Kümbet 35.cdr

Yorumlar

Transkript

Kümbet 35.cdr
TOŞAYAD
TokatŞairlerveYazarlarDerneği
Eğitim, Kültür, Sanat
ve Edebiyat Dergisi
Ocak - Şubat - Mart 2015, Yıl:9, Sayı:35
ISSN:1307-3966
T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI DERGİMİZİN ABONESİDİR.
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Adına
Sahibi: Remzi ZENGİN
Genel Yayın Yönetmeni : Hasan AKAR
Yazı İşleri Müdürü : Mahmut HASGÜL
YAYIN KURULU
Mahir ADIBEŞ
Leyla ARSAL
Nihat AYMAK
Ali BAL
Ahmet DİVRİKLİOĞLU
A. Turan ERDOĞAN
Metin FALAY
YAYIN DANIŞMANLARI
M.Necati GÜNEŞ
Semra MERAL
Müjdat ÖZBAY
Ebubekir TAHİROĞLU
Mehmet Nuri YARDIM
Remzi ZENGİN
TEMSİLCİLİKLER
Almanya
: Hasan AKARSLAN
Azerbaycan : Prof. Dr. Elçin İSKENDERZADE
Bulgaristan : Naim BAKOĞLU
Gagavuzya : Todur ZANET
İran
: Ali Rıza HİYABANİ
Kazakistan : Prof. Dr. Şakir İBRAYEV
Kerkük
: Cevdet KADIOĞLU
Kırgızistan
: Prof. Dr.Abdıldacan AKMATALİYEV
Kırım
: Dr. İsmet AZATOV
K.K.T.C.
: Harid FEDAİ
Makedonya : Fahri ALİ
Nahçıvan
: Prof. Dr. Ebulfez AMANOĞLU
Romanya
: Prof. Mustafa Ali MEHMET
Türkmenistan : Prof. Dr. Gurbandurdu GELDİYEV
Sanat Danışmanları
Mimar Rıza TUNAY
Sevan ÇAMLICA
Tasarım
Abdullah YILMAZ
Kapak
Sevan ÇAMLICA
Baskı Tarihi:
2015
Baskı
EsForm Ofset / 0346 226 42 92
Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU
Prof. Dr. Mehdi ERGÜZEL
Prof. Dr. Hüseyin KOÇ
Prof. Dr. Kazım YETİŞ
Prof. Dr. Ali AKAR
Prof. Dr. Tamilla ABBASHANLI
Prof. Dr. Ertuğrul YAMAN
Yahya AKENGİN
Yavuz Bülent BAKİLER
Ayhan NASUHBEYOĞLU
HAKEM HEYETİ
Prof. Dr. Nurullah ÇETİN / Ankara Ünv.
Prof. Dr. Ertuğrul YAMAN / Yıldırım Beyazıt Ünv.
Prof. Dr. Ali AKAR / Muğla Sıtkı Koçman Ünv.
Doç. Dr. Alpaslan DEMİR / Gaziosmanpaşa Ünv.
Doç. Dr. İsrafil BABACAN / Yıldırım Beyazıt Ünv.
YÖNETİM YERİ
Ali Paşa Mh. GOP Bulvarı Bulvar İşhanı
No.198 Kat: 2 TOKAT
Yazışma Adresi: PK:6 TOKAT
web : www.tosayad.org
www.facebook.com/Tosayad.kumbetdergisi
tosayad.wordpress.com
e-posta: [email protected]
Remzi ZENGİN: 0505 253 93 93
Hasan AKAR: 0533 557 16 54
Mahmut HASGÜL: 0530 425 33 29
POSTA ÇEKİ NO:113 174 29
İÇİNDEKİLER
EDİTÖRDEN
KÖROĞLU
DÖRTDİVAN TÜRKMENLERİNİN KÖROĞLU DESTANI
ARİF NİHAT ASYA VE BAYRAK
AĞAM SÜLEYMAN PAŞAM SÜLEYMAN
ÖLÜM SEVİNMESİN
ERMENİ SORUNU - 1
KANAYAN SANDIK
NİKSARLI ZANAATKAR BİR AİLE TÜZEMENLER
HAMİ İKİZ VE TÜTMEYEN BACA
KUL HİMMET VE TOKAT’TA AŞIK KOLLARI
HASRETTEN VUSLATA YOLCULUK
O BENİM GAZİ DEDEM
NASIL BİR ÖĞRETMEN?
SORU EKLERİ VE BAĞLAÇLAR
VAHAP AKBAŞ’IN ARDINDAN
İLKLERİN ADAMI: LOKANTACI OSMAN GÜR
ATATÜRK’Ü GÖREN GÖZLER
MUDANYA MÜTAREKESİ
AYŞE ŞASA
SAĞIR VE BEN
SAMSUN KARDEŞ ŞİİRLER GECESİ
SİMURG ATEŞİ KAYSERİ’DE YANDI
AÇLIK
PİŞMANIZ ÇOCUKLAR
BİZE GELEN KİTAPLAR
ETKİNLİKLER
: Remzi ZENGİN
: Dr. Doğan KAYA
: Yrd. Doç. Dr. İsmail Hakkı AKYOLOĞLU
: Prof.Dr. Saadettin YILDIZ
: Hasan AKAR
: Prof. Dr. Tamilla ABBASHANLI
: Mustafa ERKAL
: Ülkü TAŞLIOVA
: M. Necati GÜNEŞ
: Remzi ZENGİN
: Necdet KURT
: Bekir YEĞNİDEMİR
: Şerare KIVRAK
: Mustafa COŞKUN
: Yavuz Bülent BÂKİLER
: Mahir ADIBEŞ
: Kemal Atan GÜR
: Harika UFUK
: Gülsüm IŞILDAR
: Hanife DÖNER
: Zürbiye İVDİK
: Mahmut HASGÜL
: Ahmet SARGIN
: İlhan ÖNAL
: Ergün VEREN
:3
:4
: 13
: 15
: 25
: 30
: 35
: 42
: 46
: 60
: 66
: 72
: 74
: 81
: 83
: 86
: 88
: 94
: 96
: 101
: 105
: 110
: 112
: 114
: 119
: 123
: 125
: Köroğlu
: Necip Fazıl KISAKÜREK
: Ahmet DİVRİKLİOĞLU
: Behçet Kemal ÇAĞLAR
: Ekrem ÇAKIRGÜLMEZ
: İbrahim ŞAŞMA
: Seyit KILIÇ
: İsmihan KARACA
: Züleyha ÖZBAY BİLGİÇ
: Hamdi ERTÜRK
: Sündüs ARSLAN AKÇA
: Nihat AYMAK
: Ali ÖZKANLI
: Şükrü ÇAKIR
: Yunus YILMAZ
. Yıldız TOKSÖZ
: Saffet ÇAKAR
: Bedrettin KELEŞTİMUR
: Burhan KURDDAN
: Celaleddin ÇINAR
: Metin FALAY
: Öz Ali YILMAZ
: Mahmut HASGÜL
: Hasan Fahri TAN
: Ebubekir TAHİROĞLU
. İlhan KURT
: Rasim YILMAZ
: İhsan NAZİK
: M. Nihat MALKOÇ
: Meddahi
: Abdullah Emre ÖZBODUÇ
: Şafaknur YALÇIN
: Fidan ABBASOVA
: 11
: 11
: 12
: 24
: 24
: 34
: 45
: 58
: 64
: 65
: 71
: 73
: 79
: 80
: 84
: 85
: 93
: 100
: 100
: 100
: 100
: 108
: 109
: 109
: 109
: 111
: 113
: 113
: 118
: 121
: 122
: 122
: 122
ŞİİRLER
TOKAT KERVANINDAN ALDIM BAKIRI
KÖROĞLU
KÖROĞLUYUM BEN
HEY TUNA, TUNA
YIKIK YAŞANTI
SİTEMKÂR BEYİTLER
İSTANBUL SERGÜZEŞTİ
EY GÜZEL MEMLEKETİM
SERAPTA BİR DAMLA
BİR GÜL GİBİSİN
BEKLEYİŞ
DÜŞ DE GÖR
BİRLİK
TADIN DAMAĞIMDA KALDI
BİR YUSUFÇUK KUŞUNA
ÖMÜR TÖRPÜSÜ
MELÂYE GİBİ...
BUZ ÜSTÜNDE NE DÜŞ KALIR NE DE İZ
ARZU
YÜRÜ KÜHEYLAN
DENİZ MAVİSİ DÜŞLERİM VARDI
HADİ GEL KÖYÜMÜZE GERİ DÖNELİM
TOKAT’A DAİR
VAY BE
BANA SOR
YA MUHAMMED (s.a.v.)
GÜL GÜZELİ
ANNELER MELEKTİR
YUNUS’UN GÜLLERİ
BUYURMAZ MISIN?
ŞİİR TEYZEM
KÜLE DÖNDÜM BEN
AMMA YANILMIŞAM SEVİREM SENİ
EDİTÖRDEN
Remzi Zengin
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı
2015 yılının ilk sayısında Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ve kültür ve sanata gönül veren
sizlerin desteğiyle yine beraberiz. Yeni yılın bütün insanlığa, ülkemize hayırlara vesile olmasını
diliyoruz. Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği olarak 35. sayımızda akademik, kültür sanat
ağırlıklı yazıların yanında özellikle röportaj ağırlıklı yazılara yer verdik.
Geçen sayımızda duyurusunu yaptığımız Tokat 1. Uluslararası Köroğlu Halk Âşıkları
Şöleni'ne katılacağını ilan ettiğimiz Şeref Taşlıova'nın zamansız kaybı belki de bizleri biraz
daha bu konulara yöneltti.
“Tokat kervanından aldım bakırı
İncitmeyin fukarayı, fakiri” diyen Köroğlu'yu andık.
14 Kasım 2014 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı, Tokat Valiliği, Tokat Belediyesi ve
Kent Konseyinin destekleriyle gerçekleştirilen uluslararası seviyedeki program kültür ve sanat
çevrelerinde Köroğlu'nun Tokat'a da taşınmasından dolayı dikkat çekti. Bizlere bu konuda
gerekli katkıda bulunan kurum ve kuruluşlara teşekkürü bir borç biliriz.
İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif ERSOY, aramızdan ayrılışının 78. yılında dernek
üyelerimizin Tokat Kamu Çalışanları Vakfı Tokat Şubesinde, AKİF'in torunu Selma Argon
Hanım'la gerçekleştirilen canlı yayın bağlantısı sağlanarak (TÜRDAV) da yapılan bir etkinlikle
anıldı. Bu etkinliği Ocak 2015 ayı içerisinde doğumunun 111. yılında Bayrak Şairi Arif Nihat
ASYA ve doğumunun 110. yılında Kültür Sanat Adamı Hüseyin Nihal ATSIZ'la ilgili programlar
takip edecek.
Şairler ve Yazarlar Derneği üyelerimizden Mahmut Hasgül Samsun'da Atakum
Belediyesi'nce 6 Aralık 2014 tarihinde düzenlenen “Kardeş Şehirler ve Şiirler” programında
yer alırken, Hasan Akar da 12-14 Aralık 2014 tarihleri arasında Kayseri'deki “Simurg Ateşi ve
Kültür Sanat Etkinlikleri” ne katıldılar. Derneğimiz üyesi Tokat Mahperi Hatun Mesleki ve
Teknik Lisesi Edebiyat Öğretmeni Saffet Çakar Milli Eğitim Bakanlığı'nca Tokat'tan yılın
öğretmeni seçilerek Ankara'ya davet edilip 24 Kasım 2014 Öğretmenler Gününde
Başbakanımız ve Cumhurbaşkanımız tarafından ödüllendirildi. 90.000 şehit verdiğimiz
Sarıkamış Harekâtının 100. Yılı münasebetiyle 3-4 Ocak 2015 tarihleri arasında Kars
Valiliği'nce tertip edilen “Sarıkamış Yürüyüşü” ne Tokat Belediyesinin katılımında derneğimizi
Ahmet Turan Erdoğan ve Metin Falay temsil ettiler. Geleneksel her ay yapılan TOŞAYAD
Kahvaltılarının Aralık ayı onur konuğu şiir ve yorumlarıyla Halk Bilimi Araştırmacısı Hayrettin
Koyuncu oldu.
Bu sayımızdaki yazı ve röportajlar arasında kapak konusuna binaen Yard. Doç. Dr.
Doğan Kaya ve Yard. Doç. Dr. İsmail Hakkı Akyoloğlu'nun Köroğlu ile ilgili iki makalesi yer
alırken Yavuz Bülent Bakiler, Prof. Dr. Mustafa Erkal, Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı, Prof. Dr.
Saadettin Yıldız, Dr. Necdet Kurt, Mahir Adıbeş, Ergün Veren, Ahmet Sargın, Harika Ufuk,
Remzi Zengin, M. Necati Güneş, Hasan Akar, Bekir Yeğnidemir, Şerare Kıvrak, Mahmut
Hasgül, Mustafa Coşkun, Gülsüm Işıldar, Ülkü Taşlıova, Ahmet Sargın, Zürbiye İvdik, Kemal
Atangür, İlhan Önal, Hanife Döner, İlhan Aybek değerli çalışmalarını KÜMBET aracılığıyla
sizlere kadar taşıdılar.
Bu değerli yazıları gönül bahçelerinden birer demet gülle süsleyen şairlerimiz;
Bedrettin Keleştimur, Fidan Abbasova, Ali Özkanlı, Şükrü Çakır, İbrahim Şaşma, İsmihan
Karaca, Öz Ali Yılmaz, Ekrem Çakırgülmez, Saffet Çakar, Sündüs Akça, Şafak Nur Yalçın,
Ebubekir Tahiroğlu, Burhan Kurddan, Nihat Aymak, İhsan Nazik, Metin Falay,Yıldız Toksöz,
Rasim Yılmaz,Yunus Yılmaz, Celalettin Çınar, Ahmet Divriklioğlu, İlhan Kurt, Hasan Fahri
Tan, Züleyha Özbay Bilgiç sizlerin duygularına hitap etmeye gayret ettiler.
36. sayımızda buluşmak dileğiyle…
3
:
Türklerin kahramanlık
destanlarındandır. Edebiyatımızda
Kitab-ı Dede Korkut, Alpamış, Tahir ile
Zühre, Âşık Garip, Arzu Kamber gibi
kendisine geniş bir coğrafyada yaşama
imkânı bulmuş eserlerimizden
birisidir. Bu eserler asırlar boyunca
halkımızı bir yandan eğlendirmiş ve bir
yandan da içinde taşıdığı kültür
öğeleriyle eğitmiştir.
Günümüz Türklük coğrafyası
içerisinde, Köroğlu'nun Türkiye'de
yaygınlığı azımsanmayacak ölçüdedir.
Bilhassa son otuz yılda yurdun her bir
tarafından derlenen muhtelif Köroğlu
kolları ve varyantları da bu
düşüncemizi kuvvetlendirmektedir.
Öyle ki tespit edilen varyantlar, yüzün
üzerinde bir sayıya ulaşmıştır.
Destanın teşekkülü ile ilgili
olarak Habib İdrisi “Çoktur
Köroğlu'nun Yaşı” adlı eserinde
destanın teşekkülü ve yayılması ile
ilgili olarak önemli tespitlerde
bulunarak şunları ifade emektedir:
“Bu destan XVI. Yüzyıldan önce
teşekkül etmiş ve Türkmenlerin Batı
Asya'ya yayılmasından önce ve
İslâmiyet'ten önceki devirlere kadar
Hazar Denizi ötesi çöllerinde ve
Harezm-Esterabat arasında bir
menkıbe esasen, Türk-İran
mücadeleleri neticesinde meydana
gelmiştir.
Köroğlu destanı, Türklerin
İslâmiyet'e girmesinden evvel Hazar
Denizinin ötesi Oğuzları arasında
Oğuz-İran mücadelesi sonucunda
doğmuş ve daha sonra İslâmiyet'i
müteakip Oğuzların Horasan'dan İran,
Azerbaycan ve Anadolu'ya geldikleri
sırada, bu sahralarda nakil
olunmuştur. Nihayet Özbeklerle,
Türkmenlerin sıkı münasebette
bulunduğu zamanlarda Özbeklere ve
onlardan da Kazaklara geçmiştir. Diğer
taraftan da Azerbaycan ve Anadolu'ya
yayılmış, şeklini değiştirmiş yeni bir
destan mahiyetini almıştır.”
Köroğlu'nun hangi yüzyılda ve
nerede yaşadığı konusu açıklığa
kavuşmuş değildir. Köroğlu kollarına
bakıldığında onun Azerbaycan,
-
*
KOROGLU
*
14 Kasım 2014 günü Tokat'ta yapılan I. Uluslararası
Tokat Köroğlu Halk Âşıkları Şöleninde sunulmuştur.
Dr. Doğan KAYA
tamamı gerçek Köroğlu'na ait değildir.
Farkı zamanlarda, farklı coğrafyalarda
farklı âşıklar tarafından Köroğlu
tapşırmalı şiirler ortaya konulmuştur.
Sözgelişi 1585'te Tebriz'de Özdemiroğlu
Osman Paşa'ya ağıt söyleyen Köroğlu
mahlaslı bir âşık bilinmektedir. Evliya
Çelebi de Seyahatnamesinde Uşşakî adlı
bir saz şairinden söz ederken onu çağdaşı
olan Köroğlu adlı bir âşıkla
karşılaştırmıştır.
Köroğlu ile ilgili ilk derleme ve
çalışmalar XIX. yüzyılın ilk yarısında
yapılmıştır. 1830 yılında Tiflis'te
yayımlanan “Tiflisski Vedomosi”
gazetesinin 68. sayısında yayımlanan
makale bu alanda ortaya konulmuş ilk
makaledir. Bu çalışmayı Rusya
Misyonerler Cemiyeti tarafından İran'a
gönderilen Aleksandır Hodzko'nun
derlemesi izler. Türkiye'de 1829 yılında
yazılmış bir cönkün içinde de Köroğlu
metnine (94a-110a) yer verilmiştir. Cönk,
Sabri Koz'un özel arşivindedir. Ülkemizde
Köroğlu'nun taşbaskı kitap olarak basılmış
en eski baskısı 1885 tarihini aşır.
Türkiye'de Köroğlu konusunda
yapılmış ilk ilmî çalışma Pertev Naili
Boratav'a aittir. Boratav “Köroğlu Destanı”
bu çalışmasını mezuniyet tezi olarak
hazırlamış, 1931'de yayımlamıştır.
Köroğlu'nun asıl ismi Ruşen Ali'dir,
ancak Köroğlu lakabı isminin önüne
geçerek ona ad olmuştur. Köroğlu
denilmesi, bazı sebeplere bağlanmaktadır.
Bunların başında babasının gözüne mil
çektirildiği için bu ad ile anılmıştır. İkincisi
ise çok farkı bir anlatımla ilişkilendirilir.
Köroğlu'nun Türkmen, Kazak, Uygur ve
Özbek eşmetinlerinde kadın hamile iken
vefat eder ve karnındaki çocukla birlikte
defnedilir. Bir süre sonra mezardan çocuk
sesi gelir. Çocuğa mezarda doğduğu için
Goroğlu denilir. “Gor” Farsça “mezar”
demektir.
Köroğlu destanında önemli bir
faktör de Çamlıbel (Çembil, Çambil,
Jembil, Çandıbel, Çenlibel)'dir. Çamlıbel
Köroğlu ve keleşlerinin mekân ve olayların
başlangıç yeridir. Kazanılan zafer sonrası
buraya dönülür. Kimi zaman düşmanlar
buraya saldırsa da genellikle saldıranlar
başarıya ulaşamaz.
Başkurdistan, Karakalpakistan,
Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan,
Tataristan, Türkmenistan, İran, Mısır,
Kafkasya (Dağıstan, Gürcistan,
Ermenistan, Kumuk), Anadolu (Antep,
Maraş, Erzurum, Bolu, Erzincan, Kars,
Tokat, İstanbul), Siliste, Bağdat ve Halep'te
yaşadığı görülür.
Köroğlu hakkında pek çok çalışma
yapılmış olmasına rağmen kimliği
meselesi hâlâ halledilmiş değildir. Bir
destan kahramanı mıdır, gerçekten
yaşamış mıdır, bir celalî midir, tarihî
şahsiyet midir, âşık mıdır konuları
halledilmesi gereken problem olarak
karşımızda durmaktadır. Mevcut
kollardaki zaman ve anlatım farklılığı,
şiirlerin çeşitliliği onun muhayyel bir kişi
olduğu sonucuna götürmektedir.
Meselenin karmaşık hale gelmesinin
sebebi; tespit edilemeyen bir coğrafyada ve
tespit edilemeyen bir tarihte yaşamış yiğit /
mert / kahraman Köroğlu'nun bütün Türk
milleti tarafından sahiplenmesi neticesi
eşmetinler vücuda getirilmesi ve muhtelif
zamanlarda yaşamış Köroğlu lakaplı
kişilerin varlığıdır. Hülasa Köroğlu Türk
muhayyilesinin ortaya koyduğu bir halk
kahramanıdır.
Köroğlu, Anadolu halkının da
gönlünde yer etmiş; Türk insanının
hayalini süsleyen, kahramanlık ruhunu
aksettiren mert kişidir. Aslında, Köroğlu
kolları dikkatle incelendiğinde müstakil
olarak alp tipini de veli tipini de temsil
etmediği görülür. Köroğlu her iki tipi de
birleştiren alperen olarak kendisini
gösterir. Bir bakıma Köroğlu eski ile yeni
bileştiren geçiş dönemi kahramanıdır.
Anadolu insanı, okuduğu veya dinlediği
Köroğlu destanında kendisini bulmuş, içini
ferahlatmıştır. Köroğlu, zenginlere ve
zalimlere karşı acımasızdır. Fakirin,
zavallının daima yanındadır. Halk
Köroğlu'nu o kadar benimsemiştir ki saz
meclislerinde mutlaka ona yer vermiştir.
Hatta âşıkların saz fasıllarını onun türküsü
ve ezgisi ile bitirmeleri gelenek haline
gelmiştir. Bunun yanında Köroğlu,
Karagöz oyununda, Ortaoyununda, Türk
Halk oyunlarında da kendisine yer
bulabilmiştir.
Elimizdeki Köroğlu şiirlerinin
5
özelliklerini bünyesinde bulundurur. Bütün
bunların yanında, saftır. Düşmanlarının
kendisine kötülük, namertlik edeceğini
aklına getirmez. Öyle ki, düşman kalesinin
yanında uyur. Oldukça heybetlidir.
Görenlerin korkudan dokuz yerden dudağı
çatlar. Gözleri, ağzı, burnu, kulakları,
dişleri son derece iridir. Bütün vücudu
kıllıdır. Doyma nedir bilmez. Bıyıkları,
olağanüstü derecede uzun ve gürdür.
"Köroğlu'nun bıyıkları üç kez
kulaklarına dolanır, uçları da camız
boynuzu gibi dimdik dururdu. Sinirlendiği
zaman bıyığının birini alır, çatır çatır
yemeğe başlardı"
Köroğlu destanı, yüce fikirleri yeni
nesillere kazandırması bakımından haklı
olarak anıt eser olma hakkını elde etmiştir.
Yüzyıllardır Türk milletinin
beyninde varlığını sürdürmüş olan bu ve
buna benzer eserlerin mevcudiyeti, bizlerin
geleceğe daha güvenle bakmasını
sağlamaktadır.
Köroğlu kollarında kahramanlar,
diğer destanlarda olduğu gibi fiziki ve ruhi
bakımdan idealize edilmiş özellikleriyle
dikkat çekicidir. Köroğlu vefakâr, sadık,
gözüpek, yiğit, samimi keleşleri sayesinde
zorlukların üstesinden gelir. Müşkül
anlarında, birbirlerine ölme pahasına,
yardım ederler ve yardımları karşılıksızdır.
Görkemli yapıları ve hünerli
davranışlarıyla, bir bakıma içinde
bulundukları zümrenin temsilcisi
durumundadırlar. Hassas ve sanatkâr
ruhludurlar. Yeri geldiğinde duygularını
şiirle ifade ederler. Saflıkları yüzünden
ölümle burun buruna gelirler, fakat mağlup
olmak, kabul edemedikleri yegâne
husustur. Emre itaat ederler ve ahde vefaya
sadıktırlar. Keleşleri arasında Celalî Bey,
Bıyıklı Yusuf, Boynusamıyasığmaz, Bursalı
Topal Dursun, Dağıstanlı Hasan, Değirmen
Avurt, Deli Ahmet, Deli Abbas, Deli Hasan,
Deli Hoylu, Deli Mehtar, Dağıstanlı Hasan,
Fırfirik Burun, Güdümen, İstanbullu
Hüseyin, Kabire Sığmaz, Kayserili
Abulobut, Kiziroğlu Mustafa Bey, Koca
Arap, Kocabay, Koçak Demircioğlu (İsabalı
/ Esebalı), Köse Kenan (Reyhan Arap),
Niğdeli Geyik Ahmet, Postalıbüyük,
Tepedelen, Toz Kopartan gibi isimler ilk
akla gelenlerdir. Bunların çoğu irticalen şiir
de söyleyebilmektedirler.
Köroğlu olsun, adamları (keleşleri /
delileri) olsun hepsi de destan
kahramanlığı özelliğindedir. Yiğitlikte,
kendilerinden üstünü yoktur. Sözgelişi bir
ok attıklarında şiş kebap gibi on kişiyi
sıraya dizebilirler (Dağıstanlı Hasan). Gürz
kullandıklarında düşman askerini atıyla
beraber yere gömerler (İstanbullu
Hüseyin). Attıkları naralarla pek çok
düşman askerinin ödünü patlatır, bir
harekette 100 düşman askerini bertaraf
edebilirler (Hoylu). 60 batman (480 kg.)
olan gürzle etrafı, deprem olmuş gibi
sarsabilmektedirler (Köse Kenan). Doymak
nedir bilmezler (Köroğlu, Demircioğlu).
Fiziki yapı itibariyle de normal insanlardan
kat kat fazla iriliğe sahiptirler. Hüner ve
erdem sahibidirler ve bazı güçlükleri
zekâları sayesinde hallederler.
Köroğlu; heybeti, oburluğu,
kuvveti, güçlü narası, iri cüssesi ve babacan
tavrı ile bir destani kahramanın bütün
KÖROĞLU DESTANI: Türk
kahramanlık destanıdır. Edebiyatımızda
Kitab-ı Dede Korkut, Alpamış, Tahir ile
Zühre, Âşık Garip, Arzu Kamber gibi
kendisine geniş bir coğrafyada yaşama
imkânı bulmuş eserlerimizden birisidir. Bu
eserler asırlar boyunca halkımızı bir
yandan eğlendirmiş ve bir yandan da içinde
taşıdığı kültür öğeleriyle eğitmiştir.
Günümüz Türklük coğrafyası
içerisinde, Köroğlu'nun Türkiye'de
yaygınlığı azımsanmayacak ölçüdedir.
Bilhassa son otuz yılda yurdun her bir
tarafından derlenen muhtelif Köroğlu
kolları ve varyantları da bu düşüncemizi
kuvvetlendirmektedir. Öyle ki tespit edilen
varyantlar, yüzün üzerinde bir sayıya
ulaşmıştır.
Destanın teşekkül ile ilgili olarak
Habib İdrisi “Çoktur Köroğlu'nun Yaşı” adlı
eserinde destanın teşekkülü ve yayılması
ile ilgili olarak önemli tespitlerde bulunarak
şunları ifade emektedir:
“Bu destan XVI. Yüzyıldan önce
teşekkül etmiş ve Türkmenlerin Batı
Asya'ya yayılmasından önce ve
İslâmiyet'ten önceki devirlere kadar Hazar
Denizi ötesi çöllerinde ve HarezmEsterabat arasında bir menkıbe esasen,
6
gönlünde yer etmiş; Türk insanının hayalini
süsleyen, kahramanlık ruhunu aksettiren
mert kişidir. Aslında, Köroğlu kolları
dikkatle incelendiğinde müstakil olarak alp
tipini de veli tipini de temsil etmediği
görülür. Köroğlu her iki tipi de birleştiren
alperen olarak kendisini gösterir. Bir
bakıma Köroğlu eski ile yeni bileştiren
geçiş dönemi kahramanıdır. Anadolu
insanı, okuduğu veya dinlediği Köroğlu
destanında kendisini bulmuş, içini
ferahlatmıştır. Köroğlu, zenginlere ve
zalimlere karşı acımasızdır. Fakirin,
zavallının daima yanındadır. Halk
Köroğlu'nu o kadar benimsemiştir ki saz
meclislerinde mutlaka ona yer vermiştir.
Hatta âşıkların saz fasıllarını onun türküsü
ve ezgisi ile bitirmeleri gelenek haline
gelmiştir. Bunun yanında Köroğlu, Karagöz
oyununda, Ortaoyununda, Türk Halk
oyunlarında da kendisine yer bulabilmiştir.
Elimizdeki Köroğlu şiirlerinin
tamamı gerçek Köroğlu'na ait değildir.
Farkı zamanlarda, farklı coğrafyalarda
farklı âşıklar tarafından Köroğlu tapşırmalı
şiirler ortaya konulmuştur. Sözgelişi
1585'te Tebriz'de Özdemiroğlu Osman
Paşa'ya ağıt söyleyen Köroğlu mahlaslı bir
âşık bilinmektedir. Evliya Çelebi de
Seyahatnamesinde Uşşakî adlı bir saz
şairinden söz ederken onu çağdaşı olan
Köroğlu adlı bir âşıkla karşılaştırmıştır.
Köroğlu ile ilgili ilk derleme ve
çalışmalar XIX. yüzyılın ilk yarısında
yapılmıştır. 1830 yılında Tiflis'te
yayımlanan “Tiflisski Vedomosi”
gezetesinin 68. sayısında yayımlanan
makale bu alanda ortaya konulmuş ilk
makaledir. Bu çalışmayı Rusya Misyonerler
Cemiyeti tarafından İran'a gönderilen
Aleksandır Hodzko'nun derlemesi izler.
Aleksandır Hodzko, Reşt ve Gilan
konsolosluk yaparken Âşık Sadık'tan
derlediği Köroğlu Destanını Londra'da
İngilizce olarak 1842'de yayımlamıştır.
Daha sonra Fransızca, Almanca ve
Rusça'ya da çevrilen bu çalışma, 13 koldan
ibarettir. Metnin orijinali Paris'tedir.
Destanın Tiflis, Bakü ve Tebriz'teki yazma
nüshaları da yine XIX. yüzyılda istinsah
edilmiştir. Türkiye'de 1829 yılında yazılmış
bir cönkün içinde de Köroğlu metnine (94a110a) yer verilmiştir. Cönk, Sabri Koz'un
özel arşivindedir. Ülkemizde Köroğlu'nun
Türk-İran mücadeleleri neticesinde
meydana gelmiştir.
Bu destan, Göktürklerin HarezmEsterabad hududunda muhafızlık yapan
Oğuzların ve Gürcistan Türkmenlerinin
büyük Göktürk destanıdır.
Köroğlu destanı, Türklerin
İslâmiyet'e girmesinden evvel Hazar
Denizinin ötesi Oğuzları arasında Oğuzİran mücadelesi sonucunda doğmuş ve
daha sonra İslâmiyet'i müteakip Oğuzların
Horasan'dan İran, Azerbaycan ve
Anadolu'ya geldikleri sırada, bu sahralarda
nakil olunmuştur. Nihayet Özbeklerle,
Türkmenlerin sıkı münasebete bulunduğu
zamanlarda Özbeklere ve onlardan da
Kazaklara geçmiştir. Diğer taraftan da
Azerbaycan ve Anadolu'ya yayılmış, şeklini
değiştirmiş yeni bir destan mahiyetini
almıştır.”
Köroğlu'nun hangi yüzyılda ve
nerede yaşadığı konusu açıklığa kavuşmuş
değildir. Köroğlu kollarına bakıldığında
onun Azerbaycan, Başkurdistan,
Karakalpakistan, Kazakistan, Kırgızistan,
Özbekistan, Tataristan, Türkmenistan,
İran, Mısır, Kafkasya (Dağıstan, Gürcistan,
Ermenistan, Kumuk), Anadolu (Antep,
Maraş, Bolu, Kars, Erzurum, Erzincan,
Kars, Tokat, İstanbul), Siliste, Bağdat ve
Halep'te yaşadığı görülür. Türkçenin pek
çok şivesinde anlatıldığı gibi muhtelif
dillerde de anlatılmıştır ve anlatılmaktadır.
Köroğlu hakkında pek çok çalışma
yapılmış olmasına rağmen kimliği meselesi
hâlâ halledilmiş değildir. Bir destan
kahramanı mıdır, gerçekten yaşamış mıdır,
bir celalî midir, tarihî şahsiyet midir, âşık
mıdır konusu halledilmesi gereken
problem olarak karşımızda durmaktadır.
Mevcut kollardaki zaman ve anlatım
farklılığı, şiirlerin çeşitliliği onun muhayyel
bir kişi olduğu sonucuna götürmektedir.
Meselenin karmaşık hale gelmesinin
sebebi; tespit edilemeyen bir coğrafyada ve
tespit edilemeyen bir tarihte yaşamış yiğit /
mert / kahraman Köroğlu'nun bütün Türk
milleti tarafından sahiplenmesi neticesi
eşmetinler vücuda getirilmesi ve muhtelif
zamanlarda yaşamış Köroğlu lakaplı
kişilerin varlığıdır. Hülasa Köroğlu Türk
muhayyilesinin ortaya koyduğu bir halk
kahramanıdır.
Köroğlu, Anadolu halkının da
7
Abulobut, Kiziroğlu Mustafa Bey, Koca
Arap, Kocabay, Koçak Demircioğlu (İsabalı
/ Esebalı), Köse Kenan (Reyhan Arap),
Niğdeli Geyik Ahmet, Postalıbüyük,
Tepedelen, Toz Kopartan gibi isimler ilk
akla gelenlerdir. Bunların çoğu irticalen şiir
de söyleyebilmektedirler.
SONUÇ
Köroğlu kollarında kahramanlar,
diğer destanlarda olduğu gibi fiziki ve ruhi
bakımdan idealize edilmiş özellikleriyle
dikkat çekicidir. Bu özellikleri şöyle
sıralayabiliriz:
1. Köroğlu Destanında karşımıza
çıkan kahramanlar, müşkül anlarında ölme
pahasına, birbirlerine yardım ederler ve
yardımları karşılıksızdır.
2. Görkemli yapıları ve hünerli
davranışlarıyla, bir bakıma içinde
bulundukları zümrenin temsilcisi
durumundadırlar.
3. Hassas ve sanatkâr ruhludurlar.
KUŞDEMİR*
Yeri geldiğinde Ayşegül
duygularını
şiirle ifade
ederler.
4. Saflıkları yüzünden ölümle burun
buruna gelirler, fakat mağlup olmak, kabul
edemedikleri yegâne husustur.
5. Emre itaat ederler ve ahde vefaya
sadıktırlar.
Köroğlu destanı, bu kadar yüce
fikirleri yeni nesillere kazandırması
bakımından haklı olarak anıt eser olma
hakkını elde etmiştir.
Yüzyıllardır Türk milletinin
beyninde varlığını sürdürmüş olan bu ve
buna benzer eserlerin mevcudiyeti, bizlerin
geleceğe daha güvenle bakmasını
sağlamaktadır.
taşbaskı kitap olarak basılmış en eski
baskısı 1885 tarihini taşır.
Türkiye'de Köroğlu konusunda
yapılmış ilk ilmî çalışma Pertev Naili
Boratav'a aittir. Boratav “Köroğlu Destanı”
bu çalışmasını mezuniyet tezi olarak
hazırlamış, 1931'de yayımlamıştır.
Köroğlu'nun asıl ismi Ruşen Ali'dir,
ancak Köroğlu lakabı isminin önüne
geçerek ona ad olmuştur. Köroğlu
denilmesi, bazı sebeplere bağlanmaktadır.
Bunların başında babasının gözüne mil
çektirildiği için bu ad ile anılmıştır. İkincisi
ise çok farkı bir anlatımla ilişkilendirilir.
Köroğlu'nun Türkmen, Kazak, Uygur ve
Özbek eşmetinlerinde kadın hamile iken
vefat eder ve karnındaki çocukla birlikte
defnedilir. Bir süre sonra mezardan çocuk
sesi gelir. Çocuğa mezarda doğduğu için
Goroğlu denilir. “Gor” Farsça “mezar”
demektir.
Köroğlu destanında önemli bir
faktör de Çamlıbel (Çembil, Çambil, Jembil,
Çandıbel, Çenlibel)'dir. Çamlıbel Köroğlu
ve keleşlerinin mekân ve olayların
başlangıç yeridir. Kazanılan zafer sonrası
buraya dönülür. Kimi zaman düşmanlar
buraya saldırsa da genellikle saldıranlar
başarıya ulaşamaz.
Köroğlu kollarında kahramanlar,
diğer destanlarda olduğu gibi fiziki ve ruhi
bakımdan idealize edilmiş özellikleriyle
dikkat çekicidir. Köroğlu'nun vefakâr,
sadık, gözüpek, yiğit, samimi keleşleri
sayesinde zorlukların üstesinden gelir.
Müşkül anlarında, birbirlerine ölme
pahasına, yardım ederler ve yardımları
karşılıksızdır. Görkemli yapıları ve hünerli
davranışlarıyla, bir bakıma içinde
bulundukları zümrenin temsilcisi
durumundadırlar. Hassas ve sanatkâr
ruhludurlar. Yeri geldiğinde duygularını
şiirle ifade ederler. Saflıkları yüzünden
ölümle burun buruna gelirler, fakat mağlup
olmak, kabul edemedikleri yegâne
husustur. Emre itaat ederler ve ahde vefaya
sadıktırlar. Keleşleri arasında Celalî Bey,
Bıyıklı Yusuf, Boynusamıyasığmaz, Bursalı
Topal Dursun, Dağıstanlı Hasan, Değirmen
Avurt, Deli Ahmet, Deli Abbas, Deli Hasan,
Deli Hoylu, Deli Mehtar, Dağıstanlı Hasan,
Fırfirik Burun, Güdümen, İstanbullu
Hüseyin, Kabire Sığmaz, Kayserili
TASVİRLER
Köroğlu kollarında gördüğümüz
kahramanlar, diğer destan
kahramanlarıyla benzerlik gösterir.
Destan kahramanlarının kendilerine has
nitelikleri olup çok kere destanlara ismini
verecek kadar önemlidir. Fizik olarak
heybetli cüsseleriyle diğer insanlardan
farklı yapıdadırlar. Bileği bükülmez,
mağlup edilemez yiğitler olmakla beraber
ölümlüdürler.
Köroğlu olsun adamları (keleşleri /
delileri) olsun hepsi de destan
kahramanlığı özelliğindedir. Yiğitlikte,
8
kıllardan."
"Vardı, şu hammış, bu göyümüş, şu
yetikmiş deyip de bir sefer "Hooop" dediği
zaman (karpuzu) çekirdeğiyle, kabuğuyla
yutuyor. Tarlanın üç te birini yuttu...
Aldığını atıyor koynuna hemen hemen bir
tarafı bir kamyon karpuz aldı."
Köroğlu'nun kuvveti ve mücadelesi
Köroğlu, bir nalı parmağı ile
bükecek kuvvetlidir. Sarayın üst katlarına
çıkarken basamağa her bastığında binayı
titretir. Ölmüş bir devenin bacağı ile kırk
kişiyi rahatlıkla öldürebilmektedir.
"Köroğlu, nalı aldı eline, parmağıyla
büküverdi, attı."
"... öyle bir nara attı amma oralar
sap gibi sallandı."
Köroğlu'nun yaşantısı
Köroğlu, herhangi bir mücadele
içinde olmadığı zaman keyfine düşkündür.
Zevk ve safada iken kendini kaybedecek
derecede eğlenir.
Ayvaz'ın özellikleri
Bütün kollarda olduğu gibi,
incelediğimiz altı kolda da Ayvaz güzelliği,
yiğitliği ve hüneri ile ele alınmıştır.
"Kırat'a biniyor Ayvaz, Çamlıbel'in
ovasına iniyor, bir cirit oynuyor ki; o, at en
hızıyla giderken hem iniyor, hem biniyor.
Altından giriyor, öbür tarafından çıkıyor."
"Sabah güneş doğuyor. Şöyle bir
baktı ki Ayvaz, sarayın salonuna çıkmış,
güneşle Ayvaz'ın güzelliği birbirini
okşuyor."
Kırat'ın özellikleri
Türk destanlarında at ön planda yer
alır. Kültürümüzde atlar renklerine önem
kazanır. İncelediğimiz kollardan
"Köroğlu'nun Zuhuru Kolu"nda Bolu
Beyi'nin dört atı vardır. Yağız at yokuşa kır
at rampaya gidemez, doru at çalıdan
dikenden, kula at da taştan gidemez.
Köroğlu'nun Kırat'ı olağanüstülüklere
sahiptir. Ab-ı hayattan içtiği için
ölümsüzdür. Ardından gelen atların hiç biri
ona yetişemez. Ön ayakları bir çınarın
tepesine ulaşacak derecede büyüktür. En
yüksek surları rahatlıkla aşar. Hatta bu
arada suru tahrip dahi eder. Yayıldığı
yerdeki otları koparınca kalan yer ekime
hazır bahçe gibi olur. Ayağını vurduğu
yerde, bir külek buğday alacak kadar çukur
açar.
Kaynakça:
kendilerinden üstünü yoktur. Sözgelişi bir
ok attıklarında şiş kebap gibi on kişiyi
sıraya dizebilirler (Dağıstanlı Hasan). Gürz
kullandıklarında düşman askerini atıyla
beraber yere gömerler (İstanbullu
Hüseyin). Attıkları naralarla pek çok
düşman askerinin ödünü patlatır, bir
harekette 100 düşman askerini bertaraf
edebilirler (Hoylu). 60 batman (480 kg.)
olan gürzle etrafı, deprem olmuş gibi
sarsabilmektedirler (Köse Kenan). Doymak
nedir bilmezler (Köroğlu, Demircioğlu).
Fiziki yapı itibariyle de normal insanlardan
kat kat fazla iriliğe sahiptirler. Hüner ve
erdem sahibidirler ve bazı güçlükleri
zekâları sayesinde hallederler.
Onların bir başka özellikleri de
vardır ki, o da sanatçı kişiliğe sahip
olmalarıdır. Başta Köroğlu olmak üzere,
Köse Kenan, Demircioğlu, Ayvaz, Şirin
Döne, Deli Hoylu ve Güdümen gibi önde
gelen kahramanlar saz çalıp irticalen şiir
söyleyebilme yeteneğine sahip olan
kişilerdir.
Köroğlu'nun özellikleri:
Köroğlu; heybeti, oburluğu,
kuvveti, güçlü narası, iri cüssesi ve babacan
tavrı ile bir destani kahramanın bütün
özelliklerini bünyesinde bulundurur. Bütün
bunların yanında, saftır. Düşmanlarının
kendisine kötülük, namertlik edeceğini
aklına getirmez. Öyle ki, düşman kalesinin
yanında uyur.
Köroğlu'nun bıyığı
Köroğlu'nun bıyıkları olağanüstü
derecede uzun ve gürdür.
"Köroğlu'nun bıyıkları üç kez
kulaklarına dolanır, uçları da camız
boynuzu gibi dimdik dururdu. Sinirlendiği
zaman bıyığının birini alır, çatır çatır
yemeğe başlardı"
Köroğlu'nun genel yapısı
Köroğlu oldukça heybetlidir.
Görenlerin korkudan dokuz yerden dudağı
çatlar. Gözleri, ağzı, burnu, kulakları,
dişleri son derece iridir. Bütün vücudu
kıllıdır. Doyma nedir bilmez.
"Adam (Köroğlu), bıyığını kıvırmış,
kulağına dolamış, uçları da camuz boynuzu
gibi dikeliyor. Gözleri halbur gibi, ağzı arı
damı gibi, dişleri kahni gibi, boynu samıya
sığmaz."
"(Köroğlu'nun) her tarafını kıl
bürümüş... Bir kilim dokunur, dökülen
9
Semineri Bildirileri, Ankara, s. 107.
[Makal], Tahir Kutsi, Köroğlu, Toker
Yayınları, İstanbul, 1975.
Abbasov, Elçin, Koroğlu: Poetik Sistemi ve
Strukturu, Bakı, 2008.
Bayat, Fuzui, Köroğlu Şamandan ÂşıkaAlptan Erene, AKÇAĞ Yayınları, Ankara,
2003.
Bayat, Fuzuli, Türk Destancılık Tarihi
Bağlamında Köroğlu Destanı-Türk
Dünyasının Köroğlu Fenomenolojisi,
Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2009.
Birdoğan Nejat, Köroğlu-Bir Toplumsal
Direnişin Destanı, İstanbul, 1996.
Boratav, Pertev Naili, Köroğlu Destanı,
Adam Yayıncılık, İstanbul,1984.
Ekici, Metin, Türk Dünyasında Köroğlu,
AKÇAĞ Yayınları, Ankara, 2004.
ELİZADE, H[ümbet], (1941), Köroğlu,
Bakı, (2 Kol).
Elizade, H[Ümbet], (1941), Köroğlu, Bakı,
(2 Kol).
FERHADOV, Ferhad Gulamoğlu (1975),
Koroğlu Dastanı, Bakı, (17 kol),
Ferhadov, Ferhad Gulamoğlu, Koroğlu
Dastanı, Bakı, 1975.
Garriyev, B. A., Türk Dünyasında Köroğlu
Anlatmaları, (Çev. Fikret TürkmenMuvaffak Duranlı-Feyzullah Rahmankul),
Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2007.
Halk Kültürü ve Köroğlu Bilgi Şöleni
Bildirileri, Abant İzzet Baysal Üniversitesi
Yayınları, Bolu, 2008.
HEKİMOĞLU, Güzide (1996), Kadirli'den
Derlenmiş Halk Hikâyeleri, Sivas,
(Basılmamış Lisans Tezi).
İçel, Hatice, Köroğlu'nun Bolu Beyi Kolu
Üzerine Bir İnceleme, Kömen Yayınları,
Konya, 2010.
İdrisi, Habib, Çoktur Köroğlu'nun Yaşı,
1994, Erzurum, s. I-II.
İsmayılova, Yegane, Köroğlu, Bakı, 1999
Kaftancıoğlu, Ümit, Köroğlu Kolları, Büyük
Yayın Dağıtım, İstanbul, 1974.
Karadavut, Zekeriya, Köroğlu'nun Ortaya
Çıkışı, Kırgızistan-Türkiye Manas
Üniversitesi Yayını, Bişkek, 2002.
Koz, M. Sabri, Köroğlu Kitabı, Kitabevi
Yayınları, İstanbul, 2014.
Özturan, Hacı Ali, Maraş Ağzı Köroğlu,
Ukde Kitaplığı, Kahramanmaraş, 2009.
Tofikkızı, Elnare, Koroğlu, Bakı, 2005.
Uzun, Enver, Köroğlu, Trabzon, 1997.
YILDIRIM, Dursun, (1983), “Köroğlu
Destanı'nın Ortaasya Rivayetleri”, Köroğlu
KÖROĞLU KOLLARI: Köroğlu destanı
dairesi içinde anlatılan ve her biri müstakil
anlatım özelliğindeki hikâyenin adı.
Türk halk hikâyeleri içinde mütalaa
edilen Köroğlu hikâyelerinin 100'den fazla
(bir rivayete göre 777) kolu vardır.
Köroğlu'nun Türkiye'de 30'dan fazla kolu
bilinmektedir.
Türklük âleminde yaşatılan bu
hikâyenin boylar arasında anlatılan kol
sayısı da azımsanmayacak ölçüdedir.
Dursun Yıldırım 1983 yılındaki “Köroğlu
Destanı'nın Ortaasya Rivayetleri” adlı
çalışmasında, Köroğlu'nun Türkmen ve
Karakalpaklar arasında 41, Özbekler
arasında 14-16, Ortaasya'da 43, Kazaklar
arasında 62, Tacikler arasında 52
versiyonunun olduğuna işaret etmiştir.
Azerbaycan, Anadolu ve Türkmenistan
Köroğlu'nun en fazla anlatıldığı
coğrafyalardır. Bu bölgelerde anlatılan
metinlerin büyük çoğunluğu derlenmiş;
makale ve kitap şeklinde yayımlanmıştır.
Köroğlu'nun Türkiye'de 30'dan fazla kolu
bilinmektedir. Elbette ki bu sayı nihai bir
sayı değildir. Daha tespit edilmemiş bazı
kolların var olduğu da ihtimal dâhilindedir.
Elimizde metni ulunan Köroğlu kollarının
başlıcası şunlardır:
Alı Kişi,
Ayvaz'ın Çamlıbel Getirilmesi,
Celali ve Mehmet Bey,
Demircioğlu - Reyhan Arap,
Demircioğlu'nun Çamlıbel'e Gelmesi,
Hamza'nın Kırat'ı Kaçırması,
Hasan Paşa'nın Çamlıbel'e Gelmesi,
Kamber Kolu,
Keloğlan'ın Köroğlu'nun Atını Kaçırması,
Kenan Kolu,
Kırat'ın Kaybolması,
Kıratın ve Köroğlu'nun Dünyadan
Çekilmesi,
Kiziroğlu Mustafa Bey -AfganistanGürcistan,
Kocabey Kolu,
Koç Köroğlu ve Bolu Bey,
Köroğlu ile Bolu Beyi,
Köroğlu ile Cünun,
Köroğlu ile Deli Hasan,
Köroğlu ile Kocabey,
Köroğlu ile Köse,
Köroğlu Niğdeli Geyik Ahmet,
10
Köroğlu'nun Ayvaz'ı Kaçırması,
Köroğlu'nun Bağdat Seferi ve Turna Teli,
Köroğlu'nun Ballıca Seferi,
Köroğlu'nun Bayezid Seferi,
Köroğlu'nun Çin-Maçin Seferi,
Köroğlu'nun Derbend Seferi,
Köroğlu'nun Ermenistan Seferi,
Köroğlu'nun Erzincan Seferi,
Köroğlu'nun Erzurum Seferi,
Köroğlu'nun Esir Olması,
Köroğlu'nun Gürcistan Seferi,
Köroğlu'nun İstanbul Seferi,
Köroğlu'nun Kara Han'la Karşılaşması,
Köroğlu'nun Kars Seferi,
Köroğlu'nun Kaybolması,
Köroğlu'nun Kocalığı,
Köroğlu'nun Nallıhan Seferi,
Köroğlu'nun Oğlu Haydar Bey,
Köroğlu'nun Peri Kızı ile Evlenmesi,
Köroğlu'nun Rum Seferi,
Köroğlu'nun Şam Seferi,
Köroğlu'nun Tokat Seferi,
Köroğlu'nun Türkmen Seferi,
Köroğlu'nun Zernişan Hanımın Çenlibel'e
Getirilmesi,
Köroğlu'nun Zuhuru,
Köroğlu-Han Nigâr,
Köroğlu-Han Nigâr-Hasan Bey-Telli Nigâr,
Köse Kenan-Dana Hanım,
Köse Sefer,
Mahbub Hanım'ın Çamlıbel'e Gelmesi,
Mehdi Paşa'nın Kızı ile Köroğlu,
Telli Hanım'ın Çenlibel'e Getirilmesi,
Zernişan Hanım'ın Çenlibel'e Getirilmesi
(Bkz. İLGİLİ KOLLAR)
TOKAT KERVANINDAN ALDIM BAKIRI
Tokat kervanından aldım bakırı
İncitmeyin fukarayı fakırı
Söz dinle Bezirgân gitme aykırı
Bugün yeminliyim döğüş olmasın
Bin dahi göndersen ata nal olmaz
Bin dahi göndersen sırma çul olmaz
Bin dahi göndersen yadigâr olmaz
Bugün yeminliyim döğüş olmasın
Kişi halin bilse olur mu naçar
Tilkinin gönlünden şahinler geçer
Uyuz it kavgayı görünce kaçar
İsterim ki bugün döğüş olmasın
Hey bezirgân başı dinle sözümü
Bilmiş ol ki ben alırım bac'ımı
Köroğlu'nun sen görmedin gücünü
Bugün yeminliyim döğüş olmasın
KÖROĞLU
KÖROĞLU
Sırmalı cepkeni attı koluna,
Tek elle dizgini gerdi Köroğlu.
Tozlarla atılıp dağın yoluna,
Yeşil muradına erdi Köroğlu.
Dağlar, omuz omza yaslanan dağlar,
Sular kararınca paslanan dağlar,
Azatlık ufkunda rastlanan dağlar;
Bu dağlara gönül verdi Köroğlu.
Dağların ardında kalınca çile,
Köroğlu yeniden gelmişti dile;
Ak saçlı anadan geçilse bile,
Dağlardan geçilmez derdi Köroğlu...
Necip Fazıl KISAKÜREK
11
Nahçıvan Köroğlu Heykeli
Fotoğraf: Remzi ZENGİN
KÖROĞLUYUM BEN
Yusuf'un oğlu Ruşen'im
Haksızlığa koydum serim
Tanı beni Bolu beyim
Köroğluyum ben Köroğlu
Dar ettim Bolu'yu beye
Yaktım sarayın kaç kere
Bende güç var onda hile
Köroğluyum ben Köroğlu
Bingöl dağlarından köpük
İçtimde geldi yiğitlik
İstemem paşalık beylik
Köroğluyum ben Köroğlu
Tuzak kurdu defalarca
Yattım kaç kez zindanlarda
Kurtuldum zorca olsa da
Köroğluyum ben Köroğlu
Atımın aslı Fırat'tan
Böyle tay olur kısraktan
Bey ne anlar böyle attan
Köroğluyum ben Köroğlu
Aldım babamın öcünü
El oba duydu gücümü
Olmadım haksızın yemi
Köroğluyum ben Köroğlu
Rüzgârlardan kanadı var
Nallarından şimşek çakar
Kamçı vurmam atım uçar
Köroğluyum ben Köroğlu
Atım sürdüm ta Maçin'e
Çamlıbel'den Çin Seddi'ne
Yıldırmadı zahmet çile
Köroğluyum ben Köroğlu
Ayvaz benim arkadaşım
Sır tutan benim sırdaşım
Dara düşmez bundan başım
Köroğluyum ben Köroğlu
Zalimlere korku saldım
Güçsüzün yanında oldum
Kılıç vurdum gürz salladım
Köroğluyum ben Köroğlu
Çamlıbel'e otağ kurdum
Kervan kırdım ordu bozdum
Yiğitlik destanı yazdım
Köroğluyum ben Köroğlu
Mertlik bitti tüfek çıktı
Ünüm kırklara karıştı
Hikâyem ülkeler aştı
Köroğluyum ben Köroğlu
Eşim Döne Bey bacısı
Bey ya, beğenmedi bizi
Kaçırdım ben de bu kızı
Köroğluyum ben Köroğlu
Gönüllerde yaşarım ben
Şanım yüce yiğitlikten
Dillerden düşmez hikâyem
Köroğluyum ben Köroğlu
Ahmet DİVRİKLİOĞLU (Tufan)
12
DÖRTDİVAN TÜRKMENLERİNİN
KÖROĞLU DESTANI VE MÜZİĞİ
Yrd. Doç. Dr. İsmail Hakkı AKYOLOĞLU
KÖROĞLU, TOKAT’TA YAŞADI...
Bolu ili Gerede ilçesine bağlı bir
nahiye iken, bu gün yeni ilçelerimiz içinde
yerini alan Dörtdivan ve çevresi, Türk
tarihi, Türk kültürü ve Türkçenin en özlü
şiirleri ve anlatımlarıyla araştırılmaya
değer bir Oğuz ilçesi özelliğini
taşımaktadır. Bu bölgeye yerleşen Oğuz
boyları, gelenekleri, töreleri ve
destanlarıyla Türklüğün geleceğine de ışık
tutmaktadırlar. Elimizdeki en eski kayıtlara
göre buradaki Oğuz boylarının adları ve
vergi nüfusları 16. Yüzyıldan beri
günümüze kadar gelmiştir.
“Malazgirt savaşını takip eden on
yıl içinde Türkler Adalar Denizi ve
Marmara'ya kadar olan yerleri fethettiler.
Fakat asrın sonlarında başlayan Haçlı
seferleri sebebiyle başta Batı Anadolu ve
Marmara olmak üzere fethettikleri yerlerin
mühim bir kısmını kaybedip Orta
Anadolu'ya çekilmek zorunda kaldılar.
Haçlı seferleri dolayısıyla kuvvetlenen
Bizans, Türkleri Orta Anadolu'dan atmak
ümidine kapılmıştı. Ancak II.
KILIÇARSLAN (1155–1192) 1176 DA
Bizanslıları ağır bir bozguna uğratarak bu
ümidi suya düşürdü. Türkler bu zaferden
sonra yavaş yavaş Bizans aleyhine
topraklarını genişletmeye başladılar.(1)
Bununla beraber Türkiye
Selçuklularında yine devletin asıl dayandığı
kuvvet hanedanın kendi kavmi, yani
Türkmenler idi. Türkmenler bu ülkede
göçebeliği bırakarak oturak yaşayışa
geçmeye başladılar. Bunlar daha ziyade
köyler kurarak veya çoğu metruk (terk
edilmiş) köylerde sakin olmak suretiyle
yerleşiyorlardı. Selçuklu ordusuna dirlikli
sipahi askerlerini verenler de bu
yerleşenlerdir. Yerleşik hayata geçen
Türkmenlere bir müddet sonra artık
Türkmen denilmeyerek Türk adı
veriliyordu.
Türk göçebe unsuru, yani
Türkmenler bilhassa uçlarda
bulunuyorlardı; oralarda akıncı ve muhafız
kuvveti olarak vazife gördükleri gibi
düşman topraklarında yurt tutmak
suretiyle fetihleri kolaylaştırıyorlar ve
bazen de kendileri fetihlerde
bulunuyorlardı.
Bizans ucunda yaşayan uç
Türkmenlerinin ünü Horasan'a kadar
yayılmış ve onlar Rumlara karşı yaptıkları
başarılı savaşlar ile Müslim ve gayri Müslim
bütün eserlerde yankılar yapmışlardır.(2)
Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde,
Gerede ve Dörtdivan çevresinde yaşayan
Oğuz boylarının dilleri, gelenekleri
hakkında bilgi verirken Gerede kasabasına
bağlı nahiyelerden şöyle bahsetmektedir:
“Kılıçözü, Alacaözü, Aladivan,
Birdivan, Üçdivan… velhasıl Yedidivan'a
varıncaya kadar nahiyeleri vardır. Hepsi
dağlarda otururlar. Bu Türklerin (Divan)
dedikleri de, Selçuklulardan Sultan
Alaattin zamanında Bolu Beyi iken dağları
fethettikçe gönü almak için divan edip kös
çaldırdığı yerlerdir ki, halen Divan adı ile
anılır yedi adet nahiyedir. Halkı asi ve bâği
kimselerdir. (3)
Büyük meclis anlamına gelen
Divan'ın Türk musiki tarihinde özel bir
anlam ve yeri vardır. Osmanlı padişahı
Osman Bey'e Selçuklu hükümdarı
tarafından beylik nişanesi olarak Tablu
Alem (kös, davul, zurna, çalpare, nakkare
ve tuğlardan oluşan müzik takımı) yani
mızıka takımı ile sancak gönderilmiş,
sancakla musiki takımının aynı ayarda
tutulduğu gösterilmiştir. Bugünkü
Dörtdivan isminin taşıdığı bu kültür bu
gelenekten başka bir şey değildir. Dört adet
divanın varlığı burada Oğuz Türklerinin
yönetim anlayışı ve düzenlerinin
mükemmelliğini ortaya koymaktadır.
