2011 Arap Devrimleri III.Bölümü indirmek için tıklayın

Yorumlar

Transkript

2011 Arap Devrimleri III.Bölümü indirmek için tıklayın
DÜBAM
HAZIRLAYAN:
ERTUĞRUL AYDIN
2011 ARAP DEVRİMLERİ – III
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Genel Yayın Yönetmeni
Akif Emre
Yayın Koordinatörü
Ertuğrul Aydın
Temmuz 2011
DÜBAM Yayınları
Küresel ĠletiĢim Merkezi
Barbaros Bulvarı, Balmumcu / BeĢiktaĢ
Tel: (0212) 274 80 21 – 274 80 22
www.dunyabulteni.net
2
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Sunuş
Muhammed Buazizi‟nin Tunus‟taki yoz kamu yönetimi yüzünden kendini yaktığı 17 Aralık
2010 tarihinden bu yana Arap dünyasında yaĢanan geliĢmeleri izliyoruz. Özne konumundaki
siyasetçilerin hiç değilse olayların baĢında planlı bir eylem yürütemediklerini iddia edebiliriz.
GeliĢmeleri onlar da seyrettiler ve sırası geldiğinde, çıkarları çerçevesinde ülke-ülke
geliĢmelere müdahil olmaya çalıĢtılar, çalıĢıyorlar.
Buradaki analizcilerin, gözlemcilerin ve yorumcuların yapabilecekleri, asgari, gözlemci
kulesinden bu geliĢmeleri tahlil etmek, tasvir etmek-açıklamak ve yorumlamak, azami, yol
göstermektir ancak gözlemci kulesi de akıntıda yüzdüğünden dolayı geriye dönüp bakan bir
tarihçinin konforuna sahip değiller. Bu dosyadaki metinler, seyir halinde olan gözlemci
kulelerinden yazıldığı için tarihte ileriye veya geriye doğru değerlendirme yaparken bu
ayrıntıyı da dikkate almalıdır.
Arap ülkelerinde yaĢananlar önce “Arap Devrimleri” sonra “Arap UyanıĢı” en son da “Arap
Baharı”, olarak nitelendirildi. YaĢanmakta olanlar devrim mi değil mi? sorusu önemli bir
sorudur ve bu soruyu soranlar arasında geliĢmelerin adını doğru koyma çabasında olanlar var
Ģüphesiz. Ancak bu isimlendirmeler-nitelendirmeler belirli bazı tarafların bulundukları nokta-i
nazardan ne gördüklerini değil neyi, nereden görmek istediklerini de ifĢa etmektedir. Biz,
henüz tartıĢmalı da olsa ilk nitelendirmeye sâdık kaldık ve Dünya Bülteni çevirilerinden,
haber analiz metinlerinden, makalelerinden oluĢan bu dosyanın adını “2011 Arap Devrimleri”
koyduk.
Toplam beĢ bölümden oluĢan dosya, 117 makalenin yanısıra 2 röportajdan oluĢuyor. Metinler
sırf Arap Devrimlerini değil onun Türkiye dâhil bölgesel ve uluslararası politik etkilerini de
konu edinmektedir. BaĢka kaynaklardan da istifade ederek geriye dönük inceleme yapanların
iĢlerini kolaylaĢtırmak amacıyla metinler tarihi sırasına göre dizilmiĢtir. Böylelikle, okuyucu
olayları gün be gün tarihi sürekliliği içerisinde takip edebilecektir. Ancak ceteris paribus, her
iĢin baĢı iyi niyettir ve bu kaide “doğru bir okuma” için de geçerlidir.
Faydalı olması dileğiyle…
Ertuğrul Aydın
DÜBAM
3
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
İçindekiler
Libya için diplomatik seferberlik - Sinan Özdemir ..............................................................................5
Kaddafi‟nin Barbaros kodları – Mustafa Özcan ...................................................................................7
Libya iç savaĢında yeni dönem - Abdullah Aydoğan Kalabalık...........................................................9
Bahreyn'de sıkıyönetimin ardından kanlı müdahale - Yusuf Özhan ................................................... 11
Mezhep çatıĢması mı, menfaat çakıĢması mı? - Metin Ünlü .............................................................. 13
Mumyalar ve Ortadoğu‟ya yeni modeller - Pepe Escobar .................................................................. 15
Sudan‟da reform dönemi geçti ve devrim saati mi geldi? - Abdulvahab el-Efendi .............................. 21
Sarkozy Libya müdahalesinden ne bekliyor? - Sinan Özdemir ........................................................... 25
Saldırıyı niçin Fransa baĢlattı? Kongre niçin atlandı? -Ertuğrul Aydın ............................................... 27
De Gaulle mü? O yapmazdı - Arthur Goldhammer ............................................................................ 29
Libya‟daki savaĢın perde arkası - Peter Beinart ................................................................................. 32
Amerika, özgürlük ve iĢgal! –Ali Bulaç............................................................................................. 34
Libya, son Neocon BaĢkanımızı ifĢa etti - Richard M. Salsman ......................................................... 36
Bazı Araplar ve timsah üstünde parasız geçiĢ - Ertuğrul Aydın .......................................................... 39
Bahreyn'de Amerika ve Arabistan'ın rolü - Yusuf Özhan ................................................................... 42
Suriye‟deki krizin bölgesel sonuçları – Patrick Seale ......................................................................... 44
Yeni sömürgecilik - Paul Craig Roberts ............................................................................................ 47
Suriye rejimi çetin ceviz ama..- Ertuğrul Aydın ................................................................................. 49
Ġran, Suriye‟yi kaybedebilir - Ertuğrul Aydın .................................................................................... 52
Despot rejimleri Türkiye mi kurtaracak? - Abdullah Aydoğan Kalabalık ........................................... 54
Bahreyn 'Ortadoğu‟nun Küba‟sı' mı Oluyor? - Yusuf Özhan ............................................................ 56
Arap Devriminden sonra Ġslamcılar – Mustafa Özcan........................................................................ 57
Yeni bir haçlı saldırısı: Bu kez Libya‟ya - Zafer BangaĢ .................................................................... 59
4
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Libya için diplomatik seferberlik - Sinan Özdemir
Libya iç savaĢı dördüncü haftasını doldurdu. Uluslararası toplum "çözüm" ararken, Kaddafi
hem askeri hem de diplomatik seferberlik baĢlattı. Kaddafi gibi Bingazi'de muhalefetin
kurduğu Libya Milli Konseyi'de Avrupa baĢkentlerini ikna etmek için yollara düĢtü.
Brüksel'de PerĢembe günü hem NATO üyeleri hem de AB DıĢiĢleri Bakanları Libya
konusunu görüĢmek için bir araya geldi. Cuma günü Devlet ve Hükümet BaĢkanları konuyu
görüĢecekler. Cumartesi günü de Arap Birliği toplanacak.
ABD BaĢkan Yardımcısı Biden de, Fransa ve Ġngiltere'nin uçuĢa yasak bölge ve müdahale
izni konularında Güvenlik Konsey'ine sunulacak karar taslağı üzerinde çalıĢırken, Güvenlik
Konseyi üyesi Rusya'yı ikna etmek için Moskova'da. Amerika, Rusya'nın sunulacak karar
taslağını veto etmemesi karĢılığında Gürcistan ve Dünya Ticaret Örgütü üyeliği konularında
pazarlık yaptığı gelen haberler arasında. Moskova'dan sonra Pekin yönetiminin de ikna
edilmesi gerekecek. Arap Birliği'nin müdahaleyi desteklemesi durumunda Pekin yönetiminin
yumuĢacağı düĢünülüyor. Bu yoğun diplomasinin amacı bütün tarafları kabul edilebilir bir
çözümde buluĢturmak. Ne var ki yaĢananlar 2003 Irak savaĢı öncesinde yaĢanan manzaradan
çok farklı değil.
Lady Ashton ÇarĢamba günü yaptığı açıklamada müdaheleye karĢı olduğunu , önerilen uçuĢa
yasak bölge konusunda çekinceleri olduğu ve Bingazi'de muhalefetin kurduğu Libya Milli
Konseyi'nin Avrupa Birliği'nden istediği meĢru hükümet olarak tanınma isteğini red etti.
Alman ve Ġngiliz DıĢiĢleri Bakanları Barones Ashton'a sundukları mektupta, Avrupa
Birliği'nin güney sınırlarında yaĢananların Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra ortaya çıkan
belirsizliklerle aynı değerde olduğunu ifade ettikten sonra, Birliğin ortak bir deklarasyon
yayınlayarak Kaddafi'nin istifa etmesi gerektiğini deklare etmesini istediler.
Akdeniz'de yaĢananlar, baĢka bir tarihi hadiseyi hatırlattığını da söyleyebiliriz. Üç bin yıl
boyunca Akdeniz'de egemenlik savaĢları yaĢandı. Bir dönem Yunanlılar, Romalılar,
Hristiyanlar, Müslümanlar, Ġspanyollar, kısmi olarak Osmanlılar ve Ġngiltere-Amerika
hakimiyet kurdu. Batı Roma Ġmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra parçalanan Avrupa , 8.
Yüz yılda Frank ve Lombard kralı ġarlman (742-814) tarafından tekrar bir araya getirildi. Ne
var ki kurulan Kutsal Roma Cermen Ġmparatorluğu , Akdeniz'de Müslümanların kısmi
egemenliği karĢısında , Akdeniz'de birliğini sağlayamayacağını anlayınca (mare nostrum) ,
siyasi ve iktisadi birliğini Kuzey Avrupa'da yeniden Ģekillendirmek durumunda kaldı.
KüreselleĢen dünyada, Avrupa Birliği'nin Kutsal Roma Cermen Ġmparatorluğu gibi Akdeniz'e
sırtını çevirmesi güç görünüyor. SüveyĢ Kanalı Akdeniz'in jeopolitik önemini artırıyor.
Akdenzi'den Orta Doğu'ya ve Asya'ya ulaĢmak mümkün. Tanger'den Beyrut'a 4000 kilometre
Cenova'dan Bizerte'ye 850 kilometre var. ÇeĢitli adalarıyla bir kıyıdan diğer bir kıyıya en
fazla 350 kilometre sonra ulaĢılıyor. Özellikle son yirmi yılda Akdeniz'in önemi bir kat daha
arttı. Dünya ticaretinin yüzde 30'u ve petrol'un yüzde 25'i Akdeniz'den geçerek Avrupa'ya ve
Amerika'ya ulaĢıyor. Batı Avrupa'da kullanılan petrol ve doğal gazın yüzde 65'i buradan
geçiyor. ManĢ denizinden sonra trafiğin en yoğun yaĢandığı ve dünyanın en fazla limanının
bulunduğu bölge.
DeğiĢen dengeler karĢısında Avrupa Birliği çözüm yolları arıyor. Almanya ve Ġngiltere'nin
dengeli siyasetlerine karĢın, Fransa perĢembe günü Kaddafi ile bütün iplerini kopardı.
5
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Bingazi'den gelen delegasyonla görüĢtükten sonra, yapılan açıklamada, Sarkozy'nin Libya
Milli Konseyi'ni Libyalıların yegane meĢru temsilcisi olarak kabul ettiğini ve yakın zamanda
Bingazi'ye Büyükelçi atayacağı duyruldu. ġansölye Merkel, Sarkozy'nin bu tutumuna anlam
veremediğini ve askeri müdahaleye karĢı olduğunu bir kere daha hatırlattı.
Libya için istenilen ve Güvenlik Konsey'ine sunulan "uçusa yasak bölge" tasarısının ancak
Libya savunma sistemlerinin çökertilmesiyle sağlanabileceği düĢünülüyor. Bunun da
doğrudan müdahale etmeden gerçekleĢemiyeceği ifade ediliyor. NATO'nun müdahaleyi
gerçekleĢtirmesi için Amerika için üç Ģartın yerine gelmesi gerekiyor: (1) tehdidin, müdahale
öncesinde geçerliliğini koruması, (2) Güvenlik Konsey'i kararı ve (3) bölge ülkelerinin
müdahaleyi desteklemesi. Amerika'nın ileri sürdüğü ikinci Ģart Sırbistan ve Irak müdahaleleri
göz önünde bulundurulduğunda, Amerika'nın kararlarını her zaman uluslararası hukuka uygun
olmasını beklemediği ve ifade edilse de gerektiğinde aramayacağı çok açık .
ABD Savunma Bakı Gates iki hafta önce oluĢacak koalisyonun baĢını Ġtalya ve Fransa'nın
çekmesini önermiĢti. Ancak her iki ülkeninde çekinceleri var. Ġtalya'nın çekinceleri göç ve
enerjiye iliĢkin. Fransa askeri müdahaleyi destekliyor görünse de evdeki hesabın çarĢıya
uymamasından korkuyor.
Diplomatik hareketlilik yalnızca BM, NATO , AB ve Arap Birliği cephesinde yaĢanmıyor.
Bunları etkilemek için Libya'dan Kaddafi'nin özel ve Libya Milli Konseyi'nin temsilcileri
Lizbon'dan Atina'ya , Akdeniz'in kuzey ülkelerini kendi saflarına çekmek için mekik
diplomasisi baĢlattılar. Kaddafi 22 ġubat'tan bu yana verdiği bütün söyleĢilerde ve yaptığı
konuĢmalarda altını çizdiği Akdeniz'de istikrar, korsanlık ve göç konularını bir kere daha
temsilcileri aracılığıyla hatırlatarak, verecekleri kararı etkilemeyi hedefliyor.
Lady Ashton'un Libya Milli Konseyi'ni Libya'nın yegane meĢru temsilcisi olarak
görmediklerini ifade etmesinin ardından Kaddafi'nin özel temsilcisi Brüksel'e ulaĢtı. Ancak
Paris'in akĢam saatlerinde muhaliflerin kurduğu Libya Milli Konseyi'ni Libya halkının yegane
meĢru temsilcisi olarak tanıdığını duyurması AB diplomasisini bir anda zor durumda bıraktı.
AB üyesi 27 devletin 21'i aynı zamanda NATO üyesi. Kaddafi, Yunanistan, Ġtalya, Potekiz
ve Ġspanya'yı safına çekmeyi baĢaramasa da çekimser kalmalarını sağlayabilir ; ancak bu da
müdahaleyi engellemeye yetmeyecektir. Türkiye'nin Libya'ya müdahale konusunda ki tutumu
biliniyor. Tutumunda bir değiĢiklik olmazsa BirleĢmiĢ Milletler'in kararına ihtiyaç duyulacak
veya Amerika Irak müdahalesinde olduğu gibi bağımsız bir koalisyonla müdahalle etmeye
seçeneğini gündeme getirecektir.
11 Mart 2011, Dünya Bülteni
6
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Kaddafi’nin Barbaros kodları – Mustafa Özcan
Kaddafi giderayak dosta ve düĢmana ne menem bir adam olduğunu gösterdi ve açıktan
Batılılara ve Ġsrail‟e sığındı. Libya‟nın yani kendi rejiminin Akdeniz barıĢını ve dünya barıĢını
koruduğunu ve aksi taktirde kaos ve istikrarsızlığın ve devrim kıvılcımlarının Akdeniz
üzerinden Batı ve Ġsrail‟e kadar uzanabileceğini savundu. TRT Türk‟e konuĢması El
Cezire.net gibi haber sitelerinde Kaddafi‟nin koltuğunu korumak için Batı ve Ġsrail‟e kur
yaptığı Ģeklinde algılandı ve yorumlandı. Dolayısıyla çoklarına yabancı olan Kaddafi‟nin
gerçek sureti ve foyası olayların aynasında tamamen anlaĢılmıĢ ve vuzuha kavuĢmuĢ oldu.
Kaddafi ısrarla Barbaros‟u korsan olarak takdim ederken korsan devlet olan ve son olarak
Mavi Marmara ile korsanlığını bir kez daha tescillemiĢ bulunan Ġsrail‟i kuzu postunda
gösterdi. Yani hem tarihi hem de hakikatleri tersyüz etti. Halbuki, Babaros kurt postunda bir
kuzu iken Ġsrail kuzu postunda bir kurttur. Tersini düĢünenin kimyası bozuktur. „Biz gidersek
Barbaros gelir‟ diyen Kaddafi esasen panzehirini söylemiĢtir. Kaddafi‟nin hitabı neden
damardan ve Ģuur altına hitaptır? Zira, Batılıların Ģuur altına Barbaros korkusu ve nefreti
sinmiĢtir. O ki, Akdeniz‟i ellerinden alan ve Kuzey Afrika‟nın HıristiyanlaĢtırılmasının yani
yeni bir Endülüs olmasının önüne geçen çelik adamlardan ve kahramanlardan birisidir.
Barbaros arkadaĢlarıyla birlikte Kuzey Afrika‟nın yeni bir Endülüs olmasına meydan
vermemiĢtir. Öyleyse, Kaddafi‟nin sözleri ne anlama geliyor? Koltuğunu kurtarmanın
ötesinde bir Haçlı Ģövalyesi veya neferi midir? Bu da cevaplandırılması gereken esrarengiz bir
sorudur.
*
Barbaros ve çelik arkadaĢları o dönemin küresel gücü olan Portekiz ve Ġspanyolların deniz
hakimiyetini kırmıĢ ve Kuzey Afrika‟ya sarkmalarının önüne geçmiĢtir. Onları adeta yerlerine
mıhlamıĢtır. KıpırdatmamıĢtır. Bu ülkeler erken dönemlerin Fransa‟sı ve Ġngiltere‟si ve diğer
bir zamanların da SSCB‟si ve ABD‟sidir. Durum böyle iken Kaddafi‟nin Batılıların Ģuur
altlarına hitap etmesi anlamlıdır. Kaide gibi „ne idüğü belirsiz bir korkuluk sarmalını‟ bir yana
bırakacak olursak Barbaros tarihin en önemli gerçeklerinden birisidir. Akdeniz‟de ve Kuzey
Afrika‟da Haçlı dalgalarını kıran bir dalgakırandır. Sakalları kızıl olduğundan dolayı
kendisine „Barbaros Hayrettin PaĢa‟ demiĢlerdir. Ġki lakapla anılmıĢ ve tarihe geçmiĢtir.
Bunlardan birisi „korsanlık‟diğeri de „barbaros/kızıl‟ lakabıdır. Korsanlık kendisine ötekilerin
atfettiği bir lakaptır. Hür bir serdengeçti olduğundan dolayı ona bu lakabı takmıĢlardır.
Elbette bühtandır. Böyle bir levent Batılıların elinde olsaydı korsan değil kendisine haklı
olarak tarihin yatağını değiĢtiren adam payesi verirlerdi. Tarihe „Barbaros‟ olarak geçmiĢtir
bunda da Batılıların kendisine yönelik kini etkili olmuĢtur. Esasen, Batılılar nazarında bizim
bütün dalgakıranlarımız korsan ve barbarostur. Misal mi istiyorsunuz? Yine Batı‟ya geçit ve
aman vermeyen dalgı kıranlarımızdan birisi merhum cennetmekan Ġkinci Abdulhamit
Han‟dır. Ermeni çetelere pabuç bırakmadığından dolayı ona da Barbaros lakabı verilmiĢ ve
Kızıl Sultan lakabıyla anılmıĢtır. Maalesef içimizde kırma ve devĢirme aydınlar da Ermenileri
takliden ona „Kızıl Sultan‟ demiĢlerdir. Halbuki, mazlum sultan olan ve Kızıl Sultan dedikleri
Ġkinci Abdulhamit Han, almıĢ olduğu tedbirlerle Osmanlı‟nın ömrüne ömür katmıĢ ve ömrünü
uzatmıĢtır.
*
Maalesef bizim mefahirlerimiz yani övünç kaynaklarımıza benzeri kulp ve lakap takmakta
Batılılar çok mahirdir. Bunlardan birisi de Napolyan‟a aman vermeyen ve Akka önlerinde
durduran ve bozguna uğratan Ahmet PaĢa‟dır ki, ona da „cezzar‟ yani kasap demiĢlerdir.
7
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Napolyon ilk hamlede bozguna uğratılmamıĢ olsaydı sömürgecilik tarihi 100 yıl öne çekilmiĢ
olacaktı. Kimilerine göre, bu lakap ona heybetinden dolayı verilmiĢse de öteki ihtimaller de
varittir. Halbuki, öteki milletler mefahirlerine önem vermiĢ, sahip çıkmıĢ ve bizim „deli‟
dediklerimize onlar büyük demiĢlerdir. Cücelerini bile büyütmüĢlerdir. Deli Petro buna en
çarpıcı misaldir. Biz ona Deli Petro derken kendileri ve Batılılar Büyük Petro demektedirler.
ġimdi Kaddafi kalkmıĢ koltuğunu sağlama alabilmek için Barbaros‟u kendisine siper yapıyor
ve Barbaros sütresiyle Batılıları korkutmaya ve onun ötesinde „müĢterek düĢman‟ vurgusu
üzerinden yaltaklanmaya ve rüĢvetle siyasi ömrünü uzatmaya çalıĢıyor. Lakin devrimbazın
yani düzenbazın takkesi düĢmüĢ keli görünmüĢtür.
11 Mart 2011, Dünya Bülteni
8
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Libya iç savaşında yeni dönem - Abdullah Aydoğan Kalabalık
Muhalifler tarafından Kaddafi'ye karĢı 17 Ģubatta baĢlatılan isyan, son günlerde iyice
alevlendi. Son bir hafta içinde yaĢanan çatıĢmalar ülkeyi bir iç savaĢın eğine getirdi. Bu
sürecin uzun sürmesinden endiĢe ediliyor.
Kaddafi'ye bağlı silahlı birlikler, muhalifler tarafından ele geçirilen Ģehirleri geri almak için
harekete geçti. Kaddafi'nin askerleri Petrol Ģehri Ras Lanuf ve Sirte Körfezi'nin en önemli
Ģehri Brega'yı ele geçirmiĢti, dün ise Zuvara ve Ecdabya'ya bomba yağdırmaya baĢladı.
Kaddafi'ye bağlı askeri güçlerin, bazı cephelerde üstündük sağladığı görülüyor. Uzmanlar, bu
durumun orantısız güçten kaynaklandığı, bir sonraki aĢamada çatıĢmaların daha farklı bir
boyut kazanarak, sokak aralarında gerilla savaĢı Ģeklinde devam edeceğini öngörüyor. Bu
durum ülkede haliyle ciddi oranda can ve mal kaybına neden olacaktır.
Kaddafi'nin paralı askerlerinin muhaliflerin ana merkezi konumundaki Bingazi'ye dahi
girmelerinin ihtimal dahilinde olduğunu söyleyebiliriz. Ancak klasik askeri yöntemlerle
Kaddafi'nin, ülkenin tamamında kontrolü sağlmasının mümkün olmadığı gözüküyor.
Bingazi'nin Kaddafi askerleri tarafından iĢgal edilmesi durumunda bile kontrolün sadece
önemli devlet binaları, spor salonları ve havaalanları gibi stratejik bölgelerle sınırlı ve kısa
süreli olacağı tahmin ediliyor.
Güvenlik Konseyi'nden Libya'ya uçuĢ yasağı getirilmemesi durumunda, bu hafta içerisinde
Kaddafi'ye bağlık kuvvetlerin Bingazi'ye hava saldırısı düzenleyebileceği öngörülüyor. Çünkü
dün Ecdebya'ya savaĢ uçaklarıyla saldırı düzenlendi.
Kaddafi'nin Bingazi'yi ele geçirmesi durumunda, muhalifler ve halka karĢı ciddi bir katliam
gerçekleĢtirilmesinden endiĢe ediliyor. Böyle bir durumda NATO'nun müdahalesi tekrar
göndeme gelebilir.
12 ġubat 2011 tarihinde Mısır'ın baĢkenti Kahire'de toplanan Arap Birliğ ülkeleri dıĢiĢleri
bakanları, BM'den sorumluluğunu yerine getirerek, Libya'ya uçuĢ yasağı uygulanmasını
istedi.
Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa toplantıdan sonra yapmıĢ olduğu açıklamada, uçuĢ
yasağı uygulanamasını BM Güvenlik Konseyi'nden resmen istediklerini ve muhalifler
tarafından kurulan geçici Milli Konsey ile de temas kurma ve iĢ birliği yapmayı
kararlaĢtırdıklarını söyledi.
Çin ve Rusya'nın bu konudaki tutumu henüz netlik kazanmıĢ değil. Arap Birliği'nin
talebinden sonra bu iki ülkenin de uçuĢ yasağına yeĢil ıĢık yakabileceği dikkate alındığında,
önümüzdeki günlerde Libya'ya uçuĢ yasağı gibi bazı yapıtırımların baĢlatılabileceği
söylenebilir.
ÇatıĢmaların Ģiddetinin artması ve askeri müdahalenin kaçınılmaz hale gelmesi durumunda,
Arap ülkeleri Ģartlı olarak müdahaleyi de onaylayabilir. Bu Ģarlar: Libya'da NATO askeri
üstlerinin kurulmaması, sivil halka ve ülke altyapısına zarar verilmemesi, ülke bütünlüğünün
korunması ve belli bir zaman sürecinden sonra NATO birliklerinin ülkeden ayrılması.
9
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Kaddafi'nin muhaliflere karĢı kullandığı savaĢ uçaklarının devre dıĢı bırakılması için Libya
hava sahasının uçuĢa yaĢaklanması çağrısına karĢı çıkan Suriye gibi bazı Arap ülkeleri
yönetimleri, haliyle olası NATO müdahalesine de itiraz edeceklerdir.
Muhalifler son bir haftadır ciddi mevzi kaybına uğratıldı. UçuĢ yasağının baĢlatılması
durumunda bu ülkedeki baĢkaldırı ve çatıĢmalar yeni bir boyut ve haliyle direniĢçi
muhaliflere ciddi bir moral kaynağı olacaktır.
Tunus ve Mısır'da gerçekleĢtirilen devrimler dikkate alındığında, Libya'da Kaddafi'nin
muhaliflere karĢı son derece acımasız ve farklı bir tutum izlediği görülüyor. Aynı uygulamay
1982 yılında baba Esed Suriye'de Hama Ģehri halkına karĢı yapmıĢtı.
Kaddafi'nin değiĢime fazla direnmesi mümkün gözükmüyor. Artık ok yaydan çıkmıĢ, 42
yıllık Kaddafi yönetimi ve her Ģehirde Kaddafi tarafından kurulan Devrim Konseyleri eliyle
uygulanan baskı ve infazlara Libya halkı hayır demiĢtir.
15 Mart 2011, Dünya Bülteni
10
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Bahreyn'de sıkıyönetimin ardından kanlı müdahale - Yusuf Özhan
Bahreyn'de sular ne yazık ki durulmuyor. Pazartesi günü altı Arap ülkesinden oluĢan Körfez
ĠĢbirliği Konseyi (GCC), adada yükselen tansiyon nedeniyle 2000 kadar askerini Bahreyn'e
sevketmiĢti. Aynı gün anamuhalefet partisi Al-Wefaq'in lideri Ali Salman, bu müdahelenin
Bahreyn'in egemenliğini ihlal ettiğini; bunun "apaçık iĢgal" olarak kabul edileceğini
bildirerek, direniĢ çağrısında bulunmuĢtu. Aradan iki gün geçti ve bu sabah saatlerinde de
beklenen müdahele Bahreyn "isyan polisi" tarafından gerçekleĢtirildi.
