Forum - İrfan Erdoğan

Yorumlar

Transkript

Forum - İrfan Erdoğan
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s.317-320
Forum
Forum hakkında
Forum bu sayısında akademisyenlerin, yazarların, gazetecilerin ve diğer
ilgililerin futbol hakkında yazılarından oluşan zengin bir içeriğe sahip. Yazılar
futbolun önde gelen önemli yanlarını ele alıp irdelemektedir.
Forum “Forum olalı hep acı çekmişti,” çünkü derginin “Editörden” ve
“Forum hakkında” başlıklı bölümlerinde sürekli yaptığım kışkırtmalara
rağmen, hiç kimse Forum’u Forum yapacak yazılar göndermedi. Yazı
gönderme ve akademik tartışma açma yerine, kullandığım kavramlar veya
iletişim alanında Türkiye’deki gelişmeler ve durumla ilgili olarak sunduğum
“birilerinin hoşuna gitmeyen” eleştirilerim hakkında, örneğin 50 yıla yakın
iletişim eğitiminde iletişim alanında hala iletişime hor bakan, iletişimi
öğrenmeye çalışmayan, iletişimin ne olduğunu bilmeyen ve bilme zahmetine
de katlanmayan, ama (ne yazık ki) iletişim fakültelerini dolduranların
yarattıkları “iletişim eğitimi ortamı” ile ilgili eleştirilerim hakkında,
dedikodular üretilmekte, “gene hakaret ediyor” gibi laflarla sunduğum içerik
“hasır altı” edilmektedir. Aslında, benim beklediğim ve normal bir akademik
ortamda beklenen şudur: Kötüyü durdurma ve iyiyi kurma yönünde tartışma
ortamını geliştirme. Bunun yerine, tam tersine, dedikoduculukla ve baskıyla
desteklenen susturma ve daha kötüsü okutmama ortamı sürdürülmektedir.
Aslında durum daha da feci bir karaktere sahip: Örgütlü üretim yapılarının
“akıllı işaretler” diye sunduğunun “akılsızlığı” işleme ve “yanlış
yönlendirme” olduğunu söylüyorsunuz veya “halka istediğini verme”
iddiasının geçersizliğini açıklıyorsunuz veya kurumlarda yapılan (örneğin
TRT ve RTÜK’de) araştırmaların hem bilimsel inşa bakımından
yanlışlıklarını hem de kuruma faydasızlığını inceliyor ve sunuyorsunuz,
sonuçta kimsenin umurunda olmadığını ve, daha kötüsü, çıkarcı düşmanlıkları
tetiklediğinizi görüyor ve üzülüyorsunuz: Böyle bir akademik ortam
olmamalı, ama ne yazık ki egemen olan bu. İletişim alanındaki üretimin
doğasını incelemek gerek ve üretimin doğasını “para kazandırmayan bilginin
ve akademik girişimin hiçbir anlamı yoktur” üzerine inşa ettirmeye başlayan
bir endüstriyel yapının toplumun şimdisi ve geleceği için getirdikleri ve
318
Forum hakkında
götürdüklerinin araştırılması ve bu tür egemenliğe karşı mücadelenin başarısı
için bir şeylerin yapılması gerekmektedir. Altı ay içinde bir tersane’de birçok
insan “iş kazası” diye nitelenen “cinayetle” öldürülmesine ve bu cinayeti “işin
doğasının bir parçası olarak sunan canilere karşı sessiz kalan bir toplum ve
akademik dünyanın bu karakterinin incelenmesi ve çözüm yollarının
araştırılması ve bunlar üzerinde tartışılması gerekir. Mekaniksel materyalist
egemenliğin, “iş kazası” denilen cinayete “beş gün kapatma” cezası
vermesinin anlamını (televizyonda örneğin şiddet vb nedenlerle, televizyon
yayınlarının bir veya birkaç gün durdurulmasında olduğu gibi), çok iyi
anlamak ve bu tür biliş ve çözüm yollarının egemenliğine karşı mücadele
etmek gerekir. Sorun Tersane’de mi veya Televizyonda mı, yoksa iş yapış
biçimini örgütleyenlerde mi? Sürekli olarak “çevre kirletiliyor” deniyor;
Teelvizyonun ve diğer medyanın içerikleri eleştiriliyor. Çözüm olarak da
daima “halk eğitilmeli” deniyor ve “medya okuryazarlığı” bahanesiyle, asla
medya yazarı olamayacaklara “medya okurluğu” öğretilerek, (internette chat
yapan) aptalca satın alıcılar ve tüketiciler arasına katılıyorlar: Pazarın
materyal yaygınlaşma politikasının bilişlere işlenerek geliştirilmesi. Bu,
aşağılık ve her türlü hakareti hak eden “eğitimle çözüm” üzerine, ender de
olsa ciddi eleştiriler sunulur. Çoğu kez, bu tür “kurnazca, alçakça ve ahmakça
çözüm önerileri” üzerinde en küçük tartışma bile yapılmaz: Gerçek ortaya
çıkar korkusu mu acaba? Çevreyi kirleten, medyayı “işlevsel pisliklerle
dolduran” ve yoksulluğu yaratan neden asla “eğitimsizlik” değildir. Tam
aksine, çevreyi kirletenler, işlevsel pislikleri üretenler ve yoksulluğu ve
yoksunluğu yaratanlar “yüksek eğitim görmüşlerdir.” Tersanelerde ve iş
yerlerinde “iş kazası cinayetlerinin nedeni” işin doğası veya işçinin cehaleti
değildir, azami çıkar elde etmeye çalışan şirketlerin “çok okumuşlarının”
oluşturduğu korku ve terör koşuludur ki bu “ekmeğini kazanma” koşuluyla
birleşince insanlık dışı bir durum ortaya çıkar. Ekmeğini kazanmazsa aç
kalacak insan, bu koşulların sorumlusu değildir. Öte yandan, “ekmeğini
kazanmak” adına, demokratik bir hak olan sendikalaşma yerine, “bir eli
patronun bir eli de işçinin (aslında iki eli de işçinin) cebinde olan sendikala
yönetim ve ilişki tarzını değiştirme yerine kötüleyerek kendine düşman
olanların/edilenlerin birbirini yediğini görüyoruz. Bu konular ne yazık ki
benim anlattığım biçimde gündemde ön plana çıkarılmamaktadır. Çıkaranlar
da, efendiler tarafından değil (onların umurunda bile değildir, muhatab bile
olmazlar), efendilerin ücretli/maaşlı veya “umutlu” köleleri tarafından aforoz
edilmekte, suçlanmakta ve gerektiğinde de, tarihte örnekleri bol,
İrfan Erdoğan
319
hapsedilmekte veya öldürülmektedir. “Eğitimsizliği” neden diye sunarak,
materyal ve bilişsel olarak yoksullaştırılmışlara bir kez daha yüklenen ve
onların yoksullaştırılmışlıkları ve eğitimsizleştirilmesi üzerinden de para
kazanan ve çıkar sağlayan alçalmışlık için, en verimli, en pragmatik seçenek
başka yol olamaz, çünkü gücün sofrasındaki kırıntılardan ve gücün
atıklarından ancak bu şekilde pay alınabilir. Elbette, alçalmış pratikleri
yapanların hepsi de bu alçalmışlığın farkında olmadığı gibi, iyi niyetli bir
şekilde “eğitimsizleri eğiterek” ve “medya okuryazarlığı” denen pazar
promosyonunu yaparak “çözüm” getirdiklerini sanmaktadır. Evet, çözüm
getirmektedirler, fakat bu çözümler çözmek istedikleri sorunlara çözümden
çok endüstriyel pazarlama ve biliş yönetimi sorunlarına çözüm olmaktadır.
Her çözüm, yeni iş alanı ve yeni ürünler kullanma ve böylece para kazanma,
hırsızlık ve dolandırıcılık yapma olanaklarını getirmektedir: Suyu temizlemek
için arıtma tesislerinin kurulması gibi. Kirletme nedenlerini ortadan kaldır!
“Forum” yaratmanın, yukarıdaki anlatılara bakıldığında, gülünç olduğu
ortaya çıkar.
Forum bu sayıya kadar sadece akademik seviyede kaldı. Bu sayıda birçok
insanın katkıda bulunduğu “bir forum” oldu.
Futbolu bir zamanlar oynuyorduk, belki bazılarımız hala oynuyor; hemen
hepimiz seyrediyoruz. Dolayısıyla, futbolun bir şekilde parçasıyız, onun
dışında olduğumuzu sanmak veya “akademisyen incelemeci” olarak futbola
“nesnel bir şekilde dışarıdan bakmak” gibi bir iddiada bulunmak geçersizdir.
Forum bu sayıda “futbola bakışların” forumu oldu. Forumdaki yazılar futbolla
ilgili olarak akla gelebilecek önemli konuları ele alıp sunmaktadır. Bu yazıları
yazan insanlarla aynı fikirde olabilir veya olmayabiliriz, fakat önemli olan
dürüstçe ve iyi niyetle bir amaca (futbolu anlamaya) katkıda bulunmaktır. Bu
nedenle, yazarak veya yazılması için arabuluculuk yaparak katkıda bulunan
herkese teşekkür ederim.
Elbette. En önemli bir diğer sorun, “dergi okuma” (veya kitap okuma)
sorunudur. Bu tür bir derginin tüm iletişim fakülteleri akademisyenleri ve
öğrencileri tarafından okunması gerekir. Okunuyor mu? İşte araştırma
yapmaya teşvik için bir diğer “hakaret,” ki çalışacağını hiç sanmıyorum:
Hocaları okumuyor ki, öğrencileri okusun! 143 iletişim fakültesi öğrencisine
üç soru sordum: (1). Son bir yıl içinde, akademik bir dergide okudukları
makaleleri sordum. Sonuç: Sadece 7 kişi okumuş (onlar da ben zorunlu
tuttuğum için olmalı). Siz kaç tane okudunuz? Eğer bu tarz okuyorsanız, zaten
siz okuyanlar arasındasınız. Dolayısıyla, soruyu şöyle soralım: tanıdıklarından
320
Forum hakkında
kaç tanesi okuyor? (2). Son bir yıl içinde, derste hocaların verdiği kitap
dışında iletişimle ilgili okudukları kitapları sordum. Sonuç: Yüzde sekseni hiç
okumamış. (3). İletişim dışında, kendi istekleriyle, bir yıl içinde, okudukları
kitapları sordum. Öğrencilerin dörtte birinden fazlası hiç kitap okumuyor.
Okuyanlar ne okuyor? Bir üniversite öğrencisinin “severek okuyorum”
demekten utanç duyması gereken “şeyleri” ve “yazarları” okuyor: Kişisel
gelişim kitapları, Harry Porter, yüzüklerin Efendisi, Don Johnson, özlüce
kitapcıların “best seller” bölümündeki tüm kitaplar. Dolayısıyla, bu satırları
okuyan sizler, bence, ne amaçla okursanız okuyun, istisnasınız ve değerlisiniz.
Aynı soruları doktora yeterlilik sınavına giren öğrencilerinize sorun. İletişim
alanında yabancı ve yerli akademik dergilerin isimlerini bile bildiklerini
sanmıyorum.
Lütfen, okutun. “Demokrasi” ve insan hakları” diyen “demokrasi ve insan
hakları düşmanlarının demokrasi ve insan hakları şampiyonluğu yaptığını
görüyoruz. Bir neo-faşist veya şeriatçı veya Bush’cu nasıl demokrat ve insan
haklarına saygılı olabilir? Bize işlenen yanlış duyarlılıkların farkında olalım
ve okumayan (ve akademide okuyan ve üretene düşman) bir ortamda,
“okutmak isterseniz, en azından sevilmezsiniz” gerçeğine rağmen, insanca
duyarlılıkların oluşması ve yayılması için okutalım: “Senin özgürlüğünün
başladığı yerde, benimki biter” diyerek, karışmamayı ve ilgisizliği yerleştiren
ve insanca dayanışmayı ortadan kaldıran işlevsel-saçmalıkların egemenliğini
yıkmak, ancak doğru olanı (örneğin, özgürlüğün ilişkisel olduğunu,
paylaşmadan mutlak köleliğe kadar değişen bir karaktere sahip olduğunu,
birinin özgürlüğünün artışının bir diğerinin özgürlüğünün azaldığı anlamına
geldiğini) açıklayarak ve bu bağlamda mücadele vererek olur (Acaba?
Düşüncenin doğasını belirleyen akıl mı? Bilmek, bilinen yönde davranmak
için yeterli bir koşul mu? Bilmek ile materyal çıkar yapısı ve ilişkileri
arasındaki belirleyici bağın karakteri ne?: Türkiye’de Komünist partisi kazara
seçimle hükümet kursalar, Türkiye Cumhuriyetini Türkiye Komünist
Cumhuriyeti mi yaparlar veya yapabilirler mi? AKP ile şeriat mı geldi.
AKP’nin şeriatı getirmesinin koşulu ne ve bunda biliş (birilerinin istemesi)
istenen değişimi getirebilir mi? Nasıl? “Halkın iradesi” tarih boyu neden
sadece işlevsel bir uyduru olarak süregelmektedir?).
Futbolu konuştuk yukarıda (konuşmadık mı yoksa?): futbolu konuşuyoruz
hergün hep. Bu sayıda konuştuğumuz futbolu yazarak anlamaya devam ettik.
Yazarak ve okuyarak yaptığınız katkılar için teşekkür ederiz.
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s.321-346
Forum
Futbol üzerine konuşmak…
Yüksel Akkaya, Ahmet Çiğdem, Tanıl Bora, Erkan
Goloğlu
Futbol, sadece futbol mu? “Güncel futbol” üzerine “teorik” yazılar yazan
Ahmet Çiğdem, Erkan Goloğlu ve Tanıl Bora’nın görüşlerinin bu sorunun
yanıtına önemli katkı sağlayacağını düşündük. Bu nedenle bir söyleşi ile
düşüncelerini bizimle paylaşmalarını talep ettik. Lütfedip, kabul ettiler. Futbol
ile hiç ilgisi olmayacağı düşünülebilecek olan bu üç “ahbap”, “marjinal tip”,
ciddi meselelerin, neşeli bir söyleşi ile de tartışılabileceğini, konuşabileceğini;
futbol’un sadece futbol olmadığını gösterdiler. Okuyun, siz de göreceksiniz. 1
Tanıl Bora: Başlık ne olsun?
Yüksel Akkaya: Başlık düşünmedim!.. Ama, Ahmet Çiğdem’den
esinlenerek, “futbol üzerine konuşmak” olabilir!..
Ahmet Çiğdem: Dersine çalışmışsın!
Yüksel Akkaya: Bu talebimizi kabul ettiğiniz, kıymetli vaktinizi bize
ayırdığınız için çok çok teşekkür ediyoruz. İzninizle, soruya bir polemikle
başlayalım. Soruyu ilkin Tanıl’a yönelteyim. Bu kitapta diyorsunuz ki “şuurlu
1
Bu söyleşi, eskiden 1., 2. ve de 3. lig gibi kategorilere denk düşen, günümüzde futbol
endüstrisine uygun bir şekilde yapılandırılan ve “sponsorlukları” içeren futbolun “Bank Asya
Ligine” yükselecek son takımının belirlendiği “play-off” maçı olan ve de kökü epeyce
geçmişe uzanan Devlet zoru ile kurdurulmuş bir “Kamu İktisadi Teşekkülü” olan
demiryolunun bir takımı olan Adana Demirspor ile son zamanların yükselen takımları olan
belediye sporlardan biri olan Güngören Belediye Spor arasında oynanan maçın “saatlerinde”
yapılmıştır. Söyleşiyi yapan Yüksel Akkaya, Adana’nın “namlı” okullarından ve de “fakirfukara-gurabe” taifesinin çocuklarının devam ettiği, lakin “aptallar koleji” olarak bilinen
Karşıyaka Lisesi’nde okurken sıkı bir Adana Demir Sporlu olmuştur. Ol sebeple, bu maçı
başka bir odada söyleşi sırasında kaçamak olarak “gözetleyen” zat-ı muhteremler
duygularını, o gün üzerinde Adana Demir Spor renklerini çağrıştıran “esbaplar” ile bir
söyleşiyi yapan Yüksel Akkaya ile paylaşmışlardır. Söyleşi içinde anlamlı karşılığı olmayan
“cümleler” bu “play off” maçına aittir!...
322
Futbol üzerine konuşmak
futbolseverlerin çoğalması için çaba sarf ediyoruz” bu işe girdiğimizde. 2
Fakat Hasan Bülent Kahraman da diyor ki, işte “bir gerçek var ki futbol
kitleleri uyuşturan onları kendi gerçekliklerinden uzaklaştıran bir oyundur,
futbol bir topluluğun lumpenleştirilmesinde önemli rol oynar. Türkiye’nin
bütün namlı yazarları, üniversite hocaları, burnundan kıl aldırmayan
akademisyenleri, Marxistleri futbol yazıyor ve bu işi meşrulaştırıyor”. 3 Şimdi,
bir taraftan şuurlu futbolseverleri çoğaltmaya çalıştığınızı düşünüyorsunuz, bir
taraftan da böyle bir ithamla karşı karşıya kalıyorsunuz. Ne dersiniz?
Tanıl Bora: Hasan Bülent Kahraman 6-7 sene önce bir yazısında aşağı
yukarı aynı fikirleri savunmuştu.
Yüksel Akkaya: “Kitle Kültürü Kitlelerin Afyonu” adlı kitabında galiba..
Tanıl Bora: Doğru. Daha sonra da o kitabına almıştır. Hatta, Ahmet
Çiğdem de müstear isimle, bir internet sitesinde, kendisine soğukkanlı, güzel
bir cevap yazmıştı. Bu sefer de Taraf gazetesinde Fikret Doğan, yine çok
soğukkanlı, nazik ve güzel bir cevap yazdı Hasan Bülent Kahraman’ın bu
söylediklerine. Bir kere bu söylediğinde isabetsiz olan şöyle bir şey var.
Bütün Türkiye’deki entelektüeller ya da bunların solcu kısmı işi gücü
bırakmış, münhasıran bu işle uğraşıyor gibi bir resim çiziyor. Bu yanlış bir
resim. Bu konuyla ilgilenen, yazan çizen solcu ya da Marksist, sosyalist
insanlar var, ama, onlar zaten kendi dertlerini anlatabilecekleri mecralarda
yazıp söylüyorlar. Televizyonlarda kanal kanal gezerek, başka her işi bırakmış
olarak bu işle uğraşıyor değiller. Yani hakikaten Fransızca tabiri ile
“egzajere” ediyor, çok abartılı, yanlış bir resim çiziyor. Ayrıca bence
söylediği de yanlış. Sonuçta popüler kültür alanından söz ediyoruz. Popüler
kültür alanı bir ideolojik mücadele alanıdır aynı zamanda. Bir takım semboller
var orda, bir takım mitoslar var, bir takım anlamlar var ve bunlar etrafında bir
mücadele hüküm sürüyor. Burada tabi ki milliyetçi faşizan cephe daha
güçlüdür, bunları anlamlandırma ve bunları belirleme konusunda ama bu
sahayı onlara terk etmek çok daha vahim sonuçlar doğurur. Nasıl ki popüler
kültürün bütün branşları müzik, sinema gibi alanlarda da böyle bir ‘itiş kakış’
söz konusuysa, anlamlandırma mücadelesi söz konusuysa burada da söz
konusudur, niçin terk edilsin burası? Politik olarak yanlış bence. Ayrıca yine
Fikret Doğan’ın o yazısında gayet isabetle belirttiği gibi; kendisinin referans
2 Tanıl Bora (Der.), Takımdan Ayrı Düz Koşu, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2004.
3 H. B. Kahraman, “Medya Katili Aydınlar”, Sabah , 17.05.2008
Y. Akkaya, A. Çiğdem, T. Bora, E. Goloğlu
323
gösterdiği kaynaklar, örneğin Eleştirel Teori vs. de popüler kültür alanını terk
etmek ve bunu bir vandalizm, lumpenleşme ve faşizm alanı olarak topyekun
karalamak yolunda bir rota çizmez. Tam tersine, bu alanda cebelleşmek
gerektiği derdi vardır orada. Bu tabii ki zor bir uğraştır. İki yazıyla buradaki
anlam dünyasına nizam verilemeyeceği ortada. Zaten bu işle uğraşan
insanlarda da böyle safdil bir beklenti yok. “Ben yazdım ve alana müdahale
ettim” demiyorlar, bu mümkün değil. Usul usul, sebatla, laf anlatmaya
çalışmaktır yapılan. Tabii her şey kolayca değişmiyor ama ufak tefek olumlu
şeyler de oluyor ve bence biraz da bu çabalarla oluyor, ben böyle
düşünüyorum.
Ahmet Çiğdem: Doğrusu ben o zaman ne yazdım çok hatırlamıyorum!...
Şimdi şöyle genel olarak fado, fiesta ve futbol…
Tanıl Bora: Hocam, aslı fatima, fado ve futboldur.
Ahmet Çiğdem: Şöyle bakalım, burada herhangi bir diktatörlüğün,
otoritenin, rejimin ya da faşizmin vs. bütün bu baskıcı rejimlerin futbolla
özdeşleştirilmesi futbol üzerinden haklılaştırılması, meşrulaştırılması,
banalleştirilmesi, vs. Böyle eleştirilerin çok tadı kaçtı. Bir kere olgunun hem
tarihsel, toplumsal dinamiğini açıklamamızda yarar var. Çünkü herkes biliyor
ki, otoritelerin de, faşizmin de, totaliterlerin de, diktatörlüğün de vs.nin de
kendini yeniden ürettiği daha başka temeller var; daha siyasi temeller var ve
burada aslında fadonun da, fiestanın da, fatimanın da çok etkisi yok! Esas,
onların böylesine tarihsel okuma yanlışı üzerine düşünmemiz gerekiyor.
Şimdi de, mesela, biz Türkiye’de diyelim ki bahse konu yazıda olduğu gibi
lümpenleşme, bayağılaşma, sıradanlaşma filan gibi başlıklara baktığımız
zaman bunu futbol üzerinden anlamlandırmak, temellendirmek sosyolojik
olarak bir kere çok doğru değil. Çünkü herkes biliyor ki sözünü ettiğimiz
şeylerin Türkiye’de başka çok nesnel temelleri var ve futbol o temellerin
arasında belki sonuncu olmasa bile daha sonra zikredilmesi gereken şeylerden
bir tanesi. Dolayısıyla bence böyle bir sosyolojik tarihsel çarpıtma ile karşı
karşıyayız. Ben futbola yönelik eleştirilerin hepsinde de böylesine bir
perspektif kaydırması olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla ben böyle
bakıyorum. Bugün de Türkiye’nin kültürel ortamlarının, siyasal ortamlarının
eleştirilerinin kendisi üzerinden konuşulması gereken alan futbol değil. Futbol
hakikaten çok ilgisiz bir şey, ama, özellikle 80’lerde Galatasaray’ın
Avrupa’daki başarılarıyla sözü edilen türden bir ilginin oluştuğunu filan; ama,
bu ilgi çok ayrıştırılabilir bir ilgi zaten. Bize şöyle bir özdeşleştirme imkânı da
veriyor. Bugün futbolla ilgilenmesinden çok hoşlanmadığım insanların büyük
324
Futbol üzerine konuşmak
bir kısmının futbol dışındaki ilgileri de bence çok eleştirilebilir bir şey.
Onların futbolla ilgilenmesi aslında bize bir temyiz imkânı da veriyor; onların
futbol dışındaki, siyasal ilgileri, kültürel ilgileri, toplumsal ilgileri konusunda
da baştan bize eleştirel bir imkân veriyor.
Bir de şöyle bir şey söylemek istiyorum ben. Mesela geçenlerde 39
yaşında bir adamın attığı golle Hull City’nin Premiership’e yükselmesi, 104
yıl sonra filan… Yani, bir de futbolun böyle bir tarafı da var. Başka hangi alan
bize böyle destansı bir hikaye sunabilir ki?.. Bu, sadece futbolda mümkün
neredeyse. Yani dolayısıyla bu şöyle bir şey belki aslında: İncil’i okuyanlar,
Tevrat’ı okuyanların hepsi başka amaçla okuyorlar. O zaman suç İncil’de
değil ya da Tevrat’ta değil. Ona göre bunu çok genelleyici bir şey sayıyorum
ve aslında zaman zaman bu tür algılara yönelik, entelektüel akademisyenlere
yönelik saldırı da bu tür hakikaten “Filistin tutumunun” zaman zaman
kendisini ortaya sürmesi olarak algılıyorum. Yani tam da Filistinizm karşıtı
bir tutum olarak kendisini ortaya koymasına rağmen, zaman zaman popülist
tutumun bir yansıması olarak algılıyorum. Tanıl Bora’nın biraz önce de
söylediği gibi, yani, tamam futbol bu, popüler kültür filan buradaki
eğilimlerin bir sürüsü, yani milliyetçiliği düzelttiğini, erkekliğin genlerini
filan bunların hepsini tartışırız; ama, bütün bunlara şöyle bakmalıyız: Hangi
alan bunlardan bağımsız? Yani erkekliğin yeniden üretilmesi olsun,
maçismonun yeniden üretilmesi olsun, milliyetçiliğin yeniden üretilmesi
olsun, Allah aşkına söyler misiniz toplumsal hayat mı, siyasal hayat mı,
kültürel hayat mı, hangi boyutu bunlardan arınmış ki, hangi boyutu bunlara
kapalı ki futbolun bunlara kapalı olmasını bekliyoruz? Bu, hakikaten futbola
kaldırabileceğinden çok daha büyük anlamlar yüklemek gibi duruyor; futbol
bunların hepsine cevap verebilecek gibi duruyor sanki. Böyle gibi anlaşılıyor
orası; ama öyle değil, teşekkür ederim.
Erkan Goloğlu: Bu tartışma bana bir parça abesle iştigal gibi geldi. Biz
70’li yıllarda amatör kümede top oynuyorduk, dış sahada -bizim takım solcu
bir takımdı-. Mesela, Cem Karaca’nın bir kasetini dinleyerek idman yapardık.
Yan sahada da faşoların ağırlıklı olduğu bir takım Estergon kalesiyle, Barış
Manço’ya haksızlık etmek pahasına, aslında Barış Manço’nun kasediyle
yapıyordu, dalaşıyorduk, ediyorduk falan filan. Yani Hasan Bülent isminden
söz ettiniz de, Hasan Bülent Bey bundan niye rahatsız oluyor ki, yani kimse
Ahmet Çiğdem veya Tanıl Bora yazdı diye “Hadi biz gidelim futbolu
sevelim” demiyor. İnsanların futbolu bir sevme biçimi var zaten. Başka bir
Y. Akkaya, A. Çiğdem, T. Bora, E. Goloğlu
325
biçim de var. Aslında bir çok sevme biçimi var yani. Ama işte Türkiye’de
solcu olmak futboldan bihaber olmak anlamına geliyor.
Yüksel Akkaya: Yıllar önce öyleydi…
Erkan Goloğlu: Şimdi ben şahsen futbolun da içinden gelen bir adamım.
Futbolu bu türlü insanlar yazdığı için ben artık çok seviniyorum yani. Öbür
türlü bizim çocuk başka türlü bakıyor. 70’li yıllarda böyle yazan yoktu ki
zaten, bu türlü yazanlar yoktu ki. Bundan rahatsız olmasın Hasan Bülent
Kahraman, yazan yazıyor ne olacak. Kimse de onun gırtlağını sıkmıyor sen de
yaz diye bu konuda diye. O da o konuda eksik kalsın onun da futbol üzerine
yazıları olmasın! O da bu memleketin değerli bir evladıdır!... Ben yazılarını
çok fazla iyi bilmiyorum. Futbolun da içinde olduğum için ben arkadaşların
önce yazılarını okudum, okuduktan sonra diğer çalışmalarına da bu arada
vasıl oldum, vakıf oldum, kendileri ile tanıştım. Bugün benim burada Erkan
Goloğlu olarak bulunmam… Aslında, ben sadece size teşekkür ederiz. Biz
Ankara’dayız yıllardır. Üçümüzü bir araya kimse getirmedi. Ahmet Bey sağ
olsun yıllarca birlikte Radikal’de yazdık, ayrıldı şimdi Radikal’den. Aslında
ayrılmasa iyi olurdu Murat Belge ayrıldıktan sonra daha bir itibarı artardı.
Çünkü orta sahada sola yatkın bir çalışandı. Orta saha Radikal’de yoktu, sol
kulvarı sol kanadı iyi kullanan bir arkadaşımız. Gerçi sağ ayağı da iyi, her iki
ayağını da iyi kullanan…..
Yüksel Akkaya: Kafası da…
Erkan Goloğlu: Ya kimse rahatsız olmasın bundan. Bakın bu iki güzel
insan ve daha bu ikisi gibi başka güzel insanlar yazıyorlar. Ahmet Hoca’nın
dediği de . Bu ülkede insanlar tribünü kötü gösteriyor: tribün lumpen falan…
Futbol mu bu ülkeyi lumpenleştiriyor? Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde
yıllardır vekiller ana avrat birbirine sövüyor. Yani bu toplumda futbolun steril
olmasını kim bekleyecek? Halk çıkacak, tribünde sövecek tabi… Böyle bir
şey yok. Siz laboratuarda bir futbolsever yetiştiremezsiniz, yani hayatla hiçbir
ilgisi yok söylediğinin, hiçbir ilgisi yok.
Yüksel Akkaya: Belki de yıllar önce 2001’de Tanıl’ın yazdığı gibi bir
şuurlu futbolseverin oluşturulmasında aslında bu Hasan Bülent Kahraman’ın
eleştirdiği kesimin ciddi bir katkısı var.
Erkan Goloğlu: Bence de, “şuurlu futbolsever” güzel bir kinaye aslında.
Futbolu ben farklı türlü seviyorum diyor Tanıl Bora, Ahmet Çiğdem ben
böyle seviyorum diyor. Yani burada bir şuur var tabi. Şuurlu bir futbolsever
yetiştirmeye makus yazılar değil aslında bunlar. Bunlar futbola bir başka şuur
üzerine…
326
Futbol üzerine konuşmak
Ahmet Çiğdem: İnsanların düşünmesine yönelik bir şey o… Futbol
izleyicilerini aydınlatmaya yönelik. Temiz, kabul edilebilir insanlar haline
getirmek değil Tanıl’ın bahsettiği..
Erkan Goloğlu: Evet, böyle bir şey olur mu hakikaten? Kompleks yani
işte…
Ahmet Çiğdem: Ya ilgiyi sahici kılmak, daha sürekli kılmak belki Tanıl
Bey’in söylediği.
Yüksel Akkaya: Bir de, eskiden keyifle okunan bir İslam Çupi vardı.
Futbol yazardı ama futbolun içinde her şeyi yazardı. Ama şimdi işte bu yeni
akademisyen, Marxist ya da akil yeni yazar kalitesi ciddi ölçüde hakikaten
futbolun keyfini almada katkısı olmuştur. Ben kendi payıma mesela her Salı
Radikal’i şöyle bir beklerim ve okurum. Hani neler var, neler yok diye; bir de
keyifle okurum. Sizin yazılarınızda Erkan Bey oldukça mizah filan koktuğu
çok daha güzel oluyor. İslam Çupi’den kalan…..…
Ahmet Çiğdem: Goloğlu’nun yazılarını mizah kategorisine koymayın
lütfen!..
Yüksel Akkaya: O anlamda söylemedim. Ama mizahi bir dille
yazılmasının güzelliğine dikkat çekmek istedim.
Ahmet Çiğdem: Haa… Mizahi dil…
Yüksel Akkaya: Mizahi bir dilde söylüyorum tabi canım. Öbür anlam da
değil…
Ahmet Çiğdem: Çok iyi.
Yüksel Akkaya: İsterseniz biraz spor kitapları üzerine konuşalım. Son
yıllarda spor üzerine epeyce kitap yayınlandı. Daha analitik düşünen, daha iyi
yazan bir yazar kuşağı da oluşmaya başladı. Gerçi Bağış Erten ve Mustafa
Görkem bu işten rahatsız olmuş durumdalar. Bu alanın fazlası ile “in” olduğu
için ahkam kesenlerin de arttığını değerlendirip şöyle demişler: 4 “Hatta iş öyle
bir hale gelmiş durumda ki Türkiye’nin felsefecisi, tarihçisi, gazetecisi,
sosyoloğu içindeki gizli fanatiği keşfediyor/icat ediyor”.
Ahmet Çiğdem: Öyle mi yazmışlar?
Yüksel Akkaya: Fakat tabii şey, bu kitabı adadığınız Can Kozanoğlu’nun
“Bu Maçı Alıcaz” kitabından sonra bir tür “buz kırıldı ve yol açıldı”
diyorsunuz. Biraz alandaki kitaplar ve yazarlar üzerine konuşalım. Ne
dersiniz?
4 Tanıl Bora, (Der.), Takımdan Ayrı Düz Koşu, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2004.
Y. Akkaya, A. Çiğdem, T. Bora, E. Goloğlu
327
Tanıl Bora: O zamana kadar futbola olan ilgisini, sevgisini saklamış olan
bir çok insan…
Yüksel Akkaya: Gizlemiş olan…
Tanıl Bora: Gizlemiş olan, evet, futbola alakasını utana sıkıla sürdüren
bir çok insan, artı aslında futbolla çok da yakından ilgilenmemiş bir çok insan
futbol popüler hale gelince, genel olarak popüler kültür üzerine konuşmak
revaç gören bir söylem alanı kurunca, kimileri mıknatıs gibi oraya çekildiler.
Ve hayatında maça falan da gitmeyen bir çok insan kendini futbol tutkunu
olarak göstermeye başladı. Bunu estetize etmeye, bunun üzerine bir söylem
kurmaya başladı, bu da, bazı ‘harbi’ futbolseverlerde bir antipati doğurdu.
Kim oluyor bu, nereden çıktı filan gibi.. Hatta, başka alandaki ilgilerini, bu
arada tatmin edemediği politik ilgilerini, futbola yansıtan, futbola transfer
edenler oldu. Bir ara Beşiktaşlılar üzerinden çok tartışıldı bu: politik alanda
umutlarını yitirmiş bir çok insan, -birçok solcu-, dünya görüşünü
yansıtabileceği ve kendisini güçlü hissedebileceği, kalabalık içinde
hissedebileceği bir tek yer olarak Çarşı’nın kaldığını düşündü. Böylece
Beşiktaşlı kimliği bir çok başka kimliği de ikame edecek şekilde
pompalanabildi. Bu gibi abartılı, yerine oturmayan yan tesirler de oldu ama
her şey bundan ibaret değil. Bunun yanısıra hakikaten hem düşüncelere hem
de duygulara uzanan bir refleksiyonu teşvik etti. Futbolu sevme ve bilme
biçimi üzerine düşünme, motivasyonunu da verdi. Böylece hem okuması
zevkli, -futbolla alakası olmayanlar için bile zevkli-, hem de futbola başka bir
bakış getiren birçok metin üretildi.
Bir futbol edebiyatından söz edeceksek, –futbol edebiyatı ile illa “edebiyat
olsun” diye yazılmış metinleri kastetmiyorum genel olarak futbol üzerine
‘özenle’ yazılmış yazıları kastediyorum.- bu ‘literatür’ sadece oyunu anlamak,
bizi bilgilendirmek için değil bizzat okumanın kendisi de bir zevk, bir temaşa
olarak da, olduğu ölçüde de anlamlıdır. Yani illa futbolun gerçekliğini
yansıtmakla ilgili bir şeyden söz etmiyoruz sadece. Bu bakımdan epey bir
zenginleşme var. Bunun ne kadar karşılık bulduğuna dair çok fazla iyimser
olamayız. Yayıncılık açısından bakıldığında bu kitaplar öyle çok büyük
rakamlarla satmıyorlar. Daha çok taraftarların heyecanlarına hitap eden
kitaplar satıyor, kulüp kitapları daha çok satıyor. Diğer kitaplar çok büyük de
bir karşılık bulmuyor. Ama futbol üzerine yazmak, söylemek, düşünmek
futbolun kendisinden özerkleşen bir anlama ve değere de sahip, bu kendini
göstermeye başladı biraz. Bu da sonuçta hakikaten bizi zenginleştirecek.
328
Futbol üzerine konuşmak
Yüksel Akkaya: Yani biraz daha akademik, düşünsel açıdan biraz daha
derinliği olan yazılar, kitaplar oluşuyor.
Tanıl Bora: Kah akademik açıdan, kah edebi açıdan böyle bir şey var ve
bu, yeni boyutlar açılmasını sağlıyor.
Yüksel Akkaya: Siz ne dersiniz Erkan Bey?
Tanıl Bora: Pardon, bir şey daha diyecektim..
Erkan Goloğlu: Evet söyleyin..
Tanıl Bora: Unuttum ama! Şimdi gelir!..
Erkan Goloğlu: Ben okuma yazmayı söktüğümden beri gazetelere hep
arkadan başlıyordum, yani spor sayfasından..
Yüksel Akkaya: Ben de öyle yapardım çocukluk yıllarımda. Milliyet
okurduk, ama biz Milliyet’in spor sayfasını okurduk.
Erkan Goloğlu: Evet. Hala da öyle. Mesela Tercüman.
Ahmet Çiğdem: Tercüman! Benim gazetem Tercüman’dı.
Erkan Goloğlu: Bu işin piri Tercüman’dı. Ama orada futbol hakkında
yazılanların hepsi ne kadarsa, öyle bir şeydi futbol. Futbol hani seyredilen bir
şey değil ki, tribüne gidersin senin seyretmediğin maç hakkında ne
yazılacaksa, yani yazılan çizilen ne varsa onları oradan okuyacaksın. Futbol
orada anlatılan bir şeydi, futbol şimdi artık yorumlanan bir şey. Öyle olunca
tabii sen sadece şunla bakamıyorsun ki; kalkıyor gazetecinin bir tanesi
Hollanda milli takımını seçti diye vatan haini yapıyor, 17 yaşında ki bir
bebeyi, 60-70 yaşındaki bir kaşar, vatan haini yapınca sen bu meseleye
kayıtsız kalamazsın. Çünkü futbol artık böyle yapılıyor yaşanıyor. Ne bileyim
ben hani, şimdi ben kendi bu meseleye müdahale tarzım yönünden belki bu
işe bakıyorum da, ne bileyim kalkıyor Eskişehirspor’la ilgili olarak bu
Unakıtan denilen beyefendi kendi reklamını yapıyor. Ya da Sergen, Metin
Diyadin’i yakıyor, filan... Ben Eskişehirspor’un ilk 1. lige çıktığı günü
hatırlıyorum, Ankara’da çocukken gittiğim maçları hatırlıyorum..
Ahmet Çiğdem: Bu durumda Unakıtan’a tam olarak, nasıl hitab
edeceğiz?
Erkan Goloğlu: Uygun bir şekilde hitap etmiş oluruz!...
Ahmet Çiğdem: Sayın Akkaya, Erkan Goloğlu anılarını anlatarak beni
eziyor. Böyle olmaz! Kendisinden rica ediyorum. Lütfen…
Erkan Goloğlu: İhtiyarlar öyledir. Dün yediği yemeği bile hatırlamaz!
Ahmet Çiğdem: Hayatımızı anlatmayalım lütfen. Bizim öyle bir sportif
geçmişimiz yok.!..
Y. Akkaya, A. Çiğdem, T. Bora, E. Goloğlu
329
Erkan Goloğlu: Eee… Şimdi buna kayıtsız kalamıyorsun. Ortadaki
futbol yirmi iki kişinin, dört tane de hakemin, hadi otuz bin de seyircinin
izlediği bir işten ibaret değil ki, onun için bu türlü yazılarda, birilerinin bu
konuda yazmasına gerek var tabi. Ama artık kayıtsız kalamayacağın bir
noktaya geliyor sorun. Sen de oturuyorsun futbolun içinde bunları da yazar bir
hale geliyorsun. Ben unutmuşum, Bağış’ın böyle bir laf ettiğini bilmiyordum!
Ahmet Çiğdem: Sormak lazım!...
Erkan Goloğlu: Kesinlikle!
Yüksel Akkaya: Giriş paragrafında var.
Erkan Goloğlu: Şimdi, böyle bir şey oluyor yani, bak bu bir tür okumuş
adam tavrı, bunlar filan yazılınca biz de bir cevap buluyoruz ve tavır
geliştiriyoruz ve birilerini beğenmemeye, birilerini dışlamaya çalışıyoruz.
Hocam ‘öteki’ filan diyor buna da..
Ahmet Çiğdem: Estağfurullah.
(Gülüşmeler)
Erkan Goloğlu: Burada da iyi olmayan aslında bu; bırakın herkes istediği
gibi yazsın, istediği gibi konuşsun..
Tanıl Bora: Bir de -büyük politik tabirler kullanarak abartmak etmek
istemiyorum ama- bir tür demokratikleştirici bir etki var bunda.Yani hep
vardır ya, futbol yazanlara “bengay kokusu bilir misin, ayağını topa değdin
mi?” diye çıkışırlar. Bu söylem karşısında herkes kendi durduğu yerden, kendi
güzellediği yerden bir şey söyleyebilir; herkesin sözü bir şekilde muhteremdir
yani.
Ahmet Çiğdem: Genellikle vardır bir bengay kokusu, aslında herkes
ilgilenmiş aslında.
Tanıl Bora: Tabii herkes tahattür ediyor, kendine bir geçmiş icat ediyor
ama bir geçmiş şart da değil, hakikaten. Yazıdan söz ediyoruz, üzerine
düşünmekten söz ediyoruz, anlamlandırmaktan söz ediyoruz. Bu kendi
nesnesinden özerk bir faaliyet olarak da değerlidir. Biraz da bunu sezdiren
yanı var futbol literatürünün, bu da çok olumlu bir şeydir bence.
Yüksel Akkaya: İki dakikada toparlıyorsunuz!.. Zira, yeni konulara
geçeceğiz! Tabii, espiri anlamında söylüyorum.!...
Ahmet Çiğdem: Şöyle bakmak lazım. Benden önceki değerli
konuşmacılar Erkan Goloğlu ve Tanıl Bora son derece isabetli bir konuya
değindiler. 80’lerden sonra aslında böyle bir sözde öznelliğin yükselişi gibi
bir şey görüyoruz. Özellikle köşe yazarlığı bağlamında, köşe yazarının
kendisinin anlattığı şeyler olarak. Böyle bir sahte öznelliğin yükselişine tanık
330
Futbol üzerine konuşmak
oluyoruz ve aslında bu sizin sözünü ettiğiniz ilginin bir boyutu da bu sahte
öznelliğin yükselişine denk düşüyor. Futbol da bu sahte öznelliğin dile
getirilmesinin bir yan anlamı olarak ortaya çıktı ve sizin de belirttiğiniz gibi
aslında eleştirilecek bir şey. Ama onun dışında mesela bir taraftan futbol
üzerine düşünen futbol üzerine konuşan metinlerin -ister akademik olsun ister
akademi dışından olsun- bunların sayısının arttığı filan, söylenildiği gibi…
Evet öyle ama bir taraftan da şöyle bakın giderek spor basınında aslında başka
türlü yavanlaşma, sıradanlaşma, lümpenleşme falan diyebileceğimiz başka
eğilimler son derece baskın. Yani işte çoğunlukla futbola yer veren spor
gazeteleri çok satıyor filan ve bunların arasında kastettiğimiz anlamda yazı
yazan çok az yazar var. Ben şunu önemsiyorum, bu sahte öznellik sözde
öznelliğin yükselişinin kendisini temellendirme biçimlerinden birisi olarak
futbolun kullanıldığını düşünüyorum. Çünkü bu öznelliğin kendisini ifade
etme alanları sadece futbol değil, yemek konusu olduğu zaman da, giyim
kuşam söz konusu olduğunda, şarap kültürü söz konusu olduğunda kendisini
ön plana çıkartabiliyor. Sizin sözünü ettiğiniz daha doğrusu kimin sözünü
ettiği şimdi hatırlamıyorum, herkesin kendi içerisindeki futbol sevgisi, o topa
90 dakikada voleyi çakıp doksana atan adamı aynı algılamıyor; sözde
öznelliğin yükselişi ile ilgili bir şey o da tek başına futbol bilgisi değil aslında.
Dolayısıyla ona da başka türlü bakmak gerekiyor.
Yüksel Akkaya: Craig McGill, “Futbolun Kârhanesi” kitabında 5 diyor ki
“Spor ve siyaset potasyum ve su gibidir bir araya geldiklerinde sadece sorun
doğurur”. Unakıtan ile Eskişehirspor arasındaki bir şeyden başladık… Bir
başka durum bu. Ama belki biraz da Malatyaspor’un bir maçında ‘Hepimiz
Ogün Samastız’ diyenler ile bir de Adana Demir Spor’un Hrant Dink’i anma
isteği taşıyanlar vardı…
Erkan Goloğlu: Anacaktı, anamadı…
Yüksel Akkaya: Biraz da futbol ve siyaset ilişkisi üzerinden konuşabilir
miyiz? Çok yakın dönemde artık cemaatlerin futbol kulüplerine el attığı filan
söyleniyor, hatta kimi cemaatlerin, futbolcuların bazı futbol takımlarını
yapılandırdığı gibi filan bir takım şeyler söyleniyor. Bu futbolun başka
mecraya yönlendirildiğini gösteren bir durum, biraz bunun üzerine konuşabilir
miyiz?
5 C. McGill, Futbolun Kârhanesi, İthaki Yayınları, İstanbul, 2006.
Y. Akkaya, A. Çiğdem, T. Bora, E. Goloğlu
331
Erkan Goloğlu: Bu aslında yeni bir şey değil, mesela çocukluğumun
Fenerbahçe’sinin başkanı Faruk Ilgaz’dı. Faruk Ilgaz Adalet Partisi’nin,
“mümtaz şahsiyetlerinden” biriydi.
Yüksel Akkaya: Eski Galatasaray başkanlarından biri de etkili ANAP
milletvekili idi...
Erkan Goloğlu: Ama ben şöyle diyorum: 70’li yılların başından söz
ediyorum. Hatta yani bu siyaset kitlelerle yapılan bir şey. Futbol da, bu ülkede
etrafına en çok karıncanın toplandığı bir şeker, çok değerli bir şeker.
Dolayısıyla insanlar bir şekilde bunu kullanacaklar. Ama bunun kullanılması
ile istismar edilmesi arasındaki ilişki hiçbir zaman net olmamıştır. Bunun
değerlendirilmesi, bunun çok iyi şekilde kullanılmasıyla istismar edilmesi..
Şimdi mesela futbolun bir aktörü olarak seyirci, Çarşı seyircisi -benim çok
hoşuma gidiyor- Çarşı seyircisi ne yapıyor, tepki koyuyor bir şeyler oluyor.
Ne bileyim ben, yıllar önce Ankara’da Gençler tribününde ‘Savaşa Hayır’
sloganı atıldı. Şimdi bunlar tribünün spontan tepkisi veya tribün içindeki bazı
kanaat önderlerinin bu işi örgütlemesi. Bunlar işin aslında çok güzel ve
eğlenceli yanı ama futbol gibi bir mesele eğer hayatın bu kadar çok içindeyse
kirlenecektir de, birileri bunun üzerine çullanacaktır da.
Yüksel Akkaya: Yararlanmak isteyeceklerdir.
Erkan Goloğlu: Evet, evet.. Önemli olan buna karşı direniş. Yani şimdi
“bize ne, biz bunları niye yazacağız ve niye bir şeyleri göstereceğiz”
diyemeyiz. Biz gidelim başka şeyler yapalım. Ne bileyim işte sınıfın içinde
örgütlenelim. İşçi sınıfında, sendikada bilmem ne falan filan diye öyle büyük
laflar edince ne oluyor?
Yüksel Akkaya: İşçinin olduğu yerde siz yoksanız nasıl
örgütleyeceksiniz…
Erkan Goloğlu: Doğru, futbolla siyaset arasında bir ilişki kurulmasından
rahatsız değilim, bu ilişki olacaktır. Bu ilişkiye senin nasıl baktığın, ne kadar
direndiğin ve nasıl bir tarzın olduğu önemli. Yani biz orada beş bin kişiysek,
on bin kişiysek, benim orada bir lafımla eğer bütün tribün ayaklanacaksa eğer,
ben orada çıkarım ve şunu yaparım; ‘Hepimiz Hrant’ız hepimiz Ermeni’yiz’
diye bağırırım. Orada on bin kişi bağıracaksa, bu tepkiye katılacaksa ya ben
linç edilirim, ya bağırmaya çalışırım arkadaş. Buna böyle bakacağız. Unakıtan
ve Eskişehirspor meselesini söylediğim zaman, Unakıtan’ın zaten Eskişehir
ile kurduğu ilişkiye münhasıran Eskişehirspor ile kurduğu ilişkiye karşı
değilim. Bu adamın benim okuduğum kadarıyla yumurtacı olduğundan
bilmem kime kadar, bu kapkaççı hikayenin kendisine karşıyım. Bu adam
332
Futbol üzerine konuşmak
burada sürpriz bir şey yapmıyor. Türkiye’de bunun örnekleri çok. Tanıl
Bora’nın yazdığı gibi Saint Pauli gibi yönetilen bir kulüp yok. İdealim de o
yani, öyle bir şey olsun bende orada yönetici olayım.
Tanıl Bora: Tamamen aynı fikirdeyim. Futbol ortamıyla siyaset arasında
bir ilişki hem zaten var, hem de bunu önlemenin bir manası yok. Burada
bence düşünülmesi gereken bunun şeffaf ve doğru düzgün bir ilişki olması.
Kışlaya, okula, camiye siyaseti sokmamak gibi bir resmi şiar vardır ya, spor
alanları da bununla beraber anılır. Sözümona tribünlere siyaset girmemelidir
gibi bir kabul var futbol ortamımızda. Ama resmi ideolojik kampanyalar
doğrultusunda, özellikle de işte son 15-20 yıldır malum düşük yoğunluklu,
gayri nizami harp ortamında belirli vesilelerle birtakım sloganlar sistemli
olarak bağırttırılıyor yıllardır ve bu siyasetten sayılmıyor örneğin. Ya da
yabancı takımlarla Türkiye takımları maç yaptığında ırkçı, şoven sloganlar
atıldığında bu siyasetten sayılmıyor ya da ırkçılıktan sayılmıyor. Sonra işte
Diyarbakırsporlular sahaya çıktığında; ‘Kahrolsun PKK, PKK dışarı’ diye
bağırılınca bu siyasi slogan sayılmıyor. Ama bu resmi kampanyalar dışında
bir slogan atılacak olduğunda bu siyasetten sayılıyor ve “tribüne siyaset
sokuldu” oluyor. Bu çifte standartlı, riyakar tutum çok büyük bir kirlilik. Keza
örneğin Kemal Unakıtan’ın Eskişehirspor için kulis yapması, adam transfer
etmesi, ağırlığını koyması, para aktarması, vs. her ne yapıyorsa, bu siyaset
değil de hobi gibi düşünülebiliyor. İnsanlığa karşı suç, ırkçılık, faşizm niteliği
taşımadığı ölçüde tribünde siyasal çıkışlar meşrudur bence. Bence en önemlisi
tribünlerde ve futbol ortamı üzerinde bu faşizan basıncın kalkması. Tekrar
edersem... Irkçı, şovenist, gayri medeni bir kampanya basbayağı teşvik
ediliyor bir taraftan; diğer taraftan sadece onun dışındaki çıkışlar, eğilimler
“siyasi” olarak damgalanıyor. Öncelikle bu çifte standart teşhir edilmeli,
bunun farkında olunmalı. Bence en önemli mesele bu..
Ahmet Çiğdem: Büyük oranda konuşulanlara katılıyorum ama değerli
konuşmacıların ifade ettiği boyutlara ek olarak burada bir şeyin altını çizmek
gerekiyor. Esas olarak kamusal kaynakların kullanımı konusunda çok titiz
olunması gerekiyor. Bu açıdan Kemal Unakıtan ya da (ben adını
kullanmayacağım) Maliye Bakanı ve Eskişehirspor hakkında esas olarak
itirazım bu. Diğer kulüplere baktığımız zaman -onların mali yapısına- yıllarca
üç büyükler olarak tabir edilen kulüplerin hep kamu bankalarından alınan
reklamlarla finanse edilmesi, vergi borçlarının affedilmesi daha büyük ayıplar
var. Siyaset bölümünde de Türkiye’nin benzer eğilimleri görebilmek
mümkün. Ben dolayısıyla Türkiye’de siyaset alanında hangi direniş, hangi
Y. Akkaya, A. Çiğdem, T. Bora, E. Goloğlu
333
kendini ifade etme mekanizmalarının hayata geçirilmesini talep ediyorsak
bunun futbol sahalarında da, stadta da mücadelesi verilmeli. O açıdan,
“Aaaa!” denilebilecek bir şey değil. Ama şöyle bakılabilir belki, biraz pozitif
bir tarafı da var; yani aslında bu stadyumlarda atılan her türlü slogan vs çok
kristalize oluyor. Yani biz Türkiye’deki faşist söylemi, dışlayıcı söylemi,
Erkan Goloğlu’nun öteki dediği -ben kullandım o kelimeyi- ötekileştirici
eğilimleri mesela bunlar çok kristalize oluyor futbol sahalarında,
stadyumlarda bir de öyle bir şey var.
Tanıl Bora: Kimileri sübap işlevi gördüğünü söylüyor ki, o da boş bir sav
değil.
Ahmet Çiğdem: O da hoş bir şey değil ama kristalize oluyor ve bizim
bugün ki tutumu özdeşleştirmemize önayak oluyor. Bunu istemeyiz ama öyle
oluyor, tanımlanabilir bir şey oluyor o artık. Yoksa o duracak bir yerde yani
linç olarak kendisini ifade ediyor bir taraftan, bir taraftan da kristalize oluyor.
Ama şunu da söyleyeyim hakikaten egemen söylem açısından hem de futbolu,
futbol sahalarını temizleyici, stabilize edici eğilimlerini futbol ve siyaset
üzerine kurdurursa o düşünce biçimi işimize yaramaz bizim, onu terk etmek
gerekir diye düşünüyorum. Teşekkür ediyorum ben size Yüksel Bey.
Yüksel Akkaya: Tanıl Bey’e bir şey sormak istiyorum, kendisinin
uzmanlık alanı..
Tanıl Bora: Estağfurullah, uzmanlık yok, hep bir arada konuşuyoruz
burada..
Yüksel Akkaya: Dersimi çalıştım ya! O açıdan söylüyorum.
Tanıl Bora: Uzmanlık sorusu yani?
Yüksel Akkaya: Evet. Tribünlerde son yıllarda özellikle artan bir ırkçılık
ve milliyetçilikten söz edebilir miyiz? Biraz bunun üzerine konuşmak iyi olur.
Ne dersiniz?
Erkan Goloğlu: Toplumda artıyorsa, tribünde de artıyordur.
Tanıl Bora: Doğru, pratik ifadesi budur…
Ahmet Çiğdem: Bak, adama uzman dedin, bu pat diye cevabını verdi, o
kadar işte. Sen niye küçümsüyorsun bu adamları kardeşim.
Yüksel Akkaya: Bunu not ettik hocam.!..
(Gülüşmeler)
Erkan Goloğlu: Bir de çalışmış, o yüzden söylemiş, Çalışmasa kim bilir
ne laflar edecek…
Tanıl Bora: Hakikaten öyle, toplumun her yerinde su seviyesi
yükseliyorsa orada da yükselir. Dünyanın her yerinde çok uzun yıllardır,
334
Futbol üzerine konuşmak
sadece son 10-15 yıldır değil, yıllardır tribünlerde organize milliyetçi, faşizan,
ırkçı gruplar var. Ama bir çok ülkede bunlara karşı organize olan gruplar da
var. Mesela bugün Avrupa’da, hem UEFA’nın, futbol federasyonlarının,
kimisi yarım ağız da olsa yürüttüğü ırkçılık karşıtı ya da anti faşist
kampanyalar var; hem de bunu öyle yarım ağız ya da usulen filan değil canı
gönülde yürüten taraftar grupları var. Hatta onlar daha baskın…
Ahmet Çiğdem: Daha baskınlar, doğru…
Tanıl Bora: İtalya’yı örnek verelim. İtalya bu faşizan grupların en güçlü
olduğu yerlerdendir. İtalya’da bunun karşısında anti faşist tribün grupları da
yeterince güçlü ve onların etkinliği meşru sayılıyor. Türkiye’de hiç
görmediğimiz şey bu. Lağım gibi ırkçı sloganların bağırılmasından
edilmesinden rahatsız olan, illa buna politik bir nedenle karşı çıkması
gerekmez, buna gıcık olan bir çok futbolsever var. Ama o futbolseverlerin
inisiyatifini destekleyen, onların bu ‘sivil, medeni’ rahatsızlığına bir kapı
açan, hiçbir şey yok, tersine, böylesi girişimlerin ‘siyaset karıştırıyorlar’ diye
damgalanması riski var. Dolayısıyla, evet, ırkçı faşizan yapılanmalar,
eğilimler var ama bunlara karşı tepki de yeterince güçlü dünya futbol
ortamında.
Ahmet Çiğdem: Benim bu konuda sayın Bora’ya ekleyecek bir sözüm
yok. Erkan bey’i dinleyelim…
Erkan Goloğlu: Yani şimdi şöyle milliyetçilik, ırkçılık tribünde en kolay
patlayabilecek şey. Çünkü milliyetçilik, ırkçılık kalabalıkları sever, yani
kitleleri sever, o temaşayı, o bağırıp çağırmayı sever. Buna tribünler bir
mekan olarak esas itibariyle daha yatkındır yani. Ama bundan dolayı kalkıp
tribünü suçlamanın, futbolu suçlamanın bir manası yok, ben bunu
söylüyorum.
Tanıl Bora: Elverişli bir araç yani…
Erkan Goloğlu: Şimdi en baştaki soruya dönüyorum. Be kardeşim
Marxist aydınlar iyi ki yazıyor. Bu ülkede bir aydın olarak sen bir aydını niye
aşağılıyorsun, bu ülkeyi Kenan Evren yıllardır aşağıladı, yani o aşağılar aydını
da sen niye aşağılıyorsun. Bir kere Marxist aydınlar bu işi yazdığı için bazı
insanlar da buna başka türlü bakabilelim diyorlar. Güzel Kardeşim şimdi ben
yıllar önce daha İstiklal Marşı resmen başlamamış bir halde, ben bir maçta
ayağa kalkmadım, ben kalkmayınca 4-5 kişi daha kalkmadı, emekli albay
görünümüm var baktılar bu abi bu işi yapıyorsa bir bildiği vardır diye. Polis
geldi beni götürmeye kalktı, götüremezsin dedim, bilmem kanun manun bir
Y. Akkaya, A. Çiğdem, T. Bora, E. Goloğlu
335
şeylerden bahsettim –bildiğimden de değil de- nerden çıkıyor esas bu İstaklal
Marşı’na saygısızlık dedim, beni götüremediler…..
Yüksel Akkaya: Madem siyasetten bahsettik, biraz da bu artan
Belediyesporlardan konuşalım o zaman. Turkcell Süper Ligi’nde Bank Asya
Ligi’nde ve alt kümelerde çok sayıda belediyespor var…
Tanıl Bora: Sizi de Aytaç Durak destekliyor (Adana Demir Spor’u
kastediyor).
Yüksel Akkaya: Evet. Bizim ikinci başkan olarak. Şimdi araştırmalara
göre, sanırım 2000 – 2001 yılı verileri bunlar, toplam 203 futbol takımının
45’i belediye başkanları tarafından, ikinci başkan olarak yönetiliyor; tabii,
Belediyespor olarak!... Anadolu kaplanları, filan… Böyle harmanlarsak ne
söyleyebiliriz Ahmet hocam?
Ahmet Çiğdem: Son söylediğiz yerden başlayalım. Mesela bu Anadolu
kaplanları filan dediniz ya, bu aslında çok aydınlatıcı bir şey. Sağ ve solun ya
da yerel burjuvazi ile daha muhafazakar burjuvazinin toplumla ve siyasetle
ilişki kurma biçimi ile diğerlerinin ilişki kurma biçimi arasındaki farklılığı da
yansıtan bir şey. Mesela Kayseri’de sizin sözünü ettiğiniz, oradaki sermaye
birikimi popüler bir şeyi kullanmaya, toplumsal talebi karşılamayı da içeren
bir şey aynı zamanda. Buna karşılık daha, tırnak içerisinde, sosyal demokrat –
nasıl oluyorsa- diyebileceğimiz bir burjuvazinin toplumsal talebi karşılamaya
dönük bir projesi yok…
Yüksel Akkaya: İzmir de belki bu açıdan oldukça anlamlı…
Erkan Goloğlu: Çok lazımdı
Tanıl Bora: Lazım diye değil ama Ahmet hocam şimdi söylüyor ya
sonuçta popülizm bu.
Erkan Goloğlu: Popüler bir talebe cevap..
Ahmet Çiğdem: Ya bu Belediye takımlarına filan girince, eskiden şöyle
düşünüyordum ben “küçük ölçekli ya da büyük ölçekli desteklemeler.” Ama ,
bugün bu tablo artık hakikaten içinden çıkılamaz bir hale geldi. Kamusal
kaynakların kötüye kullanıldığı filan, artık bunun lamı cimi yok, bunun
engellenmesi lazım bu bitti artık savunulacak hiç bir tarafı yok, çok şiddetli
tepkilerle engellenmesi…
Yüksel Akkaya: Eskiden kamu kuruluşlarının takımları olurdu.
Neredeyse her KİT’e bir takım düşerdi. Yasa gereği olsa gerek, 1940’lı
yıllarda…
Ahmet Çiğdem: Belediyeler filan çok göz önünde olduğu için biz çok
kolay hayır diyebileceğimiz bir şey ama hakikaten ben şeyi çok düşünüyorum;
336
Futbol üzerine konuşmak
özelikle bu üç büyükler diye tabir ettiğimiz takımların 1980 ve 2000 yılları
arasında -2001 belki- kullandığı kamusal kaynaklar, vergi borçlarının
affedilmesi filan gibi hakikaten çok daha gözden kaçırdığımız başka şeyler de
var, vergi borçları, vs. Bunlara hakikaten bir dur demek lazım. Bu futbol
sermayesini çok denetlenebilir, şeffaf bir hale getirmek lazım. Futbolun
bundan sonraki örgütlenmesinde sizin bahsettiğiniz uygunsuz hallerin tekrar
edilmemesinin çok etkili olacağını düşünüyorum. Bu nedenle mesela
Belediyelerin fiilen futbola kaynak ayırması gibi çok şey bir yerden gitmenin
yanı sıra, hakikaten ülke olarak futbol sermayesinin çok denetlenebilir, şeffaf
hale getirilebilmesi gerekiyor. Diğer taraftan şöyle düşünebiliriz aslında,
Türkiye’nin başta da sözünü ettiğimiz gibi bir aydın tepkisi, falan diyoruz ama
öyle değil işte yani, öyle değil. Toplum cebinden futbola para vermek
istemiyor bir taraftan, bu takımların büyük bir kısmı kendi kendisine ayakta
duracak durumda değil. Hani toplum, futbol filan diyorum ya, öyle değil işte.
Belki 25 kuruşa bir gazete alıyor ama 5 lira verip kulübün maçına gitmek
istemiyor. Bu hakikaten kabul edilebilecek gibi bir şey değil. Bu açıdan daha
sıkı, daha kesin kurallar koyulmalı diye düşünüyorum. Bu da çok etkili bir
siyaset biçimi, kamusal kaynakların bu tür faaliyet alanlarına ayrılmamasını
savunmak da bence çok önemli bir siyaset biçimi. Çünkü bu tür kamusal
kaynakların kullanılması, kamusal kaynakları kullanan insanların sadece
kamunun parasını çar çur etmesi değil kamu dediğimiz şeyden gayet
irrasyonel ve denetlenebilir bir birikimle elde ettiği bir kaynaktır aynı
zamanda.
Tanıl Bora: Ahmet Hocam özellikle gariban yerleri ima etti ya, hakikaten
taşrada kalmış, iktisadiyatı olmayan, Türkiye sahnesinde yeri olmayan bir çok
küçük yer var. İkinci liglerin kurulmasıyla birlikte boy gösteren il takımlarının
hepsi aslında 1960’ların başında oluşmuş yapay kulüpler. Köklü geleneklere
sahip yerel amatör kulüpler birleştirilerek oluşturulmuş il takımları... Bunlar
illerin milli takımları gibiydiler hakikaten. Sivas’ın adını duyuracak,
Türkiye’nin her yerindeki Sivaslıları temsil edecek, Sivaslılık bağını
güçlendireceklerdi, bu bekleniyordu. Bunların arkasında o zaman da
belediyeler vardı. Ama Ahmet Hocam’ın dediği gibi o zamanlar futbol
ekonomisi çok daha cılız bir ekonomiydi. Kamu kaynaklarının çar çur
edilmesi gibi bir şeyden söz etmek mümkün değildi o zaman için. Bugün
hakikaten başka bir ekonomik gerçeklik var. Fakirliğin bu kadar diz boyu
olduğu bir memlekette şimdi bu destekler meşru değil. Özellikle İstanbul ve
Ankara Büyükşehir belediyelerine bence özel bir yer ayırmak gerekir. İstanbul
Y. Akkaya, A. Çiğdem, T. Bora, E. Goloğlu
337
ve Ankara’da hepsi de köklü geleneklere sahip sebil gibi futbol takımı var.
Böyle bir yerde Büyükşehir belediyelerinin futbol takımı kurup dünyanın
parasını pompalaması gerçekten başlı başına ele alınması gereken bir skandal.
Bunun içinde özellikle Ankara Büyükşehir Belediyesi ayrıca ele alınması
gereken bir skandal. Çünkü orada şeffaflığa karşı ikinci bir cinayet var.
Sözümona bu kulüp özerkleşti şimdi. Yani inanılmaz paralar pompalanarak
belirli bir düzeye getirildi, sonra kağıt üzerindeki bir takım düzenlemelerle
artık kendi yağıyla kavrulan bir kulüp makyajı yapılarak bize sunulmaya
çalışılıyor. Büyükşehir kulüpleri vahim, özellikle İstanbul, Ankara vahim;
özellikle Ankara vahim kere vahim.
Erkan Goloğlu: Tabii canım, belediyenin, bir ilin, ilçenin takımının
arkasında olma meselesi son derece şefkat, himaye, koruma, sevgi üzerine
kurulmuş bir bağdır. Otobüsünüz yoktur, deplasmana belediyenin otobüsüyle
gidip gelirsiniz, ama bu öyle bir şey değil. Çünkü aşağı yukarı biz aynı şeyleri
düşünüyoruz. Ben bu konudaki her türden yasakçılığa karşıyım, yasaklamakla
bir ilgisi yok benim söylediğimin, algıyla ilgisi var. Radikal her sene sorar,
sezon başlarken: “Kim düşsün filan” diye. Ben Ankara’da yaşayan bir adam
olarak Ankaraspor’un düşmesini istiyorum. Belediyeler aslında alt yapıyla
ilgilensin, bir altyapı takımı kursun, daha mütevazı ölçülerde bir şey olsun..
Yani bu Ankaraspor’un durumu inanılmaz bir olay, bir de leopar koymuşlar,
leoparı nereden buldunuz hay allahım ya rabbim, Ankara’da bu leoparı
nereden buldunuz? Gidin Atatürk Orman Çiftliğinde hayvanat bahçesi var,
orada dahi yoktur bu leopar..
Ahmet Çiğdem: Bir konu daha ekleyebilir miyim? Aslında burada
söylendi, belediyelerin kaynaklarını daha amatör sporlara kullanması gerekir
diye. Bu tür Belediye hizmetlerinden faydalanmak genellikle daha çok orta ve
üst sınıfın işi oluyor. Belediyenin bir futbolcuya çok para vermesi, alt
sınıflarının işine gelen, kullanabileceği bir durum olmasından çıktığı anlamına
geliyor.
Yüksel Akkaya: Daha da zorlaşıyor.
Ahmet Çiğdem: Orada da aslında bu tip yatırımlara bakıldığında, aslında
bu tip hizmetleri başka türlü de satın alabilecek insanlara dönük yapıldığını
görüyoruz.. Satın almadan mahrum olmayan insanlar için yapılıyor bu
yatırım.
Erkan Goloğlu: Bırakın bu eski Sosyalist ayakları!.. Bu ayaklardan
konuşuyorsunuz, hayat öyle değil. Bırakın hocam!..
338
Futbol üzerine konuşmak
Yüksel Akkaya: Futbol artık eski, amatör naif görüntüsünden çıktı,
profesyonelleşerek bir endüstriye dönüştü. Endüstrinin futbola yansımasını bir
parça değerlendirmek gerekirse, bunun faydalı yanları da oldu, güzel bir alt
yapı oluştu ama öte taraftan futbolun seyrini, vesairesini örseleyen yanlar da
oluştu.. Taraftarı müşteriye indirgeyen… Bu konuyla ilgili neler söylemek
istersiniz.
Ahmet Çiğdem: Ben başlayabilir miyim?
Tanıl Bora: Buyurun hocam, bu konuda siz güzel şeyler söylüyorsunuz.
Ahmet Çiğdem: Estağfurullah,
Yüksel Akkaya: Hocam siz buzu kırın yolu açın, biz devam edelim.
