pdf olarak indirmek için tıklayınız

Yorumlar

Transkript

pdf olarak indirmek için tıklayınız
Söz: Şenol Göka
Beste - Solist: Kerem Demircioğlu
Düzenleme: Murat Tunalı
Tulum: Volkan Arslan
Supervisor: Amber Türkmen
Şenol GÖKA
TRT Genel Müdürü
BÜYÜLÜ BİR SES, BU SESLE DÜNYA TEK NEFES
Uzun zamanlar önce, gölgelerden kurdukları hayal dünyasını, perdede gerçeğe çeviren söz
ustaları vardı. Hayâlî denirdi onlara; Hayâlî Memduh Bey, Hayâlî Kâtip Salih Efendi, Hayâlî Küçük Ali...
Dönemlerinin büyük sanatçılarıydı her biri. Perdede Karagöz ve Hacivat’ın gölgelerine ses veren
büyük ustalar. Radyocular da sesleriyle kurarlar dünyayı, hayalin sesi gelir radyodan. O hayallerden bir
dünya kurulur.
Tam da bu yüzden insanlar radyodan vazgeçmiyor. Radyonun büyülü dünyası, her an, her istediğimiz
yerde bizimle. Yıllar boyunca evde, işyerinde, tarlada radyo hep yanı başımızdaydı. Her gün öğle vakti
birde, akşam olunca saat yedide radyonun o büyülü sesinden aldık ajansı. Bayram coşkumuza Yurttan
Sesler Korosu eşlik etti. Arkası Yarınlar’da meraklandık; spiker ‘mikrofonlarımız 19 Mayıs Stadyumu’nda
dediğinde heyecanlandık. Hayallerimizin sesi oldu radyo.
Radyoyla birlikte bir diğer vazgeçilmez de elbette müzik. İnsanlık tarihi kadar eski olan müziğin geniş
kitlelere yayılması, sınır ötesine taşınmasında radyonun büyük katkısı var. Radyo yayınları sayesinde
büyük kitlelerle buluştu müzik ve müziğin taşıdığı kültür. Müzik, bizi geçmişimize bağlayan bir zaman
makinesidir de aynı zamanda. Bir radyo dalgasının üstünde geçmişe yolculuk yaparsınız.
TRT Kurumu radyoları, hem kendi müziğimizi, hem de dünya müziğini dinleyicileriyle buluşturdu.
Bu buluşmanın en önemli örneklerinden biri de Yurttan Sesler Korosu’dur. 1947 yılında Muzaffer
Sarısözen şefliğinde kurulan Koro, kısa sürede radyonun vazgeçilmez programları arasına girdi.
Sarısözen’in ifade ettiği gibi; “radyonun sımsıkı tuttuğu ve başardığı halk türküleri yayımı, ne sadece
dinleyicilerine hoş bir vakit geçirmek ne de yalnız türkülerimizin çeşitleri hakkında fikir vermekten
ibaret değildir. Gönüllerimizi bir araya toplamak ve bütün memleketi tek duygu haline getirmek
Yurttan Sesler’in başlıca hedefidir.”
Bu hedefin gerçekleştiğini görmekten mutluyuz, gururluyuz.
Bu topraklarda türküler gürül gürül akan bir nehir gibidir. Anadolu’nun her bir karışı türkülerle
beslenir. Bu kadim nehir, geçtiği her yörenin türkülerini, sazını sözünü alır, ülkenin bir ucundan
diğerine taşır. Türküler bu ülkenin can suyudur. Kültürel geleneğimizi kuşaktan kuşağa taşıyan bu
nehir, toplumsal belleğimizi biçimlendirir. Köklerimiz bu nehirden aldıklarıyla güçlenir, gelişir. İşte TRT,
tam da bunu başarmıştır.
TRT; radyosuyla, televizyonuyla, her türlü basılı yayınıyla bu ülkenin kültür tarihidir. Şair yazar
Murathan Mungan’ın bir röportajında söyledikleri, TRT’nin gücünü, etkisini ve katkısını çok güzel
özetliyor:
“Ben, radyo oyunları dinleyerek büyüyen bir kuşağın yazarıyım. Radyo hayal gücünü etkin kılar. Pasif
seyirci değil, aktif dinleyicisinizdir. Ayrıca benim kuşağım, Tarık Gürcan’lar, Baki Süha Ediboğlu’lar,
Zafer Cilasun’lar ve Jülide Gülizar’ların Türkçesiyle büyüdü. İyi yazarlar kadar, iyi konuşanlardan da
beslendi Türkçemiz. Kulaklarımızda sedaları kalanların yazdıklarımızda da hatırları vardır.”
Radyonuz açık olsun.
BİR DÜNYA KONU
ŞENOL GÖKA…
12
Biz sesin büyüsüne inandık. Görmeden sevdik,
görünmeden sevildik...
Hayal ettik. Yüreklerimize gönlümüzce resimler
çizdik…
Bir ses, büyülü bir ses. Bu sesle dünya tek
nefes… Radyoyu bu güzel dizelerle anlatan TRT
Genel Müdürü Şenol Göka ile…
TÜRKİYE RADYO TELEVİZYON
KURUMU ADINA SAHİBİ ve
GENEL YAYIN YÖNETMENİ
Amber TÜRKMEN
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Birsen YÜKSEL TAYMAZ
EDİTÖRLER
Figen GÖKTAŞ
Ümit DİRİCAN
Nesrin BÜYÜKTURAN
GRAFİK TASARIM
Birsen YÜKSEL TAYMAZ
YÖNETİM YERİ
TRT MÜZİK DAİRESİ BAŞKANLIĞI
TRT SİTESİ A BLOK KAT 9
Tel: (312)463 32 48
ISSN 2149-7982
SAYI 10 / MAYIS 2016
YAYIN TÜRÜ
Yaygın/Süreli
YAYIN TARİHİ
1 MAYIS 2016
YAYIN YERİ
www.trtmuzikdairesibaskanligi.com
TRT Bir Dünya Müzik
@birdunyamuzik
[email protected]
2
AMBER TÜRKMEN… 16
TRT Radyo Dairesi Başkanı Amber Türkmen’e,
“Türkiye’nin Ortak Sesi” mottosuyla yayınlarını
sürdüren TRT Radyoları’nı ve radyoların
günümüze ve geleceğe yönelik hedeflerini
sorduk…
RADYONUN
24
BÜYÜCÜSÜ: İZZET ÖZ
Tükenmez enerjisi ve bir adım önden giden
vizyonuyla envai çeşit müziği ve sanatçıyı
ayağımıza getiren radyo ve yayıncılık
dünyasının 50 yıllık çınarı İzzet Öz’le; anlattığı
hikâyelerin kuyruğuna takılıp daldan dala bir
gezintiye çıktık.
ADİLE KURT
KARATEPE
26
“Turan Engin gibi ‘ahh!’ diyebilmek için yıllarca
çalıştım. Sözleriyle bir “ahh”ın peşinden bir
ömür gidecek kadar türkü sevdalısı Adile Kurt
Karatepe ile TRT İstanbul Radyosu’ndaydık…
GENEL YAYIN YÖNETMENİ’NDEN
Bir Dünya Selam,
SERBÜLENT YASUN 28
TRT Ankara Radyosu’ndan emekli
Türk Halk Müziği Ses Sanatçısı ve koro şefi
Serbülent Yasun’la sanatla geçen 50 yılını
konuştuk…
MUSİKİ İZİNDE:
CEMİLE UNCU
34
TRT Ankara Radyosu Türk Sanat Müziği
Sanatçısı ve Müdürü Cemile Uncu’yla;
müzikle ilgili anılarını, Ankara Radyosunu ve
TRT Nağme’yi konuştuk…
RADYONUN
GÜLEN SESİ
38
MÜZİK KUTUSU:
CAT STEVENS
44
Radyoda sesin, müziğin macerasını, kendine
has mizahıyla ve müzik yorumlarıyla aktaran
Michael Kuyucu’yla, Türkiye’de radyo
yayıncılığının zaman içerisindeki değişimi ve
geleceğin radyosu üzerine…
Rahmi Mert Özcan’la, 1960-1970 dönemlerine
tamamen damga vurmuş, İngiliz pop-rock
müziğinin içinde kendisini en yukarılara
taşımayı başarmış ismi Cat Stevens’a ve
sürekli umut dolu mesajlar veren şarkılarına
dair…
Tüm renklerine yer vermeye çalıştığımız dergimizde, bu ay
yine müzik yolumuza ışık tuttu. Seçtiğimiz özel konunun
heyecanı bir yana, birbirinden değerli konuklarımızın katılımlarıyla katlanan bu mutluluk, bir sayının daha heyecanla
tamamlanmasını sağladı.
Ankara Radyosu spikerlerinin ve teknik personelinin de
gönüllü katkılarıyla hazırladığımız sesli dergi CD’si her ay
olduğu gibi, bu ay da görme engelli okurlarımızla buluştu.
Bu sayı sizler için seçtiğimiz kapak konumuz: “Radyo” . Sizlere sınırsız bir dünyanın kapılarını açan radyoyu ele almak,
radyodan, radyo yayınlarından ve programlarından bahsetmek istedik ve elimizden geldiğince sizi radyonun büyülü
dünyasına götürmeye çalıştık. Türkiye’de radyo demek, TRT
demektir bir anlamda. Bu nedenle TRT Radyoları’nın 89. yıl
kutlamalarına da bu vesileyle ortak olmaya çalıştık.
İlk olarak, yıllardır “sesin büyüsü”nün izinden giden ve TRT
Radyoları’nın bugünlere gelmesinde en büyük paya sahip
olan TRT Genel Müdürü Şenol Göka bizleri onurlandırarak
değerli görüşlerini paylaştı. Ardından “sesin büyüsü’’ne ve
özellikle de TRT Radyoları’nın muazzam yolculuğuna birlikte
tanıklık ediyoruz. Radyo ve müzik alanında en önemli
isimlerden biri olan İzzet Öz, stüdyosunda ağırladığı Nesrin
Büyükturan’la sanatsal birikimini ve anılarını paylaştı.
Yurttan Sesler’in müziğe ve kültürümüze olan katkılarını,
TRT İstanbul Radyosu Türk Halk Müziği Ses Sanatçısı Adile
Kurt Karatepe Nesrin Büyükturan’a anlatırken, TRT Ankara
Radyosu emekli sanatçı ve koro şefi Serbülent Yasun’la Ümit
Dirican konuştu. TRT Ankara Radyosu Türk Sanat Müziği
Müdürü ve Ses Sanatçısı Cemile Uncu; radyo anılarını, Beraber ve Solo Şarkılar’la geçen yılları ve TRT Nağme hedeflerini
Ümit Dirican’a aktarırken, radyonun sıra dışı programcısı
Michael Kuyucu, Türkiye’de radyo yayıncılığının zaman
içerisinde nasıl değiştiğini ve geleceğin radyosunun nasıl
olacağını Nesrin Büyükturan’la keyifli bir sohbetle paylaştı.
Radyonun ayrıcalıklarını ve Meşk-i Muhabbet programını,
yapımcısı TRT Ankara Radyosu Türk Halk Müziği Müdürü
Sabri Sabuncu ve yönetmenleri Ahmet Erge-Sema Bay ile
Ümit Dirican konuştu. Figen Göktaş’ın hazırladığı, Radyo-1
programlarına ve TRT Kent Radyo’larına ilişkin keyifli yazının
ardından, İstanbul Radyosu “O Bir Efsane’’yle dergimize renk
kattı. Sesli Kütüphane Radyo-3’te 42 yıldır TRT radyolarında
sesine aşina olduğunuz Vefa Çiftçioğlu vardı.
Sürekli yazarlarımızdan da yine ilgi çekici metinler, köşelerindeki yerlerini aldı. Rahmi Mert Özcan’ın Müzik Kutusundan
“Cat Stevens” çıkarken, Reşit Saraçoğlu, “Radyo”yu anlattı.
Murat Örem tarihi binalar arasında, Kızılay’dan Ulus’a
doğru adım adım gezdirirken, Feridun Ertaşkan, radyoların
önemini, tarihsel gelişimi ve teknolojinin etkileriyle birlikte
ele aldı. Murat Ekşi ise sıra dışı yorumlarıyla yine Albüm
Ekşi’si ve Klasik Albümlerle bizimleydi. Cahit Cesur’la müzik
tarihine yolculuk, haberler, konserler, kitaplar dergimizin
sayfalarında sizleri bekliyor.
Haziran sayımızda görüşmek dileğiyle.
Müzikle ve radyoyla kalın…
Amber TÜRKMEN
3
Bu sesle dünya tek nefes.
TRT Radyoları 89 Yaşında…
6 Mayıs 1927 tarihinde başlayan TRT Radyo yolculuğunun 89. Yılı “Radyo Günleri” adı altında uluslararası katılımla kutlanıyor. Radyo yayıncılığı açısından büyük önem taşıyan etkinliğin ilki 2009 yılında
İstanbul’da yapıldı. TRT, hayal kutusunun içini sesin
büyüsüne kapılıp görmeden sevenlere açtı, radyoya gönül verenler için camdan stüdyolar kurarak görünür hale getirdi. Geçen sene de TRT Radyo
Dairesi Başkanlığı tarafından İstanbul’da kurulan
“Radyo Köyü” nde büyük bir coşkuyla kutlandı.
“Radyo Günleri” bu yıl da Antalya’da gerçekleşiyor.
2-6 Mayıs tarihleri arasında Antalya Kültür Parkı
Radyo Köyü’nde müthiş etkinlikler tüm radyo severleri bekliyor. Yurt dışından gelen radyo program
yapımcılarının da yer aldığı yayınların yanı sıra, etkinlik boyunca her akşam Atatürk Kültür Parkı’nda
halka açık konserler verilecek. Vefalı radyo dinleyicileriyle beraber interaktif şekilde gerçekleşecek
etkinlikler halkın beğenisine sunulacak.
4
BİR DÜNYA HABER
Türk Tarihinde
Destansı Bir Yolculuk
Zümrüd-ü Anka’nın
Peşinde
TRT, kültür-sanat hayatımıza katkı
sağlayacak çok özel bir projeyi hayata
geçirdi.
“Zümrüd-ü Anka, Bir Medeniyet Müzikali”, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan’ın katılımıyla 6 Mayıs Cuma
günü İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde sanatseverlerle buluşacak. TRT
Radyo Dairesi Başkanı ve Müzik Dairesi Başkan Vekili Amber Türkmen’in
Proje Başkanlığını yaptığı Destan’ın
Şefliğini Musa Göçmen, Libretto ve
Sanat Yönetmenliğini Sırrı Ali Talay yapıyor. Farklı sanatsal disiplinlerin bir
arada kullanıldığı bir görsel şölen eşliğinde sunulacak olan Müzikal’in Proje
Başkan Yardımcısı Elif Gökalp ve Proje
Yürütmeni ise Tuğberk Evren. Anadolu’nun bütün seslerine kulak verilen Zümrüd-ü Anka Destanı’nda TRT
Ankara Radyosu Çoksesli Korosu, TRT
İstanbul Hafif Müzik ve Caz Orkestrası,
TRT Ankara-İstanbul-İzmir THM-TSM
sanatçıları görev alıyor. Hepsi birbirinden güzel eserleri seslendirecek olan
koronun Şefliğini de Elnara Kerimova
yapacak.
İzleyenler, Zümrüd-ü Anka’nın kanatlarında Hz. Yusuf’un mağarasına,
oradan Söğüt’e Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e öğütler verdiği sohbete,
bu öğüde kulak verip çağ kapatıp
çağ açan Fatih’le Bosna’ya uzanacak. Kırım’a, Kerkük’e, Fuzuli’yle
Azerbaycan’a uğrayan sanatseverler, Necip Fazıl’la “Tevhid Vadisi”ne
dalacak. Vadiden Yunus’un, Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Sezai Karakoç’un ve daha nicesinin
sesini alıp günümüz Anadolu’suna akan ırmak olan destan, geçmişi ete kemiğe büründürecek.
5
BİR DÜNYA HABER
Alaeddin Yavaşça
90.Yaş Konseri ’yle TRT’deydi.
Atilla Özdemiroğlu
hayatını kaybetti…
Türk Müziği’nin çınarı Alâeddin Yavaşça’nın 90. Yaşı bir
konserle TRT Müzik ekranlarında kutlandı.
Şef Özgen Gürbüz yönetimindeki konserde TRT sanatçıları, büyük ustanın imzasını taşıyan birbirinden kıymetli besteleri canlı yayında seslendirdiler. Ankara Radyosu Türk Sanat Müziği Çocuk korosunun da katıldığı
konserde Yavaşça, bir bestesini de kendi seslendirerek
izleyicileri onurlandırdı. Klâsik Türk Müziğine ve Türk
kültürüne büyük katkıları olan Yavaşça; TRT İstanbul
Radyosu’nda, İTÜ Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı’nda, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarında, çok sayıda
üniversite ve konservatuvarlarda, çeşitli dernek ve vakıflarda, ses sanatçısı, şef, besteci, eğitmen, uzman olarak hizmet verdi.
Bir süredir akciğer kanseri tedavisi gören, Türkiye’nin
önemli söz yazarı ve bestecilerinden Attila Özdemiroğlu 73 yaşında vefat etti. Ölümüyle sanat dünyasını
yasa boğan müzik adamı; Züğürt Ağa, Muhsin Bey, Adı
Vasfiye, Ağır Roman gibi Türk sinema tarihine damga
vuran birçok filmin unutulmaz müziklerini hazırlamış
ve yedi adet Altın Portakal Ödülü’nün de sahibi olmuştu. Besteci ve aranjör olarak çeşitli eserlere imza atan
Özdemiroğlu, ardında sayısız eser bıraktı.
15. Mersin Uluslararası Müzik Festivali başlıyor…
Mersin’de 15. kez gerçekleştirilecek Uluslararası Müzik Festivali “Mersin Yumuktepe için Müzik Arıyor” sloganı ile
2 Mayıs’taki beste yarışmasıyla başlıyor. 6-7 Mayıs’taki 17. Mersin Polifonik Korolar Şenliği ile devam eden festival,
11 Mayıs’ta Şef Rengim Gökmen yönetimindeki ÇDSO, 13 Mayıs’ta Karrın Allyson Jazzquartet, 14 Mayıs’ta Boğaziçi Caz Korosu, 15 Mayıs’ta Haydn Quartett, 18 Mayıs’ta Gökkuşağı Kucaklamak konseri, 20 Mayıs’ta Borusan
Quartet, 22 Mayıs’ta Türk Bale Yıldızları, 23 Mayıs’ta İmam Bayıldı, 25 Mayıs’ta Turkuvaz Beşlisi, 28 Mayıs’ta Ekrem
Düzgünoğlu’nun vereceği konserle son buluyor.
6
BİR DÜNYA HABER
TRT Müzik Dairesi Başkanlığı
Çoksesli Müzikler Müdürlüğü’nden blog sayfası…
TRT Müzik Dairesi Başkanlığı Çoksesli Müzikler
Müdürlüğü tarafından hazırlanan blog sayfası,
profesyonel ve amatör korolara ait tüm etkinlik
ve konser duyurularının paylaşılması amacıyla
oluşturulmuş. Blogların en önemli özelliği güncel olmalarıdır ki bu sayfa da koroların güncel
çalışmalarını, videolarını, seslendirdiği eserleri
müzikseverlerle, aileleriyle ve sevenleriyle buluşturuyor. Aynı zamanda bu blog sayfası üzerinden, kişilerin kurumsal sosyal medya hesaplarına yönlendirilmesiyle çocukların ve gençlerin
çalıştıkları keyifli ortam müzikseverler ile paylaşılarak onların da korolara teşvik edilmesi sağlanıyor. Tüm koroları(yaklaşık 800-900 kişi) aynı çatı
altında toplayan blog sayfası, koroların birbirleriyle daha kolay iletişime geçmesine de yardımcı
olmakta.
(http://www.trt.net.tr/populercocuksarkilariyarismasi/blog/)
Özgen Gürbüz memuriyete veda etti...
TRT Müzik Dairesi Başkan yardımcısı, aynı zamanda Türk Sanat müziği sanatçısı ve koro şefi Özgen Gürbüz emekli
oldu. TRT’de 40 yıllık bir sanat geçmişine sahip usta sanatçı, sadece memuriyete veda etti, zira sanat hayatı elbette devam edecek ve daha nice öğrenciler yetiştirecek. Müzik Dairesi Başkanlığı’nca düzenlenen veda gecesinde
çalışma arkadaşları kendisini yalnız bırakmadı. Müzik Dairesi Başkanı Amber Türkmen’in de plaket verdiği gecede,
sanatçının mesleğinin son gününde müzik ve duygu dolu anlar yaşandı.
Pop ikonu Prince sevenlerini yasa boğdu…
Albümleri dünyada 100 milyondan fazla satan şarkıcı Prince
57 yaşında hayatını kaybetti. Evinin asansöründe bulunan
şarkıcı tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Sevenlerini
ve tüm müzik dünyasını yasa boğan sanatçı için dünyanın
birçok ülkesinde anma etkinlikleri düzenleniyor. Gerçek adı
“Prince Rogers Nelson” olan ve “Rolling Stone” dergisinin düzenlediği “Tüm Zamanların En İyi 100 Sanatçısı” listesinde
28’inci sırada yer alan müzisyenin en tanınmış albümleri ise
“1999” ve “Purple Rain” oldu. Ölümünün ardından, ABD’nin
dört bir yanındaki binalar, şarkıcının ‘Purple Rain’ (Mor Yağmur) parçasına ithafen mor ışıkla aydınlatıldı.
7
BİR DÜNYA KONSER
İSTANBUL
mayıs
KONSERLERİ
Sahnelerden...
Müzik dünyasının önemli dehalardan biri olan İngiliz müzisyen Steven Wilson, 2 Mayıs’ta Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde izlenebilir. Kemanist Nicola Benedetti,
sezonun son konserine Scottish Ensemble ile 5 Mayıs’ta İş
Sanat Kültür Merkezi’nde çıkıyor. Balkan müziğinin divası
Esma Redzepova 6 Mayıs’ta Leyla Gencer Opera ve Sanat
Merkezi’nde yer alırken, Candan Erçetin 8 Mayıs’ta Bostancı Gösteri Merkezi’nde sevilen şarkılarını seslendiriyor. Mor
ve Ötesi 10 Mayıs’ta Zorlu Performans Sanatları Merkezi
Sahnesi’nde olacak. Elektronik müzik sahnesinin önemli
isimlerinden, Ellen Allien 13 Mayıs’ta KLOSTER’da izlenebilir. Progressive house ve trance müziğin efsanevi ismi
Markus Schulz yeni albüm turnesi kapsamında 14 Mayıs’ta
garajistanbul’da yer alıyor. Dünyanın en iyi keman virtüözlerinden biri olan Joshua Bell 15 Mayıs’ta, Avrupa’nın en
başarılı piyanistlerinden Nicholas McCarthy 21 Mayıs’ta,
melankoliyi notaya dökmesini en iyi bilen gruplardan
biri olan Tindersticks ise 27 Mayıs’ta Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde sahne alıyor. Avishai Cohen, orkestral
projesi “Avishai Cohen’le Bir Gece” ile ilk kez 22 Mayıs’ta İş
Sanat’a konuk oluyor.
8
%100 Metal sunar…
Dünyanın en kalabalık ve kapsamlı senfonik rock/metal
grubu Haggard 14 Mayıs’ta bir kez daha Küçük Çiftlik Bahçe’de hayranlarıyla buluşuyor.
Chill-Out Festival İstanbul
Bir bahar klasiği haline gelen festival, Caz’dan soul ve
funk’a, electronica ve house’dan indie’ye uzanan müzikal
seçkisi, kültürel ve sanatsal aktiviteleri ve eşsiz doğası ile
festival tutkunlarını büyüleyici bir yolculuğa davet ediyor.
28-29 Mayıs tarihlerinde dev bir festival kasabasına dönüşen Life Park’ta…
%100 Music Sunar: Parkfest
Geçtiğimiz sene ilki gerçekleşen Parkfest, bu yıl da şehrin
ilk açık hava festivali olacak. NEA ve VERA Müzik organizasyonuyla gerçekleşen festival, 15 Mayıs’ta Küçük Çiftlik
Park’ta…
BİFO’dan…
BİFO’nun her sezon, Leyla Gencer anısına düzenlenen
konserleri kapsamında bu yıl Vincenzo Bellini’nin başyapıtı olan Norma Operası sahneleniyor. Norma rolünü, opera
sahnelerinin favori solistlerinden Maria Pia Piscitelli ’nin
seslendirdiği bu muhteşem eseri, 12 Mayıs’ta Lütfi Kırdar
ICEC’de izleyebilirsiniz.
