PDF olarak indir

Yorumlar

Transkript

PDF olarak indir
Kaybettiğimiz
Masumiyetimiz
4
İbrahim Gazioğlu
Avrupa
Solunda Yön
Arayışları
Ülkemizde
İktidar
Çatışması
Kadın
Erkek İlişkileri
Forumu
8
Mehmet Ali
İbrahim Gazioğlu
Kadın ve
Demokrasi
Platformu Söyleşisi
16
Yaşar Kemal
ve Rıfat Ilgaz
üzerinden Sanat
ve Sınıf İlişkisi
28
Veli Reçber
Mezopatamya’da Şeytan’ın Kısa Tarihi
Mecelle
Üzerine
38
Esma Memi
40
Serkan Alpkaya
Türk Fantastik
Sineması
50
Seyfi Demirci
Meçu
26
Rabindranath
Tagore
32
Sibel Naz
Karabağ Savaşı
Hocalı Katliamı ve
Gregoryan Ruhu
42
Velican Polat
6
Yrd. Doç. Ozan
Örmeci
Kadın
Cinayetleri
ve Günümüzün
Ahlak Anlayışı
18
Şebnem
Yeşiloğlu
Bir Suriye
Romanı’nın
Hikayesi
34
Eser Alpkaya
Prof. Dr.
Emin Gürses
Söyleşisi
10
Mahvolan
Kadınlık
19
Hacer Kara
Zamanın Kısa
Tarihi Stephan
Hawking
Yüzleşme
İslamafobi
44
Ayşegül Öztürk
36
Alican Ekren
Bir Sürdürebilir Tehlike
olarak Hidroelektirik Santraller
46
Gözde
Çevikaslan
Doğu Batı
Eksininde
Kadın Algısı ve
Özgürlükler
21
Furkan Çavga
Müslüman
Ülkelerde
Müslüman Olmak: İdeoloji
37
Fatih Rıfat
Eymir
Haya(t-l)i Sohbetler III : Yalancı
Tanrı
48
Osman
Erbasan
Hepiniz
Aynısınız
Kişisel
Gelişimde Pratik
Yöntemler
Veysel Onur
Şahin
56
Mehmet Baltacı
49
Üçüncü Adım
Kaybettiğimiz; Masumiyetimizdi!
Künye
Editörler
Velican Polat
Polina Cengiz
Pelin Gül
Hacer Kara
Serkan Alpkaya
Osman Erbasan
Erdem Çayan
Kültür - Sanat
Sibel Veldet
Şebnem Yeşiloğlu
Sinema Televizyon
Seyfi Demirci
Halkla İlişkiler
İbrahim Gazioğlu
Mali Havuz
Aykut Beylan
Mesut Ayhan
Organizasyon
Recep Sütçü
Abuzer Ordu
Dış İlişkiler
İrieda Hamzaj
Grafik Tasarım
Kenan Yakup
Ercan Şahin
Yayın Yönetmeni
Eser Alpkaya
Yazı İşleri Müdürü
Muhip Üzümcüoğlu
Akademik Danışman
Arş. Gör.
Fahriye Keskin Karagöl
4
Kaybettiğimiz bir şey var adına mutluluk diyorlar. Ne kapitalizm, ne sosyalizm, ne
liberalizm, ne de bir başkası bize bu kaybettiğimiz şeyi vermiyor.
Din, ahlak, siyaset, felsefe vb. her ne varsa, hepsi doğruya bir yerden dokunmuş olan,
mutlak yanlışları ile bizleri parçalamakta…
Suçlu kim?
Hayatta iyi ve güzel olan ne var ki; kişisel çıkar, vahşet ve katliamların arka planı ya da
ön cephesi olmuş ya da yapılmamış olmasın…
Masumiyetimizi kaybettik! Bunun cezası olarak doğallığımız bozuldu. Kaybettiğimiz
mutluluğun doğal yaşamdan çıkmış olmak olduğunu anlayamayıp, sürekli mutluluk
arayışımız içinde yapay icatlar yapıp, bütünü parçaya tercih ettik…
Mağara duvarlarına resim çizdiğimiz zamanlar daha mutlu, özgür ve kaliteli yaşıyorduk, ve daha şefkatliydik. Çünkü daha masumduk…
Afrika’daki yarı çıplak yerliler, Toroslarda ki Yörükler bizden daha mutlu, fakat biz bir
kere bekaretimizi kaybettik! Artık buradan dönüş yok…!
Bu kadar yapaylığın içinde nasıl doğal davranabiliriz? Hitler vari birisi çıkıp toplumu
bir “kısa devre” misali “biz” bilincinde birleştiren mastürbasyonlar çekse bile bunlara
inanmayın! Diogenes’in protestosu daha köklü ama o iradeyi ne kadarımız sergileyebilir? Üstelik yüzyıllar öncesinden o bile başaramamış ve medeniyet adı altındaki
yapaylık almış başını gitmiş…
Velhasıl kelam, artık bir kere raydan çıktık! Yani geri dönemeyiz! Bir kinli rekabet
içine girdik. Bir nevi Hobbes’in dediği gibi herkesin herkesle savaştığı bir dünyadayız!
Böyle bir dünyada yaşamın anlamını sorgulamaya bile gerek yok. Çünkü kaybettiğimiz
şeyi asla bulamayacağımız yerlerde arıyoruz. Bu durumda dünya doğumdan ölümü bir
tiyatro sahnesi ve perdelerin kapanmasını bekleyeceğiz.
“Günler şu heyulayı da er geç silecektir…
Sessiz yaşadım kim beni nereden bilecektir.” diyen Mehmet Akif’in bile unutulduğu
bir yerde bizim ne ehemniyetimiz olur? “Baki kalan şu gökkubbede hoş bir seda
imiş…” desek oda yok…
Bir kara lanet gibi çöktü üzerimize medeniyet denilen kısır mutsuzluk …
Nietzsche’nin deyimiyle kum tepeleri artıyor… Her yer doğallığın takliti yapaylıkla
dolup taşıyor!
Bu durumda ölümden korkmamalıyız; “zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz
var ki?”
Aslında daha söyleyecek çok sözüm var ama; cebimde bir ekmek parası ancak var iken
“çiçeklerle dolu dallar utansın” deyip son noktayı koyuyorum.
Yazı göndermek temsilcimiz olmak ya da bağışta bulunmak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.
E-Posta: [email protected]
Tel: 0506 326 36 57
0534 510 00 40
Merkez: Sakarya
İbrahim Gazioğlu
Sakarya Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
i adım
b lgi
f kir
DAYANIŞMANIN GÜCÜ ADINA!!!
Yrd. Doç. Ozan Örmeci
Girne Amerikan Üniversitesi
[email protected]
AVRUPA SOLUNDA YÖN ARAYIŞLARI
Yunanistan’da 25 Ocak 2015 tarihinde düzenlenen genel seçimlerden Aleksis Çipras’ın lideri olduğu ve sosyalist dünya görüşünü savunan Radikal Sol Koalisyon – SYRIZA’nın zaferle çıkması, Avrupa solunda yaşanan ideolojik yenilenme tartışmalarını alevlendirdi. Bu
yazıda Avrupa solunda son dönemde yaşanan bu tartışmalar ışığında farklı ülkelerde uygulanan farklı sol modelleri inceleyecek ve Türkiye’deki sosyal demokrat hareketin (daha çok
Cumhuriyet Halk Partisi çevreleri) izleyebileceği en iyi yol üzerinde tartışacağım.
Avrupa solunda bugün için iki temel yaklaşımdan söz
etmek doğru olacaktır. Bunlar; Avrupa Parlamentosu’nda Avrupa Sosyalistler Partisi (Party of European Socialists – PES) çatısı altında temsil edilen
sosyal demokrat çizgideki demokratik sol ve sosyalist-komünist çizgideki partilerin bir araya geldiği
Avrupa Solu Partisi (European Left – EL) çatısı altında
temsil edilen radikal sosyalist soldur. Bu doğrultuda Fransa’da iktidarda olan Sosyalist Partisi (PS),
Almanya’da koalisyonun
küçük ortağı olan Alman
Sosyal Demokrat Partisi
(SPD), İtalya’da iktidarda
bulunan Demokratik Parti
(PD) ve İngiltere’de Mayıs
ayındaki genel seçimlere
favori olarak giren İşçi Partisi (LP) demokratik solun
temsilcileri olarak sayılabilecekken, Yunanistan’da
sansasyonel bir seçim zaferi
kazanan SYRIZA, Almanya’dan Sol Parti (Die Linke)
ve Fransız Komünist Partisi
radikal sosyalist siyasi yapılar
olarak örnek gösterilebilir.
Bu iki başlıca sol grup arasındaki çelişkilerin temelinde
serbest piyasa ekonomisine duyulan güven ve devletin piyasaya müdahale etme gereksinimi konusundaki
farklı görüşler bulunmakla birlikte, dış politika, güvenlik politikaları, kültür politikası ve daha birçok konuda
da farklılıklar son dönemde somutlaşmaya başlamıştır.
6
Demokratik sol, piyasa müdahaleciliğini -Keynesçi
yaklaşımın zayıflamasıyla birlikte- son yıllarda iyice
arka plana atmışken, sosyalist solda özellikle SYRIZA’nın zaferi sonrasında müdahalecilik eğilimleri
giderek artmıştır. Örneğin, şimdilerde sosyalist sol
adına başarılı bir grafik sergileyen SYRIZA’nın programına bakıldığında; serbest piyasa ekonomisine
doğrudan müdahale olarak okunabilecek ülkedeki
asgari ücretlerin yükseltilmesi, bankaların sermaye
yapısının yeniden düzenlenmesi
(recapitalization) ve bankaların
borçlarının ertelenmesi gibi bazı
tartışmalı uygulamalar bulunmaktadır. Oysa demokratik sol çizgide,
serbest piyasa ekonomisi artık çok
büyük oranda kabul edilmiş ve
daha çok geçmişte Alman Ordoliberallerinin dile getirdiği şekilde,
serbest piyasa düzeni içerisinde
büyük sermayenin yarattığı haksız
rekabet koşulları (market imperfection) eleştiri konusu yapılmaktadır. Bu nedenle Ordoliberalizm’e
benzer şekilde, modern Avrupa
sosyal demokrat çizgisi açısından devletin ekonomideki müdahaleci değil, ancak
düzenleyici rolü, serbest piyasa ekonomisinin sağlıklı
işlemesi açısından faydalıdır. Bu noktada ilgili kişiler,
Ordoliberalizmin Keynesçilik’ten farkını merak edebilirler. Ancak mesele daha yakından incelendiğinde,
Keynesçilerle Ordoliberallerin temel farkının; Keynes
taraftarlarının devlet müdahaleciliğini üretim ve tüketim bağlamında da ele almaları, oysa Ordoliberallerin
i adım
b lgi
f kir
yalnızca hukuk (tekelleşme karşıtı yasalar vesaire) ve
vergi politikaları yoluyla piyasanın düzenlenerek ve serbest piyasaya daha uygun koşulların yaratılmasını tercih
etmeleri olduğu kolaylıkla görülecektir. İngiltere, Almanya ve Fransa’daki köklü sol partilerin giderek bu çizgiye
doğru evrilmelerini beklemek doğru ve yerinde gözükmektedir. Zira ekonomik krizden henüz tam anlamıyla
çıkamayan Avrupa ekonomileri, bir de radikal sol talepler
karşısında ekonomiye müdahale girişimlerinde bulunurlarsa, küreselleşme ortamında çok daha verimli pazarlar
bulmaları mümkün yabancı yatırımcı ve ulusal sermayeyi
ürkütmeleri ve dolayısıyla ekonomik başarısızlığa uğramaları sonucu yaşanabilir.
Elbette bu noktada ideolojik farklılıkların ötesinde
ülkelerin kendilerine özgü koşulları da dikkate almak
gerekir. Yunanistan gibi 320 milyar avroluk devasa
borcu bulunan bir ülke açısından, radikal sol taleplerle
Avrupa’nın büyük ağabeylerinin karşısına çıkmak ve dış
politikada Rusya Federasyonu yanlısı sinyaller vermek,
belki de pazarlık masasında bu ülkenin elini güçlendirebilecek bir koz durumundadır. Keza işsizlik oranlarının son yıllarda çok yükseldiği ve SYRIZA’ya benzer
şekilde PODEMOS adlı radikal sol bir partinin hızla
güçlendiği İspanya açısından da bu durum benzer bir
anlam ifade edebilir. Ancak bahsi geçen Güney Avrupa
ülkelerine kıyasla makroekonomik veriler açısından çok
daha iyi durumdaki büyük Avrupa devletlerindeki sol
partiler için, piyasanın işleyişine -tekellerle mücadele
dışında- müdahale etmemek ve liberallerin de desteğini
alarak muhafazakar bloğun karşısına daha güçlü çıkmak,
şimdilik daha akılcı bir strateji olarak gözükmektedir.
Zira İngiltere ve Almanya gibi ülkelerdeki deneyimlere
bakıldığında, genelde liberal çizgideki partilerin muhafazakar partilere destek olarak onları iktidara taşıdıkları
görülmektedir. Örneğin, bugün İngiltere’de muhafazakarları iktidara taşıyan güç, liberal demokratların
koalisyon ortaklığı olmuştur. Bir önceki dönemde Alman-
ya’da da benzer bir koalisyon hükümeti söz konusuydu.
Dolayısıyla sermaye çevrelerinden de destek aramak ve
solun karşısına piyasadan çok muhafazakarlığı koymak,
kanımca Avrupa solu açısından çok daha akılcı bir iktidar
arayışı formülü olacaktır.
Türkiye perspektifinden bakıldığında ise, elbette
ilk olarak giderek muhafazakarlaşan toplum yapısı
nedeniyle sol değerlerin zayıflamasının demokratik
solu (CHP çevreleri) zor bir döneme soktuğu tespiti
yapılmalıdır. Ancak böyle bir dönemde laik çizgiden
vazgeçilmesi, asla doğru bir strateji değildir. Bundan
daha ziyade, merkezde konumlanan seçmenlerin desteğini aramak ve sermaye çevrelerine güven telkin eden piyasa ile barışık bir sol model ortaya koymak, başarı şansı
daha yüksek bir formül gibi gözükmektedir.
Kaynakça:
1 “Qu’est-ce que Syriza, le parti antiaustérité qui progresse en Grèce ?”, Le Monde, Erişim
Tarihi: 17.02.2015, Erişim Adresi: http://www.lemonde.fr/europe/article/2014/12/29/qu-est-ceque-syriza-le-parti-anti-austerite-qui-progresse-en-grece_4547085_3214.html
2 Ordoliberalizm, adını 1948 yılında Freiburg Okulu (Freiburger Schule) temsilcileri Alman ekonomistler Walter Eucken (1891-1950), Hans Großmann-Doerth (1894-1944) ve Franz Böhm’ün
(1895-1977) birlikte çıkarmaya başladıkları ORDO (Jahrbuch für die Ordnung von Wirtschaft
und Gesellschaft) dergisinden alır. Günümüzde de halen yayın hayatına devam eden dergi, Walter
Eucken, Hans Großmann-Doerth ve Franz Böhm’ün dışında, F. Meyer, K. Paul Hansel, Wilhelm
Röpke, Alexander Rüstow, Leonard Milksch ve diğer bazı Alman iktisatçıların katkıları sayesinde
Ordoliberalizm adı verilen yeni bir ideolojik akımın doğmasına yol açmıştır. Almanca olarak
yayın hayatına başlayan, ancak ilerleyen yıllarda İngilizce makalelerin de yayınladığı dergide,
iktisat analizlerinin yanı sıra hukuk, siyaset bilimi, sosyoloji ve felsefe alanlarında da makaleler
yayınlanmıştır. ORDO dergisi vasıtasıyla daha çok 1950’lerde popüler olan ve İkinci Dünya
Savaşı sonrasındaki Alman silkinişine ideolojik kaynaklık eden Ordoliberalizmin temel tezleri,
aslına bakılırsa 1930’lu yıllarda henüz Nazi Almanyası dönemi yaşanırken Walter Eucken, Franz
Böhm, Hans Grossmann-Doerth ve Leonhard Miksch gibi Alman akademisyenlerce oluşturulmuştur. Bu konuda bir yazı için; Örmeci, Ozan (2014), “Alman Ordoliberalizmi”, Uluslararası Politika
Akademisi, Erişim Tarihi: 17.02.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/alman-ordoliberalizmi/.
Dr.Ozan Örmeci Kimdir?
29 Mart 1981 İzmir doğumlu, baba tarafından Senirkent, Ispartalı. İlköğretimini İzmir Türk Koleji’nde, ortaokul ve lise eğitimi İzmir
Saint-Joseph Fransız Lisesi’nde tamamladı. 1999 yılında girdiği Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden 2004
yılında “yüksek şeref ” öğrencisi olarak dereceyle mezun oldu. 2004 yılında girdiği Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümü bütünleşik
doktora programından ise, 2011 yılında Yrd. Doç. Dr. Berrak Burçak danışmanlığında hazırladığı ve Prof. Metin Heper, Prof. Ergun Özbudun, Prof. Ayşe Güneş Ayata, Dr. Nur Bilge Criss gibi çok değerli isimlerin yer aldığı seçkin bir jüriden geçen “Portrait of a Turkish Social
Democrat: İsmail Cem (Bir Türk Sosyal Demokratının Portresi: İsmail Cem)” adlı teziyle mezun olarak Siyaset Bilimi doktoru oldu. 20092012 yılları arasında 3,5 yıl süreyle Uşak Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. 2012 Ekim ayından beri
Kıbrıs’ta Girne Amerikan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde Yardımcı Doçent olarak çalışmakta ve Bölüm Başkanlığı
görevini yürütmektedir. Yurtdışında ve yurt içinde yayınlanmış birçok bilimsel kitap ve makalesi bulunmaktadır. İyi derecede İngilizce ve
Fransızca bilmektedir. Örmeci, ayrıca Ankara merkezli Politik Psikoloji Derneği’nin Siyaset Bilimi Çalışmaları sorumlusu ve Uluslararası
Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü’dür. Dr. Ozan Örmeci’nin ana çalışma alanları; Türk Siyasal Tarihi, Politik Psikoloji, Türkiye’deki Sol Hareketler ve Türk Dış Politikası’dır. Dr. Ozan Örmeci 30 Eylül 2011 tarihinden beri Cansu Örmeci (Karakoç) ile evlidir. Örmeci,
ayrıca Karşıyaka Spor Kulübü Kongre üyesidir.
i adım
b lgi
f kir
7
Mehmet Ali Meçu
Sakarya Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
[email protected]
ÜLKEMİZDE İKTİDAR ÇATIŞMASI:
KANUNSUZLUK SİLSİLESİ
Geçmişten günümüze süregelen iktidar çatışması
kültürünü üstümüzden atamamakla birlikte şiddetini
arttırarak devam etmektedir.Eski Türk toplumlarında
iktidar için kardeşin kardeşi öldürmesi,babanın oğulu
öldürmesi,halk meclislerinin padişaha karşı ayaklanması ve en önemlisi
Cumhuriyetimizin
başlangıcından itibaren iktidarda olan
partilerin kendilerine
tehdit gördükleri partileri kapatmalarıdır.
İçinde bulunduğumuz durum ülkemizi
hem ekonomik hem
de yaşamsal olarak
negatif etkilerken
halkımızı da bir
çatışma ortamına
sürüklemektedir.
Bunun nedeni ise
modern ülkelerin
“yönetme gücü”
olarak tanımladığı
“İktidar” kavramının
günümüz Türkiye’sinde “Orantısız
güç ve para” olarak tanımlanmasıdır.Ülkemizde
yaşanan bu durum karşısında Julius Sezar şu sözünü
söylemeden geçemeyeceğim “Kanuna karşı geleceksen
bunu iktidarı elde etmek için yap,diğer tüm hallerde kanuna uy.”.Evet, bu söz tamda ülkemizde yaşanan iktidar
çatışmasını özetlemekte.Politikacılarımız iktidarı elde
8
edebilmek için yapacakları hertürlü hukuk dışı söylem
ve icraatları mübah görür hale geldiler.Her geçen gün
siyasilerimizin iktidar için yaptıkları söylemler her an
için anayasamızı ayaklar altına almakta ve bu yüzden
halkımızın hatrı sayılır kısmının anayasaya karşı güveni kalmamıştır.Çünkü
siyasilerimizin yaptığı
hukuk dışı söylemlere
karşı yasaların işlememesi ülkede oluşabilecek
suçların önüne geçilemeyeceği kaygısını
oluşturmuştur.
Kanunsuzluğu ve adaletsizliği ilke edinmek…
Bu denli bir anlayışın
halk tarafından tepki toplayacağı net bir
şekilde ortadadır.Tepki
karşısında ise politikacılar ya geri adım
atmak zorunda kalırlar
yada ülkede bir çatışma
ortamı yaratırlar.Genel
olarak ikinci tercihi seçen
politikacılar çatışma
ortamını lehlerine kullanarak ülkede kaos yaratıp halkı
tepkisizleştirirler. Maurice Duverger’in de söylediği
gibi “Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde,kuvvetlinin
hukuku geçerli olmaya başlar.”Cumhuriyet tarihimiz
boyunca bu tarz gelişmelerin olmasını çeşitli nedenlere yoran düşünürler var. Örneklendirmek gerekirse
i adım
b lgi
f kir
Batılılaşma veya Para odaklı dünya politikalarını
verebiliriz.Lakin cumhuriyet öncesine baktığımızda
medeniyet tarihimiz boyunca kanun ve adalet her an
için yöneticiden üstün konumdaydı bu duruma karşılık
iyi örnekleri görmememiz imkansız. Bu örneklerden
birini belirtmek geçmişimizi ve bugünümüzü anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum. Fatih Sultan
Mehmet Han zamanında, yapılacak bir camii inşaatı
için bir yerde uygun görülen araziyi satın almak ister
fakat arazi sahibi olan Yahudi vatandaş araziyi satmak istemez bunun üzerine arazi zorla istimlak edilir.
Fatih Sultan Mehmet fermanı mühürleyerek istimlak
kararını tasdikler. Bu olay üzerine istimlak kararını
kendine yediremeyen Yahudi, kadıya giderek koca
padişahı şikayet eder. Kadı, padişahı huzuruna çıkarır.
Her iki tarafı da dinledikten sonra, kadı kararını
açıklar;
‘’Padişahın mühür vurduğu sağ eli kesilecek’’
Fatih Sultan Mehmet karara tepkisiz kalıp bir tek cümlesine bile karşı gelmemiştir.
Bu karar üzerine, yahudi yahu koskoca padişahın
elini kesecekler ve bunu sadece benim arazim istimlak edildi diye yapacaklar diye düşünerek kararından
vazgeçer. Kadı Fatih Sultan Mehmet’e dönerek eğer
padişahlığına güvenipte benim verdiğim karara karşı
gelseydin şu gördüğün topuzla senin kafanı ezer seni
oracıkta öldürürdüm der. Kadının bu cümlelerine
istinaden Büyük Hakan Fatih’te eğer ki sende benim
padişahlığıma aldanıp farklı bir karar verseydin bende
senin kafanı kılıcımla koparırdım der.
Geçmişten başlayarak ülkedeki seçim koşullarını,iktidar çatışmalarını ve oluşturular kanunsuzluk silsilesini
açıklamaya çalıştım.Bununla birlikte şu kanıya vardım
seçimlerin sonucu ne olursa olsun o süreç içinde
halkımız yıpratılıyor.Yine entrikaların ve oyunların baş
gösterdiği ,halkımızın günden güne iktidar mücedelesi
için ağır kayıplar verdiği bir seçim sürecine girdik.
Seçim süreci daraldıkça artniyetli küçük düşünen
insanlar,fitne ve fesatlığa daha çok yoğunlaşarak
kendi çıkar ve siyasi düşüncelerini toplum arasında
tartışmaya açarak,kendilerine rakip gördükleri siyasetçilere ve kendi görüşüne sahip olmayan insanlara
sözle veya fiziki olarak saldırarak kendi emellerine alet
edip taraftar toplamaya çalışmaktadırlar.Bu durumun
örnekleri maalesef ki üniversitelerimizde baş göstermeye başladı.Ege Üniversitesinde oluşturulan çatışma ortamında Fırat Yılmaz Çakıroğlu kardeşimizin
öldürülmesi bizim için vahim ve üzücü bir olay iken
bir can üzerinden politik çıkar güden siyasiler o günden bu yana ellerini kovuşturup üniversitelerde oluşan
kaos ortamından nasıl karlı çıkacağının hesabını yapmaktadırlar.
Bir daha bu tarz vahim olayların yaşanmamasını ve
insan canı üzerinden politika yürütülmemesini dilerim.
Yahudiye gelince;
Bu adalet sistemine ve bu kadar insanlığa yüreği
ne kadar haz etmiştir ki o karar verildikten sonra
şikayetini geri alir .
İnsan; böyle bir adalet sisteminden nasıl gurur duymaz. Burada Fatih’in padişahlık taslamayarak mahkeme (kadı) kararına saygı duyması kadar, Kadı
efendinin güçlünün değil haklının yanında yer alması
da ayrı bir asalet ve hakkaniyet timsalidir. Milletimizin
tekrar böyle bir adalet duygusu ile diriliş ve yükseliş
hamlesine gark eylemesini ve dünyaya nizam salmasını temenni ediyorum.
i adım
b lgi
f kir
9
Prof. Dr. Emin Gürses ile Söyleşi
Emin Gürses Kimdir? Kendisini Nasıl Tanıtır?
Pratiğe göre yorum yaparım. Her fikri de zamanının pratiğine
göre değerlendiririm. Durup dururken fikir üretilmez. Bu bir
süreçtir. Yaşanan pratikler fikirleri-teorileri üretir. Öğrencilik
yıllarım uzun sürdü. Eğitim Enstitüsü, Marmara Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Kuzey Londra Politeknik, Londra
Üniversitesi. Tüm öğrenciliğim boyunca çalıştım. İstanbul
sokakları, Londra sokakları karışlanarak sürdürülen bir öğrencilik süreci doğaldır ki fikirlerimi de etkilemiş, kişiliğimize de
yansımıştır.
Marx’ın bugüne uymayan tesbitleri de vardır. Bütün
düşünürleri zamanın pratiğine göre yorumlamak lazım. Marx,
1840’lı yıllarda, günde 17-18 saat çalışan işçileri 12 saatlik
çalışma süresi için dayanışmaya çağırıyordu. Böyle bir şeyi
bugün söylese işçi düşmanı ilan edilir. Onun için insanlar
bir şey söylerler, iyi tarafını alırsın. Düşüncesinin tümüne
katıldığın anlamına gelmez. Lenin Marx’ın söylediği gibi
gelişmiş sanayinin gelişmiş olduğu bir toplumda a devrim
yapmadı, köylülüğün egemen olduğu bir toplumunda devrim
yaptı. Şimdi biz Lenin’e diyebilir miyiz sen Marksist değilsin
diye. Hegel devleti tanrılaştırıyordu. Bugün baktığımız
zaman diyoruz ki devlet bu kadar yüceltilir mi? Tanrı’nın
yeryüzündeki temsilcisi gibi bakıyor devlete. Ama Hegel’in
döneminde bir otorite sorunu var. Hegel için kimse önemsiz
diyebilir mi? Diyemez. Filozofların filozofu diyebiliriz. Ama
onu o dönemin pratiğine göre değerlendirmek lazım.
Hocam bildiğimiz kadarıyla Sakarya Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler bölümünün 1998 yılında kurucuları arasındasınız. Bu anlamda Türkiye’deki
Uluslararası İlişkiler disiplini ve üniversitelerdeki
durumu hakkında neler söylemek istersiniz?
Uluslararası İlişkiler eklektik bir disiplindir. Yani birçok
dalı içselleştirmiştir. Felsefe var, piskoloji var siyaset
bilimi var, ekonomi olmadan olmaz, tarih olmadan hiç
olmaz. Sosyoloji olmadan sosyal bilim olmaz. Özellikle
sosyoloji ve tarih sosyal bilimlerin temelidir. Sosyoloji toplumu inceler, tarih bu süreci kayıt altına alır.
Uluslararası İlişkiler bunların hepsinden derleme bir
disiplindir. O yüzden buna biz eklektik diyoruz. Türkiye’de Uluslararası İlişkiler okutuluyor, mesela bazı
bölümlerde Teori dersinde sadece realizm gibi ABD
merkezli dış politikanın meşrulaştırma yaklaşımı olarak
ta adlandırabileceğimiz Realizme ağırlık verilirdi.
Marksizm geçiştirilirdi. Şimdi zaman değişti, onlarca
teori-yaklaşım ortaya çıktı.
10
Türkiye’de bu dal için müfredat hazırlanırken bir standart getirilmesi lazım. Dünyada bu alanda yaklaşık 100
senedir eğitim veren üniversiteler var. Önce onlara bakmamız lazım. Çünkü bunun bir pratiği ve bunun üzerine inşa edilmiş teorik yapılanmalar süreci var. Bunun
üzerine bölgenize göre mesela, Hindistan’daysanız Asya
bölgesi dersleri koyarsınız seçmeli ders olarak. Ama
teorik dersleri değiştirmezsiniz. Uluslararası İlişkiler
Teorisi, Dış Politika Analizi, Siyasi Tarih ve tabii Sosyoloji ve Ekonomi dersleri mutlaka olması lazım. Ama
bu konuda Türkiye’de doğru dürüst yazılmış birkaç
tane kitabın haricinde kitap yok. Bunlarda biraz toplama kitaplar. Uluslararası İlişkiler dalında çalışanlarda
Marksizm eksik duruyor. Türkiye’de Materyalizmin
bir felsefeden ziyade maddiyat olarak algılanması gibi
yanlış değerlendirmeler var. Bir çok alanda kavramların
yanlış anlaşılması sorunu var. Uluslararası İlişkiler disiplini alanında da akademisyenlerin aktardığı İngilizce
v.s. dillerden çevrilen bir çok ifadenin Türkçe karşılığı
kafa karıştıracak bir hal almıştır.
Marksizm’in anlatılmasını gereksiz görenler duyuyoruz
i adım
b lgi
f kir
öğrencilerden. Uluslararası İlişkiler diye bir dal ortada kalmaz eğer marksizm üzerine yapılan araştırmalar
olmazsa. Yerine sadece bildiğimiz diplomasi dersi kalır.
Eleştirel teoriler, yapısalcı teoriler bunlar hep marksizm kökenli. Marksistler marksizm’e katkı yapmak
için bunları ortaya atıyorlar. Marksizm olmadan olmaz.