Ahmet Çiğdem: Endüstriyel futbol, futbolla ilgili insanların şikayet
ettikleri bir durum, hakikatten hepimiz şikayetçiyiz falan. Ama diğer taraftan
bu çok engellenebilir bir şey değil. Sermaye yatırım yapmıştır ve karşılığını
istemektedir. Bunu engelleyemeyiz. Bunun hakikaten, futbolseverler
açısından çok olumsuz sonuçlar doğurduğunu, kulüpler arası dengeleri
bozduğunu falan söyleyebiliriz. Ama diğer taraftan bu aslında bir meydan
okumadır. Dünyadaki örneklerine baktığımızda, mesela Chelsea için söz
konusu. Tamam belki olumlanacak bir durum değil ama, iyi müşterilerin, yani
futbola gelen sermaye aracılığıyla taraftar olmaktan iyi müşteriliğe
dönüştürülmeye çalışılan insanların aynı zamanda taraftarlık algılarını da
değiştiriyorlar. Bu hepsinin olumlayarak kabul ettikleri bir şey değil ama
bunun üzerine düşünüp kulüple ilişkilerini daha rasyonel bir şekilde inşa
etmeye çalışıyorlar. Böyle bir süreci de yaşıyoruz diğer taraftan. Bayern
Münih, Chelsea, Manchester United, Liverpool olsun. Sözgelimi Manchester
United, Chelsea gibi gözle görülür bir patron tarafından yönetilmiyor ama
diğer taraftan bu sözünü ettiğimiz sürecin en çok somutlaştığı bir yer.
Hakikatten bir açıdan bakıldığında çok tiksindirici bir şey. Ama oraya
baktığımızda da, taraftar algısının, takımı sevme biçimlerinin başka türlü
geliştiğini gözlemleyebiliyoruz. Bir taraftan bilet fiyatları artıyor ama seyirci
sayısı da artıyor. Sadece dünyada değil, İngiltere içinde, hatta Manchester
içinde de taraftar sayısı artıyor United’ın. Söylediğim başka bir şey var
aslında, bir taraftan United taraftarları böyle davranırken, diğer taratan City
taraftarları da başka türlü bağlılık geliştirmeye başladılar. United’ın yaşadığı
değişim, City taraftarını da etkiledi, onlar da başka türlü bir bağlılık içine
girdiler. Dolayısıyla ben şöyle bakıyorum Yüksel, değerli arkadaşım, sözünü
ettiğin bütün çekincelere, bütün bu çekincelerin ima ettiği, açıkça söylediği
kötülüklere, olumsuzluklara, çirkefliklere rağmen bunun da kendi içinde bazı
Y. Akkaya, A. Çiğdem, T. Bora, E. Goloğlu
339
pozitif dönüşümlere yol açtığını görüyoruz, ama bu çok belirgin değil. Sürecin
temel belirleyicisi bu değil. Sonuçta daha önce değindiğimiz gibi kulüplerin
sermaye yapısının şeffaflaşmasının, denetlenebilir olmasının vesairenin
altında da bunun bir şekilde geriye alınmasının yattığını düşünüyorum. Yoksa
nostaljik bir ağız tüm bu söylenenleri içinden çıkılmaz bir hale getirecektir.
Elbette geleneksel futbol kültürünün içinde bunu değerli buluyorum ama
dediğim gibi, bunu bir hayıflanma vesilesi olarak değil de, belki rasyonel
müşteriler, tüketiciler olarak, kulüplerin örgütlenme yapısına, bilet fiyatlarına,
kulüplerin kuracakları iktisadi ilişkilere müdahale yetkisinin artması olarak
da, başka müdahale imkânlarının hazırlanması bakımından değerlendirilmesi
gereğini düşünüyorum. Onun dışında, geleneksel nostaljiye yenik düşmemek
gerektiğini düşünüyorum.
Tanıl Bora: Ben iki kısa şey söyleyeceğim. Ahmet Hoca’nın dediği gibi,
Foucault’cu bir perspektifle söylersek: “Tahakkümün olduğu yerde direniş de
vardır.” Evet, kapitalizm genişliyor, bir müşterileşme süreci söz konusu ama
taraftarlar ve futbolu bu saf haliyle sevenler de bir şeyler yapmaya çalışıyorlar
ve kendilerine bir takım patikalar buluyorlar. Bu gerçekten önemli. Buna ek
olarak Türkiye’de bizim şöyle bir feci durumumuz var. Andre Gunder
Frank’ın kadim kavramını kullanırsak; lumpen burjuvazi, lumpen kapitalizm,
lumpen gelişme. Türkiye’de bir yandan endüstrileşme, kapitalistleşme süreci
yürüyor fakat eksik kurumlaşma ve sıfır şeffaflık olduğu için lumpen
burjuvazi, lumpen kapitalizm çerçevesinde yürüyor. Örneğin futbol
endüstrisinin gelişmesine bağlı olarak güvenlik paranoyası gelişiyor diyoruz,
evet, fakat bir yandan da Türkiye’de statlar zinhar güvenli falan değil. Konfor,
müşterileşme falan diyoruz, doğru, böyle bir ideoloji var fakat stadlar zinhar
konforlu değil. Müşteri memnuniyeti ilkesi zinhar gözetilmiyor; yani hem
pahalanıyor, endüstrileşiyor sözümona ama seyircileri asla memnuniyeti
gözetilmesi gereken reşit müşteriler olarak görmeyen, çakalca bir yapı söz
konusu.
Yüksel Akkaya: Nispeten Fenerbahçe…
Tanıl Bora: Evet, orada nispeten böyle bir şeyin varlığından söz ediliyor.
Görmedik, bilmiyoruz, bahsediyorlar. Türkiye’de berbat bir sentez söz
konusu.
Futbolseverleri
kapitalistleşmenin
‘nimetlerinden’
bile
yararlandırmayan lumpen bir yapı söz konusu.
Erkan Goloğlu: Taraftarın kulüp idaresinde sözü olabileceğine dair bir
talebi yok.
340
Futbol üzerine konuşmak
Tanıl Bora: Güngören atmış, çok üzgünüm, Demir Spor gol yemiş.
Uzatma oynanıyor… (Ki bu bir kara haber olmanın ötesinde başka bir şeydir!
Söyleşi mecburen bundan sonra daha mutsuz sürecektir, etmesin çabalarına
rağmen!..)
Yüksel Akkaya: Gol ofsayt mı hocam? Son bir çare! Futbolda çamura
yatmak vardır hani. Bir fani taraftar olarak, hani uzatmadaki gol ofsayttı filan
diyip bir sezon daha oyalanabilirdik. Lakin, bu lig Demir Sporsuz olmayacak.
Öyleyse orda kalalım (mı). Sorunun cevabını böyle iç dünyamızda arayalım..
Tanıl Bora: Golü görmedim, sonucu gördüm, uzatmalar oynanıyor,
üzgünüm, söylemek zorundaydım…
Erkan Goloğlu: Taraftar, “ben bu işin bir parçasıyım, tamam sen benim
etimden, sütümden faydalan ama ben de bu işin bir parçasıyım” diye topa
girmiyor. Örgütlü taraftar gruplarının istediği tek şey var, onlar da kendi
içinde iktidar ilişkisini bilet, deplasmana götürme üzerinden kurmuş. Taraftar,
hakikatten adı üstünde futbolla kurduğu ilişkiyi seyirlik bir ilişki olarak
görüyor. Yani bu denklemi önemli ölçüde çözecek olan aslında yine taraftarın
kendisi. Bu tür faaliyetler, kapitalizmin, pazar endüstrisinin olduğu her yerde
olacaktır. Daha doğmamış çocuğuna Fenerium’lardan tulum alan anne-babalar
olacaktır, her zaman var olmuştur da.. Hangisi, hangisini üretiyor, bu çok
manalı bir tartışma değil.
Yüksel Akkaya: Madem taraftarlığa geldi konu, taraftarlık üzerinden
devam edelim: Futbol’un Karhanesi’nden bir paragraf okuyayım: “Ne olursa
olsun taraftarın çilesi artarak devam edecek gibi görünüyor. Ekonomik
ilerleme açısından futbolcular daha çok kazanmaya devam edecekler.
Reklamcılık şirketleri gelirlerini artırmaya devam edecek. Ama birileri buna
çok fazla güvenmesin. Şirketler para yatırmaya devam ettiği sürece taraftar da
buna para yatırmaya devam edecek”…
Tanıl Bora: Burada ‘reşit olma’ ve ‘özne olma’ meselesi var.
Taraftarların aktör ve özne olması gerekiyor. Son zamanlarda “taraftarlar
kulüplerin önüne geçmesin” uyarısına çok başvuruluyor ya... Taraftarlar
elbette her yerde kurum kimliğinin çok önemli bir parçasıdır. Bugün futbol
endüstrisi kendi mantıki uç noktasına vardıkça, bir bakıma taraftarı
gereksizleştiriyor. Ama bir taraftan da onsuz olamaz, çünkü temaşada rolü çok
belirgin. Televizyonda maç seyreden adamın tribünleri dolu ve şenlikli
görmesi lazım. Şenlik duygusunu yaratacak adamlar da, kendilerini aktör
konumunda görürlerse o temaşayı yaratabilirler, coşarlar, bir gösteri sunarlar.
Bu, işin o mantıki uç noktasına varmasını engelleyen hayırlı bir paradoks.
Y. Akkaya, A. Çiğdem, T. Bora, E. Goloğlu
341
Erkan Goloğlu’nun vurguladığı ve Ahmet Çiğdem’in de ima ettiği gibi,
taraftar gruplarının bilinçli bir insiyatif geliştirmesi bu işin tek çaresi. Onların
ufak tefek lokmalara razı olmaması; kendisine saygısı olan bir tutumla,
futbola olan sevgilerine sahip çıkan bir aktör bilinci geliştirmeleri bence işin
anahtarı. Yoksa, diğer bütün önlemler ve yakınmalar bir şey getirmez…
Tutunacak tek halka orası bence.
Ahmet Çiğdem: Şöyle bakmak lazım, bu sözünü ettiğimiz süreçlerde,
taraftar olmaktan çok takım ve spor sevgisini daha çok önemsiyorum.
Futbolun daha çok kendisini sevmeye yönelik falan. Diğer taraftan şöyle
bakalım işte futbola paranın girmesi, şirketleşme falanla beraber futboldaki
başarı algısının da değişmesi gerekecek.. Çünkü her yede bir tane şampiyon
çıkıyor, iki tane şampiyon çıkmıyor. Alın işte Chelsea bile şampiyon olamıyor
o kadar paraya; şampiyonlar liginde de şampiyon olamıyor; taman
Manchester da ondan aşağı değil ama , olamıyor işte. Ama hakikatten en son
şu Hull City’nin Premier Lige yükselmesi, hem de 39 yaşındaki bir adamın
golüyle yükselmesi, inanılmaz bir şey. Tarihte pek çok direniş, başarı öyküsü
var, Zapatistler falan ama 103 yıl sonra, Birinci lige yükselmesi… Onun için
taraftarın kendi bağlılıklarını yeniden üretebilmesi, hikayelerini kurabilmesi,
kendi aidiyetlerini öne çıkarması gerekiyor. Zaman zaman taraftarın da
endüstriye uyum sağladığı, müşteriye dönüştüğü yazılıp çiziliyor ama bu
eninde sonunda bir temaşa sporu. Futbol olduğu sürece, taraftar dediğimiz şey
de, biçim değiştirse de var olmak zorunda. Ön sıraları çok pahalı satarsınız
ama arkalarda mutlaka birileri olacaktır ve siz de o insanlara muhtaçsınız. Ben
ayrıca, sayın Goloğlu da belirtti, yeni doğmuş çocuklara takım forması almayı
önemsiyorum.
Erkan Goloğlu: Bırak kendi seçsin abi ya. Kendi istesin, kendi seçimini
kendisini yapsın.
Yüksel Akkaya: Ama bir ata sözü var: “Kızı kendi haline bırakırsan ya
davulcuya gider, ya da zurnacıya”… Tanıl da oğluna alıyor…
Erkan Goloğlu: Ama herkes Tanıl gibi değil. Taraftarlık mezar teslimi
alınır. Adam Galatasaraylıydı, Gençlerbirliği’li oldu. Ama herkes öyle
olamaz, bırakın çocuklar kendi seçsin. Çünkü seçtiği zaman bir daha
dönemiyor.
Ahmet Çiğdem: Aslında esas tehlike çocukların hepsinin, Spiderman,
Actionman, Süpermen sevmek yerine anneleri, babaları almış olsa da forma
giymelerinin daha değerli bir şey olduğuna inanıyorum. Ben bu konuda sayın
Goloğlu gibi düşünmüyorum.
342
Futbol üzerine konuşmak
Yüksel Akkaya: Ahmet Hocam 2000 yılındaki karamsarlığınızı devam
ettiriyor musunuz? Şöyle demişsiniz: “Türkiye’de taraftar denilen kitle ne
yazık ki hep kendine taraftar olan, takım sevgisini, ancak takım kendisini
tatmin ettirdikçe sürdüren bir günahtan ibaret”. 6
Ahmet Çiğdem: Bütün bunlar bir yana, biz futbolseverler olarak kendi
aramızda kaldığımızda bir futbosever olarak tartışacağımız çok şey var. Tanıl
Bey’in dediği gibi stadyumların maddi olarak düzenlenmesinden tutun da,
rakip takımı yok sayma, takımı futboldan daha çok sevme, şampiyonluk,
vesaire gibi başarı ölçütlerinin sorgulanması, artık bir sürü insanın futbolu
sevmesi veya nefret etmesi, ben kendi adıma bu kadar çok insanın futbol
sevmesini istemem genel olarak. Ortam pek ümitkar değil ama genel olarak
karalar bağlamanın aracı olarak futbolu koymamak gerektiğini düşünüyorum.
Karalar bağlamak için elimizde çok başka şeyler var ama futbol da bu karalar
bağlamamız gereken evrenin bir parçası. O yüzden bu karamsar tutumumu
devam ettiriyorum.
Erkan Goloğlu: Genel olarak çok farklı düşünmüyorum, başka bir bahis
varsa geçelim.
Yüksel Akkaya: O zaman başka bir bahse geçelim. Futbolcu kimdir,
modern bir köle midir, yoksa bu temaşa oyunun modern gladyötörü müdür?
Ne dersiniz?
Erkan Goloğlu: Bu sizin nasıl baktığınıza, futbolu nasıl algıladığınıza
bağlı. Topçuların aldığı paralar hep konuşulur. 40’lı yıllarda da iyi topçular bu
ülkede iyi kazanırlardı. Hayat standartlarına falan baktığımız zaman yüzüne
gözüne bakılacak paralar alıyorlardı. Şimdi de iyi paralar alıyorlar. Bunlar
öyle çok tartışılacak şeyler değil. “Zenginin malı, züğürdün çenesi” misali. Bu
çok para kazanıyor dediğimiz topçular bu paralarını zaten Türkiye’de iyi
yönetemiyorlar. Bu onların sorunu diyeceksiniz ama, bunların etrafında
babaları var, sakalcısı var, yani onların kazandığı para üzerinden topçulara
husumet üretmemek lazım. Onlar daha çok kazansınlar, yani onlar daha fazla
kazandığı için ben daha az kazanıyor değilim. Onlar daha az kazansa, bu
ülkede yoksulların dertleri hallolur gibi bir şey de yok. Bu bileşik kap hadisesi
bu kadar basit değil. Bu futbolcular futbolu bıraktıktan sonra ailelerine
bakmak durumunda. Bunlar doğum kontrolünden de pek anlamazlar;
6 Tanıl Bora (Der.), Takımdan Ayrı Düz Koşu, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2004.
Y. Akkaya, A. Çiğdem, T. Bora, E. Goloğlu
343
topçuların alayının Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi en az üç çocuğu var.
Hakikatten hayatları iyi yürümüyor bu arkadaşların.
Yüksel Akkaya: Çok yoruluyorlar, çok yıpranıyorlar…
Erkan Goloğlu: Tabii, bunlar yapacak iş de bulamıyorlar, 35 yaşında
bitiyor bunların hayatları. 35 yaşından sonra gidip bir benzinci açamıyorlar,
hepsi de Tanju Çolak değil ki..
Ahmet Çiğdem: O da batırdı galiba…
Erkan Goloğlu: O bile olamadı. Antrenörlük yapmaya başlıyorlar. Ya da
bu sektörün içinde kalıp antrenör oluyorlar. Ama baktığın zaman haklısın, bu
bir tür endüstriyse, bunlar da bu endüstrinin çalışanlarıdır ve çalışma
kurallarına uymak zorundadırlar. Ama bu bir kölelik midir, bence burada bir
kölelik yok.
Yüksel Akkaya: Sözleşmesi bitmeden başka kulübe gidemez, vesaire o
anlamda söyledim ben…
Erkan Goloğlu: O işler çok kırılmaya başladı, iyi ki de kırıldı. Ben
yıllardır şunu söylerim: Bunların kazandığı parada kimsenin gözü olmasın
kardeşim. Biz orda oynayan 22 topçu var diye bugün konuşuyoruz.
Tanıl Bora: Beyaz yakalılar, mavi yakalılar ve bir de altın yakalılardan
söz edilir ya. Çok üst düzeyde kazanan, özel yetenekli, özel liyakatlı, kalifiye
çalışanlar zümresi... Altın yakalılar büyük çoğunlukla örgütsüzdür. Ve altın
yakalıların örgütlendiği, hak talebinde bulunduğu durumlar rejimin en fazla
tedirgin olacağı durumlardır. Bu genellikle bilgisayarcılar, vs. için söylenmiş
bir sözdür ama bunun futbolculara da isabet eden bir tarafı var. Bir tür altın
yakalı proletarya gibi bunlar. Buradaki kilit kavram bence yine reşit olmak.
Bu insanların, profesyonel futbolcuların soyadlarıyla anılmaya yeni
başladığını biliyoruz. Yakın zamana kadar sırf ön adlarıyla anılıyorlardı. Bu
alanda işçi haklarından söz edilebilir mi, bir sendika gündeme gelebilir mi
konusunu, tıpkı işçiler için de söz konusu olduğu gibi insan ve reşit
olmalarıyla beraber düşünmeliyiz.
Yüksel Akkaya: Bir Metin Kurt deneyimi yaşadık biliyorsunuz..
Tanıl Bora: Çok doğru. Bu meslek erbabı, altyapılardan itibaren
örselenerek, paternalist ilişkiler içerisinde kişilikleri rendelenerek büyüyor.
Dolayısıyla bu insanlara reşit insan muamelesi yapan bir yapı bence çığır açıcı
olur.
Ahmet Çiğdem: Ben şunu söylemek istiyorum. Futbol federasyonu da
onaylasın. Onların da kabul ettiği bir dernekleşmeye ihtiyaç var bence. En
azından sözleşme hükümlerinin yerine getirilip getirilmediği falan
344
Futbol üzerine konuşmak
sorgulanabilir böylesine bir kaotik durumda, çünkü pek çok sözleşmeye
kulüplerin riayet etmediğini görüyoruz. Bu alanda, yetkileri olacak bir kuruluş
pek çok şeyi değiştirebilir. Ücretlere bir standart getirilebilir. Diğer taraftan
şöyle bakalım, dünyanın en çok para kazanan oyuncusu olabilirsin ama diğer
taraftan maçın 89. dakikasında Gentile senin futbol hayatını bitirebilir.
Kazanılan para çok tabii ama diğer taraftan risk de çok büyük. Bu çocukların
parasına da çok göz koymamak lazım. Biliyoruz, kapitalist sistem içinde
popüler ikonlar hep çok para kazanır
Yüksel Akkaya: Kazandırttıklarını düşündüğümüzde, kazanılan para çok
değil hakikatten.
Ahmet Çiğdem: Profosyonel futbolculuk hakikatten ağır işçiliktir. Bugün
Avrupa’daki liglere bakalım, buralarda oynayabilmek kolay değildir.
Yüksel Akkaya: Her an şiddete maruz kalabilirler.
Ahmet Çiğdem: Şöyle de bakalım, bugün şampiyonlar liginde oynayan
bir oyuncunun yoksul olmasını bekleyebilir miyiz? Ama şu da var, zorlayıcı
bir eşit ücret politikası uygulatmak yerine, kulüplerin genel olarak gelir-gider
dengelerinin şeffaflaştırılması ve denetim altına alınması daha doğru bence.
Ayrıca şunu söyleyeyim, futbolcuların informal de olsa örgütlenmelerini çok
önemli buluyorum.
Tanıl Bora: Bence, sırf akçalı konularda değil, örneğin futbolcuların
haysiyetlerini ayaklar altına alan yorumların hedefi olabiliyorlar. Bunlarla
ilgili gerçekten etkili, söylediğini, söyleyene pişman edecek bir takım
önlemler, protestolar gerçekleştirilebilir. Bu alanda güçlü bir örgütlerinin
olmasının çok medenileştirici olacağını düşünüyorum ben.
Yüksel Akkaya: Son olarak hakemler konusuna değinelim. Erkan
Goloğlu’nun uzmanlık alanı olarak… Bu temaşanın olmazsa olmazlarından
biri olan hakemler hakkında neler söylemek istersiniz? Kimseye
yaranamayan, kellesi hep tehdit altında olan; aslında hep muzaffer olması
gereken…
Ahmet Çiğdem: Erkan bey, hakemler konusuna geldik, siz bu konuda
“i… hakem” tezahüratının kaldırılmasını protesto eden yazarlardan birisiniz.
Erkan Goloğlu: Hakikatten çok üzülüyorum o söylemin
kaldırılmasından!... Çocukluğumdan bir parça gitti sanki. Çok geleneksel bir
yeri vardı o tezahüratın. Şu Ordulu hakem kim, Ali Aydın, “zenci
kardeşlerimiz” dedi, orada da bir ayrımcılık vardı.
Tanıl Bora: Kötü bir şey kastetmedi.
Y. Akkaya, A. Çiğdem, T. Bora, E. Goloğlu
345
Erkan Goloğlu: Bu anlamda, bu ülkedeki eşcinsellere yapılan ayrım
bağlamında, “i… hakem” bağlamından kopmuş durumdadır. Orada
homofobik bir bakış yok aslında. İçerik sözü aşmış durumda. Ben bunun
örneklerini eşcinsel arkadaşlarımla da konuştum
Tanıl Bora: Hakemlerle mi?
Erkan Goloğlu: Yani bundan hakemler niye alınsın ki. Bu ülkede hakem
olmak hakikatten çok önemli bir şey. Zaten bu oyunda hakem olmak o kadar
olağanüstü bir şey ki, hakem bir şey üzerine karar veriyor ve o karar
üzerinden devam ediyor her şey. Doğru ya da yanlış.
Yüksel Akkaya: Ben yine burada bir şey eklemek istiyorum: “Şimdiye
kadar 3 puanı kimsenin hakemlere armağan edildiği ne görülmüştür, ne de
duyulmuştur” deniyor. Gerçekten de 90 dakika koşuyor, mücadele ediyor ,
doğmamış çocuğa, taraftara armağan ediliyor, ama hakeme hiç armağan
edilmiyor.
Tanıl Bora: Bence Erkan Goloğlu hakemlerle ilgili geçenlerdeki
yazısında muhteşem bir katkıda bulundu: Önemli bir maçı yönetmeye bir yere
geldiklerinde, “şehrin kaderiyle oynamaya geldik” gibisinden demeçler
verseler, tartışmalı bir golü verdiklerinde coşkuyla santraya doğru koşup
yüzüklerini öpseler... diyordu!
Erkan Goloğlu: Doğru
(Gülüşmeler)
Tanıl Bora: “Biz buraya puan veya puanları gasp etmeye geldik” deseler
mesela!... Şaka bir yana, unutmamalı, hakem temaşanın da bir parçasıdır.
Jestleriyle, hal ve tavırlarıyla, kararlarıyla…
Ahmet Çiğdem: Schmittci bir bakışla karar veriyor ve o karar üzerinde
devam ediyor, burası çok önemli..
Tanıl Bora: Bu kadar belirgin.
Erkan Goloğlu: Olağanüstü hale karar verebiliyor.
Tanıl Bora: Türk hakemlerinde endişe verici husus şudur ki, istisna
yaratma erkini çok istismar ediyorlar. Bu kadar çok istisna olmaz yani..
Ahmet Çiğdem: Hakemlerin futbolculara karşı biraz daha hoşgörülü
olmaları, biraz daha insancıl olmaları gerekiyor. Esas önemli olan şudur:
Bizim tüm konuşma boyunca vurguladığımız gibi, biz futbolun daha eşitlikçi,
daha adilâne olmasını istiyoruz. Hakemlerin de bu futbol ortamına katkıda
bulunmalarını istiyoruz.
Tanıl Bora: Daha eşitlikçi kesinlikle ve daha neşeli. Tabii yine reşitlik
meselesine geliyoruz. Sporcularla münasebetlerinde onlara reşit insan
346
Futbol üzerine konuşmak
muamelesi eden bir hakem sahici anlamda otoriterliğinden bir şey kaybetmez,
tersine saygın bir otorite olur.
Yüksel Akkaya: Taraf değil ama bağımsız olsun.
Erkan Goloğlu: Zaten bağımsız olmak tarafsızlığı da içerir.
Tanıl Bora: Bir hakem arkadaşım hem sempati uyandırmak, hem de iyi
ilişki kurabilmek için ertesi gün yöneteceği maçtan önce, takımlarda yer alan
yabancı oyuncuların ana dilinde birkaç kelime öğreniyormuş, “yapma”,
“sakin” gibi. Böylelikle onların sempatisini, güvenini kazandığını söylemişti.
Erkan Goloğlu: Kodum mu oturturum!
(Gülüşmeler)
Erkan Goloğlu: Bir de şöyle derler ya en sonunda, “sizi bilmiyorum ama
benim için çok lezzetli bir söyleşi oldu…”
Yüksel Akkaya: Tadından yenmez…
Tanıl Bora: Şu Güngören maçı kötü oldu ama. Hakikaten kötü oldu, bak
bir belediye daha geldi!
Yüksel Akkaya: Makus talihimiz, ne yapalım?!.. Çok teşekkür ederiz,
değerli vaktinizi ve fikriyatınızı bizimle paylaştığınız için.
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s. 347-352
Forum
Taraftar mı, müşteri mi?
Tuğrul Akşar 1
Seyirci, taraftar günümüz futbolunun vazgeçilmez aktörlerinden. Daha
doğrusu parasallaşan futbolun altın yumurtlayan tavuğu. Her ne kadar son
zamanlarda parasına göre muamele görüyorsa da, o bir taraftar. Yağmurda,
çamurda beraber yürür takımıyla kolkola. Bazen destek, bazen istemese de
köstek olur, gönül verdiği takımına. Bir cefekar, bir vefakardır o. Tribünde de
olsa, televizyon başında da değişmez bu. Zengini, fakiri farketmez. Sınıf farkı
ve sosyal statü farkı gözetmez. Aynı tepkiyi, aynı etkiyi birlikte yaşar.
Beraber hüzünlenir, beraber sevinir. Doksan dakikayı izlerken, aklını ve
beynini dışarıda tutacak kadar “mani’’ seviyesinde bir bağlılık ve tutkuyla
takımına yoldaşlık yapar. Yeri gelir teknik direktör olur takım yapar, yeri gelir
başkan olur milyonlar akıtır, transfer yapar.
Endüstrileşmeyle değişen futbol
Taraftarın müşteriye doğru evrilmesi son zamanlarda çok tartışılan bir
konu haline geldi. Taraftar bugün desteklediği takımına ayırdığı ciddi büt
çelerle, bir tüketici de aynı zamanda. İşte taraftarın müşteri taraftara değişimi
ve dönüşümüne neden olan koşullara kısaca değinmemiz gerekiyor.
Endüstriyel futbolun temel genel geçer özelliklerine dikkat ettiğimizde,
endüstriyelleşme süreci; 1) Seyirci profilinin, 2) Gelir kaynaklarının yapısının,
3) Taraftarın davranış kalıplarının değişmesi sürecidir. Bu süreç içinde
yetmişli ve seksenli yılların ortalama seyirci profili yerini artık, yıllık gelirinin
belirli bir kısmını ‘’taraftar tüketici’’ olarak, ‘’bağlılık körlüğü’’ temelinde,
kulübüne harcayan, gelir düzeyi daha yüksek, konforlu localarında ve yıllık
ciddi tutarda harcamayla kombine kart alan, orta ve üst gelir grubu seyirci
1 Ekonomist, araştırmacı
e-posta: [email protected]
348
Taraftar mı, müşteri mi?
almıştır. Bu bağlamda, seyirci müşteriye dönüşürken; kulübün arz ettiği her
türlü mal ve/veya hizmete yönelik talepte de, karakteristik bir değişiklik
yaşanılarak, klasik tüketici profilinin yerini ’’taraftar tüketici’’ almıştır.
Taraftardan müşteriye
Endüstriyel anlamda ifade edersek, taraftar: kulübünün logolu ürünlerini
satın alan, maçlara giderek önemli tutarda kulübüne maç günü geliri bırakan,
evlerine aldığı decoderlarla takımına naklen yayın geliri yaratan, ilgisi ve
heyacanı kulüpçe paraya tahvil olunan bir gelir kaynağıdır o.
Gerçekten de yaşantısınımıza yön veren, tüketim kalıplarımızı belirleyen
özelliğiyle, diğer endüstriyel iş kollarından farklı bir mecrada yoluna devam
ediyor endüstriyel futbol. Bu değişim ve gelişim çizgisinde aslında taraftarın
da sosyolojik ve iktisadi anlamda farklılaşmaya başladığını gözlemliyoruz.
Taraftarı, artık kulüpler birer müşteri olarak görüyor ve buna göre taraftarını
konumlandıyor. Ve trend de bu yönde devam ediyor.
Kısacası futbolun giderek parasallaşması, taraftarın da yapısını değiştirdi.
Taraftar bugün artık gerçek anlamda bir müşteri olarak algılanmaya başlandı.
Taraftardan müşteriye doğru evrilen bu dönüşüm sürecinde taraftar kulüpler
için bir “velinimet” oldu. Şimdi tüm kulüpler bu velinimeti memnun
edebilmenin yolunu arıyorlar. Yaptığımız araştırmalar orta üstü gelir
grubunda yer alan taraftarın takımına yıllık 1.500 dolar civarında bütçe
ayırdığını ortaya koyuyor. Bu konuya birazdan daha detaylıca değineceğiz.
Yani taraftar müşteriye evrilirken, ortaya çıkan yeni gereksinimler, taraftarın
tüketim kalıplarını da değiştiriyor, yeni gereksinimler doğuruyor. En
basitinden evde maç izleyebilme ihtiyacını karşılamanın yolu bir decodera
sahip olmaktan geçiyor. Şifreli bir yayının taraftar tüketiciye maliyeti ise
minumum 300 dolar civarında. Daha bunun gibi onlarca ürünü futbol
aracılığıyla tüketmeye başlıyoruz. Çünkü artık futbol zaten bu ürünleri
pazarlayan en önemli araçlardan birisi olarak karşımıza çıkyor. İşte farkında
olmadan endüstriyelleşen futbol, taraftarın tüketim kalıplarını değiştirmeye
devam ediyor. Artık taraftar, “müşteri taraftar”a dönüşmüş oluyor.
Kulüplerin değişen yönetsel ve endüstriyel anlayışları
Taraftarın yapısı değişir ve yeni tüketim kalıpları oluşurken, diğer yandan
da kulüplerin organizasyonel yapıları değişime uğruyor. Bu değişimin
dinamiğini değişen ve çeşitlenen gelir kaynakları oluşturuyor. Endüstrileşme
Tuğrul Akşar
349
beraberinde “sponsorluk gelirleri”, “naklen yayın gelirleri”, “merchandising
gelirleri” gibi gelir kalemlerini de beraberinde getirdi. Deloitte’un 2006
raporuna göre en zengin 20 kulübün toplam gelirleri içinde bu kalemlerin payı
%75 civarında. Bu anlamda Avrupa futbolunun yıllık yarattığı pasta 13 milyar
dolara ulaşmış durumda. İşte bu parasal büyüklük ve ortadaki pasta kulüplerin
yönetsel anlayış ve yapılanışlarını değiştiriyor. İşte bu gelişime bağlı olarak
pastadan en fazla payı alabilmek için kulüplerin taraftar müşteriye daha kolay
ve daha çok ulaşmalarını zorunlu kılıyor.
Daha doğrusu taraftarı bir müşteri olarak görme alışkanlığı kendiliğinden
filizleniyor. Bu durumda da futbol pastasından daha fazla pay alabilmenin
yolu müşteri odaklı olmaktan ve ona daha çok ürün satmaktan geçiyor. İşte bu
endüstriyel ve yönetsel dönüşüm, kulüpleri yüz milyon dolarlık gelirlere
taşıyor ve onları salt sportif organizasyonlar olmaktan çıkartıp, birer
ekonomik organizasyonlara dönüştürüyor. Bugün Avrupalı zengin kulüplere
bakıldığında yıllık ticari gelirleri yüzmilyon dolarlara ulaşan devasa bütçelere
sahip kulüpleri görüyoruz.
Ticarileşen ve giderek endüstriyelleşen Avrupa’nın önde gelen kulüpleri,
bu değişimi önceden farkederek, rakiplerine ekonomik anlamda da fark atacak
yapılanmaya gidiyor. Gelirlerini daha da büyütebilmenin yolunu arıyorlar. İşte
bu bağlamda bugün çoğu zengin Avrupalı kulüp taraftarını bir müşteri olarak
algılayıp , ona göre aksiyom alıyor. Müşteri İlişkileri Yönetimini (Customer
Relationship Management-CRM) bünyelerinde kurarak, taraftar müşterilere
daha fazla satış yapabilmenin yolunu arıyor. Bu amaçla Çağrı Merkezleri
(Call Centre) aracılığıyla yoğun bir satış ve pazarlama faaliyetlerine de
başlamış durumdalar. Kolay değil Avrupa’nın en üst düzey kulüplerinin yıllık
ticari gelirleri daha şimdiden yüz milyon dolarlara ulaşmış durumda. Bugün
ne yazık ki bizim kulüplerimiz bu yapılanmayı hala gerçekleştirebilmiş
değiller.
Seyirci tribünden kaçıyor mu?
Futbol pastasından pay alabilmenin bir başka önemli ve klasik yolu da
tribüne daha fazla taraftar müşteriyi çekmekten geçiyor. Oysa son zamanlarda
başta Premiership olmak üzere, Serie-A’da da önemli sayılabilecek oranlarda
seyirci kaybı var. Bu oran geçen yıl itibariyle Premiership’te yüzde beş
civarındayken; SerieA’da yüzde sekize kadar yükselmiş. Bu nedenle kulüpler
taraftarını bir şekilde tribünde de tutmayı önlerine temel amaç olarak koymuş
durumdalar.
350
Taraftar mı, müşteri mi?
Avrupa’nın beş büyük ligindeki seyirci sayısının gelişimi üzerine yapılan
bir araştırmaya göre 35.000 seyirci ortalamasıyla Premiership’in seyirci
gelişim eğrisinin 2003-4 sezonundan itibaren hafif te olsa bir düşüş trendine
girdiği görülüyor.
Bu düşüş özellikle 2005’te biraz daha hızlanmış ve 2005’te bir önceki yıla
göre yüzde beş civarında bir düşüş yaşanmıştır. İtalyan serie-A ise 1999-2000
sezonundan bu yana kan kaybetmeye devam ediyor. Bir ara 40.000
ortalamasını yakalamasına karşın, Serie-A’nın seyirci ortalaması 2005
itibariyle 23.000 düzeyine kadar gerilemiştir. Bu dönemde seyirci
ortalamasını yükselten iki lig karşımıza çıkıyor. Onlar da Alman Bundesliga
ve İspanyol La Liga.
Avrupa’nın üst düzey kulüplerindeki seyirci gelişimini de aşağıdaki tablo
göstermektedir. Ortalama seyirci sayısı en yüksek kulüplerin aynı zamanda en
geniş müşteri taraftar tabanına da sahip kulüpler olduğunu biliyoruz. Bu
kulüpler içinde Barcelona yıllık 73.225 ortalama seyirciye maçlarını
oynarken; bu tablo içinde en düşük seyirci ortalamasına sahip kulüp olarak
43.055 ortalama ile Benfica’yı görüyoruz.
Taraftar müşteriyi tribüne çekmede en başarılı lig olarak Alman
Bundesliga’yı görüyoruz. Bu durumu tablodaki 7 Alman kulübü de
destekliyor zaten.
Ülkemizde bu konuda ne yazık ki sağlıklı bir veriye ulaşabilme şansımız
olmuyor. Ama yine de derleyebildiğimiz aşağıdaki verileri sizlerle paylaşmak
istiyorum.
Ülkemizde Taraftar Kulübüne Ne Kadar Bütçe Ayırıyor?
2004 yılında taraftarın kulübüne ayırdığı bütçenin belirlenebilmesine
yönelik yaptığımız bir araştırmaya e-maille katılan toplam 1025 kişinin
verdiği yanıtları değerlendirdiğimizde;
• Taraftarın gerçek anlamda kulübüne önemli ölçüde finansal ve
ekonomik katkı sağladığını,
• Ülkemizde bu anlamda kulüplerine en büyük desteği Fenerbahçeli
taraftarın verdiğini,
• Ülkemiz koşullarında ortalama kişi başına düşen gelirin 4000-4500
dolar olduğu düşünüldüğünde, taraftarın gelirinin önemli bir kısmını kulübüne
ayırarak, büyük bir özveride bulunduğunu,
• Özetle, kulübüne yıllık ortalama en yüksek harcamayı 1.738 dolarla
Fenerbahçeli taraftarın yaptığını; bunu 1070 dolar ile Galatasaraylı taraftarın
izlediğini; Galatasaraylı taraftarın hemen arkasından da 875 dolarla Beşiktaşlı
Tuğrul Akşar
351
taraftarın geldiğini görüyoruz. Kulübüne kendi olanakları içerisinde en az
katkıyı ise yıllık 556 dolarlık harcamayla Trabzonspor’un sağladığını
görmekteyiz.
Şampiyon olmuş ve önemli taraftar potansiyeline sahip dört büyük
kulübümüzün taraftarlarından (diğer kulüplere ilişkin veriler, çok yeterli
olmadığından dikkate alınmamıştır);
• 1000 ile 1500 dolar arasında geliri olan bir taraftarın kulübüne yıllık
ayırdığı ortalama bütçe Fenerbahçe’de 450 dolar iken, bu rakam
Galatasaray’da 330; Beşiktaş’ta 325; Trabzonspor da ise 175 dolar
civarındadır.
• 1500 ile 3000 dolar arasında gelir sahibi taraftar ise Fenerbahçe’ye
750 dolar fon ayırırken; bu tutar Galatasaray için 450 dolar; Beşiktaş ve
Trabzospor için sırayla 375 ve 250 dolar düzeyindedir.
• 3.000 ile 10.000 dolar arasında gelir sahibi taraftarın kulübüne
ayırdığı bütçe Fenerbahçe’de 2150; sırasıyla Galatasaray’da 2250; Beşiktaş’ta
1750 ve Trabzonspor’da 1050 dolar düzeyindedir.
• 10.000 dolar üzerinde gelir sahibi taraftarın kulübüne ayırdığı bütçe
Fenerbahçe’de 3600 dolar civarındayken, Galatasaray’da bu tutar 2250 dolara
yükselmektedir. Beşiktaş’ta ise 1.750 dolar olan bu tutar Trabzonspor’da 1050
dolar düzeyindedir.
Dört büyük kulübün değişik gelir gruplarından oluşan bu taraftar kitlesi,
yıllık gelirlerinin önemli bir bölümünü kulüplerine ayırarak, gerçek anlamda
kulüpler için müşteri konumuna yükselmiş durumda. Aslında taraftar sadece
desteklediği takımına gönül bağı ile bağlıyken, müşteri taraftar takımına
önemli ölçüde finansal destek de sağlamaktadır.
Yine Avrupa’nın en zengin kulüplerinden Chelsea’nin orta üstü gelir
grubunda yer alan taraftarları, kulüpleri için yıllık gelirlerinin 25.000 dolarlık
kısmını kulüplerinin emrine veriyor.
Sonuçta bugün taraftar, desteklediği takımına yıllık ayırdığı ciddi bütçe ile
“taraftar tüketici” konumuna yükselmiş durumda. Olaya kulüp açısından
bakıldığında da taraftar, kulübün yıllık gelirine önemli katkıda bulunan
“taraftar müşteri”ye evrilmiş vaziyette. Hal böyle olunca, bu dönüşümü daha
önceden gören ve kavrayan kulüpler, “velinimetini” mutlu ederek, daha fazla
ürün satıp, daha çok para kazanmanın yolunu bulmuşlar ve rakiplerine çok
önemli iktisadi ve mali farklar atmışlar. Buradan gelen rekabet üstünlüğünü
de yeşil sahalara taşıyabilmiş; kalıcı sportif performans üstünlüğüne
352
Taraftar mı, müşteri mi?
ulaşmışlar. Henüz bu gelişimin ve dönüşümün farkına varamayan kulüpler ise
daha şimdiden rekabette geri kalmamanın yolunun arayışı içindeler.
Kulüplerin En önemli Aktifi olarak Taraftar-Müşteri Oluşumları
Bugün kulüplerin en önemli varlıklarının başında taraftar geliyor. Daha
doğrusu futbolun endüstriyel dinamikleri içinde konuyu ele alırsak, bugünün
devasa bütçeli kulüplerinin aktiflerinde yer alan en önemli aktif varlığı olarak
karşımıza taraftar-müşteri çıkıyor.
Kulüp açısından gerçek anlamda bir müşteri konumunda bulunan
taraftarın, destekledikleri kulüplerine yıllık ayırmış olduğu bütçeyi yukarıda
detaylıca ele aldık. Bu bağlamda taraftar kendi açısından bir tüketici
konumundayken, kulüp bazında milyon dolar gelirlerin elde olunduğu müşteri
olarak algılanmakta ve buna göre kulüp satış ve pazarlama politikaları
oluşturulmaktadır.
Özellikle futboldaki ticarileşmenin giderek, endüstriyel bir mutasyona
uğraması kulüp ve taraftar arasında farklı ve parasal bir ilişkinin de gelişimine
neden olmuştur. Kulüp taraftarını açıkça ifade etmese de gerçek anlamda bir
müşteri olarak görmekte ve buna göre kendisini konumlandırmaktadır. Başta
statların reorganizasyonundan tutun da forma dizaynlarına varıncaya kadar
yapılan her türlü etkinliğin altında, taraftarın gereksinimlerinin ticari boyuta
taşınması amacaı yatar. Bu kendi dinamiklerinde yatsınacak ve ayıplanack bir
konu değildir. Gelişim böylesi bir değişimi zorunlu hale getirmiştir. Bu
değişimi gerçekleştiremeyen kulüpler, finansal rekabette zorlanmakta ve
geride kalmaktadırlar.
Ancak olayın bir diğer boyutu da kulüp taraftarını müşteri olarak görüp
değerlendirip, buna göre aksiyom alırken, taraftar cephesinde de farklı
oluşumlar gündeme gelmektedir. Taraftar tüm saf ve içten duygularıyla
tuttuğu takımına gönülden destek vermeye devam ederken, diğer taraftan da
kulüp yönetiminde etkin olmak, gidişata yön vermek istemektedir. Bu amaçla
özellikle İngiltere’de Supporters’ Trusts diye bilinen taraftar dernekleri
oluşturuluyor. “Supporters’ Trusts’ların hareketlerinin ardındaki ana felsefe
kulüplerin birkaç kişi değil, tüm camia tarafından yönetilmesidir. Supporters’
Trusts’ların sıradan taraftar oluşumlarından en önemli farkı, toplu halde
organize olmuş olmaları, kuruluş amaçları, organizasyonel yapıları ve
dayanışmalarıdır.
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s. 353-362
Forum
Futbol üretiminin ideolojisi:
strateji, taktik, organizasyon
Tolga Tellan 1
İlk satırdan ifade etmek lazım ki, okuyanlar şaşırmasın! Materyal ve
mental bakımdan üretilmiş olan tüm değerler bir ideoloji barındırdığı gibi,
üretim biçimleri de ürettikleri ideolojilerden asla soyutlanamazlar. Bu
bağlamda, futbol müsabakaları ve bu müsabakaların neden olduğu bütün
ekonomik, siyasi, kültürel, sosyolojik ve psikolojik sonuçların bir ideolojiklik
taşıdığını ifade etmenin ötesine geçerek; futbol üretiminin kendisinin
(profesyonel sporcuların sahaya çıkıp belirlenmiş kurallar çerçevesinde yerel,
ulusal hatta uluslararası düzeyde müsabakalar gerçekleştirmelerinden amatör
düzeyde futbol icra edenlerin mahalle arasındaki arsalarda ya da sokaklarda
maç yapmalarına dek uzanan bütün bir yelpazede, pas alışverişinden korner
atışına, serbest vuruşlardan penaltıya, çalımlayarak adam eksiltmeden taç
atışına, kalecinin kurtarışından yedek kulübesindeki oyuncuların davranışına
kısacası santra vuruşundan hakemin bitiş düdüğüne –yer yer bu zaman
kesitinin öncesine ve sonrasına– değin gerçekleşen tüm eylemlerin) bir
ideoloji barındırdığı iddiasını açıkça tartışmamız gerekiyor. İdeolojiyi, bir
yanılgılar bütünü ya da belirli çıkar, tarih ve ittifak kümelerine sabitlenmiş
gerçeklikler şeklinde görmenin ötesine geçerek, ‘bireyin yaşam biçimini kendi
çıkarları doğrultusunda sistemli biçimde anlamlandırma çabası’ şeklinde
tanımladığımızda; sporun (özelde de futbolun) gerek sporcuların
(futbolcuların) gerek sporseverlerin (futbol izleyicileri, taraftarlar, holiganlar
vd.) gerekse de spor işi ile uğraşanların (futbol malzemesi üreticilerinin,
1 Doktora öğrencisi, Atatürk Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Tarım Ekonomisi ve İşletmeciliği ABD.
e-posta: [email protected]
354
Futbol üretiminin ideolojisi
futbol kulübü yöneticilerinin, ulusal-uluslararası futbol kurumlarının
idarecilerinin, futbolcu menajerlerinin, futbol müsabakalarını yayımlayan
radyo ve televizyon kanallarının sahiplerinin, finansal piyasalarda ve menkul
kıymet borsalarında futbol şirketlerine yatırım yapmış spekülatörlerin,
futbolcular ve kulüpler ile reklam anlaşmaları yapmış çokuluslu şirketlerin,
futbol kulüpleri ya da futbol organizasyonları ile sponsorluk anlaşması yapmış
ulusal-uluslararası şirket topluluklarının, futbol müsabakalarının sonuçlarına
odaklanmış ve üretim ilişkilerindeki konumunun dışında ‘bilişsel kaçışlar’
yaşayan bir toplumu yönetmek isteyen siyasi aktörlerin vd.) yaşamlarını
anlamlandırmada önemli bir yer tuttuğu görülmektedir.
Örgütlenmenin Anlamı
Futbol üretiminde ideoloji üç olgu üzerinden işlemektedir: Strateji, taktik
ve organizasyon. Oyunun organizasyonu, farklılaşma ve yakınlaşma
ikileminin dengede tutulduğu tarihsel bir geçmişe sahiptir. Futbol (soccer),
American futbolu ya da rugby olarak da adlandıran oyundan 1800’lerin ikinci
çeyreğinde hızla kendini ayrıştırmış ve oyun sürecinde belli koşullar ve
kısıtlılıklar dışında elin kullanımını yasaklamıştır. 1863’de İngiltere Futbol
Federasyonu’nun oluşması ve ardından oyunun kurallarının ilan edilmesini
takiben kulüpleşme hızla artmış, sanayileşmede Kıta Avrupası’na kıyasla çok
hızlı bir yol almış olan İngiltere’de 1871’de Federasyon Kupası
düzenlenmeye başlamış, 1872’de de ilk uluslararası karşılaşma (30 Kasım
1872’de İskoçya-İngiltere milli maçı) gerçekleştirilmiştir. Dünyanın diğer
bölgelerinden hızla farklılaşan “Adalılar”, 1882’de Manchester’da toplanarak,
futbol müsabakalarının kural, kaide ve yorumlama tarzı üzerinde tahakküm
kuracak olan “International Board” organizasyonuna biçim vermişlerdir.
İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda futbol federasyonlarının bir araya
gelmelerinden oluşan bu organizasyon, kuralların belirlenmesi ve
yorumlanması konusunda halen 1904’de Paris’te kurulan FIFA (Uluslararası
Futbol Federasyonları Birliği) ve 1954’de Bern’de kurulan UEFA (Avrupa
Futbol Federasyonları Birliği)’dan daha etkili konumdadır. FIFA ve
UEFA’nın ulusal liglerin tescilinden uluslararası müsabakalar organize
etmeye, sponsorluk sözleşmeleri imzalamaktan sporcu sağlığı ve sosyal
hakları ile ilgili çok sayıda karar verme ve denetim mekanizması bulunmasına
karşın, kurallar ve kuralların hakemler tarafından nasıl yorumlanacağı
konusunda halen en yetkili merci International Board’dır. Dönemin
sanayileşmiş ve sömürge imparatorluğu kurmuş ekonomik güçlerinin
Tolga Tellan
355
yakınsaması, günümüze değin süren örgütsel güç birliğinin anlamına dikkat
çekmektedir (ABD’nin bütün ekonomik, siyasi ve kültürel baskılarına ve
FIFA, CONCACAF üzerindeki etkisine rağmen futbol sporunda halen
‘oyunun kurallarını koyan’ ya da ‘oyun üzerinde etkili olan’ bir güç
olamaması ile örgütsel yapının temelleri arasında bir bağ olduğu açıkça
görülmektedir. Futbol, ABD’de uzun yıllar Avrupa’dan ya da Latin
Amerika’dan gelen göçmenlerin oynadığı bir spor ve ‘melting pot’un
önündeki bir engel olarak görülmüş ve kitleler ‘basketbol’, ‘beyzbol’, ‘rugby’
gibi ‘ulusal’ (?!) branşlara yöneltilmişlerdir). En önemli kural değişiklikleri
olarak görülen, hakemlerin yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi (1890),
ceza sahası içinde gerçekleşen 9 kusurlu hareketin penaltı olarak
yorumlanması (1891), takımların 11 oyuncu ile müsabakalarını
gerçekleştirmeleri ve resmi müsabakaların gerçekleştirileceği sahaların
ölçülerinin tespit edilmesi (1899), futbol topunun ağırlığı (1900) ve ofsayt
kuralının değiştirilmesi (1925), International Board’ın oyun stratejisi
üzerindeki rolüne dikkat çekmektedir. Sanayileşmenin buhar gücünden
elektrifikasyona dayalı bir yapıya doğru dönüşüm geçirdiği yarım yüzyıllık
dönemde (1875-1925), Board, insan gücünün teknoloji parkı ile ikame
edildiği fordist üretim/taylorist yönetim sürecinin etkilerini doğru okuyarak;
futbolu, rekabeti profesyonelleştiren ve bedenleri antrenman bilgisi, fizik
kondisyon çalışmaları ve mental propaganda süreçleriyle emtiaya dönüştüren
bir içeriğe kavuşturmuştur.
Board’ın futbol kurallarını belirleme ve yorumlama gücünü, FIFA’nın
belirlenmiş kurallar ve kaideler dahilinde müsabakalar gerçekleştirme ve bu
müsabakaları tescil etme gücü takip etmektedir. 1904’de Paris’te kurulan
FIFA, Kurthan Fişek’in yönetim bilimsel açıdan ‘ters düşer görünen’
organizasyonlar olarak tanımladığı (1980:149-153) yapılanmaların örneğidir.
Her ülkede sadece bir ulusal federasyonu resmen tanıyan, tanıdığı ulusal
federasyonun ülke içindeki müsabakalarını tescil eden (onaylayan) ve bu
federasyonlar arasında kulüpler-milletler arası düzeyde müsabakaların nerede,
ne zaman ve hangi koşullarda gerçekleştirileceğine karar veren FIFA, işleyiş
mekanizmasıyla hükümetler üstü ve yukarıdan aşağıya doğru yapılanmış bir
örgütsel karaktere sahiptir. FIFA, üyesi olan federasyonların bazılarından
daha eski ve hatta ulusal federasyonların kurulmalarının destekleyicisi bir
konuma ve sivil toplum kuruluşlarının taşıdığı hukuki normlara sahiptir.
Merkezi İsviçre’nin Zürih kentinde olan FIFA, amacını “futbolun gelişmesini
sağlamak ve işleyişin, kuruluş tüzüğü ve mevzuatlara uygun olup olmadığını
356
Futbol üretiminin ideolojisi
denetlemek” şeklinde ifade etmiştir. Hukuken kâr amacı gütmeyen 207 ulusal
organizasyonun katılımındaki uluslararası bir organizasyon olarak,
düzenlediği organizasyonların yayın hakkı ve reklam gelirlerinden yüksek
meblağlarda
kazanç
elde
eden
ve
organizasyonların
nerede
düzenleneceğinden, hangi şirketlerin sponsorluğunda gerçekleşeceğine,
güvenliğinden logolu ürün satışına değin çok geniş bir alanda kararlar veren
ekonomik çıkar temelli bir yapılanmadır. FIFA, salt futbol sektöründe
faaliyetler gerçekleştiren sivil toplum kuruluşları, sportif malzeme üreticisi
uluslararası şirketler, bahis şirketleri, tarih ve istatistik dernekleri gibi
yapılanmaları da destekleyerek/kurdurarak, futbol stratejisi üzerindeki
örgütsel tahakkümün sonuçlarını açıkça göstermektedir. Futbol stratejisinin
ideolojisini Pascal Boniface şu sözlerle özetlemektedir (2007:47):
1959-1974 yılları arasında Liverpool’un teknik direktörlüğünü yapan
Bill Shankly şöyle demiştir: ‘Futbol bir ölüm kalım meselesi değildir.
Daha da önemlidir!’ Liverpool teknik direktörü, bu keskin ifadesiyle
futbolun, sportif amaçların, taraftarların coşku ve heyecanlarının,
hatta ekonomik çıkarlarının ötesinde stratejik bir amaç olabileceğini
mi belirtmiştir; bu net değildir. Bununla birlikte durum tam da budur.
Futbol –artık– hem kitlelerle hem de yüksek çevrelerle ilgisi olan bir
spor olarak kalmamakta, ‘küresel bir tutku’ olmaktadır.
Futbol stratejisinin bütünüyle ekonomik çıkar temelli bir organizasyon
doğurması Aralık 1995’de Avrupa Adalet Divanı’nın aldığı ‘Bosman
Kararları’ sonrasına dayanmaktadır. Futbolcuların Avrupa Birliği sınırları
içerisinde serbest dolaşım hakkı kazanmaları, hızla herhangi bir kulübün AB
üyesi ülkelerin vatandaşı olan sınırsız sayıda futbolcuyla sözleşme yapma
hakkına dönüşmüştür. Avrupa kulüplerinin çokuluslu hale gelen oyuncu
kadroları, naklen yayın haklarındaki artışa paralel yüksek transfer ücretleriyle
bir araya gelmiş ‘paralı ordulara’ dönüşmüş; yıldız oyuncuların kişisel reklam
sözleşmeleri ile kulüplerin reklam gelirleri ve sponsorluk sözleşmeleri ise
sektörün finansal yatırımcıların spekülasyon sahasına dönüşmesine neden
olmuştur. Küreselleşen ve sembolik anlatılarla sanallaşan futbol, forma
aşkıyla oynayan oyunculardan, farklı kültürlere ve psikolojik özelliklere sahip
genç insanlardan karakter ve kişilik sahibi birer futbolcu biçimlendirmeye
çalışan antrenörlerden, sloganları ve taşkınlıklarıyla tarihsel bir birikimin
gerçek anlatıcıları olan seyircilerden ve bir kulüple ortak yazgıya, paylaşılmış
bir geçmişe sahip amatör yöneticilerden arındırılmaya çalışılmaktadır.
Tolga Tellan
357
Taktik okumanın çözümlenmesi
Futbol üretim sürecinin örgütlenme tarzına bağlı olarak açığa çıkan
ideolojiklik, üretimin taktik bileşenleri içerisinde kendini gizlemeye çalışan
önemli bir unsur olarak anlam kazanmaktadır. Futbolun karakteristik yapısı,
müsabakaların hem amatör hem de profesyonel düzeyde gerçekleştirildiği
koşullarda (mahalle maçından Dünya Kupası’na değin her türden karşılaşmayı
düşünebiliriz), katılımcıların (futbolcuların) bir sonuca ulaşmak (galip gelmek
ya da daha fazla fayda sağlayacağı düşünüldüğü durumlarda berabere kalmak
veya mağlup olmak) için belli bir taktik plan ve yapı doğrultusunda saha
içerisinde örgütlenmelerine dayanmaktadır. Futbolda, kurumsallaşma ve bir
organizasyon stratejisi belirleme gibi saha dışı örgütlenmelerin nihai amacı,
saha içi örgütlenmenin (takımın) istenilen başarıya (şampiyonluk, kupa, TV
gelirleri ve reklam paylarında artış, siyasal propaganda vb.) ulaşmasını
sağlamaktır. Saha içi örgütlenmede, sporcular belli pozisyonlarla (kaleci,
defans, orta saha, hücum) eşleştirilerek, teknik yönetimin denetiminde ve saha
dışı organizasyonun yönlendiriciliğinde fiziksel aktiviteler icra etmekte;
kendilerine biçilen görev doğrultusunda bedensel emeklerini sağlık sınırlarını
zorlayacak biçimde kullanırlarken zihinsel (düşünsel) emeklerini de bu sürece
ekleyebildikleri ölçüde yıldızlaştırılmakta ve kurallar dizisine (taktiğe)
uydukları için başarılı oldukları medya tarafından ifade edilmektedir.
Futbol oyununda top sürme, paslaşma, çalım, şut gibi temel vücut
becerilerinin zamanla geliştirilebilir ve sistemleştirilebilir olmasına karşın,
oyuncuların sadece teknik özellikleriyle sürdürülebilir bir başarıya ulaşmaları
(bir tek maçta galip gelmek yerine bir sezonu ya da bir organizasyonu
şampiyonlukla tamamlamaları) mümkün değildir. “Bu nedenle oyuncular
giderek çeşitli taktik manevralar geliştirmeye başladılar. Hücum oyuncuları
taktik hareket varyasyonlarıyla (yatay ve dikey olarak yer değiştirerek, boş
saha yaratarak vs.) savunma oyuncularını pasif konumlara çekmeye çalıştılar.
Doğal olarak bu hücum eylemleri savunma oyuncularını da taktik
manevralara itti (değişik markaj biçimleri, adam ‘tutmak’, kademe vs.)
(Elsner, 2001:29-30). 1800’lerin başında 1 kaleci ve 10 hücumcu’dan oluşan
saha içi organizasyon, müsabaka sürecinde saha dışı organizasyonun saha
içine yeterince müdahale edememesi, buna karşın sahanın içini kontrol
ihtiyacının belirginleşmesi nedeniyle 1 kaleci, 2 savunmacı (bek) ve 8
hücumcu (forvet)’dan oluşan bir yapıya dönüşmüştür. Kulüpleşme ve lig tarzı
organizasyonların inşa edilmesi süreciyle (kaybedilecek şeylerin çok fazla
358
Futbol üretiminin ideolojisi
olmaya başlamasıyla) birlikte, oyuncuların fiziksel sınırlılıklarını
dengeleyecek ve hem savunmaya hem de hücuma yardımcı olarak saha içini
örgütleyecek orta saha poziyonları geliştirilmiş ve ‘2-3-5’ olarak özetlenen
klasik taktik diziliş açığa çıkmıştır. Son olarak 1930 yılında Dünya Kupası’nı
kazanan Uruguay tarafından kullanılan bu saha içi dağılış, 1925 yılında ofsayt
kuralında değişiklik yapılmasının ardından yerini Arsenal takımının menajeri
Herbert Chapman tarafından geliştirilen ‘WM’ dizilişi ile Avusturyalı teknik
adam Karl Rappan tarafından icat edilen ‘Sürgü’ sistemine bırakmıştır.
Defans organizasyonunun güçlendirildiği bu yeni dizilişlerde günümüze değin
varlığını koruyacak olan pozisyonlar belirginlik kazanmış ve takımların
sahaya çıkardıkları 11’lerinde ‘Kaleci-Sağbek-Stoper-Solbek-Sağhaf-SağiçSoliç-Solhaf-Sağaçık-Santrafor-Solaçık’ pozisyonlarında görev yapabilecek
özelliklerde oyuncular aranmaya başlamıştır.
1930’ların ilk yarısında Arsenal’a üst üste dört şampiyonluk getiren ve
Avusturya’nın 1934 Dünya Kupası’nda dördüncü, 1936 Berlin
Olimpiyatları’nda ikinci olmasını sağlayan ‘WM’ ile ‘WM’nin Kıta Avrupası
versiyonu ‘Sürgü’ tarzı taktik dizilişler (örneğin Diyagonal, Mezzo,
Catenaccio gibi dizilişler de WM’nin farklı varyantlarıdır), II. Dünya Savaşı
sonrasına değin geçerliliğini korumuştur. Ancak 1953 yılında İngiltere’nin
Wembley’de Macaristan’a 6-3 gibi net bir skorla mağlup olmasının ardından
taktik dizilişler yeniden gözden geçirilmiştir. Sanayileşme ve kalkınma
dinamiklerinin dünya genelinde hakimiyet kurduğu bu dönemde, gerek
Avrupa (Batı’sı ve Doğu’suyla) gerekse Güney Amerika, oyunu ‘yıldız
futbolcular aracılığıyla makineleştiren’ bir yapıda kurgulamışlardır. Bu
dönemde Macaristan ‘3-3-4’ dizilişiyle dört yıl boyunca yenilmemiş ve bir
Olimpiyat Şampiyonluğu (1952) ile bir Dünya İkinciliği (1954) dereceleri
elde etmiş; Brezilya ise ‘4-2-4’ dizilişi ile 1952 ve 1956 yıllarında iki
Panamerican Oyunları Şampiyonluğu, Pele’li forvet hattıyla da 1958-19621970 yıllarında üç Dünya Şampiyonluğu kazanmıştır. İngiltere menajeri Alf
Ramsey’in 1966’da kurguladığı ‘4-3-3’ dizilişi İngiltere’ye tek dünya
şampiyonluğunu kazandırmasına karşın, bu dizilişin savunma yönü
kuvvetlendirilmiş olan ‘4-4-2’ versiyonu 1980’lerin başına değin geçerliliğini
korumuş ve İngiliz takımlarının 1965-1985 döneminde 8 kez Avrupa
Şampiyon Kulüpler Kupası’nı, 4 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı ve 9
kez de UEFA Kupası’nı kazanmasını sağlamıştır (Bu dönem 1985 ‘Heysel
Faciası’ nedeniyle İngiliz futbol takımlarının uluslararası müsabakalardan
men edildiği ve yabancı kısıtlamasının kaldırıldığı sürecin öncesidir).
Tolga Tellan
359
İngiliz futbolunun ‘kontrollü savunma-dengeli hücum’ taktiğine dayanan
altın çağına, Kıta Avrupası 1970’lerde teorik bir hamleyle yanıt vermeye
çalışmıştır. Bu hamle, 1970’lerde Ajax (Hollanda) takımının antrenörlüğünü
yapan Rumen Stefan Kovacs tarafından geliştirilen ve Hollanda Milli Takımı
Teknik Direktörü Rinus Michels tarafından sistemleştirilen ‘Total Futbol’
taktiğidir. ‘Total Futbol’da kaleci hariç tüm futbolcuların belli bir pozisyona
bağlı kalmaksızın, karşılaşmanın gidişatına göre, sahanın her yerinde her
pozisyonda oynayabilecek vasıflara sahip olmaları gerektiği savunulmaktadır.
‘Herkes, her zaman, her yerde’ ilkesi ile özetlenen ‘Total Futbol’a,
Hollanda’nın dışında Almanya ve Doğu Blok’u ülkeleri sahip çıkmış; 19701980 döneminde Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı Hollanda kulüpleri
dört kez Alman kulüpleri üç kez, Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı Batı
Alman kulüpleri bir kez Doğu Blok’u takımları iki kez ve UEFA Kupası’nı da
Hollanda kulüpleri 2 kez Batı Alman kulüpleri üç kez kazanmışlardır. Yine bu
dönemde Batı Almanya bir Dünya Kupası Şampiyonluğu (1974), bir Dünya
Kupası İkinciliği (1982), iki Avrupa Şampiyonluğu (1972-1980); Hollanda iki
Dünya Kupası İkinciliği (1974-1978); Doğu Blok’u ülkeleri de üç Olimpiyat
Şampiyonluğu (Polonya-1972, D. Almanya-1976, Çekoslovakya-1980) ile bir
Avrupa Şampiyonluğu (Çekoslovakya-1976) kazanmışlardır. ‘Total Futbol’
teorisini (ve bu teorinin 1980’lerde Valeri Lobanovski tarafından Dinamo
Kiev ve SSCB Milli Takımı üzerinde güncelleştirilen varyantını) yakından
incelediğimizde, dünya ekonomisinde 1970’lerde yaşanan üretim maliyetleri
artışı ile enerji krizlerine çözüm olarak geliştirilmeye çalışan ‘post-fordist’
üretim tarzının etkileri açıkça görülmektedir. Sanayileşmenin ve fordist
üretim tarzının getirdiği insan emeğini üretim mekanı ile ilişkilendirme
(futbolcuyu pozisyonun gerektirdiği özelliklerle bağlantılandırma) yaklaşımı,
post-fordist üretim tarzı ile birlikte yerini emeğin mekandan koparılarak
zaman ve esneklik unsurları ile ilişkilendirilmesine (futbolcunun her yerde her
zaman oynayabilir hale getirilmesine) bırakmıştır. ‘Total Futbol’ sanılanın
aksine ilerici bir taktik yorum olmayıp, kazanmak için futbolcuların
performansının azamileştirilmesine (sporcunun fiziksel ve zihinsel emeğinin
aşırı sömürülmesine) dayanan bir yaklaşımdır. Futbolcuların müsabaka
boyunca farklı pozisyonlar arasında sürekli yer değiştirerek görev yapmaları
ve kendi beden kompozisyonları (boy, kilo, yaş, antropometrik özellikler,
bilişsel kapasite) ile gerçekleştirebilecekleri sınırlı sportif etkinliklerin ötesine
geçerek bir makinenin zaman içerisinde yer değiştiren farklı dişlileri
olmalarının beklendiği ‘Total Futbol’un en başarılı uygulayıcısı olan
360
Futbol üretiminin ideolojisi
Hollanda’nın, 1974 Dünya Kupası’nda ‘Mekanik Portakallar’ olarak
adlandırılması durumun bir diğer açık göstergesidir. Fordist üretim tarzının
insan yaşamını kısıtlayan, sınırlandıran ve kalıplaştıran özellikleri, postfordizmle birlikte esnemiş ve farklılaşmış; ancak futbolcular açısından saha
içi ve dışı sömürü derinleşmiştir. Futbolun pozisyonlara dayalı ideolojisi, son
çeyrek yüzyılda yerini bir bütün olarak kapitalist spor ideolojisine bırakmış
durumdadır.
‘Total Futbol’un gereksinim duyduğu özelliklere sahip futbolcu sayısının
azlığı 1980’lerde saha içi taktik örgütlenmede yeni bir yapılanmaya neden
olmuştur. ‘4-4-2’nin getirdiği savunma üstünlüklerini ‘Total Futbol’ ile
harmanlayan teknik yönetimler, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren ‘3-5-2’
dizilişi ile sahaya çıkmaya başlamışlar ve ‘rakip orta sahadan bir fazla orta
saha’ ve ‘rakip forvetten bir fazla defans’ formülünün getirdiği taktik
avantajları kullanmaya çalışmışlardır. Müsabakaların gerçekleştirildiği saha
ölçülerinin (uzunluk 100-110 m ve genişlik de 64-75 m arasında) orta
beşlideki kanat oyuncularına 90 dakikada yaklaşık 9000-12.000 metre
koşmayı, defans üçlüsünün orta sahaya yaklaştırılarak rakip üzerinde baskı
kurulmasının ‘1 libero ve 2 Stoper’den oluşan savunma oyuncularının
yaklaşık 1600 m2’lik bir bölgeyi kontrol etmelerini (hatta bu kontrolün
yetersiz kaldığı durumlarda kalecilerin hızlı çıkışlarla ceza sahası dışındaki
tehlikelere müdahale etmesini) ve forvet oyuncularından birisi kanatlara
deplase olduğundan santraforların da rakip ceza sahası içerinde üç defans
oyuncusuyla mücadele edebilecek fizik kondisyonda olmalarını gerektirdiği
‘3-5-2’ , 1990’ların sonuna değin geçerliliğini korumuştur. Bedensel
performans esaslı bu taktik dizilişin aynı saha içi kurguya sahip iki takım
arasındaki karşılaşmalarda işlevsiz hale geldiğini gören saha dışı yönetimler,
1998 yılında Fransa’nın Dünya Şampiyonu, 2000 yılında da Avrupa
Şampiyonu olmasını sağlayan ‘3-4-1-2’ dizilişini geliştirmişlerdir. Benzer
biçimde 2002 Dünya Şampiyonu Brezilya ile 2006 Dünya Şampiyonu İtalya
da ‘4-1-3-2’ ve ‘3-2-4-2’ tarzı yeni saha içi diziliş versiyonları geliştirerek
milli takımlar ve kulüpler bazında başarıya ulaşmışlardır. Orta sahanın kilit
bölge olarak tanımlandığı ve orta saha ile defans ve forvet hatları arasına ara
kademeler oluşturarak saha içi iletişimin kuvvetlendirilmeye ve yüksek
tempolu prese dayalı savunma anlayışları karşısında hazırlık paslarını
çoğaltarak rakibin konsantrasyonunun kırılmaya çalışıldığı bu yeni taktik
dizilişler bireysel yeteneklerin saha içinde kontrolüne dayalı stratejilerdir.
Futbol müsabakalarında gözlemlenen yeni stratejinin açık bir ifadesi İngiltere
Tolga Tellan
361
Milli takımının ve Liverpool’un kaptanı Steven Gerrard tarafından şu sözlerle
reklam sloganı haline getirilmiştir: “Don’t Visualise Beating the Keeper,
Visualise Destroying the Keeper!’ (Şutunla sadece kaleciyi geçmeyi değil,
onu yok etmeyi düşün!). Günümüzde kapitalizmin spor içerisinde yapılanmış
ideolojisi, organizasyonel ve taktik amaçların ötesinde, insan özgürlüğünü yok
edici bir stratejiye sahip çıkmakta, stratejiyi korumakta ve geliştirmektedir.