Sünnî rejimin lağvedilmesini; yerine cumhuriyet demokrasisi kurulmasını isteyen ġii
protestocular, 14 ġubat'ta ülkedeki ana eylem noktası olarak seçtiği Ġnci KavĢağı'ndan tank ve
helikopterler eĢliğinde alandan uzaklaĢtırıldı. Müdahele sırasında göstericilerden ölen
olmazken, Bahreyn ĠçiĢleri Bakanlığı 2 polisin kaçan kiĢilerce otomobillerin altında kalarak
can verdiğini açıkladı. Aslında Ġnci KavĢağı düzenlenen operasyonların son safhasıydı.
Önceki gece saatlerine kadar, özellikle adanın stratejik yerlerinde bulunan irili ufaklı ġii
yerleĢim birimlerinde onlarca protestocu çıkan çatıĢmalarda öldürüldü, yüzlercesi de
yaralandı. Buraların kontrolü sağlandıktan sonra ana stratejinin protestocuların Ġnci KavĢağı
ve yerleĢim birimleri arasındaki bağlantıyı koparmak olduğu daha net anlaĢılmıĢ oldu.
Kurulan yüzlerce kontrol noktasıyla, önce bu semtler kontrol altına alındı, ardından da Ġnci
KavĢağı tamamen göstericilerden "arındırıldı". 16 Mart günü öğleden sonra geçerli olmak
üzere, akĢam saat 16 ile sabah 4 arasında özellikle protestoların adada ticari hayatı vurduğu ve
diplomatik misyonların yer aldığı noktalarda sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
BAHREYN: MEZHEP MÜCADELESİNDE 20 YIL
Adada aslında yaĢanan problemler yeni değil. 90'larda da buna benzer ayaklanmalar
yaĢanmıĢ; bir çok ġii lider hapsedilmiĢ ya da sürülmüĢtü. Bunlardan birisi de bugünkü
hareketin liderlerinden Wefaq Partisi Genel Sekreteri ġeyh Ali Salman. Ġran'ın Kum kentinde
"12 Ġmam" ekolüne göre eğitim gören Salman, özellikle genç yaĢı ve liderlik özellikleri ile
gençlerin benimsediği önemli bir kiĢilik. Ali Salman adanın gayri resmi olarak Ġran
politikalarını yürütüyor da denilebilir. ġubat ayının ortasında patlak veren eylemlerden önce
politik zeminde yürütülen tüm aktivitelerde karĢı çıktığı genel konu; ġiilerin ülke yönetiminde
daima çifte standarda uğradığı ve baĢbakanın kendilerine yönelik yaptırımları noktasındaydı.
Fakat Afrika ve Orta Doğu'da esen "özgürlük rüzgarları" ile Wefaq da eylemlerini diğer
hareketlerle birlikte siyaset tabanından uzaklaĢtırınca askeri müdahale devreye sokuldu.
BAHREYN'İN SİYASİ AKTÖRLERİ
ġu an ülkedeki en önemli direniĢ lideri ise hiç Ģüphesiz Haq Hareketi'nin lideri ve AlWefaq'in da kurucusu Hasan Mushaima. '94 ayaklanmalarının lideri konumundaki Mushaima;
Lübnan'la ve dolayısıyla Hizbullah'la yakın iliĢkiler içerisinde olan Bahreynli ġii lider olarak
biliniyor. Akciğer kanseri nedeniyle Ġngiltere'de tedavi görürken, sağlık masrafları önce
Bahreyn tarafından karĢılanıyordu. Ancak artan "ayrılıkçı" çalıĢmaları nedeniyle bu ödenek
kesildi. Bunun üzerine Ġran sağlık masraflarını üstlendiğini açıkladı. 26 ġubat 2011'de ise
Kral'ın affıyla tekrar adaya geri dönüĢ yaptı. Bugün ise tutuklanacaklar listesinde en baĢta
bulunanlardan birisi olacağına kesin gözüyle bakılıyor.
11
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Öte yandan seküler muhalif kanadın lideri, Waad Partisi baĢkanı Ġbrahim ġerif var. O da
güçler dengesinde yer bulan bir diğer protestocu lider. Ancak Mushaima ve Salman'ın aksine;
monarĢinin lağvedilmesini değil, Ġngiltere'yi model alan ve tam demokratik seçimle iĢ baĢına
gelecek bir hükümetin kurulması fikrini savunuyor o. ġerif, diğer iki isme göre ülke içi
siyasette ağırlığı en az olan isim durumunda.
BUNDAN SONRA NE OLACAK?
ÇarĢamba günü itibarı ile Bahreyn artık 3 ay boyunca sürecek "sıkıyönetim" günlerine geri
döndü. Bahreyn Anayasası'nda aslında tam bir sıkıyönetim ilanının bir alt derecesine tekabül
eden bu "ulusal güvenlik hali"; sıkıyönetimden anayasanın askıya alınmaması noktasında
ayrıĢıyor. Yani pratikte kolluk kuvvetlerinin atacağı adımlarda değiĢen bir Ģey yok. Bundan
sonra rejim istediği herkesin kolundan tutup asker ve polis marifetiyle dilediği tasarrufta
bulunabilecek. Amerika BirleĢik Devletleri açısından adanın jeostratejik önemi ise; ABD'nin
pozisyonunu en baĢından ortaya koymuĢtu zaten. Geçen Cuma günü ani bir kararla adayı
ziyaret eden ABD Savunma Bakanı ile bu konunun görüĢülmediğini düĢünmek ise çok
akıllıca olmaz. Bu nedenle, apaçık ihlaller yaĢanmadığı sürece, yani askeri birliklerin nüfus
yapısına doğrudan ve insan haklarını yok sayacak Ģekilde müdahele etmediği sürece ABD'nin
duruma yaptırım derecesinde müdahele etmesi olasılığı düĢük bulunmakta. Bir kaç uyarı
mesajı ve geçiĢin sağlanması temennisi ile kartlar açılmaya baĢlanır; ileriki geliĢmelere göre
ABD'nin de tavrı farklı boyutlara doğru taĢınır.
Ancak özellikle Suudi Arabistan'ın Bahreyn'e gönderdiği askeri yardım karĢılığında, ABD'nin
kendisinden özellikle Libya'ya dönük ne gibi karĢılıklar talep edebileceğinin üzerinde kafa
yormak gerekiyor. Her ne kadar ABD için Bahreyn'in Körfez'deki önemi, Türkiye için
Kıbrıs'ın Akdeniz'deki önemi birbirine yakın olsa da; Amerika hiç bir zaman bu kartını bu
Ģekilde oynamadı. Her zaman garantör sıfatıyla, kendisinin Bahreyn'e olan ihtiyacından çok,
Bahreyn'in ABD'ye olan ihtiyacı siyasete hakim kılındı. ġayet Ġran herhangi bir Ģekilde adaya
dönük ciddi bir hamlede bulunursa, bunun ne kadar haklı olduğunu sınama fırsatımız olur. ġu
ana kadar yalnızca Ġran Parlamentosu'nun Bahreyn müdahelesini inceleme kararı dıĢında Ġran
kanadından ciddi bir açıklama gelmemiĢ olsa da, önümüzdeki günlerde bunun nasıl
geliĢebileceğini kestirmek epey güç. Açık bir savaĢ ihtimali bulunmasa da, her ihtimalin göz
önünde tutulması gerekiyor. Ġkinci bir Pearl Harbor vakasına çok yakın bir stratejik nokta
burası...
16 Mart 2011, Dünya Bülteni
12
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Mezhep çatışması mı, menfaat çakışması mı? - Metin Ünlü
Körfez ĠĢbirliği Konseyi Ģemsiyesi altında Bahreyn'e giren Suudi Arabistan ve BirleĢik Arap
Emirlikleri birlikleri bölgede yeni bir dönemin temellerini atmıĢ oldu. Bu adım kaçınılmaz
olarak problemin ulusal olmaktan çıkıp uluslararası bir hal almasını sağlayacaktır. Küçük
resim Ġran'la Körfez ülkeleri arasında askeri seçeneğe kadar varabilecek bir gerginliğe iĢaret
ederken, büyük resim iĢin içerisine ABD, AB, Rusya, Çin ve Türkiye'nin de dahil olduğu
kaotik bir manzarayı yansıtıyor.
Körfez ülkelerinin özellikle de Suudi Arabistan'ın Bahreyn'de böylesi bir askeri inisiyatife
kalkıĢması aslında birçok insanı ĢaĢırttı. Çünkü Suudilerin çok yüzeye çıkmasa da benzeri bir
problemle ciddi bir biçimde karĢı karĢıya olduğu biliniyor. Doğu bölgesindeki gerginlik yer
yer gösterilere dönüĢüyor. Bahreyn'deki olaylara bu Ģekildeki bir müdahale kendi içerisindeki
gerginliği tetikleyecektir.
AnlaĢılan ülkelerinde yaĢadıkları gerginliğin kaynağı olarak Bahreyn'deki göstericileri
görüyor Suudi Arabistan devleti. Burada ġiilerin dominant olduğu muhalefet susturulursa,
kendi içerisindekilerin bundan dersler çıkaracağını düĢünüyor. Ayrıca Körfezdeki ġii
azınlık/çoğunlukla Ġran'ın iliĢkisi bilinmeyen bir Ģey değil. Bu adımla Ġran'a ne denli 'ciddi'
olduklarının mesajını da ulaĢtırmak istemiĢ olabilirler.
Ġran'ın reaksiyonu gecikmedi doğal olarak. DıĢiĢleri bakanı Ali Ekber Salihi BM'yi
göstericilerin taleplerinin yanında durmaya çağırdı ve olanlar karĢısında eli bağlı
durmayacaklarını açıklarken Meclis baĢkanı Ali Laricani ise 'Amerikanın yönlendirmesiyle
Bahreyn'e girenler bedelini ödeyeceklerdir' ifadelerini kullandı. Yani durum oldukça ciddi ve
bölgeyi mezhebi anlamda ateĢ çemberine çevirme potansiyeline sahip. Temenni etmeyiz ama
tutuĢması durumunda bu ateĢ herkesi içerisine çekecektir. Böyle bir konjonktür de bölgeyi
yeniden dizayn etmek isteyen güçlere bulunmaz bir fırsat sağlayacaktır.
Körfez ülkeleri bu kritik müdahale kararını salt kendi iradeleriyle mi aldılar? Yoksa fotoğrafın
görünmeyen taraflarında baĢka Ģeyler mi var? Ġran meclis baĢkanının 'Amerikanın
yönlendirmesiyle' ifadesi ne anlama geliyor?
Suudi birliklerinin 14 Martta Bahreyn'e girmesinden iki gün önce (12 Mart Cumartesi) ABD
savunma bakanı Robert Gates bu ülkeye bir ziyaret gerçekleĢtirdi ve kral Hamd bin Ġsa ElHalife ile görüĢtü. Bu bilgi, bölgede yaĢananların daha dikkatli okunmasını tekrar hatırlatıyor
herkese.
Körfezdeki Amerikan müttefiki, petrol zengini emirlerin kibirli ve kuĢkucu yaklaĢımları bütün
uyarılara rağmen bölgeyi sonucunu kimsenin kestiremeyeceği ama kazananının emperyalist
güçler olacağı Ģimdiden belli bir kosa ortamına sürüklüyor. Sünnilik maskesi altında saltanat
ve zulümlerini gerekçelendirmeye çalıĢanlar yeni bir ihanete imza atıyorlar. ġii tehlikesini
iĢaret ederek acziyet ve iğrençliklerini örtmeye çalıĢanlar Sünni ya da ġii hiçbir vicdanlı
Müslümanı yanlarına çekemeyeceklerdir.
Olayların gerçek sebebi; insanların en temel hak ve özgürlüklerinin yok sayılması ve hatta
örtülü bir biçimde kast sistemi uygulanmasıdır. Meseleyi dini ve etnik temelden okumaya
kalkıĢmak kesinlikle yanıltıcıdır. Ancak üzülerek söylemek gerekir ki birilerinin de
13
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
yönlendirmesiyle hakim algı bu yönde Ģekillenmeye baĢladı. Bu algının ortadan kaldırılması
adına özellikle Arap dünyasındaki bağımsız alim ve aydınlara büyük bir görev düĢmektedir.
Tabii olarak Ġran devletinin ve aydınlarının olaylara yaklaĢımda izleyecekleri yol ve
takınacakları üslup da çok belirleyici olacaktır.
Suudi birliklerinin ülkeye girmesinden sonra olaylar yatıĢmak yerine arttı ve daha da kanlı bir
boyut kazandı. Gerginlik arttıkça bölge ve uluslararası aktörlerin müdahalesine daha açık hale
gelecek Bahreyn. Mezhebi kılıf altında bölgesel ve uluslar arası çatıĢmanın yeni alanı
olacakmıĢ gibi görünüyor.
16 Mart 2011, Dünya Bülteni
14
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Mumyalar ve Ortadoğu’ya yeni modeller - Pepe Escobar
Mısır‟da Luksor‟daki bir yeraltı tapınağında üç mumya bulundu. Tercüme edilen
hiyerogliflerde mumyaların Medeniyetler ÇatıĢması, Tarihin Sonu ve Ġslamofobi oldukları
tespit edildi. Mumyalanmadan evvel 20. Yüzyılın ikinci on yılına kadar Batı bölgelerine
hâkim olmuĢlardı.
ĠĢin bu kısmı halledildi. Ortadoğu, onlar olmaksızın, yeni bir Ģekilde anlaĢılması gereken
yepyeni bir dünya. Evvelce can çekiĢen istikrar ülkesi Mısır, ki Washington‟da her kim olursa
olsun can ciğer kuzu sarması olmuĢtur, Ortadoğu‟nun yeni Büyük Oyunu‟na savruldu. Soru
Ģu: Mısırın ve Ocak-ġubat aylarında sarsıcı, Ģiddet dıĢı gösteriler için sokaklara dökülen
milyonlarca Mısırlıların kaderi ne olacak?
Söylemesi zor tabi zira gölge oyunu bir kural; ve kuralın gerçeklerini ayırt etmek zor.
“Siyasetin” onlarca yıl “ordu” anlamına geldiği bir ülkede “demokrasiye geçiĢi” güya
koordine eden kilit Ģahsiyetin Firavun Hüsnü Mübarek‟in atadığı Yüksek Askeri Konsey
üyesi MareĢal Muhammed Hüseyin Tantavi olduğunu kaydedelim. Halk baskısı hiç değilse
Tantavi‟nin askeri cuntasını geçiĢ dönemi baĢbakanı olarak Tahrir Meydanı dostu eski
ulaĢtırma bakanı Essam ġeref‟i atamaya mecbur etti.
Unutmayın, Mübarek döneminin nefret edilen olağanüstü hal kanunları – Mısır‟daki
ayaklanmayı teĢvik eden unsurlardan biridir – halen yürürlükte ve ülke aydınları, siyasi
partiler, sendikalar ve medya, hepsi de bir karĢı devrimden korkuyorlar. Aynı zamanda,
fırsatçıların Tahrir Meydanı devrimini ele geçirmeyeceklerinde veya isim değiĢikliğine
gidemeyeceklerinde ısrar ediyorlar. Ülkedeki psikolojik Korku Duvarı çöktüğünde
Liberalizm, sekülerizm ve Ġslamcılık arasında bölünme çözüldüğünden dolayı hukukçular,
doktorlar, tekstil iĢçileri – yani sivil toplum yelpazesi – bir hususta mutabık: Bir teokrasiye
veya askeri diktatörlüğe razı olmayacaklar. Tam demokrasi istiyorlar.
Bunun zımnen ifade ettiği Ģeylerin Batılı diplomatik çevreleri titretmesine ĢaĢırmayın.
SeçilmiĢ sivil bir hükümete karĢı az da olsa hesap veren bir Mısır ordusu Ġsrail‟in Gazzeli
Filistinlileri kuĢatmasına veya CIA‟nin terör zanlılarını Mısır hapishanelerine atmasına yahut
da Ġsrail-Filistin barıĢ süreci denilen ucube maskaralığa körü körüne iĢtirak etmeyecektir.
Ayrıca, halledilmesi gereken pek çok sıkıcı mesele var. Mesela Eylül seçimlerine doğru Ordu
yönetiminde ilerleyen geçiĢ süreci, ekonomik göstergeleri nasıl etkileyecek? Mısır‟ın ithalat
faturası 2009 yılında 56 milyar dolar iken ihracatı sadece 29 milyar dolardı. Turizm, dıĢ
yardım ve borçlanma yoluyla aradaki boĢluk kapandı. Ayaklanma, turizmi bunalıma soktu ve
gelecek aylarda kimin, ne tür borç ve yardım vereceğini bilen yok.
Bu arada, ülke, halkı yarı aç yarı tok da olsa beslemek için 2011 yılında en az 10 milyon ton
(eğer fiyatlar yükselmeye devam etmezse 3,3 milyar dolarlık) tahıl ithal etmek zorunda.
Mübarek‟in bayağı mirâsının küçük bir parçasıdır bu; günde 2 dolardan daha az bir gelirle
yaĢayan 40 milyon Mısırlının yani nüfusun yarısının da içinde bulunduğu bu mirâstan bir
gecede kurtulunmaz.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika‟daki (kısaltması: ORKA) barıĢçıl devrimlerin silindir gibi
üzerinden geçtiği Washington ve yaĢlanan Avrupa Kalesi, korku dolu ve kafa bulanıklığı
15
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
içerisinde debeleniyor. Ortadoğu‟yu açıklamak için onlarca senedir kullanılagelen kültürel
Ģablonların nasıl olup da kayıplara karıĢmayı baĢardığını Kuzey Afrika‟daki toz duman
durulduktan sonra bile anlayacakları Ģüphelidir.
20111 Büyük Arap Devrimi‟yle ilgili en sevdiğim sözler Tunuslu Sarhan Duib‟e aittir: “Bu
devrimler, Bush‟un Arap dünyasını Ģiddet kullanarak demokratikleĢtirme niyetine bir
cevaptır.”
Kiralık veya satılık modeller
TESEV yedi Arap ülkesi ve Ġran‟da yapılmıĢ bir kamuoyu araĢtırmasının sonuçlarını 3
ġubat‟ta açıkladı. Katılımcıların yüzde 66‟sı Ortadoğu için ideal model olarak Ġran‟ı değil
Türkiye‟yi görüyor. Le Monde‟dan Financial Times‟a kadar medya kalabalığı hemfikir Ģimdi.
Neticede Türkiye câmi ve devlet ayrımının hüküm sürdüğü, çoğunluğu Müslüman bir ülke,
iĢleyen bir demokrasidir.
Oxford‟daki yıldız âlim Tarık Ramazan, Müslüman KardeĢlerin kurucusu Hasan el Benna‟nın
torunudur, “Türk tarzını” “bir ilham kaynağı” olarak gördüğünü söyledi. Türk DıĢiĢleri
Bakanı Ahmet Davutoğlu ġubat ayı sonlarında yeni Türkiye‟nin emellerini güç bela gizleyen
aĢırı bir tevazûyla, ülkesinin Ortadoğu için bir model olmak istemediğinde ısrar edip “ama
ilham kaynağı olabiliriz” diyerek Tarık Ramazan‟a katıldı.
Mısırlı Marksist ekonomist Samir Amin – geliĢmekte olan dünyada saygı duyulan bir isimdir
– Türklerin, Mısırlıların ve diğerlerinin ümidi her ne olursa olsun, Mısır‟ın kaderi hakkında
Washington‟ın baĢka bir fikri olduğundan Ģüphelendiğini söyledi. Samir Amin,
Washington‟ın Türk modeli değil Pakistan modeli yani Ġslami iktidar ve askeri diktatörlük
karması bir model istediğine inanıyor. Amin, “Mısır halkı artık iyice politize olduğundan
dolayı” bu modelin tutmayacağına kani.
Türkiye‟de 1950‟lerde baĢlayan gerçek demokratikleĢme süreci, uzun bir yol olduğunu
ispatladı. Ama dönemsel askeri darbelere ve Türk ordusunun devam eden siyasi gücüne
rağmen, seçimler serbestçe yapılmayı sürdürdü. ġu an iktidarda olan Adalet ve Kalkınma
Partisi 2001 yılı Ağustos ayında Müslüman KardeĢlerinkine benzer daha muhafazakâr Ġslamcı
bir grup olan Refah Partisi‟nin eski üyelerince kuruldu.
AK Parti yumuĢadıkça, Ġslamcıların iĢ dünyası ve Avrupa Birliği yanlısı kanadı merkez
siyasetçilerle karıĢtı ve en nihayet 2002‟de iktidara geldi. 1920‟lerden beri gücü elinde
bulunduran ordunun ve Ġstanbul merkezli geleneksel laik seçkinlerin boğucu elleri iĢte ancak
bundan sonra yavaĢça gevĢetilmeye baĢlandı.
AK Parti, 1924‟te Mustafa Kemal Atatürk‟ün getirdiği laik sistemi parçalama rüyası görmedi.
Atatürk‟ün yerleĢtirdiği medeni hukuk Ġsviçre‟den alınmıĢtı. Ülke ağırlıklı olarak Müslüman
ama halkı Humeyni Ġran‟ı gibi dinin kılavuzluk ettiği bir sistemden hazzetmeyecektir.
AK Parti, Avrupa‟daki 1950 sonrası Hıristiyan Demokratların muadili olarak görülmelidir –
dinamik, iĢ-ticaret odaklı, dini kökenli muhafazakârlar. Mısır‟da, Müslüman KardeĢlerin
ılımlı kanadı ile AK Parti arasında pek çok benzerlikler var ve ilham için AK Partiye
16
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
bakmaktadırlar. Yeni Mısır‟da, en nihayet meĢru bir siyasi parti olacaklar ve çoğu uzman,
yeni dönemin ilk seçimlerinde yüzde 25-30 arası oy alacaklarına inanıyor.
Her yol Tahrir’e çıkar
Türk eleĢtirmenler – genelde Batı yönelimli teknik ve idâri bir kasttır – Ġslam ve demokrasinin
örtüĢtüğü modelin baĢarılı bir pazarlama dalaveresi olduğu, daha kötüsü, Rusya‟nın
Ortadoğulu versiyonu olduğu suçlamasını yapıyorlar. Her Ģeyden evvel ordu, devletin laik
vasfının garantörü olarak perde gerisinde orantısız bir güç kullanmaktadır. Ülkedeki Kürt
azınlık ise (Hıristiyanlara ve Kürtlere daha fazla haklar veren anayasa değiĢikliklerine Eylül
2010‟da yapılan referandumda evet dediler ama) sisteme gerçekte entegre edilmiĢ değillerdir.
2006‟da Nobel Edebiyat Ödülü alan Orhan Pamuk, muhteĢem Osmanlı geçmiĢi olan
Türkiye‟nin hiçbir dünya gücü tarafından sömürgeleĢtirilemediğini, dolayısıyla da Ortadoğu
ve Kuzey Afrika‟nın büyük bir kısmında “Batıyı yüceltmenin” veya “Batıyı taklit etmenin”
Frantz Fanon veya Edward Said‟in tanımladığı küçümseyici çağrıĢımlarının bulunmadığını
kaydediyor.
2002‟de Türkiye‟nin askerden arındırılmıĢ demokrasi yolu ile Mısır‟ın genç göstericilerinin
ve yeni doğan siyasi partilerinin önündeki yol arasında büyük farklılıklar var. Türkiye‟deki
kilit aktörler iĢ dünyasındaki Ġslamcılar, muhafazakârlar, yeni-liberaller ve sağcı ulusçulardır.
Mısır‟da ise ĠĢçi yanlısı Ġslamcılar, solcular, liberaller ve sol ulusalcılardır.
Tahrir Meydanı devrimi esasen iki gençlik grubu tarafından baĢlatıldı: 6 Nisan Gençlik
Hareketi (grevlerde iĢçilerle dayanıĢma içine girmiĢlerdir) ve Hepimiz Halid Saidiz (polisin
gaddarlığına karĢı seferber etmiĢtir). Daha sonra Müslüman KardeĢler eylemcileri – ve çok
önemlidir – örgütlü emek, IMF‟nin “yapısal ayarlamalar” zehrinden çok çekmiĢ iĢçi (ve iĢsiz)
kitleler de onlara katıldı (Bir IMF heyeti Nisan 2010‟da Kahire‟yi ziyaret etmiĢ ve
Mübarek‟in kaydettiği ilerlemeleri övmüĢtü).
Tahrir Meydanı‟ndaki devrim, gayet anlaĢılabilir bir Ģekilde gerekli tüm bağlantıları
kurmuĢtur. Acınası derecede düĢük ücretleri, kitlesel iĢsizliği ve -Mübarek‟in ahbap
çavuĢlarının (aynı zamanda müesses askeri nizâmın) kendilerini zenginleĢtirmelerine fırsat
veren bir - yoksullaĢmayı birbirine bağlayarak meselenin özüne varmıĢtır. Er ya da geç
kağıtlar açıldığında, ordunun ekonomiyi bu Ģekilde ve bu denli denetim altında tutuyor olması
kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir; mesela orduya ait Ģirketler su, zeytin yağı, çimento,
inĢaat, otelcilik sektöründe ve petrol sanayisinde voliyi vurmaya devam ediyor; Nil
Deltası‟nda ve Kızıl Deniz‟de büyük arazi parçaları - rejimin istikrarını garanti altına alan
“hediyeler” - yine ordunun elindedir.
Batı‟daki kilit sektörlerin Mısır‟da “güvenli” bir Türk modeli için bastırmalarında ĢaĢılacak
bir yön yoktur. Ancak ülkedeki sefâlete bakınca, genç göstericilerin ve onlara destek veren
iĢçi sınıfının Türk tarzı neoliberal, Ġslamo-demokratik sistem ihtimaliyle yatıĢtırılmaları bile
olası değil. Bu solcu/Ġslamcı koalisyonu iĢçi dostu, bağımsız, bihhakın egemen bir demokrasi
uğruna çarpıĢmaktadır. Bu yeni bağımsız manzaranın mevcut statüsko adına nasıl da sarsıcı
olabileceğini görmek için Seyfül Ġslam‟ın satın aldığı gibi London School of Economics‟ten
doktora almaya ihtiyaç yoktur.
17
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Ayna, ayna söyle bana
YanlıĢ anlamayın: Tahrir Meydanı‟ndaki eylemciler Türk sistemini Mısır‟da üretmeyi
istesinler veya istemesinler, Türkiye Mısır‟da ve Arap dünyasında müthiĢ popüler bir ülkedir.
George W. Bush‟un Irak‟ı iĢgal için Türk topraklarını kullanma talebini geri çevirerek
bağımsızlıklarını tesis ettiklerinden dolayı ülkenin 2003 yılından beri yükseliĢte olan bölgesel
liderliğini pekiĢtirmek için Ankara siyasetçilerine mükemmel bir tablo sunmaktadır. Ġsrail
komandolarının Özgür Gazze Filosu fiyaskosunda öldürdüğü dokuz kurbandan sekizi Türk
çıktığında bu popülarite daha da arttı. BaĢbakan Recep Tayyip Erdoğan “kanlı katliamdan”
dolayı Ġsrail‟i Ģiddetle kınadığı anda artık Gazze Kralı‟ydı. Mübarek, 2011 cumhurbaĢkanlığı
seçimlerine katılmayacağını ilan ederek Tahrir Meydanı gösterilerine karĢılık verdiğinde
BaĢkan Obama pek bir Ģey söylemedi; Ġngiltere eski baĢbakanı Tony Blair Mısır‟ı “aceleyle
seçime koĢturmama” yönünde zorladı. Erdoğan‟a gelince, El Cezire‟deki canlı yayında tüm
Ġslam dünyasının gözü önünde Mübarek‟e cumhurbaĢkanlığından çekilmesini âdeta emretti.
