2009 Özel Sayı - Mülkiyeliler Birliği

Transkript

2009 Özel Sayı - Mülkiyeliler Birliği
E-BÜLTEN ÖZEL SAYI
SAYI 2009-1
DARBENİN 29. YILINDA GEÇMİŞE BAKMAK...
12 EYLÜL DOSYASI
1
İÇİNDEKİLER
DOSYA 12 EYLÜL
12 EYLÜL 1980 – TÜRKİYE TARİHİNDE ...........................................................3
BIR YILDÖNÜMÜ ................................................................................................7
KENAN EVREN VE 12 EYLÜL ANAYASACILIĞI*...............................................8
ADIYAMAN ‘DAN NİÇİN VOLEYBOLCU ÇIKMADI?.........................................11
TÜRKİYE’DE YENİ BİR SİYASAL DÖNEM BAŞLARKEN...................................13
12 EYLÜL’E BUGÜNDEN BAKMAK....................................................................13
11 EYLÜL GÜNÜ...................................................................................................19
12 EYLÜL VE SENDIKAL HAREKET...................................................................22
12 EYLÜL HEYULÂSI: BUGÜN, TARİHİN KENDİSİDİR!..................................25
ZATEN OKULDU!.................................................................................................42
12 EYLÜL VE MÜLKİYE.......................................................................................44
BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN!...........................................................................49
“PARAMPARÇA OLMUŞ HAYATIN HİKAYESİ ...................................................52
ANCAK UFAK TEFEK PARÇALAR HALİNDE ANLATILABİLİR”......................52
ÇETESİZ, DARBESİZ VE YASAKSIZ BİR ÜLKEDE, . .........................................54
ÖZGÜR YAŞAMAK İSTİYORUZ!..........................................................................54
12 EYLÜL'E YAKLAŞIRKEN.................................................................................55
NEŞE KIZ…............................................................................................................57
BARBARLAR GELDI.............................................................................................60
E-Bülten Mülkiyeliler Birliğinin Yayın Organıdır. Mehmet Özer tarafından hazırlanmaktır.
dosya: 12 eylül
12 EYLÜL 1980 – TÜRKİYE TARİHİNDE KARA BİR DÖNEMİN BAŞLANGICI
İşçi, emekçi ve demokrat yığınların devrimci
muhalefetini ezip dağıtmak amacıyla "Emir ve
komuta zinciri içinde ve emirle" gerçekleştirilen
ve toplumun üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül
faşist darbesinin üzerinden 29 yıl geçti.
ve güçlendirmek/tahkim etmek, kendi ekonomik
bunalımını atlatmak için özellikle 24 Ocak kararlarını
rahatça uygulamaya sokmak; ABD'nin İran’dan
boşalan Ortadoğu 2. jandarmalığı rolünü İsrail’le
birlikte üstlenmek.
Bilindiği gibi, 12 Eylül darbesi tesadüfen
ve birdenbire ortaya çıkmadı; uygulamaları
yarım kalmış olan 12 Mart 1971’deki darbenin
tamamlayıcısı olarak ABD’de planlandı ve adım
adım hayata geçirildi. Yıllar sonra ABD Ulusal
Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Şefi Paul
Henze'nin “bizim çocuklar başardı” sözleri de, zaten
darbenin “ABD yapımı” ve doğrudan ABD onaylı
olduğunun tescilidir.
1970’lerin ikinci yarısından itibaren Türkiye’de
toplumun yoksul ve emekçi kesimlerinde muhalif
dalga yükselirken, ABD’nin Ortadoğu’daki kısa ve
orta vadeli planlarını rahatça uygulayabilecek bir
yönetim; bu yönetimin devleti, halkı ve sermayeyi
yeniden organize etmesine yeterli, iç muhalefetin
olmadığı bir süreç; bunlar için de ülkede faşist bir
darbe gerekiyordu. Darbeye zemin hazırlamak
için art arda provokasyonlar tezgahlandı. Sağ-sol
çatışmaları adı altında siyasi cinayetler işlendi
ve şiddet sürekli beslendi; tetikçi ve planlayıcı
olarak ülkücü/faşist paramiliter yapılarla, “derin
devlet, kontrgerilla” adı verilen gizli yapılanmaların
kullanıldığı 1 Mayıs 1977, Kahramanmaraş, Çorum
vb. katliamlar yapılarak ülkede kaos, panik ve
korku ortamları hazırlandı. Halk, can güvenliği için
kendilerini sürekli savunma ihtiyacı ile karşı karşıya
bırakıldı. Hala travmaları yaşanan katliamlara
imza atılırken, ülkenin düşünen, yazan aydınları,
sanatçıları, gazetecileri, sendikacıları da bu süreçte
katledildi.
12 Eylül faşist darbesi, uzun yıllar içerisinde çok
fazla bedeller ödeyerek gelişen devrimci muhalefet
ile karşı-devrim arasındaki çatışmanın devrimciler
lehine gelişmeye başlamasıyla gündeme geldi.
Belli başlı amaçları da şöyle sıralanabilir. Üzerine
salınan ve belli yerlerde eğitilmiş paramiliter
güçlerce sokaklarda durdurulamayan devrimci
hareketleri ezip dağıtmak; ülkede gelişen muhalif
güçleri ve örgütlenmelerini susturarak kendi işlerine
gelecek şekilde yeniden örgütlemek; devleti ve
sermaye örgütlenmelerini yeniden organize etmek
3
siyasetçi Zincirbozan’a dinlenmeye gönderildi
ABD'nin plan ve gözetimiyle gerçekleştirilen faşist
darbe, Türkiye halklarının tarihinde unutulmaz kara
bir gün olarak yerini aldı. Uzun yılların ardından
Yunanistan'dan Arjantin’e, Şili’den Peru’ya kadar
birçok ülkede faşist darbecilerden hesap sorulup
ve faşist generaller, polis şefleri, işkenceciler
ve işbirlikçileri sanık sandalyesine oturtularak
işlemiş oldukları insanlık suçları ve cinayetler için
yargılanırken, Türkiye’de maalesef darbecilerin başı
hala, kimsenin onu yargılamaya niyeti bile yokken
“yargılanırsa, intihar edeceğinden” bahsedebilmekte
ve destek görmektedir. Kuşku yok ki 12 Eylül faşist
darbesi esas olarak emekçileri örgütsüz bırakarak
korku duvarı içine hapsedip, yeni bir toplum ve
yaşam biçimi yaratmayı amaçlamıştı. Ve bu da
darbeciler ve ardıllarınca gerçekleştirildi; bugün
12 Eylülün yasaları ve uygulamaları halen devam
etmektedir.
Siyasi partilerin faaliyetlerinin durdurulmasının
yeterli olmadığı ileri sürülerek, partilerin kendi
içlerinde iktidar kavgası başlattıkları, yazı veya
demeçlerle siyasi amaçlı faaliyet gösterdikleri, siyasi
nitelik taşıyan tutum ve davranışlarda bulundukları
gibi sebeplerle, askerler tarafından kapatılmalarına
karar verildi. Partilerin ellerindeki tüm mallara
da uzun yıllar sonra geri vermek üzere devlet
tarafından el konuldu.
Aslında bu darbenin açık habercisi olarak 27 Aralık
1979 tarihinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral
Kenan Evren, kendisinin ve kuvvet komutanlarının
imzalarını taşıyan bir uyarı mektubunu, ön yazısı ile
birlikte Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e sunmuştu.
Kamuoyu, mektubu, 2 Ocak 1980 tarihinde Hürriyet
Gazetesi'nde Cüneyt Arcayürek'in haberiyle öğrendi. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, 1 Ocak 1980
tarihinde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan
Evren ve Kuvvet Komutanları'nı Çankaya Köşkü'ne
davet ederek görüştü. 2 Ocak 1980 tarihinde de,
Başbakan ve AP Genel Başkanı Süleyman Demirel
ile CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’i Çankaya
Köşküne birlikte davet eden Cumhurbaşkanı
Korutürk, iki lidere, kendisine sunulan uyarı
mektubunun birer suretini verdi. Korutürk, TBMM
Başkanı Cahit Karakaş, Cumhuriyet Senatosu
Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil, Cumhuriyet
Senatosu Grup Başkanları ile MSP Genel Başkanı
Necmettin Erbakan, MHP Genel Başkanı Alparslan
Türkeş, CGP Genel Başkanı Turhan Feyzioğlu
ve DP Genel Başkan Vekili Faruk Sükan’a da
mektubun birer örneğini gönderdi.
12 EYLÜL'ÜN “1 NUMARALI” BİLDİRİSİ VE
İŞLENEN ANAYASA SUÇU
12 Eylül 1980 Cuma günü saat 03.59'da Türkiye
radyoları (TRT) İstiklal Marşı'nın çalınmasıyla birlikte
yayına geçti. Daha sonra anons yapılmadan Harbiye
Marşı çalındı. Marşın bitiminde Kenan Evren
imzasıyla yayınlanan ve “Yüce Türk Milleti; Büyük
Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle
bu bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son
yıllarda, izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki
ile varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri
ve fiziki haince saldırılar içindedir…” diye başlayan 1
Numaralı bildiriyle Türkiye, darbeci generallerce ülke
yönetimine el konduğunu öğrendi. “Vatandaşların
can ve mal güvenliğini süratle sağlamak
bakımından ikinci bir emre kadar sokağa çıkma
yasağı, yurtdışına çıkış yasağı ve sıkıyönetim” ilan
edildiğinin de duyurulduğu bu bildiriyi 5 bildiri daha
izledi.
12 Eylül darbecileri, bu darbeyle, ortadan
kaldırılmaya teşebbüs etmenin, hatta bunu
düşünmenin bile idam cezası gerektirdiği
“ANAYASA” yı ortadan kaldırdı. 27 Ekim'de MGK,
geçici anayasa işlevini taşıyacak olan 2324 sayılı
'Anayasa Düzeni Hakkındaki Kanun'u kabul etti.
Başka bir anayasa hazırlanana kadar yürürlükte
kalacak olan bu geçici anayasa, 12 Eylül döneminin
başka birçok yasası gibi yayımlandığı tarihten
itibaren değil, 12 Eylül 1980 itibariyle yürürlüğe
girmiş sayıldı. Generallerin doğrudan iktidarda
oldukları süre içinde aldıkları her karar, hatta her
sözleri kanun oldu ve ardından bu durum 6 Kasım
Anayasası'yla yasal bir çerçeveye oturtuldu. O
dönem yapılanlar ve yaşatılanlar bugün halen,
bugüne kadar kurdurulan hükümetler marifetiyle
darbe anayasası koruması altındadır.
Hemen Parlamento ve Hükümet feshedilerek,
yasama ve yürütme yetkilerini kullanacak bir Milli
Güvenlik Konseyi kuruldu. Konsey, Genelkurmay
Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri
Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri
Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz
Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve
Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat
Celasun'dan oluşuyordu. Orgeneral Kenan Evren,
Milli Güvenlik Konseyi Başkanlığı'nın yanı sıra
Devlet Başkanlığı görevini de üstlendi. Genel
Sekreterliğe de Orgeneral Haydar Saltık atandı.
12 EYLÜL’ÜN KARA BİLANÇOSU
Darbe sonrası TBMM lağvedilirken dönemin
Başbakanı Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel ve
CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in de aralarında
bulunduğu darbe öncesi dönemden sorumlu 16
• 1980–1985 yılları arasındaki 650.000 kişi
gözaltına alındı ve gözaltı sürelerinin 90
4
• 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120
öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
güne çıkarıldığı dönemler oldu.
• Şüpheli oldukları ileri sürülen 1 milyon 683
bin kişi fişlendi, devletin yetkili organlarınca
izlendi ve “gerektiğinde” peşlerine sürekli
polisler takıldı.
• 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis
cezası istendi ve gazetecilere 3 bin 315 yıl 6
ay hapis cezası verildi.
• 31 gazeteci cezaevine girdi. Selim Çoraklı,
Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Çetin
Emeç bu gazetecilerden en tanınmışlarıydı.
Yazar ve yayımcı İlhan Erdost, mahkemeye
götürülürken cezaevi aracı içinde dövülerek
öldürüldü.
• Sıkıyönetim mahkemelerinde açılan
davalarda 230 bin kişi yargılandı ve toplam
644 cezaevinde 52 bin hükümlü – tutuklu
(1990'a kadar) kaldı
• 7 bin kişi için idam cezası istendi. Bunlardan
517 kişiye idam cezası verildi.
• 300 gazeteci saldırıya uğradı ve 3 gazeteci
silahla öldürüldü.
• İdamları istenen 259 kişinin dosyası
Meclis'e gönderildi. Haklarında idam cezası
verilenlerden aralarında 17 yaşındaki
Erdal Eren’in de bulunduğu 50'si asıldı (26
siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1'i Ermeni Asala
militanı).
• Gazeteler 300 gün yayın yapamadı,
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
Cumhuriyet gazetesi o dönemde en çok
kapatılan gazeteydi.
• 39 ton gazete ve dergi yakılarak imha edildi.
40 ton yayın da yok edilmek üzere depolarda
bekletildi.
• 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163.
maddelerinden yargılandı.
• 98 bin 404 kişi “örgüt üyesi” olmak suçundan
yargılandı. Bunlardan 21 bin 764 kişi hüküm
giydi
• Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını
yitirdi.
• 388 bin kişiye pasaport verilmedi ve
bunlardan değerli ozanımız Ruhi Su gibi
pasaport alıp yurtdışında tedavi edilemediği
için ölenler oldu
• 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
• 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
• 95 kişi “çatışmada” öldü.
• 30 bini aşkın kişi siyasi mülteci olarak
yurtdışına gitmek zorunda kaldı
• 73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi.
• 29 bin kişi için "Yurda dön" çağrısı yapıldı ve
bunlardan 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
• 2 kişinin “Nedeni belirsiz" şekilde öldüğü
bildirildi
• 14 kişi açlık grevinde öldü.
• 16 kişi “kaçarken” vuruldu.
• 43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi. • 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
Onbinlerce insanın sorgusu çok ağır
işkenceler altında yapıldı. Birçok cezaevi
işkencehaneye dönmüştü. Bu dönemde
İşkence görenler arasında aktör Tarık Akan
gibi pek çok kamuoyunca tanınmış sima da
vardı.
• 9.962 (1982–1988 arası) işkence soruşturma
veya davası açıldı; İşkence yaptıkları
suçlamasıyla 544 güvenlik görevlisi
yargılandı: 1.002 güvenlik görevlisi de
devletçe ödüllendirildi.
[Yukarıdaki bilanço içerisinde yer alan rakamlar,
TC Adalet Bakanlığı kaynaklarından derlenmiştir.
Bu bilgileri yazı içerisinde kullanmak için değişik
kaynaklardan karşılaştırmalı olarak yararlanıldı. Bu
nedenle bazı rakamlarda ufak yanlışlıklar olabilir.
Bu, olayın boyutunu değiştirmiyor.]
• 937 film “sakıncalı” bulunduğu için
yasaklandı. Bu filmler arasında Yılmaz
Güney'in 1982 yılında Cannes Film
Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü alan "Yol",
Atıf Yılmaz'ın "Değirmen", Halit Refiğ'in
"Teyzem" adlı filmleri de bulunmaktaydı.
KANLI 12 EYLÜL DARBESİNİN 29. YILDÖNÜMÜ
• 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
Bunlardan “Barış Derneği” davasında
yargılanan ülkenin çok değerli bazı aydınları
yıllarca cezaevlerinden çıkamadılar.
12 Eylül, kanın, gözyaşının, “asmayalım da
besleyelim mi”, “bugüne kadar onlar güldü, artık
biz güleceğiz” diyenlerin darbesidir. Ülkenin en
karanlık dönemidir; herkesin birbirini ispiyonladığı,
en yakınındakini boğazladığı bir dönemdir. Dikensiz
gül bahçesine çevrilmiş ülkede, uluslar arası
tekelci finans sermayesinin ve yerli işbirlikçilerinin
• Yüz binlerce işçinin sendikal gücü DİSK,
11 yıl kapalı kaldı ve yöneticileri ve üyeleri
işkencelerden geçirildi.
5
düzeninin harfiyen kurulduğu bir dönemdir. Sermaye
birikimini hızlandırmak için sömürünün en vahşi
biçimde uygulandığı, insanların köleleştirildiği,
emeğin tamamen örgütsüzleştirildiği bir dönemdir.
kafası karışmış, sürekli kendi çıkarları aleyhine
davranmaya başlamıştı? Bu kafa karışıklığı bir
kişilik bozukluğuna mı dönüşmüştü? Yoksa “bu halk
olmadı başka halk mı ithal etmek” gerekiyordu, ya
da “bu halk için hiçbir şey yapmaya değmez” mi idi.
12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen kanlı faşist
darbenin üzerinden 29 yıl geçti. Darbe, ülkenin
ve emekçi halkın üzerinden silindir gibi geçerek
Türkiye’nin demokratikleşmesine ve insani ve
sosyal olarak gelişmesine ağır bir darbe indirdi.
Türkiye tarihinin en büyük insan hakları ihlallerine
imza atılan bu dönemde, toplumsal muhalefet
tamamen susturularak, yeni bir toplum yaratma
doğrultusunda gerici örgütlenme ve tarikatların
önündeki set tamamen kaldırıldı. Darbe ile Türkiye
siyaseti ABD’de üretilen “Türk–İslam” senteziyle
“ABD’ye” Ilımlı İslam modelinde yeniden tasarlandı.
“Devlet içindeki çeteler” ve “gerici akımlar” hızla
güçlendirildi.
Fakat bunlar bir yana, yaşanan süreç, esas olarak
“lider kadroların”, “önderlerin” de gerçekte ne
olup bittiğini aslında tam olarak anlamadığını,
anlamazlıktan geldiğini ya da yanlış anladığını
bize çok net olarak gösterdi. Varsayımlar, durum
değerlendirmeler bir yana, darbe öncesi süreçte
toplumda önemli görev ya da roller üstlenmiş kimi
kadroların hazırladığı özeleştirel anı ya da belgesel
nitelikli birçok kitap ya da yazıda da, yaşananlara
ilişkin kafa karışıklığı ve sergilenen yanlış duruşları
görmek mümkündür. Yaşı müsait olanlar benden
daha iyi bilir; neredeyse hemen herkesin “aylardır”
beklediği ve sürekli telaffuz ettiği “darbe”nin,
üstelik önceden “haber de vererek” geldiğinde,
karşı saldırılar bir tarafa, neredeyse hiçbir direnişle
karşılaşmadan kısa sürede sokak hakimiyetini ele
geçirmiş olması o döneme ilişkin en önemli soru
işaretlerinden birisidir. Bu nasıl olmuştu? Neredeyse
milyonları bulan üyeleri ve binlerce militanıyla her
gün “devrim” telaffuz eden koca yapıların, hemen
direnişi örgütlemek üzere harekete geçmek yerine,
uzun süreler boyu bir yerlerde hiç bitmeyecek
tartışma süreçleri örgütlemeleri ya da darbenin
çekilmesini bekleyerek varolan coşkuyu da yılgınlığa
dönüştürmeleri, en azından üzerinde düşünülmeyi
gerektiren noktalardandır. Yoksa aslında birçok şey
görüntüden mi ibaretti? Uzun yıllar boyu devam
eden savunma psikolojisi, perspektif ve stratejilerde
bazı problemler mi yaratmıştı? Büyük çoğunluğun
gözü aslında en yakınında olması gereken düşman
kardeşlerine mi bakıyordu? Ya da tamamen
farklı başka şeyler mi oldu? Mutlaka bunların
makul cevapları olsa gerek; fakat önemli olan
yaşananlardan bireysel anlamda sonuçlar çıkarmak
değil elbette.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri yeniden kuruldu.
Yüksek Öğretim Kurumu’yla (YÖK) üniversitelerin
özerkliğine tamamen son verildi ve eğitim sistemi,
üretilecek yeni insan modeline göre biçimlendirildi.
Yeni Anayasa ile temel hak ve özgürlüklerle,
düşünce özgürlüğü yasaklandı. Ortaöğretim
müfredatlarına zorunlu din dersleri konuldu,
düşünmeye sevkeden dersler tamamen kaldırıldı,
İmam hatip okullarının sayısı sürekli arttırıldı. Sosyal
devletle ilgili yasal güvenceleri tamamen ortadan
kaldıran darbe, gerici/dinci hareketleri, ABD patentli
tarikatları, hızla yoksullaşan ve umudunu yitiren
kitlelerin umudu haline getirdi. “Takiye” ve örgütlü
soygun temel siyaset yapma biçimi haline getirildi.
Ve 12 Eylül darbecileri bütün bu uygulamalarını,
toplumun önemli bir kısmı tarafından önkabul
görecek olan “Atatürkçülük” maskesi altında
gerçekleştirdi.
Türkiye, daha sabah olmadan yayınlanan
darbenin ilk bildirisiyle, aslında halkın büyük
çoğunluğunun o süreçte pek de anlamadığı
yeni bir döneme giriyordu. “Kardeş kavgası”
sona ermiş, “nasıl olduysa” akan kan bir günde
durmuştu. Oysa “yıllardır ülkede zaten sıkıyönetim
varken ve neredeyse ülke zaten tamamen
askerlerce yönetiliyorken bu kan neden daha önce
kesilmemişti” diye basitçe sormak kimsenin aklına
gelmedi. Daha bir gün öncesine kadar mahalle
ve sokaklarda “devrimcilere” destek veren, onlar
sayesinde işine rahatça gidebilen, can güvenliği
devrimcilerce sağlanan, onlar sayesinde daha sonra
ciddi ranta dönüştüreceği gecekonduları ve arsaları
edinen “halk” bir anda darbeye ve “darbecilerine”
sahip çıkmıştı. Kabul etmek çok kolay olmasa
da, bunun bir izahı, bir anlatma şekli var mıydı?
Ölümden korkanlar kolaylıkla sıtmaya razı mı
olmuşlardı? Kılıf mı çok iyi hazırlanmıştı da halkın
12 Eylül’ü, darbecileri, onların işbirlikçilerini ve
ardıllarını asla unutmayalım ve unutturmayalım.
Yaşananları unutmamak lazım netekim! Hafızamızı
her daim taze, kendimizi hazır tutalım. Ama kendi
yaşadığımız süreçleri, nereden başlayıp nerelere
geldiğimizi, bugün neler yaptığımızı ve neler
yapmadığımızı, bugüne kadar neler yaşadığımızı ve
neler yaşamadığımızı, bugünkü yaşantılarımızı ve
eski dostlarımızı da arada bir gözden geçirmekte,
kendimize de arada bir iğne dürtmekte fayda
olabilir. Bunu en azından 12 Eylül’ün yıldönümünde
yapalım.
Raif FALCIOĞLU
6
Bir Yıldönümü
Korkut Boratav
Adalet Partili milletvekillerinin baskıcı uygulamalara
yeşil ışık yaktığını, örneğin Deniz Gezmiş ve
arkadaşlarının idamları için özel çaba gösterdiğini
hatırlatalım. İsmet Paşa’nın yerine CHP genel
başkanlığına 1972’de seçilen Bülent Ecevit (ve parti
genel sekreteri Kâmil Kırıkoğlu gibi arkadaşları) ise,
darbeci uygulamalara ilkeli bir muhalefet sergilediler
ve hükümet-sıkıyönetimler-AP itttifakına meydanı
boş bırakmadılar.
1971-1980 tarihleri arasındaki demokrat ve
sol çizgisiyle Bülent Ecevit’in hakkının (özellikle
sosyalistler tarafından) verilmediğini düşünüyorum.
***
12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde, sermayenin
dünya çapındaki saldırısı yükseliş halindeydi; kesin
zaferini ilan etmesine az kalmıştı. Üçüncü Dünya için
neoliberal reçeteler bir süreden beri olgunlaştırılıyordu.
Ekonomilerde liberalleşmeyi askerî rejimlerle
hızlandırma modeli, önce Şili’de, sonra Brezilya’da,
Arjantin’de denenmişti. Metropollerdeki içsel
dönüşümler ise, 1979’da Thatcher’in, 1980’de
Reagan’ın iktidara gelmesiyle kesinleşecekti.
12 Eylül darbesinin ekonomiden sorumlu
başbakan yardımcılığı için uygun göreceği isim,
artık, Karaosmanoğlu kimliğinde bir iktisatçı değil,
Sabancı Holding’in eski koordinatörü, MESS başkanı
Turgut Özal olacaktı. Demirel hükümetinin Başbakan
Müsteşarı ve 24 Ocak 1980 kararlarının mimarı
olan Özal’ın, bu tarihle 12 Eylül arasında üst düzey
komutanlara, piyasacı neo-liberal modelin nimetlerini
anlatan brifingler verdiği biliniyor. Başkaları, yine
askerlerle haberleşerek otoriter bir anayasa üzerinde
çalışıyorlardı. Kısacası, komutanlar, sermayenin
sınırsız tahakkümünü hedefleyen neo-liberal modele
göre Türkiye’yi biçimlendirmeye hazırlanmaktaydılar.
Sermaye çevreleri darbeyi alkışladılar. Türkiye
toplumunun yeniden yapılanmasının aktif oyuncuları
olarak kollarını sıvadılar. En büyük güvencelerinden
biri, on yıl sonra emekçiler tarafından “Çankaya’nın
şişmanı, işçi düşmanı” olarak yaftalanacak olan Turgut
Özal’dı.
Bu tür bir radikal dönüşümün Özal’sız
gerçekleşemeyeceğini düşünmek yanlış olur. Egemen
sınıflar, dünyadaki dönüşüme hızla ayak uydurmak
istiyorlardı. Ekonomik, siyasi koşullar (kriz ve
“anarşi” sayesinde) olgunlaştıktan sonra, komutanları
ikna edecek, süreci yürütecek uygun kişinin bulunması
kaçınılmazdı. Benzer koşullarda hiçbir toplum
“uygun aktör”ün belirlenmesinde “insan sıkıntısı”
çekmemiştir.
12 Eylül 1980 darbesinin yıldönümünden birkez
daha geçiyoruz. Askerî rejimin üç yıllık kanlı, gaddar
bilançosu; Türkiye’nin anayasal, siyasal, hukukî
kurumlarına yaşattığı travma hatırlandı, hatırlatıldı.
Türkiye daha önce 12 Mart 1971 darbesiyle
benzer bir travmadan geçmiş; sıkıyönetim
komutanlıklarının
ve
hükümetlerin
baskıcı
uygulamaları da geride kanlı bir bilanço bırakmış; 1961
Anayasası’nın demokratik “aşırılıkları” törpülenmişti.
Bunlara rağmen 12 Mart rejimi, Türkiye toplumunun
siyasî, kurumsal, hukukî özelliklerinde kalıcı bir yıkım
bırakmadan iki yıl içinde tarihe karışmıştı. Öyle ki,
12 Martın “defterini düren” 1973 seçimleri, Ecevit’in
liderliğinde sola kaymış olan CHP’nin birinci parti
olmasıyla sonuçlanmış; sosyalist, devrimci akımlar
da kayıplarını telâfi etmeye çalışarak birkaç yıl
içinde yeni yapılanmalar altında siyaset ve toplum
sahnesindeki yerlerine dönmüşlerdi.
12 Mart darbesinin “geçici” kalmasının
ardındaki en önemli iki etkenden biri, bence, o tarihte
tüm dünyada solun yükselme konjonktürü içinde
olmasıdır. Batı toplumlarında 1968’de başlayan bir
dalga hemen hemen her ülkeyi sola yöneltirken,
Türkiye’nin kalıcı bir biçimde faşizan düzenlemelere
geçmesi eşyanın tabiatına uymuyordu. 12 Mart
darbecileri bir yandan sola karşı şiddet uyguladılar;
sıkıyönetim mahkemelerini çalıştırdılar; idam
sehpalarını kurdular; ilerici dernekleri, sendikaları
kapattılar; bir yandan da Nihat Erim hükümetinin iç ve
dış kamuoyuna “reformcu” bir vitrin sunmasına özen
gösterdiler.
O tarihlerde “reform” sözcüğünden bugünkü
gibi “piyasacı” değil, ilerici çözümler (örneğin toprak
reformu) anlaşılırdı. Ve Nihat Erim hükümetinde
“reformculuğu”, ABD’den ithal edilerek başbakan
yardımcılığına getirilen Attila Karaosmanoğlu
tescil ediyordu. Devlet Planlama Teşkilâtı’nın
kurucularından olan Karaosmanoğlu kamuoyunda
ilerici bir iktisatçı olarak biliniyordu. Bu “vitrin
süsleme” çabalarının göstermelik niteliği hızla ortaya
çıktı. 12 Mart rejiminin baskıcı dozu artınca hükümete
“beyin takımı” olarak girmiş 12 bakan istifa etti. Yine
de, bu “vitrin” girişimi göstermektedir ki, 1971-1972
koşulları, sermayenin toplum üzerindeki sınırsız
tahakkümünü kalıcı hale getirmek için elverişli değildi.
12 Mart rejiminin kalıcı izler bırakamamış
olmasının ikinci nedeni, bana göre, CHP’nin
gösterdiği demokratik direnmedir. 12 Mart darbesinin
TBMM dağıtılmadan, sadece hükümeti istifaya
zorlayarak gerçekleştiğini ve sonraki iki yıl boyunca
7
Kenan Evren ve 12 Eylül Anayasacılığı*
Dr. Murat Sevinç
A.Ü. SBF
tarihinde, Şimdi anladınız mı o yüzde 92’yi başlıklı bir
yazı kaleme almıştı. İçerikten uzun uzadıya söz edecek
değilim. Başlığından da anlaşılabileceği gibi makale
1982 Anayasası için yapılan halkoylamasıyla ilgili ve
burada değinilmesinin nedeni, yazarın konuya ilişkin
görüşlerinin ve dile getirme biçiminin toplumun
azımsanmayacak bir kesimine hitap ediyor olması.
Yazar, Anayasa için kullanılan evet oylarının bilinçli
ve istenerek verilmiş oylar olduğunu savunabilmek
için önce uzun bir girizgâh yapma gereksinimi
duymuştu. 1980 askeri darbesinin lideri Kenan Evren,
Ankara’da pahalıca bir lokantada yemek yerken
görülmüş ve kendi sözcükleriyle bu, sakin ve rahat
yenen bir yemekmiş. Ardından şu soruyu sormuştu
Özkök: darbe yapmış askeri bir komutan, demokratik
bir ülkede nasıl olur da böyle bir destek alır? Yani
Evren’in bir lokantada yemek yiyebilmesini, onun
kamuoyundan aldığı destekle gerekçelendirmiş. Tabii
sorunun yanıtını aramaya, adetten olduğu üzere önce
Türk aydınının bunu anlamadığı anlasa da inkâr
ettiği saptamasıyla başlayıp o dönemde darbenin nasıl
da istenen bir durum olduğunu kanıtlayabilmek için
iki sinema filmine, Babam ve Oğlum ile Eve Dönüş’e
değinerek, iki filmin ilk hafta seyirci oranlarını
karşılaştırıyor. Merakın nedeni belli: daha insani olan
Babam ve Oğlumun gişe başarısı, bağnaz bir 12 Eylül
düşmanlığı üzerine inşa edilen diğer filmden daha
büyük olursa, Evren’in rahat yemek yiyebilmesinin
nedeni olduğu varsayılan vatandaş onayını bir kez
daha kanıtlamış olacak.
2009 Eylülü’nde Türkiye hâlâ 29 yıl önce
yaşananlarla hesaplaşıyor; daha doğrusu kör topal
da olsa hesaplaşmayı deniyor. 12 Eylül 1980’den
bugüne Dünya’da ve bu memlekette çok şey değişti.
Giderek yaygınlaşan sermayenin yapısı, sosyal
katmanlar arasındaki denge, bürokrasi, TSK, TSK ile
siviller arasındaki ilişkinin niteliği, sendikalar, siyasal
partiler, sivil toplum vs., kısaca yurttaş ile devlet
arasındaki ilişkinin kurulduğu, siyasal alana dair her
birine burada değinilmesi olanaksız tüm unsurlarda
olumlu ya da olumsuz bir değişim yaşandı. Ancak
her şeyin farklılaştığı, 20 yıl önce akla gelmesi dahi
güç olan konuların konuşulmaya başlandığı ve yıkıcı
kamplaşmaların yaşandığı ülkede Anayasa’nın bazı
maddelerine hiç dokunulmadı. Gerçi 1995’ten sonra
Anayasa’nın yaklaşık üçte biri değişti ve artık 27
yıl önceki kadar berbat bir Anayasamız yok ama 12
Eylül rejiminin son çeyrek yüzyılın üzerine kara bir
bulut gibi çökmesini sağlayan bir kısım maddeler
yerli yerinde duruyor. Örneğin sendikal haklarda
hemen hiçbir ilerleme sağlanmadı, milletvekili
dokunulmazlığı sınırlanmadı, yargı bağımsızlık ve
yansızlığını sağlayacak düzenlemelerden kaçınıldı,
bazı idari nitelikte kararlara karşı yargı yoluna
başvurmanın önündeki engeller ve temel haklara
ilişkin bir kısım antidemokratik sınırlamalar
kaldırılmadı vs. Yani Evren ve arkadaşlarının
Anayasa üzerindeki gölgesi halen görünür halde. İşte
değiştirilmeyen bu düzenlemelerden herhalde yeri
en sağlam olanı, darbecilerin ve o dönemde hukuk
yapısının yaratılmasına katkıda bulanan diğerlerinin
yargılanmasını önleyen geçici hüküm.
En çok satan ulusal gazetelerden birinin, çok
okunan yazarlarından olan E. Özkök 14.11.2006
Adı geçen ve ikisi de başarılı filmlerin olası
gişe rakamlarından, 20 küsur yıl sonra darbeye yurttaş
desteğine ilişkin böylesi kestirimlerde bulunmak için
8
‘Özkök’ olunması gerektiği sır değil. Makalede başka
pırıltılı saptamalar da var ancak son bir alıntı ve kısa
bir yanıtla yetinmek istiyorum: Namuslu bir insan
12 Eylül’ün tarihini yazacaksa, buna 11 Eylül’den
başlamalı. Buna katılmamak olanaksız, zaten herhangi
bir olayın incelenmesi gerçekleştiği günden başlamaz.
Bu kural 12 Eylül için de geçerli. 12 Eylül’ün
nedenleri, 1960 ve 70’lerin siyasal hareketleri, 12 Mart
ve ardından gerçekleştirilen Anayasa değişikliklerinin
ve darbeden bir süre önce alınan 24 Ocak kararlarının
içeriği bilinmeden anlaşılamaz. Ayrıca bugüne dek,
herhangi bir sol görüşlünün 11 Eylül’de Türkiye’de
her şey güllük gülistanlıktı dediğine de tanık olmadım.
Bu aydınların Yazarın tabiriyle darbe yapanları
sevmediği ise doğrudur. Ancak herhalde yadırganacak
olan bu değil de, bazılarının neden darbe yapana bu
denli sempati duyduğu olmalı. 12 Eylül darbesinin
halkın genelinde bir ferahlama duygusu yarattığı,
darbecilere sempati duyulduğu da doğru. Aksi yöndeki
hiçbir sav Anayasa’ya verilen ‘evet’ oylarının oranını
açıklayamaz. Ancak, neredeyse darbeye ve darbeciye
övgü anlamına gelen yazılar, olsa olsa o dönem
gerçeklerinin anayasa hazırlanırken, tanıtılırken,
oylanırken ve sonrasında yaşanan hukuk trajedisinin
üstünü ötmeye hizmet eder. Bir de genç kuşakların
Evren’i Marmaris’te yaşayan ve resim yapan bir yaşlı
olarak tanıyıp hatırlamasına. Benzeri sonuçlara yol
açacak her girişim, kestirmesen söyleyelim, vicdan
ve ahlâk sorunu.
kaynaklardan bulunabileceği için burada yer
verilmeyecek. Ancak darbenin niyetini belli etmesi
açısından, 15 Eylül’de yayınlanan 16 sayılı bildiri
ile ‘yürürlükteki ekonomik programın sürdürüleceği’
bildirildiğini hatırlatmakta yarar var. Adı geçen
bildiriyle Demirel hükümetinin (Turgut Özal’ın büyük
katkılarıyla) aldığı ünlü 24 Ocak kararları sürekli hale
getirilmiştir. Bu dönemde, hükümet ve parlamento
dağıtılmış, dokunulmazlıklar kaldırılmış, sıkıyönetim
ilan edilmiş, askeri mahkemeler kurulmuştur.
27.10.1980’de Anayasa Düzeni Hakkında
Kanun kabul edilmiş ve altıncı madde ile 1961
Anayasasına aykırı olan MGK işlemlerinin ‘anayasa
değişikliği’ olarak yürürlüğe gireceği ilan edilmiştir.
Yani Anayasa (1961) sıradan karar ve işlemlerle
değiştirilmiştir. Bu durum, darbecilerin her şeyi
hukukuna uydurma isteklerinin ne denli akıl ve
hukuk dışı sonuçlar verebildiğinin de güzel bir örneği.
Anayasayı hazırlayacak olan iki kanatlı (MGK ve DM)
Kurucu Meclis 29.6.1981’de kurulmuş ve Ekim’de
çalışmaya başlamıştır. Yani darbeciler işlerini pek
aceleye getirmemiştir. DM (Danışma Meclisi)’nin
160 üyesi de MGK yani beş general tarafından
seçilmiştir. Meclis’te son söz her zaman MGK’nindir.
16.10.1981’de bütün partiler kapatılmıştır. Partilere
ilişkin her türlü görüş bildirilmesi dahi yasaklanmıştır.
Orhan Aldıkaçtı başkanlığındaki Anayasa Komisyonu
(15 kişi) 1981 Kasım’ında çalışmalara başlamış
ve tasarı Ağustos 1982’de DM Genel Kurulu’nda
görüşülmeye başlanılmıştır. Komisyon çalışmaları
kapalı olduğundan hazırlanan metin bilinememiş, 5
Ağustos’ta yeni bir karar alan MGK siyasal partilerin
yöneticileri dışındaki üyeleri ve basın, üniversite
gibi kuruluşlarla sınırlı kalmak kaydıyla tartışmayı
serbest bırakmıştır. Ancak şu ‘eğlenceli’ ifadeyle: “…
münhasıran Anayasa taslağının geliştirilmesi maksadı
içinde kalınacak, Anayasa’nın halkoylamasında, halkın
vereceği reyin nasıl olması gerekeceği hususunda etki
yapacak herhangi bir telkinde bulunulmayacak…”
Tasarı 23.9.1982’de DM 18.10.1982’de ise çoğunda
gerekçesini açıklama gereksinimi dahi duymadıkları
değişikler yapan MGK tarafından kabul edilmiştir.
21.10.1982’de çıkan kararla, Anayasa’nın
devlet adına tanıtılması görevi resmen MGK Başkanına
yani K. Evren’e verilmiştir. Tahmin edilebileceği
gibi konuşmaların eleştirilmesi de yasaklanmıştır.
Anayasa 7.11.1982’de oylanmış ve seçmenlerin
%91.27’sinin katıldığı seçimde Anayasaya %91.37
evet 8.63 hayır oyu çıkmıştır. MGK, bu tarihten
6.11.1983’e dek Meclis yetkilerini kullanmaya
devam etmiş; seçimlere katılacak adaylar ve partiler
için kendisine veto hakkı tanımıştır. Dolayısıyla
Peki %90’ın üzerinde oy alan 12 Eylül
Anayasası nasıl hazırlandı ve Evren’in Ankara’nın
bir lokantasında bu kadar rahat yemek yiyebilmesinin
hukuksal gerekçesi nedir?
12 Eylül darbesinden sonra, üç dilime
ayrılabilecek bir ara dönem yaşanmıştır. 12
Eylül 1980’den, Danışma Meclisi’nin toplandığı
23.10.1983’e; bu tarihten Anayasa’nın kabul edildiği
7.11.1982’ye ve 7.11.1982’den yeni Meclis toplanıp
Başkanlık Divanı’nın oluşturulduğu 6.12.1983’e dek
uzanan dönem. Tüm bu süreçte güç, son söz, hiç
tartışmasız MGK (Milli güvenlik Konseyi)’nin yani
beş generalin elindedir. MGK Başkanı Kenen Evren
(Özkök’ün Kenan Paşa’sı) o gün radyo ve TV’de
bir konuşma yapmış, bu konuşma aynı gün Resmi
Gazete’de yayımlanmış ve 45-50 gün sonra kabul
edilen Anayasa Düzeni Hakkında Kanun ile anayasal
nitelik kazanmıştır. Evren özetle devleti, millete
karşı nasıl koruyup kollayacaklarını anlatmıştır.