Şaşırtıcı olan ise –ki asıl üzücü olan bu duruma artık pek de
şaşırmamamızdır– bu yok edici stratejinin, özgürlüğe en çok ihtiyaç duyan
bedenler üzerinden kurgulanmasıdır.
KAYNAKÇA
Alpman, C. (2002). 1-10’dan 3-5-2’ye. İçinde: B. Erten (ed.). Dünya Kupası. (s. 7080). İstanbul: İletişim.
Authier, C. (2002). Futbol A.Ş. (çev: A. Berktay). İstanbul: Kitap.
Belgin, K. (1999). Tarih Öldü, Yaşasın Yeni Sistem. Düşünen Siyaset. Yıl: 1 Sayı: 2.
(s. 157-161).
Boniface, P. (2007). Futbol ve Küreselleşme (çev: İ. Yerguz). İstanbul: NTV
Elsner, B. (2001). Teknik, taktik, sistem: Futbol oyununun karakteristiği üzerine.
İçinde: R. Horak, W. Reiter, & T. Bora (der.). Futbol ve Kültürü. ( s. 27-37).
İstanbul: İletişim.
Fişek, K. (1980). Devlet Politikası ve Toplumsal Yapıyla İlişkileri Açısından Spor
Yönetimi. Ankara: A.Ü. SBF Yayınları.
Kılıç, G., Aykaç. E. ve Özarı, C. (1962). Futbol Bizim Dünyamız. İstanbul: Doğan
Kardeş.
362
Futbol üretiminin ideolojisi
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s. 363-372
Forum
Kitlelerin afyonu futbol
Kaan Arslanoğlu 1
Okuduğunuz bu makaleyi yazdığım sıralarda futbola duyduğum ilgi altı
yaş altı dönemimdekine yakın düzeye inmişti. Avrupa Şampiyonası başlamış,
Türkiye ilk yenilgisini almış, bense tek maçı canlı yayından izlememiştim.
Futbola yönelik söz konusu güdü kaybımın nedenlerini tek tek sıralayıp sizi
sıkacak değilim. Yeri geldikçe bazılarına aşağıda değineceğim. Şu yaşımda
hala düzenli futbol oynuyorum, o hevesim pek azalmadı, azalan şevkim
seyirciliğe. Nedenlerini sıralamayacağımı belirttim ya, birini hemen ima
edebilirim. Beşiktaş taraftarıyım desem… Son yıllardaki durumumuz
itibariyle benim gibilere sık rastlıyorsunuzdur. Öte yandan milli takım
taraftarlığım da genellikle içindeki Beşiktaşlı oranına göre artar azalır. Devam
eden turnuvada mavimsi formalıları, pek de canı gönülden alkışlamayacağımı
tahmin edersiniz.
İnsanı bir takımla, kulüple bu derece özdeşleştiren şey nedir? Tüm
ülkelerde durum aynıdır: Genellikle çocuk yaşta bir takım seçilir. Seçimde en
yaygın rol oynayanlar, sırasıyla babalar, aileden başka birileri, yaşanılan
kentler, seçimin yapıldığı dönemde büyük başarılar elde eden takımlar veya o
dönemin parlak futbolcuları gibi etmenlerdir. Taraftarı olunacak bir takım
seçilir ve ömür boyu ona bağlı kalınır. Artık o kulüp kişinin kimliğinin önemli
bir parçası haline gelmiştir. Takım değiştirmeye neredeyse din değiştirmek
kadar seyrek rastlanır.
1
Yazar
e-posta: [email protected]
364
Kitlelerin afyonu
Din dedik ya. Ateistler ve deistleri bir yana bırakırsak, dini algılayış
insanların kişilik özelliklerine göre ne kadar farklılıklar, ne kadar benzerlikler
gösteriyorsa taraftarlık deneyimleri de o kadar benzerlikler, farklılıklar
gösterir. Bazısı tribünlerde daima yerini alır, bazısı ara sıra maçları
televizyondan izler, bazısı sonuçları gazetelerden takip eder.
Özdeşleşme düzeyleriyse çoğun bu fanatiklik düzeyine koşuttur, bazen de
hiç koşut değildir. Karşılaşma sonuçlarını kulağına çalındıkça öğrenen biri,
yeri gelir bir şampiyonluğun kaçmasına, bir derbinin kaybedilmesine
ötekilerden fazla üzülebilir. İnsan garip bir mahluktur.
FUTBOL YENİ BİR DİN Mİ?
Bazı düşünürler futbolun dinin yerine geçtiğini ileri sürerler modern
toplumda. Dindarlarla takım taraftarları arasındaki davranış benzerliklerini
sıralarlar. Kuşkusuz benzer yön çoktur, ne ki, futbol dinin yerine geçmiş olsa
dinin etkisi toplumlarda zayıflardı. Evet, biraz zayıflamıştır, ama sadece biraz.
Boşluğu gerçekten futbol mu doldurmuştur? Başka bir açıdan şunu sorabiliriz:
Futbol olmasaydı bu denli geniş yığınları oyalayacak ne uyduracaktı birileri?
Bir şeyler uyduracaklardı elbet, insanlık binlerce yıl, asla hayati önemde
bulunmasa da kendilerini oyalayacak, eğlendirecek, etrafında birleşecekleri,
durmadan sözünü edecekleri çeşitli meşguliyetler bulabilmişler. Ne ki, tüm
dünyada bu denli yaygın ve eş zamanlı yaşanan bir oyalanma konusu,
geçtiğimiz çağlarda ne yaşanmış, ne duyulmuştu.
İzleyicilikle taraftarlık olgunun iki ayrı yönü. Taraftar olmayan izleyiciler
bulunsa da, taraftarlık olmasa izleyicilik kesinlikle bu denli yaygınlaşamazdı.
Peki nedir bu çağdaş tutkumuzun içimizdeki gerçek kaynağı? Belki de yüz
binlerce yıl sürmüş sürü yaşamımızın, kabile yaşamımızın genlerimize dek
işlemiş izleridir neden. İlla bir kabileye ait olmak istiyoruzdur. Bir kabileye
aidiz ve başka kabile üyeleriyle birlikte yaşıyoruz. Bu da gerilimimizi
artırıyor. Yenildiğimizde öbür kabileye esir düşmüş hissediyoruz kendimizi.
Yengimizin bize verdiği en büyük tatmin de kendi kabile üyelerimizle zaferi
kutlamanın ötesinde ve üstünde başka bir gerçek: Ötekileri bozguna uğratmış
oluyoruz, onları öldürmüş, esir almış oluyoruz. Zaferimiz, başkalarının
yenilgisiyle daha da anlam kazanıyor. Beyin kabuğumuzun bir fiskeyle
soyulan en üst tabakasının emirleriyle bazen takımımızı yenenleri kutluyoruz.
Onlar da karşılık olarak “Bu sefer biz iyiydik, bir dahakine şansınızı tekrar
365
Kaan Arslanoğlu
denersiniz” diyorlar, sevecenlik
göbeklerinden taşmış gururlarıyla.
maskesiyle
örtmeye
çalıştıkları,
YANIP SÖNEN YILDIZLAR
Futbolun hoş bir özelliği mi, yoksa nankörlüğü mü? Değerlendirme
kişiden kişiye değişiyor. Sözü futbol yıldızlarının giderek artan bir hızda
birbirlerinin yerini alması olgusuna getireceğim. Futbolu bırakma yaşı aslında
yükseliyor, ne ki tepedeki yıldızların parlayıp sönme döngüsü de ivme
kazanıyor. Geçmişin en büyük yıldızlarından bazılarının isimlerini
günümüzün gençleri, çocukları da az çok duymuşlardır. Pele’yi,
Maradona’yı… Fakat Neeskens’i, Overhath’ı, Butragueno’yu anımsatmaya
çalıştığınızda yenilerin aval aval suratınıza bakması insanı garipsetiyor. Bu
aynı zamanda yaşlandığımızı da gösteriyor. Mamafih, fazla ötelere
gitmeyelim, beş-on yıl öncenin büyük yıldızları nerede? Hele bizim
kulüplerimizde kadrolar fanatiklerin bile aklını karıştıracak kadar çabuk
yenileniyor. Daha iki yıl önce takımınızdaki en güvendiğiniz adamlar başka
başka takımlarda oynuyorlar, sizin sahanıza geldiklerinde yuhalanıyorlar. Üç
yıl önceki kadronuzu düşünüp birinden söz ettiğinizde, en koyu taraftar
arkadaşınız dahi “Öyle biri mi vardı bizde?” diye soruyor, oyuncunun bir
özelliğini söylediğinizde, “Ha, evet, tamam tamam, hatırladım” diye
kahkahayı basabiliyor. Evet, aktörlerin bu denli sık yenilenmesi bazılarına
göre sektörü renklendiriyor, heyecanı artırıyor; ama belli ki tutucu bir yanımız
var, o derece nankörlük benim gibileri rahatsız ediyor. Yıllar içinde kimi
izleyicinin futboldan soğumasına endüstrinin bu nankör yönü de sebep oluyor.
Taraftar ve izleyici olarak yıldızların durmadan yanıp sönmesi
bazılarımızın keyfini kaçırmaya yetiyor da, o yıldızlar ne yapsın! Uluslararası
veya ulusal futbol piyasasının en üstünde yer alan binlerce, evet binlerce
seçkin sporcunun kaliteleri birbirine o kadar yakın ki artık, herhangi bir
“süperstar” yüz üzerinden birkaç puanlık bir form düşüklüğü yaşadığında
hemen sıradanlaşıyor, bu sıradanlığını üç dört ay sürdürürse, hiç gözünün
yaşına bakılmıyor, seçilmiyor milli takıma, hatta bir süre sonra alt kademe
takımlardan birine postalanıveriyor. Fevkalade teknik özellikleri yoksa eğer,
bir futbolcu artık en üstün fiziksel güçte bulunduğu iki üç yıl zirvede kalıyor,
ardından inmeye başlıyor. Modern zamanın gladyatörleri işte böyle canlıyken,
oynarken öldürülüyor. Ne büyük bir ruhsal yıkımdır, gelin siz hesap edin.
Futbol oynama yaşı her ne kadar artmış olsa da sayılı yıllar çarçabuk geçiyor.
366
Kitlelerin afyonu
Gerçi emekli futbolcu daha sonra futbol adamı olabilir. Galiba en çok tatmin
edeni teknik direktörlük. O bile oynamanın yanında ne kadar sıkıcı. Neden
futbolcu olamadım diye içinde ukte kalmış futbolseverler hiç boşuna
hayıflanmasınlar. Bir şeyi bulup da yitirmek bir bakıma daha zordur. Tabii,
ben şuralarda oynadım, şöyle başarıların içinde bulundum, demek de bir
keyif, lakin pür sevinçli bir keyif değil.
İşin sakatlığı da var. Kendini en güçlü hissettiğin bir an, tek saniye içinde
iki ay, üç ay ya da tüm sezon sahadan uzak kalabilirsin. Sakatlandıktan sonra
bir daha eski günlerine dönemeyen binlerce sporcunun acıklı hikayeleri
duyulmuştur, okunmuştur. Duyulmuştur, okunmuştur da, keyif kaçırdığı için
çoğu unutulmuştur. Sıradan izleyicinin bilinç altında tatsız bir pürüz olarak
durur, çoğu kez de süpürülüp atılır. Öte yandan, her sakatlık başka bir
oyuncunun önünü açar, o yüzden gizli bir neşe doğurur. Yine de aynı akıbete
uğrama korkusu tüm oyuncuların tepesinde yıldırımlar sallayan kara bir bulut
gibi dolaşır durur.
SİYASİ GERİCİLİK BESİYERİ OLARAK FUTBOL
Yine taraftarlığa ve toplumlardaki genel etkilerine dönelim. Futbolun
topluma daha çok olumlu katkılarının dokunduğunu söyleyemeyiz, bunun tam
tersini ise rahatlıkla ileri sürebiliriz. Kabahat burada futbolda mıdır, yoksa
futbolun temiz özünü bozan yine toplumun kendisinde mi? Düşünen birçok
insana göre futbol savaşın devamıdır ya da barışçıl yürümesi öngörülen bir
savaştır. Milliyetçilik içinde eriyor, ıslah mı oluyor; yoksa azdırılıyor mu? Her
ikisini de söyleyebiliriz. Ne ki yine düşünen kafalar için ikincisi ağır basıyor.
Düşünmeyen ezici çoğunluğun kafaları içinse zaten hiçbir şey sorun değil.
Milliyetçilik toplumda nasıl yaşanıyorsa futbolda da öyle yaşanıyor. Abartılı,
gösterişe, öz tatmine dönük, tuhaf. Ulusal çıkarlarla hiç mi hiç ilgilenmeyen,
ülkenin ilerlemesine, doğru ve onurlu bir toplumsal yaşama hiç mi hiç katkı
sunmayan, çoğu kez bunun tam tersini yapan geniş yığınlar pek çok kolay
alanda görüldüğü üzere milli onur, vatan, millet aşığı kesiliyorlar maçlar
vesilesiyle. Çoğu kez kuralları hiçe sayan saldırgan duygu ve davranışlara,
kışkırtılmış düşmanlıklara yarıyor spordaki milli çekişmeler. Tuhaf
milliyetçilik dedik. Birçok ülkenin kulüp takımları geniş bir ulusal destek
topluyorlar arkalarında, fakat bazen tamamı yabancılardan oluşan bir kadroyla
sahaya çıkabiliyorlar. Ulusal takımlar ise, devşirme futbolcularla dolu. Bir
Kaan Arslanoğlu
367
zaman gelir Türkiye Milli Takımı içindeki Türklerin daha fazla sayıda olduğu
yabancı takımlarla karşılaşırsa hiç şaşmayın.
Bunun
da
milliyetçiliği
törpülediği
iddia
ediliyor
kimi
entelektüellerimizce. Acaba? Yoksa ulusları yok ettiği iddiasında bulunan,
fakat bazı ulusları aksine iyice güçlendirip despotlaştıran kapitalizm,
yabancılardan oluşan paralı askerleri çarpıştıran ortaçağ beylerinin dönemine
mi geriletiyor Avrupa’yı. Karamsar bakış diyeceksiniz. Biraz öyle, yine de
yabana atmayın. Futbolun eşliğinde, Avrupa’da yalnızca milliyetçi söylem
değil, ırkçılık da yaygınlaşıyor. Şimdi bir de siyasal dincilik çıktı. Takımlarda
çete oluşturan tarikat bağlantılı futbolcular, teknik adamlar… İnsanı futboldan
soğutan gelişmeler.
Başka bir olumsuz gelişme de, futbolun lümpenlik kültürüne her geçen
gün daha da büyük katkı sağlaması. Delikanlılık, mertlik gibi her kesime hitap
etmesi gereken alt değerleri bile yere, kenara koymuş, ağızlarına küfür,
yüreklerine sevgisizlik doldurmuş milyonlarca insan nefretlerini, tüm kötücül
duygularını futbolun pek müsait ortamında rahat rahat besliyorlar. Biraz
dolaşın internetin futbol forum sayfalarını, kuburu bile pisletecek ne kadar
çok yaratık bulunduğunu görürsünüz. O güruhla aynı zevkleri paylaşıyoruz ne
yazık ki, aynı takımları tutuyoruz. Çarşı gibi bir efsaneyi bile yedi bitirdi
lümpenlik. Televizyonlardaki spor yorumcularının önemli bir bölümü de aynı
kültürden geliyor ve o yüzden tutuluyorlar. O kadar çok “geyik muhabbeti”
yapılıyor ki ekranlarda, ister istemez bolca teknik hatalar da sergileniyor.
Mikrofonun kapalı olduğunu sanıp gerçek konuşma adaplarının sansürsüz
yansıtılması gibi. Biz futbol yorumcularının beyni sulanmışını, hantalını, aynı
zamanda ahlakın kenarından köşesinden geçmemişini severiz!
Yorumculara geçtik, birazcık daha onlardan devam edelim. Medyada
taraftar sayısıyla asla açıklanamaz bir Fenerbahçeli müdür, yazar, yorumcu
baskınlığı görülüyor. Galatasaylıların oranı taraftar sayısıyla uyum içinde.
Beşiktaşlılar yüzde on barajının altında kalıyor. Veya şöyle diyebiliriz.
Galatasaray’a yüzde otuzluk bir kontenjan ayrılmış, geri kalanı Fenerbahçe
camiasınca belirleniyor, yani hangi Beşiktaşlı yazar öne çıkarılacak, onu bile
Fenerbahçeliler saptıyor. İroni yaptığımı, abarttığımı düşünmeyin, gerçek
aynen böyle. Futbolseverlerin yüzde doksanı ise muhakkak üç büyüklerden
birinin taraftarı. Böyle bir garabet dünyanın başka bir ülkesinde yoktur.
Garabet mi güzellik mi? 1980 öncesinde belki güzellik yanı ağır basıyordu,
ama darbeden sonra iyice değişen ahlak yapımızla, toplumsal
değersizliklerimizle üç büyükçülük tam bir yozlaşmaya dönüştü. Beşiktaş da
368
Kitlelerin afyonu
yavaş yavaş büyüklerin içinden siliniyor. Silinmeyi çokça hak ettiğini bir
Beşiktaşlı olarak sakınmasızca söyleyebilirim. Bizim kulüpte bu denli kendini
küçük düşüren bir yönetim anlayışı tarihi boyunca görülmemişti.
Geriye iki takım kalıyor. Fener ve Cimbom. Aslında ikili rekabete ne
gerek, birleşseler ve Türkiye halkı tek yürek tek nefes tek takımı tutsa. Bütün
galibiyet sevinçleri bu büyük çoğunluğun dışında kalan küçük azınlık
karşısında, onlardan yakalananlar meydanlarda kurşuna dizilerek kutlansa!
Hep sormuşumdur Fenerbahçelilere, Galatasaraylılara, on milyonlarcasınız,
nasıl bir keyif vermektedir bu kadar kalabalık yığınların tuttuğu bir takımı
tutmak. Nasıl bir özgünlüktür bu, yoksa kendini denizde damla gibi
hissetmenin, özgünsüzlüğün zevki mi? Yoksa tam tersi, kendini yirmi
milyonluk bir dev gibi görmenin, ayaklarının altında kendinden olmayanları
ezmenin hazzı mı? Anadolu şehirlerinden birinden olup kent takımını
tutmanın da toplumbilimde bir özgünlüğü bulunmuyor. Lakin devamlı
kaybeden zayıf bir takımı inatla tutmayı sürdürmenin hem şerefi, hem de
bilimsel anlamda incelenmeye değer bir yanı var. Başka ülkelerde böyle bir
haslet gösteren (yoksa bir tür mazoşizm mi?) çok sayıda insan bulmak
mümkün. Türkiye’de öyleleri parmakla gösterilecek kadar az. Bizde emek
vermeden, sıkıntıya girmeden kolay başarılar arzulanıyor. Saygı duyulacak bir
karakter özelliği diyemeyiz buna.
BAŞARILI FUTBOLCU KİŞİLİĞİ
Yine futbolcuya dönelim. Teknik adamlara da şöyle bir değinelim.
Yüklemleme diye bir şey duydunuz mu? Bu kavram psikolojide bir kişinin
başarısının veya başarısızlığının başka deyişle sonucun hangi etmenlere bağlı
olarak gerçekleştiğinin o kişi tarafından yorumlanmasıdır. Nasıl bir
yüklemleme alışkanlığınız olduğu ve bu yüklemlemenin ne gibi sonuçlara yol
açtığı sporda önemlidir. Bizim aklı keskin yorumcularımız tıpkı sıradan
taraftarlar gibi isterler ki, yenilmiş bir takımın başarısız oyuncusu mikrofon
kendine uzatılınca şunu itiraf etsin: “Aslında kazmanın tekiyim. Bu takımda
ne işim var. Çıktım, ama hiçbir şey beceremedim. Beni bu takıma koyan
hocanın ….” Teknik direktörden de şöyle bir dürüstlük umarlar: “Takımı ben
kurdum, ama size bir şey söyleyeyim mi, bu kadro beş para etmez. Bir taktik
tutturmaya çalıştım, onu da beceremedim. Gerçeği bilmek istiyor musun
dostum, ben bu işten hiç anlamıyorum…” Gerçi oyuncularını suçlayan
antrenörlere sık rastlanır, ama kendileriyle ilgili itirafları hiçbir zaman
Kaan Arslanoğlu
369
onlardan duyamazsınız. Zaten duymamanız gerekir, çünkü bu, o sporcunun, o
spor adamının bitişi anlamına gelir. Yüklemlemede püf noktası hiçbir
sporcunun kendi yeteneksizliğine, kendi temel niteliklerine toz
kondurmamasıdır. Öyle düşünmeleri doğrudur.
Yüklemleme alışkanlıklarına göre sporcuları ikiye ayırabiliriz. İç denetim
odaklı yüklemleme yapan tipler, başarı veya başarısızlıktan ağırlıklı olarak
kendini sorumlu tutar. Dış denetim odaklı sporcu ise genelde başarıyı ya da
başarısızlığı dış etkenlere bağlı olarak düşünür. Yenildiği zaman saha
şartlarını veya hakemi suçlayan futbolcu dış denetim odaklı bir yüklemleme
yapıyor demektir. Bu tutum pek makbul sayılmaz. Ancak yenilgiden kendi
yeteneksizliğini sorumlu tutan sporcunun yaptığından çok daha iyidir, çünkü
öylesi tam bir yıkım anlamına gelir. En iyisi iç denetim odaklı olmak ve
kendine güvenini, yeteneklerine olan inancını kaybetmeden başarısızlıktan
kendini sorumlu tutmaktır. Başka deyişle yenilgiden sonra şöyle konuşan bir
futbolcu veya teknik adam doğrusunu yapıyor demektir: “Biz rakipten kötü
değiliz, hatta artılarımız daha çok. Ama yeteri kadar yoğunlaşamadık maça.
Hazırlanamadık. Şimdi daha çok çalışıp, daha çok yoğunlaşıp kaybımızı telafi
edeceğiz…” Birçok yorumcuya göre böyle bir yaklaşım samimiyetsizliktir,
oysa sporcu samimi bir şekilde aynen böyle düşünüyorsa ilerde başarı şansı
bulunur, yoksa bulunmaz.
“Futbolun Psikiyatrisi” adlı bir kitap yazdım, birçok insan kitabın sadece
futbolla, sporla ilişkili olduğunu sandı ve yalnızca bu alanlara ilgi duyanlar
okudu. Oysa sporcu başarısının veya başarısızlığının, sporcu ruh halinin,
sporcu kişiliğinin incelenmesi spor dışındaki tüm alanlarla ilgili önemli
ipuçları verir. Hayatın tüm alanlarında benzer bir mücadele yaşanmaktadır
çünkü. Sporda başarının, sporda ilerlemenin ruhsal yolarını öğrenmek, iş
ortamında, ailede, sosyal yaşamda başarı ve ilerlemenin yollarını öğrenmektir
aynı zamanda.
Örneğin başarılı sporcunun kişiliği nasıl bir kişiliktir? Her şeyden önce
büyük sporcular motivasyonlarını hiçbir zaman kaybetmeyen insanlardır.
Kişiler motivasyon yönelimlerine göre ikiye ayrılırlar. Görev yönelimliler,
benlik yönelimliler. Görev yönelimliler öncelikle yaptıkları işten zevk alırlar,
en iyisini yapma isteği dış koşullar bunu desteklese de desteklemese de baskın
ve güçlü bir istektir. Benlik yönelimliler ise ancak takdir edildikleri zaman,
sevildikleri, desteklendikleri zaman güdülenirler. Futbolcu için dış destek
demek hakkında iyi yorumlar duymak, ün ve para kazanmaktır. Büyük
sporcularda büyük bir genellikle birinci tür motivasyon bulunur. Onlar
370
Kitlelerin afyonu
pohpohlanmadıklarında da azimle çalışmayı sürdürürler. Evet, söyledik,
büyük sporcular iradeli, çalışkan insanlardır. Çalışma olmadan, irade olmadan
en büyük yetenekler bile kısa zamanda ötekiler arasında silinir gider. Büyük
sporcular heyecanlarını, duygularını iyi denetim altında bulundururlar. Büyük
bir genellikle iddiacı yapıdadırlar, mücadelecidirler, hatta belli ölçüler içinde
saldırgan... Ama bu saldırganlıklarını iyi denetlerler, sözlü veya fiili
saldırılara başvurmak yerine o duyguyu mücadele azmini artırmakta
kullanırlar. Hem antrenman sırasında, hem de maçta.
Sergen Yalçın’ı ele alalım misal. Konunun hem olumlu hem olumsuz
örneğidir aynı anda. Biraz ilgisiz bir kişilik taşımasa, özel yaşamına,
dinlenmesine, yediğine içtiğine dikkat etse dünyanın parmakla gösterilen
futbolcularından biri olurdu, Türkiye’nin büyük yıldızı olarak kaldı. Ama
bunu büsbütün yatarak mı sağladı? Yaptığı antrenmanları tribünde onu
eleştirenlerin yüzde doksan dokuzu göze bile alamaz. Sporculuk çok ağır bir
iştir. Tüm sakin görünümüne karşın Sergen Yalçın’ın maçlardaki hırsı pek
çok maçı koparıp almıştır. Sergen saldırganlığını topa yöneltmeyi bilen
futbolculardan biridir. Her neyse Sergen Yalçın belki güzel bir örnek olmadı,
ama bir noktayı daha belirterek konuyu kapatabiliriz. Başarılı sporcu hata
yaptığı zaman oyundan düşmez, ne kendinin ayıplamasından, ne tribünün
ıslığından etkilenir. Üst üste hata yapsa da karşılaşma boyunca birçok telafisi
imkânı çıkabileceği bilinciyle hareket eder ve karşılaşma bitene dek
yoğunlaşmasını, kendine güvenini korur. Hayat ve hayattaki her sınav bir çeşit
karşılaşmadır aslında ve hepimizin böyle yapması gerekir.
HAYRANLIK UYANDIRAN GEREKSİZLİKLER
Padişahın huzuruna büyük hüner sahibi olduğu söylenen birini
çıkarmışlar. Adam yere bir dikiş iğnesi saplamış, on bir adım uzaklaşmış,
elindeki ipliği fırlatmış, iğnenin deliğinden geçirmiş. Padişah buyurmuş: Şuna
kırk altın verin hemen ve kırk sopa vurun. Altınlar bu müthiş ustalık için,
sopalar da ustalığını böyle lüzumsuz bir işte geliştirdiği için. Futbol da böyle
bir şey aslında. Asla küçümsemiyorum, insanın bazı eğlencelere, rekabetli
seyirlere de ihtiyacı var. Ama itiraf da etmeliyiz, bazen düşündüğümüzde (ne
kadar seyrek başvurduğumuz bir şey şu düşünme işi) futbol büyük bir
gereksizlik duygusu veriyor. Adamlar kırk altın değil dudak uçuklatan paralar
kazanıyorlar. Televizyonlarda o abuk sabuk yorumları yapan şahsiyetler bile o
kadar çok kazanıyor ki insanın aklı şaşıyor. Onca açlık, onca yoksulluk içinde
Kaan Arslanoğlu
371
ve dünyanın hızla küresel felakete gittiği gerçeği ortada dururken. Evet, futbol
kitlelerin afyonu. Keyif verdiğini, insanı geçici olarak hoşnut ettiğini kimse
inkar etmiyor. Ama asıl gerçeği değiştirmek şöyle dursun problemler üstüne
kafa yormamızı da engelliyor. Keyif verirken uğrattığı zararlar cabası.
Futbol gerçeğini yadsıyalım ve veya ondan uzaklaşalım demiyorum. Ama
en azından bu haliyle onun ağır bir alkollü içki, bir afyon, hatta eroin işlevi
gördüğünü kabul edelim. Bunu yinelemekten, zaman zaman tartışmaktan
kaçınmayalım. Bugün çoğu entelektüel futbola kendilerini fena kaptırmış
görünüyorlar. Ama futbol içi çirkinlikleri bile pek azı gündeme getiriyor.
İnsan böyle zayıf bir yaratık. Entelektüel bir yeteneği, birikimi varsa, adalet
duygusu, bilimsel düşünme alışkanlığı varsa onu bile idareli harcıyor, tek bir
alana hapsediyor, gelişmiş bilincini (Hüsnü kuruntum mu yoksa?) o alan
dışında kullanmaktan kaçınıyor.
Başka bir sorunsa futbolda tutuculuk. Futbolun tekdüzeliği açıkçası
birçok insanı sıkmaya başladı. Tüm başka spor dallarında kurallar radikal
ölçülerde değiştiriliyor, futbolda neden değiştirilmiyor? Örneğin ofsayt kuralı.
Bir insan olarak hakem gözünün ofsayt durumlarının hızla değişen ince
ayrımlarını saptayamayacağı bilimsel olarak defalarca kanıtlandı. Hakemlere
çok fazla yorum hakkı veriliyor ve artık tuvaletlerde bile kullanılan ileri
teknoloji olanaklarından, milyar dolarlarla oynanan futbol sektöründe
yararlanılmıyor. Kesin durum saptamalarının hakemlerin kaypak yorum
hakkını sınırlamasından korkuluyor. Bir nedeni, hakemler üstünden büyük
sermaye güçlerinin futbolu daha sıkı denetlemesini sağlamak. Ama sanırım
tek neden bu değil. Tam tersine bazen de güçlü takımın galibiyetinin
kolaylaşmamasına çalışılıyor. Örneğin hücum eden takımı kollayıcı önlemler
almıyor oyun kuralları, futbolu çirkinleştiren zayıf takımı kollayıcı yönde
işliyor. Belki de futbolu yönetenler futbolun sürprizli özelliğinin kaybolmasını
istemiyorlar. Ama o da oyun içi hakkaniyet duygusunu zedelemekle kalmıyor,
seyir zevkini azaltıyor. Kadın erkek karışık futbol hala uçuk sayılan bir
ütopyam örneğin. Neden hiç destek bulmuyor? Belki tepede futbolu
yönetenler tüm kural ve düzen değişikliklerinin getireceklerinin
götüreceklerinin hesabını yapmışlardır. Ama yöneten kafaların her zaman en
iyisini düşündükleri de safça bir yanılsama.
Futbol gerçek hayatın dar bir alanda tekrarı, onun bir kopyası mı? Hem
evet, hem hayır diyebiliriz. Yaşamda ne güzellik varsa futbolda
yoğunlaştırılmış biçimde var. Mücadele, takım ruhu, yenginin sarhoşluğu,
yenilgiyi kabullenmenin büyüklüğü, estetik, sağlık, düzen, kural bilinci,
372
Kitlelerin afyonu
uygarlık, hoşgörü, sevgi, sevecenlik vs. vs. Yaşamda ne kötülük varsa
futbolda da var. Acımasızlık, başkasının üzüntüsünden zevk alma, haksızlık,
adaletsizlik, şanssızlık, düşmanlık, hatta cinayet. Özellikle bizimki gibi
ülkelerde kirlilik, şike, hakem oyunları saklanamaz boyutta. Fakat futboldaki
adaletsizliğin yaşamdaki düzeyde bulunduğunu söylersek hem haksızlık
yapmış, hem de gerçeğe saygısız yaklaşmış oluruz. Sporda her türlü kirlilik
mevcut, saha dışı oyunlar, bin bir türlü çirkinlik… Ne ki yine de kurallar
içinde. Sporun çalışan ve yetenekli sporcuyu her zaman değil, ama çoğunlukla
taçlandırma gibi bir özelliği yitirilmemiş hiç değilse. İnanın sporun bu eksik
adaleti ne sanatta, edebiyatta, ne bilimde, ne de tabii ki siyasette geçerli.
Futbola da tüm olumsuzlukları ve olumluluklarıyla hakkaniyetli yaklaşmalı.
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s. 373-396
Forum
Türkiye’de futbolun
kurumsallaşması
Sebahattin Devecioğlu 1
Milattan önce ayakla ve/veya topla oynanan oyunlar için
belgelendirilebilen çeşitli efsane, mit ve rivayetler arasında, bugünkü futbol
kökeni olarak Eski Yunan’da “Episkyros, eski Roma’da Harpastum ve Pila
paganika ya da eski Çin’de Tsuh-küh gibi oyunlar gösterilmekte, Türk
boylarının da bu oyunlarda maharetli olduğu zikredilmekte, Kaşgarlı
Mahmud’un XI. Yüzyıla ait Divanü Lûgat-it Türk adlı eserinde Tepük,
Çögen, Top yuvarlaşmak gibi oyun ve oyun kavramlarından bahsedilmektedir
(Yıldıran,1997:54- 62 ).
Ortaçağ'da Romalı askerler ve Fransızlar tarafından oynanan Le Souie
olarak adlandırılan bir oyunun da bugünkü futbolla büyük benzerlikleri
bulunmaktadır (T.F.F, 1992: 7-18). İngiltere’de de bilinip, XII. yüzyıldan beri
oynanan futbol, Kral II. Edward tarafından 1314 yılında tamamen yasaklanıp,
unutulan bu oyunu XVII’nci yüzyılda, Kral II. Charles ile beraberindekiler
‘Giuocco del Calcio’ adıyla İtalya’da görmüş ve Britanya adalarında da
oynatmak ve yaymak için özel bir çaba harcamışlardır(T.F.F, 1992: 7-18).
Tarihsel süreç içerisinde oldukça önemli aşamalar kaydeden futbol,
tüm dünyada güncelliğini koruduğu gibi gündem de tayin edebilmektedir.
Küreselleşmiş yapısı itibariyle siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmeleri
etkileyip yönlendirebilen futbol, Türk spor örgütlenmesinin başlangıcından
itibaren birçok yapısal değişime öncülük etmesi bakımından da Türkiye’de
futbol önemli bir yere sahiptir. bilimsel araştırmalara konu olmaktadır.
1 Yrd.Doç.Dr., Fırat Üniversitesi, Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu
e-posta: [email protected]
374
Futbolun kurumsallaşması
Bu çalışma; futbolun Türkiye’deki kurumlaşma sürecine ışık tutması
amacıyla planlanmış olup, konuyla ilgili birincil ve ikincil kaynaklar
“dokümantasyon metodu” kullanılarak incelenmiş; gelişim aşamaları,
dönemleri ve yapısal özellikleri, tarihi araştırmalarda kullanılan “retrospektif
yöntem” ile değerlendirilmiştir.
FUTBOLUN KURUMLAŞMASI
İngiltere’de XVII. yüzyılda gerek halk, gerekse soylular arasında ilgi
gören futbol, Britanya adalarında hızla yayılırken, XIX. yüzyıla kadar çeşitli
olgunlaşma aşamalarından geçerek bugünkü halini almıştır. Örneğin:
İngiltere'de 1848 yılına kadar uygulanan değişik futbol kurallarını standart
futbol oynanmasını sağlamak amacıyla “Cambridge Kuralları” adı altında
birleştirilmesi, Cambridge Üniversitesi öğrencileri arasında yapılan maç, 1857
yılında İngiltere'de resmi ilk futbol örgütü “Sheffield Club” ün açılması,
modern futbolun doğuş tarihi olarak kabul edilen 26 Ekim 1863 tarihinde
futbolun İngiltere'de uyandırdığı büyük ilgi karşısında 11 kulüp temsilcisinin
Londra'da toplanarak futbol dünyasının ilk federasyonu olan “İngiltere Futbol
Birliği”ni kurmaları, 1879 yılında para ve parlak iş teklifleriyle futbolcu
getirtilmesiyle profesyonellik yolunda ilk adımın atılması ile 1885 yılında
bunun resmileştirilmesi, İngiliz kurallarıyla uygulanan futbolun 1889 yılından
itibaren Danimarka ve Hollanda'da futbol federasyonları kurulması karşısında
1893 yılında Amerika kıtasında ilk futbol federasyonunun Arjantin'de
kurulması, İngiltere’nin şampiyon olduğu 1908 Londra Olimpiyat Oyunlarına
futbolun dahil edilmesi, spor tarihinin gelişim aşamaları olarak ifade
edilebilir. Dünya futbolunun üst yönetimi olan, “Federation Internationale de
Football Association” (F.İ.F.A.), 21 Mayıs 1904 yılında ulusal federasyon
kuruluşlarını gerçekleştiren Avrupa ülkelerinden Fransa, Belçika, Danimarka,
Hollanda, İsveç ve İsviçre’nin katılımıyla, o güne kadar sadece Britanya
adalarında düzenlenen İngiltere, K. İrlanda, Galler ve İskoçya’nın katıldığı
uluslararası futbol turnuvasını genişleterek bir dünya turnuvası haline
getirmek için Paris’te kurulmuştur (Tercüman Gazetesi,1981: 65-67).
F.İ.F.A. hareketinin öncülüğünü, organizasyonun bir süre başkanlığını
yapan Fransız futbolcu Rober Guerin ve Hollandalı Hirchman yapmıştır.
Kurulduğunda F.I.F.A.da yer almayan Britanya Futbol Federasyonları 1906
yılında bu birliğe katılmışlardır (Durmuş, 1999: 83-84 ).
Sebahattin Devecioğlu
375
Dünya Futbolunun yöneticiler kuruluşu olan F.I.F.A. Futbolda kuralların
uygulanması, değiştirilmesi, uluslararası maçların ve turnuvaların
düzenlenmesi konusunda en yetkili organ olan FIFA’nın merkezi Zürich’te
olup, 2002 yılı itibariyle 202 üyesi bulunmakta ve kendisine bağlı 6
konfederasyondan teşekkül etmektedir (Orta, 2000 : 227-239).
F.I.F.A. üyesi olarak faaliyetlerini sürdüren bazı Avrupa ülkelerinin
Futbol Federasyonlarında görev yapan kişilerden bir kısmı, 1950'li yıllarda,
Avrupa Futbol Birliğini (U.E.F.A) kurmayı düşünmüşlerdir. Düşünceyi ortaya
atan kişilerin başında, İtalya Futbol Federasyonu eski genel sekreteri ve
başkanı Ottorino Barassi ile Fransa Futbol Federasyonu genel sekreteri Henry
Delaunay ve Belçika Futbol Federasyonu başkanı Jose Crahay gelmektedir.
Bu kişiler daha sonra İngiltere Futbol Federasyonu başkanı Ernst Thommen,
genel sekreteri Sir Stanley Rous ve Alman Futbol Federasyonu başkanı Dr.
Peco Bauvvens'in de desteğini sağlayarak, U.E.F.A.'nın kuruluşu ile ilgili
olarak ilk toplantı Zürich'te, aynı yıl ikincisi Helsinki'de, üçüncüsü 1953
yılında Paris'te yapılmıştır. Bu toplantılar sonunda, Güney Amerika
ülkelerinin konfederasyon halinde birleşmeleri örnek alınarak en kısa
zamanda U.E.F.A.'nın resmen kurulması için diğer Avrupa ülkeleri ile temasa
geçmişlerdir. Merkezi İsviçre'nin Bern şehrinde olan U.E.F.A.’nın ilk
kongresi 2 Mart 1955 tarihinde 29 üye ülkenin katılımıyla Viyana'da
yapılmıştır. Yönetim kurulu Danimarkalı Ebbe Schwartz başkanlığında
belirlenmiştir (Tercüman Gazetesi,1981: 65-67).
Türkiye de; Cumhuriyet döneminde kurulan Türkiye Futbol Federasyonu
(T.F.F.)’nin tarihi gelişimi içerisinde, hukuki ve idari yapılanması incelenecek
olursa, federasyonun oluşumunda dünyanın her yerinde olduğu gibi sporun
çekirdek teşkilatı olan spor kulüplerinin önemli bir rol oynadığı görülmektedir
( Fişek, 1985: 52 ).
Türk sporunun teşkilatlanma biçimi de birçok Avrupa ülkesinde olduğu
gibi futbol kulüplerinin birlikler kurmalarıyla başlamıştır. Türk futbolunun
kurumlaşmasına yön veren önemli olay ve dönemleri kronolojik sıraya tabi
tutmak mümkündür. Bunları; Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı (T.İ.C.İ)
Öncesi Dönem, T.İ.C.İ. Dönemi, Türk Spor Kurumu (T.S.K.) Dönemi, 3530
Sayılı Yasa, 3289 Sayılı Yasa Dönemleri ve Özerk Türkiye Futbol
Federasyonu dönemleri olarak sınıflandırabiliriz.
376
Futbolun kurumsallaşması
TÜRKİYE İDMAN CEMİYETİ İTTİFAKI (T.İ.C.İ.) ÖNCESİ
(1903-1922)
Futbol Kulüpleri Birlikleri (1903-1920)
Ticaret amacıyla İzmir ve İstanbul'a yerleşen İngiliz askerleri XIX.
yüzyılın sonlarında Osmanlı Türk coğrafyasında modern sporların tanınıp
yayılmasında önemli rol oynamışlardır. İlk modern spor merakını yayanlar
“Kandilli Kriket Kulübü”nü tesis etmiş olan bankacı “Ftansos” ailesidir.
Osmanlı Devleti'nin son devrinde ilk modern futbol 1895'de İzmir’in Bornova
semtinde ticaretle uğraşan İngiliz gençleri tarafından oynanmıştır. La Fontaine
Giraud, Whittall, Charnand, aileleri ilk futbol oynayanlardır. Aynı kişiler
Bornova'da olan “Football and Rugby Club” adı altında bir de spor kulübü
kurmuşlardır.1899 yılında çoğunluğu Galatasaraylı gençlerden oluşan futbol
kulübü “Siyah Çoraplılar” ismiyle kurulmuştur. Kırmızı, Beyaz forma seçen
kulüp devlet yönetiminin katı tutumu nedeniyle bir varlık gösteremeden
dağılmıştır. 1900 yılında İzmir'de Rumlar “Panaonios” ve “Apollon”,
Ermeniler de, “Dork” Kulübünü kurmuşlardır (Somali,1989:48).
İstanbul'da 1900 yılında İngilizler tarafından İngiliz elçilik mensuplarına
tahsis edilen Imogene asıllı bir yatın mürettebatından kurulu bir takım olan
“İmogene”, Rumlar tarafından da “Elpis” kulüpleri kurulmuştur. Daha sonra
1901 yılında “Kadıköy Futbol Kulübü” adıyla Fuat Hüsnü Bey’in
önderliğinde kurulan kulübün yaşamı iki ay sürmüştür. Bir yıl sonra aynı ad
altında İngiliz ve Rumların kurdukları kulübün çalışmalarına ise izin
verilmiştir. Böylece ilk Türk spor örgütü olan “Beşiktaş Basiret Osmanlı
Jimnastik Kulübü”nün 1903 yılında doğmasına imkân vermiştir. 1903 yılında
Beşiktaş futbol kulübünün kurulmasından sonra aynı yıl İngiliz Kadıköy
kulübünden ayrılan bazı İngilizler “Moda Futbol Kulübü”nü hayata
geçirmişlerdir. 1905 yılında “Galatasaray” 1907 “Fenerbahçe” Spor kulüpleri
kurulmuş, 1908 yılında ülkede meşrutiyetin ilanıyla gelen özgürlük spor
alanında da kendini göstermiştir. Bu dönemlerde, gayri resmi olarak
faaliyetlerini sürdüren futbol kulüpleri, Meşrutiyet'in ilanı sonunda,
“Cemiyetler Kanununun” “Kanûn-ı mahsusuna tebaiyet şartı ile Osmanlılar
hakk-ı içtimaa mâliktir. Devlet-i Osmaniyenin temamiyet-i mülkiyesini ihlâl ve
şekl-i meşrutiyet ve hükûmeti tağyir ve Kanûn-ı Esâsî ahkâmı hilâfında
hareket ve anâsır-ı Osmaniyeyi siyaseten tefrik etmek maksatlarından birine
hâdim veya ahlâk ve âdâb-ı umûmiyeye mugayir cemiyetler teşkili memnu’
olduğu gibi alel ıtlat hafî cemiyetler teşkili de memnu’dur”, “Spor kulüplerine
Sebahattin Devecioğlu
377
"önceden izin gerektirmeyen özel hukuk, tüzel kişiliği" kazandırmıştır.
Cemiyetler Kanunu ile dernek kurulmasına izin verilmesi Beşiktaş,
Galatasaray ve Fenerbahçe gibi eski kulüplerin resmen tesciline yol açmıştır.
Ayrıca yeni bir çok kulüp de bu kanun hükümlerine göre resmen kurulup tescil
edilmiştir. Kanunun çıkmasıyla ilk ruhsat alan Beşiktaş kulübü olmuştur.
Bununla beraber hemen aynı aylarda onayını yaptıranlar arasında Altınordu,
Galatasaray, Fenerbahçe, Süleymaniye, Vefa, Beykoz, Nişantaşı, Türkgücü,
Anadoluhisarı gibi Türk kulüplerinin adı geçmektedir. İlk futbol maçını aileler
kendi aralarında iki takım oluşturarak yapmışlardır” (7 Zilhicce Tarihli
Kanûn-ı Esâsî’nin Bazı Mevadd-ı Muaddelesine Dair Kanun, 1909: Madde
120, Fişek, 52 : 1985), çıkmasıyla tüzel kişiliğe kavuşmuşlardır (Somali,
1989:49 ).
1910 yılını takip eden senelerde başta İstanbul olmak üzere Anadolu'nun
çeşitli kentlerinde Türk sporu, kulüpler bazında belli bir örgüt düzeni içine
girmiştir. Hem spor faaliyeti hem de ileride Türk ocaklarının çekirdeğini
oluşturmak ve milli mücadeleye çok sayıda vatanperver sağlamak amacıyla
“Türk Gücü” spor kulübü kurulmuştur. 14 Mart 1913'de kurulan Türk Gücü
Spor Kulübünün özelliği hem kurucusunun, hem de sporcularının Türk
olmasıydı. Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe, Vefa, Moda spor gibi
kuruluşlarını İttihatçılara kabul ettiren kulüplerin kurucuları Türk olmakla
birlikte çoğunun sporcuları azınlıklardan oluşmaktaydı. İstanbul, İzmir ve
Selanik'te kurulan kulüpleri, Cumhuriyet'in kuruluşuna kadar 1914 yılında
“Altay İdman Yurdu”, 1917 yılında “Eyüp”, 1921 yılında “Kasımpaşa”, aynı
yılda “Topkapı”, 1923 yılında “Şişli” ve İzmir “Altınordu”, Ankara
“Gençlerbirliği” kulüpleri izlemiştir (Özmaden, 24:1999 ) .
Yabancılarla birlikte XIX. Yüzyılın başlarında başlayan kulüpleşme
hareketleri sonucu, ikili olarak yapılan futbol maçları, futbola gönül verenleri
tatmin etmemeye başlamış ve bir teşkilatlanmaya ihtiyaç duyulması
nedeniyle, İstanbul’da kurulmuş olan Moda ve Kadıköy kulüpleri adına,
James La Fontaine ve Henry Pears, Elpis kulübü adına Aleko ve İmojen
elçilik gemisi takımı adına, Horace Armitage bir araya gelerek, İngiltere'de
tatbik edilmekte olan futbol kaideleri ve lig statülerini getirterek bir
yönetmelik hazırlamışlar ve 17-Mayıs-1903 tarihinde “İstanbul Futbol
Birliği”ni (İ.F.B) kurmuşlardır. Kulüplerin, kendi aralarında bir araya gelerek
imzaladıkları bu sözleşme ile kurulan birliğin taşra örgütü olmaması yanında,
yasal olarak da bir dayanağı yoktu, birlik 1910 yılında dağılmıştır. İ.F.B.'nin
dağılmasından hemen sonra, 1908 tarih 1680 sayılı Cemiyetler Kanununa
378
Futbolun kurumsallaşması
göre tescillerini yaptırarak, hukuki statüye kavuşan birçok kulüp faaliyetlerini
sürdürerek, organizasyonlarını düzenleyebilecek bir üst kuruluşa ihtiyaç
duymuşlardır. Galatasaray, Kadıköy, Fenerbahçe, Progres ve Stugglers
kulüpleri bir araya gelerek, 1910 yılında “İstanbul Futbol Kulüpleri Ligi” ni
(İ.F.K.L.) kurmuşlardır (Sümer, 1990: 20-27).
İ.F.K.L. dışında kalan Anadolu Spor, İstanbul Jimnastik Kulübü, Dar’ülfünun Terbiye-i Bedeniyye Kulübü, Şehremini Mümaresat-ı Bedeniyye
Kulübü, Sanayi Mektebi Futbol Kulübü ve Fenerbahçe Spor Kulübü bir araya
gelerek “Cuma Ligi”ni kurmuşlardır. “Cuma Birliği” teşkilatının kurulması ve
“Türk Fan Birliği”, 1915-1916 futbol sezonunda, “Yeni Pazar Ligi” 1920
yılında teşkil edilmiştir. Cuma Birliği lig çalışmalarına devam ederken, Cuma
Birliğine karşı, Altınörs, Beşiktaş, Beylerbeyi, Darüşşafaka, Haliç, Fener,
Hilal, Kumkapı, Türk Gücü ve Üsküdar, Vefa kulüpleri bir araya gelerek 1919
yılında “Türk İdman Birliği”ni kurmuşlardır. II. Meşrutiyetle birlikte
faaliyetlerine son veren etnik kökenli kulüpler, 1920 yılında faaliyete geçen
Rum Elpis, Strugglers, Pera, Ermeni Birlik, Ermeni Dork, Musevi Experance,
Musevi Maccabi, İtalyan Stello ile Türk İdman Birliğinden ayrılan Beşiktaş,
Üsküdar kulüpleri birlikte 1920'de yeni bir “Pazar Ligi” teşkil etmişlerdir
(Tayga, 1990:124.162).
İdman İttifakı Heyet-i Muvakkatesi (1920-1922)
Her geçen gün artan futbol kulübü sayısı ve aynı anda birden fazla lig
bulunması sebebiyle çıkan karışıklıklar bu liglerin birleşmesine rağmen
giderememiştir. Bu sebeple kulüpler bir araya gelerek aralarında yeni bir
birlik oluşturmanın yollarını aramışlardır. 26 Haziran 1920 tarihinde,
demokratik spor örgütlenmesi alanında uzun yıllar etkisini sürdürecek olan
“Türkiye İdman Cemiyeti İttifakı”na (T.İ.C.İ) kök olacak geçici bir örgüt
olarak ortaya “İdman İttifakı Heyet-i Muvakkatesi” çıkmıştır (Sümer, 1990:
20-105). Altınordu, Beylerbeyi, Darüşşafaka, Anadolu, Bakırköy, Fenerbahçe,
Hilal İdmanyurdu, Nişantaşı, Süleymaniye, Türkgücü, Vefa ve Galatasaray
spor kulüpleri bu birliğin özünü oluşturmuşlardır (Terekli, 1999: 30). Diğer
bütün lig ve birlikler gibi “İdman İttifakı Heyet-i Muvakkatesi” de 22 Mayıs
1922'de, Türkiye'nin ilk ulusal spor kuruluşu olan T.İ.C.İ’nin kurulmasıyla
noktalanmıştır(Özmaden, 25:1999 ).
Böylece, tüzel kişiliğe kavuşan ve resmileşen spor kulüpleri bir araya
gelerek, hem futbol hem de diğer spor branşlarının federasyonlarını kapsayan
ilk üst örgütü meydana getirmişlerdir.
Sebahattin Devecioğlu
379
Türkiye İdman Cemiyeti İttifakı (T.İ.C.İ.) Dönemi (1922–1936)
Türkiye'de sporun, dolayısıyla futbolun istenilen seviyede gelişerek
örgütlenmesi, Cumhuriyetin ilanı sonrası dönemine rastlamaktadır.
Türkiye’de sporun sevk ve idaresi, 1922 yılında 16 spor kulübünün birleşerek
oluşturdukları bağımsız, özerk ve yerinden yönetim anlayışına sahip T.İ.C.İ.
ile başlar(Morpa,1997:7). 1924 Anayasası’nda sporun yönetimine dair
herhangi bir hüküm bulunmamasına rağmen 1922-36 yılları arası devlet,
sporu T.İ.C.İ. vasıtasıyla sevk ve idare etmeye çalışmış, bu amaçla kamu
yararı gözeten dernek statüsü edindiğini ve ülkeyi yurt dışında temsil etmeye
yetkili tek spor örgütü olduğunu kabul etmiştir (Tayga, 1990: 162-164). Bu
yıllarda, spor kulüplerinin sayıca artmaları ve çeşitli isimler altında futbol
ligleri oluşturmaları, farklı spor dallarında faaliyet göstermeleri, büyük
kargaşalıkları da beraberinde getirmiştir. Türk sporunun bu içinde bulunduğu
kargaşadan bir an önce kurtarılması fikrinin ağırlık kazanması, günün spor
adamlarının en büyük gayesi haline gelmişti (San,1981: 93). T.İ.C.İ’nin
kurulmasıyla birçoğu futbol faaliyeti gösteren spor kulüpleri spor alanında
kulüpler üstü ilk teşkilatlanmayı gerçekleştirmişlerdir. T.İ.C.İ. tüzüğü içinde
yer alan “Federasyon Nizamnamesi”de; “Federasyonların kurulmaları ya da
kaldırılmaları, Genel Merkezin teklifi ve Genel kongrenin kararına bağlıdır”
(Sümer,1990: 13-25-126).
İlk kurulan federasyonlar, atletizm, güreş ve futboldur (Aydın, 1989: 5457). Bu federasyonlar içinde yer alan futbol federasyonu, 31 Temmuz 1922
günü “Futbol Encümeni“ adıyla kurulan ve T.İ.C.İ.'nin 13 Nisan1923
tarihinde İstanbul'da yapmış olduğu olağanüstü toplantısı sonunda, ilk
başkanlığına Yusuf Ziya Öniş Bey seçilerek “Futbol Heyet-i Müttehidesi“
olarak adını alan T.F.F, Dünya futbolunun resmi örgütü olan F.İ.F.A’ya üyelik
için başvurmuş ve bu başvurusu T.İ.C.İ.'nin kuruluş yıllarında (Keten, 1993:
67). 21 Mayıs 1923 günü İsviçre'nin Cenevre kentinde yapılan genel kurul
toplantısında kabul edilmiş, T.F.F. Futbolun Uluslararası örgütü olan
F.İ.F.A.'nın 26. üyesi olmuştur (T.F.F, 1992: 3-11).
T.İ.C.İ. VIII. Umumi Kongresinde üyeler, ittifak ile fesih kararı almış ve
aynı toplantıda Türk Spor Kurumu (T.S.K.) kurularak, bu kurum tek parti
teşkilatına bağlanmıştır (Atabeyoğlu, 1991: 29).
380
Futbolun kurumsallaşması
Türk Spor Kurumu (T.S.K.) Dönemi (1936–1938)
Gazi Eğitim Enstitüsünün, Beden Terbiyesini 1932 yılında Türkiye'ye
gelerek kurmuş olan Alman Beden Eğitimi ve Spor profesörü, Dr.Karl Diem,
Atatürk'ün isteği üzerine, tekrar gelerek, T.S.K.'nın kuruluş çalışmalarını
yapmıştır.T.S.K.'nın kuruluş tüzüğünün birinci maddesine göre amacı
“Türkiye'de sporun milli ve fenni esaslara göre yayılmasına ve yükselmesine
çalışır, Türk sporculuğunu yurt içinde ve dışında temsil eder.” şeklinde yer
almıştır. T.S.K.'nın merkez yapılanması belirli sporlarla ilgili organları olarak
kurulan federasyonların görevleri, Ana Tüzüğün 18 ve 20. maddeleri, Vazife
ve Salahiyet Nizamnamesinin 10. ve 15. maddelerine göre:
…Alakadar olduğu sporun teknik işlerini görmek, gerekirse yardımcı
komiteler kurarak hakem ve lisans işlerini yürütmek, ceza ve mükâfat
vererek bölgeler arasında çıkan ihtilafları halletmek, uluslararası
federasyonlarla
münasebete
girerek,
yabancı
temasları
programlamak, takımları seçmek, bütçeleri tanzim etmek, yarışmalar
için şartlar ve yarışma takvimini belirlemek ( Akdenk, 1980: 17),
şeklinde tanımlanmaktadır. Türk sporu 1936-38 yılları arası, bir miktar
merkeziyetçi anlayışın hakim olduğu, geçiş dönemi olarak kabul edilebilecek
T.S.K. tarafından sevk ve idare edilmiştir (Ekenci, 1997: 72-80)
Bu teşkilatlanma içerisinde faaliyetlerini sürdüren T.F.F. spor ve siyaset
ilişkilerinin iç içe bulunduğu ilk örnek olma özelliği taşıması yanında, sporda
kulüplerin federatif yönetiminden, Devlet yönetimine geçişinin “Ara Rejimi”
olarak tanımlanmaktadır (Gençlik Spor, 2001:25). Bu dönemde futbol diğer
federasyonlar gibi işlem görmüş ve futboldaki saha, tribün ve toplum
olaylarının, iktidarda bulunan Cumhuriyet Halk Partisi (C.H.P.)’ye mal
edilmesi ve partinin suçlanması nedeniyle, sporda devletçi bir yönetim şekli
düşünülmeye başlanmıştır” (Sümer,1990: 13-25-126).
Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü (BTGM) Dönemi (1938–1986)
T.İ.C.İ. ve T.S.K. örneklerinden sonraki dönemde Sporu devlete
yönettirmekten başka bir yolun olmadığı düşüncesi ile doğrudan hükümete
bağlı bir spor teşkilatı kurmak amacıyla, 3530 sayılı Beden Terbiyesi Kanunu
(B.T.K.) çıkarılarak kamu otoritesinden sorumlu, tüzel kişiliğe haiz, katma
bütçeli Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü (B.T.G.M.) teşkilatı kurulmuştur.
Merkeziyetçi idare anlayışının hakim olduğu bu teşkilat Türk sporunu 1986
yılına kadar sevk ve idare etmiştir (Bayansalduz, 2003: 51-59 ).
Sebahattin Devecioğlu
381
Bu kanun çerçevesinde Futbol yönetimi ile ilgili bazı uygulamalar
bulunmaktadır. Merkez Danışma Kurulunun 31–5–1939 tarihli toplantısında
B.T.K.'nın 7. maddesi hükmüne istinaden futbol federasyonu başta olmak
üzere atletizm, güreş, su sporları, bisiklet, atıcılık, dağcılık ve kış sporları,
eskrim ve jimnastik ile spor oyunları federasyonları merkezi nitelik taşıyan
B.T.G.M.’ye bağlanmıştır. Sözü edilen yasa çerçevesinde, futbolla ilgili
taşradaki faaliyetleri yürütmek üzere, her vilayette ajanlıklar kurulmuş; her
bölgenin amatör futbol faaliyetlerinin organizesi için “Lig Tertip Heyetleri”
ve “Hakem Komiteleri” kurulmuştur ( R.G.,1938: 3961) .
B.T.G.M. bünyesindeki federasyonların ana hedefi amatör spor
faaliyetleri ile ilgili olmuş; bu nedenle etkinlikler hep amatörlük prensipleri
dikkate alınmıştır. Ancak, 1930’lu yılların sonlarında Türk futbolunda
başlayan gizli profesyonelliğin, amatör olarak faaliyetlerini sürdüren kulüpler
üzerindeki baskısı üzerine, İstanbul 1. lig futbol kulüp (FB, GS, BJK, Beykoz,
Vefa, İstanbul spor, Kasımpaşa, Emniyet.) temsilcileri futbol
orgizasyonlarının profesyonel bir forma kavuşturulması talebiyle federasyona
resmi başvuruda bulunmuşlardır (Morpa,1981: 65–67). Bu girişim sonrasında
“Beden Terbiyesi Umum Müdürlüğü”nden Saim Seymener, Fenerbahçe
Kulübü yöneticisi, Dr. Rüştü Dağlaroğlu ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü
yöneticisi Sadun Usoğlu;“Futbol Profesyonellik Talimatnamesi”ni
hazırlamışlardır. Hazırlanan bu talimatnamenin B.T.G.M. Merkez Danışma
Kurulunca 10 Eylül 1951 tarihinde kabul edilip 24 Eylül 1951 tarihinde
yürürlüğe girmesiyle futbolda profesyonellik kabul edilmiş; T.F.F. ligleri 61
maddelik bu talimatname çerçevesinde düzenlenmiş ve 1958–1959 sezonunda
Türkiye Profesyone Futbol Ligi oluşturulmuştur. “Profesyonel Futbol
Yönetmeliği” nin hukuki statüye kavuşması 29.8.1962 Tarih, 1193 sayılı
Resmi Gazetede yayınlanması ile gerçekleşmiştir (Aydın, 1989 : 54-57)
Ancak, işlerin nasıl yürütüleceğine dair “Profesyonel Futbol Hizmetleri
Yönetmeliği”nin, 11.Mayıs.1966 tarih, 12296 Sayılı Resmi Gazetede
yayınlanarak uygulamaya sokulması sonrasında gerçek anlamda işlerlik
kazana bilmiştir, Böylece, Türk sporunda ilk profesyonelleşme hareketinin,
B.T.G.M. bünyesinde yer alan Futbol Federasyonu tarafından
gerçekleştirildiği görülmektedir. Spor kulüplerinin profesyonel futbol
faaliyetlerinde gerekli kanun, tüzük ve yönetmeliklerin zamanında
çıkartılamaması, çıkartılan kanun tüzük ve yönetmeliklerin ise tam anlamıyla
ihtiyaca cevap verememesi nedeniyle, büyük kitlelerin ilgi odağı olan futbol
sporunda, politikacılar gerçekleştirebilmek amacıyla futbolun içine girmişler
382
Futbolun kurumsallaşması
ve futbol sporunda birçok karışıklıkların doğmasına yol açmışlardır. Ulvi
Yenal Beyin, 27.2.1978 tarihli Tercüman gazetesinde de yazdığı gibi “Türk
futbolunda, profesyonel kulüp enflasyonu ortaya çıkmıştır.” Siyasilerin kadro
düzenlemelerinden en çok etkilenen kurumlardan birisi olan T.F.F.,1976-1981
tarihleri arasında on kez federasyon başkanı değişikliğine maruz kalmıştır”
(Sümer,1990: 13-25-126).
Türkiye Futbol Federasyonunun U.E.F.A.'ya girişi bu döneme
rastlamaktadır. 1954 yılında İsviçre'de yapılan F.İ.F.A. kongresi ve dünya
kupası maçlarından hemen sonra, 22 Haziran 1954 günü Bern'de bazı Avrupa
federasyonlarının temsilcileri bir araya gelerek bu birliği kurmuşlardır. O
tarihte Hasan Polat başkanlığında yeni heyetini oluşturan T.F.F.’nu davete
olumlu cevap vererek U.E.F.A.’ya kaydımızın yapılmasını istemiştir. Ancak
henüz kuruluş halindeki kıta federasyonlarının bünyesinde tescilini yapma
yetkisine sahip bulunan F.İ.F.A, 1954 yılında U.E.F.A.'nın kuruluşundan kısa
bir süre önce, yapılan kongresinde F.İ.F.A.'nın Asya Grubu'na ait bir icra
komitesi üyeliği için Ulvi Yenal'ın adaylığını koyduğunu ileri sürerek,
Türkiye'nin Asya Konfederasyonu içinde olduğu görüşüyle itirazda
bulunmuştur. Bu engellemeye karşın T.F.F., U.E.F.A.'ya üye olabilmek için
çalışmalarını ısrarlı bir şekilde sürdürmüş ve 1955 yılında Viyana'da yapılan
ilk genel kurul toplantısında Futbol Federasyonumuzun temsilcisi Eşfak
Aykaç, Türk tezini U.E.F.A.'ya sunmuştur.T.F.F.’nun görüşleri genel kurulda
büyük anlayışla kabul edilmiş ve F.İ.F.A.'nın tescil edeceği tarihe kadar
Türkiye'nin doğal üye olması ve U.E.F.A. tarafından düzenlenecek tüm resmi
şampiyonalara katılması kabul edilmiştir. Bu tarihten itibaren T.F.F.,
U.E.F.A.nın tüm toplantılarına ve şampiyonalarına davet edilmiş ve
katılmıştır. Bu arada uzun bir süre direnmesine rağmen F.İ.F.A. İcra Komitesi
1962 yılının Şubat ayında yaptığı toplantıda, T.F.F.’nın Avrupa
Konfederasyonu U.E.F.A.'nın tam üyesi olduğunu kabul etmiştir.Bu karardan
sonradır ki U.E.F.A., 16 Nisan 1962 tarihinde T.F.F.' ''U.E.F.A.'nın tüm hak
ve vecibelerine sahip tam üyesi" olduğunu resmen bildirmiştir.Bu
açıklamalardan sonra U.E.F.A.'nın Nisan ayında yaptığı 6. Genel Kurul
toplantısına T.F.F.’ yi temsilen Dr. Tarık Özerengin ile Adnan Süvari delege
olarak katılmışlar ve ilk kez seçimlerde oy kullanmışlardır, U.E.F.A.'ya yeni
seçilen başkan G. Wiederkehr’ de genel kuralda yaptığı konuşmada T.F.F.'nun
tam üyeliğini açıklamıştır (T.F.F, 1992: 3-11).
Bu yıllar arasında göreve gelen federasyonlar tarafından hazırlanan plan
ve programlar kağıt üzerinde kalmış yönetimler süreklilik arz etmediği için,
Sebahattin Devecioğlu
383
planlanan programlar ve faaliyetler uygulanamamış kurumlaşma sürecinde
önemli mesafeler kat edilememiştir . Bu dönemde Federasyonlarla ilgili
çıkarılan kanunlarla birlikte 1982 yılında T.F.F. tarafından çıkartılan yedi ayrı
talimatlarla, futbolun yönetimine ve kurumlaşmasına tam anlamıyla işlerlik
kazandırılamadığı görülmektedir.
Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü (GSGM) Dönemi (1986-…. )
Günün ihtiyaçlarına İhtiyaçlara cevap veremez hale gelerek yetersizliği
anlaşılan 3530 sayılı B.T. Kanunu, bazı değişikliklerle yürürlükten
kaldırılması ile 1986 yılında 3289 sayılı BTGM’nin teşkilat ve görevleri
hakkındaki yeni kanun kabul edilmiştir. Amacı, merkezde katma bütçeli ve
tüzel kişiliğe sahip B.T.G.M.’nin, taşrada ise özel bütçeli il ve ilçe
müdürlüklerinin kurulmasını, teşkilat görev ve yetkilerine ait esas ve usulleri
düzenlemek olan bu kanun,1989 yılında ise 356 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname ile “Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü” (G.S.G.M) adını alarak
Başbakanlığa bağlanmıştır. 3289 sayılı Kanuna ait tasarının genel
gerekçesinde belirtildiği üzere, bu kanun, teşkilatı, sporcusu, kulüpleri, özel
ve kamu tüzel kişileri ile spor ve spor faaliyetlerini bir bütün olarak
düzenlemiş spor kanunu niteliğindedir (Üçışık, 1999: 40 ).
3289 Sayılı Kanunun 24. Maddesi ; Profesyonel dallar, B.T.S.G.M.'nün
yapacağı teklif üzerine, Merkez Danışma Kurulunun görüşünün de alınması
sonunda, M.E.G.S.B. tarafından tespit olunur şeklinde düzenlenirken,
Kanunun 2.bölüm 3.kısmında yer alan "Çeşitli Hükümler" başlığı altında, bir
veya daha fazla spor dalının teknik ve idari bakımdan bir federasyona
bağlanması, amatör federasyonların adedi ile profesyonel dallar, Merkez
Danışma Kurulunun görüşü alınarak, B.T.S.G.M. teklifi üzerine, M.E.G.S.B.
tarafından tespit olunarak, amatör ve profesyonel futbolun iki ayrı kurul il
tarafından yönetilmesine yer verilmiştir.
3289 Sayılı Kanun dönemine kadar, hukuki açıdan hiç bir dayanağı
olmayan profesyonel futbolun, 3289 Sayılı Kanunun 24. Maddesi 1.2.3.
bentleri ile hukuki bir zemine oturtularak, yasal desteğe kavuştuğu
görülmektedir (R.G.,1986: 19120 ).
Bu yapılanmaya kavuşan federasyonunun ayrı ve kendine has bir kanuna
göre yönetilmesi gerektiği görüşü ağırlık kazanmaya başlamış ve bu yönde
çalışmalara başlanılmıştır.
384
Futbolun kurumsallaşması
TÜRK FUTBOLUNDA ÖZERK YÖNETİM UYGULAMALARI
(1988-2005)
3461 Sayılı Yasa Dönemi (1988-1989)
Daha önceki yıllarda olduğu gibi futboldaki başarısızlığın nedeni,
teşkilatlanmadaki aksaklıklara bağlanmış ve bunun sonucu olarak da, futbol
federasyonunun özerk olarak yönetilmesi düşüncesi, spor kamuoyunun
gündemini teşkil eder olmuştur. 18 0cak 1985 tarihinde, devrin Başbakanı,
Turgut Özal, kendi başkanlığında “Spor Danışma Toplantısı” adı altında bir
toplantı yapmıştır.
Toplantıya katılan Tamer Güney, “Profesyonel Futbolun, İngiltere
örneğinde olduğu gibi, Lig Komitesi tarzında bir kurul tarafından yönetilmeli
ve federasyonun ekonomik ve idari özerkliği olması gerekir” şeklinde görüş
belirtmiş, Ulvi Yenal ise “Futbolun, amatör ve profesyonel olarak ikiye
ayrılamayacağını” ifade etmiştir. Sonra, “B.T.G.M. Federasyonlarının
Kuruluş Görev, Yetki ve Sorumluluk Yönetmeliği”nin 7.Maddesi
değiştirilerek, sadece T.F.F. için geçerli olmak koşulu ile, “Profesyonel Futbol
Genel Kurulu” oluşturulmuştur (Sümer, 1990: 20-27).
Ancak, başkanın değişmesi ile bu kurulunda görevi sona ermiştir.
