özyönetim - Yeni Dünya İçin Çağrı

Yorumlar

Transkript

özyönetim - Yeni Dünya İçin Çağrı
ÖZYÖNETİM/
DEMOKRATİK ÖZERKLİK
TARTIŞMALARI ÜZERİNE
TAVRIMIZ
•
ÖNSÖZ
Değerli okur
24 Temmuz 2015’ten bu yana Kuzey Kürdistan’da şiddetli bir savaş yürüyor.
Bu savaşın nedenleri, sonuçları, savaşa karşı takınılacak tavır, savaşın nasıl
biteceği vb. konularında Yeni Dünya İçin ÇAĞRI’nın hemen hemen her
sayısında tavır takındık/takınıyoruz.
Bu broşürde, bu tavırlar içinde önemli gördüğümüz iki yazıyı birlikte
yayınlıyoruz.
1. Özerklik/özyönetim tartışmaları üzerine!
2. Ulus devlet modeli sona mı erdi?
Kürt Özgürlük Hareketinin ulus devlete bakış açısı, özyönetim, demokratik
özerklik çizgisinin, işçi sınıfının kurtuluşunun bilimi olan Marksizm
Leninizm’e göre değerlendirilmesi tartışılması gerekir. YDİ ÇAĞRI olarak bunu
yapmaya çalışıyoruz.
Yayınladığımız iki önemli yazının okunmasını, incelenmesini, tartışılmasını
öneriyoruz.
Okurları eleştiri ve önerilerini bize iletmeye çağırıyoruz.
Haziran 2016
Yeni Dünya İçin ÇAĞRI Gazetesi adına Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Hüseyin Gül • Yönetim Yeri ve Adresi:
Sultaniye Mah. Doğan Araslı Bul.
Hanplus İş Mer. No: 150 Kat: 12 Ofis No: 316 Esenyurt/İstanbul• Tel/Fax: (0212) 620 67 57 •· Fiyatı: Türkiye 2 TL, Türkiye dışı 2
Euro • Baskı: Berdan Matbaacılık Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. C Blok No: 215-216-239 Topkapı/İstanbul
Tel: (0212) 613 11 12 • Yayın Türü: Yerel Süreli •
www.ydicagri.com • [email protected][email protected]
2
ÖZERKLİK/ÖZYÖNETİM
TARTIŞMALARI ÜZERİNE!
K
uzey
Kürdistan’da
Temmuz
2015’de yeniden başlayan savaş
bütün şiddetiyle sürüyor. Savaş daha
önceki dönemlerden ayrı olarak Kuzey Kürdistan kentlerinin içine taşınmış durumda. Kuzey Kürdistan’ın
kimi kentlerinde, ilçelerinde, mahallelerinde sokağa çıkma yasakları ilan
ediliyor. Direnenlere karşı devlet tankıyla, topuyla, bütün gücüyle saldırıyor. Direnen Kürt halkı ve Kuzey
Kürdistan coğrafyası acımasızca bombalanıyor. Türk savaş uçakları Güney
Kürdistan’da da PKK hedeflerini ve
yakınındaki sivil halkı sürekli bombalıyor. Savaşın kimi Kuzey Kürdistan
kentlerinde, ilçelerinde, mahallelerinde de yürümesinde, kent, ilçe, mahalle
“Halk meclisleri” adına yapılan “Demokratik özyönetim” açıklamaları; bu
açıklamaların T.C. tarafından “ülkenin bölünmesi” olarak tanımlanması
ve “özyönetim”lerin T.C. tarafından
faşist şiddetle yok edilmeye çalışılması
önemli rol oynuyor.
T.C. bu özyönetim ilanlarını ve bunların silahla da korunarak yaşatılmaya
çalışılmasını barbarca savaşının bahanesi olarak kullanıyor.
Demokratik özyönetim tartışmalarda yer yer “demokratik özerklik” olarak da adlandırılıyor.
Biz bu yazımızda, ulusal sorunun çözümünde özerklik konusunda komünist tavrın ne olduğunu kısaca ortaya
koyup Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Özerklik” olarak adlandırdığı anlayışın bu anlayışla bağının olup olmadığının; Aralık 2010’da Amed’de yapılan
“Demokratik Özerklik Çalıştayı”nın
sonuç bildirisinde ortaya konan görüşlerin Abdullah Öcalan’ın görüşleriyle bağını ortaya koyup 10 Ağustos
2015’den başlayarak ilan edilen “demokratik özyönetim”lerin somut gelişmesi üzerinde duracağız. Buna bağlı
olarak da Avrupa Özerk Yönetimler
Özerklik Şartı’nda öngörülenin ne olduğuna değineceğiz.
Ulusal sorunun çözümü olarak
önerilen özerkliğin değişik biçimleri
konusunda komünist tavır:
a) “Ulusal kültürel özerklik”:
Ulusal Sorun üzerine Marksist saflarda 20. yüzyılın başlarında yürütülen tartışmalarda çok uluslu devletlerde sorunun çözümü konusunda
3
getirilen önerilerden biri “ulusal kültürel özerklik” olmuştur. Avusturyalı sosyal-demokratlar O. Bauer ve
R. Springer tarafından ortaya atılan,
Yahudi milliyetçileri Bundçular ve diğer değişik milliyetçiler tarafından da
desteklenen ve ‚ulusal program‘ haline
getirilen ‘ulusal-kültürel özerklik’ konusunda Stalin, 1913’te kaleme aldığı
“Marksizm ve Ulusal Sorun” başlıklı
yazısında tavır takınır. (Stalin, Eserler,
cilt 2, İnter Yayınları, 1989 İstanbul, s.
253-312)
Lenin sözkonusu yazıyı önceden
“Harika bir Gürcü işe koyuldu ve Prosveşçenye için büyük bir makale hazırlıyor. Bunun için tüm Avusturya ve diğer
malzemeleri bir araya getirdi.”diyerek
haber verir. (Lenin, “Ulusal ve Sömürgesel Ulusal Sorun Üzerine”, İnter Yayınları, 1998 İstanbul, s. 84)
Stalin, bu makalenin yazımı sırasında Avusturya Sosyal Demokrasisi’nin
programını eleştirir. Eleştirdiği konulardan biri de “ulusal-kültürel özerklik” anlayışıdır. Avusturya Sosyal Demokrat Partisi 1897’de Wimberg’te
yaptığı Kongre’de bölünmeye başlar.
1899’da Brünn Kongresi’nde bölünme
derinleşir. Bölünmenin nedeni, Brünn
Kongresi’nde kabul edilen ‘ulusal-kültürel özerklik’ programıdır. Brünn
Kongresi’nden sonra altı ulusal parti
ortaya çıkar. Partilerin milliyetlere
göre ayrılmasının ertesinde, sendikalar ve kitle örgütleri de milliyetlere
4
göre örgütlenir. Avusturya Sosyal Demokrasisi, ’ulusal kültürel özerklik’i
Çekler, Polonyalılar ve Almanlar için
yaşadıkları topraklardan bağımsız
olarak öngörür. Bu anlamda öngörülen bölgesel özerklik değil, topraktan
bağımsız ele alınan ‘ulusal özerklik’tir.
Stalin şöyle demektedir:
“...Avusturya‘nın her yanına dağılmış
Çeklerin, Polonyalıların, Almanların
vb. birey olarak, tek tek kişiler olarak
alındıklarında, bir ulus oluşturdukları ve bir ulus olarak Avusturya devleti
içinde yer aldıkları anlamına gelmektedir. Böyle bir durumda Avusturya,
özerk bölgelerin birliği değil, topraktan
bağımsız olarak yapılanmış özerk milliyetlerin oluşturduğu bir birlik olacaktır.” (Stalin, Seçme Eserler, cilt 2, İnter
Yayınları, 1989 İstanbul, s. 278)
‘Ulusal kültürel özerklik’in çıkış
noktası verili devletlerin toprak bütünlüğünün ve merkezi devletin varlığının
sorgulanmamasıdır. Bu “çözüm”ün
savunucularına göre; merkezi devlet
olduğu gibi kalacak, devlet içinde yaşayan bütün uluslara ve azınlıklara
topraktan bağımsız, olarak ele alınan
“ulusal kültüel” haklar tanınacaktır.
Böyle bir ulusal ‘kültürel özerklik’,
gerçekte egemen ezen ulusun devleti
durumunda olan merkezi devletin varlığını sorgulamaz. Devletin yapısında temel bir değişiklik öngörmez. Bu
çok uluslu merkezi devlet içinde ezilen
uluslar için öngörülen sadece kültürel
organlarıdır. Böyle bir ‘ulusal kültürel
özerklik’ teorisi ile gerçekte ilhak meşrulaştırılmaktadır. Bu ulusal kültürel
özerklikte örneğin çok uluslu devlet
içinde ezilen ulus konumundaki Polonyalılar, Çekler vb. için yaratılacak
olan ‘ulusal kurumlar’,‘siyasi’ sorunlarla değil, sadece ‘kültürel’ sorunlarla
ilgilenecektir. Bütün siyasal sorunlar
merkezi yapının parlamentosunda
(Avusturya parlamentosu) tartışılacaktır. Avusturya Sosyal Demokrasisi’nin
1899’da karara bağlanan programında; eyaletler temelinde özerk bölgelerin oluşturulması reddedilmektedir.
’Ulusal/kültürel özerklik’in mimarları, Springer ve Bauer’dir. Springer
ve Bauer, ulusu ve dolayısıyla ‘ulusal/
kültürel özerklik’i belirli bir topraktan
bağımsız olarak, yalnızca ulusal kültür dedikleri şeyle ele alan ve bireyler
topluluğuna indirgeyen bir anlayışa
sahiplerdir. Onlara göre; ulusun toprakla hiçbir ilgisi yoktur. Avusturya
Sosyal Demokrasisi ulusal özelliklerin
korunması ve geliştirilmesini savunur.
Bunun da yolu her ulusa “ulusal kültürel özerklik” tanınması, örneğin, her
ulusun, o ulusun bireylerinin, nerede
yaşıyor olursa olsunlar, kendi okullarında, kendi belirledikleri bir müfredatla kendi ulusal eğitimini görmesidir. Belli bir ulustan insanların yoğun
oldukları bölgeler temelinde, bölgesel
bir özerklik bu anlayışa göre gerekli ve
doğru değildir.
Stalin şöyle der:
“Ama, bir ulusu oluşturan kişiler
her zaman kapalı bir kütle halinde
yaşamazlar, çoğu zaman gruplara bölünürler ve bu yolla yabancı ulusal organizmalara bulaşırlar. Onları ekmeklerini kazanmak için çeşitli bölgelere ve
kentlere süren, kapitalizmdir. Yabancı
ulusal bölgelere ve kentlere süren, kapitalizmdir. Yabancı ulusal bölgelerde
bulunan ve oralarda azınlıklar oluşturan bu gruplar, bölgedeki ulusal çoğunluk tarafından, dilleri, okulları ve
benzer diğer kurumları zorla engellenerek baskılanırlar. Ulusal çatışmaların
nedeni budur. Bölgesel özerkliğin „işe
yaramazlığının“ nedeni budur. Bauer
ve Springer‘in görüşüne göre, bu durumdan tek çıkar yol, devletin çeşitli
bölgelerine dağılmış sözkonusu milliyetin azınlığını genel ve bütün sınıfları
kapsayacak bir ulusal birlikte örgütlemektir. Onlara göre, ulusal azınlıkların
kültürel çıkarlarını ancak bu tür bir
5
birlik koruyabilir, ancak böyle bir birlik
ulusal kavgaya bir son verebilir.” (age, s.
281)
20. yüzyılın başındaki “ulusal kültürel özerklik” teorisyenleri milletlerin
yaşadıkları topraktan bağımsız olarak
ulus oluşturduklarını, ulusun temelinin kültür olduğunu savunmaktadır.
Kişilerin hangi ulusa ait olduğu nasıl
belirlenir sorusuna, ‘nüfus kütüklerine
bakılarak’ cevabı verilir. Bir şehirde,
nüfus kütüklerine bakılarak Almanlar, Çekler ve Polanyalıların hangi
ulustan oldukları tespit edilir. Nüfus
kütüklerine göre tespit edilenler kendi
ulusal meclislerini seçer. Ulusal meclisler, o ulusun “kültür parlamentosu”
olarak hizmet eder ve ulusal kültürü
geliştirir. Otto Bauer, ‘ulusal kültürel
özerklik’i sadece Avusturya için düşünmez. Avusturya gibi birçok milliyettten oluşmuş tüm ülkeler için ‘ulusal kültürel özerklik’ modelinin geçerli
olduğunu savunur. Bütün ulusları kapsayan bu temeldeki birliklerin sosyalist
toplumda da geçerli olduğunu belirtir!
‘Ulusal-kültürel özerklik‘in çıkış
noktası, verili devletin birliği ve bölünmezliğinin kabulüdür. Bauer, bunu
şöyle ifade ediyor: „Biz ilkönce, Avusturya uluslarının şimdi içinde yaşadıkları devlet içinde kalacaklarını varsayıyoruz...“ (Aktaran: Stalin, Eserler, cilt 2,
s. 274) Ulusal baskının temel aracı olan
ezen ulus devleti, varlığını koruduğu
sürece ezilen ulusların ulusal baskı6
dan kurtulmaları mümkün değildir.
‘Ulusal-kültürel özerklik‘te, egemen
ulusun ilhakı, imtiyazları savunmanın
yanında ezilen ulus milliyetçiliğinin
istemi temelinde ulusal örgütlenme
var. ‘Ulusal özerklik’, devlet içine dağılmış ulusun bütün bireylerini ‚ulusal
kültürel örgütlerde‘ örgütlerken, ezen
ve ezilen ulustan işçiler arasına da ulusal duvarlar örer. Ezilen ulusun proleterleri sınıf kardeşlerinden uzaklaşır,
kendi burjuvazisine yaklaşır. Ulusal
ayrılıklar körüklenir, sınıfsal ayrılıkların üstü örtülür. Böylelikle ulusal
baskı devam eder.
Stalin’in düşüncelerini özetlersek;
‘Ulusal kültürel özerklik’, ulusların
kendi kaderini tayin hakkının yerine
konulmaktadır.
‘Ulusal-kültürel özerklik’, çok uluslu
devletin yapısını ve varlığını sorgulamamakta, çözümü o devletin varlığı
şartları içinde düşünmektedir.
‘Ulusal-kültürel özerklik’, topraktan bağımsız olarak ele alınan ulusa
sadece kültürel haklar kazandırmayı
hedeflemektedir. Ulusun kendi kaderini tayin hakkı, ulusa tüm haklarını
kazandırma vb. nin yanından bile geçmemektedir.
‘Ulusal-kültürel özerklik’, ulusun
bütün gelişme aşamalarına ters düşmektedir.
‘Ulusal-kültürel özerklik’, proletaryayı örgütleme yerine ulusu ‘yaratma,
örgütleme’sidir.
‘Ulusal-kültürel özerklik’, milliyetçiliğin inceltilmiş bir biçimidir.
‘Ulusal-kültürel özerklik’, ulusları
birbirlerinden ayırır. Aynı zamanda
işçi hareketinin parçalanmasına da zemin hazırlar.
Stalin, ulusal kültürel özerklikten
ayrı olarak ele aldığı bölgesel özerkliği
ise şöyle tanımlar:
“Bölgesel özerkliğin üstünlüğü öncelikle şudur: Burada sözkonusu olan
topraksız bir kurgu değil, fakat belirli
bir toprakta yaşayan belirli bir ahalidir.
Bundan başka bu özerklik, insanları
uluslara göre ayırmaz, ulusal engelleri
sağlamlaştırmaz - aksine engelleri yıkar
ve farklı bir ayrımın, sınıflara göre ayrımın yolunu açmak için nüfusu birleştirir. Son olarak bu özerklik, sözkonusu
bölgenin, ortak merkezin kararlarını
beklemek zorunda kalmaksızın doğal
zenginliklerini en iyi biçimde kullanma
ve üretici güçleri geliştirme olanaklarını sağlar - ki bunlar ulusal özerkliğin
içermediği fonksiyonlardır.” (age, s. 314)
Stalin,
Avusturya
Sosyal
Demokrasisi’nin savunduğu ‘ulusalkültürel özerklik’in alternatifinin
bölgesel özerklik olduğunu belirtmektedir. Stalin, burada Rusya Bolşeviklerinin o günkü programının
ulusal sorunla ilgili bölümünü ortaya
koymaktadır. Rusya’da Bolşevikler,
ulusal sorunda programatik olarak
ulusların ayrılma hakkını, milliyetler
arasında tam hak eşitliğini savundu-
lar. Demokratik devrim ertesi Rusyası
için somut çözüm olarak 1917’ye dek
bölgesel özerkliği savundular. Ekim
Devrimi öncesinde onlar, yer yer federasyon biçimindeki bir çözüme karşı
çıktılar. Merkezi iktidar ele geçirildikten sonra, Sovyetler Birliği’nin kurulması aşamasında federatif bir devlet
yapılanmasına gittiler. Çünkü onlar
ezilen ulusların özgürlüğü ilkesine uygun davranıyorlardı ve somut olarak
da bölgesel özerkliğin tüm durumlara
cevap verecek bir çözüm olmadığını
görüyorlardı. Ulusların özgür birliğine, giderek kaynaşmasına ve evet sonuç olarak ulusların ortadan kalkacağı
hedefe yürümek için değişik yollara
başvurdular. Bölgesel özerklikten birlik cumhuriyetlerine kadar değişik çözüm yollarını denediler, uyguladılar.
