Untitled - yeni osmanlı yörükleri tek gerçek yeni osmanlılar

Transkript

Untitled - yeni osmanlı yörükleri tek gerçek yeni osmanlılar
STRATEJİK ARAŞTIRMALAR
DERGİSİ
İÇİNDEKİLER
SUNUŞ
Ege Sorunlarında Muhatap Değişikliği:
Avrupa Birliği’nin Ege Sorunları
Özgül EREN..........................................
1
Uluslararası Deniz Hukuku Kapsamında
Doğu Akdeniz’in Hukuki Statüsü ve
Türkiye Cumhuriyeti İçin Stratejik Önemi
Şenay KAYA..........................................
19
Uluslararası Ulaştırma Koridorlarında
Türkiye’nin Stratejik Rolü
GENELKURMAY ATASE BAŞKANLIĞI
YAYINLARI
YIL: 5 Şubat 2007
Ersel Zafer ORAL
Çimen KARATAŞ..................................
Genişleme ve Derinleşme Süreçlerinde
Avrupa Birliği Enerji Politikaları
M. Hakan KESKİN.................................
SAYI: 9
Nihai
Statüsünün
Aşamasında Kosova
Genelkurmay ATASE Başkanlığı
Dergimizdeki yazı ve resimlerin her
hakkı
saklıdır;
ancak
kaynak
gösterilmek suretiyle iktibas edilebilir.
Stratejik Araştırmalar
yayımlanan
makaleler
kişisel görüşlerini yansıtır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin
yansıtmaz.
Dergisi’nde
yazarlarının
Bu itibarla
görüşlerini
ISSN 1303 – 698X
NSN 7610270359252
ANKARA
GENELKURMAY BASIMEVİ
2007
67
Belirlenmesi
Altuğ GÜNAL.........................................
Sahibi
55
87
İran’ın ABD’ye Yönelik Muhtemel Bir
Kıtalar Arası Balistik Füze Taarruzunun,
Türkiye ve Diğer Bölge Ülkeleri
Açısından Sonuçları
Kubilay UZUN
Özüm S. UZUN..................................... 115
AB Sürecinde Kıbrıs’ın Hukuki Durumu
ve Kıbrıs Tarihine Kesitsel Bir Bakış
Ulvi KESER........................................... 139
Nükleer Teknolojinin Parlayan Yıldızı:
Toryum, Türkiye’nin Toryum Potansiyeli
ve Stratejik Önemi
Turan ÜNAK.......................................... 157
Avrupa Birliği’ne Tam Üyelik Sürecinde
Türk Lojistik Hukuku -Özellikle Türk
Silahlı Kuvvetleri Yönünden İnceleme-
Huriye KUBİLAY
Şebnem Meral BAKKALCI.................... 181
Türkiye’de Doğal Afetler ve Doğal
Afetlerde Risk Yönetimi
Fatma Neval GENÇ............................... 201
SUNUŞ
Genelkurmay ATASE Başkanlığı tarafından hazırlanan Stratejik
Araştırmalar Dergisi’nin dokuzuncu sayısında dünyada ve Türkiye’de siyasi,
askerî ve hukuki alanda yaşanan gelişmelerin Kıbrıs’tan Kosova’ya, Ege
sorunundan nükleer krize kadar geniş bir yelpazede incelendiği makaleler
yer almaktadır.
“Ege Sorunlarında Muhatap Değişikliği: Avrupa Birliği’nin Ege
Sorunları” başlıklı makalede, Yunanistan’ın AB üyesi olmanın
avantajlarından yararlanmasının Ege’deki güç dengesine ne gibi etkiler
yaptığı ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Yakın gelecekte, ülke gündemini fazlasıyla meşgul edeceği
değerlendirilen Doğu Akdeniz bölgesinin incelendiği “Uluslararası Deniz
Hukuku Kapsamında Doğu Akdeniz’in Hukuki Statüsü ve Türkiye
Cumhuriyeti İçin Stratejik Önemi” adlı makale, Doğu Akdeniz’in hukukî
statüsü, önemi ve Türkiye için stratejik değerinden yola çıkarak orta ve uzun
vadede bölgeye ilişkin stratejiler belirlemeye çalışmıştır.
“Uluslararası Ulaştırma Koridorlarında Türkiye’nin Stratejik Rolü” adlı
yazıda özellikle son yıllarda Türkiye’yi etkileyen uluslararası ulaştırma
koridorları kapsamında yapılan ulaştırma altyapı projelerinin etkileri
incelenmiş ve ulaştırma koridorlarının kesişim noktasında bulunan ülkemizin
stratejik konumunun sağladığı fırsatların değerlendirilmesine yönelik
önerilere yer verilmiştir.
1950’li yıllarda ekonomik bütünleşme maksadıyla yola çıkan ve son
genişleme kuşağından sonra önemli küresel aktörlerden birisi hâline gelen
Avrupa Birliği için enerji; önemli ölçüde artan enerji bağımlılığı nedeniyle
günümüzde önem kazanmıştır. “Genişleme ve Derinleşme Süreçlerinde
Avrupa Birliği Enerji Politikaları” adlı makalede Avrupa Birliği’nin değişen
enerji politikalarına ışık tutulmaya çalışılmıştır.
Yugoslavya’nın son iki mirasçısı Sırbistan ve Karadağ’ın birbirinden
ayrılmasıyla Balkanlarda yeni bir dönemece girilmiştir. Bu konuda “Nihai
Statüsünün Belirlenmesi Aşamasında Kosova” başlıklı makalede,
Kosova’nın geçmişteki ve bugünkü durumu hakkında bilgi verildikten sonra,
Balkanların genel çerçevesi içerisinde, bölgenin kesinleşmesi beklenen nihai
statüsü ve bunun muhtemel sonuçları ile ilgili yorum ve değerlendirmelere
yer verilmiştir.
İran’ın, ABD’yi vurabilecek güçte balistik füzeler elde etmesi veya
geliştirmesi durumunda ortaya çıkabilecek sonuçlar “İran’ın, Amerika Birleşik
Devletleri’ne Yönelik Muhtemel Bir Kıtalararası Balistik Füze Taarruzunun,
Türkiye ve Diğer Bölge Ülkeleri Açısından Sonuçları” başlıklı yazıda ele
alınarak Türkiye’nin doğru politikaları geliştirebilmek için ihtiyaç duyacağı
teknik altyapıya ilişkin bilgiler sunulmuştur.
Annan Planı’nın ardından KKTC’ye yönelik izolasyonların
kaldırılmasına ilişkin uluslararası toplum ve özellikle de Avrupa Birliği
tarafından verilen vaatlerin yerine getirilmemesinin yanında Avrupa Birliği’ne
tam üyelik yolunda ilerleyen Türkiye için Kıbrıs’ın durumu, “Avrupa Birliği
Sürecinde Kıbrıs’ın Hukuki Durumu ve Kıbrıs Tarihine Kesitsel Bir Bakış” adlı
makalede irdelenmiştir.
“Nükleer Teknolojinin Parlayan Yıldızı: Toryum, Türkiye’nin Toryum
Potansiyeli ve Stratejik Önemi” adlı makalede Türkiye açısından çok büyük
bir potansiyel olan toryum madenine dayalı nükleer yakıtlarla ilgili olarak
Türkiye’nin kendine özgü bir teknolojiye sahip olabilmesinin gelecekte
sağlayacağı imkânlar üzerinde durulmuştur.
“Avrupa Birliğine Tam Üyelik Sürecinde Türk Lojistik Hukuku -Özellikle
Türk Silahlı Kuvvetleri Yönünden İnceleme-” isimli yazıda, askerî yönden
büyük bir önemi haiz olan ve ilk olarak 1900’lü yılların başında, Amerika
Birleşik Devletleri’nde askerî alanda literatüre girdiği bilinen lojistiğin hukuki
yönü üzerinde durulmuş ve konunun Türk hukukuna yansımaları ele
alınmıştır.
“Türkiye’de Doğal Afetler ve Doğal Afetlerde Risk Yönetimi” başlıklı
yazıda ülkemizde doğal afetler karşısında yerleşim yerlerini riskli hâle getiren
unsurlar, doğal afet potansiyeli, kentleşme, afet yönetimi ve kent yönetimi
boyutlarında ele alınarak değerlendirilmiştir. Ülkemizde yaşanmış olan büyük
depremler ve son olarak Marmara depreminin ardından başlatılan risk
azaltımı çalışmaları incelenerek gelecekte olası afetler karşısında etkili risk
azaltımı stratejisi için öneriler ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Ülkemizdeki ve dünyadaki gelişmelerin konu edildiği son sayımızın da
daha önceki sayılarda olduğu gibi ilgiyle okunacağını ümit ediyoruz.
Eyüp KAPTAN
Korgeneral
ATASE Başkanı
EGE SORUNLARINDA MUHATAP DEĞİŞİKLİĞİ:
AVRUPA BİRLİĞİ’NİN EGE SORUNLARI
Özgül EREN∗
Özet: Yunanistan’ın, Türkiye ile arasındaki uyuşmazlık konularını, Türkiye’nin Avrupa
Birliği’ne üyelik süreci ile birlikte tarihte hep yaptığı gibi uluslararasılaştırma yönünde gayretleri
olduğu bilinmektedir. Bu çerçevede mevcut Ege Denizi uyuşmazlıklarında Avrupa Birliği’nin,
üyelik müzakereleri sürecinde takındığı tutum belirleyici olmaktadır. Öte yandan AB’nin kendi
entegrasyonunu derinleştirme çabaları, Türkiye’nin Ege Denizi’ne ilişkin menfaatlerini yakından
etkilemektedir. Yunanistan’ın AB üyesi olmanın avantajlarından yararlanarak bu gelişmelerden
kendi menfaatlerine uygun olarak istifade etme gayretleri ise taraflar arasındaki güç dengesinin
bozulmasına yol açmaktadır.
Anahtar kelimeler: Ege Sorunları, Avrupa Birliği, Yunanistan, Üyelik Müzakereleri, AB
Entegrasyonu.
Giriş
Yunanistan ve Türkiye arasında var olan “Ege Denizi”ne ilişkin
uyuşmazlık konuları, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB)’ne üyelik süreci ile
birlikte nitelik değiştirmiş; sorunlar, taraflarca ele alınıp çözümlenmesi
gerekirken, Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin bir parçası hâline getirilmiş ve
üyelik ile sorunların çözümü arasında şartlı bir ilişki oluşturulmuştur.1 “Ege
sorunları”,
müzakere
sürecinin
ilerleyen
dönemlerinde
“sınır
uyuşmazlıklarının barışçıl çözümü” başlığı altında Avrupa Komisyonu’nun
katılım ortaklığı belgeleri ve yıllık ilerleme raporlarında birer siyasi kriter
olarak değerlendirilmiştir.
Türkiye ve Yunanistan arasında başta kara suları ve kıta sahanlığı
olmak üzere var olan Ege Denizi bağlamındaki sorunların temeline
bakıldığında, Yunanistan’ın bir dış siyaset ideolojisi olarak benimsediği
“Megali İdea”2 ülküsünün yeni kazanımlar elde etme gayretinin bulunduğu
görülmektedir. Bu kapsamda, Yunanistan, tarihsel süreçte Ege’de kara suları
genişliği 3 mil iken hava sahasının 10 mil olduğunu belirlemiş; kara suları
genişliğini 6 mile çıkarmış; uluslararası anlaşmalara aykırı olarak Doğu Ege
∗
Deniz ve Hava Hukuku Uzmanı.
Fuat Aksu; “Ege ve Kıbrıs Sorunlarının Çözümünde Avrupa Birliği’nin Tutumu”, Stratejik
Araştırmalar Dergisi, Sayı: 3, Şubat 2004, Yıl: 2, s. 113.
2
Megali İdea, XIX. yüzyıl ortasına gelindiğinde temel olarak üç farklı yoruma tabi tutulmaktadır.
Dar yorumda, bu düşünce, Konstantiopolis’in merkezini oluşturduğu Bizans-Yunan
İmparatorluğu’nun canlandırılmasına ilişkin romantik bir rüyadır. Daha geniş bir yorumda; Yunan
ve Türk ulusları arasında mutlaka şiddetli bir mücadeleyi gerektirmeden doğal bir süreç içinde
varılabilecek bir amacı ve Osmanlı Devleti içinde Rum kültürel ve ekonomik üstünlüğünü
gerçekleştirme isteğini temsil etmektedir. Megali İdea, modern ulusal devlet kavramları ile
yorumlandığında, kurtarılmamış Yunan topraklarının Yunan Krallığı’na katılması düşüncesidir.
Bu ise, Osmanlı Devleti ile tam bir çatışmayı gerektirmektedir. Bu yaklaşımlar varlıklarını XX.
yüzyıla kadar sürdürmüş olsalar da üstünlük sağlayan yaklaşım sonuncusu olmuştur. Bu
çerçevede, Yunanistan bu “Büyük İdeal”i Batılı devletlerin desteğiyle, çözülmekte olan Osmanlı
Devleti’ne karşı gerçekleştirerek Ege’yi bir Yunan Denizi durumuna sokmayı ve iki kıtaya
uzanan ve beş denize (Adriyatik, Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz) açılan bir Yunanistan
yaratmayı özlemektedir. Şükrü Sina Gürel; Tarihsel Boyut İçinde Türk Yunan İlişkileri (18211993), Ümit Yayıncılık, Ankara 1993, s. 30-31.
1
1
Stratejik Araştırmalar Dergisi Şubat 2007 Sayı 9
adalarını silahlandırmış ve Uçuş Malumat Bölgesi olan FIR
sorumluluğunu da egemenlik alanı olarak kullanmaya çalışmıştır.
hattı
Türkiye’nin egemenlik alanlarına ilişkin olması dolayısıyla hayati
çıkarlarının bulunduğu “Ege sorunları”nın çözümünün, AB tarafından üyelik
için birer siyasi kriter olarak benimsenmesi; Türkiye-Yunanistan arasındaki
“Ege sorunları”nda muhatap değişikliğine yol açmış; “Ege sorunları”, Avrupa
Birliği’nin de çözmesi ve taraf olması gereken sorunlar niteliğine
bürünmüştür. Bu durum, Yunanistan açısından, sorunlarının çözümü için
tarihte hep yaptığı gibi konuları Batılı devletlerin desteğinde ve onları
arkasına alarak hâlletme anlayışına da uygun bir zemin yaratmıştır. Sorunun
diğer tarafı olan Türkiye ise her ne kadar “Ege sorunları”nı birer siyasi kriter
olarak kabul etmese dahi, AB’nin iki ülke arasındaki ilişkilerde tarafsızlığını
yitirmesi ve sorunun giderek birer parçası olması dolayısıyla üzerinde yoğun
bir baskı ile müzakere sürecini yönetmeye çalışmaktadır.
Öte yandan AB’nin, siyasal birliğini oluşturmak amaçlı, üye ülkeler
arasındaki sınırların düzenlenmesine yönelik deniz ve hava hukuku
alanlarındaki entegrasyonunu derinleştirmeye yönelik çabaları, “Ege
sorunları”nın çözümü sürecinde Türkiye’nin millî menfaatlerini etkileyebilecek
nitelikte kavramlar ve düzenlemeleri ortaya çıkarabilecektir. Bu bağlamda,
Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafi konum itibarıyla ulusal sınırlarının adeta
AB’nin dış sınırı olmasından dolayı bu çok yönlü politikalardan önemli ölçüde
etkilenmesinin muhtemel olduğu düşünülmektedir.
Bu makalede, Türkiye-Yunanistan arasındaki geleneksel uyuşmazlık
konusu olan “Ege sorunları”nın, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday ülke
olması ile birlikte nasıl nitelik değiştirdiği, temel AB belgeleri çerçevesinde
incelenerek değerlendirilecek; aynı zamanda Avrupa Birliği’nin siyasal
birliğini oluşturmak amaçlı deniz ve hava hukuku alanlarındaki bütünleşme
gayretlerinin “Ege sorunları”na muhtemel etkileri üzerinde durulacaktır.
“Ege Sorunları”nın Çözümünde Avrupa Birliği’nin Tutumu
İçinde bulunduğumuz dönemde, Yunanistan’ın uyguladığı akıllıca
politika çerçevesinde AB’nin, Türk-Yunan ilişkilerinde Yunanistan lehine taraf
konumuna geldiği göz önüne alınmalıdır. AB’nin Türk Yunan ilişkilerinde
nasıl bir tutuma sahip olduğuna ilişkin olarak 1981 yılındaki Fourcade
Raporu önemli işaretler vermiştir. Bu rapora göre Yunan adaları ile ilgili bu
adaların da deniz alanlarına sahip olunması gerektiği yönündeki kararın
alınması, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun daha o zamanlar bu ilişkideki
konumunu göstermesi bakımından önemlidir.3
AB benzer bir tutumu “Kardak kayalıkları” bunalımında da göstermiştir.
AB Parlamentosu, 15 Şubat 1996 tarihinde almış olduğu kararda, Türkiye’nin
Yunanistan’ın ardından ikinci kayalığa asker çıkarmış olmasını kışkırtıcı bir
3
Ferit Hakan Baykal; “Ege’de Kara Suları Sorunu ve Çözüm Önerileri”, Deniz Hukuku
Sempozyumu, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Ankara 2004, s. 2-16.
2
operasyon olarak nitelendirmiş; Kardak kayalıklarının Yunanistan’a ait
olduğunu iddia etmiş ve Türkiye’nin AB üyesi olan Yunanistan’ın egemenlik
haklarını tehdit etmesinden endişe duyduğunu açıklamıştır.4
Avrupa Birliği’nin genişlemeye ilişkin kriterleri çerçevesinde 15
Temmuz 1997’de kabul ettiği “Gündem 2000” adlı belgede, üyeliğe aday
devletlerin mevcut sınır uyuşmazlıklarını üyelikten önce çözmeleri gerektiği
belirtilmektedir. Anılan metinde, “Genişleme, sınır çatışmalarının (AB’ye)
ithal edilmesi demek değildir. Genişleme sınır anlaşmalarından beklenen,
devletler için güçlü bir etken olarak her türlü sınır çatışmasını çözmekle
ilgilenmektir… Komisyon, uyumdan önce, başvuran ülkelerin kendi
aralarında veya üçüncü ülkelerle olan önemli sınır sorunlarını çözmek için
her türlü çabayı göstermesi gerektiğini düşünmektedir. Aksi takdirde, taraflar
anlaşmazlığın Uluslararası Adalet Divanı (UAD)’na götürülmesinde
anlaşmalıdır… Tüm aday ülkeler, bu nedenle görüşme süreci
tamamlanmadan önce, …mevcut veya gelecekteki bu nitelikteki herhangi bir
sorunda UAD’nin zorunlu yargı yetkisini ön koşulsuz olarak peşinen kabul
ettiklerini karara bağlamalıdır.” denilerek Ege Denizi’ndeki uyuşmazlık
konuları ile ilgili olarak taraflara öngörülen süreçte çözüme yönelik
sorumluluk verilmektedir. 5
“Gündem 2000”in arkasından Türkiye’nin AB üyeliğine ehil olduğunun
teyit edildiği 12-13 Aralık 1997 tarihli AB Konseyi Lüksemburg Zirvesi Sonuç
Bildirgesi’nin 35’inci maddesinde, Türkiye’nin üyelik koşulları sıralanırken
Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların çözümü ve Kıbrıs
sorununa vurgu yapılmıştır.6 Türkiye, Konsey’in sonuçlarına, kendisine
ayrımcı muamele yapıldığını ileri sürerek AB ile siyasi diyaloğu askıya
aldığını açıklayarak tepki göstermiştir. 7
Türkiye’nin Ege Denizi’nde egemenlik haklarından doğan hayati
çıkarlarına yönelik sorunlar, Türkiye’ye 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde yapılan
Avrupa Konseyi Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde kendisine adaylık
statüsü verilmesiyle yeni bir boyut kazanmıştır. Söz konusu sorunlar,
Türkiye’nin AB’ye aday ülke olması ile birlikte AB müzakere sürecinin bir
parçası hâline gelmiştir.
Avrupa Birliği’nin “Ege Sorunları”nın Çözümü Hususundaki
Beklentileri
AB’nin Türkiye ile Yunanistan arasındaki “Ege sorunları” olarak
adlandırdığımız husustaki beklentileri esas itibarıyla Helsinki Zirvesi Sonuç
Bildirgesi, Katılım Ortaklığı Belgeleri (KOB), İlerleme Raporları ve Müzakere
4
Karar metni için bk. “Resolution on the Provocative Actions and Contestation of Sovereign
Rights By Turkey Against A Member State of the Union”, http:// www. europarl. eu. int/ omk/
omnsapir 6/ [email protected] 1&TYPEF=TITRE&NUMB=6&DATEF=960215.
5
Border Disputes, http://europa.eu.int/comm/enlargement/agenda2000/strong/22.htm.
6
Bildiri metni için bk. Luxembourg European Council Press Release, Luxembourg (12 December
1997), Press: 0 Nu. SN400/ 97; bk. http: // eu. eu. int/ Newsroom/ LoadDoc. asp? BID= 76&
DID= 43659& from= &LANG= 1.
7
http://belgenet.com/arşiv/ab/ab_rapor98_01.html.
3
Çerçeve Belgesi’yle teyit edilmiş olup, Türkiye’nin ise bu husustaki
taahhütleri Ulusal Programları’nda yer almıştır. Helsinki Zirvesi Sonuç
Bildirgesi’nin 4. paragrafında: “Avrupa Birliği Konseyi, şimdi 13 aday devleti
tek bir çerçeve içinde kapsayan katılım sürecinin içerici mahiyetini tekrar teyit
eder. Aday devletler, üyelik sürecine eşit bir temelde katılmaktadırlar. Avrupa
Birliği’nin anlaşmalarda ifade edilen değerlerini ve amaçlarını
paylaşmalıdırlar. Bu bakımdan, Avrupa Birliği Konseyi, anlaşmazlıkların
Birleşmiş Milletler (BM) Anayasası’na uygun olarak barışçı yoldan çözülmesi
ilkesini vurgular ve aday devletleri, devam eden sınır anlaşmazlıkları ve ilgili
diğer konuları çözmek için her gayreti göstermeye davet eder. Bunda
başarılı olunamadığı takdirde, anlaşmazlığı makul bir süre içinde
Uluslararası Adalet Divanı’na götürmelidirler. Avrupa Birliği Konseyi, özellikle
üyelik süreci üzerindeki yansımalarıyla ilgili olarak ve en geç 2004 yılı
sonuna kadar UAD yoluyla çözüme bağlanmalarını teşvik etmek amacıyla,
devam eden anlaşmazlıklara ilişkin durumu gözden geçirecektir.”8
denilmektedir.
Yukarıda yer alan ifadeden de anlaşılacağı üzere, AB üyelik sürecinde
Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar “sınır sorunları ve bağlantılı
konular ( any outstanding border disputes and related issues )” başlığı
altında ve birer siyasi kriter olarak ileri sürülmüştür.
Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin açıklanmasından önce, Türkiye
söz konusu belgeyi UAD’ye yapılan atfı gerekçe göstererek kabul
etmeyeceğini bildirmiştir. Bu gelişme üzerine AB Dönem Başkanı Finlandiya
Başbakanı Paavo Lipponen, Başbakan Ecevit’e gönderdiği mektupla 2004
tarihinin sınır sorunlarına ilişkin gelişmelerin gözden geçirileceği tarih
olduğunu yazılı olarak bildirmiş; aynı akşam Türkiye’ye gelen AB’nin
genişlemeden sorumlu komiseri Günter Verheugen ve AB Yüksek Temsilcisi
Javier Solana, 2004 tarihinin sorunların UAD yoluyla çözümü için son tarih
olmadığı konusunda güvence vermiştir.9 Nitekim, gelişmeler de bu yönde
olmuş, “Ege sorunları” müzakere tarihi alınmasında ve müzakerelere
başlanmasında bir engel teşkil etmemiştir.
Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde “sınır sorunları ve bağlantılı
konular” ifadesiyle Türkiye-Yunanistan arasındaki “Ege sorunları”nı ima eden
husus, 2000, 2003 ve 2005 tarihli Katılım Ortaklığı Belgeleri’ne de olduğu
gibi yansımıştır. 16-17 Aralık 2004 tarihlerinde Brüksel’de gerçekleştirilen
Avrupa Konseyi Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde, “Ege sorunları”nı çözmek
amacıyla taraflar arasında sürdürülen istikşafi görüşmelerin memnuniyetle
karşılandığı belirtilmekle beraber, katılım sürecine olumsuz etkisi olabilecek
çözülemeyen anlaşmazlıkların gerektiğinde UAD’ye götürüleceği teyit
8
10-11 Aralık 1999 tarihlerinde yapılan Helsinki Zirvesi Başkanlık Sonuç Bildirgesi için bk.
www.belgenet.com/arşiv/ab/Helsinki_sonuç.html.
9
İsmail Cem; Avrupa’nın “Birliği” ve Türkiye, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Eylül, 2005, s.
199.
4
edilmiştir.10 Nitekim, 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’yle de
müzakerelerin ilerlemesinin bir gerekliliği olarak Türkiye’nin süregelen sınır
anlaşmazlıklarını gerektiğinde UAD’nin yargı yetkisi de dâhil olmak üzere
barışçı yollarla çözümlenmesi yönünde yükümlü olduğu hüküm altına
alınmıştır.11
Öte yandan, Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde yer alan “süregelen
sınır uyuşmazlıkları ve bağlantılı konular (any outstanding borders and
related issues)” şeklindeki ifade biçiminin, 4 Aralık 2000 tarihli Türkiye İçin
Katılım Ortaklığı Belgesi’nde12 aynen ifadesini bulmasına rağmen, 16-17
Aralık 2004 tarihlerinde Brüksel’de gerçekleştirilen Avrupa Konseyi Zirvesi
Sonuç Bildirgesi’nde, 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’nde ve
9 Kasım 2005 tarihli Gözden Geçirilmiş Türkiye İçin Katılım Ortaklığı
Belgesi’nde “bağlantılı konular (related issues)” ifadesine yer verilmediği
görülmüştür. Söz konusu ifadenin, Yunanistan’ın Ege’de tek sorunun “kıta
sahanlığı” olduğu yönündeki tezi doğrultusunda metinden çıkarıldığı; böylece
Türkiye’nin Ege’deki sorunların birden çok, birbiriyle bağlantılı ve bir bütün
olarak ele alınması gerektiği yönündeki yaklaşımının aksi yönde AB’nin bir
tutum takındığı düşünülmektedir.
Diğer taraftan 4 Aralık 2000 tarihli Türkiye İçin Katılım Ortaklığı
Belgesi ile 26 Mart 2003 tarihli Gözden Geçirilmiş Türkiye İçin Katılım
Ortaklığı Belgesi’nde13 “sınır sorunlarının barışçı çözümü”ne ilişkin husus,
“Güçlendirilmiş Siyasi Diyalog ve Siyasi Kriterler” ana başlığı altında “Orta
Vadeli Öncelikler” olarak düzenlenmişken 9 Kasım 2005 tarihinde
yayımlanan Gözden Geçirilmiş Türkiye İçin Katılım Ortaklığı Belgesi’nde
“Kısa Vadeli Öncelikler” olarak ve “Bölgesel Konular ve Uluslararası
Zorunluluklar” alt başlığı altında düzenlenmiştir. Böylece, Türkiye-Yunanistan
arasındaki sınır sorunları hususu, 1 ile 2 yıl içerisinde yerine getirilmesi veya
bu konularda ilerleme kaydedilmesi gereken alanlar olarak kısa vadeli
beklentiler içerisine alınmış ve Türkiye, sorunların çözümü konusunda
zaman açısından daha dar bir alana sıkıştırılmaya çalışılmıştır.
15-16 Haziran 2006 tarihlerinde Brüksel’de gerçekleştirilen Avrupa
Konseyi Başkanlık Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin Türkiye paragrafında14, iyi
komşuluk ilişkilerinin Kopenhag siyasi kriterlerinin gereği olduğu ve bu
10
Bildiri metni için bk. Presidency Conclusıons; Brussels European Councıl 16-17 December
2004, Brussels (1 February 2005), Nu. 16238/04; http:// www. consilium. europa. eu/ ueDocs/
cms_Data/ docs/pressData/en/ec/83201.pdf.
11
3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi için bk http:/ /ec. europa. eu/ enlargement/ pdf/
turkey/ st20002_05_tr_framedoc_en.pdf.
12
4 Aralık 2000 tarihli Türkiye İçin Katılım Ortaklığı Belgesi için bk. http:// www. belgenet. com.
arşiv/ ab/kob_200.html.
13
26 Mart 2003 tarihli Gözden Geçirilmiş Türkiye İçin Katılım Ortaklığı Belgesi için
bk.http://www.belgenet.com/arşiv/ab/kob_2003_1.html.
14
Bildiri metni için bk. Presidency Conclusıons, Brussels European Councıl 15-16 June 2006,
Brussels (17July 2006), Nr: 10633/ 06; http:// www. consilium. europa. eu/ ueDocs/ cms_Data/
docs/ pressData/en/ec/90111.pdf.
5
bağlamda sorunların barışçıl çözüm sürecini olumsuz yönde etkileyecek
faaliyetlerden kaçınılmasının talep edildiği görülmekte ve söz konusu
ifadelerin de yine Yunanistan marifetiyle eklendiği düşünülmektedir.
Türkiye’nin Taahhütleri
Türkiye, Katılım Ortaklığı Belgeleri ile kendisinden beklenen taleplere
yönelik olarak 2001 yılında Ulusal Programı’nı ve 2003 yılında da Gözden
Geçirilmiş Ulusal Programı’nı açıklamıştır. Süreç içerisinde hazırlanan Ulusal
Programlar’a bakıldığında, Türkiye’nin sınır anlaşmazlıklarının çözümü
hususunu bir siyasi kriter olarak ele almadığı ve bu anlayışla bu hususa
sadece Ulusal Programları’nın “Giriş” bölümünde yer verdiği görülmektedir.
Ulusal Programlar’ın “Giriş” bölümünde, Türkiye’nin komşularıyla iyi
ilişkiler geliştirilmesine özen göstereceği ve bu bağlamda Yunanistan’la da
arasındaki sorunlara diyalog yoluyla çözüm için girişim ve çaba göstereceği
belirtilmektedir. Böylece Türkiye, Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi ile ortaya
konulmuş olan Ege sınır anlaşmazlıklarının çözümü hususunun kendisi için
bir siyasi kriter olmadığı ve sorunları çözmek için diyalog yöntemini tercih
ettiğini ifade etmiştir.15 Türkiye, iyi komşuluk ilişkilerinin devamı için her iki
tarafın da çaba gösterme sorumluluğu olduğunu her koşul ve ortamda
hatırlatmaktadır.
“Ege Sorunları”nın Çözümü Hususundaki Gelişmeler ve Alınan
Tedbirler
Türkiye, AB üyelik sürecinde üstlenmiş olduğu yükümlülükler
kapsamında hazırlamış olduğu Ulusal Programları’nda, Yunanistan’la olan
ikili sorunlarını diyalog yoluyla çözmek yönünde çaba göstereceğini taahhüt
etmektedir. Bu kapsamda, Türkiye bugüne kadar Yunanistan’la olan
sorunlarını güçlendirilmiş siyasi diyalog kapsamında “İstikşafi Görüşmeler”,
“Güven Artırıcı Önlemler” ve “İkili Anlaşmalar” çerçevesinde yürütmektedir.
Türkiye, 1999 yılından beri Yunanistan’la 19 alanda “Güven Artırıcı
Önlemler (GAÖ)” oluşturmuştur. Türkiye ile Yunanistan arasında sadece Ege
sorunlarının çözümüne yönelik olarak iki ülke Dış İşleri Bakanlıkları
Müsteşarları arasında 12 Mart 2002 tarihinde “İstikşafi görüşmeler”
başlatılmıştır. 35’incisi 7 Temmuz 2006 tarihinde yapılan söz konusu
görüşmelerin çok gizli tutulması nedeniyle, gelinen aşamada ulaşılan
sonuçlar konusunda bir bilgi mevcut değildir. Buna karşılık, istikşafi
görüşmeler çerçevesinde Yunanistan medyasında:
-Yunanistan’ın özellikle “Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan’a
Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar (Coğrafi Formasyonlar)”
konusunda, Türk tarafının kendi tezlerinden vazgeçmesi gerektiği yönünde
beklentisi olduğu,
15
19 Mart 2001 tarihli Türkiye Ulusal Programı için bk. http:// www. belgenet. com/ arşiv/ ab/
up_001. html ve 24 Temmuz 2003 tarihli Gözden Geçirilmiş Türkiye Ulusal Programı için bk.
http://www.belgenet.com/arşiv/ab/up_2003.html.
6
- Ancak, Türk tarafının bu tezinden vazgeçmemesi sebebi ile
Yunanistan’ın bu hususta UAD’ye başvuruda bulunmama kararı aldığı,
-UAD’ye gidilmesi hâlinde, Türkiye’nin bu adalardan mutlaka birazına
sahip olma imkânının bulunmasından dolayı bu durumun Yunan dış
politikası için iyi olmayacağı yönünde yorumlar yapılmaktadır.
Öte yandan 10 Kasım 2005 tarihinde Yunanistan Dış İşleri Bakan
Yardımcısı ve Dış İşleri Sözcüsü’nün basına yaptığı açıklamalarda:
-İki ülke arasındaki ilişkilerin iyi ve işlevsel olduğu, istikşafi
görüşmelerin ise bir müzakere niteliği taşımadığı,
-Görüşmelerin gizli tutulmasının PASOK Hükûmeti’nden alınan bir
miras olduğu,
-Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde yer alan “süregelen sınır
uyuşmazlıkları ve bağlantılı konular (any outstanding borders and related
issues)” ifadesindeki “bağlantılı konular (related issues)” tabirinin, karışıklığa
neden olması ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki (görüş) farklılıklardan
dolayı kaldırılması yönünde girişimde bulundukları,
-İki ülke arasında tek sorunun Ege kıta sahanlığının belirlenmesi
olduğunu ifade etmişlerdir.
16-17 Aralık 2004 tarihlerinde Brüksel’de gerçekleştirilen Devlet ve
Hükûmet Başkanları Zirve Sonuçları Bildirgesi’nde ve 2004 yılı Türkiye
İlerleme Raporu’nda, Türkiye’nin Yunanistan’la ikili ilişkilerinin olumlu geliştiği
ve çözülmemiş anlaşmazlıklara ilişkin istikşafi görüşmelerden memnuniyet
duyulduğu belirtilmekteydi. Ancak, 9 Kasım 2005 tarihli Türkiye İlerleme
Raporu’nda Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin olumlu devam ettiği
ifade edilmekle beraber, sadece Ege sorunlarının çözümüne yönelik olarak
yürütülen istikşafi görüşmelerden kapsamlı bir çözüm çıkmadığına vurgu
yapılmış; öte yandan Yunanistan’la ilgili “casus belli” konusunda iç
siyasetteki gelişmelere de atıfta bulunulmuştur.16
Avrupa Birliği Komisyonu’nun 8 Kasım 2006 tarihli Türkiye İlerleme
Raporu’nun “Bölgesel Konular ve Uluslararası Yükümlülükler” başlıklı
bölümünün “Sınır Uyuşmazlıklarının Barışçı Çözümü” başlıklı kısmı ise
tamamen Türk Yunan ilişkilerindeki gelişmelere yer vermekte ve içerik ve
üslup açısından 2005 Türkiye İlerleme Raporu’yla önemli benzerlikler
göstermektedir. Bu çerçevede; Türkiye ve Yunanistan’ın ikili ilişkilerinin
olumlu gelişmesini sürdürmeye devam ettiği; üst düzey temasların sürdüğü,
Yunan Dış İşleri Bakanı’nın Haziran 2006’da Türkiye’ye gerçekleştirdiği
ziyaret esnasında yeni Güven Artırıcı Önlemler paketinin kabul edildiğini, yaz
aylarında Ege Denizi’nde askerî tatbikatların ertelenmesine ilişkin
16
2005 yılı Türkiye İlerleme Raporu için bk. European Commıssıon, Turkey 2005 Progress
Report, Brussels, 9 November 2005 SEC (2005) 1426; http:// ec. europa. eu/ enlargement/
archives/ pdf/key_documents/ 2005/ package/ sec_1426_final_progress_report_tr_en.pdf.
7
moratoryumun bir ay uzatıldığını, Yunan Genelkurmay başkanının Türkiye’yi
ziyaret ettiğini, Türk ve Yunan askerî uçaklarının Ege Denizi üzerinde
çarpışmasından sonra, iki ülke Dış İşleri Bakanlıklarının olayın nedenlerini
araştırma konusunda mutabık kaldıkları belirtilmektedir.
Raporda yukarıda sıralanan olumlu gelişmelerden sonra, Müzakere
Çerçeve Belgesi’nde üyelik müzakerelerinin devamının iyi komşuluk
ilişkilerine uyulmasına, sınır sorunlarının BM Şartı çerçevesinde ve UAD’nin
yargı yetkisini de içerecek şekilde barışçı yöntemlerle çözülmesine, sınır
sorunlarının çözümünü olumsuz etkileyebilecek eylemlerden kaçınılmasına
bağlandığı belirtilerek, bu bağlamda Yunanistan’ın kara sularını genişletmesi
hâlinde TBMM tarafından 1995 yılında kabul edilen “casus belli” referansının
değişmeden kaldığına yer verilmektedir.17
Avrupa Birliği Komisyonu’nun 8 Kasım 2006 tarihli “Genişleme
Stratejisi ve Temel Sorunlar 2006-2007” başlıklı raporunda; “Katılım Ortaklığı
Belgesi’nde de belirtildiği üzere, Türkiye’nin tüm Avrupa Birliği üyesi ülkeler
ile ikili ilişkilerinin normalleştirilmesi için bir an önce somut adımlar atmasının
gerekli olduğu” ve “iyi komşuluk ilişkilerinin anahtar unsur olarak kaldığı”
belirtilmektedir.18
Avrupa Birliği Komisyonu’nun en son açıkladığı ilerleme ve genişleme
stratejisi raporlarında Türkiye-Yunanistan ilişkilerine ilişkin yukarıda yer alan
ifadeler dikkate alındığında; Türkiye-Yunanistan arasındaki sorunların
tamamına yakınının Yunanistan tarafından AB gündemine taşınarak
sorunların Türkiye-Yunanistan ikili boyutundan çıkarılıp Yunanistan tezleri
lehinde AB-Türkiye sorunları hâline getirilmesi yönünde önemli mesafe
kaydedildiği düşünülmektedir.
“Ege Sorunları”nı Etkilemesi Muhtemel Diğer Gelişmeler
2 Eylül 2005 tarihinde Hamburg’da düzenlenen Uluslararası Deniz
Hukuku Mahkemesi (ITLOS) Konferansı’nda AB Komisyonu’nun balıkçılık ve
denizcilikten sorumlu üyesi tarafından “Okyanuslar ve Deniz Hukuku: Yeni
Ufuklara Doğru (Oceans and The Law Of The Sea: Towards New Horizons)”
başlıklı bir konuşma yapılmıştır.19 Anılan konuşmada:
-Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS)
hükümlerinin, Topluluk Hukukuyla birleştirilmiş olduğu ve böylece AB hukuki
yapısının bir parçası hâline geldiği,
17
2006 yılı Türkiye İlerleme Raporu için bk. Commission of The European Communıtıes, Turkey
2006 Progress Report, Brussels, 8.11.2006, SEC(2006)1390; http: //ec. europa. eu/
enlargement/ pdf/key_documents/2006/nov/tr_sec_1390_en.pdf.
18
AB’nin 2006 yılı Genişleme Stratejisi belgesi için bk. Commission of the European
Communities, Enlargement Strategy and Main Challenges 2006-2007, Brussels, 8.11.2006,
COM(2006)649; http: //ec. europa. eu/ enlargemenent/ pdf/ key_documents/ 2006/ nov/
com_649_strategy_paper_en.pdf.
19
Dr.Joe Borg’un konuşma metni için bk. Oceans and the Law of the sea:Towards new
horizons, Hamburg, 2 September 2005; http:// ec. europa. eu/ maritimeaffairs/ speeches/
speech76_en.html.
8
-Okyanuslar ve deniz hukuku konularında Birleşmiş Milletler
bünyesinde gerçekleştirilen Gayriresmî İstişare Süreci’ne AB’nin aktif olarak
katıldığı ve bu süreçte AB’nin hakları ve yükümlükleri belli olan bir statüye
kavuşturulmasının BM’den beklendiği,
-AB’nin, son genişlemesiyle birlikte sadece ekonomik ve politik olarak
genişlemediği, aynı zamanda AB Hukuku kapsamındaki kıyı uzunluğu ve
topluluk su alanlarının boyutunu da artırdığı, AB’nin kontrol ettiği ticari gemi
filosunun tonaj olarak dünyadaki en büyük paya sahip olduğu, bu genişleme
ile birlikte Avrupa’nın denizcilik potansiyeli konusunda yeni bir bilinçlenmeye
ulaşıldığı, bu nedenle AB Komisyonu’nun, tüm denizcilik politikasını
kapsayan bir “Yeşil Kitap (Green Paper)”20 hazırlığı içerisinde olduğu ifade
edilmektedir.
Türkiye ve Yunanistan arasında Ege’deki deniz yetki alanlarına ilişkin
sorunların, kısa vadede olmasa bile orta ve uzun vadede yukarıda ifade
edilen hususlardan etkilenebileceği düşünülmektedir. Bu bağlamda
önümüzdeki dönemde:
-Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi hükümlerinin Topluluk
Hukuku’nun bir parçası hâline geldiğinin ifade edilmesi ve Topluluk Adalet
Divanı’nın “Topluluk Hukuku’nun yorumlanmasında ve uygulanmasında”
sahip olduğu yetki ve aldığı kararların bağlayıcılığı dikkate alındığında; BM
Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni onaylamamış olan Türkiye’nin, AB’ye mevzuat
uyumu çerçevesinde Sözleşmeye taraf olması yönünde bir baskıya maruz
kalabileceği,
-Diğer taraftan; “Yeşil Kitap”ta deniz yetki alanları konusunda ortak
birtakım ilkeler ve uyuşmazlık çözme mekanizmalarının gündeme
gelebileceği ve bundan dolayı Türkiye-Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı
vb. konuların bu ilkeler ve mekanizmalardan etkilenebileceği
düşünülmektedir.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki “Ege Sorunları”nı etkileyebileceği
değerlendirilen bir başka gelişme, Uluslararası Adalet Divanı Divan
Kuralları’nın 43. maddesinde 29 Eylül 2005 tarihinde yapılan değişikliktir.
UAD Divan Kurallarının 43. maddesinde yapılan değişiklikle, anılan maddeye
iki yeni fıkra daha eklenmiş; 43. maddenin ilk hâli birinci paragraf olarak
aynen korunarak devletlerin davaya müdahil olma hakları korunmuş, söz
konusu maddeye eklenen ikinci fıkra ile uluslararası kamu örgütlerine de
(public international organizations) davaya müdahil olma hakkı tanınmış,
eklenen üçüncü fıkra ile de bu tür müdahale taleplerine ilişkin uygun usul
20
Avrupa Birliği’nin Denizcilik Politikaları Yeşil Kitabı (Maritime Policy Green Paper) 7 Haziran
2006-30 Haziran 2007 tarihleri arasında Avrupa Birliği üyelerinin görüş ve önerilerine
sunulmuştur. Green Paper Towards a future Maritime Policy fort he Union: A European vision
fort the oceans and seas, Commıssıon of the European Communıtıes, Brussels, 7.6.2006,
COM(2006)275 final, volume II-ANNEX; http:// ec. europa. eu/ maritimeaffairs/ pdf/
com_2006_0275_en_part2.pdf.
9
çerçevesinin ne olacağı düzenlenmiştir.21 Böylece, maddeye eklenen iki yeni
fıkra ile davaya taraf olmayan; ancak çok taraflı bir sözleşmeye taraf olan
devletlere mahkemece davaya müdahil olabilmeleri için yapılan bildirimlerin,
bundan böyle uluslararası kamu örgütlerini de kapsayacağı hüküm altına
alınmış olmaktadır.
Bilindiği üzere AB, UAD Statüsü’nün 34. maddesi gereği bir devlet
olarak kabul edilmediği için kendisinin taraf olduğu sözleşmeler dolayısıyla
Divan önünde taraf olamamakta, aynı zamanda Divan kurallarının 43.
maddesinin ilk hâli dolayısıyla davaya müdahale de edememekteydi.
Yapılan değişiklikle, AB, Divan Statüsünün 63. maddesi kapsamında başka
bir deyişle, uyuşmazlık konusu davanın tarafı olmasa bile taraf olunan
sözleşmenin yorumu bahis konusu olduğunda, kendisinin de görüşlerine
başvurulmak suretiyle, müdahil sıfatıyla davanın seyrini etkileyebilme ve
sonuçlarına nüfus edebilme fırsatını elde etmiş bulunmaktadır. Netice
itibarıyla, Türkiye, AB’yle üyelik müzakereleri kapsamında Yunanistan’la sınır
anlaşmazlığı olarak kastedilen kıta sahanlığı anlaşmazlığının UAD’ye
götürülmesi hâlinde, UAD Divan Kurallarının 43. maddesinde yapılan
değişiklik kapsamında AB’nin müdahil sıfatıyla davanın taraflarından biri
hâline gelebileceği düşünülmektedir.
Yunanistan, Ege Denizi alanındaki sorunların kendi millî menfaatlerine
uygun şekilde çözümlenmesi maksadıyla AB’nin kendi entegrasyonunu
derinleştirme girişimlerinden de istifade etme yönünde çalışmaktadır. Bu
kapsamda Yunanistan, Avrupa Deniz Emniyeti Ajansı (EMSA)22, AB Dış
Sınırlar Yönetim Ajansı (FRONTEX)23 ve Avrupa Hava Seyrüsefer ve Uçuş
Güvenliği Teşkilatı (EUROCONTROL) gibi kurumlar nezdinde Ege’deki
statükoyu kendi lehine çevirecek girişimlerde bulunmaktadır.
21-22 Kasım 2005’te EMSA tarafından Brüksel’de icra edilen
toplantıda; Yunanistan temsilcisi hâlen Patras, Korfu ve Pire’de işletilen
Gemi Trafik Hizmetleri Sistemi (VTS)’ne24 ilave olarak Limni, İstanköy, Sakız,
Sisam, Midilli, Rodos ve Girit VTS merkezlerini de içeren bir VTS ağı tesis
edilmesinin planladığını ifade etmiştir.25 Yunanistan tarafından ayrıca Pire’de
müşterek arama-kurtarma merkezi ve AB Doğu Sınır Merkezi ile aynı
mekânda konuşlu, tüm VTS sistemlerinin bağlı olduğu ve deniz güvenliği ve
emniyeti ile ilgili faaliyetlerin kontrol edildiği bir Ulusal VTS Merkezi Sahil
Güvenlik Komutanlığı bünyesinde teşkil edilmiştir.
21
UAD Divan Kuralları’nın 43. maddesinde yapılan değişiklik metni için bk. www. icj-cij.org.
Avrupa
Deniz
Emniyeti
Ajansı
(EMSA)
hakkında
ayrıntılı
bilgi
için
bk.
http://www.emsa.eu.int/com/transport/maritime/safety/index_en.htm.
23
AB Dış Sınırlar Yönetim Ajansı (FRONTEX) hakkında ayrıntılı bilgi için bk.
http:/europa.eu.int/scadplus/leg.en/lvb/133216.html.
24
Gemi
Trafik
Hizmetleri
Sistemi
(VTS)
hakkında
ayrıntılı
bilgi
için
bk.
http:/www.turkishpilots.org/tr/köşeyazısı.asp?kategori_Nu. 208id=131
25
Ali Kurumahmut; “Yunanistan’ın Ege Denizi’nde Gerçekleştirmek İstediği Yeni Rejim: Sevr”.
http://www.ortadoğugazetesi.net/gazetearsivi/habergoster.asp?id=17701, E. Tarihi: 10 Eylül
2006.
22
10
Yunanistan’ın yukarıda anılan faaliyetleri dikkate alındığında, Doğu
Ege Adaları bölgesindeki deniz trafiği ile Ege Denizi’ne güneyden
yapılabilecek tüm giriş ve çıkışların Yunanistan tarafından izlenebileceği;
barış, gerginlik ve harp şartlarında Türk limanlarına yönelik tüm deniz
trafiğinin kontrol edilebileceği;26 öte yandan Yunanistan ve Güney Kıbrıs
Rum Yönetimi (GKRY) tarafından Atina ve Lefkoşe FIR’ına istinat eden hava
sahası kontrol uygulamalarının benzer şekilde deniz trafiğinin ve deniz
sahalarının
kontrolüne
de
yansıtılmasının
mümkün
olabileceği
düşünülmektedir.
Yunanistan’ın Ege Denizi sorunlarında AB’nin karar alma
mekanizmalarında yer alması dolayısıyla avantaj sağlayabileceği düşünülen
bir başka gelişme de “Tek Avrupa Hava Sahası (TAHS)’nın oluşturulması ile
ilgilidir. AB’nin 8 Haziran 2002 tarihinde yaptığı Avrupa Komisyonu
toplantısında, Avrupa hava sahasında yaşanan yoğunluk, ekonomik kayıplar
ve uçuş emniyetsizliklerinin ortadan kaldırılması için hava sahasının esnek
kullanımı konsepti içinde bir merkezden idare edilecek TAHS27 oluşturulması
kararlaştırılmıştır.28 Bu maksatla; EUROCONTROL’e Avrupa için tek bir
EUIR/FIR oluşturulması, hava sahasının esnek kullanımı ve Fonksiyonel
Hava Sahası Blokları (FHB)’nın oluşturulması görevi verilmiştir.
Oluşturulacak FIR bölgesi, sektörlere ayrılarak bölgenin kontrolü bazı AB
ülkelerinin sorumluluğuna bırakılacaktır. Projenin en tehlikeli boyutu,
Yunanistan ve GKRY ile Türkiye arasında yaşanan hava sahası sorunlarının
AB ortamına taşınması, Ercan tavsiyeli hava sahasının hukuki varlığının bu
gelişmelerden etkilenecek olması ve havacılık alanındaki mevcut
uygulamaların önemli ölçüde değişikliğe uğrayacak olmasıdır.
Deniz ve hava güvenliğinin artırılması ve bu çerçevede deniz ve hava
trafiğinin düzenlenmesine yönelik IMO, EUROCONTROL ve AB bünyesinde
sürdürülen yukarıda ifade edilen çalışmaların önümüzdeki dönemde kurallar
sistematiğine dönüşeceği değerlendirilmektedir. Bu yöndeki gelişmelerle
AB’nin sadece denizcilik ve havacılık faaliyetlerinin daha emniyetli
yürütülmesinin ötesinde, Avrupa Birliği’nin siyasal birliğinin bir parçası olarak
coğrafi sınırlarının tüm alanları üzerinde ve bu sınırların ekonomik,
teknolojik, çevresel ve güvenlik boyutlarıyla birlikte değerlendirildiği; bu
bağlamda Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafi konum itibarıyla ulusal
26
Kurumahmut; s. 1.
TAHS Projesi, Uçuş Malumat Bölgesi (FIR) limitleri dikkate alınmaksızın hava sahalarının
yüksek ve alçak hava yollarını kapsayacak şekilde yeniden düzenlenmesini, yeni uçuş
rotalarının tahsisini ve NOTAM’ların ihtiyaca uygun olarak ilan edilmesini öngörmektedir. TAHS,
AB ülkeleri ile sınırlı tutulmuş olmasına rağmen, AB ile ikili anlaşma yapan diğer üçüncü ülkeleri
de söz konusu oluşuma oy hakkı olmadan katabilmektedir. Proje, esnek kullanımı
amaçlamaktadır. Bu kapsamda hava sahasının mümkün olduğunca tehlikeli, yasak ve ihtiyaç
dışı uzun süreli olarak NOTAM ilan edilen sahalardan arındırılarak tüm sivil ve askeri kullanıcılar
tarafından esnek biçimde kullanılmasına imkân sağlamayı hedeflemektedir.
28
TAHS hakkında ayrıntılı bilgi için bk. The Sıngle European Sky, Eurocontrol resmî web sitesi
ve “Tek Avrupa Seması (SES) Taslak Zorunlulukları” http: // www. ans. dhmi. gov. tr/ TR/
ATCTR/ dok/ TekAvr.pdf.
27
11
sınırlarının adeta AB’nin dış sınırı olmasından dolayı bu çok yönlü
politikalardan
önemli
ölçüde
etkilenmesinin
muhtemel
olduğu
düşünülmektedir.
Bu konudaki gelişmelerin Türkiye’nin AB üyeliği hedefini etkilememesi
ve AB ile ilişkilerine zarar vermemesi gerektiği düşünülmektedir. Türkiye,
Yunanistan ile sorunlarının barışçı yollarla çözümlenmesini desteklemekte;
ancak ulaşılacak çözümün Ege Denizi’nin coğrafi, tarihî ve hukuki
gerçeklerine uygun adil ve kalıcı bir barışı temin edecek şekilde olmasını
arzu etmektedir. Bu amaçla, AB tarafından çözüm bulma sorumluluğu
hususunun sadece Türkiye’nin değil sorunun her iki tarafının çözümün
gerçekleştirilmesinde eşit çaba ve katkısının olması; AB’nin de sorunların
çözümü aşamasında taraflar arasında tarafsız ve dengeleyici bir pozisyonda
bulunması ile mümkün olabileceği değerlendirilmektedir.
“Ege Sorunları”nın Geleceğine İlişkin Değerlendirme
Ege Denizi, Türkiye ve Yunanistan’ın kıyıdaş olduğu, her iki ülkenin bu
denizde coğrafi, tarihî, ekonomik, sosyal ve güvenliğe yönelik hayati
çıkarlarının bulunduğu bir deniz mahiyetindedir. Söz konusu deniz alanı,
tarihsel süreç içinde Türkiye ve Yunanistan arasındaki temel uyuşmazlık
konularının başında yer almıştır. Türkiye ile Yunanistan arasında “Ege
Sorunları” olarak adlandırılan söz konusu anlaşmazlıklar, Kara Suları, Kıta
Sahanlığı, Hava Sahası, Komuta Kontrol Sorunları, Doğu Ege Adalarının
Silahsızlandırılması ve kısaca Coğrafi Formasyonlar olarak adlandırılan
Ege’de Egemenlikleri Uluslararası Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş
Ada, Adacık ve Kayalıklar (EGEAYDAAK)dır.
Ege Denizi’nde çok sayıda ada, adacık ve kayalığın Türkiye ana
karasının çok yakınında yer alıyor olması, siyasi coğrafyayı oluşturan
anlaşma ve sözleşmelerin taraflarca farklı şekilde yorumlanması ve kimi
adaların hukuken ihtilaflı statüleri, Ege sorunlarını dünya denizlerindeki
mevcut uyuşmazlıklar içinde en önemlilerinden biri hâline getirmektedir. 29
Türkiye-Yunanistan arasında ikili bir sorun olarak devam eden “Ege
Sorunları”, Türkiye’nin AB’ye üyelik süreciyle birlikte bu sürecin önemli bir
parçası hâline getirilmiştir. Bu durum, iki ülkeyi de gelinen aşamada mevcut
çözümsüzlük noktasından farklı açılımlara zorlayacak bir sürece işaret
etmektedir.
Yunanistan’ın AB üyesi olması nedeniyle, AB üyesi bir ülkeyle
yaşanan sorunların, AB içinde değil de entegrasyon süreci içinde çözülmeye
çalışılmasından dolayı Türkiye’nin pozisyonu zorlaşmakta, Yunanistan AB
üyesi olmanın avantajlarını sonuna kadar kullanarak bu sorunun çözümü
yönünde AB içinde baskı yapabilmektedir. Yunanistan’ın, Türkiye’nin AB
üyeliğini, mevcut sorunlarının çözümünde stratejik bir hedef olarak
29
Yılmaz Aklar; “Türkiye’nin Millî Menfaatleri Önünde Bir Engel: Yunanistan Gerçeği, Sorun
Alanları, Politikalar”, Stratejik Analiz, c. 4, Sayı 42, Ekim 2003, s. 25.
12
belirlemesinden dolayı bu süreçte, veto yetkisi dâhil olmak üzere manevra
alanını daima kendi lehine olacak şekilde kullanacağı öngörülmektedir. Oysa
soruna kalıcı ve hakça bir çözüm bulunabilmesi için iki tarafın hak ve
çıkarlarının dengelenmesi gerekmektedir.
Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konularının barışçıl
yöntemlerle çözümlenebilmesi için taraflar arasındaki güven ve diyalog
ortamının bozulmamasında fayda bulunmaktadır. Bu nedenle; müzakere
sürecinin güvenli bir ortamda yürütebilmesi için üçüncü tarafların tek yanlı
davranışlardan kaçınması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, AB’nin
Türk-Yunan ilişkilerinde izlemiş olduğu tutumun tarafsızlık niteliğine pek
uymadığı görülmektedir.30 Özellikle, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin
Kıbrıs’ın yasal temsilcisi olarak AB’ye üye kabul edilecek olmasıyla
Türkiye’nin tam üyeliği arasında kurulan bağın AB’nin izlediği genişlemeye
ilişkin stratejiyle çeliştiği görülmektedir.31 1999 Helsinki Zirvesi’nde
Türkiye’ye “Yunanistan’la sorunlarını çözmesini ve Kıbrıs sorunun çözümüne
destek olmasını” müzakerelerin başlatılması için dolaylı yoldan bir şart olarak
öngören AB’nin, aynı sorunların tarafı olan Yunanistan’ı 1981’de; yaşanan
sorunlar nedeniyle 1964’ten bu yana Birleşmiş Milletler Barış Gücü
(UNFICYP)’nün bulunduğu Kıbrıs’ta ve üstelik Kıbrıs Cumhuriyeti Kuruluş,
Garanti ve İttifak Anlaşmalarını yok sayarak GKRY’yi 1 Mayıs 2004’te
üyeliğe kabul etmesi birer çifte standart olarak görülmektedir.32
Konu ile ilgili yaşanan diğer örnekler dikkate alındığında, AB’nin
Türkiye’ye karşı çifte standart uyguladığı daha açık bir şekilde ortaya
çıkmaktadır. Birer AB üyesi ülke olan İspanya ve İngiltere arasındaki
Cebelitarık hudut sorunu hâlen sürmektedir. İzlanda ile Danimarka arasında
balıkçılık medyan çizgisine ilişkin tartışmalar devam etmektedir. İspanya’nın
tek taraflı olarak Kanarya Adaları’ndan itibaren belirlediği orta hattın Fas
tarafından reddedilmesinden sonra araştırmalar ve mültecilere sınırlamalar
getiren kapsamlı deniz sınırının belirlenmesinde gelişme kaydedilememektedir.
AB’nin Yunanistan’ın duyarlılıklarıyla Türkiye’nin gerekçeleri arasında
bir denge oluşturamaması; Türkiye’nin AB tarafından tam üyeliğinin
istenmediği düşüncesine yol açmaktadır. Bir taraftan, AB’nin Yunanistan’ın
veto yetkisini kullanacağı endişesiyle hareket yeteneğini sekteye uğrattığı
inanışı varken, öte yandan AB’nin Türkiye’nin üyeliğine engel olmak için
Yunanistan’ı bilinçli bir tercih olarak ön planda tuttuğu görüşü giderek daha
fazla taraftar bulmaktadır. 33
Türkiye’nin AB üyelik sürecini kendisi için yeni kazanımların elde
edilebileceği bir arena olarak gören Yunanistan, içinde bulunulan
konjonktürü, kendi ulusal tezlerinden asla ödün verilmeyecek bir zemin
olarak görmektedir. Bu durumda, AB’yi stratejik bir hedef olarak seçen
30
Aksu; 2004, s. 116.
a. g. m.; s. 117.
32
Sema Sezer; “Rum-Yunan Veto Santajları Gölgesinde AB’ye Üyelik Müzakereleri”, Stratejik
Analiz, ASAM, c. 5, Sayı 57, Ocak 2005, Ankara, s. 54.
33
Aksu; 2004, s. 117.
31
13
Türkiye’nin, Ege’deki mevcut statükonun devam etmesi hâlinde AB hedefinin
yavaşlaması ve AB ile olan ilişkilerin istenilen düzeyde korunamaması
çerçevesinde zarar görebileceği düşünülmektedir.
İki ülke arasında Ege sorunlarını karşılıklı diyalog yoluyla çözmek
üzere oluşturulan istikşafi görüşmelere rağmen Yunanistan’ın, Türkiye’nin
kıta sahanlığı dışında ileri sürdüğü sorunları, sorun olarak kabul etmesinin,
Yunan kamuoyunun yerleşik tepkisinden dolayı kısa vadede mümkün
olmayacağı düşünülmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin Ege sorunlarını bir
bütün olarak gören yaklaşımının Yunanistan tarafından kabul edilmemesi
nedeniyle, Yunanistan tarafından bir müzakere niteliği dahi taşımadığı
şeklinde algılanan istikşafi görüşmelerde ilerleme sağlanmasının güç
olacağı, böylece istikşafi görüşmelerin kısa vadede başarısızlıkla
sonuçlanması muhtemel bir gelişme olarak görülmektedir.
Kısa vadede istikşafi görüşmelerden sonuç alınamaması durumunda;
Yunanistan’ın AB Zirve Kararları’nın yerine getirilmediği ve sorunların
çözümsüz kalmasından Türkiye’nin sorumlu olduğu yönünde uzlaşmaz bir
tutum sergileyebileceği, bir süre için bu diyaloğun bozulabileceği ve bu
durumun iki ülke arasında bir gerginlik ve krize dönüşebileceği olası
görülmektedir.
Bütün KOB’larda yer alan sorunların barışçıl çözüm prensibi ile
çözülememesi hâlinde gerekirse UAD’ye gidilmesi hükmü, Türkiye’nin Ege
sorunlarının diyalog yoluyla çözülmesi görüşüne uygun düşmeyen bir
gelişme olarak görülmektedir. Nitekim, Türkiye hazırladığı ulusal
programlarında, Ege konularına ilişkin niyetinin, sorunları diyalog yoluyla
çözmek olduğunu açıkça ifade etmiş bulunmaktadır. Buna karşılık,
Yunanistan’ın söz konusu hükmü Türkiye aleyhine zaman açısından
sıkıştırmak amacıyla kullanabileceği değerlendirilmektedir. Nitekim, 2005
KOB’da sorunun çözümü hususu daha önceki belgelerde “orta vadeli
öncelikler” içerisinde yer alırken “kısa vadeli öncelikler” arasına alınmış olup
bu durumun Türkiye’yi zaman baskısı içine alarak çözüm adına ödün
vermesini sağlamak için yapıldığını akla getirmektedir.
Türkiye, sınır anlaşmazlıklarını Birleşmiş Milletler şartının barışçıl
çözüm prensibi34 çerçevesinde diyalogla çözeceği yönünde taahhütte
bulunmuştur. BM Şartı 33. madde gereği diyalog ya da istikşafi görüşmeler
tek çözüm yolu olmayıp, orta vadede tarafların kendilerinin süreç içinde
belirleyebileceği yeni çözüm yöntemleri devreye girebilecektir. Dolayısıyla,
34
“BM Anlaşması’nın VI. bölümü, “Uyuşmazlıkların Barışçı Çözümü” başlığını taşımakta olup
33/1. maddesi üye devletlere uluslararası barış ve güvenliği tehdit edebilecek uyuşmazlıklarını
barışçı yollarla çözmesi gerektiğini belirtmekte ve söz konusu çözüm yolları olarak şunları
saymaktadır: Görüşme, soruşturma, ara buluculuk, uzlaştırma, hakemlik, yargı, bölgesel
örgütlere ve anlaşmalara başvurma ya da tarafların kendilerinin seçeceği başka barışçı yollar.
BM Anlaşması sayılan bu yollar dışında VI. bölüm çerçevesinde BM Güvenlik Konseyini de
uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözme yükümlülüğüne katkıda bulunmakla görevli kılmaktadır.”
Prof. Dr.Hüseyin Pazarcı; Uluslararası Hukuk, Turhan Kitabevi, Ankara, 2006, s. 446.
14
Türkiye’nin muhtemelen oldukça uzun sürebilecek üyelik müzakereleri
sürecinde kendisini zaman baskısı altında hissetmeden, sorunun barışçı
çözümüne yönelik bir an önce alternatif çözüm yöntemlerine yoğunlaşarak
bir strateji dâhilinde ve zamanlamayı da dikkate alarak iyi niyetli çabalarına
devam etmesinin faydalı olacağı değerlendirilmektedir.
Uzun vadeli düşünüldüğünde; iki ülke arasında ihtilaf konusu olan Ege
sorunlarının barışçıl bir anlayışla çözüme kavuşturulmasının hem Türkiye
hem de Yunanistan açısından oldukça yararlı olacağını ifade etmek
mümkündür. Bununla birlikte mevcut sorunların çözüme kavuşturulmasında
iki ülke kamuoyunun hassasiyeti ve hükûmetlerin kendi kamuoylarının
hassasiyetlerini dikkate almaları ön plana çıkmaktadır. Bu durum dikkate
alındığında öncelikle iki ülke arasında güven artırıcı önlemler ile iki ülke
halkını birbirine yakınlaştıracak sivil toplum örgütlerinin katkılarının
çoğaltılması; başta enerji olmak üzere ticaret vb. alanlardaki iş birliği ve
yatırım faaliyetlerinin çeşitlendirilmesi ve süreç içinde bu faaliyet alanlarının
geliştirilmesinin yararlı olacağına inanılmaktadır.
Türkiye, müzakere sürecinde sınır anlaşmazlıklarını çözme
konusunda Yunanistan’a oranla daha fazla çaba gösteren taraf olmak
durumunda kalacaktır. Ancak Türkiye, sorunlarını karşılıklı çözme
konusundaki gayretlere yoğunlaşmışken, AB tarafından:
-BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin AB müktesebatının bir parçasını
oluşturmasından dolayı söz konusu sözleşmenin Türkiye tarafından
imzalanması,
-Sorunların barışçı müzakere yöntemiyle çözülmesi gerektiği
anlayışından hareketle Türkiye’nin, Yunanistan’a karşı sürdürdüğü “casus
belli” siyasetinden vazgeçmesi yönünde baskılarla karşılaşabileceği
öngörülmektedir. Her iki durumda da Türkiye’nin, AB’yi ikna etme hususunda
zorlanacağı bu nedenle, belirtilen bu hususlarda millî menfaatleri
doğrultusunda millî stratejilerin geliştirilmesine ihtiyaç bulunduğu
değerlendirilmektedir.
Türkiye’nin katılım müzakereleri sürecinde üçüncü tarafların
müdahalesini içeren çözüm yöntemlerinden kaçınarak her türlü alternatif
çözüm yönteminde ısrarını sürdürmesi gerektiği düşünülmektedir. Ancak tüm
iyi niyetli çaba ve girişimlere rağmen sorunların UAD’ye götürülmesi sürecine
gelinmesi hâlinde, hazırlanacak tahkimname büyük önem kazanacaktır.
Bununla birlikte Yunanistan’ın, UAD’nin yargı yetkisini egemenlik konularına
çekince getirerek kabul etmiş olması35, tek sorun olarak kıta sahanlığını
görmesi ve tarafların sorunları tanımlama konusundaki farklılıkları, sorunun
UAD aşamasına gelmesini bile oldukça güçleştirecek niteliktedir.
Sorunların UAD’ye götürülmesi hâlinde, Türkiye’nin, Ege’de mevcut
uluslararası anlaşmalara aykırı olarak silahlandırılmış olması, FIR hattının bir
egemenlik alanı olarak değil teknik nitelikte haklar sunması, hava sahasının
35
Yüksel İnan; Uluslararası Adalet Divanı’nın Yargı Yetkisi, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler
Akademisi Yayınları, Nu. 171, Ankara, 1982, s. 10.
15
genellikle kara suları sınırı ile eşit olması ve hatta kara suları konusunda bile
Türkiye’nin uluslararası hukuk açısından güçlü gerekçelere sahip olduğu
düşünülmektedir. Ancak, Türkiye’nin millî bir davası olan Ege sorunlarını
üçüncü kişilerin iradesine bırakmasının en son olarak düşünülebilecek ve
kayıp, kazançlarının tüm olasılıkları ile birlikte tahlil edildikten sonra
başvurulması gereken bir yol olabileceği mütalaa edilmektedir.
Öte yandan sorunun UAD’ye götürülmesi hâlinde, UAD Divan
Kuralları’nda 29 Eylül 2005 tarihinde yapılan değişiklikle uluslararası
örgütlere de davaya müdahil olabilme imkânı sağlanması nedeniyle, Ege’de
deniz yetki sınırlarının aynı zamanda AB’nin dış sınırlarını oluşturması
savıyla davaya AB’nin de müdahil olabileceği ihtimal dâhilinde görülmektedir.
Bu durumda, AB kendisinin de taraf olduğu BM Deniz Hukuku
Sözleşmesi’nin yorumlanması sürecine katılacak, Sözleşme hükümlerinin
pek çoğunun artık bir teamül kuralı hâline gelmiş olmasından dolayı
sözleşmeyi imzalamamış olan Türkiye açısından oldukça olumsuz sonuçlar
yaratabilecektir.
Sorunların çözümü konusunda muhtemel bir diğer gelişme ise AB’nin
siyasi bütünleşmeye gitmesi nedeniyle, üye ülkeler arasındaki sınırların
düzenlenmesine yönelik deniz ve hava hukuku alanlarında entegrasyonu
derinleştirmeye yönelik çabalar olup “Ege sorunları”nın çözümü sürecinde
Türkiye’nin millî menfaatlerini etkileyebilecek nitelikte kavramlar ve
düzenlemelerin ortaya çıkacak olmasıdır. Bu kapsamda süreç içinde
oluşacak kavram ve düzenlemelerin takip edilerek Türkiye’nin millî
menfaatlerine uygun olarak kullanılması gerektiği düşünülmektedir.
Sonuç
Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirisi’yle Türkiye’nin AB adaylığının kabul
edilmesi ve 3 Ekim 2005 tarihi itibarıyla katılım müzakerelerinin başlaması ile
birlikte, AB üyeliğini stratejik bir hedef olarak benimseyen Türkiye, tam üyelik
sürecinde en önemli adımları gerçekleştirmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte
Türkiye’nin, tam üyelik müzakere süreci içinde, pek çok siyasi, hukuki,
ekonomik sorunun yanı sıra, millî menfaatleri açısından hayati öneme haiz
ve birer millî dava olan “Ege sorunları”nı adeta tek taraflı gayretlerle çözme
yükümlülüğü ile karşı karşıya bırakılmış olduğu anlaşılmaktadır.
Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde yer alan, “aday ülkelerin sınır
anlaşmazlıklarını çözmede başarısız olmaları hâlinde gerekirse UAD’ye
gitmeleri” hükmü, KOB, İlerleme Raporları ve Müzakere Çerçeve Belgesiyle,
sürecin önemli kriterlerinden biri hâline getirilmiş, böylece TürkiyeYunanistan arasında tarihten kaynaklanan ve süreç içerisinde adeta
kemikleşmiş Ege Denizi’ne ilişkin sorunlar, Türkiye’nin AB üyeliği ile
bağlantılandırılarak konunun nitelik değiştirmesine ve aynı zamanda AB’nin
de sorunun tarafı olmasına yol açmış görülmektedir.
Ege’ye ilişkin mevcut sorunlar şimdilik ikili görüşmelerle sürüyor olsa
bile AB, hâlihazırda bir anlamda Ege’deki sorunlara taraf olmuş durumdadır.
16
Bu açıdan ele alındığında, AB ile yaşanacak müzakere süreci, Türkiye’nin
daha fazla ödün vermesinin bekleneceği bir süreç olabilecektir. Bununla
birlikte, Türkiye vereceği ödünler kadar ne gibi bir kazanım elde edeceğini
ortaya koyacak şekilde kendisini çözüme hazır hâle getirmek durumundadır.
Ancak Türkiye’nin Ege Denizi’nde egemenlik haklarından doğan hayati
çıkarlarını, muhtemel bir çözüm sürecinde üçüncü tarafların müdahil
olabileceği ve kendisi açısından arzu edilen beklentilerine cevap vermeyecek
çözüm yöntemlerine bırakmaması hayati önem taşımaktadır.
Türkiye’nin, Ege sorunları konusunun Yunanistan tarafından
Kıbrıs’taki gelişmelere bağlı bir unsur olarak yürütüldüğünü dikkate alarak bir
yandan Kıbrıs’taki gelişmeleri göz önünde bulundurarak takip etmesi; tüm iyi
niyetli çözüm çabalarına rağmen Ege’deki millî menfaatlerimiz aleyhinde bir
çözüm dayatılmasına gidilmesi durumunda, hiçbir devletin kendisinin bekası
niteliğindeki hak ve menfaatlerinden vazgeçemeyeceğinin altı çizilerek
gerekirse AB üyelik sürecini askıya alabilmesinin gerekli olduğu
düşünülmektedir.
Abstract: It is known that via Turkey’s EU membership process, Greece has efforts to
bring the disputes between Turkey and Greece to the international arena as she always did in
the past. Within this context, the position of the EU throughout Turkey’s membership talks
determine the outstanding disputes in the Aegean Sea. Meanwhile, EU’s effort to deepen its
integration affects Turkey’s interests concerning the Aegean Sea considerably. Furthermore,
Greece’s efforts to take benefit of these developments as an EU member causes the power
balance between the parties to change.
17
ULUSLARARASI DENİZ HUKUKU KAPSAMINDA DOĞU AKDENİZ’İN
HUKUKİ STATÜSÜ VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ İÇİN STRATEJİK
ÖNEMİ
Şenay KAYA∗
Anahtar kelimeler: Doğu Akdeniz, Yarı Kapalı Deniz, Deniz Yetki Alanları, Türkiye,
Kuzey Atlantik İttifakı (NATO), Avrupa Birliği (AB), Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Petrol Boru Hattı,
Deniz Güvenliği.
Giriş
Yakın gelecekte, ülke gündemini fazlasıyla meşgul edeceği değerlendirilen Doğu
Akdeniz bölgesinin incelendiği bu çalışmanın amacı, Doğu Akdeniz’in hukuki statüsünün,
öneminin ve Türkiye Cumhuriyeti için stratejik değerinin ortaya konarak orta ve uzun vade
gelecek için bölgeye ilişkin stratejiler üretilmesine yardımcı olmaktır.
Önemli ticaret yolları ile dünya enerji merkezini kontrol eden ve dünyanın en kritik su
yolunu oluşturan Doğu Akdeniz hakkında, karar alıcılara ve uygulayıcılara tavsiye içerikli bir
çalışma olmasına özen gösterilmiştir.
A. Doğu Akdeniz’in Hukukî Statüsü ve Önemi
1. Bölgenin Kısa Tarihçesi
Doğu Akdeniz, tarihin değişik bölümlerinde büyük savaşlara sahne
olmuş bir arenadır1. Doğu Akdeniz aslında birçok tarihçi ve yazarın “Verimli
Hilal” dedikleri bölgede yer alır. Gerçekten de Mısır, Mezopotamya ve
Anadolu, dünyanın en verimli topraklarına sahiptir. Bu yüzden tarih boyunca
oluşan uygarlıkların ilk hedefi, bu bölgelere hâkim olmak olmuştur. Böylece,
kara ve deniz yoluyla dünya ticareti kontrol altına alınabilecektir. Bu nedenle
oluşan insan hareketleri, Doğu Akdeniz’i tarihin her döneminde dünyanın en
önemli merkezi ve en kalabalık bölgelerinden birisi yapmıştır.
Antik Roma’da Akdeniz’e “Mare Nostrum”2 denirdi.3 Latinceden gelen
“Mare Nostrum”, kelime anlamı itibarıyla tam olarak “bizim deniz” anlamına
gelmektedir4. Akdeniz’e bu ismi veren ilk kişi Jul Sezar’dır.5
Medeniyet dünyasına eski ve tarihî hayatiyetini veren Akdeniz’e
hâkimiyet; cihangirlik davasının başlıca unsurlarından biriydi. Roma’nın bu
denize hâkimiyeti, onun cihangirlik vasıflarındandı. Bu sebeple onlar,
∗
İstisnai Memur, Deniz Hukuk Müşaviri.