Profesyonel futbolun idaresinin bu teşkilatlanma içerisinde sürdürülemeyeceği
gerekçesi ile, 28.Mayıs.1985 tarihinde Gaziantep Milletvekili Ata Aksu,
profesyonel futbolun mali ve idari açıdan özerk hale gelmesi ve amatör
futbolun da çağdaş seviyeye yükseltilmesi amacıyla, hazırlamış olduğu
“T.F.F. kuruluş Kanunu” tasarısını Türkiye Büyük Millet Meclisi (T.B.M.M.)
ne teklif etmiştir. T.B.M.M. sunulan, ancak yürürlüğe girme imkanı bulmadan
spor tarihine bir belgesel çaba olarak geçen önerilerden birisi olarak
hazırlanan tasarıda profesyonel futbola yasal dayanak hazırlanması yanında,
futbol işlerinin yönetimine yeni bir şekil verilmek istenerek yeni bir
yapılanma içerisinde T.F.F. kurulması planlanmıştır. Aksu’nun 28 Mayıs
1985 tarihinde T.B.M.M. başkanlığına sunduğu “Türkiye Futbol Federasyonu
Kuruluş Yasa Önerisinde” genel gerekçede;
1951-52 senelerinde Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü, Merkez
Danışma Kurulu tarafından benimsenerek uygulamaya konulan ve
Danıştayın (Fiilen tatbik edildiği için hukuki fiili durum doğmuştur)
şeklindeki içtihat kararıyla hukuki temele oturtulmaya çalışılan
profesyonellik bazı küçük değişikliklerle günümüze kadar
gelmiştir.Bu itibarla profesyonel futbolun mali ve idari açıdan özerk
hale gelmesine imkan tanıyacak, profesyonelliği, dünyadaki
Sebahattin Devecioğlu
385
benzerlerine ve milli bünyemize uygun bir yapıya kavuşturacak,
böylelikle yalnız profesyonelliğin değil, aynı zamanda amatör
futbolunda çağdaş düzeye yükselmesine devletin daha fazla kaynak
ve imkan ayırmasını sağlayacak bir yasaya ihtiyaç duyulduğu
anlaşılmaktadır (Sümer,1990: 13-25-126), ifadeleri yer almaktadır.
“Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı” (M.E.G.S.B.) T.F.F’nun
özerkliğine dair bir kanun hazırlamaya başlamış ve sonuçta da hükümet,
profesyonel futbolun profesyonelce yönetilmesi ve futbolumuzun daha ileri
seviyeye götürülebilmesi maksadıyla 27-05-1988 tarihinde, 3461 Sayılı
“Türkiye Futbol Federasyonu Teşkilat ve Görevleri hakkındaki Kanun” kabul
edilmiştir. 7-6-1988 gün ve 19835 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak
yürürlüğe giren bu kanunla, T.F.F., B.T.S.G.M'den ayrılarak, tüzel kişiliğe
sahip, özel hukuk hükümlerine ve Başbakanlığın gözetim ve denetimine tabi
olmasını öngörmüştür. (3461 Sayılı Kanun,m.1,m.27). Amatör futbolu da, bu
kanun içinde ancak B.T.S.G.M'ye bağlı bir kurulun yönetimine bırakmıştır
(Sümer,1990: 13-25-126).
Anılan kanunda T.F.F.'nin görevleri, Türkiye'de profesyonel futbol
faaliyetlerini milli ve milletlerarası kaidelere göre yürütmek,
teşkilatlandırmak, geliştirmek ve Türk futbolunu yurt içinde ve yurt dışında
temsil etmek (m.2) olarak belirlenmiştir (R.G.,1988:19835).
3524 Sayılı Yasa Dönemi (1989-1992)
Futbol Federasyonu Başkanı ve diğer kurulların Başbakan tarafından
atanacağı hakkında 3524 Sayılı kanun teklifi T.B.M.M. Genel kurulunda
görüşüldükten sonra 02.03.1989 tarihinde kabul edilmiş, 18.3.1989 tarih
20112 sayılı Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir, Bu kanun
gereği T.F.F. başkanlarının, Başbakan tarafından dört yıl süreyle atanmaya
başladıkları dönem olarak değerlendirilmiştir.
3461 Sayılı Kanunun 26. maddesinde yer alan "Teşkilatın Çalışma Usul
ve Esasları ile ilgili Kanun"un uygulanmasına dair diğer hususlar, Yönetim
Kurulunca hazırlanacak ve Bakanlar Kurulu tarafından yürürlüğe konulacak
Ana Statü ile belirlenir." hükmü doğrultusunda, Ana Statü üzerinde yapılan
çalışmalar sonunda, 16.06.1989 tarih, 20197 sayılı Resmi Gazetede
yayınlanmış olan “Ana Statü” yürürlüğe girmiş, böylece T.F.F.’nun çalışma
usul ve esasları belirlenmiştir .
İlgili 3524 Sayılı Kanunun 1.maddesi ile, 27.05.1988 tarihli 3461 Sayılı
kanunun 29. Maddesi değiştirilmiş;“5.7.9.11. ve 13. maddelerin seçimle ilgili
386
Futbolun kurumsallaşması
hükümleri bu kanununun yayımından dört yıl sonra ,diğer hükümleri yayımı
tarihinde yürürlüğe girer.” şeklinde belirtilmiştir. 3461 sayılı kanunun
5.7.9.11. ve 13. Maddelerinin seçimle ilgili hükümleri yürürlüğe girinceye
kadar a)Federasyon başkanının Başbakan tarafından seçilir, b) Başkan
vekillerini Yönetin Kurulunun, Genel Sekreter ile Federasyon Yan
Kurullarını, federasyon Başkanının seçer, c) Denetleme Kurulunun asil ve
yedek üyelerini, Genel müdürün teklifi üzerine başbakan seçer d) Tahkim
Kurulunun asil ve yedek üyelerini ise, T.F.F. Başkanının teklifi üzerine
Başbakanın seçmesi ve seçilenlerin görev sürelerinin dört yıl olması ve bu
kanun hükümlerini başbakan yürütür şeklinde değişiklikler 3524 Sayılı
kanunun yürürlüğe girmesiyle kabul edilmiştir (R.G. 1989: 20112 ).
3813 Sayılı Yasa Dönemi (1992 -2000)
Türkiye Futbol Federasyonunun, tam anlamıyla demokratik ve özerk bir
yapıya kavuşturulması, amatör futbolun da T.F.F. yönetimine devredilerek
Türk futbolunun iki başlılıktan kurtarılması, Merkez Hakem Kurulu ile ilgili
bir teşkilatlanmaya yer verilmesi, kulüplerin futbol ile ilgili televizyon radyo,
basılı yayın ve reklam konularında, ticari ve mali haklarının düzenlenmesi ve
eksikliklerin giderilmesi amacıyla hazırlanan, 3813 Sayılı “Türkiye Futbol
Federasyonu Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun” 17.06.1992 tarihinde
kabul edilerek 3.7.1992 gün ve 21273 sayılı Resmi gazetede yayınlanarak
yürürlüğe giren bu kanunla, T.F.F'nin özerkliği tam anlamıyla ve açık olarak
tanımlanmıştır (Güney, 1991: 8-33).
Yapılanma biçimiyle 3461 sayılı kanuna göre kurulan Türkiye Futbol
Federasyonu ile farklılık arz etmeyen teşkilat, organlarının teşekkülü ve
yetkileri açısından tam özerkleşmeye yönelik önemli farklılıklar
göstermektedir. Bunlar, aslında çoğu eksik ve hatalı hükümlerin giderilmesini
amaçlayan ve Türk sporu adına çağdaş bir gelişme olarak kabul edilmesi
gereken yeniliklerdir (Üçışık, 1999: 72-89).
T.F.F. özerk bir teşkilat olduğu İdare anlayışı, hizmet bakımından
yerinden yönetim esası üzerine kurulduğu ancak bu günkü idari konumu ile
ilgili problemlerinin de olduğu bir çok çalışmada vurgulanmaktadır. Türkiye
Futbol Federasyonu Başkanlığının, Başbakanlığın “İlgili Kurulu” olarak
görünmesi ve Devlet Bakanları arasında görev bölüşümüne ilişkin
Başbakanlık genelgelerinde Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile beraber bir
Devlet Bakanının sorumluluğuna verilmesi de 9-10- 1984 tarih ve 18540
sayılı Resmi gazetede yayınlanan 3046 sayılı Yasanın “ilgili kuruluş”
Sebahattin Devecioğlu
387
tanımına göre bir hukuki, idari ve mali statüye sahip hizmet yerinden yönetim
kuruluşu kabul edildiğinin bir göstergesidir. Ayrıca; T.F.F. organlarının
seçiminde spordan sorumlu Devlet Bakanının gönderdiği “Talimat” ile başkan
adaylarının birlikte çalışmak istedikleri Tahkim Kurulu, Denetleme Kurulu ve
Merkez Hakem Kurulu listelerini de sunmak zorunda bırakılması bağımsız
çalışması gereken kurulları bağımlı hale getirmesi açısından eleştirilmiştir
(Gözübüyük, 1998: 137-156).
3461 sayılı Yasadan sonra T.F.F.nin "genel idare dışında yer alan bir özel
hukuk tüzelkişiliğine dönüştüğü"nü kabul eden Danıştay'a göre, "özel hukuk
hükümlerine tabi olduğunun karara bağlanmasının salt bu nedenle
Federasyonca veya Federasyon bünyesinde yer alan kurullarca tesis edilen
işlemlerin idari işlem olması niteliğini ortadan kaldırmayacağı ve bazı
kurumlar özel hukuk hükümlerine tabi olsalar dahi Anayasa Mahkemesi
Kararına göre de “....bu hal onların hukuk rejimi olan idare hukuku ve kamu
kanunlarına bağlılık ilkesini ortadan kaldırmaz” ifadelerinden anlaşıldığına
göre T.F.F nın bir kamu tüzel kişi olduğu kanun koyucunun taktiriyle özel
hukuk alanına tabi olması öngörülmüştür ( Gözübüyük, 1998: 137-156).
T.F.F. kamu hizmetine bir tüzel kişilik verilmesi suretiyle bir hizmet yerinden
yönetim kuruluşu oluşturulduğu ve her ne kadar özel hukuka tabi olsa da
sonuçta bir kamu tüzel kişisi olduğu, personelin ve mali statüsünün diğer
kamu tüzel kişilerinden biraz farklı olması sonucu değiştirmediği, bir hizmet
yerinden yönetim kuruluşu olarak idari bir kurum olduğu ve idari bir kurum
özel hukuk hükümlerine tabi olsa dahi esas bağlı olduğu hukuk düzeni idare
hukuku kurallarıdır. T.F.F nın bir organı olarak kurulan, verdiği kararların
fedrasyonun bir işlemi sayılan Tahkim Kurulu kararlarına karşı yargı yolunun
açılması gerekmektedir. İdari kararlara karşı yargı yolunu kapatmak Anayasa
ve hukuk devleti ilkesine ayrılık teşkil etmektedir. Fakat Anayasa mahkemesi
ve Yargıtayda Tahkim yolunu kabul ederek bu aykırılığı tanıyarak T.F.F nın
klasik bir hizmet yerinden yönetim kuruluşu olmasına rağmen bağımsızlığı
güçlendirilmek istenmiştir (Çakmak, 1999: 52 ).
4563 Sayılı Yasa Dönemi (2000-2004)
17-6-1992 tarihli ve 3813 sayılı “Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş ve
Görevleri hakkındaki Kanun” nun bazı madeleri 14-04-2000 tarihinde kabul
edilerek 20-4-2000 gün ve 24026 sayılı Resmi gazetede yayınlanarak
yürürlüğe giren 4563 sayılı kanunla değiştirilmiştir.
388
Futbolun kurumsallaşması
Bu kanuna göre 3813 sayılı kanunun; 5.6.(b),7.,9.,10.(f),15.,20.,29.
maddeleri değiştirilmiş 8.(h),(ı),18.,23.,31.maddelerine fıkralar eklenmiştir.
Bu düzenlemelerde de öncekine benzer spordan sorumlu Devlet bakanlığının
denetimi ve gözetimi ilkesine sadık kalındığı, (m.1,3,9,12,) yurt dışında yeteri
kadar personelden oluşan temsilciliklerin açılması ve kapatılması Dişişler
bakanlığının görüşü alınarak spordan sorumlu devlet bakanın kararına tabi
olması (m.9) federasyonun henüz özerkliğin bir ilkesi olan kesin karar alma
yetkisine sahip olmadığının birer göstergeleridir (R.G.,2000:24026). 4563
sayılı yasayla yapılan değişiklikler daha önceki ihtilafları nispeten giderici
özellikler taşımaktadır.
5175 Sayılı Yasa Dönemi (2004-2007)
3813 sayılı “Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş ve Görevleri
hakkındaki Kanun” 4563 sayılı kanunla değiştirilmiştir. Aynı kanun tekrar
5175 Sayılı “Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş Ve Görevleri Hakkında
Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” la birlikte değişime uğramıştır.
25.05.2004 Tarihinde kabul edilerek, 10.06.2004 Tarih ve 25488 sayılı Resmi
Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5175 sayılı kanunla birlikte daha önce
değişikliğe uğrayan maddeler tekrar değiştirilmiş,yürürlükten kaldırılmış, yeni
maddeler eklenmiştir.
Bu Kanunda 3813 sayılı Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş ve
Görevleri Hakkında Kanunun 1 inci maddesinin ikinci fıkrasının sonuna
“İdarî birimlerin görev yerleri Yönetim Kurulunca belirlenir”. cümle
eklenmiştir.
3813 sayılı Kanunun 5. 6.(b) 22.maddesinin (e) , 10 uncu maddesinin (a)
ve (f) bentleri değiştirilmiş, aynı maddeye (o) bendinden sonra gelmek bentler
eklenmiş ve maddenin (ö) bendi (u) olarak teselsül ettirilmiştir. 7 ve 9.
maddesinin birinci fıkraları, 25 inci maddesinin üçüncü fıkrası değiştirilmiş,.
8.maddesinin (h) ve (ı) bentleri yürürlükten kaldırılmıştır. 21 ve 23. maddeleri ile
birlikte 28 inci maddesine “Millî müsabakalarda protokol tribünü Federasyon
tarafından düzenlenir” şeklinde fıkralar eklenmiştir. 3813 sayılı Kanunun 12
nci maddesi başlığı ile birlikte Denetleme Kurulunun görev, yetki ve
sorumluluklarını belirleyecek şekilde değiştirilmiş ayrıca 13. 15 ve 29 uncu
maddeleri değiştirilmiştir (R.G. 2004: 25488).
3813 sayılı yasaya eklenecek ek madde, federasyon başkanı ve yönetim
kurulu üyelerinde aranacak şartları düzenleyecek.. Halen 114 olan genel kurul
delege sayısı yeni düzenleme ile 225’e çıkacak, kulüp delegelerinin sayısı 154
Sebahattin Devecioğlu
389
olacak, ligde şampiyonluk kazanmış kulüplere ekstradan 2’şer delege
verilecek olması demokratik atılımlar olarak nitelendirilebilir. 5175 sayılı
yasadaki en önemli değişikliğin halen genel kurulca seçilecek 5 üyeden oluşan
kurul, bundan böyle Yargıtay’ın vereceği 2, Danıştay’ın önereceği 1 ve genel
kurulun seçeceği 2 üyeden teşkil edilerek, Tahkim Kurulu’nda olması.
Tahkimle ilgili tartışmaları azaltacak niteliktedir. Federasyonun denetimi de
yeni değişiklik ile sıkı bir şekilde yapılacak olması ile birlikte harcamaların
sportif faaliyetler için yapılıp yapılmadığı, verimli kullanımı, bilançolar, mali
tablolar, denetim kurulu tarafından rapor edilecek ve bu rapor genel kuruldan
asgari 1 ay önce delegelere gönderilecek olması olumlu gelişmeler olarak
nitelendirilebilir.
Türk Futbolu’nun geleceğine yön verecek, 3813 sayılı “Türkiye Futbol
Federasyonu’nun Kuruluş ve Görevleri” hakkındaki yasada yapılacak
değişikleri içeren yasa futbolun tüm unsurlarını yakından ilgilendirecek çok
önemli değişiklikler getirmiştir. “Merkez Hakem Komitesi” (M.H.K.) ve
Tahkim Kurulları’nın oluşumu, genel kurul delege yapısı, başkan ve yönetim
kurulu üyelerinde aranacak şartlar, paralı başkan vekilliklerinin kaldırılması,
cezaların üst sınırının 500 milyar liraya çıkarılması, federasyon bütçesinin
yüzde 2’sinin M.H.K. bütçesine tahsis edilmesi gibi değişiklikler spor
kamuoyunda “devrim” niteliğinde reformlar olarak nitelendirilmiştir.
Spor Yüksek Kurumu Kanun Tasarısının 31. maddesinde, “Spordan
Sorumlu Devlet Bakanı” ibaresi çıkarılarak, “Federasyonun sportif faaliyetler
hariç tüm iş ve işlemleri Spor Yüksek Kurumu’nun gözetim ve denetimine
tabidir” biçiminde değiştirilmesi öngörülmektedir (Spor Yüksek Kurumu
Kanun Tasarısı: 2004). Anayasa Mahkemesi Başkanlığının 05.01.2006 tarihi
2005/5 Esas 2006/3 karar, sayılı yürürlüğü durdurma kararında olduğu gibi
tartışmaların ve doğabilecek ihtilafların halen bulunduğu göz önünde
tutularak; 28.4.2005 günlü, 5340 sayılı “Çeşitli Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun”un;3. maddesiyle 21.5.1986 günlü, 3289 sayılı
Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün Teşkilât ve Görevleri Hakkında
Kanun’a eklenen Ek Madde 10’un “... bu Kanunda öngörülen veya özerk
federasyonlar bünyesinde bulunan kurullarda ...” bölümü, 18. maddesiyle
değiştirilen 17.6.1992 günlü, 3813 sayılı Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş
ve Görevleri Hakkında Kanun’un ek 1. maddesinin birinci fıkrasının (b)
bendi,5.1.2006 günlü, E. 2005/55, K, 2006/4 sayılı kararla iptal edildiğinden,
bu kuralların uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya
olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz
390
Futbolun kurumsallaşması
kalmaması için kararın resmî gazete’de yayımlanacağı güne kadar
yürürlüklerinin durdurulmasına, 5.1.2006 gününde oybirliğiyle karar
verilmiştir (Anayasa Mahkemesi,2006).
T.F.F ilgili yasasında bulunan bazı maddelerin “Spor Yüksek Kurumu
Yasasına” göre yeniden uyarlanması gerekmektedir.
5719 Sayılı Yasa Dönemi (2007…..)
Türkiye Futbol Federasyonunun yapısı ile denetimini, uluslararası
federasyonların kurallarına uygun olarak yeniden düzenleyen 5719 sayılı
"Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun", 29/11/2007 tarihinde kabul edilerek 4
Aralık 2007 Tarihli ve 26720 Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe
girmiştir.
17/6/1992 tarihli ve 3813 sayılı “Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş ve
Görevleri Hakkında Kanunun” 1 inci maddesinin sonuna “Türkiye Futbol
Federasyonu, Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) ve Avrupa
Futbol Federasyonları Birliğinin (UEFA) üyesidir.” Şeklinde fıkra
eklenmiştir. ( R.G., 2007: 26720 ).
2007 yılında Deloitte Touche “ AB Sürecinde Türk Futbolu” isimli
raporunda ; Denetim, Vergi, Kurumsal Finansman Başlıklarında bir rapor
hazırlayarak ; Spor, özellikle de futbol, Avrupa kültürünün ayrılmaz bir
parçasıdır ve tabanında amatör, tepesinde profesyonel kulüpler olan piramit
yapısı içindeki açık sportif rekabetin şekillendirdiği Avrupa Futbol
Profesyonel futbolun ekonomik boyutu Topluluk hukukuna tabidir, Artan
profesyonelleşme ve ticarileşme, Topluluk hukukunun etkisinin giderek
artmasına ve bu da yasal belirsizliğe yol açmıştır ve UEFA ve ulusal
federasyonlar gibi düzenleyici kurumların ne kadar özerk olduğu ve öz
düzenleme haklarını kullanırken Topluluk hukukunun prensiplerine nereye
kadar bağlı oldukları açık değildir, Bu yasal belirsizlik sadece ekonomik
koşullarda değil, özellikle futbolun sosyal, kültürel ve eğitsel işlevinde de
sorunlara yol açmaktadır. Profesyonel futbol kulüpleri, takımlar arasında
dengeli bir sportif rekabet içinde olmak suretiyle ayakta kalabilecekleri için
diğer ekonomik sektörlerle aynı piyasa koşullarında faaliyet
gösterememektedir, Diğer nedenlerin yanında ulusal yayıncılık pazarlarının
büyüklüklerine bağlı olan yayın haklarının giderek artan önemi ve bazı
liglerde yayın haklarının bireysel olarak satılması ile Avrupa'da profesyonel
futbolun geleceği ekonomik zenginlik ve sportif gücün giderek yoğunlaşması
Sebahattin Devecioğlu
391
yüzünden tehdit altına girmiştir, Avrupa sathında farklılıklar gösteren ulusal
kurallar, ekonomik ve yasal olarak haksız bir yarışma ortamına yol açmakta
ve bu durum ulusal ve Avrupa liglerinde ve bundan dolayı ulusal takımlar
arasında da serbest ve adil rekabete ciddi olarak engel olmaktadır. Pek çok
istihdam kaynaklı ve sosyal sorun henüz çözüm beklese de, 1995'te çıkarılan
Bosman kuralının Avrupa kulüplerinin oyuncularla yaptıkları sözleşmelere
yaklaşımında olumlu etkileri olduğu gerçeğine rağmen yan etkileri göz ardı
edilemez . Çok sayıda suç faaliyeti (şike, yolsuzluk), harcama ve maaş
enflasyonu sarmalı ve bunu takip eden, pek çok kulübün karşılaştığı mali
krizin sonucudur; Komisyon resmi kararlarında, yayın haklarının ortak
satılmasının, AB rekabet hukuku ile uyumunu sağlamıştır Şeklindeki ilkeleri
dikkate alınmadan değerlendirilen yasalar Avrupa Futbol Modeline özgün
uyarlanmalıdır(Deloitte: 2007). Şeklinde öneriler geliştirmiştir.
Ayrıca Avrupa Birliği Suç faaliyetleri ile mücadele, Futbolun sosyal,
kültürel ve eğitsel rolü, İstihdam ve sosyal konular, Rekabet hukuku ve iç
Pazar,Yayın haklarının satılması ve rekabet hukuku, Doping vbg. gibi
konularda ciddi anlamda teklifleri bulunmaktadır. Avrupa Futbol Modeli;
..Amatör ve profesyonel futbol arasındaki ortak yaşam ilişkisi ile
Avrupa Futbol Modeli'ne olan bağlılığını vurgulamaktadır; Heyecanlı
yarışmalar, taraftarların kulüpleriyle yüksek düzeyde özdeşleşmeleri
ve yarışmalara yaygın kamuoyu erişimi ile profesyonel futbolun
geleceğinin olumlu olmasını sağlamak için belli olumsuz gelişmelere
karşı AB düzeyinde düzeltici önlem alınması gereğini kabul
etmektedir; Profesyonel futbolun Avrupa'daki geleceğinin mahkeme
kararları tarafından belirlenmesini önlemek ve daha fazla yasal
kesinlik yaratılması için...
isteğini dile getirmektedir; Salt spor kurallarının Anlaşmaların kapsamına
girmediği temel prensibini kabul etmekte; bununla beraber, Nice
Deklarasyon'unda belirlendiği şekliyle sporun özgüllüğünü göz önüne alarak,
profesyonel sporun ekonomik hususlarının Anlaşmaların kapsamına girdiğine
dikkat çekmektedir; Yasal açıklığın ve profesyonel futbolda eşit şartlarda
rekabetin sağlanması için Komisyon'un ilgilenmesi gereken hususları ve
kullanılacak enstrümanları belirleyen bir “Avrupa futbolu eylem planı”
oluşturmasını istemektedir. (Belet: 2007 ).
3813 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasına bentler eklenmiştir. 4 üncü maddesinin birinci fıkrasına (f) bendinden sonra gelmek üzere
aşağıdaki bentler eklenmiş, mevcut (g) ve (h) bentleri (ı) ve (i) bentleri olarak
teselsül ettirilmiş ve fıkranın sonuna cümleler eklenmiştir. 3813 sayılı Kanu-
392
Futbolun kurumsallaşması
nun 5 inci maddesi, 6 ncı maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi, 8 inci
maddesinin birinci fıkrası, 9 uncu maddesinin sonu, 10 uncu maddesinin
birinci fıkrasının (l) bendi değiştirilmiş , 12 nci maddesinden sonraya ekleme
yapılmıştır. 13 üncü maddesi , 14 üncü maddesi 15 inci maddesi değiştirilmiştir. 16 ncı maddesinden sonra gelmek üzere madde eklenmiştir. 17 nci maddesinin ikinci fıkrasına (j ) bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki (k) bendi
eklenmiş ve mevcut ( k) bendi (l) bendi olarak teselsül ettirilmiştir. Önemli
değişiklik 31 inci maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir
( R.G., 2007: 26720 ).
Denetim; Federasyonun hesapları ve malî durumu, uluslararası spor
sektöründe denetim tecrübesi bulunan bağımsız denetim kuruluşlarına
denetletilir. Denetim raporları kamuoyuna duyurulur. Rapor, Genel Kurul
tarihinden en az bir ay önce Genel Kurul üyelerine gönderilir ve ayrıca
Genel Kurula sunulur. Aynı şirket aralıksız olarak beş yıldan fazla
denetim görevi yapamaz,
şeklindeki değişiklikler, “Avrupa Futbol Modeli” ile uyum sağlamaktadır.
Ayrıca Türk Spor Yönetiminde çok tartışılan Federasyonların Özerkliği
konusu; 14.07.2004. Tarih ve 25522 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak
yürürlüğe giren;
GSGM Özerk Spor Federasyonları Çerçeve Statüsü”nde; “Federasyonlara
idari ve mali özerklik, talepte bulunmaları durumunda GSGM Merkez
Danışma Kurulu’nun uygun görüşü, GSGM’nin bağlı olduğu Devlet
Bakanı’nın teklifi ve Başbakan’ın onayı ile verilmektedir. Özerklik
statüsü verilen federasyonlar; “organları genel kurul tarafından seçimle
göreve gelen, her türlü kararlarını kendi organları nezdinde alan, bütçesi
genel kurul tarafından onaylanan ve ibra edilen federasyonlar”dır. Özerk
federasyonlar, uluslararası federasyonların öngördüğü kurulları
oluşturmak zorundadır. Özerk federasyonların; genel kurulların
toplanması ve çalışmalarına ilişkin usul ve esaslar ile kimlerin oy
kullanabileceği ve GSGM Tahkim Kurulu ile ilişkileri “GSGM Özerk
Spor Federasyonları Çerçeve Statüsü ile belirlenmiştir. Özerk
federasyonlarca hazırlanacak ana statü, söz konusu Çerçeve Statü’ye
aykırı olamaz (R.G. 2004:25522)
şeklinde ifadelere yer verilmiştir.
3813 sayılı Kanunun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi ile 17
nci maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi yürürlükten kaldırılmıştır (R.G.,
2007: 26720 ). Türkiye Futbol Federasyonunun yapısı ile denetimini,
uluslararası federasyonların kurallarına uygun olarak yeniden düzenleyen
5719 sayılı kanunda yapılan değişiklikler ile kısmen de olsa giderilmeye
çalışılmıştır.
Sebahattin Devecioğlu
393
SONUÇ
Dünyada ve Türkiye’de futbolun toplumla iç içe olan yapısı özelliği ile
siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelerle uyum içerisinde hareket
ettiği çok yakından incelendiği zaman görülmektedir, futbol yönetimi ve
kurumları her alandaki gelişmeleri izlemek ve onlara uyum sağlamak kendini
bu gelişmeler karşısında yenilemek ve geliştirmek mecburiyetindedir.
T.F.F.’nin kurumlaşma süreci, Türk futbolu yönetiminde bir çok problemi
beraberinde getirmiştir. Bu problemleri kronolojik olarak incelediğimizde her
dönem kendi içerisinde, siyasi, idari, hukuki ve ekonomik anlamda bir sonraki
dönemin veya çıkarılacak olan yasaların zeminini oluşturacak özellikler
taşımaktadır. İdari ve hukuki anlamında yasal düzenlemeler çerçevesinde, bir
çok düzenlemeye gidilmesine rağmen, Türk futbolu yönetiminde, çözüm
bekleyen bir çok problemler bulunmaktadır.
Türk futbolunun kurumlaşma sürecinde, yasal düzenlemeler çerçevesinde,
T.F.F.’nin Seçim Sistemi, Tahkim Kurulu, Merkez Hakem Kurulu, Amatör ve
Profesyonel futbol organizasyonları ve uygulamaları, Yayın Hakları, Bütçe
uygulamaları, Reklam, Sponsorluk, Görev, Yetki, Sorumluluk, gibi
uygulamalarında henüz arzu edilen aşamaya ulaşılamamıştır.
G.S.G.M. tarafından hazırlanan “Spor Yüksek Kurumu” isimli yeni yasa
tasarısı Türk sporunda köklü değişiklikleri içermektedir. Türk spor
politikalarına, G.S.G.M’nin yerine Başbakanlığa bağlı olarak kurulacak olan
“Spor Yüksek Kurumu”nun bir çok uygulaması, spor kurumları ve
organizasyonlarını etkilediği gibi T.F.F’nin kurumsal yapısını, organlarını,
sportif organizasyon ve uygulamalarını da etkileyerek, yeni tartışmaları da
beraberinde getirecektir.
Türkiye Futbol Federasyonunun yeniden yapılanması sürecinde
Türkiye’deki “Sponsorluk, Şiddet , Türkiye Spor Yüksek Kurulu, Spor
Kulüpleri Yasa Tasarısı” gibi yasal düzenlemeler göz ardı edilerek ve aceleye
getirilerek çıkarılan “Yeni Futbol Yasası” Modern Futbol Yönetimi anlayışı
ile çelişeceği ve önümüzdeki günlerde de, yüzyıldır süren futbola dair
tartışmalar, Türkiye gündeminde hiçbir zaman düşmeyecektir.
Oysaki; Futbola dair yasaların, Bilimsel Metodlar ışığında, futbol
yönetimi uzmanları ve kuruluşları ile birlikte, günümüz şartlarına uygun geniş
katılımlı ve paylaşımcı platformlarda ele alınarak “Modern Futbol
Yönetimine” uygun planlanıp değerlendirilmesi….Özlenen Türk Futbolunu
uluslararası arenada, rekabet şansını artırarak, verimlilik esasına dayalı,
394
Futbolun kurumsallaşması
istihdam ve katma değer yaratarak, kitlelere ulaştırılması, Türk Futbolunun
Markalaşma şansını artıracaktır.
Türk Spor yönetiminde demokratikleşme çabalarında bir adım önde olan
futbolun, kurumsal yapısındaki iyileştirme çabalarının, Türk futbolu
yönetimindeki idari ve mali problemlerin çözülerek, uygulamaların çağdaş
yönetim anlayışı çerçevesinde gerçekleştirilmesi; Türk futbolunun sportif ve
organizasyon yapısının gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunacaktır.
KAYNAKÇA
Akdenk, M. (1980 ), Türkiye’de spor elemanlarının yetiştirilmesi politikası. Türk spor
şurası tebliği. Ankara.
Atabeyoğlu, C. (1991). Türk spor tarihi ansiklopedisi. İstanbul: An Grafik.
Aydın, N. (1989). Futbol 1. Ankara: Başkent.
Bayansalduz.M. (2003).Türk spor yönetiminde finansal kaynak sağlama
çabalarının değerlendirilmesi. Milli Eğitim Dergisi. 160 (3): 51-59.
Belet.I. Avrupa'da profesyonel futbolun geleceği hakkında taslak rapor (çev: K.
Merih). http://www.fesam.org, adresinden 2 Nisan 2007’de indirildi.
Çakmak, N.M. (1999). Türkiye Futbol Federasyonu’nun hukuki statüsü.Y.Lisans
Tezi. Ankara Üniversitesi, Sos.Bil.Enst. Kamu Hukuku A.B.D.
Doğan, İ. (1999). Türk futbolunda potansiyel istanbul ruhu ve şiddet, düşünen siyaset.
Aylık Düşünce Dergisi, 1 (2): 73-85.
Ekenci.G. (1997).Gelişim aşamaları bakımından Türk Spor Teşkilatı değerlendirmesi.
Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Bilimleri Dergisi, (2): 72-80.
Avrupa da sporun finansmanı. (2001, 23 Haziran). Fanatik.
Fişek, K. (1985). 100 Soruda Türkiye spor tarihi, İstanbul : Gerçek.
Genç,D.A. (1999). Futbol kulüplerinin stratejik yönetimi, Beşiktaş örneği. Ankara:
Bağırgan.
Gençlik Spor (2001). Geçmişten günümüze Spor Toto, 1 (2): 25.
Gözübüyük,A.Ş.,Tan,T.(1998). İdare hukuku, genel esaslar,(1). Ankara: Turhan.
Güney,T.(1991). Profesyonel futbolda yönetim uygulamaları. İstanbul:Futbol
Federasyonu.
Keten, M. (1993), Türkiye’de spor , 2. ( s. 67). İstanbul: Polat.
Orta, L.(2000). F.İ.F.A. Dünya Kupası finallerinin analitik olarak incelenmesi. 1.Gazi
beden eğitimi ve spor bilimleri kongresi, (2): 227-239.
Morpa (1997). Spor ansiklopedisi, 3. İstanbul: Kültür.
Özmaden, H. (1999). Cumhurriyet dönemi ilk spor teşkilatı Türkiye İdman
Cemiyetleri İttifakı (1922-1936)’nın yapılanma sürecinde beden eğitimi ve
sporun fonksiyonları, fonksiyonlardaki değişmeler ve toplumsal hayata etkileri.
Yayınlanmamış Doktora Tezi, M.Ü.Sağ.Bil.Enst, İstanbul. Beden Eğitimi Ve
Spor A.B.D.
Sebahattin Devecioğlu
395
San, H.(1981). Belgeleri ile Türk spor tarihinde Atatürk. Ankara: TSV.
Somali,V. (1989). Teknik ve taktik yönleriyle futbol tarihi. İstanbul: İnkılap.
Sümer, R. (1990). Sporda demokrasi. 2. (s. 20-27). Ankara: Şafak.
Sümer,R. (1989). Sporda demokrasi. (2.bas.). (s. 13- 25-269). Ankara: Şafak.
Tayga,Y. (1990).Türk spor tarihine genel bakış,87.(s.124,162-164)Ankara : G.S.G.M.
Tercüman (1981) Spor ansiklopedisi:Futbol. İstanbul:Tercüman.
Türk futbol tarihi (1904-1991),1 (1992). Türkiye Futbol Federasyonu.
Türk Futbol Tarihi (1991-1996), 2 (1992). Türkiye Futbol Federasyonu.
Üçışık,H.F. (1999). Sporda sorunlar ve çözüm önerileri. İstanbul: Ötüken Neşriyat.
Yıldıran,İ. (1997). Tepük futbol mudur?: XI. Yüzyıl Türk spor faaliyetlerinden
“tepük” oyununun mahiyeti üzerine bir araştırma. Beden Eğitimi ve Spor Bil.
Dergisi 2 (1): 54-62.
-Deloitte Touche .AB sürecinde Türk futbolu. http://www.deloitte.com adresinden
erişim tarihi 29 Mart 2007’de indirildi.
-3530 Sayılı Beden terbiyesi kanunu 16.07.1938 Tarih 3961sayılı Resmi Gazete
-3289 Sayılı, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün teşkilat ve görevleri hakkında
kanun. 28.5.1986 Tarih 19120 Sayılı Resmi Gazete.
-7 Zilhicce Tarihli Kanûn-I Esâsî’nin bazı mevadd-I muaddelesine dair kanun,
(Cemiyetler Kanunu) 5 Şaban 1327.
8 Ağustos 1325 (1909).
-Profesyonel futbol yönetmeliği, 29.8.1962 Tarih, 1193 Sayılı R.G.
-Profesyonel futbol hizmetleri yönetmeliği, 11.Mayıs.1966 Tarih, 12296 Sayılı R.G.
-Spor yüksek kurumu kanun tasarısı. (19.03.2004).
-G.S.G.M. Özerk spor federasyonları çerçeve statüsü, 14.07.2004. Tarih Ve 25522
Sayılı R.G.
-Türkiye Futbol Federasyonu çalışma usul ve esaslarına ilişkin ana statü. 16.06.1989
Tarih, 20197 Sayılı R.G.
-3461 Sayılı, Türkiye Futbol Federasyonu teşkilat ve görevleri hakkındaki kanun”
7.6.1988 Tarih,19835 Sayılı R.G.
-3524 Sayılı, Türkiye Futbol Federasyonu kuruluş ve görevleri hakkındaki kanunun
bazı hükümlerinin değiştirilmesine dair kanun. 18.3.1989 Tarih, 20112 Sayılı
R.G.
-3813 Sayılı, Türkiye Futbol Federasyonu kuruluş ve görevleri hakkındaki kanun.
3.7.1992 Tarih, 21273 Sayılı R.G.
-4563 Sayılı, Türkiye Futbol Federasyonu kuruluş ve görevleri hakkında kanunda
değişiklik yapılmasına dair kanun. 20.4.2000 Tarih 24026 Sayılı R.G.
-5175 Sayılı, Türkiye Futbol Federasyonu kuruluş ve görevleri hakkında kanunda
değişiklik yapılmasına dair kanun. L10.06.2004 Tarih Ve 25488 Sayılı R.G.
-5719 Sayılı, Türkiye Futbol Federasyonu kuruluş ve görevleri hakkında kanunda
değişiklik yapılmasına dair kanun. 4 Aralık 2007 Tarihli Ve 26720 R.G.
396
Futbolun kurumsallaşması
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s. 397-402
Forum
Futbolda (sporda) küreselleşme
söylemiyle birlikte yeni bir
örgütlenme arayışının
düşündürdükleri
Metin Kurt
Veysel Atayman
Yıllarca “spor” söyleminin ideolojikleştirilmiş, siyasallaştırılmış haline
vurgu yapıp durduk. “Sporu” Althuser’in popüler tanımıyla “devletin
ideolojik aygıtları” arasında işlevselleştiren iktidarların bu çabasını deşifre
edebilmek için, hem teorik hem de pratik birçok yazı yazıldı; doğrudan sözlü
tartışmalar yapıldı. “Sporu” ideolojik aygıt olarak kullanan aklın yöntemi
özetle şuydu: Sporun bir oyun olduğuna hem toplumu hem de sporcuyu
inandırmak; sterilleştirmek, ve manipülasyonlarda kullanmak.
Çünkü “oyun” sadece oyun olarak anlaşıldığında, kendi amacından başka
amacı olmayan tarihsel çizgide, çok çeşitli biçimlere bürünmüş bir “insan
faaliyetiydi”. (Elbette oyun sadece bu değildi, ama “sporu” “oyuna” tahvil
etmek isteyen yaklaşım, “oyunu” böyle kurguluyordu kendi söyleminde.)
Kurallarının hiçbir anlam taşımadığı, uyulması gereken, hatta gerçek hayattaki
şiddet mücadelesinin yerini alabilen bir insan buluşu, tarihsel bir kültürel
faaliyet, elbette temel insan davranışları gibi, doğal ve amacı kendinde
olmalıydı.
Dolayısıyla “oyun” fairplay’di; boş zaman değerlendirmesiydi. Dostluğu
bozmayan rekabet gösterisiydi vb.
Oysa daha Nazi dönemi olimpiyatlarından başlayarak, başta doğrudan
yarışma sporları, bireysel müsabakalar olmak üzere, “sporun” nasıl
ideolojikleştirilmek ve siyasallaştırılmak istendiğine çarpıcı örnekler
verilmişti.
398
Futbolun kurumsallaşması
Futbolun burada yaygınlaştırılması
60’lı yıllarda ülkemiz sporu güreş ağırlıklı “iftihar” gösterilerinden
futbola doğru kaymaya başladı. Futbol ligleri Anadolu’ya yayılmaya yöneldi.
Futbol, iyi kötü bilinçli bir siyasallaştırılmanın, ideolojikleştirilmenin sürecine
girdi.
90’lı yıllarda hâlâ “futbol” burada ilk belirleyici sırayı tutan (sözde)
“spordu”.
Siyaset 1980 darbesiyle tatil edilmiş; özellikle aydın kesimi,
göstergebilimin o yıllardaki yaygınlığına bağlı olarak seyircinin, oyunun,
bütün bir tribün davranışının “yapısal” analizlerine yönelmişti. Tribündeki
seyirci, epey öne çıkmış, göstergeler, semboller, tribünlerde nasıl bir siyasal
dil oluşturuyor, bunlar analiz edilmiş durmuştu (Bkz.Birikim tartışmaları,
Ümit Kıvanç, Tanıl Bora vb.)
Ama 90’lardan itibaren “futbol” Batı’da, küreselleşme adı verilen
sermaye hareketleriyle birlikte (aradaki bağ çok dolaylı da olsa) artık öteki
“spor” gösterileri arasında belirleyici olma rolünün gelecekte
gerileyebileceğinin işaretlerini vermeye başladı.
Tarihsel dönüşüm şuydu: Devletlerin ideolojik, siyasal aygıtlarından biri
olan “spor”, (başta da futbol) finans kapitalin, piyasa sektörünün en sevilen
medyatik-reklam araçları arasına hızla ve daha çok girmeye başladı. Ülkelerin
eğilim ve tercihine göre, futbol, basketbol vb. artık çok daha belirgin biçimde
pazar mantığının “araçları” olmaya doğru evrilmeye başladılar. Ne “oyun”
vurgusu ne de “spor” vurgusu gerekli manipülasyonların gerçekleştirilmesine
yetememeye başladı (özellikle son birkaç yılda).
Bu dönüşüm, önceki siyasallık-ideolojiklik işlevini de zaten dolaylı
içeriyordu; ama “piyasa”, sporu dönüşümsüz bir evrime yönlendirmişti.
Sermayenin küresel dolaşımı, yatırım alanlarının dünya çevresine
dağılması yönündeki kolaylaştırmalar, spora, en başta futbola da
gösterilmeliydi. Ligler (futbol, basketbol) ulusal kimliğini zorlayıcı bir sürece
doğru evriliyorlar. Resmen belli bir ulusal alana ait takımlar (ülke takımları),
karışımca “küresel” olmaya yöneldiler. Bu dönüşüm süreçleriyle birlikte:
• Ülkelerin özel-kültürel yapılarına bağlı olarak futbol dışındaki
müsabakalar da hem doğrudan hem medya üzerinden seyircilerin
ilgi alanına sokulmaya çalışıldı.
Sebahattin Devecioğlu
399
• Futbol, oyun kuralları ile oynanarak, oyuncu sağlığını hiçe sayan
mücadelelerin zemini haline getirildi (Ayağa yerden müdahale vb
gibi).
• Futbol ile gündelik hayatın ekonomisi, özellikle orta-alt sınıflar
üzerinden sıkılaştırılmaya çalışıldı: İDDAA, spor toto, vb. Üst gelir
grupları ile de BORSA üzerinden kurulan bağlar,
• Futbolda “başarının” ölçüsünü küresel düzlemde arama
zorunluluğunu getirmeye başladı.
• Borsa, kazanç baskısı, ülke takımlarının ve tek tek oyuncuların
değer belirleme kriterlerini spekülatif boyutlara taşıdı. Borsa
simsarları ile sporcu simsarları bir kazanç sisteminin tamamlayıcı
iki parçasına dönüşmeye başladılar. Sporcu da borsa
spekülasyonunun parçası olarak yeni bir nitelik daha kazanmaya
başladı. (O hâlâ sadece top oynadığını vehmetse de).
• Küreselleşmeye bir başka eklemleme olarak, futbol üzerinden
oynanabilen bu oyunlar, ülke sınırı engelini yok etmeye yöneldi.
• Futbolun ekonomiyle kurduğu bu ilişki, onun özünde içerdiği iddia
edilen bütün “özellikleri” (fairplay olma, insan sağlığına yararlı
olma, kardeşlik-dostluk bağlarını güçlendirme vb.) tartışılır hale
getirebilecek bir sürece yol açtı.
Sporcular (başta futbolcular) piyasa ekonomisinin en etkili medyatik
aktörleri olarak modern tüketim toplumu insanının imgesine dönüştüler (traş
losyonundan, jiletten, cep telefonuna, kredi kartı reklamına kadar)
pazarlamanın bütün taleplerinde rol alabileceklerini göstermeye başladılar.
Sermaye gibi dolaşım sınırları ortadan kaldırılmış futbolcuların “küresel”
hareketi, “ulusal” futbol, ülkeye özgü futbol kimliği vb. tanımları da
zorlamaya başladı. Paranın küresel sınır tanımaması gibi, oyuncuların da
küresel sınırlar üzerinden harekete sokulması sonucu, işleyen diyalektik,
ulusal takım vurgusunu ve arayışını da inandırıcılıktan çıkardı.
Bir başka deyişle, devletin ideolojik aygıtları arasında yer alan futbol
kurumlaşması, burada da, paranın küresel dönüşümüne bağlı olarak “millilik”
özelliğini ancak eski çağrışımlara dayanarak koruyabildi (son Avrupa
kupasında olduğu gibi). Paranın küresel hareketi, sadece ucuz emek gücünü
bulduğu ve olduğu yerde artı-değer üretme yönünde kullanmayı mümkün
kılmıyor;
400
Futbolun kurumsallaşması
Sermaye dolaşımının süreçleri, futbola (öteki sporlara da ülke özelinin
ilgisine bağlı olarak) yüklenen ideolojik-siyasal manipülasyon görevi, aksama
sürecine girdi.
Yoksul Üçüncü Dünya ülkelerinde “futbolcu” pazarları kuruluyor;
simsarlar 10 binde, 20 binde bir şansın peşinde belli merkezlerde topladıkları
insanların sunduğu görünümlerde, futbolun çoktan küresel ve herkesin
gönüllü katıldığı bir “oyun” olduğu izlenimini yaratıyorlar. Dahası,
yükselmenin, refah toplumlarında bir yer edinmenin aracını sundukları
izlenimini vererek, eski köle ticaretine yeni versiyonlar ekliyorlar.
Ayrıntılar çoğaltılabilir. Otomobil yarışları parkurlarının öteki ülkelere
yayılması; dünya pazarının önemli bir ürünü olan arabaların zihinlerde sürekli
canlı tutulması, öte yandan teknolojik çağ denen çağımızın bu doğa ve çevre
düşmanı ürünlerinin tüketiminin (sigara ürünleriyle birlikte) özendirilmesi de
(Schumacher vb örneği) idol sporcu kimliği üzerinden gerçekleştirilmektedir.
NBA gibi bir basketbol ligi, küresel ölçekte oyuncu kullanımına (biçimde) yer
vererek, yeni süreçleri kendi düzleminde de işletir görünümü vermektedir:
ABD basketbolu dünyanın bütün oyuncularına açıktır.
Evet, bugün küreselleşen “futbol”, insan acılarından bir piramit kuran
küresel sermaye gibi, futbolcu adaylarından oluşan bir piramit kurmuş,
tepedekileri her türlü çıkarın aracı haline getirmiş, altları da hazır ordular
olarak bekletmekte, tepeye özendirmektedir.
Daha önce
68’lerde, herhangi bir örgütlenmeye çağrı, düzen değişikliği zorunluluğu
içinde tanımlanmış, teorik-siyasal tartışmalar da bu odakta düğümlenmiş,
buna bağlı olarak bir “amatörlük” hali, profesyonelliğin karşısına çıkartılmak
istenmişti (Sosyalist ülkeler modeli olarak).
68’in geleneğinden etkilenen ülkede Türk Solu’nun bu alana da ilgi
duymasıyla, “sporcunun” en geniş anlamda aydınlatılması girişimlerinin
başını TKP, TİP e TSİP gibi oluşumlar çekmeye başladılar.
Vurgu daha çok, futbolun hakim sınıf iktidarlarınca “ideolojik/siyasal
kullanılışıyla ilişkiliydi. Profesyonellik ile amatörlüğün de birbirinden kalın
çizgilerle ayrılması, bu bağlamda anlaşılır bir model oluşturuyordu.
Futbolcu ise, kişisel haklarının bilincine varsın isteniyordu. Artık modern
köle olmamalıydılar, ideolojik aygıtın çarklarından kurtulmalı, sporu gerçek
kökenine, insan sağlığına, mutluluğuna hizmet eden işlevine geri çekmeye
katkıda bulunmalıydılar. Atelitizm Fedarasyonu Başkanı Kurtan Fişek, varını
Sebahattin Devecioğlu
401
yoğunu, bu alandaki ilişkilere, karanlıkların aydınlatılması amacına yöneltti.
Kitaplar yazdı. Beden terbiyesi Genel Müdürü Fikret Ünlü aynı zamanda
Amatör Sporcular Derneği (ASD) genel başkanlığını üslendi. Kısacası: 68’in
sonrasındaki nispi özgürlükler ortamında, resmi yapının içinden önemli
destekler gelebilmekteydi örgütlenmeye.
ASD’nin İstanbul ayağında, Alican Ay, Vural Adamey gibi boksörler,
Ankara ayağında milli atletler aktif rol almış, İstanbul İnönü Stadı’nda,
“sembolik anlamda” sağlıklı gençlik gösterisi, bir tür mitingler düzenlenmiş,
Cüneyet Arkın, Aytekin Kotil, Halil Ergün gibi isimler bu buluşmada yer
almışlardı.
Milli Cephe hükümetleriyle birlikte sağ saldırılar artınca, resmi
kurumlardaki destek unsurlar görevlerinden uzaklaştırılıp etkisizleştirildiler.
Spor akademilerinde örgütlenmelere destek veren ulusal sporcular bu
kurumlardan atıldılar.
Dağıtma adımları, 12 Eylül Cuntası ve sonrasındaki “piyasalaşma”
hareketiyle geçen yüzyılın sonuna kadar burada sadece “sporun” değil, öteki
kültürel alanların yapılarını da hedef alıp, büyük dönüşümlere yol açtı:
Spor, futbol, her türlü siyasal tartışmanın dışında (sözde) yeniden inşa
edildi. Bu inşada “medayitkleşen” spor, başta futbol ve basketbol olmak
üzere, “eğlence kültürü ürünü” olarak steril bir faaliyet, eğlendirici “oyun”
olarak öne çıkartılıp duruldu.
Tekvando, basketbol, voleybol, oto yarışları, el topu gibi kimi dallar
“futbolun” yanında medyatik tüketime malzeme olarak gecikmiş bir “keşif”
yaşadılar. Ancak başta sözünü ettiğimiz “finansın küreselleşmesi” yasaları
uyarınca dayatan gelişme, en çok futbolu ve basketbolu belirleyici hale geldi.
Örgütlenmenin gereği ve hedefi
Bizimki gibi ülkelerde en başta futbol alanındaki bir örgütlenme, artık
eskiye göre, çok daha farklı amaçlara dönük olmalıdır:
Geçmişin siyasal örgütlerinin sahip çıktığı hareketlerde olduğu gibi,
doğrudan yerleşik düzenin temsiline yönelik hak arayışları sürüp gidecektir.
Ama asıl yapılması gereken, küresel denen bu yeni kapitalist piyasa
koşullarının biçimlendirdiği dünyada “futbolu” tanımlayabilmektir.
Örgütlenme,
kültürel-teorik
birikimin
derinleştirilmesi,
küresel
piyasalaşmanın, futbolun geleneksel manipülasyonlarını zorlaması (milli
takım, ülke futbolu vb) borsa eğrileri ile sahadaki başarılar arasındaki bağın
402
Futbolun kurumsallaşması
tek tek kişiler (oyuncular, öteki aktörler) bakımından ne anlamlara
gelebileceğinin tartışılması vb vb.
Sporcunun “insan” olduğunu hatırlaması, kimliğine geri dönebilmesi için,
yeni tip bir örgütlenmeye ihtiyacı var. Çünkü bütün sporlar, ülkeden ülkeye
değişse de, burada başta futbol, finans kapitalin kölesi olacak yıldızlar
yetiştirmek üzere, neredeyse paralı askerler arayışındaki gibi, dünya çapında
insan avını sürdürüyor. Siyahlar, Latin Amerikalılar, binlerce aday, on binde
birlik bir ihtimalle küreselleşen bu yeni “sporun” emek-gücü kurbanı artık.
Evet, bir zamanların siyasal-ideolojik aygıtı, artık küresel sermayenin artı
değer aracı…
Batı eksenli dünya futbolundaki şaşırtıcı, ama anlaşılır çöküş, ulusal
takımların irtifa yitirmesi vb. küreselleşmenin bu anlamadaki kaçınılmaz
yıkım etkisinden başka bir şey değil.
Futbol, futbolcu, spor, sporcu varolacaksa, kapitalizmin küresel evresinde
işlettiği ekonomik- (siyasal-ideolojik) manipülasyonların alanı dışında,
yepyeni bir varoluşun şartlarını aramak ve kurmak zorundadır.
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s. 403-410
Forum
Futbolda “ultra” taraftar hareketi
Hüseyin Özkök
İtalya’da Sicilya Adası’nda 2 Şubat 2007 günü oynanan Sicilya derbisi
Catania-Palermo maçında ve sonrasında çıkan olayların ciddiyeti ve bir
polisin kasten öldürülmesi tüm dünyanın dikkatini yeniden İtalya’ya ve
futbolda şiddete çevirmesine neden oldu. Bu olayı yaratanlar Catania
kulübünün Ultralar adlı taraftar grubuydu. Futbol dünyasında adı bilinen
ancak bu derece ön plana çıkmayan grubu Ultralar böylece bir anda bütün
dünyada tanındılar. İşte bu satırlarda artık bir kavram haline gelen Ultra
taraftar organizasyonun ortaya çıkış ve gelişim hikayesini okuyacaksınız…
ORTAYA ÇIKIŞ
Ultra hareketi ilk olarak İtalya’da 50’li yılların sonları ile 60’lı yılların
başlarında futbol delisi genç grupların kendi takımlarını organize bir şekilde
desteklemek amacı ile bir araya gelmesi ile kuruldu. Ultra adını bu gruplara
Torino taraftarlarının bir maç sonrası maçın hakemini hava alanına kadar
takip etmesi sonucunda bir İtalyan gazetesi verdi. Ultralar başta çaldıkları
korna ve davullarla diğer taraftar gruplarından ayrılıyorlardı. İlk deplasman
organizasyonları da bu sıralarda gerçekleşmeye başladı. Bu hareket
Avrupa’da da kendine hızlı bir şekilde taraftar buldu ve çeşitli ülkelerdeki
grupları etkisi altına aldı. Futbolun ana vatanı İngiltere ise Ultralar’a sıcak
bakmayan az sayıdaki ülkelerden biri oldu ve holigan grupların beşiği haline
geldi.
404
Ultra taraftar
AMAÇ VE AKTİVİTELER
Ultralar tamamen fanatik ve ana amaçları takımlarını “her zaman her
yerde mümkün olan en iyi şekilde” desteklemek olan taraftarlardan
oluşmakta. Ultralar’da stadyumlarda toplu akustik desteğin dışında marşları
başlatan bir kişi (amigo) hep bulunur. Bu şarkılara ise davullarla eşlik edilir.
Ultralar ayrıca gözle görülen şovlara da çok önem verirler. Konfeti yağmuru,
bengal ateşi denen meşaleler ve çok sayıda dev bayrak da tribünlerde hep
görülür. Bunun yanında Ultralar masraf ve koreografi gerektiren renkli güzel
tribün şovları da organize ederler. Bu şovlar için maç başlamadan önce
Ultralar tarafından tüm hazırlıklar yapılır ve hatta bu gruba dahil olmayan
seyirciler de bu şovlara katılırlar.
Önemli bir nokta da Ultralar’ın bu şovlar için harcadıkları paralar için
sponsor veya kulüpten asla yardım kabul etmemeleridir. Bu masrafları kendi
üyelik aidatları ve kendi ürettikleri taraftar ürünlerinden sağlanan gelirlerden
karşılamaktadırlar.
Ultralar’ın bir özelliği de kulüplerine karşı diğer bir gruba bağlı olmayan
taraftarların aksine çok daha fazla eleştirel bir bakış getirmeleridir. Özellikle
kulübün ekonomisini ilgilendiren kararlar alındığında ya da kulübün taraftar
kültürü ile ilgili yaklaşımlarında Ultralar bu kararları alan kişilere karşı
eleştirel bir bakış sahibidirler.
En önemli konulardan biri ise polisin ve saha içinde güvenliği sağlamakla
görevli kişilerin bu taraftar gruplarına yaklaşımını protesto eden bir tavrın hep
olmasıdır. Polisleri özellikle hedef alan sloganlar en çok görülenlerdir.
Almanya’da ise bu gruplar güvenlik güçlerini “biz taraftarız suçlu değil”
şeklinde protesto ederler. Her Ultra grubunun bir bayrağı bulunur ve bu
bayrak onların âdeta sancakları gibidir.
ULTRALAR İLE HOLİGANLAR ARASINDAKİ FARK
Ultralar’ı holiganlardan ayıran en büyük özellik bu oluşumlarda şiddetin
değil sporun daima ön planda olmasıdır. Ancak kavga ve mücadele de Ultra
kültürünün ayrılmaz bir paçasıdır. Takımları adına kavgadan kaçmazlar. Fakat
Almanya’daki gruplar yine de polisin bu konuda taviz vermemesi nedeni ile
kavgadan da uzak durmayı tercih etmektedirler. Bu gruplarda son yıllarda
rakip taraftarların taşıdıkları ait oldukları kulübün ürünlerini kapıp kaçma
daha yaygın hale gelmiştir.
Hüseyin Özkök
405
ÜLKELERDE ULTRA HAREKETLERİ
Almanya: Ultra hareketi Almanya’ya ilk olarak 80’li yılların sonlarında
ulaştı. İlk grup 1986 yılında Fortuna Eagles adı altında Fortuna Köln takımı
taraftarlarınca kuruldu. Onu 1989 yılında Leverkusen taraftarlarının kurduğu
Soccer Boyz grubu izledi (1994’ten bu yana Mad Boyz). Binding Szene
(Eintracht Frankfurt), Blaue Bomber (Stuttgarter Kickers), Promillos Ultras
(Freiburg) 1995 yılında kurulan Ultra gruplarıydı. Bir yıl öncesinde ise
Nürnberg taraftarları Ultras adlı grubu kurmuşlardı.
Şu anda Almanya’da en küçük kasaba takımlarına kadar bütün kulüplerin
taraftarları arasında kendisini Ultralar olarak adlandıran gruplar mevcut.
Almanya’da bugün taraftarlar arasında kendilerini ön plana çıkaracak ve
Ultralar’ı sorgulayacak başka gruplar olmadığı için Ultralar organize taraftar
denilince ilk akla gelen gruplardır. İşte tam bu noktada Ultralar ile organize
olmamış taraftar grupları arasında, Ultralar’ın özellikle kale arkası tribünlere
egemen olma ve taraftarı yönetme çabaları nedeni ile sürekli sorunlar
yaşanmaktadır.
Almanya’daki Ultra grupların büyük çoğunluğu politikayı futbola
karıştırmazlar. İstisna olarak Almanya’da üç sol Ultra grubu, Sankt Pauli (St.
Pauli), Filmstadt Inferno 99 (Babelsberg 03), Diablos (Sachsen Leipzig) ve iki
sağ görüşlü Inferno Cottbus (Energie Cottbus), Ultras (Lok Leipzig)
gösterilebilir. Bunlar içinde özellikle Lok Leipzig takımının aşırı sağcı
taraftarlar çıkardıkları olaylarla ön plandadır. Bir süre önce de Lok LeipzigUnion Berlin amatör bölgesel lig maçında büyük olaylar yaşandı. Ancak
Alman polisi bu taraftarlara sıfır tolerans göstermekte ve özellikle de maç
günleri tüm şehirlerin ana tren istasyonlarında geniş güvenlik önlemleri
almakta.
Almanya’da Ultralar’ın ana amacı stadyumlarda atmosferi en güzel hale
getirmek ve kendi gruplarının gelişimini sağlamaktır. Alman Ultraları
kendilerini hiç bir kritik yapmadan stadyumlarda oturup maç seyreden ve para
harcayan taraftar gruplarının karşıtı olarak görürler.
Almanya’da stadyumlarda meşale yakılması kesinlikle yasak olduğundan
Alman Ultraları çok nadiren stadyumlarda meşale yakmaktadırlar. Meşaleler
daha çok amatör liglerdeki maçlarda görülmektedir.
İtalya: İtalyan Ultraları ünlerini tüm dünyaya 2 Şubat 2007 günü
duyurdular. Catania kulübünün Ultraları büyük olaylara neden olurken bir
polisi öldürdüler. Ultralar’ın üye sayısını rekor seviyeye ulaştırdıkları yıllar
406
Ultra taraftar
İtalya’da 80’li yıllar olmuştur. Ancak şu an hala 10.000’in üzerinde üyesi olan
gruplar mevcuttur. İtalya’daki önemli gruplar ise şunlardır. Irriducibili Lazio,
Brigate Ressonete Milan, Brescia MU 1911, Curva Nord Bergamo, Ultras
Granata.
İtalya’daki ünlü Ultra gruplarının Lega-Calcio (Futbol Ligi) ve polisle
sürekli bir uyuşmazlık içinde olmaları İtalyan ultra hareketine yönveren en
önemli etkenlerden biri olmuştur. Bu gruplardan bazıları, Brigade Gialloblu
71 Verona, Fdl Milan, Bna Atalanta, Commando Ultras Napoli ve Verona
Front’tur. Bazı taraftar gruplarının üye sayısının çok yüksek olması bu
taraftarların kulüp politikasına karışmaları durumunu ortaya çıkarmıştır.
Bunlar içinde en çarpıcı örnek şu an var olmayan Fossa dei Leoni grubudur.
Bu grup zamanında oturdukları tribünde kimin ne satacağına kendi grup
üyeleri karar vermekteydi. Ayrıca bir çok taraftar grubu kulüpleri şiddetle
tehdit edip istediklerini yaptırmakta ve kulüp yöneticileri buna göz yummakta.
Son olaylara kadar İtalya’da verilen cezalar stadyum yasağı ile sınırlı
kalmaktaydı. Ancak son cereyan eden olaydan sonra artık çok daha radikal
önlemlerin alınacağı açık.
İtalya’da bu tür grupların yarıya yakını politik tavır içindedirler.
Bunlardan %10 kadarı da aşırı sağcı gruplardan oluşmaktadır. Bu gruplar
özellikle bazı kulüplerin politik olarak doğrultusunu da belirlemektedir.
Örneğin Lazio kulübünün aşırı sağcı taraftarları (Irrıdubicili Lazio) buna en
büyük örnek olarak gösterilebilir. Aşırı sağcıların asıl düşman olarak
gördükleri hedefleri rakip taraftarların aksine tamamen polislerdir. Sol
gruplardan ise en ünlüsü Livorno kulübünün taraftar grubudur. (Brigade
Autonome Livornesi)
Fransa: İtalya’ya olan yakınlık seksenli yıllarda Fransa’da özellikle de
ülkenin güneyinde Ultra hareketinin başlamasında etkili oldu. İlk Ultra
grupları Marsilya’da Commando Ultra 84 ve South Winner 87 adları ile
kuruldu. Bu iki grup da hala faaliyetlerini sürdürüyor ve Fransa’nın en yaratıcı
ve saygı gören grupları olarak anılıyorlar. Özellikle bu iki grup ırkçılığa ve
faşizme olan karşıtlıkları ile ön plana çıkıyorlar.
Paris’te ise ilk Ultra grubu 1985 yılında Boulogne Boys adı ile kuruldu.
Zaman geçtikçe Utra grupları Fransa’nın her yerine yayıldı ve büyük gruplar
kulüpler üzerinde etkili olmaya başladılar. Özellikle de Marsilya’da Ultralar
kendi tribünlerinin bilet satışını kulüpten aldılar ve Marsilya kulübü üzerinde
büyük bir etkiye sahipler. Ülkedeki en etkili gruplar ise Paris ve Marsilya’da
bulunuyor. Paris’te Boulogne Boys’un yanı sıra Supras Auteuil, Lutece Falco
Hüseyin Özkök
407
ve Tigris Mystic gibi gruplar bulunuyor. Stadyumlarda şiddete meyilli olan
Boys grbunun bazı üyeleri ve aşırı sağcılar ise bu gruplardan dışlandılar ve
artık stadyumlara alınmıyorlar.
İsviçre: İsviçre’ye baktığımızda özellikle son yıllarda çok hızlı bir şekilde
Ultra taraftar gruplarının ülkenin her yanında arttığını görüyoruz. Zürih
kentinde en ünlü gruplardan biri FC Zürih takımın Ultra taraftar grubu olan
Zürcher Südkurve’dir. Aynı şehrin bir başka takımı olan Grasshoppers’ın da
iki büyük Ultra taraftar grubu mevcut. Bunlardan en ünlüsü ise Estrade Ost.
İsviçre’de kendinden geçen yıl çok bahsettiren Ultra grubu ise FC Basel
takımının Inferno Basel isimli Ultra grubu oldu. Ligin son ve şampiyonun
belli olacağı maçında rakip FC Zürih takımın 93. dakikada Inferno Basel
grubunun oturduğu taraftaki kaleye attığı gol çıkan olayların ateşleyicisi oldu.
Inferno Basel taraftarları ayrıca özellikle Zürih takımlarının geldiği her maçta
olay çıkarmakla ünlüler. Bundan birkaç yıl önce Baselli Ultralar
Grasshoppers’ın stadını ateşe verip büyük zarara yol açtılar. Her gittikleri
Zürih deplasmanında mutlaka olay çıkardılar. Ancak 2004 yılında da bu defa
Zürih polisi bir skandala imza attı. Zürih’te Grasshoppers ile oynayacakları
maç için trenle Zürih’e gelen ve çoğunluğu Ultra olan ancak aralarında
çocukların da bulunduğu 650 kişilik Baselli taraftar grubunu polis sardı ve
427’sini gözetim altına aldı. Bazı taraftarlar 24 saat gözetim altında kaldılar.
Tuvalete gitmelerine ve telefon etmelerine izin verilmedi. Bu tüm İsviçre’de
büyük tepki yarattı. Zürih polisi ve kanton yönetimi ağır eleştiriler aldı.
Geçtiğimiz yıldan bu yana ise İsviçre şehir yönetimleri hem Lig
yönetimini hem de kulüp yöneticilerini her maç için güvenliği sağlamakta
gerekli olan 100.000 Frank’ı ödemedikleri için suçluyorlar. İsviçre’de futbol
maçlarında Ultralar ve holiganların yarattığı şiddet son yıllarda oldukça arttı
ve bu konu hem medyanın hem de politikanın önemli konularının başında
geliyor.
Diğer ülkeler: Avrupa’nın diğer ülkelerine baktığımızda Avusturya,
Portekiz, Yunanistan, Hırvatistan ve Sırbistan gibi ülkelerde Ultra gruplarına
rastlıyoruz.
Avusturya’da en etkili ve tanınmış olan grup Ultras Rapid 1988’dir. Bu
grup Avrupa’da takımının her maçına koreografi hazırlayan sayılı gruplardan
biri ve 2005 yılında T.I.F.O. (Torcida International Fans Organisation)
tarafından en iyi koreografi yapan taraftar grubu seçildi. Red Bull tarafından
satın alınan Austria Salzburg takımının Ultra taraftar grupları olan Union
408
Ultra taraftar
Ultra 99 ve Tough Guys Salzburg 92 kulüplerinin satışına şiddetle karşı
çıkmalarına rağmen şu an takımlarını destekliyorlar.
Portekiz’e baktığımızda en ünlü iki grubun Benfica kulübünün taraftar
grubu olan Diabos Vermelhos ve No Name (NN) Boys olduğunu görüyoruz.
Ayrıca Porto ve Sporting kulüplerinin de Ultra taraftar grupları mevcut.
Ancak ülkenin diğer taraftar grupları diğer ülkelerdeki kadar aktif değiller.
Yunanistan’da başkent Atina’da bulunan Ultra gruplar Avrupa’daki en
ateşli gruplardan sayılıyorlar. Atina kentinin üç takımı Panatinaikos,
Olympiakos ve AEK maçlarında bu gruplar arasında büyük kavgalar
yaşanıyor. Bu nedenle son yıllarda Yunanistan’da Ultra hareketine ait
grupların rakip stadyumlarda maçları izlemeleri yasaklanmış durumda.
Hırvatistan’da Ultra hareketinin başlangıcı 1950 yılına rastlamakta. O yıl
Hajduk Split taraftarları Torcida adı altında ligin şampiyonunu belirleyecek
bir maçta Ultralar’ın kullandığı metotlarla bir organizasyon yapmıştı. Ancak
Yugoslavya Devleti’nin her türlü örgütlü organizasyonu yasaklamasından
sonra Torcida Ultra hareketi ancak seksenli yıllarda tekrar ortaya çıkabildi.
Bugün ise en büyük rakipleri Dinamo Zagreb’in taraftar grubu olan Bad Blue
Boys.
Sırbistan’da ise ülkenin iki büyük kulübü Kızılyıldız ve Partizan’ın Delije
ve Grobari adlı Ultra grupları ülkenin en büyük iki taraftar grubu. Bu
takımları tutan insanlar otomatik olarak bu gruplardan sayılmakta çünkü
taraftarlar bu takımları orijinal adları ile değil bu taraftar gruplarının adları ile
anmakta. Bu iki grubun dışında da ülkede sayısız Ultra gruplar bulunmakta.
Meşale yakmak tribünlerde günlük olaylardan sayılıyor. Özellikle büyük
maçlarda sürekli olay çıkıyor.
