selanikte eski ramazanlar yazı dizisi

Yorumlar

Transkript

selanikte eski ramazanlar yazı dizisi
BİR ZAMANLAR RUMELİ
SELANİKTE ESKİ
RAMAZANLAR
BAKİ SARISAKAL
SELANİK’TE ESKİ RAMAZANLAR I
Bu sene ramazan kışın başına geldi. Onun için tiyatrocuların, gazinocuların, yüzü
geçen senelere nispetle fazla güldü. Çünkü bu ayazlı gecelerde ne Şehzadebaşı’nda ne öyle
uzun boylu piyasa ne Kâğıthane de iftar, ne de Kuşdili Çayırı’nda sahur edilir. Zaten bizim
çocukluğumuzdaki Ramazanlar hep kışa tesadüf ettiği için, sonraları yaz Ramazanlarına bir
türlü alışamamış, hele Ağustos’a, Temmuz’a, Haziran’a rast gelen ramazanları adeta
yadırgayarak, ekseriyetle Bektaşi usulü, ikindide iftar ve yatsı da sahur etmiştik.
Eski Kış Ramazanlarının tadı başka idi. Ben 1899’dan 1904’e kadar geçen Kış
Ramazanlarının lezzetini, ondan sonra bire türlü bulamadım. İhtimal henüz çocuklukta bize
öyle geliyordu. Çünkü bizin Selanik’te, öyle adım başı tiyatrolar, sinemalar, şehir tiyatrosu,
operet falan ne gezer? Topu topu; Hamzabey-Tophane Caddesi üzerinde bir tuluat
kumpanyası ile birkaç baloz, veyahut iki incesaz takımı ile bir de Azmi’nin Karagöz’ü vardı.
Buralara en uzak semtlerden bile pek çok kimseler gelirdi.
Selanik
Bu Karagöz halkın tiyatro ihtiyacını geniş geniş tatmin ediyordu. Karagöz oyunları
içinde öyle maharetle oynananlar vardı ki, mesela: Ferhatla Şirin, yahut Tahir ile Zöhre
oynanırken halk, tıpkı Manakyan Kumpanyası’nda Bayan ve Bay Benemeciyan’ı dinler gibi
gözyaşları dökerdi. Kanlıkavak’ta tıpkı Aleksanyan ve Holâs gibi insanın tüyleri ürperirdi.
Sonra, Karagözün Langaza Sefası’nda tıpkı Ahmet Fehim ve Çobanyan gibi herkes katılırdı.
Hele Hanende Ahmet, Kemani Etem, Kanuni Naki perde de; deve derisinden
yapılma çengiye bir kanto söyletirlerdi ki, insan kendini o zamanın en meşhur
kantocularından Virgin, Rozika Hanımların karşısında zannederlerdi.
Sonra Serlanik ile Serez arasındaki Kanlıkavak’ın önünde, oğlu Muslu’nun acısı ile
Aşık Hasan’a öyle bir münacat okuturlardı ki – şive farkı nazarı itibara alınmazsa – insan
kendini Hafız Osman’ın karşısında sanırdı.
Bütçe darlığından dolayı bizler, ancak otuz gece de iki gece Eden Tiyatrosuna
gidersek, yirmi sekiz geceyi de Karagözle geçirirdik.
Bilmem şimdi nasıldır? O zamanlar, Karagözü seyretmekten ziyade beş-on çocuk
toplanıp, elde meşaleler, fenerlerle mahalleleri dolaşmak ayrı bir zevk, ayrı bir eğlence idi.
İftar sofrasından kalkar kalkmaz, hatta bazen sonuncu tatlı tabağı daha yarıya
gelmeden, sokakta keskin ve çılgın ıslıklar başlar, arkasından bir ala alahidir giderdi. Yemek
sofrasından ilk erken kalkan çocuk, kendisini sokağa dar atar ve hemen ıslıkla gündüzün
kararlaştırılan parula perdeleri üzerinde gezinerek, kapı kapı dolaşırdı. Haydı artık, petrole
bulanmış ayak lastiğinden meşalesini, sopasını, labutunu, kırbacını kapan sokağa fırlar ,
mahalle aralarında bir patırtı, bir kütürtü, bir vaveylâ kopardı.