Washington, gönülsüzce ve karmakarıĢık Ģekilde de olsa, Mübarek‟in sağlam savunucuları
Ġsrail ve S. Arabistan‟ın yanında, tarihin yanlıĢ tarafında oyalanırken, bölge siyasetinin
akıllıca bir değerlendirmesini yapan Erdoğan kendi kaderlerini çizmek isteyen Mısırlıları
desteklemeyi tercih etti. Ve amorti etti.
Mesele Amerika‟nın Türkiye‟yi “kaybetme” meselesi değildir; bazı eleĢtirmenlerin itham
ettiği gibi Erdoğan yeni-Osmanlı halifesi (o da ne demekse) olma rüyası görüyor da değildir.
Burada anlaĢılması gereken, yeni bir Türk kavramıdır: Stratejik derinlik. Bunun için bir
kitabın kapağını çevirmemiz lazım: “Stratejik Derinlik: Türkiye‟nin Uluslararası Konumu.”
2001 yılında Ġstanbul‟da yayınlanan kitabı Ģu an DıĢiĢleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu
Marmara Üniversitesi uluslararası iliĢkiler bölümünde hocalık yaptığı zamanda kaleme
almıĢtı.
Davutoğlu bu kitapta – artık iyice yaklaĢan – bir geleceğe bakmıĢ ve Türkiye‟yi eĢmerkezli üç
halkanın merkezine yerleĢtirmiĢti: 1) Balkanlar, Karadeniz havzası ve Kafkaslar; 2) Ortadoğu
ve Doğu Akdeniz; 3) Basra Körfezi, Afrika ve Orta Asya. Türkiye‟nin gelecekteki nüfuz
alanlarının en az sekiz tane olduğuna henüz 2001 yılında bile inanıyordu: Balkanlar,
Karadeniz, Kafkaslar, Hazar, Orta Asya, Basra Körfezi, Ortadoğu ve Akdeniz. Türkiye
bugün kilit bir oyuncu ve bu bölgelerin büyük bir çoğunluğunda halklar gözünü gerçekten de
Türkiye‟ye çevirmiĢ bir haldeler. Ankara‟nın Ortadoğu‟da dikkate alınacak bir güç olacağına
kâni olan Davutoğlu için fekalâde bir andır bu. Yeterince basit ifade ettiği üzere “burası bizim
evimizdir.”
Türkiye‟nin “stratejik derinlik” fikrini alın ve 2011 Büyük Arap Devrimiyle birleĢtirin;
Erdoğan‟ın sadece Türk modelini Mısır‟ın hatta Ortadoğu‟nun modeli yapmaya değil aynı
zamanda bölge ve Batı arasında müstakbel aracı olarak Mısır‟ı sahne gerisine atmaya niçin
teĢebbüs ettiğini anlayacaksınız. Erdoğan ve Davutoğlu‟nun bu yönde ilerledikleri kendilerini
Suriye ve Ġsrail arasında aracı olarak yerleĢtirmeye çalıĢmalarından ve Ġran‟a yönelik
karmaĢık bir siyasi, diplomatik ve ekonomik açılım baĢlatmalarından bellidir.
Tarihi ironilerden bahsedersek, Ġran‟ın köktenci liderleri kendilerine derin bir husûmet
besleyen Mısır rejiminin yok olup gitmesini izlerken, Ġran‟ın YeĢil Hareketi protesto
gösterileriyle Tahran‟ı aniden sarmaya baĢladı - tam da Türkiye CumhurbaĢkanı Abdullah
18
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Gül‟ün ülkeyi ziyareti sırasında. Gösterilere (Tahran standartlarına göre) kadife eldivenle
muamele edildi zira molla diktatörlüğü, Arap kitle hareketleri için bir numaralı ilham kaynağı
olma hususunda kendisini Türk müttefiki karĢısında kaybedebileceği bir rekabette buldu.
Java: Kahvenizin yanında Demokrasi ister misiniz?
ġayet Mısırlılar demokrasinin tesisi hakkında ders çıkarmak istiyorsa, Türkiye hiç de tek
ilham kaynağı değildir. Örneğin, Latin Amerika‟ya bakabilirler. Güney Amerika 500 yıldır ilk
kez tam demokratik. Soğuk savaĢ döneminde Mısır‟da olduğu gibi Latin Amerika‟da da
diktatörler ve askeri düzen hâkimdi. Mesela Brezilya‟da askeri diktatörlüğü geride bırakan
“yavaĢ, tedrici ve güvenli” siyasi açılım uygulamada bir on yıl aldı.
Yani sabır gerekir. Aynı Ģey bir baĢka model için de geçerlidir: Endonezya. 32 yıl iktidar
süren Amerika destekli yaĢlı bir diktatör, ġuharto, Kahire‟ye yaptığı ziyaretten döndükten
sadece birkaç gün sonra istifa etti. Endonezya o vakitler 2011‟in Mısır‟ına benziyordu: Batı
dostu, ağırlıklı olarak müslüman, solcu entelektüelleri ve siyasi Ġslam‟ı ezmiĢ mega-yolsuz bir
askeri diktatörün fakirleĢtirdiği ve ondan yaka silken bir ulus.
Aradan geçen 13 yıl sonra, Endonezya bugün dünyanın üçüncü büyük demokrasisi ve
Güneydoğu Asya‟nın en özgürü; seküler bir hükümeti, hızla büyüyen bir ekonomisi var ve
ordusu siyaset dıĢında duruyor.
Hâlâ canlı anılarım var; 1998 Mayıs‟ında bir gün baĢkent Jakarta kelimenin tam anlamıyla
yanıyorken, yükselen duman sütunlarında öfke patlaması yaĢanırken bisiklete biniyordum.
Washington o vakitler müdahale etmemiĢti; Çin veya ASEAN‟ın 10 üyesi de. Endonezyalılar
kendi baĢlarının çaresine baktılar. GeçiĢ süreci daha önce büyük ölçüde gözardı edilen
anayasayı takip etti. (Mısır‟da ise anayasanın referandumla değiĢtirilmesi gerekiyor.) Doğru,
Endonezyalılar bir süre ġuharto‟nun kendi elleriyle seçtiği baĢkan yardımcısı B.J.Habib ile
birlikte yaĢamak zorunda kaldılar (Mübarek‟in kendi elleriyle seçtiği “ĠĢkence ġeyhi”
meymenetsiz Ömer Süleyman‟ın tam aksine cana yakındı o.) Seçim çalıĢmaları, seçim
kanunlarının değiĢtirilmesi, meclisteki atanmıĢ vekillerden kurtulmak bir yılı aldı. Ġlk
baĢkanlık seçiminin yapılması için altı yıl geçmesi gerekti. Ve evet, yolsuzluk halen büyük bir
sorun; zenginlik ve hak (bazılarının da dediği gibi, benzer Ģey ABD için de geçerlidir)
konusunda daha kırk fırın ekmek yemek lazım. Ama bugün hukukun üstünlüğü hâkimdir.
Bir Ġslam devletinin hiç Ģansı olmadı. Bugün Endonezyalıların sadece yüzde 25‟i oylarını
Ġslamcı partilere veriyor; Müslüman KardeĢlerin ideolojisinden olan ama resmi olarak gayri
Müslimlere de açık tutulan Refah ve Adalet Partisi, BaĢkan Yudhoyono‟nun kabinesindeki 37
sandalyeden sadece dördünü elinde bulunduruyor ve 2014 yılında yapılacak seçimlerde
oyların yüzde 10‟nundan fazlasını da ummuyor.
Endonezyalılar ABD‟ye yakın duruyor ve Washington, Çin‟e karĢı ağırlık olması için
Endonezya‟ya kur yapıyorsa da, Brezilya büyük bir popülaritesi olan Lula da Silva
döneminde daha bağımsız bir yol tutturdu (Latin Amerika‟nın büyük bir kesimi için de
doğrudur bu). Bu süreç yaklaĢık 10 yıl aldı ve gelecekteki tarihçiler tarafından Berlin
Duvarı‟nın yıkılıĢı kadar önemli görülebilecek bir olaydır.
19
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
1989, Doğu Avrupa‟da, küresel pazara eriĢmek isteyen insanların ayaklanma zinciri olarak
görülebilir kısmen de olsa. Büyük Arap Devrimine gelince, o daha ziyâde aynı pazarın
diktatörlüğüne karĢı bir ayaklanmadır. Tunus‟tan Bahreyn‟e kadar tüm göstericiler sosyal
katılım, yeni daha iyi sosyal ve ekonomik sözleĢmeler lehine yola düĢtüler. Latin Amerika‟da
bu sarsıcı ayaklanmalara müthiĢ bir sempatiyle ve “biz yaptık, Ģimdi de onlar yapıyor”
hissiyle bakılmasına ĢaĢmamalıdır.
Gelecek elbette ki bilinmiyor fakat on veya yirmi yıl sonra Mısırlıların ve diğer Arap
halkların Türk modeline veya Brezilya yahut Endonezya modeline değil de yepyeni bir yola
koyulduklarını söyleyebiliriz. Gelecek, Kahire‟den Tunus‟a, Bingazi‟den Manama‟ya,
Cezayir‟den (Allah‟ın izniyle) Suud hanedanı sonrası bir Arabistan‟a kadar, yeni bir siyasi
kültürün icâdına ve yerli ve ümit o ki, yeni ve ĢaĢırtıcı Ģekillerde demokratik yeni ekonomik
sözleĢmelere gebe olabilir.
Bu bizi tekrar Türkiye‟ye getiriyor. Ġslam‟ın yepyeni, bugünden hiç kimsenin bir ipucuna bile
sahip olmadığı, Avrupa‟daki din ve siyaset ayrımına benzeyecek Ģeyin yapıtaĢı olması pekâla
mümkündür. 1968 ruhuyla, bir Arap Banksy [Banksy, duvar resimleriyle ünlü bir sanatçıdır]
bile resmedebiliriz. Boydan boya Arap baĢkentlerine nakĢediyor: “Ġktidarda Muhayyile”
Kaynak: Tomdispatch, 18 Mart 2011
Çeviren: M. Alpaslan Balcı
20
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Sudan’da reform dönemi geçti ve devrim saati mi geldi? - Abdulvahab el-Efendi
90'lı yılların baĢında 'Sudan'da devrim ve siyasal reform' kitabımın yayınlanmasından
yaklaĢık iki ay sonra bir Avrupa baĢkentinde Afrika kıtasının liderlerinden biriyle karĢılaĢtım.
KonuĢmamızda söz Etiyopya ve Eritre'deki devrimlere geldi. Bu anlamda Afrikalı lider,
Etyopya'da birkaç devrimin meydana gelmesinden sonra uzun bir müddet Mengistu Haile
Mariam rejimiyle diyalog kurmak için ciddi bir Ģekilde çabaladıklarını ve ondan gelecek
herhangi bir görüĢme talebine hemen cevap vereceklerini hatta böyle bir çağrıyı zafer olarak
kabul ettiklerini söyledi. Ancak Etiyopya diktatörü yüz çevirdi ve salt diyalog fikrini bile
reddetti. Mengistu'nun inatçı kibri devrimciler peĢ peĢe zaferler kazanıp baĢkent
Adisababa'nın kapılarına dayanıncaya kadar devam etti. Tam bu noktada Mengistu görüĢme
yapmak için bir aracı gönderdi! Devrimciler olumlu cevap vermeyince devreye ABD girdi ve
Etyopya'yı terk etmesini ve yetkilerini nispeten daha ılımlı olan baĢbakanına devretmesini
dayattı. Amerikanın bu tasarrufunun hedefi tarihi olarak Amhara etnik hegemonyasına dayalı
eski sitemin iskeletini korumak ve en az hasarla değiĢimi gerçekleĢtirmekti. Ancak
devrimciler Amerika'nın yeni hükümetle Londra'da görüĢme teklifini reddettiler ve üç hafta
içinde alternatif hükümeti düĢürdüler.
Yemen Devlet BaĢkanı Ali Abdullah Salih'in muhalefetin talep ettiklerinden hatta hayal
ettiklerinden kat kat fazlasını verdiği planını dinlerken bu olay aklıma geldi. Uzun yıllar
boyunca muhalefetin en ileri talebi iktidar partisinin baskısının hafifletilmesi ve Ģaibesiz
seçimlere izin verilmesiydi. Ancak baĢkan ve partisi geçen yıl bu talepleri daha da ulaĢılması
zor hale getirmek için kanuni ve anayasal değiĢiklikler yapmada ısrar etti. Halk devriminin
patlak vermesinden sonra devlet baĢkanı daha önce kulak tıkadığı muhalefetle diyalogu
dillendirmeye baĢladı. Sonra tekrar devlet bakanlığına aday olmayacağından baĢlayarak
görevi oğluna devretmeyeceğine (bunu planladığını itiraf ederek) kadar peĢ peĢe tavizler
vermeye baĢladı. Son olarak, devlet baĢkanının yetkilerinin sınırlandırılmasıyla birlikte
parlamenter cumhuriyet yönünde anayasal değiĢiklik planını açıkladı. Anayasa değiĢiklikleri
ve seçimleri yapacak milli uzlaĢı hükümeti de bu kapsamdaydı.
Muhalefet ve sokak, devlet baĢkanının hemen istifası talebinde ısrar ederek bütün bu önemli
planları reddetti. Bu aynı zamanda diğer Arap hükümetlerinin de durumuydu. Mesela
Bahreyn; muhalefetin talepleri uzun süre 1975 yılında askıya alınan anayasanın tekrar
yürürlüğe girmesi ile sınırlıydı. Ancak taleplerin seviyesi gerçek bir demokrasinin kurulması
seviyesine yükseldi, hatta bazıları cumhuriyet rejimi kurulması ve krallık ailesinin
gönderilmesini dillendirmeye baĢladı. Libya, Tunus ve Mısır'da da durum bu Ģekildeydi.
Bugün Suriye, Suudi Arabistan ve Kuveyt'te de böyle... Ancak Tunus, Mısır ve Libya'daki
olaylar hızlı bir Ģekilde reform taleplerinin ötesine geçti. Kitleler ve siyasi güçler sistemi
yıkmakla sonuçlanacak Ģümullü bir devrimden baĢkasını kabul etmez hale geldi.
Yukarıda zikrettiklerimiz herhangi bir reform çabasında zamanlama unsurunun önemini
vurguluyor. Burada önemli bir soru soralım: Bu anlamda Sudan nerede duruyor. Sistem hala
reformları yürütebilecek bir pozisyonda mı? Yoksa bu merhale geçti ve kabul edilebilir
reform için alan kalmadı mı?
Bana ulaĢan ya da basılı ve elektronik gazetelerde yayınlanan ve Sudan'da reform talep eden
yorumlarda ağırlıklı akım, Sudan rejiminin reform niyeti ve kabiliyetinin olmadığı ve her
21
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
halükarda reform vaktinin geçtiği çünkü köklü ve devrimci bir değiĢimin kaçınılmaz biçimde
yolda olduğunu söyleyen akımdı. Öte yandan hala sistem içerisinden değiĢik düzey ve
heyecanda acil ve önemli reformlar çağrısı yapan sesler yükselmektedir.
KiĢisel değerlendirmeme gelince; sistemin kendisini ıslah etme gücü ile ilgili beklentim
sürekli bir biçimde azalmakta, hatta sıfıra yaklaĢmaktadır. Burada Ģunu hatırlatmakta yarar
var: Biz 1995 yılında 'Sudan'da devrim ve siyasal reform' kitabını yazarak açık bir Ģekilde
reform çağırısı yapmaya baĢladığımızda, bunun öncesinde var olan iç diyalog kanalları
yoluyla anlamlı bir değiĢimin gerçekleĢtirilmesinin mümkün olmadığı ve yönetimi elinde
tutanların durumun önemini kavrayamadıkları ya da sürecin hatasını kabullenmedikleri
noktasına varmıĢtık. Bundan dolayı katkıda bulunma çabası içerisindeki daha çok sayıdaki
vatandaĢın tartıĢmaya katkıda bulunmasını sağlamak ve dolayısıyla reform yönünde baskı
yapmak için diyalog dairesini geniĢletmeyi kararlaĢtırdık.
O zamanlar Ģunu söylemiĢtik: Sudan'ın çağdaĢ tecrübeleri ve halihazırdaki tehditler ıĢığında
ülkeyi doğru istikamete koyacak herhangi bir proje sonuç itibariyle demokratik olmalıdır ve
bu temel üzerinde program yürütmeyen hiçbir siyasi hareketin geleceği yoktur. Ancak o
zamanlar partilerin kapatılması, Ġslami hareketin bastırılması ve aĢırı bir biçimde devlet
aygıtına ve güvenliğe yaslanma politikaları uygulandı. Bunların hepsi ülkeyi yanlıĢ yöne
götürüyordu. Güney sorununun çağdaĢ devlet temellerinde çözülmesi, ekonomik reformlar ve
yargı bağımsızlığı için hızlı ve kararlı bir Ģekilde harekete geçilmesini talep ettik. Aynı
Ģekilde bazı siyasi güçlerin Sudan'ın sorunlarının barıĢçıl çözümü için sundukları plandan yüz
çevrilmesini eleĢtirmiĢtik.
Bu merhalede reform alanının hala açık olduğunu görüyorduk. O zamanlar krizin çözümünü
hedefleyen (özellikle de güneydeki savaĢın sona ermesi için) birçok plan ortaya atmıĢtık.
Zamanla konjonktür daha da karmaĢık bir hal aldı. Ve birkaç olumlu geliĢme yaĢanmasına
rağmen reform çağrılarına cevap alma ümidi giderek zayıflamaya baĢladı. Mesela 1979'da
güneydeki gruplarla imzalanan kısmi barıĢ anlaĢması ve bunun mucibince (en azından kağıt
üzerinde) bölgesel yönetim, kendi geleceğini kararlaĢtırma ve yönetime ortak olma gibi
Güneyin önemli bütün taleplerine cevap verilmesi bu olumlu geliĢmelere örnektir. Bu
anlaĢma temelinde anayasa 1998 yılında özellikle de basında ve siyasal alanda hürriyetlere
daha fazla yer verecek Ģekilde yeniden yazıldı. 1999 yılında Ümmet Partisi'yle Cibuti
anlaĢması imzalandı. Aynı yıl petrol ihracatı baĢladı. Bu geliĢmenin geri kalmıĢ bölgelerde
geliĢimi hızlandırması ve vatandaĢlara hizmetlerin iyileĢtirilmesine yol açması beklenirdi.
1999'da yönetimin en üst düzeyinde yaĢanan bölünmelerin özellikle özgürlükler alanında
olumsuz etkileri oldu. Ancak Sudanın dıĢ iliĢkilerinde açılıma yol açtı. Güneyde barıĢ
planının açıklanmasına, 2002'de MaĢaksu ve daha sonra 2005'te NafaĢa anlaĢmalarının
imzalanmasına yol açtı.
Bu anlaĢmalar bütün eksiklerine rağmen arzulanan reform yolunda önemli kazanımlardı.
Özellikle Ümmet partisi ve sonrasında Demokratik Birlik ile imzalanan anlaĢmalar... Daha
sonra 2006 yılında Darfurla ilgili Abuja AnlaĢması son olarak da doğudaki barıĢ anlaĢması...
Bu anlaĢmaların çatısı altında Sudan halkı ilk kez razı oldukları bir siyasi sistem etrafında
toplandı. Bu uzlaĢı, eğer tam olarak uyulsaydı ülkenin birliğini koruyan, bütün bölümlerinde
adaleti gerçekleĢtiren istikrarlı bir demokratik sistemle ilk defa ülkeyi selamete çıkaracak
potansiyeli taĢıyordu. Ancak fiiliyatta siyasi güçler arasındaki çatıĢma devam etti, iliĢkiler
kötüleĢti, Darfur'da savaĢ yeniden baĢladı, siyasi güçlerin çoğunluğu seçimleri boykot etti ve
22
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
katılanlar da hilelerden Ģikâyet ettiler. Son olarak da Güneyin ayrılması, hükümetle
muhalefetin arasındaki iliĢkilerin çıkmaz sokağa girmesine neden oldu.
Bütün bu uyarıcı iĢaretlere rağmen krizin devam etmesi konusunda taraflar birbirini suçluyor.
Ancak ne olursa olsun son tahlilde sorumluluk yönetimi elinde bulunduranların üzerindedir.
Bu durumda sorumlular Ulusal Kongre Partisi'nin liderleridir. Çünkü sonuçta krizi çözmek,
yönetimi elinde bulunduranların iĢidir. Bizim kanaatimize göre problemin sebebi uygulanan
yöntemdir. Bu ise, yönetimin tamamen komplocu bir zihin taĢıyan küçük bir topluluğun
tekelinde olmasıdır. Bunların içerisinde iktidar partisinin 'lider' ve yardımcıları da vardır.
Diğer siyasi güçlere sundukları her hangi bir tavizde ondan bu tekellerine dokunmamasını
bekliyorlar.
Ancak iktidara bu Ģekilde yapıĢma, halk tabanının geniĢleyerek güçlenmesini ve kitlelerin
politikalarını ve liderlerini desteklemesini sağlamıyor. Tam tersi oluyor. Partinin kendi
içerisine daha çok kapandığını görüyoruz. Bunun yanında Ġslamcılar arasında bile desteğinin
gerilediğini görüyoruz. Yönetimin artan bir Ģekilde güvenlik uygulamalarına dayanması,
sürekli olarak ittifak ve taahhütlere sığınması yirmi iki yıllık tekelden sonra yönetimin
krizinin hafiflemek yerine gittikçe derinleĢtiğine iĢaret etmektedir. Yönetimde bu denli uzun
kalındıktan sonra beklenen olumlu iĢaretlerin, geniĢ halk kitlelerinin desteğini alması,
yönetimin meĢruluğunu pekiĢtirmesi ve olağanüstü her hangi bir güvenlik tedbirini ortadan
kaldırması gerekir. Ama eğer tersi gerçekleĢirse bu iniĢe geçiĢin bir kanıtıdır.
Daha önce birçok platformda birçok konuĢmamda rejimin gerekli ölçüde reforma cevap
vermesi konusundaki ümitsizliğimi dile getirdim ve "durumların Ģu haliyle devamının
mümkün olmamasından dolayı köklü değiĢim kaçınılmaz hale geldi." dedim. Bu sonuca uzun
yıllar nasihat, diyalog, teĢvik ve proje Ģeklinde süren reform mücadelemizden ve daha
fazlasını yapacak alan kalmamasından sonra vardık. Bunun üzerine çoklarının, aksini gösteren
bütün delillere (Biz de bunları kabul ediyorduk ve bunlara ilk dikkat çekenlerdendik) rağmen
reform çağrıları yapmamdaki ısrarı sorgulayan yorumlar meĢru yorumlardır. Bunları
söyleyenler adeta bazı sebt ehlinin öğüt verenlere söyledikleri söylemi tekrar ediyorlar: "Niçin
Allahın helak edeceği ya da Ģiddetli bir azaba uğratacağı kavme vazediyorsunuz?" Tabii bizim
cevabımız, Allah'ın kendilerini baĢarılı kıldığı gibi bizi de baĢarılı kılmasını temenni ettiğimiz
kiĢilerin cevabı oldu: "Rabbimize sunacağımız bir mazeret olması için. Kim bilir belki de
onlar dönerler." (Kuran-ı Kerim Araf suresi 164. ayet)
Daha önceleri rahmetli arkadaĢımız Tayyip Salih sistemin baĢında akıllılar da var ama daha
çok meczuplar var, demiĢti. Onlardan hangisiyle daha önce yüzleĢeceğini bilmiyordu.
Maalesef uzun süre galibiyet ikinci sınıfın elindeydi. Ancak biz sistemin destekçilerinin az
olan akil adamlarının görüĢlerine kulak vermesini ve gelen tsunaminin iki kesimi de alıp
götürmeden durumlarını düzeltmelerini temenni ediyoruz. Eğer reform yapma gücü olanlar
harekete geçmezse, iki durum bizi endiĢeye sevk ediyor: Ġlki ülkenin Libya ve Somali
senaryoları arasında gidip gelmesi, ülkemizin yıkıma maruz kalması, parçalanması ve yıkımın
yaygınlaĢması. Ġkincisi ise dinin cevaz vermediği uygulamalardan dolayı islamın imajının
çarpıtılmaya maruz kalması. Bu, Ģimdiki durumun devamının Ġslam'a karĢı olduğunu ortaya
koyuyor. Ve onun muhtemel yıkılıĢı bütün Ġslami yönelimler için büyük bir gerileme olacak.
Çünkü kamuoyu nezdinde Ġslamcıların bütün sembolleri bu kötü uygulamalarla
iliĢkilendirildi.
23
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Dolayısıyla diğerlerinden önce sistemin Ġslamcı destekçileri reform için harekete geçmeli ve
saflarını yolsuzluk yapan, büyük hatalar irtikâp etmiĢ olanlardan temizlemelidirler.
Kendilerini Ġslam davetçisi olarak vasıflandıranlar bırakın Müslümanları; kafirler, müĢrikler,
fasıklar ve isyankarların indinde bile kötü karĢılanan iĢlerle anıldığı bir durumda iĢleri nasıl
doğru yapabilirler ki?
Bunu yapmazlarsa uğradıkları cezadan dolayı sadece kendilerini kınamalıdırlar. Zalimler ve
onlara yaslananlar için ahiretteki azap daha Ģiddetli ve kalıcıdır.
Kaynak: El Kuds'ül Arabi, 18 Mart 2011
Çeviren Metin Ünlü
24
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Sarkozy Libya müdahalesinden ne bekliyor? - Sinan Özdemir
Libya‟ya müdahale Cumartesi günü baĢladı. Ġlk sahneye çıkan Fransa, ardından Ġngiltere ve
Amerika oldu. Fransa uzun zamandır müdahalenin gerçekleĢmesi için çaba sarfediyordu. BM
Güvenlik Konseyi‟nde Ġngiltere ile birlikte yoğun çaba göstererek çıkarttığı kararın ardından,
Trablus yönetimiyle bütün ipleri kopararak ve Bingazi‟de bulunan geçici Konseyi Libya‟nın
tek meĢru temsilcisi olduğunu kabul ettiğini deklare ettikten sonra bütün niyetini ortaya
koydu. Öyleki Brüksel‟den toplanan Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet BaĢkanlarının konuya
iliĢkin daha dengeli bir karar almasını bu Ģekilde engelledi.
Yarı baĢkanlık sistemiyle yönetilen Fransa‟da CumhurbaĢkanının görev ve yetkileri bir
monarktan çok farklı değil. CumhurbaĢkanı içeride hükümete baĢkanlık eder, dıĢarıda ülkesini
temsil eder. Eğer hükümetin baĢındaki kiĢi cumhurbaĢkanıyla aynı siyasi partiye mensup
değilse, son olarak Chirac-Jospin döneminde olduğu gibi, bu durumda tarafların uzlaĢma
yoluyla devlet iĢlerini yürütmeleri gerekiyor. 2004‟ten bu yana sağ, iktidarda olduğu için
cumhurbaĢkanı bütün yetkileri kendi elinde topluyor. Fransız dıĢ politikasında son yıllarada
ciddi kırılmalar yaĢandı. Son olarak Fransız diplomatları tepkilerini yayınladıkları yazılarla ,
içeride yaĢanan huzursuzluğı, kamuoyuyla paylaĢma gereği duydular. Fransa‟nın dıĢ
politikasından söz ederken, aslında anlaĢılması gereken, CumhurbaĢkanı‟nın dıĢ
politikasından baĢka birĢey değil.
