çin nereye koşuyor?

Yorumlar

Transkript

çin nereye koşuyor?
ÇĐN NEREYE KOŞUYOR?
Bahri Yılmaz
10.3.2011
“Let China sleep, for when China wakes, she will shake the world”
“Bırakın Çin uyusun, eğer Çin uyanırsa, dünyayı sallayacaktır”
Napolyon Bonapart
21. yüzyılın yükselen ülkesinin Çin olduğu konusunda herkes hemfikir. Çin’deki hızlı
ekonomik büyümeyi açıklarken, ekonominin bir sosyal bilim olduğunu unutarak ve
sadece ekonomik göstergelere bakarak anlatmanın eksik ve yanıltıcı olduğunu
düşünüyorum. Biz iktisatçılar zaman zaman ekonomi biliminin bir sosyal bilim olduğunu
ve özellikle tarih ve sosyoloji ile olan yakın ilişkisini göz ardı ederiz. Kurduğumuz
matematik ağırlıklı soyut ekonomik modellerin genellikle her yerde ve her toplumda aynı
sonuçları vereceğine inanırız. Bu nedenlerden dolayı da, Çin’in bu olağanüstü ekonomik
başarısının nedenlerini açıklamanın, bu ülkenin sahip olduğu 4.000 yıllık tarihsel ve
kültürel birikimin önemini ve etkisini dikkate almadan son derece zor olacağına
inanıyorum.
Çin’in bugünkü başarısını açıklamadan önce, bu ülkenin tarihinin dönüm noktalarını
kısaca özetlemekte yarar var. Bugün elimizde bulunan yazılı belgelere göre Çin’in
geçmişi günümüzden 4.000 yıl öncesine kadar gitmektedir. Đşin ilginç yönü ise, tüm tarihi
çalkantılara rağmen ayakta kalabilen ender kültürlerden birisidir. Bugün Çin hakkında
kamuoyundaki bilgilerimiz ünlü Çin Duvarı’nın yanı sıra iki önemli tarihi kişilik
üzerinde toplanır: Konfüçyüs (551–478 B.C.) ve Mao Zedong (1893–1976).
Ortaçağda Avrupa, tarihinin karanlık dönemini yaşarken ve Katolik kilisesinin her
alandaki baskısı altında yaşamını sürdürürken, Arap dünyası ve Çin, teknoloji ve bilimsel
alanlarda üstün bir medeniyete sahipti. Arap dünyası eski Yunan filozoflarından
Aristoteles başta olmak üzere, Yunan klasiklerini Arapça ve Đbranice dillerine çevirirken
öte yanda Çin, kağıt ve matbaanın kullanımının yanı sıra, çelik, top, barut ve roket
üretiyordu.
Örneğin 15. yüzyılda Çin medeniyetinin denizcilikte de ileri bir gelişme kaydettiği
görülebilir. Zira 1492 yılında Christopher Columbus, bilmeden tarihin en önemli
keşiflerinden birini yapmak üzere sefere çıkmışken, bundan 87 yıl önce Zheng He
adındaki Çinli amiral, yedi seferinden ilkini Pasifik ve Hint Okyanuslarına doğru
gerçekleştirmişti. Zeng’in gemileri Columbus ve Vasco da Gama’nın gemilerinden daha
büyük ve daha güçlü inşa edilmişti. Columbus, Amerika’yı keşfe giderken 4 gemi ve 150
denizci ile yola çıkmıştı. Buna karşın, Amiral Zeng 1405 yılındaki bu ilk seferine 317
gemi ve 28.000 denizci ile sefere açılmıştı. Çin deniz filosunun en büyük gemileri olan
“treasure ships” 400 feet uzunluğunda ve Columbus’un amiral gemisi Santa Maria’dan
dört kat daha uzundu. Çin’de inşa edilen gemilerin her biri için 300 hektar alanlık bir
1
ormandan getirilen ağaçlar kullanılıyordu. Atları, yiyecek ve giyecek, su ve askerleri
taşımak için de ayrıca özel gemiler inşa edilmişti. Tersanenin yeri olarak Nankin limanı
seçilmişti. 1405 yılını izleyen üç yıl içersinde 1681 gemi daha inşa edildi. O yıllarda
Avrupa’da böyle bir sayı hayal dahi edilemezdi. Ming hanedanı döneminde Zeng, 1405–
1433 yılları arasında Hint Okyanusu ve Güney Asya’ya seferler düzenledi. Her seferinde
pahalı metaller, bitkiler, meyveler ve kralın hayvanat bahçesi için o dönemde bilinmeyen
türden hayvanlar getiriyordu.