Daha küçükler bu curcunaya boyunlarında davullarla iştirak ederler ve yatsıya kadar
mahallede çalınmadık kapı, taşlanmadık tahta perde, kırılmadık cam kalmazdı. Aktar
Mehmet’in dükkanına gelince, sıra sıra ipe asılmış, içi bademli, üstü lokumlu şeker
sucuklarının azametle sarkmalarına dayanamaz, cepheden bir hücumla bunları sernügû
ederdik.
Nerede bir tiryaki, titiz, aksi kocakarı veya hacıbaba varsa, cümbür cemaat onun
kapısına gidilir ve “ Fidan nine yumurtladı, foldadır folda ” nakaratı ayyuka çıkarılarak herif,
yada kadıncağız pabuçsuz sokağa fırlatılırdı. O bitti mi, haydi arkasından başka kapıya.
Haddine mi düşmüş ki elinde fenerle bir kadın veya ihtiyar adam camiye gitsin,
Derhal köşe başından fenerin camına taş iner! Haddine mi düşmüş ki bir bozacı güğümleri
yere koyup da bir kapıya boza versin. Mutlaka güğümün birine kalk gidelim dendiğinin resmi
idi.
Hiç unutmam yine böyle karanlık bir Ramazan gecesinde, üç-dört haşarı çocuk,
güle oynaya, bağıra çağıra Karagöz’e gitmek için hazırlanıyorduk. Nuhudoğlu Bakkalı Sokağı
içinden acemi bir bozacı Arnavut: “ Ya boza kaymak .. “ diye bağırarak karşımıza çıktı.
İçimizden biri hemen herifi durdurup bir boza istedi. Zavallı adamcağız, kemali itina ile
güğümleri yere koydu, bardağın birine bozayı doldurup çocuğun eline verdi. Şimdi biz herife
nasıl muziplik edelim? Diye düşünür ve fiskos ederken o, elindeki bozayı yarıya kadar içti.,
kalanını birden bire herifin suratına serpince, bardağı attı tabanı kaldırdı. Bozalar, Arnavut’un
gözüne kaçtığı için adamcağız, birdenbire kendini toplayamadı. Eli ile gözlerini silerken bu
sefer, diğer biri güğümlere yapışınca o da caddeyi tuttu. Tabii peşinden bizde…
Az sonra Sancak konağı arsasında toplandık. “ Şimdi bu bozaları ne yapacağız? “
diye düşünüyor ve gülmeden katılıyorduk. İçimizden biri “ içelim “ dedi ve başladık
bardaklara doldurup içmeğe. Fakat biter, tükenir şey değil ki. İki güğüm boza, onar kilodan
yirmi kilo eder. Düşünün ki o zaman biz çocuğuz. Dörder, beşer bardak içer içmez küçücük
midemiz doldu, bozalar burnumuzdan taşmağa başladı.
Neyse içeceğimiz kadarını içtik kalanını da orada ki bir yalağa dökerek “ kuçu
kuçu diye köpekleri çağırıp onlara ikram ettik. Sonra elimizdeki kalan boş güğümleri ne
yapalım? Diye bir müddet düşündük. Arnavut’un yüzüne bozayı serpen arkadaşımız remzi
Usluoturan dedi ki:
— Güğümlerle Putsa oynayalım. (Şimdi ki çocuklar belki bilmezler, eskiden
Rumeli çocuklarının en eğlenceli oyunlarından biri idi bu. Yolun bir köşesine derince bir
kuyu kazılır, toprak üzerinde bir saha çizilirdi. Her çocuk kuyudan muayyen bir mesafede
duran kaydırak taşına bir tekme vurup onu kuyuya sokmağa çalışırdı. Her isabet ettirişinde bir
puan kazanırdı. Oyunun sonunda en fazla puan alan birinci ilan olunurdu. Bu oyun şimdiki
futbolun kabataslak bir şekli idi.)