Sarkozy‟nin Chirac‟lı yıllardan ve de Gaulle‟dan miras kalan dıĢ politika anlayıĢından
uzaklaĢmayı tercih ettiği anlaĢılıyor. Fransa, 2003 Irak savaĢı öncesinde takındığı tavır
sebebiyle Amerika‟nın hıĢmına uğramıĢtı. De Gaulle çizgisinde olan bu duruĢtan, Sarkozy‟nin
Fransa‟nın tekrar NATO‟ya dönmesini istemesiyle vazgeçtiği anlaĢılıyor. Sarkozy, aynı
Ģekilde Ġngiltere ile olan iliĢkilerinde de yeni bir sayfa açmakta kararlı. Güvenlik Konseyi‟ne
sunulan ve kabul edilen 1973 nolu kararın ardından Fransa‟nın yanı sıra Ġngiltere‟nin de
bulunması bu sebepten. Fransa ve Ġngiltere arasında Kasım 2010‟da imzalanan savunma
antlaĢması öncesinde ve sonrasında bakanlıklar ve askeriye arasındaki iletiĢim kanallarının
sayısı artırıldı.
Fransa‟nın Almanya ile olan iliĢkilerini Fransa‟dan çok Almanya belirliyor. Almanya,
Fransa‟nın kibirli diplomasisinden rahatsızlık duyuyor. Son olarak Libya‟da tutulan Bulgar
hemĢireler davasında Libya ile müzakereleri yapan Almanya‟nın Fransızlar tarafından saf dıĢı
bırakılmaları ve Cecilia Sarkozy‟nin Fransa adına uçakla hemĢireleri alması Almanlar
tarafından kızgınlıkla takip edilmiĢti.
Alman diplomasisinin, Fransız diplomasisiyle mukayese edildiğinde daha gizli ve gösteriĢi
pek sevmeyen bir diplomasi olduğunu söyleyebiliriz. Libya‟ya müdahale konusunda
Almanya‟nın tutumunu daha en baĢından çok açık idi. Güvenlik Konseyi‟nde çekimser
kalması da bu tutumunu sürdürdüğünü gösteriyor. Almanya‟nın Kuzey Afrika‟da en önemli
iliĢkileri Cezayir ve Mısır‟la. Merkel 2005-2010 tarihleri arasında her iki ülkeyi ziyaret ederek
bu iliĢkiyi pekiĢtirmeye çalıĢtı. Buna karĢılık Libya‟dan petrol almasına rağmen Libya‟yı
ziyaret etmedi.
Sarkozy‟nin Kuzey Afrika‟ya ama özellikle Mağrib ülkelerine dönük özel bir ilgisi var. Son
olarak Kaddafi‟nin oğlu Seyfülislam verdiği bir söyleĢide, Sarkozy‟nin seçim kampanyasına
maddi yardımda bulunduklarını belirtti, ama bu, gündemin yoğunluğu sebebiyle geçiĢtirildi.
25
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Ancak Akdeniz‟de sular durulduktan sonra konunun gündeme geleceği çok açık.
CumhurbaĢkanlığı seçimlerine giden Fransa‟da konunun yakın zamanda yeniden
tartıĢılacağını düĢünüyoruz.
Sarkozy 2008‟de Akdeniz için Birlik projesini ortaya attığında da Akdeniz‟de kendi
öncülüğünde, Brüksel‟i by pass ederek, bir birlik kurmayı düĢünmüĢtü. Ancak Merkel'in,
Paris merkezli bir birlik fikrine sıcak bakmadığını ve bunun ancak AB çatısı aĢtında
gerçekleĢebilecek bir proje olduğunu söylemesinin ardından, projede, Avrupa Birliği
Barselona sürecine dahil edildi. Ne var ki Sarkozy‟nin Fransa‟nın Akdeniz‟de merkezi güç
olma düĢüncesinden vaz geçtiğini söylemek zor.
Fransa‟nın Kuzey Afrika ülkeleriyle olan iliĢkilerinde zayıf halkanın Libya olduğunu
söylemek gerekiyor. Fransa‟nın Fas, Cezayir ve Tunus‟la kurduğu “tarihi iliĢkiler” Libya için
geçerli değil. Kaddafi her ne kadar 2008‟de Fransa‟da ĢaĢalı bir Ģekilde karĢılandıysa da, her
iki ülkenin iliĢkilerinin belirli bir alıĢ-veriĢ anlayıĢı içinde Ģekillendiğini söylemek gerekiyor.
Fransa‟nın köprüleri kolaylıkla havaya uçurması da bu sebepten. Tunus ve Cezayir söz
konusu olunca görmezden gelmesi, Mısır dosyasında nötr kalması ama Libya konusunda
Ģahin kesilmesi, önceki tutumlarında ki yanlıĢı kavradığından veya Benard Henri Levy‟nin
ifadesiyle “insan hakları geleneğine bağlı kalmasıyla” bağlantılı değil. ġekillenen yeni
Akdeniz haritasında , kullanılmaya müsait yeni bir yönetim beklentisi içinde olmasıyla izah
edilebilir.
Fransa operasyonların baĢını çekmekten mutlu. Ancak Amerika‟nın sahnenin gerisinde
kalması müdahaleye kısmi destek vermesinden değil. Irak ve Afganistan‟dan sonra Libya
müdahalesinde en önde görünmeyi istememesinden kaynaklanıyor. Fransa ve Ġngiltere‟nin
Amerika olmaksızın gerçekleĢtirmeleri mümkün olmayan bir müdahale olduğunu
düĢünüyoruz. Fransa‟nın müdahaleye katılmasını da da bazı analistlerin aksine Avrupa Birliği
projesini fiilen sonlandırdığı yorumlarına katılmıyoruz. Avrupa‟nın NATO‟nun dıĢında
oluĢturmaya çalıĢtığı ordunun hayatiyet bulması için çok ciddi engellerin ortadan kalkması, en
baĢında, Kıbrıs meselesinin çözülmesi gerekiyor.
Fransa‟nın Libya‟da Ģahin kesilmesi Fransa‟nın Akdeniz‟de varlığını artırmayı istemesiyle
ilintili. Fransa Akdeniz için bir çekim merkezi olmak istiyor. Ancak Libya müdahalesinin
Arap basınındaki yansımalarına bakılırsa , Fransa‟nın özgürlük ve hürriyet adına baĢını
çektiği operasyon, petrolün kana bulunması olarak yorumlanıyor. Operasyonun hedefleri
konusunda yaĢanan belirsizlik ve zamana yayılması, bu kanıyı güçlendirecektir. Bu da
Sarkozy‟nin Akdeniz‟de merkezi ülke olma beklentisini bir kere daha boĢa çıkaracaktır.
21 Mart 2011, Dünya Bülteni
26
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Saldırıyı niçin Fransa başlattı? Kongre niçin atlandı? -Ertuğrul Aydın
Libya‟ya saldırının baĢlangıcı hakkında ilgi çekici iki nokta var. Birincisi, alıĢılmıĢın aksine,
saldırıyı Fransa‟nın baĢlatması. Ġkincisi Fransa‟nın “aceleyle” saldırması ve römorkör gibi
Amerika‟yı peĢinden çekmesi. Radikal'e bilgi veren diplomatik kaynaklara göre Türk
büyükelçisi de durumu anlamaya değer bulup "Fransa'nın müdahalesi, NATO planlamasının
neresinde? Fransa, NATO danıĢma mekanizmasından habersiz müdahale etti. Bunu, ani çıkıĢı
yüzünden planlarını hayata geçiremeyen NATO'ya izah etmeli" demiĢ.
Saldırıyı Fransa‟nın baĢlatması, sivil bir Müslüman Batı Asyalıya Amerika‟nın yeni bir
azmanlığa imza atmak üzere olmadığını, askeri harekâtın bir iĢgal niyeti taĢımadığını telkin
ediyor. Libya saldırısı, her ne kadar Amerika iĢtirak etse de, tarihte Amerika‟nın baĢlattığı bir
diğer saldırı olarak yer almayacak bu yüzden. Katıldı ama hiç değilse baĢlatmadı. Dilerseniz
gülebilirsiniz ama Amerika‟nın “tektaraflı saldırgan savaĢlar” sicili kabarmamıĢ olduğu gibi
niyet bakımından harekâtın güvenilirliği de artmıĢ oluyor.
Ancak Washington Post‟ta Pazar günü yayınlanan kızgın baĢyazıyı okuduğumda hepsi bu
kadar değilmiĢ dedim. “Obama‟nın gayrimeĢru savaĢı” baĢlıklı yazı, Libya‟ya karĢı askeri güç
kullanım yetkisini BM‟in değil Kongre‟nin verebileceğini hatırlatıyordu.
ĠĢin Kongre tarafını unutmuĢuz. Hadi biz unuttuk. Obama‟ya ne oluyor da unutuyor? Obama
“çok-taraflılığa”, uluslararası kurumlara ve kurallara önem verirken artık nedense Kongre‟yi
atlamıĢ. George W. Bush tam tersini yapıyordu. SavaĢ kararını Kongre‟den alıyor ve baĢkan
olarak savaĢı yürütüyordu. O, uluslararası kurumları atlıyor, atlatıyordu.
ABD baĢkanları bu ikisinin ortasında bir yol tutturamıyor bir türlü. Belki de bu ikisi arasında
bir tür gerilim vardır da o yüzden böyledir.
Obama‟nın BM‟i önemseyip Kongre‟yi atla/t/ması azımsanacak bir Ģey midir? Doğrusu,
George W. Bush‟unki kadar önemli bir usulsüzlüktür. Bush, uluslararası çok-taraflılıktan
vazgeçmiĢti çünkü bunu sağlayamayacağını biliyordu. Obama niçin Kongre‟den “savaĢ
kararı” çıkmasını beklemedi peki? Kavgacı tiplerle dolu Amerikan Kongresi‟nden bir savaĢ
kararı çıkmaz diye mi korktu?
Pek ihtimal vermiyorum. Sen yeter ki saldırmak iste, Kongre onaylasın. Libya‟ya müdahale
konusu haftalardır tartıĢılıyor. BM gündemine taĢınırken Kongre‟nin de gündemine
alınabilirdi elbette ama namazda gözü olmayanın ezanda da kulağı olmuyor iĢte. Pazarlıklar
gereği. Galiba güvence vermek için.
Çünkü Kongre‟nin Libya‟ya savaĢ ilan etmesi ve Amerikan baĢkanına savaĢ yetkileri
tanıması, Ġslam dünyasını yeniden telaĢa sürüklerdi. Müslümanların bile içten içe Kaddafi
Libyası‟na uluslararası müdahaleye sıcak baktığı bir zamanda ABD baĢkanının bu yetkileri
nereye kadar kullanacağı hakkında duyulan kuĢkular diplomatik müzakereleri daha yolun
baĢında kilitler ve Obama BM‟den, Arap Birliği‟nden ve Türkiye‟den bu desteği alamazdı.
Desteği aldığına göre kuĢkuları hafifletmeyi baĢarmıĢ. Nasıl? Muhteris Sarkozy‟nin havalı
bakıĢlarına aldırmayın, Kongre‟yi atlatarak ve saldırıyı baĢlatma sırasını Fransa‟ya vererek.
27
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Pazarlıklar belli ki sıkı geçmiĢ. Kafamdaki kurguya göre Obama‟nın Müslüman muhatapları
“meraklanmayın dostum, iĢgal etmeyiz” sözüyle yetinmemiĢ, ilave güvenceler istemiĢler.
Obama, Kongre‟den savaĢ kararı almayarak asla bir iĢgal niyeti taĢımadığını pazarlıklar
sırasında teyid etmiĢ oluyor böylece. Libya topraklarına bir iĢgal gücü çıkarmak için en
nihayetinde Kongre‟nin savaĢ ilan etmesi gerekirdi; “savaĢ yetkisi olmayan bir ABD
baĢkanına” güvenilmeyecek de kime güvenilecek? Böylelikle BaĢbakan Recep Tayyip
Erdoğan‟ın harekâtın “sınırlı tutulması” ve Libya‟nın iĢgal edilmemesi Ģartları yüzde yüz
olmasa da “yeterince” teminat altında görünüyor. ABD baĢkanı yaptığı konuĢmada da “neler
yapmayacaklarını” dünyaya açıkça izah ederek Amerika‟nın niyetini bu kez alenen “yeniden”
teyid etti. “Amerika Libya‟ya kara ordusu konuĢlandırmayacak. Sivilleri koruma amacı
ötesinde güç kullanılmayacak.”
ĠĢin Kongreyi atlatma formülüne gelince, gözümüzün önünde gerçekleĢti. Sivil muhalifler
“birdenbire” geriledi, Kaddafi‟ye bağlı güçler ilerlemeye baĢladı; hatta bir generalin kaçtığı
haberi geldi; Kongre‟yi atlatmak için bu kadar âciliyet yeterli gelirdi ama hayrola herkes
nereye gitti diye sormayan, zaferin bazen kaybetmek olduğunu unutan Kaddafi sarhoĢ gibi
“acımak yok” diye nâra atıp “sokak sokak, ev ev arama yapılacak” diye anons edince
yüreklere bir kıyım korkusu da düĢtü. Obama bu ikinci fırsatı tepmedi ve Kaddafi‟nin
nâralarına konuĢmasında yer verdi.
Yeterince âciliyet vardı ve “Fransa‟nın habersiz ve ani çıkıĢı” yüzünden zaman da kalmadı.
Bunlara bir de “bu iĢin üstesinden gelmek için gerekli benzersiz ateĢ gücünün yalnızca
ABD‟de olduğu” açıklamalarını ekleyin, ortada Obama‟nın baĢkanlık yetkilerini biraz
sündürerek saldırıya “hava desteği” vermesi gerektiği fiili bir durum var demektir.
Gerekli ateĢ gücü ABD‟nin elinde var diyen yetkililer istemeden de olsa Fransa‟yı kifayetsiz
muhteris olarak nitelemiĢ oluyorlar. ĠĢin orasını Sarkozy‟i düĢünsün.
21 Mart 2011, Dünya Bülteni
28
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
De Gaulle mü? O yapmazdı - Arthur Goldhammer
Libya‟daki ayaklanma, Fransa CumhurbaĢkanı Nicolas Sarkozy‟ye uzun zamandır can attığı
bir fırsatı sundu: Nihâi zafer vaad eden riskli bir uluslararası harekâta liderlik etmek.
Fransızların la grandeur (ihtiĢam) dedikleri Ģeyin peĢinde olmak, beĢinci cumhuriyetin
kurucusu General Charles de Gaulle nazarında bir devlet baĢkanının baĢlıca var olma
sebebidir. Fransa ulusal çıkarlarını ve bağımsızlığını inatla savunan halefleri, generalin bu
görüĢünü büyük ölçüde paylaĢtılar.
Ancak Sarkozy‟nin ihtiĢam fikri, “de Gaulle” veya “Mitterand‟ın” ihtiĢam fikrinden baĢkadır.
Önceki iki cumhurbaĢkanı kendilerini tarih öğrencisi olarak, ulusal çıkarlar hakkında uzak
görüĢlü adamlar olarak görürlerdi. Sarkozy ise ânın yaratığıdır, günlük haber çevrimleriyle
yaĢar. Risk, nabzını artırır ve iĢtahını açar. Sarkozy, Neuilly belediye baĢkanı iken bombacı
delinin teki bir anaokulu sınıfını rehin aldığında öne çıkmıĢtı. Sarkozy odaya girdi,
bombacıdan teslim olmasını istedi ve elinde bir çocukla bekleĢen kameraların önüne çıktı.
Kriz onun parçasıdır.
2008 yılında Rusya‟nın Güney Osetya‟yı iĢgal etmesiyle baĢlayan kriz sırasında AB dönem
baĢkanlığıyla meĢgulken kendisini krizin ortasına attı, mekik diplomasisi estirdi, Gürcistan
hükümetini devirme tehditlerini yerine getirmemeleri için Rusları ikna etti. Ancak risk
üstlenme hırsı her zaman sonuç getirmedi. Sarkozy, Muammer Kaddafi‟nin can düĢmanı
olmazdan evvel, 2007 Aralık ayında onu Paris‟e davet ederek Kaddafi‟yi yeniden uluslararası
topluma kazandırmaya çalıĢmıĢtı. Bu jest, Sarkozy‟nin insan haklarından sorumlu
yardımcısının eleĢtirisini çekti ve Kaddafi‟nin dengesiz davranıĢları yüzünden bir utanç halini
aldı. Daha kötüsü, Sarkozy‟nin bu giriĢimi aynı yılın baĢlarında Kaddafi‟nin Libya‟da
mahkum bulunan Bulgar hemĢireleri serbest bırakma kararına karĢılıktı galiba. Kaddafi bu
lütfu karĢılığında Fransa‟dan 100 milyon avroluk silah satıĢ vaadi ve nükleer santral inĢası
gibi baĢka haraçlar da almıĢtı. Libya lideri, bu tekliflerine rağmen, Sarkozy‟nin biricik projesi
“Akdeniz Birliğine” katılmayı “Arap Birliğini” enkaza çevireceği gerekçesiyle daha sonra
reddetmiĢti. Kaddafi, Sarkozy‟i kayal kırıklığına uğrattıysa, Arap Birliği‟de bu askeri harekâta
katılarak Kaddafi‟yi kesinlikle hayal kırıklığına uğratmıĢ olmalıdır.
Fransa CumhurbaĢkanı‟nın Libya diktatörüne karĢı askeri harekâtı desteklemek için hayal
kırıklığından baĢka nedenleri de var. Sarkozy, tamamen meĢru olan insâni nedenleri ve ayaklanmacıların taraftarı oldukları ya da olmadıkları - “ortak demokratik değerleri”
vurgulamayı sever. Fakat hükümetinin “Arap baharına” verdiği ilk tepkideki dağınıklığı
örtbas etmeyi de ümit ediyor. Tunus‟taki göstericiler bir diğer diktatörün, Zeynel Abidin bin
Ali‟nin silahlı güçleriyle karĢı karĢıya geldiklerinde o zamanın dıĢiĢleri bakanı Michèle
Alliot-Marie Tunuslu meslektaĢlarına, kitle kontrol tekniklerini öğretmek için Tunus‟a
Fransız çevik kuvvet polisi göndermeyi teklif etmiĢti. Ayaklanmanın ilk günlerinde Tunus‟ta
tatil yapıyordu ve yaĢlı ebeveyninin iĢ anlaĢması yaptığı Zeynel Abidin‟in bir ahbabına ait
özel jetiyle uçmayı kabul etmiĢti.
Bu ifĢaatlar nihayetinde Alliot-Marie‟yi istifaya mecbur etti ve hem geniĢ bir tecrübesi
bulunan hem de Sarkozy‟nin eski rakibi olan Alain Juppé dıĢiĢleri bakanı oldu. Fakat
Sarkozy, Alain Juppé Brüksel‟de Avrupalı ortaklarıyla görüĢürken ayaklanmacıları tanıma ve
Libya hava limanlarını bombalama kararı alarak dıĢiĢleri bakanını afallatı. Juppé bu karardan
habersizdi ve durumu gazetecilerden öğrendiğinde küçük dilini yutmuĢtu. Yaraya tuz
29
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
basarcasına, Fransa‟nın politikası Élysée Sarayı‟nın merdivenlerinde playboy filozof ve avare
insancıl Bernard-Henri Lévy tarafından duyuruldu; Lévy, Sarkozy‟nun dostu ve
ayaklanmacılar kampında kendi özel bağlantılarını kurmuĢ. Haberlere göre Juppé makamına
karĢı yapılan bu tahkir üzerine istifa tehdidinde bulunmuĢtu ama bu tarihe kadar koltuğunda
oturmayı sürdürüyor.
Sarkozy 2012 yılında yeniden seçilmek için zorlu bir mücadeleyle karĢı karĢıya. Sarkozy‟nin
aldığı destek zirvesinde: Yüzde 25. ÇeĢitli kamuoyu araĢtırmaları, aĢırı sağcı Ulusal
Cephe‟nin yeni lideri Marine Le Pen‟in ve bazı Sosyalist adayların gerisinde üçüncü sırada
bulunduğunu gösteriyor. Sarkozy‟nin partisi, Libya saldırısının yolda olduğu geçen hafta sonu
yapılan kanton seçimlerinde büyük bir mağlubiyet aldı. Böylesi Ģartlar altında, ülkesini savaĢa
sokan bir liderin sandıkta avantaj elde etmeye çalıĢtığından Ģüphelenilir. Fransa savaĢ uçakları
Libya‟ya saldırdığında cumhurbaĢkanı‟nın aldığı oylarda farkedilir bir destek dalgası
oluĢmadı.
Sarkozy‟nin gerçek amaçları hakkında Ģüphe varsa, bizzat cumhurbaĢkanı mesuliyetini kabul
etmelidir. ÇeĢitli yetkililer, Fransa hükümetinin Libya‟daki kargaĢa hakkında duyduğu
endiĢelerden birinin de devlet inkırazı durumunda teknelerle Avrupa‟ya girmeye teĢebbüs
edecek mülteci akını olduğuna iĢaret ettiler. Le Pen, bu endiĢeyi abartmak için Ġtalya‟nın
Libya kıyılarına kıĢkırtıcı derecede yakın olan Lampedusa adasına gitti ama
cumhurbaĢkanı‟nın partisi de benzer korkulara oynadı. Geçen hafta, iktidar partisi milletvekili
Chantal Brunel, Kuzey Afrikalı mülteciler Avrupa sahillerine çıktıklarında onları “tekrar
teknelere bindirmekle” tehdit etti. Daha önce ise Avrupa ĠĢleri Bakanı Laurent Wauquiez
Tunus‟taki ayaklanmalar sonrasında yasadıĢı göçe müsamaha gösterilmemesi uyarısında
bulumuĢtu. Bu tür beyanatler, cumhurbaĢkanının yüksek insâni söylemine zarar vermekte ve
art niyetli olduğuna dair Ģüphelere yol açmaktadır.
Dahası, çöldeki savaĢ planlandığı gibi gitmezse “de Gaulcü ihtiĢam” kolay kolay ele
geçmeyebilir. Bingazi çevresindeki hedefleri ilk önce Fransa uçakları bombaladı elbette; hatta
Amerika cruise füzeleri hava savunma sistemlerini vurmadan önce. Fakat gerçek Ģu ki,
saldırının ağır kısmını taĢıdıkları varsayılan Fransa ve Ġngiltere, ABD‟nin kuvvet intikal
yeteneklerine sahip değildir. Askeri çarpıĢma, uçuĢa yasak bölge kararını uygulamanın
ötesine geçti ve Libya zırhlılarına ve ağır silahlarına saldırmaya vardı. Askeri müdahale,
Kaddafi‟nin paralı askerlerini savaĢmanın risklerinin faydasından daha fazla olduğuna ikna
etmediği takdirde eğitimsiz ayaklanmacılar daha yakın bir desteğe ihtiyaç hissedebilirler.
Fakat paralı askerler çekip gitseler bile sâdık Libya askerleri muharebe sahasında kalacaklar
ve hava desteği alan ayaklanmacıların askerleri mağlup edip edemeyeceklerini bekleyip
görmek gerekecektir. Son olarak da Kaddafi devrilse bile, Libya‟nın geleceği onun
devrilmesinden sonra belirlenecek ve Fransa o süreç üzerinde söz sahibi olmak isteyen diğer
taraflarla uğraĢmak zorunda kalacaktır. Kısacası, Fransa‟nın müdahalesi, Fransa‟nın küresel
eriĢiminin hatta bir zamanlar hâkim oyuncu olduğu bölgedeki eriĢiminin sınırlarını
göstermeye hizmet edebilir.
Bu bizi Sarkozy‟nin kumarındaki önemli bir diğer cihete götürüyor. Fransa‟da çoğu
Afrika‟dan gelmiĢ büyük bir göçmen nüfus var. Fransız müslümanlar, özellikle de genç
müslümanlar kendilerini Tunus ve Kahire‟deki gençlikle ve seküler protestolarla
özdeĢleĢtirdiler. Bingazi‟de bir kıyımı önleme çabası hoĢlarına gitmiĢ olabilir ama askeri
30
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
tırmanma protestolara yol açabilir. Askeri mâcera yanlıĢ bir dönemece girdiğinde, Fransız
emperyalizminin acı hâtıraları kolaylıkla açık bir muhalefete dönüĢebilir.
Bir de Sarkozy inisiyatifinin sorunlu olduğunu ispatladığı bir Avrupa Birliği meselesi var.
Brüksel‟de Avrupalı ortaklarla yapılan görüĢmeler sürerken Sarkozy‟nin ayaklanmacıları
aceleyle tanıması ve ayaklanmacıların liderlerinin tam olarak kimler olduğu ve hangi siyasi
kuvvetleri temsil ettikleri hakkında açık göstergelerin olmayıĢı – Sarkozy‟nin Lizbon
AnlaĢması uğruna haçlı mücadelesi verdiği günlerde müdaafa ettiği - ortak Avrupa dıĢ
politikası fikrini gülünç duruma düĢürdü. DıĢ mâceralarının pek çoğunda Avrupa‟nın
hassasiyetlerine umursamaz bir tavır takındı ve Libya‟ya askeri harekâta Ģevkle yaklaĢmayan
ġansölye Angela Merkel‟i olumsuz duygu ve düĢüncelere itti. Sarkozy‟nin çabucak bir askeri
harekâta baĢlama eğilimi Avrupa iĢbirliğini kısa veya orta vadede berbat etmiĢ olabilir.
Fransa ve ingiltere‟nin bir uçak gemisini paylaĢmalarından belli olan uzlaĢmaları, Libya
meselesiyle ilerledi; her ne kadar NATO‟nun operasyondaki rolü hakkında geçici
anlaĢmazlığa düĢseler de Ġngiltere BaĢbakanı David Cameron ve Sarkozy genelde hemfikirler.
Kaydetmeye değer olan bir fark ise Ģu: Cameron, savaĢa gitmeden önce Avam Kamarası‟ndan
güvenoyu arayıĢına girdi. Sarkozy ise bu tür ayrıntılarla uğraĢma zahmetine girmedi. O,
Fransa parlamentosunu kontrol ediyor. GeçmiĢin de son bon plaisir Borboun kralları gibi
keyfine göre hareket etti. BaĢkanlığı Fransa‟daki yürütme makamına yaraĢır niĢân ve
alâmetleri taĢımadığı varsayılan Barack Obama da aynısını yaptı. Egemenliğin olağanüstü hal
ilan etme gücü olduğu söylenir. Eğer öyleyse, Libya müdahalesi Sarkozy‟nin MuhteĢem Ulus
üzerindeki egemenliğinin çarpıcı bir göstergesidir. Libya‟da batı müdahalesi için bastırarak
kendisini riske attı ve Ģimdi de askeri operasyonu tamamlamaya çalıĢıyor her ne kadar bu,
Fransa ordusunun yeteneklerini kırılma noktasına kadar pekâla zorlayabilecek de olsa.