“Oğuz-nameler XIV-XVII yüzyıllar
arasında Harizm'den Rumeli'ye kadar
bütün Oğuz Türklüğünün yaşadığı yerlerde
söyleniyor ve okunuyordu. Bu, bütün batı
Türklüğünde müşterek bir gelenekti. XVII.
yüzyıldan itibaren bu Oğuz-name'lerin
yerini KÖROĞLU DESTANI aldı. Köroğlu
XVI. yüzyılın ikinci yarısının ortalarında
Bolu sancağının Gerede kazasında
buyruğunda bulunan birkaç yüz adamla
haydutluk yapmaya başlamış bir yiğit idi;
anlaşıldığına göre müteakiben bu işi TokatSivas arasındaki Çamlıbel'de devam
ettirmiş ve ihtimal sonra büyük Celali
hareketlerine katılmıştır. Âşıklar daha
XVII. yüzyılın başlarında onun
yiğitliklerinden bahseden destanlar
okumaya başlamışlardı. Bu destan
Türkiye'den İran'a gitmiş ve oradaki
Türklerin de en çok sevdikleri destan
(1)OĞUZLAR (TÜRKMENLER), Prof Dr. Faruk Sümer, Ana Yayınları, Eylül 1980, İstanbul
(2)OĞUZLAR (TÜRKMENLER), s. 134–135
(3)EVLİYA ÇELEBİ SEYAHATNAMESİ, Mehmet Zıllioğlu, Cilt:1-2 Üçdal Neşriyat, İstanbul.
bulduğumuz bu kahramanın hayatı ve
faaliyetleriyle ilgili bilgi ve belgeleri gün
ışığına çıkaran merhum Prof. Dr. Faruk
Sümer'dir. Kendisiyle birlikte birçok
araştırmalarımız sırasında bitmek
tükenmek bilmeyen bir Türkmen
araştırmacısının olayların geçtiği
coğrafyayı mutlaka görmesi gerektiğini
bizlere öğretmiştir. 5-7 Haziran 1982'de
Bolu ve Dörtdivan'da Köroğlu'na yakışır bir
KÖROĞLU SEMİNERİ ve kutlamaları
yapılmıştır.
KÖROĞLU-Ali Ruşen, Dörtdivan'ın
Yukarı SAYIK köyündendir. Özellikle
nüfus artışı sebebiyle geçim sıkıntısı çeken
Anadolu Türk köylüsüne mensup gençlerin
birçokları medreseye giderken bir kısmı da
toprağını bırakıp bulundukları yerlerden
ayrılıyorlardı. ÇİFTBOZAN denilen bu
gençlerin birçokları bir iş tutmak için
şehirlere gittikleri gibi, birçokları da
Sancak Beyi ve Beylerbeyilerin hizmetine
giriyorlar ve onların kapı halkını
oluşturuyorlardı. Bunların bir kısmı, iş
bulamadıklarından çeteler oluşturup
soygunculuk yapmaktaydılar. Bunlara
Levend (Levandat) adı veriliyordu. İşte
meşhur Köroğlu Ruşen bu çetelerin birinin
başında olup 1581 tarihinde Gerede ile Bolu
arasında haydutluk yaptığı görülüyor. Bu
tarihte Celali olarak vasıflanan
Köroğlu'nun 1584 tarihinde de faaliyetini
sürdürdüğü, askeri memur (Umera) ve
kadıların korkularından onun yaptıklarını
gizledikleri bildiriliyor.
9 Haziran 1581 tarihli Anadolu
beylerbeyine yazılan bir diğer hükm-i
şerifte ise, Köroğlu'nun Kıbrus (Kıbrısçık)
k a z a s ı n d a n Ç A K A L O Ğ L U
KARAMUSTAFA ile birleşip Celali
oldukları ve yörede yağma ve tahripte
bulundukları anlatıldığı gibi, aynı yıla ait
diğer bir vesikada adının Ruşen olduğu
bildiriliyor. Böylece, vesikalarda kastedilen
KÖROĞLU RUŞEN'in destan
kahramanımızdan başkası olmayacağı tam
bir kesinlik kazanıyor. Fakat, KÖROĞLU
ve arkadaşı KARA MUSTAFA'nın birlikte
başlarına topladıkları 20-25 kişiyle kuzeyde
Amasra, güneyde Beypazarı, doğuda Ayaş
olmak üzere faaliyet safhalarını
genişlettikleri anlaşılıyor. Fakat
KÖROĞLU bu faaliyetini daha fazla
olmuştur. Sonra Köroğlu destanı Hazar
ötesi Türkmenlerine ulaşmış ve onlar da
bunu milli destan olarak benimsemişleridir.
XVI. yüzyıl kayıtlarına göre Bolu
sancağına bağlı Onikidivan kazasında kayı
boyu (üç ayrı yerleşim yeri ve vergi
nüfusları 34,12,3), Kınık (3 vergi nüfusu),
Karaevli (dört yerleşim yeri ve vergi
nüfusları 49,28,6,3), Salur (vergi nüfusu 7)
resmi kayıtlarda geçmektedir. Bugün,
bunlardan başka Döğer, Kargı, (Karkın?),
Sayık, Sorkun gibi Oğuz boyları kendi
adlarını taşıyan köylerinde yerleşmişlerdir.
Dörtdivan'daki köylerin eskiden beri
gelenekleri olan yaylaya çıkmaları ve kışın
da kışlak olarak köylerde oturmaları
sürdürülmektedir. 1980 yılından beri bu
yörede yaptığımız alan araştırmalarında,
en çok gözlediğimiz özelliklerden birisi de
genç kız ve gelinlerin bile şiir defterine
(CÖNK) sahip oluşları ve bunlara pek değer
vermeleri olmuştur. Türk kadınının okuma
ve kültürüne gösterdiği ilgi bakımından bu
davranışlar çok anlamlıdır. Bu yöreden
yetişmiş birçok edebi şahsiyetlerden
araştırmalarımızda yaptığımız kayıtlar
vardır. Merhum Mevlüt Ayer, Eyüp Şahin
gibi şiir ve musiki kültürü olan kişilerin
olabileceği göz ardı edilmemelidir.
Osmanlı devletinin Osmanlı eğeri
adıyla bilinen ve kafatasında vücudumuzun
orkestra şefi olarak nitelendirilen bir
kemik, dünya tıp literatürüne CELLA
TURCİCA (Türk eğeri) diye geçmiştir. İşte
bu eğerleri yapan müstesna sanatkârlar da
bu çevrenin kültürünün yetiştirdikleri
kişilerdir. Osmanlı'nın eğer ihtiyacını
karşılayan birkaç kaza ve sancaktan bugün
yalnız isimler kalmıştır. Hatta, ismi eskiden
beri KALTAKÇI olarak bilinen bir çevre
köyün ismi hiç düşünülmeden eski kültür
ve anlamından koparılarak GÖLBAŞI
olmuştur.
Dörtdivan Türkleri, şiir, edebiyat,
tarih alanlarında büyük bir birikime
sahiptirler. Özellikle, hafızları, ilahi
söyleyen halk sanatkârları seslerinin temiz
ve güzel oluşlarıyla haklı bir üne sahiptirler.
Dörtdivan ile özdeşleşmiş bir halk
kahramanı olan Köroğlu tüm dünya
Türklüğünün ortak bir dili olmuştur.
Koçaklamasında ana dilimiz Türkçenin en
akıcı, en içten ve en yalın anlatımını
15
üzere kahramanımız Tokat dağlarında
hayata veda etti demektir. Eğer böyle ise
cesedi Osmanlının eline geçmemesi için
gizli bir yere gömülebilir.
Köroğlu, Türk âleminde bilhassa
batı Türkleri arasında tapılırcasına sevilen
bir kahramandır. Türk köylüsüne mensup
gençlerin devletin üst düzeydeki idari
mevkilerine getirilmeyip, bu mevkilere de
devşirmelerin getirilmesi, Köroğlu'nun esas
mücadelesinin temelini oluşturmaktadır.
“Artık her çeşit devşirmeler,
sığıntılar, dönmeler, saray kadınları,
cinciler, üfürükçüler, şeyhler, dervişler
devlet işlerine burunlarını sokuyorlar,
sadrazamları, valileri, işlerine gelemeyen
bütün makam sahiplerini keyiflerine göre
azil ve tayin ettiriyorlar, memuriyetleri para
ile satıyorlardı. Bu yüzden de Anadolu'da
isyanların ardı arkası kesilmiyordu.”
Köroğlu'nun türküsü ve oyunu
günümüzde de herkes tarafından
bilinmekte ve söylenmektedir.
sürdürmeyerek 1585 yılında Ankara'ya
bağlı Haymana'dan kaçıp mütegallibeden
(zorba takımı, derebeyi olan) Mahmut'a
sığınmıştır. Bu tarihten sonra Köroğlu
hakkında da şimdilik bir arşiv vesikasına
sahip değiliz.
Köroğlu'nun Haymana'da doğrudan
doğruya veya başka yörelere uğradıktan
sonra Sivas-Tokat arasındaki Çamlıbel'e
geldiği anlaşılıyor. Köroğlu'nun
destanlarındaki Çamlıbel'i bu Çamlıbel'den
başkası olamaz. Zira burası gerçekten
beklenebilecek bir yerdi. Çünkü oradan sık
sık ticaret kervanları geçiyor; Köroğlu da
bu kervanlardan “Yol Baçı” alarak
geçiniyordu.
Bu kervanlar Çamlıbel'den geçip
Tokat'a birçok ticaret malı getiriyorlar ve
oradan bilhassa işlenmiş bakır alıyorlardı.
Destanın İstanbul'daki rivayetinde:
Tokat kervanından aldım bakırı,
İncitmezün fukarayı fakırı
beyti de Köroğlu'nun Sivas-Tokat
arasındaki Çamlıbel'de yaşadığını
doğrulayan pek mühim bir delildir.
Köroğlu, kuvvetli bir ihtimale göre
Çamlıbel'de tutunamadı. Oradan İran'a
gidip Şah Abbas'ın hizmetine girdi. Bu
devirde kaleme alınmış tarihi Farsça bir
kaynak da tarafımızdan bulunan bir
haberde aynen şöyle deniliyor: “Şah Abbas
1603 yılında Nahcıvan'da bulunuyorken
Köroğlu Osmanlı hizmetine girmiş olan ve
Pasin'de oturan Sa'dlu oymağının reisi Ali
Kulı Bey'i, oğlunu ve anasını yakalayıp Ulu
Şahın huzuruna getirdi.” Bu Köroğlu'nun
destan kahramanımız olan Köroğlu
olmaması için hiçbir sebep yoktur.
Köroğlu'nun başarısı da onun mesleğine
uygun bir iştir. Kaynakta onun kimliğinde
ve memuriyetinden söz edilmemesinin
onun herkesçe bilinen bir kimse olmasıyla
ilgili bulunması pek muhtemeldir. Çünkü o
tanınmamış bir kimse olsaydı, pek kuvvetli
ihtimal ile kim olduğu belirtilirdi. Eski
müellifler de bu böyle idi.
Azeri rivayetlerinde Köroğlu'nun
Şah Abbas tarafında öldürtüldüğünün
yazılmasına pek tabii bu haberi doğrulayan
bir delil nazarı ile bakılabilir.
Köroğlu'nun Tokat dağlarında
kaçak olarak yaşadığını bildiren bir
Anadolu rivayeti de vardır. Bu, anlaşılacağı
Benden selam olsun Bolu Beyi' ne
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır.
Ok gıcırtısından kargı sesinden
Dağlar seda verip seslenmelidir.
Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı.
Tüfek icat oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır.
Köroğlu düşer mi yine şanından,
Ayırır çoğunu er meydanından,
Kır at köpüğünden, düşman kanından
Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır.
Köroğlu'nun destanlarındaki gibi
saz şairi olması uzak bir ihtimal olarak
görülmemelidir. Vesikalarda ne denilirse
denilsin onun yoksulları incitmediği
şüphesizdir. Köroğlu'dan ünü çok daha
fazla olan birçok Celali'den hiç biri destan
kahramanı olamamıştır.
Özet olarak Köroğlu1580-1585
yılları arasında mücadelesini sürdürmüş,
destan Ceyhun ırmağını da geçerek
Özbekler arasında da dağılmıştır.
Üsküp'ten Semerkand'a kadar geniş bir
Türk âleminin ortak bir kültür ürünü
olmuştur.
16
1.Arif Nihat Asya
1.1.Hayatı, Şahsiyeti, Sanatı ve Eserleri
Arif Nihat (Mehmet Arif), 7 Şubat 1904
(1321) tarihinde Çatalca'ya bağlı İnceğiz köyünde
doğdu. Babası Tokatlı Zîver Efendi, annesi
Tırnovalı Fatma Hanımdır. Henüz yedi
günlükken babasını kaybetti. İkinci evliliğini
yapan ve Osmanlı ordusunda subay olan
kocasının memleketi Filistin'e giden annesinden
de üç yaşındayken ayrıldı. Annesinin onu da
yanında götürme isteği dedesi tarafından kabul
edilmemişti.
Trablus, Balkan ve Birinci Dünya
savaşlarının eşiğinde geçen ilk çocukluk yılları,
yetimlik-öksüzlük, yoksulluk, işgal endişesi, göç
huzursuzluğu gibi olağanüstü şartlar yüzünden
hep sıkıntılı oldu: “Vaktiyle benim, adını pek az
kimsenin bildiği bir köyüm ve adlarını şimdi
unuttuğum oyun arkadaşlarım vardı. Çoğumuz
yalnayaktık... (...) Ben o köyde tozun, çamurun,
görgüsüzlüğün, bilgisizliğin, bugüne çıkmasına
müsaade ettiği sayılı çocuklardan biriyim ve
mukadderatın iltimasından, arkadaşlarımın
ruhlarına karşı mahcubum.” (“Karaisalı'nın
Çocukları”, Aramak ve Söyleyememek,
Nesirler:2, s.272) sözleri, çocukluğunda
çektiklerinin özeti gibidir.
İlkokuldan başlayıp üniversiteyi
bitirinceye kadar yatılı okudu. İstanbul'da,
Bolu'da ve Kastamonu'da geçen bu yatılılık
hayatını kendisi –babadan dedeye, dededen
halaya, haladan yatılı okula çıkan bu yolculuk
sebebiyle- “millete kalmak” olarak
değerlendirmektedir. Dedesinin, ninesinin ve
halasının şefkati sayesinde çok büyük yıkımlar
yaşamadıysa da yetim ve öksüz kalmış olmanın
burukluğu ömrü boyunca sürmüş ve bu
burukluk, eserlerinin derinliklerine yerleşmiştir.
İlkokulu İstanbul'da Gülşen-i Maarif'te,
ortaokulu (sultaninin birinci devresini) Bolu'da,
Liseyi (ikinci devreyi) Kastamonu'da bitirdi.
Yatılı okudu. Hemen bütün öğrenim hayatı savaş
yıllarına denk geldi. Savaş yıllarının çocukluğunu
çaldığı sanatçılarımızdan biridir Arif Nihat:
“Hepimiz memlekette mühim şeyler olduğunu
'muharebe' lâfından, ekmek kıtlığından, 'rap rap'
(1)Prof. Dr., Lefke Avrupa Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
ARİF NİHAT ASYA
VE BAYRAK
Prof. Dr. Saadettin YILDIZ
1
Mutasavvıftı; hüznü tanımayan insandan
mutasavvıf olmaz. Onun ıztırâbı hayatının,
kaderinin ve karakterinin tabii sonucuydu.
1928'de başlayan öğretmenlik
hayatının ilk yıllarında da - daha
öğrenciyken evlendiği Hatice Semiha
Hanım'la aralarında uyumsuzluklar baş
gösterdiği için- rahat edememişti; boşandı.
1941'de, Adana'da birlikte öğretmenlik
yaptığı Kimya öğretmeni Servet (Akdoğan)
Hanım'la evlendi. Bu evliliğin kendisini
mutlu kıldığını “Ne şiirden ne de
şöhrettendir / Mutluluk Arif'e
Servet'tendir” mısralarıyla anlattı.
Ne var ki, temele işleyen acılar,
sıkıntılar tam olarak yok olmuyor. Gittikçe
çok rahatlamasına rağmen, Arif Nihat'ın
şiirinde bir hüznün var olduğu görülür. Çok
sayıda nükteli şiir söylemiş, zaman zaman
hedonizme varan zevk şiirleri yazmış olsa
da, bu hüzün ince ince sezilir.
Denilebilir ki, Arif Nihat hüzünle
nükteyi barıştıran bir sanatçıdır. Nüktede
zekâ sivrilir, hüzünde yürek burkulur.
“Çığ” şiirinde ikisi iç içe girmiş
durumdadır:
ÇIĞ
Çarpar, devirir çığ gibi... nerden gelir o?
Bilmez dur, otur... koskoca ev, sanki, bir o!
Lâkin ne olur, görmeyelim durduğunu;
Zîrâ bu asırlık yuvanın kalbidir o!
seslerinden, açılan ve harıl harıl işleyen
imaretlerden; babaların, ağabeylerin
eksilmelerinden; annelerin, ablaların,
halaların, dedelerin, ninelerin eski
sevinçlerini kaybetmesinden anlıyor; fakat
her devrin çocukları gibi, evde, sokakta,
mektepte, sınıfta çocukluğumuzu
–yaşayabildiğimiz kadar- yaşıyorduk. (...)
Hocalarımız içinde ak saçlı, ak sakallı, ak
sarıklı, nur yüzlü bir hoca vardı... (...)
Mübarek ihtiyarın bir gün sınıfa çok
düşünceli girdiğini hatırlarım... yüzünde
her zamanki tebessümü, boşuna aramıştık.
(...) Evlatlarım, dedi. Gâvur, Çanakkale
Boğazı'nı zorlıyağımış... Boğazı geçip
İstanbul'a gireceğimiş... ne yapsak da engel
olsak? Gelin, bu ders bunu konuşalım! Ders
boyunca, Boğaz'ı tıkamak, düşmanı
durdurmak için taş mı yağdırmadık,
vaktiyle Haliç'e gerilmiş olana benzer
zincirler mi germedik; iki kıyıya muazzam
mıknatıslar mı yerleştirmedik! (...) Evet...
tarihler ve tarihçiler bilmez ki yazsın... onu
biz biliriz.” (“Harb Meclisi”, Aramak ve
Söyleyememek, Nesirler:2, s.10-11)
sözlerinden de anlaşıldığı gibi, daha
ilkokuldayken, ülke meseleleriyle karşı
karşıya kaldı.
Özellikle Millî Mücadele yılları onu
çok etkilemiştir. Daha on yedi yaşındayken
yazdığı ve Osman Gazi'yi konuşturduğu
“Osman Gazi'nin Feryâdı I” adlı şiirinden
aldığımız şu dörtlük, genç şairin olup
bitenlerden nasıl etkilendiğini göstermeye
yeter:
Nihayet işittim dilber İzmir'in
Yabancı ellerde inlediğini;
Bu korkunç, uğursuz, kara haberin
Acısı bürüdü bir anda beni.
(Açıksöz Gazetesi, 20 Temmuz 1337/1921,
Nu:238)
1933 yılında tanıştığı tasavvuf, Arif
Nihat'ı gittikçe rahatlatmış, yukarıda da
belirttiğimiz gibi, 1941'de gerçekleşen
ikinci evliliği de aile içi huzurun tesisini
kolaylaştırmıştır. Tasavvuf, bir yandan
onun iç dünyasını düzene koyarken, bir
yandan da eserlerinin dokusunu
sağlamlaştırmış, zenginleştirmiştir.
1956'da yayımladığı Kubbe-i Hadrâ, onun
sanatında önemli bir dönüm noktası teşkil
eder. 1930'larda Ahmed Remzi Akyürek'in
açtığı yoldan Mevlevîliğe intisab eden şair,
-ailesinden gelen "ahî kültürü"nün de
etkisiyle- zaman içinde bu yolda ilerlemiş
ve tasavvufî duyuşun ruhunda uyandırdığı
yeni heyecanlar, şiirinin uslûbuna ve
muhtevasına renk katmıştır. Şairin sanat
çizgisinde tasavvufî duyuş ve düşünüş
tarzı, kısmen geleneğe dönüş, vezin ve
kafiyede hususî kullanımlar yoluyla
gerçekleştirilen yeni ses organizasyonu vb.
Arif Nihat, -baştan beri- ıztırabı
olan bir adamdı. Hayata geldiği günden
ölümüne kadar akan tarihimiz kaç savaş,
kaç deprem, kaç ihtilal gördü; aile hayatı
daha yedi günlükken alt üst oldu.
Sanatkârdı; sanatkâr ıztırapsız kalmaz.
18
özellikleriyle çok önemli bir yeri bulunan bu
eser yeteri kadar tanınmamış; belki de,
nüktelerinin ve destanî şiirlerinin yarattığı
büyük şöhret, bu eserin bilinip tanınma
şansını azaltmıştır.
Tasavvuf ile Türkçü-Turancı duyuş
tarzını onun kadar kaynaştırmış olan başka
sanatçımız yoktur, dense yeridir. Onun
hayal dünyası, Kür Şad'dan Ulubatlı
Hasan'a, Hz. Ebubekir ve Hz. Ali'den
Mevlânâ'ya, Yûnus'a, Dede Korkut'tan
Köroğlu'na uzanır; Tanrıdağlarından
Abva'ya, Uhud'dan Hazar'a, Kerkük'ten
Mekke'ye kadar genişler. Yani, İslâm
coğrafyası ile geniş Türk kültür coğrafyası
birbirine eklemlenmiş durumdadır.
1928'den 1950'ye kadar edebiyat
öğretmenliği yapan Arif Nihat, 1950
seçimlerinde DP listesinden Seyhan
(Adana) milletvekili seçildi. Adana'daki dost
çevresinin ısrarları sonucu girdiği aktif
siyasetten hiç hoşlanmadı ve bir daha aday
olmadı; öğretmenliğe döndü. Sırasıyla
Adana, Malatya, Adana (tekrar), Edirne,
Eskişehir, Ankara, Kıbrıs ve Ankara'da
(tekrar) çalıştı. Bir yandan Anadolu'yu
tanıdı, bir yandan Kıbrıs'ı… Üç yüzden fazla
şiirinde ve azımsanmayacak sayıdaki nesir
yazısında, Kıbrıs'ı her yönüyle anlattı:
Tabiat güzellikleri, insanları, yerleşim
yerleri ile; acıları, direnişi, mücadelesi ile…
Kıbrıs'ta iki yıla yakın çalışan Arif
Nihat, 1961'de Ankara Gazi Lisesindeki
öğretmenliğine döndü. 1962 Şubat ayında
emekliliğini isteyerek kendini tümüyle
sanatına ve gazeteciliğe verdi. 1964-1971
arasında çok sayıda eser yayımladı.
1970'lerin başından itibaren sağlığı
iyiden iyiye bozulmaya başladı. Büyük bir
sevgiyle bağlandığı Adana'nın kurtuluşunun
yıl dönümünde, 5 Ocak 1975'te göçtü.
Ankara'da Yenimahalle Karşıyaka
Mezarlığında gömülüdür.
“Bayrak şairi”nin ilk mezarında
bayrak yoktu; çocukları Fırat ve Murat
Asya'nın gayretleriyle yenilenen kabrinin
başında –artık- ayyıldızlı bayrağımız
dalgalanmaktadır.
***
Arif Nihat, İstanbul doğumlu
olmasına rağmen “taşralı”dır. Sanatının ana
dokusunun Kastamonu ve Adana'da
örüldüğünü söylemek yanlış olmaz. O,
Tiyanşan'a kadar uzanan geniş hayal
coğrafyasına, Kastamonu'da başlayan(2)
küçük hamlelerden sonra, sanat ve edebiyat
yönünden hayli hareketli bir Anadolu şehri
olan Adana'dan uzanmıştır. Adana, Arif
Nihat'ın öğretmen olarak bulunduğu
yıllarda çok önemli dergi ve gazetelerin
yayımlandığı bir kültür merkezidir. Başta
Görüşler dergisi ile Türk Sözü gazetesi
olmak üzere değişik yayın organlarında yazı
yayımlayan ve Adana'daki kültür
çevreleriyle yakın ilişkiler kuran şair, bu
suretle, meselelere “Anadolu'dan bakma”
şansını da arttırmıştır. Anadolu'dan bakış,
onun şiirine bir yandan gerçek tabiat
sahnelerini kazandırırken bir yandan da
on a b i r “k ü l t ü r c oğr a f y a s ı ” i l e t a m
kaynaşma şansını hazırlamıştır. “Bursa”
şiirinden aldığımız aşağıdaki mısralar, bu
kaynaşmanın tipik bir örneğidir:
Artık susalım.. yolcunun,
Burda kalsın duyguları…
Yeşil'den bir çağıran var
Batıları, doğuları…
Nerdeyse başlıyor Tekbîr
Ve Tehlîl uğultuları…
Şadırvanda beni bekler
Târihimin uluları. (Köprü)
Bu şiirde olduğu gibi, Konya için,
Adana, Edirne, Kars, Malatya gibi şehirler
için yazdıklarında da aynı “yerinden bakış”
hâkimdir ve bu yerinden bakışın temelinde
"Senin tatlıdır her şeyin / Katık istemez
ekmeğin" mısralarıyla özetlediği samimi
vatan sevgisi ile görev yaptığı her yeri ve
çevresini –neredeyse- adım adım dolaşarak
yaptığı gözlemler yatar. “Afyon Kalesi” şiiri,
bu gözlem gücünü açıkça göstermektedir:
Düzlükte, gelip geçse de yol, Afyon'dan,
Ey yolcu, görünmez Afyon, istasyondan…
Şâyet vaktin olursa, tırman Kale'ye;
Bak Afyon'a gökyüzünde bir balkondan.
(Kova Burcu)
Arif Nihat'ın sanatının en belirgin
özelliklerinden biri “çeşitlilik”tir. Şekil
yönünden olsun, muhteva yönünden olsun
tek bir kalıba girmek istemeyen şair, kaliteyi
(2)Kastamonu'da öğrenci iken, hafta sonlarında Ilgaz dağlarında uzun gezilere çıktığı arkadaşı Orhan Şaik Gökyay'la yol boyunca –ki
bunlar, gün doğumundan batımına kadar süren yaya yolculuklardır- şiir üzerine yaptıkları sohbetler, büyük ihtimalle, Açıksöz
idarehanesindeki toplantılarda ve okulda yapılan müsamerelerdeki şiir ve edebiyat programlarının bir değerlendirmesi mahiyetindedir.
(1971), 18. Şiirler (Haz. Ahmet Kabaklı;
şiirlerinden seçmeler-1971), 19. Büyüyün
Kızlar Büyüyün (1976), 20. Fâtihler Ölmez
(1976), 21. Rubâiyyât-ı Ârif-VI (Yerden
Gökten-1976), 22. Ses ve Toprak (1976), 23.
Takvimler (1976),
düşürmemek kaydıyla, sürekli bir arayış
içinde olmayı tercih etmiştir. Gelenektekiyle
tıpa tıp aynı yapıda rübailer de yazdı; sadece
iki mısralık rübaiyi de denedi. Aruz veznini
de Hece veznini de başarıyla kullandı; fakat
serbest şiirin de çok başarılı örneklerini
verdi. En önemli millî konuları ve derin dinîtasavvufî konuları işledi. Günlük hayatı
bütün ayrıntılarıyla görüp oradan şiir
çıkarmayı da bildi. Edirne'den Kars'a bütün
vatan, onun “gönül coğrafyası” oldu.
...
Ne şiir söyledimse hepsi onun;
Eserim vâridât-ı Mevlânâ
Ve hayâtım hayât-ı Mevlâna. (FXXVII, Kubbe-i Hadrâ)
B-Nesir Kitapları:1.Yastığımın
Ruyası (1930), 2. Âyetler (1936), 3. Kanatlar
ve Gagalar (1945)4. Enikli Kapı/Top Sesleri
(Çekirdek:I -1964), 5. Terazi Kendini
Tartamaz (Çekirdek:II-1967), 6. Tehdit
Mektupları (1967), 7. Onlar Bu Dilden Anlar
(Çekirdek:III-1970), 8. Aramak ve
Söyleyememek (1976), 9. Ayın Aynasında
(1976), 10. Kubbeler (1976), 11. Sevgi
Mektupları (Haz. Y.B.Bakiler;2001)
diyerek, şiirinin / sanatının en önemli
dayanaklarından birini ortaya koyan şair,
...
Kurtar beni
Ellerden!
Yerin dudaklardır,
Payın var dillerden.
2.Arif nihat Asya ve Bayrak
Türklerde "bayrak kavramı", tarih
boyunca benimsediği dinî inanışlardan ve ana nitelikleri sabit kalmak suretiylezamanın icaplarına göre hep yeniden
şekillenen devlet anlayışından beslenmiştir.
Bayrak, bir çeşit hâkimiyet ilanıdır.
Var olmanın göstergesidir. Destanda "Takı
taluy takı muran / Kün tuğ bolgıl kök
kurıkan" deniliyor. Güneşi tuğ (bayrak),
sonsuz gökkubbeyi de otağ yapmak isteyen
bir bakış... Bayrağın da, otağın da en
büyüğüne sahip olma hedefi, tartışılmaz bir
hâkimiyete sahip olma arzu ve iradesinin de
doğrudan ifadesi...
Halk, bayrağı bir yandan devletin
sembolü olarak alkışlarken bir yandan da
kendi günlük hayatının tabîî bir unsuru
hâline getirmiştir. Bayramlarda evinin
penceresine / balkonuna astığı bayrak,
düğünlerin de ana figürlerinden biridir.
Anadolu'da, evin damına asılan bayrak, yeni
yapılan bir evin tamamlanışının müjdecisi
olabileceği gibi, bir düğünün, bir şehadetin
veya o evden birinin hacdan döndüğünün
habercisidir. Şehidinin tabutunu bayrağa
saran baba, yürek yangınını biraz olsun
hafifletmiş olur. Kızını bayraklı-Kur'anlı
gelin eden anne-babanın gururuna sınır
yoktur.
Kimin haddine seni hor görmek!
Ki seninle ben istesek
Yakabilirdik bu şehri;
Akardı bir alev nehri
Yollardan. (Sigara, Kökler ve Dallar)
mısralarında ise, sanatta irtifaın en önemsiz
görünen konulardan da geçerek
sağlanabileceğini gösterdi.
***
Ârif Nihat Asya'nın 34 adet kitabı
basılmıştır. Bunların 23 adedi şiir, 11 adedi
de nesir ve mensur şiir kitabıdır. Şiir
kitaplarından beşi, nesir kitaplarından
dördü ölümünden sonra basılmıştır.
A-Şiir Kitapları: 1.Heykeltıraş
(1340/1924), 2. Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor
(1946; iç kapakta 1945), 3. Kubbe-i Hadrâ
(1956), 4. Rubâiyyât-ı Ârif-I (1956), 5.
Rubâiyyât-ı Ârif-II (Kıbrıs Rubâîleri-1964),
6. Rubâiyyât-ı Ârif-III (Nisan-1964), 7.
Kökler ve Dallar, 1964, 8.Emzikler (1964), 9.
Rubâiyyât-ı Ârif-IV (Kova Burcu-1967),
10.Duâlar ve Âminler (1967), 11. Yürek
(1968), 12. Köprü (1969), 13. Kundaklar
(1969), 14. Rubâiyyât-ı Ârif-V (Avrupa'dan
Rubâîler-1969), 15. Aynalarda Kalan (1969),
16. Divançe-i Ârif (1971), 17. Basamaklar
20
Mithat Cemal, bayrak sahibi
olmanın ölmeyi de gerektirebileceğini;
dokumasının cinsi ne olursa olsun,
bayrağın asıl renginin ve değerinin
uğruna kan dökülmesiyle tayin edildiğini
çok güzel ifade etmiştir:
Bayrakları bayrak yapan üstündeki
kandır,
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa
vatandır.
Güzel bir tesadüf sonucu kuvvetli
bir kafiye de teşkil eden bayrak ve toprak,
asıl anlamına kavuşmak bakımından da
kardeştir. Yerine göre herhangi bir giysi
yapımında da kullanılan kumaş, uğrunda
ölenlerin buhurdan gibi tüten ruhları
sayesinde bayraklaşıyor; Harput'un kuş
uçmaz kervan geçmez bir tepesi, yine
aynı şekilde vatanlaşıyor.
Bugün bayrağa bakışımız, bütün
bir mazinin muhassalası gibidir. Bunun
en kestirme delili cumhurbaşkanlığı
forsumuzdur: 16 büyük Türk
imparatorluğunun bayraklarını temsil
etmek üzere 16 adet yıldız ve ortadaki
güneşin 16 adet çıkıntısı... Semboller –son
zamanlarda, forstaki yıldızların sadece
süs olduğunu söyleyenlerin sayısı artmış
da olsa- tesadüfün değil, bir zihniyetin, bir
kabulün, bir şuurun eseridir.
***
Ârif Nihat, "Bayrak şairi" olarak
şöhret yapmıştır. Cumhuriyet dönemi
şiirleri arasında en çok okunanların
başında gelen "Bayrak" şiiri -şüphesiz- bu
şöhretin ana kaynağıdır. Yazıldığı günden
bu yana, millî bayramlarda, çeşitli
kutlama veya anma programlarında çok
okunan bu şiir, geniş kitleler tarafından
bilindiği ve kolaylıkla benimsenmiş
olduğu için, şairi de o pencereden
bakılarak değerlendirilmiştir.
Arif Nihat'ın doğrudan bayrak
tema'sını işlediği şiirleri 12 adettir.(3)
Ancak, birçok şiirinde de bayraktan bahis
vardır. Dolayısıyla, onun bayrağa
düşkünlüğü, doğrudan bayrak temini
işlediği şiirlerle sınırlı değildir. Çok
sayıdaki şiirinde bayrak "motif" olarak
kullanılmış; "bayrak-istiklâl", "bayrakvatan", "bayrak-mâzî", "bayrak-yiğitlik",
"bayrak-huzur".. bağlantıları kurularak,
bir "merkez değer" yaratılmıştır. Bayrak
etrafında geliştirilen bol ve ilgi çekici
hayaller de bu "merkezleştirme"nin
eseridir. Bu merkezleştirme, aynı
zamanda, "somutlaştırma"yı da
beraberinde getirmiştir. Somutlaştırma
ile daha çok, bayrağın günlük hayatın
tabîî bir parçası hâline gelişini
kastediyoruz.
Ölürsem taşım, yazım
Kaygı olmasın yakınlarıma.
Bir şey istemem,
Yeter ki ay doğsun mezarıma!
Taşsız olabilirim,
Yazısız kalabilirim;
Bayraksız olamam,
Bayraksız olamam!(4)
mısraları, bu somutlaştırmanın en güzel
örneğidir.
Hz.Muhammed için yazılan -ve
bayrakla ilgi kurulması pek de
beklenmeyen- "Naat" şiirindeki şu
mısraları da, bir vesile bularak sözü
bayrağa / sancağa getirmesi bakımından,
bu çerçevede değerlendirebiliriz:
Çöl gecelerinden, yanık
Türküler yapan kızlar
Sancağını saçlarıyla dokusun;
Bilâl-i Habeşî sustuysa
Ezanlarını Dâvûd okusun!
***
Şüphesiz, Arif Nihat'ın bayrakla
ilgili duygu ve düşünceleri “Bayrak”
şiirinde temerküz etmiştir. Adana'nın
kurtuluş yıldönümünde, büyük bir
törenin heyecanıyla yazılan bu şiir, daha
önce yazılmış bayrak şiirlerinin
anlattıklarından fazlasını anlatmak üzere
kaleme alınmış, özel bir şiirdir.
Adana'nın kurtuluşu ile ilgili resmî bir
törende okunmak üzere bayrakla ilgili şiir
bulmaları için görevlendirdiği
öğrencilerinin getirdiği şiirleri
beğenmediğinden bir gece sabaha kadar
çalışarak yazdığı bu şiir büyük bir
boşluğu doldurmuştur.
(3)Ay-Yıldız (Yerden Gökten, Ş.7, s.210), Bayrak (Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Ş.1, s.22), Bayrak (Fâtihler Ölmez, Ş.5, s.26), Bayrak
(Takvimler, Ş.5, s.176), Bayrak (Avrupa'dan Rubâîler, Ş.7, s.178), Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor (Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Ş.1, s.17),
Çiçek (Kıbrıs Rubâîleri, Ş.6, s.144), Fâtih'in Bayrağı (Basamaklar, Ş.2, s.230), Kartal (Fâtihler Ölmez, Ş. 5, s.52), Olamam (Kökler ve
Dallar, Ş.3, s.53), Yoldan Geçen Bayrak (Avrupa'dan Rubâîler, Ş.7, s.181), Yürek (Kıbrıs Rubâîleri, Ş.6, s.137)
(4) Olamam, Kökler ve Dallar, Ş.3, s.53
(5) Naat, Duâlar ve Âminler, Ş.2, s.62
BAYRAK
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü!
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü!
Işık ışık, dalga dalga bayrağım!
Senin destanını okudum, senin destanını
yazacağım!
Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım!
Seni selâmlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım!
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver!
Sabah olmasın, günler doğmasın, ne çıkar?
Yurda ayyıldızının ışığı yeter!
Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık.
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün
Gölgene sığındık.
Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı...
Yüksek yerlerde açan çiçeğim!
Senin altında doğdum,
Senin dibinde öleceğim.
Tarihim, şerefim, şiirim, herşeyim!
Yeryüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen
Söyle, seni oraya dikeyim.
Bir erkek için kız kardeş, iffetin
somutlaşmış hâlidir; şehit, mukaddes
değerler uğrunda hayatını vermiş, fakat
diri sayılan bir kahramandır. Bayrak,
hem bu iffeti, hem de bu mukaddes
kahramanlığı sembolize eder. Vatan
semalarını süsleyen en güzel varlıktır o:
Beyazı (ay ve yıldızı ile) gökkubbeyi,
kızılı (kırmızı geniş zemini ile) vatanı
temsil eder.
Şair, bu değerlendirmeleri
yaparak bayrağın milletimiz için ne
anlama geldiğini ortaya koymuştur. Bir
mecaz, bazan, sayfalarca yazıyla
anlatamadığınız duygularınızı,
düşüncelerinizi, kabul ve redlerinizi ifade
eder. Beyazın da kızılın da en anlamlı
görüntüsü, o iffetli kıza gelinlik ve şehide
tabut örtüsü olduğu zamanki görüntüdür.
Her ikisi de ışık ışıktır, dalga dalgadır.
Bu şiir, “bayrağın destanı”dır.
Bayrağın destanını okumuş bir şairin
destanı…
Bayrağa kem gözle bakanlar
olabilir; kuşlardan ona selam vermeden
uçan olabilir. Kem gözle bakanın mezarı
kazılmalı; selamlamadan uçan kuşun
yuvası bozulmalıdır. En anlamlı
kıskançlıktır bu.(6) Kuşlar onu
selamlamadan uçmamalı; insanlar ona
başka gözle bakmamalı!
Bayrağın dalgalandığı yerde ne
korku olur, ne keder; yeter ki gölgesinde
bize de yer versin! Sabah olmasa, güneş
doğmasa ne olur! Bayrağın ay
yıldızından şavkıyan ışık bütün yurda
yeter. Asıl tehlike, sabahın olmaması
veya güneşin doğmaması değil, bayrağın
dalgalanmamasıdır.
Bayrak
dalgalanmaya devam etmezse ufuklar
kararır.
Bizim bayrağımız, bir “çile
coğrafyası”nın bayrağıdır. Asırlar
boyunca hareket hâlinde olan bir milletin
her gittiği yerde vuruşmak zorunda
kalması, vuruşa vuruşa yerleşmesi,
yerleştiği yeri vatanlaştırması kolay
değildir. Türk tarihi, bu sürecin çetin
şartlarından doğan destanlarla (ve tabîî
trajedilerle) doludur: Savaş bizi kimi
zaman karlı dağlara götürdü, kimi zaman
dağlardan çöllere düşürdü. Karlı
dağlarda kızıllığıyla ısındık; kızgın
çöllerde gölgesine sığınıp serinledik.
(6)Fakat bu mısralardan hareketle, şairin faşizan duygular içinde olduğunu, hayvan haklarına aykırı davrandığını söyleyenler oldu. Onu
kuş düşmanı ilan ettiler. Oysa Mevlevî Arif Nihat, giysilerinden bile helallik dileyecek kadar hassas bir insandı. Onun kuş düşmanlığı
yaptığını düşünmek yerine, bayrağı herkesten ve her şeyden kıskandığını düşünmek daha doğru olurdu.
“Bayrak”la “rüzgâr”ı çoğu zaman
birlikte anan ve onları neredeyse birbirinin
vazgeçilmezi gibi gören ve bunu, ustalık
döneminin ilk şiir kitabına Bir Bayrak
Rüzgâr Bekliyor adını vererek gösteren
Arif Nihat, rüzgârı burada savaşı,
mücadeleyi ve benzeri olumsuz şartları
ifade eden bir unsur olarak kullanıyor.
“Süzülmek” ile “güvercin”, “dalgalanmak”
ile “kartal” eşleştiriliyor. İstiklâl Marşı'nda
bayrak çehresini çatıyordu. Burada da
bazan güvercin dinginliğinde, bazan
kartallar gibi sarp...
Bayrak, emrine daima hazır
olduğumuz gözdemizdir, baş tacımızdır:
Tarihimizi o özetler, şerefimizi o temsil
eder; şiirimiz / destanımızdır, bütün bir millî
varlığımızın özüdür. Onu yükseklerde
tutmak namus borcumuzdur. Onu istediği
yere dikmek ana ülkümüzdür.
Arif Nihat'ın bayrak konusundaki
duygu ve düşüncelerini lirik bir söyleyişle
ortaya koyan “Bayrak” şiiri, “Olamam”
şiiriyle birlikte okunduğu zaman, bu duygu
ve düşüncelerin hayatla olan bağlantısının
ne kadar sağlam olduğu görülecektir. Bir
yanda aşkın duyguları ifade eden
romantizm, bir yanda hayatın içinde
şekillenmiş düşünce...
Arif Nihat bu şiirde özetle şunları
söylüyor: Bir çocuk, kucaksız da olur,
oyuncaksız da; fakat bayraksız olamaz. Bir
delikanlı atsız da, pusatsız da olur; ufuk
ufuk süzülen bir gemi rüzgârsız olur,
yelkensiz olur; gelinlik genç kız telsizduvaksız olur; vatanın her evlâdı uykusuz
da olur, susuz da; mezarında ölü, taşsız,
kitabesiz de olabilir; millet konaksız,
saraysız, evsiz, yuvasız, köysüz, dostsuz
olur; her biri bir Ulubatlı Hasan olan Türk
gençleri, tıpkı Ulubatlı Hasan gibi, elsizayaksız, kolsuz-kanatsız kalabilir; fakat
hiçbiri, hiçbiri bayraksız olamaz...
Bütün bunlar, şairdeki bayrak
sevgisinin, şahsî duygu çerçevesini aştığını
ve Türk'ün temel karakterine, Türk
tarihinin derinliklerine uzandığını ifade
ediyor. Bu durum, 16-17 yaşlarındayken
Kastamonu'da yazdığı ve bayrakla vatanmillet- bağımsızlık bağlantılarını daha
çocuk yaştayken kurabildiğini gösteren
şiirleri de dâhil, bütün şiirleri için geçerlidir.
Tarih boyunca her attığımız adımda bayrak
var: Kafkaslarda, Soğanlı dağlarında ve
benzeri yalçın yerlerde donarken de,
Sînâ'da kavrulurken de...
Mehmet Akif, “Âsım” kitabında,
Çanakkale Şehitleri için olan kısmın hemen
öncesinde diyordu ki:
“-Ne fazîlet mi? Çocuklar koşuyor,
aç çıplak,
Cepheden cepheye arslanlar gibi hiç
durmayarak.
Yine vardır bir ölüm korkusu
arslanda bile;
Yüz göz olmuş bu çocuklar ölümün
şahsıyle!
Cephenin her biri bir kıt'ada, etrâfı
deniz;
Kara dersen daha dehşetli: Ne yol
var, ne de iz.
Harekâtın görüyorsun ya, Hocam,
en kolayı,
Yalnayak Kafkas'ı tutmak, baş açık
Sînâ'yı!
Yapılır zannediyorsan, bakalım, sen
de soyun..
Kıt'a kapmak, köşe kapmak değil
artık bu oyun.(7)
Arif Nihat, Kastamonu'da lise
öğrencisiyken sık sık dinleme fırsatı
bulduğu Mehmet Akif'in “Yalnayak Kafkas'ı
tutmak, baş açık Sînâ'yı!” mısraında dile
getirdiği durumu, -Allahüekber
dağlarındaki fecaati de üstüne ekleyerekhatırlamış olmalıdır.
Bayrak, nezaketi de haşmeti de
ifade eder: Barış zamanlarında bir güvercin
yumuşaklığında süzülür, savaş
zamanlarında kartallaşır. Yüksek yerlerde
açan, yani hiç ayak altına düşmeyecek olan
bir çiçektir bayrak. Onun altında doğmuş
olmanın zevkiyle yaşamak ve onun dibinde
ölmek, özgürlüğün özetidir. Bayrak,
atalarımızın bize bıraktığı kutsal mirastır.
Şair, bu mirasın bize intikalini çok sade
fakat çok da etkili bir söyleyişle şöyle
özetliyor:
Kopardılar ayı gökten,
Bir ipek dala astılar...
Yurt dediler, gölgesine
Ayaklarını bastılar.
(Onlar, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor)
(7)“Âsım”, Safahât, (Eski yazı - Tıpkıbasım: Haz. M.
Ertuğrul Düzdağ),Çağrı Yayınları, İstanbul, 2000, s.578 /
23
HEY TUNA, TUNA
Kaybolmuş kardeşlerim ve sen işte yan yana...
Gönül yangınlarını her su söndürmez, Tuna,
Derdim ne, sevincim ne, sen en iyi bilensin;
Tuna! İç ateşime serpilecek su sensin!
Sana hiç yakışmıyor durgunluk böyle, Tuna,
Somurtma, açıl artık: Ben geldim söyle Tuna!
Beni tanır kıyında her yer, her sur, her kovuk,
Yok başımda suyuna gölgesi vuran kavuk!
Kafamda bilgi ama ruhumda hep o erlik,
Gönlüm eder her sene sularında askerlik!
Nasıl kan ağlamıyor, dile gelmiyor neden,
Suyun neden taşmıyor geçerken Plevne'den?
Nasıl sessiz durursun görür de Türk'ü Tuna?
Tuna! Her çağıltısı Mohaca türkü Tuna!..
Hâlâ var güllerinde, şafağında al kanım,
Suyunda batan güneş, suya düşerken kalkanım,
Kıyında her fırtına bir eski akın sesi!..
Suya atılacağım kesilse çarkın sesi!
Hançerim dişlerimde, başım açık - yalın ayak,
Süleyman Çelebi'nin salındayım sanarak!
Batan günün sudaki yangını, kızıl-ipek,
Yeni düşmüş bir sancak, sudan çıkarmak gerek!
Son ışıklar çiziyor suda nurdan bir Sırat...
Kıyıdan bize doğru koşuyor bir sürü at;
Ne fayda! İstediğim gibi şair değilim,
Tutmalı mıydı şimdi sadece kalem elim?
Bir elimde kamçılık bir yeşil söğüt dalı,
Bu atlardan birinin sırtına atlamalı,
Bir elim yelesinde sürmeliyim Peşte'ye,
"Yol verin: Yeniçeri torunu yolda!" diye!..
Ayağının dibinde aktıkların sağ, Tuna,
Derdine yan, buhar ol, gel bozkıra yağ, Tuna!
Bulut ol göğümüzün üstünde ağla bu yaz,
Türk'ten ayrı düşenler ne yapsa avunamaz!
Bize hasret çektikçe geldikçe dara Tuna;
Döküldüğün denizde git onu ara, Tuna!
Orda seni anlıyan, arıyan Sakarya var...
Siz Türk'sünüz dünyanın sonu gelene kadar!
Hasretsin, yatağında dön, çarpın, dövün Tuna!
Türk'ü gördükçe seslen, Türklük'le övün Tuna!
YIKIK YAŞANTI
Köşe başlarında bir deli poyraz eser,
Tane tane ak-pak anılar dökülür avuçlarıma
Sonra dostlarım gelir aklıma
Her şeyi iyi, her şeyi güzel gören;
Bu köşe başlarının yalnızlığını,
Bu benim yıkık yaşantımı anlatmayan dostlarım
Kahrolurum eririm kar tanelerince.
Köşe başlarında bir deli poyraz eser,
Bir deli poyraz alır götürür umutlarımı.
Bir mavi duman olur savrulmak isterim
Yıldızlar bir bir uzaklaşırlar.
Sokak taşları yapışır ayaklarıma;
Çaresizliğimle baş başa kalırım.
Bu köşe başlarında bir deli poyraz eser.
Pencerelerden şuh kahkahalar;
Mutluluk dolu şarkılar dökülür caddelere
Ve kahredici bir tebessüm dudaklarımda
Önce sen;
Sonra sensizliğim gelir aklıma
Ağlarım…
Bu kentlerde bir deli poyraz eser,
Dudaklarımda tebessüm, gözlerimde yaş
Donar, kırılır.
Bir insan selidir, akar gider dört bir yanımdan
Dostlarıma anlatamam derdimi.
Köşe başlarında bir deli poyraz bir ben kalırım
Ve bir de buz tutmuş avuçlarımda
Kırık -dökük hatıralarım…
Behçet Kemal ÇAĞLAR
Ekrem ÇAKIRGÜLMEZ
(Çağdaş Türk Şiirinden Seçmeler 1966)
24
“
“
Boyu boylardan küle ömrüm Süleyman
Benzirsen konca güle boyuva (boyuna) hayran
Yıkıpsan babam evi ömrüm Süleyman
Yüzüme güle güle boyuva hayran
Ağam Süleyman Paşam Süleyman
Evleri köprübaşında men sana kurban
AĞAM
PAŞAM
SÜLEYMAN
Hasan AKAR
Belediye Başkanı Ahmet YENİHAN'ın
daveti üzerine Erbaa'ya giderek Karakaya
Kasabasındaki Hürmüzlü Mahallesini
ziyaret edip Kerkük'le ilgili bağlarını
araştırdık. Sadun KÖPRÜLÜ ile
münasebetlerimiz dernek olarak 2007
Nisan'ındaki Kerkük Mitingi'ne Ali Bal ve
Yusuf Uçar'la katılışımız ve şahsımın iki kez
Ankara'daki Türkmeneli Televizyonunu
ziyaretimle kuvvetlendi. O yaz Ankara'ya
gidişimde de “Kerkük Gönlümde Aşk
Yüreğimde Sızıdır” adıyla değerli dost
Osman OKTAY'ın kendi hayatını anlatan
bir romanı imzaladı.
28 Mayıs 2010'da Tokat Şairler ve
Yazarlar Derneği ile Tokat Kent
Konseyi'nce İşeri Petrol Tesislerinde
düzenlenen “Kültür Sanat Etkinlikleri”ne
Irak Türkmen Cephesi Türkiye Temsilcisi
Kerkük'ün yiğit evladı Sadun
KÖPRÜLÜ'yü ilk kez Tokat Şairler ve
Yazarlar Derneği ile Tokat Esnaf ve
Sanatkarlar Odaları Birlik Başkanlığı'nca 9
Mart 2007 tarihinde Tokat'ta 16 Haziran
Atatürk Kültür Sarayı'nda düzenlenen
“Irak'ın Geleceği ve Türkmenler” konulu
panelde tanıdım.
Dış Türklerden Sorumlu Devlet
Eski bakanı Dr. Reşat DOĞRU, Tokat
Milletvekili Orhan Ziya DİREN, Emekli
Tümgeneral Abdullah KILIÇARSLAN, Irak
Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği
Temsilcisi Sabri KERKÜKLÜ ve Global
Strateji Dergisi Başyazarı Habib
HÜRMÜZLÜ ve kendisinin de katıldığı
panel oldukça verimli, ses getiren
programlardan olmuştur.
Ertesi gün de Erbaa'nın başarılı
25
olarak davet ettik. Heyetine Kerküklü
sanatçıları da dahil etmişti. Konuşmaların,
şiirlerin yanı sıra özenle seçilmiş Kerkük
türküleri ile bütün katılımcılar mest
olmuştu.
Dört yıl sonra yine Ankara'da 5
Temmuz 2014 tarihinde Ankara Tokatlılar
Federasyonu'nun tertip ettiği iftar
yemeğinde onur konuğu oldu. (Yemek
öncesi Batıkent'teki evinde buluşup aynı
mevkide bulunan Bekir Yeğnidemir
Ağabeyi evinde ziyaret ettik) Tokat Şairler
ve Yazarlar Derneği'nden Mahmut Hasgül,
M. Necati Güneş'le birlikte aynı masada
oturup ara sıra diğer ziyaretçileri de
yanımıza alarak saatlerce sohbet ettik. Özel
yaptığımız bu sohbetlerin bir kısmını
İnşallah ilerde yayınlayacağımı ümit
ediyorum.
O günlerde Ankara Kerkük'te
cereyan eden olaylardan rahatsızdı ama
katliamlar karşısında sanki sessiz
kalıyordu. Sadun Köprülü ile uzun uzadıya
bu sessiz kalışı konuştuk. Oldukça üzgün
ve yorgundu. Televizyon kanalları Ankara
ile ters düşmemek için onun konuşmalarına
sınır getirmek istiyordu. Hiç boş durmuyor
bir avuç Türkmen yiğitle Ankara'da
mitingden mitinge koşuyor, Türkmen
davasına sahip çıkıyordu.
Yeni kurulan Türkmen Şanı
Bağımsız Medya Ve Araştırma Merkezi
Türkiye Temsilciliği görevini üstlenmişti.
Çileli bir hayatın içinden geçmiş bir insanın
Kerkük'ün dramı karşısında mücadele
etmemesi mümkün değildi. Ankara'da iken
kalem sahibi bazı Kerküklü aydınları
arayarak bizlerle irtibatını sağladı. Biz de
Kümbet Dergisi'nde Kerkük Dosyasını ele
alacaktık ancak ömrü vefa etmedi. 21
Temmuz 2014'te kaybettik. Cenazesinde
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneğini üyemiz
Bekir Yeğnidemir temsil etti.
***
Yukarıdaki türkünün bir başka
içten söylendiği gün vardı Kerkük'te.
Dönemin Başbakanı Süleyman DEMİREL
22 Ekim 1967 günü Irak'ın en büyük
Türkmen şehri Kerkük'ü ziyaret edecekti.
Bütün Kerkük halkı büyük ümit
bağladıkları Türkiye Cumhuriyeti'nin bir
büyüğünü görebilmenin heyecanı içinde
sabırsızlanıyorlardı. Gece şehirde
karşılama için büyük bir hazırlık yapılmıştı.
Ertesi gün çoğu on yaşlarında bir grup
çocuk Türkmen kıyafeti giymişler bu
türküyü gelen heyetin önünde
söylüyorlardı. Türkünün aralarında
ustalıklarla güzel mesajlarda
yerleştirilmişti.
“Ahşam arada kaldı/Ağam
Süleyman/Hançer yarada kaldı/boyuva
hayran menim vefalı yarim (Türkiye)/
Ağam Süleyman/ Bilmem harada kaldı/Men
sana kurban”
Ve devam ediyorlardı.
Kerkük'ün bu sarayı / Ağam
Süleyman/ Acep noksandı neyi/Gözüm
Süleyman
Asılmıştı bayrağı / Ömrüm
Süleyman / Hani be yıldızı, ayı/ Paşam
Süleyman.
Bu hasretin vuslata dönüştüğü anda
tüm protokol gözyaşlarına boğulmuş Türk
heyeti ile birlikte Kerkük, Süleymaniye,
Musul, Erbil, Altunköprü ağlıyordu. İşte o
an, DEMİREL teşekkür edip ayrılacaktı ki
bu atmosferi bozan ilginç bir olay yaşandı.
Koroda bulunan on yaşındaki Sadun'un
annesi Şeker Hanım kendisini tutamayıp
26
kucağındaki iki yaşındaki çocuğuyla
kalabalık arasından sıyrılarak DEMİREL'e
seslendi:
Hoş geldin Ağam! Türk Milleti
Varolsun, sağ olsun. Bugün bizim
bayramımız. Bu zavallı, kimsesiz insanlar
senin milletin. Bu insanların umudu Türk
Milletindedir.
Sonra minik yavrusunu, Sadun'un
küçük kardeşini (Ziyad) Türkeş'i uzatarak,
Al dedi, Al bu yavrum sana Türk Milletine
kurban olsun! DEMİREL, bu Kerküklü
hanımın yavrusunu millete kurban
etmesine şaşırdı, duygulandı. Henüz
kurumamış gözlerinden yeniden yaşlar
boşaldı. Cesur yüreği Türklük sevgisiyle
dolu kadına:
-Adını söyler misin bana?
-Şeker, Şeker KÖPRÜLÜ
-Olmaz öyle şey Şeker Hanım. Sen bu
yavrunu nasıl kurban edersin? Türk Milleti
büyük bir millettir. Biz sizleri çok
seviyoruz, sabırlı olun hele. Hadi
Alasmarladık!
Ama DEMİREL bu milli coşkuyla
fırtınaya dönmüş kalabalığın arasından
kolay kolay ayrılamadı. Yaşasın Türkiye!
Ağam Süleyman bozkurt ATATÜRK!
Haykırışları arasında güç bela alanı terk
edebildi.
İşte olanda bu güzel tablonun
arkasından geldi. Türk Heyetinin önünde
Kerkük Türklerini söyleyen Sadun'la
birlikte dokuz arkadaşı derhal tutuklandı.
Daha on yaşında iken İnsan Hakları, Çocuk
Hakları diye dünyayı avutan sözde medeni
ülkelerin kayıtsızlığı içinde işkencenin ne
demek olduğunu öğrendi.
Artık KÖPRÜLÜ Ailesinin üzerine
kara bulutlar çökmüştü. Kerkük'ten iş
gereği Bağdat'a göç etti. Türk Büyükelçiliği
ve Türk Kültür Merkez'inde Türkiye'den
gelen büyükleriyle tanıştı. Bağdat'ta huzur
bulamayan aile tekrar 1972 yılında
Kerkük'e döndü. Kendisini Edebiyat ve
tarih alanında yetiştiren Sadun'un ilkyazı
ve şiirleri Bağdat'ta çıkan kardeşlik Dergisi
ve Yurt Gazetesi'nde yayınlandı. 1973 yılı
ise onun için ayrı bir dönüm noktası oldu.