Ancak Amiral Zeng’in hikayesi kötü bir şekilde sona erdi. 1430’dan sonra gelen
imparatorlar, içe dönük politikalara öncelik tanıdılar. 1525–1551 arasında deniz aşırı
seferlere ve ticarete son verdiler. Gemi inşa etmek yasaklandı ve mevcut gemiler tahrip
edildi. Böylece, Çin’in gemi sanayisi çöktü. Çin Ming hanedanı (1644) onu izleyen
Ching veya Mandschu hanedanlarından itibaren kendi içine kapanmış ve o tarihten
itibaren 1911/12 yılında imparatorluğun kaldırılması ve cumhuriyetin ilanına kadar ülke
derin bir sessizliğe gömülmüştür. Bu olaylardan ancak üç yüz yıl sonra ilk defa bir Çin
gemisi sefere çıkarak 1851’de Londra’da düzenlenen Büyük Dünya Fuarı’na katıldı.
Buna karşın, Avrupa 15. yüzyıldan itibaren yeni kıtaların keşfi ile birlikte genişlerken,
aynı zamanda bu kıtalardaki ekonomik, sosyal ve kültürel düzen tahrip edilerek ve bazen
de acımasız bir şekilde çökertildi. Kolonileşme ve sömürü düzeni doğrudan ülkeler
tarafından değil, ünlü “Deutsch-British East India” ve Fransız “Compagne des Indes”
şirketleri tarafından başlatıldı. Fakat bu şirketlerin yaptıkları yatırımları ve ekonomik
çıkarları koruyabilmek için ülkeler, kendi sömürge yönetimlerini kurmaya ve kendi idari
ve eğitim düzenlerini bu ülkelerde yerleştirmeye başladılar. Bunlara Hıristiyan
misyonerler de katıldı. Harvard’lı tarihçi Niall Ferguson “Empire”(2003) adlı kitabında
Đngiliz Đmparatorluğu’nun Đngilizce dilini, bankacılık ve hukuk sistemini (common law),
Protestanlığı, takım sporlarını, devlet yönetimini ve bağımsızlık fikrini bu ülkelere
taşımakta ve yerleştirmekte son derece başarılı olduğunu belirtir.
Uzak Doğu’da, Portekizliler, Đngilizler, Hollandalılar ve sonraları Japonlar değişik yöre
ve zamanlarda egemenliklerini yoğun bir biçimde sürdürmüşlerdir. 19. yüzyılın
başlarında zayıf Çin hanedanın Đngiliz ve Fransızlara karşı giriştiği “opium” (afyon)
ticaretini önleme girişimi, “opium wars” (afyon savaşları) adı verilen Đngiliz – Çin
savaşlarına dönüşmüştür. Savaşları kaybeden Çin, tavizler vermek zorunda kalmış ve
Hong Kong başta olmak üzere beş limanını Đngiliz yönetimine bırakmıştır.
Aynı şekilde, 1853 yılında bu sefer Amerikan donanması Japon kara sularını girmiş ve bu
ülkenin asırlardan beri devam eden izolasyonuna son vermiştir. Japonya da, ABD’ye
ticari tavizler vermek zorunda kalmıştır. 1895 yılında Japonya karşısında savaşı kaybeden
Çin, Tayvan’ı da kaybetmiştir. Đmparatorluğun kalkmasının ardından Japonlar önce
Kore’yi ve daha sonrada Mançurya’yı ele geçirmişlerdir.