Kaynak: Foreign Policy, 23 Mart 2011
Çeviren: M. Alpaslan Balcı
31
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Libya’daki savaşın perde arkası - Peter Beinart
ġöyle bir düĢündüğünüz zaman durum gerçekten tuhaf. ABD, halihazırda Irak ve
Afganistan'da derinden hayal kırıklıklarına yol açan iki savaĢ veriyor. Halk, tecrit politikası
taraftarı bir halet-i ruhiye içinde; baĢkan tabiatı gereği ihtiyatlı, federal hükümet ise neredeyse
meteliğe kurĢun sıkar vaziyette. Libya, temel Amerikan çıkarlarının dıĢında ve çoğu
Amerikalı, üzerinde ismi yazılı olsa bile onu haritada bulmakta güçlük çeker.
Öyleyse niçin orada savaĢıyoruz? Tamamen Bosna'dan dolayı, baĢka bir Ģey değil. Çoğu
Amerikalıya sorun, Bosna savaĢı konusunda hep, Jay Leno'nun Ġngiltere SavaĢı'nı kimin
kazandığına dair yoldan geçenlere sorduğu sorulara benzer cevaplar alırsınız. Halbuki dıĢ
politika genelde elit bir meseledir ve Bosna, Amerikalı ve Avrupalı elitlerin kendi dünya
görüĢlerini Ģekillendirdikleri bir potaydı. Batılı liberallerin, Saygon'un düĢüĢünden 20 sene
sonra Batı'nın askeri müdahalelerinin hem ahlaki hem de tesirli olabildiğine karar verdikleri
yerdi Bosna. Bosna, sivil elitlerin, sınırlı savaĢın mümkün olmadığına dair Pentagon'dan gelen
uyarılardan Ģüphe duymayı öğrendikleri yerdi. NATO'nun Bosna'daki baĢarısı, çoğu kiĢide
Batı'nın Ruanda'ya baĢarılı bir Ģekilde müdahale edebileceği kanaatine yol açtı ve 1999'da
Kosova'da insani gerekçelerle gerçekleĢtirilen savaĢa ortam hazırladı.
Hükümetlerinin Libya‟da uçuĢa yasak bölge kararını desteklemelerinde etkisi olduğu ifade
edilen insanlara bir bakın: Beyaz Saray‟da Samantha Power, meslek hayatına Bosna‟da
muhabirlik yaparak baĢladı. Fransa‟da Bernard-Henri Levy, 1994‟te Slobodan MiloĢeviç‟e
karĢı askeri müdahale isteyen bir belgesel yaptı. The Economist de “Avrupa‟nın Balkanlar‟da
soykırımı önlemedeki utanç verici baĢarısızlığı, Ġngiliz bakanlarda komple bir nesil için
geleceğe Ģekil verecek bir tecrübe olmuĢtur. Balkanlardaki acıları yakından gözlemleyen
bazıları Ģimdi günümüz koalisyon hükümetinde önemli pozisyonlarda bulunuyorlar”
açıklamasında bulundu.
Bosna‟da da olduğu gibi Batı‟nın Libya‟ya müdahalesi de sadece insani gayelerle olmadı.
1990‟ların baĢları ve ortalarında ABD ve Avrupa‟daki liderler, Balkanlar‟da olanların, Doğu
Avrupa‟yı yeniden Ģekillendiren daha geniĢ devrimin akıbetini belirleyebileceğine karar
verdiler. MiloĢeviç‟in ehlileĢtirilmesinin sadece eski Sovyet Bloku‟nda demokrasi ve insan
haklarının akıbeti için değil, Batı‟nın gücünün yayılması için de hayati ehemmiyette olduğuna
karar verdiler. Bugün de Arapların demokrasi mücadelesinde doğru tarafta durmak isteyen
ABD için de kaderleri Kuzey Afrika‟yla derinden bağlı olan Fransa ve Ġtalya gibi bilhassa
Akdeniz ülkeleri için de durum aynı. Libya, Bosna gibidir fakat mesela Kongo gibi değildir,
NATO‟nun kapısının eĢiğinde durur. Yine Libya, Bosna gibidir fakat mesela Bahreyn gibi
değildir, düĢman bir bölge gücünün yörüngesinin yakınında bulunmaz.
Peki Bosna ve bunu takip eden Batı'nın hava savaĢlarından alınacak dersler nelerdir?
Birincisi, insani gerekçelerle yapılan savaĢlar sadece havada kazanılmıyor. Bosna'da olayların
gidiĢatını değiĢtiren - en azından NATO bombardımanları kadar etkili olan-, silah sevkıyatı ve
askeri eğitimdi. Bunlar, BoĢnak ve Hırvatların karada Sırp kuvvetlerini alt etmelerine imkan
verdi. Vietnam'da ise aksine, Saygon ABD hava saldırılarına karĢı, yeterince motive olmuĢ
askerlerini hiç cepheye sürmedi, bu da Amerikan askerlerinin büyük ölçüde kazançlı
çıkmasına yol açtı. Libya'da da isyancılar çok motive olmuĢ görünüyorlar. Mesele, Amerika
32
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
ve müttefiklerinin kısa zaman içinde onlara ne kadar silah ve eğitim ulaĢtırabileceğidir.
ABD'nin Ģansına Mısır, bu transferi kolaylaĢtırıyor görülüyor. Eğer Batılı ülkelerin Libya'da
zaten askeri eğitimcileri yoksa bu beni ĢaĢırtır.
Ġkincisi, hava saldırısı ne kadar baĢarılıysa Amerika‟nın karadaki müttefikleri üzerindeki
kontrolü o kadar az olur. ABD, Kosova KurtuluĢ Ordusu'nun Sırp bölgelerini temizlemesi ya
da bağımsızlık ilan etmesini istemedi. Fakat onlar her ikisini de yaptı. Biz, Taliban Ģehirden
kaçarken Kuzey Ġttifakı'nın Kabil'de durmasını istedik. Kulak asmadılar. Talihimiz yaver
giderse Libya'daki isyancılar yakında çok daha güçlü bir kuvvet olurlar, yine talihimiz
gerçekten yaver giderse bunlar Libya'yı makul bir insani rejim altında birleĢtirmeyi baĢaracak
bir kuvvet olurlar. Fakat ikincisi büyük ölçüde bizim dıĢımızda bir olay.
Sonuncusu, Batı uçakları masum insanları öldürecek ve savaĢ, Batılı liderlerin arzu ettiğinden
daha uzun sürecek. Ve er ya da geç, Barack Obama ve Avrupalı mevkidaĢları muhtemelen bu
soruyla karĢı karĢıya kalacaklar: Kaybetmektense kara savaĢına girsek daha mı iyi olur?
Obama'nın ikinci Ģıkkı dıĢarıda bırakmıĢ olmasının ise gerçekte hiçbir önemi yok. Çünkü
söylentilere göre, Tony Blair'in MiloĢeviç'in Kosova'nın elden gitmesine müsaade edeceği
düĢüncesiyle Bill Clinton da Kosova'da aynısını yapmıĢtı.
Bir yere kadar mesele Ģu ki, Bosna'daki Ģahinler (kendimi de bu kategoriye dahil ediyorum)
bir Ģekilde hep kurtulmayı baĢarmıĢlardır. MiloĢeviç Balkanlar'da iki kez tam zamanında pes
etti. Hepimiz Kaddafi'nin de aynısını yapması için dua etmeliyiz. Çünkü, pes etmezse insanlık
adına Ģahin olanlar Ģu acı hakikatle yüzleĢmek zorunda kalacaklar: Amerikalılar insani
gayelerle yapılan savaĢta çok sayıda kayıp verilmesine tahammül edebilirler, ancak bu
kayıplardan hiç birinin Amerikalı olmaması Ģartıyla.
Kaynak: The Dailybeast, 23 Mart 2011
Dünya Bülteni için çeviren: Emin Arvas
33
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Amerika, özgürlük ve işgal! –Ali Bulaç
Libya‟yı iĢgale hazırlanan Amerika, Ģimdilik kendini ikinci planda tutmaya çalıĢıyor. Asli
ortakları Ġngiltere, Kanada ve diğer ülkelerin iĢtahını göz önüne aldığımızda bunu pek
yürütmeyeceği anlaĢılıyor. Libya krizi aslında Amerika‟nın gizlemeye çalıĢtığı yüzünü ortaya
çıkardı. Dünyada her ne savunuyorsa aslında pek de bu değerlere sadık değil.
Pek gerilere gitmeye gerek yok. 2005 yılında deĢifre edilen bilgilere göre CIA‟nın paravan
Ģirketlerine bağlı iĢkence uçakları ülkeden ülkeye uçuyordu. ABD, hukukun Ģeklini ihlal
etmemek amacıyla iĢkenceyle sorgulamak istediği insanları uçaklara doldurup üçüncü
ülkelere götürüyordu. Uçaklar sadece nakliye görevini yapmıyor, iĢkence mekanı olarak da
kullanılıyordu. Pek medyada yer almasa da bu yüz kızartıcı uçakların en sık uğradıkları
ülkelerden biri Türkiye idi. Bir iki kere değil, defaatle bu uçaklar Türk hava limanlarını
kullanmıĢ. Uçakların güzergahı üzerinde sekiz ülke var. Avrupa Konseyi soruĢturma
baĢlatmıĢtı, Hollanda büyük tepki göstermiĢti. Türkiye‟den baĢka belirgin Ģekilde zan altında
olan diğer ülkeler Romanya ve Polonya‟ydı. Avrupa söz konusu olduğunda bu üç ülke aynı
ligde. Yani üçüncü lig. Bu ülkeler (Türkiye, Romanya, Polonya) Amerikan‟ın Ģu veya bu
yöndeki isteklerine -bunların bir bölümü hukuk dıĢı da olsa- karĢı koyabilecek durumda
değiller.
2005‟ten sonra ABD iĢkence yapmak için zorlanmıyor, iĢkenceci ve iĢkence mağduru
insanları uçaklara doldurup ülke dolaĢmak zorunda kalmıyor. Çünkü Bush zamanında
Amerika‟da iĢkence “hukuki (?)” çerçeve içine alındı. Bu sayede iĢkence ABD için bir
suçlama aracı veya bir yakıĢtırma olmaktan çıktı. Hararetli tartıĢmalara rağmen ABD
yönetimi, “sorguda iĢkence yapılabileceği”ne iliĢkin bir yasayı kabul etmiĢti. Dick
Ceheney‟in baĢını çektiği ve elbette yönetimde en etkili ekip, açıkça “Güvenlik söz konusu
olduğunda iĢkencenin tolere edilebileceği” tezini savunuyordu. Yeni yasa “iĢkencede aĢırı
gitme”ye izin vermiyordu (!) Tasarı halinde iken yasa mesela Gunatanamo ve baĢka
yerlerdeki tutukluları iĢkenceye maruz bırakmayı yasal hale getiriyor, buna mukabil itiraz
haklarını ellerinden alıyordu. Yeni Ģekliyle bunun nispeten önüne geçilmeye çalıĢıldı, ne var
ki yasa açıkça “uluslar arası tanıma göre iĢkence sayılan davranıĢlar”ı yasal (!) hale
getiriyordu.
Obama, baĢlangıçta bu konuyu ele aldı ve iĢkenceye karĢı tavır koydu. Fakat sorun kökten
çözülmedi, iddialara bakılırsa bir tür yeni Guantanemolar yasa dıĢı Ģekilde ve yollarla devam
ediyor. Amerika‟ bu konuda sicilibozuk önemli ülkelerden biri. Bazı iddialara göre 1970-1990
yılları zarasında Amerika istihbarat örgütleri ve elemanları dünyada kendilerine muhalif
olarak teĢhis ettikleri 3 milyon insanın ya öldürmüĢler ya da sakat bırakmıĢlar.
Bazı siyaset bilimcilerin ve düĢünürlerin zihnini meĢgül eden bir soru var: Amerika, ülke iĢgal
etmeye devam ettikçe acaba hızla bir faĢizme doğru mu kayıyor? Tabii ki iç siyasi sistemi ve
iĢleyen demokrasisi açısından bakıldığında böyle bir hükme varmak mümkün değil. Ama dıĢ
dünyaya gösterdiği yüzü son derece ürkütücü. Bunun vahim bir geliĢme olduğunu
düĢüneneler var ve ABD‟de Irak‟ın iĢgali dahil olmak üzere Ġkiz Kuleler‟in saldırıya uğradığı
2001 yılından beri yönetimin icraatlarına Ģiddetle karĢı koyan güçlü gruplar, sivil toplum
kuruluĢları, siyasetçiler, aydınlar var. Ancak yönetim kademelerinde bu yönde eğilimler
giderek güçleniyor. Obama‟nın Amerikan demokrasisine herhangi bir derinlik getirdiğini
kimse düĢünmüyor.
34
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Herkesin üzerinde ittifak ettiği noktalardan biri Ģu: Amerika‟da son 50 yılda “aĢırılaĢtırılmıĢ
yorumları”yla Hıristiyanlık hızla geliĢti. Evanjeliklerin etkisi bariz olarak hissediliyor.
Bunların yörüngesinde iki dönem görev yapan BaĢkan Bush, “Tanrı tarafından
görevlendirildiği”ni söylüyordu. Huntington‟ın inĢa etmeye çalıĢtığı “yeni Amerikan kimliği”
baskın dini çizgiler taĢıyordu. Sosyal bilimciler de kabul eder ki, eğer dünyada gerçek
anlamda bir “dini fundamentalizm”den söz etmek gerekirse, bu geçen yüzyılın ilk çeyreğinde
ABD‟de teĢekkül eden Portestan Hıristiyanlar için söz konusudur. Dinin bu Ģekilde
fundamentalizm olarak formüle edilmesi politik, ekonomik ve askeri güçler tarafından
suistimal edilmesini kolaylaĢtırıyor. Fundamentalizm, kabul görmediği yerde zorunlu olarak
Ģiddete baĢvuruyor.
Askeri iĢgal, yasallaĢtırılmıĢ iĢkence, dıĢlayıcı ve baskıcı yeni kimlik tanımı ile hoĢgörüsüzlük
elele verdiğinde iç karartıcı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Ġlginç olan Ģu ki, Irak‟ı iĢgal
etmeden önce “Kutsal Haçlı savaĢı”ndan söz eden Bush‟u, Ģimdi Libya‟yı iĢgale hazırlanan
Fransa‟nın tekrar etmesidir. Fransa ĠçiĢleri Bakanı Claude Gueant Ģöyle dedi: Tanrı‟ya Ģükür
ki Sarkozy, Haçlı Seferi‟nin önderliğini yaptı.” Radikal laikliğiyle ün yapan Fransa‟nın bir
Müslüman ülkenin iĢgali dolayısıyla “Haçlı Seferleri”ni hatırlaması atlanmaması gereken bir
noktadır.
23 Mart 2011, Dünya Bülteni
35
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Libya, son Neocon Başkanımızı ifşa etti - Richard M. Salsman
BaĢkan Obama Amerikan Anayasasını ihlal ederek Libya‟ya karĢı, Amerika‟ya saldırmamıĢ,
onun çıkarlarına veya ulusal güvenliğine bir tehdit teĢkil etmemiĢ bir ulusa karĢı yarı-savaĢ
ilan etti. Fakat Obama ve onun haksız askeri harekâtına ilham veren neocon savaĢ
çığırtkanları Amerika‟yı ilk sıraya koyarmıĢ gibi bile yapmıyorlar. Amerika‟nın çıkarlarını,
servetini, askerlerini ve hatta ulusal güvenliğini feda ettiği takdirde dıĢ politikanın ahlaken
“asil” olduğunu farzediyorlar. Böylesi değerler ne kadar çok feda edilirse, “baĢarı” da o kadar
fazladır diye düĢünüyorlar.
Amerikan anayasası baĢkanı Amerikan ordusunun baĢkomutanı olarak tâyin ediyorsa da savaĢ
ilanını yalnızca yasamaya yani Amerikan Kongresine vermiĢtir (I. Madde, sekizinci fıkra);
meĢru Ģekilde açılmıĢ savaĢlara kaynak sağlamak için hazine tasarruf yetkisi de Kongre‟ye
aittir. Aynı fıkrada, “isyanları bastırma ve iĢgalleri püskürtme” gücü de Kongre‟ye verilmiĢtir;
diğer uluslar da benzer Ģeyi yapabilirler anlamına gelir bu.
Fakat Obama gene de Libya‟ya hücum etti, Kongre‟den savaĢ kararı almaksızın; ve eĢdeğerde
gayri liberal Araplar arasındaki bir sivil savaĢa müdahale ediyor ki taraflardan biri sadece
“isyanı bastırmanın” derdinde. Amerika‟da gayri liberal Obama‟ya karĢı bir isyan, dıĢ
güçlerin (mesela Kanada‟nın) bombalama harekâtıyla Amerikan savunma sistemlerini kırıp,
Doğu kıyılarında uçuĢa yasak bölge ilan edip meĢru Ģekilde desteklenebilecektir anlamına mı
geliyor bu?
Obama‟nın askeri harekâtı BM, NATO veya Arap Birliği‟nden izin aldığı gerekçesiyle
rasyonelleĢtirmesi gülünçtür. Amerikan anayasası bunu ne talep eder ne de izin verir;
Obama‟nın Amerikan Kongresi‟nden izin almasını – açık bir savaĢ ilanını – Ģart koĢar.
Obama ise bunu yapmadı. Selefleri aynı yanlıĢı yapsın ya da yapmasın, mazur değildir.
Bu kurumlar ya zararsız ya da tehlikelidirler zira ya Amerika‟nın çıkarlarını baĢlıca amaçları
olarak savunmazlar (NATO) veya Amerikan çıkarlarına, güvenliğine ve Anayasasına karĢı
dururlar (BM, Arap Birliği). Truman, Bush I, Bush II ve Clinton gibi Obama da bu güzergâha
bu yüzden girdi. Hepsi de Amerika‟yı ikinci sıraya ve son sıraya koydular, güya “ahlâki”
duruĢtu bu. Böylesi bir belayı daha önce de görmüĢtük Demokrat baĢkanlar - bkz. Woodrow
Wilson (I. Dünya SavaĢı), FDR (II. Dünya SavaĢı), Truman (Kore savaĢı), JFK and LBJ
(Vietnam) - yalnızca Amerikan çıkarları adına değil “dünyayı demokrasi için güvenli bir yer
kılmak” adına yani Amerika‟nın kurucu babalarının istemediği ve faal bir Ģekilde karĢı
çıktıkları bir siyasi sistemi emniyete almak adına Amerika‟yı feci savaĢlara sürüklediler.
Obama, Weekly Standard‟daki Neocon amigoların, The New Republic‟teki solcu “savaĢ
karĢıtı” bahane üreticilerin alkıĢları arasında ve görünüĢte Amerikan halkının yüzde 70‟nin
onayını alarak Libya‟yı iĢgalini ve istilasını savunuyor: Gerçek bir savaĢ değil de insâni
misyon diyerek. Demek istiyor ki vahĢi bir siyasi rejimin kendi vatandaĢlarına zarar vermesini
veya onları öldürmesini engellemek için Amerikan canı ve malı feda edilmeli meğerki o
rejimin vatandaĢları eĢit ya da daha büyük bir vahĢiliğin “ayaklanmacıları” olsun. “Ġnsâni”
veya ahlâki değil bu; Ģerli bir önermeye (yani fedâkarlık “asildir” önermesine) dayanan Ģerli
bir eylemdir; karĢılığında bencil hiçbir kazanımın olmaksızın Amerikan canının ve
özgürlüklerinin pis bir istismarıdır.
36
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Obama‟nın bu politikasını savunanlar Kaddafi‟nin geçmiĢte Amerika‟nın düĢmanı olduğunu
hatırlatıyorlar bize. Yeterince doğrudur bu ama Kaddafi‟nin veya rejiminin hakkından gelmek
için hiçbir Ģey yapılmadı değil mi? Niçin? ġimdi niçin baĢlamalı? Obama, Bush‟un (2003
yılından beri) Amerika‟nın düĢman listesinden çıkardığı ve meĢru diye nitelediği Kaddafi
yönetimine bir ay öncesine kadar yine bu sıfatlarla yaklaĢtı. Birdenbire saldırmak neden?
Libya‟da “kurbanların varlığı” gözlemlendiği için mi?
Çin, Kuzey Kore, Küba, Venezüella, Yemen, Bahreyn, Ġran veya Sudan gibi bir düzine ülkede
rejim ihlallerinin kurbanı olan milyonlar ne olacak? Obama‟nın ve neoconların/yenimuhafazakârların yanına kâr kalacaksa, daha pek çok ulusu iĢgal etmeleri gerekir – Batı
değerlerini bencilce “dayatmak” için değil de (Irak ve Afganistan‟da olduğu gibi) yerli halkın
[seçim makinelerinde] kolu çekmek gibi kutsal bir eylem için sandık baĢına gitmeleri ve hak
ihlalcisi yeni bir lider grubuna oy vermesi için. Onlarca yıl alsa, binlerce Amerikalının
hayatına ve trilyonlarca dolara mâl olsa da, “insancıllar” için bunun bir önemi yok, Amerika
ne kadar zayiat verirse, kendilerini o kadar sofu ve ahlâken üstün hissediyorlar.
Irak‟ta, Afganistan‟da veya Libya‟da, neocon/yeni-muhafazakâr yaklaĢım bellidir. Amerikan
çıkarları saldırı altında olduğunda, Washington meĢru müdafaayla karĢılık vermez ama
otokrat bir rejim “ayaklanmacılara” saldırı düzenlerse karĢılık verir, Amerikan canını ve
malını feda ederek. Kendini geri planda tutan, kendini vuran bu yaklaĢım – ister Demokratlar
isterse Cumhuriyetçiler tarafından uygulansın - tipik bir neocon dıĢ politikadır ve öz-çıkarı
Ģerli kabul ettiğinden dolayı kendine karĢıdır/ben karĢıtıdır. Bu duruĢ Amerikan çıkarları,
güvenliği riskte olduğunda ürkektir, yüreksizce apolojetiktir ve çekimserdir ama dıĢarıda,
bizim için hiçbir Ģey ifade etmeyen kurbanlar (doğrusu, Müslüman KardeĢler ve el Kaide gibi
ezeli düĢmanlardır) “kurban gittiklerinde” gözüpek, ateĢli, tek-taraflı ve savaĢ çığırtkanı
kesilirler ve biz, onları “korumak” için fedâkarlık yaparız.
John McCain de Obama‟dan farklı olmayacaktı; her ikisi de Amerikan askerlerinin ve
hazinesinin Afganistan‟da nihayetsiz bir Ģekilde harcanmasını istiyorlar; her ikisi de her bir
savaĢa daha fazlasını akıtmaya onay veriyorlar ve bu arada orduya insaflı davranması
söyleniyor (yani fedâkarlık). McCain, daha derin ahlâki ve mâli iflas bataklığına düĢmeyi
tercih etmiĢ tarihteki pek çok imparatorluk gibi Amerika da harcanmıĢ bir imparatorluğa
dönene dek ABD‟nin – kendi beni hâricinde amaçlar izleyerek -kendini feda ettiği ve Kaddafi
benzeri düzinelerce rejimle savaĢtığı “haydut devlet püskürtme” diye bilinen bir dıĢ politikayı
yıllarca savundu.
Siyasi sol, neoconları yurtdıĢında Amerikan çıkarlarını ilerletmeye niyetli “savaĢ Ģahinleri”
diye anmayı sever ama hiçbir Ģey hakikatten bu kadar uzak olamazdı; neoconlar savaĢ
çığırtkanıdırlar ama –gıda, barınak, emniyet veya seçim sandığı bakımından - sefâlet
içerisindeki baĢkalarının yararına Amerika‟nın kendi çıkarlarını ve güvenliğini feda eden
türden. Solun ve pek çok Demokratın savunduğu altruistik ahlâka benzerdir bu. Her iki taraf
da aynı taraftadır, Obama‟nın Libya‟yı iĢgaline her ikisi de destek vermektedir.
Siyasi sol, Obama‟nın mazur görülemez saldırısı karĢısında niçin sessiz? Obama onların özel
sosyalistidir, dolayısıyla dokunulmazdır. Seçim vaatlerinin aksine, Obama Afganistan‟daki
sözde savaĢa asker, para ve zaman tahsisini artırdı, Irak‟taki asker sayısını da azaltamadı,
Bush‟un savunma bakanını koltuğunda muhafaza etti ve Ģimdi de Libya‟yı iĢgal ediyor – yol
37
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
boyunca yalan söylüyor. Ama sol halen dilsiz tıpkı 2001-2008 arasında Bush harcamaları
ĢiĢirirken Cumhuriyetçilerin dilsiz olmaları gibi.
Bazı bahane icatçıları gönülsüz savaĢçı veya baĢka hiçbir seçeneği yoktu gibi iddialar ileri
sürerek Obama‟yı temize çıkarmaya çalıĢıyorlar. Düpedüz saçmalık. John Hopkins
Üniversitesi Ortadoğu Profesörü Fuad Acemî – Obama iĢgalinin mütereddit destekçisidir –
“Amerika yaptığında da yapmadığında lanetleniyor” diyor. “Arap ve Ġslam dünyasında ya
kendi yöntemini dayatan emperyalistiz ya da berikinin ötekini öldürmesine izin verenleriz.
BaĢkan Obama‟nın yüzyüze olduğu ikilem budur ve bundan kolay kolay kurtuluĢ yok.
DıĢında kalmayı tercih ederdi ama içine çekildi de Müdahaleden baĢka seçeneği yoktu.”
Fuad Acemî, Obama‟nın gerçek amaçları hakkında yanılıyor: BaĢkan, haçlı savaĢında
kendisini “ahlâklı” hissediyor. Fakat Acemî, Ġslam dünyasının eylemlerimizden bağımsız
olarak bize bela okuduğunu kaydederken haklıdır; fakat iĢte bu yüzden bırakalım Libyalılar
(ve diğer Araplar) birbirlerini gebertsinler – ve bize saldırmaya cüret ettikleri takdirde onları
geberteceğimize söz verelim.
DıĢ politikada emperyalist ve pasifist olmak arasında seçim yapmak yanlıĢtır; ilgili alternatif,
(McCain gibi) sonsuz savaĢın peĢine düĢmek olmadığı gibi (Dennis Kucinich gibi) asla
savaĢmamak da değildir; kendini fedâ etmek için değil yalnızca meĢrû müdafaa ve öz çıkar
adına haklı ve topyekûn savaĢmalı veya gerçek ve an meselesi olan bir tehdide önleyici saldırı
düzenlemelidir. Bugünün “haklı savaĢ” teorisi, bir ulus askeri amaçlarının peĢinde
menfaatçilik yaptığı takdirde adâlet olamayacağında ısrar ediyor. Bu teori hem neoconlara
hem de Obama‟nın danıĢmanlarına canlılık kazandırıyor.
Obama‟nın Libya‟yı iĢgali taktik olarak baĢarısız olacak zira felsefi olarak yanlıĢ. Afrika‟daki
karargâhın komutanı General Carter Ham “misyonumuz sivilleri rejimin kara güçlerinin
saldırısından korumaktır” diyor ve güya bunu sağlamanın yolu uçuĢa yasak bölge
oluĢturmaktır, Amerikan kara gücü olmaksızın, Kaddafi‟yi devirmeksizin. Hâlbuki Obama
“Amerikan politikası Kaddafi‟nin gitmesidir” demiĢti. Delilik bu.
Obama kısa bir süre zarfında harekâtın NATO‟ya, Fransa‟ya, Ġngiltere‟ye veya Arap Birliğine
- herkese - devredileceğini söylüyor yeter ki Amerikan askeri özerkliği ve egemenliğini fedâ
etsinler, dosta ve düĢmana bizim diğergam, hakkı olmayan, serf, kurbanlara yardım için
göreve amâde olduğumuz ispatlansın, kurbanlar bizler olsak bile. Fakat Amerika‟nın amacı
kurban edilmekse, Amerika kaybeder.
