. viii, fo. E 2a; Eck, Enchiridion (1535), fo. 21 ab.
271
Augustine, John’s Gospel xcvi. 2 (MPL 35. 1874; çev. NPNF VII. 372).
270
715
kadar gereksiz bir konuda neden kavga edeyim? Bu adamların yetersiz ve kusurlu duruma
getirdikleri elçilerin yazılarında Rab’bin o zamanlar elçilere vaat ettiği vahyin meyvelerinin
olduğunun her okul çocuğu bilir.
15 . Kilisenin öğretiyle ilgili kararlarındaki çelişki
Mesih bize, kilisenin öğrettiği ve karar aldığı her şeye karşı çıkmaya cesaret edenlerin
öteki uluslardan biri ya da vergi görevlisi olarak sayılmasını [Mat. 18:17] tartışma kabul
etmez şekilde söylemedi mi?272 Önce Mesih burada öğretiden söz etmez. Sadece uyarılan ya
da azarlanan kişiler kilisenin kararına karşı çıkamasınlar diye, suçların kınamayla
düzeltilmesinde kilisenin yetkisini belirtir. Ama bunu geçiyorum. Aslında bu alçakların bu
konuda akıllarının başından gitmesine izin verecek kadar utanmaz olmaları tuhaftır. Sadece
Tanrı’nın Sözü’nün gerçeğine dayanan kilisedeki görüş birliğini küçümsemenin dışında
vardıkları son karar nedir? Đnsanlar kiliseyi dinlesinler, diyorlar.273 Kim bunu reddediyor?
Bunun nedeni, kilisenin Rab’bin Sözü dışında başka bir şeyi telaffuz etmemesidir. Eğer daha
çoğunu istiyorlarsa Mesih’in sözlerinin onları desteklemediğini bilsinler.
Kilisenin yeni öğreti icat etmesine, yani Rab’bin Sözü’nde açıkladığından daha
çoğunun vahiy diye öğretmesine ve öne sürmesine izin verilmemesi için bu kadar çok ısrar
ediyorum diye çok kavgacı görünmek istemiyorum. Đnsanlara böyle bir yetki verilseydi bunun
ne kadar tehlikeli olacağını sağduyulu insanlar görüyorlar. Hıristiyanların, insanların karar
verdikleri şeyi bir vahiy olarak kabul etmeleri gerektiğini söylersek, dinsizliğin
hazırcevaplığına ve bahanelerine ne kadar büyük bir pencerenin açıldığını da görürler.
Ayrıca Mesih, daha sonra öğrencileri kilisenin kutsal meclislerine saygı duymayı
öğrensinler diye, kendi dönemine uygun konuşarak bu üstünlüğü Yüksek Kurul’a verir [Mat.
5:22]. Bu durumda her kent ve köy dogmalar icat etmede eşit derecede özgür olur.
16 . Karşıtlarımızın verdikleri örneklerin yetersizliği
Karşıtlarımızın verdikleri örneklerin kendilerine bir nebze yararı yok. Bebek
vaftizinin, Kutsal Yazı’nın emrinden çok kilisenin hükmüyle ortaya çıktığını söylüyorlar.
Bebek vaftizini savunmak için sadece kilisenin yetkisine sığınmak zorunda kalsaydık burası
çok kötü bir sığınak olurdu! Ama gerçeğin tam tersi olduğu başka bir yerde yeterince
görülüyor.274 Aynı şekilde, Đznik Konsili’nde ilan edilen şeyin –Oğul’un Baba’yla aynı özden
olduğunun- Kutsal Yazı’da bulunmadığını söyleyerek de karşı çıkıyorlar.275 Bu durumda
babalara ciddi bir haksızlık ediyorlar. Arius’u, babaların söylediklerine küfür ettiği için değil,
bütün öğretişinin peygamberlerin ve elçilerin yazılarında yer aldığını kabul etmesine rağmen,
sanki temeli olmadan mahkûm etmişler gibi. “Aynı özden” sözcüğünün Kutsal Yazı’da yer
almadığını kabul ediyorum.276 Ama Kutsal Yazı’da tek Tanrı olduğu bu kadar sık
belirtildiğinde, ayrıca da bu kadar sık olarak Mesih’e Baba’yla birlikte olan gerçek ve sonsuz
Tanrı dendiğinde - Đzmit’teki babalar, onlara tek bir öz olduğunu duyurduklarında, Kutsal
Yazı’nın asıl anlamını açıklamaktan başka ne yaparlar?277 Theodoret, Constantinus’un
meclisteki konuşmasının başlangıcında şu ifadeyi kullandığını anlatır: “Tanrısal konulardaki
272
Clichtove, Antilutherus I. xi., fo. 23a; Cochlaeus, De authoritate ecclesia I. iii. fo. B 4a; I.
v, fo. C 2b.
273
Eck, Enchiridion (1533), Böl. ii, fo. 7ab
274
IV. xvi.
275
Cochlaeus, De authoritate ecclesia I. iv, fo. B4a.
276
Krş. I. xiii. 5
277
“Nativum Scripturae sensum simpliciter enarrant.” Calvin, Kutsal Yazı’nın dosdoğru
yorumlanmasında ısrar eder ama bu, Kutsal Yazı’ya ilişkisi olmayan kelimelerin
kullanılmasını gerektirebilir. Krş. II. v. 19, dn 39.
716
tartışmalarda” der, “Kutsal Ruh’un emredilen öğretisi vardır; peygamberlerin vahiyleriyle
birlikte Müjde yazarlarının ve elçilerin kitapları tanrısal istemi bize dolu dolu gösterir.24a Bu
durumda anlaşmazlığı bir kenara bırakarak sorunların Ruh’un sözlerindeki açıklamalarına
bakalım.”278 O zamanlar bu kutsal uyarıların tersini öne süren kimse yoktu. Kilisenin kendi
başına bir şey ekleyebileceği görüşünü, Ruh’un elçilere her şeye açıklamadığını veya en
azından haleflerine söyletmediğini ya da benzeri şeyleri söyleyerek kimse itiraz etmiyordu.
Eğer hasımlarımız gerçeği biliyorlarsa, birincisi Constantine kilisenin gücünü elinden alarak
sapkınca davranmıştır; ikincisi, piskoposların hiçbiri bunu savunmak için ayağa
kalkmadığından, bu suskunluklarıyla imanlarından dönmüşlerdir. Bu durumda kilisenin
hakkına ihanet etmişlerdir. Ne var ki, Theodoret imparatorun söylediklerini onların isteyerek
kabul ettiğini anlattığı279 için, bu yeni dogmanın o zaman hiç bilinmediği kesindir.
IX. BÖLÜM
KONSĐLLER VE YETKĐLERĐ
(Kilise Konsilleri’nin gerçek yetkisi, 1-2)
1 . Önsöz niteliğinde iki düşünce
Başlıca iddialarına çok yardımcı olmasa bile, kilise konusunun altında yatan
maksatlarını onlara bırakıyorum. Kilise hakkında söylenen her şeyi hemen konsillere
aktarıyorlar, çünkü onların görüşlerine göre konsiller kiliseyi temsil ediyor. Aslında zorla
kopardıkları her şeyi Roma papasına ve çevresine bağışlamaktan başka bir amaçları olmadığı
için, kilisenin gücü konusunda inatla çekişiyorlar.
Ama bu sorunu tartışmaya başlamadan önce önsöz niteliği taşıyan iki düşünceyi kısaca
belirtmeliyim.
Burada oldukça sert olacağım gerçeği, kadim konsillere göstermem gerekenden daha
az saygı gösterdiğim anlamına gelmiyor. Onlara bütün kalbimle saygı besliyorum ve herkesin
onları onurlandırmasını istiyorum.280 Ama buradaki norm, Mesih’ten hiçbir şey
eksiltmemektir. Bütün konsillere başkanlık yapmak ve saygınlığını hiç kimseyle
paylaşmamak Mesih’in hakkıdır. Ama bütünüyle meclisi O’nun Sözü ve Ruhu yönettiğinde
O’nun başkanlık yaptığını söylüyorum.
Đkincisi, konsillere, karşıtlarımın iddia ettiklerinden daha azını yüklediğim gerçeği,
konsiller onların taraflarını destekliyormuş, bize karşıymış gibi, konsillerden korktuğum
anlamına gelmiyor. Öğrettiğimiz şeyin tam anlamıyla kanıtı olarak ve onların bütün papalığını
baş aşağı getirmek için, Rab’bin Sözü’yle bol bol donatıldığımızdan ve sonuçta hiçbir şey
eklemememizi gerektiren fazla bir ihtiyacımız olmadığından, eğer sorun bunu gerektiriyorsa,
kadim konsiller bunların ikisi için de bize yeterli kanıtı büyük ölçüde sağlıyor.
24a
Vg: sensum numinis; VG: la volunté de Dieu.
Theodoret, Ecclesiastical History i. 7, yay. T. Gaisford, s. 40; Cassiodorus, Tripartite
History II. 5 (MPL 69. 925; çev. NPNF 2 ser. III. 44 vdd). Antakya piskoposu Eustathius’un
bir vaazından ve Athanasius’un Đznik Konsili’ni (325) anlatan bir mektubundan alınan
bölümlerde, Athanasius Kutsal Yazı’ya dayanarak yapılan tartışmaların homoousion’a karşı
olanları susturmak için yapıldığına işaret eder. Krş. I. xiii.3’de Calvin’in “Kişi” kelimesini
savunması.
279
Theodoret, Ecclesiastical History, yk. bk.
280
Calvin, kadim konsillere saygısını ve “ Sözün kuralına uygun olduğu sürece” öğretişle
ilişkili kararlarını kabul ettiğini birçok alıntıyla gösterir. Krş. Reply to Sadoleto (CR V. 415;
çev, LCC XXII. 255); McNeil, Unitive Protestantism, Böl. iii, m. 4. “The Conciliarism of
Calvin”.
278
717
2 . Gerçek ve sahte konsiller
Şimdi sorundan söz edelim. Biri, Kutsal Yazı’da konsillerin yetkisini araştırırsa,
Mesih’in şu ifadesinden daha net bir vaat yoktur: “Nerede iki ya da üç kişi benim adımla
toplanırsa, ben de orada, aralarındayım” [Mat. 18:20]. Ama burada evrensel bir konsil kadar
küçük bir toplantıdan da söz ediliyor. Ne var ki, sorunun güçlüğü burada yatmıyor. Ancak
konsil Mesih’in adına toplanırsa, O’nun konsilde olacağı koşulunu getirmesinde yatar.
Sonuçta bu, karşıtlarımızın yararınadır ama binlerce kez toplanan piskopos konsillerinden söz
ederken yararı azdır; onlar, konsillerin Mesih’in adında toplandığına bizi ikna etmeden önce,
öne sürdükleri şeye –konsilleri Kutsal Ruh’un yönettiğine- inanmamız için bizi ikna
edemeyeceklerdir. Đyi ve dürüst piskoposlar O’nun adıyla bir araya gelirlerken, Tanrısız ve
kötü piskoposlar ancak Mesih’e suikast yaparlar. Bu konsillerde alınan birçok kararda bu
gerçeğin net kanıtları vardır. Ama buna sıra daha sonra gelecektir.281 Şimdi sadece tek bir
sözcükle yanıt veriyorum: Mesih, O’nun adına toplananların dışında kimseye vaatte
bulunmaz. Bu nedenle bunun anlamını tanımlayalım. Tanrı’nın, Sözü’ne hiçbir şey
eklenmesini ya da çıkarılmasını yasaklayan emrini [Yas. 4:2; Krş. Yas. 12:32; Özd. 30:6; Va.
22:18-19] bir kenara bırakarak, her şeyi kendi kararlarına göre değerlendirenlerin; Kutsal
Yazı’daki vahiylerden hoşnut olmayan, kendi kafalarından bazı yenilikler yapanların O’nun
adıyla toplandıklarını kabul etmiyorum. Mesih, bütün konsillerde değil, özel bir işareti olan
bir konsilde bulunmaya söz vermiştir. Yasaya uygun gerçek konsil diğerlerinden bu işaretle
ayrılabilir. Bu ayırımı asla ihmal etmememiz gerekir. Tanrı’nın, eski Levili kahinlerle O’nun
ağzından öğreteceklerine [Mal. 2:7] dair yaptığı antlaşma budur. Peygamberlerden her zaman
bunu ister; bu kuralın elçilere de getirildiğini görürüz. Tanrı bu antlaşmayı çiğneyenleri282 ne
kahinliğin onuruna ne de yetkiye layık bulur. Karşıtlarım imanımı, insanların Tanrı’nın
Sözü’nün dışındaki kararlarına bağlayacaklarsa, bu zorluğu benim için gidersinler.
(Önderlerin hataları konsillerini yanıltabilir, 3-7)
3 . Gerçek, “önderler” olmadan ve önderlere karşı kendini savunabilir ve kendini
kanıtlayabilir
Önderler arasında görüş birliği olmazsa gerçeğin kilisede yer almadığını ve ancak
kilise genel konsillerde görülür duruma gelirse kilisenin var olduğunu sanıyorlar.283 Ama
peygamberler bize kendi dönemlerinin gerçek tanıklıklarını bıraktılarsa bu, her zaman doğru
olmaktan çok uzaktır. Yeşaya döneminde Yeruşalim’de kilise vardı. Tanrı henüz ondan
vazgeçmemişti. Ama Yeşaya önderlerden şöyle söz eder: “Bekçileri kördür, hepsi bilgisizdir.
Havlayamayan dilsiz köpekler gibidirler. Uzanıp uyurlar, uykuyu severler… Çobanlar hiçbir
şey bilmez, hiçbir şeyi anlamazlar; hepsi kendi çıkarlarını düşünürler” [Yşa. 56:10-11]* Aynı
şekilde Hoşea da şunları söyler: “Efrayim’in bekçisi… Tanrı’yla birliktedir, Tanrı’nın evinde
kurulmuş bir av tuzağı ve düşmanlık vardır” [Hoş. 9:8]** Burada ironik olarak onları Tanrı’yla
281
Aş. bk. m. 9. Konsiller konusunda Calvin’in kaynakları için krş. IV. vii. 9, dn 23.
Önderin ex ore Domini (Mal. 2:7) öğretme görevine burada pactum, “antlaşma” ya da
“sözleşme” deniyor.
283
Eck, Enchiridion, Böl. ii (1533 bas. fo. 7b)
*
Yşa: 56: 10-11 “Đsrail’in bekçileri kördür, hepsi bilgisizdir. Havlayamayan dilsiz köpekler
gibiderler. Uzanıp düş görürler, uykuyu pek severler! … Aklı kıt çobanlar bunlar… Her biri
kendi çıkarını düşünüyor” 2003³; “Onun bekçileri kördür, hiç birinin bilgisi yok; hepsi dilsiz
köpeklerdir, havlayamazlar; sayıklıyıp yatmaktadırlar, uykuyu seviyorlar… Onlar anlamak
nedir bilmeyen çobanlardır; her yandan, herkes kendi kazancına, hepsi kendi yollarına
döndüler” 1995 (Çev. n.)
**
Hoş. 9:8 “Peygamber Tanrım’ın yanı sıra Efrayim’e gözcülük eder, ama tuzak kurulmuş
bütün yollarına, düşmanlık var Tanrı’nın tapınağında” 2003³; “Efraim Allahımı bekliyordu;
282
718
bir araya getirerek, kâhinliklerinin boş bir hile olduğunu öğretir. Kilise Yeremya dönemine
kadar da dayanır. Yeremya’nın önderler için ne dediğini dinleyelim: “Peygamber, kahinler
hepsi halkı aldatıyor” [Yer. 6:13], “Rab, ‘Peygamber benim adımla yalan peygamberlik
ediyorlar’ dedi. ‘Onları ne gönderdim, ne onlara buyruk verdim” [Yer. 14:14]. Onun
sözlerinden alıntı yaparak çok sıkıcı olmayalım diye, okurlarımız yirmi üçüncü (Yer. 23:1
vdd) ve kırkıncı284 bölümlerde ne yazdığına baksınlar. O dönemde Hezekiel, başka bir açıdan
aynı kişilere daha kibarca çıkışmaz. Şunları söyler: “Önderleri kükreyen, avını parçalayan
aslan gibi orada düzen kurdular… Kâhinleri yasamı hiçe saydılar, kutsal eşyalarımı kirlettiler,
kutsalla bayağı arasındaki ayrımı yapmadılar” [Hez. 22:25-26]; buraya kattığı diğer kişilerin
de durumu böyledir. Benzer şikâyetler peygamberlerde tekrar tekrar ortaya çıkar; aslında
burada daha sık tekrarlanan başka bir şey yoktur [Ysa. 9:14; 28:7; 29:20; Yer. 2:8, 26; 5:13,
31; &:13; 8:10; 13:13; 14:14; 23:1; 27:9; vb].
4 . Önderlerin hataları önceden belirtilmiştir
Bazılar bunun eskiden Yahudilerde yaygın olduğunu söyleyecektir: ama böyle büyük
bir kötülük bizim çağımızda yoktur! Aslında bir de olsaydı! Ama Kutsal Ruh tam tersi
olduğunu ilan etmiştir. Petrus’un sözleri açıktır: “Eski halklarda sahte peygamberlerin olması
gibi, sizin aranızda da gizlice yıkıcı sapkınlıklar yayan sahte öğretmenler olacaktır” [2Pe.
2:1]* Petrus’un, sıradan insanlardan değil, öğretmen ve önder unvanıyla övünenlerden gelecek
olan tehlikeyi nasıl önceden kestirdiğini görüyor musunuz? Üstelik Mesih ve elçileri
önderlerin kilise için en büyük tehlike olacaklarını önceden ne kadar sık söylemişlerdir [Mat.
24:11, 24; Elç. 20:29-30; 1Ti. 4:1; 2Ti. 3:1 vdd; 4:3]? Aslında Pavlus, Mesih Karşıtı’nın
Tanrı’nın tapınağından başka bir yerde oturmayacağını apaçık belirtir [2Se. 2:4]. Bununla,
burada söz ettiği bu korkunç felaketin, önder olarak kilisede oturanlardan başka bir kaynaktan
gelmeyeceğini söylemek ister. Başka bir parçada bu büyük kötülüğün başlangıcının hemen
hemen yakında olduğuna işaret eder. Efes’teki piskoposlara285 seslenirken şöyle der: “Ben
gittikten sonra sürüyü esirgemeyen yırtıcı kurtların aranıza gireceğini biliyorum. Hatta
öğrencileri kendi peşlerinden sürüklemek için sizin aranızdan da sapık sözler söyleyen kişiler
çıkacak” [Elç. 20:29-30]. Önderler bu kadar kısa zamanda bu kadar alçalabildiklerine göre,
birbirini izleyen yıllar onlarda nasıl bir yozlaşma yaratacaktır? Onları anlatarak sayfalar
doldurmak gerekmiyor. Gerçeğin her zaman önderlerin sinesinde beslenmediği, kilisenin
bütünlüğünün onların koşullarına bağlı olmadığı konusunda hemen her çağa ait örnekler bizi
uyarıyor. Onların kilisede esenliği ve güveni yerine getiren, koruyan kişiler olmaları aslında
uygundu, çünkü kilisenin korunması için atanmışlardı; ama borcunuzu ödemek başka,
ödemeyeceğiniz borcu almak başkadır.
5 . Onları ayrımcılıktan yargılama ihtiyacı
Yine de hiç kimse bu sözlerden, ayırım gözetmeden aceleyle, genel olarak bütün
önderlerin yetkisini el altından yok etmeye çalışmak istediğimi anlamasın. Ben sadece,
kendilerine önder denenlere hemen önder diye bakmamamız için de, bu önderler arasında
peygamber ise onun bütün yollarında kuşçu tuzağı ve Allah’ın evinde düşmanlık var” 1995
(çev. n.)
284
Yer. böl. 40’dan yanlışlıkla söz ediliyor. Cadier, Yer. böl. 44 demek istendiğini sanıyor:
Institutions IV. 159; ama ayrıca bk. Yer. 10:21; 22:22; 25: 34-36.
*
2Pe. 2:1 “Ama Đsrail halkı arasında sahte peygamberler vardı; tıpkı sizin de aranızda yanlış
öğreti yayanlar olacağı gibi.” 2003³; “Fakat kavmda yalancı peygamberler de olduğu gibi,
aranızda da yalancı muallimler olacaklardır” 1995 (çev. n.)
285
“Episcopos” Krş. IV. iii. 8, dn 8 ve Elç. 20;28; “Pavlus ihtiyarlara [presbuteros] bu adla
hitap eder.
719
ayırım yapılması konusunda uyarıda bulunuyorum. Ama piskoposlardan oluşan bütün oyuncu
grubuyla birlikte papa, kendilerine önder denmesinin dışında başka bir neden olmaksızın,
Tanrı’nın Sözü’ne itaat etmeyi bırakarak, her şeyi kendi keyiflerine göre alt üst ediyor,
sarsıyor. Bu arada, gerçeğin ışığından yoksun kalmayacaklarına, Tanrı’nın Ruhu’nun sürekli
içlerinde olduğuna, kilisenin kendilerinde yaşadığına ve kendileriyle beraber öldüğüne bizi
inandırmaya çalışıyorlar. Sanki Rab’bin, bir zamanlar eski halkının nankörlüğünün üzerine
geldiğindeki aynı tür cezayla bugün dünyayı cezalandırma hükmü yokmuş gibi: Rab,
önderleri körlük ve anlayışsızlıkla suçlamıştı [Zek. 11:17]. Bu son derece akılsız insanlar, bir
zamanlar Tanrı’nın Sözü’ne karşı mücadele edenlerle aynı şarkıyı söylediklerini anlamıyorlar.
Yeremya’nın düşmanları gerçeğe karşı bir düzen kurmuşlardı: “‘Haydi, Yeremya’ya karşı bir
düzen kuralım!’ dediler. ‘Çünkü yasayı öğretecek kahin, öğüt verecek bilge, Tanrı’nın sözünü
bildirecek peygamber hiç eksik olmayacak’”[Yer. 18:1
6 . Hakikat, konsillere de karşı koyabilir
Bu durumda genel konsillerle ilişkili diğer itirazı yanıtlamak kolaydır. Peygamberler
döneminde Yahudilerin gerçek bir kilisesinin olduğu yadsınamaz. Ama o dönemde bir
kahinler genel meclisi toplanmış olsaydı, kiliseyle nasıl bir benzerliği olurdu? Tanrı’nın
onlardan birine ya da diğerine değil, bütün bir düzene şunları ilan ettiğini duyuyoruz:
“Kâhinler şaşkına dönecek, peygamberler donakalacak” [Yer. 4:9], “Kâhin Kutsal Yasa’yı
öğretemeyecek, ileri gelenler öğüt veremeyecek” [Hez. 7:26], “Bu nedenle üzerinize
görümsüz geceler çökecek. Karanlıktan fal bakamayacaksınız. Ey peygamberler, güneşiniz
batacak, gününüz kararacak” [Mik. 3:6]. Şimdi gelin, hepsi birlikte toplanmış olsalardı,
meclislerine hangi ruh başkanlık yapacaktı? Ahav’ın topladığı konsilde bunun dikkat çeken
bir örneği vardır [1Kr. 22:6, 22]. Dört yüz peygamber katılmıştı. Ama kötü krala
yaltaklanmaktan başka bir niyetle toplanmadıkları için, Rab, herkesin ağzında yalan söyleyen
bir ruh olması için Şeytan’ı gönderdi. Burada gerçek, herkesin oyuyla lanetlendi. Mikaya
sapkınlıktan mahkum edildi, dövüldü, cezaevine atıldı [1Kr. 22:26-27]. Aynı şeyi Yeremya
[Yer. 20:2; 32:2; 37:15 vdd] ve diğer peygamberler de yaşadı [Krş. Mat. 21:35; 23:29 vdd].
7 . Yuhanna 11:47’deki örnek
Ama diğerlerinden daha çok hatırlanmaya değer olan bir örnek herkese yeter.
Başrahiplerin ve Ferisilerin Mesih’e karşı Yeruşalim’de topladıkları bir konsilde [Yu. 11:47]
dış görünüş söz konusu olduğunda eksik olan neydi? O zaman Yeruşalim’de kilise olmasaydı,
Mesih sunulara ve diğer törenlere asla katılamazdı. Tek bir meclis vardır; başkâhin başkanlık
yapar; bütün rahipler sınıfı katılır. Ama Mesih mahkûm edilir ve öğretisi bir kenara atılır
[Mat. 26:57 vdd]. Bu iş, kilisenin hiçbir şekilde konsile dâhil olmadığını kanıtlar. Yine de
karşıtlarımız böyle bir şey bize olursa hiçbir tehlikenin bulunmadığını öne sürerler. Bunun
güvencesini bize kim vermiştir? Böylesine önemli bir konuya kayıtsız kalmak suça yol açan
bir ihmaldir. Ama Kutsal Ruh, –önce önderler Tanrı’dan vazgeçmezlerse asla gelmeyecek
olan- imandan dönüşün gelmekte olduğunu Pavlus’un ağzından açıkça belirttiğinde [2Se. 2:3]
burada kendi yıkımımıza neden isteyerek gözlerimizi kapayalım? Rab’bin hiçbir yerde
sonsuza kadar iyi olduklarını var saymadığı, kimi kez kötü olabileceklerini duyurduğu
önderler meclisine kilisenin dahil olduğunu hiçbir şekilde kabul etmemeliyiz. Ama Rab yok
olmakla uyardığında, daha çok sakınmamız için bizi uyarır.
(Kutsal Yazı’dan ayrılan konsiller bozulmuştu, hatta Đznik ve Kadıköy konsillerinde de
kusurlar vardı, 8-11
8 . Konsil kararlarının geçerliliği
Öyleyse ne? Konsillerin karar alma yetkisi olmayacak mı, diye soruyorsunuz. Aslında
evet; burada bütün konsillerin mahkûm edilmesini ya da hepsinin işlerinin geçersiz
720
kılınmasını ve (özdeyişteki gibi) tek bir darbeyle yürürlükten kaldırılmasını tartışmıyorum.
Ama herkesin konsillerin verdiği kararı kabul ya da reddetme hakkı olsun diye, her şeyi basite
alıyorsun, diyeceksiniz. Hiç de değil! Ama herhangi bir konsilden bir karar çıktığında
insanların önce bunun ne zaman, hangi konuda, ne niyetle çıktığını ve konsilde kimlerin
bulunduğunu dikkatle düşünmelerini; sonra da kararın ele aldığı şeyi Kutsal Yazı’nın
standartlarına göre incelemelerini istiyorum – karar öyle bir şekilde ele alınsın ki, konsilin
açıklamasının bir ağırlığı olsun ve geçici bir hükme benzesin, yine de sözünü ettiğim
incelemeye engel olmasın.
Augustinus’un Maximinus’a karşı yazdığı üçüncü kitabında istediği bu
alçakgönüllülüğü herkes korusun! Augustinus, konsillerin sapkın kararlarıyla ilişkili bu
mücadeleyi birkaç kelimeyle susturmak isterken şöyle der: “Bu konuda bir önyargı olarak,
karşınıza Đznik Konsili’ni getirmemeliyim, siz de benim karşıma Ariminum Konsili’ni
getirmeyin. Çünkü ben, ikincisinin yetkisini kabul etmiyorum, siz de birincisinin yetkisini
kabul etmiyorsunuz. Kutsal Yazı’nın otoritesinde, sadece tek birine özgü olan değil, ikisinde
de ortak olan sorun sorunla, ilke ilkeyle, neden nedenle çarpışsın.”286
Böylece konsiller layık oldukları görkeme sahip olacaklardı; ama bu sırada Kutsal
Kitap’ın daha yüksek bir yeri olacak, her şey onun standartlarına uygun olacaktı. Đznik,
Đstanbul, I. Efes, Kadıköy287 ve – iman öğretileriyle ilişkili- yanlışları çürütmenin söz konusu
olduğu benzeri kadim konsilleri bu şekilde isteyerek kabul ederiz ve saygı duyarız. Bu
konsillerde Kutsal Yazı sadece saf ve gerçek haliyle açıklanıyordu. Kutsal Babalar, o
zamanlar ortaya çıkan din düşmanlarını ezmek için ruhsal sağduyuyla bunu yapıyorlardı.
Daha sonraki bazı konsillerde de gerçek dine bağlılık gayretinin, algılamanın, öğretişin ve
sağduyunun apaçık işaretlerinin parladığını görüyoruz. Ama olaylar kötüye gitme eğilimi
gösterdiğinden, daha yakın zamanlardaki konsillerde kilisede bu altın çağın saflığının ne
kadar yozlaştığı görülüyor.
Daha da bozulmuş olan bu zamanlarda bile konsillerde daha iyi tipte piskoposların
bulunduğundan kuşku duymuyorum. Ama eski Roma senatörlerinin şikâyet ettikleri aynı şey
–senatörlerin çok kötü karar vermeleri- onların da başına geldi. Uzun zamandan beri görüşler
tartılmadığı, sayıldığı için, daha iyi olan taraf çoğunluğun karşısında sık sık yeniliyordu.
Kuşkusuz dinsizce birçok görüş ortaya atıyorlardı. Burada örnekler vermek gereksiz, çünkü
hem çok uzun sürer, hem de başkaları bunu o kadar gayretle yaptılar ki, eklenebilecek çok bir
şey yok.288
286
Augustine, Against Maximin the Arian II. xiv. 3 (MPL 42. 772).Trakya’da Đznik’te
Arius’la yapılan tartışmalardan sonra Ariminum Konsili (359), Arius’un çekişmesiyle Tarih
Atılan Đnanç denen bir uzlaşmaya girişti. Theodoret, Ecclesiastical History ii. 16 (MPG 82.
1049; çev. Ayer, Source Book, s. 318 vd). “Oğul Baba gibidir” şeklindeki tarafsız ifade
Athanasius taraftarlarınca kabul edilebilir değildi.
287
Calvin (Kutsal Yazı’ya sadık biri olarak), örneğin; Jewel ve Hooker gibi Anglikan
yazarlarca genelde özel bir yetkisi olduğu kabul edilen dört genel konsili tam onay vererek
sayıyor. Bu parça 1543 yılına, Bullinger’in Decades’inden (1550) önceye aittir. Son söz
edilen çalışma dört genel konsile dair bir giriş bildirisiyle başlar. Kilise Babaları’nın konuyu
destekleyen belgeleriyle birlikte konsillerin esaslarını açıklar. Decades, özellikle Başpiskopos
Whitgift döneminde 1586’da din adamları için gerekli bir okuma olarak kabul edildikten
sonra Đngiltere’de oldukça etkili oldu. Jewel, Bullinger’in öğrencisiydi.
288
Bu maddenin son cümlesinin tarihi 1543’tür. Calvin’in aklında Peter Crabbe’in Concilia
omnia’sındaki veriler olabilir. Luther de bu çalışmayı Almanca olarak yazdığı tezi On the
Councils and Churches’de kullandı. Calvin, Luther’in bu sert ve eleştirel tezinin içeriği
hakkında bir şeyler biliyor olabilirdi: Tez, Luther Strasbourg’dayken yayınlandı, 1539.
(Werke WA L. 509-653; çev. Works of Martin Luther V. 131-300).
721
9 . Konsiller konsillere karşı!
O zaman konsillerin konsillerle ne kadar anlaşmazlık içinde olduğunu anlatmam
gerekiyor mu? Birinin bana karşı çıkarak, görüş ayrılığında olan ikisinden birinin meşru
olduğunu mırıldanmasının dayanağı yok. Böyle bir davayı neye göre yargılayacağız? Bununla
yanıltılmıyorsam, kimin kararının ortodoks olmadığını Kutsal Yazı’yla belirleyeceğiz. Çünkü
ayırımın yapılacağı tek güvenilir ilke budur.
Đmparator Leo döneminde toplanan Đstanbul Konsili’nin, kiliselerde yer alan tasvirlerin
indirilip parçalanmasına karar vermesinden bu yana yaklaşık dokuz yüz yıl geçti. Kısa süre
sonra Đmparatoriçe Đrene’in ilk konsilden nefret etmesi üzerine toplanan Đznik Konsili
tasvirlerin onarılmasına dair bir karar çıkardı.289 Bunlardan hangisini meşru kabul edeceğiz?
Tasvirlere kiliselerde yer veren ikincisi, sonuçta insanlar arasında geçerlilik kazandı. Ama
Augustinus bu uygulamanın her zaman var olan puta tapma tehlikesini içerdiğini söyler.290
Daha önceki dönemde Epiphanius, çok daha sert konuşur, çünkü Hıristiyan kiliselerinde
görülen tasvirlerin yasadışı ve tiksindirici olduğunu belirtir.291 Bunları söyleyen insanlar
bugün sağ olsalardı bu konsili onaylar mıydılar? Ama tarihçiler doğru söylüyorlarsa ve
davranışlara bakılırsa, sadece tasvirler değil, bu kişilerin ibadetleri de orada onaylandı. Böyle
bir kararın Şeytan’dan çıktığı bellidir. Ya bütün Kutsal Yazı’yı saptırıp bozmanın, onların
maskaralığı olduğu gerçeğine ne demeli? Bunu yukarıda çok fazla açıkladım.292 Her ne olursa
olsun, aykırı ve çelişkili konsilleri başka türlü birbirinden ayıramayız. Daha önce söylediğim
gibi, hepsini bütün insanların ve meleklerin terazisinde yani Rab’bin Sözü’nde tartmazsak
bunların sayısı çoktur. Bu durumda Kadıköy’ü kabul ediyoruz ama II. Efes’i reddediyoruz,
çünkü Kadıköy’de lanetlenen Eutyches’in sapkın görüşü burada kabul edildi.293 Kutsal kişiler
bu konuda sadece Kutsal Yazı’ya göre karar vermişlerdi. Karar verirken biz de onların
izinden gitmeliyiz. Onların önünde parıldayan Tanrı’nın Sözü şimdi bizim önümüzde de
parıldayabilir. Romacılar, Kutsal Ruh’un onların konsillerinden gözünü ayırmamasıyla ve bu
konsilleri bağlamasıyla (alışkın oldukları üzere) gidip övünsünler.
10 . Đnsanların konsillerdeki başarısızlıkları
Bu kadim ve daha temiz konsillerde bile bir şeyin eksik olduğu hesaba katılabilir.
Önlerindeki işle meşgul olan bilgili ve bilge katılımcılar ya birçok şeyi önceden göremediler
ya da daha tehlikeli ve ciddi konularla uğraşırken daha az önemli olan şeyler gözlerinden
kaçtı; ya da insan oldukları için yeteneksizlikleri nedeniyle kandırıldılar; ya da kimi kez çok
duygu yüklü olarak önlerini arkalarını düşünmediler. Đznik Konsili, (hepsinden çok daha kötü
gelen) bu sonuncusunun bir örneğidir. Bu konsilin yetkinliği, layık olduğu şekilde, herkesin
görüş birliğiyle en büyük saygıyı göstermesiyle kabul edildi. Đmanımızın önde gelen maddesi
orada tehlikeye girdiğinde düşman Arius savaşa hazırdı. Onlar da el ele verip onunla
289
Söz edilen Đkonoklastik Konsil, Đmparator III. Leo döneminde değil, V. Constantine
döneminde toplandı (754). Đmparatoriçe Đrene döneminde toplanan Đkinci Đznik Konsili’nde
(754) tasvirler yeniden onaylandı (Mansi XIII. 215, 377-400; çev. NPNF 2 ser. XIV. 572 vd;
Ayer, Source Book, s. 694-697; H. Bettenson, Documents of the Christian Church, s. 130).
Dönem için, E. J. Martin, A History of the Iconoclastic Controversy’ye bakılabilir; özellikle
bk. s. 45, 89-105. Krş. I. xi. 14, dn 27.
290
Augustine, Psalms, Mez. 113, ii. 5 (MPL 37. 1484; çev. LF Psalms [Mez. 115] V. 287 vd).
291
Epiphanius, Letter to John of Jerusalem (394), Jerome, Letters li. 9 (CSEL 54.411; çev.
NPNF 2 ser. VI. 89); Augustine, Psalms, Mez. 113. ii. 3-6 (MPL 37; 1483 vd; çev. LP Psalms
[Mez. 114] V. 90 vd).
292
I. xi. 14-16.
293
Krş. IV. vii. 1, dn 5; IV. vii. 2.
722
savaşmak zorundaydılar. Arius’un hatasıyla savaşmak için hazırlıklı gelenler arasında görüş
birliği olması çok önemliydi. Buna rağmen, bu büyük tehlikelere önem vermeden, hatta
ciddiliğin, alçakgönüllülüğün ve kibarlığın getirdiği unutkanlıkla, sanki oraya Arius’a bir
lütufta bulunmak üzere gelmişler gibi, savaş ellerinin arasından kayıp gitti. Đç çekişmelerle
birbirlerine hakaret etmeye, Arius’a karşı kullanmaları gereken kalemi birbirlerine doğru
çevirmeye başladılar. Aslı olmayan suçlamalar duyuldu; suçlayan broşürler ortalıkta uçuştu;
Đmparator Constantinus müdahale etmeseydi birbirlerini bıçaklayıp yaralayıncaya kadar
çekişmeler sona ermeyecekti. Đmparator, onların yaşamları konusunda soruşturma açmanın
yetkisi dışında olduğunu açıkladı. Böyle bir taşkınlığı suçlama yerine övgüyle cezalandırdı.294
Bunu izleyen diğer konsiller de hangi olası açılardan başarısız oldu? Bu konuda daha çok
kanıt gerekmiyor. Birisi, onların davranışlarını okursa – daha ciddi konuların sözünü etmek
gerekmeden- burada birçok kusur olduğunu fark edecektir!
11 . Konsillerde insanın yanılabilirliği
Roma papası Leo, (öğretilerinin Ortodoks olduğunu kabul ettiği) Kadıköy Konsili’ni
hırslı olmakla ve düşüncesizce acele etmekle suçlamakta duraksamaz. Aslında konsilin meşru
olduğunu reddetmez ama hataya düşebildiğini açıkça duyurur.295 Karşıtlarımız, kurtuluş için
gerekli olmayan bu konularda konsillerin yanılgıya düşebildiğini kabul ettikleri için, bu
yanlışları göstermeye çabaladığımdan dolayı belki biri benim akılsız olduğumu
düşünecektir.296 Ama bu hiç de gereksiz bir çaba değildir! Zorunlu kalarak ağızlarıyla itiraf
etmelerine rağmen, hangi konuda olursa olsun ayırım yapmadan her konsilin kararını Kutsal
Ruh’un bir vahyi olarak hâlâ bize dayattıklarında, başlangıçta üstlendiklerinden daha çoğunu
istiyorlar. Böyle yaptıklarında, konsillerin yanlış yapmadıklarından veya yanlış yaparlarsa
gerçeğin farkına varmamızın ya da yanlışlarını kabul etmememizin meşru olmadığından
başka neyi kabul ediyorlar? Benim tek niyetim bundan nasıl bir sonucun çıkarılabildiğini
göstermektir. Đnsanlara çok güvenmeyelim diye Kutsal Ruh, aksi durumda Tanrı’ya bağlı ve
kutsal olan konsilleri, insana özgü bir şeylerin olmasına izin verecek şekilde yönetir. Bu,
Nazianzus piskoposu Gregorius’un, hiçbir konsilde asla iyi bir sonuç görmediğine dair
düşüncesinden daha iyidir.297 Gregorius istisnasız hepsinin kötü sonuçlandığını öne
sürdüğünde, onlara fazla yetki tanımaz.
Bölgesel konsillerden ayrıca söz etmemiz artık gerekmiyor, çünkü iman maddelerini
oluşturmak ve hoşlarına giden öğretişi kabul etmek için ne kadar yetki sahibi olunması
gerektiğini genel konsillere bakarak tahmin etmek kolaydır.
(Kör kılavuzlara itaat etmemeliyiz; daha sonraki konsillerin kararları Kutsal Yazı’nın
ışığında hatalıdır, 12-14)
12 . Körü körüne itaat etmek yok
294
Theoderet bize Constantinus’a, piskoposların karşılıklı suçlamalarının yer aldığı bir paket
verildiğini, onun bunu mühürleyip sakladığını ama daha sonra yaktığını anlatır. Ecclesiastical
History, i. 11 (der. T. Gaisford, s. 60 vd; MPG [böl. x] 82. 937 vd; GCS 19. 47; çev. NPNF
[x. Mektup] 2 ser. III. 48 vd.)
295
I. Leo, Letters civ. 2-4, cv, cvi (MPL 54. 993 vdd); çev. FC 34. 178 vdd, 182-188).
296
Eck, Enchiridion, böl. ii (1533 başkısı, fo. 9ab) Augustinus’tan alıntı yapar: yerel konsiller
[concilia particularia] yanlış yapabilir ve yanlışlar genel konsiller tarafından düzeltilir.
297
“Konsillerden iyi bir şey geldiğini hiç görmedim. Zarara son vermek bir yana, onu
artırıyorlar”: Gregory of Nazianzus, Letters cxxx (MPG 37. 228); Krş. Athanasius, On the
Councils i. 1-3 (MPG 26. 681-688; çev. NPNF 2 ser. IV. 451-467 vd); B. J. Kidd, History of
the Church to 461 II. 27. 293, 304.
723
Ama Romacılarımız, davalarını savunurken mantığın bütün yardımının kendilerini
yüzüstü bıraktığını gördükleri yerde, son olarak bu zavallı bahaneye başvuruyorlar: Düşünce
ve danışmanlık yönünden bu insanlar akılsız, yürekleri ve istemleri son derece kötü olsa bile,
Rab’bin Sözü insanlara yöneticilerine itaat etmeyi emreder [Đbr. 13:19].298 Öyle mi? Bu tür
insanların gerçek yöneticiler olduklarını ya kabul etmezsem? Rab’bin de peygamberi ve
yetkin bir çoban olan Yeşu’nun istediğinden daha çoğunu istememelidirler. Ama Rab’bin onu
hangi sözlerle göreve atadığını duyalım: “Yasa Kitabı’nda yazılanları dilinden
düşürme…gece gündüz onu düşün… Sağa sola sapma; gideceğin yolu o zaman bulacaksın ve
anlayacaksın” [Yşu. 1: 8, 7]* Onlar, Rab’bin yasasından ne şuraya ne de buraya sapan bizim
ruhsal yöneticilerimiz olacaklardır. Ama her önderin öğrettiğini hiç kuşku duymadan kabul
etmek zorundaysak, Rab’bin, sahte peygamberlerin sözlerine dikkat etmemiz için bizi sık sık
uyarmasının ne anlamı vardı? “Size peygamberlik eden peygamberlerin dediklerine kulak
asmayın” der Rab, Yeremya’nın aracılığıyla, “…Rab’bin ağzından çıkanları değil, kendi
hayal ettikleri görümleri anlatıyorlar” [Yer. 23:16]. Aynı şekilde, “Sahte peygamberlerden
sakının. Onlar size kuzu postuna bürünerek yaklaşırlar ama özde yırtıcı kurtlardır” [Mat. 7:15]
der. Yuhanna da, “Tanrı’dan olup olmadıklarını anlamak için ruhları sına[yalım]” (1Yu. 4:1]
diye bizi boşuna yüreklendirir. Yalanlarıyla Şeytan bir yana, melekler bile bu hükmün dışında
değildir [Gal. 1:8]! Ama şu “Eğer kör köre kılavuzluk ederse, ikisi de çukura düşer” [Mat.
15:14] sözü nedir? Hangi tür önderlerin dinlenmesinin ve ayırım gözetmeksizin hepsinin
dinlenmemesinin çok önemli olduğunu yeterince açıklamıyor mu? Sonuç olarak bizi,
körlüklerini paylaşmaya sürüklemek için, unvanlarıyla korkutmalarının nedeni yoktur. Tam
tersine, her ne ad altında maskelenmiş olursa olsun, başkalarının yanlışlarına yönelmeyelim
diye Rab’bin bizi uyarmaya özellikle dikkat ettiğini görüyoruz. Mesih’in cevabı gerçekse,
kendilerine ister başrahip, ister üst düzey din adamı ya da papa densin bütün kör kılavuzlar
kendileriyle birlikte partnerlerini de aynı uçurumdan aşağı atarlar. Hiçbir konsilin, önderin ya
da gözetmenin adı (bu adları hatalı şekilde iddia etseler de, gerçekten kullansalar da),
sözlerden ve olayların kanıtlarından öğrendiğimiz şeylere engel olamaz. Böylece bütün
insanların bütün ruhlarının Tanrı’dan gelip gelmediğini saptamak için, bunları Tanrı’nın
Sözü’nün standardıyla sınarız.
13 . Kutsal Yazı’nın yorumlanmasında konsillerin asıl önemi
Kiliseye yeni bir öğreti oluşturma yetkisi verilmemiş olduğunu kanıtladığımız için,
şimdi Kutsal Yazı’nın yorumlanması konusunda iddia ettikleri yetkiden söz edelim.
Öğreti konusunda herhangi bir tartışma çıkarsa, söz konusu öğretinin incelenebilmesi
için en iyi ve en güvenli çarenin, gerçek piskoposların toplanacakları bir sinod olduğunu
gönülden kabul ediyoruz. Kilise önderlerinin, Mesih’in Ruhu’nu davet ederek genel olarak
görüş birliğine vardıkları böyle bir tanımın ağırlığı, her birinin evlerinde bunu ayrı ayrı kabul
ederek halka öğretmesinden ya da birkaç kişinin kendi başına bunu oluşturmasından daha çok
olur. O zaman piskoposlar toplandığında, çeşitlilik suça yol açmasın diye, neyi nasıl
öğretmeleri gerektiğini daha uygun şekilde ortaklaşa düşünebilirler. Üçüncüsü, öğretilerin
seçilmesinde Pavlus bu yöntemi önerir. Farklı kiliseler için öğretileri belirlerken [Krş. 1Ko.
14:29], daha ciddi durumlarda yöntemin işleyişinin ne olması –yani kiliselerin kendi
aralarında ortak bir anlayışa sahip olması- gerektiğini gösterir. Dine bağlılık duygusu da bizi
şuna yönlendirir: Birisi tuhaf bir öğretişle kiliseyi rahatsız ettiğinde ve sorun daha büyük
çekişme tehlikesi noktasına geldiğinde önce kilise toplanarak ortaya atılan sorunu
298
Clichtove, Antilutherus (1525). Fo. 23b.
Yşu. 1:7 “…Gittiğin her yerde başarılı olmak için bu yasadan ayrılma, sağa sola sapma”
2003³; “…yürüyeceğin her yerde muvaffak olasın diye, ondan sağa yahut sola sapma” 1995
(Çev. n.)
*
724
incelemelidir. Sonunda da tartıştıktan sonra Kutsal Yazı’ya dayanan bir tanım ortaya
koymalıdır. Bu tanım, insanların bütün kuşkularını giderir. Kötü ve açgözlü insanların
ağızlarını kapatır, daha ileriye gitmelerini önler.
Arius, ayaklandığında Đznik Konsili toplandı. Yetkisine dayanarak hem bu imansız
adamın kötü çabalarını bastırdı, sorun yarattığı kiliselere yeniden esenlik getirdi, hem de onun
dine saygısızlık eden öğretişleri karşısında Mesih’in sonsuza kadar sürecek olan Tanrılığını
savundu. Sonra Eunomius ve Macedonius yeni kargaşalar çıkardıklarında Đstanbul Konsili
onların çılgınlıklarına ilaç gibi geldi.299 Efes Konsili’nde Nestorius’un imansızlığı yenildi.
Başlangıçtan beri bu, Đblis her ne zaman hilelerine başlasa, kilisede birliği korumak için
sıradan bir yöntemdi.
Ama Rab’bin o zamanlar yetiştirdiği, gerçek öğretişi savunan Athanasius, Basileios,
Cyrilius ve benzeri kişilerin her çağda ya da her yerde olmadığını unutmayalım. Aslında
Đkinci Efes Sinodu’nda neler olduğunu düşünelim. Burada Eutyches’in sapkınlığı geçerli
kabul edildi.300 Kutsal bir anı bırakmış olan Flavian, Tanrı’ya bağlı diğer kişilerle birlikte
sürgün edildi. Bu tarzda birçok yanlış işe girişildi. Rab’bin Ruhu değil, çok kötü karakterli
kavgacı biri olan Dioscorus başkanlık ettiği için bunlar oldu. Ama kilisenin orada olmadığını
söylüyorsunuz. Kabul ediyorum. Kilisedeki gerçeğin, tek bir konsil tarafından baskı altında
tutulsa bile, ölmeyeceğine çok inanıyorum. Rab onu o kadar olağanüstü biçimde korur ki,
yeniden ayağa kalkar, zamanında zafer kazanır. Ama Kutsal Yazı’nın bir konsilin oyuyla
kabul edilen yorumunun her zaman doğru ve kesin olduğunu reddediyorum.
14. Konsil kararlarının, Roma Kilisesi tarafından yanlış değerlendirilmesi
Ama Romacılar Kutsal Yazı’yı yorumlama yetkisinin, temyizi olmaksızın konsillere
ait olduğunu öğretirlerken başka bir hedefe nişan alırlar. Konsillere verilen her şeye “Kutsal
Yazı’nın yorumlanması” diyerek bu bahaneyi yanlış kullanırlar. Kutsal Yazı’da Araf’a,
kutsalların aracılığına, özel günah çıkarmaya ve benzerlerine dair tek bir hece yoktur.301 Ama
299
Đstanbul Konsili (381) (Mansi III. 557 vdd; çev. NPNF 2 ser. XIV. 172 vd). Bu konsil
döneminde yarı Ariusçu olan Macedonius Đstanbul piskoposuydu.; Anomoios’çuların (yani,
Baba’ya Oğul’un “benzemediğini” iddia eden grubun) lideri olan Eunomius’un episkopal
gözetmenliği yoktu.
300
I. Leo, Efes Sinodu’na “soyguncu sinodu” [latrocinium] der. Krş. IV. vii. 1, dn 5 ve 6.
Đskenderiye Patriği Dioscorus’un liderliğinde bu sinod sapkın Eutyches’i onayladı. Saldırılan
Đstanbul Patriği Flavian aldığı yaralardan kısa süre sonra öldü. “Kilisenin orada olmadığını”
gözlemleyen Calvin, sinoddaki bu kargaşayı, Kutsal Yazı’nın yorumlanmasında bütün
konsillere güvenilemeyeceğinin kanıtı olarak kullanır. Burada açıkça Peter Crabbe’den
yararlanır: Councils omnia I. 403 vdd. Krş. IV. vii. 9, dn 23. Bk. Mansi VI. 587 vdd; HefeleLeclercq II. i. 584-621. Ayer, Source Book, s. 511 vdd ve Bettenson, Documents, s. 68
vdd’nda bununla ilgili malzeme vardır.
301
Burada Calvin’in onaylamadığı birçok yasama J. Clichtove’un dikkat çeken çalışmasında
dikkatle savunulur: Compendium veritatum ad fidem pertinentium contra erronneas
Lutheranorum assertiones (Paris, 1529). Clichtove, Kutsal Yazı’da açıkça bulunmayan bazı
şeylere kilisenin sıkıca sarılması gerektiğini (Böl. v), kilisenin, karşı çıkılmasının öldürücü
bir günah olduğu yasaları çıkarma (vii) ve Kutsal Yazı’da açıkça belirtilmeyen konularda
kendisine itaat edenlere engel olma (vii) yetkisine sahip olduğunu öne sürer. Oruç ve
yiyecekler (viii), rahiplerin bekarlığı (ix), manastır yeminleri (x) ve tek tarzda bir Rab’bin
Sofrası (xi) bunlara dahildir. Ayrıca (kararlardan ve kanonlardan alıntılar yaparak) din
adamlarının zenginliğini, yedi sakramenti, ast düzeyindeki din adamlarını, Rab’bien
Sofrası’nı, günahın kefaretini, Araf’ı, kutsallara, anı eşyalarına ve tasvirlere saygı göstermeyi
725
kilisenin yetkisiyle bütün bunlar onaylandığı, yani (daha kesin söylemek gerekirse) düşüncede
ve uygulamada kabul edildiği için, her birine Kutsal Yazı’nın yorumu diye bakılmalıdır.
Sadece bu da değil: ama bir konsil bir şeye karar verirse –Kutsal Yazı buna karşı olduğunu
bağırsa bile- bunun adı “yorum” olacaktır. Mesih, Akşam Yemeği’nde ikram ettiği kaseden
herkesin içmesini emreder [Mat. 26:27-28]. Constance Konsili, bunun din adamı olmayanlara
verilmesini yasaklar. Đçmesi için sadece rahibe verilmesini ister.302 Mesih’in kurumuna
tamamıyla zıt olan her ne varsa, insanlara bunların birer “yorum” olduğunu düşündürürler.
Pavlus, evliliğin yasaklanmasına cinlerin ikiyüzlülüğü der [1Ti. 4:1-3]; başka bir parçada
Ruh, evliliğin herkes için kutsal ve saygın olduğunu duyurur [Đbr. 13:4]. Bunun sonucunda
rahiplere evliliği yasaklamalarına,303 Kutsal Yazı’nın doğru ve gerçek bir yorumu diye
bakılmasını isterler. Kutsal Yazı’ya bundan daha ters bir şey bulunamaz. Şayet biri karşı
çıkmak için ağzını açmaya cesaret ederse sapkın olduğuna karar verilir, çünkü kilisenin
kararının temyizi yoktur; yorumunun doğru olup olmadığını sorgulamak yasadışıdır. Bu kadar
utanmazlığı neden eleştirmem gerekiyor? Çünkü buna işaret edilmesi, bunun yengiye
uğramasıdır.
Kutsal Yazı’yı onaylamak için yetki konusunda öğrettiklerini isteyerek geçiyorum.
Tanrı’nın vahiylerini bu şekilde insanların karar vereceği bir konu haline getirmek, vahiylerin
geçerliliğini insanların kaprislerine bağlı kılmak söz edilmesi uygun olmayan bir küfürdür. Bu
konuya daha önce yukarıda değindim.304 Yine de tek bir soru soracağım: Kutsal Yazı’nın
yetkisi kilisenin onayına dayanıyorsa, bu noktada sözünü edecekleri hangi Konsil kararı var?
Hiç olmadığına inanıyorum. O zaman Arius, Yuhanna’nın Müjde’sinden alınan tanıklıklarla
Đznik Konsili’nde yenilgiye uğratılmasına neden izin verdi?305 Arius –bu adamlara göreonları reddetmekte özgürdü, çünkü bir genel konsilin daha önceye ait bir onaması yoktu.
“Kanon” denen eski bir listeyi kanıt olarak öne sürüyorlar. Bunun, kilisenin verdiği kararla
ortaya çıktığını söylüyorlar. Ama bir kez daha soruyorum, bu kanon hangi konsilde
duyuruldu? Burada sessiz kalmalılar. Yine de bunun ne tür bir kanon olduğunu
düşündüklerini de bilmek istiyorum. Eski yazarların çok azının aynı görüşte olduğunu
görüyorum. Hieronymus’un söylediklerinin bir ağırlığı olması gerekiyorsa Makabeler, Tobit,
Bilgelik ve benzerleri yeniden Apokrif saflarına katılmalıdır. Romacılar bunu yapmaya
katlanamazlar.306
de savunur. Burada ve aşağıdaki x-xii’nci bölümlerde Calvin’in bu çalışmayı düşünmüş
olabilir.
302
Constance Konsili, 13. oturum (1415). “Tek tür [sub una specie] bir Rab’bin Sofrası
tanımı.” (Mansi XXVII. 727).
303
Elvira Konsili (yakl. 305) kanon xxxiii (Mansi II. 11; çev. Ayer, Source Book, s. 415);
Papa Siricius, Letter to Himerius (385) böl. vii (MPL 13. 1138; çev. Ayer, Source Book, s.
415 vd). Birinci Lateran Konsili (1123) kanon iii ve xxi (Mansi XXI, 282; çev. Schroeder,
Disiplinary Decrees of the General Councils, s. 180, 192 vd).
304
I. vii; I. viii. 9.
305
Theodoret, Ecclesiastical History i. 8 (der. T. Gaisford, s. 46; çev. [böl. vii] NPNF 2 ser.
III. 45). Đznik’teki tartışmaları anlatırken Ariusçuların Yuhanna 10:30’a verecek yanıt
bulamadıklarını belirten Athanasius’tan alıntı.
306
Jerome, Preface to the Boks of Samuel and Malachi (MPL 28. 596 vdd); Cochlaeus, De
authoritate ecclesiae et scripturae I. ix, fo. E 4b; II. i, fo. H 4a; II. ii, fo. J. 1a.
726
X. BÖLÜM
DESTEKÇĐLERĐYLE BĐRLĐKTE PAPANIN CANLARA ÇOK VAHŞĐCE ZORBALIK VE
KASAPLIK YAPARAK YASA KOYMA YETKĐSĐ
(Kilise yasaları ve gelenekleri, Tanrı’nın önünde Hıristiyan’ın vicdanı, 1-4)
1. Temel soru
Kilisenin yetkisinin ikinci bölümü devam ediyor.307 Romacılar bu yetkiye yasa
yapmanın da dahil olmasını istiyorlar. Đnsanların sayısız gelenekleri–zavallı canları tuzağa
düşüren birçok ağ- bu kaynaktan çıkıyor. Parmaklarıyla bile dokunmadıkları yükleri
başkalarının sırtlarına yüklerken din bilginlerinden ve Ferisilerden daha vicdanlı değiller
[Luk. 11:46; Krş. Mat. 23:4]. Özel günah çıkarma konulu öğretişlerinin nasıl acımasız bir
kasaplık olduğunu başka bir yerde öğrettim.308 Böylesine büyük bir şiddet diğer yasalarında
görülmez; ama hepsinden daha çok katlanılır gibi görünen bu yasalar vicdanlara zorbalıkla
baskı yapar. Tanrı’ya tapınmayı bozmaları ve tek yasa koyucu olan Tanrı’nın elinden bu
hakkı almaları konusunda hiçbir şey söylemiyorum.
Kilise, vicdanları yasalarıyla meşru olarak bağlayabilsin ya da bağlayamasın, şimdi
onun bu yetkisini tartışacağız. Bu tartışmada siyasal düzeni ele almayacağız ama Tanrı’ya,
Kendisi tarafından belirlenen kurala göre, tam olarak nasıl tapılacağıyla ve Tanrı’ya
bakışımızın bozulmadan kalabileceği ruhsal özgürlükle ilgileneceğiz.
Tanrı’ya tapmayla ilişkili olarak, insanlar tarafından Tanrı’nın Sözü’nün dışında
ortaya konan bütün hükümlere “insanların gelenekleri” demek yaygın bir adet olmuştur.
Bizim çekişmemiz kutsal ve yararlı kilise kurumlarına karşı değil, bunlara karşıdır. Bu kilise
kurumları disiplinin, dürüstlüğün ya da esenliğin korunmasını sağlar. Ama bizim çabamızın
amacı, kilise önderleri olarak sayılmak isteyen ama aslında kilisenin en vahşi kasapları olan
kişilerin, canları ele geçirdikleri bu sınırsız ve barbar imparatorluğu dizginlemektir.
Koydukları yasaların canla ilişkili “ruhsal” yasalar olduğunu söylüyorlar. Bunların sonsuz
yaşam için gerekli olduğunu ilan ediyorlar.309 Ama bu durumda (öne sürdüğüm üzere310)
Mesih’in Krallığı işgal ediliyor; böylece O’nun, imanlıların vicdanlarına tanıdığı özgürlük son
derece baskı altına alınıyor, fırlatıp atılıyor. Đnsanlara, yaptıkları yasalara uyarak
günahlarından bağışlanmayı, doğruluğu, kurtuluşu istemelerini öğretirlerken ve bütünüyle
dini ve dine bağlılığın özünü oluştururlarken, yasalarına itaat edilmesini kutsamakla
yaptıkları büyük imansızlığı artık tartışmıyorum. Tek bir konuyu, Mesih’in özgürleştirdiği bu
konular için zorunluluk getirerek, vicdanlara dayatma yapılmamasını savunuyorum; daha
önce öğrettiğimiz gibi,311 özgürleşme yoksa Tanrı’ya yaslanamazlar. Bir zamanlar Mesih’te
elde ettikleri lütfu ellerinde tutacaklarsa, tek bir Kral’ın, yani Kurtarıcılarının Mesih olduğunu
ve özgürlük yasasıyla yani Müjde’nin kutsal Sözü’yle yönetildiklerini kabul etsinler. Köleliği
kabul etmesinler ve hiçbir bağla bağlanmasınlar.
2 . Roma iman ve inanç açıklamaları vicdanları tutsak eder
Hatta bu Solon’lar, iman ve inanç açıklamalarının özgürlük yasaları, kolay bir
boyunduruk, hafif bir yük olduğunun [Mat. 11:30] hayaline kapılıyorlar312 ama bunun katıksız
307
Krş. IV. viii. 1, dn 2
III. iv. 17 vd.
309
Clichtove, Antilutherus (1525) I. x, fo. 22a; Compendium veritatum, böl. vi; Krş. IV. ix.
14, dn 22.
310
Yk. bk. bu m.
311
III. xix. 7-9
312
Clichtove, Antilutherus (1525) I. xv. fo. 31ab
308
727
bir yalancılık olduğunu kim görmez? Tanrı korkusunu fırlatıp atarak hem kendi yasalarını,
hem de tanrısal yasayı dikkatsizce ve aktif şekilde ihmal ettiklerinde yasalarının baskısını
hissetmiyorlar. Ama kendi kurtuluşlarından endişelenerek harekete geçen bu insanlar, bu
tuzaklara düştükleri sürece kendilerini özgür kabul etmekten çok uzaklar. Pavlus’un, tek bir
şeyde bile insanları kısıtlamaya cesaret edemeden bu konuyu ne kadar ihtiyatlı ele aldığını
görüyoruz [1Ko. 7:35]. Ve onun iyi bir nedeni vardı! Rab’in özgürlük getirdiği bu konularda
zorunluluk dayatılırsa, büyük bir yaranın nasıl mikrop kapacağını kuşkusuz önceden
görüyordu. Tam tersine, bu adamların sonsuz ölüm acısı altında çok acıklı şekilde karara
vardıkları ve kurtuluşun gereği olarak yerine getirilmesini çok sert şekilde istedikleri iman ve
inanç açıklamalarını insan ender olarak göz önünde tutabilir.313 Bu yasaların birçoğunu yerine
getirmek son derece güçtür ama bir araya getirilip yığıldığında hepsini yerine getirmek
imkansızdır. Bu, kocaman bir yığındır. O zaman, böyle büyük zorlukların yükünü taşıyanlar,
şiddetli acı ve korkuyla şaşkınlığa düşmekten ve eziyet çekmekten nasıl kaçabilirler?
Benim buradaki amacım, kurtuluş için gerekli olan şeyleri emrediyormuş gibi,
Tanrı’nın önünde canları kendi içlerine dönük olarak bağlamak ve vicdan azabı yüklemek için
yapılmış iman ve inanç açıklamalarına saldırmaktır.
3 . Vicdanın doğası
Bu sorun birçok kişinin canını sıkar, çünkü (verdikleri adla) dışsal forumla vicdan
forumunu yeterince beceriyle birbirinden ayıramazlar.314 Ayrıca Pavlus’un, sadece ceza
korkusuyla değil, vicdan nedeniyle de baştaki yöneticilere itaat etmemizi öğretmesi [Rom.
13:1 vdd] bu güçlüğü artırır. Bundan, vicdanların sivil yasalarla da bağlı olduğu sonucu çıkar.
Ama bu böyle olsaydı, bir önceki bölümde söylediklerimizin tümü315 ve şimdi ruhsal yönetim
konusunda söyleyeceklerim geçersiz olurdu.
Bu güçlüğü gidermek için, önce vicdanın ne olduğunu anlamamız gerekiyor.
Tanımımızı kelimenin etimolojisinden yapmalıyız. Đnsanlar düşünerek ve anlayarak
kavradıklarında, “bildikleri” söylenir. “Bilgi” kelimesi buradan türer.316 Aynı şekilde insanlar,
günahlarını gizlemelerine izin vermeyen ama yargı kürsüsü önünde onları suçlayan bir tanık
olarak, beraberlerinde bulunan tanrısal yargının farkında olduklarında – bu farkında olmaya
“vicdan” denir. Bu, Tanrı’yla insan arasındaki belli bir niyettir, çünkü insanın bildiği şeyi
içinde bastırmasına izin vermez, suçunu kabul edecek noktaya gelinceye kadar onun peşini
bırakmaz. Pavlus, Tanrı’nın yargısında, vicdanlarının insanlara tanıklık ettiğini,
düşüncelerinin ise onları ya suçladığını ya da savunduğunu öğretirken [Rom. 2:15] bunu
söylemek ister. Saf farkındalık insanın içinde, deyim yerindeyse bastırılmış gibi yatar. Bu
nedenle, insanları Tanrı’nın yargısına götüren bu duygu insana tahsis edilmiş bir bekçi gibidir.
Hiçbir şey karanlıkta kalmasın diye onun bütün sırlarını gözetler, dikkat eder. Eski atasözü
313
Eck, Enchiridion (1535), böl. vii, fo. 40b.
“Conscientiae forum”, Aquinas’ın sık kullandığı bir terimdir, örn; Summa Theol. II IIae,
lxxxix. 7, obj. 3; III. Ek. xxii. 1, obj. 2. Krş. R. J. Deferrari ve diğ, A Lexicon of St. Thomas
Aquinas, s. v. “Forum conscientiae”; Krş. III. xix. 15, dn 23. IV. x. 3-5 (1550)’de Calvin’in
hararetli tartışmaları III. xix. 1 (1559); 4 (1536); 14-16 (değişik tarihlerde) yer alan parçalarla
yakından bağlantılıdır.
315
“Proximo capite”. 1543 ve 1553 baskılarından gelen düzeltilmemiş göndermeler. Oradaki
“Hıristiyan Özgürlüğü” bölümü (burada III. xix), elinizdeki bölümün malzemesini içeren
“Đnsanların Gelenekleri Üzerine”den hemen önce gelir.
316
Burada “kavram”, “düşünce”, “anlayış”, “bilmek” ve “bilgi” karşılığı olan Latince
kelimeler sırasıyla, “notitia”, “mens”, “intelligentia”, “scire” ve “scientia”dır.
314
728
buradan çıkar: vicdan bin kişinin tanıklığıdır.317 Benzer bir akıl yürütmeyle Petrus da, “temiz
vicdanın yanıtının11a” [1Pe. 3:21] düşünce esenliğine eşit olduğunu söyler. Mesih’in lütfuna
inandığımızda, Tanrı’nın huzuruna korkusuzca geliriz. Đbranilere Mektup’un yazarı, “artık
günahlılık duygusunun kalmadığını” [Đbr. 10:2] belirtirken günah artık bizi suçlamasın diye
özgürleştirildiğimizi ya da günahımızın bağışlandığını söylemek ister.
4 . Vicdanın tutsaklığı ve özgürlüğü
Đşlerin insanlarla ilişkili olması gibi, vicdan da Tanrı’yla bağlantılıdır. Temiz vidan,
yüreğin içsel doğruluğundan başka bir şey değildir. Bu anlamda Pavlus, “Bu buyruğun amacı,
pak yürekten, temiz vicdandan, içten imandan doğan sevgiyi uyandırmaktır” [1Ti. 1:5] der.
Aynı bölümde daha sonra “Bazıları temiz vicdanı bir yana iterek iman konusunda battılar”
[1Ti. 1:19] diyerek, bunun anlayıştan ne kadar farklı olduğunu gösterir. Bu sözlerle, Tanrı’ya
tapmanın büyük bir özlem, Tanrı’ya bağlı ve kutsal bir yaşam sürmenin de içten bir istek
olduğuna işaret eder.
Kimi zaman buna insanlar da dahil edilir. Luka’ya göre, aynı Pavlus Tanrı’ya ve
insanlara temiz bir vicdanla gelmeye çalıştığına tanıklık eder [Elç. 24:16]. Ama temiz
vicdanın bereketleri insanlara aktığı, hatta onlara ulaştığı için böyle der. Ama doğruyu
söylersek, daha önce dediğim gibi,318 burada sadece Tanrı’dan söz eder.
Yasanın, başka insanlara bakmaksızın ya da onları göz önüne almaksızın insanı
bağladığında, vicdanı da bağladığı söylenir. Örneğin; Tanrı bize sadece şehvet karşısında
düşüncemizi lekesiz ve pak olarak korumamızı öğretmez, müstehcen konuşmayı ve dışarıya
karşı ahlaksızlığı da yasaklar. Dünyada hiç kimse sağ kalmasa bile, benim vicdanım bu
yasaya uymakla yükümlüdür. Bu durumda, ölçüsüz davranan biri kardeşlerine kötü örnek
olduğu için büyük günah işlemez. Tanrı’nın önünde vicdanı suçla bağlanır.
Aslında benzer şeyler için başka bir düşünce vardır. Bunlar suça yol açıyorsa
bunlardan kaçınmalıyız ama özgür bir vicdanla. Pavlus, putlara adanmış etten böyle söz eder:
“Biri size, ‘Bu kurban etidir’ derse… vicdan huzuru için yemeyin. Senin değil, öbür adamın
vicdan huzuru için demek istiyorum” [1Ko. 10: 28-29]. Önceden uyarılan imanlı biri, yine de
böyle bir eti yerse günah işler. Ama kardeşi açısından onun, Tanrı’nın emrettiği üzere
kaçınması zorunlu olsa bile, vicdan özgürlüğünü korumayı bırakmaz. Sadece dışsal işleri
bağlayan bu yasanın vicdanı özgür bıraktığını görüyoruz.
(Đnsanların ve papanın yasalarıyla ilişkili olarak vicdan: Tek yasa koyucu Tanrı, 5-8)
5 . Đnsanların yasalarının vicdan için anlamı
Şimdi insanların yasalarına dönelim. Bu yasalar, uyulması kendiliğinden zorunluymuş
gibi, bize vicdani çekince getirmek için çıkarıldıysa, vicdanımıza yasadışı bir şeyin
dayatıldığını söylüyoruz. Çünkü bizim vicdanımızın işi insanlarla değil, ancak Tanrı’yladır.
Dünyasal forumla vicdan forumu arasındaki genel ayırımın anlamı budur. Bütün dünya
317
Quintillian, Institutes of Oratory V. xi. 41 (LCL Quintilian II. 294 vd). Krş. III. xix. 15, dn
23.
11a
VG’de yanıt olarak belirtilen “interrogationem” 1Pe. 3:21’de έπερώτηµα kelimesine
eşdeğerdedir. Bu parçadaki yorumuyla (CR LV. 269) Calvin, bu kelimeyi examen [sınav]
olarak kullanır ama “Primum interrogatio hic vice responsionis vel testimonii capiter” diye
belirtir (burada “sorgulama” “yanıt” ya da “tanıklık” kelimelerinin karşılığıdır). Vg.
“interrogatio” olarak kalır; Kral James Versiyonu “yanıt” der; RSV’de “Tanrı’ya yönelen
temiz vicdan” denir. Krş. A Grek_English Lexicon of the New Testament, çev. W. Bauer’in
Greek-German Lexicon’undan W. F. Arndt ve F. W. Gingrich, s. v. έπερώτηµα; The
Interpreter’s Bible XII. 134. Çeviri bu kanıta dayanmaktadır.
318
Bu maddenin giriş cümlesi.