Konsey, 25.9.1980’de bir İçtüzük yaparak, TBMM’ye
ait yetkileri MGK’ye devretmiştir. Bu dönemde
yayınlanan çok sayıda bildiri ve alınan karar çeşitli
9
seçimlere sakıncasız görülenler katılabilmiştir. 6
Aralık’ta MGK ve DM’nin varlıkları son bulurken
Evren de Anayasa’nın halkoylamasında kabulüyle
Cumhurbaşkanı olmuştur. Kuşkusuz MGK’nin etkisi,
Cumhurbaşkanı Konseyi, özel veto düzenlemesi,
siyaset yasakları ve yasaklanan siyasetçiler vs. gibi
yöntemlerle uzun süre devam etmiştir. Evren’in
etkisini, gücünü daha iyi anlatabilmek için şu örnek
yerinde olabilir: Kenan Evren, yukarıda anlatılmaya
çalışılan dönemler göz önünde bulundurulduğunda,
1983 yılının Temmuz ayına dek MGK Başkanlığı,
Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığını
görevlerini aynı anda yerine getirmişti ki tarihimizde
bir ilkti.
12 Eylül rejiminin sorumlularını korumaya yönelik
bu maddenin yalnızca adı geçicidir. Düzenlemenin, o
dönemde çıkarılan ve yıllarca anayasaya aykırılıkları
ileri sürülemeyen yüzlerce yasayı koruma altına alan
üçüncü fıkrası 2001 yılında yürürlükten kaldırılmıştı.
Ancak sorumluları güvence altına alan birinci fıkra
halen yürürlükte. Buna göre: “12 Eylül 1980 tarihinden,
ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet
Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek
süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına
kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Millî Güvenlik Konseyinin,
bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485
sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma
Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında
cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu
maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.”
Görüldüğü gibi, 1982 Anayasası’nın
hazırlanış ve kabul ediliş sürecindeki hiçbir
uygulama, demokratik anayasa yapıcılığı kurallarıyla
bağdaşmaz. Bu süreçte, göreli de olsa serbest faaliyette
bulunan partilerden, sivil toplumdan, kamuoyunun
sağlıklı bilgilendirilmesi amacından, sınırlı da olsa
demokratik yöntemlerle oluşturulan meclislerden
eser yoktur. Oysa sürekli karşılaştırıldığı 27 Mayıs’ın
darbecileri anayasanın hazırlanmasını sağlarken
her düzeyde toplum kesiminin katılımını (kuşkusuz
çok sınırlı da olsa) sağlamaya çalışmışlardı. Tabii
hiç kuşkusuz ikisi de askeri darbe ve demokratik
bir bakış açısıyla olumlanması mümkün olmamalı,
ancak iki dönem arasında yöntem ve ortaya çıkan
ürün açısından özdeşlik kurmak da hata ve insafsızlık
olur. Sözün özü, 12 Eylül’ün ardından beş general,
canlarının istediğini yapmış, üstelik seçimin plebisiter
niteliği nedeniyle (Anayasa kabul edildiğinde
Evren’in de Cumhurbaşkanı seçilmiş sayılması) evet
oylarının Evren’e mi yoksa Anayasaya mı verildiği de
anlaşılamamıştır.
Anayasa’nın kabul edildiği günden bugüne, 27
yıldır, Özkök’ün darbe sevmezler olarak adlandırdığı
kişiler tarafından kaldırılması gerektiği sıkça dile
getirilen bu hüküm ne yazık ki yürürlükte. Bugüne
dek hiçbir hükümet, hiçbir meclis çoğunluğu utanç
verici bu düzenlemeyi kaldırmayı göze alamadı.
Dillerinden demokrasiyi, hukuk devletini düşürmeyen
ikiyüzlü iktidarların hiçbiri bu zırhı delme onurunu
yaşayamadı. Sorumlular yaşadığı sürece bir değişiklik
beklemek de safdillik olur.
Dolayısıyla K. Evren’in Ege koylarında
konforlu bir yaşam sürebilmesinin, Ankara
lokantalarını onurlandırabilmesinin, hâlâ toplumun
bir kesiminin, köşe yazarlarının iltifatına mazhar
olup hasta odasında kuvvet komutanları tarafından
ibret verici bir özgüvenle ziyaret edilebilmesinin
tek hukuksal nedeni, üçte biri değiştirilmiş olmasına
karşın yenisi yapılıp tümden yürürlükten kaldırılması
tartışılan Anayasa’nın kendisidir. Bir de Anayasa’nın
söz konusu fıkrasını değiştirmeye cesaret edemeyen
(ya da bunu istemeyen) parlamento çoğunlukları. 12
Eylül’ün sorumluları, o hukuk düzenini yaratanlar
ve ülkenin siyasal haritasını her anlamda değiştiren
ve tabii pek çok insanî trajediye neden olanlar
yargılanmadan yeni ve daha sağlıklı bir demokratik
sisteme kavuşulabileceğini düşünmek güç. 12 Eylül
ve darbecilerden söz ederken, bu gerçekler hiç
yokmuş gibi davranabilmeye neden olan ruh halinin
anlaşılabilmesi ise bu satırların yazarının değil, başka
alanlardaki uzmanların işi.
İşte bu nedenlerle, 1982 Anayasası için yapılan
halkoylamasında yaklaşık %92 evet oyu, sadece
zarflar şeffaf olduğu ya da askerler sandıkların başında
beklediği için verilmemişti. Oy oranında, halkın
siyasetçilere güvensizliğinin, şiddet olaylarından
duyulan endişe ve korkunun ve hiç kuşkusuz yukarıda
anlatılan anayasa yapım sürecini belirleyen askeri
rejim uygulamalarının payı var. Bunlar görmezden
gelinerek yapılan yorumların sadece cehaletten ya
da unutkanlıktan kaynaklanmadığını düşünmek ise
herhalde kötü niyet olarak kabul edilmemeli.
Gelelim Kenan Evren’in yaşadığı konforun
* Bu yazı, yaklaşık üç yıl önce Birikim’in
gerekçesine. Kestirmeden söylersek; siyasal ve
internet nüshasında yayınlanan yazımın güncellenip
toplumsal nedenleri bir yana, Evren’in bugün herhangi
değiştirilmiş halidir.
bir lokantada ‘rahatça’ yemek yiyebilmesinin tek
hukuki nedeni Anayasa’nın Geçici 15. maddesidir.
10
ADIYAMAN ‘DAN NİÇİN VOLEYBOLCU ÇIKMADI?
sezgileri ve savunma refleksleri yapsalar iyi olacağını
haykırmaya başlamıştı bile...
“Diğerinden önce davranmak kurnazlığı” da işin içine
girince süratle boş ve iyi yerler kapışıldı...
Yapısında dinsel motiflerin etkin olduğu insanlar,
o güne kadar tanrılarıyla baş başa yaşarken “Allahın
sopası olmak” gibi bir misyonla donanmak gerektiğini
hissettiler. Çoğu şeyi anlaşılmasa da Ülkücülük hazır
bekliyordu. Ama bu yapıda olup kürt kökenli olanlar
bu çatıya giremeyince Akıncılık onlar için en salim
liman işlevi görmeye hazırdı...
Hepsi de namaz kılıp aynı tanrıya yakaran insanların
ırk farklılığından dolayı ayrı yerlerde ve dillerde
dua etmeleri neyse ama birbirleriyle çatışmalarına
muhtemelen tanrının bile aklı ermiyordu...
Gerçi açık olan bir şey vardı. Şehirli Müslümanlar
eskiden beri bu Kürtleri varlıklarına ve huzurlarına
bir tehdit gibi algılıyorlardı. Camide ön saflarda yer
vermemeleri bundandı. Bu protokol densizliğine
Kürtler de tevessül etmiyorlardı doğrusu.
Ayrılarak huzur buldular...
1970 li yılların toplumsal heyecanlarından bu kent de
payına düşeni almıştı.
Ama her olguyu küçük insanın kahredici
süzgeçlerinden geçirerek, kendilerine benzetme
potalarında eritip, kendi özgün kalıplarına dökerek
yapmışlardı bunu.
O önermelerin sahiplerini bile hayrete düşüren bir
ustalıkları vardı bu alanda.
Asırlık gelenekleri ve genlerine işlemiş pratiklikleriyle
tarihin her döneminde böyle yaptıkları sır değildi.
İlk dinlerini seçerken de böyleydiler istilaya uğrarken
de... Son dinlerini seçecekleri zamanda böyle
davranacaklarının tüm ipuçları günlük hayatlarında,
davranış kodlarında bol bol görülmekteydi...
70 li yılların saf belirleme “zorunlulukları” bu kentte
şaşılası bir mekaniklikte ve süratle gerçekleşti.
Toplumsal dönüşüm ve ilerleme sayılan şey aslında
kentin sosyal dokusunda belirleyici olan departmanlara
yeni ve ilginç etiketler koymaktan ibaretti.
Onlara kalsa böyle bir çaba gereksizdi ama güçlü
11
Genelde kentin dağlık yerlerinde yaşayan Alevilerin saf
belirlemesi daha kolay ve zahmetsiz oldu..
Bu “yezitlerin” olduğu her yer onlar için kerbelayı
çağrıştırınca, olmadıkları yerlerde meşreplerine uygun
yapılar aradılar, buldular da...
Dağ kökenli olanları, daha yırtıcı ve silahı bir dil
olarak gayet yalın, etkili kullanmayı önerenlere gittiler.
Aslında onlar kendilerini anlatıyorlardı. Asırlarca
miras aldıkları linquistik çağrışımlara biat etmeleri zor
olmadı.
Diğerleri daha halim selim yapılarda konuşlanmışlardı
ve aydınlıktan, ilerlemeden yana olmanın ağır bedelleri
gerektirmemesini diliyorlardı...
Bunun gibi ticaret erbabı ve büyük toprak sahipleri
tedbirli ve hakim yapılara intibak ederken her
kökenden yoksullar biraz itibar gördükleri ilk yerde
konakladılar..
İki şey hiç olmadı!
Önceden düşmanlıkları veya çekişmesi olanların
hiçbiri, kökeni ne olursa olsun, aynı yapılanmada
olmadılar.
Önceden dost, aşiret v.b. olanların ayrı yerlerde
olmaması da ikinci ihlal edilmeyen şeydi...
Vakit erişip de egemenler, kendi yarattıkları
bu yoğunlaşmanın artık amacını aşan işlevlere
bürünmesine bir dur demek gerektiğine karar verene
değin çok ocaklar söndü.. Çok yaşamlar talan edildi...
Her dönem de bitmekte olanı fark etmeyip, sürmekte
olana büyük bir imanla sarılan insanlar vardır. Tüm
zamanların kahramanları ve mağdurları onların
arasından çıkar. Onların dışında kalanlar, gelmekte
olana fikren ve fiziksel olarak çoktan hazırlanmışlardı.
Şaşmaz içgüdüleri birçok toplumbilimciye parende
attırırdı.
Ellerinde kovaları, yeni değirmenlere su taşımak için
sessizce bekliyorlardı...
Kahraman ve yürekli insanlar, dayanılmaz ve yoğun
işkencelerden sonra yıllarca ranzalarda, mahkemelerde,
koyu yoksulluklar ve yoksunluklar içinde, halklarının
buhar olan teveccühlerine hayret edip durdular...
Neylersiniz ki bu topraklar “hayret en yüce makamdır!”
diyen düşünürleri de yetiştirmek gibi bir özelliğe
sahipti...
Tarih hükmünü verene kadar, usandırıcı tekrarlarından
birinin yapı taşlarını daha örmekteydi.
sundu. Bütün diktatörler gibi “sükun ortamını”
taçlandırmaya karar verdi. Tarihteki benzerleri
futboldan çok yararlanmışlardı ama ne yazık,
Adıyaman’daki stadyumun zemini futbol oynamaya
elverişli değildi. Bunun üzerine içinde işkenceli
sorgular yapılan kapalı spor salonu hatırlandı.
Artık işkenceli sorgular için antik Perre Mağaraları
kullanılıyordu. Heyhat, spor salonunda futbol
oynanamazdı ama voleybol pekala olabilirdi. Emir tez
duyuldu. “Her kamu kurumu, esnaflar, mahalleler ve
okullar bir voleybol takımı oluşturmak zorundaydılar.
Bu takımlar eleme esasına göre bir turnuva yapacaklar
ve huzur ortamı dosta düşmana gösterilecekti.
Kentte korkuyla karışık bir histeri dalgası yükseldi.
Artık herkes voleybolcuydu. Elemeler başladı. Bir
subay hakemlik ediyordu. Böyle bir otoritenin
varlığının sorgulanmaması gereken tek durum bu olsa
gerekti. Çünkü Adıyamanlıların voleybol adı altında
yaptıkları tek şey, top kendilerine gelince karşı tarafa
atıp kurtulmaktı. Subay düdük çaldığı zaman ne
yapmaları gerektiğini anlamaları epeyi zaman aldı.
Subay sözlü komut vererek durumu açıklıyordu.
Neticede iki takım finale kaldı. Final maçını bizzat
komutan ve yüksek zevat izleyecekti. Maç başladı
ama bir zaman sonra sabahlara değin bizzat katıldığı
işkenceli sorgulardan yorgun düşmüş olan komutan
uyumaya başladı.
Kimse uyandırmaya cesaret edemedi. Maç bitip,
alkışlar başlayınca komutan uyanıp sonucu sorduğunda
söylediler.
Komutan bir müddet ensesini kaşıyıp düşündükten
sonra, iki tarafın oyuncularını çağırıp buyruğunu verdi.
12 Eylül’e gelindi. “Ülkemizin en çok ihtiyaç duyduğu
milli birlik ve beraberlik” duygusu Adıyaman’da da
sağlandı! Bu milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında
zulmü bol bir sıkıyönetim komutanı engin katkılar
Sırrı Süreyya Önder
“Maçı başından itibaren yeniden oynayacaksınız ama
aynen tekrar edeceksiniz. Yani ilk karşılaşmada ne
yaptıysanız aynısı olacak!!!”
Size inanılmaz gelebilir ama Adıyamanlılar aynen
oynadılar.. Komutan sonucu beğenmedi. Kupayı
kazanan takıma değil gönlündeki takıma verdi. Hep
beraber istiklal marşı söylendi.
O günden sonra Adıyamanlılar hiç voleybol
oynamadılar. Devlet erkanı tarafından düzenlenen hiç
bir turnuvaya da itibar etmediler.
12
TÜRKİYE’DE YENİ BİR SİYASAL DÖNEM BAŞLARKEN
12 EYLÜL’E BUGÜNDEN BAKMAK
Yalçın Bürkev
12 Eylül (1980) dönemi, siyasal değerlendirmelerin büyük bölümünde idamlar, ölümler, işkenceler,
cezaevleri, baskılar ve mağduriyetlerle solun ezilmesi çerçevesinde ele alınır. Tarihindeki en canlı dönemini
yaşayan halk muhalefetinin bastırılmasını resmeden bu gerçekler, 12 Eylül’ün temel başarısına da işaret
eder. Ancak, günümüzde 12 Eylül daha derinlikli bir analize tabi tutulmalıdır. Zira gerek yaşanan dünya
ekonomik krizinin gerekse de ülkedeki siyasal gelişmelerin işaret ettiği üzere, bir dönemin sonunun geldiği
ve yeni bir dönemin başlamakta olduğu bugünlerde, 12 Eylül’ü 30 yıllık neoliberal dönemin bütünü
açısından ve bugüne ilişkin etkileri etrafında tarihsel süreklilik içinde değerlendirmek olanaklı olduğu
kadar anlamlı da olacaktır.
12 Eylül’ün siyasal etkileri esas olarak egemen blok ve sol/toplumsal muhalefet açısından olmak üzere iki
düzeyde ele alınmalıdır. Bu yazı daha çok egemen bloğa etkileri üzerine odaklanacaktır.
EGEMEN BLOK AÇISINDAN 12 EYLÜL’ÜN SİYASAL ETKİLERİ
Dünyada neoliberal dönemin başlangıcıyla çakışan 12 Eylül darbesi, Türkiye siyasal hayatına egemen
bloğun etkili bir müdahalesi olarak gündeme geldi ve yeni bir döneme ebelik etti. 12 Eylül siyasal,
ekonomik, sosyal ve jeostratejik alanlarda neoliberal yeni sömürgeciliğin yapısal olarak yerleştirilmesi
açısından tam anlamıyla düzenleyici bir rol oynadı.1
1
12 Eylül’ün düzenlediği temel alanlara kısaca değinecek olursak:
1) 1970’lerde Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri öncülüğünde halk muhalefetine karşı sürdürülen “iç savaş” politikalarının başarısızlığa uğraması karşısında, 12 Eylül darbesi Türkiye egemenlerinin yeni siyasal hamlesi olarak gündeme geldi. İç savaş eğiliminin tırmanmasından tedirginlik duyan orta sınıflar ve bu gerilimli atmosfer içinde yorgun düşen halk kesimlerinin desteğini alarak başlangıçta ezici bir baskı ortamının yanısıra psiko-politik bir hegemonya da tesis edebilen askeri darbe, süreç içinde tüm siyasal alan ve siyasal rejimi baştan aşağı yeniden yapılandırdı.
2) 12 Eylül 1983 sonrasında Özal’la belirginleşecek olan neoliberal politikaların önündeki (halk saflarından ve egemenler arasındaki çelişkilerden kaynaklanan) engelleri düzleyen bir rol oynadı ve neoliberal (özellikle de ekono-
13
12 Eylül darbesiyle solun, işçi sınıfı hareketinin ve halk muhalefetinin ezilmesiyle birlikte, egemenler
üzerindeki halkçı toplumsal/siyasal basınç çok zayıfladı ve 1980’lerden günümüze değin egemenlerin kendi
iç çelişkilerinin ön plana çıktığı bir siyasal düzlem oluştu. Oysa özellikle 1960-1980 döneminde, solun, işçi
sınıfı hareketinin gerek uluslararası gerekse de ülke içindeki basıncı, egemenler içindeki yarılmaların bir
bölümünü yükselen halk muhalefetiyle kaçınılmaz olarak etkileşime girmeye ve düzendışı kimi işlev ve
rollere doğru ittirmekteydi.2
12 Eylül’le başlayan ve 30 yıla yaklaşan neoliberal dönemde, halk muhalefetinin ezilmesiyle birlikte
üzerlerindeki halkçı basınçtan kurtulan egemenlerin kendi iç çatışmaları siyasal arenada ön plana geçti.
Egemenler arasındaki yarılmanın ve bu yarılmanın bugünlere liberalizm-ulusalcılık biçiminde yansıyan
tezahürlerinin doğumuna ebelik eden zemini, 12 Eylül oluşturdu. Bu nedenle 12 Eylül, gerek Özal
liberalizminin (sonrasında AKP liberalizminin) gerekse de askeri bürokrasinin liberal kanada karşı direncinin
(sonrasında ulusalcılığın) mayalandığı siyasal ortamı oluşturdu ve besledi.
Neoliberal Dönemde Egemen Sınıflar Arasında Derin Yarılma ve 12 Eylül
1980’lerdeki uluslararası yeni işbölümüne bağlı olarak Türkiye’nin uluslararası kapitalizm ile
bütünleşmesini hedefleyen ve 24 Ocak (1980) kararlarıyla temelleri atılan neoliberalizm, 12 Eylül’le birlikte
iktidar bloğundaki tüm unsurların sahiplendiği strateji oldu. Ancak neoliberalizm sadece ekonomik boyuttan
ibaret değildi. Aynı zamanda politik ve jeopolitik boyutlarıyla birlikte amacına ulaşabilecek bir stratejiydi.
Neoliberal politikalar, rejimin yeniden yapılandırılması doğrultusundaki (“ademi merkeziyetçilik”, “devletin
küçültülmesi”, “laiklik ve üniter devlet anlayışlarının yeniden ele alınması” tartışmaları çerçevesinde)
politik düzenlemeler ile Ortadoğu bağlamı içinde (özellikle Kürt sorunu çerçevesinde) gelişen jeopolitik
atakları beraberinde getirdi. Özal döneminde “İkinci Cumhuriyet” etrafında yapılan bu tartışmalar rejimin
restorasyonu/dönüşümü çerçevesinde ele alındı. Bu nedenle de iktidar bloğu içinde Cumhuriyet tarihinin
en derin yarılmalarına neden oldu. “İkinci Cumhuriyetçi” tezler o dönemde MGK Genel Sekreteri ve
Genelkurmay başkanı olan Orgeneral Necdet Üruğ’un önderliğindeki askeri bürokrasinin direnişiyle
karşılaştı. Özal ile Necdet Üruğ’un başlarını çektikleri kamplar arasında başlayan çatışma popüler olarak
“asker-sivil çatışması” şeklinde adlandırıldı. Özellikle 1990’ların başlarında ABD’nin Irak’a yönelik
Birinci Körfez Savaşı ve sonrasında iyice tırmanan bu gerilim, liberal kanadın tasfiyesiyle sonuçlandı.
Cumhurbaşkanı Özal ile Orgeneral Eşref Bitlis’in peşpeşe şaibeli ölümleri ve JİTEM kurucusu Cem
Ersever’in öldürülmesi birinci liberal dalgayı sürükleyen aktörlerin etkisinin kırılmasının/tasfiyesinin
simgeleriydi ve bu süreç 1990’lı yıllarda biçimlenerek iktidarı etkisi altına alan ulusalcılığın önünün
açılmasıyla sonuçlandı.
12 Mart’ta ordu içindeki yurtsever unsurları tasfiye eden ve Türk-İslam sentezi fikriyatını benimseyerek
1970’li yıllardaki iç savaş doğrultusundaki gelişmelerin bastırılması üzerinden inisiyatif elde eden askeri
bürokrasi, 12 Eylül sonrasında Türkiye egemenlerinin ana siyasal inisiyatif odağı oldu. 1990’lı yıllarda da
Kürt isyanının bastırılması üzerinden politik inisiyatif alanını arttırarak sürdürdü. Bu süreçte ABD, Birinci
Körfez Savaşı sonrasında Irak eksenli bir Kürt devleti oluşumu arayışına başlamıştı. 1990’ların sonlarına
doğru ise ABD’de geliştirilen “ılımlı İslam” projesi, askeri bürokrasinin tutumunda yeni bir durum ortaya
çıkardı. Bu iki olgu, güçlü bir tehdit algısı yaratarak askeri bürokrasinin neoliberal küreselleşmeye karşı
mik) politikaların egemenlerin ortak kabulü haline gelmesinin önünü açtı
3) 12 Eylül’de yaratılan baskı ortamı eşliğinde uygulamaya sokulan ekonomik politikalar aynı zamanda karmaşık ve
derin sosyal etkilere yol açtı. Bunların başında, 1980 sonrası tüm sürece yayılacak olan Türkiye’nin en sistematik
yoksullaştırma, mülksüzleştirme ve (kapsamlı göçün eşlik ettiği) büyük bir proleterleştirme dalgası geldi.
4) Uluslararası jeopolitik etkileri açısından ise, İran Devrimi (1979) ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgalinin (1980)
ardından gündeme gelen 12 Eylül darbesi, ABD’nin Ortadoğu’da zayıflayan nüfuz alanının tahkim edilmesindeki en
kritik hamle işlevini gördü.
2
Kendi dönemlerinde dünyadaki (1960’ların Arap BAAS rejimleri veya 1970’ler Şili’sindeki Allende iktidarı gibi) benzer örneklerle kıyaslandığında çok daha düzeniçi pozisyonlara sahip olmalarına
rağmen,1960’larda (cuntacı bir akım olarak boy veren) Kemalist yurtseverliğin ve 1970’lerde sosyal demokrat halkçılığın sınırlarının o dönemde yükselen halk muhalefetinin etkisiyle yer yer düzendışı rollere zorlandığını söylemek abartı olmayacaktır.
14
ideolojik pozisyonunda önemli bir değişime yol açtı. Osmanlı’dan bu yana ideoloji ile son derece pragmatik
bir bağ kurmaya alışık bir devlet geleneğinden gelen askeri bürokrasi içinde hızla ulusalcılık ana ideolojik
damar haline geldi. Bu süreçte askeri bürokrasi, “bölünme ve şeriat” tehdidi temelinde inisiyatif almaya
yöneldi. 28 Şubat sürecinde bu tehdit algısı işlevsel oldu. Ancak emperyalist projeyle yaşanan sistematik
uyumsuzluk ve savunmacı pozisyon ulusalcılığın boşluk noktalarıydı. Oysa aynı süreçte Türkiye’nin
küreselleşme politikalarıyla siyasal entegrasyonu AB projesi çerçevesinde sağlanmaktaydı ve ulusalcılığın
yarattığı sorunlar bu proje için ayakbağı oluşturmaya başlamıştı. Bu durum, uluslararası bağımlılığı/
bağlantıları çok güçlü olan geleneksel sermaye ile ulusalcılığa yönelen askeri bürokrasinin arasının
açılmasına neden oldu. 2000’li yılların başlarında sermaye cephesi neredeyse bir bütün halinde AKP’yi
destekledi. Genelkurmay’da yalnız kalan ulusalcılar ise ordunun komuta kademelerinden aşama aşama
tasfiye edildiler.
Neoliberalizmin politik ve jeopolitik sonuçları etrafında egemenler arasında oluşan bu yarılma ve ortaya
çıkan (sonradan ulusalcılığı doğuran) askeri ve kısmen sivil bürokrasi içindeki direnç, neoliberalizmin
politik/jeopolitik unsurlarının Özal döneminde olgunlaşmasını engelleyerek, AKP iktidarına (2002)
uzamasına yol açan bir “gecikmeye” neden oldu. 1990’lı yıllar merkez partilerinin erimesi ve 28 Şubat gibi
postmodern darbelerle İslamcılığın aşırılıklarının törpülenerek siyasal İslamın liberalizasyonu çerçevesinde
gelişti. Bu gelişmeler sonrasında hızla “imal edilen” AKP iktidara oturtuldu. Özal’ın başlattığı ama ölümüyle
kesintiye uğrayan dönüşüm süreci AKP döneminde hızlanarak devam etti. Askeri ve sivil bürokrasi
içindeki geleneksel direnç merkezleri kırıldı ve Ergenekon operasyonları çerçevesinde tasfiye edildi. Ancak
neoliberalizmin gerektirdiği politik ve jeopolitik sonuçları hızla elde etmeye yönelen AKP (Ergenekon
operasyonlarında simgeleşen koçbaşı darbelerinin ön açmasıyla) rejimin restorasyonunu gerçekleştirdi.
Bağımlılık ilişkilerini derinleştiren bu restorasyon süreci rejimin “laiklik ve üniter devlet” parametrelerinin
değişimi etrafında biçimlendi.3 Böylelikle 12 Eylül’le başlayan ve Özal’la derinleşerek sürdürülen “misyon”,
AKP ile tamamlanmış oldu.
Sermaye Cephesinde Yarılma ve 12 Eylül
Neoliberalizmin “uzun 30 yılı” sermaye cephesinde de büyük bir değişim yarattı. Türkiye’nin
kapitalistleşme tarihinde önemli bir dönemeç oluşturdu. “İlkel birikim” özellikleri ağır basan bu süreçte
uluslararası sermayeye bağımlılık muazzam ölçülerde arttı. Tekelleşme süreci olağanüstü hızlandı. Ama aynı
zamanda sermaye içinde de önemli bir el değiştirme süreci yaşandı. Özellikle İslamcılığın yükselmesine
paralel olarak yerel yönetimlerde ve bakanlıklarda İslami sermaye iktidarda olmanın avantajlarını arkasına
aldı. Toplam sermaye yatırımları içinde yerel yönetimlerin payının çok hızlı bir ivmeyle artması, bakanlık
yatırımlarının önemli ölçüde politik kıstaslara göre dağıtılması, İslami sermaye birikimini destekledi.
Bunların yanısıra İslami sermaye, Türkiye’nin uluslararası meta üretim zincirlerine ihracat eksenli fason
üretim üzerinden eklemlenmesinde de önemli rol oynadı. Anadolu’da Denizli, Kayseri, Konya, G.Antep
gibi ucuz emek gücüne dayalı, ihracata dönük fason üretim havzaları oluştu ve İslami sermaye bu havzaların
egemeni oldu.
Geleneksel tekelci sermaye ise elindeki büyük sermaye birikimi sayesinde, büyük kamu özelleştirmelerinde
uluslararası sermaye grupları ile ortaklık kurarak aslan payını almayı başardı. Ancak bu durum geleneksel
tekelci sermaye içindeki (Sabancı grubu gibi) bir bölüm eski aktörün irtifa kaybetmesinin önüne geçemedi.
Bunun yanısıra geleneksel sermayenin bir bölümünün de AKP ile uyumlu hareket etmeye özen gösterdiği
(Doğuş grubu gibi) görülüyor. Bu gelişme geleneksel sermayenin öz örgütü olan TÜSİAD’da iç gerilimlere
neden oluyor. Bu arada İslami sermaye yayılma ivmesini giderek artırıyor ve birçok sermaye örgütü ile
sanayi ve ticaret odalarında daha etkin pozisyonlar elde ediyor.
Emperyalizme bağımlılığı şiar edinerek neoliberal politikalara uyarlanan ve ilk yıllarda Özal misyonunun
devamcısı olarak değerlendirdiği AKP’yi destekleyen geleneksel tekelci sermaye bugün gelinen noktada
3
Parametrelerdeki bu değişim, laiklik ve üniter devlet anlayışından vazgeçildiği ya da bu sorun alanlarının çözüldüğü anlamına gelmiyor. Sorun alanlarının yeni bir düzlemde devam edeceği, muhafazakar bir
laisizm anlayışının benimsendiği ve Kürt sorununda asimilasyonu yegane politika olmaktan çıkartan yeni bir
üniter devlet modeli arayışına tekabül ediyor.
15
büyük bir düş kırıklığı yaşadı. Görülmektedir ki, siyasal alandaki muhafazakarlaşma/gericileşme sermaye
içinde de karşılığını bulmakta ve tekelci sermayenin bileşimini de bu doğrultuda değişime zorlamaktadır.
Merkez Parlamenter Siyasal Güçler ve 12 Eylül
12 Eylül düzenin merkezinde yer alan parlamenter siyasal güçlerin kompozisyonunda da önemli değişimler
yarattı. 12 Eylül döneminde merkez siyasal partilerin kapatılması ve liderlerine siyasi yasak getirilmesi, bu
partilerde zaten büyük bir siyasal/örgütsel dağınıklık yaratmıştı. Bu durum, başta ANAP, DYP, SHP olmak
üzere, 1980-90’lardaki merkez siyasal güçleri/partileri neredeyse köksüzleştiren bir etkiye neden oldu. Bu
köksüzlük, neoliberalizmin yarattığı güçlü siyasal çürüme ve yozlaşma karşısında merkez siyasal güçleri
iyice dayanıksız hale getirdi. Buna bağlı olarak da merkezde yer alan laik-liberal siyasal güçler, neoliberal
programın gerektirdiği rejim restorasyonunu gerçekleştirecek kadrosal, örgütsel ve liderlik özelliklerini
önemli ölçüde yitirdiler. Zaten dünya örneklerinde de (özellikle yeni sömürge ülkelerde) neoliberal
programın tüm safhalarının aynı siyasal güçler tarafından gerçekleştirilmesi pek rastlanır bir durum değildir.
30 yıllık neoliberal programın uygulanma sürecini “yıkım” ve “yeniden inşa” aşamaları biçiminde tasnif
edebiliriz. 1980’lerde bizim gibi yeni sömürge ülkelerde (çeşitli L.Amerika, Asya, Afrika ülkelerinde
görüldüğü üzere) darbeleri takip eden dönemler, neoliberal programın ilk aşaması olan yıkım programlarıyla
karakterize oldu. Türkiye’de bu yıkım, 12 Eylül ve onun programatik devamı olan Özal döneminde hayata
geçirildi. Yıkım, bir kuralsızlaştırma süreciyle birlikte yaşandı.4 Darbe ortamının sağladığı baskı ve şiddet
atmosferi de, kontrolsüz bir biçimde işleyen yağma ve talan olanaklarını doğurdu. Bu kuralsızlaştırma,
yağma ve talan operasyonlarıyla beslenen siyasi kadrolar5 bir yandan ceplerini doldururlarken, diğer yandan
da toplum nezdindeki tüm itibarlarını kaybederek “yeniden inşa” aşamasının gerektirdiği atak yapabilme
özelliklerinden yoksun kaldılar. “Yeniden inşa” aşaması aynı zamanda iktidar bloğu içinde de bir değişimi
beraberinde getirdiği için, arkasına güçlü bir sosyal destek gerektirmekteydi. Bu durum ise eski, yıpranmış
siyasal güçlerin yerine siyasal arenaya yeni siyasal güçlerin sürülmesini zorunlu kılmaktaydı. Bu nedenle,
örneğin halk muhalefetinin güçlü olduğu ülkelerde, darbeler sonrası “apertura-demokrasiye geçiş” adı
altındaki neoliberal yeniden yapılanma süreçlerini genellikle soldan devşirilen siyasal güçler gerçekleştirdi.
Bunun dünyadaki tipik örnekleri Brezilya’da Lula (İşçi Partisi) ve G.Afrika’da Mandela (Afrika Ulusal
Kongresi) iktidarlarıdır.
Türkiye’de ise askeri bürokrasiden gelen direnç ve yıkım programının halk kitleleri arasında yarattığı
tepkiler (1989 Bahar eylemleri gibi) ANAP’ın 1989 ve 1991 seçim yenilgilerine yol açarak, Özal’ın saf
neoliberal programının özellikle politik ve jeopolitik boyutlarında bir “duraklamaya” neden oldu. 1990’larda
ANAP, DYP, SHP gibi merkez sağ-sol partiler arasında kurulan koalisyonlar ekonomide neoliberal gündemi
takip etmekle birlikte, neoliberalizmin yozlaştırıcı, çürütücü etkisiyle erimekten kurtulamadı. 1990’larda
iktidara gelen tüm merkez partilerin hızla erimeleri ve sandıktan silinerek çıkmaları bu yozlaşmanın siyasal
sahnedeki yansıması oldu. Bu tablo egemenlerin merkezde konumlandırabilecekleri yeni siyasal aktör
arayışlarını beraberinde getirdi.
Duvarların yıkıldığı ve 1990’ların popüler deyimiyle “yeni dünya düzeni” rüzgarının estiği koşullarda
Türkiye’de hızla yeşeren ve solda da “sol liberalizm” olarak beliren AB’cilik akımının rüyası, egemenlerin
yeniden yapılanma projesini kendileri üzerinden gerçekleştirmekti. Ancak 1990’ların ilk yarısında Kürt
hareketinin tırmanışının yarattığı gerilim ve bu gerilim üzerinden beliren ulusalcı/milliyetçi yükseliş,
sol liberal AB’cilik akımının da cılız bir güç olmaktan öteye geçmesini engelleyen ana faktör oldu. Kürt
hareketi ise 1999’a doğru yaşadığı iniş seyrine bağlı olarak liberal arayışların etkisine girerek, gecikmeli ve
kısa süreli bir AB’cilik hayaline kapıldı. Ancak “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” ve 2000’li yıllarda egemenler
neoliberal “yeniden inşa” aşamasını tamamlayacak Amerikancı bir liberal aktörü siyasal İslam’ın ana akımı
4
Özal’ın yasaların elvermediği her durumda fiili olarak icraatı gerçekleştirmesi ve “Anayasanın bir
defa delinmesiyle bir şey olmaz” veciz ifadesindeki tutumu, kuralsızlaştırmanın bizzat devletin en üst mercilerince uygulamanın esası haline getirildiğinin en açık örneğidir. 12 Eylül günlerindeki başta hak gaspları olmak üzere gerçekleştirilen tüm bu tür keyfilikler de aynı tablonun başka yüzleridir.
5
Özal’ın “Benim memurum işini bilir” ifadesi bu yozlaşmaya her kademede müsaade edildiğinin açık
kanıtıdır.
16
içinden devşirerek AKP’yi yaratmış ve Özal’ın gelişine benzer yöntemlerle iktidara taşımışlardı.
Bu süreçte sosyal demokrasinin gelişim mecrası da ilginç bir seyir izledi. 1980’lerde Ecevit’in ayrı saf
tutmasıyla birlikte kendi içinde bölünen sosyal demokrasi, siyasal arenada nispeten etkisiz ve siyasal çizgisi
belirsiz bir pozisyonda kaldı. Sosyal demokrasi içinde liberal eğilimler hep belli bir ölçüde varolmakla
beraber bunun sistematik ve güçlü bir savunusu ortaya çık(a)madı. Buna karşın 2000’lere doğru sosyal
demokrasi hızla ulusalcı bir çizgiye yöneldi. Bu durum, 1960’larda “ortanın solu”, 1970’lerde ise “sosyal
demokrasi” ile işçi hareketi ve solun basıncı sayesinde tanışmış olan Türkiye için anlaşılması pek de kolay
olmayan bir tablo yarattı. Ancak bu noktada biraz daha gerilere dönerek, Türkiye’de burjuva devrimciliğinin
köklerini esas olarak 20.yüzyıl başlarında İttihat Terakki’den aldığını hatırlamak gerekir. Ülkemizdeki
burjuva devrimciliğinin özgün karakteri, “dağılan imparatorluğu koruma ve bölünmesini engelleme” güdüsü
ile iç içe gelişmiş olmasıdır. Bağımsızlık mücadelesi ve yukardan aşağı tamamlanmamış bir burjuva devrimi
olarak tarihte yerini alan Cumhuriyetin bu atmosfer içinde biçimlendiğini unutmamak gerekir. Dolayısıyla
Cumhuriyetin kurucu partisi olan CHP’nin 2000’li yıllarda “devleti ve vatanı kurtarma” fikriyatına
meyletmesinin kökleri kendi tarihinde fazlasıyla mevcuttur. Her iki dönemin de (20. yüzyıl başları ve
21.yüzyıl başları) küreselleşme çağı olduğu ve emperyalistlerin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye
çalıştıkları dönemler olduğu da hatırda tutulmalıdır. İşte bu nesnel koşulların yanısıra, 12 Eylül’le birlikte
önemli bir öznel değişim de yaşandı: 1960-80 döneminde solun, işçi hareketinin yükselişinin yarattığı
basınç 12 Eylül sonrasında ortadan kalktı.6 Oysa metropol ülkelerde sosyal demokrasinin tarihsel kökleri
güçlü işçi hareketi geleneğinden gelmektedir ve neoliberal dönemde dahi bu köklerin etkileri şu ya da bu
ölçüde kendisini hissettirmiştir. İşçi sınıfı hareketinin sendikal ve siyasal geleneğinin oldukça yeni olduğu
ülkemizde ise burjuva ilericiliğinin özgün biçimlenişi, CHP’nin ilk tarihsel fırsatta “devleti kurtarma ve
vatanı böldürmeme” güdüsüyle yeniden kendi köklerine dönebilmesine olanak tanımıştır. Ancak bu kez
ilerici bir misyonla değil, “ulusalcılık” etrafında neoliberalizmin politik ve jeopolitik boyutlarına karşı
egemenlerin bir bölümünün reaksiyoner tutumu olarak tarih sahnesinde yer aldı ve yenildi.7
Özet olarak, neoliberalizmi ülkeye uyarlayarak, kontrollü bir “demokrasi” ve iki partili yepyeni bir
parlamenter sistem yaratma iddiasıyla yola çıkan ve düzenin geleneksel sermaye ve geleneksel siyasal
güçlerini tahkim etmeyi hedefleyen 12 Eylül’ün yarattığı sonuçlar, başta hedeflenenden oldukça farklı
oldu ve iktidar bloğunda derin bir yarılmaya yol açtı. Bu yarılmanın neticesinde iktidar bloğu açısından
Cumhuriyet tarihinin en büyük değişimlerinden birisi yaşanırken, yeni bir gericilik dönemi için ön açılmış
oldu.
Siyasal İslam’ın Yükselişi ve 12 Eylül
1980’li yılların başlarında, AP ve CHP gibi düzenin merkez siyasal akımlarını/partilerini kapatarak karşısına
alan askeri darbe, (12 Mart cuntacılarının başına geldiği gibi) bir başarısızlığa uğramamak ve toplumsal
tabanını güçlendirmek için İslami akımlarla ittifak içine girdi. Hatırlanacağı üzere, askeri cuntanın 1982
referandumunda, “evet” oyu vermeleri karşılığında çeşitli cemaat ve tarikatlarla anlaştığı bizzat kimi
generallerin anılarında dile getirilmiştir. 12 Eylül döneminde sola, komünizme karşı ABD patentli “Yeşil
Kuşak” stratejisiyle hareket ederek imam hatip liselerini sistematik olarak yaygınlaştıran, kuran kurslarının,
tarikat yurtlarının ve cemaat evlerinin pıtrak gibi açılmasını teşvik eden, din dersini zorunlu hale getiren
askeri yönetimin 1980’lerdeki bu pragmatik ittifakı, Özal dönemiyle birlikte pekişti. İslamcılar ön plana
6
Solun ve işçi hareketinin bu etkisizleşme sürecini ortaya çıkartan ana faktörler şöyle sıralanabilir:
Devrimci hareketlerin 12 Eylül yenilgisi, solda yaşanan ahlaki ve moral çöküntü, reel sosyalist bloğun çöküşüne bağlı olarak sınıf hareketinin köklü bir yeniden oluşum sürecine girmesi, neoliberalizmin etkilerinin
ve çağın ruhunun çok gecikmeli kavranması ve köktenci alternatif politikalar oluşturulamaması, işçi hareketinin gelenekselin dışına çıkamayarak etkisizleşmesi, özgüven kaybı nedeniyle önceleri liberalizmden sonraları ulusalcılıktan etkilenme, 1960-80 döneminde solla birlikte hareket ederek ortak bir sosyal zemin oluşturan Kürtlerle senkronize bir mücadele zeminin ortadan kalkması, Kürtlerin, Alevilerin zamanla liberal etkiler
altında kimlik politikalarını esas almaları vb.