Cemal Reşit Rey Konser Salonu’ndan…
The Nash Ensemble Topluluğu, etkileyici performansları
ve Haydn’dan günümüz bestecilerine kadar uzanan geniş
repertuvarları ile 4 Mayıs’ta büyüleyecek. Anadolu Rock’ın
ve Türkiye’deki müzikal değişimin öncülerinden biri olan
Cem Karaca, “Müziğin Ustaları” konser serisinde birbirinden özel isimler tarafından seslendirilecek olan şarkılarıyla
16 Mayıs’ta anılacak. Modern Talking’in efsanevi sesi Thomas Anders ise grubu ile 28 Mayıs’ta salon sezonunun kapanış konseriyle İstanbul’da olacak…
BİR DÜNYA KONSER
ANKARA
Sahnelerden…
Anadolu müziğini batı enstrümanlarıyla buluşturan Ahmet Aslan 1 Mayıs’ta, Ladino müziğinin sıra dışı yorumcusu Yasmin Levy ise 4 Mayıs’ta MEB Şura Salonu’nda Ankaralı müzikseverlerle buluşuyor. Dünyanın en kalabalık
senfonik rock/metal gruplarından Haggard, 15 Mayıs’ta
bir kez daha Jolly Joker Ankara’da hayranlarının karşısında olacak.
Dünya Müzikleri Atölyesi 3 “Flamenko Atölyesi”
İlk iki haftasında “Blues” ve “Tango” müziklerinin ele alındığı, “Dünya Müzikleri Atölyesi ”nin 3. etkinliği olan “Flamenko” 6 Mayıs’ta, 4.etkinliği Caz Atölyesi ise 13 Mayıs’ta
Mozarthaus Konser Evi’nde izlenebilir.
Ankara Piyano Festivali…
Dünyanın en ünlü ve yetenekli piyanistlerini ağırlayan
festival kapsamında, efsanevi Kanadalı piyanist Angela
Hewitt, 7 Mayıs’ta CSO Konser Salonu’nda sahne alıyor.
BSO konserlerinden…
Şef Josep Caballe-Domenech yönetiminde, kutsanmış
seslerden biri kabul edilen kontrtenor Max Emanuel
Cencic konseri 7 Mayıs’ta izlenebilir. “Halil İnalcık 100 yaşında” temalı gençlik konseri 20 Mayıs’ta sahnelenirken,
yaşayan efsane şef ve trombon sanatçısı Christian Lindberg yönetiminde piyanist Beatric Rana 28 Mayıs’ta piyanosunun başında olacak.
CSO’dan…
Şef Ender Sakpınar yönetiminde Maria Farantouri 6 Mayıs’ta izleyicilerle buluşuyor. Stefano Mazzoleni şefliğinde
solist Ivana Bilic “Marimba Konçertosu” nu 12-13 Mayıs’ta
seslendiriyor. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor
Bayramı konserinde Şef Krasen Ivanov yönetiminde solist Yıldız İbrahimova sahne alıyor.
Devlet Opera ve Balesi’nden…
Kalp Korosu 15 Mayıs, Leyla ile Mecnun Operası 19 Mayıs,
Carmen Operası 21 Mayıs’ta son temsilleri ile sahnede…
İZMİR
Sahnelerden…
Ege 5’lisi ve Türk Müziğinin usta sesi Güzin Değişmez bol
sürprizli bir konserle 2 Mayıs’ta İzmir AKM Tiyatro Salonu’nda müzikseverleri bekliyor. Türkiye’de caz müzik sanatçısı olarak akla ilk gelen isimlerden olan Fatih Erkoç
6 Mayıs’ta Bostanlı Suat Taşer Tiyatrosu’nda sahne alıyor.
Grup 27 6 Mayıs’ta Ooze Venue Sahnesi’nde, Soner Sarıkabadayı 07 Mayıs’ta Container Hall Sahnesi’nde sevenleriyle buluşuyor. Ahmet Aslan 9 Mayıs’ta Bostanlı Suat
Taşer Tiyatrosu’nda izlenebilir. Senfonik rock/metal grubu Haggard 13 Mayıs’ta, ünlü müzisyen Riff Cohen ise 14
Mayıs’ta İzmir Container Hall sahnesinde...
İzmir Devlet Senfoni Orkestrası Mayıs programını, Kamran İnce şefliğinde Jiri Barta’nın viyolonsel tınılarıyla 6
Mayıs’ta açıyor. Alessandro Cedrone yönetimindeki, Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı özel konserini 20
Mayıs’ta izleyebilirsiniz. Kapanış konserinde Efes Antik
Tiyatro, soprano Seda Ortaç ve Mezzo Soprano Evrim
Özülgen’in sesleri ile 28 Mayıs’ta çınlayacak. Diğer konserler A.A.S.S.M.’de gerçekleşiyor.
ŞEHİR ŞEHİR
Sahnelerden
Yeni kuşak keman virtüözlerinden genç solist Emre Engin
19 Mayıs’ta Bezirhane Argos in Cappadocia Nevşehir’de.
Efsanevi caz sanatçısı Sun Ra’nın orkestrası The Sun Ra
Arkestra, “kozmik” bir deneyim için 20 Mayıs’ta, günümüz
cazının en iyilerinden biri olarak kabul edilen; udi, şarkıcı
ve besteci Dhafer Youssef ise 21 Mayıs’ta Uçhisar Kale’de
müzikseverlerle Kapadokya’da buluşuyor.
Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası; şef Emil Tabakov
yönetiminde, piyanoda Ludmil Angelov’la 6 Mayıs’ta
ve Jose Martinez Colomina şefliğinde ve viyolonselde
Stanimir Todorov’la 13 Mayıs’ta izleyenleri büyüleyecek.
Konserler Adana Büyükşehir Belediyesi Konser Salonunda. Bursa Senfoni Orkestrası’nın gerçekleştirdiği 19 Mayıs
özel konseri ise Şef Orhun Orhan yönetiminde “Klazz Brothers” ile gerçekleşiyor, Konser Atatürk Kültür ve Kongre
Salonu’nda gercekleştirilecek.
9
RADYO GÜNLERİ
BAŞUCUMDA
RADYO VAR !
“Burası Tecrübe Yayını Yapan Kısa Dalga Ankara Radyosu”
Sınırsız bir dünyaya açılan kapıdır radyo. Bir radyo dalgasının üzerinde dolaşırsınız bütün dünyayı. TRT, radyoculuğun amiral gemisidir. Seksen dokuz yılın birikimiyle yedi
gün yirmi dört saat, dünyayla buluşturur dinleyicilerini.
Radyo heyecan demektir, dinamizm demektir. Kendinizi
dinletebilmeniz için sahip olduğunuz tek şey sesinizdir.
Duyguları o sese yükleyip insanları etkileyebilmek, dünyanın en zor işlerindendir.
Görselliğin bu denli öne çıktığı ve medya mecralarının bu
denli çeşitlendiği bir dönemde bunu yapabilmek daha da
zordur. İnsanlar, istediği müziğe anında ulaştıran teknolojinin yaygınlaştığı bir dönemde, radyodan müzik yayını dinletebilmek için fark yaratmanız gerekir. İşte o fark
TRT’dir. TRT’nin kurum kültürüdür. Dün ve bugün olduğu
gibi yarın da radyo denilince akla TRT gelecektir.
6 Mayıs 1927’de, İstanbul’da Sirkeci’deki Büyük Posta-
10
ne’den yapılan ilk radyo anonsuyla başlıyor yolculuğumuz. Henüz radyo alıcıları olmadığı için, binanın dışına
yerleştirilen hoparlörlerden veriliyor yayın.
Aynı yıl kurulan Türk Telsiz Telefon A.Ş.’ye, radyo yayınları
yapma yetkisi veriliyor. Bir yıl sonra da Ankara Radyosu
yayına başlıyor. 28 Ekim 1938 yılında taşınacağı, bugünkü binasına kadar yayınlar, Ankara Postanesi’nin alt katından yapılıyor.
Radyodan yapılan ilk canlı yayın, 1932 yılında Ayasoyfa
Camii’nden yapılan mevlit yayını.
1927-1936 yılları arasında radyolarda genellikle akşam
saatlerinde müzik yayını yapılmaktaydı ve günlük yayın
ortalaması İstanbul radyosu için 4,5 saat, Ankara radyosu
için yaklaşık 3 saatti.
22 Mayıs 1940’ta, radyo istasyonları kurma ve işletme
yetkisi bu kez Matbuat Umum Müdürlüğü’ne verilir. Bu
kuruluş bünyesinde radyo hizmetinin teknik yönüyle ilgilenmek için “Fen Heyeti Reisliği” ve radyo postalarını yönetmek, radyolar arasında yayın ahengini sağlamak ve
programları düzenlemek üzere “Radyo Dairesi” adıyla iki
yeni daire kurulur.
28 Mayıs 1949 tarihinde Basın, Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü Kanunu çıkarıldı. Fen Heyeti Reisliği kaldırılarak
bütün radyo hizmetleri; Radyo Dairesine bağlandı. Kanun; Eğitim, İçişleri, Genel Kurmay Başkanlığı, Basın Derneği ve Üniversite Öğretim üyeleri temsilcilerinden oluşan
16 üyeli “Radyo Yayınları Danışma Kurulu” kurulmasını
öngörmekteydi. Kanunun önemli maddelerinden biri de
siyasi partilere seçim zamanlarında belli şart ve sürelerde
radyoda konuşma hakkı getirmiş olmasıydı.
1961 Anayasası ile “radyo ve televizyon istasyonlarının
idaresi özerk kamu tüzel kişiliği halinde kanunla düzenlenir. Her türlü radyo ve televizyon yayınları tarafsızlık
esaslarına göre yapılır” ibaresi Anayasa’ya girdi. Bunun
sonucu olarak 24 Aralık 1963’te TRT Kanunu çıkarıldı ve
Türkiye’de radyo ve televizyon istasyonlarını kurma ve
işletme hakkı TRT’ye verildi. Ve Türkiye’de radyonun altın
çağı başladı.
Bu sayımızda TRT radyolarının unutulmaz programlarının yapımcılarıyla bir yolculuğa çıkardık sizleri. Her birimi-
zin anılarında yer etmiş programlarda imzası olan isimler
konuk oldu dergimize.
Radyoyu ve müziği dünden alıp yarına taşıyan programları, üretim sürecini, kalıcı ve dinlenir olmanın sırlarını anlattılar. Radyoyla beraber akıp giden hayatın öyküsünü
dinledik onlardan.
Gelişen teknolojiyle birlikte radyonun gelecekte alacağı
yeni hali, bilgi ve akılla nasıl radyoculuk yapılacağını radyonun gelişimini ve değişimini konuştuk anılar eşliğinde.
Radyoyla birlikte yazılan kültür tarihini bulabilirsiniz sayfalarımızda. Bir radyo programının, kültür hayatına nasıl
yön verebileceğini, bir radyo programından bir okul yaratmanın mucizesini gösterdi bize Yurttan Sesler. Sadece
bir radyo programı olmanın ötesine çoktan geçmiş olan
Yurttan Sesler Korosu’nun öyküsünü özel dosyamızda ele
aldık.
Hayat, kaçınılmaz bir şekilde değişiyor. Hayatın hızı, insanların ihtiyaçları değişiyor. Bu değişime cevap verecek
yeni nesil radyoculuğun öncüsü her zaman olduğu gibi
yine TRT olacak.
Seksen dokuz yıllık birikimin yapacağı daha çok iş var. 2-6
Mayıs tarihlerinde Antalya’da gerçekleştireceğimiz Radyo
Günleri’nin büyülü dünyasında buluşmak üzere.
Sayın Genel Müdürümüz Şenol Göka’ya bırakalım son
sözü; “Radyoyu dünyanıza, dünyanızı radyoya açık tutun.”
11
BİR DÜNYA SOHBET
Şenol
Göka
RADYONUN
BÜYÜSÜ
Sana radyoyu sorarlar; de ki; sestir.
Ses nedir denirse; de ki nefestir. Nefes hayattır.
Bildik, tanıdık, sıcak ve birlikte üretilen bir hayat.
İşte radyoyu böylesine yaşayan kavramlarla tanımlar, TRT Genel Müdürü
Şenol Göka.
TRT Radyoları’nın 89.yılını kutladığımız şu günlerde dergimizin kapak konusu
“Radyo” olsun istedik. Konu radyo olunca; radyoya neredeyse bir ömür adamış,
bu kadar derin ve değerli anlamlar yükleyen Sayın Şenol Göka’dan öğreneceğimiz çok şey vardır elbette.
Radyo sesinin “düşünce” dünyamızdaki imajlara, sembollere nasıl öncülük ettiğini ve üzerimizde nasıl bir insani etki uyandırdığını önceleyen Şenol Göka’ya,
radyoya dair, dilimiz döndüğünce sorular yönlendirdik ve bu büyüye sizleri de
ortak etmek istedik.
Son alarak kendisinden bir alıntı daha yaparak bu güzel söyleşiyle sizleri baş
başa bırakmak istiyoruz: “Evet, bir şey olsun özellikle de bir ses olsun ve bu dünyada yalnız olmadığımızı birçok şeyle birlikte olduğumuzu yeniden yeniden
hatırlayalım.”
12
Radyonun büyüsü nedir?
İletişim tarihi, insanların kaynağı kendileri olan doğal sesleriyle anlaşmalarıyla başlıyor. Sonra şekil ve işaretler...
Zamanla doğal ses anlam kazanıyor,
söze dönüşüyor. Yüzyüze iletişimin
sınırları içinde kalmak yetmiyor insanoğluna; sözünü, göremediğine de
ulaştırmak istiyor. Çeşitli araçlar üretiyor iletişimini kitleselleştirmek için.
Yazı, kağıt, matbaa, telgraf, telefon...
Nihayet 19. yüzyılın sonlarında çalışmalarına başladığı radyoyu 1900’lü
yılların ilk çeyreğinde iletişim sahnesine çıkarıyor. Bütün büyüsüyle, ihtişamıyla... Sestir bu büyüyü yaratan.
Hiçbir görsel uyarıcı olmadan sadece
ses. Radyocu sesiyle anlatır derdini.
Dinleyici, zihninde inşa eder anlatılanı. Bir mimar gibi dünyasını kurar, herşeyi yerli yerine yerleştirir. İşte büyü
budur. Görmeden, görünmeden anlamak, bilmek ve sevmek.
Radyo deyince neden aklımıza, hayal etmek, dayanışmak, birlikte yol
almak geliyor sizce, bunu radyonun hangi özelliğine bağlamalıyız?
Ailece, üzeri dantel işlemeli lambalı
radyonun başına toplanıp ajans saatlerini beklemek; biraz metalik ama
ŞENOL GÖKA
“Tarih içerisinde
yaratılan değerler
sistemini geleceğe
taşımak, bir radyonun
özellikle kamu
radyosunun temel
işlevlerinden biri olmalı.
Toplumsal mirasımız
bizi biz yapan, bizi
besleyen çok kıymetli
bir hazine. Bu hazineyi
bizden sonraki nesillere
aktarmak ise
boynumuzun borcu.”
çokça dost ve içten sese hepbirlikte
kulak vermek gibi. Radyo dün olduğu gibi bugün de birlikteliği, yarenliği, dayanışmayı çağrıştıran bir mecra.
Oysa araştırmalar diyor ki, radyo mesajlarını dinleyici bireysel algıyor yani
kişiye özel. Ancak bu ‘bir’ olma. birlik
olma hissiyatı radyo-dinleyici bağının,
radyo ortamındaki riyasız kaynaşmanın bir yansıması olsa gerek. Dinleyici
de ekibin bir parçası olarak görüyor
kendini. Bu nedenle eline bir tepsi
börek alıp stüdyoya geldiğinde ne
radyocuda şaşkınlık yaratıyor bu durum, ne de ziyaretçide. Tek amaç paylaşmak. Dinleyicinin, kendi program
ekibiyle buluşması.
Radyo sizce bir çeşit kültür taşıyıcısı mıdır, geleneği geleceğe taşımaktaki rolü nedir?
Tarih içerisinde yaratılan değerler
sistemini geleceğe taşımak, bir radyonun özellikle kamu radyosunun
temel işlevlerinden biri olmalı. Toplumsal mirasımız bizi biz yapan, bizi
besleyen çok kıymetli bir hazine. Bu
hazineyi bizden sonraki nesillere aktarmaksa boynumuzun borcu. Her
nesil miras aldığı kültüre katkı sunmak
zorunda, güçlü bir toplumsal yapı için.
İnancından, örfünden, adetinden, geleneğinden, yazılı ve sözlü kültür nesnelerinden kopuk bir toplum ayakta
duramaz. Geleneğine sahip çıkmak,
yeniliğe kapalı olmak anlamına gelmiyor tabii. Geleneğinden güç alan
yenilikçi, yaratıcı fikirlerle donanmış
nesillere bırakacağız emaneti.
Geçmişten günümüze her evin en
kıymetli parçası olan radyonun
“büyülü dili Türkçe” tanımlamanızdan bahseder misiniz?
Milletin en önemli sosyal varlığı dil.
Kültürün temel unsuru. Duyguların,
düşüncelerin, toplumsal belleğin,
hatıraların, değerlerin aktarılmasının
ana aracı. Türkçe geniş bir coğrafyada
kullanılan, zengin söz varlığına sahip
köklü bir dil. Türk dilini yaşatmak, kendini ‘dil’ ile var eden radyonun kültürümüze karşı sorumluluğu. Dilimizi koruyamazsak sanatımızı, edebiyatımızı
da koruyamayız.
TRT Radyoları kime hitap ediyor?
Kamu Yayın Kurumu Radyoları tematik zenginliğiyle, dinleyici eğilim ve ihtiyaçlarına göre tasarlanmış içerik ve
format yapısıyla herkese hitap eder.
13
BİR DÜNYA SOHBET
Çocuk, genç, yaşlı, kadın,erkek bütün
dinleyici kesimlerinin sesi olur. Her
dinleyici özeldir. İhtiyaçları da beklentileri de özel ve kıymetlidir. Radyo
hâlâ başvuru kaynağı, bilgi bankası
pekçokları için. Bizim görevimiz de
dinleyicilere en doğru bilgiyi en hızlı
şekilde en iyi teknik kaliteyle sunmak.
Pek çok radyocu, akademisyen ve
dinleyici “radyoculuk misyonunu
TRT’nin sürdürdüğü” görüşünü
paylaşıyor. TRT için radyo niçin bu
kadar önemli?
TRT bir yayın kurumu. Televizyonuyla, radyosuyla, basılı yayınlarıyla…
Bünyemizde faaliyet gösteren yayın
mecralarının hepsi ayrı öneme haiz.
Ülkemizde ilk radyo yayını 1927’de
başlıyor. 1964 yılında TRT Kurumunun kurulmasıyla bütün radyolar
TRT çatısı altında toplanıyor. Toplum
hayatımızda olduğu gibi Kurumsal
geçmişimizde de radyonun özel bir
konumu var. Radyoyla başlayan yayıncılık tecrübemiz sonraki yıllarda
televizyon yayınlarına da fayda sağlamış. Gerek yetişmiş yayın personeli
gerekse programcılık anlayışı bakımından. Radyoyu toplum için önemli
kılan unsurlar, aracın doğasından kaynaklanıyor. Kolay ulaşılabilir ve kişiye
özel olması, başka uğraşlar içerisinde
takip edilebilmesi, dinleyiciye etkileşimli bir iletişim ortamı sunması, ülke
ve dünyadaki gelişmeleri teknolojik
üstünlüğüyle en ücra köşelere kadar
iletebilmesi, üretilen sözün sihirli ve
merak uyandırıcı olması gibi özellikleri, radyoya ilginin hep canlı kalmasını
sağlamış.
Dinleyicilerin radyonun mutfağına
konuk olup, dünyadaki serüvenine
tanıklık etmesini sağlayan ve sizin
öncülüğünüzde başlayan “Radyo Günleri” çok yoğun bir ilgiyle
karşılandı ve gelen geri bildirimlerden de biliyoruz ki bir sonraki
merakla bekleniyor. “Radyo Günleri”nin bundan sonraki misyonu,
rotası ne olacak?
6 Mayıs’a sesi en güzel şekilde, en ücra
köşeye yayma çabasının bir sembolü
14
6 Mayıs’a sesi en güzel
şekilde, en ücra köşeye
yayma çabasının bir
sembolü olarak
bakabiliriz. Türkiye de
Radyo yayıncılığının
başlaması, daha önce
denemeler olmasına
rağmen 6 Mayıs olarak
kabul edilir.
Gün tartışmaları yıllardır
süregelse de aslolan
radyo ve radyoculuktur.
Yani, sesi ulaşma
mecrası olarak kullanan
ve sesin etkisini bütün
içeriklerinde işlemeye
çalışan radyo ve
radyoculuk.
olarak bakabiliriz. Türkiye de Radyo
yayıncılığının başlaması, daha önce
denemeler olmasına rağmen 6 Mayıs
olarak kabul edilir. Gün tartışmaları
yıllardır süregelse de aslolan radyo ve
radyoculuktur. Yani, sesi ulaşma mecrası olarak kullanan ve sesin etkisini
bütün içeriklerinde işlemeye çalışan
radyo ve radyoculuk. Bütün radyocuların ve radyo dostlarının bu sesin
büyüsüne kapıldığını ve birbirlerinin
dostu olduğunu, her 6 Mayıs’ta yeniden yeniden idrak ederiz. Son zamanlarda bu etkinliklerin uluslararası
alana taşınmış olması bizi sınır ötesindeki dostlarla da bir araya getiriyor. Bu
yıl ülkemizin önemli turizm merkezlerinden biri olan Antalya’da buluştu
radyo dostları. Önemli uluslararası
organizasyonlara ev sahipliği yapan
kentte, radyoyu ve radyocunun dünyasını şeffaflaştıran etkinliklerde bir
araya geldiler. Bu vesileyle bütün radyocuların ve radyo dostlarının Radyo
Gününü kutluyorum.
Bilgi ve teknoloji çağında radyonun geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Radyo gelişmelere hızla uyum sağlayabilen, dinamik bir portal. Sayısal
yayıncılık, internet radyoları, uydu ve
mobil uygulamalar çok geniş bir ha-
ŞENOL GÖKA
reket alanı sağlıyor radyoya. Ancak
unutmamak lazım ki, teknolojik gelişmeler yeni iletişim modellerini ortaya
çıkarırken, yayıncıları da yeni stratejiler üretmeye zorluyor. Teknoloji alanındaki, sosyal yapıdaki dönüşümle
uyumlu bir içerik ve format planlaması yapmak gerekiyor. Zaman değişiyor, dinleyici alışkanlıkları da bundan
nasibini alıyor. Kendini yenilemeyen,
gelişmelere ayak direyen bir yayıncılık
anlayışının gelecekte yeri yok. Önce
dinleyiciyi tanıyacağız, toplumsal dinamikleri analiz edeceğiz sonra da yayın planlarımızı gözden geçireceğiz.
Homojen bir kitle değil seslendiğiniz.
Farklı eğilimleri, ihtiyaçları olan ve yayınlarda buna karşılık bulmak isteyen
bir kitle. Dolayısıyla radyoyu geleceğe
taşımak için iyi bir analiz yeteneğine
sahip olmalı ve dinleyiciye seçme
şansı verecek tematik bir anlayışla yayınlarınızı zenginleştirmelisiniz.
“Sestir bu büyüyü
yaratan. Hiçbir görsel
uyarıcı olmadan sadece
ses. Radyocu sesiyle
anlatır derdini. Dinleyici,
zihninde inşa eder
anlatılanı. Bir mimar gibi
dünyasını kurar, her şeyi
yerli yerine yerleştirir.
İşte büyü budur.
Görmeden, görünmeden
anlamak, bilmek ve
sevmek.”
Bir radyo insanı olarak genç radyoculara önerileriniz neler olur?
Radyoculuk gönül işi. Gönüllerde hoş
bir seda bırakabiliyorsanız ne mutlu
size, sizi dinleyenlere. Tevazuyu elden bırakmayın. Gösterişe değil ‘öz’e
itimat edin. Saygıyla ve sevgiyle açın
mikrofonlarınızı. Dilimize, kültürümüze, milli ve manevi değerlerimize sahip çıkın.