729
cahilliğin en yoğun karanlığında kefene sarıldığında, bu küçük ışık zerresi kalır. Đnsanlar,
insan vicdanının, insanların bütün yargılarından daha üstün olduğunu kabul ederler. Aslında
daha sonra tek bir sözle itiraf ettiklerini bir yana bıraksalar bile, insanların despotluğundan
vicdanları kurtarmak için Tanrı yine de, Hıristiyan özgürlüğünün tanıklığını istemiştir.
Ama Pavlus’un sözlerinin yol açtığı güçlük henüz giderilmemiştir.319 Sadece ceza
değil, yöneticilere vicdan uğruna itaat etmemiz gerekiyorsa [Rom. 13:5], bundan,
yöneticilerin yasalarının da vicdan üzerinde hükmü olduğu sonucu çıkar. Eğer bu doğruysa,
aynı şey kilise yasaları için de söylenmelidir.
Yanıtlıyorum: Burada önce türlerle sınıflar arasında ayırım yapmalıyız. Başlı başına
yasalar vicdanı etkileyemese bile Tanrı’nın, yöneticilerin yetkisini övdüğü genel emri bizi
bağlar. Pavlus’un tartışması şu noktaya gelir: Yöneticiler Tanrı tarafından atandıkları için,
saygı gösterilmelidir [Rom. 13:1]. Bu arada, onların yaptıkları yasaların canın içsel
yönetimine uygulandığını bize öğretmez, çünkü her yerde hem Tanrı’ya tapmayı hem de
doğru yaşamanın ruhsal kuralını insanların aldıkları kararların üzerinde tutarak över.320
Başka bir şey de dikkate değer (gerçi bu, daha öncekilere bağlıdır): Đster yöneticiler,
ister kilise tarafından yapılmış olsun, insanların yasalarına uymak gerekli olsa da (iyi ve adil
yasalardan söz ediyorum), bu yasalar kendi başlarına vicdanı bağlamaz. Yasalara uyma
zorunluluğu bütünüyle genel bir amaca yönelir, emredilen şeyleri içermez.
Tanrı’ya yeni bir tapınma şekli emreden ve özgür olunan konularda bile zorunluluk
dayatan yasalar bu yöntemden çok farklıdır.
6. Kilisenin, vicdanları bağlamak için bağımsız iman ve inanç açıklamaları yapma hakkı
yoktur
Dahası papalıkta bugün “kilise iman ve inanç açıklamaları” denen yasalar böyledir. Bu
yasalar, Tanrı’ya doğru ve gerekli tapınış olarak insanlara dayatılır. Bunlar sayısız olduğu
kadar, canları yakalayıp tuzağa düşüren hileler de sayısızdır. Yasayı açıklarken buna biraz
değindik.321 Yine de burası, bunu doğru düzgün ele almak için daha uygun bir yer
olduğundan, şimdi bütün konuyu elimden geldiğince en iyi şekilde özetlemeye çalışacağım.
Sahte piskoposların hoşlarına giden şeyleri öğretme serbestliği iddiasında bulunarak yaptıkları
despotluktan daha önce, (göründüğü üzere) yeterince çok söz ettiğimizden, bu alanı tümüyle
atlıyorum. Sadece sahip olduklarını söyledikleri yetkiyi açıklamak için burada duracağım.
Bizim sahte piskoposlarımız böylece, Rab tarafından ruhsal yasa koyucular olarak
atandıkları, bunun sonucunda da kilise yönetiminin kendilerine emanet edildiği bahanesiyle
vicdanlarımıza yeni yasalar yüklüyorlar. Buna uygun olarak, her ne emrederlerse ve her neye
karar verirlerse Hıristiyan halkın yerine getirmesi gerektiğini iddia ediyorlar. Buna uymayan
birini, hem Tanrı’ya hem de kiliseye başkaldırdığı için iki kat itaatsizlikle suçluyorlar.322
Kuşkusuz, gerçek piskoposlar olsalardı, bu yetkiyi iddia ettikleri kadarıyla değil, kilise
yönetimini sürdürmeleri için gerekli olduğu kadar hakkıyla onlara verirdim; onlar her şey
oldukları ama kendilerini de saydırmaları için, sınırlarının dışına adım atmadan en küçük bir
yetki üstlenemiyorlar.
Ama buna da başka bir yerde baktığımız için,323 gerçek piskoposların sahip oldukları
yetkinin şimdilik bu adamların hakkı olduğunu kabul edelim. Kendi başlarına bir yaşama
kuralı emredebilmek ya da kendilerine emanet edilmiş olan insanlara kurallar dayatabilmek
için, imanlılar için yasa koyucular olarak atandıklarını kabul etmiyorum. Bunu söylerken,
319
Rom. böl. 3’ten ve yk. m. 3’ün başlangıcından söz ediliyor.
Krş. yk. bk. m. 8
321
II. viii. 5.
322
Eck, Enchiridion (1533), böl. vii, fo. 40b
323
IV. v. 5-11
320
730
akıllarına gelen Tanrı’nın Sözü’nün dışındaki bir şeyi, kiliseye zorunlu olarak uyması için
emir verme haklarının olmadığını söylemek istiyorum. Hem elçiler bu hakkı bilmedikleri,
hem de kilisenin hizmetlileri bu hakkı Rab’bin ağzından birçok kere reddettikleri için,
elçilerin örneğinin tersine ve Tanrı’nın apaçık yasaklamasına rağmen birinin bugün bu hakkı
ele geçirip savunmasına şaşıyorum!
7 . Her keyfi egemenlik Tanrı’nın Krallığı’na tecavüzdür
Rab, yasasındaki iyi bir yaşam sürdürme konulu yetkin kuralına uygulanabilir olan her
şeyi dâhil etmiştir. Böylece insanın bu özete ekleyeceği hiçbir şey kalmamıştır.324 Bunu iki
nedenle yapmıştır. Birincisi, bizim Kendisine öğretmenimiz ve hayatımızdaki kılavuz olarak
bakmamızı ister. Bütün davranışlarımız O’nun isteminin standartlarına uygunsa bunu yaparız,
çünkü doğru yaşamak tümüyle bunun kapsamındadır. Đkincisi, itaat etmemizden daha çok
istediği başka bir şey yoktur. Bu nedenle Yakup şöyle der: “Kardeşini… yargılayan Yasa’yı…
yargılamış olur. Yasa’yı yargılarsan, Yasa’nın uygulayıcısı değil, yargılayıcısı olursun. Oysa
tek Yasa koyucu… vardır; kurtarmaya da mahvetmeye de gücü yeten O’dur” [Yak. 4:11-12].
Tanrı’nın bu –bizi yetkiyle ve Sözü’nün yasalarıyla yönetme- ayrıcalığını Kendi hakkı
olarak istediğini duyuyoruz. Daha önce daha az net olsa da Yeşaya aracılığıyla bunu
söylemiştir: “Yargıcımız Rab’dir; Yasamızı koyan Rab’dir, Kralımız Rab’dir, bizi O
kurtaracak” [Yşa. 33:22]. Đki ayet de yaşam ve ölüm yetkisinin, canı yargılama hakkına sahip
olan O’na ait olduğunu gösteriyor. Aslında Yakup net olarak bunu ilan ediyor. Dahası hiç
kimse buna sahip çıkamaz. Bu durumda Tanrı’nın canların tek yöneticisi olduğunu,
Yeşaya’nın O’nu yönetici, yargıç, yasa koyucu ve kurtarıcı diye duyurduğu gibi, kurtarma ve
mahvetme gücüne sadece Onun sahip olduğunu kabul etmeliyiz [Yşa. 33:22]. Petrus,
görevleriyle ilişkili olarak çobanları uyarırken “din adamlarının” üzerinde egemenlik
kurmadan sürülerini beslemeleri için yüreklendirir [1Pe. 5:2-3]; bu sözüyle Tanrı’nın
mirasçılarını yani imanlı halkı kasteder. Tanrı’nın Kendisine ayırdığı şeyi insana vermenin
yasadışı olduğunu iyice düşünürsek, kilisede Tanrı’nın Sözü’nün dışında bir şey emrederek
ilerlemek isteyenlerin bütün yetkisinin alındığını anlarız.
8. Đnsanların yaptıkları iman ve inanç açıklamalarının hangisinin kabul edilemez olduğuna
karar vermek için talimatlar
Bütün olay şuna dayanır: Şayet tek yasa koyucu Tanrı’ysa insanların bu onuru ellerine
geçirmelerine izin verilmez. Bunun sonucunda aynı zamanda da, Rab’bin bunu sadece Kendi
adına iddia etmesiyle ilişkili olarak daha önce söz edilen iki nedeni unutmamalıyız. Bunların
birincisi, O’nun bu isteminde bütün doğruluğun ve kutsallığın yetkin kuralını bulmamız,
böylece de iyi yaşamak için mükemmel bilgiye sadece Onun sahip olduğunu bilmemizdir.
Đkincisi, (O’na hatasız ve uygun tapmanın yolunu aradığımızda) sadece O, canlarımız
konusunda yetkilidir, O’na itaat etmeliyiz ve Onun isteğine bağlı olmalıyız.
Bu iki nedeni aklımızda tutarak, insanların yaptıkları hangi iman ve inanç
açıklamalarının325 Rab’bin Sözü’ne zıt olduğunu kolayca fark edebilmeliyiz. Bunların tümü
Tanrı’ya gerçek tapmayla ilişkili gibi görünür ve bunları yerine getirmek zorunluymuş gibi
vicdanları bağlar. Şayet yoldan çıkmamıza hiçbir şekilde izin vermeyen kesin bir test
istiyorsak, insanların yaptıkları bütün yasaların bu terazide tartılması gerektiğini
unutmayalım.
324
Krş. IV. ix. 14, dn 22
Krş. yk. m. 6. Kilise iman ve inanç açıklamaları konusunda (m. 8, 9, 14), Krş. Clichtove,
Antilutherus (1525) I. xiii; I. xxix, fo. 21b-22b, 60b-62b; Eck, Enchiridion (1535), böl. xii, fo.
406 vdd; Catholic Encyclopedia, m. “Constitutions Ecclesiastical”. Aş. bk. m. 29 ve 30,
Calvin’in mahkum ederken ayrıcalık verdiği kilise iman ve inanç açıklamalarına dikkat edin.
325
731
Pavlus, Koloselilere Mektup’unda yeni yükler getirerek kiliselere baskı yapmaya
çalışan sahte elçilerle mücadele ederken, bu ilk nedenden yararlanır [Kol. 2:8]. Galatyalılara
Mektup’unda benzer bir olayda daha çok ikinci nedenden yararlanır [Gal. 5:1-12].
Koloselilere Mektup’unda Pavlus, Tanrı’ya gerçek tapma öğretisini insanlardan
beklemememiz gerektiğini, zira Rab’bin, Kendisine nasıl tapılacağını sadakatle ve tam
anlamıyla öğrettiğini öne sürer. Bunu kanıtlamak için, birinci bölümde, Tanrı’nın insanını
Mesih’te yetkinleştiren bütün bilgeliğin Müjde’de bulunduğunu söyler [Kol. 1:28]. Đkinci
bölümün başında bilgeliğin ve anlayışın bütün hazinelerinin Mesih’te saklı olduğunu belirtir
[Kol. 2:2-3]. Sonra bundan, Mesih’in sürüsünün insanların yaptıkları iman ve inanç
açıklamalarına göre boş felsefeyle yoldan çıkmaması için, imanlıların dikkatli olmaları
sonucuna varır [Kol. 2:8]. Ama kendi kendine oluşan dini326, yani insanların icat ettikleri ya
da başkalarından edindikleri bütün sahte tapınmaları ve Tanrı’ya tapmayla ilgili olarak
yaymaya cesaret edebildikleri bütün ilkeleri bölümün sonunda daha büyük bir güvenle
mahkum eder [Kol. 2:16-23]. Tanrı’ya tapmanın sahte olduğu bütün bu kurumları dinsiz
kabul etmeliyiz.
Galatyalılara Mektup’taki ayetler yeterince açıktır. Burada Pavlus, (sadece Tanrı’nın
yönetiminde olması gereken) vicdanları tuzağa düşmemeleri için uyarır –özellikle 5. bölümde
[Gal. 5:1-12]. Bunlara dikkat etmek artık yetsin.
(Tapınmada törenlere izin veren kilise iman ve inanç açıklamaları zorbaca, anlamsız
ve Kutsal Yazı’ya terstir, 9-18)
9. Yukarıda söz edilen ilkelere göre, Roma’nın iman ve inanç açıklamalarına karşı
çıkılmalıdır
Ama bütünüyle konu, örneklerle daha çok anlaşılacağı için, daha çok ilerlemeden önce
bu öğretişi kendi dönemimize uygulamaya değer. Papanın ve dalkavuklarının kiliseye sıkıntı
verdikleri, (onların deyişiyle “kiliseye ait”) kurumların zararlı ve dinsiz olduğunu söylüyoruz;
karşıtlarımız bunların kutsal ve yararlı olduğunu savunuyor. Ama bunlardan iki çeşit var:
bazısı törenleri ve ibadetleri, diğerleri daha çok disiplini yerine getiriyor. Bu durumda, ikisine
de saldırmamız adil bir dava mıdır? Aslında istediğimizden çok daha adildir!
Öncelikle, yazarların kendileri, deyim yerindeyse Tanrı’ya en doğru tapınmaya bu
kurumların dahil olduğunu net sözcüklerle belirtmiyorlar mı? Tanrı’ya bunlar aracılığıyla
tapınılabildiğinin dışında hangi amaçla törenleri yönetiyorlar? Bu sadece okuması yazması
olmayan kalabalıklar tarafından yapılmıyor, öğretmeyi görev edinenlerin onayıyla yapılıyor.
Dine bağlılığı iyiden iyiye yok etmeye çalıştıkları büyük iğrençliklerden henüz söz
etmiyorum. Şayet Tanrı’ya tapmayı kendi kurgularına uyduramazlarsa önemi pek az olan bir
geleneği yerine getiremememin öyle iğrenç bir suç olduğunu düşünmüyorlar. Pavlus’un
katlanılmaz diye öğrettiği şeye – tanrısal tapınışın yasal durumunun insanların kararlarına
indirgenmesine- biz bugün katlanamıyorsak nasıl günah işleriz? Özellikle de insanlara,
Pavlus’un Mesih’e karşıt olduğuna tanıklık ettiği [Kol. 2:20-21] bu dünyanın unsurlarına göre
tapınmalarını emrettiklerinde. Ayrıca her emirleriyle vicdanları ne kadar insafsızca
bağladıkları da iyi bilinmektedir. Onlara karşı çıktığımızda imanlı vicdanların insan
boyunduruğuna girmesine hiçbir şekilde izin vermeyen Pavlus’la davamız ortaktır.
10 . Papalığın iman ve inanç açıklamaları Tanrı’nın yasasını yadsır
Dahası bir kez din, Mesih’in Ferisileri azarladığı böyle boş kurgularla tanımlanmaya
başladığında, böyle bir sapkınlığın ardından her zaman başka bir iğrenç ahlaksızlığın geldiğini
de buna ekleyebiliriz. Đnsan gelenekleri uğruna Tanrı’nın emrini geçersiz kalmaktır bu [Mat.
326
“έθελοθρησκελας”
732
15:3]. Şimdiki yasa koyucularımıza karşı kendi sözlerimle mücadele etmek istemiyorum;327
Mesih’in suçlaması karşısında kendilerini bir şekilde temize çıkarabilirlerse kazansınlar,
diyorum. Ama kendilerini nasıl haklı çıkarabiliyorlar? Çünkü onlar için, yılsonunda özel
günah çıkartmaya boş vermek, bütün bir yıl boyunca son derece günahlı yaşamaya
yönelmekten çok daha kötü. Cuma günleri bir parça etin lezzetini dillerine bulaştırmak, her
gün zina yaparak bütün bedeni murdar etmekten daha kötü. Küçük bir kutsallığa ya da başka
bir şeye ayrılmış bir günde insanın elini dürüst bir iş için kıpırdatması, bedenin bütün
üyelerini dinsel açıdan en kötü suçlarda kullanmasından daha kötü. Bir rahip için yasal bir
evliliğe bağlı olmak, bin zinaya karışmaktan daha kötü. Açıkça belirtilen bir hacı yerine
getirmemek, bütün vaatlere olan imanı çiğnemekten daha kötü. Mantıksızca savurganlık
yapmamak ama kiliselerin görkemi için daha az gereksiz ve yararsız olmayan savurganlık
yapmak, yoksulları büyük yoksulluklarına terk etmekten daha kötü. Bir puta saygı
göstermeden yanından geçip gitmek, bütün insan ırkına ayartıcı davranmaktan daha kötü.
Belli saatlerde anlamsız uzun cümleler mırıldanmamak, zihinde yasaya uygun bir dua
oluşturmaktan daha kötü. Kendi gelenekleri uğruna Tanrı buyruğunu çiğnemek [Mat. 15:3] bu
değilse nedir? Tanrı’nın emirlerine sadece soğuk ve baştan savma uymayı öneriyorlar ama
kendilerine kesin itaat edilmesini gayretle ve işgüzarca dayatıyorlar. Sanki dine bağlılığın
bütün gücü bunlardaymış gibi. Tanrısal yasa çiğnendiğinde hafif iyileştirmelerin
yapılabilmesini isterlerken, kendi kararlarına biraz aykırı davranılmasını tutuklama, sürgün
etme, yakma ya da kılıçtan geçirmeden daha hafif cezalar vermiyorlar.328 Tanrı’yı
aşağılayanlara karşı bu kadar sert ve acımasız değillerken, kendilerini aşağılayanlara doymak
bilmeyen bir nefretle sonuna kadar eziyet ediyorlar; Tanrı’nın bütün yasasının yere
çalınmasını, kilise kurallarının tasarruf hakkının (kendi deyişleriyle) çiğnenmesinden çok
daha sakinlik içinde görmek için, saflıklarını tutsak ettikleri insanları yönlendiriyorlar.
Öncelikle saçma ve (Tanrı’nın gözünde) önemsiz olan şeyler nedeniyle, birinin başka birini
aşağılaması, yargılaması ve sürgün etmesi ciddi bir günahtır. Sanki bunlar az kötülükmüş gibi,
Pavlus’un Galatyalılara yazarken verdiği adla [Gal. 4:9], bu dünyadaki bu değersiz ilkelere
Tanrı’nın göksel açıklamalarından artık daha çok saygı gösteriliyor. Zina suçu neredeyse
bağışlanan biri yiyecekten yargılanıyor; fahişe için kendisine izni verilen birinden karısı
esirgeniyor. Đşte, Tanrı’dan ne kadar uzaklaşırsa insanlara o kadar yakınlaşan yapmacık itaatin
meyvesi.
11 . Roma iman ve inanç açıklamaları anlamsız ve yararsızdır
Bu aynı iman ve inanç açıklamalarında bizim onaylamadığımız, dikkate değer başka
iki hata daha vardır. Đlki, büyük çoğunluğu yararsız hatta kimi zaman da akılsızca olan bir
itaati emrediyorlar; ikincisi, dine bağlı vicdanlar bunların sayılarının çokluğunun altında
eziliyor, bir tür Yahudacılığa329 geri dönüyor, gölgelere o kadar sıkıca sarılıyorlar ki, Mesih’e
erişemiyorlar.
Onları akılsızca ve yararsız diye nitelemem, bedenin bilgeliğine inandırıcı
gelmeyecektir. O, bunlardan o kadar keyif alır ki, bunlar kaldırılırsa kilisenin şeklinin
tamamıyla bozulacağını düşünür. Ama Pavlus şöyle yazar: “Sahte tapınmada ve kendini
327
“Nomothetas”. Calvin Yunanca “yasa koyucu” kelimesini kendi dilinin alfabesiyle
yazmıştır: Krş. Yakup 5:12. Bu maddenin daha aşağısında söz edilen cezalar Krala Hitabın
Önsözü’nde söz edilenlere benzediği için, burada söz edilen yöneticilerin eziyet eden kararları
olabilir, yk, s. 10 vd.
328
Krş. Krala Hitabın Önsözü, a.g.e..: özellikle “kanlı hükümler”, “binlerce ateş”,
“anayurduma güven içinde dönme” cümlelerine bakın.
329
Krş. II. viii. 33 vd; IV. xix. 26; Erasmus, Enchiridion, Beşinci Kural (LCC XIV. 340, dn
2).
733
alçaltmada bunların bilgece bir görünüşü vardır” ve bu nedenle sertlikleriyle bedeni
uslandıracak gibi görünürler [Kol. 2:23]. Kuşkusuz bu, gözümüzden kaçmaması gereken en
sağlıklı uyarıdır! Pavlus, insan geleneklerinin bilgelik görünüşü altında kandırdığını söyler.
Bu aldatıcı renk nereden gelir? Đnsanların bunları taklit etmeleri olgusundan. Đnsan zekası
burada kendisine ait olan şeyi anlar. Anlar anlamaz da, gerçekten olağanüstü ama kendi
kibrine daha az uygun olan bir şeydense bunu çok daha istekli benimser.
Ayrıca bu iman ve inanç açıklamaları kendini alçaltma konusunda uygun bir eğitim
verir gibi görünür. Taktıkları boyunduruk insanların başlarını yere eğilmiş durumda
tutmalarını sürdürür, insanlara başka bir övgü daha getirir. Son olarak da, bu iman ve inanç
açıklamaları görünüşte bedenin zevklerini kısıtlamaya çalıştığı ve dünyadan el çekme
insafsızlığına zorladığı için, bilgece düşünülmüş gibi gelir. Ama Pavlus bunlar için ne der?
Basit düşünen insanlar sahte tavırlarla yanlış yola sapamasınlar diye bu maskeleri parçalamaz
mı? Bunları onaylamadığı için, sadece hepsinin insanların icadı olduğunu söylemeyi yeterli
bulur. Bunların hiçbirine değer vermiyormuş gibi, yanlışlıklarını göstermeden geçer [Kol.
2:22]. Aslında Pavlus, kilisede bütünüyle sahte tapınmanın lanetlendiğini, insan doğasına ne
kadar zevk verirse imanlıların bundan o kadar kuşkulandıklarını biliyordu; dışsal
alçakgönüllülüğün sahte görünüşünün, gerçek alçakgönüllülükten kolayca ayırt edilebilecek
kadar uzak olduğunu biliyordu; son olarak da, bu temel disipline bedensel davranıştan daha
çok saygı gösterilmeyeceğini biliyordu. Aynı gerçeklerin, insan geleneklerinin yanlışlığını
imanlılara göstermesini istiyordu, çünkü bunlar imanlıların arasındaki bilgisizlerin uğruna
lanetleniyordu.
12 . Onların gizemleri maskaralıktır
Bugün sadece eğitimsiz kalabalıklar değil, dünyasal bilgelikle çok övünenler biri de,
törensel gösterişin mükemmelce tutsağı olur. Aslında ikiyüzlüler ve hafif meşrep kadınlar
bundan daha güzel ve daha iyi bir şeyin hayal edilemeyeceğini düşünürler. Ama daha
derinden araştıran ve dine bağlılığın kuralına göre, bu kadar çok sayıdaki bu törenlerin
değerini daha gerçekten tartan kişiler önce hiç yararları olmadığı için bunların değersiz, ikinci
olarak da izleyenlerin gözlerini boş görkemle boyadıkları için birer hile olduklarını anlarlar.
Romacı efendilerin büyük gizemler var ettikleri şu törenlerden söz ediyorum; katıksız birer
maskaralıktan başka bir şey olmayan bu törenlerle karşılaşıyoruz.330 Bunların yazarlarının
kendilerini ve başkalarını ucuz çılgınlıklarla kandıracak noktaya gelmeleri tuhaf değildir!
Biraz öteki ulusların saçmalıklarını örnek alırlar, biraz da maymunlar gibi Musa’nın
yasasındaki kadim ayinleri atılganlıkla taklit ederler. Bu yasadaki hayvan kurban etmeyi ve
diğer benzeri şeyleri artık uygulamayız. Açıkçası, başka bir kanıt olmasa da, doğru düşünen
hiç kimse bu kadar kötü bir araya getirilmiş bir kargaşadan iyi bir şey ümit etmez. Olayın
kendi, birçok törenin, insanlara öğretmekten çok onları uyuşturmaktan başka bir yararı
olmadığını açıkça gösterir. Bu uydurma kanonlarda da böyledir. Đkiyüzlülerin büyük önem
verdikleri bu kanonlar disiplini korumaktansa bozar. Ama biri, bunları iyice araştırırsa
disiplinin sadece gölgeli ve geçici bir yanılsamasından başka bir şey olmadığını görür.
13 . Roma Kilisesi’nin iman ve inanç açıklamaları anlamsızca bir araya getirilerek,
Yahudilerin endişeleriyle vicdanı rahatsız eder
Başka bir konuya geçersek, birbiri üzerine yığılan bu geleneklerin sayısının Hıristiyan
kilisesinin katlanamayacağı kadar arttığını kim görmez? Törenlerde bir tür Yahudacılık gün
ışığına çıkar ve başka görenekler dinine bağlı zihinlerde acımasız eziyetlere yol açar.
Augustinus kendi döneminde Tanrı’nın kuralları ihmal edildiğinde, her şeyin önyargılarla
330
Calvin, gençliğinde öğrendiği reformcu olmayan tapınmanın kendisini yanılgıya düşürme
deneyimini diğer Reformcularla paylaşıyordu.
734
dolu olduğundan, bayramdan sonra gelen sekizinci günde çıplak ayakla yere dokunan birinin,
düşüncelerini içkiden boğan birinden daha şiddetle azarlandığından şikâyet ediyordu.
Tanrı’nın merhametiyle özgür olmasını istediği kiliseye çok baskı yapılmasından, Yahudilerin
durumlarının bundan daha katlanılabilir olduğundan şikayet ediyordu.331 Şayet bu aziz insan
çağımızda yaşasaydı, şimdiki kölelikten nasıl şikayet ederdi! Çünkü sayı on kat artmış
durumda ve her başlığa o zamankinden yüz kat daha sıkı uyulması gerekiyor. Genellikle bu
sapkın yasa koyucular bir kez yetkiyi ele geçirdiklerinde, aşırı gereksizliğin sınırına gelinceye
kadar emretmeye ve yasaklamaya asla son vermiyorlar. Pavlus’un da şu sözlerle açıkça
duyurduğu buydu: “Dünyada öldünüzse…sağmışsınız gibi ‘Yeme, Tadına bakma, Dokunma’
gibi kurallara neden uyuyorsunuz?” [Kol. 2:20-21]* άπτεσθαι kelimesinin hem yemek, hem
dokunmak anlamına gelmesine rağmen, burada tekrardan kaçınmak için kuşkusuz ilk
anlamında alınmıştır. Öyleyse burada Pavlus sahte elçilerin yöntemlerini övülecek kadar iyi
anlatır. Batıl inançlardan yola çıkarlar, kişinin sadece yemesini değil, hafifçe çiğnemesini bile
yasaklarlar; bu noktaya geldiklerinde kişinin tadına bakmasını bile yasaklarlar. Bu kabul
edildikten sonra da parmakla dokunmanın bile yasadışı olduğunu düşünler.
14 . Mesih’i gizleyen değil, öne çıkaran törenler
Bugün insanların yaptıkları iman ve inanç açıklamalarındaki bu zorbalığı haklı olarak
suçluyoruz. Bunlar sayısız kararlar ve aşırı zorlamalarla zavallı vicdanlara harika eziyet eder.
Disiplinle ilişkili kanonlardan başka bir yerde söz etmiştim.332 Mesih’in yarı gömüldüğü
törenlerin Yahudilerin simgelerine dönmemize yol açmasına ne diyeyim? “Rab’bimiz Mesih”
der Augustinus, “yeni halkın paydaşlığını sayıca az ve anlamları olağandışı olan, çok kolay
uyulan sakramentlerle bağladı.”333 Kilisenin bugün içine itildiği bu çok sayıda ve çeşitli
ayinlerin bu basitlikten ne kadar uzak olduğu tam olarak anlatılamaz.
Bazı kurnaz kişilerin bu sapkınlığı nasıl bir hileyle haklı çıkardıklarını biliyorum.
Đsrail halkında olduğu gibi bizim aramızda da eğitimsiz çok sayıda kişinin olduğunu; bu tür
bir temel disiplinin onların uğruna sağlandığını ve daha güçlü olanların, bunsuz yapabilseler
bile bunu ihmal etmemeleri gerektiğini, çünkü bunun güçsüz kardeşler için yararlı olduğunu
gördüklerini söylüyorlar. Yanıt veriyorum, kardeşlerin güçsüzlüğü karşısında borcumuzu
düşünmüyor değiliz; ama tersine güçsüzlerle ilgilenmenin yolunun – onları bir yığın törene
boğmak- olmadığına karşı çıkıyoruz. Tanrı’nın bizimle eski halkı arasına bu farkı koyması,
onları birer çocuk olarak işaretler ve sayılarla, biziyse böylesine dış tuzaklar olmadan daha
basitçe eğitmek istemesi boşuna değildir. Bir çocuğa yaşının yeteneğine göre vasisinin
kılavuzluk etmesi ve onu vesayeti altında tutması gibi (der, Pavlus), Yahudiler de yasanın
gözetimi altındaydılar [Gal. 4:1-3]. Ama biz vesayetten ve gözetimden kurtulmuş yetişkinler
gibiyiz. Çocuk gibi ilk adımlar atmamız gerekmiyor. Rab, kilisesinde ne tür insanların
olacağını ve nasıl yönetileceklerini kuşkusuz önceden görmüştü. Dediğimiz gibi yine de
bizimle Yahudileri ayırmıştı. Bu nedenle, Mesih’in geçersiz kıldığı Yahudacılığı
tırmandırarak eğitimsizlere yarar sağlamak istiyorsak bu, bunu yapmanın akılsızca bir
331
Augustine, Letters lv. 19. 35 (MPL 33.321; çev. FC 12. 290 vd). Bayramın sekizinci günü
dinsel göreneğe göre, süresi belirli olan sekiz günlük bir dönemdir: VG’deki çeviri bunun için
“vaftizinin sekizinci günü” der.
*
Kol. 2:20-21 “Mesih’le birlikte ölüp dünyanın temel ilkelerinden kurtulduğunuza göre, niçin
dünyada yaşayanlar gibi ‘Şunu elleme’, ‘Bunu tatma’, ‘Şuna dokunma’ gibi kurallara
uyuyorsunuz?” 2003³; “Eğer Mesih ile beraber dünyanın unsurlarına öldünüzse, niçin
dünyada yaşayanlar gibi insanların öğretişlerine ve emirlerine göre; Tutma, ve tatma, ve
dokunma emirlerine tabi oluyorsunuz?” 1995 (çev. n.).
332
IV. xii. 22-27.
333
Augustine, Letters liv. 1. 1 (MPL 33. 200; çev. FC 12. 252).
735
yoludur. Mesih, Samiriyeli kadına “Đçtenlikle tapınanların Baba’ya ruhta ve gerçekte
tapınacakları saat geliyor” [Yu. 4:23] dediğinde eski ve yeni halk arasındaki bu farkı kendi
sözleriyle de belirtiyordu. Aslında, her zaman bu yapılmıştı. Ama yeni tapınanlar eskilerden
ayrılmıştır. Musa’nın döneminde Tanrı’ya ruhsal tapınmaya inanılmıştır. Bu, deyim
yerindeyse birçok törenle sarmalanmıştır; ama artık bunlar geçersiz kılındığı için, O’na daha
basitçe tapılmaktadır. Bu durumda, bu farkı karıştıran kişi, Mesih’in kurumsallaştırdığı ve
kutsadığı bir düzeni yıkar.
Öyleyse deneyimsizliklerinde yardımcı olmak üzere bilmeyenler hiç tören
yapmayacaklar mı (diye soracaksınız). Ben, bunu söylemiyorum. Bu tür yardımın onlar için
çok yararlı olduğunu anlıyorum. Ben sadece, araçların Mesih’i gizlemek için değil, öne
çıkarmak için kullanılması gerektiğini öne sürüyorum.334 Tanrı bize Mesih’in aramızda
olduğunu göstermek için, asla usandırıcı olmayan birkaç tören vermiştir. Yahudilere, mevcut
olmayan Mesih’in tasvirleri olarak daha çoğu verilmiştir. Onun güç olarak değil,
tanınabileceği yöntemlerle mevcut olmadığını söylüyorum. Bu durumda bu yöntemleri
korumak için, sayılarının azlığını korumak, uymayı kolaylaştırmak, yerine getirmeye saygı
göstermek gerekir. Buna netlik de dâhildir. Bunun yapılmadığını söylemenin ne anlamı var?
Gerçek herkesin gözünün önünde.
15 . Kefaret sunuları diye bakılan törenlerin yozlaşması
Burada insanların zihinlerine aşılanan tehlikeli fikirlere geçiyorum: Törenler Tanrı’nın
öfkesinin tümüyle yatıştırıldığı sunulardır, günahlardan arındırır, doğruluk ve kurtuluş sağlar.
Bu tür ilgisiz yanlışların iyi şeyleri bozduğunu inkar edeceklerdir, çünkü bu açıdan insan
Tanrı’nın emrettiği işlerdeki kadar günah işleyebilir. Ama insanların istekleriyle düşüncesizce
tasarlanmış işlere bu kadar onur vermek, sonsuz yaşam için bunların övgüye değer olduğuna
inanmaktan çok daha değersizdir. Tanrı’nın emrettiği işlerin ödülü vardır, çünkü Yasa
Koyucu bunları itaatin kanıtı olarak kabul eder. Bu nedenle böyle işler değerli ya da yararlı
olduğu için değil, Tanrı bizim Kendisine itaat etmemize çok değer verdiği için önem kazanır.
Burada Tanrı’nın emrettiği ama insanların yapmadığı işlerdeki yetkinlikten söz ediyorum.
Yasanın yaptığımız işlerindeki lütuf yalnızca Tanrı’nın karşılıksız merhametinden gelir,
çünkü bizim bunlara itaatimiz zayıf ve kusurludur. Ama Mesih olmadan yapılan işler burada
tartışma konusu olmadığı için, bu sorunu geçelim. Şimdiki tartışmaya neyin dahil olduğunu
bir kez daha tekrarlıyorum: hangi işler önerilirse önerilsin, bu işler itaatle ilişkilidir. Tanrı,
peygamber aracılığıyla belirttiği gibi, sadece buna bakar: “Size kurbanlar ve yakmalık
sunularla ilgili değil… ama sadece sesimi duyduğunuzda dinleyin emrini verdim” [Yer. 2223]* Başka bir yerde yaparmış gibi yapılan işlerden söz eder: “Paranızı… ekmek olmayana
harcıyorsunuz” [Yşa 55:2]. Aynı şekilde, “Bana insanların koydukları kurallarla boş yere
taparlar” der [Krş. Yşa. 29:13; Mat. 15:9]. Bu durumda karşıtlarımızın, zavallı halkın
doğruluğu bu değersiz dışsallıklarda aramasına izin vermelerinin hiçbir özrü olamaz. Bu halk,
göklerdeki yargı kürsüsünün önünde onları destekleyecek olan bu doğruluğu Tanrı’ya
sunabilir.
Üstelik bir oyun sahnesi ya da sihirli sözler gibi anlaşılmayan törenler sergilemeleri
eleştirilmeye değer bir kusur değil mi? Đnsanları Mesih’e yöneltmiyorsa bütün törenlerin yoz
334
Krş. I. ix. 3, dn 3; IV. xiv. 20, dn 47.
Yer. 7:22-23 “Atalarınızı Mısır’dan çıkardığımda, yakmalık sunularla kurbanlar hakkında
onlara seslenip buyruk vermedim. Onlara şunu buyurdum: Sözümü dinlerseniz, ben sizin
Tanrı’nız, siz de benim halkım olursunuz” 2003³; “Atalarınızı Mısın diyarından çıkardığım
gün, yakılan takdime ve kurban için onlara söylemedim, ve kendilerine emretmedim; ancak
onlara şunu emredip dedim: Sözümü dinleyin, ve ben size Allah olurum, ve siz de bana kavm
olursunuz” 1995 (çev. n.).
*
736
ve zararlı olduğu kesindir. Ama papalıkta yapılan törenler insanları son derece anlamsız
işaretlere inandıracak kadar eğitimden kopuktur.
Sonuçta, (iştahın kurnaz bir esnaf olması gibi) birçok törenin, para koparmak için birer
tuzak olarak açgözlü rahipçikler tarafından icat edildiği ortaya çıkmaktadır. Ama bunlar ne
zaman başlamış olursa olsun, hepsi haksız kazanca alet edilmiştir. Kiliseyi bu dindışı ve
saygısız trafikten uzaklaştıracaksak törenlerin büyük bölümüne son vermeliyiz.
16 . Yaygın anlayışın genelde uygulanması
Đnsanların yaptıkları kilise iman ve inanç açıklamalarıyla ilişkili değişmez
bir öğreti öğretiyor görünmesem de, bu tez tamamıyla bizim çağımıza ait
olmasına rağmen, her çağda yararlı olmayacağına dair hiçbir şey
söylenmemiştir. Bu batıl inanç ne zaman içeriye sızsa, insanlar ne zaman
Tanrı’ya kendi kurgularına göre tapmak isteseler, bu amaçla yapılmış olan bütün
yasalar bu aşırı kötüye kullanmaları hemen bozar. Tanrı şu ya da bu çağı değil,
her çağı bu lanetle tehdit eder. Đnsan öğretileriyle Kendisine tapanları körlük ve
şaşkınlıkla vuracaktır [Yşa. 29:13-14]. Her zaman bu körlük, Tanrı’nın bu kadar
çok sayıdaki uyarısını küçümseyen ve bu öldürücü tuzaklara isteyerek
karışanların her tür anlamsızlığı kucaklamasına yol açar. Şu andaki koşulların
dışında, kilisenin ve Tanrı insanlarının her çağda reddetmeleri gereken, insanlara
özgü bu geleneklerinin neler olduğunu anlamak istediğinizi varsayın.335
Yukarıda açıkladığımız336 kesin ve net bir tanım olacaktır: Bunlar Tanrı’nın
Sözü’nün dışında kalan bütün yasalardır, Tanrı’ya tapma tarzını emretmek ya da
vicdanı rahatsız ederek bağlamak için insanlar tarafından yapılan yasalardır.
Sanki kurtuluş için gerekli olan şeylerle ilişkili kurallar koyuyorlar. Şayet
bunlardan birine ya da ikisine başka kusurlar da eklenirse –bunların çokluğunun
Müjde’nin anlaşılırlığını güçleştirmesi, hiçbir şekilde yapıcı değil ama gerçek
dine bağlı davranışlar yerine yararsız ve değersiz uğraşlar olmaları, bunlara
çıkarcı ve aşağılık kazanımlar olarak bakılması, uymanın çok güç olması,
bunların utanç verici batıl inançlarla lekelenmiş olması- bizim bu iman ve inanç
açıklamalarının ne kadar kötülük içerdiğini anlamamıza yardım edecektir.
17 . Roma’nın iman ve inanç açıklamaları, onların öne sürdükleri gibi kilise iman ve inanç
açıklamaları sayılmaz
Kendi adlarına verdikleri cevabı duyuyorum – gelenekleri kendilerinden değil,
Tanrı’dan kaynaklanıyor. Çünkü kilisenin hatadan korunmak için Kutsal Ruh tarafından
yönetildiğini; O’nun yetkisinin kendilerinin içinde yaşadığını söylüyorlar. Bu konu
kazanıldığında, hemen ardından, geleneklerinin Kutsal Ruh’un açıklamaları olduğu, Tanrı’yı
imansızca aşağılamanın dışında bunun küçümsenemeyeceği geliyor. Büyük yetkileri olmadan
hiçbir şeye girişemez görünerek, geleneklerinin büyük bölümünün elçilerden geldiğine
inanmamızı istiyorlar. Tek bir örneğin, başka durumlarda elçilerin ne yaptığını göstermeye
yeterli olduğunu öne sürüyorlar. Elçiler bir konsilde bir araya geldiklerinde, konsil kararıyla,
335
Krş. Comm. Elç. 8:21; On the Necessity of Reforming the Church, passim (CR VI. 453530; çev. Calvin, Tracts I. 140-183; LCC XXII. 184-216).
336
Yk. bk. m. 1
737
bütün öteki uluslara putlara sunulan şeylerden, kandan, boğazlanarak öldürülen hayvanlardan
sakınmalarını emretmişlerdi [Elç. 15:20, 29].337
Kendilerini yüceltmek için, kilise adını ne kadar sahtekârca kullandıklarını daha önce
başka yerde bir yerde açıkladık.338 Şimdiki duruma gelince, bütün maskeleri ve kisveleri
parçalayıp atarak, aslında birinci ilgi alanımız olması gereken ve bizim için çok önemli olan
şeye, yani Mesih’in, benimseyebilelim ve kendimizi standartlarına uyarlayalım diye
oluşturduğu kilisesine bakıyoruz. O zaman bunun Tanrı’nın Sözü’nün sınırlarını aşarak,
aklına eseni yapan, yeni yasalar yaparak eğlenen bir kilise olmadığını kolayca görüyoruz. Bir
zamanlar kiliseye, iyi durumunu sonsuza kadar sürdüreceği söylenen yasa bu değil mi? “Size
bildirdiğim bütün buyruklara iyice uyun. Bunlara hiçbir şey eklemeyin, hiçbir şey
çıkarmayın” [Yas. 12:32]. Başka bir ayette de, “Rab’bin Sözü’ne bir şey katma” ya da
çıkarma, “yoksa seni azarlar, yalancı çıkarsın” [Özd. 30:6] der. Bunun kiliseye söylendiğini
yadsıyamazlar. Bu durumda, bu kadar yasaktan sonra yine de eklemeye ve Tanrı’nın
öğrettiklerine kendilerinden bir şeyler katmaya cesaret etmekle övünerek, itaatsizlikten başka
neyi ilan ediyorlar? Kiliseyi bu kadar aşağılatan sahteciliklerini onaylamak bizden uzak olsun!
Ama insanın – Tanrı’nın emirleri içinde yeri olmayan, kendi buluşlarının peşinden deli gibi
sevinçle koşan- bu aşırı düşüncesizliği göz önünde tutulduğunda, “kilise” adı konusunda
sahtekarca iddialarda bulunuluyor. Rab’be tapmak ve kurtuluşun ilkeleri söz konusu
olduğunda, evrensel kiliseye Tanrı’nın Sözü’ne bir şey eklemeyi ya da çıkarmayı yasaklayan
bu sözlerde anlaşılması güç, belirsiz ve şüpheli hiçbir şey yoktur.
Ama bu sadece, peygamberin ve Müjde’nin bütün hizmetinin peşi sıra gittiği yasadan
söz etmektir (diye iddia ediyorlar). Doğru, kabul ediyorum; bunların yasaya yapılan
eklemelerden ya da çıkarmalardan çok onu bütünlediğini de ekliyorum. Rab kulları,
peygamberleri ve sonunda da sevgili Oğlu aracılığıyla daha net bir öğreti sağlayıncaya kadar,
- deyim yerindeyse kat kat sarmalanmış olduğu için anlaşılması güç olan - Musa’nın
hizmetine hiçbir şeyin eklenmesine ya da ondan hiçbir şeyin çıkarılmasına izin vermiyor. O
zaman neden bu yasaya, peygamberlere, Mezmurlara ve Müjde’ye bir şey eklememizin çok
daha sıkı yasaklandığını düşünmeyelim? Đnsanların buldukları ayinlerle Kendisine tapmaları
kadar başka hiçbir şeyden rahatsız olmadığını çok uzun zaman önce duyuran Rab, Kendisine
karşı sadakatsizlik etmiyordu. Đşte, peygamberlerin kulaklarda sürekli yankılanması gereken
bu harika sözlerinin kaynağı: “Atalarınızı Mısır’dan çıkardığımda, yakmalık sunularla
kurbanlar hakkında onlara seslenip buyruk vermedim. Onlara şunu buyurdum: Sözümü
dinlerseniz ben sizin Tanrı’nız, siz de benim halkım olursunuz… Size buyurduğum yolda
yürüyün” [Yer. 7:22-23]. Ayrıca Rab, “Atalarınızı… sözümü dinlemeleri için… defalarca
uyardım” [Yer. 11:7] der. Aynı tür başka ayetler de vardır ama hepsinden daha çok dikkate
değer olun şudur: “Rab kendi sözünün dinlenmesinden hoşlandığı kadar yakmalık sunulardan,
kurbanlardan hoşlanır mı? Đşte söz dinlemek kurbandan, sözü önemsemek de koçların
yağlarından daha iyidir. Çünkü başkaldırma, falcılık kadar günahtır” [1Sa. 15:22-23].
Đnsanların, kilisenin yetkisiyle desteklenen bu alandaki bütün buluşlarında var olan dinsizlik
suçu bağışlanamayacağı için, bunların suçunun yanlışlıkla kiliseye yüklendiği kolayca
kanıtlanır.
18. Roma’nın iman ve inanç açıklamaları elçilere, hatta “elçisel geleneğe” kadar gitmez
Bu nedenle, bize kilise adı altında gururla dayatılan insan geleneklerinin bu zorbalığını
özgürce eleştiriyoruz. Biz (karşıtlarımızın bize öfke yağdırmak için haksız ve yanlış olarak
337
Clichtove, Antilutherus (1525) I. x. fo. 22b. Konsiller konusunu yazan birçok yazar,
onların Elç. böl. 15’den aldıkları yetkiyi aynı şekilde tartışmıştır; örn. bk. John Major, LCC
XIV. 178 vd.
338
IV. ii. 4.
738
öne sürdükleri gibi) kiliseyi küçümsemiyoruz; ama kiliseyi itaatiyle övüyoruz. Kilise bundan
daha çok övgü bilmez.339 Ama Rab’be karşı inatçılık edenler, kilise Tanrı’nın Sözü’nün
verdiği iznin dışına çıkmış gibi davrandıklarında kiliseye ciddi zarar verilir. Aynı zamanda da
Rab’bin kiliseye emrettiği şeyi ve kilisenin Rab’bin emrine itaat borçlu olduğunu saklarken,
kilisenin yetkisinden sürekli söz etmenin –kötülük kadar- çirkince bir utanmazlık olduğunu
söylemeyi atladım. Ama kiliseyi uygun olduğu şekilde kabul edeceksek, tek bir görüş birliği
içinde itaat edebilmemiz için bu, daha çok Rab’bin bize ve kiliseye ne emrettiğini
görmemizle ve hatırlamamızla ilişkili bir konudur. Tanrı’ya itaat eden her şeyde kendimizi
gösterirsek, kiliseyle pekala da aynı görüşte olacağımız kuşkusuzdur.
Ama (artık kiliseye baskı yapan) bu geleneklerin kökenini elçilere kadar indirmek,
katıksız bir aldatmacadır. Çünkü elçilerin bütün öğretişlerinin amacı şuydu: vicdanlara yeni
gelenekler yüklememek ya da Tanrı’ya tapmayı kendi buluşlarımızla kirletmemek. Ayrıca
tarihte ve eski kayıtlarda güvenilirlik varsa, elçiler Romacıların kendileriyle bağdaştırdıkları
şeyleri sadece bilmiyor değillerdi, bunları hiç duymamışlardı da.
Elçilerin yazıya geçmemiş birçok kararının yürürlüğe konduğuna ve geleneksel olarak
uygulandığına dair boşuna gevezelik etmesinler. Burada söz edilen, Mesih henüz sağken
anlayamadıkları ama göğe yükseldikten sonra Onun Kutsal Ruhu’yla yaptığı açıklamadan
öğrendikleridir [Yu. 16:12-13].340 Bu ayetin yorumunu daha önce başka bir yerde gördük.341
Şu andaki tartışmamız için bu yeter – elçilerin uzun zamandır bilmedikleri büyük gizemler
diye anlattıkları şeylerle aslında kendilerini gülünç duruma düşürüyorlar. Bunların bazısı
Yahudilerin ve öteki ulusların düzenlemeleriydi (bazıları çok uzun zaman önce Yahudilerin,
diğerleri de öteki ulusların arasında yayılmıştı). Bazıları da (ne yüzmeyi ne de harfleri
bilen342) rahipçiklerin son derece iyi yaptıkları akılsız el kol hareketleri ve boş küçük
törenlerdir. Aslında çocuklar ve soytarılar bunları o kadar beceriyle taklit ederler ki, bu kutsal
ayinlerin en uygun yöneticileri gibi görünebilirler! Tarihlerde olmasa da, yine de sağlıklı
düşünen insanlar, bu durumdaki gerçeklerden sonuca varabilirler. Böylesine büyük bir ayin ve
gelenek birikimi kilisede aniden patlamamıştır. Yavaş yavaş içeriye sızmıştır. Elçiler
dönemine yakın olan bu daha kutsal gözetmenler, düzen ve disiplinle ilişkili bazı şeyler
emrettikten sonra, onların ardından sağduyuları yetersiz, burunlarını her şeye çok sokan,
açgözlü kişiler art arda geldi. Birbirinin ardından gelen herkes, kendinden bir öncekini
geçmek için değil, daha çok yenilik icat etmek için akılsızca bir rekabete girdi. (Kendilerinden
sonrakilerden övgü toplamak istedikleri) icatları kısa sürede kullanılmaz olma tehlikesiyle
karşılaşabileceği için, bunların birer gelenek halini almasını çok daha acımasızca istediler.
Bize elçisel diye sattıkları bu törenlerin büyük bölümü sapkın gayretten343 doğdu. Tarih de
buna tanıklıktır.
(Hatalı olarak “elçisel” denen yararsız törenler yığını: Zayıf vicdanlar için bir zorunluluk,
19-22)
19 . Elçilerden sonra yararsız ayinler yığını
Bu “geleneklerin” tam bir listesini çıkararak sözü çok uzatmamak için, tek bir örnekle
yetineceğiz. Rab’bin Sofrası, elçiler döneminde büyük bir yalınlık içinde yönetiliyordu. Elçilerin
hemen ardından gelenler gizemin saygınlığını artırmak için bir şeyler eklediler. Bu, kınanmadı. Ama
zaman zaman parçaları toplayıp bir araya getiren bu akılsız taklitçilerin bizim için icat ettikleri,
339
IV. i. 3-6; Reply to Sadoleto, Hıristiyan rahiplerinin, Reformcu hizmetlilerin “kilisenin
soyluluğundan söz ettiklerine” tanıklık ettikleri parça. (CRV 412; çev. LCC XXII. 252).
340
Clichtove, Antilutherus (1525) I. iv; I. vi. fo. 5 (Sözde Dionysius’tan yapılan Luther’e karşı
alıntılarla birlikte); I. x. Fo. 9, 12b, 21b.
341
IV. viii. 8, 13, 14.
342
“Nec nare sciunt, nec literas”; Platon, Laws III. 689 D.
343
“κακοξηλία”
739
Rab’bin Sofrası’nda gördüğümüz bu rahip giysileri, bu sunak süsleri, bu el kol hareketleri ve bütün bu
gereksiz düzen daha sonra bunların yerini aldı.
Ama eskiden insanların evrensel kilisede görüş birliğiyle yapılan şeylerin elçilerden geldiğine
inandıklarını kabul etmiyorlar. Bu konuda bir yetkili olarak Augustine’den alıntılar yapıyorlar. Ama
onlara Augustinus’un kendi sözlerinin dışında bir kaynakla yanıt vermeyeceğim. “Bütün dünyada
dikkat edilen bu şeylerin [der, Augustinus], ya elçilerin kendileri ya da kilisedeki yetkileri çok sağlıklı
olan genel konsiller tarafından oluşturulduğunu anlayabiliyoruz. Her yıl yapılan Rab’bin Acıları’nın
ve dirilişinin, göğe yükselmesinin, Kutsal Ruh’un gelmesinin ve meydana gelen benzeri bütün
olayların kutlanması bu örneklere dahildir. Bütün kilise, yayılabilmiş olduğu her yerde bunları
kutlar.”344 Augustinus bu kadar az örnek sıraladığı için, o zamanlar geçerli olan gelenekleri, yani
kilisenin düzeninin korunmasına yarayan bu basit, ender ve ciddi ayinleri saygıya ve güvene değer
yazarlara dayandırmak istediğini kim anlamaz? Bu, Romalı efendilerin insanlara zorla
yaptırdıklarından – en küçük törenlerini elçisel diye kabul ettirmekten- ne kadar farklıdır!
20 . Augustinus yorumluyor
Sizi bezdirmemek için sadece tek bir örnek vereceğim. Şayet biri kutsal sularının
nereden geldiğini onlara soracak olursa, hemen “Elçilerden” cevabını vereceklerdir. Sanki
tarihçiler bu icadı Roma’nın şu ya da bu piskoposuyla bağdaştırmıyorlarmış gibi.345 Eğer
elçilere danışsaydı, vaftizi tuhaf ve yakışıksız bir simgeyle kirletmemiş olurdu! Burada bile,
suyun böyle kutsanmasının kökeni bana, orada yazıldığı kadar eski gelmiyor. Augustinus,
kendi döneminde bazı kiliselerin, dinsel törenle ayak yıkama ayini vaftizle ilişkilendirilmesin
diye346 Mesih’i böyle taklit etmekten kaçındıklarını belirtir. Bu, vaftizle herhangi bir
benzerliği olan hiçbir yıkamanın olmadığına işaret eder. Durum ne olursa olsun, vaftizin
gündelik bir işaretle hatırlanacak şekilde tekrarlandığını asla kabul etmiyorum. Böyle bir
uygulama elçilerin ruhundan gelmemiştir. Aynı Augustinus’un başka bir yerde başka şeyleri
elçilerle bağdaştırdığı gerçeğinin de üzerinde takılıp kalmıyorum. Augustinus sadece
varsayımlarda bulunduğu için, böylesine önemli bir konuda verilecek karar, elçilerin üzerine
inşa edilmemelidir. Sonuçta, onun söz ettiği şeylerin elçilerden geldiğini kabul ettiğimizi
varsayın. Đmanlıların dinlerine bağlı olarak vicdan özgürlüğüyle yapabildikleri ya da (onlar
için yararlı bir amaca hizmet ediyorsa) kaçındıkları bazı uygulamaları kabul etmekle bir
yasayı, vicdanları kölelik tuzağına düşürecek duruma getirme arasında yine de büyük fark
vardır. Ama bunların yazarı her kim olursa olsun, içine düştükleri kötüye kullanma
konusundaki büyük yanlışı gördükten sonra, bunları ona saygısızlık etmeden yürürlükten
kaldırmamızı hiçbir şey önleyemeyecektir. Bunların değişmeden kalması asla önerilmemiştir.
21 . Elçilerin Đşleri 15:20’ye dayanan kararlar
Zorbalıklarına özür bulmak için, elçileri örnek aldıklarını iddia etmelerinin de onlara
yararı yoktur. Elçilerin ve ilk kilise ihtiyarlarının Mesih’in emrinin dışında bir karara
vardıklarını, bu kararla bütün öteki uluslara putlara sunulan etlerden, boğularak öldürülen
hayvanların etinden ve kandan sakınmalarını emrettiklerini [Elç. 15:20] söylüyorlar. Eğer
onlara bu izin verildiyse, aynı uygulamayı durumun gerektiği sıklıkta sürdürme izni
haleflerine neden verilmeyecekti?347 Hem bunda, hem de başka uygulamalarda onların
344
Augustine, Letters liv. 1.1 (MPL 33. 200; çev. FC 12. 252 vd). Krş. Vincent of Lérins,
Commonitorium ii. 3 (çev. LCC IX. 38).
345
Sahte Kararlar’dan ve Gratianus’tan çıkardığı sonuca göre Platyna bunu I. Alexander’la
(109-116) bağdaştırır. (Đngilizce baskısı [1685], s. 16. Krş. Hinschius, Decretales PseudoIsidorianae, s. 99 (Alexander’ın Đlk Mektubu, böl. ix); Gratian, Decretum III. ii. 20 (Friedberg
I. 1358; MPL 187. 1139).
346
Augustine, Letters lv. 18. 33 (MPL 33. 320; çev. FC 12. 289).
347
Krş. IV. x. 17, dn 31.
740
izinden gitmemişler miydi ki! Elçilerin burada yeni bir şeyi kurumlaştırmadıklarını ya da
kararlaştırmadıklarını kabul ediyorum –ve bunu güçlü bir nedenle kolayca kanıtlayabilirim.
Petrus bu konsilde öğrencilerin boynuna boyunduruk geçirilirse Tanrı’nın denenmiş olacağını
duyurur [Elç. 15:10]. Daha sonra boyunduruk altına girdiklerini kabul ederse, kendi fikrinden
caymış olur. Ama elçiler kendi yetkilerine dayanarak, öteki ulusların putlara sunulan etlere,
kana ve boğazlanarak öldürülmüş şeylere ellerini sürmelerini yasaklayan bir karar aldılarsa,
bu karar dayatılır. Aslında onların yine de bunları yasakladıkları kuşkusu vardır. Ama bu
kararın fiili anlamına dikkat edilirse bu kuşku kolayca giderilecektir. Buradaki en önemli
nokta, öteki ulusların kendi özgürlüklerine bırakılmış olmaları ve yasaya uyma
yükümlülüğünün sıkıntısına girmemeleri ya da buna zorunlu olmamalarıdır [Elç. 15:19, 24,
28-29]. Buraya kadar bu, dikkat çekecek kadar lehimize. Ama arkasından hemen bir ayrıcalık
geliyor [Elç. 15:20, 28-29]. Bu, elçilerin koydukları yeni bir yasa değil, Tanrı’nın, sevginin
ihlal edilmesine dair tanrısal ve sonsuza kadar sürecek olan emri. Bu, özgürlüğün
tasarrufundan hiçbir şey alıp götürmüyor. Öteki ulusları özgürlüklerini kötüye kullanarak
kardeşlerini gücendirmemek için, nasıl ölçülü davranacakları konusunda sadece uyarıyor.
Öteki ulusların kardeşlerini gücendirmeden zararsız bir özgürlüğün tadını çıkarabilmeleri
ikinci konu olsun. Yine de elçiler özel bir şey emrediyorlar; kardeşlerin gücenmesine yol
açabilen nedenlerden sakınmaları için, bu nedenleri o zamana uygun şekilde öğretiyorlar,
gösteriyorlar. Ama Tanrı’nın, kardeşleri gücendirmeyi yasaklayan sonsuza kadar sürecek olan
yasasına kendilerinden bir şey eklemiyorlar.
22 . Güçsüz kardeşlere karşı yükümlülükler
Sanki henüz tam kurulmamış kiliselerden sorumlu olan sadık pastörlerin, halklarına –
birlikte yaşadıkları güçsüz kişiler güç kazanıncaya kadar- Cuma günleri açıkça et
yememelerini veya kutsal günlerde göz önünde çalışmamalarını ya da böyle şeyleri
emretmeleri gerekiyormuş gibi. Batıl inanç bir yana, bunların bile önemi yoktur. Buna
kardeşlere gücenme de eklendiğinde, bunlar günaha düşmeden yapılamaz. Ama zaman öyle
bir zaman ki, imanlılar güçsüz kardeşlerinin gözüne, onların vicdanlarını çok ciddi şekilde
yaralamıyor gibi gözükmüyorlar. Onların sadece Tanrı’nın yeterince açık olarak yasakladığı
skandalların önüne geçtikleri ortaya çıktığında, bu durumda yeni bir yasa yaptıklarını bir
iftiracıdan başka kim söyler? Gücenmeleri önlemekle ilişkili tanrısal yasayı harekete
geçirmek için, gücenme fırsatlarını ortadan kaldırmaktan başka bir niyetleri olamayan elçiler
için de daha fazlası söylenemez. Sanki şunu söylemişler gibi: “Rab, güçsüz bir kardeşi
incitmemenizi emrediyor; putlara sunulan eti, boğazlanmış şeyleri ve kanı güçsüz
kardeşlerinizi gücendirmeden yiyemezsiniz. Bu nedenle size yasaya aykırı davranarak
yememenizi emrediyoruz.” Elçilerin zihinlerinde aynı şeyin olduğunun en iyi tanığı
Pavlus’tur. Bunu kesinlikle konsil kararına uygun olarak yazar: “Putlara sunulan kurban
etine… gelince, biliyoruz ki…’put bir hiçtir’… Ne var ki…hala putperest alışkanlıklarının
etkisinde kalan bazıları yedikleri etin puta sunulduğunu düşünüyorlar… Dikkat edin, bu
özgürlüğünüz vicdanı zayıf olanların sürçmesine neden olmasın” [1Ko. 8:4, 7, 9]. Bu konuları
iyi tartan biri, sanki elçiler kendi kararlarıyla kilisenin özgürlüğüne tecavüz etmeye
başlamışlar gibi, kendi despotlukları için Pavlus’u bahane edenlerin kamuflajlarına daha sonra
aldanmasın.
Ama itirazlarına verilen bu yanıtı kendi itiraflarıyla onaylamadıkça
kaçamayacaklarından, elçilerin bu kararını hangi hakla bir kenara koymaya cesaret ettiklerinin
yanıtını bana versinler. Elçilerin önlemek istedikleri bu gücenmelerin ve çekişmelerin artık
tehlikesi yok (diyorlar). Elçiler yasanın, amacına göre değerlendirilmesi gerektiğini
biliyorlardı. Bu durumda bu yasa sevgi amacıyla yapıldığı için, sevgiye uygun olan bir şey
dışında hiçbir şey emretmez. Bu yasaya karşı suç işlemenin sevgiyi ihlal etmekten başka bir
şey olmadığını itiraf ettiklerinde, bunun, Tanrı’nın yasasına uygun bir ek değil, düşünüldüğü
741
zamana ve geleneklere göre yapılmış içten ve basit bir uzlaştırma olduğunu kabul etmiyorlar
mı?
(Tapınma konusunda Kutsal Yazı’nın Mesih’in lanetlediği gelenekler ve insan icatları,
23-26)
23 . Kilisenin yetkisine başvurmak Kutsal Yazı’nın tanıklığıyla çelişir
Ama bu yasalar yüz kat haksız ve bizim için zararlı bile olsa, bunlara ayrım
gözetilmeden uyulması gerektiğini iddia ediyorlar. Burada bizim yanlışları onaylamamız
sorun değil ama biz, boyun eğen kişiler olarak, sadece önderlerimizin sert emirlerine
katlanmalıyız. Bunlara karşı çıkma hakkımız yok.
Ama burada da Rab onları Sözünün gerçeğiyle en iyi şekilde karşı karşıya getiriyor.
Bizi kölelikten kurtararak, kutsal kanıyla bizim için satın aldığı özgürlüğü bize veriyor [1Ko.
7:23]. Bunun yararı, bir zamanlar Sözü’yle mühürlediğinden çok daha fazla. Burada (kötü
niyetle iddia ettikleri gibi) sadece bedenimizdeki bazı ciddi baskılara dayanmamız değil,
özgürlükten (yani Mesih’in kanının yararından) yoksun vicdanlarımızın da köle gibi eziyet
çekmesi isteniyor.
Yine de, konuyla ilgisi azmış gibi bunu da geçelim. Ama Rab’bin, bu kadar
uzlaşmasızca iddiada bulunduğu Krallığından yoksun bırakılmasının ne kadar önemli
olduğunu düşünüyoruz? Rab, Kendisine tapınılması konusunda tek yasa koyucu olarak
sayılmak istediği için, insanların icat ettikleri yasalara göre tapınıldığında bu, onun elinden
alınır. Hiç kimse bunu ihmal edilebilir bir şey olarak düşünmesin diye, Rab’bin buna ne kadar
önem verdiğini duyalım. “Bu halkın…benden korkması da insanlardan öğrendiği buyrukların
sonucudur” der Rab, “Onun için ben de bu halkın arasında yine bir harika… şaşılacak bir şey
yapacağım. Bilgelerin bilgeliği yok olacak, akıllının aklı duracak” [Yşa 29:13-14]. Başka bir
ayette de, “Bana boşuna taparlar. Çünkü öğrettikleri, sadece insan buyruklarıdır” [Mat. 15: 9]
der. Gerçekten de, Đsrailoğulları birçok puta taparak yozlaştıklarında, bütün bu kötülüğün
nedeni, bu saf olmayan karışımla bağdaştırılır: Tanrı’nın emirlerini çiğnemişler ve yeni
ayinler uydurmuşlardır. Bu nedenle Kutsal Tarih, Babil Kralı’nın Samiriye’ye yerleşmesi için
getirdiği yeni göçmenleri yaban hayvanlarının parçalayarak yediğini, çünkü göçmenlerin bu
ülkenin tanrısının yargılarını ve hükümlerini bilmediklerini anlatır. Törenlerde günah
işlememelerine rağmen, Tanrı onların boş görkemlerini onaylamamıştı; ama bu arada insanlar
O’nun Sözü’ne yabancı olan düzenler getirdikleri için, Kendisine tapınmanın ihlal edilmesinin
öcünü almaktan vazgeçmedi. Bunun üzerine, bu cezadan korkarak daha sonra yasada
emredilen ayinleri benimsedikleri söylenir; ama gerçek Tanrı’ya yine de saf şekilde
tapmadıkları için, O’ndan korkanlar ve O’ndan korkmayanlar yeniden ortaya çıktı [2Kr. 17:
24-25, 32-33, 41). Bundan, O’na gösterilen saygının bir bölümüne, kendi icatlarımızı
karıştırmadan O’nun emrettiği şekilde tapınmanın dahil olduğunu sonucuna varıyoruz. Dinine
bağlı krallar sık sık övülür, çünkü bütün ilkeler doğrultusunda davranırlar, ne sağa ne de sola
saparlar [2Kr. 22:1-2; Krş. 1Kr. 15:11; 22:43; 2Kr. 12:2; 14:3; 15:3; 15:34; 18:3]. Şunu da
söyleyeceğim: icat edilen imansız tapınma açıkça ortaya çıkmasa da Ruh onu ciddi şekilde
lanetler, çünkü bu, Tanrı’nın ilkesinden ayrılmaktır. Ahaz’ın Samiriye’den örneğini getirdiği
sunak [2Kr. 16:10], Tapınağın süslerini zenginleştirebilirdi, çünkü Ahaz’ın niyeti burada
sadece Tanrı’ya sunular sunmaktı. Bunu, eski sunaktakinden daha olağanüstü biçimde
yapacaktı. Ne var ki, Ruh’un bu saygısızlıktan ne kadar iğrendiğini görüyoruz. Bunun tek
nedeni, Tanrı’ya taparken insanların icatlarının saf olmayan yozluklar olmasıydı [2Kr. 16:1018]348 Tanrı’nın istemi bize ne kadar net açıklanırsa, herhangi bir şeyi yapmaya
girişmemizdeki kontrolsüzlüğümüz o kadar az bağışlanabilir. Bu durumda Manaşşe’nin
348
Krş. I. v. 13.
742
suçunu koşullar haklı olarak ağırlaştırır. Tanrı’nın, “Oraya adımı yazacağım” [2Kr. 21:4]*
dediği Yeruşalim’de yeni bir sunak yapar. Deyim yerindeyse Tanrı’nın otoritesine açıkça
karşı çıkar.
24 . Tanrı, sapkın tapınmadan iğrenir
Tanrı’nın, insanların buyruklarıyla Kendisine tapan halkı harikalar yaparak şaşırtmakla
çok ciddi tehdit etmesinin [Yşa. 29:13-14] ve insanların buyruklarıyla Kendisine boşuna
taptıklarını duyurmasının [Mat. 15:9] nedeni vardır. Ama Tanrı’nın sadece din konusundaki
yasağının neye dayandığını tartsalardı, aynı zamanda Rab’bin, insan doğasının keyfine göre
yapılan bu sapkın ayinlerden iğrenmesi için güçlü nedenleri olduğunu da göreceklerdi.
Tanrı’ya taparken bu yasalara uyanların, bu itaatlerinde alçakgönüllülüğe benzeyen bir şey
olsa bile, Tanrı’nın gözünde hiç de alçakgönüllü değiller. Ona tapınırken kendi uydukları aynı
yasaları önerirler. Pavlus’un insanların geleneklerinin [Kol. 2:4 vdd] ya da έτελοθρησκεία’nın,
yani Tanrı’nın öğretisi dışında uydurulmuş olan “gönüllü tapınmanın” [Kol. 2:23, 22] bizi
aldatmaması için, bu kadar ısrarla uyarmasının nedeni budur. Bizim ve bütün insanların
bilgeliğinin, ancak onun akıllı olduğunu kabul edebilmemiz için akılsızlaşması gerektiği
doğrudur. Đnsanların isteklerinden türemiş değersiz gelenekleri O’nun onaylamasını ve
insanlara fiilen gösterilen yapmacık bir itaati istem dışıymış gibi Ona göstermeyi bekleyenler
bu yoldan gitmesinler. Bu, yüzyıllar önce yapıldığı hafızalarımızdadır. Yaratılanın yetkisinin
Yaratan’dan daha çok olduğu yerlerde [Krş. Rom. 1:25] bugün de yapılmaktadır. Bu din (eğer
hâlâ din denmeyi hak ediyorsa) anlamsızlıklarla ve batıl inançlarla, puta tapma
dönemlerindekinden giderek daha çok kirleniyor. Đnsanların zihinleri, aslında yazarlarına
benzeyen bedensel ve aptalca şeylerden başka ne üretebiliyor?
25 . Roma’nın karşı kanıtlarının çürütülmesi
Batıl inançları savunanlar, Samuel’in Rama’da kurban kestiğini ve yasadan ayrılmasa
bile kurbanın Tanrı’yı hoşnut ettiğini de [1Sa. 7:17] öne sürüyorlar. Bu savı çürütmek kolay:
onun tek sunağın karşısına koyduğu, ikinci bir sunak değildi ama Antlaşma Sandığı’nın yeri
henüz saptanmamış olduğundan, en uygunu yer olarak yaşadığı şehir bulundu. Tanrı bir şeyin
eklenmesini ya da çıkarılmasını bu kadar sıkı yasakladığında [Yas. 4:2], aziz peygamberin
amacı kutsal ayinlerde yenilik yapmak kesinlikle değildi. Manoah örneğine gelince,
olağandışı ve eşsiz olduğunu söylüyorum [Hak. 13:19] O, Tanrı’nın onayı olmadan değil, özel
bir birey olarak Tanrı’ya kurban sundu. Yani bunu zihninden geçen düşüncesizce bir dürtüyle
değil, göksel bir esinlenme olarak yaptı. Ama Manoah’tan daha alt düzeyde olmayan Gidyon,
Tanrı’nın, ölümlülerin Kendisine tapmak için kendi başlarına düşündükleri şeylerden ne kadar
nefret ettiğinin dikkat çekici bir kanıtını oluşturur. Gidyon’un efodu sadece kendisine ve
ailesine değil, bütün halka yıkım getirmişti [Hak. 8:27]. Kısaca, insanların Tanrı’ya tapmak
için aradıkları her icat fırsatı, gerçek kutsallığın kirlenmesinden başka bir şey değildir.
26 . Mesih’in, Ferisilerin mayalarına dair uyarısı
Din bilginleriyle Ferisilerin insanlara yükledikleri bu dayanılmaz yüklere
katlanılmasını o zaman Mesih neden istedi, diye soruyorlar.349 Üstelik başka bir yerde aynı
Mesih bu insanların, Ferisilerin mayasının farkında olmalarını neden istedi [Mat. 23:3; 16:6]?
Müjdeci Matta’nın açıkladığı üzere “maya”, insanların öğretişleri ne olursa olsun, bunları
Tanrı’nın Sözü’nün saflığıyla harmanlamaları demektir. Bize onların bütün öğretişlerinden
kaçmanın ve sakınmanın emredildiğinden daha net ne olabilir? Başka ayetlerde de bununla,
*
2Kr. 21:4 “Rab’bin ‘Yeruşalim’de bulunacağım’ dediği…” 2003³; “Ve Rabbin, ismimi
Yeruşalimde koyacağım, demiş olduğu …” 1995 (çev. n.)