İlk şiir kitabi ALTINKÖPRÜ'yü çıkardı.
Lise öğrenimi için Erbil'deki
Öğretmen okuluna gitmeye çalıştı ama
muvaffak olamadı. Zihninde hep Türkiye
vardı. Büyük hasret duyduğu Türkiye'ye
kaçak yollardan arkadaşı Fatih'le birlikte
1972'de girdi. Zaho'ya geldiklerinde Türk
olduklarına kanaat getirdikleri bir ihtiyara
sordular:
-Amca Türkiye ne tarafta?
Yaşlı adam gözleri buğulandı.
Kuzeyde görünen dağları göstererek,
ağlamaklı bir sesle,
-Aha, dedi. Aha şu dağların arkası
Türkiye. O orada kaldı, biz burada. Dağlar
girdi araya, tuz basmayın yaraya!
Türkiye'de arkadaşlarıyla birlikte el
üstünde tutuldular bazı devlet büyükleriyle
görüştüler. Irak'tan getirdikleri özel
mektupları ilgili siyasi liderlerle ve
üniversite hocalarına teslim ettiler. Büyük
umut bağladıkları Türkiye'de kurtarılmış
bölgeleri, aynı merkezden yönlendirerek
insanların sağcı-solcu diye ikiye
ayırdıklarını hunharca katledişlerini
üzülerek gördüler. Yarı sevinç yarı buruk
şekilde dönüş Suriye üzerinden Bağdat ve
27
işkencelerden geçti. 25 Şubat 1980'de her
şeyi anlatan bir mektup yaz seni salıverelim
dediler. Oda Anasına mektup yazdı.
“Sadun'um geldi diye sevinme
Anne/Sadun'un da yok senin ah, Ümid'in
de/Bir onulmaz derttir bu; çare bulunmaz/
çaresizliğe alış, dert etme anne.”
Aradan yıllar geçti. 1 Ocak 1990 da
Musul'a nakledildiler. Bu arada fırsatını
bulup eline geçirdiği kalemle başta
Süleyman DEMİREL ( Bu mektupta Sadun
KÖPRÜLÜ 1967 yılındaki annesi Şeker
Hanımın kardeşini ona kurban etmek
isteyişini ve kendisinin tutuklanmasını da
hatırlamıştır. Buna bağlı olarak diğer bir
bilgide 2004 yılında DEMİREL'den randevu
alarak ancak dört dakika görüşen Sadun
KÖPRÜLÜ, kendisine bir çay bile ikram
edilmeyişini unutmamıştır.) olmak üzere
Cenevre İnsan Hakları, Birleşmiş Milletler,
Uluslar Arası Lahey Adalet Divanı, Irak Ana
Muhalefet Partileri, Kızılay, Kızılhaç,
Türkiye'deki büyük gazetelere iletilmek
üzere Musul Baduş Hapishanesi'nden
durumunu anlatan bir mektup yazdı.
Şeker Hanım tarafından sınır
kapısında babayiğit Bir Türk askerine
verilen bu mektup tüm ilgili yerlere
ulaştırıldı. Ne yazık ki çoğu yerden ses seda
çıkmadı sadece Alparslan TÜRKEŞ,
Türkiye'nin Irak Büyük elçisi Rafi el-Nasırı
ile görüşülerek Türkmen mahkumların
aileleriyle irtibat kurdu. Birleşmiş Milletler
nezdinde de gerekli girişimlerde bulundu.
17 yıl süren zindan hayatı Birleşmiş
Kerkük'e oldu.
Süleyman DEMİREL'in Irak'a
gelişinden 6 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti
Cumhurbaşkanı Fahri KORUTÜRK
Kerkük'e geldi. Kerküklüler 27 Nisan
1973'te başlarından geçen o kadar işkence
ve tutuklanmalarına rağmen yollara
dökülmede tereddüt etmediler.” Yaşasın
TÜRKİYE! Yaşasın Mustafa Kemal Paşa!
Cumhurbaşkanımız Hoş geldiniz! Kerkük
Türk'tür Türk kalacaktır. Yetiş ey
Anavatan!” nidalarıyla karşılandılar.
Yine tutuklamalar, işkenceler.
Sadun KÖPRÜLÜ bu kez altı ay hapishane
hayatı ile ucuz kurtuldu.
Üniversite için onun arzusu Türkiye
idi ama yurt dışı yasaklandığı için Bağdat
üniversitesinde Kanun Şeriat Fakültesi'nde
öğrenimine başladı. Dört yıl başarılı bir
eğitimden bütün baskılara rağmen Baas
Partisi'ne üye olmaktan sonra genç bir
avukat olarak mezun oldu. Mazlumların
hakkını savunacaktı. Ama hevesi
kursağında kaldı zira henüz 16 yaşındaki
Petrol Enstitüsü öğrencisi Ümit
tutuklanmıştı. Anası Sadun'a sarılıp yas
tuttu.
“Sadun'um geldi ya hani
Ümid'im?/Ümitsiz dünyayı ben neler
edim?/Türk olmak suç mu ki ey güzel
Allah/Ömrümü tükettim yoktur Ümidim!”
Bu acı yas böyle kalmadı akabinde
Sadun'u da bir kez daha tutukladılar.
Bağdat Emniyet Müdürlüğü'nde ağır
28
Milletler nezdinde yapılan girişim ve
mücadeleler sonunda Şubat 1996 da sona
erdi. Herkes mahallede onu bekliyordu.
Işıklar yakılmış, Her yer süslenmişti. Bir
bayram havası içinde bütün evlerden
türküler, Şarkılar hoyratlar yükseliyordu.
Hapishaneden çıkarken bir emniyet
yetkilisi onu uyarmıştı. Seni çıksan da rahat
bırakmazlar, fazla oyalanma ülkeyi terk et
demişti. Nitekim öyle oldu. Birkaç gün sonra
evine gönderilen yazıda “üniversiteyi
bitirmen dolayısıyla tayinin yapılacağından
48 saat içinde Bağdat Emniyet Müdürlüğüne
başvurman gerekli” deniliyordu. Anlaşılan
bu tür bahane ile yeniden göz altına
alınacaktı.
Anladı ki Sadun KÖPRÜLÜ bu
topraklarda kalıp rahat yüzü görmek haram.
O halde çok kısa sürede vatanını çok acı da
olsa terk etmeli idi Süratle plan yapıldı Erbil
yoluyla Kuzey Irak'ta görev yapan özel
timlerin yardımı ile Türkiye' ye geçti.
Kendisine bir müddet sonra Saddam'ın
kontrolünde olmayan Erbil Şehrinde Irak
Türkmen Cephesi paralelinde yayın yapan
Türkmenli Radyo ve Televizyonunda
program yapma ve Türkmenli Gazetesi'nde
çalışma görevi verildi. Burada bu kez de PKK
militanları peşini bırakmadılar. Bir Kaç kez
ölümden döndü.
Tüm bu sıkıntılı günler arasında
28Mart 1996 tarihinde Ayşan Hanım'la
evlendi. Tehdit ve saldırıların sürmesi
üzerine Zaho üzerinden Habur yoluyla
tekrar Türkiye'ye döndü. Devlet yetkililerin
devreye girmesi ile Birleşmiş Milletler
aracılığıyla Kendisine maaş bağlandı. Lakin
Irak gizli servisi burada da Sadun
KÖPRÜLÜ'yü rahat bırakmadı. Oturma
vizesi bir müddet uzatıldı.
Nihayetinde 21 Ekim 1997 günü ona
ve ailesine mecburi Amerika yolu göründü.
Birleşmiş Milletlerin belirlediği okullarda
İngilizce eğitimi aldı. Bu arada Amerika'nın
pek çok şehrini gezip inceleme imkanı buldu.
Vatanına hasret yedi yıldan sonra 22 Ekim
2003'te iki kişi gittikleri Amerika'dan
Gülesen, Aşan ve Sevinen adını verdikleri
kızlarıyla birlikte beş kişi döndüler.
Bu çilekeş, Türklük Sevdalısı, vatan
aşığı insan 21 Temmuz 2014 tarihinde
aramızdan ayrıldı. Cenaze töreninde Tokat
Şairler Ve Yazarlar Derneğini üyemiz Bekir
Yeğnidemir temsil etti.
Yazımızı Türk MİLLETİNE güzel bir
mesaj veren hoyratla bitirelim.
O yan kara
Bu yan ak o yan kara
Kerkük'e yan bakanın
Mezarın oy Ankara
Değerli Hocam, büyük üstat ozan Şeref
Taşlıova. Sana mektup yazıyorum, hiç
zaman almayacağın, okumayacağın bir
mektup. Unvanı ebediyettir o mektubun.
Senin kutsal ruhun haber tutacak
mektuptan, mutlaka sevinecektir. Çünkü
senin hakkında şair ne güzel demiş:
Ölüm sevinmesin koy,
Ömrünü vermiyor bada,
Vatan için yaşayıp,
Vatan için ölenler…
Evet, vatan için yaşadın, vatan için
öldün. Aslında ölmedin, insanların kalbine
göçtün, şiir, sanat sevenlerin kalbinde ebedi
mesken kurdun. Türk halkı yaşadıkça sen de
yaşayacaksan. Sen ölmezliğe yüceldin.
Daima yaşayacaksın.
Acı haber tez duyuldu,
Azerbaycan'dan yeni gelmiştim, sana
gönderilen ve editörü olduğun kitapları,
hakkında yazılan makaleleri, şiirleri sana
iletmeğe imkân bulmamıştım. Bir son bahar
günü birden acı haber yıldırım gibi çaktı
başımın üstünde. Şiir, ozan sanatımızın
ufuklarını kara bulutlar kapladı, yer-gök sana
gözyaşı döktü. Dillerde sadece bu soru
dolandı:-Neden böyle acele gittin, şair? Çok
sevdiğin hem yerlin Samet Vurgun gibi sende
mi böyle söyledin:
Bir konağım bu dünyada,
Bir gün ömrüm gider bada.
ÖLÜM
O gün, o haber beklenilmeden geldi,
acı haber dövdü kapımızı. Neden Türk
Dünyasını, şiir, sanat sevenleri, ozan
sanatının vurgunlarını böyle gözyaşına
boğdun? Neden? Azerbaycan'da senin
sanatının hayranları çoktur, biliyorsun.
Gözyaşları sel oldu onların. Zelimhan Yagup,
Âşık Ulduz Sönmez, Feride Leman, Salatın
Ahmetli. Onlar seni Azerbaycan'a davet
etmiştiler, hep geleceğim diyordun. Hala
gözleri yollarda, şimdi ise yollarda kalan o
gözlerden acı yaşları süzülmektedir. Hala
senin ebediyete yolculuğuna inanmıyorlar.
Çok sevdiğin Ozan Mikayıl Azaflı'nın,
Hüseyin Arif'in, Murat Çobanoğlu'nun
kemikleri sızladı. Dedelerinin geldiği vatan
Borçalı, Gazah, Karabağ dilinden
düşmüyordu. En büyük arzun Borçalı,
Kepenekçi, Gazaha gedmek idi. Orada
yaylaya çıkmak, buz pınarlardan içmek,
vatan toprağının nimetlerinden yemek, sonra
ise seni hasretle görmek isteyenler için saz
SEVİNMESİN
Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi,
Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü, Öğretim Üyesi
30
Bir Bahar Akşamı Hatırla Beni kitabıdır.
Âşık Şeref Taşlıova'ya hakkında yazılan bu
kitapta bu cümleler beni göklere kaldırdı,
onurdan, gururdan kalbim göğsüme
sığmadı: Âşık Şeref Taşlıova UNESCO
Yaşayan İnsan Hazinesi Onursal Bilim
Doktoru unvanına layık görülmüştür.
Dünyada az az sanatçıların ala bileceği bir
ödüldür bu. Onu da sen almışsın ve bu ise
Türk Milletinin büyük uğurudur. Bu kitap
için oğlunuz Sayın Doç. Dr. Mete
Taşlıova'ya çok çok teşekkür ederim.
Ellerine sağlık. Asıl evlat böyle olur,
atalarımız ne güzel demiş:-Ot kökü üstte
bitermiş. Kendine layık bir evlat sahibisin,
üstat. Gözün arkada kalmasın. Mete Beyle
beraber bütün evlatların senin sanat
ocağını sönmeğe koymayacak, aslında bu
ocağı daha gür yakacaklar, senin kalan
ömrün onların ömrüne calanacak, çiçek
açmayan arzuların onlarda çiçek açacak.
Azerbaycan'dan Âşık Yıldız Sönmez
seninle olan atışmasını (Azerbaycan
Türkçesinde buna Değişme derler)
kitabına koymuş, bir de bütün
atışmalardan önce senin atışmandır. Seni
ne çok seviyorlar Azerbaycan'da. Atışmada
hep Azerbaycan, Borçalı hasretini dile
getirmişsin. Yüreğimin başı yandı üstat.
Sen dedelerinin geldiği toprakları ne
yaman özlemiştin:
Garibi ozan ağlar,
Talihin yazan ağlar.
Yakasız gömlek dikip,
Mezarın kazan ağlar.
çalıp, şiir demek istiyordun. Gazah'ta Kür
nehrinin kenarında, Vagıf'in, Vidadi'nin,
Samet Vurgun'un gezdiği topraklarda
gezmek, sazı göğsüne sıkıp koşmalar
okumak istiyordun. Neden sözüne emel
etmedin? Orda seni sabırsızlıkla
bekliyordular. Bu gün Azerbaycan'da seni
bekleyenlerin dilinden senin için ağıtlar,
gözlerinden acı yaşlar dökülmektedir. Bu
gün onlar mescitlerde senin ruhun için
dualar okunur, hatıranı yâd ediyorlar.
Ayağın yalın idi,
Dikenin kalın idi,
Hiç ölmek istemiyordun, ay üstat,
Celladın zalim idi.
Araz Kürden yan gider,
Açma yaram, kan gider.
Yüz bin tabip gelse de,
Ecel gelip can gider.
Bu kala bir kaladır,
Dört bir yanı taladır.
Bir ölüm, bir ayrılık,
Her ikisi beladır.
Meşeler al meşeler,
Boynu hal hal meşeler.
Şerefi neylediniz,
Dili yok, lal meşeler?
Her sene Tarsus'a Karacaoğlan Şiir
Şölenine geliyordun. Anadolu'da Ozan
Sanatını dünyaya tanıtan, bütün âşıklara
kol-kanat geren büyük üstadımız Feyzi
Halıcı da orada olurdu. Sen Âşık Murat
Çobanoğlu ile sahneye çıkanda yer gök
lerzeye geliyordu. Size nazar dokundu,
üstadım. Önce Murat Çobanoğlu ebedi
dünyasına çekildi, ardınca sen. Tarsus'ta
yanında Murat Çobanoğlu'nu görmeyince
bu maniyi söyledim, gözlerinden yaş
süzüldü, çok duygulandın:
Karadır kaşın ördek,
Yeşildir başın ördek.
Göllere tek konmuşsun,
Nerde yoldaşın ördek?
Garip gözü vatanda,
Gelip yoldan ötende.
Garibe eser eyler,
Baş yastığa yetende.
Âşık Ulduz Sönmez, Şeref Beyi
Ulduz Âşıklar Birliğine Fahri Üye kabul
etmişti, değerli üstadımız buna çok
sevinmiş, 2010 yılı 14 Ocakta Yıldız
Hanıma teşekkür mektubu göndermiş, o da
Y. Sönmez mektubu kitabına koymuştur.
Ne gizledim sizden, bu atışmada Şeref
Taşlıova'nın Ata diyarına – Ateş Yurdu
güzel Azerbaycan'a olan sevgisi, bu sevgi
karışık hasreti beni gözyaşlarına boğdu.
Atışmada hep böyle der: Hasretliktir
benim içimde size:
Karşımda iki kitap var: biri dünyalar
kadar sevdiğin ve onur duyduğun evladın
Doç. Dr. M. Mete Taşlıova'nın hazırladığı
bin sayfalık Âşık Şeref Taşlıova (Hayatı ve
Şiirleri) kitabı, biri ise editörü olduğun
Azerbaycanlı şair Âşık Ulduz Sönmez'in
31
ayında kar kıyamette Almanya'nın bir
başından o biri başına giderek Şeref
Taşlıova'nın konserinde iştirak etti, o
günden bu güne CD'den onun sesini
dinlemektedir. İran'da seferde olurken bu
acı haberi duyan Regina Höfer beni aradı,
başsağlığı diledi ve ailesine de başsağlığı
vermeği benden rica etti. Evet, dünya Şeref
Taşlıova için gözyaşı döküyor, o büyük
başarısı ile insanların kalbine yol açtı ve
dünya durdukça o insanların kalbinde
ebedi yaşayacaktır.
Zaman beni bu yere konak gönderdi,
Gidiyorum yamandır ayrılık derdi.
Deme, Samet Vurgun geldi giderdi,
Unutmaz bu oba, bu mahal beni!
Ben de diyorum:
Deme Şeref Taşlıova geldi, giderdi,
Unutmaz bu oba, bu mahal onu!
Ata diyarımdan aralı benim,
İçimde hasretlik sıralı benim.
Aslım, neslim, ceddim oralı benim,
Arzuhâlim bir kâğıda yaz gönder.
Şeref Bey Bakı, Gence, Şirvan,
Şeki'yi özlemiş, der ki, oraya gidenlerin
yarası iyileşirmiş. Babasının Karabağ'da
gezdiğini, dilinden Şikeste süzüldüğünü
diyor, bir Deli Dağ'dan çiçek istiyor.
Üstadımız Gazah elini daha çok seviyor,
çünkü Gazah Borçalı'ya yakındır:
Salahlı kentinden Gazah elinden,
Samet Vurgun emim, onun dilinden,
Borçalı'dan âşıkların telkinden,
İnci gibi ipek tele diz gönder.
Büyük ozanımız Şeref Bey Âşık
Adalet'i, onun çaldığı “Yanık Kerem'i çok
severmiş, der ki, Yanık kerem yaramı göz
göz eder.
Bu günlerde dünyanın dört tarafında
Âşık Şeref Taşlıova hayranları gözyaşı
döküyorlar, diyorlar dünya büyük bir ozanı
kayıp etti. ABD, Almanya, Fransa, İngiltere,
Rusya, Moğolistan, Orta Asya, Azerbaycan,
Gürcistan ve daha ne kadar ülke…
Almanya'dan Türkolog Regine Höfer Ocak
Türkiye'nin Devlet Sanatçısı Şeref
Taşlıova ile Azerbaycanlı ozan Yıldız
Sönmez'in Atışması
Âşık Şeref Taşlıova
Azerbaycan ülkesinin yıldızı,
Sizin elden bizim ele söz gönder.
Hasretliktir benim içimde size,
Dilden konuş, yüreğinden süz gönder.
40
Dünyaya car olsun (*) ozan dilinde,
Yurdum dönsün gülizare gönderim.
Âşık Şeref Taşlıova
Âşık Adalet'in “Yanık Kerem”i (*),
Dinledikçe göz göz eder yaramı.
“Karacı” (*) sağaltır derdi, veremi,
Üstatlardan balabanlı saz gönder.
Âşık Ulduz
Karabağ'ım, kara elbisem soyunsun,
Ellerimiz al şafağa bürünsün.
Kız gelinler al kırmızı giyinsin,
Düşman olsun parça parça gönderim.
Âşık Şeref Taşlıova
Şeref Taşlıova Azerbaycan'a,
Türkiye'den selam olsun her cana.
Hanendeler (*) meşk eylesin yan yana,
Odlar Diyarından ateş, köz gönder.
Âşık Ulduz
Meclisime ozanları sesleyim,
Sizle görüşmeğe çok hevesliyim.
Ben Âşık Ulduz'um, od nefesliyim,
Hazan ötsün, Nevbahar'a (*) gönderim.
Âşık Ulduz
Ozan sanatının hanı, sultanı,
Name yazım, düz ılgara, gönderim.
Dertten şele (*) vurup çok yorulmuşum,
Çekilmez derdimi nereye gönderim?
Âşık Şeref Taşlıova
Ata diyarımdan aralı benim,
İçimde hasretlik sıralı benim.
Aslım, neslim, ceddim oralı benim,
Arzu halim bir kâğıda yaz gönder.
Âşık Ulduz
Karabağ sağalmaz (*) dertti sinemde (*),
“Harı Bülbül” (*) yalnız kalıp çimende.
Talih yüz gönderip terse dönende,
Eğer bulsam, derde çare gönderim.
Âşık Şeref Taşlıova
Âşıklar meclisi toplanan zaman,
Saz döşüne türkü sağılan zaman.
Rüzgâr esip bulut dağılan zaman,
Telli turna gibi hoş avaz gönder.
Âşık Ulduz
Derdime çare bul, derdimi dinle,
Dertlere ortağım, ben de seninle.
Demem kam çekip benim tek inle,
Bir yer söyle, derdim ora gönderim.
Âşık Şeref Taşlıova
Bakü'den, Gence'den, Şirvan, Şeki'den (*),
Yarası sağalır oraya giden.
Bana sorsalar ki, bu derdin neden?
İsteğim var, dileğimi tez gönder.
Âşık Ulduz
Şeref kardeş, deyim sana derdimi,
Göreydim kül olup yana, derdimi.
Gönderim ben, hangi yana derdimi?
Deyin, hangi sitemkâra gönderim?
Âşık Şeref Taşlıova
Karabağ'da babam gezdiği yerden,
Dilinden Şikeste (*) süzdüğü yerden.
Gök Göl'de (*) sunalar yüzdüğü yerden,
Deli Dağ'dan çiçek, çimen, naz gönder.
Âşık Ulduz
Bizim bu diyarın bahar, yazından,
Garip turnaların hoş avazından.
Âşık Adalet'in (*) telli sazından,
Bu diyardan, o diyara gönderim.
Âşık Şeref Taşlıova
Salahlı kentinden (*), Gazah (*) elinden,
Samet Vurgun (*) emim, onun dilinden,
Borçalı'dan âşıkların telinden,
İnci gibi ipek tele diz gönder.
Âşık Ulduz
Odlar yurdu (*) Azerbaycan elinde,
Biz kalmışız kâfir fitne-filinde.
Sözlük:
Şele – her hangi bir yükü sırtta sırtta taşımak
Sağalmaz – iyileşmez
Sine – göğüs
“Harı Bülbül” – Karabağ'ın ünlü Cıdır
Ovasında biten nadir çiçek türü
Bakü, Gence, Şirvan, Şeki- Azerbaycan'da
şehir ve bölge isimleri
Şikeste –çok eski musiki türü
Gök Göl – Gence kentinde - Kepez Dağı'nın
eteğinde bir gölün ismi
Deli Dağ – Azerbaycan'da bir dağın ismi
Âşık Adalet - Azerbaycan'ın dünyaca ünlü
saz sanatçısı
Salahlı – Gazah kentinde köy ismi
Gazah –Azerbaycan'ın Gürcistan ve
Ermenistan'la sınırında yerleşen bir şehir
Samet Vurgun – Gazah kentinde doğan
dünyaca ünlü şairin ismi
Odlar Yurdu - Azerbaycan'da toprağın
altından hep ateş çıktığı için buraya Odlar
Yurdu –Ateş Yurdu derler.
Car Olsun –her kes haberdar olsun
“Yanık Kerem” – Ozanlar tarafından ifa
edilen en güzel musiki türü (Aslı ve Kerem
destanından)
Karacı – Ozanlar tarafından ifa edilen en
güzel musiki türü
Hanendeler – türkü, şarkı okuyanlara böyle
denilir.
33
SİTEMKÂR BEYİTLER
Vefa asalet mührü, ak yüzüdür âdemin.
Sevdanın nazarında, edilmiş o son yemin.
Vefa kıraç toprağa elifçe bir dokunuş.
Bir mektup ve bir selam, bin keredir okunuş.
Sevaplar öksüz şimdi, yerde gökte günah var.
Çalınmayan kapının dudağında bin ah var.
Ne çabuk unuttun sen, içtiğin o andını?
Ey âdem silkin artık, şöyle bir tart kendini.
Vefa edep pınarı, coşkun akan ırmaktır.
Her katrenin hedefi menziline varmaktır.
Sadakatin miracı, duyguların sultanı;
Düşürürsen elinden incitirsin atanı.
Arifeden bir çift göz, pencereden bakınır.
Dertli dizden değil de, unutandan yakınır.
Gelenden korkulmuyor, korkumuz gelmeyenden.
Ok çıkmış artık yaydan, vefayı bilmeyenden.
Vefa köhne kapıya, tokmağın vurmasıdır.
Dudağın diz çökmesi, el etek durmasıdır.
O istesin zamanı dur deyince durdurur.
Azgın sular üstüne köprüleri kurdurur.
Hicrani yaraların merhemi dermanıdır.
Mevlana'dan bir buyruk, Yunus'un fermanıdır.
Su bile katresiyle, menziline akışır
Sorulmayan hatırlar umut ile bakışır.
Hicran ne büyük yıkım, bitimsiz bir yanıştır.
Vefa vuslat koynunda, hayata uyanıştır.
Mezar bile bekliyor Fatiha'ya geleni.
Onun ayak sesleri unutturur çileni.
Yokluğu gam kasavet, canı nasıl çürütür.
Bir selam ki hastayı sekeratta yürütür.
Vefa ile açılır, kapıların kilidi.
Mevlana dergâhında, tek çağrısı gel idi.
Toprak onu istiyor, toprakta yatan bile
Vefa ile devleşir, al bayrak vatan bile
Sevdanın diyetidir, o bir boyun borcudur.
Muhabbet kalesinin sarsılmayan burcudur.
Her kim ki sevdiğinin kulağını çınlatır.
Melekler birbirine varıp onu anlatır.
Gönül okşanmak ister, bir mektup yaz bir satır
Hatır sorulmak isterse, önce sormalı hatır
İbrahim ŞAŞMA
36
37
39
40
41
KANAYAN
SANDIK
Ülkü TAŞLIOVA
acep, bu urus nökerleri boşuna gelmezler.
diye içinden geçirdi.
-Ana kim bunlar ne istiyorlar
bizden.
-Kim olacak balam can, Urusun şer
nökeri Ermeni oğlu Ermeniler. Gelişleri
iyiye işaret değil. Allah sonumuzu
hayreylesin.
Ayran aşı ve bulgur pilavından
oluşan sofralarında Şöyket Ana ve kızı
Cahide hiç konuşmadan yemeklerini
yediler. Sekinin kapıya taraf olan ucunda
yükten indirip, açtığı yün yatakta, Cahide
uykuya daldı.
Kızının saçlarını okşadıktan sonra,
direkte asılı duran bezir yağı lambasını
söndürdü. Küçük pencerenin önüne
oturarak, aklından geçen bin bir
düşünceyle ay ışığı altında yere düşen kar
tanelerini seyre daldı.
Yine böyle bir kış gecesinde yola
çıkmışlardı. Çocuktu o zamanlar, hayal
meyal hatırlıyordu. Yükledikleri birkaç
parça eşya ve yanlarına yiyeceklerini alıp,
yorganlara sarılarak binmişlerdi kızaklara.
Rusların kurşuna dizdiği babasından geriye
gencecik anası ve kendisi kalmıştı.
Kalabalık olan sülaleleri yardımlaşarak
günlerce yol gelmişlerdi. Uzun
yolculuklarında başlarına çok şey gelmişti.
Çocuklardan donarak ölenler olmuştu.
Karlar arasında mezar kazacak toprağı
bulmak için saatlerce uğraştıklarını
hatırlıyordu. Bibisinin donan bacaklarını
karla ovalayarak iyileştirmeye
çalıştıklarını, sonrada ninesinin ağıtlarını
duymuştu gecenin ortasın da. Borçalı'dan
Kar yağışı altında iki çift atın çektiği
mavi kızak, akşama doğru bacası tüten evin
önüne yanaştı. Topuklarına kadar uzanan
yakası kürklü paltoları, uzun körüklü
çizmeleri, deri siyah eldivenleri ve
olduklarından daha heybetli gösteren
başlıklarıyla biri diğerinin aynısıydı sanki.
Önlerinde yürüyen neçennikle beraber dört
kişi ağır ve vakur adımlarla kızaktan
indiler. Yarıya kadar kara gömülü toprak
evin işlemeli büyük tahta kapısını,
ellerindeki at kamçısının sapıyla çaldı.
Dikkatli bakışlarla etrafı kolaçan ederken;
“Gelen giden olmamış, hiç ayak izi yok.”
dedi arkada duran.
Yavaşça açılan demir zırzanın
sesini duyunca birkaç adım geri çekildiler.
Yaşmağını ağzına çekerek, kapı
aralığından kim olduklarına baktı. Korkulu
gözlerle;
-Ne istiyorsunuz? diye hiddetle
seslendi Şöyket Ana.
- Hasan nerede?
- Sen kimsin? Hasan yok evde.
Kapıyı sertçe kapamak istedi. Uzun boylu
olan eliyle kapıyı tutarak
- Diğerleri de mi yok?
- Kimse yok. Ne istiyorsunuz bizden,
reddolun gidin kapımın önünden.
-Hasan gelince bizim askeri
kaymakamlığa mutlak uğrasın çok önemli.
Şöyket Ana, kapıyı kapatıp
zırzaladı. Sobası yanan büyük odaya geçip
sekiye oturduğunda içine bir ateş düştü.
Başındaki siyah başörtünün uçlarıyla akan
gözyaşlarını sildi. Bir şey mi öğrendiler
42
yörede herkes tanır, sever, sayarlardı. Üç
kardeş el ele verip geçimlerini celep olarak
sağlarlardı. Rusya'ya da bazen canlı hayvan
satarlardı.
Arkadaşlarıyla yola çıktıklarında,
Hasan atın sırtında önde hem iz yapıyor,
hem yol gösteriyordu. Buz tutmuş gölün
üstünde; “Ehli İslam olan işitsin bilsin/Can
sağ iken yurt vermeyiz düşmana.”
Türküsünü hep beraber söyleyerek uzun
zamanda aldıkları mesafede durmadan
yürüdüler yürüdüler.
Paşa, Yaveri ve komutanlar Hasan
ile arkadaşlarını karargâhın kapısında
karşıladığında sabah ezanı vaktiydi.
***
Dönüşlerinde neçennik ve adamları
pusu kurmuşlardı. Kalabalık olan Ermeni
çetesi aralıksız ateş ediyordu. Bir tarafı dere
olan Sivritepe'nin, siper edilecek birkaç
küçük kayadan başka yeri yoktu. Hasan ve
adamları ansızın yakalandıkları çatışmada,
ölen atların bedenlerini siper ederek bir
taraftan pusudan kurtulmaya çalışırken, bir
taraftan da Ermeni çetesine zayiat
verdiriyorlardı. Cenk meydanında Hasan,
kardeşleri ve otuz arkadaşı canlarını ortaya
koymuş savaşıyordu. Bindikleri atlardan
sağ kalanlar çatışmadan ürkerek kaçmıştı.
Karargâhta boşaltılan kızaklar ise tepenin
eteğine devrilmişti
“Allah” diye seslenen arkadaşına
dönüp baktı. Sol göğsünden sızan kan
beyazı kızıla boyuyordu. Birkaç adım
ileride de arkadaşlarından ikisinin daha
cansız bedenleri karda yatıyordu.
Beline ve göğsüne çift kat çapraz
taktığı fişekliğe göz attı. Cephanesinin
azaldığını gördü. Elleri soğuktan hareket
etmeye zorlansa da tükenmek üzere olan
mermilerini idareli kullanıyordu. Hazırlıklı
gelen Ermeniler ise yağmur gibi mermi
yağdırıyordu.
Silah seslerini duyan civar köylüler
yardıma geldiklerinde, tepede parlayan
güneş öğle vaktini gösteriyordu. Ermeni
çetesi, koşarak gelen silahlı kalabalığı
görünce yaralılarını sürükleyerek at ve
kızaklara bindirip kaçtılar.
Desteğe gelenlerin yardımıyla
toparlanıp Arpaçay'a geldiklerinde üç şehit
birkaç da yaralı vardı. Ortalık sakinleşince
kardeşi Ağadede telaşla etrafına bakınarak;
yola çıkıp Çıldır'a geldiklerinde zemheri
çıkmış gücük ayına girmişlerdi.
İrkilerek çekildi pencerenin
önünden. Yatağına yattığında, sabah
ezanını okuyan Eyüp Dayı'nın huzur veren
sedasını duydu. Tipinin ve köpeklerin
havlama sesi bazen ezan sesini bastırsa da
içine bir ferahlık çöktü. Tekrar yerinden
kalktı. Lambayı yaktı. Sobanın üstündeki
kazandan güğüme ılık su doldurdu.
Avludaki kütüğün üstüne oturup abdestini
alırken oğullarını düşündü. Hayır duaları
etti onlar için.
***
Aynı gece Hasan arkadaşlarına
seslendi;
- Atların beline hurçlar ve keçe
çullar bağlandı mı?
- Büyük çuvalları da kızaklara
yükledik, her şey hazır Bey Ağam. Yola
çıkmak için sizi beklemekteyiz.
Vatan derdi, toprak derdi Hasan'ın
içinde onulmaz yaraydı. Ne tipinin nefes
kesen esintisi, ne de solukların bile
donduğu o zor günler, vatan aşkına engel
olamıyordu. Karakışın kılıçtan keskin
soğuğunda yürekleri yanıyordu.
Yurdunda düşmanın ayak izlerini
içine sindiremeyen Hasan, devletinin
yanında ölümüne mücadele ediyordu.
Yaşadığı yöreyi korumak için oluşturduğu
milis kuvvetin başındaydı.
Ermeni çetelerinin günlerce süren
baskınları, talanları, zulümleri bezdirmişti
halkı, verdikleri gözdağları da cabasıydı.
Öz yurtlarında yâd olmuşlardı.
Boyunduruk altında yaşamayı
beceremeyen bu millet, Kafkaslar'dan yola
çıkıp gelmişti. Türk yurduna, Anadolu'ya
bir olmaya. Susmayı bilememişlerdi hiçbir
zaman, buna da sessiz kalamadılar. İçlerine
sindiremediler yapılanları.
Kışın başında sınıra yakın köyde
erkekleri ahıra doldurup, sonra da
hayvanların üzerine benzin dökerek, canlı
canlı ateşe verdiklerini öğrendiğinde
çılgına döndü. Yapılan katliamları
unutmadı Hasan.
Üç erkek, bir kız olan kardeşlerin
ortancasıydı. Babasını erken yaşlarda
kaybetmişti. Uzun boylu, buğday tenli, otuz
yaşında, ağırbaşlı, güzel bir delikanlıydı,
43
gözükmüyordu. Kar yağışının kapattığı
alçak bahçe çeperine doğru ilerledi. Anası
ve kardeşleri de arkasından yürüdü. Giriş
kapısının önünde büyük bir sandık
duruyordu. Bir sandığa baktı bir yola,
sadece atların ayak izleri ve hızla uzaklaşan
karartılar vardı.
Tahtadan rastgele yapılmış boyasız
sandığa yaklaştığında, kenarından sızıp
kara karışan kanı gördü. Ağadede başını
geri çevirip;
-Ana, Cahide, siz eve girin. dediyse
de yüreği yanan anasına sözünü
dinletemedi.
İple bağlı sandığı açtıkları anda
aldıkları nefesleri boğazlarında
düğümlenip, dehşete düştüler. Buz gibi olan
bedenleri ve benlikleri onları hareketsiz
kılmış, gözleri sandığın içinde hapsolmuştu.
Kar üstüne yansıyan ay ışığında iki kardeş
mermer heykel gibi kalakaldılar. Alnından
vurulan Hasan'ın beli ikiye kırılmış, elleri ise
çıplak bedeninde açılan cep şeklindeki
kesiklere sokulmuştu. Hasan'ın başını
ayaklarına bağlamış, sonrada üryan edip
sandığa koymuşlardı.
Gecenin bağrını parçalayan
feryatları duyan herkes Hasan'ın evine
koşmuştu. Şuurunu kaybeden Şöyket
ananın figanından yer gök inlerken,
dağlarda yankılanan ses semayı yırtıp,
gökteki ayı ağlatıyordu. Ananın, bacının
saçları karlar üstüne yayılmış, tırnaklarının
yırttığı yüzlerinden akan kanlar göğüslerine
inmişti.
***
O zaman on yaşında olan Cahide,
seksen yaşında vefat edene kadar koynunda
yatırdığı torunlarına, gözleri yaşlarla
dolarak hep bu ağıtı ninni diye söyledi;
“Hasan nerede?” diye sordu.
***
Köyün ortasındaki mezarlıkta yan
yana açılan üç mezar, namazın arkasından
şehitleriyle kavuşmayı beklerken, yaralı
yüreklerin ağıtları gökte uçan kuşları da
ağlatıyordu.
***
Kar, tipi demeden günlerce süren
aramalara rağmen, sivri tepede Hasan'ın
sadece kara kalpağını buldular.
Bir ateş düştü anasının, bacısının,
kardaşlarının yüreğine. Gözlerini yollara
dikmiş karlar arasındaki her karaltıya,
Hasan olsun diye dua ettiler. Gitmedikleri
köy, aramadıkları dere tepe kalmadı.
Ümitlerin yitirilmediği, korkuların
yüreklere gömüldüğü ve dillerin kötülük
söyleyemediği on gün geçmiş olmasına
rağmen bir iz bulunamadı Hasan'dan.
Anası “Oğul, oğul can
oğul/Yüreğimde hicran oğul/Al başımdan
karayı/Gözüm yolda koyma oğul.”
yakarışlarıyla geceyi gündüz, gündüzü gece
etti.
Yüreği yanan ananın gözünün yaşı
yüzünde iz etse de çare bulamıyordu.
Sabaha kadar, bezir yağı lambasının
kokusu, sönmüş tezek sobasının soğuk
yüzü, tipinin uğultusu, köpeklerin uluma
sesleri dinmek bilmedi. Pencerenin soğuk
camına alnını yaslayıp, gecenin
suskunluğunda oğlunun ayak seslerini
bekledi. Ay ışığındaki bir gölge, bir karaltı
hissedince kalbi göğsünden taşacak gibi
oldu.
Sekide oturduğu yerde bir an içi
geçti, uyukladı Atların homurtu ve kişneme
sesiyle kendine geldiğinde heyecanlandı.
Başına kalağasını örttü, sekiden inip
ayağına kara lastiklerini geçirdi. Eline
direkte asılı olan bezir lambasını alarak hızlı
adımlarla avluyu geçip, küçük odada yatan
oğullarının yanına koştu.
-Hele kalkın bir ses duydum ay
balam.
Ağadede, sırtına acele kara çuhasını
giyindi. Yastığının altından silahını aldı.
Şafağa yakın bu saatte Hasan gelmiş
olabilir, diye içinden geçirdi. Karanlık olan
avluyu hızlı geçip dış kapının zırzasını açtı.
Pırıl pırıldı her yer. Ay ışığının şavkı kar
üstünde mücevher gibi parlıyordu. Telaşlı
gözlerle etrafı kolaçan etti. Kimse
Karakışın karadan karaydı günü
Karlardan dam olmuş evinin önü
Kardaşımın ikiye kırıldı beli
Bir sandık getirdiler atın üstünde
Yiğit Hasan'ımın al kanı üstünde.
Bu olayı 1974 yılında kaybettiğim
rahmetli babaannem anlattı. Yaşanmış
olup, köyümüzdeki mezarlıkta üç şehidin
kabri hala mevcuttur.
(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat
Akademisi Hikâye Atölyesi 2013)
44
İstanbul Sergüzeşti
“Bu şehr-i sitanbul ki bi misl ü behâdır
Bir sengine yek pâre acem mülkü fedâdır” (Nedim)
Bahar yine gelecek güller açacak bu yaz
Kırmızı gül, ak güller İstanbul, gülden beyaz
Sen kadim burçlarınla Ulubatlı Hasan'sın
Ruhuma bürün beni gören İstanbul sansın!
Sultan Ahmet Camii şavkında düşer suya
Sedefkâr Mehmet Ağa gölgesinde serinler
Yüreğimi gezdirsin yanaklarında kupa
Birinden Asya öpsün, diğerinden Avrupa
Her sokağın altında tarih yatar pusuya
Attığım her adımda mâzînin ruhu inler
İstanbul, yedi tepe; yedi renge boyanır
Her tepenin altından bir İstanbul uyanır
Hayret ile temaşa eder seni dururum
Sirkeci'de hüzünlü bir türkü tuttururum
Her taşın bir mücevher, her taşın ayrı emek
Sende visâle erer ağlarken gülümsemek
Peygamberin müjdesi hakanların rüyâsı
Seni görmeyenlerin gönlünde büyür yası
Altı asır uzaktan görsem seni tanırım
Yüzüne gölge düşse gölgemden utanırım
Orta çağın boynuna yeni bir çağ takarsın
Galata kulesinden endamına bakarsın
İstanbul Marmara'nın akan canlı nehridir
İstanbul kâinatın en muhteşem şehridir
Bir fanusun içinde Avrasya'da safirsin
Sekiz asır beklenen o kutlu misafirsin
İstanbul allı pullu gelin gibi süslüdür
Levhası hatt-ı celi mushafı sülüslüdür
Topkapı Sarayı'nda canlanır tarih birden
Şanlı Fatih'in ruhu kalkar gelir kabirden
Göklerine dokunur uzatsam ellerimi
Boğazda Kızkulesi süsler hayâllerimi
Nedim'in kaleminde şiirsin desen desen
Ne şair sana doyar, ne de şiirlere sen
Nur-i Osmaniye'de diller susar lâl olur
Beyazıt meydanında her gün ihtilâl olur
Semâlarda akseder dervişlerin hu sesi
Martılarla öpüşür imbatların busesi
Sergüzeştine benim hayâllerimi de yaz
Türkçesi amber kokan İstanbul sütten beyaz
Kalyonlar heyecandan zincirini kıracak
Leventlerin Haliç'ten sızacak akan demi
Sıksam taşı-toprağı bin tarih fışkıracak
Her adımda İstanbul diriltecek âdemi
Ne hayâller saklıdır Haydarpaşa garında
Emirgan'ı koklarım bir meltem rüzgârında
Sensiz tarihler eksik, sensiz kâinat yarım
Seni görmeyen gözü âmâ olmuş sayarım
İstanbul buram buram erguvandır, gül kokar
Sana kabrinden meftun binlerce sultan bakar
Bahar olsun, kış olsun; ne soğuktur, ne ayaz
Karlar altında bile İstanbul kardan beyaz
Boğazlara kan sızar surlar yaralı candır
Sende can vermek bile ayrı bir heyecandır
Sensin Türk tarihinin alnındaki bahtı yâr
Haset ile bakanın yüreği sende üşür
Bir an dur ve Itrî'den “Cuma Salatı” dinle
Küçük Ayasofya'da yüzleş kendi kendinle
Fatih kaşını eğse, Nakkaş Sinan üzülür
Bulutlar hüzünlense gözlerimden süzülür
Kırmızı edâ ile boy verir sende lâle
Sarı bir tebessümle ket vurulur melâle
Seni düşünde gören bile olur bahtiyar
Gönlü gülistan gözü, İstanbul'a dönüşür
Görmese de gözlerim İstanbul'u taşırdı
Rûhum yelkovan gibi göğsünde dolaşırdı
Biliyorum, omzuna çöken manevî yüktür
Devlerin kendi gibi yükleri de büyüktür
Mehtabın gölgesine o vakur yüzünü ser
Ayasofya hüzünlü gözleriyle gülümser
New York'u, Chicago'yu sana kurban edeler
Mezarında şâd olsun diye tüm şehzâdeler
Üsküdar'ın koynunda yeşil Çamlıca'yı bul…
Masmavi gözlerinle melül bakma İstanbul!
Ebedî şaha kalkan fetih ruhlu kır atsın
Hangi muharrir nasıl tasvir edip anlatsın?
…
“İstanbul'un evsafını mümkün mi beyân hiç
Maksûd heman sadr-ı kerem-kâra senâdır.”
(Nedim)
Seyit KILIÇ
45
ANKARA'DA
MEMLEKET SEVDALISI
NİKSARLI ZANAATKÂR
BİR AİLE
TÜZEMENLER
M. Necati GÜNEŞ
Tarih 13 Haziran 1980.12 Eylül'e üç
ay var.Bir gün öncesinden üç mahalle
arkadaşıyla, rahmetli Aydın (Tüzemen) ve
İlhan (Tüzemen) üniversite sınavına
girmek üzere Ankara'ya gittik... Aydın'ın
amcası Mustafa Tüzemen amcalarda
kalacaktık. Onlar her yaz arabaları ile
ailece Niksar'a gelirlerdi. Yaşça yakın
oldukları için Salih ve Said'le Ulucan
İlkokulu'nun bahçesinde futbol, çelik
çomak, sinenbit(saklambaç) ve diğer
oyunları oynardık, bazen de bağ ve
bahçelerin kaynaştığı Karşıbağ'a ve
Ayvaz'a gider, kaleye çıkardık.
Sınavdan bir gün önce sabah
Ankara'ya iner inmez Aydın'ın
rehberliğinde Abidinpaşa Tuzluçayır
otobüsüne binip evlerine vardığımızda
kahvaltı sofrasını hazır bulmuştuk. Saliç
Yenge tüm maharetlerini göstermişti. Biraz
dinlendikten sonra Mustafa Amca, Salih'i
bizim yanımıza vermiş: “Gidin, sınav
yerleri görün öğrenin, yarın sıkıntı
çekmeyin'' demişti. Aydın'la ben Ankara
Hukukta, İlhan da Beytepe'de sınava
girecektik. O gün sınav yerlerini gördükten
sonra Gençlik Parkı'na gitmiş Ulus, Kızılay
gezmiştik. Hatta Salih bu işten çok
memnun kalmış, sayenizde bugün izin
yaptım demişti.
Ben o yıl Konya Selçuk
Üniversitesi, Eğitim Tarih bölümünü
kazandım. Konya'da okuduğum o dört yıl
boyunca okula giderken Mustafa amcalara
uğruyordum. O günü özellikle atölyede
geçiriyor ve akşam Konya'ya
geçiyordum.Atölyede Salihlerle bir şeyler
üretmek çok hoşuma gidiyordu. Mustafa
amca, otoriter bir kişilikti ve sürekli emirler
yağdırıyordu ama bunu yaparken çok ince
espriler yapıyordu. Bana Niksar'ı
anlattırıyor ve mahalle büyüklerimizi
soruyordu.
Aradan yıllar geçti, bir gün Hasan
(Akar) Bey'le konuşurken konu açılmış,
Mustafa amca'dan, onun kişiliğinden,
ustalığından bahsetmiştim. O'nu yazmak
istiyordum. O da, "Salih Bey ve
kardeşleriyle görüşelim, onların
başarısının sırrı babalarında gizli, bunu
ortaya çıkaralım" dedi.
Salih Bey'le görüştük ve 6 Temmuz
2014 Pazar günü Ankara'da iftar
yemeğinde buluşmak üzere randevulaştık.
Hasan Akar ve Mahmut Hasgül ile beraber
Kümbet ekibi olarak daha başka
görüşmeler için de randevulaşmıştık.
Seyit Tüzemen:Beş taksim dört. 1972,
Ankara doğumluyum. Tuzluçayır ilkokulunu
ve Cebeci Ortaokulu'nu bitirdim. Daha sonra
Ankara Anadolu Lisesi'nden mezun oldum.2
yıllık açık öğretimi bitirdim ama üniversite
hayalimi gerçekleştiremedim. İlkokuldan
itibaren sürekli babamızın
marangozhanesinde çalıştık. Belli bir yaşa
geldikten sonra ağabeyimin yanında işe
başladım, yaklaşık 20-25 yıl oldu. Evliyim,
oğlum Yiğitcan 19, kızım Nehir ise 6 yaşında.
Oğlum Yiğitcan üniversiteye gidiyor, kızım ise
yeni ilkokula başlayacak.
Sami Tüzemen:Beş taksim beşim.
Ankara, 1973 doğumluyum. İlkokulu ve
ortaokulu Tuzluçayır'da okudum. Evliyim,
Gizem ve Gökçe isimli iki kızım var.
MASKE FABRİKASINDA
ÇALIŞMAYA BAŞLIYOR
Evet, şimdi Mustafa amcanın
Ankara'ya gelişinden başlayalım. Mustafa
amca neden Niksar'ı terk etmiş, Ankara'ya
gelmiş?
Bu soruya Salih Bey cevap veriyor:
Babam 1926 Niksar doğumlu. Dedemizi
hatırlamıyoruz. Tenekeci Kambur Salih Usta.
Babam bana dedemin ismini koymuş.
Babamlar üç kardeştiler, Mehmet, Mustafa ve
Ahmet kardeşler. Çocukluğu Ulucan (Camii
Kebir) Mahallesinde geçiyor. Ulucan
İlkokulu'nda okuyor. Tabii Niksar'da iş
imkânları kısıtlı olduğundan gençliğinde
Kırıkkale'deki silah fabrikasında çalışmak için
geliyor.
Hayır, hayır diyor Said Bey; Babam 2.
zelzeleden sonra 1943-1944 yıllarında
Mamak'ta, şimdi Muhabere Okulunun
karşısında maske fabrikası var, oraya
çalışmaya geliyor. Askerliğe kadar orada
çalışıyor, askerliğini de orada yapıyor.
Daha sonra Niksar'da görüştüğümüz
Güngör Tüzemen ağabey bu konuda bizlere
şunları aktardı:
Mustafa ve Hacı Ahmet amcam
Niksar'da marangozluğa başladılar.1942
depreminden sonra üst katı yıkılmak istenen
Niksar Hükümet Konağı'nın çatısının
yapımında Nihat ustalarla birlikte
çalışmışlar,daha sonra Ankara'ya gittiklerini,
bir müddet sonra anneleri Emine Hanım'ı da
yanlarına almışlar. Hacı Ahmet amcam iki
arkadaşıyla 1959'da kendi imkânlarıyla
Almanya'ya gitmişler. Mustafa amcam ise
Ulucanlardaki atölyede çalışmaya devam
etmiştir.
Salih Bey, benim bildiğim kadarıyla
Cumartesi günü önce Kerkük Türkmenlerinin
sesi olan rahmetli Sadun Köprülü ile buluştuk
Hasan Bey onunla Mahmut Bey de Serpil
İİSPANOĞLU ile bir söyleşi yaptı. Cumartesi
akşamı Ankara Tokatlılar Platformu'nun iftar
yemeğine katıldık. Sevgili Cavit Özlü'nün de
katılmasıyla son söyleşi için iftar öncesi Salih
Bey ve kardeşleriyle Yenimahalle Ostim'deki
Lale Restoranda buluştuk.
TÜZEMEN KARDEŞLER
Tüzemen kardeşleri bir arada bulunca
kendilerini tanıtmalarını istedik ve ilk sözü en
büyük kardeş Salih Bey'e verdik:
Babamın beşinci, ikinci hanımından
ise birinci oğluyum. Babam rahmetlik bizi
başkasına tanıtırken işte bu beş taksim bir diye
tanıtırdı. Ankara, 1964 doğumluyum. Sekiz
kardeşiz. Baba bir anne ayrı olanlar Ahmet,
Münevver ve Yücel, bizler de Salih, Sait, Emir,
Seyit ve Sami. Bu beşkardeş beraber sıcak bir
ortamda büyüdük. 3 odalı bir evimiz vardı ve
bir odada beşkardeş beraber yatıyorduk.
Ankara Tuzluçayır semtinde oturduk. İlkokulu
Tuzluçayır İlkokulu'nda, ortaokul ve liseyi
Kurtuluş Lisesi'nde okudum. Hacettepe
Üniversitesi, fizik bölümünü bitirdim sonra iş
hayatına atıldım. Şu anda Medikal firması
sahibiyim. Plastik cerrahi ürünleri satıyorum.
Ankara'da, İstanbul'da, İzmir'de ve Adana'da
Elektron Medikal'e ait şubelerimiz var. Toplam
95 personelimiz var. Eşim Gülay Hanımla
üniversitede tanıştık. Çağatay ve Kaan isimli
iki oğlum var ve benimle çalışıyorlar. Çağatay
Mekatronik, Kaan Biyoloji okudu.
Said Tüzemen:Beş taksim iki. 1965,
Ankara doğumluyum. İlkokulu ve ortaokulu
Tuzluçayır'da okudum. Nakliyeciyim, çok
uzun yıllar babamın yanında çalıştım. Babam
vefat ettikten sonra kendi işimizde
ayaklarımızın üstünde durmaya çalışıyoruz.
Üç çocuğum var. Oğlum Ferhat evli. Büyük
kızım Seray üniversitede, maliye okuyor.
Serap ise ilkokula gidiyor. Çalışıyoruz,
ağabeyimle, kardeşlerimle hayatımıza devam
ediyoruz. Allah işimize zeval vermesin.
Babamız sayesinde bir yere geldik.
Emir Tüzemen: Beş taksim üçüm. 1969
doğumluyum. İlkokulu Ankara'da okudum,
ağabeyimin sayesinde ilkokulu bitirdikten
sonra elektronik mesleğine başladım.Uzun
yıllar o şekilde devam etti. Daha sonra
dışarıdan ortaokul hayatım oldu. Askerliğim
dolayısıyla İzmir'e yerleşip eşimle tanıştım,
evlendik. Nurhayat, Berkay ve Efe adlı üç
çocuğum var. Salih Ağabeyimin çağırmasıyla,
Elektron Medikal'e devam ediyoruz.
47
mobilyalarını, kitaplığımı, dosya dolabımı ve
çalışma masamı Mustafa Usta yapmıştı.
Mobilyaların malzemelerini Marangozlar
Sitesinde dükkânları olan Esat ve Hüseyin
Aral kardeşlerden almıştık. Esat Bey önceden
Orman İşletmesinde çalışmış, Hüseyin Bey ise
Niksar İdman Yurdu'nun meşhur
futbolcularından idi.
Mustafa Usta'nın dükkânı Saman
Pazarı'nda, evi de yanlış hatırlamıyorsam
Seyranbağları'nda idi. Daha sonradan
Tuzluçayır'da alt katı atölye, üst katı ev olan
kendi yerini yapmış ve oraya taşınmıştı.
Bizleri davet ederdi, eşimle beraber giderdik.
Kebap ocağı vardı, Tokat kebabı yapardı.
Ben yemek yapmasını bilmem ama iyi
anlarım. Ustalığına diyecek yoktu. Ankara'nın
en iyi ustalarından, hatta diyebilirim ki belki
de en iyisiydi. Birçok tanınmış simanın
mobilyasını yapmıştı.
TUZLUÇAYIR'A YERLEŞME
Said Tüzemen:Tuzluçayır'daki arsayı
1956'da almış babam, tapu 1956 tarihli idi.
Salih Tüzemen: Babam
Tuzluçayır'daki arsayı satın aldıktan sonra
oraya yavaş yavaş bir ev inşa hazırlıklarına
başlıyor. O zamanlar annemle evleniyor,
sonra evi yapacakları yerde gece gündüz
temel kazıyorlar. Annem, Münevver ablam,
Ahmet Ağabeyim ve babam beraber bayağı
bir uğraşmışlar ev yapmak için. Tabii o
zamanlar yokluk zamanları. Kazancı da evin
ihtiyaçları ve yeni yapmakta oldukları evin
masraflarına ancak yetiyor. Bu yeni yapılan
ev bitince Tuzluçayır'a, bizim de doğup
büyüdüğümüz yere taşınıyor. Alt katı
marangozhane, üst katı da ev yapıyor. Bu
yeni eve geçme işi 1960'ların başlarında
gerçekleşiyor. Ben 1964 doğumluyum ve o
evde doğmuşum. Bu arada babam mobilya
işini bırakıyor. Evin olduğu yerler bağlık geniş
alanlar. İşte semte adını veren Abidinpaşa'nın
bir köşkü var, ondan sonra Tuzluçayır var,
oralarbomboş yerler. Buradaodun satmaya,
elbise askılıkları, simitçi sehpası, tablası,
fırınlar için ekmek kasaları yapıp satmaya
başlıyor. Gelen keresteleri elden geçiriyor, bu
işlerde kullanılabilecek olanları bir tarafa
ayırıyor, işe yaramayacakları da odun olarak
satmak için sobalık şekilde parçaladıktan
sonra diğer tarafa ayırıyor. Tabii bu ara
ailecek atölyeye iniyor, annem elbise
askılıklarını boyuyor, bizde tabii küçük
olanlar dışında biraz büyüyenler
marangozhanede babamın verdiği işleri
yapıyoruz. Böylece babamla çalışma
babam Ankara'ya ilk gelişinde tabii Niksar'da
iş imkânları kısıtlı olduğu için, bu
Kırıkkale'deki silah fabrikasında çalışmaya
başlıyor diyor.
BU AY SİPARİŞ ALINMAZ
Evet, askerliğini de çalıştığı fabrikada
yapmış diyor Salih Bey. Babam marangozluk
yapmak için Ulucanlarda mobilyacılığa
başlıyor. Mobilyacılıkta da eski salon
radyoları, pikaplar var. Onlara mobilya
yapardı, kapaklı müzik büfeleri. Büfenin
kapağını açarsın pikap çıkar, iki tane de
hoparlörü olur. Eski radyolar, büfeler bunları
yapıyor. İsmet İnönü'nün damadı. Metin
Toker'de babama o mobilyalardan yaptırmış.
Babam sanatkâr, çok titiz bir insan. Böyle
işine çok titiz, beğenmediği bir işi en sonunda
parçalayıp satmayacak, vermeyecek kadar
titiz. O zamanlar babam işini siparişle alır ve
siparişler dolduğunda dükkâna şunu
yazarmış; "Bu ay sipariş alınmaz."
Seyit Bey, babam iyi bir zanaatkârdı,
her şeyden anlıyordu. Mobilyacılık ve
marangozluk haricinde de yetenekliydi.
Duvar örüyordu, sıva yapıyordu, hayat
şartları her şeyi öğretmiş yani bunu gördük.
Arkadaşları babama; Mustafa, sen ölünce
ellerin mezarının dışında kalsın. Derlerdi.
Emir Tüzemen:Babamın yaptığı
müzik büfeleri şimdi antika oldu.Mesela
benim bildiğim Seyfi Amca'ya yaptığı 30 yıl
kullanılan bir kasap tezgâhı vardı.
Sami Tüzemen:Babamızla hep aramızda
saygıdan ötürü mesafe olurdu.Bizleri sever
ama belli etmezdi,
otoriter davranırdı,
mesleki hayatında yaptığı ve yapacağı işleri
hep ve özenle yapar, aldığı ücretin hakkını
veren mahallemizde saygı duyulan ve
parmakla gösterilen bir esnaftı.
Anayasa Mahkemesi Eski Başkanı
Yekta Güngör Özden, Mustafa Tüzemen'i
anlatıyor:
Mustafa Usta'yı 1950'lı yıllarda
Ankara'ya geldiğimde tanıdım. Çalışkan,
dürüst, tokgözlü, doğru sözlü, dost canlı,
bildiğine direnen doğal bir esnaftı. Dr. Necati
Yeşilova'nın bacanağı olurdu. Benden bir kaç
yaş büyüktü. Kardeşi Hacı Ahmet benim
yaşıtımdı. Daha önceden dört evlilik yapan,
Mustafa Usta, en son Nurhayat(Salice)
Hanımla evlenmişti. Babası Salih amca
kamburdu. Tenekeci Salih Efendi derlerdi.