Nasıl ki tarihsel bir süreç içindebakarken Hegel anlaşılmadan Marx anlaşılmaz, Marx anlaşılmadan Weber , Keynes anlaşılmaz. Bunlar hep birbirlerini takip
eder. Düşünür pratik koşullara göre yeni düşünceler
ortaya atar. Keynes sosyal devlet anlayışı ile batı kapitalizmine nefes aldırmıştır. Yoksa Batı Avrupa’da
birçok Komunist Parti’lerin önü kesilemezdi. 1948’de
Çekoslovakya’da Komunist Parti %38 oy almış ve
iktidara gelmiştir. İtaya’da Komünistler çok güçlüydü.
Bunlar hep Sovyetler Birliği’nin başarısından dolayıydı.
İnsanlar bu başarıyı örnek alıyorlardı. Tabii batı, buna
karşı sosyal devleti ortaya attı ve yeni tür liberal-sosyal
demokrat partileri ortaya çıkardı.
Bu anlattıklarını düzenleme konusunda bize önemli
bir iş düşecek sanırım Hocam.
Yani ders anlatırken de biz daldan dala atlıyor muşuz
gibi oluyor. Ama bu disiplin anlatılırken, eklektik bir dal
olduğu için ders sırasında ekonomi konuşacaksın, tarih
konuşacaksın, sosyoloji konuşacaksın, siyaset teorileri,
piskoloji konuşacaksın. Felsefe olmadan bu dal olmaz
zaten. Tüm bu bilim dallarını bir araya getirmek felsefi
bir meseledir.
Şimdi Tayyip Bey doğru bir iş yapıyor. Ne var ortaya çıksın diyor. Beni de aldattılar diyor. Allah razı
olsun biz arada yandık ayrı mesele ama zararın neresinden dönersen kardır. Eğer bu işler devam etseydi
biz içeriden çıkamazdık. Ama bunların faturası var.
Görüyorsunuz Türkiye’nin geldiği hali. Bütün kurumları darmadağın edersen toparlaması da zor olacak bir
süreç.
Peki Hocam Gülen Cemaati ve İktidar arasındaki
ilişkiler sizce neden bozuldu?
Amerika Erdoğan’a sıkıştırma operasyonu yaptı. Cemaat üzerinden hatta doğrudan polisler üzerinden yaptı.
Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz, gizli yapılanma
emniyete kaydı diyordu 2008’de Cumhuriyet’e verdiği
demecinde.
Erdoğan’ın yakınlarına kadar operasyonu genişleteceklerdi. Emniyet kendi başına bir Başbakan’ın yakınlarının evini basma ihtimali olabilir mi? Amerika bir
plan yapmış Erdoğan’ı sıkıştırmak için. Erdoğan Suriye’ye askeri operasyon meselesinde ayak diretti. Yoksa
Davutoğlu’na kalsa Suriye’ye çoktan girmenin önü
açılırdı. Tabi Türk ordusu bu talebi dinler mi kuşkulu.
Davutoğlu’nun elinde olsa sokar ama Tayyip Erdoğan
Ergenekon’dan tutuklanan kişiler arasındasınız.
İki sene içeride kaldınız. Bu süreç hakkında
düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Bununla birlikte
Gülen Cemaati’nin yapılanmasına karşı, Erdoğan’ın
ifadesiyle paralel yapıya karşı, ulusalcıların ve eski
TSK mensubunun beraber hareket ettikleri söyleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Valla ben iki sene hapis yattım. Bedava yatmışız. Şimdi
Erdoğan dedi ki beni kandırdılar. Demek ki Erdoğan’a
bunları tutuklayalım diyen kişiler, şimdi Erdoğan
bunlara Paralel yapı diyor. Emniyette vs. başka nerelerdelerse bunlar beraber çalışmışlar. Ama ben her zaman
söylüyorum bunlar cemaat falan operasyonları değil
Amerikan operasyonlarıdır. Cemaatlerdeki elemanlar
ayak işlerinde kullanılır çoğunlukla. Hadi bizi alırsın
içeri ama Genelkurmay Başkanı’nı içeriye alacaksın,
Kuvvet Komutanları’nın evlerini basacaksın. Bunlar öyle sıradan işler değil. NATO’nun, dolayısıyla
Washington’un izni olmadan yapılacak işler değil. Ve
Genelkurmay’ın kendi içinden izin olmadan da bunlar
olmaz. İsim listeleri içeriden görülmüş. Bizim isimlerde görülmüştür ve onay verilmiştir. Araya bazı kişiler
görünümü değiştirmek için serpiştirilmiş. Bunların
içinde özel görevlilerde vardır mutlaka.
i adım
b lgi
f kir
11
Emin Gürses’in katıldığı bir programdan kare
olumlu bakmadı. Putin ile yakın durdu. O yüzden
Erdoğan cezalandırılması gereken bir adam olarak
listeye girdi. Amerika’da üç beş tane savcı, hakim,
polis şefi üzerinden Erdoğan’ı sıkıştıracaktı. Normalde bu ekip bunu yapabilir mi? Operasyonun merkezi
başka yer. Onlar ayak işlerini yaptılar. Nasıl bize karşı
onları kullandılar Tayyip Erdoğan’a karşı da aynısını
yapacaklardı ama Tayyip Erdoğan erken davrandı.
Karşılıklı kıyam var. Cemaat’in içindeki birileri
Cemaat’i kullanır. Onlar gerçekten Cemaatçi midir
yoksa öyle mi görünür. Onu bilmiyoruz.
Bu noktada Fethullah Gülen’i nereye koyuyorsunuz?
Fethullah Gülen kendi başına bir güç değildir. Türkiye’deki operasyonlar İsrail, ABD, İngiltere merkezli
operasyonlardır. Cemaatlerin v.s. bunların içindekileri kullanan merkezler önemli.
Dış Politika sorularıyla devam edelim. Türkiye’nin
Suriye politikası hakkındaki görüşleriniz nedir?
Suriye meselesinde Tayyip Erdoğan politikalarını
yeniden gözden geçirmesi lazım.
Tekrardan görüşmeleri lazım Esad ile. Başka bir çare
yok. İsrail Suriye’nin bölünmesini istiyor. Savaşın Suriye’nin parçalanması hesapları bir ABD-İngiltere-İsrail politikasıdır. Davutoğlu’nun bundan haberi olmaması mümkün değildir. İsrail’in etrafındaki tek güçlü
devlet Suriye idi. Diğer bütün Arap devletleri nötralize
edilmiş durumda. Mısır, Camp David
antlaşması
ile saf dışı bırakıldı. Ayrıca her sene 1 Milyar Dolar
civarında yardım alıyor ABD’den İsrail’le iyi geçinmesi karşılığı. O şekilde bağlanmıştı Mısır. Bir tek
Suriye vardı. Savaşlar kaybedilse dahi ayakta durmayı
12
başarmıştı. Suriye Lübnan’daki Hizbullah’a destek
veriyordu. Hizbullah İsrail’in baş edemediği tek örgüt.
Hizbullah halkın içinde örgütlenmiş. Hastanesi var,
okulu var, kamu hizmetleri veriyor. İsrail baş edemediği için onunla BM’ye başvurdu. Suriye’de savaş
başlayınca Hizbullah on binlerce savaşçısını Suriye’ye
göndermek zorunda kaldı. Doğal olarak İsrail rahatladı.
Davutoğlu mülteci sayısı yüz binlere ulaşırsa BM
müdahale eder diye umuyordu. Yazık şu anda 1.5
Milyon hatta 2 Milyon insan mülteci durumunda
Türkiye’ye sığınmış durumda. Suriye’deki iç savaşta
300 binden fazla insan hayatını kaybetti. Esat öldürdü
diyorlar. Silahları gönderen onlar, savaşı kışkırtan
onlar öldüren Esat oluyor. Yarın bir gün yargılanacaklar. Suriye BM’ye başvurmuş. MİT müsteşarının
konuşmaları çıktı ortaya. Bunlar savaş suçu kapsamına alınabilir.
Bu kapsamda IŞID’ı nereye koyuyorsunuz?
IŞID süpürme operasyonunu üstlenmiş bir örgüttür.
Amerika, İsrail, İngiltere hepsi çok memnun. IŞID
İslama bakışı Müslümanlar arasında da olumsuz bir
yöne soktu. Bölge ülkelerini güvenlik adı altında
Washington’un kucağına itebilecek bir süreci de tetikledi.
Sizin uzmanlık alanlarınızdan birisi etnik ayrılıkçı
hareketler. İngiltere’de bulunduğunuz dönemde
İRA üyeleri ile görüştüğünüzü bize aktardığınızı
hatırlıyoruz. Bu tecrübeyle İktidar partisi tarafından başlatılan ve şu anda devam ettirilen çözüm
süreci hakkında ne düşünüyorsunuz. Son 21 Mart
Nevruz kutlamalarında Abdullah Öcalan’ın İmralı
i adım
b lgi
f kir
Cezaevinden yayınladığı mektup Diyarbakırda okundu. Gündem onun üzerinden şekillendi.
Öcalan kendini kurtarmaya çalışıyor. Devletler gizli
olarak örgütlerle görüşür o ayrı bir mesele. İngiltere de
aynısı yaptı. İRA silahları bıraktı. Ama İRA’ya “sana
devlet kurma yetkisi vereceğim” diye bir söz verilmedi. Devlet kurmak isteyen savaşır, eğer kazanırsa kurar.
Adam çıkmış 40 yıldır savaşıyoruz diyor. Hem de milletvekili. Bu adam Kürt bile değil. Kürtlerin başına Kürt
olmayanlar bela olmuş. Kürt yoksullarını kullanmaya
çalışıyorlar. Niye? Yoksul daha duygusal davranıyor.
Hesap kitap yapmıyor. Bakın HDP’nin başındakilere
çoğu Kürt değil. Öcalan’da hapisten çıkmak için bunları
kullanıyor. Ve bu Kürt olmayanlar yoksul Kürtleri ateşe
sürüyorlar.
İngiltere’de birisi Avam Kamarası’nda “biz 60 yıldır
İngiliz Devleti’ne karşı savaşıyoruz” desin, onu o
kapıdan çıkarmazlar. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir
şey olmaz. Asya’da falan da olmaz. Apo’nun sayesinde
milletvekili olmuşlar ve yoksul Kürtlerin üzerinden prim
yapmaya çalışıyorlar.
Bazı Kürtler sanıyor ki eğer devlet kurulursa belki bize
de bir şey düşer. Eğer öyle bir durum olursa Amerika,
Kürtlere bırakır mı bölgeyi? Van’ı bırakmaz mesela.
Ermeniler varken Kürtlere oralar bırakılmaz. Hakkari’yi
bırakabilir. Ermeni diyasporası açısından tarihsel olarak
bir özelliği olmadığı için.
Bölgede yaşanan bu olaylarda Türkiye’nin bir ateş
çemberi içinde olduğunu görüyoruz. Göreceli olarakta Türkiye’yi tüm bu yaşananlara rağmen sağlam bir
kale olarak yorumlamak mümkün. Sizin de mesai
arkadaşlarınızdan rahmetli Mahir Kaynak’ın yorumlarında da özellikle Batı Asya’da yaşanan bu olaylar
da asıl hedefin Türkiye olduğu belirtiliyordu. Siz bu
yoruma katılıyor musunuz?
Hedefin Türkiye olduğunu 2000’li yıllardan beri kendileri söylüyor. NATO karargahlarında kulanılan haritalar
ortada. Coğrafyayı birinci dünya savaşından sonra tam
kontrol edemedikleri görülüyor. Yeniden eksiklikleri
tamamlama peşindeler. Bölme çabaları devam edecek
demektir. Yalnız bizde değil İran’da Suriye’de Irak’ta,
Arap dünyasında. Yemen’in hali şu anda ortada. İran bir
taraftan müdahale ediyor, Amerika bir taraftan müdahale
ediyor Suudiler adına. Şiiler mi iktidara gelecek yoksa
Sünniler mi. Tüm çabalar özellikle enerji kaynaklarının
kontrolüyle bağlantılı.
Türkiye’nin Avrasyacı bir dış politika izlemesi mümkün mü? Türkiye özellikle ikinci dünya savaşından
sonra kurumsal olarak NATO, IMF, Avrupa Birliği
gibi kurumlar anlamında Atlantik cephesine sıkı
i adım
b lgi
f kir
sıkıya eklemlenmiş durumda. Son zamanlar Şangay
İşbirliği Örgütü tartışması vardı.
Davutoğlu gibi kişilerle olmaz. Bunlar bu politikalarıyla,
ABD’nin Ortadoğu politikalarında aracı görevi görürler
ancak. Tayyip Erdoğan Putin ile Şangay İşbirliği Örgütü
ile aynı şekilde İran’la yaklaştı başına sıkıntılar gelmeye
başladı. Kılınç Paşa’nın da İran ve Rusya ile yakın olalım
dediği için başına neler geldiğini biliyoruz. Aynı şekilde
Erdoğan’a da Rusya ile ilişkileri geliştirmesinden sonra
baskılar arttı. O yüzden şu andaki operasyonları Amerikan merkezli operasyonlar dedim. Cemaat’i aşan işler.
Hocam bazı söylediklerinizi biz kitaplarda bulamıyoruz. Bu noktada biraz özele girmek istiyorum.
Size derin devletin adamı diyorlar. Nedir bu derin
devlet?
Kontrol dışına çıkmış bazı kamu elemanlarının faaliyetlerine derin devlet faaliyeti diyorlar. Devlet’in temel görevi toplumdaki aşırılıkları önlemektir. Çünkü
aşırılıklar kırılmalara ve çatışmalara yol açar. Bunun için
her devlet açık-örtülü yapılanmalara gider. Bu faaliyetler
her devlette yasalarla oluşturulur. Fakat en demokratik
dediğimiz İngiltere’de devleti koruma refleksiyle yasal
düzenlemelere kendi yorumlarını katarak yasa dışılığa
kayıldığı ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş döneminde
ABD’nin müttefik ülkelerde kurduğu benzer yapılanmaların bu tür yasadışılıklara çok defa bulaştıkları da
13
ortaya çıkmıştır. Benim için söylenenler genelde kahve
konuşmalarıdır.
Sizi etkileyen yazarlar-şairler kimlerdir?
Yunus Emre, Sabahattin Ali, Pablo Neruda, Nazım
Hikmet, Bertolt Brecht, Virginia Woolf, Franz Kafka,
Yakup Kadri gibi.
14 Yaşımda ilk okuduğum roman Kürk Mantolu Madonna idi. Karşılıksız sevginin tanımını orada öğrendim. Yıllar sonra bir arkadaşım vardı Rize’de. Yollarda
sarhoş gezerdi. Allah rahmet eylesin, vefat etti. Dedim
ne oldu, ya dedi aşık oldum demezdi, sevdalandum
dedi. Kime diye sordum. Birgün dağa çıktık. Karşı da
birisi duruyor. Bak orda dedi. Yüzünü bile görmemiş
daha. Çay topluyor orda. Ona aşık olmuş. Kürk Mantolu Madonna’nın aşkı gibi bir şey. Sevda böyle Bir şey.
Karşılıksız olur ama biraz sürünürsün tabii. Acı çekmek
kötü birşey değil. Mesele ona direnebilmek, belki de
pişmek. Direnemezsen de ölüp gidiyorsun zaten. O
zaman acı da kalmıyor.
Değer verdiğiniz üç aydın kimdir diye sorsak?
Adamlar televizyonda çıkıyor. Ben bir aydın
profesörüm diyor. Böyle birşey olur mu? Hz. Ali ne
diyor hakikat bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı. Bu
cahiller bugün kimdir? Köydeki adam cahillik yapmaz.
Onun böyle yorumları yoktur. O adam der ki mesela,
14
arazide otlayan ineğe kaya tuzu atmak lazım ki onun
farklı minerallere olan ihtiyacı karşılansın. İşte bu
hakikat. Profesörlere verirsen bunu, binbir türlü tuzdan
söz eder. Yok Afrika tuzu, yok Himalaya tuzu. Bir insan
çıkıp ben bir aydınım diyorsa onu dikkate almayacaksın. Aydın yükseldikçe mütavazileşen kişidir.
Adam odasının kapısına yazmış öğrenciler çarşamba
günü sadece 12 ile yarım arası gelebilir. Bunlar hep
profesör ama aydın değil. Kız yurdunu okulun dışında
Erkek yurdunu okulun içinde yapan bir köylü olmaz.
Sosyolojide köylülük denebilir buna. Kız yurdunu dağ
başında yaparsan aydın olamazsın.
Türkiye’de bana göre Attilâ İlhan, Dr. Hikmet Kıvılcımlı,Doğan Avcıoğlu aydındır yazdıklarıyla bıraktıklarıyla.
Hocam içinden geçtiğimiz zaman dilimi
önemli dönenceleri de barındırmakta.
Bu sene Çanakkale Savaşı’nın 100. yılı yine Ermeni
tehcirinin 100. yılı olduğu için Ermeniler önemli
hazırlıklar yapıyorlar.
Bazı tarihçiler dini söylemlere ağırlık vererek yorumlamaya çalışıyorlar. Eğer bu işler bu şekilde olsaydı bizim
hiçbir savaşı kaybetmemiz lazımdı. İbni Haldun’u
okursanız toplumu bir arada tutmak için din’in gerekliliğini söyleyebilirsiniz. Toplumda dinamizmi sağlamak
için bir fikir olarak ne kadar önemli
olduğu
i adım
b lgi
f kir
Londra’da. Elimizde belgeler var 1921 tarihli. Diyor ki o
belgelerde ‘Kemalist milliyetçiler bizim boru hattı yapmamızda engeldirler.’ Bakın o zaman boru hattı gündemi
var. Musul’dan Akdeniz’e uzanan bir petrol boru hattı
projesi. Bugün o proje tekrar gündemde. Eğer Suriye’nin
kuzeyini alırlarsa yapacaklar. Bugün gelmiş Tayyip’in
danışmanı Kemalistlere saldırıyor. Sen Kemalizm’in ne
olduğunu bile bilmiyorsun. Kemalizm milli devlet projesidir. İmparatorlukların dağıldığı o dönemde milli devletler
refahın arttırılması için en uygun idare biçimi olarak ortaya
çıkmıştı. Tekrar söylüyorum bütün Atatürk karşıtı ve Kemalizm karşıtı propaganda İngiliz İstihbaratı kaynaklıdır.
Kimisi bunu bilerek yapar, kimisi bilmeyerek.
açıktır. Marksizm için de aynı söylenebilir. 1936’da
İspanya iç savaşında, 1947 Yunanistan iç savaşında bir
çok sosyalist cephede öldüler. Elbette onlar Allahu Ekber
diyerek ölmediler ama kurşunlara karşı koştular. İnanç
böyle bir şeydir. İttifaklar nasıl kuruldu ona bakmak lazım.
Tamam Almanlar’ın işine gelmiştir oradaki direniş. Doğu
cephesini açmamız da Almanlar’ın yararına olmuştur. Batı
cephesinde Ruslara karşı rahatlamak anlamında. Ama
Çanakkale’de İngiliz ve Fransız gemilerinin önü kesildiği
için Ruslara yardım ulaşmadı. Rus çarlığı yardım alsaydı.
Rusya’da devrim olmazdı. Eğer devrim olmasaydı bugün
Doğu Anadolu senin olurmuydu? Büyük olasılıkla Van-Diyarbakır hattı Ermenistan’ın olurdu.
Devrim olunca Bolşevikler Anadolu hareketine yardım
etti. O Silah yardımları sayesinde sen daha güçlendin.
Çanakkale’desSenin karşına Avusturalyalı, Yeni Zelendalı
ve diğer askerleri çıkardılar. İstiklal Harbi döneminde hem
içerideki işbirlikçileri, hemde Yunan askerlerini cepheye
sürdüler. Venezellos ne diyor 1921’de? Biz diyor Yunan
ordusu olarak İngilizlerin emrinde savaştık.
Bolşevik İhtilali emperyalizmin hesaplarını bozdu. Bakın
Churchill ne diyor 1919’un Mayıs’ında Avam Kamerasındaki konuşmasında, “Bolşeviklik bir hastalıktır, Bolşevik
bebek beşiğinde boğulmalıdır”. Anadolu hareketinin mücadelesi Bolşeviklerin desteğiyle kolaylaştı.
Benzer şekilde Kemalist harekete karşı da aynı tepki var
i adım
b lgi
f kir
Ermeni Meselesi’nin hocam nedir sizce aslı?
Tehcirden sonra İstiklal Harbi sürerken geri dönüş kararı
çıktı. Yaklaşık 300 bin Ermeni yurttaşın döndüğü söyleniyor. Bunların da bölgedeki suni Kürtlerin baskılarından
dolayı Aleviliği seçtiği ve kimlik değiştirdiği söyleniyor.
Hrant Dink soruyordu 300 bin kişi buharlaştı mı diye. İşte
bunlar onlardır. Hepsi Anadolu’da yaşıyor. Bunu söyleyen
eski Türk Tarih Kurumu’nun başkanı Yusuf Hallaçoğlu.
Şimdi bu Ermenilerin çoğu PKK’nın içinde devlet kuralım diyenler. Kendilerini gizleyen Ermenilerin de çoğu
Taşnakçıdır. Yoksul Kürtleri kışkırtanların içindeler.
Amerika’daki, Avrupa’daki diaspora, Hrank Dink
öldürünce üzülmüş gibi görünmedi. Adamlar 1.5 Milyon
Ermeni öldürüldü diyor. Eğer Hrant’ın tezi doğrulansaydı
diyasporanın tüm argümanları çökerdi. Doktora tezleri de,
makaleleri de bunun üzerine kurulu. Ama belgeler diyor
ki tüm Osmanlı toprağında toplam 1.3 Milyon Ermeni
yaşamış. İngiliz belgelerinde de var bu rakamlar. Amerika’da, Fransa’da, Kanada’da, Suriye’de, Lübnan’da
dünyanın birçok ülkesinde Ermeniler yaşıyor. Eğer o kadar
Ermeni öldürülmüş olsa, bunlar nereden geldi.
Ermeni Meseleleri nedeniyle yapılan baskılara karşı
Türkiye nasıl bir tavır almalı?
Devlet ciddi olursa hiçbir şey olmaz. Bak İran nasıl yaptı.
İran’a karşı o kadar baskı yaptılar. Ona karşı PJAK’ı
kullandılar. İran dayattı. PJAK en sonunda silah bırakmak
zorunda kaldı.
Önümüzdeki diğer bir dönence Cumhuriyetin 100. yılı
Sizce Türkiye’nin dış politikasının temel taşları gelecek
yıllarda nasıl olmalıdır?
Temkinli dış politika izlemek lazım . Maceracı dış politika
çevre ülkeler açısından önemli sorunlar yaratır. Merkezi
ülkelerin sıkça görülen yayılmacı dış politika uygulamalarının rüzgarına kapılmamak lazımdır.
Söyleşi: Polina Cengiz - Eser Alpkaya - Mart 2015
15
İbrahim Gazioğlu
Sakarya Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
[email protected]
Stratejik Düşünce Topluluğu
Kadın Erkek İlişkileri Forumu
Hafif güneşli bir Sakarya günüydü. Her şey sıradandı, derse
ara vermiştik ve biraz nefes alıp çay içmek için birkaç arkadaş
bir masanın etrafında toplanmış havadan sudan konuşmaya
başlamıştık. Çevremizi düzensiz bakışlarımız ve aslında ders
arasından da sıkılan bir halimizle süzüyorduk. Ruh halimiz bir
monotonluk girdabı içindeydi. Aslında söylemek istediğimiz bir
şey vardı ama; söyleyip söylememek konusunda tereddütlüydük sanki… Birden bir erkek arkadaşın kadınların kendi içinde
tutarsız olduğunu söylemesiyle ortamımızın durağan havası
değiştiriverdi…
Konu, orada bulunan kadın ve erkekleri, aslında birbirlerini
anlamayı birbirlerini suçlayarak yapmaya çalıştıkları ekşili, tatlı
bir gerilime sürüklemişti…
-
Cennetten kovulmamızda kadının payı Şeytan’a yardım etmesinden dolayı çok büyüktür!
-
Yemeseydin elmayı, sahip çıksaydın nefsine, sen kendi suçuna bir kurban mı arıyorsun?
-
Kadınlar iki yüzlü, konuşkan, tutarsız, bencildir…
-
Kadınlar yine iki yüzlüymüş erkekler yüzsüzdür! Konuşmadan insanlık nasıl ilerleyecekti? Tutarlı
olmak salt bir şeye odaklanmaksa evet öyledir. Bencil olanı tarih bir kadınla yetinmeyen erkekler varken bize istesek bile bırakmaz heralde…
-
Kadının saçı uzun aklı kısadır…
-
Erkeklerinde saçı kısa aklı yoktur…
-
Ben sadece sevmiştim…
-
Sevmeseydin! Bu onu bağlamaz ki… o da sadece sevmemiş yani…
-
Kadın Erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır. O yüzden erkeğe her zaman muhtaçtır.
-
Kapitalizmin devamlılığını sağlayan etkenlerden birisi de kadınların sürekli sömürülmesidir.
-
Kadınlar erkekler üzerinden geçinir. Hayatın asıl yükü erkeklerdedir.
-...
-...
Bu şekilde bir sonsuz sohbet başladı ki insanın kendisini
kurtarması bir kenara dursun, yoldan geçenlerde katıldı
sohbetimize. Bizlere dışarıdan meraklı gözler, katılmak
isteyip de katılamayan gönüller bakıyordu. Bizde bu
durumun daha müsait bir zamanda katılmak isteyenlerin
daha rahat katılıp kendini ifade edebileceği bir ortamda
konuşulması kaydıyla o an için bitirip dersimize geçtik.
Konuşma bitmiş olsa bile aklımız orada kalmıştı…
16
Stratejik Düşünce Topluluğu olarak böyle bir ortamda
tamamen doğal bir süreçte şekillenen bu konuyu bir
forum ortamına taşıdık. Bu konuda konuşma yapmak isteyen arkadaşlar internet sitemizden yaptığımız duyuruya
döndüler… Bizlerde topluluk olarak gerekli izinleri
aldık, afişimizi bastık, davetimizi gönderdik.
12 Mart Perşembe tarihli “Kadın – Erkek” konulu forumumuzda 4 konuşmacımız vardı:
i adım
b lgi
f kir
Kadınlar İnsandır, Biz İnsanoğlu.. Neşet Ertaş
Sakarya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
3. Sınıf öğrencisi Hacer Kara “Mahvolan kadınlık”
temalı konuşmasını yaptı, Sakarya Üniversitesi Siyaset
Bilimi ve Kamu Yönetimi 3. Sınıf öğrencisi Mehmet
Çakar “Türkiye’de Erkek Olmak” konulu sunumunu ve
konuşmasını izleyicilerle paylaştı.
Sakarya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
4. Sınıf öğrencisi Şebnem Yeşiloğlu “Kadının Ahlaksal
Normlardaki Yeri” içerikli konuşmasını sundu.
Sakarya Üniversitesi İşletme 1. Sınıf öğrencisi Furkan
Çavga “Özgürlükler Düzleminde Kadın Erkek İlişkileri”
başlıklı konuşmasını yaptı.
Değerli konuşmacı arkadaşların sunumundan sonra
dinleyicilerle soru cevap şeklinde forumumuz devam
etti. Herkesin söyleyecek bir sözü vardı. Forum ne
bizim ne de katılımcıların beklediği bir tatlı sert tartışma
ortamına döndü. Bir taraftan konuşmalar devam ederken
diğer taraftan dinleyiciler kendilerine dağıtılan küçük
kağıtlara kadın – erkek ilişkisi denilence akıllarına ilk
gelenleri yazdılar. Okunan kağıtlarda yok yoktu. Aklına şiddet, tecavüz, çocuk gelinler, parasızlık, işsizlik,
i adım
b lgi
f kir
bir hayal olan evlilikten, dişleri yeni çıkmış gülen bir
çocuğa kadar her şey vardı… tabii kimileri bu konuda
“FATAL ERROR” verdi.
Forumumuzda kendi istediği gibi düşünmeyenlerin söz
söylemesine tahammül edemeyip çıkanlar da vardı. Bir
dahaki etkinliğimizi soran da… Topluluğumuza üye
olmadan gitmeyeceğini söyleyen de…
Her şeye rağmen ben ve ekip arkadaşlarım forumumuzun yeterince verimli sona erdiği konusunda hemfikiriz. Öğrencilerin de söyleyecek sözleri olduğunu ve
sağlanacak çeşitli platformlarla fikirlerini paylaşabileceklerini öğrenci arkadaşlarımıza göstermiş olduk.
İnsanların karşılarındaki insanlara tahammülü olmadığı
bir dünyada karşı tarafın fikirlerini dinleyebilmek
ve onlara saygı göstermek en büyük erdemlerden
biridir. Biz Stratejik Düşünce Topluluğu olarak Voltaire’e ithaf edilen “Düşüncelerine katılmıyorum ama
senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar
savunacağım.” Sözünü temel topluluk prensiplerimizden
olarak kabul ettiğimiz için kendimizle gurur duyuyoruz
17
Şebnem Yeşiloğlu
Sakarya Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
[email protected]
KADIN CİNAYETLERİ VE GÜNÜMÜZÜN AHLAK ANLAYAŞI
20 yaşında genç bir kadın tecavüze uğrayıp öldürüldü. Sadece o da değil. 18
şubatta Kübra, 19 şubatta Hüsna, 22 şubatta Nuriye, 25 şubatta Türkan, 4
martta deniz ve yazmaya kalksak sayfaları dolduracak bir sürü kadın.
Andy Warhol, “birgün herkes 15 dakikalığına kadın şiddetine üzülmüş gibi
yapıp unutacak.” demiş. Bizim unutmaya vaktimiz var mı? Son 2 ayda 58,
2014 de ise toplam 304 kadın öldürüldü. Son 7 yılda da kadın cinayetleri
oranı %1400 arttı.
Peki nasıl oluyor da son 12 yılda islami öğeler bu kadar artmışken son 7 yılda kadın cinayetleri %1400 artıyor? Bunun adı ahlaksal normların çarpıtılması. Öncelikle burada bir yapılandırma gerekiyor çünkü bir çok insan
ahlak kelimesinin anlamını dahi bilmiyor. Ahlak en dar anlamıyla neyin
doğru neyin yanlış sayıldığıyla ilgilidir ve en çok din ile bağdaştırılır.
Ahlak normları yaşanılan toplumun genel yargısıdır ve bu insanları yanlışa
sürükleyebilir. Çünkü her toplum doğruyu seçme yetisine sahip değildir.
Yanlış veya ahlaksal normların çarpıtıldığı bir toplumda kadın suistimal
edilir, kadın tacize veya tecavüze uğrar, kadın öldürülür.
Örneğin bir kadın sırf erkekler hormonlarına sahip çıkamıyor diye önlem almak zorunda degildir. Gece geç saatte özgürce dolaşabilmelidir. Bu
dünyanın bir çok yerinde böyle. Tuhaftır ki, dünyada kadına şiddetin en az
olduğu Ülkeler İslami değerlere sahip değiller.