15
BİR DÜNYA SOHBET
Kulaktan kalbe ulaşmanın adı, RADYO
Amber Türkmen
Dergimizin sayfalarında bu ay her yönüyle radyoyu anlatıyoruz. Radyonun
ruhundan, kimyasından ve radyoculardan bahsediyoruz uzun uzun… Çocukluğumuzun iletişim fenomeni olan radyoyu, haberci terimiyle masaya
yatırıyoruz. Çünkü görüntü çarpıcı ve etkili olduğu kadar yüzeyseldir, samimiyetten uzaktır ve gösterişe kaçar.
Sesin ustaları der ki, “görüntüye içtenlik kazandırmak sese bağlıdır.” Yani derin ve kalıcı etki uyandırmak genel kanının aksine sesle oluyor. Uzun yıllardır
uzakları yakın eden radyo da bizim için evde, iş yerinde, otomobilde yalnızlığımızı paylaşan, hayallerimizi süsleyen dost bir nefestir.
Bu mecranın bu kadar güçlü ve etkili olmasında spikerler, prodüktörler, ses ve
saz sanatçıları ve teknik ekip de dahil tüm radyo çalışanlarının hakkını teslim
etmek gerekir.
Bu büyülü ve güçlü dünyayı, radyoculuk geleneğinden gelen Radyo Dairesi
Başkanı Amber Türkmen’ e de sorduk. Zira kendisi, ses sanatçısı olarak başladığı radyoda program yapımcılığı ve yöneticilik olmak üzere pek çok görevin
üstesinden gelmiş bir radyo sevdalısı…
16
Radyo sevdalısı bir yönetici olarak,
siz radyonun gücünü ve gelişen
teknoloji karşısındaki konumunu
nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Dağ dağ o güzel ses bütün etrafı
gezindi: Görmüş ve geçirmiş denizin
kalbine sindi.” dediği gibi şairin, sihirli kutudan yükselen ses de dağ dağ
geziniyor ve dinleyicilerin kalbine
siniyor. Radyonun gücü de bundan
kaynaklanıyor. Yalın, zarif ve dokunaklı
bir ses. Gösterişsiz ve etkili... Kulaktan
kalbe ulaşmanın adıdır radyo. 100 yıl
önce rakipsiz ve güçlüydü. Şimdi rakiplerine rağmen güçlü. Yeniliğe açık,
yaratıcı, hızlı ve hevesli. Bu nedenle
teknoloji geliştikçe radyo da gelişiyor.
AMBER TÜRKMEN
Şehrin kültür-sanat ajandası olarak yola çıkan Kent Radyoları, söz
ve müzik programlarıyla yerel
halkı gönülden yakaladı. Şehre
ait merak edilenlere cevap oldu.
İstanbul, Ankara ve İzmir olarak
devam eden Kent Radyoları’nda
sırada hangi iller var?
TRT Genel Müdürümüz Sayın Şenol
Göka’nın projesi olarak hayata geçen
TRT Kent Radyoları için kültür-sanat
ajandası değil, kent ajandası demek
daha doğru olur. Sağlık, ekonomi,
çevre, hukuk, tarih, spor, güncel gelişmeler ve müzik. Kendini sürekli yenileyen, dinamik bir yayın akışı. Çok
olumlu geri dönüşler alıyoruz. Hatta
internet aracılığıyla farklı illerden takip eden dinleyicilerimiz de var. İlk
hedef, TRT Kent Radyolarımızın bilinirliğini artırıp, dinleyici sadakatini
sağlamak…
Üç metropolde yayına başladık; ihtiyaçları tespit ederek ve verici dağılımını en akılcı biçimde yöneterek uygulamayı yaygınlaştırmak istiyoruz.
Sadece sesle var olan radyoyu
görünür kılan Radyo Günleri buluşmasında katılımcılardan nasıl
dönüşler aldınız? Radyo Günleri
etkinliklerinin başarısını neye bağlıyorsunuz?
Kurumumuz 2009 yılında 6 Mayıs’ı
“Radyo Günleri” adıyla bir şenlik havasında kutlama kararı aldı. TRT radyolarının usta isimlerini, emektar radyocuları, günümüzün sevilen yayıncılarını
dinleyici ile buluşturmak, dinleyicinin
radyoyla kurduğu sıkı bağı güçlendirmek amacıyla... Bu yıl “Radyo Günleri”
coşkusunu 02-06 Mayıs tarihleri arasında Antalya’da yaşıyoruz. Geçtiğimiz
yıl İstanbul’da halkın yoğun ilgi gösterdiği Radyo Köyü’nün bir benzerini
Antalya’da Atatürk Kültür Parkı’nda
kurduk. Yabancı konuklarımız, ülkemizin güzelliklerini Antalya’da gerçekleştirdikleri yayınlarla kendi dinleyicilerine kendi dillerinde aktardı.
Cam stüdyolarımız aracılığıyla dinleyici yayın sürecine birebir tanık oldu;
atölye çalışmalarıyla program yapım
‘’Yalın, zarif ve dokunaklı
bir ses.
Gösterişsiz ve etkili...
Radyo, 100 yıl önce
rakipsiz ve güçlüydü.
Şimdi rakiplerine
rağmen güçlü.
Yeniliğe açık, yaratıcı,
hızlı ve hevesli.
Bu nedenle
teknoloji geliştikçe
radyo da gelişiyor.’’
ve yayınına ilişkin merak ettiklerini
duayen yayıncılardan öğrendi. Her
akşam farklı bir konserde, Radyolarımızın değerli ses ve saz sanatçılarıyla
buluştu.
Öyle güzel bir tablo vardı ki, Akdeniz’in sıcak renklerinden oluşan. Gerçekten doyulmaz tatlar aldık. Uluslararası toplum için en önemli diyalog
platformlarından biri kabul edilen
EXPO 2016 ile aynı tarihlere rastladı
bu yıl Radyo Günleri. Beklediğimizin
üzerinde ilgi gördük. Diyalog sürecimizin çok başarılı geçtiğini söyleyebilirim.
Sizin jüri başkanlığını yaptığınız
Sıra Sende yarışmasıyla birlikte
TRT radyolarına bu yarışmadan
sanatçı alımı da söz konusu oldu
TRT’nin bu anlamda bir misyon
üstlendiğini düşünüyor musunuz?
Kurumumuz sadece ses yarışmalarıyla değil, katılım koşullarını sağlayan
herkesin girebildiği genel duyurulu
bir sınavla sanatçı alımı gerçekleştirdi. Geleneksel müziğimizin yaşatılıp
yaygınlaştırılması, kültürel değerlerimizin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması elbette kamu yayıncısı
olan TRT’nin önemli bir misyonu. Zamanında Radyolarımızda görev almış
pekçok sanatçı, eski yılları anarken
“ TRT ekolüyle yetiştiklerini” söyler.
Gerçekten de pekçok alanda olduğu
gibi müzikte de doğru icra biçim ve
üsluplarını aktarmasıyla TRT Radyoları
örnek teşkil ediyor. Yurttan Sesler’in,
Fasıl Heyetlerinin eşsiz mirasından
güç alarak, usta ses ve saz sanatçılarımızla, zengin eser repertuvarımızla,
korolarımızla müziğe hizmet etme çabasındayız. Öte taraftan ülkemizin ilk
acapella korosu olan Ankara Radyosu
Çoksesli Korosu, İstanbul Radyosu Hafif Müzik ve Caz Orkestrası, Çocuk ve
Gençlik Korolarımız müziğin Batı yakasından sesler taşıyor radyolara.
Radyonun geçmişte olduğu gibi
günümüzde de hayatımızın vazgeçilmezleri arasında olduğunu
düşünüyor musunuz?
Issız bir adaya düşseniz yanınıza almanız gereken üç şeyden biri radyodur
dersem mübalağa olmaz herhalde.
Bilgi, haber, müzik, eğlence... Hayatın
bütün renkleri, sesleri radyoyla yanı
başınızda, yani siz neredeyseniz orada. İster büyük kentlerin kalabalığında
ister denizin ortasında ıssız bir adada
fark etmez. Radyonun ulaşamayacağı
hiçbir nokta yok yerkürede. Teknolojik üstünlüğüyle, dinleyiciyi bulundu-
17
BİR DÜNYA SOHBET
ğu ortamda yakalamasıyla, özel bir
dikkat seviyesi gerektirmemesiyle,
ekonomik olmasıyla ama en önemlisi
samimiyeti ve içtenliğiyle radyo vazgeçilmez.
Dünya radyoları ve uluslararası
yayıncılık konusundaki tecrübelerinize dayanarak TRT radyolarını
nerede görüyorsunuz?
TRT bugün dünyanın en saygın kamu
yayın kurumlarından biri. Kurumumuzun ev sahipliğinde düzenlenen eğitim etkinliklerinde, uluslararası yayın
birlikleriyle yürüttüğümüz çalışmalarda, dünya radyocularıyla bir araya
geldiğimiz her platformda TRT Radyoları büyük itibar görüyor. Bu durum
çağın iletişim modellerini ve değişen
dinleyici algısını iyi okumakla ilgili sanırım. Radyo insan ve teknoloji odaklı
bir mecra. Dolayısıyla durağan değil,
değişim kaçınılmaz. Planlama yaklaşımınızı tüm değişkenlere göre gözden
geçirmeniz gerekiyor.
TRT radyolarında program yapan
ünlü program yapımcıları ve radyo
18
“Bilgi, haber, müzik,
eğlence...
Hayatın bütün renkleri,
sesleri radyoyla
yanı başınızda, yani siz
neredeyseniz orada.
İster büyük
kentlerin kalabalığında
ister denizin ortasında
ıssız bir adada fark
etmez. Radyonun
ulaşamayacağı hiçbir
nokta yok yerkürede.”
programlarına katılan ünlü sanatçılar oldukça ilgi gördü. Onların
TRT radyolarını tercih etmesini
neye bağlıyorsunuz?
Bazı saat dilimlerinde halkın beğeniyle takip ettiği ve TRT radyolarında
seslerini duymak istediği sanatçılara
ve radyocularla açtık mikrofonlarımızı.
Stüdyodaki canlı müzik performanslarıyla, tanınmış sanatçı konuklarla
yapılan keyifli sohbetlerle TRT FM’de
müzik eğlence kuşağımıza renk kattılar.
Onlar TRT aracılığıyla çok geniş bir
dinleyici kitlesine seslendikleri için
mutlu, biz de dinleyicileri sevdiği
isimlerle buluşturduğumuz için...
Siz de bir radyo sanatçısısınız aynı
zamanda bunun sizin radyo yöneticiliğinizde önemli bir rolü olduğunu düşünüyor musunuz? Sanatçı olmayan bir yöneticiye göre.
Birbirinden farklı tınılara sahip seslerin
oluşturduğu bir koroda ahengi yakalamak… Galiba yöneticilik ve sanatçılığın benzeşen yanı bu.
19
BİR DÜNYA SOHBET
İzzet Öz
Radyonun Büyücüsü
Röportaj: Nesrin BÜYÜKTURAN
Kuşaklar boyu biz hep onun “Teleskop”undan baktık yıldızlara. “Sihirli
Lamba”sından kimi zaman King Crimson, Jethro Tull, Traffic çıktı bahtımıza,
kimi zaman da Moğollor, Cem Karaca,
Barış Manço. Müzik zevkimizin sadece TRT’nin radyolarına emanet olduğu dönemlerde tükenmez enerjisi, bir
adım önden giden vizyonu sayesinde
envai çeşit müziği ve sanatçıyı ayağımıza getiren radyocuydu o. Evet bugün
de aynı enerjiyle üretmeye devam eden
yayıncılık dünyasının 50 yıllık çınarı İzzet Öz’den bahsediyorum. 7000’i aşkın
radyo programı, bir o kadar televizyon
programı ve müzik projesinin yaratıcısı. İzzet Öz aslında bir hikâye anlatıcısı.
Ürettiği her projenin, hazırladığı her
programın ardında hep bir anı, bir olay
ya da bir hikâye var. Konumuz radyo yayıncılığı ve müzik olunca kapısını çaldık.
O kadar çok hikâyesi var ki peşinden
koşmakla yetişemeyeceğimizi anladık
ve anlattığı anıların kuyruğuna takılıp
daldan dala bir gezintiye çıktık.
20
Çoban kardeşim Van’da
kavalını çalıyor ve
kavalla flüt arasındaki
bağlantıyı bulup
benden Jethro Tull
çalmamı istiyor. Ben o
zaman müziğin ne
kadar evrensel
olduğunu bire bir
gördüm.
7000’i aşkın radyo programı yapmışsınız. “Plaklar Arasında”, “Gençler İçin”, “Hafta Sonu”, “Pazarın
Plakları”, “Metronom”, “Teleskop”,
Voice of Turkey için “Musical Computer” gibi TRT dinleyicilerinin
yakından tanıdığı programlarınız
var. Nasıl radyocu oldunuz oradan
başlayalım mı?
Bizim radyoyla ilişkimiz çok eskiye dayanır. Hatta doğumum kadar eskiye
dayanır. Şöyle ki doğduğum gün eve
radyo girdi ve o radyo hala benim başucumda durur ve çalışır.
Kanınıza da girmiş aynı zamanda.
Evet aynen dediğiniz gibi kaderimi de
belirlemiş bir anlamda. Annem radyodaki bir konsere götürmüş beni 3 yaş
3 aylıkken. Radyoya ilk girişimiz çok
küçük yaşlarda olmuş. Ondan sonra 5
yaşlarına gelince bu sefer “Çocuk Saati”nde başladık göreve. Daha sonra
7-8 yaşlarında “Radyo Çocuk Tiyatrosu”nda bir şeyler yaptık. Lisedeyken
seçerek, bilerek müzik dinleyen bir
insan olma yoluna girmiştik. Üniversiteye girdiğim andan itibaren de kendimi Ankara Radyosu’nda buldum.
Müziği seviyorum ilgileniyorum diye
bana müzik programı yaptırmaya
başladılar.
Prodüktör olarak sizden öncekilerden biraz farklı bir tavrınız varmış
değil mi?
İZZET ÖZ
Size annemin bir
öğüdünü okuyayım:
“’Sabır ve nezaket insanı
daima güçlü kılar.’ diyen
bir mütefekkirin
sözündeki manayı
yaşamış olmanın
huzurunu ben duydum
yavrum. Bunu zaman
zaman senin hatırlamanı
istiyorum.” Bu haklı
tavsiye hep işe yaradı.
Vietnam Savaşı’ndan sonra dünyada
müzikle ilgili bir patlama olmuş, bir
anda yep yeni olaylar, yep yeni müzikler, gruplar çıkmış. Ben de tüm dünyadan radyoları dinliyorum, Türk müzikseverlerin pek bilmediği grupları
alıp programımda çalıyorum. Jethro
Tull, King Crimson, Traffic gibi bir sürü
grubun parçalarına yer veriyorum.
Doğal olarak salt onlarla kalmıyorum
bizden de Cem Karaca, Hümeyra, Barış Manço, Fikret Kızılok, Modern Folk
Üçlüsü gibi sanatçı ve gruplara da yer
veriyorum. Program doğal akışında
farklı bir karakter kazanıyor. Bu zaman
diliminde işin mutfağında pişerken,
bizi bir de eğitime tabi tuttular. Alanında usta müzisyenlerden dersler
aldık. Cazda Cüneyt Sermet’ten, Klasikte İlhan Usmanbaş’tan, Muammer
Sun ve pek çok değerli müzik insanından eğitim aldık. Bizi tam bir müzik
prodüktörü olarak yetiştirdiler.
Radyonun evlerimizin ve hayatlarımızın başköşesinde yer aldığı dönemler bu değil mi?
Benim girdiğim dönemde radyo çok
önemliydi. Herkes pazartesi günleri
“Mikrofonda Tiyatro”yu dinlerdi. Herkes arkası yarınları dinlerdi. Sadece
dinlemekle de kalmayıp duygularını,
isteklerini, kızgınlığını, beğenisini yazıp bize gönderiyorlardı. Bir gün ge-
len bir mektupla daha doğrusu bir
kartla hayatımız değişti. Kart deyip de
geçmeyin, bana her hafta bir çuvala
yakın mektup ve kart gelirdi dinleyicilerden. Bana gelen mektuplar arasında bir tanesi var ki hayatımdaki
çok önemli olaylardan birisidir. Benim
hayatıma yön veren olaylardan birisi
annemin bana armağanı olan kitap
ve bir de Van’dan bir çobanın gönderdiği karttır.
Annenizin yazdığı bu kitabı bizimle paylaşır mısınız?
Annem iyi bir yazar ve şairdi; Hikmet
Omay. Gerçek bir Mevlevi’ydi. Yirmi
yaşıma girdiğim gün annemin elini
öpmeye gittim. Bana üç buçuk yaşıma kadar olan anılarımı içeren bir kitap verdi. Kitapta, hem anılarım vardı,
hem de annemin hayata dair öğütleri, tavsiyeleri vardı. Ben ne zaman
bir yerde tıkansam açıp tavsiyelerine
bakarak bir çıkış buldum. Size bir öğüdünü okuyayım: “’Sabır ve nezaket insanı daima güçlü kılar.’ diyen bir mü-
tefekkirin sözündeki manayı yaşamış
olmanın huzurunu ben duydum yavrum. Bunu zaman zaman senin hatırlamanı istiyorum: Sabır ve nezaket.” Bu
haklı tavsiye hep işe yaradı.
Bir de Vanlı çobanın mektubu vardı değil mi?
Bir gün istek mektuplarının arasından
bir kart çıktı. Bozuk bir Türkçeyle yazılmış bir kart. Şöyle yazıyordu; “Merhaba ben çoban falanca. Van’dayım.
Gölün kenarındayım. Koyunlarımı otlatıyorum. Kaval da çalarım. Radyoda
dinledim bana ‘Cetrotal’ın Bune’sini
çalsana.” Radyoda bizim programları
dinliyormuş. Programda çaldığımız
Jethro Tull’ın “Bourée”sini dinlemiş ve
hoşuna gitmiş. Duyduğu ve anladığı
şekilde de yazmış, istek parça olarak
bize göndermiş. Olay şu; Jethro Tull’ın
“Bourée”si klasik müzik formlarıyla yapılmış, güzel flüt soloları olan bir parça. Çoban kardeşim de Van’da kavalını
çalıyor ve kavalla flüt arasındaki bağlantıyı bulup benden böyle bir parça
21
BİR DÜNYA SOHBET
istiyor. Ben o zaman müziğin ne kadar
evrensel olduğunu bire bir gördüm.
Demek ki benim bundan sonra yapacağım iş bu olacak dedim.
Bu yaşanmışlıklar sizi her dönemde proje üretebilir bir radyocu
yapmış sanırım.
Aldığınız dersleri unutmayacaksınız.
Size katkısı olan feyz alabileceğiniz
insanlara kulak vereceksiniz. Bakın bu
gördüğünüz kitabın, bu Vanlı çobandan aldığım dersin, ürettiğim programların bu kadar akıllarda kalmasında, beğenilmesinde payı büyüktür.
İşinize odaklanacaksınız ve sorumluluk sahibi olacaksınız. Ben müziği iyi
bilmesem, yayıncılığa hâkim olmasam yaptığım işler de vasatı aşamazdı.
Tabii çok önemli bir etken de biz zamanında TRT’de işin duayenlerinden
dersler aldık. Araştırmayı öğrendik. Alçak gönüllü olmayı, takım çalışmasını
öğrendik. TRT’den aldığımız yayıncılık,
radyoculuk kültürü pıtrak gibi çoğalan radyolara geçiş döneminde bizi
diğerlerinden ayırdı. Hâlâ da o fark
görülüyor.
22
Aldığınız dersleri
unutmayacaksınız. Size
katkısı olan feyz
alabileceğiniz insanlara
kulak vereceksiniz. İşinize
odaklanacaksınız ve
sorumluluk sahibi
olacaksınız. Ben müziği iyi
bilmesem, yayıncılığa
hâkim olmasam yaptığım
işler de vasatı aşamazdı.
Kolaycı dinleyicinin hâkim olduğu
bir piyasada bu kadar ayrıntılı düşünmek işe yarıyor mu?
Yaramaz mı? Özel radyoya geçtiğimde bir proje hazırladım. Derhal farkı
görüldü. Çünkü gerekli altyapı var,
yayıncılığı biliyorum. İşini iyi bilen
insanın proje üretmesi de kolay oluyor, fark yaratması da. Bana dediler
ki bir yıl içinde senden beklediğimiz
şu kadar milyon lira. Ben onu iki ayda
kazandırdım. Özel sektörde, patronların en sevdiği insan para kazandıran
insandır. Tabii bu da hemen önümde
başka olanakları kapıları açmış oldu.
Ben de hem doğru projeler yaptım
hem de para kazanmış oldum.
Bu mantık hala sürüyor mu camiada ve radyoculuk nereye gidiyor?
Radyo programcılığında devlet kanallarının dışında, daha çok hazır ve daha
çabuk üretilen programlara yer verilmeye başlandı.
Bir araştırması olmayan, eğitim ve kültürden yoksun olan pek çok yapım
ortaya çıktı.
TRT radyolarının, Ankara Radyosu’nun
kalitesinde program yapan pek az
radyo var. Gerçi o kadar çok radyo var
ki programın iyisini de yapan var kötüsünü de. Radyo her zaman devam
eder. Eğer söylenen kadar büyük bir
kayıp olsaydı eskiden bir elin parmakları kadar radyo varken şimdi yüzlerce
olmazdı. Dinlenmeyen bir radyoyu
kim niye açık tutsun ki?
YURTTAN SESLER
Türkülerden Ülke Kuranlar:
Yurttan Sesler Korosu
Bu toprakların her bir karışında kim bilir kaç türkü yakılmıştır. Yakılan her bir türkü kim bilir kaç kişinin dilinde can
bulmuştur. Sevincini kederini, derdini dermanını, acısını
tatlısını, gözünün yaşını, gönlünün gamını türkü türkü
dokuyan, avaz avaz okuyan bir halkın sesidir türküler. İşte
o türküler ki her biri, dev bir halının her bir düğümüdür.
Yıllar geçtikçe daha da kıymetlenen, paha biçilmez kültür
zenginliğimiz. Bizi bir yapan toplumsal belleğimiz. Yüzlerce yılın sesini bugüne taşıyan bir kadim nehir.
Bu nehrin sularını yüreklerimize serpen sanatçılarımızın altmış dokuz yıllık ailesinin adı, 1947 yılından bu yana Yurttan Sesler Korosu’dur.
Yıl 1940. Vedat Nedim Tör, Ankara Radyosu
Müdürü olarak göreve başlar. Hemen ertesi yıl Mesut Cemil yönetiminde; Klasik Türk
Müziği Korosu halk müziği programları yayına girer. Bir Türkü Öğreniyoruz adı verilen
bu programlar, Muzaffer Sarısözen’in şefliği ve repertuvar hocalığında yapılır. Bu
programlar, Yurttan Sesler Korosu’nun ilk
adımlarıdır. Çok geçmeden, 1947 yılında Ankara Radyosu Yurttan Sesler Korosu, Muzaffer Sarısözen şefliğinde kurulur.
Sarısözen, Koro’nun kuruluş amacını şöyle
anlatır:
“Radyonun sımsıkı tuttuğu ve başardığı halk
türküleri yayımı, ne sadece dinleyicilerine hoş bir
vakit geçirmek ne de yalnız türkülerimizin çeşitleri
hakkında fikir vermekten ibaret değildir. Gönüllerimizi bir araya toplamak ve bütün memleketi tek
duygu haline getirmek Yurttan Sesler’in başlıca
hedefidir. Artık izaha lüzum kalmamıştır ki,
Yurttan Sesler’in sanatkâr işçileri memlekete
en modern tahrip vasıtalarının bile zerresini
koparamayacağı bambaşka bir istihkâm yapmakla meşguldürler.”
Muzaffer Sarısözen şefliğindeki Koro’nun ilk
saz sanatçıları; Sarı Recep (Giray), Avni Özbenli,
Osman Özdenkçi, Ahmet Yamacı, Ahmet Gazi
Ayhan ve Mucip Arcıman’dır. Koro’nun ses sanatçıları ise; Turhan Karabulut, Ali Can, Nurettin
Çamlıdağ, Neriman Altındağ, Muzaffer Akgün ve Sebahat Karakulak’tır.
Koro, icra yeteneğinin yanı sıra, eğitim ve derleme çalışmalarıyla öne çıkar. Ülkenin dört bir yanından derlenen
türküler, Yurttan Sesler Korosu sanatçılarının sesinden
dünyaya yayılır.
TRT’nin kültürel hayata katkısının en önemli örneklerinden biridir Yurttan Sesler Korosu. TRT’nin yayıncı
kimliğinin en güzel tanımlarından biridir.