Kendisini tanırdım. Dükkânı orta çarşıda,
Fotoğrafçı Abdurrahman Turaçlı'nın
dükkânının iki dükkân ilerisinde idi.
Benim avukat olarak yazıhanemin
48
üç kuruş pahalı verirdi ama herkes güvenirdi.
Sıraya girerlerdi babam odun satarken. Gelip
ben odun istiyorum, 1 ton odun ver
demezlerdi. Babamın bir sıra defteri vardı.
Gelirlerdi 1,2,3,4 parasını verirler babam da
onları sıraya yazardı. Mustafa usta sen
parasını al, bize odun hazırlanınca söylersin
derlerdi. Odun satan çok, bir sürü ardiye var,
odununu alıp gelirsin ama gelip babama
sıraya girerlerdi, çünkü ona güveniyorlardı.
Öne geçmeyi isteyen olursa veya
kaynak yapan olursa parasını geri verirdi
diyor Emir Bey, başka yerden al derdi. Mesela
bir müşteri; Ya Mustafa amca odun doğru
mudur? Hani şaka olsun mahiyetinde derdi
ama o şakayı kaldırmazdı. Çünkü babam
dürüstlüğüne veya doğruluğuna asla ve asla
dil uzattırmazdı. Bir gün, baba bak dedim,
şuradaki adam sana hırsız diyor, yalan
söylüyor diyor dedim. Babam, kim soruyor?
İfadesi kullanmadı, bana kimse öyle bir şey
diyemez oğlum dedi. Babamızdan aldığımız
en büyük değer doğruluk, dürüstlük,
çalışkanlıktı. Çok zabıta kovmuştur babam,
çünkü babama eğri gelmeyeceksin geldin mi
mutlaka sana cevabını verir.
Çocukken biz babamızı çok fazla
tanımazdık, şöyle ki babamız çok ata birisiydi,
otoriter idi. Mesela çok şakacıdır ama bize
karşı değil de çocuklarına karşı değil de
dışarıya karşı çok şakacı, çok sempatik
birisiydi. Ama biz babamızı, babamın
hayatımız başlıyor. Babamın yanında işçi de
yok, tek başına çalışan bir insan.
BABAM ÇOK PRENSİPLİYDİ
Babam çok çalışkan bir insandı, bizi
de çalışkan yetiştirdi. Özellikle Said
kardeşim, o daha çok çalıştı. Yani bizim en
çalışkanımız Said'dir. Ben tabi Said'in
sayesinde okula gidebildim, okuyabildim.
Çünkü Said bizim yükümüzün çoğunu almış
oldu. Bizim oyun oynama şansımız yoktu.
Futbol oynamak istiyorduk ama futbol
oynamaya zamanımız yoktu. Böyle kaçamak
yapıyorduk, babam fark ettiğinde bizi sahada
buluyordu. Bizi sopayla kovalıyor, bizde
tekrar eve gelip atölyede iş başı yapıyorduk.
Babam çok açık bir insandı. Konu
komşu takım isteyince, takımı verirken derdi
ki aldığın gibi geri getir, bir de ne zaman
getireceksin diye sorardı. Eğer o komşu keser
aldığını varsayalım, keserin ucunu bir taşa,
bir çiviye vurup eğdiyse bir daha ona takım
vermezdi ya da dediği zamanda getirmiyorsa
bir daha o kişiye takım vermezdi. Böyle çok
prensipliydi. Doğruydu, kimseyle yalanı
,dolanı yoktu. Kendisiyle barışık bir insandı.
Özündeki sözündeki her şey birdi. Bizim
kapımıza ne borç , ne alacak için gelen oldu.
Ne bir kanuni iş, ne bir mahkemelik işi oldu.
Babam çevresindeki insanlar
tarafından sevilirdi. Çünkü dürüst bir insandı.
Mesela odun satardık. Odunu herkes
çalarken o,düzgün bir şekilde verirdi. Fiyatını
49
banyo suyunu ısıtan su kazanı olurdu. İşte o
banyo sobasında babamın köftesi ve eti de
yapılırdı. Babam böylece kahvaltısını yapar,
dükkâna inerdi. Biraz çalıştıktan sonra
yukarıya süpürge sapıyla vurur. O, az şekerli
kahve yap anlamına gelir. Annem hemen az
şekerli kahvesini yapar, götürürdü. Babam
sabah 5.30-6'dan akşam 7-8'e kadar çalışırdı.
Babam akşam eve geldiğinde onun bir
koltuğu vardır, koltuğuna oturur. Akşamleyin
yemeğini yer. Annem yemekten bir saat sonra
meyveyi getirirdi. Hani şimdi beslenme
uzmanları meyveyi yemekten bir saat sonra
filan yiyin diyorlar ya, babamda öyle yapardı.
Şimdi düşünüyorum da demek ki yaptığı bazı
şeylerde hep bilinçli hareket ediyormuş.
Annem elmayı, mandalinayı hazırlar,
babamın olmasa olmazı eğer sofrada bir
kadeh rakı almamışsa, o zaman meşhur olan
birTekel birası alırdı. Çok sigara içen birisi idi.
O zamanlar Bahar, Harmancık, Gelincik
sigaraları vardı. Dükkânda bir raf vardı 30-40
tane sigara alırdık. Ben babama sigara almaya
gittiğimde bakkal sorardı, bir şey mi oldu,
zam mı gelecek, kıtlık mı gelecek oğlum,
baban ne yapıyor bu kadar sigarayı derdi.
Babam hakikatten günde 2-3 paket içerdi. Ta
ki göğüs hastalıklarında yattığında orda
bıraktı sigarayı. Koltukta uyuklar,annemin
uyarısıyla yatardı Sabah kalkardı yine aynı
günlük çalışma temposu.
Onun dünyası işi ve eviydi. Şöyle bir
özelliği daha vardı, bu özelliği de hepimizde
var o. Evine taşıyan bir erkekti. Her şeyini
evinde yerdi, içerdi. Kendisinin ayrı bir hayatı
olmamıştır. Ne varsa ne almışsa evine getirir,
bizle beraber yerdi. Yani yeme anlamında
içme anlamında şekerimiz çuvallarla alınırdı.
Pirincimiz çuvallarla alınırdı. Bize hiçbir
zaman yokluk göstermedi. Kendi yağımızda
kavruluyorduk.
PAZAR PİKNİĞİ
Pazar günleri babamın olmazsa
olmazı pikniği vardı. Evimize o zaman, bir
kamyonet almıştık. Sabahın 5'inde bizi
kaldırır pikniğe gidiyoruz derdi. Niye erken
gidiyoruz? Yer kapmak, en güzel yere
konmak için. Değişik yerlere giderdik. Bir
gün derdi İncek tarafına gidiyoruz, diğer hafta
bir başka yere giderdik. Kebap
ocağımızı,annem bir gün önceden hazırlardı.
Kasabımız Niksarlı SeyfettinKılıç Amca vardı.
Babam telefon eder, en uygun eti, verirdi.
Annem bir gün önceden onları da hazırlardı.
Sabah erkenden annemiz uyandırırdı bizi.
Hepimiz sabah uykusundan kalkmışız işte,
rahatsızlığı ve annemin vefatı sonrası
tanımaya başladık ve arkadaş gibi olduk ve
ondan sonra da babamın yokluğu bize
inanılmaz bir şekilde acı verdi. Özellikle
paylaşımlarının çok daha fazla olmasından
dolayı Sait ağabeyimi sonra hepimizi
etkiledi.
Sami Tüzemen:Babam çok çalışkan,
dürüst, yalansız, paraya mala mülke önem
vermeyen, dostluğu seven, kazandığının en
iyisini ailesine ve çocuklarına yediren bir
çınardı.
Seyit Tüzemen:Çok namuslu bir
insandı yani aşırı da namuslu bir adamdı.Hiç
kimsenin ne karısına ne kızına kesinlikle yani
hayatımda bu kadar namuslu birisini
görmedim.
KUZUNUN SAĞ YARISINI ALIRDI
Emir Bey babasıyla ilgili anılar
anlatıyor. Babam giderdi kuzunun yarısını
alırdı. Ankara'nın Kazan ilçesi vardır, oraya
götürürdü bizi.Kuzunun hep sağ tarafını alır,
solunu almazdı. Biz daha sonradan öğrendik
bunu meğer hayvan hep sağına yattığı için
sağı yumuşak olurmuş. Babamın sabah
kahvaltıları inanılmazdır, öğlen yemekleri ise
daha fakirdir. Ama sabah kahvaltısı ve akşam
yemeği süperdir, yani etsiz hayatta olmazdı.
Sabah kahvaltısı da dâhildi buna, köftesi olur,
balı ve tereyağını da çok severdi. Biz arada
ekmeğe sana yağ sürerek yerdik, bize ben ot
çocuğu değilim derdi, sana yağ ottan yapıldığı
için. O tereyağı yerdi. Bir gün bizim köyden
sevdiği birinden şekersiz bal istiyor. Babamın
böyle bir kalemi vardı kopya kalemi. Avucuna
balı koyar, şöyle bir karıştırır, eğer boyarsa o
bal şekerlidir. Tabii bal geldi, şekerlenmiş.
Babam kontrolünü yaptı, bal renklendi.
Babam o balın yanına bir pakette çay aldı,
paketleyip geri gönderdi. Balı gönderen kişi
bir süre sonra diyor ki; balı anladım
şekerlenmiş, yanındaki o çayı niye gönderdin.
Babam da diyor ki; çayı demlersin şeker
niyetine de balı kullanırsın. Öyle de esprili bir
adamdı, bir şey yapıyorsa mutlaka mantıklı
bir açıklaması vardır. İleriyi görerek söylerdi
veya yaptırırdı, bize mutlaka yaptırırdı.
AZ ŞEKERLİ KAHVE YAP
Babamın günlük hayatından
bahsedeyim biraz diyor Salih Bey. Babam
boğazına düşkün olan bir insandı. Kuzunun
yarısı alınırdı. Babamın kasabı ayrıdır.
Annem bir kasap gibi onu ayırırdı. İşte,
annem sabah saat 5'te kalkar, kışsa soba
yakar, babamın çayını demlerdi. Eskiden
banyo sobaları vardı. Altı soba, üstünde de
50
kendimizde kalmış oluyordu.
Said Tüzemen:Çocukken
Hamamönü'nde çalıştık. Çocukluğumuz
babamızın yanında biraz sopa ile biraz işte
çalışmayla geçti gitti.
ÇALIŞ ÇALIŞ ÇALIŞ
Emir Tüzemen: Babam çok başka bir
insandı, gerçekten bambaşkaydı. Şahsım
adına söylüyorum, babamın yaptıklarının
10'da 2'sini zor yapıyorumdur. Çünkü
inanılmaz biriydi, çok doğruydu, çok
dürüsttü. Bir evlat için çok önemlidir bunlar,
evlâtlarımıza da bunu vermeye çalışıyoruz.
Ben babamı yalan söylerken, birisini
kandırırken hiç görmedim, eğri sözünü
görmedim veya hani derler ya dışarıda gözü
var mıydı babamı öyle de görmedim. Ha
babam derdi ki çalış çalış çalış, başka hiçbir
şey demezdi, çalış çalış, çalış. Yani elimiz boş
geziyorsak hemen eline al süpürgeyi şurayı
temizle derdi. Boş durmamızı hiçbir zaman
istemezdi. Biz bu çalışma şevkini babamızdan
aldık.
Çalışmaya başlama yaşına
baktığımızda çok erken başlamışızdır. Mesela
Sami beş yaşında atölyededir. Mutlaka
atölyeye gideriz ya talaş taşırız, ya odun
taşırırız. Mesela yarım tonluk odun kasası
vardı. Biz doldururduk, bizzat kendisi gelip
kontrol ederdi, doğrumu değil mi diye. Eğer
yanlışsa kazara, yani hani çocuğuz ya, çabuk
dolduralım devirelim işimiz bitsin diye onu
yaptığın an zaten bittin.
Kapıma kimseyi getirmeyin, kimse
şikâyetçi olarak kapıma gelmesin derdi.
Kazara biz çocukluktan, çocuksun kavga
ediyorsun, biz en basit misket oynarız işte
çocuğu üteriz, vay babana gideceğim
söyleyeceğim dediğinde biz hemen, al al
misketlerini al, babama gitme aman ne olur
derdik. Çünkü babama gittiği zaman onun
mutlaka dönüşü kötü olurdu.
Babam bize para kazanmanın
yollarını çok iyi öğrettirdi. Mesela biz
çocuktuk o zamanlar, gazozu bilmiyorduk.
Odun toparladığımızda, istiflediğimizde,
yüklediğimizde ödül olarak oralet
verirdi.Ama ağabeyimin de anlattığı gibi
yemek konusunda hiç sıkıntımız yoktu.
Benim bir ilkokul arkadaşım geldi bir gün, işte
okul arkadaşları filan toplandık yıllar sonra. O
arkadaşımın zihninde kalmış. Ya Emir, sana
bir şey soracağım dedi. Nedir dedim, sen o
tarihlerde 75-76'larda yani salamı nerden
buluyordun diye sordu. Yani babam çok
sinirliydi, çok kuralcıydı ama yediğimiz
kızarak yahu erkenden pikniğe mi gelinir
diyerek kalkardık. Kamyonetin önüne
babam, biz arkaya da binerdik. Konu
komşuyu çağırırdı, paylaşmayı sohbeti çok
severdi. Hatta bizim Albay Şükrü Kızılarslan
Amca vardı. Şimdi ben düşünüyorum da,
gülüyorum. Babam onu resmi kıyafetiyle
çağırırdı. Pazar günü düşünün bir albay
resmi kıyafet ile pikniğe gidiyor. Demek ki o
zaman babam onun forsunu kullanıyordu.
Çünkü onunla birlikte gittiğimiz zaman
çevremizde alaka olurdu, ne bileyim
gittiğimiz yerde bir problem varsa bunu
çözmesi açısından ya da iyi yer bulma
açısından kolaylık olurdu. Şükrü amcanın
hanımı Sevim Teyzede gelirdi. Böyle güle
oynaya giderdik.
YAMALI PANTOLON
Tabii o yıllar yokluk yılları, bugünkü
gibi değil. Yamalı pantolon ve çoraplarımız
vardı. Yamalar hasarlandığında tekrar
dikilirdi. Babamın da kazancı ancak
yetiyordu. Ancak deminde söylediğim gibi
yiyeceğimiz, içeceğimiz her şeyimiz boldu.
Biz Et Balık Kurumunda sıraya giriyorduk,
sucuk almak için sıraya giriyorduk. Yani
severdi böyle pastırmaydı, sucuktu, salamdı,
etti. Hatta şöyle bir anımız var onunla ilgili.
Babamın bir asker arkadaşı gelmişti bize.
Gelirken de demek ki canı pastırmalı yumurta
çekmiş, kendine yetecek kadar almış gelmiş.
Anneme de demiş ki; "Ya yenge demiş, sen
şunu akşam yemekte yap ta, ben de bir
yiyeyim." Akşam biz, annemin yaptığı yemeği
yiyoruz. Bir baktık ki onun önüne ayrıdan bir
tavada pastırmalı yumurta geldi. Babam o gün
o arkadaşını kovdu evden, niye böyle bir şey
yaptın diye; "İnsan sadece kendine mi alır,
fazla alsaydın da hep beraber yeseydik" diye.
BİZE ÇALIŞMAYI ÖĞRETTİ
Babamız bize iyi bir aile ortamı
yaratmıştı. Biz evimizde beşkardeş birlikte
büyüdük. Bugün beraber olmamızın
nedenlerin bir tanesi o sıcacık aile ortamında
yetişmemizdi, her şeyi paylaşıyorduk.
Acımızı, yiyeceğimizi, sevincimizi. Üç odalı
bir evimiz vardı, bir salon iki oda. Tek odada 5
kardeş beraber yatıyorduk, diğer odada
annemler yatıyordu, bir de mutfağımız vardı.
İşte evimiz ahşaptı.
Bize çalışmayı öğretti. Biz 10-13
yaşlarında iken kamyonun üzerine çıkıp odun
yıkmaya başladık. Çünkü bizim de babamıza
destek olmamız gerekiyordu. Çünkü başka
eleman getiriyor, o elemanlara para
veriyordu, biz çalıştığımızda ise o para
51
başlar Niksar'a kadar asker arkadaşı olsun,
tanıdık olsun ziyaret ederdi. Biz onun yanında
akraba ziyaretlerinin önemini anlardık. Bize
hayatta her şeyi yaşayarak öğretti. Yalan yok
bazı şeylere o zamanlar kızardık. O ise bize
gelmeden geleceği söylerdi. Şimdi anlıyoruz
doğru olduğunu. Kısacası Mustafa Tüzemen
anlatılmaz, yaşanacak adamdı.
DİBİNE KADAR NİKSARLIYDI
Yani inanılmaz diyor Emir Bey,
babam gerçekten bir Niksarlı olarak hani
derler ya dibine kadar Niksarlıydı. Biz her
sene hepimiz ailecek mutlaka Niksar'a gider,
mutlaka bütün akrabalarımızı dolaşırdık.
Babam bir de arkadaş canlısı, dost canlısı bir
insan idi. Hani bireysel değil de birlikte
yaşamayı severdi. Dolayısıyla biz babamın
eski asker arkadaşlarını bile bulduğunu
biliriz. Çok vefalı biriydi, inanılmaz vefalıydı.
Biz Tokat'a gidiyorsak Niksar'a gidiyorsak
orda hasta olan, ziyaret edilmesi gereken
asker arkadaşlarını kim varsa onları
görmeden asla ve asla Ankara'ya dönmezdi.
Mutlaka ziyaretlerine giderdik. Bunlar
babamı anlatmaya belki yetmeyecektir.
ARKADAŞLARI SAYILIDIR
Sait Bey babasının arkadaşlarını
anlatıyor. Konuştuğu arkadaşları da sayılıdır.
Sayılı kişilerle muhatap olur, muhabbet
ederdi. Onların hepsi de üst düzey insanlardı.
Anayasa Mahkemesi Eski başkanı Y. Güngör
Özden, Tuğgeneral Yaşar Selamoğlu, Albay
Şükrü Kızılarslan, Dr. Sami Bağlum, Avukat
Tevfik Kavuncu, Prof. Dr. Erol Turaçlı ilk
aklıma gelenler. Şimdi düşünüyorum da
adam bir marangoz ama sonuçta dünya
görüşü ile felsefesi ile kafaları uyuşuyordu,
zeki bir adamdı. Biz zaten babamın aslında
hayat hikâyesini bire bir kendi ağzından
dinlemedik, arkadaşlarına anlatırken
dinliyorduk. İşte aile hayatını, boşanmalarını
geçiş dönemlerini yani hep oradan
dinliyorduk bire bir bize anlatmıyordu.
Yaşar Selamoğlu ile top
oynuyorlarmış, çaput top oynuyorlarmış
çocukken. Onun bile yanlışı olduğu zaman
yüzüne söylerdi. Hiç lafını çekmezdi. Babam
şakayı sevdiği için arkadaşlarıyla çok
şakalaşırdı. Yekta Bey babamın avukatı idi.
Babası Halis Bey babamın öğretmeni imiş.
Babam çocukken çok yaramazmış, Keçeci
Mehmet amca anlatırdı. Çocukluk arkadaşı
imişler. Aynı kafadaydılar, kafaları çok
uyuşuyordu. Keçeci Mehmet amca tam
Niksar ağzıyla, Lan Mustafa der başlardı
konuşmaya. O tekerlemeyi çok söylerdi:
Niksar'a yağmur yağar, Keltepe'ye kar, Ayı
önümüzde, yemediğimiz de arkamızdaydı.
Seyit Bey sözü alıyor. Babam çok
asabi ve sinirli bir adamdı, ben çocukluğumda
sevmezdim babamı. Çünkü hep böyle sinirli
asabi yasadığı olaylardan dolayı. Biz
çocukken anlamıyorduk, niye bize baba
sevgisi aşılamıyordu. Alıp sevmezdi yani çok
katı bir insandı ama bu katılığı bize çok şey
öğretti. Şöyle öğretti, babamın gözüne girmek
için çalışmak gerekti. Sabah erkenden
kalkıyor, o gelmeden önce seveceği işleri
yapıyorduk, odun taşıyorduk, dükkânı
temizliyorduk. O zaman babam bize
istediğimizi, arzuladığımızı veriyordu. Çizgi
film izleyemiyorduk. İzlerken de hadi odun
doldurmaya, boşaltmaya böyle giderdik, ya
bir pazar günümüzde olmayacak mı derdik. O
da hep derdi zaten evlenince olur pazarınız
derdi. Şimdiki anne babalara baktığımızda
çocuğuna her şeyi veren bir ebeveyn
topluluğuyla karşı karşıyayız. Gel oğlum, git
yavrum, güzelim, aslanım babam böyle şeyler
söylemezdi. Mesafeli bir adamdı. O yönü bize
bayağı şeyler öğretti, birçok şeyler yapmamızı
sağladı. Ancak bize nasihatlerde bulunur,
eski atasözlerini devamlı söylerdi. “Ne
ekersen onu biçersin”, “Ne oldum
demeyeceksin, ne olacağım diyeceksin.”
Bunları hep ağzımıza kazımıştır. Bu tür sözler
müthiş, inanılmaz doğru şeyler.
Memur çocukları cumartesi pazar
evlerinde otururlar, biz sürekli çalışırdık ve
onları kıskanırdık. Babaları da kendileri
tatilde, bizim ise oyun oynayacak zamanımız
yoktu. Dinlenme zamanımız sadece hasta
olduğumuz zamanlardı. Hasta olduğumuzda
ateşimize bakılır, tamam bu hasta, yatabilir
denirdi.
BİZ ATATÜRKÇÜYÜZ
12 Eylül öncesi ve sonrasını biz
sıkıntılı bir bölge olan Tuzluçayır'da yaşadık.
O dönemde babamızın bize söylediği tek bir
şey vardır. Sağdan veya soldan sizi çevirir ve
sağcı mısınız solcu musunuz diye sorarlarsa,
Atatürkçü olduğunuzu söyleyin, başka bir şey
demeyin. Bu hafızamızda kalmıştır. Bizi böyle
koruyordu. Otoriter yapısından dolayı her
zaman akşamları hava kararmadan eve
geliyorduk. Ailece hep beraber yemek yemeyi
babamla gördük yani hep beraber yemek
yiyorduk. Kesinlikle prensipleri vardı ve asla
vazgeçmiyordu. Çok inatçıydı, biz
etkileyemiyorduk sadece annem
etkileyebiliyordu onu.
Sami Bey, babasının akraba
ziyaretlerini hiç aksatmadığını söylüyor. Ne
zaman Niksar'a gidecek olsak, Ankara'dan
52
ararsan Cer'de var. Cer'de bulamazsan
Eskidir'de mutlaka var derdi. Sonra da lan
oğlum Niksar'da ayı ne gezer, Niksar'da yok
hep Tokat'ta var der, bu sefer de annemi
kızdırırdı. Annem Tokat'ın Emirseyit
köyündendi.
ANNEMİZ BİZİ BİRBİRİMİZE
BAĞLAYAN HARÇ İDİ
Salih Bey: Biz şimdi birbirimize
kenetlenmiş bir aile gibiydik. Bizim birlikte
olmamızın en büyük sebebiannemdir. O,bizi
birbirimize bağlayan bir bağdı, bir harç idi.
Annemizi 1992'de kaybettik.
Emir Bey ilave ediyor, ama şunu
özellikle söylemek istiyorum, diğer eşleriyle
ilgili de hiç bir olumsuz lafını duymadık
babamızın. Hepsinden iyi söz etmiştir,
hepsinden, kesinlikle. Mesela ben Ahmet
ağabeyimin, ablamın veya Yücel ağabeyimin
ayrı annelerden olduğunu çok daha sonradan
öğrendim. Öyle bir şey de hiç hissetmedik
çünkü böyle bir ayrıcalık hiç olmadı.
ANNEMİZE GİZLİ SAKLI TURSİL
ALIYORDUK
Seyit Bey, biz küçükken annem
çalışıyordu babamın yanında. Bu çok önemli
bir şey yani. Biz annemizi çalışırken
görürdük. Annem hem yemek yapar, hem
çamaşır yıkar, hem temizlik yapar, hem de
atölye de çalışırdı. Çamaşırı kül suyuyla
yıkardı. Biz babamdan gizli annemin ufak
tefek biriktirdiği paralarla Tursil alıyorduk.
Kül suyu da her zaman orada dururdu. Babam
deterjana karşıydı. Karşılığı da şundan,
sağlıklı olmadığını söylerdi hep. Babam ta o
zaman deterjanların sağlıksız olduğunu
söylüyordu. Annemi babamızın yanında
çalışırken görüyorduk, bütün ev işlerine de
bakıyordu, çok eziyet çekiyordu. Belki de biz
bu çalışma azmini ondan almışızdır.
Salih Bey: Annem merhametli bir
insandı. AhmetAğabeyim bizim en büyümüz.
Annem, ondan bahsederken; AhmetAğabeyin
çok çekti, emeği var bu evde derdi. Evin
temelini beraber kazmışlar, ablam da
çocuklara bakmış. Ablam bizleri kucağına
alır, bir kolunda ben, bir kolunda Said. Annem
babam ve ağabeyimle inşaatta çalışırken,
ablam bize bakmış. Ben İstanbul'a ofis açmak
için gittiğimde Ahmet Ağabeyimi de görmek
istedim, çok zor durumda buldum. O soğukta
bir deponun altında bodrum katında ud
yapmaya çalışıyor. Burası soğuk, sen bu yerde
nasıl ud yapıyorsun dedim. Ne yapayım işte
üşümüyorum dedi. Nasıl üşümüyorsun
dedim. Peki, burada nasıl geçiniyorsun
dedim. Udu yapıyorum, yarısını yer sahibine
veriyorum, gerisini de kendim alıyorum dedi.
Sigorta da yok, gel benle beraber çalışalım
dedim. Bunu söyleme nedenim annemdir.
Onun bize, ağabeyinizin, ablanızın sizin
üzerinizde çok emekleri var demesidir.
Ablamın da çok emeği vardır. Ben ortaokula
giderken ablamlarda kaldım. Sabah okula
giderken elimi cebime attığımda bakardım
kicebime harçlık koymuş. Şimdi ablamın her
zaman, hep yanındayım. Şimdi eşinden ayrı,
durumu iyiydi o zamanlar.
BIÇAK BİLEYLERİM
Salih Bey, evin yıkılışını ve atölyenin
kapanışının babası üzerindeki etkilerini
anlatıyor. Bizim oralarda kentleşme
başlayınca imar geçti, apartmanlaşma
başladı. Belediye atölyeleri yavaş yavaş
kapattırmaya başladı. Babam o zamanlar ne
yapacağım ne edeceğim diye düşünüyordu.
Sonra müteahhitle anlaştık.Bizim ev yıkıldı ve
apartman yapılmaya başlandı. Bu arada
babam dedi ki, ben küçük bir dükkânda
bıçakbileyleme yaparım. Ne bileyim sağdan
soldan bir şeyler yaparız diye kendine ufak bir
dükkân açtı ama bu babam için yıkım oldu.
Bir insanın yıllarca çalıştığı, kazandığı, mutlu
olduğu, huzur duyduğu, her gün sabahleyin
erkenden gittiği, akşamleyin de büyük işler
yapmanın, günü güzel doldurmanın sevinci
ile evine giden bir insanın bunlardan mahrum
kalması çok ağır geldi. Bunu ben hissettim
ama yapacak bir şey yoktu. Babamın da
yanında çalışan insan olmadığından dolayı,
yalnız çalıştığı için başkalarına siz de gelin bir
yerde yeni bir iş yeri açalım, beraber çalışın
deme imkânı da olmadı. Şimdi annemle
babamın arasında yirmi yaş fark vardı. Biz de
hep bir endişe vardı, babamız ölürse biz
annemize nasıl bakacağız, nasıl kendimizi
geçindireceğiz. Yani biz gelecek endişesi
yaşıyorduk. Evet, babam marangoz, belli bir
düzen var ama sonuçta ne yapacağız biz.
Yatırımımız yok, başka bir şeyimiz yok ki.
Olan gözümüzün önünde dükkân, bir evimiz,
bir de arabamız var, başka da bir şeyimiz yok.
Babamın cebindeki para belli, kısacası
gelecek endişesi yaşıyorduk. Allah'ıma çok
şükür, bir şekilde benim önümü açtı. Sonra
kardeşlerimi, çevremizi topladık. Yani benim
elimde olan bir şey değil, kendiliğinden oluştu
bunlar, bir sürü şey kendiliğinden oluştu.
Hasan Bey; "Salih Bey, Cenab-ı Allah,
sizlerin dürüstlüğünüzü, namusluluğunuzu,
çalışkanlığınızı bu şekilde ödüllendirdi" diyor.
Salih Bey devam ediyor; Evet evet, buna ben
de inanıyorum. Bir yerde topladı yani, benim
hiç aklımda olmayan işlere girmek zorunda
kaldık, değişik işler yapmaya başladık. Önüm
böyle açılıyordu yani. Açıldıkça açılıyordu,
çoğu şey kendiliğinden oluyordu.
SAİD'İN HANIMI, BABAMIN HEM
KIZI HEM DE GELİNİ OLDU
Annem vefat edince babam yalnız
kaldı. Said sağ olsun, özellikle Said'in
hanımını söylemeden geçemem. Babama
bizzat hem gelinlik yaptı hem de kızı gibiydi.
Babamın her şeyi ile ilgilendi. Çünkü bizler
hepimiz koşturuyorduk, işlerimiz çoktu. Aynı
babam gibi, deli gibi iş peşinde
koşturuyorduk. Sanki babam bizi de
klonlamış gibi ben de hayata öyle başladım.
Öyle oldu yani koşturuyorum, çalışıyorum,
böyle durmuyorum.
ANNEMİN ÖLÜMÜNDEN SONRA
ÇÖKTÜ BABAM
Seyit Bey, annemin ölümü onu çok
etkilemişti diyor, bunu bire bir yaşadık.
Annemle arası çok iyiydi, annemi çok
seviyordu. Yani en son hanımıydı ama bayağı
seviyordu, bunu ben hissediyordum.
Annemin ölümü zaten babamı çok üzdü ve
asıl ondan sonra yıkıldı, çöktü babam.
Salih Bey babasının o günlerini
anlatmaya devam ediyor. Babamın bundan
sonraki hayatı hep durgun geçmeye başladı.
Babamın sosyal bir yönü olmamıştı. Çok
çalışan bir insanın bir anda boşa düşmesi
acayip yıkım oldu. Mesela baba gel bizim ofise
otur, çayını kahveni versinler, rahatına bak.
Oturdu, ama hiç mutlu olamadı. Arkadaşlarını
görmeye gidiyordu. Belli bir süre sonra
babam düştü. Dedik ki ne yapacağız biz şimdi,
hepimiz erkek çocuğuyuz. Kızı olanlara ben
hep şanslı diyorum çünkü bir insanın kız
çocuğu olması o kadar önemli ki.
SAMİ, SEN BABAMLA ARKADAŞ OL
Bizde ne yaptık, küçük birader
Sami'ye dedik ki, kardeş bizimle çalışıyorsun
ama sen artık bırak işi gücü, babamla arkadaş
ol. En son günlerini o biliyor. Babamı al
gezdir, dolaştır, yedir, içir, sen onla yaşa. İşe
gelme. Sağ olsun o da babamla zaman geçirdi,
onunla gezdi dolaştı. Son zamanlarında
bizden birisi, bir evladı onunla ilgilendi,
ortada kalmadı. Şimdi insanoğlu hatalar
yapıyor bazen. Hata değil de aslında daha iyi
bakılsın diye biz bundan önce şöyle
düşünmüştük. Bizde babamıza daha iyi
bakılsın diye dedik ki babamızı huzurevine
versek, devletin değil de özel huzurevleri var
biliyorsunuz. Babam arkadaş canlısıydı,
gelsinler, sohbet etsinler, yesinler, içsiler.
Bunun için buradaki tek düşündüğümüz şey,
arkadaşları olsun, çevresi olsun, beraber
gezsinler, bakımı iyi yapılsın dedik.
İstediğimiz zaman alırız, evimize götürürüz,
gezeriz. Sadece buydu düşüncemiz. Vallahi
götürdük ama bırakamadık, gönlümüz razı
olmadı. İşte o zaman Sami'ye görev verdik.
Sami'nin dinlenmesi için aksamları sırayla
gidip kalıyorduk. Babam konuşmaya başladı.
Artık bizimle o son dönemlerinde arkadaş
olduk, bazı şeyleri paylaşmaya başladık.
Sami Bey babasıyla geçirdiği o günleri
şöyle anlatıyor; Babamla benim en çok haşır
haşır neşir olduğum günler hastalık
zamanlarıydı. Babam annemi kaybettikten
sonra çok üzüldü. Belli bir yaşa geldiği için
yalnızlığı fazla kaldıramadı. Kentleşmeden
54
dolayı çalıştığı marangozhane yıkılınca ve
uğraşacak bir iş bulamayınca bir süre sonra
alzheimer hastalığına yakalandı. Değişik
tedaviler gördü. Bu süre zarfında yanında biri
olması gerekiyordu,
o da ben oldum.
Babam geçmişi iyi hatırlıyordu ama yeni
günü fazla hatırlamıyordu. Bazen ona
baktığımda
odunlarla güreşen, gece
yarılarına kadar çalışan Mustafa Tüzemen'i
hayat ne hale getiriyor diyor, üzülüyordum.
Allah kimseye aile yokluğu göstermesin,
yaşlılık zor, babam için daha zordu. O üzerine
konduramıyordu. Velhasıl
gezmeyi çok
severdi. İmkânlarımız olduğu için Allah'a
şükür ilgileniyorduk, kardeşlerimden Allah
razı olsun. Biz Mustafa Tüzemen'i
garip
bırakmadık. Çünkü o bize helal lokma ile
büyüttü, Allah herkese öyle baba nasip etsin.
O bize elimizdekilerle mutlu olmayı, her
şeyin kolay kazanılmadığını öğretti, adam
gibi adamdı. Son günlerinde onu Niksar'a
götürdüm, Mehmet abisinin mezarını ziyaret
etti. Çok duygulandı, yüzünden belli
oluyordu. Yeğenlerini ziyaret ettik.
Niksar'dan ayrılırken Dönekse'de durduk,
Niksar'a son bir kere baktı ve içini çekti. O anı
unutamıyorum. Ankara'ya döndük, bir ay
geçti geçmedi rahatsızlandı. Fazla yatmadı
zaten Hakkın rahmetine kavuştu. Kasım
2005'te, 80 yaşında rahmetli oldu. Allah
rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.
Mustafa Tüzemen çok badireler
atlatmış, çok sıkıntılar çekmiş, hayat onu
yıldıramamış. Güçlü adammış, beş erkek
evlâdına sahip çıkmış, onları tertemiz
yetiştirmiş, ne diyelim her babayiğidin harcı
değil. Onun bir sözü vardı, hiç unutmam; "Ben
soyadımın adamıyım" derdi.
TÜZEMEN DEMİR DOĞRAMA
ATÖLYESİ
Salih Bey'e Elektron Medikal'in
kuruluş hikâyesini soruyor ve anlatmasını
istiyoruz.
Kardeşlerin en büyükleriyim, çalışıyoruz
koşturuyoruz. Ben şimdi dedim ki babamla
annem arasında yirmi yaş fark var, ortaokulu
bırakayım gideyim sanayide bir demircinin
yanında çalışayım, sonra da Tüzemen Demir
Doğrama Atölyesi adıyla bir iş yeri açar
aileme öyle bakarım diye düşünüyorum.
İçimde öyle bir şey, Allahın verdiği
sahiplenme duygusu oluştu. Sonra sanayide
çalışmaya başlayınca baktım ki işler zor,
kolay değil. Sonra tekrar okumaya karar
verdim. Baba dedim, ben okuyacağım. Liseye
devam ettim ve bitirdim. Harp okulunu
kazandım ancak babamın, ayrıldığı eşine olan
nafaka borcundan dolayı mahkûmiyeti çıktı
ve ben Harp okuluna giremedim.
Lise yıllarında üniversite sınavlarına
hazırlanırken babam derdi ki; para
konusunda çalışın kazanın, ne istiyorsanız
onu yapın. Ben size hazır para vermeyeyim de
siz çalışın, paranızı kazanın derdi. Tornacılık
öğrenmeye başladım. Tornada keser sapları,
kuru yemiş tabakları yine ekmek tahtaları
yapmaya ve bunları satmaya başladım.
Kardeşlerim değil ama ben faal çalışıyorum,
piyasa adamı olmaya başladım. Piyasa beni
çağırıyor, içine çekiyor ve artık para
kazanıyorum. Gidiyor, bir motor karpuz
alıyor, satıyorum, kavun alıyorum
Tuzluçayır'da satıyorum. Babam kızıyor bana,
ne yapacaksın bu kadar kavunu, elinde
kalacak diyor. Ama ben alıp satıyorum,
arabanın arkasına doldurup geziyorum. Hani
filmde bağırıyor ya; domatis, domatis diye.
Ben de karpuz, kavun diye bağırıyorum.
ZULA KANTİN
Üniversiteyi, fizik bölümünü
kazandıktan sonra Beytepe'de başladım ama
alışmışım ya duramıyorum. Okulun kitap
55
kömürü koyarak başladık mısırları
közlemeye. Sonra terminalde otobüslerde beş
tarak yüz liraya satmaya başladım. "Beş tarak
yüz liraya; şu annen için, şu baban, şu deden,
şu nenen için, şu da beşikteki yavrun için beş
tarak yüz liraya." Bizim hikâye çok uzun ya,
neler yapmadım ki neler. Ondan sonra ; "Et
kes, ekmek kes, pırasa kes, lahana kes, kes
Allah'ım kes, ne kesersen kes, masa üstünü
kesme abla" diyerek işte pazarlarda bıçak
satıyorum. Babam Niksar'dan, süpürgeci
İbrahim abiden süpürge getiriyor, ben
süpürge satıyorum.
E L E K T R O N M E D İ K A L
KURULUYOR
Üniversiteyi bitirirken eşim Gülay'la
tanıştım orada. Eşim dedi ki Ya Salih bu
işportacılıkla bir yere gidemezsin, aklı
başında bir işe gir dedi. Ben de Fizik
mühendisliğini dokuz senede bitirdim. Niye,
çünkü dışarıda geziyorum. Hocalarla aramız
iyi, öğlende alış verişimiz var, benden simit
alıyorlar. Onlar beni dersler konusunda
sıkıştırdıkça diyordum ki; Hocam, askerliği
kısa dönem yapmak için üniversite
okuyorum, ben zaten fizik okumak
istemiyorum sakın ha yanlış anlamayın,
fizikle ilgili soru sorarlarsa yüzünüzü kara
çıkartmayacağım. Ben şurayı bitireyim
diyordum. 1987'de medikal işine bulaştım,
medikal tamirine girdim part time olarak.
Otomatik röntgen banyo cihazlarının
tamirine başladım. Burada biraz çalıştıktan
sonra işleri öğrendim; ihaleyi, ürün satmayı
öğrendim. Ve bir gün dedim ki kendi başıma
medikal açacağım.
E L E K T R O N M E D İ K A L
TARAFINDAN ARABANIZ YIKANMIŞTIR
Sene 1990, NumuneHastanesinin
karşısında bir telefon, bir masa, 750 lira
sermaye ile ben medikal dükkânımı açtım. O
zaman ki para 1000 marktı, bugün 1000 dolar
diyelim. Yani yaklaşık 2200 lira. Her gece
gittim doktor arabalarını yıkadım.
Akşamleyin park etmiş olan arabaları yıkıyor,
kartımı koyuyorum. Kimseyi tanımıyorum,
Elektron Medikal tarafından arabanız
yıkanmıştır diye. Belki bir hasta yakınının
arabasını, belki bir nöbetçi doktorun
arabasını. On beş yirmi gün sonra elimde
çanta ile kliniklere girdim. Ben Elektron
Medikal'den geliyorum deyince, dur bir
dakika geçen akşam benim araba yıkanmış
dedi. Evet hocam ben yıkadım dedim. Niye
yıkadın dedi. Hocam dedim, benim kalem
yok, defter yok, promosyon bir şey yok. Bizim
promosyonumuz araba yıkamak. Ben
işleri, fotokopi işleri benden soruluyor.
Üniversiteye girince insan kendini farklı
hissediyor. 2.sınıfta kendi kendime dedim ki
ya senin baban marangoz, sen beş kardeş bir
evde oturan insansın. Sen dedim kendi paranı
kendin kazan, ne yap et paranı kazan. Baktım
okulda bizim bölümümüz merkez binaya
uzak. 100 simit 100 tane ayran götürdüm her
sabah. Köşeye, koridorun köşesine koydum
şöyle ve isim yazdım: "Zula Kantin". Ben derse
giriyorum, arkadaşlar yiyor içiyor parayı
kutuya atıyor. Dersten sonra bakıyordum kaç
simit kaç ayran satılmış, o simit ve ayranla ben
tekrar para kazanmaya yani okulda da para
kazanmaya başladım.
BEŞ TARAK YÜZ LİRAYA
Okuldan çıkınca Kumrular
caddesinde saat altıdan sekize kadar park yeri
gösteriyordum. Sağ yap, sol yap, dur hop.
Park mafyası bana vermişti orayı, onlara belli
bir para veriyordum. Ondan sonra Güven
parkında mısır satıyordum, közleme mısır.
Mısırı alan ısırıyor, çiğniyor ama olmamış,
pişmemiş diyorlar. Benim teneke pişirmiyor.
Hemen koştum İzmir caddesinde mısırcılara
sordum. Mısırların dışı pişiyor, içi çiğ kalıyor,
siz mangalı nasıl yapıyorsunuz? Dediler ki
sen mangalda kömürün altına kum koydun
mu? Kum olmazsa ısıyı aşağıya kum olursa
ısıyı yukarıya verir. Tabii hemen mangalın
altını önce kumla kapladıktan sonra üzerine
56
Babamın ve böyle müşterilerin
sayesinde, bizde doğru bir esnaf olduk.Nasıl
esnaf olduk, benim param pulum yoktu.
Kişisel ilişkilerle, dürüstlükle, arkadaş
canlılığıyla ben esnaflardan mal almaya
başladım. Modern Çarşı vardı yandı ya,
oradan. İnsanlara diyordum ki; ağabey ben
satıyım, parasını getirim size diyordum.
Tamam diyorlar, sana güvendik diyorlar ve
veriyorlardı beş tane ürünü. Ben gidip
satıyordum, üç tanesini sattım iki tanesi kaldı.
Geri götürüyordum adamın dükkânına. İki
tanesi kaldı üç tanesi sattım, al parasını ikisi
de dursun yarın alırım bunu diyordum. Niye
getirdin oğlum diyordu. Ha parasını
getirmişim ha malını getirmişim diyordum.
Ertesi gün diyordu ki oğlum al bu on taneyi,
parayı hemen getirme hepsini satıp öyle getir.
Benim böyle böyle kredim arttı.
KARDEŞLERİME LOKOMOTİF
OLDUM
Artık kardeşlerimi de yanıma almaya
başladım. Said zaten kendi işini yapıyordu.
Emir İzmir'deydi, Seyit liseyi bitirmişti.
Hepsini yavaş yavaş yanıma aldım, ondan
sonra beraber başladık, kardeş kardeşe sırt
sırta verdik, onlara örnek olmaya çalıştım.
Onların önüne bir lokomotif oldum, hâlâ da
oluyorum. Hayat standardımın onlardan
farklı olmaması için uğraşıyorum. Yani ne
demek o, kıskanmasınlar. Paylaşımcı olmaya
çalışıyorum. İşin büyümesi için elimden
geleni her şeyi yaptım. İstanbul'a yer açtım,
koşturdum, oraları topladım, tabi bunlar hem
annemin hem babamın bize verdiği o güzel
şeylerle yani yaşadığımız şeyler sayesinde
oldu.
BABAM BİZİ MEMLEKET AŞIĞI
YAPTI
Firmamızda otuz kırk Niksarlı
çalışıyor. Onun dışında on on beş kişi
Tokat'tan çalışıyor, ihtiyaç olduğunda
Hacettepe fizik bölümünü bitirdim, iş
bulamadım, bu işe başladım, yardım rica
ediyorum dedim. Dediler ne demek ya, sana
yardımcı oluruz. Hani böyle bir ilişkiyle,
diyalogla bana yardım etmeye başladı
doktorlar. Salih şu var mı sende, bu var mı?
Salih şunu getir, bunu getir diyerek ben
Numune'nin karşısında 18 saat çalışarak 4
saat uyuyarak başladım çalışmaya. Sonra
baktım o zaman işi yavaş yavaş büyütüyorum.
Ama nasıl çalışıyorum. İşte o zaman babamı
düşünüyorum, iyi ki çalıştırmış bizi öyle,
çalışmaktan yılmıyorum. Babamın bize
kazandırdığı o çalışkanlık, çalışma şevki,
dürüstlük ve doğruluğun mahsulünü
toplamaya başladım.
SALİH BEY, BİR HASTA DAHA
GETİRDİM
Gece hasta geliyordu bana saat ikide
üçte. Bir ürün istiyordu. Normal fiyatı beş lira
ama ben onu gece o saatte on liraya
satabilirim ama aynı fiyata beş liraya
satıyordum. Aynı ürünü ertesi gün sabah
gidiyor başka medikalcılara soruyordu, bu
ürün kaç lira diye, bakıyordu normal fiyat beş
lira. İşte o zaman akşam diyor bu adam bizi
kazıklamamış. Ertesi gün adam yukarı çıkıyor
yanıma geliyordu. Diyordu ki; ya Salih bey,
bir hasta daha getirdim yanımda yatıyor da.
Niye biz diye sorduğumda sen bizi
kazıklamamışsın, geçen gece üçte malzeme
aldık, hastamız kötü durumdaydı, sen bize
verdin onu. Hem de gecenin o saatinde
normal fiyattan verdin, Allah razı olsun, sen
bizi kazıklamadın diyordu. Ağabey niye
kazıklayım, benim anama avradıma efendim
aileme, çoluğuma çocuğuma küfür ettirmem
ki, etse ne diyeceksin adama. Dese ki; lan
şerefsiz, dün gece geldik senin dükkânına
beni kazıklamışsın, bize 30 liraya satmışsın
hâlbuki bu 5 liraymış dese ben burada yerin
dibine girerim.
111
malımı göndermedi, benim malımı
değiştirmedi diyemez. Benim dükkânımda şu
kural vardır, çocuklara şunu demişimdir; Bir
müşteri geldi malı aldı. Beğenmedi ya da
kullanmadı, hastası vefat etti, bir şekilde
elinde kaldı. Müşteri o ürünü getirdiği zaman
hemen çayını kahvesini söyleyin, parasını
geri verin ve malzemeyi alın. Kimse benim
dükkânımdan “Allah kahretsin sizi”, “Allah
belanızı versin, bir daha gelir miyim buraya”
diyerek çıkmayacak. Diyecek ki, “Ya siz ne
kadar iyi insanlarsınız, elimizde
kullanılmayan malzeme vardı, yanlış almıştık
onu geri aldınız, ücretimi iade ettiniz.”
MÜTEVAZI YAŞIYORUZ
Benim insanlarla sorunum olmadı,
benim düşmanım yoktur. Mütevazı yaşıyoruz,
günlük harcamam on beş, yirmi liradır. Öyle
havada cıvada, bilmem şurada burada
gözümüz yok. Normal bir insan gibi yaşarız,
hepimiz babam gibiyiz. Her şeyi evimizde
yeriz, içeriz. Çolumuz çocuğumuzla gezeriz,
yeriz.
Emir Bey, çoğu firma da ağabeyimi
örnek almışlardır diyor. Örnek alan o kadar
firma vardır.
Salih Bey, sıfırdan gelen bir firma
olduklarını söylüyor. Biz dişimizle,
tırnağımızla kazıyarak geldik, bizimde
namusumuz, şerefimiz her şeyden önemli
bizim için. Biz kimsenin işinde gücünde
olmadık, büyüdük, geliştik. Bugün Niksar'da
tanınıyorsak, babamızın bize gösterdiği,
sevdirdiği o kaynaktan beslenerek böyle
yavaş yavaş bu yere çıktık. Dolayısıyla bugün
Elektron Medikal'in sahibi babamdır yani
Mustafa Tüzemen'dir ve Salih Tüzemen'dir,
burayı hazırlayanlar onlardır.
Söyleşinin sonunda bizler Kümbet
ekibi olarak Hasan Akar, Mahmut Hasgül, M.
Necati Güneş ve sevgili Cavit Özlü, günlerini
bizlere ayırarak ailelerini yalnız bırakan
Salih, Said, Emir, Seyit ve Sami Tüzemen
kardeşlere çok teşekkür ettiğimizde; "Biz
babamızı anlatmaktan hiçbir zaman
sıkılmıyoruz, çünkü babamız her yerde
devam ediyor" diyor ve eş ve çocuklarının da
böyle bir çalışmaya çok sevindiklerini
söylüyor ve selamlarını iletiyorlar.
mümkün olduğu kadar Niksar'dan Tokat'tan
insan alıyorum. Bu ne demek, bu şu demek,
babamın Niksarlı olması memleket aşığı
olması bizi de böyle memleket aşığı yaptı. Biz
de Numunenin karşısında çalıştığımız
dönemlerde insanlar geldiğinde bizden borç
alıyordu, hastası oluyordu bunların, bir
iletişim merkezi gibiydik biz. O zamanlar tabii
her yerde hastane çok değildi, herkes
Ankara'ya ya da İstanbul'a geliyordu. Şimdi
çok şükür diyorum ya babamızın annemizin
çok emeği var.
ÇAMAŞIR MAKİNESİ
Biz annemizi refah içinde yaşatmak
istiyorduk, o her şeyin en iyisine layıktı. O
zamanlar biz para kazanmaya çalışıyorduk.
Bir çamaşır makinesi nedir ya, biz ona
çamaşır makinesinin en kralını alırdık, onları
yaşatmak istiyorduk yani ama kadıncağız,
annemiz erken ayrıldı aramızdan. Şimdi
annemizin babamızın kıymetini çocuk sahibi
olunca daha iyi anlıyoruz. Düşünüyorum beş
tane çocuğun çamaşırı, bizde 2 çocuk var,
çamaşıra bakıyorum dünyanın çamaşırı, beş
tane çocuk ve elde yıkıyorsun, külde
yıkıyorsun. Kül suyu kullanıyormuş annem,
kül suyunu da sonradan internetten
öğrendim, çamaşırı en iyi beyazlatan ve
yumuşatan şey de kül suyuymuş. Yani
annenin kıymetini de, babanın kıymetini de
insanlar daha sonradan anlıyor. İşin özü şu,
insan ailesinden ne alırsa ne görürse onu
yansıtıyor ilerde. Şu anda bizim esnaf olarak
kimseye borcumuz yok, kredimiz yüksek,
esnaf olarak güveniliriz, müşterilerimiz
arasında sevilip sayılıyoruz. 21 sene biz aynı
medikal sektöründe insanlarla çalışıyoruz,
hiç birisi bizi kıskanmaz, hiç birisi ile kötü
değiliz, kardeşlerimde aynı şekilde, hepimiz
aynı zihniyetteyiz. Müşterilerimizi, işimizi
çok seviyoruz. İnsanları çok seviyoruz,
vicdanlı insanlarız. Nerden geldiğimizi çok iyi
biliyoruz ve bu her zaman gözümüzün
önünde, havalanmıyoruz.
PLASTİK CERRAHİ ALANINDA
TÜRKİYE'NİN BİR NUMARALI DEVİYİZ
Salih: Bugünkü durumuza
baktığımızda şu anda plastik cerrahi
alanında, Türkiye'nin bir numaralı deviyiz.
Türkiye'nin neresine giderseniz gidin her
hangi bir plastik cerraha Elektron Medikal
dediğiniz zaman tanımayan kişi çıkmaz. Eğer
siz bu sektördeki birine, bu Elektron Medikal
firması nasıl derseniz, size söyleyecekleri tek
şey dürüst, güvenilir insanlar, çalışkan
insanlar derler. Bize, paramızı aldı, benim
59
EY GÜZEL MEMLEKETİM
Varlığına hürmetim, ey güzel memleketim!
Bırakma kollarından, olmasın esaretim.
Gurur duy ey memleket, şereftir sende doğmak,
Rüzgârınla savrulup yağmurlarınla yağmak.
Senden ayrı düşersem kapanır mı gözlerim?
Seni tasvir etmeye kifayetsiz sözlerim.
Bırakma kollarından, olmasın esaretim.
Varlığına hürmetim, ey güzel memleketim!
Gün ışığı demetim, ey güzel memleketim!
Hem yaşama sevincim, hem bitmeyen hasretim.
Üç deniz arasında saklanan inci sensin,
Kıstasın mı bulunur her dem birinci sensin.
Bir günde yaşatansın dört mevsim bir arada,
Bir eşsiz güzelliksin gördüğüm manzarada.
Hem yaşama sevincim, hem bitmeyen hasretim.
Gün ışığı demetim, ey güzel memleketim!
Gönülde metanetim, ey güzel memleketim!
Ufkun şah damarında, var olan asaletim.
Özlemsin yüreğimde sayıklarım adını,
Bulamam hiçbir yerde memleketim tadını.
Büyüleyen iklimde çiçeklenmiş düş sensin,
Yeni doğmuş bebeğin yüzünde gülüş sensin.
Ufkun şah damarında, var olan asaletim.
Gönülde metanetim, ey güzel memleketim!
Huzurum sükûnetim, ey güzel memleketim!
Sen mukaddes varlığım, ölürsem şahadetim.
Her gün doğan güneşi seninle bölüşürüm,
Doğmuşum toprağında ayrı kalsam üşürüm.
Sen, nice Sultanların, Yavuzların ocağı,
Tarihte çağ açtıran Fatihlerin bucağı.
Sen mukaddes varlığım, ölürsem şahadetim.
Huzurum sükûnetim, ey güzel memleketim!
Ekmeğimde lezzetim, ey güzel memleketim!
Umut rengi filizim, soframda bereketim.
Ben sevdana düşenim sevdan kalbe ar olmaz,
Kirpiğine gam değse gönül bahtiyar olmaz.
Destanlara sığmazsın yazılsan yaprak yaprak,
Ecdadımdan yadigâr kalansın nazlı toprak.
Umut rengi filizim, soframda bereketim.
Ekmeğimde lezzetim, ey güzel memleketim!
İsmihan KARACA
(2014 Yılında Tokat Şairler ve Yazarlar
Derneği ve Niksar Belediyesince düzenlenen
“5. Cahit Külebi-Memleketimize Bakış
Yarışmasında ikinci olan şiir.)
Halide HALİD
HAMİ İKİZ VE
TÜTMEYEN BACA
Remzi ZENGİN
Hami İkiz 1936 Tokat doğumlu.
Hayatı daha küçükken başlayan dramlarla
dolu bir Tokatlı. Anı Yayınları arasında
çıkan hatıralarını anlattığı eserle ilgili
olarak randevulaştığımız 10 Eylül 2014
tarihinde Tokat Sanayi Sitesi'ndeki işyerine
gittiğimde onu bürosunda kitap okurken
buldum.
İki saate yakın orada özel demlenen
çayın muhabbetiyle saygıda kusur
etmemeye çalışarak konuştuk. Baba dostu
olduğu için içini bir bir döktü boşalttı.1936
yılında Tokat Beybağı Mahallesinde
başlayan acılarla dolu hayatından bazı
kesitler aktardı. Bazılarına şahit
olduğumuz bu olaylardan ne kadar
sıyrılmaya çalışsak da belli ki Hami İkiz
Ağabey dünden kolay kolay kopamıyordu.
Tokat esnafları içinde çalışkanlığı ve
dürüstlüğü, ortaya koyduğu ilkleriyle
bilinen bu değer, başından geçen olumsuz
hadiseler rağmen hayatın devam ettiğinin
de bilinci içinde idi.
Yaşı kırkın üzerinde olanlar 1960lı
yılların Tokat'ında ticaret hayatının,
Sulusokak'ta, Behzat Çarşısında ve
Meydanda döndüğünü çok iyi bilirler.
Benim çocukluk ve gençlik yıllarımın bir
kısmı da babamın dükkânının bulunduğu
Meydan'da, Remzi Topçam Caddesinde
geçmiştir. O yıllarda Tokat'ın ilçelerine ve
komşu vilayetlere olan ulaşımı bu
çarşılarda yer alan otobüs garajlarından
sağlanırdı. Sivas garajı, Artova garajı, Esen
garajı ve Erbaa garajı bunların en
önemlileriydi. Erbaa garajı, henüz daha
küçük sanayi sitesi ortada olmadığından
aynı zamanda sanki bir küçük sanayi
merkezi halindeydi. Tokat çiftçisinin
ihtiyacı olan at arabaları, traktör vagonları,
ardından patozlar oradaki atölyelerde
60
karşı yanlış iş yapmadın, ibadetine düşkün
dürüst bir insansın” dedim. Dikkatlice
dinledikten sonra “O vakit yine de gönlüm
arzu ediyor” dedi. Sarıldık, helalleştik. “Asıl
sen helal et Hami Kardeşim, sen benim
örneğimsin” dedi.
Yazımızın bu bölümünde: “Tokat'ta
hep ilklere imza attım. Bu kitapta her şey
var.” diyen Hami İKİZ'i ve o dönemin Tokat
Sanayisini “TÜTMEYEN BACA”sından
tanıyalım.
***
Tokat eşrafından ziraatla uğraşan
Hilmi Efendi'nin ve Fatma Münciye
Hanım'ın bir erkek, bir kızdan sonra hayata
merhaba diyen üçüncü evlatlarıydı.
Herkesin bir kaderi vardır ya Hami'nin
kaderi de daha altı yaşında iken kendisine
küsmüştü. Bağrının sıcaklığıyla, dizlerine
yapıştığı anasını amansız bir hastalıkla
kaybetmişti. Bir kere soğuk esmeye
başlamıştı felaket rüzgârı. Henüz anasının
kırkı çıkmadan bu kez halasının evinde
hasta yatan babasını sormaya gittiğinde
orada bulunanların suratlarından onun da
annesinin yanına gittiğini anlamakta
gecikmemişti.
Ortada beş, on ve on iki yaşında
anasız, babasız üç çocuk kalmıştı. Ne
ederlerdi, nereye giderlerdi? Önce anne
yarısı diye bilinen dayılarına sığındılar. Çok
geçmeden sıkıntılar başladı. Bir gün kız
kardeşlerini orada bırakıp iki kardeş
ayaklarında takunya, sırtlarında entari
Mart ayının ayazlı soğuk bir gününde kapı
önüne konuldular. Kapıyı bir kez daha
çaldılar, bize acırlar da içeri alınırız
ümidiyle ama kapı tokmakları boşuna
zamanı dövdüğünün farkında olamadılar,
açanı olmadı.