7
CHP’nin çeşitli açılım arayışlarını da yeni döneme ayak uydurma çabaları olarak değerlendirmek
gerekir.
17
çıkma gereği duymaksızın çeşitli kanallardan yayılmalarını sürdürdüler.8 1980’li yıllarda sosyalizmin
gerilemesi ve İran devriminin etkisiyle prestiji yükselmeye başlayan İslamcı akıma verilen bu destekler,
1990’ların ortalarından itibaren İslamcı partilerin iktidara aday hale gelmelerine adeta davetiye çıkaran
bir rol oynadı. 1997’deki Refahyol Hükümeti neoliberal dönemin ilk İslamcı hükümeti oldu. Ancak Milli
Görüş geleneğinin neoliberal programa yeterince uygun olmadığı bu süreçte görüldü. Ve AKP, uluslararası
sermayenin neoliberal programının “yeniden inşa” aşamasını sürdürecek yeni bir aktör arayışının ürünü
olarak gündeme geldi.
Egemenlerin tüm merkez partilerinin yozlaşarak çözüldüğü 2000 başlarında, 28 Şubat döneminde (RP
nezdinde) “tornadan geçirilerek” ılımlılaştırılan ve liberalleştirilen İslamcı akım içinden imal edilen düzenin
yeni merkez sağ partisi AKP oldu. AKP yönetimindeki Türkiye, Malezya ile birlikte, ABD’nin “ılımlı İslam”
projesi açısından örnek modeli oluşturdu. Neoliberal stratejiyi hedeflenen tüm sonuçlarıyla birlikte yaşama
geçirmeye soyunan AKP, rejimin restorasyonunu gerçekleştirirken, 30 yıla yaklaşan bir dönemi kapatıp bir
diğerini açma çabası içine girdi.
Böylece, 12 Eylül darbecilerinin sola karşı basit bir manivela olarak görerek ittifak ilişkisi kurduğu siyasal
İslam, başlangıçta hesaba katılmayan bir zafer elde etti. Darbenin arkasındaki geleneksel egemen güçlerin
öngöremedikleri biçimde, onların tasfiyesini de beraberinde getiren yeni bir modeli (ılımlı İslam) başarıyla
uyguladı ve halen de uygulamakta.
SONUÇ YERİNE
12 Eylül darbesinin en önemli başarısı, solu, işçi hareketini ve halk muhalefetini bastırmak oldu. (Bu
baskıcılık sadece Kürt sorununda geri tepti.) Geleneksel egemen güçler açısından ise 12 Eylül yeni
bir siyasal rejim inşası ufkuyla yola çıktı ve bunu başardı. Ama önemli bir farkla: Bu inşa sürecine
başlangıçta katılan, destek veya onay veren egemen güçlerin önemli bir bölümü dönemin bittiği bugünlerde
başlangıçtaki konumlarını yitirmiş durumda. Kısacası 12 Eylül’le başlayan neoliberal dönem egemen blok
içinde kapsamlı bir değişim yaratarak mantıksal sonuçlarının büyük bir bölümüne ulaşmış oldu.
30 yıllık bu dönemin sonunda hem egemen bloğun bileşiminde bir değişim, hem de rejime ilişkin
neoliberal politikaların gerektirdiği bir dönüşüm ortaya çıktı. Daha önce de vurgulandığı gibi, bu dönüşüm
30 yıla yaklaşan bir zaman dilimine yayılarak, kayda değer bir “gecikmeyle” birlikte gerçekleşti.
Üstelik bu dönüşümün başarıldığı an, dünya ekonomik krizine denk geldi. Neoliberalizm dünyadaki
egemen politika konumunu kaybetmeye başladığı anda, Türkiye’de siyasal zafer kazandı. Bu nedenle,
doğmakta olan yeni rejim gerçekte uluslararası ve ulusal planda büyük kaotik basınçların ortaya çıktığı
bir düzleme, bir belirsizliğe gözlerini açıyor. Bu belirsizliğin yol açacağı yapısal sorunlar, gelecek
günlerdeki siyasal gelişmelerin biçimlenmesinde etkili olacaktır. Bu kırılganlığı yansıtan ilk sinyal 29
Mart seçimlerinde görüldü. Önümüzdeki süreçte siyasal arenaya bir çok yeni aktörün gireceğine ya da
varolan aktörlerin önemli bir değişim geçirmek zorunda kalacaklarına dair fazlasıyla belirti mevcut. Elbette
bu genel doğru geçtiğimiz 30 yılın zayıf aktörü durumundaki sol, işçi sınıfı hareketi ve halk muhalefeti
açısından da geçerlidir. Yeter ki bu dönemin dezavantajlarını avantaja çevirecek bir ataklık ve yaratıcılık
gösterilebilsin. 12 Eylül’le köktenci ve gerçek bir tarihsel hesaplaşma da ancak böylesi bir noktadan
gerçekleştirilebilecektir.
8
Örneğin, Fethullahçıların polis içindeki örgütlenmesi, ilk tohumlarının Korkut Özal’ın 1970’li yıllardaki İçişleri Bakanlığı döneminde atılmasıyla birlikte, asıl serpilmesini 1980’lerdeki Turgut Özal döneminde
gerçekleştirdi. Tarikat ve cemaat destekleri bu dönemde gerek Özal gerekse de askerler tarafından sürdürüldü.
18
11 Eylül Günü
Sarp BALCI
11 Eylül tarihi, 2001 yılında Dünya Ticaret
Merkezi’nin ikiz kulelerini yıkan saldırıyla
hafızalarımıza kazındı. Dünya siyasetinde bir dönüm
noktası kabul edilen bu tarih 1973 yılında da benzer
bir etkiye yol açmıştı.
Demokratik yolla iktidara gelerek Sovyet tarzı
olmayan bir sosyalizmi ülkesinde kurma iddiasındaki
Salvador Allende hükümeti 11 Eylül 1973 günü
Augusto Pinochet tarafından devrildi. 29 Haziran
1973’te Tank Darbesi (El Tanquetazo) olarak bilinen
darbe girişimini önlemeyi başaran Allende hükümeti,
bu girişimi etkisiz hale getiren genelkurmay başkanı
Carlos Prats’ın karıştığı bir skandal neticesinde yerine
atadığı genelkurmay başkanı Pinochet yönetimindeki
darbeye engel olamamıştı. Ancak ordunun, direnmesi
halinde, Başkanlık Sarayı’nı (La Moneda) bombalama
tehdidine rağmen seçimle geldiği başkanlık koltuğunu
bırakmayı reddetti. Ordunun yanıtı ise La Moneda’ya
operasyon düzenlemek oldu. Ordu kuvvetleri
karşısında çok sınırlı kalan direniş kolaylıkla kırıldı ve
operasyon Salvador Allende’nin ölümüyle sonuçlandı.
Darbenin ardından iktidara gelen askeri
diktatörlük binlerce kişiyi solcu olduğu yahut solcu
olduğuna dönük şüphe bulunduğu gerekçesiyle
gözaltına aldı, işkence etti, kaybolduğunu açıkladı.
İşin aslı, faili meçhul cinayetlerle yok etti. Darbeyle
1973’te başlayan bu dönem 1990 yılında askeri
rejimin sivil yönetime devredilmesiyle sona erdi.
Bir başka 11 Eylül Türkiye’de yaşayan bizler
için çok önemli. 12 Eylül 1980 askeri darbesi bu
sene 29. yılında. Aralarında Türkiye’nin de olduğu
pek çok ülkenin tarihinde, kırılma noktası olarak
değerlendirilebilecek dönemlerde, sivil-asker
ilişkilerinde yaşanan krizlerden bahsedilir. Bizim
tarihimizde böylesi krizler 1960’tan günümüze pek
sık yaşanmıştır ama 12 Eylül 1980 hepsinden öte
bir anlam taşıyor. 12 Eylül 1980 tarihi hafıza ve
hatıralarımıza mâl olmak yerine tüm canlılığıyla
kendini hissettiren bir tarihsel dönemeç Türkiye için.
Ama her tarihsel olay gibi, üzerine söz söyleyebilmek
için12 Eylül 1980’e giden süreci burada kısaca
hatırlatmakta yarar var.
I. Milliyetçi Cephe Hükümeti (MC) döneminde
gidilen 1977 genel seçimleri sonunda parlamento
kompozisyonu tek başına hiçbir partinin iktidar
olmasına cevaz vermiyordu. Parlamenter siyaset
açısından bakıldığında çok parçalı bir Meclis yapısı
ve bu durumun neden olduğu siyasal istikrarsızlığın
19
ortaya çıkarttığı sıkıntılar giderek ağırlaşan bir tablo
oluşturuyordu.
1974 yılında erken seçime gitmeyi planlayarak
tek başına iktidara gelmeyi hedefleyen Bülent
Ecevit’in liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi
(CHP) Meclis aritmetiğini dikkate almamış ve tek
başına iktidar olmak isterken iktidarını kaybetmişti.
Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) önünü kendi
ideoloji ve kadrolarını sola kaydırarak kesme yolunu
seçen CHP bu süreçten, toplumsal desteğini arttırarak
ancak kendi içinde oldukça hırpalanarak çıktı. İsmet
İnönü ve onun şahsında temsil olunan devletçibürokratik gelenek, ideolojisi ve kadrolarıyla,
Ecevitçiler olarak da bilinen grubun eliyle tasfiye
edilmeye çalışıldı. Ortaya çıkan boşluk, yeni
katılımlar ve Ortanın Solu fikriyatıyla doldurulmaya
çalışıldı. Ancak liderlik konusunda yaşanan
tartışmanın etkilerinin konsolide olması zaman
aldı -hatta denilebilir ki 12 Eylül darbesiyle süreç
kesintiye uğradı ve hiçbir zaman tamamlanmadı- ve
yeni bölünmelere yol açtı.
Ecevit’in istifası üzerine oluşan hükümet
krizine çare olması amacıyla kurulan Irmak hükümeti
uzun ömürlü olmadı. Sürecin yönetimini eline alan
Süleyman Demirel’in Adalet Partisi (AP); yanına
Milli Selamet Partisini (MSP), Milliyetçi Hareket
Partisini (MHP) ve sağ kanat CHP’lilerin inşa ettiği
Cumhuriyetçi Güven Partisini (CGP) ve Demokratik
Parti’den ayrılan dokuz milletvekilini alarak her tür
sol siyasetin yükselişine engel olmak amacıyla I.
MC’yi kurdu.
I. MC’nin mirası ise ülke içinde siyasal
istikrarı sağlamaktan çok bir nefret bloğu
yaratmak ve parlamento dışı muhalefet ve siyaseti
marjinalleştirirken silahlı mücadele pratiğini
derinleştirmek oldu. Silahlı şiddet eylemlerini günlük
hayatın bir parçası haline getirdi.
Kanlı 1 Mayıs’tan hemen bir ay sonra I. MC’nin
ülkeyi taşıdığı 1977 genel seçimleri sonucunda % 41.3
oyla parlamentoya 213 milletvekili taşıyan CHP’nin
en yakın rakibi AP % 36.8 oyla 189 milletvekilliği
kazandı. Aynı seçimde % 8.5 oyla MSP 24, % 6.4’le
MHP 16, AP ile yakın işbirliğine girerek büyük oy
kaybına uğrayan CGP ise % 1.8 oyla üç milletvekili
çıkardı.
Seçimin ardından hükümet kurma görevini
20
üstlenen Ecevit bir ay boyunca uğraştı ancak azınlık
hükümeti güvenoyu alamayınca, aynı görevi üstlenen
Demirel beş ay sürecek olan II. MC’yi- bu kez
CGP’siz- kurdu ve güvenoyu aldı. Ancak CHP 1978
Ocak ayının başında güvensizlik oyuyla hükümeti
düşürdü ve siyasal literatürümüzde 11’ler hükümeti
olarak bilinen kabineyi kurdu.
CHP iktidarında ülke içinde şiddet olayları
sürdü. MC’lerle başlayan ve devam eden süreçte
birçok faili meçhul cinayet yaşandı. Şiddet sarmalı 22
Aralık 1978’de Kahramanmaraş’ta yaşanan olaylarla
yeni bir boyuta taşındı. Ekim 1979 yerel seçimlerinde
beklediği performansı gösteremeyen Ecevit’in CHP’si
hükümeti bıraktı. Yerine, sağ partilerin dışarıdan
desteği nedeniyle III. yahut örtülü MC olarak da
adlandırılan Demirel’in başbakan olduğu azınlık
hükümeti kuruldu.
Meclisi kilitleyen aritmetik yapı yeni bir
krize daha zemin hazırladı. Nisan 1980’de görev
süresi sona eren Fahri Korutürk’ün yerine yeni
cumhurbaşkanının seçimi imkânsız hale gelmiş
ve Meclis’te yer alan siyasi partiler bu konuda
uzlaşmamayı seçmişti. Meclisin büyük partisi CHP
kendisine aday belirlemede öncelik verilmesini
istiyordu. Buna karşılık AP, Senato Başkanı olan
AP’li İhsan Sabri Çağlayangil’in cumhurbaşkanına
vekâlet görevini sürdüyor oluşundan ötürü, sonuçsuz
kalan secim sürecinin devamını tercih ediyor ve 100’ü
aşkın oylamadan uzlaşmaya varılamadığı için bir türlü
netice çıkmıyordu.
Aşılamayan hükümet krizleri, bitmeyen
cumhurbaşkanı seçimi oylamalarına ilaveten,
sokaklarda kendini gösteren ve gündelik hale gelen
şiddet, ülkede petrol kriziyle derinleşen iktisadi
sıkıntıları katmerli hale getiriyordu. İktisadi
sıkıntılara bir nebze de olsa çare olması umulan ve
24 Ocak Kararları olarak da bilinen istikrar paketinin
uygulanması ise iktidara gelmeyi bekleyen askeri
diktatörlüğün başa geçtikten sonraki en önemli
icraatlarından biri olacaktır.
12 Eylül’ün sabahında kaderi değişecek bir
toplumun içinde bulunduğu durumu 11 Eylül 1980
sabahı satışa sunulan gazete nüshalarına şöyle bir
göz atarak anlamak mümkündür. Karşımızda nasıl
bir Türkiye tablosu durduğu sorusuna, dönemin çok
satan beş gazetesinin manşetlerine bakılarak yanıt
verilebilir.
11 Eylül 1980 günkü Cumhuriyet Gazetesi’nin
başlıkları: Ankara’da kurşuna dizilen 2’si kardeş 4,
Fatsa’da 3, Malatya’da 2 olmak üzere yurtta 17 kişi
öldürüldü. Servet kaçıran vatandaşlar kayboldu. Suriye
ile Libya’nın tek devlet halinde birleştikleri açıklandı.
Sol kanadın bildirisi CHP grubunda kavgaya yol açtı.
Günaydın Gazetesi’nin başlıkları: MSP’yi tek
başına iktidar yaparsanız hükümeti düşürürüz: MSP
Genel Başkan Yardımcısı Aksay, CHP Genel sekreter
Yardımcısı Öymen ile hükümeti düşürme pazarlığı
yaptı. Dış basında önem bakımından Ankara ön sıraya
geçti: Yeni gelen Amerikan Associated Pres, Amerikan
New York Times ve İngiliz BBC muhabirleriyle
birlikte Ankara’da bulunan yabancı gazetecilerin
sayısı 13’e ulaştı. Daha önceleri Türkiye haberlerini
buradaki Türk muhabirlerden sağlayan yabancı gazete
ve ajansların Ankara’ya merkezlerinden gazeteci
yollamaya başlamaları, yabancı basında “Ankara’da
önemli bir şeyler beklendiği” şeklinde yorumlanıyor.
Tahtakılıç, Ecevit’e bağırdı: “Ağlanacak halimize
gülüyorsunuz”: Uşak Senatörü Tahtakılıç, dün CHP
Ortak Grubu’nda çıkan kavgayı Ecevit’in gülerek
izlemesine kızdı. Kan davasının yol açtığı korkunç
intikam: Bombalı yiyecek çuvalı gönderilen aileden
6 kişi öldü. Meclis dün de toplanamadı. Halkın gözü
önünde Tekel kamyonunu soydular!
Hürriyet Gazetesi’nin başlıkları: Demokratik
Sol tartışması ortak grupta kıyamet kopardı: CHP’de
küfürlü yumruklu kavga çıktı. Meclis toplanamadı
gensoru görüşülemedi. Kaddafi ile komşu olduk:
Suriye ile Libya tek devlet oldu. Ortaokul müdürü
4 çocuğu ile sahneye çıktı: Bostancı Ortaokulu’nun
eski müdürü Hayati Yar ile üç oğlu bağlama, tef ve
darbuka çalarken aile topluluğundaki küçük Melek
solistlik yapıyor. Hayati Yar “Şimdi, maaşımın 20
katını kazanıyorum” diyor.
Milliyet Gazetesi’nin başlıkları: CHP’nin
kuruluş yıldönümüyle ilgili hazırlanan bildiri, grubu
karıştırdı: CHP ortak grubunda büyük kavga çıktı.
Adliye’de slogan atan 150 işçi gözaltında. 10 ildeki
silahlı ve bombalı saldırılarda dün 27 kişi yaşamını
yitirdi: Mersin’de sinema kuyruğu tarandı: 4 ölü.
Siirt’te çuval içindeki bomba patladı: 6 ölü. Suriye ile
Libya tek devlet olduklarını ilan etti.
Tercüman Gazetesi’nin başlıkları: Vadeli
21
çek uygulamaları yok denecek kadar azaldı: Piyasa
canlandı. Ecevit’i kendi milletvekilleri de suçluyor:
CHP grubu robot gibi oldu. Tahtakılıç, Ecevit’e “gel
diyorsunuz geliyoruz, git diyorsunuz gidiyoruz”
dedi. Erbakan: Maliye Bakanı ile ilgili gensoruyu
destekleyeceğiz. Emniyet Komisyonu toplandı: Eren:
Anarşi dünyada olduğu gibi ülkemizde de amacına
ulaşamayacak. Libya ve Suriye resmen birleşti.
Yakın siyasi tarihimizin belki de en kritik
gününe giderken topluma ayna tutması beklenen
gazetelerin baş sayfalarında karşılaşılan akıl tutulması,
12 Eylül diktatörlüğüne Türkiye toplumunun adım
adım nasıl hazırlandığını açıkça gösteriyor. Âdeta
darbe geldim, buradayım diyor. Toplanamayan,
toplansa bir bakan hakkındaki gensoru önergesini
görüşecek olan Meclis, günlük hale gelmiş olan şiddet
ve ölümler, azınlık hükümetinin olası tek alternatifi
olan CHP’nin içinde bulunduğu parçalanmışlık,
yoksulluğun getirdiği sıkıntılar gibi unsurlar iç
siyasette içine düşülen darboğazı gösteriyor. Dış
siyasette ise Türkiye’nin hemen sınırında bir komşu
ülke bir başka Ortadoğu ülkesiyle birleşiyor ve tüm
bunları ‘kendi muhabirleri’ aracılığıyla izlemek
isteyen Batılı basın gözlerini Türkiye’ye çeviriyor.
Üzerinden 29 yıl geçmesine rağmen Türkiye
halen 12 Eylül’ün getirdiği hukuksal, iktisadi, siyasi
şablondan kurtulamadan yoluna devam ediyor.
Düzen ve istikrar adına eşitlik ve özgürlük taleplerini
şiddet ve yasaklarla ortadan kaldıran darbe yanlıları
“12 Eylül günü herkes bir oh çekti” diyerek cuntayı
ve yaptıklarını yeri geldikçe şu gün dahi meşru
göstermeye çabalıyor, 12 Eylül ile getirilmiş olan
düzeni tahkim etmeyi amaçlıyor.
1973 yılının 11 Eylül’ünde Şili’de görülenlerin
bir benzeri, 1980 11 Eylülü gece yarısında bu kez
Türkiye’de gerçekleşti. Her iki tarihsel olayın sağladığı
deneyim de özgürlük ve eşitlik isteğinin evrenselliği
kadar bu taleplere gösterilen tepkinin sınırları aşan
karakterini, yeri geldiğinde tarihi biçimlendirme gücü
olduğu gerçeğiyle yüzleşme zorunluluğunu ortaya
koyuyor. Ama aynı birikim; düzenin ve istikrarın
savunuculuğu adına toplumsal sorunlar karşısında
üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeyenlerin
vebalinin ve ödenecek bedelin ağırlığına da işaret
ediyor.
12 Eylül ve Sendikal Hareket
Mehmet Beşeli
Faşist cuntanın lideri Kenan Evren, 12 Eylül darbesi ile ilgili bilgilerini daha sonraki yıllarda kısmen
de olsa kamu ile paylaştı.
Bu açıklamalar, darbecilerin süreci nasıl
gördüklerine ilişkin önemli ipuçları sağlıyorlar.
Evren, darbeyi gerçekleştirmelerinin öncesinde
ve darbenin hemen sonrasında kendilerini en fazla
endişelendiren şeyin, işçilerin darbeye karşı sokağa
dökülmeleri ihtimali olduğunu açıkladı.
Bu endişenin geçerliliğini darbenin hemen
ertesinde oluşturulan 5 kişilik Milli Güvenlik
Konseyi’nin (MGK) bildirge ve kararlarında da
görmek mümkün.
11 Eylül 1980 tarihinde ağırlığı metal işkolunda
olmak üzere 50 binin üzerinde işçi grevdeydi. MGK
ilk iki gün (12-13 Eylül 1980) aldığı kararlar ve
açıkladığı bildirilerde grevdeki işyerleri konusuna
hiç değinmedi. Başta DİSK ve bağlı sendikalarının
faaliyetlerinin durdurulması (MİSK’de faaliyeti dur22
durulan konfederasyonlardandı) ve bu kuruluşların
yöneticilerinin “Türk Silahlı Kuvvetlerinin güvencesi altına” alınması konusu 12 Eylül tarihli 7 Nolu
bildiriyle açıklanmasına açıklanmıştı ama grevler
konusuna değinilmiyordu.
Bu konuyla ilgili açıklama 14 Eylül 1980 günü
geldi. Yürürlükte olan tüm grev ve lokavtlar ertelendi ve toplu iş sözleşmesi müzakere safhasında olan
işyerlerinde, işverenlerce işçilerin mevcut ücret ve
yanödemelerine yüzde 70 oranında ve avans mahiyetinde ek ödeme yapılacağı bildirildi.
Bu alanda bir başka karar daha alındı. Milli
Güvenlik Konseyi, 14.9.1980 tarihindeki 3 numaralı
Kararıyla, grev ve lokavtı ertelenen işyerlerinde işçi
çıkarılmasını kısıtladı. Karar şöyleydi:
"1. Tüm grev ve lokavtlar ikinci bir karara
kadar ertelenmiştir. Grev ve lokavtı ertelenen
işyerlerinde; erteleme süresine işçinin kendi
isteği, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan
haller ile sağlık sebepleri dışındaki herhangi bir
nedenle işçi işten çıkarılmayacaktır..."
12 Eylül darbesi pek çok açıdan tartışılabilir.
Ama darbenin sonuçlarının toplumun hangi sınıfı
için yıkıcı etkiler yarattığı sorusuna verilebilecek
yanıt çok nettir. İşçi sınıfı. Darbe ve arkasından kurulan siyasal rejim işçi sınıfının başta kazanılmış
haklarını olmak üzere pek çok hakkını budayıp
ortadan kaldırdığı gibi, yeni hak arayışlarının önünü
de en sıkı şekilde kapatmıştır.
Bu sonuç, 12 Eylül darbesi ile işçi sınıfı arasında
bir mücadele yaşandığı ve işçi sınıfının bu mücadelede yenilgiye uğratıldığı türünden yorumlara
destek için kullanılmıştır. Ancak bu doğru değildir.
Darbecilerinin
ağırlıklı
endişesinin
işçi
ayaklanması olduğu bizzat kendi ağızlarından
açıklanmasına rağmen ve bu endişe nedeniyle,
uyuşmazlıkta olan sözleşmeler neredeyse sendika
teklifleri düzeyinde sonuçlandırılırken ve buna ek
işten çıkarmaları yasaklamalarına rağmen, birkaç
istisnai direniş dışında işçi sınıfının darbeye karşı
koyuşunun olmadığı ortadadır. İşçi sınıfının darbeye bir karşı bir direniş içinde olmaması durumu
nedeniyle, bir yenilgiden söz edilemez.
Darbeciler, işçi sınıfından gelecek bir direniş
hareketinin darbeyi sıkıntıya sokabileceğini
düşündüler. Bu nedenle, işyeri düzeyinde var olan
ve olası çatışma nedenlerini mümkün olduğunca
azaltmaya baktılar. Darbeden sonraki birkaç gün
içinde sendikal hareketin de (esas olarak DİSK’in)
direnme niyetinin olmadığının ortaya çıkmasıyla rahat bir nefes alabildiler.
Direnmeme durumu işçi sınıfı içinde yaygın
olduğu kadar, sendikal hareketin kadrolarında da
en yaygın davranış türüdür. Selimiye kışlası önünde
“TSK’nın güvencesi altına alınmak için” oluşan
kuyruk, mesai saati bitiminde bugün kapandık
yarın gelin sözüyle, ertesi gün sabahında da devam
etmiştir.
Bu direnmeme durumu, işçi sınıfı ve sendikal
hareket açısından sonun başlangıcı olmuştur.
1980 24 Ocak kararlarıyla yürürlüğe giren yeni
sermaye birikim modelinin işçi sınıfının genel
23
konumuna yönelik (iktisadi, siyasal ve sosyal haklar açısından) bir “saldırı” planı içerdiği çok açık
ortadadır.
MGK’nın daha sonra kendisini izleyen kapitalist iktidarların dozajını arttırdığı işçilerin haklarının
budanması sürecinin kimi örneklerini hatırlamakta
fayda var: Sosyal güvenlik alanından zemin temizliği
o yıllarda başlamıştır. Prim gün sayısı, 1800 den
3600’e çıkarılmış emekli aylıklarının asgari ücret
artıları ile bağı koparılmıştır. Aynı şekilde emekli
aylığının hesabında esas alınacak oran yüzde 70’dan
yüzde 60’a düşürülmüştür. İlaç masraflarının yüzde
20’si sigortalıdan alınmaya başlanmıştır. Emekli
aylıklarının hesabında son üç yıllık gelirler yerine son
5 yıl esas alınarak emekli maaşları düşürülmüştür.
SSK primleri artırılmıştır.
Bugünde tartışılan konulardan bir tanesi olan
Kıdem Tazminatı hakkına yönelik ilk adımlar
da o günlerde atılmıştır. Kıdem tazminat tavanı
getirilmiş, 1982 yılında yapılan ikinci değişiklikle
tavan en yüksek devlet memuruna ödenecek azami
emeklilik ikramiyesini geçemez hükmü konmuştur.
Haftalık çalışma süreleri kısaltılmasına rağmen,
ücretli tatil günleri kısaltılarak, çalışma süresi
uzatılmıştır.
Toplu iş sözleşmeleri ile elde edilen ikramiyeler
yılda 120 günü geçemez hükmü getirilmiştir.
Örnekleri çoğaltmak mümkün ancak bu yazının
sınırları buna elvermiyor.
Darbeyle birlikte bu planın yürürlüğe konduğu
ve bugünden bakıldığında çeyrek asrı aşkın bir süredir o dönemde işçi sınıfı ve sendikal harekete karşı
atılan adımların geriletilemediği, ele geçirilen mevzilerin tümüyle kaybedilmesi sürecinin zemininin
oluşturulduğu ortaya çıkmıştır.
Zeminden
kastımız,
kapitalistlerin
egemenliğindeki siyasal rejimin içinde işçi sınıfı
ve sendikalar için yeni ve eskisinden daha kısıtlı
olanakların olduğu bir alanın belirlenmiş olmasıdır.
Bu alanı düzenleyen yasalar 2821 sayılı Sendikalar
Yasası ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve
Lokavt yasasıdır.
Bu yasal düzenlemeler, öncelikle örgütlenme
hakkının olabildiğince sınırlanması, toplu sözleşme
ve grev haklarının ise kullanılamaz düzeye geriletilmesidir. Kapitalist egemenliğin yeni düzeni,
devlet ve sermayenin denetimi altında faaliyet
yürüten ve esas işlevi örgütlü işçileri denetim altında
tutmak olan bir sendikal yapılanma –esas olarak
Türk İş bünyesinde ve onun aracılığıyla- üzerine
dayanmaktadır.
İçerde ve dışarıdaki aykırı kimi seslere karşı sendika yasamız, toplu sözleşme ve grev yasalarımız
var diyebilmenin aracı olan ve uluslar arası arenada
hiçbir işe yaramayan gerekçeler, çeyrek asrı aşkın
bir süredir neredeyse hiç değiştirilmeden yaşamaya
devam etmektedir. Bunun nedeni, sendikal hareketin ana gövdesinin bu düzenlemelerden rahatsız
olması bir yana bu siyasal rejimin asli unsurlarından
biri olması ve bu rejimden en iyi şekilde besleniyor
olmasıdır. Bu sendikacılığın sefaletidir. Üye sayısı
düşen, örgütlü olunan işyeri sayısı azalan ama diğer
taraftan mal varlıkları, tazminatları, inanılmaz yükseklikte yönetici ücretleri, devlet ve sermaye katında
gördükleri itibarları, azalan güçleriyle ters orantıda
yükselen bir bürokratik sefalet.
Yaratılan bu sendikal düzenin en çarpıcı ve çok az
bilinen örneklerinden bir tanesi Ek 6 uygulamasıdır.
Bu uygulama ile bazı işkollarında ama özellikle
metal işkolunda tümüyle denetim altında bir sendikal yapılanma yaratıldı.
Bilindiği gibi, sendikaların toplu sözleşme yetkisi alabilmesi, işkolundaki işçilerin yüzde 10’unun
üyeliği ve işyerinde de yarıdan bir fazla işçiyi üye
yapabilmeleri şartlarına bağlanmıştır. Üyelik için ise
noter şartı getirilmiştir. Ancak bugün işkollarının
“büyük” sendikalarının üyelerinin büyük bir
çoğunluğu noterden geçirilmemiş üyelerdir çünkü
1983’te yasalar yürürlüğe girdiğinde tüm sendikalara – DİSK kapalı olduğu için esas olarak Türk İş’e
bağlı sendikalara- bir olanak tanınmıştır. Buna göre
sendikalar ilk yetki tespit başvurusunda işyerlerinde
ilan ettikleri listeleri kullanmışlardır.
İlk bakışta örgütlenme özgürlüğü gibi görülen bu
düzenleme, 1980 öncesinde metal işkolunun küçük
sendikası olan Türk Metal’in bir gün içinde metal
işkolunun bütün önemli işyerlerinde yetkili sendika
24
haline gelmesiyle sonuçlanmıştır ki bu işyerlerinin
büyük bir kısmında 1980 öncesinde DİSK’e bağlı
Maden İş sendikası yetkilidir.
Bu olanağın fiiliyata geçirilmesi için ise metal
kapitalistlerinin örgütü olan MESS’in üyelerine
göndermiş olduğu talimat etkili olmuştur. MESS
üyelerine, işyerinde çalışanların isim listelerinin
ve sosyal güvenlik numaralarının Türk Metal yetkililerine verilmesini söylemiş bu yolla, 80 öncesi
kapısının önünden geçemediği işyerlerinde Türk
Metal dünyanın en büyük sarı sendikası olarak ortaya çıkmıştır.
Bu düzen, bugün küçük değişikliklerle devam
etmektedir. Gerek ILO gerek Avrupa Birliği ile
ilişkiler nedeniyle çalışma yasalarında değişiklik
taleplerinin arttığı bir dönem yaşanmaktadır.
Buna rağmen, gelişmeler göstermektedir ki, yasal
değişikliklerin önündeki en önemli engel bu “sefil”
sendikal yapılanmadır ve siyasal iktidarlar bunu gerekçe göstererek –“sosyal taraflar arasında uzlaşma
sağlanamıyor” söylemiyle- yasal değişiklikleri sürekli
olarak ertelemektedir.
Uluslararası asgari normların yasalaştırılması
için sosyal tarafların mutabakatının aranması gibi
bir saçmalık bir yana, yukarıda sözü edilen siyasal
rejimin en önemli dayanağının sendikal hareketin
içinden gelmesinin açık kanıtıdır bu durum.
Aynı zamanda işçi hakları ve sendikal hareket
açısından siyasal rejimle hesaplaşma yaşanmadan,
asgari düzeyin bile elde edilmesinin mümkün
olmadığının da en açık göstergesidir. İşçi ve sendika
hareketinin ender de olsa gösterdiği yükselmelerin
ardından çok ciddi çöküşler yaşamasının nedeni de,
gündelik talepler üzerinden yükselen mücadelelere
gereğinden fazla önem vermek ama bu mücadelelerin önünde var olan yapısal engeller konusunda
hiçbir hazırlık ve örgütlenmenin olmamasıdır.
Bu görev sadece sendikal hareketin içindeki
kadroların değil, siyasal örgütlerindir de. Siyasal
örgütlerin sendikalara özendiği bir ülkede bu trajik
tablonun ortaya çıkması kaçınılmazdır.
12 EYLÜL HEYULÂSI: BUGÜN, TARİHİN KENDİSİDİR!
TEMEL DEMİRER
“Herkes unutmuş olsa bile
sen tutuyorsun ya aklında
yıllar geçti diye aradan
susacak değilsin ya…”[1]
12 Eylül’e dair konuşurken; unutulmaması gereken ilk şey, bugünün, tarihin kendisi olduğudur…
Bugün tarihin kendisiyse, tarihde bugündür. Yani bugün yaşanan hiçbir şey, tarihin dışında değildir; tarihte
bugündür…
O hâlde 12 Eylül’ün konuşmak; sadece tarihin değil; bugünün (de) sorunudur…
Ben, kendi hesabıma, “tarihi anan” bir konuşma yerine; bugünümüzdeki tarihten, yani hâlâ içimizde, aramızda
mevcudiyetini sürdüren “12 Eylül Hayaleti”nden söz edeceğim.
Herkes biliyor; “12 Eylül Hayaleti” politik-kültürel-sosyal yaşantımızda hâlâ bütün etkinliğiyle yaşıyor.
Kolay mı? Hâlâ 12 Eylül’ün “Anayasa”sı ile yönetiliyoruz. O zaman, 12 Eylül’ün varlığını hâlâ koruduğundan
kim şüphe edebilir ki?
Açıkça telaffuz edelim: T.“C” için 29 Ekim nasıl bir milât ise, 12 Eylül’de öylesi bir milâttır.
Nasıl 29 Ekim ile T.“C” devleti için topyekûn değişiklikler hasıl olmuşsa; 12 Eylül de tıpkı 29 Ekim gibi, bir
kopuşu, devletin kurum ve işleyişinde yeniden yapılanmayı, ülkenin sosyokültürel yapısını yeniden şekillendiren bir
sürecin başlangıcı oldu...
12 Eylül öyle bir dönüm noktasıdır ki, ondan sonra yazılacak şiir bile başkadır artık! 12 Eylül ile insanların
ilgileri, tercihleri, tüketim alışkanlıkları bile -gizli gizli- değişmiştir…
Hem psikolojik hem de siyasal açıdan büyük bir toplumsal travma yaşanırken, her şeyin neo-liberal piyasa için
biçimlendirildiği koşullarda, bu travma; öylesine yıkıcıdır ki, sadece rakamlardan yola çıkarsak, 1 milyondan fazla kişi
işkence görmüş; Hitler döneminde Almanya’da yakılan kitaptan daha fazlası yakılmıştır.
12 Eylül darbesinden bu yana yıllar geçse de, “12 Eylül Hayaleti” hâlâ güncelliğini korumaktadır.
Daha doğru bir ifade kullanırsak eğer, yasalarıyla, kurumlarıyla ve en önemlisi toplumsal atmosfere getirdiği
25
çürütücü etkileriyle yıllardır süren bir cunta yönetiminden
söz etmeliyiz.
Yerleşik politik literatürde “12 Eylül dönemi”
denilen sürecin 1980-1983 arasıyla sınırlı bir zaman
dilimi olarak ifade edilmesi bu açıdan yanıltıcıdır. Hatta
belki de cunta, 24 Ocak 1980 IMF istikrar paketiyle
başlayıp günümüze dek sürüp gelen büyük bir restorasyon
hareketinin Türk(iye) kapitalizminin neo-liberalizme
ayak uydurması açısından zorunlu ama biraz kaba saba
bir parçası olarak görülebilir.
Gerçekten de 12 Eylül cuntasının nasıl büyük ve
zorunlu bir “zemin düzleme” operasyonu olduğunu bugün
daha iyi anlıyoruz.
Türkiye’nin yakın tarihi içersinde 12 Eylül
darbesinin rolü, üç beş tane yarım akıllı general ve
Pentagon’daki darbe heveslilerini aşan bir olgudur.
Sağlam bir kıyım yapıp işçi hareketini ve solu kırıp
geçirmek, sonra da her şeyin eski tas eski hamam
devam etmesi biçimindeki basit bir düşüncenin ötesinde,
ekonomik-siyasi-toplumsal ve kültürel anlamda büyük
bir reorganizasyon ve toplumsal hareketin kalıcı olarak
ezilmesi, başından beri darbenin asıl yönelimi olmuştur.
12 Eylül, büyük bir toplumsal çürümenin ve
kültürel değerlerin yozlaştırılmasının zeminini ve
araçlarını yaratmış, korku ve baskının yarattığı davranış
biçimleri daha sonra yeni ekonomik politikalarla da
desteklenerek etkileri günümüze dek gelen bir toplumsal
ortam sürece hâkim kılınmıştır.
Kim ne derse desin, bugün yaşadığımız tüm
sorunların temelinde “12 Eylül Hayaleti” vardır.
Örneğin “Televole Kültürü”nden şikayet
ettiğinizde, 12 Eylül’ün ahlâki ve kültürel değerlerimizde
yarattığı erozyondan; ya da gittikçe bir şiddet toplumu
oluşumuz dillendirilince, 12 Eylül’le yoğunlaşan devlet
şiddetinin etkilerinden; veya “piyasa”dan söz ettiğinizde
de 12 Eylül’ün “mücbir sebebi” 24 Ocak’tan söz edersiniz;
vb.’ler, vd.’ler…
Bunlar “böyle”yken; 12 Eylül’ü, sadece bir tarih
bilgisi olarak değil, yakıcı bugünü ile konuşmak; eleştirel
yargılama ve devrimci aşma praksisinden başka bir
anlam taşımaz; taşımamalıdır da…
I) ESASA MÜNDEMİÇ MESELE: 24 OCAK
12 Eylül’ün “mücbir sebebi” 24 Ocak’tır; veya
24 Ocak, 12 Eylül darbesinin esasına mündemiçtir…
Sol’un baskı altına alındığı, sol örgütlerin
başından devlet terörüyle karşı karşıya kaldığı, en küçük
örgütlenmelerin bile dağıtıldığı, hekimlerin, hukukçuların
bile 12 Eylül’ün tezgâhlarından muaf olmadığı dönemin
güzergâhı 24 Ocak Kararları’nca çizilmiştir.
Fikret Başkaya’dan,[2] Mustafa Sönmez’e[3]
bir çok yazarında altını çizdiği üzere 24 Ocak 1980’de
açıklanan ekonomik önlemler paketinin Türkiye’de
önemli gelişmelere yolaçtığı herkes tarafından kabul
edilmektedir.
24 Ocak Kararları, neo-liberal yapısal
dönüşümleri içeren piyasacı önlemler paketidir.
Süleyman Demirel’in, 1979 yılında Başbakanlık
Müsteşarlığı’na getirdiği Turgut Özal’a, IMF tarafından
hazırlanmış programdır.
Kararlarının gerçek anlamıyla cunta koşullarında
hayata geçirilebilmesi, 24 Ocak’ın ancak 12 Eylül ile
sürdürülebilir olduğunu en net verisidir.