1
http://weekly.ahram.org.eg/2003/660/eg4.htm 28.01.2006.
2
http://tr.wikipedia.org/wiki/Akdeniz 8 Mayıs 2006.: Türkçede Akdeniz; İngilizcede Mediterranean
Sea denilir. Bu da Latincedeki Mediterraneustan (Medi: Orta + terra: Toprak, yer) gelmektedir.
Yunancada da Mesogeios denir. Arapça'daki karşılığı ‫( طسوتم رحب‬Bahre-l Mutavassit) de
'ortada yer alan deniz' anlamı vermektedir. Farsçada Akdeniz için kullanılan Bahr-e Sefid ismi
Osmanlı dönemi haritalarında da gözükmektedir. Romalılar da Mare Nostrum derler ki bu da
“Bizim Deniz” anlamına geliyordu.
3
http: // www. tbmm. gov. tr/ ul_kom/ aapa/ orta/ gnkur_kurulus1. html28. 12. 2005, http:// www.
beowulf. org/ archive/ 2005-February/ 011910. html 28.01.2006.
4
http://www.beowulf.org/archive/2005-February/011910.html 28.01.2006.
5
http://sourtimes.org/show.asp?t=mare+nostrum 8.02.2006.
19
Stratejik Araştırmalar Dergisi Şubat 2007 Sayı 9
Akdeniz’e Mare Nostrum (Bizim Deniz) adını vermişlerdi. Doğu Roma
(Bizans) İmparatorluğu da İslâmiyet'in doğuşuna kadar bu hâkimiyeti elinde
tuttu. Görülen lüzum üzerine, Emevilerin kuruluşundan itibaren Müslümanlar,
süratle denizciliğe başladılar. Az zamanda Akdeniz’e hükmetmeye
başladılar; kuzey sahillerinden bazıları hariç, bütün Akdeniz kıyılarına hâkim
oldular. Müslümanların fetihleri ve medeniyetleri gibi, Akdeniz’deki
egemenlikleri de o derece kuvvetli olmuş ve asırlarca sürmüştür.
Büyük İskender'in kurduğu imparatorluğun ağırlık merkezi Doğu
Akdeniz bölgesi idi. Roma İmparatorluğu bütün Akdeniz bölgesini hâkimiyeti
altında birleştirebildi. Doğu Roma-Bizans İmparatorluğu’nun ağırlık merkezi,
Kuzey-Doğu Akdeniz bölgesi idi. Araplar, Batı Akdeniz bölgesine de başarılı
bir şekilde yayılmasına rağmen halifeliğin ilk yüzyıllarındaki ağırlık merkezi
Güney-Doğu Akdeniz bölgesine bağlı kaldı.6
Ancak, XII. ve XIII. yüzyıllardaki Haçlı Seferleri, donanma
faaliyetlerinin uzun süre aksamasına sebep olmuştur. XIII. ve XIV.
yüzyıllarda, Mısır, Suriye ve Türk Memlûkları, Akdeniz’in doğusunda, ancak
mevziî bir kudrette deniz gücüne sahip bulunmuşlardır. Bununla beraber
Türkler, Anadolu’ya gelişlerinden bir müddet sonra denizlere hâkim olmanın
lüzumunu duymuşlardır.7
Selçuklular; Marmara Denizi, Karadeniz, Ege Denizi ve Doğu
Akdeniz'e ulaşarak deniz ve Anadolu gerçeği ile yaşamaya başlamışlar,
denizci devlet olma yolunda ilk adımları atmışlar ve önemli başarılar
göstermişlerdir. Bununla birlikte, denizlerle ve denizlerde büyüyerek cihan
imparatorluğu olma başarısını Osmanlı Devleti gösterebilmiştir. İyi yönetildiği
ve yönlendirildiği takdirde Türklerin denizci olabilecek karakterde bir millet
olması gerçeği, bu başarıda önemli rol oynamıştır.8
6
http://www.osmanli.org.tr/osmanlidaegitim.php?bolum=7&id=200 , 15.06.2006.
7
http://www.dallog.com/kurumlar/donanmahum.htm. 20.04.2006.: Osmanlı Devleti’nin ilk
zamanlarında İzmit, Gemlik taraflarının ve daha sonra Karesi ilinin elde edilmesi, Osmanlıları
tabii olarak denizle alâkadar etti. Nitekim, Karesi Beyliği gemilerinden de istifade edilerek,
Rumeli’ye geçildikten sonra, 1390 yılında Gelibolu’da ehemmiyetli bir tersane yapıldı. Bu ilk
devirler, Osmanlı denizciliğinin acemilik zamanı olup denizde pek kuvvetli ve mahir olan
Venediklilerle boy ölçüşebilecek kudrette değildi. Bununla beraber, bazı başarısızlıklara rağmen,
günden güne tecrübeli bir Osmanlı denizciliği ortaya çıkmaktaydı. Çünkü İkinci Murat Han’ın
gösterdiği ihtimam neticesinde Osmanlı donanması, Trabzon-Rum İmparatorluğu’nu denizden
tehdit edecek kadar kuvvetlenip, deniz harekâtına alışmıştı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u
aldıktan sonra, burayı Akdeniz’den gelecek bir tehlikeye karşı muhafaza için, Çanakkale
Boğazı’nı tahkim ederken, donanmaya da önem verdi. Nitekim, donanmanın desteğiyle, İmroz,
Limni, Taşoz, Semendirek, Midilli ve Eğriboz Adaları fethedildi. Sakız ve Sisam vergiye
bağlandı. Bilahare Akdeniz’de korsanlık yapan Türk leventleri reislerinden, meşhur Kemal
Reis'in Osmanlı Devleti hizmetine girmesi, donanmaya yeni bir canlılık kattı. Akdeniz’deki deniz
seferleri, İspanya sahillerine kadar uzadı. Sultan İkinci Bayezid döneminde, gemicilik daha da
gelişti. Antalya Valisi Şehzade Korkut, Akdeniz’de yelken açan Müslüman ve Türk denizcilerin
hamisi oldu.
8
A. Kurumahmut; “Kullanamadığımız Zenginliğimiz: Denizlerimiz” konulu makale, http:// www.
ortadogugazetesi. net/ habergoster.asp?id=1721, 10.07.2006.
20
Selçuklulardan sonra XIV. Yüzyılın ortalarında Anadolu kıyılarından ilk
defa denizlere ulaşan Osmanlı Devleti'nin denize ve denizciliğe verdiği önem
ölçüsünde büyüdüğü, Karadeniz ve Ege Denizi'ni bir Osmanlı iç denizi hâline
dönüştürmek suretiyle jeopolitik ve stratejik önemi tartışmasız olan Türk
Boğazlarının güvenliğini sağladığı ve Türk Boğazlarında yaklaşık üç asır
mutlak egemenlik devri yaşayarak dünya güç merkezi kimliğini muhafaza
edebildiği, Girit Adası'nı Çanakkale Boğazı'nın güney karakolu hâline
getirdiği, Karadeniz ve Ege Denizi'nde deniz hâkimiyeti tesis edip Akdeniz'de
tam anlamıyla deniz kontrolü sağlayarak o günkü şartlarda Kızıldeniz ve
Basra Körfezi ile okyanuslara ulaştığı, tarihî bir gerçektir. XV. yüzyılın
sonlarından itibaren bir deniz imparatorluğu olarak gelişmeye başlayan
Osmanlılar, deniz hâkimiyet teorisinin temelini oluşturan ünlü Türk Amirali
Barbaros Hayreddin Paşa'nın "Denizlere hâkim olan cihana hâkim olur"
özdeyişini hayata geçirerek rakipsiz bir deniz imparatorluğu olabilmiştir.9
İktidara gelen her Osmanlı Padişahı Akdeniz’e çok önem gösterdi ve nihayet
Kanuni zamanında bütün Akdeniz’e egemen oldular.
Osmanlı donanması, XVI. yüzyıl boyunca ve XVII. yüzyıl ortalarına
kadar Karadeniz ile Akdeniz’in hâkimi olarak, ihtişamlı bir şekilde denizlerde
seyretmiştir.10 XVII. yüzyılda Venedikliler, Osmanlı Donanmasının çağa ayak
uyduramamasından istifade ederek Doğu Akdeniz'de tekrar üstünlük
sağlamaya başlamışlardır.11 Osmanlı Donanmasında çağın modernizasyonu
sağlanıp kalyon devri başlatılınca, Akdeniz'deki yarım asır süren Venedik
üstünlüğü de son bulmuştur.12
Ancak, Osmanlı Devleti denize ve denizciliğe verdiği önemin azalması
ölçüsünde küçülmüş ve yüzlerce yıl sonra başladığı yere, Anadolu kıyılarına
geri dönmüştür.13
2. Doğu Akdeniz’in Önemi
Doğu Akdeniz, tarih boyunca çevresindeki halkların iletişim ve fikir
alışverişi ile kültürel etkileşim alanı olmuştur.
Türkiye’nin dış alım satımının %90’ından fazlasının deniz ulaşımı yolu
ile yapıldığı dikkate alındığında, Doğu Akdeniz’de deniz ulaşımının sekteye
uğraması durumunda ortaya çıkacak açığın başka yollarla doldurulması
mümkün gözükmemektedir. Liman kapasiteleri açısından duruma
bakıldığında yaklaşık 44 milyon tonluk yükleme boşaltma kapasitesinin
%32’sinin Akdeniz limanlarında bulunduğu görülmektedir. Ancak Marmara
ve Karadeniz liman kapasiteleri de Ege ve Akdeniz’deki trafik yoğunluğunu
9
Kurumahmut; http://www.ortadoğugazetesi.net/habergoster.asp?id=1721 , 10.07.2006.
10
http://www.dallog.com/kurumlar/donanmahum.htm 20 Nisan 2006.
11
http://www.osmanli.org.tr/osmanlidaegitim.php?bolum=7&id=200 , 15.06.2006.
12
http://www.osmanli.org.tr/osmanlidaegitim.php?bolum=7&id=200 , 15.06.2006.
13
Kurumahmut; http://www.ortadogugazetesi.net/habergoster.asp?id=1721 , 10.072006.
21
artırmaktadır. Böylece, Akdeniz’de Türkiye limanlarına müteveccih her gün
ortalama 50-60 gemi geçiş yapmakta ve ithal edilen petrolün yaklaşık %85’i
Akdeniz’i geçerek İzmir, İskenderun ve İzmit rafinerilerine ulaşmaktadır. Bu
verilere göre, Akdeniz’de Türkiye’ye yönelik deniz trafiğinin terör nedeniyle
sekteye uğraması, dış alım/satımı ve akaryakıt üretimini önemli ölçüde
sekteye uğratabileceği değerlendirilmektedir.
Dünya ticaretinin % 30’unun mevcut olduğu14 Akdeniz; Avrupa, Asya
ve Afrika kıtalarının birbirlerine yakınlaştığı ve birleştiği, oldukça geniş ve
önemli bir coğrafyayı; Kıbrıs Adası da, Doğu Akdeniz’i kontrol etmektedir. Bu
kontrollerin ekonomik, politik ve güvenlik açılarından oldukça önemli bir
değeri vardır.15 Hemen hemen 11 Trilyon Dolar değerindeki eşya/yük, dünya
çapında küresel ticaret için 4500 limanla bağlantılı olarak, 50.000 den fazla
ticaret gemisi ile dünya denizlerinde taşınmaktadır. Kabaca, 4000 gemi
Akdeniz sularında ilerlemektedir. Aslında, bu deniz alanı dünya
okyanuslarının sadece %3’ünü kapsamasına rağmen, Akdeniz deniz trafik
yolları sayesinde dünya deniz trafiğinin 1/6’sını oluşturmaktadır. Cebelitarık
Boğazı her gün 160’tan fazla gemiyi görmektedir. Bu sayı Süveyş Kanalında
40 ve Türk Boğazlarında (İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı) 150’dir.
2001 yılında bu sayı Türk Boğazlarında 65 idi.16
1990 sonrasında, Hazar’ın berisinde, ham madde kaynakları
yönünden de zengin, oldukça büyük bir pazar alanının ortaya çıkmış olduğu
dikkate alınırsa Doğu Akdeniz bu coğrafyaya yönelik ithalat ve ihracatta bir
geçiş ve ulaşım güzergâhı durumundaki coğrafyanın önemli bir parçası
olmaktadır.17
Doğu Akdeniz, Cebelitarık, Süveyş ve Karadeniz üzerinden işleyen
deniz ticaretini kontrol edebilen önemli bir coğrafyadır. Diğer taraftan, Doğu
Akdeniz’de yer alan deniz trafik hatları dünya ticareti için hayati öneme
sahiptir.18 Yine Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Hazar Bölgesi enerji merkezleri
ile bu merkezlere ilişkin boru hatlarını kontrol eder. Önemli ticaret yolları ile
enerji merkezlerini kontrol eden Doğu Akdeniz dünyanın en kritik su yolunu
oluşturmakta olup doğal olarak kendisini kontrol eden aktörlere önemli politik
avantajlar sağlamaktadır. Bu bağlamda, enerji kaynaklarına hükmeden Doğu
Akdeniz’in Türkiye tarafından kontrolü, yakın gelecekte Türkiye’ye önemli
siyasi ve hukuki avantajlar sağlayacaktır.19 Ayrıca, Doğu Akdeniz’i kontrol
14
D. Kutluk; Hazar-Kafkas Petrolleri, Türk Boğazları, Çevresel Tehdit, Türk Deniz Araştırmaları
Vakfı Yayın Nu. 16, İstanbul 2003, s. 266.
15
O. M. Öztürk; “Doğu Akdeniz’in ve Kıbrıs Adası’nın Stratejik Dengeleri Bağlamında Annan
Belgesi”, http://www.stradigma.com/turkce/subat2003/makaleprint_1.htm, 30.06.2005.
16
C. Gürdeniz; “Security, Stability and Co-operation in The Meditarranean Region: building a
vision” konulu sunum, 1st International Conference on Mediterranean and Middle East, RomaKasım 2005, s. 101.
17
Öztürk.; “http://www.stradigma.com/turkce/subat2003/makaleprint_1.htm, 30.06.2005.
18
Gürdeniz; s. 101.
19
Öztürk; http://www.stradigma.com/turkce/subat2003/makaleprint_1.htm, 30.06.2005.
22
etmek kadar bu coğrafyaların hasım/rakip aktörlerin kontrolüne girmesinin
beraberinde getirebileceği dengeleri de hatırda tutmak gerekir.
Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası, bölgesel ve küresel barış ve istikrar
açısından önemli bir coğrafyadır. Bölgenin, Orta Doğu’da ortaya çıkmış
kriz, gerginlik ve çatışmalarda önemli roller oynadığı bilinmektedir.
Örneğin, Amerikalılar, 1980’li yılların ilk yarısında yaşanan kanlı Lübnan
olayları sırasında, bu ülkedeki vatandaşlarını Kıbrıs Adası üzerinden
tahliye etmişlerdir. Daha yakın zamanlarda, Körfez Krizi’nde, İngilizler,
Irak’a yaptıkları hava saldırılarında Kıbrıs Ada’sını kullanmışlardır.20
Ayrıca, Temmuz 2006’da İsrail’in Lübnan’a saldırması ve akabinde
Orta Doğu’da dengelerin değişmeye yüz tuttuğu bu dönemde Fransa’nın
01 Mart 2007’de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Baf kentinde
bulunan “Andreas Papandreu Hava Üssü”nün kullanımını da içeren bir
askerî iş birliği anlaşmasını21 uluslararası hukuk kurallarına tamamen aykırı
bir şekilde imzalamış olması, Doğu Akdeniz’in Orta Doğu’ya hâkimiyet ve
istikrarda ne kadar önemli rol oynadığının bir göstergesidir.
Doğu Akdeniz’i kuzeyden tamamen çevreleyen kıyılara sahip Türkiye
için ise bu coğrafya oldukça önemlidir. 13 Temmuz 2006 tarihinde Bakü
Tiflis Ceyhan (BTC) petrol boru hattının devreye girmesi ile beraber Hazar
berisindeki ülkeler için önemli bir ithalat ve ihracat kapısı durumuna gelmiş
olan İskenderun Körfezi, Doğu Akdeniz’i tamamıyla etkisine almıştır.
Diğer taraftan, Doğu Akdeniz’de yer alan Kıbrıs Adası’nın ise başta
güvenlik olmak üzere ve bölgeye hâkimiyet açısından son derece önemi
büyüktür. Bu durumun en önemli göstergesi ise 1 Mayıs 2004 tarihinde
GKRY’nin bütün Kıbrıs adına Avrupa Birliği (AB)ne girişidir. AB, başta
enerji merkezlerini kontrol olmak üzere, Kıbrıs Adası’nın Doğu Akdeniz’de
sunduğu bütün avantajlarından yararlanmaya ve bu bağlamda, Ada’yı
AB’ye dâhil etmeye yönelmiş ve bunda da başarılı olmuştur. GKRY’nin AB
üyeliğine kabul edilmesi, AB’nin Doğu Akdeniz’e vermiş olduğu önemin en
büyük göstergesidir. Unutulmamalıdır ki Türkiye, soğuk savaş sonrası
yaşanan barış döneminde en önemli gerilim ve etki alanlarının ortasında
yer almaktadır. Türkiye, ayrıca dünyanın en önemli su yollarından biri olan
ve alternatifi bulunmayan Türk Boğazları’na (İstanbul Boğazı ve Çanakkale
Boğazı) sahip olup, Doğu Akdeniz’de de çok önemli su yolu olan Süveyş
Kanalını ve “Doğu-Batı-Kuzey-Güney” enerji koridorunu kontrol eder
durumdadır. Böyle bir coğrafyada, Türkiye’yi hedef alan ya da almayan her
türlü terörist tehdit, silahlı çatışma ve illegal faaliyetler Türkiye’nin
güvenliğini ve ekonomisini doğrudan etkileyebilecektir.
20
Öztürk; http://www.stradigma.com/turkce/subat2003/makaleprint_1.htm, 30.06.2005.
21
09 Ağustos 2006 tarihli Cumhuriyet Gazetesi; 02 Mart 2007 tarihli Eleftheros Tipos Gazetesi.
23
Bu yöneliş, 1990’lı yılların başından itibaren, Kıbrıs konusundaki
inisiyatifin yavaş yavaş BM’den AB’ye kaymasını beraberinde getirmiştir.
AB, Kıbrıs konusunda giderek daha etkin bir rol oynamaya başlamıştır.
Ancak AB’nin Kıbrıs konusunda inisiyatifi ele geçirmek için çok “dikkatli”
hareket ettiğini, “sessiz ve derinden gittiğini” ifade etmek gerekir. AB, bir
taraftan ilgili bütün aktörleri, BM Genel Sekreteri’nin gözetiminde
sürdürülen çabalara destek olmaya çağırırken, diğer taraftan bildiğini
okuyan bir yaklaşım içinde olmuştur. 1999 Helsinki Zirvesi’nde, Kıbrıs
konusunda alınan karar, bu yaklaşımın çok somut bir örneğidir. Bu zirvede,
hem BM Genel Sekreteri’nin gözetiminde yürütülen çalışmalar için destek
istenmiş hem de bu çalışmalar hangi aşamada olursa olsun, bunun
Kıbrıs’ın mevcut hâliyle AB’ye alınmasına engel teşkil etmeyeceği ifade
edilmiştir. Burada iki noktanın altını çizmek gerekir: Birincisi, AB’nin bu
yaklaşımının, Rum tarafını rahatlattığı ve masada uzlaşmaz kıldığıdır. Rum
tarafı, AB’nin verdiği destekten güç alarak karşılıklı ve dengeli tavizlerle
sorunu çözmek yerine, kendi görüşlerini çözüm olarak kabul ettirmeyi
öngören bir yaklaşım içine girmiştir. İkinci nokta, AB’nin, Rum kesimi ile,
Ada’nın bütünü için katılım müzakerelerinde bulunduğu ve dolayısıyla tam
üyelik kararının Kıbrıs’ın tamamını kapsadığıdır. AB’nin Kıbrıs’a ilişkin
İlerleme Raporlarında, Ada’nın kuzeyi için, “işgal altındaki AB toprakları”
ifadesinin kullanılmış olması oldukça önemlidir. Bu ifadenin, AB’nin
Kıbrıs’ın tamamını kapsayan bir genişleme stratejisine sahip olduğu
anlamına geldiği değerlendirilmektedir. Bunun bir diğer anlamı da, AB’nin
Kıbrıs stratejisinin, Ada’daki ve Doğu Akdeniz’deki mevcut dengeleri hedef
aldığıdır. İlk etapta Türkiye’nin Ada ile olan ilgisini kesmeyi hedef almış
gözüken bu stratejinin, müteakiben İngiltere’nin Ada’daki varlığını da hedef
alacağı düşünülmektedir.22
Ada’nın şu veya bu şekilde, bir bütün olarak AB’ye girmiş olması,
Ada’nın ve dolayısıyla Doğu Akdeniz’in kontrolünün de, AB’nin eline
geçmiş olduğu anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra, Doğu Akdeniz’in
kendisi ve kontrol ettiği coğrafyaların, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) için
de oldukça önemli olduğu değerlendirilmektedir.
Son olarak, doğal gaz ve hidrokarbon potansiyeli yüksek olduğu
değerlendirilen Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs Adası’nın kendisi uyuşmazlık
konusu iken GKRY’nin, Kıbrıs Adası’nın tümünü temsil etme savıyla
günümüze kadar Doğu Akdeniz’de henüz belirlenmemiş kıta sahanlığını ve
Münhasır Ekonomik Bölgeyi (MEB) sahiplenmeye yönelik23 olarak (MEB’e
22
Öztürk; http://www.stradigma.com/turkce/subat2003/makaleprint_1.htm, 30.06.2005.
23
6 Şubat 2007 tarihli Kıbrıs Haber Ajansı (KİPE)’nın internet sayfasında yer alan Yunanca
haberin çevirisi: “... Hükûmet Sözcüsü Hristodulos Pasiardis, Mısır ve Lübnan’ın, Kıbrıs
24
ilişkin anlaşma yaptığı Mısır ve Lübnan’ın haklarını da erozyona uğratarak24
yapmış olduğu diplomatik ve uluslararası hukuka aykırı girişimleri,25 Doğu
Cumhuriyeti ile denizde hidrokarbon aranması ve çıkarılması konusunda yaptıkları anlaşmadan
hiçbir geri adım atmadıklarını bildirdi...” 5 Şubat 2007 tarihli İmerisia Gazetesi: “Türkiye’nin
Kıbrıs’ı Korkutma Operasyonu”.
24
Deniz Yetki Alanlarının sınırlarını belirmek üzere uluslararası uygulamada; Hakkaniyet, Eşit
Uzaklık, Oransallık, Coğrafyanın Üstünlüğü, Kapatmama (non-encroachment), Özel Koşullar,
Beşerî Koşullar gibi genel prensipler veya bu prensiplerin birbirleriyle kombinasyonu
kullanılabilmektedir. Sınırlandırmanın hakkaniyet prensipleri temelinde ve bütün ilgili unsurlar
dikkate alınarak yapılması kuralı, uluslararası hukuka tartışmasız bir biçimde yerleşmiştir. Yargı
kararlarında ön plana çıkan prensip, “coğrafyanın üstünlüğü” prensibidir. Kuzey Denizi
davasında bu prensip Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından, “coğrafyanın yeniden
şekillendirilmesi söz konusu olamaz” biçiminde ifade edilmiştir. İngiltere-Fransa davasında
coğrafyanın üstünlüğü prensibi, “eşit uzaklık ya da başka herhangi bir sınırlandırma metodunun
uygunluğunu coğrafi şartlar belirler” biçiminde özetlenmiştir. Bu prensip, Tunus-Libya Davası
kararında “kara, denize hâkimdir” şeklinde ifade edilmiştir. Ayrıca, Libya-Malta Davası kararında
“tarafların kıyıları başlama çizgisini oluşturur” ifadesi kullanılmıştır. Hem Kıta Sahanlığı hem de
MEB alanlarının tek bir davada sınırlandırıldığı kararlarda da “coğrafyanın üstünlüğü” prensibi
aynı şekilde ön plana çıkarılmıştır. Kanada-Fransa Saint Pierre & Miquelon davasında
Mahkeme, coğrafi unsurların sınırlandırmanın esasını oluşturduğunu ifade etmiştir. Özellikle
Kıta Sahanlığı genişliğinin tespitinde mesafe unsurunun kabul edilmesiyle birlikte, sınırlandırma
çizgisinin, diğer bir ülkenin deniz yetki alanlarını kısıtlaması veya kapatması hususu ortaya
çıkmıştır. Bir ülkenin ana karası ile bütünlük arz eden deniz alanının diğer bir ülkeye ait deniz
yetki alanı ile kısıtlanmasının hakkaniyet prensibine aykırı olduğu UAD’nin Kanada-Fransa
Mahkemesine ilişkin kararında vurgulanmıştır. Bu kapsamda, Kanada-Fransa davasında
mahkeme, Kanada sahillerine yakın Fransız adalarına güneybatı yönünde uzanacak bir deniz
alanı vermemiştir. Gerekçe olarak da bu durumun, Kanada kıyılarının deniz alanlarını
keseceğini (cut-off) göstermiştir. Yargı kararlarına göre bu ilgili unsurlardan başta geleni,
bölgede mevcut “adalar ve diğer coğrafi formasyonlar”dır.
Uluslararası Hukuk, adalara Kıta Sahanlığına sahip olma hakkını açıkça tanımaktadır; ancak
iddiaların aksine bu durum, adaların sınırlandırma esnasında ana kara ülkeleri ile aynı statüde
oldukları manasına gelmemektedir. Sonuçta adalar; coğrafi konumları, ekonomik ve sosyal
nitelikleri gibi faktörler çerçevesinde sınırlandırma çizgisini ya hiç etkilememekte ya da sınırlı bir
biçimde etkilemektedirler. Kendi ülkesinin kıyılarına yakın adaların rolü ile ilgili örneği, TunusLibya davasında Tunus’un Kerkennah Adaları oluşturmuştur. Mahkeme bu adalara yarım etki
(half-effect) tanımış, bölgedeki diğer unsurların daha önemli olduğunu belirterek Jerba Adası’nı
ise tümden ihmal etmiştir. Gine-Gine Bissau davasında Mahkeme, kıyı uzunlukları belirgin
şekilde farklı olmayan, kıyı coğrafyası benzer olan iki taraf arasındaki sınırlandırmada, bu tür
adaların sınırı önemli bir derecede etkilememesi gerektiğini belirtmiştir. Hakem Mahkemesi,
Alcatraz Adalarının kuzey kesimlerine doğru bu adalara, 12 millik kara sularının ötesinde hiç
Kıta Sahanlığı veya MEB vermemiştir.
Bir ülkenin, başka bir ülke kıyılarına yakın konumdaki adalarının sınırlandırmadaki rolü,
İngiltere-Fransa davasında gündeme gelmiştir. İngiltere’nin Kanal Adaları sınırlandırma
sonucunda sadece 12 mil genişliğinde çerçevelenmiş bir Kıta Sahanlığına sahip olabilmişlerdir.
Şayet bu adalara daha önceden 12 mil genişliğinde münhasır balıkçılık bölgesi tanınmış olmasa
idi, bu rakam daha da küçük olabilirdi. Bu tür adalar için mahkeme, coğrafi konumlarının Kıta
Sahanlığı elde etmeleri açısından ciddi bir negatif faktör oluşturduğunu belirtmiştir. Davada bu
adaların ihmal edilmemelerinin sebebi, sosyal ve ekonomik açıdan önemli oluşları ve
İngiltere’den kısmen ayrı bir statüye sahip olmalarıdır.
Bir başka devletin kıyılarına yakın olmayan, ancak iki ana kara arasındaki eşit uzaklık çizgisi
dikkate alındığında diğer ülkeye daha yakın konumda olan adaların durumu, son zamanlara
kadar gündeme gelmemiştir. Ancak bu adaların sınırlandırmadaki rolünün de diğer konumdaki
adalar için etkili olan faktörler çerçevesinde değerlendirileceği, Katar-Bahreyn davasında ortaya
25
Akdeniz’in önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Bölgede yaşanan son
gelişmelerden sonra Ege sorunları ve Doğu Akdeniz sorunları birbirinin
içerisine girmiş bulunmaktadır.
3. Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Boru Hattı ve Doğu Akdeniz’deki
Önemi
Günümüzün giderek daha açık ve rekabetçi küresel ekonomik
ortamında, sürekli yükselen enerji talebi, ulusların yalnız ekonomi
politikalarına değil, aynı zamanda siyasi stratejilerine de şekil vermektedir.
Türkiye ve AB üyesi ülkelerin, giderek artan ham petrol taleplerini
karşılayabilmede sürekli daha büyük ölçüde ithalata bağımlı olacakları
yaygın olarak kabul görmektedir. Bu çerçevede Türkiye, çabalarını Hazar
havzasının kayda değer rezervlerinin Batı pazarlarına güvenli ve çevreye
dost bir şekilde naklini sağlamak için ekonomik olarak sürdürülebilir projeler
geliştirmek üzerinde yoğunlaştırmıştır. BTC Ham Petrol Boru Hattı Projesi bu
çabaların bugüne kadar ulaştığı birikimi temsil etmektedir.26
Yıllık 50 milyon ton (günde 1 milyon varil) kapasitesi olan BTC boru
hattının açık denizlere çıkışı olmayan Hazar bölgesinin petrol kaynakları için
ana ihraç güzergâhı olması öngörülmektedir. Hazar ham petrolü, Avrupa’ya
Orta Doğu bölgesinden bağımsız alternatif bir kaynak sağlayarak AB üyesi
devletlerin kaynak ve güzergâh çeşitlendirme hedefini gerçekleştirmelerine
yardımcı olacaktır. Bu boru hattı, Güney Kafkasya’yı ve Orta Asya’yı
Türkiye’ye ve buradan Batı pazarlarına bağlayacak olan “Doğu-Batı Enerji
Koridoru”nun başarıyla tamamlanmasında önemli bir mihenk taşıdır.27
BTC, toplam 1776 km uzunluğuyla dünyanın en uzun boru hatlarından
biridir. Türkiye, bunun 1076 kilometresine ev sahipliği yapmaktadır.28 1776
km uzunluğundaki boru hattının ve hat boyunca yer alan pompa
istasyonlarının tümünün inşaatı tamamlanmış ve boru hattının tamamı AzeriACG ham petrolü ile doldurulmuştur. 28 Mayıs 2006 tarihinde petrol,
çıkmıştır. Bu kapsamda, Bahreyn’e ait Qit’at Jaradah Adası’nın, iki ülke arasındaki eşit uzaklık
çizgisi civarında bulunan küçük ve sosyal hayata elverişsiz bir doğal yapıya sahip olduğu
vurgulanmıştır. Mahkeme bu özelliklerinden dolayı adaya, bölgenin genel durumu dikkate
alındığında bir etki tanımanın hakkaniyete uygun olmayacağını belirtmiş ve bu adayı ihmal
etmiştir.
Sonuç olarak, GKRY’nin uluslararası hukuka aykırı olarak Mısır ve Lübnan ile yapmış olduğu
MEB sınırlandırmasına ilişkin anlaşmada “Eşit Uzaklık” metodunun kullanılması, taraflar
arasında “Hakkaniyet”i sağlamamıştır.
25
http://www.un.org/Depts/los/LEGISLATIONANDTREATIES/PDFFILES/TREATIES/EGYCYP2003EZ.pdf, 12.07.2006.:
26
T. C. Dış İşleri Bakanlığı İnternet sayfası, http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/guncel/btcnot.htm ,
30.02.2006.
27
T. C. Dış İşleri Bakanlığı İnternet sayfası, http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/guncel/btcnot.htm,
30.02.2006.
28
T. C. Dış İşleri Bakanlığı İnternet sayfası, http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/guncel/btcnot.htm ,
30.02.2006.
26
Ceyhan’da inşa edilen ve dünyanın en büyük ham petrol ihraç tesisleri
arasında bulunan Ceyhan Haydar Aliyev Terminali’ne ulaşmıştır. 4 Haziran
2006 tarihinde, BTC boru hattıyla Doğu Akdeniz’e ulaşan petrol, ilk tankerle
dünya piyasalarına doğru yelken açmıştır.29
Türkiye, Kazakistan’ın BTC’ye katılımına ilişkin anlaşmanın
Azerbaycan ve Kazakistan’ın sayın cumhurbaşkanları tarafından 16 Haziran
2006 günü imzalanmış olmasını memnuniyetle karşılamaktadır. Anlaşma,
Kazak petrolünün Doğu Akdeniz’e doğrudan akmasına olanak sağlayacaktır.
İlave Kazak petrolüyle BTC, etkinliğini ve kaynak ve güzergâh
çeşitlendirmesindeki rolünü pekiştirecek yeni bir boyut kazanacaktır.30
BTC petrol boru hattının resmî açılış töreni, çeşitli ülkelerin devlet ve
hükûmet başkanları, dış işleri ve enerji bakanları, bazı uluslararası örgütlerin
üst düzey temsilcileri ve dünya enerji camiasının üyelerinin katılımıyla 13
Temmuz 2006 günü Ceyhan’da gerçekleşmiştir. Böylece Doğu Akdeniz,
dünyanın en önemli “Doğu-Batı-Kuzey-Güney Enerji Koridoru” hâline gelmiş
ve birçok asimetrik risk ve tehditlere karşı hassas bir bölge niteliğine
bürünmüştür.
Bölgede yaşanan bu gelişmeler, Doğu Akdeniz’de güvenliği de ön
plana çıkarmakta ve bu meyanda Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz’de
güvenliğin
sağlanması
hususunda
inisiyatif
alması
gerektiği
değerlendirilmektedir.
4. Doğu Akdeniz Siyaseti ve Doğu Akdeniz’de Sınır
İki kutuplu yapı sonrasında oluşan ve çok taraflılık olarak nitelediğimiz
yeni çok taraflı dünyanın bölgesel, kıtasal ve global seviyedeki güvenlik
dengesi iki ana eksen arasında yer almaktadır. Kuzey-Batı Ekseni ve Pasifik
ekseni olarak isimlendirdiğimiz bu yeni eksenlerin gerilimini üzerinde taşıyan
orta hat güvenlik şeridi bir terazi olarak iki kefe üzerinde bulunmaktadır.
Doğu kefesi, Hint üçgeni olarak isimlendirdiğimiz Hindistan-PakistanAfganistan alanıdır. Batı Kefesi ise, Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz olarak
isimlendirdiğimiz alandır.31.
Hazar havzasının güney-batı alt açılımı, Körfez havzasının batı açılımı
ve Afro-Avrasya eklemlerinin kesişme noktası olarak çekirdek güvenlik alanı
olarak tanımlanan Doğu Akdeniz alanı,32 kendine özgü bir yapıya sahiptir.
29
T. C. Dış İşleri Bakanlığı İnternet sayfası, http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/guncel/btcnot.htm ,
30.02.2006.
30
T. C. Dış İşleri Bakanlığı İnternet sayfası, http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/guncel/btcnot.htm ,
30.02.2006.
31
Stratejik Araştırmalar Enstitüsü İnternet sayfası: http: //www. turksae. com/ face/ index.
php?text_id=103&PHPSESSID=92621fa36761891870365097bdf6ba0e, 30.06.2006.
32
Stratejik Araştırmalar Enstitüsü İnternet sayfası; http: // www. turksae. com/ face/ index. php?
text_id= 103 & PHPSESSID = 92621fa3676f891870365097bdf6ba0e , 30.06.2006.
27
Avrupa Birliği açısından, Güneydoğu Avrupa Güvenlik Mimarisi,
Türkiye açısından ise (ABD, İngiltere, İsrail ve Mısır) Doğu Akdeniz Güvenlik
Mimarisi olarak adlandırılmaktadır. Doğu Akdeniz Güvenlik Mimarisi,
Merkezî Avrasya ile Afro-Avrasya alanı arasında temel kontrol noktasıdır.33
Doğu Akdeniz Güvenlik Mimarisi için merkez üs Kıbrıs’tır. Kıbrıs için
alan içi denge noktası ise Filistin’dir. Güneydoğu Avrupa Güvenlik Mimarisi
için merkez alan orta Balkanlardır. Bu güvenlik mimarisinin alt sınır noktası
veya Avrupa’nın güneydoğu sınır merkezi ise Kıbrıs’tır. Global denge
üzerinde etkili olma çabası, Doğu Akdeniz Güvenlik Mimarisi’nin
tanımlanması ve Kıbrıs için konumlanma stratejisi ile doğrudan orantılıdır.34
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de Doğu Akdeniz bölgesine, kıyısı
olan ve olmayan devletlerin büyük bir önem verdiği görülmektedir. Bu
kapsamda Doğu Akdeniz, bu deniz alanına kıyısı olan devletlerin deniz
kuvvetleri, sahil güvenlik unsurları ve NATO’nun diğer destekleyici görev
kuvvetleri veya görev gruplarına ev sahipliği yapmaktadır. Akdeniz’e kıyısı
olmayan diğer güçler de Akdeniz’de bulunmaktadır. Örneğin, Doğu
Akdeniz’de son bir yılda, 5’i sahildar ve 11’i sahildar olmayan deniz
kuvvetleri dâhil, günlük ortalama 11 savaş gemisi faaliyetlerini görmekteyiz.35
Bu durum Doğu Akdeniz’i daha karmaşık yapmaktadır.
a. Akdeniz’de Sınır
Genel tarifiyle Akdeniz, Cebelitarık’tan Marmara Denizi’ne kadar iç
denizler, körfezler, boğazlar, yarımadalar ve adalarla dolu olarak ılıman iklim
kuşağı üzerinde uzanan bir deniz olma özelliği göstermektedir.36
Akdeniz, doğuda Asya, kuzeyde Avrupa ve güneyde Afrika kıtaları
tarafından çevrelenmiş bir denizdir. Batıda Cebelitarık boğazı ile Atlas
Okyanusu’na bağlanır. Güneydoğudan ise Mısır'daki Süveyş Kanalı (Suez)
ile Kızıldeniz'e bağlanmıştır. Akdeniz yaklaşık 2,5 milyon km²'lik bir alanı
kapsar.37
Akdeniz, yarı kapalı (semi-enclosed)38 bir deniz olup sadece batıdan
Kuzey Atlantik Okyanusu’na Cebelitarık (Strait of Gibraltor) Boğazı ile açılır.
33
Stratejik Araştırmalar Enstitüsü İnternet sayfası.:http:// www. turksae. com/ face/ index. php?
text_id= 103&PHPSESSID=92621fa3676f891870365097bdf6ba0e , 30.06.2006.
34
Stratejik Araştırmalar Enstitüsü İnternet sayfası; http:// www. turksae. com/ face/ index.
php?text_id=103&PHPSESSID=92621fa3676f891870365097bdf6ba0e , 30.06.2006.
35
C. Gürdeniz; “Security, Stability and Co-operation in The Meditarranean Region: building a
vision” konulu sunum, 1st International Conference on Mediterranean and Middle East, RomaKasım 2005, s. 101.
36
http://saemk.org/yayin_detay.asp?sbj=icerikdetay&id=3&dba=015&dil=tr 28.01.2006
37
http://tr.wikipedia.org/wiki/Akdeniz 8 Mayıs 2006.
38
http://www.iucn.org/places/medoffice/documentos/Legalspects_en.pdf.. 8 Mayıs 2006. The
concept of semi-enclosed sea is defined under Article 22 of the United Nations Convention on
the Law of the Sea as “a gulf, basin or sea surrounded by two or more States and connected to
another sea or the ocean by a narrow outlet or consisting entirely or primarily of the Territorial
seas and Exclusive economic zones of two or more coastal States.
28
Kuzeye doğru Çanakkale Boğazı vasıtasıyla Marmara Denizi’ne39 kadar
uzanır. Sınırları Güney Avrupa, Batı Asya ve Kuzey Afrika’dır.40
Akdeniz ve Kuzey Atlantik Okyanusu arasındaki sınır aşağıda olduğu
gibidir:41
İspanya’nın batı sahillerinde yer alan Trafalgar Burnu dâhil (36º 11'N6º 02'W), İspanya’nın güney kıyıları, güneye giden Espartel Burnu (35º 47'
36" N-5º 55' 24" W) dâhil, Fas kıyılarının kuzey kıyılarıdır.42
Akdeniz ve Marmara Denizi arasındaki sınır aşağıda olduğu gibidir:
Mehmetçik Burnu (40º 02' 40" N - 26º 10' 30" E)’ndan güneye doğru
Kumkale Burnu (40º 00' 35" N - 26º 11' 55" E)’na kadar uzanır.43
Akdeniz, Batı Havzası ve Doğu Havzası olmak üzere iki derin havzaya
ayrılır.44
b. Batı Akdeniz Havzası
Bağlayıcı olmamakla beraber Akdeniz Batı Havzasının sınırları:
kuzeyde ve doğuda İspanya, Fransa, Monako ve İtalya sahilleri; güneyde
Tunus, Cezayir ve Fas kıyıları olup aşağıda olduğu gibidir.45
Kuzeyde ve doğuda; İspanya’nın güney kıyısında bulunan Trafalgar
Burnu’ndan (36º 11' N-6º 02' W), doğuya, İspanya, Fransa, İtalya, Monako
sahilleri boyunca, İtalya’nın güneybatı sahilindeki Paci Burnu’na (38º 15'
06"N-15º 42' 10"E) kadar.46
39
1958 tarihli Açık Denizler Konvansiyonu’nun 1’inci maddesine göre, açık denizler, bir devletin
kara sularına veya iç sularına dâhil olmayan bütün deniz kesimleridir. Buna göre her yanı kara
ile çevrili geniş su alanları ile bir boğaz veya dar bir deniz kesimiyle açık denize bağlanan ve
açık deniz ile bağlantıyı sağlayan boğaz da dâhil olmak üzere bir tek devletin kıyılarından
oluşan her tarafı kara ile çevrili denizler, iç deniz sayılır ve bu su alanlarına Açık Deniz rejimi
uygulanmaz. Marmara Denizi, bir boğazla değil, iki boğazla açık denizlere bağlanan bir su
alanıdır. Nitekim Türkiye, Cenevre Konferansı’nda, komisyon açıklamasını bu açıdan eleştirmiş
ve bir tek devletin egemenliğine tabi olup da birden fazla boğazla açık denize bağlanan
denizlerin, gerek coğrafi ve gerek tarihî nedenlerle, iç sular rejimine tabi deniz kesimleri olduğu
görüşünü ileri sürmüştür. Böylece Türkiye, Marmara Denizi’nin tümünün, iç sulardan sayılması
konusunda çekişmesiz uygulamaya dayalı bir hakkı (tarihî hakkı) haiz olduğu yolundaki
görüşünü resmen beyan etmiştir. Marmara Denizi’nin, iç sular rejimine tabi olan bir deniz alanı
olarak değerlendirilmesi, ulaştırma dışında kalan hususlarda önem kazanmaktadır. Böylece
Türkiye, iç sular olarak kabul ettiği Marmara Denizi’nde mutlak egemenlikten kaynaklanan tüm
haklarını çekişmesiz uygulayacaktır.
40
“Limits of Oceans and Seas”; Special Publication 23, International Hydrographic Bureau, Drft
4 th edition, Monaco,1986, s. 49.
41
A.g.e.; s. 49.
42
A.g.e.; s. 49.
43
A.g.e.; s. 49.
44
A.g.e.; s. 49.
45
A.g.e.; s. 51.
46
“Limits of Oceans and Seas”, Special Publication 23, International Hydrographic Bureau, Drft
4 th edition, Monaco-1986, sh.51.
29
Güneydoğuda: Paci Burnu’ndan batıya doğru, Sicilya Adası’nın
kuzeydoğu çıkıntısını oluşturan Peloro Burnu’nu (38º 16' N-15º 39' 117"E)
birleştiren hat. Daha sonra, Peloro Burnu’ndan batıya doğru Sicilya
Adası’nın kuzey sahili boyunca Lilibeo Burnu’na (37º 47' 57" N-12º 25' 30"E)
ve batı ucuna kadar ve daha sonra Sicilya Adası’nın güneybatısındaki
Lilibeo Burnu ile Tunus’un kuzeydoğu ucu olan Bon Burnu’nu (37º 05' N-11º
02' 40"E) birleştiren hat.47
Güneyde: Bon Burnu’ndan batıya Tunus, Cezayir ve Fas kıyıları
boyunca ve Fas’ın kuzey sahilindeki Espartel Burnu’na (35º 47' 36" N-5º 55'
24" W) kadar.
Batıda: İspanya’nın güney sahilinden Trafalgar Burnu ile Espartel
Burnu’nu (36º 11' N-6º 02' W) birleştiren hat.
c. Doğu Akdeniz Havzası
Bağlayıcı olmamakla beraber Doğu Akdeniz havzasının sınırları:
İtalya, Hırvatistan, Arnavutluk, Yunanistan, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail,
Mısır, Libya ve Tunus sahilleri olup aşağıda olduğu gibidir.
Kuzeyde, doğuda ve güneyde; İtalya’nın güneybatı sahilindeki Paci
Burnu’ndan (38º 15' 06" N-15º 42' 40" N) İtalya, Hırvatistan, Arnavutluk,
Yunanistan ve Türkiye boyunca, Türkiye’nin kuzeybatı kıyısındaki Mehmetçik
Burnu’na (40º 02' 06" N-26º 10' 30" E) kadar; daha sonra Çanakkale
Boğazı’ndan güneye doğru, Çanakkale Boğazı girişinden Kumkale Burnu’nu
(40º 00' 35" N-26º 11' 55" E) birleştiren hat ve daha sonra Kumkale
Burnu’ndan Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır, Libya ve Tunus sahilleri
boyunca, Tunus’un kuzeydoğu çıkıntısındaki Bon Burnu’nu birleştiren hat.48
Batıda: Bon Burnu ile kuzeydoğuya doğru Sicilya’nın batı
çıkıntısındaki Lilibeo Burnu’nu (37º 47' 57" N-12º 25' 30" E) birleştiren hat;
daha sonra, Lilibeo Burnu’ndan doğuya doğru, Sicilya’nın güney ve doğu
sahilleri boyunca Sicilya Adası’nın kuzeydoğu çıkıntısında bulunan Peloro
Burnu’na (38º 16' 06" N-15º 39' 17" E) olan hat; daha sonra, Peloro Burnu ile
doğuya doğru İtalya’nın güneybatı sahilindeki Paci Burnu’nu (38º 15' 06" N15º 42' 10" E) birleştiren hat.49
Doğu Akdeniz havzasında Adriyatik Denizi ve kendine özgü bir yapıya
sahip olan dünyada bir benzeri dahi bulunmayan Ege denizi bulunmaktadır.
Bölgeye farklı özellikler kazandıran Ege Denizi’nin fiziki ve siyasi
coğrafyasını tam olarak belirlemek oldukça zordur.
5. Doğu Akdeniz ve “Yarı Kapalı-Semi-Enclosed” Denizler
Akdeniz’in yarı kapalı (semi-enclosed) bir deniz olması, Doğu
Akdeniz’le ilgili sorunları yakından ilgilendirmektedir.
47
. A.g.e.; s. 51.
48
A.g.e.; s. 57.
49
A.g.e.; s. 57.
30
Burada önemli olan husus, Akdeniz’in yarı kapalı bir deniz olmasının,
Doğu Akdeniz havzasında deniz yetki alanlarına (kıta sahanlığı, münhasır
ekonomik bölge) ilişkin yapılacak sınırlandırmada bölgenin niteliğine uygun
olarak ve bütün ilgili durumlar dikkate alınarak özel kuralların uygulanmasını
gerektirecek olmasıdır.
Uluslararası uygulamada ve öğretide daha önce de karşılaşılan “yarı
kapalı” deniz kavramı, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi
(BMDHS)’nin 122 ve 123’üncü maddelerinde düzenlenmiştir. Türkiye, bu
Sözleşmeye50 taraf olmamakla beraber görüşmelere katılmış ve “yarı kapalı”
denizlerle ilgili hususlarda önemli katkılarda bulunmuştur. Söz konusu 122
ve 123’üncü maddelerin sözleşme metnine Türkiye’nin katkıları sonucu
girdiğini söylemek mümkündür.51
Kapalı ve yarı kapalı denizlerle ilgili hukuki durumun belirginleştirilmesi
ihtiyacı Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı öncesinde yapılan toplantılarda
gündeme gelmiş, Türkiye ve Uruguay Deniz Yatağı Komitesine öneriler
sunmuşlardır. Türk heyeti tarafından karasularının genişliği kapsamında
yapılan ilk öneriye göre:
“Her ne kadar her devletin kendi kara sularının genişliğini saptama
hakkı mevcut ise de kapalı ve yarı kapalı denizler gibi özellikleri olan
denizlerde devletlerden birinin kara sularını genişliğinin tespiti aynı bölgedeki
diğer bir devletin hak ve menfaatlerini zedeleyecek nitelikte ise kara sularının
genişliği bölge devletlerinin aralarında yapacakları anlaşma ile tespit
edilmelidir.”
Deniz Yatağı Komitesinde konferans gündemine alınan bu konu,
konferans süresince çeşitli devletlerin ve bu arada Türkiye’nin de önerdiği
taslaklar52 çerçevesinde tartışılmıştır. Bu öneriler değerlendirildiğinde,
Türkiye’nin bütün kapalı ve yarı kapalı denizlerde özel bir rejim uygulamasını
amaçlamadığı görülür. Türkiye için önemli olan husus, yarı kapalı denizlerin
özel nitelikleri dolayısıyla, genel kuralların adaletsiz sonuç verdiği durumların
göz önüne alınmasıdır.53 Türkiye, bu durumlarda karasularının genişliğinin o
bölgedeki devletler tarafından birlikte kararlaştırılmasını istemişti. Kapalı ve
yarı kapalı denizlerle ilgili düzenlemeler, sözleşme metnine tam anlamıyla
Türkiye’nin istediği biçimde girmemiştir. Bununla beraber, bu kavrama
50
H. Pazarcı; Uluslararası Hukuk Dersleri, B.5, c. 4/1, Ankara 1998, s. 110. “Sözleşme ya da
eski adıyla mukavelename (Convention; Konvention): Genellikle önemli ve kural koyucu çoktaraflı anlaşmaları bildirmektedir; ancak bunu özel hukukta kullanılan ve eski adıyla mukavele
(contract; contrat; kontrakt) olarak adlandırılan sözleşme ile karıştırmamak gerekmektedir.”
51
S. H. Başeren; Ege Sorunları, Türk Deniz Araştırmaları Yayın Nu. 15, İstanbul 2003, s. 10.
52
Türkiye’nin önerdiği madde taslakları için bk. The Third United Nations Conference on the
Law of the Sea (UNCLOS) Off. Rec., Vol.III, s. 188.
53
Başeren; s. 10-11.
31
sözleşmede özel bir bölümde yer verilmiş olması, Türkiye açısından önemli
hukuki bir dayanak noktası oluşturur.54
1982 BMDHS’nin 122’nci maddesine göre yarı kapalı deniz: İki veya
daha çok devlet tarafından çevrili ve diğer bir denize veya okyanusa dar bir
geçitle bağlı bulunan veyahut da bütünüyle veya küçük bir bölümü ile iki
veya daha çok devletin kara sularından ve münhasır ekonomik bölgelerinden
oluşan bir körfez, bir deniz havzası veya bir denizdir.55
Kapalı ve yarı kapalı denizleri birlikte alan bu hükümdeki tanımın
dayandığı ölçütler coğrafî ve hukuki nitelik taşıyan iki ayrı grupta toplanabilir.
Tanımda, bir taraftan iki ya da daha fazla devlet tarafından çevrili körfez,
deniz havzası veya denizin, diğer bir denize veya okyanusa dar bir geçitle
bağlı bulunması gibi coğrafi ölçütlere; diğer taraftan da kapalı ve yarı kapalı
daha fazla devletin kara suları ve münhasır ekonomik bölgelerinden
oluşacağını belirten hukuki ölçütlere yer verilmiştir.56
Doğu Akdeniz, Türkiye, Suriye, İsrail, İtalya, Hırvatistan, Arnavutluk,
Yunanistan, Lübnan, Mısır, Libya, Tunus, Slovenya, Sırbistan, Montenegro,
Malta, KKTC ve GKRY ile çevrili olduğu için, coğrafî ölçütler içinde yer alan
“iki veya daha çok devlet tarafından çevrili olma” koşulunu sağlamaktadır.
1982 BMDHS’nin yarı kapalı denizlere bağladığı sonuçlar ise esas
olarak 123’üncü maddede düzenlenmiştir.57 Buna göre:
“Kapalı veya yarı kapalı bir denize kıyısı olan devletler, bu
sözleşmeden doğan haklarını kullanırken ve görevlerini yerine getirirken
birbirleri ile iş birliği etmelidir. Bu amaçla, doğrudan doğruya veya uygun bir
bölge teşkilatı aracılığı ile:
a. Denizin canlı kaynaklarını idaresi, muhafazası, araştırılması ve
işletilmesinin eş güdümünü yapmak,
b. Deniz çevresinin korunması ve muhafazası konusundaki hak ve
görevlerinin yerine getirilmesinin eş güdümünü yapmak,
c. Bilimsel çalışma politikalarının eş güdümünü yapmak ve uygun
olduğu yerlerde bölgede müşterek ilmî araştırmaları deruhte etmek,
d. Bu maddenin hükümlerini daha da geliştirmek için yerine göre ilgili
devletlerle veya milletlerarası örgütlerle iş birliği yapmak için onları davet
etmek hususunda çaba sarf edeceklerdir.”
Ayrıca, Uluslararası Adalet Divanı (UAD) da Libya-Malta Kıta
Sahanlığı Davasına ilişkin 3 Haziran 1985 tarihli kararında, kapalı ve yarı
54
A.g.e.; s. 11.
55
1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, (Çev. Özman, A.).: Deniz Ticaret Odası
Yayın Nu. 5, İstanbul 1984, s. 55.
56
Başeren; s. 11.
57
1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, (Çev. Özman, A.); Deniz Ticaret Odası
Yayın Nu. 5, İstanbul 1984, s. 55.
32
kapalı denizlerde, komşu devletler arasında deniz alanlarının
sınırlandırılmasının bölgenin bu durumuyla yakından ilişkili olduğunu
bildirmiştir58 ve Akdeniz’in yarı kapalı bir deniz olduğu belirtilmiştir. Bu
yaklaşım, Türkiye'nin Doğu Akdeniz’de belirlenecek deniz yetki alanları (kıta
sahanlığı, MEB) konusunda ileri sürebileceği tezlerden biridir.
Yukarıdaki hükmün ifade tarzından da anlaşılacağı üzere, kapalı ve
yarı kapalı bir denize kıyısı olan devletlerin, bu sözleşmeden doğan haklarını
kullanırken ve görevlerini yerine getirirken birbirleri ile iş birliği yapmaları59
esas olup, hüküm iş birliği yapıp yapmama konusunda devletlere bir takdir
hakkı tanımamış ve böylece devletlere bir mükellefiyet getirmiştir.
Bu bağlamda, Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve MEB gibi deniz yetki
alanlarının sınırlandırmasında Akdeniz’in yarı kapalı deniz statüsünde
oluşunu ve buna bağlanan sonuçları dikkate almak gerekmektedir.
B. Doğu Akdeniz’in Türkiye Cumhuriyeti İçin Stratejik Önemi ve
Siyasi Aktörlerin Bölgeye İlişkin Politikaları
XXI. yüzyılın ikinci yarısında, devletlerin denizlerde sahip oldukları
egemen hakları büyük oranda genişletmelerine tanık olunmuştur.60 Klasik
deniz alanları olan kara suları, bitişik bölge ve balıkçılık bölgesi gibi dar deniz
alanlarından başka, devletlere belirli konularda egemen haklar ve yetkiler
tanıyan kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) gibi nispeten çok
daha geniş deniz alanları uluslararası hukuka yerleşmiştir.61
11 Eylül 2001 terör olaylarından sonra devletler ilan etmiş oldukları ya
da kendilerini ilgili gördükleri deniz yetki alanlarını, denizden gelebilecek
asimetrik risk/tehditlere karşı bir güvenlik çemberi olarak görmüşler ve bu
deniz alanlarında hatta açık denizlerde dahi deniz emniyeti-güvenliğine
ilişkin ulusal menfaatleri doğrultusunda birçok tedbir almak ihtiyacı
hissetmişlerdir. Bu kapsamda, 11 Eylül terör saldırıları sonrasında Batılı
devletler liderliğinde denizde denetim harekâtı uygulamaları başlatılmıştır.
Ayrıca, Birinci Körfez Savaşı ve Adriyatik’te icra edilen “Sharp Guard”
harekâtı ile gündeme gelen abluka harekâtı, açık denizlerde “seyir
serbestisinin” ve Uluslararası Deniz Hukuku’nun temin ettiği diğer hakların
çatışmasına neden olmuştur. “Seyir serbestisi” ilkesinin bu yeni güvenlik
ortamında yeniden gündeme geldiği görülmektedir. İlginç bir örnek olarak
İran-Irak savaşı esnasında ABD, bayrağı altındaki gemilerin açık denizlerde
58
Başeren; s. 12.
A.g.e.; s. 13.
60
A. Yücel; “Doğu Akdeniz’de Deniz Alanlarının Sınırlandırılması ve Türkiye” konulu tebliği,
Deniz Hukuku Sempozyumu, 21-22 Haziran 2004, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Ankara, s. 1-3.
61
Deniz Hukuku’nun gelişimi ve bugünkü durumuna ilişkin, bk. Pazarcı, H.; Uluslararası Hukuk,
Turhan Kitabevi, Ankara 2003, s. 246-308. Churchill, R.R ve Lowe, A.V; The Law of the Sea,
third edition, Manchester: Manchester University Press, 1999. BROWN, E.D.: The International
Law of the Sea, Vol. I, Aldershot: Dartmouth, 1994.
59
33
İran tarafından harp kaçağı malzeme kontrolü maksadıyla aranmasına
müsaade etmiştir.62
Son on yıllık dönemde güvenliğe ilişkin dünyada yaşanan hızlı
gelişmeler paralelinde Türkiye Cumhuriyeti de Doğu Akdeniz’e ilişkin stratejik
ve jeopolitik önceliklerini, ekonomik hakları ile deniz emniyet ve güvenliğini
yeniden gözden geçirmeye mecburdur. Bu kapsamda, bir an evvel Doğu
Akdeniz’de deniz yetki alanlarını sınırlandırmaya yönelik girişimlere hız
vermeli ve bu hususlara ilişkin etkin ve önleyici güvenlik kurallar
manzumesini kendi hukuk sistemine ve siyasi politikasına dâhil etmelidir.
1. AB’nin Doğu Akdeniz Politikası
Avrupa–Akdeniz ortaklığı içinde, Avrupa Birliği’nin on beş üye devleti
ve on iki Akdeniz devleti bir araya gelmiştir. İdeolojik ayrımların sembolü
hâline gelmiş olan Berlin Duvarı’nın 1989 yılında yıkılmasına ve iki
Almanya’nın birleşmesine yol açan politik değişimler, Avrupa Birliği’ni
stratejik ve jeopolitik önceliklerini yeniden gözden geçirmeye zorlamıştır.
Avrupa Birliği’nin dış politika penceresinde güneye doğru derinleşme
seçeneğini açan bu gelişme, Akdeniz bölgesiyle ticari ve iktisadi ilişkilerde
yaşanan karşılıklı bağımlılıklar ve bölge ülkeleri ile AB ülkeleri arasındaki
yüksek gelir farklılıkları göz önüne alındığında, bölgenin barışı, güvenliği,
evrenselleşen ekonomiye eklenerek artan refahtan pay alması açısından, AB
ve Akdeniz ülkeleri arasında daha yakın ve güçlü ilişkilerin kurulmasını
zorunlu kılmıştır.
Bu açıdan AB'nin Türkiye'ye yönelik politikası son derece önemlidir.
Yani Kıbrıs çok önemlidir; çünkü Kıbrıs'a hâkim olan Doğu Akdeniz'e hâkim
olur, bölgedeki enerji kaynaklarına, ticaret yollarına hâkim olur. Bu nedenle
GKRY’nin tüm Ada adına 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ye üye kabul edilmesi,
AB’nin Doğu Akdeniz’e göstermiş olduğu önemin bir göstergesidir.
AB, 1990'a kadar Akdeniz bölgesiyle sınırlı ilgileniyordu. 1992 yılından
itibaren, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra AB yasama organı
niteliğindeki AB Konseyi, Akdeniz politikasında değişikliğe gitti ve Akdeniz
politikasına daha çok ağırlık vermeye başladı.
Bu kapsamda, Avrupa Konseyinin sırasıyla, 1992 Lizbon, 1994 Corfu
ve Essen toplantılarında gelişerek, nihayet 1995 Cannes toplantısında,
Avrupa Komisyonu tarafından sunulan “Avrupa–Akdeniz Ortaklığı”
önergesinin benimsenmesiyle son hâlini almıştır. Bundan sonraki aşama, AB
ve Akdeniz ülkelerinden (Cezayir, GKRY, Mısır, İsrail, Ürdün, Lübnan, Malta,
Fas, Suriye, Tunus, Türkiye, Filistin Yönetimi) 27 dış işleri bakanının Kasım
1995’te Barselona’da bir araya gelerek bölgenin refahı, barışı, güvenliği gibi
62
Jon M. V. Dyke; “The Disappearing Right to Navigational Freedom In The Exclusive
Economic Zone”, 2004, University of Hawaii at Manoa, Hawaii-USA.
34
ana amaçların yanı sıra, bu amaçlara hizmet edecek bir çalışma programını
da içeren Barselona Bildirgesi’ni imzalaması olmuştur.
AB’nin Akdeniz Ortaklığı Süreci 1995 sonlarında Barselona’da
başlamıştır. Bu girişim bölgedeki faaliyetler içinde tarafların katılımda en
fazla istek sergiledikleri iş birliği faaliyeti olmuştur. Girişim; tüm AB üyeleri,
Cezayir, GKRY, Mısır, İsrail, Ürdün, Lübnan, Malta, Fas, Suriye, Tunus,
Türkiye ve Filistin Devleti ile toplanabilecek kadar geniş katılımlı olmuştur.
Toplantı serbest ticaret, güvenlik konuları, kültürel faaliyetler ve sivil toplum
konularını içermiştir. Bu kapsamda, geniş sayıda Avrupa–Akdeniz semineri,
konferansı, araştırmaları gibi faaliyetler gerek hükûmet temsilcilerinin
gerekse zaman zaman dış işleri bakanlarının katılımıyla gerçekleşen
toplantılar aracılığıyla koordine edilmiştir. Bu faaliyetlere enerji alışverişi
konusunda uzmanların yaptıkları çalışmalar da dâhil edilebilir. Bu ortaklık
faaliyeti iş birliği anlayışını temel aldığından, güvenlik ve ekonomik konularla
ilgili geleceğe yönelik beklentiler de ilk ve temel sıraları almıştır.63
2001 yılından sonra deniz ulaştırması AB ticaret zincirinde kilit bir rol
üstlenmeye başlamış, AB üye ülkeleri ticaret filoları ve gemi inşa
sektörleriyle ilgili bilim, araştırma ve geliştirmeye dayalı diğer ülke/kurumların
sektörleriyle yarışabilir olmuş; dolayısıyla Avrupa’nın Denizcilik Politikasının
çatısını oluşturacak sağlıklı dinamik politikalar geliştirme ihtiyacı doğmuştur.
2007 yılında Romanya ve Bulgaristan’ın da katılmasıyla sınırları
Karadeniz’e ulaşacak 27 üyeli AB, etrafı 4 deniz ve 2 okyanusla çevrilerek,
ABD’nin 7, Rusya’nın 4 katı uzunluğunda sahil şeridine ve tonaj olarak
dünyanın en büyük ticari gemi filosuna sahip olmuş olmayı hedeflemektedir.
Bu kapsamda, denizde emniyetin sağlanması maksadıyla yeni
oluşturulan (faaliyetlerine 2002 yılında başlamıştır) bir kuruluş olmasına
rağmen AB bünyesinde her geçen gün etkinliğini artıran Avrupa Deniz
Emniyeti Ajansı (EMSA)’nın, Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) gibi etkili
ve yetkili bir kurum olma yolunda çabalarına devam ettiği bilinmektedir.
Ayrıca, AB Komisyonunun 7 Haziran 2006 tarihinde kabul ettiği
“Birliğin Gelecekteki Denizcilik Politikasına Doğru: Okyanuslar ve Denizlere
Yönelik Avrupa Vizyonu” başlıklı Yeşil Belge (Green Paper), AB’nin
gelecekteki denizcilik siyasasını oluşturmaktadır. Söz konusu belgede
Karadeniz dâhil, Akdeniz, Baltık ve Adriyatik’te deniz emniyeti ve
güvenliğinin sağlanmasına yönelik alınması öngörülen tedbirlerden
bahsedilmekte, bu hususta EMSA ve Avrupa Birliği Dış Sınırları Yönetimi
Ajansı (FRONTEX) tarafından planlanan ve yürürlükte olan projelere
değinilmekte, bu kapsamda Akdeniz, Baltık, Adriyatik ve Karadeniz
bölgesinde uygun konumdaki AB üyesi ülkelerden birinin yetkilendirilerek,
ticaret
gemilerinin
hareketlerinin
kontrol
edilmesi
konusunda
63
Avrupa Akdeniz Ortaklığı Bildirisi.
35
görevlendirileceği belirtilmektedir.64 Belgede yer alan düzenlemelerin
doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin denizcilik siyasasını etkilediği ve
etkileyeceği değerlendirilmektedir.
Diğer taraftan söz konusu belgede anılan “Deniz Emniyeti SistemiSafeSeaNet system”, “Avrupa Küresel Denizcilik Uydu Sistemi-European
Global Navigation Satellite System (GNSS)”, “Ulusal Balıkçılık İzleme
Merkezleri-National Fisheries Monitoring Centres” projelerinin Ege ve
Akdeniz’de hayata geçirilebileceği kıymetlendirilmektedir. Söz konusu
projeler gerçekleştirildiği taktirde, AB’nin 2007 yılında Karadeniz’i ve
Akdeniz’i kapsayacak şekilde kesintisiz bir gemi takip mekanizmasına sahip
olacağı düşünülmektedir.
Söz Konusu belgede sık sık 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku
Sözleşmesi (BMDHS)’ne atıf yapılmakta, AB Komisyonu uygulamakta
olduğu ve uygulayacağı denizcilik politikalarını bu Sözleşmeye
dayandırmaktadır. Bilindiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti BMDHS’ne taraf
değildir.65 Avrupa Topluluğu (AT),66 1998 yılında verdiği bir deklarasyon ile
BMDHS’yi ve bu sözleşmenin deniz yatağının işletilmesine ilişkin bölümünün
uygulanmasına dair 1994 Anlaşmasını resmen teyit (formal confirmation)
ederek taraf olmuştur. AT’nin de BMDHS’ye taraf olması ile anılan
sözleşmenin aday devletler için de bağlayıcı hâle gelerek, kuvvetle
muhtemel olarak AB müktesebatının bir parçası hâline geldiği çeşitli
çevrelerce ifade edilmiştir. Zira Müzakere Çerçeve Belgesi’nin Müzakerelerin
İçeriği başlığı altında yer verilen maddesinde de “Topluluğun yaptığı
anlaşmaların AB müktesebatına dâhil olduğu” ifadesine yer verilmiştir.
64
Commission of the European Comminities, Brussels 7.06.2006.: Green Paper, Brussels
7.06.2006. Europe is surrounded by many islands and by four seas: the Mediterranean, the
Baltic, the North Sea and the Black Sea; and Arctic. This Continent is a peninsula with
thousands of kilometres of coast - longer by two oceans: the Atlantic and the than that of other
large land masses such as the United States or the Russian Federation. This geographical
reality means that over two thirds of the Union’s borders are coastal and that the maritime
spaces under the jurisdiction of its Member States are larger than their terrestrial territory.
Through its outermost regions, in addition to the Atlantic Ocean, Europe is also present in the
Indian Ocean and the Caribbean Sea. Their maritime stakes are many and concern the EU as a
whole.
65
Türkiye ise müzakerelere katılmış ancak sözleşmenin 309 ncu maddesi gereğince çekince
kaydı koyamadığı için imzalamamıştır. Buna karşılık Türkiye bu sözleşme ile Deniz Hukuku’na
giren “Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)" kavramına uygun olarak, 5.12.1986 gün 86/11264
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile “Karadeniz MEB”ni açıklayarak ilan etmiştir. Türkiye, bu
beyanla Karadeniz Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde, deniz çevresini koruma, deniz kirliliğini
önleme ve azaltma haklarına sahip olduğunu da belirtmiştir. Türkiye BMDHS’ne taraf olmamakla
birlikte teamüli uluslararası hukuk kuralları haline gelen bu uygulamaları benimsemektedir.
66
AB’yi kuran 1992 Maastricht Andlaşması ile Birlik, “Ekonomik ve Parasal Birlik”, “Ortak Dış ve
Güvenlik Politikası”, “Adalet ve İçişlerinde İşbirliği” konularından oluşan üç ayaklı bir yapı
üzerine oturtulmuştur. Türkiye’deki yaygın inanışın aksine, AT, AB haline gelmemiştir. AT,
“Ekonomik ve Parasal Birlik” ayağında hukuki varlığını halen sürdürmektedir. AB ise, diğer iki
alanın bünyesinde yer almaktadır. AT tüzel kişiliğe sahipken; AB değildir; bu çerçevede
anlaşmalara taraf olma yetkisine sadece AT sahiptir.
36
Ancak, her ne kadar Müzakere Çerçeve Belgesi’nde topluluğun
yaptığı anlaşmaların AB müktesebatına dâhil olduğu ifade edilse de BMDHS,
AB müktesebatı hâline gelmemiştir; çünkü AB’nin tüzel kişiliği yoktur ve
uluslararası sözleşmelere katılma yetkisi Avrupa Topluluğu’nun yetkisindedir.
Bununla beraber AT’nin BMDHS’ne ilişkin yetkileri sınırlıdır. BMDHS’nin
9’uncu EK’inde Uluslararası Kuruluşların Sözleşmeye katılımı ve yetkileri
düzenlenmektedir. EK’in 4’üncü maddesine göre, bir uluslararası kuruluş
sözleşmeye, yine aynı EK’in 5’inci maddesinde öngörülen bildiriler, tebliğler
veya ihbarnameler uyarınca sahip olduğu yetkiler ölçüsünde taraf olacaktır.
5’inci maddeye göre, Bir uluslararası kuruluşun resmî teyit veya katılma
belgesi işbu sözleşmeye taraf bulunan üye devletlerinin hakkında kendisine
yetki devrettiği, sözleşmenin düzenleme konularını belirten bir bildiriyi ihtiva
edecektir. Hangi işlem daha sonra ise onun tarihi esas olmak üzere bir
uluslararası kuruluşa üye bulunan bir devlet, sözleşmeyi onayladığı veya ona
katıldığı sırada veya kuruluş resmî teyit veya katılma belgesini tevdi ettiği
sırada, sözleşmede düzenlenen konulardan kuruluşa yetki devrettiklerini
belirten bir bildiride bulunacaktır. Bu bildiri ile açık bir şekilde belirtmedikleri
takdirde sözleşmenin düzenlediği bütün konularda yetkileri olduğu
varsayılacaktır. Üye devlet açık bir şekilde topluluğa yetki vermediğini beyan
ederse, uluslararası zorunluluklar gereği topluluk, sözleşmenin üye devletler
tarafından uygulanmasını kesinlikle isteyemeyecektir. Bu bağlamda AB,
Türkiye’nin BMDHS’ye taraf olmasını talep edemeyecektir.
Son olarak, AB’nin Akdeniz’deki balıkçılık kaynaklarının korunmasına
ve işletilmesine yönelik olarak hazırlamış olduğu 21 Aralık 2006 tarihli ve
(EC) 1967/2006 sayılı Konsey Yönetmeliği bulunmaktadır. 29 Ocak 2007
tarihinde yürürlüğe giren bahse konu AB Konseyi Yönetmeliğinin, AB’nin
ortak çıkarları doğrultusunda; Akdeniz’de balık kaynaklarının sürdürülebilir
kullanımına yönelik yeni kurallar ve standartlar oluşturulması, balıkçılık
koruma alanı ilanında veya genişletilmesinde danışma ve eş güdüm için
daha etkin imkânları yaratacak, yasal ve kurumsal altyapının oluşturulması
ihtiyaçları doğrultusunda hazırlandığı değerlendirilmektedir.
2. GKRY’nin Doğu Akdeniz Politikası
GKRY, Rodos-Meis-Kıbrıs hattının güneyinde Türkiye’nin Kıta
Sahanlığı haklarını elinden alma politikasına paralel bir tutum
sergilemektedir. GKRY bu bağlamda, Kıbrıs’ın Kıta Sahanlığı
sınırlandırmasını Türkiye’yi dışlayarak hâlletmeye çalışmaktadır. 24 Ağustos
2001 tarihinde GKRY Hükûmet Sözcüsü Kıbrıs deniz alanlarındaki petrol
yatakları konusunda hükûmetinin Suriye ve Mısır’dan sonra, Lübnan, İsrail
ve muhtemelen Libya ile temaslarda bulunacağını ifade etmiştir .67
67
“Papapetru ve Rolandis’in Petrol Yatakları Konusundaki Açıklamaları”,Yunanistan’ın
Makedonya Haber Ajansın (MDE), 24.08.2001.
37
Ocak 2001’den itibaren GKRY basınında geniş şekilde yer almaya
başlayan Kıbrıs’ın güneyinde petrol bulunduğuna ilişkin haberler,68 bölgeye
olan ilgiyi artırmıştır. GKRY Sanayi, Ticaret ve Turizm Bakanı, 11 Eylül 2002
tarihinde basına yaptığı açıklamada, MEB ile ilgili olarak hazırlanan taslağın
GKRY Bakanlar Kurulunda uygun görüldüğünü ve bu tasarı ile ilgili olarak
Mısır ile görüşmelerde bulunulacağını ve anlaşmanın muhtemelen
önümüzdeki dönemde imzalanacağını ifade etmiştir. Türkiye tarafından
yapılan girişimlere rağmen GKRY ile Mısır arasında MEB sınırlandırmasını
öngören anlaşma GKRY Sanayi, Ticaret ve Turizm Bakanı Nikos Rolandis
ve Mısır Dış İşleri Bakanı Ahmed Maher tarafından 17 Şubat 2003 tarihinde
imzalanmıştır.69 GKRY ve Mısır basınında, söz konusu anlaşmaya “Ortak
Ticaret Bölgesi” Anlaşması olarak atıfta bulunulmuştur. Bu anlaşmanın 1’inci
maddesine göre, iki ülke arasındaki MEB sınırları, Kıbrıs Adası ile Afrika
sahilleri arasında belirlenen sekiz nokta70 ile ana kara statüsünde ve coğrafi
açıdan üstün olan Mısır’ın Doğu Akdeniz’deki hakları erozyona uğratılarak
eşit uzaklık çizgisi esasında tespit edilmiştir.71 Türkiye bu anlaşmayı
tanımamaktadır.
Akabinde, 19 Temmuz 2005 tarihinde Mısır Petrol Bakanı Fahmy ile
GKRY Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı Yorgos Lillikas arasında “Anlayış
Memorandumu”nun imzalanması ve 8 Eylül 2005 tarihinde, memorandumun
uygulanmasını hedefleyen Akdeniz'de petrol yataklarının aranmasını da
öngören “Petrol Araştırmaları İş Birliği Protokolü” imzalanmıştır.72 Son
olarak, GKRY Dış İşleri Bakanı Yiorgos Lillikas 17 Ocak 2007 tarihinde
68
Kıbrıs'ın Güneyinde Petrol ve Doğal Gaz Bulunmasına İlişkin Belirtiler Cesaret Verici; Kıbrıs
Haber Ajansı, 16. 05. 2006,
69
Detaylı bilgi için bk.: http:// www. un. org/ Depts/ los/ LEGISLATIONANDTREATIES/
PDFFILES/ TREATIES/EGY-CYP2003EZ. pdf, 12. 07. 2006.