Rusya Bolşevikleri devrim öncesinde
bölgesel özerkliği savunup federasyona karşı çıktıklarında da esas düşünce
olarak, federasyonun iki eşit güç arasında mümkün olacağı, eşitsizler arasında olmayacağını savunuyorlardı.
Bunda haklıydılar. Ulusların eşit hale
gelebilmesi için ezilen ulusların ayrılma hakkını özgürce kullanabileceği
şartların yaratılması gerekli idi. Bu ise
Rusya’da demokratik devrim gerçekleştirilmedikçe, Çarlık devrimle yıkılmadıkça mümkün değildi. Sözkonusu
eşitsizlik ortadan kalktığında federasyonu da savundular ve uyguladılar.
Bu bağlamda şunların bilinmesi
7
önemlidir:
Bölgesel özerklik ile federasyon arasında özde bir fark yoktur. Kuşkusuz
fedaratif birlik biçimi, bölgesel özerkliğe göre daha ileridir. Buradaki temel
sorun şudur: Ulus nasıl örgütleneceğine, nasıl bir birlik içerisinde nasıl yer
alacağına, veya ayrılıp kendi devletini
kurup kurmayacağına kendi özgür
iradesi ile kendisi karar verebilmelidir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için
ülkenin tamamen demokratikleştirilmesi ön şarttır. Ülkenin tamamen
demokratikleştirilmesi, Rusya’nın o
günkü şartlarında Çarlığın işçi sınıfı
önderliğinde demokratik devrim ile
alaşağı edilmesini, işçilerin köylülerin
devrimci demokratik diktatörlüğünün
kurulmasını gerektirmekteydi. Demokratik devrimin gündemde olduğu
ülkelerimizde de benzer bir biçimde,
ulusal sorunun gerçek anlamda çözümü demokratik halk devriminin
zaferine bağlıdır. Ülkelerimizin gerçek anlamda demokratikleştirilmesi
bir reform talebi değil, devrim talebidir. Çünkü kapitalist sistem içerisinde gerçek anlamda ülkenin, ülkelerin
demokratikleştirilmesi mümkün değildir. Bu anlamda uluslar arasında
eşitliğin sağlanması ve zoraki birliğin
parçalanması gerekmektedir. Ulusların ayrılma hakkının güvence altına
alınması, ulusal sorunun çözümünde
vaz geçilmez bir noktadır. Uluslar arasında tam hak eşitliğinin sağlanması
8
ve zorunlu devlet dilinin varlığına son
verilmesi gerekir. Kısaca, bir ulusun
özgür iradesiyle nasıl yaşayacağına özgürce karar verebileceği şartların yaratılması gerekir.
İbrahim Kaypakkaya daha 1972’de,
ML ilkelere dayanarak kaleme aldığı
“Türkiye’de Milli Mesele” yazısında,
“Marksist Leninist Hareketin Milli
Meseleyle İlgili Görüşlerinin Özeti”
başlıklı bölümünde bugün de güncel
ve doğru olan şu görüşleri ortaya koymuştur:
“Marksist-Leninist hareket, bugün
Türk hakim sınıflarının Kürt milletine
ve azınlık milliyetlere uyguladığı milli baskıların en amansız ve en kararlı
düşmanıdır; milli baskılara, diğer diller
üzerindeki baskılara, milli imtiyazlara
karşı en önde mücadele eder.
Marksist-Leninist hareket, Türk burjuva ve toprak ağaları tarafından ezilen
Kürt milletinin kendi kaderini tayin
hakkını, yani ayrılma ve bağımsız bir
devlet meydana getirme hakkını her dönemde ve kayıtsız şartsız tanır ve savunur. Marksist-Leninist hareket, devlet
kurma hakkı konusunda da imtiyaza
karşıdır. Halk demokrasisinin en temel
ilkeleri bunu zorunlu kılmaktadır. Aynı
zamanda Türk burjuva ve toprak ağalarının Türkiye’deki azınlık milliyetlere uyguladığı şimdiye dek görülmedik
milli baskılar da bunu zorunlu kılıyor.
Bu aynı zamanda bizzat Türk işçilerin
ve emekçilerin özgürlük mücadelesi ta-
rafından zorunlu kılınmaktadır, çünkü
onlar, Türk milliyetçiliğini yıkmazlarsa,
onlar için kurtuluş imkansız olacaktır.
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı,
belli bir ulusun ayrılmasının gerekliliği
ile asla karıştırılmamalıdır. MarksistLeninist hareket, ayrılma sorununu
her özel meselede somut olarak ele alır,
‘bir bütün olarak sosyal gelişmenin ve
sosyalizm için, proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından yargılar ve tayin eder’. Marksist-Leninist
hareket, tasvip etmediği bir ayrılma
kararında da zor kullanmayı, engel ve
güçlük çıkarmayı kesinlikle reddeder.
Sınırlar, milletin kendi iradesiyle tespit
edilmelidir. Bu, çeşitli milliyetlere mensup işçi ve emekçi yığınların karşılıklı
güveni, sağlam dostluğu ve gönüllü birliği için zorunludur.
Marksist-Leninist hareket, genel olarak ezilen milliyetlerin ve özel olarak
Kürt milletinin milli baskılara, zulme
ve imtiyazlara karşı yönelmiş mücadelesini kesinlikle destekler; ezilen milletin milli hareketindeki genel demokratik muhtevayı kesinlikle destekler.
Marksist-Leninist hareket, Kürt milli hareketinin başını çeken burjuva ve
küçük toprak ağalarına karşı da, Kürt
proletaryasının ve emekçilerinin sınıf
mücadelesini yürütür ve yönetir. Kürt
burjuva ve toprak ağalarının milliyetçiliği güçlendirmeyi hedef alan eylemlerine karşı, Kürt işçi ve emekçilerini
uyarır. Marksist-Leninist hareket, çeşit-
li milliyetlerin burjuva ve toprak ağası
sınıflarının kendi üstünlükleri için giriştikleri mücadeleler karşısında kayıtsızdır.
Marksist-Leninist hareket, milli baskılara karşı mücadeleyi toprak ağalarının, şeyhlerin, mollaların vb... durumunun güçlenmesiyle bağdaştırma
çabasında olanlara karşı mücadele
eder.
Marksist-Leninist hareket, Türk hakim sınıflarıyla işbirliği yapan Kürt
büyük feodal beylerinin, din adamlarının, büyük burjuvalarının, işçileri ve
emekçileri bölme çabalarını, el altından Türk burjuva ve toprak ağalarıyla,
bütün milliyetlerin emekçi halklarının
aleyhine dalavereler yürüterek işçileri
ve emekçileri uyutma çabalarını, çoğu
zaman milliyetçi sloganlarla örtbas etmeye çalıştıklarını bilmektedir ve bunlara karşı mücadele eder.
Marksist-Leninist hareket, Lenin yoldaşın da işaret ettiği gibi, bütün ülkelerin ve hele ezilen ülkelerin geniş emekçi
yığınları önünde bıkmadan, usanmadan siyasi bakımdan bağımsız devletler
kurma maskesi altında, gerçekte iktisadi, mali ve askeri alanlarda kendilerine
tamamen tabi devletler yaratan emperyalist devletlerin sistemli biçimde uyguladıkları aldatmacayı açıklar ve suçlar.
Marksist-Leninist hareket, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin belli bir devlette, birleşik örgütlerde, siyasi, sendikal,
kooperatif, eğitsel vb. örgütlerde kay9
naştırılmasını savunur. İşçileri ve emekçileri milliyetlerine göre ayrı örgütlerde
toplama eğilimleriyle mücadele eder.
Çünkü değişik milliyetlerin işçileri ve
emekçileri, uluslararası sermayeye ve
gericiliğe karşı ancak bu şekilde başarılı
mücadele yürütme imkanına kavuşur;
bütün milliyetlerin toprak ağalarının,
din adamlarının ve burjuva milliyetçilerinin propagandasıyla ve gerici özlemleriyle ancak bu şekilde başarıyla
mücadele etme imkanına kavuşur.
Marksist-Leninist hareket, ülkemizde her milliyetten burjuva ve küçükburjuva oportünist partiler ve akımlar
tarafından genellikle benimsenen ‘kültürel-milli özerklik’ planını kesinlikle
reddeder. Çünkü bu plan, bir tek devletin eğitim işlerinin milliyetlere göre
bölünmesini önermektedir; böylece,
her milliyetin işçi ve emekçilerini, o
milliyetin burjuva ve toprak ağalarının
kültürüne bağlamayı ve onları manevi
bakımdan köleleştirmeyi hedef almaktadır. Dolayısıyla, hem demokrasi açısından, hem de proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından son
derece zararlıdır.
Marksist-Leninist hareketin demokratik halk diktatörlüğü sisteminde milli
meseleye getireceği çözüm şudur:
Demokratik halk diktatörlüğü sisteminde bütün milletlerin ve dillerin
tam eşitliği garanti edilecektir. Hiçbir
zorunlu dil tanınmayacak, halka bütün yerli dillerin öğretildiği okullar
10
sağlanacaktır. Halk devletinin anayasası, herhangi bir milletin, herhangi bir
imtiyaza sahip olmasını ve milli azınlığın haklarına herhangi bir tecavüzü
kesinlikle yasaklayacaktır. Her ulusa,
kendi kaderini tayin etme hakkı tanınacaktır. Bütün bunların gerçekleşmesi
için, özellikle yaygın bölgesel özerklik
ve tamamen demokratik yerel kendi
kendini yönetim gereklidir. Bu özerk ve
kendi kendini yöneten bölgelerin sınırları, ekonomik ve sosyal şartlar, nüfusun milli bileşimi vb... temeli üzerinde,
bizzat mahalli nüfus tarafından tayin
edilecektir.
Milli meseledeki temel şiarımızı bir
kere daha tekrarlayalım:
‘Bütün uluslar için tam hak eşitliği;
ulusların kendi kaderini tayin etme
hakkı; bütün ülkelerin işçilerinin [ve
ezilen halkların] birleşmesi.’” (İbrahim
Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 256259)
Abdullah Öcalan’ın Gündeme Getirdiği “Demokratik Özerklik“ Nedir?
Abdullah Öcalan önderliğindeki
PKK’nin çıkış noktasında ilan edilmiş programatik hedefi “Bağımsız,
Birleşik, Demokratik Kürdistan”dı.
PKK’nin savaşı, başlangıcında “Kürt
ulusunun ayrılıp, ayrı devlet kurma”sı,
Kürdistan’ın bütün parçalarının birleşik, demokratik bir Kürt ulusal devleti
içinde birleştirilmesi hedefiyle yürütü-
lüyordu. Bu hedefe varmak için savaş
dışında başka bir çözüm yolu da yoktu.
PKK’nin Türk devletine karşı yürüttüğü savaşın amacı, savaş süreci içerisinde değişikliklere uğradı. 1993’de “
Bağımsız, Birleşik, Demokratik Kürdistan” programatik amacından vazgeçildi. T.C. devletinden ayrılıp, ayrı
devlet kurma hedefi 5. Kongre kararıyla program düzleminde de bir kenara
bırakıldı. T.C. devletinin üniter yapısı
içerisinde ve T.C. devletinin sınırlarını sorgulamayan bir “çözüm” modeli
geliştirildi. İlk dönemde bu program
değişikliği birçok PKK’li tarafından
taktik bir adım olarak savunulmaya
çalışıldı. PKK’nin katiyen “Bağımsız,
Demokratik, Birleşik Kürdistan” stratejik hedefinden vazgeçmediği söylenerek savunulmaya çalışıldı. Eleştiri
getirdiğimizde “siyaset yapmaktan
anlamamak”la suçlandık. Abdullah
Öcalan, 1999’da Kenya’nın başkenti Nairobi’de uluslararası bir komplo
ile T.C. devletine teslim edildi. İmralı
Adası’nda görülen duruşmaya sunduğu yazılı savunmasında Öcalan, T.C.
devleti sınırları içinde “demokratik
çözüm” ve “birlikte yaşam” vurgularını ön plana çıkardı. Net olarak artık
“devlete karşı silahlı mücadeleyle bir
yere varılamayacağının görüldüğünü”,
savunduklarının “taktik” vb. olmadığını, eğer T.C. Ortadoğu’da gücünü
arttırmak istiyorsa, bunun yolunun
Türk/Kürt işbirliğinde yattığını; ken-
disinin eğer istenirse ve imkan tanınırsa PKK’yi kısa süre içinde dağdan
indirebileceğini, PKK’nin gücünün
Türk devletinin gücüne eklenmesinin
Türkiye’yi büyüteceğini vs. açıkladı.
Bu savunmada Öcalan çözüm için henüz “demokratik özerklik” kavramını
kullanmıyordu.
Öcalan İmralı’da devlet kontrolünde tecrit şartları altında yeni “teoriler”
geliştirdi. Bir bölümü Marksizm adına
da konuşan kimi liberal teorisyenlerin
“sivil toplumcu” düşüncelerini “yeni”
teoriler olarak savunmaya başladı. Bu
teorilere göre ulusal devletler artık miyadını doldurmuştu. Artık kendi ulusal devletini kurmak için mücadele aslında devrimci bir mücadele olmaktan
çıkmıştı. Gericilkti. Var olan devletler
içinde bu devletleri yıkmak ve iktidar
olmak için mücadele etmek yerine,
toplumun bütün “ötekileştirilenleri”,
devlet yapısını sorgulamaksızın alttan örgütlenmelerle kendi kendilerini
yönetebilirlerdi ve yönetmeli idiler. Bu
alttan sivil toplum örgütlenmeleri ile
ve sivil itaatsizlik eylemleriyle sonuçta
bütün toplum –bu arada devlet de– demokratikleştirilebilirdi.
Abdullah Öcalan, daha sonraki süreçte yazdığı yazılarda çözüm önerisinin adını “demokratik özerklik”
koydu. Öcalan’ın förmülüne göre;
“demokratik özerklik” “hem Kürt toplumunun iç geriliklerine karşı iç demokratikleşmeyi sağlayacak, hem de
11
Kürtlerin dışarıya karşı duruşunu ifade
edecek”, “devlet karşıtlığı içermeyen”,
“devlet kurmayı hedeflemeyen”, “mevcut sınırlar ve devlet yapıları içinde
Kürtlerin özgürlüğünü temsil eden”,
“sınırlarla problemi olmayan”, “yerelin
kendini devlet içinde ifade etmesi anlamına gelen”, “devletin kurumları yanında Kürtlerin bir nevi kendi taleplerini karşıladığı bir yapı”dır. (Komünar
Dergisi, sayı 47, A. Öcalan’ın “demokratik özerklik” başlıklı yazısı.)
Öcalan Ekim 2010’daki görüşme
notlarında şöyle diyor:
“Biz Türkiye’nin bütünlüğü içinde soruna çözüm arıyoruz, öyle bölücü falan
değiliz, kardeşlik anlayışımız, birlik anlayışımız stratejiktir… Ben demokratik
özerkliği Kürtlerin özgürlük alanı olarak ele alıyorum. Demokratik özerklik
daha önce de belirttiğim gibi etnisiteye
ve coğrafi sınırlara dayanmaz. Bu bir
özyönetimini oluşturmasıdır. İşte ‘demokratik özerkliği ilan ediyoruz’ değil
de, ‘demokratik özyönetimimizi inşa
ediyoruz’ denilmelidir. Bu bir savaş
ilanı falan da değildir, demokratik bir
inşa, demokratik örgütlenme faaliyeti12
dir. Bu her alanda yaygınlaştırılır, spor
kulüplerinden tutalım kooperatiflere
kadar, toplumun her alanı örgütlenir.”
(27.10.2010 tarihli avukat görüşme
notları. Komünar Dergisi, sayı 47, s. 3)
Görüldüğü gibi Öcalan, “etnisiteye
ve coğrafi sınırlara dayanmayan” bir
“özyönetim”den söz ediyor.
“Kürtlerin özgürlük alanı” olacak bu
“özyönetim” Öcalan’a göre Türkiye’nin
üniter yapısı “bütünlüğü” içinde “demokratik bir inşa, demokratik örgütlenme faaliyeti”dir.
Öcalan’ın savunduğu bu “demokratik özerklik” anlayışı ile Avusturya
Sosyal Demokrasisi’nin savunduğu
“ulusal-kültürel özerklik” anlayışı
arasında, var olan devlet bütünlüğünü çıkış noktası alma ve sorgulamama, çözümü bu devletin bütünlüğü
içinde arama noktasında birlik vardır.