Kaynak: Forbes, 24 Mart 2011
Çeviren: M. Alpaslan Balcı
38
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Bazı Araplar ve timsah üstünde parasız geçiş - Ertuğrul Aydın
Libya‟ya yapılan saldırı karĢısında Türkiye‟nin tutumu kimi naif kimi art niyetli “bazı”
Araplar tarafından yadırganıyor. Türkiye‟nin ayaklanmacıların yanında yer almasıyla ve
Kaddafi‟ye karĢı bâriz bir muhalefet sergilemesiyle yetinmiyor, Türkiye‟ye ihtiyatlı
davranmayı bile çok görüyorlar. Bu sonuncusu, tam bir hamâkat numunesidir.
Kaddafi‟ye duydukları öfke hesaplı davranmalarını engelliyor. Kendileri hesapsız davrananlar
Türkiye‟den de benzer bir tavrı beklediklerinde bu iĢ‟te bir tuhaflık hissetmezler elbette.
Türkiye‟nin Arapların gönlünde yer edinmesi çok önemliydi; gönlü kazanan çoğu kez kafayı
da kazanmıĢ sayılır. Ancak durum her zaman böyle değildir. Bazen “gönlüm sende ama…”
denildiği de olur.
Tersi de geçerli. Kafa sizinledir ama gönül baĢka yerde.
Bu bazı Arap yazarlar Türkiye‟yi Arapların kalbinden çıkmakla tehdit ederken Türkiye‟yi
daha yeni kazandıklarını unutuyorlar. Unuttukları baĢka Ģeyler de var: Ġslam dünyasındaki
devrimlerin paradigması Türkiye üzerinde/n ĢekillenmiĢtir. Ve Ġsrail, Türkiye‟nin çözücülüğü
sayesinde son iki yıldır kendi yandaĢları arasında bile safların dağılmasını engelleyemiyor.
Türkiye Arapların kalbindeki yerini önemsemeli ama Araplar da Türkiye‟nin kalbindeki kendi
yerlerini önemsemeliler ve bununla yetinmeyip birbirlerinin kafasını da kazanmaya
bakmalılar; yoksa öyle ellerinde adamakıllı sağlam bir stratejik plan olmaksızın korkutmaya
değil.
ĠĢe baĢlamaları gereken en esaslı mesele Westfalya düzeni, ulus devlet ve ulusal egemenlik
kavramlarıdır.
Türkiye, Tahrir Meydanı‟ndaki gösterilere destek verip Hüsnü Mübarek rejimine çekilmesi
gerektiğini söylediğinde yine bazı Arapların ilkel ulusçu kanı kaynamıĢ ve egemenlik
kavramına sığınmıĢlardı. Bir karar versinler artık.
ġimdi bu kavramlara öyle bir eleĢtiri getirsinler ki bir daha Türkiye‟ye “iç iĢlerine müdahale
ettiği” söylenmesin ve egemenlik kavramı hatırlatılmasın. Hatırlatmaya kalkanlara da yine
kendi içlerinden yetkin kiĢiler cevap versinler. Egemenlik kavramı, Türk-Arap iliĢkilerinde
esasa taalluk eder. Zaten yapılması gereken ve uzun zaman alacak bir eleĢtiriye bu fırsatla
baĢlayabilirler.
Söz konusu olan Libya‟ya askeri saldırı ve Türkiye‟nin tutumu olduğunda da uzak görüĢlülük
sergilemeliler.
Türkiye “egemenlik”, “uluslararası çok taraflılık”, “hukuki meĢruiyet” çerçevesinde ve gücü
nispetinde elinden geleni yapıyor. DeğiĢim ve dönüĢüm sicilinin temiz olması için “dıĢ
ellerin” uzak olmasını arzu ediyor ve sırf iktidar iĢtahıyla kan dökülmesine sıcak bakmıyor.
BM ve NATO‟yu devreye sokarak sadece Fransa‟nın değil oradaki güçlü odakların ülke
39
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
çıkarlarından bile bağımsız dar grup çıkarları ve/veya üçüncü bir ülke adına hareket etmesinin
önünü almak veya sınırlandırmak istiyor.
Sarkozy‟nin 2007 yılında Kaddafi‟yi Bulgar hemĢireleri serbest bırakmaya ikna etmesi ve onu
Paris‟te ağırlaması, Kaddafi‟yi “uluslararası topluma” kazandırmak diye yorumlanır. Bu
doğru olabilir ama eksik. Sarkozy bunu neoconlar istediği için yapmıĢ olmalıdır. Kaddafi‟yi
“uluslararası topluma kazandırmak” için çalıĢan danıĢman Richard Perle olunca, Sarkozy‟i
buna ikna edenlerin kimler olduğu da belli oluyor. Sarkozy, neoconların ikna edebildiği, onlar
adına hareket eden bir isim. Sarkozy‟nin saldırgan Libya politikasında Fransız çıkarları
olduğunu ancak türetme yoluyla baĢarabilirsiniz ama bu politikada neoconların etkisi olduğu
mâkul bir Ģekilde tasavvur edilebilir. Baksanıza, Sarkozy‟nin ne yapacağını kendi dıĢiĢleri
bakanı bile bilmiyor. Bu konuda Bernard Henry Levi kabine üyelerine nal toplatıyor.
(Neoconların ayrıca bir de Avrupa Birliğine numara çevirip çevirmediği hakkında
spekülasyon yapılabilir ancak buradaki konumuz Ġslam dünyası.)
Birileri bir numara çeviriyor ve Ġslam dünyasının geçeceği nehir timsahlarla dolu.
Askeri saldırı yerine baĢka seçenekler üzerinde durulabilirdi ama durulmadı. Askeri saldırı
yerine baĢka türlü askeri destek verilebilirdi. Verilmedi. Doğu Avrupa‟da, Baltık
Cumhuriyetlerinde izlenen politika Libya‟da da izlenebilirdi. Ġzlenmedi. Askeri seçenek
dıĢında tüm yöntemler denenebilirdi. Kaddafi‟nin tarafında çözülme yaĢanması için rüĢvet
bile teklif etmiĢe benzemiyorlar. Ahlakları mı müsaade etmedi? Hâlbuki Ordu bile
bölünmüĢtü. Bu nedenlerden dolayı Saddam Halepçe‟de katliam yaparken seyirci kalmıĢlardı
ama bu kez seyirci kalmadılar diyerek alkıĢ tutmamız gerektiğinden Ģüpheliyim. Kara gücüyle
iĢgal etmeksizin Libya‟yı bölmenin mâliyet avantajı ortadayken Libya bölündükten sonra
iĢgal edilmese ne çıkar? Her Ģeyden önce, Bernard Henry Levi‟nin el attığı iĢten ne hayır
çıkar?
Türkiye‟nin ihtiyatlı politikasından hoĢnut olma sıkıntısı yaĢayanlar bu neocon politikasından
hoĢnut olmakta biraz fazla aceleciler. Libya iĢgal edilmese, serveti yağmalanmasa ve bu
hengâmeden bölünmeden çıksa bile acele etmemelidir çünkü Libya timsahların üstünde nehri
geçse bile bunu herkes baĢaramayabilir; yahut timsahlar asıl avlamak istediklerinin aklını
çelmek için Libyalıların karĢı kıyıya geçmesine yardım edebilir. Kaldı ki timsahların daha bir
Libya örneğinde bile nihâi tutumu henüz belli değil. Üstelik öyle bir yardım ediyor ki
Libya‟nın “askeri ağırlıklarını” boĢaltarak, hava savunma sistemini ve ağır silahlarını tek tek
yok ederek.
Fransız neocon Sarkozy‟nin Libya‟daki seyri doğallığından çıkarması, önümüzdeki aylarda
Ġran ve bu basiretle gittiği müddetçe Suriye için iyi haber değil. Bizim için de iyi haber değil.
Tıpkı Libya‟da olduğu gibi Ģimdi de Suriye‟den ateĢ sesleri geliyor, ABD uyarıyor. Obama,
Ġran‟a saldırmak için gün sayan Ġsrail‟e biraz diĢini sıkmasını söylerken rejim değiĢikliğine
bel bağlıyordu. Ġslam dünyasındaki devrimler Kaddafi gibiler yüzünden Lieberman‟lara
sürpriz bir fırsat sunuyor. Ġran‟daki YeĢil hareket Libya‟da olduğu gibi kimlerden destek
alacağına aldırmazsa herkese geçmiĢ olsun. Elimizde pratik bir Libya emsali var.
40
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Türkiye‟nin hoĢnut edemediği bazı Arapların, Libya‟yı Ġran, Suriye ve daha geniĢ Ġslam
dünyasıyla birlikte düĢünmelerini ve az da olsa uzak görüĢlülük sergilemelerini
bekleyeceğimiz yer burasıdır. Aksi takdirde Suriye‟ye ve/veya Ġran‟a saldırı düzenlendiğinde
Türkiye‟nin baĢına kolay kolay kurtulamayacağı müthiĢ dertler açılır. Ġslam dünyası, nehri
timsaha yakalanmadan geçmelidir. Ama bakıyorum da bazı Araplar nehri Timsah‟ın üstünde
parasız geçmeye çalıĢıyorlar.
26 Mart 2011, Dünya Bülteni
41
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Bahreyn'de Amerika ve Arabistan'ın rolü - Yusuf Özhan
Mısır'ın, Hüsnü Mübarek'i yönetimden indirmeyi baĢarmasıyla, dikkatler de doğal olarak
Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki diğer rejimlere çevrilmiĢti. Bu ilgiden Basra Körfezi'nin
küçük ülkesi Bahreyn de önemli ölçüde payına düĢeni aldı. Ancak 14 ġubat'tan bu yana,
ülkede yaĢanan tüm geliĢmeleri, 20 yıllık bir mücadelenin devamı niteliğinde düĢünmemiz
gerekiyor. Doksanlar boyunca süren çatıĢmalar ve bunun sonucunda halkın elde ettiği bazı
kazanımlar, bugün reformların daha yüksek sesle arzulanıĢını da beraberinde getiriyor. Fakat
bu eğilim sürdükçe de, bölgesel dengeler açısından artık belirli eĢikler de zorlanmaya
baĢlandı.
Ülkenin tükenen petrol kaynakları ve karmaĢık demografisine rağmen, hala son derece önemli
bir konuma sahip oluĢunu da hesaba katacak olursak, bu meselenin aslında yalnızca ġii halkın
meselesi olmadığını, aynı zamanda Bahreyn kraliyet ailesi içerisinde yaĢanan görüĢ
ayrılıklarının uzun vadede bilhassa Suud rejiminin de çıkarlarını tehlikeye atacağı endiĢesiyle,
bölgesel bir sünnî yönetim krizine dönüĢtüğünü de iddia edebiliriz.
Tabi ki Mısır'ın protestoların psikolojisine etki ediĢi de yadsınamaz bir gerçek. Özellikle ġii
halk arasında, belli bir noktadan sonra, protestoların ibresi yavaĢ yavaĢ reform isteklerinden
saparak, rejimin lağvedilmesine doğru kayması buna güzel bir örnek. Hem halkın devrim
talepleri, hem de ılımlı Sünnî kesmin reformcu bakıĢ açısı birleĢtiğinde, durum Bahreyn
BaĢbakanı'nın da açık daveti sayesinde Suudi Arabistan'ın kendi oyunu haline geldi.
Amerika ise her iki koĢulda da herhangi bir çıkar tehdidi yaĢamayacağına güvenerek, hem
Suud'un hamlelerini takip ediyor, hem de Veliaht Prens'in diyalog çalıĢmalarının diriltilmesi
telkinlerini sürdürüyor.
Bu noktada bir parantez açarak 14 Mart Yarımada Kalkanı müdahelesine tekrar geri
dönmemiz gerekmekte... Bu askerlerin aslında görevinin ne olduğunu anlamamız için bu son
derece önemli. Bahreyn rejiminin halk ayaklanmaları ile tek baĢına baĢ edemediği için adaya
ek asker istediğini söylemek yüzeysel bir tespit olacaktır. Nitekim ülke nüfusunun yüzde
10'una yakın bir kesmi zaten ya polis ya da askeri üniforma taĢıyor. Polis birliklerinin de,
göstericilere karĢı, gerektiği anlarda nasıl sertleĢebildiğini. Ġnci KavĢağı'na düzenlenen ilk
müdahele esnasında görmüĢ olduk. Dolayısıyla, bu Ģekilde atılan sembolik bir adım ile, hem
protestoculara, hem de Halifa ailesi içerisindeki ılımlı kanada karĢı ciddi bir mesaj
gönderilmiĢ olundu. Bu, Suud'un bölgedeki statükosunu koruması ve siyasi tavizleri
engellemesi için atmak zorunda olduğu bir adımdı.
Bahreyn rejimi içerisinde ılımlı kanadın lehine yaĢanabilecek herhangi bir kırılmada ise,
Ģüphesiz en çok Suud zor duruma düĢecekti. Yönetimdeki Halifa ailesi içerisindeki ayrıĢma
ise, yukarıda da belirttiğim gibi, muhafazakar Ģahinler ve ılımlı reformcular arasında
yaĢanıyor. Bir yanda, polis gücüne sahip Ģahin kanat ve BaĢbakan Halifa El-Halifa. Diğer
yanda, ordu gücünü elinde bulunduran, reformcu kesim ve Veliaht Prens Selman El-Halifa.
Amerika'nın son zamanlarda ilk kesim üzerinde kurduğu ciddi bir psikolojik baskı da
bulunuyor. Ancak 11 Mart Riffa olaylarının patlak vermesi Ģüphesiz önemli bir geliĢmeydi.
Rejimin bir tür "varlık korkusuna" düĢürüldüğü bu protestolar, hemen akabıninde de ılımlı
politikaların rafa kaldırılmasına yol açtı ve Suud oyununun devreye girmesine sebebiyet
42
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
verdi. Bu sayede Prens'in elindeki ordu gücünün caydırıcılığı da muhafazakar kanadın lehine
dengelenmiĢ oldu.
Önceki yazılarımdan birinde, müdahelenin hemen arefesinde, Brüksel'de gerçekleĢtirilen
NATO Savunma Bakanları zirvesinden ani bir kararla Bahreyn'e resmi ziyarette bulunan
Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates konusundan bahsetmiĢtim. Bu geliĢmeyi birçokları
gibi ben de ilk anda müdahele adına bir "yeĢil ıĢık" olarak algıladığımı söylemiĢtim. Fakat
yukarıdaki ihtimaller düĢünüldüğünde, Amerika'nın aslında baĢka bir politika takip ederken,
ani bir adımla Suud tarafından avlandığı ihtimali de kuvvet kazanıyor. Prens Selman
öncülüğündeki ılımlı kanadın muhafazakar kanadı, ordunun da gücünü arkasına alarak,
Amerika'nın rızasıyla yakın bir zamanda siyaseten tasfiye edilebileceği düĢüncesi, bu koĢullar
altında, Suud hamlesini kaçınılmaz kılmıĢ olacak ki, her Ģey bir anda oldu bittiye getirilmiĢ
oldu.
Bu sebeplerden, 2 bin dolayındaki Suud askerinin adaya intikalini bir de bu pencereden
incelemek gerekiyor. Suudun aslında Amerika ile karĢı karĢıya kalmayı da göze alarak,
Bahreyn rejiminin muhafazakar kanadı ile saf tutması, Veliaht'ın ileride atabileceği herhangi
bir adımın da haliyle önünü tıkanmasına neden oldu.
Amerika'nın tepkisinin sınırlı kalıĢı ise, her iki koĢul altında da, aslında uzun vadeli askeri ve
politik açıdan çıkarlarının herhangi bir tehtit altında olmayıĢına bağlanabilir. Amerika adada
daha ziyade uzun ve dönüĢtürücü bir role soyunmuĢken, rejimi de kendi istediği
doğrultusunda düzenlemeyi hedeflediğini, bunun Ģu an için yalnızca sekteye uğradığını
söylemek hatalı olmayacaktır.
Önümüzdeki günlerde ise, protestocular ile rejim arasında bugüne kadar bir türlü
baĢlatılamayan diyalog çalıĢmalarına, Kuveyt'in hakemlik yapmaya hazır olduğunu
duyurması nedeniyle, reform çalıĢmalarının devam edilebileceğinin sinyalleri alınmaya
baĢlandı. Bu süreç bölgesel tüm aktörlerin pozisyonlarını yeniden değerlendirdiği ve mevcut
koĢullarını uzun vadeli çıkarları doğrultusunda iyileĢtirmeye çalıĢacağı taktiksel adımlarla
devam edecektir.
28 Mart 2011, Dünya Bülteni
43
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Suriye’deki krizin bölgesel sonuçları – Patrick Seale
30 Mart ÇarĢamba günü BaĢkan BeĢĢar Esad, Suriye parlamentosu ve halkına uzun süredir
beklenen konuĢmasını yaptı. Bu, dünyanın beklediği konuĢma değildi. KonuĢma radikal
reformlara dair hiçbir çarpıcı duyuru, son günlerde bazı Ģehirleri savaĢ alanına çeviren
protestocuları teskin edecek hiçbir teĢebbüs ihtiva etmedi.
Bunun yerine, dıĢardan bir gözlemci olarak, konuĢmadaki en vurucu husus, BaĢkan BeĢĢar‟ın
karakterine tuttuğu ıĢıktı. Besbelli ki o, ister içerden ister dıĢardan olsun baskılara boyun
eğmek ya da bir kenara atılmaktan kalben hiç hazzetmeyecek biri. Bu inatçı karakter kuĢku
yok ki Suriye‟yi 30 sene demir yumrukla yöneten babası, son baĢkan Hafız Esad‟dan aldığı
mirastı.
Dağınık bir performans sergilenen bu konuĢmada iki husus göze çarptı. Birincisi, Suriye‟de
mezhep çatıĢmasını amaçlayan ve milli birliği tehdit eden tehlikeli bir komployla karĢı
karĢıya olunduğu. Esad, bunu Suriye‟nin 2005‟te karĢı karĢıya kaldığı ve yenmeyi baĢardığı
komployla kıyasladı. Bu, baĢta ABD ve Fransa olmak üzere bazı dıĢ güçlerin, eski Lübnan
BaĢbakanı Refik Hariri suikastini kullanarak Suriye kuvvetlerinin Lübnan‟dan çekilmesi ve
rejimin yıkılmasını hedefleyen giriĢime açık bir göndermeydi.
Uzun olarak ele aldığı ikinci husus da, reform yapmayı 2000‟de baĢkanlık yemini ettiği andan
itibaren tasarladığıydı. Lakin, Suriye‟yi tehdit eden harici olaylar onu meĢgul etmiĢ ve reform
sürecini geciktirmiĢ. Sıraladığı bu olaylar arasında, New York‟a 11 Eylül saldırıları, Irak‟a
saldırı ve iĢgal ki bu sırada Amerikan yönetiminin devrilme sırasının Suriye‟de olduğunu
düĢündüğünü söyledi, listenin en baĢına koyduğu 2005 Lübnan krizi, Ġsrail‟in 2006‟da
Lübnan‟a, 2008‟de Gazze‟ye saldırıları ve keza Suriye‟nin 4 senedir maruz kaldığı kuraklık
vardı.
Artık gecikme olmayacağını söylüyor görünüyordu fakat birinci önceliği Suriye‟de istikrarı
muhafaza etmekti, ikincisi de vatandaĢların sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını görmekti.
Reformlar zaruriydi, uzun zamandır planlanmıĢ ve yakında uygulanacaktı fakat bu, kriz
sonucu getiriliyor olamazdı.
Reformları tartıĢırken kısaca, siyasi parti kurulmasına izin verilmesini ve olağanüstü halin
kaldırılmasını öngören kanunlardan bahsetti. Bir dizi ekonomik tedbir planlandığını ve
yakında halka açıklanacağını da ilave etti. Tedrici yaklaĢımını da doğrularcasına „acele
etmeliyiz fakat telaĢ da yapmamalıyız‟ dedi.
Ülkenin karĢı karĢıya olduğu komplo büyüktü fakat Suriye, prensiplerini ve davasını
savunmada tereddüt etmeyecekti.
Suriye, Orta Doğu'daki girift iliĢkiler ağının merkezinde yer aldığı için, bu ülkedeki krizin
bölgenin güç yapısı üzerinde bir tesirinin olmaması mümkün değil. Eskiden beri Suriye
yönetimi hakkında endiĢe kaynağı olan dıĢ politikadaki problemlerin yerini aniden, acil ve
uzun süredir ihmal edilen iç meseleleri gösteren halk protestosundaki patlama aldı.
44
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Eğer rejim, içerdeki huzursuzluğu gidermeyi baĢaramazsa Suriye'nin hariçteki tesirleri de
kaçınılmaz olarak güç kaybeder, bunun da Ortadoğu boyunca yansımaları olur. Kriz
derinleĢtikçe Suriye'nin müttefikleri sarsılır, düĢmanları birleĢir.
Durum, genç protestoculara gerçek mermilerle ateĢ edilince de yeni ve daha tehlikeli bir
boyut kazandı. Güvenlik kuvvetlerinin eliyle gerçekleĢen sivil ölümler ülke çapında nefrete
yol açtı, tekelci Baas yönetimin temel özgürlükleri reddi ve imtiyazlı elit kesimin suistimalleri
yüzünden var olan bastırılmıĢ öfkeyi tutuĢturdu. Bu hastalıklara diğer Arap ülkelerinde de
olduğu gibi gençlerde olan Ģiddetli iĢsizlikle son dört senedir ülkenin kuraklıktan kavrulması
ve sadece çalıĢan kesimin değil düĢük ücretler ve yüksek enflasyonla fakirleĢen orta sınıfın
yaĢadığı zorluklar da ilave edilmeli.
Protestolar Suriye‟deki güvenlik devletinin temellerine meydan okurken rejim, bazı siyasi
tutukluları serbest bıraktı ve 1963‟ten beri yürürlükte olan olağanüstü hale son vereceği
taahhüdünde bulundu. Denildiğine göre bu, rejim içinde sert tartıĢmalara ve sertlik
yanlılarıyla reformcu olacaklar arasında giderek artan Ģiddette cepheleĢmeye yol açtı. Ġçteki
bu mücadelenin neyle sonuçlanacağı ise henüz belli değil.
Ġran Ġslam Cumhuriyeti ve Lübnan‟daki ġii direniĢ hareketi Hizbullah gibi iki ana
müttefikiyle birlikte Suriye‟ye, Ġsrail ve onun müttefiki ABD tarafından büyük bir
düĢmanlıkla bakılıyor. Suriye‟nin temel taĢı olduğu Tahran-ġam-Hizbullah ekseni, uzun
zamandan beri Akdeniz‟de Ġsrail ve Amerikan hakimiyeti için baĢlıca engel olarak görülüyor.
Washington‟un da desteğiyle Ġsrail, bilhassa 2006‟da Lübnan‟a yaptığı saldırıyla Hizbullah‟ı
imha etmeye ve Suriye‟yi, bölgede en tehlikeli rakibi olarak gördüğü Ġran‟dan koparmaya
çalıĢtı. Ġki hedefi de Ģu ana kadar tahakkuk etmedi. Fakat Ģimdi Suriye iç problemlerle
zayıflarken bu eksenin de bir bütün olarak hayatiyeti tehlikededir.
Uluslararası muhalefetten dolayı Suriye rejiminin kısa bir süre için bile olsa beli bükülürse
Ġran‟ın ister Lübnan, Filistin toprakları olsun isterse Körfez olsun, Arap meselelerindeki etkisi
kesin olarak azalacaktır.
Lübnan‟da Hizbullah‟ın zaten savunma pozisyonuna itildiği görülüyor. Hizbullah halen tek
baĢına en güçlü hareket olarak kalmaya devam etse de ülkedeki düĢmanları durumun kendi
lehlerine döndüğü hissiyatı içindeler. Bu da Sünni Müslüman lider Saad El Hariri‟nin
geçenlerde yaptığı ve açık bir Ģekilde mezhep kartını kullandığı sert konuĢmanın sebeb-i
hikmetini açıklıyor. CoĢkulu taraftarlarının tezahüratları arasında, Hizbullah‟ın silahlarının
Ġsrail‟e değil yabancı bir güç (Ġran) adına Lübnan‟ın özgürlüğü, bağımsızlığı ve egemenliğine
tehdit olduğunu söyledi. Bundan dolayı, Suriye‟deki krizin ilk neticesi, zaten hassas olan
Lübnan‟da istikrarın bozulması oldu.
ġii-Sünni gerginliği de sadece Lübnan‟la sınırlı değil, bölgeyi boydan boya yakıyor, bilhassa
da Sünni azınlığın ġii çoğunluğu yönettiği Bahreyn‟i. Fakat huzursuz bir ġii azınlık
barındırmakla birlikte Suudi Arabistan gibi büyük ölçüde Sünni ülkede de gerginlik
yaĢanıyor. Saddam Hüseyin Bağdat‟ta hüküm sürerken Irak ve Ġran kanlı bıçaklıydı, bu iki
ülke 1980‟lerde sekiz sene Ģiddetli bir savaĢ verdiler. Saddam‟ın Sünni azınlık yönetiminin
devrilmesiyle ġiiler iktidara geldiler. Bölgeyi kasıp kavuran mezhepçilik rüzgarı Ģimdi Ġran ve
Irak‟ı Ģimdiye kadar hiç olmadığı kadar yakınlaĢtırıyor.
45
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Türkiye, tutkulu Arap politikasında köĢe taĢı olması dolayısıyla Suriye‟deki karıĢıklıklardan
derin endiĢe duyuyor. Türk-Ġsrail iliĢkileri zayıflar ve soğurken son senelerde Türkiye-Suriye
iliĢkileri geliĢti. BaĢbakan Recep Tayyip Erdoğan ve onun hiperaktif dıĢiĢleri bakanı Ahmet
Davutoğlu, yerel ihtilaflarda aktif bir Ģekilde arabuluculuk yapmaya ve yakın ekonomik
bağlar tesis ederek bölgeye çok ihtiyacı olan istikrarı getirmeye çalıĢtılar.
Bunların en cesur projelerinden biri Türkiye-Suriye-Lübnan ve Ürdün arasında bir ekonomik
bir blok kurmaktı ki bu, vizelerin kaldırılması ve Türk yatırım ve teknolojik becerilerinin
akmasıyla bir Ģekilde tahakkuk etmiĢti zaten. Suriye'deki bir iktidar mücadelesi bu projeye
sekte vurabilir, Türklerin bundan sonraki teĢebbüslerini sınırlayabilir.
Bununla beraber, Suriye'nin kaybedilmesi Mısır'ın kazanılmasıyla telafi edilebilir. Eski
BaĢkan Hüsnü Mübarek'in durağan idaresinden kurtulan Kahire'nin Arap meselelerinde daha
aktif bir rol oynaması bekleniyor. Gazze'nin cezalandırılması ve oradaki Hamas hükümetinin
tecrit edilmesinde Ġsrail'le suç ortaklığı yaparak Mübarek'in politikalarına devam etmek yerine
Mısır'ın Ģimdi rakip Filistinli gruplar Hamas ve Fetih arasında uzlaĢma sağlanması için
harekete geçeceği bildiriliyor. Eğer baĢarılı olursa bu, bir yandan Ġsrail diğer yandan Hamas
ve Gazze'de çok daha radikal olan Filistinli gruplar arasındaki Ģiddet olaylarında mevcut
tehlikeli tırmanıĢın önlenmesine yardım eder.