TÜRKİYE’DE ULTRA HAREKETİ
Türkiye’de kendilerini Ultralar olarak tanımlayan tek taraftar grubu
Galatasaray taraftarlarınca kurulan ultrAslan grubu. Grubun kuruluş amacı
aynen Avrupa’daki Ultralar’da olduğu gibi takımı koşulsuz desteklemek ve
stadyumda güzel bir atmosfer yaratmak. Fenerbahçe’nin Genç Fenerbahçeliler
ve Beşiktaş’ın Çarşı taraftar grupları aynı amaçlarla faaliyet gösteren gruplar,
ama bu gruplar her ne kadar Avrupa’daki Ultralar ile benzerlikler taşısalar da
en büyük rakiplerinin Ultra adı ile bir grubu olması nedeni ile bunların
kendileri Ultralar olarak tanımlaması olası değil.
Hüseyin Özkök
409
Bu üç grubun siyasi yanına baktığımızda hepsinin ortak paydasının
milliyetçilik olduğunu görüyoruz. Ancak bu gruplar bazı zamanlarda kendi
kulüp ideolojilerini milliyetçiliğin üzerinde görüp örneğin milli maçlarda
oynanan stadyuma göre kendi takımları lehine tezahürat yapabiliyorlar.
İçlerinde çok sayıda “Milli Takım’dan bana ne ben şu takımlıyım” diyebilen
kişiler mevcut. Yine bu grupların içinde siyasi ve sosyal mesajlar vermeyi en
çok tercih eden grup Beşiktaş’ın Çarşı’sı. ultrAslanlar ve Genç
Fenerbahçeliler’de zaman zaman kendi milliyetçilik görüşleri doğrultusunda
siyasi mesajlar veriyorlar.
Türkiye’de aynı takımın fanatik taraftar grupları arasında da bölünmüşlük
yaşanıyor. Bir grup hiçbir beklentisi olmadan kulübünü destekleyip para
harcarken diğer bir grup “biz takımı her koşulda destekliyoruz o zaman kulüp
bize bedava bilet versin, seyahat masraflarımızı karşılasın” gibi bir beklenti
içinde. Tabii ki en büyük istek de stadyuma hakim olmak yönünde.
Tribünlerinde bu konuda en çok bölünmüşlük yaşayan taraftar grubu
Fenerbahçe’de yer alıyor. Genç Fenerbahçeliler’in yanında önemli gruplar
Kill For You, Cefakar Kanaryalar, Esenler gibi gruplar. Daha irili ufaklı bir
çok grup da mevcut. Bunda da stadyum kapasitesinin büyümesi en büyük
etken. Her grup kendine ayrıcalık sağlanması ve stadyumda kendi
hakimiyetini kurma arayışı içinde.
Beşiktaş’ta ise Çarşı grubunun yanında Asya Kartalları ve Karagümrük ön
plana çıkan gruplar olarak göze çarpıyor. Bu üç grup da söz sahibi olmak için
uzun süre büyük mücadele verdiler. Sonunda kapalının paylaşımı konusunda
aralarında anlaşma yapıldı ve anlaşmazlık şimdilik bitti. Bir de kendilerini
Eagle Clan olarak adlandıran ve Numaralı tribünde oturan, her türlü kötü
yönetime karşı tavrını koyan bir grup da mevcut.
Şu anda Türkiye’de Beşiktaş’ın Çarşı grubu adından en çok söz ettiren en
etkili taraftar grubu konumunda. Galatasaray’da ultrAslan dışında başka bir
oluşum yok. Daha önce Yürüyedur adı altında oluşan üniversiteli grup bir
takım başka grupların baskısı ile etkisini kaybetti ve artık bu grup yok.
Galatasaray tribünlerinin tek hakimi ultrAslan grubu olarak belirlenmiş
durumda.
410
Ultra taraftar
.
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s. 411-418
Forum
Futbol sektöründe finansal
polarizasyona karşı kurumsal
yönetişim
Kutlu Merih 1
Futbolun ulusal düzeydeki yönetimi konusunda ülkeler arası sistem
farklılıkları bulunması, ticarileşemenin de polarizasyon etkileri ile birleşince,
sportif sonuçlar üzerinde anlamlı etkiler oluşturuyor. Kulüplerin faaliyet alanı
olan farklı yasal ve ekonomik ortamlar oyunda da adaletsizliklere yol açıyor.
Daha sıkı regüle edilen ülkelerde daha sağlam finansal yapılar gözlenirken
bunlar daha gevşek regüle edilen ülkelere karşı rekabet etmekte güçlük
çekiyorlar. Avrupa futbolunun artan önemi ve kulüp rekabeti üzerinde etkili
olan farklı düzenleyici sistemler ulusal ver kıtasal düzenleme sistemlerinin
yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyor. Avrupa çevresinde daha standart
bir düzenleme rejiminin gerçekleştirilmesine ihtiyaç duyuluyor ve UEFA
bunu gerçekleştirebilecek temel organ olarak görülüyor.
Yerel ve kıtasal futbolun düzenlenmesi
Avrupa çevresinde spor ver futbol yönetişimi açısından bir çok farklılık
gözleniyor. Öncelikle kulüplerin, liglerin ve ulusal federasyonların sistem
üzerindeki etkisi ülkeden ülkeye değişebiliyor. Özellikle İngiltere'de Premiyer
Lig (FAPL) ile Federasyon (the FA) arasında ilginç bir rekabet ve otorite
kavgası var. İtalya'da büyük kulüplerin ligler ve federasyon üzerinde yoğun
etkisi söz konusu. Kulüp başkanları ve yöneticileri aynı zamanda
federasyonda da görev alabiliyor. Benzer olarak İspanya'da Barcelona ve Real
1
Doç.Dr. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi (emekli), araştırmacı
e-posta: [email protected]
412
Kurumsal yönetişim
Madrid İspanya futbolu karar mekanizması üzerinde olağanüstü etkinlik
sahibi olarak görülüyor. genel olarak Avrupa'daki beş büyük lig içinde TV
yayın sözleşmelerinin merkezi olarak yapıldığı (İngiltere, Fransa, Almanya)
liglerde federasyonların, kulüpler tarafından yapıldığı liglerde (İspanya,
İtalya) kulüplerin kulüplerin daha çok etki sahibi oldukları görülmektedir.
Ulusal federasyonlar, ulusal liglerin yönetişimi için stratejik organlardır.
Burada düzenleyici bir otorite ile serbest rekabet koşullarının birlikte
çalışmasının etkinleştirilmesi gerekir. Federasyonların futbolun üç boyutu
olan sportif, yasal ve ekonomik boyutlarının birlikte düzenleme çabaları bazı
sorunların da yaşanmasına neden oluyor. Günümüz futbolunda FIFA, UEFA
ve Ulusal federasyonlar arasındaki ilişkiler ve yetki paylaşımları bazı
sorunların da yaşanmasına neden oluyor. UEFA ile AB arasındaki ilişkiler,
UEFA'nın bir düzenleyici kuruluş olarak Avrupa futbolu üzerinde giderek
artan bir etki kazanmasına da yol açıyor. Bosman uygulaması ve sınırların
Avrupalı futbolculara açılarak futbolun "Avrupalılaştırılması", futbolun
geleneksel olan ulusal düzeyde federasyonlar ve küresel düzeyde FIFA
tarafından düzenlenmesi kuralı ile çatışmaya başladı.
Avrupa futbolundaki dönüşümler, yönetici organların yetkileri ve etkileri
konusunun yeniden değerlendirilmesini gerektiriyor. Bosman uygulamaları,
yayın teknolojisindeki gelişmelerin yarattığı fırsatlar ve seçkin kulüplerin hem
yerli hem de Avrupa kupalarında daha etkin olmayı sürdürmeleri sonucunda
kurallar yeniden tartışılır hale geliyor. Şampiyonlar liginin hem sportif hem de
finansal olarak artan çekiciliği, futbol sektörünün kontrol ve düzenleme
mekanizmalarının özellikle Avrupa ortamında gelişeceğini gösteriyor. Diğer
taraftan başarılı ve etkili kulüpler ulusal federasyonların yetki ve otoritelerini
tartışma ortamına çekiyorlar. Bu ise futbol için daha etkili düzenleme ve
yönetişim kurallarının araştırılmasına yol açıyor. Futbolu yöneten organlar
arasındaki ilişkilerin yeniden değerlendirilmesi önümüzdeki yıllarda "futbolun
etkin yönetişiminin" temel başlangıç noktasını oluşturacak.
Avrupa kulüp futbolunu düzenleme modelinde değişimler
Bosman kuralı ile ulusal sınırlar arasında daha yoğun bir futbolcu
trafiğinin yaşanması, futbolcu yeteneklerinin saha geniş ve daha güçlü
pazarlarda yoğunlaşmasına yol açtı.. Bunun sonucu ise Avrupa kupalarında
başarılı olan kulüplerin ve ülkelerin sayısının giderek azalması oldu. Ulusal
düzeyde ise Şampiyon Kulüpler kupasını elit kulüplerin monopolize etmesi,
sportif ve ekonomik başarının da elit kulüplerde yoğunlaşmasına neden
Kutlu Merih
413
oluyor. Matematik olarak olanaksız olamasa bile, diğer kulüplerin elitler
arasına katılabilmesi giderek daha zorlaşıyor. Fransız profesyonel ligi kıta
düzeyinde fırsat eşitliği için düzenleyici çerçevenin standardize edilmesi
gerektiğini ileri sürüyor. Burada UEFA tarafından geliştirilen ve uygulanması
istenen "Kulüp Lisans Sistemi" , rekabet koşullarının standardize edilebilmesi
için önemli bir adım olarak görülüyor. UEFA Kulüp Lisans Sistemine ulusal
düzeyde farklı reaksiyonlar verildi. İtalya olumsuz bir yaklaşım sergilerken
diğer ülkeler Fransa başta olmak üzere, sistemin finansal kontrol
mekanizmalarının yeterli olmadığını ileri sürdüler. Sistem bazı kurallar
getiriyor fakat bunun denetlenmesi için gerekli mekanizmaları önermiyordu.
Bir çok ülke liginde bunun bir ilk adım olduğu fakat finansal dengeyi
sağlayacak daha ileri tekniklere ihtiyaç olduğu düşüncesi ağırlık kazandı.
Sistemin deklare edilen amaçları başlangıçta: kulüplerin ekonomik ve
finansal yeteneklerini geliştirmek, şeffaflığı ve kredibiliteyi artırmak ve borç
verenler için güvenli bir finansal ortam sağlamak, uluslararası kupaların
sürdürülebilirliğini sağlamak ve bu kuplardaki finansal fair playi gözetmek
olarak veriliyordu. Sistemin talepleri giderek ağırlaşan bir şekilde idi. Verilen
amaçlar ile uygulanan yöntemlerin tutarlı olması gerekirken burada bazı
yetersizlikler ve amacı aşan talepler profesyonel gözlerden kaçmıyordu.
Fransız ligi uygulanan sistemin UEFA tarafından verilen amaçları
karşılayamadığın ileri sürdü. "Uygulamanın ilk fazı oldukça ileri bir dönemle
ilgili idi ve kontrol ancak olay gerçekleştirdikten sonra yapılabiliyordu. Bu da
beklenen faydayı yok ediyordu." . İkinci faz ise 20087/09 sezonunda
başlayacak ve ileriye dönük bütçelemeleri kapsayacak. Bunun da amaca ne
faydası olacağı açık değil.
Burada önemli olan diğer bir nokta, UEFA Kulüp Lisans Sisteminin fayda
sağlayabilmesi için yeterli bir titizlikle uygulanması gerektiği. Bu da sistemin
diğer bir zayıf noktası, çünkü uygulama ulusal federasyonlara devredilmiş
durumda. Bu federasyonların ise, kulüplerinin Avrupa Kupalarına
katılmalarını engelleyecek önlemleri almaları hemen hemen olanaksız gibi.
Ayrıca çeşitli farklılıklar gösteren ulusal muhasebe sistemlerinin temelinde
finansal standartların nasıl sağlanabileceği de belirsiz.
Burada Fransız Liginin bir alternatif önerisi var: "Kulüpler için Avrupa
Finansal Kontrol Komitesi". Avrupa liglerinde bu yaklaşımın üzerinde
durulmaya değer olduğu düşünülüyor.
414
Kurumsal yönetişim
‘Subsidiarity’ ilkesi ve düzenlemenin sınırları
Futbol sektöründe yaşanan ve çözümlenen bazı sorunlar düzenleyici
sorumluluğun sınırlarının da tartışılmasını gündeme getirdi. Bunlar arasında
Bosman Kuralları, TV yayın teknolojisinin uyarlanması, zenginliğin az
sayıdaki ulusal liglerde toplanması ve UEFA Şampiyonlar Liginde gözlenen
gelişmelere bulunuyor. Bu olgular yerel ve kıtasal futbol perspektifini radikal
bir şekilde değiştirdiler. Bunun sonuçlarının yerel liglerde bozulan rekabet
dengeler, yerel liglerin az sayıdaki zengin kulüp tarafından etki altına alınması
ve başarı ile zenginliğin Avrupa çapında az sayıda kulüp ve ülke etrafında
toplanması olduğu söylenebilir. Diğer taraftan Avrupa perspektifinde futbolun
ekonomik, sosyal ve dolayısı ile yasal olarak perspektifinin genişlemesi,
futbolun düzenlenmesi konusunda yeni sorumlulukların tanımlanmasını ve
genel olarak futbolun yeniden yapılanmasını gerektiriyor. Burada Avrupa
hukukunun yerindelik ilkesi olan "subsidiarity" son derecede dikkatli ve
mantıklı bir şekilde uygulanmalıdır. Bu düzenlemeyi gerekli hale getiren ve
düzenlemenin konusu olacak olan organizasyonlara "yetki devri" olarak
anlaşılmamalıdır. Futbolun küresel ve kıtasal organizasyonu düzenleyici
organların sorumsuz bir bağımsızlığı yerine sorumlu bir "karşılıklı bağımlılık"
ilkesi etrafında oluşmalıdır. Burada subsidiarity ilkesi kararların uygun olan
en uygun düzeyde alınmasını gerektirir. UEFAtarafından önerilen "Kulüp
Lisans Sistemi" ve "Kulüpte (alt yapıdan) Yetişen Futbolcular" kuralı bu
nedenle sadece Avrupa kupaları için değil fakat yerel ligler için de
uygulanmalıdır. Buradan Avrupa çapındaki düzenleyici ilkelerin yerel liglerin
de harmonizasyonunda önemli bir rol oynayacağı görülebilir.
"Altyapıdan yetişen" futbolcu inisyatifi
UEFA kupa maçları için uygulanacak yeni, düzenlemeler getirdi. Bunlar:
• 25 ile sınırlı takım oyuncusu
• Kulüpte yetişmiş minimum oyuncu sayısı. kademeli olarak aşağıdaki
gibi uygulanacak
i) 2006/07 Sezonu: 4 ‘takımda yetişmiş’ oyuncu
ii) 2007/08 Sezonu: 6 ‘takımda yetişmiş’ oyuncu
iii) 2008/09 Sezonu: 8 ‘takımda yetişmiş’ oyuncu
"Takımda yetişmiş" oyuncular, kulüpte veya aynı ulusal federasyonda
lisanslı olacak ve bu oyuncuların yarıdan fazlası federasyon lisanslı tipten
olmayacak. Kulüpte yetişmiş oyuncu yanımı, oyuncunun 15 ve 21 yaşları
arasında en az üç sezon kulüpte lisanslı olması koşulunu gerektiriyor.
Kutlu Merih
415
Federasyon lisanslı oyuncu kavramı ise oyuncunun en az 3 yıl kulüp veya
bağlı olduğu federasyona lisanslı olması anlamını taşıyor. Kulüpler 21 yaşın
altında olmak ve kulüpte 15 yaşından sonra en az 2 yıl lisanslı olmak koşulu
ile 25 kişilik takıma istenildiği kadar genç oyuncu ekleyebilir.
Burada UEFA'nın beklentisi genç oyuncuların gelişimini ve eğitimini
gerçekleştirebilmek. Burada sadece kulüplere bir katkı değil, gençlerin eğitimi
ve sosyalleştirilmesi ile topluma da katkı öngörülüyor. Ayrıca bu yaklaşım
Avrupa futbolundaki yetenek havuzunu genişletecek ve ulusal takımlar
arasındaki rekabete de katkı sağlayacak. Böylece kulüpler daha fazla kendi
oyuncularını yetiştirerek futbolun bir "en iyi oyuncuları satın alma" rekabeti
olmayıp "yetenek yetiştirme" rekabeti olması bekleniyor.
Buna karşılık bu kurallar UEFA kupalarında rekabet edecek olan kulüpleri
ilgilendiriyor. UEFA ulusal federasyonların bu kuralları yerel liglerde
zorlamasını beklemiyor. Yine de UEFA bu kuralların bir sportif ilke olarak
Avrupa düzeyinde olabildiğince uygulanmaya çalışılmasını öneriyor. UEFA
üyesi ülkelerin çoğunluğunda bu kuralları kendi yerel liglerinde hayata
geçirme çabası gözleniyor. İngiltere'de ise bu kurallara serbest dolaşımı
engellediği ve liglerin kalitesini sulandırdığı gerekçesi ile yoğun bir direniş
söz konusu. Burada futbolun bir tek merkezi organ tarafından
düzenlenmesindeki zorluklar göze çarpıyor. Yine de yetenek ve servetin az
sayıda ülkede yoğunlaşmasını engellemek için bazı yöntemler geliştirmek ve
bunları uygulamaya koymak acil bir zorunluluk.
Futbol sektöründe "iyi yönetişim"
Yeni bir yönetim anlayışını yansıtan "Yönetişim" kavramının futbol
sektöründe giderek artan bir ilgi yarattığını görüyoruz. Son on yıl içinde bu
kavram politik bilimde, kamu yönetiminde ve uluslararası ilişkilerde yaygın
bir kabul görürken futbol yönetimi içinde gündeme getirilir oldu. Bu
sözcüğün bu kadar popülerleşmesindeki temel neden, yönetim sürecindeki
organlar ve ilişkiler konusunda kapsamlı bir kavram ve açıklama potansiyeli
sunmasıdır. Yönetişim, en basit tanımı ile, genel olarak hiyerarşik ve emirkomuta tipinde olmayan yatay organizasyonların yönetim teknikleri ile
ilgilidir. Bu ise federatif yapılı futbol yönetim organları için oldukça uyumlu
bir modeldir. Buna göre yönetişim olan yapılarda tepede her şeye kadir
egemen bir organ bulunmaz. Buna karşılık yönetim süreci yarı otonom
birimlerden oluşan yapılar, yerel otoriteler, kamu kurumları, yarı kamusal
örgütler ve çeşitli gönüllü organizasyonlar ve federatif yapılar söz konusudur.
416
Kurumsal yönetişim
Buna karşılık Yönetişim bir çok durumda akıl karıştıran karmaşık
anlamlar da yüklenebilir. Bazı durumlarda hiyerarşik yapıda olmayan
organizasyonların nasıl yönetildiği ile ilgili iken, başka durumlarda değişime
uğrayan yapıların nasıl yönetilmesi gerektiğine ışık tutabilir. Biz burada bu
kavramı futbolun yönetim yapısını anlamak ve bunu olması gibi değiştirmek
süreci ile ilintili olarak kullanacağız. Bu hedefe ulaşmak için yönetişim,
networklerin yönetişimi ve doğrudan "İyi Yönetişim - Good Governance"
anlamlarına da gelecektir. Burada yönetişimin üç farklı anlamı söz konusudur:
Bir strateji olarak yönetişim, bir analitik araç olarak yönetişim ve bir normatif
model olarak yönetişim.
Bunları açarsak; strateji olarak yönetişim bir kurum veya yapının stratejik
hedeflere ulaşmak için yönlendirilmesi anlaşılmalıdır. Bu genel olarak
modern demokratik hükümetlerin uygulamalarıdır. Hükümetler burada
olanaklar yaratır ve koordine ederler, yönetmekten çok yönlendiricidirler.
Yönlendirmek üzerindeki vurgu, yönetim organındaki iktidarın mümkün
olduğunca yaygınlaştırılarak daha fazla organın iktidar sahibi olmasını
sağlamaktır. Böylece sistemin yaratma ve yönetme kapasitesi artacaktır.
Böylece hükümet içi ve hükümet dışı aktörler arasındaki kontrol ve
koordinasyon yönetimin verimini arttıracaktır.
İkinci kavram - networklerin yönetişimi - esas olarak ortaklık, işbirliği ve
dayanışma kavramlarına dayanır ve hiyerarşik otorite kavramına bir alternatif
sunar. Network yaklaşımı örgütler arası ilişkilerin etkilerine yoğunlaşır. Örgüt
içinde ise bu bölümler ve organlar arasındaki yatay ilişkiler anlamına
gelecektir. Bu süreçler tek bir tepe organın hakimiyetine dayanan otoriter
karar verme süreçleri yerine pazarlık ve uzlaşmanın öne çıkmasına yol açar.
Böylece yönetişim yaklaşımı ile örgütler veya organlar arası politika
oluşumlarının doğasını açıklayan bir analitik araç elde ederiz.
Yönetişim kavramının üçüncü uygulanışı ise bunun, "İyi Yönetişim Good Governance" uygulaması ile eş anlamlı kullanılmasıdır. Bu uygulama,
örgütler ile bunlara kaynak sağlayan paydaşları arasındaki ilişkileri
tanımlayan deontolojik ilkeleri, örgütlerarası ilişkileri düzenleyen yöntem ve
teknikleri ve paydaşların birbirine karşı olan hak ve yetkilerini düzenler.
Gerçekte "İyi Yönetişimi" gerçekleştiren belirgin bir yöntem olmamasına
karşılık, deyim bir kaç temel kavramdan oluşan, oldukça açık bir anlama
sahiptir. Bunlar; şeffaflık, hesap verilebilirlik, paydaş katılımı ve net yasal ve
deontolojik çerçeve olarak özetlenebilir. Şimdi bu üç boyutla tanımlamayı
esas alırsak aşağıdaki soruları nasıl cevaplandırabileceğimizi görebiliriz.
Kutlu Merih
417
• Bu üç yönetişim anlayışı ile bir analitik model oluşturabilirmiyiz?
• Bir spor politikasının "yürütülmesi" ile ne anlamalıyız?
• Spor için bir politik cemaat veya bir network söz konusumudur? ve
bir yönetişim networkü ile ne anlamalıyız.?
• Birbirleri ile ilintili "iyi yönetişim" ve "kurumsal yönetişim corporate governance" deyimleri, sporda yönetici organlar ve birincil/ikincil
paydaşlar arasındaki ilişkiler tanımlamamızda nasıl yardımcı olabilir?
Yönetişim üzerine oldukça yoğun bir literatür bulunmasına karşılık, bur
terimin spor organizasyonlarının örgütlenmesi, idaresi ve yönetimi açısından
ne anlama geldiğini açıklayan çok az çalışma bulunmaktadır. Sporun ve
futbolun yönetilme tekniklerinin araştırılması ve özellikle bu tekniklerin
yetersizliğinin görülmesi yönetişim olgusunun da gündeme gelmesine neden
oldu. Sporun ve futbolun tarihi gelişimi ve kurumlaşması genellikle ticari
rekabet kurallarına değil de sportif rekabet kurallarına uygun olması ve
günümüzde ticari boyut beklenmedik şekilde gelişmesi tarihi yapıların
yetersizliklerinin de görülmesini sağladı. Geleneksel yapılanma sporun ve
futbolun stratejik yönetimi ve sektörün iç dengelerinin sağlanması açısından
yeterli kontrol olanaklarını sunamıyordu. Stadyum yapımı, genç ve yetenekli
futbolcuların yetiştirilmesi ve sektörde gelirlerin dengesiz bir şekilde
yoğunlaşması gibi sorunlar geleneksel yönetim tekniklerinin yetersizliğini
açıkça ortaya koyuyordu.
Sporun ve futbolun "Yönetişimi" konularına giderek artan ilgi, sportif
organların amatör gönüllüler tarafından yönetilmesi yerine yönetim
fonksiyonlarında uzmanlaşmış profesyonel yöneticiler tarafından yönetilmesi
doğrultusunda önemli açılımlar yarattı. Artık sporun ve futbolun oldukça
gelişmiş aktifleri üzerinde yönetici iktidarının kötüye kullanılmasını
engelleyecek ve yönetimde verimliliği sağlayacak teknikler önem kazanmaya
başlamıştı. Bu da ancak "iyi yönetişim" için temel ilkeler olan şeffaflık,
açıklık, hesap verilebilirlik ve paydaşların katılımı ile sağlanabiliyordu.
Bu yaklaşım diğer taraftan paydaşların kim olduğu ve spor
organizasyonlarının mülkiyeti gibi sorunların da gündeme gelmesine neden
oldu. Bu çerçevede geleneksel taraftarlık organlarının yanında sporun ve
futbolun sorunlarına yönelik organlar da oluşmaya başladı. İngiltere'de
Manchester United in Glazer ailesi tarafından satın alınarak sahipliğinin el
değiştirmesi, taraftarların da mülkiyet üzerinde hak iddia eden organlar
oluşturmalarına neden oldu. Manchester United Supporters Trust (MUST)
taraftar organizasyonu, Manchester United yönetişim sistemi içinde bir yer
418
Kurumsal yönetişim
sağlamak için yoğun bir kampanyayı yürütüyor. Bu kampanya taraftarlar
tarafından bir yarı-profesyonel futbol kulübü FC United of Manchester
(FCUM) kurulmasına kadar ilerledi. Tarihi kulüplerin taraftarları da kulüpleri
üzerinde tarihi hakları olduğunu iddia ediyorlar ve bu hakkı talep ediyorlar.
Benzer bir taraftar ilgisi ve katkısı Barcelona Kulübü taraftarlarının "Blue
Elephant - Mavi Fil" örgütlenmesinde de gözlenebiliyor. Bu ve benzerleri
hareketler taraftarların da futbolun ekonomi-politiği içinde anlamlı bir yer
alma isteklerini yansıtıyor. İngiltere, Galler ve İskoçya bölgelerinde şimdi
kulüp yönetişiminde yer almak amacı ile oluşturulmuş yüzün üzerinde taraftar
organizasyonu görülüyor. Bu örgütler kulüp hisselerini toplayarak yönetimde
temsil edilme olanağı sağlamaya çalışıyorlar.
Sonuç: Futbola uygun “iyi yönetişim” modeli gerekiyor
İyi yönetişim kavramı, genellikle içine kapalı, şeffaflıktan uzak futbol
kulüpleri ve hesap vermek ve şeffaf olmak istemeyen futbol yönetim organları
dünyasında özellikle önem taşıyan bir kavramdır. Futbol yönetim organlarının
kulüplerdeki yönetişim sistemlerinin geliştirilmesine destek olmak için için
daha fazla çaba göstermeleri gerekiyor. iyi yönetişim kulüplerim kendi
başlarına başarabilecekleri bir uygulama olmaktan uzak görünüyor. Bu sürece
taraftar örgütlerinin de katılmaları gerekiyor. Bu anlayış uygulamaya
geçmeden bütün dünyada futbolum geleceği çok parlak görünmüyor.
Otoriteler aynı zamanda futbol gelirlerinin dağılımındaki adaletsizlikleri
giderecek çareleri de geliştirmelidir. Yayın gelirleri daha adaletli dağıtılabilir.
Gerçekte bu gelirlerin daha önemli bir kısmı alt ligler ve futbol alt yapısının
geliştirilmesi için pay olarak ayrılmalıdır. Diğer taraftan maç günü gelirlerinin
ve diğer ticari gelirlerin de yeniden dağılımı için teknikler geliştirilmelidir.
Bu yaklaşıma önemli bir itiraz, kötü yönetilen kulüplerin neden iyi olanlar
sırtından finanse edilmeleri gerektiğidir. Buna cevap iyi yönetişimin bütün
kulüplere yaygınlaştırılmasının etkinliği arttıracağıdır. İki temel stratejik
hedef; gelirlerin daha adil dağılımı ve kulüplerin etkin yönetimi birbirleri ile
tutarlıdır. Futbol yönetim otoriteleri gelirleri daha dengeli dağılan ve daha
etkin yönetilen bir futbol modeli üzerinde ısrarlı olmalıdır. Burada taraftar
dernekleri ve bunların federasyonları da iyi yönetişim modeline dahil
edilmelidir. Taraftarların kulüp yönetimindeki etkinlikleri bir çok Avrupa
liginde görülebilmektedir. Taraftarların yönetimle ilgilendikleri kulüplerde
finansal yönetimini daha sağlıklı işlediği gözlenebiliyor.
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s. 419-434
Forum
Mafya Ligi:
Türkiye’de futbol-mafya ilişkileri
Ruhdan Uzun 1
Futbolun sadece futbol olmadığı artık herkesin malumu. Ancak, futbolun
artık futbol olup olmadığı tartışma götürür. Her toplumsal etkinlik gibi futbol
da içinden çıktığı ve içinde işlediği toplumun güç ilişkilerinin örgütlenmesinin
bir yansımasıdır. İletişim, ekonomi ve siyaset alanlarını ilgilendiren bir
toplumsal etkinlik olarak giderek önem kazanan futbolun tarihi, bir yerde
kapitalizmin de tarihidir. Kapitalizmin iş örgütlenmesi ve zaman düzenlemesi,
günümüzde futbolu büyük bir endüstriye dönüştürmüştür. Modern sanayi
burjuva topluluğunun gelişmesiyle birlikte metalaştırılan futbol, içinde
geliştiği toplumun bütün özelliklerini de yeniden üretmektedir: Rekabet,
başarı kazanma hırsı, zayıf olanı altetmek, itaat, disiplin, profesyonellik,
verimlilik, işlevsellik, otoriteye saygı gibi neoliberal kapitalizmin değerlerini
futbolda görmek mümkündür.
Türkiye’de de 1980’lere doğru futbol, sermayenin dolayımsız denetimine
girerek, yavaş yavaş endüstrileşmeye başladı. 1980’lerde ise kapitalizmin
izlediği strateji ve ortaya çıkan yeni olanaklar futbola da yansıdı. Neoliberal
ekonomi ve politika yasaları ile uyumlu kullanım olanakları sunan futbol, 12
Eylül sonrası yeni kuşağı depolitize etmekte önemli bir rol üstlendi.
Emperyalist kapitalist entegrasyon gereği, futbolun da dışa açılması, sektörün
teşvik edilmesi ve güçlendirilmesi gündeme geldi. Neoliberal piyasa yasaları
gereği sermaye hareketlerine getirilen tüm kolaylaştırıcı düzenlemeler
futbolda da karşılığını buldu, sermaye ve futbolcu akışı kolaylaştı. Yapılan
1 Doç. Dr., Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü
e-posta: [email protected]
420
Futbol mafya ilişkisi
düzenlemelerle gelişen borsa, futbolun şirketleşmesine ve yeni kaynaklara
kavuşmasına yol açarken, TRT’nin yayın tekeli kaldırıldı ve özel
televizyonlar naklen yayın gelirleri konusunda önemli bir rant ve rekabete
neden oldu. Diğer yandan, 1990’lar boyunca medyanın etkisiyle kitlelerin
kışkırtılan ilgisinin genişleyip derinleşmesine koşut olarak yükselen bilet
fiyatlarından elde edilen kaynak da büyük boyutlara ulaştı. Reklam, sponsor
paraları, logoların kullanımından alınan telif hakları, borsada işlem gören
hisse gelirleri, hediyelik eşya satışlarından elde edilen gelirler vb. daha birçok
olanakla futbol sektörü gerçek bir rekabet alanı haline geldi.
Futbol, dünyada 200 milyar dolarlık büyük bir ekonomiye sahip ve bu
rakam Türkiye’nin milli hasılasının yaklaşık yarısına denk gelmektedir.
Türkiye'de futbol kulüplerin gelirleri toplam 500-600 milyon dolar, toplam
futbol ekonomisi ise 5 milyar dolardır ((Milliyet, 17 Aralık 2006)). Futbol
basınının sayfalarına çok sınırlı olarak yansısa da böylesine büyük paraların
döndüğü bir sektörün mafyöz ilişkilerden uzak kaldığı düşünülemez.
Gerçekte, endüstriyel futbol nasıl kapitalizmin bir ürünüyse mafya da
kapitalizmin bir ürünüdür. Kâr ve sermaye birikimi, kapitalistler arasında
rekabeti körüklerken, rekabet de gerektiğinde gayrimeşru araçları ve silahları
kullanmayı gerektirir.
Bunu bazen bizzat kapitalistler talep eder, bazen de mafya
kapitalistleri baştan çıkarır, kendisine müşteri olarak kapitalistleri,
işbirlikçi olarak siyasetçileri ve bürokratları bulur. Zaten mafya,
bizzat ulaştığı etkinlik ve sermaye birikimi gücü ile kendisi bizatihi
bir kapitalist fraksiyon durumundadır. İştigal ettiği alandaki işlerini,
olabildiği ölçüde meşru, olmadığı yerde gayrimeşru yollarla icra
etmeye devam etmekte, hatta küresel boyutta faaliyet
göstermektedir.” (Sönmez, 2004).
Susurluk’taki kazanın ardından Gladio’nun Türkiye’deki uzantılarının
ortaya çıkmasıyla mafya ve devletin kurumları arasındaki ilişkiler konusunda
da önemli ipuçları ortaya çıkmıştır. Söz konusu ilişkilerin görülebileceği
alanlardan biri de futboldur. Eski hakemlerden Ahmet Çakar, bunu şöyle ifade
etmektedir: “Mafyayla ilişki sadece futbolda yok. Her sektörde mafyayla
münasebet var. Eğer bir ülkede ekonomi bozuksa, kayıt dışı paralar varsa,
para ve güç çok çabuk el değiştiriyorsa, burada mafyanın olması
kaçınılmazdır.” (Çakar, 2004).
Türkiye'de 1980 sonrası dönemde, futbolun popülaritesinin artması ve
futbol sektörünün gelişmesi, bir yandan Emniyet teşkilatının ilgisini çekerken
Ruhdan Uzun
421
diğer yandan da yeraltı dünyasının, amaçlarına ulaşmada futboldan
yararlanmaya çalışmasına yol açmıştır.
1980 sonrasında Türkiye’de baskı aygıtının güçlenmesi sonucu, polis,
toplum üzerindeki eylemlerini ve etkinliğini artırma yoluyla devlet aygıtı
üzerinde özerkliğini artırmıştır. Böylece, emniyet teşkilatı, 1980 sonrasında,
iktidarın milliyetçi-muhafazakar kanadının en önemli kadrolaşma
mekanlarından biri haline gelmiştir. Polisin, bir yandan devletin baskı aygıtı
olması dolayısıyla propaganda gereksinimi artarken diğer yandan ordunun
yanı sıra devletin asli sahiplerinden biri konumuna gelme sürecinde meşruiyet
gereksinimi artmıştır. Polisin bu gereksinimlerini karşılamada başvurduğu
yöntemlerden biri de sporla kurduğu ilişkiler olmuştur.
MC döneminde Beden Terbiyesi Genel Müdürü İsmail Hakkı Güngör'ün
görevden alınarak yerine Emniyet Genel Müdürlüğü görevini vekaleten
yürüten Mehmet Akzambak'ın getirilmesi gibi örnekler görülse de polis
teşkilatının kulüplerle ilgilenmesi 1980 sonrasına, Özal dönemine
rastlamaktadır. Bu dönemde, Affan Keçili Beşiktaş yönetim kuruluna girmiş,
Ünal Erkan kulüpte etkili olmuş, Ankara Emniyet Müdürü Mehmet Ağar da
Galatasaray içinde çok etkili bir isim haline gelmiştir. Susurluk'taki kazada
ölen Hüseyin Kocadağ, Fenerbahçe'de yöneticilik yapmıştır. İstanbul Çevik
Kuvvet Müdürü Necmettin Yıldırım da Karagümrük başkanlığına seçilmiştir.
1980 sonrası dönemde, yalnızca emniyet teşkilatı değil, yeraltı dünyasının
tanınmış isimleri de meşruiyetlerini sporda aramaya başlamışlardır. 1972
yılının son aylarında İstanbulspor, Fenerbahçe'de oynamak isteyen oyuncusu
Cemil Turan'ı Galatasaray'a satmıştı. Bunun öğrenen İstanbul'un o dönemdeki
ünlü kabadayılarından Fenerbahçe taraftarı Sultan Demircan, Cemil Turan'ı
kaçırarak Fenerbahçe'ye getirdi. Fenerbahçe ile anlaşma imzalandı. Ancak,
Sultan Demircan bu olaydan sonra sık sık Fenerbahçe'den para istemeye
başladı. Fenerbahçe'nin Ankara'da oynayacağı bir maç için Kızılcahamam'da
kampta olduğu bir gece de Demircan, Fenerbahçe kampını adamlarıyla
sararak para verilmezse Cemil Turan’ı kaçıracağını söyledi. Fenerbahçeli
yöneticiler, durumu Orgeneral Muhsin Batur'a ilettiler. Batur, kampa iki jip
dolusu asker gönderdi. Askerlerin yaklaştığını fark eden Demircan ve
adamları kaçtılar. Bu olaydan sonra, kabadayılar, uzun zaman kulüplere
yanaşamadılar (Doğan, 1989:177). Ancak, bu sefer de kulüpler maddi gelir
elde etmek için kendi babalarını veya kabadayılarını takımın başına geçirmek
istediler. Bu süreçte Dündar Kılıç'ın Sarıyerspor'un, Behçet Cantürk'ün
Licespor'un başına geçmesi gibi örnekler yaşansa da mafyanın Türk futboluna
422
Futbol mafya ilişkisi
girmesi, 1980'li yılların sonuna rastlamaktadır (Bayatlı, 1998:105). Bu
yıllarda, hayali ihracat skandalları ve kaçakçılık olaylarına karışan Hasbi
Menteşoğlu Samsunspor’un, Kırmızı Bülten’le aranan eroin kaçakçısı
Nurettin Güven ise Malatyaspor’un başkanlıklarını yaptı. 1980'li yıllardan
itibaren mafya, kongrelere müdahale ederek kulüp üzerindeki etkinliğini,
yöneticileri seçtirerek sağladı. Örneğin, 1984'teki Beşiktaş Kongresinde
güvenliği Alaattin Çakıcı sağladı ve Süleyman Seba'nın başkan seçilmesine
yardımcı oldu.
1980’li yılların sonunda, Türkiye’de yeni sağ iktidar tarzında devletin
dönüşümünün, devlet aygıtının iç tutarlığı olan bütünsel ve rasyonel bir aygıt
olarak değil, kendi içinde çok bölünmüş ve çatışmalı bir zemin olarak
kurulması belirginleşmiştir. 1990’lı yıllar da devlet içindeki çatışmaların
gündemi belirlediği bir dönem olmuştur. Kontrgerilla içinde görev almış
ülkücüler bu dönemde PKK’ya karşı örgütlenmede devletin yanında yer
alırlarken bir kısmı Gladio finansmanında kullanılmak bir kısmı da şahsi
hesaplarına geçmek üzere, bazı devlet görevlilerinin de bilgisi dahilinde,
uyuşturucu trafiğinde önemli roller oynamışlardır. Kamuoyunda “derin
devlet” olarak anılan özel örgüt, denetimden çıktıkça mafyöz ekonomik
ilişkiler de üstü örtülerek sürmüştür. Susurluk olayında görüleceği gibi bu
yapı, devlet içinde devlet biçimine dönüşmüştür.
Söz konusu yapının gözlerden saklanamayacak bir hale geldiği, 1990'lı
yıllarda ise yeraltı dünyasının isimleri ve cinayet sanıkları, futbolla açıkça
ilgilenmeye başladılar. Malatyaspor’un 1998 yılı Mayıs ayında yapılan olağan
genel kurulunda, Abdi İpekçi suikastı davasında idamla yargılanırken delil
yetersizliğinden beraat eden Oral Çelik oybirliğiyle kulüp başkanlığına
seçildi. Sonucun açıklanmasından sonra, siyasal parti liderleri Oral Çelik'e
kutlama telgrafı çektiler.
Yine aynı yıl, 21 haftadır yenilmeyen Pursaklar Belediyespor, hakemin
gösterdiği 4 sarı, 2 kırmızı karta sinirlenip sahadan çekilince,
Özsahrayıcedidspor, Türkiye 3. Ligine terfi etti. Özsahrayıcedidspor
Kulübünün başkanı, Ömer Lüfti Topal cinayeti sanıklarından Ali Fevzi Bir,
taraftarlarca ve futbolcularca omuzlarda taşındı. Susurluk davası sanıklarından
Sami Hoştan, Ayhan Çarkın ve Oğuz Yorulmaz ise kulübün yönetim kurulu
üyeleri arasında yer alıyordu.
Öte yandan eski Bayrampaşa Spor Kulübü Başkanı Muhammet Kurtuluş,
1997 yılında eroinle yakalanarak hüküm giydi (Radikal, 9 Nisan 2000). FB
eski Başkanı Ali Şen’in ise 1970’te Danimarka’da önemli miktarda esrarla
Ruhdan Uzun
423
yakalanarak bir buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldığı ve 5 yıl süreyle
Danimarka’ya girişi yasaklandı (Hürriyet, 10 Ağustos 1986). Geçmiş yıllarda
Fenerbahçe’nin kulüp başkanlığını yapmış olan Güven Sazak da Kutlu
Savaş’ın hazırladığı Susurluk Raporu’nda Abdullah Çatlı ile birlikte Baysa
adlı şirketin ortağı olarak görünmektedir.
Alaattin Çakıcı’nın kardeşi Gencay Çakıcı, 2000 Haziranı’nda yapılan
kongrede Arsinspor’un başkanlığına seçildi. Sedat Peker’in kardeşi Vedat
Peker, Çaykur Rizespor’un başkan yardımcılığı görevini üstlendi. Bu arada,
Fethullahçılara yakın bir mafya babası olduğu bilinen Sedat Peker de bir
televizyon programında ünlü futbolcuları yakından tanıdığını, onlarla
arkadaşlık kurup bazı sorunlarını çözdüğünü açıklayarak, futbol-tarikat-mafya
ilişkileri konusunda ipucu verdi (Çetinkaya, 1999).
Futbol ve mafya ilişkileri konusunda eski hakem Erman Toroğlu,
“Türkiye’de her yerde mafya var, sporda niye olmasın. Sporda epey para var
ya, nasıl olmaz mafya. Paranın olduğu yerde mafya vardır.” derken, Ahmet
Çakar, söz konusu ilişkilere şöyle tanıklık etmektedir:
“1997 federasyon seçimlerinde, ben Ankara Sheraton Otelinde, mafya
gruplarının, gencecik çocukların silahla katlarda dolaştığı, bizlere silah
gösterdiklerini birebir yaşadım; duydum demiyorum, yaşadım. Yani, 20-25
yaşlarında çocuklar, maksimum 30 yaşlarında çocuklar, biri sapsarı, mavi
gözlü bir çocuk, bir tanesi esmer, siyah bir çocuk… Hani, Karadeniz mafyası
ile doğu mafyası gibi. Yani, onlar belli oluyor. Kim kimin adamı olduğu belli
olacak kadar mizahi bir durum. Bir kısmının belinde silah görüyorum, bir
kısmı baha silah gösteriyor.” (Rapor:118)
MAFYA FUTBOLU NASIL KULLANIYOR
Mafya-futbol ilişkilerini incelemenin zorluğu, ilişkilerin yasal olmayan
yollardan gelişmesi ve kayıtdışı ekonomi alanında kalması nedeniyle somut
kanıtlara, belge ve bilgiye ulaşmanın güçlüğüdür. Ancak, çoğu tanıklıklara
dayansa ve yalnızca iddia olarak kalsa da bazı ampirik veriler, mafya-futbol
ilişkileri konusunda ipuçları vermektedir. 1980 öncesi mafyanın spora ilgisi,
daha çok semtlerin spor kulüplerine gelir olsun diye kiralanan çay bahçelerini,
otoparkları adam saklamakta ve uyuşturucu ticaretinde kullanmakla sınırlı
kalmıştır. 1980 sonrasında ise futbolun gösterdiği gelişmeye koşut olarak,
mafyanın futbolla bağlantıları artmıştır. 1982-84 yıllarında yapılan
Fenerbahçe-Beşiktaş kongreleriyle birlikte mafya ile birebir ilişkisi olanlar,
424
Futbol mafya ilişkisi
hatta mafya üyeleri kulüplerin yönetimlerine girmeye başladılar. Bu süreçte
futbol, mafyaya ikili bir olanak sağlıyordu. Bir yandan mafya liderleri
futbolun giderek artan popülerliğinden yararlanarak prestij ve meşruluk
kazanmaya çalışıyorlar, bir yandan da futbol aracılığıyla yasa dışı
etkinliklerini yürütebilecekleri olanaklara kavuşuyorlardı. Bu olanaklar kara
para aklama ve futbolcular aracılığıyla uyuşturucu kaçırma olaylarında
belirginleşmektedir.
Mafya futboldan para kazanmakta, bu bağlamda kumar ve bahis
mekanizmasını kullanarak elindeki parayı aklamaktadır. Spor kulüplerini ve
adamlarını kullanarak kendisini ve elemanlarını meşrulaştırmaya çalışan
mafya, bahis oynatarak da futboldan para toplamaktadır. Bu noktada maçlar
ayarlanmakta ve para kazanılmaktadır. Mafya, spor kulüplerinin altyapı
teşkilatını, kulüplerin organizasyonlarını gerçekleştiren gençleri ele geçirerek
de militan kadrolarını oluşturmaktadır. Futbol-mafya ilişkisinde zaman zaman
mafya futbolu kullanırken, kulüp yöneticileri de mafya örgütlerini
kullanmıştır. Kulüpler mafya liderleri sayesinde transfer yapabilmekte, maddi
yardım alabilmekte, hatta maç kazanmada mafyanın gücünden
yararlanabilmektedir. Mafya da futbol sayesinde para kazanmakta,
popülerleşmekte, dokunulmazlık kazanmakta, ihalelere girebilmekte,
bankalardan yüksek meblağlarda kredi alabilmektedir.
UYUŞTURUCU KAÇIRMA
Galatasaray UEFA şampiyonluğu için gittiği Leeds United
deplasmanında, daha uçaktan inmeden futbolcular dahil bütün kafile İngiliz
polisinin sıkı bir uyuşturucu aramasına tabi tutuldu. Bu olay, batılıların Türk
futbol takımlarını bile potansiyel uyuşturucu taşıyıcısı olarak gördüğünün bir
kanıtıdır. Fenerbahçe’de kongre üyesi olan, altyapı konularında da takıma
hizmet eden, adının açıklanmasını istemeyen bir işadamı, “Futbol camiasında
malzemeyle mal kaçırılır. Bu normaldir. Havaalanlarında güvenlikçiler,
malzemeleri görünce, ‘ooo bizim takımın malzemeleri, verin biz taşıyalım’
diyorlar” ifadesini kullanmaktadır (Güner, 2000).
Bayrampaşaspor Başkanı Muhammet Kurtuluş’un 1997 yılında eroinle
yakalanarak hüküm giymesi, FB eski Başkanı Ali Şen’in ise 1970’te
Danimarka’da önemli miktarda esrarla yakalanarak bir buçuk yıl hapis
cezasına çarptırılması, Malatyaspor Başkanı Nurettin Güven’in sadece hayali
ihracatla yetinmeyip İtalyan polisinin 1989’daki bir raporuna göre
Ruhdan Uzun
425
Türkiye’deki uyuşturucu trafiğinin en büyük şefi olması, yine Malatyaspor
Başkanı ve hayali ihracatçı Turan Çevik’in 16 Aralık 1988’de Atina’da
uyuşturucuyla yakalanması yasadışı işlerin yürütülmesinde kulüp
başkanlığının önemini göstermektedir.
KARA PARA AKLAMA
Türkiye, 24 Ocak 1980 tarihinden itibaren neo-klasik ya da neo-ortodoks
ekonominin öngördüğü liberal politikaları kararlılıkla uygulamaya
başlamıştır. 1980 sonrasında döviz ve para piyasalarının serbestleştirilmesi ile
rant olanakları azalınca mafya, bu kez de ihracata verilen “vergi iadesi”ni yeni
bir rant alanı olarak kullanmaya başladı. Birçok mafya mensubu vergi
iadesinin kaldırıldığı 1988’e kadar hayali ihracat yoluyla devasa vergi iadeleri
aldı. Hayali ihracat patlaması yaşandıktan sonra, futbolcular üzerinden kara
para aklama operasyonları başladı. Kara para aklama oyuncunun fiyatının,
gerçek değerinden, yani anlaşılan değerinden farklı gösterilmesiyle
gerçekleştirilmektedir. Örneğin, futbolcu bir milyon dolara alınıyor, ancak
futbolcu ve kulüp anlaşarak bu rakamı on milyon dolar gösteriyorlar, para
kulübe girdikten sonra, bir milyon dolar futbolcuya veriliyor, dokuz milyon
dolar da böylelikle aklanıyordu. Bu sistemde yıldız futbolcuların çoğu kara
para operasyonunun bir parçası haline geldi. Örneğin, 2000 Temmuzunda
Fenerbahçe Asbaşkanı Atilla Kıyat, Jet-Pa Holding Yönetim Kurulu Başkanı
Fadıl Akgündüz’ü suçlayarak, Alpay’ın Siirt Jet-Pa Spor’dan FB’ye transferi
sırasında kara para aklama teklifinde bulunulduğunu, kabul edilmeyince de
futbolcunun Aston Villa’ya transfer edildiğini açıkladı.
Diğer yandan, hayali ihracatçı Nurettin Güven, Malatyaspor’un başına
geçtikten sonra, Brezilya’nın dünyaca tanınmış oyuncuları Eder, Carlos ve
Serginho’yu aldı. Üç futbolcuya ödediği yüksek rakam para akladığı kuşkusu
doğurunca Maliye ve Gümrük Bakanlığı 19 Temmuz 1988’de Güven
hakkında soruşturma başlattı. Transfer parasını İsviçre’den getirdiği 7 milyar
liralık kara paradan verdiği iddia edildi. Bu olay, futbolda kara para aklandığı
iddiasının lehine bugüne kadar ortaya çıkan en önemli bulgu niteliğini
taşımaya devam etmektedir.
426
Futbol mafya ilişkisi
YASADIŞI BAHİS VE ŞİKE
Danışıklı yarışma anlamına gelen şike, sporcuların, spor kulüplerinin
yöneticilerinin veya diğer mensuplarının sporun özüne aykırı olarak belli bir
ekonomik çıkar karşılığı ya da başka güdülerle anlaşarak maçları önceden
belirledikleri sonuca uygun olarak bitirmeleri durumudur. Şike, karşılaşmanın
tarafı olan kulüpler arasında, oyuncular arasında ya da hakemin dahil olması
ile yapılabilmektedir. Günümüzde futbolun endüstrileşmesi ile birlikte
başarısızlıkların hem kulüpler hem de oyuncular açısından büyük maddi
kayıplara yol açması şikeyi önemli bir sorun haline getirmektedir. Bahis
oyunlarının tüm dünyada yaygınlaşması ise spor karşılaşmalarının
sonuçlarıyla sadece kulüpler ve taraftarlarının değil mafyanın da doğrudan
ilgilenmesine yol açmıştır. Bahis sonuçlarını manipüle etmek isteyen mafya,
sporcular, kulüpler, hakemlerle maddi çıkar ilişkisine girmekte, kimi zaman
da baskı ve tehdit gibi yollara başvurabilmektedir.
Maç sonuçlarının yönlendirilmesinde kullanılan bir diğer yöntem de
teşvik primi uygulamasıdır. Teşvik primi bir kişi ya da kuruluşun, sonucundan
kendisinin ya da taraftarı olduğu kulübün doğrudan etkilendiği bir
karşılaşmada, kendi lehine sonuç doğuracak tarafa maddi çıkar vaat etmesi
veya sunmasıdır. Türk Sporunda Şiddet, Şike, Rüşvet ve Haksız Rekabet
İddialarının Araştırmak üzere kurulan Meclis Araştırma Komisyonu
raporunda, şike ve teşvik primi konusunda aşağıdaki ifadelere yer
verilmektedir:
“Şike ve teşvik primi ile ilgili olarak Komisyonumuza gelen belgeler ile
bu konularda Komisyonumuza bilgi verenlerin ifadelerini birlikte
değerlendirdiğimizde, Türkiye Profesyonel Futbol Ligleri ile Amatör Futbol
Liglerinde teşvik primi ve şike olayının (özellikle hatır şikesinin) her
dönemde var olduğu anlaşılmıştır. Ancak ne yazık ki Türkiye Profesyonel ve
Amatör Futbol Liglerinde gerçekleşen teşvik primi ve şike olaylarının çok az
bir bölümü cezalandırılabilmiş, büyük bir bölümü ise kanaat oluşturacak
yeterli delil olmadığı gerekçesi ile cezasız bırakılmıştır. Bu da birçok takımın
hak etmediği halde küme düşmesine ya da şampiyon olmasına neden
olmuştur. Federasyon yönetiminin ve Tahkim Kurulu’nun ağırlıklı olarak üst
liglerde mücadele eden takımların temsilcileri tarafından seçilmiş olması
nedeniyle şike ve teşvik primi konusunda üst liglerde cesur kararlar
alınmasında zorlanıldığı, Komisyona gelen beyanlarda bildirilmiştir.” (Rapor,
s:128).
Ruhdan Uzun
427
Futboldaki şike olaylarını artıran olgulardan biri de yasadışı bahistir.
Sanal ortamda spor karşılaşmaları üzerine oynanan müşterek bahislere
katılım, Türkiye’de 2001 yılından itibaren büyük bir artış göstermiştir. Sabit
getirili oyun türlerine ilginin artması üzerine çoğunluğu internet üzerinden
düzenlenen yasadışı organizasyonlar aracılığıyla yıllık 600-750 milyon
Amerikan Doları tutarında kaynak, vergilendirilemeden yurtdışına
aktarılmaktadır (Rapor:181). Söz konusu sitelerin engellenmesi ancak
uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde mümkün olmaktadır. Oldukça uzun
bir süreci içeren bu çalışmalarda sonuç alınsa ya da filtreleme, engelleme,
perdeleme gibi yöntemlerle internet üzerindeki etkinlikleri durdurulsa bile
başka bir internet sitesi kurarak ya da birkaç dakika içerisinde başka isimlerle
online oldukları için etkinliklerini kesintisiz olarak sürdürebilmektedirler.
Türkiye’de bu yasadışı internet sitelerinden ve son dönemde sıklıkla rastlanan
korsan bayiler aracılığıyla bahis oynama konusunda birinci sırayı Diyarbakır,
Batman, Şırnak ve Mardin gibi Güneydoğu Anadolu illeri almakta, yalnızca
bu bölgelerde haftada ortalama 3 milyon YTL yasadışı bahis oynanmaktadır
(Rapor:181). Korsan bayiler (fiziksel) İnternet üzerinden iletişime geçerek
acentalık almaktadır. Acenta, bahisten yüzde 7-10 arasında ciro üzerinden
komisyon alır. Online (İnternet Bayii), ciro üzerinden yüzde 7-10 ve kâr
üzerinden yüzde 30’lara varan komisyon almaktadır (Rapor:182). Yasadışı
bahis organizasyonları hiçbir vergi ve kesintileri olmadığı için topladıkları
cironun yüzde 70-80’lik bölümünü ikramiye olarak ayırabilmekte ve
belirledikleri yüksek ikramiye oranlarıyla iştirakçileri çekmektedirler.
Yasadışı bahis oyunları şike, rüşvet, şiddet gibi olayları da beraberinde
getirmektedir.
AMİGOLAR VE ŞİDDET
Futbol örgütlenmesinin bir parçası olan amigolar, mafyöz ilişkilerde de
önemli rol oynamaktadır. Klüp yöneticileri tarafından finanse edilen amigolar,
medya tarafından kışkırtılmakta ve mafya tarafından tetiklenmektedir. Futbol
kulüpleri bazı amaçlarına ulaşmada şiddet yoluna başvurmakta burada da
amigoları kullanmaktadır.
Galatasaray Kulübü yöneticilerinden Adnan Polat, kulüp yönetimlerinin
fanatik taraftarlara desteğini şöyle açıklamaktadır:
“Stadlarda her kulübün kendine ait olan 300-500 taraftarı vardır. Bunlar
olayı renklendiren kişiler. Ama işin boyutu çılgınlık düzeyine gelince iş
428
Futbol mafya ilişkisi
kontrol dışına çıkıyor ve zarar veriyor. Bunda açıkçası yöneticilerin de katkısı
oluyor(...) Örneğin; meşaleler çok pahalıdır. Taraftarlar, yöneticiler tarafından
desteklenmeseler bunları her maçta alabilecek güçte değiller. Bu taraftarlara
yönetimler, belli özelliği olan maçlarda destek veriyorlar.” (Cumhuriyet, 11
Ekim 1999).
1997 yılında İstanbul Emniyeti tarafından 1700 holigan fişlendi. Yapılan
araştırma ve istihbaratta ise bazı kulüplerin kimi yöneticilerinin, çok pahalı
olan patlayıcı ve havai fişeklerin alınmasında amigolara ve kullanan şahıslara
para yardımı yaptıkları belirlendi.
Mehmet Altan, bir yazısında amigoların mafyayla kurdukları ilişkileri
şöyle anlatmaktadır:
“... Ferdi Aslan, Çarşı’daki genç oluşumun liderlerinden biriydi.
Sinan Engin’e karşı olan grupta yer alıyordu. Fenerbahçelilerle
karıştığı kavgaların sonucunda tribünde nam salmıştı. Bazı illegal
işlere karıştığı öne sürülüyordu. ...Bu kişilerden biri, Ferdi Aslan’ı
öldürdüğü öne sürülen Alpay K.’ydı. Alpay K., Ferdi Aslan’dan daha
uzun süredir tribünlerde etkili olan bir kişiydi. Alpay K. bir süre
tribünlerden uzaklaştı. Bu sırada mafya örgütlenmeleri içine girdiği
kulaktan kulağa yayılmıştı. O ise Sinan Engin’e karşı tepkileri
dindirmeye çalışanlar arasında yer alıyordu. Ferdi Aslan ile Alpay
K.’nın bu tartışmalar sırasında karşı karşıya gelen grupların başında
yer aldığı öne sürüldü. ... Tartışmanın bir diğer boyutu, tribünlerde
oluşturulan iktidarın, ranta dönüştürülmesiydi.... Tribünde kavgalarla
ün sağlayanlar daha sonra semtlerde bunu kazanca dönüştürüyordu...
Arkalarındaki kalabalığın gücünü kullanarak çeşitli işletmeleri ele
geçiriyorlardı.” (Altan, 2007).
2002 yılında, İstanbul Emniyet Müdürlüğünce; Fenerbahçe, Galatasaray
ve Beşiktaş taraftar derneklerinin ileri gelenlerinden, sorguya alınan 36
kişiden 24 kişinin; işsiz olduklarını, kulüplerin yöneticilerinden destek
gördüklerini, futbol ve taraftarlara baskı kurarak rant elde ettiklerini itiraf
etmeleri; 2002-2003 yılı profesyonel futbol disiplin kurulu tarafından ceza
verilen kişiler arasında; 8 başkan ve 131 yöneticinin yer alması, (Rapor:46)
yöneticilerin eylemleri ile taraftar-mafya ilişkisinin ip uçlarını vermektedir.
FUTBOLCU GÜVENLİĞİ
Futbol-mafya ilişkileri yalnızca Türkiye’ye özgü bir sorun değildir.
Kapitalizmin mafyöz yüzünün daha görünür olduğu, ekonomik sıkıntıyla
boğuşan Latin Amerika ülkelerinde özellikle yıldız futbolcular, mafyanın
tehdidi altındadır. Örneğin Kolombiya mafyası, 1993’te bazı oyuncuların
Ruhdan Uzun
429
mafya ile işbirliği yaptığını açıklayan Omor Canos isimli futbolcuyu ölümle
cezalandırdı. 1994 yılında ise milli takımın defans oyuncusu Adres Escobar’ı
öldürerek futbol dünyasındaki gücünü gösterdi. Meksika’nın futbol
kulüplerinden Cruz Azul’un Arjantinli teknik direktörü Omar Romano ise
kimliği belirsiz kişilerce kaçırılarak 65 gün mafyanın elinde rehin kaldı.
Futbol mafyası 2002 Dünya Kupası öncesinde de Kosta Rika’nın teknik
direktörü Fabio Garnier Nieto’nun oğlu Fernandez’i kaçırmış, 117 bin dolar
fidye istemiş, ancak başarısız olmuştu.
Brezilya’da, özellikle yıldız futbolcuların yakınlarının mafya tarafından
fidye amacıyla kaçırılması ise sıkça rastlanan bir durumdur. Robinho, Grafite,
Luis Fabiano gibi futbolcuların anneleri fidyecilerin hedefi oldu. Futbolcu
yakınlarının kaçırıldığı diğer ülke de Arjantin’dir. Arjantin ekonomisinin
yaşadığı kaos ortamında fidye için 20 futbolcunun yakını kaçırılmıştır.
Türk futbolunda fidye amacıyla kaçırma olayları görülmese de
futbolcuların güvenliği önemli bir sorun olarak durmaktadır. Futbolcuların
güvenliği konusu Trabzonspor’da Gökdeniz Karadeniz ve Fatih Tekke’nin
mafya kurşunlarına hedef olmasıyla gündeme gelse de birçok futbolcunun
saldırıya uğradığı bilinmektedir.
GAZETECİ GÜVENLİĞİ
Futbol mafya ilişkilerinin açığa çıkarılmasında basın önemli bir rol
oynadığı halde, gazetecilerin can güvenliğinin sağlanamaması, söz konusu
ilişkilerin üzerine gidilememesine neden olmaktadır. Birkaç örnek vermek
gerekirse Hıncal Uluç silahlı saldırı sonucu bacağından vuruldu. Engin Verel,
çalıştığı gazetede silahlı saldırıya uğradı. Abdullah Çevrim katıldığı bir
televizyon programından sonra feci şekilde dövüldü. Osman Tamburacı,
Feridun Niğdelioğlu, Kazım Kanat da saldırıya uğrayan gazeteciler
arasındadır. 25 Şubat 2004’te faili meçhul bir saldırıda yaralanan Ahmet
Çakar, kulüplerle ilgili gerçekleri açıklamanın “yüzde yüz” tehlikeli olduğunu
belirtmektedir:
“Bundan sonra kimsenin bunları dile getirebileceğine, spor basınının
futboldaki kirlilikleri toplumun önüne gerçek anlamda koyabileceğine
ihtimal vermiyorum. Bu camianın yüzde 90'ı temiz insan... Susmakta
haksız değiller. 'Adam beş kurşun yedi, ben niye yiyeyim' diyor.
Bundan sonrası devletin kolluk kuvvetlerinin ve yargının görevidir.”
(Çakar, 2004).
430
Futbol mafya ilişkisi
Eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü Şube Müdürü Adil Serdar Saçan ise
güvenlik güçlerinin karşılaştığı durumu şöyle anlatmaktadır:
“Kulüp başkanları gidip yurtdışında mafya üyelerini ziyaret etme
gereği duyuyor; yani olmadık işler Türkiye’de oluyor; ama bunların
çözüme kavuşabilmesi için, mafyayla mücadele edebilmek için temel
unsur, şu milletin üzerindeki korkuyu atıp şikayetçi yapabilmek; ama,
hiç kimseyi şikayetçi yapamıyoruz, hiç kimseyi konuşturamıyoruz.”
(Rapor:125).
Hıncal Uluç da mafyanın son dönemde gözdağı vermek ve korkutmak
amacıyla bir “sindirme” politikası yürüttüğünü belirtmektedir:
"Bu eylemler bilinçli yapılıyor. Yoksa 60 yaşındaki Hıncal Uluç'u
kim niye vursun? Vuranların amacına dikkat! Beni vurmaları sadece
beni susturmak için değil, aynı zamanda bu meslekteki genç
gazetecilere gözdağı vermek içindir." (Rapor:231).
FUTBOL MAFYA İLİŞKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI
Türkiye'de futbol-mafya bağlantısı somut olarak, Trabzonsporlu Gökdeniz
Karadeniz'in karıştığı bahis çetesi skandalı ile gündeme gelmiştir. Akçaabat
Cumhuriyet Savcılığı ve Futbol Federasyonu Şike Tahkik Kurulu'nun yaptığı
soruşturma kapsamında, 2004-2005 sezonunun 27. haftasında oynanan
Akçaabat Sebat-Kayseri maçında bir şike olayı yaşanmadığı, acemice
düzenlenmeye çalışılan ve haksız menfaat edinmeye çalışan bir bahis çetesi
organizasyonu olduğu kanaatine varıldı. Akçaabat Cumhuriyet Savcılığı'nın
yürüttüğü soruşturmada, bahis organizasyonunun içinde Balkan mafyasının
olduğuna ilişkin bulgular edinilse de bu konunun üzerine gidilmedi. Daha
sonra Gökdeniz Karadeniz, eşi Serra Karadeniz ve Trabzonsporlu Fatih
Tekke'nin, yine bu olayla bağlantılı olarak özel otomobilleri ve işyerleri
kurşunlandı. İki futbolcu Trabzon Cumhuriyet Savcılığı'na verdikleri
ifadelerde, kendilerinden haraç istendiğini, vermedikleri için tehdit
edildiklerini açıkladı.
Türkiye'de karanlık güçlerin sporla ilişkisi daha çok futbolcularla kurulan
dostluk ilişkileri ile gündeme geldi. Mafya liderleriyle, Türk Milli Takımı'na
kadar yükselmiş futbolcuların yan yana çekilmiş samimi fotoğrafları, gazete
sayfalarında yer aldı. İddialara göre ünlü yıldızlar, yeraltı dünyasının güçlü
isimleri ile kurdukları dostluklar karşılığında, kendilerini güvenceye aldı. Çete
liderleri onları her türlü tehdide karşı, koruma şemsiyesi altına aldı. Yurt
dışına çıkış yasağı olan mafya liderlerinin kulüpler üzerinden sahte pasaportla
Ruhdan Uzun
431
vize aldığı ortaya çıktı. Bununla beraber mafyanın Türkiye'deki şampiyonluk
ve küme düşme yarışını güçlerini kullanarak tayin ettiği konuşuldu. Bununla
ilgili bazı şahısların, hakemler ve futbolcularla yaptığı telefon görüşmeleri ile
ilgili kayıtlar ortaya çıkmış ve bu kayıtlar gazetelerde de yayınlanmıştır.
Ancak yetkili makamlar telefon kayıtları dışında kanıtlara ulaşamadığı için
soruşturma dosyalarının üzeri kapatılmıştır.
2004 yılındaki Türkiye Futbol Federasyonu başkanlık seçimlerinde Sedat
Peker, kız kardeşinin eşi olan Sivasspor Başkanı Mecnun Otyakmaz'la yaptığı
telefon konuşmasında, "Davut benimle görüşmek istemiş. Bu seçimlerle ilgili
mi, hayırdır?" deyince, "Yarın öğleden sonra birlikte olacağız. Oradan size
geliriz, görüşürüz" karşılığını alıyor. Peker ise, "Bu seçim konularından
dolayı... Benim organize ettiğimi biliyor mu, seçim konularını o şeyleri
filan?" diyor. Şikeyle ilgili telefon kayıtları, İstanbul 9. Ağır Ceza
Mahkemesinde görülen 2004/402 numaralı dosyada yer almaktadır.
• Çaykur Rizespor maçı öncesi, Vedat Peker'in 'X şahıs'la yaptığı, "Canlı
para getir, sorumlusu benim" dediği telefon kaydı 17 no'lu klasörün 280.
sayfasında...
• Vedat Peker'in maça saatler kala Sergen'e ait olduğu öğrenilen hattı
arayarak, "Sen oynamayacakmışsın, haberin olsun" dediği telefon kaydı, 17
no'lu klasörün 275. sayfasında.
• Vedat Peker'in maç günü 'X şahıs'la yaptığı ve "Sergen'le konuş, hepsine
teşekkür et" dediği telefon kaydı, dosyanın 17 no'lu klasörünün 273.
sayfasında.
• Maç akşamı Yaşar Durmuşoğlu'nun "Hasan" isimli şahısla yaptığı ve
"Reis olmasa bu takım küme düşerdi" dediği telefon kaydı, 17 no'lu klasörün
133'üncü sayfasında.
• Vedat Peker'in, 'X şahıs' olarak belirtilen bir gazeteciyle yaptığı ve
"Nasıl konuşacak? Yılmaz Vural'ın bir şeyden haberi yok" dediği telefon
kaydı, 17 no'lu klasörün 292'nci sayfasında.
• Eski TFF Yönetim Kurulu Üyesi Hüsnü Hayali'nin, Sivasspor Başkanı
Mecnun Otyakmaz'la yaptığı "Devreye gireriz artık canım. Yaslarsın ona
(Erciyesspor) aslan gibi" dediği telefon kaydı, 17 no'lu klasörün 249'uncu
sayfasında yer almaktadır (Milliyet, 2 Ağustos 2006).
2002-2003 sezonu Türkiye 1. Süper Liginin son haftalarında oynanan
maçlar Türk spor kamuoyunda, ilgili kulüp ve kurumlarda alınan sonuçlar ve
oynan futbol açısından kuşku uyandırdı. Elazığspor-İstanbulspor maçında
İstanbulspor oyuncularının hiç mücadele etmedikleri ve rakip kaleye
432
Futbol mafya ilişkisi
gitmekteki isteksizlikleri kamuoyunun dikkatini çekerken, DiyarbakırsporElazığspor maçında şike iddiaları gündeme geldi. Adından İstanbulspor-Altay
maçı da şike ve teşvik primi iddiaları ile gölgelendi. Bu olaylar sonucu 2004
yılında 23 Kasım 2004 tarihinde, TBMM’de Türk Sporunda Şiddet, Şike,
Rüşvet ve Haksız Rekabet İddialarının Araştırılarak Alınması Gereken
Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Meclis Araştırması Komisyonu kuruldu.