24 Ocak 1980’de Süleyman Demirel Başbakan,
Turgut Özal ise müşteşarıdır. Bu ikili 1970’te başlattıkları
projelerini 1980’de yürürlüğe koymuşlardı. Demirel’li,
yani MC (Milliyetçi Cephe)’li yıllar, hem sosyal ve
siyasal çatışmalı ortamın körüklendiği, hem de ekonomik
baskılamanın önünün giderek açıldığı yıllardı.
24 Ocak kararları patronlara deryalar sunan,
emekçilere açlığı dayatan kararlardır.
Kararların kime yaradığını, dönemin TİSK
başkanı Refik Baydur’un şu sözleriyle açığa vurulmuştu:
“Bugüne kadar onlar (işçiler) güldü, artık gülme
sırası bizde.” Bu sözler 24 Ocak kararlarının ruhunu,
gerekçesini ve servis adresini somutluyor.
Eğer 12 Eylül 1980’de Ordu, İçhizmet
Kanunu’nun kendine verdiği yetkiye dayanarak ve silsile-i
meratibe esasına (emir-komuta zincirine) sadık kalarak
yönetimi devralmasaydı, 24 Ocak stratejisi bu kadar
kolay yerleşemeyecekti...
Gerçekten de, Türkiye’nin tarihinde önemli bir
dönemeçtir 24 Ocak: Dışa açık büyüme, dışa açılma,
piyasa ekonomisini restore etme vb. retoriği altında
toplum, ekonomi, siyaset, kültürel alan tam bir girdabına
sokuldu.
Bugün, “darbe karşıtı” oldukları “iddiası”na
sarılarak, solu, devrimcileri “darbeci” ilan etmeye
kalkışan, İslâmcı’sından “Taraf”çısına tüm liberaller, 12
Eylül’ün yolunu döşeyen 24 Ocak Kararları’nı ayakta
alkışlayanlardır!
İşte İslâmcı liberal Davut Dursun’un itirafı:
“24 Ocak 1980 Kararları… Türkiye’nin tarihinde
temel dönüşüm noktalarından biridir…
24 Ocak Kararları… cesur bir adımıdır…
Türkiye ekonomisinin dünya ile bütünleşmesi,
serbestleşmesidir…
Türkiye’nin son çeyrek asırdaki liberaldemokratik değerler temelinde yeniden yapılanmasının
yolunu 24 Ocak Kararları açmıştır. Bu sebeple bu kararlar
Türkiye için bir dönüm noktasıdır...”[4]
İşte “24 Ocak 1980 bir milâttır,” vurgusuyla “eski
solcu”, hızlı liberal Mehmet Altan’ın dedikleri:
“Piyasa ekonomisi açısından 24 Ocak 1980 bir
milâttır...
24 Ocak Kararları’nı sadece iktisat politikası
olarak yorumlamak haksızlık olur…
24 Ocak 1980 aynı zamanda çok köklü sosyolojik
bir dönüşümün de başlangıç noktası oldu…”[5]
Nihayet Erdal Sağlam’ın işaret ettikleri:
“Öyle kararlar vardır ki; uygulamaya konduğu
zaman önemi tam olarak kavranamaz. Ancak daha sonra,
belki yıllar geçtikten sonra, o kararların aslında önemli
26
felsefe değişikliklerini içerdiği, bir devir değiştirdiği
ortaya çıkar.
Tabi ki sadece o kararlar değildir devirleri
değiştiren, genellikle bir dizi kararlardır ama başlangıç
kararları simge hâline gelir.
24 Ocak kararlarının bize düşündürdükleri bunlar.
Gerçekten de 24 Ocak kararları bir devrin bitimi,
yeni bir devrin başlangıcını yapan kararlardı…
Elbette bu süreç içerisinde birçok hata yapıldı,
yanlış kararlar da verildi ama 24 Ocak kararlarıyla
çevrilen yön, hep aynı kaldı.
Turgut Özal’ın mimarlığını yaptığı 24 Ocak
kararları böylece bir devrin başlangıcı oldu…
24 Ocak kararları aynı zamanda kültürel değişimin
de başlangıcı oldu. Ki; bu değişim genellikle ‘bozulma’
olarak nitelendirildi…”[6]
Şimdi burada durup, altını çize çize anımsatalım:
24 Ocak’ı savunanların (İslâmcı’sından “Taraf”çısına
tüm liberallerin) 12 Eylül karşıtlığı “sahici” değildir;
olamaz da!
II) 12 EYLÜL NE?
Bilmeyen yok; hikâye herkesin malûmu!
12 Eylül 1980 cuma günü, sabaha karşı 04.00’te
Türkiye’de darbe yapıldığını öğrenen CIA Ortadoğu
istasyon şefi Paul Henze, hemen Washington’u aradı.
ABD Dışişleri Bakanı Edmund Muskie, çalan telefonun
ahizesini kulağına götürdüğünde, Henze’nin büyük bir
sevinçle, “Our boys did it!/ Bizim çocuklar yaptı” dediğini
duydu. [7]
Muskie, Türkiye’den aldığı bu önemli haberi
bekletemezdi; hemen Washington Kennedy Center’da
‘Damdaki Kemancı’ müzikalini izlemekte olan başkan
Jimmy Carter’a telefon edip, Henze’den aldığı bilgiyi
Carter’a şöyle aktardı: “Mr. President, Türk ordusunun
komuta heyeti Ankara’da yönetime el koydu. Herhangi
bir kaygıya gerek yok. Kimlerin müdahale etmesi
gerekiyorsa onlar müdahale etti.”
Bu işin bir yanı; yani 12 Eylül darbesinin
emperyalizmin desteğiyle Türkiye kapitalizmini kurtarma
harekâtı olduğunu ortaya koyan verisi! Diğeri ise, işçi
sınıfının/ devrimcilerin mücadelesidir…
1980 yılına gelindiğinde işçi sınıfı, pek çok
sendikanın ve yönetiminin sağa kaymasına rağmen sola
kayıyor, “radikal sol” ile doğrudan, organik bağ kuruyor,
sınıf mücadelesinin ücret eksenli bir mücadeleden çıkıp,
sınıf eksenli, sosyalizme akan bir mücadeleye dönüşmesi
için yön tayin ediyordu. Bu yön tayini büyük ölçüde 1977
yılında belirginleşiyor, bu tarihten sonra da devlet, aynı
anlama gelmek üzere sermaye cephesi için, bir tehlikeye
dönüşüyordu (1 Mayıs 1977’yi ve sonrasını bir de bu
gözle değerlendirmek gerekir).
Sıkıyönetimlerinin, izleyen yıllarda özellikle işçi
sınıfının yoğun olduğu illerde uygulanmasının arkasındaki
temel güdü de budur.
Sermaye ve devlet için de önlem alınması gereken
nokta bu yöneliş ve organik bütünleşmedir. TARİŞ direnişi
ve saldırısı ne yapılması ve ne yapılmamasını göstermek
açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur 12
Eylülcüler için. Reel ücret artışlarının nihayet verimlilik
artışı ile başabaş gelmesi, iç pazarın tıkanması, bu ücret
artışlarını karşılayamaması ise sadece müdahalenin
tarihini belirlemiştir, asıl nedeni olmaktan çok sonucu
etkileyen ve hızlandıran bir etken olmuştur.
İşçi sınıfının bir daha sosyalizme akmaması,
sosyalizm mücadelesi veren örgütlerle organik ilişkiye
girmemesi için 12 Eylül’e ihtiyaç vardı. Sınıfı teslim
almak için örgütünü teslim alıp etkisizleştirmek gerekirdi.
Bu da 12 Eylül’le yapıldı…
12 Eylül’de yalnızca sol siyaseti bastırmakla
kalmamış, ülkenin ekonomik, kültürel, ideolojik, genel
siyasal konumlanışı radikal biçimde değiştirmiştir. Yani
liberalizmle karşı-devrim arasındaki ilişki alenidir.
Öteki yanda, askeri darbelerin devlete karşı
değil; doğrudan, sosyalizm ve demokrasi güçlerine karşı
silahlı eylem hareketler olduğu açıkça ortaya çıkmıştır.
Askeri diktatörlüklerin biçimini, askeri dikta
rejiminin denk düştüğü dönemin siyasi, entelektüel ve
hatta bireysel ilişkileri etkiler. Ancak askeri diktaların
biçimini ve diktaların arasındaki farklılıkları belirleyen
son tahlilde o toplumda var olan maddi, ekonomik
ilişkilerdir.
12 Eylül darbesiyle generaller cuntası nöbeti
tekelci burjuvazi adına devraldı; ipi büyük sermayenin
elinde, burjuva demokratik kurumları lağvetti. Generaller
cuntası, siyasal programını, silah zoruyla uygulamaya
soktu.
Yasal yollardan, parlamenter cumhuriyette
uygulanamayan bu program, askeri diktatörlükçe
uygulandı. Anayasa ve parlamento lağvedildi. Siyasi
partiler kapatıldı.
Muhalif işçi sendikaları, demokratik kitle
örgütleri kapatılmakla kalmadı; yöneticileri ve üyeleri
uydurma kanıtlarla hapsedildi. İşçi partileri ve sosyalist
gruplar üzerine düzenli ve azgın saldırılar düzenlendi.
Grevler ve toplantılar yasaklandı.
Burjuvazinin azami kârını sağlayacak bütün
siyasal ve hukuksal eylemler gerçekleştirildi. Tekelci
burjuvazinin silahlı gücü, gene burjuvazi tarafından
çizilmiş olan burjuva demokrasisinin sınırlarını çiğnedi.
Generaller cuntası, ABD emperyalizminin siyasi
gericiliğinden ve uluslararası saldırı politikalarından güç
aldı. İşçi sınıfı hareketini ve bireysel terörizmi, ekonomik
ve siyasi krizin nedeni olarak gösterdi.
12 Eylül öncesi bütün eylemleri ve kurumları
“kötülemek” adeta alışkanlık hâline geldi. İşçilerin ve
çalışan yığınların gözlerini, kapitalizmin ekonomik ve
siyasi iflasından uzak tutmak ve diktatörlüğün burjuva
özünü çalışan yığınlardan gizlemek için ilgiyi terör
üzerinde odaklaştırdı. Generaller cuntası 12 Eylül’e kadar
sivil faşist çetelerle devrimciler arasındaki çatışmaları
terör sayarken; 12 Eylül sonrası, yüzlerce devrimcinin,
demokratın, devletin terör örgütlerince kurşuna
27
dizilmesini, kaybolan insanları, insanlık dışı işkenceleri
terör saymama ikiyüzlülüğünü gösterdi.
Sivil faşist çetelerin o güne kadar düzenlediği
katliamların üzerine sünger çekilerek birkaç göstermelik
cezayla, kapitalizmin bu haşarı çocuklarının kulakları
çekildi.
Bütün eylem ve program, Behçet Kemal Çağlar’ın,
“Atatürk! Burçlarında bekliyoruz biz nöbet;/ Bizce birdir
seninçin yaşamak, ölmek; emret!/ Emret: Kanı çekilmiş
damarlarla dolaşalım;/ Bir an senin izinden saparsak
kahrolalım,” dizelerinde betimlenen “Atatürkçülük/
Kemalizm”le taçlandırıldı…
Generaller burjuva sistemin tüm ideolojik
argümanlarını kullandı. Milliyetçilik yanında dincilik de
önemli bir unsur olarak siyasi iktidarın cilalanması ve
kitlelerin askeri rejim politikalarını benimsenmesi için
kullanıldı. Tüm dini ritüeller devletin emrine sokuldu.
Siyasi gereksinimle önü açılan dinin halk
üzerindeki “avutucu” etkisi daha da arttı. İslâm ve
Atatürkçülük, aynı anda askeri diktatörlüğün ideolojik
çimentosunu oluşturdu.
Toplumsal sorunların pratik çözümü zamanı
gelince, cuntanın bu arabesk söylemi çıkmaza girdi.
Siyasal ve ekonomik değişimlerin yarattığı olgular ordu
içinde çeşitli eğilimlerin uç vermesine zemin hazırladı.
Sonra da yaşanan ekonomik ve siyasi krizin maddi
ve manevi yükünü büyük oranda işçi sınıfı omuzlarına
yıktı. 1980 sonrası reel ücretlerdeki düşüş, 1973-1980
yılları arasındaki reel ücretlerdeki düşüşe oranla daha
fazla oldu. Enflasyon oranı hızla arttı. Buna karşılık tekel
kârlarının artışı azami hızına ulaştı. Gelir dağılımındaki
uçurum büyüdü. Çalışan yığınların cebinden çalınan
paralar büyük şirketlerin iflastan kurtarılmasında harcandı.
Generaller siyasi iktidarın olanaklarını kullanarak iktisadi
alanda büyük çıkarlar elde ettiler. Bu dönemde OYAK
iktisadi bir güç olarak tekeller sofrasına oturdu.
Burjuvazinin arzu ettiği yapısal dönüşümleri
hayata geçiren 12 Eylül, işçiler açısından tam bir
cehennem demekti. Öyle ki, 1978 yılındaki gerçek asgari
ücret 100 kabul edilirse, bu rakam darbeyi takiben
1980’de 52’ye inmişti!
1990’ların ortalarına kadar bu endeks 60’ların
altında kalmaya devam etti ve bugün bile 100’ün
altındadır!
Bir başka deyişle, işçilerin yaşam standartları
en azından yarı yarıya düşmüş durumdaydı. Ama aynı
yıllarda, işçilerin ne derece sömürüldüğünün önemli
göstergelerinden biri olan “emek verimliliği”nde büyük
bir patlama yaşanıyordu: 1970-79 döneminde işgücü
verimliliğindeki artış imalat sanayinde yüzde 3.4 iken,
1980-89 döneminde yüzde 7.3 ve 1990-96 döneminde ise
yüzde 10.5 olmuştu. Yani emeğin sömürüsü katmerlenerek
artmıştı!
Bu çalışma koşulları, Türk(iye) burjuvazisi için
dikensiz gül bahçesi anlamına geliyordu. İşçi hareketinden
gelebilecek tüm engellemeleri bu hareketi acımasızca ve
kanla ezerek bertaraf eden sermaye sınıfı, kapitalist dünya
sistemiyle daha derinden entegre olarak, emperyalist
hiyerarşide daha üst basamaklara tırmanıyordu.
Ayrıca 12 Eylül rejiminin en azgın faşist
baskılarının yaşandığı yıllarda, 650 bin kişi gözaltına
alınmış, 230 bin kişi yargılanmış, 7 bin kişi için idam
cezası istenmiş, 50 kişi idam edilmiş, 171 kişinin
işkencede öldürüldüğü belgelenmişti.
Belgelenenler
dışında,
işkencelerde,
hapishanelerde, sokakta ve ev baskınlarında 541 kişi
katledilmiş ve bu katliamlar bir biçimde kitabına
uydurulmuştu. Bu dönem boyunca 71 bin kişi, komünizm
propagandası yapmak ve örgüt üyeliği suçlarından
yargılanarak yıllar boyunca zindanlarda tutuldular.
Kapatılan 24 bin derneğin yanı sıra, her türlü
sosyalist içerikli yayın, dergi ve kitabın da yasaklanmasıyla,
sosyalist hareket ve genel olarak devrimci hareket ölümcül
bir ezme operasyonuna tâbi tutuldu. Böylelikle işçi
sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyi muazzam
bir tahribata uğratıldı.
Kaldı ki, 12 Eylül faşizminden zarar görenler salt
sosyalistler değildi. Zarar görmek için namuslu bir yurttaş
olmak bile yeterli nedendi. İşte bu yüzden insanlara büyük
acılar yaşatıldı. Biraz daha şanslı olanlar, yakalarını sürgün
ve 1402’lik olarak işten atılarak kurtarırken, kimileriyse
yıllarını cezaevlerinde geçirerek büyük bedeller ödemek
zorunda kaldı. Mamak, Metris, Diyarbakır ve daha başka
cezaevleri bu uygulamaların devamı olarak dünya çapında
nam saldı.
Tutuklananlar aylarca ve hatta yıllarca duruşmaya
çıkarılmayarak bu cehennem ortamında yaşatıldı.
Cezaevlerindeki sistematik işkencelerde öldürülenler
oldu. İlhan Erdost kaba dayak yüzünden Mamak’ta beyin
kanaması geçirerek yaşamını yitirdi. Daha başkaları aynı
sonu paylaşırken çokları da sakat kaldı.
IMF’den, Dünya Bankası’ndan ve emperyalist
güçlerden gelen isteklerin tartışmasız uygulamaya
konulduğu 12 Eylül’le, özelleştirme talanı baş tacı
edilirken, Özalizm, 24 Ocak’cı bir neo-liberal talan olarak
karşımıza dikiliyordu.
Toparlasak: Askeri darbeler Türkiye egemen
sınıfının istediği yönde siyasal/sanatsal üretimlerin
rotasını da çizmiştir. Tekeller adına “24 Ocak kararları”nın
uygulayıcısı askeri apoletlerin bizzat desteğiyle, tüm
ilerici kültürel birikim çeşitli kıyım ve kırımlardan
geçirilerek budanmak, yok edilmek istenmiştir. Kitapların
kışlalarda yakılışı, yakılan kitapların ışığında gencecik
bedenlere kurulan darağaçları, zindanların tıka basa
dolduruluşu ve kitabın yıllarca suç aleti olarak gösterilişi
sosyalist mücadeleye dolayısıyla sosyalist gerçekçiliğe
ciddî darbeler vurmuştur.
Örgütsel sürekliliği, yani dernek, sendika, parti
çatıları elinden alınan emekçi halka karşı uygulanan
baskı, içe çekilmeyi, melankoliyi, inkârı, bilinemezciliği,
idealizmi, kültürel çözülmeyi ve dolayısıyla burjuva sanat
anlayışının hâkimiyetini üretmiştir. Askerî darbeye karşı
koyuş deneyimlerinin yenilgiyle sonuçlanmasından dolayı
ilerici bir “karşı kültür” atılımı gerçekleştirilememiştir.
28
12 Eylül’ün siyasal hayata müdahalesi kültürel/
sanatsal alanın gerici dalgaya teslimiyetini getirdi.
Özetle 12 Eylül 1980: Derin yaraların, yok
oluşların ve travmaların yılı olarak geçti tarihe. Yüzlerce
ölüm ve kayıp hafızalarımızdan hiç gitmedi…
12 Eylül sonrasında müthiş bir asimilasyon ve
depolitizasyon yaşanmıştır.
Türkiye, Cumhuriyet tarihinde, inişli çıkışlı bir
süreç yaşadı. Belli anları, durakları, dönemleri, altdönemleri, kırılma noktaları ve kavşakları var bu sürecin.
Ama kabaca, bu 80 yılı, “1980 öncesi/ 1980 sonrası” diye
ayırmak gerekli.
Milâdın 1980 olması, başta ekonomik, ama
onunla beraber politik ve kültürel gerekçelere dayanıyor.
Toplumsal alanımızın hangi öğesini araştırırsanız
araştırın, 1980 öncesi ile 1980 sonrası arasındaki fark
kendini belli eder.
1980’e gelindiğinde, toplumun 24 Ocak
egemenleri açısından hem ekonomik hem politik-kültürel
düzeylerde bir değişim geçirmesi ihtiyacı açıktı. Darbe
ile ekonomik açıdan “dışa açılma” yerine “saçılma”;
politik-kültürel açıdan ise anti-demokratik bir süreç ve
kurumlaşma devreye sokuldu…
III) 12 EYLÜL’ÜN MARİFET(LER)İ: BİR
ÖRNEK!
Devletin monolitik, toplumun korporatif
örgütlenme girişimi olarak 12 Eylül’ü betimleyen
marifet(ler)in en çarpıcısını örnek vermek gerekirse;
sözü, ‘The Times’ın dünyanın en kötü şöhretli 10 cezaevi
arasında andığı Diyarbakır mahpusuna dair en kapsamlı
çalışmayı, ‘5 No’lu Cezaevi’ başlıklı belgeseliyle yapan
Çayan Demirel’e bırakmak gerekir…
Çayan Demirel’in, “Ellere çakılan çiviler,
vajinada söndürülen sigaralar, anüse sokulan coplar,
yırtılan ağızlar, fare yedirilen, bok yutturulan insanlar...
Gerçeklikle bağlantısını kaybedip mezarda olduğunu
sananlar... Bir dakikalık görüşte Türkçe bilmediği
için çocuğuyla konuşamayan anneler... Tahliye olan
tutukluya, ‘Çıkınca s..ilmedik bir kulağımızın arkası kaldı
diyeceksin, bari onu da yapalım’ deyip hakikâten de bunu
yapan gardiyanlar... Üzgünüm, daha hafif ifade etmenin
yolu da, lüzumu da yok. Yaşanan bu...” diye betimlediği
Diyarbakır Zindanı’nda “Ali” diye çağrılan bir Alman
rehber, Ralph Braun’un hikâyesi var ki, bu, 12 Eylül’ü
özetler…
“Kendisi gezi rehberi, Aktamar Adası’na gitmişler
ve orada Ermenilere, Kürtlere dair bir şeyler anlatmış.
Kendi anlatımında da ‘Zaten Atatürk’ten sonrasına
girmiyordum.
Ondan sonrasının tehlikeli olduğunu biliyordum
ama anlaşılan o da fazla geldi’ diyor. Oradan bir Türk ihbar
ediyor, otel odasını basıyorlar. Odasından Süryanilerle
ilgili bir kitap çıkıyor. ASALA militanı diye tutukluyorlar,
sonra da 8-9 ay kalıyor cezaevinde.
Anlattıkları çok ilginç. Kur’an getirip ‘Kelime-i
29
şahadet getir’ diyorlarmış. Kırık bir Türkçe’yle söyleyince
de ‘Bak artık Müslüman oldun’ diyorlarmış. Zaten adamın
adını değiştirip Ali yapmışlar.
Hâlâ ‘Emret komitanim’ demeyi hatırlıyor. Ama
o zamandan beri askeri marş dinleyemiyormuş, duyunca
psikolojisi bozuluyormuş. Ona diğerleri kadar işkence
yapmamışlar, tek başına tutmuşlar zaten. Tuvalete de
kadın koğuşuna gidiyormuş.”[8]
Bu mantık(sızlık)ın ardında, T.“C”nin İttihat ve
Terakki’nin Teşkilât-ı Mahsusa’sından “Derin (denilen)
Devlet” + Kontgerilla + JİTEM + Susurluk (Ağar) +
Şemdinli + Ergenekon + kendi derin devletini yaratan
AKP’ye uzanan bir tarih vardır...
Bu bağlamda tarihi ve sınıfsal niteliğiyle T. “C”yi
konuşamayanların; 12 Eylül hakkında kestikleri ahkâm
da idare-i maslahatçılığın ötesine geçemez…
III.1) “DERİN” (DENİLEN) DEVLET/
ERGENEKON
TÜSİAD üyesi Ümit Boyner’in, “Ergenekon
sürecinde ordunun da katkıları olduğunu düşünüyorum.
Alıştığımız kalıplardan çok farklı artık. Siyasi partiler
görevlerini yaparlarsa orduya görev düşmez,”[9]
sözleriyle betimlemeye kalkıştığı Ergenekon da, 12
Eylül gibi sıradan bir “demokrasi sorunu” değil; sınıfsal
saiklerle betimlenen devlet meselesidir…
“Derin (denilen) Devlet” kişiliğinde 12 Eylül
mantık(sızlığ)ıyla doğrudan ilişkileri olan “Ergenekon,
özel misyonu olan bir kontgerilla örgütlenmesidir. Devlete
sızmış çete falan değildir, bilfiil devlet örgütlenmesidir.
Fakat derin devletin tümü de değildir. Anlaşıldığı
kadarıyla devlet görevlere dönük yapılanmalar yaratarak
ilerlemektedir…
Ergenekon’un ABD karşıtlığını bir antiemperyalistlik olarak düşünmemek gerekir…
Operasyonların tamamı Büyükanıt-Başbuğ
yönetimindeki TSK’nın icazetiyle gerçekleşmiştir…
Sürecin ana aktörü ABD eşliğinde gerçekleşen
AKP-Genelkurmay ittifakıdır. Fakat bu sorunlu bir
ittifaktır. Taraflar zaman zaman birbirlerini açık düşürecek
manevralar yapmaktadırlar…
Ergenekon siyaseti, solun; kendi bağımsız
platformunu güçlendirmedikçe egemen siyesi blokların
değirmenine su taşıyan figüran siyasi karikatürler
olmaktan öteye gitmeyeceğinin bir ispatı olmuştur…”[10]
Bunun yanında “Ergenekon, sol ile sağın
kavramlarının birbirine karıştığı bir garip sarmaldır.
68’lileri ordunun yanına koyan, demokratları AKP’nin
yedeğine düşüren ve ara sesleri susturan bir organizasyon
ya da kuşkucu bakınca, plandır.”[11]
Nihayet “Ergenekon derin devlettir; derin devlet
demokrasiyi tehdit eder. Derin devletin tamamen yok
edilmesi gerekir!”[12]
Burada durup vurguluyalım, 12 Eylül’den
Ergenekon’a uzanan mücadelede; AKP’de, liberallerde
“olmayan erdemleri” arayan Baskın Oran, “AKP
Türkiye’de değişmesi çok zor dediğimiz birçok şeyi
olumlu yönde değiştirdi. Biraz nefes almamızı sağlayan
AB Uyum Paketlerinin en önemlilerini geçirdi. Bunlardan
önce Azınlık Raporu mu yazılabilirdi; gayrimüslim
vakıflarının malları mı tapuya tescil edilebilirdi; Kürtçe dil
kursları mı açılabilirdi; Özür Kampanyası mı yapılabilirdi?
TRT-Şeş’i yağdan kıl çeker gibi açıvermesinin ne kadar
önemli olay olduğunu asıl bundan sonra göreceğiz. Kıbrıs
olayını Türkiye’nin başına tebelleş etmiş bir Denktaş’ı
2002 sonunda iktidara gelir gelmez tarihin arşivine
göndermesini unutmuş gibiyiz; diyebiliyorsanız az hizmet
etti deyin. Ermenistan ile ilişkiler şimdiye kadar hiçbir
hükümetin cesaret edemediği biçimde normalleştirilme
yolunda. Devlet hastanelerinden valiliklerine kadar her
türlü bürokrasinin halka muamelesi çok yumuşadı. Bütün
bunlar bu partiye ‘takdir’ gerektiriyor,”[13] diyor…
AKP’yi böylesi cansiperane savunan liberal(ler)
e, Hüseyin Hasançebi’nin satırlarını anımsatmak gerek:
“Liberal veya ulusalcı solcuların veya demokrasi
aptallarının tahayyül ettikleri ‘Ergenekon Davası’
İstanbul’da değil, Ankara’da ve Ankara’ya açılır…[14]
Aslında her iki (liberal-ulusalcı) yanılgı da
aynı sebepten, AKP’ye, onda bulunandan çok daha
başka misyonlar vehmetmekten kaynaklanıyor”![15]
Ve liberaller “özgürlükçü” AKP’ye alkış tutarken,
komünistlerin, devrimcilerin, pislik yedirilerek “terbiye
edilen” Kürt halkının yıllardır haykırdıklarını bugün
AKP’nin kendine yontmasına alkış tutuyorlar gerçekte!
Oysa ve nihayetinde AKP, AKP’dir; yani
liberallerin en İslâmcısı, İslâmcıların da en liberali olan
piyasacı bir burjuva seçenek…
Tıpkı, 12 Eylül’ün de, 24 Ocak’ın uzantısı bir
piyasacı burjuva seçenek olduğu gibi…
IV) SOL (MU)?!
Bu gerçeği, teorisinden pratiğine kavrayamayan
bir sol, “sol” olamaz; olsa olsa, sağın solu olur…
Kaldı ki 12 Eylül yıkımının verdiği en büyük
tahribat, solu, sağın soluna eklemleyerek, marjinalleştirip;
“devrimin güncelliği fikri”nden kopartmasıdır…
12 Eylül, sosyalist hareketi ortadan kaldırmaya
yönelik bir milâta işaret ederken; bu, etkileri çok daha
uzun süren ve sonrasında da, kalıcı ideolojik ve siyasal
deformasyonlara neden olan bir operasyon özelliği taşıdı.
Gerçekten de M. Kemal Kaçaroğlu’nun, “12
Eylül’de sol, cuntaya karşı bir direniş gösteremedi…
12 Eylül, sonuçları itibariyle sosyalist hareket üzerinde
etkilerini günümüze kadar sürdürmüş olan bir sürecin
başlangıcı olmuştur,”[16] diye betimlediği (12 Eylül
şokunu üzerinden atamamış) postmodern “sol”;
“ulusal”cısından, “liberal taraf”ına, “AKP’sine” yamanan
bir “sağcı salaklık abidesi”ni oluşturdu…
“Önceleyen eylem sözü inanılır ve imkân dahilinde
kılar” gerçeğine yabancılaşmış bu “sol” (ya da “yeni
sağ”); “Hâlâ Tek Yol Devrim” diyen devrimci mücadele
ve sınıf gerçekliğini inkâr eden, sınıf mücadelesini
önemsizleştirmeye yönelik, soyut bir “demokrasi”
savunuculuğuyla Bernstein’a taş çıkartmaktadır; ve
de “Devrim” ile “Güncelliği” fikrini esastan reddeden,
dolayısıyla da radikal sosyalizmden ve sosyalist
mücadeleden vazgeçen bir “Elveda Operasyonu”nun
bileşenleridir.
Tasfiyeci bir vazgeçiş olan bu eylemsiz “sol” (ya
da “yeni sağ”), kaçınılmaz biçimde bir tarihsizleştirme
yönelişiydi...
Ve 12 Eylül sonrasındaki tasfiye hareketi olarak,
yalana sarılmıştır!
Örneğin, “Darbe öncesi provokasyonlarda solun
rolü fecidir. Türkiye solu, hep ‘bir punduna getirsek de
askerle birlikte iktidara gelsek’ diye düşünür. Vurmalar,
kırmalar hep darbe içindir. Yusuf Küpeli bana dedi ki: ‘Biz
baştan sona kullanıldık. Mahir’e, ‘MİT bizim içimizde.
Ne oluyoruz?’ dedim. Bana, ‘elbette MİT bizimle ilişki
kuracak. Biz güçlü bir siyasi hareketiz’ dedi,”[17] yalanını
telaffuz eden Hüseyin Ergün gibi…
Oysa
Ergün’ün,
‘Taraf ’a
yaptığı
değerlendirmelerine ilişkin olarak, Mahir Çayan’ın
yoldaşı ve eski Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü,
“Bence değerlendirmeye bile alınmayacak kadar bayağı
bir yaklaşım”; Yusuf Küpeli de, “Söz konusu edilen
sözleri ben söylemedim. Bunlar ortaydayken ne diyelim?
Yalan hakkında ne konuşalım?”[18] demektedirler…
Ufuk Uras’ın, “Salon solculuğunu bırakıp,
mağdurların yanında yer almalıyız,”[19] deyişindeki
asılsızlığın; hakikâte ve eyleme yabancılaşmışlığın
“yeni/neo-liberal sol”u; bizlere; Andre Tardieu’nün,
“Herkes dünyanın düzene girmesini ister. Fakat çabayı
komşusundan bekler”; Ezop’un, “Tilki, uzaktaki üzümler
için, ‘Eminim ki onlar ekşidir’ der”; Kürt Atasözü’nün,
“Dara xweziya şîn nabe,”[20] deyişini anımsatırken;
aynı zamanda da kimi gerekliliklerin altını çizmemize
vesile olmaktadır:
i) Hakiki bir toplumsal örgütlülük ve mücadele
üzerinde yükselmeyen, hiçbir projenin ciddi olduğuna
inanmamız için bir “neden” yoktur.
ii) Yenilgini, geri çekilmenin, çaresizliğin,
marjinalliğin birliği, çatısı, her neyse; yüzlerce sıfırın
toplamıdır ki, bu da nihayetinde yine sıfıra eşittir.
iii) Hayatta karşılığı olmayan şeyler; belagat
(güzel söz söyleme sanatı) ya da diplomatik görüşmeler
veya yuvarlak masa istişareleriyle var edilemez… Malum;
hiçbir şey vardan yok, yoktan da var edilemez…
iv) 1980 yenilgisinden bugüne denenmişi
deneyerek geldik. Ulaştığımız nokta, “Şef çok, asker yok
noktası”dır. Örneğin sınıftan söz edenler sınıfta, kadından
söz edenler kadınlar arasında, gençlikten dem vuranlar
gençler arasında (vb’leri, vb’leri) yoklar…
v) Yokları “birleştirerek”, meşrulaştırmak yerine;
örgütlenme ve varolmanın yollarına kafa yormalıyız;
bunun yolu eskilerde “örgütlenmek için örgütlemeli”
şiarında ifadesini bulurdu…
vi) Mücadeleyi birleşerek örgütleyemeyiz;
örgütlenerek, sahici temelde birleştirebiliriz…
30
vii) Yeniden hiç yürünmemiş yollarda adımlarını,
hiç düşünülmemiş düşüncelerde başını tehlikeye atanlara
ihtiyacımız var; her ne başlayacaksa tam da buradan boy
verecek…
viii) Rosa Luxembourg’un dediği gibi, “Hareket
etmeyenler zincirlerini fark edemezler.”
İşte tam da bu çerçevede, T. J. Watson’un,
“Başarı, hataların ve başarısızlıkların biraz ilerisinde
duran bir şeydir,” sözünü unutmayanlar ve Nabi Yağcı
(Haydar Kutlu) gibi rüzgârgüllerine aldırmayanlar için
insan(lık)ın kurtuluşu devrimci eleştiri ve örgütlenme
yeteneğine ve başkaldırı kapasitesine indirgenmiştir...
V) TOTALİTARİZM VE GELENEK
Biz(ler)i, içinde hâlâ debelendiğimiz
totalitarizmden, olsa olsa, böyle bir sol ve “Hâlâ Tek Yol
Devrim” diyen gelenek kurtarabilecektir…
Bilindiği gibi Hannah Arendt’e göre,
totalitarizmle birlikte insan artık görünür olmaktan
çıkmış, daha önce kendisinin var kıldığı ortak dünya yok
olmaya yüz tutmuştur. Çünkü “Totalitarizm en büyük
politik kötülüktür.”[21]
Bu durumda, insanlığı ilgilendiren sorunlara
duyarsız; ortak yaşama, toplum ve dünya adına eylemde
bulunmayan insan(lık)ı da ortaya çıkarır.
İnsanın dünyaya yabancılaşmasıyla başlayan
bu (totaliter) süreç, insanlar arasındaki bağı koparmış,
insanları birbirine düşman hâle getirmiştir. Totalitarizm
altında yaşayan insanların en temel özelliği kendi
otonom yargı güçlerini kaybetmesidir. Yargı gücünü
kaybeden insan hiçbir değere, inanca sahip olamaz.
Bu yüzden, “Geleceğimiz hiç bu denli öngörüden uzak
olmamıştır.”[22]
Yani 12 Eylül totalitarizmi, toplumun
yabancılaştırılarak, sürüleştirilmesinde başat bir misyon
üstlenmiştir. Bunun aşılmasında da, devrimci geleneklerin
(ve tarihin) önemli rolü olacaktır.
Konuya ilişkin olarak Hannah Arendt, ‘Geçmiş
ile Gelecek Arasında’ başlıklı yapıtında şunu dile getirir:
“Geçmiş geleceği aydınlatmaya son verdiği için insan aklı
karanlıkta yolunu kaybediyor.”
Arendt bu alıntıyı Tocqueville’den yapar,[23] bir
geçmişi ve bir geleceği olmayan insandan söz eder. Çünkü
ona göre geçmiş bir hazinedir, bir değerdir; bu hazine
ve değerin ne olduğunu gösterense gelenektir. Gelenek
olmadan ne geçmiş ne de gelecek olur. İnsan aklının
karanlıkta kalması, hazineyi ellerinde tutacak insanların
bulunmadığı anlamına gelir. İnsanın ürettiklerini,
değerlerini ve yaşananları unutan, geçmişle bağını
kurmayan, sorgulamayan insan, yaşanacak trajedinin
de habercisiydi. Eylem olup bittikten sonra o eylem
hatırlanmazsa, açık ve seçik hâle getirilmezse, “geriye
anlatılacak bir hikâye kalmaz.”[24]
Eylem kendi yolunu tamamladığında ve eylemin
sonucu olan hikâye “onu miras alan ve sorgulayan
akıllarda” tamamlanmayı beklediğinde başlamaktadır.
31
[25]
Ne var ki, sorgulayan akıllar yerine olup bitenlere
karşı bir kayıtsızlık söz konusudur. Olup bitenler
karşısındaki bu kayıtsızlığın, hatta politikadan kurtulma
umudunun elbette bir bedeli vardır.
Arendt, “her geri çekilme, başka deyişle politik
alanın dışına çıkma, bir “dünya yitimi”ni, yani kendini
insanlar arasına yerleştirebilecek bir bağıntının yitimini
doğurur”, demektedir. O bunu, bir tehlike olarak, yeni
bir dünyasızlığın içine yeniden düşme tehlikesi, apolitik
olma tehlikesi olarak görür.
Arendt’in de işaret ettiği üzere, eylem her zaman
bir başlangıçtır; yeni bir şeyin görünüşüdür.[26] “Eylem,
şeylerin ya da maddenin aracılığı olmaksızın doğrudan
insanlar arasında süregiden biricik etkinliktir:” Eylem,
“insansal çoğulluk durumuna, yeryüzünde insanın
değil, insanların yaşadığı ve bu dünyada ikamet ettikleri
olgusuna karşılık gelir.”
O, ‘İnsanlık Durumu’nda dile getirdiği üç temel
insansal etkinliği (emek, çalışma ve eylem) belirlerken,
bu etkinlikleri “insansal varoluşun genel koşulu” olarak
adlandırdığı şeyle ilişkilendirmiştir.
Arendt’e göre sadece eylem yeni ve eşsiz olanı
yaratabilme kapasitesine işaret eder.
Eylem aracılığıyla dünya içine girmek, Arendt’in
görüşünde anlamla da yakından bağlantılıdır. Bu bağlantı
“eylem yeni bir başlangıcı olanaklı kılar, anlama eylemin
diğer yanıdır,”[27] ifadesiyle dile getirilir.
O hâlde 12 Eylül totalitarizminin devreye
sokulduğu yıkımın aşılabilmesi için, onu aşacak bir
devrimci yıkım eyleminin, birliğin yaratılmasından başka
seçenek yoktur.
Bu da; “Anlamak birleştirmektir,”[28] diyen
devrimci geleneğin süreklilik içinde kopuşlar ile
ihyasından başka bir şey değildir ve olamaz da…
V.1) “GELENEK”İN GEÇMİŞİ…
Devrimci “gelenek” dedim…
Sakın ola, Rasim Ozan Kütahyalıvari zevzekler,
devrimci “gelenek” ve geçmiş konusunda, bilgi sahibi
olmadan ulu-orta laf etmeye kalkışmasın…
Bugün, ulaşılan ufuk sözünü ettiğim tarihin
mirasıdır...
Hiç kimse “Kürt” sözcüğünü telaffuz edemezken;
devrimciler bir 6 Mayıs sabahı “Kürt-Türk kardeşliği”
için darağaçlarına çıktılar…
“Derin (denilen) Devlet”in kurşunları Taylan
Özgür’ün, bombaları da Kızıldere’deki yoldaşlarımızın
üzerine yağdı…
Filistin’de, Siyonist zulme karşı dövüşenler
bizimkilerdir…
“Ser verip, sır vermeyen” fail-i (belli) “meçhul”
İbrahim Kaypakkaya; siyasi cinayetlerin “kaybettiği”
Mustafa Suphi ile 15’ler ve Mamak-Metris-Diyarbakır
ile diğer zindanlarda direnenler, katledilenler
yoldaşlarımızdır…
Bu topraklarda direnen, mücadele eden,
başkaldıran, cüret eden yani aşka ve hayata dair ne varsa,
“Tek Yol Devrim” diyen radikal sosyalistlere aittir…
Şimdi “demokrasi” adına ahkâm kesen
belkemiksiz liberallerin, İslâmcıların yaygaraları arasında;
Evrim Alataş’ın ‘Her Dağın Gölgesi Denize Düşer’[29]
başlıklı anlatısı, direnişin tarihini, içeriği ve özneleriyle
unutmaya karşı, unutturulmak istenene karşı bir panzehir
sanki…
Evrim Alataş, 1976 yılında Malatya’nın Akçadağ
ilçesine bağlı Gölpınar köyünde doğmuş. Anlatının mekânı
da bu köy, bu köyün insanları ya da yolları bu köyden
geçen insanlar. Birinci tekil şahıs ağzından anlatılan
hikâyenin anlatıcısı da bu köyden. Evrim Alataş’tan yirmi
iki gün önce doğan bir genç. Adı, Fidel, soyadı Töre.