1937 yılında da Japon ordusu, Şangay ve Nankin (burada Japonların büyük katliamından
bahsedilir) kentlerini istila ederken, aynı dönemde Çin’de iç savaş başlamıştı. Çin’in üç
yüzyıldır devam eden içten çöküşü, bu defa da dış güçlerden kaynaklanan baskıyla daha
da hızlanmıştır. Hiç kimse Đkinci Dünya Savaşı sonrasında Çin’in ayağa kalkabileceğini
2
hesaplayamamıştır. Fakat Mao Zedong’un önderliğindeki komünistler, bu iç savaşı
milliyetçi Chiang Kai-sek güçlerine karşı zaferle kazanarak sonlandırmış ve 1948-49’da
Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Çin halkı 1949–1976 yılları arasında Mao’nun
yönetiminde komünist devrimini çok kanlı bir şekilde gerçekleştirmeye başladı. Bunlar
arasında “Büyük Atılım” adı altındaki kampanya da milyonlarca insanı açlığa mahkûm
etti. Arkasından gelen “Kültür Devrimi” de aynı şekilde insanlarının ölmesine ve acılar
çekmesine neden oldu.
Mao’nun 1976 yılında ölümünden sonra, 1978 yılında üçüncü defa iktidara gelen Deng
Xiaoping’in Çin’i dünyaya açması ile yeni bir dönem başlamıştır. Deng Xiaoping, Çin
Komünist Partisi’nin (KPC) 11. Merkez Komitesi toplantısında, mevcut rejimin
ideolojiye değil, ekonomik kalkınmaya öncelik vereceğini belirtmiştir. Deng bu
değişikliği “kedinin siyah ve beyaz olması önemli değil, önemli olan fareyi
yakalamasıdır” şeklinde yorumlamıştır.
O tarihten itibaren Çin hızlı bir değişim ve modernleşme sürecine girmiş ve kısa zamanda
alınan sonuçlar inanılmaz boyutlara ulaşmıştır (Bkz. Farred Zakaria 2008). Çin’in son
otuz yıldaki büyüme hızı yaklaşık % 9 dolaylarında seyretmektedir. Bu iktisat tarihinin
kaydettiği en hızlı büyüme hızlarından birisidir. Aynı dönemde 400 milyon insan fakirlik
sınırının üzerine çekilmiştir. Đhracatın GSMY’ye oranı %70’e yükselmiştir. Bu başarının
görsel bölümünü Pekin Olimpiyatları sırasında izleme olanağını bulduk. Çin’in elindeki
döviz rezervlerinin toplamı 1.5 trilyon ABD Dolarıdır. Bu rakam Japonya’nın sahip
olduğu döviz rezervlerinin %50’sinden daha fazla ve AB’ye üye 27 ülkenin toplam döviz
rezervlerinden üç defa daha büyüktür. Yapılan tahminler Çin’in 2030’larda dünyanın en
büyük ekonomisine sahip olacağını göstermektedir. Bugünlerde Şanghay’ı ziyaret
edenler bu şehrin 22. yüzyılda yaşadığını göreceklerdir. Kısacası, Çin dünyanın en hızlı
büyüyen, en büyük imalat sanayine sahip ikinci büyük tüketici, en fazla tasarruf eden
ülkesidir. Aynı zamanda da ABD’nin bütçe açığını da finanse etmektedir.
Burada sorulması ve yanıtlanması gereken sorular şunlardır: Çin’in bu başarılı
performansının arkasında yatan belirleyici faktörler nelerdir? Bir komünist parti
tarafından yönetilen ve piyasa ekonomisinin devletin yönetiminde şekillendirildiği bir
ekonomik sistemden bahsediyoruz. Bir başka deyişle Çin, günümüzün neo-klasik
iktisatçılarının desteklediği “Washington Consensus” içersinde yer alan ve gelişmekte
olan ülkelere önerilen klasik reçetelerin dışında, kendisine özgü kararlı ve bilinçli bir yol
izlemektedir.
Şimdi kısaca bu ekonomik başarının arkasındaki faktörleri kendi görüş açımdan analiz
etmek istiyorum. Daha sonra bu hızlı kalkınmanın yarattığı ekonomik ve sosyal sorunları
ortaya koymaya çalışacağım.