Biz güğümleri meydanın yüksek bir noktasına diktik. Etraftan ufak taşlar toplayıp,
hudut ittihaz ettiğimiz çizgiden bu mermileri güğümlerin ağzından içeri sokmağa çalıştık.
Artık Arnavut’u falan unutmuş kendimizden geçmiştik. Atılan taşlar boş
tenekelere rast geldikçe bir tangırtıdır kopuyor ve “ Ne oluyor? “ diye kapısını açan Sancak
Konağına koşuyordu.
Yarım saatten beri mahallenin altını üstüne getirerek bizi arayan bozacı Arnavut,
güğümlerinin sesini duyunca usul usul gelipte: “ More şeytan yavruları” diye birimizin
ensesine yapışmasın mı?... Eh artık biz, korkudan dilimiz dışarı fırlamış olduğu halde, çil
yavrusu gibi kaçışır; soluğu civardaki Cavit’in Kahvesinde oynayan Karagöz’de alırdık.
Bizim Karagöz’e gittiğimiz yolun üstünde bir su deposu vardı ki, burada “ su
kumpanyası”nın memurları otururdu. Su deposunun önündeki yokuşun başında, kumpanyanın
arabası dururdu. Biz, her gece yarısı – Karagöz dönüşü –buradan geçerken adet etmiştik: Bu
arabanın içine dolar ve birimiz dışarıda kalıp ön tekerleklerinin altındaki taşları çekince,
paldır küldür yokuşun Pazar Tekkesi’ndeki başından Mithat Paşa Caddesine inerdik.
Memurlar uyanıp gelinceye kadar biz kaçardık. Herifler, böyle her gece ayrısı kalkıp, ta
yokuşun alt başına kadar inerek “ Heyamola heyya “ ile arabalarını tekrar yukarı çıkarmaktan
bıktıkları ve bizimle bir türlü başa çıkamadıkları için, bir gece içlerinden birini kapı ardına
nöbetçi bırakmışlar; yanına da bir bostan köpeğini başıboş olarak koymuşlar. Biz farkında
mıyız?
Mithat Paşa Caddesi
Bermutat ve arabanın içine dolduk. Arkadaşlardan Ali Fidan tekerleklerin
altından taşları çekerken, birdenbire kapı açıldı. Dışarıya kudurmuş gibi havlayarak iri bir
köpek fırladı. Zavallı Ali alabildiğine bağırıyor ve Pazar Tekkesi’ne karşı olan evine
kaçıyordu. Biz ise arabanın içinde deli gibi çırpınıyorduk. O gece sucular birer birer bizi
yakaladılar, ancak bir hayli tokat ve tekmeden sonra serbest bıraktılar.
İşte biz çocukluğumuzda böyle eğlenir, Ramazan’da böyle yaramazlıklar yapardık. 1
1
Halil L. GALİK” Biz Çocukken Ramazanda Neler Yapardık “ , Yarımay 1 İlkkânun 1936, Sayı: 44
SELANİK’TE ESKİ RAMAZANLAR II
Şehrimizde Ramazan’ın mevcudiyetini ihsas edecek bir cadde varsa o da
Tahtakale caddesidir. Selanik’in Şahzedabaşısı makamında bulunan caddedir. Gerek gece ve
gerek gündüz Ramazan’ın bu caddeye olan tesiratı gereği gibi müşahade olunmaktadır. Bu
cadde o derece de kalabalık oluyor ki insan geçmekte zorlanıyor. Kalabalık yönünden
Şehzadebaşına, direklerarasına benziyor. Havanın letafetide kalabalığın bir kat daha
tezayidine hayli hizmet ediyor.
Tahtakale Caddesi
Caddenin her iki tarafında mutad kahvelerden başka bir de muntazam ve güzel
bir de tiyatro var. Son sistemde inşa edilen Oden Tiyatrosu hakikaten değil Direklerarası’nda
belki de Beyoğlu’nda emsali bulunmaz bir tiyatrodur. Mezkûr tiyatro da “ Osmanlı Dram ve
Komedi “ namındaki kumpanya her akşam oyunlar sahneliyor.