Hiç kuĢkusuz, barıĢ sürecindeki baĢarısızlık Filistinli militanlar arasında derin hayal
kırıklıklarına yol açtı. Bu militanlardan bazıları dikkatleri Arapların demokratik dalgasından
yeniden Filistin meselesine çekmek için Ģiddetli bir Ģok gerektiğini düĢünebilirler. Bunlar,
barıĢ sürecinin uzun sürecek bir komaya girmesine müsaade edilmesi tehlikesine karĢı ABD
ve Avrupa'yı uyarmaya çok istekliler. Ġsrailli sertlik yanlıları da kısa sürecek bir savaĢın
amaçlarına hizmet edebileceğini hesap edebilirler. Ġsrail BaĢbakanı Benjamin Netanyahu‟nun
aĢırı sağ hükümetinin çoğu taraftarı, Hamas'ın bir seferde tümden bitirilmesi hayalini kuruyor
olabilir.
Suriye; Ġran, Irak, Türkiye, Lübnan, Filistin, Ġsrail gibi tüm cephelerde önemli bir oyuncudur.
Onun iç problemlerle meĢgul olması bölgesel kartların yeniden karılmasına yol açar ve genel
anlamda güvensizliğe ve Ģiddete katkı yapar.
Bir diğer Arap-Ġsrail çatıĢmasından da daha büyük olmak üzere bölgenin karĢı karĢıya kaldığı
tehditlerin en büyüğü, mezhepçiliğin yayılmasıdır. Bu, ülke içi ve ülkeler arası iliĢkileri
zehirler; nefret, müsamahasızlık ve güvensizliğe yol açar.
Suriye de istisna olmamak üzere Ortadoğu'daki bazı modern devletler, merkezi hükümetler
tarafından zorla ve bazen de rahatsız edici bir Ģekilde bir arada tutulan eski dinler, mezhepler
ve etnik gruplar mozaiği üzerine inĢa edilmiĢlerdir. Fakat hükümetler tarafsızlıktan çok uzak
olmuĢlar ve bir topluluğu diğerine tercih etmiĢlerdir. Devletin gücüne meydan okunurken
kana susamıĢ mezhepçi Ģeytanların da ortaya çıkması riski vardır.
Kaynak: Agence Global, 1 Nisan 2011
Çeviren: Emin Arvas
46
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Yeni sömürgecilik - Paul Craig Roberts
Libya‟da Ģahit olduğumuz Ģey sömürgeciliğin yeniden doğuĢudur. Ancak bu kez münferit
Avrupa devletlerinin imparatorluk ve kaynak rekabetine girdiği bir sömürgecilik değil bu.
Yeni sömürgecilik “dünya toplumu” (NATO ve onunla iĢbirliği yapan ülkeler ) adı altında
faaliyet yürütüyor. NATO, Sovyetlerin Batı Avrupa‟yı iĢgal etme ihtimaline karĢı kurulmuĢ
bir savunma ittifakıydı bir zamanlar. Bugün ise Amerikan hegemonyası adına Avrupalı
askerler temin ediyor.
Washington seçici “insâni müdahale” ve “baskı altında ezilen halklara özgürlük ve demokrasi
götürme” kılıfı altında dünya hegemonyasının peĢinde. Washington fırsatçı bir biçimde
“uluslararası ortaklarından” olmayan ülkeleri hedefe koyuyor. Tunus ve Mısır‟daki halk
ayaklanmalarının gafil avladığı Washington‟ın fırsatçı bir tepki verip Libya‟daki ayaklanmayı
cesaretlendirdiğine dair bazı iĢaretler var. 20 yıldır CIA için çalıĢtığından Ģüphelenilen Halife
Hifter isyancı ordusunun baĢına geçmek üzere Libya‟ya döndü.
Kaddafi, Batı emperyalizmine karĢı çıktığı için hedefe konulmuĢtu. Amerika‟nın Afrika
Komutanlığı olmayı reddetmiĢti. Kaddafi, Washington‟ın sömürgeci böl-yönet entrikasını
görmüĢtü.
ABD Afrika Komutanlığı (AFRICOM) BaĢkan Bush tarafından 2007 yılında kuruldu.
AFRICOM, amacını Ģöyle tarif etmektedir: “YaklaĢımımız, BaĢkan‟ın, DıĢiĢleri ve Savunma
Bakanlarının Ulusal Güvenlik Stratejisinde ve Ulusal Askeri Stratejide telaffuz ettikleri
Afrika‟daki Amerikan ulusal çıkarlarını desteklemek üzerine kuruludur. ABD ve Afrika
ulusları, Afrika kıtasında, Afrika‟daki ada devletlerinde ve Afrika‟nın deniz sahasında
güvenlik ve istikrarın teĢvikinde ortak çıkarlara sahiptirler. Bu çıkarların yürütülmesi, diğer
Amerikan kurum ve kuruluĢlarının ve Afrikalı ve diğer uluslararası ortaklarımızın çabalarını
bütünleĢtiren ortak bir yaklaĢımı zorunlu kılar.”
AFRICOM‟da kırkdokuz ülke var ama Libya, Sudan, Eritre, Zimbabwe ve FildiĢi Sahilleri
yok. Zimbabwe hâriç üye olmayan bu ülkelere askeri müdahale yapılıyor.
Amerika‟nın bir ülkeye nüfuz etmek ve onu kontrol etmek için kullandığı geleneksel araçlar,
o ülkenin askeri ve bürokratik yetkililerini eğitmektir. Bu programa Uluslararası Askeri
Eğitim ve Talim Programı (IMET) deniliyor. AFRICOM “2009 yılında 44 ülkeden yaklaĢık
990 askeri ve sivil öğrencinin ABD‟de veya kendi ülkelerinde eğitim ve talim aldıklarını”,
“pek çok subayın ve askere alınan IMET mezunlarının askeri ve bürokratik kurumlarda kilit
mevkilerde görev aldıklarını” belirtiyor.
AFRICOM, kilit stratejik amaç olarak “el Kaide Ģebekesini” mağlup etmeyi gösteriyor. ABD
Trans-Sahra Terörle Mücadele Ortaklığı (TSCTP)teröristlerin güvenli barınaklar kurmasını
47
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
engellemek için “ortak ulus kuvvetlerine” eğitim ve teçhizat desteği sunmakta ve “bölgedeki
aĢırılık yanlısı örgütleri mağlup etmeyi amaçlamaktadır.”
Terörle on yıl süren savaĢtan sonra kadir-i mutlak el Kaide Ģimdi Afrika boyunca Cezayir,
Burkina Faso, Çad, Mali, Moritanya, Fas, Nijer, Nijerya, Senegal ve Tunus‟ta; Ortadoğu‟da,
Afganistan, Pakistan ve Ġngiltere‟de; ABD‟de öyle bir tehdit ki “ülke güvenliği” için yıllık 56
milyar dolar bütçe talep ediyor.
El Kaide tehdidi Washington‟ın diğer ülkelerin iç iĢlerine karıĢmak ve Amerikan sivil
özgürlüklerini yıkmak için en iyi bahanesi haline geldi.
II. Dünya SavaĢı‟nın sona ermesi üzerinden 66 yıl, Sovyet çöküĢünün üzerinden ise 20 yıl
geçti ve Amerika‟nın dokuz askeri komutanlığından ve altı bölgesel komutanlığından biri olan
Avrupa Komutanlığı olduğu yerde duruyor.
BaĢka hiçbir ülke dünyada askeri mevcudiyet ihtiyacı hissetmiyor. Washington, kıt
kaynaklardan yılda 1.1 trilyon doları askeri ihtiyaçlara tahsis etmenin iyi bir Ģey olduğunu
niçin düĢünüyor? Washington paranoyasının bir iĢareti midir bu? DüĢmanı olanın sadece
Washington olduğunun mu iĢaretidir?
Yoksa Washington‟ın imparatorluğa büyük bir değer atfettiğinin, milyonlarca Amerikalı
evlerini ve iĢleri kaybederken vergi mükelleflerinin paralarını ve ülkenin kredi değerliliğini
askeri mevcudiyet göstermek için har vurup harman savurduğunun mu iĢaretidir?
Washington‟ın Irak ve Afganistan‟daki pahalı baĢarısızlıkları emperyal emellerini
yatıĢtırmadı. Washington baĢarısızlıklarını örtmek ve gündemini saklamak için görsel ve
yazılı medyaya güvenmeye devam edebilir fakat pahalı baĢarısızlıklar pahalı baĢarısızlıklar
olarak kalacaktır. Washington, imparatorluk peĢinde olmanın ülkeyi iflas ettirdiğini er ya da
geç kabul edecektir.
Washington ve Avrupalı “ortakları” yabancı ülkeleri kontrol etme arayıĢındayken göçün ABD
ve Avrupa kültürünü ve etnik yapısını dönüĢtürmesi bir paradokstur. Hispanikler, Asyalılar,
Afrikalılar ve çeĢitli etnik kökenden Müslümanlar “Birinci Dünya” nüfusunun her geçen daha
büyük bir parçasını teĢkil ediyor ve beyaz adamın imparatorluğuna verilen destek azalıyor.
Eğitim isteyen, gıda, barınak ve sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyan insanlar, köklerinin olduğu
ülkelerdeki askeri karakolların mevcudiyetine husûmet besleyeceklerdir.
Gerçekte kim kimi iĢgal ediyor?
Amerikan toprakları Meksika‟ya dönüyor. Örneğin, ABD Nüfus Bürosu eski müdürü ve
demografi uzmanı Steve Murdock, Teksaslı çocukların üçte ikisinin Hispanik olduğunu ve
“Anglo-Amerikanlardan fazla olduklarını” bildiriyor.
Komik değil mi? Washington ve onun NATO kuklaları dünyayı iĢgalle meĢgulken, dünya
onları iĢgal ediyor. Kaynak: Counterpunch, 3 Nisan 2011,Çeviren: M. Alpaslan Balcı
48
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Suriye rejimi çetin ceviz ama..- Ertuğrul Aydın
Suriye rejimi çetin cevize benziyor. Ama çetin ceviz Kaddafi‟nin durumuna ve yol açtığı
felâkete bakınca, BeĢĢar Esad‟ın çetin ceviz olduğunu ispatlamasının kendisi dâhil hiç
kimseye bir faydası olmayacağı ortada.
Kuveyt‟ten kalkıp ġam‟ı ziyaret eden el Sabah‟a veya Hillary Clinton‟ın “Suriye ile
Libya‟daki durumlar ayrı” sözlerine bakıp politika belirlememek gerekir. Clinton bu
sözleriyle Suriye rejimine “ayaklanırlarsa dilediğin sayıda insanı öldürebilirsin” mesajını;
göstericilere de “ayaklanırsanız karıĢmayız, sizi gebertirler” mesajını vermiĢ oluyor. YanlıĢ
anlamanın çok pahalı olduğu bir süreçte aydınlatılmaya muhtaç sözler sarfeden Hillary
Clinton‟dan bu sözlerinin bir hesabını isteyen henüz çıkmadı.
Bir an için Suriye‟nin ağır silahlarla göstericileri acımasızca ezdiğini ama yine de Batılı bir
askeri müdahale veya saldırı yapılmayacağını düĢünelim. Diğer tedbirlerin alınmayacağının
bir garantisi mi var? Obama‟nın kara harekâtından uzak durma “lûtfu” bile Libya‟nın
bölünmesini, iç savaĢın uzamasını, alt ve üst yapının imhasını garantiye almaktan baĢka bir
iĢe yaramıyor.
Ben Ģimdilik onun Suriye‟yi hataya sevkettiğini, Suriye‟nin Amerika veya Avrupa‟nın
“lûtfundan” bile uzak durması gerektiğini düĢünüyorum. Saddam Hüseyin‟e de “Araplar
arasındaki ihtilafa Amerika‟nın müdahil olmayacağı” söylenmiĢ ve Kuveyt‟i iĢgale
sevkedilmiĢti.
Hillary Clinton‟ın “Suriye ile Libya‟daki durumlar ayrı” diyerek “Suriye rejimi dilediği
sayıda insan öldürebilir, biz karıĢmayız” mesajına inanmamak için elimizde baĢka iyi
nedenimiz de mevcut: Amerika‟nın iĢler iyice karıĢıp dolaĢmadan müdahil olmamak gibi bir
geleneği var. I ve II. Dünya SavaĢlarında böyle hareket etmiĢtir. Geleneğine sâdık kalırsa,
sonuç alıcı Ģekilde müdahale etmesi için taraflardan birinin öteki üzerinde hâkimiyet
sağlayacağı eĢikte, alevlerin ve çığlıkların semâya yükseldiği bir vakitte harekete geçer. Peki,
alevler ve çığlıklar vicdanını etkilediği için mi harekete geçer? Hayır. Alevler ve çığlıklar,
yükseldiği yerdeki insanları dıĢ taleplere karĢı daha bir esnek kılar ve böylelikle Amerika
daha geniĢ bir hareket alanına sahip olur.
Mesela Libya rejiminin direnci, hem zaferin hem de yenilginin bedelini artırdı, gitgide üçüncü
tarafların elini güçlendirdi ve bu ihtilafta kendilerine bahse değer bir hareket alanı açmalarına
imkân verdi. Hem rejim hem de rejim karĢıtları ciddi tavizlere zorlandı Her iki tarafın geri
çekildiği her alana üçüncü taraflar kondu.
***
Suriye rejimi, olağanüstü hali ve serbest seçimlerin önündeki engelleri kaldırmak yerine elini
çabucak tetiğe götürdüğüne göre içinde bulunduğu Ģartları idrak etmemiĢ. Vehmi, hiss-i
müĢtereke kulak vermesini engelliyor.
Tribünlerde kiĢi, grup ve devlet aktörlerinden devrimlere sempati duyanlar da var öfke
duyanlar da: Amerikalı Cumhuriyetçiler-Yeni-muhafazakârlar-Ġsrailciler, Demokratlarliberaller, ABD-Avrupa ve Ġslam dünyasındaki liberaller-küreselleĢmeciler-uluslararasıcılar,
Ġslamcılar-muhafazakârlar; yoklama kâğıdında ismi yazılı herkes burada.
49
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Suriye rejimi, Bahreyn tecrübesini tekrarlayacağını umuyor olmalı ama o ya Mısır‟a
benzeyecek ya da Libya‟ya. Apayrı bir Suriye tecrübesi mümkünse de o tecrübede rejime
teselli yok; ama rejim, sınırsız güç kullandığı takdirde onu parça pinçik etmek üzere
tribünlerden sahaya inecek bir izleyici kitlesi var.
Tarafların hepsinin de kendilerine ait bir gündemi var. Cumhuriyetçiler-Yeni-muhafazakârlarĠsrailciler “hava nagila” eĢliğinde “egemen devlet çıkarlarının” peĢinden koĢtururken ABDAvrupa ve Ġslam dünyasındaki liberaller-küreselleĢmeciler-uluslararasıcılar küresel AVM ve
“küreselci mefkûre” adına koĢturuyor, ayaklanmaları uluslararası kurumların kaza yetkisini
“egemen devlet” aleyhine geniĢletecek Ģekilde kullanıyorlar. Devrimler, demokrasi ve insan
hakları bahanesiyle ne zaman saldıracağı belli olmayan Amerika‟nın askeri harcamalarından
muzdarip Amerikalılar için de bir umut çünkü bu bahanelerle saldırılacak Ortadoğu
ülkelerinin sayısı azalıyor. BRIC ülkeleri gibi sahaya inmeyenler var ama onların tribünde
oturmayı tercih ediĢleri bile sonuçları itibariyle devrimler lehine bir tavır alıĢtır. Ġslamcılarmuhafazakârlar; bölge halkları ise “küreselci mefkûrenin” ayaklarına basmadan zalimin
zulmüne son verme umudu olarak görüyorlar. Rejim değiĢikliği hakkında taraflardan birinin
çekincesi olsa bile diğerleri aynı çekinceyi paylaĢmadıkları takdirde hep birden sahaya
çullanmak zorunda kalıyorlar çünkü süreci yönlendirme fırsatını kaybetmekten korkuyorlar.
Türkiye baĢta “NATO‟mu? Ne NATO‟su? NATO‟nun Libya‟da ne iĢi var?” derken BM
Ģemsiyesi altında NATO müdahalesini mumla arar hale geldi zira daha beteri var: Ġlgili diğer
taraflar münferiden hareket edebiliyorlarmıĢ. Türkiye‟nin çekincesini yıllardır öfke
biriktirmek zorunda kalan Libyalı ayaklanmacılar bile paylaĢmadı.
O halde BeĢĢar Esad, tercihini ezmekten yana kullandığı takdirde Türkiye‟ye bel bağlamasa
iyi olur. Türkiye‟de BeĢĢar Esad‟a karĢı sempati duyulduğu açık bir gerçekse de Türk
hükümeti sırf hatır için sömürge döneminden mirâs kalan çeliĢkilerin devamından yana tavır
almakta zorlanacaktır çünkü bunu yaptığı takdirde kendisini inkâr etmiĢ olur; Arap
halklarında hüsran duygusu yaratır; Suriye‟nin bölünmesinden kaynaklanan serpintiye maruz
kalır ve sekiz yıllık jeopolitik düzenlemeler heba olma riskiyle karĢılaĢır.
***
Suriye‟nin petrol ve doğalgaz ülkesi olmaması Batılı ülkelerin, kiĢi ve grupların ilgisiz
kalacağının göstergesi sayılamaz; rejimin Ġsrail‟e karĢı dik duruĢu ayaklanmacıların rejim
değiĢikliğinden vazgeçmelerini sağlamaz veya ayaklanmacılara karĢı Ġslam dünyasında ve
Batı‟daki bazı kesimlerde duyulan sempatiyi yok etmez; rejimin askeri gücü ayaklanmacıları
ezebilir ama kararlılıklarını ezemediği takdirde dıĢ müdahale kaçınılmaz hale gelebilir çünkü
insâni müdahale ve koruma yükümlülüğü gibi tribünlerin sahaya sarkmasına imkân tanıyan
yeni kavramlar ve bu kavramları kullanmaya hevesli uluslar, kiĢi ve gruplar var.
***
Suriye rejimi Bahreyn‟e bakıp 1968‟i hatırlıyor ve 1968 Devrimlerinin bastırılması gibi 2011
Arap Devrimlerinin de bastırılabileceğini hayal ediyor olabilir. Batılı birkaç isim de böyle
düĢünüyor. Ben aksini düĢünüyorum çünkü 1968, dünya sistemine de bir meydan okumaydı.
Arap Devrimleri ise bazı tereddütler olsa da öyle ya da böyle dünya sistemine eklemlenme
sürecidir. Siz Tunus‟ta ve Mısır‟da dünya sistemine kafa tutanı gördünüz mü? Peki,
Türkiye‟de gördünüz mü? 1968‟in lüks Ģartları 2011‟de yok. An, devrim anı. Suud
Hanedanı‟nın veya Ġran‟ın yahut baĢka bir ülkenin ne düĢündüğü sadece belli bir yere kadar
önemlidir; belirleyici olan, Suriyeli ayaklanmacıların azmi ve kararıdır. Suriyeli
50
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
ayaklanmacılar hariç herkes bağımlı değiĢken hükmündedir ve tutumlarını ayaklanmacıların
tutumuna göre belirleyeceklerdir. Suriye‟deki isyan Ģiddetini artırdığı takdirde Hillary Clinton
daha birkaç hafta önce ne söylediğini bile hatırlamaz veya yanlıĢ anlaĢıldığını söyler. Herkes
gitse “küreselci mefkûrenin mümesilleri” ve “Küresel AVM‟nin mimar ve mühendisleri”
göstericilere nezarette ısrarlı olacaklardır. Gecikmeler olabilir ama devrimlerden kaçıĢ yok.
GeliĢi birkaç yıl uzasa ne çıkar? Suriye rejimi Mısır‟ın (veya Türkiye‟nin) izinden gitmezse
tıpkı Kaddafi gibi karĢısında geçici bir ittifak bulacak ve Batı bildiği en iyi çözümü
uygulayacaktır. O da ampütasyon. Balta ve testereyle. Ve de narkozsuz.
4 Nisan 2011, Dünya Bülteni
51
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
İran, Suriye’yi kaybedebilir - Ertuğrul Aydın
Ġsrail'in Gazze'ye düzenlediği saldırıların bir izahı olmalı. Niyet okumak güçse de herhangi bir
öznenin muhtemel niyetlerinin/amaçlarının hem sınırlı bir sayısı hem de alâmetleri vardır.
Malum, Ġsrail Filistinlileri öldürmekten hem zevk alır hem de bu cinayette fayda olduğuna
inanır. Ona göre bu dünyadan kaç Filistinli gönderilirse kârdır. Gazze'ye düzenlediği saldırı
bu haz-fayda algısına bakarak açıklanabilir. Ancak bununla yetinemeyiz çünkü Ġsrail,
tırmandıracağı bu saldırıyı bölgede siyasi dönüĢümlerin olduğu bir zamanda yaptı. Haz üstüne
haz, fayda üstüne fayda istiyor: Yeni Mısır'ı sınıyor; Libya'da savaĢa çekilen Avrupa'yı
çatıĢmanın derinliklerine sürüklüyor ve Amerika'nın elini rahatlatıyor; en önemlisi,
Ortadoğu'da, Kuzey Afrika'da hassaten de Suriye'de ayaklanmalar yaĢanırken gerilimi
tırmandırması, Ġsrail'in Ġran ve Suriye gibi iki meselesini yahut en azından ikisinden birini
kendince çözeceği bir vasat doğuruyor.
Ġsrail, geçmiĢte olduğu gibi Gazze'ye (Hamas'a) ve Lübnan'a (Hizbullah'a) ağır saldırılar
düzenleyerek kendisine füze saldırısı olarak dönen misillemelerin bedelini Ġran ve
ayaklanmalarla boğuĢan Suriye'ye ödetmenin hesabını da yapıyor olmalı. Ġçeride
ayaklanmalarla boğuĢan Suriye rejimi bir de askeri saldırı riskiyle karĢılaĢırsa bekâsını
korumak için daha önce hiç düĢünmediği tavizleri vermek zorunda kalır. Mesela, Suriye'ye
Ġran-Hamas-Hizbullah'la arasına mesafe koyması kaydı Ģartıyla Batıdan bir hayat elinin
uzanması ve Suriye rejiminin bu eli tutması kuvvetle muhtemeldir. (Bu geliĢmenin bir de
Filistin davası aleyhine sonuçlarını hayal edin.)
Ġran-Suriye-Hamas-Hizbullah ekseni ciddi bir yara aldığında hem Ġran'ın hem de Hamas ve
Hizbullah'ın savunmasızlığı artar. Hillary Clinton "Suriye ile Libya'daki durumlar
ayrı" diyerek Suriye'ye askeri müdahaleye sıcak bakmadıklarını ima etmiĢti. Ben bunu Suriye
rejimine "ayaklanırlarsa dilediğin sayıda insanı öldürebilirsin"; göstericilere de
"ayaklanırsanız karıĢmayız, sizi gebertirler" mesajı olarak okumuĢtum. Geçen hafta Obama
da "Suriye hükümetinin barıĢçıl protestoculara karĢı bugün ve geçen bir hafta içerisinde
uyguladığı iğrenç Ģiddeti Ģiddetle kınıyorum";"protestocuların da her hangi bir güç
kullanımını kınıyorum" dedi. Obama ve Clinton Suriye'yi Libya'dan ayrı bir yere
koyuyorlarsa, bunun bedeli Suriye'nin Ġran-Hamas-Hizbullah ekseninden çekilmesidir.
Ayaklanmacıları öldürmesine yahut ayaklanmaları ikincil önemde birkaç reformla atlatmasına
baĢka türlü göz yumulmayacak. Suriye'nin direniĢ ekseninde kalması hatrına ayaklanmacıları
ezmesine göz yummak zorunda olanlar Batılılar değildir. Tam tersi, Batılılar, Suriye rejiminin
direniĢ ekseninden çıkması karĢılığında ayaklanmaları bastırmasına veya atlatmasına göz
yumacak gibi duruyorlar. Kapısını tıklattıkları seçenek de Ģimdilik bu.
Olaylar bu doğrultuda geliĢirse, Ġran'ın Suriye rejimine verdiği destek biraz ileride kendi
önüne takoz olup çıkacak. Halbuki Suriye rejiminin bu kadar özgüvenli olmaması için ona
verilen desteğin azalması gerekir. Ama bölgedeki hanedanlar Suriye rejimine destek veriyor
ve Ġran'la aynı safta yer alıyorlar. Türkiye de Suriye'nin yanında ama o ayaklanmacıları da
gözetiyor. Hanedanlar olmasa Suriye'yi sadece Ġran destekliyor görünecek. Daha sonra terk
edecekleri bir yerde kalabalık yaptıklarını düĢünüyorum. Varlıklarıyla Suriye rejimini hataya
sürüklüyor, Ġran'ın Suriye rejimine destek vermek hakkında iki kere düĢünmesinin önüne
geçiyorlar.
52
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Suriye'nin Ġran-Hamas-Hizbullah ekseninden çıkmadığını farzedelim. Bu durumda Suriye,
ayaklanmacıları öldürmenin bedeliyle yüzyüze getirilir; Suriye karıĢtığında hanedanlar hemen
uzaklaĢacak, tüm parmaklar Suriye'deki kıyımın suç ortağı olarak Ġran'ı gösterecek ve
çoktandır bekletilen saldırının önü yine açılacaktır. Netanyahu ve Merkel ikilisi Gazze ve
Lübnan'dan yapılan füze saldırılarının asıl suçlusunun Ġran olduğunu daha Ģimdiden ilan
ettiler. Benzerini Suriye'de yaĢanacak muhtemel daha büyük kıyımlar için de yaparlar. Merkel
Ġran nükleer programının önceden olduğu gibi bir tehdit olmayı sürdürdüğünü, Ġran'ın atom
bombası yapmasını engellemek için herĢeyi yapacaklarını söyledi ve Arap dünyasındaki
demokratik direniĢ hareketlerine benzer ilk hareketin Ġran'da baĢladığını iddia etti; Ġran'da bu
hareketin çok sert bir Ģekilde bastırıldığını ve bunun kabul edilemez olduğunun açık bir
Ģekilde söylenmesi gerektiğini de ileri sürdü.
Bingazililere "kalkın ey ehli vatan" dediler hepsi birden kalktı. Döndüklerinde oturacak yer
bulabilirlerse ne âla. Batı müdahalesi yüzünden hiç kimse umduğunu bulamayabilir. Ġran,
Suriye rejimini desteklese de desteklemese de onu kaybetmekle karĢı karĢıya. Üstelik Libya
ve Suriye'de silahların oluĢturduğu toz duman dindiğinde baĢka bir Ġran görme ihtimalimiz
geçmiĢe kıyasla bugün daha yüksek. Ġran'a karĢı bir saldırıyı Amerika "baĢlatmasa" da olur.
Sadece görünüĢte de olsa Libya'da baĢı o çekmedi zaten. En doğru yaklaĢım, Türkiye-ĠranMısır'ın ortak hareket etmesi, Suriye rejiminin ayaklanmacıların taleplerini kabul etmesini
sağlamalarıdır.