349
Clichtove, Antilutherus I. xi. fo. 23b.
743
Rab’bin, Ferisilere özgü olan geleneklerle bu insanların vicdanlarını bulandırtmadığı bize çok
iyi açıklanır. Sözler de, şayet çarpıtılmadıysa, böyle bir şeyi belirtmez. Burada Rab,
Ferisilerin davranışlarını şiddetle azarlar ve Kendisini dinleyenleri daha başlangıçta
yönlendirir. Ferisilerin yaşamında izleyecekleri hiçbir şey olmadığını görürler. Yine de
yasanın yorumcuları olarak Ferisilerin, Musa’nın kürsüsünde oturduklarından beri,
ağızlarından çıkan sözlerle öğrettiklerini yapmaktan vazgeçmezler. Bu nedenle Rab, öğretişi
küçümseyen öğretmenleri onlara kötü örnek olarak kılavuzluk etmesin diye, sadece halkını
uyarmak ister. Ama bazıları bu nedenlerle asla ikna olmaz, her zaman otorite ister.
Augustine’in aynı şeyleri anlatan sözlerinden alıntı yapıyorum: “Rab’bin ağılında
denetleyiciler –bazı oğullar, bazı ücretli adamlar- vardır. Oğul olan denetleyiciler, gerçek
çobanlardır. Ama ücretli adamların nasıl olduklarını duymak da gereklidir. Kilisedekilerin
birçoğu dünyasal avantajların peşinden koşarak Mesih’i vaaz ederler; Mesih’in sesi onların
aracılığıyla duyurulur; koyunlar ücretli adamın değil, ücretli adamın aracılığıyla çobanın
ardından gider [Krş. Yu. 10:11-13]. Rab, ücretli adamların dinlenmesine işaret eder. Rab, din
bilginlerinin ve Ferisilerin Musa’nın kürsüsünde oturduklarını söyler. Onların söylediklerini
yapın; yaptıklarını yapmayın [Mat. 23:2-3]. ‘Ücretli adamların aracılığıyla Çoban’ın sesini
işitin’den başka ne demiştir? Onlar kürsüde oturarak Tanrı’nın yasasını öğretirler; bu durumda
Tanrı onların aracılığıyla öğretir. Ama onlar kendi yasalarını öğretirlerse, dinlemeyin,
yapmayın’”350
(Kilise yönetiminin ve tapınmanın doğru düzeni: Kurallara uyma, sevgi ve vicdan
özgürlüğü, 27-32)
27 . Kilisenin iman ve inanç açıklamalarının gerekliliği
Ama okuma yazma bilmeyen birçok kişiye, insanların vicdanlarının, insan
geleneklerine imansızca bağlı olduğu ve Tanrı’ya boşuna tapıldığı söylendiğinde, kilisenin
düzenine biçim veren bütün yasaları aynı şekilde silerler. Burada bu yanlışı da ele almak
uygundur. Bu noktada aldatılmak son derece kolaydır, çünkü birinci ve ikinci türdeki
düzenlemelerin arasında ne kadar fark olduğu ilk bakışta belli değildir. Bu benzerlik hiç
kimseyi aldatmasın diye, bütün konuyu çok net şekilde kısaca açıklayacağım.
Önce bu görüşü anlayalım. Her insan toplumunda, ortak esenliği beslemek ve anlaşma
sağlamak için, bir organizasyon tarzının gerektiğini görüyoruz.351 Ayrıca insanların arasındaki
ilişkilerde her zaman bazı yöntemlerin etkili olduğunu da görüyoruz. Kamunun, hatta
insanlığın kurallara uyması yararına buna saygı gösterilmelidir. Buna özellikle kiliselerde
uyulmalıdır. Her şeyin iyi düzenlenmiş bir iman ve inanç açıklamasının altında olduğu
kiliselerde bu çok iyi desteklenir. Anlaşma olmazsa hiçbir kilise olmaz. Bu nedenle, kilisenin
güvenliğini sağlamak istiyorsak, Pavlus’un “Her şey uygun ve düzenli biçimde yapılsın”
[1Ko. 14: 39-40] emrine bütün gayretimizle kulak vermeliyiz.
Yine de insanların gelenekleri çok farklı, düşünceleri bu kadar çeşitli, yargıları ve
eğilimleri bu kadar uyuşmaz olduğu için, hiçbir organizasyon belirli yasalarla kurumlaşmazsa
yeterince güçlü değildir; getirilmiş bazı kurallar olmadan hiçbir yöntem de sürdürülemez. Bu
nedenle, kiliseler bunlardan yoksun olduğunda gücü parçalanır, tümüyle sakatlanıp dağılır
iddiasında bulunarak, buna yol açan yasaları lanetlemekten uzağız. Pavlus’un – “her şey
uygun ve düzenli biçimde yapılsın”- talebi de, birlik bağı oluşturan geleneklere ek olarak,
düzen ve düzgün davranış yerine oturmadan karşılanamaz.
350
Augustine, John’s Gospel xlvi. 5, 6 (MPL 35. 1730; çev. NPNF VIII. 257 vd). Son
kelimeler 1553’de eklenmiştir.
351
Krş. IV. xx. 2.
744
Ama bu geleneklerde bir şeye dikkat edilmelidir. Bunların kurtuluş için gerekli
olduğu, böylece vicdanları rahatsız ederek onları bağlayacağı düşünülmemelidir; bunlar
Tanrı’ya tapınmayla ve içlerine yerleştirilen dine bağlılıkla da bağdaştırılmamalıdır.
28 . Kilisede doğru iman ve inanç açıklamaları sorunu
(Dediğimiz gibi, gerçek dini anlaşılmaz duruma getiren ve vicdanları alt üst eden)352
bu imansız iman ve inanç açıklamalarıyla kilisenin meşru gelenekleri arasında ayırım yapmak
için elimizde çok yetkin ve güvenilir bir sınır vardır. Bu görüşteki amacın, her zaman
ikisinden biri ya da ikisi olduğunu –imanlıların kutsal meclisinde her şeyin uygun ve giderek
saygınlıkla yapılacağını; insan toplumunun insanlık bağlarıyla ve yumuşak başlılıkla düzen
altında tutulacağını- hatırlarsak böyle bir sınırımız vardır. Yasanın, kamunun kurallara uyması
adına yapıldığı anlaşılır anlaşılmaz, Tanrı’ya tapmayı insan icatlarıyla ölçenlerin düştükleri
batıl inanç yok olup gider. Yasanın, genelin yararlanmasıyla ilgili olduğu kabul edildiğinde,
kurtulmak için geleneklerin gerekli olduğu düşünülen, vicdanlarda büyük bir korku yaratan
yükümlülüğe ve zorunluluğa dair bu yanlış görüşten vazgeçilir. Ortak bir çabayla birbirimize
sevgi beslemekten başka burada hiçbir şey gerekmez.
Pavlus’un emrettiği bu düzgün davranışa ve düzene neyin dâhil olduğu daha da net
açıklanmaya değer [1Ko. 14:39-40].
Düzgün davranışın amacı kısmen, kutsal şeylere saygı arttıkça böyle yardımlarla dine
bağlılığımızın artması; kısmen de bütün saygın davranışlarımızda görülmesi gereken
alçakgönüllülüğün ve ciddiliğin burada büyük ölçüde parlayabilmesidir. Düzenin ilk noktası,
sorumluların iyi yönetimin kuralını ve yasasını bilmeleri ama yönetilen insanların Tanrı’ya
itaate ve doğru disipline alışmalarıdır. Đkinci nokta, iyi kurulmuş bir kilisemiz olduğunda
esenliğini ve huzurunu sağlamamızdır.
29 . Tapınırken abartılı gösteri değil, gerçek düzgün davranış
Sonuç olarak, boş zevkten başka bir şey yoksa düzgün davranış vardır,
demeyeceğiz.353 Bunun örneğini, papacıların kutsal ayinlerinde kullandıkları sahne
eşyalarında görüyoruz. Burada gereksiz zariflik ve semeresiz savurganlık maskesinden başka
bir şey görülmüyor. Ama bizim için düzgün davranış, dine bağlılığımızı yerine getirmeye
uygun olabilmesi ya da en azından bu eyleme yakışan bir süs olarak hizmet edebilmesi için,
kutsal gizemlere saygı göstermeye çok uygun olmalıdır. Semeresiz olmamalıdır. Đmanlılara,
kutsal şeylere ne kadar büyük bir alçakgönüllülükle, dine bağlılıkla ve saygıyla davranmaları
gerektiğini göstermelidir. Dine bağlılığın uygulamaları olan törenler bizi doğrudan Mesih’e
yöneltmelidir.
Benzer şekilde, bu değersiz görkemleri düzen haline getirmeyelim. Ama bunların
bütün kafa karışıklığını, barbarlığı, inatçılığı, çalkantıyı ve görüş ayrılığını yok eden bu
düzende geçici parıltıdan başka bir şeyleri yoktur.
Pavlus’ta bu ilk türün örnekleri vardır: din dışı içki yarışlarının Rab’bin Kutsal
Sofrası’yla karıştırılması [1Ko. 11:21-22], kadınların cemaatin içine başları açık çıkmaları
[1Ko. 11:5]. Her gün bunların daha birçoğundan yararlanırız, şöyle ki: Diz çökerek başı açık
dua etmemiz; Rab’bin sakramentlerini kayıtsızca değil, ağırbaşlılıkla yönetmemiz; ölü
gömerken bazı kurallara uymamız; ve aynı sınıfa giren başka uygulamalar.354
352
Yk. bk. IV. x. 1.
Bu bölümde Calvin’in toplu tapınmada yalınlık, kurallara uyma ve ağırbaşlılık
konusundaki temel görüşleri açıklanacaktır.
354
Krş. III. xx. 16, dn 47. Sermons on Jacob and Esau ix’da Calvin, “Tanrı’nın, dua
ettiğimizde törenlerle eğlendirilmeyeceği [s’amusera] doğrudur ama diz çöktüğümüzde
ellerimiz gökyüzüne dönük ve başlarımız açıktır” der (CR LIX. 140 vd).
353
745
Diğer tür, toplu dualara, vaazlara ve sakramentlere ayrılan saatlerdir. Vaazlarda huzur
ve sessizlik, belirlenmiş yerler, birlikte ilahi söyleme, Rab’bin Sofrası’nın kutlanması için
belirli günler vardır. Aslında Pavlus kadınların kilisede eğitim vermesini ve benzeri şeyleri
yasaklar [1Ko. 14:34]. Özellikle ilmihal, kilisenin eleştirileri, aforoz, oruç ve aynı listeye
eklenebilenler gibi disiplini koruyan şeyler vardır.
Kutsal ve sağlıklı diye kabul ettiğimiz, kilisenin bütün bu iman ve inanç
açıklamaları355 iki başlık altında düşünülür: ilk tip ayinler ve törenlerle, ikincisi disiplin ve
esenlikle ilgilidir.
30 . Kilisenin iman ve inanç açıklamalarından kaynaklanan tutsaklık ve özgürlük
Ama burada bir yandan, sahte piskoposların imansız ve despot yasalarının özrü olarak,
bahane diye buna tutunmaları, öte yandan da bazılarının aşırı vicdanlı olmaları ve yukarıdaki
kötülüklere dair uyarıda bulunarak kutsal yasalara hiç yer vermemeleri tehlikesi vardır.
Sonuçta bu, şunu belirtmemi gerektiriyor. Đnsanların, Tanrı’nın yetkisinin üzerine inşa
edilmiş, Kutsal Yazı’dan alınmış ve böylece tümüyle tanrısal olan iman ve inanç
açıklamalarını kabul ediyorum.
Örneğin; dinsel törende dua edilirken diz çökmeyi alalım. Sorun, bunun, bir insanın
yasaya uygun olarak kabul etmeyebileceği ya da ihmal edebileceği bir insan geleneği olup
olmadığıdır. Bunun, tanrısal olduğu kadar insansal olduğunu da söylüyorum. Elçinin özen
gösterilmesini ve uyulmasını bize emrettiği [1Ko. 14:39-40] düzgün davranışın bir parçası
olduğu sürece Tanrı’dandır. Açıkça belirtilmekten çok, genelde ima edilen şeye belli bir
şekilde işaret ettiği sürece insanlardandır.
Bütün bu sınıfa hangi görüşü katmamız gerektiğine bu tek örnekle hüküm verebiliriz.
Rab, hem gerçek doğruluğun tam bir özetini ve Kendi görkemine tapınmanın bütün yönlerini,
hem de kurtulmak için neyin gerekli olduğunu kutsal açıklamalarına sadakatle dahil etmiş ve
net olarak açıklamıştır, diyorum; bu nedenle sadece bu Öğretmen dinlenilmelidir. Ama dışsal
disiplinde ve törenlerde ne yapmamız gerektiğini ayrıntılarıyla emretmek istemediği için
(çünkü bunun, zamanının koşullarına bağlı olduğunu önceden görmüş ve tek bir tarzın her
çağa uygun olduğunu düşünmemiştir), burada O’nun verdiği genel kurallara sığınmalıyız.
Kilisenin istediği, gerekli düzen ve düzgün davranış bunlara göre sınanmalıdır. Son olarak,
Rab özel olarak hiçbir şey öğretmediği, kurtuluş için bunlar gerekli olmadığı, kilisenin
inşasının her ulusun ve her çağın geleneklerine çeşitli şekillerde uydurulması gerektiği için,
(kilisenin avantajlarının gerektirdiği şekilde) geleneksel uygulamaların değiştirilmesi ve
yürürlükten kaldırılması, yeni geleneklerin getirilmesi uygun olacaktır. Aslında yeniliği
yetersiz nedenlerle, düşünmeden, aniden suçlamamamız gerektiğini kabul ediyorum. Ama
sevgi bizi neyin incitebildiği ya da geliştirebildiği konusunda en iyi yargıç olacaktır; sevginin
kılavuzluk etmesine izin verirsek, her şey güvende olacaktır.356
31 . Kilisenin iman ve inanç açıklamalarına karşı olmanın üstünde tutsaklık ve özgürlük
Düzenlemeleri korumak Hıristiyan halkın görevidir. Bu düzenlemeler batıl inanç
olmaksızın, vicdan özgürlüğüyle, aslında dine bağlılıkla ve itaat etmeye hazır bir eğilimle bu
355
Krş. yk. m. 8, dn 19.
Calvin dua ederken diz çökerek durmayı hem insan geleneğinden hem de tanrısal
kutsamadan kaynaklanması nedeniyle içtenlikle onaylarken, sonunda (benzer konularla
beraber) duruşun seçimini, en büyük yararına olmak üzere kiliseye (ecclesiae utilitas) ve
sevginin kararına bırakır. Bu gibi ikincil konularda sağduyulu özgürlük, m. 31’de, kadınların
kilisede başlarını örtmesinden söz edilirken açıklanır. Burada söz edilen sınırlayıcı etkenler
gelenekler, insanlık ve alçakgönüllülük kuralıdır. F. Wendel, bu parçada Calvin’in “ilk
kilisenin köle gibi taklit edilmesini” istemediğine dikkat eder (Wendel, Calvin, s. 229 vd).
356
746
kurala göre meydana getirilmiştir; küçümsenmemeli ve özensiz ihmalin eline
bırakılmamalıdır. Bu düzenlemeleri gurur ve inatçılıkla açıkça çiğnemek bizden uzak
olmalıdır!
Burada hangi vicdan özgürlüğü böyle aşırı dikkatli ve ihtiyatlı olabilir? Aslında
bunların bizi bağlayan sabit ve kalıcı yaptırımlar olmadığını göz önünde tuttuğumuzda, insan
güçsüzlüğünün dışsal ilkeleri oldukları çok açıktır. Hepimizin bunlara ihtiyacı olmasa da,
hepimiz bunlardan yararlanırız, çünkü karşılıklı sevgi beslemek için birbirimize karşılıklı
olarak bağlıyız. Bu, yukarıda verilen örneklerden anlaşılabilir.357 Ne? Din kadının şalında mı
ki, açık başla dışarıya çıkması yasa dışı olsun? Pavlus’un sessizlikle ilgili kararını çiğnemek
büyük bir suç olabilecek kadar çok mu kutsal? Diz çökerken ya da cenaze gömerken, ihmal
edildiğinde suç olacak bir kutsal ayin var mı? Kesinlikle, hayır. Kadının bir komşusuna
yardım etmek için, durup başını örtemeyecek kadar acelesi varsa, komşuna başı açık koşarsa
suç işlemez. Kadının, sessiz kalmaktansa konuşmasının hiç de daha az uygun olmadığı bir yer
vardır. Hastalık nedeniyle diz çökemeyen bir erkeğin de ayakta dua etmesini yasaklayan bir
şey yoktur. Son alarak da, kefeni ya da tabutu taşıyacak kimsenin olmadığı yerde, cesedi
gömmeden çürüyünceye kadar beklemektense ölüyü zamanında gömmek daha iyidir. Bununla
beraber, bu konularda neyin yapılacağını ya da neden kaçınılacağını bölgenin yerleşik
gelenekleri ya da insanlık ve alçakgönüllülük kuralı belirler. Şayet biri, düşüncesizlik ya da
unutkanlık sonucunda bunlardan saparsa suç işlemiş olmaz ama saygısızlığın sonucu olan
gönülsüzlük onaylanmamalıdır. Aynı şekilde günler, saatler, tapınma yerlerinin yapısı, hangi
Mezmurlar’ın söyleneceği önemsiz konulardır. Ama esenliğin korunmasına ilgi duyuluyorsa,
belirli günlerin, belirli saatlerin, herkesi alacak elverişli bir yerin olması uygundur. Şayet
herkesin istediği gibi, kamu düzenini etkileyecek şekilde olayları değiştirmesine izin verilirse,
bu ayrıntılardaki kafa karışıklığı büyük çekişmelerin tohumu olacaktır! Olaylara kayıtsız
kalınırsa ve bireysel seçime bırakılırsa, aynı şey asla herkesin hoşuna gitmeyecektir. Ama biri
yüksek sesle şikayet eder ve burada olması gerekenden daha akıllı olmak isterse, Rab’bin
önündeki aşırı titizliğini hangi nedenle savunduğunu görsün. Pavlus’un şu sözü bizim için
yeterli olsun: bizim ya da Tanrı’nın kiliselerinin çekişme alışkanlığı yoktur [1Ko. 11:16].
32 . Düzenlemeler az sayıda ve eğitici olmalıdır
Ayrıca bu yanlışın içeriye sızarak bu saf kullanımı bozmasını ya da gölgelemesini
önlemek için en büyük gayreti göstermeliyiz. Bütün düzenlemeler her ne olursa olsun
yararlarını apaçık sergilerse ve çok azı kabul edilirse, özellikle de sapkın görüşlerin yolunu
kapamak için sadık bir pastörün öğretisi bunlara eklenirse bu amaca ulaşılır. Ama bu bilgi
önce, sözünü ettiğimiz358 bu düzgün davranışın ya da sevgi anlayışının gerektirdiği şekilde,
her birimizin bütün bunlarda onun özgürlüğünü korumamızı; yine de her birimizin onun
özgürlüğüne gönüllü olarak bazı zorunluluklar getirmemizi güven altına alır.359 Đkinci olarak,
bunları batıl inanç olmadan yerine getiririz, bunlar diğerlerinin çok titiz olmasını gerektirmez.
Çok sayıda törenle Tanrı’ya tapmanın daha iyi olacağını düşünmeyebiliriz. Dış disiplinin
357
Yk. m. 29.
“Quod diximus τό πρέπον” Krş. yk. m. 28, 29.
359
Bu maddenin bu son parçasında Calvin, aedificato ecclesiae’nin büyük önemini
karakteristik olarak onaylar ve dış disiplin konusunda kiliselerin arasındaki üstünlük
kanılarına karşı uyarıda bulunur. Burada Luther’cilerle Reformcular arasındaki ilişkilerin
gelişmesi olasılığını aklından geçirdiğini düşünebiliriz. Krş. W. Nijenhuis, Calvinus
Oecumenicus, s. 131-194. Fransız Reform Kiliseleri’nde Luther’cilerin paydaşlığa kabul
edilmesine Charenton Sinod’u (1631)özel olarak izin verdi; J. Aymon, Tous les Synodes
nationaux des églises réformées de France II. 501; McNeill, Unitive Protestantism, s. 269;
Heppe RD, s. 669.
358
747
çeşitliliği nedeniyle bir kilise diğerini küçümsemez. Son olarak da, burada kalıcı olmayan bir
yasa getirerek, düzenlemelerin genel kullanımıyla ve amacıyla kilisenin inşasından söz ederiz.
Şayet kilise için gerekiyorsa bir şeyin değişmesini sadece gücenmeden kabul etmeyiz, daha
önce geçerli olan düzenlemelerden vazgeçilmesine de izin veririz. Bu çağ şu gerçeği
kanıtlamaktadır. Başka koşullarda imansızlık ya da düzgün davranmamak olmayan bazı
ayinleri, bazı koşullarda uygun olabileceği gibi, bir kenara bırakmak uygun olabilir. Çünkü
kiliseler törenlere yoz bir düşünce ve dirençli bir istekle sıkıca sarılmıştır (daha önceki körlük
ve cahillik böyleydi). Sonuç olarak, eski insanların olasılıkla iyi bir nedenle ve özellikle de
inançsızlığa düşmeden oluşturdukları birçok töreni kaldırmadan bu kiliseler, korkunç batıl
inançlardan ender olarak yeterince arınmıştır.
XI. BÖLÜM
KĐLĐSENĐN YARGILAMA YETKĐSĐ VE PAPALIKTA GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE BUNUN
KÖTÜYE KULLANILMASI
(Yargılama ve disiplin: anahtarların yetkisi ve sivil yönetim, 1- 5)
1 . Kilisenin yargısının anahtarların verdiği yetkiye dayanması
Geriye kilisenin yetkisinin üçüncü bölümü kalıyor. Bu, iyi düzenlenmiş bir devlet için
çok önemlidir. Söylediğimiz gibi, buna yargılama yetkisi dâhildir.360 Ama kilisenin yargılama
yetkisi bütünüyle ahlak konusundadır. Bunu daha sonra tartışacağız. Hiçbir kentin ya da
kasabanın yönetim ya da yönetim şekli olmadan işlevini yerine getirememesi gibi, (daha önce
öğrettiğim ama şimdi kendimi tekrarlamak zorunda hissettiğim üzere) Tanrı’nın kilisesi için
de ruhsal bir yönetim şekli gerekir. Bununla beraber bu, sivil yönetim tarzından çok farklıdır.
Yine de ona engel olmaz ya da onu tehdit etmez. Tersine büyük ölçüde ona yardım eder,
geliştirir. Bu durumda kısaca bu yargılama yetkisi bir şey değildir ama ruhsal yönetim tarzının
korunması için oluşturulmuş bir düzendir.
Ahlak suçlarını ele almak, günahları soruşturmak, anahtarların gereğinin yerine
getirilmesiyle ilgili suçlamalarda bulunmak için, başlangıçtan beri bu amaç doğrultusunda
kiliselerde yargı mahkemeleri kurulmuştur.361 Pavlus, Korintlilere Mektup’unda yöneticilerin
görevlerinden söz ederken bu düzeni belirtir [1Ko. 12:28]. Aynı şekilde Romalılara da
“Yöneten, gayretle yönetsin” [Rom. 12:8] der. O, (o tarihte hiçbiri Hıristiyan olmayan)
yöneticilere değil, kilisenin ruhsal yönetimine katılan önderlere seslenir. Timoteos’a
Mektup’unda da iki tür ihtiyar arasında ayırım yapar: Tanrı Sözü’ne emek verenler ve Tanrı
Sözü’nü duyurma görevini üstlenmeyen ama iyi yönetici olanlar [1Ti. 5:17]. Kuşkusuz bu son
360
Düzgün bir disiplinle birlikte yürütülen kilise yetkisinin, potestas διακρτκή’in üçüncü
bölümü olan yargılama yetkisine verilen öneme dikkat edin. Krş. IV. viii. 1, dn 2; J.
Bannerman, The Church of Christ I. 227 vd; Niesel, The Theology of Calvin, s. 197 vdd;
Wendel, Calvin, s. 46 vdd, 56, 226-234; J. Courvoisier, “La Sense de la discipline sous la
Genève de Calvin”, Hommage à Karl Barth.
361
Krş. III. iv. 14, 15; IV. vi. 4, dn 8. Reformasyon döneminde Reformcuların, Söz’ün
yetkisiyle bağdaştırdıkları anahtarların verdiği yetki öne çıkan bir tartışma konusu olmuştur.
Calvin’in burada saldırdığı tartışmalar Piskopos John Fisher tarafından da dikkat çekecek
şekilde kabul edilmiştir. Piskopos John Fisher, Contutatio’sunun 244. sayfasında “Petro
claves committuntur coelorum” der. Krş. Faber, Opus adversus nova quaedam… dogmata
Martini Lutheri (Leipzig, 1528) G gg 1- GG 2 ve birçok yerde; A. Pighius, Hierarchiae
ecclesiasticae assertio (Köln, 1536, fo. 94 E-95 D.
748
söz edilenlerle ahlakı denetlemek ve anahtarların yetkisini tümüyle kullanmak için atananları
anlatır.
Sözünü ettiğimiz bu yetki bütünüyle, Matta’nın on sekizinci bölümünde Mesih’in
kiliseye verdiği anahtarlara dayanır. Burada Mesih, özel uyarıları küçümseyenlerin, insanların
adına ciddi şekilde uyarılmalarını emreder; ama inatçılıklarında direnirlerse imanlılarla
paydaşlıklarının kesilmesini öğretir [Mat. 18:15-18]. Bu uyarılar ve doğruya yönlendirmeler
neden araştırılmadan yapılamaz; bu durumda bazı yargı mahkemelerine ve usul kurallarına
gerek vardır. Böylece anahtarlar konusundaki vaadi hükümsüz duruma getirmek ve
aforozdan, ciddi uyarılardan ve benzerlerinden vazgeçmek istemiyorsak, kiliseye yargılama
yetkisi vermeliyiz. Mat. 16:19 ve Yu. 20:23’teki gibi bu ayetin doktrine dayalı genel yetkiyi
ele almadığına, Sanhedrin’in yargılama yetkisinin gelecekte Mesih’in sürüsüne verildiğine
okurlarım dikkat etsinler. Mesih’in sadece bir kurum olarak ciddi bir yaptırımla kurduğu
kilisesindeki yönetim tarzı o güne kadar Yahudilerindi. Bu akla uygundur, yoksa düşüncesiz
ve akılsız insanlar alçak ve iğrenç bir kiliseyi yargılanmayı reddedebilirdi.
Mesih’in aynı sözlerle birbirinden bir şekilde farklı iki şey açıklaması okurlarım için
sorun yaratmasın diye, bu güçlüğü gidermemiz yararlıdır. Bu durumda bağlamaktan ve
çözmekten söz eden iki ayet vardır. Birincisi Mat. 16. Böl.’dedir. Burada Mesih, Göklerin
Egemenliğinin anahtarları Petrus’a vermeyi vaat ettikten hemen sonra yeryüzünde
bağlayacağı ya da çözeceği her şeyin göklerde de kabul edileceğini ekler [Mat. 16:19].
Yuhanna’da gördüğümüz diğer sözlerde olduğu gibi, bu sözleriyle de aynı şeyi söylemek
ister. Öğrencilerini üzerlerine üfledikten sonra [Yu. 20:22] vaaz etmeleri için gönderirken,
“Kimin günahlarını bağışlarsanız, bağışlanmış olur; kimin günahlarını bağışlamazsanız,
bağışlanmamış kalır” [Yu. 20:23] der. Buna kurnaz, baskıcı, çarpık değil, doğal, açık ve basit
bir yorum getireceğim;362 günahların bağışlanması ve bağışlanmaması konusundaki bu emir
ve Petrus’a bağlama ve çözme konusunda verilen vaatte sadece Söz’e hizmetten söz ediliyor,
çünkü Rab hizmetini elçilere bıraktığında onları bağlama ve çözme göreviyle de donatmıştır.
Müjde’nin özeti bütünüyle, günahın ve ölümün köleleri olarak hepimizin, Mesih Đsa’da fidye
aracılığıyla kurtulmamızın ve özgür olmamızın (Krş. Rom. 3:24), Mesih’i kurtarıcı ve kefaret
eden kişi olarak kabul etmeyenlerin ya da bilmeyenlerin sonsuza kadar sürecek zincirlere
mahkum edilerek hüküm giymelerinin (Krş. Yah. 6) dışında nedir? Rab, bunun Kendisine ait
olduğunun ve Kendisinden geldiğinin kabul edilmesi için, bütün uluslara iletme görevini
elçilerine emanet ettiğinde bunu saygın tanıklığıyla onurlandırdı – ve hem elçileri hem de bu
görevin gelecekte verileceği herkesi olağanüstü güçlendirerek bunu yaptı. Elçiler için, vaaz
ederlerken sürekli ve yetkin bir güvence altında olmak önemliydi. Onlar bunu sadece bitmez
tükenmez bir emekle, özenle, sıkıntı ve tehlikelerin içinde iletmediler. Sonunda kendi
kanlarıyla da mühürlediler. Bu güvencenin boşu boşuna ya da yararsız değil, güç ve kudretle
dolu olduğunu öğrenebilsinler diye, böylesine sıkıntı, güçlük ve tehlike içinde Tanrı’nın işini
yaptıklarına inanmaları onlar için önemliydi, diyorum. Bütün dünya onlara karşıyken ve
onlara saldırırken Tanrı’nın yanlarında olduğunu kabul etmek onlar için önemliydi.
Gözlerinin önünde öğretilerini yazan Mesih yeryüzünde yokken, kendilerine verdiği doktrinin
gerçek olduğunu O’nun gökyüzünde onayladığını bilmek onlar için önemliydi. Öte yandan
kendilerini dinleyenlere, Müjde’nin doktrininin elçilerin değil, Tanrı’nın Sözü olduğuna dair
yanılgıya düşmeden tanıklık etmeleri gerekiyordu.363 Bu, yeryüzünde doğmuş değil, gökten
inen bir sesti. Bunlar – günahların bağışlanması, sonsuz yaşam vaadi, kurtuluş müjdesi- insan
362
Calvin’in Kutsal Yazı’nın sağlıklı yorumlanmasına dair yaptığı tanımlardan biri. Krş.
Comm. Gal. 4:22: doğal ve apaçık anlamda… kararlılıkla kalalım”; II. v. 19, dn 39; III. iv. 4,
dn 8.
363
Krş. IV. viii. 8, dn 7; IV. viii. 9, dn 9; Kutsal Yazı’nın tanrısal yazarlığı onun doktrininin
yazarlığıdır.
749
gücüyle olamazdı. Mesih, elçiler Müjde’yi vaaz ederlerken hizmetin sürdürülmesinde onların
hiçbir rolleri olmadığına, sadece onların ağızlarını araç olarak kullanıp konuşanın ve her şeyi
vaat edenin Kendisi olduğuna tanıklık etti. Bu durumda Mesih, onların vaaz ettikleri
günahların bağışlanmasının Tanrı’nın gerçek vaadi ve telaffuz ettikleri lanetin Tanrı’nın
kuşku duyulmayan yargısı olduğuna tanıklık etti. Üstelik kim vaaz ederse etsin, Müjde’nin
sözünün Tanrı’nın Kendi cümlesi olduğundan herkesin emin olması ve kuşku duymaması için
bu tanıklık her çağ için edildi ve değişmezliğini korumaktadır. Bu Söz yüce yargı
makamından açıklanmış, Yaşam Kitabına yazılmış, göklerde onaylanmıştır. Değişmez ve
sabittir. Bu parçalardan, anahtarların verdiği yetkinin sadece Müjde’yi vaaz etmek olduğu ve
bu yetkinin insanlara, hizmet kadar fazla verilmediği sonucunu çıkarıyoruz. Çünkü Mesih, bu
yetkiyi fiilen insanlara değil, insanları hizmetli kıldığı Sözü’ne vermiştir.
2 . Bağlama ve çözme yetkisi
Söylediğimiz gibi, başka bir parçada, Mat. Böl. 18’de bağlama ve çözme yetkisi ele
alınır. Burada Mesih şöyle der: “Eğer kardeşin topluluğu dinlemezse, onu putperest ya da
vergi görevlisi say. Size doğrusunu söyleyeyim, yeryüzünde bağlayacağınız her şey gökte de
bağlanmış olacak. Yeryüzünde çözeceğiniz her şey gökte de çözülmüş olacak” [Mat. 18:1718]. Bu bölüm bütünüyle ilki gibi [Mat. 16:19] değildir. Biraz farklı anlaşılmalıdır. Ama ikisi
arasında dikkati çeken bir bağlantı kurulmayacak kadar da farklı anlamıyorum. Đkisi de bu ilk
açıdan benzerdir; her birinde belli bir bildiri vardır; ikisinde de aynı bağlama ve çözme yetkisi
(yani Tanrı’nın Sözü’nün aracılığı), aynı emir, aynı vaat vardır. Ama şu açıdan farklıdır: Đlk
parça özellikle Söz’ün hizmetlilerinin verdiği vaazla ilgilidir; ikincisine kiliseye emanet
edilen aforoz disiplininde başvurulur. Ama kilise bu kişiyi aforozla bağlar –onu sonsuza kadar
mahvolmaya ve umutsuzluk içinde yaşamaya atarak değil, yaşamanı ve ahlakını suçlu
bulduğu ve tövbe etmezse suçundan dolayı onu uyardığı için. Paydaşlığa kabul ettiği kişiyi
çözer. Onu, Mesih Đsa’daki birliğin paydaşı yapar. Bu nedenle, hiç kimse kilisenin yargısını
inatla küçümsemesin ya da imanlıların oylarıyla suçlu bulunmanın önemsiz olduğunu
düşünmesin diye Rab, imanlıların verdiği böyle bir hükmün Kendi kararının ilanından başka
bir şey olmadığına ve onların yeryüzünde yaptıkları her şeyin gökte onaylandığına tanıklık
eder. Çünkü onlarda sapkını suçlu bulmalarını sağlayan Tanrı’nın Sözü vardır. Onlarda, tövbe
eden kişinin lütfu almasını sağlayan Tanrı’nın Sözü vardır. Onlar yanlış yapamazlar ya da
Tanrı’nın hükmüne ters düşmezler, çünkü sadece Tanrı’nın yasasına göre yargılarlar. Bu yasa
belirsiz ya da dünyasal bir görüş değil, Tanrı’nın kutsal isteği ve göksel açıklamadır.
Bu deliler (beyinsizliklerinin kendilerini sürüklediği üzere) –kısaca, bilindiği üzere ve
gerçekçi yorumladığıma inandığım- bu iki parçaya dayanarak ayrım gözetmeden şimdi itiraf
ettirmeye, aforoz etmeye, yargılamaya, yasaları oturtacak bir çerçeve hakkı elde etmeye ve
bağışlamaya çalışıyorlar. Aslında Roma gözetmenliğini başpiskoposluk yapmak için ilk
parçadan alıntı yapıyorlar.364 Anahtarlarını istedikleri her kilide ve her kapıya nasıl
uyduracaklarını iyi biliyorlar. Hayatları boyunca çilingirlik sanatı yaptıkları söylenebilir!
3 . Sivil yargılama yetkisi ve kilisenin yargılama yetkisi
Bazıları bütün bunların geçici olduğunu, yöneticiler dinimizin ikrarına yabancı
kaldıkça devam edeceğini düşünürler.365 Burada yanılıyorlar, çünkü kilisenin yetkisiyle sivil
364
Aquinas, Summa Theol. III, Ek. xxi; xvii. 2; xxv. 2; J. Faber, Malleus in haeresim
Lutheranorum (Köln, 1524) fo. 80b vd).
365
Hıristiyan devletin kilise yönetiminde aktif ve yetkili bir rol oynadığını kabul eden Zwingli
ile Bullinger’in görüşlerine apaçık bir dokundurma. Krş. W. Köhler, Das Zürcher Ehegericht
und seine Auswirkung; R. Staehelin, Huldreich Zwingli, sein Leben und Wirken II. 144 ‘de
sinodun Zwingli’nin etkisi altında devlete aforoz hakkı verilmesini kabul ettiği belirtilir. R.
750
yetki arasında nasıl büyük bir fark ve benzemezlik olduğunun farkında değiller. Kilisenin,
ceza vermek ya da baskı yapmak için kılıç kullanma hakkı, zorlama yetkisi, hapse atma ve
yöneticilerin yaygın olarak verdikleri başka cezaları verme yetkisi yok. O zaman bu,
günahlıyı kendi isteğine karşı çıkarak cezalandırma sorunu değil, ceza almaya gönüllü olarak
tövbe eden günahlının sorunudur. Bu iki kavram çok farklıdır. Kilise, yöneticiye uygun olan
işi üstlenmez. Yönetici de kilisenin yaptığı işi yapamaz. Bir örnek bunu daha belirgin duruma
getirir. Birinin sarhoş olduğunu düşünün. Đyi yönetilen bir kentte bunun cezası hapis olacaktır.
Birinin zina ettiğini düşünün. Cezası bunun benzeri ya da daha çok, daha ağır olacaktır.
Böylece yasalar, yönetici ve dışsal adalet tatmin edilecektir. Yine de o, hiçbir tövbe belirtisi
göstermeyebilir, tersine söylenebilir ya da homurdanabilir. Kilise burada duracak mı? Bu
insanlar Mesih’i ve O’nun kutsal kurumunu incitmeden Rab’bin Sofrası’na kabul edilemez.
Mantık, kötü örnek olarak kiliseyi gücendiren biri, pişmanlığını ciddi şekilde duyurduğunda
yol açtığı gücenmenin giderilmesini gerektirir.
Aksi takdirde bunun çok semeresiz olduğunu düşünenler bu tartışmayı daha da ileri
götürürler. Bu görevleri yapacak hiçbir yönetici olmadığı için, Mesih’in bu görevleri kiliseye
verdiğini söylerler. Ama yönetici çoğunlukla ihmalci davranır. Belki de Đmparator
Theodoius’un başına geldiği gibi, kimi zaman kendisi cezayı hak edebilir.366 Söze hizmet
etmenin neredeyse tümü hakkında çok şey söylenebilir. Karşıtlarımıza göre, önderler bugün
ortaya çıkan yanlış işleri azarlamaktan vazgeçsinler, çıkışmayı, azarlamayı bıraksınlar. Çünkü
bunları yasalarla ve kılıçla düzeltmesi gereken Hıristiyan yöneticiler var. Yöneticinin ceza ve
fiziksel dizginlemeyle kiliseyi suçlardan arındırmak zorunda olması gibi, karşılığında Söze
hizmet eden kişi de birçok kişinin günah işlememesi için yöneticiye yardım etmelidir.
Görevleri öylesine birleşmelidir ki, biri diğerine engel olmasın, birbirine yardım etme
görevini üstlensin.
4 . Kilise ve Hıristiyan yönetici
Aslında biri, Mesih’in sözlerini [Mat. Böl. 18] iyice tarttığında, kilisede geçici değil,
kurulu ve sürekli bir düzenden söz edildiğini kolayca anlayacaktır. Uyarılarımıza itaat
etmeyenleri yöneticiye şikayet etmek bizim için uygun değildir. Ne var ki, yönetici kilisenin
görevini üstlendiğinde bu gerekli olacaktır. Bu ne vaat eder? “Size doğrusunu söyleyeyim,
yeryüzünde bağlayacağınız her şey…” [Mat. 18:18] sözünün bir yıllığına mı yoksa birkaç
yıllığına mı olduğunu söyleyeceğiz? Dahası Mesih burada yeni bir şey kurmamış, halkının
kadim kilisesinde her zaman dikkat edilen geleneği izlemiştir. Bununla, kilisenin,
başlangıçtan beri sahip olduğu ruhsal yargılama yetkisi olmadan süremeyeceğine işaret
etmiştir. Bu, her zaman geçerli olan anlaşmayla doğrulanmıştır. Đmparatorlar ve yöneticiler
Mesih’i kabul etmeye başladıklarında, bu ruhsal yargılama yetkisi hemen geçersiz sayılmadı.
Ama öyle bir düzenleme yapıldı ki, hemen sivil yargılama yetkisinin dışında bırakılmadı ya
da onunla karıştırılmadı. Bu doğruydu! Çünkü yönetici Tanrı’ya bağlı biriyse kendini
Tanrı’nın çocuklarının gösterdikleri ortak itaatinin dışında tutmak istemeyecektir. Yönetici
için, Tanrı’nın Sözü’ne göre yargılayan kiliseye itaat etmek bunun hiç de önemsiz bir parçası
değildir – bu yargıyı geçersiz saymaması gerektiği sürece! Ambrose, “Bir imparatora” der,
“kilisenin çocuğu denmesinden daha onurlu ne vardır?367 Çünkü iyi bir imparator kilisenin
Ley, Kirchenzucht bei, Zwingli’nin hükümetin disiplini kontrol etmesini nasıl akladığına
işaret eder, s. 99-105. Bullinger dinin yönetilmesinde yöneticilerin işlevini hararetle
belirtirken onları Rab’bin Sofrası ve vaftiz görevlerinin dışında tutar: Decades II. vii (The
Parker Society, Bullinger I. 323 vdd, 329)
366
Krş. aş. bk. m. 4 ve IV. xii. 7.
367
Ambrose, Sermons Against Auxentius… on Yielding the Milan Basilica xxxvi (MPL 16.
1018; çev. NPNF 2 ser. X. 436); Krş. IV. xii. 7
751
üzerinde değil, içindedir.” Yöneticiyi onurlandırmak için kiliseyi bu yetkisinden yoksun
bırakanlar yanlış bir yorum yaparak, Mesih’in sözünü sadece yozlaştırmakla kalmıyorlar.
Elçiler döneminden bu yana yöneticilik onurunu ve görevini üstlenmiş olan bütün kutsal
gözetmenleri de sahte bir nedene dayanarak hiç de hafif olmayan bir şekilde suçluyorlar.
5 . Kilisenin yargılama yetkisinin ruhsal karakteri
Ama öte yandan Mesih Karşıtı’nın krallığını devirmek ve Mesih’in gerçek Krallığını
yeniden kurmak istiyorsak, neyin yürürlükten kaldırılacağını ve eski dönemden kalan neyin
düzeltileceğini bilelim diye, önceleri kilisenin yargılama yetkisinin gerçekte nasıl
kullanıldığını ve kötüye kullanmanın içeriye nasıl sızdığını görmemiz gerekiyor.
Öncelikle kilisenin yargılama yetkisinin amacı şudur: suçlara karşı direnmek ve baş
gösteren bir skandalı tümüyle gidermek. Onun bu şekilde kullanılmasında iki şey hesaba
katılmalıdır: bu ruhsal yetki kılıç kullanma hakkından tümüyle ayrı tutulmalıdır; ikincisi tek
bir kişinin değil, yasaya uygun bir meclisin kararıyla yönetilmelidir.368 Kilise daha temiz
durumdayken bunların ikisine de dikkat edilmiştir [1Ko. 5:3-5].
Kutsal gözetmenler yetkilerini para, hapis ya da sivil cezalar vererek değil, sadece
uygun olduğu üzere, Tanrı’nın Sözü’nden yararlanarak kullandılar. Kilisenin en ağır cezası,
deyim yerindeyse son darbesi, ancak gerektiğinde başvurulan aforozdur. Bu fiziksel bir güç
gerektirmez. Tanrı’nın Sözü’nün gücü yeterlidir. Kısaca, kadim kilisenin yargılama yetkisi,
Pavlus’un önderlerin ruhsal yetkisi konusunda öğrettiklerinin (deyim yerindeyse) uygulamaya
konulmasını duyurmaktan başka bir şey değildi. Pavlus “Kendini Tanrı bilgisinin üzerinde
tutan her kaleyi yıkacak, her kuleyi yerle bir edecek, her düşünceyi tutsak edip Mesih’e
bağımlı kılacak, her itaatsizliği cezalandırmaya hazır olacak güç bize verilmiştir” [2Ko. 10:4–
6]* der. Mesih’in öğretisi vaaz edilerek yapıldığı için, bu öğretiş maskaralığa dönmesin diye,
kendilerinin iman evinin halkından olduğunu ikrar edenler, öğretilenlere uygun olarak
yargılanmalıdır. Hizmet, gizlice uyarılacakları ya da daha sert şekilde düzeltilecekleri çağırma
ve Rab’bin Sofrası’nın bu büyük gizemine saygısızlık etmeden kabul edilemeyeceklere bu
sofranın paydaşlığını yasaklama hakkıyla birleştirilmezse bu yapılamaz. Bu nedenle Pavlus
başka bir yerde yabancıları yargılamanın bizim işimiz olmadığını söylerken [1Ko. 5:12]
kilisenin çocuklarının, günahlarının cezası olarak suçlanmalarını zorunlu tutar. Sonra da
imanlıların hiç birinin bağışık olmadığı geçerli yargılar olduğunu belirtir.
(Gözetmenlerin yersiz iddialarının yol açtığı kötüye kullanmalar, 6-10)
6 . Kadim kilisede adalet yönetimi bireyin görevi değildi
(Belirttiğimiz gibi369) bu yetki, istediği her şeyi yapması için tek kişinin elinde değil,
ihtiyarlar meclisinin elindeydi. Kent için Senato neyse, ihtiyarlar meclisi de kilise için oydu.
Cyprianus, yaşadığı dönemde yetki kullanan kişilerden söz ederken, genellikle gözetmeni
368
Calvin’in tek bir kişi yerine birçok kişiden oluşan bir hükümeti tercih ettiği IV. iii. 15’te
belirtilmiştir. Krş. IV. iv. 10, 11 ve özellikle IV. xx, 8.
*
2Ko. 10:4-6 “Savaşımızın silahları insansal silahlar değil, kaleleri yıkan tanrısal yüce güce
sahip silahlardır. Safsataları, Tanrı bilgisine karşı diklenen her engeli yıkıyor, her düşünceyi
tutsak edip Mesih’e bağımlı kılıyoruz. Mesih’e tümüyle bağımlı olduğunuz zaman, O’na
bağımlı olmayan her eylemi cezalandırmaya hazır olacağız” 2003³; “Cengimizin silahları
cismani değildirler, fakat kaleleri yıkması için Allah indinde kudretlidirler; düşünceleri ve
Allahın bilgisine karşı kalkışan her yüksek şeyi yıkıyoruz ve her fikri Mesih itaatine esir
ediyoruz; ve ne zaman itaatiniz tamamlanırsa, her itaatsizliğin öcünü almaya hazırız” 1995
(çev. n.)
369
Krş. yk. bk. dn 10. “Đhtiyarlar meclisi” (consessus Seniorum) disiplin uygulayan kurulun
toplantısı ya da oturumudur.
752
bütün din adamlarıyla bağdaştırır. Ama başka bir yerde din adamlarının, halkı tartışmanın
dışında tutmadan yönetmelerini de belirtir. Şunları yazar: “Gözetmenliğimin henüz
başındayken din adamlarının öğütleri ve halkın rızası olmadan hiçbir şey yapmamaya karar
verdim.”370 Ama kilisenin yargılama yetkisinin yaygın ve geleneksel düzeni (dediğim gibi371)
iki çeşit olan ihtiyarlar senatosu aracığıyla yürütülürdü. Bazıları öğretmenliğe diğerleri sadece
ahlakı eleştirmeye atanırdı. Bu kurumun ilk durumu, Ambrosius döneminde din adamlarının
kilisenin yaptığı yargılamada tek başlarına oturacakları kadar giderek yozlaştı. Ambrosius şu
sözlerle bundan şikâyet eder: “Eski sinagogda, daha sonra da kilisede ihtiyarlar vardı. Onlara
danışılmadan hiçbir şey yapılmazdı. Tek başlarına önemli görünmek isteyen okumuş kişilerin
belki üşengeçlikleri ya da daha çok gururlarıyla değilse, hangi ihmalcilikle bunun kullanılmaz
olduğunu bilmiyorum.”372 En azından henüz hoş görülebilir bir düzen varken daha iyi bir
durumun şu ya da bu şekilde çökmesine kutsal bir insanın nasıl içerlediğini görüyoruz! Eski
yapının neredeyse hiçbir izinin kalmadığı bu şekilsiz yıkıntıları görseydi – nasıl feryat ederdi!
Önce yasaya ve adalete aykırı olarak gözetmen, kiliseye verilen şeyi sadece kendisi için iddia
etti. Sanki tıpkı Senato sürgüne gönderilmiş, konsül tek başına yetkiyi eline geçirmişti. Ama
gözetmenin onuru diğerlerinin daha üstündeyse, bu durumda meclisin yetkisi tek
kişininkinden daha çoktur. Bir kişinin ortak yetkiyi devralarak hem despotça kurallara
uymamaya kapı açması, hem de kiliseye ait olan şeyi eline geçirmesi ve Mesih’in Ruhu’nun
atadığı meclisi baskı yaparak dağıtması çok kötü bir ahlaksızlıktır.
7 . Yargılama yetkisinin ve disiplinin yozlaşması
Ama (bir kötülüğün başka bir kötülüğe yol açtığı üzere) gözetmenler işlerini dikkate
değmeyen bir şey diye küçümseyerek başkalarına bıraktılar. Sonuçta bu görevi yerine
getirecek “yetkililer”373 yarattılar. Bunların ne tür insanlar olduklarından henüz söz
etmiyorum; sadece seküler yargıçlardan farklarının olmadığını söylüyorum. Bununla beraber,
davalar sadece dünyasal konularda açılsa bile, buna hala “ruhsal yargı” dediler. Başka bir
kötülüğü olmasa da, bu insanlar hangi yüzsüzlükle ağız dalaşı yapılan bir mahkemeye “kilise
mahkemesi” demeye cesaret ediyorlar?
Ama uyarılar var; aforoz var. Açıkçası Tanrı’yla alay ediyorlar. Yoksul birinin borcu
mu var? Mahkemeye çağrılıyor. Geldiğinde suçlu bulunuyor. Suçlu bulunduğunda borcunu
ödemezse uyarılıyor; ikinci uyarıdan sonra aforoza doğru bir adım atılıyor; gelmezse yargıya
teslim olması için uyarılıyor; süreyi geçirirse uyarılıyor ve kısa süre sonra aforoz ediliyor.
Size soruyorum, burada Mesih’in kurumuna, eski geleneğe ya da kilisenin yöntemine uygun
olan ne var?
370
Cyprian, Letters xvi. 2; xvii. 2; xiv. 4 (CSEL 3. ii. 518, 522, 512; çev. ANF [sırayla
mektup ix, v ve xi] V. 290, 285, 292). Bu mektupların ilkinde Cyprian, “gözetmenin ve din
adamlarının ellerini koymalarıyla” ifadesini kullanır.
371
Yöneten ve öğreten ihtiyarlar arasındaki ayırıma IV. iv. 1; IV. xi. 1’de değiniliyor. Krş.
Ecclesiastical Ordinances (1541) (CR X. Đ. 18, 22; çev. LCC XXII. 60, 63) Konu
Westminister Kongresi’nde tartışıldı. Erastus ve Bağımsızlık yanlıları Presbiteryen çoğunluğa
karşıydılar (1644). Kongre’nin benimsediği Presbiteryen Kilise-Hükümet Tanrı’nın Sözü’ne
hizmet edenlerin dışında “genellikle ihtiyar denen… diğer kilise yöneticilerine” yetki verdi.
Geri plandaki yönetici yaşlılar ve Cemaatçiliğin gelişmesi için bk. H. M. Dexter, The
Congregationalism of the Last Three Hundred Years, s. 238, 260 vdd, 276, 314 vd, 424 vdd.
372
Ambrosiaster, Commentary on I Thimothy 5: 1 (MPL 17. 475 vd)
373
“Officiales”. Daha çok gözetmen yardımcısı adı verilen “yetkili”, on ikinci yüzyıldan bu
yana gözetmenlik bölgesindeki yargı konularında gözetmene yardım eder. Bk. Catholic
Encyclopedia, m. “Vicar-General”.
753
Ama orada ahlaksızlık suçlarına da bakıyorlar. Yani zina, şehvet düşkünlüğü,
sarhoşluk ve bu tür kötü davranışlara bakıyorlar ama deyim yerindeyse bunları besliyorlar ve
söze dökmeden onaylıyorlar – sadece halktan kişileri değil, din adamlarını da. Ya göz
yumarak çok ihmalci görünmesinler ya da para sağsınlar diye çok az kişiyi huzurlarına
çağırıyorlar. Yağmalardan, soygunlardan, zimmete geçirmelerden ve bunların yanında dine
saygısızlıklardan söz etmiyorum. Bu göreve seçilen bu tür insanların birçoğunu söz etmeden
geçiyorum. Şunu söylemek yeterliden de öte. Romacılar ruhsal yargılama yetkileriyle
övündüklerinde, Mesih’in kurumsallaştırdığı yönteme başka hiçbir şeyin bundan daha çok ters
olmadığını ve bunun, karanlığın aydınlığa benzememesi gibi, eski geleneğe hiç
benzemediğini kolayca gösterebiliriz.
8 . Gözetmenlerin dünyasal yetkisi bu görevin anlamıyla çelişkilidir
Burada ortaya konabilecek her şeyden söz etmememize ve söylediklerimizi birkaç
kelimenin içine sıkıştırmamıza rağmen, hiç kimsenin kuşku duymasına yer bırakmayan büyük
bir zafer kazandığımıza güveniyorum. Papanın bütün kraliyet maiyetiyle birlikte övündüğü
ruhsal yetki, Tanrı’nın Sözü’ne karşı dinsiz bir despotluk ve halkına karşı adaletsizliktir.
Aslında “ruhsal yetki” deyimine ben, zavallı insanları Tanrı’nın Sözü’nün eski saflığından
saptırdıkları yeni doktrinlerini oluştururken gösterdikleri cesareti, bu insanları tuzağa
düşürdükleri kötü gelenekleri, piskopos yardımcılarının ve yetkililerin yürüttükleri kilisenin
sözde yargı yetkisini de katıyorum. Mesih’e aramızda bir krallık sağlarsak bunun, bütünüyle
bu egemenlikteki tek sonucu hemen parçalanmak ve harabeye dönmek olabilir.
Dahası kılıç vicdanlar için kullanılmadığından,374 şimdi kılıç yetkisini tartışmakla
ilgilenmiyoruz. Onlar kılıç yetkisini de iddia ediyorlar.375 Ne var ki, bu açıdan onların her
zaman kendileri gibi oldukları, yani kabul edilmek istedikleri şeyden, kilise önderliğinden çok
uzak oldukları dikkat edilmeye değer.
Đnsanların bireysel yanlışlarını değil, düzenin bütünündeki ortak suçu, düzendeki
gerçek vebayı suçluyorum. Çünkü düzen bolluk ve gururlu unvanlarla donatılmazsa
bozulacağı sanılıyor. Şayet bu konuda Mesih’in yetkisini istiyorsak, “Ulusların önderleri
onlara egemen kesilir…Sizin aranızda böyle olmayacak” [Mat. 20:25-26; Luk. 22:25-26]
dediğinde, Söz’üne hizmet edenlere sivil yönetimi ve dünyasal yetkiyi yasaklamak
istediğinden hiç kuşku yoktur. O, sadece kilise önderinin görevinin prensin görevinden farklı
olduğunu değil, olayların tek bir insanda toplanamayacak kadar farklı olduğunu da söylemek
istiyordu.
Musa’nın bir zamanlar iki görevi birden yapması öncelikle ender bir mucize
aracılığıyladır; ikincisi bu, olaylar daha iyi bir düzene sokuluncaya kadar sürecek olan geçici
bir düzenlemeydi. Ama Rab belirli bir tarz emrettiğinde sivil yönetim Musa’ya bırakıldı;
kahinlikten kardeşi adına çekilmesi emredildi [Çık. 18:13-26]. Doğru olan buydu; çünkü bir
kişinin iki yüke yetmesi doğaya terstir.
Her çağda bu, kilisede özenle dikkate alınmıştı. Kilisenin gerçek şekli devam ettiği
sürece gözetmenlerin hiç biri kılıç hakkını ele geçirmeyi düşünmemiştir. Ambrosius
döneminde “imparatorlar, rahiplerin imparatorluğa göz dikmelerinden daha çok rahipliğe göz
374
Krş. yk. bk. m. 5; IV. xx. 10.
Yukarıda 5. maddede “ius gladii” ya da cezada kılıç kullanma hakkıyla, kilise disiplininde
uygulanan ruhsal yetki arasında ayırım yapılmaktadır. Yine de III. Innocent ve daha sonraki
papalar papalığın kılıç kullanma hakkı olduğunu apaçık iddia etmişlerdir. Bk. III. Innocent,
Regestae VII. 212 (MPL 215. 527); IV. Innocent, “Potestas gladii apud ecclesiam est
implicata”; Mirbt, Quellen zur Geschichte des Papsttums, 5. basım, s. 198; VIII. Boniface,
“The temporal sword is in the Power of Peter”; Unam sanctam (1302) (Mirbt, a.g.e., s. 210;
çev. O. J. Thatcher ve E. McNeal, Source Book for Medieval History, s. 315).
375
754
dikiyorlar” atasözü yaygındı. Ambrosius’un daha sonra söyledikleri herkesin zihnine
kazılmıştır: “Saraylar imparatora, kiliseler rahibe aittir.”376
9 . Gözetmenlerin prensin yetkilerini üstlenmeleri
Gözetmenlerin yük taşımadan ya da sıkıntı çekmeden unvan, saygınlık ve görevlerinin
getirdiği zenginliklere sahip olmalarının bir yolu aslında bulundu. Ama daha sonra onları
iyice başıboş bırakmamak için, kılıç hakkı verildi ya da daha çok, onlar bu hakkı ele
geçirdiler. Bu durumda hangi bahaneyle bu utanmazlığı savunacaklar? Hukuk davalarına ve
kentlerin, eyaletlerin yönetimine bakmak, kendi faaliyetlerinden çok çok çok uzak olan
faaliyetleri üstlenmek gözetmenlerin görevi mi? Kendi görevlerinde yapılacak o kadar çok
çalışma ve iş var ki, kendilerini bütünüyle ve sürekli olarak buna verselerdi ve araya giren
kesintilerle dikkatleri dağılmasaydı bu göreve zar zor yeterli olurlardı.
Ama bu inatçılıkları yüzünden, Mesih’in Krallığı’nın hak ettiği şekilde ancak böyle
gelişeceğiyle ve bu arada kendilerinin de çağrıldıkları görevlerden fazla uzaklaşmadıklarıyla
övünmekte duraksamadılar.
Đlk nokta söz konusu olduğunda bu, kibirli krallara korku esini verecek kadar onları
yüksek bir konuma getiren kutsal görevlerine uygun bir süsse, bu yolla onların onurlarını
ciddi şekilde inciten Mesih’e karşı çıkmalarının bir nedeni vardır. Onların görüşlerinde bu
sözlerden başka söylenecek daha çirkin ne var? “Ulusların önderleri onlara egemen
kesilir…Sizin aranızda böyle olmayacak” [Mat. 20:25-26; Mar. 10: 42-44; Luk. 22:25-26].
Yine de Mesih, hizmetlilerine ilk desteklediğinden ve kabul ettiğinden daha ağır bir yasa
dayatmadı. “Kim beni üzerinizde yargıç ya da hakem yaptı?” [Luk. 12:14] der. Onun
yargılama görevini kabul etmediğini görüyoruz. Bu iş Onun göreviyle uyuşsaydı bu, kabul
etmeyeceği bir şey değildi. Hizmetliler, Rab’bin Kendisinin boyun eğdiği bir konum için
kendilerine zorlama getirilmesine izin mi vermeyecekler?
Keşke söyledikleri kadar kolayca deneyimlerine dayanarak bunu kanıtlayabilselerdi!
Sofra kurmak için Tanrı’nın Sözü’nü vaaz etmekten vazgeçmek elçilerin gözüne iyi
görünmedi [Elç. 6:2]. Bunun öğretilmesini istemedikleri için, hem iyi bir gözetmen hem de iyi
prens olmanın aynı adamın görevi olmadığı gerçeğini kabul etmek zorunda kaldılar.
(Kendilerine verilen armağanların büyüklüğüne göre, kendilerinden sonra dünyaya gelen
insanlardan daha çok ve daha büyük sıkıntılarla karşılaşarak bunlarla daha iyi başa çıkabilen)
elçiler yükün altında yığılmadan hem Söze hem de sofralara hizmet etme sorumluluğunu
yüklenemeyeceklerini itiraf ediyorlarsa – elçilerle karşılaştırılacak hiçbir şeyleri olmayan bu
küçük adamlar gösterdikleri gayrette nasıl yüz kat daha üstün oluyorlar? Buna kalkışmak bile
en utanmazca ve en küstahça özgüvendir! Ama bunun yapıldığını görüyoruz –başarının ne
olduğu belli! Bunun, görevlerini bırakıp diğer tarafa geçmelerinden başka bir sonucu olamaz.
10 . Gözetmenlerin bu dünyasal yetkileri nasıl oluştu?
Romacıların azar azar başlayıp giderek büyük ilerlemeler kaydettiklerinden hiç kuşku
377
yok.
Çünkü daha ilk adımda bu kadar yükseğe tırmanamazlardı. Ama aynı zamanda
kurnazlık ve çapraşıklık sanatlarında da gizlice ilerleme kaydettiler. Böylece olup bitinceye
kadar kimse bunu önceden göremedi. Diğer zamanlarda fırsat elverdikçe terör ve tehditle
376
Ambrose, Letters xx. 23, 19 (MPL 16. 1001, 999).
Buradaki tarihsel bakış açısı için J. P. Whitney, Reformation Essays V, “The Growth of
Papal Jurisdiction Before Nicholas I”, s. 130-168 ve W. Hobhouse, The Church and the
World in Idea and History, 5. ders, “The Pope and the Empire”, s. 167-215’e başvurmak
yararlı olabilir. Krş. Luther, Why the Boks of the Pope and His Followers Were Burned
(Werke WA VII. 161-182; çev. B. Woolf, Reformation Writings of Martin Luther, s. 76-88).
377
755
prenslerden yetki artışı kopardılar. Yine bazı zamanlarda prenslerin cömertliğe
niyetlendiklerini gördüklerinde onların aptalca ve zararlı cömertliklerini kötüye kullandılar.
Geçmişte bir anlaşmazlık çıktığında bir hukuk davasının zorunlu duruma gelmesinden
kaçınmak için, dine bağlı kişiler yargılamayı gözetmene bıraktılar, çünkü onun
dürüstlüğünden kuşkuları yoktu. Eski gözetmenler (Augustinus’un bir yerde açıkça belirttiği
gibi378) büyük endişe duyarak bu kararlara çoğunlukla katılıyorlardı ama taraflar tartışma
konusu olan bir dava için mahkemeye çıkmakta acele etmesinler diye, bu sıkıntıya çoğunlukla
isteksizce katlanıyorlardı. Romacılar gönüllü olarak hakemlik yapıyorlardı –bu, hukuk
mahkemelerindeki gürültüye hiç benzemeyen bir şeydi- sıradan bir yargılamaydı.
Daha sonra kentler ve bölgeler zaman zaman çeşitli zorlukların altında ezildiğinde
korunmak için, imanlarıyla kendilerine kalkan olmaları için gözetmenlere başvurdular. Bu
insanlar olağanüstü kurnazlıklarıyla kendilerini koruyucu durumundan efendi durumuna
getirdiler.
Ama yasayı çiğneyen hizipleşmeler aracılığıyla büyük bir bölümü ele geçirdikleri
inkar edilemez. Yargılamayı isteyerek gözetmenlere bırakan prensler çeşitli dürtülerle böyle
yaptılar. Cömertliklerinin dine bağlılıkla bir benzerliği olduğunu kabul ettiler. Bu akılsız
liberallikleriyle kilisenin gönencine iyilik etmediler. Kilisenin kadim gerçek disiplinini
bozdular. Aslında doğruyu söylemek gerekirse, onu tümüyle yok ettiler. Prenslerin bu büyük
cömertliğini kendi yararları uğruna yanlış kullanan bu gözetmenler bu tek örnekten
yararlanarak yeterince kanıt ortaya koydular. Üstelik artık gözetmen değiller. Şayet onlarda
elçisel ruhun kıvılcımı olsaydı kuşkusuz Pavlus’un sözleriyle cevap verirlerdi: “Gönencimizin
silahları fiziksel değil, ruhsaldır”[2Ko. 10:4]* Ama kör bir açgözlülüğün elinde, kendilerini,
ardından gelenleri ve kiliseyi mahvettiler.
(Papalığın ölçüsüz ve hilekârca iddiaları ve dünyasal etkiyi ele geçirmesi, 11-16)
11 . Papanın dünyadaki üstünlüğünün kökeni
En sonunda gösterişsiz baronlukla yetinmeyen Roma papası, önce krallıklara, sonra
imparatorluğa el koydu. Sadece soygunculukla elde ettiğini şu ya da bu bahanelerle elinde
tutabilsin diye, kimi kez ona sahip olmanın tanrısal hakkı olmasıyla övündü, kimi kez
Constantinus’un Bağışı olduğu, kimi kez de başka bir hak iddiasında bulundu. Önce
Bernard’la birlikte cevap vereyim: “Bunu başka nedenlerle iddia ettiğini kabul etmemize
rağmen, yine de bu elçisel bir hak değildir. Çünkü Petrus sahip olmadığı bir şeyi veremezdi;
ama kendinden sonra gelenlere sahip olduğu şeyi verdi. Bu, kiliselere özen gösterilmekti.”
“Ama Rab’bimiz ve Efendimiz iki kişi arasında yargıç atanmadığını söylediği [Luk. 12:14]
için, hizmetli ve öğrenci herkesi yargılamıyorsa bunu değersizlik saymamalıdır.” Ama
Bernard sivil yasalardan söz eder, şunu ekler: “Bu durumda sizin yetkiniz mülkiyet için değil,
kötülükler içindir, çünkü mülkiyet nedeniyle değil, kötülükler nedeniyle Göklerdeki Krallığın
anahtarlarını aldınız. Hangisi size daha büyük onur geliyor: günahları bağışlamak mı,
mülkiyeti paylaşmak mı? Burada bir karşılaştırma yok. Bu temelin ve dünyasal şeylerin
dünyada kendi yargıçları, kendi kralları ve kendi prensleri var. Başkasının sınırını neden işgal
ediyorsunuz?” vb. Aynı şekilde şöyle der: “Başrahip yapıldınız” (Papa Eugenius’a hitap
ediyor) “Neden? Sanırım, egemenlik kurmak için değil. Bu nedenle, kendimizi çok
düşündüğümüz gibi, bize efendiliğin değil, hizmetliliğin verildiğini unutmayalım.
Peygamberin işini yapmak için asaya değil, bahçe çapasına ihtiyacınız var” Ayrıca şunları
378
Augustine, Psalms, Mez. 118. xxiv (MPL 37. 1570; çev. LF [Mez. 119: 115] Psalms V.
418)
*
2Ko. 10:4 “Savaşımızın silahları insansal silahlar değil, kaleleri yıkan tanrısal güce sahip
silahlardır” 2003³; “Cengimizin silahları cismani değildirler, fakat kaleleri yıkması için Allah
indinde kudretlidirler” 1995 (çev. n.)
756
söyler: “Elçilere efendiliğin yasaklandığı bellidir. Bu nedenle gidin, bir efendi olarak elçiliği
ya da bir elçi olarak efendiliği üstlenme cesareti gösterin.” Hemen ardından şöyle der:
“Elçiliğin tarzı şudur: efendilik yasaklanmıştır; hizmet emredilmiştir”379 Bu adam, gerçeği
anlattığını herkes anlasın diye bunları böyle söylese bile, aslında hiç bir şey söylenmeden de
tek bir şey çok açıktır. Roma papası Arles Konsili’nde, başrahip olarak iki kılıcın da hakkının,
tanrısal yetkiyle kendi hakkı olduğuna dair karar çıkarmaktan hiç utanmamıştır.380
12 . Constantinus’un Bağışı hilekarlık ve saçmalıktır
Constantinus’un Bağışı’na gelince, o dönemlerin tarihinde sadece ılımlı şiirler
yazanların bunun sadece ne kadar hayal ürünü olduğunu değil, ne kadar saçma olduğunu da
öğrenmeleri gerekmiyor. Ama tarihi bir yana bırakırsak Gregorius’un kendisi bu konuda
uygun ve yetkin bir tanıktır. Ne zaman imparatordan söz etse, “en yüce Efendi”, kendisine de
“değersiz kul” der. Aynı şekilde başka bir parçada şöyle der: “Dünyasal yetkisi nedeniyle
efendimiz, rahiplere gücenmeye çok hazır olmasın; ama Onun kulları olduklarını yetkin
biçimde göz önünde tutarak onları öyle yönetsin ki, onlara gerekli saygıyı da gösterebilsin.”
Yaygın bir eğilimle, halktan biri olarak görülmeyi ne kadar istediğini görüyoruz. Burada o,
başka birinin değil, kendi davası için yakarıyor. Başka bir yerde şöyle diyor: “Her Şeye
Egemen Tanrı’nın dine bağlı efendilerimize uzun ömür vereceğine ve Kendi merhameti
uyarınca bizi sizin ellerine teslim edeceğine güveniyorum.”381 Constantinus’un Bağışı
sorununu enine boyuna tartışmak istediğim için değil, yeri gelmişken okurlarım, Romacıların
papaları için dünyasal yetki iddiasında bulunduklarında ne kadar çocukça yalan söylediklerini
görebilsinler diye bu ifadelerden alıntı yapıyorum.
Bu durumda Augustinus Steuchus’un utanmazlığı daha iğrençtir. Bu kaybedilmiş
davada emeğini ve dilini papasına satma cesareti göstermiştir. Valla bu masalı tümüyle
çürütmüştü – keskin zekalı, bilgili biri için zor olmayan bir görev. Yine de (kiliseyle ilgili
konularda küçük şiirler yazan biri olarak) bu tartışma için uygun olan her şeyi söylememiştir.
Steuchus öne atılır ve net aydınlığı boğmak için mide bulandırıcı kısa şiirler yayar. Kuşkusuz
efendisinin davasını savunur. Bu, aynısı yapar görünen patavatsız bir adamın Valla’nın
taraftarlığını tartışmasından hiç de daha az etkisiz değildir. Aslında papaya para karşılığında
böyle destekçiler kiralatmaya değer bir dava! Tıpkı bu kiralık kavgacıların –Eugubinus’un
başına geldiği üzere- kazanma umuduyla kandırılmaları gibi!382
379
Bernard, On Consideration I. vi, 7; II. vi. 9-11 (MPL 182. 736; 747 vd.; çev. G. Lewis,
Bernard on Consideration, s. 24, 45 vdd)
380
Krş. yk. bk. m. 8, dn 15. Arles Konsili’nden (olasılıkla 1234’dekine) göndermede
bulunmak yanlıştır. Krş. OS V. 207, dn 5.
381
I. Gregory, Letters I. 5; IV. 20; III. 61; V. 36, 39 (MGH Epistolae I. 6, 254, 221, 318, 329;
MPL 77. 449, 689 [III.65], 662, 766 [V. 40], 750 [V. 21]; çev. NPNF 2 ser. XII. ii. 75 vd; 150
vd, 141, 176, 173)
382
Constantinus’un Bağışı (Donatio ya da Constitutum, Constantini) Papa I. Paul döneminde
(757-767) papalık yüksek mahkemesinde düzenlenmiş apaçık bir sahte belgeydi. Büyük
Constantinus’un Papa I. Silvester’a verdiği bir armağan senedinin şekli verilmişti. Papa I.