“ Tiyatrolar Sanayi-i Nefise’dendir. Mektebi edebidir.” Nazariyesini nazarı dikkate
alacak olursak mael teessüf görüyoruz ki İstanbul’umuz da bile o cinsten yalnız bir tiyatro, bir
dram kumpanyası var iken burafa mezkur kumpanyaya benzer bir tiyatro heyeti aramak
biltabi abesdir. Buradaki tiyatroda handehanenin, hayalhanenin, sahne-i alemin küçük bir
numunesi, ufak bir modeli. Lakin şu mkadar fark var ki hissi ve feci dramalar, piyesler mevkii temaşaya vazedilir. Epeyde benzetiyor, Hiç olmazsa şu cihetten, şu noktadan handehanelere
tefvik kazanıyor, Ben, Sabah gazetesinin tiyatrolar beyanatına, takdiratına rağmen
handehanelerin, hayalhanelerin sahne-i alemlerin, tiyatro, Sanayi-i Nefise’dendir, mektebi
edebidir, nazariyesine muvafık evsaf bir sahne-i ibret olmadığına eminim. Yoksuzluktan
dolayı oralara gidilir. Eğlenmek vakit geçirmek için. İbret almak, müstefid olmak için değil.
Hâlbuki tiyatro nedir?
Geleim bahsimize Oden Tiyatrosunda geçenlerde sahne-i temaşaya vazolunan
“Paris Paçavracısı“ nam dram oldukça muvafakiyetli bir surette icra edildi. Barvenyan Efendi
rolünü pek mükemmel surette icra etti. Bu aktöre sanatkârı şehir Minak Efendinin en
muktedir öğrencisi nazarıyla bakılabilir.
Selanik
İşte şehrimizde böyle bir tiyatrocuk var. Burada hoş vakit geçiyor, dram oyunları
verildiği zaman istifade de ediliyor. Bundan maada da kantolar, tiyatronun rağbetini bir kat
daha tezyid eyliyor. Aktrislerden Matmazel Enika’nın okuduğu kantolar büyük ilgi
görüyordu. 2
2
Malumat 2 Şubat 1899, Sayı: 610
SELANİK’TE ESKİ RAMAZANLAR III
Ramazanlarda akşam saat ondan onbir buçuğa kadar Tahtakale civarı bir mahşer
kesiliyor. Çok kalabalık olduğu için ahali dirsek dirseğe, kafa kafaya gelircesine
dolaşabiliyor. Yüksek bir yerden bakılacak olursa o civar sanki yekpare vücud kesilmişte
harekete gelmiş zannolunuyor. Belediyemiz saat ondan sonra bu cadde-i cesimeden araba
geliş gidişini men etmiştir. Ahali bu olaya çok sevinmiş ve belediyeye takdirlerini
bildirmişlerdir. Bu cadde akşamüzerleri insanın ağzının suyunu akıtır derecede cicili bicili
nefis ve iştah açıcı bazı şeyler satılıyor. Hele o manda sütünden yapılmış güzelim kaymaklar
yok mu, şöyle bir parmak kalınlığında ikiye bölünmüş, tepsi içerisinde ne kadar da zarif
duruyor. Ramazan hali malum nazarlar başkalaşır. Başka günlerde her ne olursa olsun görülüp
de beğenilmeyen bir şey Ramazan’da eflatun kadar bir değer peyda eder. İnsan çocuktan
çocuk oluyor. Her şeye heves ediyor, her gördüğünü almak istiyor. Benim de iştahım şu
manda kaymağına! Galebe ederek yarım kıyye alarak eve gönderdim. Akşam çorba falandan
sonra kemali iştah ile bir-iki parça yuvarladım, lakin mideme inen kaymaklar bir müddet
sonra midemi allak bullak, beynimi ters mers getirdi. Sonra açıkağız gözüyle dikkat ettikte
muhtekir hülasası kesilmiş herifler kaymak diye ahalimize kaydırdıkları “deve hamuru“
tabirine musadık olan kola ve hararet bulamaçları olduğu anlaşıldı.