Soğukpınar Mahallesinde oturan
halaları sahip çıktı gariplere. Yıl 1945. Artık
okula gitme zamanı gelmişti. Halası da
küçük Hami'nin ellerinden tutup Gazipaşa
İlkokulu'na yazdırdı. İkinci Dünya
Savaşının bütün dünya ile birlikte
Türkiye'yi de kasıp kavurduğu yıllardı.
Savaşa girmemiştik ama ekonomik yönden
mağdur olmuş, ekmek dâhil pek çok
yiyeceği temin edebilmek için kuyruklarla
birlikte karne dönemi başlamıştı.
İlkokul üçüncü sınıfta iken bir
bayram öncesi arife günü halası,
dedelerinin, baba ve annelerinin mezarını
yapılırdı. Garajda kaynakçılar, tornacılar
ve bir kısım esnaf dedemin dükkânlarında
kirada dururlardı. Bunlardan birisi de en
teferruatlı torna makinesini dükkânında
bulunduran Hami İkiz'di. Zaman zaman
ben de çocukluğumun verdiği merakla
tornanın başına geçer sağını solunu
kurcalardım.
O yıllarda bırakın bir kişinin
cebinde iki cep telefonu olmasını her
işyerinde veya evde bile telefon zor
bulunurdu. Nitekim benim 1976 yılında
yazıldığım telefon alma sıram ancak 1984
yılında gelebilmişti. İşte o telefonlardan
birisi de Hami Usta'nın 313 numaralı
telefonu idi. Garajdaki esnaf gibi babam da
bu telefonu ticarî bağlantıları kurduğu
diğer esnafla irtibatında kullanırdı.
İşte şimdi, çarşının ve sonra
Tokat'ın en güzide esnaflarında biri olan
Hami İkiz'in Tütmeyen Baca isimli
hatıratını okurken hayalen o yıllara gittim.
Elime aldığım akşamdan gecenin 04'üne
kadar okuduğum kitabın etkisinde kalarak
kendisi ile bu röportajı yapmaya karar
verdim:
“Baban en yakın dostlarımdan
biriydi. Demir almak için Karabük'e
giderken dükkânın anahtarlarını bana
teslim ederdi. Ona “adı zengin, kendi
fukara arkadaş” derdim. “Dikkat et bu
devirde doğrular zengin olmaz” diye
takılırdım. Doğruluk, malum bir bedel ister.
Baban çok erdemli bir adamdı.
1986 yılıydı, Hac'ca gideceği zaman
iş yerime gelerek, “Seninle helâlleşmeye
geldim “dedi. Önce takıldım “Senin oraya
gitmene gerek yok,” deyince tuhaf tuhaf
yüzüme baktı. “Ben biliyorum sen Allah'a
61
ziyaret ederek dua etmeleri için iki kardeşi
Beybağı'ndaki Alpgazi Mezarlığı'na
gönderdi. Elele tutuşup gittiler, dua ettiler,
yalnızlıklarına ağladılar ve dönüşte bir
kayanın başına gelip oturdular. Bütün
şehrin evlerindeki bacalardan dumanlar
yükseliyor, gökyüzüne doğru değişik
desenler çiziyorlardı. Sonra gözleri
yakınlarındaki kendi evlerinin bacasına
takıldı. Hami, ağabeyine seslendi. “Ağabey
neden bizim evin bacası tütmüyor?” Ne
diyebilirdi ağabey, başını öne eğdi, sonra
ıslak gözlerini Hami'den ayırıp yavaş yavaş
gökyüzüne bakarak: “Kardeşim içinde
insan olmayan evin hiç bacası tüter mi?”
Süratle çocukluğuna koştu Hami,
Cıvıl cıvıl bir ev ve bahçe, babasının
ellerinden tutuşu, annesinin göğsüne
yaslanması. Ağaçlardan meyve koparmak
için boyunun yetmeyişi, alt kattaki ahıra
annesiyle beraber gidiş. Ya şimdi ıssız,
kendileri gibi yetim kalmış bir ev. Çocuk
kalplerinin tüm masumluğuyla ellerini açıp
dua ettiler Allah'a “Bir gün bu bacaları
tüttürmeyi nasip eyle” diye. Ve ağlayarak
yine halalarına döndüler.
İlkokul bitinceye kadar tatillerde
hiç boş kalmadı Hami. O dönemler zaten
çocukların ya iş yerlerine çırak olarak
girmeleri ya da bağ bahçe işlerinde çalışıp
boş kalmamaları adettendi. Ona da o zaman
şehrin en güzel bahçelerinin bulunduğu
Beybağı'nda çobanlık işi düştü. Okuldaki
öğretmeninin de tavsiyesine uyarak çoban
çantasını azığının yanına sıkıştırdığı
kitaplarla boş bırakmadı. Konu komşudan
emanet aldığı kitapların bazılarına da daha
sonra sahip oldu. Hatta “Ak Zambaklar
Ülkesi Finlandiya” kitabını daha o çocukluk
döneminde okumayı başardı. İlkokul
dördüncü sınıfı bitirince bu kez ona
çobanlığı bıraktırıp terfi edercesine artık
büyüdüğü biraz da sanat öğrensin
gerekçesiyle Halaoğlu Hadi Bey'in
dabakhanesine çırak olarak gönderdiler.
***
İlkokulu bitirince artık şartlar belli
olmuştur. Ortaokul hayali yerini çıraklığa
bırakmıştır. Sanayinin tanınmış
esnaflarından Nuri Ayyıldız'ın metal, soba,
kaynak, silah tamirciliğiyle bilinen işyerine
çırak olarak işe başlar. Zeki oluşu ustanın
dikkatini çekince çeşitli işler Hami'ye
havale edilir. Bu sayede kısa sürede
kendisini yetiştirir. Bu işte kendisinin
piştiğine inanarak ustasından izin alıp
ayrılır ve çevresinde titizliği ile bilinen
Tornacı Ali Usta'nın yanında çalışmaya
başlar.
Yıllar yılları kovalar, askerlik gelip
çatar.1957 yılında Tokat'tan ayrılırken onu
yolcu edecek kimsesi yoktur. Bu sahipsizlik
onu derinden yaralar. Öyle ki asker
ocağında herkesin mektubu okunurken o
bir köşeye çekilip kimsesizliğine içerler.
Sırasıyla İzmir, İstanbul, Tekirdağ onun
vatanî vazifesine kucak açan illerdir.
Mesleğindeki başarısının sırrını Hami
asker ocağında da gösterir. Bağlı
bulunduğu birliklerin işini yürüten
müteahhidin dikkatini çekince iş teklifi alır
ama onda memleket duygusu ağır basınca
tabur komutanı dâhil bütün ısrarlara
rağmen, ben çalışmam diye direterek kabul
etmez. Komutanın müteahhitte o an
söylediği söz manidardır.
-Oğlum sen buna İstanbul'u versen
durduramazsın. Bu para adamı değil.
27 Eylül 1959'da tütmeyen bacaları
tüttürebilmenin hayaliyle hasretini çektiği
Tokat'a döner.
Kolunda sanat gibi her zaman değerli bir
altın bileziği vardır. Komşularının
yardımıyla sermayesiz bir sobacı dükkânı
açarak yeniden işe koyulur ve kısa
zamanda sanayinin sevilen esnaflarından
biri olur. Askerliğini yapmış, işini
kurmuştur.
Artık sıra evliliğe gelmiştir.1961
Ekim ayında mutlu bir yuva
kurmuştur.1963 yılı ona Handan adını
verdikleri bir kızı evladı sunar. Bu arada
sanayide çalışırken ustalarının
sohbetlerinden etkilenişinin neticesi
siyasete ilgi duymaya başlar, 27 Mayıs
İhtilalinden sonra yapılan yeni Anayasa ile
tanınan haklar neticesinde kurulan
partilerden biri olan Adalet Partisine üye
DUA
62
olur. Bu üyelik daha sonraki dönemlerde
onu Belediye Encümen üyeliğine
taşıyacaktır.
Sanayideki işlerini büyütmeye
karar verince bir torna tezgâhı almak
ihtiyacı doğar. İlk kez zamanına göre yüklü
bir miktarda kredi kullanarak Tokat için de
önemli olan bu makineleri dış ülkelerden
temin eder. Bu başarılı iş yoğunluğu
içinde1966 yılında da Abdüsselam adını
verdikleri bir oğulları yuvalarını
mutlandırır.
Tokat merkezde bulunan
işyerlerinin büyük şehirlerde olduğu gibi
artık şehrin dışında modern bir şekilde site
halinde yer alması gereğine inanılır. O da
1963 yılında kurulan Tokat Küçük Sanayi
Sitesi Yapı Kooperatifine kaydolarak iki iş
yerine yazılır.1970 yılında bu kooperatifin
2.Başkanlığına getirilir.1978 yılında inşaatı
sona eren siteye törenle taşınılır. Hami İkiz
de 1980'de kooperatifin başkanlığa getirilir.
İşleri oldukça iyidir. Tokat dışına
oldukça kaliteli banyo kazanları yapmaya
başlar. Su gibi akan zaman kızı Hande'nin
1984 yılındaki evliliğiyle devam eder.
Ondan bir yıl sonra Begüm adını verdikleri
torunu olur ama bu tatlı yuva damadı
Kudret'in Taşova'da 1986 yılında geçirdiği
bir trafik kazası neticesi ölümüyle sarsılır.
Ama hayat devam etmektedir, kızını
yanına alır. 1987 yılında 232 dairelik Esnaf
Kefalet Kooperatifini kurar. 1989 yılında
askerlik görevini tamamlayan oğul da
babayla birlikte çalışmaya başlar. İşleri
büyütmek amacıyla Ankara OSTİM'de
işyeri açılır ama ekonomik krizler onların
durumlarını olumsuz yönde etkiler. Büyük
heveslerle kurdukları işyerinde işler iyi
gitmez, mal verdikleri bazı yerlerin çekleri
karşılıksız çıkınca dolandırıldıklarını
anlarlar. Zararın neresinden dönersen
kârdır düşüncesiyle Tokat'a dönülür.
Ancak sıkıntılar peşlerini bırakmaz
hacizler gelmeye başlar. Ellerindeki
malların çoğunu çıkarmak zorunda
kalırlar.
Bu sıkıntılı dönemde iş takibi için
yola çıkan oğlu, Ankara yolunda geçirdiği
bir trafik kazası sonucu hayatını
kaybedince baba Hami İkiz'in ikinci kez
yuvası yıkılır.
***
O,bütün bu acılara rağmen yılmadı.
Bugün Tokat Sanayi Sitesindeki işyerinde
hem işiyle uğraşıyor hem de eşi, dostuyla
hâlâ “Tokat için ne yapılabilirizin”
sohbetlerini yaparak hayat mücadelesine
devam ediyor.
Tabii: “O zamanki Tokat Sanayisi
ile bugünkü arasında ne gibi farklar var?”
sorumuza da şu cevabı veriyor:
“Bazıları üzülebilir ama ben
gerçeğini söyleyeyim. O vakitler sanayi
şehirli çocukların elinde idi. Estetikleri
vardı. Köylerde her şey kaba saba. Sanayi,
kültürden mahrum bu çocukların elinde
kaldı. Estetikten uzaklaştı. Elbette yaratılanı
Yaradan'dan ötürü seviyorum, herkesi
seviyorum ama durum bu. Şimdi her şeye
para gözüyle bakıyorlar. Memleketin
değerini bilen insanlar lazım bize.
Mesleğine, eşine, işine, ailesine saygı ve
sevgiyle bakacak insanlar gerek. Oysa
bugün bu aradıklarımız azaldı. Bugünkü tek
güç para oldu.”
Yazımızın son bölümünde,
“Tütmeyen Baca'nın, Son Sözlerim” deki
mısralarına kulak verelim:
“Bu hatıramı, yaşadıklarımı kolay
yazamadım. İnanın ki; o günküler kadar
acılara, hüzünlere kapıldım. Zaman zaman
bırakmayı denedim ama olmadı,
bırakamadım. Bir kere başladığım işi
kolayca bırakacak adam değilim. Zor da
ola, acı da olsa azimle yazmağa uğraştım.
Ben yazı yazma, imla ustası değilim; ben
bir metal ustasıyım.
Aslında yazma işi bir edebiyatçı işi,
edebiyatçı da değilim. Bu yazdıklarımda
hatalarım vardır ama okuyanlar beni
bağışlasın, ancak u kadar becerebildim.
İyidir, kötüdür, onu bilemem, işte ben
buyum. Bu yazılarda asla yalan ve abartı
yok. Sadece kendim varım ve de
yaşadıklarım var.”
Evet, Hami İKİZ Ağabey bu sözlerle
ne kadar mütevazı davransa da hayatındaki
güzelliklerle birlikte yaşadığı dramı yalın bir
dille ortay koyarken belgesellik açısından
bir dönemin Tokat Sanayisini de bizlere
aktarıyor.
Şehirlerin kentleşmesinde zeki ve
başarılı yöneticilerin, iş adamlarının büyük
yeri vardır. Hami İKİZ de bu açıdan Tokat'ta
hep ilklerin içinde değerli bir şahsiyet
olmuştur. Bugün Tokat'ta sanayi alanında
kime sorsanız, size bu ismin kim olduğunu
rahatlıkla bilecek yerini de gösterecektir.
Biz yazımızın sonunda, bu şehre
sanayi, kültür ve siyasi manada engin
katkıları olan Hami İKİZ Ağabeyimize
sıhhat ve mutluluklar diliyor, saygılarımızı
sunuyoruz.
SERAPTA BİR DAMLA
Kuraklaşan bir sevdanın ıssız çölündeyim
Serapta bir damla misali
Nehirlerin diliyle sevmişim seni
Damladaki serabı gördüm göreli
Ruhundaki özünde bulmuşum seni
Kavururken sahramın yürek sancısı
Kumlara boyanmış duygularımla
Susayan bir çiçeğin özlemi gibi
Hasretinle damla damla sevmişim seni
Yalnız bir kuytuda gözyaşlarım üşüyor
Her zerre titrerken başka bir hüzünle
Kirpiklerimden hazan olmuş sevdan düşüyor
Gönlüm ücra köşelerde sessiz ve garip
Mevsimlerin ardından seni bekliyor
Hicranı yüreğinde dost edinip
Kanatları yaralı bir kuştu hicran
Merhemi umuttu dileği vuslat
Buruktu tebessüme muhtaç yüreği
Sadaka içindi yüzündeki gül rengi
Seni anımsardım hicran çökünce geceye
Gönül tohumlarımı ekerdim bir bir
Çöldeki kum tanelerine
Sonra birden güneş doğardı
Yakardı tüm haşmetiyle
Kalırdım yalnızlığın çölünde
Her damla serap olurdu
Buğulu gözlerimde
Hicranı yaşarken ıssız bir matemle
Hasretlikler içinde
Yüreğimin yangın yerinde
Mecnun bir bedevi gibi
Damladaki serabım şimdi
Serapta bir damla misali…
Züleyha Özbay Bilgiç /Kütahya
64
BİR GÜL GİBİSİN
Tanrım güzel yazmış benim bahtıma,
Kader torbasından çıktın şansıma,
Seni nasip etti gönül tahtıma,
Alnıma yazılan ferman gibisin.
Bütün güzellikler toplanmış sende,
Ender yetenekler yeşermiş sende,
En güzel duygular gelişmiş sende,
Sen bahtıma doğan güneş gibisin.
Ben senden çok önce mutsuz bir kuldum,
Doyumsuz sevgiyi ben sende buldum.
Tarifi imkânsız bir âşık oldum,
Benim vaz geçilmez sevdam gibisin.
Yeşile bürünmüş dağlar misali,
Baharda açılmış dallar misali,
Petekten süzülmüş ballar misali,
Katkısız, tertemiz kaynak gibisin.
Bahçemi süsleyen yediveren gül,
Mutlu yuvamızda sen daima gül,
Yüzümü okşayan incecik bir tül,
Kor bağrıma esen meltem gibisin.
Duyduğum şarkılar seni söylüyor,
Gözlerim yollarda seni bekliyor,
Şu divane gönlüm seni özlüyor,
Bana şiirlerimde ilham gibisin.
İçimde dinmeyen deniz gibisin,
Gönlümde çağlayan pınar gibisin,
Yüreğimi saran alev misali,
Ocağımda yanan ateş gibisin.
Fırtınalı gönlüm dinmek bilmiyor,
Açgözlü yüreğim doymak bilmiyor,
Sana olan tutkum durmak bilmiyor,
Kalbimde ölümsüz bir aşk gibisin.
Bana yıllar boyu mutluluk verdin,
Bir ömür boyunca seninim derdin,
En güzel günleri ufkuma serdin,
Gecemi süsleyen mehtap gibisin.
Ömür boyu mutlu olman dileğim,
Misler gibi kokan güzel çiçeğim,
Sensin benim koruyucu meleğim,
Türlü dertlerime derman gibisin .
Nadide bir çiçek kadar güzelsin,
Cazibenle sen bir ömre bedelsin,
Sevgi yumağından aşkı örersin,
Bahçemde açılan bir gül gibisin.
Ekim 2014/Hamdi ERTÜRK
65
KUL HİMMET VE TOKAT'TA ÂŞIK KOLLARI
Necdet KURT
Yeminî ve Kul Himmet ortaya
koymuşlardır. Bu bakımdan bu şairler, yedi
büyük Alevi-Bektâşî şairi olarak
nitelendirilmiştir. Bu şairlere yedi ulu ozan
adı da verilir.
Alevi-Bektaşi edebiyatının önemli
bir özelliği hoşgörüyü ön planda tutuşudur.
Hoşgörü bu edebiyatın bel kemiğidir.
Hoşgörünün bulunduğu her şiirde gönül
rahatlığı vardır.
Türk edebiyatının en zengin damarlarından
birisi tekke edebiyatı olarak da bilinen
tasavvuf edebiyatıdır.
Bu edebiyat içinde Alevi-Bektâşî
inancıyla ortaya konulmuş binlerce şiir
vardır. Söz konusu şiirlerde Ehl-i Beyt
sevgisi, On iki İmam, Kerbelâ olayı,
Bektâşîlikle ilgili inançlar, erkân ve âdetler
konu edilmiştir. Bu alanda en çarpıcı şiirleri
Nesimî, Fuzulî, Hatayî, Pir Sultan, Viranî
66
15. yüzyılın ilk yarısından sonra
Hurufilik Bektaşi tekkelerine ve oradan
Yeniçeri Ocağına girince, Yeniçeri âşıkları
görünüşte tasavvufla birlikte daha özgür
konuları işlemeye başlamışlardır.
Kul Himmet'in adında kul
bulunması, tasavvufi edebiyatın
geleneklerinden biri olmasındandır. Kul,
bâtıni anlamda mürşidine pîrine bağlılık
demektir. Buradaki kul vurgusu, mürşide
duyulan sevginin ve saygının belirtisini
yansıtan bir söylemdir. Bazı âşıklar da
mahlaslarının sonuna “sultan”, “baba”,
”dede” vb. adlar eklemişlerdir.
Tokat'lı en eski halk şairinin Kul
Himmet olduğu konusunda önemli bir
görüş birliği vardır.
Asıl adı Hüseyin olan ve 16. asırda
yaşayan Kul Himmet için, Tokat ve Sivas
kaynaklı cönklerde, çeşitli yollarla elimize
ulaşan şiirlerde geçen tarihler ve işaret
edilen olaylar, yaşadığı dönemi açıkça
göstermektedir. Önemli bir eğitim görmüş,
Pir Sultan Abdal'ın dervişlerinden biridir
Kul Himmet'in yaşamı ile ilgili son
yıllarda yapılan çalışmalardan öte önemli
bir bilgi yoktur. Kul Himmet üzerin İbrahim
Aslanoğlu(1), Metin Turan(2)ve İrfan
Çoban'a(3) ait üç kitap bulunmaktadır. Üçü
de Kul Himmet'in tüm şiirlerini
içermemektedir. Üstelik Kul Himmet
üzerine biri İbrahim Aslanoğlu'na(4) diğeri
de Hasan Yalıncaklı'ya(5) ait iki kitap
yayımlandığı halde halâ şiirleri kimi
yazarlarca kendisinden çok sonra yaşayan
Kul Himmet Üstadım'ın şiirleriyle
karıştırılmaktadır.(6)
İrfan Çoban'ın, 1997'de yayımlanan
kitabında bilinmeyen birçok şiirinin su
yüzüne çıkmasının ötesinde, Kul
Himmet'in:
Otuz dokuzda buldum kararım
Bir dert ehli hoş yar ararım
Sinop'ta yatan Hazreti Bilal'in
Hürmeti hakkı için ya Ali medet
biçiminde düşürdüğü tarih önemlidir.
Çünkü Hicri 939, Miladi 1534 yılına tekabül
eder.
Kul Himmet'in duvaz biçiminde
yazdığı Gül-Bülbül manzumesinin bir
dörtlüğünde düşürdüğü tarih de hicri 73,
miladi 1564'e denk gelmektedir. Demek ki
Kul Himmet, 1534-1564 yılları arasında
sanatının en olgun dönemini yaşamıştır.
Turgut Koca'nın, Kul Himmet'in
yaşamı üzerine "16. yüzyılda yaşamış bir
şairdir. Yeniçeri Ocağından emekli olunca,
bütün Osmanlı topraklarını köy köy
dolaşmıştır. Şiirlerini bu gezginciliği
sırasında yazmıştır. Bir ara Hacı Bektaş
Dergâhında dervişlik etmiş, mücerret
azizlerdendir."(7) ifadesi bizce yanlış ve
manidardır. Çünkü Kul Himmet mücerret
(hiç evlenmemiş) değildir. İrfan Çoban'ın,
Kul Himmet'in torunlarından derlediği aile
şeceresini sergileyen ve bugüne kadar
bilinmeyen bir şiirinde:
Aslımı neslimi diyeyim size
Neslimiz Ahmed-i Muhtar'dan gelir
Rum diyarına destimi attım
Ali sırrı benim kalbimden gelir
Evladımın adını koymuşum Şahin
Hakka doğru yollar bunlardan gelir
Adımı anam, Hüseyin koydu
Babam Muhyeddin, İran'dan gelir
Ondan sonra adım oldu Kul Himmet
Evliya yolu Kırklar'dan gelir
biçiminde soy şeceresi kendi ağzından
verilmiştir.
Tanrı-insan anlayışına şiirlerinde
geniş bir biçimde yer veren, şiirlerini yalnız
tasavvuf üzerine oturtmayıp farklı
konularda da ürünler vererek, sosyal
yaşamı da dile getiren Kul Himmet, Hacı
Bektaş Veli'ye yürekten bağlıdır.
Kul Himmet, asker ocaklı âşık
olmadığı gibi Yeniçerililerle ilişkisi yoktur.
Anadolu köylüsü olup Görümlü köyünde
Kulhimmetliler lâkabı ile soyu sürmektedir.
Zorluklar içinde yaşadığı hayatının
bir döneminde kaçak olduğu söylenen âşık
köyünde vefat etmiştir.
Yanık kitap olayı olarak günümüze
ulaşan, Kul Himmet'in köyü Varzıl'ın basılıp
(1)İbrahim Aslanoğlu, Kul Himmet, Ekin Yay., İst. 1997 - (2) Metin Turan, Kul Himmet, Günorta Yay., Ank. 1994 - (3) İrfan Çoban, Kul Himmet,
Gürümlü Kul Himmet Sevgi ve Dostluk Derneği yay. Tokat,1997 - (4) İbrahim Aslanoğlu, XIX. Yüzyıl Alevi-Bektâşi Şairi Kul Himmet Üstadım, Can
Yay. 3. bas. İst. 1995 - (5) Hasan Yalıncaklı, Kul Himmet Üstadım Hayatı Şiirleri ve Menkıbeleri, Ank. 1995 - (6) Mehmet Yardımcı, Kul Himmet
Üstadım'ın Kul Himmet'le Karıştırılan ve Bilinmeyen Şiirleri, I. Emlek Yöresi Halk Ozanları Sempozyumu, Ank. l6-17 Mayıs l998
(7)Turgut Koca, Bektaşi Nefesleri ve Şairleri, İst. 1990, s.163
zenginliği, öğretici ve düşündürücü yanı
edebi yönünün ne denli güçlü oluşunun
kanıtıdır.
Kul Himmet'im deste gülü elinde
Daima zikr eder Hakk'ı dilinde
deyişiyle Allah sevgisini,
Pirlik âleminde bir güzel gördüm
Muhabbette Muhammed'in ismi var
deyişiyle Hz. Muhammed sevgisini,
Tanrı'nın aslanı sırr-ı velisin
Ya Ali mürvettir, mürvet ya Ali
deyişiyle Hz. Ali sevgisini,
Günahlarım çoktur ümidim sensin
Allah medet yâ Muhammed yâ Ali
deyişiyle Allah, Hz. Muhammed ve Hz. Ali
sevgisini dile getirmiş;
On'ki imamlardan adap öğrendim
deyişiyle de On iki imamın rehberliğinden
bahsetmiştir.
Kul Himmet'im der ki bu sır Ali'nin
Pîrim Hünkâr Hacı Bektaş Veli'nin
dizeleriyle de, Bektâşîlik tarikatı açısından
Hacı Bektâş Veli'nin önemini işaret
etmiştir.
Kul Himmet, birçok şiirinde
dünyanın güvenilir bir yer olmadığı üzerine
toplumsal eleştiride bulunmuştur.
Eleştirisinin dozunu arttırdığı da olmuştur.
Kul Himmet'im okuryazar
Şu cihanı eler gezer
dizelerine bakıp, verdiğimiz tüm örnekler
göz önünde bulundurulduğunda Kul
Himmet'in iyi bir eğitim aldığı ve almış
olduğu eğitim sonucunda edindiği engin
dünya görüşü ve sevgisini paylaştığı
görülmektedir.
Bir sözüm vardır tutana
Er odur Hakk'tan utana
dizelerinde kişiliğinin ve sanatının temel
ilkelerini oluşturan ifadeler yer almaktadır.
Âşıkların dilinde en çok kullanılan
dört kapı kavramına Kul Himmet de
şiirlerinde yer vermiştir:(9)
Tarikat iman gerek
Bir tasdik iman gerek
Talip bu dört kapının
Varından tamam gerek
ailesinin öldürülmesi ve köyün
dağıtılmasının tarihini belirleyen belgeler
bulunmaktadır. Bunlardan biri: III.
Mahmut'un 1576 yılında ihbar edilen Varzıl
köyündeki 34 kitaba el konulması, köye
getiren ve okuyanların tutuklanması ile
ilgili fermandır. Varzıl köyü basılmış ve Kul
Himmet'in ailesinin evi aranmış, ancak
baskın haberi önceden öğrenildiği için
kitaplar toprağa gömülüp üzerine büyük
bir ateş yakılmış, bu şekilde hem Kul
Himmet'in defterleri, hem de kitaplar
kurtarılmıştır.
Bu olayı İrfan Çoban şöyle
anlatmaktadır: "Osmanlı hükümeti
tarafından Kul Himmet'in ve yaşadığı
köyün ortadan kaldırılıp dağıtılması emri
verilmiştir. Bu buyruk üzerine Sivas'ın
Tozanlı sancağından Osmanlı askerleri
gelip köyü basmış, Kul himmet ailesini
kesmişler. Yalnız çok küçük olan bir
torununu alıp götürmüşler ve Tokat'a yakın
Zodu (Korucak) köyüne yerleştirmişler.
Beşinci torunu Yakub'u ise köyden kadının
biri fırsatını bulup kaçırarak Ekseri
(Eğridere) köyünde saklayıp büyütmüştür.
Bu baskın sırasında Kul Himmet'in
çocukları babalarına ait kitapları gizlice
toprağa gömüp üzerine ateş yakarak
kurtarmışlardır. Kitaplardan birisi 'Yanık
Kitap' adıyla anılan 'Faziletname'dir."(8)
Âşıklar arasında "Makamı sır olan
koca Kul Himmet" diye tanınır. Oysa
ömrünün son dönemini bugün mezarının
bulunduğu Tokat'ın Almus ilçesine bağlı
Varzıl (Görümlü) köyünde geçirmiştir.
Kul Himmet, henüz hayatta iken
büyük üne kavuşan, halkın beğenisi
yüzyıllar boyunca artarak devam eden
nadir şairlerden biridir.
Kul Himmet'in şiirleri
incelendiğinde Anadolu'nun ve Türk
ulusunun binlerce yıllık birikiminin,
inancının, kültürünün, güzelliklerinin,
sevgisinin ve yaşam tarzının yoğun bir
şekilde göze çarptığı görülür.
Şiirlerindeki duygu, anlam
(8)İrfan Çoban, Kul Himmet, Tokat, 1997, s. 28-30
(9)Mehmet Yardımcı. Geleneksel Kültürümüzde ve
Âşıkların Dilinde Sayılar, Edebiyat Tarihi Çerçevesinde Âşık
Edebiyatı Araştırmaları. Ürün Yayınları, Ankara: 2008. s.217
68
Himmet'in dili ise oldukça sade ve halkın
konuştuğu öz Türkçedir.
Kul Himmet'in bir süre Arapça
öğrenim gördüğü, iyi bir tekke kültürüne
sahip olduğu, tasavvuf ve tarikata yönelik
şiirlerinde sergilenmektedir.
Arap hocasına vardım okudum
Hatibine dahi küstüm kakıdım
deyişi bu görüşümüzü doğrulamaktadır.
Kul Himmet, dilde Yunus'un açtığı
yoldan ilerlemiş, halkın dilini en iyi biçimde
kullanıp halkın hayatından kesitleri
şiirlerinde ustaca yansıtmıştır.
Dönemin şartları içinde dili,
edebiyat anlayışı, yaşamı, iktisadi ve sosyal
hayat bakımından ikinci plana atılan
Türkçeyi, Halk Şiirini ve Türk toplumunu
şiirlerinde binlerce yılın birikimini kendi
zihninde harmanlamış ve halkın sesi
olmayı başarmıştır.
Kul Himmet şiirlerinde hem tarikat
inançlarına hem de aşk, doğa vb. din dışı
konulara yoğunlaşmıştır.
Şiirlerinde genel olarak tasavvufi
konular görülen Kul Himmet beşeri aşkı da
şiirlerine konu edinmiştir. Şiirlerinde
Anadolu âşıklarının sesini bulmak
mümkündür. Çünkü aynı kaynaklardan
beslenmişlerdir.
Yakuttur yanağın, hilaldir kaşın
Şekerdir dudağın, incidir dişin
Gezdim şu cihanı yok imiş eşin
Bulamadım hüsnüne bahane dilber
diyerek sevgilinin güzelliğinden açık bir
şekilde bahseder.
Felek soldurunca açılan gülüm
Ötmez oldu aşk bağında bülbülüm
Eğer dostlar sorarlarsa ahvalim
Yâr elinde yarası var gönlümün
diyerek de çektiği aşk acısını dile getirir.
Âşıklar, yüzyıllar boyunca çeşitli
nedenlerle yaratılan gerilim sonucu dirlik
ve düzen kavgası verip, direnen halkın dili
olmuşlardır.
Kimileri:
Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Kul Himmet dört kapının yanı sıra
dört kitap ve dört mezhebi de işaret
etmiştir:
Dinleyip öğüdün almayan kişi
Dinin tarikatın bilmeyen kişi
Dört mezhep nedendir görmeyen kişi
Harap olur nice kuldur efendim
Edebiyatımızda On iki imamın
adının geçtiği şiirlere “Düvazdeh imam” ya
da “Düvaz” denilmektedir. “On iki” sayısı
âşıkların dilinde ve telinde en çok dile
getirilen sayıdır. Kul Himmet de şiirlerinde
“On iki” sayısına yer vermiştir: (10)
Gelin vaz geçelim biz bu gümandan
Sakın çıkarmasın dinden imandan
Şefaat umarız On iki İmam'dan
Onların atası Ali değil mi
Kul Himmet'in tarikat ışığında
beliren insan sevgisini Hacı Bektaş Veli
üzerinde yoğunlaştırarak nesnel duruma
getirişini, tanrı kavramını bir varlık olan
insanla özdeşleştirişini düşünürsek, tüm
verilen örnekler ışığında, Kul Himmet'in
yedi büyük Alevi-Bektâşî şairlerinden biri
olmasının, sanatı sonucunda olduğunu
belirtmek doğru bir tespit olacaktır.
Kul Himmet'in kimi şiirlerinin dili
süslü ve sanatlıdır. Ancak unutulmaması
gereken en önemli nokta her şairin dilinin
ana kaynağı halkın konuştuğu canlı dildir.
Kul Himmet, aldığı eğitim, yetiştiği
ortam ve sanat gücünün sentezinde
kendine özgü bir dil yaratmıştır. Bu dil 16.
yüzyıl Anadolu Türkçesine yaslanan bir
dildir.
Bir dörtlüğündeki:
"Deryanın yüzünde döner üç gemi
Yiyelim, içelim sürelim demi
Deryanın bekçisi ol Hızır Nebi
Ayrılık derdinin dermanı nedir
dizelerinde Hızır Nebi, denizlerin bekçisi
olarak hayal edilerek farklı bir imge
meydana getirilmiştir." (11)
Osmanlının zirvesini yaşadığı 16 ve
17. yüzyıllar, hiç şüphe yoktur ki, Osmanlı
Türkçesi'nin de en ağır ve ağdalı olduğu
zamandır. Bu dönemlerde yaşayan Kul
(10)Mehmet Yardımcı. a.g.e. s. 224
(11) Selay Özcan, Kul Himmet'in Şiir Dünyası,
Şiirlerinde Gelenek, Etkileşim ve Eğitim,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2011, s. 55
69
Ekende yok, biçende yok
Yiyende ortak Osmanlı
biçiminde ağır eleştiriler yapmıştır.
Kul Himmet de şiirlerinde insanı,
toplumu, toplumun aksayan yönlerini ele
almıştır.
Yürü bre yalan dünya
Hiç murat almadım senden
Kâh al giydin kâh kırmızı
Yönünü dönderdin benden
diyerek dünyanın güvenilir bir yer
olmadığına dair toplumsal bir eleştiri
geliştirmiştir.
Kahpe felek bana n'ettin n'eyledin
Attın gurbet ele parelerimi
Âhirinde beni sıladan ettin
Bulunmaz derdimin çarelerini
diyerek dünya ve kadere şikâyette
bulunmuştur.
Talibi Kolu ve Kemterî Kolu
Hepimizin bildiği üzere; Âşıklık
kollarından, Emrah kolunun kurucusu olan
Erzurumlu Emrah Niksar'da yatmaktadır.
Yine Edebiyat dünyamızın önemli âşıklık
kollarından olan Talibi kolu(12) ve Kemteri
kolu da Zile'den yani bu topraklardan
doğmuştur.
Sefil Kemter deyince aklımıza
gelen diğer bir isimde torunu Sadık
Doğanay'dır Kemteri kolunun oluşumunda
önemli yeri olan ve hepimizin bildiği
deyişleri ile gönlümüze taht kurmuş bir
aşığımızdır.
Evliya Çelebi Tokat'ı “Âlimler ve
Şairler” diyarı olarak ifade etmiştir. Âşık
Püryani, Âşık Kul Sema-i Baba, Âşık
Selmani, Âşık İmamoğlu önemli
şairlerimizden birkaçıdır. Yine Talib'in
çıraklarından Fedai, İstanbul'da âşıklar
kıraathanesinden biri olan Kumkapı Sazlık
kahveye uğradığında âşıklardan biri, ünlü
Zileli Talibi'yi sorması üzerine;
Dediler mevlidin olur nereden
Dedim ki aslımız olur Zile'den
Dediler Talibi n'oldu oradan
Dedim bir Fatiha Aziz İstanbul
şeklindeki deyişi Tokat ve çevresinden ne
kadar güçlü halk şairlerinin yetiştiğinin
önemli bir işaretidir.
Tokat'ın edebiyat tarihinde en çok
bilinen 1820-1883 yılları arasında yaşamış
olan halk şairlerinden Âşık Nuri, Emrah'ın
çırağı olduğunu hiç unutmamış ve ustasına
saygısını şu dizelerle dile getirmiştir.
Enel hak sırrını diyecek kimdir
Kanaat lokması yiyecek kimdir
Erenler hırkasını giyecek kimdir
Nuri vardır Emrah çıraklarından
Kul Himmet'ten günümüze kadar
Tokat'ta yetişen halk şairleri arasında:
Talibi (1745-1813) Fedai, Arifi, Ceyhuni,
Iskini, Mevci, Remzani, Raşit, Zefil Necmi,
Âşık Sıtkı, Zileli Fikri, (1854-1914), Dabak
Hürrem(1850-1915), Âşık Sadık, Fevzi,
Sofoğlu, Âşık İsmail, Kul Yusuf, Gulam
Haydar. Kâtibi, Nurettin Seyfi, Âşık,
Kâmili, Zikriye, Kemferi, Büryan Ana,
Tokatlı Nuri (1826-1885), Niksarlı Bedri
(1845-1897), Tokatlı Gedai Ali(19. yy),
Kemteri, Sefil Edna, Zileli Sadık Doğanay,
Semai, Eşrefoğlu, Erzurumlu Emrah
(Erzurum'da doğmuş, ömrünün büyük bir
kısmını Niksar'da geçirmiş ve Niksar'da
vefat etmiştir). Tokatta yetişen Âşıkların
ustalarına vefaları ön plandadır
Kurusekü'lü Âşık Selmani 1934
yılında Almus ilçesine bağlı Kurusekü
köyünde doğmuş, halk edebiyatımızda
cinas, taşlama, dudakdeğmez, koşma, vb.
türleri çok iyi uygulayan sekizli ve on birli
hece veznini fazla kullanan Türk-İslam
Büyüklerini öven ve halk kültürünü çok iyi
kavramış bir ozanımızdır.
Ayrıca, halen genç nesil âşıklar
arasında, Ozan Bindebir, Hakiroğlu, İkrari
âşık Sancar gibi birçok aşığı saymak
mümkündür.
(12) Âşıklık geleneğinde KEMTER kolu, “KEMTER'in çırağı Sefil Edna, Sefil Edna'nın çırağı, Sadık Doğanay ve Remzani, dir.
Onların çırakları olan Bahri Doğanay, Hakiroğlu, İkrarî gibi âşıklar la varlığını güçlü bir şekilde devam ettirmektedir
BEKLEYİŞ
Bin şükre kederimi zincirledim bu gece
Gönlümde sükûn bulur dilimdeki her hece
Seninle düşer benim deli yüreğim zar'a
Sonra da mahkûm eder hayali intizara
Seninle güz gülleri zaman gelip açacak
Seninle doğan güneş ziyasını saçacak
Bu bekleyiş belki de vurgun gibi vuracak
Belki de gönlümüze prangalar duracak
Bu bekleyiş aklıma her an seni düşürür
Bu bekleyiş, kalbimi ham potada pişirir.
Cemalini görmeye yüzüm olur mu bir gün
Matem tutan yüreğe belki olacak düğün
Anlatamam halimi sözlerim kısır döngü
Sol yanımı eritir içten içe bu yangı
Bu bekleyiş mahşeri yaşatıyor her daim
Bu bekleyiş bizimle yaşadıkça müdavim
Bu bekleyiş üşütür bu bedeni yazında
Bu bekleyiş bırakır gönlümü ayazında
Seninle gülümserim dağların baharına
Seninle gelincikler baş kaldırır yarına
Kırılgan sözlerime seni ekledim bir bir
Yürekten gelen söze, efkârım oldu kabir
Ne bu dil sensiz döner, ne bu yürek sensizdir
Toprağa dökülen sır, her biri kefensizdir...
Bu bekleyiş vuslata gözlerini yummaktır
Bu bekleyiş seninle mutluluğu ummaktır
Bu bekleyiş zehrinin damarıma zerkidir
Bu bekleyiş gecenin gündüzümü terkidir
Seninle ab-ı hayat bulacak gönül evim
Seninle cüce kalan bu gönlümde bir devim
Seninle güneş doğar seninle yeşeririm
Bir seninle sevgili muradıma ererim
Hangi yana yüzümü dönsem karşımda durur
Kuruyan gözlerimden testisini doldurur.
Aşkın melal bakışı sürmesini sürünmüş
Tan yeri ağardıkça yalnızlığa bürünmüş
Bu bekleyiş bahtıma düşen zorlu yokuştur
Bu bekleyiş, umuda pervaz eden bir kuştur
Bu bekleyiş sanma ki yüreği kabre sokar
Bu bekleyiş mahşerde yine karşına çıkar.
Sündüs ARSLAN AKÇA
71
HASRETTEN VUSLATA YOLCULUK
Bekir YEĞNİDEMİR
karşısındaki hedef büyük bir vuslatsa.
Hasret? Daha kime hasret? Hasreti
yüreğinde, gönlünde büyütemezsen cüce
kalır. Sadece dünya ve dünyalık hasret,
kavuştuğunda mutlu, hatta çok mutlu
olabilirsin. Ben arzularıma eriştim, buraya
kadar, hasretim bitti diyebilirsin de. O
zaman da kendini çürümeye terk etmiş
olursun. Ancak sen sadece etten kemikten
ibaret değilsin. Varlığını, yaratılış amacını
düşün. Sen büyük bir varlıksın. Dünya ve
ahret arasında köprüsün. Bir ayağın
dünyada, bir ayağın gerçek âlemde,
farkında mısın bilmem ama sen, büyük ve
ulu bir yolun yolcususun unutma. Sen
İNSANSIN İNSAN! Ancak, dünyada
arzularıma kavuştum der ve yoluna nokta
koyarsan kendine yazık edersin. Muhacirîn
zümresine dâhil olamazsın. Kalbindeki,
gönlündeki asıl hasret sönebilir. Dikkat
etmelisin ve onu sürekli üfleyip
körüklemeli ve ateşi kor haline, nar hatta
akkor haline getirmelisin. Her yanı yangın
yerine çevirmelisin ki vuslatın ihtişamına
kavuşmalısın. Vuslatın ihtişamı hasretin
Hasret ve vuslatı anlamaya
çalışırken, vuslatı arzulanan şey nedir?
Hasretine katlandığımız şey nedir?
Çektiğimiz hasretin karşılığında elde
edeceğimiz nedir ki bu hasrete tahammül
ediyoruz?
Hasret; Ana - babaya hasret
Eşe hasret
Evlada hasret
Vatana hasret
Sılaya hasret
Hasret, hasret, hasret…
Karşılığındaki vuslat ise elbetteki
sevindiricidir. Derecelendirmek ise kişinin
gönlüdeki terazidir. Terazinin kapasitesi
nedir? Otuz tonluk bir tır'ı yirmi tonluk
kantarda tartamayız. Ziya Paşa'nın dediği
gibi;
“İdrak-i meali bu küçük akla
gerekmez
Zira bu terazi bu kadar sıkleti
çekmez.”
Demek ki akıl terazimizin, gönül
terazimizin kapasitesini artırmalıyız. Eğer
bir hedefimiz varsa ve bu hedefin
72
büyüklüğü ile doğru orantılıdır. “Bana seni
gerek seni” Yunus'ça hasret. Ne güzel…
Candan, canandan tereddütsüzce geçiş…
Ölümün, dünyadan geçişin sonunda
Hakk'a kavuşmak varsa, ölümden korku da
yoktur. O kişiye bayram gibi gelir. Hz. Mevlâna
gibi… Ölüm gecesine “Şeb-i Arus” denilmiştir.
Öyle ki ölüm günü onun için düğün günüdür,
vuslat günüdür. Çünkü o ölmüyor Hakk'a
koşuyor. Ölümü, dünyadan ve sevdiklerinden
geçişi, ölümün zorluğunu gözü görecek
değildir. Gerçek sevgiye, gerçek sevgiliye
kucak açmış koşuyordur. Ayaklar yerden
kesilmiştir. Bulutlar üzerinde pür neşe
koşmaktadır. Ve işin sonunda Cemalullah'ı
görmek varsa işte asıl vuslat odur. Ve de
vuslatın en ihtişamlı anıdır. Hasret öylesine
büyüktür ki vuslatın şahikalarına ulaştırır.
Hani Cennette görmeyi arzuladığımız
Rabbimizi görme saadeti. Cennete girmenin de
ötesinde Cennette de vuslat özlemiyle tutuşma
var. Tüm insanlığın yaratılış nüvesinde gizli
olan sır, DNA'sında var olan sır. Görecek miyiz,
Allah bilir… Ancak, bize bir Hadis-i Şerif
müjdelemektedir. İnşallah cümle Ümmet-i
Muhammed ile birlikte göreceğiz. “İnneküm
seteravne Rabbüküm, kemâ teravnel kamere
leyletel bedri, kemâ teravnehâ.” “Ayın on
dördüncü gecesi kameri (ayı) nasıl görürseniz,
Rabbinizi de öyle aşikâr göreceksiniz!” Cennet
ehli, cennete dâhil olduğunda Hak Subhanehu
ve Teâlâ Cemâl ile Kemâlinden Kibriya
perdesini kaldırıp; “Ene Rabbükümül âlâ: İşte
görmeyi arzuladığınız Rabbiniz benim.”
diyecektir.
İşte bu yüzden rabbimize ne kadar
şükretmeliyiz, sevgili Habîbullah'a ne kadar ne
kadar salât-ü selâm okumalıyız değil mi?
Sevgili canlar yüreğimizi kalbimizi
hasrete, büyük hasrete alıştırmalıyız. Geç değil,
hemen başlamalıyız. O, büyük vuslatın
şahikalarına ulaşmak için hasreti büyütmeliyiz
gönlümüzde.
Gerçek vuslata, büyük vuslata
erebilmenin yolu ise Kur'an-ı Kerim, sevgili
Peygamberimizin sünneti ve gerçek İslâm'da
gizlidir. Gerçek İslâm'ı yaşarsak ki inşallah o
büyük vuslata ereriz. Ne duruyoruz? Hemen
yola koyulmalı değil miyiz?
Allah yar ve yardımcımız olsun…
73
DÜŞ TE GÖR
Hele bir ayağın kaymayıversin,
Seni kaldıracak kol bulamazsın.
Bir zamanlar kenetlenen parmaklar
Çözülürde, avucunda el bulamazsın.
Diken olur büyüttüğün goncalar,
Koklamaya bile gül bulamazsın.
Senin için yaş akıtan gözlerden,
Muhabbetle bakan iz bulamazsın.
Bir yudum sevgine muhtaç olandan,
Aylar geçer, bir selam alamazsın.
Bir vakitler kucaklarda yatarken,
Başını koyacak diz bulamazsın.
Kiminin vefası üç beş gün sürer,
Altı ay olmadan yalnız kalırsın.
Sen ölme yâr ben öleyim diyeni,
Aylar sonra yanında bulamazsın.
Düşte gör var mıymış dostun yârenin,
Çoktan vazgeç, o gün az bulamazsın.
Sarılıp boynuna ağlayan güzel,
Acep öldü mü ki, söz duyamazsın.
Efkârlanır yazar söylersin amma,
Eşlik edecek bir saz bulamazsın.
Yollar bayır olur, kıvrım hem de sarp,
Hep yokuş çıkarsın, düz bulamazsın.
Hayatın çevrilir sonbahar kışa
Çok arar, ilkbahar yaz bulamazsın.
Görünüşte sende yaşarsın ancak,
Hayatta kalmaktan haz alamazsın.
Bir kuru nesneymiş dostluklar meğer
Kabuğu yırtsan da öz bulamazsın.
Nihat AYMAK
O BENiM GAZi DEDEM…
Şerare KIVRAK
1896'lı yıllarda başlayan hayatına, altı devri sığdıran yüce yürek: MEHMET KEMAL ÖZDİLEK
74
yılmadan, azimle on-on iki yaşlarında
KOYU HAFIZ olarak başarılı bir sonuca
ulaşır. Bu dönemlerini kendi ağzından bire
bir dinlediğim şekliyle aynen geçiriyorum.
“... Bağlarda yol yok, araba yok. At,
eşek bulabilirsen şehre inersin yoksa
tabana kuvvet. Babam bana bir eşek aldı.
Bir iki sene onunla gittim geldim. Bir gün
bağların yanından geçen dereye öyle bir sel
geldi ki beni yolda yakaladı. Söğütlere
tutunarak kurtuldum ama eşek sele gitti.
Kaldık yayan. Ağladım, üzüldüm. Soğuklar
başlayınca camide yatıp kalkıyorduk artık.
Bir gün sabah erkenden bağdan
çıktım camiye ulaştığımda daha
açılmamıştı. Kapının iç tarafına oturdum
müezzini bekliyordum. Uyku bastırmıştı
iyiden iyiye. Caminin karşısındaki
türbeden kırmızı giymiş birisi bana doğru
geldi, yanağımı okşayarak, “Uyuma, kalk
oku.” dedi. Silkinerek uyandım. Her yanım
buz kesilmişti. Çevrede kimse yoktu.
Kulübe kapısının örtülüp, zerzesinin
sallandığını gördüm. Oysa pek girilmeyen
bir yerdi. Az daha uyusam donacakmışım.
Müezzine anlattığımda gülümsedi ve bana
O, Osmanlının son padişahını,
Meşrutiyeti, işgal günlerini, Atatürk'le
Çanakkale zaferini, Kurtuluş savaşını ve
Cumhuriyeti yaşamış bir gazi, bir
öğretmen, bir baba, bir dedeydi…
O, “Önce Vatan” diyen cesur
yüreklerdendi!
Mehmet Kemal ÖZDİLEK. Canım
annemin babası. Ona Muallim Efendi veya
Koyu Hafız Mehmet Efendi de derlerdi.
Namık, Nadir, Nafiz ve Atıf dört oğlan ile
Sebahat Bilgiç bir kız evlat babasıydı. Tokat
KAT KÖYÜ kökenli olmasına rağmen
orada hiç kalmamış. Katlı Ahmet Efendinin
oğlu olarak bilinir.
Büyük Dede Ahmet Efendi köyde
kalmayı istemediği için şehre yerleşme
arzusundadır. Bu yüzden sevdiği kadınla
evlendikten sonra şehre götürmek için
zaman bekler. Büyüklerden izin
çıkmayınca bir gece eşiyle birlikte şehre
kaçmaya karar verir. Eşeğe yükledikleri üç
beş parça eşya ile ay ışığında Tokat'ın
yolunu tutarlar. Evin önündeki arktan
atlayarak ses yapmasın diye iri yarı Ahmet
Efendi, eşeği kucakladığı gibi arkın ötesine
geçirir.
Tutarlar Tokat'ın yolunu…
Örtmeliönü Mahallesi girişindeki çıkmaz
sokakta bir ahşap eve yerleşirler. Köyden
gelen yiyeceklerle geçinirler.
Yıl 1896… Mehmet Kemal adını
verdikleri oğulları dünyaya gelir… Dedemi
dinleyelim…
“…. Aklım erdiğinde bu evdeydik.
İki katlıydı. Araları açık tahta merdivenleri
vardı. Bir gün annem aşağı taşlıkta salça
pişiriyordu. Merdivenden aşağı
yuvarlandım. Salça leğeninin içine düştüm.
Henüz kaynamamıştı ama yine de oram
buram dağlanmıştı. Tepemden aşağı soğuk
suyu aktardılar beni suya bastılar…”
Bir yıl sonra ölen annesi dedeme
çok sorumluluklar yüklemiş, Baba Ahmet
Efendi ikinci evliliğini yapmış, Ahmet ve
Osman adında iki tane çocuk olmuştur.
Bunun üzerine Ahmet Efendi Kaşıkçı
bağlarından bir bağ tutup oraya taşınırlar.
Okuma özlemiyle yanan dedem her
zaman kendini yetiştirmenin şartlarını
zorlar. Altı, yedi yaşlarındadır. Ali Paşa
Camisinde hafızlık derslerine başlar. Yazın
sıcakta, kışın soğukta gidip gelmek oldukça
zor bir durum yaratmaktadır. Lakin o
75
“Hafız Kemal kimseye anlatma bunu emi.”
dedi.
Yıllar sonra bu ilahi olayı dedem
bizlerle paylaştığında maneviyat güzelliğini
de yaşıyorduk onunla… Kimdi diye
sormadıkta zaten. Yorumu bizlere
bırakmıştı…
Her geçen yıl dedemi
olgunlaştırırken okuma özlemi de
kamçılanmıştır. Onun amacı Sivas'ta
Eğitim Yurdu adındaki okula giderek
öğretmen olmaktı. Ülke meşrutiyet
dönemini yaşıyordu. Belki zor günlerdi.
Baba o okulların gâvur okulu olduğuna
inanmış 'asla' diyordu. Ne var ki üvey anne
babasının gönlünü yapmış izin çıkmıştı.
Sivas'a.
Bire bir dedemin anlatımıyla:
“… Babamın gönlünün olduğunu
duyunca Sivas'a gittim. Üstümde sekiz
mecidiyem vardı. Biriktirdiğim paralarımdı
bunlar. Okulu bulup kayıt oldum. Hemen
de başlattılar. Tokat'a çok sık
gelemiyordum. Her gelişimde saat
kulesinin biraz yükselmiş olduğunu
görüyordum. “Padişah Efendimiz adına
yapılıyormuş” diyorlardı. On altı, on yedi
yaşlarındaydım. Derslerim çok iyiydi. Bir
gün okula gelen bir haberle hayatımız
değişti. Askere alınacağımızı öğrendik.
Hurra… Kendimizi askerliğin içinde
bulduk…”
Dedem bunları anlatırken, aile
ferleri bunları can kulağı ile dinler,
misafirlere ikramlar geçilirdi. Duygulanır,
sesi titrer ve derin derin iç çekerdi. Sorular
gelirdi ara ara.
-Nereye götürdüler sizi muallim emmi?
(Akrabaları ona hep “muallim
emmi” derlerdi. Sevgili eşi, anneannem ise
hep “muallim Efendi” diye çağırırdı.)
O, sesi yükselterek tekrar
anlatmaya başladı…
“Daha on sekiz yaşındaydık. Nereye
olacak; Çanakkale'ye… Kâh yayan, kâh
trene binerek zorlu yolculuklar yaptık.
Herkes on beş, yirmi yaş arası tığ gibi
gençti. Büyük muharebelerin olduğu
belliydi. Her yer toz duman, kan revan
içindeydi…” Anlatırken gözleri kısılır, sesi
tekler derinden bir “ah” çekerdi hep.
“… Conkbayırı'nda harp ediliyordu.
Sekizinci tümen, 24. Alaydaydık. Tepe
yamaçlara gâvur çakıl taşı dökmüştü. Asker
tüm çabasıyla yamaca tırmanıyor ama bir
türlü tepeye ulaşamıyorlardı. Gerisi, geri
aşağı kayıyordu. Etrafımızda kollar,
bacaklar savruluyordu…”
Ağlamaklıydı… Ellerini duaya
açarak derinden iç çekerek başını iki tarafa
sallarken “Allah o günleri bir daha
yaşatmasın…” der, biz de bir ağızdan
“Âmin” diye bağırırdık.
“… Kıyamet kopuyordu. Elimize
verilen tek kırma tüfekler yetmiyordu.
Artık süngümüzü kullanıyorduk. Hücum
halindeydik ki bir şarapnel parçası sol
böbreğimin üzerinde patladı. Acı
hissetmedim ama kanıyordu. Belimdeki
palaskayı çıkarıp yaramın üstüne sıkıca
bağladım…”
-Dede yarana bakalım! diye üzerine
düştüğümüzde belini açarak ve bozuk
düzen bir görüntüdeki tenini okşardık
hepimiz.
76
Milli Kütüphane Tahran
“Dur! Henüz değil. Bekleyin sırası
gelecek. Mustafa Kemal Paşa öyle her
zaman zırt pırt karşına çıkmaz.
Komutanlarıyla görüşür, komutanlar da
bize iletir. Çünkü düşmanı çok. Kâfirler onu
öldürmeye bile çalıştılar…”
Bu anlatımlardan birçoğuna
misafirlerde tanık olurken odanın içinde
duygu seli yaşandı. İşte bire bir özel olarak
kendinden dinlediğim hatıralarından
birisi…(1966)
“… Batı cephesinde çok kanlı
savaşların olduğunu duyuyorduk. Çokta
sağlıklı haberler alamıyorduk ama İsmet
Paşa'nın zaferlerini işitiyorduk. Bir sabah
bizi yine trene bindirdiler, ver elini
Ankara… Gazi Paşa Millet Meclisini açmış
artık savaşı o yönetecekmiş. Padişahın,
Sadrazamın emirlerine de
uyulmayacakmış…”
23 Nisan 1920'nin güzelliklerini
yaşıyordu Gazi Dedem…
“… İsmet Paşanın komutasındaki
Batı Cephesinde muhabereler çok kanlı
geçiyormuş. Ankara'ya geldiğimde top
seslerini duyuyorduk. Ordumuz zafer
kazanıyordu ama askerin yorgun ve bitkin
olduğu haberi de geliyordu. İşte bizi orduya
destek için getirdiler. Ankara'dan, Afyon'a
kadar bir hat oluşturduk. Yayan, aç, susuz,
uykusuz yürüdük o hatta…”
Dedem yine duygulanmış, iç çekiyordu.
“… Ahh! Çocuklar ah! O SAKARYA
IRMAĞININ kıpkırmızı aktığı şu
gözlerimle gördüm. Ne kötü günlerdi o
günler. Memleketin kıymetini bilin. Onu
kem gözlerden koruyun…” der gözlerinden
yaşlar aktığını görürdük.
-Dede neden, ağlıyorsun?
dediğimizde
- Ağlamıyorum, gözüme çöp kaçtı
da ondan… der herkesi güldürürdü.
26 Ekim 1966 Cumhuriyet Bayramı
arifesindeydik. Afyon savunması
ödevimdir. Dedem en güzel canlı kaynaktı
benim için anlatıyordu.
“… Düşmanın ilerlemesini
durdurmak lazımdı. Biz tahsilli olduğumuz
için subay görevindeydik. Birliklerimizle
Afyon'un güneyine sarkmamız istendi. Dört
yüz kilometre yol aldık. Yayan olarak.
Ayaklarımızın altı patlamış. Yaralarımıza
tütün basıyorduk. Birlik Afyon yakınlarına
Dedemin her anlatımı tarih, her
kelimesi savaş günleriyle doluydu.
Gerçekle yüz yüzeydik belli ki…
“… Daha sonra bizi KAĞIZMAN'A
gönderdiler. Oradaki çetelerle baş etmek
için. Cihan Harbi çıkmış herkes canı başı
derdindeydi. Moskof'a karşı ERZURUM,
ŞARK'I koruyacaktık. Almanların yanında
savaşıyorduk ama kimse bu durumdan
memnun değildi. Bir sürü cepheler
açılmıştı. Biz doğu cephesinde KAZIM
KARABEKİR'İN tümenindeydik…
O vakitler Osmanlının ekmeğini
yiyen birçoklarının kıçı kalkmış, isyanlar,
ayaklanmalar ard arda geliyordu. Almanlar
bir zaman sonra yenilmişti. Onlarla birlik
olduğumuz için bizde yenik sayıldık.( bu
anlatımları, bire bir dinlediğim gibi
naklediyorum)
Sabahın bir vaktinde
Kağızman'daki birliklerin Erzurum'a
kaydırılacağı haberi geldi. Silahımızı, tüm
askerleri malzemelerimizi kışlada bıraktık.