1970’te Deniz Gezmiş’lerle birlikte THKO’nun merkez
komitesinde yer alan Teslim Töre’nin yeğeni. 20 Mayıs
1994 yılında, henüz 18 yaşındayken gerillaya katılmak
için yola çıkan ve bu ilk yolculuğunda öldürülen Fidel’in
ağzından dinleyeceğiz Gölpınar köylülerinin bilinçlenme
tarihini.
Şaşırtıcı gelebilir, ama Fidel ismi kurgusal değil.
Anlatının akışını kırarak anlatıcının isminin koyulduğu
zamana gidelim ve 22 Nisan 1976 günü doğan bebek
Fidel’i dinleyelim; “Bu dönemler, ben annem Zeytun’un
karnını şişirip, dışarı çıkmayı beklerken, herkes devrimin
dalgasına kapılmış ve doğan çocukların isimleri de
eskisi gibi Ali, Hasan, Zühre, Fadime olmaktan çıkmıştı.
Yaşamını yitiren devrimcilerin isimleri veriliyordu
çocuklara. Bazen bu isimler bile pasif kalıyordu. Annemin
benden önce doğan oğluna Lenin ismi verilmişti.
Fakat fazla yaşamamış, ölmüştü Lenin. O nedenle ben
doğuyorum. Açıkçası bu duruma sevineyim mi üzüleyim
mi bilmiyorum. O yaşasaydı ben olmayacaktım (...)
İhtilal, Stalin, Taylan diye devam ediyordu isimler (...)
İsmimin ne olacağına çoktan karar verilmişti: Fidel...
Stalin, Lenin’den sonra başka bir ad kurtarmazdı. Fidel
oldum. Benden yirmi iki gün önce yukarı Babaların
evinde bir kız doğmuştu. İkimiz de şanslıydık. Ahırda
ineklerin eşeklerin arasında değil, hastanede doğmuştuk.
Köyün kadınları değil, ebeler çıkarmıştı bizi anamızın
rahminden. Kafamızı fııış diye dışarı çekmişlerdi. Onun
annesi İsap’ın doğumuna giren doktor demiş ki “Bugün iki
çocuk doğurttum. Birinin adını Devrim koydum, bunun
ki de Evrim olsun...” Benimkine oranla pasif bir addı.
Varsın olsun... O sene köydeki pek çok kadın doğurdu.
İki ay önce, üç ay sonra... Derken bir sürü bebek olduk.
İsimlerimiz Sinan, Taylan, Eylem’di.”
Öldüğü gün başlayacak anlatmaya Fidel;
henüz o doğmadan çok önce başlayan, o bebekken
şiddetlenen ve çocukluğunda en kanlı günleri yaşanan
bir isyanı anlatacak. Deniz’lerin şehirlerde yaktığı ateşi
dağlara taşıyanları, insanca bir dünya hayali için bedel
ödemeyi göze alanları, devrimci düşüncelere bağlanan
köylüleri, devrimci marşlarla çekilen düğün halaylarını,
nesilden nesile aktarılan isyan hikâyeleri ile büyüyen
çocukları, devlet baskısını, milliyetçi/İslâmcı kesimlerin
32
provakasyon ve saldırılarını, darbeleri, cezaevlerini
anlatacak. Ve bu coğrafyada demokrasi mücadelesinin
parolasını fısıldayacak kulağınıza. O parola ne liberalizm
ne Kemalizm ne de İslâm. Parola devrim ve sosyalizm!..
Köyün Cumhuriyet’i karşılayıp algılayışını,
değişimlerin köylülerin hayatlarında yarattığı tuhaf
davranış biçimlerinin özetiyle başlıyor Fidel’in
hikâyesi. Gölpınar Alevi Kürtlerle, Sunni Türklerin ayrı
mahallelerde ama birlikte yaşadığı bir köy. Tek Parti
dönemi, Köy Enstitüsü, Demokrat Parti ve Menderes,
derken 27 Mayıs ve TİP’in kuruluşu... Köy odalarında
Hz. Ali’nin cenklerinin okunduğu, öğretmen okuluna
giden gençlerin köylülere okuma yazma dersleri verdiği
zamanlar.
Fidel, köyün gidişatını iki ev üzerinden anlatıyor.
Biri, kendi doğup büyüdüğü ev, diğeri Evrim’lerin
evi. İkisinin nenesinin ismi aynı; Xace. Evlerini dirlik
ve düzeninin kadınlar tarafından çekip çevrildiği
zamanlarda, henüz Fidel ve Evrim doğmadan çok
önce, Teslim’in nesli yetişiyor. Türkiye İşçi Partisi’nin
aydınlar, öğrenci gençlik ve yoksullar katında heyecan
yarattığı zamanlarda Teslim de TİP’e kaydolacak ve
köyün devrimci geleneği başlayacaktır. Günlerin çok
hızlı aktığı zamanlar. Gençlerin radikal düşüncelerden
etkilenerek TİP’ten ayrılmaları ve kendi örgütlerini
kurmaları gecikmeyecek ve Teslim THKO kurucuları ile
temasa geçecektir. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in köye gelip
gitmeleri, Malatya kırsalındaki örgütlenmeler, çatışmalar,
12 Mart darbesi, Deniz’lerin yakalanışı, Mahir’lerin
Kızıldere’de, Sinan’ların Nurhaklar’da katledilmesi,
Deniz’lerin idamı ve bütün bu eylemlere katılan Teslim’in
yurt dışına kaçışı...
Devlet mimlemiştir Gölpınar köyünü. Bundan
böyle köyün gündelik hayatında jandarma baskısı eksik
olmayacak ama direnişin onurunu tatmış olan köylüler
mücadeleden geri durmayacaklardır. Teslim adı bir efsane
gibi dolanır dillerinde. Nitekim 12 Mart darbesinden sonra
köylüler yeniden örgütlenecek, hatta fraksiyonlara bile
ayrılacaktır. Köy odalarında okunan kitaplar değişmiştir
yalnızca; daha evvel kış aylarında sobaların dibine,
gaz lambalarının kenarına çekilip de Hz. Ali’nin cenk
hikâyelerini dinleyenlerin elinde şimdi klasik romanlar
vardı.
İşte böyle bir ortamda büyür Fidel, Evrim, Taylan
ve diğer çocuklar. 12 Eylül’ün şiddetini büyüklerinin
dehşetinden kavrar, cezaevlerinde kurarlar oyunlarını.
Büyüdükçe öfkeleri bilenecek, Türk solunun toparlanması
geciktikçe mücadeleyi sürdüren Kürt hareketine sempati
duyacaklardır. Üniversiteye hazırlık için İstanbul’a
giden Fidel’in gönlünde de dağ ateşi yanmaktadır. Hayır,
sanmayın ki sadece öfkelerinden. “Vaktiyle dağlara
giden gençlerin kaldığı evde büyüdüm ben” diyecektir
Fidel; “Yolu yarım kalanların hikâyeleriyle... Devrim
düşüyle... En öfkeli zamanları da bile, devrim benim için
sihirli kelimeydi. (...) Her yerde savaş vardı. Her yerde
ölüm...” Ne yazık ki ölüm dağ yolculuğu başladığı gün
yakalayacaktır Fidel’i.
Bugün yaşadığımız süreç, işte böyle bir tarihin
mirası. Darbeleri, demokrasiyi, hak ve özgürlükleri
tartışıyorsak eğer, bunun yolunu açan uzun bir isyanın
tarihini, o tarihin -etnik kökenine bakmaksızın- bütün
öznelerini ve onların ne uğruna mücadele ettiklerini
hatırlamak zorundayız. Birilerinin gazete köşelerinde
başka bir gelenek icad etmelerine, demokrasi
mücadelesini kendilerine mal etmelerine ve sonuçta
devrim ve sosyalizm sözcüklerini aşağılamalarına karşı
durmak, geleneğe sahip çıkmak ve sürdürmek için
anlatılara ihtiyacımız var. Belleğin şimdiki zamana takılıp
kalmasını kırmak, unutkanlık hastalığından kurtulmak ve
yarını yeniden kurmak için hiç durmadan anlatmalıyız.
Evrim Alataş da işte bunun için anlatmış arkadaşı Fidel’in
ağzından. Fidel ruhunu salmamışsa eğer, duyduklarını ve
yaşadıklarını yeni doğan ve doğacak çocuklara aktarmak
istediğindendir... [30]
VI) HESAPLAŞMA (MI?)!
12 Eylül’le hesaplaşırken; söz konusu gelenek ile
tarihi “es” geçemeyiz; geçmemeliyiz…
Pablo Neruda’nın, “Halkım ben parmakla
sayılmayan/ sesimde pırıl pırıl bir güç var/ Karanlıkta boy
atmaya/ sessizliği aşmaya yarayan/
Ölü, yiğit, gölge ve buz ne varsa/ tohuma dururlar
bir yeniden/ ve halk toprağa gömülü/ tohuma durur bir
yerde/
Buğday nasıl filizini sürer de/ çıkarsa toprağın
üstüne/ güzelim kırmızı elleriyle/ sessizliği burgu gibi deler
de/ Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde,” dizelerindeki
bizim; kendilerine hasbel kader “demokrat” diyen
Obama’cı İslâmcılardan, liberallerden ve Kemalistlerden
alacağımız “ders” falan yoktur; olmamalıdır da!
Bu nasıl bir “uyarı” demeyin! Bu gerçekten çok
gerekli…
12 Eylül’le hesaplaşılması, ondan dersler
çıkarılması ve ona giden süreçte hangi sınıf ve katmanların
hangi rolleri oynadığının iyi kavranabilmesi, son birkaç
yıldır politik gündemle de yakından ilişkili bir sorun
hâline gelmiştir.
Egemen burjuva sınıf içerisinde uzun bir süredir
devam edegelen iktidar kavgasına bağlı olarak yaşanan
gelişmeler, epey bir süredir bizzat burjuva politikacılar ve
ideologlar arasında da, normal bir burjuva demokrasisinin
nasıl olması gerektiğine ve artık askeri vesayet sisteminin
aşılması gerekliliğine dair tartışmaların yoğunlaşmasını
beraberinde getirmiştir.
Özellikle “Ergenekon operasyonu” kapsamında
bu tartışmanın alevlendiğine şahit oluyoruz.
İşçi sınıfı/ ve sosyalistler, hiç kuşku yok ki,
gerek askeri vesayet sisteminin sonlandırılmasından
ve demokratik hakların genişletilmesinden, gerekse
de 12 Eylül’ün simgesi durumundaki generallerden
ve günümüzdeki darbe tezgâhlayıcılarından hesap
sorulmasından yanadır.
Bu bakımdan, işçi sınıfı/ ve sosyalistler,
33
Ergenekoncu olarak adlandırılan kesimin hiç tereddütsüz
tam karşısında yer almalıdır.
Ne var ki, darbecilerden ve demokrasi
düşmanlarından hesap sorulması görevi, onlarla sınırlı
bir sanıklar listesinin mahkemeye çıkartılmasıyla asla
sınırlandırılamayacağı gibi, böylesi bir görev, işlerine
geldiği ölçüde demokratlık taslayan burjuva kesimlere de
havale edilemez.
12 Eylül’den nasıl hesap sorulması gerektiğine
dair ortaya konulan şu perspektif, güncel tartışmalar
konusunda da aynen geçerlidir: “12 Eylül’ün hesabı
kimlerden sorulacak?”
Bir kere, sanık sandalyesine öncelikle oturtulması
gerekenlerin, 12 Eylül’ün simgesi hâline gelmiş ve onca
insanın katledilip, sakat bırakılmasından doğrudan
sorumlu olan generaller olduğundan hiç şüphe yok.
Fakat suçlular bu kadardan mı ibarettir? Kuşkusuz
ki değildir ve kabarık bir suçlular listesinin ardında esas
suç odağı sermaye düzenidir. O nedenle, yalnızca vitrinin
önünde duran “cellâtlar”la özdeşleyip, bunlara görev
veren ve öne itekleyen gerçek suçludan hesap sormaya
yeltenmemek, bir anlamda onun oyununa gelmek ve onu
bağışlamak demek olurdu.
İşçi sınıfı/ ve sosyalistler, 12 Eylül faşizmine isim
babalığı yapan generalleri istirahata çekildikleri rahat
köşelerinden çıkartıp boyunlarına suçlu yaftasını mutlaka
asmalıdır. Ama asla bununla yetinilemez. Bu haklı
sorgulamanın son tahlilde burjuvazinin işine yarayacak
bir deşarj aracı olmasına izin verilemez.
İhtiyacımız olan unutmayan devrimci bir
hesaplaşmadır…
VI.1) UNUTMAYIN!
Fatsalı Terzi Fikri’den Kenan Budak’a, Kemal
Pir’den Mazlum Doğan’a, Necmettin Büyükkaya’ya
hiçbirini unutmayın…
Maraş katliamının akıllara durgunluk veren
korkunçluğunu; Çorum’u; Sivas’ı, Malatya’yı yani
bunların arkasındaki devleti, besleme faşist çetelerin
terörünü unutmayın…
İdam sehbalarında katledilenleri; 7 Ekim 1980’de
Ankara’da Necdet Adalı’yı; 25 Ekim 1980’de Adana’da
Serdar Soyergin’i; 13 Aralık 1980’de Ankara’da Erdal
Eren’i; 10 Haziran 1981’de Antep’te Veysel Güney’i; 25
Haziran 1981’de İstanbul’da Ahmet Saner’i; 25 Haziran
1981’de İstanbul’da Kadir Tandoğan’ı; 20 Ağustos
1981’de Adana’da Mustafa Özenç’i; 13 Mart 1982’de
İzmir’de Seyit Konuk’un, İbrahim Ethem Coşkun’u,
Necati Vardar’ı; 23 Ocak 1983’de Adana’da Ali Aktaş’ı;
28 Ocak 1983’de Ankara’da Levon Ekmekçiyan’ı; 9
Ocak 1983’de İzmit’te Ömer Yazgan’ı, Erdoğan Yazgan’ı,
Mehmet Kambur’u, Ramazan Yukarıgöz’ü; 6 Ekim
1984’de İzmir’de İlyas Has’ı; 24 Ekim 1984’de İzmir’de
Hıdır Aslan’ı unutmayın…
12 Eylül teröristlerinin suçlarını toplumsal
hafızaya kaydedin…
Halklarımızı yoksulluğa ve kapitalizmin azgın
sömürüsüne mahkûm edenler;
Patronlar kârlarını astronomik rakamlara
çıkarırken işçinin gerçek ücretini 1960’lı yılların
seviyesine indirenler;
İşçiyi sendikasız, grevsiz, toplu sözleşmesiz
bırakan; kışlaya çevrilmiş fabrikada patronun ve YHK’nın
insafına terkedenler;
Onbinlerce işçiyi işinden atarak, faal nüfusun
yüzde 24’üne ulaşan işsizler ordusunu arasına katanlar;
Halkın başını sokacağı gecekondusunu başına
yıkanlar;
Tarımsal girdi fiyatları yükselirken, taban
fiyatlarını düşürerek köylüyü yok edenler;
Memuru tüm demokratik haklarından mahrum
bırakıp, açlığa mahkûm edenler;
Ülkeyi emperyalistlere ipotek edenler;
82 Anayasası’yla tüm ekonomik-demokratikpolitik hak ve özgürlükleri gaspedenler;
Şeffaf zarflarda koyu renkli oy pusulaları
kullandırılan seçimlerde oy kullanmayanlara ceza
uygulayan, “mavi” demeyi, cunta görüşleri dışında oy
kullanmayı ve propagandayı yasaklayanlar;
Cumhurbaşkanını bir diktatörün tüm yetkileriyle
donatanlar;
Yasama ve yargı organlarını yürütmenin
vesayetine sokanlar;
Cumhurbaşkanlığı Konseyi, Milli Güvenlik
Kurulu, Devlet Denetleme Kurulu aracılığıyla cuntayı
süreklileştirenler;
YÖK’ü, YHK’yı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu’nu, lokavtı anayasal kurum hâline getirenler;
Yüzlerce devrimci ve yurtseveri işkencehanelerde,
sokaklarda, dağlarda, zindanlarda, darağaçlarında
katledenler;
Coğrafyamızı yarı-açık cezaevine çevirenler;
“Elimizde taş gibi oğlanlar var” diyerek
işkencehanelerdeki tecavüzleri, cop sokma işkencesini
meşrulaştırmaya çalışan; çocuk-yaşlı, kadın-erkek
demeden herkese, hatta hamile kadınlara dahi işkence
yapan ve düşüklere yol açarak katliamlarını doğmamış
çocuklara kadar vardıranlar;
Tutukluları kobay olarak kullananlar;
İşkence soruşturmalarının üzerini örten,
işkencecilere ceza vermeyen, onları koruyan, terfi ettiren,
ödül verenler;
Milyonlarca Kürt köylüsünü köy meydanlarında
falaka çeken, meydan dayağı atan, çırılçıplak soyundurarak
b…k yedirip küçük düşürenler;
Kürt halkına yönelik baskı, işkence ve
katliamlarını soykırıma dönüştüren, Kürtçeyi yasaklayan,
asimilasyon uygulayan, Kürtçe isimleri yasaklayanlar;
İhbarcılığı kurumlaştıran ve ödüllendirenler;
Aydınların, bilim insanlarının ve sanatçıların
özgür çalışma, eserlerini, ürünlerini yayma, sergileme
olanağını yok edenler;
Yüzbinlerce kitabı yakan, binlerce kitap, dergi,
34
kasete yasak koyan, toplatanlar;
Basın-yayın üzerinde en koyu sansür uygulayarak
Abdülhamit’in bile adını unutturanlar;
“Türk-İslâm Sentezi” düşüncesini resmi görüş
hâline getirenler;
Halkın duygularını sömürmek için din dersini
okullarda zorunlu ders hâline getiren; şeriatçılığı,
tarikatçılığı yaymalarına davetiye çıkaranlar;
Tedavi için yurtdışına gitmesi zorunlu
olanlara dahi pasaport vermeyerek sakat kalmalarına,
katledilmelerine yol açanlar;
Malını-mülkünü satarak edindiği küçük
birikimini, emekli aylığını bankere kaptıran en az 300
bin aile için “üstüne bir bardak soğuk su içsinler”, “halk
kumar oynadı” diyenler;
Halkın bankerler, sahte kooperatifler, müteahhitler
elinde sömürülmesine göz yumanlar;
Öteki ilan edilen azınlıkları mağdur edenler…
Vb’leri, vd.’leri…
Ya da satırlara sığması mümkün olmayan
suçlarıyla, 12 Eylül’ün bütün teröristlerini toplumsal
hafızaya kaydedin…
VII) YASAKLAR İLE YAŞATILAN KÂBUS
Evet ihtiyacımız olan, unutmayan devrimci bir
hesaplaşmadır…
Bu; ne bir “öc alma” ne de “abartı”dır…
Çünkü 2000’lerin Türkiye’sinde 12 Eylül;
mücbir sebebi 24 Ocak’ın iktisadı ve politik yasakları ve
“Anayasası” ile hâlâ yaşatılmaktadır…
12 Eylül gündemdedir; kendini yeniden üreterek
sürdürmektedir…
Kimse görmezden gelip, inkâra kalkışmasın:
Coğrafyamız, “12’den (Mart) 12’ye (Eylül)” uzanan kan,
gözyaşı, umutsuzluk, ölüm, tutsaklık, işkence üstüne
kurulu terörün sıradanlaştığı süreçten hâlâ kurtulamadı…
Toplumsal yapımızda 12 Eylül hukuk(suzluğ)u
kurumsallaştı, hâlâ da sürüyor.
12 Eylül kendini her evrede yeniden üreterek,
deforme edilmiş bir “maganda demokrasi”sini devreye
soktu.
Her türlü muhalefeti, özellikle de, solu bitirme
kastından vazgeçmedi.
Özünde bir “Soğuk Savaş” yöntemi olan 12
Eylül, her türlü demokratik çıkışı, hak kullanma eylemini
suç hâline getirdi.
Neo-liberal politikalarla adaletsizliğin büyüttü.
Temel amaçlarından biri emek hareketini
sindirmek olan 12 Eylül “Anayasa”sı hâlâ ayakta!
12 Eylül süreci “Anayasa”sı ile devam ediyor!
Alın size taze bir örnek?
12 Eylül’ün yıldönümünde düzenlenecek mitingin
afişleri ‘devlet büyüklerine hakaret’ iddiasıyla yasaklandı.
Miting komitesi, mitingin tanıtımı için hazırladığı
afişlere puzzle şeklinde Kenan Evren, Veli Küçük, Mehmet
Ağar, Yaşar Büyükanıt, Fettullah Gülen, Devlet Bahçeli,
Muhsin Yazıcıoğlu, Turgut Özal ve Başbakan Erdoğan’ın
fotoğraflarını koydu. Afişte ‘12 Eylül Darbesinin 29.
yıldönümünde Emperyalizmi Faşizmi Darbecileri
Gericiliği Şovenizmi Lanetleme Mitingi’ ibaresi de
yer aldı. Ancak Ankara Valiliği afişe geçit vermedi.
Valilik ‘faşist, gerici, darbeci ve şövenist’ ibareleriyle
devlet büyüklerine hakaret edildiğini iddia ederek afişin
asılmasını yasakladı. Valilik yasaklama gerekçesinde söz
konusu afişin tahriklere sebep olacağını da ileri sürdü:
“İçeriği itibarıyla, fotoğrafları kullanılarak,
içerisinde devlet büyüklerimizin de bulunduğu kişilere
‘faşist, darbeci, gerici ve şovenist gibi hakaret olarak
değerlendirilen söylemlerle kamuoyu oluşturmaya, halkı
kışkırtamaya, toplumda hükümete ve kamu görevlilerine
karşı kin ve nefret duyguları oluşturarak güvensizlik
ortamı yaratmaya ve toplumda, siyasi parti taraftarı
kişiler/ gruplar arasında tahriklere sebep olabileceği
değerlendirilen afişin ‘5442 sayılı il idaresi kanunu
11/c maddesi’ gereğince, ilimizde genelinde cadde ve
sokaklarda asılması ve yapıştırılması valiliğimizce
yasaklanmıştır”!
Alın size, dumanı üstünde bir “liberal-demokrat”
AKP icraatı!
VIII) VE… GELDİK BUGÜNE!
Ve… geldik bugüne!
Hani Turgut Uyar’ın, “Hâlbuki korkulacak hiçbir
şey yoktu ortalıkta/ Her şey naylondandı o kadar/ Ve
ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı./ Ama
geyikli geceyi bulmadan önce/ Hepimiz çocuklar gibi
korkuyorduk,” dizeleriyle betimlenmesi mümkün olan 12
Eylül’ün bugününe…
Gelin bunu da konuşalım biraz… Hani Demet
Lüküslü’nün, “Gençler siyaseti kirli bir alan olarak
görüyor, siyasal alanda bir şeyi değiştirmenin imkânı
olmadığını düşünüyor,” vurgusuyla, 1980 sonrası kuşağın
siyasete katılmayı reddettiğini söylediği[31] siyaset(sizlik),
piyasa ekonomisi, insan(sızlık) düzleminde…
Böylelikle de 12 Eylül mimarisinin ne(ler)
yarattığını anımsayalım/ anımsatalım bir kez daha…
VIII.1) SİYASET(SİZLİK) Mİ?
Nasır Şimali’nin, “Amerikan dış politikasını
ahlâki değişmezler değil çıkarlar belirler; Türk-Amerikan
ilişkileri de 1945’ten beri bu bağlamda ilerledi,”[32] diye
çizdiği çerçevede Türk(iye) siyaset(sizliğ)i, öne çıka(rtıla)
n neo-Osmanlı eğilimleriyle, yine ABD taşeronudur; bu
da giderek derinleşmektedir…
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton 5 Haziran
2009 günü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu
ağırlarken Türkiye’yi alkışladıklarını söyledi; Davutoğlu
da Washington ile her konuda görüşbirliğinde olduklarını,
yeni Amerikan yönetimini takdir ettiklerini belirterek
şunları dedi:
“Yeni ABD’nin yönetiminin olaylara yaklaşım
biçimini takdir ediyoruz. Dış politika öncelikleriyle bizim
aramızda çok büyük benzerlik var. Sadece Ortadoğu değil,
Kafkasya’da ortak vizyon etrafında gidiyoruz. Afganistan,
Pakistan, Güney Asya’daki gelişmeleri de birlikte takip
etme kararı aldık. ABD ile daha yakın istişari ilişkide
olacağız. Bu ilişki yapıcı, verimli ve vizyon odaklı olacak.
Ekonomik ilişkilerde ortak çalışma grubu kuracağız…”
Yine Davutoğlu, Amerikan-Türk Konseyi’nin
yıllık konferansındaki konuşmada, Obama’yı “bilge”
lakabıyla tanınan Roma İmparatoru Marcus Aurelius’a
benzetirken, selefi Bush için de Sezar imasında bulundu.
ABD’nin süpergüç olma özelliğini sürdürebilmek
için çok taraflı yaklaşımlarla uluslararası kurumları
kullanması gerektiğini söylerken, bunun için bölgesel
güçlerin yardımına ihtiyaç olacağını belirten Dışişleri
Bakanı, “ABD, Roma İmparatoru Ceasar’a değil Marcus
Aurelius’a ihtiyaç duyuyor. Obama’nın yaklaşımı da
Cesar’ın değil Aurelius’un yaklaşımı. Güç kullanarak bir
yere kadar ilerleyebilirsiniz. Şimdi ABD de çok taraflı
yaklaşım kullanıyor” dedi.
Evet, T.“C” yine ABD taşeronudur; Obama’nın
“gözdesi”dir.
Örneğin ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar
Yardımcısı Mathiew Bryza’ya göre, “Türkiye süper güç
oldu,” derken Arthur I. Cyr de ekliyor: “ABD bu ülkenin
[Türkiye’nin-b.n] öneminin ve ikili ittifakın değerinin
farkında görünüyor.”[33]
Yine Obama’nın Afganistan-Pakistan özel
temsilcisi Richard Holbrooke, Afganistan konusunda
görüştüğü ülkeler arasında Türkiye’nin de yer aldığını
belirterek, “Türkiye çok önemli bir faktör,” derken; ABD
Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da, işbirliği gereken yedi
“yükselen küresel güç” arasında Türkiye’yi de saydı.
Ayrıca Polonya gazetesi ‘Gazeta Wyborcza’ da,
ABD’nin, Rusya’ya meydan okuma olarak görülen füze
savunma sistemini Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya
kurmak yerine, Türkiye ve İsrail’deki üsleri kullanmayı
veya savaş gemilerini bölgede konuşlandırmayı
değerlendirdiği kaydedildi. Yani İran ve Kuzey Kore’yi
gerekçe gösterse de Rusya’yı ikna edemeyen Obama
yönetiminin, Doğu Avrupa’daki Çekya ile Polonya’ya
füze kalkanı konuşlandırma projesinden vazgeçti. İddiaya
göre kalkan, gemilerin yanı sıra Türkiye ve İsrail’deki
üslere, hatta Balkanlar’a yerleştirilecek.
Bu(nlar) “hayırlı” bir durum değil; “Türkiye
jeopolitik konumu ile bir ‘merkez ülke.’ Ancak, merkezi
konum doğru stratejilerle desteklenmediğinde, Güney
Kafkasya’da, Ortadoğu’da olduğu gibi, Türkiye’yi
‘sorunların merkezi’ne dönüştürebilmekte,”[34]
vurgusuyla Nejat Eslen tehdidin altını çiziyor…
Çünkü Züheyr Macid’in, “Osmanlı geçmişini
bugünle yapıcı şekilde birleştirmekte kararlı olan
Türkiye gelecekte Arap coğrafyasıyla ilişkilerini daha
da geliştirecek,”[35] dediği kapsama alanında İlyas
Hana’ya göre, “İkisi de Ortadoğu’ya güçlü bir şekilde
dönen Türkiye ve İran, nüfuz bölgelerinin hemen hemen
örtüşmesi dolayısıyla birbirlerine toslayabilir. Kafkasya,
35
Arap bölgesi ve Körfez iki ülke arasındaki temel rekabet
alanı…”[36]
Özetle liberallerin, “Asker kışlaya doğru
çekiliyor,”[37] beklentilerinin karşılıksız kaldığı; neoOsmanlı eğilimleriyle ABD taşeronluğunun derinleştiği
güzergâha ilişkin Prof. Dr. Erinç Yeldan diyor ki: “Bu
gidişle Pakistan’a döneriz… Hükümetin Türkiye’ye
biçtiği işlev, uluslararası sermayenin taşeronu olmaktır…”
Bu taşeronluk, T.“C”nin tarihi misyonudur;
T.“C”nin geleceğini de karartarak, belirsizleştirmektedir…
VIII.2) PİYASA EKONOMİSİ Mİ?
Kapitalizmi kurtarma operasyonu olarak dikilen
12 Eylül’ün, ‘24 Ocak Kararı’ ile yeniden dizayn ettiği
Türk(iye) ekonomisi mi?
O bir yoksulluk ve sömürü bataklığıdır…
Türk-İş, dört kişilik bir ailenin açlık sınırını 745
TL ve yoksulluk sınırını da 2 bin 426 TL olarak belirledi.
Buna göre, Mart 2009 döneminde dört kişilik bir ailenin
sadece sağlıklı beslenebilmesi için yapması gereken gıda
harcaması tutarı 744.65 TL oldu.
Tüketici Güven Endeksi hazırlayan TNS Global’e
göre, Türkiye’de insanların yüzde 41’i Aralık 2008 ve
Ocak 2009 aylarında peynir, süt, ekmek, et, yoğurt gibi
temel gıda ürünlerinde bile harcamalarını kıstı.
Aslı sorulursa Türkiye’deki yoksullaşma, küresel
krizden önce başladı. 2007’den 2008’e nüfus yüzde 1.3
arttı. Ama kesitte, ulusal gelir sadece yüzde 1.1 arttı.
Dolayısıyla 1998 sabit fiyatlarıyla kişi başına düşen gelir
1418 TL’den 1415 TL’ye geriledi. Yani herkes yüzde
0.2 yoksullaştı. Ama esas yoksullaşma 2009 yılında
yaşanıyor, yaşanacak.
Bu tabloda Türkiye’de her 7 haneden biri
ekonomik yardım alıyor. Devletin resmi verilerine göre
yardım alanların yüzde 59.4’üne akraba, komşu gibi eşdost destek verirken, belediyelerin payı 6 yılda yüzde
8.8’den, yüzde 21.4’e çıktı. Yakacak yardımları da
2003’teki payının 2008 yılında yüzde 30.8’e çıkmasıyla
dikkat çekti. Hanelerin yüzde 29.8’i de Sosyal Yardım
Fonu desteğiyle ayakta duruyor.
Nihayet İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi
Mezunları Vakfı’nın yaptığı araştırmaya göre,
İstanbulluların yüzde 86.9’u krizden etkilendi, halkın
yüzde 70’i borçla yaşıyor, bu borçların yüzde 62’si kredi
kartı ve banka kredisi borcu, yüzde 24’ü kıyafetten, yüzde
23’ü ise gıda harcamalarından kıstı.
Borçlar büyüdü; daha da büyüyor…
Merkez Bankası’nın yayımladığı Finansal İstikrar
Raporu’nda yer alan bilgilere göre, Türk halkı krize 123
milyar TL borçla yakalandı. 2008 yılı Eylül ayında halkın
toplam borcunun harcanabilir gelirine oranı yüzde 22.6
idi. Bu oran 2006 yılında yüzde 18.1 olarak belirlenmişti.
Demek ki, halkın borcunun harcanabilir gelirine oranında
devamlı bir artış gerçekleşmişti.
İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler
Odası’nın raporu Türk halkının borç batağına düştüğünü
ortaya koydu. Her ay 120-130 bin yeni kişi borcunu
ödeyemez duruma düşerken toplam rakam 1.6 milyona
çıktı Ailelerin tasfiye olunacak kredi kartı borcu 3.6
milyar, bireysel kredi borcu 3.1 milyar TL’ye fırladı.
Yılbaşından bu yana tasfiye olunacak kart sayısı yüzde
52, bireysel kredi oranı yüzde 68 arttı.
Türkiye’de günde 2 bin 602 ev ve işyerine haciz
amacıyla icra memurları gidiyor. Yine günde 123 araç
haczediliyor. Her gün ortalama 273 fabrika ve işyeri
kapanıyor. Çek ve senetle ilgili verileri de ürkütücü. Her
gün ortalama 26 bin 260 çek karşılıksız çıktığı için işlem
görürken, 4 bin 312 senet de protesto ediliyor.
Bunların yanında krizle birlikte tüketicinin kredi
kartına yüklendiği gözlendi. 2009 yılının ilk 6 aylık
döneminde ekonomideki daralmaya karşın kredi kartı
ile yapılan harcamalar ve nakit avans kullanımları yüzde
12 arttı. Böylece, kredi kartlarının ilk aydaki cirosu 98
milyar TL’ye ulaştı.
Öte yandan Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in
verdiği bilgiye göre 2009’un ilk altı ayında karşılıksız çek
nedeniyle ceza mahkemelerinde 159 bin 774 dava açıldı.
Bu davalarda 221 bin 755 kişi hâkim karşısına çıktı.
2009’un altı ayında çek davalarında 1461 kişi hapse girdi.
Rakamlar, ekonomik krizin yaşandığı yıllarda
karşılıksız çek suçlarının arttığını ortaya koydu. 1994
yılında 180 bin 656 karşılıksız çek davası vardı.
2000 yılında 262 bin 611 dava açıldı, 281 bin 881
kişi mahkemelik oldu. Ekonomik krizin yaşandığı 2001
yılında dava sayısı 307 bin 381’e ulaştı. 2002 yılında 177
bin 910 dava açıldı, 191 bin 40 kişi yargılandı. 2003’ten
itibaren düşüşe geçen dava sayısı 2008 yılında yine arttı.
2008 yılında dava sayısı 211 bin 363, sanık sayısı ise 312
bin 516’ya çıktı.
Ayrıca bir yılda bankaların el koyduğu mallarda
yüzde 100 artış yaşandı. 2008 Haziran’ında toplam
1.100 olan hacizli gayrimenkul sayısı 2009 yılının
Mayıs ayında 2 bin 477’ye ulaştı. Bankalar, haczettikleri
gayrimenkullerin fiyatlarını yüksek oranda kırarak satıyor.
Kapitalizmin küresel buhranıyla ağırlaşan
ekonomi durumun verileri de, tek kelimeyle, korkunçtur!
Milli gelir dolar bazında yüzde 29.1 düşerken
sanayi büyümüyor, kurulan şirket ve işletme sayıları
yüzde 20 seviyesinde azalıyor, bütçe açığı gittikçe
artıyor. Hükümet, durumu borçlanarak kurtarıyor. AKP
iktidarının 149.1 milyar lira olan kamu iç borcunu 2009
Mayıs sonunda 322 milyar liraya yükselirken Türkiye
hâlâ OECD’nin en yüksek faizi veren üç ülkesi arasında
yer alıyor.
Özellikle de işsizlik…
1970’lerle birlikte yüzde 6 ile yüzde 9 arasında
sabitlenen işsizlik, hükümetlerin en büyük derdi oldu.
2002’ye kadar tek hanede kalan oran AKP döneminde
yüzde 13.6 ile Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi rekorunu
kırdı.
Türkiye’de dört gençten biri boşta geziyor.
TÜİK’in açıkladığı Mayıs 2009 verilerine göre
işsiz sayısı bir yılda 1 milyon 179 bin kişi arttı.
36
TÜİK’in işsizlerin içinde saymadığı “iş aramayıp
çalışmaya hazır olan” 2 milyon 345 bin kişi eklendiğinde
ise işsiz sayısı 6 milyon 121 bine, işsizlik oranı yüzde
23.3’e çıktı.
Türkiye’de 6.5 milyona ulaşan işsizlerin
yaklaşık yüzde 20’sine denk gelen 1 milyon 300 bininin
bulundukları yerlerden göç edebileceğine dikkat çekiliyor.
İşsizlik ve kriz, aynı zamanda çöküş/ çürüme
demektir!
Örneğin İntihar etmek istedi ölmeyince çıldırdı…
Bursa’nın Orhangazi İlçesi’nde kriz nedeniyle iflas eden
ve pastanesini kapatmak zorunda kalan 28 yaşındaki
Ayhan Balamur adlı esnaf, 5 Ağustos 2009 akşamı cinnet
geçirerek işyerinin penceresinden atladı. İntihar teşebbüsü
“başarısızlıkla” sonuçlanan Balamur, “ölmediği” için
sinir krizi geçirdi…
Bunlar böyleyken, tekelci kapitalistleri kârları
ise, yükselmeyi sürdürmektedir!
Konuya ilişkin verileri hızla sıralarsak:
Sabancı Holding’in 2009 yılının ilk yarısında net
kârı 602.6 milyon lira oldu.
Koç Holding 2008 yılında konsolide satış
gelirlerini bir 2007 yılına göre yüzde 19 arttırarak 55.6
milyar TL’ye, faaliyet kârını ise yüzde 40 artırarak 5
milyar TL’ye yükseltti. Böylece Koç Holding 2008
yılında 2 milyar TL net kâr elde etmiş oldu.
12 bankanın kâr tahminlerine yönelik anket, yeni
bir kâr rekoru kırılabileceğini gösterdi.
Akbank 2009 yılın ilk 6 ayında 1 milyar 309
milyon TL net kâr elde etti. Bu da 2008 yılına göre yüzde
32’lik bir artışı ifade etti.
Ziraat Bankası’nın 2009 yılı altı aylık net kârı 1
milyar 785 milyon TL oldu. Bankanın yılın ilk yarısında
toplam aktifleri ise 2008 yılı sonuna göre yüzde 12 artarak
117 milyar TL’ye yükseldi.
İş Bankası, 2009 yılının ilk çeyreğinde 2008’in
aynı dönemine göre yüzde 9.2’lik artışla 606 milyon
lira net kâr elde etti. İş Bankası’ndan yapılan yazılı
açıklamada, bankanın aktif büyüklüğünün yılın ilk üç
ayında yüzde 1.1 oranında artarak 98 milyar 608 milyon
liraya yükseldiği kaydedildi.
Özetle 12 Eylül’ün piyasa ekonomisi bu tablonun
yolunu döşedi…
VIII.3) İNSAN(SIZLIK) MI?
12 Eylül restorasyonun ekonomi-politiğinin
yarattığı Türk(iye) insan(sızlık)ı ise, ulaştığı boyutlar
itibariyle tam bir felakettir!
Ordu Valisi Ali Kaban, camilerdeki pisuarları
“dini itikada ters olduğu” gerekçesiyle kaldırttığı
uygulamalarını, “Müftülükteki arkadaşlarımız ‘ayakta
bevletmek bizim itikatımızca doğru değildir’ dediler.
Ben de dedim, ‘o zaman kaldırın. İtikadına ters bir şeyi
niye koyuyorsun. Böyle saçmalık olmaz, kaldırın’ dedik
yani” diye savunurken; toplumsal yarı çapı genişleyerek,
derinleşen spüritualizm; inanılması güç karelerde
somutlanmaktadır.
Örneğin Kayseri’den yola çıkan Hakan Ö. (33)
ve Orhan Ç. (30), Çorum’da dini duyguları güçlü kişileri
takibe aldı. Dolandırıcılar, kendilerini Hızır ve İlyas
peygamberler olarak tanıtıp, cennetten yer verdiklerini,
alacakları paranın iki katı olarak geri döneceğini
söyleyerek 5 kişiden yaklaşık 20 bin lira değerinde ziynet
eşyası ve nakit para alarak kayıplara karıştı.[38]
Toplum muhafazakârlaşırken; Türkiye’de “zina
yapanın taşlanmasını doğru bulanların oranı yüzde
22”dir![39]
Prof. Yılmaz Esmer’in ‘Radikalizm ve Aşırıcılık
Araştırması’, konuya ilişkin olarak düşündürücü veriler
ortaya koyuyor. Araştırmaya göre, Türkiye “dindar ve
farklılıklara kapalı bir toplum”…
Muhafazakârlık eş zamanlı bir depolitizasyon
ile pekişirken; lise öğrencilerine, yaşamlarında zorunlu
bir kısıtlama durumu söz konusu olsa, nelerden
vazgeçebilecekleri sorulduğunda alınan yanıt: Gençlerin
yüzde 52.2’si cep telefonundan, yüzde 36.8’i kitaplarından,
yüzde 57.6’sı giysilerinden, yüzde 45’i bilgisayarından,
yüzde 45’i müzikçalarından asla vazgeçemeyeceğini
ortaya koydu!