Ve İslami normların yaşatır bu ülkede kadın olmak çok zor. Kısa etek
giysen, biraz abartılı makyaj yapsan veya tam tersi kafanı da kapatsan eleştirilirsin. Çünkü birilerinin ahlaksal normlarına uymamışsındır. Gece dışarı
çıkarken biraz açık giyindiysen, Eyvah! Tacize veya tecavüze uğrayabilir
hatta öldürülebilirsin. Eğer ölürsen arkandan ‘o da o saatte o kıyafetle dışarı
çıkmasaymış’ derler. Ha oldu da ölmedin o zaman da hakim ‘senin de gönlün varmış yapmaya’ der. Yani yine sen suçlusundur.
Bütün bunlar biraz sağduyu biraz vicdanla çözülebilir. En önemlisi ahlaksal
normlarımızı gözden geçirelim. Kısa etek giyiyor diye kimseyi yargılamayalım. Seçtiği dinden, cinsel kimlikten dolayı kimseyi yargılamayalım.
Evet, kadın erkek olarak ayrılıyoruz ama önce İNSAN olalım..
18
i adım
b lgi
f kir
Hacer Kara
Sakarya Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
[email protected]
MAHVOLAN KADINLIK
Toplumda kadın nedir? Evin hizmetçisi mi, çocukların bakıcısı mı, iyi bir aşçı mı? Kadın nasıl
olmalıdır? Uzun boylu mu, ince belli mi? Bugün ideal kadın nasıl olmalı deyince çoğumuzun
aklına; uzun boylu, sarışın, ince belli, küçük ayaklı, narin, dokunulunca kırılacak, vitrinden
fırlamış bir kadın gelir. Kimsenin aklına gözlüklü çorap ören ninesi gelmez, saçı başı birbirine karışmış ütü yapan annesi gelmez. Annelerimiz, ninelerimiz varken bu farklı kadın algısı
nasıl oluştu?
Gazete, dergi, televizyon, internet her gün bu farklı
kadını sürdü gözümüzün önüne. İlk başlarda o kadarda önemsemiyoduk ama bi sabah bi kalktık ki artık hiç
güzel değiliz, şişmanız, yaşlanmışız, selülitlerimiz var.
Aman Allahım şimdi napıcaz? Hemen fitnessa koştuk
orda iki saatimizi öldürdükten sonra koşarak kuaföre
geçtik. Kuaförde 5 saat mi 6 saat mi sayamadım ama
saçlarım çok güzel olmuştu ve eşim bunu farketmemişti.Veee kuaförden çıktık. Artık etiketi göz alıcı fiyatı
piyasaya göre zamanla artacak yeni ürünümüz fabrikadan çıktı. Yeni ürün bizler topluma karışıp hayatımıza devam ettik. Nasıl mı devam ettik? Sadece fiziki
olarak mı değiştik.HAYIR.. Gördüğümüz kültür, ahlak
ve normları hiç sorgulamadan kendimize yapıştırdık.
Sadece kendimizle kalsak iyi etrafımızdakileri tutup
kolundan sistemin içine çektik. Ve her gün aynada
MAHVOLMUŞLUĞUMUZA bakıp Allahım ne kadar
güzelim! diye iç geçirdik.
Aslında ortaya çok güzel bir ürün çıktı, bunu bende
kabul ediyorum. Ama biz kimin ürünüyüz? Bakın dikkatinizi çekmek istiyorum ürün diyorum. Artık insani
bir kimliğimiz değilde ürünsel bir varlığımız var. Hangi
firmanın ürünüyüz, etikette ne yazıyor, fiyatımız ne
kadar?
Üretici firmamız: Kapitalist sistem
Fiyatımız ne: Derinliği ve içtenliği olmayan yüzeysel ve
maddi olarak karşılanabilen şeyler
Etikette ne yazıyor: Modern İdeal Kadın..
Altında küçük bir not “ kısa süre içinde tüketiniz“
i adım
b lgi
f kir
Peki üreticimiz olan firma yani kapitalist sistem
nasıl işler:
-Kadın her zaman bakımlı olmalıdır. Kadının birinci
vazifesi güzel ve alımlı olmaktır.
-Erkek kadın için her zaman para kazanmalıdır. Çünkü
erkeğin birinci vazifesi güzel ve alımlı kadının ihtiyaçlarını karşılamaktır.
-Doğrular hiçbir zaman önemli değildir. Ancak yalan
yardım eder.
-Kendi düşündüğünü değil de karşıdakinin duymak istediğini söyle. Kendi düşüncelerini söylersen dışlanırsın.
-Arkadaş gibi gözük aslında zayıf noktaları öğren.
-Kimseye güvenme.
-Büyük balık küçük balığı yutar bu yüzden büyük balık
olmamız lazım.
Tabiki de biz suçlu değiliz! Sistem bunu gerektiriyor!
Hayatta kalmak için bunları yapmaya mecburuz!İçiniz
rahat olsun köprüde soğukta oturan çocuğa bir lira
verin gerisini düşünmeyin.Çünkü siz elinizden geleni
yaptınız.Arada sırada otobüste ki teyzeye de yer
veriyorsunuz.Hiç merak etmeyin siz hariç herkes vahşi.Biraz
konumuzun dışına çıktık neyse konumuza dönelim.
Bu vahşi dünya bizlere ne yaptı. Neye döndük bu vahşi
dünya yüzünden.Evet kadın nasıl olmalı nasıl olmak
ister kim kadını kadın eder.Evcil fonksiyonlarla yeterliydi başlangıçta.Fakat biz artık sadece ev kadını değiliz
biz artık iş kadınıyız.Artık dünyayı yöneteceğiz Çünkü
tüm tarih boyunca ezildik; yoksaaaa biz mi ezilmek
istedik.Artık dünyanın sahibi olma sırası bizde asırlarca
dünyayı erkeler yönetti; yoksaaa biz mi yönetimle
19
diyorsan oturduğun o köşkünden
kalk ve sistemle savaşmaya meydana in. Ama sana oturmak daha
kolay geliyorsa ki büyük ihtimal
öyle gelecek lütfen meydandakilerin işine karışma.
uğraşmak istemedik.Kadın gerçekten yönetimde yok
muydu yoksa kendi istediklerini arkadan hiç uğraşmadan
yaptırmak daha mı kolaydı?Bütün kadınlar ezildi mi
yoksa ezilmiş gibi gözükmek bazılarının işine mi geldi?Amacımıza ulaşmak için yeterince çaba harcadık mı?
Bunları açıklamak için tarihe göz atabiliriz.
EVLERİNDE OTURUP EZİLMİŞ RÖLÜ OYNAMAK YERİNE
SİSTEME KAFA TUTAN TARİHE ADINI YAZDIRAN KADINLAR:
.KLEOPATRA
.MARGARET THATCHER
.HİLLARY CLİNTON
.JEANNE d’ARC
.İNDİRA GANDHİ
.TOMRİS HATUN
Hangi amaç için çabalıyorsan onun getirdiklerini de
kabul edeceksin. Sen gelişmek istemiyorsan sadece cinselliğin üzerinden işlerini halletmeye çalışıyorsan bunun
bedeline de razı olacaksın. Eşim nerde kaldı neden benimle ilgilenmiyor, eşim bu parayı ne zorluklarla kazandı
diye sorgulayamazsın.Çünkü onun görevi sadece para
getirip senin sonsuz isteklerini karşılamak. Senin asıl
sorgulaman gerekenler:Bu sene koltukları değiştirsek mi?
Ahmet Ayşe’ye yeni bir kolye aldı sen neden almadın?
Ben bu çantayla ne kadar zaman daha gezeceğim? Kursa
mı yazılsam canım çok sıkılıyor da? bunları sorgula. Bu
rolü biz seçtik lütfen rolümüzün gereklerine uyalım.
Gelelim çocuk konusuna biz
kadınların en büyük gurur
kaynağı çocuklarımızdır.Gurur
duyulacak ne yapıyoruz? Çocuklarımızı gerçekten
iyimi
yetiştiriyoruz? Aslında çok
harika çocuklar yetiştiriyoruz.
Aynı bizim gibi düşünen, bizim
gibi uyuyan, bizim gibi yemek
yiyen. En büyük başarımız
dünyaya kendimizden tam olarak
bir kopya bırakmak. Kopya olmasa bile benim yapamadıklarımı yapsın onun hayallerinin ne önemi var o şu
an çok küçük düşünemez büyüyünce bana teşekkür edecek doğurdum yetiştiriyorum yediriyorum giydiriyorum
daha ne ister ki bi çocuk? Dinlenmek mi; düşüncelerine
önem verilmesini mi; kişisel özelliklerine saygı gösterilmesini mi; kendi kanatlarını açıp uçmayı mı ister?
Tabiki de HAYIR. Bir çocuk şeker ve oyun ister çünkü o
sadece bir çocuk. Ama nedense psikolojik ve sosyolojik
araştırmalara göre tüm katillerin tüm hırsızların kişisel
bozuklukları çocukluklarında ki psikolojik sorunlarından
kaynaklanıyor.Onları yetiştiren anneler değimliydi ( bazı
istisnalar hariç)?Ortada bir problem varsa sadece bir kişiyi yada bir tarafı suçlamamalıyız.Yumurta kırılmışsa onu
iten olmuştur. Tabak düşmüşse onu düşüren olmuştur.
Kadınlar hep eziliyor erkekler hep eziyor yada kadınlar
erkeleri sadece çıkar olarak kullanıyor diyemeyiz. Çünkü
her etki karşısında bir tepki oluşturur.
Eğer aynı dünyada aynı sistem içinde devam etmek
istiyorsanız: Çocuklarınıza kadın erkek ayrımını öğretin
kadını sadece bir beden olarak anlatın ki onlarda çocuklarına anlatsın! Fakat artık sistemden kurtulmak pek
mümkün görünmese bile sistemin içinde sisteme karşı
yaşamak istiyorsanız. Daha güzel bir dünya istiyorsanız.
Birbirinizi suçlamayı birbirinize taş atmayı bırakıp;
kendini ve karşı tarafı anlamaya, dinlemeye gelişmeye ve
gelişmeye yardım etmeye ne dersiniz? Çocuklara para kazanmayı değil de kalp kazanmayı öğretmeye ne dersiniz?
Haaaa ben sadece bir kadın değilim ben kimliğim var
20
i adım
b lgi
f kir
Furkan Çavga
Sakarya Üniversitesi
İşletme
[email protected]
DOĞU BATI EKSENİN KADIN ALGISI VE ÖZGÜRLÜKLER
Kadın ve erkek düzleminde, özgürlük konusu çokça konuşulur ve tartışılır. Ortada bir sorun olduğu ve konuşulması gerektiği genel kanıdır. Ancak bu değerlendirilmelerde çokça
kavram kargaşası da mevcuttur. Bu yüzden de çoğu zaman bir sonuca varılamamaktadır.
Sonuca ulaşıla bilinmesi için ilk önce sorun ve kavramlar tam anlamıyla tespit edilmelidir.
Bizler özgürlük denildiğinde ne anlıyoruz?
Kadın ne kadar özgürdür? Yaşadığımız çağda kadın erkek
eşitliği söz konusu mudur? Veya özgürlük eşitlik midir?
Gerçekten kadın hakları savunuculuğu yapılmakta mıdır?
Batıda kadın özgürlüğü ne ifade eder? İslam kadın hakları için neler belirtmiştir?
Son yüzyıllarda batıda kadın ve erkek eşitliği üzerine bir
çok hareket meydana gelmiştir.Bunların en önemlileri
feminizm diye meşhurdur. Bu hareketlerin bir kısmı
başarıya bile ulaşmıştır. Ama şunu sormak gerek: Bu
başarılar kadına bir şey kazandırdı mı? Yoksa bu başarı
sayılan şey kadının daha fazla kullanılmasına mı sebep
oldu?
Özgürlük denince akla ilk gelen batı medeniyetleridir.
Bende konuya buradan başlamak istiyorum. Peki, batı
medeniyetlerini tarih boyunca ele aldığımızda kadına
tanımış olduğu haklar nelerdir? Tarih boyunca kadınlara
nasıl bakılmıştır? Batının bize sunduğu modern kadın
modeli nedir? Burayı irdeleyelim.
Ortaçağ ve sonrasında, Aydınlanma dönemi
Avrupa’sında kadının toplumsal kimliği üzerindeki dinin etkisi ve baskısı üzerinde durmadan önce, İncil’de
kadının yeri üzerine bir şeyler söylemek gerekir sanırım.
Her şeyden önce Tanrı’nın oğlu İsa’yı doğuranın bir
kadın olması, salt doğurganlık üzerinden de olsa, kadına
kutsal bir saygınlık kazandırmaktadır. Ancak bu görüşe rağmen kliseye bağlı olan eski milletlerin çoğu,
kadının amellerinin Tanrı katında kabul edilmeyeceğini
i adım
b lgi
f kir
düşünüyorlardı. Eski Yunan’da, “kadın şeytan işi bir
pislik” olarak adlandırılıyordu. Romalılar ve bazı eski
Yunanlıların görüşüne göre erkek soyut bir insani benliğin sahibi idi; ama kadının böyle bir benliği yoktu.
Miladi 586 yılında Fransa’da toplanan bir kongrede
uzun tartışmalardan sonra kadının insan olduğu kabul
edilmiş; fakat erkeğe hizmet etmek için yaratıldığı sonucuna varılmıştır. İngiltere’de yaklaşık yüz yıl öncesine
kadar kadın, insan toplumunun bir parçası sayılmıyordu...
Fakat II.Dünya savaşından sonar bir şeyler değişti. Kadın
sorunu Batıda çok hassas bir mesele olarak gündeme
geldi. Bunun sebeplerinden birisi bizzat dünya savaşıdır.
Çünkü ikinci dünya savaşı aile bağlarını tamamen yıkmıştır. Fakat bundan evvel, Kilisenin din adına savundukları ve her zaman dinin bekçilik ettiği üsleri, kadının
manevi, sosyal ve insani değer, hak ve şahsiyetini yok
etmiştir. Evet kilise bunları din namına savunmuştur.
Rönesasns’tan, burjuvazinin devriminden sonra bireysel
özgürlük kültürü, kiliseye karşı bir zafer kazandı. Burjuvazinin hamle yapması neticesinde kilisenin hukuki,
ahlaki, ruhi ve bilimsel egemenliği ve beraberinde din de
yok oldu. Ve ansızın cinsel özgürlük meselesi gündeme
geldi. Bu cinsel özgürlük şiarıyla kadın; bütün yoksunlukların, insanlık dışı kayıt ve sınırlamaların yok olup
gittiğini görünce onu şiddetle kabul etti. Peki, burada
söylediğim özgürlük gerçek özgürlük müdür? Yoksa geçmişten süregelen tutumun oluşturduğu etkiye tepki olarak
savunulan ancak kadının birey olma hüviyetini elinden
alıp seksepalitesini ortaya çıkaran bir olgu muydu?
21
Öncelikle, Özgürlük Nedir?
Batıda “Kadın Özgürlüğü” ibaresi çok kullanılır.
Özgürlük ise kapsamı çok geniş olan bir kavramdır.
Hatta özgürlük henüz üzerinde ortak bir fikir birliğinin
olduğu bir tanımı bulunmayan bir kavramdır. Esaretten
özgür olmak şeklinde okunabileceği gibi; ahlaken özgür
olmak şeklinde de okumak mümkündür. Çünkü ahlak
da, birtakım bağlayıcı ve sınırları olan ilkelerden ibarettir. Özgürlük kelimesi insanlara hoş gelir, bu yadsınamaz bir geçektir. Ancak batı tarafından bizim soframıza
konulan özgürlük ibaresinin, içeriğini iyi okumak ve
analiz etmek gerekir. Bizler gerçekten modernleşmenin
beraberinde özgürleşiyor muyuz? Yoksa bizler özgür
insanlarız derken, aslında özgürlüklerimiz elimizden mi
alınıyor. Bu konuda eski Amerikan dış işleri bakanının
söylediği bir söz gerçekten beni etkilemiştir: EN İYİ
KONTROL ŞEKLİ, KÖKÜNDEN KANDIRILDIĞINDA VE KURALLAR DİKTE EDİLDİĞİNDE ÖZGÜR
OLDUĞUNU DÜŞÜNMEDİR. ESARETİN BİR ŞEKLİ; BİR HAPİSHANE HÜCRESİNDE OLMAKTIR.
PARMAKLIKLARI GÖREBİLİR VE ONLARA DOKUNABİLİRSİN. DİĞER BİR ŞEKLİ İSE; YİNE BİR
HAPİSHANE HÜCRESİNDE OTURURSUN AMA
PARMAKLIKLARI GÖREMESİN BÖYLECE ÖZGÜR
OLDUĞUNU DÜŞÜNÜRSÜN. demiştir.
bu meydana girersek, o zaman kesinlikle doğru olana
ulaşamayız. Evet, batılılara ait niyet ve hedeflerle bu işe
kalkışmamalıyız. Bu niyet ve hedeflerler biraz kendi kültürümüzle de harmanlanarak bulamaç haline getirilmiş.
Ortaya çıkan ürünü ne yazık ki acı bir şekilde toplumumuzda görmekteyiz.
Batıyı çağ atlamış özgür bir toplum olarak görnlere eski
batı zihniyetinden arta kalan bir örnek vermek istiyorum.
Bugün bile bir kadın bir erkekle evlendiğinde, kendi
soyadını bırakıp kocasının soyadını almaktadır. Kadın,
kendi soyadını taşıma hakkına sadece bekâr olduğu müddetçe sahiptir. Kadın evlenir evlenmez kendi soyadının
yerini erkeğin soyadı alır. Bu aslen batılılara ait bir
kültürdür. Kadın, kendi hüviyetini evlendikten sonra da
korumaktadır. Batıdaki soyadı değiştirme meselesi, erkek
kadının sahibidir anlayışından kalma bir nişanedir. Batıda
mal varlığına sahip bir kadın, bir erkekle evlendiğinde
sadece vücudu o erkeğe ait olmayıp babasından kalma
bütün mal varlığı da kocasına ait bir duruma gelmekteydi. Bu, batılıların inkâr edemeyeceği bir gerçektir.
Avrupa’daki ani değişimin nedeni neydi?
Bu alanda düşünmek isteyen değerli kadınlarımız, özellikle de gençler, iyi dikkat etsinler. Avrupalıların kendi
sosyologlarının yaptıkları dakik incelemelere göre,
Avrupa’da kadınlara mülkiyet hakkının verilme nedeni,
Ne yazık ki batıda özgürlük kavramına yanlış ve zararlı
bir mana yüklenmiştir. Özgürlüğü, aile kurumunun ge- modern teknolojinin gelişmesiydi. Batıda sanayi yavaş
yavaş gelişmeye başlayıp fabrikalar kurulunca, işçiye
rektirdiği şartların dışına çıkma, hatta evlenip aile kurihtiyaç duyuldu. Büyük oranda işçiye ihtiyaçları vardı,
arak çocuk yetiştirme yerine geçici şehvetlere yöneleama işçi azdı. Düşük ücretle çalıştırabilecekleri kadınları
bilme şeklinde yorumluyorlar. Bu kavramı doğru bir
fabrikalara çekip onların iş gücünden yararlanabilmek
şekilde kullanmıyorlar. Toplumsal hareketin başarıya
için kadınların da mülkiyet hakkına sahip olduğunu ilan
ulaşması, o hareketin, doğru teşhisler ve gerçek maslaettiler. Avrupalılar kadınlara mülkiyet hakkını yirminci
hatlara dayalı olmasının yanı sıra, birtakım sahih akli
yüzyılın başlarında verdiler. Bu tavırlar, batılıların kadıtemellere oturtulmasına bağlıdır. Kadın haklarını savunna olan ifrat ve zulme dayalı anlayışlarının neticesidir.
ma adına gerçekleştirilen bütün hareketlerde bu ilkeye
Bu ölçüdeki bir gevşeklik, tabii olarak aynı ölçüde bir
riayet edilmelidir. Yani, kadın ve erkeğin tabiatları iyice
aşırılığı doğurdu. Kadın hareketleri böyle bir ortamda
tanımlanmalı, kadın ve erkeğin kendilerine has sorumbaşlayınca, doğal olarak birtakım ifratları beraberinde
luluk ve uğraşları belirlenmeli ve buna ilave olarak bu
getirecektir. Bundan dolayı sizlerin de gördüğü gibi çok
iki cins arasındaki ortak yönler de göz önünde bulunkısa bir sürede kadın-erkek ilişkilerindeki serbestlik
durularak taklitçilikten uzak bir şekilde kadından yana
dolayısıyla batıda fesat öyle bir hadde ulaştı ki, bu hızlı
hareketler oluşturulmalıdır. Eğer bir hareket, taklit ve
gelişigüzel alınmış birtakım kararların neticesinde oluşur- değişim batılı düşünürlerin dehşete kapılmasına neden
oldu. Şu anda batı toplumunun ıslahını kendine dert edisa, kesinlikle zararlı olur.Eğer bizler batılılardan geri
nen akıllı insanlar, mevcut şartlardan dolayı çok rahatsız
kalmama kastıyla kadın haklarını savunmaya kalkışır ve
bir durumdalar; ama bu gidişatın önünü alacak güce de
sırf batılılar bize kötü gözle bakmasınlar diye bu işe girişirsek, hareketimiz asla doğru bir sonuç doğurmaz. Eğer sahip değiller. Batılılar, kadına hizmet adına onun hayatına çok büyük bir darbe indirdiler.
onların bu alanda doğru bir yol katettiklerini sanarak
22
i adım
b lgi
f kir
Peki, bizim toplumumuzda bu sorunlar yok mu?
Ülkemizde bu konuda hayli sorun olduğu akıllı tüm
bireylerin ortak fikridir. Ve zaten toplumumuzun bu
konuda elle tutulur bir tarafı bulunmamaktadır. Ancak
toplumumuzun sorunu ise şudur. Müslümanların ve
muhafazakar kesim denilen insanlara bakılıyor, onların
yanlışları İslamiyete mâl ediliyor. Sadece örnek olması
açısından soruyorum: Komünist olduğunu iddia eden
birinin, sokakta fakir bir adamın parasını çaldığını
görseniz, komünizm mazlumları ezen bir tutum
içerisindedir diyor musunuz? Veya küçüklüğünden
beri sosyalit olduğunu bildiğiniz birisi ilerde menfaati
uyarınca bir diktatöre yandaş olsa, bu kişinin bu
tutumunu sosyalistliğe mi mâl edersiniz? Peki, söz
konusu olan İslam olunca neden bu kadar acımasızız?
Diyebilirsiniz ki «bir tanesi iki tanesi yanlışta olsun
ancak hepsi yanlışsa demekki orda bir bozukluk vardır.»
Yok ama öyle değil. Hakkın ölçütü çoğunluk değildir.
Söz gelimi Hz. Nuh 1000 yıl Peygamberlik yaptı ancak
ona iman edenler 1 elin parmakları kadardı. Bu yüzden
gelin Müslümanlar elinde bozulmayan İslam’ın kadına
bakışına göz atalım. Bakalım düşmanlık edecek bir tarafı
var mı?
İslam’da Kadın
Teoriyle pratik farklı şeyler. Müslümanların, İslam’ın teorideki kadına bakış açısını pratize etmedeki yanlışlarını
zaten az önce belirttik. Müslümanlar bu konuda ziyandadır. Ancak Muhammed-i İslam’daki kadının yeri bu
değildir. Kur’an kadın ve erkeğin yaratılışından bahsettiği zaman onların her ikisinin de aynı oluşumdan yaratıldığını beyan etmektedir. Buna göre islami düşünce şunu
ifade eder: “Yaratılan her şey insan içindir ve insanlar da
birbirleri için ziynet ve süstürler.”
İslam, insanın olgunlaşmasını hedeflemiştir. Bu açıdan
da kadın ve erkek arasında hiçbir fark yoktur. İslam
açısından önemli olan kadınlık veya erkeklik değil,
tekâmüldür, insanın insan oluşu, yeteneklerin eğitilmesi
ve herkesin, ister kadın, ister erkek olsun, vazifelerini
yapmasıdır; ki bunun için kadın ve erkeğin tabiatlarının
iyice tanınması gerekmektedir. İslam’da kadın ve erkeğin
tabiatı güzel bir şekilde açıklanmıştır ve vazifelerde asıl
önemli olan şey, dengedir. Yani, fertler arasında, ister
kadın olsun, ister erkek, adaletin sağlanmasıdır. Bundan
dolayı da bazı konularda kadınlarla ilgili olan hükümler
erkeklerinkinden farklı olabilir. Çünkü tabiatları itibarıyla
i adım
b lgi
f kir
da kadın ve erkek arasında birtakım farklılıklar söz konusudur. İslamî öğretide kadın ve erkek türü arasındaki fıtri
ayrıcalıklar, gerçekçi ve mükemmel bir tarzda belirlenmiştir.
İslam, öğretileri ışığında kadını yüceltti. Öyle ki kadını
ilahi risaletin bekçisi ve İslami hüküm ve adabın beyan
edicisi kılmış ve erkeklere bir emanet olarak vermiştir.
Veda hutbesinde Allah Rasulü (s.a.v) şöyle buyuruyor:
“Ey insanlar sizin kadınlar üzerinde hakkınız olduğu gibi,
onların da sizler üzerinde hakları vardır. Ben size onlara
iyi davranmanızı vasiyet ediyorum. Onlar size Allah’ın
emanetleridirler. Emanete yapılan vefasızlığın sorgusu
elbette olacaktır.” Toplumda o günlerde hiçbir değeri olmayan kadını, İslam yüceltti ve ona azamet ve insanlık
makamını bağışladı. Ortaçağ zihniyetinin taşlaşmış kalp
yığınları arasında toprağa gömülen kız çocuğunu, bir
meta gibi alınıp satılan kadını, günümüzün ağızlarından
salya akıtan materyalist maddiyatçı patronlarına cariye
yapan kadını, Fransız devrimiyle yeni bir statiko arayan
ama aradığını bulamayan kadını, yeniden erkeklerin
patronlaşmasına ve onların ürettiği şeylerin tüketimi
için reklam firmalarının kapılarında sürünen bir paçavra
haline getirilen kadını, çalışması lazım, kadın evine hapsolmamalı diyerek kendine ucuz işçi bulma peşinde olan
materyalist patronları zenginleştirmekten öteye geçmeyen kadını, evet! günümüz kadınını İslam yüceltmiş ve
“cennet anaların ayakları altındadır” diyerek, kendisine
en büyük manevi değeri vermiştir. Buradan şu kavrama
ulaşmakta bir başka yanlıştır bana göre. Yani islama göre
kadın erkeğin tanıdığı özürlük kadar özgürdür. Kadın eve
kapanmalı ev işleriyle ve çocuklarıyla uğraşmalı. Hayır
zaten bu düşünce az önce eski batı medeniyetlerinde yerleşmiş olan yerdiğimiz düşüncedir. Evet bir kadının asli
görevi yuvasıdır ancak bu kadarla sınırlı değildir bu düşüncenin sindirilmesi gerekir. Bu yüzden ki burada vurgulanan kadının kutsallığıdır. Bakın erkek her zaman bir
ailenin direği olarak gösterilsede, bir yuvayı her zaman
dişi kuş yapar bunu unutmamak gerekir. Bizim toplumumuz da aile yapılarının batılılara göre kuvvetli olmasının
temel nedeni budur.
Bakınız, Kur’an kadın ve erkek hakkında -özellikle de
aile içindeki kadın ve erkek hakkında- ne buyuruyor?
‘’Ve delillerindendir ki sizin cinsinizden eşler yaratmıştır
size.’’ Yani, Allah-u Teala’nın yeryüzündeki kudret nişanelerinden biri de erkek için kadını ve kadın için de erkeği
bir eş olarak yaratmasıdır. Sizin cinsinizden buyurmasından, bu iki cinsin farklı rütbelere sahip olmadıkları ve
23
aynı cevherden yaratıldıkları anlaşılmaktadır. Elbette
kadın ve erkek, misyonlarının farklılığı nedeniyle bazı
farklı özelliklere de sahiptirler. Ayet şöyle devam ediyor: “Onunla huzur bulasınız diye.” Demek ki beşerin
iki ayrı cins olarak yaratılmış olması büyük bir hedeften
dolayıdır. O hedef, huzura kavuşmaktan ibarettir.Yani,
kadın ve erkek evlilik vasıtasıyla bir araya gelerek huzura
kavuşurlar. Bir erkek için evin sakin ortamında sevdiği
bir hanımla birlikte olmak, büyük bir mutluluk olduğu
gibi, aynı şekilde bir kadının da,sevebileceği ve ona
dayanarak kendisini güvende hissedebileceği bir kocaya
sahip olması, onun huzurlu olmasına neden olacaktır. İşte
aile ortamı, bu huzuru her iki taraf için de temin ediyor.
Öyleyse hem kadın, hem de erkek aile ortamında huzura
ulaşabilmek için birbirlerine muhtaçtırlar.
Örnek Kadın:
İslam’a göre kadın nasıl olmalıdır? Kur’an tek başına
gönderilmemiştir ve anlaşılabilinmesi için İlahi
kutsiyetlere dokunabilecek bir elçiye muhtaçtır. Bu
yüzden Kur’an’ı açıklaması ve yaşantısıyla ortaya
koyması için Peygamberimizle birlikte gönderilmiştir.
Peki, İslam’daki kadının nasıl olması gerektiğinin örneği
kimdir?
Vahiy evinin kızı olan, anneler annesi, cennet kadınlarının efendisinin hayatına bakalım. Hz.Fatıma(a.s) öyle
bir kadındır ki toplumunda varolan sapma ve zulüm
karşısında sorumluluk hissediyor, sosyal mücadele ve
kavgaların içerisinde bulunuyor. Ta ölüm anına dek sessiz durmuyor, susmuyor ve sönmüyor. Aynı şekilde O
Fatıma (a.s) tekrar müslüman kadını ortaya koyabilir. O
Zeyneb gibi bir kızını, Hasan ve Hüseyin gibi oğullarını,
bu aşamada bir anne olarak yetiştiriyor. Yüce, örnek ve
eş kadının, başka bir boyutu olarak Ali’nin yalnızlık,
sıkıntı, zorluk ve azametleri durumunda da hep O’nun
yanında olmuştur. Ayrıca sorumlu, sosyal bir kadın olarak
doğumundan, babasının defnolunduğu ana kadar, yine bir
an bile mücadeleden geri durmadı. Dış cephede hicrete
kadar küfürle, iç cephede ise ölüm anına kadar sapma ve
katil ile mücadele etmiştir. Aynı şekilde Peygamberimizin (s.a.v) eşlerinden Hz. Hatice validemiz İslamiyetin
doğuşundan itibaren peygamberin en büyük destekçisi
olmuştur.