Koro; halk müziğimizin en önemli okulu olmuştur. Geçen yıllar içinde, yüzlerce sanatçı kazandırmıştır kültür
hayatımıza.
Bir Dünya Müzik Dergisi olarak bu sayımızda, Yurttan Sesler Korosu’nun değerli sanatçıları ile konuştuk sizler için.
Adile Kurt Karatepe, Serbülent Yasun, Koro’nun onlar için
ne ifade ettiğini, Yurttan Sesler Korosu’nun bir üyesi olmanın ne anlama geldiğini anlattılar. TRT’nin başarılı yapımcılarından Ahmet Erge ile de Yurttan Sesler’den bir açılım
olarak Meşk-i Muhabbet’i konuştuk.
23
BİR DÜNYA SOHBET
BİR “AHH” IN PEŞİNDE
Röportaj: Nesrin BÜYÜKTURAN
“Turan Engin gibi ‘ahh!’ diyebilmek için yıllarca çalıştım.
Yine de tam O’nun gibi olmadı.” Bu kadarı bile Adile Kurt
Karatepe’yi anlatabilmek için yeter. Henüz konservatuvarın ikinci sınıfındayken, dizleri titreyerek girdiği Yurttan
Sesler Korosu’nun bugün ustalarından biri. Her bir notası
altın kıymetinde bir icracı. Bir “ahh”ın peşinden bir ömür
gidecek kadar türkü sevdalısı bir öğrenci. O “ahh”ın Anadolu demek olduğu bilgisini yeni kuşaklara aktarmak için
çırpınan gerçek bir usta. Sohbeti de, kendisi de türküleri
kadar güzel bir insan. Siz sevdiğiniz türküleri bir de Adile
Kurt Karatepe’den dinleyin ne demek istediğimizi anlayacaksınız.
Yurttan Sesler Korosu sizin için ne ifade ediyor?
Yurttan Sesler benim için Anadolu demek. Bu medeniyeti;
en estetik dilde, en güzel, en doğru, en sade şekliyle türkü-
guydu. Çünkü ben altı yaşımdan beri türkü dinliyorum ve
altı yaşımdan beri Yurttan Sesleri dinliyorum aslında. Yurttan Sesler bana türküleri sevdirdi. Bu kurumsal yapının içerisine onları dinleyerek, onlardan feyz alarak geldim. Şimdi de
yarınlara aktarmak için ben de bir şeyler yapıyorum.
Siz nasıl dâhil oldunuz Koro’ya?
Benim hayalimde TRT dışında hiçbir şey yoktu. Çocukluğumdan beri hep bu çatının altında olmak istedim. İkinci
sınıftayken bir akitli sınavı açıldı ve benim Yurttan Sesler
yolculuğum böylece başladı. Dizlerim titreyerek girdiğim
bu Kurum’da o gün bugündür aşkımı, heyecanımı hiç kaybetmedim. Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum yerdeyim.
Neydi TRT’de size bu kadar cazip gelen? Beklediğiniz
şeyleri buldunuz mu?
Ben radyo emisyonlarında o kadar
yüksek konsantrasyon yaşıyorum ki,
bittiğinde bir baş dönmesi
yaşıyorum. O anda beni etkileyen
başka bir şey yok. Sadece sesime ve
duyguma yoğunlaşıyorum.
Radyonun böyle bir gizemi var.
ler bize anlatmış yıllar boyu. Yurttan Sesler de bu türkülerin
yarınlara en doğru şekliyle aktarılması için var olan kurumsallaşmış bir yapı. Toplumun bir arada durmasını sağlayan,
birbirine kenetleyen, en önemli dinamiklerimizden biri. Kültürel birliğimizi sağlamak açısından çok önemli. Kültürel birlik aynı zamanda vatan birliği demek, insan birliği demek.
Farklı coğrafyalardan insanlar, Yurttan Sesler’in içerisindeyiz.
Ama buraya geldiğimizde, bu çatı altında, Rumeli okuduğumuzda hepimiz Rumelili oluyoruz. Elazığ okuduğumuzda
hepimiz Elazığlı oluyoruz. Bu açıdan Yurttan Sesler benim
için çok önemli. Ben 1995’te girdim Kuruma. Henüz konservatuvar ikinci sınıftaydım. İnanın ilk geldiğimde İstanbul
Radyosu’nun merdivenlerinden çıkarken ayaklarım titriyordu. Çok değerli ustalar vardı; Turan Engin, Ali Ekber Çiçek
vardı. Sevgili Ümit Tokcan, Tuncel İnan, Yücel Paşmakçı…
Onlarla birlikte olmak benim için çok onur verici bir duy-
24
Karşımda bir Turan Engin var. Ali Ekber Çiçek var. Zafer
Gündoğdu var. Tuncel İnan var. Ben tir tir titriyorum. Onlarla birlikte müzik icra etmek büyük bir heyecan. Hepsinden kendime bir şey aldım. Ben bir harmanım aslında.
Ben Yurttan Sesler’in bir harmanıyım. Hepsini dinledim,
hepsinden güzel bir şeyler alıp kendi yüreğimde harmanladım. Birinin hançeresini duydum çok etkilendim, Turan
Engin’in “ah”ını duydum çok etkilendim, yıllarca O’nun
“ah”ını çalıştım ama yine de tam O’nun gibi olmadı. Çok
çok değerli hocalarla çalışma fırsatı buldum ve onların bu
geleneğe saygısı, vefası beni çok etkiledi.
Kocaman bir türkünün özetini bir “ah”ta bulabiliyorsunuz.
Kesinlikle öyle. Bir küçücük ifade türkünün özeti olabiliyor.
Bir küçücük motif türküde o “ah”ı sizin yüreğinize bırakıyor.
Tek bir kelime için bile uzun uzun tekrar yaptınız. Neden bu kadar hassas çalışıyorsunuz?
ADİLE KURT KARATEPE
Yurttan Sesler’de kabul görmüş bir
icracı, dışarıda da kabul görür.
Ama önce Yurttan Sesler’de kendini
kanıtlaması lazım. Burası kurumsal bir
yapı. Burada kendini
ispatlamak zordur.
Yurttan Sesler’in en önemli koruyucu özelliği bu. Siz şahit oldunuz. Bir türküyü belki on defa tekrarladık kayıt esnasında. Neden? Yarınlara doğru aktarılsın diye. Yurttan
Sesler’de usta-çırak ilişkisi çok güçlü. Meşk geleneğinden
gelen bir durum. Doğrusunu bilen, yöreye hâkim olan
ustalarımız var. Doğrusu neyse, prova esnasında onu
bulmaya çalışıyoruz, doğruyu aktarmaya çalışıyoruz. Hiç
bilinmeyen bir türkü, Yurttan Sesler sayesinde toplumun
belleğine ulaşıyor ve aktarılarak devam ediyor.
Yurttan Sesler’den olur almak, kabul görmek kişinin
sanatının tescili gibi.
Yurttan Sesler’de kabul görmüş bir icracı, dışarıda da kabul görür. Ama önce Yurttan Sesler’de kendini kanıtlaması
lazım. Burası kurumsal bir yapı. Burada kendini ispatlamak
zordur. Kimi zaman istisna örnekler çıkabilir ama zemini
sağlam olmadığı için çıkışı kadar inişi de kolay olur. Popüler kültür onu hemen tüketir, yok eder.
Sıkı bir eğitimden geçiyorsunuz ve bir süre sonra siz eğitmeye başlıyorsunuz. Kurum kendi enerjisini kendi üretiyor.
Kurucumuz Muzaffer Sarısözen; “kültürün sanatçı işçileri”
demiş Yurttan Sesler için. Bizler birer işçiyiz aslında. Kültürü bir arada tutmak için, harmanlamak için, yarına, doğru
aktarmak için tuğla taşıyoruz, harç yapıyoruz, bir kat daha
yükseltmeye çalışıyoruz. Sanatta büyüdükçe egonuz küçülüyor. Bizim geleneğimiz zaten bir meşk geleneği. Yurttan Sesler’e yeni giren herkes bu geleneğe dâhil oluyor.
Sürekli bir eğitim ve sınav süreci. Her solo, her konser bir
sınavdır. Eğitim hiç bitmiyor. Yeni gelen arkadaşlarımıza
aktarımımız da bu şekilde oluyor.
Radyoda türkü icra etmekle televizyonda icra etmek
farklı mı?
Televizyonda sesinizle vermek istediğiniz duygu yüzünüze de yansıyor. Televizyon sizi destekliyor. Radyoda
sizi bilmeyen, belki hiç görmemiş insanlara siz bir hayali
anlatmaya çalışıyorsunuz sesinizle. Bunun için işte o “ah”
çok önemli. Duyguyu nasıl aktaracağınıza çalışmanız gerekiyor. Çok gizemli buluyorum radyoyu bu anlamda. Ben
radyo emisyonlarında, bittiğinde bir baş dönmesi yaşıyorum. O kadar yüksek konsantrasyon yaşıyorum ki. O anda
beni etkileyen başka bir şey yok. Sadece sesime ve duyguma yoğunlaşıyorum.
Görselliğin bu kadar öne çıkarıldığı bir dönemde radyonun önemini yitireceği düşüncesine Siz katılıyor
musunuz?
Radyonun toplum üstünde çok büyük bir etkisi var. TRT
Türkü’nün, TRT Nağme’nin büyük bir dinleyici kitlesi var.
Radyo çok önemli bir iletişim aracı. Radyo hiçbir zaman
bitmez. Yeter ki siz doğru olanı aktarın.
Peki türkülerin yeni kuşaklar üzerinde de etkisini devam ettireceğini düşünüyor musunuz?
Ben edeceğini düşünüyorum. Sunum şekliniz çok önemli.
Özünden çok ayırmadan, daha kaliteli alt yapılarla, genç
kitleye ulaşabileceğimizi düşünüyorum. Bundan yıllar
önce Yurttan Sesler’in içerisinde sadece bağlama ve ritim
vardı. Bizim çok zengin enstrümanlarımız var. Malzememiz çok ve kuvvetli. Dört beş sene önce klarneti ekledik,
garmonu ekledik, değişik ritim enstrümanlarını ekledik.
Bağlamada değişik çalma teknikleri gelişti. İyi soundlar,
kaliteli alt yapı, zengin enstrümanlar bizi daha da zenginleştirdi. Büyük bir genç kitle var türkülerin peşini bırakmayan. Ben şuna inanıyorum; bu topraklarda yaşayan herkes,
yaşı belli bir düzeye ulaştıktan sonra bu türküleri mutlaka
anlıyor, türkülere tutunuyor.
25
BİR DÜNYA SOHBET
Serbülent Yasun’la tam yarım
asırlık müzik yolculuğu…
Röportaj: Ümit DİRİCAN
1966’da TRT’nin açtığı sınavla Ankara Radyosuna giren
Serbülent Yasun, 3 yıllık bir eğitim sonunda kadrolu ses
sanatçısı olarak profesyonel müzik yaşamına başlar. Ses
sanatçılığının yanı sıra, koro şefliği sınavını da kazanarak,
emekli olana kadar bu görevini sürdürür. TRT Müzik Dairesi
Başkanlığı ve Ankara Radyosu’nda Denetim Kurulu üyeliği,
çeşitli yarışmalarda jüri üyeliği, amatör koro ve derneklerde koro şefliği yapan Yasun, 1995 yılında Ankara Radyosu
Türk Halk Müziği Gençlik Korosu’nu da yönetmeye başlar.
TRT’de yayınlanan “TÜRKÜ TÜRKÜ TÜRKİYEM” adlı sevilen
programa Gençlik Korosu ile katılarak, gençlere türkülerimizi ve kültürümüzü daha yakından tanıtmıştır. “Halk
Türkülerimiz” adlı 3 ciltten oluşan bir kitabın yazarlığını da
yapan Serbülent Yasun, 2008 yılında TRT Ankara Radyosu’ndan emekli olarak, amatör koro şefliği çalışmalarına
devam etmektedir. Zarif eşi Bilge Hanım’la bizi evinde ağırlayan Serbülent Yasun’la, 50 yıldır devam eden müzik serüvenini, Ankara Radyosu’nu ve Yurttan Sesler’i konuştuk…
Öncelikle 50. Sanat yılınızı kutlamak istiyorum. Müzikle dolu geçen bu 50 sene hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?
Teşekkür ederim. Tabi sanatın her dalı kişiler için çok
önemli, benim için de öyle. Diğer mesleklerin de
değerli yanları var ama sanat ve müzik bambaşka.
Biz ailece Türk müziği ile ilgilenirdik. Çocukluğum
müziğin içinde geçti. Sonra Atatürk Lisesi’nde bir
koroya katıldım, devamında da Halk Evleri korosuna
girdim. 1 yıl sonra da 1966’da TRT ilk defa toplu sanatçı alım sınavı yaptı. Ben o sınavı birincilikle ka-
26
zandım. Radyonun öyle bir misyonu oldu o zaman, yetiştirilmek üzere alındık. 3 yıl konservatuvar seviyesinde eğitim
verildi. 1969’dan itibaren de resmen kadrolu olarak yayınlara katılmaya başladık. Devamında televizyon devreye girdi,
televizyonun da ilk şanslılarındanız biz. TRT o zaman tek
televizyon kanalı olduğu için bir defa televizyona çıktığınız
zaman tüm Türkiye sizi izlemiş oluyordu. Ancak radyo çok
farklı bir olgudur.
Hemen sormak istiyorum o zaman sizce radyo neden
önemlidir? Radyonun hayatımızdaki yeri nedir?
Şimdi radyo şu bakımdan önemli, iletişim araçları içinde en
güçlü olan ve ilk başlayandır. O dönemde mesela gramofon varmış, plaklar vs… Bunlar iletişim olarak kısır kalıyor.
Kullanıldığı yerden dinleniyor ama bir radyodan yayın yapıldığı zaman bütün bir kitle onu dinleme imkânına sahip
oluyor. Bir de radyoculuk biz de özellikle Ankara Radyosu
kurulduğundan itibaren çok güzel, düzgün ve disiplinli bir
kadroyla başlamış. Yapımcısından, spikerine, sanatçısından, teknik elemanına kadar…Halen de öyledir.
İçerisinde bir tarih barındıran Ankara Radyosu müzik
yayınına nasıl başlamış?
1940’lı yıllarda kısıtlı imkânlarla başlamış, o zaman kayda alma imkânları yok, müzik yayınları
canlı olarak yapılıyormuş, hazırlanıp çıkıyorlar.
Tabii canlı yayında olabilen hatalar yayına gidiyor ama çok sistemli ve kurallı çalışıldığı için
pek de hata olmadan yürümüş. Sonra işte kayıt
cihazları devreye girince biraz daha iş rahatlıyor
tabii. Önce kayıt yapılıyor sonra yayına giriyorlarmış.
SERBÜLENT YASUN
“Yurttan Sesler” adını
Muzaffer Sarısözen hoca
şöyle düşünerek koymuş;
yurttan toplananın tekrar
yurda aktarılması gibi…
Çünkü kendi bizzat gidip
Türkiye’nin her yerinden
türkü derlemiş.
İlk kurulan radyo Ankara Radyosu
mu?
Evet ilk Ankara Radyosu kurulmuş hatta PTT’nin bir faaliyeti gibi başlamış.
Sonra şimdiki Ankara Radyosu binası
yapılmış. Radyomuzun olduğu bölge
fiziki olarak kayalık bir bölge olduğu
için kayanın içine oyularak yapılmış,
ses yalıtımı gibi şeylerden de yararlanmak için. Sonra İstanbul Radyosu
devreye giriyor, İzmir ve Erzurum daha
sonra.
Radyo için önemli unsurlarımızdan
biri olan “Yurttan Sesler”’i sormak
istiyorum. Ne zaman kurulmuş ve
neden “Yurttan Sesler” adını almış?
Önceleri sanat müziği ile halk müziği
beraber icra ediliyormuş. Sonra radyodaki yöneticiler bu iki dalın ayrılmasını
uygun görüp, halk müziğini Muzaffer
Sarısözen hocamıza veriyorlar. Sarısözen o dönem Sivas’tan Ankara’ya konservatuvara arşiv memuru olarak atanıyor ve 5-6 kişilik bir çekirdek kadro
ile grubu kuruyor. Kendi derlediği türküleri onlara öğretiyor, canlı yayınlara
bir bağlama eşliğinde ve bu çekirdek
kadroyla çıkıyorlar. “Yurttan Sesler” adını Muzaffer Sarısözen hoca şöyle düşünerek koymuş; yurttan toplananın
tekrar yurda aktarılması gibi… Çünkü
kendi bizzat gidip Türkiye’nin her yerinden türkü derlemiş.
Radyo yayınlarında Yurttan Sesler’
in kurulmasıyla bir farklılık olmuştur herhalde…
Tabii ki. O çekirdek kadro, 15 sonra 30
olmuş, bir bağlama 10’a 15’e çıkmış,
renk sazlar girmiş araya. Kalite artma-
ya başlamış. Şimdi
tabii o bantları dinliyoruz biraz karışık
geliyor, biraz akortsuz falan geliyor
bazı yayınlar ama
giderek bu düzeliyor tabii. Notalama
ve notayla icra derken gelişiyor ve o
tarihten bu zamana kadar büyük bir
gelişme oldu diyebilirim.
Radyo sanatçılığı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Radyo sanatçıları hem geçmiş hem
de bir sonraki kuşaklarla çalışma
imkânı buluyor. Radyo sanatçılarının kültürel bir görevi olduğunu da
düşünüyor musunuz?
Radyoya başladığımız zaman bizden
önceki büyüklerimizi örnek alıyoruz,
onlardan müzik disiplini kazanıyoruz.
Özellikle halk müziği bizim kültürümüz, milli değerimiz, dolayısıyla ileriki
kuşaklara bozmadan ve yozlaştırmadan aktarmak lazım.
Şöyle ki iletişim araçları çok arttı, bir internet ortamı çıktı. Eserlerimizi ve kültürümüzü bozma imkânları da çoğaldı. Ama radyo, başından itibaren bizim
kültürümüz için çok büyük hizmetlerde bulunmuş. Türkü derlemesinden
tutun bunların yayına aktarılması, sanatçı yetiştirilmesine kadar çok önem
verilmiş. Bence TRT’nin yayıncılığının
yanında, bu hizmetleri de çok çok değerlidir.
Günümüzü konuşacak olursak TRT
radyolarını
nasıl
buluyorsunuz?
Mesela artık TRT
Nağme, TRT Türkü
ve daha birçok müzik türüne ayrılmış
kanallar da bulunmakta…
Her dönemde aşamalar kaydedildi
hem müzik yayınlarında hem diğer
yayınlarda. Ama şu
son dönemde gördüğüm kadarıyla
TRT radyolarında her özel zevk veya
tercih için müzik yayını var bu önemli. Şu an mesela benim branşımla ilgili olduğu için TRT Türkü var 24 saat
türkü yayını yapılıyor. Ben amatör korolarımda onu örnek veriyorum, TRT
sanatçısını dinleyin ki yanlış bir şey
öğrenmeyin. TRT sanatçısının yanlış
yapma şansı yok çünkü denetim var.
Denetimde yaptığı iş yayınlanmaz ve
bu devam ederse sanatçılığı elinden
gider. Bu derece ciddi çalışıldığı için o
kanal bizim için çok önemli.
Bir kaynak aynı zamanda değil mi?
Tabii burada kişiler halk müziğinin her
türlü eserini dinliyor.
Deyiş sevenler deyiş buluyor, zeybek
sevenler zeybek buluyor… Dolayısıyla çeşitli isimler altında yapılan bu
programların ayrı dinleyici kitleleri var.
Alternatif o kadar çok ki. Onları belli
programlara kanalize etmek de bir beceri işi TRT de bunu güzel yapıyor.
27
BİR DÜNYA SOHBET
Kendini musikiye adamış bir Hanımefendi…
Ankara Radyosu TSM Sanatçısı
Cemile Uncu Karabulut
Röportaj: Ümit DİRİCAN
Her zaman Türk müziğine ilgi duyan
sanatçı, babasının önce okulunu bitirmesi yönündeki telkinleriyle, Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ndeki eğitimini tamamlayarak, musiki
çalışmalarına başlıyor. Ardından Ankara Radyosu sınavlarına katılıyor ve
Ankara Radyosu Türk Sanat Müziği
Sanatçısı olarak günümüze dek başarıyla devam eden sanat hayatına adım
atıyor. Halen Ankara Radyosu Türk Sanat Müziği Müdürlüğü görevini de yürüten değerli sanatçımız Cemile Uncu
Karabulut’la; Ankara Radyosundan,
TRT Nağme’ye, Türk Sanat Müziği’nden, Radyo sanatçılarına uzanan keyifli bir söyleşi yaptık…
Müzikle ve Ankara Radyosu’yla
tanışma süreciniz nasıl oldu biraz
bahsedebilir misiniz?
Bizimle sokakta Metin Everes oturuyordu, herkes ondan ders alıyordu.
Ben de Türk müziğini çok sevdiğim
için evde çalışırken, derslerin arasında
şarkı söylerdim. Babam da kapıyı açar,
“Kızım, okul bitecek sonra müzik” derdi.
Okul bittiği zaman, Metin Bey’e derse
gittim, yaklaşık 4 ay kadar. 4 ay sonra
Metin Bey “Radyo sınav açıyor, 1966 yılından beri ilk kez açılıyor girer misiniz?
Dedi. Bir şansımı deneyeyim dedim ve
Radyo Sınavı’na girdim. Hocam o zaman iki eser çalıştırmıştı, birisi rast makamında “Sâgarda değil sâkî-i zîbâda
gözüm yok”, biri de dügâh makamında “Ne yamandır dil-i bî-çâreye olsa
müşteri” diye. Böyle eserlerin sınavlarda çok ilgi çektiğini gördüm, tabii bu
da hocamın başarısıydı. Başladığımda
arkadaşlarıma göre çok gerideydim
repertuvar olarak, çünkü eserlerin ço-
28
Ancak biz yetiştirilmek
üzere alındığımız için
Ankara Radyosu’nda bizi
yaklaşık 2 yıl, sabahtan
akşama kadar eğitime
tabi tuttular. Bona, solfej,
Türk Müziği Tarihi,
şan dersi, repertuvar
dersi gibi sıkı bir eğitimle
2 yılı geçirdik.
CEMİLE UNCU
ğunu bilmiyordum. Birçok arkadaşım
amatör korolarda yetişmişler ben de
o yoktu. Ben herkese göre daha fazla
çalışmak zorunda kaldım. Ancak biz
yetiştirilmek üzere alındığımız için
Ankara Radyosu’nda bizi yaklaşık 2 yıl,
sabahtan akşama kadar eğitime tabi
tuttular. Bona, solfej, Türk Müziği Tarihi,
şan dersi, repertuvar dersi gibi sıkı bir
eğitimle 2 yılı geçirdik. Bu iki yıl içinde
de yaklaşık 7 kere sınava girdik. Bu eğitimi bitirdikten sonra sınavı kazandık,
40 kişi kaldık ve 4 radyoya dağıldık.
1983 yılıydı. İşte o günden bugüne
yaklaşık 33 yıl olmuş Ankara Radyosu’nda zevkle çalışıyorum. Müzik öyle
bir şey ki böyle insanın yüreğine işliyor,
öyle bir yerden yakalıyor ki sizi her şeyi
unutturuyor.
Ankara Radyosu’nda Türk Sanat
müziği korolarının ilk adımları nasıl atılmış, kurulma aşaması nasıl
olmuş?
1938 yılında Ankara Radyosu kurulmuş,
halk müziği ve sanat müziği sanatçıları
hep beraber çalışmışlar yıllarca. Hem
sanat müziği söylüyorlarmış hem de
halk müziği. Daha sonra gruplara ayrılmışlar, branşlaşmışlar. Halk müziği sanatçılarının temel programına “Yurttan
Sesler” deniliyor, Sanat müziğine de
“Beraber ve Solo Şarkılar” deniliyor.
Sizce Ankara Radyosu için bu koroların ne gibi bir anlamı var? Radyodaki müzik yayınlarının büyük bir
kısmını, bu koroların ve sanatçıların seslendirdiği eserler mi oluşturuyor?
Kültürümüzü yaşatmak açısından çok
önemli. Bizim kültürümüzün o kadar
büyük bir tarihi var ki yıllarca işleseniz
bitmiyor. Bu kültürün unutulmadan
iletilebilmesi, yeni nesillere taşınabilmesi için, radyoda çalışan sanatçıların
yetiştirilmesine ve onların yayınlarına
ihtiyaç var. Biliyorsunuz gençlik korolarımız ve çocuk korolarımız da var.