Bu noktada her iki özerklik anlayışı
da reformisttir. Öcalan’ın “demokratik özerklik” anlayışı ile Avusturyalı
Sosyal Demokratların “ulusal kültürel
özerklik” anlayışı arasındaki teorik
farklılık, Öcalan’ın demokratik özerkliğinin –en azından teoride– etnisiteye
dayandırılmamasıdır.
Öcalan, 2010’da yayınlanan görüşme
notlarında, demokratik özerkliğin altı
temel unsuru olacağını açıklar: Buna
göre; yerel meclis ve yerel hükümet;
anayasal statü; yerel ve özerk ekonomi;
Kürtçe eğitim; öz güvenlik ve diplomasi.
Demokratik Toplum Kongresi’nin
“Demokratik Özerklik Çalıştayı”:
Abdullah Öcalan’ın kendi içinde bir
tutarlılığı olmayan, 20. yüzyılın başındaki “ulusal kültürel özerklik” tezleriyle, 20 yüzyılın son yıllarının moda
“sivil toplum” teorilerinin bir karışımı
olan “demokratik özerklik” teorisi,
Kürt Ulusal Hareketi ve onun kuyruğuna takılan kimi “sol”cular tarafından teoriye katkı olarak sahiplenildi.
Öcalan’ın çağrısı üzerine kurulan
Demokratik Toplum Kongresi, 18-19
Aralık 2010’da Amed’de bir “Demokratik Özerklik Çalıştayı” düzenledi. Bu
çalıştayda “Demokratik Özerk Kürdistan Modeli Taslağı” tartışmaya açıldı.
DTK,
demokratik
özerkliği
Öcalan’ın ortaya attığı altı unsura yenilerini ekleyerek tanımladı. Buna
göre, demokratik özerklik “Kürdistan
toplumunu siyasal, hukuki, öz savunma, sosyal, ekonomik, kültürel, ekoloji ve diplomasi şeklindeki sekiz boyutta örgütleyerek siyasi irade yapıp,
demokratik özerk Kürdistan inşasını
hedeflemektedir.”
(http://bianet.org/
files/doc_files/000/000/179/original/
demokratik%C3%B6zerklik.htm)
Burada görüldüğü gibi bir “Demokratik Özerk Kürdistan inşası” hedefi
konmaktadır.
DTK’nın “Demokratik Özerk Kürdistan Modeli’nin taslağı”nda şöyle
deniyor:
“Demokratik özerklik, daha önce
Türkiye‘nin demokratikleşerek demokratik cumhuriyet haline gelmesi
temelinde önerdiğimiz çözüm projesi
somutlaşmış ifadesi olmaktadır. Bizler
bir yandan Demokratik özerkliği devletle diyalog temelinde gerçekleştirmek
isterken, diğer yandan halkımızın demokratik örgütlenmesi ve buna dayalı
mücadelesi temelinde kurumlaştırmak
istiyoruz.
Bu model, ulus devletin bırakalım
farklı toplulukları bir arada tutmasını
sürekli çatışma ve istikrarsızlık yaratan
karakteri nedeniyle toplumları birbirinden uzaklaştıran anlayışına karşı ulusal sorunlarda en doğru çözüm modeli
olmaktadır. Nitekim günümüzde, farklı
toplulukların yaşadığı ulus devletler
dönüşüme uğrayarak özerklikler temelinde farklı etnik ve dinsel toplulukların
bir arada yaşadığı göreceli demokratik
siyasal sistemler haline gelmektedirler.
Çünkü farklılıkların özgünlüğünü ve
özerkliğini kabul etme temelinde çoğulcu bir toplum olmak, çağımızın temel
demokratik eğilimidir.
Demokratik özerklik, yalnız Türkiye
ile Kürtler arasındaki ilişkileri ve Kürt
sorununu çözmeyecek, bunun yanında
Türkiye‘nin toplumsal sorunlarının çözümü açısından da köklü bir demokratik siyasal yapılanmayı ortaya çıkaracaktır. Ahlaki ve politik toplum olarak
ifade ettiğimiz özgürlükçü-komünal değerleri taşıyan örgütlü demokratik top13
luma dayandığından dolayı, ekonomik
sorunlar dahil tüm sorunları çözmeyi
hedeflemektedir.
(…)
Demokratik özerklik; Türkiye halklarının hiçbir ihtiyacını karşılamayan,
Türkiye toplumuna da yük haline gelen
ulus-devletin var olan katı zihniyetini
değiştirme ve halkların siyasal, sosyal,
ekonomik ve kültürel gelişmesi önünde engel olmaktan çıkarma temelinde
cumhuriyetin demokratikleşmesini hedeflemektedir. Dolayısıyla demokratik özerklik, demokratik cumhuriyetin
Kürdistan‘daki izdüşümü olarak görülmelidir.”
Yani bir yandan “Demokratik Özerk
Kürdistan” olacak. Fakat bu “özerk
demokratik Kürdistan” bir ulus devlet olmayacak. Kendi kendini yöneten
bir topluluklar/örgütler birliği olacak.
Var olan devlet içinde alttan demokratik örgütlenmeler/komünler kendi
kendilerini –devletin varlığı şartlarında, devlete rağmen– yönetecekler.
Bu arada da topluma yük haline gelmiş olan ulus devletin katı zihniyetini
değiştirip onu da demokratikleştirip,
demokratik cumhuriyet haline dönüştürecekler.
Bu tam bir kafa karışıklığıdır. Çıkış
noktasında ulus devletin miyadını doldurduğu yanlış tezi vardır. Ulus devletin miyadını doldurduğu gerçeğe gözlerini kapamak, isteği gerçeğin yerine
koymaktır. Bugünün gerçekliği, top14
lumsal örgütlenmenin esas biçiminin
hala –kimi çok uluslu– “ulus devlet”
örgütlenmesi olduğudur.
Bu yanlış tezi savunanlara göre “günümüzde, farklı toplulukların yaşadığı ulus devletler dönüşüme uğrayarak
özerklikler temelinde farklı etnik ve
dinsel toplulukların bir arada yaşadığı
göreceli demokratik siyasal sistemler
haline gelmekte” imişler! Bu da günümüzün gerçekliği ile ilgisi olmayan bir
tespittir. Emperyalizmin siyasi alanda
bütün çizgi boyunca gericilik olduğunu; emperyalizmin demokrasi konusunda aslında burjuva demokrasisinin
devrimci olduğu dönemdeki demokrasisinden uzaklaştığını; emperyalizm
ile gerçek anlamda bir demokrasinin
bir arada olamayacağını görmeyen
bir tespittir bu. Kapitalist/emperyalist ulus devletler dönüşüme uğrayıp
göreceli demokratik siyasal sistemler
haline gelmiyor. Burjuva demokrasisinin en gelişmişi bile kendisini tehdit
altında hissettiğinde iktidarını korumak için faşist tedbirlere başvuruyor.
Ulusal sorun sözkonusu olduğunda ise
genel eğilim kendisini, ulus devletlerin
kendi içlerindeki ulusal hareketleri ya
–geçici de olsa– askeri olarak ezmesi (
Sri Lanka örneği) ya da uzun savaşlar
ertesinde kendi içinde eritmesi, teslim
alması ve görünürde bölgesel özerklik
vermesi (Kuzey İrlanda ve Bask bölgesi örnekleri) biçiminde gösteriyor. Kapitalist/emperyalist sistem var olduğu
sürece, kapitalist ulus devlet devrimle
yıkılmadığı, işçi-köylü/emekçi iktidarları kurulmadığı sürece başka çözüm
de yok. Tabii ulus devletlerin merkezi
devlet iktidarlarının örneğin emperyalistlerin de marifetleriyle sarsılması halinde, bir iktidar boşluğunun
doğması halinde yeni ulus devletlerin
oluşması da mümkün. Fakat bu ulusal
devletler bir emperyalist büyük gücün
veya güçlerin desteğine muhtaç. Örneğin bugün Güney Kürdistan’daki
“Kürdistan Bölgesel Yönetimi” adı altındaki oluşum, aslında bir yarı ulus
devletidir. Fakat bir dış gücün –somutta ABD’nin ve diğer batılı emperyalistlerin– desteği olmaksızın yaşama şansı az. Rojava’da da benzer bir gelişme
gündemde.
O dönemde Demokratik Toplum
Kongresi’nin başat aktörü olan DBP
tarafından (sonradan HDP –Halkların
Demokratik Partisi– ve DBP –Demokratik Bölgeler Partisi– olarak iki parti
biçiminde hareket etmeye başladılar)
“Türkiye’nin Demokratikleşmesi ve
Kürt Sorununa Dair Siyasi Tutum Belgesi” yayınlandı. (http://www.bdp.org.
tr/yayinlarimiz/demokratik-ozerklik/
demokratik-ozerklik.html) DBP’nin
tutum belgesine göre, demokratik
özerkliğin merkez birimleri idari/coğrafi bölgelerden oluşuyor. Buna göre,
Türkiye’de 20-25 bölge oluşturulmalı,
bu bölgeler kendi meclisleri ve bu meclislerin oluşturacağı hükümetler eliyle
yönetilmelidir. DBP’ye göre; bölgesel
meclisler, eğitim, sağlık, kültür, sosyal
hizmetler, tarım, denizcilik, sanayi,
imar, çevre, turizm, telekomünikasyon, sosyal güvenlik, kadın, gençlik,
spor ve diğer hizmet alanlarından sorumlu olacak, buna karşın, dışişleri,
maliye ve savunma hizmetleri merkezi
hükümet tarafından, emniyet ve adalet hizmetleri ise merkezi hükümet ve
bölge meclisleri tarafından ortak yürütülecektir.
Görüldüğü gibi DTK, DBP ve
Öcalan’ın ‘demokratik özerklik‘ anlayışları arasında da belli farklılıklar
vardır. Demokratik Toplum Kongresi
(DTK), “Demokratik özerk Kürdistan inşasını“ hedeflerken, DBP tüm
Türkiye’de “idari-coğrafi bölgelerden”
oluşan bir özerkliği savunmaktadır.
Fakat hem Öcalan’ın, hem DTK’nın
hem de DBP’nin “demokratik
özerklik”inde temel ortak nokta T.C.
devletinin mevcut sınırlarının sorgulanmamasıdır. Özerklik T.C.’nin
devlet bütünlüğü içinde mümkün görülen ve tasarlanılan bir özerkliktir.
Bunun yanında Kürtçenin eğitim dili
ve bölgesel resmi dil olarak kabulünü
öngören, güçlü bir yerinden yönetimi
ve temsili demokrasinin “katılımcı demokrasiyle desteklenmesi”ni esas alan
bir özerklik anlayışı ortaktır. Bu görüşler Kürt Ulusal Hareketi açısından
açık ve nettir.
Net olmayan veya farklı görüşlerin
15
savunulmasına neden olan “yerinde
yönetim”in nasıl olacağı konusudur.
Özerk Kürdistan mı, eyalet mi, bölge mi, vilayet mi? Yerinden yönetim
birimleri hizmet birimleri mi, yoksa
hem hizmet hem de yasama birimleri
mi olacaktır? Yerinden yönetime hangi
yetkiler verilecektir? Yerel yönetimler
hangi alanlara dair yasa yapacaktır?
Bu konularda farklı görüşler söz konusudur.
Yine Öcalan:
Kürt Ulusal Hareketi’nin demokratik özerklikle ilgili görüşlerinin şekillenmesinde Öcalan belirleyicidir. Bu
anlamda biz esas olarak Öcalan’ın “demokratik özerklik” anlayışı üzerinde
biraz daha durmak istiyoruz. Öcalan’a
göre “ulus devlet” modeli dünyanın
gerçekliği değildir. Tüm kötülüklerin
kaynağı “ulus devlet” modelidir! Öcalan, “demokratik uluslaşma ve uluslar kent, yerel ve bölgesel özerklikler
olmadan yönetim gücü kazanamaz”
(age, s. 4) demektedir.
“PKK sadece ulus-devletçiliği aşmakla yetinemez; ancak kendini demokratik modernite unsurlarının prototipi
olarak inşa etmek suretiyle öncülük
rolünü oynayabilir. Kürt toplumunun
demokratik ulus olarak inşa edilmesi,
PKK’nin yeni kimlik döneminin başta
gelen görevidir. Bu görevini başarması öncelikle kendi sistemini kapitalist
modernite unsurlarının alternatifi kılmasıyla mümkündür. Demokratik mo16
dernitenin prototipi olmakla kendisi
olmak arasında önemli bir fark vardır.”
(A. Öcalan, Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü, A. Öcalan Sosyal Bilimsel Akademi Yayınları, 2013, s. 326)
Öcalan’ın “demokratik modernite” projesi devletsiz toplum projesidir.
Devletsiz toplum projesi, kapitalizmin
ve burjuva devletlerinin egemenliği
koşullarında, onların içinde uygulanabilir bir proje değildir. Devletsiz
toplum projesi, kapitalist emperyalizm
koşullarını ve burjuva devletin bu koşullardaki rolünü görmezden gelen
bir anlayışın ürünüdür. Devletin yok
olması, sınıf farklılıklarının ortadan
kaldırılması
kapitalist/emperyalist
egemenlik altında mümkün değildir.
Devletsiz bir toplum projesi ancak
komünist bir dünyada mümkündür.
Öcalan, “kapitalist modernite”ye alternatif olarak ileri sürdüğü “demokratik modernite”nin, “demokratik bir
ulusu inşa etme” projesinin, sömürü ve baskı koşullarında, sömürücü
egemen sınıfların ve onların devletinin varlığını sürdürdüğü koşullarda
mümkün olabileceği düşüncesindedir. Ona göre PKK, “Demokratik Kürt
Ulusunu” “demokratik modernite unsurlarının prototipi olarak inşa etmek
suretiyle öncülük rolünü oynayabilir.”
Nasıl olacaktır bu? T.C.’nin toprak
bütünlüğünün ve T.C. devletinin varlığının sorgulanmadığı şartlarda, alttan örgütlenme ile, T.C.’nin içinde ve
yanında paralel bir yarı devlet örgütlenmesi yaratılacaktır! “Demokratik
özyönetim” konusunda savunulan görüşler bütünlüklü ve mantıklı bir çerçeveye oturtulduğunda anlamı budur.
Bu, bugünkü Kuzey Kürdistan-Türkiye somutunda, T.C.’nin hâlâ tekci bir
ideolojiye (Tek Millet; Tek Vatan; Tek
Bayrak; Tek Devlet) sahip faşist bir
devlet olduğu gerçeğine gözlerini kapatan ve onun kendi içinde kendine
paralel bir yapılanma olarak “demokratik bir özyönetime” –iktidarda hangi
parti olursa olsun– izin vermeyeceği,
veremeyeceği gerçeğine gözlerini kapatan bir yaklaşımdır. Bunun ötesinde
T.C. devletinin bugün hâlâ egemenlik
alanını koruyacak güçte olan bir devlet olduğu gerçeğine gözünü kapayan
bir yaklaşımdır. Bunun dışında bugün
herhangi bir emperyalist büyük gücün
ve güçlerin Türkiye sınırları içinde
paralel bir iktidara açık destek verme
durumunda olmadığını görmeyen bir
yaklaşımdır. Hal böyle iken ve faşist
Türk devletinin varlığı şartlarında
“kapitalist modernite”ye karşı “demokratik modernite”nin inşa edilebi-
leceği söyleniyor. Bu büyük bir yanılgıdır. Öcalan şöyle devam ediyor:
“KCK, bu tarihsel ve toplumsal gerçeklerin bilince çıkarılması ve ulus-devletçiliğin kapitalizmin bir tuzağı olduğunun anlaşılması sonucunda, PKK
tarafından halkın kendi demokratik
yönetim sistemi olarak ilan edilmiştir. KCK ulus-devletçiliğe karşılık Kürt
ulus-devletçiliği değildir. İlkesel olarak
bunu reddeder. İster bir ulus-devlet çatısı altında (eğer demokrasiye bağlılığını kabul ediyorsa) ister kendi başına
bağımsız olsun, Kürt halkının kabul
edeceği siyasi otorite kendi demokratik özerk yönetimidir. KCK bu modelin Kürtlerin payına düşenidir. Türkçe
karşılığı özce toplumun demokratik
olması anlamına gelir. Sistem olarak
bütün halkların ulusal şovenizme, sınır
kavgalarına, bürokrasiye, milliyetçiliğe
ve ulus-devletçiliğe düşmeden, ortaklaşa ve gönüllü siyasi otoritelerini inşa
etmeleri demektir. Ulus-devletlerin çatısı altında yaşamayı ancak demokratik
özerk yönetimlerinin tanınması şartıyla kabul ederler.” (age, s. 350)
Öcalan, insanın tarihsel serüvenini
ve toplumsal gelişme süreçlerini bir
kenara atarak kendi zihinsel kurgulamasını maddi-toplumsal gerçeklerin
yerine koyuyor. Kapitalist/emperyalist sistemi belirleyen temel toplumsal
çelişkilerin üzeri örtülüyor. İnsanlık
tarihinde toplumsal gelişme aşamaları
vardır. Bu toplumsal gelişme aşama17
larını görmeyen, görmek istemeyen
Öcalan, “ulus-devletin kapitalizmin bir
tuzağı” olduğunu söylüyor! Uluslaşma
süreci feodal toplumun bağrında kapitalist ilişkilerin gelişmeye yüz tutmasıyla başladı. Bu süreç kapitalizmin
ve onun ürünü burjuvazinin hakimiyetiyle belirginleşti. Evet burjuva ulus
devletleri bu sürecin ürünüdür. Ulus,
yükselen kapitalizm çağının bir kategorisidir. Feodal toplumun bağrından
çıkan burjuvazi ilk dönemlerde ilerici
bir rol oynuyordu. Burjuvazi bu dönemde “eşitlik, özgürlük, kardeşlik”
söylemiyle ortaya çıktı. Burjuvazinin
taleplerine sahip çıkan emekçi toplum
kesimleri de, burjuvazinin peşine takıldı. Aynı dil ve kültür etrafında birliktelikler ulus öncesi topluluklar içinde de vardı. Ama bu birlikteliklerin
aynı kökenden gelen diğer topluluklarla, aşiret, kavimlerle ortak ulusal birlik
içinde bir araya gelmelerine yetmiyordu. Kapitalizmin gelişmesi feodal parçalanmışlığı yıkarak bu toplulukların
birbirine yakınlaşmasını sağladı. Bu
topluluklar giderek artan şekilde dil,
kültür birliği ve üzerinde yaşadıkları
toprakları “vatan” olarak benimseyip
dar ve kapalı ekonominin sınırlarını
aştılar. Ulus olma bilinci bu maddi zemin üzerinde gelişti.