70
http://www.un.org/Depts/los/LEGISLATIONANDTREATIES/PDFFILES/TREATIES/EGYCYP2003EZ.pdf , 12.07.2006. BÖLÜM I Münhasır Ekonomik Bölgenin Sınırlandırmasına İlişkin
Mısır Arap Cumhuriyeti ve Kıbrıs Arasında Akdedilen Anlaşmaya Göre Tespit Edilen 8 Noktanın
Coğrafi Koordinat Listesi
Nokta
Enlem (Kuzey)
Boylam (Greenwich’in Doğusu)
1.
33°45' 00"
30°05' 00"
2.
33°34' 00"
30°28' 30"
3.
33°30' 40"
30°36' 40"
4.
33°21' 20"
31°07' 00"
5.
33°11' 30"
31°36' 30"
6
33°07' 20"
32°01' 20"
7.
33°00' 40"
32°31' 00"
8a/
32°53' 20"
32°58' 20"
71
Detaylı bilgi için bk.http: // www. un. org/ Depts/ los/ LEGISLATIONANDTREATIES/
PDFFILES/ TREATIES/EGY-CYP2003EZ.pdf , 12.07.2006.
72
KİPE (Kıbrıs Haber Ajansı), 20.07.2005.
38
Lübnan’a yapmış olduğu ziyaret esnasında, Lübnan ile GKRY arasında
“GKRY ve Lübnan Arasında Münhasır Ekonomik Bölgenin Sınırlandırmasına
İlişkin Anlaşma” imzalanmıştır.73
Diğer taraftan, GKRY’nin son zamanlarda Doğu Akdeniz’de, diğer
sahildar devletlerin uluslararası hukuktan doğan haklarını dikkate almayan
statükoyu bozucu faaliyetleri ve tek taraflı hareketleri gözlenmekte;
GKRY’nin bölgede kendi lehine siyasi coğrafyadan istifade edip tek taraflı fiilî
uygulamaları ile Doğu Akdeniz’de inisiyatifi ele alma gayretleri, bölgeyi
bugün ve yakın gelecekte bir sorunlar denizine götürmektedir. GKRY’nin
gerçekleştirdiği uluslararası hukuka tamamıyla aykırı tek taraflı fiilî
uygulamaları, 1982 BMDHS hükümleri ile bağdaşmamaktadır. BMDHS’nin
MEB sınırlarının belirlenmesine yönelik 7474 ve Kıt’a Sahanlığı sınırlarını
belirleyen 83’üncü75 maddeleri, GKRY’nin tek taraflı fiilî uygulamalarının
hukuksuzluğunun birer göstergesidir.
73
http://www.mfa.gov.cy/mfa/mfa2006.nsf/index_en/index_en?OpenDocument ,18.01.2007.
Anlaşma metni, GKRY resmi İnternet sitesinde yayınlanmamıştır.
74
1982 BMDHS.:Madde 74- Kıyıları Karşı Karşıya ve Yan Yana Olan Devletler Arasında
Münhasır Ekonomik Bölgenin Sınırlandırılması
1. Kıyıları karşı karşıya veya yan yana olan devletler arasında münhasır ekonomik bölgenin
sınırlandırılması, hakça bir çözüm bulmak üzere, Milletlerarası Adalet Divanı Statüsü’nün 38’inci
maddesinde zikredilen milletlerarası hukuka göre anlaşma ile gerçekleştirilecektir.
2. Makul bir zaman periyodu içinde hiçbir anlaşmaya varılmazsa, ilgili devletler kısım 15’te
öngörülen prosedüre başvuracaklardır.
3. Birinci paragrafta öngörülen anlaşmaya varılıncaya kadar ilgili devletler pratik bir nitelik
taşıyan geçici düzenlemeler yapmak ve bu geçici dönem boyunca nihai anlaşmaya varılmasını
tehlikeye koymamak veya onu engellememek için bir anlayış ve iş birliği ruhu içinde her çabayı
sarf edeceklerdir. Bu düzenlemeler, nihai sınırlandırmaya halel getirmeyecektir.
4. İlgili devletler arasında yürürlükte olan bir anlaşma varsa, münhasır ekonomik bölgenin
sınırlandırılması ile ilgili sorunlar, o anlaşmanın hükümlerine göre karara bağlanacaktır.
75
Madde 83-Kıyıları Karşı-Karşıya veya Yan-Yana Olan Devletler Arasında Kıta Sahanlığının
Sınırlandırılması :
1. Kıyılan karşı karşıya veya yan yana olan devletler arasında Kıta Sahanlığının
sınırlandırılması, hakça bir çözüm bulmak üzere, Milletlerarası Adalet Divanı Statüsü’nün 38’inci
maddesinde zikredilen milletlerarası hukuka göre anlaşma ile gerçekleştirilecektir.
2. Makul bir zaman periyodu içinde hiçbir anlaşmaya varılamazsa, ilgili devletler Kısım 15’te
öngörülen prosedüre başvuracaklardır.
3. Birinci paragrafta öngörülen anlaşmaya varılıncaya kadar ilgili devletler pratik bir nitelik
taşıyan geçici düzenlemeler yapmak ve bu geçici dönem boyunca nihai anlaşmaya varılmasını
tehlikeye koymamak veya onu engellememek için bir anlayış ve iş birliği ruhu içinde her çabayı
sarf edeceklerdir. Bu düzenlemeler nihai sınırlandırmaya halel getirmeyecektir.
4. İlgili devletler arasında yürürlükte olan bir anlaşma varsa Kıta Sahanlığının
sınırlandırılmasıyla ilgili sorunlar o anlaşmanın hükümlerine göre karara bağlanacaktır.
39
Her ne kadar, Yunanistan Hükûmet Sözcüsü Thodoros Rusopulos ve
GKRY Dış İşleri Bakanı Yorgos Lillikas’ın76 “GKRY’nin 146 ülke ile
imzaladığı ancak Türkiye’nin imzalamadığı Deniz Hukuku ile ilgili uluslararası
sözleşmelere karşı sorumlu ve bağlı olduğuna ve dolayısıyla yapılan
anlaşmaların geçerli olduğuna ilişkin” açıklamaları mevcut olsa da aldatmaya
yönelik bu tarz açıklamalara katılmak hukuken mümkün değildir.
Çünkü; 149 devletin taraf olduğu ve uzlaşma sağladığı 1982
BMDHS’de bilindiği üzere deniz ve deniz yatağına ilişkin uyuşmazlıklarda
uzlaşmayı77 düzenlemektedir ve böylece devletler de sözleşmeye taraf
olarak sözleşmenin bütün hükümlerini bir bütün hâlinde uygulamaya yönelik
olarak büyük bir sorumluluk ve mükellefiyet altına girmiş bulunmaktadırlar.
Dolayısıyla sözleşmeye taraf bir devlet salt bir maddeye dayanarak hukuka
uygun davrandığını iddia edemez. Ederse de bu sadece bir kandırmacadan
ibaret olacaktır. Bu kapsamda, 1982 BMDHS’nin “Sahilleri Bitişik veya Karşı
Karşıya Olan Devletler Arasında Kara Sularının Sınırlandırması” na ilişkin
15’inci maddesi,78 “Sahilleri Bitişik veya Karşı Karşıya Olan Devletler
Arasında Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırması”na ilişkin 74’üncü
madde, “Sahilleri Bitişik veya Karşı Karşıya Olan Devletler Arasında Kıta
Sahanlığının Sınırlandırması”na ilişkin 83’üncü madde, “Yarı Kapalı
Denizler”e ilişkin 122 ve 123 ncü maddeler,79 “Sözleşmenin uygulanmasında
76
06 Şubat 2007 tarihli Fileleftheros Gazetesi ve 07 Şubat 2007 tarihli Kıbrıs Haber Ajansının
(KİPE) internet sayfası.
77
G. M. Danilenko; “International Jus Cogens: Issues of Law-Making”, http: // www. ejil. org/
journal/ Vol 2/ No1/art3.html, 09.11.2006.
78
1982 BMDHS.: Madde 15-Kıyıları karşı karşıya veya yan yana olan devletler arasında kara
sularının sınırlandırılması iki devletin kıyısının karşı karşıya veya yan yana (bitişik) olduğu
durumlarda, iki devletin hiçbiri, aralarında aksini öngören bir anlaşma olmadıkça, kara sularını,
her noktası iki devletten her birinin kara sularının genişliğinin ölçülmeye başlandığı esas hatlar
üzerindeki en yakın noktalara eşit uzaklıkta olan hattın ötesine geçirmeye yetkili değildir.
Bununla beraber, tarihî bir hak veya diğer özel şartlar sebebiyle iki devletin kara sularını bu
hükümle bağdaşmayan bir şekilde sınırlandırmasının gerekli olduğu yerlerde, yukarıdaki hüküm
uygulanmaz.
79
1982 BMDHS.:Madde 122-Tarif: Bu Sözleşmenin amaçları bakımından, “kapalı veya yarı
kapalı deniz”, iki veya daha fazla devlet tarafından etrafı çevrilmiş ve başka bir denize veya
okyanusa dar bir çıkışla bağlanan veya tamamen veya esas itibarıyla iki veya daha fazla
sayıdaki kıyı devletinin kara suları ve münhasır ekonomik bölgesinden oluşan bir körfez, havza
veya deniz manasına gelir.
1982 BMDHS.:Madde 123-Kapalı veya yarı kapalı denizlere kıyısı olan devletlerin iş birliği:
kapalı veya yarı kapalı bir denize kıyısı olan devletler, bu sözleşmeden doğan haklarını
kullanırken ve görevlerini yerine getirirken birbirleri ile iş birliği etmelidir. Bu amaçla, doğrudan
doğruya veya uygun bir bölge teşkilatı aracılığı ile:
a. Denizin canlı kaynaklarını idaresi, muhafazası, araştırılması ve işletilmesinin eş güdümünü
yapmak;
b. Deniz çevresinin korunması ve muhafazası konusundaki hak ve görevlerinin yerine
getirilmesinin eş güdümünü yapmak;
40
hakkın kötüye kullanılmamasını” içeren 300’ncü80 ve 311’nci81 maddeleri
aynı zamanda uluslararası kamu düzeni (Jus cogens ) kuralları niteliğine
bürünmektedir. Bu bağlamda, sözleşmeye taraf devletler salt sözleşmenin
bir maddesine dayanarak diğer hükümlerini uygulamaktan imtina
edemeyeceklerdir. Bu durum uluslararası zorunluluk ve mükellefiyetin bir
gereğidir.
Ayrıca, GKRY Ada’nın tamamını temsil etmemektedir. Bu ve yukarıda
sunulan geçerli hukuki nedenlerden dolayı GKRY tarafından çıkarılan
yasaların ya da diğer taraflarla yaptığı anlaşmaların Türkiye Cumhuriyeti
açısından ve diğer devletler açısından bir geçerliliği söz konusu değildir.
Bu kapsamda, hukukun üstünlüğünü tanıyan devletlerin ve
uluslararası örgütlerin, GKRY’nin Doğu Akdeniz’e yönelik olarak
gerçekleştirmekte olduğu hukuka aykırı girişimlerine ortak olmamaları ve
c. Bilimsel çalışma politikalarının eş güdümünü yapmak ve uygun olduğu yerlerde bölgede
müşterek ilmî araştırmaları deruhte etmek;
d. Bu maddenin hükümlerini daha da geliştirmek için yerine göre ilgili devletlerle veya
milletlerarası örgütlerle iş birliği yapmak için onları davet etmek hususunda çaba sarf
edeceklerdir.
80
1982 BMDHS.: Madde 300-İyi niyet ve hakların suistimal edilmesi: Taraf devletler, bu
sözleşmeye göre üstlenilen yükümlülükleri iyi niyetle yerine getireceklerdir ve bu sözleşmede
tanınmış olan hakları, yetkileri ve özgürlükleri, hakkın suistimalini teşkil etmeyecek bir tarzda
kullanacaklardır.
81
1982 BMDHS.: Madde 311 Diğer Uluslararası Sözleşme ve Anlaşmalarla İlgili İlişkiler:
1. İşbu sözleşme, Taraf Devletler arasında, Deniz Hukuku hakkında 29 Nisan 1958 Cenevre
Sözleşmesi yerine geçecektir.
2. İşbu sözleşme, kendisine aykırı olmayan ve diğer taraf devletlerin sözleşme dolayısıyla elde
ettikleri haklardan yaralanmalarına ve sözleşmeden doğan haklardan yükümlülüklerini yerine
getirmelerine halel getirmeyen diğer anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerini herhangi bir
şekilde değiştirmeyecektir.
3. İki veya ikiden fazla taraf devlet işbu sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasını değiştiren
veya askıya alan ve sadece karşılıklı ilişkilerinde uygulanacak anlaşmalar akdedebilirler; yeter ki
bu anlaşmalar, sözleşmenin, riayet edilmemesi onun konusunun ve amacının
gerçekleştirilmesine aykırı düşecek bir hükmüne ilişkin olmasın ve yine aynı şekilde, yeter ki bu
anlaşmalar, sözleşmede belirtilen temel ilkeleri etkilemesin ve ne de diğer taraf devletlerin
sözleşme dolayısıyla elde ettikleri haklardan yararlanmalarına ve ne de sözleşmeden doğan
yükümlülüklerini yerine getirmelerine hâlel getirsin.
4. Paragrafta öngörülen bir anlaşmayı akdetmeyi amaçlayan devletler, işbu sözleşmenin tevdi
makamı aracılığı ile diğer tarafları anlaşma akdetme niyetlerinden haberdar edecekler ve aynı
zamanda işbu sözleşmenin değiştirilmesini veya uygulanmasının askıya alınmasını
düşündükleri hükümlerini bildireceklerdir.
5. İşbu madde, işbu sözleşmenin diğer maddeleri ile açıkça izin verilen veya muhafaza edilen
uluslararası anlaşmalara halel getirmez.
6. Taraf devletler, 136’ncı maddede ifadesini bulan insanlığın ortak mirasına ilişkin temel
prensipte herhangi bir değişiklik yapılmayacağını ve bu prensipten sapan hiçbir anlaşmaya taraf
olmayacaklarını kabul ederler.
41
Doğu Akdeniz’de barışı ve istikrarı bozacak eylemlere iştirak etmemeleri
uluslararası hukuk ve kamu düzeninin gereklerindendir.
3. NATO’nun Doğu Akdeniz Politikası
Varşova Paktı’nın yıkılması ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği
(SSCB)’nin dağılmasıyla soğuk savaşın sona ermesi ve özellikle Kuzey ve
Orta Avrupa’da NATO’ya direkt bir askerî tehdidin ortadan kalkması
nedeniyle NATO, “Esnek Mukabele Sistemi” olarak adlandırılan askerî
doktrinini değiştirme ihtiyacı hissetmiştir.
Bu değişimlere uyum sağlayabilmek için 1994 Brüksel Zirvesi’nde
ittifakın iç ve dış adaptasyonu çalışmaları başlatılmış, Washington
Zirvesi’nde yeni stratejik konsept ile güvenlik, caydırıcılık, danışma ve kriz
yönetimi gibi unsurlara önem verilmesi gerektiği vurgulanarak “5’inci madde
dışı krizlere müdahale operasyonları” fikri ortaya atılmıştır.
Yeni tehdit algılamaları ve değişen uluslararası ortam, NATO’nun
komuta ve kuvvet yapılanmasının bölgesel çatışmalar ile kolektif güvenlik
gereksinimlerine cevap verebilecek şekilde daha esnek ve fonksiyonel bir
yapıya kavuşturulmasını gerekli kılmış, bu çerçevede müşterek
operasyonların etkin bir şekilde yapılabilmesini temin için Birleşik Müşterek
Görev Kuvveti (BMGK) Konsepti geliştirilmiştir.
NATO güvenlik ortamı açısından bir bütün olarak, güney bölgesinin
soğuk savaş sırasında karşı karşıya olduğu güvenlik ortamına benzer
şekilde bir durumla karşı karşıya kalmıştır. Aradaki farklar tek bir tehdit
yerine; sınırlara yönelik birden fazla tehdit, kamuoyu güvenliği üzerine daha
kapsamlı bir yöneliş ve ABD ile ilişkiler dâhilinde güç intikali imkânlarının
merkezileştirilmesi hususlarıdır. Güvenliğe yönelik bu bakış açısı ittifakın
güney ve kuzey ülkeleri arasında uzun dönemli farklılıkların ortadan
kaldırılması açısından önemli bir rol oynamıştır. NATO’nun genişleyerek
daha etkin ve kapsayıcı bir örgüt hâline getirilmesi düşüncesi ve buna göre
belirlenen yeni strateji, Batılı güçlerin Akdeniz, Orta Doğu, Kafkaslar ve
Güneydoğu Asya’daki çıkarlarını garanti altına alma hedefini içermektedir.82
İttifak, dış adaptasyon bağlamında genişlemeyi hedeflemekte, bu
çerçevede “Açık Kapı” politikası uygulamaktadır. Barış İçin Ortaklık (BİO)
programı ve Akdeniz Diyaloğu ile ittifak dış adaptasyonunu geliştirmiştir83,84.
1994 yılında hayata geçirilen Akdeniz Diyaloğu ile İsrail, Mısır, Tunus,
Cezayir, Fas, Moritanya ve Ürdün ile ittifak arasında anlayış birliği
sağlanması, güven ve iş birliğinin tesisi hedeflenmiştir. Akdeniz ülkeleri ile
82
Y. G. Yıldız; Büyük Orta Doğu, İstanbul IQ Yayınları, 2004, s. 54.
83
H. Kanbolat; “NATO Kime Karşı Nereye Doğru Ve Nereye Kadar Genişliyor”, Stratejik Analiz,
Mayıs 2004, c. 5, Sayı 49. s. 16.
84
E. Yıldızoğlu; “Jeopolitiğin Geri Dönüşü ve Kaynak Savaşları”, Stratejik Analiz, Mart 2004, c.
5, Sayı 47. s. 16.
42
tesis edilen bu tür bir diyaloğa girilmesi, ülkemizin de kıyısı bulunduğu
Akdeniz’in güvenliğinin sağlanabilmesi, özellikle BTC petrol boru hattının
Doğu Akdeniz havzasına bağlanarak Hazar petrolünün dünyaya
pazarlanması ve Orta Doğu’daki güvenlik endişeleri göz önünde
bulundurulduğunda, Türkiye bu diyaloğun daha da geliştirilmesinin taraftarı
olagelmiştir.
Bununla beraber, NATO’nun güney müttefiklerinin temel politik ve
ekonomik açılardan ilerlemeleri kolaylaşmıştır. Türkiye de kendi özel
zorlukları olmasına rağmen geçen on yılda bu yönde ilerleme kaydetmiştir.
Özet olarak: Akdeniz’e yönelik güvenlik ve strateji tartışmaları ittifakın bir
bütün olarak büyüyen şekilde ilgisini çekmektedir. Güney Avrupa ülkelerinin
Akdeniz’e yönelik geleneksel yaklaşımları daha aktif ve yeterli hâle
gelmektedir. Aynı zamanda Soğuk Savaş döneminde ilgileri başka yönlerde
bulunan İngiltere ve Almanya’nın da bu yönde katılımları olmuştur. Hatta
Akdeniz’e yönelik uzun dönemli yakınlaşma hedefleyen bir Avrupa ve Orta
Doğu gücü olan ABD de daha belirli bir Akdeniz politikasının yararlarını
gözeterek dikkate almaya başlamıştır.
Bu kapsamda; güç intikali hususları NATO’nun stratejisinde hatta
geleneksel NATO görevleri de dâhil daha merkezî bir rol oynamaya
başlamış, ABD ise Orta Doğu güvenliğinde olduğu gibi Akdeniz bölgesindeki
ittifaka üye ve üye olmayan devletler arasındaki ilişkilere Avrupa’ya yardım
etmek açısından daha ağırlıklı olarak eğilmeye başlamıştır.85
Yakın zamandaki gelişmeler ve tartışmalar, Akdeniz’in güvenlik
mülahazalarında bölgeler üstü bağlantıların merkezîleşmesinin gerekliliğini
ortaya koymuştur. Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın güvenlik
mülahazaları birbiri ile bağlantılıdır. Bu nedenle Kitle İmha Silahları (KİS)’nın
ve balistik füzelerin artışı, enerji güvenliği, mülteci akımları ve Orta Doğu
Barış Süreci sorunları NATO’nun bölgedeki ilgi alanlarını oluşturmaktadır.
Önümüzdeki on yıllık dönemde Güney Avrupa’nın büyük nüfuslu
merkezlerinin Akdeniz çevresine konuşlanmış KİS ve balistik füze tehdidine
maruz kalacağına yönelik emareler giderek artmaktadır. Hatta Türkiye
hâlihazırda Orta Doğu’da bulunan komşularından kaynaklanan KİS ve
balistik füze tehdidine maruzdur.
NATO’nun güneyde bulunan üyeleri bu kadar büyük bir tehdide maruz
kalmasalar da bu tehdit potansiyel olarak büyümektedir. Bölgedeki KİS ve
balistik füze artışı Avrupa ve Orta Doğu güvenlik mülahazalarını birbiri ile
irtibatlandırmakta ve NATO’nun Akdeniz ve çevresinde uyguladığı politikalar
karşılığında bir misilleme unsuru olarak Avrupa’ya yönelik potansiyel tehdit
olma hususu ortaya çıkmaktadır. Bugünlerde Avrupalılar ile ABD arasında
85
Kanbolat; s. 17.
43
en çok tartışmalı husus olan NATO’nun geleceği sorunu, “Büyük Orta Doğu”
politikalarıyla yakından ilgilidir.86
KİS ve füze sayısındaki artış ittifakın, merkezdeki büyük üyeleri ile
batıda bulunan üyelerini de kapsayacak şekilde coğrafi etkenleri ile birlikte
önemli ölçüde strateji değiştirmesine yol açabilecektir. Bu konuda ABD’nin
tavrı; ABD ve koalisyonun hareket serbestliği üzerinde doğrudan bir güvenlik
riski ve sınırlaması oluşturan KİS ve balistik füzelerdeki artışın NATO’nun
stratejik konsepti ve gelecekteki görevlerine yönelik tartışmalarda ön plana
alınmasını sağlamaya çalışmak şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Enerji kaynaklarının bulunduğu bölgelerde enerji yolları ve enerji
güvenliği konularında meydana gelen gelişmeler, Akdeniz bölgesinde de
kuzey–güney arasındaki bağlantıların da güçlenmesini gündeme
taşımaktadır. Günümüzde Hazar bölgesindeki enerji kaynaklarına ve coğrafi
durumlarına göre enerji nakil yollarına büyük önem gösterilmektedir. Son
analizler, Hazar bölgesindeki kaynakların dünyaya dağıtılmasının son derece
önem arz ettiğini ortaya koymaktadır. Her şeye rağmen bölgede petrol ve
doğal gaza ilişkin meydana gelen gelişmelerin Doğu Akdeniz, Karadeniz ve
Orta Asya’da meydana gelecek gelişmeler ile birlikte Avrupa ve ABD’yi
önemli ölçüde etkileyeceği ve etkilediği değerlendirilmektedir.
Karadeniz, Hazar, Orta Asya, İran, Irak bölgelerinde önümüzdeki
yıllarda yaşanacak gelişmeler Doğu Akdeniz güvenlik mülahazalarını da
önemli ölçüde ilgilendirecektir. Yunanistan da dâhil olmak üzere Balkan
ülkeleri de bundan payını alacaktır. Burada üzerinde önemle durulması
gereken konu: Hazar ve Orta Asya’da yer alan enerji kaynaklarının dünyaya
dağıtılması konusunda başta BTC petrol boru hattı olmak üzere, en güvenli
enerji yollarının Türkiye üzerinden geçen ve Doğu Akdeniz’e ulaşan yolların
olduğunun ortaya konulması konusudur. Bunun da Doğu Akdeniz güvenlik
mülahazalarının üzerinde çok önemli bir etki yaratacağı mütalaa
edilmektedir.
Ortaya çıkan yeni hatlar Akdeniz çevresindeki ülkelerin ekonomik ve
güvenlik geleceklerini birbirine bağlayacaktır. Bu husus NATO’nun Doğu
Akdeniz inisiyatifinin gelişiminde temel bir esas olarak yerini almıştır. Bu
konuda, NATO çevrelerinde teknik bazı kavramlar da dâhil olmak üzere
birçok güvenlik zafiyetinin bulunduğu ve NATO’nun bu enerji kaynaklarının
ve enerji intikal yollarının güvenliğini sağlama ve savunma konusunda
kendisini çok karmaşık ortamlarda bulabileceği değerlendirilmektedir. Bu
kapsamda, Hazar havzası ve Orta Asya’daki enerji kaynaklarının Avrupa ve
dünya pazarlarına açılması ve intikal ettirilmesi açısından Türkiye’nin güçlü
bir NATO üyesi olarak sunduğu güvenlik mülahazalarının önemi bu şekilde
bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
askerî
86
Soğuk savaş süresince, NATO’nun tüm stratejileri, doktrinleri ve
imkân ve kabiliyetleri Sovyetler Birliği’nden gelecek tehdidi
Yıldız; s. 23.
44
karşılamaya yönelmiştir. Günümüzde ise tehditler hem çok çeşitli hem de
nereden geleceği belirsiz bir hâle gelmiştir. Aynı zamanda, bu risk ve
tehditlerin kaynaklandığı mevkiler de değişmiştir. Soğuk Savaş süresince,
ana tehdit eski Batı Almanya ve Doğu Almanya sınırı boyunca merkez
Avrupa’ya yönelmişti. Günümüzde ise ana tehdit ve riskler başta Güney
Avrupa ve Türkiye olmak üzere Avrupa’nın kenar çevrelerine ve sınır ötesine
yönelmiştir. Buna ilave olarak çoğu durumda bu risk ve tehditler NATO
topraklarına doğrudan bir askerî saldırıyı da içermemektedir. Gelişen risk ve
tehditler daha dolaylı ve belirsizdir.
Tehditteki değişime karşılık, NATO uzun vadeli bir değişim ve
adaptasyon süreci başlatmıştır. Artık 1991’in başlarındaki “ Sorumluluk
sahamızın dışındadır ve bizim işimiz değildir.” anlayışı sona ermiştir.
NATO’nun Bosna ve Kosova müdahaleleri sorumluluk sahasının dışında ve
işin içinde olduğunun bir göstergesidir. Bugün anlaşılmıştır ki NATO
topraklarına doğrudan bir saldırıyı içermeyen 5’inci Madde dışı çatışmalar,
ittifakın güvenliğine yönelik ciddi tehditlerin varlığını da teyit etmektedir. Buna
ilave olarak ittifak hem Merkez Avrupa’ya istikrar getirme amaçlı bir
genişleme süreci hem de daha önce düşman olan ülkeler ile ilişkileri
güçlendirecek önemli iş birliği girişimlerini başlatmıştır. Bu inisiyatifler, Barış
İçin Ortaklık (BİO), Avrupa Atlantik Ortaklık Konseyi (EAPC) ve Rusya
Federasyonu (RF) ile Daimî–Müşterek Konsey faaliyetlerini kapsamaktadır.
İttifak aynı zamanda bölgesel ve alt bölge komutanlık karargâhlarının da
sayısını azaltacak şekilde yeni bir komuta yapısını da hayata geçirmiştir.
NATO’nun geçirmekte olduğu değişim süreci, önümüzdeki dönemde
NATO’nun karşılaşabileceği tehditlere karşı daha etkin bir yapıya
kavuşmasını sağlayacaktır. Bununla beraber bu değişim sürecinin, başta
Doğu Akdeniz İnisiyatifi’ne katılan ülkeler olmak üzere Kuzey Afrika ülkeleri
tarafından nasıl algılandığı da göz önünde bulundurulmalıdır. NATO’nun
ortak çıkarların savunulmasına verdiği öncelikler, gelecekteki faaliyetleri için
genişleyen bakış açısı, BM onayı olmadan bazı krizlere müdahale etme
isteği ve kuvvet yığınaklandırma kabiliyetlerinin artırılmasına verdiği önem,
Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da NATO’nun amaçlarına yönelik tepkileri ve
kendi bölgelerine müdahale korkusunu açığa çıkarabilir.
NATO’nun KİS tehdidi üzerinde yoğunlukla durması da benzer
korkulara yol açabilir. Batı Akdeniz’deki ülkeler başta olmak üzere bölgedeki
birçok ülke kendi KİS üretme/elde etme programları nedeniyle, Akdeniz’in bir
tehdit bölgesi olarak algılanmasından ve bunun bir müdahale için bahane
olarak ileri sürülmesinden korkmaktadırlar. Bu nedenle NATO’nun KİS ile
ilgili yeni riskleri ortaya koyması için buna yönelik diplomasi ve askerî
stratejisini iyi belirleyerek uyumlu hâle getirmesi gerekmektedir. Bunun aksi
olduğu takdirde, NATO’nun Güney Akdeniz ülkeleriyle iş birliğine yönelik
diyalog ve ortak güvenlik yaklaşımı faaliyetlerine zarar verebilecek yanlış
algılama ve yanlış anlamalar ortaya çıkabilir.
45
NATO’nun Orta Doğu ve Akdeniz stratejisi çerçevesinde, ABD ile
Avrupa’da askerî gücüyle öne çıkan Fransa arasında iş birliğinin
gelişeceğinden söz edebiliriz. Fransa birçok değişikliği yapabilecek askerî
güç ve siyasal hırsa sahip bir ülke olarak anahtar konuma sahiptir. Bu
çerçevede NATO’nun yeni yapılanmasında Akdeniz ülkeleri, özellikle
Türkiye, İspanya, İtalya ve Fransa daha ağırlıklı rol oynayacaklardır.87 Orta
Doğu’da yaşanan son gelişmeler ve özellikle Fransa’nın, GKRY ile Baf
kentinde bulunan “Andreas Papandreu Hava Üssü”nün kullanımını da içeren
bir askerî iş birliği anlaşmasını88 uluslararası hukuk kurallarına tamamen
aykırı bir şekilde imzalamış olması, Fransa’nın Orta Doğu’ya hâkim olmak
isteğinin bir işareti olduğu değerlendirilmektedir.
Akdeniz bölgesindeki güvenlik sorunu öncelikle oluşturulan
parçalanmış yapı nedeniyle, bölgenin kendi iç dinamiklerinden
kaynaklanmaktadır. Bu sorunların ekonomik, sosyal ve politik temelleri
bulunmaktadır. NATO hâlihazır yapısıyla bu sorunlarla tümüyle başa
çıkabilecek durumda değildir. Bu nedenle; Doğu Akdeniz’in güvenliğini
sağlamaya yönelik olarak uygun jeopolitik ve jeostratejik konumu nedeniyle
NATO şapkası haricinde millî şapkası ile Türkiye’nin, politik ve diplomatik
faaliyetlere daha uygun yapısı ve en önemlisi de bölgedeki en güçlü deniz
kuvvetleri gücüne sahip olması nedeniyle bölgede istikrarı ve güvenliği
sağlayabileceği ve sağlaması gerektiği kıymetlendirilmektedir.
4. Türkiye’nin Doğu Akdeniz Politikası
Türkiye, Doğu Akdeniz’de 800 deniz mili uzunluğunda bir kıyı şeridine
sahiptir. Doğu Akdeniz’in; Türk Boğazlarına gelen ve Karadeniz’de üretilen
petrol miktarının artması, BTC petrol boru hattının tamamlanması,
İskenderun ve Mersin Limanlarında deniz trafiğinin potansiyel artışı
nedeniyle Türkiye için önemi gün geçtikçe artmaktadır.89
2004 yılı içerisinde, Karadeniz’de üretilen petrolün 145 milyon tonu
Türk Boğazları vasıtasıyla dünya piyasalarına taşınmıştır.90
2009 yılının sonunda, BTC petrol boru hattının tam olarak devreye
girmesi ile ortalama günlük 1 milyon ton olmak üzere yaklaşık 50 milyon ton
üzerinde üretilen petrolün 6-7 tanker ile Ceyhan terminalinden dünya
piyasalarına ihraç edildiğini göreceğiz.91 Türk Boğazlarından gelen tankerler
87
Yıldız; s. 65.
88
9 Ağustos 2006 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.
89
C. Gürdeniz; “Security, Stability and Co-operation in The Meditarranean Region: building a
vision” konulu sunum, 1st International Conference on Mediterranean and Middle East, RomaKasım 2005, s.102.
90
Gürdeniz; s. 102. “ Ayrıca, her gün 3 milyon varil petrol 25 tanker ile dünya piyasalarına,
bunun %40’ı Avrupa piyasaları olmak üzere, dünya piyasalarına taşınmıştır. Bu artış 2020
yılında %70’lere ulaşacaktır.“
91
A.g.e.; s. 102.
46
ve Mersin ile İskenderun Limanlarından dünya piyasalarına açılan tankerler
bir arada telaffuz edildiğinde, Türk deniz yetki alanlarını günlük olarak 3035
tanker92 kullanmış olacaktır.
Bu resimde Türkiye, Doğu Akdeniz’de deniz trafik yollarının
emniyetinin sağlanmasında yeni görevler almaktadır. Bu kapsamda, yasa
dışı faaliyetlerin ve terörün önlenmesi, deniz yetki alanların korunması gibi
konular, Türk Deniz Kuvvetlerinin birincil sorumluluk alanı hâline
gelmektedir.93 Buna paralel olarak, Türk Deniz Kuvvetleri, Doğu Akdeniz’de
stratejik deniz güvenlik operasyonlarında yeni pozisyonuna uyum
sağlamıştır. Nitekim, Ege ve Doğu Akdeniz’in kesiştiği yerde, Aksaz Deniz
Üssünde, fırkateynler, denizaltılar, hızlı botlar ve deniz hava araçlarından
oluşan bir filo konuşlandırılmış durumdadır. Böylece, Aksaz Deniz Üssü,
Doğu Akdeniz’de deniz güvenliğinin sağlanmasında sadece Türk Deniz
Kuvvetleri için değil aynı zamanda müttefik deniz kuvvetleri açısından da
anahtar bir rol üstlenmektedir. NATO’nun ACTIVE ENDEAVOUR Harekâtını
başlattığı 7 Ekim 2001 tarihinden beri, Aksaz Deniz Üssü tarafından hemen
hemen 450 müttefik deniz birimine ev sahipliği yapılmıştır.94 Bir NATO üyesi
olan Türkiye, NATO’nun Akdeniz’deki barış ve dengenin sağlanmasına
yönelik girişimlerini desteklemektedir. Bundan başka, 87 parça gemi ve 11
hava taşıtıyla Türkiye kıyı şeridinde konuşlanmış Türk Sahil Güvenlik
Komutanlığı, deniz güvenliğinin sağlanmasında büyük rol almaktadır.95
Diğer taraftan, limanların güvenliğinin sağlanmasından sorumlu devlet
birimi olan Türk Denizcilik Müsteşarlığı; Otomatik Tanımlama Sistemi
(Automatic Identification Systems-AIS) ve uzun Türk sahil şeridinin
korunmasına yönelik istasyonları (VTS) içeren büyük projeleri üstlenmiştir.
2006 yılının sonunda 17 AIS istasyonu tamamlanmış olacaktır. Ayrıca,
İskenderun ve Mersin Körfezlerindeki VTS projeleri de 2007 yılı sonunda
tamamlanacaktır.
Doğu Akdeniz’de meydana gelen gelişmelerin en dikkat çekici
olanlarından birisi GKRY’nin bölgede AB adına inisiyatif alma gayretleridir.
GKRY’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni de kapsayacak şekilde
Avrupa Birliği’ne girmiş olması ve Kıbrıs’ta Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin
kurulması durumunda, güvenlik mülahazaları açısından Türkiye’nin Doğu
Akdeniz’de etkin olarak varlık göstermesi hayati önem taşımaktadır.
Aksi takdirde GKRY, Kıbrıs Adası’nın tamamının AB toprağı olması ve
demografik ve siyasi şartlar nedeniyle Yunanistan’a müzahir olması
nedeniyle adanın kuzey bölgesinde de inisiyatifi ele alarak Doğu Akdeniz’de
Türkiye’nin varlığını zayıflatmaya/ortadan kaldırmaya çalışacaktır.
92
A.g.e.; s. 102.
93
A.g.e.; s. 103.
94
Gürdeniz; s. 103.
95
A.g.e.; s. 104.
47
Bu itibarla Türkiye Cumhuriyeti Doğu Akdeniz’de bir an evvel Kıta
Sahanlığını ve Münhasır Ekonomik Bölgesini belirlemeli, bu deniz yetki
alanlarında bayrak göstermeli ve bu deniz alanlarında emniyetin ve
güvenliğin sağlanmasını kendi inisiyatifine alması gerekli olup, BTC ve
Kerkük-Yumurtalık boru hatlarından akan petrolün Ceyhan’daki dolum
tesisleri ve denizden yaklaşma bölgesinde asimetrik risk/tehdit unsurlarına
karşı güvenliğin sağlanması ile terörizmle mücadele, kitle imha silahlarının
yayılmasının ve yasa dışı göçün önlenmesinin sağlanmasının gerekli olduğu
değerlendirilmektedir. Böylece, Doğu Akdeniz’de asimetrik risk/tehdit
unsurlarına karşı güvenlik, Türkiye tarafından sağlanmış olacak ve
NATO’nun bölgeye ilişkin güvenlik faaliyetleri başka bölgelere
kaydırılabilecektir.
C. Sonuç
Tarih boyunca, çevresindeki halkların iletişim, fikir ve kültürel etkileşim
alanı olan ve dünya ticaretini kontrol eden Doğu Akdeniz; deniz trafik yolları
sayesinde ve kuzey-güney-doğu-batı enerji koridorunun merkezinde yer
alması sebebiyle, dünya ticareti için hayati öneme sahiptir. Bu nedenle,
Doğu Akdeniz’i kontrol etmek kadar bu coğrafyanın hasım/rakip aktörlerin
kontrolüne girmesinin beraberinde getireceği dengeleri de göz önünde
tutmak gerekir.
Doğu Akdeniz, dünyanın en önemli enerji koridoru hâline gelmiş ve
birçok asimetrik risk ve tehdide karşı hassas bir bölge niteliğine
bürünmüştür. Bölgede yaşanan son gelişmeler Doğu Akdeniz’de güvenliği
ortaya çıkarmakta ve bu meyanda Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz’in
güvenliğine yönelik konularda inisiyatifi almasının gerekli ve önemli olduğu
değerlendirilmektedir.
Yakın gelecekte, ülke gündemini fazlasıyla meşgul edeceği
değerlendirilen Doğu Akdeniz’deki sorunlar; deniz yetki alanları (kıta
sahanlığı, MEB) sınırlandırması, kıyıdaş devletlerin ve yönetimlerin bölgeye
ilişkin tek taraflı fiilî uygulamaları, Doğu Akdeniz’e kıyıdaş ülkelerin önünde
birbirleriyle ilişkili bir sorunlar dizisi olarak durmaktadır.
Denizlerde emniyet ve güvenliğin yanı sıra Türkiye’nin bugün
denizlerdeki en önemli problem sahalarından birini, Ege Denizi Kıta
Sahanlığı sınırlandırması teşkil etmektedir. Ancak Doğu Akdeniz’de özellikle
Kıbrıs Adası’nın güney ve güneydoğusunda bulunduğu iddia edilen zengin
petrol ve doğal gaz yatakları, başta GKRY olmak üzere Doğu Akdeniz’e
kıyıdaş ülkelerin ikili ya da çok taraflı anlaşmalar ile Türkiye’yi dışlayarak
kendi aralarında Kıta Sahanlığı ve MEB sınırlandırması yapmaya ve yer altı
zenginlikleri konusunda ortak araştırmalara yöneldikleri dikkate alındığında;
Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunun öncelikli
olarak ele alınması ve Türkiye’nin müstakbel Kıta Sahanlığı ve MEB
sınırlarına ilişkin uluslararası girişimleri büyük önem arz etmektedir.
48
Bu kapsamda Türkiye, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının
sınırlandırılmasında, “deniz sınırlarının tek taraflı olarak saptanamayacağı ve
yapılacak sınırlandırmanın hakkaniyete uygun bir sonuca ulaşmak üzere
gerçekleştirilmesi gerektiği” ilkesi çerçevesinde bölgesel görüşmeler
sonucunda gerçekleştirilecek bir anlaşma ile konunun çözülmesi gerektiğini
savunmalıdır. Burada, Akdeniz’in yarı kapalı deniz statüsünde olması, Doğu
Akdeniz’de yapılacak sınırlandırmada bölgenin niteliğine uygun olarak ve
bütün ilgili durumlar dikkate alınarak, özel kuralların uygulanmasını
gerektirdiği için oldukça önemlidir.
Özellikle, Karadeniz ve Hazar bölgesinde üretilen petrolün Türk
Boğazları (İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı) vasıtasıyla ve BTC petrol
boru hattı aracılığıyla dünya piyasalarına taşınması, Doğu Akdeniz’in deniz
emniyet ve güvenliğini ön plana çıkarmaktadır. Yaşanan bu gelişmelere
paralel olarak Türkiye Cumhuriyeti, bir an evvel Doğu Akdeniz’de deniz yetki
alanlarını belirlemeli ve yukarıda arz edilen hususlara ilişkin etkin ve önleyici
güvenlik kurallar manzumesini kendi hukuk sistemine ve siyasî politikalarına
dâhil etmelidir.
Unutulmamalıdır ki Türkiye, dünyanın en önemli su yollarından biri
olan ve alternatifi bulunmayan Türk Boğazları (İstanbul Boğazı ve Çanakkale
Boğazı)na sahip olup, Doğu Akdeniz’de de çok önemli su yolu olan Süveyş
Kanalı’nı ve Doğu-Batı-Kuzey-Güney enerji koridorunu kontrol eder
durumdadır. Bu nedenledir ki Türkiye Cumhuriyeti, Doğu Akdeniz’e ilişkin
stratejik ve jeopolitik önceliklerini, deniz emniyet ve güvenliğe ilişkin önlem
ve tedbirlerini yeniden gözden geçirmeye ve bu kapsamda, bir an evvel
Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarını belirlemeye yönelik siyaset izlemeye
mecburdur.
Introduction: The aim of this paper, which studies the Eastern Mediterranean Region
being appreciated as it will keep busy the national agenda in the near future, is to help create
strategies in the region in the both short and long term, by putting forward the legal status of the
Eastern Mediterranean, her importance and significance for the Republic of Turkey.
Recommendations to decision makers and executers about the Eastern Mediterranean,
which is the most crucial line of communication in the world and controls the world’s energy
corridor, have been carefully considered within the content.
49
50
EKLER
51
52
EK-1
MEDITERRANEAN SEA (AKDENİZ)
53
Harita-1: Dz.K.K.lığı Seyir Hidrografi ve Oşinografi Daire Başkanlığı tarafından hazırlanmıştır.
EK-2
MEDITERRANEAN SEA, EASTERN BASIN (DOĞU AKDENİZ HAVZASI)
54
Harita-2: “Limits of Oceans and Seas”, Special Publication 23, International Hydrographic Bureau, Drft 4 th edition, Monaco1986, s. 56.
54
ULUSLARARASI ULAŞTIRMA KORİDORLARINDA
TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ROLÜ
Çimen KARATAŞ∗
Ersel Zafer ORAL∗∗
Özet: 1990’lı yıllardan itibaren zengin kaynaklara sahip Orta Asya ülkelerinde yaşanan
ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmeler, bu ülkeleri Avrupa için daha çekici hâle getirmiştir. Asya
pazarlarından yararlanmak isteyen Batı Avrupa ülkeleri ulaştırma ağlarını bu yöne doğru
genişletme kararı almış ve Asya-Avrupa ulaştırma koridorları oluşturulmuştur. Hem Avrupa hem
Asya, hem de aynı zamanda bir Karadeniz ve Akdeniz ülkesi olma özelliği taşıyan ve üç kıtayı
birbirine bağlayan Türkiye, doğu-batı ve kuzey-güney yönlü ulaşım akslarının merkezinde
bulunma avantajına sahiptir.
Çalışmanın amacı da özellikle son yıllarda Türkiye’yi etkileyen uluslararası ulaştırma
koridorları kapsamında yapılan ulaştırma altyapı projelerinin etkilerini incelemek ve ulaştırma
koridorlarının kesişim noktasında bulunan ülkemizin stratejik konumunun sağladığı fırsatların
değerlendirilmesi için öneriler geliştirmektir.
Anahtar kelimeler: Ulaştırma, uluslararası ulaştırma koridoru, Türkiye, ulaştırma
altyapısı, transit taşımacılık.
Giriş
SSCB döneminde Orta Asya’nın dış dünyayla ve özellikle Avrupa
ülkeleri ile ilişkilerinin kesilmiş olması AB ülkelerinin ulaştırma alanında
Asya’ya yönelmesini kısıtlamış ve bu dönemde daha çok Merkezî ve Doğu
Avrupa ülkeleri ile entegrasyon üzerinde durulmuştur. Ancak 1990’lı yıllarda
Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Orta Asya ve Kafkas ülkelerinin
bağımsızlıklarını kazanarak serbest piyasa ekonomisine geçmeleri sonucu
AB ülkeleri ulaştırma ile ilgili stratejilerine bu ülkeleri de dâhil etmişlerdir.
Önemli ham madde potansiyelinin olduğu ve çok sayıda tüketiciden oluşan
Asya pazarlarına ulaşmak için güvenli, hızlı ve ucuz taşımacılığa olanak
sağlayacak ulaştırma güzergâhları arayışı içine girmişlerdir. AB içindeki
ulaşım ağlarını birbirine bağlamak ve birlik içinde dengeli ve sürdürülebilir bir
büyüme sağlamak amacıyla oluşturulan Trans-Avrupa ulaşım ağlarının yanı
sıra Doğu Avrupa ülkelerini de kapsayan Pan-Avrupa ulaştırma koridorları
aynı amaçla oluşturulmuştur.1 Daha sonra bu koridorlar çevre ülkeleri de
kapsayacak ve Avrupa ile birleştirecek şekilde genişletilmiştir.
AB ülkelerinin, Doğu Avrupa ve Balkanlardan sonra Asya’nın tümünde
bir güç olması ve bölge pazarlarıyla ticaret ve ulaştırma ilişkilerini geliştirmesi
amacıyla, zengin kaynaklara sahip Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerinin
Kafkasya üzerinden Avrupa’ya bağlanmasını sağlayacak ve tarihî İpek
Yolu’nun devamı niteliğindeki TRACECA (Avrupa-Kafkasya-Asya Ulaştırma
Koridoru) projesi Mayıs 1993’te ortaya atılmıştır. Bununla beraber AB
tarafından bölge ülkelerinin altyapı faaliyetlerini desteklemek amacıyla
∗
Öğr. Gör. Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz İşletmeciliği ve Yönetimi Yüksekokulu.
∗∗
Yrd. Doç. Dr. Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz İşletmeciliği ve Yönetimi Yüksekokulu.
Devlet Planlama Teşkilatı; Ulaştırma Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Sekizinci Beş Yıllık
Kalkınma Planı, Ankara, 2001.
1
55
Stratejik Araştırmalar Dergisi Şubat 2007 Sayı 9
Bağımsız Devletler Topluluğu Teknik Yardım Fonu (Technical Assistance for
Central Independent States-TACIS) oluşturulmuştur.2
Bu süreçte ortaya çıkan Avrupa-Asya ulaştırma koridorları da
göstermektedir ki Avrupa ülkelerinin ve ABD’nin Orta Asya ve Kafkasya
stratejisinde kilit rol oynayan ülkelerden en önemlisi Türkiye’dir. Türkiye;
bulunduğu bölge içinde ekonomik, sosyal ve siyasi açıdan gelişmiş ülkelerin
başında gelmesi, hem Avrupa hem Asya, hem de aynı zamanda bir
Karadeniz ve Akdeniz ülkesi olması ve tüm bölgelerde güçlü ulaşım
bağlantılarına sahip olması dolayısıyla, doğu-batı ve kuzey-güney eksenli
uluslararası ulaştırma koridorlarının çekim merkezi konumundadır. Türkiye,
jeostratejik ve jeopolitik açıdan önemli özellikler taşımaktadır. Coğrafi ve
ekonomik açılardan Ortadoğu ve Hazar petrollerine yakın olması, Türk
Cumhuriyetleri ile yakın ilişkileri, doğal kaynak bakımından zengin Kafkas
ülkeleri ile ortak tarihsel ve kültürel geçmişe sahip olması, Karadeniz Bölgesi
ve Türk Boğazlarının stratejik önemi, Avrupa Birliği ve Balkan ülkeleri ile olan
yakın iş birliği, Akdeniz Bölgesi deniz ulaştırma hatlarının kesişim noktasında
bulunması ve doğu ve batı ülkelerinin arasında bir geçiş ülkesi konumunda
bulunması dolayısıyla uluslararası ulaştırma koridorları açısından stratejik bir
rol oynamaktadır.
AB tarafından oluşturulan ve çok modlu taşımacılığa ağırlık veren
Pan-Avrupa ve Avrupa-Kafkasya-Asya (TRACECA) ulaştırma koridorları ve
Birleşmiş Milletler destekli kara yolu ve demir yolu ağırlıklı ulaştırma
koridorları, Türkiye üzerinden geçerek Avrupa ile Asya ülkelerini birbirine
bağlamaktadır.
Çalışmada, öncelikle uluslararası ulaştırma koridoru kavramı üzerinde
durulacak ve Türkiye’nin çevre ülkeleri de kapsayan ulaştırma koridorları
içerisindeki stratejik konumu ve önemi incelenecektir. Türkiye’nin, bulunduğu
coğrafyada merkez ülke ve bir ulaştırma terminali olma potansiyeli
tartışılacaktır.
1. Uluslararası Ulaştırma Koridoru Kavramı
Bir ulaşım ağı, iki ya da daha çok merkezi birbirine bağlayan çok
sayıda tek tek yollardan oluşmuştur. Bunların bulundukları yerlerin
seçiminde, doğal koşullar yanında, ekonomik, stratejik ve toplumsal
nedenlerin de büyük rolü vardır.3
Uluslararası ulaştırma koridoru ise, tarafları birbirine bağlayan, kural
olarak mal ve yolcuların özellikle en yoğun olduğu yönlerde uluslararası
2
Utku Yapıcı; Küresel Süreç ve Türk Dış Politikasının Yeni Açılımları: Orta Asya ve Kafkasya,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir,
2003, s. 94.
3
Erol Tümertekin, Nazmiye Özgüç; Ekonomik Coğrafya: Küreselleşme ve Kalkınma, Çantay
Kitabevi, İstanbul, 1999, s. 556.
56
boyutta taşınmasını sağlayan çeşitli taşıma şekillerinin gerçekleştirilmesi için
yeterli donanıma sahip bir ana ulaştırma sistemleri (mevcut ve yapılacak)
ağıdır.4
Uluslararası ulaştırma koridorları çok geniş bölgeleri kapsamakta ve
birçok ülkenin ulaştırma ağlarını bağlayacak şekilde oluşturulmaktadır. Bu
özellikleri gereği, ülkeler arası ilişkiler, koridorların oluşmasında önemli rol
oynamaktadır. Bunun yanında coğrafi, ekonomik ve stratejik faktörler de
koridorların oluşmasında etkilidir. Uluslararası ulaştırma koridorlarında,
yüklerin varış yerlerine ulaştırılma süresi ve ulaşım maliyetleri önemli bir
unsurdur. Yüklerin ulaştırma sürecindeki güvenliği ve yüklerin geçtiği
ülkelerdeki yasal formaliteler de koridorların oluşturulmasında belirleyici rol
oynamaktadır.
Uluslararası ulaştırma koridorları, üzerinden geçtiği ülkelerde
ekonomik, sosyal ve politik açılardan önemli katkılar sağladığı için çevre
ülkelerin koridorlar üzerinde pay elde edebilmek amacıyla rekabet içinde
olmaları kaçınılmazdır. Avrupa-Asya ulaştırma koridorları açısından
bakıldığında ise Rusya, İran, Türkiye başta olmak üzere diğer bölge ülkeleri
de ulaştırma koridorlarının kendi toprakları üzerinden geçmesi için
çalışmaktadır. Böylece Avrupa Birliği'nin altyapı çalışmalarına tahsis edeceği
finansman olanaklarından mümkün olduğu kadar çok yararlanacak, bölge
içine ve dışına yönelik taşımacılık faaliyetlerinden en büyük payı alacak ve
bölgedeki ulaştırma faaliyetlerinin kontrolünü elinde bulunduracaktır.
2. Türkiye’yi Etkileyen Uluslararası Ulaştırma Koridorları
Ulaşım ve iletişimdeki hızlı gelişme uluslararası ticarette rekabet
şartlarını zorlaştırmıştır. Artık günümüzde bir ürünü kaliteli ve ucuz üretmek
kadar hızlı, güvenli ve ucuz ulaştırmak da önemli bir hâle gelmiştir. Bu ise
tüm ulaşım modlarının birlikte ve koordineli olarak kullanılması ile
mümkündür.5
Türkiye, Avrupa ve Asya arasında bir geçiş ülkesi konumunda
bulunmasına rağmen Rusya, İran gibi çevre ülkeler de bulundukları coğrafi
konum sebebiyle doğu-batı ve kuzey-güney yönlü ticarette Türkiye’ye
alternatif koridorlar yaratmışlardır. Çin’den Avrupa’ya yapılan ve son yıllarda
büyük artış gösteren ticaretten pay almak isteyen Rusya, doğu-batı hattında
demir yolu taşımacılığı ağırlıklı Trans-Sibirya kavramını yaratmıştır. (İran ise
Asya’dan gelip Avrupa’ya gidecek malların Süveyş’ten geçmesine bir
alternatif yaratarak Rusya ve Hindistan ile birlikte Kuzey-Güney koridorunu
4
UNESCAP; Development of Trans-Asian Railway: Trans-Asian Railway In The North-South
Corridor Northern Europe To The Persian Gulf, New York, 2001, s. 103.
5
Ersel Zafer Oral; Karadeniz, Kafkasya ve Hazar Bölgesi Ulaşım Koridorunda Rize ve Hopa
Limanları, Türkiye’nin Kıyı ve Deniz Alanları IV. Ulusal Konferansı, Türkiye Kıyıları 02 Konferans
Bildiriler Kitabı, 5–8 Kasım 2002, İzmir, E. Özhan ve N. Alpaslan (Editörler).
57
oluşturmuştur (St. Petersburg–Hazar Denizi–İran–Hindistan).6 Türkiye
dışından geçen bu iki alternatif koridorun yanı sıra Türkiye’yi etkileyen diğer
uluslararası ulaştırma koridoru projeleri, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği
fonları ile mali olarak desteklenmektedir. Türkiye üzerinden geçen, kara yolu,
demir yolu ve çok modlu ulaştırma koridorları aşağıdaki gibi
sınıflandırılabilmektedir:
a. Birleşmiş Milletler
Ulaştırma Koridorları
Tarafından
Desteklenen
Uluslararası
E-Kara Yolu Projesi (AGR)
E-Demir Yolu Projesi (AGC)
E-Kombine Taşıma Ağı (AGTC)
Birleşmiş Milletler Asya-Pasifik Ekonomik ve Sosyal Komisyonu
(UNESCAP) Asya Otoyolu (AH)
Birleşmiş Milletler Asya-Pasifik Ekonomik ve Sosyal Komisyonu
(UNESCAP) Trans-Asya Demir Yolu Ağı (TAR)
Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu (UNECE) TransAvrupa Kuzey Güney Otoyolu Projesi (TEM)
Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu (UNECE) TransAvrupa Demir Yolu Projesi (TER)
b. Avrupa Birliği Tarafından Desteklenen Uluslararası Ulaştırma
Koridorları
Pan-Avrupa Ulaştırma Koridorları (PETrC) ve Pan-Avrupa Ulaşım
Alanları (PETrA) (Koridor 4: Berlin-Nürnberg-Prag-Budapeşte-KöstenceSelanik-İstanbul/Karadeniz Ulaşım Alanı)
Avrupa-Kafkasya-Asya Ulaştırma Koridoru (TRACECA) (LondraBulgaristan-İstanbul-Ankara-Gürcistan)
c. Diğer Uluslararası Ulaştırma Koridorları
Karadeniz Ekonomik İş Birliği Örgütü (KEİ/BSEC)
Ekonomik İş Birliği Teşkilatı (EİT/ECO)
Güneydoğu Avrupa İş Birliği Girişimi (SECI)
Kaynak: Cable,
oluşturulmuştur.
2001’den
yararlanılarak
yazarlar
tarafından
Not: Pan-Avrupa ve TRACECA koridorlarının Türkiye bağlantıları
parantez içinde gösterilmiştir.
6
Uluslararası Nakliyeciler Derneği, AR-GE ve İstatistik Departmanı; Dünya Mal Ticaretinin Akışı
ve Lojistik Pazarı, İstanbul, 2002.
58
Türkiye üzerinden geçen ulaştırma koridorlarından AB tarafından
desteklenen ve çevre ülkelerle entegrasyonu hedefleyen Pan-Avrupa
ulaştırma koridorları, Türkiye-AB arasındaki ticaret ve ulaştırma açısından
önem taşımaktadır. Pan-Avrupa ulaştırma koridorlarından Türkiye’den geçen
tek koridor, 4. Koridordur. Almanya, Orta Avrupa ve Balkan ülkeleri üzerinde
İstanbul’a ulaşan bu koridorun, Gürcistan üzerinden Kafkaslar, Orta Asya ve
Uzak Doğu’ya ve de İran üzerinden Orta ve Güney Asya'ya bağlanması
hedeflenmektedir. 7 Türkiye ayrıca, Niş–Sofya–İstanbul hattı ile 10. Koridor
üzerinde de yer almaktadır.
Türkiye, Karadeniz ulaşım alanı içerisinde yer almaktadır. Karadeniz
ulaşım alanı, bölgesel ulaştırma altyapısının Trans-Avrupa ulaştırma ağı ile
Merkez ve Doğu Avrupa’daki ülkelerde birleştirilmesini tasarlamaktadır.
Karadeniz Pan-Avrupa Ulaşım Alanının temel amacı ise bölgedeki insan ve
malların değişkenliğinin devamlılığını sağlamak, kullanıcılarına yüksek
kaliteli altyapıyı kabul edilebilir ekonomik şartlarda sunmak, karşılaştırmalı
üstünlüklerini hesaba katarak tüm ulaştırma şekillerini içermek, mevcut
kapasitelerin optimal kullanılmasını sağlamak, ekonomik ve çevresel olarak
uygulanabilir olmak ve Trans-Avrupa ağlarına, Merkezî, Doğu ve Batı Avrupa
ve Akdeniz ülkelerine bağlanabilir olmaktır.8 Karadeniz ulaşım alanı
dâhilindeki özellikle deniz yolu bağlantılı ulaştırma faaliyetleri, Karadeniz
Ekonomik İş Birliği Örgütü üye ülkeleri tarafından da desteklenmektedir.
Türkiye, Karadeniz ve Marmara’daki limanları ile bu ulaşım alanına dâhildir.
Deniz yolu bağlantıları ve limanlar açısından önemli olan bir başka
proje ise AB tarafından oluşturulan “Deniz Otoyolları” (Motorways of the Sea)
projesidir. Özellikle Avrupa ülkeleri arasındaki ulaşımın kolaylaştırılması,
büyük darboğazlar yaratan kara yolu taşımalarının denizyollarına
kaydırılması ve yakın yol deniz taşımacılığının desteklenmesi amacıyla
oluşturulan dört önemli deniz otoyolunun Güneydoğu Avrupa hattında,
Türkiye yer almaktadır. Karadeniz ve Akdeniz’e doğru iki kola ayrılan
Güneydoğu Avrupa deniz otoyollarına, Mersin ve Samsun limanları dâhil
edilmiştir.9
Türkiye’yi etkileyen bir başka önemli koridor ise, son yıllarda adından
oldukça söz ettiren TRACECA koridorudur. Avrupa’da, Karadeniz
Bölgesinde, Kafkasya’da, Hazar Denizi bölgesinde ve Asya’da ekonomik
ilişkilerin, ticaret ve ulaştırmanın geliştirilmesi amacıyla oluşturulan
TRACECA koridoru, başlangıçta Türkiye’yi dışlayan bir proje olarak görülse
de 2002 yılında tam üyeliğe geçilmesi ile birlikte Türkiye, TRACECA
haritasında yerini almıştır.10 Gürcistan ile ülkemiz arasındaki ulaşım
imkânlarının artırılması TRACECA koridorunda ülkemizin etkinliğini
artıracaktır.
7
http://www.mfa.gov.tr/turkce/grupe/ues_10/ulastirmaduzenlemeleri.htm.
www.bs-petra.org/12/88_1 html.
9
European Commission (EC) Networks for Peace and Development; Extension of the major
Trans-european transport axes to the neighbouring countries and regions, 2005, s. 69.
10
TCDD, Dış İlişkiler Dairesi Başkanlığı TRACECA Bilgi Notu; Ankara, 2003.
8
59
Yunanistan'ın da Volos (Yunanistan)-Lazkiye (Suriye) bağlantısını
gerçekleştirdiği düşünülecek olursa, Türkiye üzerinden yapılacak
taşımacılığın ciddi bir tehdit altında olduğu görülecektir.11
Hâlen girişimlerini sürdüren Yunanistan’ın TRACECA’ya dâhil olması
hâlinde gerekli iş birliği sağlanırsa iki ülke arasında oluşturulmakta olan
Selanik-İstanbul koridoru, taşımalar açısından önem kazanabilir. İran'ın tam
üye ve Yunanistan'ın da potansiyel bir aday olması dikkate alınarak yeni bir
deniz/demir yolu güzergâhı şeklinde, Selanik/Pire-İzmir Limanı-EskişehirAnkara-Sivas-Kapıköy/Razi üzerinden Trans-Asya Orta Koridoru yoluyla
devam eden transit koridor, TRACECA'ya önerilebilecektir. Selanik/Pire'den
İzmir'e gelecek transit konteynerler, belirtilen güzergâh üzerinden diğer
TRACECA hatlarına taşınabilecektir. Ayrıca, Pan-Avrupa koridor 4 veya 10
üzerinden Kapıkule-Sirkeci-Haydarpaşa'ya ulaşacak transit konteynerlerin
Ekonomik İş Birliği Teşkilatı kapsamında işletilen, İstanbul-Tahran-Almatı
treni ile TRACECA koridoruna taşınması da mümkün olacaktır.12 Böylece,
Avrupa’dan özellikle de Almanya’dan yüklenen transit konteynerler, Boğaz
Tüp Geçişi projesinin de gerçekleşmesi ile Kazakistan’a kadar kesintisiz
olarak taşınabilecektir. Almatı-İstanbul blok konteyner treni güzergâhının
Çin’e kadar uzatılması da projeler arasında yer almaktadır.13
İran, Türkmenistan demiryolları ile kendi demiryollarını bağlayarak
Türk Cumhuriyetlerinin yükünü güney limanlarına akıtma çabası içindedir.
İran, Türkiye üzerinden transit geçerek Kafkasya, Orta Asya ve Uzak Doğu
ülkelerine, özellikle Türk Cumhuriyetlerine yönelik taşımacılığı kuzey-güney
koridoruna çekmek istemektedir. Bu nedenle, ülkesindeki güney limanlarını
çok büyük yatırımlarla geliştiren ve Bandar Abbas Limanı’nı çift hatlı modern
demir yolu ile Tahran'a bağlayan ve yine Meshed ile Türkmenistan
arasındaki demir yolu bağlantısını tamamlayan İran, bunun yanında iki ayrı
hatla Irak üzerinden Lazkiye limanına bağlanma çabası içindedir.14
İran’ın TRACECA’ya dâhil olma girişimleri göz önünde bulundurulursa
İran ile bir iş birliğine gidilmesi kuzey-güney koridorundaki trafiğin belli
ölçülerde Türkiye’ye kaydırılmasını sağlayacaktır. İran, Rusya-Orta Asyaİran ulaşım koridorunu Trabzon üstünden Hazar Denizi’ne açmayı
planlamaktadır. Avrupa’dan yük taşıyan araçların, Ro-Ro gemileri ile
Trabzon, Samsun veya Karadeniz’deki başka bir Türk limanına getirilip,
buradan İran’a ve aksi yönde İran’dan gelip Rusya, Ukrayna, Gürcistan ve
diğer ülkelere gidecek araçların yine Karadeniz limanları üzerinden bu
ülkelere gönderilmesi düşünülmektedir. Bu projelerin gerçekleşmesi
durumunda, Kuzey-Güney koridorunun da Türkiye yönlü kaydırılması
11
Muhteşem Kaynak; Ulaştırmada Yeni Eğilimler ve Türkiye’nin Bölgesel Lojistik Güç Olma
Potansiyeli, Avrasya Etütleri, 2003.
12
İzzet Işık; TRACECA, Dünü, Bugünü ve Yarını, Demir Yolu Dergisi, 2004, s. 7.
13
http://www.tcdd.gov.tr/yuk/almatı/almaati.htm.
14
Ulaştırma Bakanlığı, 9. Ulaştırma Şurası; Demir Yolu Ulaştırması Çalışma Komisyonu
Raporu, Ankara, 1998, s. 25.
60
sağlanabilecektir. Limanlardan kara yolu ile yapılan transit ticaretin gelişmesi
için Trabzon-İran arasındaki 592 km’lik kara yolu ve Mersin-Suriye ve Irak
arasındaki transit karayolları güçlü bir altyapı oluşturmaktadır.15
İran’ın TRACECA programına dâhil olması durumunda faaliyetleri
izlenmektedir. Kuzey-Güney koridoru yerine, ana doğu-batı Trans-Asya
demir yolu güzergâhı olan İstanbul-Tahran-Taşkent hattının kullanılması için
TRACECA platformunda ortak girişimlerde bulunma yolları aranmaktadır.
Van Gölü Kuzey Geçiş Projesi'nin hayata geçirilmesi de bu güzergâhın
önemini ve avantajını daha da artıracaktır.16 Ancak Rusya da, son yıllarda
demir yolu yatırımlarını hızla artırmakta ve Trans-Sibirya koridorunu daha
etkin hâle getirmek için çalışmalar yapmaktadır.
Demir yolu taşımacılığı, Karadeniz Bölgesi limanları arasındaki
ulaştırma faaliyetlerinde büyük önem taşımaktadır. TRACECA kapsamında
yer alan Samsun Limanı ile Romanya’nın Köstence Limanı arasındaki
taşımacılık feribot hattı ile sağlanmaktadır. Bunun yanında, Samsun Limanı
ile Batum, Poti, Varna, Burgaz, Köstence, Illychevsk limanları arasında,
demir yolu-deniz yolu kombine taşımacılık hattının oluşturulması için bir
proje mevcuttur. Demir yoluyla Derince ile Köstence Limanı bağlantılı çalışan
tren ferisiyle Romanya'ya ve Romanya ilerisindeki ülkelere taşıma yapılması
da mümkündür. Derince Limanı’nın da TRACECA kapsamına dâhil edilmesi
çalışmaları devam etmektedir.17
Sonuç
Küreselleşme çağında ayakta kalabilmek, her alanda olduğu gibi
ulaştırma alanında da rekabet şartlarını yerine getirmek ile mümkün
olabilecektir. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile ortaya çıkan yeni Bağımsız
Devletler Topluluğu, enerjiden–ulaşıma kadar çok değişik sektörlerdeki
dengeleri ve gelişim dinamiklerini etkilemiştir. Özellikle Orta Asya
cumhuriyetleri Hazar ve Kafkasya bölgesinden geçerek Karadeniz’i
kullanarak dünyaya açılmaya çalışmaktadırlar. Bölge üzerinde nüfuz alanları
oluşturmak isteyen ülkeler de aynı hattı kullanarak bölge üzerinde söz sahibi
olmaya çalışmaktadırlar. Gerek bölgeye olan coğrafi yakınlığımız, gerek
ulusal menfaatlerimiz gerekse bölgeyle olan tarihî bağlarımız nedeniyle
gelişmelerin dışında kalmamız mümkün görünmemektedir.
Batı Avrupa ülkeleri, Asya pazarlarına ulaşmak için güvenli, hızlı ve
ucuz taşımacılığa olanak sağlayacak güzergâhların arayışı içine girmişlerdir.
Türkiye, bu güzergâhın üzerinde bulunması ve Avrupa'dan Çin'e ve Uzak
Doğu'ya kadar uzanan doğu-batı koridorundaki en kısa bağlantıyı
oluşturması sebebiyle asırlar boyu tarihsel koridorların geçiş durağı olmuş ve
uluslararası taşımalardaki yük trafiğini çekebilmiştir. Ancak, ticaretin giderek
15
Uluslararası Nakliyeciler Derneği, AR-GE ve İstatistik Departmanı; Dünya Mal Ticaretinin
Akışı ve Lojistik Pazarı, İstanbul. 2002 a, s. 3.
16
Barış Tozar; TRACECA-Türkiye İlişkileri (2003-2005 arası Faaliyetler), Ankara, 2005.
17
İzzet Işık; TRACECA, Dünü, Bugünü ve Yarını, Demir Yolu Dergisi, 2004, s. 7.
61
artması alternatif koridor ihtiyacını da beraberinde getirmiş ve özellikle doğubatı arasındaki ticarette son yıllarda Rusya ve İran da koridorlar üzerinde etki
sahibi olmuşlardır.
Türkiye, hem kuzey-güney hem de doğu-batı hattının kesiştiği bir ülke
olarak buradan geçen koridorlardaki fırsatları değerlendiremez ise Avrupa,
Asya, Orta Doğu üçgenindeki ticaret hareketinden, tali koridorlar üreten
komşu ülkeler nedeniyle pay alamayabilir. Yunanistan-Suriye hattı ile
güneyden, TRACECA kapsamında olmasına rağmen bu koridorun öneminin
kavranmamış olması dolayısıyla Karadeniz hattından, Trans-Sibirya hattı ile
kuzeyden, Rusya, İran ve Hindistan arasında oluşan koridorlar ile kuzeygüney yönlü ticaret hatlarında devre dışı kalma tehlikesi mevcuttur.
Ulaştırma koridorlarında gerçekleştirilen taşımaların, maliyet ve süreye
göre değişim gösterdiği bilinse de ülkeler arası ilişkilerin de belirleyici bir
kriter olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle, denizle bağlantısı
olmayan Merkezî Asya ülkelerinin Türkiye ile olan yakın ilişkileri bu
koridorlardaki trafiği ülkemize çekmemizi sağlayabilecektir. Ancak asıl önemli
nokta Türkiye’nin ulaştırma altyapısının koridor trafiğini taşıyabilmesi için ne
yapılması gerektiğidir. Özellikle koridorlar kapsamında değerlendirilen transit
yük taşımalarında Türkiye, tüm ulaştırma sistemlerini entegre ederek ülke
içinde etkin kullanıma sahip bir kombine ulaşım ağı oluşturmalıdır. Bu
şekilde, kombine taşıma sistemlerinden oluşan koridorların Türkiye üzerine
çekilmesi mümkün olacaktır. Özellikle Pan-Avrupa 4 ve TRACECA gibi
koridorlar bu sistemlerle işlemektedir.
Ülkelerin doğu-batı koridorundan pay alma çabası ve yoğun rekabeti
düşünülürse bölge ulaşımında Türkiye’nin söz sahibi olabilmesi için demir
yollarında uluslararası hatları kısaltan projelerin en kısa zamanda
gerçekleştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu konuda yitirilecek zaman,
alternatif güzergâhların benimsenmesi ve Türkiye’nin çok büyük potansiyele
sahip Batı Avrupa-Asya transit taşımacılığının dışında kalmasına yol
açacaktır. Türkiye’nin transit taşımacılığının geliştirilmesi ve doğu-batı
ticaretinin Türkiye üzerinden gerçekleştirilmesini sağlamak için en kısa
zamanda hayata geçirilmesi gereken projeler şunlardır: Kars-Tiflis Demir
yolu Hattı Projesi, Boğaz Tüp Geçişi Projesi ve Van Gölü Kuzey Geçişi
Projesi. Ayrıca Samsun-Mersin demir yolu hattının modernizasyonu hâlinde,
Karadeniz’in kuzey, doğu ve batısından gelen yükler Türkiye üzerinden
geçebilecek ve Mersin Limanı’nın dağıtım merkezi olması sağlanarak, bu
yükler Akdeniz ana denizcilik hattına ulaşabilecektir. Demir yolu projelerinin
gerçekleşmesi hâlinde Avrupa-Asya ulaşımının Türkiye hattında daha hızlı
ve kesintisiz bir ulaştırma sağlanabilecektir.
Türkiye, Kafkaslar ve Orta Asya’da, ayrıca gittikçe artan bir şekilde
Ortadoğu pazarlarında taşımacılık konusunda yeni fırsatlar yakalamaktadır.
Özellikle İran, Irak ve Suriye pazarındaki gelişmelerle Mersin ve Trabzon
limanları ağırlıklı olmak üzere bölge ülkelerine yapılacak taşımalarda
Türkiye’nin transit ülke olması itibarıyla konumu gittikçe daha fazla önem
kazanmaktadır. Akdeniz’de Mersin ve Karadeniz’de Trabzon limanlarına
gelen transit yükler daha çok kara yolu taşımacılığı ile Ortadoğu ülkelerine
62
ulaştırılmaktadır. Transit kara yolu taşımacılığının güvenli, ekonomik ve hızlı
taşıma yapabilen bir yapıya kavuşabilmesi amacıyla bu hattaki karayollarının
modernizasyonu ve KEİ kapsamında ve Pan Avrupa Karadeniz Ulaşım
Alanı’ndaki kara yolu ağını oluşturan ve Avrupa-Kafkasya-Asya Ulaşım
Koridoru açısından önem taşıyan Karadeniz Sahil Yolunun en kısa zamanda
tamamlanması, öncelikli projeler içerisinde yer almalıdır.
İstanbul ve Çanakkale Boğazlarında artan deniz trafiği, özellikle çevre
açısından deniz ulaştırması konusunu üzerinde önemle durulması gereken
bir konuma getirmektedir. Bu açıdan, Karadeniz ve Kafkaslardan gelen
yüklerin Akdeniz’e ve Avrupa’ya Boğazlar dışında bir güzergâh üzerinden
ulaştırılması için Samsun ve Mersin limanları önemli rol oynamaktadır.
TRACECA kapsamında yer alan diğer Karadeniz limanları da altyapı ve
kapasite açısından oldukça yetersizdir. Türk limanlarının, nitelik ve nicelik
olarak geliştirilmesi, modernleştirilmesi ve kapasitelerinin artırılması
gerekmektedir.
Türkiye’nin
ulaştırma
koridorlarındaki
yerini
sağlamlaştırmasını sağlayacak en önemli unsur, kara yolu-demir yolulimanlar olmak üzere tüm ulaştırma sisteminde modernizasyon ve etkin
kullanıma gitmektir. Türkiye, ancak bu şekilde Avrupa ve Asya arasındaki
jeostratejik konumunu avantaja dönüştürebilecek ve bölgesel bir güç olma
özelliğine sahip olabilecektir.
Ülkemiz tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de önemli ulaştırma ve
enerji koridorlarının üzerinde bulunmaktadır. Ulaştırma ve enerji
koridorlarının şekillenmesinde en önemli husus ise hiç şüphesiz koridorun
güvenliğidir. Bu açıdan ülkemizin üzerinde bulunduğu koridorlarda
oluşabilecek bir istikrarsızlık sadece ülkemizi ve müttefiklerimizi değil, tüm
ülkeleri olumsuz etkileyecektir.
Abstract: Since 1990’s, the economic, social and political developments seen in natural
resource rich Middle-Asian countries makes them more attractive for Europe. West Europan
countries trying to benefit from Asian markets decided to enlarge their transportation networks
through this region and with this objective developed Europe-Asia transportation corridors.
Turkey, with a distinctive identity as a European, Asian, Mediterranean and Black Sea country
connecting the three continents has the advantage of locating between the crossroads of eastwest and north-south oriented transport axes.