Silvester, bununla geniş bir alanın (Yahuda, Yunanistan, Asya, Trakya, Afrika ve Đtalya)
yöneticisi oluyordu. Aslında bu, Pippin’in (754) gerçek Bağışı’na dayanan sahte bir tarihsel
gerekçeydi. Pippin’in Bağışı’na göre, Đtalya’dan başlayan ve Lombardiyalılardan alınan yirmi
iki kenti kapsayan bir toprak papalığın yönetimine giriyordu. Reginald Pecock ve Nicolas of
Cusa’nın sahtecilik konusunda açıklamaları vardır. Lorenzo Valla’nın (1440) açıklaması
bunun sahte olduğuna dair bol bol ve tartışma kabul etmez kanıtlar ortaya koyar. Bk. C. B.
Coleman, The Treatise of Lorenzo Valla on the Donatian of Constantine (metin ve çeviri), s.
5-7, 10-19. Valla geç bir dönemin kanıtı olarak, belgenin geç döneme ait söz dağarcığından
757
13 . IV. Henry’yle Hildebrand’ın ilişkisi
Ama biri, bir yolu bulunarak kurulan bu imparatorluğun ne zaman yükselme dönemine
geldiğini sorarsa, papaların hala prenslerin uyrukları olmalarının ve imparatorun otoritesi
olmadan kimsenin papa yapılmamasının üzerinden henüz beş yüz yıl geçmemişti. Aynı adı
taşıyanların dördüncüsü olan Henry383 istikrarsız ve gözükara biriydi. Sağduyusu yoktu, çok
cesurdu, düzensiz bir yaşamı vardı. VII. Gregorius’un bu anlaşmayı değiştirme fırsatı verdi.
Henry bütün Almanya’nın gözetmenlerini kısmen satmak, kısmen de soygun planı yapmak
için sarayına getirdiğinde, kışkırttığı Hildebrand hakkını korumak için akla yakın bir neden
buldu. Đyi ve dinsel bir nedenle yakarır göründüğü için, birçok kişinin lehine ona yardım
edildi. Öte yandan prenslerin birçoğu, oldukça küstah yönettiği için Henry’den nefret
ediyorlardı. Sonunda kendisine VII. Gregorius adını veren Hildebrand, ahlaksız ve günahlı
biri olduğu için, kötü niyetini açıkladı. Bu nedenle, onunla işbirliğine giren birçok kişi onu
terk etti. Yine de şunu başardı: kendisinden sonra gelenler dokunulmazlıklarıyla sadece
boyunduruktan kurtulmadılar, imparatorları da kendilerine boyun eğdirdiler.384 Bunun
dışında, birbiri ardına gelen, (Jul Sezar’dan çok Henry’ye benzeyen) birçok imparator vardı.
Onlara boyun eğdirmek güç değildi, çünkü papanın açgözlülüğünü bastırmak için özellikle
etkin ama yasal yollar gerektiğinde kayıtsızca ve her şeyden korkarak evde oturuyorlardı. Bu
ünlü Constantine’ın Bağışı’na giydirilen çekici giysilerin hoş renklerini görüyoruz. Bunlarla
papa Batı imparatorluğu kendisine verilmiş gibi davranıyor.
14 . Büyük Gregorius döneminde zimmete geçirmenin aforoz edilmesi
O zamandan beri papaların kimi zaman sahtecilikle, kimi zaman hainlikle, kimi zaman
savaş silahlarıyla başkalarının topraklarını işgal etmesinin sonu gelmedi. 130 yıl önce, bugün
sahip oldukları otoriteyi ellerine geçirinceye kadar, (o zaman özgür olan) kenti kendi
kontrolleri altına girmek zorunda bıraktılar. Neredeyse iki yüzyıldan beri de bu otoriteyi
sürdürmek ya da artırmak için, hemen hemen yıktıkları Hıristiyanlığı zor durumda
bırakıyorlar (bunu kentin kontrolünü ellerine geçirmeden önce yapmaya başladılar).
Uzun zaman önce, Gregorius döneminde kilisenin mülkünün koruyucuları, kilisenin
mal varlığı olarak kayıt ettikleri arazilere el koydular. Hazinenin geleneğine göre, iddialarının
kanıtı olarak, bunlara ait tapu senetleri düzenlediler. O zaman Gregorius, gözetmenler
konsiline çağrı yaptı. Bu dindışı geleneğe şiddetle karşı çıktı. Kendi girişimiyle tapu senedi
yazarak mülkiyeti işgal etmeye çalışan din adamlarını, aynı şekilde bunun yapılmasını
emreden ya da cezasız bırakan bir gözetmeni aforoz edip etmeyeceklerini sordu. Hepsi
yararlanıp “barbar” diliyle alay eder. Valla’nın çalışmasının Ulrich von Hutten’ın yaptığı
basımı (1520), Luther’in bastırarak söz ettiği toprağın dayanağıdır, Einer aus den hohen
Artikeln des päpstlichen Glaubens, genannt Donatio Constantini (Werke WA L. 69-89).
Robert Barnes’ın Vitae Romanorum portificum (Wittenberg 1536)’da yaptığı gibi, Calvin’in
arkadaşı Sleidan da De quatuor summis imperiis (1559), s. 147; çev. A Brief Chronycle of the
Principall Empires, Babylon, Persia, Grecia, and Roma (Londra, 1563), fo. 45’de (Krş. IV.
viii, dn 38; OS V. 120, dn 4) Valla’nın izinden gider. Cochlaeus, Donation’un savunmasını
üstlenir, De Petro et Roma… (1525) fo. C 2a-3a, N 4a, Augustinus Steuchus Eugubinus,
Contra Laurentium Vallam in falsa donatione Constantini (Lyon, 1547). Krş. IV. vii. 27, dn
57; W. Ulman, The Growth of Papal Government in the Middle Ages, s. 62-65, 74-86.
383
Đmparator IV. Henry, 1056-1106.
384
Calvin’in Hildebrand hakkındaki görüşü Platyna’nın hayranlık uyandıran anlatımında
görülen görüşüyle hiç uyuşmaz. Barnes’ınkine a.g.e., P 8a-S 3b ve Sleidan’ın görüşüne uyar,
The Four Empires (Latince s. 262; Đngilizce fo. 796 vdd)
758
“Aforoz” ilan ettiler.385 Eğer tapu senedi yazarak bir arazi parçasının üzerinde hak iddia
etmek din adamlarının aforoz edilmesine değer bir suçsa – iki yüzyıldan beri papalar sadece
başka insanların ülkelerini ele geçirmek için savaşlar, kan dökme, orduları kılıçtan geçirme,
bazı kentleri yağmalama, diğerlerini yıkma, ulusları katletme, imparatorları enkaz haline
getirmekten başka bir şey yapmadıklarında- bu örneklere ceza vermek için hangi aforoz yeteri
kadar kudretlidir? Mesih’in görkeminden daha azını istemedikleri aslında mükemmelce
bellidir. Genelde sahip oldukları seküler yetkiden vazgeçmeyi isteseler Tanrı’nın görkemi,
sağlam doktrin ya da kilisenin güvenliği tehlikeye girmez. Ama egemenlik düşkünlüğüyle kör
gibi ve önlerini ardlarını düşünmeden gidiyorlar. (Peygamberin dediği gibi) sertlik ve şiddetle
[Hez. 34:4] yönetmezlerse hiçbir şeyin güvende olmadığını sanıyorlar.
15 . Roma din adamlarının dokunulmazlığı
Yargılama yetkisine Roma din adamlarının kendileri için öne sürdükleri
dokunulmazlık ekleniyor. Sivil bir yargıç önünde kişisel davalarına cevap vermenin
saygınlıklarına yakışmadığını varsayıyorlar. Kilise hem özgür hem de saygın olduğu için,
kamu mahkemelerinin ve yasalarının dışında tutulacaklarını düşünüyorlar.
Oysa kilisenin hakkını ilan ederken çok katı olan eski gözetmenler kendilerini
yargılamadılar. Bağımlılık altında olsalardı düzenleri bozulurdu. Dine bağlı imparatorlar da
karşı çıkmadan gerektiği sıklıkta düzenli olarak din adamlarını yargı makamlarına çağırdılar.
Constantinus, Đzmitlilere yazdığı mektubunda şöyle der: “Eğer gözetmenlerden biri
düşüncesizce bir sıkıntıya yol açarsa, Tanrı’nın bir hizmetlisinin, yani benim resmi otoritemle
küstahlığı engellenecektir.” Valantinian şunları söyler: “Đyi gözetmenler imparatorun
yetkisinin aleyhinde konuşmazlar ama büyük Kral’ın, Tanrı’nın emirlerini içtenlikle yerine
getirirler. Yasalarımıza uyarlar.”386 O zamanlar herkes hiçbir uyuşmazlık olmadan buna ikna
ediliyordu.
Aslında kilise davalarında gözetmenin yargısına başvuruluyordu. Örneğin; bir din
adamı yasayı çiğnemediyse ama sadece kanonları çiğnemekle suçlanıyorsa sivil mahkemeye
çağrılmazdı; ama davasına yargıç olarak gözetmen bakardı. Aynı şekilde imanla ilişkili bir
sorun varsa ya da kiliseyle gerçekten ilişkili başka bir konu hakkında uyuşmazlık varsa,
bunun yargısı kiliseye bırakılırdı. Ambrose’un Valentinian’a yazdıkları böyle anlaşılmalıdır:
“Soylu bir anısı olan babanız sadece sözle cevap vermedi ama imanla ilişkili bir davada
yargıçlık görevini niteliksiz ya da yargıya yabancı olmayan birinin yapmaması gerektiğini
yasalarla emretti.” Aynı şekilde şöyle der: “Kutsal Yazı’ya ya da kadim örneklere bakarsak
imanla ilişkili bir davaya –tekrar ediyorum, imanla ilişkili bir davaya- müdahale eden
gözetmenleri imparatorların yargılaması değil, müdahale eden Hıristiyan imparatorları
gözetmenin yargılamasının gelenek olduğunu kim yadsıyabilir?” Aynı şekilde şunları der:
“Ey Đmparator, ya gözetmenler ya da halk, söyledikleri gibi imanla ilişkili bir davanın kilisede
halkın önünde görülmesi gerektiğini söyleyerek gitmeme izin vermiş olsalardı, kilisenin
yönetim kuruluna gelecektim.”387 Aslında ruhsal bir davanın, yani dinle ilgili bir davanın,
dindışı kavgaların havada uçuştuğu bir sivil bir mahkemede görülmemesini öne sürer. Haklı
olarak herkes onun bu konudaki tutarlılığını över. Yine de baktığı bir davada iş fiziksel
şiddete geldi mi, yerini bırakacağını söyleyecek kadar ileri gider. “Bana verilen yeri isteyerek
bırakmayacağım” der, “ama zorlanırsam nasıl dayanacağımı bilmiyorum, çünkü bizim
silahlarımız dualarımız ve gözyaşlarımızdır.” Bu kutsal insanın büyük düşünmesinin yanında
eşsiz ölçülülüğüne ve sağgörüsüne dikkat edelim. Đmparatorun annesi Justina, onu
385
I. Gregory, Letters V. 57a (MGH Epistolae I. 364)
Theodoret, Ecclesiastical History I. xx; IV. viii (der. T. Gaisford, s. 91, 310; MPG [I. xix]
82. 962-966, 1139 vd; GCS 19; 69; çev. NPNF [I. xix] 2 ser. III. 56, 113).
387
Ambrose, Letters xxi. 2, 4, 17 (MPL 16. 1003 vd, 1006; çev. NPNF 2 ser. X. 422 vdd).
386
759
Ariusçuların tarafına çekemediği için, kilise yönetiminden atmaya çalıştı. Daha önce sözü
edilen davaya çağrılıp saraya gelseydi başına bu gelecekti. Bu nedenle imparatorun böyle
büyük bir uzlaşmazlık için uygun bir yargıç olduğunu kabul etmez. Zamanın gerektirdikleri
ve konunun süreklilik gösterme özelliği bunu gerektirir. Böyle bir örneği kendi rızasıyla
gelecek kuşaklara bırakmaktansa ölmesi gerektiğine karar verdi. Şiddete başvurulsaydı,
direnmeyi düşünmüyordu. Çünkü imanı ve kilisenin hakkını silahla savunmanın gözetmenin
görevi olmadığını söyler. Ama başka davalarda imparatorun emrettiği her şeyi yapmaya hazır
olduğunu gösterir. “Đmparator vergi istiyorsa” der, “buna karşı çıkmayız; kilisenin
topraklarının vergisi ödenir. Đmparator kırları istiyorsa, bunların üzerinde hak iddia etme
yetkisi var; hiçbirimiz direnemeyiz.”388 Gregorius da böyle konuşur: “En yüce efendimizin
düşüncesini bilmiyor değilim” der, “günahlarımızın külfeti ona yüklenmesin diye, rahiplerle
ilgili davalara müdahalede bulunma alışkanlığı yoktur.”389 Genelde imparatoru rahiplerin
yargılanmasının dışında tutmaz; ama kilisenin yargısına bırakması gereken bazı davaların
olduğunu söyler.
16 . Seküler mahkemelere boyun eğen gözetmenler
Bu aynı kural dışı durumla kutsal insanlar sadece, daha az dine bağlı olan prenslerin,
despotça şiddetleri ve aşırı serbestlikleriyle kilisenin görevini yerine getirmesine engel
olmamalarını istediler. Bununla beraber, otoriteleriyle kiliseyle ilişkili konulara müdahale
eden prensleri onaylamazlık etmediler. Yeter ki bunu kilisenin düzenini bozmak için değil,
korumak için, disiplini kaldırmak için değil, yerine oturtmak için yapsınlar. Kilisenin baskı
yapma yetkisi olmadığı ve bunu istememesi gerektiği için (sivil baskıdan söz ediyorum),
yasalarla, fermanlarla ve kararlarla dini güçlendirmek dine bağlı kralların ve prenslerin
görevidir. Bu şekilde, Đmparator Maurice bazı gözetmenlere, barbarların uzaklaştırdıkları
yakındaki dost gözetmenleri kabul etmelerini emrettikten sonra, Gregorius onun emrini
onaylar ve onları itaate zorlar. Aynı imparator, Gregorius’u Đstanbul gözetmeni John’la
uzlaşması için uyardığında, neden suçlanmaması gerektiğine dair iyi bir neden belirtir. Yine
de o, seküler bir mahkemeden gelen dokunulmazlıkla övünmez. Tersine, vicdanı el verdiğince
itaat edeceğine söz verir. Aynı zamanda da Maurice’in gözetmenlere böyle emirler vererek
dine bağlı bir prense uygun olanı yaptığını söyler.390
XII. BÖLÜM
KĐLĐSE DĐSĐPLĐNĐ: SUÇLAMALARDA VE KĐLĐSEDEN UZAKLAŞTIRMADA
BAŞLICA KULLANILIŞI
(Gerçek disiplinde anahtarların yetkisi tartışması: disiplinin amaçları ve yöntemleri,
1- 7)
1 . Kilise disiplininin gerekliliği ve doğası
Bundan sonra başka konulara geçebilelim diye, bu bölüme ertelediğimiz kilise
disiplini tartışmasından kısaca söz edilmelidir. Disiplinin büyük bölümü anahtarların
388
Ambrose, Sermon Against Auxentius on Surrendering the Basilicas, Böl. i, ii, iii, xxxiii
(MPL 16, 1007 vd, 1017; çev. NPNF 2 ser. X. 430, 435)
389
I. Gregory, Letters IV. 20 (MGH Epistolae I. 254; MPL 77. 689; çev. NPNF 2 ser. XII 2)
390
I. Gregory, Letters I. 43; V. 37, 39, 45 (MGH Epistolae I. 69, 320 vdd, 327, 344; MPL 77.
689, 503, 744 vdd, 749, 719 vd. [V. 19]; çev. [bir bölümü] NPNF 2 ser. XII. 2. 150 vd, 169)
760
yetkisine391 ve ruhsal yargıya dayanır. Bunu daha iyi anlamak için kiliseyi başlıca iki sınıfa
ayıralım: Din adamları ve halk. Kilisede halka hizmet edenlere, alışıldık adıyla din
adamları392 diyorum. Önce, herkesin kabul etmesi gereken ortak disiplinden söz edeceğiz;
sonra ortak disiplinin dışında kendi disiplinleri olan din adamlarına geleceğiz.393
Ama disiplinden nefret eden bazı insanlar bunun adından bile irkildikleri için, şunu
anlasınlar: Aslında hiçbir toplum ve küçük bir aileyi barındırsa bile hiçbir ev disiplin olmadan
düzgün durumunu sürdüremiyorsa, olabildiğince düzenli koşullarda olması gereken kilise
için, disiplin daha çok gereklidir. Bu durumda Mesih’in kurtarış öğretişinin kilisenin canı
olması gibi, disiplin de kiriş görevi yapar. Disiplin aracılığıyla bedenin üyelerinin her biri
kendi yerinde durur. Bu nedenle disiplini kaldırmak ya da yeniden düzenlenmesini
engellemek isteyen herkes –bunu ister kasıtlı, ister bilmeden yapsın- kilisenin nihai olarak
dağılmasına kuşkusuz katkıda bulunur. Her birine istediğini yapma izni verilirse ne olur? Ne
var ki, öğretişin vaaz edilmesine özel uyarılar, doğruya yönlendirmeler, öğretişi destekleyen
ve onun başıboş kalmasına izin vermeyen türde başka yardımlar eklenmezse bu olur. Bu
nedenle disiplin, Mesih’in öğretişine öfke duyanları dizginleyip dize getiren yular; ya da az
istekli olanları harekete geçiren mahmuz; kimi zaman da çok daha ciddi şekilde sapanları
tatlılıkla ve Mesih’in Ruhu’nun yumuşaklığıyla cezalandıran bir babanın sopası394 gibidir. Bu
nedenle, ilgisizlikten ve insanları dizginleyecek yöntemler olmadığı için, korkunç bir
sapmanın kiliseyi tehdit etmeye başladığını fark ettiğimizde, kaçınılmaz durum bir çare
gerekiyor, diye tek başına feryat eder. Mesih’in emrettiği ve Tanrı’ya bağlı insanların her
zaman başvurdukları tek çare budur.
2 . Kilise disiplininin aşamaları
Disiplinin ilk temeli, özel yapılacak uyarılar için bir yer bulmaktır; yani biri görevini
isteyerek yapmıyorsa, küstahça davranıyorsa, onurlu bir yaşam sürdürmüyorsa ya da
suçlanmayı hak eden bir eyleme kalkıştıysa – uyarılmaya izin vermelidir; durum
gerektirdiğinde her insan, kardeşini uyarmaya çaba göstermelidir. Ama önderler ve ihtiyarlar
bunu yapmak için özellikle uyanık olsunlar. Çünkü onların görevi sadece halka vaaz vermek
değil, genel yönlendirmede yeterince etkili olmadıkları yerlerde, her evi uyarmak ve
yüreklendirmektir. Pavlus, özel olarak ve evden eve eğitim verdiğini anlatırken [Elç. 20:20],
bunu öğretir. “Gece gündüz demeden, gözyaşı dökerek herkesi … uyardığı” [Elç. 20:31] için,
“kimsenin uğrayacağı cezadan sorumlu” [ayet 26] olmadığını duyurur. Öğretişin gücü ve
yetkisi vardır. Burada hizmetli, herkese sadece Mesih’e ne borçlu olduklarını açıklamaz.
Öğretişine saygısızlık ettiklerini ya da isteksiz davrandıklarını gözlemlediği kişilerden, buna
uymalarını isteme hakkı ve yöntemleri de vardır.
Şayet biri, tanıkların önünde ikinci kez uyarıldıktan sonra bu uyarıları inatla
reddederse ya da günahlarında ısrarla direnerek uyarıları küçümserse, Mesih onun kilise
mahkemesine, yani ihtiyarlar meclisine395 çağrılmasını ve kiliseye saygısı varsa, boyun eğip
itaat edebilsin diye, halkın yetkisiyle daha ciddi uyarılmasını emreder. O, bununla da boyun
391
Krş. IV. xi. 1, dn 2; IV. xi. 5-6. Anahtarların yetkisiyle disipline ve yargının bir bölümü
olan kiliseden uzaklaştırmaya gönderme yapılıyor.
392
“Clericos” Krş. IV. iv. 9: “Daha uygun bir ad verilmesini tercih ederdim.”
393
Krş. aş. m. 22.
394
Buradaki benzeştirmelere dikkat edin: “kiriş” (Krş. IV. xx. 14), “yular”, “babanın sopası”.
Disiplinle kilise bir arada bağlanır, birey dizginlenir ve gerekli olduğunda “merhametle ceza
verilir.” Krş. K. Barth, The Doctrine of the Word of God, çev. Thomson, s. 78.
395
Disiplinle ilgili davranışların sırası Kutsal Kitap’a göredir ve kilise, ihtiyarlar kuruluna
(consessus Seniorum) göre davranır. Krş. IV. xi. 6; dn 10.
761
eğmezse, günahlılığını ısrarla sürdürürse, o zaman Mesih, kiliseyi aşağılayan biri olarak, onun
imanlıların paydaşlığından uzaklaştırılmasını emreder [Mat. 18: 15, 17].
3 . Gizlice ve açıkça işlenen günahlar
Ama Mesih burada sadece gizlice yapılan kabahatlerden söz ettiği için, şu farkı
varsaymalıyız: bazı günahlar özeldir; bazıları halka karşı ya da açıkça işlenir.396 Birincisi
konusunda Mesih, her bireye şunları der: “Suçunu kendisine göster. Her şey ikinizin arasında
kalsın” [Mat. 18:15]. Pavlus, Timoteos’a açıkça işlenen günahlardan söz eder: “Günah
işleyenleri herkesin önünde azarla ki, öbürleri de korksun” [1Ti. 5:20]. Çünkü Mesih, daha
önce “Eğer kardeşin sana karşı günah işlerse” [Mat. 18:15] demişti. Bu ifadeyi [“sana karşı”],
(şayet kavga etmek istemiyorsan) “sadece sen bil, başkalarının haberi olmasın”dan başka
şekilde anlayamazsınız. Ama elçi, Timoteos’a verdiği günah işleyenleri açıkça azarlama
emrini Petrus olayında kendisi yapar. Petrus, kamusal bir rezalet noktasına gelen bir günah
işlediğinde, Pavlus onu özel olarak uyarmadı. Onu, kilisenin önüne getirdi [Gal. 2:14].
O zaman doğru davranış sırası şu olacaktır: gizlice işlenen günahları Mesih’in
belirlediği adımlara göre doğruya yönlendirme yöntemini izlemek; ama açıkça işlenen
günahlarda, şayet suç gerçekten halka yönelikse, hemen kilisenin ciddi şekilde azarlama
yöntemini izlemek.
4 . Hafif ve ağır günahlar
Đşte, başka bir ayırım: günahların bazısı kabahat, diğerleri suç ya da utanç verici
eylemlerdir.397 Bu ikincileri doğruya yönlendirmek için, sadece uyarıdan ya da azarlamaktan
değil, daha ciddi bir çareden yararlanmalıyız: Pavlus’un, akrabasıyla zina yapan Korintliyi,
suçunu haber alır almaz sadece sözlerle dövmemesi ama onu kiliseden uzaklaştırarak
cezalandırması gibi [1Ko. 5:3-5 vdd]. Kilisenin, Rab’bin Sözü’ne göre günahları cezalandıran
ruhsal yargı yetkisinin sağlığın, düzenin temelinin ve birlik bağının en iyi desteği olduğunu
artık daha iyi anlamaya başlıyoruz. Bu nedenle (gerektiği gibi uyarılan daha hafif suçlarla
Tanrı’yla ve O’nun yargısıyla alay eden) küstahlar kadar apaçık zina edenleri, fuhuş
yapanları, hırsızları, soyguncuları, arabozucuları, yalan yere yemin edenleri, yalan yere
tanıklıkta bulunanları ve buna benzer şeyleri yapanları paydaşlıktan dışlayarak kilise, kendi
adına mantıksız bir iddiada bulunmaz. Sadece Rab’bin kendisine verdiği yargı yetkisini
uygular. Hiç kimse kilisenin bu yargısını küçümsemesin ya da imanlıların oylarıyla mahkum
edilmeyi önemsiz bulmasın diye Rab, bunun Kendi hükmünün ilan edilmesinden başka bir
şey olmadığına, onların yeryüzünde yaptıkları her şeyin gökte de onaylanacağına tanıklık
etmiştir. Sapkını mahkum etmek için onlarda Tanrı Sözü vardır; pişmanlık duyan kişinin lütfu
alması için onlarda Tanrı Sözü vardır [Mat. 16:19; 18:18; Yu. 20:23]. Bu disiplin bağı
olmaksızın kilisenin uzun süre ayakta kalabileceğine inananların yanıldıklarını söylüyorum;
Rab’bin bizim için gerekli olduğunu önceden gördüğü bu yardım olmadan belki
dokunulmazlıkla yolumuza devam edemeyiz. Aslında bu disiplinin çeşitli şekillerde
kullanılması buna ne kadar çok ihtiyaç duyulduğunu daha iyi gösterecektir!
5 . Kilise disiplininin amacı
Bu doğruya yönlendirmelerle ve kiliseden uzaklaştırmakla kilisenin göz önünde
tuttuğu üç amaç vardır. Birincisi, Tanrı’nın kutsal kilisesi [Ef. 5:25-26] günahlı ve kötü yola
düşmüş insanlarla gizli bir anlaşmaya girmiş gibi, Tanrı’nın adı lekelenmesin diye, ahlaksız
ve rezil bir yaşam sürdürenlere Hıristiyan denmemesidir. Kilise Mesih’in bedeni olduğu için
[Kol. 1:24], bu murdar ve zayıf insanlar Baş’ı küçük düşürmeden kiliseyi bozamazlar. Bu
396
397
Krş. aş. bk. m. 6
Sırasıyla, “delicta”, “scelera” ve “flagitia”
762
nedenle, kilisenin çok kutsal olan adı küçük düşerek lekelenmesin diye, kilisede böyle
şeylerin olmaması için, kötülükle dolu alçaklıklarıyla Hıristiyanlığın adına zarar verenler
aileden uzaklaştırılmalıdır. Rab’bin Sofrası, ayırım gözetmeden yönetilerek kirletilmesin diye,
düzenini korumalıyız.398 Sofra’nın dağıtılmasını üstlenen kişi, haklı olarak uzaklaştırabileceği
değersiz birini, bilerek ve isteyerek kabul ederse, Rab’bin bedenini köpeklere atmış kadar
saygısızlık suçu işler. Bu nedenle Chyrysostom, büyük adamların gücünden korkarak hiç
kimseyi dışlamaya cesaret edemeyen rahiplere çıkışır. “Kandan, siz sorumlu olacaksınız [Hez.
3:18]” der, “Eğer birinden korkarsanız size gülecektir ama Tanrı’dan korkarsanız insanlardan
da saygı göreceksiniz. Yöneticilerin güç simgelerinden, imparatorların yetki simgelerinden,
taçlardan korkmayalım; bizim buradaki gücümüz daha büyük. Aslında bu kirliliğe
katılmaktansa bedenimi ölüme teslim etmeyi tercih ederim. Bırakın, kanım aksın.”399 Bu
nedenle, bu en kutsal gizem küçük düşürülmesin diye, Rab’bin Sofrası’nın dağıtımında
sağduyu çok gereklidir. Ama bu, ancak kilisenin yargı yetkisiyle yapılabilir.
Đkinci amaç, genellikle olduğu gibi, sürekli kötülerin çevresinde kalarak iyilerin
bozulmamasıdır. Çünkü (yoldan çıkma eğilimimiz olduğu için) kötü örneklerin bizi doğru
yaşamdan uzaklaştırması kadar hiçbir şey kolay değildir. Elçi, Korintlilere ensest ilişkiye
giren adamı çevrelerinden uzaklaştırmalarını emrettiğinde bu eğilime işaret ediyordu. “Azıcık
maya” der, “bütün hamuru kabartır” [1Ko. 5:6]. Burada o kadar büyük bir tehlike görür ki,
herkese onunla arkadaşlık etmeyi yasaklar. “Aranızdan bir kardeş fuhuş yapan, açgözlü,
putlara tapan, sarhoş ya da söven biri olarak tanınırsa böyle biriyle yemek bile yemenize izin
vermiyorum” [1Ko. 5:11]* der.
Üçüncü amaç, alçaklığı nedeniyle duyduğu utancın galip geldiği kişilerin tövbe
etmeye başlamalarıdır. Daha ılımlı bir davranışla daha inatçılaşan kişilere kendi
kötülüklerinin verdiği ceza, sopayı hissettiklerinde uyanmaları kadar yararlıdır. Elçi, şunları
söylediğinde bunu söylemek ister: “Eğer… sözlerimize uymayan olursa onu mimleyin.
Yaptıklarından utanma için onunla ilişkinizi kesin” [2Se. 3:14]. Aynı şekilde başka bir
parçada “Rab’bin Günü’nde ruhu kurtulabilsin diye” [1Ko. 5:3-5] Korintliyi Şeytan’a teslim
ettiğini yazar. Yani Pavlus, (benim yorumladığım şekliyle) sonsuz kurtuluşu elde edebilsin
diye onu geçici olarak mahkum eder. Ama onu “Şeytan’a teslim etmekten” söz eder, çünkü
Mesih kilisedeyken, iblis kilisenin dışındadır.400 Bazı otoriteler bu ifadede bedenin
tartışıldığını söylerler401 ama bu bana çok kuşkulu geliyor.
398
Calvin’in disiplini vurgulamasının temelinde uygunsuz kişilerin katılımıyla Rab’bin
Sofrası’nın kirletilmesinin önlenmesi konusunda duyduğu endişe yatar. Krş. Niesel, The
Theology of Calvin, s. 197 vdd. 13 Ocak 1537 tarihli Cenevre Konsili’ne sunulan yazılarda bu
açıkça belirtilir. Burada bu kirletilmeye karşı içten uyarıların ardından şu cümle gelir:
“Kurtarıcımız bu nedenle kilisesinde doğruya yönlendirmeye ve kiliseden uzaklaştırmaya yer
vermiştir.” (CR X. Đ. 7-9; LCC XXII. 50). Krş. Calvin, Letter to Somerset, 22 Ekim 1548:
“Gözetmenlerin ve yardımcılarının görevi, Rab’bimizin Sofrası’nı rezil bir yaşam sürdüren
insanların kirletmemeleri için, Sofra’nın sonuna kadar [disiplini] gözetmeyi sürdürmeleridir.”
(CR XIII. 76; çev. Calvin, Letters II. 197).
399
Chrysostom, Homilies on Matthew lxxxii. 6 (MPG 58. 742; çev. NPNF X. 496).
*
1Ko. 5:11 “Kardeş diye bilinirken fuhuş yapan, açgözlü, putperest, sövücü, ayyaş…
olanla… yemek bile yemeyin” 2003³; “Fakat kardeş denen biri zani, yahut tamakar, yahut
putperest, yahut sövücü, yahut ayyaş… olursa…böyle birile yemek yememeği şimdi size
yazdım” 1995. (çev. n.)
400
Augustine, Sermons ccxciv. 3. 3 (MPL 38. 1337); clxi. 3. 3 (MPL. 38. 879; çev. LF
Sermons II. 801 vd). Krş. Smiths II. 49
401
Chrysostom, Commentary on I Cor. 5:5,vaaz. xv. 2 (MPG 61. 123)
763
6 . Kilise disiplininin çeşitli olaylarda ele alınması
Sayılan bu amaçlarla birlikte, geriye disiplinin yargı yetkisi kapsamına giren bu
bölümünü kilisenin nasıl yürüteceğini görmek kalıyor.
Başlarken, yukarıda açıkladığımız ayırımla devam edelim: yani bazı günahlar halka
karşı işlenmiştir; diğerleri özeldir ya da bir şekilde gizlidir.402 Halka karşı işlenen günahlara
bir iki kişi tanık olmaz. Bunlar, açıkça işlenen günahlardır ve bütün kiliseye karşı işlenen
suçlardır. Đkiyüzlülerinki gibi (kilisenin yargısı kapsamına girmeyen), insanlardan tam olarak
saklanan günahlara değil, tanık olunmamış, henüz açıkta olmayan aradaki günahlara, gizli
günah diyorum.
Đlk tür için Mesih’in sıraladığı [Mat. 18:15-17] adımlar gerekmez; ama böyle bir
günah ortaya çıktığında kilise suçluyu çağırıp, kusuruna göre onu doğruya yönlendirerek
görevini yapmalıdır.
Đkinci tür için, Mesih’in kuralına göre, günahlı inat edinceye kadar olay kilisenin
önüne getirilmez. Kilisenin önüne gelmişse, o zaman suçlarla kusurlar arasındaki diğer
ayırıma dikkat edilir. Daha hafif suçlarda böyle büyük sertlik gösterilmez, sözlü ceza
yeterlidir – bu, ılımlı ve babacadır. Günahlıyı katılaştırmaz ya da zihnini karıştırmaz. Doğruya
yönlendirildiği için üzüleceği yerde sevinmesi için onu kendine getirir. Ama utanç verici
eylemler daha sert bir yolla cezalandırılmalıdır. Şayet yanlış davranışıyla kötü örnek olan biri,
kiliseye ciddi bir zarar verdiyse sadece sözlü ceza verilmesi yeterli değildir; pişman
olduğunun güvencesini verinceye kadar Sofra’nın paydaşlığından bir süre yoksun
bırakılmalıdır. Pavlus, Korintliyi sadece sözlerle azarlamamış, onu kiliseden uzaklaştırmış,
ona bu kadar uzun zaman sabır gösterdikleri için Korintlilere de çıkışmıştır [1Ko. 5:1-7].
Daha iyi olan kadim kilise, yasaya uygun bir yönetim gelişirken bu yönteme bağlı
kalmıştır. Biri, ters bir davranışa yol açacak bir suç işlediğinde ona önce Kutsal Sofra’ya
katılmaktan uzak durması, sonra da Tanrı’nın önünde alçalması ve kilisenin önünde
pişmanlığına tanıklık etmesi emredilmiştir. Dahası, pişmanlık belirtileri olarak yoldan
çıkanlara emredilen geleneksel dinsel törenler vardı. Kilisenin gönlünü almak için bunlar
yapıldığında, tövbe eden kişi, üzerine eller konarak lütfa kabul edilirdi. Cyprianus bu kabul
törenine genellikle “esenlik” der. Bu töreni kısaca şöyle anlatır: “Belli bir süre içinde kefaret
olarak gerçekten ceza çekerler; sonra topluluğun önünde itiraf ederler. Gözetmenin ve din
adamlarının ellerini onların üzerine koymalarıyla Sofra’ya katılma hakkını elde ederler.”
Gözetmenin, din adamlarıyla birlikte uzlaştırma yetkileri olsa da, Cyprianus’un başka bir
yerde belirttiği üzere, bunun için aynı zamanda halkın onayı da gerekirdi.403
7 . Kadim kilisede suç işleyen herkese aynı şekilde uygulanan disiplin
Kimse bu cezanın dışında tutulmadığı için, hem prensler hem de sıradan halk buna boyun
eğerdi. Kesinlikle! Çünkü bu, Mesih tarafından kurulmuştu. Bütün krallık asalarına ve taçlarına
Mesih’e boyun eğmek yakışır. Theodosius, Selanik’te yaptığı katliamdan404 sonra Ambrosius
tarafından Sofra’ya katılma hakkından yoksun bırakıldığında bütün güç simgelerini fırlatıp attı;
kilisede herkesin önünde, başkalarının aldatmaları sonucunda işlediği günah için ağladı. Gözyaşları
içinde inleyerek bağışlanmak için yalvardı. Büyük krallar, Krallar Kralı Mesih’in önünde yakararak
yere kapanmayı küçülmek diye kabul etmemelidir; kilisenin kendilerini yargılamasından hoşnutsuzluk
duymamalıdır. Saraylarında dalkavukluktan başka bir şey duymadıkları için, Rab’bin, rahiplerin
402
Yk. m. 3’ün başı.
Cyprian, Letters lvii; xvi. 2; xvii. 2; xiv. 4 (CSEL 3. ii. 650 vdd, 518, 512; çev. ANF
[sırasıyla no. liii, ix, xi, v] V. 337 vd, 290, 292, 283). Bu parçaların sonunda Cyprian
“Gözetmenliğimin başlangıcından beri, senin öğüdün ve halkın onayı olmadan hiçbir şey
yapmamaya karar verdim” der.
404
Krş. IV. xi. 3-4
403
764
ağızlarından onları azarlaması onlar için çok gereklidir. Tanrı kendilerini esirgesin diye, rahipler
tarafından esirgenmemeyi istemelidirler.
Bu yargılama yetkisini uygulayan kişiler hakkında burada bir şey söylemiyorum; bunu başka
bir yerde tartıştım.405 Sadece şunu ekliyorum: Pavlus’un birini kiliseden uzaklaştırırken davranış tarzı
yasaya uygundur. Yeter ki bunu, ihtiyarlar kendi başlarına değil, kilisenin bilgisi ve onayıyla
yapsınlar. Bu şekilde, halkın oluşturduğu çoğunluk bu davranışa karar vermez ama birkaç kişinin
kaprisi uğruna bir şey yapılmasın diye, tanık ve gözlemci olarak izler. Aslında Tanrı’nın adına
başvurmanın dışında, Kendi mahkemesinde Kendisinin başkanlık ettiğinden hiç kuşku olmasın diye,
eylem sırası bütünüyle, Mesih’in huzurunda yakarılan bir ağırlıkta olmalıdır.
(Disiplinde emredilen ılımlılık ve yanlışlıkları kanıtlanan şiddet yanlıları, 8-13)
8 . Kilise disiplininde sertlik ve yumuşaklık
Ama bu sertliğin “yumuşak ruh”la [Gal. 6:1] birleşmesinin kilise için uygun olduğu
gerçeğini atlamamalıyız. Pavlus’un bize emrettiği gibi, ceza verilen kişinin aşırı kedere
boğulmamasına [2Ko. 2:7] her zaman özellikle dikkat etmeliyiz. Bu durumda çare, yıkım
olmaz. Ama istenen amaç doğrultusunda, ılımlılığı kural edinmek daha iyidir. Çünkü
kiliseden uzaklaştırmanın amacı, Mesih’in adına dil uzatılmasın ya da başkaları onları taklit
etmeye yüreklenmesin diye, günahlıları pişmanlık duymaya yönlendirmek ve kötü örnekleri
ortadan kaldırmaktır. Bunlara böyle bakarsak, sertliğin nereye kadar gideceğine ve nerede
durması gerektiğine karar vermek bizim için kolay olacaktır. Bu nedenle günahlı, pişmanlığı
konusunda kiliseye tanıklıkla bulunduğunda ve bu tanıklığıyla suçunu elinden geldiğince
akladığında daha ileri gitmeye zorlanmamalıdır. Eğer zorlanırsa sertlik ölçüyü aşar.
Bu açıdan, eskilerin hem Rab’bin emrinden tümüyle çıkan hem de korkunç tehlikeli
olan aşırı sertliğini asla bağışlayamayız. Dinsel bir ceza yüklediklerinde ve kimi kez yedi,
kimi kez dört, kimi kez üç yıl, kimi kez de ömür boyu406 Kutsal Paydaşlık’tan yoksun
bıraktıklarında, bunun sonucu daha büyük ikiyüzlülükten ya da büyük ümitsizlikten başka ne
olabilir? Aynı şekilde, düşmüş birine pişmanlığını ikinci kez itiraf ettirilmemesi nedeniyle bu,
yararlı ya da uygun değildi ama bu kişi ömrünün sonuna kadar kiliseden kovulurdu.407
Konuyu her kim sağlıklı bir yargıyla tartarsa burada sağduyudan uzak olduklarını
anlayacaktır.
Yine de burada, bundan yararlanan herkesi suçlamaktan çok, bu halk geleneğini
onaylamıyorum. Kuşkusuz, bazıları bu uygulamadan hoşlanmıyorlardı ama düzeltemedikleri
için katlanıyorlardı. Aslında Cyprianus, kendi isteğiyle bu kadar sert olmadığını duyurur.
“Sabrımız, yumuşaklığımız ve insancıllığımız” der, “gelen herkesin emrine amadedir.
Herkesin kiliseye dönmesini arzu ediyorum; dostumuz olan bütün erlerin Mesih’in kampında
ve Baba Tanrı’nın konutunda toplanmasını çok istiyorum. Her şeyi bağışlıyorum; çok göz
yumuyorum; kardeşliği bir araya toplamak için ateşli bir gayretle, Tanrı’ya karşı yapılmış
hataları hukuki açıdan ayrıntılarıyla incelemiyorum. Hataları gerekenden daha çok
bağışlayarak neredeyse kendim hata yapıyorum. Pişman olarak dönüp alçakgönüllü ve basit
bir hoşnutluk yaratarak günahını itiraf edenleri bütün sevgimle hemen kucaklıyorum.”408
Khrysostomos bir şekilde daha serttir yine de şöyle konuşur: “Tanrı bu kadar şefkatliyse
405
IV. xi. 6
Ankara Konsili (314) kanonları ix, xvi, xx, xxiii-xxv (Mansi II. 518-522; dnlarla birlikte
çev. NPNF 2 ser. XIV. 66 vd, 70, 73-75). Libri poenitentiales’deki birçok örnekte çok uzun
ya da ömür boyu süren cezalar anlatılır; örneğin bk. McNeill ve Gramer, Medieval Handbooks
of Penance, s. 280, 291, 302, 304, 339, 358.
407
Tertullian, On Modesty xx (CCL II. 1324 vd; çev. ANCL XVIII. 114 vd). Tertullianus
burada bir Montanusçu olarak yazar ve ağır suç işleyenlerle uzlaşılmasına karşı çıkarak Đbr.
6:4-6’ya göre tartışır.
408
Cyprian, Letters lix. 16 (CSEL 3. ii. 686; çev. ANF V. 345).
406
765
neden rahibi bu kadar sert görünmek ister?”409 Üstelik Augustinus’un Donatistlere karşı nasıl
yumuşak davrandığını biliyoruz. Hizipten vazgeçenleri, tövbe etmelerinden hemen sonra
yeniden gözetmenliğe almakta duraksamadı!410 Ama tam tersine bir uygulama geçerli olduğu
için, kendi verdikleri kararlara boyun eğmek ve uymak zorunda kaldılar!
9 . Kilise disiplinine göre verdiğimiz kararlarımızın sınırları
Bu şefkat kilisenin bütün bedeni için gereklidir. Kilise, yoldan çıkanlara ılımlı
davranılmalı ve aşırı sertlikle değil, tersine Pavlus’un emrine göre, onlara olan sevgisini
pekiştirmelidir [2Ko. 2:8]. Benzer biçimde, din adamı olmayan herkes kendisini bu ılımlılığı
ve şefkati gösterecek şekilde değiştirmelidir. Kiliseden kovulmuşları seçilmişlerin sayısından
silmek ya da sanki çoktan kaybolmuşlar gibi onları umutsuzluğa düşürmek bizim görevimiz
değildir. Onlara kiliseden, bu durumda Mesih’ten uzaklaştırılanlar olarak bakmak yasaya
uygundur –ama sadece ayrı kaldıkları bu süre içinde. Bununla beraber şefkatten çok inatçılık
sergilerlerse, onlardan gelecekte şu anda gördüğümüzden daha iyi şeyler umarak, yine de
onları Rab’bin yargısına emanet etmeliyiz. Bu durumda onların adına Rab’be yakarmayı da
bırakmamalıyız. (Tek kelimeyle söylersek) sadece Tanrı’nın elinde ve yargısında olan bu
insanları ölüme mahkum etmeyelim; tersine sadece her insanın işlerinin karakterini Rab’bin
yasasıyla yargılayalım. Bu kurala uyarken, duruşumuzu kendi yargımızın yerine tanrısal
yargıya dayandıralım. Tanrı’nın gücünü sınırlamak ve merhametini yasanın içine hapsetmek
istemiyorsak, yargıda yetkili olduğumuz iddiasında bulunmayalım. Çünkü Tanrı, ne zaman
gözüne hoş görünürse, en kötü insanları en iyi insanlar olarak değiştirir. Soğuk olanları aşılar,
yabancıları kilisesine kabul eder. Rab, insanların görüşünü boşa çıkarmak ve
düşüncesizliklerini dizginlemek için bunu yapar –denetlenmediğinde bu düşüncesizlik, hak
ettiğinden daha çok yargılama hakkı olduğunu sanma cesareti gösterir.
10 . Kiliseden uzaklaştırma düzelticidir
Mesih, “yeryüzünde bağlayacağı her şeyin gökte de bağlanmış olacağı” [Mat. 18:18]
vaadi verdiğinde, halkının bağlama gücünü kilisenin kınamasıyla sınırlar. Bununla, kiliseden
uzaklaştırılanlar sonsuza kadar mahvolmaları ve lanetlenmeleri için bir kenara atılmazlar.
Yaşamlarının ve yürek güçlerinin mahkûm edildiğini duyduklarında, tövbe etmezlerse,
mahkûmiyetlerinin sonsuza dek süreceğinden emin olurlar. Kiliseden uzaklaştırma aforozdan
farklıdır. Đkincisi, bağışlanmayı bütünüyle ortadan kaldırarak, insanı sonsuza kadar sürecek
olan yıkıma mahkûm ve teslim eder. Birincisi, tersine kişinin ahlaksal davranışından öç alır ve
ceza verir. Kiliseden uzaklaştırma insanı cezalandırmak olsa bile, bunu öyle bir şekilde yapar
ki, onu gelecekteki mahkûmiyeti konusunda önceden uyararak, kurtuluşa yeniden çağırabilir.
Ama bu elde edilirse, paydaşlığa katılmak için uzlaşmak ve durumunu iyileştirmek onu
bekler. Dahası aforoz çok enderdir ya da hiç kullanılmaz. Bu durumda kilise disiplini
kiliseden uzaklaştırılmış kişilerle teklifsizce yaşamamıza ya da yakın bir ilişki kurmamıza izin
vermese de, daha erdemli bir yaşama dönebilsinler, topluma ve kilisenin birliğine yeniden
katılabilsinler diye, yine de elimizden gelen yol ne olursa olsun çaba göstermeliyiz. Elçi de
bunu öğretiyor: “Onu düşman saymayın, bir kardeş olarak uyarın” [2Se. 3:15]. Bu şefkat hem
özel hem de açıkta yapılan kınamalarda sürdürülmezse, kısa sürede disiplinden kasaplığa
kayma tehlikesi vardır.
11 . Kilisede disiplin talep ederken isteyerek aşırıya kaçmaya karşı
409
Chrysostom, vaaz De non anathematizandis vivis atque defunctis (MPG 48. 943 vdd)
Augustine, Letters lxi. 2; cxxviii. 2; clxxxv. 6. 23; clxxxv. 10. 44 (MPL 33. 229, 489, 803,
812; CSEL 32. ii. 223; 44:31; 57: 21; çev. FC 12. 302 vd [dn 7]; 30. 164, 182 vd)
410
766
Augustinus’un Donatistlerle tartıştığı gibi bu, ılımlı disiplinin de birinci gereğidir: din
adamı olmayan bireyler, ihtiyarlar konsilinde ahlaksızlıkların yeterince gayret edilerek
düzeltilmediğini görürlerse, bu nedenle hemen kiliseden ayrılmamalıdırlar; önderler,
yüreklerindeki arzuya göre, düzeltilmeye ihtiyacı olan herkesi paklayamıyorlarsa, bu nedenle
görevlerinden çekilmemeli ya da alışılmadık bir sertlikle bütün kiliseyi rahatsız
etmemelidirler. Augustine’in yazdığı çok doğrudur: “Her kim, esenlik bağını koparmadan ya
azarlayarak ya da dışlayarak düzeltebilir, -dürüstçe onaylamayarak, sebatla dayanarakdüzeltemezse bu insan özgürdür ve lanetten çözülmüştür.” Başka bir parçada bunun nedenini
söyler: “Kilise disiplinin Tanrı’ya bağlı her yöntemi ve önlemi ‘Ruh’un birliğindeki esenlik
bağını’ [Ef. 4:3] vaat etmelidir. Elçi bize ‘Birbirinize karşı sabırlı olun’ [Ef. 4:2] diyerek bunu
korumamızı emreder. Bu korunmadığında ceza ilacı sadece gereksiz değil, zararlı da olur ve
ilaç olmaktan çıkar.” Augustinus, “Bunları gayretle derin derin düşünen biri” der, “birliğin
sürdürülmesinde ne sert disiplini ihmal eder, ne de ölçüsüz bir düzeltmeyle paydaşlık bağını
koparır.” Aslında kilisede hiçbir hata kalamasın diye sadece önderlerin sonuna kadar gayret
göstermelerinin gerekmediğini, aynı amaç için herkesin gücüne göre gayret etmesi gerektiğini
kabul eder. Augustinus kötü insanları uyarma, azarlama ve düzeltmeyi ihmal eden birinin,
onları sevmese ya da onlarla birlikte günah işlemese de, Rab’bin önünde suçlu olduğu
gerçeğini saklamaz. Ama kötü insanların sakramentlere katılmasını kesebilecek bir rol
oynarsa ve bunu yapmazsa, başkasının değil, kendi kötü davranışıyla günah işler. Ancak
Augustinus, Rab’bimizin de “deliceler toplanırken buğday da sökülmesin” [Mat. 13:29] diye
istediği bu sağduyudan yararlanacaktı. Bu noktada Cyprianus’la birlikte şu sonuca varır:
“Biri, düzeltebildiğini merhametle düzeltsin; düzeltemediğine sabırla dayansın, sevgiyle
inleyip üzülsün.”411
12 . Yıkıcı sertlik: Donatistler ve Anabaptistler
Ama Augustinus bunu Donatistlerin aşırı titizliği nedeniyle söyler. Donatistler,
kilisede gözetmenlerin sözle azarladığı ama kiliseden uzaklaştırma cezası vermediği (bu
şekilde hiçbir şey kazanamayacaklarını düşündükleri için) bir kusur gördüklerinde, disipline
ihanet ettikleri için gözetmenlere şiddetle çıkışırlar ve imansız bir hizipçilikle Mesih’in
sürüsünden ayrılırlar. Bugün Anabaptistler de aynı şekilde davranıyorlar. Her açıdan melek
gibi yetkinliğiyle412 dikkati çeken meclisin dışında Mesih’in bir meclisinin olmadığını kabul
ederlerken, ahlakı geliştirmek için ne varsa gayret bahanesiyle alt üst ederler. “Bu insanlar”
der Augustinus, “başka insanların ahlaksızlıklarından nefret ederek değil, çekişmeyi
sevdikleri için, kendi adlarıyla övünüp zayıf halkı tuzağa düşürerek onları kendi yanlarına
çekmeye ya da en azından bölmeye çalışıyorlar. Gururla şişinerek, inatçılıktan çıldırarak,
iftiralarıyla kandırarak, fitneleriyle karışıklık çıkararak, gerçeğin ışığından yoksun olduklarını
gizlemek için esnemeyen bir sertliğin gölgesine çekilirler. Kutsal Yazı’nın, içten sevgiyi
sürdürürken ve esenliğin birliğini korurken, kardeşlerin ahlaksızlıklarını ılımlı bir yolla
düzeltmek için yapılmasını emrettiği bu şeyleri ellerine geçirirler, hizipçilik saygısızlığına ve
ayırma fırsatına dönüştürürler.” Böylece “Şeytan kendisine ışık meleği süsü verir [2Ko.
11:14]. Ancak sertlik fırsatı çıktığında insanları acımasız bir insafsızlığa teşvik ettiğinde,
sadece esenliğin ve birliğin bağını bozmak, koparmak ister. Bu bağ Hıristiyanların arasında
sağlam kaldığı sürece bütün zarar verme güçleri azalır. Dönekliğiyle kurduğu tuzaklar gücünü
kaybeder. Yıkıcı planları sıfır olur.413
411
Augustine, Against the Letter of Parmenianus II. i. 3; III. i. 1; III. ii. 15; III. i. 2 (MPL 43.
51, 82, 94, 83); Cyprian, Letters liv. 16 (CSEL 3. ii. 686.
412
Krş. IV. i. 13.
413
Augustine, Against the Letter of Parmenianus III. iii. 17-19; III. i. 1, 3 (MPL 43. 93-97,
81-83); Krş. Cyprian, Letters lix (CSEL 3. ii. 686; çev. ANF V. 397-402).
767
13 . Augustinus disiplinde ayırım ister
Augustinus şu tek şeyi önerir: Günahın bulaşıcılığı kalabalıklara yayılırsa, sağlıklı bir
disiplinin sert merhameti gerekir. “Ayrılmayı öğütlemek” der, “boşuna, zararlı ve dine karşı
saygısızlıktır, çünkü bu imansızlık ve gurur olur; cesur kötüleri düzeltmekten çok güçsüz
iyileri rahatsız eder”414 Burada başkalarına emrettiğini kendisi sadakatle uygular. Kartaca
gözetmeni Aurelius’a yazarken, (Kutsal Kitap’ta ciddi şekilde mahkûm edilen) sarhoşluğun
Afrika’da cezalandırılmadan tırmanışa geçtiğinden şikâyet eder. Çare bulmak için
gözetmenler konsilinin toplanmasını önerir. Sonra şunları ekler: “Benim kararıma göre böyle
şeyler, kabalıkla, terslikle ya da zorbalıkla değil, emretmekten çok öğreterek, tehdit etmekten
çok uyararak giderilir. Çok sayıda günahlıyla bu şekilde ilgilenmeliyiz. Ama birkaç günahlıya
sertlik uygulamalıyız.”415 Daha sonra açıkladığı üzere, gözetmenlerin bu durumda halkın
suçlarına göz yummalarını ya da onlara daha sert ceza veremedikleri için, sessiz kalmalarını
söylemek istemez. Ama düzeltme yönteminin, bedene ölüm yerine, olabildiğince sağlık
getirebilecek kadar kıvamında olmasını ister. Bu durumda şu sonuca varır: “Elçinin, kötü
kişilerin ayrılmaları konusundaki kuralı, esenliği bozma tehlikesi olmadan uygulandığında
hiçbir şekilde ihmal edilmemelidir. Çünkü o, bunun başka şekilde yapılmasını istememiştir.
Şu ilkeye de uyulmalıdır: birbirimize sabır göstererek, ‘Ruh’un birliğini esenlik bağıyla’
[1Ko. 5:3-7; Ef. 4:2-3] korumaya çalışmalıyız.”416
(Özel olarak ve topluca oruç tutmaktan yararlanılması ve amacı: dikkat edilecek
ilkeler, 14-18)
14. Kefaretin topluca ve karşılıklı uygulanması
Disiplinin, anahtarların verdiği yetki kapsamına tam olarak girmeyen geriye kalan
bölümü, zamanın gerektirdiğine göre, önderin insanları oruca, dinsel yakarışa ya da diğer
alçalma, pişmanlık ve iman davranışlarına yüreklendirdiği yerdir –bunun zamanı, tarzı ve
biçimi Tanrı’nın Sözü’nde emredilmez, kilisenin kararına bırakılır. Yararlı olduğu üzere, bu
bölümü yerine getirme, kadim kilisede elçilerinden döneminden beri her zaman gelenekseldi.
Bununla beraber elçiler, ilk yazarlar olmasalar da yasayı ve Peygamberleri örnek alıyorlardı.
Ne zaman ciddi bir şey olsa halkın bir araya toplandığını, duaların ve orucun belirlendiğini
görüyoruz [Yoe. 2:15; Elç. 13:2-3]. Bu durumda elçiler Tanrı halkına yeni olmayan bir şeyi
izlemediler. Önceden gördükleri şeyin onlara yararı olacaktı. Diğer uygulamaların açıklaması
da aynıdır: halk onlar tarafından göreve getiriliyordu ya da görevi ve itaati sürdürüyordu.
Kutsal tarihler aracılığıyla yayılmış, bir araya getirilmesi gerekmeyen örnekler vardır.
Özetlersek: din konusunda ya sinodda ya da kilise mahkemesinde çözülmesi gereken bir
tartışma çıktığında, hizmetli seçiminde bir sorun olduğunda, sonuçta çok önemli olan güç bir
konu tartışıldığında ya da Rab’bin (salgın hastalık, savaş ve kıtlık gibi) öfkeyle verdiği
hükümler ortaya çıktığında – bu, kutsal ve yararlı bir kuraldır. Yüzyıllardır önderler halkı
topluca oruç tutmaya ve sıra dışı dualar etmeye yönlendirirler. Eğer biri, Eski Antlaşma’dan
yapılan alıntıları Hıristiyan kilisesine uygun değilmiş gibi kabul etmek istemezse elçilerin de
aynı pratiği izledikleri gerçeği değişmez. Yine de dualarla ilişkili olarak soru soracak birinin
olduğunu pek düşünemiyorum. Bu nedenle oruç hakkında bir şeyler söyleyelim, çünkü
birçokları, bunun ne kadar yararlı olduğunu anlamasalar bile, buna çok gerekli diye
414
Augustine, a.g.e., III. ii. 14 (MPL 43. 93)
Augustine, Letters xxii. 1. 4. 5 (MPL 33. 92; çev. FC 12. 54 vd).
416
Augustine, Against the Letter of Parmenianus III. ii. 15, 16 (MPL 43. 94 vd).
415
768
bakmazlar; başkalarıysa bunun gereksiz olduğunu düşünerek tümüyle reddederler.417 Orucun
yararı iyi anlaşılmadığı için, kolayca batıl inanca dönüşebilir.
15 . Orucun amacı
Kutsal ve yasaya uygun orucun üç hedefi vardır. Ya her aklına geleni yapmasın diye
bedene, direncini azaltarak boyun eğdirmek ya dualara ve kutsal düşünmeye daha iyi
hazırlanalım diye ya da Tanrı’nın önünde suçumuzu itiraf etmek istediğimizde Onun önünde
alçalmamızın tanıklığı olarak oruç tutarız.
Birinci hedefin toplu olarak tutulan oruçta genelde yeri yoktur, çünkü bütün bedenlerin
yapısı ya da sağlık durumu aynı değildir; bu nedenle kişinin tek başına oruç tutması daha
uygundur.
Đkincisi, ikisi için de ortaktır. Çünkü ikisinin de, yani bütün kilisenin ve her imanlı
bireyin dua etmek için böyle hazırlığa ihtiyacı vardır.
Üçüncüsü de aynı şekilde ortaktır. Çünkü kimi kez Tanrı, bir ulusa ya savaşla ya
salgın hastalıkla ya da felaketle darbe indirebilir. Bu ortak afet durumunda bütün insanlar
kendilerini suçlamalı ve suçlarını itiraf etmelidirler. Ama Rab’bin eli bir bireye darbe
indirdiğinde, birey bunu tek başına ya da ailesiyle yapmalıdır. Sorun, öncelikle yüreğin
harekete geçmesinde yatar. Ama yürek gerektiği gibi etkilendiğinde, dışarıya karşı tanıklık
etmeye başlamaması elinde değildir. Şayet yürek, ahlakı genelde düzeltmeye eğilimliyse
özellikle böyle olur. Herkes birlikte kendi günahlarını açıkça itiraf ederek Tanrı’nın
doğruluğunu över. Bu kişinin örnek olmasıyla birbirini yönlendirir.
16 . Oruç ve dua
Bu durumda alçalmanın bir işareti olarak oruç, söylendiği gibi418 iki durumda da, yani
hem topluca hem kişisel olarak ortak olsa da, tek tek bireylerden çok topluca daha sık tutulur.
Şu anda tartıştığımız disiplinle ilişkili olduğu ölçüde, insanların önemli bir konu için Tanrı’ya
dua etmeleri gerektiğinde, duanın yanında oruca da başvurmaları uygun olur. Antakyalılar
ellerini Pavlus’la Barnaba’nın üzerine koyduklarında, onların hizmetlerini, çok önemi olan bu
hizmeti Tanrı’ya daha iyi emanet etmek için oruçla duayı birleştirdiler [Elç. 13:3]. Böylece
ikisi, daha sonra kiliselere hizmetliler atadıklarında oruç tutarak dua etmeye alıştılar [Elç.
14:23]. Onların bu tür oruçla tek amaçları, kendilerini duaya daha istekli ve engellenmeden
vermeleridir. Şunu kesinlikle yaşarız: dolu bir mideyle zihnimiz ciddi ve coşkulu bir sevgiyle
duaya çekilebilecek ve duada dayanabilecek kadar Tanrı’ya kalkmaz. Luka’nın, Anna’nın
oruç tutarak ve dua ederek Rab’be hizmet ettiği konusunda anlattıklarından bunu anlamalıyız
[Luk. 2:37]. Luka, Tanrı’ya oruç tutarak tapılması kuralını koymaz; ama bu kutsal kadının
duasını desteklemek için bu şekilde kendini eğittiğini söylemek ister. Nehemya’nın, halkını
kurtarması için en içten gayretle Tanrı’ya dua ettiğinde tuttuğu oruç böyleydi [Neh. 1:4]. Bu
nedenle Pavlus, imanlılar dua etmek ve oruç tutmak için daha özgür olabilsinler diye, geçici
bir süre evlilik yatağından uzak dururlarsa doğru hareket ettiklerini söyler. Bir destek olarak
buna, dua ederek oruç tutmayı ekler. Bu amaçla başvurulmasının dışında bunun hiç önemi
olmadığı konusunda uyarır [1Ko. 7:5]. Aynı parçada evli çiftlere karşılıklı olarak birbirlerini
417
Burada neredeyse Zwingli’nin durumu anlatılır ve Luther de böyle ifade eder; Krş. Werke
WA Tischereden II. no. 1299; çev. LCC XVIII. 88; Zwingli, Commentary on True and False
Religion (1523) (CR Zwingli III. 891 vd). Liberty Respecting Food ir Lent (CR Zwingli I. 8 –
136; çev. S. M. Jackson, Latin Works of Huldreich Zwingli I. 71-112). Bucer, orucu “tövbe ve
duayla” birlikte onaylar. (Ein summarcher Begriff der Christlichen Lehre, 1548 [Résumé
sommaire de la doctrine, der. F. Wendel], s. 70 vdd).
418
Yk. bk. m. 15.
769
düşünmelerini öğrettiğinde [1Ko. 7:3], gündelik dualardan değil, daha ciddi dikkat gerektiren
bir şeyden söz ettiği bellidir.
17 . Oruç tutma ve kefaret ödeme
Yine ya salgın hastalık ya kıtlık ya da savaş kırıp geçirmeye başlarsa veya herhangi bir
felaket bir bölgeyi ve halkı tehdit ederse – Rab’bin öfkesi yakarılarla dinsin diye kiliseyi oruç
tutmaya yönlendirmek önderlerin de görevidir. Çünkü Rab nerede bir tehlikenin baş
göstermesine yol açarsa, hazır olduğu ve deyim yerindeyse öç almak için silahlandığı
uyarısını yapar. Bu nedenle, eski zamanlarda suçluların, yargıcın merhametine başvurmak
için, uzun sakalları, dağınık saçları ve koyu renk giysileriyle yakararak alçalmayı alışkınlık
edindikleri gibi – Tanrı’nın yargı kürsüsünün önünde durduğumuzda bunun, Onun görkemine
ve halkının düzelmesine katkısı olur ve şiddeti dinsin diye alçakgönüllü giysilerle dua etmek
de bizim için yararlı ve sağlıklıdır. Yoel’in sözlerinden bunun Đsraillilerin arasında bir gelenek
olduğu sonucu kolayca çıkarılabilir. Tanrı boru çalınmasını, toplantı çağrısı yapılmasını, oruç
için gün belirlenmesini ve benzeri şeyleri emrettiğinde [Yoe. 2:15-16], yaygın bir gelenek
diye kabul edilen konulardan söz eder. Az önce insanların utanç verici davranışları için bir
mahkeme kurulduğunu ve yargı gününün yaklaştığını, suçluların davalarını savunmak için
toplanmalarını söylemişti [Krş. Yoe. 2:1]; sonra onlara çula sarınıp kül sürmelerini, ağlayarak
oruç tutmalarını [Yoe. 2:12], yani Rab’bin önünde, başkalarına tanıklık ederek de secde
etmelerini söyler. Aslında çula bürünmek ve kül o zamanlar belki daha uygundu; ama
durumumuzun koşulları böyle gerektirdiğinde, toplanmanın, ağlamanın, oruç tutmanın ve
benzeri davranışlara çağımızda419 da aynı şekilde başvurulduğu kuşkusuzdur. Bu, hem
insanların gururlarının kırıldığı, hem alçakgönüllülüklerini itiraf ettikleri kutsal bir uygulama
olduğu için, benzer bir ihtiyaçta biz bunu neden eski insanlardan daha az yapıyoruz?
Tanrı’nın Sözü üzerine oluşturulup kurulan sadece Đsrail kilisesinin [1Sa. 7:6; 31:13; 2Sa.
1:12] değil, Yunus’un vaazından başka öğretileri olmayan Ninovalıların da [Yun. 3:5]
üzüntülerinin belirtisi olarak oruç tuttuklarını okuyoruz. Aynısını yapmamamız için neden var
mı?
Ama bu, diğerleriyle birlikte Mesih’te biten dışsal bir tören diye itiraz ediyorsunuz.
Hayır. Tanrı’nın darbeleriyle cezalandırıldıklarında, aşırı güvenleri ve ihmalleriyle Tanrı’yı
daha çok kışkırtmamaları için, (her zaman olduğu gibi) bugün de bu, imanlılara olağanüstü bir
yardım ve onları harekete geçiren yararlı bir uyarıdır. Bu durumda Mesih, oruç tutmadıkları
için elçilerini bağışladığında orucun kaldırıldığını söylemez. Onu felaket zamanları için diye
belirler ve yasla birleştirir. “Güveyin aralarından alınacağı günler gelecek” [Mat. 9:15; Luk.
5:34-35].420
18 . Orucun doğası
Ama herhangi bir terim yanlışlığını önlemek için, orucun ne olduğunu tanımlayalım.
Burada onu basit bir kendini dizginleme ve aşırı yemek yememe değil, başka bir şey olarak
anlıyoruz. Aslında Tanrı’ya bağlı kişinin yaşamı bütün seyri boyunca, mümkün olduğunca
oruçla benzerlik taşısın diye, elindekiyle yetinme ve ölçülülükle yoğrulmalıdır. Ama ayrıca
bir günlüğüne ya da belirli bir süre için normal yaşam düzenimizdeki bir şeyden
vazgeçtiğimiz ve kendimize alışıldıktan daha sıkı, daha sınırlı bir perhiz sözü verdiğimiz
geçici nitelikte başka bir oruç türü vardır. Bu üç şey içerir: zaman, kaliteli yiyecekler ve az
419
Felaket zamanlarında topluca oruç tutma kefaretinin yerinde olduğu bu maddede çok
açıktır. Krş. Comm. Ps. 35:14; Comm. 1 Cor. 7:5. Calvin, Eski Antlaşma’da bunun yerinde
olduğunu görür ama kefaret tarzı olarak birebir taklit edilmesine karşı çıkar.
420
Alıntı yapılan parçanın, Alçalış Dönemi’nde oruç tutmaya destek olduğuna inanılanlardan
biridir (Cabrol, Dictionnaire, m. “Carême”)
770
miktarlar. Zaman derken, oruca karar verilen şey uğruna oruç tutma eyleminin sürdürülmesini
söylemek istiyorum. Örneğin; biri törensel dua etmek uğruna oruç tutuyorsa bunu orucunu
bozmadan yapmalıdır. Bunun kalitesinde hiçbir şıklık olmamalı, sıradan ve daha basit
yiyeceklerle yetinilmelidir. Damağımızı lezzetli yiyeceklerle kışkırtmamalıyız. Buradaki
miktar kuralı, alıştığımızdan daha tutumlu ve daha hafif yememizdir; sahtece ihtiyacımız
olduğu kadar, keyif için değil.
(Batıl inanç tehlikesi, hak etme düşüncesi, oruç tutmada ve Büyük Oruç’u tutmada
ikiyüzlülük, 19-21)
19 . Oruç tutmayı yanlış anlama
Ama kiliseye daha önce büyük zarar verdiği için, hiçbir batıl inanç içeriye sızmasın
diye, her zaman özellikle önlem almalıyız. Hiç oruç tutmamak, gayretle tutmaktan ve önderler
en büyük sadakat ve sağduyuyla yanıt vermezlerse, aynı zamanda da dünyanın tekrar tekrar
düştüğü yanlış ve tehlikeli düşüncelerle yozlaştırmaktan çok daha doyurucu olurdu.
Birinci nokta, her zaman önderlerin onları, Yoel’in öğrettiğine yani “giysilerini değil,
yüreklerini paralamaya” [Yoe. 2:13] yönlendirmeleridir. Yürekte ruhsal bir duygu yoksa ve
kişinin günahından duyduğu gerçek hoşnutsuzluk, gerçek alçalma, gerçek üzüntü Tanrı
korkusundan gelmiyorsa, önderler Tanrı’nın oruç tutmaya büyük değer vermediği yolunda
halkı uyarmalıdırlar. Yoksa aslında oruç tutmanın, bütün bunlarla pek de yardımı olmayacak
şekilde birleştirilmesinin hiç yararı yoktur. Çünkü Tanrı, insanların yüreğin masumluğunun
yerine belirtiler ve dışarıya yönelik gösterişler sergileyerek kendilerini gizlemeye
çalışmalarından iğrendiği kadar başka bir şeyden iğrenmez. Yeşaya, Yahudilerin
ikiyüzlülüğünü büyük bir şiddetle azarlar. Onlar sadece oruç tuttuklarında Tanrı’yı hoşnut
ettiklerini düşünürler. Yüreklerinde saf olmayan dinsizce düşünceler beslerler. “Rab’bin
istediği oruç bu mu?” [Yşa. 58:5-6, ayetler birleştirilmiştir] ve böyle devam eder. Öyleyse
ikiyüzlülükle tutulan oruç sadece yararsız ve gereksiz bir yorgunluk değil, iğrençtir.
Buna benzeyen ve son derece kaçınılması gereken başka bir kötülük, oruca bir hak
etme işi ya da bir tanrısal tapınma şekli diye bakmaktır. Oruç kendi başına ne iyi ne de
kötüdür. Yönlendirilmesi gereken amaçların adına olmanın dışında bir önemi yoktur. Başka
bir şey düşünmeden, kendi başına gerekli olan ve Tanrı tarafından emredilen işlerle
karıştırıldığında çok tehlikeli bir batıl inancı içerir. Eski Manicheus’çuların yanılgısı buydu.
Augustine, onların yanlışlıklarını kanıtlarken, oruca sadece, benim söz ettiğim amaçlarla karar
verilmesini ve sadece bununla ilgisi varsa Tanrı’nın orucu kabul edeceğini açıkça öğretir.421
Aslında çok dinsizlik olmayan ama yine de tehlikeli üçüncü bir yanlış daha var: sanki
başlıca görevlerden biriymiş gibi, çok sıkı ve çok katıca tutulması, insanların oruç
tuttuklarında soylu bir iş yaptıklarını düşünerek aşırıya kaçan övgülerle orucu göklere
çıkarmak. Bu bakımdan eski yazarların suçlarını tümüyle bağışlamaya cesaret edemiyorum.