Hedef, kadınları başka bir safa çekip, onları erkeklerle
düşmanca bir rekabete sokmak değildir. Hedef,kadınların
ve erkeklerin doğru bir eğitimden geçerek büyük insanlar
olabilmelerini sağlamaktır. İslami tecrübeler, bu hedefin mümkün olduğunu ispatlamıştır.Şunu iyi biliniz ki,
kadın hangi zaman ve mekânda olursa olsun ve hangi
24
aileye mensup bulunursa bulunsun, eğer belirtilen şekilde
kendisini yetiştirmeyi başarabilirse, azamet ve büyüklüğe
ulaşır.
Kadınların yüceliği ve İslam’ın onların hakkı olanı onlara geri döndürmesi o kadar aşikardır ki. Arkadaşlar buraya dikkat edelim. Kadın ilk anından son anına kadar yüce
bir değer sahibidir. Şimdi 3 evresinden ve bu 3 evredeki
Allah’ın onlara bahşettiği değeri, hadisler ışığında huzurunuza sunacağım.
1- Bir kız çocuğu dünyaya geldiğinde Anne-Babasının
günahları affolunur. Ve o kız anne-babasının süsüdür.
2- Evlilik çağındaki erkek ile kadının evlenmesi ile erkeğin dini kemale erer. Yani kadın burada erkeğin dininin
ve imanının tamamlanmasının şartıdır.
3- Ve üçüncüyü de zaten çoğumuz biliyoruz. Bir kadın
çocuk sahibi olduğu andan itibaren, o çocuk için Cennet
annesinin ayaklarının altındadır.
Eğer salt, bozulmamış İslam’ı ele alırsak tam olarak hangi yönünü eleştirebiliriz ki?..
Eğer İslam toplumu, kadınlarına Hz. Hatice (a.s) Hz.
Fatıma (a.s) ve Hz. Zeynep (a.s) gibi örnek şahsiyetleri
ideal kadın olarak benimsetebilir ve bu vesileyle dünyayı
ve tarihi kendi tesiri altında alabilecek büyük kadınlar
yetiştirebilirse, işte o zaman kadın gerçek makamına
ulaşmıştır demektir. Kadın, ilahi sistemin, kadın erkek
ayrımı yapmadan insan için belirlediği ilmi ve manevi
kemallere ulaştığı takdirde, daha iyi çocuklar terbiye
edebilecek, daha sıcak bir aile ortamı oluşacak, toplumsal gelişim artacak, hayattaki problemler daha kolay
çözülecek ve kısacası, kadın ve erkek mutlu olacaktır.
Elbette burada yük sadece kadınların omzunda değildir
burada asıl yük tabularını yıkması gereken erkeklerdedir.
Bu hedefe ulaşmak için çalışmak gerekir.
i adım
b lgi
f kir
DAYANIŞMANIN GÜCÜ ADINA!!!
i adım
b lgi
f kir
25
KADEM bir fikir derneğidir!
Kadın ve Demokrasi Derneği(KADEM), 2013 yılında kadınların hukuk, siyaset, sanat ve
iş dünyası alanlarına girmelerini amaçlayarak kuruldu. Entelektüel kadınlardan bir beyin
takımı oluşturmaya çalışan dernek, geleneksel kodlarla modern kazanımları birleştiren bir
algı ile ‘’kadın’’ı yeniden tanımlamayı amaçlamakta. Sakarya Üniversitesi Uluslararası
İlişkiler bölümü hocalarından Yrd. Doç. Filiz Cicioğlu’nun da yönetiminde bulunduğu
KADEM Sakarya Temsilciliği 26 Aralık 2014 tarihinde kuruldu. KADEM Sakarya Temsilcisi Yrd. Doç. Hülya Terzioğlu Adım Dergisine KADEM’i anlattı:
KADEM’in komisyonlardan oluşan bir yapısı vardır.
Akademi komisyonu, hukuk komisyonu, eğitim
komisyonu, iş dünyası komisyonu, toplumsal farkındalık komisyonu, dış ilişkiler komisyonu, temsilcilikler komisyonu gibi her bir çalışma alanına ilişkin
komisyonumuz vardır. İlgili kurumlara raporlar
hazırlamak, toplantılar, seminerler ve çalıştaylar
düzenlemek gibi pek çok çalışma alanımız mevcut. KADEM uluslararası projelerde de Aile ve
Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın çalışmalarında da
yer almaktadır. Pek çok kanuna ilgili şerhler koyan
raporlar sunmuştur. Çalışmalarımız hem Türkiye’de
ki STK’lar hem de uluslararası STK’lar aracılığıyla
gerçekleştirilmektedir. Genel merkezimiz İstanbul’da olmak üzere Gaziantep, Denizli, Konya,
Ankara ve Sakarya’da temsilciliklerimiz vardır.
Sakarya Temsilciliğimizde 100 civarı üye ve altı
komisyonumuz vardır.
‘’TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ’’ DEĞİL, ‘’TOPLUMSAL CİNSİYET ADALETİ’’
Yürüdüğümüz yolda en önemli kavramımız ‘’toplumsal cinsiyet adaleti’’dir. KADEM olarak sadece sorun
oluşturan alanlarda değil, eksik gördüğümüz alanlarda da çalışmalar gerçekleştirmekteyiz. İstanbul’da 5.000
kadının katılımı ile ‘’Kadının yasal hakları seminerleri’’ gerçekleştirdik. Bu seminerler Nisan 2015’de Sakarya’da da başlayacak. Ayda bir kez gerçekleştireceğimiz seminerlerde amacımız kadınları varolan haklarından haberdar etmektir.
26
i adım
b lgi
f kir
REAKSİYONER OLMAYI DEĞİL AKSİYONER
OLMAYI SEVİYORUZ. ANTİ-TEZCİ OLMAYI
DEĞİL TEZCİ OLMAYI SEVİYORUZ.
KADEM’de verilen eğitimler kadının yaşantısını
sorgulamasına sebep olan eğitimler değillerdir.
Kadınları sorunlarının çözümü için sağduyulu bir dil
kullanmaya teşvik ediyoruz. Bugüne kadar feminist
söylemler hep reaksiyoner tavır göstermişlerdir. Bu
sebeple erkekler tarafından ‘’anlaşılamaz’’ ve ‘’itici’’
görülmüşlerdir. Biz ise uzlaşmacı tavırları sergileyen kadınların ortak aklı harekete geçirmekte
başarılı olacağına inanıyoruz. Olaylara tepkimizi ise
afişler hazırlayarak, basına açıklamaları yaparak,
yeri geldiğinde sokağa çıkarak gösteriyoruz. Ama
KADEM olarak sokakta görünür olmaktan çok işin
hukuki ve siyasi boyutuna dahil olmayı tercih ediyoruz. Sokağa çıkmayı somut sonuç doğurmadığı ve
manipülasyona açık olduğu için tercih etmiyoruz.
NEDEN ‘’KADIN VE DEMOKRASİ’’ DERNEĞİ?
Yaşadığımız yüzyılın dünya görüşü demokrasidir. Gelişen demokrasiden en çok kadınlar yararlanacaktır. Demokrasinin
gelişmemesi demek toplumun yarısını oluşturan kadınların gelişmemesi, haklarını kullanamaması demektir. Demokrasi beslenmez ise kadınların özgürlükleri göz ardı edilecektir. Kadını fikri anlamda beslemek geleceği beslemek demektir. Erkeklerin cinsiyet eksenli değil adalet eksinli bakmasnı ve ehliyetimizin cinsiyetlerimizin önüne geçmesinin
amaçlıyoruz.
SÖZÜ DİNLERİZ, GÜZELİNE
TABİ OLURUZ
Görüşleri farklı dahi olsa herkesi
KADEM’e bekliyoruz. Bütün kadın
dernekleri ile görüşmeler yapabiliriz.
Farklı görüşlerdeki herkesi dinlemeye
açık bir derneğiz.
Görüşleri farklı dahi olsa herkesi
KADEM’e bekliyoruz. Bütün kadın
dernekleri ile görüşmeler yapabiliriz.
Farklı görüşlerdeki herkesi dinlemeye
açık bir derneğiz.
Söyleşi: Pelin Gül - Mart 2015
i adım
b lgi
f kir
27
Veli Reçber
Sakarya Üniversitesi
Çalışma Ekonomisi ve Endüstri
İlişkileri
[email protected]
YAŞAR KEMAL VE RIFAT ILGAZ ÜZERİNDEN
SANAT VE SINIF İLİŞKİSİ
SANAT VE SINIF İLİŞKİSİ
Antropolojik bulgular ve sosyolojik araştırmalar tarihin her döneminde insanların ya topluluk halinde ya da
toplum halinde yaşadığını ortaya koymaktadır. Toplumsal
bir varlık olan insanoğlu tarihin her döneminde içinde
yaşadığı toplumda bir sınıfın unsuru olmuştur. İlkel
komünal dönemlerden, köleci toplumlara; köleci toplumlardan feodal toplumlara, feodal toplumlardan kapitalist
modern toplumlara ve kapitalist modern toplumlardan
günümüz post modern/bilgi toplumluna dek insanlık ve
insanlığın içinde yaşadığı toplum sınıflar halinde yaşamış
ve bu sınıfların birbiri ile olan ilişkisi ile günümüze
evrimlenmişlerdir.
Sosyal bilimlerde toplumsal değişmeyi açıklayan bir
çok düşünce sistemi ve farklı birer disiplin olarak bilim
dalları vardır. Bu düşünce sistemleri ve bilim dalları
insanlık tarihi ve sınıflar tarihini sınıf bilincinin farkında
olmadan çeşitli teoriler ve yasalar temelinde ortaya koymaya çalışmışlardır. Kuşkusuz bu düşünce sistemleri ve
kuramlar içinde toplumsal değişmeyi ve sınıf bilincini siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel analizini materyalist bir
yorumla, toplumların evrimini diyalektiğin metodolojik
kuralları ile sistemleştirerek ve teorileştirerek ortaya koyan Karl Marx ve F. Engels olmuştur. Marx bunu komünist
manifestoda şöyle açıklar:
‘’Bu güne kadar ki tüm toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir. Özgür ile köle, Patrisyen ile pleb,
senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası ezen ile
ezilen birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş,
birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele
sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının
devrimci bir dönüşümüyle, ya da mücadele eden
sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır’’ ( Marx,
Engels, 2008: 22).
28
Marksist düşünce sistemine göre bir toplum alt yapı ve
üst yapıdan meydana gelmektedir. Alt yapı ve üst yapı
karşıtların birliği yasası temelinde sürekli etkileşim ve
çatışma halindedir. Karl Marx bu etkileşim sonucunda alt
yapının her zaman üst yapıyı belirlediğini ortaya koyar.
Marx alt yapı ve üst yapı arasındaki ilişkiyi ‘’Ekonomi
Politiğin Eleştirisi’’ adlı kitabının önsöz başlıklı eserinde
değerlendirmiştir. Bu eserinde bu iki yapı arasındaki
ilişkiyi şöyle açıklamaktadır: ‘’Uzun uzadıya uğraştıktan
sonra eriştiğim ve bütün incelemelerime öncülük eden
genel kanaatlerimi şöyle özetlemek mümkündür. İnsanlar toplumsal üretim işinde, zorunlu ve iradelerinden
ileri bağımsız olan belirli bir takım ilişkilere girişirler; bu
üretim ilişkilerini, üretim ilişkilerinin toplamı da toplumun ekonomik yapısını meydana getirir. İşte toplumsal
bilincin belirli biçimlerini karşılayan kanun ve politik
üst yapılar hep bu gerçeklik hep bu gerçek temel üzerine
kurulmuştur. Maddi hayattaki üretim biçimi politik tinsel
yani manevi toplumsal oluşumların genel karakterini
belirtir. İnsanların bilinci geçim yolunu belirtmez, tam
tersine geçim yolu onların bilincini belirler’’ (Füredi,
2001: 224-228).
Alt yapı ve üst yapı arasındaki ilişki de bir ayrıma gidecek
olursak Marksist teoride toplumsal düzenin ekonomik
temeli, alt yapıyı oluşturur. Yani bir toplumda alt yapı,
ekonomik ilişkiler ve üretim biçimlerinin tümüdür. Bir
toplumun sosyo-ekonomik ilişkilerinin belirlendiği alandır. Toplumun başka bir topluma evrimi ile bir düşüncenin başka bir düşünceye evrimi, üretim sürecinin tüm
ilişkileri ve üretim araçları arasındaki ilişkinin karakteristik formu bu yapı tarafından belirlenerek alt yapı da meydana gelir. Ve alt yapı aşamasında genel olarak Marksist
düşünce iki temel sonuç ortaya koyar: Birincisi, alt yapı o
toplumun ekonomik alt yapısının ve üretim ilişkilerinin
zorunlu bir sonucu olarak sınıfların oluştuğu ve birbirleriyle etkileşim içinde bulunduğu yapıdır. Ekonomik
i adım
b lgi
f kir
yapının bu aşamasında üretim ilişkisi bu farklı iki sınıf
arasındaki ilişkilerin belirlediği üretim biçimi ile üretim
araçlarının özel mülkiyeti konusunu oluşturur. İkincisi,
toplumun karakterinin ekonominin doğası tarafından
belirlendiğini söylemiştik. Bir toplumda sosyal değişmeyi
tarih boyunca sınıflar arasındaki çatışmanın sağladığını
ortaya koyan Marksist düşünce toplumların başka bir
topuma evrimini tarih boyunca sınıflar arasındaki
çatışmanın sağladığını, materyalist yorumla, diyalektik ve
evrimci bir bakış açısı ile ortaya koyar.
amacıyla kontrol mekanizması düşüncesi ile derinleşerek
devam etmektedir. Yeni Dünya Düzeni’nin ideologları,
ülkemizde ve dünyanın her yerinde, geniş emekçi yığınlarını kendi istedikleri doğrultuda etkilemek; sorgulamayan, karşı çıkmayan, yalnızca tekeller için çalışan
ve düşünmeden tüketen tek tip insan oluşturmak için,
birtakım sanatçı figürleri, idoller yaratarak onların
aracılığıyla kitleleri etkilediler. En çok müzik alanında
görülen bu etkileme, sinema, tiyatrodan edebiyatın çeşitli
dallarına kadar kendini göstermiştir.
Kısacası, Marksist düşüncenin ortaya koyduğu bir toplumu meydana getiren iki temel yapı olan alt yapı ve üst
yapıyı sosyal bilimlerde akademik bir dille formülleştirecek olursak bir toplum iki yapıdan meydana gelmektedir. Bu iki yapıdan ilki alt yapıdır. Alt yapı, o toplumun ekonomik yapısıdır. Bu yapıda o toplumun üretim
biçimi, üretim ilişkileri ve üretim araçlarının toplumdaki
sınıflar açısından durumu ve konumunu belirlenir.
Marx’a göre alt yapı üst yapıyı belirler. Toplumu meydana
getiren diğer bir yapı ise üst yapıdır. Üst yapı alt yapı
tarafından yani ekonomi tarafından belirlenen herşeydir.
Yani o toplumdaki, siyaset( siyasi ideoloji, siyasal rejim),
kültür, inanç, sanat, vb. herşeyi belirler.
İşte bu bölümde sınıflar açısından sanat ve sınıf ilişkisini
irdeleyerek günümüz toplumlarında içinde yaşadığımız
toplumda ve coğrafya da sanatı sınıf bilinciyle el alarak
insan, örgütler ve toplumları inceleyeceğiz.
Alternatif Sanat
Ezilenler açısından sanata baktığımızda geçmişten
günümüze dek, sistemi eleştiren, sorgulayan, emekçi
sınıfın bilinçlenmesini sağlayarak edebiyattan, müziğe;
müzikten resime ve resimden sinemaya, sinemadan her
türlü sanat anlayışına uzanan, farkındalık yaratan sanat
anlayışı ve ezilenlerin bağrından çıkan sanatçılarda her
dönemde olmuştur. Amacı, egemen sınıfın hakim ideolojisinin yaratmak istediği insan tipini, modernitenin ya
da postmodernitenin kıskacında olan işçi sınıfını sorgulayarak, düşündürerek, eleştirerek içinde bulunduğu
yaşam koşulları açısından farkındalık yaratarak emekçi
sınıfların, duygu ve düşüncelerini, istemlerini kapsayan
ve ifade eden alternatif bir sanat anlayışı olarak ortaya
çıkan proletarya sanat anlayışının varlığı ile karşılaşmaktayız. İşçi sınıfının bir üst yapı kurumu olan sanat anlayışı
ile sistemi sorgulamaya başlaması, eleştirel yaklaşım ve
yorumlarla sistem analizini ortaya koyan müzik, sinema,
edebiyat ürünleri vermesi ile birlikte burjuva tarafından
bu durum engellenmeye, sansürlenmeye ve yok edilmeye
çalışılmıştır. Birçok sanatçı cezaevine girmiş, bir çoğu katledilmiştir. İşçi sınıfının sanatı, ortaya koyduğu sinema,
müzik, edebiyat, şiir, resim, tiyatro ve heykeltraş gibi bir
çok sanat dalında sansürle karşı karşıya kalmıştır.
Sınıf bilinci olmayan, kendiliğinden işçi ve emekçi halk
kitlelerinin; egemenlerin istedikleri doğrultuda düşünmesi, kendisine sanatçı olarak sunulan figürleri sorgulamadan kabullenmesi, estetik düzeyinin bu doğrultuda
oluşması uygulanan politikanın bir sonucudur, doğal
karşılanabilir. Ancak, sınıf bilinci edinmiş, sistemi ve
uygulamalarını sorgulayan, buna karşı mücadele eden
örgütlü emeğin, aydın ve demokratların artık kendi
düşünce sistemine uygun davranış ve çaba içinde olması
gereklilikten öte zorunluluk olarak karşımıza
çıkmaktadır.
SANAT VE SINIF İLİŞKİSİNDE İDEOLOJİK
TARTIŞMA
Egemenlerin Tipleştirdikleri Biz
Sanatın kitleleri etkileme ve yönlendirme gücü, bugün
kimsenin yadsımadığı bir gerçek. İnsanlık tarihinin
başından bu yana egemenler ve ezilenler, bir üstyapı
kurumu olan sanatı kendi ideolojilerini sistematik olarak
yayma ve algı yönetimi amacı doğrultusunda kullandılar;
egemenler ezilen kitleleri ideolojik baskı altında tutmak, sömürünün ayrımına varmalarını, bilinçlenmelerini ve sisteme karşı mücadele etmelerini önlemek
amacıyla onları, kendi ideolojileri doğrultusunda sanat
yapan sanatçıların ürünleriyle etkilediler, yaşam tarzı ve
söylemleri ile yönlendirdiler. Bu olgu, her şeyin alınıp
satıldığı, her şeyin metalaştırıldığı günümüzde de egemenlerin
ezilenleri kontrol etme ve yönlendirmek
i adım
b lgi
f kir
29
Bir üst yapı kurumu olan sanatın sınıf bilinci ile olan
ilişkisini ideolojik tartışmasını ve önemini yukarıda ortaya
koyduk. Kitle iletişim araçlarındaki işitsel ve görsel teknolojik gelişmeye paralel olarak günümüzde önemi kat kat
artan sanat ve sınıf bilinci ilişkisinin kıskacındaki insanlar
üzerindeki etkisini düşünerek insanların yönlendirilmesi
ve kontrol edilmesi, egemen sınıfın kendi hakim ideolojisinin insan tipini yaratma çabalarını ve ideolojik akıl
tartışmalarının bir kez daha detaylı tartışılması gereği
ortaya çıkmaktadır. Tarihsel süreci içinde cumhuriyet
tarihimizde sanat ve sınıf ilişkisini başta edebiyat, sinema,
müzik olmak üzere çeşitli sanat dallarında inceleyeceğiz.
YAŞAR KEMAL
Yaşar Kemal, güneyin işçi sınıfından gelme, bekçilik
yapmış ve tarlalarda çalışmış bir yazarımızdır. Halkın
mitolojik öykülerini ya da işçi sınıfının efsanevi hale
getirdiği halk kahramanlarını sade ve yalın bir dille halkın
diliyle bize anlatan kişidir. Hikayelerinde, romanlarında
güneyin pamuk ve tütün işçilerini, çukurovanın bereketli
topraklarında çalışan ırgatları bulabilirsiniz. Edebiyat ve
Politika dergisine verdiği bir röportajda kendisini şöyle
anlatır Yaşar Kemal : Ta çocukluğumdan bu yana, kendimi bildim bileli, okur-yazar değilken bile şiir söylerdim.
Sonra folklor çalışmaları yaptım. Röportajlar yazdım.
Hikayeler, romanlar yazdım. Çalışma tarzım gösteriyor
ki, halktan yana, halkla birlikte işini gören bir sanatçıyım.
Benim kişiliğimi ve sanatımı halktan ayırmak mümkün
değil. Yirmi yedi yaşıma kadar halk içinde, halkla birlikte
30
çalıştım. Yani bir kol emekçisiydim. 1951’de İstanbula
geldiğimde, elimde bir kitaplık hikaye vardı. Örneğin,
benim dünyaya çıkmış ilk eserim İnce Memed değildir,
“Bebek” hikayesidir. Önce Fransızcaya çevrildi, sonra İngilizceye, İtalyancaya, Rusçaya, Romenceye, birçok dillere.
Son yirmi yılın dünyada çıkmış birçok hikaye antolojisinde “Bebek” hikayesini de buluruz. 17-18 yaşlarımda
bende sol düşünce belirmeye başlamıştı. Sanatım onunla
tay gitti, yani paralel. Ben iki şeye inanırım. İki şeyin
sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine;
halk ve doğa. Sanatımı halkımla birlikte, onun büyük
yaratıcılığı ile birlik olarak, onun için yaparım. Politikam da sanatımdan ayrılmaz. Halka kim zulmediyorsa,
etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş,
sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. Benim sanatım, içinden çıktığım sınıfın yani proletaryanın çıkarlarının emrindedir.
Ben etle kemik nasıl biribirinden ayrılmazsa, sanatımın
halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş
bir sanata inanmıyorum.
RIFAT ILGAZ
Rıfat Ilgaz bir mizah ustası ve şair halkı güldüren
düşündüren bir insandı...Bu ülkenin sanatçılarının, aydınlarının Sivas’ta Madımak Oteli’nde yakılmasının acısına
dayanamayarak yazmaya ve yaşama otel yangınından dört
gün sonra veda eden şair...
2 Temmuz 1993 sivas Madımak Oteli’nin yakılmasından sonra otelde bir çok şair, yazar ve aydın arkadaşının
i adım
b lgi
f kir
yanarak ölmesinden 4 gün sonra olayın üzerindeki etkisiyle 7 Temmuz 1993’te hayata veda eder. Rıfat Ilgaz’ın
ölmeden önce Sivas’taki olaylardan çok etkilendiğini ve
son olarak yazdığı bu ölümle yaşamın ve insan olmanın
anlamı kalmadı adlı yazısıyla yazarlığı bıraktığını ve 4
gün sonra da yaşama gözlerini kapamıştır.
Yaşamla ölümün bir anlamı kalmadı. Her şey yalama
oldu!”
Artık hiçbir şeye inanmıyoruz. Yaşama da inanmıyoruz.
Artık yaşam yalama oldu. Evden dışarı çıkmamak mı
lazım? Bizim aklımız ermez oldu. Asım benim çok eski
dostum. Benim için yıllarca çalışıp değerli kitaplar yazan
bir yazar. Yazar, kitapları yalnız kendisi için yazmaz. Kitaplar
birer sevgi derlemeleridir. Asım aylarca yıllarca benimle yattı, kalktı. İyi günlerimde gülmüş; hapishanelerde,
kelepçelerde ağlamış. Gözlerinin önünde 81’de kelepçeliyim. Asım yanımda. Türkiye’de, yaşama da ölüme de
inanılmıyor. Asım Bezirci yaza yaza kayboldu gitti işte.
İnsanca yapabileceğimiz tek şey, şimdi Asım’ı saygıyla
anmak.”
...
Peki ya Nesimi Çimen... Acaba haberleri var mıydı otel
önünde toplanan ve oteli yakanların Nesimi’nin ne kadar
büyük bir ozan olduğundan, curası ile hümanizm felsefesi yaptığından...Hiç dinlemişler midir Nesimi’nin Barış
Güvercini adlı türküsünü...
Ya da diğerleri, Karikatürist Asaf Koçak mesela ... şimdi
kim çizgilerle bize hayatı sorgulayacak, kim çizgilerle
i adım
b lgi
f kir
bizi düşündürecek...kirasını bile ödüyemiyordu o
çocuk...her sabah ev sahibine görünmemek için erkenden çıkardı evden...
Metin Altıok, şair ve büyük düşünür... Muhlis Akarsu
büyük ozan...Behçet Aysan tıp doktoru ve o güzel şair...
Ya o 22 yaşındaki çocuk , hani şelpeyi bulup çalan...
ütopyalar ülkesinin ateş hırsızı, Anadolu farklı bir
coğrafyadır, kuzeyden güneye; doğudan batıya farklı
kültürler ve folklorik değerleri taşıyan bir coğrafyadır.
O çocuk gidip bu farklılıkları bulup kendi köyünde
yoğurup insanlığa sunardı köy türküleri edasıyla... Ne
demişti bize hatırlayın ... Şairler şiir yazar, ressamlar resim yapar, bir heykeltraş heykeltraş yapar, yazarlar halkın
hikaylerini ve duygularını öyküleştirir ve romanlaştırır.
Biz ozanlarda saz çalar türküler söyleriz Peki biz tüm
bunları niçin yapıyoruz... Dünya alışkanlıklarından değil
sevgiyle dönsün diye...
Ben artık yazmayacağım, yazamayacağım benden bu
kadar... artık yaşamı ve insanlığı, ve insanı ateş ile terbiye
eden bir Tanrıyı herşeyi ile sorguluyorum.
“Hitler ordusu Almanya’da ve Avrupa’da tüm
kütüphaneleri yaktı. Firavunlar piramitlerin içindeki
tabletleri yaktı. Ama insanlık tarihi boyunca aydınları, yazarları, şairleri, ozanları, çocukları bir binaya
koyup yakmamıştı. Şimdi o da oldu... Diyecek fazla bir
sözümüz yok aslında...
31
Sibel Naz
Sakarya Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
[email protected]
RABİNDRANATH TAGORE
Merhaba arkadaşlar. Size aşina olduğum bir kültürün
edebiyatçılarından birini tanıtmak istiyorum. Kendisi
07.05.1861 Bengal,Kalküta doğumludur. Etnik kökeni
Bengal olup Hindistan’da yetişmiştir. Atalarının soyu
11. yüzyıla dayanır. Soyunun kurucusu bir BRAHMAN’dı. Babası varlıklı bir din adamıdır. Kendisi özel
öğretmenlerden ders aldı, Londra’ya gönderildi ve orada hukuk eğitimi aldı. O sırada İngiliz şair WİLLİAM
WORDSWORTH’un etkisinde kalmaya başladı.
19. yüzyılda Bengalli RACA RAMMAHUN ROY
onun edebiyat alanında daha da gelişmesinde rol
oynadı. Onun ve babasının etkileri altında şairin dünya
görüşü Hindistan’ın geleneksel kast sınırlarını aşarak
panteist bir dünya inanışının yanı sıra, Hindu dininin
tekelci ve çok gelenekçi çemberini kıran bir olgunluğa
kavuşmuştur. Öğretmeni Roy; Hindistan’da dinin
oynadığı büyük rolü bildiği için, her şeyden önce bu
alanda reform yapmak zorunluluğu duymuştu. Kendisi
Hindu olduğu için Hint dininin bozulmasına üzülüyordu, fakat sosyal gerçekleri görecek kadar ileri görüşlü
bir insan olduğundan reform yoluna gitmedi. 1930’da
Hindistan’da yeni bir mezhep olan Brahmoizmin
temelini attı. Brahmo Samaj adı altında tanınan bu
hareket Hinduluk, Müslümanlık ve Hristiyanlığın
ortaklaşa değerlerini bir çatı altında toplamaktaydı.
Bu yeni din, mucize ve kerameti bir yana iter, her şeye
egemen mutlak ve yanılmaz bir kuvvet yerine, bilgelik
ve aşkın esin kaynağı olan insan ve dünyayı kavrayan,
yücelten bir varlığa inanır. Bu Tanrı Upanishad’lardan
alınan bir cümleyle tamamlanır: “Tektir ve biçimi yoktur, ama binbir amaçla, binbir şekle girer..”
Brahmo Samaj’ın belli başlı sosyal ülküleri kardeşlik,
ahlaklılık, insanseverlik, kadınlığın yükseltilmesi,
32
kastların kaldırılmasıdır. Bu noktalarda klasik Hinduizmin karşısındadır. Rammahun Roy tarafından
kurulan Brahmo Samaj; Rabindranath Tagore’un
babası ile Keshup Shandrasen tarafından geliştirildi.
Tagore’un bu yeni oluşturulan mezhepten etkilenmesi;
22 yaşında yazmaya başladığı yıllara denk gelir. Bu
yıllarda daha sonradan ilinti kuracağı Avrupa kültürüne
pek rastlanmaz.
O yıllarda Bengal Hindistan’ın her bakımdan canlı
ve ileri bölgesiydi. Din, edebiyat, politika alanlarında
yeni görüşler beliriyordu. Kendisinden önce edebiyatta yenilik yapmış olanlar olmasına rağmen, kendisini
tutuculuktan kurtaran ilk şair ve yazar olarak bilinir.
İlk yazdığı “Sabah Şarkısı” adlı şiiri yüzünden şiddetli
eleştirilere maruz kalmıştır. Doğa ve insan sevgisinin
yoğun olduğu Kitan Jali’nin ünü dünyaya yayılmıştır.
Eserlerinde ince bir lirizmle, mistisizm harmanlanır.
Hindistan’ın İngiliz Emperyalizminin boyunduruğundan kurtulması için büyük çabalar sarfetmiş ve bunu
ılımlı bir üslupla yapmıştır. Edebiyat alanında ki
başkaldırısını yeterli bulmayıp gençliğin milliyetçi
bir eğitimle yetiştirilmesi amacıyla 1901’de Kalküta
yakınlarında ki Balpur’da Sükun Barınağı anlamına
gelen Santiniketan adını verdiği bir okul kurdu. Bundan başka Bangadorshan adıyla edebiyat dergisinin
başyazarı oldu. 1924’de Batı ve Hint geleneklerini
kaynaştıran Vishna-Bharati Üniversitesi’nin oluşumuna yol açtı.
Bengalî dilinde yazdığı yapıtlarınının, hemen hemen
hepsini kendisi ingilizceye çevirdiği için, dünyanın
onu hızlı tanıması kaçınılmaz oldu. 1913’te Romain
Rolland’ın çok övdüğü Gora adlı romanıyla Nobel
i adım
b lgi
f kir
Edebiyat Ödülü’nü aldı. Kitapta Gora adlı bir gencin hayatından kesit sunulur. 1915 yılında İngiltere “Sir”
unvanını verdi. 1919, Hindistan tarihinde bir dönüm noktasıdır.