This study aims to analyze the likely effects of the recent projects regarding the
transport infrastructure on the transport corridors in all of which Turkey has been well involves
and to develop propositions about the opportunities emaneted from the strategic role of the
country which is located in the crossroad of the international corridors.
Kaynaklar
Black Sea PETrA, Criteria for the Selection of the Priority Projects for
the Black Sea Pan–European Transport Area; http://www.bspetra.org/12/881.html.
CABLE, Barry; Study Outline and Terms of Reference. 1st Expert
Group Meeting on Developing Euro-Asian Transport Linkages. 9-11 March
2004, Almati, Kazakistan.
Devlet Planlama Teşkilatı; Ulaştırma Özel İhtisas Komisyonu Raporu,
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Ankara.
63
Dış İşleri Bakanlığı Çok Taraflı Ulaştırma Düzenlemeleri;
http://www.mfa.gov.tr/turkce/grupe/ues10/ulastirmaduzenlemeleri.htm.
European Commission (EC) Networks for Peace and Development;
Extension of the major Trans-european transport axes to the neighbouring
countries and regions.
International North-South Transport Corridor; http://www.instc.org.
IŞIK, İzzet; TRACECA, Dünü, Bugünü ve Yarını. Demir Yolu Dergisi.
KAYNAK, Muhteşem; Ulaştırmada Yeni Eğilimler ve Türkiye’nin
Bölgesel Lojistik Güç Olma Potansiyeli, Avrasya Etütleri.
Milli Savunma Bakanlığı, Genel Plan ve Prensipler Dairesi Başkanlığı;
Beyaz Kitap: Türkiye'nin Jeopolitik, Jeostratejik ve Ekostratejik Önemi,
http://www.msb.gov.tr/Birimler/GnPPD/GnPPDBeyazKBol1Kis2.htm.
ORAL, Ersel Zafer; Karadeniz, Kafkasya ve Hazar Bölgesi Ulaşım
Koridorunda Rize ve Hopa Limanları, Türkiye’nin Kıyı ve Deniz Alanları IV.
Ulusal Konferansı, Türkiye Kıyıları 02 Konferans Bildiriler Kitabı, 5–8 Kasım
2002, İzmir. E. Özhan ve N. Alpaslan (Editörler).
ÖZEY, Ramazan; Türkiye Coğrafyası ve Jeopolitiği, Aktif Yayınevi,
İstanbul.
SANDER, Oral; Yeni Bir Bölgesel Güç Olarak Türkiye’nin Dış Politika
Hedefleri. Türk Dış Politikasının Analizi. (Ed: Faruk SÖNMEZOĞLU) DER
Yayınları, İstanbul, s. 607–613.
TCDD, Avrasya Blok Konteyner Treni,http: //www. tcdd. gov. Tr /yuk
/almati /almaati. htm
TCDD, Dış İlişkiler Dairesi Başkanlığı TRACECA Bilgi Notu; Ankara
TOZAR, Barış;
Faaliyetler), Ankara.
TRACECA-Türkiye
İlişkileri
(2003-2005
arası
TRACECA Resmi web sayfası; http://www.traceca-org.org.
Trans-Sibirya Rusya web sayfası; What's Transsib is? What's one
have to understand under this word?, http://www.transsib.ru/Eng/catgeo.htm.
TÜMERTEKİN, Erol, ÖZGÜÇ, Nazmiye; Ekonomik
Küreselleşme ve Kalkınma, Çantay Kitabevi, İstanbul.
Coğrafya:
Ulaştırma Bakanlığı, 9. Ulaştırma Şurası; Demir Yolu Ulaştırması
Çalışma Komisyonu Raporu, Ankara.
Uluslararası Nakliyeciler Derneği, AR-GE ve İstatistik Departmanı;
Dünya Mal Ticaretinin Akışı ve Lojistik Pazarı, İstanbul.
64
Uluslararası Nakliyeciler Derneği, AR-GE ve İstatistik Departmanı;
Kuzey-Güney Koridoru Araştırma Raporu, İstanbul.
UNESCAP; Development of Trans-Asian Railway: Trans-Asian
Railway In The North-South Corridor Northern Europe To The Persian Gulf,
New York.
YAPICI, Utku; Küresel Süreç ve Türk Dış Politikasının Yeni Açılımları:
Orta Asya ve Kafkasya, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir.
65
GENİŞLEME VE DERİNLEŞME SÜREÇLERİNDE
AVRUPA BİRLİĞİ ENERJİ POLİTİKALARI
M. Hakan KESKİN∗
Özet: Soğuk savaş sonrası tek kutuplu bir yapıda kendisini gösteren siyasal sistem,
kapitalizmin mutlak zaferini ilan ettiği bir küresel ekonomik yapıyı da beraberinde getirmiştir.
Kapitalist bir yapıda en önemli maliyet unsurlarından birisi olan enerjiyi ucuz ve kesintisiz elde
etmeden var olabilmek imkânsızdır.
1950’li yıllarda ekonomik bütünleşme maksadıyla yola çıkan Avrupa Birliği son
genişleme kuşağından sonra en önemli küresel aktörlerden birisi hâline gelmiştir. Kurulduğu
yıllara göre önemli ölçüde değişen Topluluk için enerji, giderek artan ithalat bağımlılığı nedeniyle
günümüzde hiç olmadığı kadar önem kazanmıştır. Bu kapsamda Topluluğun enerji konusuna
yaklaşımını gösteren AB enerji politikaları Topluluğun genişleme ve derinleşme sürecine bağlı
olarak değişime uğramıştır.
Anahtar kelimeler: Enerji, AB, Kapitalizm, Küreselleşme, Enerji Politikası.
Giriş
Enerjiyi önceleri ısınmak, avlanmak, pişirmek gibi ilkel uygulamalar
için kullanan insanoğlu, günümüzde çıplak gözle görülemeyen atomun
parçalanması vasıtasıyla elde ettiği enerji ile yerkürenin sonunu getirebilecek
seviyeye gelmiştir. Tarih boyunca tüm küresel aktörler, güçlerini muhafaza
ederek refahlarını sağlamak ve olası rakiplerini bu imkândan yoksun
bırakmak için sürekli olarak dönemin enerji merkezlerine egemen olma
gayreti içinde olmuşlar, yaşanan dönemin dinamiklerine bağlı olarak enerji
bölgelerini kontrol edebilmek için savaşmaktan bile çekinmemişlerdir.
Kendisini medeniyetin beşiği olarak adlandıran Avrupa, iki büyük
dünya savaşına ev sahipliği yaparken her iki savaşta da sadece kentler,
binalar gibi fiziki değerlerini harabeye çevirmekle kalmamış, aynı zamanda
kitle cinayetleri işleyerek manevi değerlerini uzun süre tamir edilemeyecek
şekilde ayaklar altına alabilmiştir. İnsanlığın en büyük projelerinden biri
olarak da adlandırılan ve dünya savaşlarının tekrar etmesinin engellenmesi
felsefesine, ekonomik bir yaklaşımla dayandırılan, Avrupa Birliği’nin (AB)
kuruluş fikri, AB anayasasının kabulü noktasında bir eyleme dönüşmek
üzeredir. Bütünleşme hareketi 1950’li yıllarda, Avrupa Kömür Çelik
Topluluğu (AKÇT), Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) ve Avrupa
Ekonomik Topluluğunun (AET) oluşturulması birleşmesi ile başlamıştı. Bu üç
topluluktan ikisinin enerji ile ilgili “atom” ve “kömür” gibi kavramların üzerinde
inşa edilmiş olması, Avrupa bütünleşmesinin temelinde enerji kaynaklarının
paylaşımı üzerindeki uzlaşma olduğunu göstermektedir.
Günümüzde uluslararası ilişkilerde baş döndürücü hızla değişen
süreç, yerkürede homojen olmayan dağılıma sahip enerji kaynaklarının
bulunduğu bölgelerin belli aktörlerin eline sıcak savaşları göze alarak
geçmesi yönündedir. Fosil yakıtların yerini alacak alternatif bir enerji biçimini
ticari boyutu ile kullanma imkânı olmayan ve yakın gelecekte önemli oranda
fosil yakıtlara bağımlı olacağı öngörülen AB’nin enerji ile ilgili yeni stratejik
∗
Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Avrupa Çalışmaları (AB) Doktora Öğrencisi
(Tez Aşaması).
67
Stratejik Araştırmalar Dergisi Şubat 2007 Sayı 9
yaklaşımlara günümüzde, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar ihtiyacı
bulunmaktadır.
A. AB Enerji Politikası Gelişim Süreci
2006 yılının AB’si 1950’li yılların AB’sinden oldukça farklıdır.
Topluluğun enerji politikalarının temelleri kurulduğu yıllarda atılmıştı. Önce
AKÇT, altı yıl sonra 1958'de AAET'yi ve AET'yi kuran Anlaşmaların
imzalanması ile 1950'lerde ilk şeklini alan enerji politikası, küresel
gelişmelerden, Topluluğun genişleme ve derinleşme dinamiklerinden
etkilenerek kademeli olarak gelişmiştir.1 Bu çalışmada Topluluğun
kurulmasından başlayarak günümüze kadar izlediği enerji politikalarına
değinilmiş ve Topluluk enerji politikasının geleceği hakkında bir yaklaşım
getirilmeye çalışılmıştır.
1. 1950-1970 Yılları Arasında AB Enerji Politikası
1950’lerde Komisyon enerji ile ilgili icraatlarını 235. madde2 esaslarına
dayandırmaktaydı. 1960’lardan sonra, daha ziyade sadece enerji arzının
güvenliğini sağlamak olarak belirlenmiş tek bir hedefin gerçekleştirilmesine
çalışılmaktaydı. Bu yaklaşım Konseyin 1995’te ulaşılması için genel ve özel
hedefler belirleyen bir ilke kararını, 1986 yılında kabul etmesi ile ortaya
konuldu. Bu yaklaşımla hedeflenenler; Topluluğun sınırları içindeki enerji
kaynaklarının geliştirilmesi, sınırların dışındaki eneji kaynaklarının
çeşitlendirilmesi, esnekliği artırılmış enerji sistemleri, müşterek kriz
sistemleri, farklı enerji türleri ile çeşitlilik sağlanması ve enerji tasarrufuydu.
Bu hedefler hâlâ etkinliğini korumaktadır. Bu genel yaklaşıma ilave olarak
konulan özel hedefler ise enerji etkinliğini artırmak, benzin tüketim seviyesini
düşürmek ve kömür kullanımını artırmaktır. Kronik olarak çok düşük
maliyetlere sahip petrol piyasasında yapılması gereken ani müdahale
gerekleri ve çevre konularının baskısı nedeniyle, hedeflerin yarısına bile
ulaşılamadan özel hedefler güncelliğini yitirmişti.3
Doğal kaynakların işletilmesi ve korunmasına ilişkin karar alma
alanında Topluluk etkinliklerinde enerji türlerine göre farklı sorumluluk
alanları
bulunmaktadır.
Atomun
barışçıl
kullanım
maksadıyla
parçalanmasına ilişkin görev AAET’nin tekelindedir. AKÇT, kömür
sektöründe yükümlülük ve sorumluluk taşırken, AET de elektrik, gaz ve
petrolü içine alan geniş bir enerji politikasından sorumludur.4 Kömür Ortak
1
Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği; s. 2.
AET’yi Kuran Anlaşmanın 235. maddesi: “Ortak Pazarın işleyişi süresince Topluluk
amaçlarından birinin gerçekleştirilmesi için Topluluğun girişimde bulunmasının gerekli
olduğunun anlaşılması hâlinde, işbu Antlaşmada gerekli yetkiler verilmemişse, Konsey,
Komisyonun önerisi üzerine ve Avrupa Parlamentosunun görüşünü aldıktan sonra oy birliğiyle
karar alarak gerekli düzenlemeleri yapar.” şeklindedir. http: // ekutup. dpt. gov. tr/ ab/ antlasma/
at1. pdf (2 Ocak 2006).
3
Paul K. Lyons; What ıs energy Polıcy? EC INFORM - EU Energy Policies towards the 21st
Century, s. 5.
4
İbrahim S. Canbolat; Uluslar Üstü Sistem AB Bir Dönüşümün Analizi, İkinci Bası, Alfa Basım
Yayım Dağıtım Ltd. Şti., İstanbul, 1998, s. 112.
2
68
Pazarı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ülkeleri arasında gerçek
anlamda bir dayanışmanın gerçekleştirilmesine yönelik arayışların ürünü
olarak kurulan AKÇT’nin önemli bir parçasıdır. Diğer yandan, AKÇT’yi kuran
Anlaşmanın 3. maddesinde öngörüldüğü şekilde çeşitli ulusal engellerin
ortadan kaldırılarak kömür ve çelik üretiminin bir uluslar üstü otorite
denetiminin altında birleştirilmesi genel olarak ekonomik entegrasyonu
geliştirici bir unsur olmuştur.5
Bu sektörde politikalar önceleri Ortak Pazar Komisyonu ve Bakanlar
Konseyi ile birlikte Yüksek Otorite tarafından yürütülürken 1967’de Yüksek
Otorite ile Ortak Pazar Komisyonunun tek Topluluk Komisyonu olarak
birleştirilmesinden sonra yürütme görevini Topluluk Komisyonu üstlenmiştir.
Bugünkü uygulama böyledir.6 Ancak 1958’den itibaren Topluluk kömür
sektöründeki başarılı çizgisinin altına düştü. Bu kez aşırı kömür üretimi sorun
olmaya başladı. Talepten çok fazla kömür üretimi karşısında yüksek
otoritenin ortak çözüm geliştirmede yetersiz kalışı, üye ülkelerin Topluluğa
güvenini de sarstı. Böylece kömür sektöründeki bu gelişmeler Topluluk
sisteminde bir gerileme yarattı. Bir anlamda dağıtım bürokrasisi olan Kömür
Birliği, söz konusu dönemde Topluluğu olumsuz bir değişimle karşı karşıya
getirmiştir. Kömür sektöründe gerilemenin nedenleri; Toplulukta kömür
sektöründe uyulması gerekli kuralların üye ülkeler tarafından düzenli olarak
uygulanmaması ve buradaki sorunlara tek yanlı çözümler aramalarıdır.
Burada da en belirgin etken petrol gibi yeni enerji kaynaklarının kullanıma
hazır hâle gelmesi ve uzak mesafeli deniz taşımacılık ücretlerinin
düşürülmesi nedeniyle enerji sektöründe rekabetin ortaya çıkmış olmasıdır.
Bu yeni durum, üye ülkelerin optimum çözümleri tercih etmelerine neden
olmuştur. Örneğin, İtalya bir yandan Amerikan kömürünü uygun koşullarda
ithal etmeyi düşünürken, diğer yandan da Orta Doğu’dan petrol sağlamaya
yönelik görüşmelerde bulunuyordu. Almanya ve Hollanda, Kuzey
Denizi’nden doğal gaz elde etmek için planlar hazırlıyorlardı. Topluluk,
özellikle yetmişli yıllarda yaşanan enerji krizinden de dersler çıkararak ortak
bir enerji politikası uygulama zorunluluğu hissetmiştir.
Büyük ölçüde petrol ithalatına bağımlı olan Topluluk üyelerinin enerji
gereksinimlerinin, öncelikle kömür ve nükleer enerjiden karşılanması yolunda
çalışmalar başlatılmıştır. Ancak bu da Topluluk ülkelerinin üzerinde
anlaştıkları ortak bir enerji politikası için yeterli olmamıştır. Aslında Topluluk
anlaşmalarında, Topluluğa bir ortak enerji politikası öngörülmemiştir. AKÇT
sadece kömüre yöneliktir. AAET de nükleer enerji alanında sınırlı AR-GE
projeleri ile uğraşmaktadır. Ama bununla birlikte Topluluk düzeyinde bir
enerji politikası uygulamasına karşı Anlaşmaların getirdiği bir engel de
yoktur. Nitekim 1958’de kömür sektöründe baş gösteren krize paralel olarak
aynı yıl, bir ortak enerji politikasının hedeflerini ve uygulanış biçimlerini
5
A.g.e. ; s. 192.
Burada 1987 Avrupa Tek Senedi ile sağlanan yenilikler ve Parlamentonun katkısı da belirtmek
gerekir.
6
69
belirlemek amacıyla bir çalışma gurubu oluşturulmuştur. Bu arada ortak
müdahale ilkeleri konusunda bir uzlaşma sağlandığı hâlde, enerji politikası
yine üye ülkelerin inisiyatiflerinde kalmıştır.
Daha sonraki dönemlerde ortak bir enerji politikası belirlenmesi için
Ekim 1968’deki ilk girişimler, Aralık 1968’deki yönlendirme ile Nisan
1973’teki ivedi önlemler çabaları da sonuçsuz kalmıştır. Ancak bu girişimlerin
sayesinde sağlanan mutabakat sonucunda ortak bir enerji politikasının ana
hatları belirlenmiştir. Topluluğun yeni enerji politikası stratejisi 1974
Mayısında Bakanlar Konseyi, Komisyonun yeni enerji politikası stratejisi
yönünde bir karar alarak ortak enerji politikasının hedeflerini belirlemiştir.
Ortak enerji politikasına ilişkin bu güçlükler üye ülkelerin birbirlerinden farklı
beklentilerinden kaynaklanmaktadır. Örneğin, Fransa bazı Arap ülkeleriyle
sıkı iş birliği içinde olduğu için ortak bir enerji politikası ile kendini bağlamak
istemiyordu. Diğer yandan İngiltere, Topluluğun tek petrol ihraç eden üyesi
olarak petrol ithal eden öteki Topluluk ülkelerinin bu alandaki kararlarında
etkili olmak amacındaydı.7
2. 1970-1986 Yılları Arasında AB Enerji Politikası
1973'teki ilk petrol bunalımından önce, AB üyesi devletler, gelişmiş
ülkelerin çoğu gibi, enerji tüketimlerinde tutumsuz davranıyorlardı ve ithalata
aşırı bağımlıydılar. Petrol bunalımı, enerji arzını dış şoklardan koruyacak bir
stratejiye ihtiyaç olduğunu gösterdi. 1980'lerde bir başka ilgi konusu ortaya
çıktı: Çevre. Çıkarımdan kullanıma kadar, mevcut enerji sisteminin küresel
çevreye çok zararlı olduğu genel olarak kabul edildi. Çevreyi tehlikeye
atmadan enerji sistemlerinin nasıl yeniden yönlendirileceği konusu, önemli
bir sorun hâline geldi. 1980'lerin sonunda, Enerji piyasaları serbestleşme
yönünde ilerlerken ülkeler arasında parçalanmış mevcut piyasaların
bütünleştirilmeleri ayrı bir sorun hâline geldi. Enerji iç pazarı, artık artan
rekabetin odağı olmuştu. 8
Sömürgecilik döneminin sonuna kadar düşük maliyetlerle enerji
kaynaklarını kontrol eden Batı Avrupa ülkeleri, sömürgelerini kaybettikten
sonra enerji politikalarında önemli revizyonlar yapmak zorunda kaldılar.
1973-1974 petrol şoku, Avrupa’da önemli etkiler yaparken, aynı zamanda
petrol üreticisi olan ABD bu şoklardan Avrupa ülkeleri kadar etkilenmemiştir.
Avrupalılar, bu şokların ardından petrol ithalat bağımlılıklarının farkına
varmışlardır.9
1970'li yıllarda meydana gelen enerji kriziyle birlikte Avrupa ülkeleri iki
engelle karşılaşmışlardır: Birincisi, dışa olan bağımlılığı azaltmak için enerji
ikamesi ve enerji tasarrufu alanında yatırım yapmak zorunluluğu; ikincisi
7
8
9
Canbolat; s. 194-196.
Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği; s. 2.
Havva Çaha; “Avrupa Birliği Enerji Politikaları”, Yeni Türkiye Dergisi, s. 1543.
70
petrol üreten ülkelerin ithal edecekleri malları üreterek uzun dönemde ticaret
dengesini sağlamak için seçilmiş ihracat sektörlerine yatırım yapmak
zorunluluğudur. İki politika birbirini tamamlayıcı nitelik taşımaktadır. Sonuçta
bu Avrupa genelinde büyük yapısal değişikliklere yol açmıştır. Öncelikle
Topluluk ortak bir enerji politikası oluşturmanın gerekliliğine inanmıştır. Daha
önce belirtildiği gibi, nihayetinde 17 Nisan 1974 tarihli konsey kararı ile Yeni
Enerji Politikası adı altında yeni bir strateji10 oluşturulmuştur.11 Bu strateji
1986 yılına kadar yapılması düşünülen değişiklikleri içermektedir. Bunun için
topluluk bünyesinde Enerji Komitesi adı verilen bir kuruluş oluşturulmuştur.
Avrupa uzun vadede politika önceliğini Ortadoğu ve Afrika petrolünü ikame
edecek enerji kaynaklan bulmaya ve enerji tasarrufunu sağlayacak teknolojik
araştırmaların yapılmasını teşvik etmeye vermiştir. Petrole alternatif olarak
ilk etapta mevcut kömür madenleri öne çıkmış ve madenlerin kapatma
kararından vazgeçilmiştir. İkinci olarak, Kuzey Denizi'nde ve güvenli
bölgelerde petrol ve gaz çıkarılmasını sağlamak için kendi ulusal petrol
şirketlerine destek sağlamaya başlamışlardır.12
Avrupa ülkeleri enerji ikamesinde üçüncü seçenek olarak nükleer
enerjiyi seçtiler ve İkinci Dünya Savaşı sırasında askerî amaçla kullanılan
nükleer araştırmalar İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra bu yöne
kanalize edildi. Savaşın mağlubu olan Batı Almanya ise barış amaçlı nükleer
enerji kullanımına ancak 1954 yılından sonra girebilmiştir. Avrupa ülkelerinin
nükleer enerji, nükleer güç konusundaki tutumlarının tamamen bağımlılıkbağımsızlık sorunu çerçevesinde ele alındığı görülmektedir. Savaş sonrası
dönemde ABD'nin nükleer teknolojiye hâkim olmasına Avrupalı hükümet
adamları kuşkuyla yaklaşmışlardır. Avrupa'nın güvenliğinin ABD'ye
bırakılması, Avrupa'nın çıkarının ABD çıkarlarına bağlı olup olmadığı,
çıkarlarının farklılaşacağı yerlerde Avrupalıların nasıl davranacakları sorunu
gündeme gelmiştir. ABD'nin nükleer güç alanında tekel konumda olması,
Fransa'nın Almanya ile ortak hareket ederek ABD'nin nükleer tekel
konumunu kaldırmaya yönelik arayışlar içine girmesine yol açmıştır. Nükleer
güç alanındaki AR-GE faaliyetleri ulusal bir politika olarak ele alındı. Devletin
bu alana destek vermesi Avrupa genelinde kabul gördü.
1973 ve 1986 arasında enerji yoğunluğu13 yaklaşık yüzde 25 oranında
artmış, enerji bağımlılığı yüzde 65'ten yüzde 45'e düşmüştür. 1973 yılında
10
Yeni Enerji Stratejisinin başlıca amaçları şunlardır: Enerji kullanımını kısıtlayarak ekonomik
büyümenin sınırlandırılması kabul edilemez. Amaç topluluğun enerji kullanımında daha yüksek
bir verime ulaşmasıdır. Ekonomik ve siyasal güvenliği korumak için yakıt ithalatını korumak
gerekmektedir. Yapılacak ithalatın mümkün olduğunca çok farklı ülkelerden karşılanması
sağlanmalıdır. İthalatı azaltmak için kömür petrol ve gazın topluluk bünyesinde daha çok
çıkarılmasına gayret edilecektir. Daha etkin bir enerji kullanımı sağlanacaktır. Kömür ve nükleer
enerjiye alternatif olabilecek yeni enerji kaynakları bulmak konusundaki araştırmalar
desteklenecektir.
11
Rıdvan Karluk; AB ve Türkiye, Genişletilmiş Altıncı Baskı, Beta Basın Yayın Dağıtım, İstanbul,
2002, s. 398.
12
Çaha; s. 1545.
13
Brüt gayrisafi millî hasıla/enerji tüketimi.
71
petrol tüketim oranı yüzde 63 iken 1986 yılında bu oran yüzde 47’ye inmiştir.
Elektrik üretiminde petrol ve gaz kullanım oranı yüzde 40'tan yüzde 15'e
düşmüştür. Bu süre zarfında topluluğun enerji üretiminde yüzde 70’ten fazla
bir artış olmuştur. Bu artış, başlıca petrol (10 milyon tondan 150 milyon tona)
ve nükleer enerjiden kaynaklanmaktadır. Nükleer enerji kullanımı 6 kat
artmıştır. Nükleer enerjiden üretilen elektrik enerjisi toplam elektrik üretiminin
üçte birinden daha fazladır. Bu miktar toplam enerji tüketiminin yüzde 13'üne
karşılık gelmektedir. Bu süreç zarfında topluluk, enerjinin üretimi hizmeti ve
ekipmanının daha serbest dolaşabildiği ortak bir enerji pazarı oluşturmuştur.
3. 1986-1995 Yılları Arasında AB Enerji Politikası
Topluluk 16 Eylül 1986 tarihli Konsey kararıyla 1995 yılına kadarki
enerji politikasının amaçlarını oluşturmuştur. Konsey bu kararla, Topluluğun
enerji politikası üye ülkelerin enerji sektöründe kendi kendine yetecek tarzda
yeniden yapılanmalarını öngörmektedir. Topluluğun 1995 yılına kadar
öngördüğü enerji politikası, yeterli enerji arzını sağlamak, enerji fiyatlarının
kontrol altında tutulması ve çevreyi koruyucu enerji arayışlarının
desteklenmesidir.14
Çevre ve Tek Pazar politikaları 1990’ların başına dek Topluluk
seviyesinde oldukça sıkı biçimde takip ediliyordu ve enerji konularında eski
arz güvenliği politikalarından daha fazla etkiye sahipti. Daha önce koymuş
olduğu hedeflerin 1986’da ara değerlendirmesini Körfez Savaşı ve enerji iç
pazarındaki gelişmeler nedeni ile yapmayan Komisyon, 1993-1994’te yeni bir
enerji politikasını uygulamasına başladı. Bu gelişmeleri Topluluğun arz
güvenliği, sürdürülebilir kalkınma ve rekabet olmak üzere üç temel hedef
üzerine inşa edilmiş enerji politikası için önce bir yeşil kitap15 ardından
Avrupa Birliği İçin Bir Enerji Politikası başlıklı Beyaz Kitap hazırlanması
izledi.16
Beyaz Kitap’la bahsedilen üç hedefe ilave olarak sosyal ve ekonomik
kaynaşma, yaşam kalitesi, istihdam yaratılması ve bölgeler arasında
dayanışmanın geliştirilmesi de dikkate alındı. Beyaz Kitap, üç kurucu
anlaşmada ve AB Anlaşması'nda yer alan enerji konusunda AB'nin bütün
mevcut yetkilerini birleştiriyordu. Yetki ikamesi ilkesine göre ancak ulusal
politikalar ticaret önünde engeller yaratabildikleri veya AB amaçlarına
erişilmesini önleyebildikleri durumlarda AB eylemleri söz konusu olacaktı.17
Kasım 1995’te Konsey, üye ülkeler arası iş birliği ve danışmaya önem
verilmesi ve iç pazarın gerektirdiği koşulların oluşması için Topluluk karar
14
Council Resolution of 16 September 1986 concerning new Community energy Policy
http://europa.eu.int/eur-lex/lex/en/repert/1210.htm (22 Aralık 2005).
15
Yeşil Kitaplar (Green Papers), enerji, sosyal politika, tek para, telekomünikasyon gibi tek bir
alanda bir düşünce ileri sürerek Avrupa düzeyinde bir danışma süreci başlatmak amacıyla
oluşturulan belgelerdir. Bu şekilde ortaya çıkan görüşler daha sonra Beyaz Kitaplarda (White
Papers) yer alan somut birlik faaliyetlerine dönüşmektedir.
16
Lyons; s. 5.
17
Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği; s. 2.
72
verme mekanizmasını güçlendirecek olan enerji piyasalarının liberalleşmesi
konusunda üye ülkelere zorlayıcı tavsiyelerde bulunan yeşil kitaba dayalı
olarak, bir ilke kararı (Resolution) benimsedi. Bu ilke kararının ikinci bölümü,
Beyaz Kitap’ta18 vurgulanan bir dizi enerji politikası hedefini içermektedir.
Böylece bu dönem için belirlenen Topluluk enerji politikası hedefleri:
Topluluk içinde rekabet edebilme, istihdam, büyüme, uyum (cohesion) için
oluşturulan strateji kapsamında; doğal gaz ve elektrik iç pazarının
tamamlanmasını içeren enerji politikalarının müşterekleştirilmesi,
Topluluğun var olan enerji yasal düzenlemelerinin düzenli olarak
gözden geçirilmesi ve güncelliğini yitirmiş enerji ile ilgili düzenlemelerin
uygulamadan kaldırılması,
Enerji ve çevre hedeflerine daha etkin biçimde ulaşılabilmesi adına,
mali destek enstrümanları, çevre maliyetlerinin ulus üstü yapılandırılması ve
bilgi paylaşımı gibi gerekli, pratik ve uygulanabilir araçların kullanılması,
İhtiyaç duyulan ve ekonomik, uygulanabilir rakamsal hedeflerin
bulunduğu özellikle Trans-Avrupa Şebekeleri kapsamındaki zorunluluk
hâline gelen enerji alt yapısının geliştirilmesi,
Avrupa Enerji Şartına imza atan ülkeler ve Akdeniz ülkeleri gibi
aktörlerle yapılan uluslararası anlaşmaların geliştirilerek, enerji alanında
üçüncü ülkelerle daha yakın ilişkiler kurulması ve enerji politikalarının temel
değerleri konusunda gerekli diyaloğun geliştirilmesi,
Çevrenin korunması ve enerji bağımlılığının azaltılması maksadıyla,
ulaştırma tasarrufları ve uygulanabilir olması hâlinde müşterek ısı ve güç
üretimi, yeni ve yenilenebilir enerji kaynakları ile Topluluk sınırları içindeki
enerji kaynaklarının kullanımı alanında etkinliğin sağlanması ve
sürdürülmesi,
Mevcut tedbirlerin geliştirilmesi ve yeni oluşturulanlarla mukayese
edilmesi, enerji arzının kesintiye uğraması riskine ve uzun dönemde enerji
arzının sürdürülebilirliğinin sağlanması adına (mümkün olduğu hâllerde)
Uluslarası Enerji Ajansı ile iş birliği yapılması,
Tüm enerji formlarını göz önüne alarak enerji sektörünün stabilizesini
sağlamak maksadıyla; kaynakların çeşitliliğini sağlayarak güvenlik, emniyet
ve çevre konularına önem veren Topluluğu kuran Anlaşmanın gereklerinin
yerine getirilmesi olarak sıralanmıştır.
Komisyon Avrupa Birliği için Bir Enerji Politikası19 isimli Beyaz Kitap’ta
Topluluk için gelecekte enerji kullanımı hakkında bazı temel parametreleri
belirlemişti:
Avrupa’nın ithal enerjiye bağımlılığı önemli ölçüde artacaktır.
18
1995’teki Topluluk ortak enerji politikası oluşturmak için yapılan yoğun tartışmalarının
ardından, Komisyon Avrupa Birliği için Bir Enerji Politikası isimli bir beyaz kitap yayımladı.
European Commission, White Paper; “An energy policy for the European Union” 1995.
19
73
Doğal gaz,
yarışacaktadır.
yakıt
karışımının
temel
bileşeni
olarak
petrolle
Avrupalı tüketiciler, giderek artan oranda belli noktalardan (gridsupplied) arz edilen enerjiye bağımlı hâle geleceklerdir.
Pazarın liberalleşmesi, yenilenebilir enerji kaynakları, teknolojinin
etkileri, iklim değişikliği politikası gelecekte kayda değer esneklikler
sağlayacaktır.
Beyaz Kitap’ın büyük bölümü ve belki de en önemli kısmı Enerji
politikasının uygulaması için kılavuz ilkeler isimli bölümüdür. Daha ziyade
Topluluk seviyesinde özlü kısa tartışmalara neden olan bu bölümde: “Enerji
politikası, diğer tüm Topluluk eylemlerinde olduğu gibi Topluluğun temel
anlaşmalarının Pazar entegrasyonu, sürdürülebilir ekonomik gelişme,
istihdam yaratma ve vatandaşlar için refah gibi ana hedefleri ile uyumlu ve
bu hedeflere katkıda bulunacak şekilde değerlendirilmiştir. Bu kapsamda,
rekabet koşullarının sağlanması, enerji arzının güvenliği, çevrenin korunması
enerji sektörü ile en çok ilintili hedeflerdir. Bu üç hedefin en az ikisinin
oluşma koşulları birbirine tezat olsa da enerji ile ilgili alınacak tedbirlerin etkili
olmayacağını düşünmek güçtür. Enerji politikaları mümkün olan her şartta bu
hedeflerle uzlaşmış olmalıdır... Topluluk için gelecekteki öncelik, uzun
dönemli bir perspektifte yoğunlaşmış Topluluk enerji eylemlerinin
sürdürülmesi ve mümkün olan her şartta güçlendirilmesidir... Bu üç hedef
zirvede tutulurken sosyal ve ekonomik uyum gibi diğer boyutlar da ihmal
edilmemelidir. İstihdam yaratma ve yaşam kalitesi için önem taşıması
nedeniyle enerjinin sosyal boyutu daha rekabetçi bir Pazar oluşması adına
ihmal edilmemelidir.”
Beyaz Kitap’ta gelecekteki enerji politikası için dört temel alan
tartışılmıştır: Pazarın entegre edilmesi, dış bağımlılığın yönetilmesi,
sürdürülebilir kalkınma ve son olarak enerji teknolojisi ve araştırma. Ayrıca
bu alanların her biri için pratik eylemler ve potansiyel politikalar ve mevcut
kurallar analiz edilmiştir. Tüm bunlar miatları verilmiş, hedefleri olan bir
eylem planı içinde özetlenmiştir.
Beyaz Kitap’ın son kısmında Enerji Politikası İçin Araçlar isimli
bölümde, destek ilkesi ve uygulanması hâlinde katma değer getirecek
eylemler vurgulanmıştır. Ayrıca daha uyum içinde ulusal politikalara ve
uyumlaştırılmış bir Topluluk stratejisine doğru adım atılmasına ihtiyaç olduğu
belirtilmiştir. Kitabın sonunda geliştirilmiş bir diyalog için bir çerçeve
oluşturmak adına çeşitli aktörlerle birlikte üç somut öneri oluşturulmuştur:
Paylaşılmış analizler temelinde politik kararların verilebilmesini
sağlamak maksadıyla, enerji eğilimlerini gözlemlemek için üye ülkelerin,
sanayicilerin ve diğer aktörlerin iş birliği ile bir program geliştirmek,
74
Komisyonun yardımı ve desteği ile enerji sektöründeki önemli
ekonomik ve sosyal aktörlerin temsilcilerinden oluşan bir Enerji Danışma
Komitesi20 teşkil edilmesi,
Konsensüs oluşmuş enerji hedeflerinde üye ülkeler arasındaki iş birliği
organizasyonunun sağlanması.
Konsey tarafından, Beyaz Kitap’ın yayımlanması konusunda duyulan
memnuniyeti belirten kısa bir İlke Kararı (Resolution) 1996’da kabul edildi.
Konsey, bu kararda yerellik ve ekonomik-sosyal uyum ilkelerini dikkate
alarak rekabet, arz güvenliği ve çevrenin korunması hedeflerine Beyaz
Kitap’ta değinilmesinden duyduğu memnuniyetini belirtti. Konsey,
“Anlaşmaların tanıdığı yetkiler çerçevesinde, mümkün olan tüm
enstrümanların kullanılarak Topluluk enerji hedeflerinin başarılmasının
mümkün olduğunu kabul etmektedir. Bu kapsamda: -elektrik ve doğal gaz iç
pazarının tamamlanarak, işleyen bir enerji iç pazarı yaratmak, -Rekabetin
genel prensiplerine saygılı olmak, -Enerji etkinliği ve yeni ve yenilenebilir
enerji kaynaklarının kullanılması için bir standardizasyon programı
oluşturmak, -Çevre alanında kapsamlı bir yaklaşım sağlamak, -Trans Avrupa
Şebekelerinin geliştirilmesi, -Gelecekteki araştırma programlarına enerji
önceliklerini de yerleştirmek, -Dış ilişkilerde kapsamlı bir yaklaşım sağlamak,
-Daha etkili bütçe kullanımının sağlanmasına imkân vermek adına daha
uyumlu yeni ve yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji etkinliğinin
tanımlanması”. Konsey, aslında Beyaz Kitap’tan önce, Yeşil Kitap’ta belirtilen
enerji hedeflerinin ve Topluluk enerji politikasının tüm tarafların katılımı ile
ortaklaşa olarak Topluluk seviyesinde belirlenmesini desteklemiş, ulusal
enerji politikalarının Topluluk politikası ile birbirini tamamlar şekilde
oluşturulması gereğini vurgulamıştır. Üstelik Topluluk enerji kararmekanizmasının enerji durumu konseptine ihtiyaç duyduğunu belirterek
Komisyonu üye ülkelerin enerji çalışmalarını organize etmeye davet etmiştir.
Yönergenin
sonuç
paragraflarında
yenilenebilir
enerji
türlerinin
kullanılmasına destek verilirken, “Konsensüs sağlanmış enerji hedeflerine
odaklanmış olarak Topluluk seviyesinde bir enerji politikası geliştirmek
maksadıyla bir rapor” isimli bir süreli yayın çıkarılması istenmiş ve ekonomik
göstergelerin izlenebilirliğinin sağlanması için Komisyon önlemler almaya
davet edilmiştir.
AB Parlamentosu da Komisyonun Beyaz Kitap’ında belirtilen
konularına ana dürtü ile aynı kanıda olduğunu ifade eden bir ilke kararı
benimsemiş; ancak AB’nin yenilenebilir enerji kaynakları politikasının
güçlendirilmesi, Doğu Avrupa’daki güvenli nükleer enerji eylemeleri için bir
enerji paneli düzenlemek ve daha düşük seviyede ithalat bağımlılığı hedefi
konulması gibi konularda da eylem yapılması çağrısında bulunmuştur.
Parlamento ayrıca, Avrupa Yatırım Bankası, Dünya Bankası, Uluslararası
Para Fonu gibi uluslararası aktörlerin ev sahipliği ile iyi hazırlanmış bir veya
20
Energy Consultative Committee (http: // europa. eu. int/ comm/ dgs/ energy_ transport/ forum/
index_ en. htm).
75
daha fazla bölgesel enerji konferansının düzenlenmesini ve Phare ve Tacis
programlarının fonlarından Doğu ve Merkez Avrupa’daki enerji NGO’larının
yararlanmalarını talep etmiştir.21
Topluluk ülkelerinin kamuoylarında, nükleer enerjinin kullanımına karşı
bir direnç olması, Topluluğun nükleer enerjiden yararlanmayı öngören
politikalarını gerekli destekten yoksun bırakmakla kalmayıp tepki de
toplamaktaydı. Bu dönemde Topluluk kamuoyunun bu konudaki tutumu,
ortak enerji politikasının geleceği hakkında belirleyici etkenlerden birisi
olmuştur.22
1986-1995 yılları arasında Topluluk seviyesinde önceden belirlenmiş
1995 yılına kadar elektrik üretiminde petrol ve doğal gaz kullanım oranını
yüzde 15'in altına düşürmek, petrolün toplam enerji içindeki payını yüzde 40
oranında sabitlemek, petrol ithalatını toplam petrol ihtiyacının üçte bir
oranında tutmak, Topluluk içindeki enerji teknolojisinin geliştirilmesi gibi
spesifik hedefler ile arz güvenliğinin sağlanması, çeşitli bölgelerdeki enerji
potansiyellerinin maksimum düzeyde kullanılması ve Avrupalı şirketlerin
rekabet edebilirliklerinin yükselmesi için yasal ve idari düzenlemeleri
gerçekleştirme gibi genel hedeflere ulaşmak için çeşitli programlar hayata
geçirilmiştir. Bunlar: Joule, Thermıe, Save, Altener ve Valoren programlarıdır.23
Bu dönemin bir başka özelliği, Konsey tarafından 1972’de kabul
edilmiş ve 1989’a dek nadiren kullanılmış bir yönergenin 1989’da Komisyon
tarafından güçlendirilmesinin teklif edilmiş olmasıdır. Komisyonun teklifine
göre bundan böyle üye ülkeler öncelikle daha önce konulmuş kuralların
uygulamaları ile ilgili yıllık raporlar oluşturacaklar, ardından elde ettikleri
tecrübeler ışığında tekliflerde bulunacaklardır.
4. 1995-2000 Yılları Arasında AB Enerji Politikası
1997 yılında yayınlanan yıllık raporların sonuncusunda, eski yönerge
kapsamında, Komisyon; rafineri sektöründe kapasite yetersizliğini
vurgulayarak hâlâ yapısal bir revizyona ihtiyaç duyulduğunu, doğal gaz
altyapısına yapılan yatırımlarda artış olduğunu, elektrik sektöründe
yatırımların İtalya, Birleşik Krallık ve Almanya’da yoğunlaştığını, planlanan
ve inşa edilen termal enerji üretim tesislerinin toplam uygulanabilir
kapasitenin yüzde 70’i civarında olduğunu belirtmiştir.24
Konseyin kararını takiben, Komisyon ilk adım olarak yeni enerji
araçlarını uygulamaya koymak için çabuk davrandı. 1996 yılında ortak enerji
politika hedefleri için Komisyon tarafından sunulmuş bir öneri taslağı zaten
vardı ve Enerji Danışma Komitesi (Energy Consultative Committee)
kurulmuştu. Üçüncü enstrüman olarak enerji eğilimlerini izleyebilmek
21
Lyons; s. 8.
Canbolat; s. 196.
23
Bu programların detayları çalışmanın bu bölümünde “Enerji Politikası Araçları” başlığı altında
verilmiştir.
24
Lyons; s. 6.
22
76
maksadıyla önceden DGXVII’nin25 üzerinde çalıştığı ve 1997’de resmî statü
kazanan bir program olan Enerji Çerçeve Programı (Energy Framework
Programme) dır.
Ekim 1996’da, Komisyon üye ülkelerin üzerinde anlaşabilecekleri ortak
enerji hedeflerini içeren, üye ülkelerin bu hedeflere düzenli biçimde ilerleme
şeklini değerlendiren ve bilgi değişimi için uygun koşulları sağlayacak taslak
bir Konsey Kararı (Decision) hazırladı. Komisyonun önerisi, Parlamentonun
görüşü (Parliament’s Opinion) alındıktan sonra 1998’de az da olsa
değiştirildi. Değiştirilmiş bu taslak Konsey Kararı (Decision) sadece üç temel
unsur içeriyordu. Birinci unsur ile Topluluk ve Üye ülkeler arasındaki enerji iş
birliği oluşturularak bir seri enerji politikası prensipleri belirleniyordu. Bu
prensipler aşağıda sıralanmıştır:
Topluluk seviyesinde oluşturulacak enerji politikası hedefleri, Tek
Pazar oluşumunu, sürdürülebilir kalkınmayı, çevrenin korunmasını ve enerji
arz güvenliği göz önünde bulundurularak anlaşmalara dayalı olarak
belirlenmelidir.
Rekabetçi ve açık pazar sisteminin hâkim olacağı Topluluk enerji
pazarının entegrasyonu, enerji sektöründe elastikiyetin, etkinliğin ve uzun
dönem arz güvenliğinin sağlanması için önemlidir. Entegrasyon sürecinde
Üye ülkelerde hem fosil hem de fosil kaynaklı olmayan farklı enerji
kaynaklarının karışımı, ekonomik ve sosyal kaynaşmanın güçlendirilmesi ve
TENs’lerin aşamalı olarak geliştirilmesine dikkat edilmelidir.
Adil rekabet koşullarının sağlanması ve çevre dostu sürdürülebilir
kalkınmayı dikkate alarak Topluluğun tüm yakıt biçimlerinin pazarlarında
daha etkili olmasını sağlamak maksadıyla daha şeffaf enerji fiyatları
oluşturulmalıdır.
Anlaşmalarda geçen sürdürülebilir kalkınma çevre ve enerji
hedeflerinin başarılı olabilmesi için entegre edilmeleri gerekmektedir.
Mümkün olduğu hâllerde tüm enerji üretim ve tüketim maliyetleri fiyatlarda
belirtilmelidir. Ekonomik olan ve fosil enerji kaynağı olamayan yenilenebilir
kaynaklar ve en üst seviyede güvenlik tedbirleri alınmış nükleer enerji, bu
hedeflere ulaşmak adına önemli katkılarda bulunabilir.
Geliştirilmiş çeşitlendirme ve Topluluk sınırları içinde mevcut
kaynaklarla ithal edilen kaynakların esnekliği yoluyla, çevre dostu önemli
miktarda yerli enerji kaynakları ve enerji üreticilerinin güvenliğini sağlayarak
enerji arzının güçlendirilmesi, özellikle petrol ve doğal gaz arz kesintilerine
daha esnek yanıt verme kabiliyeti sağlayacaktır.
25
Topluluğun politikalarını yürütmekten sorumlu olan ve AB’nin hükûmeti gibi görev yapan
Avrupa Komisyonunun sorumluluklarını yerine getirmesi için farklı numaralar verilmiş, Genel
Müdürlüklerden oluşan bir idari yapısı bulunmaktadır. AB Enerji politikalarından sorumlu Enerji
ve Ulaştırma Genel Müdürlüğünün numarası 17’dir. (DGXVII-Directorate General of Energy
Transport).
77
Serbest ve açık ticareti temin etmek ve çevre dostu uygulanabilir
teknolojileri kullanabilmek adına enerji yatırımları için güvenli bir çerçevede
koordine edilmiş dış enerji ilişkileri oluşturulmalıdır. Üye olmayan ülkelerle iş
birliğini geliştirmek enerji arzının güvenliğini artıracak, çevre hedeflerine
ulaşılmasını sağlayacak ve optimum enerji teknolojilerinin üçüncü ülkelere
transferini mümkün kılacaktır.
Hem topluluk hem de üye ülkeler seviyesinde destekleyici tedbirlerin
alınması yoluyla yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına geçilmesi bu
yakıt türünün 2010’a kadar toplam enerji içindeki payının önemli ölçüde
artırılmasını mümkün kılacaktır.
2010 yılına kadar ulusal seviyede ve Topluluk seviyesinde geliştirilmiş
iş birliği ile enerji etkinliğinde kayda değer artış sağlanacaktır.
İkinci maddedeki enerji hedeflerinin başarılması için birtakım eylemler
belirtilmiştir:
Üye ülkelerin enerji politikalarındaki gelişmelerin etkilerini izlemek ve
değişiklik olduğu hâllerde üzerinde hemfikir olunan enerji hedeflerinde
revizyon gerektirebileceği dikkate alınarak küresel enerji durumunu
değerlendirmek,
Topluluk seviyesinde ve ulusal seviyede enerji alanındaki eylemlerin
dikkatle incelenmesi ve en iyi eylemlerin paylaşılması,
Enerji politikasının tüm alanlarında enerji ile ilintili tüm bilgilerin
izlenmesi, değerlendirilmesi ve değişimi,
Enerji alanında iş birliğini, bağlantıyı geliştirmek ve elde edilen
sonuçların en geniş manada dağılımının sağlanması,
Sürdürülebilir enerji politikaları hedefleri ile ilintili bir vergi veya teşvik
sisteminin gelişimi ve hızla kullanımına geçilmesi, (Parlamentonun görüşü
alındıktan sonra değiştirilen önergede bu eylemden bahsedilmişti.)
Üye ülkelerin aldığı bazı destek tedbirlerini destekleyebilmek adına
bazı spesifik Topluluk eylemlerinin gözden geçirilmesi.
Üçüncü madde, üye ülkelerin Komisyona her yıl ortak enerji
hedeflerine ulaşmak için aldıkları tedbirler konusunda bilgi vermelerini ve
aldıkları bilgilerle bir iletişim kâğıdı hazırlamalarını şart koşmuştu.
Bu öneri AP’nin Mayıs 1977 görüşünde (Opinion) Parlamentodan tam
destek almıştı. Parlamentonun, bazı önerileri öneriye komisyon tarafından
dâhil edilirken; Avrupa İklim Ajansı (European Climate Agency) kurulması ve
Bir Enerji Tüketim Vergisi konulması gibi bazı önerileri dikkate alınmadı.
Konsey, bununla birlikte, kısmen üye ülkelerce pek kabul görmediğinden
kısmen de resmî bir kararın (a Formal Decision) kullanımının Konseyin adli
müşavirliğince reddedilmesi üzerine, önerinin oluşum sürecinde hiçbir
ilerleme kaydedemedi.
Adli müşavirlik öneri hakkında şu sonuca vardı: “Karar için yapılan
öneri, Anlaşmanın Komisyona Konsey tarafından verilen yetkiler bölümüne
78
uygun değildir ve yasal zemine dayanmamaktadır. Bu yüzden, sırası ile
yasal bir kanun için duyulan ihtiyacın tanımlanması ve Komisyonca
uygulanacak tedbirlerin belirlenmesi konuları komisyon tarafından tekrar
gözden geçirilmelidir.”
1997’nn sonuna dek Komisyon tutumunu değiştirmedikçe öneride
Konsey tarafından yapılacak bir değişiklik pek mümkün gibi görünmüyordu.
Endüstri ile diyalog için Enerji Danışma Komitesi: Yukarıda detayları
verilen Beyaz Kitap’ta önerilen önemli enstrümanlardan birisi, Enerji
Danışma Komitesi26 (the Energy Consultative Committee, ECC)’nin,
oluşturulmasıydı. Komite 8 Kasım 1996’da, 31 üyesi27 ile resmen kuruldu.
Komisyon, Enerji Danışma Komitesinden, Avrupa enerji politikasının
uygulanması ve hedefleri için tavsiyeler getirmesini bekliyordu. Kararda,
Topluluğun enerji politikası ile ilgili tüm problemlerde Komisyonun Enerji
Danışma Komitesine danışabileceği ve Komitenin talep üzerine veya kendi
inisiyatifi ile Komisyona rapor sunacağı belirtilmişti. Aslında karar ile
Komisyon, Enerji Danışma Komitesinin Komisyonun eylemlerine hangi
alanlarda, hâllerde ihtiyaç duyulacağını ve görevini28 açıklamıştır.
Komisyon kararının 14. maddesine göre komite üyelerinin çalışmaları
gizli tutulacaktı. Komisyon, Enerji Danışma Komitesine tüm ofis hizmetleri
desteğini sağlayacak, böylece aktivitelerini izleyebilecekti. Daha 1998’e
gelinmeden Komisyon marttan başlamak üzere orijinal kararda belirtilen
kurallara bağlı kalarak Enerji Danışma Komitesinin gerçek üyelerini atadı. İlk
toplantısı nisan ayında Komitenin başkanlığına atanan Lionel Taccoen
başkanlığında üç başkan yardımcısı ile yapıldı.
DGXVII’nin Enerji Programlarının Yeniden Yapılandırılması
Özellikle Almanya gibi bazı üye ülkelerden gelen Save ve Synergy
programlarının bloke edilmesi gibi ciddi baskılardan sonra Enerji Komiseri
Christos Papoutsis 1996’da DGXVII tarafından yönetilen çeşitli enerji
programlarını tekrar gözden geçirmek zorunda kaldı. Bu sürecin ilk adımı
Enerji Politikaları ve Eylemlerini Genel Bir Değerlendirilmesi (An Overall
View of Energy Policy and Actions) isimli 20 sayfalık bir haberleşme metninin
26
Energy Competition Committee (ECC) Raison D’Etre, (Statement of Reason).
http://www.energy.qld.gov.au/zone_files/ECC/statement_of_reason.pdf (4 Şubat 2006).
27
ECC’nin 31 üyenin 15’i enerji sanayiini, 8’i enerji tüketicilerini, 6’sı enerji sektörü birliklerini, 1’i
çevre koruma organizasyonlarını ve 1’i Komisyon’ u temsil ediyordu.
28
Komisyonun enerji politikası önerilerinin uygulanma biçimlerinde tavsiyelerde bulanacağını ve
son olarak resmî olarak kabul edilmeden önce Enerji Danışma Komitesinin fikir vermesi
gerektiği ifade edilmiştir. Komitenin Komisyon kararında belirtilen çalışma parametreleri, oldukça
genel olarak ifade edilmiş, bu konu Komitenin inisiyatifine bırakılmıştır. Üç yılda bir seçilen
Komitenin başkanı ve üç başkan yardımcısı (Üç başkan yardımcısından birisi sanayi , birisi
tüketicilerden ve üçüncüsü birlik temsilcilerinden seçilecekti.) üçte iki çoğunlukla belirlenecekti.
Üye ülkelerin gerektiğinde uzman üye bulundurabilecekleri, maksimum 11 kişiden oluşan
çalışma grupları gerektiğinde kurulacaktı. Enerji Danışma Komitesi, Komisyona kendi fikirleri
doğrultusunda tavsiyelerde bulunacaktı. Enerji Danışma Komitesi üyeleri oy birliği sağladığı
hâllerde, ortak sonuçlar (common conclusions) yayınlarken oy çoğunluğu hâlinde farklı görüşler
hâlinde de olsa Komisyona rapor ileteceklerdir.
79
Nisan 1997’de yayınlaması oldu. Bu metnin büyük bir kısmında Beyaz
Kitap’ta yer alan dört en önemli öncelikten29 bahsediliyordu. Bunlara ilave
olarak Komisyon daha bütünsel bir yaklaşım adına enerji alanında alınan
tedbirler kapsamında beş argüman ileri sürmüştü:
Madde 235 yetersiz kaldığından enerji konularında açık ve spesifik
yasal bir zemine duyulan ihtiyaç,
Hem enerji endüstrisi hem de yasal kararları verenler adına mevcut
eylemlerin bazen şeffaf olmaması nedeni ile AB enerji politikası
uygulamalarında daha fazla şeffaflığa ihtiyaç duyulması,
Daha iyi hedeflere ulaşılabilmesi adına, (ilk yapılması gereken tüm
politika boşluklarını kapatmak, sinerjiyi cesaretlendirmek, Topluluk
önlemlerinde desteklemek dublikasyonlardan kaçınmak) hedeflerin etkinliğini
maksimize etmek,
Topluluk ile üye ülkeler arasında iş birliği ihtiyacı (amaç tüm üyelerin
enerji tercihlerinin Topluluk hedeflerini bütünlemesi ve başarılmasına
yardımcı olmasını sağlamak),
Tüm ilgili tarafların tam katılımının temini.
Bu yaklaşımı aynı yıl içerisinde, birçok taslak yasal öneri paketi ile
donatılmış Enerji Çerçeve Programı (Energy Framework Programme, EFP)
adı verilen resmî bir öneri takip etti. Madde 235’e dayanılarak oluşturulan bu
taslak karar zemininde genel çerçevede bu kararın ana mali elemanları ve
uygulayıcıları tanımlanmıştır. Bunun ötesinde:
Madde 130 (Chapter Four B) kapsamında enerji etkinliği ve
yenilenebilir enerji programları için iki taslak Konsey Kararı,
Madde 235 kapsamında, Carnot isimli kömür teknolojisi programı için
bir taslak Konsey Kararı
235 madde kapsamında Sinerji programı hakkında taslak bir Konsey
Yönergesi hazırlamak;
Yasal olmayan iki program, bir Pazar izlenmesi ve içerik incelemesine
dayanan bir program ve Nükleer malzemelerin taşınması, nükleer güvenlik
alanında iş birliği gibi diğer alanlarda programlar.
Enerji Çerçeve Programı(Energy Framework Programme, EFP)’nın
yapısı; Komisyon tarafından yapılan öneride, EFP kapsamında, tek esnek bir
komite kullanımı şeklinde temel faktör olarak gösterilmişti. Mevcut durumda
çeşitli programların uygulanmasında Komisyonu destekleyen farklı komiteler
mevcuttu. Bunun ötesinde; Komisyon, bütün komiteler, programlar ve
politikalar arasında daha formülize edilmiş bir yaklaşım olabileceğini
savunmaktadır.
29
1. Arz güvenliğinin sağlanması ve uluslararası ilişkilerin güçlendirilmesi, 2. Avrupa Enerji
pazarlarının entegrasyonu 3. Sürdürülebilir Kalkınmanın sağlanması ve 4. araştırma ve
geliştirmenin sağlanması.
80
AB Enerji Eylemlerinin Mali Boyutu; AB enerji eylemleri konusunda
gerek Komisyon gerekse Topluluklar vasıtası ile veya Avrupa Yatırım
Bankası kredilerinden yıllara sari olarak önemli tahsisat yapmıştır. Lyons’ın
yaptığı çalışmada30 derlediği rakamlara göre; 1994-97 yılları arasında toplam
4 milyar Ecu’nun üzerindedir.31 Enerjiden sorumlu Komisyoner Papoutsis
Komisyondan 1998-2002 yılları için 300 milyon Ecu talep ederken, Komisyon
bu rakamı32 200,4 milyon Ecu’ya (Nükleer ulaştırma ve güvenlik tedbirleri için
artı 12,5 milyon Ecu ilave) indirdi.33 AB Enerji eylemlerinin mali boyutu, enerji
politikasının eylem araçları olan AB enerji programlarının verildiği bölümde
detaylandırılmıştır.
B. AB’nin (2000-2006 arası) Günümüzdeki Enerji Politikası
Küresel gelişmeler bağlamında enerji arz problemleri yaşamaya
başlayan ve çevre etkisini önemli derecede hisseden AB, 2000’li yılların
başında 10-20 yıl içerisinde yaşanacak olası problemler için yeni çözümler
üretme arayışına girmiştir. Daha önceki yıllarda yaşanan ve daha ziyade iç
etkenlerden kaynaklanan sorunlar, enerji yoğun bölgelere yapılan askerî
müdahalelerle başka boyutlar kazanmaya başlayınca Topluluk yeni bir enerji
stratejisi oluşturma çalışmalarına başladı.
Marcel Rommerts’in34 hazırladığı özel rapora göre, Topluluk inisiyatifi
dışında gelişen etkenler, AB’nin yeni enerji stratejileri oluşturmasına daha
fazla önem vermesini gerektirmekteydi. Bu yaklaşımların ışığında öncelikle,
Avrupa Komisyonu, Avrupa’nın gelecekteki enerji stratejisini ve ortak enerji
politikası oluşturmak maksadıyla Avrupa Enerji Arzı Stratejisine Doğru Yeşil
Kitap isimli bir dokümanı yayınlayarak geniş tabanlı tartışma başlattı.
Komisyonun yayınlamış olduğu Yeşil Kitapta, enerji etkinliğinin artırılması,
30
Main Sources of Finance for Community Energy Actions; Com/97/167.
1994-97 yılları arasında tahsis edilen 4 milyar Ecu’nun dağılımı şöyledir: 1994-96 yılları
arasında AKÇT, kömür sektörünün desteklenmesi kapsamında, dengeleme (readjustment)
maksatlı 164,7 milyon Ecu, araştırma geliştirme maksatlı 69,6 milyon Ecu ve sosyal tedbirler için
103,2 milyon Ecu olmak üzere toplam 337,5 milyon Ecu tahsis etmiştir. AKÇT, ayrıca 97,3
milyon Ecu kredi imkânı sağlamıştır. AAET, 1997 yılında nükleer güvenlik alanlarında
kullanılmak üzere, 15,8 milyon Ecu tahsis etmiştir. 1995-1998 yılları arasında nükleer füzyon
güvenliği çalışmaları (Safety of nuclear fusion) için 170,5 milyon Ecu, nükleer füzyon (nuclear
fusion) alanında kullanılmak üzere 846 milyon Ecu tahsis edilmiştir. 1995-99 yılları arasında
enerji şebekelerinin finansı için ayrılan miktar 182 milyon Ecu’dur. Enerji alanında kullanılmak
üzere 1996 yılında üçüncü ülkelere Avrupa yatırım fonundan (garanti bölümü) 182 milyon Ecu,
Avrupa Yatırım Bankası kredilerinden 97,3 milyon Ecu, üye ülkelere Avrupa yatırım fonundan
(garanti bölümü) 88 milyon, Avrupa Yatırım Bankası kredilerinden 4,975 milyon Ecu kaynak
sağlanmıştır. Bu dönemde uluslararası ilişkiler adına 1994-1996 yılları arasında Asya’daki
gelişmekte olan ülkelere 20 milyon ve Latin Amerika’daki gelişmekte olan ülkelere 28,5 milyon
Ecu ayrılırken, Avrupa Gelişim Fonundan (European Development Fund,Africa/Caribbean) aynı
dönem için 18,2 milyon Ecu tahsis edilmiştir. Yapısal fonlardan enerji alanında kullanılmak üzere
1994-99 yılları arasında Topluluk Desteği olarak (Community support) 2,500 milyon Ecu,
Topluluk İnisiyatifi (Community Initiatives, Regen and Regis) olarak 534 milyon Ecu kaynak
sağlanmıştır.
32
Komisyonun belirtici tahsisatı Analyses (Observatory) için 7,8 milyon Ecu; -International
(Synergy) için 36,4 milyon Ecu; -Renewables (Altener) için 81,1 milyon Ecu; Energy etkinliği
(Save) için 68,4 milyon Ecu; Katı yakıtlar (Carnot) için 4,1 milyon Ecu; Nukleer güvenlik için 2,6
milyon Ecu; Nükleer emniyet için 12,5 milyon Ecu şeklindeydi.
33
Lyons; s. 11.
34
Marcel Rommerts, Avrupa Komisyonu Enerji ve Ulaştırma Dairesinin yönetici müdürüdür.
31
81
alternatif ulaştırma politikası, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması,
arz güvenliğinin otonomisinin sağlanmasının sürdürülmesi ve Topluluk
seviyesinde üye ülkelerin genel sorunlarına çözüm bulunması olmak üzere
beş alanda inisiyatifi kendisi almıştır. Yeşil kitapta talep tarafından
oluşturulan pazarın transformasyonu ve tüketici davranışlarındaki eşsiz
değişim için Komisyon birtakım aktif eylemler başlatmayı önermiştir. Örneğin
2000 baharında Komisyon enerji etkinliği ve “Avrupa İklim Değişim
Programı” için eylem programını35 kabul etmiştir.
Topluluğun enerji politikası, çevre, maliyet ve tek pazar üç ayağı
üzerine oturtulmuş ortak bir yaklaşıma sahip olması nedeniyle, her bir üyenin
izleyeceği enerji politikası diğer üyeleri de etkilemektedir.36 15 üyeli AB ortak
bir enerji stratejisi uygulayamazken, son genişleme kuşağı ile Topluluğun
enerji politikası yeni bir boyut kazandı. Daha yoğun enerji kullanan 10 yeni
üyenin Topluluğa katılımının Topluluk seviyesinde ithalat bağımlılık oranının
artırması gibi olumsuzlukların yanında, enerji etkinliğinin artması ve
yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanım oranlarının yükselmesi gibi olumlu
etkileri de olmuştur. Genişleme sonrasında Topluluğa katılan yeni üyelerin
enerji problemleri, kendi aralarında benzerlik gösterse de eski üyelerden
farklı olması nedeniyle, Topluluk adına yeni çözümler üretilmesini
gerektirmiştir.
Tablo-1
AB’de Enerji İthalat Bağımlılığı (2005 yılı) (%)
Yakıt Cinsi
Yüzde
Katı Yakıtlar
30,1
Sıvı Yakıtlar
76,5
Doğal Gaz
49,5
AB 15
49,4
AB 25
29,9
Kaynak: European Commission, European Energy and Transport
Trends to 2030, January 2003 s. 112
Topluluk için aynı zamanda kısa ve orta vadede enerji arz şartlarını
etkilemede de güçlüler çekilmektedir. Topluluk gaz ve petrol üreten ülkelerle
iyi ilişkiler kurma ve enerji arzını güvence altına alma gayreti içindedir. Ortak
35
Hâlâ bu planda önerilenler uygulamadadır. Binaların enerji performansları ile ilgili bir Konsey
direktifi onaylanmak üzeredir. Komisyon son olarak Parlamento ve Konseyde tartışılmakta olan
ısı ve güç kombinasyonu hakkında bir önergeyi kabul etmiştir.
36
Marcel Rommerts; "New Challenges to Energy Security”, Special Report, Shaping an EU
Energy Strategy Has Become More Urgent, http:// www. ciaonet. org/ olj/ ea/ 2003_ winter/
2003_winter/html. (17 Ekim 2005).
82
çözüm arayışları içerisinde stratejik petrol ve doğal gaz stokları37 oluşturma
süreci devam etmektedir. Aynı zamanda enerji arzının sürekliliği için ikmal
ulaşım imkânlarının güçlendirilmesi önem kazanmaktadır. Topluluğun enerji
ithalatına 2000’li yıllarda bağımlılığı (Tablo-1)’de verilmiştir. Gerekli ve etkili
önlemler alınmaması hâlinde gelecekte daha da artacağı değerlendirilmektedir.
Çevre etkilerinin ulusal sınırlar aştığı dikkate alındığında, Topluluk
seviyesinde ortak bir yaklaşımın gereği ortaya çıkmaktadır. İklim değişikliği
kapsamında, artan emisyon miktarları Kyoto Protokolünün getirdiği
yükümlülükleri sağlamayı zorlaştırmaktadır. Söz konusu protokole göre
1990’lardaki emisyon miktarının 2030’da yüzde 8 oranında azaltılması
gerekmektedir. Gerekli tedbirler alınmazsa yakın gelecekte Toplulukta
emisyon oranı yüzde 5 artacaktır. Yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik
üretiminin hedeflerini ortaya koyan bir direktif geçen yıl kanun hâlini almıştır.
Üyelerce bu hedeflere ulaşılması hâlinde yenilenebilir enerji kaynakları ile
üretilen yüzde 22 AB elektrik tüketimi 2020’de yüzde 14’e düşecektir.
Ulaştırma sektöründe bu eğilimin devam etmesi hâlinde emisyonlar 1990
yıllarına göre 2010’da yüzde 40 oranında artacaktır. Bunu engellemek için
demir yolları yeniden canlandırılmalı, özel araç kullanımı rasyonelleştirilmeli
ve kara yolu ulaştırma sektörü yeniden organize edilmelidir.
Komisyon 2002’de “Avrupa 2010 yılı Ulaştırma Politikası İçin Beyaz
Kitap” yayımlamıştır. Bu kitapta Komisyon, alternatif motor yakıt stratejisini
teşvik ederek ve kara yolu taşımacılığında vergilendirme yoluna giderek,
2010 yılına kadar kara yolunda biyo-yakıtların oranının yüzde 6’ya
çıkarılmasını öngörmüştür. Bu öneri hâlâ Konseyde ve Parlamentoda
tartışılmaktadır. Bununla birlikte orta ve uzun vadede doğal gaz ve hidrojenin
yakıt olarak kullanımının otomotiv sektöründe yaygınlaşacağı tahmin
edilmektedir. Komisyon rüzgâr enerjisinde elde edilen başarıdan
bahsederken toplam enerji tüketiminde yenilenebilir enerji oranının 2010’a
kadar yüzde 6’dan, yüzde 12’ye çıkarılmasını içeren bir plan hazırlamaktadır.
Pratikte daha etkin olunabilen yerleşim birimlerinde ve ulaşım
sektöründe önemli ilerlemeler kaydedilmişse de Topluluk seviyesinde yasal
düzenlemeler yapılması, enerji talebinin düşürülmesi ve tüm üyelerin
üzerinde uzlaştığı yeni inisiyatiflere ihtiyaç bulunmaktadır. Geliştirilmiş enerji
etkinliği şimdiden enerji talebinin düşürülmesine önemli katkılarda
bulunmuştur.
16 Eylül 1986 tarihli Konsey kararında 1995 yılına kadar Topluluğun
seviyesinde gerçekleştirilmesi hedeflenen enerji politikasının amaçları38
ortaya konulmuştur. Söz konusu Konsey kararında Topluluğun enerji
politikasının esasını üye ülkelerin enerji sektöründe kendi kendine yetecek
37
Stratejik petrol ve doğal gaz stokları ile ayrıntılı bilgi bu bölümde ayrı bir başlık altında detaylı
olarak verilecektir.
38
1995 yılına kadar petrol tüketimi toplam enerji tüketiminin yüzde 40’ına düşürülmeli ve net
ithalatı da Topluluğun toplam enerji tüketiminin üçte birine indirilmelidir. Katı yakıt kullanımı
teşvik edilmelidir. Doğal gazın enerji dengesi içindeki yeri korunmalı ve enerji kaynaklarında
güvenilirlik sağlanarak bunlar çeşitlendirilmelidir. Yeni ve yenilenebilir enerji kaynakları
geleneksel enerjinin yerine konmalıdır.
83
şekilde yeniden yapılandırılması oluşturmaktadır. Kararda tüm enerji
sektörlerinde enerjinin etkin kullanımının sağlanmasına ve enerji
tasarrufunun önemine dikkat çekilmiştir. Komisyon, üye ülkelerin kararda
belirtilen hedeflere ulaşma seviyesi hakkında Konseye düzenli olarak rapor
verecektir.39 Günümüzde AB enerji politikasının40 amaçları:
Rekabet gücü, enerji arzının güvenliği ve çevrenin korunması
arasında bir dengeye vararak, toplam enerji tüketiminde kömürün payını
korumak,
Toplam enerji talebinde doğal gazın payını artırmak,
Nükleer enerji santralleri için azami güvenlik şartları tesis etmek ve
yenilenebilir enerji kaynaklarının payını artırmaktır.
C. AB Enerji Politikasının Geleceği
Topluluğun enerji politikasının geleceği Topluluğun siyasi bütünleşme
sürecinde elde edeceği başarı, ABD’nin enerji bölgelerinde izlediği stratejiler,
İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerin nükleer enerji konularında izleyecekleri
politika, çevre konularında yaşanan olumsuz etkiler ve son olarak teknolojik
gelişmelerle fosil yakıtlara alternatif enerji biçimlerinin üretilmesi gibi
etkenlere bağlı olacaktır. Komisyonun öngörüsü, gerekli ve etkili önlemler
alınmaması hâlinde Topluluğun enerji ithalatına bağımlılığının petrol ve
doğal gazda 2030’larda yüzde 70’lere çıkacağı şeklindedir. (Tablo- 2)
Tablo-2
AB’nde Enerji İthalat Bağımlık Öngörüsü (%)
Yakıt Cinsi (yüzde)
2010
2020
2030
Katı Yakıtlar
37,4
51,8
65,7
Sıvı Yakıtlar
81,4
86,1
88,5
Doğal Gaz
61,4
75,3
81,4
Toplam
53,3
62,1
67,5
AB 15
54,3
62,9
67,8
AB 25
45,7
56,7
65,2
Kaynak: European Commission, European Energy and Transport
Trends to 2030, January 2003 s.112
2000’li yıllarda değişen küresel dengeler kapsamında Komisyonun
Topluluğun enerji politikası ile ilgili açıklamaları yakın gelecekte enerji
konularında daha etkin eylemlerin gündeme geleceğinin göstergesi olarak
gösterilebilir. Komisyon Başkanı Barrosso AB’nin enerji pazarının hızlı bir
39
40
Karluk; s. 398.
Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği; s. 2.
84
şekilde reforma tabi tutulması gereğinden bahsederek, aksi takdirde enerji
arzının güvenliğinin ve sürdürülebilirliğinin sağlanamayacağını ifade etmiştir.
Yeni bir enerji çağına girildiğini, talebin arttığını, Avrupa rezervlerinin
azaldığını, enerji yatırımlarının yetersiz olduğunu ve iklimin olumsuz yönde
değiştiğini ifade eden Jose Manuel Barroso’ya göre Fransa, İspanya, İtalya
ve Almanya ana enerji sağlayıcılarını kontrol edebilmek için savaşmaktadır.
Oysa üye ülkelerin 25 farklı ve koordinesiz enerji politikası yerine tek bir sese
ihtiyacı bulunduğunu ve bu yaklaşımın realiteye dönüşmesi için yapılacak
tartışmalarda hiçbir tabunun olmaması gerektiğini savunmaktadır. 2006
kışında Rusya ve Ukrayna’dan kaynaklanan enerji kesintisi nedeniyle, birkaç
AB üyesi ve bu ülkelerle yaşanan siyasi kriz, Avrupa enerji pazarını
sarsarken, Fransa ve İspanya’nın yabancı enerji şirketlerini yerli olanların
lehine olacak şekilde bloke etmesi gibi somut gelişmeler Topluluk
seviyesinde bir enerji düzenleme kurulunun oluşturulması ve bir Avrupa Tek
Enerji Şebekesi tanımlamasının gündeme gelmesine neden oldu. Komisyon
Başkanı Barosso’nun AB-Rusya enerji ilişkisini, toplam tüketiminin yüzde
40’ını Ukrayna üzerinde boru hattı ile Rusya’dan ithal edildiği bu ülke ile
karşılıklı bağımlılık (Interdependence) şekilde nitelendirmesi, AP’de konuşan
İngiltere Başbakanı Tony Blair’in petrol ve doğal gaz bağımlılığının yüzde
90’lara varacağını ve enerji kaynaklarının iletilmesi için alt yapının yetersiz
olduğunu ifade etmesi, Topluluk adına en yetkili kişiler tarafından yapılmış
olması nedeniyle enerji politikasının yetersizliğinin en üst seviyede itirafı
şeklindedir. İngiltere Enerji Bakanı Malcolm Wicks’e göre enerji alt yapısının
Topluluk seviyesinde ülkeler ve şirketler tarafından revizyonu için 1 Trilyon
Euro’ya ihtiyaç bulunmaktadır. Bu kapsamda derhâl eylem için yeni bir
ajandaya ihtiyaç duyulmaktadır.41 Tüm bu yaklaşımlar kapsamında AB,
içlerinde İngiltere’nin de bulunduğu 17 ülkeyi42 Topluluğun enerji pazarında
rekabetin sağlanması için koyulan önlemlere uymadıkları için uyardı43 Üye
ülkeler 2007’ye kadar ortak enerji stratejisi kapsamında enerji pazarlarını
tamamen serbestleştirmek durumundadırlar. Son enerji politikasının AB için
Yeni Bir Enerji Politikası (The EU's new Energy Policy for Europe,EPE)
şeklinde adının resmen konulduğu 23 ve 24 Mart 2006 tarihleri Barroso’ya
göre ortak bir enerji politikasının artık doğduğu tarihtir. 2007’nin ortalarına
kadar tek bir gerçek elektrik ve doğal gaz pazarı oluşturulması, 2015’e kadar
yenilenebilir enerjinin yüzde 15 biyoyakıt kullanımının yüzde 8’e çıkarılması,
2020’ye kadar genelde yüzde 20 daha az enerji kullanılması gibi bu enerji
politikasının koyduğu somut hedeflerdir. Bu hedeflerin yanı sıra politikaya dış
ilişkiler boyutu kazandırılmış ve Rusya, Hazar Bölgesi, Kuzey Afrika ülkeleri
ile ikili ilişkiler için Javier Solana ve üye ülkelerden önerilerini sunmaları
istenmiştir.44
41
EU calls for joint energy policy http://news.bbc.co.uk/2/hi/business/4785474.stm (4 Mart
2006).
42
Avustuya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Almanya, Estonya, ispanya, Finlandiya, Fransa,
Yunanistan, İrlanda, Italya, Litvanya, Letonya, Polanya, İsveç, Slovakya, Birleşik Krallık.
43
EU warns 17 states on energy laws, http://news.bbc.co.uk/1/hi/business/4875164.stm (4 Mart
2006).
44
Andrew Rettman; EU's new energy policy born, http://euobserver.com/9/21233 (24 Mart
2006).