11 Nisan 2011, Dünya Bülteni
53
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Despot rejimleri Türkiye mi kurtaracak? - Abdullah Aydoğan Kalabalık
25 Ocak 2011 tarihine kadar kimsenin kendisi ve ailesi hakkında konuĢmaya cesaret
edemediği, ülkeyi 30 yıldır tek adam olarak yöneten Mübarek, bu gün mal varlığı sebebiyle
sorgulanmak üzere savcılığa çağrıldı. Çağrıya uymaması durumunda tutuklanabileceği de
belirtildi.
Öte yandan, Tunus devrik Lideri Bin Ali'nin kardeĢi Salah bin Ali, 10 Nisan 2011 tarihinde
tutuklandı. Bir gün sonra ise, Bin Ali'nin partisi'nin genel sekreteri Muhammed el Ğaryani
hakkında tutuklama kararı çıkarıldı.
Önce Tunus, sonra da Mısır'da yaĢanan devrimlerin ateĢinin ilk önce bu iki ülkenin ortasında
yer alan Libya'ya sıçraması tahmin edilebilir bir geliĢmeydi. Ancak, Kaddafi'nin sıra dıĢı
tutumu tahminlerin ve hayal sınırlarının ötesine geçerek, feci boyutlara ulaĢtı.
Ġsyancıları önce uyuĢturucu kullanmakla itham eden Kaddafi, sonra onları fare'ye benzeterek
hepsini yakalayacağını söyledi. Oğlu Seyfulislam ise: ''Petrolü unutun!'' diyerek, Avrupalı
dostlarına petrol tehdidinde bulundu.
BaĢkaldırının ilk günlerinde halkına karĢı savaĢ uçakları, roket atar ve tanklarla saldırmayı
planlayan Kaddafi rejimi, vijdan sahibi iki plotun Malta'ya sığınmasıyla uluslar arası arenada
ilk skandalın ĢaĢkınlığını yaĢadı.
Ardından Libya'nın BM temsilcisinin istifası ve diğer bazı ülkelerdeki büyükelçilerin
istifalarıyla darbe yiyen Kaddafi rejimi, Bingazi'ye tank ve Rus yapımı roket atarlarla
saldırma planını harekete geçirdi. Ecdebya ile Bingazi arasındaki 148 km.lik mesafeyi
yüzlerce savaĢ makinesi, cephane ve Libya halkının, ''Kaddafi'nin zebanileri'' dediği paralı
askerlerle doldurdu.
Arap Birliği'nin çağrısı ve BM'nin 1973 sayılı Libya hava sahasını uçuĢa kapalı bölge ilan
etme kararının ardından Fransız bombardımanı baĢlamasaydı eğer, adını 1450 yılında ölen
dini bütün bir hayırsever olan Sidi Gazi'den alan Bingazi halkı, bu günlerde Misrata Ģehrinde
yaĢanan katliama maruz kalacaktı.
Türkiye'nin Libya konusundaki tutumu, genel olarak Libya ve Arap dünyasında, Kaddafi'nin
yanında yer alıyormuĢ görüntüsü veriyor. Bu durum hala değiĢmiĢ değildir. Davutoğlu'nun 10
Nisan 2011 tarihinde Mısır'a yapmıĢ olduğu günü birlik ziyaret aslında, Türkiye'nin Kaddafi
tarafında yer alıyormuĢ imajını gidermeye matuftu.
Ancak, Türkiye tarafından ''Libya yol haritası'' olarak isimlendirilerin giriĢim, Kaddafi'yi
kurtarma operasyonu olarak algılandı. SavaĢ ve çatıĢma ortamı göz ardı edilerek kaleme
alınmıĢ olan yol haritası, muhalifler tarafından Kaddafi veya oğullarından birini iĢ baĢında
bırakma giriĢimi olarak yorumlandı ve ciddi tepki topladı.
Davutoğlu'nun Mısır ziyaretinden bir gün sonra Türkiye'nin Ġskenderiye Konsolosluğu
önünde toplanan Libya Gençlik Birliği, Türkiye'yi ''Libya Yol Haritası'' giriĢiminden dolayı
protesto etti.
54
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Gençlik Birliği sözcüsü Nasır El Havari yapmıĢ olduğu açıklamada: ''Türiye tarafından
önerilen çözüm, Libya halkı tarafından reddedilmektedir. Türkiye'nin bu planı, verilen
binlerce Ģehide rağmen, Kaddafi ve oğullarının yönetimden uzaklaĢtırılmasını
önermemektedir.'' Dedi.
Türkiye'nin Libya halkının yanında yer alması yönünde çağrıda bulunan göstericiler, Türk
hükümetinin Bingazi'deki geçici Ulusal Meclisi tanımasını istedi. Libya halkı daha önce
Bingazi konsolosluğumuz önünde de gösteri düzenlenmiĢ, ardından Türk yardım gemisi
Bingazi Limanı'na sokulmamıĢtı. Libya halkı Türkiye'ye ''Gölge etme falza ihsan istemem.''
Diyor.
Suriye'de baĢlayan isyan konusunda Türkiye'nin son derece dikkatli ve hassas olduğu
muhakkak. Türk dıĢ politikası Suriye rejiminin yanında yer alıyor görüntüsü vermemeli,
Yemen'de olduğu gibi itidalli davranmalıdır.
Ortadoğu değiĢecek, eninde sonunda halklar iktidar olacaktır. Eğer Türkiye halkları dikkate
almaz, Libya'da olduğu gibi geliĢmeleri iyi okuyamaz, komplo teorileri ve derin stratejilere
takılmaya devam ederse, Birinci Dünya SavaĢı sonrasında olduğu gibi bölgeyi tekrar
kaybeder.
GerçekleĢtirdiği reformlarla, bölgede yaĢanan bu son geliĢme ve kargaĢadan Türkiye'yi
dıĢarıda tutmayı baĢaran hükümet, halklara rağmen Ortadoğu'ki despot rejimleri destekliyor
görüntüsü veremez.
13 Nisan 2011, Dünya Bülteni
55
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Bahreyn 'Ortadoğu’nun Küba’sı' mı Oluyor? - Yusuf Özhan
14 Mart'ta gerçekleĢtirilen askeri müdaheleden bu yana, Körfez'in küçük ülkesi Bahreyn, hızla
Soğuk SavaĢ döneminin Küba'sı olma yolunda ilerliyor.
Bir tarafta Ġran ile iliĢkilendirilerek afaroz edilen muhalif öncüler, diğer tarafta iĢkencelerde
hayatını kaybeden prostocuların görüntüleri...
Bahreyn'de, askeri müdahelenin ardından gelen sıkıyönetim ile beraber, muhalefetin tüm
kademelerine ülke çapında eĢ zamanlı olarak ağır darbeler indiriliyor.
Halk nezdinde, protestolarda yer aldığı tespit edilen tüm vatandaĢlar, teker teker çalıĢtıkları
kamu kurum ve kuruluĢlarından uzaklaĢtırılarak, sokağa atılıyor.
ġii muhalifler için hususi önem taĢıyan Bahreyn Ġnsan Hakları Merkezi gibi stratejik
noktalarda ise durum benzer Ģekilde ilerliyor. Örgütün Ģimdiki ve bir önceki baĢkanları hali
hazırda zaten göz altında bulunuyorlar. Bu iki isimden adı Wikileaks belgelerinde de sıklıkla
geçen önceki baĢkan Nebil Recep, nezarette ölen bir ġii vatandaĢın fotoğrafını 'üzerinde
oynama yaparak' yayınladığı gerekçesiyle hakim karĢısına çıkmayı beklerken, Ģu anki baĢkan
Abdulhadi el-Havaca'nın durumu ise hala belirsiz. Kızlarından Zeynep'in, 3 gün önce
babasının serbest bırakılması için baĢlattığı açlık grevi ise sürüyor...
Hepsinden daha da önemlisi, son iki hafta içerisinde önce seküler muhalefetin merkezi Vaad
partisi, Ģimdi ise ġii muhalefetin ana konumundaki el-Vifak ve Emel partilerinin kapatılması
için kollar sıvanmıĢ vaziyette...
Özellikle el-Vifak'ın durumu çok kritik... Dini olarak Iraklı lider Ali Sistani'nin, siyasi olarak
ise Ġran'dan Hamaney'in takipçisi olduğu iddia edilen parti yönetimi, ġii lider Ġsa Kasım'ın
öncülüğünde, eğer geçmiĢte bünyesinde bulunduğu Hak Hareketi'nin içerisine geri dönerse,
bu durumda olabilecekler çok daha ciddi sonuçlar doğurabilir.
BarıĢçıl söylemlerle giriĢilen, ancak özellikle Hak Hareketi'nin provokasyonu nedeniyle
kontrolden çıkarak rejimi tehtit boyutuna ulaĢan 14 ġubat ayaklanmalarının bu son
geliĢmelerden sonra ne yönde geliĢebileceğini kestirebilmek güç. Fakat eğer Hak Hareketi'nin
metodlarına dönülürse, o zaman ülkede Ģiddet eylemlerinin tekrar tırmanıĢa geçmesini
bekleyebiliriz.
Ülkede bir donanma üssü de bulunan ABD tarafında ise Ģimdilik sessizlik devam ediyor.
Yalnızca yaĢanan insan hakları ihlalleri nedeniyle, DıĢiĢleri Bakanı Hilary Clinton,
Washington'da düzenlenen ABD-Ġslam Forum'unda eleĢtirilerinin dozunu arttırmıĢtı.
Ancak BaĢkan Obama'nın özel talimatıyla, Suudi Arabistan ve BirleĢik Arap Emirlikeri'ne
hafta içerisinde ziyarette bulunacak olan ulusal güvenlik danıĢmanı Tom Donilon'un yapacağı
muhtemel açıklamalar ile ABD'nin tavrını daha iyi anlama fırsatımız olabilir.
Ülkenin mevcut gidiĢatına bir dur denmezse Ģayet, Ġran ile Suudi Arabistan arasında süren
'soğuk savaĢ'ın adaya getirdiği yük her güçün daha da artacaktır.14 Nisan 2011, Dünya
Bülteni
56
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Arap Devriminden sonra İslamcılar – Mustafa Özcan
Mısır‟da devrim bitti siyasi mücadele ve çekiĢme yeni baĢladı. Buna kızıĢma da diyebiliriz.
Bu çekiĢmenin bir ucunda laik kesimler diğer kesiminde ise Ġslamcılar var. Laik kesimlerin
ortakları ise genelde dini azınlıklar. Mısır‟da laik kesimler ile Hıristiyan kesimler sanki ortak
bir cepheyi temsil ediyorlar. Veya ittifak halindeler. Davos gediklisi ve The Washington Post
yazarı David Ignatius, „ Egypt‟s unlikely„fonding fathers‟ yani „Mısır‟ın benzersiz kurucu
babaları‟ baĢlıklı yazısında Devrim sonrasında baĢkan olabilecek Ģanslı isimleri tadat ve
analiz ediyor. Bunları Amerikan kurucu babalarına benzetiyor. Bu kurucu babalardan ikisi
Müslüman. Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa ve Uluslar arası Atom Kurumu eski
BaĢkanı Muhammed elBaradey. Üçüncüsü ise bir Kıpti ve adı Negip Sawiris. Musa ve
ElBaredey Türkiye‟de ve dünyada tanınan isimler. Sawiris ise daha ziyade Mısır ve Arap
dünyasında tanınıyor. Mısır‟ın Aydın Doğan‟ı sayılabilir. Kıpti iĢadamı sadece basınla
ilgilenmiyor tabiiki. Musa ve el Baradey potansiyel aday. Sawiris ise daha ziyade perde
gerisinde hareket ediyor ve bundan dolayı king‟s maker olarak anılıyor. Yani kral atayan bir
pozisyonda. Mübarek döneminde güçlenen Ortadoks isimlerden birisi. Kendisi
cumhurbaĢkanlığı için aday olmayacağını söylediği gibi bir Kıptinin de aday olmaması
gerektiğini savunuyor. Bunu yaparak zaten seçilemeyecek bir makamdan feragat etmekle
pazarlık zemini de kazanıyorlar. Bu bağlamda, kutuplar birbirini nötr hale getiriyor ve bu
zeminde de zımni bir mutabakat oluĢuyor. Centilmenlik mutabakatı gereği, Mısır‟ı gelecek
cumhurbaĢkanı ne Ġhvan‟dan ne de Kıptilerden olacak!
*
Ġhvan da bu hususta önceden kendisini bağlamıĢ durumda. BaĢkanlık seçimlerine aday
göstermeyeceklerini ilan etmiĢlerdi. Reformcu kanattan Abdulmünim Ebu‟l Futuh‟un
kendisini aday olarak ilan etmesi cemaat içinde hoĢnutsuzluk meydana getirdi ve tepki çekti.
Desteklenmeyeceği söylendi. ġu anda Mısır‟da güçlü iki kitle var. Bunlardan birisi, Ġhvan
yanlısı parti olarak görülen Özgürlük ve Adalet Partisi (ki, bu parti AKP‟nin Mısır versiyonu
olarak kabul ediliyor). Ġkincisi de Sawirus‟un perde arkasından yönettiği ve öne çıkmadığı
Mısır Ahrarları Partisi. Kurucuları arasında Cemal Gaytani ve Muhammerd Selmavi gibi
isimler var. El Hayat Yazarı Cihad el Hazin‟e göre kitleleri mobilize ederek yüzde 20 oy
çıkarabilecek yegane kitle hareketi Müslüman KardeĢler görünüyor. Ġkinci büyük parti ise
Sawiris‟in Mısırlı Ahrarlar Partisi ve bu partiye de Ģans tanınıyor. Orascom‟un sahibi olan
Sawiris partinin Kıpti partisi olarak da görülmesini istemiyor. Bu sıfatının perde gerisinde
kalmasını istiyor. Akıllıca bir siyaset izliyor. Aksine partiye üye olacak her Kıptinin yanında
iki Müslümanı daha getirmesi gerektiğini söyleyerek dini tabanının da tepkisini çekiyor.
Akıllı davrandığı aĢikar. Ürkütmeden yumuĢak zeminde Kıptilerin kazanımlarını artırmak
istiyor. Mübarek‟in son günlerindeki rejim ile muhalefet arasındaki diyalog toplantılarına da
nüfuzundan dolayı davet edilmiĢ ve katılmıĢtı. Hatta Sabah Yazarı Erdal ġafak‟a göre,
Devrim sırasında halkın taleplerinde ileri gittiğini bile söyleyebilmiĢti. ġimdi ise
reformcuların veya devrimcilerin önde gideni! Ignatius‟un ismini verdiği bu kurucu babaların
üçü de Ġhvan konusunda alarm zilleri çalıyorlar. Üçünün de hakiki rakibi Ġhvan. Mısır
demokrasisinin Ġslamcılar tarafından ele geçirilmesinden ve çalınmasından endiĢe ediyorlar!
Demek ki, Mübarek endiĢelerini bunlara devretti. Hatta bunlar Müslüman KardeĢler evet ediği
için referanduma hayır demiĢlerdi. BaĢka bir aday adayı olan televaiz Amr Halit de diğer
adaĢı gibi referanduma hayır demiĢ ama anayasa değiĢikliği referandumu yüzde 77 ile
57
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
geçmiĢti. Sawiris :”En büyük korkum ülkemin bir gün Ġran tipi rejim tarafından
yönetilmesidir” diyor.
*
Ġhvan‟ın önemli isimlerinden ve eski dostumuz Kemal Helbawi, Tunus‟lu GannuĢi gibi 22 yıl
Londra‟da gönüllü sürgünde kaldıktan sonra ülkesine döndü ve ayağının tozuyla bir Kıpti‟nin
cumhurbaĢkanı olmasına kendince bir mani görmediğini söyledi ve hatta aday da gösterdi.
„Tercihim George Ġshak olur‟ dedi. Özgürlük ve Adalet Partisi ise her Mısırlının aday
olabileceğini lakin kendilerinin bir Kıpti veya bir bayanı aday göstermeyeceklerini ilan etti.
Cihad el Hazin‟in söylediği gibi Ġslamcılar sokağı, halkı ve laik kesimleri ürkütmek
istemiyorlar. Bundan dolayı Tunus‟da da Fas AKP‟si gibi Nahda hareketi her seçim
bölgesinde aday göstermeyerek kendilerini sınırlayacaklarını duyurdu. Devrimden sonra
Ġslamcıların hali pür melali bu.
15 Nisan 2011, Dünya Bülteni
58
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
Yeni bir haçlı saldırısı: Bu kez Libya’ya - Zafer Bangaş
Batı‟nın Libya‟ya saldırısı, halkı koruma bahanesiyle Müslüman bir ülkeye yapılan son bir
haçlı saldırısıdır. Papa Urban II, Clermont Konsili‟ndeki vaazının üzerinden yaklaĢık bin yıl
sonra müritlerinin iyi “Hıristiyan askerler” olarak Ġslam dünyasındaki bir diğer putperest
grubun üstüne yürüdüklerini bilse mutlu olurdu. Albay Muammer Kaddafi gözde zorbamız
olmak zorunda değil ama Saddam Hüseyin gibi o da yıllarca Batının desteğini aldı.
Kaddafi‟nin ham petrolü Batılı çok-ulusluların salyalarını akıtıyor. Artık iyice tıkınabilirler.
Ġlginçtir, 17 Mart‟ta BM Güvenlik Konseyi görünüĢte Libya halkını korumak amacıyla 1973
sayılı uçuĢa yasak bölge kararını geçirmek için seferber edildi. Yirmi yıl önce benzer bir uçuĢ
yasağı Irak‟a uygulanmıĢtı hem de BM Güvenlik Konseyi gibi resmi süreçlerden
geçmeksizin. Müeyyidelerin ve Batının uçuĢ yasağının sonucunda tahminen 1.5 milyon Iraklı
öldü. 12 Mayıs 1996‟da CBS‟de yayınlanan 60 Minutes adlı programda Leslie Stahl o vakitler
Amerika‟nın BM büyükelçisi Madeleine Albright‟a Saddam‟ı devirmenin bedeli olarak
560.000 çocuğun hayatını kaybetmesine değip değmediğini sorduğunda Albright hiç tereddüt
göstermeksizin “buna değdiğini” söylemiĢti. Durum Libya‟da farklı olur mu?
Libya‟ya saldıran ülkelerin safına bakalım: ABD, Ġngiltere, Fransa, Ġtalya ve Kanada. Ġtalya,
Libya‟yla imzaladığı dostluk anlaĢmasını tanımadı; ABD baĢkanı Obama, Kaddafi‟nin
meĢruiyetini yitirdiğini söyledi. Kaddafi‟nin hiç meĢruiyeti var mıydı ki? Cevap evet ise, ne
zaman ve nasıl kaybetti? Cevap hayır ise, aynı batılı güçler daha bu son olaylar patlak
vermezden önce evvel niçin Kaddafi‟nin hakkından gelmemiĢlerdi? Ġngiltere eski BaĢbakanı
Tony Blair 2004 Mart‟ında Kaddafi‟yi ziyaret etmiĢti. Libya diktatörü 2008 yılında ABD
DıĢiĢleri Bakanı Condoleezza Rice‟ı da kabul etmiĢ, onu “siyahi kadın” diye anmıĢtı. Fransa
CumhurbaĢkanı Nicolas Sarkozy ve Ġtalya BaĢbakanı Silvio Berlusconi, Ortadoğu‟daki
ayaklanmalar baĢlamadan aylar önce Kaddafi‟yi baĢkentlerinde ağırlamıĢlardı. O halde
Kaddafi‟yi bu kadar çabuk bir Ģekilde Ortadoğu‟nun kötü çocuğu yapan da nedir?
Doğru, Saddam gibi Kaddafi‟nin de Batıyla sorunlu bir iliĢkisi vardı. Batının sevgilisiyken
kudurmuĢ köpeğine döndü sonra tekrar iyi kitap hanesine yazıldı, pek çok iniĢ çıkıĢ yaĢadı.
Kaddafi‟nin bugünkü parya statüsünün Libyalıların hayatını kurtarma amaçlı “insâni
müdahale” argümanıyla hiçbir ilgi ve alâkası yoktur. Batılı yöneticiler Libyalıların veya
Müslümanların ahvalini ne zamandan beri dert eder oldular? Kendi dostlarının hayatlarını
umursamazken – Afganistan ve Irak‟ta fakir ailelerin çocuklarının nasıl kurban gittiğine bir
bakın – Libyalıların hayatlarını niçin umursasınlar?
Libya‟da olup biteni anlamamız lazım. Aksi iddialar olsa da, batılı askerler, batılı diplomatları
koruma bahanesiyle Libya‟da ayaklanmacıları eğitiyorlar. Libya kara kuvvetlerine veya tank
gibi zırhlı araçlara saldırma yetkisi vermeyen uçuĢa yasak bölge kararıyla – ki özürlü bir
karardır – saldırarak yaptıkları tam da budur. Dünyanın dikkati Japonya‟daki felâkete
odaklanmıĢken Libya‟nın adım adım iĢgalidir bu. Batının son haçlı saldırısının nedeni ne
olabilir?
DüĢük sülfürlü olduğu için çok istenen Libya petrolünden halihazırda bahsedildi. Benzer
Ģekilde, Libya‟nın Amerika‟daki 32 milyar dolarlık mal varlığı donduruldu. Washington
Post‟ta 23 Mart 2011 tarihinde yayınlanan bir habere göre dondurulan mal varlığı, Libya‟nın
ulusal servetinin önemli bir dilimini temsil ediyor. “2009 yılında Libya‟nın GSYH‟sı 62
59
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
milyar dolardı; egemen fonun miktarı tahminen 40 milyar dolar, Libya merkez bankasının
rezervi ise 110 milyar dolar. Amerikan saldırısından iki hafta sonra AB, uyguladığı
müeyyidelere merkez bankasını, egemen fonun ve baĢka üç Libya kurumunu daha ilave etti.”
Ġngiltere de arkada kalmadı ve Libya‟nın 19 milyar dolarlık servetine el koydu. Libya‟nın
yağmalanması, soygun ve yağma yetenekleri asırlar içerisinde iyice bilenen hırsızlarca büyük
bir ciddiyetle baĢlatıldı.
Ne Kaddafi ne de halefi bir rejim – bu rejimin Ģekli ve rengi ne olursa olsun - bu parayı bir
daha görmeyecek. Amerikalıların da baĢkalarının servetini çalma alıĢkanlıkları var; ya mal
varlığını dondurarak ya da doğrudan iĢgal ve istila yoluyla yağmalayarak. ABD, Ġran‟ın 40
milyar dolarlık servetini 1980 yılında dondurmuĢ ve birkaç milyon dolarını saymazsak hepsini
gaspetmiĢti. Suudiler Amerikan ekonomisine bir trilyon dolardan daha fazla miktarda bir para
yatırdılar. Bu parayı onların da görmesi muhtemel değildir hassaten de Amerikan
ekonomisinin riskli durumuna bakınca.
Ancak Batının haçlı saldırısının daha sinsi bir gâyesi var.Libya, Batının Sahraaltı Afrika‟ya
nüfuzunun köprü baĢı olarak hizmet görecektir. Çad, Nijer ve Sudan‟da Batının istediği geniĢ
mineral yatakları var. Bu, Obama‟nın ABD baĢkanı seçilmesine de uygun düĢmektedir. Beyaz
Saray‟da siyahî bir adamın olması sayesinde Afrika halkı ve Afro-Amerikalılar ABD‟nin
saldıracağı veya Afrika topraklarını iĢgal edeceği endiĢesini pek taĢımayacaklardı. Her Ģeyden
evvel, hiç kimse Obama‟yı ırkçılıkla suçlayamazdı. Amerikan müesses nizâmı her Ģeyi nefis
bir Ģekilde hesaplayıp çözdü.
Batı askeri müdahalesinin sürekliliği hakkındaki ipucunu Amerikan Savunma Bakanı Robert
Gates Libya‟da askeri harekâtın süresiyle ilgili kesin bir cevabın olmadığını söyleyerek
vermiĢti. Fakat Gates, olup bitenleri ifĢa etmiĢti. Libya üzerinde uygulanan uçuĢ yasağı kararı
hakkında “dobra dobra konuĢalım” demiĢti.” UçuĢa yasak bölge, hava savunma sistemlerini
yok etmek üzere Libya‟ya saldırmakla baĢlar. UçuĢ yasağı böyle uygulanır.” Gates‟in neyi
ifĢa ettiğine yakından bakınca bir sonunun olmadığı anlaĢılır. Eski BaĢkan yardımcısı Dick
Cheney‟in “terörle savaĢ” hakkında söylediklerini hatırlayalım. 50 ila 100 yıl sürebileceğini
söylemiĢti. Batılı politikacıların düĢünce Ģekline bakabiliriz artık.
SavaĢlar zorunlu olarak insâni kriz yaratır. ġu an Libya‟dan kaçmak için yaklaĢık 100.000 kiĢi
çabalıyor. Bunlar arasında Mısırlılar, Tunuslular, Cezayirliler ve Sahraaltı Afrika ülkelerinin
vatandaĢları da var BangladeĢliler, Hintliler ve Pakistanlılar da. Batı, insâni yardım ve insâni
yardım çalıĢanları göndermenin bahanesi olarak bu insanların içinde bulundukları zor durumu
kullanacak. Sonra da insâni yardım çalıĢanlarının “korunması” bahanesiyle çok sayıda kara
askeri gönderilecek. Libya bir kez daha doğrudan sömürgeleĢtirilecek.
UçuĢa yasak bölge kararını BM Güvenlik Konseyi aldı ama askeri harekât Fransa ve Ġngiltere
tarafından baĢlatıldı ve harekât NATO uhdesine alındı. Böylelikle NATO güçleri kendilerini
bir kez daha “dünyanın müĢterek hayrının yetkili hâkimleri” olarak tesis ettiler.
Kaddafi‟yi devirmede kendilerine yardım etmesi için feryâd ederek Batıdan destek talep eden
Libyalılar uyandıkları vakit dizlerini dövecekler. DıĢ müdahale hiçbir halka kurtuluĢ
getirmemiĢtir. AFRICOM üzerine kitap hazırlayan Syracuse Üniversitesi‟nden siyaset bilimci
ve Afrika-Amerika çalıĢmaları Profesörü Horace Campell Ģöyle diyor: Libya‟nın
bombalanmasındaki Amerikan dahli, ARFICOM için halkla iliĢkiler manevrasına döndü.
60
DÜNYA BÜLTENİ ARAŞTIRMA MASASI - DÜBAM
AFRICOM, Dyncorp, MPRI ve KBR gibi Afrika‟da faaliyet gösteren Amerikalı askeri
taĢeronlar için bir paravandır. SavaĢın özelleĢtirilmesinden çıkar elde eden Amerikalı askeri
planlamacılar Libya‟ya müdahale kisvesiyle AFRICOM‟a güvenilirlik verecek bu fırsattan
büyük bir keyif aldılar. Hiçbir Afrika ülkesi ARFICOM‟un kıtada bulunmasına rıza
göstermemiĢti. AFRICOM‟un 1.500 çalıĢanı Almanya‟da Stuttgart‟ta bulunuyor. Eğer Libya
bölünürse, yeni devlet AFRICOM‟a bir üs temin edebilir.”
Libyalılar, ne kadar kötü olursa olsun Kaddafi döneminden daha berbat bir güne uyanmazdan
önce kendilerine gelmeliler. KurtuluĢ için dıĢ yardımdan daha iyi yollar vardır. DıĢ yardım,
beraberinde uzun iplerle gelir ve halkı özgürleĢtirmek yerine köleleĢtirmekle neticelenir.
Kaynak: Crescent Online, 18 Nisan 2011
Çeviren: M. Alpaslan Balcı
61

Benzer belgeler