Uzak Doğu ülkelerinin başarılı modellerini açıklamaya çalışırken değişik tezler öne
sürülmüştür. Bunlardan en önemli iki tanesi: Karl Marx’ın öne sürdüğü, ‘alt yapı üst
yapıyı belirler’ tezidir. Bir başka deyişle, ideoloji ve etik alt yapıyı oluşturan
materyalistik koşulların -öncelikle ekonomik koşulların- yansımasıdır. Buna karşın ünlü
Alman sosyolog Max Weber 1920 yılında yayınlanan “Protestant Ethic and Spirit of
3
Capitalism” başlıklı yazı dizisinde ise tam aksi görüşü savunmaktadır. Ona göre üst yapı,
alt yapıyı belirler. Kısacası, etik her toplumda mevcuttur ve ekonomik yapı ile toplum
etiği birbirleriyle uyuşmuyorlarsa, bu toplumda yeni bir ekonomik yapı oluşamaz. Bunun
sonucunda, ister istemez toplumdaki mevcut etik ile uyuşan bir ekonomik sistem ortaya
çıkacaktır. Bu ilişkiyi ortaya çıkarabilmek için Weber, önemli dünya dinlerini incelemiş
ve bunların ekonomik gelişmeye katkısını araştırmıştır. Ünlü Japon iktisatçısı Michio
Morishima’nın derslerini Bonn Üniversitesi’ndeki öğrenciliğim sırasında izlemiştim.
Kendisi Japonya’nın başarısının nedenlerini anlatıyordu. Konfüçyanizm ile Japonya’nın
ekonomik başarısı arasındaki ilişkiyi Japon mucizesinin ana nedenlerinden birisi olarak
açıklamaya çalışmıştı. Daha sonra da yayınladığı “Why has Japan succeeded” (Japonya
neden başarılı oldu?) (1982) adlı kitabında konuyu daha da derinleştirdiğini görüyoruz.
1994 yılında Güney Kore hükümetinden aldığım bir araştırma bursu ile Seul’da “Korean
Development Institute” (KDI)’de çalışma fırsatı buldum. Amacım, Türkiye ile Güney
Kore’nin ekonomik gelişmelerini belirleyen faktörleri araştırmaktı. Çalışmalarım
sırasında, Güney Kore ile Japonya’nın kalkınma süreçleri arasında çok yakın benzerlikler
tespit ettim ve Konfüçyanizmin ekonomik kalkınmadaki belirleyici rolünü anlamaya
çalıştım. Bugünkü tespitim, Çin de dahil olmak üzere diğer Uzak Doğu ülkeleri,
aralarındaki bazı farklılıklara rağmen Japonya’nın başlattığı aynı yoldan yürümektedirler.
Uzun süredir Batı’da yaşayan insanlar, Çin halkının tamamını kapsayan dini inanışların
olmadığını çok geç fark etmişlerdir. Çin, tek tanrılı, üç dünyevi dinin (Hıristiyanlık,
Musevilik ve Müslümanlık) dışında kalmış ve peygamberlere sahip olmamıştır.
Budizm’in, Đslam’ın ve Hristiyanlık’ın yayılması için yapılan faaliyetlerin dışında, ülke
içersinde geniş çapta dini kaynaklı mezhep çatışmaları ve reform hareketleri Çin
toprakları üzerinde ortaya çıkmamıştır. Bazı insanlar Konfüçyanizmin bir din olduğuna
inanırlar. Ünlü Çin tarihçisi Josef Needham’a göre, diğer tek tanrılı dinler ile
karşılaştırıldığında Konfüçyanizm bir din değildir; bir yaşam felsefesidir. Konfüçyüs bir
öğretmendir. Konfüçyüs felsefesinin temelinde çatışma yerine, mevcut koşullara harmoni
(uyum) gereği yatar. Bir başka deyişle, “uzlaşmaya” hazır olmak. Diğer önemli bir kural,
insanların eğitilebileceğine olan inançtır. Bir başka kural da toplumda hiyerarşiye olan
saygıdır. Konfüçyüs felsefesinin diğer temel ilkeleri; insan sevgisi, adalet, bilgi ve
sadakattir. Avrupa’da Aydınlama döneminde Voltaire, Immanuel Kant ve Leibniz gibi
yazarların Konfüçyus’tan etkilendiklerini gözlemlemekteyiz. Đlginçtir, 1700–1709 yılları
arasında Avrupa’da Çin hakkında 599 çalışma yayınlanmıştır. Kant, Konfüçyüs’ü “Çin’in
Sokrates’i” olarak tanımlamıştır.