Ve birde hardal diye satılan afyon tohumuyla karışık muzır sıhhat şeyleri
belediyemiz, latif buyursa da hiç olmazsa bu eyyam mübareğin hürmetine olsun nazarı teftiş
ve muayeneden geçirse hem sıhhat umumiyeye hizmet etmiş hem de bu gibi mayası bozuk
heriflerin hilekârlıklarına mani olmuş olur.
Birkaç günden beri havalar ilkbaharı andırır derecede iyi gitmektedir.
Cuma günü Saatli Cami-i şerifinde cemaate çıkarılan hasırlar kim bilir kaç irfana
yadigarı olmalıydı ki üzerleri tatlı kırıntıları ve et parçalarıyla kaplı idi. Cemaat in birçoğu
setresini döşemeğe mecbur olmuş idi.
Selanik Saatli Cami
Bu Cami-i şerifin evvelden hükümet tarafındaki pencereleri önünde parmaklık
bulunuyordu. Harebeti cihetiyle yüzüstü bırakılmıştır ve daha bazı yerleri dahi tamire muhtaç
görüldüğünden mütevellilerinin nazarı dikkat hamiyetperveranelerini celb eylerim. 3
Selanik
3
Malumat 23 Kânunuevvel 1901, Sayı: 114
SELANİK’TE ESKİ RAMAZANLAR IV
Ramazan-ı şerifin gelmesiyle havaların bahar olacak derecede iyi gitmesi bu
mübarek ayın kalb-i mümine bahşeylediği bir durum idi. Şehzade başına andıran Tahtakale
caddesi akşamları bir derya halini almaktadır. Nihayeti iki dakikalık bir mesafe işgal eden bu
caddeden yürüyebilmek için bir çeyrek saat lazım. Kara arabalarının saat on’dan onbir buçuğa
kadar bu caddeden geçmeleri beledeyice yasaklanmış ise de bu karara uyulmadığı için
caddeden geçenlerce her an araba kazasına musadıf olamamak heyecanı alıyor.
Köşebaşlarında lengerendaz ikamet olan komisyonlar arabaların geçişlerine muhalefet etmek
teşebbüslerinde bulunuyorlarsa danasipleri olan kırbacı yiyerek meydanı hali bırakmağa
mecbur kalıyorlar. Ne denir arabacı bu!..
Saatli Cami
Cami-i şerifenin şu mübarek ayda iktisab eyledikleri ruhaniyet kalp safiye-i
mevcuduna başka bir nuraniyet veriyor. Her hangi bir caminin kapısından şöyle bir baksanız
ahali ile dolu olduğunu görür ve kendinizde bu zümreyi Müslümana dahil olarak cenab-ı
perverkar eyleyecekleri sadayı (Amine) iştirak eylemek üzere bir yercik istihzarına şitaban
olursunuz. Çarşının vasatında bulunması dolayısı ile sair camilere tercih olunan Hamza Bey
Camii şerifinde sekiz yaşlarında olduğu tahmin olunan Selanikli bir hafız ile Bursalı Hafız
efendilerin sedai ruhaniyeleri ile kıraat eyledikleri Kur’an-ı azim ile mumini bir vucüd ve
iştigraka ilka eyliyor.