Uluslaşma süreci, kapitalist ilişkilerin gelişmesinden bağımsız olarak ele
alınamaz. Feodal beylerin, mirliklerin,
aşiret ve kabile ilişkilerinin etkin oldu18
ğu koşullarda gerçekleşen çok sayıdaki
Kürt direnişleri, kapitalist üretim ilişkilerinin geri düzeyi ve uluslaşma bilincinin geri olması sonucu Kürt halk
kitlelerinin geniş kesimlerini kucaklayacak ulusal çapta bir direniş boyutuna ulaşamadı. Bundan, Birinci Dünya
Savaşı ertesinde emperyalistlerin masa
başında Kürdistanı dört devlet içinde
bölünmüş azınlık ulus olarak bırakması da belirleyici rol oynadı. Kapitalist
üretim ilişkilerinin daha ileri düzeyde
geliştiği ve uluslaşma bilincinin geliştiği bir dönemde Kuzey Kürdistan’da
ortaya çıkan PKK’nın başını çektiği
Kürt direnişinin ulusal boyutlarda genişlemesi mümkün olabildi.
Öcalan, mevcut sistem içerisinde
“demokratik ulus”un inşa sürecinden
bahsediyor! “Toplumun demokratik
olması” gerektiğinden söz ediyor! Ulus
devletlerin çatısı altında yaşamanın
ancak “demokratik özyönetimlerin
tanınması” ile mümkün olabileceğini
belirtiyor. Öcalan’ın söylediklerinin
gerçekleşebilmesi için ülkenin, ülkelerin gerçek anlamda demokratik olması
gerekir. Kurulu sistem içerisinde ülkelerin gerçek anlamda demokratikleşmesi mümkün değildir. Demokratikleşme bir devrimi gerektirir. Bu sistem
içerisinde gerçek anlamda, milliyetçilik, şovenizm, ırkçılık, zoraki birlik ortadan kaldırılamaz. Halklar arasında
tam hak eşitliği sağlanamaz. Mevcut
sistem içerisinde “bütün halkların ulu-
sal şovenizme, sınır kavgalarına, bürokrasiye, milliyetçiliğe ve ulus-devletçiliğe
düşmeden, ortaklaşa ve gönüllü siyasi
otoritelerini inşa etmeleri” gerekir düşüncesi hoş ama boş bir hayaldir.
“Kapitalist modernite için bile sorun
olmaya başlayan ulus-devletçilik giderek çözülmektedir.” (age, s. 355)
Öcalan’ın bu tespiti de günümüz
dünyasının gerçekliği değildir. Günümüzün dünyasında, emperyalizm her
alanda egemenliğini sürdürüyor. Emperyalizm, hem emperyalist merkezlerde, hem de bağımlı ülkelerde ulus
devletleri, egemenliğinin sürdürülmesinde bir araç olarak kullanıyor. Emperyalizmde, ulus/devlet modelinin
kaldırılması, ancak söz konusu ulus
devletinin emperyalist sömürünün
önünde bir engel olduğunda gerçekleştirilir. Bu durumda çok uluslu bir devletin yerine, birden fazla ulus devleti
geçer. Ya da aşırı merkeziyetçi bir ulus
devlet yapısı yerine yerel özerkliklerin
yer aldığı bir gelişme yaşanır. Bugün
Birleşmiş Milletler’e üye 193 devlet var.
1990’da Sosyal Emperyalist Sovyetler
Birliği dağıldı ve 16 yeni “bağımsız”
ulus devlet daha ortaya çıktı. Yugoslavya dağıldı ve 7 “bağımsız” ulus devlet ortaya çıktı. Çekoslovakya kendi
içinde ikiye bölündü. Çek Cumhuriyeti ve Slovakya. Etiyopya’dan Eritre ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
Sudan ikiye bölündü. Endonezya’da,
Doğu Timor, Pasifik Okyanusu’nda
Yeni Kaledonya bağımsız devlet oldular. Diğer yandan kendi ulusal devletini kuramamış olan ve ulusal devletini
kurmak için mücadele yürüten halklar
var. Filistin Arap halkı devletini kurmak için mücadele yürütüyor. Birleşmiş Milletler’de, Filistin’e “gözlemci
devlet” statüsü verildi. Belçika federal
bir yapıya sahiptir ama Felemenkler
ile Valonlar arasında kavga sürüp gitmektedir. İspanya’da Bask’lara geniş
çaplı yerel yönetim yetmiyor. Federal
yapıya sahip olan ülkelerin birçoğunda, uluslar arasında ayrılma ve kendi
devletlerini kurma yönünde mücadele
sürmektedir. Suriye’de iç savaş sürmektedir. Suriye’de olgu olarak birden
fazla iktidar odağı vardır ve sonuçta
birden fazla ulus devletin ortaya çıkması muhtemeldir. Aynı şey Irak için
de sözkonusudur. Andaki durumda
Irak’ta üç ayrı bölge var. Öcalan, ulusdevlet modelinin çözülmesine örnek
olarak Avrupa Birliği’ni gösteriyor.
AB içerisinde sorunlar var. İngiltere
AB’den ayrılmak istiyor. AB’nin gelişmesi gerçek anlamda var olan ulus
devletlerin bir “Avrupa Birleşik Devletleri” içinde çözülmesi yönünde değildir. Bu örnekler daha da çoğaltılabilinir. Öcalan’ın söylemlerinin tersine,
bugün ulus devlet modelinin egemen
olduğu bir dünya gerçekliği var.
Öcalan’ın söylemlerinin daha iyi anlaşılması için kimi alıntılar aktarmayı
gerekli görüyoruz.
19
“Demokratik çözüm, ulus-devlet
dışında toplumun demokratikleşmesindeki arayışları ifade eder. Kavram
olarak ulus-devleti kapitalizmle birlikte
toplumsal sorunlarda çözümün değil,
daha da artan sorunların kaynağı olarak değerlendirmektedir.” (age, s. 355356)
“KCK Kürt sorununda demokratik
çözümün somut ifadesi olup geleneksel
yaklaşımlardan farklıdır. Çözümü devletten pay almada görmez. Hatta özerklik anlamında bile Kürtler için devlet
peşinde değildir. Federe veya konfedere
devleti hedeflemediği gibi kendi çözümü olarak da görmez. Devletten temel
talebi, Kürtlerin özgür iradeleriyle kendi kendilerini yönetme hakkını tanıması, demokratik ulusal toplum olmalarına engel koymamasıdır.” (age, s. 357)
“Demokratik çözüm özünde demokratik ulus olma ve toplumun kendini
demokratik ulusal toplum olarak inşa
etmesi olgusudur. Devlet eliyle ne ulus
olma ne de ulus olmaktan çıkmadır;
toplumun kendini demokratik ulus olarak inşa etme hakkını bizzat kullanmasıdır.” (age, s. 358)
“Özgürlük ve dayanışma zihniyetli
ulusların bedeni demokratik özerkliktir. Demokratik özerklik esas olarak
benzer zihniyeti paylaşan bireyler ve
toplulukların kendilerini öz iradeleriyle
yönetmeleri anlamına gelir. Buna demokratik yönetim veya otorite demek
de mümkündür. Evrenselliğe açık bir
20
tanımdır.” (age, s. 359)
“Demokratik özerklik çözümü iki yolla uygulanabilir: Birinci yol ulus-devletlerle uzlaşmayı esas alır.” (age, s. 360)
“Demokratik özerkliğin ikinci çözüm
yolu, ulus-devletlerle uzlaşmaya dayalı olmayan, kendi projesini tek taraflı
pratikleştirme yoludur. Geniş anlamda
demokratik özerkliğin boyutlarını hayata geçirerek, Kürtlerin demokratik
ulus olma hakkını gerçekleştirir.” (age,
s. 361)
Devleti amaçlamayan ama devlete
demokratik taleplerini dayatan, köylerde, mahallelerde ve şehirler çerçevesinde kendi sorunlarını kendileri tartışarak kararlaştıracakları ve çözecekleri
bir modeldir demokratik özerklik. Bu
modelde, T.C. devleti yerli yerinde durmaktadır. Bu modelde, sermayenin işçi
sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin tüm
diğer kesimleri üzerindeki baskı aracı olan devletin işlevini sürdürmesine
temel bir itiraz yoktur. Kuşkusuz burjuva devlet koşullarında da ezilen ulusun kimliğinin resmen tanınması, dil
ve kültür alanında bazı iyileştirmeler
yapılması mümkündür. Evet, burjuva
devletinin varlığını koruduğu şartlarda da, sınırları bu burjuva devlet tarafından çizilen belirli yerel özerklikler
de mümkündür. Ama bunun ötesinde
değil. Devlet içinde devlet anlamına
gelen bir gelişmeyi burjuvazinin kabul
edeceğini düşünmek hayalciliktir.
Türk devleti ve burjuvazisinin şoven,
gerici, inkarcı ve dayatmacı karakteriyle baskı ve ayrımcılığı besleyen “tek
ulus”çu politikasının ezen-ezilen ulus
kitleleri arasında milliyetçiliği körükleyici işlevinin, devletle “hatta bir arada”, sorun ve engel oluşturmaksızın
bir “kömünal, ekolojik, özgür Kürdistan örgütlenmesi”ni olanaklı kılacağına dair varsayımlar bir ütopyadan
öteye geçemez.
Öcalan, burjuva devletiyle bir arada
“konfederal birlikler” öneriyor. Burada kastettiği bağımsız devletlerin eşit
şartlarda tek devlet çatısı altında birleştiği konfederasyonlar değildir. Konfederal birliklerden anladığı içinde
bulunulan ulusal devletler içinde yerel
özerk bölgelerin varlığıdır. Bu “konfederal birlikler”in kapitalizm ve kapitalist burjuva devlet egemenliği koşullarında uygulanabilir olduğu söyleniyor!
Bu yaklaşım, kapitalist emperyalizm
koşullarını ve burjuva devletin bu koşullardaki rolünün gözardı edilmesidir. “Bizim devlet diye bir sorunumuz
yoktur” söylemi, kapitalist/emperyalist barbarlık koşullarında ve sermaye
devletinin Kürtlerin ulusal varlığını ve
en temel ulusal haklarını ret politikasını esas olarak sürdürdüğü koşullarda
gündeme getiriliyor. Kürdistan’ın parçalanması ve Kürt ulusu üzerindeki
baskıların önündeki temel engelin kurulu burjuva devlet aygıtı olduğu gerçeğinin üzeri örtülüyor.
Ezilen ulus ayrı devletini kurabilir.
Federasyon, özerklik gibi biçimler altında aynı devlet içinde diğer uluslar
ve ulusal topluluklarla birlikte yaşayabilir. Hangi biçimi tercih edip uygulayacağına karar verme hakkı ezilen
ulusun kendisine aittir. Önemli olan
bu hakkın kayıtsız şartsız tanınması,
uygulanmasına baskıyla yanıt verilmemesidir. Kürtlerin “idari model”
olarak “bölgesel” ya da daha çok kullanıldığı şekliyle “demokratik özerklik”i
öngörmeleri, serbest iradeleriyle verecekleri kendi kararları ve haklarıdır. Fakat T.C. varlığını sürdürdüğü
sürece, Kürtlerin kendi kaderlerini
belirlemeleri ve nasıl yaşayacaklarına
özgürce karar vermeleri ise mümkün
değildir.
Özyönetim İlanlarına Giden Süreç:
2,5 yıl süren çatışmazsızlık döneminden sonra, 24 Temmuz 2015’te T.C. bütün askeri gücüyle PKK’ye saldırmaya
başladı. Yalnızca Kuzey Kürdistan’da
değil, Güney Kürdistan’da da PKK
kampları yoğun hava saldırılarıyla
vurulmaya başlandı. Aslında bu 7 Haziran seçimleri öncesinde Erdoğan’ın
ve AKP hükümetinin kimi sözcülerinin buz dolabına kaldırıldığını ilan
ettikleri çözüm sürecinin dondurulmasından, şimdi yoğun bir savaş konumuna geçildiğinin resmen ilanı idi.
Şimdi Kuzey Kürdistan’da yoğun bir
savaş süreci yaşanıyor. Bu savaşı başlatan, kışkırtan ve yoğunlaştıran 2014
21
yılının Ekim ayı başında Türkiye’nin
Kobanileştirilmesi çağrısı ertesinde çıkan olaylar sonrasında insiyatifi elinden kaçırdığını tespit eden ve 2014 yılı
Ekim ayı sonu yapılan MGK toplantısında yeniden “güvenlikçi politikalar”ı
merkeze koyma kararı, yani savaş kararı alan T.C. devletidir. 7 Haziran seçimlerinde çıkan sonuç da, Türk devletinin aldığı savaş kararını bir an önce
pratiğe geçirmesini gündemleştirmiştir. Bütün hazırlıklar yapıldıktan sonra 24 Temmuz’da topyekûn saldırı için
düğmeye basılmıştır.
Yukarıda
ortaya
koyduğumuz
gibi, gelinen noktada Kürt Ulusal
Hareketi’nin savunduğu siyaset bellidir. Bu siyaset üniter yapı içerisinde
çözüm arayan, devletsiz “demokratik
özerklik”i öngören bir siyasettir. Bu
siyaset, mevcut sistem içerisinde “demokratik ulusu”u inşa etmeyi savunan, Ortadoğu’da Kürtlerle birlikte
büyümeyi öngören, AB şartnamesinde
öngörülen düzeyde yerel yönetimlerin
güçlendirilmesi, anadilde eğitim, silah
bırakan PKK savaşçılarının sivil siyasete katılma imkanlarının yaratılması ve Abdullah Öcalan’ın tutukluluk
şartlarının düzeltilmesi gibi oldukça
geri düzeyde demokratik talepleri ileri süren bir siyasettir. Aslında Türk
devletinin üniter birliği içinde belli demokratik hakların verilmesi ile Kürt
sorununun çözümü, burjuvazinin
küçümsenmeyecek bir bölümünün de
22
kabullendiği bir çözümdür. AKP hükümetlerinin “çözüm süreci” adını verdikleri siyaset de, böylesi bir çözümü
öngören bir siyasettir. Şimdi savaşın
yoğunlaştırılması, bu siyasetten bütünüyle vaz geçildiği anlamına gelmiyor.
T.C. açısından savaş, PKK’nin çözüm
sürecinde artan ve Rojava’da iktidar
olan gücünü mümkün olduğu kadar
zayıflatmak, sonraki dönemde kaçınılmaz olarak yeniden gündeme gelecek
kapalı/açık pazarlıklarda onun elini
zayıflatmak için yürütülüyor. PKK’nin
askeri/polisiye güvenlikçi politikalarla
bitirilemeyeceğini Türk hakim sınıfları ve onların faşist devleti, bu devletin
andaki siyasi yöneticisi konumundaki
AKP gayet iyi biliyor. Devlet 30 yılı
aşkın savaşta önce “üç beş çapulcu”
diye küçümsediği PKK’nin Kürt halkının çok önemli bir bölümü tarafından
destek gördüğünü, PKK’yi bitirme’nin,
Kürt halkını bitirmek anlamına geldiğini, bunun mümkün olmadığını
biliyor. 30 yıllık savaşta onlarca kez
“belinin kırıldığı” açıklanan PKK’nin,
belinin kırılmadığını, tersine giderek
güçlendiğini biliyor. Buna rağmen
savaşı kışkırtması ve yoğunlaştırmasının nedeni PKK’nin askeri gücünü
geriletmektir.