Komisyon raporunda gerek 'spora kural dışı müdahaleler' başlığı altında
gerekse buna ilişkin 'karşı oy' yazısında spora mafyanın müdahale ettiği açık
bir şekilde belirtildi: “Ne yazık ki Türk sporunda şike, hatır şikesi, teşvik
primi ve mafya vardır” (Rapor:266).
Raporun sonunda yer alan CHP'li dört üyenin "Karşı Oy" yazısında
"Mafya" başlığıyla şu ifadelere yer verilmektedir: "Naklen yayın ihalesi ve
buradan doğacak maddi kazanç nedeniyle mafya, federasyon seçimlerine ve
kararlarına kadar müdahil olmuş, Futbol Federasyonu üyelerini, Tahkim
Kurulu üyelerini istifa ettirmiş ve hatta Federasyon Başkanını belirleme
yetkisini kendisinde görebilmiştir."
Diğer yandan da 2004 yılında Başbakanlık Teftiş Kurulu, Futbol
Federasyonu'nun yapısının futbol-mafya ilişkilerine yol açabilecek tehlikelere
açık olduğuna karar verdi. Teftiş Kurulu tarafından Başbakan Recep Tayip
Erdoğan'a sunulan inceleme raporu, federasyon yasasının ve işleyişinin
önemli riskler içerdiğine, yapı değişmediği takdirde bugün iddia olarak
gündeme gelen konuların hayata geçmesinin zor olmayacağına dikkati çekti.
Resmi raporlara ve bazı kanıtlara rağmen, futbol-mafya ilişkilerinin ürünü
olan yasadışı faaliyetlerin cezalandırılmaması, söz konusu ilişkilerin sistemin
aksayan ve düzeltilmesi gereken bir unsuru olmayıp yapısal bir özelliği
olduğunu göstermektedir. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olduğu
dönemde Abdüllatif Şener ve Peker çetesiyle bağlantılı olan suçlarla ilgili
defalarca gözaltına alınan Mecnun Otyakmaz’ın Sivasspor başkanı olduğu
dönemde, Şener’in Otyakmaz’ın düzenlediği yardım gecelerine katılması,
maçlarda ikisinin yan yana oturması, Otyakmaz’ın törenle Şener’e Sivasspor
forması hediye etmesi gibi olaylar, bu olgunun göstergeleridir. Şener de
bankalardan sorumlu bakan olarak Sivasspor’a hazineden kaynak aktarımında
cömert davranmıştır. Bankaların Kredi aktarımı bir yana Şener’e bağlı
İstanbul Menkul Kıymetler Borsası bile Sivasspor’a para yardımı yapmıştır
(Kılıç, 2006:103).
Ruhdan Uzun
433
SONUÇ
Sporun toplumsal yapısı, farklı toplumsal kesimlerden gelen ve farklı
çıkarlara sahip sporcular, teknik adamlar, spor takımı sahipleri, sponsorlar,
medya temsilcileri, reklamcılar, yasa koyucular, siyasetçiler ve seyirciler
arasındaki etkileşim aracılığıyla biçimlendirilir. Bu etkileşimin dinamikleri,
toplumdaki mevcut iktidar yapısı temelinde yükselir ve farklı zamanlarda
farklı toplumsal kesimler tarafından elde tutulan kaynaklar tarafından
yönlendirilir.
Türkiye’de de 1980 sonrasında, dünyadaki gelişmelere paralel olarak
futbolun eğlence endüstrisinin büyük bir sektörü haline gelmesi,
siyasetçilerden işadamlarına, emniyet mensuplarından mafyaya kadar
toplumun birçok kesiminin ilgisini futbola çekmiştir. Futbol, 1980 sonrası
Türkiye'de yapısal dönüşümler sonucu ortaya çıkan meşruiyet krizlerini
aşmada popüler bir araca dönüşürken, mafya için de eklemlenebileceği bir
kayıtdışı ekonomi olanağı sunmuştur. Gelinen aşamada, futbolun asla masum
olmadığını bilmek önemlidir. Çünkü endüstrileşmiş futbolu hâlâ sportif bir
oyun gibi gösteren yazılar, incelemeler ve araştırmalar ideolojik bilinç
yönlendirmenin araçları olarak işlev görmeye devam etmektedir.
KAYNAKÇA
Küfrün kökü kazınacak.(1997, 20 Nisan). Radikal.
Medyaya giren dokunulmazlık kazanıyor. Söyleşi.( 1999, 11 Ekim).Cumhuriyet.
Ali Şen çifte sabıkalı. (1986, 10 Ağustos). Hürriyet.
Belgeler adliyede top Federasyon’da. ( 2006, 2 Ağustos). Milliyet.
Federasyon seçimi 'reis'ten sorulur. (2006, 1 Ağustos). Milliyet.
Futbol ekonomisi 5 milyar dolar. ( 2006, 17 Aralık). Milliyet.
Mafya asıl şimdi futbola girecek. Neşe Düzel, Ahmet Çakar Röportajı ( 2004, 29
Kasım). Radikal.
Altan, M. (2007, 5 Eylül). Mafyanın sporu, sporun mafyası. Star.
Bayatlı, T. (1998). Cumhuriyet'in 75. yılında spor medyası semineri içinde, TSYD.
Çetinkaya, H. (1999, 24 Mayıs). Spor mafya tarikat. Cumhuriyet.
Doğan, Y. (1989). Fenerbahçe cumhuriyeti. 2. Basım, İstanbul: Tekin.
Güner, A. (2000, 29 Temmuz). Babalar sahaya indi. Aksiyon, 295.
Kılıç, E. (2006). Politik goller. İstanbul: Güncel.
Türk sporunda şiddet, şike, rüşvet ve haksız rekabet iddialarının araştırılarak alınması
gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan (10/63, 113, 138, 179, 228)
esas numaralı Meclis araştırması komisyonu raporu.
434
Futbol mafya ilişkisi
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s.435-440
Forum
Yeşil sahalardan Yeşilçam’a:
Futbol ve sinema…
Barbaros Gürçay 1
“İnsanoğlunun yeryüzü yolculuğundaki tüm güçlü duyguları
beyazperdede ya da yeşil sahalarda yaşanabilir. Büyük acılar, sevinçler,
ihanet, korku, kaygı, mutluluk, güven, intikam, öfke, aşk, pişmanlık,
yalnızlık… Yaşam denen oyunu kavramak için müthiş ikili…”
‘Futbol ve Sinema’ adlı kitabında futbolun sinemayla olan ilişkisini
irdeleyen Tunca Arslan’ın bu saptamasına katılmamak mümkün değil.
“Futbol ve sinema; çağımızın en büyük ve en kitlesel görsel şovları.”
Lumière kardeşler, 28 Aralık 1895’te Paris’teki Grand Café’de küçük bir
topluluğa sinematograf gösterimi yaparken bunun ileride bir çığa dönüşecek
olan küçük bir kartopu olduğunu bilemezlerdi. 20. yüzyıl boyunca sürekli
gelişim gösteren sinema bir yandan ‘yedinci sanat’ adını alırken diğer yandan
da sağladığı görsel etkiyle çağa damgasını vurdu.
Sinemaya koşut bir çizgi üzerinde ilerleyen futbol ise 20. yüzyılın en
önemli aktörlerinden bir diğeri oldu. Yaşam biçimleri, görüşleri, inançları
birbirinden çok farklı olan insanları stadyumlarda bir araya getiren, ortak bir
amaç için omuz omuza vermelerini sağlayan futbol, kitlelerin üzerinde
oluşturduğu etkiyle herhangi bir spor olmanın oldukça ötesine geçti.
Sinema ile futbolu örtüştüren ise her ikisinin de bir sanat ve spor olarak
her şeyin ötesinde ama hayatın tam anlamıyla içinde olmasıdır. Bu nedenledir
ki Serdar Akar, hayatı fena halde futbola benzetir ve bunu anlatmanın en etkili
yolu olarak sinemayı seçer, ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’ filmiyle.
1 Öğr. Gör., Gazi Üniversitesi iletişim Fakültesi
e-posta: [email protected]
436
Futbol ve sinema
Zafer İlbars, futbol maçlarının dayandıkları taktikleri filmlerin senaryoları
ile örtüştürürken filmleri futbol maçına benzeten Stanley Kubrick ise “Bir
genel taktik vardır. Ama topun düştüğü yer ve oyuncuların o anda
bulundukları noktalar, eğer kullanabilirseniz, daha iyi olmanızı sağlar.”
diyerek İlbars’ın saptamasını bir sinemacı olarak daha da zenginleştirir.
Tüm benzerliklerinin ve ortak noktalarının yanı sıra bu ikilinin bir başka
ilişkisi ise sinemanın futboldan yeri geldikçe beslenmesidir. 1920 yılında
İngiltere’de çekilen ‘The Winning Goal’ adlı film dünya sinema tarihine
futbolla ilgili ilk film olarak girerken bu beslenmenin de ilk örneğini
oluşturur.
Başrolünde bir yıldız futbolcunun, Galatasaraylı Bülent Eken’in yer aldığı
‘Ölünceye Kadar Seninim’ (Y:Kani Kıpçak, S:Kani Kıpçak, GY:Kriton
İlyadis, O:Bülent Eken, Müfit Kiper, Gülistan Güzey, Gülen Kıpçak,
Yp:Namık Kılıçoğlu, YY:1949) adlı film, Türk sinemasının futbol bağlantılı
ilk büyük ürünüdür.
Dönemin en sevilen futbolcularından biri olan Bülent Eken, Galatasaray
ve milli takımın yanı sıra İtalya’da Salernita ve Palermo takımlarında da
oynayarak taraftarların büyük sevgisini kazanmış, düzgün fiziğinin de
etkisiyle sinemaya geçmiştir. Bununla birlikte Galatasaray-Fenerbahçe
maçından çeşitli görüntülerin de yer aldığı ‘Ölünceye Kadar Seninim’, Bülent
Eken’in tek filmi olarak kalacak, yıldız futbolcu kendi mesleğine dönecektir.
Bülent’ten bir yıl önce yani 1948 yılında sinemaya geçen ama onun kadar
ünlü olmayan bir başka futbolcu ise kendisine meslek olarak yedinci sanatı
seçecektir. Bugün Türk sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan
Memduh Ün, o günlerde Turhan Ün adıyla bilinmektedir. Bir yandan
parasızlık diğer yandan da futbol tutkusu nedeniyle tıp fakültesini üçüncü
sınıfta bırakmak zorunda kalan ve çeşitli işlerde çalışan Turhan (Memduh)
Ün, Beşiktaş’ın 1940-1941 şampiyonluğunda emeği olan futbolculardan
biridir. Atilla Dorsay’la yaptığı bir söyleşide futbol tutkusunu hâlâ
yitirmediğini vurgulayan Memduh Ün, sinemaya oyuncu olarak Damga (YS:Seyfi Havaeri, GY:Coni Kurteşoğlu, O:Sezer Sezin, Turhan (Memduh) Ün,
Arşavir Alyanak, Hasan Taşdelen, Rafet Gülerman, Yp:Erman Film/Hürrem
Erman, YY:1948) filminde başlar ve bir daha da asla kopamaz.
1960’lı yıllarda özel hayatındaki skandallarla da öne çıkan Varol Ürkmez,
sinemacıların da dikkatini çeker ve iki filmde rol alır; ‘Kavgasız Yaşayalım’,
‘Şekerli misin Vay Vay’. Altay, Beşiktaş ve Galatasaray’da forma giyen
Varol, bir yandan “Panter Kaleci” olarak adlandırılırken diğer yandan “Şikeci
Barbaros Gürçay
437
Varol” olarak da ün yapar. Tüm bu özellikler Yeşilçam’ın dikkatini çeker ve
sinemanın kapıları Varol Ürkmez’e sonuna kadar açılır.
Varol, bu açıdan tek örnek sayılabilir. Ondan hemen sonra beyaz perdede
gördüğümüz Galatasaray’ın efsanevi kralı Metin Oktay ile Beşiktaş’ın
golcüleri Birol Peker-Şenol Birol ikilisini Yeşilçam’a taşıyan güç; Bülent
Eken’de olduğu gibi futboldaki başarıları ve taraftarların kalbindeki
sevgileridir.
Metin Oktay, kendi hayatından yansımaların da yer aldığı ‘Taçsız Kral’
(Y:Atıf Yılmaz, S:Safa Önal, GY:Mahmut Demir, O:Metin Oktay, Gönül
Yazar, Ayten Gökçer, Ajda Pekkan, Erol Taş, Can Tengizman, Müşerref
Çapın, Renan Fosforluoğlu, Gündüz Kılıç, Yp:Ertem Eğilmez, YY:1965)
filminde dönemin birçok ünlü sanatçısıyla birlikte başrolü paylaşır. Filmin
futbol açısından ilginç noktalarından bir diğeri ise yardımcı rollerden birinde
Galatasaraylı eski futbolculardan Gündüz Kılıç’ın oynamasıdır.
Beşiktaşlı futbolcular Birol Peker ile Şenol Birol ise adını o günlerin
oldukça sevilen tezahüratlarından birinden alan ‘Şenol, Birol Gool’ (YS:Nejat Saydam, GY:Orhan Kapkı, O:Fatma Girik, Birol Peker, Şenol Birol,
Gülsün Kamu, Sevda Ferdağ, Yp:Ak-Ün Film, YY:1965) adlı filmin
başrolünü paylaşırlar.
O yıllarda futbol dünyasından sinema dünyasına Hasan Kazankaya
(Beyoğluspor), Önder Somer, Orhan Günşıray, Müjdat Gezen (Vefa) gibi
isimler geçse de bir daha hiçbir futbol yıldızı başrolde oynamaz. Son olarak
2001 yılında çekilen ve Serdar Akar’ın imzasını taşıyan ‘Dar Alanda Kısa
Paslaşmalar’ adlı filmde Tanju Çolak ile Rıdvan Dilmen rol alırlar.
Futbol yıldızları Yeşilçam’dan uzak dursa da Yeşilçam futboldan asla
uzak kalamaz:
‘İstanbul Çiçekleri’ (Y-S:Muammer Çubukçu, M:Nedim Otyam,
GY:Hayrettin Işık O:Halide Pişkin, Tevhit Bilge, İhsan Balkır, Rauf Ulukut,
Sadri Alışık, Müşerrev Taylan, Feridun Çölgeçen, Nubar Terziyan, Celal İnce,
Türkan Can, Dursune Şirin, Yp:Atlas Film/Nazif Duru, YY:1951)
‘İstanbul Yıldızları’ (Y:Mehmet Muhtar-Orhan Atadeniz
O:Muammer Karaca, Toto Karaca, Muzaffer Hepgüler, Celal Sururi,
YY:1952)
‘Gol Kralı Cafer’ (Y-S:Hulki Saner, GY: Kosta Psaros, O:Suphi Kaner,
Serpil Gül, Vahi Öz, İsmail Dümbüllü, Yp:Erman-Saner Film/Hulki SanerHürrem Erman, GY:Kosta Psaros, YY:1962
438
Futbol ve sinema
‘Sokak Kızı’
(Y:Osman F. Seden, S:Bülent Oran, GY:Necati İlktaç, O:Fikret Hakan,
Fatma Girik, Ahmet Tarık, Öztürk Serengil, Özcan Tekgül, Nubar Terziyan, Ali Şen, İlhan
Hemşehri, Yp:Kemal Film/Osman F. Seden, YY:1962)
‘Aşk Yarışı’ (Y:Ahmet Dinler, S:Osman F. Seden-Fuat Özlüer, O:Türkan
Şoray, Hüseyin Peyda, Hulusi Kentmen, Fikret Hakan, Hüseyin Baradan,
Uğur Kıvılcım, Mualla Sürer, Semra Sar, Efkan Efekan, Tevhid Bilge, Yapım
Yılı: 1962)
‘Şepkemin Altındayım’ (Y:Ülkü Erakalın, S:Bülent Oran, GY:Kenan
Kurt, O:Hulusi Kentmen, Uğur Kıvılcım, Vahi Öz, Yusuf Sezgin, Öztürk
Serengil, Sami Hazinses, Ajda Pekkan, Esen Püsküllü, Yp:Ülkü Erakalın,
YY:1965)
‘Ne Hakem’ (Y-S:Oksal Pekmezoğlu, GY:İzzet Akay, O:Sadri Alışık,
Sevda Ferdağ, Zeyno Çilem, Çolpan İlhan, Aykut Bora, Salih Kırmızı, Ferdağ
Büyükgüneş, Müjgân Ağralı, İlhan Daner, Mine Sun, Yp:As
Prodüksiyon/Aziz Sarıkaya, YY:1974)
‘Uyanık Kardeşler’ (Y:Hulki Saner, GY:Nahit Çifteeoğlu, O:Müjdat Gezen, Arzu
Okay, Kadir İnanır, Hulusi Kentmen, Adile Naşit, Yp:Saner Film/Hulki Saner, YY:1974)
‘Pembe Panter’ (Y:Hulki Saner, S:Adnan Saner, GY:Rafet Şiriner,
O:Müjdat Gezen, Ceyda Karahan, Esen Püsküllü, Anne Marie David, Mete
İnselel, Altan Günbay, Adile Naşit, Yp: Saner Film/Hulki Saner, YY:1975)
‘Biyonik Futbolcu’ (Y: Yılmaz Atadeniz, S:Işık Toraman, GY:Sertaç
Karan, O:Aydemir Akbaş, Meral Deniz, Yüksel Gözen, Renan Fosforroğlu,
Funda Gürkan, Yp:Metin Film/Işık Toraman, YY:1978)
‘İnek Şaban’ (Y:Osman F. Seden, GY: Cahit Engin, O:Kemal Sunal,
Defne Yalnız, Saadet Gürses, Yavuz Karakaş, Dinçer Çekmez, Yp: Can
Film/Fatma Girik-Kemal Sunal, YY:1978)
‘Doktor’ (Y-S:Zeki Alaysa, GY:İzzet Akay, O:Kadir İnanır, Yalçın
Gülhan, Oya Aydoğan, Adile Naşit, Ayşen Gruda, Necdet Yakın, Ali Yavaş,
Yp:Özer Film/Enver Özer, YY:1979)
‘Gol Kralı’ (Y:Kartal Tibet, GY:Orhan Oğuz, O:Kemal Sunal, Suna Yıldızoğlu, Gölge
Başar, Reha Yurdakul, Mürüvvet Sim, Mete Sezer, Suzan Avcı, Yavuz Şimşek, Eser: Aziz
Nesin, Yp: Uğur Film/Memduh Ün, YY:1980)
‘Futboliye’
(Y-S:Osman F. Seden, GY:Kaya Ererez, O: Aydemir Akbaş, Bülent
Kayabaş, Bahar Öztan, Ali Şen, Hüseyin Kutman, İbrahim Tatlıses, Yp:Mine
Film, YY:1983
Barbaros Gürçay
439
‘Ya Ya Ya Şa Şa Şa’ (Y:Ümit Efekan, O: İlyas Salman, Deniz Akbulut,
Münir Özkul, Erdal Özyağcılar,YY:1985)
‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’ (Y: Serdar Akar, S:Önder Çakar-Serdar
Akar, SY:Yavuz Fazlıoğlu, K:Mehmet Aksın, O:Savaş Dinçel, Müjde Ar,
Erkan Can, Münir Özkul, Rafet El Roman, Müşfik Kenter, Uğur Polat,
Şahnaz Çakıralp, Sezai Aydın, Tanju Çolak, Rıdvan Dilmen, Turgay Tanülkü,
Fatih Akyol, Yp:Nida Karabol-Üstün Karabol, M:Fahir Atakoğlu, YY:2001)
Futbol ile Yeşilçam’ın ilişkilerini irdelediğimizde aşağıdaki temel
noktalar çıkıyor karşımıza:
Bir dönem futbol oynayan ama yeterince ünlü olmadan sinemaya geçen
futbolcu kökenli sinemacılar (Memduh Ün, Hasan Kazankaya, Önder Somer,
Orhan Günşıray vd.).
Futbol oynadıkları dönemde yıldızlaşan ve bir ya da birkaç filmde başrol
oynayan futbolcular (Bülent Eken, Varol Ürkmez, Metin Oktay, Birol Peker,
Şenol Birol)
Oyuncu kadrosunda futbolcu bulunmayan ama konusu bütünüyle ya da
kısmen futbola filmler (İstanbul Çiçekleri, İstanbul Yıldızları, Sokak Kızı,
Aşk Yarışı, Şepkemin Altındayım, Ne Hakem, Uyanık Kardeşler, Pembe
Panter, Biyonik Futbolcu, İnek Şaban, Doktor, Gol Kralı, Futboliye, Ya Ya
Ya Şa Şa Şa, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar).
Bu filmler türlerine göre incelendiğinde ise güldürü filmlerinin öne çıktığı
bununla birlikte gerçek yaşama dayalı biyografi tarzında bir filmin olmadığı
görülüyor.
Futbol ile ilgili filmlerin 1960’lı ve 1970’li yıllarda yoğunluk kazanırken
1980’lerde azalmaya başlaması, 1990’lı ve 2000’li yıllarda ise yalnızca tek
filmle temsil edilmesi dikkat çekicidir.
Bu noktada Türk sineması ile Türk futbolunun özellikle 1980’lerin
sonlarından itibaren birbirinden uzaklaştığı ve artık koşut gitmediği
görülüyor. Türk futbolunda Galatasaray’la başlayan değişim ve gelişimin
2000’lerden itibaren diğer takımlara da yansıması sonucunda hem teknik ve
taktik anlayışı hem de altyapı ve yönetim anlayışı olarak Türkiye’de büyük
ilerlemeler sağlanmıştır. Buna bağlı olarak aynı dönemde birbirinden değerli
ve yetenekli birçok futbolcu yetişmiştir. Ama bu futbolcuların hiçbiri bir
sinema yıldızı olamamıştır.
Yeşilçam futbola ve futbolculara uzak dururken gerek reklam dünyası
gerekse televizyon yeşil sahalara kapılarını ardına kadar açtılar. İlhan Mansız
440
Futbol ve sinema
televizyon dizilerinde (Doktorlar) ve yarışmalarda (Buzda Dans) kendini
gösterirken, birçok futbolcu da reklam filmlerinde rol aldılar.
Yeşilçam’ın futboldan uzaklaşmasının temel nedeni, “beyaz perde”nin
“ekran”la rekabet edecek gücünün olmaması olabilir mi?
Ne dersiniz?
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s. 441-448
Forum
Fenerbahçeli, Galatasaraylı ve
Beşiktaşlı olmak: “Üç büyükler”
arasındaki kutuplaşma
Volkan İpek 1
Türk futbol tarihinde ezeli bir rekabet içinde bulunan Galatasaray SK,
Fenerbahçe SK ve Beşiktaş JK, taraftarlarınca benimsenen üç kalkınmış spor
kulübüdür. 2000’li yıllardan itibaren bu kulüplerin taraftar söylemlerinde belli
değişiklikler gözlemlenmiş ve bu değişiklikler kulüplerarası bir kutuplaşmaya
neden olmuştur. 2000 yılından önce günümüzdeki kadar sivri ve sert olmayan
taraftarlar arasındaki bu kutuplaşmanın en önemli nedeni bu üç kulübün 2000
yılından sonra yaşadıkları kendilerine özgü gelişmelerdir. Taraftarlar bu üç
kulübü sözü edilen gelişmelerden sonra kimliklerinin bir parçası olarak
algılamaya başlamış ve bu da taraftar söylemlerinin değişerek kulüplerarası
kutuplaşmaya yol açmasına neden olmuştur.
Türk spor kültürünün erken Cumhuriyet döneminden itibaren ata sporu
olarak nitelendirdiği güreşten sonraki en önemli yapıtaşlarından
futbol,oynandığı saha içi teknik-taktik açılarının yanısıra oluşturduğu sosyoekonomik boyutlarla da incelenmeye aday bir spor dalıdır. Dünyada ve
Türkiye’de pek çok kesim tarafından izlenen futbol, gelişmekte olan serbest
pazar ekonomisiyle birlikte spor kulüplerinin sadece sportif rekabet
gösterdikleri değil; tesisleşme, reklam, şirketleşme gibi çeşitli alanlarda da
birbirleriyle yarıştığı ve kitlelerin takip ettiği bir olay haline gelmiştir.
1 Doktora Öğrencisi, Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü
e-posta: [email protected]
442
FB, GS ve BJK’li olmak
Futboldaki sportif rekabet alanının genişleyerek yukarıda sayılan alanları
da kapsamaya başlaması toplumlarda kuşkusuz futbol kültürünün ve bilgisinin
yayılmasını sağlamıştır. Ne var ki bu genişleme, özellikle kurumsal olarak
gelişmiş spor kulüplerinin futbol takımları taraftarları arasında yerine göre
fanatizm de diyebileceğimiz bir kutuplaşmanın oluşmasına engel olamamıştır.
Normal koşullarda, taraftarların tuttukları takımlara duyulan aşırı sevgisinden
türeyen bu kutuplaşma, söz konusu spor kulüpleri arasındaki rekabete taraftar
söylemlerini de eklemiştir. Rakip takımlara sözlü ve fiziksel saldırı, yönetim
düzeyinde yapılan karşılıklı suçlamalar ve takımların yetenek olarak
küçümsenmesi bilinen taraftar söylemlerinden sayılırken,destek verilen
takımın aşırı yüceltilmesi ve takım içindeki eleştiriye açık noktaların sevgiden
kaynaklı taraflılık nedeniyle görmezden gelinmesi bu söylemlere fazladan
örnek oluşturabilir.
Günümüzde çok az çalışma ilk başta sportif olarak başlayan ve daha sonra
çeşitli alanlara da yayılan futboldaki bu rekabetin neden bir kutuplaşma
yarattığı konusuna futbol dışı bir çerçeve içinde eğilmiştir. Özellikle birçok
spor yorumcusuna göre bu kutuplaşmanın kaynağında yöneticiler,futbol
federasyonlarının siyasaları, disiplin kurulu gibi futbolun içinde yer alan
unsurların dikkatsizliği yatmaktadır. Oysa ki kutuplaşmanın nedenini futbol
kurumları ve aktörleri içinde aramanın şimdiye kadar pek verimli bir getirisi
olmamıştır. Taraftarlar arasındaki sözlü ve fiziksel kavgalar devam ederken,
saha içinde oynayan oyuncuların sağlığı tribünlerce büyük tehditler altında
kalmaya devam etmektedir. Bu nedenle, söz konusu kutuplaşmanın
nedenlerini futbol içi değil sosyo-ekonomik boyutlarda araştırmak daha
elverişli olabilir.
Türk spor kamuoyundan edinilen gözlemler yardımıyla yapılacak; dünya
futbolunun bir parçası olan Türk futbolundaki taraftarlar arası kutuplaşmanın
hangi sosyo-ekonomik noktada temellendiğinin değerlendirmesi bu
çalışmanın ana konusunu oluşturacaktır. Bu yolda ise, Türk futbolunun üç
büyükleri sayılan Fenerbahçe Spor Kulübü’nün, Galatasaray Spor Kulübü’nün
ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün kendi içlerinde yaşadıkları birtakım
gelişmelerden sonra taraftarları üzerinde bir kimlik yarattığını söylemek
yanlış olmaz. Diğer bir deyişle, bu üç spor kulübü taraftar söylemlerinin bir
kutuplaşma yaratmasının en temel nedeni, bu taraftarların 2000 yılından sonra
belli gelişmeler göstermiş futbol takımlarını kimliklerinin birer parçası gibi
algılamaya başlamaları ve taraftar söylemlerinin bu gelişmelerden
etkilenmesinden kaynaklanmaktadır. Söz konusu gelişmeler ise
Volkan İpek
443
Galatasaray’ın 2000 yılında UEFA Kupası’nı kazanması, Fenerbahçe’nin
Aziz Yıldırım döneminde yakaladığı ekonomik büyümenin futbol takımına
yansımaları, Beşiktaş’ın ise yüzüncü yılında kazandığı şampiyonluk ve son
yıllarda Türkiye’de popüler kültürün bir temsilcisi haline gelmiş FenerbahçeGalatasaray rekabetinin gölgesinde kalmaya karşı gösterdiği direniş
sayılabilir. Bu gelişmeler, Fenerbahçeliliği, Galatasaraylılığı ve Beşiktaşlılığı
taraftarlarına birer kimlik olarak aşılamış ve sonuçta taraftar söylemlerinin
etkilenmesine ve takımlar arasında bir kutuplaşma oluşmasına neden
olmuştur.
GALATASARAY SK
Resmi olarak 1905 yılında kurulan Galatasaray Spor Kulübü, herşeyden
önce, futbola olan derin ilgisiyle ön plana çıkmaktadır. Ekonomi biliminde
kullanılan “comparative advantage” ifadesinde olduğu gibi, Galatasaray Spor
Kulübü bünyesinde en verimli üretilen spor futboldur diyebiliriz. Bu nedenle,
Galatasaray aslında futbol ligine her zaman bir adım önde başlamaktadır.
Kulüpte son yıllarda ortaya çıkan ekonomik sıkıntılara, yönetimsel
tartışmalara ve zaman zaman yaşanılan teknik kadro sıkıntılarına rağmen
oynanan iyi oyun, aslında Galatasaray’ın futbolu bir kültür olarak
benimsemesine bağlanabilir. O nedenledir ki, en zor zamanlarda bile
Galatasaray her zaman liderliğe oynamış, şampiyonayı birinci
tamamlayamasa bile çoğu zaman ilk üç sıradaki takımlar arasında yerini
almıştır. Galatasaray’ın çeşitli sıkıntılarla boğuşurken Türkiye futbol liginde
istikrarlı sonuçlar alması aslında bir tesadüf sayılmamalı, son derece doğal
karşılanmalıdır. Futbol takımında oynayan futbolcuların da görevlerini
profesyonelce yapmaları ve özellikle futbolu çok sevmeleri,Galatasaray
takımı için olumlu noktalardır. İşte bu olumlu noktalar, Galatasaray’ın 1990lı
yıllarda UEFA Kupası’nda yarı final oynamasında pay sahibi olmuştur.
Futbolun çok sevildiği Türkiye’de Galatasaray kulübünün de futbolu sevmesi,
taraftarı üzerinde büyük etki yaratmıştır.
Ancak asıl büyük etki, Galatasaray’ın 2000 yılında kazandığı UEFA
Kupası’ndan sonra oluşmuştur. İşte o noktada kendilerini her zaman
Galatasaray yandaşı olarak algılayan taraftarlar, Galatasaraylılık kimliklerini
de kazanmışlardır. Fatih Terim’in takımın başında çalıştığı ilk döneminde
gelen bu kupadan sonra Galatasaray taraftarı için Galatasaraylı olmak artık bir
kimlik haline dönüşmüş ve Galatasaraylılık oluşmuştur. Kazanılan UEFA
444
FB, GS ve BJK’li olmak
kupasının lige de olumlu yansıması ve takımın birçok yerel kupayı da
müzesine götürmesiyle pekişen Galatasaraylılık kimliği, taraftarlar için büyük
önem taşımaya başlamıştır. Tüm bu başarılardan sonra, Galatasaray
taraftarları Galatasaraylıklarını somut olarak daha çok alanda göstermeye
başlamışlardır. Yukarıda sözü edilen taraftar söylemleri de tam bu noktada
değişmeye başlamıştır. Özellikle ezeli rakip Fenerbahçe’ye karşı geliştirilen
taraftar söylemlerinde, Galatasaraylılık hep ağır basmış ve kazanılan UEFA
kupası Fenerbahçe’yle olan rekabette her zaman önemli bir koz olarak
benimsenmiştir. Ayrıca, Galatasaray takımının bu kupayı müzesine götürmesi
Galatasaray’ı taraftarları gözünde Türkiye’nin en başarılı futbol takımı haline
de getirmiştir. Bu nedenlerle, Galatasaray taraftarı takımına elverişsiz koşullar
yaşatan unsurlara sert tepkiler göstermeye başlamıştır. Galatasaray, taraftarları
için artık derinleşmiş bir duygu ve bir kimlik haline gelmiştir. Takımlarının
başına gelen mağlubiyet, para ve disiplin cezaları gibi olumsuz olaylara karşı
daha da hassaslaşmış bir kitle belirmiştir ki bu kitle Fenerbahçe ve Beşiktaş
taraftarları arasında da meydana gelmiştir.
Yukarıda da değinildiği üzere, Galatasaray futbol takımı taraftarlarının
söylemlerindeki değişim takımın UEFA Kupasını müzesine götürmesiyle boy
göstermiştir. Bu başarılarla taraftarları üzerinde kimlikleşen Galatasaraylılık
olgusu, takım başarısız olduğunda da ortaya çıkmıştır. Taraftarların takımı
yönetimsel sorunları nedeniyle protesto ettiği günler, ezeli rakibi
Fenerbahçeyle oynanan bir maçta sahayı pet şişelerle suladıkları maçlar
olmuştur. UEFA Kupası Galatasaray taraftarları arasında öyle bir etki
yaratmıştır ki, hem Galatasaraylılık bir kimlik olmuş, hem başarısızlıklara
karşı duygusal ve yoğun tepkiler verilmiş, hem de Galatasaray aleyhine giden
her durum soğukkanlı olmayan tutumlarla değerlendirilmeye başlanmıştır.
Tüm bu sebeplerle de Türk futbolundaki üç büyük takım arasındaki
kutuplaşma güçlenmişir. Galatasaray taraftarları, her yerde olmasa bile,
özellikle stadyumlarında Galatasaray’ın en büyük sözcüsü haline gelmiştir.
FENERBAHÇE SK
Resmi olarak 1907 de kurulan Fenerbahçe Spor kulübü, bir spor kulübü
olmasının yanında Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesine yaptığı katkılarla ön
plana çıkmıştır. Özellikle İstanbul’un işgal yıllarında müttefiklerin futbol
takımlarıyla oynadığı maçları kazanmış olan Fenerbahçe, Türk toplumuna
moral vermiş ve kurumsal bir nitelik kazanmaya başlamıştır.
Volkan İpek
445
O tarihten günümüze içinde barındırdığı pekçok spor dalında özellikle
atletizmde- kazandığı başarılarla önemli bir spor kulübü haline gelmiş
Fenerbahçe’nin taraftarları, Fenerbahçelilik kimliklerini aslında Başkan Ali
Şen döneminin sonlarında kazanmaya başlamışlardır. Teknik Direktör
Parreira ile gelen lig şampiyonluğu, Fenerbahçe futbol takımı için bir dönüm
noktası olmuştur. Başkan Ali Şen’in görevine devam etmeme kararıyla onun
yerine geçen Aziz Yıldırım ve Yönetim Kurulu Fenerbahçe Spor Kulübü’nün
çehresini değiştirmiş ve özellikle tesisleşme konusunda kulübe büyük
zenginlikler katmıştır. Ancak en büyük değişim,Yıldırım’ın geride bıraktığı
on yılda da görüleceği üzere, yaşanılan büyük ekonomik dönüşümün futbol
takımı üstündeki etkileridir. Fenerbahçe futbol takımı, bu ekonomik
dönüşümle birçok sportif başarı elde etmiş ve bunları yaparken futbol takımı
kadrosuna dünyaca ünlü isimleri eklemeyi başarmıştır. Tüm bunların üstüne
inşaatı bitirilen ve şimdi de üstü kapanacak olan 52.000 seyirci kapasiteli
Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu, Fenerbahçe taraftarının üzerinde
derin etkiler bırakmıştır. Bu derin etki, tıpkı Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı
kazanmasında olduğu gibi, taraftarlar üzerinde bir kimlik oluşturmaya
yetmiştir.
Fenerbahçelilik kimliğini kazanan Fenerbahçe taraftarı söylemleri de, bu
etkiler sonucu yeniden oluşmaya başlamıştır. Galatasaray’ın Fenerbahçe’yle
olan ezeli rekabetinde üstünlük kozu olarak ön plana sürdüğü UEFA Kupası
ve Süper Kupa başarıları, Fenerbahçe taraftarlarının Galatasaray’a karşı
oluşturduğu söylemde büyük pay sahibidir. Fenerbahçe taraftarı için çok
önemli olan Galatasaray galibiyetleri, Galatasaray’ın 2000 yılındaki Avrupa
başarısından sonra daha da önem kazanmıştır. Kazandığı iki Avrupa kupasıyla
taraftarlarınca Türkiye’nin en başarılı futbol kulübü gibi görülen
Galatasaray’a karşı elde edilen başarılar, Fenerbahçe futbol takımı taraftarları
için rekabetteki üstünlükte bir karşı koz olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Özellikle 2002 yılındaki 6-0 lık galibiyet, Fenerbahçe taraftarının Galatasaray
söylemine büyük şekil vermiştir. O galibiyetin yankıları hala sürmektedir.
Bunun yanında, Fenerbahçe taraftarının söylemine yön veren bir başka
gelişme ise, ezeli rakipler Galatasaray ve Beşiktaş’ın yöneticilerinin ortak
mekanlarda görülmesiyle ilgili medyada yer alan haberlerdir. Yıldırım
döneminde elde edilen ekonomik büyümenin ezeli rekipler arasında bir
birleşmeyle durdurulabileceğini düşünen Fenerbahçe taraftarları, söylemlerini
bu tip olaylarla çok şekillendirmişlerdir. Beşiktaş ve Galatasaray
446
FB, GS ve BJK’li olmak
yöneticilerinin ortak yaptığı basın açıklamaları da Fenerbahçe taraftar
söylemlerini etkilemiştir.
Fenerbahçe Spor Kulubünün gösterdiği ekonomik büyüme ve bunun
Fenerbahçe taraftarlarına Fenerbahçelilik kimliği aşılamasından sonra,
Fenerbahçe taraftarları yurtdışında da örgütlenmeye başlamıştır. Pek çok
Avrupa kentinde taraftar dernekleri kurulmuş ve Fenerbahçe’nin yurtdışında
oynadığı maçlara büyük taraftar desteği verilmiştir.
Destek konusunda Galatasaray ve Beşiktaş taraftar söylemlerinden
farklılık gösteren Fenerbahçe’de, “Fenerbahçe Cumhuriyeti” gibi düşünce
biçimleri de taraftar söylemlerini etkilemiştir. Fenerbahçe taraftarı
söylemlerinin bir parçasını da futbol takımının iki sezon önce son maçta
kaybettiği şampiyonluk oluşturmaktadır. Bu maçla belki bir şampiyonluğu
kaybetmiş olan Fenerbahçe, buna rağmen taraftarının gösterdiği yoğun
destekle bir sonraki sezon kendine gelmiş ve yüzüncü yılını yaşadığı sezonu
şampiyonlukla kapatmıştır.
BEŞİKTAŞ JK
Galatasaray ve Fenerbahçe’nin aksine bir spor kulübü olarak değil, 1903
yılında bir jimnastik kulubü olarak kurulan Beşiktaş’ın iki rakibine göre
tarihsel bir farklılığı daha bulunmaktadır. Logosunda Türk bayrağı taşıyan tek
İstanbul büyüğü olan Beşiktaş, yıllar önceki bir maçta Türkiye’yi Türk milli
takımının yerine temsil ederek o bayrağı logosuna eklemiştir.
İlk olarak Katalan Barcelona ekibinin formasına yazdırdığı “1899-1999”
ifadesi sonucu “Futbolda yüzüncü yıl” kavramıyla tanışan Türkiye,
Beşiktaş’ın yüzüncü yılını kutlayan ilk Türk spor kulübü olmasına da tanıklık
etmiştir. O yıl önemli başarılar kazanmış olan Beşiktaş futbol takımı, 1980li
yılların sonlarında yaşadığı parlak günlerini tekrar yaşamıştır. Bu
şampiyonluk, Beşiktaş taraftarını çok sevindirmiş, kendilerinde bir
Beşiktaşlılık kimliği yaratmıştır. Daha sonradan Beşiktaş futbol takımı
tarihine eklenen ve Beşiktaş’ın şampiyonluk sayısını 9’dan 11e yükselten iki
şampiyonluk da Beşiktaş taraftarını ezeli rakipleri Galatasaray’la ve
Fenerbahçe’yle olan rekabette rahatlatmıştır.
Yüzüncü yılda gelen şampiyonlukla Beşiktaş taraftarlarında oluşan
Beşiktaşlılık kimliği taraftar söylemine büyük ölçüde yansımıştır.
Taraftarların “Kimse yokken Beşiktaş vardı” gibi tarihsel çözümlemelerine,
özel bir Beşiktaş seyirci topluluğu olan Çarşı grubunun kurumsallaşması da
Volkan İpek
447
eklenince, Beşiktaş taraftarı takımının başarısız olmasını asla istemeyen ve
ona yürekten bağlı bir kitle olmuştur. Bu oluşum sınırlarını bazen zorlamış ve
Beşiktaş futbol takımında oynayan bazı oyuncuların bile takımdan ayrılmak
istemelerine neden olmuştur. Beşiktaş taraftarının takımına olan bu aşırı
sevgisi kendisini inanılmaz güzellikteki tribün programlarında gösterdiği gibi,
takımının üzerinde zaman zaman baskı da oluşturmuştur. Bu baskı, pek çok
futbolcu tarafından da dile getirilmiştir.
Beşiktaş taraftar söyleminin bir başka boyutunda ise, Türk futbolunda bir
popüler kültür mevzusu haline gelmiş Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti
yatmaktadır.Beşiktaş taraftarları, Türk futbolunda biricik rekabetin sadece bu
iki takım tarafından oluşturulduğu görüntüsüne karşı başarıyla direnmiştir.
Ancak özellikle Fenerbahçe’ye geliştirilen sivri taraftar söylemleri, futbol
takımına da olumsuz yansımaktadır. Beşiktaş futbol takımının her Fenerbahçe
maçına yüzüncü yıl formasıyla çıkması, takımdaki Fenerbahçe hırsının bir
göstergesi olmakta, ancak bu Fenerbahçe’nin işine yarayarak 2003’ten beri
İnönü Stadı’ndaki maçlarda bile sarı lacivertlilerin başarılı olmalarını
sağlamaktadır. Beşiktaş’ın yönetici söylemlerinde de bir Fenerbahçe antipatisi
oluşmaya başlamış ve bu iki kulüp arasındaki ilişkileri gerginleştirmiştir.
Yüzüncü yılda gelen şampiyonlukla oluşan Beşiktaşlılık kimliğinin
Beşiktaş taraftar söylemlerine bir etkisi de İstanbul’da oynanan Avrupa
Kupası maçlarında ortaya çıkmıştır. Takımına büyük destek vermek için
stadyumda bulunan taraftarların yaptığı şov niteliğindeki destekler, Avrupa
medyasında ön plana çıkmıştır. Ayrıca, Çarşı grubu sadece bir taraftar grubu
olmakla kalmamış, kurumsallaşarak küresel ısınma, terör, nükleer santraller
gibi sosyal konularda da görüş bildiren bir sivil toplum derneğine de
dönüşmüştür.
SONUÇ
Türk futbolunun üç büyüğü sayılan Galatasaray, Fenerbahçe ve
Beşiktaş’ın taraftarlarınca ne kadar çok sevildiği açıktır. Bu sevginin boyutları
yerine göre bireysel olabilirken, yerine göre bilinçli,yerine göre de fanatizm
derecelerinde görülmektedir. Fanatizm derecesinde görülen sevgi,
değerlendirmemin başında da belirttiğim üzere bu kulüpler arasında bir
kutuplaşmaya yol açmıştır. Söz konusu bu kutuplaşma ise, taraftarların
tuttukları bu üç takımı 2000’li yılların başından itibaren yaşadıkları
kendilerine özgü gelişmelerle bir kimlik olarak algılamalarından
448
FB, GS ve BJK’li olmak
kaynaklanmaktadır. Galatasaray’ın Avrupa Kupaları’ndaki başarısı
Galatasaraylılığı, Fenerbahçe’nin Yıldırım dönemindeki ekonomik büyümesi
Fenerbahçeliliği, Beşiktaş’ın ise Yüzüncü yılında kazandığı şampiyonluk ve
Fenerbahçe-Galatasaray rekabetine karşı direnişi Beşiktaşlılığı birer kimlik
olarak taraftarlarına vermiştir. Bu kimliksel algılamalar sonrasında ise taraftar
söylemleri etkilenmiş ve kulüpler arasındaki arasındaki kutuplaşmayı
arttırmıştır.
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s. 449-460
Forum
Spor gazetelerinin daimi içeriği:
erotik ve pornografik reklamlar
Gülcan Seçkin 1
Futbol ekonomisinin ana ortağı medya-eğlence sektörünün bu pazardan
tüm olanaklarıyla pay alma mücadelesinin sayısız ürünlerinden biri olan ve
özel olarak sadece erkek okura seslenen futbol odaklı spor gazetelerinin
(Fanatik, Pas Fotomaç, Efsane Fotospor, FotoGol 12.Adam) ilan ve reklam
özellikleri, geleneksel hale gelmiş günlük erotik, pornografik ilan ve reklam
içeriği ve 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası öncesi tirajla birlikte artan, erkek
okura yönelik reklam yoğunluğu üzerine bir değerlendirme yapılacaktır.
Bunun için dört gazete 7-10 gün arasında takip edilmiştir. Tek kesintisiz ilan
ve reklamın seks ürünlerine ve seks hizmeti veren hatlara ait olduğu, bunun
yanında en fazla hafta sonlarında ve tirajların çok yükseldiği futbol
şampiyonaları, büyük lig maçları esnasında sayısı artan erkek okuru
hedefleyen ilan ve reklamların çoğaldığı izlenmiştir. Büyük puntolu
manşetlere ve çok büyük fotoğraflara boğulmuş, az haberli, az köşe yazılı, az
sayfalı, az maliyetli, dönemsel olarak erkek okura yönelik çok reklam alan,
daima erotik ilanlı, kolay okunan, yarış ve iddaa ekleriyleriyle ilgi gören,
içerik ve baskı kalitesi düşük, ancak kolay tüketilen, yüksek tirajlar yakalayan
ürünler olarak günlük spor gazeteciğinde önemli bir piyasa aktörüdürler.
SPOR GAZETELERİNİN ORTAK ÖZELLİKLERİ
Spor gazetelerinin tarihi epeyce eskiye dayanır. Ancak bugün mevcut olan
gazeteler futbola ilginin hem normal günlük gazetelerde, hem de özel
televizyonlarda patladığı yılların ürünüdür. 4 Eylül 1989’da Asil Nadir’in
1
Araş. Gör. Dr., Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi; e-posta: [email protected]
450
Spor gazetelerinde erotik ve porno içerik
oğlu fanatik Galatasaraylı olarak anılan Birol Nadir’in sahibi olduğu günlük
Fotospor gazetesi yayımlanır (Altunterim,7.1.2006,www.turkspor.net).
O’nu 1990’da Sabah grubunun günlük spor gazetesi Fotomaç izler. Sabah’ın
spor sorumlusu aynı zamanda spor gazetesinin yönetimini de üstlenir.
1980’ler ve sonrası Türkiye’sinin yeni çizgilerinde futbola ilgi giderek artmış,
bu popüler kültürel formun ticari olanaklarını kavramış olan medya gelişen
endüstriden hızla pay almaya yönelmiştir. 1993’de bu kez Hürriyet grubu
Spor isimli günlük bir gazete çıkarmıştır. Kısa sürede ilgi gören gazete
pazardan önemli bir pay almıştır. Ekonomik, siyasi krizlerin derinleşerek
devam ettiği, diğer yandan popüler kültürün hazlarına topyekun koşu
tutturulduğu ve futbolun çok konuşulduğu bu yıllarda promosyon yarışı, maç
yayınlarına, futbol programlarına ağırlık veren özel televizyonların rekabeti,
ana gazetelerin futbola geniş yer vermesi gibi koşullar bir birini izleyen az
sayıdaki spor gazetesi için ciddi tiraj kayıplarına neden olmamıştır. Basının da
spor gazete ve dergilerine ilgisi sürmüştür. Gazetelerin dergi grupları örneğin,
Sabah dergi grubu, Galasaraylılar için (Sabah,10.9.1994) ‘Cimbomum’
dergisini, Fener taraftarları için de Sarı Kanaryam’ı, haftalık, 32 sayfa ve
renkli çıkarmıştır (Sabah, 10.8.1994). Hürriyet 6 bin liraya verdiği
Taraftarın Sesi Spor gazetesini ücretsiz ek olarak verir. Kasım 1995‘de
Doğan Yayın Grubu tarafından alanın dördüncü spor/futbol gazetesi
“Fanatik” (aynı adlı bir de haftalık basketbol gazetesi) yayımlanır. Sabah
grubu ikinci bir spor gazetesi “Taraftar”ı yayımlar. Sabah grubu çıkardığı iki
spor gazetesini “Taraftar Fotomaç” adıyla birleştirir. Günaydın çatısı altında
çıkan Fotospor gazetesi bir kaç kez el değiştirmesine rağmen başarılı
olamayınca yayın hayatına ara verir. 1996 sonunda günlük spor gazetesi sayısı
üçe inmiştir. Hürriyet’in çıkardığı Spor gazetesi de bir süre sonra
kapatılmıştır. 2004’de günlük spor gazetesi olarak sadece Pas ve Fotomaç’ın
birleşmesiyle PasFotomaç ve Fanatik mevcuttur (www.bedenegitimi.gen.tr
/forum). 5. 12. 2005’de günlük spor gazetesi Fotospor, ABC Medya Ajansı
tarafından Efsane Fotospor olarak yeniden çıkarılmıştır. Futbol gazetelerine
en son katılan Estetik yayıncılığın 2007’de çıkardığı Fotogol 12. Adam’dır.
90’larda, ard arda açılan özel radyo, televizyonlar izleyici ve reklam
vereni çekebilmek için yayınlarında Süper Lig maçlarına yer verebilme
yarışına girişmişlerdir. Gazetelerin spor servislerinden tecrübeli muhabir ve
köşe yazarlarının destek verdiği çok sayıda futbol programı, şifreli ve şifresiz
kanalların maç yayınları futbol medyasını yoğun bir rekabete yöneltmiştir.
Medya grupları yayıncılık ve ana gazeteler yanında futbol içeriği yoğun
Gülcan Seçkin
451
haftalık ücretsiz spor ekleri, yayımlanan günlük futbol/spor gazeteleri ile de
çok çeşitli gelirler üretme niteliği durmadan geliştirilen endüstriden daha fazla
pay alma mücadelesine devam etmiştir. Futbol endüstrisinin seyri, gördüğü
ilgi tüm piyasaları, ekonomiyi hareketlendirirken, bol içerik, müşteri, abone,
reklam, izlenme ve tiraj elde eden medyayı da doğrudan etkilemiştir. Büyüklü
küçüklü medya grupları gelir elde etme mekanizmalarını ve mecralarını her an
geliştirmektedir. Dijital platformlardaki spor kanalları, yer verilen kulüp
televizyonları, radyoları, kulüp resmi dergileri, sayıları son yıllarda çoğalan
yerli ya da lisanslı futbol dergileri, sayısız web sitesi, ana kanallardan yapılan
program ve maç yayınları, şifreli kanallar, günlük gazeteler, ekler yoluyla elde
edilen gelirleri; diğer yandan basın sponsoru, iletişim sponsoru, ana sponsor
gibi reklam, marka pazarlama faaliyetleri yordamıyla (dolaylı) elde edilen
çeşitli gelirleri çoğaltma arayışları sürerken futbolu günlük hayatında her an
yakından takip eden genç erkek okur kitlesini ve bu kitleyle ilgilenen reklam
vereni çekmek üzere hemen tümüyle futbol içerikli günlük spor/futbol
gazeteleri de çıkarılmaya devam edilmiştir: Fanatik yayın hayatının 13., Pas
Fotomaç 5., Efsane Fotospor 3., Fotogol 2. yılındadır.
Pazarda bir yeri ve çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu belli bir okur
kitlesi olan çok sayfalı, çok ekli, günlük gazetelere yakın bir fiyata (30
kuruşa) satılan, gün boyunca her an, her yerde, kolay okunan, yüzeysel,
rahatlatıcı olması arzu edilen, oynayanlar için iddaa, bahis ekleri veren
gazetelerdir. Güçlü ve etkileyici futbol dünyası, yerli, yabancı popüler
figürleri, takımlar, oyuncular, yöneticiler, maçlar, transferler gibi futbolun
heyecanına odaklanan aralıksız aksiyon, heyecan taşıyan az yazılı fotoğraf
yoğun içerikleri ile oyalayıcı ve eğlendirici gündelik tüketilip atılan popüler
ürünlerdir. Futbolun hareketli, mücadeleci, gösteriyle bezeli dünyasını
izlemenin yanı sıra iddaa ya da at yarışı oynayan okura da tahminler, tüyolar
içeren periyodik ücretsiz ekler vermeleri nedeniyle de geniş bir okur
kitlesinden ilgi görmektedir. 12 sayfa ile sınırlı spor gazetelerinin eklerinin
her biri genellikle 4-8 sayfadır, futbolun canlı dönemlerinde ise belli günler
16-24-32 sayfaya kadar çıkarılmaktadır. Gazete bayiilerinin belirttiğine göre,
at yarışı ve iddaa ekleri veren bu gazetelerin yanında, diğer müstakil iddaa, at
yarışı gazeteleri de ayrıca yoğun ilgi görmektedir. Bu kulvarda rekabet,
tirajları birbirine çok yakın, zaman zaman aynı olabilen iki büyük medya
grubunun çıkardığı Fanatik ve Fotomaç arasında yoğunlaşmaktadır. Doğan
Yayın Holding’in çıkardığı “Gerçek Spor Gazetesi” ibaresi ile sunulan (20
452
Spor gazetelerinde erotik ve porno içerik
Kasım 1995) Fanatik’in 10. yılında Genel Yayın Yönetmeni’nin söylediğine
göre:
Türkiye’nin günlük ilk spor gazetesi ünvanına sahiptir ve her yaştan
sporsevere seslenmektedir. Çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu sadık bir
okuyucu kitlesi olan Fanatik, yurtdışında yaşayan Türk vatandaşları
arasında da oldukça yüksek bir okuyucu yüzdesine sahip. Basın İzleyici
Araştırma Kurulu (BİAK) tarafından koordine edilen 5. Türkiye Basın
Okurluk Araştırması sonuçlarına göre, 1.34 milyon kişiye ulaşan Fanatik
en çok okunan spor gazetesi ve Türkiye’nin en çok okunan beşinci
gazetesi durumundadır. Ayrıca grupdaşları Posta ve Hürriyet’ten sonra
erkek okura en yüksek erişimi sağlayan gazete olduğu ortaya
çıkmaktadır. Onuncu yılında, 1.220.000 erkek okur, hergün Fanatik
okumaktadır (kurumsal.milliyet.com.tr/yayinlarimiz _fanatik.asp).
Rakiplerinin olduğu gibi dört büyük futbol takımı üzerine odaklanan
Fanatik tiraj getiren en büyük kitlesi genç erkek okurları için ÖSS ekleri de
çıkarmıştır. 10. Yılında Alman spor dergisi Kıcker’la Türkiye Süper Lig ve
İkinci Lig A Kategorisi takımlarını konu alan bir almanak çıkarmıştır. Fanatik
Genel Yayın Yönetmeni’nin hesabına göre yaklaşık 20 milyon tüketici
taraftarın olduğu Türkiye’de 1. Lig takımlarının yanı sıra 2. ve 3. Lig
takımlarına yönelik haberler sunarak tiraj çoğaltmak olasılığı değerlendirilir.
2.Lig eki çıkarılarak tiraj getirebilecek ilaveler arayışı sürdürülür. Fanatik,
web sayfasından da yayın yapmaktadır. Doğan Media İnternational sayfasında
Avrupa’da her gelir diliminden okura seslenebildiği, okurların alım gücünün
yüksek olduğu ve reklam verenlerin bu kitleye ulaşmasını sağlayan bir mecra
olduğu vurgulanır (www.doganmedia.de/c/ilan.asp?secim=2&urun=fanatik).
Futbolla ilgili diğer mecraları da takip eden (ana kanallardan futbol maçlarını
takip eden, olanağı varsa şifreli kanalları izleyen) erkek tüketiciyi ve ona
yönelen reklam verenleri hedefleyen Fanatik’in pazardaki en önemli rakibi
PasFotomaç da (2007’de TMSF’den Merkez medya grubunu satın alan) Çalık
grubu olarak tanınan Turkuvaz grubuna geçmiştir. Tirajları birbirine çok
yakın seyreden bu iki spor/futbol gazetesi ve pazardaki diğer iki gazete benzer
biçimde abartılı fotoğraf kalabalığına boğulan, iri puntolu az yazılı içeriklerle
donatılmaktadır. Genel yayın yönetmeni Pas Fotomaç’ı “transfer
haberciliğinde bir numara, en uzman ve rekortmen at yarışı otoritelerine, en
iyi maç tahmincisi, en çok kazandıran iddaaa uzmanlarına sahip, iddaanın
tescilli kralı, iddacıların ilk tercihi, daima kazandıran spor gazetesi” ilan eder
(Uzundurukan, Pas Fotomaç, 1.16.2006). “2006 yaz döneminde en fazla
büyüyen, en çok tiraj alan, marka değerini en fazla yükselten, Türkiye’nin 5.
Gülcan Seçkin
453
büyük gazetesi” haline geldiğini belirtirken satışını artırmak için promosyon
ve reklamlara büyük bütçeler ayıran dev gazetelerin iki katı satış rakamlarına
ulaştıklarını vurgular (Uzundurukan, PasFotomaç, 3.8 2006).
Futbol gazeteleri, özellikle önemli tirajlar yakalayan Fanatik ve Pas
Fotomaç reklamın artmasıyla sayfa sayısını çoğaltmakta, tirajı yükseltmek
için haftanın her günü 4-8, belli günler 16-24 sayfaya varan iddaa eki, 4-8
sayfalık at yarışı ilavesi vermektedir. Pazardan pay almaya çalışan, yayın
hayatının 3. Yılındaki Efsane Fotospor ve yayın hayatının 2. Yılındaki
Fotogol de tiraj getirecek aynı ilaveleri uzman yazarlarına hazırlatarak okura
sunduğunu ilan etmektedir. Her biri “dev kadrolarıyla iddaacılara çok para
kazandırma”yı hedeflemektedir. Hafif, rahatlatıcı, yüzeysel futbol içerikleri ve
para kazandırmayı vaadeden ücretsiz iddaa ve yarış ilaveleri önemli bir ilgi
görme nedenidir. Üst başlıklarında ‘spor gazetesi’ ibaresi yer alsa da futbol
gazetesi sayılacak kadar futbol odaklıdırlar. Genellikle üç büyüklerle ilgili
abartılı fotoğraflar, abartılı başlıklardan kurulu ana sayfa tasarımı, birbirinin
kopyası sayılabilecek içerikleri, baskı kalitesi ana gazetelerin çok gerisindedir.
Belirli bir profili olan futbol okur kitlesinin muhtemel düzeyini tasarımlamak
ve tiraja dönüştürmek stratejisine uygun ürünler olarak çok yormayan, kolay
alımlanır kısa haberleriyle, dürülüp arka cepte taşınır az sayfasıyla iddaa ve at
yarışı ilaveleriyle sunulur. Lig maçlarının yapıldığı futbol sezonunda önemli
tirajlar alan, öyle günlerde iadesiz, yok satan futbol gazeteleri kulüplerin
karşılaşmaları, büyük takımların galibiyetleri ve bitip tükenmeyen transfer
hikayeleri ile tiraj (ve reklam) yakalarken büyük gazetelerin satış düzeyine
ulaşmakta, bazen bazılarını geride bırakmaktadır. 7 Haziran’da başlayan
Avrupa Futbol Şampiyonası EURO 2008’de Fenerbahçe’nin çeyrek final
başarısı gazete satışlarını etkilerken en yüksek tirajı spor/futbol gazeteleri
almıştır. Fanatik, Fotomaç ve Fotospor pek çok bayiide tükenecek şekilde iyi
satışlar yakalamıştır. Ayrıca F.Bahçe’nin başarısını birinci sayfalarından
veren normal günlük gazeteler de satışlarını önemli ölçüde arttırmıştır
(5.3.2008, 6.3.2008, http: //www. medyatava.net). Böylece yaz sezonunda
çoğu günlük gazetenin satışları düşerken EURO 2008’le birlikte futbol
gazeteleri en çok olmak üzere hemen tüm gazeteler tiraj almıştır. Spor/futbol
gazetelerinin önceki yıllara ait satış düzeylerine ilişkin örnekler verilirse kendi
alanlarında ciddi tirajlar yakaladıkları, çok sayfalı, çok ekli normal günlük
gazetelerin yanında az sayfalı, tek tip ekleriyle bu gazetelerin
azımsanmayacak tirajlar aldığı, önemli bir okur kitlesine sahip olduğu
gözlenecektir:
454
Spor gazetelerinde erotik ve porno içerik
2002’de spor gazetesi olarak sadece Fanatik ve Taraftar Fotomaç vardır,
9-15 Aralık 2002’deki tirajları: (9.sırada) 182.523 ve (10.) 139.915’dir. Tüm
gazetelerin toplam tirajı, 3.634.004’dir. Hemen aynı günlerde yeni bir spor
gazetesi Pas çıkar. 5 Aralık 2005’de spor gazetelerinin rekabetine yeni
çıkarılan EfsaneFotospor da katılır. Normal günlük gazetelerle birlikte toplam
tiraj da 5.021.584’dir. Aynı tarihlerde Pas ve Taraftar Fotomaç birleşerek
PasFotomaç olarak çıkarılır. 10 Eylül 2007’de spor gazeteleri piyasasına
Fotogol 12. Adam katılır. 2-8 Haziran 2008 ‘de Avrupa Futbol Şampiyonası 7
Haziran’da başlamıştır. Bu iki grup gazetesinin tirajlarına yansır: P.Fotomaç
(5.)258.858, Fanatik (6.)232.312, EfsaneFotospor (18.)62.383, Fotogol
(19.)59.159, toplam tiraj 5.004.049’dir (http://www.medyatava.net/tiraj.asp?).
Küçümsenemeyecek yüksek tirajlar spor gazetelerinin erkek okuruna yönelen
reklam verenlerin de ilgisini çekmektedir. Erkek okuru hedefleyen ürün ve
hizmetlerin ilginç bir listesi ortaya çıkmaktadır.
ERKEK OKURU HEDEFLEYEN REKLAMLAR
Tiraj gelirleri küçümsenmeyecek düzeye ulaşan, kolay ulaşılır kolay
taşınır, az yazılı, kolay tüketilir genç erkek okurun gözdesi spor gazeteleri
ligler başladığında, büyük takımların katıldığı şampiyonalarda, yine büyük
takımların galibiyet günlerinde, futbol sezonunun canlı olduğu dönemlerde,
kulüplerin transfer dönemlerinde, yarış, iddaa oynatan ilaveleri ile önemli
tirajlara ulaşmaktadırlar. İlan ve reklam gelirleri almak bakımından diğer
günlük gazetelerden farklı özellikler göstermektedirler. Normal gazetelerin
aldığı her türlü ilan ve reklamları alabilen, tüm reklam verenlerin tüm
ürünleriyle her an yöneldiği gazeteler durumunda değildir mevcut spor
gazeteleri. Daha çok, genç ya da genç erişkin erkek okura seslenen, erkek
tüketici kitlesinin ilgi duyacağı ürün ve hizmetlerin reklam ve ilanları yer
almaktadır. Bu ilan ve reklamlar da en çok Avrupa Şampiyonası gibi, Süper
Lig maçlarındaki önemli karşılaşmalar gibi sponsorluk faaliyetlerinin
çoğaldığı, tirajların yükseldiği günlerde, ve hafta sonlarında artmaktadır.
Reklam verenlerin spor gazetelerine genellikle, diğer gazetelere verdikleri
yoğunlukta ve çeşitlilikte reklam, ilan verdikleri söylenemez. Liglerin tatile
girdiği yaz ayları gibi dönemlerde tirajlar düşmekte ve reklam kaybı da görece
artabilmektedir.
Fanatik, Pas Fotomaç, Efsane Fotospor ve Fotogol’ün 21-24, 26-27, 30
Mayıs 2008 tarihlerinde (Avrupa Şampiyonası’na sayılı günler kalmış, Milli
Gülcan Seçkin
455
Takım sponsorlarının spor gazetelerine ilgisi had safhada iken) hangi
reklamları aldıkları, erkek okura seslenen hangi ürün ve hizmetlerin
reklamının yapıldığı sıralanmakla spor gazetelerinde erkek okur odaklı,
(çeşitli dönemlerde çoğalan) ilan ve reklamlara ilişkin anlamlı bir bilginin
oluşması sağlanabilecektir.
Fanatik: Kendisini ‘gerçek spor gazetesi’ üst başlığı ve başında Türk
bayrağı ile “Bu vatan hepimizin” ifadesiyle ile sunan Fanatik’de ilgili hafta şu
ilan ve reklamlar yer almıştır: (Ümit Millilerin maçlarını yayınlayan) Kanal 1
ilanı, Spor Toto Teşkilatı’nın “Futbol İddaadır” reklamı / Play Off maç
biletlerini satan Biletix’in reklamı/Akbank’ın “Kredi ve kredi kartı
reklamı/“Forma sponsoru” olduğu Eskişehirspor’a Süper Liğ’de başarılar
dileyen Eti’nin reklamı/ Fanatik iddaa, Hipodrom eki reklamı/Bir markanın
erkek reyonu indirim reklamı / Fortis Bank faiz oranları reklamı / Euro 2008’e
gönderme ile “Haydi Türkiye Televizyon başına!” coşturumu ile bir hiper
marketin LCD televizyon ve spor malzemesi, fotoğraf makinesi, vb. ürün
reklamları /ticari araç reklamı /Vodafone’un sms reklamı /Beko, Ülker, Türk
Telekom ve F.Bahçe’nin! Beko Basketbol Liği Playoff Final Serisinde
başarılar diler! ilanı/Kiğılı erkek gömleklerinin reklamı/ “Renault Açık Kapı
Festivali “ kampanya ilanı / grupdaş Kanal D’nin yeni dizi reklamı (D Smart
adresi) /“Aşkın Frekansı Slow Türk” reklamı /Peugeot’un ticari araç reklamı/
Michelin lastikleri reklamı/ Türk Milli Futbol Takımları Ana Sponsorlarından
Efes Pilsen’in Avrupa’da futbol heyecanı başlıyor. AKLIM FİKRİM FUT
BOL” ilanı /ticari araç reklamı /Crisp. magazasının erkek reyonunda indirim
reklamı /bir erkek giyim markasının kampanya reklamı /Erotik fotoğraflar
eşiliğinde erkek okura “Çok özel sohbete var mısın?”, “Canlı ve kıpır kıpır”,
“Aradığın herşey bu numarada”, “Daha fazlasını istiyorsan ara beni”, “Ateşli
bir sohbet için hemen ara”, “Seni bekliyorum!”, “Kışkırtıcı, sıradışı,
alışılmadık”, “Benimle oynar mısın?” mesajlarıyla ”çok özel”, “sıcak”, “ıslak
sohbet”e çağıran fotoğraflı seks hatlarının 13 ilanı ki, tüm spor gazetelerinin
değişmezidir. Sayfanın 1/3’ünü kaplayan ve hergün aralıksız yer alan
(muhtemelen yabancı erotik sitelerden indirilmiş) genç kadınların erotik,
pornografik fotoğraflarıyla bezenmiş telefonda seks sohbetine davet (seks
hatları) ilanları ve çeşitli seks ürünlerini tanıtan ve adrese teslim edilmek
üzere pazarlayan ilanlar düzenli yer alır. Belirli bir erkek okuru kitlesini
hedefleyen bu tür reklamlar spor gazeterinin ortak değişmez içeriği haline
gelmiştir. Birbirinin aynı ilanlar dört gazetede her gün yerini alır (yabancı
spor gazetelerinin bir kısmında da benzer biçimde satışları düşük de olsa seks
456
Spor gazetelerinde erotik ve porno içerik
ürünleri pazarlanmakta, seks partilerinin ilanları, ilgili kulüplerin üyelik
ilanları yer bulmaktadır) / “İddaa” ve “Hipodrom” eklerinin reklamları...