85
Sonuç
Yerküredeki fosil enerji kaynaklarının yaklaşık yüzde sekseninin
bulunduğu bölgeler olan Irak ve Afganistan’a yapılan son müdahaleler,
şimdiye dek daha ziyade ekonomik boyutta süren enerji mücadelelerinin,
sıcak savaş noktalarına taşındığını göstermektedir. Bu küresel gelişmeler,
Topluluğun yakın gelecekte enerji politikalarına daha önce hiç olmadığı
kadar yoğunlaşacağını göstermektedir. Topluluk için asıl mücadele, üye
ülkelerin enerji konularında egemenlik yetkilerini devrederek Topluluk
seviyesinde bir enerji politikası oluşturmasında olacağı değerlendirilmektedir.
Bu kapsamda, AB’nin yeni enerji politikasının öncelikleri; enerji arz
güvenliğinin ve sürekliliğinin sağlanması, çevre konularına duyarlı olunması,
enerji etkinliğinin artırılması olacaktır. Doğal olarak Topluluğun enerji
politikalarında elde edeceği başarılar ve enerji politika seçimleri küresel
aktörlerin enerji politikalarında ve uluslarası ilişkilerde önemli etkiler
yapacaktır.
Abstract: The political system which came out as a single-poled structure after the cold
war, brought a global economical system in which capitalism has announced its absolute
victory. In a capitalist system it is impossible to survive without obtaining cheap and continuous
energy, which is one of the most important cost elements.
The European Union which started out with a goal of economical unification in the
1950s, became one of the most important gloabal actors after the last expansion generation.
For the union which changed in a great extent compared to its starting years, the energy gained
an importance like it never had before because of the continuously increasing import
dependence. In this respect, the EU energy policy which shows the approach of the Union to
the energy subject, has changed as a result of the Union’s expansion and deepening process.
Keywords: Energy, EU, Capitalizm, Globalization, Enegy Policy.
86
NİHAİ STATÜSÜNÜN BELİRLENMESİ AŞAMASINDA KOSOVA
Altuğ GÜNAL∗
Giriş
Yıllardan beri süregelen Kosova meselesi, Balkanların coğrafik, tarihî,
etnik, dinsel ve sosyal koşullarının kompleks özelliklerini taşımaktadır. Zaten
“Balkan” kelimesi de dünya dillerinin önemli bir kısmında “etnik çeşitlilik, çok
kültürlülük ve bu karışıklıktan doğan çatışmaları tek kelimede anlatan bir kök
hâline gelmiştir. Daha önce de birçok kez sorun yaşanan bölgede son büyük
kıvılcım, Kosova Savaşı’nın 600. yıl dönümünde Miloseviç’in Kosova
ovasında yaptığı konuşmada, Kosovalı Sırpları Arnavutlardan koruyacağı
sözü vermesi sonucu parlamıştır. Yaklaşık bir milyon Sırp’ın katıldığı
gösterilerde, önceden hazırlanmış bir mizansenle sıradan bir Sırp
vatandaşın, Miloseviç’e seslenerek Arnavutları şikâyet etmesi üzerine
Miloseviç: “Bir Sırp’a kimse zarar veremez.” demişti. Kosova gibi Sırplar için
hayati önemde olan bir yerde böyle bir söylemin Sırplar’daki milliyetçi
duyguları coşturması ve onları büyük liderlerine sorgusuzca bağlatması
şaşırtıcı değildi.1
Sırbistan’a bağlı Kosova, Sırplar için kutsal bir bölgedir. Balkanlardaki
Arnavut nüfusun önemli bir bölümü de yüzyıllardır Kosova’da yaşamaktadır.
Zaman içerisinde nüfusu daha da artan bu Arnavut halk şimdi bağımsızlık
istemektedir. Sırplar ise bu bölgenin kendilerinden ayrılmasına asla
müsaade etmeye razı değildir.
Yugoslavya’nın son iki mirasçısı Sırbistan ve Karadağ’ın da birbirinden
ayrılmasıyla Kosova meselesinde, Balkanlarda ve hatta belki de tüm
dünyada yeni bir dönemece girilmiştir. Karadağ’ın bağımsızlığıyla, sadece
13.812 km2 büyüklüğünde, 672 bin nüfuslu bağımsız bir mini devletin
doğması, Balkanlarda yeni bir deprem dizisinin tetiklenmesine; ayrılıkçı
hareketler ve bağımsızlık hayallerinin kamçılaması tehlikesine yol
açmaktadır. Buna ilaveten bir de Kosova’nın Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan
etmesi durumunda gelişmenin; Makedonya’nın doğu ve kuzeyindeki
Arnavutlara, Gürcistan’da Güney Osetya ve Abhazya’ya, İspanya’da Bask ve
Katalonya bölgelerine, Moldova’da Transnitri’ye ve dünyanın çeşitli
bölgelerindeki daha birçok bölgeye emsal oluşturması kuvvetle muhtemeldir.
Bunun sinyalleri şimdiden gelmeye başlamıştır.
İngilizcede iki tür patlama vardır. Birisi örneğin hava dolu lastiğin
çevresine zarar vermeden içeri doğru çökerek patlaması (implosion); diğeri
ise içi mühimmat dolu bir cismin, dışarısını da tahrip edecek şekilde
patlamasıdır (explosion). Kosova sorunu yüzünden Balkanların da patlaması
kuvvetle muhtemeldir; fakat bu patlamanın hangi şekilde olacağı önem
∗
Ege Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Devletler
Hukuku Ana Bilim Dalı Araştırma Görevlisi.
1
Bengi Muzbeg; “Büyük Hayal Küçük Son”, Radikal, (26.03.2006).
87
Stratejik Araştırmalar Dergisi Şubat 2007 Sayı 9
kazanmaktadır.2 Çalışmamızda Kosova’nın geçmişteki ve bugünkü durumu
hakkında bilgi verildikten sonra, Balkanların genel çerçevesi içerisinde,
bölgenin 2006 yılı sonunda kesinleşmesi beklenen nihai statüsü ve bunun
muhtemel sonuçları ile ilgili yorum ve değerlendirmelerimize yer verilecektir.
A. Kosova’nın Kısa Tarihçesi
Kosova’nın ilk yerleşimcileri Arnavutların ataları olarak kabul ettikleri
İlliryalılardır.3 Bölge, milattan önce 300 yılında Büyük İskender tarafından
fethedilmiş ve Truva’nın bir eyaleti hâline gelmiştir. Slavlar Tuna nehrini
geçerek VI. yüzyılda Balkanlara ve Kosova’ya gelmiştir. Göç eden bu
Slavlar; bugünkü gibi Sloven, Hırvat ve Sırp olarak üçe ayrılmaktadır. 1190
itibariyle Kosova, Orta Çağ Sırp Devletinin idari ve kültürel merkezi hâline
gelmiştir.4 Hanedanlık 200 yıl yaşamış ve 1389’da ünlü Kosova Savaşı’nda
Sırp ve müttefiklerinin yenilgisi sonucu Kosova Osmanlıların eline geçmiştir.
Bu dönemde çok sayıda Arnavut, Kosova’ya göç etmiş ve Ortodoks
Kilisesinin öncülüğünde direnen Sırpların aksine Hristiyanlık’tan İslam dinine
geçmiştir. XVII. yüzyılda Osmanlılar karşısındaki askerî yenilgileri sonucu
çok sayıda Sırp Kosova’yı terk etmiş ve Sırpların ağırlık merkezi Belgrad
bölgesine kaymıştır.5
1878 Berlin Konferansı’nda Kosova’nın büyük bir kısmı Sırbistan ve
Karadağ’a verilmiştir. Bu karar, konferanstan önce başlamış olan baskıları
artırmış ve Nis, Leskovik ve Toplika gibi bölgelerin nüfusu Türkiye'ye göç
etmeye zorlanmıştır. Bugün de bu bölgelerde yaşayan çok az sayıda
Müslüman Arnavut kalmıştır.
Sırplar ve Arnavut kökenliler arasında bölgenin denetimi için yaşanan
rekabet XX. yüzyıl boyunca sürmüştür. Aradan geçen yüzyıllarda etnik
denge Arnavutlardan yana değişirken, Kosova, özellikle destansı şiirlerde de
örnekleri görüldüğü gibi Sırbistan’ın altın çağının simgesi hâline gelmiştir.
1913 Londra Konferansı’nda Balkanların haritası yeniden çizilmiş ve Kosova
Sırbistan’a verilmiştir. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından imzalanan
anlaşmalarla çizilen Balkan haritasında Arnavutluk ilk kez bağımsız ve
egemen bir devlet olarak ortaya çıkmıştır; fakat Balkanlarda önemli bir nüfus
olan Arnavutlar tek bir devlet çatısı altında birleştirilmek yerine, çeşitli
devletler içinde dağınık bırakılmıştır. 1960’larda bölgede Arnavut ulusal
kimliği göreceli olarak bastırılmış, bu da Belgrad’ın Arnavutlara karşı
2
Benzetme 25.02.2006 tarihli Radikal gazetesinde Gündüz Aktan’ın, “Nasıl Patlayacak” isimli
makalesinde Irak için kullanılmıştır.
3
Arnavutların ataları olduğu ileri sürülen eski bir Güney Avrupa Irkının ülkesi. Anthony D. Smith;
Millî Kimlik, Çev.: Bahadır Sina Şener, İstanbul, İletişim Yayınları, 1999, s. 226 . Nuray Bozbora;
‘‘Arnavutların Kökeni’’, Balkanlar El Kitabı, c. 1, Der: Osman Karatay & Bilgehan Gökdağ,
Ankara, Karam&Vadi, 2006, s. 261.
4
Orta Çağda Sırp Devleti hakkında bk.: Ayşe Kayapınar & Levent Kayapınar; ‘‘Ortaçağda
Sırplar ve Devletleri’’ Balkanlar El Kitabı, c. 1, Der.: Osman Karatay & Bilgehan Gökdağ,
Ankara, Karam&Vadi, 2006, s. 129-138.
5
Richard Jansen; ‘‘Albanians and Serbs in Kosova an Abbreviates History’’,
http://lamar.colostate.edu/~grjan/kosovohistory.html, s. 1-4 (04.04.2006).
88
tutumunun yumuşamasını sağlamıştır. Böylece Arnavut kökenliler Kosova ve
Yugoslav yönetimi içinde yer edinebilmeye başlamıştır.
Kosova gerek Sırpların, gerekse Arnavutların kültürel kimlikleri
açısından büyük önem verdikleri bir bölgedir. Kosova altı yüzyıldan fazla bir
süre Sırp millî kültürünün merkezi olmuştur. Sırpların devletlerinin doğduğu
yer olarak kabul ettikleri Kosova ile ilgili sayısız şiir, roman, hikâye, destan,
Sırp edebiyatında büyük yer tutmakta ve Sırp çocuklar okullarda bu şiirler ile
yetişmektedir. Dolayısıyla Kosova ile ilgili yoğun hisler Miloseviç ile doğmuş
değildir. Yine de bugünkü modern Kosova’nın, Tito zamanında oluştuğu
söylenebilir.
Zaman içerisinde sosyalizm ve komünizmin yerini milliyetçiliğin alması
ile zaten Yugoslavya içerisinde birçok özgürlük elde etmiş olan Kosova
bölgesinde ayrılık talepleri güçlenmiştir. Kosova 1970 anayasası ile ayrılma
hakkı hariç diğer cumhuriyetlerin sahip olduğu tüm haklara erişmişti. Ayrıca
Priştine Üniversitesi, Yugoslavya’nın en iyi üniversitelerinden biri hâline
gelmişti ve birçok bölgeden Arnavutların bir araya gelmesi ile entelektüel bir
birleşmeyi de sağlanmıştı. Fakat Arnavutların koruyucuları olarak gördüğü
Tito’nun ölümü sonrası artan bağımsızlık talepleri, Belgrad’ın sert tepkisiyle
karşılanmıştır. Arnavut milliyetçiliği, Sırp milliyetçiliğinin de artmasına yol
açmış ve bu da Miloseviç’in yönetime gelmesi için uygun bir ortam
yaratmıştır. 1989’da, Kosova Savaşı’nın 600. yıl dönümünde Kosova’nın
özerkliğinin feshedilmesinden sonra, tüm Kosova kurumları yer altına geçmiş
ve 10 yıl içinde biri resmî olan ve Sırbistan tarafından kontrol edilen, diğeri
ise dış Arnavutların maddi desteğiyle Arnavutların kontrolünde olan iki
paralel yönetim oluşmuştur.
Balkanlar’da XIX. yüzyıldan itibaren, ulus duygusunu geliştirmek ve
güçlendirmek konusunun aciliyeti, beraberinde, en iyi bakış açısıyla türdeş
bir ulus-devlet kurabilmek yolunda engel olarak, kötü bakış açısıyla ise,
“düşman komşunun beşinci kolu”6 olarak görülen azınlıklardan kurtulma
isteğini getirmiştir. 1945’te federal ve çok uluslu temelde yeniden kurulan
Yugoslavya bu gelişmelerden yoğun olarak etkilenirken, Kosova bu deneyimi
en pahalı ödeyenlerden olmuştur.
B. Yugoslavya Tecrübesi
Curtis’in deyişiyle, “Yugoslavya kompleks bir tarihin kompleks bir
ürünüdür.”7 Yugoslavya fikri; Sloven, Hırvat, Sırp ve Boşnakların akraba
halklar olduğu ve bir arada, ortak bir devlet içerisinde iyi şekilde
yaşayabileceği üzerine kurulmuştur.8
6
Stefanos Yerasimos; Milliyetler ve Sınırlar: Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Doğu, Çev.: Şirin
Tekeli, İstanbul, İletişim Yayınları, 1999, s. 35.
7
Library of Congress-Federal Research Division; Yugoslavia: A Country Study, Ed : Glen E.
Curtis, Üsküp, 2000, http://lcweb2.loc.gov/cgi-bin/query/r?frd/cstdy:@field(DOCID+yu0012)
(08.06.2004).
8
Sabrina P. Ramet; ‘‘The Dissolution of Yugoslavia: Competing Narratives of
Resentment&Blame’’, s. 1 : http: // www. cla. purdue. edu/ academic/ history/ facstaff/ Ingrao/ si/
Team2Report. pdf (21.03.2005).
89
1. Yugoslavya’nın Yapısal Özellikleri
Hem ilk Yugoslavya’nın Sırpçı baskı politikasının sonuçlarını, hem de
Çetnik şovenizminin ve Ustaşa faşizminin taze yaralarını kapatmak isteyen;
fakat zaten gücünü ulusalcı olmayan, uluslar-üstü çizgisinden alan Halk
Cephesi yönetimi, üniter ve ulusal olmayan bir devlet yapısı oluşturmayı
amaçlamıştı.9 Yüklenen bu tarihsel misyonu yerine getirebilecek bir model
olarak, federatif bir devlet yapısı oluşturuldu. Bu uluslar, farklılıklarına
rağmen bir arada yaşamak istiyorlarsa, bunun tek yolunun federasyon
olduğunun farkındaydı.10
Yugoslavya, altı Cumhuriyet ve iki otonom eyaletten oluşan bir
federasyondu. Cumhuriyet olarak kabul edilenler; Sırbistan, Hırvatistan,
Slovenya, Makedonya, Bosna-Hersek ve Karadağ iken; otonom eyalet
olarak kabul edilenler ise Voyvodina ve Kosova idi. Her cumhuriyet, kendi
özelliklerini yansıtacak şekilde, federal anayasayla uyum içerisinde kendi
anayasalarını uygulayacaktı.11 Cumhuriyetlerden Slovenya dışında hiçbiri
ulusal esasa dayanmıyordu ve hepsinde önemli miktarlarda azınlık
yaşıyordu. Cumhuriyetlerin tekil ulusal varlığa ve üniter özelliğe dayanmayan
yapısı, ulusal olmayan bir birlik ve beraberliğe imkân tanıyordu.
Yugoslavya’da kimlik ayrımını oluşturan tarihsel geçmişin, geleneğin
ve dilin dışında çok önemli bir faktör de din ve mezhep ayrılığıydı. Doğuda
kalan Sırplar Hırvatların Katolikliği benimsediği yıllarda Ortodoksluğu
benimsemişken; Arnavutlar, Osmanlı yönetimi altında İslam dinini kabul
etmiştir.12 Genel konuşulursa Yugoslavya’nın kuzeyi Katolik, doğusu
Ortodoks ve güneyi de Müslüman’dı.
Eski Yugoslavya’da en büyük iki milliyetten biri olan Arnavutların
kullandıkları dil de Hint-Avrupa dil ailesine mensuptur; fakat Slavca değildir.
Bunun dışında da Sırplar ve diğer Slav ulusları ile aralarında birçok
bakımdan farklılık bulunur.13 Osmanlılara karşı ulusal kimlik oluşturma
mücadelesine girmeyen ender Balkan uluslarından olan Arnavutlar, son
dönemlerine kadar Osmanlı hâkimiyetinin Balkan yarımadasında mümkün
olduğunca devam etmesi için çalışmıştır. Arnavutluk, Balkanlarda Slavlığın
ulaşamadığı bir yer olmuştur.14 Kosova’da çoğunluk oluşturan Arnavutlar
9
Tanıl Bora; Bölgeler, Sorunlar, Yugoslavya: Milliyetçiliğin Provokasyonu, İstanbul, Birikim
Yayınları, 1995, s. 80.
10
Vojislav Kostunica; “The Constitution and the Federal States”, Yugoslavia: A Fructured
Federalism, Ed: Dennison Rusinow, Washington, The Wilson Center Press, s. 89.
11
Mitja Zagar; “Yugoslavia : What Went Wrong?Constitutional Aspects of the Yugoslav Crisis
from the Perspective of Ethnic Conflict”, The Lessons of Yugoslavia, Ed : Metta Spencer,
Oxford: JAI, 2000, s. 79, 81. Nicholas V. Gianaris; Geopolitical and Economic Changes in the
Balkan Countries, London, Praeger, 1996, s. 91.
12
Daniel J. Elazar; Federal Systems Of The World : A Handbook Of Federal, Confederal And
Autonomy Arrangements, Harlow, Longman Current Affairs, 1991, s. 349. İrfan Kaya Ülger;
Yugoslavya Neden Parçalandı?: Balkan Dramının Perde Arkası, Ankara, Seçkin Yayıncılık,
2003, s. 16, 29. Gianaris; s. 84.
13
Zagar; s. 89.
14
Karatay& Gökdağ; s. 4
90
üzerinde Sırp baskısının yoğunlaşmasında bu tarihsel arka plan da
önemlidir. Nitekim Sırplar kendi ulusal kimliklerini canlı tutmak için Osmanlı
yönetimi zamanını ve 1389 Kosova yenilgisi hatıralarını canlı tutmaktadır.15
Eski Yugoslavya’da, Tito’nun kurduğu serbestinin de yardımıyla Sırp
milliyetçiliği ülke genelinde hâkimiyet kurup üniterizme yaklaşmayı,
Kosova’daki Arnavutlar ise, Arnavutluk’la birleşmeyi hayal etmiştir. Bosnalı
Müslümanlar16 ayrı bir ulus kimliği oluşturmaya çalışmış, Karadağlılar ise
ayrı bir ulus kimliği yerine Sırplarla hareket etmeyi tercih etmiştir.17
Yugoslavya, bir ulusun diğerleri üzerinde egemenlik ve baskı
kurmasını engellemek ve tek başına hâkimiyet kurmasını önlemek amacıyla
federal devlet şeklinde örgütlenmişti. Dolayısıyla bu da nüfusu en fazla ve
egemenlik kurmaya en elverişli olan Sırpları tatmin etmiyordu ve onlar
güçleri ile orantısız temsil edildiklerine inanıyorlardı. Tito, Sırpların diğerleri
üzerinde hâkimiyet kurmasına engel olmuştu. Tito’nun yaşadığı yıllarda,
Yugoslav kimliği altında büyük ölçüde denetim altında tutulabilen
milliyetçilikler, onun ölümünden sonra giderek daha baskıcı bir şovenizme
dönüştü ve tüm cumhuriyetlerin birbiri ile olan ve ayrıca iç ilişkilerini
belirleyen temel nitelik hâlini aldı.
2. Yugoslavya’da
Nedenleri
Çatışmaların
Başlaması
ve
Dağılma
Yugoslavya’da çözülme, SSCB’nin çözülmesi ile eş zamanlı olarak
başladı; ancak, SSCB’den farklı olarak, barışçı yollardan değil, yıllarca
sürecek çatışmalar sonucu tamamlandı. Tito döneminin sonlarına doğru ve
özellikle ertesinde Yugoslav ekonomisinin hızla kötüye gitmesi rejimi
istikrarsızlaştırdı. Buna ilk tepki, etnik tansiyonların artması olarak ortaya
çıktı. Arnavutlar, Sırbistan’a ait otonom bölge olan Kosova için, ayrılma
hakkını da içeren “bağımsız cumhuriyet” statüsü talep etti; bu da Sırplar için
kabul edilemezdi.18 1981 Martında, Kosovalı Arnavutlar, Sırp liderliğine karşı
15
. Nitekim, 1912’de Sırplar Kosova’yı aldıklarında, yüzyıllardır bekledikleri ve edebiyatlarında
büyük rol alan Kosova rövanşını kazandıklarını düşünmüşlerdir. Sırpların Kosova’ya karşı büyük
duygusal hislerinin diğer nedenleri de Sırp Ortodoks Kilisesi ile ortaçağ Sırp İmparatorluğu’nun
merkezi olması ve o döneme ait tarihî yapıtların bulunmasıdır. Ayrıca Sırplar tarihî olarak bu
bölgede çoğunluğu oluşturduklarını iddia ederler. Kosova zaten Sırplarca, “Eski Sırbistan”
olarak anılır. Sırplar Kosova'daki Müslüman Arnavutları ise "Osmanlı'nın devamı" olarak
görmektedir. Yerasimos; s. 26. Vojislav Stanovcic; “History and Status of Ethnic Conflicts”,
Yugoslavia : A Fructured Federalism, Ed. Dennison Rusinow; Washington: The Wilson Center
Press, s. 24. Bora, s. 110 ;
16
Bosnalı Müslüman deyimi 1961’den beri resmî olarak İslami gelenekten Bosnalılar ve özellikle
Sancaklılar için kullanılır. Boşnak ise ilkesel olarak çok etniklilikten yana, bağımsız Bosna
taraftarları için kullanılıyor. Joseph Krulic; ‘‘Hırvatlar, Bosnalı Müslümanlar ve Sırpların UlusDevlet Kavrayışı’’ Uluslar ve Milliyetçilikler, Ed: Jean Leca, Çev: Siren İdemen, İstanbul, Metis
Yayınları, 1998, s. 89.
17
Ülger; s. 86.
18
Gerçekte Kosova zaten ayrılma hakkı haricinde hemen tüm cumhuriyet yetkilerine sahipti;
ama zaten asıl sorun da ayrılma hakkı idi. Cumhuriyet statüsü, federasyondan ayrılıp
Arnavutlukla birleşmek için kullanılmak isteniyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizme karşı
91
baş kaldırdı. Ayaklanma sonucu 1982-1983 arası 7000 Sırp ve Karadağlı
Kosova’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Kosova’daki Sırp liderlik,
isyancılara karşı yoğun bir tutuklama operasyonu başlattı ve bir miktar Sırp
ve Karadağlı geri dönebildi.19 25 Ekim 1987’de Federal Kolektif Başkanlık’ın,
anayasa karşıtlığı ile ulusalcı ve ayrılıkçıların yasa dışı hareketlerine karşı
özel polis birimleri kurmayı da içeren acil güvenlik önlemlerini ilan etmesiyle,
tutuklama hareketleri olağan bir hâl aldı. Arnavutça şarkı söylemek, Arnavut
örgütlere üye olmak, Arnavut bayrağı taşımaktan yargılananların sayısı çığ
gibi arttı.20 Öyle ki 1979-88 yılları arasında tüm Yugoslavya'da hüküm
giyenlerin %58'i Kosovalıydı.21
Yugoslavya’da Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Makedonlar, Karadağlılar,
Cumhuriyetin “kurucu ulus” unsuru olarak sayılmışken; Makedonlar ve
Karadağlılardan çok fazla, Slovenlerle ise yakın nüfusa sahip Arnavutlar’a -ki
Kosova Yugoslavya’nın nüfus olarak en homojen bölgesidir- ve Müslüman
Boşnaklara kurucu ulus statüsünün tanınmaması, daha en baştan bu iki
unsuru rahatsız ve rencide etmiştir. Müslüman Boşnaklar 1968’deki anayasa
değişikliği ile “bağımsız bir Güney Slav Ulusu” olarak tanınmışlardır fakat
Arnavutların büyük çoğunluğu oluşturduğu Kosova'nın hukuki statüsünde
değişiklik ise ancak 1963 ve Belgrad tarafından diğer eski Yugoslav
cumhuriyetleri ile hemen hemen aynı olan geniş siyasi özerkliğin tanındığı
1974 senesinde gerçekleşmiş; Kosova Sırbistan’a bağlı bir özerk bölge
statüsünü kazanmıştır. Bununla birlikte diğer cumhuriyetlere tanınan ayrılma
hakkı Kosova'ya tanınmamıştır ve tüm uygulamalarla beraber
düşünüldüğünde Kosova ülkenin “üçüncü dünyası”, Arnavutlar da
Yugoslavya’nın “zencileri” olarak kalmaya devam etmiştir.22
1988 yılı boyunca Arnavut ve Voyvodinalılar, Sırp Cumhuriyeti’nin
merkeze geniş yetkiler tanıyan anayasa değişiklik teşebbüslerini protesto
etmiştir. Bunlar, karşı ulusalcı tepkileri de beraberinde getirmiştir. 1988
Kasımında Yugoslav tarihinin en büyük gösterisi düzenlenmiş ve büyük
çoğunluğunu Sırpların oluşturduğu bir milyon kadar kişi Kosova’daki Arnavut
ulusalcılığını protesto etmiştir.23
ortak mücadele veren Yugoslav komünistleri, Arnavutların da bu mücadeleye desteğini
alabilmek için savaş sonrası Kosova’yı da içerecek şekilde etnik Arnavutluk’un özgürleştirilmesi
ve Kosova’ya ayrılma hakkını da vaat etmişti; fakat 1945’teki Prizren Konferansı’nda bölgenin
Arnavutluk’un değil Sırbistan’ın parçası olmasına karar verilmişti. Bu karar Kosova Komünist
Partisinin elle seçilmiş birkaç üyesinin aldığı bir karardı. Dolayısıyla Kosova Arnavutları hiçbir
zaman Yugoslavya’yı kendi serbest iradeleriyle katıldıkları bir ülke olarak görmediler. ICG
Europe Report; Pan-Albanianism: How Big a Threat to Balkan Stability?, Nu. 153, 25 February
2004. Elazar; s. 353.
19
Sayımlara katılmayı kabul etmedikleri için kesin rakam bilinmese de 1991’de Arnavutların
Kosova nüfusunun % 90’ını oluşturduğu tahmin ediliyor. Dusko Seculic & Randy Hudson;
“Territories With Mixed Populations: Are They Good or Bad for Peace?”, The Lessons of
Yugoslavia, Ed: Metta Spencer, Oxford, JAI, 2000, s. 101. Elazar, s. 353-354.
20
Elazar; s. 354.
21
İnsani Yardım Vakfı: http://www.ihh.org.tr/cgi-bin/index.pl?mod=news;op=news_id;id=1407
(17.04.2006)
22
Bora; s. 82-83.
23
Elazar; s. 354.
92
Sonuç olarak ise Sırplar Yugoslavya’yı, Hırvat Tito’nun yarattığı Sırpkarşıtı sistem olarak; Arnavutlar da, Slav olmayanların ikinci sınıf sayıldığı ve
haklarının hiçe sayıldığı bir sistem olarak değerlendirmişlerdir.24
C. Kosova’daki Çatışmaların Başlaması ve NATO’nun Müdahalesi
1991’de Arnavut liderlerin bağımsızlık ilanına rağmen 1990’lar
boyunca süren pasif direniş hareketi bağımsızlık ya da özerkliğin iadesini
sağlamayı başaramadı. Ancak yine de savaş hemen başlamadı. Mayıs
1998’de Miloseviç ile Rugova25 arasında ilk doğrudan görüşmeler yapıldı.
Arnavut tarafı görüşmeleri “sonuç vermediği” için boykot kararı aldı. Ağustos
1998’de, nihai amacı Arnavutların yaşadığı tüm yerleri birleştirmek olan
UÇK26 adlı etnik Arnavut gerilla örgütü (Ushtria Çlirimtare e Kosoves-Kosova
Kurtuluş Ordusu) Sırp hedeflerine saldırılarına hız verdi ve Kosova’nın
%40’ını kontrolüne aldı. Saldırıları büyük ve şiddetli bir Yugoslav askerî
harekâtı takip etti.
1998 Mart ayındaki Yugoslav askerî harekâtı 1 milyon yeni mülteciye
ve 10 binden fazla Arnavut’un hayatına mal oldu.27 Üstelik Kosova'nın birçok
yönden; Bosna-Hersek'in iç savaş esnasında karşılaştığına oranla daha
büyük zorluklar yaşadığı söylenebilir. Çünkü Bosna-Hersek'te iç savaş
başladığında, Yugoslavya Federasyonu dağılmış olduğundan, mirasçısı
Sırbistan, Bosna-Hersek'teki olaylara doğrudan askerî müdahalede bulunma
hakkını kendinde göremiyordu. Sadece oradaki Sırp isyancılara silah ve
lojistik destek veriyordu. Ancak Sırbistan Kosova'yı kendi topraklarından bir
parça ve kendi yönetiminde bir bölge, oradaki bağımsızlık mücadelesini de
24
Tarafların milliyetçilerinin farklı bakış açıları için bk. Ramet, s. 5-40, 52.
1990 yılında Kosova Demokratik Ligi (LDK)'ni kuran İbrahim Rugova, 2002 yılında Kosova
Parlamentosunca bölge yönetiminin başkanlığına seçildi. Aslında edebiyatçı-yazar olan ve
sonradan siyasete soyunan Rugova uzun yıllar Batı yanlısı bir siyaset izlemiştir. Mesafeli ve
otokratik olarak tanınır. Rugova 1990’lı yıllarda Sırp yönetimine karşı barışçıl-pasif direniş
hareketinin başını çekiyordu ve bu nedenle Balkanların Gandhi’si olarak da tanınırdı. Resmî
olmayan seçimlerde daha önce iki kez başkanlığa seçilmişti. Rugova, Kosova’nın bağımsız
olmasından yana olmuştur. Siyasi hayatı boyunca askerî hareketlenmelere ve dolayısıyla
Kosova Kurtuluş Ordusuna (KKO-UÇK) karşı olmuştur. Rugova ile ilgili kısa bilgi için:
http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2965 (11.03.2006)); http://www.ihh.org.tr/cgibin/index.pl?mod=news;op=news_id;id=1407(17.04.2006)
;
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=3148 (12.05.2006) ; ICG Balkans Report, Who’s
Who in Kosovo, Nu. 76, Pristina, 31 August 1999, s. 4.
26
1999’da resmî olarak feshedilen UÇK gerçekte hiçbir zaman düzenli bir ordu hâline
gelememiştir; fakat son zamanlarında daha organize olduğu söylenebilir. Bugün en azından
teoride Agim Çeku’nun liderliğinde tek bir komutanlık altında yönetilmektedir; fakat disiplin tam
olarak sağlanabilmiş değildir. NATO operasyonu sırasında UÇK askerleri ve NATO sık sık iş
birliği yapmışlardır. Askerî başarıları dolayısıyla politik olarak da Kosovalıların gözünde prestije
sahiptir. Bununla birlikte Kosova’daki siyasal partiler UÇK’nin bir parti kurmasına karşıdır.UÇK
tüm Kosovalıların direnişinin ifadesiydi ve tüm siyasi görüşleri bir araya getirmişti; dolayısıyla
kendi başına bir siyasi görüş değildi. Örgütün üyelerinin Arnavutluk, İran ve Pakistan’da eğitim
aldığı bilinmektedir. ICG Balkans Report; s. 2-3.
27
İnsani Yardım Vakfı; http://www.ihh.org.tr/cgi-bin/index.pl?mod=news;op=news_id;id=1407
(17.04.2006).
25
93
bir iç mesele-terör olarak nitelendiriyor ve bölgeye istediği kadar asker sevk
edebiliyordu. Askerî açıdan bugün de Sırbistan’ın pozisyonu daha rahattır
çünkü Bosna-Hersek'te Müslümanlar, Sırplar ve Hırvatlar karışık hâlde
yaşıyorken ve dolayısıyla hedef belirlemek güç iken, Kosova'da halkın % 90'ı
Müslümandır ve taraflar iç içe yaşamamaktadır. Dolayısıyla hedefi belirlemek
ve bulmak da daha kolaydır.
Slobodan Miloşeviç’in, dışarıyı ilgilendirmeyecek bir “iç savaş” olarak
tanımladığı krize çözüm çabalarını reddi ve Kosovalı Arnavutlara karşı
uygulanan acımasız politikaya yanıt 1999 Mart ayında başlayan NATO hava
saldırıları oldu. Sırp güçleri ise bu sırada Arnavutlara karşı etnik temizlik
kampanyasına girişti. Yüz binlerce mülteci Arnavutluk, Makedonya ve
Karadağ’a kaçtı.
28 Ocak 1999’da NATO’nun her an askerî güç kullanmaya hazır
olduğunu ilan etmesinin ardından toplanan Rambouillet28 konferansında
alınan kararlar, hava bombardımanın başlaması için verilen son tarihin
üzerinden iki hafta geçmiş olmasına rağmen hem Sırp hem de Arnavutlarca
kabul edilmemişti. Yoğun baskılar sonucu Arnavutlar anlaşmayı imzalamış
fakat Miloseviç ancak ülkesi 78 gün süreyle NATO uçakları tarafından
bombalandıktan sonra Kosova’dan çekilmeye ve imza atmaya razı
olmuştu.29 NATO ilk kez egemen bir devletle karşı karşıya kalmıştı. Sırplar
tam 41.000 asker ve polis kuvvetini, 20 Haziran 1999’da, yani NATO’nun
verdiği yeni sürenin son günü çekmeyi tamamladı. G-8 ülkelerinin girişimi ve
Rusya’nın ara buluculuğu ile NATO ve Yugoslavya anlaşma imzaladı.
Anlaşmak için iki taraf da ödün vermek zorunda kaldı. Yugoslavya;
Kosova’ya verilen otonomiye, tüm güçlerini çekmeye ve mültecilerin geri
dönüşüne ve NATO katılımı ile uluslararası askerî gücün varlığına razı
olurken Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünün korunmasını, Kosova’nın
sınırları içinde kalmasını, anlaşmanın NATO değil, BM Güvenlik Konseyi
otoritesinde olması ve Barış Gücü’ne Rus askerlerin katılımını sağlamış
oldu.
NATO operasyonlarının sona ermesi ve Sırpların bölgeden
çekilmesinin ardından BM Güvenlik Konseyi, Kosova’da kalıcı barışın
sağlanması ve korunması için çok uluslu barış gücü KFOR’un (Kosova
Force-Kosova Gücü) acilen konuşlandırılmasına imkân sağlayan 1244 sayılı
kararı kabul etti ve hemen ardından Kosova’ya Haziran 1999‘da toplamda 46
bin kişilik bir güç girdi. Bunun üstüne bir kısım Kosovalı Arnavut evine
28
Konferans kararlarına göre acil olarak Sırbistan’ın tüm güçlerini Kosova’dan çekmesi ve
UÇK’nin silah bırakması gerekiyordu. Konferans kararlarının tamamı için bk.:
http://www.state.gov/www/regions/eur/fs_990301_rambouillet.html (15.03.2006).
29
Miloseviç’in anlaşmayı imzalamayı kabul etmemesinin ardından, ABD Başkanı Clinton 22
Martta, Miloseviç’i son kez imzaya ikna için Richard Halbrooke’u özel elçi olarak Belgrad’a
yollamıştı. Halbrook Miloseviç’e, “anlaşmayı imzalamamanın ne anlama geldiğini biliyorsun değil
mi?” diye sormuş, Miloseviç de: “Bizi bombalayacaksınız.” diye cevap vermişti. Ona gelen yanıt
ise: “Evet, aynen öyle.” idi. Jansen; s. 11.
94
dönebildi. Kosova beş İdari Askerî bölgeye ayrıldı, Priştine’de İngilizler,
Gnjilane’de Amerikalılar, Prizren’de Almanlar, Kuzeydeki Kosovska
Mitroviça’da Fransızlar, İtalyanlar ise Kosova’nın Batısındaki İpek Kentinde
karargâh kurdu. Türk askeri de, Kosova'da Türk azınlığın yaşadığı Prizren,
Mamuşa ve Dragosa’ya Kosova tesadüfen Meydan Muharebesi'nin 610'uncu
yıl dönümünde girdi. KFOR’da görev yapacak olan 5 kafilelik Türk Tabur
Görev Kuvvetinin bölgeye sevki 1-7 Temmuz 1999 tarihinde sona erdi ve
askerî birlik bölgesindeki asayişi sağladı.
İlk aşamada Kosova’da kaos ve savaşın bitmesine rağmen Kosova’ya
barış gelmedi. Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) askerlerinin bölgeye geri
dönmeye başlamasıyla Arnavutlar, Kosova’da kalan Sırplara karşı intikam
eylemlerine ve ters yönde bir etnik temizlik sürecine başladı. KFOR’un
Kosova’ya konuşlanmasından itibaren, 173 binden fazla Sırp ve Arnavut
etnik kökenli olmayanların bölgeden kaçtığı ve azınlığın oranının %5
düzeyine gerilediği açıklandı. UÇK’nin bölgede denetimi ele geçirmeye
çalışması ve KFOR askerleriyle çatışmaların yaşanması Kosova’da durumu
oldukça gerginleştirdi; ancak KFOR’a rağmen Arnavutların Sırp hedeflerine
karşı başlattığı saldırılar devam etti.30
Ç. Kosova’nın Genel Durumu
Kosova bugünkü hâliyle, Sırbistan ve Karadağ devleti sınırları içinde
kalan ve denize çıkışı olmayan, 1999 yılından bu yana fiilen Birleşmiş
Milletler idaresinde olmakla birlikte 1244 No’lu BM kararı ile hukuken
Sırbistan-Karadağ devletine bağlı bulunan bir bölgedir. Uluslararası hukuka
göre aynı karara bağlı olarak BM yönetimi bahşetmedikçe Kosova’da başka
hiçbir otorite meşruiyet kazanamaz. 1990’lı yıllarda etnik farklılıklar ve siyasi
baskı sonucu alevlenen bir savaş yaşayan Kosova’dan hâlihazırda Birleşmiş
Milletler sorumlu olsa da bölgenin nihai statüsü belirlenebilmiş değildir. Sırp
ve Arnavut nüfus arasındaki gerginlik her an yeniden kıvılcımlanmaya hazır
durumdadır.
1. Kosova’nın Genel Yapısı
Kosova, Yugoslavya zamanından beri Avrupa’nın en yoksul
bölgelerinden biridir; halkının yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında
yaşar. 1983 yılında işsizlik oranı Yugoslavya için %14 iken bu oran
Kosova'da %50'lere varmıştır. 1989-1994 arasında 150 bin Arnavut
işlerinden çıkarılmış, bu insanların büyük çoğunluğu çalışmak için Avrupa
ülkelerine göç etmek zorunda kalmıştır. Her ne kadar bölge zengin yer altı
kaynaklarına sahip olsa da temel ekonomik gelir kaynağı hâlâ tarımdır.
Savaş sonrası hızlı bir yapılanma içine giren Kosova'da hemen her ailenin
bir ya da daha fazla bireyi yurt dışında olduğundan bu insanlar ülkenin
kalkınmasına ve evlerin yeniden onarılmasına katkıda bulunmaktadır. Bu
30
Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü; http: // www. byegm. gov. tr/ YAYINLARIMIZ/
ANADOLUYAHABERLER/ AHA99X08X20.HTM (20 Ağustos 1999) Yıl: 15 Bülten Nu. 30.
95
dönemde Kosova gelirlerinin %40'ı dışarıdaki Arnavutlarca sağlanmış; ayrıca
insanlar, yardım kurumlarının destekleri ve düşük ticaret ile geçimlerini
sağlamışlardır.31
Kosova’nın 2 milyonluk nüfusunun yaklaşık yüzde 90’ını Arnavutlar,
geri kalan yüzde 10’unu ise Sırplar ve diğer azınlıklar oluşturmaktadır.
Ayrıca, bölgede 30.000 civarında Türk azınlık da yaşamaktadır.32 (Özellikle
Prizren, Mamuşa, Priştine, Gilan ve Mitroviça’da). Türkçe, savaştan önce
Kosova'daki resmî diller arasında yer alırken, bugün üçüncü "bölgesel dil"
sayılmaktadır.
1991'de Sırpların karşı çıkmasına rağmen Kosova'da genel seçimler
yapılmıştır. Bunun neticesinde Kosova parlamentosu oluşmuştur. 1991'de
yapılan referandumda halkın 99,87 %'si bağımsızlık için oy kullanmış ve
Kosova'nın bağımsızlığına ilişkin karar tasarısı kabul edilmiştir. Kosova'nın
bağımsızlığını Arnavutluk tanımış, Bosna, Hırvatistan ve Slovenya
desteklemistir.33
NATO’nun sınır değişikliği amaçlamadığını açıkça ilan eden
müdahalesinin ardından Kosova yeni bir yapılanma sürecine girmiştir.
Güvenliğin sağlanması için dünyanın birçok ülkesinden gelen askerlerden
oluşan KFOR’un (Kosova Force-Kosova Gücü) kurulmasının yanı sıra
Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) çalışmalarına başlamıştır.
İnsan haklarına, sosyal yaşama, eğitime, kültürel ve yöresel değerlere önem
veren hükûmet dışı örgütler, sivil toplum örgütleri kurulmuştur.34
2. Kosova’da Yönetim
Kosova, Haziran 1999’da savaşın sona ermesinden bu yana seçilmiş
bir parlamento, cumhurbaşkanı ve başbakana sahiptir. 1999 Şubatında
Rambouillet barış görüşmelerinde üç Kosovalı Arnavut Siyasi grubu
tanınmıştı: Haşim Taci liderliğinde UÇK, Recep Kosa liderliğindeki LBD
koalisyonu ve İbrahim Rugova liderliğindeki LDK. Rugova, Kosa ve Taci, 23
Şubatta Kosovalı Arnavutları seçimler yapılabilene kadar temsil edecek
geçici bir hükûmet kuran bir anlaşma imzalamışlardı. O dönem UÇK’nin
31
Kosova genç bir nüfusa sahiptir. Ülkenin %50'den fazlası 19 yaş altı gençlerden oluşmaktadır.
İşsizlik oranının yüksekliği özellikle bu grubu çok zor durumda bırakmıştır. Ayrıca misyonerlerin
ilk hedefleri arasında bu genç kitlenin bulunması, onları daha farklı alanlarda da sorunlarla karşı
karşıya bırakmıştır. İnsanların ekonomik ve fikrî alanlardaki zayıflıkları istismar edilmektedir.
Kosova'da gençler için diğer bir tehlike de BM Kosova Misyonu (UNMIK) ve Kosova Barış Gücü
(KFOR) görevlilerinin gelişiyle zirveye çıkan ahlaki zafiyet ve fuhuştur. İstatistiklere göre 20012003 tarihleri arasında fuhuş iki kat artmış, daha çocuk yaşlardaki Arnavutlar fuhuş sektörünün
kurbanları olmuştur. CIA Factbook http://www.cia.gov/cia/publications/factbook/geos/yi.html
(12.12.2005) . http: // www. ihh. org. tr/ cgi- bin/ index. pl? mod= news; op = news_ id ; id =
1407 (17.04.2006).
32
Provisional Institutions of Self Government; Kosova and its Population: A Brief Description,
June 5, 2003 http: // www. sok - kosovo. org/ pdf/ population/ Kosovo _ and _ its _ population.
pdf (11.05.2006).
33
http://www.enfal.de/tarih28.htm (12.04.2006).
34
http://ilef.ankara.edu.tr/akildefteri/yazi.php?yad=3265 (21.03.2006).
96
başbakanlığı üstlenmesi konusunda anlaşılmıştı. 2 Nisan 1999’da geçici
hükûmet Taci yönetiminde Priştina’da kuruldu.35
4 Ekim 2002’de Rugova, Kosova’nın ilk cumhurbaşkanı oldu. Düşük
katılım ve Sırpların boykotuna rağmen Kosova otoriteleri ilk kez organize
ettikleri 2004 seçimlerini de başarıyla gerçekleştirdiler ve uluslararası toplum,
seçimlerin barışçıl bir ortamda gerçekleşmesini memnuniyetle karşıladı.
Seçim ilk defa yerel bir organ tarafından yapıldı (merkezî seçim komisyonu).
NATO’nun kontrolü ele almasından itibaren ikinci seçim olan 23 Ekim
2004’teki seçimlerde 1,3 milyon kayıtlı seçmenin sadece %53’ü oy kullandı.
Neredeyse hiçbir Sırp seçmen sandığa gitmedi. Sonuçta Rugova’nın
liderliğindeki Kosova Demokratik Birliği seçimi kazanırken, Ramuş Haradinay
başbakanlığa geldi. Haradinay üç ay süren başbakanlığından Lahey Savaş
Suçları mahkemesinin suçlamaları nedeniyle istifa ederek 2005 Martında
teslim oldu. Kosova Cumhurbaşkanı İbrahim Rugova, istifa ederek Lahey
Savaş Suçları Mahkemesi'ne teslim olan Ramuş Haradinay'ın yerine, onun
yakın bir arkadaşı olan Bayram Kosumi’yi getirdi.
1999’dan sonra çeşitli değişikliklerden sonra bugün Kosova'da,
İbrahim Rugova’nın 61 yaşında akciğer kanserinden ölümüyle boşalan
başkanlık görevine Kosova Demokratik Birliği'nden, Rugova'nın en yakın
çalışma arkadaşlarından olan 54 yaşındaki Dr. Fatmir Seydiu seçildi. 120
sandalyeli mecliste 80 'evet' oyu alan Seydiu’nun ilk demeci demokratik bir
Kosova'nın yaratılması için Sırpları da iş birliğine ve Kosova kurumlarına
katılmaya çağırmak oldu.36 Rugova’nın hayatını kaybetmesinin ardından,
eski Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) Komutanı General Agim Çeku'nun
kurduğu koalisyon hükûmeti de güvenoyu aldı ve yönetime geldi. Çok etnili
bağımsız bir Kosova'nın kurulması için çaba harcayacağını söyleyen
Çeku’nun ilk işi de benzer şekilde tüm kurumları iş birliğine çağırmak oldu.37
D. Kosova’nın Muhtemel Nihai Statüsü ve Getireceği Sonuçlar
Kosova için, Türkiye’nin AB müzakereleri öncesi yerine getirmek
zorunda kaldığı Kopenhag Siyasi Kriterleri’ni hatırlatan sekiz standart
belirlenmiş durumdaydı. Kosova’daki BM Misyon Şefi Harri Holkeri, 10 Aralık
2003’te Uluslararası toplumun, Kosova’nın nihai statüsünün tespiti için,
“işleyen bir demokrasinin kurulması, hukuk devleti, hareket özgürlüğü,
mültecilerin ve yerinden edilmiş insanların güvenli geri dönüş hakkı ve
yeniden entegrasyonu, serbest pazar ekonomisi, mülkiyet haklarının
35
ICG Balkans Report; s. 9.
Radikal, 11.02.2006. Avrupa’nın en modern binalarından olan Kosova Meclisinin duvarlarının
Arnavut ve Arnavutluk tarihini simgeleyen resimler ve simgeler ile süslenmiş olması da Kosovalı
Sırpların büyük tepkisini çekmekte ve BM Misyonu tarafından da Kosova Meclisinin çok etnikli
bir yapı olduğu onlara hatırlatılıp bunu sergilemesi gerektiği eleştirisi yapılmaktadır. Ciao-Policy
Briefs; ‘‘Paintings Empty Kosovo’s Parliament’’, Week in Review, February, 17-23, 2004.
37
Radikal; 11.03.2006.
36
97
sağlanması, Belgrad ile diyalog ve Kosova Koruma Kolordusunun (TMK)38
uygun boyutu” ile ilgili sekiz şartını öne sürmüştü.39 Bu şartların yerine
getirilmesi durumunda 2005 ortalarında müzakerelere başlanması
planlanıyordu. BM Güvenlik Konseyi de 12 Aralıkta standartları
desteklediğini ilan etti.40 İlk aşamada Kosova geçici yönetiminin standartlara
karşı cevabı olumlu oldu ve başarı sözü verdi. Sırbistan Yönetimi ve
Kosovalı Sırplar ise memnuniyetsizliğini dile getirdi ve bu standartların
Kosova’daki insanların güvenliğini sağlayamamakla beraber gelecekte
bağımsızlık için kapıyı araladığından şikayet etti.41 Şartların ne derece
tamamlandığına dair raporunu BM Güvenlik Konseyine sunan BM Kosova
Özel Temsilcisi Kai Eide, standartlar konusunda pek çok soruna
değinmesine karşın ilerleme sağlandığını ve statüyü belirleme vaktinin
geldiğini belirtmişti ve BM Genel Sekreteri Kofi Annan da Güvenlik
Konseyi’ne bir mektup göndererek Kosova’nın gelecekteki statüsüne dair
görüşmelerin başlatılması tavsiyesinde bulunmuştu. Ardından Annan, BM
Güvenlik Konseyinin 15 üyesine gönderdiği mektupta, Kosova
müzakerelerinin yürütülmesi için eski Finlandiya Başbakanı Martti Ahtisaari’yi
atadığını, Ahtisaari’nin yardımcılığını da eski Avusturya Dış İşleri Bakanlığı
Müsteşarı Albert Rohan’ın üstleneceğini bildirdi.42 Müzakerelerin yürütülmesi
için Ahtisaari’nin atanması Kosovalı liderler arasında da memnuniyetle
karşılanırken Sırbistan-Karadağ Dış İşleri Bakanı Vuk Draskoviç atamaya
şüpheyle yaklaşmıştı.
Ahtisaari atanmasının ardından başlattığı Balkan gezisiyle, Kosova'nın
geleceğini belirleme amaçlı çabalar resmen başlamış oldu ve ilk görüşmesini
22 Kasım 2005’te Priştine’de yaptı. Müzakere görüşmeleri mekik diplomasisi
şeklinde uygulandı. Kosova Savaşı’nın sona ermesinde etkin rol üstlenen
Ahtisaari, NATO harekâtının yapıldığı 1999’da Yugoslavya Devlet Başkanı
Slobodan Miloseviç’le savaşın sona ermesine yönelik müzakereleri de
yürütmüş konuya hâkim bir müzakerecidir. Fakat Kosova’nın geleceğine
ilişkin birbirinin tamamen zıttı iki vizyon arasında bir uzlaşma sağlamaya
çalışmak oldukça zordur. Anlaşma sağlanması için tespit edilmiş bir süre
sınırlaması bulunmamaktadır. Ancak Kosova’da sık sık patlak veren şiddet
olayları bir sonuca ulaşmak için hızlı hareket edilmesini zorunlu kılmaktadır.
BM Güvenlik Konseyinin onayının ardından Nihai Statü
müzakerelerinin Ocak ayında başlaması planlanmıştır; fakat
Rugova’nın vefatı üzerine müzakerelere 20 Şubat’ta Viyana'da başlanmıştır.
38
TMK 1999’da Kosova sorunu sona erdiğinde Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK)’den ayrılan sivil
güvenlik birimidir.
39
Holkeri’ye göre bu sekiz standart tamamlandığı zaman Kosova zengin, hoşgörülü ve
ekonomik olarak gelişmiş bir toplum olacaktır. Ciao-Policy Briefs, ‘‘UN Sets out Vision for
Kosovo’’, Week in Review, December 9-15, 2003.
40
http://www.un.org/News/Press/docs/2004/sc7999.doc.htm (13.04.2006).
41
Ciao-Policy Briefs; ‘‘UN Sets out Vision for Kosovo’’, December 9-15, 2003.
42
http://www.ntvmsnbc.com/news/348043.asp (10.05.2006).
98
Müzakereleri Belgrad ile Kosovalı Arnavutlar yürütmektedir ve BM
müzakerelere başkanlık etmektedir. Görüşülen ilk mesele, etnik azınlıkların
korunmasına yönelik merkezî yetkilerin yerel yönetimlere devridir. Kanımızca
nihai statü, bir geçiş döneminin ardından koşullu bağımsızlık olacaktır. Statü
hakkındaki son sözün BM Güvenlik Konseyine bırakılması da güçlü bir
olasılıktır.
Savaştan yaklaşık yedi yıl sonra başlayan görüşmelerin oldukça zorlu
geçeceği açıktır. Özellikle Sırp ve Arnavut radikallerin görüşmeleri sekteye
uğratmaya çalışması beklenmelidir. Hâlihazırda müzakereler, Kosovalı
Sırplar tarafından çok şiddetli biçimde protesto edilmekte ve hatta görüşme
heyeti için binlerce “ölü ya da diri isteniyor” posterleri bastırılmaktadır.43
1. Tarafların Görüşleri
Kosova’nın nihai statüsü konusunda Sırp ve Arnavutlar tamamen zıt
görüş içerisindedirler. Diğer taraflar ise olayı kendi çıkarları ve güvenliklerini
ilgilendirdiği çerçevede değerlendirmekte ve yönlendirmeye çalışmaktadır.
a. Arnavut ve Sırplar
Sırbistan-Karadağ, Kosova’nın bağımsızlığına şiddetle karşı
çıkmaktadır. Resmî açıklamalarına bakıldığında kanımızca Sırbistan
hükûmeti Kosova’ya özerklik verilmesini kabul edebilir; fakat bunun ötesinde
bir öneriyi reddedecektir. Sırbistan Başbakanı Vojislav Kostunica
müzakerelerde Kosova’nın bağımsızlığı konusunda taviz verilmeyeceğini her
fırsatta belirtmektedir. Kostunica'nın hükûmeti de 2005 Kasımında Kosova'ya
tam bağımsızlık verilmesine karşı çıkan bir kararı oy birliğiyle kabul
etmiştir.44 Zaten Miloseviç ve sonrasındaki tüm Sırbistan hükûmetleri
Kosova’nın Sırbistan’ın bir parçası olarak kalması gerektiği konusunda
hemfikir olmuştur ve çok nadiren görüş ayrılığına düşülmüştür. Mesele hâlen
Sırbistan medyasında oldukça duygusal şekilde dile getirilmeye devam
etmektedir.
Sırbistan
eski
başbakanı
Djindjic’in
Kosova’nın
bölünebileceğinden söz etmesi, halkın muhalefetine rağmen Miloseviç’i
Hague Mahkemesine teslim etmesi ve benzer esnek fikirleri ile birçok tabuyu
yıkmıştı; fakat suikast sonucu öldürülmesiyle tüm bu esnek görüşler tekrar
rafa kaldırıldı.
Kosova yönetimi, basına ve uluslararası topluma karşı
açıklamalarında, kabul edecekleri tek nihai seçeneğin bağımsızlık olduğu
konusunda nettir.45 Kosovalı Arnavut halkın kesin isteği de bağımsızlıktır;
43
Radikal; 21.02.2006.
http://www.bbc.co.uk/turkish/europe/story/2005/11/051117_kosovo.shtml (01.05.2006).
45
Kosova eski Başbakanı Bayram Kosumi Güvenlik Konseyine yazdığı mektupta, Kosova
halkının büyük çoğunluğunun bağımsızlıktan yana olduğunu belirtmişti. Kosumi, basına verdiği
demeçlerde de statü müzakerelerin 2006 yılının haziran ayında Kosova’nın devlet olmasıyla
sonuçlanacağı inancını belirtiyordu. Radio Kosova; http: // www. rtklive. com/ site/ news/ news _
list. php? &cid = 11; Rilindiya, (30.12.2005) Kosova Demokratik Ligi’nin (LDK) kurucusu Kosova
44
99
Sırp Cumhuriyeti’ne sembolik bir bağlılık bile istenmemektedir. Yine de
Kosova milletvekillerinin başta tek taraflı olarak bağımsızlık ilanında
bulunacaklarını açıklamış olmalarına rağmen Kosova Meclisi -ABD ve
AB’den gelen baskılar üzerine- bağımsızlık ilan etmemiştir. Meclis,
Kosova’nın bağımsızlığına ilişkin bir karar tasarısını onaylamakla
yetinmiştir. Kararda, Kosova’nın nihai statüsüne ilişkin görüşmelerde, tam
bağımsızlık dışında başka bir seçeneğin kabul edilmeyeceği ilan edilmiştir.
Kabul edilen metnin bir kısmında, "Kosova halkının bağımsızlık iradesi
pazarlık konusu olamaz." ifadesi yer almıştır. Ayrıca Kosova’nın bağımsız bir
devlet olarak tanınması konusunda, uluslararası toplumun desteği de
istenmiştir. On maddeden oluşan bu karar, BM aracılığında yürütülen
görüşmelerde de Kosovalı müzakere ekibine zemin görevi görmektedir. Söz
konusu karar ezici oy çoğunluğuyla kabul edilirken meclisteki Sırp temsilciler
boykotlarını sürdürmüşlerdir. İfadeleri yumuşatılmış hâldeki bu karar bile
bölge yönetimini Sırbistan ile karşı karşıya getirmiştir. Aynı tarihlerde,
bölünmüş Mitrovica kentinin Sırp tarafında, kendi kendini ilan etmiş bir
Kosovalı Sırp Belediyeler Meclisi, Kosova'nın bağımsızlığının Sırplara
yönelik etnik temizliğin sürmesi anlamına geleceğinin öne sürüldüğü bir
bildirgeyi kabul etmiştir.46 Gelecek bağımsızlığı pekiştirmek amacıyla Kosova
meclisi, 11 Ocak 2003’te 1989 Martı itibarı ile Sırbistan Parlamentosunun
Kosova ile ilgili aldığı tüm kararları feshettiğini ilan etmiş;47 fakat Sırpların
yoğun tepkisine ilaveten Holkeri’nin meclisin böyle bir yetkisi olmadığına dair
beyanatıyla karar hayata geçirilememiştir. Kanımızca ılımlı Arnavutlar
Sırpların Kosova’da varlığını kabul edebilir fakat Sırbistan‘ın değil.
Arnavut çoğunluğun bakış açısına göre Kosova’da şiddetin nedeni
öncelikli olarak etnik gruplar arası çatışma değil, ekonomik fırsatların ve
ileriye dönük net bir politikanın olmamasıdır. Sırplar ise onları Kosova’dan
çıkaracak veya buradaki varlıklarını iyice azaltarak dağınık bir kırsal topluma
dönüştürecek bir planın var olduğu ve bunun eninde sonunda
gerçekleşeceği endişesini taşımaktadır.48 Sırplar yoğun oldukları alanlarda
daha fazla özerklik, kimliklerini koruyacak ve sürdürecek mekanizmaların
garanti edilmesini istemektedir. Eğer bu sağlanırsa, ayaklanmalar sırasında
kaçan Sırpların evlerine dönmeleri mümkün olabilir ve bu da liderlerini siyasi
diyaloğu yeniden başlatmaya ikna edebilecektir. Sırpların birçoğu,
Arnavutların isteklerini elde etmek için çalışırken kendilerinin politik sürecin
dışında kalmalarının doğru olmadığını, zira aksi bir yaklaşımın kendilerine
uluslararası toplumun iyi niyetine mal olacağını anlamıştı. Dolayısıyla, Sırp
eski cumhurbaşkanı İbrahim Rugova da, “Kosova’nın artık hiç kimsenin özerk bölgesi
olmayacağını ve Sırp Başbakanı’nın bunun bilincinde olması gerektiğini ifade ediyordu.
46
http://www.setimes.com/cocoon/setimes/xhtml/tr/features/setimes/features/2005/11/18/feature
-02 (18.11.2005).
47
Ciao-Policy Briefs; ‘‘UN Sets out Vision for Kosovo’’, December, 9, 15, 2003.
48
Kai Eide 2004 yazında BM Genel Sekreteri Kofi Annan için hazırladığı Kosova’nın geleceği ile
ilgili raporu üzerinde çalışırken edindiği izlenimlerini anlatıyor. NATO Dergisi; “Balkanlarda
Tarihî Değişim” Kış 2004, http://www.nato.int/docu/review/2004/issue4/turkish/opinion.html
(21.12.2005).
100
liderlerin Kosovalı Sırpları Ekim seçimlerini boykot etmeye teşvik etmeleri
büyük hayal kırıklığı yaratmıştı.49 Amaçları seçimin meşruiyetini ortadan
kaldırmak olsa da Sırplar seçimleri boykot etmemiş olsalardı en azından
siyasi kararları etkileme şansları olacaktı. Aynı hatayı Sırbistan seçimlerini
boykot eden Arnavutlar da yapmıştı. Nüfusu oldukça yüksek olan Arnavutlar
seçimlere katılsaydı, karar mekanizmalarında ciddi oranlarda yer alabilir ve
hatta Miloseviç’in politikalarına bile engel olabilirlerdi. Yine de bugün her
şekilde eyaletin anayasal çerçevesinde mecliste 10 adet Sırplar, 10 adet de
diğer azınlıklar için sandalye ayrılmış durumdadır(Roman, Mısırlı, Aşkali,
Boşnak ve Gorani).
Sırbistan, bölgenin bağımsızlık ihtimaline karşı önlem mahiyetinde
çeşitli planlar geliştirmektedir. Belgrad yönetimi şu an, bölgeyi tam olarak
kaybetmemek için İpek kentinden Mitroviç’e uzanan ve Sırpların yoğun
yaşadığı yerleri Arnavut bölgelerinden ayırmayı hedefleyen bir planı
uygulamaktadır. Bir bölünme zaten hâlihazırda mevcuttur ve Belgrad
yönetimi evlerini terk edenlerin geri dönüşlerini plan dâhilinde bu bölgeye
yaptırmaktadır. Sırbistan, Kosova’nın nihai statüsünün istemediği bir şekilde
sonuçlanması olasılığına karşı en azından Sırpların yoğun olduğu bu bitişik
bölgeleri kendi egemenliğinde tutmayı hesaplamaktadır. Aynı zamanda
Kosova’nın diğer bölgelerinde sıkışan Sırp halk için de güçlü yerinden
yönetim sağlamaya çalışmaktadır. Bu şekilde kendi kendini yöneten,
birbirlerine ve dolayısıyla Sırbistan’a bağlı bir Sırp yapı oluşturmaya
çalışmaktadır. Avrupa Konseyi de bu konuda bir adem-i merkeziyet planı
hazırlamış durumdadır. Bölgeleri nüfus oranlarına göre sınıflandıran plan,
azınlık nüfusuna göre alt belediyeler kurulmasını öngörmektedir. Böyle bir
yapının oluşturulması, merkezî yönetimin etkinliğini kırarken aşırı hareketleri
de engelleyebilir. Bölgenin etnik hatlarla bölünmesi durumunda ise
egemenliğe sahip Sırp bölgelerine Sırp güvenlik güçleri geri dönebilir. Bu da
Belgrad’a bölgenin geleceğinin belirlenmesi konusunda güç kazandırabilir.50
Kosova, Arnavut nüfusun yoğun olarak bulunduğu Arnavutluk,
Makedonya, Karadağ ve Preşova vadisi arasında kalır ve jeopolitik
konumuyla Balkanların Müslüman yoğunluklu bölgeleri arasında stratejik bir
geçiş sağlar. Belgrad yönetimi bağımsız bir Kosova'nın, PanArnavutçuluğun51 etkisiyle, Makedonya ve Karadağ gibi komşu ülkelerde,
ayrıca Kosova’yla sınırı olan Sırbistan’ın güney bölgelerinde etnik
huzursuzluğa yol açacağına ve sonuçta tüm Balkanların karışabileceğine
işaret etmektedir. Gerçekten de bu hareket, Balkanlarda yeni bir bağımsızlık
49
Yalnızca Sırbistan başkanı Boris Tadic Sırpların seçimlere katılmaları yönünde beyanat
vermiştir.
50
Celil Sağır; ‘‘Kosova’da Nihai Statü Başka Bahara’’, Aksiyon, Yıl: 9, Sayı: 517, 01.11.2004 :
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=17603 (12.12.2005).
51
Pan-Arnavutçuluk, (Pan-Albanianism) Arnavutların sıkça kullandığı bir terim değildir. Onun
yerine 1998’de “Arnavut Bilim Akademisi”nce sunulan bildiride, tüm Arnavut bölgelerini işgalden
kurtarıp tek bir devlet altında birleştirmek olarak tanımlanan, “Arnavut Millî Meselesi”
kullanılmaktadır. Albanian Academy of Sciences, Platform for the Solution of the National
Albanian Question, Tirana: 1998, s. 5.
101
ve dolayısıyla yerel savaşlar dalgasını beraberinde getirebilir. 21 Mayıstaki
referandum sonuçlarının 3 Haziranda Karadağ parlamentosunda kabul
edilmesiyle Yugoslavya’nın son iki mirasçısı Sırbistan ve Karadağ ayrıldı.
Macar azınlığın yaşadığı Voyovodina ve hatta Müslüman azınlığın yaşadığı
Novi Pazar sancağı da hareketlenmiş durumda. Çok yakın bir süre içerisinde
yapay bir devlet olarak görülen Bosna-Hersek’teki kırılgan düzen tehdit altına
girebilir ve hatta Daytona Anlaşması’nın iptali52 ile Sırp Cumhuriyeti’nin
Bosna’dan ayrılıp Sırbistan ile birleşmesi söz konusu olabilir. Kosova ve
Makedonya arasındaki sınır da hâlen belirlenebilmiş değildir. 1991’deki
anayasa değişikliği ile Arnavutlara yönelik koruyucu hakların ortadan
kaldırılması sonucu 1992’de Makedonya’nın batısındaki Arnavut
bölgelerinde düzenlenen referandumda “bölgesel özerklik” ve nihai olarak
Kosova ile birleşme kararı alınmıştı.53 Makedonya Hükûmeti hâlen Kosova
yönetiminden Arnavut topraklarının birleşmeyeceği konusunda bir
deklarasyon imzalamasını beklemekte ve Kosova sorunu nasıl çözülürse
çözülsün topraklarını korumak istemektedir.54 Arnavutluk'un %95'ten fazlası
Arnavut nüfustan oluşmaktadır. Makedonya sınırları içinde %25 oranında
önemli bir Arnavut nüfus vardır ve bu 500.000 civarındaki Arnavut’un
coğunluğu Arnavutluk ve Kosova sınırında yaşamaktadır.55 Nitekim 2001’de
Arnavutların en iyi koşullarda yaşadığı bölge olan Makedonya’da yaşanan ve
Kosovalı Arnavutlar tarafından güçlü şekilde desteklenen Arnavut
ayaklanması, Sırplara uluslararası kamuoyu önünde önemli bir avantaj
sağlamıştır. Farklı etnik grupların barış içinde yaşayabilmesi ile ünlenen ve
övülen Makedonya’da bile radikal Arnavut milliyetçilerinin sorun çıkarması,
aslında Kosova’daki tüm sorunların yine Arnavutlar’dan kaynaklandığı
şeklinde propaganda için Sırpların eline koz vermiştir. Gerçi 2001 Ohrid
Anlaşması’ndan beri Makedonya’daki Arnavutlar, devlete karşı şiddeti
desteklememekte; fakat yine de kendileri lehine yapılacağı vaat edilen
reformların yavaşlığından şikayet etmektedirler.56 İlaveten Makedonya'nın
52
Bununla birlikte Dayton Anlaşması’nda Yugoslavya sınırlarında herhangi başka bir değişikliğin
kabul görmeyeceği belirtilmiştir ve bu da Kosova için Sırpların lehine bir karardır.
53
Ülkede Slav Makedonyalılar ve Makedonca konuşan Arnavutlar arasında demografik ve
politik alanlarda hassas bir denge vardır. Mülteciler bu dengeyi bozmakta ve çoğunluk
durumundaki Slav nüfusu bunun bir Arnavutluk ayrılıkçığına yol açacağından korkmaktadır. Slav
Makedonlar politik açıdan mutsuz ve rahatsiz ev sahibi durumundadırlar. Şu an itibariyle
problem kontrol altındadır; ancak Makedon hükûmeti sınırı daha fazla mülteci gelmemesi için fiili
olarak kapatmıştır. Immanuel Wallerstein; "Multeciler", Fernand Braudel Center for the Study of
Economies, Historical Systems and Civilizations, Yorum Nu. 16, Mayıs 15, 1999 :
http://fbc.binghamton.edu/16-tr.htm (22.03.2006).
54
Belçika’da yayımlanan "La Libre Belgique" gazetesine verdiği demeçte “Büyük Arnavutluğun
kurulmasından korkuyor musunuz?” diye bir soru üzerine “Evet” yanıtı veren Makedonya
Başbakanı Buçkovski, Arnavut Ulusal Ordusu yetkililerinin çok defa “Büyük Arnavutluktan”
bahsettiklerini söyledi. Buçkovski: “Avrupa perspektifiyle bu gibi tehditlerin ortadan kalkacağına
inanıyorum.” diye konuştu. http: //www. internetajans. com/ haber _ detay. asp? id= 3012
(12.04.2006).
55
1 Aralık 2003’te yayınlanan resmî Makedonya sayım sonuçlarına göre. ICG Europe Report;
25 February 2004.
56
Elez Biberaj; Albania in Transition, The Rocky Road to Democracy, Boulder, Colorado :
Westview Press, 1998, s. 256’dan aktaran ICG Europe Report, 25 February 2004, s. 14.
102
parçalanması bu topraklarda gözü olan Yunanistan ve Bulgaristan'ın da
bunalıma sürüklenmesine neden olabilir.57 Bunun dışında Karadağ'da da 60
bin civarında Arnavut nüfus yaşamaktadır. Kosova dışında da Sırbistan’ın
güneyinde 60.000’in üzerinde Arnavut yaşamaktadır. Birbirleri ile sınırları
olan bu ülkeler birleşip Avrupa'nın ortasında Büyük Arnavutluk'u kurma
hayalini uygulamaya koyabilir. Nitekim 2003’te tüm Arnavutların tek bir devlet
içerisinde birleşmesini amaçlayan ve radikal kesimleri etrafında toplayan
“Arnavut Millî Ordusu” (ANA) adı altında yeni bir örgüt daha kurulmuştur.
Yine de tüm bunlara rağmen hem Makedonya, hem de Slovenya gerekirse
Kosova'nın bağımsızlığını destekleyeceklerini bildirerek Sırbistan'ı rahatsız
etmiştir. 58
Kosova’daki ana partiler yine de tüm bu hassasiyetleri dikkate alarak
programlarında Arnavutluk ile ya da diğer Arnavutlarla birleşmeyi gündeme
getirmeden, bağımsızlığa konsantre olmuş durumdadırlar. Partiler böyle bir
girişimin, desteğine çok bağımlı oldukları uluslararası toplum için kötü etki
yapacağının farkındadır. Ayrıca tek bir Arnavutluk devletindense, ayrı iki
Arnavut devletinin varlığı, uluslararası platformda daha fazla oy ve daha
güçlü olmak anlamına gelecektir. Arnavutluk yönetimi ve halkı, Kosova
davasını ulusal bir dava olarak gördüğünden sahip çıkma zorunluluğu
hissetmektedir fakat yine de yönetim Pan-Arnavutçuluğa ve dış Arnavutların
mücadelesine beklenenden mesafeli yaklaşmaktadır. Bu ise Arnavutlar için
hayal kırıklığı ve kızgınlık yaratmaktadır.59 Aslında Arnavutların bir gün
birleşme hayali, ortak bilinçlerin parçası olagelmiştir; fakat çoğunlukla resmî
olarak siyasi programlarına bunu koyamamışlardır; çünkü her zaman çok
zayıf olmuşlardır. Fakat kendilerinde yeteri gücü ya da uygun siyasi
konjonktürü yakaladıkları an tekrar çok kuvvetli şekilde bu arzularını
gündeme getirilebilir. Bu ise tüm Balkanların ve hatta Avrupa’nın yeniden
kaynaması anlamına gelecektir.
Kosovalı Arnavutlar Pan-Arnavutçuluğu ve Büyük Arnavutluk
projelerini uluslararası topluma karşı bir tehdit olarak da kullanmaktadır.
Verilmeye çalışılan mesaj şöyledir: “Bize bağımsızlığımızı vermezseniz,
daha kötü arayışlara girebiliriz.” Bununla birlikte Kosova’da, aynı Kıbrıs’ta
Türk-Yunan kimliği dışında bir Kıbrıs kimliğinin oluşması gibi, Arnavut
57
Aslında Tito, ölmeden önce Arnavutluk ve Bulgaristan’ı da Yugoslavya’ya dâhil etmeyi
arzulamıştır; fakat bunu gerçekleştirecek imkânı bulamamıştır. ICG Europe Report; 25 February
2004 ; Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü, 10 Temmuz 1998, Yıl: 14, Bülten Nu. 26.
58
Makedonya Başbakanı Vlado Buçkovski Belçika’da yayımlanan "La Libre Belgique"
gazetesine verdiği demeçte, Kosova’nın bağımsız olacağını söyledi. http: // www. internetajans.
com/ haber _ detay. asp? id= 3012 (30/12) yine başka bir gazeteye Kosova’nın bağımsızlık için
aday olduğunu ifade etti. “ Radio Kosova, 30/12/2005, http: // www. rtklive. com/ site/ news/
news _ list. php? & cid = 11 (30.12.2005) ; BBC Turkish http: // www. bbc. co. uk/ turkish/
europe/ story/ 2005/11/051121_un_kosovo.shtml (05.11.2005) ; CIAO - Public International Law
and Policy Group, Unbreakable Bond between Serbs and Kosovo, A Field Report, December
2003, s. 5.
59
ICG Europe Report; 25 February 2004, s. 15-16.
103
kimliğinin dışında ayrı bir Kosovalılık kimliği tartışmaları başladığı ve taraf
bulduğu da dikkat çekmektedir.
Sırbistan’ın istikrarın bozulacağı söylemlerine karşın Kosova’nın
bağımsızlığı Balkanlar’da istikrarın sağlanmasına katkıda bulunabilir.
Bağımsızlığın sağlanmasıyla Arnavut radikallerin ve diasporanın aşırı
eğilimleri yumuşayacaktır. Böylelikle iki egemen devlet Arnavutluk ve
Kosova, AB’ye entegrasyon yolunda siyasi ve çağdaş kurumlar kurmaya
konsantre olabilecektir. Arnavutlar ve Arnavutluk arasında sağlıklı bir ilişki
kurulabilmesi, komşulara karşı tehdidin de azalması ve istikrar anlamına
gelecektir.
Nihai statünün belirlenmesi aşamasında, Belgrad ile diyaloğun
artırılması gereklidir. Belgrad makamları bugüne kadar kendilerine yeterince
rol verilmediğine inanmaktadır. Statü sürecinin her aşamasında başarı
kaydedilebilmesi ve istikrar için Belgrad’ın desteği, katılımı şarttır; o yüzden
bu inancın en kısa zamanda silinmesi gerekmektedir. Katılıma Sırp
hükûmetini ikna etmek de kilitsel meselelerden biridir. Kosova hâlen
uluslararası toplumca yönetilmektedir ve bu noktada Sırbistan'ın rolü en alt
düzeydedir. Kosova'da sadece durumu normalleştirmeye çalışmak yeterli
olmaz; aynı zamanda bölgeye istikrar kazandırmak amaçlanmalıdır ve bunun
için Belgrad’ın desteği şarttır. Zaten Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin
1244 sayılı kararı da hâlen Kosova'da Belgrad için önem bir rol
öngörmektedir.