Temelden yetiştirmeye çalışıyoruz. Ben
de burada yıllarca eğitmenlik yaptım.
Ankara Radyosu ve tüm TRT genelinde
açılan sınavlarla bugün çalışan sanatçılarımızın büyük bir kısmını buralardan
kazandık.
TRT radyolarında sürekli sanat müziği
yayını yapan TRT Nağme ve Türk halk
müziği yayını yapan TRT Türkü, gibi kanalların kurulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce faydalı oldu mu?
Çok oldu. Daha önce karışık yayın vardı.
Şimdi kanallar artınca, frekanslarımız
ayrı, 24 saat yayın yapıyoruz düşünsenize. Programlarımız arttı, sanatçıların
program yapacakları alanlar arttı.
TRT Nağme’nin yayın politikası nedir? Dinleyici kitlesini kimler oluşturuyor? Nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?
Öncelikle Türk Sanat müziğini, doğru
bir şekilde gelecek nesillere aktarmak
ve genç nesle de sevdirmek amacımız.
Çünkü dinleyici yaş ortalamamız yüksek biraz. 40-45’in üstü bizi daha çok
dinliyor, tanıyor, yaş ortalaması epeyi
yüksek. Sosyal medya kullanmıyorlar. İstiyoruz ki sosyal medya kullanan
genç kesimi de kazanalım, onun için
asıl çabamız. Bir de amatör korolar var
onlar da Türk müziğinin yaşaması açısından çok önemli. Çünkü radyo programlarını en çok dinleyen kitlelerden
biri de onlar.
29
BİR DÜNYA SOHBET
Röportaj: Ümit DİRİCAN
Meşk-i Muhabbet’le “Sıra Gecesi” tadında…
TRT radyolarında müziğin önemi ve
farklılığı tartışılmaz elbette. En değerli
kültür ürünlerimizden olan şarkılarımızı, türkülerimizi, farklı seslerden ve
güzel yorumlarla dinlemenin tadına
doyulmaz, hem de aslına uygun olarak. İlk olarak radyo yayınlarıyla faaliyetine başlayan TRT, ardından tek
televizyon kanalı olmuş, günümüzde
ise tematik kanalları dâhil, geniş ölçüde televizyon kanalı sayısına ve zengin radyo istasyonlarına sahip. İşte
tüm bu yayın kanalları yelpazesinde,
her tür zevke ayrı hitap eden müzik
istasyonları ve TRT Müzik kanalı gibi
sadece müzik programlarına yer veren bir kanal da mevcut. O halde her
dinleyici ve izleyici TRT’de, zevkine
göre 24 saat müzik bulabiliyor, daha
ne olsun değil mi? Tüm bu müzik eserlerinin oluşmasında büyük katkıları
olan TRT Radyo sanatçılarını da unutmak olmaz. Gerek Türk Sanat Müziği,
gerek Türk Halk Müziği, gerekse Çoksesli icra edilen müzik türleri ve daha
birçok türden gelen sanatçıyı aynı çatı
altında barındırır. Nice programlar yapılmış, nice kayıtlar alınmıştır o çatı altında. Bu örneklerden birisi de TRT’de
uzunca bir süre devam eden “Radyo
Sanatçıları Konserleri”. Her hafta Türk
Sanat Müziği ve Türk Halk müziği örneklerini dönüşümlü olarak sunan bir
klasiğe dönüşmüştü…
30
Müzik
denilince
radyo ve
TRT farkı…
“Televizyon daha çok
göze hitap ettiği için,
biraz şov ağırlıklı oluyor
ama radyo çok farklı.
Bir de radyo sanatçılarının
önemi çok büyük.
Onların bilgisi, deneyimi
çok fazla ve repertuvarları
çok geniş. Örneğin
güncel bir şarkıcı, 1
şarkıyla meşhur oluyorsa
bir sonraki sene
unutuluyor ama radyo
sanatçıları öyle değil”
Bu serinin ardından yepyeni bir proje daha, hem radyo hem de televizyonda, dinleyicilerle ve izleyicilerle
buluşuyor. TRT Ankara Radyosu Halk
Müziği Müdürü Sabri Sabuncu’nun
yapımcılığını, Ahmet Erge ve Sema
Bay’ın da yönetmenliğini üstlendiği
Meşk-i Muhabbet programı. Bu programdan yola çıkarak, radyoda yayınlanan müzik programlarının dinleyicide nasıl etkiler bıraktığını, program
yapımcısı ve yönetmenleriyle görüşerek, radyo ve televizyon unsurlarını
birlikte ele alarak incelemek ve sizlerle
paylaşmak istedik.
Meşk-i Muhabbet’in yönetmenlerinden Ahmet Erge’nin programla ilgili
aktardıkları şöyle: “Radyo Sanatçıları
konserleri 2 sene önce Ankara Radyosu
Stüdyosu’nda, bir hafta Türk Sanat Müziği bir hafta Türk Halk Müziği olmak
üzere başladı. Aynı zamanda da TRT
AHMET ERGE
Türkü radyo kanalı ve TRT Müzik televizyon kanalında ortak yayınlandı. Bu
radyo programında TRT repertuvarında
olan eserler seçilip, koro şeklinde icralar
da sololar da yer aldı. Tam bir radyo
programı, bir şov programı anlamında
düşünmeyin. Bir radyo eğlencesi gibi
düşünün. Şimdi ise yepyeni bir format
belirlendi, bu yeni program ise Meşk-i
Muhabbet.”
Önce sadece radyoda, Ankara Radyo
Stüdyosu’nda yapılıyor. Sonra daha
geniş kitlelere ulaşması istenildiği için
Arı Stüdyosu’na taşınıyor.
Ahmet Bey, programa gelen tepkilerden de izleyici ve dinleyiciler tarafından çok beğenildiğini gördüklerini
vurguluyor.
Programın yapımcısı ve projenin de
sahibi olan Sabri Sabuncu, radyoda
böyle bir programın eksikliğinden
yola çıkarak, 3 sene önce bu programı tasarladığını ve hayata geçirdiğini
söylüyor. Sabuncu “Daha önce sadece bir radyo programı olarak başlayan
Meşk-i Muhabbet, oldukça ilgi çekti ve
bunun üzerine TRT Müzik kanalından
da ortak yayınlanarak hem dinleyiciler,
hem de izleyiciler için müzik programlarına yeni bir soluk getirdi.” şeklinde
açıklıyor programın estirdiği rüzgarı.
Program, 15 günde bir TRT Türkü ve
TRT Müzik kanalından ortak ve canlı
olarak yayınlanıyor. Müzik ekibi, Ankara Radyosu’nun 7 tecrübeli solisti;
Mehmet Seske, Mehmet Aldaşoğlu,
Hasan Özen, İmran Koç, Coşkun Gök,
Bülent Arslan, Ali Demirhan’dan oluşuyor. Programın yönetmenliğini ise
Sema Bay ve Ahmet Erge üstleniyor.
Sema Bay, programda her sanatçının
kendi yöresine ait türküleri seslendirdiğini ve Türkiye’nin her yöresinin
işlendiğini söylüyor ve ekliyor: “Bu
programın şöyle bir yönü de var, daha
önce hiç okunmamış ya da çok az bilinen türküleri gün yüzüne çıkarıyor. Repertuvarımız araştırılıyor ve o türküler
bulunuyor ve onlara yer veriliyor. Öyle
türküler var ki, 50 sene 100 sene okunmamış türküler…”
Ahmet Erge ise radyonun ve radyo
“Radyo ve televizyon
programları ortaya
çıkartılırken, yapılan
hazırlık aşamaları
farklı tabii. Televizyona
bir program hazırlığı
yapılırken görsellik
önemli olduğu için,
şova yönelik bir hazırlık
yapılıyor ve çok çabuk bir
proje üretilebiliyor.
Fakat radyo için bir
program olduğu zaman
iş daha ciddi.
sanatçılarının önemine vurgu yapıyor.
Erge, “Televizyon daha çok göze hitap
ettiği için, biraz şov ağırlıklı oluyor ama
radyo çok farklı. Bir de radyo sanatçılarının önemi çok büyük. Onların bilgisi,
deneyimi çok fazla ve repertuvarları çok
geniş. Örneğin güncel bir şarkıcı, 1 şarkıyla meşhur oluyorsa bir sonraki sene
unutuluyor ama radyo sanatçıları öyle
değil.” diyor.
Radyo ve televizyon programlarının
ortaya çıkartılırken yapılan hazırlık-
ların aşamalarının farklı olduğunun
altını çizen Ahmet Erge, “Televizyona
bir program hazırlığı yapılırken görsellik
önemli olduğu için, şova yönelik bir hazırlık yapılıyor ve çok çabuk bir proje üretilebiliyor. Fakat radyo için bir program
olduğu zaman iş daha ciddi. Solistler
kim olacak, şarkılar nereden seçilecek,
yöresel yoksa güncel şarkılar mı olacak,
böyle daha önce hiç okunmamış eserler
mi olacak?” gibi araştırmaların da çok
uzun sürdüğünü ekliyor.
Radyonun hafızalarda kalan yanının
çok farklı olduğunu belirten Sema
Bay, televizyonun görsel olarak daha
güçlü olduğunu ama radyonun her
zaman bir başka olduğunu vurguluyor. Bay, “Bazen de birbirlerini destekliyorlar bu şekilde.
Bir de diğer radyo kanallarında güncel
parçalar 10 parçayı geçmez ama TRT
radyolarına döndüğümüzde geçmişten
günümüze kadar oldukça zengin. Ayrıca televizyonda, seyirciyi yakalamak
adına, güncel eserlere daha çok yer vermek ve herkesin bildiği şeyleri yapmak
zorunda kalınabiliyor ama radyo öyle
değil.” diyor.
Ahmet Erge radyodaki Yurttan Sesler
kavramının kültürümüze ait müzikleri
geleceğe taşıma anlamında ne kadar
özel olduğuna da dikkat çekerek ekliyor: “Radyo her zaman vardır ve her
zaman da olacaktır, bunun için özellikle
sanat yapmak isteniyorsa radyonun ve
radyo sanatçılarının ayrıcalığı bambaşkadır.”
31
RADYO GÜNLERİ
HAVADA
Hazırlayan: Figen GÖKTAŞ
Biz sesin büyüsüne inandık.
Görmeden sevdik, görünmeden sevildik.
Hayal ettik.
Yüreklerimize gönlümüzce resimler çizdik.
Bir ses, büyülü bir ses.
Bu sesle dünya tek nefes.
Bu mısraların sahibi TRT Genel Müdürü
Sayın Şenol Göka’nın da dediği gibi görünmeyen gizemlidir ve görünmeyenden
gelen ses büyülüdür.
TRT Radyo kanalları uzun yıllardır eğiten,
bilgilendiren, eğlendiren programlarıyla dinleyicilere bir dost, bir arkadaş kimi
zaman da bir yoldaş oldu. İşte bu büyülü
dünyaya hizmet eden TRT Radyolarından
biri de Radyo-1…
Eğitim, kültür, haber kanalımız RADYO-1,
program çeşitliliği itibariyle Türkiye’de alanında tek kanal. Dinleyicinin
nabzını tutan, güncel gelişmelerin her yönüyle irdelendiği haber programlarının yanı sıra tarihten edebiyata, spordan sağlığa hayatın tüm sesleri bu kanalda buluşuyor. 386 FM vericisine sahip olan RADYO-1, nüfusun %88’ine ulaşmakla kalmıyor, uydu, internet ve mobil uygulamalarla
dünyanın her yerinden dinlenebiliyor.
Her sabah 06:30’da kocaman bir günaydınla karşılayan “GÜNAYDIN
TÜRKİYE” programı, ülkenin farklı köşelerinde yaşayan dinleyicileri güne
hazırlıyor. Cuma sabahları dışında her gün aynı saatte, aynı frekansta
eğitim, kültür, sağlık, hukuk, çevre, toplumsal yaşam, kır ve kent yaşamı,
kısacası insana dair ne varsa güzel müzikler eşliğinde hepsi ele alınıyor
Türkiye Radyolarının klasiklerinden biri olan “Günaydın Türkiye”de…
Ardından Sabah Haber Analiz, Drama, Kadın, Aile ve Dezavantajlı Gruplar, Her Halde İnsan, Gün Ortası Haber Analiz, Hayata Dair, Dil- Edebiyat, Strateji, Politika, Bir Zamanlar, Din - Ahlâk, Vatandaşlık - Kurum
ve Kuruluşlar, Ekonomi, Akşam Haber Analiz, Kent ve Kültür, Spor,
Müzik Kültürü ve Gece kuşakları ile devam ediyor. Bu kuşaklarda
haftanın her günü iyi bir ön hazırlığa dayalı, zengin içerikli pek çok
yapım dinleyicilere sunuluyor. Bizde bu değerli yapımlardan bazılarını sizlere hatırlatmak istedik…
Edebiyatseverler de unutulmamış Radyo 1’de. Tarih ve edebiyatımızın en değerli isimlerinden anılarla sizleri buluşturan ANI
EDEBİYATIMIZ, Mimar Sinan’dan, Barbaros Hayrettin Paşa’ya,
Halit Ziya Uşaklıgil’den, Yakup Kadri’ye, Ömer Seyfeddin’den,
Yahya Kemal’e, Müzeyyen Senar’dan, Sadun Boro’ya, Falih Rıfkı
Atay’dan, Atatürk’ün not defterlerine ziyaretler yaparak haftaya başlıyor.
32
RADYO
SESİ VAR…
Konu radyo olunca en iyisini elbette
TRT yapar diyelim ve iki güzel programdan daha bahsedelim. İÇTEN DIŞA
SESLER, radyonun yetmiş yıllık kayıt
geçmişi dinleyicileriyle paylaşarak radyo tarihine yolculuğa çıkartıyor. HAYATIM RADYO ise kuruluşundan bu yana
destekçisi olan vefakâr dinleyicilere bu
program içinde yer veriyor. 65 yaş ve
üstü kişilerle sohbet ederek, radyonun
yaşantılarındaki yerini irdeliyor ve adeta radyo hep vardı, var olacak tezini
ortaya koyup yorumunu dinleyiciye
bırakıyor.
Radyo ve müzik kopmaz, ayrılmaz ikili.
Radyo-1’in beğeniyle dinlenen müzik
programlarından biri olan KİTAPTAKİ
MÜZİK’te bu ikiliye bir de kitap katılıyor. Program yapımcıları öykü, roman,
deneme, söyleşi, biyografi ve otobiyografi gibi eserlerden alıntıları müzikle buluşturuyor. İki haftada bir de edebiyat eserlerinden üretilen besteleri
tanıtıyorlar. Bu besteler, konserlerde
pek çalınmayanlar… Çok bilinenin değil az bilinenin ve hep güzelin peşinde
koşuyor Kitaptaki Müzik. DAMLADAN
DERYAYA ULU OZANLAR da Maveraünnehir’den Dicle’ye, Fırat’tan Tuna’ya
kadar olan coğrafi bölgede Türk-İs-
lam sentezi ile yoğrulmuş ozanlarımız
Dede Korkut, Ahmet Yesevi, Mevlana,
Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Köroğlu,
Karacaoğlan, Âşık Veysel, Neşat Ertaş
ve diğerlerini konu ediyor. Hepsi, damlası oldukları âşıklar deryasında dile geliyor. MÜZİKLE BİR ÖMÜR programında
ise Türk Pop Müziği’nin dünü, bugünü
ve yarını; ustasının anlatımında hayat
buluyor. Sektörün dinamiklerini oluşturan bütün isimler; besteci, söz yazarı, yorumcu, eleştirmen ve yapımcılar
dinleyicilerle buluşuyor.
Veee radyo klasikleri…
Bir radyo fenomeni ARKASI YARIN günümüz kuşakları ile de buluşuyor…
20’şer dakikalık bölümler halinde yayınlanan dramalarda, Türk ve Dünya
klasiklerinin yanı sıra çağdaş yerli ve
yabancı yapımlara da yer veriliyor. Bir
diğer klasik ise RADYO TİYATROSU.
Yeni kuşak Radyo Tiyatrosu, yepyeni
ve özgün eserlerle, müzikal yapımlarla, stüdyo içi ve dış mekân kayıtlarıyla;
kısacası yepyeni çehresiyle sizlerle…
60’ar dakikalık yapımlar, Türk ve Dünya
klasiklerinin yanı sıra TSM ve THM türlerinde özgün dramalar ile dinleyicisiyle
buluşuyor. Radyo’da tiyatro dinlemeyi
sevenler radyoları başına. Biz kırklı yaş-
RADYO -1
RADYO-1 güncel
gelişmelerin her yönüyle
irdelendiği
haber programlarının
yanı sıra tarihten
edebiyata, spordan
sağlığa hayatın tüm
sesleri bu kanalda
buluşuyor. RADYO-1,
uydu, internet ve mobil
uygulamalarla dünyanın
her yerinden
dinlenebiliyor.
larını sürenler için çocukluğumuzun
rakipsiz programı ÇOCUK SAATİ’de bir
klasiktir. Programda usta tiyatro oyuncularının eğitiminden geçen çocuklarla birlikte, pedagojik bir bakış açısıyla
belirlenecek arkadaşlık, çevre, iletişim,
teknoloji, bayramlar, kitaplar, spor, sağlık gibi konularda, interaktif, eğitici ve
yaratıcı dramalar yaratılıyor.
Elbette engelli yaşamın topluma dâhil
olmaya engel olmadığına vurgu yapmak, engellilere ve engelli yakınlarına
sosyal, ekonomik ve kültürel alanda,
iş yaşamında pozitif bakış açısının kazandırılmasına katkıda bulunmak da
Radyo-1’in varoluş amaçlarından. ENGELSİZ SESLER, BİZ DE VARIZ programları ile ülke nüfusunun yüzde 13’ünü
oluşturan engelli bireylerin ve onların
yakın çevresinin sorunları, bu sorunların çözümleri bu programda sizlerle.
Ve gün geceye kavuştuğunda “GECENİN İÇİNDEN” karşılar dinleyiciyi…
Programı hazırlayanlar, “Geceye dair,
geceyle iyi gidecek her şey Gecenin
İçinden’de, sinema, oyun, müzik, kitap.
Biraz huzur, biraz hareket, uykucular
için rüya, uykusuzlar için gerçek, Gecenin İçinden’e bekleriz.” diyorlar bizden
söylemesi.
33
RADYO GÜNLERİ
Şehrinizin Sesi, Kent Rehberiniz,
Kültür Sanat Ajandası
Kent Radyoları...
Hazırlayan: Figen GÖKTAŞ
İstanbul, Ankara ve İzmir’de “Kentin sesini dinle, kendini dinle!” sloganıyla yayın hayatına başladı “TRT Kent Radyoları” bundan yaklaşık bir
yıl önce…
Metropollerin değişen yüzüne uygun yeni bir radyoculuk anlayışı getirmekti amaç ve TRT bu konuya da öncülük ederek kentin sesi olan Kent
Radyoları’nı yayın hayatına soktu.
TRT Kent Radyoları, İstanbul’da 106.6, Ankara’da 105.6, İzmir’de 99.1 frekansından yayın yapıyor. Kent Radyo, sabah 07.00’den gece 01.00’e kadar spordan sanata, yaşamdan trafiğe şehrin nabzını tutuyor. Kentinize
dair her şeyi burada bulmak için radyonuzun sesini açın ve kendinizi
kentin akışına bırakın.
Hani deriz ya 20 yıldır bu şehirdeyim ama şu müzeye gitmedim, bu parkı
gezmedim, şu ilçe 40 km. uzakta ama bir türlü kısmet olmadı… Belki
de birinden detaylı bir anlatıma ya da bir davete ihtiyaç vardır. Ya da ne
zaman, nereden ve nasıl giderim sorularına hem ekonomik hem pratik
çözüm önerileri getiren güzel seslere ne dersiniz? Tam da bu noktada
kentinizin radyosu yanınızda. Size hem gece hem gündüz rehberlik etmek için istekli ve hazır. Nasıl mı? Tabi ki sizin için hazırladıkları programlarla. Kent Radyoları, sabah 07.00’de size yaşadığınız şehirde rehberlik
etmeye başlıyor. Emektar radyonuz, genç radyocular eşliğinde, siz işe
gitmeye hazırlanırken veya kahvaltıda, şehir trafiği ile ilgili bilgiler veriyor, alternatif yollar öneriyor. Ha bir de bunları tatlı sohbetler ve müzik
eşliğinde yapıyor.
Gün ortasına doğru şehrinizin tarihi, çevresel değerleri, kültürel simgeleri, tarihi ve toplumsal dokusu, havası, suyu, kente özgü lezzetler ve
tarifleri gibi duyup unuttuğumuz, bilip de anlatamadığımız ya da hiç
bilmediğimiz pek çok şeyi değerli programcı ve yapımcı arkadaşımız
sizlerin beğenisine sunuyor.
Peki şehrimizde yaşayan yabancı konuklar, şehrin akışı, dokusu ve yerlileri konusunda neler hissediyor? Bunu da merak ederseniz, radyonuz
yine hizmetinizde. Yaşadığınız şehri daha yakından tanımak ve daha çok
sevmek için kentin nabzını tutan yayınlar bir kulaklık uzakta. Yaşadığınız
şehri farklı ve özel kılan ne varsa Kent Radyo’da.
“Bununla yetinmek olmaz, kentin sorunlarıyla da ilgilenmek gerekir” dediniz galiba. Elbette buna yönelik programlar da var. Burada yerel yöneticilerle, kamu kurum ve kuruluşları ya da sivil toplum örgütü temsilcileriyle şehrin sorunları ele alınarak, çözüm önerileri getiriliyor ve ortak bir
34
KENT RADYOLARI
ses oluşturmaya çalışılıyor. Kentimizde
yaşayan engellilerin engellerini kaldırmaya yönelik paylaşımlar, öneriler ve
çözüm önerileri de bu programların
gündeminde.
Tabii şehrin kültür, sanat ajandası olma
konusunda epeyce yol kat eden Kent
Radyoları şehrin kültür sanat haritasını
çıkarmada da oldukça başarılı. Nerede ne var? Sinemalar, tiyatrolar, opera
ve bale gösterileri, sergiler, konserler,
festivaller… Festivallerden, sergi ve
konserlerden canlı bağlantılar, sinema
ve tiyatro bileti ödülleri, hoş sohbet,
sevdiğiniz müzikler hepsini radyonuzda bulabilirsiniz. Zaman zaman sevdiğiniz sanatçılar da stüdyo konuğu
olarak evinizde, iş yerinizde veya arabanızda sizlere eşlik ediyor.
Yaşadığımız bölgede yetişen bitkiler,
bitki florası, bitkilerin yetiştirilmesi,
çevre ve ekoloji ile ilgili ne kadar bilgiliyiz? Bu konuda dinleyiciyi donatan,
heyecanlandıran programlar da Kent
Radyosu ayrıcalığı ile kulaklarınızda.
Kentimizin eğitim olanakları, eğitim
çalışmaları ve öğrencilerimizin başarılı etkinlikleri, örnek çalışmalar, örnek
öğrenciler ve öğretmenler, eğitim alternatifleri gibi merak ettikleriniz de
dinleme seçenekleri arasında…
Kentin iş potansiyelini ortaya koyan,
işveren ile iş arayanı buluşturan programlar da dinleyenlerin hizmetinde.
Ve spor…
Şehrinizdeki sportif faaliyetler, spor
kulüpleri, şehrin spor kültürü ve gelişmeler elbette kent yaşamının olmazsa
Kent Radyoları, sabah
07.00’de size yaşadığınız
şehirde rehberlik
etmeye başlıyor.
Günün devamında da
şehrinizin tarihi,
çevresel değerleri,
kültürel simgeleri,
toplumsal dokusu,
havası, suyu, kente özgü
lezzetler gibi pek çok
şeyi sizlerin beğenisine
sunuyor.
olmazlarından. Süper Lig’de oynanan
maçlar ile hafta içinde gelişen tüm
spor olayları, spordaki son dakika gelişmeleri, Avrupa Kupası mücadeleleri,
milli takımlar, basketbol, voleybol ve
tüm amatör sporlar, sporda olimpik
ruh, fair play anlayışı, federasyonların
çalışmaları, bireysel başarı hikâyeleri,
yöneticilerin, sporcuların, spor yazarlarının, uzmanların görüşleri, maçların
ve spor olaylarının analizleri de Kent
Radyo’nuzda sizlerle.