PasFotomaç: “Ümit Milliler Kanal 1’de “ ilanı/ Spor Toto teşkilatının
“Tek maça tahmin” iddaa ilanı/Türk Milli Futbol Takımları Ana Sponsoru
bira markası Efes Pilsen’in “Avrupa’da Futbol heyecanı başlıyor”ilanı/
Uniroyal lastik indirim reklamı/ Crisp. marka-mağazanın erkek reyonu
indirim reklamı/ C&A markasının erkek çocuk, genç erkek t-shirtlerindeki
kampanyası (kırmızı beyaz Türkiye haritalı, Türkiye yazan, ay yıldızlı t-shirtleriyle
gençler futbol sahasında)/ Beko Basketbol Liği Playoff Final Serisindeki
takımlara sponsorlar Ülker, F. Bahçe, Türk Telekom ve Beko’nun başarı
dileyen ilanı/ bir otomobilin yaz kampanya reklamı /Fortis’in “Özel faiz
oranları”nın ilanı/“Türk Sporu Sponsorlarla Buluşuyor” başlıklı Marketing
Türkiye ilanı (Ana Sponsor, Resmi Sponsorlar, Seromoni Sponsoru, Oturum
Sponsorları, Branş Sponsoru, Teknoloji Sponsoru, Medya Sponsoru, Basın
Sponsoru, Destekleyenler, Türk Sporunu Destekleyenler şeklinde firmaların
logoları)/ (Milli Takım görselleri üzerine) grupdaş ATV’nin futbol yayınları
reklamı:“Euro 2008 ATV’de”(tekrarlı) /4x4 araç reklamı /Eskişehirspor’un
forma sponsoru Eti’nin “Süper Lig’de başarılar” ilanı/ticari araç kampanya
reklamı /dijital platform Digiturk ve şifreli spor kanalı Lig TV’nin EURO
2008’le ilgili yayın reklamı/ erkeklerin saç dökülmesine yönelik bir şampuan
ve serum reklamı /Grupdaş dergi “Erkeğin Ağırlık Merkezi Esquire”dergisinin
yeni sayısının reklamı (tekrarlı) /Futbol sahası fonunda, Avrupa
Şampiyonası’nın logosu etrafına spor malzemeleri saat, cep telefonu, lcd tv,
lap top, vb. serpiştirilmiş bir alışveriş sitesi weblebi.com reklamı/“damat”
erkek giyim markası indirim reklamı/ erkeklerde “Nova ile saçsızlığa
veda”reklamı/ web adreslerini de sunan seks hatlarının erotik fotoğraflarla
davet eden reklamları, seks ürünleri pazarlayan marketler ve kampanyalarının
içiçe reklamları/ Çok sayıda ‘Sex Shop”, “Erotik Market”,“Sex Showroom”
ilanları (seks marketlerin her birinin eve teslim seks ürünleri çoğunlukla zor
okunan büyük harfli ama küçük puntolu yazılmıştır) :“90-60-90 1.70
Boyunda, Gerçek İnsan Yüzlü, Saçlı, Titreşimli, Silikon Göğüs, Silikon
Dudaklı, Sarışın, Esmer, Kumral, Zenci Seçenekleri ile Yeni Hayat
Arkadaşları. Şişme Manken Brenda, 300 Kg Basınca Dayanıklı 90-60-90
Ölçülerinde 3 İşlevli Saçlı, Silikon Göğüs, Silikon Dudaklı, Dolgun Kalçalı
Bakire Şişme Manken. Erkeklere Özel Penis Büyütücü, Süper Bayan Uyarıcı:
İstediğiniz Kadını Elde Etmek Artık Çok Kolay Avrupadan İthal 6 Saat Etkisi
Süren Süper Uyarıcı. Erkeklere Özel Büyütücü Full Dijital Göstergeli Çift
Gülcan Seçkin
457
Motorlu Otomatik Özel Set. Porno Film Yıldızlarının Kullandığı Geciktirici.
Geciktirici Ve Kaldırıcı, Bayan Azdırıcı Ve Uyarıcı, Büyütücü Ve
Kalınlaştırıcı Set. Titreşimli, Silikonlu Şişme Manken, Bağlamalı Ve Düz
Vibratörler, Kayganlaştırıcı. 2008 Yapımı 15 Cd Orjinal, 2008 Yapımı 25 Cd
Türkçe Dublajlı. 90-60-90 3 İşlevli, Saçlı, Titreşimli, Et Teninde İnsan
Yüzüne Sahip Şişme Manken, Erkeklere Özel Büyütücüler, Dev Kampanya:
Şişme Manken+Geciktirici+Büyütücü+ Bayan Uyarıcı+ Dikleştirici. Evli
Çiftlere Özel Set: Kaldırıcı +Geciktirici+Bayan Uyarıcı. Şişme Manken.
Şeffaf Uzatmalı. Şişme Erkek. Doğal Vibratör, ve daha başkaca özel işlevli
pek çok ürün sıralanmıştır. “Dev kampanya”ları da olan, kargo ile eve teslim
ve cep telefonundan da sipariş olanaklarını sıralayan, açık adresleri verilen
seks marketlerinin reklamları erotik fotoğraflı seks hatlarının arasına
serpiştirilir/ “Tempocu” ve “İddaalıyız” eklerinin reklamları (ana sayfada).
Efsane Fotospor: “Sporseverin dürüst ve bağımsız gazetesi” ibaresiyle
çıkan gazetede bakılan tarihlerdeki ilan ve reklamlar: “Şirketler Futbol
Ligi”nin 41 sponsorunun logolu ilanı/Radyo Klas’ın “Hop Dedik Show”unun
minik reklamları / ticari araç reklamı / Fortis bank faiz oranı reklamı/ lastik
kampanya reklamı/ çerçeveleri büyüyen erotik fotoğraflarıyla seks hatları, ve
(içerikleri yukarda da sıralanan) seks ürünlerinin reklamları /Radyo Klas’ın
futbol programı reklamı/Digiturk ve LigTV’nin “Euro 2008” yayınlarının
reklamı /Fox’da başlayan bir dizinin reklamı/ Çok sayıda erotik, yarı
pornografik fotoğraflarla “ En ateşli videolar ve Duvar kağıtları Cebinde,
SMS Gönder ” başlıklı (hergün yer alan ) erotik reklamlar/ düzenli çıkarılan
iddaa ve at yarışı eklerinin reklamları...
Fotogol 12.Adam: Spor Toto’nun, iddaaa ilanı / seks hatları ve seks
ürünleri reklamı (diğer gazetelerdekilerle aynı ölçü ve içeriklerde)/ İddaa ve
Ganyancı ekleri reklamı/ GSM firması ve Cep telefeon markası ortak
reklamı./Digitürk, LigTV ‘nin Euro 2008 yayın reklamı yer almıştır.
2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’na gönderme ile bir reklamda
söylendiği gibi “yılın en kârlı haftası”. Şampiyona nedeniyle tirajı artan futbol
gazetelerinde özellikle Fanatik ve Pas Fotomaç’da daha çok, üçüncü sırada
Fotospor’da, yok denecek kadar Fotogol’de reklam yer aldığı görülmektedir.
Gazeteler sonraki günler de izlenmiş ve Şampiyona yaklaştıkça ‘Milli Takım’
sponsoru da olan alkollü içeçek, gıda, otomobil, akaryakıt, teknoloji, gsm vb.
ürün ve hizmeti sunan firmaların spor gazetelerine heyecanlı başarı dilekleri
eşliğinde ürünlerini ve markalarını sergiledikleri yarım sayfalık ilanlar verdiği
gözlenmiştir: “Türkiye’nin Gururu TÜRKO Garanti’nin Onuru.”Çek”İl
458
Spor gazetelerinde erotik ve porno içerik
Turko Geliyor.” Rakip Çekler’e mesaj verdikten sonra, farklı bir reklamda
devamı gelir. Garanti Turko’ların Flexi’sini, dört çeşit kredi kartını sunar. Efe
Rakı Fanatik’in ön sayfasının en üstünde, fonda kırmızı beyaz forma giymiş
seksi kadınların sıralandığı “Yeşil sahalar hiç bu kadar terletmedi.
www.millioluyoruz.com“ yazan reklamı ile kızlara gol atma üzerine kurulu
advergame sitesine yollar. Sponsor Ülker “wwwbununicindogdunuz.com”
sitesi açar. Milli Takımı destekleyen videolar yağar. Fanatik ilk galibiyet
sonrası logosunun alt kenarına, “Çılgın Türkler” yazılı kırmızı beyaz formalı
sert hatlı bir futbolcu çizer). Futbol gazetelerinden ayrı olarak büyük popüler
kitle gazeteleri de tiraj ve reklam getirebilecek bu dönemleri kaçırmamıştır.
Hürriyet hemen “2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’ndan Hürriyet tarih
yazıyor!” başlığı ile günler öncesinden Hürriyet Spor ekinde tamamı renkli
gazete boyutlarında Hürriyet EURO 2008 gazetesini çıkaracağını ilan eder.
Şampiyona, öncesindeki hazırlıklar, hazırlık maçları haber, tiraj ve çeşitli
reklamlar, ilanlar almak için hayati önemdedir. Her zaman aynı oranda reklam
alamayan ve her reklam için uygun bir mecra olmayan spor/futbol gazeteleri
(ve reklam verenler) bu dönemleri iyi değerlendirmeye çalışır. Tirajları
yükseltebilecek iddaaa eklerine de daha çok ağırlık verilir. Bundan sadece
gazete değil Spor Toto da fazlasıyla yararlanır. Avrupa Kupası yaklaşırken
Spor Toto Teşkilat Başkanlığı gazetelere reklamlar vermiştir: Kulüp
renklerine boyanmış vücutları, renkli perukları, şapkaları ile rio karnavalından
kaçmış gelmiş görünen erkek taraftarların maçtan çok önce başlayan şiddetli
eğlenme hazırlıklarına ait dünyadan bir sahne, Spor Toto Teşkilat
Başkanlığı’nın (www.iddaa.com) gazeteye verdiği reklamda öne fırlar,
üzerinde büyük harflerle tek bir cümle yazar: “ Futbol Şovdur.” Belli belirsiz
küçük harflerle dev fotografın altında: “Futbol kimine göre şovdur! Kimisi
için tutkudur, heyecandır; bazen cennettir. Bazıları futbol deyince ‘kardeşlik’
der, bazısı ‘futbol 90 dakikadır’ deyip geçer. Aslında futbol biraz da bunların
hepsidir. Ama hepsinden de önce, futbol iddaadır.”(Cumhuriyet, 6.4 2008).
İddaa’ya Türkiye’de liglerin bitmesi ilgiyi azaltırken Euro-2008 finalleri de
iddaa kapsamına alınınca ilgi yeniden artar, iddaa eklerinin sayfaları belli
günlerde 16-24 sayfaya çıkarılır. Diğer yandan 7 Haziran’da başlayacak
Şampiyona heyecanından yararlanmak isteyen LCD televizyon markaları,
teknoloji mağazaları, erkek giyim, erkek saat, parfüm, cep telefonu, lap top,
traş makinesi, motosiklet, oto yağı, otomobil, spor giyim markaları, alkollü
içeçek firmaları, şampiyonada içerik sağlayıcı olan gsm firmaları, tekonoloji
firmaları, futbol yayını yapan şifreli kanallar, radyolar, kredi kartı, oto bakım
Gülcan Seçkin
459
servisi, ticari araç firmaları (arada kuruyemişçi ve kebap kolantısının reklam
ve ilanı) okuru artan spor gazetelerinin erkek okur kitlesine yönelmiş, maç
heyecanının doğurduğu atmosferi vurgulayan mesajlar eşliğinde ürün ve
hizmet reklamlarına ağırlık vermişlerdir. Şampiyonaya özel ürünler,
kampanyalar, indirimler vb. marka güçlendirme ve pazarlayım stratejileri bu
gazetelerde futbol heyecanı üzerinden seferber edilmiştir. Bu dönemlerde
artan ve erkek okuru hedefleyen reklam ve ilanların, normal günlerde aynı
yoğunlukta olmadığı, seyrekleştiği gözlenmiştir. İki büyük medya grubunun
çıkardığı Fanatik ve Fotomaç Şampiyona öncesi en çok reklamın yöneldiği
mecralar olarak öne çıkmaktadır. Bazı günler, reklam alan iki-üç gazetenin
günlük 12 sayfa olan sayfa sayısı iki katına ulaşmıştır. Fanatik, Fotomaç
onları izleyen Fotospor erkek okura seslenen reklam verenlerin en çok
yöneldiği gazeteler olurken, Fotogol yok denecek kadar az reklam almıştır.
Süper Lig ya da bu tür şampiyonalar sonrası özellikle liglerin sona erdiği
dönemlerde spor gazetelerinin tirajları azalır, reklamlar da seyrekleşir. Ancak
spor/futbol gazetelerinin daimi reklam içeriği erotik, yarı pornografik
fotoğraflarla sunulan seks hatları, çok çeşitli seks shopların, çok çeşitli ürün
reklamları yarım sayfa halinde futbol düşkünü genç erkek okura sunulmak
üzere hergün yerini almaktadır. Bu ürün ve hizmetlere talep olup olmadığını
bilme olanağı yoktur. Ancak futbolu hergün izleyen genç erkek okurun
mahrem alanı haline gelen (iddaa ve bahis ilaveli) popüler futbol
gazetelerinde erotik reklamlar (reklam veren) daha kolay yer bulmaktadır.
Reklama ve tiraja ihtiyacı olan ve genç futbol okurunu memnun etmek isteyen
spor gazetelerinin de bir taraftan alışılmış, olağan, olmazsa olmaz, yeri
dolmaz bir içeriğine dönüşmüştür. Fiyatı daha çok sayfalı, ilaveli günlük
gazetelere yakın olan az sayfalı ancak yüksek tirajlar yakalayan spor/futbol
gazeteleri, nitelikleri okurlarınca çok eleştirilse de, bu pazardan aldıkları payı
korumayı bir bakıma tematik oluşları ve keyifli bulunabilen yüzeysellikleri,
iddaa ve bahis ilaveleriyle başarmaktadırlar.
KAYNAKÇA
Altay, Ö. Sporvizyon’u nasıl bilirdiniz? Sporvizyon.zaman.com.tr/?bl=90&hn=
13298.
Basında Fener bereketi, spor gazeteleri yok satıyor. Http://www.medyatava.net/
haber.asp?id=43475, 5.3.2008.
İsviçre galibiyeti hangi gazeteye ne kadar tiraj getirdi? Http://www.medyatava.net/
haber.asp?id=45316, 13.6.2008.
460
Spor gazetelerinde erotik ve porno içerik
Spor gazeteciliği. www.bedenegitimi.gen.tr/forum/RSS_post_feed.asp?TID=3522,
1.4.2008.
Uzundurukan, Zeki. Suda ateş yakmak.(2006, 26 Ocak). PasFotomaç.
Uzundurukan, Zeki. Devler liğindeyiz. (2006, 8 Mart). PasFotomaç.
Uzundurukan, Zeki, Yüzde bin büyüdük.(2006, 10 Mayıs). PasFotomaç.
Futbol şovdur. Spor Toto Teşkilatı reklamı. (2008, 6 Nisan) Cumhuriyet.
Fanatik, 21- 24, 26-27, 30. 5.2008.
Pas Fotomaç, 21-24, 26-27, 30. 5.2008.
Efsane Fotospor, 21-24, 26-27, 30. 5.2008.
Fotogol 12. Adam, 21-24, 26-27, 30. 5.2008.
Http://www.sporx.com/detail.php?Type=1&kategori=134&go=17458
Http://www.bedenegitimi.gen.tr
www.turkspor.net
Http: //www.jurnal.net/anasayfa/tiraj.htm)
Http://www.kurumsal.milliyet.com.tr/yayinlarimiz_fanatik.asp
Http://www.doganmedia.de/c/ilan.asp?secim=2&urun=fanatik
Http://www.medyatava.net/tiraj.asp?TARIH=19.5.2008-25.5.2008
Http://www.medyatava.net/tiraj.asp?TARIH=26.5.2008-1.6.2008
Http://www.medyatava.net/tiraj.asp?TARIH=2.6.2008-8.6.2008
Http://www.medyatava.net/tiraj.asp?TARIH=9.6.2008-15.6.2008
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s.461-476
Forum
Futbol oyun kurallarının evrimi
(1863 – 2008)
Lale Orta 1
GİRİŞ
Bu çalışmada; spor dalları içinde önemli bir yer tutan futbolun, “oyun
kuralları” araştırılarak, tarihsel gelişimi incelenmektedir. Futbol; kuralları,
ekonomisi, kültürü, ulusal ve uluslararası kupaları, görsel ve estetik zevki,
mücadelesi, transferleri ve heyecanıyla onbinlerce insanı statlara; milyarlarca
insanı radyo ve televizyon başına toplamayı başarmaktadır. Kanaatimizce;
yüzyılın sporunun futbol olmasının temelinde oyun kurallarının
şekillendirdiği değişim yatmaktadır.
Futbol, kurallara bağlanıp bir oyun olarak ortaya çıkışından sonra gelişme
göstermektedir. İlk basit futbol kurallarının 1863 yılında kurulan İngiltere
Futbol Federasyonu tarafından oluşturulduğunu ve aynı tarihte de modern
futbolun başladığını tespit ediyoruz. Oyun kuralları ile ilgili değişiklikler 19.
yüzyılın ikinci yarısında şekillenmeye başlamıştır. 1863 yılında oluşturulan
oyun kurallarına göre; topun ilerisinde olan tüm oyuncular ofsayt olarak
değerlendiriliyordu. 1866 yılında bu kural “kale ve top arasında 3 rakip
oyuncu varsa oyuncular ofsayt sayılmaz” olarak değiştirildi. Aynı yıl kalelerin
yüksekliği de yeniden düzenlendi. Buna göre; yaklaşık 5 metre olan kale
yükseklikleri 1.80 metreye indirildi. Bilindiği gibi şimdi bu yükseklik 2.44
metredir. 1869 yılında kale atışı kuralı kondu. 1870’de hava toplarının elle
tutulması kuralı kaldırıldı. 1871 yılında ilk kez kalecilerden bahsedilmiş ve
1
Yrd. Doç.Dr. 18 Mart Üniversitesi, hakem
e-posta:
Futbol oyun kurallarının evrimi
462
topu elle tutma hakkı sadece kalecilere verilmiştir. 1872’de topun ölçüleri
değiştirilmiştir ve korner kuralı kabul edilmiştir. 1875 yılında, kalelerin
devreler itibariyle değiştirilmesi kuralı konulmuştur. 1878 yılında bir hakemin
ilk kez düdük kullandığını tespit ediyoruz. 1881 yılında hakem kurallarda
yazılı olarak yer almıştır. 1883’te taç atışları el ile atılmaya başlanmıştır. 1884
yılında karşılaşmalarda hakemlerin kayıtsız şartsız tek yetkili olmaları kararı
alınmıştır. 1891’de penaltı vuruşu getirilmiş ve kale ağlarından bahsedilmiştir.
1896 yılında futbol oyun kuralları ilk kez yayınlanmıştır. 1930 yılında, 14
maddeden oluşan oyun kuralları 17’ye çıkarılmıştır.
Futbol oyun kuralları kolay anlaşılabilir ve yorumlanabilir olmasından da
dolayı, toplumların ilgi odağı olmuş ve çağımıza damgasını vurmuştur.
Futbolun olağanüstü popülaritesine karşın, 1980’li yılların sonlarında, futbolu
çirkinleştiren, pozitif oyunu ve golü engelleyen, seyirciler arasında şiddeti
körükleyen “savunmaya dayalı taktikler” yüzünden oyun kurallarına iyi bir
düzenleme yapılmasıyla ilgili ortak bir görüş ortaya çıkmıştır. 1990 yılında
“bariz gol şansı” ve “ciddi faullü oyun” kavramları futbol oyun kurallarının
içine girmiştir. “Bariz gol şansına sahip” oyunculara yapılan faul sonrasında,
yapan oyuncuların ihraç edilme kararı alınmıştır. Aynı yıl ofsayt kuralında
değişiklik yapılarak hücum yapan takıma avantaj sağlanmıştır. Sondan ikinci
oyuncuyla aynı hizada olan oyuncunun ofsayt olarak değerlendirilmemesi
kararlaştırıldı. Yapılan bu değişikliklere karşın, 1990 FIFA Dünya Kupası’nda
özellikle zaman çalmayı önleyici bazı değişikliklerin yapılması gerektiği
anlaşılması üzerine; 1991 yılında “Bir kaleci topa elleri ile veya kollarının
herhangi bir kısmı ile dokunarak sahip olduğu anda topu kontrolü altına almış
sayılacaktır. Topa sahip olmak kalecinin topu kasten önüne itmesi durumunu
kapsayacak, hakemin kanaatine göre topun kaleciden geri dönmesi
durumlarını kapsamayacaktır” değişiklikleri getirilmiştir. 1992 yılında ise;
“Kaleciye Pas: Kendi oyuncusu tarafından bilerek ayakla pas verilen bir topa
kaleci elleriyle dokunur veya tutarsa endirekt serbest vuruş verilecektir”
maddeleri 12. kurala eklenmiştir.
1995 yılında kamuoyunda “dokuz kusurlu hareket” olarak bilinen 9
maddelik fauller ve fena hareketlerdeki kasıt kelimesi; “bir oyuncu hakemin
kanaatine göre ihlallerden birini dikkatsiz, kontrolsüz veya orantısız güç
kullanarak yaparsa” olarak değiştirilmiştir. Ayrıca 9 olan madde sayısı 10’a
çıkarılarak “topu kazanmak için ayakla müdahale ederken (tackle) topa
dokunmadan önce rakibe dokunursa” maddesi eklenmiştir.
Lale Orta
463
1997 yılında, kaleciler için topa sahip oldukları andan itibaren 5–6 saniye
içinde topu elinden çıkarmaları kuralı kondu. Ceza alanı içindeki hakemi
aldatmaya yönelik yapıldığı tespit edilen her türlü hareket sportmenlik dışı
olarak değerlendirilirken, 1999 yılından itibaren bu kural “oyun alanı üzerinde
herhangi bir yer” olarak değiştirilmiştir. Burada amaç, sportmenlik dışı
davranışları engelleyerek, oyunun ve hakemlerin saygınlığını korumak ve
takımların haksız kazanç elde etmelerini önlemektir.
Futbol Oyun Kurallarına 1998 yılında tekrar etkili değişiklikler
getirilmiştir. Bunların en önemlisi rakip takımın oyuncusunun sağlığını
tehlikeye sokan “arkadan müdahaleler”in “ciddi faullü oyun” olarak
değerlendirilmesidir.
Bir futbol maçının güzel, heyecan verici, fair play ilkeleri içersinde, bol
gollü geçmesinde ve bitmesinde kuralların rolü son derece önemlidir. Oyun
kurallarının değiştirilmesiyle, son yıllarda daha da süratlenen futbol; “FairPlay”, “Pozitif oyun”, “Gole gitme”, “Hücum futbolu”, “Defansif taktikler”,
“Bariz gol şansı”, “Profesyonel faul”, “Ciddi faullü oyun”, “Taktik faul”,
“Hücum faul”, “Arkadan müdahale” vb kavramlarla birlikte gelişimini ve
önemini, artan bir ivmeyle 21. yüzyılda da sürdürmeye devam edeceği
düşünülmektedir.
Futbol oyun kuralları, Uluslararası Futbol Birliği Kurulu (IFABInternational Football Association Board) tarafından değiştirilmektedir. IFAB
oyun kurallarında önerilen değişiklikleri veya futbolla ilgili diğer konuları
görüşmek ve karar vermek için, yılda 2 kez toplanır. Toplantının
yapılabilmesi için biri FIFA olmak üzere, en az 4 Federasyonun katılımı
gerekmektedir. Oyun Kurallarındaki herhangi bir değişiklik, Kurul’un ıllık
genel toplantısında ve toplantıya katılanların en az dörtte üçünün kabulü ile
yapılabilir. IFAB’ın delegeleri ve oy hakları aşağıda belirtilmiştir (1):
Futbol Federasyonu (İngiltere) ..........................................(Bir oy)
İskoçya Futbol Federasyonu............................................. (Bir oy)
Galler Futbol Federasyonu ............................................. (Bir oy)
İrlanda Futbol Federasyonu ............................................. (Bir oy)
Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) ........... (Dört oy)
Oyun Kurallarında yapılan değişiklikler IFAB’ın yıllık genel toplantısını
takip eden 1 Temmuz tarihinden itibaren uygulanır. Sezonları 1 Temmuz
tarihine kadar bitmeyen konfederasyonlar veya ulusal federasyonlar oyun
kurallarında yapılan değişiklikleri yeni sezonlarının başlangıcına kadar
Futbol oyun kurallarının evrimi
464
erteleyebilirler. Hiç bir konfederasyon veya ulusal federasyon, Kurul’un
onaylamadığı herhangi bir oyun kuralları değişikliği yapamaz. Futbol oyun
kuralları 17 maddeden oluşmaktadır (1):
1-Oyun alanı
2- Top
3-Oyuncuların sayısı
4-Oyuncuların giysi ve gereçleri
5-Hakem
6-Yardımcı hakemler
7-Oyunun süresi
8- Oyunun başlaması ve tekrardan başlaması
9- Topun oyunda ve oyun dışı olması
10- Gol yapma yöntemi
11- Ofsayt
12- Fauller ve fena hareketler
13- Serbest vuruşlar
14- Penaltı
15- Taç atışı
16- Kale atışı
17- Köşe atışı
Ulusal Federasyonun anlaşmasına bağlı olarak; 16 yaş altı, bayan
futbolcular, veteran futbolcular (35 yaş üstü) ve engelli futbolcular için
aşağıdaki değişikliklerden birinin veya tamamının uygulanmasına izin
verilmektedir:
Oyun alanının ölçüleri,
Topun büyüklüğü, ağırlığı ve malzemesi,
Kalenin ölçüleri,
Oyunun süresi,
Yedek oyuncuların sayıları (1).
GEÇMİŞTEN ŞİMDİYE KURALLAR
Bugünkü futbol oyun kurallarının temelinin 1848 yılında İngiltere’nin
Cambridge Üniversitesi’nde atıldığını (2, 3), futbol ile rugby oyununun
birbirinden ayrılmasıyla birlikte ilk futbol oyun kurallarının 1863 yılında
kurulan İngiltere Futbol Federasyonu tarafından oluşturulduğunu tespit
ediyoruz (4). Buna göre:
Zeminin maksimum uzunluğu 200 yarda (183 m.), maksimum genişliği
100 yarda (91,5 m.) olabilir, uzunluk ve genişlik bayraklarla işaretlenmiş
olmalıdır ve kale birbirinden 8 yarda (7.32) mesafede (aralarında bar veya bağ
olmayan) iki direkle belirtilecektir.
Lale Orta
465
Oyun, alanın ortasından kurayı kazanan takımca yapılacak bir vuruşla
başlayacaktır, diğer takım başlama vuruşu yapılıncaya kadar topa 10 yardadan
( 9.15 m.) fazla yaklaşamaz. Bir gol yapıldıktan sonra, golü yiyen taraf
başlama vuruşu yapacaktır.
İki takım, her atılan golden sonra kaleleri değişecektir.
Bir gol, ancak top kale direkleri arasından (hangi yükseklikten olursa
olsun) taçtan atılmadığı, taşınmadığı takdirde yapılacaktır.
Top taça çıktığında, topa dokunan ilk oyuncu, topun alanı terk ettiği
noktadan, alana dik açı ile atışı kullanacaktır.
Bir oyuncu topun önüne geçtiği anda oyun dışı kalır ve mümkün
olduğunca çabuk topun arkasına geçmelidir. Eğer top kendi takımından bir
oyuncu tarafından pas olarak atılmışsa, rakip takımdan biri ya da kendi
takımından topun gerisinde herhangi bir takım arkadaşı dokunana kadar topa
dokunamaz.
Topun kale çizgisini geçmesi durumunda, eğer kaleyi savunan takımdan
biri topa önce değerse, bu takımdan biri kale çizgisinden diğer tarafa doğru bir
serbest vuruş kullanacaktır. Eğer diğer taraftan bir oyuncu önce dokunursa, bu
takımdan biri kale çizgisinin 15 yarda ( 13.75 m.) dışından topun
dokunulduğu yere doğru bir vuruş yapar.
Eğer bir oyuncu topu uygun bir şekilde yakalarsa, topuğu ile bir işaret
yaptığı anda bir serbest vuruş yapma hakkına sahip olur ve vuruş yapılana
kadar hiç bir rakip oyuncu bu işaretten sonra ilerleyemez.
Bir oyuncu top ile rakip kaleye doğru ancak uygun şekilde topu yakalarsa,
ya da top ilk vuruştan ona gelirse koşabilir; fakat uygun bir yakalama anında
eğer topuğu ile işaret yaparsa daha fazla koşmamalıdır.
Rakip kaleye doğru top ile koşan bir oyuncunun rakipleri şarj yapma,
çekme, çelmeleme ve topu alabilmek için mücadele edebilme hakkına
sahiptirler; fakat hiç bir oyuncu aynı anda hem çekilip hem de çelmelenemez.
Kural 10 da belirtilen kıstaslar dışında, hiç bir oyuncu ellerini ve
dirseklerini kullanarak rakiplerine müdahale edemez ve ne çelme takmaya ne
de çekiştirmeye müsaade edilmez.
Bir oyuncu diğerine, ikisi de aktif oyunda ise şarj yapabilir. Bir oyuncu
oyun dışı olsa bile şarj yapılabilir.
Bir oyuncu, ancak doğru bir şekilde topu yakalarsa veya ilk vuruşta top
kendisine gelirse başka birine pas verebilir ya da vurabilir.
Hiç bir oyuncu koruyucu tabakalar, demir plakalarla botlarını takviye
edemez (2).
Futbol oyun kurallarının evrimi
466
Futbol oyun kurallarında sonraki yıllarda yapılan önemli bazı değişiklikler
ise şöyledir:
1866: Ofsayt kuralı değiştirildi. 1963 yılında oluşturulan oyun kurallarına
göre; topun ilerisinde olan tüm oyuncular ofsayt olarak değerlendiriliyordu.
Kale ve top arasında 3 rakip oyuncu varsa oyuncular ofsayt sayılmayacaklar.
Aynı yıl kalelerin yüksekliği de yeniden düzenlenmiştir. Buna göre; yaklaşık
5 metre olan kale yükseklikleri 1.80 metreye indirilmiştir. Bilindiği gibi şimdi
bu yükseklik 2.44 metredir (4).
1870: Hava toplarının elle tutulması kuralı kaldırılmıştır (4).
1871: İlk kez kalecilerden bahsedilmiş ve topu elle tutma hakkı sadece
kalecilere verilmiştir
1872 : Topun ölçüleri belirlenmiştir ve korner kuralı kabul edilmiştir (4).
1875: Kalelerin devreler itibariyle değiştirilmesi kuralı konulmuştur ((5).
1878: İlk kez maçta düdük kullanılmıştır.
1881: Oyun kurallarında hakemden söz edilmiştir (5).
1883: Taç atışları el ile yapılmaya başlanmıştır (5).
1884: Karşılaşmalarda hakemlerin kayıtsız şartsız tek yetkili olmaları
kararı alınmıştır (5).
1891: Penaltı vuruşu getirilmiş ve kale ağlarından bahsedilmiştir (4,6).
1896: Futbol oyun kuralları ilk kez yayınlanmıştır (4,6).
1905: Penaltı atışları sırasında kalecilerin kale çizgisi üzerinde durması
kuralı eklenmiştir (4,6)
1912: Kalecilerin topu elleriyle oynamaları, yalnızca ceza alanı içi ile
sınırlandırılmıştır (6).
1913: FIFA, IFAB’ın üyesi olmuştur (6).
1925: Ofsayt kuralında oyuncu şartı 2’ye indirilmiştir (6).
1929: Penaltı atışları sırasında kalecilerin kale çizgisi üzerinde durması
kuralı; kaleci, penaltı vuruşu yapılana kadar çizgi üzerinde
durmalıdır şeklinde değiştirilmiştir (4, 6).
1937/1938 yıllarında oyun kuralları, önceki kurallar esas alınarak
maddeler haline getirilmiş ve daha kolay anlaşılması için yeniden
yazılmıştır (6).
20. yüzyılın son çeyreğinde önemli bir toplumsal ve ekonomik güç haline
gelen futbolda, ilgiyi daha da artırmak için futbol oyun kurallarının daha sık
değiştirildiğini tespit ediyoruz:
1970: İlk defa sarı ve kırmızı kartlar 1970 Meksika Dünya Kupası’nda
kullanılmaya başlanılmıştır. İlk sarı kart 31 mayısta Mexico Aztek
Lale Orta
467
Stadı'ndaki, Meksika-SSCB maçında hakem Tschenscher tarafından Sovyetler
Birliğinden Asatiani'ye gösterilmiştir. 45 sarı kartın gösterildiği Meksika
1970'de tek kırmızı gösterilmemiştir (6).
1981: Kural 3: Oyuncuların Sayısı: Yedek oyuncular oynasınlar veya
oynamasınlar hakemin otoritesine tabidirler.
Kural 12: Fauller ve Fena Hareketler: Hakemin kanaatine göre eğer bir
oyuncu: Şiddetli hareketten veya ciddi faullü oyundan suçluysa (sert ve
şiddetli tarzda hareket eder veya çok ağır faul yaparsa); kötü, onur kırıcı veya
küfürbaz konuşursa; bir ihtar aldıktan sonra fena hareketlerine devam ederse
ihraç edilecektir (2).
1982: Kural 6: Yan Hakem: Yan Hakemler, topun oyun dışı olduğu
zamanları, korner, aut ve taç atışlarının yönünü, oyuncu değişikliklerini işaret
edeceklerdir.
Kural 12: Fauller ve Fena Hareketler: Dört adım kuralına giriş: Kaleci
topu kontrol ettikten sonra topu elinden bırakmadan dört adımdan fazla adım
atarsa veya topu bıraktıktan sonra başka oyuncular tarafından oynanmadan
veya topa dokunulmadan tekrar eli ile oynarsa takımı aleyhine endirekt
serbest vuruş cezası verilir (2).
1983: Kural 12: Fauller ve Fena Hareketler: Dört adım kuralında
değişiklik yapılmıştır. Buna göre; dört adım öncesinde, esnasında ve
sonrasında topu elleri ile kontrol altına aldığı sırada onu tutarak, zıplatarak
veya havaya atıp tutarak ve topu bırakarak oyuna atmadan önce herhangi bir
yöne doğru dört adımdan fazla atarsa, diğer oyuncular tarafından oynanmadan
veya dokunulmadan önce elleriyle tekrar topa dokunursa takımı aleyhine
endirekt serbest vuruş cezası verilir (2).
1985 ve 2000 arasında Oyuna ek süre, penaltı vuruşu, yedek oyuncu
sayısı, oyuncuların giysileri, ofsayt, fauller ve fena Hareketler,serbest vuruşlar
ile ilgili değişiklikler getirildi. Bu değişiklikler 2000’lerde de devam etti:
2000: Kural 6: Yardımcı Hakemler: Yardımcı hakemler pozisyona
hakemden daha yakın olduklarında meydana gelen ihlalleri (bu bazı özel
durumlarda, ceza alanı içersinde meydana gelen ihlalleri de kapsar), penaltı
vuruşlarında kalecinin topa vurulmadan önce ileri hareket ettiğini ve topun gol
çizgisini geçtiğini hakeme bildireceklerdir.
Bazı durumlarda 9.15 metre mesafenin kontrolü için oyun alanına
girebilirler.
Kural 12: Fauller ve Fena Hareketler: Kaleci, topu eliyle kontrol ettikten
sonra altı saniye içinde oyuna bırakmazsa endirekt serbest vuruş verilir.
Futbol oyun kurallarının evrimi
468
Oyuncular uygunsuz el-kol hareketleri yaparsa ihraç edilecektir.
Penaltı Noktasından Yapılan Vuruşlar: Penaltı noktasından yapılan
vuruşlarda: bir takım rakibine göre daha fazla sayıda oyuncuyla maçı
tamamladığında, rakibinin oyuncu sayısı ile eşit olması için kendi takımının
oyuncu sayısını rakip takımın oyuncu sayısına indirecek ve çıkartılan
oyuncuların isimlerini hakeme bildireceklerdir (17) .
2001: Kural 12: Fauller ve Fena Hareketler: İhraç edilen bir oyuncu teknik
alanı ve oyun alanının çevresini terk etmelidir.
Bir maçın galibini belirleme yöntemleri: Müsabaka yönetmeliğine göre;
berabere biten bir maçtan sonra, hangi takımın galip sayılacağını altın gol ve
penaltı noktasından yapılan vuruşlar belirler (18) .
2002: Kural 4: Oyuncuların Giysi ve Gereçleri: Oyuncuların sadece
formalarında reklam bulundurmalarına izin verilmiştir. Şort, çorap ve
ayakkabılarda reklam bulundurulamaz. Formasını çıkararak slogan veya
reklam gösteren oyuncular müsabakaları organize eden kuruluşlar tarafından
cezalandırılırlar. Formaların kolları olması şarttır.
Kural 5: Hakem: Hakem bir oyuncunun ciddi sakatlandığı kanısına varırsa
oyunu durdurur ve o oyuncunun oyun alanından çıkarılmasını sağlar,
sakatlanan futbolcu oyun sahasına ancak oyun yeniden başladıktan sonra
girebilir (19).
Kural 12: Fauller ve Fena Hareketler: Kaleci, kendi ceza sahasında dört
ihlalden birini yaparsa, rakip takım lehine bir endirekt serbest vuruş verilir.
Topu eliyle kontrol ettikten sonra 6 saniye içinde oyuna bırakmazsa, topu
oyuna bıraktıktan sonra, top başka bir oyuncuya değmeden önce, topa tekrar
eliyle dokunursa, takım arkadaşı tarafından ayakla bilerek kendisine verilen
topa eliyle dokunursa, takım arkadaşının kullandığı taç atışından doğrudan
gelen topa eliyle dokunursa.
2003: Kural 4: Oyuncuların Giysi ve Gereçleri: Oyuncuların iç çamaşırları
reklam veya slogan içeriyorsa göstermeyeceklerdir.
Bir Maçın Galibini Belirleme Yöntemi: Hakem para atışı yapar ve atışı
kazanan kaptanın takımı ilk vuruşu veya ikinci vuruşu yapmaya karar verir.
Dördüncü Hakem: Dördüncü hakem her durumda hakeme yardımcı olur.
Hakemler, Yardımcı Hakemler ve Dördüncü Hakemler için İlave Talimat:
Penaltı Vuruşunda vuruş yapılmadan önce ceza alanına girmek bir
ihlaldir. Kaleci topa vurulmadan önce gol çizgisinden öne çıkarsa kuralı ihlal
eder. Futbolcular bu kuralı ihlal ettiğinde, hakem bu tür ihlallere karşı uygun
önlemin alınmasını sağlamalıdır (20).
Lale Orta
469
2004: Kural 1: Oyun Alanı: Maçlar, müsabaka talimatlarına göre doğal
veya yapay yüzeylerde oynanabilir.
Gerek FIFA’ya üye Federasyonların ulusal takımları arasındaki maçlarda,
gerekse uluslararası kulüp müsabakalarında yapay yüzeylerin kullanıldığı
sahaların FIFA tarafından özel izin verilmedikçe, FIFA yapay çim kalite
koşullarına veya uluslararası yapay çim standartına uygun olmalıdır.
Teknik alanın bulunduğu sahalarda, bu alanın Uluslararası Futbol Birliği
(IFAB) tarafından kabul edilen koşullara uygun olması gerekir.
Kural 3: Oyuncuların Sayısı: Özel maçlarda en çok 6 oyuncu
değiştirilebilir.
Kural 5: Hakem: Görev aldığı turnuva ve atandığı maçlarda, dördüncü
hakemin rolü ve görevleri Futbol Oyun Kuralları kitabında gösterilen ve
IFAB’ın onayladığı esaslara uygun olmalıdır.
Kural 10: Gol Yapma Yöntemi: Müsabaka yönetmelikleri bir maçın
berabere bitmesinden sonra galip takımın belirlenmesini şart koşuyorsa,
yalnızca IFAB tarafından onaylanan aşağıdaki yöntemlerin uygulanmasına
izin verilir: Deplasmanda atılan goller yöntemi, uzatma devreleri, penaltı
vuruşları.
Kural 12: Fauller ve Fena Hareketler: Gol kutlaması sırasında formasını
çıkaran bir oyuncu, sportmenliğe aykırı davranıştan dolayı ihtar alacaktır .
Maçın galibini belirleme Yöntemleri: Bir maçın galibini belirlemek için
müsabaka kurallarında yalnızca IFAB tarafından onaylanan ve oyun kuralları
kitabında yer alan yöntemlere izin verilir.
Maçın Galibini Belirleme Yöntemleri: Deplasmanda atılan gol sayısı,
uzatma devreleri ve penaltı noktasından yapılan vuruşlar, müsabaka
yönetmeliklerinin bir maçın berabere bitmesinden sonra galip takımın
belirlenmesi için öngördüğü yöntemlerdir.
Deplasmanda atılan goller: Müsabaka yönetmelikleri takımların birbiriyle
kendi evinde ve deplasmanda oynamalarını şart koştuğunda, ikinci maçtan
sonra atılan gollerin eşit olması halinde, rakip takımın sahasında atılan her bir
golün iki gol sayılmasını şart koşabilir.
Uzatma Devreleri: Müsabaka yönetmelikleri, 15 dakikayı geçmemek
üzere iki eşit uzatma devresinin oynanmasını şart koşabilir. Bu durumda
Kural 8’in hükümleri dikkate alınır.
Telsiz iletişim sistemi teknolojisinin maçın kontrolüne olumlu katkıda
bulunabileceği kabul edilmiştir. Ancak böyle bir sistemin sadece maç
Futbol oyun kurallarının evrimi
470
görevlileri tarafından kullanılması ve yayın amacıyla bundan yararlanılması
kabul edilmemiştir (21).
2005: Kural 3: Oyuncuların Sayısı: Özel Ulusal A takım maçlarında en
fazla 6 oyuncu değişikliği yapılabilir. Diğer tüm maçlarda, takımlar
maksimum sayı üzerinde anlaşırlarsa ve hakeme müsabakadan önce bilgi
verirlerse daha fazla sayıda oyuncu değişikliği yapabilirler.
Bir yedek oyuncu oyun alanına hakemin izni olmaksızın girerse; oyun
durdurulduğu anda topun bulunduğu yerden rakip takım bir endirekt serbest
vuruşla tekrar başlar.
Kural 5: Hakem: Hakem verdiği bir kararı, ancak doğru olmadığını
anladığı durumlarda veya gerekli görürse, yardımcı hakemin verdiği bilgiye
göre, oyunu tekrar başlatmamış veya müsabakayı bitirmemiş olmak koşulu ile
değiştirebilir.
Kural 11: Ofsayt: Ofsayt pozisyonu tanımında, “rakip kale çizgisine daha
yakın” ifadesi, o oyuncunun kafasının, vücudunun veya ayağının herhangi bir
bölümünün rakip kale çizgisine toptan ve ikinci savunma oyuncusundan daha
yakın olduğu anlamına gelmektedir. Kollar bu tanıma dâhil edilmemiştir.
Kural 12: Fauller ve Fena Hareketler: Hakem, oyun alanına girdiği andan
bitiş düdüğü sonrasında oyun alanını terk edinceye kadar disiplin cezası
verme yetkisine sahiptir.
Rakip takım oyuncusunun sağlığını tehlikeye sokan müdahaleler ciddi
faullü oyun olarak değerlendirilecektir.
Kural 14: Penaltı Vuruşu: Penaltı vuruşunda, eğer hakem bir penaltının
atılması için işaret verdikten sonra ve top oyunda girmeden önce vuruşu
yapan oyuncu oyun kurallarını ihlal ederse: top kaleye girmezse hakem oyunu
durdurur ve savunma yapan takım lehine bir endirekt serbest vuruşla oyunu
tekrar başlatır.
Vuruşu yapanın takım arkadaşı ceza alanına girer veya penaltı noktasının
ilerisine geçerse veya penaltı noktasına 9.15 metreden daha yakına gelirse: top
kaleye girmezse hakem oyunu durdurur ve savunma yapan takım lehine bir
endirekt serbest vuruşla oyunu tekrar başlatır.
Kural 15: taç Atışı: Taç atışlarında, tüm rakip oyuncular taç atışının
yapıldığı noktadan en az 2 metre geride durmalıdırlar (22).
2006: Kural 4: Oyuncuların Giysi ve Gereçleri: Bir oyuncunun giymek
zorunda olduğu temel giysiler ayrı parçalardan oluşur.
Bir forma veya gömlek, şort (tayt giyilirse, taytın rengi şortun esas
renginde olmalıdır), tozluklar, tekmelikler, futbol ayakkabıları.
Lale Orta
471
Kural 12: Fauller ve Fena Hareketler:
İhtar Verilecek Durumlar: Eğer bir oyuncu aşağıdaki 7 ihlalden birini
yaparsa ihtar verilip sarı kart gösterilir: Sportmenliğe aykırı davranıştan suçlu
ise, Hakeme veya hakemin kararlarına sözle veya hareketle itiraz ederse,
Oyunun kurallarını devamlı ihlal ederse, Oyunun tekrar başlamasını
geciktirirse, Oyun bir köşe vuruşu, serbest vuruş veya taç atışı ile tekrar
başlarken gerekli mesafeye açılmaz ise, Hakemin izni olmaksızın oyun
alanına ilk kez girer veya tekrar girerse, Hakemin izni olmaksızın oyun alanını
kasıtlı olarak terk ederse.
Yedek bir oyuncu ya da yedek oyuncu konumuna geçmiş bir oyuncu,
aşağıdaki ihlallerden birini yaparsa, hakem tarafından ihtar verilip sarı kart
gösterilir. Sportmenlik dışı davranışlarda bulunursa, sözlü ya da fiili olarak
itiraz ederse, oyunun başlamasını geciktirirse.
İhraç Verilecek Durumlar: Eğer bir oyuncu, yedek bir oyuncu ya da yedek
oyuncu konumuna geçmiş bir oyuncu, ihraç verilecek 7 ihlalden birini
yaparsa, hakem tarafından kırmızı kart gösterilip oyundan ihraç edilir: Ciddi
faullü oyundan suçlu ise, Şiddetli hareketten suçlu ise, Rakibe veya bir
başkasına tükürürse, Topu bilerek elle oynayıp rakibin bariz golünü veya gol
atma şansını önlerse (kendi ceza alanındaki kaleci hariç), Kaleye doğru
ilerleyen rakibin bariz gol atma şansını serbest vuruş veya penaltı vuruşu
gerektiren bir ihlal ile önlerse, Saldırgan, hakaret edici veya küfürlü bir
şekilde konuşursa, Aynı maçta ikinci bir ihtar alırsa.
Kırmızı kart görerek oyundan ihraç edilen oyuncu, yedek oyuncu ya da
yedek oyuncu konumuna geçmiş oyuncu, oyun alanı çevresini ve teknik alanı
terk etmelidir.
Kural 14: Penaltı Vuruşu: Hakem bir penaltının atılması için işaret
verdikten sonra ve top oyuna girmeden önce vuruşu yapan oyuncu oyun
kurallarını ihlal ederse: Hakem vuruşa izin verir, Top kaleye girerse vuruş
tekrarlanır, Top kaleye girmezse hakem oyunu durdurur ve savunma yapan
takım lehine ihlalin olduğu yerden bir endirekt serbest vuruşla oyunu tekrar
başlatır.
Hakem bir penaltının atılması için işaret verdikten sonra ve top oyuna
girmeden önce vuruşu yapanın takım arkadaşı oyun kurallarını ihlal ederse:
Hakem vuruşa izin verir, Top kaleye girerse vuruş tekrarlanır, Top kaleye
girmezse hakem oyunu durdurur ve savunma yapan takım lehine ihlalin
olduğu yerden bir endirekt serbest vuruşla oyunu tekrar başlatır.
Futbol oyun kurallarının evrimi
472
Kural 17: Köşe Vuruşu: Köşe vuruşu sırasında, rakip oyuncular, top
oyuna girinceye kadar, köşe yayından en az 9.15 m.(10 yarda) uzakta
bulunmalıdırlar (23).
2007/2008: Kural 1: Oyun Alanı: Futbol alanı üzerine veya taç
çizgisinden bir metrelik mesafede hiçbir reklam bulunmamalıdır. Ayrıca, gol
çizgisiyle kale ağları arasındaki bölgeye reklam konulmasına izin verilemez.
Kural 4: Oyuncuların Giysi ve Gereçleri: Bir oyuncunun giymek zorunda
olduğu, forma veya gömlek ile iç çamaşır kolunun rengi aynı olmalıdır.
Taytın rengi de şortuyla aynı olmalıdır.
Oyuncular, slogan veya reklam içeriyorsa formalarının altındaki iç
çamaşırlarını gösteremezler. Giysileri herhangi bir politik, dini veya kişisel
ifadeler içermemelidir.
Formasını çıkararak slogan veya reklam gösteren oyuncular, müsabakayı
organize eden kuruluş tarafından cezalandırılacaktır. Giysilerinde politik, dini
veya kişisel sloganlar veya ifadeler taşıyan oyuncunun takımı müsabakayı
organize eden kuruluş veya FIFA tarafından cezalandırılacaktır.
SONUÇ
Bugünkü futbol oyun kurallarının temeli 1848 yılında İngiltere’nin
Cambridge Üniversitesi’nde atılmıştır. İlk futbol oyun kuralları; 1863 yılında
kurulan İngiltere Futbol Federasyonu tarafından, futbol ile rugby oyununun
birbirinden ayrılmasıyla birlikte oluşturulmuştur. Futbol; bu tarihten önce
ilkel, kuralsız ve kaba bir şekilde oynanıyordu (24).
Futbol oyun kurallarının yayınlanması 1896 yılında gerçekleşmiş ve
böylelikle tüm dünyada ortak bir uygulama sağlanabilmiştir. Futbol oyun
kurallarını daha kolay anlaşılır ve uygulanabilir hale getirmek için,
yayınlandığı tarihten itibaren hemen her yıl düzenlemeler yapılmıştır.
Futbol oyununun istikrar kazanması, öncelikle kuralların istikrar
kazanmasına, kuralların istikrar kazanması da onların yazılı hale getirilmesi
ile sağlanmıştır. 1937/1938 yıllarında oyun kuralları, daha önceki kurallar
esas alınarak maddeler haline getirilmiş ve basitleştirilerek yeniden yazılmıştır
(25).
İlk futbol oyun kurallarında (1863); oyun alanının ölçüleri maksimum 183
x 91.5 metre olarak ifade edilirken, günümüzde bu ölçülerin en alt sınırları da
belirtilmektedir. Buna göre; oyun alanının uzunluğu 90-120 metre, genişliği
ise 45-90 metre aralığında olmak zorundadır. Ayrıca uluslararası maçlar için
Lale Orta
473
daha az aralıklı ölçüler belirtilmiştir. Buna göre; uzunluk 100-110 metre,
genişlik ise 64-75 metre arasında olmak zorundadır. Kale direkleri arasındaki
mesafe ise değişmemiştir (7.32 m). İlk oyun kurallarında üst direk
kullanılmazken, günümüzde yerden yüksekliği 2.44 metre olan üst direk
kullanılmaktadır.
1863 yılında oyun; kurayı kazanan takımın, alanın ortasından yapacağı bir
vuruşla başlıyordu ve takımlar her atılan golden sonra kaleleri değişiyorlardı.
Bugünse; kurayı kaybeden takım oyuna başlarken, takımlar kalelerini maçın
ikinci yarısında değiştirmektedir. “Rakip takım başlama vuruşu yapılıncaya
kadar topun 9.15 metre uzağında olmalıdır” ve “Bir gol atıldıktan sonra, golü
yiyen taraf başlama vuruşu yapmalıdır” maddeleri aynen korunmaktadır.
Ayrıca; 1863 yılında top taca çıktığında; topa dokunan ilk oyuncu taç atışını
kullanırken, günümüzde; taç atışı topa son dokunan oyuncunun rakibi
tarafından kullanılmaktadır. Taç atışından doğrudan doğruya bir gol
yapılamaması kuralı ilk kurallardan bugüne kadar devam etmektedir.
1863 yılında; topun kale çizgisini geçmesi durumunda, topa önce dokunan
oyuncunun takımı bir vuruş hakkı kazanırken, günümüzde kale atışı veya köşe
vuruşu ile oyuna başlanmaktadır. Ayrıca; bir oyuncu kurallara uygun bir
şekilde topu yakaladığında, topuğu ile işaret yaparsa, bir serbest vuruş yapma
hakkına sahipti. Bu kural günümüzde uygulanmamaktadır. Yine 1863 yılında
oluşturulan kurala göre; rakip kaleye doğru top ile koşan bir oyuncuya,
rakiplerinin topu alabilmek için; şarj yapma, çekme, çelmeleme ve mücadele
etme hakkı tanınmıştı. Günümüzde ise, bu hareketlerin dikkatsiz, kontrolsüz
veya aşırı güç kullanarak yapılması ihlal sayılmaktadır.
Yine o yılda konan kurala göre; oyuncu, topun önüne geçtiği anda oyun
dışında sayılıyordu. 1866 yılında getirilen ofsayt kuralına göre; bir oyuncunun
ofsayt olmaması için, rakip kale hattı ile kendisi arasında üç rakip oyuncu
bulunması gerekiyordu. 1925 yılında bu kuraldaki “üç” oyuncu şartı “iki”
olarak değiştirilmiş ve o zamana kadar bir satranç oyununa benzetilen futbol
böylece; kuvvet, sürat, teknik ve becerilerin de yer aldığı bir oyuna
dönüşmesinin başlangıcını oluşturmuştur.
Ofsayt kuralı, 1990 yılında tekrar değiştirilerek, hücum oyuncularını
avantajlı duruma getirmiş ve kale önlerindeki bire-bir mücadele sayısını
arttırmıştır. 1995 yılında ofsayt kuralının yorumu daha da genişletilerek aktifpasif ayrımı getirilmiş ve hücum futbolunun daha da geliştirilmesi
sağlanmıştır. 2005 yılında yeniden yorumlanan ofsayt tanımında, “rakip kale
çizgisine daha yakın” ifadesi, o oyuncunun kafasının, vücudunun veya
Futbol oyun kurallarının evrimi
474
ayağının herhangi bir bölümünün rakip kale çizgisine toptan ve ikinci
savunma oyuncusundan daha yakın olduğu anlamına gelmektedir. Kollar bu
tanıma dahil edilmemiştir.
1980’li yılların sonlarında, kasıtlı olarak yapılan savunmaya dayalı taktik
fauller yüzünden; pozitif oyun oynanması ve goller engellenmiş, buna tepki
olarak seyirciler arasında şiddetin artmasıyla futbol çirkinleşmeye başladığı
için, oyun kurallarında yeni düzenlemeler yapılması kaçınılmaz olmuştur. Bu
gelişmeler üzerine, 1990 yılında “bariz gol şansı” ve “ciddi faullü oyun”
kavramları futbol oyun kurallarının içine girmiştir. Aynı yıl ofsayt kuralında
değişiklik yapılarak hücum yapan takıma avantaj sağlanmıştır.
Yapılan bu değişikliklere karşın, 1990 FIFA Dünya Kupası’nda zaman
çalmayı önleyici bazı değişikliklerin daha yapılması gerektiği anlaşılmış,
bunun üzerine; 1991 yılında kalecilerin topa sahip olma kriterleri
değiştirilmiştir. 1992 yılında da, kaleciye pas kuralı getirilerek, kendi
arkadaşından gelen pasla elle oynaması yasaklanmış ve böylece topla oynama
süresinin artırılması amaçlanmıştır.
Oyun kurallarının sık değiştirilmesi ile birlikte hakem hatalarının artması,
futbolun en önemli unsurunu oluşturan hakemlere gereken önemin
verilmediği sonucunu ortaya çıkarmıştır. Bu noktadan hareketle, 1990
yılından itibaren FIFA ve IFAB konu üzerinde çalışarak çeşitli adımlar
atmışlardır. Buna göre; Hakemliğin Profesyonelleşmesi, Uzmanlaşmış
Yardımcı Hakemlik, Hakem Eğitiminin Önemi, Dördüncü Hakem ve Yedek
Yardımcı Hakem”in resmi olarak kurallarda yer alması bunlardan bazılarıdır.
1995 yılında kurallara ilave olarak “hakemler, verdikleri kararlar
sonucunda
oluşacak
durumlardan
hiçbir
koşulda
sorumlu
tutulamayacaklardır” maddesi eklenerek, yönettikleri maçlarla ilgili hukuki
bir yaptırımın olmaması için korunmaya alınmışlardır.
Kamuoyunda “9 kusurlu hareket” olarak bilinen ve 9 maddeden oluşan
fauller ve fena hareketler, kasıtlı olarak yapılması durumunda
cezalandırılıyordu. 1995 yılında “kasıt” kelimesi kaldırılarak “bir oyuncu
hakemin kanaatine göre ihlallerden birini dikkatsiz, kontrolsüz veya orantısız
güç kullanarak yaparsa” şeklinde değiştirilmiştir. Buna göre; bir oyuncunun
istemeden (kasıtsız) yaptığı bir hareketinden bile cezalandırılması söz konusu
olmuştur. Kurallara göre: her oyuncu; dikkatli, kontrollü ve orantılı güç
kullanarak oynamalıdır. Ayrıca 9 olan madde sayısı 10’a çıkarılarak “topu
kazanmak için ayakla müdahale ederken (tackle) topa dokunmadan önce
rakibe dokunursa” maddesi eklenmiştir.
Lale Orta
475
1997 yılında, hakemler tarafından farklı yorumlanan ve uygulanan,
“kalecilerin en fazla 4 adım atabilme kuralı” kaldırılarak, “sahip oldukları
andan itibaren, 5-6 saniye içinde topu elinden çıkarmaları” şeklinde
değiştirilmiş ve böylece kalecilerin zaman geçirmeleri önlenmiştir.
1998 yılında, Futbol Oyun Kurallarına tekrar etkili değişiklikler
getirilmiştir. Bunların en önemlisi rakip takımın oyuncusunun sağlığını
tehlikeye sokan arkadan müdahalelerin ciddi faullü oyun olarak
değerlendirilmesidir.
1999 yılında, oyun alanı üzerinde herhangi bir yerde hakemi aldatmaya
yönelik yapıldığı tespit edilen, her türlü hareketler sportmenlik dışı olarak
değerlendirilmiştir. Burada amaç, sportmenlik dışı davranışları engelleyerek,
oyunun ve hakemlerin saygınlığını korumak ve takımların haksız kazanç elde
etmelerini önlemektir.
2001 yılında, “altın gol kuralı” getirilmiş, fakat uzatmalarda yaşanan
kargaşa ve telaş nedeniyle takımlar tarafından istenmeyince, 2004 yılında
uygulamadan kaldırılmıştır. 2002 yılında, taç atışlarından gelen topa kendi
kalecilerinin elleriyle dokunmaları durumunda cezai yaptırım getirilmiştir.
2003 yılında formaların kollarının olması şartı koşulurken, 2004 yılında gol
kutlaması sırasında formasını çıkartan oyuncuya sportmenlik dışı
davranışından dolayı ihtarla cezalandırılmasına karar verilmiştir.
Futbol oyun kurallarında yapılan değişiklikler futbolu daha da çekici hale
getirmiştir. Görselliği ve gol sayısını artırmaya, topun daha çok oyunda
kalmasını sağlamaya, zaman çalmayı engellemeye, kasti ve sert oyunu, buna
bağlı sakatlanmaları önlemeye yönelik değişiklikler, kurallar içersinde yapılan
en önemli değişikliklerden bazılarıdır.
Kanaatimizce; yüzyılın sporunun futbol olmasının temelinde oyun
kurallarının tarihi gelişimi yatmaktadır. Futbol, oyun kuralları kolay
anlaşılabilir ve yorumlanabilir olmasından dolayı, toplumların ilgi odağı
olmuş ve çağımıza damgasını vurmuştur. Bir futbol maçının güzel, heyecan
verici, Fair Play ilkeleri içersinde, bol gollü geçmesinde ve bitmesinde
kuralların rolü son derece önemlidir. Oyun kurallarının değiştirilmesiyle, son
yıllarda daha da süratlenen futbol; Fair-Play, Pozitif oyun, Gole gitme,
Hücum futbolu, Defansif taktikler, Bariz gol şansı, Profesyonel faul, Ciddi
faullü oyun, Taktik faul, Hücum faul, Arkadan müdahale” vb kavramlarla
birlikte futbol; gelişimini ve önemini 21. yüzyılda da sürdürmeye devam
etmektedir.
Futbol oyun kurallarının evrimi
476
KAYNAKÇA
Laws of the game 2007/2008, (2007). Federation Internatıonale de Football
Association, July, Zurich.
FIFA Magazine (1997). Federation Internatıonale de Football Association, June,
Zurich, 1997.
San, H., Ünsi, T., &Var, S. (1963). Futbol ansiklopedisi. İstanbul.
Radnedge, K. (1994). The Ultimate encyclopedia of soccer. London.
Oral, M.A. (1954). Türkiye futbol tarihi, İstanbul.
FIFA Magazine (1997). Federation Internatıonale de Football Association, August,
Zurich, 1997.
Beynelmilel futbol oyun kuralları ve hakemler için rehber (1987). Türkiye Futbol
Federasyonu. F.I.F.A. Ankara.
Futbol oyun kuralları ve müsabaka yönetmeliği (1990). Türkiye Amatör Spor
Kulüpleri Konfederasyonu. Ankara.
Futbol oyun kuralları ve hakemler için rehber (1992). Türkiye Futbol Federasyonu,
Ankara.
Futbol oyun kuralları ve hakemler için rehber (1993). Türkiye Futbol Federasyonu,
Ankara.
Futbol oyun kuralları (1994). Türkiye Futbol Federasyonu. Ankara.
Futbol oyun kuralları ( 1995). Türkiye Futbol Federasyonu. Ankara.
Laws of the game (1996). Federation Internationale de Football Association. Zurich.
Laws of the game (1997). Federation Internationale de Football Association. Zurich.
Laws of the game (1998). Federation Internationale de Football Association. Zurich.
Laws of the game (1999). Federation Internationale de Football Association. Zurich.
Laws of the game (2000). Federation Internationale de Football Association. Zurich.
Laws of the game (2001). Federation Internationale de Football Association. Zurich.
Laws of the game (2002). Federation Internationale de Football Association. Zurich.
Laws of the game (2003). Federation Internationale de Football Association. Zurich.
Laws of the game (2004). Federation Internationale de Football Association. Zurich.
Laws of the game (2005). Federation Internationale de Football Association. Zurich.
Laws of the game(2006). Federation Internationale de Football Association. Zurich.
Orta, L. (2000). Dünyada ve Türkiye’de futbol organizasyonları. Analitik bir
yaklaşım. Doktora Tezi. İstanbul.
Orta, L. (1993). Türk Spor Teşkilatı içinde futbol hakemliği statüsü. Yüksek Lisans
Tezi. İstanbul.
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s. 477-484
Forum
Fethi Heper ile futbol üzerine
söyleşi
Şule Yüksel Öztürk
1
Anadolu Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü,
Bölüm Başkanı Prof. Dr. Fethi HEPER, Türkiye’de profesyonel
futbolculuktan bilim adamlığına doğru ilerleyen uzun bir yolculuğu başarıyla
tamamlamış önemli bir spor insanı. Eskişehirspor’un efsanevi golcüsü olan
Prof. Dr. Fethi Heper, 1969-1970 ve 1971-1972 yıllarında attığı 13 ve 20
golle Türkiye Birinci Futbol Ligi’nde 2 kez gol krallığı tacını takmış büyük
bir yıldız. 4 kez A Milli Takım formasını giyen Heper, Finlandiya’nın FC
Mikkelin Palloilijat takımı ile oynanan maçta attığı 4 golle kulüpler düzeyinde
uluslararası bir müsabakada en fazla gol atan Türk oyuncusu unvanına da
sahip. Avrupa Birliği Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’in 2005 yılında
yaptığı ziyarette de “Türkiye’yi 1971 yılında Finlandiya’nın FC Mikkelin
Palloilijat ile Eskişehirspor karşılaşmasında 4 gol birden atan Fethi Heper
sayesinde tanıdım” yönündeki sözleriyle de hafızalara kazınmış bir isim Prof.
Dr. Heper. Profesyonel futbol hayatını sürdürürken bir yandan akademik
eğitimine de devam eden Heper, Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler
Akademisi’ndeki lisans eğitimini 1967 yılında tamamladı. 1974’de aynı
akademide Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladı. Doktorasını 1978’de
tamamlayan Prof. Heper, 1981’de Doçent 1988’de Profesör unvanlarını aldı.
Anadolu Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu’nu kurup 9 yıl
kurucu müdür olarak görev yapan Prof. Dr. Heper, 2003 yılından beri AÜ.
İİBF Maliye Bölümü, Bölüm Başkanlığı görevini yürütüyor. Prof. Dr. Fethi
Heper ile Türk futbolunun dünü, bugünü ve izleyici profili üzerine konuştuk.
1
Araş. Gör., Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
e-posta: [email protected]
Fethi Heper ile söyleşi
478
Öztürk: Sayın Hocam, Türk futbolunun bugün geldiği noktayı, sizin
futbol oynadığınız dönemle kıyaslayarak bizlere aktarır mısınız? Hakeminden
futbol yazarına, yorumcusundan taraftarına, taraftar gruplarından futbolcu ve
yöneticisine kadar sizin oynadığınız dönemden bu güne değin geçen süreçte
karşılaştığımız farklılıkların neler olduğunu söyleyebilir misiniz?
Prof. Heper: Şimdi tabi ki olaya farklı bir açıdan bakmak lazım. Bizim
futbol oynadığımız dönemde Brezilya ekolü hakimdi dünyaya. Çünkü her
dünya kupasında Brezilya şampiyon oluyordu. Brezilya da show futbolu
oynuyordu. Güzel paslar, çalımlar, şutlar ve goller ile oyunu süslüyorlardı. Ve
biz 60’lı, 70’li yıllarda bu sistemi daha çok benimsemiştik. Yani göze hoş
gelen bir futbol söz konusuydu. Fakat bugünkü futbol tamamen farklı bir
futbol: Mücadeleye dayalı, rakiple didişen ve oyun alanı bırakmayan bir
futbol var. Bizim zamanımızda bireysel futbola dayalı bir oyun oynandığı için
yıldızlar yetişiyordu. Fakat şimdi takımlarda sayamazsınız yıldız futbolcu.
Çünkü artık bütünüyle takım oyununa dönüldü. Seyirciye gelelim. Seyircimiz
bir kere çok kültürlüydü. Seyirci çok yoğun biçimde takımını desteklerdi.
Yenilgiyi de hazmederdi. Mesela biz Fenerbahçe’yi İstanbul’da yenerdik
ancak hiçbir olay çıkmazdı. Galatasaray’ı yenerdik hiçbir olay çıkmazdı.
Hatta bir maç hatırlıyorum. Fenerbahçe’yle oynuyoruz. Ali Sami Yen’de
bizden önce de Beşiktaş’ın Samsunspor’la maçı var. 10.000 Beşiktaşlı gelmiş,
15.000 Galatasaraylı, 15.000 Eskişehirsporlu, 3-4 bin İstanbulsporlu, 15.000
de Fenerbahçeli gelmiş. Yaklaşık 10.000 kişi de saha dışında kalmış. Bunlar
kapıları kırdılar. Peki nereye girdiler? Sahanın içine girdiler. Kale çizgisinin
yanından bir yarım ay çizdiler. Korner bayraklarından bütün kale arkasına!
Öbür kalenin arkasına da benzer biçimde 3-5 bin kişi yerleşti. Maç sırasında
korner atmak için bile izin istiyorduk seyirciden. Korner atıyorduk ve maça
devam ediyorduk. Maç 0-0 berabere bitti. Ki önemli bir puan aldık
Fenerbahçe’den. Bütün taraftar sahaya indi. Tribünlerdekiler de sahaya indi.
İki takımın futbolcuları omuzlara alındı ve tünele kadar taşındı ve
alkışlandılar çünkü gözlerine hoş gelen bir oyun seyrettiler. Şimdi böyle bir
şey olsa en az 40 ölü, 500 yaralı ile karşı karşıya kalırız. O dönemde seyircide
de bir kalite vardı. Galip gelirdik, yine de Beşiktaş seyircisi bizi alkışlardı;
hem de İstanbul’da alkışlardı. Eskişehirliler tebrik edilirdi. O tribün senin, bu
tribün benim diye bir şey yoktu. Beşiktaşlı, Fenerli, Galatasaraylı,
Eskişehirsporlu hepsi iç içe otururdu. O dönemin seyircisinde belli bir kültür
vardı, bir spor kültürü vardı. Adam oraya zevk alarak maç izlemeye gelmiş.
Şimdi ise kavga etmeye geliyor. Bu taraftarlık değil, fair play değil! Taraftar
Şule Yüksel Öztürk
479
profilinde çok büyük bir değişim var. Geçmişin taraftarları artık fanatik
oldular ve kendi takımlarının dışında hiçbir takımı gözleri görmez oldu. Spor
artık günümüzde bir sanayi olmuştur. Çünkü büyük paraların döndüğü, büyük
paraların konuşulduğu bir olay oldu. Bu olayın içinde de spor yazarları, köşe
yazarları, televizyon programcılarının her biri konuştukça, eleştirdikçe çok
büyük meblağlar kazanıyorlar. Bekliyorlar ki bir olay olsun, daha çok
konuşalım. Dolayısıyla futbol sanayi olduysa, aynı zamanda spor basını da bir
sanayi oldu. Tam doğruyu bulmak zor oluyor. Artık taraflı konuşmak
gerekiyor. Beşiktaş yorumcusu varsa onun hakkında konuşuyor, onun
haklarını savunuyor. Fenerbahçe maçının spikeri Fenerbahçe’nin haklarını
savunuyor. Galatasaray yorumcusu varsa Galatasaray’ın haklarını savunuyor.
Ve bu yorumlarda da genellikle hedef hakemler. Yenilen takım mutlaka
kabahati hakemde bulacak. Hep hakem kötü ve günah keçileri hakemler.
Sürekli hakemlere yükleniyorlar; zavallılar bir hata yapıyorlar, 80 tane doğru
karar veriyorlar, bu bir hatayla onlara yükleniliyor. Mesela son GalatasarayFenerbahçe maçında hakem Cüneyt Çakır, 20 tane sarı kart gösterdi. 18
tanesinde haklıydı. Ama en kötü hakem olarak ilan edildi. Bütün bunlar,
kırmızı kart gösterdiği için ve de eleştirenlere karşı yalnız başına. Biz
koruyamıyoruz. Ben MHK’de görev yaptığım zaman bir parça koruyabildik.
Fakat fazla da koruyamadık çünkü bütün basın size saldırıyor. Sizin
söylediklerinizi de yazmıyorlar, kendi yorumlarını, doğrularını yazıyorlar,
sizin söylediğiniz doğruları asla yazmıyorlar. İşte böyle bir ortamda seyirci
bozuk, hakem bozuk, takımlar bozuk çünkü iyi niyet yok. Medya bozuk, peki
o zaman spor nerede? Spor artık bugün para kazanmak için yapılan bir olay
haline gelmiştir; geçmişte ise zevk için yapılan bir olaydı.
Öztürk: Futbolun insan hayatında bu kadar çok yer almasının ve büyük
kitleleri peşinden sürüklemesinin nedeni nedir? Bu konuda bizlere ne
söyleyebilirsiniz?