Bununla birlikte Rusya’nın da desteği ile Sırbistan’ın planın bir
bölümünü veya tamamını reddetmesi söz konusu olabilir. Ret sorunu kronik
hâle gelirse müzakere sürecinin bu durum karşısında tutsak olamayacağı da
açıkça ortaya konulmalıdır. Kosova’daki durum çok hassastır ve statükonun
belirsiz bir süre devam etmesi tehlikelidir. Özellikle Sırp azınlığın statüsü ile
ilgili Sırbistan’ın kaygılarının dikkate alındığı gösterilmelidir; fakat “trenin
Belgrad ile ya da Belgrad olmadan” da bir şekilde hareket edeceğinin net
şekilde gösterilmesi gerekir. Nitekim uluslararası toplum bu yönde uyarılarını
yapmaktadır. Bu ülkeler müzakelerde yapıcı olurlarsa çıkarlarını daha iyi
koruyabilecekleri konusunda ikna edilmelidirler.
b. Diğer İlgili Taraflar ve Uluslararası Toplum
Uluslararası toplum, Kosova’daki olayları, artık şiddetin görmezden
gelinemeyecek kadar ciddi ve Avrupa güvenliğini tehdit edici boyutlara
ulaşmasına kadar önemseyip harekete geçmeyi düşünmedi. Bunun temel
nedeni, bölgedeki diğer azınlıkların da bağımsızlık için bastırmasına teşvik
olma korkusuydu. Eski Yugoslavya’nın sorunlarına Avrupa’nın müdahil
olması ise daha çok, batılı iki cumhuriyet Slovenya ve Hırvatistan’daki krizler
nedeniyleydi ve Kosova yine gündemde değildi. Fakat bunun bir istisnası
ABD idi. Kosova sorunu, daha 1980’lerde ABD-Yugoslavya ilişkilerinin
gündemindeydi. 1992’de ABD Başkanı George Bush, Kosova’da polis ve
askerî güçler aracılığıyla uygulanması planlanan etnik temizlikten haberdar
olunca, o zamanın Sırbistan devlet başkanı olan Miloseviç’e, böyle bir şey
104
olduğu taktirde ABD’nin tepkisinin sadece Kosova’daki askerî hedeflere
yönelik olmayacağına yönelik bir uyarı yollamıştı. Öyle ki Amerikan Başkanı
bu mesajı o zamanki federal yönetimi ve tüm diplomatik gelenekleri baypas
ederek doğrudan Miloseviç’e yollamıştı. Bu mesajın etkisi ile Miloseviç bir
süre Kosova’da maceraya girişemedi.60
Kosova’daki Amerikan hayranlığı dikkat çekici boyutlardadır.
Priştine’de Bill Clinton isimli bir cadde ve New York’taki özgürlük anıtının
küçük bir modeli mevcuttur. Son yıllarda Arnavut çocukların bazılarına Tony
ve Clinton isimleri verilmektedir. Örneğin seçimlerde yarışan adaylardan
Edita Tahiri’nin reklam afişinin arka fonunu Amerikan bayrağı ve Özgürlük
Abidesi oluşturmuştur.61 Bugün için Kosovalı Arnavutlar millî meselelerinde
herkesten çok ABD’ye güvenebileceklerini düşünmektedir; fakat aynı şeyin
AB için söylenmesi mümkün değildir. Kosova’nın Arnavut idaresindeki geçici
hükûmet ve kurumlarına önemli yetki devrine arzu edilen oranda destek
vermemesi bu güveni daha da azaltmaktadır ve bağımsızlık yolunda tek
güvenilecek kuvvetin ABD olduğu inancı pekişmektedir. Öyle ki Tiran’ın bile
Kosova ve Sırbistan arasında arabuluculuk yapma önerisi Priştina tarafından
destek bulmamıştır.62
AB ülkeleri tam olarak ortak bir tavır belirlemiş olmasa da bağımsızlık
taraftarı yaklaşımlar her geçen gün artmakta ve konuya daha çok müdahil
olunmaktadır. Örneğin müzakerelerin başlamasının ardından Britanya Dış
İşleri Bakanı Jack Straw, Kosova'yı Sırbistan'ın bir parçası olarak tutmanın
"gerçekçi olmadığını" belirterek bağımsızlığa giden yolun neredeyse
kaçınılmaz olduğunu ifade etmiştir.63 Müzakereler ilerledikçe UNMIK’ın
buradaki varlığını azaltmaya ve Avrupa Birliği’ne giderek daha fazla
sorumluluk kaydırmaya çalışması beklenebilir. Uluslararası toplumun desteği
olmadan UNMIK tek başına sorumluluklarını yerine getirecek gücü ve
inanılırlığı sağlayamaz. NATO da Kosova’nın gelecekteki statüsü ile ilgili
görüşmelere uzanan süreçte ve görüşmelerden sonra ortaya çıkabilecek
gerginliklerle başa çıkabilmesini sağlayacak güçlü bir varlık bulundurmayı
garanti etmelidir.64
Uluslararası toplumun Kosova’da karşı karşıya olduğu ve hepsi de
birbirine paralel olarak ele alınması gereken sorunlar daha entegre ve geniş
kapsamlı bir stratejik yaklaşım gerektirmektedir. Belki de XIX. yüzyılda
Berlin’de yapılan konferans gibi Balkanlar’da da tüm önemli konuların bir
defada ele alındığı büyük bir uluslararası konferansa ihtiyaç vardır; fakat
bugün uluslararası toplumun ilk aşamada önceliği, güvenliğin sağlanmasıdır.
60
CIAO-Public International Law and Policy Group, s. 4-5.
Öyle ki Amerikan hayranlığı, elbiselerine kadar yansımış olan Kosova Özürlüleri Derneği
Başkanı Agim Vatovci Amerikan bayraklı kravatını öperek: “Önce Allah, sonra ABD. Kimse
bizimle ilgilenmezken ABD para veriyor” demektedir. Sağır, 01.11.2004.
62
ICG Europe Report; 25 February 2004, s. 17.
63
Radikal; 11.03.2006.
64
Kai Eide 2004 yazında BM Genel Sekreteri Kofi Annan için hazırladığı Kosova’nın geleceği ile
ilgili raporu üzerinde çalışırken edindiği izlenimlerini anlatıyor. NATO Dergisi: http: // www. nato.
int/docu/review/2004/issue4/turkish/opinion.html (21.12.2005).
61
105
Yaklaşık 42.500 KFOR askeri, bölgenin dış güvenliğini garanti altına almış
durumdadır; fakat bu rakama ilaveten 4000 BM polisi ise iç güvenliği
sağlamakta yetersizdir. Etnik çatışmalar ve Arnavut toplumu arasındaki
intikam hareketleri engellenememektedir.65 Bu konuda Irak’ta ve diğer bir
çok örnekte görüldüğü gibi eski savaşçıların uluslararası destek ve eğitimle
polis gücü hâline getirilmesi düşünülebilir. Uluslararası toplumun bir an önce,
şiddet kullanmanın amaca ulaşmakta araç olarak görülmesini ve yapanların
yanına kâr kalmasını engelleyecek önlemler alması hayati önemdedir. Bosna
ve Hersek’te olduğu gibi günlük güvenliğin sorumluluğunu Avrupa Birliği’nin
üstlenmesi düşünülmelidir.
Tüm bu verilerden yola çıkılınca Kosova için Sırp ve Arnavutların
talepleri ve kırmızı çizgilerinin bambaşka olduğu açıktır; ancak uluslararası
toplumun çözüm reçetesi her iki tarafın da taviz vermesini gerektirecektir.
2. Çözümün Çerçevesi
27 Mart 1999’daki NATO müdahalesinin ardından Kosova yeni bir
yapılanma sürecine girse de bölge halkları arasında 2004 yılı Mart ayında,
beş yıl aradan sonra yeniden patlak veren etnik çatışmalar, istikrarın
sağlanamadığının göstergesi olmuştur. Son dönemlerde olanlar, Kosova’da
beklenmedik çatışmaların olabileceğini göstermektedir.66 Sırpların kovaladığı
3 Arnavut çocuğun İber Nehri’nde boğulmasının ardından patlak veren ve 19
kişinin öldüğü olaylar, bölgedeki gerilimi bir kez daha su yüzüne çıkarmıştır.
Olaylar sırasında 50 kadar UNMIK aracının yakılması da uluslararası toplum
için bir uyarı olmuştur. Ayaklanmalardan sonra Kosova’nın gelecekteki
statüsü konusunu da ele alacak yeni bir stratejiye ihtiyaç olduğu açıkça
ortaya çıkmıştır. Nihai statü meselesi artık göz ardı edilemeyecek ya da
ertelenemeyecek kadar tehlikeli hâle gelmiştir. Uluslararası toplumun
mümkün olan en kısa vadede mevcut ve acil çözüm bekleyen sorunları ele
alması, geçiş dönemi için idari bir mekanizma oluşturması ve statü konusunu
çözüme kavuşturması gerekmektedir. Çünkü şiddet olaylarının sebebi
kısmen ekonomide ilerleme olmamasından kaynaklanan hayal kırıklığı,
kısmen güvenlik durumu ile ilgili sıkıntılar ve kısmen de ileriye dönük net bir
planın olmamasının yarattığı belirsizliktir. Nihai statü kararlaştırıldığı zaman
da bunun gerçekleştirilmesi evresinin ne kadar zor, çetrefilli ve zaman alıcı
olacağı da düşünüldüğünde bugün için hızlı hareket etmenin zorunlu olduğu
anlaşılmaktadır.
a. Çözülmesi Gerekenler
Kosova’da çözülmesi gereken en acil sorun, çeşitli etnik grupların bir
arada yaşayabilmesi için belirlenen bir dizi öncelikli konularla ilgili
standartların uygulanmasını sağlamaktır. Tüm alanlarda birden aynı anda
ilerleme yapmayı amaçlamak gerçekçi olmayacağı için öncelikli konular
olarak güvenlik, hukukun üstünlüğü, dolaşım özgürlüğü, yerlerinden olmuş
65
66
ICG; ‘‘After Miloseviç’’, A Pratical Agenda for Lasting Balkans Peace, s. 84.
http://ilef.ankara.edu.tr/akildefteri/yazi.php?yad=3265 (21.03.1985).
106
kişilerin dönüşü ve ademimerkeziyetçilik belirlenmiştir. Temas Grubu67 da bu
öncelikleri onaylamıştır. Diğer büyük sorun ise ekonomidir. Bir tarafta büyük
Sırbistan, diğer tarafta ise büyük Arnavutluk hayallerinin sık sık
alevlenmesinin önemli nedenlerinden biri de bölgedeki yüksek işsizliktir. Yine
önemli sorunlardan biri Kosovalı Sırpları seçimlere ve siyasi yaşama
katılmaya ikna etmektir. Örneğin 23 Ekim 2004’teki seçimlerde Kosovalı
Sırplar boykot uygulamış ve sadece yüzde biri oy kullanmıştır. Oy
kullanmayan ya da korktuğu için boykota karşı çıkamayan Sırpların
endişelerini giderebilmenin yolu ise öncelik alanlarında derhâl ilerleme
kaydetmektir. Kosovalı Sırpları kazanmanın bir yolu da ademimerkeziyetçiliği
teşvik etmektir. Örneğin, Kosovalı Sırplar çoğunluğu oluşturdukları yerlerde
yerel hizmetlerin sağlanması gibi konuları üstlenebilirlerse Kosova’da bir
gelecekleri olduğuna ve barış sürecinin kendileri için önemli olduğuna
inanabilirler. Kosova’nın kuzeyinde Sırbistan’a yakın kısımlarda yaşayan az
sayıdaki Sırp, seçimleri boykot etmekle kaybedecek bir şeyleri olmadığını
düşünebilir; fakat Kosova’nın güneyinde yaşayan ve bölgelerinde çoğunluk
teşkil eden Sırpların kaybedecek şeyleri vardır.68 Dolayısıyla Sırp azınlığın
politik sürece katılma hakkını garanti altına almak da büyük önem
taşımaktadır.
Bölgede hareket özgürlüğü konusunda da ciddi sorun yaşanmaktadır.
Kosova’da hâlâ dikenli tellerle çevrilmiş, izole olmuş ve KFOR’un sıkı
korumasına muhtaç durumda Sırp köyleri vardır. Yine Kosova’daki insanların
yüzde 20'den fazlası rahatça hareket edemediklerini söylemektedir.69
Bugün için yukarıda anlatılanlara yönelik çözümün çerçevesi;
Kosova’nın parçalanmaması, bölgedeki Sırpların belli bir oranda otonomi
elde etmesi ve NATO Barış Gücü’nün süresiz olarak bölgede kalması olarak
çizilmektedir.70 İstemediği bir sonuç durumunda Sırbistan’ın askerî bir
müdahale ihtimali artık çok az olsa da Yugoslav Halk Ordusu’ndan kalan
çoğu silahın mirasçısı olarak Sırbistan’ın bölgedeki en büyük askerî güç
olmasından dolayı uzun süreli bir NATO varlığı Kosovalı Arnavutlar
tarafından istekle kabul edilecektir.
Kosova'nın nihai statüsüne ilişkin görüşmelerde, daha önce üzerinde
anlaşılan prensiplerden sapılmamalıdır. Bu prensipler; Kosova'nın
paylaşılmaması, 1999 yılı Mart ayı öncesine dönülmemesi71, Kosova'nın
komşu devletlerle birleşmemesi, azınlıkların korunması gibi hususları
içermektedir. UKG-ICG (International Crises Group) raporu da aynı görüşleri
67
Temas Grubu 1994’de Bosna’ya barış getirebilmek amacıyla kurulmuştur ve ABD, Rusya,
Fransa, Almanya ve İtalya temsilcilerinden oluşmaktadır.
68
http://www.nato.int/docu/review/2004/issue4/turkish/interview_b.html (21.12.2005).
69
BBC Turkish; http: // www. bbc. co. uk/ turkish/ europe/ story/ 2005/ 10/ 051024_
kosovainterview. shtml (05.10.2005).
70
http://www.ntvmsnbc.com/news/346595.asp (03.05.2006).
71
Ahtisaari Tiran'a gelişinden önce, Karadağ'ın başkenti Podgorica'yı ziyaret etti. Elçi buradaki
temaslarında, Kosova'nın Mart 1999 öncesi döneme geri dönemeyeceğini ve eyalette toprak
veya sınır değişikliği olmayacağını yineledi.
107
savunmaktadır.72 Nihai statü müzakerelerinde yerel yönetim süreci,
mültecilerin dönüşü ve asayişin sağlanması da önemli öncelikler arasında
yer almaktadır; bununla birlikte Kosova'nın statüsüyle ilgili herhangi bir
anlaşmada, azınlıkların statüsünün hayati bir konu olacağı açıktır. Azınlıklara
Kosova’da bir gelecekleri olduğu garantisini verecek konular üzerinde
yoğunlaşmak gerekmektedir. Polis ve yargıyla ilgili konularda Avrupa
Birliği'nden yardım istenecektir. Kosova Yüksek Mahkemesine belirli
miktarda tarafsız yargıç atanması ve azınlık hakları gibi konuların bu
mahkemelerin önüne getirilmesi söz konusu olabilir.
Son dönemde, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)
Kosova'daki çatışmalardan dolayı 50 bini aşkın kişinin evini terk ettiğini, evini
terk eden Arnavutlardan 3700 kişinin Arnavutluk'a, 4000-6000 arasında
kişinin de Karabağ'a sığındığını belirtmiştir. Kosova'daki çatışmalardan
dolayı, bölgede yaşayan Arnavutların Aranavutluk'a olan göçü ise
sürmektedir.73 NATO’nun resmî görüşü, mültecilerin evlerine dönebilecekleri
yolundadır ve NATO bunu güvence altına almıştır; fakat gerçekte hâlen çok
az sayıda mülteci geri dönebilmiş durumdadır. Evlerine dönen Sırpların
oldukça vahşi şekilde öldürülmeleri ise dönmeyi arzulayan diğer Sırplar
arasında tedirginlik yaratmaktadır. Bu şiddet eylemleri yolu ile radikal
Arnavutlar Sırplara dönmemeleri yolunda mesaj vermeye çalışmaktadır.
Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatının (AGIT) raporunda da şiddet
eylemlerinin nedeninin bu olduğu ifade edilmektedir.74 İleride mültecilerin
tamamının dönebileceğini iddia etmek güçtür. Tarihte bunun örneği çoktur.
Türkiye-Yunanistan ihtilafı sonucu ana vatanlarına kaçmak zorunda kalan
Türkler ile Yunanlar; ve 1948’de bağımsızlık kazanmalarının ardından
yaşanan Hindistan-Pakistan ihtilafında milyonlarca Müslüman ve Hindu,
yaşadığı yerden kaçmak zorunda kalırken, bu insanların çok küçük bir kısmı
geri dönebilmiştir. Bununla birlikte yine de çözüm için Kosova’daki Sırplar
başta olmak üzere mültecilerin evlerine dönmesinin sağlanması çok
önemlidir; diğer türlü etnik temizliğin sonuçları kabullenilmiş olur. Tabii bunun
için yeterli istikrar ve güvenliğin sağlanmış ve yerleşmiş olması gereklidir;
aksi takdirde evine geri dönen ve çoğunluk içinde azınlık olan mülteciler yeni
sorunlara ve kan dökülmesine yol açacaktır.
b. Şartlı Bağımsızlık
Görüşmelerin muhtemel sonucuyla ilgili olarak en çok kullanılan
terimlerden biri “şartlı bağımsızlıktır”. Örneğin 17 Haziran AB Brüksel Zirve
sonucunda da Kosova'nın gelecek statüsüne yönelik ayrı bir bildiride de
tartışmalı bölgenin koşullu bağımsızlığına açık kapı bırakılmıştır. Şartlı
72
Assembly Support Initiative Newsletter, OSCE Mission in Kosovo, s. 13 : http: // www. osce.
org/ publications/ mik/ 2005/ 03/ 13989_ 227_ tr. pdf (13.03.2005).
73
Mültecileri komşu ülkelerdeki kamplara yerleştirmek, bu ülkeler için tavır sorunları
çıkartmaktadır. Kosovalı mültecilerin politik kabul edilirliğinin oldukça yüksek olduğu
Arnavutluk’ta, fakir Arnavutlar, Kosovalı mültecilerden daha kötü koşullarda yaşadıklarından ve
hiç yardım almadıklarından yakınmaktadırlar. Wallerstein; 15.05.1999.
74
OSCE; Kosova/Kosova: As Seen, As Told, 1999, s. 12, www.osce.org (25.05.2006).
108
bağımsızlıkla kastedilen, bağımsızlığın sağlanması; fakat bunun Bosna
Hersek’te olduğu gibi veto yetkisi bulunan uluslararası bir temsilciliğin
denetim mekanizması altına alınmasıdır. Kosova’da uluslararası
gözetlemeyi, “Kosova Gözetleme Misyonu” temin edecektir. Bu misyonun
görevi geniş bir uluslararası topluluğa rapor vermek ve eğer Kosova
hükûmeti yükümlülüklerini yerine getirmede başarılı olamazsa gerekli
önerileri sunmaktır.75
Hükûmet kurulduktan sonra uluslararası toplumun ve mevcut BM
Geçici Misyonu UNMIK’in yetkilerini hızla ve önemli ölçüde yerel kurumlara
devretmesi, sadece kritik konularda veto yetkisini sürdürmesi söz konusu
olacaktır. Bölgede barış gücü olarak görev yapan 17.000 NATO askerinin
sayısının da azaltılması ve Makedonya ile Bosna’da olduğu gibi AB
misyonuna devredilmesi söz konusudur. Bu konu, Norveç’in NATO
Büyükelçisi Kai Aide’nin Kosova’daki son durumla ilgili BM Güvenlik
Konseyine sunduğu raporda da zikredilmektedir. Raporun temel felsefesinde
BM’nin daha fonksiyonel hâle gelmesi ve yetkiyi yerel yönetime devrederek
hızla gözlemci-denetçi konumuna geçmesi savunulmaktadır. Uluslararası
toplum, Kosova’nın sonsuza dek koruyucusu olamayacağının farkındadır;
dolayısıyla belirlenen süre sonucunda, bölgeye tam bağımsızlık verilmesi
kaçınılmazdır.
Yukarıda değinilen tüm planlamalara ve alınan kararlara rağmen bu
geçiş oldukça yavaş gerçekleşmektedir. Bu yavaş ilerleyişin bir nedeni de
uluslararası görevlilerin bölgeyi kazanç kapısı olarak görmeleridir. Zira bu
kişiler, aylık 6000 ile 12.000 dolar arasında para kazanmaktadır. Aynı durum
bölgede istihdam edilen Arnavutlar için de geçerlidir.76
Tam bağımsızlık konusunda üzerinde uzlaşılan kritik nokta ise bölge
ülkelerinin AB çatısı altına alınması şartıdır. Washington ile Brüksel,
Sırbistan’a gelecek için AB ve NATO üyeliği perspektifi vererek ülkenin
Kosova konusunda taviz vermesini kolaylaştırmaya çalışmaktadır. AB’nin
Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini başlattığı 3 Ekim 2005’te SırbistanKaradağ ile İstikrar ve Ortaklık Anlaşması görüşmelerini resmen başlatması
da bu yönde atılan bir adımdır. Bu konudaki planlar uygulanırken
Sırbistan’daki iç siyasi dengelerin de göz önüne alınması gerekmektedir.
Sırbistan’daki, Batı ile uzlaşmaya sıcak bakan hükûmetin gücü sınırlıdır ve
aşırı milliyetçi muhalefet uzlaşma için önemli bir tehdit oluşturmaktadır.
Sırplar tarafından kutsal kabul edilen Kosova konusunda taviz verecek
liderlerin, önemli siyasi risklerle karşılaşması kaçınılmazdır. Nitekim eski
Sırbistan Başbakanı Zoran Djinjic, kendisi ile yapılan bir mülakatta: “Kosova
artık kapanmış bir sayfadır; ama siyasi koşullar böyle bir gelişmenin ilan
edilmesi için uygun değildir.” demiştir.77
75
Assembly Support Initiative Newsletter; OSCE Mission in Kosovo, s. 13-14: http: // www.
osce. org/ publications/ mik/ 2005/ 03/ 13989_ 227_ tr. pdf (13.03.2005).
76
Sağır; 01.11.2004.
77
Assembly Support Initiative Newsletter; OSCE Mission in Kosovo, s. 12: http: // www. osce.
org/ publications/ mik/ 2005/ 03/ 13989_ 227_ tr. pdf (13.05.2005).
109
Kanımızca Belgrad, Kosova’yı kaybedeceğinin farkındadır ve artık
bunu maksimum kazanç sağlayarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
Sırbistan sınırına yakın olan ve Sırpların yoğun olarak bulundukları
bölgelerde, bağımsız Kosova’dan özerk bir bölge yaratmak ya da BosnaHersek’te olduğu gibi bir federasyon kurmak amaçlanmaktadır. Zaten
Kosova’da Sırp ve Arnavutlar hiçbir zaman iç içe yaşamamış; hep birbirlerine
komşu bölgelerde birikmişlerdir. Bundan sonra da iç içe yaşayan çok etnili
bir Kosova tasarlamak, sadece yeni çatışmalar anlamına gelecektir. Yine de
istediği statüyü elde edememesi durumunda, Miloseviç milliyetçiliğinin ve
yakın tarihte yaşanan kanlı savaşların yorgunluğunu taşıyan Sırp halkının
Kosova için savaşma seçeneğine sıcak bakması kanımızca güçlü bir olasılık
değildir.
Tüm önlemlere rağmen bölgede şiddeti engellemek oldukça zor
olacaktır. Kanımızca uluslararası toplumun Kosova’ya bağımsızlık vermek
yolunda inanılır adımlar atması hâlinde, Arnavutların radikalizme verdikleri
destek de azalacaktır ve bu da şiddet olaylarının azalmasını sağlayabilir. Bu
şekilde Kosova Arnavutlarının sivil otoriteye olan bağlılığı artacaktır ve
böylece uluslararası toplulukla iş birliği içinde, bölgede yaşayan Sırp
azınlığın haklarının da daha iyi korunması mümkün olabilir. Avrupa’nın barut
fıçısı olarak anılan bölgenin sorunlu parçası Kosova ile ilgili müzakereler
başarısızlıkla sonuçlanırsa şiddet riski artabilir, fakirlik ve örgütlü suç
olaylarında da büyüme beklenebilir.
Dönemin UNMIK yöneticisi Hans Haekkerup Mayıs 2001'de
Kosova'daki Arnavut ve Sırpların siyasi temsilcileriyle bir araya gelerek; fakat
temsilcilerin görüşlerini çok fazla dikkate almaksızın "Kosova Anayasa
Çerçevesi"ni imzalamıştır. Söz konusu belgenin en büyük zaaf noktasını,
Kosova halkına bir halk oylaması ile Kosova'nın statüsünü belirleme hakkını
vermemesi oluşturmaktadır; dolayısıyla Arnavutlar için Kosova'nın
bağımsızlığına giden yolda önemli bir engel teşkil etmektedir.78
Görüşmelerin ne zaman ve ne şekilde sonuçlanacağı net değildir.
Kosova eski başbakanı Bayram Kosumi, Abdullah Gül’le görüşmesinde,
bağımsızlık için Haziran 2006 tarihini zikretmişti.79 Nihai statünün
belirlenmesinin gecikmesi, uluslararası toplumun Kosova’nın iç meselelerine
konsantre olup ilerleme sağlamasını da engellemektedir. Birçok ekonomik ve
hukuki mesele, statünün getirecekleri hakkındaki belirsizlik nedeniyle
çözüme kavuşturulamamaktadır. Ayrıca Belgrad yönetiminin geri dönmesine
yönelik Arnavut korkusu ile Sırp umudu ve dolayısıyla sonucun belirsizliği,
tarafları başka bir savaşa hazırlanmaya zorlamaktadır. Kosova için zaman
bir lükstür. Birleşmiş Milletler ve önde gelen üye devletlerin bu sürecin nasıl
78
İnsani yardım vakfı: http://www.ihh.org.tr/cgi-bin/index.pl?mod=news;op=news_id;id=1407
(17.04.2006).
79
Celil Sağır; ‘‘Kosova Şartlı Bağımsızlık Yolunda’’, Aksiyon, Yıl: 10, Sayı 576, 17.10.2005:
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=22682 (26.05.2006)
110
öne alınacağı konusunda düşünceler üretmesi gereklidir.80 Bölgede etkin bir
yargılama sistemi yoktur ve birçok konuda açık yasalar bulunmamaktadır.
Etnik saldırılar genelde cezasız kaldığından dolayı bu yeni saldırılara teşvik
olmaktadır.81 Bununla birlikte yakın tarihte konuyla ilgili bazı ilerlemeler
de sağlanmış durumdadır. Lahey Savaş Suçları Mahkemesi tarafından
1998’de Kosova’da savaş kanunlarını çiğnemekle suçlanan ve 2004’te
davaları görülmeye başlanan eski UÇK Komutanı Fatmir Limay ve
Lapusnik esir kampı komutanlarından Isak Musliu aklanırken, yine Lapusnik
Esir kampı komutanı Haradin Balay savaş yasalarını çiğneme
suçundan 13 yıl hapisle cezalandırıldı. Böylece ilk kez Kosovalı bir
Arnavut, savaş suçundan hüküm giymiş oldu. 82 Sırbistan’ın da statü
müzakerelerinde daha güçlü bir pozisyon elde edebilmek için
Firardaki Sırp savaş suçu zanlısı Radovan Karadziç’i Lahey’deki Savaş
Suçları Mahkemesine teslim etmesi mümkün olabilir.
Sonuç
AB ve BM çeşitli inisiyatifler ele alarak sorunun çözümü için aşamalar
kaydetmekteyse de bugün için ABD’nin liderliği olmadan herhangi bir nihai
çözüme varılabilmesi mümkün görünmemektedir. Kosova’nın statüsünün
belirlenmesi, bu eyaletin ve Sırbistan’ın geleceğinden çok daha geniş bir
meseledir. Mesele daha çok Avrupa içi ilişkilerin, kıtanın güvenliğinin ve
ABD’nin küresel ve Avrupa’daki pozisyonunun belirlenmesidir. Aynı
zamanda mesele AB’nin ortak güvenlik ve dış politikasını kurabilmesi
açısından da çok önemlidir.
AB açısından nihai hedef, Kosova'yı Sırbistan'la birlikte Avrupa
Birliği'ne almak değil, bölge ülkelerini tümüyle Avrupa Birliği bünyesine
katmak olmalıdır. Bu durumda sınırların önemi göreceli olarak azalacaktır.
Zaten AB liderleri de Balkan ülkelerine geleceklerinin AB ile birlikte olduğu
konusunda güvence vermektedir.83 Bunun karşılığında istenen ise reformları
hızlandırmaları, serbest seçime gitmeleri ve uluslararası savaş suçları
mahkemesi ile tam iş birliği göstermeleridir.
Kosova’nın nihai statüsü belirlenene kadar komşu ülkelerin
huzursuzluğu sürecektir. Kanımızca en doğru çözüm ilk aşamada Sırp
Cumhuriyeti ve Kosova arasında nüfus değişimi ile birlikte iki eşit devlet
temeline dayalı gevşek bir federasyon kurulmasıdır. Önceden karar verilmiş
bir sürecin sonunda -üç ila beş yıl- Kosova’da yapılacak halk oylaması ile
nihai statü belirlenebilir. İlk aşamada trafik, suç örgütleri, ticaret ve kimlik
80
Kai Eide 2004 yazında BM Genel Sekreteri Kofi Annan için hazırladığı Kosova’nın geleceği ile
ilgili raporu üzerinde çalışırken edindiği izlenimlerini anlatıyor. NATO Dergisi : http: // www. nato.
int/ docu/ review/2004/issue4/turkish/opinion.html (21.12.2005).
81
ICG; ‘‘After Miloseviç’’, A Pratical Agenda for Lasting Balkans Peace, s. 84, 86.
82
http: // www. ntvmsnbc. com/ news/ 352057. asp (13. 04. 2006) ; http: // www. setimes. com/
cocoon/ setimes/ xhtml/ tr/document/setimes/features/2004/11/15/feature-01 (15.11.2004).
83
Örneğin 16-17 Haziran AB Konseyi Başkanlık Sonuç Bildirgesi; http: // www . eu2005. lu/ en/
actualites/ conseil/ 2005/ 06/ 17 conseur- concl/ conseil.pdf (17.06.2005).
111
kartları gibi daha genel konular; sonrasında yerinden edilmiş Sırpların
durumu ele alınmalı; son olarak da nihai statü görüşmelerine geçilmelidir.
Kosova’da Kıbrıs’ta önerilene benzer bir formülasyon ortaya çıkabilir. Buna
göre Kosova, Sırplar ve Arnavutların eşit haklara sahip olacağı şekilde iki
etnik topluma bölünebilir. Nüfusun gönüllü olarak yeniden yerleştirilmesi,
yani azınlıkta kalanların mübadele ile çoğunluk olunan bölgelere göçü
sonucu, asimetrik bir bölünme yaratılabilir. Sırplar azınlık değil, Sırbistan ile
kurumsal bağları olan oluşturucu-kurucu (constituent) halk olmalıdır. BosnaHersek’teki Sırp Cumhuriyeti’nin statüsü ile Kosova’nın statüsünün arasında
bağ kurulabilir. Sırplar en azından Bosna-Hersek’te sahip oldukları statüyü
elde etmelidir.84 Bugün Kosova’daki Sırpların temel endişeleri güvenlikleridir;
dolayısıyla onlara güvenlik sağlayabilecek herhangi bir anlaşmayı
destekleyeceklerdir. Bununla birlikte kısa vadede Sırpların evlerine geri
dönüşleri ve güvenlikleri hakkında ilerleme sağlanmaz ise Sırp tarafında
esnek görüşlerin tekrar ortaya çıkmasını beklememek gerekir; hatta
Kosova’nın bağımsızlığı gerçeğe yaklaştıkça radikal liderlerin oy
potansiyelinin artması beklenebilir; nitekim Sırp Cumhuriyeti’nden sık sık, aynı Türkiye ve Kıbrıs ilişkisinde olduğu gibi- “eğer AB üyeliğinin bedeli
Kosova ise üye olmak istemiyoruz sesleri yükselmektedir. Sırplar, önemi
tartışılmaz olan Kosova’yı kaybederse, bu onların -Kıbrıs’ta Rumların Girne
için hissettiklerine benzer şekilde- intikam hisleri ve ileride tekrar geri alma
hayalleriyle yaşamalarına yol açabilir. Bu da Arnavutların devamlı
savunmada ve gergin kalmasını, karşılıklı güvensizliği ve uygun koşullar
ortaya çıktığı an tekrar çatışma riskini beraberinde getirebilecektir.
Kosova ve Sırbistan arasında özellikle ekonomi alanında bağlayıcı ve
iyi ilişkiler kurulabildiği takdirde, bugün için imkânsız gözükse de Kosovalı
Arnavutların ayrılık talepleri soğutulabilir. Refah içerisinde bir yaşam, tarafları
bir arada yaşamaya ikna edebilir. Zaten çözümün uluslararası güvenlik
garantileri ve mali yardımlarla desteklenmesi gerekecektir. Kosova’da
tarafları iş birliğine yöneltecek ve belki de zorunda bırakacak ekonomik
düzenlemeler yapılmalıdır; dış yatırımlar teşvik edilmelidir. Yalnız bu süreç
öncesinde Kosova, mutlaka uluslararası anlaşmalar ile 1974 Yugoslav
Anayasası’ndaki sınırlarını kabul ettiği, sınırlarını genişletmeye veya
Arnavutlukla birleşmeye yönelik hareketler içine girmeyeceği konusunda
bağlanmalıdır. Kosova’daki azınlık haklarının korunup korunmadığı mutlaka
uluslararası örgütlerin gözlemcileri tarafından takip edilmeli ve sonuçlar
resmî olarak belirli aralıklarla yayınlanmalıdır. Geçiş döneminin sonucunda
Kosova’nın, azınlık haklarını koruduğu, uluslararası ilişkiler yürütmek için
yeterli kapasiteye sahip olduğu, 1974’te belirlenen sınırlarına; Makedonya ve
Arnavutluk’un toprak bütünlüğüne saygı gösterdiği, Arnavutluk’la herhangi
bir siyasi ya da ekonomik bütünleşmeyi reddettiğini uluslararası topluma
kanıtlarsa ve yine bağımsızlığını talep ederse, bağımsızlığı tanınmalıdır.
84
CIAO - Public International Law and Policy Group; s. 10.
112
Daha önce değinildiği üzere, Kosova’nın bağımsızlığı yeni bir
bağımsızlık dalgası yaratma tehlikesi taşımaktadır; fakat uluslararası toplum,
Kosova’nın bağımsızlığı için karar verirken, balkanlar için getireceği
tehlikenin yanı sıra şunları da dikkate almalıdır: 1) Kosova ile diğer eski
Yugoslavya Cumhuriyetleri arasındaki hukuki ve olaysal benzerlik ve
bunların uluslararası toplumca tanınmış olması, 2) Yugoslavya’nın dağılmış
olduğu ve Sırbistan-Karadağ’ın, Yugoslavya’nın uluslararası hukuki kişiliğini
devam ettirdiği iddiasının kabul edilmiyor olması, 3)Kosova’nın yasal olarak
olsa da hiçbir zaman meşru olarak Sırbistan’ın bir parçası olmaması, 4)
Kosova halkının etnik temizliğe maruz kalmış olması.
Nihayetinde Kosova için bulunacak çözüm; ilgili iki toplum, komşu
ülkeler, diğer anahtar ülkeler ve AB ile ABD’nin çıkarlarına uygun olmak
zorundadır; aksi takdirde kalıcı bir çözüm beklenemez. Bu kadar çok tarafı
tatmin edecek bir anlaşmanın ise ne kadar zor olacağı ortadadır. Çözüme
daha geniş açılı bakılmalıdır. Balkan ülkelerinde çok sayıda azınlık
yaşamaktadır ve eski Yugoslavya’nın bir bölgesindeki karışıklık tüm
bölgedeki istikrarı tehdit edecektir; dolayısıyla bölgenin tamamının sorunları
kapsamlı şekilde ele alınmalıdır. Kosova sorununun kalıcı çözümü,
Balkanlar’daki sorunların kalıcı çözümünden geçecektir.
113
İRAN’IN, AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’NE YÖNELİK
MUHTEMEL BİR KITALAR ARASI BALİSTİK FÜZE TAARRUZUNUN,
TÜRKİYE VE DİĞER BÖLGE ÜLKELERİ AÇISINDAN SONUÇLARI
*
Kubilay Uzun
Özüm S. Uzun∗∗
Özet: Bu araştırmanın amacı; İran’ın, ABD’yi vurabilecek güçte balistik füzeler elde
etmesi veya geliştirmesi durumunda ortaya çıkacak sonuçları ortaya koymaktır. Bu araştırmanın
önemi; İran’ın gelecekte anılan kabiliyeti elde etmesi durumunda, ABD’nin bu füzeleri
önlemesinin teknik kısıtlamalar sebebiyle kolay olmayacağını ifade etmesi, ayrıca Türkiye’nin
doğru politikaları geliştirebilmek için ihtiyaç duyacağı teknik altyapıyı ortaya koymasıdır.
Anahtar kelimeler: Balistik füze, Kıtalar arası balistik füze, tepki safhası, önleme, tepki
safhası önlemesi, önleme füzesi, önleme füzesi konuşlandırma bölgeleri, İran, İran’ın füze
çalışmaları, Şahab, elektronik taarruz, savaş başlığı, çoklu savaş başlığı, sahte hedef,
görünmezlik teknolojisi, faydalı yük, atmosfer dışı imha aracı, enkaz, enkaz düşme bölgeleri,
önleme zamanı, azami fırlatma gecikmesi, X-bant radar.
Giriş
Büyük Orta Doğu Projesiyle Orta Doğu bölgesini şekillendirmeye
başlayan ABD’nin öne sürdüğü niyetler, bölgenin demokratikleşmesi, insan
haklarının sağlanması ve kadınların siyasi ve ekonomik hayata dâhil
edilmesi olarak özetlense de Afganistan ve Irak savaşlarıyla başlamış olan
süreçte uygulanan stratejilerin bu niyetlere yönelik olmaması, ABD’nin Orta
Doğu bölgesine yönelik amaçlarının sorgulanmasına neden olmaktadır.
ABD’nin küresel güç özelliğini koruyabilmesi için öncelikle Orta Doğu ve Orta
Asya petrolleri ve güzergâhlarını kontrol altına alması ve kendisine tehdit
oluşturabilecek ülkelerin ekonomik ve askerî ilerlemesini önlemesi gerektiği
düşünülmektedir.1 Bu bağlamda, Orta Doğu ve Orta Asya petrolleri ve
güzergâhlarının kontrolü için jeopolitik öneme sahip ve uzun vadede ABD’nin
ulusal güvenliğine yönelik potansiyel bir tehdit olan İran, ABD’nin hedefi
hâline gelmiştir. 17 Haziran 2005 tarihinde cumhurbaşkanlığına seçilen
Ahmedinecad’ın radikal söylemleri de İran’ın, ABD’nin hedef ülkeleri
listesinde yer almasında etkili olmuştur.
1970’lerin ortalarından itibaren balistik füze edinme çabası içine giren
İran’ın füze programlarını sistemli olarak devam ettirmesi, hem ABD hem de
İsrail tarafından endişe ile takip edilmektedir. Mevcut bilgi ve teknolojisi ile
İran, İsrail’i de kapsayan orta menzilli füzelere sahiptir. Kıtalar Arası Balistik
Füze (KABF) yapımının ileri teknoloji ve bilgi gerektirdiği bilinse de mevcut
uluslararası ilişkiler ortamında bazı ülkelerin yardımı ile İran’ın, KABF elde
etmesinde çok büyük engeller olmadığı düşünülmektedir.
*
Hv. Plt. Bnb., Gnkur. Hrk. Bşk.lığı, Eğt. D. Bşk.lığı, Tatb. Şb. Md.lüğü.
Orta Doğu Uzmanı, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Doktora Öğrencisi.
1
Son 20 yılda küresel anlamda petrole olan ihtiyaç % 30 artmıştır. Dünya pazarları, 2001
yılında günde 77,1 milyon varil petrole ihtiyaç duyarken, 2025 yılında bu oranın 118,8 milyon
varile çıkması öngörülmektedir. Dünyanın kanıtlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık %70'i Orta
Doğu ve Orta Asya coğrafyasındadır.
∗∗
115
Stratejik Araştırmalar Dergisi Şubat 2007 Sayı 9
Bu noktada, İran’ın hâlihazırda ABD’yi tehdit edebilecek menzilli
füzelere sahip olmadığını vurgulamak gerekmektedir. Dolayısıyla bu makale
incelenirken, ortaya konulan çalışmanın bir senaryo olduğu akıldan
çıkarılmamalıdır. Bu araştırma, “İran’ın gelecekte ABD topraklarını tehdit
edebilecek güçte füzelere sahip olması durumunda, muhtemel bir füze
taarruzundan Türkiye ve bölge ülkeleri nasıl etkilenecektir?” sorusuna cevap
bulmayı amaçlamaktadır. İran, mevcut füzeleri ile İsrail’i tehdit etmektedir.
Eğer ABD, İran’da kendi çıkarları doğrultusunda bir rejim oluşturamaz ise
İran’ın füze programlarını ilerleterek ABD’ye tehdit oluşturabileceğini
söylemek yanlış olmayacaktır. Bu çalışmada, İran’ın füze çalışmaları ve
KABF’ler kısaca anlatıldıktan sonra, İran’ın ABD’ye yönelik muhtemel KABF
taarruzunun Türkiye ve bölge ülkelerine etkileri araştırılacaktır. Bu
araştırmada uluslararası ilişkiler ortamı göz önünde bulundurularak
bilgisayar ortamında simüle edilmiş senaryolar yorumlanmaya çalışılmıştır.
1. İran’ın Füze Çalışmaları
İran, 1980’lerin sonlarından itibaren, nükleer programı gibi balistik füze
çalışmalarına da büyük önem vermiş, Üçüncü Dünya Ülkeleri arasında
balistik füze gücü bakımından Kuzey Kore’den sonra ikinci sıraya
yükselmiştir. İran’ın kısa, orta ve uzun menzilli balistik füze çalışmalarında
sistemli bir programa sahip olduğu bilinmektedir.2 Bu süreç sonunda İran
1300–1500 km menzile sahip Şahap–3 füzelerini üretmiş ve 22 Temmuz
1998 günü ilk uçuş testlerini yapmıştır. İran, bu tarihten sonra Şahap–3
füzelerinin seyrüsefer sistemi ve roket motoru üzerinde çalışmalarını artırmış
ve bu füze üzerinde çeşitli düzenlemeler yapmıştır. İran Savunma Bakanı Ali
Şamhani, Şahap–3 füzesinin menziline eş değer, katı yakıt kullanan bir
füzenin denemesinin %100 başarıyla yapıldığını ifade etmiştir.3 ABD, İran'ın
Rusya, Kuzey Kore ve Çin ile füze teknolojisine ilişkin iş birliğinden endişe
duyduğunu açıklarken, son yıllarda üst üste ''Şahap'' serisi balistik füze
denemeleri yapan İran, füze programının tamamen savunmaya yönelik
olduğunu ileri sürmektedir.4
İç ve dış etkenlere bağlı olarak tahmin edilen sürenin uzayabileceği
veya kısalabileceği ifade edilse de İran’ın 2015 yılı itibari ile ABD’ye
ulaşabilecek KABF’ye sahip olabileceği düşünülmektedir.5 İran, kimi
tahminlere göre Rusya’nın yardımı ile 2010 yılına kadar KABF denemesi
yapabilecektir. Aynı zamanda uzmanlar, İran’ın Kuzey Kore ile iş birliği
yaparak Taepo Dong tipi KABF elde edebileceğini de ifade etmektedirler.
2
İran’ın balistik füze çalışmalarıyla ilgili daha fazla bilgi için bk. http://www.nti.org/e
research/profiles/Iran/missile/index. html. Anthony Cordesman; “Proliferation in Iran,” Center for
Strategic and International Studies, Gözden Geçirilme Tarihi 20 Şubat 2004.
3
“İran’dan Yeni Füze Denemesi,” http: //www. cnnturk. com. tr/ DUNYA/ haber detay. asp?
PID= 319&HID=1&haberID=99956, 31 Mayıs 2005.
4
“ABD’ye Kalkan Türkiye’ye Kılıç,”http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,[email protected][email protected]~11505,00.asp, 23 Temmuz 2001.
5
“Missile Overview,”http://www.nti.org/eresearch/profiles/ıran/missile/index.html.
116
Önümüzdeki yıllarda İran’ın yörüngeye uzay aracı gönderme denemesi
yapabileceği, bu sayede orta menzilli ve kıtalararası balistik füzelerine teknik
alt yapı oluşturabileceği ifade edilmektedir.6 5 Ocak 2004 tarihinde İran
Savunma Bakanı, İran’ın 18 ay içerisinde uydu konuşlandırabileceğini
açıklamıştır.7 Tahminler, İran’ın KABF geliştirebilme yeteneğini elde
etmesinde farklı zamanları işaret etse de İran’ın balistik füze geliştirme ve
füze menzillerini artırma çabası içerisinde olduğuna işaret etmektedir.8
2. Kıtalar Arası Balistik Füzeler
Bir KABF’nin uçuşu Şekil-1’de görüldüğü gibi üç temel safhaya ayrılır.
Bunlar; Tepki Safhası (Boost Phase), Orta Yörünge (Mid-course) ve Son
Safhadır (Terminal Phase).
Şekil-1
Kıtalararası Balistik Füzelerin Safhaları9
KABF’leri hedeflerine ulaşmadan önce tahrip etme düşüncesi, Soğuk
Savaş dönemi boyunca gündeme gelmişse de özellikle Soğuk Savaş
döneminin bitişini takip eden on beş yılda, füze teknolojisinin kontrolsüzce
yayılması ve kullanılmasından duyulan endişe ile beslenerek daha çok
tartışılır hâle gelmiştir.
6
Anthony Cordesman, “Proliferation in Iran,” Center for Strategic and International Studies,
Gözden Geçirilme Tarihi 20 Şubat 2004.
7
Andrew Feickert, “Iran’s Ballistic Missile Capabilities,” Congressional Research Service Report
for Congress, 23 Ağustos 2004, http:// fpc. state. gov/ documents/ organization/ 39332. pdf#
search=’iran% 27s% 20ballistic% 20missile.'
8
İran’ın son dönem füze programı ve denemeleri ile ilgi detaylı bilgi için bk.
http://www.nti.org/eresearch/profiles/Iran/Missile/1788 6278.html.
9
Missile Defense Agency; http://www.mda.mil/mdalin/html/mdalink.html
117
Tehdit açık olmakla birlikte, bu tehdidin önlenmesinde izlenecek yol
haritası konusunda bilim adamları tarafından değişik yaklaşımlar ortaya
konulmuştur. KABF’ler fırlatıldıktan sonra yaklaşık 10.000–12.000 km yol kat
ederler ve 30 ila 40 dakika uçarlar ki bu oldukça uzun bir zamandır. Bu
durumda, ilk bakışta bir KABF’yi hedefine çarpmadan önce herhangi bir
noktada tespit ve imha etmek akla gelen en mantıklı çözümdür. Bu tip
önlemeye, “orta-yörünge” ve “son safha” önlemesi adı verilir. Orta-yörünge
ve son safha önlemesinin, KABF’yi tespit etmek için yeterince zamanın
mevcut olması ve önleme füzeleri/araçlarını dost topraklara yerleştirebilme
gibi avantajları vardır. Öte yandan, başka bir grup bilim adamı ise işlerin bu
kadar da kolay olmayabileceğini savunmuştur. Orta-yörünge ve son safha
önlemesinin bazı dezavantajları şunlardır:
Balistik füze tarafından önleme füzesi ve diğer savunma sistemi
bileşenlerine karşı uygulanabilecek elektronik taarruz,10
Savaş başlığı11 tamamen tahrip edilmediği takdirde enkazın dost
topraklara düşme riski,
Tek bir savaş başlığı yerine çoklu alt-mühimmat kullanılması sonucu
savunma sisteminin işba hâline gelmesi olasılığı,12
Orta-yörünge ve son safha önlemesinin elektronik taarruza karşı
hassas oluşuna ilave olarak bir KABF tarafından tepki safhasının bitiminden
itibaren kalan uçuşu süresince kullanılabilecek pek çok elektronik taarruz
tekniği mevcuttur. Lewis ve Postol bunları: çoklu alt-mühimmat13, sahte
hedefler14, radar ve kızıl ötesi görünmezlik teknolojisi15 ve manevra olarak
listelemektedir.16
10
Elektronik taarruz, füze savunma sisteminin sensörlerine (Radar ve Kızılötesi) ve diğer
bileşenlerine sahte hedefler, elektronik karıştırma vb. yollarla müdahale ederek, sistemi
yanıltmayı ve iş göremez hâle getirmeyi amaçlar. Elektronik taarruzun tepki safhasında
kullanımı, diğer safhalarda olduğu kadar pratik değildir. Bu konuda detaylı bilgi için bk. Kubilay
Uzun, “Requirements and Limitations of Boost–Phase Ballistic Missile Intercept Systems”,
Yüksek Lisans Tezi, Naval Postgraduate School, Monterey, California, Eylül 2004.
11
Savaş Başlığı (warhead) füze tarafından taşınan faydalı yüktür (payload). Patlayıcı madde ve
bu patlayıcıyı harekete geçirecek patlatma mekanizmasından (detonator) oluşur.
12
Jennifer C. Davis and James J. Lisowski; “Developing a Remote Staring Sensor for
Optimizing Successful Boost Phase Intercept,” Proc. of IEEE Aerospace Conference, IEEE
Press, Piscataway, New Jersey, Cat. no. 02TH8593, 2002, s. 4-1649–4-1661.
13
Çoklu alt-mühimmat (multiple sub-munitions) kullanımı, füze savunma sistemi bileşenlerini
yanıltmayı ve işba hâline getirmeyi amaçlar. Modern KABF’lerin savaş başlıkları birden fazla altmühimmattan oluşmaktadır. Tepki safhasının sona ermesini müteakiben alt-mühimmatları
koruyan muhafaza açılarak savaş başlıkları birbirinden ayrılır. Bu sayede, savunma sistemi tek
hedef yerine, örneğin 10 ayrı hedefi takip etmek ve belki de 10 ayrı savunma füzesi atmak
zorunda kalacaktır.
14
Sahte hedefler (decoys); harp başlıklarını taklit eden ve bu sayede füze savunma
sistemlerinin işini daha da zorlaştırmayı amaçlayan yapılardır. KABF orta-yörüngesi tamamen
atmosfer dışında gerçekleşir. Havanın mevcut olmadığı bu ortamda, harp başlığından ayrılan
tüm sahte hedefler kütlelerinden ve şekillerinden bağımsız olarak gerçek savaş başlığı ile
beraber hareket ederler. Bu safhada sıklıkla kullanılan sahte hedeflere örnek olarak metalize
118
Tartışmaya son noktayı koyan ise, 2000 yılının Nisan ayında
yayımlanan ünlü MIT Karşı-tedbirler Raporu (MIT Countermeasures Report)
olmuştur. MIT Karşı-tedbirler Raporunun vurguladığı hususlar şunlardır:
KABF üretebilen bir ülkenin, basit elektronik taarruz tekniklerini
kullanabileceğine inanmamak için hiçbir sebep yoktur.
Elektronik taarruz, orta-yörünge/son-safha önlemesine dayalı bir
savunma sistemini büyük olasılıkla etkileyecek, işba hâline getirecek veya
başarısızlığa uğratacaktır.
Bu elektronik taarruz: Alt-mühimmat, sahte hedefler, radar kesit alan
azaltma, kızıl ötesi görünmezlik, savaş başlığını saklama ve manevrayı
içerecektir.17
Gerçekleştirilen ciddi ve kapsamlı araştırmalar göstermiştir ki bir KABF
savunma sisteminin başarılı olabilmesi için KABF’nin elektronik taarruz
imkânının kısıtlı olduğu tepki safhasında (boost phase) vurulması şarttır.
Tepki safhası, KABF’nin rampasından fırlatıldığı andan başlayarak roket
motorlarının söndüğü ana kadar geçen ilk safha olarak tanımlanır.18 Tepki
safhası önlemesinin amacı, KABF’nin imha edilmesi değil, ivmelenme
safhası tamamlanmadan vurulması (faydalı yükün roket motorları ile
bağlantısının kesilmesi) suretiyle güçsüz bırakılması ve bu sayede hedefe
varmadan düşmesini temin etmektir. Vurulma zamanının, tepki safhasının
toplam süresine oranına bağlı olarak bu kısalık binlerce kilometreyi bulabilir.
Tepki safhası dışındaki tüm yaklaşımlar şu iki gerçeği dikkate almak
durumundadır:
Füzenin ivmelenmesi sona erdiğinde (tepki safhası bittiğinde), değişik
elektronik taarruz tekniklerinin kullanılması olasıdır.
balonlar gösterilebilir. Metalize balonlar, faydalı yük içinde gerçek savaş başlıkları ile birlikte çok
az yer gereksinimi ve ağırlıkla atılabilir. Tepki safhası sona erdiğinde, çoklu alt-mühimmat ile
birlikte metalize balonlar da gruptan ayrılırlar. Bu safhada, uzayda bulut hâlinde büyük bir hızla
ilerleyen bir grup hedef ortaya çıkar. Füze savunma sistemi açısından, bu bulutun içerisinde
gerçek harp başlıklarını bulmak ve imha etmek oldukça iddialı bir görevdir.
15
Görünmezlik (stealth) teknolojileri; radar veya kızıl ötesi sensörlerin algıladığı enerji miktarını,
dolayısıyla tespit ve izleme mesafesini azaltmayı hedefleyen teknolojilerdir. Radar kesit alanını
azaltmak maksadıyla kullanılan geometrik şekillendirme (geometrical shaping) ve radar
dalgalarını emici malzeme (RAM: Radar Absorbent Material), kızılötesi sensörleri etkilemek için
kullanılan soğutma (cooling) ve gizleme (shrouding) teknikleri buna örnek olarak gösterilebilir.
16
George N. Lewis and Theodore A. Postol; “Future Challenges to Ballistic Missile Defense,”
IEEE Spectrum, Vol. 34, no. 9, (1997), s. 60-68.
17
Andrew M. Sessler, John M. Cornwall, Bob Dietz, Steve Fetter, Sherman Frankel, Richard L.
Garwin; et al., “Countermeasures: A Technical Evaluation of the Operational Effectiveness of
the Planned US National Missile Defense System,” Union of Concerned Scientists, MIT Security
Studies Program, Cambridge, Massachusetts, April 2000.
18
Jennifer C. Davis and James J. Lisowski; “Developing a Remote Staring Sensor for
Optimizing Successful Boost Phase Intercept,” Proc. of IEEE Aerospace Conference, IEEE
Press, Piscataway, New Jersey, Cat. no: 02TH8593, 2002, s. 4-1649–4-1661.
119
Uzun menzilli balistik füzeler için ana faydalı yükten (payload ) ayrılan
her parçacık, kütlesine bağlı olmaksızın faydalı yükle aynı yörüngeyi
izleyecektir. Dolayısıyla, atmosferik etkilerin ihmal edilebileceği dış uzayda,
küçük bir chaff parçacığı ile ağır savaş başlığı arasında yörünge açısından
hiçbir fark yoktur.
Tepki safhası, KABF’nin tüm uçuş safahatına oranla oldukça kısa bir
zamanda gerçekleşir. Kıtalar arası ölçekte füzeler için kullanılan yakıta bağlı
olarak tepki safhasının süresi 3 ila 5 dakika arasında olacaktır. Tepki safhası
önlemesinin diğer yöntemlerle ilgili problemlerden etkilenmemesine rağmen
uğraşması gereken başka faktörler vardır. Bunlar, genellikle tespit ve karar
verme gereksinimleridir ki nihayetinde önleme füzesinin, KABF fırlatma
noktasına çok yakın bir bölgeye konuşlandırılması ihtiyacını doğurur.
Önleme füzesi kullanmanın bir diğer alternatifi ise Havada Konuşlu Lazer
(Airborne Laser-ABL) olmakla birlikte, işe yarayacağı oldukça şaibeli olan bu
sistem bu araştırmanın kapsamı dışında bırakılmıştır. İlave olarak -her ne
kadar günümüz teknolojisi için uzak bir hedef olsa da- önleme füzelerinin
yörüngeye konuşlandırılması da araştırılmaya değer olasılıklardan birisi
olarak karşımıza çıkmaktadır19. Benzer şekilde, uzaya konuşlu önleme
füzeleri de bu araştırmanın kapsamı dışındadır.
O hâlde akla gelen başlıca sorular şunlar olabilir: Önleme füzesi,
KABF fırlatma noktasının ne kadar yakınına yerleştirilmelidir? Önleme
füzesinin, arzu edilen yakınlığa yerleştirilmesi her zaman mümkün olabilecek
midir? Hepsinden daha kritik olan ve insan muhakemesini dehşete düşüren
soru ise şudur: KABF’ler bugünün teknolojisiyle önlenebilir mi?
KABF’lerin önlenmesi bazı koşullarda mümkün değilse KABF
teknolojisine sahip ülkelerin bu teknolojiyi başka ülkelerin geliştirmesine
engel olmaya, KABF teknolojisine sahip olmayan ülkelerin ise bu teknolojiyi
geliştirmeye çalışmaları çok mantıklıdır. KABF fırlatma kabiliyetine sahip,
bilinen güçlerin dışındaki bir ülkenin bu kabiliyeti elde etmeye çalışmasının
sebepleri neler olabilir? Oberg’e göre bu arzu üç önemli amaca hizmet eder:
Düşman topraklarına savaş başlıklarını taşıyabilmek,
Uzay çalışmalarında fiilen var olmak,
Bir “küresel güç” olmak.20
KABF fırlatma kabiliyetine sahip olarak bir “küresel güç” olunabilir mi?
Genel kanının aksine fırlatılan bir KABF’nin yıkıcı etkilerinden korunmak, şu
anki teknoloji düzeyi ile mümkün değilse, “küresel güç” değilse bile bir
19
Uzaya konuşlu füzeler ile önleme hakkında daha fazla bilgi için bkz. Tarık AYDIN, “Orbit
Selection and Exo-atmospheric Kill Vehicle (EKV) Guidance for Space-based Intercontinental
Ballistic Missile (ICBM) Intercept”, Yüksek Lisans Tezi, Naval Postgraduate School, Monterey,
California, Eylül 2005.
20
James Oberg, “Missiles for all: the new global threat,” IEEE Spectrum, Vol. 36, no: 3, (1999),
s. 20-28.
120
“küresel aktör” olmak kuvvetle muhtemeldir. O hâlde bölgesel bir güç olma
arzusu içinde olan İran’ın küresel güç ABD ile çatışan bölge çıkarlarını
korumak için küresel bir aktör olma yolunda kabiliyetlerini artırma çabası
içinde olması beklenebilir. İran’ın yıllardır geliştirerek devam ettirdiği füze
programı da bu çabanın bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.
3. Tepki-Safhası KABF Önlemesinin Simülasyonu
Tepki-safhası KABF önlemesinin irdelenmesinde kullanılan araç21, üç
boyutlu bir bilgisayar modelidir ve MATLAB22 dilinde yazılmıştır. Orijinal
model, yerde konuşlu X-Bant radarlar ve uzayda konuşlu kızıl ötesi sensörler
ile veri tümleştirme23 hususlarını da kapsamasına rağmen bu araştırmada
kullanılan sürümü, sensör kısıtlamalarını dikkate almayacak şekilde
basitleştirmiştir. Başka bir deyişle, KABF pozisyon bilgisinin mükemmel
şekilde önleme füzesine bildirildiği varsayılmıştır.
KABF ve
özetlenmiştir:24
önleme
füzesi
modelleri
ile
ilgili
konular aşağıda
Simülasyon, çok kademeli25 füzeleri modelleyebilmektedir.
araştırma için faydalı yük hariç, üç kademeli roketler modellenmiştir.
Bu
Füzelere etkiyen temel kuvvetler; Tepki (Thrust), Ağırlık (Weight) ve
Sürüklemedir (Drag). Önleme füzesi için buna kumanda kuvvetini de ilave
etmek uygun olur.
Her kademenin yanma süresi boyunca, kademe yakıt kütlesi lineer
olarak azalmaktadır. Tepkinin büyüklüğünün, üç temel parametrenin
(kademe yakıt kütlesinin birinci zaman türevi, hâlihazır yükseklikteki yer
çekimi ivmesi ve yakıt spesifik impalsı26) çarpımına eşit, tepkinin yönünün ise
21
Kubilay Uzun, “Requirements and Limitations of Boost–Phase Ballistic Missile Intercept
Systems”, Yüksek Lisans Tezi, Naval Postgraduate School, Monterey, California, Eylül 2004.
22
MATLAB (MATrix LABoratory), The Mathworks Inc. tarafından yaratılmış olan bir
programlama dilidir.
23
Veri Tümleştirme (Data Fusion) farklı enerji kaynaklarını takip eden sensörlerden gelen hedef
pozisyon bilgilerinin uygun bir algoritma ile birleştirilmesi işlemidir. Daha fazla bilgi için bk.
Gökhan HUMALI; “Sensor Fusion for Boost Phase Interception of Ballistic Missiles”, Yüksek
Lisans Tezi, Naval Postgraduate School, Monterey, California, Eylül 2004 ve Kürşad YILDIZ;
“Electronic Attack and Sensor Fusion Techniques for Boost-phase Defense against Multiple
Ballistic Threat Missiles”, Yüksek Lisans Tezi, Naval Postgraduate School, Monterey, California,
Eylül 2004.
24
(Modeller ile ilgili detaylar ve kaynak kodları için bk. UZUN, a.g.e.)
25
Birden fazla roket motoru kademesi (multi-stage) kullanımı, kütle bölümünü (mass fraction)
iyileştirmek maksadıyla kullanılan bir tekniktir. Çok-kademeli füzelerde her kademe yanması
tamamlandıktan sonra atılır, böylece yakıtın haricinde kalan safra ağırlığın bir bölümü atılmış
olur. Kademe sayısı ne kadar fazla olursa genel kütle bölümü o derece iyileşecek, dolayısıyla
aynı miktarda yakıtla ulaşılabilecek maksimum hız (maksimum menzil ve/veya taşınabilecek
maksimum faydalı yük) artacaktır. Öte yandan, kademe sayısı arttıkça, füzenin karmaşıklığı da
artar; bu sebeple modern füzelerin kademe sayısı uygun bir değer olan 3 ile sınırlandırılmıştır.
26
Spesifik İmpals, roket yakıtının etkinliğini gösteren bir büyüklüktür. Birimi saniyedir. Roket
yakıtlarının spesifik impalsları kabaca 200 ila 400 saniye arasında değişmektedir.
121
hız vektörüne paralel olduğu kabul edilmiştir. Sürükleme vektörü ise her
zaman hız vektörüne ters yöndedir.
Dünya, 6370 km yarıçapında dönmeyen mükemmel bir küre olarak
kabul edilmiştir. Ağırlık vektörünün yönü her zaman dünyanın merkezine
doğrudur.
Her füze, kademe başına dört temel parametre ile tanımlanmıştır:
Toplam kütle, yakıt kütlesi, spesifik impals ve yanma süresi. Füze boyutları
ve toplam kademe ağırlıkları için ABD Peacekeeper füzesi model alınmıştır.
Öte yandan yakıt ağırlıkları; KABF modeli için kademe başına toplam
ağırlığın %85’i, önleme füzesi için ise %90’ı olarak kabul edilmiştir. Tüm
füzelerin tüm kademeleri için spesifik impals 300 saniye, yanma zamanı ise
60 saniye kabul edilmiştir. Dolayısıyla, KABF ve önleme füzesinin toplam
tepki safhası 180 saniyedir. Buna göre KABF ve önleme füzesi veri matrisleri
Tablo-1 ve Tablo-2’de verilmiştir:
Tablo-1
1.KADEME
2. KADEME
3. KADEME
FAYDALI
YÜK
108,000
61,000
17,000
3,800
91,800
51,850
14,450
0
Spesifik
İmpals (s)
300
300
300
0
Yanma
Zamanı (s)
60
60
60
0
Toplam
(lb)
Yakıt
(lb)
Kütle
Kütlesi
KABF Veri Matrisi
Tablo-2
1. KADEME
2. KADEME
3. KADEME
ADİA
Toplam Kütle
(lb)
108,000
61,000
17,000
500
Yakıt
(lb)
102,600
57,950
16,150
0
Spesifik
İmpals (s)
300
300
300
0
Yanma
Zamanı (s)
60
60
60
0
Kütlesi
Önleme Füzesi Veri Matrisi
122
Verilen parametreler ile tasarlanan KABF, İran’ın herhangi bir
noktasından ABD’nin herhangi bir noktasına 3800 lb. (yaklaşık 1725 kg)
faydalı yük taşıyabilmektedir. Önleme füzesinin faydalı yükü ise AtmosferDışı İmha Aracıdır (ADİA) (Exoatmospheric Kill Vehicle- EKV27). ADİA’nın
kütlesi 500 lb. (yaklaşık 225 kg) olarak kabul edilmiştir.
Önleme füzesi güdümü Oransal Seyrüseferdir28 (Proportional
Navigation- PN). Seyrüsefer Kat sayısı29 (Navigation Coefficient- N’) 4’tür.
Füze modellerinin performansları hakkında fikir vermesi açısından, her
iki model de simülasyonda serbest atış ile koşturulmuştur. Buna göre; KABF
modelinin tepki safhası sonunda (t = 180 s, söndüğü anda) sürati 7,5 km/s,
önleme füzesinin sürati ise aynı noktada 12,8 km/s olarak ölçülmüştür.
Bu çalışmanın hâlihazırda mevcut olmayan balistik füze ve önleme
füzesi teknolojilerini simüle ettiğini ve ortaya koyulan durumun bir senaryo
olduğunu tekrar vurgulayalım. Bu durumda “Simülasyonları koşturmak için
yapılan varsayımlar ne kadar gerçekçidir?” sorusu önem kazanmaktadır.
KABF ve önleme füzesinin birbirine yakın performanslara sahip olmaları, ilk
bakışta oldukça kötümser bir kabul gibi gelebilir. Ne var ki bu oldukça
gerçekçidir. KABF önleme problemleri, hızlı füzelerle, yavaş hedeflere karşı
yapılan klasik önleme problemlerinin çözümlerinden oldukça farklı bir
karakter arz eder. Yörüngeye faydalı yük taşıyan füzeler için ulaşılması
gereken süratler yaklaşık 8 km/s değerine yakınsar. Bu ise kaba bir hesapla
(0°C için) 24 mach civarında bir sürate tekabül eder. Bu sürat, taktik önleme
problemlerinde kullanılanların çok üzerindedir. Bu süratlerde yapılan
önlemelerde, performans farkından ziyade, atışın uygun pozisyondan, uygun
açılarda ve makul bir gecikme ile yapılması önem kazanır. “Roket
Denklemi”ne göre, bir roketin ulaşabileceği en yüksek sürati belirleyen
sadece iki parametre vardır: Bunlardan biri egzoz çıkış hızı olup esasen
spesifik impals ve yer çekimi ivmesinin çarpımına eşittir. Spesifik impals ise
kullanılan yakıtın karakteristiğine bağlıdır. Diğer ve en önemli parametre ise
“Kütle Bölümü”dür (Mass Fraction). Bir roketin kütle bölümü yakıt ağırlığının
toplam ağırlığa oranı olarak tanımlanır ve roketin ulaşabileceği maksimum
sürati logaritmik olarak etkiler.30 Bütün bunların anlamı şudur: Bir roket ne
27
Atmosfer-Dışı İmha Aracı (ADİA) genel olarak tüm atmosfer-dışı kinetik imha önleme
araçlarına (kinetic kill interceptor), özelde ise ABD Orta-yörünge savunma sistemi önleme
füzelerinin faydalı yükü olarak kullanılmak üzere Raytheon tarafından üretilmiş olan araca
verilen addır.
28
Oransal Seyrüsefer (Proportional Navigation), hava-hava önleme füzelerinde yaygın olarak
kullanılan bir güdüm algoritmasıdır. Temelde, füzenin hedef ile çarpışacağı noktaya doğru
yönelmesini sağlar.
29
Oransal seyrüsefer, güdüm komutlarının hesaplanmasında, füze-hedef arasında çizilen hattın
değişme oranını (Line-of-sight rate) ve yaklaşma hızını (Closing Velocity) kullanır. Güdüm
komutu hesaplanırken mevcut girdiler son olarak “seyrüsefer kat sayısı” adı verilen sabit bir sayı
ile çarpılır. Bu kat sayının değeri genel olarak 3, 4 veya 5’tir. Seçilen seyrüsefer kat sayısına
bağlı olarak füzenin manevra karakteristikleri değişir.
30
Paul Zarchan; Tactical and Strategic Missile Guidance, (Reston, Virginia: American Institute
of Aeronautics and Astronautics, 2002).
123
kadar ağır ve büyük olarak tasarlanırsa tasarlansın performansını, faydalı
yükü de kapsamak koşuluyla toplam ağırlığının ne kadarının yakıta ayrıldığı
belirler. Dolayısıyla, bu simülasyonların koşturulmasında yapılan kabuller,
önleme füzesini tasarlayanın daha iyi bir teknolojiye sahip olduğu (%85,
%90), öte yandan daha az faydalı yük taşımak zorunluluğundan (3800 lb.,
500 lb.) kaynaklanan avantajı kullandığı varsayımı ile yapılmıştır. Bu kabuller
çerçevesinde KABF’nin tepki safhası sonunda yaklaşık 7,5 km/s (0°C için
22,6 mach), önleme füzesinin ise yaklaşık 12,8 km/s (0°C için 38,6 mach)
sürate ulaştığı görülmüştür. Önleme füzesinin 10 ila 15 km/s sürate
ulaşabilecek bir füze olacağı tahmin edilmekte olduğundan 12,8 km/s
değerinin, gerçeğe çok yakın sonuçlar vereceği değerlendirilmektedir. Fizik
kuralları çerçevesinde kalmak koşuluyla yapılabilecek farklı tasarımlar, bu
araştırma
sonucunda
elde
edilecek
sonuçları
trajik
şekilde
değiştirmeyecektir. Kaldı ki arzu edilen her türlü tasarımın aynı simülasyonu
kullanarak denenmesi mümkündür.
İran’dan atılacak KABF’lerin hedefleri, Şekil-2’de görüldüğü gibi,
ABD’nin doğu ve batı kıyısından birer adet olacak şekilde seçilmiştir. Doğu
kıyısı hedefi, Washington D.C. şehir merkezi olup coğrafi koordinatı 38º53’K
77º00’B’dır. Batı kıyısı hedefi ise San Francisco şehir merkezi olup coğrafi
koordinatı 37º47’K 122º26’B’dır. İran’ın hâlihazırdaki füze tesisleri Şekil-3’te
gösterilmiştir.31
Şekil-2
KABF Hedefleri
31
“Iran Missile Facilities,”http://.nti.org/e research/profiles/Iran/Missile/3876 3922.html.
124
Şekil-3
İran’ın Hâlihazırdaki Füze Tesisleri İran’ın füze tesislerinin coğrafi
konumları incelendiğinde genellikle ülkenin kuzey bölgesinde ve güneydeki
adaları üzerinde konuşlandırıldığı görülür. Bunun sebebi taktik
düşüncelerdir. Unutulmamalıdır ki, İran hâlihazırda KABF’lere sahip değildir.
Bu sebeple, füze tesislerinin konuş ve kuruluşu da kısa/orta menzilli taktik
füzelere göre değerlendirilmiştir. Örneğin 1,300 km menzilli bir taktik balistik
füzenin fırlatma üssünü 300 km ileri veya geri konuşlandırmak çok şey
değiştirebilir. Öte yandan KABF’ler, uygun faydalı yük seçimi ile tüm dünyayı
kapsayabilirler. Tüm dünyayı kapsayabilme kabiliyetine sahip olmanın
göstergesi, yörüngeye uzay cismi gönderebilmektir. Faaliyetlerini ivmeli
şekilde sürdüren küresel aktör adaylarının güncel uzay çalışmalarını
incelediğimizde, kendi tasarladıkları roketlerle yörüngeye küçük çapta
uydular fırlattıklarını görürüz. Yörüngeye uydu fırlatma olayından alınması
gereken mesaj, bu ülkenin KABF fırlatma kabiliyetine de (iradesine
olmayabilir) sahip olduğudur. İran’ın füze programlarından bahsedilen önceki
bölümde bazı uzmanların İran’ın uydu fırlatma testlerini 2010 yılına kadar
gerçekleştirebileceğinden endişe ettiklerini ifade etmiştik.
Kıtalar arası uzaklıklara erişebilecek füzeleri dizayn etme kabiliyetini
elde eden ülkelerin KABF tesislerinin konuşlarında değişiklik yapması icap
eder. KABF tesisleri ve fırlatma rampaları/siloları, önleme füzelerini etkisiz
hâle getirmek maksadıyla taarruz edilecek istikametin aksi yönünde,
mümkün olduğunca derinlik sağlayacak şekilde konuşlandırılmalıdır. Bu
derinliğin sınırı ülke sınırlarına kadar dayanabilir. Öte yandan mevcut KABF
ve KABF tesislerinin bekasının sağlanması bakımından her istikamette
sınırlara uzak olan noktalar da tercih edilebilir. Bu bakımdan, mevcut olan
125
füze tesisleri içinde İran’ın gelecekte geliştirebileceği KABF’lerini
konuşlandırabileceği en uygun üs İsfahan’dır. Öte yandan, hâlihazırda İran
tarafından füze kolaylığı olarak kullanılmayan coğrafi bölgeleri de hesaba
katarsak, olabilecek en uygun üssün İsfahan olduğunu söylemek doğru
olmaz. Bu araştırmada, bilinen İran füze tesisleri içinde yer almayan; ancak
yer almaya aday olan iki farklı coğrafi nokta daha kapsanacaktır. İsfahan’a
ilave olarak, bu noktalar Yezd ve Kerman’dır. Hemen ilave etmek gerekir ki
bu coğrafi bölgelerin ele alınması, bu noktaların ideal olduğunu göstermez.
Bu daha çok, beka ve önleme füzesi etkisizleştirme faktörlerinin
dengelenmesini gerektiren bir karardır. Öte yandan, ele alınan noktalar,
taarruz istikametinin aksi yönünde yapılan konuşlandırmaların ne kadar etkili
olduğunun gösterilmesi açısından faydalı olacaktır. Bu durumda, muhtemel
KABF atış noktası olarak ele alınacak bölgeler, Şekil-4’te görüldüğü gibi,
İsfahan (32º39’K 51º04’D), Yezd (31º55’K 54º22’D) ve Kerman (30º18’K
57º05’D) olacaktır.
Şekil-4
Seçilen KABF Tesisleri
Seçilen KABF tesislerinden, seçilen hedeflere olan istikamet ve
mesafeler Tablo-3’te verilmiştir.
126
Tablo-3
NEREDEN
NEREYE
İSTİKAMET (º)
MESAFE
(km)
Washington D.C.
322
10,400
İsfahan
San Francisco
355
12,100
Washington D.C.
324
10,600
Yezd
San Francisco
357
12,200
Washington D.C.
326
10,900
Kerman
San Francisco
360
12,400
KABF Atış Noktalarından Hedeflere İstikamet ve Mesafeler
İran’dan, ABD ana karasının doğu ve batı kıyısındaki hedeflere
yapılacak taarruzlar, Şekil-5’te Yerküre üzerinde gösterilmiş, bu taarruzlara
ait bazı parametreler ise Tablo-4’te verilmiştir.
Şekil-5
Taarruzların Yerküre Üzerinde Gösterimi
Tablo-4
Hedef
Washington D.C.
San Francisco
Sönme Hızı
(km/s)
7,5
7,4
Sönme İrtifası
(km)
92
134
Tepe İrtifası
(km)
361
777
Taarruzlara Ait Bazı Parametreler
Tablo-3 incelendiğinde, İran’dan ABD’de herhangi bir noktaya
gerçekleşebilecek olası bir KABF taarruzunun ortalama istikametinin 340º
olduğu görülecektir. Bu, şu anlama gelir: İran, KABF tesislerini, mümkün
olduğunca 160º istikametine çekmeye çalışırken, ABD ise bu eksende
127
mümkün olduğunca 340º istikametine yerleşmeyi hedefleyecektir. Bu durum,
Şekil-6’da harita üzerinde ifade edilmiştir.