-Padişah emri böyle dediler.
Erzurum'a geldik. Karabekir Paşa çok
üzgün ve sıkıntılıydı. Ne babayiğitti be! Bize
bir konuşma yaptı. Osmanlının durumunun
çok kötü olduğunu, bir mütareke
yapıldığını ve kendinin bir mütarekeye
riayet etmeyeceğini söyledi. Şimdilik
herkesin memleketine gidip kendinden
haber beklemelerini tembihledi. Bizler de
memleketimize geldik...”
Dedemin bu anlattıkları zaman
içerisinde tarih kitabı oldu bana. O,
Mondros Ateşkes antlaşmasının ağır
şartlarını yaşıyordu belli ki!
“…Epey sonra Kazım Karabekir
paşanın emri ile bizi tekrar askere
çağırdılar. 15. Kolordu Komutanlığına
gidecektik. Sivas'a, oradan Erzurum'a
geçtik.
-Mustafa kemal geliyor! dediler.
Amma lakin büyük bir gizlilik, telaş ve
heyecan mevcuttu ortalıkta. İzmir, İstanbul
işgal edilmiş, Paşa toplantılar yapıyor,
komutanlar da bize iletiyorlardı. Paşa
askerin güçlenmesini, halkın birleşmesini
istiyordu…” Dedemin etrafında, ağzından
çıkan her kelimeyi dikkatle izliyor, ara ara
sorularda yöneltiyordum.
-Atatürk'ü görebildin mi dede?
dediğimde elini kaldırarak.
77
gelmişti. Asker susamış, dudakları
çatlamıştı sıcaktan. Gazi Paşa da
AKŞEHİR'e gelmişti. Bir şeyler olacaktı
olmaya… Orduya gizli emirlerle gelen
haberde hazır olunması isteniyordu.
Emirler çok gizli olarak birliklere
ulaştırılıyordu. “tTarruza hazır ol ve bekle”
deniliyordu. Bir gün sonraydı ki sabah
erkenden Taarruza başlayacaktı. Ve bu bir
emirdi.
26 Ağustos sabahı top sesleriyle
birlikte hücuma geçtik. Düşman neye
uğradığını anlayamamıştı. Şaşkın halde her
şeyi ni bı rakı p ka çmaya başl a mı ştı .
Beklenmedikleri anda avlanmışlardı.
(Dedemin tabiri ile) tasını, tarabasını
bırakmış Uşak yönüne kaçıyorlardı…”
Herkes bir şeyler soruyordu dedeme. Lakin
o öyle havaya girmişti ki o günleri aynen
yaşıyor ve anlatıyordu.
“… Asker susuz ve açtı. Kesin emir
vardı. Hiçbir yiyeceğe ve içeceğe
dokunulmayacaktı. Zira düşman kaçarken
her şeye zehir katmıştı. Yunan'ın
müstahkem mevkileri (dedemin tabiri ile)
tek tek ele geçiriliyordu. Asker mısır
tarlalarına dalıp mısırları koçanlarıyla
yiyerek susuzluk ihtiyaçlarını az da olsa
gideriyorlardı. Tınaztepe'ye kadar geldik.
Burada düşman son çırpınışlarıyla tekrar
saldırıya geçti. Tepemizde yağmur gibi
kurşun akıp gidiyordu. Başımızı siperden
dışarı çıkaramıyorduk. Ön siperde bir
askere elimi kaldırdım “yere yat”
diyecektim ki, bileğimden kahpe kurşunu
yedim. Vurulmuştum.” Sol eliyle sağ
bileğini asıp bu izleri gösterdiğinde o
bilekleri sarılarak öpmeye başlardık.
“Çanakkale'de kıçımı öpen düşman
kurşunu, Afyonlarda bileğimi boş geçmedi
ama bu bileği bükemedi…” der
gülümsetirdi bizi.
“.. Düşman kuvvetleri yardım
almadan bir şeyler yapmalıydık. Çünkü her
an düşman yardım alabilirdi. 30 Ağustos
sabahı iyice çığırından çıktı savaş. Göğüs
göğse savaşıyorduk artık. Ama bu
yetmiyordu. Bunlara daha ağır bir sille
anlatmalıydık ki unutmasınlar hiç. Tam bu
sırada geldi o tarihi emir…
-ORDULAR! İLK HEDEFİMİZ
AKDENİZDİR İLERİ! Ey gidi Fahrettin
Paşa eyy! Süvarileri ile düştü gâvurun
ardından…” Dedem bunları anlatırken
ayağa kalkıp sanki emri kendi vermişçesine
heyecanlanarak, ağlamaklı sesiyle
bağırırdı. Biz dinleyenler alkışlar, sevinçle
coşardık. O, devam ederdi.
“… Gazi Paşa ÇAL köyü yakınlarına
karargâhını kurmuştu. Yaralı subayları
Çaldırana getirmişti, ben de gittim.
Karargâhta doğu cephesine tanıdığım
Kazım Karabekir, İsmet Paşa, Nurettin
Paşa vardı. Bizi ayakta karşılayan Gazi
Paşa cesur, kararlı ve ümit dolu
bakışlarıyla,
-Geçmiş olsun Mehmetler!
Nasılsınız? dedi. Yaralarımızın önemsiz
olduğunu, sıhhiyelerin tedavi ettiğini, ağır
yaralıların daha gerilerdeki bakım
çadırlarına taşındığını söyledik…”
O ne? Dedem yine ağlıyordu!
“Ne büyük bir komutandı o
çocuklar. Bakışlarını üzerime çevirdi. Bana
doğru yöneldi. Sarılarak alnımızdan öptü
ve sırtımızı şefkatle sıvazladı.
-İzmir'e kadar dayanın. Yüce Allah
sizin yardımcınız olacaktır…” dedi
Derinden bir iç geçirdi ve gözleri
adeta duvardaki resim'e kilitlendi.
“ Ah çocuklar ahh! Onun gibisi daha
imidünyaya gelmemiştir. (imidünya
kelimesi dedeme aittir ve tüm dünya
anlamındadır.)
“…Uşak'a girdiğimizde Uşak
yanıyordu. Düşman kaçarken yakmış
zulmetmişti. Karnındaki bebeği süngü ile
çıkarılmış analar, ağaçlara asılmış, dedeler,
kurşunlanmış genç kızlar gördükte. İzmir'e
yaklaşıyorduk ki Yunanlı Komutan
TRİKOPİS'in esir alındığını öğrendik.
Asker daha çok galeyana geldi. İzmir'e
bağlayan devlet, onu gazilik madalyası ile
de onurlandırmıştı. Ne yazık ki bu
madalyayı kaybetme şansızlığını da
yaşadık.
Dedem aramızdan ayrıldığında
öğretmen okulu son sınıftaydım. Ne yazık
ki öğretmen olduğumu göremedi.
Yukarıdaki anılar zaman zaman kendinden
bire bir dinlediğim, not tuttuğum, uzun kış
gecelerinde, tel helva eğlencelerinde
akraba ve dostlarına anlattığı, bayram
günleri coşan duygularının anlatımıdır.
Tereddüt ettiğim olay akışına bazen
anneme ve küçük dayım Atıf ÖZDİLEK'E
başvurduğumda anıları yerli yerine koyma
şansını yakaladım.
Onun aile efradını “BÖLÜK KALK”
diye uyandırdığı günleri hasretle arıyorum.
Çünkü bu çağın onun ruhunda iz bırakan
dönemleri yaşaması, yaşarken de bizlere
mesaj vermesi bakımından çok önemliydi.
Çünkü O, Gazi Paşasının, Gazi Mustafa
Kemal Atatürk'ün öğretmeni Cumhuriyetin
aziz neferiydi.
Ruhun şad olsun GAZİ DEDEM!
Seninle onurlu ve gururluyuz!
girdiğimizde İzmir de yanıyordu Konağa
çekilen Türk Bayrağı coşkumuzu daha da
artırdı. Aç kaldık, ağaç yapraklarını, otları
hatta tarlalardaki nebatları,
kaplumbağaların yarı pişmiş etlerini, hatta
ölen süvari atlarının etlerini paylaşıp
yediğimiz günler artık geride kalmıştı. İki
yıla yakın ailemden uzaktaydım.
İzmir'e girdiğimizde denizin yüzü
gâvur dölleriyle doluydu. Bağırıyorlar,
yardım istiyorlardı. Deniz mahşer yeriydi
sanki. Kocaman bir gemi gelmiş
toplayabildiklerini, toplamaya çalışıyordu.
İzmir kurtulmuştu!”
İşte benim GAZİ DEDEM
On yedi yaşında başlayan askerlik
hayatı yirmi sekiz yaşında sonlanmıştı. On
bir yıl savaş meydanlarında geçen bir ömür.
On yedisinde Çanakkale savaşları ile
tanışmış, devamı olan İstiklal Harbini bire
bir yaşatmıştır. Savaş sonrası memleketine
dönmüş 1923'ün 29 Ekiminde
Cumhuriyetle kucaklaşmış onu yudum
yudum eşi ve evlatlarına yaşamış
yaşatmıştır.
Cumhuriyet'in getirdiği
güzelliklerin baş savunucusu olurken. Gazi
Paşanın emriyle yarım kalan öğretmenlik
hakları verilmiş 1934-35'li yıllarda Tokat
GÜLÜT köyüne tayin olmuş. Başarılı
olunca da SİNOP, BOYABAT'A
görevlendirilmiş. Ailesiyle Sinop'a giden
dedem bir müddet sonra Gazi Paşanın ölüm
haberini almış yıkılmıştı.
-Paşamın ölümü yüreğimizi yaktı.
En büyük Türk'ü kaybettik! der
hüzünlenirdi.
1939 depremiyle yıkıntılar altından
çıkan dedem ve ailesi Tokat'a dönerler.
Muhat, bugün ki adıyla Çevreli köyüne
atanır. Birkaç yıl da burada öğretmenlik
yapar. Daha sonra öğretmenliği bırakarak
hafızlığa başlar. Bir müddet sonra da
köşesine çekilerek çok güzel hat sanatıyla
uğraşır. Çıradan, kamıştan yaptığı
kalemleriyle en güzel yazılar elinde
şekillenirdi.
O, hep Mustafa Kemal'in,
yeniliklerini anlatırken, evinin duvarında
asılı iki resimle her şeyi anlatırdı. Biri Gazi
Paşası, diğeri İsmet Paşasıydı. Biz torunlar
o resimlerin altında büyüdük hep. 73 yıla
sığdırılan bir ömür. Öğretmenlik maaşı
BİRLİK
Mazluma mağdura ırkı sorulmaz;
Kerkük de bizimdir, Gazze de bizim.
Birlik olmayınca ortam durulmaz
Türkistan da bizim, Bosna da bizim.
Zalimin zulmüyle kor ateş düşer;
Zindana düşenler acıyla yaşar.
Bu millet şahlanıp dağları aşar
Karabağ da bizim, Musul da bizim.
Birlik vakti şimdi, kardeş olalım;
Kenetlenip artık dirlik bulalım;
Nefreti terk edip aşkla dolalım;
Kafkasya da bizim, Bağdad da bizim.
Zalimlerle olma sonsuz yanarsın;
İnanan insansın billur pınarsın;
Cennet'te Kevser'le doyar kanarsın;
Medine de bizim, Mekke de bizim.
Alİ ÖZKANLI
79
TADIN DAMAĞIMDA KALDI
Ak, ırmak, ak!
Bereketli, Yeşilırmak!
Bereketini, Kazova'ya,
Amasya'ya, Suluovaya
Kalbime, mürenbağıma dök.
Ak, ırmak, ak!
Bereketli, Yeşilırmak...
Tekeli Yaylası'ndan beri,
Hubyar Dede'den beri,
Güzel Almus medeniyet cevheri,
Sula yangın toprağı,
Elma, erik türlü meyveleri...
Kuşburnu, iğde ve söğütleri...
Sevgiye, sevdaya hasret yürekleri...
Ak, ırmak, ak!
Sağını solunu selamlayarak.
Bereketli Yeşilırmak,
Üstüne mavi çarşaf sermişsin.
Danişment'li, Polat Gazi'li Niksar'ın
Canlar alan deli Kelkit'in;
Kıyısında Reşadiye kaplıcaların,
Vadini şaşırma sakın,
Senin endamında,
Koyu gölgeli, Gümenek parkın,
Sultan fermanlı Hıdırlık köprün,
“Hey on beşli...” yanık türkün;
Söylenir, dillerde, tellerde...
Durmayın, yaman periler, durmayın!
Beni renkli rüyalarımda;
Yeşilırmak boylarına götürün.
Üvez dallarında sallayıp,
Boynuma sarı kırmızı çördük gerdanlıkları örün.
Ahu gözlü kızlardan buseler topladım...
Unutuyor, unutamaz! Damağım, dudağım...
Hangi domatesi, patlıcanı isterse kebabın,
Ben de isterim, tükense de tâkatım.
Ak, Yeşilırmak, ak!
Gecende, gündüzünde ak!
Billur damlalı Yeşilırmak...
İsterim; suyunu avuçlarımla içerek kanmak.
Ayrı düşse de mekânım, tükense de takadım,
Tadın! Damağımda dudağımda kaldı.
Sırrım, gizlim; bilinse de Tokat'ım.
Seni unutmayacağım, unutamam!
Tokat'ım, Tokat'lım, dostum, ahbabım.
Şükrü ÇAKIR
80
Mustafa COŞKUN
NASIL BİR ÖĞRETMEN?
eğitecek, kim öğretecek?
Bu soruya tam bir tanım veremem.
Ancak bazı genel özelliklerini verebilirsem
her bakan farklı şeyler görebilirse de
çerçeveye soyut bir resim yerleştirmiş
olabilirim diye düşünüyorum.
AKADEMİK YETERLİLİK
Öğretmen olarak yetiştirilecek aday
insan, temel eğitimden hemen sonra
öğretmen yetiştiren okullara alınmalı ve
istisnalar hariç yine öğretmen yetiştiren 6
yıllık akademilerden mezun edilmelidir.
Son 2-3 yıl danışman-rehber öğretmenler
nezaretinde farklı özelliklerde ve
bölgelerde uygulamalı eğitimden
geçirilmelidir. Böylece öğretmen adayının
mesleğini içselleştirmesi sağlanacaktır. 6
yıllık bu eğitimden sonra geniş katılımlı bir
komisyon adayın öğretmenlik
yapabilmesine onay vermelidir. Tecrübe
kazanmak başka şeydir, acemiliğini atmak
başkadır. Akademik eğitimin programında
alan bilgisi, mevzuat bilgisi, pedagojik bilgi,
Türk devlet geleneği, Türk medeniyeti,
Türk ve dünya eğitim tarihi, Çağdaş Eğitim
anlayışı, proje hazırlama gibi konular
mutlaka verilmelidir.
İnsanlık, tarihi gelişimin doğal
sonucu olarak teknolojinin, bilimin,
bilginin doruk noktasını yaşadığı bu
günlerde belki de her zamankinden daha
çok eğitime –öğretime değer vermek
durumundadır. İnsanın bulunduğu yerde
en önemli varlık yine insandır.
Bu bilgi çeşitliliği içerisinde bilgiye
ulaşmak, bilgiyi kullanmak ve bilgiyi
yorumlamak daha anlamlı bir hali ifade
etmektedir. Mesela klasik anlamda doktor
denildiğinde her hastalığın tedavisiyle
ilgilenen meslek anlaşılırken sadece göz
hastalıkları için şimdilik 12 ayrı uzmanlık
alanından bahsediliyorsa gelecek çağlarda
kim bilir daha hangi bilgilerden
bahsedeceğiz.
Bilim ve teknoloji ne kadar gelişirse
gelişsin nihai noktada bir insan
dokunuşuna, sözüne, bakışına mutlaka
ihtiyaç duyulacaktır. İşte tam bu noktada
nasıl bir insan ve bu insanı yetiştirecek
“Nasıl Bir Öğretmen ?” sorusu
cevaplanması gereken en hassas sorudur.
Uç örnek olarak bütün kâinatın mahvına
yol açacak bir “Bomba!”nın pimini çekip
çekmeme iradesini gösterecek insanı kim
81
sokakta velhasıl her ortamda demokratik
bir iklim oluşturabilmelidir. Hakkını
arayan, yazılı sonucuna itiraz eden
öğrenciyi öğle veya böyle cezalandıran bir
öğretmen yetiştirdiği öğrencinin sosyal
hayata tutunacak elini kırıyor demektir.
ÖLÇME DEĞERLENDİRME
YETERLİLİĞİ
Eğitim hangi amaçla yapılırsa
yapılsın başlangıç ile bitiş arasındaki fark
ölçülebiliyor olmalıdır. Bu ölçmeyi ilk elden
yapacak öğretmen ölçme değerlendirmeyi
son bilimsel verilere göre yapabilmelidir.
Hala ortaöğretimde öğretmen, öğrencinin
ne kadar doğru yaptığına değil neyi
yapamadığına not veriyor. Not öcü unsuru
olmaya devam ediyor.
GÜNCELLENME / İNOVASYON
Yenilikçi olmalıdır bir öğretmen.
Hiçbir bilgi durağan değildir. Bilgiye
hizmet veren asla durağan olamaz. Yeni ve
yaratıcı düşüncelere, yaklaşımlara açık
olmalıdır. Öğretmen kendini güncellemeli,
kendisi bunu yapmıyorsa yapılmalıdır.
BİLİMSEL YETERLİLİK
Öğretmen bilimsel bir anlayışa,
yaklaşıma sahip olmalıdır. “Bizim
zamanımızda”, “biz lisedeyken”,
“ ben
ilkokuldayken “ anlayışları geleneksel
anlayışın yansımasıdır. Genelde eskimiş ve
köhnemiş bir zihniyettir. Eğitimde
gelenekçilik vardır ama tali konumda
olmalıdır. Öğretmen bilim insanı değildir
ama bilimsel verilerle hareket etmelidir.
GÖNÜL VERME YETERLİLİĞİ
Diğer bütün ara başlıkları da içine
alabilecek yeterliliktir. İnsan birinci unsur
olduğu için gönül verilmeden bu işin
başarılması mümkün değildir. Devlet
memuru mantığıyla asla çalışılamaz.
Mesaiyi, dinlenmeyi, benim işim mi'yi vb.
düşünen öğretmen olamaz. Olmamalıdır.
Özetle İnsanın ruhunu, aklını,
gönlünü şekillendirmenin gayreti
içerisindeyiz. Aslında insanda var olan bir
özelliği ya törpülüyoruz ya da cilalıyoruz
çoğu zaman.
Öğretmenlik meslektir ama
meslekten ötelerdedir. Öğretmen
yetiştirecek eğitim kurumlarındaki
görevlilerin yetiştirilmesinden başlayarak
eğitim mantalitesi sil baştan yenilenmelidir.
BEŞERİ (SOSYAL ) YETERLİLİK
Adab-ı muaşeret
(görgü)
kurallarını bilmeyen ve uygulamayan biri
öğretmen olmamalıdır. Ütülü bir elbisenin,
boyalı bir ayakkabının, çatal bıçak
tutmanın anlamını kavramış bir kişilik
olmalıdır. Her kesimle, içi sevgiyle dolu bir
halde sosyal ilişki kurabilmeli. Her
karakterde öğrenci veya diğer ilgililer
olacaktır. Öğretmen onları sevgiyle
kucaklayabilmelidir.
İMAN VE İNANÇ YETERLİLİĞİ
Allah korkusu olmayanın hiçbir
şeyden korkusu olmaz gerçeğinden
hareketle dindar ve temelini dinden alan
ahlaki anlayış ve etik değerlere haiz
olmalıdır. Millî, manevî ve insanî değerler
şahsiliğin önünde olmalıdır. Etik değerler
odunu, ağaç yapan değerlerdir. Herhangi
bir şey kanunî veya hukukî olsa da etik
olmayabilir.
SOSYAL STATÜ YETERLİLİĞİ
Kişinin değerini yine kendi kişiliği
belirler. Sırdaş olması, çevreye saygısı,
empatikliği, sempatikliği gibi. Ancak
destek unsuru olarak özlük ve sosyal haklar
kişinin sosyal statü kazanmasında önemli
etkendir. Öğretmen 24 saat, 365 gün, bir
ömür öğretmendir. Mesleğini severek
yapması bu sürece ivme kazandırır.
“Dünyanın bütün çiçeklerini getirin” diyen
kaç meslektaşımız var. Bu gün mevcut
öğretmenlerimizin tamamına yakını
gönülden isteklerine bağlı tercihleri olarak
bu mesleği yapmıyorlar. Öğretmen olmaya
mecburlar. Böyle bir mecburiyet, mesleğini
zoraki yapmak itibarın yitirilmesinin
öncelikli sebebidir. Öğretmenlik en itibarlı
meslek hiç olmadı belki. Ama sonlarda da
yer almamıştı.
ADALET VE EŞİTLİK ANLAYIŞI
YETERLİLİĞİ
Örneklerine sıkça rastlamışızdır.
Öğrencinin daha adını bile sormadan
velisinin kim olduğu ve neyle uğraştığıyla
ilgilenmek bundan sonraki dönemlerde
öğrenciye nasıl yaklaşılacağının işaretidir.
Not konusunda olduğu gibi öğrenciye
sergilenecek tavır ve davranışlar da velinin
konumuna göre belirlenmemelidir.
Kişiselliğe görelik olmalıdır.
DEMOKRATİK YETERLİLİK
Öğretmen sınıfta, okulda, evde,
82
SORU EKLERİ
VE
BAĞLAÇLAR
Yavuz Bülent BÂKİLER
bağlaçları da ayrı yazılır. Meselâ, “radyolar
da söyledi, gazeteler de yazdı” derken
buradaki “de” ve “da” ekleri “dahi”
anlamındadır ve ayrı yazılır. Yani,
“radyolar dahi söyledi, gazeteler dahi
yazdı” derken Türkçe ifade bakımından bir
yanlışlık yoktur.
Bir de bulunma hâli eki olan “deda”, “te-ta” eki vardır ki bunlar “de-da”
bağlaçlarından çok farklıdırlar. Mutlaka
bitişik yazılmaları icap eder. Meselâ
“Limonda C vitamini vardır” veya “Dilde var
elde yok” derken burada “de-da” ekleri
bulunma hâli ekleri olduğu için veya “dahi”
anlamına gelmediği için bitişik yazılırlar.
Şimdi burada “de-da” yerine “dahi”
kelimesi koyarsak ifade bakımından
bozukluk olur. Çünkü Türkçede “Limon
dahi C vitamini vardır” denilmez. “Dilde var
elde yok” derken, “Dil dahi var el dahi yok”
demek istemiyoruz. Buradaki “de-da”
bulunma hâli ekidir ve bitişik yazılması
gerekir. “Dilde, fikirde, işte birlik”
örneklerinde olduğu gibi, “de-te” ekleri
bitişik yazılır. Yalnız burada dikkat
edilmesi gereken bir kaide var. Ayrı
yazılması icap eden “de-da” bağlaçları
hiçbir zaman “te-ta” şeklinde yazılamaz.
Meselâ, “Düğüne Ahmet te geldi” diye
yazmak yanlıştır. Aynı şekilde “Oğlum
Şafak ta oradaydı” cümlesi yanlış
söylenmiş ve yazılmıştır. Doğrusu şöyle
Burada bana gönderilen birkaç
mektup üzerinde durmak istiyorum.
İzmit'ten, Teknik Üniversite mezunu, Sayın
Fahrettin Gürler, gazetelerde ve
televizyonlarda rastladığı “de” ve “da”
eklerinin yanlış yazılmasına dikkat çekiyor.
İstanbul'dan lise son sınıf öğrencisi Sayın
Oğuz Yüce de soru ekleri üzerinde duruyor.
Kelimelerden mutlaka ayrı
yazılması gereken eklerin bitişik veya
bitişik olması icap eden eklerin ayrı
yazılması, ya büyük bir dikkatsizliğin veya
büyük bir bilgisizliğin ifadesi. Önce hemen
belirtelim ki ve bilelim ki bütün soru ekleri,
kelimelerden mutlaka ayrı yazılmalıdır.
Meselâ: “mı, mi, mu, mü” gibi soru eklerinin
şöyle yazılmaları yanlıştır:
“Aldımı- Geldimi- OldumuGüldümü”
Burada soru ekleri behemehâl ayrı
yazılmalı, kelime sonuna da soru işareti
konulmalıdır:
“Aldı mı? Geldi mi? Oldu mu? Güldü mü?”
gibi.
Soru eklerine birtakım ekler
getirildiği takdirde, onlar da soru ekleriyle
bitiştirilerek ayrı yazılmalı ve sonlarına
soru işareti konulmalıdır.
“Alacak mısınız? Gelecek misiniz?
Bulur muyum? Güldürür müsün?”
örneklerinde olduğu gibi.
“Dahi” manasına gelen “de-da”
83
da” başlıklı yazısında diyor ki: “Ya da”
kelimesi 'veya, yahut' yerine kullanılamaz.
Yanlıştır. Ancak cümlede, kendinde önce
bir 'ya' geçtiğinde 'ya da' kullanılır. 'Erol ya
da Mehmet bu kitabı sana verecek' demek
yanlış olduğu halde, 'Ya Erol ya da Mehmet
bu kitabı sana verecek' cümlesi doğrudur.
Çünkü 'ya da'dan önce 'ya' geçmiştir. Bir
bağlama edatı olan 'ya da'yı kullanırken çok
dikkat etmek gerekir.”
yazılacak ve söylenecektir:
”Oğlum Şafak da oradaydı”.
“de-da” bağlacından başka “M”
bağlacı da ayrı yazılır. Hangi “ki” nin ayrı
yazılacağını iyice öğrenebilmek için şöyle
bir vurgulama yapılmalıdır:
“Ki” bağlacından sonra içimizden
bu bağlaca “ni” hecesini ilâve etmeliyiz.
Böyle bir ilâve Türkçe bakımından
doğru ise “ki” mutlaka bitişik yazılmalıdır.
“Ni” ilavesi anlamsızlık, yanlışlık meydana
getirirse “ki” bağlacı ayrı yazılmalıdır.
Meselâ: “Benimki daha güzel” cümlesinde
“ki” ayrı mı yazılmalı bitişik mi? İçimizden
“ki”nin sonuna “ni” hecesini eklersek
Türkçe ifade bakımından yanlışlık olmaz.
Türkçede “benimkini” denilebilir. Burada
“ki” bitişik yazılır.
“Annem diyor ki: -Çok okumalısın”
cümlesinde bulunan “ki” ayrı mı yazılacak
bitişik mi?
Bu cümledeki “ki”ye içimizden “ni”
hecesini eklersek “Annem diyorkini” diye
ortaya yanlış bir ifade çıkar. Türkçede
“diyorkini” denilmez. Bu bakımdan bu
cümledeki “ki” mutlaka ayrı yazılacaktır.
Ayrıca her cümlede virgül “ve” yerine
geçer. Vürgülden sonra “ve” yazılmaz. “Ve”
yazılmışsa virgül konmaz.
Bir cümleye “ne” kelimesiyle
başlayınca o cümleyi olumsuz bir şekilde
bitiremeyiz. Meselâ, “Ne annem ne babam
gelmedi” denilmez, yanlış olur. “Ne annem,
ne babam geldi” denilir ve yazılır. “Ne
annem gelmedi, ne babam gelmedi”
diyemez. Ancak cümle başındaki “ne”
kelimesini kaldırdığımız takdirde “Annem
babam gelmedi” diyebiliriz. Ama cümle
başına “ne” kelimesi gelince o cümleyi
olumsuz bir kelimeyle bitiremeyiz. “Ne
İtalya, ne Almanya, ne Fransa dostumuz
değildir” cümlesi yanlıştır. “Ne İtalya, ne
Almanya, ne Fransa dostumuzdur” demek
lâzımdır.
Bir de yanlış olarak kullanılan “ya
da” edatı var. Veya-yahud-veyahud
edatlarını Arapça-Farsça oldukları için
kullanmayanlar “ya da” edatına
sarılıyorlar. “Ya da” edatında ise “ya”
Farsça, “da” eki Türkçedir. Demek ki “ya
da” edatı (bağlacı) karma bir kelime.
Türk Dili ve Edebiyatı
profesörlerinden Faruk Kadri Timurtaş “ya
BİR YUSUFÇUK KUŞUNA
Sen ki hüzünler ardı, doğan gönül çiçeğim,
Bir yusufçuk kuşuna, fısıldadım ismini.
Baharları süsleyen, taptaze kır çiçeğim!
Bir yusufçuk kuşuna, fısıldadım ismini.
Sonsuzluğa nakşettim, gözlerinin rengini,
Aradım bulamadım, emsalini dengini.
Bir rastlantı sonunda, gönlüm içerken seni!
Bir yusufçuk kuşuna, fısıldadım ismini.
İnci tanesi dişler, resmeder gülüşünü,
Ah bir daha görseydim, sana dair düşümü.
Ağır ağır izlerken, bu tenin ölüşünü!
Bir yusufçuk kuşuna, fısıldadım ismini.
Gölgemden daha yakın, adım adım peşimde,
Hülyasına daldığım, o en güzel düşümde,
Afak sonsuzluğunda, seni her görüşümde!
Bir yusufçuk kuşuna, fısıldadım ismini.
Bilmem layık mıyım ki, şir misali sevdana,
Nazlı bir ziya gibi, girsem senin dünyana.
Mil çekilmiş gözüme, bura yabancı bana!
Bir yusufçuk kuşuna, fısıldadım ismini.
Sen tarifi imkânsız, sen sonsuz gibi bir şey,
Dahası, heves değil, sana duyduğum bu şey.
Sen yazgımda kaybolmuş, andım kaderim her şey!
Bir yusufçuk kuşuna, fısıldadım ismini. . .
Yunus YILMAZ
84
ÖMÜR TÖRPÜSÜ
Zannetme sözde kalır bu gönlümün firakı,
Gönlüm izin verince dilim sustalı çakı.
Kim demişse doğruymuş ''sabrın sonu selamet'',
Ufkumda güneş doğdu görünüyor alamet.
Madem yetmedi sevgim madem sen oldun kıyan,
Hani ömür törpüsü hani ömüre ziyan,
İnsanlarla karşılaş haklı olsan da ezil.
Ahvali senden başka gören herkese ayan,
Kişilerle düşüp kalk bütün çevrene rezil,
Olarak utancınla yalnızlığa talim et.
Dert çekme kurasına bir değil bin kez yazıl.
Sırtında kambur olsun ağır gelsin kul hakkı,
Zalimin zulmü varsa garibi korur Hak'kı.
Yaz günü kar mı yağar, dilerim ki farazi,
Buz tutsun biçilirken ektiğin her arazi.
Düşmanların saf tutsun güvendiğin cenaha,
Katmer katmer pişman ol aldığın cümle aha.
Kırdığın kalpler kadar hatta daha çok üzül,
Gırtlağına kadar bat af olmayan günaha.
Hak katında utançtan eğip başını büzül,
Günahın ağır gelsin tartamasın terazi.
Cehenneme odunluk ayrılanlarla dizil.
Ayırmasın gözlerin ne karayı ne akı,
Yaşarken duman sarsın dört yanında afakı.
Yıldız TOKSÖZ
85
Mahir ADIBEŞ
DAĞLARI ÖZLEYEN ADAM:
VAHAP AKBAŞ'IN ARDINDAN
karanlıkta zor fark ediliyordu. “Çorlu'da
küçük bir bahçem var,” demişti, “Boş
kaldıkça orayla uğraşıyorum.”
Otobüsümüz Siirt'e doğru hızlandı. Şairi,
gecenin karanlığı, Batman yol ayrımında
saklamıştı…
Elimde benim için imzaladığı
“İnşirah” adlı şiir kitabı, bir o yana
çeviriyorum bir bu yana. İçimde bir sıkıntı
var… Bugün haber geldi (15 Kasım 2014)
Vahap Akbaş öldü!..
Merhuma Cenab-ı Allah'tan rahmet
ve mağfiret, ailesine, yakınlarına ve bütün
sevenlerine sabır ve başsağlığı dileriz.
Mekânı cennet olsun.
Şair öldü, şiirleri öksüz kaldı…
Yorgundun şair, o gece fark ettim…
Bahar mevsimi, saatler gece yarısını
gösterirken otobüsümüz Batman yol
ayrımında durdu. Vahap Akbaş, “Anamı
gelmişken göreyim. İki gün sonra
Diyarbakır'da size katılırım,” dedi. Anam
dediğinde gözleri buğulanmıştı. O sırada
yan yana oturuyorduk. Anasının sağ
olduğunu o zaman öğrendim. Bizden bir
şey saklıyordu, ısrar ettim söylemedi.
“Yorgunum,” dedi, başka söz ağzından
çıkmadı. Dışarıda ince bir yağmur yağıyor
ama Vahap Ağabey aldırmadı. Otobüsten
inerken bize doğru bir tebessüm yolladı.
Bahar yağmuru onu usul usul ıslattı, dönüp
bakmadı. Yürüdü yol ayrımına doğru,
86
Artık o küçük bahçeyle birazda başkaları
oyalansın…
Dağı Özleyen Adamın Şiiri
açmışım gözlerimi dağ / yürümüşüm dağ
sakın sorma bana neden sevdiğimi
gökte oynaşan yıldızları ve her biçimini
ayın
pelit ağacını yağmuru karı
gök gürültüsünü ve kuzu melemelerini
ve fırtınayı bile
yalnızlığı ve korkuyu bile
neden sevdiğimi sorma anla
açmışım gözlerimi dağ / yürümüşüm dağ
Şiir, hikâye, roman, deneme ve
biyografi dallarında birçok eser veren
Vahap Akbaş, Çorlu'daki evinde hayatını
kaybetti. Akbaş'ın cenazesi öğle vakti Çorlu
Garaj Camisi'nde kılınan namazın ardından
memleketi Batman'a götürülüp toprağa
verildi.
Vahap Akbaş, 1954'te Batman'da
doğdu. Batman Lisesi ve İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü'nden mezun olan Akbaş,
Çorlu'da 1977-1985 yılları arasında
öğretmen, 1985-1993 yılları arasında da
Milli Eğitim şube müdürü olarak görev
yaptı. Akbaş, Çorlu Mehmet Akif Ersoy
Anadolu Lisesi'nde öğretmenlik yaparken
isteğiyle 2001'de emekli oldu. İlk yazısı
1978'de Hisar dergisinde yayımlanan
Akbaş'ın şiir ve yazıları, Türk Edebiyatı,
Mavera, İslami Edebiyat, Kandil Çocuk, Gül
Çocuk, Selam, Düş Çınarı, Yağmur, Umran,
Külliye, Berceste, Gonca, Yeni Devir,
Türkiye gibi dergi ve gazetelerde çıktı.
Akbaş, 1993 ve 1994'te 15 sayı yayımlanan
Nisan Bulutu dergisinin genel yayın
müdürlüğünü yürüttü. Akbaş, 1982'de
“Efgan” adlı kitabıyla Türkiye Yazarlar
Birliği'nce “yılın şairi” seçildi. 1984'te
“Alevler ve Güller” ile Sedat Yenigün
Roman Yarışması'nda ikincilik, 1987'de
“Kuş Olsun Yüreğim” ile Türkiye Milli
Kültür Vakfı-Gökyüzü Yayınları Çocuk
Şiirleri Yarışması'nda üçüncülük ödülü
aldı.
annem dağ gibi bir köylü kadını
sessiz mahzun ama başı dik kararlı
yüreğinde kırların bütün çiçekleri
ve bütün kuşları gökyüzünün
bir yanı çalı çırpı bir yanı süt bakracı
başında ak tülbendi ve dağların dumanı
ardında bir ben bir kardeşim kuzu
ve çocuk kalbimde
yüzünden derlediğim deste deste gülüş
annem dağ gibi bir köylü kadını
babam geride kalmış çok az güllerden
fakir ve o kadar âşık
fakir ve o kadar mağrur ve o kadar mümin
babam da bir dağ / başı yüksek
başı karlı dumanlı tipili boranlı
sallar geçirmiş deli sulardan
büyük yangınlar söndürmüş
eşkıya atlatmış
hayatın deli akışında yaralar almış
umur görmüş ağlamış bozgun görmüş
ağlamış
Allah demiş ağlamış
Muhammed demiş ağlamış
babam geride kalmış çok az güllerden
açmışım gözlerimi dağ / yürümüşüm dağ
keklik ötüşlerinde ve kekik kokularında
yuğmuşum kalbimi aklımı
sahici ceylanlar dahi okşamışım
bakışlarımla
onlara eş kızların uykularına mihman
olmuşum
sakın sorma bana neden sevdiğimi
kaya diplerindeki yaşlı badem ağaçlarını
ince uzun yoksul keçi yollarını
karanlığı
geceyi çarşaf gibi sallayan kurt ulumalarını
ve dikenleri bile çıyan ve akrepleri bile
korkuyu ve yalnızlığı bile
neden sevdiğimi sorma anla
açmışım gözlerimi dağ / yürümüşüm dağ
87
İLKLERİN ADAMI:
LOKANTACI
OSMAN GÜR
88
Kemal Atan GÜR
1932 Yılında Reşadiye'nin
Cimitekke köyünde doğar. Küçük yaşta
babası Mehmet vefat eder; annesi Munise
Hanım genç yaşta dul kalınca başka bir
köye, dul bir adama varır. Giderken en
küçük çocuğu, iki yaşındaki Arslan'ı
yanında götürür. Babam yedi yaşındadır
tüm bunları yaşarken ve ağabeysi Salih 10
yaşındadır. Anasızlık babasızlık zor.
Zaman, dünya için Türkiye için zor
zamandır. İkinci Dünya savaşı patlak
vermiş, kıtlık ve yokluk her yeri kurutmuş.
Açlık, bakımsızlık, kimsesizlik. Babam bu
şekilde 2 yıl geçirmiş köyünde; aç, sefil ve
bakımsız. Her ne kadar akrabalar olsa da,
herkesin açlığı kendine yetiyor. Babamın
okumaya, okula gitmeye çok hevesi var.
Ama okul yok. O zaman belli yerlere okul
verilmiş. Cimitekke bu şansını aklı evvel bir
muhtar sayesinde yitirmiş. Tarla işlerine
bakamaz, hayvan güdemez diye
Cimitekke'ye verilen okulu muhtar, başka
bir köye itelemiş. Bunu da köye gelip müjde
diye bildirmiş; köylüler müjde! Öyle bir
iyilik ettim ki size, dua edeceksiniz bana!
Cimitekke'ye okul veriyorlardı,
çocuklarımızı avara edecek diye
istemedim. Attım başınızdan püsküllü
belayı! Aynı zamanlarda okul alan
köylerden biri olan Kızılcaören'de ahali
çocuğunu okutmuş, birçok bürokrat,
öğretmen, devlet adamı yetişmiştir
buradan. Cimitekke Köyü ise bu süreçten
sonra uzun yıllar okulsuz kalmış, kaderine
terk edilmiş…
Babam, içinde okuma hevesi
dokuzuncu yaşını sürerken, köye bir vergi
tahsildarı geliyor. Devir 'Milli Şef' devri.
Bütün hayvanlardan vergi alınıyor. Köyden
birileri, belki babamın akrabaları, diyorlar
ki vergi tahsildarına: -Aman Efendi bu
çocuk, adı Osman; ana yok baba yok, bir
abisi var o da çocuk! Okumak istiyor bu
Osman. Hevesi var, kafası çalışıyor. Sen
devletin adamısın, bunu götür, okut! Hem
sen sevap işlersin, hem o senin işlerinde
sana yardımcı olur, sana yaren olur. İkna
oluyor vergi tahsildarı. Babamı bindiriyor
atın terkisine, getiriyor Tokat'a.
Gelene kadar alınan yol o çocuğun,
garip Osman'ın gözünde bir roman, devler
ülkesine yapılan seyahatin masalı, bir film.
İleriki yıllarda bölük pörçük de olsa o
yolculuğun kısa hikâyesini çok dinledim.
Yazsan bir Yaşar Kemal romanı olur
hakikaten.
Tahsildar babamı Tokat'a getiriyor
ya, ha bugün ha yarın bir türlü okula
kaydettirmiyor. Atına çoban ediyor,
hayvanını otlattırıyor, evine eksik
gördürüyor. Yani azap gibi kullanıyor. Tâki
iki sene geçiyor böyle. Ve ölüm kapısını
çalıyor tahsildarın, emr-i Hak vaki oluyor.
Babam kalıyor ortada. De ki ikinci bir
yetimlik!.. Zor da olsa, kötü de olsa
kurulmuş olan bir düzen tekrar bozuluyor.
kavramı söz konusu değildir. Herkesin
üzüm yetiştirdiği bağı ve şaraphanesi var
imiş. Ve yanında yetiştiği Ziya Hoca'da
kendi yaptığı şarapları satarmış
lokantasında. Babam en kritik yaşlarını
yalnız geçirmiş, sıcak bir aile yuvasından
mahrum kalmış olarak sürdürdüğü
meşakkatli hayat yolculuğunda, her hal ve
durum aleyhinde olduğu halde, nefsine
yenilip bir yudum şarap içmemiştir. Kaldı ki
içinde bulunduğu yalnızlığı bahane etse
dahi, nefsi, bu boşluğu güle oynaya
karşılayacaktır. Meyhaneci Ziya Gök ile
olan bu ortaklığı askerliğe gidene kadar
sürer.
Bu arada köftecilik devam ederken
Ağabey dediği ve evinde yıllarca kaldığı
Ziya Hoca önayak olur babamı bir Selanik
muhaciri olan Raif Demirer'in kızı Muazzez
Hanım ile nişanlar. Nişanlı iken babam
askere gider. Vatan vazifesinin acemi
birliğini Manisa Kırkağaç'ta, usta birliğini
de İstanbul'da 1955 yılında aşçılık yaparak
tamamlar. Asker dönüşü Ziya Gök'ün ısrar
etmesine rağmen ortaklığa devam etmez.
Kendi tek başına bugün Aşıkbaba
Sucukçusunun olduğu yerde Emniyet
Lokantasını açar. Bu lokanta ortasında
havuzu da bulunan küçük bir esnaf
lokantasıdır ve içkilidir. Dükkânı sağlama
aldıktan sonra 1956 yılında Muazzez
Hanımla evlenir. Lokantanın tam
karşısında bahçeli bir ev alır, tamir ettirir.
Evin arka balkonu Ali Sabri Sinemasının
yazlığına bakar. Bedava sinema da cabası
yani. Mesut mutlu bir yaşamdır onlarınki.
İnsan fani dünyada daha ne ister ki; bolluk,
bereket, huzur, ağız tadı, hepsi yerinde.
Namazlarına dikkat eden bir kişidir, ahret
inancı kavi, manevi huzuru da yerindedir.
İlklerin Adamı dedim babam için,
mesleğinde gerçekleştirdiği bir ilki
paylaşayım: Emniyet lokantasını
çalıştırırken cesaret gösterip lokantadan
içki servisini kaldırmıştır. Yukarıda
bahsettiğim üzere o yıllarda içkisiz
lokantanın olabileceği bile
düşünülmüyorken yapmıştır bunu. Kolay
alınmamıştır bu karar. Tereddütlerle
alınmıştır; içkiyi kaldırsak işler düşer mi
endişesi hâkimdir. Ancak korktuğu
olmamış, tam tersine işlerinde büyük atak
yapma fırsatları doğmuştur. İçkinin
Bu tahsildarın bir yeğeni var: Şefik.
Şefik bir lokantada çalışıyor. Çalıştığı
lokantanın sahibi Selanik muhaciri Yusuf
Ziya Öztunç. Hoca derler namına, babası
Behzat Camii İmamı. Hocalığı babasından
yani. Bir diğer namı, sağır Ziya, bir kulağı
ağır. Şefik, patronuna bir teklifte bulunur: Hocam, dayım iki sene önce Reşadiye'nin
Cimitekke köyünden bir yetim getirdi,
dayım da ölünce çocuk ortada kaldı, sen
bunu yanına al; bağın bahçen var, yerin
düzenin geniş, buna kalacak yer göster,
hem lokanta işinde çalıştırırsın, hem
bahçede çalıştırırsın, işin ucundan tutsa
sana kâr, der. Ziya Hoca'nın aklına yatar bu
teklif, olur der. Ve böylece babamın
hayatında yeni bir sayfa açılır.
Yazları Güneşli Mahallesindeki
bağda, kışları Behzat Camii karşısında
bulunan evde. Yani kâh lokanta işinde, kâh
bağ-bahçe işinde çalışır, didinir. Sözün
doğrusu azaplık eder Ziya Hoca'ya.
Kendisini küçük yaşta yakalamış olan
hayat meşakkati sürerken babam okula
gitme istek ve inancını hiç kaybetmemiştir.
Kendi kendine okuma yazmayı sökmüş
fakat ille de okula gitme isteği daima diri
kalmıştır. Hatta bu yüzden trajikomik bir
küçük serüven de yaşamıştır: Vali'ye
durumu anlatıp okula gitme hususunda
yardım istemeyi düşünür. Ancak o büyük
gösterişli otomobili sürenin mi, yoksa ön
koltukta oturanın mı, ya da arka koltuğa
binenin mi vali olduğunu çocuk aklı ile
kestiremediği için cesareti kırılmış ve
boynunu tekrar büküp kaderine razı
olmuştur. Zamanın Tokat Valisi
zannediyorum Cavit Kınay'dır.
Yıllar geçer artık genç bir adam
olur. Lokantacı Ziya Hoca'nın evinin bir
oğlu sayılır nerdeyse. Evet, hane halkından
biridir, Hoca'nın lokantasında çalışmıştır
onlarla birlikte ama bireysel hareket etmeyi
de gözüne kestirmiştir. Bu defa hayatına
başka bir Ziya girer; meyhaneci Ziya Gök.
Bir iki teşebbüsten sonra meyhaneci Ziya
ile ortak olmayı başarır, askere gitmemiş
henüz. Anlaşma şu şekildedir: Osman Gür
köfte yapacak, köftesini satacak, parasını
bilecek. Ziya Gök meze yapacak, şarabını
satacak, parasını bilecek. O vakitler
Tokat'ta mevsimlik çalışan Tokat
Kebapçılarının dışında içkisiz lokanta
90
yalnız bırakmamışlardır. Varlıklı, ahlaklı
bir esnaf, çocuksuz dul bir adam. Niye
bekâr olarak devam etsin ki yoluna;
m u t l a k a evl eni p ha y a t ı na öy l e y ön
vermelidir.
Kader karşısına yine bir Selanik'li
çıkarır. Hapan esnaflarından zahireci
Nazım Kepçe'nin kızı Huriye Hanım.
Evlenirler. Yıl 1966. Tekrar aile düzeni
kurulur, acısını unutmaya çalışır babam.
Fakat kaderin alttan alta ördüğü bir ağ
vardır. İlk hanımı Muazzez Hanım'ın
vefatından sonra yanlarında yetiştiği Ziya
Hoca ve ailesi bu acısına mukabele ederek
onu hiç yalnız bırakmamışlar. İşte bu
süreçte Ziya Hoca'nın kızı Ayten Hanım ile
babam arasında duygusal bir ilişki
kurulmuş, ancak aynı evin adamı olma ruh
halinden, bu durumun evlilikle
neticelenmesinin uygunsuz görüleceği
korkusu ile bu aşk rabıtası bastırılmaya
çalışılmıştır her ikisi tarafından da…
Babamın Huriye Hanım'la evliliğinden
sonra da bu hissi muhabbet sürmüş, artık
mızrak çuvala sığmayınca babam Ayten
Hanım'ı, yani annemi nikâhına almıştır.
Babamın Selanik ile bir kader bağı olsa
gerek; annemde Selanikli'dir çünkü.
Babam annemi nikâhına aldıktan
sonra, yani Ayten Hanım'ı Huriye Hanım'ın
üstüne kuma getirdikten sonra yer
yerinden oynamış, Tokat'ta küçük çaplı bir
deprem olmuştur. Yıl 1967, Aralık ayı;
ağabeyim henüz 6 aylık. Tokat kırk bin
nüfuslu küçük bir taşra şehri! Sakin, sessiz
geçerken günler, bir adam; güven veren,
ahlaklı, dindar kişiliği ile öne çıkan bir
adam, henüz yeni bir çocuğu dünya ya
gelmişken, karısının üstüne kuma
getiriyor. Gül üstüne gül kokluyor. O sessiz
şehirde bir fırtına, bir kasırga! Doğrusu
babamın yerinde olmak istemezdim. Eski
bir Fransız şarkısı vardır, orada derki:
'Aşkın zevki bir an sürer, cefası ve mihneti
ise bütün bir ömre yayılır'
Huriye Hanım ve ailesi doğal olarak
büyük tepki verirler; henüz dumanı
üstünde bir evlilik, kundak da bir bebek,
üste gelen bir kuma. Bir evlilik, işin hemen
başında çökmek üzeredir. Öte yandan aynı
tepki Ayten Hanım'ın ailesince de verilir;
kızları, kendi evlerinde azap konumunda
yetişen, çocuklu evli bir adama kaçmış,
kuma gitmiştir. Nerden tutsan değnek pis!
kalkması hususunda diğer esnafa da
olumlu örnek olmuştur. Çoğu esnafın bu
yönde cesareti artmıştır.
Bu ilki anlattıktan sonra tekrar
ailesine dönüyorum. Her şeyi, hali vakti
yerindedir Osman Gür'ün. Dert üstü, murat
üstü. Karısı Muazzez Hanım'ı deli gibi
sever, tutkuyla bağlıdır. Lakin çocukları
olmaz. Muazzez Hanım çocuk hasretiyle
yanar. Bir haber gelir Ankara'dan; Ziya
Durmuş Bey diye Ankara Doğumevinde
görevli bir kadın doğum uzmanı.
Mesleğinde çok yetkindir ve birçok çocuğu
olmayan hastaya sebep olmuş, bu
özlemlerini Allah'ın izni ile dindirmiştir. Bu
ümit dolu haber alınınca ilk muayene için
Ankara'ya gidilir. Babamın kayınbiraderi
Ankara'da Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu
Muammer Demirer. Karşılama, misafirlik
ve ilk muayene. Ümit Dolu sözler ve
inşallah kendilerine Yüce Allah'ın
bahşedeceği bir evladın hayali. Doktor Ziya
Bey ameliyat gerekli der, lakin riskli,
düşünün taşının ve karar verin. Babamın
yüreğine ateş düşmüştür, istemez
ameliyatı. Ama Muazzez Hanım ille de bir
evlat ister. Israrcıdır bu konuda. Sonunda
kararlarını verirler, ameliyat olacaktır.
Tokat'a gidiş gelişler vs. kararlaştırılan
günde ameliyata alınır. Ameliyat çıkışı
doktor babama kara haberi verir. Maalesef
Muazzez Hanım ameliyattan kalkamaz. Yıl
1965 dir.
Babam 34 yaşında bir daha
kimsesiz kalmıştır. Acısı çok büyüktür. Bir
ocak sönmüş, mesut günler bitmiştir.
Muazzez Hanımla 10 yıl evli kalmış, bu süre
zarfında daima mesut günler geçirmiştir.
Bu acı olaydan kısa bir zaman sonra
çevresindekiler babamı evlendirmek için
seferber olmuşlardır. Özellikle ailesi
saydığı lokantacı Ziya Hoca'nın hem
kendisi hem aile efradı, bu konuda babamı
91
evlidir) ve Orhan Bilal Gür (1974) olmak
üzere dört evlat veriyor.1985 yılında
yorgunluğundan ötürü, biraz da biz
evlatlarının ısrarı ile 40. yılında mesleğini
sonlandırıyor. Vefatına kadar ki süreçte
toprak ile hemhal oluyor, bağ bahçe ile
ilgileniyor. 1 Haziran 1998 pazartesi günü
Tokat Devlet Hastanesinde kimseye yük
olmadan, of dedirtmeden gerçek dünyaya
göçüyor. Allah taksiratını affetsin, rahmeti
ile muamele etsin. Geride bıraktığı iki hayat
arkadaşından sonraki evlendiği Ayten
Hanım, yani annem de yalan dünyadakinin
tersine 23 Mart 2013 günü kumasından
önce Erenler mezarlığında Osman Gür'ün
yanına uzanıp gerçek dünyadaki yerini
alıyor. Allah ona da rahmet etsin, taksiratını
affetsin. Diğer karısı, abimizin annesi
Huriye Hanım hâlen sağdır. Hali vakti
yerindedir Elhamdülillah. Allah ona da
selametlik versin, güzel ömür versin.
Cimitekke'den başlayıp, Selanik ile
sık sık kesişen; dürüstlük, mesleki sevgi,
dindarlık ve özveri ile pekişmiş bu hayat
Tokat'ta böylece sonlanıyor.
Babamın mesleğini devam ettirmek
hiç aklımda yok iken birden kendimi işin
içinde buluverdim. Yıllarca tiyatro ile yatıp
kalktım, nasibimde varmış ki sonunda
lokantacılığı da hayatıma soktum.
Mayamda var demek ki. Oysa kardeşler
içinde lokantacılığa en az meyli olan
bendim. Kendi mesleğim olan tiyatro ve
kuklacılık ile baba mesleğini cem ettim.
Adına 'Ekmek Arası Tiyatro' dedim.
Dükkânımın alt katına bir oda tiyatrosu
kurdum. Yolunuz düşerse beklerim; hem
gönlünüz hem mideniz doysun. Şunu da
söylemek isterim: ailedeki lokantacılık
geleneği öyle görünüyor ki benim
sulbümden devam edecek. Oğlum Osman
Rutkay Mengen Aşçılık Lisesini bitirdikten
sonra, İstanbul'da Beykent Üniversitesinde
gastronomi ve mutfak sanatları tahsil
ediyor, aynı zamanda bir restoranın
mutfağında tecrübesini artırıyor. Dedem
Yusuf Ziya Öztunç, babam Osman Gür, ben
Kemal Atan Gür ve oğlum Osman Rutkay
Gür… Dördüncü kuşak lokantacılığımız ile
gurur duyuyorum.
Babam bu süreçte hapis yatmak da dâhil
büyük sıkıntılar çekmiştir.
Ancak bütün bunlarla beraber
hayatında ekonomik olarak atılımlar
başlamıştır. Lokantasını Gaziosmanpaşa
Bulvarına, şu an Burçak Pastanesinin
olduğu yere taşımıştır. Ahşap bir bina,
hemen yanında köşede Kazova Eczanesi. O
zaman ki adres, Atlamataş Caddesi no:69
idi. Uğrak Lokantası. Asma kat yapmıştı
oraya aile yeri olarak babam. Hey gidi.
Önceden lokantaların camında yazardı:
'Aile yerimiz vardır' ibaresi. Zamanının en
modern lokantası idi. Yeri gelmişken tekrar
ilklere dönelim; mesela ilk döneri, Tokat'a
babam getirmiştir. İlk piliç çevirme
makinesini, ilk vitrinli buzdolabını o
getirmiştir Tokat'a… Ben çok iyi
hatırlıyorum, piliç çevirme makinesini
televizyon seyreder gibi seyrediyordu
insanlar. İlk olarak yapmanın avantajlarını
da ekonomik fayda olarak görüyordu elbet.
İşindeki prensipli duruşu daima tercih
edilme sebebi olmuştur. Otoriter bir
adamdı. Lokantacılık yapmak şimdi çok
kolay. Bunu biliyorum, çünkü bende
lokantacıyım. Her şey elinin altında. Yok
yok! Babamın döneminde lokantacılık
yapmak gerçekten zordu. Yağ yok, yağ
kuyruğuna sokmak için adam çalıştırırsın,
tüp yok, tüp kuyruğu için adam çalıştırırsın.
Piliç çevirmek için köylerden tavuk
toplanır. Sırf bu tavuk işiyle iki personel
ilgilenirdi. Tavuğun kesimi ve
temizlenmesi, müşterinin önüne gelinceye
kadarki süreç apayrı bir serüvendir. Şimdi
her şey çok kolay; biraz da o yüzden ilgili
ilgisiz herkes lokantacı oluyor. Tavuk
temizlenmiş olarak geliyor, doğalgaz her
daim emrinde, personel yetiştiren turizm
okulları var. Önceden personel dediğin
piyadeden ladeden. Koyunun olmadığı
yerde keçi Abdurrahman Çelebi. Hâsılı,
babam Osman Gür hakikaten esnaf
ahlakına riayet eden, yenilikçi ve çalışkan
bir adamdı.
Zaman bütün acıların ilacıdır. Yıllar
geçiyor, babamın iki evli oluşu rutine
düşüyor, unutulup gidiyor. Allah, biri
Huriye Hanım'dan ağabeyimiz Mehmet
Okan Gür (1967) ve diğer üçü Ayten
Hanım'dan Kemal Atan Gür (1968), Şule
Sema Alkoç (1971-Bankacı Soner Alkoç ile
92
MELÂYE GİBİ…
Âlem-i ervahla başlar bir macerâdır aşk,
Lâ henüz yokken o dem, büsbütün belâdır aşk.
Aşk hüsünle birdi ezelde; yek-vücut mumdu,
Ayrı düşeli burda, hüsne mübtelâdır aşk.
Şu mavi gök, şu çerh eden felekler; Arş ve Kürsi,
Yazılmamışken, bize yazılmış sayhâdır aşk.
Yüz bin zikretsen de, döner döner durursun,
Seni Arş'a ağdırır Zümrüt-i Anka'dır aşk.
Kızı da üzüm de halk olmadan sarhoştuk biz,
Bizi sahra-yı cünûna salmış Leylâdır aşk...
Kuru hurmalar yeşerir, kütükler inler,
Neyden dökülen sır, alev ve hevadır aşk.
Deniz birdir; dalgaları, buzu, buharı su...
Her renk ve ışık güneşten; öz ve manadır aşk.
Aşk gelince akıl göçüp gitmeli yurdundan,
Edep! Sultandır o,sakın deme 'gedâdır aşk.'
Alevleri gül gülistan eyleyen odur,
Odur Hacer ve su; gör Merve safadır aşk.
“Seni şehit edeceğim!” demişti sevgili,
Vur şerif kılıcını ki râh-ı bekâdır aşk.
Aşk o görünmez kervan; gelir, alır götürür,
Kalp Tur'una inen nur, yed-i beyzâdır aşk.
Şu su, hava, ateş ve toprak bedenin çöküp
Talan olacakken tutan harç ve mayadır aşk.
Doğudaki o temiz bakireye inen,
Rab'inden bir kelime, Ruh'tan nefhadır aşk.
Masivâyı odur çeviren bağ-ı ireme,
Hırs, gölgeler arasında yüce davâdır aşk.
Aşk marazdır ki tâ ezelden ayrılmış kısmet,
Sihir ve tılsım boş... Yine kendi devâdır aşk.
Sus! Aşığa aşktan bahsetme alev, ateş bir,
Birer avuç toprağız sonsuz fezâdır aşk.
Hayır! Aşk bir iksir ki diriltir ölüleri,
Toprağı altına çevirir o kimyâdır aşk.
Habibin nuruyla mayalanmıştı kâinat,
Cibril akıldır! Muhammed Mustafa'dır aşk.
Aşk Dicle gibi derin, Fırat gibi coşkundur,
Sonsuz bir derya; ufuk, hem maverâdır aşk.