Prof. Heper: Bunun nedeni deşarj olmak, psikolojik baskılardan
kurtulmak. Çünkü futbolu seyretmeye gittiğiniz zaman, amirinize kızdıysanız,
hanımınıza kızdıysanız ya da herhangi bir şekilde içiniz dolduysa; stada gidip
büyük bir taraftar kitlesiyle beraber içinizi boşaltıyorsunuz. Takımınız galip
gelirse mutlu oluyorsunuz, sesiniz kısılıyor ve bütün dertlerinizden,
düşüncelerinizden, borçlarınızdan arınmış olarak stadın dışına çıkıyorsunuz.
Ama orada hayat tekrar başlıyor.
Öztürk: Futbol için modern çağın dini, statlar için de bu dinin mabetleri
deniliyor. Futbol izlemek ise bir nevi, modern çağ ayinlerinin seküler
Fethi Heper ile söyleşi
480
tapınağında yer almak. Futbolun oluşturduğu coşkuya ve taşkınlığa bir nevi
kendinden geçme gözüyle bakılmakta. Buna katılıyor musunuz? Futbol,
profan içerikli bir sahte kutsallığa mı yol açıyor?
Prof. Heper: Evet öyle. Gidin Fenerbahçe stadına, Beşiktaş stadına orada
40 bin kişinin aynı anda aynı duaları okuduğunu görürsünüz. Artık taraftarlar
da modernleşti. Amigolar var, bütün yapılacakları ayarlıyorlar; bir elini
kaldırırsa bir grup alkışlıyor, diğer elini kaldırırsa diğer grup alkışlıyor. Öyle
bir durum ki bu futbol sevgisi, şimdi siz futbolu yasak ediyorum deyin, millet
çıldırır sokaklara dökülür. Bu denli futbol seviliyor. Basketbol için aynı şeyi
söyleyemeyiz. O da çok yaygın bir spor branşı ama futbol bambaşka bir olay!
Çünkü Türkiye’de 70 milyon insan yaşıyorsa, bunun en az 50 milyonu, çocukları ve yaşlıları bir kenara koyun, ki onlar da bir takım tutar- bütünüyle
fanatik taraftar. Bir takımın mutlak taraftarıdırlar. Kimi kendi şehrinin
takımını kimi Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzon, Galatasaray, Eskişehir’i… Ama
mutlaka bir takımı tutar. Statlar artık 30-40 bin kişinin aynı sesle âdeta ilahi
okuduğu bir yer haline gelmiş durumdadır.
Öztürk: Futbolun kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte
modanın öznesi, futbolcuların da birer popüler kültür öznesi olduğunu
görüyoruz. Bu durum geçmişte de böyle miydi? Ümit Davala stili saç kesimi,
İlhan Mansız tarzı giyim gibi… Sizin futbol oynadığınız dönemde de bir
futbolcu tarzı ile kitleleri etkileyebiliyor, futbolcunun tarzını benimseyen çok
kişi oluyor muydu?
Prof. Heper: Evet, bizim zamanımızda da aynı şeyler vardı. Beatles
modası vardı. Beatles üyelerinin saç tarzları gibi favoriler ve saçlar uzundu.
Herkesin saçları o şekilde kesilmişti. O zamanki formalar bu günden farklıydı
kısa şort modası vardı. Şimdi bakıyorum ne kadar da seksiymişiz diyorum.
Şimdi baktığımda bu kısa şortlar bana çok ters geliyor. Şimdi şortlar kısalsa
ters gelir. 1970’lerde de futbolcu modanın öznesiydi. O zamandan bugüne
değin tek fark, futbolcular bu denli popüler değillerdi. İnsanlar futbolcuyu
ancak gazetelerde okuduğu kadarıyla, fotbol, maç dergilerinde gördüğü
kadarıyla tanırdı. Bu nedenle futbolcunun özel hayatına fazla girilmezdi,
paparazziler de yoktu. Futbolcuyu takip etsinler, özel yaşamını
fotoğraflasınlar yok. Bu konulara pek girilmiyordu. Televizyon olmadığı için,
daha doğrusu basın görsellik esaslı olmadığı için, yazılı basında ne kadar
sunuluyorsa futbolcular o kadar gündemdeydi. Buna rağmen de bütün
futbolcular tanınıyordu.
Şule Yüksel Öztürk
481
Öztürk: Peki, bugün olduğu gibi birer popüler kültür nesnesi oluyorlar
mıydı?
Prof. Heper: Hayır, olmuyorlardı. Futbolcular birer moda nesnesi
olmuyordu. Fethi Heper gibi giyineyim, Ahmet gibi saçımı kestireyim, ötekisi
gibi sakalımı bırakayım yoktu. Futbolculara bugün bakıyorum bir karış
sakalla çıkıyorlar, bu bence seyirciye saygısızlık. Bu tür takımca sakal bırakıp
çıkmayı falan uğur olarak söylüyorlar. Uğur böyle şeylerle olmaz. Saçlarını
dazlak yapmak, takımca saçlarını sarıya boyamak gibi… Tertemiz çıkarsın
sakal tıraşını olursun ve çıkar futbolunu oynarsın.
Öztürk: Günümüzde futbol sınıf atlama hayallerinin de bir aracı gibi…
Prof. Heper: Her zaman öyleydi.
Öztürk: Ama eskiden aileler çocuklarının futbolcu olmasını istemezlerdi,
peki ya bugün?
Prof. Heper: Evet aileler eskiden çocuklarının futbolcu olmasını
istemezdi. Ama bugün ellerinden tutup futbolcu yapmaya çalıyorlar. Bunun
nedeni, günümüzde parasal açıdan en iyi meslek futbolculuk. Bugün sıradan
bir profesyonel futbolcu, yılda hiç kazanmıyorsa 200.000 YTL para
kazanıyor. Ben profesörüm ne kadar kazanıyorum, yılda yaklaşık 25.00030.000 YTL. Bir futbolcu bir profesörden 10 kat daha fazla yüksek ücret
alıyor. Dolayısıyla, gençler profesör mü olmak ister, futbolcu mu olmak
isterler? Uzun dönemli tercih yaparlarsa profesör olurlar ama kısa dönemli
düşünürlerse futbolcu olurlar.
Öztürk: Karşılaştırırsanız sizin futbol oynadığınız dönemde de bugün
olduğu gibi önemli bir politik malzeme miydi futbol?
Prof. Heper: Bu kadar politize olmamıştı futbol. Futbol, spor için
yapılırdı. Mutlaka politik etkileri vardı, politikanın dışında hiçbir zaman
kalmadı ama bugünkü gibi de değildi. Daha nezihti. Politikacılar maçlara
gelip takım tutarlardı ki bu gayet doğaldı. Ama bugün artık, kulüp kuruyor,
kurtarıyor politikacılar. Belediyeler takım kuruyor ve liglerde mücadele
ediyorlar. Bu ne demektir? Futbol Federasyonu Başkanı âdeta Başbakan
tarafından atanıyor. Futbol Federasyonu Başkanı’nı devirmek için hükümet
kanun çıkarıyor. Dünyanın neresinde böyle bir şey var! Bu tam politize
olmaktır. Son seçimlerde aşırı baskı yapıldı, bunları görüyoruz.
Öztürk: Büyük bir tüketim pazarı artık futbol, insanlar kendini
takımlarıyla ifade ediyorlar bunun da artık en büyük göstergesi kulüp armalı
ürünleri satın almak. Futbol için tüketimin taraftara yönelik en büyük kapısı
diyebilir miyiz?
Fethi Heper ile söyleşi
482
Prof. Heper: 1996 yılında Spor Yazarları Derneği’nin daveti üzerine bir
toplantıya gittim. Antalya’da bir konuşma yaptım. Konuşmanın içeriği
kulüplerin şirketleşmesi ve gelirlerini çeşitlendirmesi üzerineydi. O tarihlerde
spor kulüplerinin en büyük gelirleri federasyonun havuzundan paylarına
düşen 1-2 milyon ABD Doları parayı almak, artı seyirci hâsılatı, bağışlar vb.
şeyler. Katıldığım uluslararası bir kongrede bir makale dikkatimi çekmişti:
Manchester United örneğiyle ilgili. Türkiye’deki kulüplerin 1990’lı yıllardaki
gelir düzeylerine baktığınız zaman, % 75’i havuzdan gelen para, % 10-15’i
stat gelirleri, bilet satışı vs. geri kalanlar da bağış ve yardımlar. Şimdi
Manchester United’ın o dönemde 120 milyon Pound civarında geliri var.
Bunun 10 milyon Poundu stat hâsılatından elde ediyor. 13-14 milyon
Poundunu spor yayınlarından, maç yayınlarından elde ediyor. Ama 60-70
milyon Poundu lisanslı ürün satış gelirlerinden elde ediyor. Dedim ki,
takımların marka olmaları lazım, kendilerini dünyaya tanıtmaları lazım,
başarılı olmaları lazım ki ürün satış gelirlerini artırabilsinler. Bugün Roberto
Carlos’un forması satışa çıkarıldı ve elde edilen gelirle onun transfer
maliyetleri karşılandı. Yarın 50 milyon ABD Doları verin Ronaldinho’yu
getirin, iki hafta sonra forma satışıyla 50 milyon ABD Dolarını ödersiniz.
Futbol artık bu noktaya geldi. Bütün kulüpler aynı şeyi yapıyor. Endüstriyel
futbol dedikleri nokta işte bu! Şimdi maça giderken, herkes takımının
eşofmanını giyiyor, takımının kaşkolünü takıyor, takımının kazağını giyiyor,
eline takımının düdüğünü alıyor, şapkasını alıyor. Bunların aynısından
çocuğuna satın alıyor, karısına satın alıyor. Arkadaşına takımının renklerinde
hediyeler alıyor. Bunların her biri bir üretim, pazarlama ve tüketimdir. 5
YTL’lik ürünü sadece takımınızın renklerini taşıyor diye 10 YTL’ye
alıyorsunuz, takımıza destek olmak için. Bundan daha güzel bir endüstri var
mı?
Öztürk: Futbol endüstrisinin en büyük gücü kulüplerin taraftar kitlesi.
Tüketen kitle taraftarlar çünkü. Eskişehirspor da geçmişten bugüne değin
taraftarıyla ün salmış bir spor külübümüz…
Prof. Heper: Eskişehirspor Kulübü taraftar kitlesi ile ün salmış ama biz
fakir bir kentteyiz. İşçinin memurun çok olduğu bir kent burası. Taraftarın
tüketme potansiyeli var ama o kadar yüksek değil! Eskişehirspor’lu taraftarın
gelirini yeterli görmüyorum. Çünkü adam cebindeki 3-5 kuruş harçlığını
ayırıp maça geliyor. Maç parasını bulmakta bile zorlanıyor, ki bırak takımının
eşofmanını alıp giysin. Ama İstanbul’da 20 milyon kişi yaşıyor, bunun 40 bini
stada geliyor. Bu 40 bin kişinin içinde 30 bini zengin kitle. Kombine biletini
Şule Yüksel Öztürk
483
satın alıyor, yemeğini yiyor, arkadaşlarıyla beraber eğleniyor ve 5-10 dakika
kala da maça giriyor. Maçını seyrediyor ve gidiyor. Ama Eskişehir’de
600.000 nüfus var. Bunun 20.000’i tribünlere geliyor. Bu 20.000’in 19.000’i
yoksul ve fakir.
Öztürk: Türkiye’deki taraftar gruplarının kültürel-tarihi bir altyapısı var
mı? Bizdeki taraftar gruplarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Heper: Taraftar kulüple doğar, büyür ve kulüple birlikte yok olur.
Türkiye’de kulübün tarihi ne kadar eskiyse o kadar çok taraftarı vardır. Bakın
1900’lerin başında kurulan 3 tane büyük takım var. Türkiye’ye sorun bakalım
kim Eskişehirspor’u tutuyor. Herkes Fenerbahçe, Galatasaray ya da Beşiktaş
taraftarıdır. Bu kulüplerin tarihi köklü, maddi açıdan güçlüler, iyi futbol
oynuyorlar ve iyi reklam yapıyorlar. Bu yüzden bunların seyirci profili de
farklı oluyor. Büyük takımların taraftar profillerini, onların daha eski tarihte
kurulmuş olmaları ve az önce saydığımız etmenler belirliyor. 1960’lı yıllarda
Eskişehirspor maçlarına 5.000’e yakın bayan taraftar gelirdi. 5.000 bayan
seyirci gelince de o statta küfür olmazdı. 70 yaşında teyzeler, 18 yaşında
kızlar gelirdi. Anneler, nineler gelir hem örgü örer hem maç seyrederlerdi.
Eskişehir’de böyle bir kültür vardı ve biz bunu dış sahalarda pek
göremiyorduk. Büyük kulüplerde bugün adam karısını almış, çocuğunu,
arkadaşını almış, stada gelmiş, hep beraber seviniyor ve hep beraber
üzülüyorlar. Kadın taraftarın girdiği yerde bana göre kalite artıyor.
Öztürk: Futbol geçmişte bir alt kültür ürünü olarak görülürken
günümüzde toplumun tamamına, her kesime hitap eder hale gelmiştir. Bunun
oluşmasında sizce kitle iletişim araçlarının rolü nedir?
Prof. Heper: Her kesime hitap etmesinde medyanın büyük etkisi var.
Akşamları televizyonu açın 10 saat spor yayını var. Aç Digitürk’ü Lig TV’de
sabahtan akşama kadar futbol yayını var. Aç diğer kanalları her birinde en
azından 3-4 saat futbol tartışılıyor. Futbol artık sadece statta değil, stattan çıktı
televizyonlar aracılığıyla her yere girdi. Her kanalda spor programı özellikle
de futbol programı. Bir kanala bakıyorsunuz hakemler, bir kanala
bakıyorsunuz eski futbolcular, bir kanala bakıyorsunuz kulüp yöneticileri.
Futbol televizyonla evin içine hatta yatak odalarına kadar girdi. Maç
seyretmek artık kolaylaştı. Eğer maç yayını varsa stada gitmeyip evde
oturduğu yerden seyrediyor insanlar. Eskiden sadece gazetelerin arka
sayfasında ve sadece bir sayfa spor haberi olurdu. O sayfanın da ne kadarını
ayırırlarsa o kadar futbol haberi olurdu. Şimdi her gazetenin dört sayfası
Fethi Heper ile söyleşi
484
takımlara, haftanın müsabakalarına ayrılıyor. Televizyon programların büyük
bir kısmı maç günlerinde futbola ayrılıyor.
Öztürk: Kulüplere vergi affı yani vergi prim ve borçlarının ertelenmesi,
milli takım teknik direktörü ve futbolcularına yönelik vergi indirimi
konusunda kamu maliyesi alanında uzman bir kişi olarak görüşlerinizi alabilir
miyim?
Prof. Heper: Bu düzenlemenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Şimdi
bugün asgari ücretli bir kişi % 15 oranında vergi öderken, yılda 1-2 milyon
ABD Doları gelir elde eden bir kişi de % 15 oranında vergi öderse, asgari
ücretliye haksızlık yapılıyor demektir. Tamam futbolcudur, profesyonel
sporcudur, alsın parasını versin vergisini. Ama futbolcu vergi ödemez. Stopajı
dahi kendi ödemez, hepsini kulüplere ödetir. Kulüplerin kavgası bu
nedenledir. Mesela bir gelir vergisi çıksa; 2 milyon ABD Doları gelir elde
eden bir futbolcu bunun en az % 35’ini vergi olarak ödeyecek. Hadi % 30’unu
ödedi diyelim. Ortalama ne yapar 600.000 ABD Doları, yaklaşık 800.000
YTL yapar. O zaman futbolcu transfer sırasında 2 milyon ABD Doları değil,
2.5 milyon Dolar istiyorum diyecek. Vergiyi geriye doğru yansıtacak. Ama
bence normal tarifeden vergilendirilmeleri gerekir diye düşünüyorum. İster
spor kulübü olsun, ister şu olsun ister bu olsun normal tarifeden
vergilendirilmelidir. Vergi adaleti zedelenemez. Ne diyor Anayasa, “Herkes,
kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle
yükümlüdür”. Birinin yıllık kazancı 1.5-2 milyon dolar, öbürünün ki 6.000
YTL ve ikisi de aynı oranda vergi veriyor, işte bu olmaz.
Öztürk: Son olarak futbol sadece futbol mudur?
Prof. Heper: Bence futbol sadece futboldur. Futbol dostluk, arkadaşlık,
kültürel bağlantıları sağlamak amacıyla yapılan bir spordur. Bütün sporlar ise,
kaynaşmayı, birleşmeyi, topluma yarar sağlamayı hedef alan birer olgudur.
Dolayısıyla futbolu farklı bir şekilde düşünmemek lazım. Şu an bir sanayi, bir
endüstri ama futbol her zaman özünde bir spordur. Hem de geniş kitleleri
kaynaştıran bir spor dalı. Bu arada kulüplerde gelirlerini artırsınlar, bu onların
problemi ama topluma mesaj vermeleri lazım. Bakın huzur içinde hiçbir
zaman yaşayamıyoruz. Bir maç olduğu zaman anne-baba maça çocuğunu zor
gönderiyor. Acaba dayak mı yiyecek, bıçaklanacak mı, öldürülecek mi diye
endişesi var. Bizim zamanımızda yoktu. Spor para makinesi haline
geldiğinden dolayı bu olaylar ortaya çıkmaya başladı. Başka nedenden değil!
Öztürk: Değerli görüşlerinizi sunduğunuz ve zaman ayırdığınız için
teşekkür ederim.
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s.485-494
Forum
Demirsporlar geleneğinin
lokomotifi: Adana Demirspor
Yavuz Yıldırım 1
Türkiye topraklarında futbolun başlangıcı, 1900’lerin başına kadar
götürülebilir. Kökleri Osmanlı’ya ve onun çeşitli kademelerde görevli yabancı
konuklarının öncülüğüne dayanan ilk kulüplerinin yanı sıra, çeşitli şehirlerde
İdmanyurdu/İdmangücü ve Türkocağı/Türkgücü gibi isimlerle futbol kulüpleri
bulunmaktaydı. Bununla birlikte, memleket futbolunun ana damarlarından
birini de kurum takımları oluşturur. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki sanayi
hamlesine bağlı olarak gelişen kurumlar, memleketin sosyo-ekonomik gelişim
çizgisini büyük ölçüde belirlemekteydi ve sportif alan da bu durumun dışında
kalmadı. Bir yanda askeri eğitim kurumlarının –Havagücü, Karagücü- spor
kulüpleri, diğer taraftan yeni yeni kurulan kamu kurumların (müesseselerin)
çalışanlarından ve yetiştirdiği gençlerden oluşan spor kulüpleri Anadolu’nun
çeşitli yörelerinde İkinci Dünya Savaşı öncesinde sportif faaliyetleri
geliştiriyordu. Milli Mensucat, Şeker Fabrikaları, Sümerbank, Tekel,
Demiryolları spor faaliyetlerine el atan bu kurumların başında geliyordu.
Dönemin siyasi çizgisinin temelinde yer alan Devletçilik ilkesinin bir
yansıması olarak görülebilecek bu durum, her alanda olduğu gibi, devlet eliyle
kalkınmanın temel düşüncelerini içeriyordu: Kaynaşmış bir ulus, zinde ve
güçlü bireyler, ortak amaçlar etrafında örgütlenmiş dayanışma içindeki kitle,
kamusal gönencin artırılması ve Batı standartlarında kurumsal gelişimin
sağlanması. Cumhuriyet ilkeleri ve yeni Türk Devleti’nin hedefleri
doğrultusunda, kamunun sağlığı hassas bir konuyu oluşturmaktaydı. Bu
1 Araş.Gör., Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
e-mail: [email protected]
486
Demirsporlar geleneği
çerçevede, sportif faaliyetler ve beden sağlığı da önemli bir unsur olarak
devlet politikaları içinde yer almıştı. 1922’de Türkiye İdman Cemiyetleri
İttifakı olarak örgütlenen kulüplerin spor yönetimine dair gösterdikleri
gelişme, 1938’te 3530 sayılı yasayla Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne
evrilmiştir.
Beden Terbiyesi Kanunu çerçevesinde, 500’den fazla memur ve işçi
çalıştıran kurumların spor kulübü kurmasına yönelik, kimi kaynaklarda
(Oktan, 1986) “Sivil Savunma Mükellefiyeti” olarak anılan bir kanun
çıkartılır . Kanunun, yaklaşan savaş tehlikesine karşı, sivil savunma ve asker
ihtiyacına yönelik olarak, gençleri zinde ve kuvvetli tutma amaçları taşıdığı
söylenebilir. Bu kanun çerçevesinde, kamu kurumlarının bünyelerinden spor
kulüpleri oluşturmaya başlanır. Böylece yurt çapında bir yandan askeri
kurumların, bir yandan kamu kurumlarının bir yandan da İdman Yurtlarının
ve İdman Yurtlarından kopan sporcuların kurduğu yerel takımların
oluşturduğu bir futbol dünyası oluşmaya başlar.
Bu yazının konusu oluşturan Demirsporlar da, bu kanun maddesi
çerçevesinde kuruluyor. Burada istisna olarak Eskişehir Demirspor ve Ankara
Demirspor gösterilebilir; çünkü bu iki takımın kuruluşu sırayla 1930 ve
1932’lere dayanır. Eskişehir ve Ankara’nın, Kurtuluş Savaşı çerçevesinde,
özellikle demiryolu ağları açısından önemi hatırlanacak olursa, bu iki şehrin
Demiryolu örgütlerinin de diğer kentlerden daha gelişmiş olduğu anlaşılabilir.
Diğer Demirsporların kuruluş tarihleri, kanunun çıkarılmasını takip ederek,
1940’lı yıllara denk gelir. 1944 ile 1946 yılları arasında artan asker ihtiyacı ile
yurdun birçok spor kulübünde olduğu gibi, Demirsporlarda da sporcu
eksikliği hissedilmiş ve faaliyetler bir süreliğine durmuştur.
DEMİRSPORLARIN SOSYAL VE KÜLTÜREL ROLÜ
Demirspor kulüplerinin, demiryollarının memleketin dört bir köşesine
Cumhuriyet standartlarını taşımasına paralel olarak, çağdaş spor yapma
tekniklerini ve kamusal sağlığın korunmasıa yönelik çalışmaları taşıdığı
söylenebilir. “Demir ağlarla örülen” yurt, dönemin en ileri teknolojilerinden
olan demiryolu ve tren taşımacılığı ile, yeni dönemin farklılığını hissetmeye
başlamıştı. Ekonomik ve sosyal kalkınmanın, artan ticaretin ve iletişimin, yurt
gezilerinin sembolü haline gelen demiryolları, yeni Türkiye’nin gelişim
çizgisini de simgelemekteydi. Demirspor kulüpleri de, Cumhuriyet’in “gürbüz
ve yavuz evlatlar” yetiştirmek hedefine uygun olarak bir yandan gençlerin
Yavuz Yıldırım
487
zihnen ve bedenen “muvaffakiyetlerinde” aracı olurken diğer taraftan
bulundukları yörenin sosyal ve kültürel canlanmasının öncüsü olmaya
başlamıştı. Demirspor kulüplerinin açtığı lokaller, salonlar ve sundukları
hizmetlerle, sadece sporcuların değil yöre halkının da ihtiyaçlarını
karşılamaktaydı. Örneğin Eskişehir Demirspor kulübünün “bando ve caz
takımı”, kulübün salonunda haftanın belli günlerinde performans
sergilemekteydi (Sanat ve Spor, 1950). Yine Adana Demirspor bünyesinde
kurulan kütüphane ve başarılı öğrencilere burs sistemi, bu durumun
örneklerindendir. Demirspor lokallerinde satranç ve briç gibi sporların
oynanması da teşvik edilirken, Demirspor adına şiir-edebiyat yarışmaları da
düzenlendiği anlatılmaktadır (Yıldırım-Uçar, 2006).
Demirspor kulüpleri, öncelikle kendi işçilerinden kurulan takımlarla
mücadele etmekteydi. Yine Eskişehir Demirspor’un çıkardığı Sanat ve Spor
(1950) dergisinden aktarmak gerekirse, “bir amatör ruhu ile kendi zevkleri ve
camianın şerefli mevkii için spor yapan gençler atelyedeki iş hayatında da
muvaffak olmakta sporculuktan faydalanarak iş ve vazife disiplinini kat’iyyen
bozmamaktadırlar. Bu hareket bizim için bütün yurttaki kulüplere örnek
olacak bir inkilaptır”. Takımın “vazifeyi vazife sporu spor olarak kabul eden
gençler”den oluştuğunun gururla kaydedildiği yazıda Eskişehir Demirspor’un
parolasının “önce iş sonra spor” olduğu kaydedilir. Kulüp yönetimleri de
TCDD bölge veya il müdürlüklerinin yöneticilerinden oluşmaktaydı. Bu
gelenek halen, Adana Demirspor dışında, diğer tüm Demirsporlar için devam
etmektedir. Adana Demirspor, 1969 yılından bu yana kurum dışından seçilen
kişiler tarafından yönetilmektedir (Oktan,1986:18).
Demirspor kulüpleri, Türk futbol liglerinin ilk takımları arasında yer
alırken önemli başarılara da imza atmışlardır. Bölgelerinde gösterdikleri
başarılarla Milli Liglerde oynama hakkı kazanan Demirsporların başında
Ankara ve Eskişehir Demirspor kulüpleri gelir. Eskişehir Demirspor, 19391940 sezonunda İstanbul, Ankara ve İzmir temsilcilerini geride bırakıp
Türkiye Şampiyonu olmuştur. Eskişehir ekibi, Fahri Adanır, Gündüz Kılıç
gibi Türk futbol tarihinin önemli isimler kazandırmıştır. Yine Ankara
Demirspor, 1959’da kurulan Birinci Lig’te 13 sezon mücadele etmiştir; 19611962 sezonunda ise Fikri Elma ile bünyesinden gol kralı çıkarmıştır.
Demirspor kulüpleri futbol dışında bir çok branşta daha faaliyet gösterip milli
sporcular yetiştirmiştir. Özellikle güreş, atletizm, bisiklet gibi alanlarda
önemli isimler çıkarmış ve milli takımlara seçilmiş oyuncuları bulunan
Demirsporlar bulunmaktadır. Örneğin, güreşte olimpiyat şampiyonları Nasuh
488
Demirsporlar geleneği
Akar, Ali Özdemir Eskişehir Demirspor’dan, Taner Sağır Ankara
Demirspor’dan, Hamza Yerlikaya İstanbul Demirspor’dan; atletizmde 1500
metre Balkan şampiyonu Zeki Öztürk Sivas Demirspor’dan yetişmişlerdi.
FAALİYETTEKİ DEMİRSPORLAR
Ülkenin demiryolları geçen neredeye her yöresinde Demirspor kulüpleri
kurulup kapanmış durumda. Türkiye Futbol Federasyonu’nun resmi
websitesindeki “bilgi bankası” bölümünde, “kulüp adına göre” yapılan
taramada, Demirspor veya Demir spor adlarıyla tescilli takımların listesi şu
şekilde oluşmaktadır (http://www.tff.org.tr/Default.aspx?pageID=119):
1)
2)
3)
4)
5)
6)
7)
8)
9)
10)
11)
12)
13)
14)
15)
16)
17)
18)
19)
20)
21)
22)
Adana Demirspor
Adana Toros Demirspor
Afyon Demirspor
Ankara Demirspor
Antalya Demirspor
Akhisar Demirspor
Aksöğüt Demirspor
Balıkesir Demirspor
Bandırma Demirspor
Batman Demirspor
Bayrampaşa Demirspor
Bitlis Demirspor
Ceylanpınar Demirspor
Çatalağzı Bld. Demirspor
Çankırı Demirspor
Erzurum Demirspor
Eskişehir Demirspor
Gaziantep Demirspor
Gökler Demirspor
Hatay Demirspor
Haydarpaşa Demirspor
Işıklı Demirspor
23)
24)
25)
26)
27)
28)
29)
30)
31)
32)
33)
34)
35)
36)
37)
38)
39)
40)
41)
42)
43)
44)
İstanbul Demirspor
İzmir Demirspor
Karabük Demirspor
Kars Demirspor
Kayseri Demirspor
Kıralan Demirspor
Kırşehir Demirspor
Kuşdilli Demirspor
Kocaeli Demirspor
Konya Demirspor
Kütahya Demirspor
Malatya Demirspor
Mersin Demirspor
Nusaybin Demirspor
Sakarya Demirspor
Samsun Demirspor
Sivas Demirspor
Tatvan Demirspor
Tavşanlı Demirspor
Ova Demirspor
Yalova Demirspor
Zile Demirspor
Çoğunlukla mavi-lacivert renklere sahip Demirsporların logoları da
birbiriyle benzeşiyor. Logolarda demiryollarını simgeleyen “demir kanatlar”ın
farklı versiyonları bulunmakta. Renk konusunda ise mavi-lacivert dışında
kırmızı-lacivert (Eskişehir Demirspor) ve kırmızı-beyaz (Kayseri Demirspor)
gibi istisnalar da var. Halen 3 Demirspor -Ankara, Adana ve Nusaybin
Demirspor kulüpleri- futbol alanında profesyonel olarak çalışıyor. Ankara ve
Yavuz Yıldırım
489
Nusaybin Demirspor 3. ligte; Adana Demirspor ise 2.lig’te mücadele ediyor.
Diğer Demirspor kulüpleri ise amatör branşlarda faaliyet gösteriyor. Bir çok
kulüp, 1960’lardaki şehir takımları oluşturma furyasında takım birleşmelerine
feda edildi. Bir kısmı da yeterli ödenek olmadığı için, altyapı hizmeti
sunmaya başladı. Bugün bir çok Demirspor futbol takımı yörelerinin amatör
kümelerinde mücadele ediyor. Eskişehir Demirspor, 2007-2008 sezonunda
3.lige yükselmeye en yakın aday görünümünde; play-off mücadelesi veriyor.
Listedeki takımlardan, Aksöğüt Demirspor (Gümüşhane) ve Antalya
Demirspor’ların, demiryolu güzergahı kapsamında olmadıkları için, yazıda
sözü edilen Demirsporlar geleneğinden olmadığı söylenebilir. Benzer şekilde,
Gökler Demir Spor, Kütahya Valiliği kayıtlarına göre (http://www.
kutahya.gov.tr/dernekler.asp), kırmızı-yeşil renkleri ve kulüp iletişim
bilgilerinin TCDD bağlantılı olmaması nedeniyle, Bayrampaşa Demirspor da
kırmızı-yeşil renkleri, 1971 olan kuruluş tarihi ve farklı logosuyla bu
gelenekteki takımlardan değildir (www.bayrampasademirspor.com). Ayrıca
yine Federasyon kayıtlarına göre, Bitlis Demirspor fesh edilmiş durumda
bulunuyor. Bu kulüplerin bir çoğu altyapı desteği sağladığı için, sağlıklı
iletişim bilgilerine erişmek oldukça güç. Bu konuda yayınlanan bir çalışmada,
Demirsporların sayısı 38 olarak görünüyor ancak bunların faaliyet durumları
hakkında bilgi verilmiyor (Yılmaz, 2007). Kuruluş yıllarında Demirspor
kulüplerinin kendi aralarında turnuvalar yaptıkları, oluşturdukları karma
takımlarla yurtdışında karşılaşmalar gittiklerine dair kimi gazete haberleri
bulunsa da bu konuda da net bir arşiv bilgisi bulunmamakta.
“CENUP YILDIZI” ADANA DEMİRSPOR
Adana Demirspor, ilk dönemlerde Eskişehir ve Ankara Demirsporların
elde ettiği başarıları daha uzun soluklu yaşayabilmiş ve bu geleneği başarıyla
temsil etmiş bir ekip olarak öne çıkıyor. Bu başarısında, TCDD’den kurumsal
olarak ayrılmış olmasının etkisi büyük. Demiryollarına yapılan yatırımların,
ayrılan ödeneklerin azalması ve karayolları karşısında ikincil bir duruma
düşürülmesi neticesinde Demirsporlar da ilk günlerindeki başarılı günlerini
koruyamadı. Buna bağlı olarak bir çok kurum takımının yaşadığı düşüşleri,
Demirsporlar da yaşadı ve çoğunlukla amatör branşlara çekildi. Adana
Demirspor ise hem şehrin sosyo-ekonomik gücü hem de kişisel olarak sarf
edilen emeklerin gücüyle, geleneği halen taşıyabilme gücünü göstermekte.
Kulübün tarihini anlatmak, bir makalenin sınırlarını oldukça aşıyor.
490
Demirsporlar geleneği
Dolayısıyla burada ancak bir özet olarak kimi noktalara değinerek, yazının
ana konusu olan Demirsporlar geleneğinin etkisine dair önemini vurgulamak
gerekiyor.
Adana Demirspor, kurulduğu yıllardan itibaren bir çok branşta
(futbol,yüzme, su topu, bisiklet ve güreş) faaliyet gösterdi. Kulüp sosyal
amaçlı bir kuruluş olarak, daha ilk yıllarında Erzincan’da depremden zarar
gören felaketzedeler için yapılan turnuvaya katılmıştı. Adana Demirspor’un
en başarılı olduğu branş hiç kuşkusuz yüzme ve su topudur. Su topunda Hasan
Sime, Halil Dalhan, Mahmut Dalhan, Muharrem Gülergin, Recai Çelik, Sefa
Aydın, Ahmet Güçlüoğlu, Şükrü Ağcaoğlu, Faruk Suvar ve Halil Yüksel’den
oluşna efsanevi kadrosuyla, 17 yılı yenilgisiz olmak üzere 29 yıl şampiyon
olarak, Adana Demirspor takımı “Yenilmez Armada” ünvanını kazandı. Her
ne kadar baraj bağlantılı sulama kanalları, Adanalı gençlerin yüzme sporu ile
erken yaşlarda tanışmasına olanak tanısa da Yenilmez Armada’nın
yaratılmasında 1930’ların sonunda Türkiye’nin ilk olimpik havuzunun
Adana’da açılmasının büyük etkisi oldu. Burada Halil Dalhan’nın
öncülüğünde yapılan çalışmaların etkisini de unutmamak gerekiyor. Dalhan’ın
ardından Ruhi Polisci bu geleneği yaşatmayı başarsa da bu başarı
kurumsallaşamadı ve altın kuşağın ertesinde kısa sürede Adana’nın sutopu
alanındaki etkisi kayboldu.
Mavi-lacivertli Demirspor’un futbol geçmişine baktığımız zaman öne
çıkan noktalar ise şöyle: Kulübün en büyük başarısı, 1954 yılında kazanılan
Türkiye Şampiyonluğu. 1950-51 sezonunda tükiye üçüncüsü olan Demirspor,
1953-54 sezonunda Adana Şampiyonu olduktan sonra, İstanbul, Ankara ve
İzmir
takımlarının
katılmadığı
Türkiye
Gruplararası
Futbol
Şampiyonluğu’nda da birinci olur. Takım, daha sonra İstanbul-Ankara-İzmir
takımlarının kendi aralarında oynadıkları maçların birincisi olan Hacettepe ile
Ankara’da final oynar; bu maçı da 1-0 kazanarak Türkiye Futbol Şampiyonu
olur. Bu önemli başarının ilk 11’i şu isimlerden oluşur: (kaleci)Haşim
Palandöken, Raif Yonga, Burhan Yakıcı, Oğuz Dolunay, (met) Ahmet
Arıboğan, Tarsuslu Ali, Muharrem Gülergin, Keklik Ramazan, Selami
Tekkazancı, Kaptan Bedri, (sarı) Yaşar Ergin.
1960-1961’de Federasyon tarafından Milli Lig’e alınan Adana Demirspor,
böylece İstanbul-Ankara-İzmir takımlarından sonra 1. Lig’te oynayan ilk
Anadolu kulübü olur. Ancak bu başarı, federasyon tarafından iç saha
maçlarını Ankara’da oynama şartı konunca daimi olmuyor ve o yıl takım
Yavuz Yıldırım
491
küme düşüp mahalli lige geri dönüyor, daha sonra, 1965-66 sezonunda
Türkiye ikinci ligine alınıyor.
Yedi yıl birinci lige çıkma uğraşı veren kulüp, 1972-73 sezonunda
Adana’da Uşakspor'u Fatih Terim ve Bektaş’ın golleriyle 2-0 yenerek ilk kez
1.Lig’e çıktı. 10 yıl üst üste birinci ligde barınan ve orta sıralarda yerler
edinen Adana Demirspor 1983-84 sezonunda 2.Lig’e düştü. 1986-87
sezonunda yeniden 1. Lig’e yükseldi. O yıllardan sonra, “asansör takım”
hüviyetine bürünen mavi-lacivertliler, birinci ve ikinci lig arasında birer ikişer
sezon aralıklarla gidip geldi.
“Mavi Şimşekler”, mali ve yönetsel krizlerin en üst seviyeye çıktığı 90’lı
yılların sonu itibariyle büyük bir düşüş içine girdiler. Takım, 1998-99
sezonunun son maçında İstanbul’da Bakırköyspor’a 4-0 yenilerek tarihinde ilk
kez 3. Lig’e düştü; 2001-2002 sezonunda 2.Lig B kategorisinde grubunu
birincilikle bitirip ekstra-play off maçları sonunda 2.Lig A kategorisine
yükseldi. Demirspor 2003-2004 sezonunda tekrar 2.Lig B Kategorisine düştü.
Geçen yıl bu kategoride yükselme grubunu averajla üçüncü sırada bitirip
ekstra play-off’lara kalan takım, son maçta Giresunspor’a 5-1 yenilerek bir üst
lig özlemini bir yıl daha uzattı.
DEMİRSPOR’UN KENTTEKİ ETKİSİ
Adana Demirspor’un anıldığı herhangi bir yerde Muharrem Gülergin
adının geçmesi ise bir zorunluluk teşkil eder. Demiryolcu bir aileden gelen
Gülergin, Adana Demirspor’un kuruluş dönemlerinden başlayarak 1995’teki
vefatına kadar sürekli camianın içinde bulunmuş, sporcu-teknik adam ve
yönetici pozisyonlarında görevler almıştır. Ekibin kurumsallaşarak sağlam bir
sisteme sahip olmasını sağlayan en önemli isimlerden olan Gülergin, sadece
futbolda değil, yüzme, su topu, atletizm branşlarında da Demirspor’u temsil
etmiş ve önemli dereceler elde etmiştir. Türkiye’de ilk liberolu sistemi de,
1954’teki şampiyonluk maçında Muharrem Gülergin’in uyguladığı belirtilir
(Oktan, 1986:15). Bunun yanı sıra kulüp lokalinin işletilmesi, sporculara burs
verilmesi gibi sosyal faaliyetlerde de Gülergin etkisi ön plana çıkar.
Gülergin’le beraber, Füze Selami, Kartal Yaşar, Met Ahmet, Kaptan Bedri
gibi isimler, Adana Demirspor’un 1940’ların sonunda başlayıp 1960’lerin
sonuna kadar uzanan en başarılı dönemlerinde önemli söz sahibi olup
Demirspor’un ününün ülke sathına yayılmasında katkıda bulunmuşlardır.
492
Demirsporlar geleneği
Adana Demirspor’un sistemli oyunu, daha ilk yıllardan itibaren övgü
almaya başlamıştır. 1951 tarihli Çukurova Spor Postası dergisinde şu satırlara
yer veriliyor:
“[Demirspor], Adana Futbolu’nun bir varlık olduğunu Türkiye’ye de ispat
etmiştir. Demirspor, kuvvetli bir varlık olan Karagücü, Havagücü, Ankara
Demirspor’u gibi Türkiye’nin en acar takımlarıyle futbolda boy ölçüşebildiği
gibi İstanbul ve Mersin’de 4 temas yapan Suriye karmasına karşı çıkarttığı
üstün oyunu ile bölgemizin sporun komşu memleketlerde tanıtmıştır. (…)
W.M. sistemini tatbik eden Demirspor şuurlu ve metotlu oyunuyla yıllarca
fasılasız olarak Bölge Birincisi olduğu gibi bu sezon da grubunun
şampiyonluğunu kazanmıştır” (imzasız, sayı 6).
Yine aynı derginin 21. sayısında, takımın başarıları sporcuların
kişiliklerine bağlanmaktadır:
“(…) Bu başarıların esas amili, kendi kabiliyetleri, kendi spor terbiyeleri,
vefakarlıkları ve Çukurova’ya mahsus mizaca uygun olarak dürüst sporcu
olmalarıdır. (…) Bu şeref sadece Demirsporlularındır, bizzat oyuncularına
ondan sonra da kendi kulüp idarecilerine aittir” (imzasız, syf 7).
Eskişehir Demirspor’un yayın organı olan Sanat ve Spor dergisinin, 1950
yılı Haziran ayındaki sayısında da Fahri Adanır, Adana Demirspor’dan
övgüyle söz etmektedir:
“Suriye’deki dört maçını kazanan ancak birinde berabere kalan bu güzide
takımımız hakkında bütün Suriye gazeteleri sitayişkar yazılar yazmakta ve
şimdiye kadar bu memelekti ziyaret etmiş olan Türk takımlarının en
mükemmeli olarak Adan Demirsporunu göstermektedir. Ecnebi topraklarında
evvel emirde Türk, saniyen de Demiryolcu oldukları için göstermiş oldukları
başarıdan kıvanç duymaktayız. 1944’ten bu tarafa daima muvaffak olan,
Türkiye birinciliklerinde temayüz eden ve derece alan Adanalı kardeşlerimizle
her an iftihar etmekteyiz” (sayı 14: 31-32)
Kısa sürede gösterdiği başarılarla önce Adana’da sonra bölgesinde ve tüm
ülkede sevilmeye başlanan Adana Demirspor’un ilk yıllarından başlayarak
çeşitli spor dallarında simge isimler yetiştirmesinin, kulübün bünyesinde yer
almayı da karizmatik bir hale dönüştürdüğü söylenebilir. Öyle ki, hangi
branşında olursa olsun, Demirspor kulübü bünyesinde yer alan sporcular,
yörede el üstünde tutulur hale gelmiştir. O dönemleri yaşayanlar ve
Demirspor’da görev almış isimler, Demirsporluluğun bir gurur objesi olarak
gösterildiğini anlatır. Demirspor maçları bir karnaval havasında geçerken,
TCDD binası yanındaki kulüp binasından antreman sahasına kadar çalışmaları
Yavuz Yıldırım
493
izlemek için gelen kitleyle beraber yüründüğü söylenir. Belki de bu tarihsel
arka planının neticesinde, kulüp yöre halkı tarafından halen daha farklı
duygularla sahiplenilir (Yıldırım-Uçar, 2006).
Öte yandan 2. ve 3.liglerin kuruluş kararının alınmasının ardından Orhan
Şeref Apak’ın çalışmaları ile hayata geçen, şehir takımları oluşturmak
hedefiyle, 1960’lı yılların sonlarından itibaren, eski takımların birleştirilerek
tek bir takım haline getirilmeye başlanması Adana’da da etkisini göstermiştir.
Adana Demirspor’un gittikçe büyüyen hacmi, sporcu ve yöneticilerin takım
içerisinde yer alma çabaları, yeni kurulması gündeme gelen takımların
etkisiyle adres değiştirir. Adana’da kökleri 1930’lu yıllara dayanan Torosspor
ve Seyhanspor’un birleştirilmesiyle oluşturulan Adanaspor, böylece yeni
cazibe merkezi olarak, Demirspor’un yereldeki en büyük rakibi olur.
Adanasporluluğu yüceltmenin teme argümanı, Demirspor’un Ankara merkezli
bir devlet takımı olmasına karşın, Adanaspor’un yörenin renklerini ve
özgünlüğünü içeren “sivil” bir takım olduğu düşüncesine dayanır. Oysa ki
belirtildiği gibi, şehir takımları oluşturulma emrinin Federasyon kaynaklı
olması, hatta bu çalışmaları başlatan Orhan Şeref Apak’ın Adanaspor’un
başkanlığını dahi yapması, bu argümanı zayıflatan en önemli unsurdur.
Demirspor ve Adanaspor arasındaki rekabet, şehrin elitlerinin
pozisyonlarını belirlemesi ve yerel siyasi mücadelesi açısından da önem taşır.
Adanaspor’un, Demirspor’da yeterli etki gücüne erişemeyen kesimlerin
cazibe merkezi olmaya başlamasıyla, işadamları ve politikacıların kentin her
iki takımına verdiği ya da vermediği destek onları etkilemeye başlamıştır. Bu
noktada, Adanaspor, Demirspor’a göre daha az mali sorun yaşamıştır. Her ne
kadar siyasi, etnik veya kültürel açıdan keskin ayrımlara dayanmasa da
Adanasporluluk ile Demirsporluluk, 1970’lerle birlikte birbirinden ayrılmaya
başlar. Adanaspor’un ligteki başarılarının artmasıyla, Adanaspor sempatisi bu
yıllarda daha yüksektir. Demirsporlular, 1980’den sonra , özellikle organize
taraftar grubunun oluşmaya başlaması ile birlikte daha muhalif bir çizgiye
gelirken, Adanaspor’un Uzanlar’a satılması ve şirketleşmesi ile bu ayrım
keskinleşmiştir.
SONUÇ
Bu yazıda, Türk futbolundaki Demirsporlar geleneği ve bu geleneğin en
simge isimlerinden olan Adana Demirspor genel hatlarıyla ele alınmıştır.
Ülkede futbolun sistemli bir şekilde yerleşmesi, sportfi alanın sosyo-
494
Demirsporlar geleneği
ekonomik diğer alanlarla birleşmesi gibi konularda Demirspor kulüpleri
kuruldukları yörelerde önemli görevler üstlenmiştir. Halen bir çoğu amatör
olarak farklı branşlarda ülke gençliğine hizmet etmekte olan Demirsporların
ülke sathında önemli başarıları bulunmaktadır. Bu geleneğin güçlü taşıyıcısı
Adana Demirspor da profesyonel alandaki en başarılı ve sürekliliği olan takım
olarak dikkat çeker. Ancak eski başarılı günlerinden uzak olsa da
Demirspor’un Adana kenti ve sporu için kritik bir önem taşıdığını
vurgulamamız gerekir.
Adana’nın bir bütün olarak ekonomik gücünü yitirmeye başlaması,
tarımın etkisini azaltması ile birlikte Çukurova’nın eski ihtişamlı günlerini
yitirmesi ve kentin zenginlerinin yatırımlarını ve gelirlerini diğer şehirlerde,
özellikle İstanbul’da kullanmaya başlaması ile birlikte Adana’nın her iki
takımı da bir başarısızlık ve “sahipsizlik” girdabına girmiştir. Ülke futbolunun
da İstanbul’ endekslenmesi bu olumsuz durumun etkisini artırmıştır. Ancak
Adana Demirspor halen, yıllardır alt liglerde mücadele etmesine karşın, eski
simge isimlerinin, yarattığı futbol kültürünün ve demiryolcu geleneğinin
etkisiyle kentte farklı bir konumda bulunmaktadır.
KAYNAKÇA
Adanır, Fahri (1950) Demirsporlar Turnuvası’na umumi bir bakış. Sanat ve Spor,14:
31-32. Eskişehir:Eskişehir Demirspor Kulübü.
Çukurova Spor Postası Dergisi (1951). Adana.
Oktan, Sabit (1986) Dünden Bugüne Adana Demirspor. Üstün Yayıncılık, Adana.
Yıldırım, Y., Uçar, M. (2006). Memleket Futbolunun İki Paralel Aynası: Adana
Demirspor-Adanaspor. İçinde : B. Çelik (der.). Adana Kar Yağmış. (s. 431-445).
İstanbul :İletişim Yayınları.
Yılmaz, M. (2007, 15 Ağustos). İçinden demiryolu geçen kulüpler:Demirsporlar.
Zaman Sporvizyon eki. (s. 4). İstanbul.
http://www.bayrampasademirspor.com, Nisan 2008
http://www.eskisehirdemirspor.com, Nisan 2008.
http://www.kutahya.gov.tr/dernekler.asp, Nisan 2008
http://www.tff.org.tr/Default.aspx?pageID=119, Nisan 2008.
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s. 495-500
Forum
Ah şu futbol!
Lütfü Özel 1
Söylenecek ne kadar çok şey var hakkında ama bir spor gazetecisi ne
diyebilir ki?
Ülkede 70 milyon teknik direktör düzeyinde “futbol otoritesinin” varlığı
dikkate alındığında sözlerin “sıradanlaşması” kaçınılmazdır. Bu durumda o
kadar uzmanın karşısında dile getirdikleriyle “haksız çıkma” bir yana, “işi
bilmeme” gibi pekçok “değerlendirmeye” maruz kalabilir gazeteci..
Herkesin “bildiği” konuda “ahkâm” kesmek zordur da denebilir böyle bir
tabloya…
Dakka bir:
O zaman futbol pekala “farklılık”la özdeş bir durumdur.
Böyle bir bakış açısından ele alınırsa sadece bir maçta bir pozisyona
binlerce farklı yorumun getirilmesi de doğal yani.
İyi niyeti elden bırakmadan denemeye devam; “Elbette doğal; denebilir ki,
futbol düşünce farklılığının dolayısıyla zenginliğinin günışığına korkusuzca
çıkabildiği yegâne alandır!!!”
Demokrasinin anasıdır diyelim gitsin şuna öyleyse.
Futbol yüzünden yaşanan arbedeleri nasıl tanımlamak gerekir peki?
Farklılıkla tahammülsüzlüğün birleşmesinden ne çıkarsa o.
Atış serbest.
Demokasinin anası bellendi gitti o zaman.
Hay Allah!
Açalım:
Çok konuşturur insanı futbol. 90 dakikalık bir sürecin önü, ardı, günlerce
dile, kaleme dolanabilir.
1 Gazeteci, yazar
e-posta: [email protected]
496
Ah şu futbol
FIFA’nın eski başkanı demiş zaten “Futbol ölüm kalım meselesi değildir,
ondan daha önemli bir hadisedir” diye.
O zaman görüş farklıkların olması işin doğası.
İnsan o zaman sormadan edemiyor.
Neden hayatın başka alanlarındaki görüş farklılıkları bu kadar basit
şekilde kabul göremiyor? Başka bir deyişle ifade edersek bu alanlar acaba
spordan yararlansalar fena olmaz mı?
Ama futbolda da kavga var!
Şiddet, mafya, çete gibi taraftar grupları… adam vurma, bıçaklama,
yaralama, ölüm hatta…
Ama gördük işte. Avrupa Futbol Şampiyonası yapıldı daha “dün”.
Bütün hepsi bir yana, şu Almanya ile Türkiye’nin yaptığı yarı final maçı
öncesi ve sonrasında iki ülkenin yöneticilerinden vatandaşlarına kadar ortaya
çıkan tablo şaşırtıcı değil miydi?
Tek kaşkolda iki ülkenin bayrağı bir arada değil miydi? İki ülkenin
vatandaşları kolkola, bir arada, hem sahada, hem sokakta dostluk, barış
mesajları vermemişler miydi?
Neredeyse o esnada da ülkeler arasındaki ilişkiler aynen o görüntülerde
olduğu gibi yürüse ne güzel olurdu diye düşünmemiş miydik?
Abartalım biraz...
Hani futbol dünya barışının temeli olamaz mı yani?
Ama pekala kavga nedeni de olabilir, çok örneği var.
Bizim cumhurbaşkanlarımızdan biri demişti galiba, bir törende
konuşurken; “Eskiden zafer kaleye bayrak dikmek demekti. Şimdi kaleye gol
atmak zaferle eş anlamlı.”
Birden ne karmaşık hale geliverdi durum. Gazetecilikten bahsediyorduk
oysa.
Futbol bu! Savurur insanı.
Genelkurmay Başkanı’na forma giydirerek maç seyrettirir, odasındaki
bütün eşyaları tuttuğu takımın rengine boyatabilir.
Başbakanı çocuklar gibi golle yerinden sıçratabilir.
Cumhurbaşkanını sarılacak kimse bulamadığı bir durumda çocuk sevinci
yüzüyle ne yapacağını şaşırmış vaziyette bırakabilir.
“Kültürleri” normal şartlarda uluorta sarılmaya “engel” bir karı-koca tv
ekranlarından milyonlarca insanın gözü önünde genç aşıklar gibi sarmaş dolaş
olabilir, bir golün mutluluğuyla.
“Ağır abla” bir Başbakan ayağa fırlatıp birden çocuk yüzle
gülümseyebilir.
Futbol ne kadar güzel bir olay değil mi?
Lütfü Özel
497
Bir Kral ülkesini şampiyonluğa taşımış milli takımın kaptanını “oğul
tadında” göğsüne bastırabilir.
Ama insanlar çoğu zaman da sahip oldukları “titr”e bakmadan birbirlerine
sadece ama sadece bir “faul”e verilen hakem kararı yüzünden girebilir, tekme
tokat saldırabilir, silah çekecek hale gelebilir de.
Hatta ne bir yasa ne başka güç bu duruma engel olabilir.
Öyle kerli ferli adamları gören “yığınlar” da “cesaret” alarak işi daha kötü
boyutlara götürebilir.
Bu şimdi spor mu?
Futbol böyle bir şey mi?
Hangi baba çocuğuyla birlikte formasını giyerek maça gitme cesareti
gösterebilir o görüntülerden sonra?
Çocuğunun yanında tuttuğu takımın formasını giydiği için dayak diyen bir
babanın travmasını hangi futbol duygusu, ruhu izah edebilir?
Çok kötü…
Ama gerçekten çok kötü…
Ama peki Türkiye Çek’leri, Hırvat’ları, İsviçre’lileri yendiğinde sokakta
“ezeli” rakip 3 kulübün taraftarları sırtlarında kendi takımlarının formaları
birlikte göbek atmadılar mı?
Bu futbol ne kafa karıştırıcı bir şey!
Neden aynı “malzeme” iki farklı durum doğuruyor?
E futbol bu… O gün neyse o yaşanır, yarına; bakarız artık…
Yani…
Portekiz’e yeniliriz, teknik direktör ve futbolcuları yerin dibine sokarız.
Ertesi gün İsviçre’yi dize getiririz, dünkü sefil yaratıklar ülke nezdine
cumhurbaşkanından da öte gelir bir anda. Yenil, saçındaki biryantine, diline,
konuşmana kadar didik didik edilsin. Ama sonra kazanıp, dünya üçüncüsü ol,
halk sokağa dökülüp ilah yapsın seni…
Şampiyon olunduğunda yeryüzünde tanrıdan sonra ilk sırayı teknik
direktör, sonrasını futbolcular alabilir pekala!!!
“Kaybedene” hayat tanımayan bir iştir futbol.
Oynadığı takımda taraftar baskısından evinde ışıklar kapalı oturmak
zorunda kalan bir futbolcunun yurt dışına transferi sonrasında yaşadığı
hayrette gizlidir bu durum:
“Eşimin, kızımın artık hayatından endişe eder hale geldiğim bir şehirden,
maç bittiğinde hadi iyi akşamlar denilerek herkesin ayrıldığı, yenilgi ardından
normal hayatın stattan çıktıktan sonra hemen başlayıp, devam ettiği bir yere
geldim. Yabancı diye burun kıvırdığımız insanlardan adeta insanlık
görüyoruz”
498
Ah şu futbol
Futbol çok şaşırtıcı da bir şeydir böyle bir durumda.
Ama haksızlık da etmemeli.
Holiganizmin doğuş yeri Türkiye değil elbette.
Farklı kılan, bunu çıkaranlar kendilerini “tedavi” ettiler de biz bu işin
“aşısını” daha bulamadık.
Bulabilmemiz de zor görünüyor.
Yakalıyor polis, “hatırlı kişiler” devreye giriyor, vali, emniyet müdürü
“naçar” bir şey yapamıyor.
Yapsa, “şiddetle dehşet saçan”, mutlaka birileri aracılığıyla
“milletvekiline” bile ulaşıyor, ülkenin bakanına kadar gidiyor iş; mazaallah
“makam” sallanıyor.
Bu durumda futbol ne ola ki?
Siyasetin ta kendisi!!
Her maçta tribünleri doldurmaz mı “onlar?”
Hele bir de maç başladıktan 5 dakika sonra gelirler ki, “yalaka takımı”
harekletlenince neredeyse bütün stat ne oluyor diye sahayı bırakır, “oraya”
bakmaz mı?
Bu sıradan hatta en masum tarafı.
Futbolu bizzat yönetmek ister. Başkan “benden olsun” der ve elinden ne
geliyorsa yapar. Bütün kuralları, teamülleri ve hatta kendi çıkardığı yasaları
çiğner gerekirse siyaset.
Birgün futbolun asıl patronu “FIFA” Türkiye’ye gelip genel kurulu basıp,
sömürge ülkesi gibi yaptıklarını kontrol etmeye kalkınca “sesi çıkmaz” ama,
“Tamam onların dediği gibi olsun, futbol artık özerk” der ama genel kurul
öncesi bütün gece kulüp başkanlarını tek tek arayarak müdahalesini “dikte”
ettiririr siyaset.
Milli Takım Teknik Direktörü’nün aldığı maaşı kendisiyle kıyaslar, hatta
hakaret ederek aşağılar onu, ama onun mimarı olduğu bir büyük başarının da
sahibi kendisiymiş gibi uçaklara doluşup maç seyretmeye gider, “milli takım
futbolcularıyla olur da bir kare yan yana düşerse havasını atmak ister.
Bahis oynamaya “günah” diye karşı çıkar, spor teşkilatı büyük
yatırımlarını, uluslararası organizasyonları oradan gelen paralarla halletmeye
başlayınca, parasızlıktan kıvrılan amatör kulüpler yine oradan gelen paralarla
ayağa kalkınca, “unutur günahı, sevabı”, “ biz yaptık” diye hava atar siyaset.
Hatta ne yapar, bütün ülke futbolun peşine takılmış giderken, dikkatler
sıfırlandığı bir durumda araya yüzde 21 “elektrik zammını” sıkıştırıverir.
Futboldan yararlanıp…
Hay Allah!
Şimdi yine çok kötü bir şey oldu futbol...
Lütfü Özel
499
Siyaset her yeri bu kadar mı bozar?
Aslında istenir ki onlardan, gençliğe hizmet etsinler, semt sahaları
yapsınlar her yere. Çocuklar, gençler futbol oynasınlar.
Yaparken de sadece spora, gençliğe, futbola hizmet kaygısı duysunlar.
Yasalar çıkarsınlar.
Futbolu ruhuna aykırı davranmak isteyenler olursa engel olsunlar.
Ama bir bakarsınız mafya mensubu kulüp başkanları türemiş, protokolde
devlet adamlarının yanında poz vererek “aklanırlar” kamu vicdanında.
Silahlı genel kurul basarlar. 5 kurşun sıkarlar benzinlikte, yumruk atarlar,
ölümle tehdit ederler.
Federasyon başkan adayı çıkarırlar, tehdit salarlar.
“100 koyun kesmezsen başkan olamazsın” dedikleri ortaya çıkar.
Naklen yayın havuzundaki pastayı yutmak için babayı oğluna düşman
ederler.
Bütün bunlar olurken “siyaset ” çıkar, hesap sorar.
Rapor hazırlar. Raporlarında futbolda bırakın mafya lafını “organize suç
örgütü” vardır demeye bile “güçleri” yetmez.
İnsan sormadan edemez kendi kendine bu nasıl iştir, diye.
Sonra derine indikçe bildiklerinden korkmaya başlar.
Hay Allah. Hay Allah, sadece futbolu anlatmaya çalışıyorduk, nerelere
geldik böyle?
Nedir futbol Allah aşkına?
Neden peşinde bu kadar karanlık var?
“Rant” la mı alakalı?
Eskiden böyle miydi?
İlk defa 2008 Avrupa Şampiyonasında dikkat çeken bir farklı boyut yok
muydu?
Bütün gazeteler, televizyonlar, şampiyonanın ekonomik boyutundan
bahsedip duruyorlardı.
Milyar euroluk bir olay bu diye.
Sponsorlardan, turizm hareketliliğine kadar geniş bir alanda büyük parasal
dönüşüm anlatılıyordu durmadan.
Türkiye’nin UEFA’dan 15 milyon euroya yakın para aldığına dikkat
çekiliyordu.
Futbolcularımıza da elde ettikleri başarıdan 600 biner YTL prim
verildiğinden...
Yani ekonomi işi sarıp sarmalamış.
Bu durumda rant kelimesi yerine denebilir ki, futbol herhalde paranın da
bizzat kendisi.
500
Ah şu futbol
Hele şu transferler…
Kimsenin aklından geçiremeyeceği miktarları, tanrı vergisi yetenekleriyle
kazanmayı başaran genç insanların ortaya koyduğu durum.
Onlar bir yerden bir yere gidiyorlar; “ayaklanıyoruz” futbol şovdur diye.
Onlar paraları alıyor, vergiyi kaçırıyor “canımız sıkılıyor” futbola hırsızlık
damgasını vurmaktan.
Futbol işte!
Ne kadar çok “tanımlama” yolu, yönetimi “denedik”.
Futbol aslında çok güzel bir şey.
Bütün benzetmeleri ortaya çıkaran bizleriz.
Biz futbola nasıl bakıyorsak futbol o’dur belki de…
Belki de yaşamın bizzat kendisi…
Mücadele, hırs, kaybetmeye direnç, hoşgörü, centilmenlik...
90 dakika savaş gibi oyun… Bitiminde rakibini kutlama… Taraftarınla
kucaklaşma, nasıl büyük bir mutluluk… Renk, forma sevgisi, aşkı...
Böyle işte!
Geride kalan ülke çapındaki diğer “teknik direktörler” fazla üzülmemiştir
herhalde.
Futbolu 90 dakikanın biraz önü biraz ardından yorumlama hakkına elbette
herkes sahiptir. “Allah Allah bunlar da mı oluyor” diyenler varsa eğer bu da
“bize” farklılık olarak geri döner elbette.
Siz bakmayın, asıl işi “başka” olan ama futbolu bazen “nefret ettirir” hale
getiren yorumcu taifesinin dediklerine.
Onlar yayında futbolcuya “yeni evlendin, akşam kaç gol attın bilmeyiz
ama, bugün sahada ne yapacaksın” diye sorar “renk katarlar” futbola.
İddiaya girer “bikini” giymekle varlıklarını hatırlatırlar.
İşi gazetecilik olanlar biraz daha farklı duruş içinde yer almaya gayret
ederler. Ama onlar da yani “bizler” de, çok “yalan transfer haberleri yazarak”
karizma çizdiririz.
Çok kızdırırız insanları doğru olmayan işlerin altına imza atarak.
Bir kelimeyi öğrenmek için hiç yorulmadan günlerce çaba göstermek
zorunda da kalırız.
Yağmur, çamur demeden, soğuk havada donarak belki, görev yapmaya
çalışırız. Bir kare fotoğraf için saatlerce beklemeyi göze alırız..Bir güzel
enstantane için... Ya da biri çıkar sadece işimizi yaptığımız için “utanmazlar”
der, gıkımız çıkmaz.
İşte böyle bir şey şu futbol! Ne arasan var.
Ya da
Hiçbir şey yok!
İletişim kuram ve araştırma dergisi
Sayı 26 Kış-Bahar 2008, s.501-503
Forum
Bir tuhaf oyun
Itır Ersoy 1
“Şunu öğrendim ki top insana hiçbir zaman
beklediği yönden gelmiyor. Bu bana
hayatta çok yardımcı oldu.”
Albert Camus
Futbol!
‘İki ayak-bir top’ kadar düz anlamlı olmayı hiç becerememiş, hatta
denememiş, zaten de hak etmemiş bir tuhaf oyun…
Tuhaftır; çünkü onca yalınlığına rağmen tanımlaması zordur. Tuhaftır;
içinde bulunmayan duygu neredeyse yoktur, kavgası çoktur, tutkusu boldur.
Tuhaftır; tuhaftır ki her karesi yaşama göndermelerle doludur. ‘Ters
açı’dan bakarsak, yaşamın pek çok anında futboldan çalınmış ‘enstantane’ler
bulunur.
Bazen güzelim ‘muz orta’lar ıskalanır, ya beklenmedik olmasından ya
becerisizlikten ya da cesaretsizlikten…
Bazen de ortayı ıskalamayan ‘rakibe’ karşı ‘planjon’ yapmakta geç
kalınır.
Bazen öyle dönemler yaşanır ki, ülkenin kaderi ‘takımın kaderi’ne benzer;
dahası o kader son dakikada, hatta uzatmada döner.
Teknik ayrıntılar, taktik kaygılar, planlar dizi dizi sıralansa da, yöneten ya
da yönlendirenler tüm güçleriyle çabalasa da fark etmez; futbolun ‘sürpriz
merakı’ndan yaşama da hatırı sayılır paylar düşer. Hadi biraz daha ileri
gidelim, Eduardo Galeano’nun sözlerine kadar: “top döndükçe dünya da
döner, tüm dünya dönen topun etrafında dört döner.”
1
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi
e-posta: [email protected]
502
Bir tuhaf oyun
Futbol, kimine göre kendini bulma ve ifade etmenin, kimine göre hayattan
kaçabilmenin, ‘bir nefes alabilme’nin çaresi, hatta kimileri için AB’ye
girmenin garantili reçetesidir.
Daha genel bir kabulle ‘futbol sosyal bir olgudur.’
Kimi ülkelerde ya da yörelerde ise güç sahibi olmanın en geçerli, galiba
da en ‘kestirme’ yoludur.
Farklı alanlar, farklı disiplinler -hafifsemiş gibi yaparlar ama- futboldan
esinlenirler de, yararlanırlar da… Bazen sınırsızca, hatta oburca…
‘Top’ saklamaya, ayakta tutulmaya çalışılır, gol atmaya uğraşılır.
Atamayınca kendilerinden başka her şeye, herkese kusur bulma, her fırsatta
‘tribüne oynama’, uzatmalara bel bağlama çabaları da işin şanındandır.
Ara sıra ofsayta düşülse de, ‘arkadan müdahale’ kartsız geçiştirilse de…
‘Hakem faktörü’, ‘yorumcu kavgası’ hiç eksilmese de…
Hangi alanlardır bunlar? Örneğin kimi sanat dalları; örneğin iş yaşamı,
ticaret, ille de medya; örneğin özellikle de siyaset… İletişim diliyle
‘etkileşim’ diyelim, yerini bulsun!
Futbolsa, birkaçını başka alanlardan aşırmış olsa da, barındırdığı tüm
kavramları cömertlikle salıverir ortalığa.
Dayanışma, paylaşma, emek ve çabayı…
Takım ruhu, sorumluluk, mücadele, hırs ve direnci…
Yüreklilik, bağlılık, sabır ve gururu…
Eşitlik, birleştiricilik ve gücü…
Sevinci, hüznü, umudu, coşkuyu…
Estetiği, keyfi, zevk almayı…
Elbette ki stratejiyi, taktiği…
Hiç şüphesiz akla dayalı, bilgiye dayalı olmayı…
Kavgayı da, ne yazık ki bağnazlığa varan tavırları da…
Ama ille de sevgiyi…
Ve aşkı…
‘3 korner 1 penaltı’ dönemimizin ‘iki taşın arası kale’lerinden, önce
toprak sonra yeşil sahalara gelene kadar; ‘yenildik, ama ezilmedik’
söylemlerinden uluslararası şampiyona kupalarını hedeflemeye erişene kadar,
epey zaman geçti.
Şimdilerde, bir yandan kendi oyuncularımızın futbol borsasındaki
değerlerini tartışıyor, öte yandan ‘önümüz-arkamız, sağımız-solumuz dünya
yıldızları’ halimizle öğünüyoruz. Bazıları ‘eski yıldız’mış, ülkemize ‘kariyer’,
futbol ya da takım aşkından daha öncelikli nedenlerle geliyorlarmış vs. vs…
Itır Ersoy
503
Ne gam! İyisi de kötüsü de, genci de yaşlısı da, sağlamı da sakatı da başımızın
tacı… Hele ki hak edenleri…
Yine şimdilerde, haritadaki yerimizi bilmeyenler bile as oyuncularımızın
isimlerini bir avazda sıralayabiliyorlar; ‘keyif almak, heyecan duymak’ adına
bizim takımımızı ‘ikinci takım’ı olarak tutabiliyorlar. Futbolun beşiğindekiler
bile…
Daha da ötesi, düşlerimizin takımlarından Milan, Van’ın Erciş İlçesi’nden
çıkan 11 yaşında bir çocuğu alt yapısına seçiyor; ‘Türkiye seninle gurur
duyuyor’ diye sokaklara dökülmeye gerek bile görmüyoruz artık.
Bir yanda, ta 1974’de “Buraya futbol adı verilen ürünü pazarlamaya
geldim” diyen FIFA Başkanı, devasa bir sanayi haline gelen uluslararası
futbol sektörü, rekabet koşulları, profesyonellik…
Öte yanda, başına neler geldiğini anlayamayan ‘bir tuhaf oyun’ futbol…
Seyir zevkiyle, duygudaşlığıyla, yaşamımıza kattıklarıyla futbol…
Karıncaezmez Şevki’nin karıncayı bile incitmeyen, naif figürüyle, Paşalı
Birol’un yaratıcılığıyla, ‘her şeye karşı’ Çarşı’nın imrendirici organizasyon
becerileriyle renklenmiş futbol…
Hamburg Takımı’nın ‘taraftarına özel mezarlık’ projesini nereye koymalı,
yoruma açık bırakıyorum.
Nereden bakarsak bakalım, her açıdan çok özel bir’ iletişim ortamı’dır
futbol. İletişimin neredeyse tüm unsurlarını, tüm alt başlıklarını, tekniklerini,
yöntemlerini, araçlarını kapsar, yaşatır.
Ama başı da sonu da ‘oyun’dur işte! Oyun gibi oynanmalıdır. Keyif
alınmalı, mutlu olunmalıdır; ‘ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik’ yerine ‘yensen,
yenilsen kalbim hep senle’ ezgileriyle paylaşılmalıdır.
Son sözü, Ali Kırca’nın ‘Her Şeyin Başı Futbol’ başlıklı yazısından
alıntılayalım: “Futbolu yabana, hayatı taca atmayın.”

Benzer belgeler