Konfüçyüs felsefesinin üç temel öğesi vardır; dürüst bir devlet yönetimi, eğitim, aile.
Devlet yönetiminde memurların (Mandarin) rolü çok önemlidir. Bunlar devler hiyerarşisi
içinde yükselebilmek için değişik sınavlardan geçmek zorundadırlar. Japonya, Güney
Kore, Çin ve Singapur’da devlet memurları giyimleri, mesleki donanımları ve
davranışları ile toplum içersinde hemen kendilerini gösterirler. Bu ülkelerde insanların
partilerde, şirketlerde ve devlet içersinde üst sıralara tırmanabilmesi için, mutlaka yüksek
öğretimini başarı ile tamamlamış, yurt içinde ve dışında iyi bir eğitim kurumundan
mezun olmuş olması gerekir. Güney Kore başta olmak üzere, bu bölge ülkelerine yapmış
olduğum ziyaretlerde, devlet görevlilerinin eğitim düzeyleri çok dikkatimi çekmişti.
4
Konfüçyüs’e göre devletin iyi yönetilmesi ve yönetenlerin alttakilere karşı saygılı ve
kurallara uygun davranması beklenmektedir. Aynı şekilde tebaadan da beklenen devletine
sadakatle bağlı olmak ve koyduğu kurallara uymaktır. Sadakat sadece devlete karşı değil,
aynı şekilde işçi-işveren arasında da önemli bir kuraldır.
Bugün Japonya’dan başlayan, Güney Kore, Singapur ve Çin ile devam eden kalkınma
süreçleri devletin öncülüğünde ve donanımlı kadrolar ile başlamıştır. Devletin toplum
içersinde saygınlığı ve yönlendirici bir işlevi vardır. Devlet yönetimlerinin başında da
genellikle otoriter bir lider olmuştur. Meiji Devrimi 1867–68 ile başlayan Japonya’nın
otoriter rejimi, Đkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar sürmüştür. Japonya’da askeri okulda
eğitilmiş General Park Chung-hee (1917–1979), Güney Kore’de uzun süre işbaşında
kalmış, Deng Xiopings ve arkasından gelen liderler ise aynı şekilde Çin’de Komünist
Partisi’ni yönetmiş ve Singapur’un unutulmaz otoriter lideri Cambridge eğitimli Lee
Kuan Yew ise aynı şekilde ülkesini yönetmiştir.
Eğitim konusu, tüm bu ülkelerin en önemli gündem maddesidir. Uzak Doğu’da ekonomik
kalkınma eğitim ile iç içedir. Bugün Çin de aynı yolu izlemektedir. Çin’de açılan
üniversitelerin sayısı hızla artmaktadır. Amerika’nın ve Avrupa’nın önde gelen
üniversitelerinde eğitim gören Çinli öğrencilerin sayısında gözle görülen hızlı bir artış
gözlenmektedir. Çin’in önümüzdeki 30 yıl içersinde, bilimsel araştırma ve eğitim
alanlarında da ön sıralarda yer alacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Aileyle ilgili olarak, Konfüçyüs’ün görüşleri kısaca şöyle özetlenebilir: insan kalbi doğal
olarak iyidir ve bir aile içersindeki doğal yakınlık toplumsal moralin temel taşıdır. Onun
için aile içi dayanışma ve kuşakların birbirlerine karşı saygılı ve hiyerarşik bir ilişki
içersinde olmaları, insan sevgisinin de doğal bir sonucudur. Bunun sonucunda da sağlıklı
ve dayanışma içersinde ve yaşadığı çevre ile uyumlu bir toplum ortaya çıkmaktadır.