Kültür Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Dursun
Koçer gençlerin kahve ve tarot falına göre yaşamlarına
yön vermeye başladıklarını belirterek, “Gençler bilimden
uzaklaşıyor” değerlendirmeyle ekledi: “Bu eğilimin artış
nedeni gençlerin umutsuzluğunun artması, kaderciliğe
yöneliş ve bilimden uzaklaşmadır…”
Muhafazakârlık ve depolitizasyona bir de
büyük harflerle eklenmesi gereken; Erdal Atabek’in,
“Toplumlara ne oluyor? Toplum Çıldırıyor mu? Şiddetin
Hak Olarak Görülmesi... Sorun Çözme Yöntemi Olarak
Şiddet... Polat Alemdar sendromu adını verdiğim bu
yöntem, yaygınlaşıyor. Şiddet artık bir kültürdür,” dediği
koordinatlarda şiddetin toplumun derinliklerine dek nüfuz
etmesidir…
Evet, sevgilisine kızan, aldatıldığını sanan/
anlayan, borç batağına saplanan, takımı kazanan, doktora
kızan, heyecan arayan, büyüdüğünün farkına varan,
duvarda asılı duranı oyuncak sanan, izlediği filmlerde
ve dizilerdeki “sıkarım, sıkarsın, sıkar” repliklerinin
etkisinden kurtulamayanların Türkiye’sinde şiddet
sıradanlaşmıştır…
Örneğin psikiyatr Dr. Ayhan Akcan keyfi
olarak silah taşıyanların ruh sağlığının bozuk olarak
nitelendirilebileceğini belirtiyor. Türkiye’de bireysel
silahlanma sonucu meydana gelen ölümler her geçen gün
artıyor.
Hızlı kentleşme, işsizlik, ekonomik zorluklar,
hoşgörüsüzlük, medya, silahlanma... Sosyolog Nilüfer
Narlı ve psikolog Halis Ulaş, iyice artan cinayet, şiddet
olaylarını bunlara dayandırıyor. Tehlike büyük, çünkü
şiddetin vahşeti her geçen gün daha da artıyor. Bunda
şiddetin seyirlik olması da etkili, artık ölüm haberleri
üstümüzden akıp geçiyor.
Emniyet Müdürlüğü’nün istatistiklerine göre
37
2006’da insana yönelik suçlar, 2005 yılına göre yaklaşık
yüzde 60 arttı. Ayrıca Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve
İstatistik Genel Müdürlüğü’nün verileri de 2000-2007
yılları arasında suç sayısında yüzde 63 oranında artış
olduğunu gösteriyor.
Araştırmalar, üç
kadından birisinin şiddet
gördüğünü
gösteriyor.
Üstelik aile içi şiddet sadece
erkeğin kadınlara uyguladığı
şiddetle sınırlı değil,
annenin de çocuklara şiddet
uygulaması söz konusu…
Devam edersek;
Türkiye Cezaevleri’nde
tutuklu ve hükümlü sayısı
sekiz ayda yaklaşık yüzde
10 artarak 111 bin 294’e
yükseldi…
Cezaevlerindeki
tutuklu veya mahkûmiyeti
kesinleşmemiş kişi oranının
dünyada en yüksek olduğu
ülkelerden biri Türkiye…
Muhafazakârlık,
depolitizasyon ve şiddet
şeytan üçgeni, kaçınılmaz
bir çürüme + umutsuzluk toplumunu tepeden tırnağa,
kuşatan yozluk, kirlilik, kabalık, çirkinlik, bozulma, yalan,
riyakârlık, sahtecilik ve sonuçtaki niteliksizleşmeyle da
devreye sokuyor…
Türkiye’nin dört bir yanında yaşanan şiddet
olayları toplu katliamlara dönüşürken, olayların
artmasının nedeninin işsizlik ve ekonomik kriz olduğu
vurgulanıyor…
‘Toplumsal Etik Derneği’ Genel Başkanı Ahmet
Akgün, “Türkiye genelinde 2007 yılındaki suç artışlarının
2006 yılına oranla yüzde 30 civarında olduğu”nu
belirterek, “Her yaştaki insanımıza yönelik öldürme, darp
etme, işkence etme, yakma gibi insanlık dışı eylemler,
başta ekonomik kriz gibi etkenlerle insanların ruh
sağlıklarının bozulması sonucunda olduğu kanaatindeyiz.
Bu olaylar, hangi sebeplerle olursa olsun korkunçtur.
Toplumun ruhi dengesi bozulmuştur,” diyor.
Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji
Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ercan Tatlıdil
de, Türkiye’de yaşanan krizin sadece ekonomik
boyutunun, dar kalıpta değerlendirildiği vurgusuyla
ekliyor: “Ülkemizde krizin sosyal ve kültürel boyutları
sanıldığından çok daha ağır geçiyor. Aile içi şiddet ve
sokaktaki şiddet önemli oranda arttı. Sosyal ve kültürel
boyutlarını göz ardı etmemiz, krizi belki uzun yıllar
atlatamayacağımızı gösteriyor.”
‘Sosyoloji Derneği’ Başkanı Prof. Dr. Birsen
Gökçe de, olayları değerlendirdiğinde toplumu tanıyamaz
hâle geldiğini söylüyor.
İşte buna birkaç somut örnek…
* Marmaris’te karın ağrısı şikâyetiyle hastaneye
başvuran 14 yaşındaki M.Ö. bir kız çocuğu dünyaya
getirdi. Polis, küçük yaştaki annenin 2008 yılı ağustos
ayında 2 kişinin cinsel istismarına maruz kaldığını
belirledi![40]
* Afyonkarahisar’ın İhsaniye
ilçesinde 13 yaşındaki kız çocuğuna
tecavüz ettikleri gerekçesiyle yaşları
16 ile 63 arasında değişen 16 kişi
tutuklandı![41]
* Samsun’da bir kadın,
4 aydır birlikte yaşadığı Ali
Göçek’i önce kafasına kızgın yağ
dökerek yaktı, ardından 5 yerinden
bıçaklayarak ağır yaraladı![42]
* Canı çekip bahçeden
erik almak isteyen çocuk, gözünü
hastanede açtı. Ağacından erik aldığı
için çocuğu tüfekle yaraladığı öne
sürülen kişi, gözaltına alındı![43]
*
Bursa’nın
Gemlik
ilçesinde öfkeli bir baba, zincirle
traktöre bağladığı kızını tarlada
sürükledi. Kızının evden kaçtığını
iddia eden babanın işkencesine ihbar
üzerine olay yerine gelen polis dur
dedi![44]
* Rize Belediyesi, 4.’sü düzenlenen “Yaz
Etkinlikleri Rize Fuarı” kapsamında stant açarak dövme
yapan gençler hakkında tutanak tutup, kovdu![45]
* İki yıllık evli kadın site bahçesindeki bankta
başını eşinin dizine dayadı. Sitenin güvenlik görevlisi
“Uygunsuz durumdasınız kameralardan gördük” diyerek
kocayı tekme ve yumruklarla dövdü![46]
Bu tabloda somutlanan insan(sızlık)ı, 12 Eylül
vahşeti yarattı…
SON!
IX) “SONUÇ YERİNE”: “OBAMANİA”YA
12 Eylül her şeyi öyle savurdu, öyle dağıttı
ki; toplumsal yapıdan beşeri münasebetlere, çarpıcı
tahribatlar, deformasyonlar yarattı; yaratmaya da devam
ediyor…
Ancak, bunun böyle gitmesi mümkün değildir;
Çünkü Twenalis’in deyişiyle, “Hiçbir suçlu kendi
yargıcından kurtulamaz”!
Şimdi yapılması gereken, gününüzde süregiden
12 Eylül sürecine, onun anlayacağı dilden radikal
sosyalist yanıt(lar) üretmek ve bunun da, “Başka bir
dünya mümkün” anlayışıyla ve “hataları” göze alarak
olacağını unutmamaktır...
Evet, bu “lanet” kırılmaz, aşılmaz değildir!
“Kendi” 12 Eylül’leri ile neo-liberal cehenneme
sürüklenen kardeş halkların başkaldırıları bunu bize
gösteriyor.
Bunun için gerekli alan tek şey, her bir
38
devrimcinin, her bir radikal sosyalistin, her bir “sahici”
demokratın, önce “kendi 12 Eylül’üyle” hesaplaşması,
sinikliği, konformizi, umutsuzluğu, tüketim düşkünlüğünü,
korkuları, ben-merkezciliği yüreğinden, bilincinden,
yaşamından söküp atarak, yeniden “İsyan” etmesi ya da
Nepal’i anımsamasıdır…[47]
Nepal’i “önemsemeyip”, “AB”ciliğe, hatta
Obama’cılığa soyunanlar, hiç de az değil!
Örneğin “Obama ile Yeni Amerika”[48]
amigoluğunu üstlenen Cengiz Çandar’a göre, “Obama:
idealist realist”;[49] “Alçakgönüllü ve de tarihi
önemde”dir![50]
Robert Fisk’in, “Vaiz, tarihçi, iktisatçı,
ahlâkbilimci, öğretmen, eleştirmen, savaşçı, imam,
imparator. Bazen Barack Obama’nın Amerika Birleşik
Devletleri başkanı olduğunu unutuveriyorsunuz,”[51]
diye haykırdığı gerçekler tablosunda güler misiniz, ağlar
mısınız?
Kim bu Obama?
Ahmed Amrabi’nin, “Yeni yönetmenle eski
tiyatro. Oyuncu ekibi ve kostümler değişiyor, senaryonun
metni olduğu gibi kalıyor. Obama’nın Beyaz Saray’daki
ilk altı ayına şu ana kadar eşlik eden ‘değişim’in içeriği
bu… ‘Yeni Bush’ görüntüsü dış düzlemde daha net.
Orijinal Bush, selefleri gibi gerçek anlamda bir başkan
olmadı”![52]
David Ignatius’un, “Obama yönetimi ABD’nin
dünyadaki imajını düzeltmeyi başarmış görünse de,
ileride sorun yaşayabilir… ‘balon’ patlayabilir”![53]
Alper Turgut’un, “Beyaz adamın Obama
maskesi”![54]
Ivan Eland’ın, “Obama realizmi Bush
idealizminden daha mı iyi?”[55]
Münir Şefik’in, “… ‘Obama fenomeni’ sanıldığı
kadar umut vaat etmiyor”![56]
Macid Ebu Diyak’ın, “Obama’nın daha uzlaşmacı
görünen dış politikası yöntem yerine söylemdeki
bir değişimden ibaret. ABD’nin adalet için siyaset
değiştireceğini sananlar yanılıyor”![57] diye niteledikleri
Obama; liberal yalanın aslı olmayan “kanıtı”dır!
“ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 22
Nisan’da Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde, Obama
yönetimine ilişkin açıklamaları yani Pakistan, Filistin ve
İran konusunda söyledikleri, Bush dönemi politikalarının
değişmeyeceğini gösterir”ken;[58] Obama’nın ne
olduğunu sergileyen gerçek kanıtlardan sadece dördü
şunlardır:
Birincisi: Obama yönetimi, 2009’un Eylül ayına
kadar savaş harcamaları için 760 milyar dolar bütçe
ayrılmasına karar verdi. Bu rakam, II. Dünya Savaşı’nın
sonundan bu yana ABD’nin en büyük savunma bütçesini
oluşturuyor… ABD Temsilciler Meclisi, 2009’un eylül
ayı sonuna kadarki sürede kullanılmak üzere 96.7 milyar
dolarlık “savaş” bütçesine onay verdi!
İkincisi: ABD’de Yüksek Mahkeme, 11 Eylül
saldırılarından sonra terör zanlılarına yapılan işkenceden
ötürü, dönemin Adalet Bakanı, Federal Soruşturma
Bürosu Başkanı ve eski Başkan Bush döneminin diğer
yetkililerinin yargılanamayacağına karar verdi!
Üçüncüsü: Obama’nın Bush’un başlattığı
ABD’nin müttefiki olan kimi ülkelerin gizli servislerini
CIA hesabına çalıştırma politikasına devam ettiği ortaya
çıktı!
Dördüncüsü: Önce işkenceci CIA ajanlarının
yargılanmasını engelleyen Obama, şimdi de Irak ve
Afganistan’daki ABD’li askeri personelin “terör”
zanlılarına yaptığı kötü muameleyi gösteren fotoğrafların
yayınlanmasına karşı çıktı! Amerikan askerlerinin Irak
ve Afganistan’da esirlere kötü muamelelerini gösteren
fotoğrafların yayımlanmama gerekçesi, “cephedeki
askerleri tehlikeye atacağı ve Amerikan karşıtlığını
tetikleyeceği”ydi!
Şimdi burada durup, eskilerde “solcu”, şimdilerde
hızlı “AB”ci ve “Obamania”dan malûl birinin, Oral
Çalışlar’ın dediklerine göz atalım:
“Ülkemiz solcularının önemli bir kesimi, her türlü
sorunu ‘emperyalizmin oyunu’ üzerinden açıklamaya
bayılırlar. Sevmedikleri kişileri de ‘ABD işbirlikçisi’
olarak suçlamak kolaylarına gelir…
Obama’nın başkanlığa seçilmesiyle birlikte
ABD’nin bölge siyasetlerinde çok köklü bir değişiklik
oldu. Obama, bölgede savaşı değil barışı tercih eden bir
siyaset izliyor…
Emperyalizmin çıkarları her zaman çözümün
çıkarlarıyla ters düşecek diye bir kural mı var?
Ülkemiz sol hareketinin gerçekten her kötülüğün
altında emperyalizmi görmesi, bazen en temel gerçekleri
algılamasına engel oluyor.”[59]
Liberallerin, ABD işbirlikçiliği tamı tamına
budur!
Devrimcilerin, radikal sosyalistlerin, “Açılım
resmi politikanın allanıp pullanması olarak kalabilir,”[60]
diyen Kürtlerin bu mantık(sızlığ)ı kabullenmeleri
mümkün ve muhtemel değildir!
Unutmayın!
ABD
Donanması
Tümgeneral’lerinden Smedley D. Butler’in (18811940), “Donanmada 33 yıl geçirdim. Zamanımın çoğu
iş çevreleri, Wall Street ve Bankacıların korumalığını
yaparak geçti. Kısacası, kapitalizm adına haraççılık
yaptım. 1909-1912 arasında. Nikaragua’nın uluslararası
bankacılık şirketi Brown Brothers için temizlenmesinde
yardımcı oldum. 1914’de Meksika’nın, özellikle
Tampico’nun Amerikan petrol çıkarları için güvenlikli
bir yer hâline getirilmesinde yardımcı oldum. 1916’da
Dominik Cumhuriyeti’ndeki Amerikan şeker şirketlerinin
çıkarlarını aydınlığa kavuşturdum. Haiti ve Küba’nın
National City Bank oğlanlarının gelir devşirebilecekleri
saygın yerler hâline getirilmesine yardımcı oldum. Yarım
düzine kadar Orta Amerika cumhuriyetine Wall Street
adına tecavüz edilmesine yardım ettim,” itirafı…
John T. Flynn’in, “Saldırgan düşman daima
hırsızlık, cinayet, tecavüz ve barbarlık yolunu izliyor.
Biz ise hep yüce bir misyonla, Yaratan’ın bize dayattığı,
zaman zaman pazarlarını ele geçirsek de kurbanlarımızın
39
ruhunu kurtarma, bazen kaza eseri petrol kuyuları ya da
madenlerini yağmalasak da vahşi ve bunak ve paranoid
halkları uygarlaştırma misyonuyla ilerliyoruz,” tespitiyle
karakterize olan ABD emperyalizmi; yönetimde kim
olursa olsun, insan(lık)a kan kusturan sömürgeci bir
imparatorluk ve düşmandır!
Bu tartışmasız biçimde böyleyken; durmadan
anımsanması gereken Mumia Abu-Jamal’in şu
saptamasıdır:
“Yaygın inanışın aksine, konvansiyonel bilgelik
kişiyi imparatorlukların bu en güçlüsüne karşı direnmenin
çılgınlık olduğuna inandırmaya çalışır… Ama tarihin
gerçekte gösterdiği, bugünün imparatorluğunun yarının
külleri olduğu, hiçbir şeyin sonsuza dek süremeyeceği,
direnmemenin üzerindeki tahakküme boyun eğmek
olduğudur. İnsanın sergileyebileceği en büyük sağlık
gösterisi, insan ruhunu bastırmaya tahakküm altına almaya
ve sindirmeye çalışan kuvvete karşı direnebilmektir…”
Şimdi, başkaldıran, yolumuzu/ yönümüzü
belirleyen devrimci geleneğimize, tüm tezviratlara
inat,[61] daha sıkı sarılmalıyız!
Unutmayın! Channing’in, “Yanlışlık, bizim
ilerlememize yardım eden disiplin kollarından biridir”;
Harry Weinberger’in, “Dünyadaki en büyük doğru, yanlış
yapmanın da doğru olduğudur,” sözleriyle betimledikleri;
eğer, aşka ve hayata dair “11 Tez”e mündemiç şeyler ise,
anımsanması gereken: Aldous Huxley’in, “Bundan 20 yıl
sonra yaptıkların değil, yapamadıkların için üzüleceksin”;
Oscar Wilde’ın da, “Oysa yaşamda bizi asıl yaralayan,
yaptığımız hatalara hayıflanmaktır,” uyarılarıdır…
“Liberalizm
günümüz
kapitalizminin
esas ideolojik besini, liberaller kapitalizmin esas
bayraktarıdır,”[62] uyarısını bütünleyen son bir ek
daha: “İnsanlık tarihinin işe yarar tek yorumu tarihsel
materyalizmdir ve Marksizm, kendinin bilincine varan
Tarih’in ta kendisidir,”[63] der Jean-Paul Sartre altını çize
çize…
1 Eylül 2009 22:05:18, Ankara.
N O T LAR
[1] Kemal Özer.
[2] Bkz: Fikret Başkaya, Devletçilikten 24 Ocak
Kararlarına: Türkiye Ekonomisinde İki Bunalım Dönemi,
Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı Yay., 2004.
[3] Bkz: Mustafa Sönmez, Türkiye Ekonomisinde
Bunalım 24 Ocak Kararları ve Sonrası, Belge Yay., 1982.
[4] Davut Dursun, “24 Ocak Kararları”nı
Hatırlayalım”, 27 Ocak 2009, http://yenisafak.com.tr/
yazarlar/default.aspx?i=15017&y=DavutDursun
[5] Mehmet Altan, “Nerede Bu Sosyologlar?:
24 Ocak 1980 Bir Milattır”, Star, http://www.haberx.
com/Ekonomi-Haberleri/Ocak-2009/24-Ocak-1980-birmilattir.aspx
[6] Erdal Sağlam, “24 Ocak Kararları ve Değişim”,
Hürriyet, 25 Ocak 2005, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/
goster/haber.aspx?id=291202&yazarid=8
[7] İlk kez Mehmet Ali Birand’ın ‘12 Eylül
Saat:04.00’ (1984) kitabında ortaya atılan, 12 Eylül
Darbesi sırasında dönemin ABD Ulusal Güvenlik
Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’in
askeri müdahaleyi haber alırken haberi ulaştıran
diplomatın “Yours boys have done it/ sizin çocuklar işi
bitirdi” anlamındaki konuşması, 12 Eylül Darbesi içinde
ABD’nin rolü konusunda tartışmalara neden olmuştur.
Henze’den sonra Ankara’daki çocuklar başardı şeklindeki
mesaj Başkan Jimmy Carter’a iletilmiştir. Paul Henze
2003’de bir gazeteye verdiği demeçte, “Bizim çocuklar
işi başardı,” sözlerinin Mehmet Ali Birand’ın uydurması
olduğunu belirtmiş, ancak kısa bir süre sonra Birand
1997’de Henze ile yaptığı görüşmenin sesli ve görüntülü
kayıtlarını yayınlayarak Henze’i yalanlamıştı.
[8] Çayan Demirel, “Zindan’dan Okul Olur mu?”,
Radikal Cumartesi, 29 Ağustos 2009, s.3.
[9] Ümit Boyner, “Ordu Çok Değişti, Artık
Alıştığımız Kalıplardan Farklı”, Taraf, 31 Mayıs 2009,
s.4.
[10] Mert Sinan, “Ergenekon’da Gelinen Nokta
ve Sol”, Yol, No:16, Bahar 2009, s.7-8-9-10.
[11] Evrim Alataş, “Ergenekon ve Söylenmemiş
Üçüncü Söz”, Radikal İki, 3 Mayıs 2009, s.4.
[12] “Derin Devletin Tamamen Yok Edilmesi
Gerekir!”, Antikapitalist, No:54, Şubat 2009, s.5.
[13] Baskın Oran, “AKP’ye Bazen ‘Takdir’,
Bazen ‘Tekdir’ Gerek”, Radikal İki, 22 Mart 2009, s.7.
[14] Bunlar böyleyken, Oral Çalışlar da ekliyor:
“Kendilerini, ‘sosyalist’, ‘komünist’, ‘devrimci’, ‘ilerici’
diye birtakım sıfatlarla tanımlayanların bir kesimi,
ülkede demokrasiyi, insan haklarını, özgürlükleri
savunanları kendilerince karalamak amacıyla ‘liberaller’
diye adlandırıyorlar. Memlekette onlara göre bir hakiki
sosyalistler, devrimciler var, bir de burjuvazinin adamı
olmuş demokrasi peşinde koşan ‘liberaller’…” (Oral
Çalışlar, “Solculuk, Devrimcilik, Liberallik”, Radikal, 25
Mart 2009, s.11.)
[15] Hüseyin Hasançebi, “… ‘Ergenekon’ Neyin
Davası?”, Sosyalist Emek, No:11, Şubat-Mart 2009, s.11.
[16] M. Kemal Kaçaroğlu, “12 Eylül ve Devrimci
Hareket”, http://komunistforum.net/devrimci-kisilik-vedevrimci-egitim/22132-12-eylul-ve-sol.html
[17] Hüseyin Ergün, “Darbelerde Solun Rolü
Fecidir”, Taraf, 16 Haziran 2009, s.13.
[18] “Herkes Ergün’ü Yalanladı”, Cumhuriyet, 20
Haziran 2009, s.6.
[19] “Ufuk Uras Moderator” [email protected]
yahoo.com, 24 Haziran 2009.
[20] “Keşkenin ağacı yeşermez”.
[21] Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, çev:
Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., 1994, s.311.
[22] Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları/
1: Antisemitizm, çev: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay.,
1996, s.9.
[23] Hannah Arendt, Geçmişle Gelecek Arasında,
40
çev: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., 1996, s.17-18
[24] Hannah Arendt, yage, s.17.
[25] Hannah Arendt, yage, s.19.
[26] Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, çev:
Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., 1994, s.320-321.
[27] Hannah Arendt, yage, s.321.
[28] Albert Camus, Sisyphos Söyleni, çev: Tahsin
Yücel, Adam Yay., 1992, s. 26.
[29] Evrim Alataş, Her Dağın Gölgesi Deniz’e
Düşer, İletişim Yay., 2009.
[30] A. Ömer Türkeş, “Unutmamak ve
Unutturmamak İçin”, Radikal Kitap, Yıl:8, No:440, 21
Ağustos 2009, s.8.
[31] Ömür Şahin, “Gençler Siyaseti Kirli
Buluyor”, Radikal Kitap, Yıl:8, No:427, 22 Mayıs 2009,
s.16.
[32] Nasır Şimali, “Türkiye Amerikan Çıkarları
Ağında”, Kuds ül Arabi, 15 Temmuz 2009.
[33] Arthur I. Cyr, “Türkiye’nin ABD İçin Önemi
Tartışılmaz”, China Post, 31 Temmuz 2009.
[34] Nejat Eslen, “Türkiye’nin Jeopolitik
Açmazları”, Radikal, 27 Temmuz 2009, s.15.
[35] Züheyr Macid, “Türkiye’yi Arap
Coğrafyasında Daha da Sık Göreceğiz”, Vatan, 1 Ağustos
2009.
[36] İlyas Hana, “… ‘Yeni İran’ ve ‘Yeni Türkiye’
Rekabetine Hazırlanın”, Şark ül Evsat, 11 Mayıs 2009.
[37] Ali Bayramoğlu, “Asker Kışlaya Doğru
Çekiliyor”, Taraf, 13 Temmuz 2009, s.11.
[38] Seyfettin Mete, “Hızır Yakalandı İlyas
Aranıyor”, Cumhuriyet, 16 Ağustos 2009, s.8.
[39] Nilgün Cerrahoğlu, “… ‘Derin Türkiye’de
Aşırıcılık (2)”, Cumhuriyet, 3 Haziran 2009, s.11.
[40] “İstismar Kurbanı Çocuk Anne Oldu”,
Cumhuriyet, 26 Mayıs 2009, s.8.
[41] “13 Yaşındaki Kıza Tecavüz”, Cumhuriyet,
26 Mayıs 2009, s.8.
[42] Cemil Ciğerim, “Önce Kızgın Yağ Döktü
Sonra Bıçakladı”, Cumhuriyet, 13 Haziran 2009, s.6.
[43] “14 Yaşındaki Çocuk Bir Erik İçin Karnından
Vuruldu!”, Radikal, 26 Mayıs 2009, s.8.
[44] “Kızını Traktöre Bağlayıp Sürdü”, Yeni
Şafak, 3 Haziran 2009, s.9.
[45] Ömer Şan, “Dövme Skandalı Sürüyor”,
Cumhuriyet, 17 Temmuz 2009, s.8.
[46] Timur Tarlığ, “Bankta Uygunsuz Oturma
Dayağı”, Hürriyet, 14 Temmuz 2009, s.3.
[47] “Gerçek bir devrimci ilerleme” kaydını
düşerek ekliyor Samir Amin: “Düşünün. Genel bir köylü
ayaklanmasını destekleyen bir özgürlük ordusu bir
başkentin kapılarına dayanıyor ve halk da ayağa kalkıp
kraliyet idaresini tahtından indirilerek etkili bir devrim
stratejini yürürlüğe koymak için daha fazla gösteriye
gerek duymayan Nepal Maoist Komünist Partisi (CPN-M)
bağrına basıyor. Burada söz konusu olan, çağımızın en
radikal ve başarılı devrimci atılımıdır ve bu nedenle bu
atılım en umut verici olandır.” (Samir Amin, “Nepal:
Umut Verici Bir Devrimci Atılım”, Monthly Review,
No:21, Temmuz 2009, s.163.)
[48] Cengiz Çandar, “24 Saat Önce, 10 Yıl Sonra,
10 Gün Kala...”, Radikal, 28 Mart 2009, s.9.
[49] Cengiz Çandar, “Obama: İdealist Realist”,
Radikal, 6 Haziran 2009, s.9.
[50] Cengiz Çandar, “Alçakgönüllü ve de Tarihi
Önemde...”, Radikal, 5 Haziran 2009, s.11.
[51] Robert Fisk, “Veteriner Öncesi Okşanan
Kedi Misali”, The Independent, 5 Haziran 2009.
[52] Ahmed Amrabi, “Obama Açık Sözlü
Bush’dan Daha Tehlikeli”, Beyan, 1 Ağustos 2009.
[53] David Ignatius, “Obama Dünyaya Fena
Borçlandı”, The Washington Post, 19 Temmuz 2009.
[54] Alper Turgut, “Beyaz Adamın Obama
Maskesi”, Cumhuriyet Hafta Sonu, 23 Mayıs 2009, s.8.
[55] Ivan Eland, “Obama Realizmi Bush
İdealizminden Daha mı İyi?”, Evrensel, 3 Temmuz 2009,
s.10.
[56] Münir Şefik, “Obama’nın Maskesi Arapları
Kahire’de de Kandıracak”, Arap, 28 Mayıs 2009.
[57] Macid Ebu Diyak, “Obama Değişim Değil,
Yeni Bir Emperyalizm Söylemi Getirdi”, Sebil, 9 Nisan
2009.
[58] Münir Şefik, “ABD’den Değişim
Beklemeyin”, Arap, 28 Nisan 2009.
[59] Oral Çalışlar, “ABD İstiyor, Fethullah Destek
Veriyor”, Radikal, 19 Ağustos 2009, s.11.
[60] “DTP’li Gültan Kışanak ile Selahattin
Demirtaş: Açılım Allı Pullu Resmi Politika Olur”,
Radikal, 26 Ağustos 2009, s.11.
[61] “… Okuyana gaz vermek dışında hiçbir
anlamı olmayan şiirsel sözler”i, “eleştiri adına”, (Roni
Margulies, “Mahir, Hüseyin, Ulaş...”, Sosyalist İşçi, 12
Temmuz 2009, http://www.sosyalistisci.org/index.php/
ariv/369-10-temmuz-09/316-goerue-mahir-hueseyin-ula)
“sınırları ve sinirleri” zorlamak, Roni Margulies’de dahil
hiçbir yazarın hakkı değildir!
“Yazar” dedim! “Yazarın birinci görevi tanıklık
etmektir…” “[Yazar], özgürlüğün hep tehdit altında
bulunduğu bir dünyada, onu anlama ve çağırma görevini
üstlenir” (Jean-Paul Sartre, aktaran: Denis Bertholet,
Sartre, Çev: Zühre İlkgelen, İthaki Yay., 2009, s. 260302.) der Jean-Paul Sartre; Roni’ye kendisinde olmayan
şeyi anımsatırcasına…
[62] Can Atalay, “… ‘Sol Liberaller’ veya ‘Liberal
Solcular’la Meselemiz Nedir?”, Emek&Özgürlük, No:1,
Eylül 2009, s.8.)
[63] Jean-Paul Sartre, aktaran: Denis Bertholet,
Sartre, Çev: Zühre İlkgelen, İthaki Yay., 2009, s.441.
41
Zaten okuldu!
Şeyhmus Diken
12 Eylül 1980’in üzerinden 29 yıl geçmiş. Toplumun hafızasında ve hayatında o denli derin izler bırakmış ki; hâla
12 Eylül, darbe ve darbenin yarattığı tahribatın izleri konuşuluyor.
Hatta darbenin derinleştirdiği sorunların çözümünün “yol haritaları” toplumun gündemini oluşturuyor. Kürt
Meselesi bunların en başta geleni elbette…
Nedense 12 Eylül ve Kürde ait yaşanmışlıklar söz konusu olduğunda Diyarbakır 5 Nolu Cezaevini düşünürüm.
Cezaevini düşünürken de oranın komutanı Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ı anımsarım. Komutan’dı, çünkü kendisini
öyle adlandırmaktan hoşlanan ve kelimenin tam anlamıyla sadist biriydi. “Sizi yola getireceğim. Hafızanızı silip,
sizi, en yakınlarınızın bile tanıyamayacağı yeni kişiliklere büründüreceğim” ilkesiyle yola çıkmış bir zalimdi Yüzbaşı
Esat…
Hasan Cemal’in kitabı Kürtlerin ilk 38 sayfasının sahibi Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odasının eski yönetim Kurulu
Başkanı rahmetli Felat Cemiloğlu, PKK’ye para yardımı yapmaktan Diyarbakır 5 noluya düşmüştü, muhasebecisi
Bedii Tan ile birlikte. (Bedii Tan şimdilerin popüler siyasetçisi Altan Tan’ın babası) Bedii Bey, Esat Oktay Yıldıran’ın
işkenceleri sonucu hapse atıldığının hemen ertesinde işkence sonucu ölmüştü. Felat Cemiloğlu ise çıktığında bütün
dişlerini çektirip yerine takma diş yaptırmıştı. “Bana dışkı yedirdiler. Ancak dökülenlerle birlikte sağlamlarını da
söktürüp yerine takma diş yaptırarak ağzımdaki pisliğin yarattığından kurtulabilirdim. Aslında içerde birçoğumuza
aynı zulmü reva gördüler de ben çıkıp bunu anlattım. Ve dışkı yedirme olayı benim şahsımda ifşa oldu işte”
deyivermişti. Çıktıktan epeyce bir süre sonra 90’lı yıllarda birlikte bir dostun yakınının vefatı nedeniyle taziye
evinde otururken cezaevi konusu gündeme geldiğinde, cemaate hitaben yüksek sesle şunları paylaşmıştı Felat Bey:
“Çıktığımda eğer yaşım 30’lar civarında olsaydı samimi olarak ifade ediyorum o işkencelerden sonra dağa çıkardım”.
İşte, nedense toplum olarak öyle bir hale geldik ki; en büyük felaketin yaşanan travmaları kanıksamak olduğu
noktasına gelip takıldık. Bugün Diyarbakır beş noluda yaşananları herhangi bir psikologa birinin anlatması
söz konusu olduğunda, en basitinden ‘o acıları yaşayan birinin çıktığında delirmemişse eğer ciddi sosyal sorunları
olabileceğini ve ruhen tedavi edilmesi, rehabilitasyona tabi tutulması’ gerektiğini ifade ederler.
O günlerin her Diyarbakır beş nolusundan çıkmış biriyle bir şekilde karşılaştığımda, buluştuğumda, sohbet
42
ettiğimde sadece gözlerine bakarım. O gözlerde o günleri
yaşanmışlığın hüznünü, acısını görür / görmek isterim.
Bir kez daha bu vesileyle yazıyor olmamın hiçbir sakıncası
yok. Anlatılan yıllarda Aziz Nesin Diyarbakır’a gelmişti.
Bir vesileyle Diyarbakır beş noluda yatıp çıkmış kimi
arkadaşlarla da görüşmüş ve onları dinlemişti. Sonunda
da “Ya hu çocuklar ben bir yazar olarak hayal gücümün
çok iyi olduğunu sanırdım. Sizin hayal gücünüz benden
de fazlaymış” diyerek beş nolu yaşanmışlık anlatılarına
inanamamıştı.
Evet! İnanmamak! Sanırım adı Kürt Sorunu olan ve 12
Eylülle daha da derinleşen sorunun bırakın entelektüel
camiayı, sıradan Türk insanının algısında da bir
inançsızlığa denk düştüğünü bilmem ifade etmeye gerek
var mı?
Ve tabii ki kanıksayıp, önemsememek! Dünyanın
herhangi bir köşesindeki sıkıntıyı kendi sıkıntımız gibi
düşünür sahip çıkıp destek olur hatta yaşatanları protesto
ederken yanıbaşımızdaki sorunu önemsememek!
İşte sanırım bugün bütün bir Cumhuriyet döneminin
80 küsur yılı boyunca kucağında büyüterek bugünlere
getirdiği, 12 Eylül darbesinin de en kaba tabiriyle
derinleştirdiği bir sorunla; Kürt Sorunuyla karşı
karşıyayız. Sorunun bugün artık uluslararasılaşan devasa
boyutuna, iç politikada parlamento muhalefetine, “ilkel
milliyetçi” bir anlayışla gündelik politikaya kurban
etmeye gayret eden CHP ve MHP gibi aktörlerle
uğraşmaya çalışırken siyasal iktidarın da “canına
minnet” kabilinden “sulandırıcı” argümanlarına kurban
oluyoruz.
Esat Oktay’ı anımsıyorum dedim ya! Yapı olarak ölümler
birçok insan tekini üzer. İtiraf edeyim ki, anılan 80’li
yıllarda Diyarbakır beş noluda Yüzbaşı Esat o denli bir
“Korku Krallığı” yaratmıştı ki, Diyarbakır sokaklarında
bile fısıltı halinde, kapı aralarında insanlar Yüzbaşı
Esat’ın “içerdeki” zulümlerini konuşuyorlardı.
Bu nedenle yıllar sonra bir akşam vakti radyo haberlerinde
İstanbul’da bir halk otobüsünde Diyarbakır beş nolunun
“eski patronu” Esat Oktay Yıldıran’ın vurularak
öldürüldüğünü duyduğumda hiç üzülmemiştim.
“İşte bu kadar, yaptığı onca zulmün belasını buldu”
deyivermiştim.
Bugün Diyarbakır beş nolu Cezaevi, Bakan Mehdi
Eker’in basına verdiği ve bir daha da üzerine konuşmadığı
kadarıyla “okul” yapılmak isteniyor.
İşin doğrusu bunca acıların yaşandığı, en az 50 insanın
çeşitli şekillerde öldürüldüğü, işkencenin bütün
yöntemlerinin kurallı olarak uygulandığı, Dünyanın en
kötü on hapishanesi arasında sayıldığı bir hapishaneden
okul yapmak herhalde ancak bizim tuhaf ülkemizde dile
getirilir.
Oysa dünyada bu tür dönemsel tanıklıkların yaşandığı ve
tarih yazılırken bu türden mekânlar üzerinden yeniden
43
bir tarih yazıcılığının dikkate alındığı çok çarpıcı örnekler
vardır. Mesela Nazi Almanya’sındaki Yahudi Katliamı
için çok çarpıcı bir örnek olan “Auschwitz kampı”
bugün artık devlet müzesidir. Yine bu tür katliamlara,
acılara tanıklık eden çok değişik müzeler dünyanın
değişik ülkelerinde vardır ki; oraları dolaştığınızda o
günleri sanki yeniden yaşıyor gibi olursunuz.
İşte beş nolu böyle bir yerdi. 40 koğuşu ve 80 hücresi ile
uygulamalı bir işkence, ölüm ve yok etme merkeziydi.
Kürt halkının siyasetçilerine, entelektüellerine, bir
halka “ders” olsun diye aklın hayalin almayacağı acılar
yaşatılmış bir merkezdi Diyarbakır beş nolu.
Bugün ifade etmek gerekiyor ki; koca bir ülkeye zulmüyle
abad olmuş bir dönem olan 12 Eylül’ün Kürde değen
yüzü benim cephemden Diyarbakır beş nolu Cezaevidir.
Kürt, ateşin ve ihanetin içinden o zindan koşullarında
adeta yeniden doğmuştur.
İki açıdan bundan neredeyse otuz sene önce “okul”
olarak “uygulamaya” tabi tutulmuş beş nolu. Bunlardan
biri başarısızlığa uğramış, diğeriyse Kürdün haklı
talepkârlığını bugünlere taşımıştır.
Yüzbaşı Esat “Burası bir okuldur. Sizler de öğrencilerim.
Sizleri adam edeceğim” diyordu 80’li yılların zindanında.
Esat, bütün zalimliğine rağmen beş noluyu reddin,
inkârın, imhanın ve asimilasyonun okulu yapamadı.
Ama o zindanda o acıları yaşayan Kürt siyasetçileri orayı
daha o yıllarda “okul” yaptı. Ve bugün bütün acılara,
kayıplara, felaketlere karşın Kürt Sorunu mevcut haliyle
“çözüm” sürecini zorluyorsa işte o yıllardaki Diyarbakır
beş noluda oluşan “okulluların”, bir başka tabirle
“talebelerin” kararlılığının semeresidir.
Bu sebepten bugün orayı yeniden ve tersten üstü
örtülü bir manipülasyonla devletin resmi okulu haline
getirmek için gayrete göstermek, tek kelimeyle o yılları
ruhunda ve bedeninde yaşamış, bugün aramızda olan ya
da olmayan şahsiyetlerin kişiliğine hakarettir.
Beş noluda yatıp acı çekmiş hangi babanın evladı
her sabah o okulda gidip de ant içecek, sorarım sayın
bakana. İyisi mi kulak vermek o yılların tanıklarına,
her bir koğuşunda ayrı tanıklıkların bugünlere taşındığı
bir “Hak, hukuk, insaniyet ve yüzleşme müzesi” olmalı
Diyarbakır beş nolu. Ve ibret-i alem için de dünyaya
teşhir edilmeli beş nolu. Belki özür ve telafi mantığı
Kürt cephesinden 12 Eylülün yüz karası olarak böylece
hal yoluna girer.
12.Eylül.2009 Diyarbekir
12 EYLÜL VE MÜLKİYE
GÜNGÖR AYDIN
SÖYLEŞİ
aklıma 12 Eylül size esasen epey bir görev yüklemiş.
Demokratik kitle örgütlerinde, yani o ülkede verilen
demokrasi mücadelesinde epey, ben yaşımın müsait
olduğu kadar hatırlıyorum tabiî, örneğin Aydınlar
Dilekçesi çok önemli bir aşama idi. Aynı zamanda, sadece
o değil, 1982 Anayasasının tartışmalarında Mülkiyeliler
Birliğinin yürüttüğü çalışmayı hâlâ öyle bir gururla
söylüyorum, biraz o dönemlere dönersek?..
Siz nasıl bir misyonla idarecilik yaptınız? 12 Eylüle kadar
20-21 senelik bir idareciliğiniz var; 12 Eylül bunu nasıl bir
değişime uğrattı? Biraz onlardan söz edebilir miyiz?
GÜNGÖR AYDIN – Mülkiye, 1,5 yüzyıla yakın bir
süredir yönetimde modernleşmenin ve sivilleşmenin
odağında yer alıp gelen, çağdaşlaşmayı, aydınlanmayı,
laikleşmeyi, ulusal bağımsızlığı ve ulusal egemenliği
içeren, cumhuriyetin kurucu felsefesini yönetimin bütün
alanlarına ve düzeylerine, Anadolu'ya taşımada öncü
güçler arasında bulunan bir ulusal, tarihsel kurum ve
oluşumun adıdır.