Batıl inanç tohumları attılar ve daha sonraya ortaya çıkan despotluğa fırsat verdiler. Bu
yazarlarda insan kimi kez oruç konusunda akıllı ve bilge ifadelere rastlıyor. Sonra belli başlı
erdemler arasında yer verilen oruç konusunda sık sık aşırı övgülerle karşılaşıyor.
20 . Kilise tarihinde orucun yozlaştırılması
Büyük Orucun batıl inançlara göre tutulması o dönemde her yerde geçerliydi. Sıradan
insanlar oruç tutarak Tanrı’ya sıra dışı bir hizmet yaptıklarını düşünüyorlardı ve önderler
bunu Mesih’in kutsal bir taklidi olarak öneriyorlardı.422 Tam tersine Mesih, başkalarına örnek
421
Augustine, On the Morals of the Manichees II. xii. 27-28 (MPL 32. 1356 vd; çev. NPNF
IV. 76); Against Faustus the Manichees xxx. 5 (MPL 42. 493 vd; çev. NPNF IV. 330).
422
Yani Mesin’in kırk günlük orucunun. Krş. Augustine, Sermons ccv, ccvii, ccviii, ccix, ccx,
ccxi (MPL 38. 1039-1058) Augustine, Letters lv. 15, 28 (MPL 33. 217 vd; çev. FC 12. 283
771
olmak için değil, Müjde’yi vaaz etmeye başladığında bunun insan öğretişi olmadığını,
gerçekten göklerden geldiğini kanıtlamak için oruç tuttu [Mat. 4:2]. (Bu kadar sık ve bu
kadar net tartışmalarla çürütülen) bu katıksız sanrının kesin bir yargı şeklinde insanların
arasına sızması mucizedir. Mesih sık oruç tutmaz – her yıl oruç tutulacağına dair bir yasa
çıkarmak isteseydi bunu yapardı. Müjde’yi duyurmaya hazırlandığında bir kez tutar.
Đnsanların Kendisini taklit etmek için harekete geçmelerini isteseydi, uygun olacağı şekilde
insan tarzında oruç tutmazdı; ama onlarda Kendisini taklit etme gayreti uyandırmaktan çok,
bütün insanları Kendisine hayran kalmaya yönlendirmek için örnek olurdu. Sonuçta O’nun
oruç tutma nedeni, Musa’nın Rab’bin elinden yasayı aldığında yaptığındakinden [Çık. 24:18;
34:28] farklı değildi. Yasa’nın otoritesini kurma mucizesi Musa’da tezahür ettiği için,
Müjde’nin yasaya boyun eğdiği sanılmasın diye, bunun Mesih’te atlanmaması gerekiyordu.
Ama o zamandan beri Musa’nın izinden gitme bahanesiyle, Đsrail halkına bu şekilde bir orucu
kabul ettirmek hiç kimsenin asla aklına gelmemişti. Kutsal peygamberlerin ve ataların hiçbiri,
bütün dinsel uygulamaları yerine getirmek için istekli ve gayretli olsalar da, bu izden
gitmediler. Đlyas’ın yemeden içmeden kırk gün yürüdüğü [1Kr. 19:8] ifadesi ancak, neredeyse
bütün Đsrail’in sapmış olduğu yasayı eski durumuna getirmek için harekete geçtiğini halka
söylediğini gösteriyordu. Bu nedenle bu, onların orucu Mesih’in izinden gitmek olarak
akladıkları ve boyadıkları, batıl inançlarla dolu inatçı ve sapkın bir gayretti423.
Bununla birlikte Cassiodorus’un, Sokrates’in dokuzuncu kitabına dayanarak anlattığı
gibi, oruç göreneği şaşırtacak kadar farklıydı. Romalılar için oruç üç haftaydı ama onlar Pazar
ve Cumartesi dışında sürekli oruç tutuyorlardı (der, Cassiodorus). Đlliryalılar ve Grekler altı,
diğerleri yedi hafta oruç tutuyorlardı ama ara vererek. Yiyecek seçiminde de farklıydılar:
bazıları sadece ekmek yiyip su içiyordu; bazıları buna sebze ekliyordu; yine bazıları balıktan
ve kümes hayvanlarından uzak durmuyorlardı; bazıları da yiyecek ayrımı yapmıyordu.424
Augustinus da, Januarius’a yazdığı ikinci mektubunda bu farktan söz eder.425
21 . Oruç sürelerinde sapkınlaştırılan endüljans
Bunu daha kötü zamanlar izledi. Halkın gayretinin yanlış yönlendirilmesine,
gözetmenlerin üstünlük düşkünlükleri ve despotça sertlikleri kadar yetersizlikleri ve eğitim
eksiklikleri de eklendi. Vicdanları öldürücü zincirlerle bağlayan kötü yasalar geçirildi. Sanki
insanı kirletirmiş gibi et yemek yasaklandı. Din saygısı olmayan görüşler, bütün yanlışların
dibine ulaşılıncaya kadar birbiri üstüne yığıldı. Tanrı’yla alay etmek için hiçbir sapkınlığı
gözden kaçırmamak için, tümüyle saçma bir perhiz gösterişine başladılar. Orucu övmek için
en nefis lezzetler aranıyor; sonra hiçbir lezzet yeterli gelmiyor; yiyeceğin daha bol, daha
çeşitli ya da daha tatlı olduğu başka bir zaman yok. Böylesine ve bu kadar hoş tuzaklarla
Tanrı’ya hakkıyla hizmet ettiklerini düşünüyorlar. Đnsanların en kutsalı olarak saygı görmek
isteyen onların, daha murdarca tıka basa doyduklarından söz etmemek için kendimi
tutuyorum. Özetlersek, onlar için Tanrı’ya tapmak etten sakınmak ve et yerine her tür lezzetli
yiyeceğin bolluğudur. Öte yandan, kefareti ölümle çok az ödenecek olan en büyük dinsizlik,
birisinin küçük bir domuz pastırması yağının ya da esmer ekmekle kokmuş etin tadına
bakması. Hieronymus bize, kendi döneminde böyle çılgınlıklarla Tanrı’yla alay eden bazı
insanların olduklarını anlatıyor. Zeytinyağı yemekten kaçınmak için, kendilerine her yerden
vdd); Jerome, Commentary on Isaiah xvi (Yşa. 53:3 konusunda) (MP 24. 564); Against
Jovinian II. xvii (MPL 23. 311; çev. NPNF 2 ser. VI. 401 vd). Krş. Cadier, Institution IV.
233, dn 4.
423
“κακοξηλία”
424
Cassiodorus, Tripartite History IX. 38 (MPL 69. 1155; çev. NPNF 2 ser. II. 131)’de
Socrates, Ecclesiastical History v. 22’den alıntı.
425
Augustine, Letters liv. 2. 2-4. 5 (MPL 33. 200 vdd; çev. FC 12. 253 vdd).
772
en lezzetli yiyeceklerin getirilmesi için planlar yapıyorlardı; doğaya zarar vermemek için su
içmekten kaçınıyorlardı ama kendileri için hazırlanmış tatlı ve pahalı içecekleri vardı.
Kupadan değil, istiridye kabuğundan içiyorlardı.426 O zamanlar birkaç kişi için ahlaksızlık
olan, bugün bütün zenginler arasında yaygın. Böylece daha görkemli ve daha leziz bir bayram
yapmaktan başka bir amaçla oruç tutmuyorlar. Ama bu kadar besbelli olan bir konuda çok söz
harcamak istemiyorum. Sadece şunu söylüyorum, hem oruçlarda, hem de disiplinin başka
yanlarında papacıların, sanki övgüye değer bir şeyleri kalmış gibi, kendilerine övünme fırsatı
verecek doğru, içtenlikli, iyi sınıflanmış ve düzenlenmiş hiçbir şeyleri yok.
(Din adamlarının bekâr olmaları zorunluluğu zararlı bir buluştur, 32-28)
22 . Din adamlarının disiplini ve disiplinin yozlaşması
Bunun ardından, özellikle din adamlarına uygulanan disiplinin ikinci bölümü geliyor.
Kanonlarda eski gözetmenlerin kendilerine ve örgütlerine dayattıkları disiplin yer alır. Bu
disiplin şunlardır: hiçbir din adamı avlanma, kumar ya da eğlenceye kendini vermemelidir.
Hiçbir din adamı tefecilik ya da ticaret yapmamalıdır; hiçbir din adamı ahlaksızca edilen
danslara katılmamalıdır – ve bu tür başka şeyler de vardır. Hiç kimse dokunulmazlıkla
kanonları çiğnemesin diye, yaptırım olarak kanonların yetkisine ceza da eklenir. Bu nedenle
her gözetmene kendi din adamlarının yönetimi verilmiştir. Gözetmen onları kanonlara göre
yönetir ve görevlerini yaptırır. Bu amaçla görevini ihmal eden birini uyarmak ve biri günah
işlerse ona suçuna göre ceza vermek için, yıllık ziyaretler yapılır, sinodlar toplanır.
Gözetmenlerin de yılda bir kez –ilk dönemde yılda iki kez- taşra sinodları vardı. Bu
sinodlarda görevlerine aykırı davranıp davranmadıklarına karar verilirdi.427 Bir gözetmen din
adamlarına çok sert davranır ya da şiddet uygularsa, tek bir din adamı bile şikayet etse, bu son
söz edilenler sinoda başvuruda bulunabilirdi. En ağır ceza günah işlemiş olan birinin görevden
alınması ve bir süre paydaşlıktan yoksun bırakılmasıydı. Bu sürüp giden bir sistem olduğu
için, bir sonrakinin yeri ve zamanı kararlaştırılmadan sinoddan asla çıkmazlardı.428 Bütün eski
celpnamelerin kanıtladığı gibi, evrensel bir konsili toplantıya çağırmak sadece imparatora
aitti.429
Bu sertlik geçerli olduğu sürece din adamları halktan, kendilerinin örnek olup
davranışlarıyla gösterdiklerinden fazlasını sözle göstermelerini beklemezdi. Yok, onlar
kendilerine halka olduklarından daha katıydılar. Sıradan halkın, deyim yerindeyse daha
sevecen ve daha gevşek bir disiplinle yönetilmesi; din adamlarının birbirlerini daha sert
eleştirmeleri ve kendilerine, başkalarına gösterdiklerinden daha az hoşgörülü davranmaları
gerçekten uygundur.
Bütün bunların kullanılmaz duruma nasıl düştüğünü anlatmaya gerek yok. Bugün bu
düzen kadar çok kontrolden çıkmış ve ahlaksızlaşmış hiçbir şeyin olmadığı tahmin edilebilir.
Öyle bir aşırı özgürlüğe girdiler ki, bütün dünya feryat ediyor. Kabul ediyorum, bütün eski
dönemler belki kendileriyle birlikte bütünüyle gömülüp gider diye, basit insanların gözlerini
gölgelerle boyuyorlar ama bunlar eski geleneklere, insanların mantıklı ve planlı olarak
yaptıklarını maymun gibi taklit etmekten hiç de daha yakın değil. Xenophan’da unutulmaz bir
parça vardır. Burada Perslerin, atalarının kurallarını ne kadar kötü şekilde yozlaştırmış
olduklarını, hoşgörüsüz bir yaşam tarzından kadınsılığa ve lükse saptıklarını ama bu utanç
426
Jerome, Against Jovinian II. v-xvii (MPL 23. 290 vdd; çev. NPNF 2 ser. VI. 391-402);
Letters liii. 12 (CSEL 54. 435; çev. NPNF 2 ser. VI. 95) Krş. IV. xiii. 9.
427
Apostolic Canons xlii-xliv, xxv, xxvi, xxxvi (metin ve çeviri: Fulton, Index canonum, s. 94
vd, 86 vd, 90 vd).
428
Đkinci Toledo Konsili (527) kanon v; Üçüncü Toledo Konsili (589) kanon xviii (Mansi
VIII. 787; IX. 997).
429
Krş. IV. vii. 8, dn 19.
773
verici durumu örtmek için eski törenlerini dikkatle koruduklarını anlatır. Cyrus döneminde
ılımlılık ve özdenetim yine gözde oldu. Böylece birinin burnunu silmesine gerek kalmadı.
Hatta bunun utanç verici olduğu bile düşünüldü. Daha sonraki kuşaklarda, kimsenin burun
deliklerinden sümkürmemesi dinsel bir gelenek olarak kaldı ama burun çekmeye ve (pis
kokacak noktaya gelinceye kadar) sümüğü iğrenç balgam salgılarının içinde yemeye izin
verildi. Oburluk bunu destekledi. Eski bir ilkeye göre içki kaselerini sofraya getirmek yasaya
uygun değildi; ama daha sonra sadece bol bol içsinler, böylece insanların sarhoş olduklarında
taşınma ihtiyaçlarına hoşgörüyle bakılsın diye. Günde bir kez yemek yeme kuralı vardı. Bu iyi
halefler bunu bir kenara koymadılar ama sarhoş oldukları, öğleden gece yarısında kadar süren
eğlenceleri devam ettirmeye alıştılar. Perslerde, yasanın emrettiği, insanların günlük
yolculuklarını yemek yemeden tamamlamaları eski bir gelenekti; ama yorgunluğu önlemek
için yolculuğu iki saate indirmek izin verilen ve alışıldık bir uygulama oldu.430 Papacılar,
kutsal babalarla ilişkilerini gösterme telaşına ne zaman kapılsalar, bu örnek onların gülünç
taklitlerini yeterince suçluyor. Hiçbir ressam bunu daha canlı ifade edemiyor.
23 . Rahiplerin bekârlığı ve bunun Kutsal Yazı’ya aykırılığı
Tek bir şeyde son derece katı ve acımasızlar – rahiplere evlenme izni vermemekte.431 Ama
yaptıkları zinaların ceza verilmeden ne ölçüde yaygın olduğundan ve murdar bekarlıklarına
güvenerek bütün suçlara nasıl nasırlaştıklarından söz etmek gereksiz. Ne var ki, bu
yasaklama geleneklerinin bütünüyle bir baş belası olduğunu apaçık gösteriyor. Bu sadece
kiliseyi iyi ve uygun önderlerden yoksun bırakmıyor, bir haksızlık lağımı da oluşturuyor ve
birçok canı ümitsizliğin dipsiz kuyusuna atıyor. Tabii ki, rahiplere evlenmeyi yasaklamak
sadece Tanrı’nın Sözü’ne değil, eşitliğe bütünüyle karşı olan dinsiz bir zorbalıktan da ortaya
çıkmıştır. Birincisi, Rab’bin özgür bıraktığı bir şeyi yasaklamak, insanlar için hiçbir şekilde
yasaya uygun değildir. Ayrıca Rab’bin, Kendi Sözü’yle bu özgürlüğün çiğnenmemesine
besbelli özen göstermesi fazla bir kanıt gerektirmeyecek kadar apaçıktır. Pavlus’un birçok
parçada gözetmenin tek eşli bir adam olmasını istemesi [1Ti. 3:2] gerçeğini geçiyorum. Ama
Pavlus’un, Son Günlerde evliliği yasaklayacak imansız insanların olacağını duyurmasından ve
onlara sadece yalancı değil, cin de demesinden [1Ti. 4: 1, 3], evliliğin yasaklanmasının
cinlerin öğretişi, öyleyse bir peygamberlik, Kutsal Ruh’un kutsal bir açıklaması olduğunu ve
başlangıçtan beri Ruh’un kiliseyi tehlikelere karşı evlilikle silahlandırdığını söylemesinden
daha etkili ne söylenebilir?
Ama bu cümleyi Montanus’a, Tatiancılara, Enkratitlere ve Eskiçağ’ın diğer
sapkınlarına mal ederek anlamını saptırdıklarında zekice kaçtıklarını düşünüyorlar. Onlar tek
başlarına evliliği mahkum ediyorlar (diyor papacılar); biz evliliği asla lanetlemiyoruz ama
sadece kilise düzeninde yasaklıyoruz, çünkü uygunsuz buluyoruz.432 Sanki bu peygamberlik,
önce bu sapkınlarda gerçekleşse bile, papacılara da atfedilmezmiş gibi; ya da sanki bu
çocukça kaçamaklar, evliliği herkese yasaklamadıkları için, evliliği yasakladıklarını
yadsımaları dinlemeye değermiş gibi! Sanki bir despot, sadece kentin bir bölümü yasanın
adaletsizliği altında ezildiğinde, yasanın adaletsiz olmadığını iddia edermiş gibi!
24 . Evlilik emredilmiştir ve ruhsal açıdan yorumlanmıştır
Rahibin bazı işaretlerle halktan ayrılması gerektiğine karşı çıkıyorlar. Sanki Rab,
rahiplerin hangi övünç kaynaklarında üstün olmaları gerektiğini de önceden görmemiş gibi!
Böylece kilisenin bozulan düzeninden ve biçimsizleşen çekiciliğinden elçiyi suçlu buluyorlar.
430
Xenophon, Cyropaedeia VIII. Viii. 8 (LCL basımı II. 442 vdd).
Krş. IV. iv. 10, dn 27; IV. ix. 14; IV. xiii. 3, 8.
432
Krş. Comm. 1 Tim. 4:3 (CLL XXIII. 345) bu parçanın sanal tekrarı (1543); Clichtove,
Antilutherus I. xxi, fo. 43a-46a
431
774
O, iyi gözetmenin yetkin bir örneğini verirken, evliliği gözetmenden istediği diğer
yeteneklerin arasına koymaya cesaret etti. Bunu [1Ti. 3:2] nasıl yorumladıklarını biliyorum.
Yani ikinci bir eşi olan adam seçilmemelidir.433 Bunun yeni bir yorum olmadığını kabul
ediyorum ama bağlamı nedeniyle, açıkça yanlıştır.434 Pavlus gözetmenlerin ve diyakonların
eşlerinin nasıl olması gerektiğini hemen söyler [1Ti. 3:11] Pavlus evliliği gözetmenin
erdemleri arasında sayar; papacılar bunun kilise düzeninde göz yumulmayacak bir hata
olduğunu öğretirler. Lütfen Tanrım, bu genel suçlamayla yetinmeyerek, kanonlarında buna
murdarlık ve bedenin kirlenmesi435 adını verirler. Herkes bunların hangi atölyelerden
geldiğini bir düşünsün! Mesih evliliği öylesine saygıya değer bulur ki, kiliseyle kutsal
birliğinin bir imgesi olmasını ister [Ef. 5:23-24, 32]. Evliliğin saygınlığından daha başka
hangi görkemli övgüyle söz edilebilir? Mesih’in ruhsal lütfunun benzerliğinde parlayan
evliliğe murdarlık ve kirlilik demek ne utanmazlıktır!
25 . Kutsal Yazılar’a dayanan bir tartışmanın çürütülmesi
Yasaklamalarının Tanrı’nın Sözü’yle bu kadar çelişkili olmasına rağmen, yine de bunu
savunmak için Kutsal Yazılar’da bir şey buluyorlar. Levili kahinler görev sırası kendilerine
geldiğine, kutsal şeylere el sürmek amacıyla saf ve lekesiz olmak için eşlerinden ayrı
uyumalıydılar [Krş. 1Sa. 21:5 vdd]. Bu nedenle –çok daha soylu olan ve her gün yapılanbizim kutsal törenlerimizi evlilerin yönetmesi hiç uygun olmayacaktı. Sanki Müjde’ye hizmet
etme göreviyle Levililerin kâhinliği bir ve aynıydı! Geleceğe işaret eden tipler436 olarak Levili
kâhinler, yetkin paklığıyla bizi Baba’yla barıştıran, Tanrı’yla insanlar arasındaki aracı olan
[1Ti. 2:5] Mesih’i temsil ediyorlardı. Ama günahlılar Onun örnek olduğu kutsallığı her
açıdan belirtemeseler de, en azından bu kutsallığın bir taslağını yapmak için, tapınağa
yaklaştıklarında onlara, kendilerini insanların geleneklerinin ötesinde paklamaları
emredilmişti. O zaman Mesih’i doğru temsil ediyorlardı, çünkü (göksel yargı kürsüsünün
imgesi olan) Buluşma Çadırı’nda insanlarla Tanrı’yı barıştıracak barışçılar olarak
bulunuyorlardı. Bugün kilise önderleri bu rolü oynamadıkları için, onları kahinlerle
karşılaştırmak anlamsız. Bu nedenle elçi, ayırım gözetmeksizin evliliğin bütün insanlar için
saygın olduğunu ama fuhuş yapanların ve zina edenlerin Tanrı’nın yargılayacağını duyurur
[Đbr. 13:4]. Elçiler de onları örnek alarak, evliliğin herhangi bir görevin kutsallığıyla uyuşmaz
olmadığını kanıtlarlar, bu görev her ne kadar yetkin olsa da.437 Pavlus, onların eşlerine sadece
sahip çıkmadıklarına, onları yanlarında gezdirdiklerine de tanıklık eder [1Ko. 9:5].
26 . Kadim kilise ve bekârlık
O zaman bu bekârlıkla övünmeyi gerekli bir şey olarak kapı kapı satmaları onların
açısından şaşkınlık veren bir utanmazlıktı. Bu yaptıkları, yetkin Tanrı bilgisinde gelişirken,
kutsallıkta çok daha üstün olan kadim kilise için büyük bir yüzkarasıydı. Elçileri dikkate
almıyorlarsa (kimi kez onları açıkça küçümseyerek davranmaya alıştılar), o zaman lütfen,
gözetmenler düzeyindeki evliliğe kuşkusuz sadece hoşgörü göstermekle kalmayıp, onu
onaylayan eski babalarla ne işleri var?438 O zaman Rab’bin sakramentlerini hakkıyla
kutlamayacak kadar, kutsal şeylere murdarca saygısızlık etmeye mi teşvik ettiler? Aslında
433
Gratian, Decretum I. xxvi (MPL 187. 149 vdd; Friedberg I. 95 vdd).
Augustine, On the Good of Marriage xviii. 21 (MPL 40. 387; çev. NPNF III. 408). RSV, 1
Tim. 3:2; Titus 1:6: “tek karılı”
435
Letter of Pope Siricius to Himerius i. 7 (MPL 13. 1138 vdd; çev. Ayer, Source Book, s.
415 vd.
436
“άντίτυποι”
437
Calvin bunları yazarken eşi sağdı (1543).
438
Tertullian, Exhortation to Chastity vii (CCL Tertullianus II. 1024 vdd; çev. ANF IV. 54).
434
775
Đznik Konsili’nde bekarlık talebinde bulunmak için bir kışkırtma oldu. Hayranlık kazanmak
için yeni bir şeylerin hayalini kuran, batıl inançlara sahip küçük adamlar her zaman vardır.
Ama ne karar çıktı? Kendi eşiyle aynı evde oturan bir adam için bunun bir erdem olduğunu
ilan eden Paphnutius’un görüşü kabul edildi.439 Böylece onlar için evlilik kutsallığını
sürdürdü; utanmamalarına neden oldu ve görevlerine leke sürmediği düşünüldü.
27 . Bekârlık talebindeki son gelişmeler
Sonra bunun ardından, bekarlığa birçok batıl inançla dolu hayranlığın duyulmasının
yaygınlaştığı zamanlar geldi. Bundan sonra, bekârlık hakkında önü alınamayan heyecanlı
övgüler sık sık geldi. Herhangi bir başka erdemin bununla pek az karşılaştırılacağına yaygın
olarak inanıldı. Evlilik, kirlenme diye mahkûm edilmese bile, saygınlığı o kadar azaldı,
kutsallığı o kadar gözlerden saklandı ki, evlilikten kaçınmayan biri, yetkinliği yeterince güçlü
bir amaç edinerek istemiyormuş gibi geliyordu. Bu nedenle önce rahiplik mevkiine gelen
erkeklere evlilik sözleşmesi bu kanonlarla yasaklandı; sonra bekârlardan ve eşleriyle birlikte
evlilik yatağından vazgeçenlerden başkasının bu sınıfa girmesi yasaklandı. Bu düzenlemeler
rahipliğe saygınlık kazandırır gibi göründüğü için, eski çağlarda büyük övgü aldığını da kabul
ediyorum. Ama karşıtlarım bana karşı eski çağlar iddiasında bulunurlarsa ilk yanıtım şudur:
gözetmenlerin bu evlenme özgürlüğü hem elçiler döneminde, hem de daha sonraki
yüzyıllarda vardı [1Ti. 3:2]. Elçiler ve konum olarak onları izleyen, en önemli yetkiye sahip
bu önderler, hiçbir güçlükle karşılaşmaksızın bu özgürlükten yararlandılar. Daha sonra
övgüyle kabul edileni ve gelenekselleşeni yasa dışı ya da uygunsuz diye yargılamaktansa ilk
kilise örneğine daha çok önem vermeliyiz. Đkincisi, o çağda bekârlık konusuna duyulan aşırı
eğilimle, evliliğe karşı ayırım yapmanın başlaması, bekârlık yasasını başlı başına gerekli
olduğu için değil, bekâr evliye tercih edildiği için rahiplere dayatıldı. Son olara da şu cevabı
veriyorum. Bekârlığı, kendini tutmaya uygun olmayanlara zorunlu kılacak şekilde bir
gereklilik ve zorlama olarak bunu istemediler. Fuhşa çok ağır yasalarla ceza verirlerken,
evlilik sözleşmesi yapıldığı takdirde, onların sadece görevlerinden çekilmelerine karar
verdiler.440
28 . Bekârlık kuralı altında kötüye kullanmalar
Bu durumda, bu yeni despotluğu savunanlar, bekârlıklarını savunmak için ne zaman
eski çağları bahane etmek isteseler, rahiplerine eski erdemi iade etmelerini onlardan istiyoruz;
zina ve fuhuş yapanları uzaklaştırsınlar; evlilik yatağını saygın ve ılımlı tarzda kullanmayı
yasakladıkları kişilerin şehvetin her türüne ceza almadan koşmalarına izin vermesinler; her
ahlaksızlığı dizginleyen, terk ettikleri disiplini eski durumuna getirsinler; uzun zamandan beri
bozulmaya yol açan bu utanç verici güçsüzlükten kiliseyi özgür bıraksınlar. Bunu kabul
ederlerse, kilisenin yararına olan şeyi özgür olarak, zorunluluk diye iddia etmedikleri için
onları bir kez daha uyarmalıyız.
Ancak, kilise düzenine bekarlık prangası vuran bu kanonlara hiçbir koşulda yer
verilmemesine inandığım için bunu söylemiyorum; ama daha bilge olanların düşmanlarımızın
439
Đznik Konsili’nde (325) önerildiğinde, ünlü münzevi gözetmen Paphnutius, bekarlık
talebine karşı çıktı. Evliliğin saygın olduğunu, yasaya uygun olarak birlikte yaşamanın erdem
olduğunu ve önerilen bekarlığın zararlı olacağını duyurdu. Öğüdü geçerlilik kazandı:
Socrates, Ecclesiastical History i. 11; Sozomen, Ecclesiastical History i. 23; Cassiodorus,
Historia Tripartita II. 14 (MPL 69. 933; çev. NPNF 2 ser. II. 18, 256)
440
Ortaçağ’a ait belgelere çok sayıda referans için bk. OS V. 236 vd. Calvin de rahiplerin
bekarlığının, Pighius, De Castro ve Latomus gibi yazarlar tarafından şiddetle savunulduğunun
farkındaydı. Krş. IV. iv. 10, dn 27 ve Cabrol, Lea, Leclercq, Coulton’dan alıntı yapılan
parçalar.
776
eski çağlar adına nasıl bir yüzsüzlükle rahiplerin kutsal evlilik bağlarının adını kötüye
çıkardıklarını daha iyi anlamaları için bunu söylüyorum.
Yazıları bugüne gelen babalar söz konusu olduğunda, onların görüşlerinden söz
ederlerken, Jerome441 dışında hiç biri evliliğin saygınlığına bu kadar haince saldırmamıştır.
Biz sadece Khrysostomos’un övgüsüyle yetinmeliyiz, çünkü bekârlığa özellikle hayran
olduğundan, evliliği önerirken onun diğerlerinden daha cömert olduğu kabul edilemez. Ama
işte söyledikleri: “erdemin birinci derecesi bekarettir; ikincisi sadık evliliktir. Bu nedenle
bekarlığın ikinci çeşidi evlilikte sevginin temizliğidir”442
XIII. BÖLÜM
ANTLAR; DÜŞÜNMEDEN ANT ĐÇEN HERKES BAŞINI NASIL DERDE SOKMUŞTUR
(Antların doğası, antlarla ilişkili sık yapılan hatalar 1-7)
1 . Yozlaşma ve tehlikeler
Özgürlüğü, Mesih’in eşsiz kanı pahasına satın alınan kiliseye, acımasız zorbalıkla
böyle baskı yapılması ve onun, büyük bir gelenek kalabalığıyla neredeyse bunaltılması üzüntü
duyulacak bir sorundur. Ama herkesin kendine özgü deliliği, Tanrı’nın Şeytan’a ve Şeytan’ın
hizmetlilerine bu kadar izin vermesinin nedensiz olmadığını gösteriyor. Đnsanlar için Mesih’in
yetkisini göz ardı ederek, sahte öğretmenlerin dayattıkları yükleri taşımak yeterli değildi. Her
biri, daha ileri giderek kendisine bir yük istemeliydi. Kendi kuyusunu kendi kazarak daha
derine inmeliydi. Ortak zincirlere daha büyük ve daha katı zorunlulukların eklenebilmesiyle,
can atarak antlar icat ettiklerinde böyle oldu. Kiliseyi küstahça yöneten sözde “önderlerin”,
zavallı canları adaletsiz yasalarıyla tuzağa düşürerek Tanrı’ya tapmayı nasıl yozlaştırdıklarını
daha önce gösterdik. Bu nedenle burada bunu, ilişkili olduğu başka bir kötülükle birleştirmek
yersiz olmayacaktır. Böylece, dünyanın kendi ahlaksızlık eğilimine göre, her zaman bu
engellere karşı nasıl direnmiş olduğunu göstereceğiz. Oysa bunlar Tanrı’ya yönelmek için
gereken yardımlardı. Şimdi antların yol açtığı zararın ne kadar ciddi olduğunu daha iyi
göstermek için, okurlarım daha önce ortaya konulan ilkeleri hatırlasınlar.
Önce, insanları dine bağlı ve kutsal yaşamlar sürdürmeleri amacıyla eğitmek için
gerekli olabilecek her şeyin yasada yer aldığını öğrendik.443 Ayrıca Rab’bin, bizi yeni işler
icat etmekten daha iyi korumak için, doğruluğun bütün övgülerini, Kendi istemine basitçe
itaat edilmesine dahil ettiğini de öğrendik.444 Eğer bunlar doğruysa, Tanrı’nın lütfunu hak
etmek için icat ettiğimiz bütün sahte tapınma hareketlerinin, bizim hoşumuza ne kadar giderse
gitsin, hiçbirinin Onun tarafından kabul edilmediği hükmüne kolayca varılabilir. Tabii ki,
birçok parçada Rab, bunları sadece açıkça reddetmez, bunlardan iğrenir de.
Burada Tanrı’nın kesin Sözü’nün dışında kalan bu antlarla ilişkili bir kuşku doğuyor.
Bunların ne yeri var? Hıristiyanlar bunları tam olarak yerine getirmeliler mi? Bunlar hangi
ölçüde bağlayıcıdır?
Đnsanların “vaat” dediği şeye Tanrı söz konusu olduğunda “ant” denir. Ayrıca
insanlara ya onları hoşnut edeceğini ya da görev nedeniyle borçlu olduğumuzu
441
Jerome, Against Jovinian I (MPL 23. 221-296; çev. NPNF 2 ser. VI. 346-386). I. Kitap’ın
birçok yerinde Jerome, Tanrı’nın gözünde bir bakirenin evli kadından hiç de daha iyi
olmadığı görüşüne saldırır; ama Marcion’un, Manikesitlerin ve Tatian’ın görüşlerini kabul
etmez.
442
Sözde Chrysostom, Homily on the Finding of the Cross, Erasmus’un Khrysostomos baskısı
buna dâhildir (Basel 1530)) II. 130 ama daha sonraki editörler dahil edilmemiştir.
443
III. viii. 4.
444
III. viii. 5.
777
düşündüğümüz şeyler için söz veririz. Öyleyse Tanrı’ya yönelttiğimiz bu antlara çok daha
dikkat etmek uygundur. Tanrı’ya büyük bir içtenlikle davranmalıyız.
Her çağda batıl inanç bu noktada tuhaf şekilde geçerli olmuştur. Böylece insanlar
hüküm vermeden ve fark gözetmeden akıllarına hatta ağızlarına ne gelirse gelsin Tanrı’ya
hemen ant içmişlerdir. Öteki Ulusların bu çılgınlıkları, aslında büyük saçmalıkları buradan
çıkmıştır. Onlar da bu şekilde tanrılarıyla alay etmişlerdir. Hıristiyanlar onların bu
küstahlığını taklit etmemeliydiler! Aslında bunu yapmamalıydılar. Ama birkaç yüzyıldan beri
hiçbir şeyin bu ahlaksızlıktan daha yaygın olmadığını görüyoruz: bütün insanlar her yerde
Tanrı’nın yasasını küçümseyerek, hoşlandıkları hayallerindeki şey adına ant içmek için
çılgınca bir gayretle yanıp tutuşuyorlar. Đnsanların bu durumda ne kadar ciddi ve ne şekilde
günah işlediğini nefretle abartmayacağım ya da ayrıntılarıyla anlatmayacağım. Ama bunun
daha iyi ortaya çıkması için, antları tartışmaya başlarken, bu gereksiz konuda hiçbir soru
sormayacağımızı söylemek bana doğru geliyor.
2 . Ant içtiğimiz Biri olarak Tanrı
Hangi antların yasaya uygun, hangilerinin karşı çıkılabilir olduğuna karar verirken
yanlıştan kaçınmak istiyorsak üç şeyi göz önünde tutmak iyidir: (1) ant içilen kişinin kim
olduğu; (2) ant içen bizlerin kim olduğumuz; (3) son olarak da hangi amaçla ant içtiğimiz.
Birincisinin amacı, anlaşma yapmamız gereken kişinin Tanrı olduğunu bize
anlatmaktır. Tanrı bizim itaatimizden o kadar hoşnut olur ki, kendiliğinden doğan dinler445
insanların gözünde ne kadar olağanüstü ve güzel olsa da, hepsini lanetler [Kol. 2:23].
Tanrı’nın emrinin dışında icat ettiğimiz gönüllü tapınma, Onun için bütünüyle iğrençse
bundan, Sözü’yle onayladığının dışında hiçbir tapınmanın kabul edilemez olduğu sonucu
çıkar. Bu nedenle Tanrı’nın ne gözle bakacağına dair hiçbir kanıt olmadığında kendimize ant
içmeye cesaret etme izni vermeyelim. Pavlus’un, – her davranışı kapsayabildiği için - imana
dayanmayan her şeyin günah olduğu öğretisi [Rom. 14:23], özellikle kişi doğrudan Tanrı’yı
düşündüğünde tabii ki, uygulanabilir. Ama imanın açıkça emretmediği yerde, en ufak şeyleri
yapamıyorsak ya da yanlış yapıyorsak (Pavlus, burada yiyeceklerin farkını tartışır), çok
önemli bir konuyu üstlendiğimizde ne kadar alçakgönüllü olmalıyız! Aslında bizim için dinin
görevlerinden daha ciddi başka hiçbir şey olmamalıdır. Bu nedenle, antlarla ilişkili ilk
önlemimiz, hiçbir ikrarda asla bulunmamaktır. Önce vicdanımız bunun düşünmeden yapılan
bir girişim olmadığından emin olmalıdır. Ama Tanrı bu anttan önce geliyorsa ve bu ant
Tanrı’nın, Kendi Sözü’nde neyi yapmanın iyi ya da yararlı olduğunu emrettiği şekildeyse
düşüncesizlik tehlikesi uzak olacaktır.
3 . Ant içen insan
Söylemememiz gereken ikinci şeyin burada şunu içerdiği kabul edilmelidir: Tanrı’nın
bize verdiği özgürlük bereketini göz ardı etmeyelim diye, gücümüzü ölçmeliyiz, çağrımızı
aklımızda tutmalıyız. Gücü dâhilinde olmayan bir şey için ant içen ya da çağrılmasıyla çelişen
antlar içen biri düşüncesiz biridir. Tanrı’nın, onu her şeyin efendisi yapan lütfunu
küçümseyen bir nankördür. Bunu söylerken her şeyin avucumuza konulduğunu, kendi
gücümüzle dayandığımızı, Tanrı’ya bunu vaat edeceğimizi söylemek istemiyorum. Orange
Konsili’nde, Tanrı’nın elinden aldığımız şeyin dışında, Ona anlamsız şekilde ant içmememize
dair çok doğru bir karar çıkmıştır. Çünkü Ona sunulan her şey tümüyle Onun armağanıdır.446
Ama bazı şeyler bize Tanrı’nın şefkatiyle veriliyor, diğerleri Onun insafıyla bizden
445
“έθελοθρησκείας”. Krş. bir sonraki cümledeki “voluntarii omnes cultus” ve Đkinci Helvetia
Đnanç Açıklaması XVI. 5 (Schaff, Creeds III. 269; çev. s. 866).
446
Orange Konsili (529) kanon xi. (Mansi VIII. 714). Augustine, City of God XVII. iv. 7
(MPL 41. 530; çev. NPNF II. 342).
778
esirgeniyorsa, Pavlus’un emrettiği gibi [Ro. 12:3; 1Ko. 12:11], herkes kendisine verilen lütfun
ölçüsüne baksın.
Burada, Tanrı’nın size verdiği armağanların ölçüsüne göre antlarınızı kıvama
getirmenizden başka bir şey söylemiyorum. Kendiniz için çok fazla iddiada bulunarak Onun
izin verdiğinden daha ileriye gitmeyin diye, düşüncesizce atılmayın. Örneğin; (Luka’nın söz
ettiği) suikastçılar, Pavlus’u öldürünceye kadar bir şey yemeyeceklerine ant içtiklerinde [Elç.
23:12], plan ahlaksızca olmasaydı bile, bir insanın yaşamını ve ölümünü kendi güçlerine bağlı
kılmadaki düşüncesizlikleri katlanılacak gibi değildi. Yiftah, düşüncesizce coşkusuyla hemen
ant içtiğinde çılgınlığı nedeniyle cezalandırıldı [Hak. 11:30-31]. Bu sınıfa giren delice
cesarette bekarlık ilk sırayı alır. Rahipler447, keşişler ve rahibeler güçsüzlüklerini unutarak,
bekarlığa pekala yetenekli olduklarını düşünler. Ama hangi vahiy onlara erdemlerini ömür
boyu sürdüreceklerini ve bu amaçla ant içmelerini öğretmiştir? Tanrı’nın Sözü’nü insanın
evrensel koşullarında dinlerler: “Âdem’in yalnız kalması iyi değil” [Yar. 2:18]. Đçimizde
kalan günahın çok sivri dikenlerinin olmadığını anlıyorlar –hissetmiyorlarsa da anlayacaklar!
Ölçülülük armağanı, gerekli olduğu durumda, çoğunlukla belirli bir zaman için verildiği için,
hangi güvenle bu genel çağrıdan kaçmaya cesaret ediyorlar?
Bu inatçılıklarında Tanrı’yı yardımcı diye saymasınlar ama daha çok Onun ne dediğini
hatırlasınlar: “Tanrınız Rab’bi denemeyeceksiniz” [Yas. 6:16; Mat. 4:7].Ama bu Tanrı’yı
denemektir: onun verdiği doğanın tersi için gayret etmektir. Onun bize verdiği armağanları
bize ait değilmiş gibi küçümsemektir. Sadece bunu yapmaya cesaret etmekle kalmıyorlar,
bekârlığı olağanüstü övgülerle yüceltmek için evliliğe “kirlenme” de diyorlar. Tanrı’nın
evlilik kurumunu Kendi görkemine ters olmadığını düşünmesine [Krş. Yar. 2:22], herkes için
saygın olduğunu duyurmasına [Đbr. 13:4], Rab’bimiz Mesih’in ilk mucizesiyle ona saygı
gösterme tenezzülünde bulunarak varlığıyla kutsamasına [Yu. 2:2; 6-11] rağmen! Sanki (çok
küstahça “melek gibi” dedikleri) kendi yaşamlarında bekarlığın başka, bekaretin başka şey
olduğunun olağanüstü kanıtlarını sağlamıyorlarmış gibi! Bunu yaptıklarında fuhuşlarını,
zinalarını, daha da utanç verici ahlaksızlıklarını meleklerle karşılaştırarak, tabii ki Tanrı’nın
meleklerine büyük zarar veriyorlar.448 Açıkçası, olayın kendisinin onları apaçık yalanladığı
yerde, her ne olursa olsun tartışmaya gerek yok. Rab’bin, armağanları aşırı kendine güvenle
böyle küçümsendiğinde, küstahlık edildiğinde genellikle öcünü alırken ne korkunç cezalar
verdiğini açıkça görüyoruz. Çok daha gizli kalan günahlarını alçakgönüllülük adına
geçiyorum. Bu kadarından bile çok şey anlaşılıyor.
Çağrımıza hizmet etmemizi engelleyen hiçbir şey için ant içmemeliyiz – bu
tartışılmaz. Sanki bir aile reisinin, eşini ve çocuklarını bırakarak, başka yüklerin altına girmesi
ya da kamu hizmetine girmesi uygun olan birinin, seçildiğinde, kamu hizmeti yapmamak için
ant içmesi gibi.
Ama özgürlüğümüzü küçümsememe konusunda söylediğimiz şey, açıklanmadığında
anlaşılması güç olacaktır. Öyleyse burada kısaca açıklayalım. Tanrı bizi her şeyin efendisi
yaptı. Her şeyi kendi yararımıza kullanabilelim diye onları bizim boyunduruğumuzun altına
soktu. Sonuçta, (bizim için birer yardım olması gereken) dış şeylere köle olmaya boyun
eğersek, bunun Tanrı tarafından kabul edilebilir bir hizmet olmasını beklememizin nedeni
yoktur. Böyle diyorum, çünkü bazıları çok sayıda göreneğin tuzağına düşerek,
alçakgönüllülüklerinden dolayı övgü toplamaya çalışıyorlar. Tanrı’nın, bizim bunlardan özgür
ve uzak kalmamızı istemesinin iyi bir nedeni vardır. Bu durumda, bu tehlikeden kaçmak
447
“Sacrifici”.
Krş. Bernard, De conversione, ad clericos xx. 36 (bölümün akışında din adamlarının
ölçüsüzlüklerine ve ahlaksızlarına üzülerek şöyle denir: “evlilik yolundan sakınarak daha
sonra kendilerini her türlü kötülüğe terk ettiler [in omne deinceps flagitium effluentes]” (MPL
182. 854 vd; Krş. Beveridge, Institutes II. 475, dn 2)
448
779
istersek Rab’bin Hıristiyan kilisesinde kurmuş olduğu bu bağışıklıktan449 hiçbir şekilde
ayrılmamamız gerektiğini unutmayalım.
4 . Niyetlere göre sınıflanan antlar
Şimdi üçüncü konuma geliyorum: Şayet Tanrı’ya kabul ettirecekseniz ant içme
niyetiniz önemlidir. Çünkü Rab yüreğe bakar, dış görünüşe değil. Kimi kez (zihindeki niyet
değişik olduğu için) aynı şeyden hoşnut olur ve kabul edebilir. Kimi kez hiç hoşnut olmaz.
Şaraptan sakınma andı içerseniz, sanki bu davranışta kutsal bir şey varmış gibi, batıl inanca
düşersiniz. Sapkınca bir amacı olmayan başka bir şey isterseniz hiç kimse sizi onaylamazlık
edemez.
Ama anladığım kadarıyla, antlarımızın layıkıyla yönlendirilmesi gereken dört amaç
vardır. Bunlardan ikisinin eğitilme adına geçmiş zamanla, ikisininse gelecekle ilişkili
olduğunu söylüyorum.
Sağladığımız yararlar için Tanrı’ya şükranımızı belirttiğimiz ya da öfkesini önlemek
için işlediğimiz suçların cezasını kendimizin verdiği antlar geçmiş zamanla ilişkilidir.
Dilerseniz ilkine şükran uygulaması, ikincisine pişmanlık uygulaması diyelim.
Birinci türün örneği, Yakup’un, Rab sürgünden anayurtlarına zarar görmeden
dönmeleri için yol gösterirse, ant içtiği ondalıktır [Yar. 28:20-22]. Bir başkası, eskiden
dinine bağlı kralların ve liderlerin haklı bir savaşa girerken zafer kazansınlar diye ya da daha
büyük bir güçlüğün baskısı altında kaldıklarında, Rab onları kurtarsın diye, esenlik için
sundukları adaklarıdır [Mez. 22:25; 61:8; 56:12; 116:14, 18]. Rab bizi bir belanın, tüketen bir
hastalığın ya da başka bir kritik durumun pençesinden kaptığında bu adaklar bugün de bizim
için yararlı olabilir. Dinine bağlı birinin, Tanrı’nın iyiliği karşısında nankör görünmesin diye,
ikrarının dinsel bir belirtisi olarak, Tanrı’ya adak adama görevinde tutarsızlık yoktur.
Đkinci türün doğasını göstermek için, bilinen bir örnek yeterlidir. Birisi, oburluk
alışkanlığından dolayı kötü bir davranışta bulunursa - ölçüsüzlüğünün cezasını çekmek için
bir süre bütün lezzetli yiyeceklerden vazgeçmesinin önünde hiçbir şey duramaz –kendisini
daha sıkı bağlamak için, ant içerek bunu yapar. Bu şekilde suç işleyenler için evrensel bir yasa
çıkarmıyorum. Böyle bir andı kendileri için yararlı bulanlara hangi iznin verildiğini
gösteriyorum. Đsteğe bağlı olması koşuluyla bu tür bir andın izin verilebilir olduğuna
inanıyorum.
5 . Gelecekle ilişkili antlar
Gelecekle ilişkili diye baktığımız bu antlar, söylediğimiz gibi, kısmen daha çok
tedbirli davranmamızı sağlar, kısmen de bir dürtü oluşturarak görevimizi yapalım diye bizi
harekete geçirir.
Kişi belli bir ahlaksızlığa çok yatkın olduğunu, başka zaman kötü olmayan bir şeyde
doğrudan doğruya kötülüğe düşmesini önleyemediğini görür. Bir süreliğine bunu kullanmayı
bırakacağına ant içerse hiç aptalca bir şey yapmaz. Örneğin; biri bedenine taktığı bir takının
kendisi için zararlı olduğunu anlayıp, yine de şiddetli göz dikme arzusuyla baştan çıkarsa,
kendisini dizginlemekten –yani bundan uzak durma zorunluluğunu kendisine dayatmaktanbaşka yapabileceği, böylece bütün kararsızlıklarından kurtulabileceği daha iyi şey nedir?
Aynı şekilde biri, dine bağlılığın zorunlu görevlerini unutuyorsa ya da bu konuda
tembellik ediyorsa neden ant içerek hafızasını uyandırmasın ya da tembelliğinden
silkelenmesin?
Đki ant içmede de bir tür temel eğitimin olduğunu kabul ediyorum ama eğitimsiz ve
yetkin olmayan kişi de, güçsüzlüğüne yardımı olsun diye, bunları avantajlı olarak kullanır.
449
“Oeconomia”.
780
Bu durumda, bu amaçlardan birine uygun olan, özellikle de dışsal şeyleri vaat eden bu
antların yasal olduğunu söyleyeceğiz. Yeter ki, bunlar Tanrı’nın onayıyla desteklensin,
çağrılışımıza uygun ve Tanrı’nın bize verdiği lütuf bağışıyla sınırlı olsun.
6 . Genelinde yasaya uygun antlar
Artık genelinde antlar hakkında ne düşünmemiz gerektiğine dair bir sonuca varmak
güç değil. Bütün imanlıların ortak tek bir andı vardır. Vaftizde bunu pekiştiririz. Đlmihalle ve
Rab’bin Sofrası’ndan alarak, deyim yerindeyse, bunu kabul ederiz. Sakramentler birer
sözleşme450 gibidir. Rab, bize merhamet ve sonsuz yaşam verir. Biz de karşılığında itaat sözü
veririz. Ama ant içmenin şekli ya da en azından özeti şudur: Şeytan’dan vazgeçerek kendimizi
Tanrı’nın hizmetine, Onun kutsal emirlerine itaate veririz. Benliğimizin ahlaksızca
tutkularının peşinden gitmeyiz [Krş. Rom. 13:14]. Kutsal Yazı’da açıkça belirtildiği ve
aslında Tanrı’nın bütün çocukları için gerekliği olduğundan, bu andın kutsal ve yararlı olduğu
kuşkusuzdur. Tanrı’nın bizden istediği yasaya yetkin itaati hiç kimsenin hayatında
sürdüremediği gerçeğini hiçbir şey engelleyemez. Hem günahların bağışlanmasına hem de
kutsanma ruhuna dahil edildiğimiz lütuf antlaşması451 bu koşulu içerdiği için, bizim burada
verdiğimiz söz bağışlanma yakarısı ve yardım dileğiyle birleşir.
Belirli antlara karar verirken yukarıda verilen üç kuralı unutmamalıyız. Böylece her
andın doğasını güvenle saptayabiliriz. Ne var ki, kutsal olduğunu duyurduğum bu antları her
gün içmek istemenizi önerdiğimi düşünmeyin. Sayı ve zaman olarak hiçbir şey önermeye
cesaret edemesem de, öğüdümü dinleyenler sadece ciddi ve geçici antlar içmeyi
üstleneceklerdir. Ant içerken zaman zaman aşırıya kaçarsanız, tekrarlamalar bütün dinsel
karakterini ucuzlatır ve batıl inanca kayma eğilimi gösterir. Kendinizi kalıcı bir antla
bağlarsanız, bir gün bundan vazgeçme riskine girersiniz. Bunu büyük bir sıkıntı veya
bezginlikle yerine getirirsiniz ya da sürenin uzunluğundan usanırsınız.
7 . Sapkın antlar
Birkaç yüzyıldan beri antlarla ilişkili olarak nasıl bir batıl inancın dünyanın başına
bela olduğu bellidir. Biri, şaraptan uzak durmak Tanrı’yı hoşnut eden başlı başına bir
ibadetmiş gibi perhiz andı içiyor.452 Biri kendini oruçla bağlıyor. Üçüncü kişi belirli günlerde
etten sakınıyor. O günlerin diğer günlerdekinden eşsiz şekilde kutsal olduğunu boş yere
düşünüyor. Çok daha çocukça şeyler için ant içiliyor ama bunu yapanlar çocuk değiller.
Đnsanlar kutsal yerlere adak hacları yapmakta büyük bir bilgelik buluyorlar. Yorulduklarında
çok daha erdem kazansınlar diye, yolculuklarını kimi kez yalın ayak ya da yarı çıplak
yapıyorlar. Dünyanın bir süreden beri inanılmaz bir gayretle yanıp tutuştuğu bu ve benzeri
şeyler daha önce söz ettiğimiz kurallara göre incelenirse sadece boş ve geçici değil, imansızlık
göstergeleriyle dolu gelir. Her ne kadar bencillik buna hüküm verebilse de Tanrı, sahte
tapınmaktan nefret ettiği kadar başka hiçbir şeyden nefret etmez. Ayrıca şu kötü ve lanetli
görüşler de vardır: Đkiyüzlüler böyle delilikler yaptıklarında olağanüstü doğruluk
kazandıklarına inanırlar. Dine bağlılığı bütünüyle dışsal göreneklere oturturlar. Böyle şeylere
daha az dikkat edenleri küçümserler.
(Manastır antları ve manastır yaşamının çöküşü, 8-10)
8 . Eski kilisenin manastır yaşamı
450
“Syngraphae”.
Krş. II. vi. 1. 3; II. x. 1; II. xi. 4; III. iv. 32; III. xvii. 6; III. xxi. 5-7.
452
Krş. yk. bk. m. 4
451
781
Bireysel tarzları tek tek saymanın anlamı yok. Ama manastır antları kilise halkının
kararıyla onaylanmış gibi geldiği için, daha büyük saygı gördüğünden, kısaca bunlardan söz
etmeliyiz.453
Önce günümüzün manastır yaşamını kadimliği nedeniyle kimse savunmasın diye,
manastırlarda bir zamanlar yaygın olan çok farklı yaşam tarzına dikkat etmeliyiz. En büyük
ciddiliği ve sabrı yaşamak isteyenler burada inzivaya çekilirlerdi. Tarihçilerin anlattıklarına
göre, Lygurgus yasaları altındaki Spartalılarda var olan bu tür disiplin keşişlerde de vardı.
Hatta daha da katıydı. Yerde uyurlardı. Đçecekleri suydu. Yiyecekleri ekmek, sebze ve
köklerdi. Başlıca lezzetli yiyecekleri zeytinyağı ve nohuttu. Bütün pahalı yiyeceklerden ve
bedeni lükse alıştırmaktan sakınırlardı. Bunlar Nazianus Gözetmeni Gregorius, Basileos ve
Khrysostomos’un deneyimli görgü tanıklıklarıyla aktarılmasaydı abartı gelebilirdi.454 Keşişler
bu hazırlıklarla daha önemli görevlere hazırlanırlardı. Deyim yerindeyse, bu manastır okulları
kilise düzeninde ilahiyat fakülteleriydi. Dönemin diğer önemli ve seçkin birçok kişisi gibi, az
önce söz ettiğimiz kişiler de bunun için yeterince açık kanıtlar sunarlar (tümü manastırlarda
yetişmiş, sonra gözetmenlik görevine gelmiştir). Augustinus, yaşadığı dönemde manastırların
genellikle kilisenin din adamı ihtiyacını karşıladığını gösterir. Capraria adasındaki keşişlere
şöyle seslenir: “Rab’deki kardeşler, kararınızı ve sonuna kadar dayanmayı sürdürmeniz için
sizi teşvik ediyoruz. Ana Kilise herhangi bir zamanda sizden emek vermenizi isterse, bunu
sabırsızlık ederek gururla üstlenmeyin ya da aklınızı başınızdan alan bir tembellikle geri
çevirmeyin ama uysal bir yürekle Tanrı’ya itaat edin. Kendi rahatınızı kilisenin ihtiyaçlarına
tercih etmeyin. Hiçbir iyi insan, çocuğun doğumunda ona hizmet etmeye istekli olmasaydı,
nasıl doğduğunuzun farkında olmazdınız.” Augustinus, imanlıların ruhsal yeniden
doğuşlarıyla verdikleri hizmetten söz eder. Aynı şekilde Aurelius’a da şunları yazar:
“Manastırlardan ayrılanlar din adamları ordusuna seçilirlerse bu, onların düşmelerine ve din
adamları düzenine en utanç verici zararı vermelerine yol açar. Bizim alışkanlığımız,
manastırda kalanlardan ancak en çok kabul edilebilir durumda olanları en iyilerini din
adamlığına almaktır. Sıradan halkın dediği gibi, kötü bir kavalcı iyi müzik yapamıyorsa455,
kötü bir keşişin iyi bir din adamı olduğunu söyleyerek belki bizimle alay ederler. Keşişleri bu
kadar yıkıcı bir gururla yükseltmek ve din adamlarının bu kadar ciddi bir suçlamaya layık
olduklarını düşünmek bizce acıklıdır –kimi kez iyi bir keşişin gerekli ölçülülüğü olsa bile,
453
Erasmus, taşlamayı seven yapısıyla Reformcuların dinsel antları eleştirmelerini önceden
görüyordu: Bk. “The Religious Pilgrimage”, Colloquis. Lambert Grunnius’a yazdığı çok
daha kişisel mektuplarında (1515) (Erasmus, Epistolae 447) şöyle der: “Manastır antlarını
burada tartışmayacağım… böyle bir zorunluluk (Ben, buna neredeyse kölelik diyorum) ne
Yeni ne de Eski Antlaşma’da var” (çev. J. J. Mangan, Life, Character, and Influence of
Desiderius Erasmus I. 23). Mektup, delikanlıları ant içmeye ikna etmeye karşı protestolarla
doludur. Aynı zamanda da çok daha önce ayrılmasına izin verilen (1492) Steyn manastırına
itaat etmekten kurtulması için bir başvurudur. Luther manastır antlarına saldırır: Method of
Confessing (1520) (Werke WA VI. 167 vd; çev. Works of Martin Luther I. 98-101), Topics
[Thermata] on Vows (1521) (Werke WA VIII. 313-366), On Monastic Vows (1521) (Werke
WA VIII. 564-669). Krş. Zwingli, Commentary On True and False Religion xxii. “Vows”
(CR Zwingly III. 260-267; çev. Works, yay. S. M. Jackson, III. 260-267). Antların
savunulması konusunda Krş. Clichtove, Antilutherus (1545). Fo. 133a-215b; Compendium
veritatum ad fidem pertinentium (Paris, 1529), böl. x. Fo. 98a-52b.
454
Sözü edilen parçalar: Nazianzus Gözetmeni Gregory, Fourth Oration Against Julian lxxi
(MPG 35. 594); Sözde Basil, Monastic Constitutions xxv, xxx (MPG 31. 988 vd, 994);
Chrysostom, Against Opponents of Monastic Life II. 2 (MPG 47. 339 vd).
455
“Malus choraules bonus est symphoniacus” Erasmus, Adagia IV. ix. 38 [L. 2. 1153]
782
zorunlu eğitimi yoksa iyi bir din adamı olduğunu ender görüyoruz.”456 Dindar kişilerin
kiliseyi yönetmek için, geleneksel olarak manastır disipliniyle hazırlandıkları bu parçalardan
bellidir. Bu kadar önemli bir görevi üstlenmek için daha uygun ve daha iyi eğitiliyorlardı. Bu
keşişler bu sonuca ulaşamıyorlar ya da bunu amaçlamıyorlardı, çünkü çok daha büyük bir
bölümünün okuma yazması yoktu ama uygun olanlar seçiliyorlardı.
9 . Augustinus’un manastır tanımı
Ama Augustinus’un ilk manastırlardaki yaşam tarzını bize tanımladığı başlıca iki yer
var. On the Morals of the Catholic Church (Katolik Kilisesinin Ahlakına Dair) kitabında
Manesçilerin iftiraları karşısında bu iman ikrarının kutsallığını savunur. On the Work of
Monks (Keşişlerin Đşine Dair) adını verdiği başka bir kitabında bu kurumu bozmaya başlayan
bazı yoz keşişlere çıkışır. Onun burada öğrettiklerini mümkün olduğu kadar kendi sözleriyle
özetleyeceğim. “Bu dünyanın çekiciliklerini küçümseyerek, bu çok erdemli ve kutsal ortak
yaşamda bir araya gelerek, zamanlarını birlikte geçiriyorlar. Dualarla, okumalarla ve
tartışmalarla yaşıyorlar. Gururla şişinmiyorlar. Đnatçılıklarıyla ahlaksızlık yapmıyorlar.
Hasetten gözleri dönmüş değiller. Hiç kimsenin kendisine ait bir şeyi yok. Hiç kimse kimseye
yük olmuyor. Elleriyle kazanıyorlar. Bu, bedeni doyurabiliyor ama Tanrı’yı düşünmelerini
engellemiyor. Đşlerini “başpapaz” dedikleri adama veriyorlar. Her şeyi büyük bir özenle
yöneten bu başpapazlar, ‘baba’ dedikleri kişiye hesap veriyorlar. Bu babalar sadece ahlak
açısından çok kutsal değiller. Tanrısal doktrinde de en üstün düzeydeler. Her şeyde çok
seçkinler. ‘Oğul’ dedikleri kişilere gurura kapılmadan danışmanlık yapıyorlar. Oğullarını
büyük bir yetkiyle yönetiyorlar. Oğulları da büyük bir istekle onlara itaat ediyorlar. Oruç
tutarlarken her günün sonunda bu babayı dinlemek için çok sayıdaki hücrelerinde bir araya
geliyorlar. Her babanın başkanlığın en az üç yüz kişi toplanıyor.” (Özellikle Mısır’dan ve
Doğu’dan söz ediyor). “Sonra sağlıkları ve huzurları için yetecek kadar bedenlerini
besliyorlar. Yiyecekler basit ve çok sıradan olsa bile, çok yememek için her biri isteğini
dizginliyor. Böylece çok güçlü arzularını dize getirmek için sadece etten ve şaraptan değil,
midelerinde ve gırtlaklarında açgözlü iştah yaratacak şeylerden de sakınıyorlar. Yine de bazı
yetkililer son sözü edilen yiyecekleri saçma ve utanç verecek şekilde alışkanlık olarak ‘temiz’
diye savunuyorlar. Bunlar etten çok farklı olduğu için, aşağılık bir arzuya göz yumuyorlar.
Gerekli yiyeceğin altında ve üstünde kalanlar (elle yaptıkları işlerden ve beslenmelerindeki
kısıtlamadan geriye çok şey kalıyor) büyük bir dikkatle ihtiyaç içinde olanlara dağıtılıyor.
Dağıtanlar, bunu elde ederlerken gösterdikleri dikkatten daha çoğunu gösteriyorlar. Artırmayı,
hiçbir şekilde iş edinmiyorlar ama artıkları saklamamayı her şekilde iş ediniyorlar.” Sonra
azla yetinmeyi anımsayarak şöyle diyor (Milano’da ve başka yerlerde gördüğü bir örnek):
“Bu koşullar altında hiç kimse kaldıramayacağı güç işlere zorlanmıyor. Hiç kimseye taşımayı
reddettiği yük verilmiyor. Hiç kimse onları izlemek için çok güçsüz olduğunu kabul ettiği için
ayıplanmıyor. Ne kadar büyük bir sevginin önerildiğini hatırlıyorlar. ‘Her şey temizdir’ [Tit.
1:15] ayetini hatırlıyorlar. Bu nedenle bazı yiyecekleri, bozukmuş gibi reddetmemeye bütün
gayretleriyle dikkat ediyorlar ama çok güçlü arzularını dize getiriyorlar ve kardeş sevgisini
sürdürüyorlar. ‘Yemek mide için, mide de yemek içindir’ [1Ko. 6:13] ayetini hatırlıyorlar.
Yine de güçlü olanlar güçsüzler adına sakınıyorlar. Birçoğunun daha sıradan ve daha az
lezzetli yiyeceklerle beslenmenin dışında, bunu yapması için neden yok. Đyiyken kendilerini
dizginleyenler bir sağlık nedeni gerektiriyorsa, hastalandıklarında yemek yedikleri için vicdan
azabı çekmiyorlar. Birçoğu şarap içmiyor ama bunun onları kirlettiğini düşünmüyorlar. Çok
insanca olarak şarabı daha zayıf kardeşler ve şarap olmadan beden sağlığına kavuşamayanlar
için sağlıyorlar. Boş batıl inanç nedeniyle daha çok kutsal olacakları yerde, daha çok güçsüz
olmasınlar diye şarabı akılsızla reddedenleri kardeşçe uyarıyorlar. Böylece dine bağlılıklarını
456
Augustine, Letters xlviii. 2; lx. 1 (MPL 33. 188, 228; çev. FC 12. 232, 301)
783
gayretle yerine getiriyorlar. Yine de bu bedensel gayretin ancak kısa süreliğine olduğunu
biliyorlar. Kardeş sevgisi özellikle korunuyor: Beslenme, konuşma, giyinme, destek olma –
her şey buna uygun. Tek bir sevgide buluşuyorlar ve hep birlikte bunu istiyorlar. Buna karşı
suç işlemenin, Tanrı’ya karşı suç işlemek kadar ahlaksızlık olduğu düşünülüyor. Biri, bunda
direnirse atılıyor ve ondan uzak duruluyor. Biri, buna karşı saygısızlık ederse bir gün bile
kalmasına izin verilmiyor.”457
Bu kutsal insan, bu sözlerle bize eskiden manastır yaşamının ne olduğunun bir resmini
yapıyor. Çok uzun olsa da bunları buraya almak istedim, çünkü ne kadar kısa tutmaya
çalışsam da, aynı şeyleri çeşitli kaynaklardan derleseydim bir şekilde daha uzatacağımı
anladım.
10 . Daha eski ve daha yeni manastır yaşamının karşılaştırılması
Ama burada istediğim, bütün bu tartışmanın peşine düşmek değil. Sadece eski kilisede
ne tür keşişler olduğunu değil, o zamanlar manastırdaki inanç açıklamalarının ne tür olduğunu
aklıma gelmişken belirtmek istiyorum. Böylece zeki okurlar şimdiki manastır yaşamını
desteklemek için eski dönemi öne sürenlerin utanmazlıklarıyla karşılaştırarak karara
varabilirler. Augustinus bize kutsal ve yasaya uygun bir manastır yaşamını kısaca özetlerken,
Rab’bin Sözü’yle özgür bırakıldığımız şeylerin tümünün katı şekilde istenmesini dışlıyor.
Ama bugün bundan daha acımasızca istenen başka bir şey yok! Giysilerinin renginde
ve dış görünüşünde, yiyeceklerde ya da diğer önemsiz ve soğuk törenlerde emredilenden en
küçük bir sapmayı bile birinin ayrılmasını gerektiren bağışlanmaz bir suç sayıyorlar.
Augustinus, keşişlerin boş gezerek başkalarının üzerinden yaşamalarının yasaya uygun
olmadığını cesurca iddia ediyor. Onun döneminde iyi düzenlenmiş bir manastırda böyle bir
örneğin olduğunu kabul etmiyor.458 Günümüzün keşişleri kutsallıklarının büyük bölümünü
boş gezmekte buluyorlar. Boş gezmeyi onlardan alırsanız, başka herkesten üstün olmakla ve
meleklere yaklaşmakla övündükleri bu düşünce yaşamı nerede olacak? Sonuçta Augustinus
bütün Hıristiyanlara emredilen bu dine bağlılık görevlerinin yerine getirileceği ve buna
yardımı olacak bir tür manastır yaşamı istiyor. Nasıl? Kardeş sevgisini bu yaşamın önde gelen
ve neredeyse tek kuralı haline getirdiğinde, kendi aralarında birbirlerine bağlanmış, kilisenin
bütün bedeninden ayrılmış birkaç kişinin yaptığı komployu övdüğünü mü düşünmeliyiz?459
Tersine, onları örnek vererek kilisenin birliğinin korunmasını gün ışığına çıkarmalarını
istiyor. Đki açıdan da günümüzün manastır yaşamının karakteri o kadar farklı ki, aykırı
demesek bile birbirine bu kadar çok benzemeyen şeyleri ender görebilirsiniz. Keşişlerimiz,
Mesih’in, izinden gelenlere aralıksız bir gayretle katılmalarını emrettiği bu dine bağlılıktan
hoşnut değiller. Bunun yerine, diğer herkesten daha yetkin olmak için üzerinde düşünecekleri
bir tür yeni dindarlık hayalleri kuruyorlar.
(Manastır yaşamının yetkinliği konusunda yanlış iddialar, 11-14)
11 . Manastır yaşamı – yetkinlik durumu mu?
Bunu kabul etmezlerse onlara neden sadece kendi düzenlerine yetkinlik unvanıyla
paye verdiklerini ve aynı unvanı Tanrı’nın çağırdığı herkesten neden aldıklarını sormak
istiyorum. Çözüm diye buldukları safsataları bilmiyor değilim: manastır yaşamına, kendi
içinde yetkinliği barındırdığı için değil, yetkinliği elde etmenin bütün yollarının en iyisi
457
Augustine, On the Morals of the Catholic Church xxxi. 67; xxxiii. 70-73 (MPL 32. 13281341; çev. NPNF IV. 59 vd). Çoğunlukla olduğu gibi Calvin burada da özetleme yönteminden
yararlanıyor. Krş. Smiths I. 243 vdd.
458
Augustine, On the Work of Monks xxiii. 27 (MPL 40. 569; çev. NPNF III. 517)
459
Augustine, On the Morals of the Catholic Church xxxiii. 70-73 (MPL 32. 1339-1341; çev.
NPNF IV. 59 vd)
784
olduğu için etkin denemez.460 Sıradan insanların içinde birbirlerine çullandıklarında,
eğitimsiz cahil gençleri tuzağa düşürdüklerinde, ayrıcalık iddia ettiklerinde, başkalarını
kınayarak kendi saygınlıklarını artırdıklarında –yetkin bir durumda olmakla övünüyorlar. Bu
kadar boş bir kibri sürdüremeyecekleri yolunda çok baskı yapıldığında bu oyuna düşüyorlar –
henüz yetkinlik kazanmadılar ama bunu başka herkesten çok istedikleri bir durumdalar. Bu
arada insanların manastır yaşamına hayranlıkları sürüyor. Manastır hayatının sadece melek
gibi, yetkin ve bütün kusurlardan arınmış olduğunu düşünüyorlar. Bu bahaneyle en karlı
ticarete giriyorlar. Ama kendilerine hakim olmaları ancak birkaç kitaba gömülmüş olarak
kalıyor. Bunun göz yumulamaz bir alay etme olduğunu kim görmüyor? Ama inanç
açıklamalarına yetkinlik kazanma durumu adını vermekten başka hiçbir şeyi üstlenmedikleri
varsayımlarını ele alalım. Aslında ona bu adı verirlerken, onu diğer yaşama şekillerinden özel
bir belirtiyle ayırıyorlar. Hiçbir yerde tek bir heceyle bile onay görmeyen bir kuruma verilen
bu kadar büyük bir onuru kim taşıyabilir? Tanrı’nın diğer bütün çağırdıkları, sadece O’nun
kutsal ağzıyla emredilmiş değil, soylu unvanlarla da donatılmış olsa bile, karşılaştırıldığında
nasıl değersiz kabul edilirler? Sizden rica ediyorum, bazıları sahteciliği Tanrı’nın emrettiği ve
tanıklığıyla övdüğü her tür yaşam tarzına tercih ettiklerinde Tanrı’ya ne kadar büyük zarar
veriliyor?
12 . Mesih’in yaşam kuralı bütün Hıristiyanlar içindir
Gelin, Tanrı’nın koyduğu kuraldan hoşnut olmadıkları yolunda daha önceki ifademe
iftira desinler. Ben konuşmamak için kendimi tutsam bile onlar kendilerini yeterince
suçluyorlar. Düşmanını sevmek, öç almamak, yemin etmemek vb gibi –Hıristiyanların
genellikle bağlanmadıkları- Müjde’deki öğütleri tutmaya söz verdiklerini gördüklerinde,
Mesih’in, halkına yüklediğinden daha ağır bir yükü omuzladıklarını açıkça öğretiyorlar [Mat.
5:33 vdd]. Burada bize karşı hangi eski dönemleri iddia ediyorlar? Bu, eski insanların
akıllarına hiç gelmedi. Hepsi tek bir ağızdan insanların Mesih’in söylediği en küçük bir söze
uymaları gerektiğini duyurdu. Bizim iyi yorumcularımızın Mesih’in sadece “önerdiğini”461
düşündükleri bu şeylerin, özellikle emredildiğini hiç duraksamadan sürekli öğrettiler. Ama
bunun en tehlikeli yanlış olduğunu yukarıda462 öğrendiğimiz için, günümüzün manastır
yaşamının, dinine bağlı herkesin haklı olarak nefret ettiği görüşün üzerine kurulduğunu
burada kısaca belirtmemiz yeterli. Bu görüş, Tanrı’nın bütün kiliseye emrettiği sıradan yaşam
kuralından daha yetkin bir yaşam kuralının bulunabileceğidir.463 Böyle bir temelin üzerine
kurulan şey ancak iğrenç bulunabilir.