Kısacası, Japonya, Güney Kore ve bugün de Çin, otoriter bir devletin yönetiminde, iki
önemli reform ile iktisadi kalkınma sürecini başlatmışlardır; tarım reformu, eğitim
reformu ve seferberliği. Bunun yanı sıra, kalkınma modeli olarak iki yönlü bir strateji
izlemektedirler. Önce kendi sanayilerini kurmuşlar ve bunları dış rekabetten sınırlı bir
süre korumuşlar ve daha sonra da ihracata yönelik sanayileşme politikaları ile bunları dış
rekabete açmışlardır. Demokrasiye geçişleri, ekonomik kalkınma süreçlerinin büyük bir
bölümünü tamamladıktan sonra başlatılmıştır. Çin de bu kalkınma sürecini
tamamladıktan sonra demokratikleşme sürecine geçecektir. Ünlü yazar Max Frisch’in de
belirttiği gibi “Biz (Batılılar) Çinliler için ideal bir resim değiliz, bizim kararlarımız
onların gayretleri için bir ölçü olamaz” (1975).
Doğal olarak bu hızlı kalkınma, Çin toplumunda bazı önemli ve ekonomik sorunları da
beraberinde getirmektedir: Tek çocuk politikasına rağmen Çin’in nüfusu 21. yüzyılın
ortalarında 1.5 milyara ulaşacaktır. Nüfusun önemli bir bölümünün kırsal alanlarda
yaşamasına rağmen, büyüme hızı kentleşmeyi hızlandıracak ve kitlesel yoğunluk gittikçe
büyüyen şehirlerin yönetimini zorlaştıracaktır.
5
Çin’de ortaya çıkabilecek ikinci önemli sorun, zaman içersinde gelir dağılımı ve yaşam
standardının kıyı bölgeleri ile iç bölgeler arasında farklılaşacağıdır. Şu anda Çin’de 700
milyon insan tarım sektöründe çalışmaktadır. Geçmişte değişik ülkelerdeki kalkınma
deneyimleri bize, tarım sektörünün gelişim sürecinde toplam ulusal gelir içersindeki
payının azaldığını ve kırsal nüfusun büyük kentlere göç ettiğini göstermiştir. Çin
yönetimi, bu tehlikenin bilincinde olduğu için son yıllarda az gelişmiş yörelerde altyapı,
tren ve karayolları yapımı hızlandırılmıştır. Eğer Çin yönetimi, ekonomik refah düzeyini
doğudan batıya doğru geniş kitlelere yayabilirse, sonradan ortaya çıkması muhtemel
sosyal patlamaları ve ayaklanmaları da önleyebilir.
Üçüncü önemli bir sorun da, çevre kirliliği ve enerji ithalatına bağımlılığıdır.
Sanayileşme ile birlikte otomobil tüketiminin artması çevre kirliliğini beraberinde
getirirken, artan petrol ve doğal gaz talebi de hızla büyümektedir. Bu nedenle de Çin,
artan enerji talebini karşılayabilmek için Kazakistan, Türkmenistan ve Somali ile
ekonomik ilişkilerini yoğunlaştırmıştır.
Dördüncü önemli nokta da, dünya ekonomisi ile bütünleşmesini sağlayacak ve kalkınma
sürecinin beraberinde getirdiği yeni düzeni kapsayacak geniş çaplı bir hukuk reformudur.
Mevcut hukuk sisteminin, bir süper güç olma yolunda olan Çin’in başta ekonomik alanda
uluslararası hukuk normları olmak üzere, evrensel hukuku uygulaması kaçınılmazdır. Bir
başka konu da sosyal güvenlik sistemidir. Çin’de bizim anladığımız anlamda bir sosyal
güvenlik mekanizması yoktur. Bundan ötürü de, insanlar geleceklerini biriktirdikleri
tasarrufları altına dönüştürerek güvenceye almaya veya aile içi dayanışma yolu ile
gidermeye çalışmaktadırlar.