Amritsar Kıyımı, Gandi’nin ulusal önder olarak belirmesi
bu yıl içinde olmuştur. Gandi ve Tagore iki yakın dosttur.
21 Mart 1919’da çıkarılan bir yasayla, yönetimin savaş
döneminde kullanabildiği özel yetkileri barış döneminde de
elinde tutması sağlanıyordu. Irkçılık temellerine dayanılarak
çıkarılmış bir yasaydı. Gandi pasif direnişi gündeme getirdi.
Kısa süre sonra, 13 Nisan’da Amritsar’da halktan 400 kişi
öldürüldü, 2 bin kişi de yaralandı. Altın Tapınak’a girilip Si-
hler’in üzerine ateş açıldı. Pencap’ta sıkıyönetim ilan edildi.
Tagore bir şeyler yapmak gerektiğine inanıyordu. Genel Vali
Lord Chelmsford’a bir mektup yazarak Sir unvanını geri
verip, Gandi’ye destek oldu.
67 yaşında resim yapmaya başlamasıyla, kast ve emperyalist
sistemlere karşıtlığı ve üstün yeteneğiyle dünyanın sayılı
şairleri arasına girmiştir. 7 Ağustos 1941’de doğduğu şehir
Kalküta’da ölür.
Rabindranath Tagore Sözleri
OLDUĞUN GİBİ GEL
Olduğun gibi gel, süslenmek için uğraşma!
Saçının örgüleri çözüldüyse
Ayrımı düzgün değilse
Korsenin kurdeleleri bağlanmamışsa, aldırma!
Olduğun gibi gel, süslenmek için uğraşma!
Çimenlerin üzerinden, koşar adımlarla, gel!
Dudağının boyası çiğ taneleriyle silindiyse
Ayaklarında şıngırdayan bilekliklerin gevşek duruyorsa
Kolyenin incileri koparak yere düşüyorsa, aldırma!
Çimenlerin üzerinden, koşar adımlarla, gel!
Gökyüzünü kara bulutlar kaplıyor, görmüyor musun?
Irmağın karşı kıyısından turnalar havalanıyor
Ve anında, rüzgar gibi, arka arkaya
Geniş fundalıklar üzerinden geçip gidiyorlar
Ürkmüş koyun sürüleri ağıllarına koşuyor
Gökyüzünü kara bulutlar kaplıyor,görmüyor musun?
Aynanın önündeki feneri yakma boşuna
Alev yine titreyecek ve rüzgar onu yine söndürecek.
Gözlerin sürmesiz olsun, ne fark eder ki?
Gözlerin gökyüzündeki bulutlardan daha siyah, bilmiyor
musun?
i adım
b lgi
f kir
# Eğer güneşi gözden kaçırdım diye gözyaşı
dökersen, yıldızları da gözden kaçırırsın.
# Rüya, durmadan konuşan bir karı; uyku, sessizce ıstırap çeken bir kocadır.
# Mutluluğun kabullenmeyle, mutsuzluğun
beklentiler ve hayatın tutturduğu yol arasındaki
mesafeyle çok ilgili olduğunu öğrendim.
# Dünya can çekişen yüreğin telleri üzerinde
gidip gelirken, kederin müziğini çalar…
# Hiçbirşey saklamadan.. hayatımı apaçık önüne
serdim…Bu yüzden çözemiyorsun beni…
# Allah insanın lamba ışığını kendisinin büyük
yıldızlarından daha çok sever.
# Yüreğin görüş açısından baktığında, uzakta
olan burnunun dibinde görünür.
# Sevincin kapaklarını acıların anahtarıyla açacağız. Kanatları altınla kaplı kuş uçamaz.
# Doğru olmayan yol, yol kalabalık bile olsa ıssızdır.
# Eğer bir insanın hayatından daha değerli bir şeyi yoksa
onun hayatının da değeri yoktur.
# Aşk belki çok acı veren bir şeydir ama yine de ona
güvenin.
# Uyudum, rüyamda hayatın sevinç olduğunu gördüm,
sonra uyandım, hayatın görev olduğunu anladım. Çalışmaya başladığımda bir de baktım, görev de sevinç olabiliyormuş.
# Boş zaman yoktur boşa geçen zaman vardır.
# Yıldızlar ateş böceği zannedilmekten korkmazlar.
# Her doğan çocuk, Tanrı’nın insanoğlundan hala umut
kesmediği mesajını getirir.
33
Eser Alpkaya
Sakarya Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler
[email protected]
BİR SURİYE ROMANI’NIN HİKAYESİ
Kaktüs Çiçeğinin Sürgünü ile tesadüfen tanışmamızın
hikayesini anlatmak istiyorum. Bu hikaye aynı zamanda Bir Suriye Romanın Hikayesi. Diğer birçok
değişle savaşın, mültecilerin ve aslında şu anda içinden
geçtiğimiz zaman diliminin hikayesi.
Sakarya’da herkes bilmez ama yaklaşık 11 yıldır, her
cumartesi Sait Tanış Kültür Merkezi’nde toplanan bir
fikir kulübü var. Herkes bilmez çünkü kendi halinde
bir arkadaş sohbeti kıvamında yapılmakta toplantılar.
Fikir kulübü deyince genç üniversite öğrencilerinin
merkezinde olduğu bir oluşum düşüncesine kapılırsanız yanılırsınız. Hepsi işinde gücünde, kimisi belki
de ununu elemiş eleğini asmaya az kalmış denecek bir
yaşta. Aralarında akademisyenlerde var, avukatlarda,
ticaret erbaablarıda; ülkücüsü de, milli görüşçüsü de,
sosyalisti de. Tek eksik noktası biraz erkek egemen
bir yapıda olması denebilir. Onun dışında bu ortamı
yıllardır devam ettirebilmeleri kanımca feyz alınması
gereken bir durum.
Yapılan bu toplantılarda gündemde olan konular
tartışılır çoğu zaman tanıdık bir vekil, parti başkanı,
yazar ya da akademisyen konuk olarak davet edilir
ve toplantı onun merkezinde devam eder. Sakarya’da
tanıştığım değerli insanlardan Zülal Ünlü’nün beni
oraya götürmesiyle bende fırsat buldukça bu toplantılara
katılmaya çalıştım. Son olarak Mart ayının başında
İbrahim Gazioğlu(Yörük İbrahim) ile birlikte toplantıya
katıldık. Malum seçim öncesi. Gündem ve tartışmalar
onun üzerine. Bu haftaki konuklardan birisi ismini
vermeyelim Sakarya’da vekil aday adaylarından birisi.
Partinin ismini vermeyelim ama hadi ufak bir ip ucu
olarak; şu herkesin aday olmak isteyeceği partiden aday
olmuş değerli abimiz. Ama yine de kervana hücum
edenlerin mizacına pek benzemiyordu kendisi. Biraz
ver yansın içinde. Çünkü 70’in üzerinde aday adayı var.
O bu süreçte yaşadıklarını dobra dobra anlatıyor. Ona
34
neden sen aday olmuyorsun, senin gibilerini mecliste
görmeyi isteriz deyipte, adaylığını açıkladıktan sonra
nasıl yalnız bırakıldığını, işin teorisini yapıp, sahasına
inince tekrar anladığını; teori ile pratik arasında dağlar
kadar fark olduğunu ama her şeye rağmen bu sürecin
ona çok şey kattığını...
Velhasıl İsmail Keskin ile de tanışmamız o gün oldu.
Bizim jenerasyondan diyebileceğimiz bir yaşta. 1984 Bilecik doğumlu. Boğaziçi Tarih mezunu. Kendi yaptığı işi
uzlaşmacı tarih anlayışı olarak tanımlıyor. Bu kapsamda birçok çalışmanın içinde bulunmuş. Son dönem
çalışmalarında tarih ve edebiyatın barış ve uzlaşı kültürü
üzerine olası katkıları üzerine yoğunlaşmış. Bu çerçevede o gün orada bulunan dinleyicilere böyle bir kitabı
neden yazma gereksinimi duyduğunu ve hikayenin nasıl
ortaya çıktığını anlatarak Kaktüs Çiçeğinin Sürgünü
ile bizi tanıştırdı. Aslında başka bir roman üzerine
çalışıyormuş. Ancak Suriye’deki iç savaşın ve Türkiye’ye
sığınan mültecilerin giderek artması onda böyle bir roman yazma gereksinimi oluşturmuş. Özellikle Edirne’ye
yaptığı bir yolculuk sırasında kararını kesinleştirmiş.
Edirne’ye giden bir otobüste ilk etapta nereli olduklarını
anlayamadıkları daha sonra Suriyeli bir aile oldukları
kanısına vardığı bir aileden yola çıkarak, gerçek bir
hikayeyi kurgulamış yazar.
Bilenler bilir Türkiye’ye giriş yapan mültecilerin ilk
hedefi çoğu zaman eğreti bir sandal ya da bot ile
Yunanistan’a geçmektir. Çoğu bir süre İstanbul’da kaçak
olarak çalıştıktan sonra Yunanistan’a geçer. Orada bir
süre kaldıktan sonra kaçak pasaport ile Fransa’ya oradan Almanya üzerinen Norveç İsveç gibi İskandinav
ülkelerine ya da İngiltere’ye. Batı’ya yani umuda yapılan
bir yolculuktur bu. ‘Şanslı’ olanlar başarıyla tamamlar.
Tabii daha sonra bulundukları ülkede yaşanan binbir
türlü sıkıntılar. İkinci sınıf vatandaş olarak hayatlarını
devam ettirecek olmaları ve geri gönderilme riski. Bir
i adım
b lgi
f kir
gurbetçi çocuğu ve eski bir gurbetçi olarak bana hiç yabancı gelmeyen bir hikayeydi bu. Afganistanlı, Suriyeli,
Iraklı tanıdığım birçok arkadaşımdan farklı versiyonları duymuştum bu hikayenin.
Yazar bu ailenin neden Edirne’ye gittiğini şu şekilde
sorguluyor kitabın girişinde:
“Edirne’den Yunanistan’a geçilir. Edirne’den Bulgaristan’a geçilir ama bilhassa Yunanistan’a geçilir. Otobüsler asfalttan, trenler demiryolundan, mülteciler
tarlalardan ve sonrasında plastik botlarla Meriç nehrinden...”
Mülteciler.. bu şekilde anlatıyor mültecileri yazar bize..
biraz da yüzümüze vurur bir şekilde..
Fakat bir anlatıcı olarak çağımın yükü omzumda ve
biliyorum ki bu çağda mülteciler kimsenin umrunda
değil. Televinzyonda gördüğümüz haber mülteciler
hakkında ve acıklıysa onlara üzülüyor ve belki bir iki
damla gözyaşı döküyorsunuz. Yok, bir işte çalışmışlar,
üstelik hakları gasp edilmiş de onlar buna tepki göstermişse yuhlayıp tepki gösteriyor, ‘ Ne işi var bunların
burada, yollayın gitsinler’ diyorsunuz. Ya da verdiğiniz
tüm tepkiler harika, çok duyarlı ve insancılsınız ama
günün sonunda gün akıyor ve siz de ‘ne yapabilirim ki’
deyip işinize bakıyorsunuz. “Savaşa karşı herkes bir şey
yapabilir!”
Evet savaşa karşı hepimiz bir şey yapabiliriz. Bir futbol
maçı izliyormuş gibi taraf tutmaya meyilli
siyasetçilerin, onların altında palazlanan ulema sınıfı misali
i adım
b lgi
f kir
sadece suyun akış yönünde seyreden akademisyenlerin
dışında samimi olarak savaşa karşı ne yapılabilir? “Bitmiş bir savaşın ardından uzlaştırıcılık ve arabulucuk
görece olarak daha güvenli ve daha kolaydır ama ya ortada sonu görünmeksizin sürüp giden bir savaş varsa?
Pek yaman ve cevabı herkese göre değişebilecek bir
soru ama cevabın herkes için başlangıç noktası aynı ve
basit:
Kimseden bir talimat beklemeden barış için kendi adına ne yapabileceğini uzun uzadıya düşünmek ve yine
kimseden bir işaret beklemeksizin, kendi kendine karşı
sorumlu hssederek elinden geleni yapmak. En önemlisi
de elinden geleni yaptığını düşünürken var olan durumu daha da beter bir hala getirmemek için romantik ve
hele ki idealist tavırlardan sakınmak.”
Ve kitabının yukarıda özet geçmeye çalıştığım giriş
bölümünden sonraki kısmını bu cevabın bir denemesi olarak nitelendiriyor yazar. Bunları yazarken
kendisinin ne kadar tarafsız bir analiz yapabildiğini
okurken sorgulamıyor değil insan ama benim için olayı
soğuk akademik makalelerin haricinde, bu şekilde
insanın bağrında hissettiren bir romandan okumak
daha samimi geldi. Kitabın isminin neden Katüs
Çiçeğini’nin Sürgünü olduğunu Rima’nın ‘hikayesini’
okuduğunuzda öğreneceksiniz.. Başta da söylediğimiz
gibi Rima’nın hikayesi biraz da içinden geçtiğimiz şu
anın hikayesi.. İyi okumalar..
35
Alican Ekren
Sakarya Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler
[email protected]
ZAMANIN KISA TARİHİ
STEPHEN HAWKİNG
Günümüzün en büyük fizikçilerinden biri ve dahi
olarak kabul edilen Stephen Hawking tarafından yazılan
Zamanın Kısa Tarihi ( A Brief history of Time ) tüm
dünyada bugüne kadar 10 milyon civarında satış yapan
ve Best Seller listesine giren ilk fizik kitabı olmuştur.
Kitabın ilk baskısında ön sözü Carl Sagan yazmıştı. Şuan
güncel son baskısında ise önsözü Stephen Hawking
kaleme almış.
Hawking bu kitabında uzay, zaman ve mekan kavramlarını fizik konusunda uzman olmayan insanların çok
rahat bir şekilde anlayabileceği açık ve yalın bir dille anlatıyor. Anlatılan her bilimsel olayın yanına anlaşılmasını
kolaylaştıracak günlük olaylarla ilgili örneklemeler
mevcut. Aynı zamanda metinler arasında fotoğraflar ve
grafikler ile anlattıklarını pekiştirip örnekliyor.
Okurken her cümlesinde, her paragrafında
düşüncelere daldırıyor. Einstein’ın görecelik kuramı ile
başlayıp fiziğin insan sağduyusuna aykırı doğasını takdire
sayan bir sadelikle anlatmayı başarmış. Tarihe damgasını vurmuş birçok fizikçinin çalışmalarından ve aldığı
ödüllerden bahsetmeyi es geçmemiş.
İlk beş bölümde zamanın tarihini açıklar. Zaman ne
zaman başladı? Sonu var mı? Zamandan önce ne vardı?
Zamanın yasaları var mı? Gibi soruları cevaplandırıyor.
Dünyanın düz sayıldığı zamanlardan günümüze nasıl
gelindiğiyle devam edip, oradan yavaşça Quantum
mekaniğine doğru yelken açıyor. Zamanda yolculuk
ve ışık hızının üzerinde oldukça fazla duran Hawking
aslında “ışık” denen şeyin evrende ne kadar belirleyici
olduğunu anlatıyor. İleriki bölümlerde kara deliklerden,
ışık konisinden, solucan deliğinden bahsedip ağzınızı
açık bırakıyor. Kara delikler nasıl oluştu? Kara delik
nedir? Gibi sorulara cevap veriyor. Bazı şeyleri sorgulamaya, geceleri gökyüzüne bakarken boş boş bakmamaya
başlıyorsunuz.
Lise zamanlarında benim gibi Fizik’ten korkan
biriyseniz aslında fiziğin göründüğü kadar korkunç
olmadığını, zevkli ve düşündürücü olduğunu görüp size
fiziği sevdirebilir.
Son olarak zamanın ne olduğunu, kara deliklerin nasıl
oluştuğunu, yıldızların neden parladığını, galaksimizin
oluşum süreci, ışık hızı ve zamanda yolculuk gibi sorulara
cevap arıyorsanız kesinlikle okumanız gereken bir kitap.
STEPHAN HAWKİNG KİMDİR?
8 Ocak 1942 tarihinde İngiltere‘nin Oxford kentinde,
biyoloji uzmanı olan Frank Hawking ve Isobel Hawking‘in
çocukları olarak dünyaya gelen Hawking, 1962 senesinde
Oxford University’den mezun oldu ve astronomi dalında incelemeler yapmak için okulda kaldı. Hawking daha
sonra, incelemeden çok teori geliştirmeye ilgi duyduğunu
farketti. Bunun ardından okuldan ayrılarak Cambridge, Trinity Hall‘a geçen Hawking, burada teorik
astronomi ve kozmoloji çalışmalarına başladı.
36
Stephen Hawking 1960'ların başında 21 yaşındayken tedavisi olmayan Amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalığına
yakalandı. Motor nöronların zamanla yüzde seksenini
öldürerek sinir sistemini felç eden; ancak beynin zihinsel
faaliyetlerine dokunmayan bu hastalık, Hawking'i tekerlekli sandalyede yaşamaya mahkûm etti. Ünlü bilim insanı, 1985 yılından bu yana sesini de yitirmiş olduğu için,
koltuğuna yerleştirilmiş, yazıları sese dönüştürebilen bilgisayarı sayesinde insanlarla iletişim kurabiliyor.
Stephen Hawking kuantum fiziği ve kara deliklerle ilgili iddialarıyla, bugün yaşayan bilim insanları arasında
dünyada en çok tanınan isimdir. Kitapları, 40 dile çevrildi.
i adım
b lgi
f kir
Fatih Rıfat Eymir
Marmara Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası
İlişkiler
[email protected]
MÜSLÜMAN ÜLKELERDE ‘MÜSLÜMAN’ OLMAK:
İdeoloji
“Düşüncesini yitiren bir şey gölgesini yitirmiştir
adama benzer; bu şey, kendini kaybettiği bir çılgınlığın içine düşer”
(Jean B., Kötülüğün Şeffaflığı, Ayrıntı Yay., s.13)
İslam, Müslümanları ortak geçmişe sahip bir toplum hâline getirmiştir. Geçmişten hâle taşıyıp
yeniden ürettikleri, eski zamanlarda yaşanılanların ifadesinde tezahür etme biçimidir. Bunu etken duruma getiren maddi olan değildir; aksine manevî eksendir. Üretilenleri aktarmak ise, kitabı vücuda
getirmiştir. Çünkü kitap, bir milletten diğerine varlığını devam ettirir ve her zaman yeni olarak kalır.
Okuyan, inceleyen ondan faydalanır ve eserden önce yazılan bütün eserleri kendinde barındırma
özelliğini taşıyan tek maddi yapıdır. Erken dönem Müslüman aydınları bunun kıymetini iyi biliyorlardı
ve bir eseri inşa etmeden önce kendinden öncekilere bakmışlardı. O zamanlar ilim tahsil etmek veya
önemli âlimlerle müzâkerelerde bulunup ilmini zenginleştirmek üzere seyahâte çıkmak önemli bir gelenek hâline gelmişti. Bizim dünyamızdan (virtual world) farklı olarak gerçeğe yaslanmışlardı.
İslam dünyası günümüzde estetikleştirildi; görüntüye dönüştürüldü. Bir gösterge sanayisine
dönüşmüş olması, en marjinal ya da en sıradan/müstehcen şeyin bile estetikleştirilmesini doğurmuştur. ‘Düşüncesini yitirmiştir’. Böylece her şey politik bir anlam kazanmış, bu ise İslam’ı dünyevî olana
daha çok yaklaştırmıştır. Dilden medyaya; arzudan deliliğe kadar birçok şey politik bir anlama bürünmüştür. Müslümanın bu şekilde düşünmesi, kendi özünden onu koparmıştır. Belirsizliğin, sıkıntının
ve bulanıklığın hakim olduğu Müslüman ülkelerde, insanların amaçları arasına devrim de girmiştir.
Günümüzdeki adıyla söylemek gerekirse bu bir ‘ideoloji’dir, bizim kelimelerimiz arasında bulunmayan
bir kavram. Çağdaş devrim, ideolojilerin devrimidir, yani belirsizliğin. Müslüman(!) devletlerin kendi
doğal göndermesine karşı savaşı/devrimi, onları sivil savaşa, iç savaşa yönlendirmiştir. Kendi haklarına
ve kendi topraklarına zarar veren Müslüman(!) devletler, adeletsizliği yol olarak belirlemişlerdir. “Adaletsizlik denilen şey, başıboş arzuların hâkimiyeti altında bulunan ruhun yakanlandığı bir hastalıktır.”
Sonuç olarak, İslam asla Batı gibi olamayacaktır. Yukarıda da belirtilen ana neden, bir ideolojiye
sahip olmasıdır. Bu, onu hasta birine dönüştürmüştür ve Batı’dan farklı, bir öze yöneltmiştir. Öyleyse
şunu diyebiliriz, ideolojilerin sonu geldiği zaman İslam tekrar ‘düşünceye’ kavuşacaktır. Ama bu Batı
için geçerli olmayacaktır. Çünkü o, kendi açtığı çukuru kendiyle dolduracaktır.
i adım
b lgi
f kir
37
Esma Memi
Yalova Üniversitesi
Hukuk
MECELLE ÜZERİNE
[email protected]
“ Ahmed Cevdet Paşa, Mecelle’nin hazırlanmasında
önayak olmakla yalnız İslam Hukukuna değil dünya
hukuk hayatına da büyük bir hizmette bulunmuş,
hem kendi adını hem de hazırladığı bu
mükemmel eserin adını ebedileştirmiştir.”
Bernard Lewis
Ahmed Cevdet Paşa (1823-1895) dönemin saygın alimlerinden eğitim görmüş kısa zamanda devletin çeşitli kademelerinde vazifelerini layıkıyla yerine getirmiş Farsça, Arapça,
Fransızca ve Bulgarca dillerine hakim; yönetici, hukuk adamı, edebiyatçı ve tarihçidir.
Ve hatta sosyolog idi desek hata etmiş olmayız. Ahmed Cevdet Paşa yaşamı süresünce
Meclis-i Maarif azalığı, Darülmuallimin müdürlüğü, Encümen-i Daniş azalığı, Galata
Mollalığı, Meclis-i Ali Tanzimat azalığı, Bosna Hersek müfettişliği, vezir (paşa ) rütbesi ile
Halep Valiliği, Divan-ı Ahkam-ı Adliye ve Cemiyet-i İlmiyye Başkanlığı, Evkaf Nazırlığı,
Dahiliye Nazırlığı ve Şurayı Devlet (Danıştay) reisliği görevlerinde bulunmuştur. Aynı
zamanda Hukuk Fakültesinin kurucusudur. Önemli Türk mantıkçı ve fikir adamlarından
Ali Sedad ve ilk kadın yazarımız olan Fatma Aliyye Ahmet Cevdet’in evlatlarıdır.
Osmanlı Devleti’nin 19.yy batılılaşma hareketleri
içerisinde belki de en önemlisi kanunlaşma çalışmalarıydı. 1868’de Ali Paşa, Abdülaziz’e sunduğu reform
tasarısında Fransız Medeni Kanunu’nun iktibasını
önermişti ve hatta çeviri için bir komisyon kurulmuştur. Kültürümüze yaşayışımıza çok yabancı olan Fransız
Medeni Kanunu iktibas çalışmalarının gündemde olduğu
bu dönemde Ahmed Cevdet Paşa’nın öncülüğünde bir
takım hukukçular yeni ve milli bir kanunun hazırlanması
gerekliliğini dile getirmişlerdir. Ahmed Cevdet Paşa’nın
yasanın hazırlanması ve yürürlüğe sokulma sürecindeki gayretleriyle Mecelle ile adının birlikte anılması pek
tabiidir.
Mecelle-i Ahkam-ı Adliye’nin mukaddimesi olan ve
genel hukuk kaidelerini içeren 100 madde ve ilk kitabı
olan Kitab’ul Buyu (alışverişe ilişkin hükümler) 1869’da
yürürlüğe girmiştir. Diğer 15 kitap da 1876 yılına dek 7
yıllık çalışmalarla hazırlandıkça yürürlüğe konmuştur.
1851 maddeden oluşan Mecelle özellikle Eşya Hukuku,
Borçlar Hukuku ve Usul Hukukuna ilişkin hükümleri
barındırmaktadır. Ve hiçbir maddesi bir diğeriyle çelişir
vaziyette değildir. Günümüz hukukçuları hala kanunları
yorumlarken mecellenin genel kaidelerinden
faydalanmaktadırlar. Mecelle-i Ahkam-ı Adliye özel hukuk
alanındaki ilk kodifikasyon ve kanunlaşmadır. Zira o
zamana kadar tek dereceli ve tek hakimli olan şeriye
mahkemelerinin yanına ,daha çok dış ülkelerin baskısıyla, bir de nizamiye mahkemeleri kurulmuştu ve fakat
bu yeni avrupai tarzdaki mahkemelerde hükmün nasıl
38
verileceği hususunda yeterli kaynak ve başvurulacak yeterli bilgi düzeyinde hakim bulunmuyordu. İşte Mecelle
heyeti bu boşluğu doldurma çabalarının ürünüdür.
Daha sonraları Şurayı Devlet, müzakereler sırasında
Fransa ve diğer Avrupa Mahkemeleri kanunlarından
istifade ile Usul Hukukuna ilişkin bazı değişiklikler yaptı.
Bu değişiklik 1879’da Usul-i Muhakeme-i Hukukiye
Kanunu adıyla yürürlüğe girdi. Ahmed Cevdet Paşa’nın
vefatından sonra mecelle cemiyetinin çalışmaları
yavaşlamıştı. 1916-1923 yıllarında Mecelle’yi tadil için
komisyon kurulduysa da teklif edilen maddeler kanunlaşamadı. 1926’da bazı değişikliklerle tamamen tercüme
ettirilen İsviçre Medeni ve Borçlar Kanunu yürürlüğe
girdi. Böylece 57 senelik Mecelle ve Türk İslam Hukuku
rafa kaldırıldı.
Osmanlı Devleti’nin kozmopolit yapısı gereği Mecelle
Arapça, Bulgarca, Rumca, Ermenice’ye hatta Fransızca ve
İngilizce’ye dahi tercüme olunmuştu. 1926’da yürürlükten kaldırdığımız Mecelle Arnavutluk’ta 1928, Kıbrıs’ta
1946, Suriye’de 1949, Irak’ta 1951, Ürdün’de 1979, Sözde
İsrail Devleti’nde ise 1983 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Bugün mecellenin tesiri Osmanlı bünyesinden
ayrılan devletlerden ziyade İsrail’de görülür. Sözde İsrail
Devleti’nin hala ayni haklar hususunda pek çok hükümleri Mecelle ahkamını barındırır. Görüldüğü üzere şartlara daha uygun olacağı hasebiyle o topraklarda hüküm
süren yasaları kendilerine de uygulamakta sakınca
görmemişlerdir.
i adım
b lgi
f kir
Ahmet Cevdet Paşa ve Mecellei’nin İlk Sayfası
Şimdi hala Mecelle’ nin Aile ve Miras Hukukuna
ilişkin hükümleri içermediği gerekçesiyle tenkitlerine şahit
oluyoruz. Şunu belirtmek gerekir ki Osmanlı Devleti çok
farklı milletleri, grupları bünyesinde barındırmakta idi.
Müslüman Hristiyan ve Musevilerin Aile Hukuku alanındaki kabulleri oldukça farklıdır ve söz konusu kabullerin
aynı hükümlere tabi kılınması neredeyse imkansızdır. Tüm
bunlar bir yana Mecelle’nin pozitif hukuk kuralları içeren
her yasa gibi eksikliklerinin olması doğaldır. Önemli olan
uygulanmak üzere düzenlendiği toplumun ihtiyaçlarını
karşılayıp karşılamadığıdır.
Hukukunun kullanılıyor olması ona ait olmayan bir parçanın
zorla yerleştirildiği bir yapboza benzeyecektir.
Hala yanlış anlayıp uyguladığımız bir mevzumuz var bizim.
Batılılaşma, salt batı kültürünü yasasını ahlakını iktibas
etmek demek değildir. Eksikliği hissedilen konularda batı
coğrafyasının gelişimini izleyip belki tadile gitmek belki kendi benliğine uygun hale getirmektir. Ama asla batıyı olduğu
gibi uygulamak değil. Biz Orta Asya’dan kopup gelen Mezopotamya ile harmanlanmış bir doğu toplumuyuz. Batının
ne ahlakı ne düzeni bize uygun olmayacaktır. Toplumun
yapısını doğrudan etkileyen ve zaten toplumsal yaşayışın
geleneğin bir ürünü olan özel hukuk yasaları uygulandığı
topluma hastır. Dolayısıyla bizim yaşayışımız, geleneğimiz,
dinimiz ve coğrafyamızla uzaktan yakından alakası olmayan bir toplumun Medeni Hukuku ve bünyesindeki Aile
1. Ekrem Buğra EKİNCİ – Ahmet ŞİMŞİRGİL , Ahmet Cevdet Paşa ve Mecelle
2. Mehmet Akif AYDIN , Türk Hukuk Tarihi
3. Mehmet Akif AYDIN , Mecelle’nin Hazırlanışı
4. Cihan OSMANAĞAOĞLU KARAHASANOĞLU , Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’nin Yürürlüğe Girişi ve Türk Hukuk
Tarihi Bakımından Önemi
5. AKU Hukuk Fakültesi Mecelle Sempozyumu (27.09.2014)
i adım
b lgi
f kir
Shwarz 1926 Türk Medeni Kanunu için “ … katiyen Türk
menşeli olmayan bu kanunun müebbeden devamı fikrinde
değilim. Külli reform günü gelecektir.” İfadesini kullanmıştır.
Üzgünüm ki Yeni Türk Medeni Kanunu(2011) da Shwarz’ın
beklentisini boşa çıkarmıştır.