Akşamlar geceye farklı türde müzikler
ve dinlendirici sohbetlerle bağlanıyor
Kent Radyoda… Hayata dair küçük
ayrıntılar, dünya neleri dinliyor, neleri takip ediyor araştırıp dinleyicilerle
paylaşıyor radyo emekçileri. Özel koleksiyonlardan özenle seçilmiş müzikler eşliğinde, uykusuz hemşehrilerine
eşlik ediyor Kent Radyonuz saatler
01.00’i gösterene dek…
35
BİR DÜNYA SOHBET
MICHAEL KUYUCU:
RADYONUN GÜLEN SESİ
Röportaj: Nesrin BÜYÜKTURAN
Müzik her zaman radyo yayıncılığının vazgeçilmezi oldu.
Dünyanın her köşesinden müziklerle, kültürlerle buluştuk
radyo sayesinde ve tabi radyolardaki sesin sahibi, görünmeyen kılavuzlar sayesinde. Radyoda sesin, müziğin macerasını, kendine has mizahı ve müzik yorumlarıyla tanınan çok
yönlü bir radyo programcısı olan Michael Kuyucu ile konuştuk. Radyo programcılığının yanı sıra, pek çok müzik projesinin ve televizyon programının altında imzası olan, yazarlıktan akademisyenliğe geniş bir alanda çalışan Kuyucu’yu,
TRT dinleyicileri; “Renkli Saatler”, “Müziğin Kilometre Taşları”,
“Karşı Kıyıdan” programlarından tanıyor. Radyonun sıra dışı
programcısı Michael Kuyucu, Türkiye’de radyo yayıncılığının
zaman içerisinde nasıl değiştiğini, bu değişimin gerekçelerini
ve geleceğin radyosunun nasıl olacağını anlattı.
Radyo yayıncılığının müzikle ilişkisi zaman içerisinde
nasıl değişti?
Müzikal açıdan baktığımızda, radyoda müzik ya da söz yayınlarından hangisinin daha çok olacağına dair tartışmalar
1920’lerin sonunda başladı. O dönemde Türk Telsiz Telefon
Anonim Şirketi tarafından yönetilen radyoda, müziğin daha
ön planda olması yönünde bir strateji benimsendi. 1960’lı
yıllarda, TRT ile birlikte radyoda sözel yayıncılık ön plana çıkıyor. Radyo programcılığı TRT ile birlikte güçlendi. 1970’li, 80’li
yıllarda radyoda sözel programlar %75-80’e kadar çıkmıştı. Bu
durum 90’lara kadar devam etti. 90’larda bir kırılma noktası
yaşandı ve Türkiye’de özel radyo yayınları başladı. Ben 1994’te
sektöre girdim.
İki döneme ayırmak lazım radyoda müzik yayıncılığını. 90’lardan 2010’lu yıllara kadar olan süreç ve sonrasındaki süreç.
36
90’larda müzik, radyoda son derece zengin. Müzikle konuşma arasında bir denge vardı. Alaturka, halk müziği, arabesk
aklınıza gelen bütün müzikler karma bir formatta özel radyolarda yayınlanıyordu. Dolayısıyla 90’lı yıllarda radyo yayıncılığında müzik, altın dönemini yaşadı.
Bir şarkının duyulmasına ve toplum tarafından sevilmesine
katkıda bulunuyordu radyolar. Böyle bir misyonları vardı.
2007’ye kadar bu durum devam etti. 2009’dan sonra özel
radyolarda bir değişim yaşandı. Bu biraz da ekonomik nedenlerden dolayı oldu. Radyonun, reklam harcamalarından
aldığı pay küçülmeye başladı. Yapılan araştırmalarda, özellikle
2003, 2004 yılları sonrasında gençlerin ve radyo dinleyicisinin, sözden çok, müzik yayınını tercih ettiği savı ortaya atıldı.
Bu da özel radyo sahiplerini, sözü azaltalım, daha çok müzik
yayını yapalım noktasına taşıdı. CHR (Contemporary Hit Radyo) dediğimiz, aynı şarkıları ve aynı sanatçıları yüksek tekrarla
çalan müzik yayını yapma alışkanlığı ortaya çıktı. Neden bu
noktaya gelindi? Reklam harcamalarından daha fazla pay alabilmek için. Ancak beklendiği gibi olmadı.
Radyonun popülaritesi mi düştü?
Medya tarihine baktığımızda her yeni medya mecrasının,
kendinden önceki mecranın rolünden çaldığını görürüz.
Radyo ilk ortaya çıktığında, gazetenin popülaritesini elinden
aldı. 60’lı yıllarda televizyon, radyoya aynı şeyi yaptı. 90’larda
internet ve yeni medya iletişim teknolojileriyle birlikte, radyo
ve televizyonun popülaritesi azaldı. Bundan en büyük yarayı
radyo aldı. Tüketicinin ilgisinin düşmesinin en büyük nedeni,
istedikleri müziğe yeni medya üzerinden kolaylıkla ulaşabilmesi oldu. Radyo bu anlamda bir boşluğa düştü.
MICHAEL KUYUCU
Popüler kültür merakı
var ana akım medyada.
Küresel ekonomilerin
oluşturmaya çalıştığı
tek tip tüketici profilinin
müziğe yansıması. Bu
da yerel zevkleri ve yerel
kültürleri yok ediyor.
Bu süreçte TRT radyoları nasıl konumlandı?
Özellikle 70’li yıllarda denetim mekanizması çok katıydı. Bu durum TRT radyolarının müzikal dağarcığını olumsuz
etkiliyordu. Seksenlerde de devam
eden bu durum 90’larda TRT FM’in
kurulması, diğer kanalların yeniden konumlandırılmasıyla birlikte yumuşadı.
Bugün müzik endüstrisiyle olan sıkıntı giderilmiş durumda. Müzikal olarak
baktığımızda ise en geniş müzikal
perspektif TRT radyolarında. Özellikle
TRT FM ve TRT Radyo 3’te. TRT radyolarını farklı kılan temel özelliklerden biri
budur müzikal açıdan.
Dinleyicinin daha çok müzik talebi öne çıktı ama bununla birlikte
programcının yayına katkısı da ön
plana çıktı. Programı dinlenir kılan
programcının kendisi değil mi?
Ben 90’lı yıllarda, altmış dakikalık bir
programın otuz dakikasında konuşuyordum. Bugün, bu kadar konuşmanın dinleyiciyi sıktığını düşünüyorum
ve yaşıyorum. İletişimin hızlandığı bir
çağda insanlar artık uzun uzun konuşmaları değil de, az ve öz konuşmayla
müziğin balans edildiği, buluşturulduğu bir yayını istiyorlar.
Programcı zekâsı burada devreye
giriyor sanırım.
Kesinlikle bir mizah zekâsı gerekiyor.
Yeni tüketici buna zorluyor. Ben zaten
istediğim dijital mecradan bu müziği
dinlerim, sen bana özgün bir şey getir
diyor.
Dijital mecranın kolay ulaşılabilirliğine
rağmen radyoya yine de bir talep var.
Evet, ama bu talep düşüyor. Özellikle
büyük şehirlerde bu düşüş daha hızlı
seyrediyor. Arabada yoğun bir kullanım var ancak araba müzik çalarlarına,
dijital mecranın entegre edilmesiyle
birlikte oradaki klasik radyo tercihi de
azalacaktır. Almanya’da bunun ilk örneklerini görüyoruz. Oto teyplerine
internet ve uydu bağlantısı imkânı getirildi. Birkaç yıl içinde yaygın kullanıma
hazır hale gelecektir. Radyo her zaman
olacak ama internet radyoları üzerinden bir gelişme yaşanacak. İnsanlar
istediği içeriğe ulaşabilecek. Kırılma
noktası, internet bağlantısı yapabilen
oto teyplerinin yaygınlaşması olacaktır.
Dinleyicinin radyodan uzaklaştığını
söylediniz. Bir yerde bir hesap hatası olabilir mi?
Radyodan asla vazgeçmeyen bir kitle
var. Aktif bir dinleyici kitlesi var. 90’larda bu çok daha fazlaydı. Müzik radyodan dinlenirdi. Dijital iletişim kanalları
henüz yoktu. Müziğe dair bütün focus
radyonun üzerindeydi. Bugün yine bir
yoğunluk var ama azalan trend içinde.
Radyonun bu noktada farklılaşması
gerekiyor. Aktif radyo dinleyicisini artır-
ması gerekiyor. Mecra kalıyor ama hep
bir dönüşüm var. Radyonun bu dönüşümüne hepimizin uyum sağlaması
gerekiyor. Radyo her zaman olacak.
Radyonun kültürle olan ilişkisini
terk etmek, dinleyicinin azalmasında bir etken olabilir mi?
Sadece radyonun değil bütün medyanın bu misyona sahip olması gerektiğine inanıyorum. Ama serbest piyasa
ekonomisi kuralları içinde, her şeyin
ticarileştiği bir dönemde radyo da diğer mecralar gibi sadece bir ürüne dönüştü. Radyonun haber verme, eğitme
gibi fonksiyonları da bu ticari yaklaşım
içinde geride kaldı. TRT bu misyonu
tek başına yürütüyor.
‘‘Toplum bunu istiyor’’ kolaycılığının arkasına sığınmak aslında radyoların kendi sonlarını da hazırlamıyor mu?
Programcının ve içerik sağlayıcının sorumluluğu daha da artıyor. Çünkü çok
daha odak bir dinleyicisi var. İyi yayınla
iyi olmayanı ayırmak da dinleyiciye düşüyor. Öyle ki; ürünün tanıtımı, ürünün
içeriğinden daha önemli hale geldi. Siz
muhteşem içerikli bir program hazırlayabilirsiniz ama onu tanıtamadığınız
sürece, rekabetçi piyasa içinde onu
dinletemezsiniz. İyi içeriği, aynı zamanda iyi sunmanız gerekiyor. Dünyada da
aynı şekilde bir popüler kültür merakı
var ana akım medyada. Küresel ekonomilerin oluşturmaya çalıştığı tek tip
tüketici profilinin müziğe yansıması.
Bu da yerel zevkleri ve yerel kültürleri
yok ediyor.
37
RADYO GÜNLERİ
O Bir Ef
A.Dilek GÜLÜSER
[email protected]
(İstanbul radyosu TSM Müdürü)
1927 yılı, günlerden 6 Mayıs… Eşref Şefik’in “Alo alo muhterem samiin” anonsu ve 5 kilovat vericiyle yapılan ilk radyo yayınıyla hayatımıza girdi radyo… Sonra günler, ardından yıllar
geçti, derdimize ortak, yolumuza yoldaş, ruhumuza arkadaş
oldu. Evlerimizin hep başköşesinde yer aldı radyo. Onu dantel
örtülerle süsledik. Ailemizin bir ferdi, hayatımızın vazgeçilmeziydi artık ve radyo yıllar boyunca en iyi dostumuz oldu bizim.
Radyo hayalimizdi; gitmek istediğimiz uzak diyarlar, dinlemek
istediğimiz hikâyeler, olmak istediğimiz yerdi. O sihirli kutu öyle
kolay içine alıveriyordu ki insanı… Akşam saatlerinde ajansı
dinlerken, tüm aile fertleri başındaydık. Bir taş plak cızırtısıyla
dalıyorduk hayallere. Cazın notalarıyla bir anda başka bir diyara
gidip, türkülerin iç burkan ezgileriyle titriyordu yüreğimiz ansızın. “Arkası Yarın”ın Ahmet Bey’i acaba ne yapacaktı bugün?
İple çekiyorduk o saatleri. Bu kültür hazinesi içinde her gün
bir başka güzellikle tanışıyorduk. Nice üstatlar, nice sesler, nice
sazlar geçti radyonun koridorlarından. Hala yankılanır sesleri
bu duvarlarda. Öyle derin ki izleri, silinmez, silinemez. Kimler
geldi kimler geçti radyo koridorlarından. Ses ve saz sanatçıları,
yapımcılar, idari ve teknik personel, spikerler; bir şekilde radyoya emek vermiş, yolu buradan geçmiş tüm değerli şahsiyetler.
Kısacası Radyo’ya, radyoculuğa adanmış ömürler, unutulmayacak şahsiyetler. İzleriyle, emekleriyle, eserleriyle hep yanımızda,
hep bizimleler. Öğrettikleri ve radyoculuk adapları genç kuşakların rehberi olacak sonsuza dek…
Radyo hayattır, hayatın ta kendisidir. Radyonun dostluğu karşılıksızdır çünkü o bir efsane. Yıllar geçecek, zaman durmaksızın
ilerleyecek ama radyo hep yanımızda yanı başımızda olacak.
38
İSTANBUL RADYOSU
fsane…
Nice üstatlar, nice sesler, nice sazlar geçti
radyonun koridorlarından.
Hala yankılanır sesleri bu duvarlarda.
Öyle derin ki izleri, silinmez, silinemez.
Kimler geldi kimler geçti
radyo koridorlarından.
39
SESLİ KÜTÜPHANE
Bir Tutkudur
‘‘Radyo’’...
Hazırlayan: Vefa ÇİFTÇİOĞLU
Asıl mesleği diş hekimliği olmasına
rağmen mesleğinin yanında, 40 yılı
aşan bir süredir radyo yapımcılığı
yapan, radyoya gönül vermiş bir
isim Vefa Çiftçioğlu. Halen Radyo-3’te programlar yapan Çiftçioğlu yaptığı programları, anılarını ve
radyoya dair aktarımlarını, bizzat
kaleme alarak bizlerle paylaştı…
40
Radyoda ilk programa başladığım
tarih 1974’tü... O zaman TRT teknik bölümde çalışan Mazlum Gür
elimden tutup beni dönemin şube
müdürüne götürmüş ve “Bu çocuğu bir deneyin “ demişti. Utancımdan ne yapacağımı şaşırmıştım. 17
yaşındaydım ama 2 yıldır da polis
radyosunda klasik müzik program-
ları hazırlayıp sunuyordum. Müdüre hanım beni bir müddet sorguya
çektikten sonra “ Sana bir deneme
programı hazırlatayım bakalım nasılsın “dedi. Bir deneme programı
hazırladım ve beğendiler, 1974 de
“Yorumlar ve Yorumcular” isimli
programla 42 yıllık serüvene başladım... Bu kadar süreden sonra takdir
edersiniz, bu bir “hayat”, bir yaşam
biçimi haline dönüştü. TRT benim
için bir aile oldu. Kurumdan uzak
kaldığım yıllarda, adı “pek ünlü” radyolarda program yapınca anladım
ki “radyoculuk”, “ yayıncılık” değil,
benim kanıma işleyen “TRT Ankara
Radyosu” olmuş. Geçen yılları bu
sayfalarda anlatmanın imkanı yok;
yüzlerce anekdot, programlarım
adına kurulmuş fan kulüpleri, webde program hayran sayfaları, bir
amatör olarak programlarımı arayan, bugün çok büyük isimler olan
genç kuşak şefleri, solistleri…
Bu programlara daha ne kadar devam ederim bilmiyorum ama şimdilik, kurum tarihinde belki de ilk kez
bu kadar büyük bir destekle yaklaşım gösteren Radyo Dairesi Başkanlığı ve Ankara Radyosu Çoksesli
Müzikler Müdürlüğü’nün bu pozitifliği sürdüğü müddetçe ve bana izin
verdikleri süre içerisinde programlara devam edeceğim sanırım.
Bilmem radyonun benim için ne
anlam ifade ettiğini anlatabildim
mi? Yaptığım programlara gelirsek;
“Yorum Analiz” ve “Müzik Güncesi “
hazırlayıp, TRT Radyo-3’te canlı olarak sunduğum iki program... Yorum
Analiz programı konulu olarak hazırlanıyor. Bir eserin, pek çok icrası
içerisinden seçtiklerimizi dinleterek, karşılaştırma ve analiz yapıyoruz. 4 yıl önce bir yıl sunmuştum,
bir yıl ayrılıktan sonra iki yıldır yine
devam ediyor. 42 yıllık geçmişimde
benim için hazırlanması ve yayına
hazır hale getirilmesi en zor prog-
RADYO-3
ram diyebilirim. Her pazartesi saat
20.00’de Türkiye nin ünlü sanatçılarından birisi, 60 dakika boyunca
stüdyomuzda konuk oluyor. Ankara’da olmanın zorluğu ve en az 3
genelde akademisyenler, üst düzey dinleyici gurubu ve sanatçılar
programın takipçileri oluyor. Müzik
güncesinde ise profil değişiyor eser
içeriğini de daha kısa sevilen ilginç
eserlerden oluşturuyoruz ve geniş
bir dinleyici kitlesine hitap ediyoruz. Müzik Güncesi” aynı gün yani
çarşamba sabahları saat 10.30 canlı
olarak sunduğumuz “Müzikli Söyleşiler “ in bir devamı. Orada limitimiz
yok; Türk sanat müziği, halk müziği
jazz, film müziği hatta etnik müzik
bile sunuyoruz ana temayı bozmadan. Günceyi takip etmek için yine
yoğun bir dünya etkinlik haritasını
takip etmek zorundayız. Yeni çıkan
CD’leri hemen edinip dinleyiciye
sunmak çok zor bir süreç... Bizi ve
sanatseverleri ilgilendiren haberler
ön planda elbette. Bu saati yıllardır,
değerli dostum Haluk Ertem ile bir-
kişiyi, zamanında stüdyoda bulundurmak tam bir eziyettir. Standart
sorup cevap almak röportaj değildir. Karşılıklı oturup, konu ile ilgili
derinlemesine sohbettir röportaj.
Bu nedenle bizim röportajlarımız
çok fazla değildir. Yaptığımız kişilere:
“Gel oturup sohbet edeceğiz “ deriz
ve gelirler sohbet ederiz çok zevk
alırlar. Önlerinde soru ve cevaplar
yazmadan bir sohbet çok keyiflidir.
Son olarak eklemek istediğim ise:
bütün samimiyetimle söylüyorum
ki eski tanıdık yöneticiler beni bağışlasın. 42 yıldır ilk kez yönetimden
bu kadar büyük destek ve yardım
almaktayız. Radyo ve Müzik Dairesi
Başkanı Amber Türkmen ve Ankara
Radyosu Çoksesli Müzikler Müdürü
Elif Gökalp hanımefendilerin, çoksesli koro kökenli olmalarının yanı
sıra, özgür yayıncılık anlayışlarına
gün önceden veya daha fazla, eserlerle ilgili çalışmalara başlamaları,
benim yorumları seçip hazırlamam,
gerçekten çok zaman ve emek istiyor. Yarım asıra yaklaşan birikimin
oluşturduğu 70.000’e yakın kayıt
benim en büyük desteğim.
Programların dinleyici profillerine gelince; programların içeriğine
göre dinleyici profili değişiyor, örneğin; “Yorum Analiz” de geleneksel
dinleyici portföyünü görmek zor,
likte sunuyoruz. Artık ona sunucum
demiyorum, zira gerçekten en az
bir yapımcı kadar emek ve heyecan taşıyarak giriyor programa. Beraberce o masada birlikte heyecan
duyduk birlikte koşturduk birlikte
yaşlandık değerli dostumla...
Bu program sohbet havasında geçen oldukça aktif bir program. Bir
programda en zor şey röportajdır.
Hem yapmak için bir donanım gerekir, hem de röportaj yaptığınız
olan destekleri ve aynı zamanda
Genel Müdürümüz Şenol Göka’nın
da bu anlayışa destek vermesi, kim
ne derse desin TRT Radyo-3’ün
son dönemlerdeki başarısının en
büyük etkenidir. Bir süre öncesine
kadar neredeyse kapatılma aşamasına gelmiş, vericileri kilitlenmiş bir
kanal, bugün çok büyük dinleyici
kitlesine ulaşmaktadır. Demek ki birileri bu işe gönül vermiş ve amaç
edinmiş. Takdir edilmesi gerekir.
41
KENT HİKAYELERİ
‘‘ RADIO GAGA’’
Reşit SARAÇOĞLU
[email protected]
“Tek başıma oturur,
Işığını izlerdim,
Ergenlik günlerimin tek arkadaşı.
Ve bilmem gereken herşeyi,
Radyomdan öğrenirdim…”
diye başlıyordu söze Freddie Mercury, “Radio Gaga”(Radyo
Gaga)’yı her söyleyişinde. 5 Eylül 1946 günü Tanzanya’da
doğan bu dev sesli, kara bıyıklı adam belli ki aşıktı radyosuna zira ancak aşk yazdırabilirdi ve aşk söyletebilirdi dünyaca
ünlü Queen grubuna böyle bir şarkıyı. İçinde hiçbir metafor
barındırmayan, herhangi bir aşka gönderme yapmayan ve
salt radyo sevgisini konu alan “Radio Gaga”, Freddie’nin sesinden mi, sözlerinin kuvvetinden mi bilinmez, pop müzik
tarihinin en akılda kalan şarkılarından biri oldu. Şarkının
etkisi o kadar büyüktü ki, yayınlandığı 1984 yılında henüz
doğmamış olan bir kız çocuğu, ilerleyen yıllarda sahne adını bu şarkıdan alacak ve “Lady Gaga” ismiyle dünya müzik
piyasasını kasıp kavuracaktı…
42
Radyo sevgisini anlatan “Radio Gaga” büyük başarı kazanmıştı ama şarkının piyasaya sürüldüğü 1984 yılında radyo
için durum iç açıcı gözükmüyordu. Rakip ciddi, mücadele zorluydu. 1923 yılında John Logie Beard isimli bir İskoç
tarafından icat edilen televizyon, radyonun neredeyse bir
asırdır süren hakimiyetini bitirmek üzereydi. Şarkıcılar, sanatçılar artık radyoyu fazla önemsemiyor ve televizyonda
görünmeye çabalıyordu. Herkesin bir gün 15 dakikalığına
da olsa meşhur olacağını söyleyen Andy Warhol’u doğru-
RADIO GAGA
larcasına, tüm insanlık “sihirli kutu” denen televizyonda yer
almaya çabalıyordu.
Televizyon o kadar popülerdi ki, dünya müzik piyasasının
en etkili aktörlerinden biri olan müzik kanalı MTV(Music
TV – Müzik Televizyonu), ABD’de 1 Ağustos 1981 günü saat
12:01’de gerçekleşen ilk yayınına The Buggles grubunun
“Radyo Yıldızını Kim Öldürdü?”(Who Killed The Radio Star?)
şarkısıyla başlıyordu. The Buggles’a göre
video(televizyon) radyo yıldızını öldürmüştü ve artık bundan dönüş yoktu.
Halbuki, televizyon henüz emeklemekte olan bir bebekken, radyo koskoca
bir Kuzey Amerika’yı “Marslılar saldırıyor” diye sokağa dökebilecek güçteydi! Aslına bakarsanız, çok da isteyerek
olmamıştı bu durum. İnsanlığın yetiştirdiği en büyük dâhilerden olan Orson Welles, CBS Radyosu’nda 30 Ekim
1938 günü tiyatrocu arkadaşlarıyla “The
Mercury Theater On The Air”(Mercury
Tiyatrosu Yayında) isimli programına
başladığında muhtemelen olacakları
tahmin etmiyordu. Welles, arkadaşlarıyla haftalık olarak CBS’te radyo tiyatrosu
yapıyordu ve o hafta, Amerika’da “Cadılar Bayramı”(Halloween) olması nedeniyle kendilerine H.G.Welles’in “War of
the Worlds”(Dünyalar Savaşı) romanını
konu almışlardı. Kötüniyetli Marslılar’ın
dünyaya saldırısını anlatan ve bir bilimkurgu klasiği olan roman o kadar başarılı canlandırılmıştı ki, tüm ABD gerçekten de Marslılar’ın dünyaya saldırdığını
zannetmişti! Koca bir memleketi kaosa
sürükleyen yayın, New York Emniyet
Müdürlüğü’nün radyoyu basması ve
Orson Welles’in ertesi gün özür dilemesiyle sonuçlandıysa da, radyonun gücünü göstermesi bakımından tarihe geçti.
Enteresan olan, insanların Welles’in yayın boyunca (ve özellikle New York polisi tarafından yapılan
baskının ardından) “bu bir canlandırmadır, radyo tiyatrosudur, Marslılar ABD’ye saldırmıyor!” şeklindeki uyarısına kulak
vermek yerine kendi hayalgüçlerine inanmayı tercih etmeleriydi! Bu, radyonun sihriydi ve radyonun sihri milyonların
hayalgücüyle birleşince televizyonda zor karşılaşılabilecek
bir durum ortaya çıkmıştı… Milyonlarca Amerikan vatandaşı Marslılar’ın dünyayı istila ettiğine ciddi ciddi inanmıştı!