Şekil-6
ABD’nin Olası Önleme
Füzesi Yerleştirme
Bölgesi
Taarruz Ekseni
İran’ın Olası KABF
Yerleştirme Bölgesi
30º K
İran-ABD Taarruz Ekseni ve Karşılıklı Stratejiler
Sıradaki husus ise ABD’nin, dev satranç tahtası üzerinde önleme
füzelerini nerelere yerleştireceği veya yerleştirmek isteyebileceğidir. ABD’nin,
olası önleme füzesi yerleştirme talebiyle başvurabileceği ülkeler; Irak,
Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan ve Türkmenistan’dır. Bunlara ilave olarak
Hazar Denizi’ni de bu amaçla kullanmak isteyebileceği değerlendirilmektedir.
Bu amaçla, sözü edilen bölgelerden seçilmiş uygun altı adet nokta ve
koordinatları Tablo-5’te verilmiştir.
Tablo-5
NOKTA
ÜLKE
KOORDİNAT
Süleymaniye
Irak
35º33’K 45º26’D
Yüksekova
Türkiye
37º34’K 44º18’D
Meghri Mevkii
Ermenistan
38º55’K 46º15’D
Astara Mevkii
Azerbaycan
38º30’K 48º48’D
Güney Hazar
İran
37º12’K 51º50’D
Güneybatı Türkmenistan
Türkmenistan
37º47’K 54º20’D
Muhtemel Önleme Füzesi Konuşlandırma Bölgeleri
128
Tablo-5’te verilen önleme füzesi konuş noktaları, Şekil-7’de harita
üzerinde gösterilmiştir.
Şekil-7
Muhtemel Önleme Füzesi Konuşlandırma Bölgeleri (Harita)
ABD’deki iki hedefe, İran’daki üç noktadan yapılacak KABF
taarruzlarını, komşu ülkelerde altı farklı noktaya konuşlandırılmış önleme
füzeleri ile vurma senaryosundan toplam 36 farklı kombinasyon ortaya
çıkmaktadır. Bütün kombinasyonların simülasyona girilerek koşturulması
sonucunda
ortaya
çıkan
sonuçlar
Tablo-6’da
verilmiştir.
129
Tablo-6. 1
KABF
HEDEF
130
Washington
D.C.
TAARRUZ
BAŞI (º)
ATIŞ
NOKTASI
322
İsfahan
324
Yezd
326
Kerman
ATIŞ
NOKTASI
MESAFE
(km)
Süleymaniye
Yüksekova
Meghri
Astara
Hazar
Türkmenistan
Süleymaniye
Yüksekova
Meghri
Astara
Hazar
Türkmenistan
Süleymaniye
Yüksekova
Meghri
Astara
Hazar
Türkmenistan
611
823
821
681
511
643
919
1128
1070
889
631
652
1233
1427
1377
1186
907
869
130
ÖNLEME FÜZESİ
ÖNLEME
AZAMİ
ÖNLEME
ZAMANI (s)
FIRLATMA
BAŞI (º)
(Sıfır
GECİKMESİ
Gecikme)
(s)
106
142
123
158
153
157
178
149
221
144
250
173
095
169
110
178
131
174
146
162
170
143
206
152
Tepki Safhasında Önleme Başarısız
Tepki Safhasında Önleme Başarısız
Tepki Safhasında Önleme Başarısız
Tepki Safhasında Önleme Başarısız
149
163
176
163
54
30
40
54
32
4
16
28
10
32
55
31
29
27
Tablo-6. 2
KABF
HEDEF
TAARRUZ
BAŞI (º)
131
San
Francisco
ATIŞ
NOKTASI
355
İsfahan
357
Yezd
360
Kerman
ATIŞ
NOKTASI
Süleymaniye
Yüksekova
Meghri
Astara
Hazar
Türkmenistan
Süleymaniye
Yüksekova
Meghri
Astara
Hazar
Türkmenistan
Süleymaniye
Yüksekova
Meghri
Astara
Hazar
Türkmenistan
ÖNLEME FÜZESİ
ÖNLEME
AZAMİ
MESAFE
ÖNLEME
ZAMANI (s) FIRLATMA
(km)
BAŞI (º)
(Sıfır
GECİKMESİ
Gecikme)
(s)
084
159
18
611
823
101
170
11
129
162
25
821
153
147
51
681
198
132
72
511
231
150
37
643
919
Tepki Safhasında Önleme Başarısız
1128
Tepki Safhasında Önleme Başarısız
1070
Tepki Safhasında Önleme Başarısız
122
169
13
889
144
145
49
631
182
144
58
652
1233
Tepki Safhasında Önleme Başarısız
1427
Tepki Safhasında Önleme Başarısız
1377
Tepki Safhasında Önleme Başarısız
1186
Tepki Safhasında Önleme Başarısız
125
171
11
907
151
164
23
869
Önleme Sonuçları
131
Tablo-6’da verilen sonuçlar çok çarpıcıdır. Sonuçları yorumlamadan
önce tablonun değerlendirilme yöntemlerine değinmek faydalı olacaktır.
Tablodaki pek çok ayrıntı, okuyucu tarafından farklı yorumlar yapılabilmesi
ve sonuçların tutarlılığının değerlendirilebilmesi için verilmiştir.
KABF taarruz istikameti sütunu, İran’dan ABD’ye yapılacak KABF
taarruzlarının yaklaşık yönünü ifade etmek amacıyla verilmiştir.
Önleme füzesi ve KABF fırlatma noktaları arasındaki mesafe sütunu,
önleme füzesinin yerleştirilebileceği uzaklık hakkında fikir vermesi açısından
konulmuştur. Bununla birlikte, mesafenin yakın oluşunun tek başına avantajlı
olmadığına dikkat edilmelidir. Önlemenin başarılı olabilmesi için açısal olarak
taarruz istikametinden uzaklaşmamak gerekir. Önleme başı sütunu ise bu
mukayesenin okuyucu tarafından yapılabilmesi için verilmiştir.
Önleme zamanı sütunu, önlemenin başarılı olup olmadığına karar
vermede asıl kriterdir. Önleme zamanı 180 saniyeyi geçen durumlarda
önleme başarısız kabul edilmiştir. Çünkü, KABF tepki safhasının bitiminden
sonra vuruluyor olsa bile bu, enkaz ve harp başlıklarının hedefe yakın
bölgelere düşmeyeceğini garanti etmeyecektir. Önleme zamanının bir başka
önemi de enkazın nereye düşeceğini belirlemesidir. Önleme zamanı 180
saniyeye eşit veya bundan büyük olduğunda enkazın hedef civarına
düşeceğini söylemiştik. Önleme zamanı 180 saniyeden ne kadar küçük ise
KABF o kadar kısa düşecektir. Bunun minimum mesafesini belirlemek üzere,
önleme zamanları “Sıfır Gecikme” ile verilmiştir. Sıfır gecikme, KABF ile
önleme füzesinin aynı anda fırlatıldığını kabul eden teorik bir durumdur.
Gerçekte ise KABF’nin tespit ve teşhis edilmesi ile önleme füzesi
fırlatılıncaya kadar belirli bir gecikmenin olması kaçınılmazdır. Sıfır gecikme
ile önleme zamanı aynı zamanda enkazın da düşebileceği minimum
mesafeyi belirler.
Azami fırlatma gecikmesi sütunu ise KABF ve önleme füzesi
pozisyonlarını optimize etmede kullanılacak asıl parametredir. Bu değer,
önleme füzesinin fırlatılabileceği, önleme zamanının 180 saniyeden küçük
olduğu en fazla gecikmeyi ifade eder. Bu durumda İran, KABF’lerini
yerleştireceği pozisyonu azami fırlatma gecikmesini minimize etmek
suretiyle, ABD ise, önleme füzelerini yerleştireceği pozisyonu azami fırlatma
gecikmesini maksimize edecek şekilde seçecektir. İran topraklarından ABD
topraklarına (Alaska ve Hawaii hariç, bir aradaki 50 eyalet) yapılacak bir
KABF taarruzu, kabaca 320º ve 360º istikametleri arasında olacaktır.
Taarruz ekseninin orta hattı ise 340º’dir. Bu durumda, Şekil-6’da da
görüldüğü gibi, ABD’nin Hazar Denizi ve çevresinde üs elde etme çabasına
yönelmesi, İran’ın ise KABF’leri, taarruz ekseni boyunca 160º istikametinde
ilerleyerek 30º Kuzey enleminin güneyine konuşlandırma çabasında olması
kaçınılmazdır.
Seçilen önleme füzesi yerleştirme noktalarının, yine seçilen KABF atış
noktalarına olan uzaklıkları 511 ila 1427 km arasında değişmektedir. Genel
olarak, mesafe ile önlemenin başarısı arasında doğrudan bir ilişki vardır.
Tepki safhası önlemesinde hiçbir şey KABF atış sitesinin yakınına
132
sokulmaktan daha önemli olamaz. Öte yandan, taarruz istikametine yakın
olmak da önemlidir. Örneğin Ermenistan’ın Meghri mevkiinin Yezd’e olan
uzaklığı 1070 km’dir. Yezd’den Washington D.C.’ye 324º başta yapılan
taarruz, Meghri mevkiinden 174 saniyede önlenebilmesine rağmen, aynı
yerden San Francisco’ya 357º başta yapılan taarruz ise önlenememektedir.
Bunun sebebi önleme füzesi atış mevkiinin, önleme geometrisine uygun olup
olmamasıdır. Genel bir kural olarak, -kabaca- tepki safhası önlemesi için,
önleme füzesi konuşlandırmada limit 1000 km’dir. Bu mesafenin dışında,
önleme başarı ile gerçekleşse bile azami fırlatma gecikmesi makul değerlerin
çok altında gerçekleşecektir. Bunun iki önemli sonucu vardır:
KABF önlemesini tepki safhasında gerçekleştirmek bir zorunluluk
olduğuna göre, hasım ülkenin KABF’lerini durdurmayı hedefleyen bir ülke,
hasmın KABF atış noktalarına, taarruz istikametinde kabaca 1000 km’den
daha yakına sokulmak, bu bölgelere deniz gücüyle nüfuz etmek ve/veya
dost ve müttefik ülkelerden üs temin etmek zorundadır.
KABF fırlatma kabiliyetine sahip olan bir ülkenin füzelerini durdurmak,
bu ülke taarruz etmeyi amaçladığı istikamette kabaca 1000 km’den daha
fazla derinliğe sahip ise mümkün değildir.
Verilen tabloda minimum önleme zamanı 132 saniye olarak
gerçekleşmiştir. Bu önleme zamanı ise son derece elverişli koşullarda
(mesafe 511 km, taarruz başı 355º ve önleme başı 198º) oluşmuştur. Her
hâlükarda, füzelerin performanslarının yakınlığı ve ilgi alanına giren menzil
ve süratlerin büyüklüğü sebebiyle, bir tepki safhası KABF önlemesinin 120
saniyenin altında gerçekleşmesinin mümkün olmayacağı değerlendirilmektedir.
Tablo-6’ya göre, önlemenin mümkün olmayacağı durumlar açıkça
görülmektedir. Önleme zamanının bir öneminin de enkaz düşme pozisyonu
olduğunu söylemiştik. Bunun önemi ise tepki safhası önlemesine kalkışan
ülkenin hareketlerinin, büyük bir coğrafyadaki ülkeleri etkileme olasılığıdır.
Şimdi, kendi senaryomuza göre etkilenen ülkelere bakalım.
Enkaz düşme sahalarının tespitinde Kerman mevkiinden 320º ve 360º
başlar arasında yapılan taarruzlar dikkate alınmıştır. Bu istikametlerde
yapılan taarruzlar, simülasyon yardımıyla, 120 ila 180 saniye arasında
vurulmuş ve enkaz düşme koordinatları kaydedilmiştir. Sonuçlar Tablo-7’de
verildiği gibidir.
133
Tablo-7
Enkaz Koordinatı
Taarruz Başı 320º
120
40º25’K 45º23’D
130
42º14’K 42º44’D
140
44º29’K 39º03’D
150
47º45’K 32º44’D
160
52º12’K 20º39’D
170
56º16’K 12º02’B
180+
Hedef
Enkaz Düşme Bölgeleri
Önleme Zamanı (s)
Taarruz Başı 360º
44º13’K 57º05’D
46º52’K 57º05’D
50º19’K 57º05’D
55º42’K 57º05’D
64º31’K 57º05’D
84º17’K 57º05’D
Hedef
Tablo-7’de verilen değerler ışığında, enkaz bölgesi Şekil-8’de harita
üzerinde ifade edilmiştir.
Şekil-8
170 s
160 s
150 s
140 s
130 s
120 s
Enkaz Düşme Bölgeleri (Harita)
4. İran’ın KABF’lerinin Önlenmesi Durumunda Oluşabilecek
Sonuçlar
Önceki bölümdeki hesaplamalar, İran’ın KABF’lerinin önlenmesi
durumunda bölge ülkeleri açısından ciddi sonuçların ortaya çıkacağını
göstermektedir. ABD’nin, İran KABF’lerini tepki safhasında önlemesi
sonucunda, füzeleri İran topraklarına düşürme olasılığı yoktur. KABF’lerin
vurulması sonucunda etkilenen ülkeler şunlardır: Türkmenistan, Özbekistan,
Kazakistan, Rusya, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Ukrayna, Polonya,
Belarus, Litvanya, Letonya, Estonya, Almanya, Danimarka, İngiltere, İsveç,
Norveç, Finlandiya, İzlanda ve Kanada. Bu tip bir önlemenin 21 ülkeyi
134
etkileyebilecek olması ciddi bir
varılabilecek sonuçlar şunlardır:
sonuçtur.
Önleme
zamanına
göre
ABD’nin, tepki safhası önlemesi uygulayarak savaş başlıklarının kendi
ülkesine düşmesini engellemesi, bu savaş başlıklarının yukarıda sözü edilen
21 ülkeden birine düşmesine sebep olacaktır. KABF’nin hedefi (taarruz başı)
ve önleme zamanı, enkazın nereye düşeceğini tayin edecektir. KABF
enkazının, hangi anda önlendiğinde nereye düşeceği Şekil-8’de
gösterilmiştir.
ABD, önleme füzelerini uygun yere konuşlandırma şansına sahip olsa
bile bu 21 ülkenin ciddi protestosu ile karşılaşacaktır. Bu bilgilerin açığa
çıkması, ilgili ülkelerde ciddi kamuoyu tepkisine yol açacaktır. Özellikle, bu
ülkelerden ikisinin B.M. Güvenlik Konseyi üyesi olması, tepki safhası KABF
önleme planlarının dünyada kabul görme olasılığını düşürmektedir.Türkiye,
enkazdan etkilenen ülkelerden birisi değildir.
Son olarak, KABF ve önleme füzesi yerleştirme bölgelerinin
optimizasyonunu ele alacağız. Bu sonuçlar incelenirken, başarısız önlemeler
için önleme zamanına 180 saniye, azami fırlatma gecikmesi ise 0 saniye
değeri verilmiştir.
KABF fırlatma noktalarının değerlendirmesi takip eden şekildedir: Batı
Kıyısı (San Francisco) taarruzu için azami fırlatma gecikmelerinin ortalaması;
Kerman için 5,6 s, Yezd için 20 s ve İsfahan için 35,6 saniyedir. Doğu Kıyısı
(Washington D.C.) taarruzu için azami fırlatma gecikmelerinin ortalaması;
Kerman için 9,3 s, Yezd için 28,6 s ve İsfahan için 35,6 saniyedir. Her iki kıyı
içinse azami fırlatma gecikmelerinin ortalaması; Kerman için 7,5 s, Yezd için
24,3 s ve İsfahan için 35,6 saniyedir. Görüleceği üzere, İran açısından azami
fırlatma gecikmesini minimize eden nokta Kerman, daha uygun bir deyişle
önleme noktalarına göre, taarruz istikametinin ters yönünde en uzak olan
noktadır. Buna göre en iyiden en kötüye doğru sıralama her üç durum için de
Kerman, Yezd ve İsfahan’dır.
Önleme füzeleri fırlatma noktalarının değerlendirmesi takip eden
şekildedir: Batı Kıyısı (San Francisco) taarruzu için azami fırlatma
gecikmelerinin ortalaması; Hazar için 44 s, Türkmenistan için 39,3 s, Astara
için 21,3 s, Meghri için 8,3 s, Süleymaniye için 6 s ve Yüksekova için 3,6
saniyedir. Doğu Kıyısı (Washington D.C.) taarruzu için azami fırlatma
gecikmelerinin ortalaması; Hazar için 38,6 s, Astara için 28,6 s, Süleymaniye
için 23,3 s Türkmenistan için 20,6 s, Yüksekova için 19,3 ve Meghri için 16,6
s ve saniyedir. Her iki kıyı içinse azami fırlatma gecikmelerinin ortalaması;
Hazar için 41,3 s, Türkmenistan için 30 s, Astara için 25 s, Süleymaniye için
14,6 s, Meghri için 12,5 s ve Yüksekova için 11,5 saniyedir. Önleme füzesi
yerleştirmek için azami fırlatma gecikmesini maksimize etmek gerektiğine
göre, optimum 3 pozisyon Hazar Denizi, Güneybatı Türkmenistan ve Güney
Azerbaycan’dır. Irak, Türkiye ve Ermenistan ise önleme füzesi yerleştirmek
için uygun ülkeler değildir.
Her iki taraf da kendi seçeneklerini optimize ettiğinde (İran Kerman’ı,
ABD ise Hazar Denizi’ni kullandığında), azami fırlatma gecikmelerinin
135
ortalaması 20 saniye olarak gerçekleşmektedir. Buna göre aşağıdaki
sonuçlara ulaşılabilir:
ABD, eğer tepki safhası önlemesini hayata geçirmeyi kafasına
koymuşsa bu konuda görüşeceği ülkeler Azerbaycan ve Türkmenistan’dır.
ABD’nin, Azerbaycan’a yönelik askerî girişimleri özellikle Haydar Aliyev
sonrasında hız kazanmış, İlham Aliyev’in resmen devlet başkanı olduktan
sonra daha fazla gündeme gelmiştir. 20 Aralık 2003 tarihinde Haydar
Aliyev’in danışmanı Vefa Guluzade, Aliyev’in yıllar önce ABD Dış İşleri
Bakanı Madeleine Albright’a ABD askerlerinin yerleştirilmesi planına “evet”
dediğini açıklamıştır.32 2004 ve 2005 yıllarında üst düzey ABD yetkililerinin
Azerbaycan’a yapmış oldukları ziyaretlerin de ABD’nin Azerbaycan ile üslere
ilişkin anlaşmalar yapmak amacıyla gerçekleştirildiği söylenebilir. Bunun en
güçlü kanıtı, Eylül 2005 tarihinde ABD’nin Azerbaycan’ın Hazar kıyısındaki
kuzey ve güney sınırlarında (Hızı ve Astara) iki radar üssü kurmuş
olduğunun açıklanmasıdır. ABD’nin İran’ın olası bir füze taarruzunu tepki
safhasında önleyebilmesi için görüşeceği diğer bir ülke Türkmenistan’dır.
Türkmenistan, uluslararası ve bölgesel örgütlenmelere sıcak bakmamakta ve
tarafsızlık politikası gütmektedir. Şanghay İş Birliği Örgütünün talepleri ve
Özbek yönetiminin Hanabad üssünün boşaltılması talebi sonrasında ABD
Merkez Komutanı General John Abizaid'in 23 Ağustos 2005 tarihinde
gerçekleştirdiği Aşkabad ziyareti ve Türkmenbaşı ile görüşmesi ABD’nin
Türkmenistan’dan üs talep ettiği iddialarını gündeme getirmiştir.
ABD, diğer bölge ülkeleriyle X-Bant radar konuşlandırma konusunu
görüşebilir; ama önleme füzesi yerleştirmek isterse bunun iki sebebi olabilir:
ABD, yanlış hesaplama yapmıştır.
ABD’nin başka amaçları vardır.
Türkiye toprakları, enkazdan etkilenmediği gibi önleme füzesi
yerleştirmek için de en kötü seçimdir. Bu sebeple, bu konuda Türkiye’nin
hiçbir etkisi ve rolü olamaz. Türkiye her şekilde bu konunun dışında kalma
özgürlüğüne sahiptir.
Türkiye açısından bir başka muhtemel konu da ABD’nin önleme füzesi
değil, X-Bant radar konuşlandırma talebiyle karşı karşıya kalmasıdır. Radar
konuşlandırmada kilit konu, önleme geometrisinden ziyade sinyal/gürültü
oranını maksimize etmektir. Bu da radarı hedefe mümkün olduğunca yakın
menzile konuşlandırmak ve KABF’den maksimum Radar Kesit Alanı (Radar
Cross Section-RCS) görmekle mümkündür. Bu koşulları sağlamak için
uygun pozisyon ise taarruz istikametine göre yanal bölgelerdir.33 Bu
durumda, X-Bant radar konuşlandırmak için en uygun ülkelerin Irak ve
Afganistan olduğu değerlendirilmektedir. Öte yandan, önleme füzesi
32
Araz Aslanlı; “Azerbaycan Zorlanıyor,” Cumhuriyet Strateji, 23 Ocak 2006, s. 10.
Kubilay UZUN; “Requirements and Limitations of Boost–Phase Ballistic Missile Intercept
Systems”, Yüksek Lisans Tezi, Naval Postgraduate School, Monterey, California, Eylül 2004.
33
136
yerleştirme amacını kamufle etmek amacıyla örneğin Azerbaycan’a da radar
yerleştirilmesi mümkündür. Her hâlükarda, Türkiye X-bant radar yerleştirmek
için uygun bir bölge değildir.
ABD ve İran seçeneklerini optimize ettiğinde, azami fırlatma gecikmesi
20 saniyeye kadar düşmektedir. Güncel kaynaklarda, ABD’nin kurmayı
planladığı sistemde, bir KABF’yi tespit ve teşhis edebileceği ve önleme
füzesini ateşleyebileceği sürenin 30-40 saniyeyi bulabileceği ifade
edilmektedir.34 Buna göre, simülasyon sonucu ulaşmış olduğumuz 20 saniye
değeri oldukça iddialı bir süredir. Bu durumda, İran’ın hesabını doğru yaptığı
durumda, KABF’lerinin ABD tarafından önlenmesi zordur.
5. Sonuç
Önceki bölümlerde bahsedilen simülasyonun sonuçları ışığında
aşağıdaki genel sonuçlara ulaşılabilir:
İran, ABD topraklarını vuracak bir balistik füze geliştirir ve bunu
kullanma iradesini gösterirse ABD, bu olası taarruzu önlemede iki sebepten
ötürü zorlanacaktır:
Coğrafi sınırlamalar ile İran’ın ülke derinliğinin taarruz istikametine
göre konumundan dolayı, tespit ve atışa karar verme için gereken sürenin
sonunda, önleme için yeterli reaksiyon süresi kalmamaktadır
Önleme gerçekleştirilse bile ortaya çıkan enkazın birçok ülkeyi
etkileme olasılığı vardır.
Bu durumda, ABD için en uygun hareket tarzının daha başlangıçtan
itibaren İran’ın böyle bir kabiliyet kazanmasını önlemek şeklinde olabileceği
değerlendirilmektedir. Dolayısıyla ABD’nin İran’a yönelik uygulayabileceği
yaptırımlar, politik ve ekonomik baskıdan, askerî operasyona kadar varan bir
spektruma yayılabilecektir. ABD’nin, İran’ın bu kabiliyeti kazanmasını
engelleyinceye kadar teşebbüslerinden vazgeçmeyeceği değerlendirilmektedir.
Bu sebeple kısa ve orta vadede ABD’nin İran’a müdahale etmesi kuvvetli bir
olasılıktır.
ABD her şeye rağmen bölgeye önleme füzesi konuşlandırmaya karar
verirse yerleşmek isteyeceği bölgeler Azerbaycan ve Türkmenistan
topraklarını da kapsayacak şekilde Güney Hazar Havzası olacaktır. Bu
yöndeki diplomatik girişimlerin de başlamış olduğuna dair emareler
mevcuttur. Türkiye, Irak ve Ermenistan ise önleme geometrisinin optimum
olmamasından dolayı önleme füzesi konuşlandırılacak uygun ülkeler değildir.
Türkiye, ABD’nin tepki safhası önleme planlarından negatif veya
pozitif yönde etkilenmeyen bir ülkedir. Bu sebeple kendi kartlarını arzu ettiği
34
Dean A. Wilkening; “Airborne Boost-Phase Ballistic Missile Defense,” Science and Global
Security, 12: –67, 2004, http: // iis-db. stanford. edu/ pubs/ 20366/ Airbone_BoostPhase_Missile_Defense. pdf.
137
şekilde oynama şansına sahiptir. Öte yandan bu sonuç, İran’ın Taktik Balistik
Füzelerinin Türkiye için büyük bir tehdit olduğu gerçeğini göz ardı edecek
şekilde yorumlanmamalıdır. Taktik Balistik Füzelerin tepki safhalarının daha
da kısa olduğu (1-3 dakika) düşünüldüğünde, benzer problemlerin taktik
ölçekte de yaşanması kaçınılmazdır. Bununla birlikte, Taktik Balistik
Füzelerle ilgili konular bu araştırmanın kapsamı dışındadır.
ABD’nin Türkiye’ye X-Bant radar yerleştirme talebinde bulunması da
mantıksızdır. Ancak olası bir talebin teknik zorunluluktan dolayı değil,
Türkiye’nin bir şekilde planın içine çekilmesi amacıyla yapılabileceği
değerlendirilmektedir.
Abstract: The objective of this research is to examine the consequences when Iran
seizes or develops ballistic missiles, which are able to hit the US. The significance of this
research is expressing the difficulty of intercepting such missiles due to technical constraints
and exposing the technical infrastructure Turkey needs while developing the appropriate policy.
Keywords: Ballistic missile, intercontinental ballistic missile, boost phase, intercept,
boost-phase intercept, interceptor, interceptor launch sites, Iran, Iran’s missile program,
Shahab, electronic attack, warhead, multiple warhead, decoy, stealth, payload, exoatmospheric
kill vehicle, EKV, debris, debris fall locations, intercept time, maximum launch delay, X-band
Radar.
138
AVRUPA BİRLİĞİ SÜRECİNDE KIBRIS’IN HUKUKİ DURUMU VE KIBRIS
TARİHİNE KESİTSEL BİR BAKIŞ
Ulvi KESER•
Özet: Önce İngiltere tarafından haksız ve tek taraflı olarak ilhak edilen, daha sonra
Yunanistan tarafından uluslararası sorun haline getirilen, devreye önce Birleşmiş Milletler, daha
sonra da Avrupa Birliği’nin girmesi sonrasında çok yönlü bir sorun olan Kıbrıs, Türkiye’nin
önünde AB yolunda önemli bir engel olarak gösterilmektedir. Annan Planı ve referandum
sonrasında da verilen vaatler tutulmamasına rağmen, adada yaşayan Kıbrıslı Türkler
karamsarlığa itilmekte, Türkiye Cumhuriyeti devleti de köşeye sıkıştırılmaya çalışılmaktadır.
Anahtar kelimeler: Kıbrıs, Avrupa Birliği, Annan Planı, Referandum.
Giriş
Adını kına çiçeği olarak bilinen Kypros, mitolojide Kiniros’un kızı, aşk
tanrıçası Kipris veya bakır anlamındaki Latince Cuprum kelimesinden aldığı
ileri sürülen Kıbrıs Adası tarihin her döneminde uluslararası kamuoyunun ilgi
alanında olmuştur.1 Kıbrıs Adası, 9251 km2 yüzölçümü ile2 Doğu Akdeniz’in
en büyük, Sicilya ve Sardunya’dan sonra da Akdeniz’in üçüncü büyük adası
olup, çok eski, bu itibarla çok zengin bir tarihe sahiptir. Doğu Akdeniz’de
jeopolitik önemine bağlı olarak Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları arasında kilit
noktadadır. Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları arasında kilit noktada bulunan
Kıbrıs; Fenikeliler, Egeliler ve Frekler adaya zaman zaman yerleşmiş olsalar
da etnik çoğunluğunu Anadolu insanının oluşturduğu ve özellikle 1571
yılından Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan sürede Anadolu çiftçisi ve
zanaatkârlarının göç ettiği bir adadır. Çeşitli uygarlıkların doğup kaynaştığı
Akdeniz’in doğusunda çok önemli geçiş yolları üzerinde ve bunlara hâkim bir
mevkide bulunan Kıbrıs Adası’nın tarihi taş devrine kadar uzanmakla
beraber coğrafi, fiziki, kültürel, folklorik değerler göz önüne alınınca ada
Anadolu’nun bir parçasıdır.3
Adada Türk nüfus 1572’den XVIII. yüzyıl ortalarına kadar devam eden
göç hareketleriyle mütemadiyen artar.4 Evliya Çelebi’nin “Yüz elli bin kefere
var.”5 dediği ve “Çevresi 700 mildir. Silifke yanında ak limandır.” şeklinde
ifade ettiği adaya6 Osmanlı İmparatorluğu adına ekonomik bir değer ifade
edebilmesi için7 yerleşmek isteyenlere müsaade edilir. 21 Eylül 1572 tarihli
göç emriyle amaçlanan, adayı sömürge adası hâline getirmek değil, tekrar
•
Dr. Öğ. Alb., Kara Harp Okulu.
George Hill; A History Of Cyprus, Volume I, Cambridge University Press, 1949, s. 1. Halil
Fikret Alasya; Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs’ta Türk Eserleri, Ankara, 1964, s. 13. Robin Parker;
Aphrodite’s Realm, Zavallis Press, Lefkoşa, 1962, s. 9.
2
Atilla Atan; ”Kıbrıs-Yeni Bir Türk Devletinin Doğuşu”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı 14,
Ankara, Nisan 1986, s. 56.
3
BA. 030.01.64.394.7.
4
Robert Stephens; Cyprus-A Place Of Arms, Pall Mall Press Yay., Londra, 1966, s. 37.
5
Harid Fedai, Mustafa Haşim Altan; Lefkoşe Mevlevihanesi, KKTC Millî Eğitim, Kültür, Gençlik
ve Spor Bakanlığı Yay., 38, Ankara, 1997, s. 3.
6
Salah Birsel, Oktay Akbal; Kıbrıs’a Selam, İstanbul, 1987, s. 9.
7
Pierre Oberling; The Road To Bellapais, Columbia University Press Yay., New York, 1982, s.
3.
1
139
Stratejik Araştırmalar Dergisi Şubat 2007 Sayı 9
kalkınıp gelişmesini, yeniden yapılanıp imarını sağlamaktır.8 Eşitlik esasına
bağlı olarak ırk ayrımı ve adaletsizliği önleyen Türk yönetimine karşı 1877
Nisanında Türk-Rus Savaşı’nın başlamasıyla beraber “balayı dönemi”9 biter
ve Ortodokslar, Türk yönetiminden şikayetçi olmaya başlar. Böylece Kıbrıs
Adası’nın İngiltere’ye geçişi de böylece hızlanmış olur.
Kıbrıs Adası’nın İngiltere’ye Devredilmesi
Stratejik açıdan Doğu Akdeniz’in düğüm noktasını teşkil eden Kıbrıs
Adası, Anadolu ve Suriye kıyılarına olan yakınlığı, Ege Denizi’nin giriş ve
çıkışına etkisi ve Mısır ile Süveyş Kanalı’na olan yakınlığıyla İngiltere için de
önemli bir adadır. Doğu Akdeniz ve çevresi, Ortadoğu ve Hindistan’daki çıkar
ilişkileri ve politikası açısından stratejik öneme haiz bu adanın İngiltere
açısından tek kusuru ise Osmanlı İmparatorluğu’na ait olmasıdır. 3 Mart
1878 tarihinde imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Anlaşması sonrasında
Rusların ilerlemesini önlemek amacıyla İngiltere10, Osmanlı Devleti’ne
yardım talebinde bulunur.11 Ayastefanos Anlaşması’nı Türklerin lehine ve
çıkarlarına uygun hâle getirmeye çalışacağını belirterek Kıbrıs’ın yönetiminin
geçici olarak kendisine devredilmesini ister.12 4 Haziran 1878’de13 Hariciye
Nazırı Safvet Paşa ve İngiliz Elçisi Ostan Henry Layard arasında Yıldız
Sarayı’nda14 iki maddelik nihai anlaşma imzalanır15 ve yıllık 92.986 Sterlin
icar karşılığında16 Kıbrıs Adası “mader-i aslisinden (öz anasından) ve ağuş-i
şefkat ve merhametten (ana kucağından)” ayrılır ve İngiltere’ye verilir. Ancak
İngilizler bu parayı da Kıbrıs’tan toplayıp öderler.17 17 Temmuz 1878
tarihinde İngilizlere ait 400 kişilik bir Hint Bölüğü Malta’dan Larnaka
Limanı’na getirilir.18 İngiliz Hükûmeti’nin adanın idaresini ele almasıyla
beraber pek çok Yunanlı, İngilizlerin adanın yönetimini kısa bir zaman içinde
Yunanlara devredeceğini düşünür ve Rum Ortodoks Kilisesi İngiliz idaresine
yazılı müracaatta bulunarak “Yunanistan’ı istiklaline kavuşturan İngiliz
Hükûmeti’nin Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak ettirmesini”talep ederler.19 23
Temmuz 1878’de20 ilk İngiliz Yüksek Komiseri Sir Garnet Wolseley’in 21 yılda
8
Ahmet C. Gazioğlu; Kıbrıs’ta Türkler (1570-1878), Cyrep Yay., Lefkoşa, 1994, s. 101.
Rober Stephens; s. 37.
10
Stephens, s. 63.
11
Colin Thubron; Journey Into Cyprus, Middlesex, 1986, s. 217.
12
Uluslararası İlişkiler Ajansı; Kıbrıs Gerçeğinin Bilinmeyen Yönleri, Uluslararası İlişkiler Ajansı
Yay.,İstanbul, 1992, s. 24.
13
İbrahim Artuç; Kıbrıs’ta Savaş ve Barış, Kastaş Yay., İstanbul, 1989, s. 31.
14
Uluslararası İlişkiler Ajansı; s. 24.
15
Achille Emilianides; Histoire De Cyprus, Paris, 1963, s. 90.
16
Alasya; s. 112.
17
Salahi R.Sonyel; ”İngiltere Dış İşleri Bakanlığı Belgelerine Göre: Osmanlı Padişahı
Abdülhamit 48 Saat İçinde Kıbrıs’ı İngilizlere Nasıl Kiraladı?” Belleten, c. 42, Sayı 165-168,
Ankara, 1978, s. 741.
18
Stephens; s. 70.
19
Rauf R. Denktaş; Rauf Denktaş’ın Hatıraları, c. 3, Boğaziçi Yay., İstanbul, Mart 1997, s. 20.
20
Emilianides; s. 93.
21
Oberling; s. 11.
9
140
5000 Sterlin maaşla22 adaya gelmesiyle beraber hem Yunanlar hem de
Enosis taraftarı Kıbrıslı Rumlar, İngilizleri de adadan atmanın yollarını
aramaya başlar.23 Kıbrıslı Türkler ise Rauf R. Denktaş’ın da belirttiği üzere
“Bir
gün
gelecekler
özlemiyle
Mustafa
Kemal’in
askerlerini
bekleyeceklerdir.“24 Türk İstiklal Savaşı’nın kazanılması sonrası 24 Temmuz
1923’te imzalanan Lozan Antlaşmasıyla Türk Devleti, İtilaf Devletleri’nce
resmen tanınmasına rağmen Antlaşmanın 16, 20 ve 21. maddeleri ile
Kıbrıs’ın İngiliz toprağı olduğu kabul edilir.25 Lozan Antlaşması’nın hemen
sonrasında antlaşma hükümleri İngiltere tarafından 6 Ağustos 1924 tarihinde
tasdik edilir.26 Hemen ardından, 10 Mart 1925 tarihinde İngiliz Kralı V.
George’un emriyle Kıbrıs bir Taç Koloni (Crown Colony) hâline gelir.27 Ancak
Kıbrıslı Türklerin her ne şart altında olursa olsun ana vatan olarak Türkiye’yi
görmeleri ve Türkiye’ye sığınmaları aynı şekilde devam eder.28
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ne Giden Yol
Öte yandan, Yunanistan 27 Şubat 1947’de aldığı bir kararla
“Yunanistan’ın Kıbrıs’la Birleşmesi” gerektiğini kabul eder29 ve bunu bütün
dünyaya ilan eder. Bu arada Michael Mouskos’un 1948’de Kition Piskoposu
olarak adaya dönmesiyle yeni bir dönem başlar.30 Daha sonra Kıbrıs Rum
toplumu lideri ve Başpiskoposu olan Makarios’un çabasıyla Enosis
faaliyetleri hızlı bir ivme kazanır. 21 Kasım 1949 tarihinde Birleşmiş Milletlere
müracaat eden Yunanlar “Ana vatan Yunanistan’la birleşmek için selfdeterminasyon hakkının halkımıza tanınmasını istiyoruz.” diyerek31 adada 15
Ocak 1950 tarihinde plebisit yaparlar32 ve seçimden ilhak sonucu çıkar.33
Plebisit ve akabinde Kıbrıs Rumlarının ayaklanma girişimlerinin meydana
getirdiği gerginlikler Kıbrıs meselesinin fiili olarak 1950 yılından itibaren
ortaya çıkmasına sebep olur.34 Ayrıca Yunanistan35 16 Ağustos 1954
tarihinde36 “halkların eşit hakları ve self-determinasyon ilkesinin Birleşmiş
22
Nasim Zia; Kıbrıs’ın İngiltere’ye Geçişi ve Adada Kurulan İngiliz İdaresi, Türk Kültürünü
Araştırma Enstitüsü Yay., Ankara, 1975, s. 81.
23
Durrel; s. 12.
24
Erten Kasımoğlu; Eski Günler Eski Defterler, Lefkoşa, 1986, s. 14.
25
Nihat Erim; Bildiğim ve Gördüğüm Ölçüler İçinde Kıbrıs, Ankara, 1975, s. 3.
26
Murat Sarıca, Erdoğan Teziç, Özer Eskiyurt; Kıbrıs Sorunu, İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi Yay., İstanbul, 1975, s. 7.
27
Gürel; s. 113.
28
1915 Kıbrıs doğumlu Ekrem Taşel ile 18 Ekim 2002 tarihinde İzmir’de yapılan görüşme.
29
Zeki; s. 30
30
Clement Dodd; Storm Clouds Over Cyprus, The Eothen Press Yay., Huntingdon,
Cambridgeshire, 2002, s. 9.
31
Ahmet C. Gazioğlu; Kıbrıs Tarihi İngiliz Dönemi ( 1878 - 1960 ), Cyrep Yay., Lefkoşa, Eylül
1997, s. 115.
32
Suat Bilge; Le Conflit De Chypre Et Les Cypriotes Turcs, Ankara Üniversitesi, Ankara, 1961,
s. 31.
33
Zeki; s. 53.
34
Oberling; s. 3.
35
Halük Bayülken; Cyprus Question And The United Nations, Ankara, 1983, s. 5.
36
B.Y.G.M.; Olayların Takvimi, ”Kıbrıs Meselesi”, Ankara, Ağustos 1954, Nu. 249, s. 99.
141
Milletlerin himayesi altında Kıbrıs halkına uygulanması” isteğiyle37 Birleşmiş
Milletlere müracaat eder;38 ancak bu teklif reddedilir.39 Böylece konu ilk defa
olarak uluslararası kamuoyunun40 önüne getirilip Yunan teklifleri
reddedildikten sonra Grivas41 yönetimindeki EOKA teşkilatı devreye girer ve
1 Nisan 1955 tarihinden itibaren adayı kan gölüne çevirir.42 Önce İngilizlere
karşı başlayan EOKA tedhişi çok geçmeden Türklere de yönelir ve Türkler
için Kıbrıs’ta hayat katlanılmaz hâle gelir.43 Olup bitenleri henüz
kavrayamayan İngilizler ise ne yapacaklarını bilmez bir durumdadırlar.44
Kıbrıs’taki kaos ortamı Zürih ve Londra anlaşmalarına kadar devam eder ve
Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilgili görüşmeler sonrasında Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı
Türkler arasında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğünde Kıbrıs
Cumhuriyeti tesis edilir.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kurulması
Londra ve Zürih’te görüşülen ve 19 Şubat 1959 günü kabul edilip
imzalanan45 ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yapısını ortaya koyan anlaşma
Kıbrıs’ta %60’ı Rumlardan, geriye kalanı da Türklerden oluşacak 2000 kişilik
bir ordu tesis edilir. Varılan anlaşmanın belki de en önemli maddesi garantör
devlet sıfatıyla Türkiye’ye gerektiğinde adaya tek taraflı olarak müdahale
hakkını sağlayan dördüncü maddesidir. Böylece Garanti Anlaşması anayasa
hükmünde olacak ve bu esas maddeler arasına alınarak anayasaya da
geçirilecektir. Bunların dışında bu ittifakın gereği olarak adada üçlü bir
karargâh teşkiline gidilecektir. Varılan anlaşmayla birlikte İngiltere,
Yunanistan ve Türkiye’nin garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulduğu
16 Ağustos 1960 günü resmen açıklanır. Ancak kurulan yeni yönetim de
uzun ömürlü olmayacaktır; çünkü 1960-1963 yılları arasındaki 3 yıl içinde
Londra ve Zürich anlaşmalarının isabetsiz ve kendi iradesinin dışında
imzalandığını tekrarlayıp duran Makarios, Enosis hedefine ulaşabilmek için
37
Bayülken; s. 3.
Emilianides; s. 111. Ayrıca Sevin Toluner; Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk,
İstanbul, 1977, s. 55.
39
BasınYayın Genel Müdürlüğü; Olayların Takvimi, ”Kıbrıs Meselesi”, Ankara, Ağustos 1954,
Nu. 49, s. 179
40
Esasında “Yeni Diplomasi” çerçevesinde ülkelerin ulusal çıkarlarını doğrudan ilgilendiren
konularla ilgili olarak sorunların çözüm şekli, probleme taraf olan ülkeler arasında yürütülecek
olan ikili diplomasidir. Buna paralel olarak farklı devletleri ilgilendiren küreselleşme, çevre
kirliliği, açlık, nükleer enerji, silahlanma, uluslararası terör gibi konularda ise çok yanlı diplomasi
uygulanması gerekmektedir. Yunanistan’ın 1950’li yıllardan sonra Kıbrıs konusunu ikili
diplomasi yönüyle çözüme kavuşturmak yerine uluslararası problem haline getirilmesi maksatlı
bir harekettir. Oysa bu soruna en azından bugüne kadar BM aracılığıyla bir çözüm
bulunamadığı da açıktır. Hüner Tuncer; Kıbrıs Sarmalı, Ümit Yay., Ankara, 2005, s. 127.
41
Daha sonra adadan ayrılıp Yunanistan’a dönmek zorunda kalan Grivas’a emekli Albay
olmasına rağmen Yunan hükûmeti tarafından korgenerallik rütbesi verilecektir.
BCA.030.01.64.394.29
42
Stephens; s. 140. Charles Foley; Guerrilla Warfare and EOKA Struggle; General Grivas,
Longman Yay., Londra, 1964, s. 109.
43
Derviş Manizade; Kıbrıs Dün Bugün Yarın, KTKD İstanbul Bölgesi Yay., İstanbul, 1975, s. 34.
44
Ali Tilki ile 10 Temmuz 2003 tarihinde Lefkoşa’da yapılan görüşme
45
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), 030.01.38.227.17.
38
142
Kıbrıs Cumhuriyeti’ni atlama tahtası olarak görmektedir. Bu dönemde
EOKA’nın bütün ileri gelenleri kilit noktalarda görevlere getirilir ve gizli
silahlanmaya da hız verilir. Makarios bunun için bu dönemde bütün gücünü
anayasanın ve özellikle Türklerle ilgili olan 13 maddenin değiştirilmesi
yönünde yoğunlaştırır. Makarios'un 30 Kasım 1963'te Türkiye'ye takdim ettiği
ve değiştirilmesini istediği 13 madde ile ilgili teklifi Türk hükûmetince derhâl
reddedilir. Makarios’un Onikiada’dan sonra Kıbrıs’ı da 13. ada olarak
Yunanistan’a bağlama isteğinin bir parçası olan46 bu teklifle ilgili olarak Kıbrıs
Türklerini azınlık statüsüne sokacak ve Kıbrıs Temsilciler Meclisi kararlarını
Türklerin veto edebilmesi hakkını ortadan kaldıracak anayasa değişikliğinin
kabul edilmemesi üzerine Makarios, hükûmetteki Türk memurlar ile
Temsilciler Meclisi'nin Türk üyelerini azleder. Oluşturulan Kıbrıs
Cumhuriyeti’ni yıkmaya ve daha sonra ortaya çıkacak Akritas Planı ile
adadaki bütün Türkleri katletmeye yönelen Rumlar, tesis edilen yeni
yönetimin korunmasına da engel olurlar. Türklere verilen hakların ortadan
kaldırılması ve bu hakların Rumlara verilmesi veya Rumlar lehine
değiştirilmesi Türk toplumunu adada azınlık hâline getireceğinden Makarios,
İngilizlerden aldığı olumlu sinyallerle planını uygulamaya koyar. Rum
tarafının bütün ileri gelenleri ellerine geçen her fırsatta tahrik edici
davranışlar ve konuşmalarla Enosis fikrini sıcak tutma gayreti içine girer.
Ayrıca İngiltere’nin adada Akrotiri ve Dikelia askerî üslerini açmasını
müteakip Yunanistan, Türkiye ve İngiltere’nin garantör ülke olarak geri
planda kalmaları, kağıt üzerinde nüfus olarak Türklerden daha fazla olan
Rumların Türkleri nasıl olsa kolayca alt edebiliriz düşüncesine kapılmalarına
sebep olur.47 Bu dönemde bütün resmî törenlerde Yunan millî marşı çalınır,
Lefkoşa'daki Başkanlık Sarayı ile Cumhurbaşkanı Makarios'un makam
aracına da Yunan bayrağı asılır.
21 Aralık 1963’ten 20 Temmuz 1974’e Kadar Kıbrıs
Rumlar tarafından yaratılan siyasi anlaşmazlık konularının gittikçe
artması, olumlu düşüncelerin yerini huzursuzluğa terk etmesiyle Rumların
Kıbrıs Cumhuriyeti'ni Enosis'e giden yolda bir atlama tahtası olarak
gördüklerini iyice su yüzüne çıkarır.48 Bunun sonucunda da EOKA
önderliğinde adada yaşayan Türkleri topyekûn imhaya yönelik Akritas Planı
devreye sokulur ve adanın her köşesinde Türklere saldırılar başlatılır.
Saldırıların devam etmesi üzerine Türk Hava Kuvvetlerine ait 5 savaş uçağı
25 Aralık 1963 Çarşamba günü saat 14.00'den itibaren Lefkoşa üzerinde
ihtar uçuşları yapar.49 Savaş uçaklarının ihtar uçuşları sonrasında Kıbrıs
Türk Alayı da Wayne Kalesi'ndeki kışlasından çıkarak50 Gönyeli ve Ortaköy
civarındaki stratejik bölgelere yerleşir ve Girne yolunu kontrol altına alır.51
46
Rauf R. Denktaş; Rauf Denktaş’ın Hatıraları c. 5, Boğaziçi Yay., İstanbul, 1997, s. 155.
Fahir Armaoğlu; ”Crisis The Cyprus Question Initiated In Turco-Greek Relations”, Revue
Internationale d’Histoire Militaire, Ankara, 1988, s. 228.
48
Fahir Armaoğlu; 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi c. 1-2, İstanbul, 1996, s. 229.
49
A.g.e., s. 229.
50
Oberling; s. 78.
51
Stephens; s. 185.
47
143
Öte yandan,Gölcük’te bulunan Türk Donanması da 25 Aralık günü Doğu
Akdeniz’e doğru yola çıkar, Trakya ve Güney Anadolu bölgelerindeki birlikler
de alarma geçer.52 Aynı gece saat 23.00’te Yunanistan Dış İşleri Bakanı
Sofokles Venizelos ve Savunma Bakanı Petrol Garufalyas’ı53 arayan ve
ondan “Ana Yunanistan’ın çocuklarını desteksiz bırakmamasını isteyen”
Makarios, Venizelos’tan: “Ben Yunanistan’ı sizin hatalarınız yüzünden
savaşa sürükleyemem.”cevabını alır.54 Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti
kuruluşundan üç yıl, bir ay, beş gün sonra fiili olarak ortadan kalkar. Ancak
Rum saldırıları bununla sınırlı kalmaz ve 15 Temmuz 1974 günü Nikos
Sampson’un yaptığı darbe girişimiyle Türklere karşı yeni bir saldırı dalgası
başlatılır.55 Makarios’un milis ve polis teşkilatında aldığı tedbirler üzerine
darbenin gündüz yapılması kararlaştırılır56 ve Afrodit-3 Harekâtı, 15 Temmuz
1974 saat 08.00’de “Makarios Hastaneye Girdi.“ mesajıyla başlatılır, darbe
gerçekleşir ve Makarios’un kaçtığı Baf hariç bütün bölgeler Sampson’un
adamlarınca kontrol altına alınır. Makarios’u ortadan kaldırmak ve adı
“Kasap“57 olarak anılan Nikos Sampson’u “Kukla Başkan“58 yapmak için
başlatılan hareketin hedefi Enosis’e yönelik olarak Makarios’tan kurtulup
adanın Yunanistan’a bağlanmasını sağlamak ve adada yaşayan Türklerin
yok edilmesidir. Böylece 21 Aralık 1963 tarihinde Akritas Planı çerçevesinde
Kıbrıslı Türkleri topyekûn yok etmeye ve adayı Yunanistan’a bağlamaya
yönelik olarak hareket eden Rumlar, aynı girişimi 15 Temmuz 1974 günü bir
kere daha tekrarlarlar. Her iki girişimin de ortak noktası esasında Türklerin
ada sathından temizlenmesine yönelik olmasıdır. Yapılan görüşmelere ve
uyarılara rağmen somut bir adım atılmaması nedeniyle dönemin Dış İşleri
Bakanı Turan Güneş’in “Ayşe Tatile Çıksın“59 işaretiyle harekât 20 Temmuz
1974 günü başlatılır. Böylece 15 Temmuz 1974 günü yaratılan Nikos
Sampson’un de facto darbe girişimi sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri
garantör devlet olarak adaya müdahale eder. Daha sonra gelinen noktada
52
Fahir Armaoğlu; ”Kıbrıs Meselesinin Türk-Yunan Münasebetlerinde Yarattığı Krizler”, Üçüncü
Askerî Tarih Semineri-Türk-Yunan İlişkileri, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 1986, s. 320.
53
Garufalyas daha sonra yaptığı bir açıklamada “Eğer Türkler İskenderun’daki 39 ncu Tümeni
tanklar ve 200 paraşütçü ile destekleyip Hava Kuvvetlerinin yardımıyla Kıbrıs’a saldırsaydı
Lefkoşa’yı 5 saat içerisinde alabilirdi.”diyecektir. Armaoğlu; s. 230.
54
A.g.e., s. 320-321.
55
“Darbeden önceki gece... sivil elbiseler giymiş yüzden fazla Yunan subayı Olympic
Havayollarının tarifeli olmayan 727 sefer sayılı uçağına bindiler... Bu uçuşu 24 saat sonra, yüz
kadar insan taşıyan başka bir uçuş takip etti. “ Pierre Oberling; Kıbrıs Faciası, Ankara, 1990, s.
16.
56
Darbeyi gerçekleştirenler General Yoannidis, Kıbrıs’taki Yunan birliğinin komutanı General
Yorgitsis ve General Yanakodimus ile beraber 102 Yunan subayıdır. Samtay Vakfı; Özgürlük ve
Barış 27 Yaşında, Gazi Mağusa, Temmuz 2001, s. 91.
57
1963 yılında çocukları ve karısının gözleri önünde bir İngiliz turisti öldüren Nikos Giorgiades
Sampson, Chicago’da Amerikalı gangster Al Capone’un sahip olduğu gibi berbat bir üne sahip
eli kanlı bir katildir. Birçok masum Türkü öldüren bu eli kanlı katil insan öldürmenin bir fincan
kahve söylemek gibi sıradan bir iş olduğunu söyleyecek kadar fütursuz biridir. The New York
Times; 15 ve 20 Temmuz 1974. Ali Fikret Atun; Yunan Karakterinin Anatomisi, Lefkoşa, 1996, s.
36. Manizade; s. 509.
58
Oberling; s. 17.
59
Milliyet; 20 Temmuz 1995.
144
önce Kıbrıs Türk Federe Devleti, 15 Kasım 1983’ten bu yana da Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tesis edilir.
Kıbrıs’ın AB Üyeliği ve Referandum Sonrasında Bugünkü Kıbrıs
Uzun bir süre Kıbrıs konusunun dışında kalan AB, 1964’ten 1983
tarihine kadar tek taraflı temsil konusundaki müracaatları reddetmesine
rağmen Rumların tek taraflı olarak ve bütün adayı temsilen Kıbrıs
Cumhuriyeti olarak yaptıkları müracaatı gerek Türkiye ve gerekse KKTC
yetkililerinin yazılı ve sözlü itirazlarına rağmen kabul eder. 4 Temmuz 1990
tarihinde Rumların tek taraflı ve anlaşmalara aykırı olarak, ekonomik değil
aksine tamamen siyasi nedenlerle Kıbrıs Cumhuriyeti adına ve Kıbrıslı
Türkleri yok kabul ederek ve garantörlük anlaşmalarına aykırı olarak60 siyasi
ve ekonomik iş birliği içine girmek için AB’ye tam üyelik müracaatında
bulunmaları ve bu yönde olumlu adımlar atılması 1974 yılında adada
meydana gelen de facto durumu değiştirmeye ve Kıbrıslı Türkleri adada yine
ikinci sınıf vatandaş yapmaya yönelik girişimlerdir.
Bugün gelinen noktada ise gerek Türkiye’nin AB üyeliği konusunun
gündemde olması, gerekse Kıbrıslı Türkler üzerinde baskıyı artırmak
amacıyla yeni planlar yapılmaktadır. Bunun sonucu olarak uluslararası
kuruluşlar, Türkiye’ye karşı devamlı olarak kriz politikası yürüten Yunanistan
ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin etkili lobicilik faaliyetleri sonucunda yıllardır
savaşla, ambargoyla adada yok edemedikleri Kıbrıs Türk toplumunda işin
bel kemiğinin Türkiye ile Kıbrıs arasındaki kopmaz bağlardan
kaynaklandığını anlar ve tüm planlarını bunun üzerine kurmaya başlar. 61
Ancak bu bağlamda Türkiye açısından unutulmaması gereken noktalardan
birisi de masa başı diplomasisinde güç kullanma desteğinin de söz konusu
olduğudur. Mudanya’da, Lozan’da masaya yumruğunu vuran İsmet İnönü
örneği gibi PKK elebaşısının yakalanması aşamasında Suriye ile girilen
diyalog bu konuda canlı örneklerdir. Türkiye yeri ve zamanı geldiğinde güçlü
bir devlet olduğunu göstermek zorundadır; ancak “Kıbrıs draması, siyaset
sahnelerinde oynanırken perdeler hep Rumların ‘silahlı soykırım sahneleri’
ile açılıp siyasi zafer teraneleri ile” kapanmaktadır.62 Çünkü Kıbrıs hemen
bütün uluslararası organizasyonları yakından ilgilendiren bir konudur ve bu
konuyu Yunanlar her zaman istismar etmektedir. Böylece Yunanistan,
Türkiye’yi AB’nin himayesine ve güdümüne sokma konusunda bir adım daha
60
Bu durum sadece Garanti Anlaşması’nın ihlal edilmesiyle sınırlı değildir. Buna ilaveten
hukukun üstünlüğü ilkesinin de ihlali söz konusudur. Kıbrıs anayasasının 185. maddesi de
ekonomik ve siyasi birlik içerisinde bulunmayı yasaklarken, Kıbrıs anayasasının 50 ve 57.
maddeleri de “Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devlet ile tamamen veya kısmen, herhangi bir
siyasi veya ekonomik birliğe katılmamayı taahhüt eder. Bu itibarla herhangi bir devletle
birleşmeyi veya dolayısıyla bunu teşvik edecek her nevi hareketi yasak ilan eder.” ifadesiyle bu
durumun anayasa ihlali olarak hukukun üstünlüğü prensibine ters düştüğünü göstermektedir.
61
KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş’tan aktaran Kıbrıs Mektubu Dergisi; MartNisan 2002, Sayı 2, c. 15, s. 2, Ankara.
62
İsmail Tansu; “Neden Hâlâ Kıbrıs Sorunu Var?”, Kıbrıs Mektubu Dergisi, Ocak-Şubat 2006,c.
19, Nu. 1, Ankara, s. 2.
145
atar. Esasında Kıbrıs meselesi 1960’ta kurulmuş olan ortaklık cumhuriyetinin
tüm garantilerine rağmen yıkım planını hazırlayıp gizlice Rumları
silahlandırıp vur emrini verdiği an yıkılmasından, Türk ortağın tüm anayasal
organlardan atılmasından ve “Azınlık haklarını kabul ederlerse kalsınlar,
etmezlerse çeksinler gitsinler.” denilerek %33 toprak sahibi bir halkı %3 bir
toprağa hapsedip dünya karşısında meşru hükûmet ve cumhurbaşkanı gibi
görünmekten başka bir şey değildir.63 Bütün bunlara Yunanistan’la inişli çıkış
bir seyir izleyen ancak hâlâ çözüme bağlanmamış Kıta Sahanlığı,
karasularının 12 mile çıkarılması, Ege adalarının silahsızlandırılması, hava
sahası ve FIR hattı, Batı Trakya’da bulunan Türk azınlığı, Fener Rum
Patrikhanesi konuları, ayrıca Dicle-Fırat hattı, Ege adaları, Boğazlar,
Lozan’ın yeniden gündeme getirilmesi, Karadeniz’in ısıtılmaya başlanması
gibi konular da eklenecek olursa sorunun ne kadar karmaşık olduğu da
kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bütün bu sorunlar teker teker ısıtılıp
Türkiye’nin önüne getirilirken bunlar artık Türkiye-Yunanistan sorunu değil
Türkiye-AB sorunları hâline getirilmektedir. Esasında Türkiye’yle ilgili
taleplerini tek başına gerçekleştirme imkânı bulamayan Yunanistan’ın AB
üyeliğini sonuna kadar istismar ederek kendi isteklerini sanki Avrupa’nın
istekleriymiş gibi dayatması bugünkü sıkıntıların temel kaynağını
oluşturmaktadır.64
AB’ye göre, Türkiye, Kıbrıs’ı haksız yere işgal etmiştir ve bu işgalden
vazgeçmelidir. AB, kendi çıkarları için Kıbrıs konusuna büyük önem
vermektedir; çünkü Kıbrıs, Avrasya ve özellikle de Orta Doğu ve Doğu
Akdeniz açısından son derece stratejik bir konumdadır. Yunanistan
açısından ise bunun farklı bir anlamı bulunmaktadır. Bunun sonucu olarak
AB’nin 16 Nisan 2003 tarihli toplantısında Kıbrıs Rum Kesimi’nin üyeliğinin
kabul edilmesini ve duyduğu memnuniyeti Yunanistan Başbakanı Kostas
Simitis, “Enosisi başardık.” diyerek belirtir.65 BM Genel Sekreteri Kofi
Annan’ın birbiri ardına gelen ve sonuncusu 9000 sayfadan fazla tuttuğu için
adada yaşayan insanları “Evet” ve “Hayır” kelimeleri arasında sıkıştıran
referandum süreci de böylece başlar.66 Öte yandan “Ben bir devlet
63
KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş’ın 10 Mayıs 2002 tarihinde Ankara’da
“Avrupa Birliği Süreci İçerisinde Kıbrıs’ın Geleceği” konferansında yaptığı konuşma.
64
Anıl Çeçen; Kıbrıs Çıkmazı, Toplumsal Dönüşüm Yay, İstanbul, Eylül 2005, s. 137.
65
Aynı konuyla ilgili olarak daha 1976 yılında Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in de “Avrupa
Birliği’ni arkamıza alarak Elenizm emellerini gerçekleştireceğiz.” şeklinde bir açıklaması söz
konusudur. Ayrıntılı bilgi için bk. 21-22 Nisan 2003 tarihli günlük gazeteler.
66
Esasında referandum yapılması düşüncesi bile kendi içerisinde çelişkilerle doludur. Her
şeyden önce dünya üzerinde savaşla kazanılmış toprak ve egemenlik haklarının bu kadar kolay
verilebildiği bir başka örnek daha yoktur. Türkiye açısından ekonomik,siyasi, askerî ve stratejik
önemi yadsınamaz bir konumda olan Kıbrıs Adası’nın geleceğinin sadece adada yaşayanlara
ve referanduma bırakılması da örneğine rastlanmayan bir olgudur. Öte yandan referandum
yapılması yönünde alınan kararla beraber dünya kamuoyunun Kıbrıs adasında iki ayrı toplum
yaşadığını fiilen kabul etmesi gibi bir gerçek ortaya çıkmaktadır ki referandum sonuçlarının
istendiği gibi çıkmaması durumunda Kıbrıs Türk toplumunu tanımamak veya işlerine geldiği gibi
kabul etmek gibi bir husus ise uluslararası temayüllere ve mantığa aykırı bir durumdur.
146
devraldım. Bir toplum devredemem.” diyen Tassos Papadopulos
liderliğindeki Rumların referandumda “Hayır”67 yönünde oy kullanacaklarının
ortaya atılması sonrasında da yeni senaryolar kurulmaya başlanır.68
Esasında sorulması gereken soru, “AB üyesi olması düşünülen Türkiye ile
sorunlarını hâlletmeyen Güney Kıbrıs’ın neden AB üyesi yapıldığıdır. Ayrıca
Rumların ve Yunanların Megali İdea fikrinden vazgeçip geçmedikleri de
sorgulanması gereken hususlar arasındadır. Gerek Rumların AB üyeliğinin
kabul edilmesi, gerekse referandum sonrasında bugün gelinen nokta ise son
derece ilginçtir. Kıbrıs konusunu 1950’li yıllarda BM kanalıyla uluslararası
kamuoyunun önüne koyan Yunanistan, aynı şekilde bugün de ince
diplomatik taktikler kullanmak suretiyle konuyu doğrudan AB sorunu hâline
getirir. AB de daha sonra yaptığı bir açıklamayla Finlandiya’nın Kıbrıs Özel
Temsilcisi Jaako Blomberg’in müzakerelerde AB adına yetkili olduğunu
bildirir. AB ayrıca 2003 Katılım Ortaklığı Belgesi’nden farklı olarak 2005
yılında Türkiye’den Ankara Anlaşması’nı Kıbrıs da dâhil olmak üzere 10 yeni
ülkeye uygulamasını ister ve “Ulaştırma Politikası” başlığı altında ilk defa
olarak Türkiye’nin Rum bandıralı gemilere limanlarını açmasını da talep
eder. Böylece bugün itibarıyla “Türkiye’ye vereceği hiçbir şeyi olmayan AB”
ise söz sahibi konumuna gelince sorunu iyice içinden çıkılmaz hâle getirir.
Referandum döneminde Lüksemburg’da yapılan AB-Türkiye Ortaklık
Konseyi toplantısında Türk tarafına “Rumlarla ilişkileri normalleştirme”
çağrısında bulunulur. 24 Nisan 2004 tarihli referandum sonrasında ise
Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilen; fakat Rumların neredeyse tamamı
67
Kıbrıslı Rumların referandumda olumsuz oy kullanma gerekçeleri, aslında daha önceden
olduğu üzere Kıbrıs’ın hepsini ve hemen istemeleridir. Annan Planı sonrasında adanın
tamamında yerleşme, mülk edinme ve azınlık olarak gördükleri Kıbrıslı Türkleri yönetme
imkânına hemen değil, belli bir sürenin sonunda ulaşacak olan Rumlar uzun süreli bekleme
heveslisi değildir.
68
Referandum öncesi dönem öyle bir hâl alır ki KKTC, kendi içerisinde “Statükocular” ve “Ver
kurtulcular” olarak ikiye ayrılır. Türkiye’de de bazı köşe yazarları referandum sonucunda ortaya
çıkan yeni durumla beraber KKTC halkının Türkiye’deki 72 milyon insana medeniyet
mücadelesinde yol açacaklarını veya köstek olacaklarını belirterek Kıbrıs’ı Türkiye için bir ayak
bağı olarak ifade ederler. Bu noktada hatırlanması gereken noktalardan birisi ise Fransa’da
ulusal kahraman olan De Gaulle’ün Fransa’nın bir parçası olmayan, denizaşırı sömürgesi
konumundaki, üstelik Arap ve Müslümanlardan oluşan Cezayir’i daha fazla elde tutamayacağını
görüp elden çıkarmaya kalktığı anda Fransa’da halkın ve silahlı kuvvetlerin ayaklanması ve De
Gaulle’e karşı tam 5 kez suikast girişiminde bulunulmasıdır. Siyasi, kültürel, coğrafi, ulusal, dinî
kimlikler açısından Anadolu’nun bir parçası değil, Anadolu’nun ta kendisi olan Kıbrıs Adası’nı ve
orada yaşayan Türkleri Türkiye’nin başına bela olmuş bir unsur olarak görmek ve onlardan
kurtulmaya çalışmak ne derece doğrudur, bunun üzerinde tartışılması gerekir. Ancak bundan
çok daha kötü ve vahim olanı ise miting meydanlarında ulusal değerlerin bile ayaklar altına
alınabilmesidir. Bazı siyasi parti liderlerinin özellikle Lefkoşa’da yapılan “Evet” yanlısı mitinglerde
Türk Silahlı Kuvvetlerini ve Garantörlük Anlaşması neticesinde tamamen haklı, insani ve
hukuksal temellere dayanan adada mevcudiyetini koruma durumunu işgalcilikle nitelemesi ve
Türk askerini adadan çıkmaya çağırması akıl ve izanla bağdaşan bir durum olmasa gerek. Bu
arada hızını alamayan bazı yöneticilerin de Kıbrıslı Türklere önayak olarak: “Kıbrıs’ta Kıbrıslı
Türk yoktur, Kıbrıslılar vardır.” gibi temelsiz ve referandumla ilgisiz bazı iddiaların peşine
düşmesi de referandum sürecinin genel havasını tamamen bozar.
147
tarafından reddedilen Annan Planı ise ölü doğmuş bir bebek
konumundadır.69 Ekonomik sıkıntılardan, ambargolardan, tecrit edilip
izolasyonda yaşamaya mahkûm edilmekten, yıllar içinde ülkede meydana
gelen siyasi çürümeden bıkan Kıbrıslı Türklerin çeşitli baskılar ve
yanıltmalarla “Evet” oyu vermesi hayal edilen uluslararası desteği de
meşruiyeti de getirmez. Böylece her durumda kazanan olmaya alıştırılmış
Rumlar, referandumda olumsuz oy kullanmak suretiyle millî duruşlarından
taviz vermez ve kendi haklı davalarından da geri adım atmamış olurlar. Türk
askerini adada işgalci olarak gören zihniyet, ayrıca 1975 Şubat sonrasında
adaya göç eden Türk vatandaşlarını da adada kesinlikle istemediğini açıkça
ifade eder. Bu şartlarda Türklerin verdikleri “Evet” oylarının boşa
gitmeyeceğini, yılların getirdiği dışlanmışlığın, ekonomik sıkıntıların ve yok
sayılmışlığın ortadan kaldırılacağını ve Kıbrıslı Türklerin ödüllendirileceğini
ifade eden AB yetkilileri ile Batılı diplomatik kaynaklar zaman içerisinde
bütün bu sözleri ve vaatleri unuturlar. Örneğin ABD kongre üyesi Edward
Whitfield başkanlığındaki bir heyet Ercan Havaalanı’ndan giriş yapmak
suretiyle adaya gelir ve izolasyonların kaldırılması yönünde çalışılacağını
belirtir; ancak bu da daha önceki vaatler gibi havada kalır.70 Sonuçta AB’den
de ABD’den de izolasyonların kaldırılması konusunda hiçbir somut adım
atılmaz. O dönemde Başbakan olan “AB yönelimli bir çözüm yanlısı olan”71
Mehmet Ali Talat ise yaptığı açıklamada, “Hem mali yardım, hem Ticaret
Tüzüğü, hem de doğrudan uçuşlar başlayınca Papadopulos neye uğradığını
şaşıracak. Annan Planı’nda öngördüğü gizli değişiklikleri deşifre edecek ve
çözümün Rum tarafı için de zorunlu olduğunu anlayacak...” der. Fakat bu
beklentilerin hiçbiri gerçekleşmez ve KKTC tanınmadığı gibi izolasyonlar,
ambargolar ve kısıtlamaların kaldırılması konusunda hiçbir ciddi adım da
atılmaz. Hemen bugünlerde gazete sayfalarına yansıyan Millî Güvenlik
Siyaset Belgesi’nin Kıbrıs’la ilgili kısımları ise Türkiye Cumhuriyeti devletinin
adaya bakış açısını yansıtması bağlamında son derece önemlidir.72 Bu
69
Her ne kadar Rumlar tarafından büyük bir ekseriyetle “Hayır” oyu verilerek kabul edilmemiş
olsa da Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Demetris Hristofias yaptığı açıklamada AKEL üzerinde
hiçbir baskı ve unsurun söz konusu olmadığını, böylece Yunanistan’a bağlı kalmadan kendi
kararlarını verdiklerini belirtir ve neden “Hayır” dediklerini de “Türkiye neden sonsuza kadar
Kıbrıs’ta bir askerî birlik bulundursun? Yunanistan, Türkiye ya da İngiltere, Kıbrıs sorununa bir
çözüm bulduktan sonra neden Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iç işlerine müdahale etsinler?
Neden Türkiye’den gelen binlerce göçmen Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak bu
adada yaşamaya devam etsinler? Üstelik bunların sayıları Kıbrıslı Türklerin sayılarının iki
misline çıkıyor...” diyerek açıklar. Oysa Yunanistan’ın eski BM Daimî Temsilcisi Büyükelçi
Costas Zepos, Annan Planı ile ilgili olarak “...son 30 yıldır müzakere edilmiş ve edilebilir her
konuyu kapsamaktadır. Dolayısıyla da Annan Planı kısmi, adım adım gelişim süreci içinde ya da
nihai bir çözüme ulaşmak için bölümler hâlinde, parça parça uygulanabilir...” der. Cumhuriyet;
19 Haziran 2005 ve 26 Mart 2006.
70
Milliyet; 1 Mayıs 2005.
71
Hakkı Büyükbaş; Kıbrıs’ta Yeni Dönem Yeni Çözüm Getirecek mi?” Silahlı Kuvvetler Dergisi,
Ankara, Nisan 2005, Sayı 384, s. 35.
72
Buna göre Kıbrıs ve Yunanistan ile ilgili olarak yapılan değerlendirmeler şu şekildedir:
Kıbrıs’ta barış Türkiye’nin de isteğidir; ancak bu adil, garanti altına alınmış ve yaşayabilir bir
barış olmalıdır. Kıbrıs sorununun temel çözüm yeri BM’dir, başka yer aranmamalıdır. Türkiye’nin
148
arada KKTC tarafından Kuzey Kıbrıs’taki Rum mülklerinin tek taraflı olarak
iadesini, tazminatını veya güneyde kalan Türk mallarıyla takasını öngören
“Taşınmaz Malların ve 13 Şubat 1975’ten Önce Kıbrıs’ın Kuzeyinden Göç
Etmek Zorunda Kalanlara Ait Taşınır Malların İadesi, Takası ve Tazmini
Yasası” kabul edilir73 ve böylece Rumlara iade, takas veya tazminat
bağlamında önemli haklar kazandırılır. Öte yandan KKTC’nin eski Başbakanı
Derviş Eroğlu ise bu yasanın anayasanın 159. maddesine aykırı olduğunu
belirterek: “Kıbrıs Türk’ü mülksüz ve devletsiz bırakılıyor.” açıklaması yapar.
Bu durum ayrıca Rumlara verilen yeni bir taviz olarak da değerlendirilir.
Konuyla ilgili olarak Kıbrıslı Türklerin Güney Kıbrıs’ta kalan taşınmaz malları,
bağ ve bahçeleri ile ilgili olarak herhangi bir adım söz konusu değildir ve
Kıbrıslı Rumlar bu konuyla ilgili yaptıkları çalışmalarla böyle bir müracaatı da
imkansız hâle getirmişlerdir. 259 milyon Euro karşılığı AB yardımı74 ve
KKTC’nin AB ile doğrudan ticaret yapabilme durumu ise yine Rumların ve
Yunanların insafına bırakılır. Oysa Kıbrıslı Türkler yapılan propagandalar ve
çeşitli baskılar sonrasında referandumda verecekleri “Evet” oyu karşılığında
kendilerine AB pasaportu verileceğini, sınır kapılarının açılacağını, gelecek
kaygısı çekmeden rahat ve müreffeh bir hayat yaşayacaklarını ve AB
ülkelerinde serbestçe dolaşabileceklerini sanmaktadır. Bu durum en azından
uzun bir süre bu şekilde devam etmiştir. Oysa haksız, yanlış ve yasal
olmayan izolasyonların ve ambargoların kaldırılmasıyla ilgili olarak Kıbrıslı
Türklerden ve Türkiye’den herhangi bir taviz beklenmeden otuz yıldan fazla
bir süredir devam eden bu kısıtlamaların derhâl ve şartsız kaldırılması
gerekmektedir. Rum Hükûmet Sözcüsü Yorgos Lillakis ise son 32 yıl içinde
Rumların sadece bir kez çözüm planına “Hayır” dediklerini belirterek “Biz
neden suçlanıyoruz? Kıbrıs bir suçlama oyununa dönüşmemeli..” der.
Lillakis, ayrıca Kıbrıslı Türkleri “nalıncı keseri” olmakla suçlar ve 1960
Anayasasına göre vatandaşlık haklarını almak isteyen Kıbrıslı Türklerin
adadaki askerî varlığı 1959-60 Londra ve Zürih anlaşmalarına dayalıdır. Adanın tümüne ilişkin
garantörlük hakkımız bulunmaktadır. Adadaki askerî varlığımız Kıbrıs Türk halkının güvenliği
içindir. Bunun sürdürülmesi esastır. Adadaki Rum nüfusu büyüktür. Rum nüfusu Türk
nüfusundan fazladır. Bu dikkate alınarak Türk nüfusunun manevi yapısı güçlendirilmelidir.
KKTC, kalıcı bir barış sağlanıncaya dek güçlendirilerek korunmalıdır. Kıbrıs’ın çevresindeki
deniz sahası ayrı bir konudur. Bu bölgede Türkiye ve KKTC’nin hukuki hakları vardır...“
Cumhuriyet; 14 Kasım 2005.
73
Konuyla ilgili bir açıklama yapan ve bugüne kadar Annan Planı’na tam destek veren ve seçimi
kazanması sonrasında KKTC adına resmî “Baş müzakereci” konumuna gelen KKTC
Cumhurbaşkanı ise bu konuyla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu yasayı
yeterli iç hukuk yolu olarak kabul edip etmeyeceğini bilmediğini belirtir ve “Halka yalan
söylemedim. Diyebilirdim ki bu olunca her şey düzelecek, artık böyle davalar açılamayacak. Yok
böyle bir şey...” açıklamasında bulunur. Rauf R. Denktaş ise bu yasayla ilgili olarak:“Çulsuz bir
halk kitlesi hâine getiriliriz.” uyarısında bulunur. Cumhuriyet; 4 Kasım ve 5 Aralık 2005.
74
AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi toplantısında bu yardımın 120 milyon Euro tutan kısmı
önceki yıla ait olması nedeniyle daha karar aşamasındayken iptal edilir. AB Komisyonu
Genişleme Komiseri Olli Rehn ise yaptığı açıklamada “yardım paketinin onaylanması Kıbrıslı
Türklerin izolasyonunun kaldırılması yönünde ilk adım olarak görülmelidir.” derken Türkiye ile
KKTC arasında yaşanan mekik diplomasisi sonrasında “Rum tarafı üzerinden yapılacak
yardımın kabul edilmemesi” kararı çıkar.