KAYNAKÇA
39
Serkan Alpkaya
Ankara Üniversitesi
Protohistorya ve Ön Asya Arke-
[email protected]
MEZOPOTAMYA’DA ŞEYTAN’IN KISA TARİHİ
“Her gün şükranlarını sun tanrılara / Dualarla, yakarılarla, kendinden geçmelerle
Bir gram verirsen onlara/ Karşılığında otuz kilo alırsın / Hürmette kusur etmezsen gözlerine girersin
Kurban sundukça ömrün uzar/ Dua ettikçe günahların silinir”
Eski Babil İlahisi
Günümüzdeki Şeytan İmgesinin Kökeni
Günümüzde şeytanın betimlenmesi de, kötülüğün
kişileştirilmesi gibi, folklorik, tarihsel ve geleneksel
öğeler taşıyor. Şeytanın mitolojik referansında Yunan
tanrısı Hermes’in oğlu Pan özel bir yer tutuyor. Pan
doğuştan kıllıydı, boynuzları ve çift toynaklı ayaklarıyla yarı keçi görünümüne sahipti. Babası gibi fallik bir
tanrı olan Pan, aynı zamanda hem yapıcı hem de yıkıcı
olan erotik arzuları temsil ediyordu. Şeytan da, özellikle Ortaçağ ikonografik çalışmalarında sık sık bedeni
kıllarla kaplı, kimi zaman boynuzlu, kimi zaman da çift
toynaklı olarak betimlenmişti. Şeytanın genellikle çeşitli
hayvan biçimlerine, en çok da keçi biçimine girdiğinden
söz edilir. Bazı bilim adamlarına göre, bu benzerliğin
kökeninde, şeytanın, Hıristiyanlığın diğer pagan tanrılarla birlikte reddettiği ve özellikle de, vahşi doğa ve
cinsel taşkınlıkla ilintisi yüzünden korku duyulan bereket
tanrılarıyla olan ilişkisi yatıyordu.
Şeytanın kara rengi, doğal olarak, Tanrı’nın krallığına
karşı karanlıkların prensi olarak üstlendiği rolden ve
düşüşünden sonra tutsak edildiği yeraltı alemiyle ilişkilerinden kaynaklanır. Ancak, bu renkleri sadece
tektanrılı dinlerin metinleriyle açıklamak yeterli değildir.
Kızıl, aynı zamanda Mısır’da felaketlerin tanrısı olarak
bilinen tanrı Seth’in izleyici- lerinin de rengidir. Kızıl
renkli bir yılanın, Babil Tanrısı Marduk’un tapınağını
koruduğu biliniyor. Şeytanın kızıllığının, ölüler âleminin yok edici alevleriyle ilişkili olduğu da ileri sürülüyor.
Siyah renge gelince; Mısır mitolojisinde Tanrı Seth kimi
zaman kara bir domuz olarak betimlenir. Tanrı Dionysos’un rengi de karadır. Mezopotamya kötülük tanrıları Lilitu, Lilith ve Lamia’lar gece yaratıklarıdır. Kenanlılarda Mot, Yunanlılarda Hades, ölüm ve karanlığın
efendileridir.
40
Mezopotamya Kültürleri’nde Şeytan İmgesi ve Günah
Kavramı
Sümerce’de ve Akadça’da “günah” ahlaki ve tanrısal yasalara karşı gelme anlamındadır. Günah akrabalar yoluyla
geçebilirdi. İnsanların günah işlemeye çok fazla eğilimli
olduklarına inanılıyordu.
Teolojik olarak, Sümerler ve Samiler başlarına gelen
felaketlerin büyük kısmını iblislerin suçu olduğunu kabul
ediyorlardı. “İblisbilim, dinlerin çok önemli bir yanıydı,” diye yazar Encyclopaedia Britannica. Gerçekten de,
İranlı komşuları tanrısallığı ve karşı-tanrısallığı merkezileştirmişken, Mezopotamyalılar hala iblislerle dolu çoktanrıcılığı uyguluyorlardı. Mezopotomya krallıklarının,
Sümer’den itibaren ve dar anlamda politik nedenlerle,
birey bilincinin özel alanında bile kölelik ve aşağılanmayı
vurgulayan dinler ürettiklerini saptamak gerek. Mezopotamya’daki uygarlıklar dışında hiçbir uygarlıkta bireyin
bu noktaya indirildiği görülmemiştir. Sümer’den Asur’a
Mezopotamya rejimleri, bilindiği gibi zorba rejimlerdir. Kesin ritüeller ve törensel davranışları söz konusudur. Krala karşı herkes köledir. Çünkü Mezopotamya
krallıklarının mutlak teokrasisinde birey küçümsenecek
bir nicelik, ilahi iradenin bir alt-ürünüdür.
Günah kavramı ilk kez Sümer dinininde ortaya çıkmıştır.
İblislerin insanlar üzerin- deki iktidarlığı insanlara ahlaki
ve dinsel buyrukların ihlal ettirir ya da sakıncalı bir
nesneye dokundurtur. İlk günah kavramı da ana hatlarıyla belirtilmiştir, çünkü etik ya da ritüel günahları sayan
Akad metinleri olan Şurpu ve Maklu’larda dilek sahibinin kendisi tarafından değil, atalarından biri tarafından
işlenen günah temasının ortaya çıktığı görülür ve cinlerin
sadece günah- karların kafasını karıştırdığı ve bir insan
cinliyse muhakkak bir günah işlemiş oldu- ğundandır
şeklinde formülleştirilen, Asur ve Babil dinlerinin değişik
biçimlerinde güçlenecek ve Yahudilik aracılığıyla tüm
i adım
b lgi
f kir
Hristiyanlık tarihi boyunca sürüp gidecek olan anlayış
burada belirginleşiyor.
Sümer Medeniyeti
Sümer’de karşımıza net bir şekilde şeytan tasviri yoktur. İyi niyetli ve kötü niyetli tanrılar vardır. Hatta bir
tanrı hem iyi hem de kötü olabilir. İnsanlar hastalandığında kesin olarak günahlarından dolayı hasta olduğu
inancı vardı ve bunun çaresini de alternatif tıbbı bilen o
zamanın büyücüleri tarafından tedavi edilmekteydi. Bu
inanış günümüze kadar gelmiştir ve devam edecektir.
Sümerlilerin yıkılması, Sami ırkı olan Akad’ı ön plana
çıkarmıştır.
Akad Medeniyeti
Sargon, diktatörlüğün zirvesinde, hem tanrı hem de
kraldır. Sümer’de bilinen rahip-kral anlayışının bir üst
versiyonunu sahiptir. Zorba rejimler, fetih hareketleri ve
dini kullanarak keyfi yöntemlere ev sahipliği yapmıştır
Akad. Sümer’in varolan dualarını ve tapınaklarına sahip
çıkmıştır. Her ne kadar dili Sümerce’ye benzerlik göstermese de, ibadet dili Sümerce olarak kalmıştır. Tıpkı
Hristiyanlık’ın Latincesi, İslamiyet’in Arapçası gibi.
Babil ve Asur Medeniyeti
Babil ve Asur kültürleri, yüzlerce yıl birbirlerine
komşuluk yapmışlar ve birbirlerinin kültürlerinden
etkilenmişlerdir. Babil, Güney Mezopotamya’da; Asur,
Kuzey Mezopotamya’da var olma mücadelesi vermişlerdir. Sümer’in etkisi burada gözlenmektedir. Bunun
yanı sıra bu kültürlerde gelişmekte olan Hitit ve Mısır
kültürleriyle de etkileşimleri söz konusudur. “Mezopotamya bireyi ezmek için ve daha kötüsü birey kendi
ezilişini doğrulasın diye Günah’ı keşfetti ve İran bireyi
korkutmak için Şeytan’ı icat etti. Bizim “şeytansılaşmış”
tektanrıcılığımızın yatağı hazırdı. Geriye kalan tek şey o
yatağa yatmaktı,” der Messadie, kitabının son sayfasında.
Sonuç
Mezopotamya, medeniyetin beşiği olduğu kadar
günahın ortaya çıkışının da merkez- inde yer alan bir
medeniyettir. Kabaca milyon yıllar boyunca insanoğlu
konar-göçer ve avcı-toplayıcı bir yaşam sürdür- müştür.
Ancak M.Ö. 10.000’lerde Neolitik ile birlikte yerleşik
hayata geçilmiş ve sorun- ların başlangıcı ilk kez bu
dönemde ortaya çıkmıştır. M.Ö. 5000-4000’li yıllarda ilk site devletleri M.Ö. 3200’lerde yazının ortaya
çıkışı ve devam eden süreç. Bireyi, iktidarın dize getirmesi amacıyla üretilen mitoslar, korkutmak, boyun
eğdir- mek ve sorgusuz sualsiz emri yerine getirt- mek.
Günümüzde de devam eden sürecin başlangıcı, söz de
gelişmişlik göstergesi olan uygarlığın safsataları dışına
çıkama- yacak denli korkutma araçlarıdır bunlar.
Şeytan, insanoğlunun tarihinde var olmuş ve
olacaktır. Korkularımızı, kıskançlıkları- mızı,
i adım
b lgi
f kir
bastırdığımız duygularımızı, bastırı- lan cinselliğimizi
düşüncelerimize yansıtıp bundan rahatsızlık duyduğumuz her an tüm bu rahatsızlıkları sırtına yüklemek
isteyeceğimiz bir dosta ihtiyacımız var. Bu dost kötü bir
dost olacak elbet, yeri gelecek elindeki işkence aletleri
ile lanetlilere iş-kence edecek ama dost olduğunu
bileceğiz; çünkü Ortaçağın karanlık zihniyeti haklı
haksız ayırt etmeksizin öldürdüğü sekiz milyona yakın
insanı vicdanından atabil- mek için şeytani güçleri, din
karşıtlığını, şeytana yakınlıklarını öne sürerek insan
katlini dinsel ve hukuksal açıdan yerine getirmeyi uygun
görmesinde Şeytan’ı kullandığı gibi yüzyıllar boyu Şeytan yardımımıza koşacaktır.
Kaynakça
C. Michel, “Pazuzu”, F. Johannes (eds.), Dictionnaire de
la Civilisation Mésopotamienne, Paris, 2001,
D.A.Mackenzie, Babil ve Asur Mitleri, İlya İzmir Yayınevi, İzmir, 2011
E. Langton, Essentials of Demonology: A Study of Jewish and Christian Doctrine, The Epwort Press, London,
1949
G. Messadie, Şeytanın Genel Tarihi, Kabalcı Yayınevi,
İstanbul, 1998
H.W.F. Saggs, Babylonians , The British Museum Press,
London, 1995
J.Black -A.Grenn, Gods, Demons and Symbols of Ancient Mesopotamia, The British Museum Press, London, 1998
M.Roaf, Mezopotamya ve Eski Yakındoğu, İletişim
Yayınları, İstanbul, 1996
M.Webster, Merriam-Webster’s Encyclopedia of World
Religions, Merriam-Webster, 2000, 653
N. Heebel, Pazuzu: Archäologische und Philologische
Studien zu Einem Altorientalischen Demon, Leyde,
2002
P. Kalensky, “Statuette İnscrite du Demon Pazuzu”
16.11.2014 tarihinde http://www.louvre.fr/en/oeuvrenotices/statuette-demon-pazuzu-inscription adresinden erişildi.
S.H.Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, İmge Yayınları, Ankara, 2002
S.N.Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, Kabalcı Yayınevi,
İstanbul, 2002
41
Velican Polat
Sakarya Üniversitesi
Uuslararası İlişkiler
[email protected]
KARABAĞ SAVAŞI, HOCALI KATLİAMI
VE GREGORYEN RUHU
Karabağ Savaşı 1988-1994 yıllarında Azerbaycan ve Ermenistan sınır bölgesi; Azerbaycan topraklarının Ermeniler tarafından
işgali, vahşeti ve katliamın içler acısı yüzüdür.
Sovyetler zamanında Ermeniler bu bölgeyi
kendisine bağlama talebinde bulunmuşlardır
ve Azerbaycan bunu kabul etmemiştir.
SSCB dağıldıktan sonra Ermeni çeteleri ve askerleri
çatışmaları kızıştırmıştır ve vahşice insanları öldürmüştür.
25 Şubat 1992 günü Hocalı’ da insanlık dışı olaylar
yaşandı. Anaların karnında bebekler, gözleri çıkarılanlar,
anne karnındaki bebeğin kız mı erkek mi olduğuna dair
yazı tura atışanlar, tecavüz ve işkencelerle dünyanın gözü
önünde Ermeni askerleri bir vahşeti daha gerçekleştirdi.
Vicdanlı Ermeni basın mensupları bile bu vahşete tanık
oldular ve dünyaya duyurdular.
Ermenileri bu derece vahşi yapacak düşünce yapısı nereden geldi bakılması lazımdır. Osmanlı Devleti’nde sadık
millet olarak nitelendirilen Ermeniler, çöküş dönemi
milliyetçi etkiler ve dış vaatlerle (bazı) Ermeniler devlete
diş bilemişlerdir ve çeteler kurup ayaklanmışlardır. 19.yy
sonlarındaki ayaklanmaları bastırılmıştır. Çeteleşmeleri
Gregoryen kilisesi etrafında daha şiddetli devam etmiştir
ve silahlanarak daha güçlü şekilde 1. Dünya Savaşında
baş göstermişlerdir. Ortodoks Çarlık Rusya’dan destek
alarak Doğu vilayetlerinde Osmanlı askerinin yerini
ihbar edip köyleri basmaktaydılar ve bölgede korku salmaktaydılar. Bunun üzerine Tehcir Kanunu çıkarıldı ve
(bazı) Ermeniler (sayısı birçok kaynakta değişmektedir)
savaş sonrası topraklarına geri dönme kuralı ile Suriye
ve Irak sınırları içine göç ettirildi. Göç sırasında çeşitli
nedenlerle ( güvensizlik, Kürt aşiretlerinin saldırıları,
salgın hastalıklar, savaş zamanı imkânsızlıklar) yolda
42
insanlar ölmüştür. Ülke içinde Katolik Ermeniler ve batı
bölgesindekiler göç ettirilmemişlerdir. Dünya 2. Dünya
Savaşında ABD’nin ülkedeki Japon vatandaşları Missisipi bölgesine tehcirini ve ölümleri konuş(a)mazken,
Türkiye üzerinden çıkar elde etmek için bu olayı gündemden düşürmemiştir. Savaş sonrası göç eden vatandaşlar Avrupa’ya Amerika’ya gidip tahsil görmüşlerdir ve
1950lerde eğitimli, örgütlenmiş ;fakat vahşetin dozunu
ruhlarına daha çok pelesenk etmiş güruhlarıyla ASALA
olarak ortaya çıkmışlardır. Evet, Hınçak ve Taşnak’ın
eğitilmiş versiyonuna ASALA denir. İçerik olarak dehşet, katliam, faşizm ve vahşet aynı isim ile bünyelerinde
bolca barınmaktaydı. Çarlık yıkıldıktan sonra Sovyetler
de aynı desteği Ermenilere sağlamışlardır ve ekonomik
ve askeri olarak destek almışlardır. SSCB’nin ve SSCB
sonrası Rusya Federasyonu’nun askeri üssü Ermenistan’a konuşlanmıştır ve bir güvence sağlamaktadır.
Fakir olan Ermenistan’ı diaspora desteklemekte ve büyük
Ermenistan projelerini hayata geçirmek için aynı Yahudi
düşüncesiyle vahşice bu süreç içinde Türk diplomatlarına
ve Azeri bölgesine saldırmışlardır. Gregoryen ahlakının
ahlaksızlık olduğu bu bilinçaltı ve oluşumlarla kanıtlanmıştır.
İşte bu altyapı çerçevesinde Ermenilerin Ağrı dağından
Azerbaycan’a işgal düşünceleri baş göstermiştir ve Rusya
ve İran’dan aldığı destek ile işgal sürecini başlatmıştır.
Hocalı ve birçok yerde katliamlar gerçekleştirmiş içler
acısı durumlarını sergilemekten çekinmemişlerdir. Sonuç
olarak Ermeni askerleri katliamlar ile Karabağ’ı fiili
olarak topraklarına katmıştır. Acılı durum Karabağ’da
kalmamış diğer Azeri köylerine de maalesef sıçramıştır.
Sarkisyan Karabağ’ı biz aldık Ararat’ı (Ağrı Dağı) siz
alacaksınız diye Ermeni gençlere seslenmiştir.
i adım
b lgi
f kir
Günümüzde Güney Kafkasya’da kutuplaşmaya doğru
bir gidiş mevcuttur. Bu kutuplaşmanın merkezinde
Dağlık Karabağ probleminin tarafları Azerbaycan ve
Ermenistan bulunmaktadır.
Dağlık Karabağ probleminin barışçı yollarla çözülmesi için yıllardır verilen çabaların sonuçsuz kalması,
Ermenistan’ın Rusya yardımıyla tehlikeli boyutlarda
silahlanması, Azerbaycan’ın petrol ve doğalgaz gelirleriyle ekonomisini düzeltmesi ve ordusunu modernize ederek geliştirmesi, Azerbaycan kamuoyunda
her geçen gün artan baskı ve nihayet en yakın müttefiki Türkiye’nin, Ermenistan’la ilişkilerini düzeltme
kararı almasının yarattığı endişe, batının Rusya’nın
Gürcistan’a müdahalesine yeterli tepkiyi göstermemesi, Karabağ sorununun her an sıcak çatışmaya
dönüşme riskini beraberinde getirmiştir.
Türkiye bu süreçte Azerbaycan ile tam işbirliğine
gitmiştir. Bu işbirliğinin en iyi görüldüğü konu
ise Karabağ sorunu olmuştur. Zira Türkiye, dünya
konjonktürünü dikkate alarak Karabağ Savaşı’nda
Azerbaycan’a yardımlarda bulunmuş; askeri, ekonomik ve siyasi ortak politika güderek desteğini
esirgememiştir. Kelbecer’in Ermenilerce işgali üzerine Ermenistan sınır kapılarını kapatarak Azerbay-
i adım
b lgi
f kir
can’a verebileceği en yüksek desteği vermiş ve bu
kapı Batılı devletlerin tüm baskılarına rağmen hala
açılmamıştır. Türkiye’de hükümetler değişse de Türk
halkının, kamuoyunun ve hükümetlerinin desteği
hiç azalmamış, artarak devam etmiştir. Uluslararası
örgütlerde, özellikle AGİT’te, konuyu gündeme sürekli taşımış olmasına rağmen Karabağ sorunu çözüme
kavuşmamıştır.
Üçüncü nesil Ermeni toplumunun özünü unutması,
batılılaşma içerisinde benliğine sahip çıkamaması,
dilini unutması, Ermenistan’a sağır kalması; Ermeni Diasporası’nı harekete geçirmiştir ve soykırım
söylemleri Ermeni medyasının birinci konusu olarak
gündeme taşınmıştır, taşınmaktadır, taşınacaktır.
Soykırım üzerine besteler yapılması, filmler çekilmesi
ve bunun duyurulması konusunda koordineli çalışmalarını sürdürmektedirler. Bu durum dâhilinde haklı
pozisyonda bulunan Türk vatandaşlarının ve devletlerinin organize bir şekilde dünya medyasına Ermeni
mezalimini duyurması ve haklılığını kanıtlaması
gerekmektedir. Kimsenin acıları yarıştırma görüşü olmadığı malum olan siyasette doğal olarak çıkar politikası izleyen her devlet gibi biz de hakkımızı savunup
Ermenilerin haksız da olsa savundukları 3T(tanınma,
tazminat, toprak) talebine karşı Karabağ hakkımızı
her mecrada duyurmalı ve bu bilinç ile hareket etmeli-
43
Ayşegül Öztürk
Sakarya Üniversitesi
Uuslararası İlişkiler
[email protected]
YÜZLEŞME : İSLAMAFOBİ
Bugün Avrupa’da yükselen islamofobi seslerinin son yıllarda gelişen olaylar yada sadece
11 Eylül algısının bir yansıması olduğunu söylemek yeterli bir okuma olmayacaktır.
Buna dayanarak İslam ve Batı medeniyetlerinin yüzleşme ve ilk etkileşimlerini bilmek,
farklılıkların benzerliklerin temeline inmek, meselenin değerlendirilmesinde hatta
meselenin ne olduğunu anlamamızda bize yardımcı olacaktır.
Bu sebeple tarihin eski sayfalarına, İslam ve Batının hangi koşullar altında ve nasıl
karşılaştığına bir göz atmış olalım. Doğu ve Batı Avrupa’nın İslam’la karşılaşmaları farklı
zamanlarda olmuştur. Batı Avrupa kilisesi 8. Yüzyılın başlarına kadar İslam’ın farkına
varmamış, İslam medeniyeti ile herhangi bir etkileşime girmemiştir. Ta ki Emevi hükümdarlığı dönemindeki fetih hareketlerine kadar…
Bugün Akdeniz ile Atlas okyanusunu birleştiren Cebelitarık Boğazı’na da adını vermiş olan General Tarık
Bin Ziyad’ın 711 yılında İspanya’yı ele geçirmesiyle batı
için yeni bir tehdit algısı oluştu. 714 yılında Müslüman
orduları Narbonne’u ele geçirip, Tours şehrine uzanmıştı. Artık Paris’e sadece 200 kilometre kadar uzaktalardı. Ancak 732’de Charles Martel komutasındaki
Frank ordusu tarafından yenilgiye uğratıldı. Bu askeri
mücadelelerin önemi ise toprak alışverişinden ziyade
tarihte yeni bir sayfa açmış olmasıydı. Böylece tarihte
ilk kez Batı-İslam karşılaşması yaşanmış oldu.
Tours mücadelesi sonrası Müslüman orduları Fransa’daki baskınları Provence şehriyle sınırlı tuttu. Roma
İmparatorluğu’nun kurucusu kabul edilen Frank kralı
Şarlman (Charlemange) Abbasi İmparatoru Harun
El Reşid’e bir fil göndermiş ve diplomasi kapılarını
aralamıştır.
Emevi halifeliği’nin başkenti Kordoba’da Hristiyan halk,
uzun bir süre Müslüman kuralları altında yaşadılar.
Hristiyan dünyanın diğer parçasından izole edilmiş
haldeydiler. Bir rahip ‘’Eulogius’’ ve bir düşünür ‘’Paul
44
Alvarus’’ İslamı antichrist yani deccalın gelmesi olarak
yorumlayıp bu görüşün öncüsü oldular. Ardından
Hz.Muhammed’e doğrudan hakaretler ve Müslüman
yetkilileri Hristiyanlığa çağırılar başladı. 850-860 yılları
arasında 50 kadar Hristiyan idam edildi. Batıdaki ilk
kapsamlı ve tutarlı İslam görüşü böylece akıllarda yer
edinmiş oldu.
İslam üzerindeki olumsuz yargının bir diğer basamağı
Fransa’da 1095 yılında Papa Urban II tarafından verilen
ve Hristiyanları İslam’a karşı birleşmeye davet eden vaaz
ile inşa edildi. Yaklaşık 60.000 kişiden oluşan 5 haçlı
ordusu 1099’da Kudüs’e kadar ilerledi. Tarihçi Raymond
D’Aguilers seferde bulunmuş bir görgü tanığı olarak
yaklaşık 40.000 Müslümanın iki gecede katledildiğini
yazmıştır.
Diğer taraftan Haçlılar için asıl felaket 1187’de Selahaddin Eyyubi komutasında Hıttin’de gerçekleşen savaşta
17.000 Hristiyan’ın ölümüyle yaşanmıştır. Modern
batıda haçlı ordusunun iyi bir amaç için kendini feda
eden kahramanlar olarak görülmesi fikri, bugün de hala
geçerliliğini korumaktadır.
i adım
b lgi
f kir
15. yüzyıla gelindiğinde ise güçler dengesi değişmiş ve
1482 yılı İspanya’daki son Müslüman devletin de bölgeden
çekilmesine sahne olmuştur. 1546’da Martin Luther ‘’Hristiyanlık İslam tarafından yutulacak.’’, 1564’te ise John Calvin
‘’Türkler Muhammed’i Tanrı’nın oğlu yerine koyuyor, bu
sapkınlık yüzünden idam edilmeyi hak ediyorlar.’’ demişlerdir. Bu gibi söylemler toplumsal bir bilinç oluşturmada
etkili olan ve algıları yönlendirmede kullanılabilecek güçlü
silahlardır.
Kısa bir orta çağ turundan sonra günümüze dönmek
ve bu temeller doğrultusunda batıdaki İslam algısının
nasıl olduğuna değinmek gerekirse durumun çok da
farklı olmadığını görüyoruz. Özellikle 11 Eylül İkiz
Kule saldırılarından sonra Amerikan başkanı Bush’un
konuşmasında, terörizme karşı bir haçlı seferi benzetmesi
İslam’a karşı olumsuz fikirleri bir kez daha canlandırmıştır.
Ayrıca İslam ülkelerindeki olumsuzlukların propagandasının
batı medyası tarafından etkili bir şekilde servis edilmesi de
i adım
b lgi
f kir
oluşturulan imaj üzerinde etkili olmuştur. Bu noktada bir
de karşı pencereden bakmak gerekir. İslam ülkelerindeki iç savaşlar, eğitimsizlik, fakirlik ve son yıllardaki şiddet
eylemleri de bu imajın temelini oluşturmakta. Ancak bu
eksikliklerin kaynağının din olmadığını anlatmak ve bu
eksiklikleri gidermek yine bu ülkelere düşmektedir. Diğer
yandan bu imajın oluşturulmasında bireylerin rolünün çok
büyük olduğunu düşünüyorum. İslam’ı merak eden gerçekten de medyada görüldüğü gibi mi olduğunu sorgulayan
birçok insan var. Saldırgan bir şekilde inançlarını savunmak
ya da başka inançları küçümsemek, haklı olarak olumsuz
düşünceleri destekleyecektir. Bunun yanında Türkiye, köklü
olmasa da demokrasi sahibi bir ülke olarak diğer Müslüman
ülkelerinden farklı bir konumda görülüyor. Bu nedenle Türkiye’nin İslam ile demokrasinin yan yana olamayacağı fikrini
değiştirebilmesi de oldukça önem taşımaktadır.
45
Gözde Çevikaslan
Sakarya Üniversitesi
Uuslararası İlişkiler
[email protected]
BİR SÜRDÜREBİLİR TEHLİKE OLARAK:
HİDROELEKTİRİK SANTRALLERİ
“Su, tüm dünyada ve üzerinde
bulunduğumuz coğrafyada,
yaşamın temel koşuludur.
Yaşam, suyla başlamıştır. Su
olmadığında sona erecektir. Su
alınıp satılacak ticari bir mal
değildir, tüm canlıların ulaşmaya hakkı olan doğal bir varlıktır
(Türkiye Su Meclisi “Su Manifestosu”, 2010)”.
HES yani Hidro Elektrik Santrali; Suyun yerçekimine bağlı potansiyel enerjisinin, elektrik enerjisine
dönüştürüldüğü santrallerdir. Elektrik talebinin artması
hidroelektrik santrallerin ortaya çıkmasında en büyük nedendir. Doğal gaz, petrol, kömür gibi kaynaklara kıyasla
daha temiz ve yenilenebilir bir kaynak olduğu nedeniyle
hidroelektrik sektörünün gelişimi devletler tarafından
teşviki her ne kadar enerji talebini karşılamaya yönelik
faaliyetler olsa da arka planda doğa tahribatının yadsınamayacak kadar çok olduğunu görmekteyiz. Hidroelektrik
santrallerin yapım ve işletme süre zarfında , insanlara ve
özellikle doğaya yönelik geri dönüşü mümkün olmayan
ve büyük zararlara neden olabiliyor; küresel ısınma,
tarım alanlarının yok olması, iklim değişikliği, canlı
türündeki azalma ve doğal yaşam alanlarının tahribi bunlardan bazılarıdır. Sürdürülebilir hidroelektrik gelişimi
için dengeli bir planlama gerekiyor.
46
Türkiye’de 69 ilde toplam 478 Hidroelektrik Santral
var, 61 ilde 534 HES daha yapılması planlanıyor, planlananların gerçekleşmesi durumunda HES sayısı 71 ilde
bin 12’ye yükselecek. Planlan HES’lerin 160’ı inşaat
aşamasında. Derelerin Kardeşliği Platformu Dönem
Sözcüsü Ömer Şan, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde 700
dolayında HES projesinin planlandığını belirterek, bu
projelerden 145’inin yapımının başladığını ve bazılarının
tamamlanarak deneme üretimine geçtiğini söyledi.
Coğrafyası itibariyle Hes Projeleri için seçilen Karadeniz
bölgesinde yöre insanı bu projeye karşı çıkmakla birlikte
eylem ve hak arama noktasında mahkemeye başvurmuştur. Özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın
‘baba ocağı’ Güneysu’daki Gürgen Deresi, deneme üretimine geçen santral nedeniyle kuruyan ilk dere olmuştur.
Yargının ‘dur’ demesi ya ‘hemen kamulaştırmaya’ ya da
yeni projelerin yapımına neden olmaktadır.
i adım
b lgi
f kir
Sonuç olarak su, nihayet öncelikle etik olarak kendi
içkin değeri olan bir varlık, buna ek olarak tüm yaşam
ve ekosistemler için vazgeçilmez bir kaynak ve tüm
toplumun faydalandığı bir doğal kaynaktır. Türkiye’nin enerji anlamında dışa bağımlılığının azaltılması
alternatif enerji üretimine teşvikini sağlamaktadır
ancak bu demek değildir ki; doğaya zarar vermeliyiz.
Bu sebeple suyun kullanımına yönelik tüm girişimler üstün kamu yararı çerçevesinde yapılmalıdır.
Halkın su kullanımına erişimi ve bu konuda karar
alma süreçlerine katılımını sağlayacak mekanizmalar oluşturulmalıdır. Suyun tasarruflu kullanılması ve
gelecek nesillere kaliteli ve yeterli su aktarılması için
yapılan planlarda arz değil talep yönetilmelidir. Türkiye’nin su ve çevre politikası suyun boşa akmadığı
ilkesini içermeli; herhangi bir yatırım nedeniyle doğal
su döngüsünün sekteye uğramaması için her türlü önlem alınmalıdır. Su ve suyun kullanımı hiçbir siyasete
i adım
b lgi
f kir
veyahut siyasal iktidarın mevcut zihniyeti doğrultusunda uyguladığı politikalara alet edilmemelidir.
Kendi çıkarı doğrultusunda uzun vadede salt enerjiye
yönelik korunma talebiyle yapılan her ‘Hes Projesi’
gelecek kuşak için birer tehlike atfetmektedir.
Kaynaklar
i TASAM Enerji Üretimi ve Çevresel Etkileri STRATEJİK
RAPOR NO: 14, NİSAN 2006
http://www.tasam.org/Files/PDF/Raporlar/enerji_uretimi_ve_
cevresel_etkileri__cf9b7fbe-48ad-4126-9ee1-f4e93eb1202f.pdf
(Erişim tarihi: 26.03.2015)
ii Beyza Kural HES’ler; Faaliyettekiler, Planlananlar, Durdurulanlar 14 Şubat 2014
http://www.bianet.org/bianet/cevre/153518-hes-ler-faaliyettekiler-planlananlar-durdurulanlar (Erişim Tarihi: 27.03.2015
47
Osman Erbasan
Ankara Üniversitesi
Maliye
[email protected]
HAYA(T-L)İ SOHBETLER III : YALANCI TANRI
Osman: ‘’Bir dostumu gördüm geçenlerde. Aşkı tarafından terk edilmiş. Bir şairin hüznü vardı gözlerinde. Amma ve
lakin şiir yazamıyordu. Çok vicdansız bir kadınmış gerçekten. Şiir yazamayan adam terk edilir mi hiç. Oturur kalır
mısralar içinde…’’
Hayati: ‘’Kusura bakma ama o arkadaşın bence palavracının teki.’’