Doğası gereği talepkar olan televizyon, doğası gereği hizmetkar olan radyo karşısındaki üstünlüğünü uzun yıllar sürdürdü. Ta ki, Köroğlu’nun o muhteşem deyişinde ifade ettiği gibi delikli demir çıkıp mertlik bozulana kadar! Televizyon
radyonun delikli demiri, tüfeğiydi ama internet de galiba
onu yendi! Aynen, The Limousines grubunun 2010 yılında
piyasaya çıkan şarkısında söylendiği gibi: “İnternet video(televizyon) yıldızını öldürdü!”(Internet Killed The Video Star).
Şimdilerde, tüm sektörlerde kurallar değişiyor. İnternet denen müthiş icat sadece iletişim vasıtası olan radyoyu ve
televizyonu değil, üretimin yapıldığı yerler olan sinemayı,
bilimi, edebiyatı ve özellikle müziği yeniden düşünmeye
zorluyor. İletişimin ve kitlelere ulaşmanın kuralları yeniden
yazılıyor ve burada başrolü genç internet alıyor.
Radyo bu duruma alışık çünkü televizyon deneyimini yaşadı. Bu yüzden olsa gerek, yeni koşullara iyi adapte oluyor ve
zümrüd-ü anka misali küllerinden tekrar doğuyor. İnsanlık,
hayalgücünü özgür bırakarak yaşamanın değerini yeniden
keşfediyor. Televizyon ise, büyük etkisi ve gücü hala devam
etmekle birlikte, daha genç ve atak bir teknolojinin kendisini alt etme ihtimali karşısında, icadından bugüne kadar
geçen yaklaşık bir asırdan bu yana belki de ilk defa…
Düşünüyor… Düşünüyor…
43
MÜZİK KUTUSU
WILD WORLD
Rahmi Mert ÖZCAN
[email protected]
“Son zamanlarda gülümsüyorum.
Dünyayı ‘bir’ olmuş halde hayal ediyorum.
Ve olabildiğince inanıyorum.
Bir gün olacak... “ (Peace Train)
Müzisyenlik olması zor ve içi dolu kocaman bir kavram.
Önce müziğin ruhunu hissedip kendinle karıştırman gerekir. Ardından bakacaksın ruhunun ne kadarını koyabilmişsin ortaya ve senden neler yaratmışsın. Sonrasında da
eleştirebileceksin sen dâhil her şeyi. Duyarlı olacaksın... En
önemlisi de “sen” olacaksın. Kendisi olmayı başarabilmiş
önemli müzisyenlerden birisi de kesinlikle Cat Stevens’tır.
Özellikle 1960-1970 dönemlerine tamamen damga vurmuş, İngiliz pop-rock müziğinin içinde kendisini en yukarılara taşımayı başarmış olan Stevens, gitarını, piyanosunu,
kontrbas ve perküsyonunu kayıtlarının çoğunda bir başına
çalmış, grup kültürünün ön plana çıktığı bu dönemlerde
ismini var etmiştir. Şarkılarında sürekli umut dolu mesajlar
verip karamsarlığı her şeye rağmen ötelemeye çalışmış,
dünya meselelerini fazlasıyla kafaya takmış, her şeye fazlasıyla inançlı ve “Sanatçı” sıfatını üzerinde hiç emanet durmadan taşıyan gerçek bir müzisyendir Cat Stevens.
“Sabah kırılmış, tıpkı ilk sabah gibi.
Yağmurun yeni düşüşü ne tatlı, cennetten aydınlık.
Tıpkı ilk çiğ gibi, ilk çimenin üstündeki.
Ayağının geçtiği yerin bütünlüğüne bahar geldi.” (Morning
Has Broken )
44
İsveçli bir anne ve Kıbrıslı Rum bir babanın oğlu olarak
1948 yılında Londra’da dünyaya gelen Cat Stevens’ın
gerçek adı Stephan Demetre Georgio’dur. Daha henüz
18 yaşındayken “I Love My Dog” albümüyle ismini duyurmaya başlamış ve özellikle pop-rock tarzındaki şarkılarını folk, soft ve psychedelic tema ve tavırlar ile fazlasıyla
harmanlamıştır. Bu albümünden tam bir sene sonra yeni
albümü ile çıkışını daha da sürdürmüş ve özellikle fazlasıyla da farklı düzenlemeleri yapılmış “The First Cut is The
Deepest” gibi muhteşem bir eseri bizlere sunmuştur. Şarkı sözleri, müziği ve içeriği ile dinlememiş olanlara acilen
tavsiye edilir. Hatta özünü hissettikten sonra Sheryl Crow
ve Rod Stewart yorumları da hissiyatı daha da bir arttıracaktır diye düşünüyorum. Müzikteki yoluna emin adımlar
ile devam eden Cat Stevens’ın farklı zamanlarda hayatı ile
ilgili dönüm noktaları olmuştur. Bunlardan bir tanesi tam
başarılarını büyüttüğü sıralarda gerçekleşmiş ve 1968’de
ne yazık ki verem hastalığına yakalanmıştır. Belirli Hayran
kitlelerinin oluştuğu ve albüm satışlarında en yukarıyı zorladığı bu süreçte böyle bir hastalık onu iki sene boyunca
müzikten uzaklaştırmıştır. Kendisi ise bu hastalık sürecinde ona en iyi gelen tedavinin ruhunda hissettiği müzik ve
sahnede olma tutkusu olduğunu belirtmiş ve bu hastalıkla savaşırken hep o gün için yaşadığını söylemiştir. Cat
Stevens müziğin en büyük gücünü kullanmış ve bu ölümcül hastalığı yenerek hayata adeta yeniden dönmüştür.
Dönüşü de muhteşem olmuştur tabi.
CAT STEVENS
“Şimdi sana dair her şeyimi kaybettim.
Yeni bir şeye başlamak istediğini söylüyorsun.
Ve kalbimi kırıyor terk edişin.
Üzülüyorum bu vahşi dünyada.” (1970 Wild World )
Hastalık dönüşü 1 yıl içerisinde iki adet muazzam albüm
çıkaran Stevens, İngiltere ve ABD başta olmak üzere hemen hemen tüm dünyada albüm satış listelerinde zirveye
doğru yürümüştür. “Mona Bone Jakon” albümünde Patti
Darbanville için yazılmış “Lady Darbanville” şarkısı ile gönülleri fethetmiş, hemen ardından 1970 yılının ikinci yarısında çıkan “Tea for The Tillerman” albümündeki “Wild
World” parçası ile başta duygulara sonrasında ise tüm
dünyada folk-pop kültürüne yeni bir soluk yeni bir bakış
açısı getirmiştir. İlk olarak “The Very Best of Cat Stevens”
albümü ile tanıştığım ve dinlerken masumiyeti, yalnızlığı,
sevgi ve aşkı ezgilerinde fazlasıyla hissettiğim Stevens’ın
şarkı sözlerini inceleyip, o şairane tavrını da görünce neden 70’li yılların pop-rock ikonu olduğunu daha da iyi
anlamış oldum. Türkiye’de Bülent Ortaçgil, MFÖ ve İlhan
İrem’in de aynı dönemlerde Cat Stevens’ın tarzından etkilendiğini ve böylece Türkçe pop-rock kültürüne bir batı
soluğu getirdiğini de söylesek yanlış olmaz sanırım. Gitarın ön planda olduğu bir müzik yapan Stevens işin kısası
gitarıyla kendisini anlatmayı başarmış ve dünya üzerinde
pek çok kişiye de kendisini anlatabilmesi için farklı yollar
göstermiştir. Kolay dinlenen ve akılda kalan şarkılarıyla her
zaman farkını ortaya koymuştur.
“Nereye bakarsan bak, gerçek gizlenmek için zorlanacak.
Muhasebe başladı, neye dönüşeceğim?
Kalbine bak, niyetini temiz tut,
Pişman olmayayım diye, belki başarırım.” (Angel of War)
Cat Stevens’ın farklı zamanlarda hayatı ile ilgili belirli dönüm noktaları olduğunu söylemiştim. Bunlardan bir diğeri de 1976 yılında yaşamış olduğu bir kazadır. Boğularak
ölme tehlikesi geçiren müzisyen tam olay anını bir röportajında şöyle anlatıyor: “O esnada ne düşünebileceğinizi
bilmiyorsunuz hatta bir şey düşünemiyorsunuz da ama
2006 yılına geldiğimizde uzun
yıllardan sonra ilk kez İrlandalı şarkıcı
Ronan Keating ile “Father and Son”
parçasını söyleyerek bir konsere
çıkmış ve sahnelere geri dönmüştür.
hatırladığım tek şey içimden sürekli olarak ‘Tanrım eğer
beni kurtarırsan senin için çalışacağım’ diye dua ettiğim.”
1968 yılında verem hastalığını yenerek ölümden dönen
Stevens bundan sadece sekiz sene sonra bu kez bir kazada ölümü yine yenmeyi başarmıştır. Özellikle erkek kardeşi David olaydan çok etkilenmiş ve bir Kudüs ziyaretinde
abisine iyi geleceğini düşünerek aldığı Kur’an-ı Kerim’i ona
hediye etmiştir. Böylece İslamiyet ile tanışmış olan Cat Stevens 1977 yılında kitaptan etkilendiğini belirterek Müslüman olmuş ve Yusuf İslam adını almıştır. 60 milyondan
fazla albüm satmış olan Stevens, din değiştirdikten sonra
yaklaşık 30 yıl müziğe ara vermiş, sahnelerden uzaklaşmış
ve sadece ilahi nitelikli albümler yayınlamıştır. 2006 yılına
geldiğimizde uzun yıllardan sonra ilk kez İrlandalı şarkıcı
Ronan Keating ile “Father and Son” parçasını söyleyerek bir
konsere çıkmış ve sahnelere geri dönmüştür. Bu tarihten
sonra kariyerine başladığı tarzda üç albüm daha çıkarmış
ve hayranlarına yıllar sonra tekrar merhaba demiştir.
“Şimdi değişiklik yapmak için uygun bir zaman değil.
Sadece rahatla, zorlama.
Hala gençsin, hatan bu senin.
Bana bak! Yaşlıyım ama hala mutluyum...” (Father and Son)
Benim tavsiyem şimdi açın “Father and Son” parçasını, şöyle güzelce arkanıza yaslanın ve rahatlayın. Geçmişteki sizle
bir yolculuğa veya gelecekteki size doğru güzel bir keşfe
çıkın. Her detay için tek tek kendinizi yormanıza gerek yok.
Zorlamayın! Sadece notaları hissedin. Kondurun çehrenize küçük bir tebessüm ve çekin mutluluğu içinize. Şimdi
değişiklik yapmak için uygun bir zamandasınız...
43
BİR DÜNYA TARİH
Murat ÖREM
[email protected]
k
e
m
t
E
k
ı
l
k
ı
n
Tarihe Ta
Hayatının bir dönemini Ankara’da geçirip de, şehrin
“kalbi kırık da olsa” merkezi olan Kızılay’dan Sıhhiye ve
Ulus tarafına yürümemişlerin sayısı yok denecek kadar
azdır. Dükkanları ve geniş kaldırımlarıyla günün neredeyse hemen her saatinde hareketlidir bu güzergah. Atatürk
Bulvarı’nın Soysal İşhanı önünden Sıhhiye tarafına yürürken önce Sakarya Caddesine açılan ağız karşılar sizi. Bu
ağız ve Sakarya Caddesinin tümü günün her saatinde
kendine özgü bir telaşın resmini verir. İşportacılar da vardır bu kalabalıkta…
Biraz daha aşağıya ilerlediğinizde artık yerinde yeller esen
Devlet Tiyatrolarıyla anılan Yeni Sahne’nin de bulunduğu
Tuna sokağın önünden yolunuza devam edersiniz. Bulvarın
tam burasında haftanın ve günün her saatinde kalabalıkları
ağırlayan telaş vardır. Burada 1980’lerin yoksunluk zamanlarında yapıldığında büyük ilgi görmüş ama artık zamana
yenik düşmüş üstgeçidin merdivenleri çıkar karşınıza....
Tarihi Piknik Büfe’yle ve Sevgi Soysal’ın “Yenişehir’de Bir
Öğle Vakti“ romanıyla da ölümsüzleşen yerlerdir buraları
Aşağıya doğru yürümeye devam ederseniz yine çoktan
maziye karışmış Büyük Sinema’nın muazzep ruhu hatırla-
46
tabilir kendini. Büyük Sinema artık yoktur ama dış cephesindeki lale kabartmalarını hala görebilirsiniz dikkatle baktığınızda. Biraz daha ilerlediğinizde Ankaralıların, şaşaalı
devirlerde baş tacı ettiği ve şimdilerde oksijen çadırında
yaşamaya çalışan Zafer Çarşı’sına varır yolunuz. Zafer Çarşısı çok şükür yerindedir ama onun da boynu epeyi bükülmüştür... Zafer Çarşısı da kırgındır ve başına gelecekleri
tahmin etmenin merakındadır.
Daha aşağıda hızla akan trafiğin arasından Sağlık Bakanlığı binasına geçtiğinizde artık bir ayağınız Abdi İpekçi parkındadır. Bilenler bilir Abdi İpekçi 1979 yılının Şubat ayında
öldürülmüş usta bir gazetecidir… Abdi İpekçi Parkı Sıhhiye’nin o kendine özgü keşmekeşinde kimileri için bir huzur adacığıyken, bu park daha bakımlı olmalı diyenleri de
haklı çıkaracak durumdadır. Yine de parkın tam ortasındaki Metin Yurdanur’un emekleriyle yapılan Eller isimli anıt
görmek isteyenlere çok şey anlatır otuz yıldan fazladır...
Abdi İpekçi Parkı’nın tümüyle içine girmeden yoluna devam edenleri bütün hareketliliği keşmekeşi ve neredeyse yirmi dört saat yaşayan haliyle bir farklı yer karşılar…
Üzerinden trenlerin, otobüslerin, dolmuşların, koşuşturan
insanların geçtiği Sıhhiye Altgeçididir bu. Sosyoloji araştırmalarında başkent Ankara’nın en katastrofik/karmaşık/
yorucu yerlerinin başında gelir diye tanımlanan Sıhhiye
Altgeçidi bu ifadelerden ne kadar memnundur bilinmez
ama hakkında yapılan tanımlar o kadar mesnetsiz değildir.
Barakadan hallice dükkanları, seyyar satıcıları, durakları
işgal eden gamsız ve külhani tarzlı şoförleri, otobüs bekleyenleri, aylaklık edenleri, işine evine yürüyenleri, duraklarda ve okul önünde dolanan Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin öğrencileriyle adeta keşmekeşin zaferini ilan
etmiştir Sıhhiye Altgeçidi. Teşbihte hata olmazsa, Sıhhiye
Altgeçidi bir yanıyla İstanbul Üniversitesinin de bulunduğu tarihi Bayazıt Meydanının Ankara şubesi gibidir...
Sıhhiye altgeçidinden sonra, cumhuriyetin ilk dönem tarihi binalarının hem önünden hem içinden yürürsünüz
adım adım. Alman Mimar ve Şehir Plancısı Bruno Taut imzalı Ankara Üniversitesi Dil
ve Tarih Coğrafya Fakültesi
binası, alnındaki ‘Hayatta En
Hakiki Mürşit İlimdir... Kemal
Atatürk” yazısıyla bütün azameti, haşmeti ve kalenderliğiyle tam üç çeyrek asırdır
“ben burdayım ey Ankaralılar…” der.
Özellikle baharda öğrenci
eylemlerinin artmasıyla fakülte girişinin önü apayrı bir
yer olur. Dönem dönem
her şey öyle bir hale gelir ki gün içinde hep karşı karşıya gelen güvenlik
görevlileri ve öğrenciler
dinlenme anlarında birbirlerine çay, simit ve
sigara bile ikram eder….
Kızılaydan Sıhhiye’nin
bu kısmına kadar yürüdükten sonra, “ben
daha yorulmadım” diyenlerin karşısına bu
kez DTCF’nin neredeyse
hemen yanında diyebileceğimiz Olgunlaşma
Enstitüsü çıkar...Bir dönemin simge kurumlarından olan Olgunlaşma
Enstitüsünün yanı başında duran diğer bina
da elbette tarihi Ankara
Radyosudur...
Dil ve Tarih Coğrafya Fa-
kültesi gibi Ankara Radyosu da üç çeyrek asırdır ayaktadır.
Rivayet odur ki, fakülte binası ve eskilerin tabiriyle Radyoevinin arasında kadim bir dostluk ve hukuk vardır yalnızca
görmek isteyenlerin görebildiği....
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk döneminin unutulmaz
kardeşleridir onlar ve yapım tarihleri arasında yalnızca bir
yıl vardır. Dil ve Tarih Coğrafya Fakülte binası 1937 yılında
açılmışken tarihi Ankara Radyoevinden yükselen ilk ses de
1938 yılının Ekim ayının sonlarıdır. Cumhuriyetin 15. yılıdır…
Yetmiş küsur yıldan bu yana Ankara’nın sembol yapılarından olan TRT Ankara Radyosu da mutlaka alır selamınızı
siz önünden yürüyüp giderken , çok şeylere tanık olmanın
ağırbaşlılığı, tecrübesi ve güngörmüşlüğüyle.
TRT Ankara Radyosu tarihin tanığı olmaktan öte unutulmaz aktörüdür de... Bu tarihi kapıdan türkü ustaları Aşık
Veysel , Özay Gönlüm , Atilla İçli de, yazar Sevgi Soysal
da, spiker Jülide Gülizar da,
tiyatronun ustası Muhsin Ertuğrul da girmiştir defalarca.
Dönemin başbakanları, cumhurbaşkanları da...
Darbe bildirileri de okunmuştur radyoevinin stüdyolarında, bayram programları
da yapılmıştır gülüş cümbüş...
Ama Ankara Radyosu’nu unutulmaz kılan
en büyük özelliği şudur…
Ankara Radyosu , cumhuriyetimizin
kurucusu Mustafa Kemal
Atatürk’ün sağlığında
Türk Milleti’nin hizmetine sunduğu son resmi bina ve en önemli
kurumdur…Milletine
son hediyesidir…Atatürk’ün ölümüyle Ankara Radyosu’nun açılması arasındaki zaman
iki hafta bile değildir
çünkü…
Nasıl Atatürk her daim
yaşayacaksa, O’nun son
hediyesi olan Ankara
Radyosu da kültür , sanat ve eğitimin emsalsiz sesi olmaya devam
edecektir…
47
RADYO GÜNLERİ
Devir artık internet devri derken ;
Radyoların önemi niye daha da arttı?
Feridun ERTAŞKAN
Cazkolik.com
Dünya radyo tarihinin saygın ismi,
VoA (Voice of America)’nın programcısı, prodüktör, yayıncı, Beyaz
Saray konserlerini, Newport Caz
Festivali’ni organize eden, TV ve
film yapımcısı Willis Conover, bundan yaklaşık elli yıl kadar önce
bütün dünyanın ne diyeceğini,
duyuracağını heyecanla beklediği programlarından birinde kırık
dökük bir Türkçeyle önce Ahmet
Ertegün, ardından Arif Mardin ve
en sonunda Özdemir Erdoğan ismini telaffuz ettiğinde muhteme-
48
len bunun tarihi bir an olacağının
farkında bile değildi. Willis Conover radyo programları hazırladığı
altmış yıl boyunca böyle sayısız
isim anons etmiştir, belki onun
için değişik ve renkli isimlerdi söyledikleri ama bizim için, dünyanın
öbür ucundaki Türkiye için önemli
bir an ve bir ilkti. Conover’ın ismini
andığı ilk iki isim artık hayatta değil, Özdemir Erdoğan ise müziğe
geçen elli yılı aşkın emeği nedeniyle bu yaz Yaşam Boyu Başarı Ödülü alacak.
Türkiye’de ve dünyada müzik tarihi radyolar üzerinden büyümüş,
milyonlarca insana ulaşmıştır. Bir
radyo programcısının ağzından çıkan isim ünlü olur, binlerce albüm
satar, başarıyı yakalardı, radyoların
bu kadar büyük bir gücü ve etkisi
vardı. Benim de içlerinde olduğum
sayısız dinleyici, müziği Erol Pekcan, Aykut Sporel, Engin Arman
gibi radyo ustalarından öğrendi,
hayaller kurdu, dinledi ve o albümleri sokak sokak mağazalarda bulmaya çalıştı, radyo programlarını
radyonun önüne mikrofon koyarak kaydetmeye çalıştı, o kasetlerin
bir kısmı halen durur. TRT ile Türkiye’de radyo yayıncılığı çok büyük
bir gelenek ve yetişmiş, tecrübeli
nesiller kazandı.
Ama…
Radyoları ve radyoculuğu nostalji
dehlizlerine hapsetmeyelim.
Maalesef son yıllarda radyo denilince tıpkı benim de biraz önce bilinçli yaptığım gibi ısrarla nostaljik
anılara dalınıyor. Üstelik, bu dalıp
gitmeler sadece en eski günleri,
lambalı, transistörlü, cızırtılı istasyon arama günlerini hatırlatan
nostaljik göndermeler de değil.
Daha yakınlara gelin, doksanlarda radyoculuk yapmış olanların
çoğu kendini bu yakın tarihli nostalji dehlizinden bir türlü kurtaramıyor. Yirmi yıl öncesinin dahi
nostaljisi yapılmaya başlandı! İki
nedenden ötürü bu hiç adil değil.
İlki, radyo üzerinden nostalji yapılmaya başlandığında aslında işlevi
sona ermiş bir kavram olduğunu
iddia edenlere istemeden destek
oluyorsunuz demektir. Şunu hiç
unutmamalı ki radyo ve radyoculuk temelde iki insan arasındaki
iletişimdir. Araya giren materyaller sadece konuşulanları aktarma
mekanizmalarıdır. Bu iletişim geçmişte lambalı radyolar, kısa dalga
frekanslar, transistörlü radyolar
üzerinden sağlanırken bugün
bunlara cep telefonları, fiber hız
teknolojisi, internet radyoları vs.
eklenmiştir. Radyoculuk cihazların
teknolojik değişimi değil, anlatılanların ne olduğu, onları kimlerin ve niye dinlediğidir. Önemi bu
yüzden hiç azalmayacak tersine
daha da artacak ve artmıştır. İkincisi, radyoların mikrofonun ardında görünmeyen insan gizeminin
narsistik programcı egoizmi yaratmasıdır. Radyonun temelde aynı
yerde bulunma imkanı olmayan
iki insanın iletişimi olduğu gerçeğinin -bilhassa özel radyolar eliyleunutturulup DJ tarzı programcılık
ismi altında programcıların kendini büyük topluluklara karşı iştahlı
konuşma şehvetine kaptırmasının
yarattığı tahribattır.
Tıpkı, müzik ve kayıt endüstrisinin
geçirdiği büyük teknolojik değişim gibi radyoculuk da benzer bir
evrimi yaşadı ve halen de yaşıyor.
Televizyonlar her şeye hakim olduğunda radyolara artık ihtiyaç kalmadığı dahi konuşuldu. İnternet
yaygınlaşmaya başladığında da
benzer şeyleri söyleyenler olmadı
mı?
Geçen zamanın getirdiği zorluklar
bize bir şey öğretti ki radyoculuk
tıpkı müziğin kendisi gibi öneminden hiçbir şey kaybetmeyecektir.
Çünkü radyoculuğun temeli basit
ve o oranda güçlüdür, anlatan ve
dinleyen, yani iki kişi arasındaki iletişim hiçbir zaman kopmayacaktır.
Ama radyoculuk maalesef çocukluk hastalıkları gibi sıkıntılar yaşamıştır. Bugün doksanlı yıllardaki
gibi berbat bir Türkçeyle mikrofon başında konuşmaya kalksanız
önce kendi dinleyiciniz sizinle dalga geçer.
Büyük, şık ahşap kasalardaki küçük
kırmızı ışıktan cep telefonlarındaki
küçük kırmızı ‘buton’lara radyolar.
Bugün, eminim ki radyoların önemi daha da artıyor. Gelişen iletişim
zenginliği bir açığı kapatamadı,
evet, bilgiye belki eskisinden çok
daha hızlı ulaşıyoruz ama hangi
bilgiye? Bugün, insan ne yapacağını bilmediği ham bilgi yerine o
bilginin ne işe yarayacağını öğrenmek istiyor. İnanır mısınız, bu
bilgiyi dünya üzerinde radyolar-
dan daha iyi aktaracak bir medya
yok. Eğer, radyocular, programcılar, yayıncılar, prodüktörler doğru
okuma yapmayı başarırsa internet
bugün radyonun en önemli dostu olabilir. İnternet ham bilgiyi ışık
hızında iletebilir ama o bilginin ne
olduğunu radyolar anlatır. Bir örnek vermeye çalışayım; konumuz
müzik elbette… Bugün dünyanın
en baskın müzik türü Hip Hop, albümleri milyonlarca satıyor ama
biliyor musunuz ki Hip Hop müzisyeni yeni müzik üretmede çıkmazda ve çözümü geçmişe bakıp
cazda aramaya başladı. Sebebi ne?