Mülkiye ve Mülkiye topluluğu; demokrasi öncesinin
arkaik iktidar ve yönetim güçleri olan askersel, dinsel
ve feodal güçlerin, yönetim ve iktidar alanının dışına
çıkarılarak aydınlanmayı, çağdaşlaşmayı ve giderek
demokrasiye ulaşmayı hedefleyen, cumhuriyet
felsefesinin egemenliği altına alınması “Cedant Arma
Togae” yani, “Silahlar itaat etsin” eski Roma’nın çok
önemli bir tarihsel devlet kuralı, bu kuralın çağımızdaki
evrensel çağdaş devlet olmanın temel ilkesi olan sivil
yönetimin üstünlüğünün sağlanması alanında ve
yönetimde ve ülkede laikliği yerleştirme doğrultusunda
yoğun bir savaşım ve üstün çabalar gösterip gelmektedir.
Sivil yönetimin üstünlüğünü biraz daha açarsak: bütün
alanların -özellikle silahlı güçlerin, -polis, asker, jandarmasivil yönetimin emrinde olmasını gerektiren ve bugün
GÜNGÖR AYDIN – 24 Şubat 1980’de Mülkiyeliler Birliği
Genel Başkanlığına, sol kesimin tüm oylarıyla, ortak
oylarıyla seçildim. Solun bütün eğilimlerinin ortak
oylarıyla seçildim.
İSHAK KOCABIYIK – Karşınızda sağcıların bir adayı var
mıydı?
GÜNGÖR AYDIN – Sağcıların adayı Ayhan Açıkalın vardı.
Ancak biz solun, dediğim gibi tüm eğilimlerinin, CHP’den,
sol yelpazedeki, en soldaki güçlere değin hepsinin ortak
oylarıyla Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı seçildim.
Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanlığı seçildiğimden yedi ay
sonra 12 Eylül müdahalesi, darbesi gerçekleşti.
Mart 1982’de 12 Eylül askeri yönetimi tarafından
resen emekli edildim. Mülkiyeliler Birliğinde yaptığım
çalışmalar ve mülki idare amirliğinde yaptığım çalışmalar
nedeniyle emekli edildim.
Resen emekli edildikten sonra 8 yıl görevden uzakta
kaldım. O zaman 12 Eylül kararlarına ve uygulamalarına
karşı dava açma olanağı yoktu. Bu arada, değişik sivil
toplum örgütlerinde çalıştım. Zaten 1980’den beri
Halkevleri Merkez Yürütme Kurulu Üyesi idim, bunu
1990 yılında resen emeklilikten geri dönünceye değin
sürdürdüm. Aydınlar Dilekçesinin örgütlenmesinde
görev üstlendim, yargılandım, aklandım. Demokrasi
İzleme Komitesinin kurulmasında Yönetim Kurulu
üyeleri arasında bulundum. İnsan Hakları Derneğinin
99 kurucusu arasında yer aldım ve Ankara Kurucu Şube
Başkanlığını yaptım.
1990’da resen emekli edilenlerin büyük bölümünün yargı
kararları alması üzerine, ben de onlarla birlikte göreve
iade edildim, merkez valiliği görevine iade edildim ve
2001 yılına kadar merkez valisi olarak görev yaptım. 2001
yılında emekli oldum.
İSHAK KOCABIYIK – Bu anlattıklarınızı duyunca, benim
44
yandan da Güneydoğu’da, ülkenin diğer bölgelerinde
gerçekleştirilenlerin daha da yoğun bir baskı ve şiddet
uygulanarak ve Kürtçe yasaklanarak, Kürt yurttaşların
kendini ifade, korkudan uzak ve insanca yaşama ve
kendini savunma hakları başta olmak üzere, ülkenin
eşit yurttaşları olma kanalları tıkanıp işlemez kılınarak,
çaresizliğe ve bunalıma sürüklenmeleri ve bir bölümünün
teröre yönelmeleri, yöneltilmeleri sağlanmış 12 Eylül
yönetimi eliyle sağlanmış, yaratılan ve tırmandırılan
PKK terörü yolundan uygun zamanlarla gerekli dozlarda
kullanılacak yeni bir terör manivelası geliştirilmiş. Kürt
kökenli yurttaşların devlete güven ilişkilerini bütünüyle
torpilleyen ve bir yönetsel anayasal sapma niteliği
taşıyan koruculuk sistemiyle, feodal güçlerin de iktidara
ortak olmaları sağlanmış, (örneğin, Sedat Bucak olayı.
Sedat Bucak, Susurluk skandalından ve olayından sonra
yaralı olarak hastaneye kaldırıldığında, vali ve emniyet
müdürünün bölgesine sokulmasını yasaklayabilmiştir
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sınırları içinde) 12
Eylül yönetimi, böylece giderek başlangıçta öngörülen
planlama uyarınca, bir askersel, dinsel, feodal güçler
bağlaşıklığı, demokrasi öncesinin arkaik, tarihsel blok
iktidarına götürülmüş; Cumhuriyetin kuruluşunda öncü
ve kurucu unsurlar arasında yer alan, ancak 12 Mart
1971’de cumhuriyetçi güçler bağlaşıklığından koparak
karşı devrimci güçler bağlaşıklığına giren askersel
güçlerin 28 Şubat 1997’de doğrultu düzeltmesi yaparak
yeniden cumhuriyet ve demokrasi güçleriyle bağlaşmaya
yönelmesi üzerine, 12 Eylül felsefesi bugün ABD’nin
emperyal emellerini gerçekleştirebilecek, Cumhuriyetin
kurucu felsefesine ve demokrasiye karşı din merkezli,
içeride din-mezhep kavgalarına ve çatışmalara, dışarıda
savaşa sürüklenmeye açık ülkeyi arkaik bir düzene
taşımaya kararlı ve teslimiyetçi, ılımlı İslam iktidarına
taşınmış, dönüştürülmüştür. Yani, bugün şu andaki
AKP, İslam merkezli yönetim, ılımlı İslam iktidarı olarak
oluşturulan yönetim bu planlamanın sonucudur.
Mülkiye, sözcük anlamıyla asker olmayan memurlar
sınıfıdır. Mülkiye deyince, akla doğallıkla sivil yönetim
gelir. Öte yandan, Mülkiye topluluğumuzun tarihsel
kurumu olarak sivil yönetimin modernlik omurgası,
çağdaşlık simgesi ve öncü, önder kurumudur. 12 Eylül
ise sivil yönetime ve iktidara karşı yapılmış bir saldırı,
sivil yönetimi, onun çağdaş ve demokratik birikimlerini,
kurum ve kavramlarını, basamaklarını ve disiplinini alt
üst eden, yok edip ortadan kaldırarak çağ, demokrasi ve
hukuk dışı, arkaik demokrasi öncesi iktidar güçleri olan
askersel, dinsel ve feodal güçlerinin baskı ve despotik
denetimi altına alan bir darbedir; öyleyse, Mülkiye ve
topluluğu asker olmayan, yani sivil yönetimin omurgasını
oluşturan tarihsel demokratik, ulusal bir öncü topluluğu
olarak, kuşkusuz öncelikle ve doğallıkla askeri bir
yönetime karşı olacaktır. Karşı olmak durumundadır.
Çünkü, Mülkiye için askeri bir yönetim, varlık ya da
çağdaş devletlerin en temel ilkesi olan bir temel ilkedir
ve bu ilkenin gereği yerine getirilmedikçe, yani bir ülkede
sivil yönetimin üstünlüğü sağlanmadıkça, o ülkede
demokrasinin yerleştirilmesinin olanaklı bulunmadığı çok
tarihsel bir temel ilkedir, gerçektir.
İSHAK KOCABIYIK – Yani, bu noktada zaten 12 Eylülün
neden Mülkiyeye özel bir saldırıda bulunduğu herhalde …
GÜNGÖR AYDIN –Mülkiye topluluğu ya da Mülkiye
kurumu, özgür demokratik, bilimsel ve eleştirel
düşüncenin ve uygulayımın Türkiye'deki öncü ve
önder kurumu ve topluluğu olma işlevini üstlenmiş,
bu alanda eşsiz, benzersiz başarı, deneyim ve
birikimleri taşıyagelmiş, yönetimde çağdaşlaşmanın,
modernleşmenin, laikleşmenin ve ilerlemenin öncüsü,
simgesi olmuş ve kamu yönetiminin omurgasını oluşturup
gelmektedir.
Mülkiye, yönetimde modernleşmenin, bilimselleşmenin,
özgürleşmenin, demokratikleşmenin, sivilleşmenin ve
laikleşmenin ve bu evrensel değerlere ilişkin birikimlerin
sürükleyici önderi ve tarihsel, ulusal simgesidir.
İSHAK KOCABIYIK – Siz 1980’e kadar ki Mülkiye idarecilik
hayatınızda bu ilkeleri esas alarak, temel alarak bir
yöneticilik yaptınız…
GÜNGÖR AYDIN –12 Eylül askersel darbesi,
emperyalizmin daha 1970’lerin başında planladığı,
ABD’nin “Bizim Çocuklar” olarak nitelediği içerideki
maşaları eliyle örgütleyip gerçekleştirdiği Türk
Cumhuriyet devrimine ve demokrasiye karşı
düzenlenmiş, karşı devrimci bir despotik askersel
diktatörlüktür.
Yapılan planlama uyarınca, ülkede önce sağ-sol,
sonra Sünni-Alevi çatışmaları yaratılması, bu yoldan
uygulamaya sokulan terör ve anarşinin oluşturulan faşist
örgütlenmeler eliyle tırmandırılarak, toplu kıyımlara,
toplumsal patlama, gerilim ve kırılmalara ulaşılması (1
Mayıs 1977, 24 Aralık 1978 Kahramanmaraş ve Çorum
toplu kırımları bunun tipik, en başta gelen örnekleridir.)
sonucunda, Türkiye'yi örgütleyerek bir manivela olarak
kullandıkları terör ve anarşinin egemen olduğu, barış
içinde bir arada yaşayıp gelen kesimler arasında toplu
kırımların yaşandığı, halkın giderek yaşanan ortama
bağlanarak üretilip yaygınlaştırılan panik, şok ve korkuyla
sersemletilip yılgınlaştırılarak ilkel otorite ve sertliğe
yatkınlaştırılıp can güvenliğinden başka bir şey aramaz,
istemez hale ve ülkenin sanki olağan sivil yönetim eliyle
yönetilemez duruma getirilmesi sonrasında bir askeri
darbeye ortam hazırlanmıştır.
Gerçekleştirilen darbe ile cumhuriyetin kuruluş felsefesini
ve demokrasiyi savunan güçler saf dışı edilip, siyasal,
yönetsel ve örgütsel alanlardan uzaklaştırılmış, bir daha
toparlanamayacak ölçülerde dağıtılmış, darbe, yani 12
Eylül güçleri ilk iş olarak darbeyi planlayıcı emperyalist
güçlerin istemine, yani yeşil kuşak planına uygun
olarak dinsel güçleri iktidara ortak etmişlerdir. Öte
45
idi. Valilik makamının 15 metre ilerisinde İzzet Paşa
Camii vardı, isteyen İzzet Paşa Camiine gidebilir namazını
kolaylıkla kılabilirken…
İSHAK KOCABIYIK - … söz konusu değil.
GÜNGÖR AYDIN – Hayır hayır. Sadece benden önceki,
daha sonra MSP’den milletvekili olacak bir, ismini
belirtebilirim de, Hanefi Demirkol isimli bir valinin açtığı…
İSHAK KOCABIYIK – Mülkiyeli miydi?
GÜNGÖR AYDIN – Mülkiyeli.
… ve açıkça laik devlet yönetimine meydan okuyan, Alevi
toplulukları kışkırtan ve devletin tek yanlı, bir şeriat
yanlısı gücü olduğunu ifade etmeye halka anlatmaya
çalışan bir uygulama idi ve göreve başladıktan iki saat
sonra o mescidi kapattım. Ancak, iki gün sonra benim
hakkımda, karşıdaki İzzet Paşa Camiinde bir cihat çağrısı
yapıldı, cihat bildirisi dağıtıldı ve 8 bin kişi vilayete
saldırdı aynı gün. Katil İktidar, Vali Defol… Sloganlarıyla
Valiliğe saldırdılar. Alınan son derece uygun önlemlerle,
toplumsal olaylar konusunda deneyim sahibi insan olarak
aldığımız son derece uygun önlemlerle bu konunun
başarıya ulaşması önlenmiş, onların her ne kadar
ana caddelerde terör ve şiddete başvurmaları yoluna
gitmeleri en başta önlenememiş olsa da kısa sürede
bunlar önlenmiş ve bütün sorumluları bir süre sonra
yargıya teslim edilmiştir.
yokluk sorunu olacak kadar önemlidir. O nedenle Mülkiye
topluluğu ve Mülkiye kurumu, bütün olanaklarıyla,
bütün güçleriyle askersel bir karışmaya tüm gücüyle karşı
olacaktır, olmak durumundadır.
Ayrıca, 12 Eylül öncesini, devletin kamu yönetiminin
içinde, ülkenin demokratik aydınlık birikimini oluşturan
güçlerle, faşist, militarist karanlık güçler ve bunların
arkasındaki dış emperyalist güçlerin arasında 12 Eylüle
ulaşmaya varan amansız savaşımı ve aşamalarının
devletin içinde ve çok önemli bir konumda ve görevde
yaşamış ve bu savaşımın bütün aşamalarını gözlemlemiş
bir konumda olan ve karanlık faşist, militarist, dinsel,
feodal, emperyalist güçlere karşı ölümüne karşı bir
savaşım vermiş bir insan olarak… Çünkü, benim Elazığ
Valiliğim sırasında öldürüleceğime ilişkin bir rapor
verilmesi üzerine Bakanlar Kuruluna, Elazığ Valiliği
görevimden alındım. Bu yöndeki savaşımlarım nedeniyle
Elazığ Valiliği görevinden alınarak Antalya Valiliği görevine
verildim.
İSHAK KOCABIYIK – Bu Demirel Hükümetinden önce?
GÜNGÖR AYDIN – Hayır, Ecevit başbakan iken. Ancak ben
bu atamayı uygun bulmadım. Elazığ’da ne yapılacağının
açıklanmasını istedim Sayın İçişleri Bakanı İrfan
Özaydın ile yaptığım görüşmede. Ancak bunu yeterince
açıklayamaması üzerine, Sayın Başbakanla görüşmeyi
istedim ve Sayın Başbakan Ecevit ile Başbakanlık
Konutu’nda iki saate yakın bir görüşme yaptım. Orada
Elazığ’da ne olup bittiğini anlatmaya çalıştım. Orada
bütün faşist güçlerin egemenliğini ayrıntılarıyla anlattım.
Çünkü, Elazığ, Türkiye'nin o zaman en hassas 5 ili olan,
Elazığ, Erzincan, Malatya, Kahramanmaraş, Sivas illerinin
hassasiyet merkezi idi; bu illerde Türk-Kürt, Alevi-Sünni
birlikte yaşıyorlardı ve bu iller Türkiye'de toplumsal
kırılmanın, toplu kıyımların merkezi olarak seçilmişlerdi
bu beş il.
İSHAK KOCABIYIK – Elazığ için de kontrgerillanın merkezi
denilir.
GÜNGÖR AYDIN – Elazığ da bu illerin merkeziydi,
kontrgerillanın merkeziydi, ABD emperyalizminin büyük
toplu kırılmalara yol açarak, Türkiye'yi yönetilemez
hale getirerek, askeri bir yönetime taşımak için seçtiği
merkezdi Elazığ. Kolordu Komutanından MİT Bölge
Müfettişine, Belediye Başkanından Ağır Ceza Reisine,
Cumhuriyet Savcısından Jandarma Alay Komutanına
kadar hepsi faşist örgütlenmeyi savunan insanlardı. ABD
Adana Boşkonsolosluğu da buradaki çalışmaları dikkatle
izliyor ve yönetip yönlendirmeye çalışıyordu.
Küçük bir örnek vermem gerekirse, Valiliğe 15 Şubat
1978 günü saat 15.00’te göreve başladığımda, Valilik
makamının bitişik odasının mescit yapıldığını saptadım.
Bu, oradaki bütün demin söylediğim güçlerin desteğiyle
açılmış bir mescitti. Bu mescit, açıkça, cumhuriyete
şeriatçı bir saldırı, laikliği ortadan kaldırmayı öngören
ve bir İslam devletine ulaşmayı amaçlayan bir uygulama
İSHAK KOCABIYIK – Peki, Antalya’ya da gittiniz mi?
GÜNGÖR AYDIN – Hayır, şöyle ifade edeyim: Sayın
Başbakana, bu beş ilde yapılması gereken önlemleri
anlattım. O beş ilin en üst yöneticilerinin tümünün
demokrasiyi savunan insanlar olması gerektiğini,
örneğin başta vali olmak üzere, garnizon komutanı,
emniyet müdürü, jandarma alay komutanı, cumhuriyet
savcısı ve MİT bölge müfettişi dahil, bütün önemli kritik
noktalarına atamaların hepsinin demokrasiyi savunan
güçler olması gerektiğini söyledim. Sayın Ecevit notlar
aldı, ancak bunların yapıldığına ilişkin sonradan hiçbir
bilgi almadım. Nitekim, ben 18 Eylül 1978’de (yani Maraş
toplu kırımından önce)bu görüşmeyi yaptım ve Sayın
Ecevit bana, “Siz bizim en değer verdiğimiz, en çalışkan,
en nitelikli, en başarılı valimizsiniz. Ama biz sizi yalnız
bıraktık” diyerek, bir anlamda kendi hatalarını kabul eden
bir yaklaşımdan sonra ve bir de bana, Bakanlar Kuruluna,
“benim öldürüleceğime ilişkin” –bunu açıkça söylemedi
ama, ben bunu daha sonra öğrendim- bir rapor
verilmesi üzerine, Bakanlar Kurulunca benim Antalya’ya
atanmamın uygun görüldüğünü ifade etmesi üzerine
ve gerek özür diler yollu hatalı olduklarını kabul etmesi,
gerekse benden rica etmesi üzerine, Antalya’ya gitmek
durumunda kaldım.
İSHAK KOCABIYIK – Aslında, bir aczin de ifadesi. Bakanlar
Kurulu bir valisinin öldürüleceğine ilişkin bir rapor
geliyor… Ne kadar acı.
GÜNGÖR AYDIN - Şimdi, bütün bunları anlattıktan
46
gerekleri… Hangi Anayasa? 1961 Anayasa, daha Anayasa
duruyor, uygulanmıyor ama duruyor. Ve evrensel
insan haklarını savunmak; ilkelerimizi koyuyoruz. …
demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini savunmak, ülke
ve toplum çıkarlarını ve kamu yararını savunmak, çağdaş
toplum ve olağan demokratik sürece geçmeyi savunma,
oluşturma ve güçlendirme… Olağan demokratik sivil
yönetimi savunduğumuzu deklare ediyoruz. Çağdaş,
planlı, demokratik, ilkeli, katılmalı kamu yönetimi.
İşçilere ve tüm çalışanlara çağdaş, ekonomik ve
demokratik örgütlenme hakkı, cumhuriyet, demokrasi,
ulusal bağımsızlık ve barışı savunduğumuzu açıkça bu
toplantılarda ortaya koyduk. Bütün toplantılarda sivil
yönetimin üstünlüğünü her zaman özenle vurguladık.
Bütün genel kurullarımız raporlarında bu açıkça
görülüyor. Onlar incelendiğinde, işte polis devleti
uygulamalarına nasıl karşı çıktığımız, otoriter devlet
uygulamalarına nasıl karşı çıktığımız, bu raporlarda
yer yer ortaya konulmaktadır. Bunların ayrıntılarına
girmiyorum.
İSHAK KOCABIYIK - Esasında o dönem, hani sizin de
anlattığınız ve yazılı olanlardan da anlayabildiğimiz
kadarıyla hani hem bir Mülkiye, Mülkiyelilik misyonu
hem de siyasî tavır hem de bir insani tavır. Yani hepsinin
birleştiği bir tavır, bir duruş oluşturmuş Mülkiyeliler
Birliği.
GÜNGÖR AYDIN – O kadar ki, sol demokratik güçlerin
odağı olarak kabul edildi. Bütün sol örgütlenmeler
burada yapıldı. Demin söylediğim gibi, SODEP’in
kuruluşu, Aydınlar Dilekçesinin, Demokrasiyi İzleme
Komitesinin oluşturulması, … oluşması hep bu alanlarda
gerçekleştirilmiştir.
İSHAK KOCABIYIK – Çölde bir vaha gibi…
GÜNGÖR AYDIN – Evet, sadece buraya sığınıyorlardı
bütün demokratlar.
Ayrıca, 1981 yılında, çok önemli olduğuna inandığım,
Atatürk'ün 100 üncü doğum Yıldönümünde onların
son derece göstermelik, her türlü içerikten yoksun
–askerlerin, yani 12 Eylül yönetiminin- salt törensel,
biçimsel, Atatürkçü öz ve içerikten yoksun anma
törenlerine karşı, alternatif bir etkinlik düzenledik
ve bir dizi oturum planladık. Bizim amacımız şuydu:
Mülkiyeliler Birliği olarak bütün yıla yayılan alternatif
bir program uygulayarak Atatürk'ün ülke yönetiminde
bilimin, aklın ve uygarlığın egemen olmasını savunan,
aydınlanmacı ve bağımsızlıkçı düşüncesinin, bu yöndeki
devrimci eyleminin vurgulanmasını içermek üzere ve
örneğin-bunların fotokopilerini alabilirsiniz- ilk olarak
3 Mart 1981’de, 1981 yılında “Atatürk'e Bakış” açık
oturumlar dizisi başlığı altında, “Kapitülasyonlardan
Tam Bağımsızlığa” açık oturumu düzenlenmiştir. Oturum
Başkanlığını Bahri Savcı yapmıştır. Konuşmacılar: Sina
Akşin, Cemil Gürkan, Suphi Karaman, Uğur Mumcu,
Gündüz Ökçin, Haydar Tunçkanat olarak belirlenmiştir.
sonra, yani şunu ifade ediyorum: Ben bu konuda,
yani 12 Eylül öncesindeki bütün aşamaları çok kritik
noktalarda yaşamış ve bunu gözlemlemiş bir insan
olarak, belirli deneyim ve birikimleri taşıyan, demokrasi
ve sivil yönetim üstünlüğünü savunan, demokrasi
güçleri arasında bağlaşma, birleşik duruş bilincini ve
dayanışmayı gerçekleştirmeye çalışan, bu nedenle de
Ankara'ya geldiğinde sol kesimin bütün güçlerinin ortak
desteğini alarak 24 Şubat 1980’de Mülkiyeliler Birliği
Genel Başkanlığına seçilmiş bir insan olduğumu da
belirtmeliyim.
İSHAK KOCABIYIK –12 Eylülü Mülkiyeliler Birliği Başkanı
olarak karşıladınız?
GÜNGÖR AYDIN – Karşıladım, oraya gelebiliriz.
Topluluğumuzun demokratik ve sivil örgütü Mülkiyeliler
Birliğidir. Bu nedenle Mülkiyeliler Birliği, sivil yönetimin
bir kez daha kesintiye uğratıldığı 1980 sonrasında var
olma nedeninin ve simgelediği topluluğun yüz yıllık kültür
ve bilincinin gereği olarak, demokrasiyi, sivil yönetimi,
insan haklarını, sivil yönetim ve hukukun üstünlüğünü
bütün zorluklarına karşın 12 Eylül döneminde ödünsüz
savunmuş; demokrasinin, demokratikleşme çabalarının
özellikle de kitlesel sol alanda yeniden örgütlenmenin
etkin ve en öndeki odağı olmuştur Mülkiyeliler Birliği.
Örneğin, SODEP’in kuruluşu, Aydınlar Dilekçesi,
Demokrasi İzleme Komitesi ve benzeri demokratik ve sol
nitelikli örgütlenmeler ve yürütme çalışmalarının hemen
tümü Mülkiyeliler Birliği alanlarında gerçekleştirilmiştir.
Şimdi, 12 Eylül gerçekleştikten sonra, biz 12 Eylüle karşı
açık bir savaşıma ve savaşa giriştik Mülkiyeliler Birliği
olarak.
İSHAK KOCABIYIK – Peki, bu Yönetim Kurulunda, mesela
“Ya, yapmayalım böyle” ya da işte “Bir zarar görürüz”
gibi bir şey oldu mu?
GÜNGÖR AYDIN – Hayır, hayır. Yönetim Kurulu üyelerinin
hepsi ilerici, demokrat ve askeri yönetime karşı karar
alabilecek nitelikleri taşıyan değerli arkadaşlarımdı. O
konuda kendilerinden tam bir destek gördüm ve biz bu
konuda çeşitli projeler düzenleyegeldik 12 Eylüle karşı.
Mülkiyeliler Birliğinin demokrasi ve sivil yönetimin
üstünlüğünü savunan -her aşamada- ve her toplantıda
bunları özenle ortaya koyup belirten, örneğin 1982’deki
raporlar elimizde, genel kurula sunduğumuz raporların
başında ilkelerimiz nedir açıklamışız. Her toplantımızda
kısaca bunları ortaya koyarak, ki bu toplantı, 28 Şubat
1982’de yapılmış, genel kurul. Daha askeri yönetim
devam ediyor.
İSHAK KOCABIYIK – Nerede yapıldığını hatırlıyor
musunuz?
GÜNGÖR AYDIN – Mülkiyeliler Birliğinde. Vakıf
Salonunda.
İSHAK KOCABIYIK – Eski …
GÜNGÖR AYDIN – Benim sunuş raporum. Nedir
istediğimiz ilkeler, şu başlıklarda savunmuşuz: Anayasa
47
Ve bu toplantılar çok güzel, çok büyük katılımlarla
gerçekleşmiştir.
Bundan daha sonra, “Atatürk ve Devletçilik” konusunda
bir açık oturum düzenlenmiştir. Bu toplantının şu andaki
ne yazık ki şeyi yanımda değil, ama katılanları kısaca
söyleyebilirim: Korkut Boratav, Sadun Aren, İlhan Tekeli,
İlhan Selçuk’un katıldığı bir toplantıda, Atatürk'ün
devletçilik anlayışı ayrıntılı olarak ortaya konulmuştur.
Toplantılarımıza davette “Cumhuriyetin Kurucusu
Antiemperyalist, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın
Önderi Mustafa Kemal Atatürk'ün 100 üncü Doğum
Yıldönümünde Cumhuriyetin Temel İlkeleri ve
Aşamalarına Işık Tutmak Amacıyla Programladığımız Açık
Oturumlar” olarak oturumlar nitelendirilmiştir.
Nihayet üçüncü ve son toplantı, 9 Ocak 1982’de
yapılabilmişti ancak. “Cumhuriyet Döneminde Bilim ve
Kültür” Başkanlığını Bahri Savcı yapmıştır. Konuşmacılar:
Ordinaryüs Profesör Doktor Cahit Arf, (dünya çapında
ünlü matematikçimiz) Aziz Nesin, Profesör Oğuz Onaran,
Ergin Orbey, İlhan Selçuk, Muammer Sun ve Profesör
Şerafettin Turan olarak bu toplantı düzenlenmiştir.
Ben bu toplantıların hepsinde Mülkiyeliler Birliği
Başkanlığı adına birer açış konuşması yaptım. Böylece,
bu toplantılarla âdeta askeri yönetimi çok güç durumda
bırakan, bir anlamda Atatürk'ü gerçekten bizim
savunduğumuzu, Devrimci Mustafa Kemal Atatürk'ü
bizim savunduğumuzu, onların ise yalnızca onu biçimsel
ve törensel bir konuma indirgediklerini ifade etmek
içindi. Ve de gerçekten Atatürk'ü, 100 üncü doğum
yıldönümünde onun layık olduğu öz ve içerikte anmak
içindi.
Bütün bunlar dikkate alınarak ben 1982’de resen
emekli edildim. Gerek 12 Eylül güçlerine karşı gerek
1980 öncesinde ve Mülkiyeliler Birliği Başkanlığım
da öncesinde vali olarak, Elazığ, Antalya Valisi olarak
gerekse Mülkiyeliler Birliğinde açtığımız bu savaşım
yüzünden bütün görevlerimde daha önce üstün başarılı
sayılmış olmama karşın, 1982 Martında resen emekli
edilerek görevimden uzaklaştırıldım. Biz, daha sonra
görevlerinden uzaklaştırılan 1402’likleri onurlandırdık o
dönemde. Onlara birer onur belgesi gönderdik. Siyasal
Bilgiler Fakültesi 1402’liklerinin hepsine birer onur
belgesi gönderdik.
Yani, biz, özetle 12 Eylül yönetiminin bütün hukuk dışı,
demokrasi dışı uygulamalarına, kararlarına karşı tavır
aldık, mücadele ettik. O kadar mücadele ettik ki 12
Eylülü savunanlar, 12 Eylül yönetimlerinde görev alanlar
bizim alanlara giremez olmuşlardı. Küçük bir örnek
vermek isterim, biraz da mizahi bir yön katabilmek için
konuşmamıza. Biliyorsunuz, 4 Aralıkta geleneksel balolar
düzenliyoruz Mülkiye topluluğu olarak. Bu balolara
12 Eylül bakanlarının, ki bunları şöyle niteliyoruz:
“Yollarını şaşırarak 12 Eylülde görev almış bakanlar”
diyoruz. Yolunu şaşıran Mülkiyeliler diyoruz; görev
almış bakanların balolara girmesini önlemek için bilet
almalarını önlemeye çalıştık. Onlar değişik kanallardan
bilet alarak geldiklerinde de önlere oturmalarını önledik.
İSHAK KOCABIYIK – Yani, kaçak girdiler?
GÜNGÖR AYDIN – Kaçak girdiler ve önlere oturmalarını
engelledik. Bu engellemeyi yaparken, 1402’likleri de
onur masasına ve protokole yerleştirdik. Ve o 50 yıllıklara
ödüller verilirken hepsini onlara verdirdik. Öbürlerini
adam yerine koymadık. O kadar ki, bize ta arkalardan laf
atmaya filan kalkıştılar.
Yani, kısacası demek istiyorum ki, 12 Eylül bakanları bile
Mülkiyeliler Birliğine giremez oldular. Öylesine istenmez
konumda olduklarını veya aslında son derece hukuk
dışı, demokrasi dışı, insanlık dışı olduklarını öylesine
vurguladık, anlattık üyelerimize, üyelerimiz de onlara
karşı tavır aldılar. Yüzümüze bakamaz, toplantılarımıza
gelemez oldular. Bunu da bir örnek olarak vermek
istiyorum.
12 Eylül öncesinde Mülkiyeliler Birliğinde bir
provokasyona izin vermemek, bir çatışmaya izin
vermemek, Mülkiyeliler Birliğinde huzurun ve
yaklaşmakta olan bir diktatörlük yönetiminde kendimizi
savunup koruyabilmemiz için çok ciddi önlemler aldık.
Kapılarda nöbet tuttuk. Her kapıda… Kimler nöbet
tutmuş, ilginçtir: Mesela, birinci gün 11.3.1980’de ben
ve Yusuf Çetin. İkinci gün, Alper Aktan, Bahri Gevrek.
Üçüncü gün, Muammer Yiğit, Sudi Kocaimamoğlu.
Dördüncü gün, Ayhan Çopur, Halit Tapkan. Beşinci gün,
Ayhan Erol, Çetin Vardar. Altıncı gün, Can Hamamcı,
Metin Pınarbaşı. Yedinci gün, Cengiz Özkan, Muzaffer
Tıraş. Sekizinci gün, Göksan Soner, İstemihan Talay.
Beşinci gün, Aydoğan Yurdakul, Mustafa Gündeşlioğlu.
Altıncı gün, Atıl Uzelgün –şimdi Danıştay üyesi, eski vali
biliyorsunuz- Nuri Yaman. Sonraki gün, Osman Aslan,
Ertan Yüksel. Daha sonra Ahmet Olgun, Niyazi Ardıçoğlu.
Daha sonra Uğur Eren, İ. Ünel. Gürol Sarp, Zekeriya
Temizel… Nöbetçi olarak onları görevlendirdik. Onlar
bizim dostlarımız hepsi.
Sırayla: Hikmet Çiçek, Aslan Sonat, Salih Er, Kudret …
Taner Akın, Tayfur Özşen –öldü, profesör- Erbay Fiş, A.
Güneysu, Ayhan Erol, Bahri Gevrek, Alper Aktan, Metin
Pınarbaşı, vesaire…
-------o------Bu röportaj 14 Eylül 2006 tarihinde ishak Kocabıyık
tarafından yapılmıştır.
Daha sonra bu konuda Danıştay’da açılan
dava Ocak 2009’da Dava Daireleri Kurulunda
Güngör Aydın lehine sonuçlanmış ve Anayasa
Mahkemesinde, itiraz yolu ile bu konuda ilgili
yasanın iptali için dava açılmıştır.
48
BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN!
12 Eylül 1980 Cuma günü saat 03.59'da Türkiye radyoları (TRT) İstiklal Marşı'nın çalınmasıyla
birlikte yayına geçti. Daha sonra anons yapılmadan Harbiye Marşı çalındı. Marşın bitiminde
Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayınlanan
Milli Güvenlik Konseyi'nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha
izledi.
Milli Güvenlik Konseyi'nin 1 Numaralı bildirisi şöyleydi:
“Yüce Türk Milleti;
Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bu bütün olan, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda, izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki ile varlığına,
rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar içindedir.
Devlet, başlıca organlarıyla işlemez duruma getirilmiş, anayasal kuruluşlar tezat veya
suskunluğa bürünmüş, siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumlarıyla devleti
kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlar ve lüzumlu tedbirleri almamışlardır.
Böylece yıkıcı ve bölücü mihraklar faaliyetlerini alabildiğine arttırmışlar ve vatandaşların can
ve mal güvenliği tehlikeye düşürülmüştür.
Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek, sistemli bir şekilde ve
haince, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim kuruluşları, idare sistemi, yargı organları,
iç güvenlik teşkilatı, işçi kuruluşları, siyasi partiler ve nihayet yurdumuzun en masum
köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin
eşiğine getirilmişlerdir. Kısaca devlet güçsüz bırakılmış ve acze düşürülmüştür.
Aziz Türk Milleti,
İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye
Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri
içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.
Girişilen harekâtın amacı, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak,
muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden
tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.
Parlamento ve Hükümet feshedilmiştir. Parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmıştır.
Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir.
Yurt dışına çıkışlar yasaklanmıştır.
Vatandaşların can ve mal güvenliğini süratle sağlamak bakımından saat 05’den itibaren
ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur.
Bu kollama ve koruma harekâtı hakkında teferruatlı açıklama bugün saat 13.00’deki
Türkiye Radyoları ve Televizyonun haber bülteninde tarafımdan yapılacaktır. Vatandaşların
49
sükûnet içinde radyo ve televizyonları
başında yayınlanacak bildirileri
izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve
bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerine
güvenmelerini beklerim.”
"Emir ve komuta zinciri içinde ve emirle" ülke
yönetimine el koyan Türk Silahlı Kuvvetleri
sonuçlarını halen yaşadığımız bu darbeyle
ülkenin kaderini tamamen değiştirecekti. Yasama ve yürütme yetkilerini kullanacak
bir Milli Güvenlik Konseyi kuruldu. Konsey,
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan
Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral
Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı
Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri
Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma
Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan
oluşuyordu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral
Kenan Evren, Milli Güvenlik Konseyi
Başkanlığı'nın yanı sıra Devlet Başkanlığı
görevini de üstlendi.
“Emir ve komuta zinciri içinde ve emirle”
ayrıca şunlar oldu:
TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı,
siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve
mallarına el konuldu. 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683
bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada
230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam
cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si
asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli
suçlu, 1'i Asala militanı). İdamları istenen
259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi. 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163.
maddelerinden yargılandı. 98 bin 404 kişi
''örgüt üyesi olmak'' suçundan yargılandı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin
kişi ''sakıncalı'' olduğu için işten atıldı. 14
bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi
''siyasi mülteci'' olarak yurtdışına gitti. 300
kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin
''işkenceden öldüğü'' belgelendi. 937 film
''sakıncalı'' bulunduğu için yasaklandı. 23
bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3
bin 854 öğretmen, üniversitede görevli
120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son
verildi. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl
hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315
yıl 6 ay hapis cezası verildi. Gazeteler 300
gün yayın yapamadı. 39 ton gazete ve dergi
imha edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi
yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir şekilde
öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi
''kaçarken'' vuruldu. 95 kişi ''çatışmada''
öldü. 73 kişiye ''doğal ölüm raporu'' verildi. 43 kişinin ''intihar ettiği'' bildirildi. Darbenin bu ağır bilançosundan “nasibini”
en çok ve en acı olarak sonraları “78’liler”
denecek kuşak aldı. 68 kuşağından
devraldıkları ''dünyayı değiştirme'' ülküsünü
gerçekleştirmek için beynini, bedenini,
yüreğini cömertçe harcadı bu kuşağın
gencecik insanları.
Onlar “Ezen ve ezilenin olmadığı, yârin
yanağından gayrı her yerde, her şeyde, hep
beraber” yaşanacak bir dünyayı kurmak
için çıktıkları bu yolda her şeyi göze aldılar.
Ölümü, işkenceyi, sakat kalmayı, delirmeyi,
en basit insani gereklerini yok saymayı…
Gecekondularda halkın yanında onlarla
birlikte sorunlarına çare aradılar, işçilerin
olduğu her yerde yanı başlarında onlara
destek oldular. Üniversitelerde, yollarda,
sokaklarda, dağlarda “bağımsızlık uğruna al
kanlara boyanan” onlardı. Bu yolda ölüm ''hoş
geldi, safa geldi'' derken samimiydiler. Devrim
yakındı, inançları tamdı.
Dünyanın tüm zenginliğine ve iktidarına
göz koyanlar bu gidişe sessiz kalmadılar
doğallıkla. Uluslar arası bir plan o zamanda
vardı şimdi olduğu gibi. “Dışa bağımlı ve
köleleştirilmiş bir ülke” olması isteniyordu
ülkemizin. ''Türkiye'yi Moskova'ya satmak
isteyenlere karşı mücadele eden'' devlet
destekli ülkücüler sürüldü arenaya böylece.
Amaç, ''sokak hâkimiyetini sola kaptırmamak''
idi. Ve bu nedenle “1. Milliyetçi Cephe
Hükümetinde” Meclis'te iki temsilcisi olan
Türkeş' e üç bakanlık verildi. O günlerin
katillerinin ve katil zanlılarının bir bölümü,
daha sonra TBMM'de milletvekili olarak
oturdu, oturuyor. Ülke bir kan gölünün içine doğru
sürüklenirken “24 Ocak Kararları” diye bilinen
ekonomik paket devreye sokuldu. Böylece
“Küresel sermayeye” tamamen açılan ülkede,
çalışanın ve düşünenin tepki göstermemesine
uygun koşulların sağlanması gereği doğdu.
12 Eylül sabahı yapılan darbe söylendiği gibi
terör olaylarının zorunlu kıldığı bir sonuç
değil, ülkeyi küresel isteklere sınırsızca
açan bir başlangıçtı. Çünkü 24 Ocak 1980
ekonomik tedbirlerini demokrasi içinde
yaşama geçirmek mümkün değildi.
Ve 12 Eylül'e böyle gelindi. Siz boşverin
aynı yalanı yıllardır söyleyen darbecilere ve
destekçilerine. O dönemde en doğru lafı,
bir ABD'li subay söyledi ''Bizim çocuklar
başardılar...'' Yukarıdaki bilançoda sayılarla ifade edilen
50
ölen, hapse giren, yargılanan, işkence gören,
işten atılan, yurttan atılanlar birer insandı.
Delikanlı, genç kız, kardeş, çocuk, ana, baba,
arkadaş, akraba, komşu… O sayıları 5 ile 10
ile çarpın. Kaç sayıda insanın darbenin altında
yok olduğunu anlamak için yapın bunu. Darbe
ile “İç ve dış mihrakların elinde oyuncak
olmuş bir avuç teröristin” değil tüm bir ülke
insanının ezildiğini, susturulduğunu görün.
“Sayın Generalin” darbe günü saat 13:
00’ de radyo ve televizyonlardan yaptığı
konuşmanın son paragrafını bu farkındalıkla
bir kez daha okuyun. Ne demiş bakın:
“Kıymetli Vatandaşlarım;
Her zaman milletiyle bir bütün ve Türk
milletinin emrinde olan Türk Silahlı
Kuvvetlerine ve yeni yönetime karşı yapılacak
her türlü direniş, gösteri ve tutum anında en
sert şekilde kırılarak cezalandırılacaktır.