Saffet ÇAKAR
ATATÜRK'Ü GÖREN GÖZLER
TOKAT'TA ATATÜRK EVİNDE ATATÜRK'Ü GÖREN BEYEFENDİ
OSMAN DEDEOĞLU
Harika UFUK
özel arabasıyla bizi gezdirdi. Zaman zaman
eşi Emine Akar Hanım da bizlere eşlik etti.
Tokat'ı gezerken özellikle Atatürk evini
görmek istediğimi söyledim. Sağ olsun
Hasan Akar Kardeşim beni kırmadı,
Atatürk'ün Tokat'a geldiğinde kaldığı eve
götürmeyi seve seve kabul etti. Kızım Sena
da çok mutlu oldu. Mehmet Metin Baş
Kardeşim de…
Atatürk'ün Tokat'a altı defa
geldiğini, ilk gelişinin 26 Haziran 1919
tarihi olduğunu biliyordum. 28 Ekim 1919
tarihinde ikinci gelişinde Mustafa Kemal
Paşa sabahleyin ihtiyat Zabitleri Teavün
Yedinci Yeşilırmak Şiir Şöleni için
davet edildiğim bu güzel ilimiz Tokat'a ilk
gelişimdi. İlk gün şöleni düzenleyen
arkadaşlar grup halinde bu şirin ilimizdeki
önemli pek çok yeri gezdirdiler. İkinci gün
herkes yavaş yavaş dönmeye başladı. Bizim
otobüsümüz akşam saatlerinde olduğu için
Tokatlı şair, yazar, Kümbet Dergisinin
Genel Yayın Yönetmeni, değerli
meslektaşım Hasan Akar bizlere ev
sahipliği yaptı. Soma'dan şair arkadaşımız
Mehmet Metin Baş'ın da otobüsü
bizimkinden önce hareket ediyordu ama
akşama kadar vaktimiz vardı. Hasan Bey,
94
Kendi aramızda konuşmaya
başladık. Yapacağımız bir şey yoktu. Geri
dönecektik. İşte tam o sırada adeta sihirli bir
gelişme oldu. Elindeki bastona dayanarak
ağır ağır yürüyen kasketli, yaşlı bir amca tam
karşımızda durdu. Konuşmalarımıza tanık
olmuştu. “Ben Atatürk'ü gördüm.” deyince
çok heyecanlandım. Atatürk'ün dokunduğu
eşyalardan daha önemliydi onu gören
kişinin sözleri… O günleri yaşayan canlı bir
tanık bulduğum için çok mutlu oldum.
“Acaba kendinizi tanıtır mısınız?
Atatürk'ü nasıl gördüğünüzü, onunla ilgili
anılarınızı anlatır mısınız?” dedim.
Anlatmaya başladı:
“Adım Osman Dedeoğlu… Seksen
sekiz yaşındayım. Atatürk'ü gördüğümde
sanıyorum ki beş- altı yaşlarındaydım.
Burası Mustafa Vasfi Süsoy'un eviydi.
Atatürk, Tokat'a geldiğinde hep bu evde
kalırmış. Onu ilk gördüğümde bu evin
kapısında sandalyede oturuyordu ve
yanındakilerle sohbet ediyordu. Son
gördüğümde de eşi Latife Hanım ile
beraberdi. Bu evdetartışmaları oldu. Çok
üzüldük. Tartışmalarının sebebini merak
ettik ama öğrenemedik. Duyduğumuza göre
bu tartışmadan sonra boşanmaya karar
vermişler. Latife hanım Atatürk'ten pasaport
istemiş. Ayrılacakları için Atatürk'e bir
suikast düzenlenirse kendini
suçlayacaklarını düşünüyormuş. Nitekim
Latife Hanım, Atatürk öldükten sonra yurda
dönmüş.
Biz buralarda büyüdük. Buraları iyi
bilirim çocukluğumdan beri… Benim
babamın evi o zamanlar Kışla
Mahallesi'ndeydi. Annemin evi de
Devegörmez'deydi. Aşağıda o zamanlar yol
yokmuş. Aşağıya yol açılınca bu yola
'Devegörmez' demişler. Ben burada yıllar
önce sekiz yıl bakkallık yaptım. “ dedi.
Atatürk'ün evini gezememiştik ama
beş altı yaşlarında bir çocukken Atatürk'ü
gören bir amcayla tanışmıştık. Çok mutlu
olduk. Osman Dedeoğlu ile bol bol fotoğraf
çektirdik. Telefon numaralarımızı verdik.
Osman Amca ev telefonunun numarasını
verdi. Cep telefonu kullanmıyormuş. Camiye
namaza yetişeceği için sohbeti uzatmadık.
Osman Amca'nın hayır dualarını alarak
oradan ayrıldık. Dilerim Tokat'a tekrar
gelirim ve Atatürk'ün evini gezebilirim.
Bakarsınız Osman Amca ile tekrar
karşılaşırım, kim bilir?
Cemiyeti'ne uğrayıp görüşmelerde
bulunduktan sonra Sivas'a hareket etmiş.
Üçüncüsünde 20 Kasım 1919'da Ahmet Fevzi
Paşa başkanlığındaki bir heyet ile Tokat'a
gelmiş. Tokat'a dördüncü gelmesinde ise 11
Mart 1920 - 16 Mart 1920'de İstanbul'un
İngiliz'ler tarafından işgali ve yapılanları
protesto için Tokat' ta büyük gösterilerle
mitingler yapılmış. Beşinci gelişi 18 Mart
1920'de olmuş. Gazi Mustafa Kemal Paşa
İstanbul'un işgali üzerine Ankara'da Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin toparlanması
gerektiğini bildirmiş ve Tokat'tan meclise
seçilenler belli olmuş. Atatürk'ümüzün ilk
beş ziyareti cumhuriyetin ilanından
öncesine; Kurtuluş Savaşımızı başlaması,
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kurulması
dönemine rastlıyor. Son gelişi ise 21 Kasım
1931'de Cumhurbaşkanı olarak saat 14.00'te
Sivas'tan Tokat' a gelerek Belediye'yi ziyaret
etmiş.
Atatürk sevdalısı biri olarak bu evde
Atatürk'ün bir zamanlar nefes aldığı, oturup
kalktığı yerleri göreceğim için sevincimden
içim içime sığmıyordu. Dar bir sokağa
girdik. Buranın adı Devegörmez imiş. Bu
isim bende merak uyandırmıştı ama sokağın
darlığını görünce bu ismi koyanlara hak
verdim. On metre kadar ilerledikten sonra
Hasan Akar Bey, arabayı sağa park etti.İki
arabanın yan yana zor geçebileceği kadar
dar bir sokaktı. Kahverengi boyalı büyük
tahta bir kapı tam karşımdaydı. Pirinç
tabelada ise Atatürk'ün Tokat'a geldiğinde
kaldığı ev olduğu yazıyordu. Eyvah, o da ne?
Tadilat varmış. İşçiler bizim içeri girmemize
izin vermediler. O kadar üzüldüm ki
anlatamam. İşçileri ikna etmeye çalıştıysam
da gezmemizin mümkün olmayacağı
şeklinde kati cevap aldım.
95
BİR DİRENİŞ EFSANESİ
MUDANYA MÜTAREKESİ
3-11 Ekim 1922
Gülsüm IŞILDAR
alanda da taçlandıran İsmet paşanın,
yaptığı işlerin farkında değilmiş gibi
sakince bakan gözlerini anımsar ve
binlerce teşekkür yollarım. Değerli
yazarımız Şevket Süreyya'nın dediği gibi:
“İsmet İnönü, Mudanya mütarekesi
ile yepyeni bir kimlik kazanmıştır”
Mudanya'nın tarihi MÖ 7. yüzyıla
kadar dayanır. İlk adının MYRLEA olduğu
bilinen şehir, on iki İyon devletinin
kurucusu olan KOLOFONLULAR
tarafından kurulmuş, pek çok kez işgale
uğrayıp yıkılarak yeniden kurulmuştur.
Son adı MONTANİA olan şehrin adı da
Ünlü yazar Ernest Hemingway,
mütareke görüşmelerini izlemek için 1922
yılında geldiği Mudanya'yı: batılıların barış
dilenmeye geldikleri kıyı kasabası olarak
tanımlamıştı.
Evimin tam karşısında bulunan
mütareke binasının beyaz ahşap çatısını
duvak zarafetiyle süsleyen alınlıklı
savaklara her bakışımda, bu mütevazı
yapının içinde tam dokuz gün işgal
kuvvetleriyle yaptığı, ödünsüz ve sert
tartışmaların sonucunda, itilaf devletlerine
şartlarımızı barış yoluyla kabul ettirerek,
askeri alanda gösterdiği başarıları, siyasi
96
buradan gelmektedir.
Bursa'yı en yakın denizle,
dolayısıyla İstanbul'la buluşturan bu
sevimli ilçe, 1321 yılında Orhan bey
tarafından zapt edilmiştir. Bu tarihten
sonra Mudanya'nın kaderini mütarekeler
belirlemiştir…
Mondros mütarekesinden sonra
ilçeye giren İngilizlere, tek kişilik direniş
gücü olan jandarma onbaşısı ŞÜKRÜ
ÇAVUŞ tarafından öyle bir karşılama töreni
hazırlanmış ki, İngilizler neye uğradıklarını
şaşırarak, bir binbaşıyı ve piyade erini
arkalarında bırakarak kaçmak zorunda
kalmışlar. Ardından iki yıl süren Yunan
işgali ve kurtuluş savaşını sona erdirerek
ilçeye özgün bir kimlik kazandıran
Mudanya mütarekesi.
26 ağustosta başlayan büyük
taarruz, zaferle sonuçlanmış,
Mustafa
(Feudalism
Kemal'in askerleri 9 Eylülde İzmir'e yani
Akdeniz'e ulaşmıştır. İzmir, Eskişehir,
Bursa, Manisa, Aydın kısa sürede alınınca,
İtilaf devletlerinin etekleri tutuşmaya
başladı.
Çatışmalar devam ederken İngiliz
amiral Brock, Nurettin Paşaya bir telgraf
göndererek, kendileriyle savaş halinde olup
olmadıklarına açıklık kazandırılmasını
istedi. Bunun üzerine Nurettin paşa : “Siz,
TBMM hükümetini dost mu, yoksa
düşman mı, olarak kabul ediyorsunuz?
dedi.
Amiral Brock : “ Biz Osmanlıyla
savaşıyorduk, yeni hükümetle
savaşmıyorduk onun için sizi düşman
saymıyoruz” yanıtını verdi.
Fakat İngiliz konsolosu bir türlü
yenilgiyi kabul etmiyor, Mustafa Kemal ile
görüşerek bir takım güvenceler istiyordu.
Mustafa Kemal tarafından çok sert bir
biçimde reddedilince, daha da ileri giderek,
'Siz bize savaş mı ilan ediyorsunuz?'
şeklinde, küstahça konuşmaya başlayınca,
gereken dersi alıyor ve Amiral Brock'a
Türklerin İngilizlere savaş ilan ettiğini
söyleyerek onu kışkırtıyor.
Amiralin, Mustafa Kemal'e bir
mektup yazarak gerçek düşüncesini
sorması üzerine Gazinin cevabı netti:
“Aramızda siyasi münasebet yoktur,
başlaması arzu edilir.”
İngiltere Başbakanı Loyd George,
her zamanki sertlik yanlısı tutumunu
sürdürerek sarsılan durumunu kurtarmak
istiyordu. Sömürgelerden sorumlu bakan
Churchill'e bir bildiri yayınlatarak,
Boğazların gerçek özgürlüğünün (kime
göre özgürlük) can alıcı bir ihtiyaç
olduğunu belirtti. Bununla da
yetinmeyerek Dominyonlardan asker
yardımı istedi.
Ancak İngiltere'nin içişleri oldukça
karışıktı, Türklerin kazandığı kurtuluş
savaşı bütün sömürgelerde bayram sevinci
yaratmış, Hintli Müslümanlar Pencap'ta
ayaklanmış, Gandi direnişe başlamış, IRA
yeniden toparlanarak İngilizlere karşı
harekete geçmiş, Tunus'ta bağımsızlık
kıvılcımları çakıyordu.
Tarihi yanılgı içindeki Yeni Zelanda
dışında bu yardım isteğini kabul eden
olmadı…
Fransa Ages)
ve İtalya sadece diplomatik
the Middle
görüşmelere katılacaklarını bildirerek
İngiltere'yi yalnız bıraktılar.
BununŞAHİN
üzerine
Dr. Mustafa
müttefik devletler yüksek komiseri bir nota
vererek Boğazların tarafsızlığının
korunmasını istedi. Türk ordusu bu
tarafsızlığı bozmamak için tarafsız
bölgelere silahların namlularını aşağı
indirerek girmişti ama ortalık çok gergindi,
her an İngilizlerle Türk birlikleri arasında
çatışma yaşanabiliyordu…
General Harrington, 26 Eylülde
Mustafa Kemal'e bir telgraf çekerek,
savaşın yeniden başlaması olasılığı
karşısında kaygılarını dile getirdi. Mustafa
Kemal de, yanıt olarak İstanbul'dan
çıkarılan Yunan donanmasının dönüşüne
izin verilmemesini, oradaki halka baskı
uygulanmamasını, Çanakkale ve
İstanbul'da Türklere ait silahların imha
edilmemesi gerektiğini, Türk birliklerine
bir olaya sebebiyet verilmemesi için talimat
verildiğini bildirdi. Sonuçta itilaf devletleri
ateşkes çağrısında bulundular.
Bunun üzerine Mustafa Kemal,
Anadolu'nun zaten kurtarıldığını, bir
anlaşma olacaksa bunun sadece Trakya
için söz konusu olabileceğini bildirdi.
Görüşmeler 3 Ekim 1922 günü saat
15.15 te Mudanya da başladı. İngiltere'yi
General Harrington, Fransa'yı General
Charph, İtalya'yı General Monbelli,
Yunanistan'ı General Mazarakis ve
Sariyanis temsil ediyordu. Mustafa
Kemalin şahsî dostu olan Franklin Bouillon
ORTA ÇAĞ'DA AVRUPA'DA FEODALİTE II
in
97
kalmıştı, sakin ve çok dikkatlice yürüttüğü
görüşmeler tıkanmıştı, çok büyük
kayıplarla kazandıkları savaş kapıda
bekliyordu…
İşte o anda, askeri dehasını, siyasi
alana da taşıyabileceğini gösteren müthiş
bir diploması örneği ile kararlılığını ortaya
koydu:
“Beyler, şu anda Türk ordusu
İstanbul yakınlarında benim bir tek
emrimi bekliyor, istersem açıkta bekleyen
gemilerinizi bu sularda balık gibi
yüzdürürüm” diyerek, masaya yumruğunu
indirdi. O anın kararlılığını, hâlâ mütareke
evinde bulunan ve bu yumrukla ikiye
ayrılan mermer masadan daha iyi kim
anlatabilir ki?
Bu çıkışın ardından 7 Ekimde
kesilen görüşmeler, 9 Ekimde İngiliz ve
Fransız generallerin Mudanya'ya gelerek
görüşmek istemesiyle yeniden başladı.
Müttefiklerin hazırladığı projeyi
dikkatlice okuyan İsmet paşa kabul
ediyorum, bunu hükümetime ileteceğim
diyerek bir gün süre istedi. Ancak Yunan
delegesiyle yapılan görüşmeler uzayınca,
sözleşme 11 Ekimde imzalansa da 14-15
Ekimden itibaren yürürlüğe girmesi kabul
edildi.
gözlemci olarak yerini almıştı. İsmet Paşa
ev sahibi olarak hepsini nezaketle karşıladı,
sadece Yunanistan delegeleri Mudanya
açıklarında bir İngiliz gemisinde
olduklarından kıyıdaki iskeleye sandalla
gelerek karşılanmalarını beklediler, kimse
gelmeyince, geldikleri sandalla gemiye
döndüler. Ertesi gün yine aynı eski tahta
iskelede mütareke evini bilmediklerini
söyleyerek beklemeye başladılar. İsmet
paşa bir yüzbaşı yollayarak onlara refakat
etmesini istedi, fakat paşayı beklediklerini
bildirince, paşanın cevabı sert oldu:
-“Yanılıyorsunuz beyler, bizler bu
masada mağlup değil, galip bir devlet
olarak oturuyoruz”
Bunun üzerine kayıklarına binerek
tekrar gemiye dönen Yunan delegeleri
görüşmeleri gemiden izlemek zorunda
kaldılar…
Toplantı boyunca Fevzi ve Refet
Paşalar da Mudanya'da hazır bulundular.
İlk konuşmayı İsmet Paşa yaparak, bu
görüşmelerin ev sahibi ve yöneticisi
olduğunu vurgulamış oldu. İlk üç gün
Trakya meselesi konuşuluyor ama bir türlü
sonuç alınmıyordu. Görüşmeler çok
tartışmalı geçiyordu, savaşın yeniden
başlaması an meselesiydi.
5 Ekimde Fransızlar Trakya'nın
Türklere teslimini kabul ettiler.
İngilizlerle İtalyanlar yetkilerinin
olmadığını söyleyerek, işi savsaklıyor
hükümetlerinden yönerge almak
istiyorlardı. Askeri harekât durmuştu ama
uzun sürerse, İngilizler dağılan Yunan
kuvvetlerini Trakya'da yeniden
örgütleyebilirdi. İsmet paşa onların zaman
kazanmasını değil, bir an evvel memleketin
tahliyesini istiyor ama galip olarak
çıktıkları savaşın üstünlüğünü masa
başında kaybetmek istemediği için bütün
önerileri dikkatle inceliyor, adeta kılı kırk
yarıyordu. Diğer ülkelerin temsilcileri, bu
ufak tefek, az konuşan, hiç gülmeyen, sakin
ama çok inatçı adamı yumuşatabilmek için
toplantıya katılmadılar.
Görüşmeler çıkmaza girince
Mustafa Kemal, İsmet Paşaya bir telgraf
çekerek, Trakya'yı TBMM hükümetine terk
etmedikleri takdirde 6-7 Ekimde İstanbul'a
hareket emrini verdi.
İsmet İnönü savaşla barış arasında
SONUÇLARI İTİBARIYLA:
Askeri olduğu kadar önemli siyasi
sonuçlar doğuran Mudanya mütarekesi,
kesin bir ateşkes olmakla birlikte, sonradan
imzalanacak olan Lozan ve Montrö barış
antlaşmalarının siyasi olarak elini
kuvvetlendirdiğini ve temellerini
oluşturduğunu kabul etmek gerekir.
Bu mütarekeye göre: Hemen ateş
kes başlıyor, barış antlaşması
imzalanıncaya kadar Türklerin Trakya'ya
geçmesi engelleniyor. Meriç'in sağ sahili ile
Karaağaç'ın itilaf devletlerinin işgali altında
kalması ve Türk kuvvetlerinin Çanakkale
Boğazı ve İzmit te, belirlenen çizgiyi
geçmesi sınırlandırılıyordu.
Barış antlaşmasının bir an önce
imzalanması için, Mudanya mütarekesi
devam ederken, TBMM hükümeti itilaf
devletlerine bir nota vererek, barış
konferansının 20 Ekim 1922 de İzmir'de
toplanmasını istemiştir. İtilaf devletleri bu
çağrıya olumsuz yanıt vererek, kendi
98
yapar, fazlasını da adım başı rastlayacağınız
yerlerde satarlar. Bu satıcıların bazıları size
zeytin diye çiçek yağını da kakalayabilir, o
yüzden Marmara Birlik dışındakilere pek
güvenmeyin ama hakiki sızma bulursanız,
kahvaltıda kekik, pul biber, tuz ve bir iki
damla limonla tatlandırdıktan sonra, taze
ekmeği, bana bana yemenin keyfini
yaşamadan Mudanya'dan ayrılmayın derim.
Mudanya'nın her köşesinde köklü
bir Rum kültürünün izlerine rastlamak
mümkün. En özgün olanları Aydınpınar
Kilisesi, Dereköy Kilisesi, Kumyaka Kilisesi
diyebilirim. Hasan Paşa Hamamı ile yakında
restore edilecek Tirilye Hamamı'nı da
unutmamalı, Büyükşehir Belediyesi ikisini
de kültür merkezi yapmak için kolları
sıvadı.
Bu arada Tirilye'nin adını, ilk kez
oraya yerleşen üç papazdan aldığını
öğrendim, şimdi adı Zeytinbağı oldu. Ancak
bir yerin adını değiştirmek oraya değer
katmıyor, tam tersine, içeriğini boşaltmak
ve insanların anılarını çalmak gibi geliyor
bana, bazı kelimelerin insana çok şey
çağrıştırdığına inananlardanım…
Mudanya'da asıl hayranlık
duyduğum şey, Rumlardan kalan ahşap
konaklardır ki, bir kısmı aslına sadık
kalınarak restore edildi. O konakları
mutlaka görmelisiniz, ne zarafet, ne asalet!
Öyle bir evde yaşamak hayal değil, artık pek
çoğu tarihin tozlarını üzerinden silkeliyor.
Konakların en ünlüleri günümüzde müze
olarak düzenlenen, Tahir Paşa Konağı,
Yahşi Bey Konağı, Şükrü Bey Konağı. Bu
Şükrü Bey, hani o İngilizleri geldiklerine
pişman eden çavuş mu? Bilmiyorum ama en
kısa zamanda öğreneceğim…
aralarında konferansın 13 Kasımda
Lozan'da toplanmasını istediklerini bir nota
ile hem TBMM hükümetine hem de İstanbul
hükümetine bildirdiler.
Ancak düşünüldüğünün aksine,
Lozan'da da Türk heyetini çok gergin
günler, hatta aylar bekliyordu. 14 maddelik
barış antlaşması özetiyle gittikleri Lozan'da,
13 Kasımda başlaması öngörülen
görüşmeler, 20 Kasımda başlasa da,
tarafların tamamen zıt amaçlarla geldiği
konferans, ilk günden çok çetin günlerin
habercisi olmuş, çeşitli aralıklarla süren
görüşmeler sekiz ay sonra, 24 Temmuz 1923
tarihinde antlaşmanın imzalanmasıyla
sonuçlanmıştır.
Konferansa her iki hükümeti birden
çağırmaları, muhatap olarak kimi kabul
edeceklerini bilemedikleri gibi henüz
TBMM hükümetini görmezden gelmeleri
anlamına da gelebilirdi. İşin kötüsü,
İstanbul hükümeti de, kazanılan askeri ve
siyasi zaferlere ortak olmak hevesi içinde
barış görüşmelerine hazırlanıyordu…
Saltanat kurumunu ortadan
kaldırmak isteyen Mustafa Kemal için daha
iyi bir zamanlama olamazdı. Hemen Dr.
Rıza Nur ve arkadaşlarına, saltanatın
kaldırılması için bir öneri hazırlatarak 1
Kasım 1922 de meclise sunmalarını istedi.
Öneri kabul edilince 600 küsur yıllık
Osmanlı hanedanının saltanatına son
verilmiş oldu.
İstanbul hükümetinin konferansa
katılma ihtimali ortadan kalkmıştı ama
TBMM hükümetini kimlerin temsil edeceği
bilinmiyordu. Yusuf Kemal Bey, Fethi bey,
hatta Kazım Karabekir Paşanın temsilciği
söz konusuydu, ama en çok Mondros
mütarekesini imzalayan Rauf bey bu
mağlubiyetin acısını çıkartmak için onlarla
galip devletin temsilcisi olarak hesaplaşmak
istiyordu, ancak Mustafa Kemal'in
güvendiği aday Mudanya mütarekesini
başarıyla sonuçlandıran ismet İnönü'den
başkası değildi. Osmanlı diplomasisinden
gelmeyen, bu yeni devlet adamı tipi,
batılılar karşısında hiç bir kompleks
taşımıyordu…
Zeytinin ve yağının en güzelini
yemek için Mudanya ayrıcalığını mutlaka
yaşamalısınız. Burada herkes kendi
zeytinliğinin yağını sıktırır, sabununu
KAYNAKLAR:
1-ATATÜRK: NUTUK
2-ŞERAFETTİN TURAN: TÜRK DEVRİM
TARİHİ
3-ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ: MUDANYA
MÜTAREKESİ VE ULUSLARARASI
SONUÇLARI
4-FETHİ OKYAR: ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM
5-TANER TİMUR: TÜRK DEVRİMİ VE
SONRASI
6-PRF. DR.ZEKİ ARIKAN: MUDANYA
ATEŞKES MÜTAREKESİ VE İSMET PAŞA
99
YÜRÜ KÜHEYLAN
Adımların hızlı bakışın nazlı
Ardına bakmadan yürü küheylan
Peşinden geliriz gelinli kızlı
Ardına bakmadan yürü küheylan
BUZ ÜSTÜNDE NE DÜŞ KALIR NE DE İZ
Şu yüce dağları aşabilirsin
Maşrıktan mağribe koşabilirsin
İstersen sel olup taşabilirsin
Ardına bakmadan yürü küheylan
Buz üstünde ne düş kalır ne de iz
Cemre düşünce buzlar çözülürmüş
Başından duman eksilmeyen dağlar
Gözyaşları sel olur karılırmış
Ekinler boy verir boynunu büker
Gönül gurbet elde hasretlik çeker
Sevda kilimini bilmem kim söker
Ardına bakmadan yürü küheylan
Yıldızlar öksüz, kışın ayazında
Güneş tat vermeyince üzülürmüş
Öper, toprağı beyaz duvaklarla
Bir mahşerin kaderi yazılırmış
Ne yağmuru dinle ne borana bak
Karanlıktan korkma ışığını yak
Al püsküllerini al boynuna tak
Ardına bakmadan yürü küheylan
Geceler perde perde açılır hüzne
Dertlerim, damar damar gezinirmiş!
Boz bulanık seller seninle olsun
Ferah tut içini mutluluk dolsun
Rüzgârın düşmanın bağını yolsun
Ardına bakmadan yürü küheylan
Cemre; ışık, su, ateş ve nişandır
Arzın rahminde hayat kazınırmış
Bedrettin KELEŞTİMUR
Sakın ola takatim kesilir sanma
Beyhude uğraşıp geçmişe yanma
Çınar der ki yolda İblise kanma
Ardına bakmadan yürü küheylan
ARZU
Celaleddin ÇINAR
Boş bir dünya ve içinde ben
Uzatınca ellerimi hep boşluk vardı.
Gözlerim tarayınca ufukları,
Sadece umut ve hayal vardı.
DENİZ MAVİSİ DÜŞLERİM VAR DI
BENİM
Kimse kimseye dost değil artık bu âlemde,
Rol yapmak insanlığın âdeti olmuş.
Çevremdeki samimi gördüğüm insanlar
Zor günlerimde hepsi rüya olmuş.
Kumsalına adını,
yazdığım.......
Dalgalarına hayallerimi,
saldığım.......
Köpüklerine umutlarımı,
saçtığım......
Kokusuna sırlarımı,
sarmaladığım......
Esintisine tutkularımı,
üflediğim.....
Deniz mavisi düşlerim vardı benim....
İsterim avuçlarımda dost elleri olsun,
Son nefeste dilimde dost ismi olsun.
Gözlerime bakan dostlarım olsun,
Tabutum hafif, hoş kokulu olsun.
Burhan KURDDAN
Metin FALAY
100
HAKİKAT MÜLKÜNE VARAN BİR DOST:
AYŞE ŞASA
Hanife DÖNER
kadar adabınca, usulünce anlatmaya
çalışacağım. Çünkü onun yaşamı hem
bizimkilerden çok farklı bir kader, hem de
Türkiye'nin modernleşme ve batılılaşma
sürecine kurban edilmiş, trajedik, çileli
ama bir o kadar da ibretlik hayatı yazılmaya
değer. Onu manen tanıyacağınıza
inanıyorum.
Buhranlar İçindeki Çocukluk
1941 yılında, İstanbul'da zengin,
soylu ve aristokrat bir ailenin kızı olarak
dünyaya geldi. O her yönüyle seçkin ve
zengin olan Avni ve Melike Şaşa'nın ilgi ve
şefkat fakiri olan kızıydı. Asrın icabına
göre, tam bir batılı gibi yetişmesi için
Yahudi- Hristiyan mürebbiyelerle büyüdü.
Anne ve babasının cemiyet hayatında
sürekli boy göstermelerinden dolayı,
tamamen onların despot otoritesine ve
insafına bırakıldı. 2. Dünya Savaşı kaçkını
olan bu dadılardan fiziki ve ruhi şiddet de
gördü.
“Bir Ruh Macerası” adlı bireysel
serüvenini anlattığı ve dramını paylaştığı
anı-söyleşi kitabında bu konudan şöyle
Türk sinemasının ünlü
senaristlerinden, ciddi bir entelektüel ve
aynı zamanda da yazar olan Ayşe Şasa' yı
kısa bir süre önce (16 Haziran 2014 günü )
kaybetmiştik. Uzun süre kanser tedavisi
görmüş olan Ayşe Şasa'nın 73 yıllık hayatı,
İstanbul'da sabaha karşı sona ermiş ve
rahmet-i rahmana kavuşmuştu. Türk
sinemasına farklı bir bakış açısı getirerek
Yeşilçam'a otuza yakın senaryolar
kazandırmıştı. ''Ah Güzel İstanbul,
Gramofon Avrat, Cemile, Utanç, Cemo, Son
Kuşlar, Hacı Arif Bey, Dinle Neyden'' gibi
seçkin senaryolar onun kaleminden çıkmış
unutulmaz filmlerindendi. Ayşe Şasa bu
ülkede sinema üzerine derin düşünebilmiş,
yerli bir sinemanın nasıl olacağı konusunda
ilk ciddi sorgulamayı yapabilmiş ve kurama
yaklaşan bir ilgiyle bunu yazıya aktarmış az
sayıda insandan biriydi.
Onu uzaktan yakından tanıyan
herkesin hafızasında bir Ayşe Şasa portresi
vardır eminim. Bu yüzden onu anlatan
yazıların farklılık gösterdiğine inanıyorum.
Ben de onun hayatını kaleme gelebildiği
101
bahsediyor:
“Dadı Barbara, Allah'a küfretti.
Ağza alınacak bir şey değil.(…)Bir gece
beni aldı ve İnönü gezisine götürdü. Parkın
ortasında bir çukur vardı. Beni gece orada
bıraktı ve kaçtı. Bu daha sonra çok büyük
bir korku, bir vuruk yaratacak bir olaydı. İlk
defa gece sokakta yalnız kalıyorum,
sebebini anlayamıyorum. Yaptığı şeye bir
mana veremiyorum. Ağlaya titreye evin
yolunu bulup eve geri dönüyorum, eve
geldiğim zaman annemin babamın önünde
kapıda beni karşılıyor ve bağıra bağıra
“Elini tutuyordum, benden kaçtı.” diyerek
beni pataklamaya başlıyor.”
“Dadım ciğerlerim açılsın,
vücudum sağlıklı olsun diye kışın beni
karda yatırıyordu.”
''Adeta Charles Dickens
romanlarında yetimhanedeki çocuklara
yapılan zulüm altındaydım, kendi evimde
yetim gibiydim.”
Çocukluğuna dair hiçbir olumlu
hatırası olmadığını söyleyen Ayşe Şasa,
çocuk yaşta kiliselerle, paskalya
törenleriyle tanıştırıldı. “Çarmıhtaki İsa”
unutamadığı bir sahne oldu. Savaş artığı bu
mürebbiyelerin anlattıkları korkunç savaş
hikâyeleri, bombalar, yangınlar, diri diri
insan gömülmeleri, toplu ölümler, Nazi
kampları, Gestapo, Hitler, ileride derin
travmalar yaşamasına, akıl sağlığında
bozulmalara yol açacaktır.
Bütün bunların yanı sıra onlardan
öğrenilen Almanca Tanrı ve din kavramı,
ana dilinden önce dadı dili olan Almanca...
“Schwester Katie bana Almanca
Tanrı kavramını (Lieber Gott) aşıladı ve bu
kavram bende iyiden iyiye yer etmişti. Gece
gündüz Tanrı'yı düşünüyordum, annemi
babamı bana göstermesi için ona
yalvarıyordum; beni görmeleri, bana
yakınlık göstermeleri için çok dua ettiğimi
hatırlıyorum.”
“Ecnebi dadıların hegemonyası
altındaydım, beş yaşıma kadar bana bakan
Macar Yahudisi Frau Katie, diplomalı ve
iddialı bir bakıcı. Aşırı bir disiplin merakı
var, benimle yalnızca Almanca konuşuyor.
Katie'den ana olunca, anadilim de
neredeyse Almanca oluyor. Sonraları, bir
hayli zaman Türkçe konuşurken
zorlandım; ana dilimi öğrenmek epey
zamanımı aldı, çok çaba sarf ettim.”
Beni Bulun Çağrısı
Her iki baştan da köklü ve gelenek
sahibi olan anne ve babasının batılılaşma
sevdası yüzünden, kendi evinde onu terk
edişlerini, yetim ve öksüz bırakışlarını,
sevgisizliklerini şöyle anlatır:
“Yedi sekiz yaşlarındayım, bir
kâğıda 'Ben çok yalnız bir çocuğum, bu
şişeyi bulan lütfen beni arasın!' diye bir not
yazıyorum. Şişeyi denize atıp, rıhtımdan
uzaklaşmasını seyrediyorum…”
Bu kültürel kopuş, maneviyatsızlık,
yeri hiçbir zaman doldurulamayacak olan
sevgi ve şefkatten yoksun olma, aile içi
iletişimsizlik onun ruh dünyasında ve şuur
altında ileriki yıllarda çok derin ve tesirli
yaralar açtı. (30 yaşında iken bütün
şiddetiyle yüz yüze geldiği ağır şizofreni
rahatsızlığını da öncelikle buna
bağlıyordu.)
Yeşilçam'ın Miladı
Daha sonra Amerikan Koleji'ndeki
yatılı yılları... Bu dönemde tanıştığı
Marksizm -ki bir dönem hayatına damga
vurmayı başarır- ve ardından Yeşilçam'a
genç yıllarda bir giriş olan ve 1963'ten
itibaren Türk sinemasına yeni bir soluk
getiren senaryo yazarlığı. 18 yaşında
tanıştığı, fikirlerini benimsediği ve
ölümüne kadar yanında olduğu Kemal
Tahir'le yakın, verimli ve güçlü dostluğu…
Sinema dolu yıllarını ileriki yıllarda
''Yeşilçam Günlüğü'' adıyla kitaplaştırır.
Türk ve dünya sinemasının estetik ve
entelektüel sorunlarını tartışan bir başyapıt
ve sinemayla ilgilenenler için rehber
niteliğindedir.
Sinemayla ilgili görüşlerini
kendinden dinleyelim:
''Bir zamanlar hem ateisttim, hem
de Marksist'tim. Bugün geriye döndüğüm
zaman, hayat hikâyemi bir film sinopsisi
(konu özeti) gibi özetleyebiliyorum.1960
yılında 18 yaşımda sinemaya adım
attığımda, Marksist dünya görüşünü
beyazperde aracılığıyla yaymayı kendime
görev tayin etmiştim. Türk sinema seyircisi,
Türk filminin varlığında beni kendimle
yüzleştirdi… Bana tutulan bu aynada
kendimi, gerçek kimliğimi kavrayışımı,
Müslümanlığımı idrak edişimi, beni
kendimle yüzleştiren sinema seyircisine
borçluyum.''
İlk evliliğini (ailesine inat olsun
102
diye) Atilla Tokatlı'yla gerçekleştirir. Kısa
süren bu evliliği parasızlık yüzünden
gölgelenir. Açlığın ne demek olduğunu
öğrenir ve bir enkaza dönerek vücut ağırlığı
40 kiloya kadar düşer. İki kez intihar
girişiminde bulunur, bir ara uyku haplarına
bağımlı olur. İkinci evliliğini asistanlığını
yaptığını yönetmen Atıf Yılmaz 'la
gerçekleştirir.
Çocukluğunun ve gençliğinin
buhranlı günleri, ilk evliliğindeki derin
yoksulluk günleri, 12 Mart 1971 Askeri
Darbesi'nin baskıcı karakterinin de tuz
biber ekmesi neticesinde, otuzlu yılların
başında gelerek; inzivaya çekilmesine
sebep olan akıl sağlığındaki bozulmalar,
psikolojik çöküş ve şizofreni hastalığı artık
kapısındadır. Nöbetler, sanrılar, korkular,
delilik ülkesinde gezintiler, yalnızlıklar
arasında iç hesaplaşmalarla geçen ve on
yıldan fazla süren tedavi süreci... Bu sürede
sinema dünyasından çekilir ve Atıf
Yılmaz'la olan evliliği hastalığı sebebiyle
sona erer.
Bu hastalığının ve yalnızlığının
ardından , ''Koyu bir inançsızlıktan yoğun
bir inanca yönelen biri, yol üstünde neler
yaşar, neler görür neler söyler? (Sayfa 9 )''
sorusuyla başlayan, okuduğum en güzel
kitaplarından biri olan ,''Delilik Ülkesinden
Notlar'' kitabı...
Kendisi için bir uyanış olarak
nitelendirdiği hastalığını kendi ağzından
dinleyelim:
''Hayattaki bütün kazançlarım o
hastalığımla geldi bana. Kahırdaki lütuftu
benim yaşadığım. Ben gayet cahil hayat
tarzında yaşayan biriydim. Ama o gelen afet
öyle bir darbe vurdu ki
-zekâmla
övünürdüm hep- zekâm gidip gelmeye
başladı. Ne kadar aciz olduğumu anladım.
Allah beni o simsiyah kör kuyudan çıkardı.
Bu bana büyük bir ibret oldu.''
Aramakla Bulunmaz fakat
Bulanlar Ancak Arayanlardır
İçinde bulunduğu bu büyük
girdaptan, Muhyiddin İbni Arabî'nin
Füsusu'l Hikem'i ile hakikate ve aydınlığa
çıkışı... İbni Arabi'nin asırlar ötesinden onu
irşad ve tedavi etmesi. Şizofreniden,
tasavvufun ışığında İslam'la gelen iyileşme,
aradığı hakikati ve iç huzuru bulma
safhası...
Ve yine kendi ağzından:
''Şöyle ki: 81 veya 82 yılı…
Hayatımdaki büyük değişim vuku buluyor.
İdrakimin diri olduğu bir zamanda Füsus'u
okumaya başlıyorum. Ağır bir eser, az çok
bir felsefe temelim olduğu için o derinlikli
kavramları birazcık idrak edebiliyor,
okuyabiliyorum. Füsus'u okumaya
başladıktan bir müddet sonra mantıkla,
akılla izah edilemeyecek bir olay vuku
buluyor, önümde sanki büyük bir sevinç
ışığı, bir aydınlık deniz beliriyor.''
''1981 ya da 1982'de okuduğum
telefon görüşmeleriyle yol gösterir. Sayısız
insana bu görüşmelerle öncü olur, gönül
bağı kurar. Dostlarıyla da uzun uzun
telefonla konuşur. Telefon konuşmalarını
şöyle yorumlar: “Dünyayla, telefon hattı
üzerinden kurduğum bir rabıtam var.”
(Delilik Ülkesinden Notlar, sayfa 136)
''Şükrümü ifade edebilmek için
yazıyorum.'' diyerek yazma gerekçesini
açıklayan Ayşe Şasa'nın konuştuğu son
kitap ''Bir Ruh Macerası'' oldu. Hatıralarını
anlattığı bu kitaba şu sözlerle başlamıştı:
''Bundan yedi sekiz yıl önce, bir gün,
kendisine derin saygı beslediğim bir Allah
dostu bana, hatıralarımı kayda geçirmemi
buyurunca, bir an irkilmiş, düşüncelere
dalmıştım. Nasıl olacaktı? Geriye dönüp
ağır sıkıntılarla dolu çocukluk ve gençlik
yıllarımı hatırlamak bile bana bunalım ve
daralma veriyordu.''
Konusu kendisi olan bu kitap, iç
mücadelelerini, büyük ve zorlu arayışını,
acılarını, çektiği ruh bunalımlarını, manevi
arayışlarını, inançsızlığın kör kuyularından
kurtulmak isteyen bir aydının feryatlarını
ve yaşadığı büyük değişimleri anlattığı
kitaptır. Bu kitapta kendinizden çok şeyler
bulacağınızı ve onun hayatının sırlarına
ulaşacağınızı tahmin ediyorum. Bu kitaba
kayıtsız kalmazsanız diğer eserleri olan
''Şebek ve Delilik Ülkesinden Notlar'' adlı
kitaplarını da okuyacağınıza inanıyorum.
Er Kişi Niyetine
O, bu dünyaya bir veda öyküsü ve
unutulmaz sahneler bıraktı. Ölümü üzerine
çok şeyler yazıldı, çizildi, söylendi.
Cenazesi her kesimden insanı bir araya
getirerek er kişi niyetine kaldırıldı, çünkü o
bunu fazlasıyla hak eden müstesna bir
münevverdi…
''Ölür ise ten ölür, canlar ölesi
değil.''dir. Özlediğim bir nefessin sen Ayşe
Şasa! Attığın şişeler sahibine ulaştı, huzurla
uyu. Makamın, mekânın cennet ve âli olsun
inşallah.
Hazreti Muhiddin İbni Arabi'nin “Füsusu'l
Hikem” adlı kitap hayatımı değiştirdi.
Tasavvuf düşüncesinin temel eserlerinden
biri olan bu eserin tam adı "Fusûsu'l-hikem
ve Husûsu'l-kilem"dir. İslam literatüründe
hakkında en fazla şerh yazılan eser olma
özelliğine sahiptir. “Füsusu'l Hikem”i
okudukça anladım ki, bize İslam'ı çok kötü
gösterdiler, Kur'an'dan kopardılar; oysa
âlemde aradığım ne varsa hepsi burada diye
düşünmeye başladım. İslam, gençliğimde
bana seyrettirilen “Vurun Kahpeye”
filminden ibaret değilmiş; benim bütün
bilgim, orada gördüğüm softalara ve
yobazlara dayanıyor çünkü… İslam'ın ne
kadar muhteşem bir din olduğunu Hazreti
Muhiddin İbni Arabi'nin “Füsusu'l Hikem”
adlı muhteşem eserinden öğrenirken, kendi
kendime “İslam müthiş bir şey, ama
Müslümanlar nasıl kimseler acaba?” diye
sormaya soruşturmaya başlıyorum. Bir
mevtaya dönüşen ben, Allah'ın inayetiyle,
evvela “Füsusu'l Hikem” ve sonra Bülent
Oran ile Doktor Doğan Soyumer sayesinde
yeniden diriliyorum, mezardan kalkmak
gibi bir şey… Her şey Allah'ın kudreti ile…
Art arda dizilen sebep silsilesi…”
Hayata İkinci Kez Başlaması
''Hayatımın ilk yarısı bir korku filmi
gibi geçti'' diyen Ayşe Şasa, gerçek
hakikati bulana kadar çok ağır bedeller
öder aslında. Fikir ve var oluş sancısını en
ağır derecede yaşar. Onun öyküsü önce
nihilist, sonra sosyalist ve insan-ı kâmil
oluşunun öyküsüdür, kısacası hakikati
bulma çabasıdır. ''Hayat hikâyemi bir tek
çizgiye indirgeyecek olursam hep bir
arayışın, hakikat arayışının özeti olduğunu
söyleyebilirim.” diyor zaten kendisi de.
Yaşadığı bu dönüşümün ardından
tasavvufun kapısını aralar. Dönemin Allah
dostlarından birine intisap ederek artık
tasavvufun kapısından içerisi girmiştir.
Allah'ı anan ve anlatan kim olursa olsun
büyük bir tevazuyla dinler.
Yaşadığı yalnızlık ve hastalık
sürecinden dolayı yirmi beş sene zorunlu
olmadıkça sokağa çıkamaz. Hastalık
nöbetleri sık sık nükseder. Bu arada
yanında kendisi gibi senarist olan ve çok
sevdiği eşi Bülent Oran vardır. Dış dünyayla
irtibatı sadece telefonladır. Tanımadığı
halde birçok yeni insanla tanışır. Okuduğu
ve beğendiği bir yazının yazarını bulur ona
Bakma yâ Rab sevâd-ı defterime
Onu yak âteşe benim yerime
Lâedri
104
-
SAGIR VE BEN
Zürbiye İvdik/ Köln
sen git, ben bugün evde kalmak istiyorum
dedim.
Poşetteki çiçek fidelerini çıkarıp
balkon masasının üzerine dizerken gözüm
cep telefonumun ekranına takıldı. 13 cuma
yazıyordu! ''İyi ki unuttu, 13 cuma olduğunu.
Yine kafamı bir saat ütüleyecekti'' diye
içimden geçirirken; telefonum çaldı.
Kızımın sesi telaşlıydı, hatta ağlıyordu.
''Anne çabuk ablama gel, Koko'yu araba
çiğnemiş, ablam şimdi doktorda. Ben
yanına gidiyorum, çocuklar evde yalnız.''
dedi. Nutkum tutuldu hiçbir şey soramadan
tamam dedim. Yolda giderken kafamdan
bir sürü şey geçti, öldü mü? Yaralı mı? Sakat
kalmasına bile razıydım. Çocuklarımın çok
Bazen hiç beklemediğiniz bir anda,
belleğinizin kancalarında takılı kalan
anıların azizliğine uğrarsınız.
Aklım erdiğinden bu yana hiç batıl
inançlarım olmadı. Aynı şeyi çocuklarım
için söyleyemem. Küçük kızım, eğer ayın
13'ü cumaya denk gelmişse gereksiz bir
tedirginliğe kapılır, onu sakinleştirmeye
çalışırım hep.
Güzel bir temmuz günü işten erken
çıktım, daha akşama çok vardı. Eve gidip
önce balkona yeni aldığım çiçekleri
dikecektim sonra bir duş alıp balkonun
keyfini çıkaracaktım. Kızım aradı, ''Anne
ablama gideceğim, gelmek istersen
geçerken seni de alayım'' dedi. Yok kızım,
105
gelmeden Reşadiye kaplıcalarına gitmek
istiyordu ne zamandır. Evde yengemle
benden başka kimse kalmamış, herkes
kaplıcaya gitmişti. Dedem tarlada çift
sürüyor, yaza hazırlık. İlkbahar gibi bir güz
havası. Yolların kenarındaki palamut
ağaçlarının altından höllükler akıyor. Sağır
arkamda ben önde, bir elimde ayran
cımbılı, diğer elimde yemek bohçası tarlaya
vardık. Dedem sürdüğü tarlayı tapan
ediyordu. “Dede'' diye sesleniyorum,
bohçayı açıyorum tereyağlı katmerlerin
üstü benek, benek kızarmış iştah kabartıcı.
Belli ki yengem o gün tek başına evi çekip
çevirebileceğini, hiç bir şeyden memnun
olmayan anama kendini kanıtlamak
istercesine daha da özenmiş.
''Dedee ''diye sesleniyorum tekrar.
Dedem, ''Geliyom balım bi daha döneyim
geliyom'' diyor hep tütünün etkilediğini
düşündüğüm boğuk sesiyle.
Bekliyorum biraz daha katmerlerin
başında. Canım sıkılıyor, birazda
küsüyorum.
Dedem bunu fark etmiş gibi
sesleniyor, ''Gel seni tapana bindireyim.''
diye. Sevinerek koşuyorum. Tapanın
üstüne oturuyorum kaç kez gidip geliyoruz
bilmiyorum ama keyfime diyecek yok.
Sonra katmerlerin yanına geldiğimizde;
katmerlerden eser yok; Sağır, oskar ödülü
almış gibi kıçının üstüne çömelmiş, dili bir
karış dışarda, keyifli keyifli bize bakıyor.
Deliriyorum nasılda akıl edemedim
bohçayı kapatmayı. Sağıra elime geçen ne
varsa fırlatıyorum ama öfkem dinmiyor.
Sağır bana nispet yapar gibi her taş
attığımda geri gelip iki metre yakınımıza
oturuyor.
Normalde her şeye çabuk
sinirlenen dedem hiç sesini çıkarmıyor,
ayran cımbılını kafasına dikiyor, bıyıklarını
siliyor. Yüzüme bakıyor, sinirimden
ağlıyorum Dedem aç kaldı diye. Birlikte
gölgeye oturuyoruz. Dedem şapkasının
altına doladığı akciğer rengi pazen bezi
çıkarıp yüzünün terini siliyor. Hafif esen
rüzgâr dedemin kolonyaya karışmış ter ve
tütün kokusunu burnumun dibinden
yalayıp geçiyor. Seviyorum o kokuyu sonra
dedemin kokusu olarak belleğime
kazıyorum.
Sağıra içerliyorum, boş bohçayla
üzüleceğini biliyordum.
Eve vardığımda hepsinin gözleri
ağlamaktan şişmişti. Koko yoktu. Lulu bir
kenarda ön ayaklarının üzerine kafasını
koymuş dalıp dalıp gidiyordu. Koko
yaralıyken onun yaralarını yalamış yerde
yatarken. Koko erkek, Lulu dişiydi.
Geldiklerinde ikisi de kartopu gibi. Koko
adını ben takmıştım, öyle tatlıydı ki
hindistan cevizine bulanmış beyaz çukalata
gibiydi. Ama Koko'nun içgüdüsel olarak
eşinden farklı yanı kapıyı aralık
bulduğunda vın dışarı fırlıyordu. Yine böyle
boşluktan yararlanıp dışarı fırlaması,
sonunda canına mal oldu. Lulu günlerce
yemek yemedi, bahçeye çıkmadı. Hatta
kızım ''ağladığını'' söyledi. Önce abarttığını
sandım ama doğruydu. İlk defa bir
hayvanın bu kadar acı çekmesine yakından
tanık oluyordum. Artık çocukların çektiği
acıyı o kadar önemsemiyordum. Köpeğin
yüzüne baktığımda dayanamayıp ben de
ağlıyordum. O zaman çocuklar beni teselli
etmeye çalışıyorlardı.
Oysa bilmiyorlardı; çocukluğumda
işlediğim bir suçu, zaman zaman aklıma
gelse de yabanıl geçen çocukluğuma
bağlayıp geçiştirirdim. Bu olayla
bilinçaltımda ortaya çıkmış Lulu'ya
baktıkça ağırlığını taşıyamıyordum.
Çocukluğum köyde geçmişti. Köy
çocukları zaaflarla alay etme konusunda
hem zalim hem de vahşidirler! Gelişmemiş
çevre bilincimle ben de o çocuklardan
biriydim. İki kangal kırması köpeğimiz
vardı. Biri Alaş, diğeri Sağır. Aslında Sağır
adını, sağır olduğu anlaşıldıktan sonra
almıştı. Önceki adını ben bile
hatırlamıyorum. Bakıldığında gösterişli bir
köpekti, adaleli siyah beyaz meç rengi ona
ayrı bir hava katardı. Gözü gördüğünde
adeta aslan kesilirdi kuş uçurtmazdı. Çoğu
kez de evin önünde kafasını ayaklarının
arasına alır uyuz uyuz yatardı. Nedense
onun varlığının da yokluğunun da kimse
için önemli olmadığını düşünürdüm.
Şimdi yonca olan evimizin arka
bahçesinde o sene süpürgelik ekilmişti.
Hafta sonu biçmek için büyüklere yardım
edecektik. Demek ki mevsim güzdü!
Köydeki insanların şehirle ulaşımını
sağlayan ağabeyimin Land Rover bir jipi
vardı. Babaannem romatizmaları için kış
106
ölmesinin daha doğru olacağına karar
verdik. Ama mermi kalmamıştı.
Kullanılanların da kurusıkı olduğunu
sonradan öğrenmiştik. Sağır bir salaklık
yapıp yine bize inandı. Onu tuttuk mahalle
çeşmesinin üstündeki erik ağacından
asmaya karar verdik. Ben artık bu iş çok
uzayıp eziyete dönüştüğünden vicdan azabı
duymaya başlamıştım ama işi başlatan ben
olduğum için sesimi çıkaramıyordum.
Hüsam kendisine verilmiş bu önemli görevi
yerine getirmenin çabası içindeydi.
Sonra Sağır'ı, bu uzun, başında bir
tutam dalı olan erik ağacından çok çöl
ağacına benzeyen çirkin ağaca astık. Bana
çok uzun gelen zaman dilimi kaç dakikaydı
bilmiyorum ama öldüğüne kanaat
getirdiğimizde sağırı yere bıraktık tık
yoktu. Tam gömmeye götürürken, elinde
öğendere yoldan geçen Mırız Ali Emmi
''Çocuklar emmede iyi ettiniz, zaten bir işe
yaramıyordu o it'' diyerek bizi destekledi.
Sonra aynı çocuk alayı mahallenin
tarlalarının olduğu bir taş yığınının dibine,
üstüne en az yarım metre yüksekliğinde
tarla taşı yığarak defin işini bitirdik.
Mahalleye döndüğümüzde
bizimkiler kaplıcadan dönmüştü. Sonra
Dedem girdi içeri, kızgındı üstümüze
yürüdü. Babaannem önüne geçti. Bize iyi
ettiniz diyen adam Dedeme; ''Lan Yusuf,
beli benzer it değildi ki nasıl vurdurdun çola
çocuğa. Madem yallıyamıyordun, bana
verseydin ben yallardım'' demesi dedeme
çok dokunmuştu.
Karıncayı bile incitmekten korkan
Babaannem artık olan olmuş, bozman
ağzımızın dadını diye'' dedeme, babama
karşı çıkmıştı.
O gün herkesin pestili çıktığından
akşamdan yatıldı. Sabah evin arkasındaki
süpürgelik biçilecekti. Erkenden kalktık.
Büyük bir aileydik, sabah sofrasında
mutlaka 17 kişi tam olurduk. Bir gün önce
hiç bir şey olmamış gibi sofradaki, içine
yeşil fasulye doğranmış yoğurtlu yarma
çorbasını yanında bazlamayla yedik. Görev
dağılımı yapıldıktan sonra bahçeye vardık.
Havada sanki hüzün vardı. Buğday
başakları gibi sararan süpürgeliklerin
üstüne yağmış olan çisenin etkisiyle
burnuma gelen anasonumsu koku içimdeki
hüznü daha da katmerleştiriyordu.
Hüsam'ın da bütün huysuzluğu
ayran cımbılını alıp evin yolunu tutuyorum.
Yolda giderken de Sağır'dan bunun
intikamını almayı planlıyorum. Eve
geldiğimde yengeme bir şey söylemeden
elimdekileri bir kenara bırakıp dışarı
fırlıyorum. Benim bir yaş büyüğüm Hüsam,
samanlığın önünde elinde bıçakla bir ağaç
parçası yontuyor.
Yanına yaklaşırken ev halkının eve
gelmeden bu işin bitmiş olmasının hesabını
yapıyorum. Ağabey diyorum. ''Ne var?''
diyor kafasını kaldırmadan. Yüzüme onun
inanacağı bir ifade takmaya çalışıyorum.
Sanırım o, bunu fark etmiyor, odunu
yontmaya devam ediyor. Ağabey, Dedem
dedi ki'' av tüfeğini alsın Sağır'ı vursun ''dedi
sana. Essahmı diyon gız sen? He essah
diyom, öyle dedi dedim.
Köydeki her erkek çocuğu gibi
silah, araba gibi şeylerin oyuncağı bile
onlar için çok eğlenceliydi. Oysa şimdi ona
gerçek silah kullanması için sözde bir görev
verilmişti. Sevindi ama belli etmedi.
Beraber eve gittik duvardan av tüfeğini aldı.
2 tanede mermi vardı, hepsini aldı. Bana da
hamur teknesinden yaş maya almamı
tembih etti. Kadınların hazır mayayı
keşfetmediği dönemlerdi. Teknede bir
dahaki ekmek hamuru için kullanılmak
üzere bırakılan iki yumruk
büyüklüğündeki ekşimiş hamuru tekneden
aldım. Kendir den dokunmuş dastarı boş
teknenin üzerine tekrar örttüm. Dışarı
çıktığımda abim Sağır'ı kurbanlık koç gibi
bağlamış, omzunda tüfek beni bekliyordu.
Tüfek nerdeyse abimle aynı boydaydı. Kısa
bir süre sonra mahallenin bütün çocukları
düğün alayı gibi bize katıldılar. Sanki
mahallede çocuklardan başka insan yoktu.
Sonra hep beraber karar verdik Sağır'ı
Kirenliğin Dağ denilen koruya götürüp
infaz etmeye.
Koruyla mahallenin arası 15
dakikalık yoldu. Hüsam, Sağır'ın ipini
çözdü, mayayı kızılcık ağacının altına
koydu. Hepimiz dizildik. Sağır mayayı
yemeye başlayınca, Hüsam iki metreden bir
nişan aldı pat diye, Sağır can havliyle acı bir
çığlık attı. Kaçarken sırtından kanlar
akmaya başlamıştı. Bir daha nişan aldı.
Patladığında Sağır yarış atı gibi koşmaya
başladı. Bütün çocuklar da onun
arkasından koşuyorduk.
Sonunda Sağır yaralı olduğu için
107
üstündeydi bu sabah. Bana sarmak için bahane
arıyordu zaten, normalde de hep kavga
ediyorduk. Elinde orak yanımdan geçerken
bana bir yumruk vurdu, ben de ona bir tane
vurdum. Çekişirken ikimiz de dili tutulmuş gibi
donduk kaldık. Abim gözlerini oğuşturuyordu.
Gördüğümüz rüya değil gerçekti. Sağır
harmanın kenarındaki elma ağacının dibinde
durmuş mahzun bir şekilde ev halkını izliyordu.
Öyle bir bakışı vardı ki insanın içine işliyordu.
Hüsam hortlak görmüş gibi yüzü sararmıştı.
''Kız seni geberteyim de gör, hep senin yüzünden
oldu” diyerek üstüme atladı. Bana vurmaya
başlayınca ben savunma yapmadım. Ona ilk
defa içim acımıştı. Ev halkı Sağır'ın yaşadığına
sevinmişti ama sırtındaki kanayan yarayı
görünce herkes bizi payladı. En büyük abim
ikimize de ''Yazık değil mi bu hayvana,
hayvanlar'' diyerek bize birer tokat attı. Gitti
arabasından ecza çantasını getirdi, yaraya
tentürdiyot döktü. Bu işlemi sağırın yarası
iyileşene kadar tekrarladı. Sağır artık paşa
gibiydi, kimse ona karışmıyordu. Aylar geçti
Sağır eski formuna tekrar kavuştu. Bir gün köye
ahşap yayık satmaya gelen yayıkçı Sağır'ı
mahallenin köpekleriyle boğuşurken görmüş,
çok beğenmiş, sormuş soruşturmuş.
Babaanneme yalvardı. ''İlla bu iti bana ver diye.
''Elinde kalmadığından seneye Sağır'a karşılık
bir yayık sözü verdi. Gidiş o gidiş ne Sağır'dan
haber geldi, ne de yayıktan...
Yıllar geçti. Ara sıra abimle konuşurken
hep sorardım. O, vahşeti işleyen biz miydik?
Yoksa bize verilen çevre bilinci miydi? diye.