Çünkü Hip Hop’ın kökeni cazdır.
Bu nesiller birbirinden kopmadan
yaşar ve öyle ilerler. Bu yüzden bir
radyo programcısı dinleyicilerine
yeni bir Hip Hop parçasının yanında eski bir caz standardı dinletirse eğer işte bu yeni bir şeydir ve
bunu herkes sizden öğrenir. Bunu
bir dergide yapamazsınız, televizyonlar mass media’lardır olmaz,
gazeteler başka bir dünyadır, internet siteleri kaotik karmaşasını
çözemedi ve bu gidişle çözemeyecek ama radyolar bilginin yeni
ve eski tüm halleri için en esnek ve
en dinamik medyalardır. Eskiden
de öyleydi, hala da öyle ve bence
gelecekte de hep böyle olacak.
49
BİR DÜNYA SOUNDTRACK
RADIO DAYS
Murat EKŞİ
[email protected]
Radyo. Kitlesel iletişim çağının başlangıç noktası değil belki de ama en önemli kırılma noktalarından birini oluşturduğu su götürmez bir gerçek. Bu aygıt ile iletilenin sadece sesler, notalar vs. olduğunu düşünüyorsanız elbette yanılıyorsunuz.
Radyo ile hisler, düşünceler, dilekler, umutlar, hüzünler, iyi kötü haller de iletildi,
yollandı, paylaşıldı. Görüntünün, resmin de bu iletişime girmesi ve bugünlere
gelinmesi ile bu mecrada görece payı azalmış gibi görülse de radyo büyüsünü
her zaman koruyan bir ilgi nesnesi olarak var olmaya devam edecek. Hem şunu
herkes bilir ki; her hangi bir şarkıyı kendinizin çalması ile aynı şarkının radyoda
bir anda çıkıvermesi arasında bile büyük hissi farklılık mevcuttur. İşte radyonun
o bahsi geçen “büyü”sünün küçük bir örneği size.
50
RADIO DAYS
“Radyo Günleri”nin hem
filmi hem de soundtrack’i
40’lı yıllarda radyonun
altın çağında olduğu
dönemlere götürüyor bizi.
Savaş yıllarının
buhranlı havasından
kurtulmanın yoludur
radyo ve tabii radyoda bol
bol dinlenen müzik
programları, yarışmaları.
“Radyo Günleri”nin film
müzikleri 16 adet
şarkıdan oluşuyor.
Albümde radyo
zamanlarını hissettirecek
ve dinleyenlerin o
zamanlara gitmesini
sağlayacak
melodilere, temalara sahip
şarkılar yer alıyor.
Tam da bu noktada o “görsel”lik gücü
ile bazı şeyleri radyodan devralan sinemanın, televizyonun bir günah çıkarması sayılabilecek eserler dikkatimizi
çekiyor. Woody Allen’ın 1987 tarihli
“Radio Days”i, tam da yukarıda bahsi
geçen “günah çıkarma”nın ta kendisi
olarak radyonun bizzat kendisine ve
o büyülü günlere dair bir övgü/özlem
yapıtı olarak yazımıza konu oluyor. Ve
elbette aslolan müzikleri ve bunların o
günlere ait sundukları.
“Radyo Günleri”nin film müzikleri 16
adet şarkıdan oluşmakta. Genellikle
30’lu yılların sonu ve 40’lı yılların baş
kısımlarına ait şarkıların seçiminde elbette radyo zamanlarını hissettirecek
ve dinleyenlerin o zamanlara gitmesini sağlayacak melodilere, temalara
sahip şarkılar albümde yer alıyor. 40’ların göstergesi kıyafetler içerisinde bir
bahçe partisinde köşede çalan gramafondan yükselen ve çok da net olmayan melodiler ve bu ortamdaki saf
ve güzel insanlar. Tommy Dorsey’in
“You and I”nda dans ediliyor ve çevreyi rahatsız etmekten kaçınır hallerde
gülüşme sesleri etrafa yayılıyor. İşte
radyo günlerinin büyüsünü tamamlayan, tanımlayan atmosferin belki de
bir fotoğrafı.
Allen’ın filmlerindeki farklı tadı, yönetmen filmlerinde bulunan farklı
sinema dilini ve Allen’ın geçmişe bakışında da değişmeyen kendine has
komedi unsurlarını tamamlayan bir
kayıt bu. Filmi izlemeden de dinlediğinizde şarkıların sizi götürmek istediği yerlere rahatça ulaşabiliyorsunuz.
Zaten radyo bu değil miydi? Büyüsüyle sizi alıp bir yerlere istemsiz götürmüyor muydu?
49
BİR DÜNYA ALBÜM
Murat EKŞİ
[email protected]
Gece – Kalbe Kördüğüm
Mor ve Ötesi’nden Harun Tekin’in yapımcılığında kaydedilen yeni Gece albümü “Kalbe Kördüğüm” 2 yıl aradan
sonra grubun yeni albümü olarak müzik marketlerde
yerini aldı. Birçok rock/ alternatif rock yapan grup gibi
Ankara kökenli olan Gece, zaman içerisinde yine birçok
grup gibi İstanbul’u merkez edindi. İlk albümleri “İçinde
Saklı” ile eleştirmenlerden son derece olumlu geri dönüşler alan, gelecek için umut beslenmesine neden olan
Gece -ne yazık ki- üretimlerindeki kalitenin baş aşağı gitmesine engel olamıyor, aslında bunu ister bir durumları
da yok sanki. Gece bir karar vermeli; zaten albüm satışları
böylesine düşmüşken ticari melodiler, ortalama dinleyiciyi yakalayacak basit numaralar mı yoksa Türk rock tarihine geçecek üretimler yapmak mı? Gece de ikinci seçenek
için potansiyel var. Ama dediğimiz gibi. İstemek lazım
Murat Boz – Janti
Murat Boz yaklaşık 5 yıl aradan sonra yeni albümü “Janti”yi dinleyecilere sundu. “Janti”nin ilk bakışta dikkat çeken
özelliği albümün yapımı aşamasında yer alan ünlü isimler oluyor; Mustafa Ceceli, Ebru Gündeş, Sıla, Fettah Can
ve Ozan Çolakoğlu bu isimlerden bazıları. Gelelim albümün müzikalitesine. Albümün Türkçe pop ölçütlerindeki yapım kalitesi ve paralelinde harcanan emek kendini
hemen belli ediyor. Ve fakat bu çaba ve emeğe rağmen
“Janti” sıradan bir Türkçe pop albümü kalitesini aşamıyor.
Yalnızca sanatçının sevenlerini tatmin edebilecek, müziğe
katkı adına yeni hiçbir şey söylemeyen bir kayıt bu.
Ferhat Polat – Sarılınca Geçer
“Sarılınca Geçer” aslında bir kısa albüm. Toplam 6 şarkıdan oluşuyor bu
albüm. Polat’ın geçmişinde konservatuarda ses eğitimi ve Broadway müzikallerine varan değişik eğitim ve üretim başlıkları göze çarpıyor. “Sarılınca
Geçer”, asıl ve öz olarak Türkçe pop
‘un alışılagelmiş yaklaşımlarını ve Akdenizli sıcaklığını içeriyor. Ama Polat
bu bilindik yaklaşımı son zamanların
52
popüler elektronik/dubstep alt yapısı ile sunarak batılı benzerlere yakın
bir sunum tadı yakalamaya çalışmış.
Bu soundsal farklılıkla bile Ferhat Polat farklı bir tat yakalama yolunda bir
adım atmış diyebiliriz. Gelecek kayıtlarda sunumun yanında içerikle de
bunu desteklemesi ümitlerimizi buraya not düşelim.
ALBÜM EKŞİSİ
Dvsn – Sept. 5th
Kanadalı r&b/PBR&B ikilisi, şarkıcı Daniel Daley ve yapımcı
Nineteen85’dan oluşmakta. “Sept. 5th”, ikilinin ilk albümü,
ama ne albüm! Nineteen 85 albümde sound ve alt yapı
noktasında harikalar yaratırken, Daley ise mikrofon başında tam da siyahi kökenlere uygun iş çıkartıyor. Aslında
Nineteen85 grubun PBR&B, Daley r&b tarafı. Yani grubun
vokalleri tanıdık r&b melodiler ve vokal şeklinde ilerlerken, bu vokallerin PBR&B altyapılar üzerinde yürümesi
olarak açıklanabilecek bir kayıt bu. Büyük ihtimalle yılsonu
en iyi albümler listelerinde yer alacak, siyahi taraftan kalite
kokan, ışıltılar saçan bir kayıt “Sept. 5th”.
Andy Stott
Too Many Voices
“Too Many Voices”, Stott’un 5. stüdyo albümü. Andy Stott,
İngiliz down-tempo elektronik müziğinin otomatikman
ulaştığı noktaya entelektüel olarak ulaşabilen kalburüstü
bir sanatçı. O noktayı ise elektronik müziğin soğuk, karanlık ve keskin tarafı olarak ifade etmek mümkün. “Too
Many Voices”, gece karanlığına yakışan, kişiselliği fazla,
aynı zamanda groove’u da olan şarkılardan oluşan bir albüm. Stott albümüyle down-mid tempo hisli elektronik
müzik sevenler için, cafe-restaurant gibi ticari mekânları
müzikle daha kaliteli göstermek isteyenler gibi kişiler için
harikulade bir seçim sunuyor. Yılın ilk çeyreği söz konusu
olduğunda en iyi işlerden biri kesinlikle “Too Many Voices”.
John Carpenter
Lost Themes II
Amerikalı meşhur korku/bilim kurgu film yönetmeni Carpenter’ın 2015’te çıkan ilk albümünü takip eden ikinci
albümü “Lost Themes II”. 68 yaşındaki Carpenter esasen
70’ler ve 80’lerde çevirdiği “Helloween”, “The Fog”, “The
Thing” ve “Escape from New York” gibi filmlerle tanınıyor.
Carpenter bu albümde de bahsi geçen zamanlara ait filmlerinin zamanına ve ruhuna uygun şarkılarla bizi karşılıyor.
Gelgelelim artık zamanlar ne o zamanlar, ne de o zamanların ruhu şu an ile örtüşüyor. Görsel tatlar yakalayan, iniş
ve çıkışları bir filmin değişik sahneleri için tasarlanmış gibi
duran ama öte yandan da belli bir derinliği yakalayamayan şarkılar “Lost Themes II”yu belli bir seviyede tutuyor.
Carpenter’ın filmlerini sevenler için güzel, ilk defa tanışacaklar için çok şeyler vaat etmeyecek bir kayıt bu.
53
Cahit CESUR
[email protected]
10 Mayıs 2008
Leyla GENCER
10 Mayıs 2008’de Milano’daki evinde kalp ve solunum yetmezliğine
bağlı olarak hayatını kaybeden dünyaca ünlü Türk opera sanatçısı Leyla
Gencer, 20. yüzyılın en önemli sopranolarından birisi olarak kabul edilir. Opera sanatına çok önem veren
batı ülkelerinde “La Diva Turca”, “La
Gencer”, “La Regina” olarak ün yapan;
Milano, Roma, Napoli, Venedik, Viyana, Paris, San Francisco, Köln, Buenos
Aires, Londra, Rio de Janerio, Bilbao,
Chicago’da sanatını dinleten; Lucia’nın, Norma’nın, Lady Macbeth’in,
Queen Elizabeth’in, Filoria Tosca’nın,
Lucrezia’nın, Madam Butterfly’ın,
Alceste’nin, Aida’nın, Violetta’nın, Leonora’nın “Leyla la Turca”sı dramatik
soprano Leyla Gencer, hem seçkin
opera sahnelerinde hem resitallerinde hayranlık uyandırmış sanatçımızdır. T.C. Devlet Sanatçısı olan Gencer’in 23 bestecinin 72 yapıtından oluşan oldukça geniş bir repertuvarı vardır.
Leyla Gencer 1928’de Polonezköy’de doğdu. Babası Safranbolulu köklü Müslüman bir ailenin oğlu olan Hasanzade İbrahim
Bey, annesi Polonyalı Katolik bir ailenin kızı olan Alexandra
Angela Minakovska’dır. Ailesi sonradan Çeyrekgil soyadını aldı.
Annesi, İbrahim beyle evlendikten sonra Müslüman olup Atiye adını aldı. Gencer yıllar sonra verdiği bir röportajda “Müslüman ve oryantal bir altyapıdan geliyorum” demiştir.
Babası İbrahim Bey, ağabeyi Hüseyin Çeyrekgil ile çiftçilik, balıkçılık, taşımacılık ve Çubuklu suyunun işletmesini yapıyordu;
ayrıca Lale Sineması’nın işletmesini üstlenmişti ve Karaköy’de
hanları bulunuyordu. Leyla, babasını genç yaşta kaybetti.
1946’da varlıklı bir bankacı olan İbrahim Gencer ile evlendi ve
Gencer soyadını aldı.
Leyla Gencer, İstanbul İtalyan Lisesi’ni bitirdi ve bir süre İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda şan eğitimi aldı. İstanbul Şehir Korosunda solist olarak çalıştı. Konservatuarda, Fransa’nın
önde gelen hocalarından Reine Gelenbevi, ünlü orkestra şefi
Muhittin Sadak ve besteci Cemal Reşit Rey’in öğrencisi oldu.
1948’de Hollanda’nın Philips Şirketinin düzenlediği bir yarışmaya katılmak üzere İstanbul Belediye Konservatuvarı tarafından bu ülkeye gönderildi, yarışmada beğeni kazandı. Ankara
Devlet Konservatuarı’nda ders vermek üzere Türkiye’ye gelen
ünlü İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ile tanıştıktan
sonra İstanbul’daki konservatuar eğitimini yarıda bırakarak
çalışmalarını Ankara’da onun özel öğrencisi olarak sürdürdü.
54
Operanın tiyatroya bağlı olduğu
yıllarda Ankara Devlet Tiyatrosu’nun
korosuna girdi. Ankara Devlet Operası’nın açtığı sınavı kazanarak Cavalleria Rusticana’da “Santuzza” rolünü
oynadı. “Tiefland”da Martha rolüyle
dikkat çekti. Tosca operasında başarı
kazandı. Hocası Arangi Lombardi, bir
yıl sonra kızını ziyaret için gittiği İtalya’da hastalanarak hayatını yitirince
çalışmalarını İtalyan bariton Apollo
Granforte ile sürdürdü.
1952’de İtalya’da sahneye çıktı. Milano Scala Operasında görev yapan
ilk Türk sanatçı oldu. 1956’dan başlayarak her yıl San Francisco’ya konuk
sanatçı olarak gitti. Bir yıl sonra Poulenc’in “Dialogues des Carmelites”inin ilk seslendirilişinde oynadı.
1959’da Floransa’nın Maggio Musicale ve Spoletto şenliklerinde Prokovyef’in “Ange du feu” adlı eserinde rol aldı. 1961’de Viyana
Devlet Operasına konuk sanatçı olarak çağrıldı ve Salzburg
şenliğinde Amelia rolüyle başarı kazandı. 1963’de Scala Operasında Aida rolünü üstlendi. İngiltere’nin Glynde Bourne Şenlik
Operası’nda “Figaro’nun Düğünü” yapıtında Kontes rolünü üstlendi. İtalya ve İngiltere’de resitaller verdi. 1963’de Venedik’te
Verdi’nin “Jerusalem” operasında başrole çıktı. Aynı yıl Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde konser verdi. Roma
Operasında görev aldı. Daha sonra New York, Lüksemburg,
Napoli, Buenos Aires ve Roma’da çok sayıda operanın solist
rollerinde beğeni topladı. 1965’de Verona Şenliğinde “Norma”
operasında başrol oynadı.
10 Mayıs 2008’de Milano’daki evinde kalp ve solunum yetmezliğine bağlı olarak hayatını kaybetti. Leyla Gencer”in cenazesi
12 Mayıs günü Milano’da La Scala Operası’nın Santa Babila Kilisesi’nde düzenlenen kalabalık bir törenden sonra vasiyeti doğrultusunda krematoryuma götürülerek yakıldı. Leyla Gencer’in
külleri daha sonra İstanbul’a getirildi. Kendi vasiyeti gereği küller, 16 Mayıs günü Dolmabahçe Sarayı ile Dolmabahçe Camii
arasındaki yapılan bir törenden sonra Dolmabahçe açıklarında
Boğaz sularına döküldü. Törende, Mozart’ın Requiem’inden
“Lacrimosa” ile Ahmed Adnan Saygun’un “Yunus Emre Oratoryosu”nun 5, 12 ve 13. bölümleri İstanbul Devlet Opera ve
Balesi Orkestra ve Korosu tarafından seslendirildi.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı”nın yeni yapılmakta olan merkezinde sanatçının vasiyeti üzerine bir “Leyla Gencer Müzesi” oluşturulması planlanmaktadır.
ZAMAN TÜNELİ
1 Mayıs 1786
Beaumarchais’nin tiyatro eserini operaya çevirmek fikri Mozart tarafından ortaya atılmış ve Mozart bu tiyatro eserinden liberetto yapması için Da Ponte’ye
sipariş vermiştir. Figaro’nun Düğünü,
besteci Mozart ile liberetto yazarı Da
Ponte arasında yapılan çok ünlü işbirliği
ile ortaya çıkartılan üç operadan birincisidir. Daha sonraki işbirliği sonucu Don
Giovanni ve Cosi fan tutte operaları yaratılmıştır. Figaro’nun Düğünü’nün prömiyeri Viyana’da 1 Mayıs 1786’da Burgtheater’da yapılmıştır. İlk iki oynanışında
orkestra şefliğini, o zamanın modasına
uygun olarak klavyeli enstrümanda Mozart şahsen yapmıştır.
Wolfgang Amadeus Mozart’ın Figaro’nun
Düğünü adlı operası ilk kez sahnelendi.
Folies Bergère adlı ünlü
müzikhol Paris’te açıldı.
Günümüzde de faaliyet gösteren ve
1890’lardan 1920’lere kadar şöhretinin
doruklarında olan Paris müzikholü ilk
olarak opera binası olarak tasarlanmış
ve 2 Mayıs 1869’da Folies Trévise adıyla
açılmıştır. 13 Eylül 1872’de ise adı Folies
Bergère olarak değiştirilmiştir.
7 Mayıs 1824
İşitme duyusunu yitiren
Beethoven, Viyana’da 9’uncu
senfoniyi ilk kez sundu.
6 Mayıs 1936
Yaşamı boyunca sağlık problemleri çeken Beethoven 1801’de işitme problemleri yaşamaya başlamış ve 1817’de
tamamen sağır olmuştur. Bu dönemden
sonra sağırlığı müzik yaşamını hiçbir şekilde etkilememiştir. 9. senfoniyi sağırlık
döneminde bestelemiş ve Viyana’da ilk
kez sunmuştur.
2 Mayıs 1942
2 Mayıs 1869
Türk Pop Müziği Ses Sanatçısı Ömür Göksel doğdu.
Türk Pop Müziği’nin “Kadife Sesli Romantik Prensi” Ömür Göksel, Kadıköy,
İstanbul’da dünyaya geldi. 1969’da
“Mutluluk”, 1972’de “Sevemem Artık”
ve 1975’de “Yanıyorum” adlı yapıtıyla
üç kez altın plak ödülü alma başarısını gösterdi. Sanatçının diğer önemli
şarkıları: “Ağlıyormuşsun”, “Senden
Bana Yar Olanda”, “Yaşadım mı Öldüm mü Anlayamadım”, “Umurumda
mı Dünya?”, “İçki Sigara”, “Eğer Bir Gün
Bırakırsan”, “Yaş Kalmadı Gözlerimde”,
“Kızım”, “Şeytan diyor ki”, “Ha 3 Gün
Önce Ha 5 Gün Sonra”, “Sensiz”.
Ankara Devlet
Konservatuvarı kuruldu.
Cumhuriyet’in ikinci yılında Ankara’da
müzik öğretmeni yetiştirilmesi amacıyla
“Musiki Muallim Mektebi” açılmasını takiben, Atatürk’ün direktifleriyle müzik ve
sahne sanatlarının gelişmesi için konservatuvar kurma çalışmaları başlatılmıştı.
Türkiye’de ilk kez Ankara’da kurulan konservatuvar, önce Musiki Muallim Mektebi içerisinde açılmıştı. 6-12 Mayıs 1936
tarihleri arasında öncelikle Musiki Muallim Mektebi öğrencileri sınavdan geçirilerek, kimileri tiyatro, kimileri de müzik
bölümüne alınmıştı.
55
8 Mayıs 1947
Ulvi Cemal Erkin,
Prag’da Çek Filarmoni
Orkestrası’nı yönetti.
Birinci kuşak çağdaş Türk müziği bestecileri arasında yer alan, opera dışında hemen bütün formlarda yapıtlar vermiş bir besteci olan Ulvi Cemal
Erkin, besteciliğin yanı sıra orkestra
şefliği, piyano öğretmenliği ve Türkiye
24 Mayıs 1956
İlk Eurovision Şarkı
Yarışması.
Eurovision Şarkı Yarışması fikri
ilk kez 1955 yılında Monako’da
gerçekleştirilen Avrupa Yayın Birliği
toplantısında ortaya konmuş ve İsviçre’nin Lugano kentinde düzenlenen ve sadece 7 ülkenin katıldığı
ilk Eurovision Şarkı Yarışmasını ev
sahibi İsviçre’den katılan Lys Assia
Refrain adlı parçasıyla kazanmıştı.
Bu İsviçre’nin ilk ve tek Eurovision
birinciliği olmuştur.
Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında açılan
müzik kurumlarında yöneticilik yaparak Müzik Devrimi’nin sevilmesi ve
yaygınlaştırılması konusunda öncülük
etmiştir. Müzik tarihinde Türk Beşleri
adıyla anılan sanatçılar arasında yer alır.
Sanatçımız 8 Mayıs 1947’de Prag’da
Çek Filarmoni Orkestrası’nı yönetmişti.
31 Mayıs 1969
Ünlü soprano Maria Callas, Pier Paolo
Pasolini’nin Göreme’de çekeceği
‘Medea’ filmi için Türkiye’ye geldi.
“Medea” Pasolini’nin Euripides’in
Medea’sından esinlenerek yazıp
neredeyse tamamını Kapadokya’da
çektiği önemli bir filmdir. O yılların
Kapadokya’sını merak edenler için
eşsiz görüntüler sunan Medea’nın
başrolünde ünlü soprano Maria Callas oynuyor. Bölgede yaşayanların da
figüran olarak yer aldığı Medea’nın
sürpriz oyuncularından biri de cellatbaşı rolündeki sinemacı Muzaffer
Hiçdurmaz. Çekimler sürerken basında çıkan haberler şöyle: Bir haberde Callas’ın Türkiye’ye gelirken
bavullarının kaybolduğu, bir diğerinde Kapadokya’daki çekimlerde sıcaktan fenalaşarak bayıldığı ve Pasolini’nin kendisiyle bizzat
ilgilendiği yazıyor. Ama en ilginç haber Callas’ın “musluklarından
şarap akan ama suları akmayan” otelde duşunu alabilmek için suların gelmesini beklediğinden onuruna verilen resepsiyona çok geç
kalmasını anlatan haber.
56
12 Mayıs 1967
İlk Quadrofonik
Rock Konseri.
Pink Floyd grubu, İngiltere’de
Queen Elizabeth Hall’da dünyada ilk quadrofonik rock konserini düzenledi. Quadraphonic
sistemde ses dört ayrı hoparlör grubuna dört ayrı kanaldan
gönderiliyordu.
17 Mayıs 2005
Türk Sanat Müziği bestecisi Melehat
Pars hayata gözlerini yumdu.
1944 yılında sınavda başarı göstererek, solist olarak Ankara Radyosu’nda göreve başladı. 1954 yılında Ankara'dan ayrılarak İstanbul'a yerleşti. İstanbul
Radyosu'nun Türk Musikisi yayınlarına katıldı. Emel
Sayın ve Bülent Ersoy’un üstadlarından
olan sanatçının önemli eserleri: “Hiç dinmeyen bir
arzudur sana olan hasretim”, “Âvâre gönül yine sensiz hicrâna daldı”, “Gümüş tellerle örsem saçının her
telini”, “Ben gamlı hazan sense bahar dinle de vaz
geç”

Benzer belgeler