Kısa bir süre önce katıldığım Salzburg Global Semineri’nde, bölgeden gelen uzmanlar ile
Çin’i ve diğer bölge ülkelerle ilişkilerini tartıştık. Burada tartışılan temel konu, Çin’in
bölge ülkelerle olan ekonomik, politik ve güvenlik konulu ilişkileridir ve en merak edilen
konulardan birisi de 1949 yılında Mao Zedong ile başlayan Marksist-Leninist ideolojinin
ortadan kalkması ile birlikte bu vakumu hangi ideolojinin dolduracağıdır. Đyimser
beklenti, bunun “Konfüçyanizm” ile doldurulabileceği ve modern Çin için bunun en
uygun ideoloji olduğu görüşüdür. Bunun da somut göstergesi Çin’de son yıllarda çok
sayıda “Konfüçyüs” eğitim merkezlerinin açılmasıdır. Fakat bu birkaç kuşak sonrası
gerçekleştirilebilecek bir hedeftir. Bunun yanı sıra, yurt dışında okuyan öğrenciler ve
genç kuşak uzmanlar ile yaptığım konuşmalarda, son 30 yıllık başarının getirdiği bir
milliyetçilik akımının yavaş da olsa bu ülkeyi kavramakta olduğunu gözledim. Bölge
ülkelerinin endişesi de, “acaba Çin, Japonya’nın Đkinci Dünya Savaşı öncesi izlediği
bölgedeki yayılmacı politikayı izler mi?” sorusudur. Çin, bulunduğumuz zaman dilimi
içersinde şimdilik bu görüntüyü vermiyor. Fakat zaman içersinde gelişmeler ne yönde
olacağı bilinmez.
Sonuç olarak kısaca özetlemek gerekirse; Çin 21. yüzyılın ikinci yarısından sonra
dünyamızın en büyük ekonomisine sahip olacaktır. Bunun yanı sıra, “China Reform
Times” (21 Mayıs 2008) gazetesinde vurgulandığı gibi, Çin yönetimi diğer ülkelerin
olumlu, olumsuz kalkınma deneyimlerinden yararlanmaya büyük önem vermektedir.
Diğer bir deyişle, Çin yöneticileri, bu tecrübelerden yararlanarak, kendi planladıkları
6
yoldan bildikleri gibi devam edeceklerdir. Bunun anlamı; “biz önce ekonomik
gelişmemizi tamamlayacağız ve bu süreçle birlikte zamana yayarak demokratikleşme
sürecini başlatacağız”dır. Bu nedenle de ABD ve AB ülkelerindeki politikacı ve
düşünürlerin başta olmak üzere, dünyanın en köklü kültürüne sahip olan bu ülkeyi bir
tehlike olarak görmesi ve neler yapması gerektiğini anlatması yerine, onun başarılarına
saygı duyması ve Pekin ile uluslararası her alanda bir ortak olarak işbirliği yapmasının
daha uygun olacağını düşünüyorum. Almanya’nın eski Şansölyesi Helmut Schmidt’in de
vurguladığı gibi, Batılı politikacıların anlaması gereken ve halklarına anlatması gereken
nokta şudur: “Çin’in ekonomik, bilimsel ve teknolojik alanlarda yükselişinin
önlenemeyeceğini anlamaları ve bunun hayatın bir gerçeği olarak kabul etmeleridir.”
(Bkz. Helmut Schmidt “Vertiefungen”, 2010). Bir başka deyişle, Çin ile yarışabilmenin
en önemli yolu, onunla rekabet etmektir. Bilindiği üzere, Japonya Đkinci Dünya Savaşı
sonrası buna benzer bir ekonomik mucizeyi gerçekleştirmiştir. Bunun hiçbir ülkeye
ekonomik olarak bir zararı olmamıştı. Japonya, Güney Kore, Singapur, Tayvan ve Hong
Kong başarılı bir şekilde dünya ekonomisine entegre edilmişti. Neden Çin de bu yolda
başarılı olmasın?
7

Benzer belgeler