İçinden çıkamadım asla telafi edemeyeceğim bir
suçun ağırlığıyla yaşarken bir şeyi hep merak
ettim; Sağır o haliyle o taş yığınının altından
nasıl çıktı? İyi ki çıktı... Sağır ölmediği halde
bunun yükü bu kadar ağırsa: katillerin nasıl bir
ruh haliyle yaşadığını çok merak ediyorum
doğrusu...
HADİ GEL KÖYÜMÜZE GERİ DÖNELİM
Elli evli köyde, saygın kraldım
Şehre göçedip, gelmeden önce
Eşimin ısrarı, hükmen kararı
Başladı macerâ, sanki EĞLENCE
İyi olur bey dedi, şehir hayatı
Şehirli olmanın, var saltanatı
Kafaya koymuşta, üçüncü katı
Nüktedan eşimden, gârip DÜŞÜNCE
Bağ bahçe tarlayı, satıp hakladık
Tencere tavayı, tek tek topladık
Sandığı sepeti, özel sakladık
Şafak attı bizde, kente GELİNCE
Kiracı kapıcı, en kutsal konu
Aidat giderler, cevapsız soru
Taze dedikodu, karım ve oğlu
Bilinen yorumlar, değil BİLMECE
Alt kata tıkırtı, tez ulaşırmış
Bizde görgüsüzlük, var bulaşırmış
Köyden göç edenler, zor alışırmış
İnciten edalar, böyle SÜRÜNCE
Halı kilim yolluk, çırpmıyacaksın
Balkonda mangal, yakmıyacaksın
Özel kapı zili, takmıyacaksın
Yasakları gafil, mahsun DELİNCE
Uyarı ikazlar, yöneticiden
Çatı katta çiçek, üreticiden
Kedici köpekçi, tüketiciden
Komşuluk hakları, dersi ALINCA
Gaz bitti tuz bitti, mutfak telaşı
Midemiz beklerken, kaynana aşı
Omuzlar üstünde, ağrıyan başı
Âşikâr eyledik, âlem GÖRÜNCE
Altı ay geçmeden, kira artırdım
Depozito diye, nakit yatırdım
Hesapta olmayan, para batırdım
İşsiz güçsüz kaldım, sefil AKLIMCA
Asil insan, idare eder
Aciz insan, şikayet eder
Adi insan, iftira eder
Bağımız bahçemiz, ekin tarlamız
Kerpiç damda huzur, kutsal yuvamız
Köyümün özlemi, şükür duamız
Kâbulü mevlâdan, köye DÖNÜNCE
Öz Ali YILMAZ
108
VAY BE
Dünya ki bir ödüllü çengel bulmaca
O “anahtar sözcüğü” bulamadık be
Gelen bütün topları gönderdik taca
Bir kez olsun finale kalamadık be
Beklenen nevbahârın soldu da nevri
Yıllar yılı bitmedi kaderin cevri
İlm-i siyâset idüp (!) geçtik her devri;
Hiçbir devrin adamı olamadık be
Hâl-i pür melâlimiz günbegün arttı
Yazmayalım dedikçe kör şeytan dürttü
Ne silgiler dayandı ne daksil örttü
Bu kara yazımızı silemedik be
TOKAT'A DAİR
Yılkı taylarının yemlendiği yer
Köroğlu atının gemlendiği yer
Huzurun, sükûnun demlendiği yer
Çelebi, methetmez böyle her şehri
Âlimler, fazıllar, şairler şehri
Bir zamanlar hem özgür hem de mahpustuk
Ağyâra direndik de yârandan pustuk
Dost vurunca kan değil kızılcık kustuk
Bir türlü kendimize gelemedik be
Takdîr-i ilâhîdir; gün gelip çattı
Azrâilin işine cânan el attı
Acemi kasap gibi işi uzattı
Ağzımızın tadıyla ölemedik be
Maksadın cennete girmekse eğer
Mevlânâ “Tokat'a gitmek gerek” der.
Köroğlu destanda tam şöyle söyler:
“Tokat pazarından aldım bakırı
İncitmeyin fukarayı, fakırı! ”
Hasan Fahri TAN
Cennetten gelmişiz unutmayız biz
Ta Kalü Belada bir söz vermişiz
Âlem değişse de değişemeyiz
Bir Tokatlı der ki duyun ahali!
Hiç kırk yıllık Kani, olur mu Yani!
BANA SOR
Onbeşliler gider Yemen iline
Ağıtlar takılır halkın diline
Körpe yavrulara, taze geline
Yetimler Yadigâr, kızlar Hediye
İnsan birbirini kırar, ne diye!
Seni seven şu kalbimin,
Hicranını bana sor.
Hayattaki yerinin
Anlamını bana sor.
Plevne'de yaman Gaz'osman Paşa
Ölümsüz kahraman Gaz'osman Paşa
Yetişir her zaman Gaz'osman Paşa
Bu topraklar mümbit, bu topraklar pak
Yeni kahramanlar doğar muhakkak
Kalbimdeki aşk odunun
Sevdim diyen yalan sözünün
Çektiğim her dert yükünün
Feryadını bana sor.
Hasret çeken günlerimin
Ağlayan şu gözlerimin
Kararan gündüzlerimin
Eyvahını bana sor.
Dağlarında ağustosta kar üşür
Bağlarında şen bülbüller ötüşür
Yiğitleri halaylara tutuşur
Türkiye'mde her renk dizim dizimdir
Bu gökkuşağında yeşil bizimdir.
Ebubekir TAHİROĞLU
Mahmut HASGÜL
109
SAMSUN KARDEŞ ŞİİRLER GECESİ
Mahmut HASGÜL
edilebilmektedir. Dev yatırımlar yapmak,
yapılar inşa etmek tek başına
yetmemektedir. Bu gelişmişliği koruyacak
iradeye, kültürel derinliğe, insani
değerlere, dini olgunluğa da ihtiyaç
duyulmaktadır. Bu noktada insan
yetiştirmek, insana insani değerler
aşılamak çok daha önemlidir. Neden
Türkiye Afganistan, Suriye, Irak olmaz?
Çünkü bu toplumda ecdadımızdan gelen
bir kültürel derinlik, medeni birikim, hâlâ
varlığını sürdüren temel insani, milli, dini
değerler vardır.
Görülüyor ki şehirlerin ve ülkelerin
kalkınma hamlelerini tamamlamaları ve
kalıcı hale getirmeleri için muhakkak
manevi kalkınmaya, ruhsal doyuma
ulaşmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bunu tek
başlarına belediye başkanları, valiler,
mühendisler, beden işçileri başaramazlar.
Şehirlerin bunların dışında sevdalılarına
ihtiyaç vardır. O sevdalılar genellikle ücret
mukabilinde değil gönüllü olarak çalışırlar.
Sadece işlerine destek olunmasını isterler,
hatta bazen engel olunmamasını rica
ederler. Gecelerini gündüzlerine katarlar.
Ailelerini ihmal ederler. Büyük bir tutkuyla
ve ibadet aşkıyla sarılırlar hizmete. Onlar
Şehirler başarılı yönetimler ve
yeterli kaynaklarla imar edilirler, alt ve üst
yapılarını tamamlarlar. Belediye
başkanları, mühendisler, mimarlar şekilsel
olarak muazzam bir düzeye ulaştırabilirler
kentlerini. Ancak bütün bu gelişmişlikleri
yok etmek maalesef tahmin edilenden daha
kısa sürede gerçekleşebilmekte, insanlık
maddi birikimlerini hızla
kaybedebilmektedir.
Yakın zamana kadar Suriye'de
kadınlar üniversitelere gidebiliyor,
eşleriyle birlikte parklarda oturabiliyor,
sokaklarda özgürce gezebiliyordu.
Suriyeliler kaloriferli, çok katlı sitelerde
modern bir yaşam sürebiliyordu. İki yıl
içerisinde şaşırtıcı sonuçlar doğdu. O çok
katlı siteler bombalandı, ürkütücü
harabelere döndü; kadınlar pazarlarda
satılır hale geldi, Suriye iki yılda iki bin yıl
geriye gitti. Demek ki insanoğlunun
birikimlerini kaybetmesi bu çağda bile
mümkün ve tahminimizden daha çabuk
olmaktadır.
Yüzlerce mühendisin, binlerce
işçinin büyük emekleriyle inşa edilen
yapılar, fabrikalar, tesisler, barajlar cahil ve
vahşi bir ruhun bir iki bombasıyla yok
110
yaşayan hemşerimiz şair Kemal Oğuz'un
varlığı bambaşka güç verdi bizlere.
Kültürler arası iletişim ve kardeşlik
ortamının gelişmesi için çok anlamlı bir
program geride kaldı, unutulmaz hatıralar
bırakarak.
şehrin sevdalılarıdır. Onlar ruh işçileridir.
Manevi mühendislerdir. Vicdanları mamur
eden gönül halifeleridir. Yaptıkları gözle
görülmez, belki bu yüzden kıymetleri
bilinmez. Onları sadece basiret sahibi
idareciler anlar.
Samsun'da Atakum Belediye
Başkanı İshak Taşçı ve Kent Konseyi
Başkanı Bekir Şişman basiret sahibi insan
olduklarından Şehrin Sevdalısı Kenan
Yavuzarslan ve Mustafa Bilir'e destek
olmuşlar. El ele vererek nitelikli bir
program hazırlamışlar: Kardeş Şiirler ve
Türküler Programı…
Azerbaycan'ın, Kerkük'ün,
Selanik'in; Urfa'nın, Diyarbakır'ın,
Trabzon'un, Denizli'nin, Amasya'nın,
Tokat'ın temsil edildiği programa
Kosova'nın Ankara Büyükelçisi Avni
Sipahi, Samsun Milletvekili Tülay Bakır ve
Samsun ilçe belediye başkanları katıldılar.
TRT kameralarının çektiği etkinlik
türkülerle ve şiirlerle son derece renkli ve
ilgi çekici geçti. Hüznün ve tebessümün;
şiirin ve müziğin büyülü atmosferinde
Tokat'ı de bendeniz temsil ettim. “Değmen
Benim Gamlı Yaslı Gönlüme” türkümüzün
seslendirildiği esnada ben de bu türkünün
hikâyesini anlattım ve Tokat'a yazdığım bir
şiiri seslendirdim.
Orijinal bir formatla ve büyük bir
emekle hazırlanan program için özel
orkestra hazırlanmış, her yöreye ait bir eser
kaliteli ezgilerle ve muhteşem solistlerle
desteklenmişti. Azerbaycan adına Dilber
Gökçay, Kerkük adına Mustafa Bilir,
Selanik adına Gülden Avcı, Diyarbakır
adına Kenan Baran, Trabzon adına Mehmet
Ziya Dinç, Urfa adına Mustafa Sade,
Amasya adına Mustafa Ayvalı, Samsun
adına Kenan Yavuzarslan, Denizli adına
Mustafa Tuğrul Çolak sahne aldılar.
Hınca hınç dolu olan salonda
Tokatlı ailelerin heyecanları, coşkuları,
destekleri görülmeye değerdi. Bize
gösterilen ilgi ve verilen manevi destekle
gurur duyduk.
Yanımdan ayrılmayan ve daima
bana destek olan değerli dostum, Tokat
sevdalısı Hasan Akar; Samsun'da görev
yapan eski öğrencim İzzet Yaman yine
Samsun'da yaşayan Tokat sevdalısı Özkan
Güneyoğlu Hanımefendi; Samsun'da
YA MUHAMMED! (sav)
Bekke Vadisi'nde İsmail çığlığı, ilahi haykırış.
Faran Dağları'nda Hacerî hıçkırıklar.
Bin asır yankılanan İbrahimî yakarış,
Toplanıyor şimdi dağılmış kırıklar.
Ezberliyor kâhinler dualara mazhar ismini,
Gökte yıldız yağmurları seni müjdeliyor.
Bir Yahudi haykırıyor daha duymadan Bismi'ni
Gözyaşı bin asırlık mermerleri deliyor.
Kadim kitaplar fısıldıyor ism-i Ahmet'i;
Selman, kokunu arıyor rahiplerin dizinde.
Bilâl okumadan, Kuss okuyor kâmeti.
Tâcı tahtı terk ediyor, krallar izinde.
Medâyin'de surlar harap, batıl çatır çatır;
Beyin eriten Mecusî ateşler külleniyor.
Bilginler gelişini yazıyor, satır satır;
Gönüllerde Muhammed ismi tülleniyor.
Bir çöl yakarışı, suya hasret dudaklarda.
Gamzeler, nasıl da buseleri özlemiş.
Bir yalvarış, çığlık çığlık kulaklarda;
Mezarı kazılan kız, hep yolunu gözlemiş.
Gölgende güneşleniyor, buzlanmış düşünceler.
Karanlık ruhlar, nurunla aydınlanıyor.
Küfrü tüketiyor, Bilalî işkenceler;
Selman'ın yolculuğu sende sonlanıyor.
Dağılıyor ruhlardan Lat, Menat karanlığı;
Korku biriktiriyor taşa yüz süren sineler.
Koca yüreklerde bir bebek hayranlığı
Yerle yeksan oluyor fildişi kuleler.
İlhan KURT
111
SİMURG ATEŞİ KAYSERİ’DE YANDI
Ahmet SARGIN
programın renkli geçmesini sağladılar.
Kayseri Lisesi, Şehir Tiyatrosu
Salonu ve Yoğunburç Kültür Merkezinde
yapılan şiir sunumlarında öncelikle Simurg
Ateşi Grubu sahne aldı. Daha sonra âşıkozan sanatçı, semazenler ve ilahi gruplarının
gösterimleriyle programın zevki doruğa
çıktı. Her üç programı da takip eden şiir
severler alkışlarıyla şairlere destek verdiler.
Kayseri'nin tarihi ve turistik yerlerini de
gezen şair ve yazarlar toplu halde Erciyes
Dağına tırmanıp teleferikle Erciyes'in
zirvesini zorladılar.
Üç gün devam eden Kayseri Simurg
Ateşi Programına katılan Yozgat
Temsilcimiz Şair- Yazar Ahmet Sargın
programın güzelliğinden duyduğu
memnuniyeti dile getirterek şunları ifade
etti. “Kayseri Simurg Ateşi Programı takdire
şayandı. Programa destek veren kurum ve
kuruluşlara teşekkür ediyoruz. Kayseri'de üç
unutulmaz gün yaşadık. Özellikle Kayserili
yöneticilerin desteği bizleri çok mutlu etti.
Başta Kayseri temsilcimiz eğitimci, ŞairYazar Ali Özkanlı olmak üzere emeği geçen
tüm dostlarımıza- yöneticilere
şükranlarımızı sunuyor teşekkür ediyoruz.”
dedi ve Simurg Ateşinin Türkiye'yi
dolaşmaya devam edeceğini bildirdi.
Türk Edebiyatında yeni bir ses, yeni
bir nefes ve yeni bir çığır açmak umuduyla
bir araya gelen Simurglar: “ Ben değil biz
varız” düşüncesiyle Türkiye tanıtımı ve
halkla bütünleşme turlarına devam
ediyorlar. 10 ilde başlayan hareketlerini 30
ilde taçlandırıp tüm Türkiye'ye taşımayı
amaçlıyorlar. Simurg Ateşi Programına
katılan şairler: Samsun- Bafra'dan Süleyman
Altunbaş, Antalya'dan Şafaknur Yalçın,
Kayseri'den Ali Özkanlı, Nevşehir'den Ayşe
Paslanmaz, İzmir'den Birgül Sevil Tekinay,
Tokat'tan Hasan Akar, Manisa- Soma'dan
Mehmet Metin Baş ve Yozgat'tan Ahmet
Sargın eserlerini yorumlayarak Simurg
Felsefesinin tanıtımını yapıyorlar.
Geçtiğimiz hafta sonu Kayseri'de bir
araya gelen Simurg Grubu bölgenin şair
yazar ve şiir sever dostlarıyla bir araya
gelerek halkla kaynaştılar ve eserlerini
yorumlama imkânını buldular. Simurg Ateşi
Kayseri temsilcisi eğitimci şair yazar Ali
Özkanlı'nın organize ettiği program üç ayrı
mekânda gerçekleştirildi. Kayseri Valiliği,
Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Melikgazi
Belediyesi, Kayseri Lisesi ve birçok
kurumun destek verdiği Simurgların Kayseri
buluşmasına çeşitli il ve ilçelerden bölgenin
tanınmış şair ve yazarları da katılarak
112
GÜL GÜZELİ
Bugün var yarın yokum sevdaya mühür vurma
Koy gönlünü gönlüme, derdimin dermanı sen
Şartsız sev seveceksen sineme kahır vurma
Bu gönlüme yazılan destanın fermanı sen
Bağbanların içinde gezme ey gül güzeli
Nicedir ne haldeyim.... Sezme ey gül güzeli
İpek koza içinde bağrıma sarsam seni
Gönül nağmelerimde çağrıma katsam seni
Gir gecenin düşüne, yıldızlar saya saya
Zemheri ayazında açma yorgun düşersin
Hülyalı bakışlarla selam sal benden aya
Henüz yavru ceylansın dağları zor aşarsın
Kıpkırmızı dudağı büzme ey gül güzeli
Ayrılığın harından süzme ey gül güzeli
Elim gezsin saçında bağrıma sarsam seni
Gönül yârelerimde ağrıma sürsem seni
ANNELER MELEKTİR
Gözyaşları düşmesin gönlünün toprağına
Can cana yanık ise büyür diye bekleme
Kaç güne savaş açtık sor takvim yaprağına
Azap dolu dünleri yarınlara ekleme
Ömür boyu hazandan geçme ey gül güzeli
Kor kaynatan kazandan içme ey gül güzeli
Meyletme yan gözüne bağrıma sarsam seni
İn can gönül özüne, çağrıma katsam seni
Anneler melektir sevmeyen şeytan
Boyuna geçmeli bir yağlı kaytan
Senden örnek alır doğacak haytan
Cehennem kapısı aralanmaz mı?
Sen onun bağrına saplama oku
Var mı bir tarafta ondaki koku
Aç Kuran'ı evlat yaşarasın şoku
Bir anda yüreğin yaralanmaz mı?
Rabbim zeval vermesin bahardan çalanlara
Eylül kokulu düşler sinene kar katmasın
Eğer vurgun yediysen bak elde kalanlara
Siper ol gecelere aşk güneşi batmasın
Gönlünün talibiyim kaçma ey gül güzeli
Sevdama tırpan vurup saçma ey gül güzeli
Amansız tuzak mısın, bağrıma sarsam seni
Ateşten kızak mısın ağrıma sürsem seni
Aklıselim davran kıymetini bil
Onu mutlu eder dökeceğin dil
Sen hiç karşı gelme bak aklından sil
Yoluna belalar sıralanmaz mı?
Sen biter mi sandın hakkın rahmeti
Senin için çekmiş onca zahmeti
Bir laf fazla desin bırak töhmeti
Sana bir şey olsa çıralanmaz mı?
Bu gönül safahatta ey canan durulur mu?
Var mı aşkın mermisi can cana vurulur mu?
Ölüm son durak mı, mahşeri de var
Bugünden tezi yok git anneyi sar
Sırtında taşı sen Kâbe'ye kadar
İmkânı harcayan karalanmaz mı?
İhsan NAZİK
113
AÇLIK
İlhan ÖNAL
“Mademki hepimiz yargıcız, o halde hepimiz birbirimize karşı suçluyuz.”
Albert CAMUS
Bir cinnet ki bu; sözler bütün
edepsizliğini yazacak ve kan donacak yaşam
denen bu ırmakta…
Suçluyuz; ben, sen ve diğerleri…
Gördüklerimize, duyduklarımıza,
konuştuklarımıza ve hissettiklerimize
rağmen…
Sözlerimizin güdüklüğü bundan ve
korkaklıklarımız bundan…
Şekle boyun eğen başımız
yaradılışımızdan değil, kaypaklığımızdan…
Bir cinnetin arifesidir bu sahte yüzler
ve gülücükler…
Her adımında peşinden sürüklediği
yalnızlığı onu gölgesi gibi takip ediyordu.
Sokak lambalarından yansıyan ışık bazen
yalnızlığının varlığından daha hızlı gittiğini
anlatıyordu. Sokağa sığmayan bir gölgesi
vardı Halil'in… Yer ıslaktı, Halil yalın ayak
114
kederlendi. Kesik kesik hırıltılar geliyordu
ciğerlerinden. Kendisi de yorgundu. Başını
duvara dayadı, göz kapakları kendiliğinden
kapandı.
Gecenin ayazına uyandı Mustafa.
Öksürüyordu. Ciğerlerinin kopacağını
sandı. Usulca doğruldu. Soğuk iliklerine
işlemişti adeta. Kalktı. Karanlığa alışınca
gözleri önceden tedarik ettiği gazete
kâğıtları, çalı ve çırpıyı duvar kenarındaki
ocağa tepti. Elini cebine attı. Çıkardığı
kibritle gazete kâğıtlarını tutuşturdu.
Salınan dumanı soluklandı. Dumanla ısıttı
ciğerlerini. Ellerini tuttu aleve. Alev usulca
dokundu Mustafa'nın parmaklarına.
Mustafa'nın parmaklarında bir sonbahar
vardı. Ateş ölgünleştikçe çalı ve çırpıyla
besledi ocağı. Gözlerini araladı Halil.
Yüzüne Mustafa'nın yaktığı ateşin dostluğu
düştü. İçini çekti Halil bu düşünceyi…
Beğenmedi. O hep yalnızlığı severdi. Ama
Mustafa küçüktü, üstelik hastaydı. En kısa
zamanda onu iyileştirmenin yollarını
bulmalıydı. Sonra döndü yüzünü
Mustafa'ya. Mustafa da ona baktı. “Başka
bir yer bulalım gardaş, damı olsun. Bu
duvara sırt verilip de yatılmaz.” dedi. Cevap
vermedi Mustafa başını önüne eğdi,
gözlerini düşürdü, daha sabaha çok vardı…
…
“Az kalsın elimden kaçıyorlardı
veletler; hele şu zayıf olan bir hızlı koşuyor,
bir hızlı koşuyor ki sorma. Bakkalın çırağı
olmasa zor yakalardım valla! Önce şu sarı
saçlıyı yakaladım, sağ olsun kasap yetişti,
ona teslim ettim. Sonra diğerini gidip
çırağın elinden aldım.” Genç polis zayıf
olanı sol kolundan sarı saçlı olanı da sağ
eliyle saçlarından tutuyordu. Çocuğun
uzamış sarı saçlarını eline dolamıştı.
Çektikçe çocuğun canı yanıyordu. Yeşil
gözleri yerlerinden çıkacaktı sanki. Geniş
alnı ter içindeydi. Hızlı hızlı nefes alıyor ve
acemice ayak diriyordu. Korkusundandı.
Kendisine değil gardaşına bir şey
olmasından korkuyordu.
Genç polis, diğer polis duysun diye
yüksek sesle hırsız kovalamacısını
gururlanarak anlatıyordu. Nefes nefeseydi.
Galibiyetinde mağrur olduğu her halinden
belliydi. Ukala ukala sırıttı. Esnaf, polisin
yaptığı kahramanlıktan dolayı mutlu
görünüyordu. Polisin çevresindekiler olayı
konuşuyorlardı. Uğultu yoğunlaştı. Yoldan
ve açtı. Açlık onun için çöplük demekti.
Usulca yaklaştı sokak lambasının solgun
ışığının yalayarak belirginleştirdiği bir çöp
bidonunun yanına. Soğuktan titreyen
ellerini bidonun içine uzattı… Bir an unuttu
açlığını bütün dikkatini çöp bidonuna
vermişti. Sonra aradığını bulmanın buruk
gülümsemesi dolaştı dudaklarında.
Doğruldu, elindeki iki çürük domates ile
karıştı sokağın karanlıklarına ve gözden
kayboldu…
Mustafa kesik kesik öksürüyordu.
Öksürdükçe göğsü ağrıyor, sert, taşlı zemin
sırtına batıyordu. Yere, kartondan bir yatak
yapmıştı. Karton kalıncaydı; ama yine de
fayda etmiyordu yerin hıncını örtmeye. Bu
gece de ayaza çekmişti. Kış kapıdaydı.
Kalacak yeri yoktu. Bu yüzden kapıda
soluklanmadan kış girecekti Mustafa'nın
ciğerlerine. Bu damsız yapıda ölecekti
kendi kendine… Bir ümit doğruldu. Halil'i
aradı gözleri. Halil, gelmemişti akşamdan
beri. Öksürüğü biraz aman verince açlığı
geldi aklına. Midesinde bir boşluk,
ayaklarını karnına çekti, büzüştü iyice. Az
kalsın ağlayacaktı, yutkundu; tükürüğünü
yuttu Mustafa. Sonra uzattı ayaklarını
gecenin karanlığında toprağın hıncına…
Bir el dokununca omzuna
sıçrayarak doğruldu. Gözlerini ovuşturdu.
“Mustafa” dedi Halil, “domates buldum
bak. Uzattı elindeki domatesleri
Mustafa'ya. “Karnını doyur gardaş; aç
yatılmaz.” Mustafa doğruldu, elini uzattı,
domateslerin suyu aktı avucuna. Önce
suyunu içti domateslerin sonra etini yedi.
“Sabah olsun” dedi Halil. “Başka bir
yer bulalım gardaş. Damı olsun. Bu duvara
sırt verilip de yatılmaz” Sonra oturdu Halil,
Mustafa'nın başını dizinin üstüne koydu.
Yüreği kabardı, çocukken annesinin
söylediği türkü geldi aklına. Mırıldamaya
başladı. Gözyaşları yanaklarında
tomurcuklaştı, damladı Mustafa'nın
yüzüne. Eğildi Halil, Mustafa uyumuştu.
Sessizce izledi gardaşını; “Nasılda
zayıfladı.” diye geçirdi içinden. Yüzü bir
çocuğun yüzü gibi değildi. Avurtları
çöküktü, uyurken bile keskin bir ifadeye
sahipti çehresi. Uzun çenesi, boyun
damarları buğday teninin üzerinde
belirginleşmişti. Kısa saçları kirden
keçeleşmiş yapış yapıştı. Halil, dikkatle
Mustafa'nın soluğunu dinledi, dinledikçe
115
yansın, işini gücünü bırakıp da karakola
geldiğine mi? Sinirden kızarmış suratı ile
çocuklara dik dik bakıyordu. Çocukların
her ikisinin de gözleri ağlamaklıydı.
Çocuklarla birlikte üşenmeden karakola
gelen yaşlı kadın beddua ediyordu
durmaksızın. Bir yandan bastonunu
tehditle sallıyordu. Bıraksalar çocukları
paralayacaktı. Çocukların başları
önlerindeydi. Cılız olan kesik kesik
öksürüyordu. Sarı saçlı tedirgindi.
Korkuyordu… Masanın arkasında oturan
polis gülerek: “Vay vay vay! Demek baklava
çaldınız ha! Desenize tam hırsızlık… Kesin
planlamışsınıdır. Organize suça girer bu…
Ona göre işlemlerini yapalım… Peh! Aç
mıydınız yoksa… Aç olan baklavamı çalar
mı birader. Bak hele…” Bunları söylerken
bir yandan da iki kâğıdın arasına karbon
yerleştirip daktiloya sürdü…
Genç Polis; “Ben yakaladım
bunları” dedi gururla… Komiserim nerede?
Ona da anlatayım… Olay hakkında detaylı
bilgi vermem gerekir… Elimden hiçbir
suçlu kaçamaz benim. Yaşlı kadın
bastonuna yaslanmıştı. Şahit göstermişti
onu baklavacı. Yaşlı bir kadının
şahitliğinden kimse kuşku duymazdı. Gerçi
her şey de ortadaydı. Kadın bastonuyla bir
anda ileri atıldı… “Şahidim ben evladım
hepsini gördüm. Sokaklar tekinsiz artık…
Bu hırsızlar yüzünden yürüyemeyecek
miyiz? Geçenlerde de benim çantamı
çaldılar. Yeni oya işlemiştim. Ah ah
çantayla yitti gitti… Misafirlikten dönerken
sokak ortasında üstelik… Hepsini
gördüm… Yere batasıcalar… Yere
batasıcalar…” Kadının bağırtısı karakolda
yankılandı. Kadın ara verince bu defa
baklavacı başladı; “Şikâyetçiyim amirim.
Daha yeni yapmış, şerbetlerini de yeni
dökmüştüm. Vay ki o kadar emeğe… Şimdi
hemen gidip bir tepsi daha yapmam
gerekir. Yoksa akşama ne satacağız.
Dükkâna kepenk vurdurtur bunlar.
İkisinden de şikâyetçiyim. Atın hapse de
akılları başlarına gelsin. Mikrop bunlar
mikrop. Baklavacı sinirinden yerinde
duramıyordu. Genç polis, adamı
sakinleştirmek için kolonya tuttu. Bir
bardak su getirdi hemen. Adam suyu bir
dikişte içti. Gözleri irileşmişti. “Alçak, alçak
bunlar! Acımamak gerekir böylelerine!
Sonra sustu baklavacı, O susunca karakol
geçen bastonlu yaşlı bir kadın “Dünyanın
sonu geldi. Geçenlerde aha bu yaşlardaydı
çantamı alıp kaçanlar. Yeni oya işlemiştim.
Ah, ah! Çantayla yitti gitti… Yere
batasacılar… Elleri kırılasıcalar… Tühh
Size!” Yaşlı kadın bastonunu durmadan
yere vuruyor ve söylenmeye devam
ediyordu.
İkinci polis aceleyle kalabalığı
yardı. Kümeleşen bakışlar bir anda gelen bu
yaşlı polise yöneldi.”Ne yapmış
hergeleler?” diye gürledi adeta yeni gelen.
Genç polis; “Ne mi yapmışlar. Tabi
ki hırsızlık! Şimdi dönüp masum ayaklarına
yatacaklar. İnkâr edecekler. Ama
gözlerimle gördüm. Bu sokakta devriye
görevindeydim. Bir aşağı bir yukarı
adımlarken baklavacının feryat figan
ortalığı velveleye verdiği zaman bende tam
da baklavacının önünden geçiyordum. Şu
sarı saçlı olan var ya! Koca bir tepsi
baklavayı kucaklamış seke seke kaçıyordu.
Ama ben bırakır mıyım? Hemen sarıldım
çocuğun koluna. Kolundan çektiğim gibi
yakaladım. Fakat sarsıntıyla elleri boşaldı
güzelim baklavalar da tepsi yere düşünce
toprağa saçıldı. Ah be inancın olsun
toprakta bile insanın iştahını
gıdıklıyorlardı… Genç polisin aklı
baklavalardaydı…
Baklavacı genç polise; “Akşam uğra da sana
baklava ısmarlayayım. Afiyetle yersin.
Baklavalarım çok güzeldir benim”
Yaşlı polis; “Bak deyyuslara. Ellerini
kıracaksın böylelerinin. Açlıklarından değil
edepsizliklerinden çalmışlar desene…
Köpoğlular… Aç olan baklava mı çalar…
İyi bir sopa çekmek lazım aslında… Bir an
önce karakola götürelim de nezarete
tıkalım. Anlasınlar hırsızlık neymiş…
Görsünler günlerini…”
Genç polis arkasını döndü;
“Baklavacı, şimdi bizimle gel. Yanına da bir
şahit al. Senin şikâyetçi olman lazım... İşin
çabuk biter. Dönersin dükkânına. Hem
akşam ben de gelirim. Ne o yoksa beni
davet etmiyor musun? Hele şunları bi
tepelim kodese... Sonra senin
baklavalarının da lezzetini test ederiz.
İki sokak ötedeydi karakol. İki katlı,
bakımlı bir binaydı. Giriş katının hemen
sağındaki odadaki duvarın önüne diktiler
çocukları… Duvar, çocukların yüzü gibi
kireç beyazdı. Baklavacı, baklavasına mı
.
116
çaldım baklavayı. Gardaşım baklavayı çok
sever. Ninem yapardı ölmeden. Ondan
sonra hiç yemedi. Hem çok açtı. Baklavayla
daha iyi karnı doyar diye ben çaldım.
Gardaşımın suçu yok. Bırakın gitsin.” Halil
bunları söylerken Mustafa'yı bırakırlarsa
nereye gideceğini düşünüyordu. “Polis
amca biz kimsesiziz. Ben baklavayı çaldım.
Beni kodese. Gardaşımı yurta verin. O çok
hasta!” Halil'in ağlaması şiddetlenmişti.
Genç polis Halil'in koluna bir çimdik daha
attı. “Sus ulan, bu halinle bizi mi
acındıracaksın kendine. Bizim de
çocuklarımız var. Onlar her gün baklava mı
yiyorlar sanıyorsun. Ama hırsızlık da
yapmıyorlar. Hem yalan da söylemiyorlar.
Biz onları namuslu yetiştiriyoruz. Sizi
yetiştirenler gibi sokağa salmıyoruz. Bizim
çocuklarımızın baklava yemeye hakkı yok
mu? Onların canı can değil mi? Bizim de
canımız can değil mi? Baklava yiyemiyoruz
diye sizin gibi baklava mı çalalım biz de?”
Polisin bu sözleri baklavacıyı
duygulandırdı. Akşam bir paket sarayım da
çocuklara götür emi vallahi böyle
konuşunca çok zoruma gitti, helal hoş olsun
yesinler benim bal gibi baklavalarımı. Siz
polisler olmasanız halimiz nice olur. Ne
yaparız. Vay ki halimize! Allah sizleri
başımızdan eksik etmesin.
Masanın başındaki polis bu defa
baklavacıya döndü. “Sen, şikâyetçi misin
bunlardan?” “Elbette amirim… Bir görseniz
benim halimi o baklavaları yaparken nasıl
yorulduğumu bir görseniz vallahi yüreğiniz
acır. Zemheride kalkar dükkânın yolunu
tutarım. Saatlerce didinir dururum. Bir
sanattır bizim baklavacılık. Yufkası ayrı
sanat, cevizi ayrı sanat, pişirmesi ayrı
sanattır. Hele o şerbeti adeta bir musiki gibi
işleriz… Çok büyük sanat amirim…
Parçalanır dururuz… Döktükleri baklavaya
en az üç saat harcamışlığım vardır. Heba
oldu koca tepsi… Mübarek meslektir bizim
meslek… Hem de ikisinden de
şikâyetçiyim. Biri camekânın arkasından
baklavalara bakıyordu. Aha şu sıska olan
var ya öksürüp duran. İşte o camdan
bakıyordu. Aslında acımıştım ilk bakışta
haline… Dedim ki bir metelik uzatayım da
gidip bir somun alsın kendine. Karnı açtır
diye acımıştım. Benim yazar kasa
tezgâhtan az uzakta kalır. Vardım uzandım
kasaya… Bu sarı saçlı çıyan o anda kaptı
sessizleşti. Baklavacıyla yaşlı kadını birer
sandalyeye oturttular. Genç polis
çocukların sağındaki kapının yanında
ayakta dikiliyordu. Yaşlı polis genişçe bir
koltuğa yayılarak oturdu. Şimdi,
daktilonun yazı sesinden başka bir şey
işitilmez olmuştu.
Çocuklar kafalarını geldiklerinden
beri yerden kaldırmamışlardı. Cılız olan
içini çekerek ağlıyor ve arada hırıltılı bir
öksürükle tüm bedeni titriyordu. Sarı saçlı
olan ellerini yumruk yapmıştı, kıpırtısızdı.
Olduğu yerde çakılmıştı sanki…
Masanın gerisinde daktilo başında
oturan polis sordu: “Adın ne?” Sarı saçlı
çocuk sorunun kendisine sorulduğunun
anlamamıştı. Yumruklarını kıracak gibi
sıkmaya devam ediyordu. Genç polis
çocuğun koluna dürttü. “Amirim sana
söylüyor, cevap versene çocuk. O ne? O
ellerini de düzelt. Ne o lan bizi mi
döveceksin! Çocuk ellerini gevşetti, ağır
ağır kafasını doğrulttu. Çocuğun gözlerinin
içine bakarak polis tekrar sordu: “Adın ne?”
Sarı saçlı çocuk: “Adım Halil”, dedi.
“Soyadın yok mu senin?” Çocuk tekrar
cevap verdi. “Halil, Halil Yurtsever.
Yanımda ki de gardaşım. Onun bir suçu
yok. Bırakın gitsin. Her şeyi ben yaptım.
Ben çaldım. Bütün suç benim…” “Bak hele
bak! Ne yapacaktınız bir tepsi baklavayı?
Satacaktınız değil mi? Satıp kim bilir neler
yapacaktınız? Cigarasız mı kaldınız?
Keskin ve devamlı bir öksürük girdi araya.
Amir, bakışlarını çevirdi cılız çocuğa; “Bak
hele bir de üstüne köh köh öksürüyor ama
aklı sigarada hâlâ. Sizin gibileri bilirim ben.
Önce hırsızlık yaparsınız. Sonra da
kahramanlık! Neymiş efendim. Suçlu
benim. Kardeşim masum. O yanıma nasıl
gelmiş ben de bilmiyorum. Yok, daha neler!
Tesadüf olduğuna mı inandıracaksın şimdi
bizi. Belki de baklava tepsisi de tesadüfen
ellerine sarılmıştır. Hatta sen de suçlu
değilsindir. Tüm suç baklavacınındır. Reva
mı o şerbetli tatlıları camekâna dizmek…
Sonra başını cılız olan çocuğa çevirdi:
“Senin adın ne?” Halil donuk bakışlarını
tekrar yere çevirdi. “O hasta polis amca, adı
Mustafa… Mustafa Yurtsever. Gardaşım
olur. Sonra ağlamaya başladı.” Vallahi de
billahi de bütün suç benim polis amca.
Gardaşım masum, açtık; hem gardaşım çok
hasta. Günlerdir bir şey yemedi. Bu yüzden
117
tezgâhın üstünde duran tepsiyi. Dur
demeye kalmadı uçtu dükkândan. Öyle
bir kaçışı vardı ki en çalımlı hırsıza taş
çıkartırdı. Ben de avazım çıktığı kadar
bağırdım. Sağ olsun polis efendi yetişti
imdada. İkisinden de şikâyetçiyim. Sıska
olan beni oyaladı. Sarı saçlı ise tepsiyi alıp
kaçtı. Verin komserim, cezanın en
büyüğünü bunlara! Verin ki millet rahat
etsin!” Genç polis, baklavacıyı
sakinleştirmeye çalışıyordu. “Elbette
verilecek cezası. Sen rahat ol! Bugün
cumartesi yarın nöbetçi savcının
karşısına çıkarlar. En geç pazartesi
ıslahevinin yolunu tutarlar. Layıklarını
bulurlar. Üzme kendini elbette emek
önemli… İnşallah Allah bol kazanç verir
sana… Sen de bol bol baklava pişirirsin
şöyle bol şerbetli. Dedim ya aklın burada
kalmasın… İçin rahat olsun…”Masanın
arkasında oturan polis, daktilodan çekip
çıkardığı tutanağı baklavacıya ve yaşlı
kadına imzalattı. Baklavacıyla yaşlı kadın
söylene söylene karakoldan ayrıldılar…
…
Gece yarısına doğru karakola tam
anlamı ile sessizlik çökmüştü. Polisler
nöbet değiştirdiler. Yeni gelenler;
“Vukuat var mı?”, diye sordular. Mustafa
demir parmaklıkların arkasında kesik
kesik öksürüyordu… Halil tahta ranzaya
kıvrılmış öyle de uyumuştu… İçerisi
sıcaktı… Halil'in yüz hatları gerildi.
Anlaşılan rüya görüyordu. Bir sokaktaydı
gecenin karanlığında. Her adımında
peşinden sürüklediği yalnızlığı onu
gölgesi gibi takip ediyordu. Sokak
lambalarından yansıyan ışık bazen
yalnızlığının varlığından daha hızlı
gittiğini anlatıyordu. Sokağa sığmayan
bir gölgesi vardı… Gölgesine oranla
gövdesi küçüktü. Yer ıslaktı, Halil yalın
ayak ve açtı. Açlık ise çöplük demekti
onun için. Usulca yaklaştı bir çöp
bidonunun yanına. Soğuktan titreyen
ellerini bidonun içine uzattı… Ve unuttu
açlığını Halil. Elinde iki çürük domates ile
sokakta gözden kayboldu…
…
Demir parmaklıkların ötesinden
gelen ayak sesleri uyandırdı Halil'i. Uzak
da olsa mercimek çorbasının kokusunu
çekti içine.
YUNUS'UN GÜLLERİ
Dünyayı boşadım üç talak ile
Dergâh kapısına vardım Yunus'un
İçimi doldurdum yalnız Hakk ile
Aşkımı aşkına kardım Yunus'un…
Sevgiyi kalbime ışık eyledim
Her zerremi Hakk'a âşık eyledim
İdrâkimi aşka beşik eyledim
Gönül bahçesinde hardım Yunus'un…
Beni benden alıp yâr'e götürdü
Hicranın közüne, nar'a götürdü
Nefse savaş açtı, dar'a götürdü
Nice sırlarına erdim Yunus'un…
Aşkın ummanına, sele kapıldım
Hicran nağmesine, tele kapıldım
Dikenleri aştım, güle kapıldım
Aşk bağından güller derdim Yunus'un
Ben'imi yitirdim, aramaz oldum
Kanayan yaramı, saramaz oldum
Ondan gayri yola, varamaz oldum
Önünde saygıyla durdum Yunus'un
Azamet dağında bir kuytu beldim
Medine'den esen ılık bir yeldim
Kesreti aşıp da Bir'e yöneldim
Saatimi aşka kurdum Yunus'un
Dünyaya sırt döndüm, yöneldim Hakk'a
Aşk terazisinde çektim bin okka
Eskiler hoş demiş: “men dakka dukka”
Rüyasını hayra yordum Yunus'un…
Önünde durulmaz, coşkun bir seldim
Ferhat gibi nice dağları deldim
Zamanı, mekânı aştım da geldim
Yerini yurdunu sordum Yunus'un…
Dövenlere elsiz oldum erenler!...
Sövenlere dilsiz oldum erenler!...
Kovulunca ilsiz oldum erenler
Hicran ateşinde kordum Yunus'un
M. Nihat MALKOÇ
118
PİŞMANIZ
ÇOCUKLAR!
Ergün VEREN*
Yaşar DEMİRCİ
söyledikleri bu sözleri değerlendirmeden
önce o yılları hatırlamak da fayda var.
“Bir yanda arabesk müzik, diğer yanda
terör kol gezerken, acılarından mutluluk
anları yakalamaya çalışırdı insanlar
Arjantin 78 birahanelerinde… Şehirde,
mahallelerde öyle kamplaşmışlardı ki, bu
sağcı-solcu ayrımının ötesinde FerdiciOrhancı da olmuştu insanlar… Kemal
Sunal terörden ve kamplaşmadan bezmiş
insanları sinema salonlarına doldurur;
kahkahalardan kırıp geçirirdi. Gülmekten
kırılıp geçenler kendi hallerine
güldüklerinin farkında olmak istemezlerdi.
İbrahim Tatlıses “ayağında kundura” diye
avaz avaz bağırırken Sulukule komedi
filmleri beyazperde de oynardı, Eskişehir'de
1970'li yıllarında sonlarında ve 80'li yılların
başlarında… Yine o günlerin en büyük
üzüntülerinden biri de Es-Es'di. Beşiktaş'a
yenilip küme düşmüştü. Ayder grubu ile
Amigo Orhan ve niceleri yasdaydılar. Bu
şehrin insanları mütevazıydılar. Küçük
şeylerle mutlu olmasını bilirler, paylaşırlar
ve yetinirlerdi. Ve şehrin liselerinden biri de
Ticaret Lisesiydi. Alanında tek ve o zaman
40 yıllık bir geçmişe sahipti. Bu okul meslek
lisesiydi, mezunlar muhasebeci olurlardı. İş
bulmaları kolay olarak bilinirdi. Sonu
hayata çıkan kestirme yoldu… Öğrencileri;
orta halli, muhafazakâr, mütevazı, şehri
çevreleyen mahallelerde oturan ailelerin
çocuklarıydılar. Yokluğa yakın kıt kanaat
hayatlar; özlemleri pekiştirir, hayalleri
yüreğe gömerdi. Çevre baskısı hayatı
düzenlerdi. Bastırılmış, sindirilmiş,
örselenmiş kimlikler debelenir dururlardı
kendi balçıklarında… Aynı elbise, gömlek
ve kravatla iki üç yıl geçer, jileler ütüden
parlardı. Kaçık çoraplar çizmelerin içinde
saklanır, abladan kalan kazakların,
gömleklerin kardeşe ya da yeğene
ulaştırılması için gayret edilirdi. Kantin
“... Pişmanım çocuklarım, sizlere
zamanında sert davrandığım için
pişmanım…” Beyhan ARIÖZ, Emekli
Öğretmen, 24.01.2010, Eskişehir
Öğretmenevi (Veren 2012:156).
“... Gençler aranızda üzdüğüm, kalbini
kırdığım vardır. Haklarını helal etsinler.”
Yaşar DEMİRCİ, Emekli Öğretmen,
16.01.2014, Facebook (6/B'liler
B ü l t e n i : 2 0 1 4 / 6 0 : 1 ) .
İnsanın her türlü yaşantısına duygular
eşlik eder. Bu duygular da hiçbir zaman
tekil bir duygu olmayıp, birçok duygudan
oluşan bir duygu demetidir. Yaşanan
rahatsızlık verici duygulanım içinde birçok
duygu bulunur; fakat böyle bir durumda
yaşanan temel duygular arasında üzüntü,
pişmanlık ve suçluluk duyguları vardır
( Ö z m e n
2 0 1 1 ) .
Pişmanlık bir insanın geçmişteki
davranışlarından hoşnut olmama
duygusudur. İnsanın belirli bir eylemi
yerine getirdikten sonra üzüntü, utanç,
mahcubiyet veya suçluluk karışımı bir
duygu hissetmesi; "Keşke öyle
yapmasaydım! diye düşünmesidir"
Pişmanlık suçluluk duygusu içerebilir ama
genel anlamda suçluluktan farklıdır.
Pişmanlık rahatsız edici bir duygu olmakla
birlikte etkisi suçluluk duygusuna göre
daha zayıf ve daha geçicidir. Vicdan azabı
pişmanlığın en güçlü şeklidir ve çok daha
derin bir suçluluk bileşenine sahiptir. Utanç
ve mahcubiyet duygularının pişmanlıktan
farkı taşıdıkları toplumsal ve kültürel
unsurlardır (Vikipedia 2014).
Yukarıdaki sözlerin sahibi Eskişehir
Ticaret Lisesi 1975-1990 döneminde
“sertlik yanlısı disiplin anlayışları” ile
tanınan Beyhan ARIÖZ ve Mehmet Yaşar
DEMİRCİ öğretmenlerimiz. Emekliye
ayrıldıktan çok uzun yıllar sonra
* Araştırmacı Yazar, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat
Araştırmaları Enstitüsü Yüksek Lisans Öğrencisi
([email protected]).
Beyhan ARIÖZ
119
nedir bilinmeden dönemler geçer, otobüs
biletleri sıkı sıkı saklanır, bazen son
derslere yakın yerinde olup olmadığının
kontrol edildiği olurdu. Gurbette soğuk
bekâr odalarında yarı aç yarı tok geçen
günlerde ilim tahsil edilirdi(!) Okul
özgürlüktü... Kurtuluştu… Kendini bulma,
kendi gibilerle baş başa kalma yeriydi.
Ağabey şiddeti, ana baskısı, baba korkusu,
komşu dedikodusu olmadan geçen 6–7
saatti… Huzurdu, neşeydi, sahte cennetti…
Bu şehrin çocukları bu okula geldiklerinde
yanlarında getirdikleri öfkelerini, hırslarını,
yetmezliklerini, yokluklarını, bazen sahte
cennette mutluluk ve huzurlarına katık
ederken ölçüyü kaçırıp şiddete,
saygısızlığa, gürültüye, başkaldırıya
dönüştürdükleri olur; bunları da sigarayla,
kahvehane ya da birahane kaçamaklarıyla
simgeleştirdikleri görülürdü. Onlar çocukta
değildi ama büyüyememişlerdi de… Aynı
şehrin havasını soluyan öğretmenler vardı
yine bu okulda. Bulunuş sebeplerinin bu
çocukları eğiterek hayata hazırlamak
olduğunu bilen… Bu öğretmenlerin bazısı
devlet memuru ruhuyla derse girip çıkarken
bazıları da “durumdan vazife çıkarırlardı.”
İçlerine sindiremezlerdi görmezden gelip
sorunları idareye yıkarak ders saati
doldurmayı… Eserlerdi, gürlerlerdi,
sevilmezlerdi öğrencileri tarafından ama
saygısızlığa da uğramazlardı. Verdikleri
korkudan mıydı? İçin için beslenen
saygıdan mıydı? Yoksa mütevazı ve
yetinmesini bilen şehrin çocukları
oluşlarından mıydı? (Veren 2012:141;145).
Beyhan ARIÖZ ve Mehmet Yaşar
DEMİRCİ öğretmenliğin yanı sıra
durumdan vazife çıkaran anne-baba ruhlu
eğitimcilerdi Onlara göre “Eskişehir Ticaret
Lisesinin öğrencileri eğitimlerini
tamamlamalıydılar; siyasi, kültürel,
ekonomik rantçıların eline
düşmemeliydiler; kullanılmamalıydılar;
ahlak, erdem ve akıl temelinde ekonomik
özgürlüklerini kazanmalı, geleceklerine
güvenle bakabilmeliydiler.” Ancak amaca
ulaştırılacak hedef kitle ergenlik
dönemindeydi. Çoğu da “ağır ergen”di.
Dönemin eğitim anlayışı “eti senin kemiği
benim” felsefesi üzerine kuruluydu ve yine
“devlet baba” yaklaşımlı sertlik yanlısı
uygulamaların geçer akçe olduğu zaman
diliminde yaşanıyordu tüm bu olanlar.
Onlarda durumdan vazife çıkardılar, annebaba ruhunu öğretmenlikle harmanlayıp
kestirme bir yol buldular ve uyguladılar.
Bugün geçmişe dönüp bakıldığında onların
“sertlik yanlısı disiplin anlayışıyla da olsa”
kontrol altına alabildiği öğrencileri
eğitimlerini tamamladılar: siyasi, kültürel,
ekonomik rantçıların eline düşmediler,
kendilerini kullandırmadılar; ahlak, erdem
ve akıl temelinde ekonomik özgürlüklerini
kazandılar ve geçmişlerini tebessümle,
keyifle, iyi ki onlar bize böyle davranmışlar
diyerek anıyorlar. Bu öğretmenlerin
öğrencileri olmaktan “pişman değiller!”.
Beyhan ARIÖZ ve Mehmet Yaşar
DEMİRCİ öğretmenlerimizin yukarıdaki
sözlerine bir daha baktığımızda şunları
görüyoruz. Onlar durumdan vazife
çıkardıklarından pişman değiller! Onlar
anne-baba ruhunu öğretmenlikle
harmanlayıp öğrencilerinin eğitimlerini
tamamlamaları için, ahlaklı, erdemli ve
akıllı davranmaları için çabalamaktan ve
dönemin sevilmeyen öğretmeni (!) olarak
yaftalanmaktan pişman değiller! Onlar
sadece sert davrandıkları ve sertlik yanlısı
uygulamaları seçtikleri için pişmanlar.
Onların seçtiği yöntemleri de seçildiği
dönemin yaşam felsefesi; beklentiler;
uygulayan ve uygulatanlar arasındaki
sosyal ve kültürel bağ ile neden ve sonuç
ilişkisi içerisinde değerlendirdiğimizde hoş
görülmeyecek kadar vahim bir durum
çıkmıyor karşımıza. Onlar “pişman!” ama
“suçlu!” değiller.
KAYNAKLAR
ÖZMEN Erol (2011) “Kendini Tanıma
Rehberi”, Turkuaz Yayıncılık, Ankara.
VEREN Ergün (2012), "ESKİŞEHİR'İ
GÖRSEM", GÖRSEM Görme Engelliler
Dayanışma Derneği Yayınları No:1, Sistem
Ofset, Ankara. , S: 141;156
6-B'LİLER Haber Bilim Kültür Bülteni,
Kasım 2014, Sayı 60.
VİKİPEDİA (2014), “Pişmanlık”
120
BUYURMAZ MISIN?
Ne varsa soframda ar pazarından
Hazır satın aldım buyurmaz mısın?
Varoşlar yurdundan koç pazarından
Nezir satın aldım buyurmaz mısın?
Neler çektim etiketli okurdan
Akıl sordum arızalı fikirden
Zenginlere köle olan fakirden
Huzur satın aldım buyurmaz mısın?
Viran bağda baykuş gibi ötüşen
Dostum diye göstermelik tutuşan
Zor günümde imdadıma yetişen
Hızır satın aldım buyurmaz mısın?
Menfaatsiz sermez yere postunu
Haksızken de kayırıyor dostunu
Örtmek için her kusurun üstünü
Bezir satın aldım buyurmaz mısın?
Toprağı bol beş haneli köyünden
Dört duvarı taş haneli köyünden
Kalabalık boş haneli köyünden
Kizir satın aldım buyurmaz mısın?
Gitmedi yoksulluk karargâhımdan
Merhamet dilendim gönül şahımdan
Fermanı çok yüce padişahımdan
Vezir satın aldım buyurmaz mısın?
Zulmederek diyar diyar göçüren
Ayranıma zehir katıp içiren
Sonrasında huzurumu kaçıran
Muzur satın aldım buyurmaz mısın?
Küheylanı tek çiviyle nallayan
Susuz koyup fırsatını kollayan
Ekmeğimi eve kadar yollayan
Nazır satın aldım buyurmaz mısın?
MEDDAHÎ'yi hayat almış kıskaca
El sözüyle avradıyla küs koca
Kabahatten daha büyük koskoca
Özür satın aldım buyurmaz mısın?
121
ŞİİR TEYZEM
-Leyla Arsal'a ifhafen-
KÜLE DÖNDÜM BEN
teyzemin her şeyden çok şiir yazmasını
ben bilirim
tazecik aklıyla, bin bir çeşit şiirleriyle
yirmi dört saat ilgilenir, bıkmadan
ağacın yapraklarını dökmesi gibi
yalnız başına
ciddiyetini hiçbir şeye değişmem
kızgınlığı hariç
yağmur suları gibi akıyor
şırıl şırıl hayata / özellikle şiirleriyle
güneşin ağaçlara vurduğu etkinin altından
yağmur sonrası toprağın kokusu gibi
özel ve sakinleştirici
karın tabiatı koruduğu gibi göğüs geren
kuşlar gibi cıvıl cıvıl öten, etkileyen
en iyi kullarından Allah'ın teyzem
kendisini ibadete adamış
bir sarmaşığın uzaması gibi
geliştirmek kendisini yaşam felsefesi
saatin akrebi gibi hayata yavaş adım atan
uğur böceği gibi hayal kuran
kabalıktan almamış eser, yoğrulmuş incelikle
çiçeğin gövdesi, insanın hası, hayatın anlamıdır teyzem
Vefatından sonra dedemin baştacı annânemin
gönlü ak yüzü nur içinde olsun
Allah hep yanında olsun
bundan sonra hep çiçeklere tohum olsun
İnşallah
Hiç mi düşünmedin yolun sonunu?
Yakıp yıkarken sen seven kulunu
Söyle yoksa bu mu aşkın kanunu?
Özleminle esen yele döndüm ben
Bu kadar mı kolay söyle unutmak?
Bir kalemde silip arkaya atmak
Yalancı aşklara sevgiyi satmak
Boynu bükük garip güle döndüm ben
Bir zamanlar sende gözün feriydim
Kalbinden damlayan sevgi teriydim
Hani senin için aşk kıblesiydim
Ne yazık ki şimdi ele döndüm ben
Umutlar zamanla tükenir gider
Yaram dikiş tutmaz sökülür gider
Kalemden feryatlar dökülür gider
Irmak olup akan sele döndüm ben
Gökyüzüne siyah perde atarım
Dertleri yoğurup hicran katarım
Aşkın gölgesinde matem tutarım
Yana yana bittim küle döndüm ben
Şafaknur YALÇIN
Abdullah Emre ÖZBODUÇ
AMMA YANILMIŞAM SEVIRƏM SƏNI…..
Bilmirdim bir zaman belə sevərəm
səni gördüyüm an hər şey dəyişdi
deyirdəm heç bir vaxt mən sevənmərəm
amma yanılmışam sevirəm səni…..
Get salamat qayıt amma ki qayıt
bil ki , yollarında susuz ağac var
bilmirəm qəlbini nəynənsə ovut
bəzən fikirlərdən ürək daralar
Sən məni tərk edib getsəndə belə
mən hər gün sevgimi gətirib dilə
ürəkdən yazdığım kövrək əllərə
sığınıb deyirəm sevirəm səni….
bilirsən həmişə tanıdın məni
məndə tanıyaraq sevirəm səni….
Fidan çarəsizdir neyləsin ürək
yəqinki qismətə ayrılıq deyək
sən çıxıb gedirsən indi neyləyək…
amma ki hələdə sevirəm səni…
Unutma hər zaman sevəcəm səni…..
Düşünmə unutmaq asandır asan
sonralar dərk edir sevgini insan
çalış uğrunda öl bu eşqi qazan
axı ürək deyir sevirəm səni….
Fidan ABBASOVA
Çox gördüm yalandan sevgi əsiri
gördükcə doğular itdi təsiri
həttda daşa- daşa hər gün səbiri
yenədə deyirki sevirəm səni….
122
etkinlikler
1. ULUSLARARASI TOKAT KÖROĞLU HALK AŞIKLARI ŞÖLENİ, 14 KASIM
2014 TARİHİNDE 26 HAZİRAN KÜLTÜR SARAYINDA GERÇEKLEŞTİRİLDİ.
PROGRAMA TOKAT BELEDİYE
BAŞKAN VEKİLİ ABDULLAH
KARATAŞ, VALİ YARDIMCISI
MEHMET SUPHİ KÜSBECİ VE ÇOK
SAYIDA DAVETLİ KATILDI.
124
KÖROĞLU HALK AŞIKLARI ŞÖLENİNDEN
AHMET DİVRİKLİOĞLU
Yrd. Doç. Dr. DOĞAN KAYA
TOŞAYAD BAŞKANI REMZİ ZENGİN
126
MEHMET SUPHİ KÜSBECİ
HASAN AKAR,
KAYSERİ ŞİİR AKŞAMLARI
PROGRAMINA KATILDI.
MAHMUT HASGÜL, SAMSUN’DA
KARDEŞ ŞİİRLER VE TÜRKÜLER
GECESİ PROGRAMINA KATILDI.
8. ULUSLARARASI MÜBADELE VE BALKAN TÜRK
KÜLTÜRÜ ARAŞTIRMA KONGRESİNDE ÖZKAN
GÜNEYOĞLU İLE...
DERNEĞİMİZ ÜYELERİ SAMSUN’DA BİR PROGRAMDA...
DERNEĞİMİZİN GÜZE VEDA KAHVALTISI, 29 KASIM TARİHİNDE BEYAZ KÖŞK’TE YAPILDI
TOKAT’TA YILIN ÖĞRETMENİ
SEÇİLEN SAFFET ÇAKAR,
ÖDÜLÜNÜ BAŞBAKAN AHMET
DAVUTOĞLU’NDAN ALDI.