Savaşa PKK’nin gelinen yerdeki
programı açısından bakıldığında da,
aslında bu program T.C. devleti ile
yapılacak pazarlıklarla gerçekleştirilebilir bir program olduğu görülür. u
anlamda PKK için de bugün yürüyen
savaş sonuçta yeniden oturulacak pazarlık masasına güçlü oturabilmek için
yürüyen bir savaştır. PKK de bugün
T.C. devletinin devlet olarak varlığını
sürdürdüğü bir ortamda, PKK’nin T.C.
sınırları içinde, Kuzey Kürdistan bölgesinde paralel bir iktidar kurmasının
uluslararası açık destek alamayacağını,
şu anda Türk işçi ve emekçi sınıflarının da Kuzey Kürdistan’da paralel bir
PKK iktidarına destek vermediğini
gayet iyi bilmektedir. Bunun olmadığı
yerde de ilan edilen “alan hakimiyetleri” “özerklikler” vb. ancak T.C. devleti
açıkça savaş yürütmedikçe, buna göz
yumduğu sürece mümkündür.
“Çözüm süreci”nin gündemde olduğu çatışmasızlık döneminde PKK’nin
gençlik örgütü YDG-H adına kimi eylemler yapıldı: Yol kesmeler, araç yakmalar, insan kaçırmalar, taciz ateşleri
vb. Bu gibi eylemler, T.C. devletinin
Kuzey Kürdistan’daki egemenliğinin
sarsıldığını, tanınmadığını gösteren
eylemlerdi. PKK cephesinden gelen
kimi açıklamalar bu eylemlerin bütünüyle kontrol altında olmayan yerel
grupların işi olduğu şeklinde idi. Görüntü şöyle idi: Bir yandan devletsiz
“demokratik özerklik” savunuluyor.
Diğer yandan KCK sözleşmesine göre
bir devlet yapılanmasına gidiliyor.
KCK, kendi kurumlarını oluşturuyor.
Mahkemeler, vergi daireleri, askere
alma şubeleri ve asayiş birimleri ku-
ruluyor. Yani KCK paralel bir devlet
yapılanmasını örgütlüyor. AKP hükümeti bu görüntüye belli ölçüde göz
yumdu. Bu arada Rojava’daki, PKK’yi
güçlendiren gelişmeler ve bunun Kuzey Kürdistan/Türkiye’ye yansımaları
da bu “göz yumma” siyasetinin sürdürülemezliğini gösterdi. 6-8 Ekim 2014
olayları ertesinde T.C. devleti, AKP
hükümeti yeniden savaş kararını aldı.
Ve savaşı başlatmak için uygun anı ve
bahaneyi kollamaya başladı. Bu bağlamda PKK’nin tavrı önemli idi. PKK
görünen o ki, 7 Haziran seçimlerinden çıkan sonucu Kuzey Kürdistan’da
özerklik ilanlarına verilen destek olarak okudu. Aynı zamanda egemen sınıfların siyasi temsilcileri arasındaki
ve toplumdaki derin kutuplaşmanın
ve anti Erdoğan’cılık temelinde gelişen
ve gelişecek kitle eylemlerinin AKP
ve Erdoğan’ın savaş siyasetini pratiğe
geçirmesini engelleyeceğini var saydı.
Bunun böyle olduğu, savaşın devletin
değil, Erdoğan’ın/Saray’ın savaşı olduğu değerlendirmesinde açıkça görülmektedir. Bu yanlış değerlenrdirmeler
temelinde PKK de savaşa hazır devletin beklediği bahaneleri ona altın tepsi
içinde sundu.
11 Temmuz 2015’te KCK adına yapılan yazılı bir açıklamada kalekol ve
baraj yapımlarının askeri amaçlı olduğu, bundan böyle bunların saldırı
hedefleri olduğu; Kuzey Kürdistan’da
gerçekleştirilen kimi tutuklamaların
23
siyasi soykırım olduğu, belirtildi. KCK
açıklmasının sonunda şunlar söylendi:
“Türkiye ve Kürdistan kamuoyu
bilmelidir ki, askeri amaçlı baraj ve
karakol yapımlarına karşı gerillamız
direnme hakkını kullanacak ve siyasi
soykırım operasyonlarına karşı da misillemede bulunacaktır.
Özgürlük Hareketimiz artık ateşkes
tutumunun istismar edilmesini kabul
etmeyecek, oyalama yaparak Kürt sorununu çözümsüz bırakan politikalara
karşı da tutumunu koyacaktır. Artık
sabırlı ve makul tutumumuzu istismar
edenlere ve oyalama politikası yürütenlere hiçbir biçimde müsaade edilmeyecektir”
15 Temmuz’da KCK Yürütme
Komitesi üyesi Bese Hozat, Özgür
Gündem’de “Yeni süreç, devrimci halk
savaşı sürecidir” başlığı altında yayınlanan yazısında şöyle diyordu:
“Çok defa ifade ettiğimiz üzere 7 Haziran sonrası Türkiye yeni bir aşamaya
girmiştir. 7 Haziran öncesi gibi davranmak, hareket etmek, siyaset yapmak
demokrasi açısından büyük bir kayıptır. (…)
Türkiye’de yeni dönem Önder
Apo’nun özgürlüğüyle mümkündür. Bu
açıdan İmralı duvarlarını yıkacak bir
gelişmeyi hedeflemek Türkiye’yi devrime taşıyacaktır. Bunun dışında hiçbir
yaklaşım ve tutum demokratik çözüme
ve demokratik ulus inşasına hizmet etmeyecek, Türkiye’yi demokrasiye ve ba24
rışa taşımayacaktır.
Bulunduğumuz aşamada Özgür
Kürdistan’ı kurmanın ve Demokratik
Cumhuriyet Türkiye’sini inşa etmenin
bütün koşulları oluşmuştur. Demokrasi
güçleri, hamlesel çıkışlarla demokrasi mücadelesini yükseltir, halkımız ve
Türkiye toplumu da devrimci halk savaşını geliştirirse Önder Apo özgürleşir,
Türkiye ise gerçek barışına ve demokrasisine kavuşur. Mevcut mücadelesiz
duruş büyük bir tehlike oluşturuyor.
Mücadele etmeden hiçbir kazanım
elde edilemez ve elde edilen hiçbir kazanım da kalıcı kılınamaz. Bunun için
Kürdistan’da ve Türkiye’de topyekün
bir toplumsal direnişe acil ihtiyaç vardır. Yüzbinler ve milyonlar ayağa kalkarak, gerekirse günlerce, haftalarca
meydanlardan ayrılmayarak demokrasi mücadelesini radikal bir biçimde
yükseltmelidir. (…)
Türk devletinin ve özel savaş partisi
AKP’nin soykırım siyaseti hiçbir biçimde kabul edilemez, pasif bir duruşla
karşılanamaz. Bu dönem her bakımdan çok aktif bir mücadele dönemidir.
Devrimci halk savaşı dönemidir. Kürt
halkı ve Türkiye toplumu devletten ve
hükümetlerden barış ve demokrasi dilenemez. Bizzat kendisi devrimci, demokratik mücadeleyi yürüterek Kürdistan’a
özgürlüğü, Türkiye’ye demokrasiyi ve
barışı getirecektir. Halk kendi mücadelesiyle demokratik sistemini kuracak ve
bütün gücüyle bu sistemi savunacaktır.
Hiçbir biçimde soykırımcı politikalara
sessiz kalmayacaktır. Siyasi soykırım
operasyonlarına karşı en radikal duruşu gösterecek, aynı anda yüzbinler ayağa kalkacaktır. Tek bir insanın tutuklanmasına müsaade etmeyecektir. Hiç
kuşku yok ki artık gerilla da bu alçakça
saldırılara ve soykırım politikalarına
göz yummayacaktır. Bundan sonra gerilla soykırım operasyonlarına, karakol-kalekol yapımlarına, askeri amaçlı
baraj ve yol yapımlarına gereken karşılığı verecektir. (…)
Devrimci ve demokratik güçler içinden geçtiğimiz bu devrimsel süreci iyi
ve doğru değerlendiremez, mücadelelerini radikalleştirerek yürütemezse
çok büyük kaybederler. Stratejik kalıcı
demokratik gelişmeler ancak Önder
Apo’nun özgürlüğüyle, Kürdistan’da ve
Türkiye’de demokratik ulus projesine
dayalı demokratik özerkliği kurmakla ve savunmakla mümkündür. Seçim
sonuçları ve Rojava’daki başarılar ancak bu biçimde kalıcı gelişmelere dönüşebilir. Bu açıdan Kürtler, Kadınlar
ve gençler başta olmak üzere saldırı ve
soykırım tehditi altında olan her kesimi
demokratik özerk sistemini inşa etmeye, devletin ve AKP’nin her türlü saldırısına karşı savunmasını örgütlemeyegeliştirmeye çağırıyorum.”
Bu tavır, Türk devleti tarafından
kendisine karşı açık bir ayaklanma,
halk savaşı başlatma çağrısı olarak
okundu. Başka türlü okunması da
beklenemezdi. Görünen oydu ki, PKK
açısından devletle açık savaşa girişme,
Rojava’dakine benzer bir yapılanmanın Kuzey Kürdistan’da inşasına girişmenin, bunu açıkça ilan etmenin
zamanı gelmişti.
20 Temmuz’da Suruç’taki bir bombalı intihar saldırısıyla gerçekleştirilen
katliam gelişmeleri hızlandırdı.
Suruç katliamından hemen sonra
yapılan açıklamalarda, DAİŞ AKP’dir,
AKP DAİŞ’tir denerek Suruç’taki eylem AKP hükümeti/Erdoğan tarafından düzenlenmiş bir eylem olarak
değerlendirildi. Halkın kendi güvenliğini kendisinin sağlaması çağrıları
yapıldı.
22 Temmuz’da Urfa Ceylanpınar’da
iki polis, lojmanlarında kafalarına
kurşun sıkılarak öldürülmüş olarak
bulundu. PKK’nin askeri kolu HPG
ilk tavrında bu eyleme “Suruç’un intikamı” adına sahip çıktı. Fırat Haber
Ajansı tarafından duyurulan habere
göre HPG Basın İrtibat Merkezi’nden
yapılan açıklamada şöyle deniyordu:
“22 Temmuz günü bir Apocu fedai timi, Suruç katliamına misilleme
25
olarak bugün sabah 06.00 sularında
Ceylanpınar’da DAİŞ çeteleriyle işbirliği içinde olan iki polise karşı bir cezalandırma eylemi gerçekleştirmiştir”
denildi.
Gerçekleştirilen eylem sonucunda
Feyyaz Özsahra ve Okan Acar isimli
polisler öldürülürken, öldürülen polislerin silah ve kimliklerine el konulmuştur”
Bu arada İstanbul’da da polislere
yönelik kimi silahlı eylemler oldu; öldürülen devrimcilerin cenazelerinde
kimileri ellerinde keleşlerle, maskeli
olarak boy gösterdiler. Gösteriler polis
tarafından faşist şiddetle bastırılmaya
çalışıldı.
Bütün bunlar faşist T.C. devleti açısından kararı alınmış yoğun bir savaşı ve yoğun bir faşist baskı dönemini
başlatmanın bahanesi oldu. T.C. tarafından savaş 24 Temmuz’da resmen
başlatıldı.
Özyönetim İlanları ve Sonrası:
PKK’nin önderliğindeki Kürt Ulusal Hareketi’nin faşist Türk devletinin
başlattığı savaşa cevabı, Türk ordusuna, polis güçlerine ve koruculara
karşı silahlı eylemlerle ve öncelikle
yerel silahlı güçler ve halk tarafından
korunması ve suvunulması öngörülen
“demokratik özerklik” “özyönetim”
ilanları ile geldi.
İlk özerklik ilanı Şırnak’tan geldi.
Şırnak‘ın Silopi ilçesinde biri polis,
26
dört kişinin yaşamını yitirdiği olayların ardından hafta başında toplanan ve
Demokratik Bölgeler Partisi‘nin (DBP)
de içinde olduğu Şırnak Halk Meclisi,
10 Ağustos 2015’te “özyönetim” ilan
ettiğini açıkladı.
Şırnak Halk Meclisi adına yapılan
açıklamada, şöyle deniyordu:
„AKP hükümeti Kürdistan‘a savaş
ilan etmiştir. Son olarak Silopi‘de halkımıza yönelik topyekün imha saldırılarında, 3 masum insanımızı katletmiştir.
Gerçekleştirilen bu katliam karşısında
biz Şırnak Halk Meclisi olarak, devleti
reddetmeyip, ancak bu şekilde devletin kurumlarıyla yürüyemeyeceğimizi, bunun için kentte bulunan devletin
tüm kurumları bizim için meşruiyetini
kaybetmiştir. Bu şekli ile devletin hiçbir
atanmışı bizi yönetmeyecektir. Bundan
sonra halk olarak özyönetimimizi esas
alarak, demokratik temelde yaşamımızı inşa edeceğiz. Bundan sonra da tüm
saldırılar karşısında demokratik öz savunmamızı gerçekleştireceğiz.”
Bu açıklamanın ardından DBP İl
Başkanı ve parti yöneticilerinin evlerinin de aralarında bulunduğu 10 adrese
düzenlenen operasyonlarda bir belediye meclis üyesi ile iki DBP yöneticisi
gözaltına alındı.
Operasyonun ardından açıklama
yapan DBP Şırnak İl Eşbaşkanı Salih
Gülenç, “Özerklik ilan etmedik, kanton
kurmadık, bu faşist devleti tanımadığımızı söyledik” dedi. “Saldırıların sür-
mesi durumunda halkın alternatifsiz
olmadığını” söyleyen Gülenç, “Kentteki devletin tüm kurumları bizim
için meşruiyetini kaybetmiştir. Halk
olarak öz yönetimimizi esas alarak,
demokratik temelde yaşamımızı inşa
edeceğiz” ibarelerinin “kasıtlı olarak
yanlış aktarıldığını” savundu. Gülenç,
konuşmasının devamında ise “Devlet
demokratikleşmezse, elbette ki halklar
kendilerini ifade edecek biçimler bulurlar, kanton ya da özerklik zorunluluk
haline gelebilir. Bu halk alternatifsiz
değil.” diye konuştu.
12 Ağustos’ta KCK’den bir açıklama
geldi. Açıklamada şöyle deniyordu:
“Silopi, Cizre, Nusaybin ve Şırnak
halk meclisleri bundan sonra devlet
kurumlarını tanımayacaklarını ve onlarla hiçbir işlerinin olmadığını, kendi
işlerini kendilerinin yapacağını; kendi
öz yönetimlerini kuracaklarını ilan etmişlerdir. Öz yönetimlerine saldırıldığı
takdirde meşru öz savunma haklarını
kullanacaklarını açıklamışlardır.
Cizre, Silopi, Nusaybin ya da başka
yerlerde Türk devletinin halka saldırarak birçok insanı öldürmesi böyle bir
demokratik kurumlaşmayı ortadan
kaldırmak amaçlı gerçekleşmektedir.
AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan
halkın demokratik iradesine saygılı
olacağına, tüm halkı terörist ilan ederek tek bir terörist kalmayıncaya kadar
savaşı sürdüreceklerini ilan etmişlerdir.
AKP hükümeti ve demokrasi düşma-
nı Cumhurbaşkanı‘nın tutumu ve halka yönelik saldırı politikası karşısında
Silopi, Cizre, Nusaybin ve Şırnak Halk
Meclisleri, bundan sonra devlet kurumlarını tanımayacaklarını ve onlarla hiçbir işlerinin olmadığını, kendi işlerini
kendilerinin yapacağını; kendi öz yönetimlerini kuracaklarını ilan etmişlerdir.
Öz yönetimlerine saldırıldığı takdirde
meşru öz savunma haklarını kullanacaklarını açıklamışlardır.
Önder Apo’nun ve Kürt Özgürlük
Hareketi‘nin makul çözüm yaklaşımlarını istismar eden, demokratik siyasal
çözümü reddeden, Türkiye‘nin demokratikleşmesi temelinde Türkiye‘nin tüm
sorunlarının çözümü yerine tekçi ulusdevletçi anlayışta ısrar eden; demokratik ulus anlayışıyla geliştirilmek istenen
yerel demokrasi tanımayan bir siyasi
zihniyet karşısında Kürdistan halkı için
başka bir seçenek kalmamıştır.”
KCK’nın bu açıklaması ertesinde
arka arkaya:
12 Ağustos’ta Gever’de (Yüksekova),
13 Ağustos’ta Muş’un Varto ve Bulanık ilçelerinde ,
14 Ağustos’ta Hakkari’de ,
15 Ağustos’ta Amed’in Sur ilçesinde;
Silvan (Farqin) ilçesinde; Lice ilçesinde
15 Ağustos’ta Batman’da,
15 Ağustos’ta Van’ın Edremit ve
İpekyolu ilçelerinde,
19 Ağustos’ta Doğubeyazıt’ta ve
Bitlis’in Hizan ilçesinde
27
Halk Meclisleri adına yapılan benzer açıklamalarla özyönetim ilanları
yapıldı.
Bu arada 15 Ağustos’ta İstanbul‘un
Gülsuyu ve Gazi mahallelerinde de özyönetim ilan edildi.