13 . Mat. 19:21’in anlamı
460
Aquina, Summa Theol, II. IIae. clxxxiv. 3; clxxxvi. 1. Paris’te dilenen keşişlerin eğitim
ofisine alınmaları konusundaki tartışma sırasında Aquinas bu bu durumu savunuyordu,
Contra impugnantes Dei cultum et religionem (Opuscula omnia IV. 1-195; çev. J. Procter,
Apology for the Religious Orders), böl. i; ve De perfectione vitae spiritualis (Opuscula IV.
196-204; çev. J. Procter, The Religious State), özellikle böl. xix, xx.
461
Aquinas, Summa Theol. I. IIae. cviii. 4; II. IIae. clxxxiv. 3; cvi; Chrysostom, On
Compunction of Heart I. 4 (MPG 47. 399 vd); Against the Opponents of the Monastic Life III.
14 (MPG 47. 372); Augustine, On Christian Doctrine I. xxx, xxxii (MPL 34. 31; çev. NPNF
II. 531).
462
II. viii. 56 vd.
463
Calvin, münzeviliğin ve düşünmenin aktif yaşamdan ayrılmasındaki çifte standardı kabul
etmez. En azından teorik olarak gizemcilerin çoğu aynı durumdadır. Örn; bk. R. B. Blakney,
Meister Eckhart: A Modern Translation, s. 127, 238; LCC XIII. 207.
785
Ama yetkinlikleri konusunda başka bir iddiaya giriyorlar. Buna en güçlü iddia diye
bakıyorlar. Rab, yetkin doğrulukla ilgili soru soran genç adama şunları söylemişti: “Yetkin
olmak istiyorsan bütün malını sat, yoksullara ver” [Mat. 19:21]*.
Bunu yapıp yapmadıklarını henüz tartışmıyorum. Şimdilik bunu onlara bırakalım.
Bütün mallarından vazgeçtikleri için yetkin duruma getirilmeleriyle övünüyorlar. Bütün
yetkinlik burada yatıyorsa Pavlus, varını yoğunu yoksullara veren birinin, sevgisi olmadıkça
bir hiç olduğunu öğrettiğinde ne demek ister [1Ko. 13:3]? Bu nasıl bir yetkinlik ki, sevgi
yoksa yetkin kişiyle birlikte hiçbir şeye indirgeniyor? Burada şöyle yanıt vermeleri gerekiyor:
aslında bu, tek başına değilse de en yüce yetkinlik işidir. Ama burada da Pavlus –böyle
vazgeçmeden- sevgiyi yetkin birliğin bağı yapmakta duraksamadan onları yüksek sesle
yalanlıyor [Kol.3:14]. Öğretmenle öğrenci arasında görüş ayrılığının olduğu kesinse ve biri
insanın yetkinliğine varından yoğundan vazgeçmesinin dahil olduğunu yadsıyorsa, ayrıca
bunun vazgeçmeden de olacağını duyuruyorsa Mesih’in ifadesinin nasıl anlaşılacağına dikkat
edelim: “Yetkin olmak istiyorsan bütün malını sat” [Mat. 19:21].
Bu sözlerin kime söylendiğini hesaba katarsak, anlam çok açıktır. Mesih’in bütün
karşılıklı konuşmalarında her zaman buna dikkat etmeliyiz.464 Genç bir adam hangi işleri
yaparak sonsuz yaşama kavuşacağını soruyor [Mat. 19:16; Luk. 10:25]. Soru işlerle ilgili
olduğu için Mesih, ona yasadan söz ediyor [Mat. 19:17-19]. Ve düzgün bir şekilde! Kendi
içinde düşünüldüğünde bu sonsuz yaşamın yoludur. Biz ahlaksızlık etmezsek bizi kurtuluşa
kavuşturabilir. Bu yanıtıyla Mesih, eskiden Rab’bin yasasında öğretilmiş olandan başka bir
yaşam planı öğretmediğini duyuruyor. Tanrı’nın yasasının yetkin doğruluk doktrini olduğunu
da söylüyor. Aynı zamanda da insanları yasayı uygulamamaya teşvik eden yeni bir yaşam
kuralı getirdiğini bazıları sanmasınlar diye, yanlış açıklamaları da çürütüyor.
Genç adam, kötü niyetle değil, boş güvenle şişinerek yasanın bütün ilkelerini
çocukluğundan beri yerine getirdiği yanıtını veriyor [Mat. 19:20]. Ulaşmakla övündüğü
şeyden ölçülemeyecek kadar uzakta olduğu çok kesin. Eğer övünmesi gerçek olsaydı, en
büyük yetkinliği kazanması için hiçbir şey eksik olmayacaktı. Yetkin doğruluğun yasaya dahil
olduğunu yukarıda belirttik. Bu, yasaya uymaya sonsuz kurtuluşa giden yol denmesinden belli
oluyor. Mesih’in, onun cesaretle yerine getirdiği yanıtını verdiği doğruluğa ne kadar az
yaklaşmış olduğunu öğretmesi için, onun kişisel eksikliğini araştırıp ortaya çıkarması önemli.
Zenginlik içinde olduğu için, zenginlik yüreğine işlemişti. Bu durumda gizli yarasını
göremediği için Mesih onu deşer. “Git” der, “bütün malını sat” [Mat. 19:21]. Yasayı sandığı
gibi yerine getirmiş olsaydı bu sözü duyunca üzüntü içinde uzaklaşmazdı [Mat. 19:22].
Tanrı’yı bütün yüreğiyle seven biri, Onu sevmesine karşı olan şeyi sadece süprüntü saymakla
kalmaz, veba gibi ondan kaçar.
Bu durumda Mesih’in açgözlü zengine sahip olduğu her şeyden vazgeçmesini
emretmesi, hırslı bir adama bütün saygınlığından, zevk düşkününe bütün zevklerinden ya da
utanmaz birine bütün şehvet yollarından vazgeçmeyi emretmek gibidir. Böylece genel
uyarının farkına varıp etkilenmeyen vicdanları, kendi kötülüklerinin özel olarak farkına varıp
onarılmalıdır. Karşıtlarımız, sanki Mesih insanın yetkinliğini malından vazgeçmesiyle
belirlemiş gibi, bu kendine özgü örneğe boş yere genel bir yorum getiriyorlar. Aslında O bu
ifadesiyle, kendisinden ölçüsüz derecede hoşnut olan genç adama yarasını hissettirerek, yanlış
olarak öne sürdüğü üzere yasaya yetkinlikle itaat etmekten hala çok uzak olduğunu anlamaya
zorlamaktan başka bir şey istemiyor.
*
Mat. 19:21 “Eğer eksiksiz olmak istiyorsan, git, varını yoğunu sat, parasını yoksullara ver”
2003³; “Eğer kamil olmak istersen, git, nen varsa sat ve fakirlere ver” 1995
464
Burada Calvin, genellikle sadık olduğu bir yorum ilkesini onaylıyor. Kutsal Kitap’taki
cümlelerden bağlamlarını ve asıl anlamlarını ihmal ederek sorumsuzca alıntı yapmak bu
yönteme yabancıdır.
786
Bazı babaların bu parçayı yanlış anladıklarını kabul ediyorum. Gönüllü yoksulluk
gösterişi buradan çıkıyor. Böylece bütün dünyasal şeylerden vazgeçerek kendilerini çıplak
olarak Mesih’e adayanlar kutsal sayılıyor.465 Ama bütün iyi insanların benim açıklamamdan
tatmin olacaklarına, Mesih’in ne demek istediği konusunda kuşkuya düşmeyeceklerine
inanıyorum.
14 . Manastır yaşamında tarikatçılık
Ne var ki, kukuletalı Sofistlerin ikili bir Hıristiyanlık oluşturmak üzere daha sonradan
uydurdukları yetkinlik tarzını yerleştirmekten başka hiçbir şey, babaların düşüncelerine bu
kadar uzak değildi. Manastır yaşamını kabul etmeyle vaftizi karşılaştıran, hatta bunun ikinci
bir vaftiz tarzı olduğunu açıkça duyuran bu dine saygısızlık eden öğretiş henüz ortaya
çıkmamıştı. Babaların bu küfürden tüm kalpleriyle nefret ettiklerinden kim kuşku duyabilir?
Eski keşişlerin arasında Augustine’in söylediğinin ikincisi –kendilerini bütünüyle
sevgiye adamaları466 - geçerliyse bunun, bu yeni inanç açıklamasına tümüyle yabancı
olduğunu sözlerle belirtmeye gerek var mı? Manastır topluluğuna giren herkesin kiliseden
koptuğunu bize gerçekler anlatıyor. Neden? Tuhaf bir hizmeti ve sakramentlerin özel olarak
yönetilmesini benimseyerek imanlıların yasal toplumundan ayrılmıyorlar mı? Eğer bu
kilisenin paydaşlığından kopmak değilse nedir? Başladığım karşılaştırmayı sürdürmek ve
hemen bitirmek için, eski keşişlerle bu açıdan ne benzerlikleri var? Onlar başkalarından ayrı
otursalar da ayrı bir kiliseleri yoktu. Sakramentlere diğerleriyle birlikte katılıyorlardı. Dinsel
meclislerde yer alıyorlardı. Halkın bir parçasıydılar. Ama günümüzün keşişleri kendileri için
özel bir sunak dikerek birlik bağını koparmaktan başka ne yaptılar? Hem kilisenin tüm
bedeninden uzaklaştılar, hem de Rab’bin, halkın esenliğini ve sevgisini korumak için istediği
sıradan hizmeti küçümsediler. Bugün var olan her manastırın, hizipçilerin gizli dinsel
toplantılar yaptıkları bir yer olduğunu söylüyorum. Hizipçiler kilisenin düzenini bozuyorlar.
Đmanlıların yasaya uygun toplumundan ayrılıyorlar. Bu ayrılma gözlerden saklanmamalıdır.
Çeşitli tarikatların adlarını almışlardır. Pavlus’un yeterince lanetleyemediği şeyle övünmekten
utanmıyorlar mı [1Ko. 1:12-13; 3:4]? Korintlilerin Mesih’i böldüklerini varsaymazsak, biri
bir öğretmenle övünürken, başkası başka bir öğretmenle övünür! Bazılarının kendilerine
Hıristiyan yerine Benediktin, bazılarının Fransiskan, bazılarının da Dominikan demeleri
Mesih’e haksızlık değildir. Dinsel inançlarının açıklaması olarak bu unvanları gururla
aldıklarında sıradan Hıristiyanlardan farklılık taslıyorlar!467
(Eski inanç açıklamasıyla manastırdaki inanç açıklaması arasındaki farklar: Yeni
Antlaşma’daki dullar ve diyakonezler rahibe değildiler, 15-19)
15 . Keşişlerin davranışlarının yozlaşması
Şimdiye kadar anlattığım, eski keşişlerle zamanımızın keşişleri arasındaki bu farklar
ahlakta değil, inanç açıklamasındadır. Bu durumda okurlarım keşişlerden çok manastır
yaşamından söz ettiğimi anımsasınlar. Birkaçının yaşamında var olan hatalara değil, yaşam
düzenlerinden ayrılamayan hatalara dikkat etsinler.
465
Krş. Ambrose, Concerning Widows xii. 73; “ ‘Adam öldürmeyeceksin’ bir ilkedir; ‘varını
yoğunu sat’ bir öğüttür.” (MPL 16. 256; çev. NPNF 2 ser. X. 403); Jerome, Commentary on
Matthew III. Mat. 19:21 konusunda (MPL 26. 137).
466
Augustine, On the Morals of the Catholic Church xxxiii. 73 (MPL 32. 1341; çev. NPNF
IV. 60)
467
Tarikatçılığın dinsel mezheplere karşı olduğu suçlaması eskidir: Wycliffe bunu
Calvin’den daha çok vurgular. Çeşitli referanslar için bk. H. B. Workman, John Wyclif II. 93;
LCC XIV. 32 vd., 44, 60.
787
Ama ahlaklarında ne kadar büyük bir çelişki olduğunu ayrıntılarıyla açıklamanın ne
yararı olacak? Şu belli: insanların hiçbir düzeni her tür murdar ahlaksızlıkla daha çok
kirlenmemiştir. Bölünmeler, nefretler, taraf tutma gayretleri ve entrikalar daha alevli
yanmamıştır. Aslında şehvetin açıkça rezillik noktasına gelmeden bastırılmasına erdem
demek gerekiyorsa, birkaç manastırda insanlar tertemiz yaşıyorlar. Ama on manastırın içinde,
erdem tapınağı yerine genelev olmayan birini ender bulursunuz. Ama beslenmelerinde ne tür
bir sadelik var? Tıpkı ahırdaki domuzlar gibi semirdiler. Onlara çok sert davrandığımdan
şikâyet etmesinler diye daha ileri gitmiyorum. Yine de konuyu bilen biri, değindiğim birkaç
noktada onları suçlayacak bir şey söylemediğimi kabul edecektir.
Augustinus’un tanıklığına göre keşişlerin erdemlerinin çok üstün olmasına rağmen,
yine de şikâyet eder. Ona göre, büyücülük ve sahtecilikle basit halkı kazıklayan birçok serseri
vardı. Şehitlerin kutsal emanetlerini taşırken utanılacak bir trafikte gidip gelenler vardı –
aslında bazı ölülerin kemiklerini ya da şehitlerin kutsal emanetleri diye başka şeyleri sokakta
satıyorlardı. Birçoğu da yaptıkları kötü işlerle düzene utanç veriyorlardı. Augustinus,
manastırlarda gelişenlerden daha iyilerini görmediğini duyururken, manastırlarda
yozlaşanlardan daha kötülerini görmediğinden de yakınır.468 Şayet bugün böylesi feryat
edilecek kötülüklerin her manastırda bu kadar çok olduğunu, neredeyse dolup taştığını
görseydi ne derdi? Ben sadece, herkesin çok iyi bildiği şeyi söylüyorum.
Yine de bu, suçlama ayrım gözetmeden herkese yapılmaz. Bazı asalakları
diğerlerinden çok farklı tutmamak kadar kutsal yaşamın kuralı ve disiplini de manastırlarda
çok iyi oturtulmadığı için, aynı şekilde, bugün keşişlerin, kutsal eski dönemlerdekilerden,
sürülerinde hala bazı iyi insanların olmayacağı kadar çok yozlaşmadıklarını söylüyorum. Ama
bu birkaç kişi bu büyük kötü ve ahlaksız insan kalabalığının içinde şuraya buraya dağılmış,
saklı kalıyor. Onlar sadece küçümsenmiyorlar, nedensiz yere rahatsız da ediliyorlar. Hatta
zaman zaman –Miletus atasözündeki gibi- aralarında iyi bir insana yer olmaması gerektiğini
düşünen diğerleri onlara acımasız davranıyorlar.469
16 . Eski manastır yaşamına karşıt görüşler
Eski ve günümüzdeki manastırları böyle karşılaştırarak, amacıma ulaştığıma
inanıyorum: kukuletalı dostlarımızın inanç açıklamalarını savunurken ilk kilise örneği
iddialarının yanlış olduğunu göstermek – çünkü maymunlar insanlardan farklı olduğu kadar
onlardan farklılar.
Bu arada Augustinus’un salık verdiği eski tarzda bile çok beğenmediğim bir şey
olduğunu açıkça itiraf ediyorum. Dışarıya karşı çok sert bir disiplin uygulanırken batıl
inançlarının olmadığını kabul ediyorum. Ne var ki, ölçüsüz davranışlarının ve sapkın
gayretlerinin olmadığını söylemiyorum.470 Bütün mal varlığından ve dünyasal ilgiden
vazgeçmek güzel bir şeydi. Ama Tanrı bir evi yönetirken özverili bir ilgiyi tercih ediyor.
Dinine bağlı aile reisi burada bütün açgözlülüğü, hırsı ve benliğin diğer arzularını temizleyip
atıyor. Kesin bir çağrıda Tanrı’ya hizmet etme amacını göz önünde tutuyor. Emeklilikte
insanlarla ilişki kurmadan felsefe yapmak güzel. Ama insan ırkından nefret ediyormuş gibi
çöle, kıra kaçmak ve aynı zamanda da Rab’bin özellikle emrettiği görevlerden vazgeçmek
Hıristiyan yumuşak başlılığının bir parçası değil. Bu inanç açıklamasında başka hiçbir
468
Augustine, On the Work of Monks xxviii. 36 (MPL 40. 575 vd; çev. NPNF III. 517);
Letters lxxviii. 9 (MPL 33. 272; çev. FC 12. 384)
469
Bu “atasözünün” yeri belirtilmemiştir. Athenaeus, The Deipnosophists XIV. 625’deki bu
parçadan OS V. 253’de söz edilir. Miletusluların kibirli ve sert diye tanındıkları için bu deyiş
bunu akla getirebilir ama yazıda benzer bir dil yoktur.
470
“κακοζηλίαν” Calvin’in Augustinus’un görüşlerinden birini onaylamadığı çok az örnekten
biri.
788
kötülüğün olmadığını kabul etsek bile, kiliseye yararsız ve tehlikeli bir örnek olması
kesinlikle az bir kötülük değil.
17 . Manastır antları, özellikle erdem andı
Öyleyse şimdi keşişlerin bugün bu ünlü mezhepte kabul ettikleri bu antların doğasına
bakalım.
Birincisi, niyetleri Tanrı’nın lütfuna layık olmak adına yeni ve taklit bir ibadet
oluşturmak olduğu için, yukarıdaki kanıttan, ne andı içerlerse içsinler, Tanrı’nın gözünde
bunun iğrenç olduğu sonucunu çıkarıyorum.471
Đkincisi, Tanrı’nın çağrısına bakmadan ve Onun onayı olmadan hoşlarına giden bir
yaşam tarzı icat ettikleri için, bunun bir gözü karalık, dolayısıyla yasaya uygun olmayan bir
girişim olduğunu söylüyorum. Vicdanlarında bunu Tanrı’nın önünde destekleyecek hiçbir şey
yok. “Đmana dayanmayan her şey günahtır” [Rom. 14:23].472
Dahası, bir zamanlar sapkınlık ve imansızlık olan, bugün manastır yaşamına dahil
edilen bir çok tapınma eylemiyle kendilerini bağladıklarında, bunların Tanrı’ya değil, kötü bir
ruha adandığını öne sürüyorum. Đsrail oğullarının çocuklarını Tanrı’ya değil, cinlere kurban
ettiklerini söyleme izni peygambere neden verildi [Yas. 32:17; Mez. 106:37]? Çünkü Tanrı’ya
gerçek tapınmayı imansız törenlerle kirletmişlerdi. Kukuletalı cübbeye ve binlerce imansız
batıl inanca sarınan keşişler için neden aynı şeyi söylememize izin verilmiyor?
Bu antların türleri ne? Tanrı’ya sonsuza kadar erden kalma sözü veriyorlar. Sanki
evlenme ihtiyacından kendilerini kurtarması için daha önce Tanrı’yla antlaşma yaptılar. Bu
andı sadece Tanrı’nın lütfuna inandıkları için içtiklerini öne sürmelerinin hiçbir nedeni yok.
O, herkese verilmediğini duyurduğu [Mat. 19:11-12] için, bize özel bir armağan verildiğine
dair bir güvencemiz yok. Bu armağana sahip olanlar onu kullansınlar. Bedenlerinin
kendilerini sıkıntıya soktuğunu hissettiklerinde, O’nun yardımına sığınsınlar. Ancak O’nun
gücüyle buna direnebilirler. Eğer yararı olmazsa kendilerine sunulan çareyi küçümsemesinler.
Kendilerini denetleme gücünü inkar edenleri Tanrı’nın net sözü evlenmeye çağırıyor [1Ko.
7:9]. Buna “kendini denetleme” diyorum. Bu, sadece bedeni fuhuştan pak tutan değil,
düşüncenin erdemini de bozulmadan koruyan kendini denetleme. Pavlus bize sadece dışarıya
karşı ahlaksızlığı değil, düşüncenin yakıcı şehvet düşkünlüğüne karşı da dikkatli olmamızı
emrediyor. Bu uygulamaya çok eskiden beri dikkat edildiğini söylüyorlar: kendilerini tümüyle
Rab’be adamak isteyenler, kendilerini denetleme andı içerek bağlanmalıdırlar.473 Bu geleneğe
eski zamanlarda izin verildiğini kuşkusuz kabul ediyorum ama o zamanlarda yapılan her şeye
bir kural diye bakılacak kadar bu çağın bütün kusurlardan uzak olduğunu kabul etmiyorum. O
zaman, ant içtikten sonra pişmanlığa hiç yer bırakmayan bu dayanılmaz katılık yavaş yavaş
içeriye sızıyordu. Bu, Cyrianus’tan bellidir. “Eğer erdenler, imanlarından dolayı kendilerini
Mesih’e adarlarsa, hiçbir yalan olmaksızın, ölçülülükle ve erdemlilikle burada devam etsinler.
Böylece güçlü ve sebatlı olarak erden kalmalarının ödülünü beklesinler. Devam etmek
istemezlerse ya da edemezlerse günahları nedeniyle ateşe düşmektense evlenmeleri daha
iyidir.”474 Kendini denetleme andını bu kadar adilce hafifletmek isteyen birine şimdi hangi
suçlamalarla eziyet etmeyecekler! Bu durumda eski gelenekten çok ayrılıyorlar. Andını
tutamayan birini bulduklarında sadece hiçbir ölçülülük ya da bağışlama hakkı tanımamakla
kalmıyorlar. Bedenini ve canını fuhuşla kirletmektense, bir eş alarak bedeninin ölçüsüzlüğünü
tedavi ederse, onun günahlarını çok daha çirkin şekilde utanmadan açıklıyorlar.
471
Krş. IV. x. 17; IV. xiii. 1
Krş. III. xv. 6; IV. xiii.2
473
Clichtove, Antilutherus I. xxi, fo. 44b; Propugnaculum ecclesiae adversus Lutheranus II.
viii vdd., fo. 75 vdd.
474
Cyprian, Letters iv. 2 (CSEL 3. ii. 474; çev. ANF [mektup lxi. 2] V. 357).
472
789
18 . 1Ti. 5:12’de dulların durumu
Ama hâlâ direniyorlar. Elçilerin döneminde böyle bir andın geleneksel olduğunu
göstermeye çalışıyorlar. Pavlus, halka hizmet listesine alındıktan sonra evlenen dulların
verdikleri ilk sözü çiğnediklerini söylüyor [1Ti. 5:11-12]. Ben, kendilerine ve kiliseye hizmet
etmeye söz veren dulların sonsuza kadar bekâr kalmayı üstlendikleri konusunda onları hiçbir
şekilde yalanlayamam. Ama buna başlı başına dinsel bir şey diye baktıkları için değil, (daha
sonra sorun olmaya başladığı üzere) kendi efendileri ve evlilik boyunduruğundan özgür
olmaksızın işlerini yürütemedikleri için bunu yaptılar.475 Ama eğer söz verdikten sonra
evlenmeyi düşündülerse bu, Tanrı’nın çağrısını bir yana atmaktan başka bir şey miydi?
Pavlus, onların bedensel arzularının Mesih’e bağlılıklarına baskın çıkacağını söylüyorsa, o
zaman merak etmeyin [1Ti. 5:11]! Pavlus, daha sonra ayrıntılı açıklama yaparak, kiliseye
verdikleri sözü tutmadıkları kadar, vaftizde verdikleri ilk sözü çiğneyerek geçersiz kıldıklarını
da ekler [1Ti. 5:12]. Her birinin Tanrı’nın çağrısını yerine getirecekleri koşulu da bu söze
dahildir. Belki bu sözü şöyle anlamayı tercih etmezsiniz: utanmayı ellerinden bırakarak,
deyim yerindeyse ölçülülüğe duydukları ilgiyi bütünüyle bir kenara attılar, her tür zevk
düşkünlüğüne ve erdemsizliğe tenezzül ettiler, ahlaksız ve rezil yaşamlarında Hıristiyan
kadınlarına hiç yakışmayan bir şeyler sergilediler.
Öyleyse yanıt verelim: o zamanlar halkın hizmetine alınan bu dullar, sonsuza kadar
bekar kalma koşulunu kabul ettiler. Daha sonra evlendilerse, Pavlus’un söylediği duruma
düştüklerini kolayca anlayabiliriz: utanmayı bir kenara atarak, Hıristiyan kadınlarına yakışan
şeylerde giderek aşırılığa kaçtılar [1Ti. 5:13]. Sadece kiliseye verdikleri sözü tutmamakla
kalmadılar, dinine bağlı kadın olma koşulundan da saptılar. Ama öncelikle, bu evliliğin,
üstlendikleri işle uyum sağlamamasının dışında bir nedenle bekar kalacaklarını ikrar
ettiklerini reddediyorum. Çağrılmalarının gereklerinin talep ettiklerinin dışında, kendilerini
bekarlıkla bağladıklarını reddediyorum. Đkincisi, şunu kabul etmiyorum. O kadar bağlandılar
ki, evlenmek bedenin dürtüleriyle sıkıntıya girmekten ya da kirliliğe düşmekten daha iyi
değildi. Üçüncüsü, Pavlus’un genelde tehlikenin dışında kalan bir yaş belirlediğini
söylüyorum. Özellikle sadece tek evlilikle yetinenlerin seçilmelerini emrederken, zaten
kendini denetlemeye bir örnek vermişti. Dahası, yanlış olarak Tanrı hizmeti diye düşünülen
ve kendini denetleme gücü verilmemiş olanların yaptıkları şeyden başka bir nedenle bekarlık
andını onaylamıyoruz.
19 . Rahibeler çok farklıdır
Ama Pavlus’un bu parçasını rahibelere uygulamak ne kadar yasaya uygun?
Diyakonesler ezgilerle ya da anlaşılmaz mırıltılarla Tanrı’yı övmek, geriye kalan zamanlarını
boş boş geçirmek için değil, yoksullara kilisenin halka hizmetini götürmek ve sevgi görevinde
bütün coşkuları, sadakatleri ve gayretleriyle çalışmak için atanmışlardır. Evlilikten sakınarak
Tanrı’ya hizmet sunmak için değil, sadece görevlerini yaparlarken böyle daha özgür oldukları
için bekarlık andı içmişlerdir. Son olarak da, bu andı gençliklerinin başında, hatta olgunluk
dönemlerinde de içmemişlerdir –kendilerini nasıl bir uçuruma atmış olduklarını deneyerek
öğrenmek için çok geç kalmadan ama bütün tehlikeleri atlattıktan sonra kutsallıktan daha az
güvenilir olmayan bir ant içmişlerdir. Ama karşıtlarıma iki noktada baskı yapmadan,
kadınların altmış yaşından önce kendini denetleme andı içmelerinin yasaya uygun olmadığını
söylüyorum. Elçi sadece altmış yaşındaki kadınları kabul ederken [1Ti. 5:14], daha genç
kadınlara evlenmelerini ve çocuk doğurmalarını emreder [1Ti. 5:14]. Bu durumda önce on iki,
475
Bu cümle ve bu maddenin daha sonraki bölümü Calvin’in, bekârlığı, Hıristiyanların belli
tipteki işleri için gerekli bir koşul olarak pratikte kabul ettiğini gösteriyor. Krş. IV. iv. 10; IV.
v. 10; IV. xii. 23.
790
sonra yirmi, sonra otuz yaşlarında verilen iznin hiçbir şekilde özrü yoktur. Yoksul kızları,
zamanla bilgi sahibi olmadan ya da kendi deneyimleriyle kavramadan önce, kandırarak ikna
etmekle kalmayıp, güç ve tehdit altında bu lanetli yuları takmaya zorlamaktan bu, daha az hoş
görülebilirdir.476
Geriye kalan iki anda saldırmadan durmayacağım.477 Sadece şunu söylüyorum:
bugünün koşullarında olduğu gibi, birçok batıl inançla karışmasının dışında, bu antlar
Tanrı’yla ya da insanlarla alay edilebilsin diye oluşturulmuştur. Ama en ufak şeyi haince
eleştiriyor gibi görünmeyelim diye, yukarıda yapılan genel yalanlamayla yetineceğiz.478
(Yasaya uygun olmayan ve batıl inançlara dayanan antlar bağlayıcı değildir, 20-21)
20 . Kabul edilemez olan antlar bağlayıcı mı?
Hangi tür antların yasaya uygun ve Tanrı tarafından kabul edilebilir olduğunu
yeterince açıkladığıma inanıyorum. Ne var ki, bilgisiz ve çekingen vicdanlılar, andı
beğenmediklerinde ya da onaylamadıklarında bile, yine de kimi kez zorunlulukla ilişkili
kuşkuya kapılıyorlar. Tanrı’ya verdikleri sözü çiğnemekten kaçındıklarında ciddi sıkıntı
çekiyorlar. Öte yandan, bu sözü tutarak daha çok günah işlemekten korkuyorlar. Sonuçta bu
güçlükten kaçabilsinler diye burada onlara yardım etmeliyiz.
Ama her türlü kuşkuyu hemen gidermek için, yasaya uygun olmayan ya da yanlış
anlaşılmış bütün antların bizim için geçersiz olduğunu, çünkü Tanrı’nın önünde hiçbir
değerlerinin olmadığını söylüyorum. Đnsanların anlaşmalarında, bu anlaşmayı yaptığımız
Onun, bağlı olduğumuzu düşünmemizi istediği vaatler bizi bağlar. Özellikle de yaptığımız
işler ancak doğruysa Tanrı’nın gözüne iyi göründüğünde ve bunların Onun gözüne iyi
göründüğüne vicdan tanıklık ettiğinde, Tanrı’nın bizden istemediği bir şeyi yerine getirmemiz
gerektiğine bizi inandırmak saçmadır. Şu ilke değişmez: “Đmana dayanmayan her şey
günahtır” [Rom. 14:23]. Pavlus bununla, bir iş kuşkuyla üstleniliyorsa bunun yanlış olduğunu,
çünkü bütün iyi işlerin kökünün iman olduğunu, Tanrı’nın bunları kabul edilebilir
bulacağından imanla emin olacağımızı söylemek ister. Bu nedenle, bir Hıristiyanın böyle
kesin olmayan bir şeyi üstlenmesine izin verildiğini sanarak insanlar, bilgisizlik kusurları
yüzünden bir şeyi düşünmeden üstlendilerse, bunun yanlışlık olduğunu çözer çözmez neden
bundan vazgeçmiyorlar? Düşünmeden içilen antlar bu türdendir. Bunların bağlayıcılığı yoktur
ama zorunlu olarak bozulmalıdır. Ama bunların Tanrı’nın gözünde sadece değersiz değil,
iğrençlik de olduğu gerçeğine ne demeli?479 Gereksiz bir konuyu daha çok tartışmanın yararı
yok. Dine bağlı vicdanları rahatlatmak ve her tür kuşkuyu gidermek için bu tek kanıt bana çok
yeterli geliyor. Temiz bir çeşmeden akmayan ve yasaya uygun bir sonuca yönlendirilmeyen
bütün işler Tanrı tarafından kabul edilmez. Öylesine kabul edilmez ki, bunlara devam
etmemizi başlamamızdan daha az yasaklamaz. Bundan, yanlışlıktan ve batıl inançtan ortaya
çıkan bu antların Tanrı’nın önünde hiçbir değeri olmadığı, bunlardan vazgeçmemizin de
gerektiği sonucu ortaya çıkar.
21 . Manastır antlarının bozulmasına dair
Üstelik bu açıklamayı anlayan biri, onurlu bir yaşam tarzı için manastırdan ayrılanları,
kötülerin iftiralarına karşı savunacak yöntemler de elde eder. Onlar, imandan ayrılmakla ve
476
Krş. IV. xiii. 8, dn 11; Luther’in üç rahibeye mektubu, Ağustos 1524 (Werke WA Briefe
III. 326-328; çev. LCC XVIII. 270 vdd), Đncelemelerini, On Monastic Vows (Werke WA VIII.
564-669). Krş. m. 8, dn 11’de yansıtır.
477
Yoksulluk ve itaat antları. Bunlar Luther tarafından On Monastic Vows (Werke WA VIII.
641-647’de ele alınır.
478
Yk. bk. m. 2
479
Yk. bk. m. 1.
791
yalan yere ant içmekle ciddi şekilde suçlanırlar, çünkü Tanrı’ya ve kiliseye bağlandıkları
sözde “çözülmez” bağı kesmişlerdir.480 Ama insanın kabul ettiği şeyi Tanrı’nın geçersiz
kıldığı yerde bağ olmadığını söylüyorum. Đkincisi, Tanrı konusundaki bilgisizliklerinde
kargaşa ve yanlışlık içinde bırakılırlarken, bağlı oldukları kabul edilir –ama artık gerçeği
öğrenerek aydınlandıktan sonra, Mesih’in lütfu aracılığıyla özgür olduklarını söylüyorum.
Eğer Mesih’in haçının, bağlı tutulduğumuz Tanrı’nın yasasının lanetinden bizi kurtaracak
kadar büyük bir gücü varsa [Gal. 3:13-14], bu bizi, Şeytan’ın aldatıcı ağlarından başka bir şey
olmayan bu dışsal prangalardan nasıl da kurtarır! Mesih’in Müjde’nin ışığıyla aydınlattığı
kişileri, batıl inanç aracılığıyla üstlenmiş oldukları bütün yularlardan da kurtaracağına şüphe
yoktur.
Ne var ki, kurtarılan kişilerin acaba bekârlığa uygun değiller mi, diye başka bir
savunmaları var. Katlanılmaz bir ant, Tanrı’nın kurtarılmasını, kaybolmamasını istediği canı
kesinlikle mahvedecekse, bundan kişinin bunu sürdürmemesi gerektiği sonucu çıkar. Özel bir
armağan verilmemiş olanların kendilerini denetleme andı içmelerinin ne kadar katlanılmaz
[Mat. 19:11-12] olduğunu daha önce yukarıda açıkladık.481 Ben sessiz kalsam bile, tecrübe
konuşur. Neredeyse bütün manastırlarda ne kadar büyük bir kirliliğin kaynadığı bilinmiyor
değil. Birileri, diğerlerinden daha çok temiz, daha çok ölçülü görünüyorlarsa bu, erdemli
oldukları için değil. Bastırılmış ve sınırlanmış olsa da erdemsizliğin kötülüğü içlerinde
kalıyor. Aslında insanlar kendi güçsüzlüklerini düşünmeden, doğaya karşı çıkarak
kendilerinden esirgenen şeye göz diktiklerinde ve Rab’bin, anlamaları için içlerine koyduğu
çareleri küçümseyerek, kendini tutamama hastalığını inatla ve dirençle fethedebileceklerini
sandıklarında, Tanrı insanların kibirliliğinden korkunç örneklerle öç alır. Bir insan evliliğe
ihtiyacı olduğu yolunda uyarılırsa ve bu ona Rab tarafından bir çare olarak verilirse, bunu
sadece küçümsemekle kalmayıp küçümsemek için ant içerek kendini bağlamasına inatçılıktan
başka ne diyebiliriz?
XIV. BÖLÜM
SAKRAMENTLER482
(“Sakrament” sözcüğünün açıklaması: Sakramentler Tanrı’nın antlaşmalarının
işaretleridir, 1- 6)
1 . Tanım
Müjde’nin vaazıyla bağlantılı olarak sakramentlerin, imanımıza başka bir yardımı
daha vardır. Sakramentler hakkında kesin bir doktrinin öğretilmesi çok önemlidir. Böylece
hem sakramentlerin neden oluşturulduğunu, hem de günümüzdeki kullanımını öğrenebiliriz.
480
Clichtove, Antilutherus (1524) I. xxi. Fo. 39b. On Monastic Vows’da Luther , ant içenleri
Müjde’nin verdiği özgürlüğü savunmaya çağırır (Werke WA VIII. 668)
481
Yk. bk. m. 17
482
xiv-xvii. bölümler Kutsal Kitap’taki sakramentleri açıklayan bir dizi oluşturur. xviii-xix.
bölümler, özellikle Roma Kilisesi’nde de sakrament adı verilen, eklenmiş beş tören ve
Rab’bin Sofrası öğretişlerine arşı çıkar. Calvin’in sakramentleri ele almasıyla ilişkili kapsamlı
literatüre şunlar dahildir: J. Beckmann, Vom Sacrament bei Calvin; W. F. Dankbaar, De
Sacramentsleer van Calvijn; R. S. Wallece, Calvin’s Doctrine of the Word and Sacrament,
özellikle vi, xi-xviii. bölümler; A. Lecerf, Études Calvinistes, s. 33-43 (“l’election et le
sacrament”); D. M. Baillie, The Theology of the Sacraments. Bk. Pannier’in dnu, Instution III.
199, s. 317’de dn a.
792
Önce, sakramentin ne olduğunu göz önüne alalım. Bana öyle geliyor ki, basit ve doğru
bir tanım bunun içsel bir işaret söylemek olacaktır. Rab, imanımızın zayıflığını güçlendirmek
için, bize iyi niyetiyle bulunduğu vaatleri vicdanlarımıza bu dışsal işaretle mühürler.
Karşılığında da biz, Rab’bin, meleklerinin ve insanların önünde O’na bağlılığımızı açıkça
söyleriz. Đşte başka bir kısa tanım daha: Buna, Tanrı’nın bize olan lütfuna tanıklık etmek
denebilir. Bu lütuf, O’na bağlılığımızın ortaklaşa açıklanmasıyla, dışsal bir işaretle
onaylanmıştır. Bu tanımlardan hangisini seçerseniz seçin, Augustin’in verdiği anlam
değişmez. Augustinus, sakramentin “kutsal bir şeyin görülebilen işareti” ya da “görülemeyen
bir lütfun görülebilen bir şekli” olduğunu öğretir.483 Ama olayı açıklamak daha iyi ve daha
anlaşılırdır. Onun bu kısa tanımında daha az eğitimli birçok kişiyi yanıltan bir belirsizlik
olduğundan, bütün kuşkuları gidermek için daha tam ifadeleri kullanmaya karar verdim.
2 . “Sakrament” sözcüğü
Eskiden bu sözcüğün bu anlamda kullanılmasının nedeni yeterince açıktır. Eski
çevirmenler Grekçe µυστήρίον sözcüğünü, özellikle tanrısal şeylerden söz ettiğinde Latinceye
çevirmek istediklerinde “sakrament”* diye çevirmişlerdir. Örneğin; Efeslilerde “Đsteğindeki
‘sırrı’ bildirebilsin diye” [Ef. 1:9].** Ayrıca: “Tanrı’nın bana bağışladığı lütfu size
ulaştırmakla görevlendirildiğimi duymuşsunuzdur… Değindiğim gibi Tanrı ‘sır’ olan
tasarısını bana vahiy yoluyla bildirdi” [Ef. 3:2-3]. Koloselilerde de “Geçmiş çağlardan ve
kuşaklardan gizlenmiş ama şimdi O’nun kutsallarına açıklanmış olan ‘sırrı’”[Kol. 1:25-26]
denir. Timoteos’a yazdığı birinci mektupta da “Tanrı’nın yolunun ‘sırrı’ büyüktür: O bedende
göründü” diyordu [1Ti. 3:16]. Konunun önem düzeyinin altında bir şey söylüyor görünmemek
için, “sır” sözcüğünü kullanmak istemiyordu. Ama kutsal bir şeye göndermede bulunurken
“sakrament” diye yazıyordu. Bu anlamıyla sakramenti kilise yazarları sık sık tekrarlarlar.
Latinlerin “sırlar” dedikleri şeye Yunanlıların “gizemler” dedikleri yeterince biliniyor.
Anlamın benzer olması hiçbir uyuşmazlığı düşündürmüyor. Bu adın, yüce ve ruhsal şeyleri
saygıyla temsil eden bu işaretlere verilmesi buradan geliyor. Augustine de bir yerde şuna
işaret ediyor: “Tanrısal şeyler için kullanıldığında ‘sır’ denen işaretlerin çeşitliliğini tartışmak
can sıkıcı olurdu.”484
3 . Söz ve işaretler
Yaptığım tanımdan, bir sakramentin daha önce bir vaatte bulunulmadan olmayacağını,
sakramentin vaadi doğrulayarak ve mühürleyerek, bir anlamda imzalayarak bizim için onu
çok daha belirgin duruma getirmek amacıyla, onunla bir ek gibi birleştiğini anlıyoruz. Bu,
Tanrı’nın önce bilgisizliğimizi ve anlayışsızlığımızı, sonra da güçsüzlüğümüzü doyurması
demektir. Ama doğruyu söylersek, O’nun Kutsal Sözü’ne iman etmemiz için bu Sözün
483
Calvin’in ifadeleri Augustine, De catechizandis rudibus xxvi. 50 (MPL 40. 344; çev.
ACW II. 82)’den alınmıştır. Krş. Letters cv. 3. 12 (MPL 33. 401; çev. FC 18. 205); Questions
on the Heptateuch III. 84 (MPL 34. 712). Buradaki dil (1536 baskısı) Instructum in Faith
(1537) (OS 1.411; çev. Fuhrmann, s. 68)’de de yaklaşık aynı şekilde kullanılmıştır. Ayrıca bk.
Fuhrmann’ın s. 93’te, Calvin’in “işaret”, “damga”, “mühür” ve “nişan” (Latincesi tessera,
Fransızca méreau) terimlerini kullanmasını açıkladığı dn 223. Fuhrmann bütün bu
sözcüklerin kimi kez yanlış olarak “simge” diye çevrildiğine işaret eder. Calvin, bu sözcüğü
sakramantlerle ilişkili olarak sık kullanmamıştır. Krş. IV. xvi. 4, dn 7; G. MacGregor, Corpus
Christi, s. 177; Pannier, a.g.e., dn b; OS V. 306, dn e. Krş. IV. xv. 1, dn 3; IV. xvii. 10, dn 29.
*
Sakrament: Sır (çev. n.)
**
Ef. 1:9 “Tanrı sır olan isteğini… bize açıkladı” 2003³; “Đradesinin sırrını… bize bildirdi”
(1:9-10), 1995, çev. n.
484
Augustine, Letters cxxxviii. 1. 7 (MPL 33.527; çev. FC 20.40)
793
doğruluğunu onaylamamız pek gerekmez. Çünkü Tanrı’nın gerçeği başlı başına sağlam ve
yeterince güvenilirdir. Kendinden başka bir kaynaktan daha iyi bir onay alamaz. Ama
imanımız her yönden ve her yolla desteklenmediğinde az ve güçsüz olduğundan sarsılır,
sendeler, tökezlenir ve sonunda bel verir. Đşte merhametli Tanrı’mız sonsuz şefkatiyle burada
bizim kapasitemizin ölçüsüne göre yumuşar. Biz her zaman yerde sürünen, bedenimize
yapışmış, ruhsal bir şeyi düşünmeyen ya da anlamayan yaratıklar olduğumuz için, bu
dünyasal unsurlarla bizi yönlendirmeye ve ruhsal kutsamaların bedensel bir aynasını önümüze
koymaya tenezzül eder. (Khrysostomos’un dediği gibi) biz manevi olsaydık, bize çırılçıplak
manevi şeyler verirlerdi. Bedenlerimize aşılanmış canlarımız olduğu için, Tanrı ruhsal şeyleri
bize görünebilir şekilde belirtir.485 Sakramentlerde önümüze koyulanlar, yaratıkların
doğasıyla birlikte verilen bu armağanlar değildir ama Tanrı bunları bu öneme göre belirtir.
4 . Söz işareti açıklamalıdır
Karşıtlarımızın yaygın olarak söyledikleri şudur: Bir sakrament Sözü ve onun dışsal
işaretini içerir. Sözü, unsuru kutsama gücüne sahip efsunlu bir söz gibi anlamsız ve imansız
bir fısıltı, sadece bir gürültü olarak anlamamalıyız. Söz vaaz edildiğinde tersine, görülür
işaretin ne anlama geldiğini bize anlatmalıdır.
Öyleyse papalığın zorbalığında yapılan şeye, gizemlere canavarca saygısızlık etmek de
dahildi. Halk anlamadan şaşırarak bakarken, rahibin kutsama yöntemini mırıldanmasının
yeterli olduğunu düşünürdü. Aslında böylece hiçbir öğretişin halka nüfuz etmemesinin
isteyerek çaresine bakıyorlardı, çünkü eğitimsiz insanlara her şeyi Latince anlatıyorlardı.
Daha sonra batıl inanç öyle bir noktaya geldi ki, kutsamanın ancak birkaç kişinin işitebileceği
kısık sesli bir fısıltıyla gereğince yapıldığına inandılar.
Augustinus’un sakramentlerle ilişkili Söz hakkındaki öğretişinden bu çok farklıdır:
“Söz, unsura eklensin ve sakrament olsun. Çünkü Söz yapmazsa, bedene dokunduğunda
yüreği temizlemesi gereken suyun bu büyük gücü nereden gelir? Böyle söylendiği için değil,
böyle inanıldığı için gelir. Sözün sesinin kısa ömürlü olması başka, gücünün kalması başkadır.
‘Đşte duyurduğumuz iman sözü budur’ [Rom. 10:8]. Aynı şekilde Elçilerin Đşleri ‘Đman
etmeleri üzerine yüreklerini arındırdı’, Elçi Petrus ‘Bedenin kirden arınması değil, Tanrı’ya
yönelen temiz vicdanın dileği olan vaftiz… sizi kurtarıyor’ [1Pe. 3:21], ‘Đşte duyurduğumuz
iman sözü budur’ [Rom. 10:8] der. Arındırabilen vaftiz kuşkusuz kutsaldır.”486
Đman oluşturmak için sakramentte vaazın ne kadar gerektiğini görüyorsunuz. Mesih’in
ne yaptığı, bize ne yapmamızı emrettiği, elçilerin nelerin izinden gittikleri, daha pak bir
kilisenin neye dikkat ettiği mükemmelce apaçıkken, bunu kanıtlamaya çalışmamız
gerekmiyor. Aslında dünyanın başlangıcından bu yana Tanrı kutsal atalara ne zaman bir işaret
verse bunun, öğretişle ayrılmaz şekilde bağlantısı olduğu biliniyordu. Bu olmadan
duyularımız çıplak bir işarete bakarak sersemlerdi. Buna uygun olarak, sakramentlerle ilişkili
Sözü duyduğumuzda, işaretin bizi yönelttiği ve yönlendirdiği elle halkı yönetmek için
hizmetlinin net bir sesle duyurduğu vaadi anlayalım.
5 . Mühür olarak sakramentler
Sağlam olmaktan çok kurnaz olan bir ikilemle bizimle mücadele etmeye çalışanları
dinlememeliyiz. Sakramentten önce gelen Tanrı’nın Sözü’nün Tanrı’nın gerçek istemi
485
1559 basımındaki “Homil. 60 ad populum” ifadesi modern baskılardaki metne değil,
Khrysostomos’un 1530’da Basel’de yayınlanan eserlerine göndermede bulunuyor, IV. 581.
486
Augustine, John’s Gospel lxxx. 3 (MPL 35. 1840; çev. NPNF VII. 344). Krş. Wallace,
Calvin’s Doctrine of the Word and Sacrament, s. 135 vd. 1 Pe. 3:21’den alıntıdaki carnis “et”
kelimesi, VG’de Grekçe σάρξ’ın karşılığı olarak kullanılmaktadır. IV. xvi.21’de Calvin
corpus, “beden” der.
794
olduğunu bilip bilmediğimizden söz ediyorlar. Eğer biliyorsak, Tanrı’nın Sözü’nden sonra
gelen sakramentten öğreneceğimiz yeni bir şey yok. Bilmiyorsak, (bütün gücü Söz’e dayanan)
sakrament bize bunu öğretmeyecektir. Buna yanıtımız kısa olacaktır: hükümet belgelerine ve
diğer kamusal işlere vurulan mühürler kendi başlarına sıfır diye kabul edilir, çünkü
parşömenin üzerinde yazılı bir şey yoksa boşuna vurulmuş olurlar. Ne var ki, yazıya
vurulduğunda yazılan şeyi doğrularlar ve mühürlerler. Karşıtlarımız, bu karşılaştırmanın
yakın zamanda tarafımızdan bulunmasıyla övünemezler, çünkü Pavlus sünnete “mühür”487
diyerek bunu böyle kullanmıştır [Rom. 4:11]. Burada Pavlus, Đbrahim’in sünnetinin onun
aklanması için değil, zaten aklandığı iman antlaşmasının mührü olduğunu açıkça savunur.
Rica ediyorum, her birinin diğerini onayladığı, vaatlerden bu kadar açıkken, vaadin
sakramentlerle mühürlendiğini öğretiyorsak bunda birini bu kadar suçlayacak ne var? Bir şey
ne kadar açıksa, imanı desteklemeye o kadar uygundur. Ama sakramentler en net vaatleri
ortaya koyar; onların Söze ek olarak bu özellikleri vardır, çünkü yaşamdan alınmış bir resim
gibi, bize bunları anlatır. Sakramentlerle belgelerdeki mühürler arasındaki ayırıma yaygın
olarak yapılan itirazlar canımızı sıkmamalıdır.488 Yani ikisinde de bu dünyanın fiziksel
unsurları bulunduğu için, sakramentler Tanrı’nın ruhsal ve sonsuz olan vaatlerini mühürlemek
için uygun ve yeterli olamaz. Mühürlerse genellikle prenslerin dayanıksız ve ömürsüz şeylerle
ilişkili fermanlarına vurulan mühürlerle bağdaştırılır. Aslında imanlı, sakramentleri kendi
gözleriyle gördüğünde bunların fiziksel dış görünüşleri karşısında duraklamaz ama
(benzetmelerle işaret ettiğim) bu adımlarla sakramentlerde gizlenen bu yüce gizemleri
içtenlikle düşünmeye başlar.
6 . Antlaşmanın işaretleri olarak sakramentler
Rab, vaatlerine “antlaşma” [Yar. 6:18; 9:9; 17:2] ve sakramentlerine antlaşmaların
“belirtisi” dediğinden, insanlarla yaptığı antlaşmalar bir gülümseme diye kabul edilebilir.
Aslında sözler eylemden önce gelmezse, sözler eyleme eşlik etmezse bir domuzun
boğazlanması ne kadar başarılır? Çünkü domuzlar çoğunlukla içsel ya da yüce bir gizemin
ötesinde boğazlanır. Savaşta eller çoğunlukla birleştirildiğinde sağ eli vermekle ne
başarılabilir? Yine de sözler önce geldiğinde, antlaşmanın kuralları bu işaretlerle onaylanır
ama önce sözlerle anlaşılır, geçerliliği ortaya konur ve hüküm verilir. Bu nedenle
sakramentler Tanrı’nın Sözü’nün güvenilirliğinden daha çok emin olmamızı sağlayan
törenlerdir. Biz bedenden yapılmış olduğumuzdan, tıpkı öğretmenlerin çocukları
yönlendirmeleri gibi, bizi elle yönlendirmek ve anlayışsızlık kapasitemize göre bizi eğitmek
için, bunlar bize bedendeki şeylerle gösterilir. Augustine sakramente “görülür söz”489 der.
Bunun nedeni, Tanrı’nın vaatlerini bir resim gibi anlatması ve gözümüzün önüne sermesi,
imgelerle grafik olarak resimlemesidir.490
Sakramentleri daha açıkça anlatmak için başka karşılaştırma örnekleri verilebilir;
böylece onlara “imanımızın direkleri” diyebiliriz. Bir yapının, temelinin üzerinde durması ve
ona dayanması ama tabii ki, altına yerleştirilen sütunların üzerine yapılması gibi, iman da
temel olarak Tanrı’nın Sözü’ne dayanır; ama buna sakramentler eklendiğinde, iman sütunların
üzerine oturuyormuş gibi, daha sağlam şekilde bunlara dayanır. Ya da bunlara aynalar
487
“σφραγίδα.” Buradaki karşıtlar Anabaptistlerdir.
Bk. Leo Jud’un Calvin’e mektubu (1536 ya da 1537) (Herminjard, Correspondance VIII.
990; CR XI. 359).
489
Augustine, John’s Gospel, a.g.e.; “tanquam visible verbum”; Against Faustus xix. 16
(MPL 42. 357; çev. NPNF IV. 244) Krş. J. C. McLelland, The Visible Word of God: An
Exposition of the Sacramental Theology of Peter Martyr, s. 129, 138: Cadier, La Doctrine
Calviniste de la Sainte Cène, s. 52 vd.
490
“είκονικώς”; 1536, 1545 basımlarında “είκότως”
488
795
diyebiliriz. Bu aynalarda Tanrı’nın bize bol bol verdiği lütfunun zenginliklerini derin derin
düşünebiliriz. Kendisini (daha önce söylendiği gibi491) bize bunlarla gösterir. Yeter ki,
anlayışsızlığımız algılamaya verilsin ve Onun bize olan iyi niyetine ve sevgisine Söz’den
daha açık olarak tanıklık etsin.
(Sakramentler kendilerini değil, Söz’le bağlantılı şekilde Kutsal Ruh’un araçları
olarak imanı onaylar; onlar, insanların önünde ikrar ettiğimiz imanımızı gösteren
işaretlerdir, 7-13)
7 . Sakramantleri kötülerden almak, onların önemleri aleyhine tanıklık değildir
Sakramentlerin, Tanrı’yı yine de pek lütufkâr bulmayan ama daha çok daha ağır bir
mahkûmiyete hedef olan kötülere bile sunulduğu için, Tanrı’nın lütfuna tanıklık etmediğini
tartışırlarken yeterince dikkat ederek akıl yürütmüyorlar. Bu tartışmaya göre, Müjde
duyulduğu ve çok kişi tarafından reddedildiği, birçok kişi Mesih’i görüp tanıdığı ama çok az
kişi O’nu kabul ettiği için, ne Müjde ne de Mesih Tanrı’nın lütfunun tanığıdır.
Benzer bir şey resmi belgelerde de görülebilir. Đnsanların çoğu, prensin istemini
belirtmek için bu özgün492 mührü bastığını bilseler de bu mühürle alay ederler, onu
küçümserler. Bazıları, kendileriyle ilgili bir şey yokmuş gibi kayıtsız davranırlar, bazıları da
söverler. Yukarıda yaptığım karşılaştırma, ikisine de aynı şekilde uyabildiği için, giderek
artan bir destekle kabul edilmelidir.
Bu nedenle, Rab’bin hem Kutsal Sözü’nde hem de sakramentlerinde bize merhametini
ve lütfunu gösterdiği kesindir. Yine de Baba’nın Mesih’e herkesi kurtarma işini vermesi ve
bunu anlatması ama herkesin Onu tanıyıp kabul etmemesi gibi, ancak Sözü ve sakramentleri
kesin bir imanla alanlar bunu anlar. Augustin, bunu iletmek isteyerek bir yerde Sözün
söylendiği için değil, inanıldığı için yeterli olduğunun gün ışığına çıktığını söyler.493
Aynı şekilde Pavlus, imanlılarla konuşurken sakramentleri, Mesih’le iletişim kurmayı
da onlara dahil ederek ele alır. Örneğin; “Vaftizde Mesih’le birleşenlerin hepsi Mesih’i
giyindi” [Gal. 3:27] der. Yine “Hepimiz bir beden olmak üzere Mesih’te aynı Ruh’ta vaftiz
edildik” [1Ko. 12:13] der. Ama sakramentlerin sapkın kullanılışından söz ederken, bunlara
soğuk ve boş örnekler diye bakar. Bununla şunu demek ister: insanlar imansız ve ikiyüzlü
olsalar da, sakramentlerde tanrısal lütfun çalışmasını kendi sapkınlıklarıyla bastırırlar, örterler
ya da gözlerden saklarlar – yine de bu onların, (Tanrı ne zaman ve nerede hoşnut olursa)
Mesih’le ve Kendini açıklayan, vaadini yerine getiren Tanrı’nın Ruhu’yla iletişime gerçekten
tanıklık etmelerini önlemez. Bu nedenle, sakramentlerin aslında Tanrı’nın lütfuna tanıklık
etmek demekte ve bizim için beslediği iyi niyetin mühürleri olduğunu düşünmekte kararlıyız.
Tanrı bize bu iyi niyetini göstererek imanımızı destekler, besler ve onaylar.
Bazılarının bu görüşe karşı çıkmayı alışkanlık haline getirmelerinin nedenleri çok
zayıf ve önemsizdir. Đmanımız zaten iyiyse daha iyi olamayacağını, çünkü sarsılmadan,
sağlam ve sadık şekilde Tanrı’nın merhametine dayanmıyorsa bunun iman olmadığını
söylerler.494 Đnsanların çocuklarından hiçbirinin ulaşmadığı ya da bu yaşamda ulaşamayacağı
yetkin bir iman numarasını güvenle yapmaktansa Rab’bin imanlarını artırması için elçilerle
beraber dua etmeleri onlar için daha iyi olurdu [Luk. 17:5].
“Đman ediyorum, imansızlığımı yenmeme yardım et!” [Mar. 9:24] diyen kişinin nasıl
bir imana sahip olduğunun yanıtını versinler. Bu iman henüz başlamış bile olsa iyiydi.
Đmansızlık ortadan kaldırıldıktan sonra daha iyi olabilirdi. Ama onları kendi vicdanlarından
491
Yk. m. 3.
“αύθεντικόν”
493
Augustine, John’s Gospel lxxx. 3 (MPL 35. 1840; çev. NPNF VII. 344).
494
Zwingli, Commentary on True and False Religion (CR Zwingli III. 761; çev. S. M.
Jackson, Latin Works of Zwingli III. 184).
492
796
daha kesin olmayan bir tartışma yalanlıyor. Günahlı olduklarını (ki, bunu göz göre göre
yadsıyamazlar) itiraf edelerse, bunun suçunu imanlarının yetkin olmamasında aramaladırlar.
8 . Sakramentler aracılığıyla imanın paydaşlığından ne derece söz edebiliriz?
Ama Filipus’un hadıma, bütün kalbiyle inanıyorsa vaftiz olabileceği yanıtını verdiğini
söylüyorlar [Elç. 8:36-37]. Đman bütün yüreği dolduruyorsa burada vaftiz paydaşlığının ne
yeri vardı? Öte yandan onlara, yüreklerinin büyük bölümünde iman yoksunluğu hissedip
hissetmediklerini ve her gün imanlarının yeniden arttığının farkında olup olmadıklarını
soruyorum. Ünlü biri, öğrenerek yaşlandığı için övünüyordu.495 Bu durumda biz, ilerleme
kaydetmeden yaşlanıyorsak üç kat zavallı Hıristiyanlarız, çünkü imanımız insanlığı
doldurmak için artıncaya kadar yaşamımızın her evresinde gelişmelidir [Ef. 4:13]. Bu
durumda bu ayetteki “bütün yüreğimizle inanmak”, Mesih’e yetkinlikle inanmak değil, ancak
O’na yürekten ve samimi bir düşünceyle sarılmaktır. O’na doymak değil, coşkulu bir sevgiyle
O’na acıkmak, O’na susamak ve O’nu çok istemektir. Kutsal Yazı’da bir şeyin “bütün
yürekle” yapıldığından söz etmek bir gelenektir ama bu, içtenlikle ve içten gelerek yapıldığı
anlamına geldiğinde. Şunlar bu türdendir: “Bütün yüreğimle sana yöneliyorum” [Mez.
119:10]; “Bütün yüreğimle Rab’be şükredeceğim” ve benzerleri [Mez. 111: 1; 138:1]. Öte
yandan [Davut], sahte ve düzenbaz insanları azarlarken çoğunlukla onları “ikiyüzlülükle”
suçlar [Mez. 12:2].496
Sakramentler imanı artırıyorsa, gücüyle ve çalışmasıyla imanı başlatan, ayakta tutan
ve yetkinleştiren Kutsal Ruh’un boşuna verildiğini de ekliyorlar. Đmanın, Kutsal Ruh’un
gerçek ve tam çalışması olduğunu onlara itiraf ediyorum. Kutsal Ruh aydınlattığında Tanrı’yı
ve O’nun şefkatinin hazinelerini anlarız. O’nun ışığı yoksa zihnimiz o kadar kör olur ki, hiçbir
şey göremez. O kadar duygusuzdur ki, ruhsal şeylerin hiçbirini hissedemez. Ama onların
açıkladıkları Tanrı’nın bir kutsamasıyla biz üç şey anlarız. Birincisi, Rab, Sözüyle bize
öğretir, bizi eğitir. Đkincisi, sakrementleriyle Sözü’nü onaylar. Sonuncusu, Kutsal Ruh’unun
ışığıyla zihinlerimizi aydınlatır. Sözü’nün ve sakrementlerinin girmesi için yüreklerimizi açar.
Yoksa bunlar sadece kulaklarımıza çarpar, gözlerimizin önünde belirir ama bizi içten
etkilemez.497
9 . Sakramentlerdeki Kutsal Ruh
Đmanın güçlenmesine ve artmasına gelince (ki, bunu net ifadelerle daha önce
açıkladığımı düşünüyorum498), bu özel hizmeti sakramentlere atfettiğimi okurlarıma
hatırlatmak istiyorum. Bunlarda şöyle ya da böyle gizli ya da sürekli olarak yerleşmiş bir
gücün olduğunu, bu gücün imanı geliştirebildiğini ya da doğruladığını sanmıyorum. Tam
tersine, imanın pekişmesi ve artması amacıyla Rab’bin bunları oluşturduğunu düşünüyorum.
Ama sakramentler, ancak içimizdeki öğretmen499 olan Kutsal Ruh geldiğinde
görevlerini doğru düzgün yerine getirir. Kutsal Ruh’un gücü yüreklere nüfuz eder, sevgiyi
harekete geçirir, sakramentler içine girsin diye yüreğimizi açar. Şayet Ruh yoksa sakramentler
zihnimizde, görmeyen gözlere parlayan olağanüstü güneşten ya da sağır kulaklara gelen
495
Cicero, Of Old Age VIII. 26 (LCL baskısı, s. 34 vdd.) Cicero, Solon’a “her gün bir şey
öğrenerek gelişen” birini gösterir ve kendisinin Grekçe’yi yaşlılığında öğrendiğini söyler.
496
Hıristiyanların gelişmesi konulu yukarıdaki cümleler, Bucer, Enarretiones in Evangelia
(1530), s. 413, 420, 419’a dayanır. Krş. yk. bk. m. 11. “itiraf etme” kelimesini Krş. III. iv. 9,
dn 19. m. 8’in geriye kalanını K. Barth’ın Casper Schwenckfeld’e karşı kullandığı sanılır
(Pannier, Institution III. 205, not b, s. 319).
497
Krş. I. vii. 4.
III. ii. 3-5 ve ytk .k. m. 7 ve 8.
499
“Interior ille magister”; Krş. III. i. 4: “Christus ipse interior magister”; I. vii. 4.5; I. viii. 13. aş. bk. m. 17.
Kutsal Yazı’nın Sözü gibi, sakramentler de Kutsal Ruh’un çalışması olmadan etkili duruma getirilemez.
498
797
sesten daha fazlasını başaramaz. Bu nedenle Ruh’la sakramentler arasında ayırım yapıyorum.
Eyleme geçme gücü Ruh’a dayanır. Sakramente sadece hizmet kalır – Ruh çalışmıyorsa,
hizmet boş ve önemsizdir ama Ruh içimizde çalıştığında ve gücünü gösterdiğinde hizmetin
etkisi büyüktür.
Bu görüşe göre, Tanrı’ya inanan zihnin sakramentler aracılığıyla imanda güçlendiği
artık açıktır. Tıpkı gözlerin güneşin parlaklığını görmesinde ya da kulakların sesi işitmesinde
olduğu gibi, gözler, aydınlıkta sağlanabilen görme gücü keskinliği bahşedilmezse hiçbir
ışıktan etkilenmez; kulaklar da, duymak için yaratılmadığında ve duymaya uygun
olmadığında hiçbir ses onlara çarpmaz. Ama ışığı görmek için gözlerimizin görmesinin ve
sesi algılamak için kulaklarımızın duymasının Kutsal Ruh’un imanı yaratmak, desteklemek,
beslemek ve pekiştirmek için yüreklerimizde yaptığı çalışmaya benzediğinin doğru olduğunu
varsayalım (bunun, bizim için hemen netleştirilmesi gerekir). Bu ikisinden çıkan sonuç şudur:
Kutsal Ruh’un gücü olmadan sakramentlerin bir nebze yararı yoktur ve bu Öğretmen’in
öğrettiği yüreklerdeki imanı bunların güçlendirmesini, geliştirmesini hiçbir şey engelleyemez.
Ama tek bir fark vardır: kulaklarımız ve gözlerimiz işitme ve görme duyularına doğal olarak
sahip olmalıdır. Ama Mesih, doğanın çok üzerindeki özel lütfuyla aynı şeyi yüreklerimizde
yapar.
10 . Đnsanın ikna edilmesine örnek
Bu, bazılarına sıkıntı veren bu itirazları da hemen gideriyor. Đmanın artmasını ya da
güçlenmesini yaratılanlara bağlarsak, imanın tek yazarı olarak bilinmesi gereken Tanrı’nın
Sözü’ne haksızlık yapılır. Đmanı güçlendirmenin ya da artırmanın güvenini ondan ayrı
tutamayız. Tam tersine, sakramentlerin oluşturduğu paydaşlığı almamız için, imanı ve artıran
ve güçlendiren şeyin kesinlikle, Onun içsel aydınlatmasıyla zihinlerimizin hazırlanması
olduğunu öne sürüyoruz.
Ama şimdiye kadar çok üstü kapalı ifade edildiyse ekleyeceğim karşılaştırmayla
kristal netliğinde olacaktır. Birini, bir şey yapması için sözlerle ikna etmeye girişirseniz, sizin
fikrinizden çıkarabileceği ve görüşünüze uymasını az çok engelleyebilecek olan bütün
iddialarını düşünürsünüz. Ama karşılığında sizin iddialarınızın geçerliğini tartacağı güçlü ve
net bir yargısı yoksa; öğrenmeye istekli ve öğretiyi dinleyemeye de hazır değilse; son olarak
da, sizin fikrinizi benimsemesi için, kendisini önceden hazırlayabilecek olan sağduyuyu ve
imanınızla ilişkili böyle bir görüşü göz önünde tutmuyorsa hiçbir şey başarmış olmazsınız.
Đkna etmeye çalışarak asla eğemeyeceğiz birçok dikkafalı vardır. Đmandan kuşku duyulan
yerde, yetkinin küçümsendiği yerde öğrenmeye hazır olanlar bile çok az ilerleme kaydederler.
Tam tersine, bütün bu özelliklerin olduğu yerde bunlar, öneride bulunduğunuz sizi dinleyen
kişinin, aksi takdirde gülünecek olan önerinize uymasına neden olur. Ruh, içimizde aynı
tarzda çalışır. Söz kulaklarınıza boşu boşuna takılmasın, sakramentler gözünüze boşu boşuna
çarpmasın diye Ruh bize bunlarda konuşanın Tanrı olduğunu gösterir. Tanrı, yüreğimizin
inatçılığını yumuşatır. Rab’bin Sözü’ne borçlu olan bu itaati oluşturur. Son olarak da Ruh, bu
dışsal sözleri ve sakramentleri kulaklarımızdan canımıza iletir.
Bu nedenle Söz ve sakramentler, Göklerdeki Babamızın bize karşı iyi niyetini
gözümüzün önüne serer. Onu tanıdığımızda imanımız bütün sağlamlığıyla geri adım atmaz,
gücü artar. Ruh, bu paydaşlığı zihinlerimize kazıyarak etkili kıldığında bunu doğrular. Bu
arada Işıklar Babası’nın [Krş. Yak. 1:17], tıpkı güneş ışınlarıyla beden gözlerimizi aydınlattığı
gibi, sakramentleriyle bir tür aracı olan bir parlaklıkla zihinlerimizi aydınlatması
engellenemez.
11. Đmanımızın güçlenmesinde Söz’le sakramentler aynı derecede etkilidir
Rab’bimiz, bir benzetmede buna “tohum” [Mat. 13:3-25; Luk. 8:5-15] dediğinde, bu
özelliğin dışsal Söz’ünde var olduğunu öğretiyordu. Tohum toprağın ıssız ve ihmal edilen bir
798
yerine düştüğünde ölür. Ama uygun işlenen ve bakılan bir toprağa atılırsa giderek daha çok
ürün verir. Tanrı Sözü de böyledir. Dik kafalı birinin üzerine düşerse, kuma atılmış kadar
verimsiz olur. Göksel Ruh’un eliyle işlediği bir canı aydınlatırsa daha çok ürün verir. Ama
tohumdan tahılın doğduğunu, çoğaldığını, büyüdüğünü ve olgunlaştığını söylediğimiz şekilde,
aynı düşünce tarzı tohuma ve Söz’e uygulanırsa imanın Söz’le başladığını, arttığını ve
yetkinleştiğini neden söylemeyelim?
Pavlus bunu birçok ayette mükemmelce açıklar. Korintlilere Tanrı’nın, işini nasıl etkili
kullandığını hatırlatırken [1Ko. 2:4], insanın içten aydınlanması ve zihninin etkilenmesi için,
Kutsal Ruh’un gücü onun vaazına çözülmez bir bağla bağlıymış gibi, Ruh’un hizmetinde
olduğu için çok sevinir [2Ko. 3:6]. Ama başka bir yerde Tanrı’nın Sözü’nün insan tarafından
vaaz edilirken ne yarar sağladığını öğretmek istediğinde, hizmetlileri toprakta çalışırken emek
verip gayret göstermekten başka yapacak işleri olmayan çiftçilerle karşılaştırır [1Ko. 3:6-9].
Ama ekilen, göksel bereketlemeyle büyümezse toprağı sürmenin, ekmenin ve sulamanın ne
yararı vardır? Bu nedenle Pavlus şu soruca varır: “Önemli olan, eken ya da sulayan değil,
ekileni büyüten Tanrı’dır” [1Ko. 3:7]. Böylece Tanrı, Kendi ruhsal lütfunu açıklamak üzere
takdir ettiği aletlerden yararlandığı sürece, elçiler de vaazlarında Ruh’un gücünü açıklarlar.
Yine de bu ayırıma dikkat edilmelidir: insanın neyi kendi başına yapabildiğini ve neyi
Tanrı’ya bıraktığını unutmamalıyız.
12 . Sakramentin öğeleri Tanrı’nın aletleri olduğunda değerleri vardır
Ayrıca sakramentler imanımızı da ortaya koyar. Kimi kez Rab, sakramentlerde bize
vaat ettiklerine olan güvenimizi kaybettirdiğinde, sakramentleri de ortadan kaldırır. Adem’i
ölümsüzlük armağanından yoksun bıraktığında ve bunu ondan geri aldığında, “Artık yaşam
ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli” der [Yar. 3:22].
Bu ne anlama gelebilir? Meyve Âdem’in düşmüş olduğu durumundaki bozukluğu düzeltebilir
mi? Asla! Ama sanki Rab, “Benim vaat ettiğim şeyin simgesine tutunarak boşuna güvenmesin
diye, ona ölümsüzlük umudu verebilen şeyi ondan alalım” der. Elçi, Efeslileri “O zaman
Mesih’siz, Đsrail’de vatandaşlıktan yoksun, vaade dayanan antlaşmalara yabancı, dünyada
umutsuz ve tanrısız” [Ef. 2:12] olduklarını hatırlamaya yüreklendirdiğinde, onlara sünnetin
paydaşları olmadıklarını söyler [Ef. 2:11]. Vaadin işaretini500 almamış olanların vaadin dışına
tutulduğunu mecazla belirtir.