Yurtta kan dökülmemesi için bütün
vatandaşlarımın tahriklere kapılmaksızın
sükûnet içinde yayınlanacak bildiriler
doğrultusunda hareket etmelerini ve ikinci
bir bildiriye kadar sokağa çıkmamalarını rica
ederim.
Vatandaşlarımın birbirlerinin hak ve hukukuna
saygılı olmalarını, sevgi içinde kırgınlıklarını
unutmalarını, hepimizin bu mübarek topraklar
üzerinde aynı haklara sahip bir Türk vatandaşı
olduğumuzun idraki içerisinde olarak yeni
yönetime yardımcı olmalarını vatanperverlik
ve asil karakterlerinden bekler, mutlu ve
aydınlık yarınlar dilerim.”
O “Mutlu ve aydınlık yarınlar” hiç gelmedi ne
ülkeye ne insanımıza. “Bu mübarek topraklar
üzerinde aynı haklara sahip vatandaşlardan”
binlercesi bu konuşma yapılırken işkencede
idi. Binlercesi o mübarek topraklardan
kaçmakta, binlercesi otomobil sesi
duyduğunda uykusundan irkilerek uyanmakta
idi.
Yıllarca süren sıkıyönetim ile ülkede
ses çıkmaması sağlandı. Zaten ses
çıkarabilecek herkesi ya asmışlar, ya
hapsetmişler, ya yurtdışına gitmek dışında
çare bırakmamışlardı. Kalanı da fişleyerek,
korkutarak sindirdiler. Partiler, sendikalar,
sivil toplum kuruluşları yoktu artık.
Hukuk “onların” hukukuydu. “Kamuculuk”
tamamen yok edilmek üzere her koldan
harekete geçildi. Değer ve ahlâkı olmayan
bir toplum ve birey için ne gerekiyorsa
yapıldı. Üniversiteler YÖK marifetiyle özgür
düşüncenin üretildiği yerler olmaktan çıkarıldı,
sermayeye eleman yetiştiren fabrikalar haline
getirildi. Bütün bunları yapmayı olanaklı hale
getirecek bir anayasa hazırlandı ve kara
mizah filmlerine malzeme olacak bir oylama
ile kabul ettirildi. Toplumsal hafızamızdan
o dehşet yılları sanki hiç yaşanmamış gibi
silinmeye çalışıldı.
Yaşanan bu büyük toplumsal travma sonunda
yalnız, çaresiz, sessiz, umutsuz kalakaldık.
Uyuşturucuya alıştırılan insanlar gibi zaman
içinde yavaş yavaş dozu yükselterek verdiler
“zehiri” beynimize. Genlerimize işleyecek
kadar tepkisiz ve adam sendeci hale geldik.
Geçmişini hatırlamayan ve geçmişi ile
hesaplaşmayan Ubir toplumun geleceğinin
olamayacağını fark edemedik. Geleceği
yaratabileceğimizi unuttuk.
12 Eylül günü doğanlar bugün 28 yaşında.
Geleceği yaratabilecek, ülkenin sorunlarına
el atabilecek en verimli yaştalar. Ama onlar
12 Eylül’ün çölleşmiş ortamında büyüdüler
ve hayata atıldılar. Anayasa diye darbenin
anayasasını biliyorlar. Hukuk deyince
“adaletin” yasalarla yürümediğini hatırlıyorlar.
Sendika “asgari ücret” için pazarlık yapan
öylesine bir şey onlar için. Üniversite “okul”
işte, liseden sonra girmeleri ve bir an önce
bitirip kurtulmaları gereken bir şey.
Üretmeden yaşamak, parayla para kazanmak
onlar için normal. Alın teri, emek matah
bir şey değil onların dünyasında. Örgütlü
olmanın ne demek olduğunu bilmediler.
Öğrenci derneklerine girmiyorlar bu nedenle,
çalışırken sendikalara girmiyorlar. Siyasete
uzak durmaları bu nedenle… Okudukları
gazetelere de izledikleri TV kanalı haberlerine
de bakıyorlar ve geçiyorlar. Bakılıp geçilecek
şeyler üretiyorlar zira. Ama bu onları rahatsız,
huzursuz etmiyor. Bunu gördüler büyürken,
hayatı öğrenirken. Magazin izlediler, dizi
izlediler, üçüncü sayfa haberi ve “çıplak köşe
kadını haberi” okudular yıllarca.
28 yıl sonra geldiğimiz nokta ortada. Hafızasız
ve umutsuz bir toplum olarak hak ettiğimiz
yerdeyiz yani. Tek, tek her birimiz sorumluyuz
bu durumdan. 12 Eylül ile ve onun
“mimarları” ile hesaplaşmak ne kadar güzel
bir başlangıç olur düşünün. O kara günleri
konuşmaya ve tartışmaya açmak, yüzleşmek
ve başka bir dünyanın mümkün olabileceğini
anlatmak gençlerimize, hatırlatmak hepimize
ne kadar güzel olur.
Çünkü gerçekten de “Başka bir dünya
mümkün!”
Gülseren KARAÇİZMELİ
51
“PARAMPARÇA OLMUŞ HAYATIN HİKAYESİ
ANCAK UFAK TEFEK PARÇALAR HALİNDE ANLATILABİLİR”
“Sonbahar” F tipi cezaevlerindeki direnişi kırmak amacıyla 19 Aralık 2000'de başlatılan ve insanlığımızdan utandıran
bir rezillikle “Hayata Dönüş” olarak adlandırılan katliamın yıldönümünde “sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına”
adanmış bir film. İzleyicilerinde oluşturduğu olumlu duygusal havanın ve yönetmeninin duyarlılığına saygı duymakla birlikte film
üzerinden bu tür tartışmaları yapmanın içereceği “sakıncaları-haksızlıkları”da göze alarak film hakkında söylenecek
bir iki şeyin 12 Eylül cenderesinden geçmiş kuşaklar için kıymetli olacağını düşünüyorum. . Film, Türk sinemasında
daha önce kullanılan “babaevine” dönüş yerine “anneevine” dönüşün öyküsüdür. Otoriteyi temsil eden baba figürü,
freudiyen baba-oğul çatışması Türk sinemasında oğlun aczi olarak kullanılmıştır. Burada seçilen “anneevi” bu aczi
minimalize etse de yine de sonuç sığınma ve acz halidir. Bu ülkede artık hesaplaşmalar sığınma ve film sonlarında
öldürülen devrimci başrol oyuncuları üzerinden olmamalıdır. Yanlışlar üzerine konuşulması gerekir ama bunun
bitmeyen bir süreç ve kötürümleştirici bir günah çıkarma haline dönüştürmek siyasi bir tavır değildir. Solun entelektüel
donanımının sağladığı aşırı iç muhasebe, aşırı özeleştiri tavrı 12 Eylül'den sonra solu aciz, iktidarsız kılan en önemli
unsurlardan biridir ve kırılmalıdır. Filmde konu edilen “Hayata Dönüş” operasyonu Türkiye'deki cezaevlerinde devrimci tutsakların F tipine geçişi
engellemek amacıyla 20 Ekim’de başlattıkları açlık grevini 19 Kasım’da ölüm orucuna dönüştürmeleri üzerine 19
Aralık 2000 tarihinde 20 cezaevinde eşzamanlı 10000 güvenlik görevlisiyle gerçekleşen ve 30 devrimci tutsağın
katledilmesiyle sonuçlanan operasyonun adıdır. Operasyonda ölümlerin çoğu yanıcı madde ve gaz bombası atılması
sonucu gerçekleşmiştir. Sadece katletmekle kalmayıp operasyonun ardından 154 tutsak hakkında faili belli olmayacak
şekilde adam öldürmek, isyan ve intihara azmettirmek suçlarından ömür boyu hapis istemi dava açılırken, operasyon
sırasında Cezaevi Genel Müdürü olan Ali Suat Ertosun'a 2004 yılında “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” verilmiştir. Ali
Fuat Ertosun'un çocukluk anılarının Kenan Evren'in anıları ile benzerliği kuvvetle muhtemeldir. Kenan Evren Milliyet yayınlarından çıkan anıları kitabında, çocukluk yıllarındaki anılarını anlatıyor... 52
almış gibi. derin bir nefes alınca ciğerlerine dolar o
nemli, yağmur kokulu, tertemiz Karadeniz havası. tadına
bakmış olanlar bilirler o oksijen tadının, kokusunun
sindiği havayı. o hafif baş dönmesini bilirler. yeşilden
sarıya döner tablo, dönerken şakır şakır yağmur yağar,
hani şu hiç neden yokken yağan yağmurlardan. her gün
yağdığını bilsen de başladığında seni gafil avlayanlardan.
öyle çiselemeden, düşünmeden birden boşalıveren
yağmur. yazın ortasından sonbaharı getiren bereket,
sesiyle tahtalarını döver eski evin, pencerelerine çarpar
damla damla. yerleri çamur eder ama affedilmek için de
mis gibi bir koku yayar etrafa, beyaz perdeden yayılıp
burnuna gelebilecek kadar. sonra bir sis çöker, dağları
bulutların arasına çıkartmışlar gibi olur. yağmur hafiften
kara çevirirken, beklenmedik bir şekilde yayla çıkar ortaya
sonraki sahnede. yazı başka, kışı başka güzel. tam bir
kaçış, tam bir sığınış anlatır. karlar altındaki yayla kendini
yorulmadan beyazların içinde kaybetmeni sağlar. yardım
ve yataklık eder sana. ve en sonunda Karadenize döner
yüzler. ama Karadeniz de dönmüştür yüzünü sana.
dolup da taşamayan, böyle hırçın, böyle isyankar, böyle
hüzünlü bir deniz yoktur. insanı yutar, boğar, sürükler
ve kaybeder. meydan okursun bir iskelenin ucundan,
ama daha da daha da büyür dalgalar, tokat gibi çarpar o
iskeleye. hisleri vardır işte bu denizin, kimseye aldırmaz
gibi görünür ama aslında anlatsan anlar Karadeniz. en sonunda bir ağıt kulakları, sahneyi, salonu, içini,
dışını, hatta Karadenizi bile doldurur. öyle içli biter. Biter de.. tulumun sesi içine saplı kalmıştır." “İlkokul çağında en çok zevk aldığım şeyler arasında
sapanla kuş vurmak gelirdi. Tatil günleri birkaç arkadaş
ellerimizde lastik sapanlarla mahalleler arasında dolaşır,
ekseriya serçe vurur, eve getirirdim. Yine günlerden bir
gün kuş vurmak için dolaştık, dolaştık fakat hiç serçe
vuramadım. Eve boş dönmemek için, yakınımdaki bir
kumruya nişan aldım, sapanı çektim ve kumruyu vurdum.
Kuş yere düştü, yanına gittim ve elime aldım. O an içime
bir acıma hissi geldi, vurduğuma pişman oldum. Ölmek
üzere olan kumruyu elimle okşadım, başından öptüm
ve başını koparmadan orada bıraktım. Bu olaydan sonra
da bir daha kuş avlamadım”. 12 Eylül 1980 günü yaptığı radyo-televizyon
konuşmasında ortaya koyduğu tabloda öne çıkardığı
şiddetin dramatizasyonudur. Kendi diktatörlüğünde
üretilen sistematik şiddetin istatistikleri. 650 bin gözaltı
ve istisnasız hepsinin işkenceden geçirilmesi, 1 milyon
680 bin kişinin fişlenmesi, 388 bin kişiye pasaport
yasağı, 210 bin dava, 7 bin ölüm cezası istemi, 50 infaz,
300 kuşkulu ölüm, 171 işkenceden ölüm, 299 cezaevi
ölümü, kaçarken vurulan 16 kişi, yurttaşlıktan atılan 14
bin kişi…. Ve sonrası...sessiz kalabalıkların yanında
12 Eylül öncesi toplumu siyasi olarak yönlendiren
entelektüellerin safını ve zeminini kaybetmesi ve yeni
liberal sisteme yuvalanması, tüketim kalıplarıyla kendini
var eden sonradan görme zenginlerin yeni seçkin olarak
tanınması, sosyal devletin adım adım tasviyesi yanında,
emekçi hareketlerin tarih dışı ilan edilmesi tüm bunlara
direnenlerin “hayata dönüş” ve benzer operasyonlarla
katledilmesi.… Kenan Evren çocukluğunda vurduğu kumruya gösterdiği
şevkatin öcünü, bu topraklarda binlerce devrimciyi
işkence tezgahlarından geçirerek, insan kafası kopararak
almıştır. Kimlerdi bu hükmü yıkacak olanlar. 12 Eylül de
çocuklarının geleceği için sokaklarda dolu dizgin yürüyen
bireylerin çiçekleriydi ...Özgürlük 12 eylül de yoldaşlara
ne kadar yakınsa, şimdiki gençlere, siyaset o kadar
uzaktı, siyasetten kaçan kuşaklar eğitim cenderesinde
benzeştirildi ve soru sormayı değil boşlukları karalamayı
öğrendiler. Karaladıkları her bir boşluğun, analarınınbabalarının baş kaldırışları ve geçmişi olduğundan
habersizdiler... Son beyanatı “beni yargılayamazsınız intihar ederim”
olmuştur. Kenan Evren yargılanacak... Kenan Evren’le özdeşleşen zihniyetle, kendisi ile ve
devamcılarıyla hesaplaşılacak Kenan Evren'i bu ülkenin devrimcileri yargılayacak Gerekirse kemiklerini mahkemeye çıkartarak... Türküler 12 Eylül sonrası dünyaya gelenlerden. 12 Eylül
faşizminin insanı yeniden şekillendirdiği bu topraklarda
çocukluğu geçti. Şu an 21 yaşında. Faşizmin boşlukları
karalamayı öğretemediği gençlerden. Aşağıda ki yazı
“Sonbahar” filmini izledikten sonra bana gönderdiği
yazıdır... Bize kanlı bir uykunun, bir kardeşlik sabahı başlatacağı müjdelenmedi. Cinayetten dönen kardeşiniz, gölgesini gizlediği
duvarların ötesini görür. sevgili dayım, bu sonbahar'dan hemen çıkınca
yazdığım bir yazı, paylaşayım dedim. öperim çok. türküler. Ellerini yıkar ve sizi dünyada bir söz olarak bırakır "hey gidi karadeniz doli da taşamadi etmiyelum sevdaluk edenler yaşamadi Mustafa Ö.Soylu tarafından yazılmış ve sendika org’da
yayınlanmıştır.
diyerek açılır sahne. iç yakan notalarla.. basit, yalın..
sonra güzelim doğu Karadeniz'in dağlarına, ormanlarına
çıkarır adamı. nefesi kesilir insanın, sahiden oralara
tırmanmışta bir anda yeşil bir denizi ayaklarının altına
53
ÇETESİZ, DARBESİZ VE YASAKSIZ BİR ÜLKEDE,
ÖZGÜR YAŞAMAK İSTİYORUZ!
Bir büyük karanlık ve zulüm dolu tarihin rakamlar, kelimeler, isimlerle kodlanmış acımasız örgüsünden ne zaman
sıyrılacağımızı birbirimize sorma zamanı gelmedi mi?
Bu kirli tarihin efsunlu terimleriyle uyuşturulan halklarımızın başına gelmedik kalmadı. Güya huzuru ve sükûnu için,
horlandı, ezildi, sömürüldü, boyun eğdirildi. Bu zalim darbe düzenini ne pahasına olursa olsun devam ettirmenin peşinde olan
egemenler, hep bir gerekçe buldular, hep üste çıkmanın, kendine bir meşruiyet yaratmanın ideolojik, politik, psikolojik zeminini
hazırladılar, azgın saldırılarıyla hep ayakta kalmanın yolunu bulmayı başardılar ve süngünün ucunda, zorun pekiştiren gücüyle
teslimiyeti ve tepkisizliği dayattılar.
Yapılanlara ve yaşananlara karşı derin bir tepkisizliğin de suç ortağı olduğu bu zaman diliminde, işte faşizmin kirli tarihinin
kodlanmış terimleriyle yaratılan, adına yurt dediğimiz, bizim olan bu cennet, bu cehennem…
…Özel Harp Dairesi, TSK İç Hizmet Kanunu 35.madde, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 9 Haziran, 11 Nisan,
derin devlet, muhtıra, darbe, darbe girişimi, edarbe, e muhtıra, darbeci, özel harekât, özel tip cezaevi, özel kuvvetler komutanlığı,
kontrgerilla, gladio, çete, faili meçhul, kayıp, suikast, özel operasyon, Susurluk, Şemdinli, Yüksekova, Hakkâri, Ergenekon, emekli
paşa, arsız bir hırsız gibi kendi cephaneliğinden çalıp halklara karşı kullanılmak üzere torağa gömülen bombalar, lav silahları, özel
stratejistler, terör uzmanı, katliam, Madımak, Çorum, Sivas, Balgat, Tepecik, 1 Mayıs 1977 Taksim, 16 Mart İstanbul Üniversitesi,
Bahçelievler, devlet için kurşun sıkıp devrimci kanıyla şeref kazanan devşirmeler, işkence, gözaltında yok etmeler, Sapanca’da
Akyazı üçgeninde ortadan kaldırmalar, kalorifer kazanlarında yakılan muhalifler, Hizbullah’ın mezar evleri, domuz bağlarıyla
bağlanarak kendi kendini ölüme mahkûm edenler, yakılan, boşaltılan köyler, yakılan ormanlar, kaçırılarak infaz edilen köylüler,
sokak ortalarında infazlar, polis copları, asker dipçiği, gaz bombaları, gözaltında tecavüzler, cinayet şebekeleri, rüşvet, darbeci
Tahsin Şahinkaya, idamlar, mezarsız bırakılan genç ölüler, Mamak, Metris, Diyarbakır cehennemi, basın suçları, suç ve suçluyu
koruyan anayasa, nü resmi yapan eli kanlı darbe lideri Kenan Evren, anayasanın geçici 15 maddesi, halka karşı işlenen suçun en
büyük suçüstü belgesi 1982 anayasası, ağdalı sözlerle geleceğimize, özgürlüğümüze uzanan iddianameler, sürüp giden mahkemeler,
içerilere doldurulan onbinler, can derdine düşürülen Kürtler, üzerine basanın kimliğini sorgulamadan yok eden mayınlar, diz boyu
yoksulluk, geleceği çalınan gençler, kimliksiz bırakılan kadınlar, hem geçmişi hem de geleceği için gözyaşı döken bir ülke…
Burası nasıl bir ülke? Bu yangın yerini kim yarattı? Yapılanlar yapanların yanına kar mı kalacak?
“Ülkenin huzuru ve sükûnu” için diye söze başlayan her demir yumruklu faşist irade ortalığı cehennem yerine çevirerek
hep suyun yüzünde kalmayı başarırken, üzerinde baskı ve zorun denenmediği hiçbir çeşidin kalmadığı halklarımızın, devrimcilerin
ise en büyük suçlu ilan edilişine tanık olduk. Olmaya devam ediyoruz. Ve bu ne büyük bir yalan!
Cumhuriyet tarihinden bu yana sıkıyönetimlerle, olağanüstü hal yasalarıyla ve darbelerle, statükocu, gerici siyasal
iktidarlarla yönetilen, demokrasinin insanlardan esirgendiği, kurum ve kurallarıyla yaşam bulmadığı, her tarafı yasaklarla kuşatılmış
bir ülkede nasıl özgür bir insan ve özgür halklar kimliği oluşturulabilir?
Dolayısıyla yerden biter gibi çetelerin ortaya çıktığı, otomatiğe bağlanmış gibi darbelerin gerçekleştiği, sorunların
demokratik tartışma zemininde çözümü yerine yasaklandığı, şiddet, savaş ve kanla çözüldüğü günümüz Türkiye’si bir tesadüf
olabilir mi?
Kandan, darbelerden, yasaklardan, çetelerden, gericilikten beslenen egemenler yetkiyi nerden alıyorlar?
Biz bu darbecilerin ve çetelerin yönetir hale geldiği, yasakların ve gericiliğin, statükoların, tabuların egemen olduğu, darbe
düzenine daha ne kadar katlanabiliriz?
İnsanın insanı horlayıp sömürmediği, ezen ezilen ilişkisinin olmadığı, barışın, kardeşliğin, eşitlik ve özgürlüğün hayat
bulduğu bir ülke yaratılamaz mı?
Artık yeter demek en büyük hak ve kuşanılabilecek en büyük irade değil mi?
Bütün bu sorular yanıtsız olamaz…
Biz bunların yanıtını biliyor ve diyoruz ki; ÇETESİZ, DARBESİZ VE YASAKSIZ BİR ÜLKEDE, ÖZGÜR YAŞAMAK
İSTİYORUZ!
Artık tarihin çöp sepetine atılması gerekenlerin ömrünü uzatmayalım, gelin hep birlikte teşhir ve mahkûm edelim!
Ve biz artık yeter diyoruz! Artık bu kirli tarihi yaratanlardan hesap sorma zamanı geldi. Ve hiç kuşkusuz korkunun ecele bir
faydası yok, er ya da geç bu hesap halklarımız adına emek ve demokrasi güçlerince egemenlerden sorulacaktır.
Ruşen SÜMBÜLOĞLU/ Devrimci 78’liler Federasyonu Başkanı
54
12 Eylül'e yaklaşırken
Unutmadık General
Sayın General tarih sizi saymayacak. Ve unutmayın; insanlık siz darbecileri hiçbir zaman
bağışlamayacak.
2007 yılından 1980 yılını çıkarırsak, sizinle tanışalı 27 yıl olmuş General. Üniversiteli gençler
başta olmak üzere bu toprakların güzel düşünceli insanlarının topyekün imhası için elinizden
geleni yapmak üzere, o hüzünlerin en güzel ayı eylülü kırmızıya boyayarak gelişinizin üzerinden
tam 27 yıl geçmiş.
Geleceği cezaevlerinde yok ettiniz
İşinizi çok iyi yapmış olmalısınız ki, 80’den sonra hüznü bir kenara itip, durmadan kanar oldu
eylüller. Adınız gibi K ile başlayan kan, kanlı, kanatılan, kanayan, kandan ve benzeri sözcükler,
1980 Eylül'ünün 12'nci gününden başlayarak sözlük sayfalarından sokaklara saçılıp, oradan okul
önlerine, dersliklere, evlerin odalarına, işkence hanelere, cezaevlerine, kimsesizler mezarlığına,
idam sehpalarına, urgan kıvrımlarına dağılıp ölümü, acıyı, kederi, yokluğu, hasreti yaratarak,
emrinizde olduklarını kanıtladılar.
Nasılsınız General? Kandan ve Can’dan uzak yıllarınızda tablolarınıza sürdüğünüz renkler,
en azından çığlıksızlığıyla, sizi tatmin etmiyordur sanırım. Ama siz de takdir edersiniz ki, bu
topraklarda ezilecek, vurulacak, kıyılacak, asılacak düşünebilen insan bırakmadınız o dönemden
geriye.
Geleceğin potansiyel gazetecilerini, avukatlarını, bilim insanlarını, yazarlarını, çizerlerini,
heykeltraşlarını, mühendislerini, mimarlarını top yekün gözaltlarında , cezaevlerinde, sokaklarda
yok ettiniz.
Dil, din, cins, yaş ayrımı yapmadan solda gördüğünüz her canlıya saldırdınız. Parça parça ettiniz
her gördüğünüz güzelliği. İşlerinizin şimdi kesat gitmesi olsa olsa bu sebeplerdendir.
Yaralarımız iyileşti...
Belki merak edersiniz; biz sağ kalanların beden yaralarımız iyileşti, cezaevlerinde genç
ömürlerimizin güzelim yıllarını bırakıp yeniden hayata karıştık, adımızdan utanmadan
yaşamaktayız. Ama unutmadık hiçbir şeyi, unutmadık General.
Yıl dediğiniz 365 gün 6 saatten ibaret. Gün dediğiniz 24 saat, saat dediğiniz 60 dakika, dakika
dediğiniz 60 saniye, saniye dediğiniz 10koca salise demek. 10 koca saliselerden oluşan zamanı,
her saliseyi etimizde, gönlümüzde duyarak yaşadık ve yaşamaktayız.
Çocukken düştüğümüzde dizlerimizde oluşan yaralar zamanla kabuk bağlar, düşen kabuktan
55
bedenin. İdam sehpaları hiçbirinize kalmadı
zaten. O güzelim çocuklar, yeşil bir dal gibi
uzanan bedenlerini kendileri susturdular.
geriye can yakmayan izler kalırdı. Ama o
eylülden sonra ne zaman kabuk bağlamaya yüz
tutsa içimizdeki yaralar, anıların gelip kapımızı
her çalışında yeniden kanadı.
Beşinizin bol rütbeli omuzlarınızın göründüğü
fotoğraf karelerinin altına “beşi bir yerde 50
krş” yazıyorlar artık. Zalimi olan toprakların,
mizahçısı da bol oluyor General. Ve mizahçılar
asla unutturmuyor zalimlerin icraatlarını. Hangi sararmış fotoğrafla göz göze gelsek,
yüreğimizi kemiren öfke, isyan olup gönül
pınarlarımızdan aktı. Birbirimize dokunamayacak kadar can kırığı
dolu belleğimiz. Biz sayenizde, baştan ayağa
kabuk olduk. Doğrusu iyi iş başardınız
General, memnun musunuz?
Sayısını durmadan çoğalttığınız mezarlar ve
cezaevlerine karşın, bir hiç olduğunuzu dağ
taş, cümle alem biliyor general. Darbeciler
bir hiçtir çünkü, vura vura bitiremedikleri
insanlarsa, birer kahraman.
Bu ülkenin insanlarına tarifsiz acılar
yaşatılırken, siz ya imam hatip mektebi
açıyordunuz, ya da yeni bir peygamber
edasıyla eski bir ayeti okuyordunuz
çıktığınız kürsülerde. Kim bilir belki de,
netekim sözcüğünün yedi harfine bol
gelen varlığınızı anlatan fısıltı gazetelerinin
dağıtımını yapanların sınırsız gücüyle
baş etmenin yollarını arıyor, ya da Vehbi
Koç’un mektubunu yeniden okuyup, geçici
15'inci madde ile yargılanmanızın önünü
tıkıyordunuz.
O zamanlar yok olmak istemiştim. Şimdi
düşünüyorum da, iyi ki sağ kalabilmişiz
general. Hiç yaşanmamış gibi toplumsal
bellekten sildiğiniz, milyonlarca saliseden
örülü o kanlı dönemin tanıkları da olmasa,
yaşananlara ve yaşatılanlara nasıl inanırdı
insanlar?
Sayın General, sayın durmadan...
Sayın General, bundan sonra durmadan sayın.
Eylül'de öldürülen insanları sayın, onların
ana babalarını, kardeşlerini sayın, sebebi
olduğunuz mezarları sayın, gözaltında işkence
yapılanları sayın, hapishanelere doldurduğunuz
insanları sayın, kurduğunuz idam sehpalarını
sayın, beslemeyip astıklarınızı sayın, bunca
yıldır mezarına ulaşılamayan insanları sayın,
mazlumun ahını sayın...
Siz hatırlamazsınız belki; annesi babası
yanından sökülüp alınırken, eylülün zulmü
yüzlerine kazınan çocuklar vardı bu ülkede,
general. Siz, geleceğin gençlerinin gülüşlerini
de budamayı başardınız. Sermayenin yüzünü
güldürüp, yoksulluğun kapılarını ardına dek
açarak susan bir toplum yarattınız.
Darbe günlerini arıyor musunuz? Çünkü tarih sizi saymayacak.
Çorak bir çöle çevirdiniz şiirin toprağını,
öykünün toprağına kan bulaştırdınız General,
hakkınızı yememeli, iyi iş çıkardınız. 80
Eylül'ünün onikisinde başlayan darbe
günlerinizi arıyor musunuz General? Ve unutmayın; İnsanlık siz darbecileri hiçbir
zaman bağışlamayacak.
Gönül İLHAN
İzmir - BİA Haber Merkezi
08 Eylül 2007, Cumartesi
Kan dökmeyi seviyor, kan görmeyi
istemiyordunuz sanki o günlerde. Ne işkence
hanede bir manyeto çevirerek yırttınız bir
insanın içini, ne bir namlu arkasından
izlediniz, tetiğe basmanızla yok oluşunu bir
56
NEŞE KIZ…
Neşe Aydın, 22 Haziran 1962 yılında Ordu - Perşembe'de doğdu. Öğretmen anne
babanın ilk çocuğuydu. Bir yıl sonra bir de oğlan kardeşi oldu.
Ufak tefek, simsiyah saçları ve parlak siyah gözleri olan, zeki bir kızdı. Ele avuca
sığmazdı. Perşembe'den sonra, Eskişehir'de büyüdü. İyi bir öğrenciydi. 1979 yılında
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni (SBF) kazandı ve Ankara'ya
geldi.
Öğretmen babası ve annesinin her gün helalleşip evden çıktığı, her akşam eve nasıl
sağ salim dönüleceğinin hesabının yapıldığı yıllardı.
Öğretmenlere, öğrencilere, işçilere, okullara, fabrikalara her gün yeni saldırılar
düzenleniyor, muhalif aydınlar, gazeteciler öldürülüyordu. Neşe daha lisedeyken
okuyan, soran ve anlayan birisi olmuştu.
SBF ülkenin en önemli okullarından birisiydi. Kaydını yaptırırken yüreği tıp tıp atıyor,
heyecandan yüzü kızarıyordu. İşte, kitaplarını okuduğu, adlarını duyduğu nice aydın
ve liderin sıralarından geçtiği yerdeydi.
Üniversitenin daha ilk yılında okuluna saldıran faşistlerin ve protesto gösterilerine
müdahale eden polislerin şiddet ve nefretiyle yüz yüze gelmişti.
Tabii, ülkenin gerçekleriyle de. Olanı biteni anlamak için daha çok okudu, yükselen
muhalefet hareketinin yanında oldu. Gencecik yüreği yoksullarla, mazlumlarla, hak
arayanlarla birlikte çarpıyordu artık.
1980 yılında, Tariş direnişi sırasında, Ankara'da yapılan protesto gösterilerinin
birinde göz altına alındı. Bir haftaya yakın nezarette kaldı. Neşe'nin naif ve narin
yapısı yüz yüze geldiği işkence, şiddet ve aşağılanma ile adeta kırıldı. Çok
etkilenmişti. O dönemde içine girdiği depresyondan uzun süre çıkamadı.
12 Eylül...
Neşe'nin umut dolu dünyasının ıssızlaşmaya başladığı sıkıyönetim günlerinin
ardından, 12 Eylül'ün ağır baskı koşulları geldi. Yaptığı her şey yasaklanmıştı.
Okuduğu kitap ve dergiler toplatılmış, kendisini bir parçası saymaktan mutlu olduğu
her yer kapatılmıştı.
En sevdiği akrabaları, arkadaşları aranıyor, peş peşe tutuklanıyor, her gün
gazetelerde, haberlerde öldürülenler, yakalananlar sergileniyordu. Ülke bir açık
hapishane, okulu giderek Nazi kampına dönüşmüştü.
Depresyon, yerini evham ve şüpheye ve zaman zaman büyük korkulara bıraktı.
57
Bilinci, şiddetli kaygılarla sarsılıyordu.
Her an kötü bir şey olabilir, o da
gözaltına alınır, arkadaşlarını ihbar
etmesi için işkence yapılabilirdi.
Şüphe,izlenme duygusuna yerini bıraktı.
ayrıldılar... Neşe anne, babasının
yanında hem kendini ayakta tutmaya,
hem de çocuğunu büyütmeye çalıştı.
Ona özene bezene seçtiği kitapları
okudu. Hiç kimsenin bilmediği masalları
anlattı.
Evdekiler dahil herkes ona kötülük
yapabilirdi. Artık herkesten şüpheleniyor,
yolda yürürken arkasından gelenlerin
polis ve ajan olduğunu, kendi odasında
otururken bile dinlendiğini, izlendiğini
sanıyordu. Çok kitap okuyor, çok sigara
içiyordu.
Her şeyi bırakmış, okumayı
bırakmamıştı. Odasına kapanıyor,
okuyor, okuyordu... Okumak belki
hayatta tutunduğu tek şeydi. 2002'de
avukatlık stajını yaptı, 2003'de mali
müşavirlik ve noterlik belgesini aldı.
Aralarda işe girip çalıştı.
Türkiye 12 Eylül faşizminin çizmesi
Cenazesinde bir kenarda duran on
altında inim inim inlerken, Neşe'nin
kadar yabancı görünce yanlarına gidip
yüreği de sanki parça parça sökülüyordu. Neşe'yi nereden tanıdıklarını sordum.
"İşyerinden arkadaşıyız" dediler. "o çok
Çok sevdiği okulu da değişmişti. Okula
iyi birisiydi. Kimseyi kırmaz, kimsenin
ara verdi. 1985'de girdiği İstanbul
hakkının yenilmesine izin vermez, her
Hukuk Fakültesine bir yıl devam etti.
şeyi bilirdi. Onu çok sevdik. Ama ona
Bu koca şehir de onun içindeki ve
bir türlü tam ulaşamazdık. En son 15
bilincindeki parçalanmalara merhem
gün önce aradık, iyi değilmiş, bizimle
olmadı.
konuşmak istemedi..."
Burası daha kalabalıktı. Daha çok
kötülük, daha çok acı vardı. İşkenceler,
ölümler, kayıplar bütün hızıyla devam
ediyordu. Bütün bunlar Neşe'yi
acıtıyordu. 1987 yılında Ankara Hukuk
Fakültesini kazandı. 1992 yılında
oradan mezun oldu. Yıllar sonra SBF'ye
de tekrar döndü. 1996'da da SBF'yi
bitirdi.
Ben 1981'den itibaren İstanbul'da
tutukluydum. Neşe, bana sevecen
ve umutlu mektuplar yazardı ilk yıllar.
Gönderdiği iyi seçilmiş kitaplar, özene
bezene yazılmış sözler ve şiirler yüreğimi
serinletirdi.
Arkadaşlarımla birlikte okur, sevinirdik.
Giderek mektupları karamsarlaştı.
Moralinin bozuk olduğunu yazdığı bir
mektubuna üzülmüş, şu şiirle yanıt
vermiştim:
Girdap...
Neşe, Hukuk Fakültesindeyken yüreğine
değen bir gençle tanıştı. Evlendi, bir
oğlu oldu. Adını Fırat koydular. Şimdi 5.
sınıfta. Evliliği ve hamileliği hep sorunlu
geçti. Hamileyken iyice kötüledi. 1993'de
hastalığına şizofreni teşhisi konuldu.
Neşe kız
Ufak tefek
güzel gözlü yürek
kız
adını sakın unutma
gül...
Tedavi gördü. Evliliği yürütemedi,
58
Ufak tefek
güzel gözlü yürek
kız
baharı bekle
bahara sakın ihanet
etme...
"Geçmişi, gerginliği kaşımanın ve
geleceğe ipotek koymanın doğru
olmadığını" söylüyordu parlamentodaki
muhalefet partisinin lideri bile. Ama
Neşe'nin ve daha bir çok yaşıtının hiç
geleceği olmadı ki.
Neşe için bahar hiç gelmedi. Mezarlık
dönüşünde, tıka basa kitap ve defterle
dolu kütüphanesini gözden geçirmesini
söyledim kardeşine. Dün akşam aradı,
şiirlerini yazıp sakladığı 200 sayfalık bir
defterini bulmuş Neşe'nin. Kim bilir her
sayfasında ne fırtınalar esiyordur...
Onların 12 Eylül'ü her gündü, hiç bitmedi.
Onların gençliği, umutları, yüreği ve
hayatı 12 Eylül günlerinde kırılmış ve
bir daha hiç onarılamamıştı. Hiç geride
kalmamıştı baskı ve zülüm günleri.
İçlerine girmiş, bilinçlerini kemirmiş
dengelerini bozmuştu.
Anevrizma...
Tıpkı koca bir toplumun yıllar süren
yasaklarla, baskı yasalarıyla, kötürüm
edilmesi, üzerine ölü toprağının
serpilmesi gibi...
8 Eylül 2004 sabahı durdu Neşe'nin
yorgun yüreği. Gözleri zaten yumuktu
günlerdir. Bir hafta önce "anevrizma"
neticesinde beyin kanaması geçirmiş,
pat diye düşmüştü yere. "Başım çok
ağrıyor" oldu son sözleri.
Şimdi Ankara'da, Karşıyaka Mezarlığında
Bir buçuk metrekarelik yerinde yatıyor,
amcamın kızı Neşe Aydın. Öldüğünde
henüz 42 yaşındaydı ve ömrünün
yarısını bile yaşamamıştı... Geride boynu
bükük bir oğul, 200 sayfalık bir şiir defteri
ve resimlerdeki gülüşünü bıraktı.
"İki ay yatar böyle yoğun bakımda, sonra
durumu belli olur," demişti doktorlar ama,
asılacak bir hayatı olmadı ki hiç onun.
Gözünüz aydın olsun darbeciler,
diktatörler, vatan kurtarıcıları... Siz
mutlu mesut yaşayın ömrünüzün sonuna
dek, çok başarılı oldunuz çünkü. Kırıp
söndürdüğünüz umutlar ve gencecik
Son günlerde iyice kötülemişti,
hayatlara, bugün bile
evdekilerden çıkarıyordu hıncını. Sadece yenileri ekleniyor
onun kollarındayken içinin ısındığı,
Bülent Aydın
yüzünün güldüğü oğlu Fırat bile, "Sen
18/09/2004 benim annem değilsin. Sen git, annem
gelsin!" demişti o gün.
BİA Haber Merkezi
Gencecikken, alelacele kurulmuş
darağaçlarında asılan yaşıtlarının
urganı kadar güçlü değildi ki onun hayat
bağları...
Oysa yaşıtları, 12 Eylül'ün 24. yılında
"darbeciler yargılansın" diye
kampanya yapıyordu dışarıda. 12 Eylül
günü Ankara'da yapılacak yürüyüşe
hazırlanıyorlardı.
59
Barbarlar geldi
Barbarlar geldi, mataralarında tuzlu su, akıllarında ölüm. Güneşin yaşamı emzirdiği gün, barbarlar geldi.
Ölümün, karanlığından yurdundan, ışığın ve aklın yurduna. Barbarlar geldi yüreklerinde örümcek ağı,
üniformalarında ölüm işaretleriyle. Ateşler yaktılar, anaların ağıtlarından, çocukların gülüşlerinden, dostlarımızın
düşlerinden. Kitaplardan ateşler yaktılar. Zulüm yağmurları yağdı sokaklara. Çığlıkların sessizliği bozduğu
şafak ertesinde, sesimizi boğmak, gülüşümüzü soldurmak, sevinç ışığımızı karartmak için. Barbarlar geldi
sevdiklerimizi almak için. Aldılar! Mataralarında tuzlu su, akıllarında ölüm vardı, öldürdüler!
Halkın emeğinden ve geleceğinden sermayeye cennet yarattılar. Çaldılar bizden günü, geceyi, ay aydınlık değildi
gece. Unuttuk zamanı, zamansızlık içinde direndi düşlerimiz. Çocuklarımız fotoğraflarda büyüdü ve onlara
görüldü damgalı mektuplar gönderdik. Daha on yedisine varmadan giydirdiler yakasız beyaz gömleği.
Eylül karanlıklarıydı, teslim alınmıştı hayat ve bir kez daha yürek sularına çekildi düşlerimiz. Her şeyin altından
işçiler çıkıyordu ve onlar gülmüştü bugüne dek" öyle diyordu sermaye sözcüleri. Gülme vakti sermaye sınıfına
gelmişti. Önce bankaları korumaya aldı silahları. Fabrikalar kuşatıldı, tutuklandı sendikacılar, yağmalandı
sendikalar. Sokaklarda tank sesleri, her yerde asker, her yer namlu­nun ucunda. Soluk alan yaşayan, gülüm­
seyen, düşünen ne varsa tutsak edilmiş­ti. Köprüler çevrilmiş, her sokak başında kimlik kontrolü. Duvarlarda
gülümsüyor kardeşlerimizin fotoğrafları, vur emriyle aranıyorlar. Her evin basılma, herkeste gözaltına alınma
korkusu, erken sönüyordu lambalar. Tiyatrolar kapalı, sinemalar suskun, gazeteler sözcük sözcük denetimde.
Sokaklar sessiz, camiler hınca hınç dolu. Spor salonları, okullar, cezaevleri insan, insan, insan. Zulüm makineleri
durmadan çalışıyordu, telefon tellerine kuşlar konmuyor, tellere insanları bağlıyorlardı. Ama insan direniyordu ve
pencerelerinde günebakan çiçeklerin olduğu evlerde işçiler, işsizler, emekçiler, kadınlar, öğrenciler, aydınlar yarını
müjdeleyen bildiri­ler taşıyordu koyunlarında…
Mehmet ÖZER
60

Benzer belgeler