15 Ağustos‘ta açıklama yapan Maltepe Halk İnisiyatifi “Devletin Kürt
halkına yönelik topyekûn saldırıları
kabul edilir değildir. Devletin hiçbir
kurumunu tanımıyoruz” diyerek öz
yönetim ilan edildiğini duyurdu.
Devletin bu özyönetim ilanlarına vereceği cevap aslında en başından belliydi. İlk özyönetim ilanının ardından,
11 Ağustos’ta R.T. Erdoğan şu açıklamayı yaptı:
“Bu ülkede Türkiye Cumhuriyeti’nin
dışında bir devlet asla kabul edilemez.
Bu açıklamayı kimler yapıyorsa ağır bir
bedel öderler. Hem yasal bir bedel öderler, hem diğer tür bir bedel öderler”
Ardından gelenleri biliyoruz: Özyönetim açıklaması yapanlara; destek
verenlere karşı yoğun tutuklamalar;
öz yönetim ilan edilen yerlerin ardı
ardına özel güvenlik bölgeleri ilan
edilmesi; özyönetim ilan edilen bölgelerde ardı ardına gelen, günlerce süren
sokağa çıkma yasakları; teröristleri temizleme adına kentlerin ilçelerin abluka altına alınması; onlarca YDG-H’li
gencin, PKK’linin yanında, onlarca
çocuk, kadın, yaşlı sivil insanların katledilmesi; çıplak kadın gerilla cesetleri
önünde poz veren güven(siz)lik güçle28
ri; gerilla cesetlerinin polis aracı arkasına bağlanıp sürüklenmesi, maskeli,
kimliği gizlenmiş “özel harp güçleri”
elamanlarının Kürdistan sokaklarında terör estirmesi; Türkiye bölgesinde
Kürtlere yönelik ırkçı saldırılar; HDP
bürolarının yakılıp yıkılması; 1990’lı
yıllardaki faşist terörü andıran, öncelikle Kuzey Kürdistan’da özerklik ilan
edilen yerleri hedef alan ve fakat aynı
zamanda bütün Türkiye çapında geliştirilen yoğun faşist terör dalgası, hükümetin kontrolünde olmayan medya kesimlerine yönelik yoğun faşist
baskılar; Kuzey Kürdistan dağlarında
PKK’ya yönelik yoğun bombardımanlar, Kürdistan’ın güneyinde yine PKK
hedeflerine yönelik –bu hedefler çevresindeki sivil halkı yok sayan– yoğun
bombardımanlar, kısacası T.C.’nin Kuzey Kürdistan’da egemenliği kimseyle
paylaşmaya niyetinin olmadığını gösteren yoğun savaş!
Şimdi Kuzey Kürdistan’da (İstanbul’dakileri saymıyoruz, onların sembolik bir destek açıklaması ötesinde
bir anlamı yok) bir yanda “özyönetim”
ilan edilmiş alanlar var. Öncelikle
YDG-H’li gençler bu alanların T.C.
devletine karşı güvenliğini sağlamaya
çalışıyor. Fakat bu Türk devletinin istediği zamanda istediği yerde sokağa
çıkma yasaklarını, ilçeleri illeri abluka
altına alıp, katliamlar yapmasını engelleyemiyor. Diğer yandan özyönetim
bölgelerinde halka yönelik silahlanma
ve ayaklanma çağrıları da fazla taban
bulmuyor. “Gençler”e yönelik destek
onların evleri kullanmasına izin vermek; sınırlı olarak yasağı dinlemeyip
sokağa çıkmak, gürültü eylemleri ile
“gençler”e destek vermek ve cenaze
törenlerine, taziyelere katılmakla sınırlı kalıyor. Türkiye’ye/batıya yönelik
ayaklanma çağrılarının ise gerçek hayatta, geniş Türk emekçi işçi yığınları
açısından bir karşılığı yok. Tersine geniş emekçi-işçi yığınları içinde gelen
her yeni asker, polis cenazesi ırkçı kışkırtmalar için kullanılan araçlar haline getirilebiliyor.
Aslında gerek Türk, gerek Kürt
emekçi yığınlarının andaki somut talebi Barış, Barış, Barış’tır. Anaların ağlamaması, silahların susmasıdır.
Bugün bütün devrimciler, demokratlar için tutulması gereken ana halka bu. Derhal ve kayıtsız koşulsuz bu
savaşa son verilmelidir. Kitleler anda
ancak bu temel talep etrafında birleştirilebilir.
Anda saldırı halinde bulunan T.C.
devleti, AKP/Erdoğan yönetimi bu talebi hiç duymak istemiyor. Yürüyen savaşın savaş değil, terörizme karşı mücadele olduğunu ve bu mücadelenin
PKK silahları toprağa gömüp üzerini
betonlayana kadar süreceğini ilan ediyor! Savaşı kışkırtan, yoğunlaştıran,
haksız bir savaş yürüten ve bu savaşı
bir süre daha sürdürmeye kararlı görünen faşist Türk devleti, onun andaki
AKP iktidarıdır. Onların niyeti başta
da açıkladığımız gibi, PKK’nin askeri
gücünü mümkün olduğunca kırmak,
onun yeniden kurulacak pazarlık masasında elini zayıflatmaktır. Aynı zamanda Kuzey Kürdistan kentleri ve
ilçelerindeki silahlı milis örgütlerinin
de ve kurulmuş olan demokratik örgütlenmlerin de ortadan kaldırılması,
bu mümkün olmazsa iyice geriletilmesi için yürütülüyor bu savaş. Kürt
ulusunun istediği biçimde örgütlenme
ve ayrılma hakkı onun en tabii hakkıdır. Reformist siyasetini eleştirmemize
rağmen, “demokratik özerklik” temelinde kendi kendilerini yönetme taleplerinin de en basit demokratik hakları
olduğunu savunuyoruz. Bu haklarını
uygulamaya çalışmalarına karşı faşist T.C.’nin Kürt ulusal hareketine ve
Kürt halkına yönelik faşist saldırılarını lanetliyor ve derhal durdurulmasını
talep ediyoruz.
Yeter! Edi Bese! diyoruz.
Hemen, şimdi, derhal ve kayıtsız
koşulsuz silahlar susmalıdır. Barış hemen şimdi diyoruz!
Bu talep için bütün barış isteyen insanları barışçıl kitle gösterilerine çağırıyoruz. Milyonlarca işçinin, emekçinin Barış için sokağa dökülmesi
şartlarında hiçbir burjuva hükümeti
savaş yürütemez!
Biz tabii ki kapitalizmin egemenliği
şartlarında gerçek ve kalıcı bir barışın
da; ezilen ulusların kendi kaderlerini
29
özgürce tayin edeceği şartların da yaratılamayacağını; bütün bunlar için
toplumun tümüyle demokratikleştirilmesi gerektiğini; bunun devrim gerektirdiğini biliyoruz.
Bugün talep ettiğimiz barış, bu anlamda gerçek kalıcı bir barış değildir.
Yalnızca yürüyen ve anda halklara hiçbir yararı olmayan, halklara, halkların
kardeşliğine, en başta da Kürt halkına
büyük acılar yaşatan bu savaşın durması anlamında bir barıştır istediğimiz. Böyle bir barış, o gerçek, kalıcı
bir barış olmasa da, bugün halkların
yararına olan tek çözümdür. İşçilerinemekçilerin, halkların devrim mücadelesini ilerletme imkanlarını arttıran
bir ortamın yaratılmasına hizmet edecektir böyle bir barış!
Onun için hemen şimdi kayıtsız, koşulsuz İNADINA BARIŞ diyoruz!
“Avrupa Yerel yönetimler Özerklik
Şartı” nda Öngörülen “Özerklik”
T.C. devletinin varlığını sürdürmesi
ve PKK’nin andaki “özerklik” çizgisini değiştirmemesi şartlarında, eninde
sonuhda yeniden kurulacak pazarlık
masasından çıkacak sonuç “Avrupa
Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nda
öngörülen bir çözüm olacaktır.
Gerek Öcalan, gerekse Kürt Ulusal
Hareketi’nin bir dizi sözcüsü, değişik
açıklamalarında özerklik konusunda
istediklerinin aslında Avrupa “Yerel
Yönetimler Özerklik Şartı”nda orta30
ya konan çerçevede bir özerklik olduğunu ortaya koymuş, çözüm için
Türkiye’nin bu “Şart”a koyduğu çekinceleri kaldırmasını talep etmiştir.
Kürt Ulusal Hareketi, her dönemde
yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gerektiğini savundu, savunuyor. Bugün
yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin
Kürtlerin “statü” talebini karşılayıp
karşılamayacağı tartışılırken, ülkedeki ulusalcı/milliyetçi çevreler de özerk
yerel yönetimlerin ülkeyi bölünmeye
götüreceği propagandasını yapmaktadır. Bu bağlamda Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın ne olduğunu
kısaca açıklamakta fayda var.
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, 15.10.1985 tarihinde imzaya
açıldı. Türkiye anlaşmayı 21.11.1988
tarihinde imzaladı. Özerklik Şartı,
9.12.1992’de TBMM’de onaylandı. Yürürlüğe giriş tarihi ise 1.4.1993 olarak
belirlendi. Yerel Yönetimler Özerklik
Şartı Sözleşmesi, 3/10/1992’de Resmi
Gazete’de yayınlandı. Yerel Yönetimler Özerklik Şartı üç bölüm ve toplam
18 maddeden oluşmaktadır. Türkiye
bu anlaşmayı, kimi maddelerine çe-
kinceler koyarak imzalamıştır. Kürt
Ulusal Hareketi’nin talebi bu çekincelerin kaldırılması yönündedir. Kürt
yerel yönetimlerin yetkilerinin arttırılması, kendi iç işleyişleri konusunda
kendilerinin karar verebilmesi talebi,
ulusal sorunun çözümü konusunda
olabilecek en geri taleplerden biridir.
Haklıdır. Doğru, demokratik bir taleptir.
Üç bölümden oluşan şarta göre; en
az 10 tanesi I. Bölüm’den olmak üzere,
toplamda en az 20 paragraf ile kendisini bu şarta bağlı kabul etmeyi taahhüt
eden ülkeler, şartı imzalamış sayılmaktadır.
AYYÖŞ, sadece genel bir çerçeveyi
tarif etmektedir. Şartın 3. maddesinin
2. paragrafında karar organlarının
(meclislerin) seçimle oluşturulması
vurgusu yapılmaktadır. Eğitim, sağlık
gibi hizmetlerin yerel mi, yoksa merkezi idareye mi bağlı olacağı konusu
iç hukuka bırakılmaktadır. Şartı imzalayan ülkelerde farklı uygulamalara
olanak tanıyan bir esneklik söz konusudur. Şartın giriş bölümünde
“Yerel makamların her türlü demokratik rejimin ana temellerinden biri olduğu”, “Vatandaşların kamu işlerinin
sevk ve idaresine katılma hakkının Avrupa Konseyi’nin paylaştığı demokratik
ilkelerden biri olduğu” ve “bu hakkın
doğrudan kullanım alanının yerel düzeyde olduğu” vurgusu yapılmaktadır.
“Avrupa ülkelerinde özerk yerel yöne-
timlerin korunması ve güçlendirilmesinin demokratik ilkelere ve idarede
ademi merkeziyetçiliğe dayanan bir
Avrupa oluşturulmasında önemli katkı
sağlayacağı” belirtilmektedir.
Şartın üçüncü maddesinin birinci
paragrafında; “özerk yerel yönetim
kavramı”, “yerel makamların, kanunlarla belirtilen sınırlar çerçevesinde,
kamu işlerinin önemli bir bölümünü
kendi sorumlulukları altında ve yerel
nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkanı
anlamını taşır” biçiminde tanımlanmaktadır. Bu tanıma bağlı olarak
şartın temel mantığını ve çerçevesini
belirleyen maddeler birinci bölümde
yer almıştır. Bunlar: Madde 4; Özerk
yerel yönetimin kapsamı: Yerel yönetimlerin yetki ve sorumluluklarının
yasal ve anayasal bir çerçeveye oturtulması, yerel makamların yetkilerinin merkezi ya da bölgesel yönetimler
tarafından zayıflatılıp sınırlandırılamayacağı, yerel yönetimlerin kanuni
sınırlar içerisinde başka bir makamın
görevlendirilmemiş olduğu bütün konularda takdir hakkına sahip olduğu
belirtiliyor. Dördüncü maddenin altıncı fıkrası şöyledir: “Yerel makamları doğrudan ilgilendiren tüm konulara
ilişkin planlama ve karar alma süreçleri içinde, kendileriyle olanaklar ölçüsünde zamanında ve uygun biçimde
danışılacaktır.” (Türkiye bu maddeye
çekince koymuştur.)
31
Altıncı maddenin birinci fıkrası
şöyledir: “Kanunla düzenlenmiş daha
genel hükümlere halel getirmemek koşuluyla, yerel makamlar kendi iç idari
örgütlenmelerini, bunları yerel ihtiyaçlarla uyumlu kılmak ve etkin idare
sağlamak amacıyla, kendileri kararlaştırabileceklerdir.” (Türkiye bu maddeye
çekince koymuştur.)
7. maddenin üçüncü paragrafı şöyledir: “Yerel olarak seçilmiş kişilerin
faaliyetler görevleriyle bağdaşmayacak
işlev ve faaliyetler kanunla veya temel
hukuki ilkelere göre belirlenir.” (Türkiye bu maddeye çekince koymuştur.)
8. madde: Üçüncü paragraf; “Yerel
makamların idari denetimi, denetleyen
makamın müdahalesinin korunması
amaçlanan çıkarların önemiyle orantılı
olarak sınırlandırılmasını sağlayacak
biçimde yapılmalıdır.” (Türkiye bu paragrafa çekince koymuştur.)
9. madde: Dördüncü paragraf; “Yerel makamlara sağlanan kaynakların
dayandığı mali sistemler, görevin yürütülmesi için gereken harcamalardaki
gerçek artışların mümkün olduğunca
izlenebilmesine olanak tanımaya yetecek ölçüde çeşitlilik arz etmeli ve esneklik taşımalıdır.” (Türkiye bu paragrafa
çekince koymuştur.)
9. madde altıncı paragraf: “Yeniden
dağıtılan kaynakların yerel makamlara
tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda,
kendilerine uygun bir biçimde danışılacaktır.” (Türkiye bu paragrafa çekince
32
koymuştur.)
9. madde yedinci paragraf: “Mümkün olduğu ölçüde, yerel makamlara
yapılan hibeler belli projelerin finansmanına tahsis edilme koşulu taşımayacaktır. Hibe verilmesi yerel makamların
kendi yetki alanları içinde kendi politikalarına ilişkin olarak takdir hakkı kullanmadaki temel özgürlüklerine halel
getirmeyecektir.” (Türkiye bu paragrafa
çekince koymuştur.)
10. madde ikinci paragraf: “Her devlet, yerel makamların ortak çıkarlarının korunması ve geliştirilmesi için
birliklere üye olma ve uluslararası yerel
makamlar birliklerine katılma hakkını
tanıyacaktır.” (Türkiye bu paragrafa
çekince koymuştur.)
10. madde üçüncü paragraf: “Yerel
makamlar, kanunla muhtemelen öngörülen şartlar dahilinde, başka devletlerin yerel makamlarıyla işbirliği yapabilirler.” (Türkiye bu paragrafa çekince
koymuştur.)
11. Madde: “Yerel yönetimler kendi yetkilerinin serbestçe kullanımı ile
anayasa veya ulusal mevzuat tarafından belirlenmiş olan özerk yönetim ilkelerine riayetin sağlanması amacıyla
yargı yoluna başvurma hakkına sahip
olacaklardır.” (Türkiye bu paragrafa
çekince koymuştur.)
Şarta ruhunu veren maddeler birinci bölümde yer almaktadır. “Muhtelif
hükümler” başlığını taşıyan ikinci bölümde şartı imzalayan ülkelerin yü-
kümlülükleri, bu şartın kapsayacağı
makamlar (Şartı, imzalayan ülkelerdeki bütün yerel makamlar için geçerlilik taşıdığı vurgulanıyor) ve şartın hükümlerine uygunluk sağlama amacıyla
yapılan değişiklikler konusunda Avrupa Konseyi’ne bilgi verilmesi maddeleri yer almaktadır. Şartın son bölümü
olan üçüncü bölümde ise, şartın imzalanması, bunun onayı ve yürürlüğe
girmesi ile ilgili hükümlerle şarttan
çekilmeye dair hüküm yer almaktadır.
İmzacı bir ülke imzanın üzerinden 5
yıl geçtikten sonra şarttan çekilebilir.
AYYÖŞ’ün çerçevesini oluşturan
maddelerin idari (4. ve 6. maddeler)
ve mali özerklik (9. madde) ile ilgili
maddeler olduğu görülmektedir. İdari özerklik konusunda özellikle “yerel
yönetimlerin kanuni sınırlar içerisinde
başka bir makamın görevlendirilmemiş
olduğu bütün konularda takdir hakkına sahip olması” ile “ihtiyaçlarına bağlı
olarak kendi iç örgütlenmelerine kendilerinin karar vermesi” dikkat çekmektedir. Bu maddeler, merkezin yerel
üzerindeki denetimini sınırlamakta ve
yerele önemli yetkiler vermektedir.