Diğer itirazlarına –Tanrı’nın görkeminin yaratılanlara geçtiği ve yaratılanlara atfedilen
büyük güç oranında Tanrı’nın gücünün azaldığı- cevabımız hazırdır: yaratılanların hiçbir
gücünü tanımıyoruz. Sadece şunu söylüyorum: Tanrı, her şey O’nun görkemine hizmet
edebilsin diye uygun gördüğü araçları ve yolları kullanır, çünkü O, Rab’dir ve her şeyin
Yargıcıdır. Bedenlerimizi ekmek ve diğer yiyeceklerle doyurur, güneş aracılığıyla dünyayı
aydınlatır, sıcaklık aracılığıyla dünyayı ısıtır. Yine de bu araçlarla bereketlerini bize
dağıtırken ne ekmeği, ne güneşi, ne ateşi ne de başka bir şeyi esirger. Aynı şekilde imanı da
sakramentler aracılığıyla ruhsal olarak besler. Sakramentlerin tek görevi, aslında
sakramentlerin bize garanti verdiğini görmemiz için, O’nun vaatlerini gözümüzün önünde
tutmaktır. Bizim görevimiz, başka yaratıklara güvenmemektir. Onlar, Tanrı’nın cömertliği ve
iyiliğiyle bizim yararlanmamız için önceden belirlenmişlerdir. Tanrı, onların hizmetleriyle
bize cömert armağanlarını bol bol verir. Onlar bizim iyiliğimizin nedenleri olarak takdir
edilmemeli ve böyle ilan edilmemelidir. Aynı şekilde, ne güvenimiz sakramentlere bağlı
olmalı, ne de Tanrı’nın yüceliği onlara devredilmelidir. Tam tersine, her şeyi bir yana koyarak
hem imanımız hem de inanç açıklamamız sakramentlerin ve her şeyin yazarı olan O’na
kaldırılmalıdır.
500
“Tesseram” Krş. yk. bk. dn 2
799
13 . Sakramentum kelimesi
Bazıları “sakrament” kelimesinden tartışma çıkıyorlar ama bu tartışma ikna edici
olmaktan uzak. Saygın yazarlar birçok anlam yükseler bile sakramentin “işaret” demek olan
tek bir anlamı olduğunu söylüyorlar. Yani bu, bir asker, ordunun hizmetine girdiğinde
kumandanına içtiği resmi ant anlamına geliyor. Acemi askerlerin, bu askeri antla501
komutanlarına sadakatle bağlanmaları ve askerlik hizmeti yapacaklarını ikrar etmeleri gibi,
biz de işaretlerimizle Mesih’in komutan olduğunu ikrar ve Onun bayrağının altında hizmet
edeceğimize tanıklık ederiz.502 Konuyu daha netleştirdikleri karşılaştırmalar ekliyorlar.
Toganın Romalıları paladyum giyen Greklerden ayırması gibi, Roma’da da sınıflar işaretlerle
ayrılıyorlar (senatörler şövalye sınıfından erguvan renkli giysileri ve hilal şeklinde
ayakkabılarıyla, şövalyeler sıradan halktan yüzükle) – bu nedenle dinle ilgisi olmayan
insanlardan bizi ayıran işaretlerimizi takmalıyız.
Đşaretlere “sakramentler” adını veren eskilerin, Latin yazarların bu kelimeyi nasıl
kullandıklarına hiç dikkat etmedikleri ama bununla kutsal işaretleri belirtmek kendilerine
daha elverişli geldiği için bu yeni anlamı keşfettikleri önceden bellidir.503
Ama daha derinlemesine incelersek, “iman” kelimesinin kullanılışında görüldüğü gibi,
şimdi kullanıldıkları anlamda kelimeyi aynı paralellikte devraldıkları görülebilir. Đman,
vaatlerimizi yerine getirmekteki dürüstlük olsa da, buna kendi içinde dürüstlük barındıran
kesin ya da güvenilir ikna diyorlar. Bu şekilde, “sakrament” askerin kumandanına ant içme
eylemiyken bunu, askerlerine rütbe veren kumandanın eylemine dönüştürüyorlar. Rab,
sakramentleriyle bize, “Onların Tanrısı olacağım, onlar da benim halkım olacak” diye vaatte
bulunuyor [2Ko. 6:16; Hez. 37:27].
Ama bu kurnazlıkları geçiyoruz, çünkü bana öyle geliyor ki, eskilerin “sakramentler”
kelimesini kullanarak, bunların kutsal ve ruhsal şeylerin işaretleri olduklarını belirtmekten
başka niyetleri olmadığını yeteri kadar açıkça tartışarak kanıtladım.504 Karşıtlarımızın dıştaki
işaretlere bakarak öne sürdükleri karşılaştırmaları aslında kabul ediyoruz ama sakramentlerde
ikinci sırada gelen şeye birinci sırada gelen hatta tek önemli konu diye bakmalarına göz
yummuyoruz. Birinci sırada gelen, sakramentler Tanrı’nın önündeki imanımıza hizmet
etmelidir. Bundan sonra da, insanların önünde imanımızı ikrar ettiğimize tanıklık etmelidir.
Bu ikinci görüşe uygulandığında bu karşılaştırmaların geçerliliği vardır. Bu arada, ilk sırada
geleni aklımızda tutalım. Yoksa (gördüğümüz gibi) sakramentlerin imanımıza yardımı yoksa
ve öğretişlerimizi bütünlemiyorsa, aynı yarara ve amaca yönelmiyorsa bu gizemler cansız
olur.
(Sakramentler kendi başına lütuf bahşetmez ama Söz gibi, Mesih’i ortaya koyar, 1417)
14 . Sakramentlerdeki sihir anlayışının yanlışlığı
Öte yandan, bu insanlar sakramentlerin gücünü zayıflatıp bunlardan yararlanmayı
tümüyle bir kenara atarken, diğer yanda da sakramentlere bir tür gizli güç atfedenler vardır.
Tanrı’nın sakramentlere böyle güçler bağışladığını kimse hiçbir yerde okumamıştır. Basit ve
501
“Illo Sacramento fidem suam obstringunt Imperatori.”
Calvin, Zwingli’nin Comm. On True and False Religion, 15 (CR Zwingli III. 758) ve On
Baptism (CR Zwingli IV. 218)’deki görüşlerini eleştirerek 19 Mayıs 1539’da André
Zébédée’ye yazdığı özel mektupta, Zwingle’nin Rab’bin Sofrası doktrini için “yanlış ve
zararlı” der. 20 Nisan 1555’de Bullinger’a mektubunda Zébédée’nin bunu “haince”
yaymasından şikayet eder ve Zwingli’nin doktrinine asla “genel anlamda yanlış demediğini
söyler (CR XV. 573; çev. Calvin’s Letters, der. Bonnet, III. 170; IV. 402).
503
Krş. yk. bk. m. 2
504
Dayanak olarak VG’yi alıyor.
502
800
sağgörüden yoksun insanlar, bu hatayla tehlikeli şekilde kandırılır. Hem Tanrı’nın
armağanlarını olmadığı yerlerde aramaları, hem de Tanrı’nın gerçeği yerine sadece abesliği
kucaklamak için Tanrı’dan yavaş yavaş uzaklaşmaları öğretilir. Sofistlerin okulları, öldüren
günah bariyerini kurmayalım diye (şimdi Hıristiyan kilisesinde kullanılan) yeni yasadaki
sakramentlerin akladığını ve lütuf bahşettiğini dikkat çekecek kadar büyük bir görüş birliği
içinde öğretir.505 Bu görüşün ne kadar ölümcül ve tehlikeli olduğu anlatılamaz – yüzlerce
yıldır dünyanın büyük bölümünde kilisenin büyük kayıplara uğramasına yol açan,
geçerliliğini koruyan bir iddia olduğu için, giderek daha çok böyle olmaktadır. Bu, kesinlikle
şeytandandır. Đmandan farklı bir doğruluk vaadiyle canları hiç düşünmeden ölüme atar.
Đkincisi, doğruluğun nedenini sakramentlere bağlarlar.506 Bu da insanların (dünyaya
yeterinden çok eğilimli olan) acınası düşüncelerini bu batıl inanca götürür. Tanrı yerine
fiziksel bir görüntüye güvenirler. Bu ikisi konusunda yeterince deneyimimiz var –kapsamlı
bir kanıt gerekmiyor! Ama iman olmadan alınan sakrament kilisenin en kesin yıkımından
başka nedir? Sakramentten, vaatten başka bir şey beklenmemelidir ama vaat, imansızları
imanlılara bahşettiği lütuftan daha az öfkeyle tehdit etmez. Bu durumda, sakramentler
aracılığıyla, Tanrı’nın Sözü’yle kendisine sunulandan ve gerçek imanıyla aldığından daha çok
şey verildiğini düşünen biri kandırılır.
Bundan başka bir şey çıkar: Sanki aklanma sakramente dahilmiş gibi, kurtuluş
güvencesi sakramente katılmaya bağlı değildir. Sadece Mesih’in akladığını, Müjde’nın vaaz
edilmesinin sakramentin işaretinden daha az bunu bize anlatmadığını ve sonuncusu olmazsa
bunun zarar görmediğini biliriz. Augustinus’un ifadesi doğrudur: Görünür bir belirti olmadan
görünmeyen bir kutsama, öte yandan da gerçek kutsama olmadan görülür bir işaret olabilir.507
(Augustinus’un başka bir yerde yazdığı gibi) insanlar kimi kez sakrament almayı, kimi kez de
yaşamın kutsanmasını Mesih’le bağdaştırırlar. Đlk durum hem iyi hem kötü insanlar arasında
ortak olabilir ama ikincisi sadece iyi ve dinine bağlı insanlara özgüdür.508
15 . Ayırt edilmesi gereken öz ve işaret
Aynı Augustinus çoğunlukla bu ayırt etmenin (gerektiği gibi anlaşılıyorsa)
sakramentle sakramentin özü arasında olduğunu belirtir. Bu ayırım, sakramentte sadece anlam
ve gerçek olmadığı, bunların birbirinden ayrılamayacak kadar birbirine bağlı olduğu anlamına
gelir. Birliktelikte bile, birine ait olanı diğerine aktarmayalım diye öz, işaretten her zaman
ayırt edilmelidir.
Augustinus, “Sakramentlerin temsil ettiği şey ancak seçilmişlerde etkisini gösterir”
diye yazdığında bu ayrımdan söz eder.509 Yahudiler hakkında yazarken de, “Sakramentler
herkes için ortak olsa da, lütuf ortak değildir – işte, sakramentlerin gücü budur. Yeniden
doğuş yıkaması da [Tit. 3:5] şimdi herkes için ortak ama Mesih’in üyelerinin Başları’yla
birlikte yeniden doğdukları lütuf herkes için değil” der.510 Ayrıca başka bir yerde Rab’bin
Sofrası’nı anlatır: “O gün görülür yiyecek de alırız ama sakrament başka sakramentin gücü
başkadır. Neden birçok kişi sunaktan alarak ölür ve alırken ölür? Çünkü Yahuda için Rab’bin
505
Augustine, Letters xcviii. 10 (MPL 33. 364; çev. FC 18. 138); G. Biel, Epythoma pariter et
collectorum circa quatuor sententiarum libros IV. dist. i. s. 3, mak. 1; Trent Konsili, 7.
oturum (1547), kanon vi (Schaff, Creeds II. 120).
506
Krş. aş. bk. m. 16
507
Augustine, Questions on the Heptateuch III. 84 (MPL 34.713).
508
Augustine, On Baptism V. xxiv. 34 (MPL 43. 193; çev. NPNF IV. 475).
509
Augustine, John’s Gospel xxvi. 11, 12, 15 (MPL 35. 1611-1614; çev. NPNF VII. 171
vdd); De catechizandis rudibus xxvi. 50 (MPL 40. 344; çev. ACW II. 82).
510
Augustine, Psalms, Mez. 77. 2 (öz olarak) (MPL 36. 983 vd.; çev. NPNF [Mez. 78.2] VIII.
367).
801
lokması, kötü bir şey aldığından ötürü değil, kötü bir adam iyi bir şeyi kötü şekilde aldığından
ötürü zehirdir.511 Az sonra şöyle der: “Başka yerlerde bu öz yani Mesih’in bedeni ve kanıyla
birleşme sakramenti, belirli günlerde yapılır. Bazıları bunu yaşamak, bazıları da ölmek için
alırlar. Ama ölmek için değil, yaşamak için katılanların hepsi sakramentin özünü alırlar.” Az
önce de şöyle demişti: “Yiyen ölmeyecektir, demekle görülen sakramente değil, sakramentin
gücüne ulaşan, dışarıya karşı değil, manen yiyen, dişiyle ezen değil, yüreğiyle yiyen kişiden
söz edilir.”512 Bu konuda her yerde size sakramentin, alanların değersizliğiyle gerçeğinden
ayrıldığı, böylece boş ve yararsız anlamsız bir görüntü kaldığı söylenir. Ama bunda boş bir
gerçeğin işareti değil, işarete sahip bir öz olabilir. Söze iman etmenin buna dahil edildiğini
anlamalısınız. Sakramentler aracılığıyla Mesih’le paydaşlıktan ne kadar yararlanırsanız,
sakramentlerden o kadar yararlanırsınız.
16 . Mesih’e imanımızda sakrementlerin bizim için anlamı vardır
Kısalığı nedeniyle bunu anlamak oldukça güçse, daha çok açıklayayım. Bütün
sakramentlerin özünün ya da (tercih ederseniz) cevherinin Mesih olduğunu söylüyorum,
çünkü sakramentlerin bütün sağlamlığı Ondadır ve Onun dışında bir şey vaat etmezler.
Sakramentleri bilgince doğruluk ve kurtuluş nedenleri haline getiren Peter Lombard’in
yanlışına daha az göz yumulur, oysa bunlar sakramentlerin sadece birer parçasıdır.513 Bu
durumda, insanın pratik zekasının kendisi için oluşturduğu bütün nedenlere elveda diyerek, bu
tek nedene inanmalıyız. Böylece kimi zaman sakramentler gerçek Mesih bilgimizi
beslemememize, doğrulamamıza ve artırmamıza, kimi zaman da Ona daha dolu dolu sahip
olmamıza ve Onun zenginliklerinden keyif almamıza hizmet ederek bize yardımcı oldukları
oranda etkilerini gösterir.
Şunu soracaksınız: O zaman kötüler nankörlükleriyle Tanrı’nın hükmünün boş ve
geçersiz olmasına yol açarlar mı? Yanıt veriyorum: Söylediklerim, sakramentin gücü ve
gerçeği alan kişinin durumuna ya da seçimine bağlıymış gibi anlaşılmasın. Đnsanlar
değişebilse de Tanrı’nın hükmü değişmezliğini sürdürür ve doğasını korur. Vermek başka,
almak başka olduğu için, Rab’bin Sözü’nün kutsallaştırdığı simgenin mevcut adlandırılmasını
ve gücünü sürdürmesini hiçbir şey engellemez. Yine de bu, kötü ya da imansız birinin
yararına değildir. Ama Augustine bu sorunu birkaç kelimeyle çok iyi çözer: “Bedensel olarak
alırsanız onun ruhsallığı sona ermez ama bu, sizin için böyle olmaz.”514
Ama Augustinus yukarıdaki metinlerde sakramentin, gerçekten ayrıldığında önemsiz
olduğunu gösterdiği gibi, başka bir yerde de dışsal işarete çok sıkı sarılmayalım diye,
sakramentlere katılırken bir ayırımımız olması gerektiğini hatırlatır. Şöyle der: “Yazılı yasayı
anlamak ve işaretleri almak köle gibi güçsüz olmanın belirtileridir. Đşaretleri kötü şekilde
yoldan sapmış yanlışın belirtisi diye yorumlamanın yararı yoktur.”515 Burada kaçınılması
gereken iki kötülüğe işaret eder. Birinci kötülük, işaretleri boşuna verilmiş gibi kabul etmemiz
ve karşıtlığımız nedeniyle gizli anlamlarını yıkarak ya da zayıflatarak bizim için tümüyle
semeresiz duruma gelmelerine yol açmaktır. Đkinci kötülük, kafamızı görülen işaretin ötesine
kaldırmadan, sadece Mesih’in bize verdiği yararların kredisini işarete vermektir. Onları, bizi
Mesih’te paydaş yapan Kutsal Ruh verir. Aslında bu işaretler bizi Mesih’e çekiyorsa dışsal
işaretlerin yardımıyla verilir ama bunlar başka bir yöne döndürüldüğünde bütün değerleri
utanç verici şekilde yok edilir.
511
Augustine, John’s Gospel xxvi. 11-12 (MPL 55. 1611; çev. NPNF VII. 171).
Augustine, a.g.e., xxvi. 15 (MPL 35. 1614; çev. NPNF VII. 172 vd).
513
Lombard, Sentences IV. i. 5 (MPL 192. 840).
514
Augustine, John’s Gospel xxvii. 6 (MPL 35. 1618; çev. LF IX. 419)
515
Augustine, John’s Gospel xxvi. 11, 12, 15 (MPL 35. 1611-1614; çev. NPNF VII. 171
vdd); On Christian Doctrine III. ix. 13 (MPL 34. 71; çev. NPNF II. 560).
512
802
17 . Sakramentlerin gerçek görevi
Bu durumda sakramentlerin görevinin Tanrı’nın Sözü’yle aynı olduğuna yerleşmiş bir
ilke diye bakılsın: bize Mesih’i sunmak, Mesih’i ve Ondaki göksel lütuf hazinelerini
açıklamak. Ama imanla alınmadığında hiçbir yararı ya da karı olmaz. Dolacak kabın ağzı açık
değilse ne kadar şarap, zeytinyağı ya da başka bir sıvı koyarsanız koyun akıp gider. Üstelik
kaptan dışarıya taşar ama kap hala boş ve yararsızdır.
Dahası, eskilerin sakramentlerin saygınlığını artırmak için biraz fazla abartarak
yazdıklarından benzer bir yanılgıya düşmeyelim diye uyanık olmalıyız. Yani sakramentlere
gizli bir güç katmayı, onlara gizli bir güç bağlamayı, kasenin içinde şarap verilirken
sakramentlerin bize Kutsal Ruh’un lütuflarını verdiğini düşünmeyelim. Onlara, tanrısal olarak
verilen tek işlev, Tanrı’nın bizim için beslediği iyi niyete bizim için tanıklık etmek ve bunu
onaylamaktır. Sakramentlerde Kutsal Ruh olmazsa sakramentlerin hiçbir yararı yoktur. Çünkü
zihinlerimizi ve yüreklerimizi açan, bizi bu tanıklığı anlayabilir duruma getiren Odur.
Tanrı’nın çeşitli ve değişik lütufları burada da ışıl ışıl belirir. Bu sakramentler (yukarıda öne
sürdüğümüz gibi516) mutlu haberlerin ulakları ya da insanların antlaşmayı onaylamalarının
garantisi olarak Tanrı’dan bize gelenle aynı şeydir. Sakramentler kendi başına hiçbir lütufta
bulunmaz ama tanrısal bağışla bize verilenleri ilan eder, anlatır, (garanti ve belirti oldukları
için) doğrular. Kendisiyle birlikte Tanrı’nın lütuflarını da getiren, (Sakramentlerin ayrım
gözetmeden herkese vermediği ama Rab’bin kendi halkına özel olarak bahşettiği) Kutsal
Ruh’tur. Kutsal Ruh, bizde sakramentlere yer açar ve onların ürün vermesini sağlar.
Tanrı’nın, Ruh’unun her zaman var olan gücüyle Kendi kurumunda olduğunu inkar
etmiyoruz. Yine de emrettiği sakramentlerin yönetilmesi semeresiz ve boşu boşuna olmasın
diye, Ruh’un içsel lütfunun dışsal yönetimden farklı, ayrı olarak göz önüne alınması ve
düşünülmesi gerektiğini duyuruyoruz. Böylece Tanrı vaat ettiklerini gerçekten yerine getirir
ve işaret olarak belirtir. Đşaretler, Yazar’ın doğru ve sadık olduğunu kanıtlama gücünden
yoksun değildir. Buradaki tek soru, Tanrı’nın (söyledikleri gibi) Kendi içsel gücüyle mi
davrandığı yoksa görevini dışsal simgelere mi bıraktığıdır. Ama biz, Tanrı hangi aleti
kullanırsa kullansın Onun özgün davranışından hiçbir şey eksilmediğini öne sürüyoruz.
Sakramentlerle ilişkili bu doktrin öğretilirken sakramentlerin bedelleri tam olarak
övülür, kullanılışlarına net olarak işaret edilir, değerleri fazlasıyla belirtilir ve bütün bunların
içerdiği en iyi anlam korunur. Böylelikle onlara verilmemesi gereken hiçbir şey verilmez ve
tam tersine onlara ait olan hiçbir şey de alınmaz. Bu sırada aklanma nedenini ve Kutsal
Ruh’un gücünü bu öğelerin içine alan sahte doktrin bir kenara bırakılır. Tıpkı kaplarda ve
araçlarda517 olduğu gibi, bazılarının518 tepeden baktıkları bu başlıca güç açıkça ortaya konur.
Şuna da dikkat etmeliyiz: Tanrı’nın sadece Kendisi için iddia ettiği şeylerin ölümlü
birine havale edilmesin diye, hizmetlinin dışa karşı davranışlarıyla temsil ve tanıklık ettiğini
Tanrı tamamlar. Augustine de bu konuda bilgece uyarır. “Hem Musa hem de Tanrı nasıl
kutsar?” der. “Musa, Tanrı’nın yerine kutsamaz. Musa hizmeti aracılığıyla görülen
sakramentlerle ve Tanrı, görülmeyen lütfuyla Kutsal Ruh aracılığıyla kutsar. Görülen
sakramentlerin tümüyle ürünü de vardır. Görülmeyen lütfun bu kutsaması olmazsa bu görülen
sakramentlerden ne kazanılır?”519
516
Yk. bk. VI. xiii. 6; m. 5-7; aş. bk. m. 18; damgalanmış madene gönderme.
“Ces vasculis ac plaustris” VG (Cadier); “Comme s’ils en étaient des récipient ou
véhicules.”
518
Yani Zwingli’yle Bucer’in; Krş. yk. bk. m. 5-8.
519
Question on the Heptateuch III. 84 (MPL 34. 712)
517
803
(Kelimenin Kutsal Yazılardaki olaylara bağlı olarak yaygın kullanılması ve kilisenin
sıradan sakramentleriye sınırlı tutulması, 18-20)
18 . Geniş anlamıyla sakramentler
Belirli bir yere kadar doğasını daha önce tartıştığımız şekliyle “sakrament” kelimesi
genelde bütün bu işaretleri kucaklar. Tanrı bu işaretlerle insanlardan, vaatlerinin
gerçekliğinden daha çok emin olmalarını ve buna daha çok güvenmelerini ister. Kimi kez
bunları doğal yollarla var etmek, kimi zaman da mucizeler şeklinde göstermek ister.
Đşte bu ilkiyle ilişkili bazı örnekler. Biri, Âdem’le Havva’ya ölümsüzlüğün garantisi
olarak yaşam ağacını verdiğinde onların, bu ağacın meyvesini yedikleri sürece kendilerini
güvence altına alabilmeleridir [Yar. 2:9; 3:22]. Diğeri, Yeryüzünü tufanla yok etmeyeceğinin
belirtisi olarak Nuh ve soyundan gelenlere gökkuşağı göndermesidir [Yar. 9: 13-16]. Âdem’le
Nuh bunlara sakrament diye baktılar. Ağaç, kendine veremediği ölümsüzlüğü onlara sağladığı
ve (güneş ışınlarının, karşısındaki bulutlara yansımasından başka bir şey olmayan) gökkuşağı,
suları geri çekmekte etkili olduğu için değil, Tanrı Sözü’yle üzerlerine kazınan bir işarete
sahip oldukları, bunlar O’nun antlaşmasının kanıtları ve mühürleri olduğu için. Aslında daha
önce ağaç ağaçtı, gökkuşağı da gökkuşağıydı. Tanrı’nın Sözü’nde yazıldığında bunlara yeni
bir biçim verildi. Böylece daha önce olmadıkları bir şey olmaya başladılar. Hiç kimse
bunların boş yere söylendiğini düşünmesin diye, bugün bile gökkuşağı bize Rab’bin Nuh’la
yaptığı antlaşmanın tanıklığında bulunur. Ona sık sık baktıkça, Tanrı’nın yeryüzünün bir daha
tufanla yok edilmeyeceğine dair gökkuşağının içindeki vaadini okuruz. Felsefe yapan biri,
imanımızın yalınlığıyla alay etmek için, böylesine renk çeşitliliğinin karşıdaki buluta yansıyan
ışınlardan meydana geldiğini öne sürerse bunu kabul edelim ama Tanrı’yı, Kendi isteğine
göre bütün öğeleri görkeminin hizmetinde kullanan, doğanın rabbi ve yöneticisi olarak
anlamamasındaki aptallığa gülelim.520 Tanrı hatırlatmak için güneşin, yıldızların, yeryüzünün,
taşların üzerine böyle damgalar vurmuş olsaydı bunların tümü bizim için birer sakrament
olurdu. Ham ve sikke halinde basılmış gümüş, kesinlikle aynı metal olsa bile, neden aynı
değerde değildir? Biri, tümüyle doğal durumdadır. Resmi bir damga vurulduğunda sikke olur
ve yeni bir değer kazanır. Tanrı, daha önce sadece birer öğe olan şeyler sakramente
dönüşebilsin diye, yarattıklarını Sözü’yle damgalayamaz mı?
Đşte ikincinin örnekleri: Đbrahim’e dumanlı bir mangaldaki alevi gösterdiğinde [Yar.
15:17]. Gidyon’a zafer vaat ettiğinde, toprak kuruyken yün yapağını çiyle ıslattığında ve tam
tersine yapağı kuru kalırken yeryüzünü çiy damlalarıyla ıslattığında [Hak. 6: 37-40].
Hizkiya’ya güvence vaadinde bulunurken güneş saatinin gölgesini on basamak kısalttığında
[2Kr. 20:9-11; Yşa. 38:7]. Bunlar, onların güçsüz imanlarına destek olmak ve pekiştirmek için
yapıldığı için, aynı zamanda da birer sakramenttir.
19 . Kilisenin sıradan sakramentleri
Ama bizim şu andaki niyetimiz özellikle, Rab’bin, Kendisine tapınanları ve kullarını
tek bir imanla ve bu tek imanı ikrar etmekle beslemek için, kilisede sıradan olmasını istediği
bu sakramentleri tartışmak. Augustinus’un sözlerini kullanırsak, “insanlar işaretlerin ya da
görülebilen sakramentlerin paydaşlığında bağlanmazlarsa, ister gerçek ister sahte olsun din
520
Krş. Comm. Gen. 9:16. Bu metin, Calvin’in bilime bakışı açısından ilginçtir. Calvin,
Pliny, Natural History II. lx. 150 (LCL Pliny I. 286 vd)’na göndermede bulunur. Burada
gökkuşağının mucizeyle ilişkisi olmadığı açıklanır. Krş. Seneca, Natural Questions I. 3 (çev.
J. Clarke, Physical Science in the Time of Nero, s. 16-22). Calvin, bilimsel gerçek gibi
görünenleri karakteristik olarak kabul eder ama Tanrı’nın doğanın üzerinde olduğu
anlayışımızla karşılaştırıldığında bu bilgiyi önemsiz bulur. Ayrıca bk. D. Baillie, The
Theology of the Sacraments, s. 45
804
adına birbirleriyle kaynaşmazlar.”521 Çok merhametli Babamız bu ihtiyacı önceden gördüğü
için, kulları için daha başlangıçta belli başlı bir dinsel bağlılık uygulaması oluşturmuştur.
Daha sonra Şeytan, bunları kötü ve batıl inançla dolu tapınma eylemlerine dönüştürerek
birçok şekilde geriletmiş ve bozmuştur.522 Öteki ulusların kendi gizemlerine kabul törenleri ve
diğer yoz törenler buradan kaynaklanır. Bunlar yanlışlarla, batıl inançlarla dolu olsa da
insanların dinlerini ikrar ederlerken böyle dışsal bir işaret olmadan yol alamadıklarının
kanıtlarıdır. Ama bunlar Tanrı’nın Sözü’ne dayanmaz ve bütün işaretlerin belirtmesi gereken
bu gerçekten söz etmez. Bu nedenle, Tanrı’nın emrettiği ve gerçek dine bağlılığın
yardımcıları olarak temel amaçlarından saptırılmayan kutsal simgelerden söz edilirken bunlar
hatırlanmaya değmez.
Üstelik sadece gökkuşağı ve ağaç gibi yalın işaretler değil, törenler de bunlara
dahildir. Ya da (eğer tercih ederseniz) burada verilen işaretler birer törendir. Ama yukarıda
belirttiğimiz gibi523, bunlar Rab’bin lütfunun ve kurtarışının işaretleridir. Karşılığında, bizim
de iman ikrarımızın damgalarıdır. Açıkça Tanrı’ya bağlılık yemini ederiz. Sadakatle O’na
bağlanırız. Khrysostomos, bir yerde bunlara doğru olarak “antlaşma” der. Tanrı, bunların
aracılığıyla bizimle antlaşma yapar. Kendimize saf ve kutsal yaşam sözü veririz524, çünkü
burada Tanrı’yla bizim aramızda karşılıklı bir anlaşma olduğu öne sürülür. Bunlarda olduğu
gibi Rab, günahlarımız aracılığıyla kaptığımız suçumuzu ya da cezamızı kaldırma ve silme
sözü verir. Tek Oğlu’nda bizi Kendisi’yle barıştırır. Karşılığında biz de bu iman ikrarıyla
O’na bağlanırız, dine bağlılığın ve masumluğun peşi sıra gideriz. Bu nedenle, Bu
sakramentlerin birer tören olduğunu haklı olarak söyleyebilirsiniz. Tanrı önce halkının
içlerindeki imanı beslemek, uyandırmak ve doğrulamak için, sonra da insanların önünde
dinlerine tanıklık etsinler diye, halkın bunları yerine getirmesini ister.
20 . Mesih, Eski Anlaşma’da sakramentleri vaat etmiştir
Sakramentler, zamana uyarak, Rab’in hoşnut olduğu çeşitli yollarla Kendisini
insanlara açıkladığı dönemlere göre de değişmiştir. Đbrahim’le soyundan gelenlere sünnet
emredilmiştir [Yar. 17:10]. Daha sonra buna Musa’nın yasasından paklanma [Lev. 11-15.
bölümler], sunular ve diğer törenler [Lev. 1-10. bölümler] eklenmiştir. Mesih’in gelişine
kadar bunlar Yahudilerin sakramentleri olmuştur. Mesih geldiğinde bunlar yürürlükten
kaldırılmış, Hıristiyan kilisesinin şimdi kullandığı iki sakrament, Vaftiz ve Rab’bin Sofrası
kurumsallaşmıştır [Mat. 28:19; 26:26-28]. Ben, bütün kilisenin yararlanması için
oluşturulanlardan söz ediyorum. Kilise hizmetlilerinin görevlerine başlamaları için üzerlerine
el koymaya sakrament denmesine karşı çıkmıyorum525 ama bunu sıradan sakramentlere dahil
etmiyorum. Genelde sakrament olarak düşünülen diğerlerinin yerinin neresi olduğunu biraz
sonra göreceğiz.526
Yine de bu eski sakramentler, bizim şimdiki sakramentlerimizin hizmet ettiği aynı
amaca, insanları Mesih’e yöneltmeye ve neredeyse onları elle Mesih’e getirmeye ya da
görüntü olarak O’nu temsil etmeye ve tanınması için O’nu ortaya koymaya yönelikti.
521
Augustine, Against Faustus the Manichaean xix. 11 (MPL 42. 355; çev. NPNF IV. 243).
Burada Calvin’in aklında Justin Martyr’in, cinlerin, peygamberlerin Mesih’i işaret eden
açıklamalarını taklit etmeyi keşfederek eski insanları kandırdıkları yolundaki iddiası olabilir.
Apology I. lx-lxiv (MPG 6. 411-428; çev. LCC I. 281-285).
523
Yk. bk. m. 1
524
Chrysostom, Opera, yay. Erasmus (Basel, 1530), II. 82, daha sonraki editörlerin dahil
etmedikleri bir eser.
525
Krş. IV. iii. 16.
526
IV. xix
522
805
Bunların Tanrı’nın vaatlerinin mühürlendiği mühürler olduğunu daha önce öğrettik.527 Üstelik
Mesih’tekinin dışında başka hiçbir vaadin insanlara verilmediği de çok açıktır [2Ko. 1:20].
Sonuç olarak, bize Tanrı’nın bir vaadini öğretmeleri için bunlar, Mesih’i açıklamalıdır.528 Bu,
dağda Musa’nın önüne konan Buluşma Çadırı ve yasa altında tapınma örneğine uygundur
[Çık. 25:9, 40; 26:30]. Tek bir fark vardır: Đlki, vaat edilen Mesih’i, henüz beklenmediğinde
haber verir. Đkincisi, verilmiş ve açıklanmış olarak O’na tanıklıkta bulunur.
(Eski Antlaşma’daki sakramentler, Mesih’in tamamıyla ortaya çıkacağını haber
vererek Yeni Antlaşma’dakilerle yakından bağlantılıdır, 21-26)
21 . Sünnet, paklanma, sunu ve Mesih’e işaret
Bunlar tek tek açıklandığında daha netleşecektir.
Yahudiler için sünnet, insanın tohumundan meydana gelen şeyin, yani insanlığın
doğasının tümüyle bozuk olduğuna ve budanması gerektiğine dair uyarıda bulunan bir
simgeydi. Üstelik sünnet, bir belirti ve hatırlatmaydı. Yeryüzündeki bütün ulusları kutsayan,
Đbrahim’e verilen kutsal tohum vaadini kesinleştirdi [Yar. 22:18]. Uluslar kendi
kutsanmalarını da bekliyorlardı. Artık kurtaran tohumun (Pavlus’un bize öğrettiği üzere)
Mesih olduğunu bildiğimiz için [Gal. 3: 16], insanlar Adem’de kaybettiklerini yeniden
kazanmak için sadece Ona güveniyorlardı. Bu durumda, Pavlus’un öğretişinde Đbrahim için
sünnet neyse onlar için de tohum oydu, yani imanın doğruluğunun işaretiydi [Rom. 4:11].
Yani, bu tohumla bekledikleri imanlarının güvencesinin daha kesin verildiğine dair bu mühür,
onlara Tanrı’nın doğruluğu olarak anlatılıyordu. Ama başka bir yerde, daha uygun bir fırsatta
sünnetle vaftizin daha dolu dolu karşılaştırıldığını göreceğiz.529
Vaftiz ve paklanma onlara murdar, pis ve kirli olduklarını belirtiyordu. Bunlar, onların
doğasını bozuyordu ama bu törenler onlara başka bir arınma vaat ediyordu. Bütün kirleri yok
olacak, yıkanıp gidecekti [Đbr. 9:10, 14]. Bu arınma Mesih’ti. Bütün pisliğimizi örtmesi için
Onun kanıyla arınarak [1Yu. 1:7; Va. 1:4-6] Onun paklığını Tanrı’nın gözü önüne getiririz.
Sunular kendilerinin doğru olmadıklarının farkına varmalarını sağlıyordu. Aynı
zamanda da onlara Tanrı’nın adaletini ödemek için Onu hoşnut etmek gerektiğini
öğretiyordu.530 Sunular onlara bir başrahibin, Tanrı’yla insanlar arasında bir aracının olması
gerektiğini de öğretiyordu. O, günahların bağışlanması için yeterli olan bir sunuda bulunarak
ve kan akıtarak Tanrı’yı hoşnut edecekti. Başrahip, Mesih’ti [Đbr. 4:14; 5:5; 9:11]. Kendi
kanını akıttı. O, kurban sunusuydu. Ölüme boyun eğerek Kendini Baba’ya sundu [Flp. 2:7-8].
Boyun eğmesiyle insanın, Tanrı’nın öfkesine yol açan söz dinlemezliğini ortadan kaldırdı
[Rom. 5:19].
22 . Hıristiyan sakramentlerinde Mesih, çok daha dolu dolu ifade edilir
Bizim sakramentlerimize gelince, Baba’nın O’nu vaat etmiş olduğu gerçekten
açıklandığından bu yana, Mesih insanlara ne kadar çok dolu dolu açıklanırsa, sakramentler de
onu o kadar çok net ortaya koyar. Vaftiz temizlendiğimize ve yıkandığımıza, Rab’bin Sofrası
kurtulduğumuza tanıklık eder. Su yıkanmayı, kan hoşnutluğu temsil eder. Bunların ikisi de
Mesih’te vardır. Yuhanna “Suyla ve kanla gelen Đsa Mesih’tir” der [1Yu. 5:6], yani yıkamak
ve fidye vererek kurtarmak için. Tanrı’nın Ruhu da buna tanıklık eder. Aslında “Tanıklık
edenler üçtür: Ruh, su ve kan” [1Yu. 5:7-8]. Su ve kanda temizlenmeye ve fidyeyle
kurtulmaya tanıklık ederiz. Ama birinci derecede tanık olan Ruh, bu tanıklıktan emin
527
Yk. bk. m. 6
“Christum ostendant.” Krş. I. ix. 3, dn 3; IV. x. 14, dn. 28; aş. bk. m. 26; “Christi
exhibitio.”
529
Krş. IV. xvi. 3.4
530
Krş. II. i. 2
528
806
olmamızı sağlar. Bu yüce gizem bize Mesih’in haçında çok güzel gösterilmiştir. Su ve kan
Onun kutsal böğründen akmıştır [Yu. 19:34]. Bu nedenle Augustine bunun
sakramentlerimizin kaynağı olduğunu söyler.531
Yine de bunu biraz daha fazla tartışmalıyız. Sir kez diğeriyle karşılaştırdığınızda,
Ruh’un lütfunun da Kendisini burada daha çok açıkladığından kuşku yoktur. Çok sayıda
metinden, özellikle de Yuhanna’nın yedinci bölümünden [Yu. 7:8-9, 38-39] çıkardığımız gibi
bu, Mesih’in Krallığı’nın görkemiyle ilişkilidir. Pavlus’un ifadesini bu anlamda anlamalıyız:
yasa altında gölgeler, Mesih’te aslı vardır [Kol. 2:17]. Pavlus’un niyeti lütfa tanıklıkta bunları
etkisiz duruma getirmek değildir. Tanrı bugün vaftizde ve Kutsal Sofra’da bize yaptığı gibi,
uzun zaman önce de atalara doğruluğunu kanıtlamak istemiştir. Ama Pavlus’un niyeti, bize
verileni övmek için karşılaştırma yaparak, yasanın törenlerinin Mesih’in gelişiyle geçersiz
olduğunu kimsenin tuhaf diye düşünmemesidir.
23 . Eski ve yeni sakramentlerin benzerliği ve benzemezliği
Ama (yüzeysel olarak değinirsek) eski sakramentler Tanrı’nın lütfunu heber
veriyormuş, yeni yasa da bunu mevcut bir gerçek olarak veriyormuş gibi, eski sakramentlerle
yeni yasa arasında büyük bir fark olduğuna işaret eden Skolostik dogma tümüyle
reddedilmelidir.532 Aslında elçi, ataların bizimle aynı ruhsal yiyeceği yediklerini ve bu
yiyeceğin Mesih olduğunu öğretirken [1Ko. 10:3], ikincisi kadar birinciden de açıkça söz
eder. Mesih’in Yahudilerle gerçek paydaşlığını açıklayan şeye kim boş bir işaret diye
bakmaya cesaret edebilir? Pavlus’un burada açıkça ele aldığı olayın doğası bizim tarafımızı
tutar. Hiç kimse Mesih hakkında verimsiz bir bilgiye, boş Hıristiyanlık unvanına ve dışsal
belirtilerine dayanarak Tanrı’nın yargısını küçümsemeye cesaret edemesin diye Pavlus,
kendimizi aynı günahlara verirsek Yahudilerin uğradıkları aynı cezaların bizi tehdit ettiğinin
farkında olmamız için, Tanrı’nın, Yahudilerde görülmesi gereken katılığını örneklerle
sergiler. Karşılaştırma yerinde olduğu için, yanlış yere övünmemizi yasakladığı bu iyiliklerde
bizimle onların arasında eşitsizlik olmadığını göstermeyi yararlı bulur. Bu nedenle önce,
onlarla bizi sakramentlerde eşit kılar. Canları cezasız bırakılma umuduna yönlendirebilecek
bir nebze bile ayrıcalık vermez bize. Başka bir yerde sünnete doğruluğun mührü dediğinde
[Rom. 4:11] onun sünnete yüklediğinden daha çoğunu vaftize yüklememiz yasaya uygun
değildir. Bu nedenle, bugün bize sakramentlerde gösterilen şeyi, eski Yahudiler de
kendilerininkilerde alıyorlardı –yani ruhsal zenginlikleriyle Mesih’i. bizim gibi onlar da
sakramentlerinde aynı gücü hissediyorlardı. Bunlar, Tanrı’nın onlara karşı iyi niyetinin sonsuz
kurtuluşa önem veren mühürleriydi. Şayet karşıtlarımız, Đbranilere Mektup’u yorumlayacak
yetenekte olsalardı, böyle aldanmazlardı. Ama yasadaki törenlerin günahlara kefaret
etmeyeceğini, aslında eski gölgelerin doğruluk için hiçbir önemi olmadığını okuduklarında
[Đbr. 10:1] burada tartışılan karşılaştırmaya tepeden bakıyorlar. Tek bir noktayı anlıyorlar. Bu
da yasanın, koruyucularına yararı olmadığıdır. Törenleri gerçekten yoksun suret diye
düşünüyorlar.533 Ama elçinin niyeti, yasanın bütün etkisinin Kendisine bağlı olduğu Mesih
gelinceye kadar tören yasasını sıfıra indirgemektir.
24 . Sünnetin değeri konusunda Pavlus’un öğrettikleri
531
Augustine, John’s Gospel xv. 8; cxx. 2 (MPL 35. 1513. 1953; çev. NPNF VII. 101, 434);
Psalms, Mez. 40. 10; 126. 7; 138. 2 (MPL 36. 461; 37. 1672, 1785; çev. LF Psalms II. 174; V.
24. 192); Sermons v. 3 (MPL 38.55).
532
Krş. Lombard, Sentences IV. i. 1 (MPL 192. 839); Aquinas, Summa Theol. III. lxii. 6; I
IIae. ci. 2.
533
Aquinas, I IIae. ci. 2.
807
Pavlus’un “yazılı yasadaki sünnetle” ilişkili yazdıklarını [Rom. 2:29] okuduklarında,
bunun Tanrı’da yeri olmadığını, bir şey vermediğini, boş olduğunu söyleyerek karşı çıkarlar.
Bu ifadeler onu, bizim vaftizimizin çok altında tutar gibi gelir [Krş. Rom. 2:25-29; Gal. 5:6;
6:15; 1Ko. 7:19]. Hiç de değil! Aynı şey haklı olarak vaftiz için de söylenebilir. Hatta bu, ilk
kez Pavlus tarafından söylenmiştir. Yürek de içten temizlenmez ve paklıkta sonuna kadar
dayanmazsa, dine kabul edildiğimizde dışsal yıkanmayı Tanrı’nın hiç umursamadığını söyler
[Krş. 1Ko. 10:5]. Sonra da Petrus, vaftiz gerçeğinin dıştan yıkanmaya değil, temiz bir vicdana
tanıklık etmeye dayandığına tanıklık ederken bunu söyler [1Pe. 3:21].
Ama başka bir yerde Pavlus da, sünneti Mesih’in sünnetiyle karşılaştırırken sünneti
tümüyle küçümser görünür (derler) [Kol. 2:11-12]. Yanıtlıyorum: Bu metinde sünnetin değeri
hiçbir şekilde düşürülmez. Burada Pavlus, çoktan hükmü kalmamış olmasına rağmen sünnetin
gerekli olduğunu söyleyenlerle tartışır. Bu nedenle imanlıları, eski gölgeyi bırakmaları ve
doğrudan vazgeçmemeleri için uyarır. Bu öğretmenler (der), bedenlerinizin sünnet edilmesi
için sizi zorluyorlar. Ama siz, hem canda hem bedende ruhsal olarak sünnet edildiniz. Bu
nedenle, gerçek size açıklandı. Bu, gölgeden çok daha iyidir. Ama öte yandan insanların,
aslına sahip oldukları için, sureti küçümsememeleri gerektiğine biri karşı çıkabilirdi. Atalar
kadar, Pavlus’un burada sözünü ettiği bu yaşlı adam da reddediyordu. Yine de dıştaki sünnet
onlar için gereksiz değildi. Pavlus hemen, Koloselilerin vaftiz aracılığıyla Mesih’le birlikte
gömüldüklerini eklediğinde [Kol. 2:12] bu karşı çıkışı önler. Bununla, eskiler için sünnet
neyse Hıristiyanlar için bugün vaftizin o olduğunu ve bu nedenle vaftize haksızlık etmeden
sünnetin Hıristiyanlara emredilemeyeceği söylemek ister.
25 . Yeni Antlaşma’nın Yahudilerin törenlerini aşağılaması açıklandı
Ama bunun ardından –az önce söz ettiğimiz gibi534- bunu çözmek daha güçtür
(diyorlar): Yahudilerin bütün törenlerinin gelecekle ilişkili suretler olduğu ve aslının Mesih’te
olduğu [Kol. 2:17]. Aslında hepsinden daha zor olan Đbranilere Mektup’un çeşitli
bölümlerinde tartışılandır. Hayvan kanlarının vicdanla ilişkisi yoktur [Đbr. 9:12]. Yasa’da
gelecekteki kutsamaların gölgesi vardır, olayların sureti değil [Đbr. 8:4-5; 10:1]. Đmanlılar
Musa’nın törenlerinde yetkinleşmezler [Đbr. 7:19; 9:9; 10:1] ve benzeri. Daha önce
değindiğimi535 tekrarlıyorum – Pavlus törenleri gerçek olmadığı için değil, Mesih’in gelişine
kadar bunların yerine getirilmesi, deyim yerindeyse, askıya alındığı için gölgede bırakır.
Bunun etkili diye değil, bir ifade tarzı olarak anlaşılması gerektiğini söylüyorum. Mesih
bedende gelinceye kadar gücünün varlığını ve Kendisini imanlıların içinde ne kadar hissettirse
de, sanki yokmuş gibi bütün işaretler O’nu haber verir. Ama bütün bu metinlerde Pavlus’un
basit değil, tartışarak konuştuğuna özellikle dikkat etmeliyiz. Pavlus sahte elçilerle mücadele
ediyordu. Onlar, Mesih’i umursamadan törenlerde yalnızca dine bağlılığın yer almasını
istiyorlardı. Onları çürütmek için, yalnızca törenlerin kendi başlarına değerlerini ele almak
yeterliydi. Đbranilere Mektup’un yazarı da bu amaç için çabalıyordu.
Ama burada gerçek ve doğal anlamında ele alınan törenlerin ve yasaya uygun
kullanılmalarının değil, batıl inançla kötüye kullanılmalarının tartışıldığını unutmayalım. O
zaman Mesih’ten koparılıp alınan törenlerin bütün güçlerinden yoksun bırakılması ne tuhaf!
Đfade edilen şey yok edildiğinde işaretlere ait olan her şey sıfıra indirgenir. Bu nedenle Mesih,
manın mide için bir yiyecekten başka bir şey olmadığını düşünenlere değinirken,
konuşmasında onların aptalca düşüncelerine yer verir. Canları ölümsüzlük umuduyla besleyen
kişinin daha iyi bir yiyecek dağıttığını söyler [Yu. 6:27].
Ama karşı çıkmalara daha net bir yanıt isterseniz bütün konu şuraya gelir: Birincisi,
Musa’nın yasasındaki törenlerin bütün görkemi, Mesih’i göstermiyorsa geçici ve değersizdi.
534
535
Yk. bk. m. 22
a.g.e.
808
Đkincisi, törenlerde Mesih’e öylesine önem veriliyordu ki, sonunda beden alarak
açıklandığında görevleri yerine gelmiş oldu. Son olarak da, tıpkı gölgelerin parlak güneş
ışığında yok olması gibi, Onun gelişiyle geçersiz kılınmaları uygundu. Ama bu konuyu
vaftizle sünneti karşılaştırmayı planladığım yerde daha çok tartışmak536 için daha sonraya
bıraktığımdan, şimdi sadece kısaca değiniyorum.
26 . Benzerlik ve fark: Augustinus’un yaptığı ayırım
Belki de eski yazarların işaretlerimiz konusunda yazdıkları, sakramentlerle ilişkili bu
ılımlı övgüler bu zavallı Sofistleri yanıltmıştır. Augustine’in ifadesi böyledir: “Eski yasadaki
sakrament sadece Kurtarıcı vaadinde bulunur ama bizimkiler kurtuluş verir.” Bu ve benzeri
mecazların abartılmış olduğuna dikkat edilmediğinde onlar da kendi abartılmış ama eski
yazarlarınkinden tümüyle farklı bir anlamda olan dogmalarını yayınlarlar. Augustine burada
başka bir yerde de yazdığını söylemek ister: “Musa’nın yasasındaki sakramentler Mesih’i
önceden haber verir ama bizimkiler Mesih’in gelişinden sonrasını anlatır.”537 Faustus’a karşı
şöyle der: “Onlarınki tamamlanması gereken şeylere dair vaatlerdi. Bizimkiler çoktan
tamamlanmış olan şeylerin belirtileridir.”538 Sanki “O, hâlâ beklenirken bunlar O’nu temsil
ediyordu ama bizimkiler, zaten gelmiş olan buradaymış gibi O’nu gösterir” diyordu. Dahası
başka bir yerde şu sözlerle işaret ettiğindeki gibi, anlamlandırma tarzından söz eder: “Yasanın
ve Peygamberlerin bir şeyin geleceğini önceden bildiren sakramentleri vardı ama bizim
zamanımızdaki sakramentler, gelecekteki bir olay olarak duyurulanın geldiğine tanıklık
eder.”539 Ama olayın kendisini ve etkisini anladığı için, Yahudilerin sakramentlerinin
işaretlerinin farklı ama işaret ettikleri şeyin aynı olduğunu söylediğindeki gibi, bunu birçok
yerde açıklar. Dış görünüşleri farklıdır ama ruhsal güçleri aynıdır. Aynı şekilde şöyle der:
“Farklı işaretlerde aynı iman vardır. Bu tıpkı farklı kelimelerdeki gibi, farklı işaretlerde de
aynıdır. Kelimelerin anlamları zaman zaman değişir. Kelimeler işaretlerden başka bir şey
değildir. Atalar aynı ruhsal içkiyi içtiler ama kuşkusuz bizimkiyle aynı olan fiziksel içkiyi
değil. Bu durumda, işaretler değişse de, imanın nasıl aynı kaldığını görün. Onlar için Mesih
Kaya’ydı [1Ko. 10:4]. Bizim için Mesih, sunağın üzerine yerleştirilendir. Onlar büyük bir
sakrament olarak kayadan akan suyu içiyorlardı. Đmanlılar bizim ne içtiğimizi biliyorlar. Dış
görünüşe bakarsanız onlar farklı bir şey içiyorlardı. Đçteki anlamına bakarsanız onlar da aynı
ruhsal içkiyi içiyorlardı.”540 Başka bir yerde de şöyle der: “Bizimle aynı yiyeceği ve içeceği
yiyip içmelerinde gizem vardı ama bu, dış görünüşte değil, anlamdaydı. Onlara kayada olarak
sunulan aynı Mesih, bize bedende görünmüştür.”541
Yine de bu açıdan bazı farklar olduğunu da kabul etmeliyiz. Đkisi de Tanrı’nın baba
olarak şefkatinin ve Kutsal Ruh’un lütuflarının bize Mesih’te sunulduğuna tanıklık eder ama
bizimkiler daha net ve daha berraktır. Đkisinde de Mesih’e işaret edilir542 ama yukarıda
tartıştığımız Eski ve Yeni Antlaşma arasındaki farka göre, bizimkilerde Mesih daha zengin,
daha dolu doludur. (Bütün antik dönemin en iyi ve en güvenilir tanığı olarak sık sık alıntı
536
IV. xvi. 3-5
Augustine, Psalms, Mez. 73. Giriş 2 (MPL 36. 931; çev. LF [Mez. 74] Psalms III. 493);
Questions on the Heptateuch IV. 33 (MPL 34. 732); Letters cxxxviii. 1. 8 (MPL 33. 528; çev.
FC 20. 41) Latince “praenuntiasse … annuntiare”yi anlatan kelime oyununa dikkat edin.
538
Augustine, Against Faustus xix. 14 (MPL 42. 356; çev. NPNF IV. 244)
539
Augustine, Against the Writings of Petilianus II. xxxvii. 87 (MPL 43. 289).
540
Augustine, John’s Gospel xxvi. 12; xlv. 9 (MPL 35. 1612, 1723; çev. NPNF VII. 171 vd.,
252)
541
Augustine, Psalms, Mez. 77. 2 (MPL 36. 983; çev. LF [Mez. 78. 2] Psalms IV. 43 vd;
NPNF VIII. 367)
542
Krş. I. ix. 3, dn 3; IV. x. 14, dn 28; yk. bk. m. 20, dn 47.
537
809
yaptığımız) Augustinus, Mesih açıklandığında daha az sayıda, daha görkemli anlamda, daha
yetkin güçte sakramentlerin kurumlaştırıldığını öğretirken aynı şeyi söylemek ister.543
Okurlarımızın şunu da kısaca değerlendirmesi iyidir: Sofistlerin opus operatum’la544
ilişkili kurdukları hayaller sadece yanlış değil sakramentlerin doğasıyla da çelişkilidir. Onlara
göre, Tanrı bunları öyle kurumsallaştırmıştır ki, yoksul ve her şeyden yoksun imanlılar buna
yalvarmaktan başka bir şey getirmezler. Bundan imanlıların sakramentleri alırken övgüye
değecek bir şey yapmadıkları, (rollerinin pasif olduğu) bu eylemde bile onlara hiçbir görev
verilmediği sonucu çıkar.
XV. BÖLÜM
VAFTĐZ
(Bağışlanmamızın, Mesih’in ölümüne, dirilişine ve kutsamalarına paydaşlığımızın
işareti olarak vaftiz, 1-6)
1 . Vaftizin anlamı
Vaftiz, kiliseye kabul edilmemizin545 işaretidir. Vaftizle biz, Mesih’te aşılanmış
Tanrı’nın çocukları sayılalım diye kilise toplumuna kabul ediliriz. Tanrı vaftizi (bütün
sakramentlerde ortak olduğunu öğrettiğim546) şu amaçlarla bize vermiştir: Birincisi, O’nun
önünde imanımızı bildirmek. Đkincisi de insanların önünde iman açıklamamızı bildirmek. Bu
kurumun her bir cephesinin nedenlerini sırayla ele alacağız. Vaftiz imanımıza üç şey katar.
Bunların her birini tek tek ele almalıyız. Đlki, Rab vaftizin arınmamızın belirtisi ve kanıtı
olduğunu bize gösterir; ya da (ne demek istediğimi daha iyi açıklayayım) vaftiz Onun, bütün
günahlarımızı kaldırdığını, bağışladığını ve sildiğini onaylayan mühürlü bir belge gibidir. Bir
daha günahlarımızı görmeyecek, hatırlamayacak ya da bizi suçlamayacaktır. O, bütün
imanlıların günahlarının bağışlanması için vaftiz olmalarını ister [Mat. 28:19; Đşl. 2:38].
Bu durumda, antlarının damgası olarak komutanlarının forsunu taşıyan askerler
547
gibi , vaftize insanların önünde yalnızca dinimizi ikrar ettiğimiz bir belirti ve damga diye
543
Augustine, Against Faustus xix. 13 (MPL 42. 355; çev. NPNF IV. 244); On Christian
Doctrine III. ix. 13 (MPL 34. 71; çev. NPNF II. 560); Letters liv. 1 (MPL 33. 200; çev. FC
12. 252). Calvin, üstünlük derecesinde sıfatlar kullanırken Augustinus en üstünlük
derecesinde sıfatlar kullanır (“paucissimis” vb).
544
Bonaventura, Commentary On the Sentences IV. dist. i. böl. 1. mak. Unicus. S. 5 (Opera
omnia IV. 25); Biel, Epytoma pariter et collectorium circa quatuor sententiarum libros IV.
dist. i. S. 3; Aquinas, Summa Theol. III. Ek lxxi. 3. 6; Aquinas On the Sentences IV. dist. ii. S.
1, mak. 4; Defarrari, Lexicon of Thomas Aquinas, s.vv. “Opus operantis” ve “Opus
operatum”; Trent Konsili 7. oturum, kanon vi (Schaff, Creeds II. 120).
545
Calvin’in vaftiz sakramentiyle ilişkili olarak verdiği değişik anlamlar konusunda Krş. R. S.
Wallace, Calvin’s Doctrine of the Word and Sacrament, böl. xiv, s. 175-183; O. Cullman,
Baptism on the New Testament, çev. J. K. S. Reid; K. Barth, The Theaching of the Church
Regarding Baptism; G. W. H. Lampe, The Seal of the Spirit; H. T. Kerr, The Christian
Sacraments; D. M. Baillie, The Theology of the Sacraments, s. 37-124; G. MacGregor,
Corpus Christi, böl. vii.; W. D. Maxwell, John Knox’s Genevan Service Book, s. 105-120.
546
IV. xiv. 1
547
Görünüşte, Zwingli’nin (kelimenin klasik kullanılışına dayanarak) sacramentum’u
“katılma töreninden ya da söz vermeden başka bir şey değil” şeklinde yorumlamasına bir
kinaye. True and False Religion, 15 (CR Zwingli III. 758; çev. Latin Works of Zwingli, yay.
S. M. Jackson III. 180 vd). Declaration Concerning Original Sin (CR Zwingli V. 392)’de
810
bakanlar, vaftizin asıl anlamını düşünüp taşınmazlar. Vaftiz şu vaatle birlikte anlaşılmalıdır:
“Đman edip vaftiz olan kurtulacak” [Mar. 16:16].
2 .Vaftizin değeri, Söz olmaksızın suda değildir
Pavlus’un yazdıklarını bu anlamda anlamalıyız: Kiliseyi güvey Mesih “kutsal kıldı” ve
“suyla yıkayıp tanrısal sözle temizledi” [Ef. 5:26]. Başka bir ayette şöyle der: “Tanrı…kendi
merhametiyle, yeniden doğuş yıkamasıyla ve… Kutsal Ruh’un yenilemesiyle bizi kurtardı”
[Ti. 3:4-6]. Petrus da, “Vaftiz… şimdi sizi de kurtarıyor” der [1Pe. 3:21].
Pavlus arınmamızın ve kurtuluşumuzun suyla tamamlandığını ya da suyun arındırma,
yeniden doğuş, yenileme gücü olduğunu söylemek istemez. Vaftiz, kurtulma nedeni değildir.
Yalnızca bu sakramentle böyle armağanlar konusunda bilgi edinilir ve bunlardan emin olunur.
Kelimelerin bunu yeterince net açıkladığı budur. Pavlus, yaşam Sözü’yle vaftiz suyunu
birleştirir. Sanki “Müjde aracılığıyla bize arınmamıza ve kutsal kılınmamıza dair bir mesaj
verilir. Bu mesaj vaftizle mühürlenir” der. Petrus da, vaftizin bedenin kirden arınması değil,
Tanrı’nın önündeki temiz vicdanımız olduğunu hemen ekler [1Pe. 3:21]. Bu temiz vicdan,
imandan gelir. Aslında vaftiz Mesih’in kanının serpilmesiyle paklanmamızdan başka bir
paklanmayı bize vaat etmez. Bu, arınma ve yıkanma benzerliğini su temsil eder. Bu durumda,
bizim gerçek ve tek arınma teknemizin Mesih’in kanı olduğuna kesinlikle tanıklık eden bu
suyla arındığımızı kim söyleyebilir? Her şeyi suyun gücüne bağlayanların548 bu aldanışlarını
çürütmek için en güvenilir kanıt vaftizin anlamında bulunabilir. Bu, düşüncelerimizi sadece
Mesih’e bağlayalım diye bizi, sadece gözümüzün gördüğü görülebilen unsurdan değil, diğer
bütün yollardan uzaklaştırır.
3 . Yaşam boyu arınma belirtisi!
Vaftizin bize sadece geçmiş için verildiğini, sanki vaftizin gücü tükenmiş gibi,
vaftizden sonra düşerek yeni işlediğimiz günahlar için başka sakramentlerde yeni kefaret
çareleri aramamız gerektiğini düşünmemeliyiz. Eski zamanlarda bu yanlış, insanlar,
yaşamları büyük tehlikede değilse ve son nefeslerini vermiyorlarsa, yaşamları boyunca
bağışlanabilsinler diye, vaftizle kiliseye kabul etmeye karşı çıkılmasına yol açıyordu. Eski
gözetmenler yazılarında bu mantıkdışı önlemi eleştiriyorlardı.549 Ama ne zaman vaftiz
edilirsek edilelim, bütün yaşamımız boyunca sürmek üzere ilk ve son kez yıkandığımızı ve
paklandığımızı anlamalıyız. Günahlarımızın arınacağından her zaman emin olabilelim, buna
güvenebilelim diye, imandan saptığımız sıklıkta vaftizimin anısını hatırlamalı ve düşüncemizi
bununla pekiştirmeliyiz. Kişi bir kez bile vaftiz edilse, üzerinden zaman geçmiş bile olsa daha
sonraki günahlar vaftizi yok etmez. Çünkü vaftizde bize Mesih’in paklığı verilir; O’nun
Zwingli buna belirti (tessera publica) der. Calvin’e göre böyle bir görüş, ana fikri gözden
kaçırır. Krş. IV. xiv. 13, dn 21; IV. xvi. 4
548
Tertullian, On Baptism iii-v (CCL Tertullianus I. 278-282; çev. ANF III. 670 (vdd);
Yeruşalimli Cyril, Catechetical Lectures iii. 5 (MPG 33. 431 vdd; çev. LCC IV. 92 vd; NPNF
2 ser. VII. 15). Krş. MacGregor’un Tertullianus ve Calvin üzerine yorumları, a.g.e., s. 142 vd.
549
Vaftizden sonra işlenen günah, vaftizin yararlarını yok etmesin diye, sağduyulu bir önlem
şeklinde vaftizin ertelenmesi Tertullianus’unki gibi katı kefaret doktriniyle
yüreklendiriliyordu (On Repentence vii. 12; CCL Tertullianus I. 332; çev. ANF III. 662).
Dördüncü yüzyılda bu o kadar yaygındı ki, hem Nazianus’lu Gregorios (On Holy Baptism,
söylev xl. 11;MPG 36. 371 vdd) hem de Nyssa Gözetmeni Gregorios (Against Those Who
Postpone Baptism; MPG 46. 415 – 432) bunu ciddi şekilde suçluyorlardı. Floransa Konsili
kadar geç bir tarihte bu kötüye kullanmaya karşı Papa IV Eugenius’un resmi belgesiyle
mücadele ediliyordu Exultate Deo (1439) böl. x (Mansi XXXI. 1054; Mirbt, Quellen, 4. bas.
s. 235).
811
paklığı her zaman gelişir; hiçbir leke vaftizi kirletmez ama bizim bütün kirlerimizi gömer ve
arındırır.
Yine de, bu gerçek nedeniyle, gelecekte kendimize günah işleme izni vermemeliyiz.
Bu, bize kesinlikle cesur olmamızı öğretmez. Tam tersine, bu öğretiş sadece feryat eden,
bitkin ve günahlarının altında ezilen günahlılara verilir. Karmaşaya ve umutsuzluğa
düşmesinler diye, böylelikle ellerinde morallerini yükseltecek, onları teselli edecek bir şey
olabilir. Pavlus şöyle der: “Mesih… daha önce işlenmiş günahları cezasız bıraktı” [Rom. 3:
25-26]. Pavlus bununla, Mesih’te ölünceye kadar ara vermeden sürekli olarak günahlarımızın
bağışlandığını inkar etmez; ama Baba’nın O’nu, sadece vicdanındaki lekeyle yaralanmış, bir
iyileştirici özlemi çeken zavallı günahlılara verdiğini belirtir. Onlara Tanrı’nın merhameti
sunulur. Cezasız kalacaklarını düşünenler, günah işlemek için fırsat ve izin peşinde koşanlar
ancak Tanrı’nın öfkesini ve yargısını kışkırtırlar.
4 . Vaftizle tövbe arasındaki gerçek ilişki
Başka bir görüşün çok kabul gördüğünü iyi biliyorum. Yani ilk yeniden doğuşumuzda
sadece vaftiz aracılığıyla, vaftizden sonra da tövbenin yararı ve anahtarlar sayesinde
bağışlandığımız.550 Ama bu görüşü icat edenler anahtarların gücünü kavramakta yanılgıya
düşüyorlar. Bunun vaftize bağlı olduğundan o kadar söz ediyorlar ki, anahtar vaftizden hiçbir
şekilde ayrılmıyor. Günahlı, kilisenin hizmetiyle bağışlanır, yani Müjde vaazı olmaksızın
değil. Ama bu vaazın doğası nedir? Mesih’in kanıyla günahlarımızdan arındığımız. Öyleyse
bu yıkanmanın işareti ve tanığı vaftizden başka nedir? Bu durumda bağışlanmanın vaftizle
ilişkili olduğunu görüyoruz.
Bu yanılgı bizi, ceza vermeye dair düzmece bir sakramente götürüyor. Buna daha önce
değindim.551 Tartışmayı uygun bir yerde bitireceğim.552 Ama doğalarının iğrençliği nedeniyle,
dışsal şeylere aşırı ölçüde bağlanan insanların aslında Tanrı’nın pak yönlendirmesinden
hoşnut olmayarak bu yanılgıyı kötüye kullanmaları, kendi icat ettikleri yeni yardımları ortaya
atmaları tuhaf değil! Sanki vaftiz, kefaret sakramenti değilmiş gibi! Ama kefaret yaşam boyu
bize öneriliyorsa, vaftizin gücü de aynı sınırlara çekilmelidir. Dinine bağlı herkesin, her ne
zaman yanlışlarının bilinciyle üzüntüye kapılsa vaftizini hatırlama girişiminde bulunabileceği
kuşkusuzdur. Böylelikle Mesih’in kanında sağladığımız tek ve sürekli arınmayı güven içinde
onaylayabilirler.
5 . Ölümün ve yeniden doğuşun belirtisi olarak vaftiz
Vaftizin başka bir yararı daha vardır. Bize Mesih’te öldüğümüzü ve Ondaki yeni
yaşamımızı gösterir. Aslında (elçinin dediği gibi) “Mesih’in ölümüne vaftiz edildik] “Yeni bir
yaşam sürmek üzere… Onunla birlikte ölüme gömüldük” [Rom. 6:3-4]. Bu sözleriyle, vaftiz
aracılığıyla Mesih’in ölümünü örnek alarak arzularımızda ölmemiz ve O’nun dirilişini örnek
alarak doğrulukta canlanmamız için uyarıldığımızı söylermiş gibi, bizi Mesih’i izlemek için
yüreklendirmekle kalmaz. Daha yüce bir şeyi, yani Mesih’in ölümüyle aşılanalım diye, Onun,
vaftiz aracılığıyla bizi ölümünün paydaşları yaptığını da kavrar [Rom. 6:5]553. Tıpkı dal
sürgününün aşılandığı kökten kuvvet alarak beslenmesi gibi, doğru bir imanla vaftiz olanlar
da bedenlerinin ölümünde Mesih’in ölümünün etkili çalıştığını gerçekten hissederler. Bu,
550
Krş. IV. xix. 17
551
III. iv
IV. xix. 14-17
553
Vaftizde günahın ölmesi sadece Mesih’in ölümünün taklidi değil, buna paylaşmadır da.
Cadier, bu kavramın “gerçekliğine” dikkati çeker (Institution IV. 298, dn 1). Ama
Melanchthon da benzer bir dil kullanır: Loci communes (1521), de baptismo (yay. Engelland,
Melanchthons Werke in Auswahl II. i. 146 vd; çev. Hill, s. 245 vd.)
552
812
Ruh’un canlandırmasıyla O’nun dirilişinin çalışmasıyla birlikte olur [Rom. 6:8]. Pavlus,
yüreklendirme fırsatını buradan yakalar: Biz eğer Hıristiyansak günah karşısında ölmeli,
doğruluk karşısında diri olmalıyız [Rom. 6:11]. Aynı görüşten başka bir yerde de yararlanır:
Vaftiz aracılığıyla Mesih’te gömüldükten sonra sünnet edildik ve eski insandan soyunduk
[Kol. 2:11-12]. Daha önce alıntı yaptığım ayette Pavlus bu anlamda buna yeniden doğuş
yıkaması ve yenileme der [Ti. 3:5]554. Bu durumda bize önce günahların karşılıksız
bağışlanacağı, sonra da yenilenen yaşamda düzelmemiz için Kutsal Ruh’un lütfu vaat edilir.
6 . Mesih’le birlikteliğimizin belirtisi olarak vaftiz
Son olarak da vaftiz, sadece Mesih’in ölümüne ve yaşamına aşılanmadığımıza ama
Mesih’in bütün kutsamalarının paydaşları olacak kadar Onunla birleştiğimize dair imanımız
karşısında kesin bir tanıklık avantajı da sağlar. Mesih, bizimle birlikte oluşturmaya tenezzül
ettiği birlikteliğin ve paydaşlığın en sağlam bağı olarak, bizimle bir benzerliği olabilsin diye,
Kendi de vaftiz olur ve vaftizi kutsal kılar [Mat. 3:13]. Pavlus, vaftizde Mesih’i giyindiğimiz
gerçeğine dayanarak Tanrı’nın çocukları olduğumuza tanıklık eder [Gal. 3:26-27]. Bu
durumda vaftizin Mesih’te yapıldığını görürüz. Bu nedenle O’na vaftizin gerçek nesnesi deriz.
Sonuç olarak, elçilere O’nun adına vaftiz etmelerinin bildirilmesi tuhaf değildir [Elç. 8:16;
19:5] ama onlara Baba’nın ve Ruh’un adlarıyla da vaftiz etmeleri buyrulur [Mat. 28:19].
Tanrı’nın vaftizde verdiği bütün armağanlar sadece Mesih’te bulunur. Ancak Mesih’te vaftiz
olan kişi Baba’nın ve Ruh’un adlarına da başvurmazsa, bu olamaz. Biz, O’nun kanıyla
arınırız, çünkü merhametli Babamız eşsiz şefkatine uygun olarak lütfunda bizi kabul etmek
isteyerek, gözünde ayrıcalık kazanmamız için bize bu Aracıyı vermiştir. Ama ancak Ruh bizi
kutsal kılarsa ve bize yeni, ruhsal bir doğa aşılarsa Mesih’in ölümü ve dirilişiyle yeniden
doğabiliriz. Bu nedenle, söz gelişi, paklanmamızın ve yeniden doğuşumuzun nedenini
Baba’da, özünü Oğul’da, etkisini Ruh’da elde ederiz ve net olarak bunu fark ederiz. Önce
Yahya sonra da elçiler, “günahların bağışlanması için tövbeyle vaftiz” ederler [Mat. 3:5-6; 11;
Luk. 3:16; Yu. 3:23; 4:1-3; Elç. 2:38, 41] –“tövbe” sözcüğü yeniden doğuş, “bağışlanma” da
arınma demektir.