Muhterem “Malumatınızın “ geçen bir nüshasında Selanik’ten yazılan mektubun
bir fıkrasında Selimiye namıdiğer Saatli Camii şerifinde ferş olunan hasırların köhneliğinden
şikayet olunuyordu. Mektup sahibinin yazdıklarını tasdik ile beraber mucib teessüf olan diğer
bir cihette mütevellileri bulunan Gazi Evronos Bey hanedanından İzzetlü Hakkı Bey’in nazarı
dikkatine vazeylemeği kendimce bir mecburiyet addederim. Mukaddemleri Cami derunu sair
Camilerde de olduğu misüllü kandil ile tenvir edilirdi ki bu ikad olunan kandillerde Camiye
başka bir şerafet ve letafet veriyordu. Bilmem yağ esmanı daha fazla bir yekûna baliğ
olduğundan mı, yoksa kimi efendiler yakmak için fazla meşgul olduklarından mı? Her en ise
o güzelim kandiller yerine adi petrol lambaları konulmuş ama Camiden girer girmez insanın
nefesini tıkarcasına gazların neşreylemiş bulunduğu kokular kimin umurunda. Geçen geceler
teravih eda etmek üzere bu Camiye gitmiştim. Bidayetinde pek tesir etmeyen gaz kokuları
namazın ortalarına doğru şiddetli bir baş ağrısıyla icra-i ahkâma başladı. Artık namazı ne
suretle eda ve ikmal ettiğimi bilmeyerek hemen çeşme başına can attım.
Geçen günlerde Gümrüğe gitmiştim. İşimin henüz hitama ermediği bir sırada Ezanı
Muhammedi kıraat eylemekle daire derunundaki mescide girdim. Ne yalan söyleyeyim insan
mescide mi, yoksa bir yatakhaneye mi girdiğini tefrikten aciz kalır. Keçesinin kim bilir ne
kadar zamandan beri süpürge yüzü görmemekten dolayı hasıl olan tozlardan beş altı tane
köhne yatağın gelişi güzel öteye beriye yerleştirilmiş bulunması dikkatimi çekti. Böyle bir
dairenin mescidi şerifinin böyle bir halde bulunmasına teessüfler ettim. Tabi ki bu mescidde
imam veya kayyum gibi bir memur vardır. Ona vazifesini ifa ettirmekte güç bir şey midir
bilemem?
Leyle-i Ramazaniyeyi ne suretle geçireceğinde insan kararsız kalıyor. Öyle
muntazam bir tiyatro veya musiki mahalli yok ki orada hoşça geçirebilsin, Varyete, Olimpiya
gibi büyük gazinolarda şantözler var ise de boş kafa üzerine bando mızıkanın sada-i velvedarı
çekilemiyor. Lisanlarını bilmedikten sonra oraya gitmek göz göre göre kafasını Ramazan
davulu gibi şişirmekten başka bir zevk hâsıl edilemez. 4
4
Malumat 6 Kânunusani 1902, Sayı: 128
SELANİK’TE ESKİ RAMAZANLAR V
Malumat 20 Kânunuevvel 1903
Ramazan-ı şerifte hoşça vakit geçirmek Dersaadet’ten celb olunan Kanuni Ali Bey
ve arkadaşları Rıhtım’da Kristal Kahvesi’nde icrai ahenk ediyorlar.
Selanik’te yetişip iktidar musikisi malum olan Udi Ahmet Efendi’de, Bagos
Efendi’nin oynadığı Grand Otel Tiyatrosunda çalıyor. Ciddi musiki meraklıları Kanuni Ali
Beyin ahenk ferahfezasını kemali şevk ile dinliyorlar.
Muarabba, semai ve nakış gibi aşarı nefiseyi böyle mükemmel bir bakımdan
dinlemek cidden pek güzeldir.
Selanik Rıhtımı
Musikiyi cimdallı… ve emsali şeylerden ibaret zannedenlerde Ahmet Efendiyi
alkışlara boğarak uçuruyorlar. Eğer o işittiğim o seslere alkış demek mümkün ise bu alkışların
doğrudan doğruya Matmazel Anhikaya ait olduğunda hiçbir şüphe yoktur.
Kanuni Ali Beyin etvar hazin iştimali latif el ceryan bir nehir gibi o zayıf sesiyle
okuduğu taksimleri bestekârı bile beğenmemişlerdir.
Şehrimizde misafir bulunan sanatkârlarla bestekâr şehrimiz elhanşinasına bir
nezaket göstermiş olsaydı daha muvafık surette hareket eylemiş olurdu. 5
5
Malumat 20 Kânunuevvel 1903, Sayı: 2367