Yukarıda örneğini verdiğimiz madde ve paragraflara Türkiye çekince
koymuştur. Çekince konulan maddeler, merkezi idarenin özellikle Kürt
belediyeler üzerindeki idari ve mali
denetimin, baskının devamını amaçlamaktadır. Belediyeler kendi yerel
ihtiyaçlarına göre iç örgütlenmelerini
yapamamaktadır. Belediye Meclisi’nin
aldığı kararların yürürlüğe girebilmesi için devletin valisinin onayı gerekmektedir. Denetimlerin belli bir
yasal çerçeve içinde sınırlandırılması
yönünde düzenlemeler yapılmayarak,
hükümetin hedefe koyduğu belediyeler, keyfi denetimlerle sürekli baskı altına alınmaktadır. AYYÖŞ’te yer alan
belediyelerin kendilerini ilgilendiren
planlama ve karar alma süreçlerinde
söz sahibi olması, kendilerine tanınmış yetkileri serbestçe savunabilmek
için yargı yoluna başvurabilmeleri gibi
düzenlemelere şerh konmasının temel
nedeni, Kürtlerin özerklik taleplerine
açık kapı bırakmamak olduğu açıktır.
Belediyelerin uluslararası birliklere
katılma ve işbirliği yapmasına şerh konulmuştur. Kürt belediyelerin devletin
sınırlı kaynak aktarımıyla yaratılan
ekonomik ablukayı aşması engellenmektedir. Kürt hareketinin AYYÖŞ’e,
Türkiye’nin koyduğu çekincelerin kaldırılması yönündeki talepleri doğru
taleplerdir.
Ancak şu açıktır: AYYÖŞ’de ön33
görülen özerklik, var olan çok uluslu
devletlerin birliğini sorgulamayan,
ezilen uluslara ayrılma hakkını tanımayan bir özerkliktir. Özerklik merkezden denetlenen, yerel yönetimlere
bugünkünden biraz daha fazla yetki ve
hak tanıyan “devlet içi” özerkliklerdir.
AKP, 1 Kasım seçimleri için hazırladığı beyannamede bu çekinceleri kaldıracağını açıklamıştır.
CHP de bu çekincelerin kaldırılmasını talep eden yönde açıklamalar yapmıştır.
Bu çekincelerin kaldırılması HDP
açısından zaten çözüm yönünde atılması gereken en önemli adımlardan
biri olarak görülmektedir.
O halde, eğer AKP açıkladığı beyannamenin gereğini yerine getirirse,
önümüzdeki yasama döneminde bu
çekincelerin kaldırılması gündeme gelecektir.
Bu ise ulusal sorunun reformist çözümü için önemli bir adım olacaktır.
Kuzey Kürdistan’da Yürüyen Savaş
Sonlanmalıdır!
Bugün Kuzey kürdistan’da bütün
yoğunluğuyla yürüyen savaşın sonlanması, ülkelerimizde yaşayan halklar açısından ve savaşın ağır yükünü
taşıyan Kürt ulusu açısından olumlu ve
gereklidir. Bu savaşın sonlanması, bir
bütün olarak sınıf mücadelesi açısından gereklidir. Bu savaşın sürdürülmesi, savaştan nemalananların iktidarı34
nın sürmesi demektir. Savaşın sürmesi
demek, Kuzey Kürdistan’da ilan edilmemiş olağanüstü halin sürmesi demektir. Savaşın sürmesi demek, kitlesel tutuklamaların sürmesi demektir.
Savaşın sürmesi demek, ülkelerimizde
“PKK terörüne” karşı mücadele adına
her türlü demokratik hakkın ayaklar
altına alınması demektir. Savaşın sürmesi demek, faşizmin katmerli bir şekilde sürdürülmesi demektir. Savaşın
sürmesi demek, faili meçhul cinayetlerin ve ölümlerin giderek artması demektir. Savaşın sürmesi demek, Türk
şovenizmi ve Kürt milliyetçiliğinin
daha da güçlenmesi demektir. Savaşın
sürmesi demek, halkların birlikte yaşama imkanının ortadan kaldırılması
demektir. Halkların çıkarına olmayan
bu savaş sonlandırılmalı ve eller derhal
tetikten çekilmelidir.
Derhal Barış, Barış Hemen Şimdi
demek yerine anda en azından Türkiye
bölümünde ne yazık ki karşılığı olmayan devrimci halk savaşını yükseltelim
çağrıları, eylem çağrısı olarak öncüyü
devletle çatışmaya, halk adına halksız
öncü savaşı yürütmeye çağırmaktan
başka bir işe yaramamaktadır.
Bugün direnen Kürt halkına en büyük destek, büyük kitlesel bir barış hareketini yaratmak için ciddi bir şekilde
çalışmakla olur.
9 Ekim 2015
(Yeni Dünya İçin ÇAĞRI, Sayı 179,
Ocak, Şubat 2016)
ULUS DEVLET MODELİ SONA MI ERDİ?
A
bdullah Öcalan tarafından dillendirilen ve Kürt Ulusal Hareketinin de üzerlendiği “etnik ve tek
uluslu coğrafyalar“ dönemi sona ermiştir düşüncesi üzerinde durmak
istiyoruz. PKK kurulduğunda ve
1984’te gerilla mücadelesini başlattığında temel hedefi “Bağımsız Birleşik
Demokratik Kürdistan”ın kurulması
idi. 17 Mart 1993’te Abdullah Öcalan,
Lübnan’da Celal Talabani ile basın
toplantısı düzenleyerek, 20 Mart - 05
Nisan 1993 tarihine kadar tek taraflı
ateşkes ilan ettiğini duyurdu. Bu dönemde TC devleti ile Öcalan arasında, Celal Talabani arabulucu rolüne
soyunmuştu. Ateşkesin bitiş tarihi
olan 15 Nisan yaklaşırken, Öcalan,
Lübnan’da yaptığı ikinci basın toplantısında ateşkesin süresini uzattıklarını açıkladı. Bu toplantıya Talabani’nin
yanı sıra dönemin HEP Genel Başkanı Ahmet Türk ve Kemal Burkay gibi
isimler de katılmıştı.
1993’te ilan edilen ateşkes PKK tarihinde bir dönüm noktası idi. Öcalan,
ateşkes için koşul öne sürmediğini,
Türkiye’yi bölmek gibi bir niyetlerinin olmadığını, operasyonlar durdurulursa ve imha amaçlı üzerlerine
gelinmezse, tek bir mermi bile atmayacaklarını ve bütün güçlerine hâkim
olduğunu belirtiyordu. Abdullah
Öcalan, Celal Talabani aracılığıyla
Ankara’ya gönderdiği mektupta şu taahhütlerde bulunuyordu:
“Ateşi kesiyorum. Kürtlerle Türkler
arasında bir diyalog kurulmasına fırsat tanımak için silahlı eylemi durduracağım.
Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü
kabul ediyorum. Kardeşliği güçlendireceğim.
Teröre hayır, terörizmi kınıyorum.
Sorunları şiddet ve savaş yerine siyaset
yoluyla çözülmesini kabul ediyorum.
Beni muhatap almanız şart değil
ama Kürtlerle görüşün. TBMM’deki
Kürt milletvekilleri ile görüşebilirsiniz.
Bölücülüğe hayır. Bölücü eylem ve
sloganları reddediyorum. Kanunlara uyacağım. Parti faaliyetlerini demokrasi ve meşruiyet sınırları
içerisinde yürütmeyi kabul ediyorum.”
(Koray Düzgören, Kürt Çıkmazı, V
yayınları, 1994, sf. 351)
Abdullah Öcalan basın toplantısında diğer söylemlerin yanı sıra şöyle de
diyordu:
“Burada bir kararımızı açıklıyorum.
TC birlikleri bize saldırmadıkça, kendimizi savunma mecburiyetinde bırakılmadıkça, 20 Mart’tan 15 Nisan’a
kadar ateş açmayacağız. Herhangi bir
saldırı düzenlemeyeceğiz. Ateşkese aykırı davrananı biz cezalandıracağız.
35
Bu ateşkes sürecinin, Türk hükümetiyle siyasi görüşmelere olanak tanıyacak
bir deneme dönemi olmasını umuyorum. Ateşkes Kürtlerin yeni yılı olan
Newroz’a denk gelmektedir ve bu karar
barış isteğimizde samimi olduğumuzu
kanıtlayan bir iyi niyet jestidir.” (Yeni
Ülke, 21-27 Mart 1993 sayısı, sf.11)
“Biz gerçekçiyiz. Biz Kürtlerin federal
bir devlet içinde insani, kültürel ve siyasi haklarına kavuşmalarını istiyoruz.” (Hürriyet, 19 Mart 1993, sf. 11)
Bu açıklama, PKK’nin kuruluş
programı temel alındığında, bu programdan uzaklaşan yeni bir siyasetin
açıklanması idi. Şimdi biraz geriye
dönüp Abdullah Öcalan’ın 1978’de
yazdığı “Kürdistan Devriminin Yolu
(Manifesto)” kitabında neler söylediğine bakalım. Öcalan şöyle yazıyordu:
“Kürdistan Devrimi, en ön planda
Türk sömürgeciliğini hedef alır. Siyasi
bağımsızlığı gaspeden, Kürt dili, tarihi
ve kültürü üzerinde tam bir yok etme
işlevini sürdüren, üretim güçlerini
tahrip ve talan eden Türk sömürgeciliğidir. Bu sömürgeciliğe, dışta emperyalistler, içte de feodal-kompradorlar
36
destek vermektedir. Birbirlerine çok
sıkı ekonomik bağlarla bağlı olan bu
üç güç, Kürdistan Devriminin hedeflerini teşkil ederler. Başta Türk sömürgeciliği olmak üzere, onunla birlikte iç
ve dış destekçilerine karşı gelişmeyen
bir hareket, Kürdistan’da devrimcilik
sıfatı taşıyamaz. Kürdistan üzerinde
klasik sömürgecilik biçiminde somutlaşan Türk hâkimiyetini, emperyalizmin veya içte feodalizmin şu veya bu
özelliğine dayanarak göz ardı ettirmek
isteyen her anlayış gericidir ve Türk
sömürgeciliğini gizlemeye hizmet eder.
Emperyalizme ve feodalizme karşı mücadelenin tek doğru yolu, ikisinden de
güç alan ve ikisinin de çıkarlarını kendisinde birleştiren Türk sömürgeciliğine karşı mücadeleden geçer.
Kürdistan devriminin özelliklerinden ve hedeflerinden kaynaklanan
Kürdistan Devriminin görevleri, Bağımsız ve Demokratik bir Kürdistan
yaratmayı öngörür.” (Abdullah Öcalan, Kürdistan Devriminin Yolu, (Manifesto), Weşanen Serxwebun Yayınları, 6. Baskı, sf. 121)
“Kürdistan Kurtuluş Hareketi,
Kürdistan’ın diğer parçalarındaki devrim meselesini, esas olarak o parçada
yaşayan halkın meselesi olarak görür.
Bununla birlikte Kürdistan halkının ve ülkesinin bir bütün olduğunu,
Kürt halkının iradesine aykırı olarak,
emperyalist sömürgeci güçlerle zorla
parçalanan birliklerinin, her parça-
daki halkın iradesine uygun olarak
devrimci yöntemlerle yeniden kurulacağını bir ilke olarak kabul eder. Uzun
bir mücadele sonunda gerçekleşeceğine
inandığımız bu ilke, somutta ifadesini
Bağımsız, Birleşik ve Demokratik Kürdistan sloganında bulur.” (Age, sf. 127)
1993’te Abdullah Öcalan yaptığı
basın toplantısı ile “Bağımsız Kürdistan” ve “ayrılma hakkı”nın savunulmasını bir kenara koyuyordu. TC
yıkılmadan, anayasal değişikliklerle
Kürtlerin insani, kültürel ve siyasi
haklarına kavuşacakları bir çizgi savunuluyordu. PKK, devletin kimi
anayasal reformlarla demokratik bir
yapıya kavuşturulabileceğini savunan
bir çizgiye gelmişti. Bu yeni siyasette
silahlı mücadele esas olarak PKK’nin
TC devleti tarafından pazarlık muhatabı olarak kabulünü zorlamak için bir
araç olarak sürdürüldü. Silahlı mücadelenin sürdürülüp, sürdürülmemesi
TC’nin siyasetine endekslendi. TC’yi
devrimle yıkmayı amaçlayan silahlı
mücadele, PKK’nin gündeminden çıkartıldı.
20 Mart 1993’te ilk tek taraflı ateşkes
ilanını yapan PKK, bugüne kadar aradan geçen 21 yılda toplam 8 kez ateşkes kararı aldı. 15 Aralık 1995 ve 1 Eylül 1998’de alınan ateşkes kararı PKK
Lideri Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan
Türkiye’ye teslim edilme tarihi olan
15 Şubat 1999’dan önce alındı. 1 Eylül 1999’da İmralı’da Öcalan yeniden
ateşkes ilan etti ve PKK’nin silahlı
güçlerine Türkiye sınırları dışına çıkması çağrısında bulundu. 5 yıl süren
bu ateşkes döneminde PKK 1 Haziran 2004’te AKP hükümetinin Kürt
sorununa kayıtsız kalması, Öcalan’ın
cezaevindeki koşulları ve askeri operasyonlar nedeniyle ateşkesi sona erdirdiğini açıkladı. 1 Ekim 2006’da
beşinci ateşkes ilan eden PKK, askeri
operasyonların devam etmesi nedeniyle ateşkesi sona erdirdiğini açıkladı.
Öcalan’ın çağrısıyla KCK, 29 Mart
2009 yerel seçimler sonrasında ortaya
çıkan siyasi sonuçları dikkate alarak,
13 Nisan 2009’dan geçerli olmak üzere çatışmasızlık kararı aldı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “iyi şeyler
olacak” söylemleri ile birlikte arayışları devam ederken, AKP hükümetinin
“açılım” adı altında başlattığı projenin
ilk ayağı olarak “KCK” operasyonları
devreye sokuldu. 14 Nisan 2009 tarihinde başlayan siyasi operasyonlar
kapsamında DTP, BDP yöneticileri,
belediye başkanları, sendikacılar, öğrenciler, kadınlar, gazeteciler, insan
hakları savunucuları birer birer gözaltına alınarak, tutuklandı. Çatışmasızlık kararının süresi 1 Haziran 2009’da
dolmasının ardından, karar 15 Temmuz 2009’a kadar uzatıldı. Ardından
1 Eylül’e kadar uzatılan çatışmasızlık
kararı, yapılan yeni bir açıklamayla
Ramazan bayramı sonrasına (22 Ey37
lül 2009) kadar uzatıldığı açıklandı.
KCK, 1 Haziran 2010’da ateşkesi sonlandırdığını açıkladı. Yedinci ateşkes,
PKK’nin 13 Ağustos 2010’da aldığı 40
günlük eylemsizlik kararıyla başladı. Ateşkesin daha sonra 12 Haziran
2011’deki genel seçime kadar uzatıldığı açıklandı. 14 Temmuz 2011 günü,
Diyarbakır Silvan’da çıkan çatışmada
13 askerin yaşamını yitirmesi ile birlikte ateşkes yeniden bozuldu.
2012’de cezaevlerinde PKK’li ve
PAJK’lı tutsakların başlattığı açlık
grevi, Türkiye’de yeniden çözüm
tartışmalarını tetikledi. 67 gün süren açlık grevleri Öcalan’ın çağrısı
ile sona erdirildi. TC devleti bir kez
daha Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisini gördü. Oslo görüşmelerinin
basına yansıtılması ile durulan süreç
yeniden başlatıldı. Başbakan Erdoğan,
TRT’de katıldığı programda Öcalan
ile İmralı’da görüşmelerin yapıldığını
belirterek, “hâlâ görüşmeler var. Çünkü netice almamız lazım. Işık olduğu
sürece devam ederiz” dedi. Ardından
Öcalan ile görüşmeler Türkiye gündemine oturdu. Erdoğan’ın açıklamala38
rının ardından MİT Müsteşarı Hakan
Fidan’ın 2012 yılının son günlerinde
İmralı Adası’na giderek, Öcalan ile görüştüğü ortaya çıktı. Öcalan ile MİT
Müsteşarı Hakan Fidan arasında yapılan görüşmenin basına yansıtılmasının ertesinde, 3 Ocak 2013’te sabah
saatlerinde DTK Eşbaşkanı Ahmet
Türk ile BDP Batman Milletvekili Ayla
Akat, İmralı Adası’na giderek, Öcalan
ile ilk heyet görüşmesini gerçekleştirdi. Ardından ise Öcalan’ın başlattığı
sürece ilişkin kamuoyunda tartışmalar yürütüldü. 21 Mart 2013 tarihinde
Amed’de yapılan Newroz kutlamasında Öcalan’ın tarihi mesajı okundu. Öcalan’ın mesajı ise kısa bir süre
sonra KCK tarafından karşılık buldu.