Osman: ‘’Ne yani terk edilmediğine mi inanıyorsun? Neden böyle bir şeyde yalan söylesin ki?’’
Hayati: ‘’Hayır bilakis dibine kadar terk edilmiş ama aşık değilmiş besbelli.’’
Osman: ‘’Bunu nereden çıkardın?’’
Hayati: ‘’İnsanı şair etmeyen hiçbir acıya inanmam. Çünkü acı ahengin hammaddesidir. Şair olmayanın acısına da
inanmam. Çünkü ahengi yakalayamayanın acısı da olmaz. Daha da vahimi şairlere de inanmam. O kadar ahenk havada
uçuşurken sırf kafiyeyi tutturmak için bile alengirli yalanlara başvururlar. Ben ressamlara da inanmam. Çünkü onların
da gölgesi herkesinki gibi kasvetli ve siyahtır. Halbuki resim iliklerine işlemiş birinin gölgesi bile cıvıl cıvıl olmalıdır.
Müzisyenlere de inanmam. Sağırlara müziği duyuramazlar. Halbuki gerçek müzik kulakla duyulmaz. Kalpten gelir ve
kalbe gider. Ben tanrıya bile inanmam dostum. O ki bütün sanatçıların yaratıcısıdır… Bu zamana kadar beni hep yanlış
anladın dostum. Bende düzeltmedim ama şimdi söylüyorum işte. Ben tanrının yok olduğunu iddia etmiyorum. İnançsızlar inanma eyleminden yoksun olanlardır. İnanmayanlar ise inanmanın efendileridirler. Ben sadece tanrıya inanmıyorum. Bence cehennem derken yalan söylüyor, cennet derken şaka yapıyor.’’
Osman: ‘’Konuyu nereden nereye getirdin Hayati. Sana katılmasam ve düşündüklerin hakkında dehşete kapılsam da,
seni anladım dostum. Hem tanrıya inanıp hem de O’na inanmayan biriye ilk defa rastlıyorum.’’
Hayati: ‘’Laf lafı açar. Bunu sen daha iyi bilirsin. Yazarsın sonuçta. Madem şiirden girdik şiirden devam edelim
istersen.’’
Osman: ‘’Sen başla’’
Hayati: ‘’Çoğu insan şiir yazmak için çıktığı yoldan bir şairi ve yine çoğu insan da şair olmak için çıktığı yoldan şiiri
katlederek döner. Ama dikkat et, şiir yazmakla şair olmayı ayırıyorum. Merak ettiğim şey ise senin bu yolun neresinde
olduğun. Çünkü her yazarın içinde ukdedir şair olmak. En azından çoğu yazarın...’’
Osman: ‘’ Ben ne şiir yazmak için yola çıktım ne de şair olmak için… Zaten bir yol da görmedim. Beni bilirsin, hep
yolsuz yerlerde yürümeyi severim. En sapa yerlerden giderim. Şiir ciddi iştir. Hele şairim demek yürek ister. Şair
olmak mafyaya girmek gibidir. Girişi zor, içi alengirli ve çıkışı olmayan bir alemdir. Bende şiir yazarım arada estikçe
ama şair olmamam asla. Şiir dediğime bakma; ben aslında şiirimsiz diyorum yazdıklarıma. Benden olsa olsa şiirkeş
olur. Benim şiir yazmam arada bir kafayı bulmak gibi kötü bir alışkanlık işte. Yolsuz bir şiirkeşin kafa bulmasından öte
bir şey değil yaptığım. Mana yüklemeye değmez.’’
Hayati: ‘’Ben rahatlıkla şair olduğumu söyleyebilirim dostum.’’
Osman: ‘’Ya gerçekten mi? Şiirlerini okumak isterim.’’
Hayati : ‘’Sadece bir tane yazdım. Ama tam yazdım. Bence gerçek bir şaire bir gerçek şiir bir ömür boyu yeter.’’
Osman: ‘’O zaman o bir gerçeği görmek istiyorum.’’
Hayati: ‘’O da olmaz dostum’’
Osman: ‘’Neden?!’’
Hayati: ‘’Öyle harika bir şiir yazdım ki içimden, hiçbir alfabede harflerini bulamadım. Kala kaldı içimde. Kimsenin
inanmasına ihtiyacım yok. Ben inanayım yeter şiirimin olduğuna ve şair olduğuma. Zira ben inanmanın efendisiyim.’’
Osman: ‘’Bu sohbet bana çok ağır geldi. Söylediklerini hazmetmek kolay değil. Bugünlük burada bitsin dostum.’’
Hayati: ‘’Bitsin dostum.’’
48
i adım
b lgi
f kir
Veysel Onur Şahin
Sakarya Üniversitesi
[email protected]
HEPİNİZ AYNISINIZ
Gecenin bir saati balkona çıkıp sokakta yanan bütün ışıklara bakıyorum,her birinin içinde farklı insanlar,
farklı şehirler, farklı ülkeler ve farklı renkler var.
İşsiz insanlar,sabahın erken saatlerinde evlerinden çıkan babalar,bütün gece dayak
yemiş, ağlamış, körelmiş ve alışmış anneler,
kadınlar var.Nerede olduğunu, kim olduğunu,
neden olduğunu bilmeyen çocuklar var…
Onaltı yaşında bir genç kız Suç Ve Ceza’yı
okuyor,sorgulamaya başlamış bütün hatalarını. Uyumadan hemen önce dua ediyor…
Sarhoş olmuş insanlar var,kimisi sevdiğinin
ismini haykırıyor, kimisi sevmediğine küfrediyor…
Sapsarı ışıklardan birinin içinde, mahalle kahvesinin müdavimlerinden Hayri var,
bisiklete binmiş,bağıra bağıra “Milyon Kere
Ayten” diyor.Şaşırıyorum, “Ümit Yaşar Oğuzcan” desem, “Bana bir oralet ver” diye cevap
verir. “Neyse” diyorum, geçiyorum.
Evlerinde ışıkları kapamış film izleyenler
var.Korku filmi izleyenler, cesaretlerini anlatıyorlar, romantik komedi izleyenler “Hiç
sevmem” diyorlar...
Yetmişli yaşlarında amcanın biri, oğluna
“Gözlerim görmüyor diyor”, oğlu ise “Baba bu
yaştan sonra görüp ne yapacaksın” diyor…
Akşam yemeğine oturmuş aileler var, haberleri izliyorlar. Falanca yerde yangın çıkmış,
falanca kişi kundaklamış, falanca tarihi
esermiş, itfaiyeler geç gelmiş, “tüh tüh yazık”
deyip yarışma programını açıyorlar…
Tiyatrolara, konserlere, sinemalara, altın günlerine, bilardo salonlarına, halı saha maçlarına, ev gezmelerine, okullara ve faturalarını
Resim: Veysel Onur Şahin
ödemeye giden insanlar var. Aslında hepsi
aynılar, sadece farklı düşünüyorlar, farklı hissediyorlar, farklı işitip, farklı görüyorlar, farklı dokunup, farklı
davranıyorlar…
Hepsi bu kadar, bunlar dışında pekte farklı olan bir şey görmüyorum. Havanın iyice soğuduğunu hissedip
evin içine giriyorum, kapıyıda iyice kitliyorum…
i adım
b lgi
f kir
49
Seyfi Demirci
Sakarya Üniversitesi
Mekatronik Mühendisliği
[email protected]
Düşük Bütçe, Az Ekipman, Amatör Oyunculuklar
ama Büyük Hayal Gücünün İlginç Ürünleri: Türk
Fantastik Sineması
19. yüzyılda sinema ortaya çıktığında, ilk başlarda düşünülen bir sanat değil, daha çok
dünyayı değiştirecek bir icat olarak kafalarda yer edinmişti. Ama yavaş yavaş başlayan
ilk film çekim denemeleri bu düşünceyi yıkmaya başlamıştı. Fransız iki kardeş olan Lumière’lerin ilk gösterimleriyle başlayan sinemanın yolculuğu ilk günden insanlığı değiştireceğinin habercisi olmuştu. Ülkemizin sinemayla tanışması ise çok uzun sürmemişti. 1895
yılında Lumière Kardeşlerin yaptığı ilk gösterimden tam bir yıl sonra 1896 yılında Yıldız
Sarayında Padişah II. Abdülhamid ve hanedan mensuplarına ilk film gösterimi saray
hokkabazı olan Bertrand tarafından yapılmıştı. Böylelikle sinema yurdumuz toprakların
ilk girişimini gerçekleştirmişti. Daha sonrasında aynı yıl halka açık ilk sinema gösterimi
ile başlayan dönemler, 1903 yılında sinemayla ilgili ilk yasal düzenlemenin oluşturması ve
1908 yılında Sigmund Weinberg tarafından açılan ilk yerleşik sinema salonuyla sinemanın
görsel şöleni Osmanlı zamanında ülkemizde başlamış oldu.
Süpermen Olimpiyatlarda
Sinemanın artık sadece görsel bir seyir değil aynı
zamanda, bir film üretme durumunun da oluşması
1900 yıllarının ilk zamanlarında Manaki Kardeşlerin,
bu ülke topraklarında ilk film çekimlerine başlamasıyla Türk Sinemasının ilk adımının atılışı da yapıldı.
1914 yılında Fuat Uzkınay’ın objektifinden çekilen
‘’Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı’’ bizim il
çekilen ‘’belge’’ filmimiz olarak başladı. O dönemle
başlayan sinemamız, hep farklı dönemlerden geçerek
günümüze kadar ulaştı.
Bu kısa Türk Sineması tarihimiz üzerine bilgiden
sonra, yazımızın asıl konusuna giriş yapmak gerek.
1900 yıllarda başlayan sinemamız 1950’lere gelene
50
kadar önce ordunun daha sonrasında tiyatronun tekelinde işleyen bir sinemaydı. Ama 1948 yılında Türk
Sinemasının ‘’koca çınarı’’ Ömer Lütfi Akad’ın çektiği
ve Türk Sinemasının tiyatrodan bağımsız bir sinema
oluşumunu sağlayan ve ‘’Sinemacılar Kuşağı’’nın
öncüsü sayılan ‘’Vurun Kahpeye’’ filmi ile Türk Sinemasının gerçek bir başlangıç yaptı. O dönemden sonra
çekilen filmler daha özgün bir dille ve daha sinema
sanatı içine dahil edilen bir oluşum olarak devam etti.
O dönemden sonra sinemamız toplum sınıflarından,
Anadolu destanlarına, melodramlara değinen birçok
filmi halkla buluşturdu. Ve bizim sinemamızı en ilginç
kılan işlerde işte bu döneme denk gelmekteydi. Ha-
i adım
b lgi
f kir
yal gücünün sınırlarını zorlayan filmlerin başlangıcı
olmaya başlamıştı. ‘’Avantür’’ olarak adlandırılan ve
günümüzde asıl ismini tam olarak alan sinema oluşumu o zaman doğmuştu. Türk Fantastik Sineması…
1950’ler Hollywood işini öğrendik. Çekelim Bir
şeyler; İlk Yıllar
Türkiye film işine geç giren bir ülkeydi. 1950’lerde ülkemizde sinema endüstrisi yavaş yavaş oluşmaya başlamıştı. 1950’lere kadar sinemamız tiyatro
elindeydi ve çekilen filmlerin çoğu statik ve sahneyle
sınırlandırılmıştı. Bu nedenle sinematografik değerlerden uzak filmlerdi. 1950’lerde bahsettiğimiz Lütfi
Akad ile başlayan dönem, sinematografik bir dile
sahip, daha geniş alanlara yayılmış, stilize çekimlerle
oluşturulan filmlerden oluşmaktaydı. Bu dönemlerde de sinemamızda artık bir endüstri oluşumu da
bulunmaktaydı. İlk yapım şirketlerinin kurulmasıyla
sinemamız artık bir endüstrisine de kavuşmuştu. O
dönemdeki yapımcılar halkın nabzına göre şerbet
misali bir düşünceyle ilerlemekteydi. Sinemamızda
Hollywood filmlerinin boy gösterdiği zamanlarda halk
bu filmlere ilgi duyuyordu. Macera ve aksiyon temalı
filmler, insanların sinemaya akın etmesini sağlıyordu.
O dönemdeki Türk yapımcılar bu tarz filmler çekmek
isteğiyle kolları sıvadılar.
İlk dönemlerde yönetmenlikle başlayan daha sonrasında, yapımcılık işini ve sinemayı Hollywood
mecrasından öğrenen Turgut Demirağ, bu adımı ilk
atan isimlerden olmuştu. 1952 yılında ‘’Darcula’’
filminin bir yerli uyarlamasını çekmek için kolları
sıvayan Demirağ, senaryo için Türk Edebiyat tarihçisi
ve yazar Ali Rıza Seyfioğlu’nun ‘’Kazıklı Voyvoda’’
romanından başladı. Ama senaryoya yönetmen Bram
Stroker’ın ‘’Dracula’’sından sahneleri eklemeleri
yaparak bir nevi yerlileştirmeye gitti. Film aynı sene
tamamlandı. Yönetmenliğini Mehmet Muhtar’ın
yaptığı filmde, Muhtar filmin senaryosunun hazırlanmasında da katkıda bulundu. Film o dönem ‘’Darkula
İstanbul’da’’ adıyla salonlarda yerini aldı.
Düşük bir bütçeyle çekilen film, ilk başta bakıldığında özgün bir edebiyat uyarlaması gibi gözükse de,
‘’Dracula’’ filminin neredeyse tamamının da hikâyesini içermekteydi. Filmde değişikliğe uğrayan tek şey
Mina karakterinin kişiliğiydi. Orijinal filmde ağırbaşlı bir kadın karakter olarak bulunan Mina, bu yerli
yapımda bir dansöz olarak karşımıza çıkmaktaydı.
Filmde Kont Drakula’yı Atıf Kaptan oynarken, genç
Mina’yı o dönemlerde gece kulüplerinde dansözlük
yaparken keşfedilen, Avustralyalı dansöz Annie Ball
i adım
b lgi
f kir
canlandırmaktaydı. Böylelikle sinemamız egzotik
göbek dansının beyaz perdeye yansımasını yaşamış,
hafif bir dozda erotizmde sinemamızda yer almıştı.
Küçük bir bütçeyle çekimleri yapılan film, çoğu
sinema tarihçisine göre o dönemin teknolojisine göre
ustaca çekilmiş bir film olarak görülmektedir.
Filmin o dönemdeki teknolojiye göre ustaca çekilmesiyle ilgili uzun zaman önce okuduğum bir yazıda hem
baya bir güldüğüm hem de baya bir etkilendiğim bir
anekdotu aktarmak gerek. Filmin o dönem sanat yönetmenliğini yapan Sohban Kabaoğlu filmin çekimiyle
ilgili bir anısından bahsediyordu;
‘’Bütün efektler, en basiti bile, bir sürü sorun
yaratıyordu. Örneğin bir mezarlık sahnesinde sise
ihtiyacımız vardı. Zemine çökmüş ve arkadan
ışıklandırılmış duman bulutu yapmak zorundaydık.
Ama bunu sağlayacak donanımdan yoksunduk. Peki
bu bulutu nasıl sağladık? Çok basit bir şekilde. Ekipten otuz kırk kişi, her birinin ağzında üçer dörder
sigara, görüntüye girmeyecek biçimde yere uzandılar
ve çekim boyunca durmaksızın sigara dumanı üflediler!“
1950’lerde Türk Sinema salonlarında gösterilen ‘’Drakula İstanbul’da’’ o dönemde çekilen fantastik filmlerin ilklerindendi. Bu sinemamız için bir dönemimde
başlangıcı oldu.
1950’lerin Devamı-1960’lar: Bir şeyler çektik,
devamını getirelim; Seriyaller
1950’lerde İstanbul sokaklarında dolaşan ilk fantastik karakter Drakula değildi. Ama başlangıcıyla beraber ardı arkası kesilmedi. O dönemlerde sinemamızda
‘’Tarzan İstanbul’da’’ ile Tarzan’da İstanbul sokaklarında görünmüştü. 1955 yılında çekilen ‘’Görünmez
Adam İstanbul’da’’ ile Görünmez adamda İstanbul’u
ziyaret etmişti. Tabi o dönemlerde çekilen fantastik
yapımlar sadece Hollywood yapımlarındaki karakterler haricinde, doğu etkileri taşıyan karakterlerde bulunmaktaydı. 1953 yılında çekilen, peri masalı esintili
‘’Balıkçı Güzeli’’ ile dev bir örümcek beyazperdede
yerini aldı. 1955 yılında ‘’Uçan Daireler İstanbul’da’’
filmi ile bu sefer uzaylılar sevimli halleriyle beyazperdemize taşınmıştı. Bu dönemden sonra fantastik
sinemamız üç başlık üzerinden ilerlemeye devam etti.
Öncelikle doğu esintili cinlerin, perilerin, dansözlerin
ve gösterişli kahramanların gösterildiği peri masalı
yapımları boy gösterdi. Daha sonrasında sinema salonlarında başarılı gösterimler yapan Amerikan filmlerinin yerli uyarlamasıyla devam etti. Ama asıl dönem
ise sonrasındaydı. Maskeli süper kahramanların ve
51
maskeli kötü adamların yer aldığı ucuz maliyetlerde
amatör oyunculukların bolca bulunduğu avantür filmler
sinema salonlarında boy gösteriyordu. Bazen bu üç türün
birleştirildiği, benzeri olmayan ilginç ve bir o kadarda
eğlenceli melez işlerde ortaya çıkmaktaydı.
1960’lı yıllara geldiğimizde, bu dönem Türk sinemasının da altın çağının başladığı dönem olarak anılmaktadır. 1961 anayasasıyla desteklenmeye başlanan
sinemamız, büyük bir üretim dönemine girdi.
O dönemde sanatçılara tanınan ifade özgürlüğü hem
daha iyi işlerin çıkmasına, hem de sinemamızın daha
iyi bir ilerleyişini sağladı. Sektör anlamında sinemada
bu dönemle beraber daha büyük bir patlama yaratmıştı.
O dönemde sinemada yapımcıların borusu daha fazla
ötmeye başladı. O dönemde çekilen filmlerde senaryo
desteği aranırken başvurulacak kaynaklar aranmaktaydı.
Ve ilk akla gelen 1930’larda ülkede patlamaya başlamış
ve halk tarafından çok sevilen çizgi romanlar oldu. Seriyaller dönemi bu şekilde başlangıcını atmıştı.
O dönemde çekilen filmler hızlı bir işçilikle hazırlanıyordu. Birçok film çok kısa sürede çekilip, hazırlanıp
sinema salonlarında gösterime sunuluyordu. O dönemde
sinemanın alanındaki her insan bu koşturmanın içinde
bu hıza kapılıyordu. Bir sette başlayan oyuncu apar topar
başka bir filmin çekimine de gidiyordu. Çoğu oyuncu bir
günde dört beş filmde oyunculuk yapıyordu. Figüranlar
için ise bu sayı daha fazla bir durumdaydı. O dönemde
senaristler aynı anda birkaç filmin senaryosuyla uğraşmaktaydı. Filmlerin ustaları rejisörler ise çoğu kez bir
dönemde çok fazla film çekimleri yapmaktaydı. Bazen
bir film iki ya da bir hafta gibi kısa bir sürede çekimleri tamamlanabiliyordu. Bu çekimlerle ilgili bir rekor
bile oluştuğu söylenebilir. Yönetmen Çetin İnanç’ın bir
günde başarılı bir film çektiği rivayet edilmektedir. O
dönemin efsane yönetmenlerden Yılmaz Atadeniz bir
söyleşisinde, bir film iki ay gibi kısa bir sürede yazılıp,
çekilip, kurgulandıktan sonra gösterime sunulabiliyordu. İşte bu dönemler ışığında fantastik sinemada hızlı
bir film grafiğini yakalamıştı.
Bu dönemde çekilen ve bana göre de seriyaller
döneminin fantastik sinemamıza kazandırdığı en önemli yapım ‘’Kilink’’ti. Yönetmen ve yapımcı Yılmaz
Atadeniz’in İtalyan sadist fotoroman dergisi ‘’Kriminal’’den esinlenerek senaryosunu oluşturduğu filmin
ilginç ve eğlenceli bir yapım hikayesi bulunmakta.
Yılmaz Atadeniz gazete’de bu fotoromanın Türkiye’de
yayınlamasıyla ilgili ilan sonrasında, film yapımla ilgili
52
ilk düşüncelerini ortaya koymaya başlamıştı. Yaptığı ilk
iş ise filmin karakteri ‘’The Killing’’ yerli bir isim bulma
girişimiydi ve ‘’Kilink’’ bu şekilde doğmuştu. O dönemde ‘’Kilink’’ filminin kast çalışmalarına başladığında
ilginç bir işin ortaya çıkacağını belli etmişti. ‘’Kilink’’
kostümü için yurt dışından getirilen tekstil boyası ve
hazırlanan iskelet çıktıları eşliğinde hazırlandı. Yönetmen Yılmaz Atadeniz 1967 yılında kendi film şirketini
kurdu ve üç haftadan kısa bir sürede ‘’Kilink İstanbul’da
‘’ filmini piyasa sürdü. Aynı zamanda yönetmen bu
filmle beraber ‘’Kilink Uçan Adama Karşı’’ ve ‘’Kilink’’
aynı anda çekmişti. Bir röportajında Yılmaz Atadeniz bu
yaptığı işi şu şekilde açıklamaktaydı.
‘’O dönemde ‘’Kilink’’, ‘’Kilink İstanbul’da’’yı ve
‘’Kilink Uçan Adama Karşı’’ yı aynı anda çekiyordum.
Her biri için belirli ekipler oluşturmuştum. Bu aslında o
dönemlerde oluşan kurguculuğun verdiği bir yetenekti.
Birde tabi ki de çok iyi bir satranç oyuncusu olmam ve
hamleleri iyi hesaplamam, kafamda üç filmin şablonun
oluşturmamı sağlamıştı. Hiç atlama yapmadan ve klaket
kesmeden bir şekilde filmleri tamamlayabiliyordum.’’
O dönemde film büyük bir ticari başarı sağlamıştı. Bir
ay gibi kısa sürede, düşük bir bütçeyle çekilen bu film,
normal gelirinin üç katını kazanarak sinema tarihimizde
büyük bir yer edinmişti. Daha sonrasında devam filmleri
‘’Kilink: Soy ve Öldür’’ile uluslar arası bir suç örgütüne
kafa tutan
Kilink, ‘’Kilink
Frankenstein’a
Karşı’’ ile bu
sefer Frankestein canavarıyla başa
çıkmaya çalıştı.
1967 yılında
çekilen ‘’ Mandrake Kilink’e
Karşı’’ ve
‘’Dişi Kilink’’
bu serinin devam filmlerindendi. Aynı zamanda Franco
Nero’nun can
verdiği ünlü karakter Django ile buluştuğu 1967 yapımı
‘’Cango: Ölüm Süvarisi’’ adında bir western yapımı da
bulunmaktadır. Batıda çok bilinmeyen bu çizgi roman
kahramanı Türk Sineması tarihinde büyük bir yer edindi.
i adım
b lgi
f kir
1960’ların ortasında patlayan seriyaller, ‘’Kilink’’ dışında
birçok yapıma da ev sahipliği etmektedir. O dönemlerin
yapımcılarından Mehmet Çaydamar daha renkli, daha
enerjik ve o dönemde ünlü olan ‘’Örümcek Adam’’ üzerine
bir uyarlama yapmak fikriyle yola çıktı. Çoğu söyleşisinde
telif haklarıyla ilgili bir korkusu olmayan yapımcının, bu
girişimi sonucunda düşük bütçeli ve amatör oyunculuğun
bolca bulunduğu 1966 yılı yapımı ‘’Örümcek Adam’’ filmi
ortaya çıktı. Aynı yıl yapımcılar bu sefer Türkiye’de ismi
duyulan ‘’Flash Gordon’’ üstüne gitmeye çalıştılar ve ortaya ‘’Baytekin: Fezada Çarpışanlar’’ filmi çıktı. Bu filmde
Baytekin karakterinin Ming ve kaya adamlar çetesine karşı
mücadelesini anlatmaktaydı. Aynı yıl çekilen ‘’Fantoma
İstanbul’da Buluşalım’’ ile karşımızda bu sefer ‘’Batman’’
vardı.
1968 yıllarında bir başka Yılmaz Atadeniz filmiyle karşı
karşıyaydık. Bu sefer yönetmenin objektifinde ‘’Kızıl
Maske’’ vardı. Ama Atadeniz bu filmin yönetmenliğini o
dönem asistanı olan Çetin İnanç’a bıraktı. Mor giysili bu
süper kahraman büyük bir rekabeti de ortaya çıkardı. Aynı
dönemde rakip bir firma aynı isimle filmi çekip piyasaya
sürmesiyle, yapım şirketleri arasındaki rekabetler ve bu
nedenle oluşan film yapmaktaki hızlılık başlamıştı. 1970
yılına gelindiğinde ise hafif çıplaklık ve erotizm dozu
katılmış yeni bir ‘’Kızıl Maske’’ filmi ‘’Kızıl Maskenin
İntikamı’’ salonlara sunulmuştu. Bu sefer bu filmin yönetmen koltuğunda Cavit Yörüklü bulunmaktaydı.
1960’larda başlayan seriyaller dönemi sinemada sadece
maskeli kahramanları sokmamıştı. Erotizminde girişine
ön ayak olmuştu. O dönemde sinemadaki görselliği oluşturan aynı zamanda filmin para getirmesine de ön ayak
olmaktaydı. Bir filmin para getirebilmesi için gerekli
olan bazı özellikleri taşıması gerekirdi. Bunların başımda
genelde kahramanlık, şiddet, seks ve sadizm gelmekteydi.
Bir şekilde bu 1970’lerin ortasında başlayan ve 80 askeri darbesine kadar süren Erotik Film furyasının da adım
olarak ilklerini oluşturmaktaydı.
1970’ler: Kahraman Maskeli olsun, Ucuz olsun, Bizden Olsun; Ucuz Süper Kahramanlar Dönemi
1960’larla başlayan avantür sinema adımları 1970’lere
gelindiğinde, daha sağlam bir patlama oluşturmuştu.
Düşük bütçeli, ucuz maskeli kahramanlar beyazperdede
daha çok yer edinmeye başlandı. Yönetmen-yapımcı
Yılmaz Atadeniz ve onu izleyen sinemacılar için en büyük
esin kaynağı 1930’lı yılların çizgi romanlarıyla, 1940’lı
i adım
b lgi
f kir
yıllarda Amerikan Hollywood piyasasında çekilen serilerdi. ‘’Zorro’’ , ‘’Yalnız Süvari’’, ‘’Zagor’’ gibi karakterler
esinlenen yönetmenler bunların yerli isimleriyle başladılar.
Bir anda sinemamızda ‘’Demir Pençe’’ler , ‘’Şimşek Hafiye’’ler yer almaya başladı. Ama birçok sinema tarihçisine
ve bana göre de kostümlü kahramanların arasında bizim
sinemamızda en önemli yer edinenlerin başında ‘’Süpermen’’ gelmekteydi.
İlk olarak 70’leri geçiş zamanında, 1969 yılında ‘’Süpermen Fantoma’ya Karşı’’ ile sinemamızda gördük Süpermen’i. Yönetmenliğini Kayahan Arıkan’ın yaptığı filmin,
senaryosu da kendisine aitti. Böyle bir filmi o zamanlarda
beyazperdemizde görmemizin en büyük sebebi ‘’Fantoma’’ karakteriydi. 1910’ların başında yayınlanan Fransız
çizgi romanı, 1960’lı yılların ilk başında Fransız iki
komedyenin başrolünü oynadığı film serisi olarak karşımıza çıkmıştı ve o dönemlerde ülkemizde çok sevilmişti. Bu
nedenle o dönemim yapımcıları boş durmamış anlaşılan ve
filmin bir yerli versiyonu için kolları sıvamıştı. Filmde bu
iki efsane karakterin yanına bir de James Bond serisinin
ilk kötü karakterlerinden ‘’Dr. No’’ yuda ekleyen yönetmen ilginç bir iş ortaya çıkarmıştı. Daha sonraki yıllarda
bu Süpermen filmini ardı ardına iki film takip etti. 1971
yılında ‘’Süper Adam’’ ve 1972 yılında ‘’Süper Adam
Kadınlar Arasında’’. Ama sinemamızın en önemli Süpermen atağı 1979 yılında çekilen, yönetmenliğini yaptığı ve
senaryosunu eşiyle beraber yazan Kunt Tulgar’ın ‘’Süpermen Dönüyor’’ filmi ile oldu.
1979 yılında kısıtlı bir bütçeyle çekilen film, ucuz yollu
özel efektler örülmüş, amatörlük tadını çok iyi veren ve bir
o kadarda ilginç kavga sahneleriyle bezenmiş bir filmdi.
Kunt Tulgar için o dönemdeki sinemamız açısından tek
başına bir endüstri diyebiliriz. Yönetmenlik ve yapımcılıktan önce 1960’larda sinemaya oyuncusu olarak başlamıştı.
Genel olarak gerilim ve cinayet filmleri çeken Kunt Film’i
kurduktan sonraki ilk işi, 1974 yılında çektiği ‘’Tarzan
Korkusuz Adam’’ filmi olur. Hatta o dönemlerdeki en ilginç işlerinden biri olan ‘’Ejderin İntikamı’’ filmi ile dövüş
sanatları üzerine bile gitmişti. ‘’Süpermen Dönüyor’’ filmi
birçok eleştirmene göre büyük bir özgüven ürünü ya da
büyük bir delilik olarak görünüyordu. Çünkü Tulgar’ın
giriştiği bu olay çok ilginç bir durumdu. Büyük bütçeli bir
filmi, sıfır bütçeye yakın bir durumla bir uyarlamasını yapmıştı. Yakın zamanda Kunt Tulgar’ın izlediğim bir röportajında, film için günümüz teknolojisine sahip olunsaydık
daha iyi bir iş ortaya koyabilirdik demişti. Bana kalırsa
ne kadar tuhaf ve kötü bir iş olsa bile, bir parodi olarak
53
tığımızda, neyse ki birkaç yapım baştan savma değil. Bu
yapımlardan en bilineni de ‘’Üç Dev Adam’’ filmi. 1973
yılında çekilen, yönetmenliğini Fikret Uçak’ın yaptığı filmde karşımızda iyi tarafta Kaptan Amerika ve Santo, kötü
tarafta ise ilk defa kötü olarak işlenen Örümcek Adam’ı
görmekteyiz. Kaptan Amerika rolünde avantür filmler
üzerine en önemli aktörlerden görünen Aytekin Akkaya,
Santo rolünde dereceli bir Milli güreşçi iken 1970’lerde
Yeşilçam’a geçiş yapmış Yavuz Selekman bulunmakta.