(Yahya’nın vaftiz etmesi elçilerinkinden farklı değildir: anlamı, Đsrailoğullarının
Mısır’dan çıkışını simgeler, 7-9)
7 . Yahya’nın vaftizi ve Hıristiyan vaftizi
Bununla bize, Yahya’nın hizmetinin daha sonra elçilerin yaptıklarıyla aynı olduğunun
güvencesi verilir. Vaftiz eden ellerin farklı olması vaftizi farklılaştırmaz; ama aynı öğretiş
bunun aynı vaftiz olması gerektiğini gösterir. Yahya ve elçiler tek bir öğretişte görüş birliği
içindeydiler: ikisi de tövbe için vaftiz ediyordu, ikisi de günahların bağışlanması için vaftiz
ediyordu, ikisi de tövbenin ve günahların bağışlanmasının kaynağı olan Mesih’in adıyla vaftiz
ediyordu. Yahya, Mesih’in dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu olduğunu
söylüyordu [Yu. 1:29]. Böylece O’nu, Babanın kabul edebildiği bir sunu, doğruluğun
uzlaştırıcısı ve kurtuluşun yazarı durumuna getiriyordu. Bu itirafa elçiler ne ekleyebilirlerdi?
Bu nedenle, eski yazarların birini diğerinden ayrı tutma girişimleri kimse için sorun
yaratmasın. Onların yetkilerine, Kutsal Yazı’nın kesinliğini sarsacak kadar değer
vermemeliyiz. Günahların bağışlanmasının Yahya’nın vaftizine dahil olduğunu yadsıyan
Khrysostomos’u555, tam tersine, Vaftizci Yahya’nın günahların bağışlanmasını vaaz ettiğini
554
Yk. bk. m. 2
Chrysostom, Homilies on Matthew, hom. x. 1 (Mat. 3.1-21 konusunda) (MPG 57. 183.
185; çev. LF XVI. 132 vd) Krş. Trent Konsili, yedinci oturum, Of Baptism, kanon 1 (Schaff,
Creeds II. 122) . Babaların, “Kutsal Yazı’nın kesinliğini temsil etmedikleri yerde, onlardan
ayrılma özgürlüğü bu cümlelerde ve aşağıda 8, 18. maddelerde görülür.
555
813
söyleyen Luka’dan kim daha fazla dinler [Luk. 3:3]? Augustinus’un, Yahya’nın vaftizinde
günahların umutta bağışlandığı ama Mesih’in vaftizinde gerçekten bağışlandığı tarzında
incelikli akıl yürütmesini de kabul etmemeliyiz556. Müjde yazarı, Yahya’nın yaptığı vaftizde
günahların bağışlanacağı vaadini verdiğine açıkça tanıklık ettiği için, gereklilik bizi böyle
davranmaya zorlamadığında bu dili neden güçsüzleştirmeliyiz?
Ama biri, bunlarla Tanrı’nın Sözü arasında bir fark arayacak olursa, Yahya’nın,
gelecek Olanda vaftiz ettiği ama elçilerin, Kendisini çoktan açıklamış Olanda vaftiz
ettiklerinden başka bir fark bulamayacaktır [Luk. 3:16; Elç. 19:4].
8 . Vaftizde değil kişilikte farklılık
Mesih’in dirilişinden beri Ruh’un daha zengin lütuflar döktüğü gerçeği, vaftizde bir
çeşitlilik oluştuğunu göstermez. Mesih’in yeryüzündeki hizmeti sırasında elçilerin yaptıkları
vaftizin O’nun vaftizi olduğu belirtiliyordu. Ama bunda, Yahya’nın vaftizinden daha fazla
Ruh yoktu. Mesih’in göğe yükselişinden sonra bile, Mesih’in adıyla vaftiz olmalarına rağmen
Samiriyelilere, Petrus’la Yuhanna onların üzerine ellerini koymak için gönderilinceye kadar
Ruh, daha önceki imanlılardan daha fazla verilmedi [Elç. 8:14, 17].
Eski yazarlar, Yahya’nın vaftizinin Mesih’in vaftizi için sadece bir hazırlık olduğunu
söylediklerinde, bir zamanlar Yahya’nın vaftiz ettiklerinin Pavlus tarafından yeniden vaftiz
edildiğini [Elç. 19: 3, 6] okudukları için, aldandıklarına inanıyorum. Ama onların bunda ne
kadar yanıldıkları uygun bir yerde çok net olarak açıklanacaktır.557
O zaman Yahya’nın, kendisinin suyla vaftiz ettiği ama Mesih’in Kutsal Ruh ve ateşle
vaftiz etmek üzere geleceği ifadesi ne anlama gelir [Mat. 3:11; Luk. 3:16]? Bu, birkaç
kelimeyle açıklanabilir. Yahya, vaftizin bir türünü diğerinden ayırmıyordu ama kendini kişi
olarak Mesih’le karşılaştırıyordu – kendisi suyla hizmet veriyordu ama Mesih, Kutsal Ruh
veriyordu; bu güç, elçilere Kutsal Ruh’u ateşten dillerle gönderdiği gün gözle görülür bir
mucizeyle ilan edildi [Elç. 2:3]. Elçi bundan başka neyle övünebilirdi? Bugün vaftiz olanlar
da? Onlar dıştaki işaretin hizmetlileridirler ama Mesih içteki lütfun yazarıdır. Bazı yazarlar,
özellikle de “Donatistlerin tersine, kim vaftiz ederse etsin, başkan sadece Mesih’tir görüşüne
inanan” Augustinus558 her yerde bunu öğretmişlerdir.
9 . Eski Antlaşma’da vaftizin ilk örneği
Hem ölüm hem de yıkanma konusunda bu söylediklerim, elçinin konuyla ilişkili
olarak “bulutla ve denizle vaftiz edildiler” dediği [1Ko. 10:2] Đsrail halkına önceden
bildirilmiştir.559 Rab, halkını firavunun egemenliğinden ve acımasız esaretinden kurtararak
onlara Kızıldeniz yolunu açtığında [Çık. 14:21] ve hem firavunu hem de sıcak takipte,
neredeyse enselerinde olan Mısır ordusunu boğduğunda [Çık. 14:26-28] ölüm simgeyle
anlatılmıştır. Rab, vaftizde de aynı şekilde vaatte bulunur. Gücünün bize yol gösterdiğini ve
Mısır’daki kölelikten, yani günahın tutsaklığından kurtulduğumuzu, firavunun yani şeytanın
bizi rahatsız etmesine ve bezdirmesine rağmen boğulduğunu işaretlerle bize gösterir. Yine de
tıpkı Mısırlıların denizin dibine atılmaması ama kıyıda kalıp yatmaları yine de korkunç
görünüşleriyle hala Đsraillilerde dehşet uyandırsalar da onları zarar verememeleri gibi [Çık.
556
Augustine, On Baptism, Against the Donatists V. x. 12 (MPL 43. 183; çev. NPNF IV.
468).
557
Aş. bk. m. 18
558
Against the Writings of Petilianus the Donatist III. xlix. 59; I. vi vd (MPL 43. 379, 249);
Against the Letter of Parmenianus II. xi. 23 (MPL 43. 67), Yu. 1:33’daki “Vaftiz eden Odur”
ayetinden alıntı.
559
Krş. II. xi. 1-3; Melanchthon, Loci communes (1521) (yay. Engelland, Melanchthons
Werke in Auswahl II. i. 145; çev. Hill, s. 245)
814
14:30-31], bizim bu düşmanımız da hala tehdit eder, silahlarını savurur, hissedilir ama
fethedemez.
Bulutta [Say. 9:15; Çık. 13:21] arınma simgesi vardı. Zayıf düşmesinler ve güneşin
merhametsiz sıcaklığında güçten kesilmesinler diye Rab’bin, üzerlerini bulutla örterek onlara
serinlik vermesi gibi, biz de vaftizde Mesih’in kanıyla örtüldüğümüzü ve korunduğumuzu,
aslında dayanılmaz bir alev olan Tanrı’nın şiddetinin bize saldırıda bulunmayacağını anlarız.
O zamanlar bu gizemin anlaşılması güç olsa ve ancak birkaç kişi bilse de, bu iki
lütuftan başka kurtuluşu elde etmenin başka bir yolu olmadığı için, Tanrı Kendi mirasçıları
kabul ettiği eski babalardan bu ikisinin de belirtisini almak istemedi.
(Vaftiz töreniyle ilk günahtan özgür bırakılmayız ama insanların önünde imanımızı
ikrar ederiz, 10-11)
10 . Vaftiz, ilk günah ve yeni doğruluk
Bazılarının uzun süreden beri yaydıkları, bazılarının da hâlâ ısrar ettikleri, vaftiz
aracılığıyla ilk günahtan temize çıktığımız ve ilk günahtan, Âdem’den bütün soyuna geçen
bozulmadan bağışık olduğumuz, Âdem ilk yaratıldığındaki gibi dürüst kalsaydı elde edeceği
aynı doğruluğu ve doğal paklığı geri kazanacağımız yolundaki öğretişin ne kadar yanlış
olduğu açıktır. Bu tip öğretmenler ilk günahın, ilk doğruluğun ya da vaftizin lütfunun ne
olduğunu hiç anlamamışlardır. Ama biz, ilk günahın ahlaksızlık ve doğamızdaki bozukluk
olduğunu daha önce belirttik.560 Bu, bizi önce Tanrı’nın öfkesine maruz bırakır, sonra da
Kutsal Yazı’nın “benliğin işleri” [Gal. 5:19-21] dediği şeye yol açar. Bu nedenle bu iki
noktaya çok dikkat etmeliyiz.
Doğamazın her parçası saptığından ve bozulduğundan, Tanrı’nın önünde yalnızca
böyle bir bozulma nedeniyle haklı olarak mahkûm ediliriz ve suçlu bulunuruz. Tanrı için,
doğruluk, masumluk ve saflıktan başka hiçbir şey kabul edilebilir değildir. Bebekler bile daha
ana rahmindeyken bu mahkûmiyetlerini kendileriyle beraber taşırlar. Henüz kendi
günahlarının meyvelerini vermemiş olmalarına rağmen içlerinde bir tohum vardır. Aslında
bütün doğaları günah tohumudur; bu nedenle Tanrı’ya iğrenç ve tiksindirici gelir. Vaftizle,
imanlılara bu mahkumiyetin kaldırıldığının ve onlardan geri alındığının güvencesi verilir,
çünkü (dediğim gibi561) Rab bize bu işaretle bize yüklenen suçun hem de bu suç nedeniyle
çekmemiz gereken cezanın eksiksiz olarak bütünüyle bağışlandığının işaretini bize verir.
Doğruluğa da inanırlar ama Tanrı’nın çocukları olarak böyle bir doğruluk bu yaşamda ancak
isnat ederek elde edilebilir, çünkü Rab merhametiyle onları doğru ve masum diye düşünür.
11 . Đnatçı günahların üstesinden gelmeye gayret etmeliyiz
Diğer nokta, bu yoldan çıkmamızın hiç sonu gelmez ama tıpkı yanan ocaktan sürekli
alev ve kıvılcım çıkması ya da pınardan hiç durmadan su gelmesi gibi, bu yoldan çıkış –daha
önce “benliğin işleri” [Gal. 5:19-21] diye tanımladığımız562- sürekli yeni meyveler verir.
Đnsanlar ölümlü bedeninden ölümle özgür olan insanlar tümüyle kendilerinden soyununcaya
kadar aslında tutkular hiç ölmez ve yok olmaz. Aslında vaftiz bize firavunumuzun
boğulacağını (Çık. 14:28] ve günahımızın öleceğini vaat eder. Ama artık günah var
olmayacak ya da bize sorun yaratmayacak olmasa da bizi yenemeyecektir. Biz bedenimizin
hapishanesine tıkılıp yaşadığımız sürece563 günahın izleri içimizde kalacaktır ama Tanrı’nın
vaftizdeki vaadine imanla sarılırsak bu izler bize egemen olmayacak, bizi yönetmeyecektir.
560
II. i. 8
Yk. bk. m. 1
562
II. i. 8; III. 10-13
563
Krş. III. vi. 5, dn 9; III. ix. 4
561
815
Ama bu günahın her zaman içimizde kaldığını duyduğunda hiç kimse bu günahlılıkla
kendini aldatmasın, kendini kandırmasın. Biz bunu söylerken bu, aksi halde günah işlemeye
çok eğilimli olanların günahlarının içinde sorunsuzca uyuklamaları değil, sadece benliklerinin
rahatsızlık verdiği ve kendilerine battığı kişilerin gevşememeleri ve cesaretlerini
kaybetmemeleri anlamındadır. Tersine, hâlâ ilerlemekte olduklarını düşünsünler ve varış
noktalarına yani bu ölümlü yaşamın bitişiyle tamamlanacak olan bedenin nihai ölümüne
ulaşıncaya kadar, her gün tutkularından küçük bir parçanın yok olduğunu hissettiklerinde iyi
bir ilerleme kaydettiklerine inansınlar. Bu arada cesaretle mücadele etmekten, ilerlemeye
cesaret etmekten ve tam bir zafere koşmaktan vazgeçmesinler. Gerçek şu ki, uzun süre gayret
ettikten sonra, kendilerini çaba göstermeye daha çok yüreklendirmesi gereken geriye kalan
güçlüğün hiç de az olmadığını görürler. Şuna inanmalıyız: Bedenimizin ölümüne vaftiz
oluruz. Bu, bizim vaftizimizle başlar. Her gün bunun peşinden koşarız. Üstelik bu, bu
dünyadan Rab’be gittiğimizde tamamlanır.
12 . Pavlus’un içindeki mücadele (Rom. 7. böl.)
Burada elçi Pavlus’un Romalıların yedinci bölümünde çok net açıkladığı aynı şeyi
anlatıyoruz.564 Karşılıksız verilen doğruluğu tartıştıktan sonra, bazı imansızlar bundan, Tanrı
bizi yaptığımız iyi işler nedeniyle kabul etmediği [Rom. 6:1, 15] için, hoşumuza gittiği tarzda
yaşamamız gerektiği sonucunu çıkardıklarından, Mesih’in doğruluğunu giyinenlere aynı
zamanda Ruh’un yeniden doğuş verdiğini ve vaftizde bize bu yeniden doğuşun vaat edildiğini
ekler [Rom. 6:3 vdd.]. Đmanlıları, üyelerine günahın egemen olmaması için yüreklendirir.
Pavlus, imanlılarda her zaman bir şekilde zayıflık olduğunu bilir. Sonuçta bu onların
cesaretini kırmasın diye, yasa altında olmadıklarına dair onları teselli eder [Rom. 6:14]. Öte
yandan Hıristiyanlar yasanın boyunduruğu altında olmadıklarından dolayı olasılıkla bu,
onların giderek küstahlaşabilecekleri şeklinde görünebileceği için,
bu yürürlükten
kaldırmanın doğasını [Rom. 7: 1-6] ve aynı zamanda da yasanın nasıl kullanıldığını [Rom.
7:7-13], ikinci kez ertelenen bir soruyu [Rom. 2:12-24] tartışır.565 Temel konu, Mesih’e bağlı
olalım diye yasanın sertliğinden bağımsız kılınmış olmamızdır. Ama yasanın işlevi,
ahlaksızlıktan hüküm giymiş kişiler olarak güçsüzlüğümüzü ve perişanlığımızı itiraf
edebilmemizdir. Bu doğal ahlaksızlık (Tanrı korkusu duymadan kendi arzularına kapılan)
seküler insanda kolayca görülmediği için, Pavlus yeniden doğan birinden, yani kendisinden
örnek verir. Bu durumda benliğinin kalıntılarıyla sürekli çekiştiğini566, bir köleliğe zavallıca
bağlı olduğunu, böylece kendini tanrısal yasaya bütünüyle itaat etmeye veremediğini söyler
[Rom. 7:18-23]. Bu nedenle feryat ederek açıklamak zorunda kalır: “Ne zavallı insanım!
Ölüme götüren bu bedenden beni kim kurtaracak?” [Rom. 7:24]. Ama Tanrı’nın çocukları
yaşadıkları süre boyunca cezaevinde tutsak olarak tutulurlarsa, bu korkunun üstesinden
gelinmezse, tehlikeye girecekleri düşüncesiyle büyük endişe içinde olmalıdırlar. Bu amaç
564
Krş. II. ii. 27; III. iii. 11; III. xi. 11; Comm. Rom. 7:7-25. Rom. 7:24 ve benzeri ayetlerde
Pavlus’un, bu yeniden doğmuş durumunda kendisinden söz ettiğinden Calvin’in kuşkusu
yoktur. Arminius’un Calvin’den ayrıldığı en önemli nokta budur. Bu soruyla ilişkili bir
tartışmanın sonucunda Arminius, bu ayette sözü edilen insanın yeniden doğmamış olduğunu
belirtir: “Bu adam lütuf altına alınmamıştır” ama yasa altındadır. (Works of Arminius, çev. J.
Nichols, II. 326)
565
Yani, Rom. 2:12-24, yasanın kullanılması konusundaki bu ayetten (Rom. 7:7-13) daha
önce yer alır.
566
Augustine, Sermons cli. 5: “Ergo semper pugnandum est”: “Bu nedenle sürekli mücadele
etmeliyiz; beraber doğduğumuz bu şehvet biz yaşarken bitemez: her gün daha da azaltılabilir
ama sonu gelmez” (MPL 38. 814 vdd; yukarıdaki çeviri LF Sermons II. 713’dakinden
farklıdır).
816
doğrultusunda Pavlus, buna uygun olarak bir teselli de ekler: “Mesih Đsa’ya ait olanlara artık
hiçbir mahkumiyet yoktur” [Rom. 8:1]. Burada Rab’in bir kez lütfuna kabul ettiği, Mesih’iyle
paydaşlığa aşıladığı, vaftiz aracılığıyla kilise toplumuna aldığı kişilerin – (çevrelerini günah
sarmış olsa da ve içlerinde hala günah taşısalar da) Mesih’teki imanlarında dayandıkları
sürece- günahlarının ve mahkumiyetlerinin bağışlandığını öğretir. Şayet Pavlus’un basit ve
asıl yorumu buysa, tuhaf bir şey öğretmemizin nedeni yoktur.
13 . Đkrarın belirtisi olarak vaftiz
Ama vaftiz insanların önünde ikrar etmemize yarar. Aslında o bir damgadır. Bununla,
Tanrı’nın halkı olarak sayılmayı istediğimizi herkesin önünde itiraf ederiz.567 Bütün
Hıristiyanlarla tek bir dinde aynı Tanrı’ya tapmayı kabul ettiğimize tanıklık ederiz. Son alarak
da imanımızı doğrularız. Böylelikle Tanrı’yı övmeyi sadece yüreklerimiz solumaz ama
dillerimiz ve bedenimizin bütün üyeleri de yankılayabildikleri her şekilde O’nu övmeyi
yansıtır. Bu durumda bütün yetilerimizi, uygun olduğu tarzda, Tanrı’nın görkemine hizmet
etmek için kullanırız. Bunda hiçbir eksik olmamalıdır ve verdiğimiz örnekte başkaları da aynı
gayreti göstermeye yüreklendirilir. Pavlus, Korintlilere Mesih’in adıyla vaftiz olup
olmadıklarını sorarken aklında bu vardı [1Ko. 1:13]. Böylelikle O’nun adıyla vaftiz
olduklarında kendilerini O’na adamaları, adına bağlı kalacaklarına ant içmeleri, O’na iman
ettiklerinin insanların önünde güvencesini vermeleri gerektiğini belirtiyordu. Sonuç olarak,
vaftizdeki ikrarlarından vazgeçmezlerse, artık Mesih’ten başkasını kabul edemezlerdi.
(Vaftiz, bir işaret olduğu vaadine güvenerek olunmalı ve tekrarlanmalıdır, 14-18)
14 . Đşaret ve aslı
Rab’bimizin vaftizi emretmekteki amacını açıkladığımıza göre, bundan nasıl
yararlanacağımız ve nasıl vaftiz olacağımız konusunda hüküm vermemiz bizim için kolay
olacaktır. Uyanmak, beslenmek, imanımızı açıklamak için vaftiz olunduğuna göre, Yazarın
elinden alındığı kabul edilmelidir. Đşaret aracılığıyla bizimle konuşanın; günahları paklayanın
ve yıkayanın, bunların hatırlanmasını silip atanın; bizi ölümünün paydaşları yapanın; Şeytanın
yönetimini elinden alanın; tutkularımızın gücünü azaltanın; aslında Mesih’i giyinerek
Tanrı’nın çocukları diye kabul edilelim diye gelip bizimle birliktelik oluşturanın O olduğunun
kesin ve kanıtlanmış olduğunu dikkate almalıyız. Bedenimizin dıştan temizlendiğini, suya
girdiğini ve suyla sarıldığını gerçekten ve emin olarak gördüğümüz gibi, bu söylediklerimi O,
içimizdeki can için yapar. Sakramentlerin en kesin kuralı şu karşılaştırma ya da benzetmedir:
Ruhsal şeyleri gözümüzün önüne konmuş gibi fiziksel olarak görürüz. Rab, bunları böyle
suretlerle açıklamaktan hoşnut olur –bu lütuflar sakramente bağlı ya da sakramentin içinde
bulunduğu için, sakramentin gücüyle bize verilsin diye değil, sadece Rab bu belirtiyle bizim
için istediği şeye tanıklık etsin diye, yani bütün bunları bize bol bol vermekten hoşnut olduğu
için. O, gözlerimizi sadece tek bir görüntüyle doyurmaz, bizi mevcut gerçeğe yönlendirir,
bunun simgelediği şeyi yetkinlikle yerine getirir.568
13 . Đmanın onayı olarak vaftiz
Şunu kanıt diye kabul edelim. Şimdiden günahları bağışlanan ve Kutsal Ruh’un
görülebilen lütuflarını alan Yüzbaşı Kornelyus yine de vaftiz edilmedi [Elç. 10:48]. O,
günahlarının vaftiz aracılığıyla daha çok bağışlanmasını değil, imanını daha güvenle
uygulamak – aslında bir vaatten kaynaklanan güvencenin artmasını – istiyordu. Belki birileri
karşı çıkar: Eğer günahlar vaftizin gücüyle arınmıyorsa o zaman Hananya, Pavlus’a neden
vaftizle günahlarından arınmasını söyledi [Elç. 22:16; Krş. 9:17-18]? Cevap veriyorum: Rab
567
568
Luther, Ein Sermon von dem Sakrament der Tauffe 1 (Werke WA II. 727).
Krş. Rab’bin Sofrası’yla ilişkili aynı şekilde belirgin bir ifade, IV. xvii. 3
817
önceden tanıklık ettiğinde ya da tanıklık ettiği şeyi daha dolu dolu ve daha kesin olarak
doğruladığında, imanımızın bilincine göre, bunu aldığımızı, elde ettiğimizi ve kazandığımızı
Rab’bin bize gösterdiği söylenir. Hananya sadece şunu demek istiyordu: “Günahlarının
bağışlandığından emin olman için Pavlus, vaftiz ol. Çünkü Rab vaftizde günahların
bağışlandığını vaat eder; bunu al ve güvende ol.”
Ama niyetim, işaretin gerçekliğine ve doğruluğuna katılmayarak vaftizin gücünü
zayıflatmak değil. Tanrı dışsal yollarla çalışır. Diğer sakramentlerdeki gibi bu sakramentten
de imanımızla kabul ettiğimiz kadarını alırız. Đmanımız yoksa bu, bizim nankörlüğümüzün
kanıtıdır. Bize verilen vaatlere inanmadığımız için, Tanrı’nın önünde suçlu düşeriz.
Ama bu, imanımızın simgesi olduğuna göre, Tanrı’nın merhametine ve Đsa Mesih
aracılığıyla bize sağlanan günahların bağışlanmasındaki paklığımıza; iman ve sevgi
konusunda bütün imanlılarla aynı görüşte, uyum içinde yaşamak için, Tanrı’nın kilisesine
girdiğimize tanıklık etmeliyiz. Son olarak da, Pavlus “Hepimiz bir beden olmak üzere aynı
Ruh’ta vaftiz edildik” [1Ko. 12:13] dediğinde bunu demek ister.
16 . Vaftiz, edenin liyakatine bağlı değildir
Belirttiğimiz şeyin doğru olduğunu varsayın – yani sakramente, yöneten kişinin eliyle
değil, geldiği kuşkusuz olan Tanrı’nın eliyleymiş gibi değer biçilmelidir.569 O zaman, bunu
eliyle yöneten kişinin değerinden ötürü, buna hiçbir şeyin eklenmemesi ya da çıkarılmaması
gerektiği sonucuna varabiliriz. Đnsanlar, el yazısının ve mührün yeterince tanınması kaydıyla
bir mektup gönderirlerse, bunu kimin getirdiği ya da hangi yolla geldiği fark etmez. Aynı
tarzda Rab’bimizin sakramentleri hangi yolla gelirse gelsin, Onun elini ve mührünü tanımımız
bizim için yeterli olmalıdır.
Bu görüş, sakramentin değerini ve gücünü hizmetlinin değeriyle ölçen Danatistlerin
yanlışını bir temiz çürütür. Papalık hükümetinin yönetimindeki imansız ve putperestler
tarafından vaftiz edildiğimiz için, hakkıyla vaftiz edildiğimizi yadsıyan günümüzdeki
Katabapsitlerimiz de böyledir.570 Bu nedenle yeniden vaftiz olmaya coşkuyla yüreklendirirler.
Vaftizle herhangi birinin adıyla değil, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adıyla kabul
edildiğimizi [Mat. 28:19], bu durumda, kim vaftiz ederse etsin vaftizin insandan değil
Tanrı’dan geldiğini düşünürsek, onların çılgınlıklarına karşı yeterince güçlü bir tezle
silahlanırız. Bizi vaftiz edenler cahil ve kibirli oldukları kadar da Tanrı’dandı ve hepsi dine
bağlıydı. Bizi ne cahilliklerine ne de saygısızlıklarına paydaş olmamız için değil, Đsa Mesih’e
iman etmemiz için vaftiz ediyorlardı, çünkü yakardıkları ad, kendi adları değil, Tanrı’nın
adıydı ve bizi başka bir adla vaftiz etmiyorlardı. Ama bu Tanrı’nın vaftiziyse, kuşkusuz bunda
günahların bağışlanması, bedenin ölmesi, ruhsal canlanma ve Mesih’e katılma vaadi vardı. Bu
durumda bu, pak olmayan ve dininden dönen rahiplerin Yahudileri sünnet etmesini
engellemiyordu; tekrarlanmasını gerektirecek batıl bir işaret değildi ama gerçek kaynağa
dönmemiz için yeterli bir işaretti.
Vaftizin Tanrı’ya bağlı insanların meclisinde kutlanması gerektiğine karşı
çıkmalarının, sadece bir bölümü yanlış olan şeyin bütün gücünü yok eden bir etkisi yoktur.
Vaftizin pak ve bütün kirlilikten uzak olması için ne yapılması gerektiğini öğrettiğimizde,
putperestler ne kadar bozsalar da biz, Tanrı’nın emrini geçersiz kılmayız. Eski zamanlarda
569
Yk. bk. m. 7.
Augustinus’un anlatımıyla Donatistler, Psalms, Mez. 10.5 (MPL 36. 134); Anabaptistler
de “kötü” hizmetliler tarafından vaftiz edilmeye aynı şekilde karşı çıkarlar (Calvin burada,
Katabaptizm diye kullanır: Krş. Pannier, Institution III. 236, dn b, s. 323). Bu görüşe Zwingli,
örneğin On Baptism (CR Zwingli IV. 278 vd) tezinde, Luther örneğin Against the Heavenly
Prophets (Werke WA XVIII. 165 vdd) ve Letter Concerning Rebaptism (1528) (Werke WA
XXVI 161; çev. Luther’s Works, American Edition, 50, 250 vd)’da karşı çıkar.
570
818
sünnet birçok batıl inançla bozulduğunda, bir lütuf işareti diye kabul edilmesinden yine de
vazgeçilmedi. Yoşiya ve Hizkiya, bütün Đsrail’de Tanrı’yı terk edenlere seslendiklerinde [2Kr.
Böl. 22; 23:18] onları ikinci kez sünnet olmaya çağırmadılar.
17 . Tövbeyi ertelemek vaftizi geçersiz kılmaz
Karşıtlarımız, vaftizden birkaç yıl sonra bize nasıl bir iman geldiğini soruyorlar.
Vaftizimizin batıl olduğunu, çünkü vaatteki sözü imanla kabul etmenin dışında vaftizin kutsal
kılınmadığını kanıtlamak için bunu yapıyorlar. Bu soruya, aslında uzun zaman kör ve imansız
olduğumuz için, vaftizde bize verilen vaadi anlamadığımız yanıtını veriyoruz; yine de bu vaat
Tanrı’nın vaadi olduğu için, her zaman değişmezliğini, sağlamlığını ve güvenirliğini
sürdürmüştür. Bütün insanlar yalancı ve imansız olsa bile Tanrı’nın güvenilirliği yine de
ortadan kalkmaz [Rom. 3:3]. Bütün insanlar kaybolsa bile Mesih kurtarışını sürdürür. Bu
nedenle, bize vaftizde vaat edildiğine göre –ki, vaat olmazsa vaftiz hiçbir şeydir- o zaman
vaftizin bize yararının olması asla ihmal edilmez. Tanrı’nın lütfuyla tövbe etmeye
başladığımızda – Onun büyük iyiliğine uzun zamandan beri nankörlük eden bizlerkörlüğümüzü ve yüreğimizin katılığını suçlarız. Ama vaadin yok olmadığına inanırız. Tersine,
Tanrı’nın vaftiz aracılığıyla günahlarımızı bağışlamayı vaat ettiğini, bu vaadini bütün
imanlılar için kuşkusuz yerine getireceğini düşünürüz. Bu vaat bize vaftizde verilir; bu
nedenle onu imanla kucaklayalım. Aslında o, imansızlığımız yüzünden içimizde uzun süre
gömülü kalmıştır; bu nedenle artık imanımız aracılığıyla onu alalım.
Bu nedenle Rab, Yahudi halkını tövbeye davet ettiğinde, (söylediğimiz gibi571) dinsiz
ve dine saygısız bir elin sünnet ettiklerine ve bir süredir aynı dinsizliğe bulaşarak yaşayanlara
ikinci kez sünnet olmalarını emretmez ama yüreğin Tanrı’ya dönmesi için teşvik eder. Onlar
antlaşmayı her ne kadar çiğnemiş olsalar da, antlaşmanın simgesi Rab’bin kurumu nedeniyle
her zaman sağlam ve bozulmaz kalmıştır. Bu nedenle, Tanrı’nın bir zamanlar sünnet
konusunda yaptığı antlaşma sadece tövbe etmeleri koşuluyla onları yeniler. Üstelik sünnet
antlaşmayı çiğneyen bir rahibin eliyle yapılmış ve onlar da antlaşmayı kirletmek, etkisiz
kılmak için ellerinden geleni yapmış olsalar bile.
18 . Pavlus yeniden vaftiz etmedi
Ama Pavlus’un, bir zamanlar Yahya’nın vaftiz ettiği kişileri yeniden vaftiz ettiğini öne
sürdüklerinde bize yakıcı bir ok attıklarını hayal ediyorlar [Elç. 19:2-7]. Yahya’nın yaptığı
vaftizle şimdi bizim edildiğimiz vaftizin yaptığımız iman açıklamasıyla bir ve aynı olduğunu
varsayın. Önceden yanlış eğitilen, doğru iman öğretildikten sonra yeniden vaftiz edilenler
gibi, gerçek bir doktrini olmayan vaftiz de sıfır sayılmalıdır ve şimdi ilk kez tadını tattığımız
gerçek dinde tümüyle yeniden vaftiz olmalıyız.
Bazıları, daha önceki vaftizde onları boşu boşuna bir batıl inançla tanıştıranın,
Yahya’nın yanlış yola götüren bir öğrencisi572 olduğunu düşünüyorlar. Bu konudaki
tahminlerini, vaftiz edilen insanların Kutsal Ruh konusunda tümüyle bilgisiz olduklarını itiraf
ettikleri gerçeğine dayandırıyorlar. Oysa Yahya öğrencilerini böylesine eğitmeden
yollamazdı. Ama Yahudiler hiç vaftiz edilmemiş olsalar da, Kutsal Yazılar’daki birçok ayette
kutlanan Ruh’la ilişkili her tür bilgiden olasılıkla yoksun kalırlardı. Kutsal Ruh’un olup
olmadığını bilmedikleri şeklinde verdikleri yanıt, Pavlus, Ruh’un lütuflarının Mesih’in
öğrencilerine verilip verilmediğini onlara sorduğunda bunu hiç işitmediklerini söylemişler
gibi anlaşılmalıdır. Yahya’nın vaftizinin doğru ve Mesih’inkiyle bir ve aynı olduğunu kendi
açımdan kabul ediyorum ama onların yeniden vaftiz edildiklerini kabul etmiyorum.573 O
571
Yk. bk. m. 16.
“κακόξηλον”
573
Krş. Comm. Acts 19:1-7
572
819
zaman, “Đsa’nın adıyla vaftiz edildiler” ne anlama gelir? Bazıları bunun, Pavlus’un gerçek
doktrininin onlara öğretildiği anlamına geldiği şeklinde yorumluyorlar.574 Ama ben onu daha
basit anlamayı tercih ediyorum. Bu, Kutsal Ruh’un vaftizidir, yani Ruh’un biz ellerimizi
koyduğumuzda verdiği görülebilir lütuflarıdır. “Vaftiz” kelimesiyle bu lütuflara işaret etmek
yeni değildir. Pentikost Günü’ndeki gibi elçilerin, Rab’bin ateş ve Ruh’la vaftiz konusundaki
sözlerini hatırlamış olduklarından söz edilir [Elç. 1:5]. Petrus, bu lütufların Kornelyus’un,
ailesinin ve akrabalarının üzerine indiğini gördüğünde aynı şeyi hatırladığından söz eder [Elç.
11:16].
Bu, daha sonra anlatılanla tutarsız değildir: “Pavlus ellerini onların üzerine koyunca
Kutsal Ruh üzerlerine indi” [Elç. 19:6]. Luka farklı iki şey anlatmaz ama Yahudilerin aşina
oldukları bir ifade tarzını izler. Konuyu önce kısaca anlatır, sonra da daha dolu dolu açıklar.575
Biri bunu metinde görebilir. Çünkü bunları duyduklarında Đsa’nın adıyla vaftiz olduklarını
söyler. Pavlus ellerini onların üzerine koyduğunda Kutsal Ruh üzerlerine iner. Bu ikinci ifade
vaftizin doğasını anlatır.
Ama cahillik, ikinci vaftizde düzeltilmesi gerektiği için önceki vaftizi geçersiz
sayıyorsa, her şeyden önce vaftiz olduktan sonra üç koca yıl boyunca daha saf bir öğretişin
küçük bir parçasının bile pek ender tadına varan elçilerin yeniden vaftiz edilmeleri
gerekecekti. Şimdi Rab’bin merhametinin her gün düzelttiği içimizdeki cahillik örneklerinin
sayısı kadar suya tekrar tekrar batırılmaya hangi ırmak yeter?
(Törenle katılmaya ve kadınlar tarafından vaftiz edilmeye itirazlar, 19-21)
19 . Vaftizin doğru ve yanlış kullanılması
Şayet yanılmıyorsam, gizemin gücü, değeri, yararlılığı ve amacı artık yeterince açık
olmalıdır. Dışsal simge söz konusu olduğunda, Mesih’in gerçek kurumu insanların cesaretini
önlemeye elverişli derecede etkili olmuştur! Mesih’in kuralı doğrultusunda suyla vaftiz olmak
aşağılık bir şeymiş gibi, suyun gerçek kutsallaştırmasını kirletmek için, bir bereket ya da daha
çok bir efsun icat edilmiştir. Daha sonra buna kutsal suyla bir mum eklenmiştir. Ama
üfürükçülük vaftizin kapısını açmış gibidir.576 Bu yabancı karmakarışıklığın kökeninin ne
kadar eski olduğunun farkında olsam da, insanların Mesih’in kurumuna eklemeye cesaret
ettikleri şeylere, dinine bağlı bütün insanlarla birlikte karşı çıkma hakkım hala var. Ama Đblis,
neredeyse Müjde’nin hemen başında dünyadaki aptalca saflığın hiç güçlük çekmeden onun
dolaplarını nasıl kabul ettiğini gördüğünde daha çok alay etmeye başladı. Bu tükürük ve
böylesi bir süprüntü, gemlenemeyen bir yetkiyle vaftize onursuzluk getirdi.577 Bu
deneyimlerden, sadece Mesih’in yetkisinden hoşnut olmaktan daha kutsal, daha iyi ya da daha
güvenli bir şeyin olmadığını öğrenelim.
Basit halkın gözünü kamaştıran ve düşüncelerini katılaştıran bütün teatral görkemi
vaftizden çıkarmak ne kadar iyi olurdu. Biri vaftiz edilirken, bütün kilise tanık olarak ona
bakıp dua ederken onu imanlılar topluluğuna göstermek, Tanrı’ya sunmak; ilmihalde
öğretilmiş olan iman açıklamasını ezbere okumak; vaftizdeki vaatleri anlatmak; ilmihal
öğrencisini Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adıyla vaftiz etmek [Mat. 28:19]; son olarak da, onu
574
Zwingli, Elç. 19:5’teki ikinci vaftizin “eğitim vaftizi” olduğunu düşünür. Commentary on
True and False Religion (CR Zwingli III. 770 vd; çev. Latin Works by Zwingli, yay. S. M.
Jackson I. 192). Ayrıca bk. On Baptism (LCC XXIV. 134).
575
Calvin’in açıklama yöntemine imasına dikkat edin.
576
Martin V, Inter cuncias papalık kararı (1418) Wycliffe ve Hus’la bağdaştırılan önerileri
mahkum eder (Mansi XXVII. 1212; Mirbt, Quellen, 4. bas. s. 229 vd); Gratian, Decretum III.
iv. 70, 53, 61 vd (Friedberg I. 1385, 1382 vd; MPL 187. 1821, 1818).
577
Gratian, Decretum III. iv. 68 (Friedberg I. 1384; MPL 187. 1821): “Quare de saliva nares
et aures tanguntur” , Mar. 7:34’e dayanan Rabanus Maurus, Institutio clericorum I. 27.
820
dualar ve şükranlarla göndermek… Eğer böyle yapılmış olsaydı önemli olan hiçbir şey
çıkarılmazdı; yazarı olan Tanrı’dan gelen, tuhaf kirliliklerin içine gömülmemiş olan tek bir
tören bütün görkemiyle parlardı.578
Ama vaftiz edilen kişinin tümüyle suya mı daldırılacağının, bunun üç kez mi yoksa bir
kez mi yapılacağının ya da sadece dökülen suyla mı ıslatılacağı – hiç önemi yolmayan
ayrıntılardır ama çeşitli ülkelerdeki kiliselerin tercihine bağlı olmalıdır. Yine de “vaftiz”
kelimesi daldırma demektir ve eski kilisede daldırma törenine uyulduğu bellidir.579
20 . “Acil” vaftize karşı
Bireylerin kendi başlarına vaftiz edeceklerini varsaymanın yanlışlığını belirtmenin de
yeri burasıdır; Sofrayı açmak gibi bu da kilise hizmetlilerinin görevidir. Mesih her çeşit
kadına ya da erkeğe vaftiz etmeyi emretmemiştir ama elçi olarak atadıklarına bu emri
vermiştir. Kendisinin yaptığını gördükleri şeyi yaparak –yasaya bağlı bir kahyanın görevini
yerine getirerek- Öğrencilerine Sofra açmayı emrettiğinde [Mat. 28:19], kuşkusuz Kendisini
örnek almalarını istemiştir.
Birçok yüzyıl geçmiş ve neredeyse kilisenin başlangıcından bu yana, bir hizmetli
bulunamadığında ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olanları rahip sınıfından olmayanların vaftiz
etmesi gelenek haline gelmiştir.580 Yine de bunun sağlıklı akıl yürütüldüğünde nasıl
savunulabileceğini anlamıyorum. Bu uygulamayı yapan ya da buna göz yuman eski yazarlar
bile bunu yapmanın doğru olup olmadığına emin değillerdi. Augustinus şunları söyleyerek
kuşkusunu göz önüne serer: “Rahip sınıfından olmayan biri bile zorunluluk altında vaftiz
etmek durumunda kalırsa, birinin, bunun dine uygun şekilde tekrarlanması gerektiğini
söyleyebileceğini bilmiyorum. Hiçbir zorunluluk bunun yapılmasını gerektirmiyorsa bu,
başka birinin işine karışmaktır; ama zorunluluk bunu gerektiriyorsa bu, ya günah değildir ya
da bağışlanabilir bir günahtır.”581 37xKadınlarla ilişkili olarak da, Kartaca Konsili’nde
ayrıcalıksız olarak bu işe hiç yeltenmemelerine karar verilmiştir.582
Yine de bir hasta vaftiz olmadan ölürse yeniden doğuş lütfundan yoksun olması
tehlikesi vardır (diyorsunuz). Hiç de değil. Tanrı, bizim ve bizden sonra da soyumuzun
Tanrı’sı olacağını vaat ettiğinde [Yar. 17:7] bebeklerimizi daha doğmadan önce çocukları
olarak kabul ettiğini duyurur. Bu Sözle onların kurtuluşu kabul edilir. Hiç kimse Tanrı’nın
vaadinin etkisinin yeterli olduğunu inkar edecek kadar saygısızlık etmeye cesaret edemez.
Kurtuluş için vaftizin gerektiğine dair kötü şekilde açıklanan dogmanın583 ne kadar
zarara yol açtığını çok az kişi anlıyor. Sonuç olarak, daha az ihtiyatlılar. Suyla vaftiz
578
Calvin’in, yukarıdaki anlatımındaki yalınlığa uyan vaftiz töreni için bk. La Forme des
prières et chants ecclésiastiques (1539, 1542) (CR VI. 185-192; çev. Calvin, Tracts II. 113118).
579
Suya daldırma uygulamasından ilk sapma Didache 7’de görülür. Burada akarsu
bulunmadığında öneri şudur: “Başın üzerine üç kez su dökün” Bk. LCC I. 174.
580
Tertullian, On Baptism xvii (CCL Tertullianus I. 291; çev. ANF III. 677); Gratian,
Decretum III. iv. 21 (MPL 187. 1800; Friedberg I. 1384). Erken dönemde hasta başında
yapılan vaftiz için ayrıca bk. G. W. H. Lampe, The Seal of the Spirit, s. 178, 242
581
Augustine, Against the Letter of Parmenianus II. xii. 29 (MPL 43. 71)
37x
Aşağıdaki kelimeler 1545 baskısındandır
582
.Gratian, Decretum III. iv. 20 (Friedberg I. 1367; MPL 187. 1800) Statuta ecclesia antiqua,
kanon xcix, c (Mansi III. 959).
583
Calvin’in burada suçladığı doktrini öğrettiğine dair dayanaksız bir popüler inanç vardır:
vaftiz edilmeden ölen bebeklerin kesinlikle lanetlendiği. Bu yanlışı kabul etmediğini aş. m.
22’de tekrarlar; ayrıca bk. IV. xvi. 6, 7, 17, 19, 26. 31. Calvin, Augsburg Açıklaması mak.
ix’daki “kurtulmak için vaftiz gereklidir” görüşünü öğretmez.
821
edilmemiş olan herkesin kaybolduğu düşüncesinin geçerli olduğu yerde, durumumuz
Tanrı’nın eski halkınınkinden daha kötüdür –sanki Tanrı’nın lütfu şimdi, yasanın altında
olduğundan daha kısıtlıymış gibi! Đnsanlar Mesih’in, vaatleri yerine getirmek için değil, onları
geçersiz kılmak için geldiğini düşünüyorlar [Krş. Mat. 5:17], (o zamanlar sekizinci günden
önce kurtuluş bahşetmek için kendi başına yeterince etkisi olan) [Yar. 17:7; Krş. v. 12]
işaretin yardımı olmadan artık geçerli olmayacağını düşünüyorlar.
21 . Kadınların vaftiz etmesine izin verilmez
Augustine doğmadan önceki uygulamayı ilk önce Tertullianus yorumladı. Tertullianus
kadının kilisede konuşmasına, eğitim vermesine, vaftiz etmesine ya da sunuda bulunmasına
izin verilmediğine inanıyordu. Kadın, erkeğin görevine sahip çıkamazdı, rahiplik iddiası çok
daha azdı.584 Epiphanus da, kadınlara vaftiz etme izni verdiği için Markion’a çıkışırken bu
konuda güvenilir bir tanıktır.
Tersini düşünenlerin verecekleri yanıtın çok iyi farkındayım: Acil bir zorunluluğun
gerektirdiği olağanüstü çareyle genel uygulama arasında büyük bir fark vardır. Ama
Epiphanus’un kadınlara vaftiz etme hakkı verilmesinin bir alay olduğunu duyurduğu ve hiçbir
ayrıcalık tanımadığı için, bahane ne olursa olsun bu bozuk uygulamayı bağışlanamaz diye
mahkum ettiği yeterince bellidir. Bu iznin Mesih’in kutsal annesine bile verilmediğini
öğrettiği üçüncü kitapta bundan hiç kuşkusu yoktur.585
22. Sippora’nın oğlunun sünneti kadınların vaftiz etmesinin örneği değildir
Karşıtlarımız, yersiz olarak Sippora örneğini veriyorlar [Çık. 4:25]586 Sippora taşı alıp
oğlunu sünnet ettikten sonra Tanrı’nın meleğinin yumuşadığı gerçeğinden, Sippora’nın
davranışının Tanrı tarafından onaylandığına dair yanlış bir sonuç çıkarıyorlar. Aksi halde biri
de Tanrı’nın, Asur’dan getirilen halkların öne sürdükleri tapınmadan hoşnut olduğunu söyler
[2Kr. 17:32-33].
Ama akılsız kadının yaptığını taklit etmeye yönlendirmenin aptallık olduğunu diğer
geçerli nedenler kanıtlıyor. Bunun örnek alınmaması gereken alışılmadık bir şey olduğunu (ve
özellikle de rahiplere acil sünnet etme emrinin verildiğini hiçbir yerde okumadığımız için)
sünnet örneğinin vaftizden farklı olduğunu söyleseydim –bu, yeterli bir çürütme olurdu.
Mesih’in sözleri açıktır: “Gidin… bütün ulusları yetiştirin… vaftiz edin” [Mat. 28:19]. Aynı
insanlara Müjde’nin habercileri ve vaftiz hizmetlileri olmayı emrettiği, (elçinin tanıklık ettiği
üzere) Harun adlı biri dışında [Đbr. 5:4] kimse bu onuru kendi kendine almadığı için – yasaya
uygun bir çağırı olmadan kim vaftiz ederse başkasının işine karışmış olur [Krş. 1Pe. 4:15].
Yiyecek ve içecek gibi en küçük şeyleri bile, kuşkulu bir vicdanla yiyip içersek
Pavlus, bunun günah olduğunu açıkça telaffuz eder [Rom. 14:23]. Bu nedenle, Tanrı’nın
birleştirdiğini ayırmanın yasa dışı olduğunu [Mat. 19:6; Mar. 10:9] bildiğimize göre, Mesih’in
koyduğu kuralın çiğnendiğinin besbelli olduğu yerde kadınların vaftiz etmesi daha ciddi bir
günahtır.587
Ama bütün bunları geçiyorum. Sippora’nın amacına, Tanrı’ya hizmet etmekten başka
hiçbir şeyin daha uzak olmadığına okurlarımın dikkat etmesini istiyorum. Oğlunu tehlikede
584
Tertullian, On Baptism xvii (CCL Tertullianus I. 291; çev. ANF III. 679).
Epiphanus (315-413), Panarion sive arcula adversus haereses xlii. 4; lxxix, 3 (GSC 31.
100; 37. 477; MPG 41. 699 vd; 42. 745 vd). IV. Eugenius’un papalık kararı Exultate Deo
(1439) (Mansi XXXI. 1055; Mirbt, Quellen, 4. bas. s. 235); J. Westphal, Loci praecipiu, de vi,
usu, et dignitate baptism (Strasburg, 1556, s. 242).
586
Calvin bu tezden Luther’in karşıtı J. Westphal için yararlanır, a.g.e., s. 238
587
Yukarıdaki ifadeyle ilişkili olarak bu, “vaftiz hizmetlileri” “Müjde’nin habercileri”dir.
Kadınlar vaftiz ederse, bu iki görev, “ayrılmış” olur.
585
822
gördüğünde şikayet edip söylendi. Onun derisini öfkeyle yere attı. Aynı anda Tanrı’ya
öfkelenen kocasına da sövdü. Kısaca, bütün olayın onun ataklığından kaynaklandığı açıktır,
çünkü oğlunun kanını akıtmak zorunda kaldığı için Tanrı’ya ve kocasına haykırdı. Ayrıca
başka her şeyde terbiyeli davranmış olsa bile, kocasının yanında oğlunu sünnet etmesi
bağışlanamaz bir küstahlıktır –kocası aileden bir birey değil, Tanrı’nın, Đsrail’de daha
büyüğünün yetişmemiş olduğu başpeygamberi Musa’ydı. Buna, bugün kadınların bir
gözetmenin yanında vaftiz etmelerinden daha çok izin verilmezdi.
Ama şu ilke tartışmayı kolayca hemen çözecektir: bebekler, sadece suya batırılmadan
önce bu yaşamdan ayrıldıkları için Tanrı’nın Krallığı’na alınmazlık edilmezler. Ama
Tanrı’nın antlaşmasının etkisi ne vaftize ne de herhangi bir eklemeye bağlı olduğu için, O’nu
sanki gücü yokmuş gibi kabul edersek, bunun O’na karşı ciddi bir adaletsizlik olduğunu daha
önce gördük.588 Daha sonra sakrament kendi başına geçerli değilmiş gibi, Tanrı’nın vaadini
etkili kılmak için değil, sadece onu bize onaylamak için sakramente bir tür işaret eklenir.
Bundan, daha önce kiliseye yabancı olanlar ilk kez Tanrı’nın çocukları olsunlar diye değil,
daha çok, vaatteki kutsamayla zaten Mesih’in bedenine ait oldukları, bu dinsel işaretle
kiliseye kabul edildikleri için imanlıların çocuklarının vaftiz edildiği sonucu çıkar.589
Bu durumda, işaret bırakıldığında bunun nedeni ne tembellik, ne küçümseme ne de
ihmalse her tehlikeden uzakta güvende oluruz. Tanrı’nın emrine saygı göstermek çok daha
kutsaldır, yani sakramentleri sadece Rab’bin teslim ettiği kişilerden istemeliyiz. Bunları
kiliseden alamadığımızda Tanrı’nın lütfu bunlara çok bağlı değildir ama lütfu iman yoluyla
Rab’bin Sözü’nden elde edebiliriz.
XVI. BÖLÜM
BEBEK VAFTĐZĐ MESĐH’ĐN KURUMUNA VE ĐŞARETĐN DOĞASINA ÇOK
UYGUNDUR
(Bebek vaftizi, neyi simgelediği göz önüne alındığında sünnete benzer ve Đbrahim’le
antlaşmada buna yetki verilir, 1-6)
1 . Bebek vaftizine saldırı
Ama bu çağda aşırı heyecanlı bazı ruhlar bebek vaftizi konusunda kiliseyi acıklı
şekilde rahatsız ettikleri ve kışkırtıcılıklarına son vermedikleri için, çılgın saçmalıklarını
dizginlemek amacıyla buraya bir ekleme590 yapmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Eğer biri bu
ek çok uzun bulursa, böyle önemli konuda kilisenin esenliği kadar öğretinin saflığına da saygı
göstermemiz, hem kilisenin esenliğini hem de öğretisini kazandıracak hiçbir şeyi dışarıda
bırakmamız gerektiğini düşünmesini rica ediyorum. Ayrıca bu yazıyı, vaftizin gizemini daha
588
Krş. yk. bk. m. 20, dn 36 ve 39
“Daha sonra….sonucu çıkar” 1545 baskısından.
590
Anabaptistlerin çocuk vaftizine karşı çıkmalarını çürütmeye ayrılan bu bölüme, vaftizin
daha önceki açıklamasının “eki” denir. Calvin, bu eklemeyi yapma ihtiyacını, bu konudaki
mevcut kışkırtmalarla bağdaştırır. 1599’da eklenen m. 31’in dışında bu bölümdeki birkaç
cümlenin dışında hepsi ilk kez 1539 basımında yer almıştır. Kaynaklara ve Anabaptist
hareketin literatürüne dair yakın zamanlarda yapılan çalışma G. H. Williams, “Studies in the
Radical Reformation (1517-1618” Church History XXVII (1958), 46-69’da gözden
geçirilmiştir. Şu andaki görüş için özellikle bk. s. 52 vdd ve 60 vd. Anapabtist öğretişler
LCC XXV’deki metinlerde açıklanır; bu ciltte Profesör Williams’ın Đngilizce kitap adları
kaynakçası da vardır, s. 285-294. Krş. IV. xv. 1, dn 1’deki kitap adları ve özellikle yine bebek
vaftizi konusundaki J. Warns, Baptism: Studies in the Origin of Christian Baptism.
589
823
net açıklayacak tarzda hazırlamaya çalışacağım. Son derece akla yakın görünen bir iddiayla
bebek vaftizine dil uzatıyorlar. Bebek vaftizinin, Tanrı’nın hiçbir kurumuna dayanmadığıyla,
sadece tahminler ve ahlaksız tuhaflıklarla başladığını, sonunda insanların düşüncesizce ve
aptalca kendini beğenmişlikleriyle uygulamaya konduğuyla övünüyorlar.591 Bir sakrament,
Tanrı’nın Sözü’nün güvenilir temeline dayanmıyorsa, havada kalır. Ama konu doğru
tartıldığında, böylesine zararlı bir suçlamanın Rab’bin kutsal emrine karşı yanlış ve haksız
olarak ortaya atıldığı apaçıksa ne olur? O zaman bu konunun kökenini araştıralım. Bu, sadece
insanların düşüncesizliğiyle icat edilmiş görünüyorsa, elveda diyelim ve sadece Tanrı’nın
isteğinden gelen gerçek vaftiz geleneğine uyalım. Ama Onun güvenilir yetkisinin eksiksizliği
kanıtlanırsa, Tanrı’nın kutsal emirlerini yürürlükten kaldırırken, bu emirlerin Yazarına
saygısızlık etmemeye dikkat edelim.
2 . Vaftizin anlamı belirlenmiştir
Öncelikle bu, Tanrı’ya bağlı herkesin yeterince iyi bildiği ve ikrar ettiği bir öğretidir.
Đşaretlerin doğru şekilde göz önünde tutulması sadece törenlerin dış görünüşüne değil,
Rab’bin, törenlerin temsil etmesini emrettiği ruhsal gizemlere ve vaadine dayanır. Bu nedenle
vaftizin değerini, amacını ve aslında bütünüyle doğasını iyi öğrenen biri, düşüncesini unsurun
ve fiziksel dış görünüşün üzerinde sabitleştirmesin. Tersine, Tanrı’nın bize verdiği vaatlerle
ve bunun temsil ettiği içteki gizemlerle beslesin. Bunları kavrayan biri, vaftizin güvenilir
gerçeğine, deyim yerindeyse onun bütün özüne erişmiştir. Buradan yola çıktığında
görünüşteki su serpmenin nedenini ve kullanılmasını da öğrenecektir. Öte yandan, bunları
kibirle göz ardı eden ve dikkatini bütünüyle görünürdeki törene vererek gözünü bundan
ayırmayan biri, vaftizin ne gücünü ne de karakterini anlayacaktır – hatta suyun ve su
kullanılmasının anlamını da. Kutsal Yazı’daki çok sayıda ve çok net tanıklık bu ifadeyi
kanıtladığından şimdilik izini daha çok sürmek gereksizdir. Vaftizde edilen vaatlerden bize
kalan, onun gücünü ve doğasını sorgulamaktır. Kutsal Yazı’da, vaftizin önce günahlarımızın
arınmasına işaret ettiğini duyurulur. Bunu bize, Mesih’in kanı sağlar. Sonra da bedenimizin
ölümüne işaret edilir. Bunun temelinde Onun ölümüne katılmak ve ölümü aracılığıyla da
imanlıların yepyeni bir yaşama ve Mesih’le paydaş olarak yeniden doğmaları vardır. Vaftizin,
dinimizi insanların önünde ikrar etmemize tanık olmanın bir simgesi592 de olmanın dışında,
Kutsal Yazılarda vaftiz konusunda öğretilen tek şeyden bu özette böyle söz edilebilir.
3 . Vaftiz ve sünnet
591
Calvin’in aklından Anabaptistlerin iman açıklamasının birinci maddesi geçmektedir. Bu
açıklama Schleitheim’da (1527) düzenlenmiş, Latince okunmuş ve Zwingli tarafından In
Catabaptistarum strophas elenchus (Opera, yay. Schuler ve Schulthess, Zwingle] yay. S. M.
Jackson, s. 178’deki incelemesinde karşı çıkılmıştır. Aslı Almanca olan bu iman
açıklamasının Đngilizce çevirisi için bk. J. C. Wenger, “The Schleitheim Confession of Faith”,
Mennonite Quarterly Review XIX (1945), 243-253. Ayrıca G. F. Hershberger’in editörlüğünü
yüptığı şu çalışmaya da bakın: The Recovery of the Anabaptist Vision’da F. Blanke’nin
yazdığı “The Anabiptism and the Reformation” (S. 57-68) ile J. S. Oyer’in yazdığı “The
Reformers Oppose the Anabaptist Theology” (s. 202-218).
592
Calvin, bir sakramentten söz ederken “Symbolum” kelimesini ender kullanır ama burada
1539 ve 1554 bamılarındaki Tessera’nın yerine kullanır (OS V. 306, dn e).
824
Ama vaftiz kurumsallaşmadan önce Tanrı’nın halkı vaftiz yerine sünnet593 edildiği
için, bu iki işaretin birbirlerinden nasıl ayrıldığını ve hangi açılardan benzediğini inceleyelim.
Bundan, bunların birbirleriyle ilişkilerinin mistik yorumu594 ortaya çıkacaktır. Rab, Đbrahim’e
sünneti gelenek olarak yerine getirmeyi emrettiğinde önce, onun ve kuşaklar boyunca
soyunun Tanrı’sı olacağını söyler [Yar. 17:7, 10]. Onun her şeye yeterince bol bol sahip
olacağını ekler [Yar. 17:1, 6, 8]. Bunu, Đbrahim Onun eline her iyiliğin kaynağı olarak
bakabilsin diye yapar. Mesih’in yorumladığı gibi, bu sözlerde sonsuz yaşam vaadi vardır.
Mesih, bu sözlerden imanlıların ölümsüzlüğü ve dirilişi görüşüne varır. “Tanrı, ölülerin değil,
dirilerin Tanrısı’dır” der [Luk. 20:38; Mat. 22:32]. Pavlus da Efeslilere Rab’bin onları nasıl
bir yıkımdan kurtardığını gösterir. Sünnet antlaşmasına alınmamış olsalardı Mesihsiz,
Tanrısız, umutsuz ve vaat antlaşmalarına yabancı olacaklardı [Ef. 2:12] –bunların hepsi
antlaşma kapsamındaydı. Ama Tanrı’ya ilk yaklaşma, ölümsüz yaşama ilk giriş, günahların
bağışlanmasıdır. Bu durumda bu, vaftizin arınacağımıza dair vaadine uygundur. Bundan sonra
Tanrı, Đbrahim’le Onun yolunda doğrulukla ve saf bir yürekle yürümesi için antlaşma yapar
[Yar. 17:1]. Bu, ölümle ya da dirilişle ilişkilidir. Hiç kimse kuşku duymasın diye, Musa başka
bir yerde Đsrail halkını yüreklerindeki sünnet derisini Rab için sünnet etmeye
yüreklendirdiğinde [Yas. 10:16]sünnetin ölümün işareti olduğunu açıklar; bu nedenle Đsrail
yeryüzündeki bütün ulusların arasından Tanrı halkı olarak seçilmiştir [Yas. 10:15]. Tanrı’nın
Đbrahim’in soyunun gelecek kuşaklarını Kendi halkı olarak benimsediğinde onlara sünnet
olmalarını emrettiği gibi, Musa da bu bedensel sünnetin gerçek anlamını açıklayarak
yüreklerini sünnet etmeleri gerektiğini duyurur [Yas. 30:6]. Yine hiç kimse bunun için kendi
gücüyle gayret etmesin diye Musa, bunun Tanrı’nın lütfunun işi olduğunu öğretir.
Peygamberler bütün bunları o kadar çok tekrar ederler ki, birçok ayeti buraya yığmamıza
gerek yoktur, çünkü bu ayetler tekrar tekrar ortaya çıkar [Yer. 4:4; Hez. 16:30]. Böylece
vaftizle bize verildiği gibi, atalara da sünnetle verilmiş olan bir ruhsal vaat vardır, çünkü onlar
için bu günahlarının bağışlanmasını ve bedenlerinin ölümünü simgeler. Dahası, bu ikisini de
yaşayan Mesih’in vaftizin temeli olduğunu öğrendiğimiz gibi, Onun sünnetin de temeli
olduğu açıktır. Çünkü Đbrahim’i ve ondan gelen bütün ulusları kutsayacağına söz verir [Yar.
12:2-3]. Bu lütfunu mühürlemek için sünnet işaretini ekler.
4 . Fark sadece dıştadır
Bu iki işaretin benzerliğini ve farkını artık güçlük çekmeden görebiliriz. Đçinde
işaretlerin gücünün bulunduğunu gösterdiğimiz vaat yani Tanrı’nın baba sevgisi, bağışlaması
ve sonsuz yaşam ikisinde de aynıdır. Simgelenen şey yani yeniden doğuş aynıdır. Đkisi de tek
bir temele dayanılarak yerine getirilir. Bu nedenle, sakramentlerin gücünün ve karakterinin
göz önüne alınması gereken içsel gizeminde hiçbir fark yoktur. Fark, dıştan görünen törende
yatar. En ağırlıklı bölüm vaade ve simgelenen şeye bağlı olduğu için, bu çok önemsiz bir
etkendir. O zaman gözle görülen törenin farklılığının dışında, sünnete bağlı olanın aynı
593
Krş. Zwingli, Refutation of the Tricks on the Baptists: “Eskiden insanların sünnet edilmesi
(bir sakrament olduğu sürece) bizim vaftizimizle aynıydı (Opera, yay. Schuler ve
Schultehess, III. 366; çev. Selected Works, s. 139). Krş, aş. m. 4, son cümle; m. 10;
Augustine, City of God XVI. xxvii (MPL 41. 307; çev. NPNF II. 321); Aquinas, Summa
Theol III. lxx. 1. 3. Bebek vaftizi görüşü vaat antlaşmasıyla yakından ilişkilendirilir. Eski
Antlaşma’da bu sakrament sünnettir. Yeni Antlaşma kilisesinde sünnetle vaftizin ilişkisi
düşüncesi O. Cullmann, Baptism in the New Testament, böl. iv’de incelenmektedir. Pannier,
Somme Chrestienne’de (1529) Francis Lambert’in vaftizin çok açık şekilde sünnetten sonra
geldiği görüşünden alıntı yapar (Pannier, Institution III. 321).
594
“Anagoge” Kutsal Kitap’a uygun şekilde mistik yorumlama için bk. The Interpreter’s
Bible I. 121; Calvin, mistik bir yorum olarak sünnetin vaftizden önce geldiğini kabul eder.
825
şekilde vaftize de bağlı olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Kutsal Yazının her yorumunu imanın
ölçüsüne göre incelememizi emreden elçinin koyduğu bu kurala göre, bu mistik yorum
ilişkisini kurarız ve karşılaştırma yaparız [Rom. 12:3, 6].595 Bu, neredeyse elimizle
dokunabileceğimiz kadar doğrudur. Sünnet Yahudilerin kiliseye ilk girişleridir, çünkü onlar
için bu, Tanrı’nın halkı ve ev halkı olarak benimsenmelerinin güvencesi olan tanıtıcı bir
işarettir596. Karşılığında Tanrı’nın hizmetine kaydolmak için imanlarını ikrar ederler. Aynı
şekilde biz de, Onun halkı olarak kaydedilmek ve karşılığında Ona bağlılık andı içmek için
vaftizle Tanrı’ya adanırız. Bundan, aynı görevi yerine getirmemiz için sünnetin yerini vaftizin
aldığı değiştirilemez şekilde ortaya çıkar.
5 . Bebekler anlaşmanın katılımcılarıdır
Bebekleri vaftiz etmenin doğru olup olmadığını araştırmaya tercih ediyorsak, sadece
su unsurunda ve dıştan görünen itaatte bocalayan ama ruhsal gizemi düşünmeyi beceremeyen
birinin anlamsız konuştuğunu ya da aslında saçmaladığını söylemez miyiz? Böyle bir hesap
yapılırsa bebeklerin pekâlâ da vaftiz edileceği, bunu onlara borçlu olduğumuz apaçıktır.
Eskiden Rab, o zamanlar sünnetin simgelediği bütün bu şeylere çocukları katılımcı yapmadan,
çocukların sünnet edilmesini lütfetmedi [Krş. Yar. 17:12]. Onları anlamsız simgelerle
beslemiş olsaydı bu hileyi yaparak halkıyla alay etmiş olurdu ki, bunu duymak bile
korkunçtur. Minik bir bebeğin sünnet edilmesinin, antlaşmanın vaadini doğrulayan mühür
yerine geçeceğini açıkça belirtir. Ama antlaşma hala sağ salim devam ediyorsa bugün
Hıristiyan çocukları için, Eski Antlaşma altındaki Yahudi çocukları için geçerli olandan daha
azı uygulanmaz. Yine de, onlar simgelenen şeyin katılımcılarıysa neden işaretten yoksun
kalacaklardır? Gerçeği kavrıyorlarsa neden görüntüden sapacaklardır? Yine de dıştan görülen
işaret sakramentteki söze o kadar bağlıdır ki, ondan ayrılamaz; ama size soruyorum, işaret
Sözden ayrı düşünülürse, daha çok mu ona saygı gösterirdik? Açıkçası, işaretin Söze hizmet
ettiğini gördüğümüz için, Sözün altında olduğunu söyleyeceğiz ve onu daha alt bir düzeye
indireceğiz. “Vaftiz” kelimesi çocuklar için kullanıldığı için, Sözün eki olan işaret neden
onlara verilmesin? Ortada başka nedenler olmasa bile bu tek neden tersini söyleyen herkesi
yalanlamak için çok yeterlidir. Vaftiz için bir gün belirlendiğini597 söyleyerek itiraz etme tam
bir bahanedir. Biz, Yahudiler gibi belli günlere artık bağlı olmadığımızı kabul ediyoruz; ama
Rab, herhangi bir gün belirlemeden çocukları bir dinsel törenle anlaşmasına kabul etmekten
hoşnut olduğunu duyurduğu için biz daha fazla ne isteriz?
6 . Sadece kiliseye kabul töreninin yöntemindeki fark
Ne var ki, Kutsal Yazı doğrunun daha da güvenilir bilgisini bize açıklamaktadır.
Aslında Rab’bin bir zamanlar Đbrahim’le yaptığı antlaşmanın [Krş. Yar. 17:14] bugün
Hıristiyanlar için gücünün, eskiden Yahudi halkıyla yaptığı anlaşmanın gücünden daha az
olmadığı ve bu Sözün Hıristiyanlara anlattığının o zamanlar Yahudilere anlattığından daha az
olmadığı çok açıktır. Yeter ki biz olasılıkla Mesih’in gelmesinin babanın lütfunu azalttığını ya
da güçten düşürdüğünü düşünmeyelim – bu, alçakça bir lanet okumaktan başka bir şey
değildir! Bu durumda Yahudilerin çocuklarına da, Onun antlaşmasının mirasçıları oldukları
ve dinsizlerin çocuklarından ayrıldıkları için kutsal tohum denilmiştir [Ezr. 9:2; Yşa. 6:13].
Bu nedenle Hıristiyanların çocuklarının da kutsal oldukları düşünülmektedir; ana babalardan
sadece biri bile imanlıysa, elçinin tanıklığına göre bu çocuklar puta tapanların murdar
tohumlarından farklıdırlar [1Ko. 7:14]. Rab, Đbrahim’le antlaşma yaptıktan hemen sonra
bebeklerin dıştan görülen bir sakramentle mühürleneceklerini emrettiği için [Yar. 17:12],
595
“Ad proportionem fidei” Krş. IV. xiii. 3.
“Tessera” Krş. IV. xiv. 1, dn 2 ve yk. m. 2, dn 3.
597
Zwingli’nin benzer şekilde karşı çıktığı görüş (CR Zwingli IV. 330).
596
826
bugün Hıristiyanlar çocuklarını bununla mühürlemedikleri ve tanıklık etmedikleri için ne gibi
bir bahane bulacaklardır?
Rab’bin, çok uzun süre önce yürürlükten kaldırılan sünnetten başka bir simgeyle
antlaşmasının onaylanmasını emretmediğini söyleyerek kimse bana karşı çıkmasın. Bunun,
Eski Antlaşma’nın tarihinden bu yana hazır bir yanıtı var. Rab, antlaşmasını onaylamak için
sünneti kurumsallaştırmıştır ama sünnet yürürlükten kaldırıldıktan sonra (Yahudilerle ortak
yanımız olan) antlaşmasının onaylamak için aynı neden hala geçerlidir. Sonuçta, ikimiz için
de neyin ortak olduğunu ve onları bizden ayıranın ne olduğunu göz önünde tutmaya her
zaman gayret etmeliyiz. Antlaşma ortaktır ve bunun onaylanmasının nedeni de ortaktır.
Sadece onaylama şekli farklıdır – onların sünnetinin yerini bizde vaftiz almıştır. Aksi
takdirde, Yahudilerin gelecek kuşaklarının kurtuluşunu güvence altına alan tanıklık elimizden
alınsaydı, Mesih’in gelişinin etkisi Tanrı’nın lütfunu belirsizleştirmek ve onu bize, eskiden
Yahudilere kanıtlandığından daha az kanıtlamak olurdu. Üzücü bir şekilde Mesih’e iftira
atmadan bu söylenemez. Baba’nın sonsuz iyiliği Onun aracılığıyla yeryüzüne çok daha net ve
cömertçe dökülmüş ve insanlara duyurulmuştur. Eğer böyleyse, en azından bunun çok daha
kötü bir niyetle gizlenmemesi ve yasanın loş gölgeleri altındakinden daha yetersiz bir
tanıklıkla açıklanmaması gerektiğini kabul etmeliyiz.
(Mesih küçük çocukları çağırdı ve onları kutsadı: Onları işaretin ve vaftizin yararının
dışında tutmamalıyız, 7-9)
7 . Đsa ve çocuklar
Bu nedenle Rab Đsa, Baba’nın merhametini kısıtlamak değil, tam tersine genişletmek
için geldiğini dünyanın anlayacağı şekilde bir örnekle göstermek için, Kendisine verilen
çocukları şefkatle kucaklar. Göklerdeki Krallığa ait olan bu çocukları O’ndan uzaklaştırmaya
çalıştıkları için, çocukların Kendisine yaklaşmalarını engellemeye çalışan öğrencilerini azarlar
[Mat. 19:13-15]. Ama Mesih’in çocukları kucağına almasıyla vaftiz arasında ne gibi bir
ortaklık vardır (diye biri soracaktır). Çünkü, O’nun çocukları vaftiz ettiği değil, onların elini
tuttuğu, kucağına aldığı ve kutsadığı anlatılmaktadır. Bu durumda, eğer Onu örnek alarak
izinden gideceksek çocuklara dualarımızla yardım edelim ama onları vaftiz