Dönemin KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan Almanya’nın
Bonn kentindeki Newroz kutlamasına
gönderdiği görüntülü bir mesajında,
“Bundan dolayı mesajın açıklandığı
gün 21 Mart’tan bu yana ve bundan
sonra biz hareket olarak, KCK, PKK
ve HPG olarak resmi ve açık bir şekilde
ateşkes ilan ediyoruz” diyerek, 23 Mart
2013 tarihinde ateşkes ilan ettiklerini
açıkladı. 8 Mayıs’ta ise KCK, geri çekilme sürecini başlattı. KCK’nin son
ilan ettiği ateşkes halen devam ediyor.
Görüldüğü gibi 1993’ten başlayarak
T.C. devletinden ayrılıp, ayrı bir devlet kurma hedefi bir kenara bırakıldı. Sonraki dönemde T.C. devletinin
toprak bütünlüğü içinde “demokratik
özerklik” hedef olarak ilan edildi. Abdullah Öcalan Kenya’da uluslararası
bir komplo sonucu yakalanıp T.C’ye
teslim edildikten sonra, İmralı’ daki
savunmasında “Kürtlerin TC. nin gücüne eklemlenmesi” siyasetini açıkça formüle etmişti. Çözüm T.C.’ nin;
PKK nin gücünü kendi gücüne katarak, Ortadoğuda başat güç olmasında
idi.
Abdullah Öcalan, 21 yıl önce siyaset değişikliğini TC’ye sunmuştu. O
dönemde TC’yi yöneten kazma Kemalistler Öcalan’ın önerdiği siyaseti
kabullenme noktasında değillerdi. O
dönemde iktidarda olan kesim, Türk
ulusu dışındaki ulusların ve milliyetlerin varlığını inkâr ediyordu. Türk
burjuvazisi bu durumu korumak için
savaş yürütüyordu. Türk burjuvazisinin bir bölümü giderek savaşın salt
askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini
gördü. T.C. devletinin egemen güçleri arasında da iç iktidar dalaşında
önemli değişiklikler oldu. İnkârcı
çizgiyi hiç değiştirmeksizin sürdürme yanlısı olanlar, bu çizgide belirli
reformlar yapma gereğini savunanlar
karşısında mevzi kaybettiler. Abdullah Öcalan’ın İmralı’da formüle ettiği çözüm çizgisi, Türkiye’de egemen
burjuvazinin giderek büyüyen bir bölümünün, PKK’nin silahlı mücadelesi
sonucunda da kabullenmek zorunda
kaldığı “Kürt sorununun demokratikleşme programı içinde çözümü” çizgi-
“Bütün dünyada, kapitalizmin
feodalizm üzerinde kesin
zaferi çağı, ulusal hareketlerle
bağıntılıydı. Bu hareketlerin
ekonomik nedeni, meta
üretiminin tam zaferi için, iç
pazarın burjuvazi tarafından
ele geçirilmesinin ve ülke
sınırlarının aynı dili konuşan
nüfusla, aynı zamanda bu
dilin gelişimi ve edebiyatta
güçlenmesi için tüm engellerin
ortadan kaldırılmasıyla, devlet
olarak bir araya toplanmasının
zorunlu olmasında yatar.
si ile örtüştü. Bir dizi gel/git, tek taraflı ateşkesler, çatışmasızlık dönemleri,
savaşın yeniden yükselmesi ertesinde
gelinen noktada gerçekte Öcalan ile
T.C. devletinin andaki siyasi iktidarı
“ortak bir çözüm” noktasında birleşmiştir. T.C. devletinin toprak bütünlüğü içinde Kürt sorunu, adı bölgesel
özerklik olmayan yerel yönetimlerin
güçlendirilmesi, Türk ulusu dışındaki ulus ve miliyetlerin yok sayılması
siyasetinden vazgeçilmiştir. Üniter
yapı içerisinde Kürtlere kimi hakların
39
verilmesi, ana dilde kısıtlı eğitim, silah bırakmış PKK-lilerin sivil siyasete
katılma imkânlarının yaratılması vs.
ile Kürt sorununun çözüleceği düşünülmektedir! Kürt sorununu çözmüş
olan TC. Kürtlerin gücünü de kendine katarak daha da büyüme sevdasındadır. Abdullah Öcalan’ın 2013 Amed
Newroz’unda okunan konuşması da
bu yönde bir dönüm noktasıdır. Bu
konuşma ile AKP hükümeti de hemfikirdir.
Abdullah Öcalan, “Bu bir son değil,
yeni bir başlangıçtır. Bu mücadeleyi
bırakma değil, daha farklı bir mücadeleyi başlatmadır. Etnik ve tek uluslu
coğrafyalar oluşturmak, bizim aslımızı
ve özümüzü inkâr eden modernitenin
hedeflediği insanlık dışı bir imalattır”
diyor. Öcalan’a göre, “etnik ve tek uluslu coğrafyalar“ dönemi sona ermiştir.
Sona erdiğinin ilan edildiği ulus
devlet ML literatura göre ne demektir?
Bu sorunun cevabını Lenin şöyle vermektedir:
“Bütün dünyada, kapitalizmin feodalizm üzerinde kesin zaferi çağı,
ulusal hareketlerle bağıntılıydı. Bu hareketlerin ekonomik nedeni, meta üretiminin tam zaferi için, iç pazarın burjuvazi tarafından ele geçirilmesinin ve
ülke sınırlarının aynı dili konuşan nüfusla, aynı zamanda bu dilin gelişimi
ve edebiyatta güçlenmesi için tüm engellerin ortadan kaldırılmasıyla, devlet
olarak bir araya toplanmasının zorun40
lu olmasında yatar. Dil, insanlar arası
ilişkide en önemli araçtır; dilin birliği
ve onun engelsiz gelişimi, gerçekten özgür ve kapsamlı, modern kapitalizme
uygun ticari ilişki için, nüfusun çeşitli sınıflara göre özgür ve kapsamlı bir
gruplaşması için en önemli koşullardan biridir ve nihayet pazarın büyük
ya da küçük her bir girişimci, satıcı ve
alıcıyla sıkı bağı için bir koşuldur.
Bu yüzden, modern kapitalizmin bu
gereklerine en iyi uyan ulusal devletlerin kurulması, her ulusal hareketin
eğilimi (emeli) olarak görünür. Temel
ekonomik faktörler buna zorlar. Bu
yüzden tüm Batı Avrupa’da – dahası:
tüm uygar dünyada – kapitalist dönem
için ulusal devlet tipik olarak, normal
olarak görülür.” (Lenin, Seçme Eserler,
Cilt IV, sf. 260-261, İnter Yayınları)
Ulus devletler konusunda ML ile hiçbir yakınlığı kalmamış Öcalan’a göre,
ulus devlet “aslımızı-özümüzü inkâr
eden modernitenin bir dayatmasıdır!”
Öcalan’ın Newroz konuşması, Kürt
ulusal hareketinin de siyaseti haline
geldi. Kuzey Kürdistan ve Rojava’lı
Kürtler, biz ayrı bir devlet kurmak
istemiyoruz! Biz konfederal birlikler
kurarak yaşamak istiyoruz diyorlar.
Konfederal birlikleri savunmalarının
nedeni olarak ta, ulus devlet modelinin sona erdiği ve ulus devlet modelinin dünyanın gerçekliği olmadığını
belirtiyorlar. Şimdi ulus/devlet modelinin sona erip ermediği ve dünyanın
gerçekliğinin ne olduğuna bakalım ve
PKK nın takiye mi yaptığı yoksa özünü inkâr mı ettiği sorusunu kendimize soralım!
Birleşmiş Milletler’e üye 193 devlet
var. 1990’da sosyal emperyalist Sovyetler Birliği dağıldı ve 16 devlet daha
ortaya çıktı. Yugoslavya dağıldı ve 7
devlet ortaya çıktı. Çekoslovakya kendi içinde ikiye bölündü. Çek Cumhuriyeti ve Slovakya. Etiyopya’dan Eritre ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
Sudan ikiye bölündü. Endonezya’da,
Doğu Timor, Pasifik Okyanusu’nda
Yeni Kaledonya bağımsız devlet oldular. Diğer yandan kendi ulusal devletini kuramamış olan ve ulusal devletini kurmak için mücadele yürüten
halklar var. Filistin halkı devletini
kurmak için mücadele yürütüyor. Birleşmiş Milletlerde, Filistin’e “gözlemci
devlet” statüsü verildi. Belçika federal
bir yapıya sahiptir ama Felemenkler
ile Valonlar arasında kavga sürüp gitmektedir. İngiltere’de İskoçlar referandum yapıyor. İspanya’da Basklara
geniş çaplı yerel yönetim yetmiyor.
Federal yapıya sahip olan ülkelerin
birçoğunda, uluslar arasında ayrılma
ve kendi devletlerini kurma yönünde
mücadele sürmektedir. Sri Lanka’da
Tamillerin mücadelesi kanla bastırıldı. Bu örnekler daha da çoğaltılabilinir.
Günümüz dünyasında, emperyalizm her alanda egemenliğini sürdü-
rüyor. Emperyalizm, hem emperyalist
merkezlerde, hem de bağımlı ülkelerde ulus devletleri egemenliğinin
sürdürülmesinde bir araç olarak kullanıyor. Emperyalizmde ulus/devlet
modelinin kaldırılması, ancak söz
konusu ulus devletin emperyalist sömürünün önünde bir engel olduğunda gerçekleştirilir. O durumda da çok
uluslu bir devletin yerine, birden fazla
ulus devlet geçer. Ya da aşırı merkeziyetçi bir ulus devlet yapısı yerine yerel
özerkliklerin yer aldığı bir gelişme de
yaşanır. Her halükârda bugün ulus
devlet modelinin egemen olduğu bir
dünya gerçekliği var. Öcalan, uluslararası konjonktürün
“bağımsız
birleşik demokratik” Kürdistan’ın
kurulması için uygun olmadığını söyleyecek yerde, ulus devlet modelinin
sona erdiğini savunuyor! Bu savunu
Kürtlerin kandırılması ve Kürtlerin
Türk devletine eklemleme teorisidir.
Öcalan, burjuva devletiyle bir arada
„konfederal birlikler“ öneriyor. Burada kastettiği bağımsız devletlerin
eşit şartlarda tek devlet çatısı altında
birleştiği konfederasyonlar değildir.
Konfederal birliklerden anladığı içinde bulunulan ulusal devletler içinde
yerel özerk bölgelerin varlığıdır. Bu
„konfederal birlikler“in kapitalizm ve
kapitalist burjuva devlet egemenliği
koşullarında uygulanabilir olduğu
söyleniyor! Bu yaklaşım, kapitalist
emperyalizm koşullarını ve burju41
T.C. devletinin siyaset değişikliğine gittiği bir dönemde, sistem içerisinde
kimi kazanımların elde edilmesi için savaş gerekli değildir. Bu anlamda 2013
başlarında başlatılan ve adına “çözüm süreci” denilen süreci destekliyoruz.
Süreci desteklememiz, Öcalan ve Kürt ulusal hareketinin görüşlerini
eleştirmemizin engeli asla değildir.
va devletin bu koşullardaki rolünün
görmezden gelindiğinin bir sonucudur. “Bizim devlet diye bir sorunumuz yoktur” söylemi, kapitalist/
emperyalist barbarlık koşullarında ve
sermaye devletinin Kürtlerin ulusal
varlığını ve en temel ulusal haklarını
ret politikasını esas olarak sürdürdüğü koşullarda gündeme getiriliyor.
Kürdistan’ın parçalanması ve Kürt
ulusu üzerindeki baskıların önündeki temel engelin burjuva devlet aygıtı
olduğu gerçeği görülmüyor. Burjuva
devletinin varlığı ve sınıflı toplum
gerçeği bir tarafa bırakılıyor. Burjuva
devlet hâkimiyeti sürdüğü sürece, halkın şu ya da bu kesiminin, ezilen bir
ulusun ya da çeşitli diğer azınlıkların
kent, ilçe, köy ve mahalle komünleri
kurarak, “komünal ekonomik birlikler federasyonu” oluşturarak, bir toplum projesini hayata geçirmeleri boş
bir hayaldir. Kuşkusuz burjuva devlet
koşullarında da ezilen ulusun kimliğinin resmen tanınması, dil ve kültür
alanında bazı iyileştirmeler yapılması
mümkündür. Bu ama ulusal sorunun gerçek çözümü değildir. Ulusal
sorunun kapitalizm koşullarındaki
çözümünün tek yolu, ezilen ulusların
42
tüm ulusal haklarına sahip olması ve
nasıl yaşayacaklarına kendilerinin
karar vermesidir. Yani kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesidir! Var
olan burjuva ulus devletler içerisinde
çözüm önerenler, kapitalizm ve onun
devlet iktidarını sorun olarak görmemektedir. Uluslararası mücadele
tarihi bize şunu öğretmiştir: Sömürü
ve baskıcı devlet hedef alınmadan,
devletin baskıları püskürtülmeden en
küçük hak kullanımı mümkün değildir. Bu sistem içerisinde elde edilen
kimi kazanımlar mücadele ve bedel
ödenerek kazanılmıştır. Sistem hedef
tahtasına konulmadan, sistem içerisinde tabii ki kimi talepler ileri sürülebilinir. Mücadele edilebilinir. Ama
kapitalizm koşullarında, devlet hedef
alınmadan sömürücü devletle birlikte bir çözüm modelinin sunulması,
Kürtleri kandırmaktan başka bir şey
değildir. Ezilen ulus ayrı devletini kurabilir. Federasyon, özerklik gibi biçimler altında aynı devlet içinde diğer
uluslar ve ulusal topluluklarla birlikte
yaşayabilir. Hangi biçimi tercih edip
uygulayacağına karar verme hakkı
ezilen ulusun kendisine aittir. Önemli olan bu hakkın kayıtsız şartsız ta-
nınması, uygulanmasına baskıyla yanıt verilmemesidir. Kürtlerin “idari
model” olarak “bölgesel” ya da daha
çok kullanıldığı şekliyle “demokratik
özerklik”i öngörmeleri, serbest iradeleriyle verecekleri kendi kararları ve
haklarıdır. T.C. varlığını sürdürdüğü
sürece, Kürtlerin kendi kaderlerini
belirlemeleri ve nasıl yaşayacaklarına
karar vermeleri ise mümkün değildir.
Rojava Kürtleri üç kantonda özerklik ilan etti. Rojava Kürtleri, ayrı devlet kurmalarının doğru olmadığını,
Suriye’nin bir parçası olduklarını,
Rojava modelinin Ortadoğu için bir
çözüm modeli olduğunu ve ilerde bu
yapının konfederasyona dönüşebileceğini belirtiyorlar. PYD lideri Salih Müslim’in 26 Ocak 2014’te Özgür
Politika’da bir ropörtajı yayınlandı.
Salih Müslim ropörtajında şöyle diyor: “Biz Suriye’nin bir parçasıyız. Ayrılmak, bir sınır çizmek istemiyoruz.”
Görüldüğü gibi Abdullah Öcalan’ın
siyaseti, Rojava’lı Kürtlerin de siyaseti
haline gelmiştir.
1993’ten bu yana siyaset değişikliğine giden yalnızca Öcalan değil, aynı
zamanda son dönemde Türk devletidir. Öcalan, 1993’te ortaya koyduğu
siyaseti daha da geliştirmiştir. Olgu
budur. 21 yıl boyunca yürütülen savaş, T.C. devleti ile masaya oturma,
pazarlık masasında daha ne kadar
hakların alınabileceği savaşı idi. Kuşkusuz T.C.’deki siyaset değişikliğinde,
PKK’nin yürüttüğü savaşın önemli
bir rolü vardır. Bu rol küçümsenmemelidir. T.C. devletinin siyaset değişikliğine gittiği bir dönemde, sistem
içerisinde kimi kazanımların elde
edilmesi için savaş gerekli değildir. Bu
anlamda 2013 başlarında başlatılan ve
adına “çözüm süreci” denilen süreci
destekliyoruz. Süreci desteklememiz,
Öcalan ve Kürt ulusal hareketinin
görüşlerini eleştirmemizin engeli asla
değildir. Kürtlerin Türk devletine
eklemleme siyasetini ve bu siyasetin
Kürtlerin gerçek kurtuluşu olduğu
söylemlerini eleştireceğiz, eleştirmeye devam edeceğiz. Gerçek kurtuluş
sisteme eklemleme siyaseti değildir.
Gerçek kurtuluş, ülkelerimizin tam
demokratikleşmesine bağlıdır. Tam
demokratikleşme ancak demokratik
halk iktidarı ile olur. Gerçek kurtuluş
zoraki birliğin parçalanmasından geçer. Birlikte yaşamanın ön şartı zoraki
birliğin parçalanması ve milliyetler
arasında tam hak eşitliğinin sağlanması ile olur.
19 Mayıs 2014
(Yeni Dünya İçin ÇAĞRI, Sayı 170,
Temmuz, Ağustos 2014)
43
SAVAŞA SON!
BARIŞ HEMEN ŞİMDİ!