Kötü adamımız Örümcek Adam rolünde ise Yeşilçam’ın
üçüncü adamlarından Tevfik Şen bulunmakta. Film gerek
karmaşık ve grotesk havası, gerek taşıdığı ilkel sadizm
ile ilginç bir yapım olarak görülebilir. Ama çoğu sinema
yazarına göre, tek boyutlu tiplemeleri, hızlı aksiyonu ve
tuhaf senaryosu ile daha bir çizgi roman uyarlaması olarak
görünmektedir. Fantastik sinemamızı 1960’lar ve 70’lerde
andığımızda bir şekilde hep karşımıza Yılmaz Atadeniz
çıkmaktadır. Onun yine bir ilginç bir işinden bahsetmek
istiyorum. Karşımızda yine bir Santo klonuyla karşımıza
çıkan ‘’Yılmayan Şeytan’’.
bakabiliriz bu işe. Ama Kunt Tulgar’ın böyle bir işle ortaya
çıkması, o dönemin tek işlerinden değildi. O dönemlerde bu
şekilde alt-türün parodisi olan birçok yapım sinemamızda
boy gösteriyordu. Bunlardan biride Fantastik sinemamızın
baş aktörü Yılmaz Atadeniz’in 1979’da çektiği ‘’Süper
Selami’’ydi.
Filmin başrolünde o dönem erotik furyanın en önemli
ismi Aydemir Akbaş bulunmaktaydı. Filmde haliyle cinsellikten uzak durulmuyordu. Filmin başlangıcıyla zaten her
şeyi ortaya koyuyordu. Bir mağarada paçalı don giymiş bir
guru tarafından süper güçler bahşedilen Selami karakteri
bulunmaktaydı filmde. Filmin bir sahnesinde Selami uzun
paçalı donunu çıkarmayı unuttuğu için süper güçlerini
kullanamıyordu. Onların süpermeninin krypton taşı varsa
bizimkinin de paçalı donu var. Film görsel açıdan oluşturulan yumuşak bir cinsellik içermesi ve bazı cinsel sahnelerin sertliği göz önüne alındığında, biraz kırpma yapılmış
olabileceği de muhtemel bir yapım. Aslında baktığımızda
bu Aydemir Akbaş’ın oynadığı ilk Fantastik Film değil. Bir
diğer yapım ise bilim kurgu temalarıyla süslenmiş yumuşak
seks komedisi ‘’Astronot Fehmi’’ filmi. Filmin üzerine konuşmak gerekirse uzaylıların türünün devamı için
Aydemir Akbaş’ın oynadığı karakter Fehmi’yi kaçırmasıyla
başlıyor. Başlangıç buysa gerisini siz düşünün.
70’lı yıllar Fantastik sinemamızın yapımlarına bak-
54
1972 yılında beyazperdemizde gördüğümüz ‘’Yılmayan
Şeytan’’da başrollerde, yine fantastik sinemamızın en
ilginç isimlerinden Kunt Tulgar bulunmakta. Kötü karakter
Doktor Şeytan olarak ise Yeşilçam’ın efsane ismi Erol Taş
bulunmakta. Bir diğer ilginç isim ise, süper kahramanın
yardımcısı olarak karşımıza çıkan rahmetli Erol Günaydın. Film kostümler üzerinden ilginç bir iş çıkarmış. Santo
kıyafeti ayrı bir durumda. Kahramanımızın yardımcısı,
binici kıyafeti üstünde bodur şapka takmış ağzından lületaşı
piposu eksik olmayan şişman, tam bir Sherlock Holmes
uyarlaması bir karakter olarak karşımıza çıkmakta. Doktor Şeytan ise, aşağı doğru kıvrımlı bıyıkları ve uzak doğu
kıyafeti üstünde bir karakter olarak gösterilmekteydi.
Doktorumuzun en büyük silahı ise, hantal bir şekilde ilerleyen ve üzeri çam ağacı ışıkları gibi aydınlanmış, ambalaj
kutularından yapılmış bir robot. Senaryo dahilinde de ilginç
bir iş ortaya çıkmış diyebiliriz. Bu yazı üzerine araştırma
yaptığım sıralarda, filmle ilgili ilginç bir hikâyeye rastladım.
Filmin yapımcılığını da yapan Yılmaz Atadeniz’den
habersiz bir şekilde, film İtalyan bir firmaya ‘’Yılmayan
Adam’’ adıyla satılır. İtalyan şirket filmin adını değiştirir
ve ‘’Görünmez Batman’’ ismiyle yayınlar. Daha sonrasında İtalyan firma, aynı filmi ‘’Ölümsüz Şeytan’’ adıyla, bir
Amerikan filmi olarak göstermek suretiyle Türkiye’ye
satmaya kara verir. Film tamamıyla değiştirilmiş, jenerikte
geçen isimler İngilizceleştirilmişti. Bir şekilde yönetmen ve
oyunculara İngilizce isim uyduran şirket, iş Kunt Tulgar’ın
i adım
b lgi
f kir
ismini değiştirmeye geldiğinde ortaya yaratıcılıktan uzak
‘’Kunt Brix’’ ismi çıkmıştı. Film bu şekilde birkaç pazarda
satışa sunulabilmişti ve oluşan bu olay Türk Sinema
tarihinde yapımcılarımızın maruz kaldığı tuzaklara örnek
oluşturan bir olay olarak yer edindi.
Ülkemizin yönetmenleri Fantastik sinema üzerine bir
şekilde belli işler ortaya koymuştu. Ama sinemamızda
en ilginç örneklerinden biri de, yine bir İtalyan’ın elinde
oluştu. 1970’lerde ülkemiz ucuz yapımlar üretmenin
kolay olduğu bir ülke olarak görülmekteydi. Genel olarak
bürokrasinin olmadığı zamanlar, İtalyan filmciler için
cazip bir fırsat yarattı. İtalyan yönetmen Italo Martinenghi,
1960’lı yıllarda ülkesinde çektiği ‘’Üç Süpermen’’ serisi
ile hem büyük başarılar kazanmıştı hem de büyük bir gelir
elde etmişti. Ama sonraki yıllarda düştüğü maddi zorluklar
sonucunda maliyeti düşürmek ve işin içinde kalmak için
aradığı yollar onu Türkiye’ye getirdi. 1979 yılında Türk
sinemasının bilinen en önemli yapımcılarından Türker
İnanoğlu ile ‘’Süpermenler’’ filmini Türkiye’de çekmek
için ortaklık yapar. Filmin başrolünde Türk Sinemasının
efsane jönü Cüneyt Arkın bulunmaktadır. Ortaya çıkan iş
ise tam bir komedi olur. Film bir zaman makinesine göz
dikmiş üç kanundışı adamın öyküsünü anlatmaktadır. Film
tabi dönemine göre belli bir paydadan nem alır. Ama bu
yönetmenin Türkiye’de son sinema işi olmaz.
1960’lı yılların ortalarında, sinemamızla buluşan Batman’ın bu ilk ve efsane buluşması değildi. 1973 yılına
geldiğimizde Batman’ın beyazperdemizdeki en ilginç
yapımıyla karşılaştık. Sinemamızın yine tek başına
endüstri adamlarından Savaş Eşicinin elinden çıkan bu
film, onun diğer işlerinde olduğu gibi kötü bir işçiliğin
ürünüydü. Fantastik sinemamıza birçok yapım bırakmış bu yönetmenin en bilinen işlerinden olan bu filmde, başrollerde o dönem avantür filmlerin birçoğunda
yer edinmiş, amatör filmlerin o dönemdeki aranın yüzü
ve ‘’Zagor’’ karakterine sinemamızda hayat vermiş isim
Levent Çakır bulunmaktaydı. Batman yardımcısı Robin
olarak karşımıza çıkan isim ise İstanbul sirklerinde akrobat
olarak çalışıp, 1960’ların sonunda sinemaya giriş yapan
Hüseyin Sayar bulunmaktaydı. Kadın başrolde ise Erotik
dönemin isimlerinden Emel Özden bulunmaktaydı. Filmle
ilgili, ilk olarak ismiyle zaten tuhaf bir iş olduğunu göstermekteydi. Türkçe okunuşuyla, ‘’Bedmen Yarasa Adam’’
olarak piyasaya sürülen film, aksiyon sahnelerindeki
düzensizlik, oyunculukların kötü oluşu, genel çekim düzeni ve daha sayacağımız birçok konu üzerine kötü bir işçilik
taşımaktaydı. Akrobatik dövüşme sahneleri ve hafif dozda
sevişme sahneleri üzerinden sunulan erotik durumla, filmi
kurtarmaya çalışılmış ama bu filmi bir macera filmi yerine,
fantastik sinemamızda her zaman olduğu gibi alt-tür parodiden öteye götürememiş.
1970’ler sinemamız açısında hep ilginçliklerle dolu
olmuştur. Normal Yeşilçam hikâyeleri ile ilerleyen filmlerin yanında, 70’lerin ortalarında bir anda patlak veren
Erotik furya ve tabi bunların içerisinde ilginçliklerin bir
araya gelerek oluşturduğu avantür ya da genel bilinen
ismiyle Fantastik sinemamızda bulunmaktaydı. Ama bütün
bu garipliklerin ışığında, tüm kötü yapımlarda olduğu gibi,
çoğu saygın ürünlerin umut bile edemeyeceği güçlü bir
büyüleri vardı bu filmlerin. O dönemde bu filmleri yapanlar, ciddiye alınmayı bekleyerek ortaya çıkartmamıştı bu
işleri. O dönemim Türk izleyicisi bu filmlerde oluşan sığ
mizahın farkındaydı. Eğlencesini biliyorlardı ve o şekilde
bir seyirci cazibesi oluşuyordu. Ama şunu söylemek gere
gerçek bir saygıyı hak eden yapımlar bu işler. Son derece
eğlenceli ve defalarca seyredebilinen bu filmler, mütevazı
kaynaklarının onlara emanet ettiğinde çok daha büyük bir
izleyici kitlesini hak etmektedir.
80’li Yıllar: Sinemamıza asker girdi, darbe geldi
geçti, ama o eski tatta bir şeyler yapalım; Tükeniş
Yılları
70’lerin göreceli sinema zaferinden sonra, 80’lere
geldiğimizde fantastik Türk filmlerin rastlamak giderek
zorlaşmıştı. 1980 Askeri darbesinden sonra, sinemaya
asker girip, Türk sinemasını dağıtmıştı. 70’lerin ortasında sinemamızda başlayan seks furyası bu dönemle son
bulmuştu. Sansür artış durumu sinemamızı çıkılması
zor bir duruma sokmuştu. 80’lerde yapım şirketlerinin
planladığı yerli yapım patlaması giderek azalmış, yıllar
geçerken ortaya çıkan işler gittikçe daha da kötüye gitmeye başladı. Başbakan Turgut Özal, her zamanki yurtdışı
sahasına girme planını, sinemaya da uyarlama yoluna gitti.
Film yapımının üzerine oluşturulan yasal denetimlerinin
sıkılaşması, ülkemizde daha çok yabancı dağıtımcılarının
girmesine neden oldu. 80’lerin en parlak dönemi olarak
lanse edilen 87 yılında ülkemizde ortaya çıkan 97 yapıma
karşı, sinemamızda 320 yabana film ithalatı olmuştu.
Fantastik yapımlar üzerine birkaç ciddi atılımda olmamış
değildi. Yeşilçam’ın önemli yönetmenlerinden Atıf Yılmaz
1980’lerin ortalarında ciddi denemelere girişti. Aslında
ortaya çıkan filmler, genel Türk sinemasındaki fantastik
yapımlardan farklı bir fantastizm taşımaktaydı. Atıf Yılmazın 1985 yapımı ‘’Adı Vasfiye’’ ve 1986 yapımı ‘’Aaahhh Belinda!’’ genel hikaye bakımı üzerinden bakıldığında,
kimlik bunalımı ve hayatın anlamı üzerine ortaya çıkan
deneysel araştırmaların alegorik hikayelerinden oluşmaktaydı. Bu filmlerin diğer bir özelliği de, 1980′lerde politik
olarak bastırılmış Türk entelektüellerinin içinde bulunduğu
zorlu durum hakkında çok şey ifade ediyorlardı.
fantastik yapımlar sunan sinemacılar, Avrupa Sanat Sineması ekolünü işleri üzerinden, daha çok sinemamızda
1985 yapımı ‘’Adı Vasfiye’’ filminde başrolünde
yerli işleri çıkarmaktaydı. Bu filmlerin ilginç olmalarına
gördüğümüz isim, 1980’li yılların kadın kimliği üzerine
rağmen, eski fantastik sinemamızın tadını yeniden yakabirçok filmde oynamış Müjde Ar bulunmaktaydı. Filmin
lamak için ortaya çıkan en büyük iş için 1980’li yılların
senaryosu, Necati Cumalı’nın kalema aldığı ‘’Ay Büyürken başına gitmek gerekiyor. 1982’i yılında Türk Sinemasının
Uyuyamam’’ adlı kitabındaki beş öykünün üzerinden
efsane jönü Cüneyt Arkın’ın yazıp, başrolünü Aytekin Akdeğerlendirerek Barış Pirhasan elinden çıkmıştır. Fantastik kaya ile paylaştığı ‘’Dünyayı Kurtaran Adamı’’ sinemamızoluşumu sağlayan ise, hikayenin dört farklı anlatıcı tarafın- la buluşmuştu. Bu filmi anlatmaya filmin efsane diyaloguydan sunuluşu olmuştur. Vasfiye karakterinin kendi kimla başlayalım; ‘’Merkeze duyuru, yükseliyorum…’’
lik arayışı üzerinden kadın kimliğinin sunuluşu şeklinde
Yönetmenliğini, sinemada Yılmaz Atadeniz’in asistanı
ilerlemektedir. Diğer yapım ‘’Aaahhh Belinda!’’ ise yine
olarak başlayan, daha sonralarında fantastik yapımlarda
karşımızda Müjde Ar bulunmaktadır. Bu hikayede düşle
yönetmenlikte yapmış Çetin İnanç’ın yaptığı film, yönetgerçek arasında bir ilerleyiş hakim olmaktadır. Bir burjuva menin uluslar arası başarı kazandığı da film oldu. Tabi
güldürüsü olarak lanse edilen Amerikan bağımsız yapımbu başarı filmin ironik durumu üzerine gelişmiş bir olay.
larındaki hikaye yoğunluğunda, karakterin kimliğini düşle
Filmin senaryosunun da yazan Cüneyt Arkın’ın ilk olarak
gerçek arasında arayışı sunulmaktadır. Bunlar o dönemde
böyle bir düşünceyle yola çıkmasının temel sebebi, George
bahsettiğimiz gibi, genel fantastik sinemasının dışında
Lucas’ın efsane işi ‘’Star Wars’’ ile karşılaşabilecek, yerli
daha farklı bir seyir sunmaktadır.
bir film yapmaktı. Ama ortaya ironik bir bilimkurgu komedisi çıktı. Filmin görüntülerine baktığımızda Yıldız
1980’lerin en tedirgin edici fantastik çalışmalarından biri Savaşları filminden alınan ödünç görüntülerle başlaması
de Orhan Oğuz’un elinden çıkan ‘’Üçüncü Göz’’ filmidir.
işin ilk ilginçliğini ortaya koyuyor. Film genel yapıda
1989 yılında gösterime sunulan film, genel olarak psikolo- teknik yetersizliklerin bir ürünü olarak ortaya çıktı. Yapım
jik korku ve gerilim değerleri yüklüydü. Başrolünde Tarık
firması düşük bir bütçeyle işe koyuldu. Cüneyt Arkın’ın bir
Akan’ın oynadığı film, bir yönetmenin aydınlanma üzerbelgeseldeki röportajında, 45 gün’de Kapadokya’da çekimine yaşadığı bunalımları anlatırken, daha sert ve depresif
lerini yaptıkları filmde, mağaralardaki çekimlerde ışık ve
bir yöntemle bunu sinemaya sunuşu görülmektedir. Film
nem gibi birçok sorunlarla karşılaştıklarından bahsetmişti.
yapamayan bir sinemacı üstünde uğraştığı projeye kafayı
Film yurtdışında büyük bir başarı kazanmasıyla yurtdışına
öyle takar ki konuşmayı ve rolünü oynamayı öğrettiği
çağırılan Cüneyt Arkın, bir macera, bilimkurgu filmi ile
genç hayali başkahramanının gerçek olduğunu düşünmeye bir başarı sağladığını beklerken, karşılaştığı olay onu bir
başlar. Sonra adama bir silah verir. Bu, yazarın kafasının
hayli şok etmişti. Çünkü organizasyon yetkilileri çok iyi
uçurulduğu ve beyninin, çöpe atılan senaryosunun üstüne
bir bilim kurgu komedisi çektiğiniz için sizi tebrik ediyodağıldığı kanlı finalin girişidir.
rum diyerek Cüneyt Arkın’a büyük bir şok yaratmışlardı.
Filmin genel olarak kurgu ve teknik yetersizlikler ne kadar
80’li yılların yapımlarına bakıldığında, önceki zamanortaya kötü bir iş çıkarmışsa bile, bu oluşanlar filmi sineların fantastik sineması üzerine çağrışımlar yapan işler
manın ilgi çekici bir başyapıtı haline getirmiştir.
ortaya çıkmaktaydı. Daha çok korku sineması üzerinden
‘’Dünyayı Kurtaran Adam’’, düşük bütçeli Türk Fan-
56
i adım
b lgi
f kir
tastik sinemasının son demleriydi. Dönem televizyonun
yükseldiği dönemdi. Bu dönemlerde yabancı yapımlar akın
akın piyasamıza giriş yapıyordu. Dönemin yerli yapım
şirketleri ise maddi kaynaklar üzerinden sıfırı görmekteydi. Bu durumlarda çekilen yapımlar artık yerli izleyicinin
ilgisini çekmiyordu. Hal böyle olunca piyasanın altın
çağlarında, pastadan payını alan yapımcılar yavaş yavaş
piyasayı terk etmeye başladı. Cüneyt Arkın’a göre Türk
Sineması bir aile gibiydi. Başarılı işler kutlanıyor, ama
zayıf yapımlar aileden dışlanıyordu. Bir röportajında, Dünya’da hiçbir sinema yoktur ki yapım bütçesi seyircisinin
elinden gelmektedir. İşte Türk Sineması bu şekilde işlemekteydi. Ama artık seyircide yerli yapımlardan uzaklaşmaya
başladı.
Türk Sinemasının her dönemimde olduğu gibi, 80’li
yıllarda o dönemlerde gişede başarı gösteren Batı filmlerinin yerli benzerlerinin çekimleri yapılmaya çalışıldı.
Bunlarda ilk ve ilginç işlerinden biri 1983 yılında çekilen,
yerli ‘’E.T.’’ uyarlamamız ‘’Badi’’ydi. Herkesin ‘’Baba
vurma ona uzaylı o!’’ diyalogu ile hatırladığı film, yönetmen koltuğunda Zafer Par bulunmakta. Yapımcılığını Şerif
Gören’in yaptığı filmin senaryosu ise Barış Pirhasan’a ait.
Senaryonun birebir ‘’E.T’’ benzer olduğu film, uzaylının
kostüm tasarımı ve teknikler üzerine çuvallıyor ama
sinemamızın ilginç işlerinden biri olarak tarihimizde yer
ediniyor. O dönemde diğer bir yerli uyarlama ise Remzi
Jöntürk’ün çektiği ‘’Altar’’ oluyor. Yerli bir ‘’Conan: The
Barbarian’’ uyarlaması olan film, biraz daha görsellik
açısından etkileyici bir iş çıkarıyor ama yine teknik durumlar biraz çuvallamasına neden oluyor.
70’lerde Türk Sinemasına fantastik yapımı ‘’Üç Süpermenler’’i ucuz yolla ortaya çıkarmak için gelen yönetmen
Italo Martinenghi, bu sefer 80’lerde bu kez elinde daha
az bir bütçeyle ülkemiz yapımcılarının kapısını çalıyor.
Bu işe ilk atılan ise, tek başına endüstri Kunt Tulgar
oluyor ve ortaya akıllara zarar bir iş olan ‘’Üç Süpermen
Olimpiyatlarda’’ filmi çıkıyor. 1984’te yapımı tamamlanan film, ortaya çok kötü bir iş sunuyor. Filmin geneline
baktığımızda, belli bir senkronda ilerlemeyen diyaloglar,
komedi işi özel efektler, birbiriyle bağlantılı olmayan
senaryo ayrıntıları, tiplemeler ve mekan tasarımlarının
yanında bir sürü gereksiz araklama sahne ve komedi
olma yolunda birçok ayrıntıyla dolu çok tuhaf ve kötü
bir iş ortaya çıkmış. Filmin ilerleyişinde bir anda ortaya çıkan yeşil kukuletalı gangsterler ve kötü bir mayo
seçimi ile maskeli bir kötü kadın karakter ve gümüş
bir robot çıkıyor. Çoğu sahne 1973 yılındaki başarış
tuhaf iş ‘’Üç Süper Adam ve Çılgın Kız’’dan araklanmış şekilde araklanarak kurgulanan film, bir şekilde
sinema tarihimizde yine kült statüsünde yerini alıyor.
i adım
b lgi
f kir
Türk Fantastik Sineması Nerden Nereye Geldi?
Peki Ne oldu Bu kadar Zamanda Fantastik Sinemamızda?: Sonuç
1950’li yıllarda başlayan avantür yapımlar, birçok dönemde farklı işler, faklı yapımlar ortaya çıkarak farklı bir yol
oluşturdu sinemamızda. Bir çok yönden düşük bir bütçe
vardı elde. Yapılan işlerde bu bütçe üzerinden oluşan
teknik altyapı üzerine çekilmeye çalışıldı. Çoğu filmde
oyuncular amatör isimlerden oluşmaktaydı. Bu isimler
bu filmler ile anılmaktadır günümüzde. Oyuncu Aytekin
Akkaya bir röportajında, günümüzde ben tek başıma bu
sinemayı tekrardan aynı imkanlar elinde olsa oluşturmaya
çalışabileceğini söylemişti. Aslında o dönem bir şekilde
gerçek bir saygıyı hak ediyor. Eldeki imkanlar sonucunda başarılı olmasa da kült statüsüne giren yapımlar ortaya çıkmıştı. Türk sinemasının 100. Yılını kutladığımız
geçtiğim sene bunun üzerine çok bir etkinlik yapılmadı.
Birkaç yerde yapılan gösterimler ve küçük söyleşilerle,
Türk Sinemasının altın çağını kapsayan bu dönem ve
emekçileri çok az bir anma ile geçiştirildi. Önemli sinema
tarihçisi Giovanni Scognamillo, bu zamanlardan geçmişe
baktığında Türk Sineması, her dönemde bir şekilde kendi intiharını planlayarak ilerledi ve oluşan belli durumlar
bunu sonuçlanmasına neden oldu. Şimdi işte geçmişte sinemamıza baktığımızda bu yazıyla o döneme bir ışık tutmaya
çalıştım. Tüm bu sinema emekçilerine bir saygıda benden
olsun bu yazıyla.
Son olarak, bu dönemle ilgili batılı sinemaseverler için bu
fantastik yapımlar büyük bir keşif olarak görülmekte. Mukavva dekorları, üsluplu oyunculukları ve insanları şaşırtan
dehşet veren senaryoları, günümüzde beyazperdemizde çok
az rastladığımız bir cazibe katmaktadır. Bu yazı üzerine
yaptığım araştırmada bir anekdota rastlamıştım. Yazıyı bu
anekdotla bitirmek istiyorum. Fransız eleştirmen ve yazar
Alan Petit, bir yazısında bizim fantastik sinemamızı açıklar
niteliğinde bir not düşmüştü;
‘’ Bu filmlerin hem zaaflarını hem de güçlü oluşlarını
seviyorum. Çünkü onlar bize bir şeyleri yeniden keşfetme,
tamamen yok olduğunu sandığımız bir sinemayla yeniden
bağlantı kurma şansı veriyorlar. Bu filmlerde, bizi ilk kez
bu tarz filmlere çeken şeyleri yeniden buluyoruz. Biz “B”
filmler desek de Türk seyircisi için bunlar sinemadır, hem
de büyük harflerle. Naif bir sinema, kesinlikle, çok fakir,
ama hayalperestlik anlamında zengin, özgün düşsel nitelikleriyle kesinlikle büyüleyiciler. Bugünlerde böylesi
düşlere rastlamak giderek zorlaşıyor.“
Benim notum ise başlığımdan gelsin; bizim sinemamız
düşük bütçe, az ekipman, amatör oyunculuklar ama büyük
hayal gücünün ilginç ürünleri, Türk Fantastik Sinemamız
ve gerçek bir saygıyı hak ediyor.
57
Mehmet Baltacı
Sakarya Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler
[email protected]
KİŞİSEL GELİŞİMDE PRATİK YÖNTEMLER
Kişisel gelişim bireyin hayatında çok önemli bir yer kaplar. Sadece iş hayatında değil
sosyal yaşamda da kişisel gelişime ihtiyaç duyarız. Ben bu yazımda daha çok iş hayatındaki kişisel gelişim üzerinde durmayı tercih ettim.
Kişisel gelişim sürecine önce araştırma ve akıl kavramları ile başlamak istiyorum. Kişi her zaman için araştırmacı ve sorgulayıcı olmalıdır. Kişisel gelişim açısından
bu çok önemlidir. Bir şeye körü körüne bağlanmak
kişi için pek sağlıklı olmayacaktır. Kişi sorgulayıcılığı
ve araştırmacılığı yani yeni bilgiler edinmeyi kendine
alışkanlık haline getirebilmelidir. Çünkü insan öğrendikçe gelişir. Bu noktada tembel olmamalıdır. Akıl
dediğimiz kavram bu noktada devreye girer. Çünkü akıl
doğru kullanıldığında insanı doğruya yönlendirecektir.
Aklın doğru kullanılmasıyla tembellik ortadan kalkar ve
birey kişisel gelişim için çabalar ve bunu sonucunda da
çalışkanlığı benimser.
Şimdi meslek hayatındaki kişisel gelişim sürecinden bahsedelim. Kişisel gelişim sürecinde önce birey her şeyden
önce kendini tanımalıdır. Çünkü kendini bilmek kişinin
hedef seçimini kolaylaştıracaktır. Şunu unutmayalım
ki kişi her işte en iyi konumda olamaz ama gerçek bir
hedefi var ve bu hedefinde planlı, zamanlı ve kişisel
gelişimini üst seviyelere çıkaracak bir şekilde ilerliyorsa
işinde en iyi konuma ulaşacaktır. Bu yüzden kişi yapabileceği en iyi işi belirlemeli ve bu hedefi doğrultusunda
kişisel gelişimini arttırmalıdır. Ve yine unutmayalım ki
hiç kimse işinde sıfırdan lider konumunda olamaz (bazı
durumlar hariç). Her şey zaman dahilinde belli bir birikim elde edilerek gerçekleşir.
Şimdi bizi üst seviyelere çıkaracak kişisel gelişim sürecinin üstünde durmak istiyorum. Mesleki alandaki kişisel
gelişim sürecindeki ilk adım gerçekten uğrunda uğraşmaktan sıkılmayacağımız bir hedef seçmemiz gerekir.
Eğer hedef seçimini gerçekleştirirsek bir çok kişiden
önde olacağız demektir. Hedef seçimi kolay olmayacaktır. Kişi bu konuda kendini iyi tanımalı sonradan pişman
olacağı adımlar atmamalıdır. Hedef seçiminde kişinin
kendisinden yararlı bilgiler alacağı bir danışmana başvurması kişi için yararlı olacaktır. Hedef seçimini tamamladıktan sonra kişi kendine bu hedefte ilerleme katedebilmesi için bir zaman planlaması yapmalıdır. Çünkü
çoğu kişinin off saat ne çabuk üç oldu ben daha hiçbir
58
şey yapamadım dediğini biliyoruz (üç sadece bir örnek).
Böyle bir zaman sıkıntısı yaşamamak için kendinize yapabileceğimiz kadar görev yüklememiz olacaktır. Çünkü
kendinize yapamayacağınız kadar çok görev verdiğinizde
genelde belirlediğiniz saati aşmış olacaksınız. Ve kendinize vereceğiniz görevlerin hedef doğrultsunda, kişisel gelişiminize yardımcı olacak görevler vermeniz
de sizin için faydalı olacaktır. Bu konu üzerinde biraz
durmak istiyorum çünkü başlığımda belirttiğim kişisel
gelişimde pratik yöntemler bu noktada devreye giriyor.
Mesela günlük hayatta çoğumuz facebook twitter gibi
siteleri kullanıyoruzdur. Aslında bu siteler çoğu zaman
kötü olarak adlandırılsa da bizim yararlanabileceğimiz
bir sürü bilgileri içermektedir ve aynı zamanda kullanan insan sayısı çok olduğu için belirlediğimiz hedefte
üst konumda olan insanlarla da buradan iletişime geçip
tecrübelerinden ya da konuma yükselme süreçlerindeki
yaptığı çalışmalar hakkındaki bilgilerinden faydalanabiliriz. Yada mesela candy crush vb oyunlar yerine
hedefimiz için faydalı olabilecek sayfalarda zaman
geçirebiliriz. Dediğim gibi bunlar günlük hayatta hepimizin içinde olduğu şeyler ve bunları amacımıza uygun
kullanırsak emin olun bize katacakları çok şey olacaktır. Türkiye’de kitap okuma oranının istenilen düzeyde
olmadığı bir gerçektir. Ama insan kitap okudukça ileriyi
görme yeteneği de gelişecektir. Yine hedefimiz doğrultusunda okuyacağımız kitapların da bize faydası çok
büyük olacaktır. Ve yine hedefimiz doğrultusundaki kişisel gelişimimiz için takip edeceğimiz tv programları yada
en basitinden aktif olarak kullandığımız youtube gibi
video sitelerinde hedefimize uygun videoları izleyebiliriz. Çeşitli etkinliklere katılabilir yada düzenleyebiliriz.
İnanın bu gibi şeylerin eğer gerektiği gibi yapılırsa
bizlere kazandırdığı çok şey olacaktır ve belirlediğimiz
konuma ulaşımımız kolaylaşacaktır.Seçilen hedef doğrultusunda sorumluluklarını dört dörtlük yerine getiren
insan başarılı olacaktır. Sizlere yaşamımızdaki bizi üst
seviyelere çıkartacak bilgiler aktarmaya çalıştım yazımı
okuduğunuz için teşekkürler.
i adım
b lgi
f kir
i adım
b lgi
f kir
BU SAYFAYA REKLAM VEREBİLİRSİNİZ :)
59

Benzer belgeler