149
yükümlülüklerinden kaçtıklarını, Kıbrıs’ın AB üyeliği için gerekli parasal
yükümlülüklerin hiçbirine destek vermediklerini; ancak pasaport ve kimlik
almak suretiyle AB vatandaşı olduklarını, Rum hastanelerinde ücretsiz tedavi
gördüklerini belirtir. Bu arada, Papadopulos yönetiminin Kıbrıslı Türklere
yönelik baskı politikası o kadar olumsuz bir hava yaratır ki İngiltere Dış İşleri
Bakanı Jack Straw bu durumu sert bir dille eleştirerek Papadopulos’un
bugünkü uzlaşmaz politikasını devam ettirmesi hâlinde istemediklerinin
başlarına geleceğini belirtir ve “Böyle giderse KKTC aşamalı olarak
tanınacak. Bugünkü şartlar olsaydı Güney Kıbrıs, AB’ye üye olamazdı.
Üyelik, eski Cumhurbaşkanı Glafgos Klerides’in politikasının hatırına
gerçekleşmiştir.” açıklamasında bulunur.75 Öte yandan 7 milletvekilinden
oluşan bir heyetin 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı için 60 kişilik bir
ticaret heyetinin de 31 Temmuz 2005 günü görüşmelerde bulunmak için
Azerbaycan’dan adaya gelmeleri olumlu görünmekle beraber Yunanistan’ın
Ermenistan’ı kullanmak suretiyle muhtemel olumlu gelişmeleri engellemesi,
faaliyetlerin daha başlangıçta bitmesine neden olur.76 Ayrıca ABD Dış İşleri
Bakanlığı Müsteşarı Mathew Bryza’nın KKTC’ye yapacağı ziyaret de Rumlar
tarafından tepkiyle karşılanır. Rum Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Hristodulos
Başardis konuyla ilgili olarak: “Biz halkımızın hassasiyetlerine, yasal ve
uluslararası alanda tanınmış olana Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tezlerine saygı
gösterilmesini istiyoruz.” der. Ancak üzerinden neredeyse üç yıl geçmiş
olmasına rağmen Türk tarafınca Annan Planı’na bir alternatif hazırlanmamış
olması da üzücü ve aynı zamanda da düşündürücüdür.77 Öte yandan, 28
Şubat 2006 günü Papadopulos’un Annan’la görüşmesi, Rum meclis
başkanının açıklamaları hep bu yönde atılmış adımlardır. Kıbrıslı Rumlar ve
Yunanistan tarafından AB’ye havale edilen Kıbrıs konusunda Rumlar yine de
boş durmamakta ve inisiyatifi her zaman ellerinde tutacak adımlar
75
Ancak Jack Straw’un bu açıklamasına başta Rum Dış İşleri Bakanı Yorgo Yakovu, Rum
hükûmet sözcüsü Yorgos Lillias ve Sosyalist EDEK Başkanı Yannakis Omiru çok sert tepki
gösterir ve “İngiliz sömürgeciliğinin hortlamasına tahammül göstermeyeceğiz.” derler.Jack
Straw’un KKTC’de yaptığı görüşmeler konusunda çok tepkili olan Rumlar esasında gezi
programı ve güzergâhı konusunda daha önceden çalışmalara başlar ve Straw’un Kıbrıs’ta Rum
yetkililerle görüşmelerde bulunduktan sonra uçakla doğrudan Larnaka’dan Ankara’ya gitmesini
ve böylece Türkiye’nin Rumlara uyguladıkları ambargoyu da delmek düşüncesindedirler; ancak
bu plan işlemez ve Straw, Ankara’ya İngiliz üslerinden havalanan bir uçakla gider.
76
Azerbaycan Devlet Bakanı Nazım İbrahimova da daha sonra yaptığı açıklamada
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in “Referandumda ‘Evet’ çıkar ve dünyada KKTC’yi tanıma
hareketi başlarsa biz tanıyanların arasında birinci oluruz.” sözünün sulandırıldığını ileri sürer.
77
Bugün gelinen noktada Türkiye’nin AB üyeliği de Kıbrıs’ın bir sorun olmaktan çıkartılması da
hep aynı noktada kesişmektedir. 1963 yılından başlayarak neredeyse 1999 yılına kadar bu
konuda herhangi bir talebi olmayan Batılıların 1999 yılında sadece sorunun çözülmesi
bağlamında bir talepleri söz konusudur. Ancak daha sonraki dönemde işin rengi değişir.
Örneğin bu faaliyetlerin daha başlangıcında 1 Mayıs 2004 tarihinde, “Rumlar AB’ye Kıbrıs
Cumhuriyeti olarak alınamazlar. Yapılan bu girişim Londra ve Zürih anlaşmalarına tamamen
aykırıdır.” denilmesi, ayrıca “Bu Gümrük Birliği Anlaşması’nı kabul etmiyorum ve tekrar normal
aday statüsüne dönüyorum” denilmesi, 17 Aralık 2004 ve 3 Ekim 2005 belgelerinin de askıya
alınması gerekirdi. Temelde yapılan bu büyük yanlışlar sonrasında bugün gelinen noktada
hareket serbestisi çok da fazla değildir.
150
atmaktadırlar. Rumların referandumda olumsuz oy kullanması sonrasında
Türkiye’nin KKTC’yi uluslararası alanda daha somut adımlar atmak suretiyle
tanıtması ve Türkiye’nin haklılığını göstermek için çaba sarf etmesi daha
uygun bir hareket tarzı olacaktı. Bu bağlamda Batılı ülkeler yanında
Uzakdoğu, Doğu ve Orta Doğu’dan Pakistan, Gambiya, Katar gibi Türkiye ile
sıcak ilişkiler içinde olan dost ülkelerle bir araya gelinerek Kıbrıs
konusundaki haklılığın objektif veriler ortaya konularak anlatılması daha
gerçekçi bir hâl tarzıdır. Türkiye tarafından hazırlanan eylem planıyla Rum
gemilerine limanların açılabilmesi için ambargoların kaldırılması, Türkiye,
Yunanistan, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler arasında çalışmalar
başlatılması ve Annan Planı’nın tekrar masaya yatırılması şart koşulmasına
rağmen Annan Planı’nı ezici çoğunlukla reddeden Rum kesiminden bu
konuda hiçbir somut adım gelmez. Referandum, genel seçimler ve
cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ulus ve bir devlet olma niteliklerini uzun bir
süreçte göstermekte olan KKTC’nin bugün içinde bulunduğu izolasyonlar ve
ambargolarla çevrili durumu, böylece daha kolay anlaşılabilir. Öte yandan
Kıbrıslı Rumlar ise İstanbul’da konsolosluktan Ankara’da büyükelçilik
açılmasına, Türk askerlerinin adadan derhâl ve şartsız olarak çekilmesine78,
havaalanları ve limanların Rum gemilerine açılmasına kadar baskılarını
artırmaktadır. 22 Şubat 2006 tarihinde Mersin limanına girmesine müsaade
edilmeyen Rum bandıralı geminin Türkiye’nin Gümrük Birliği kurallarına
aykırı hareket etmekte olduğunu gösterecek bir kanıt olarak yazılı belge
istemesinden79 sadece beş gün sonra AB Daimî Temsilciler Komitesi,
KKTC’ye uygulanan ambargoları hafifletme amaçlı tasarılarla ilgili yeni bir
karar alır ve KKTC ile doğrudan ticareti bir daha görüşülmemek üzere
ortadan kaldırır. KKTC’yi finansal bağlamda ayağa kaldırabilecek, izolasyon
ve ambargolara son verebilecek tüzüğün iptal edilmesiyle bir kere daha
Rumların ekmeğine yağ sürülür.80 Rum bandıralı geminin Mersin limanına
78
Örneğin eski Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Cumhurbaşkanı Yorgo Vasiliu, Türk askerlerinin
adadan çekilmesiyle adada güvenli bir şekilde yaşanacağını ifade ederek: “Evet buna yüzde bin
oranında garanti veriyorum. Bugüne kadar 7 milyon karşılıklı geçiş yapıldı ve önemli bir sorun
yaşanmadı. Ülkemizi federasyon temelinde yeniden birleştireceksek korku zincirini kırmamız
gerekir. AB üyeliği ile tüm Kıbrıslılar olarak, korkuları aşabileceğimize inanıyorum. Karşılıklı
güven ve iş birliğine giden yolu açabilmeliyiz. Avrupa ödevi; modernleşme ve yeni uluslararası
verilere uyum sağlama ödevidir...”der. Cumhuriyet; 23 Şubat 2006.
79
22 Şubat 2006 günü sabah 04.00 sularında limana yaklaşan ve bir Rum armatöre ait olduğu
bildirilen Able-F Ro-Ro gemisi limana giriş müracaatı yapar. Bu talebin rastlantı olabileceği
beklenmediği gibi Rumların böyle bir girişimde bulunması da öncelikle Türkiye aleyhine
yürütülmekte olan propaganda faaliyetlerinin bir parçasıdır ve ayrıca Türkiye’nin etkisini ölçmeye
yöneliktir. Dış İşleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığının devreye girmesinden sonra limana
sokulmaz ve yaklaşık 13 saat sonra Türk kara sularından ayrılır. Yetkililer ise limana girmek
isteyen gemilerin en azından 24 saat önce yükü, bandırası, bayrağı, armatörü, teknik özellikleri,
hangi limandan kalktığı ve takriben saat kaçta limanda olacağı konusunda bilgi verilmesi
gerektiğini, öte yandan uluslararası hukuka göre, bir ticaret gemisinin limana kabul edilmesinin
bayrak devletinin “siyasi olarak tanınması anlamına geleceğini” de belirtirler.
80
Rumların bu noktada ticaret tüzüğüyle ilgili olarak en çok tepki gösterdikleri nokta ise bu
tüzükle beraber KKTC’nin ayrı bir devlet olarak kabul edilmesidir. Gerek Kıbrıs Türk Federe
Devleti ve gerekse 15 Kasım 1983 tarihinde kurulan KKTC ile ilgili olarak Rumların iddiaları ise
151
sokulmamasını Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Demetris Hristofias,
“Yaklaşım değil yaklaşımsızlık” olarak niteler.81 Hemen hemen aynı günlerde
Avrupa Birliği dönem başkanı Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüssel ise
Türkiye’nin 2006 sonuna kadar Kıbrıs Rum kesimini tanıması gerektiğini
açıklar. Schüssel ayrıca Türkiye’nin limanlarını ve havaalanlarını da Rumlara
açmasını talep eder. Öte yandan Yunanistan Cumhurbaşkanı Karolos
Papulyas ise yaptığı açıklamada Türkiye’nin Kıbrıs Rum kesimiyle ilgili
politikalarını gözden geçirmesi gerektiğini belirterek “Diplomasi zaten bir
ahlak ve adalet değil, güç ve çıkar meselesidir. Yunanistan ve Rum kesimi,
Gümrük Birliği Anlaşması’nın Kıbrıs’ı da kapsayacak şekilde genişletilmesini
başardı. Bu şart, ne kadar baskı yapılırsa yapılsın zaman aşımına uğramaz.”
der.82 İzolasyon ve ambargolara bağlı olarak sanayinin neredeyse sıfır
olduğu, işsizliğin giderek artmakta olduğu KKTC’ye karşılık Kıbrıslı Rumlar
ise Türkiye tarafından 25 AB üyesi ülke karşısında imzalanacak “Ek
Protokol”83 ile Güney Kıbrıs’ın Kıbrıs Cumhuriyeti olarak kabul edileceği
düşüncesindedirler. Kıbrıslı Rumlar tarafından “Ek Protokol” vasıtasıyla
dayatılmak istenen ve bir oldubittiye getirilen konu ise bu protokolün
imzalanmasının “KKTC’nin Türkiye eliyle tasfiye edilmesi”84 anlamına
geldiğidir.
böyle bir devletin var olmadığı, adada Türkiye’nin “de facto” bir durum yarattığı, adada sadece
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bulunduğu ve işgal altında olması sebebiyle kuzeye gidilemediği
yönündedir.
81
Hristofias bu konuyla ilgili olarak ayrıca: “... Ben Türkiye’ye çağrıda bulunuyor ve diyorum ki
bu yaklaşım ya da yaklaşımsızlıkla AB’ye yakınlaşmak ya da AB üyesi olmak mümkün değil.
Türkiye’deki liderlerin sonunda bunu anlaması lazım. Aksi halde hem kendilerini, hem de tabii ki
bizi zora sokacaklar. Biz işgalin kurbanlarıyız. Hiç kuşkusuz sabredip işgali sürdürebilirler. Ama
bu durum Kıbrıslı Türklere de zarar veriyor. Çünkü Kıbrıslı Türklerin bu durumdan memnun
olduklarını sanmıyorum. Bu durum Kıbrıslı Türklerin dış dünyayla serbest ticaret yapmalarını,
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyeliğinden doğan bütün nimetlerden yararlanmalarını engelliyor.”
açıklamasında bulunur. Esasında Türk askerini işgalci olarak nitelendiren Hristofias’ın yaptığı
aba altından sopa göstermekten başka bir şey değildir.Cumhuriyet; 26 Mart 2006.
82
Cumhuriyet; 23 Şubat 2006.
83
Söz konusu bu protokol AB Dış İşleri Bakanları tarafından 13 Haziran 2005 tarihinde
imzalanmıştır.
84
Söz konusu bu protokolün imzalanması, Kıbrıs adasındaki ticareti tamamıyla Kıbrıslı
Rumların ellerine teslim etmek anlamına gelmektedir. Bu bağlamda “...Protokol bu şekliyle
imzalanmamalıdır. Çünkü çok ağır yükümlülükler getirmektedir. Kıbrıs’ın yapılacak tüm dış
ticaret belgelerinin Rumlardan, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nden alınması ve onlara verilmesi
mecburiyeti vardır. Kaldı ki Rumlar bu belgelerle Yunanca vuracakları mührü bile şimdiden
belirlemişlerdir. Protokol ile ada üzerindeki ticaretin tamamı Rumların tekeline verileceğinden
böyle bir protokolü imzalayıp uygulamaya koymak; Rumları Ankara Anlaşması’na taraf
yapmaktır. Ankara Anlaşması’nda taraf ülkelere uygulanan hükümler Rumlar için de geçerli
olacaktır. Ankara Anlaşması’na göre üye ülkeler arasında ayrımcılık yapılamaz. Yani üye bir
ülkenin vatandaşları ve şirketleri için uyguladığınız bir durumu, başka bir üye ülke vatandaşları
ve şirketleri için kısıtlayamazsınız. Herhangi bir üye ülkenin gemileri ve uçakları Türkiye’nin
liman ve havaalanlarını kullanıyorsa, Rumların da Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla da olsa kullanma
hakkı doğar. Aksi takdirde gerginlik çıkar ve mahkemelik olur. Ankara Anlaşması’na göre
anlaşmanın uygulanması ve yorumlanmasıyla ilgili uyuşmazlıklarda yetkili olan merciler AB
kurumlarıdır. Rumlar bu kurumları (AB Ortaklık Konseyi, AB Komisyonu, AB Adalet Divanı)
152
Bu dönemde “Çözümsüzlük çözüm değildir.” veya “Kazan kazan.” gibi
uluslararası ilişkilerde ve diplomaside hiç yeri olmayan iddialı ifadelerle ve
“bir adım önde” olma çabasıyla başlatılan girişimler ise maalesef Kıbrıs
konusunu hakikaten içinden çıkılamaz bir hâle getirir. Bundan en çok zarar
görenler ise yine Kıbrıslı Türkler olur. Bu bağlamda özellikle Yunanistan ve
Kıbrıslı Rumların “bir adım önde” olmaktan anladıkları ise Türkiye’nin daha
fazla taviz vermeye hazır olduğudur.85 Bu durum böylece Türkiye’yi haklı
olduğu bir konuda uluslararası platformda haksız duruma düşürür ve kendi
kalesine gol attığı düşünülür. Türkiye’nin 29 Temmuz 2005 tarihinde Ek
Protokolü imzalamasıyla Rum gemileri ve uçaklarının serbestçe Türk
limanlarına ve havaalanlarına girmesini taahhüt ettiğini ileri süren Rumlar
baskılarını bu yönde artırır. Aynı gün itibarıyla Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum
kesimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımayacağını açıklaması ise hukuken
geçersiz kabul edilir. Kıbrıs konusunu AB’ye havale eden Kıbrıs Rum lideri
Papadopulos ise bizzat KKTC Cumhurbaşkanı tarafından “Kıbrıslı Türkleri
köle bir azınlığa dönüştürmeye çalışmak ve şovenistlikle” suçlanır.86 Ancak
Rum yetkililere göre Türkiye’nin AB üyeliği yolu da Lefkoşa’dan geçmektedir.
Sonuç
Yunanların “Anadolu Faciası” olarak adlandırdıkları ve 9 Eylül 1922
günü İzmir’de sona eren Megali İdea düşünceleri gibi bugün Kıbrıs’ta da
Enosis düşüncesi 20 Temmuz 1974 günü tarihe karışmıştır. Adanın her iki
tarafında bu gerçeğin iyi anlaşılması ve adada fiili olarak iki ayrı milletin
yarattığı iki ayrı devletin doğduğu artık görülmelidir. Bundan sonra yapılacak
olan ise karşılıklı iyi niyet çerçevesinde iyi komşuluk ilişkileri ve bir
saldırmazlık anlaşmasının yapılmasıdır. Türkiye’ye ve özellikle KKTC
yetkililerine düşen tarihi görev ise: “Bizi tanıyan tek devlet Türkiye; bütün
dünya tanımadıktan sonra dört-beş ülke daha tanısa ne değişir?” demeden
üstünde yaşadıkları, havasını soludukları ülkelerine sahip çıkmak ve tek
vücut olarak uluslararası platformda haklılıklarını hep beraber dosta
düşmana göstermeleridir. Ciddiye alınması ve üzerinde hassasiyetle
durulması gereken bir önemli husus ise Avrupa Parlamentosu tarafından
alınan ve hem Türkiye’yi, hem de Kıbrıs’ı kapsayan kararların tavsiye
Türkiye aleyhinde kullanacaklardır...” Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Başkanı Ahmet
Göksan’ın 29 Haziran 2006 tarihli basın açıklaması.
85
KKTC Cumhurbaşkanı Talat’ın “İzolasyonların kaldırılması halinde Maraş’ı vermeye hazırım.
Başka bir şey istemiyorum.” açıklaması, Papadopulos tarafından uluslararası bir çözüm
olmadan bile Kıbrıslı Türkleri teslim alabileceği şeklinde algılanır. İki kesimliliğin korunması,
mülkiyet konusu, Maraş’ın iadesi gibi konularda geri adım atılması böylece Kıbrıslı Türklerin
müzakere sürecindeki gücünü olabildiğince azaltır.
86
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat yaptığı açıklamada “Rumlar; AB ve uluslararası
hukuk kalkanının arkasına saklanarak haklarımızı gasp etmiştir. Dünyayı ve AB’yi aldatan
Papadopulos tüm dünyaya meydan okuyor. Demokratik yollarla seçilen dışında kimse KKTC
halkını temsil edemez. Papadopulos hiçbir söz söyleyemez. Papadopulos’un geri plana
çekilerek sözcüleri aracılığıyla verdiği mesajlar kendi düzeylerini ortaya koyar. En yakın
destekçimiz Türkiye Cumhuriyeti’dir. Her koşul altında bizi destekleyen ve destekleyecek olan
Türkiye’nin devlet geleneğinden yararlanacağız.” der. Cumhuriyet; 16 Kasım 2005.
153
kararları olarak algılanmamasıdır. Bugün tavsiye olarak gösterilen hususlar
nihai çözüm noktasına gelindiğinde Türkiye’nin önüne uygulanması gereken
talepler olarak getirilecektir. Özellikle son dönemde hemen bütün AB
ülkeleriyle ABD’nin de karıştığı çok uluslu bir görüntüdeki Kıbrıs sorunu
konusunda denetim ve inisiyatif neredeyse Türkiye’nin elinden çıkmış gibi
görünmektedir. Öncelikle bu sorunun Türk-Yunan sorunu olarak
değerlendirilmesi gerekmektedir. İngiltere’nin adada askerî üsleri konusunda
taviz vermediği ve bu üslerin özerk bir statüde bulunduğu, adadaki dinleme
istasyonlarının her dönemde adayı özel bir konuma soktuğu da
değerlendirilecek olursa adanın stratejik öneminin artık kalmadığı gibi bir tez
çok da gerçekçi olmaz.87 Zamana yayılmış sözde bir plan çerçevesinde
Türkiye ile bağları yavaş yavaş eriyen ve AB’nin çekiciliğine kapılan bir
KKTC, süreç içerisinde Rum-Yunan siyasetine uygun olarak Enosis
düşüncesinin bir parçası olacaktır. Kıbrıs; partiler üstü bir konudur ve ancak
bütün Kıbrıslı Türkler tarafından aynı doğrultuda sahiplenilmesi hâlinde
başarıya gidilebilecektir.88 Özellikle Türkiye’yi ilgilendiren coğrafyada
konjonktürel yapı ve dengeler hızla değişme sürecine girmişken, jeostratejik, eko-stratejik önemi yadsınamaz konumdaki Kıbrıs adasıyla ilgili
olarak ortaya çıkan bu yeni tablonun çok hassas bir şekilde değerlendirilmesi
gerekmektedir. Bu bağlamda Türkiye, güçsüz ve kararsız bir devlet
olmadığını, aksine güçlü, dengeleyici, farklı stratejileri olan, Avrupalı olduğu
kadar Asyalı bir ülke olduğunu dosta düşmana göstermek durumundadır.
Farklı ve çok yönlü uygulanacak stratejiler ve diplomasi ile bölgede merkez
oluşturan Türkiye’nin gücü ve kararlılığı gösterilmelidir. İşlenmemiş dev
sanayi altyapısı, zengin tarım kaynakları, bütün dünyayı kıskandıran
muazzam iş gücü, kültür, sanat, eğitim, bilim başta olmak üzere sosyal
hayatın her alanında yetişmiş büyük bir beyin gücü ve genç nüfusu ile
Türkiye’nin AB’ye değil, AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı vardır. AB müzakere
sürecinde ısıtılıp önüne konulan Kıbrıs sorunu başta olmak üzere Türkiye’nin
bu gerçeği göz ardı etmeden sağlam bir duruş göstermesi gerekmektedir.
Devlet geleneği olan güçlü bir devlete yakışan da budur.
87
Öte yandan ABD Dış İşleri Bakanı Condoleezza Rice’ın resmî davetlisi olarak Amerika’ya
giden ve 28 Ekim 2005 günü bir görüşme yapan KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’tan
hemen önce Amerikan hükûmetinin resmî konuğu ise Irak Kürdistan Demokratik Partisi (IKDP)
lideri Mesut Barzani olmuştur. Böylece Amerikan hükûmeti geleceğe yönelik olarak Kıbrıs’ı bir
askerî üs olarak kullanmanın ince hesapları içinde olduğunun ilk sinyallerini de vermiş olur.
Kıbrıslı Rumları her ne kadar meşru hükûmet olarak tanıyor olsa da Amerikan hükümetinin
Kıbrıslı Türklere olan bu ilgisi bölgesel bir sorunun çözümlenmesinden ziyade Amerikan
çıkarlarına hizmet edecek bir deniz üssü olmasındandır.
88
Bu konuyla ilgili en yakın ve somut örnek 1 Nisan 2005 günü yaşanmıştır. Kıbrıs Adası’nı
yıllarca kan gölüne çeviren EOKA teşkilatının 50. yılı nedeniyle Kıbrıs Rum hükûmeti EOKA
mensubu yaklaşık 2500 kişiye “Devlet Onur Madalyası” vererek onları ödüllendirip
sahiplenmiştir. Aynı dönem içerisinde Kıbrıslı Türklerin can, mal ve namuslarını Rum
saldırılarına karşı korumak amacıyla mücadele eden Türk Mukavemet Teşkilatı mensupları ve
aileleri de 1 Nisan 2005 günü Lefkoşa’da Ledra Palas sınır noktasına gelerek EOKA’cıları
protesto eden bir gösteride bulunmuşlardır. Bu gösteriye müdahale eden ve yıllarca Rumlarla
“kardeş gibi” yaşadıklarını iddia ederek oradaki Kıbrıslı Türklere saldıranlar ise bazı siyasi parti
ve kuruluşlar tarafından desteklenen yine Kıbrıslı Türklerdir.
154
Abstract: Cyprus annexed in 1871 by the British Goverment bilateraly and unjustly, and
turned to be an international issue by Greece nowadays seems to be a critical barrier just ahead
of Turkey on the way of European Union membership. Despite the fact that the promises never
get realized by EU, the Western countries and the USA subsequent to the Annan Plan and the
referendum held in both sides of Cyprus, Turkish Cypriots, Cypriot Turks force to be pessimistic
not to have a fair solution while Turkey is forced to a blind alley.
Keywords: Cyprus, European Union, Referendum.
155
NÜKLEER TEKNOLOJİNİN PARLAYAN YILDIZI: TORYUM,
TÜRKİYE’NİN TORYUM POTANSİYELİ VE STRATEJİK ÖNEMİ
Turan ÜNAK∗
Özet: Bu yazıda, toryumun bilim ve teknoloji yönünden bir değerlendirilmesi yapılarak
Türkiye’de mevcut toryum madeninin Türkiye açısından çok büyük bir potansiyel olduğu ve bu
yüzden, toryuma dayalı nükleer yakıtlarla ilgili olarak Türkiye’nin kendine özgün bir teknolojiye
sahip olabilmesinin gelecekte sağlayacağı büyük imkânlar üzerinde durulmuş ve bir devlet
stratejisi belirlenerek atılması gerekli adımlar ve öneriler dile getirilmiştir.
Anahtar kelimeler: Toryum, Nükleer yakıt, Türkiye, Nükleer teknoloji, Hızlandırıcı.
Giriş ve Genel Bilgiler
Toryum Nedir?
Toryum doğada kendi başına var olan ve varlığı diğer bir radyoaktif
elementin varlığına bağımlı olmayan iki radyoaktif elementten biridir. Bu iki
ana radyoaktif elementin diğeri ise uranyumdur. Bu yüzden toryum başlı
başına doğal bir değerdir.
Bilindiği üzere, bazı elementler doğada yalnızca tek bir izotoptan
oluşmuşken, bazıları iki ya da daha fazla sayıdaki izotopun farklı oranlarda
bir araya gelmesinden oluşmuşlardır. Örneğin, doğada bulunan uranyum
elementi, esas olarak % 99,276 oranında 238U izotopu ile % 0,7196 oranında
235
U’den oluşmuştur. Toryum elementi ise doğada % 100 olarak yalnızca
232
Th izotopu şeklinde bulunmaktadır. Bu da, toryumun uranyumdan olan en
önemli farklarından ve de avantajlarından birini oluşturmaktadır.
232
Th izotopu her şeyden önce radyoaktif özellik gösteren bir izotoptur
ve yaklaşık 14 milyar (1,39 x 1010) yıl kadar olan bir yarı-ömre sahiptir.
235
U’in yarı ömrü yaklaşık 713 milyon (7,13 x 108) yıl, 238U’in ise 4,5 milyar
(4,51 x 109) yıldır. 238U’in 235U’den çok daha uzun bir yarı ömre sahip olması,
bugün 238U’in 235U’e oranla doğada çok daha fazla bulunmasının tek
nedenidir.
Fisyon Nedir?
Fisyon genel anlamda büyük bir atom çekirdeğinin genellikle
dışarıdan, bazen de içten gelen bir etki ile iki büyük parçaya bölünmesi
anlamını taşımaktadır. Ancak, nükleer teknoloji açısından önemli olan fisyon
türü termal nötronlarla meydana gelen fisyon reaksiyonlarıdır. Burada
önemle vurgulanması gerekli olan husus, termal nötronlarla her ağır
çekirdekte fisyon reaksiyonlarının oluşmasının söz konusu olmayışıdır. Zira
fisyon reaksiyonu vermeyen bir ağır çekirdeğe termal nötronun girmesiyle
basit bir (n, γ) nükleer reaksiyonu oluşur.
∗
Prof. Dr., Nükleer Kimya Öğretim Üyesi ve Uluslararası Nükleer Kimya Derneği Başkanı.
157
Stratejik Araştırmalar Dergisi Şubat 2007 Sayı 9
Fisyon ve (n, γ) Nükleer Reaksiyonlarının Karşılaştırılması
Fisyon ve (n, γ) nükleer reaksiyonlarının karşılaştırılmasının 235U, 238U
ve
Th izotopları üzerinde yapılması yararlı olacaktır. Aşağıda şematik
olarak gösterildiği gibi, termal nötronlarla bu üç izotoptan yalnızca 235U
izotopu fisyon reaksiyonu verirken diğer ikisi (n, γ) nükleer reaksiyonları
vermektedir.
232
235
U
144
Ba + 89Kr + Enerji + Hızlı
nötronlar
Görüldüğü üzere, bir 235U çekirdeğinin fisyona uğraması sonucunda
çekirdek iki büyük parçaya bölünmüş ve bu arada dışarıya 2 veya 3 yeni
nötron (ortalaması 2.5 nötron) ile bir miktar enerji salınmıştır. Yüksek enerjili
nötronlar olarak salınan bu nötronların bulundukları ortam içinde atom
çekirdekleriyle yapacakları çarpışmalarla bu enerjilerini kaybederek fisyona
elverişli termal nötronlar durumuna geçmeleri söz konusudur. İşte, fisyon
reaksiyonun bu özelliği, yani kullanılan bir nötrona karşılık ortalama olarak
2,5 adet fisyona elverişli yeni nötron oluşumu ve bunun yanında önemli
miktarda enerjinin serbest hâle geçmiş olması, fisyon reaksiyonlarını,
dolayısıyla 235U’i son derece önemli bir konuma getirmektedir. Zira, bir 235U
çekirdeğinin fisyonu sırasında serbest kalan enerji miktarı 200 MeV kadardır.
Yalnızca 235U izotoplarından oluşan 10 kg’lık bir kütle içindeki tüm 235U’lerin,
yani yaklaşık 2,56 x 1026 adet 235U çekirdeğinin fisyona uğraması sonucunda
serbest kalan toplam enerji miktarı 5.12 x 1028 MeV kadardır ki bu da 8.192 x
1015 Joul’lük bir enerji demektir. Bir anda küçük bir alanda bu kadar büyük bir
enerjinin serbest kalması kuşkusuz ki kendini korkunç bir patlama seklinde
gösterir; işte bu da bir atom bombasıdır.
Fisyon reaksiyonları ile serbest hâle geçen bu denli korkunç
miktardaki enerji, günümüz dünyasında gerek askerî amaçlarla kullanılan
nükleer silahların, gerekse barışçıl amaçlarla kullanılan nükleer santrallerin
158
esasını oluşturan enerjidir. Bu yüzden de fisyon reaksiyonları günümüz
dünyasını şekillendiren ve son derece önemli sosyal ve teknolojik sonuçlar
doğuran bir özelliğe sahiptir. Bu arada, şunu da önemle vurgulamak
gereklidir ki günümüz dünyasında 235U’in fisyonunun son derece önemli
olması yanında, doğada bulunmadığı hâlde yapay olarak bol miktarda
üretilebilen239Pu da fisyon reaksiyonları vererek bugünkü nükleer silahların
esasını oluşturması bakımından, son derece önemli bir izotoptur.
238
239
U + n (termal)
U + γ - ışınları
235
U’in fisyon reaksiyonu verme özelliğine karşılık, ne 238U, ne de 232Th
fisyon reaksiyonu verir. Yukarıda da gösterildiği gibi, bu iki izotop basit (n, γ)
nükleer reaksiyonlarıyla sırasıyla 239U ve 233Th radyoaktif izotoplarına
dönüşmektedir. Bu yüzden, bu iki izotopun nükleer teknoloji açısından hiçbir
öneminin olmadığı sanılırsa da durum hiç de sanıldığı gibi değildir.
238
U’den 239Pu Üretimi
238
U’in (n, γ) nükleer reaksiyonu sonucu oluşan 239U yarı ömrü 23,5
dakika olan bir radyoaktif izotop olup kendiliğinden β- bozunması yaparak
yarı ömrü 2334 gün olan 239Np’a dönüşmektedir. 239Np da yine kendiliğinden
β- bozunması yaparak yarı ömrü 24.400 yıl olan 239Pu’a dönüşmektedir.
159
Bunun anlamı da 239U’un kısa bir süre içinde kendiliğinden yarı ömrü çok
uzun olan 239Pu izotopuna dönüşeceğidir. İşte, doğada bulunmayan 239Pu
izotopu da termal nötronlarla aynı 235U gibi fisyon reaksiyonu vermektedir.
Üstelik, bu izotopun 235U’e göre daha avantajlı yönleri de vardır ve de 235U
fisyonuyla çalışan nükleer santrallerde eskiyerek değiştirilmesi gerekli olan
yakıt çubukları içinde bol miktarda kendiliğinden oluşan bir maddedir; bu
kullanılmış yakıt çubukları içinden özel işlemlerle 239Pu’un ayrılarak nükleer
silah yapımında kullanılması kolaylıkla mümkün olabilmektedir. Bu yüzden
de bugünkü nükleer silahların esasını daha çok bu 239Pu maddesi
oluşturmaktadır.
235
U’in İzotopik Zenginleştirilmesi
Günümüz dünyasının nükleer teknolojisi 235U’in fisyonuna dayalı
olarak başlatılmış ve hâlen de buna dayalı olarak sürdürülegelmektedir. Zira
barışçıl amaçlı nükleer santrallerin yakıt maddesi doğal uranyumun içindeki
235
U oranı zenginleştirilmiş uranyum, yani 235U’in doğal olarak bulunma oranı
olan % 0,7196 değerinin daha yüksek değerlere çıkarılmış olduğu
uranyumdur. Nükleer silahlarda kullanılan 239Pu’un üretimi ise yine 235U’in
fisyonundan elde edilen nötronlarla nükleer yakıt maddesi içinde bulunan
238
U’in nükleer reaksiyonu sonucunda sağlanmaktadır. Bu yüzden, günümüz
nükleer teknolojisinin kilit maddesi 235U’dir. Yukarıda da değinildiği gibi, bu
izotopun doğal uranyum içindeki bulunma oranı % 0,7196’dir. Bu kadar
düşük oranda 235U içeren doğal uranyumun doğrudan doğruya, ne nükleer
silah ham maddesi, ne de doğru dürüst bir nükleer santral için yakıt maddesi
olarak kullanılması mümkündür. Bu yüzden, doğal uranyum içinde bulunan
235
U oranının bir şekilde artırılması gerekmektedir. Buna izotop
zenginleştirilmesi denmekte ve çeşitli yöntemlerle bu iş teknolojik olarak
yapılabilmektedir. Ancak ne var ki izotop zenginleştirme işlemleri büyük
miktarda zenginleşmiş uranyum elde edilmek istenmesi durumunda,
uygulama açısından pek de kolay olmayan, zahmetli ve pahalı yatırımları
gerektiren işlemlerdir.1 2 Ancak bu teknolojiye sahip olup da izotop
zenginleştirmesini yapabilen bir ülke özellikle nükleer silah üretme
potansiyeline de sahip olacağından, dünya genelinde nükleer teknolojiye
sahip bir ülke konumuna gelmektedir. Bugün için dünyada bu teknolojiye
sahip olduğu bilinen ülkeler ABD, Rusya Federasyonu, Çin, İngiltere, Fransa,
Hindistan ve Pakistan’dır. İran’ın da dünyanın tepkisine rağmen bu
teknolojiye sahip olmak için verdiği çabaların son günlerde dünya
kamuoyunu ne denli meşgul ettiği de çok iyi bilinmektedir. Bu yüzden izotop
zenginleştirme teknolojisi bugün için nükleer teknolojinin omurgasını
oluşturan bir nitelik taşımaktadır.
1
2
http://www.uic.com.au/nip33.htm.
http://en.wikipedia.org/wiki/Uranium_enrichment.
160
Toryumla İlgili Son Durum
233
Th’den 233U Üretimi
Aşağıda gösterildiği gibi 232Th’in (n, γ) nükleer reaksiyonu sonucu
oluşan 233Th’ün yarı ömrü 22,3 dakikadır. Bu da, kendiliğinden β- bozunması
yaparak yarı ömrü 27 gün olan 239Pa’a dönüşmektedir. 239Pa da yine
kendiliğinden β- bozunması yaparak yarı ömrü 162.000 yıl olan 233U’a
dönüşmektedir. 232Th’nin 233U’a bu dönüşümü yukarıda verilen 238U’ün
239
Pu’a dönüşümüyle büyük benzerlik göstermektedir. Esas büyük benzerlik
ise elde edilen çok uzun ömürlü ve doğada bulunmayan yeni bir uranyum
izotopu olan 233U’ün de aynı 239Pu gibi termal nötronlarla çok iyi bir fisyon
reaksiyonu veren bir madde olmasıdır. Hatta, 233U 239Pu’dan bile daha iyi
fisyon karakteristiklerine sahiptir3.
Çizelge-1
232
233
Th (n, γ)
Th (Yarı ömrü: 22,3 dakika)
β233
Th
233
Pa
233
Pa (Yarı ömrü: 27 gün)
β233
U
(Yarı ömrü: 162.000 yıl)
233
U’ün Kullanılma Potansiyeli Var mıdır?
Mademki 233U de 235U ve 239Pu gibi fisyon yapabilen bir maddedir; o
hâlde onun da nükleer santrallerde yakıt maddesi ve de nükleer silahların
ham maddesi olarak kullanılabilmesi mümkün değil midir? Kuşkusuz ki
mümkündür. Ancak bunun için her şeyden önce 233U’e dayalı bir nükleer
teknolojinin geliştirilip uygulanabilir hâle getirilmiş olması gereklidir. Peki o
hâlde bu niçin yapılmıyor? Bu sorunun cevabı kuşkusuz ki bugünkü 235U’e
dayalı nükleer teknolojiyi geliştirerek onun sağladığı tüm sosyal ve ekonomik
üstünlükleri elinde tutan ülkelerin ve bu ülkelerdeki nükleer teknoloji devi
firmaların bu işten ne kadar çıkar sağlayabilecekleri ya da sağlayamayacakları
sorularına getirilecek cevapların içinde gizlidir. Zira, 235U’e dayalı olarak
geliştirilen nükleer teknolojiden vazgeçilerek bir anda 233U’e dayalı yeni bir
teknoloji geliştirilmesinin, ilk bakışta ne bu ülkelerin ne de bu ülkelerdeki
teknoloji devi firmaların çıkarına uygun bir iş olduğu kolayca fark
edilebilmektedir. Peki, bugünkü 235U’e dayalı nükleer teknolojinin yerini
233
U’e, yani toryuma dayalı bir teknolojinin alması hâlinde, dünya genelinde
insanlık daha fazla avantajlara mı, yoksa dezavantajlara mı sahip olacaktır?
Hemen belirtmek gerekir ki bu konuda bugüne kadar yapılan bütün
çalışmalar toryumun geleceğin parlayan bir yıldızı olacağını göstermektedir.
3
G. R Choppin and J. Raydberg; Nuclear Chemistry, Theory and Applications, Pergamon
Press, ISBN 008-023823-8, 1980, s. 445.
161
Toryuma Dayalı Nükleer Yakıtlarla Yapılan Çalışmalar
Kuşkusuz ki nükleer teknolojiyi geliştiren ülkeler her ne kadar işe 235U
ile başlamış ve yollarına 235U ile devam etmekte olsalar da bir yandan da
toryumun önemini sezinlediklerinden 233U’ün nükleer silah potansiyelini ve
toryuma dayalı yakıtların nükleer santrallerde kullanılabilme potansiyellerini
de incelemekten geri kalmamışlardır.
Denebilir ki bu tür çalışmalar daha atom bombası projesinin
geliştirildiği ABD’nin Manhattan projesi ile 1940’lı yıllarda başlamış ve 233U’in
nükleer silah ham maddesi olma potansiyeli göz önünde tutularak 1950’de
ABD’de 232Th’den 55 kg 233U üretilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
dünyada gereksinim duyulan yoğun enerji talebinin, sanayileşmiş ülkelerin
nükleer enerjiyi silah yapımı alanında kullanım teknolojilerini geliştirmeye
yönelik çabalarını, paralel olarak nükleer enerjiden barışçı amaçlarla
yararlanma yollarının araştırılmasına da yöneltmiştir ve ABD’nin Idaho
eyaleti Acro kentinde 20 Aralık 1951’de ilk olarak fisyon olaylarından
kontrollü bir şekilde enerji üretimine ve bu enerjinin barışçı amaçlarla
kullanımına imkân veren bir nükleer reaktör faaliyete geçirilmiştir. Bundan
sonra, nükleer silahların yapımı ve geliştirilmesinin büyük bir hızla yayılmaya
devam etmesi yanında, nükleer enerjinin elektrik enerjisine dönüştürülerek
barışçı amaçlarla kullanımı da büyük bir hızla yaygınlaşmaya başlamıştır.
Bunun bir sonucu olarak da nükleer santrallerde kullanılan nükleer yakıt
üretim teknolojisiyle ilgili olarak teknoloji liderliğini elinde tutan ülkeler için
ekonomik ve de stratejik açıdan iki önemli husus ön plana çıkmış ve bu
ülkelerce geliştirilen nükleer yakıt teknolojisi de ön plana çıkan bu hususlar
çerçevesinde geliştirilmiştir. Bu hususlar da: 1) Nükleer yakıtların ham
maddesi olan uranyum ya da toryuma kolaylıkla sahip olabilmek, 2) Bu ham
maddelerden üretilecek elektriğin olabildiğince ucuza mal edilebilmesi için
nükleer santrallerde kullanılacak nükleer yakıtların üretim maliyetlerini en
düşük düzeyde tutabilmektir. İşte, basit gibi görünen; ancak sonuçları
itibarıyla son derece önemli bu iki faktör, bu konuda teknoloji üretebilen lider
ülkelerce nükleer yakıt üretimi konusunda ana ham maddenin toryuma değil,
uranyuma verilmesi sonucunu ortaya çıkarmış ve bugünün nükleer
teknolojisi işte bu nedenlerle toryuma değil, uranyuma; yani, 233U’e değil
235
U’e dayalı olarak geliştirilmiştir. Bu nedenle de daha 1950’li yıllarda
başlamasına rağmen, âdeta pek ekonomik ve stratejik değeri olmayan;
ancak çok uzun vadeli ihtiyaçlara cevap verebilecek bir teknoloji yatırımı
olarak görülen ve de bilimsel açıdan el altında bulundurulmasının
sağlayacağı avantajların göz önünde bulundurulmasıyla, yine de tam olarak
terk edilmeden yavaş bir hızla da olsa toryuma dayalı nükleer yakıt
teknolojilerinin geliştirilmesi üzerinde önemli çalışmalar da yapılmıştır. Bu
çerçevede, toryumdan 233U elde edilmesi üzerine çeşitli teknikler geliştirilmiş
ve 1960–1980 yılları arasında ABD’de toplam olarak 1,5 ton, Fransa’da da 2
ton dolayında 233U üretilmiştir. Bu arada, ABD, o zamanki Batı Almanya,
İngiltere, Hollanda gibi çeşitli ülkelerde toryuma dayalı nükleer yakıtlarla
162
çalışan bazı prototip nükleer reaktörler de yapılmış ve buralarda çeşitli test
amaçları gerçekleştirilmiştir. Çizelge-2 bu prototip reaktörleri göstermektedir.
Çizelge-2
Toryuma Dayalı Nükleer Yakıtlarla Test Amaçlı Çalıştırılan Bazı
Prototip Nükleer Reaktörler4
Location or Name
Operation time
Country
Power
SHIPPINGPORT
1977-1982
ABD
100 MW
INDIAN-POINT
1962-1980
ABD
285 MW
ELK-RIVER
1963-1968
ABD
24 MW
ORNL
1964-1969
ABD
7.5 MW
PEACH BOTTOM
1966-1972
ABD
40 MW
DRAGON
1966-1973
İNGİLTERE
20 MW
AVR
1967-1969
ALMANYA
2.4 MW
SUSPOP
1974-1977
HOLLANDA
1 MW
FORT ST-VAREN
1976-1989
ABD
300 MW
THTR
1985-1989
ALMANYA
300 MW
Toryuma Dayalı Nükleer Yakıt Teknolojisinin Bugünkü Durumu
Dünyada Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve nükleer silahların
yaygınlaşmasının önlenmesi anlaşmasının yapılmasından sonra, nükleer
teknolojiye sahip ülkelerin gerek stoklarda, gerekse üretilmiş olan nükleer
silahlar nedeniyle ellerinde birikmiş bulunan gereksiz miktardaki 239Pu ve
235
U’dan kurtulmak düşüncesi, artan terörizm tehdidinin nükleer terörizm
boyutuna taşınma potansiyelinin verdiği kaygılar, dünya kamuoyunun
nükleer teknolojiye karşı takındığı olumsuz tavır ve Çernobil olayındaki gibi
karşılaşılmış ve karşılaşılması muhtemel benzer çevresel sorunlar gibi
nedenlerle, dünyada bilim ve teknoloji ile uğraşan çevrelerin dikkatlerini
yeniden toryuma dayalı nükleer yakıt teknolojileri üzerine yöneltmesine ve
geleceğin nükleer teknolojisi olarak bu yakıt türünün ön plana çıkarılmasının
tartışılmaya başlanmasına neden olmuştur. Bu çerçevede, önemli toryum
4
T. Ünak;, What is the potential use of thorium in the future energy production thechnology?Progress in Nuclear Energy, 37/1-4, 137-144, 2000.
163
rezervlerine sahip olan ve nükleer potansiyelini ispatlamış bir ülke olarak
Hindistan, toryuma dayalı nükleer yakıt teknolojilerinin geliştirilmesi üzerinde
yoğun çalışmalar başlatmış5 ve Ağustos 2005’te 600 kW elektrik üretim
gücüne sahip toryuma dayalı yakıtla çalışan bir prototip nükleer reaktörünü
çalıştırmaya başlattığını dünya kamuoyuna ilan etmiş bulunmaktadır.6
Hindistan’a paralel olarak Rusya Federasyonu, Japonya, Çin, Hollanda,
Kanada ve ABD’de de son 20–30 yıllık süre içinde toryuma dayalı nükleer
yakıt teknolojileri üzerinde büyük bir ilgi uyanmıştır. Bu konuda yapılan çeşitli
çalışmalar özetle toryuma dayalı nükleer yakıtların hâlen işletilmekte olan
birçok nükleer reaktöre kolaylıkla adapte edilebileceğini ve bu reaktörlerde
kullanılabileceğini ortaya koymuştur.7 Kuşkusuz ki bu da toryumun ekonomik
ve stratejik önemini bir anda çok önemli bir konuma taşımış bulunmaktadır.
Öte yandan, özellikle, A. Radkowsky tarafından ortaya konan ve Radkowsky
toryum yakıtları denen nükleer yakıtların uranyuma dayalı nükleer yakıtlarla
yer değiştirilebileceğinin öngörülmesi, toryuma dayalı nükleer yakıt
teknolojilerinin geleceği açısından son derece önemli ve ideal bir yaklaşım
ortaya çıkarmıştır.8 Bu yaklaşımdan hareket edilerek 1992 yılında ABD’de
Radkowsky Thorium Power Corporation adı altında ticari bir şirket kurulmuş
ve bu şirket esas olarak Radkowsy toryum yakıtlarının bazı ticari nükleer
santrallerde kullanımını hedef alarak işe başlamış ve ilk etapta Rusya
Federasyonu’nun saygın araştırma kurumlarından biri olan Kurchatov
Enstitüsü, ABD’nin benzer araştırma merkezlerinden biri olan Brookhoven
Ulusal Laboratuvarı ve yine ABD’deki dünyaca ünlü Massachusetts Institute
of Technology (MIT) ve İsrail’deki Ben Gurion Üniversitesi gibi kuruluşlar ile
iş birliği kurarak bu çalışmalara başlamıştır.9 Özellikle, Rusya
Federasyonu’ndaki Kurchatov Enstitüsü ile kurulan iş birliğinde Rus yapımı
VVER-440 and VVER-1000 ve muhtemelen hafif su reaktörlerinin (LWR)
Radkowsky toryum yakıtlarıyla çalışmalarının test edilmesi amaçlanmıştır.10
Böylece, hâlen çalışmakta olan bazı ticari reaktörlerdeki uranyuma dayalı
yakıtların toryuma dayalı yakıtlarla değiştirilebileceğinin ve bunun ekonomik
açıdan da uygulanabilir olacağının kanıtlanması hedeflenmiştir. Son olarak
da yukarıda da değinildiği gibi Hindistan bu yolda büyük bir sıçrama yaparak
kendi teknolojisi ile ürettiği Prototip toryum reaktörünü işletmeye sokarak
5
S. Majumdar; D.S.C. Purushotham, Bhabha Atomic Research Centre, Mumbai, India,
Conference Article: Experience of thorium fuel development in India, Proceedings of three IAEA
meetings held in Vienna in International Atomic Energy Agency, Vienna (Austria), IAEATECDOC-1319, 1997, 1998, and 1999, s. 69–76.
6
. http://www.rediff.com/news/2005/aug/25nuke.htm
7
V. M. Mourogov; Nuclear power development, Global challenges and strategies, IAEA Bulletin,
1997, 39/2.
8
8. A. Radkowsky, M. Segev and A. Galperın; The power sharing formula for seed-blanket
core: Resolution of a paradox, Nuclear Science and Engineering, 1986, 94, s. 80-86.
9
http://www.thoriumpower.com.
10
H. A. Feiveson and S. N. Rodionov; Thorium fuel for light water reactors: Reducing
proliferation potential of nuclear power fuel cycle, Science and Global Security, 1997, 6, s. 265290.
164
elektrik enerjisi üretimini yaklaşık iki yıldır başarıyla sürdürmektedir. Bu
arada, önemle vurgulamak gereklidir ki Hindistan, Japonya11 ve Rusya
Federasyonu12 ile bu alanda yakın ilişkiler de kurmuş bulunmaktadır.
Bütün bu çalışmalar ve ilişkiler açıkça göstermektedir ki toryuma
dayalı nükleer yakıtların kullanımına yönelik teknolojilerin geliştirilme
çalışmaları ileriki yıllarda da katlanarak sürecek ve gelecek nesil, ticari
nükleer santraller açısından son derece önemli bir çalışma alanı hâline
dönüşecektir.
Hızlandırıcı İle Yönlendirilmiş
(Accelerated - Driven Hybrid Systems)
Melez
Reaktör
Sistemleri
Hızlandırıcı adı verilen tesislerde proton, dötron, vb. gibi yüklü
parçacıklar çok yüksek hızlarla hızlandırılabilmekte ve bu hızlı parçacıklar
atom çekirdekleri üzerine gönderilerek yeni izotoplar üretilebilmektedir. Bu
şekilde oluşturulan nükleer reaksiyonlar sırasında bombardıman edilen atom
çekirdeklerinden dışarıya çeşitli parçacıklar, bu arada nötronlar da
salınabilmektedir. İşte, uygun nükleer reaksiyonların seçilmesi hâlinde, son
derece yüksek nötron verimi, yani kullanılan parçacık başına, örneğin bir
proton başına, oluşan serbest nötron sayısının çok yüksek olduğu nükleer
reaksiyonlar söz konusu olabilmektedir. Bu şekilde, hızlandırıcıların âdeta bir
nötron kaynağı olarak kullanılabilmesi mümkün olabilmektedir. Böyle bir
hızlandırıcının aynı zamanda bir nükleer reaktörün kritik edilmesi denen
olayı, yani minimum çalışma koşulları için gerekli olan nötron üretiminin
sağlanmasını temin edebileceği de düşünülmektedir. Böylece, hızlandırıcının
nükleer reaktörü çalışmaya başlatması ve istendiği zaman durdurması
olanağını sağlayan bir araç olarak kullanılabilme fırsatı ortaya çıkmış
olacaktır. Bu düşüncenin 1960’lardan beri ortada olmasına rağmen, ancak
1981 yılında “Ergimiş toryum tuzu üretken reaktörlerinin bir hızlandırıcı ile
güç kazanması” (the concept of molten salt thorium breeder reactor
enhanced by an accelerator) şeklindeki bir başlıkla Japonya’da patenti
alınmıştır.13 1997’de, bu patentin içerdiği düşünce ABD’nin Los Alamos
laboratuvarlarından Bowman ve İsviçre’deki CERN Laboratuvarlarından
Rubbia tarafından büyük bir heyecan ve ilgi ile dünya bilim ve teknoloji aktif
gündemine “Hızlandırıcı İle Yönlendirilmiş Melez Reaktör Sistemleri”
(Accelerated-Driven Hybrid Systems) olarak taşınmış bulunmaktadır.14 Söz
konusu bu sistemler günümüzde nükleer silahların yaygınlaşmasına izin
vermeyen ve nükleer silah ham maddesi olarak kullanılan ve hâlen elde fazla
11
Proceedings of the Indo-Japan Seminar on Thorium Utilization; India Nuclear Society,
Bombay, 1991, India.
12
www.expressindia.com/ie/daily/20001004/ina04043.html.
13
. K. Furukawa, K. Tsukada, and Y. Nakahara; Single fluid type accelerator molten salt breeder
concept, Journal of Nuclear Science and Technology, 1981, 18/1, s. 79.
14
C. Rubbıa, S. Buono, E. Gonzalez, Y. Kadı, and J. A. Rubıa; A realistic plutonium elimination
scheme with fast energy amplifiers and thorium-plutonium fuel, Cern, Report CERN/AT/9553(ET), 1997.
165
miktarda stoğu bulunan 239Pu ve 235U’in imha edilerek insanlığın bu
musibetlerden
kurtulmasını
sağlayabilecek
sistemler
olarak
da
değerlendirilmektedir. İşte, bu sistemler nükleer yakıt olarak 232Th/233U
dönüşümüne, yani toryuma dayalı nükleer yakıtı esas alan ve geleceğin
nükleer enerji üretim sistemlerinin de temelini oluşturacağı düşünülen
sistemlerdir. Önemli miktarda toryum rezervine sahip bir ülke olarak
Norveç’te bu türde bir reaktörün kurularak elektrik üretiminin sağlanması
tartışılmaya açılmış bulunmaktadır.15
Toryuma Dayalı Nükleer Yakıtların Avantajları
Toryuma dayalı nükleer yakıtların uranyuma dayalı nükleer yakıtlara
oranla önemli avantajları vardır. Bunlar da aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
1) Daha önce de vurgulandığı gibi, 233U 235U ve 239Pu’den daha üstün
fisyon karakteristiklerine sahiptir. Zaten bu karakteristikler de 233U’in hâlen
işletilen nükleer reaktörlerde yakıt olarak kullanılabileceğinin önemli bir
göstergesidir.
2) Bilindiği üzere kullanılan nükleer yakıtların içinde zamanla fisyon
sonucu oluşan ve fisyon ürünü denen çok çeşitli ve çok farklı yarı ömürlere
sahip radyoaktif maddeler oluşup birikmektedir. İşte, bunlar nükleer
teknolojinin atık maddeleridir ve içlerinde oldukça uzun yarı ömürlere sahip
olan pek çok ürün de bulunmaktadır. Bu yüzden bu atık maddelerin nereye
ve nasıl depolanacağı ve çevreye bulaşmadan çok uzun yıllar, hatta yüzyıllar
boyunca oralarda nasıl tutulabilecekleri son derece önemli bir sorundur. İşte,
toryuma dayalı nükleer yakıtların fisyon ürünleri içinde oluşan uzun yarı
ömürlü ürünlerin miktarı, uranyuma dayalı nükleer yakıtların fisyon ürünleri
içinde oluşan ürünlerden çok daha azdır. Kuşkusuz ki bu da toryuma dayalı
nükleer yakıtlara çevresel güvenlik açısından önemli bir avantaj
sağlamaktadır.
3) Uranyuma dayalı nükleer yakıtların fisyon ürünleri içinde 238U’in (n,
γ) nükleer reaksiyonu sonucu oluşan 239Pu’un bulunduğu da daha önce
vurgulanmıştı. Bu ürünler içinden 239Pu’un ayrılarak nükleer silah yapımında
kullanılması da mümkün olabilmektedir. İşte, toryuma dayalı nükleer
yakıtların en büyük avantajlarından biri de kullanılmış yakıt içinde 239Pu gibi
nükleer silah ham maddesinin bulunmamasıdır. Bu da dünyada kontrol dışı
nükleer silahların yayılması riskini en aza; hatta sıfıra indirebilecektir. Öte
yandan, bu husus dozu ve türü gittikçe artan uluslararası terörizm alanında
önemli bir risk oluşturan nükleer terörizmin de bir ölçüde önlenebilmesi
anlamını taşımaktadır. Bunlar da insanlık için paha biçilemeyecek avantajlar
oluşturmaktadır.
4) Nükleer yakıt olarak genellikle uranyum ve toryumun oksit bileşikleri
kullanılmaktadır. Bu yüzden, bu oksit bileşiklerinin özellikle fiziksel
karakteristikleri de nükleer yakıt teknolojisi açısından son derece önemlidir.
İşte, ThO2’in fiziksel karakteristikleri UO2’e göre çok daha iyidir ve bu,
15
http://innovationsreport.de/html/berichte/energie_elektrotechnik/bericht-71533.html?
166
toryuma dayalı nükleer yakıtların özellikte yüksek sıcaklıklarda çalışan
reaktörler için tavsiye edilebilecek nitelikte olduğunu ortaya koymaktadır.
5) Bilindiği üzere, dünya uranyum rezervleri de sonsuz olmayıp sınırlı
düzeydedir. İşte, en azından bazı tür reaktörlerde toryuma dayalı nükleer
yakıtların kullanılmasının, ilk etapta global uranyum kullanımında yaklaşık %
20–30 düzeyinde bir azalmaya yol açabileceği düşünülmektedir.
6) Toryuma dayalı nükleer yakıtların diğer ve belki de en önemli
avantajlarında biri de izotop zenginleştirme teknolojisine gerek kalmadan bu
tür yakıtların hazırlanabilecek olması, dolayısıyla yakıt üretiminin ve elektrik
üretiminin birim maliyetlerinin daha ucuza sağlanabilecek olmasıdır. Zira
yukarıda da değinildiği gibi doğal uranyum içinde % 0,7196 oranında
bulunan 235U’in zor ve pahalı bir teknoloji uygulanarak zenginleştirilmesi
gerekirken, toryumun doğada yalnızca 232Th izotopu hâlinde bulunması
nedeniyle, böyle bir izotop zenginleştirme teknolojisinin uygulanmasına hiçbir
şekilde gerek kalmamaktadır.
7) Toryuma dayalı nükleer yakıtlarla çalışan nükleer reaktörler aynı
zamanda, bugün dünyada ihtiyaç fazlası olarak ortada duran çok fazla
miktardaki 239Pu ve 235U’un imha edilebilmesi yolunda da imkânlar
sağlayabilecek niteliktedir. Zira özellikle ABD ve Rusya Federasyonu bugün
ellerindeki baş belası niteliğindeki bu fazla 239Pu ve 235U’u nasıl imha
edebileceklerini ve bunun için hangi teknolojileri kullanabileceklerini âdeta
kafa kafaya vermiş olarak düşünmektedirler.
Toryuma Dayalı Nükleer Yakıtlara İlişkin Bazı Teknik Sorunlar
Toryuma dayalı nükleer yakıtlara ilişkin çözülmesi gereken pek çok
detay yanında bazı önemli teknik problemler de vardır. Aşağıda kısaca
bunlar özetlenmiştir:
1) İlk aşamada, 232Th’den (n, γ) nükleer reaksiyonuyla 233U
üretilebilmesi için öncelikle nötronlara ihtiyaç vardır. Bu nötronların da
özellikle 235U ve 239Pu’un fisyonundan elde edilebileceği aşikârdır. Bu yüzden
de 233U üretimi için 235U’e ihtiyaç olduğu düşünülerek toryuma dayalı nükleer
yakıt teknolojisinin, uranyuma dayalı nükleer yakıt teknolojisinin gölgesinde
gelişme durumunda olduğu iddia edilebilir. Ancak yukarıda da etraflıca
değinildiği gibi hızlandırılmış yönlendirici melez sistemler (accelerated-driven
hybrid systems) denen sistemlerin devreye sokulmasıyla, toryuma dayalı
nükleer yakıt teknolojisinin uranyuma dayalı nükleer yakıt teknolojisine
bağımlı olması bertaraf edilerek kendi başına bağımsız bir teknoloji hâline
dönüştürülebilmesi de pekâlâ mümkün görülmektedir.
2) ThO2’in çözünürlüğü UO2’e kıyasla daha zordur; bu da kullanılmış
yakıtların işleme tabi tutulmasını toryuma dayalı nükleer yakıtlar için daha
zor bir hâle getirmektedir. Ancak, Radkowsky toryum yakıtlarının
kullanılması, kullanılmış yakıtların işleme tabi tutulması gereksinimini de
ortadan kaldıracağı düşünülmektedir.
167
3) 232Th’den (n, γ) nükleer reaksiyonuyla 233U üretimi sırasında
aşağıda gösterilen nükleer reaksiyonlar sonucunda bir miktar 232U
izotopunun da oluşması kaçınılmazdır. Bu da gerek 233U yakıtının, gerekse
kullanılmış yakıtın içinde 232U de bulunacağı anlamını taşımaktadır. 232U’nin
önemi daha sonra kendiliğinden radyoaktif bozunma sonucunda oldukça
etkin gama ışıması yapan radyoaktif maddelere, örneğin 208Tl’e, dönüşmesi,
bunların da özellikle kullanılmış yakıtların işlenmesi süreçlerini oldukça zora
sokmasından kaynaklanmaktadır. Ancak bu sorunun kullanılmış uranyum
yakıtların içinden 239Pu’un ayrılmasında uygulanan ileri ayırma tekniklerinin
uygulanmasıyla aşılabileceği de düşünülmektedir.
Çizelge-3
232
231
Th (n, 2n)
Th (Yarı ömrü: 25,5 saat)
-
β
231
231
231
232
Th
Pa (Yarı ömrü: 32 500 yıl)
Pa (n, γ)
Pa (Yarı ömrü: 1,31 gün)
-
β
232
Pa
232
U
(Yarı ömrü: 72 yıl)
Türkiye’nin Toryum Potansiyeli
Türkiye’nin toryum potansiyelini değerlendirebilmek için her şeyden
önce dünyadaki uranyum ve toryum rezervlerinin siyasal coğrafyadaki
dağılımına bir göz atmak gereklidir.
Uranyum ve Toryumun Global Dağılım Durumu
Her şeyden önce şunu belirtmek gereklidir ki elementlerin evrensel
dağılımı içinde en az miktarda bulunan element 92 atom numaralı
uranyumdur. Ancak bunu dünyadaki dağılımla karıştırmamak da gereklidir.
Zira dünyada en az bulunan element uranyum değildir; ancak uranyum
dünyada pek fazla bulunan bir element de değildir. Evrensel boyutta toryum
uranyuma oranla miktar olarak daha fazla bulunan bir elementtir ve bu,
dünya için de aynıdır; yani dünyada doğal olarak bulunan toryum miktarı
uranyum miktarından daha fazladır ve bu fazlalık aşağı yukarı üç kat olarak
tahmin edilmektedir. Ancak doğal uranyum içinde nükleer yakıt olarak
kullanılabilen 235U’in % 0,7196’lık değeri göz önüne alındığında ve % 100
olarak bulunan 232Th miktarı ile karşılaştırıldığında, dünyadaki toryum
miktarının kullanılabilir uranyumun yaklaşık 416 katı kadar olduğu kolaylıkla
anlaşılır. Dünyadaki mevcut uranyumun nükleer enerji üretimi için yaklaşık
200 yıl yeteceği varsayıldığında, toryumun 83.200 yıl dünyaya yetecek
miktarda olduğu sonucu ortaya çıkar ki bu da dünya için büyük bir ganimet
niteliğindedir.
Öte yandan, gerek uranyum, gerekse toryum dünya genelinde yaygın
olarak dağılmış durumda bulunmaktadır; yani her yerde çok az da olsa
168
uranyum ve toryuma rastlamak mümkündür. Bununla beraber uranyum da
toryum da özel mineraller hâlinde yer kabuğunun belirli bölgelerinde
yoğunlaşmış olarak bulunmaktadır. Ancak toryum genellikle Lantanid diye
bilinen ve çok az miktarda bulunan minerallerle birlikte bulunmaktadır.
Uranyum ve toryumun çeşitli ülkelerdeki rezervleri hakkında bu
minerallerin stratejik değerleri nedeniyle tam doğru bilgilere sahip
olunduğunu söyleyebilmek pek mümkün değildir. Bu yüzden de çeşitli
uluslararası belgelerde zaman zaman bu rezervler hakkında verilen değerler
arasında bazı önemli farklılıklara rastlanmakta ise de gerek uranyum,
gerekse toryumun en azından hangi ülkelerde daha fazla olarak bulunduğu
konusunda fazla bir tereddüdün söz konusu olduğu söylenemez. Çizelge-3
uranyum mineralinin dünya genelindeki dağılımını göstermektedir. Buradaki
değerlerden görüldüğü üzere, dünya uranyum rezervlerinin yaklaşık üçte biri
Batılı ülkelerin elinde bulunmaktadır. Bir o kadarı da eski Sovyetler Birliği
ülkelerinin elindedir. Geriye kalan üçte birlik kısmın yarısı da Afrika
ülkelerindedir. Uranyumun dünya genelindeki rezervinin ancak altıda biri
kadar kısmı azar azar dünyanın diğer ülkelerine dağılmış olarak
bulunmaktadır. Uranyum rezervlerinin bu global dağılımı, nükleer teknolojinin
niçin 235U’e dayalı olarak başlatılıp geliştirildiğinin anlaşılması bakımından
son derece önemlidir. Zira, teknoloji liderliğini elinde bulunduran Batılı ülkeler
kuşkusuz ki geliştirecekleri bir teknolojinin bel kemiğini oluşturan ana ham
madde kaynaklarının ya ellerinde ya da elleri altındaki ülkelerde bulunan
kaynaklar olmasını hedefleyeceklerdir. İşte, teknoloji liderliğini elinde
bulunduran Batılı ülkelerinin ve ham madde zenginliklerini kolayca
kullanabilecekleri, özellikle gelişmemiş Afrika ülkelerinin, ellerinde bulunan
uranyum rezervlerinin toplam miktarı, dünya rezervinin yarısından fazlasına
karşılık gelmektedir. Eski Sovyetler Birliği’nin de nükleer teknolojiyi batılı
ülkelerin paralelinde 235U’e dayalı olarak başlatılıp geliştirmiş olmasının ana
nedeni de dünya uranyum rezervlerinin üçte birinin kendi elinin altında
bulunmasıdır. Kuşkusuz ki buna, Batılı ülkelerden el altından yaptığı bilgi
transferini kullanarak paralel teknolojiler geliştirmenin kolaylığı da
eklenmiştir.
Uranyum rezervlerinin dünya genelindeki dağılımının durumuna
karşılık, toryum rezervlerinin dağılımı ise âdeta tam bir terslik
göstermektedir. Dünya genelinde toryum rezervlerinin dağılımı konusunda
da verilen değerlerdeki belirsizler oldukça fazladır; buna rağmen Çizelge-4
ve 5’te verilen değerlerden de açıkça anlaşılacağı gibi kesin olan bir husus
vardır ki o da Batılı ülkelerin elinde bulunan toryum rezervlerinin toplamı
dünya genelinde % 15 civarında dolaşmaktadır. Bu, dikkatle düşünülmesi
gereken son derece önemli bir husustur. Bu yüzden, buna ileriki
paragraflarda tekrar dönülecektir.
169
Çizelge-4
16
Uranyum Rezervlerinin Dünya Genelindeki Dağılımı (16).
Ülke
Ortalama Üretim Garantili Rezervler (Ton U, 1993-1999)
(%) (Ton U) (%)
Batılı Ülkeler
Kanada
10.688
29,98
471.590
8,65
Avustralya
3928
11,00
911.000
16,09
ABD
1896
5,30
369.000
6,67
985
2,76
23.000
0,74
Fransa
Toplam: 32.15
Afrika Ülkeleri
Nijerya
3207
8,99
471.190
8,69
Namibya
2282
6,40
149.620
2,74
Güney Afrika
1385
3,88
295.26
4,85
599
1,68
24.00
0,44
Gabon
Toplam: 16.72
Eski Sovyetler Birliği
Rusya Federasyonu
2,269
6.36
519,30
9.52
Özbekistan
1,939
5.40
230,00
4.21
Kazakistan
1,690
4.74
929,00
17.04
500
1.40
211,10
3.87
Ukrayna
Toplam: 34.64
Diğer Ülkeler
Çek Cumhuriyeti
648
1.82
43,00
0,78
Çin
593
1.66
72,00
1,32
Macaristan
233
0.65
17,79
0,33
Hindistan
200
0.56
66.36
1,22
İspanya
200
0.56
43.20
0,79
Romanya
106
0.30
26,00
0,47
2,298
6.46
663,43
11,06
Diğerleri
Toplam: 16,51
Dünya geneli:
35,646
100.00
16
5,455,840
100,00
Core issues; Journal of Uranium Institute, Nu. 1, January-May 1999. Red Book; Uranium
Institute, 1993.
170
Türkiye’nin Toryum Rezervi
Çizelge-4 ve 5’ten de açıkça görüldüğü üzere Türkiye, önemli ölçüde
toryum rezervine sahip sayılı ülkelerden biridir. Çizelge-4’te verilen değerlere
göre dünya toryum rezervinin % 20–35 kadarı Türkiye’dedir. Ancak bu
çizelgede yer alan 880.000 tonluk rezerv miktarının da doğru bir değer
olduğunu söyleyebilmek pek mümkün değildir. Her ne kadar bu değer, 1999
yılında Türkiye madenlerinin miktarını gösteren İnternet’teki resmî bir
dokümandan alınmış olan ve bazı uluslararası yayınlarda da yer alan171819
bir değer olsa da yine de bu değerin doğruluğu konusunda şüpheler vardır
ve bunun o zaman muhtemel en yüksek miktar olarak öngörüldüğü
düşünülmektedir. Bu konuda Türkiye’de çeşitli kaynaklarda verilen değerler
ve yetkililer tarafından yapılan değerlendirmeler arasında da önemli
uyuşmazlıklar vardır. Nitekim bugün için Türkiye Maden Tetkik ve Arama
Genel Müdürlüğünün İnternet sayfasında yalnızca Eskişehir SivrihisarKızılcaören bölgesindeki görünür toryum miktarı olarak 0,217 ThO2 tenörü ile
380.000 ton değeri verilmektedir ki bu değerin de kesinlik kazanmış en az
değer olarak verildiği tahmin edilmektedir. Ancak Eskişehir’in daha başka
bölgelerinde de toryum göstergelerine rastlandığı da ifade edilmektedir. Öte
yandan zengin toryum rezervlerine sahip olduğu bilinen Brezilya için de
benzer belirsizlikler söz konusudur. Zira Brezilya’da da kesinleşmiş değer ile
tahminî değerler arasında çok büyük farklar vardır. Bu yüzden Brezilya’nın
tahminî değerleri göz önüne alındığında Türkiye’deki toryum rezervinin en iyi
tahminlerle bile dünya genelinde Brezilya’nın ardından yine de ikinci sırada
olarak % 20’ler düzeyinde bir orana sahip olduğu bir durum ortaya
çıkmaktadır. Gerek Brezilya’daki gerekse Türkiye’deki toryum rezervlerindeki
bu önemli belirsizliklere rağmen kesin olan bir husus söz konusudur ki o da
Türkiye’nin dünya genelinde en önemli toryum rezervine sahip iki ülkeden
biri durumunda olduğu gerçeğidir. Kuşkusuz ki bu gerçek Türkiye açısından
son derece önemli sosyal ve stratejik boyutlar içeren bir potansiyeldir. Bu
arada Çizelge-4 ve 5’ten görüldüğü üzere, Hindistan da toryum zengini olan
ülkeler arasındadır. Hindistan’ın nükleer teknolojide sergilediği kapasitesi
toryum konusunda ne kadar büyük potansiyele sahip bir ülke olduğunu
açıkça ortaya koymaktadır. Bu konuya ilerideki paragraflarda tekrar
dönülecektir.
17
T. Ünak;, What is the potential use of thorium in the future energy production thechnology?Progress in Nuclear Energy, 37/1-4, 137-144, 2000.
18
T. Ünak; Nuclear renaissance and Thorium as a brighten star of the next nuclear era,-1.
Eurasia Conference on Nuclear Science and its Applications, 23-27 October 2000, Izmir,
Turkey.
19
D. J. Wilson; The use of thorium as an alternative nuclear fuel, Australian Atomic Energy
Commission, Research Establishment, 1992.
171
Çizelge-5
20
Toryum Rezervlerinin Dünya Genelindeki Dağılımı
Öngörülen Toplam Rezervler
Ülke
İlave Rezervler (Garanti + Tahmin edilen)
Ton (%)
Ton (%)
Brezilya
1.200.000
52,06
1.268.000
32,29
Türkiye*
-----------
--------
880.000
22,41
ABD
278.000
12,06
400.000
10,18
Hindistan
-----------
-------
319.000
8,12
Mısır
280.000
12,14
295.000
7,51
Kanada
293.000
12,71
293.000
7,46
Norveç
132.000
5,71
264.000
6,72
Danimarka
32.000
1,39
86.000
2,20
Finlandiya
60.000
2,60
60.000
1,53
İran
30.000
1,30
30.000
0,76
Avustralya
----------
--------
21.000
0,54
Güney Afrika
----------
--------
11.000
0,28
Dünya geneli: 2.305.000
100.00
3.927.000
100,00
( )
* 1991 IAEA-NEA "Red Book.
20
IAEA-TEKDOK-1155, Thorium based fuel options for the generation of electricity
developments in 1990’s, IAEA, Vienna, 2000.
172
Çizelge-6
Dünya Genelinde Garanti Edilmiş Toryum Rezervleri
Ülke
Rezerv
Ton
(%)
Türkiye*
380.000
33,88
Hindistan
319.000
28,43
Norveç
132.000
11,76
ABD
122.000
10,87
Brezilya
68.000
6,06
Danimarka
54.000
4,81
Avustralya
21.000
1,87
Mısır
15.000
1,33
Güney Afrika
11.000
0,99
Dünya geneli
1.112.000
( )
*
21
100,00
MTA’nın İnternet sayfasından alınmıştır.
Türkiye’deki Toryum Rezervlerinin Mineorolojik Kalitesi
Bilindiği üzere, mineorolojide bir madenin işletilebilir olmasının en
önemli unsurlarından biri, oradan elde edilecek olan metalin birim maliyet
fiyatının dünya piyasalarında işlem gören ticari değerinin altında olmasıdır.
Eğer, uygulanacak mineorolojik arıtma ve saflandırma işlemleri söz konusu
metalin birim maliyet fiyatını o günkü piyasa değerlerinin çok üzerine
çıkarıyorsa, bu madenin ekonomik açıdan işletilebilir olmadığı kabul edilir ve
bunun işletimine geçilmez. Kuşkusuz ki birim maliyet fiyatını etkileyen en
önemli unsur da o mineralin söz konusu metali içerme oranı, yani tenörüdür.
Kuşkusuz ki yüksek tenörlü bir mineralden söz konusu metalin ister saf
hâlde, isterse endüstride ham madde olarak işlem gören bir kimyasal formu
hâlinde olsun, sonuçta istenen maddenin elde edilmesi düşük tenörlü bir
mineralin işlenmesine oranla çok daha ucuza sağlanabilir. Bu hususlar
Türkiye’nin sahip olduğu toryum madeninin işletilmesi için de geçerli olan
kriterleri oluşturmaktadır. Toryum madeninin bugünkü dünya piyasalarında
toryumun geçerli olan değeri göz önüne alındığında bu kriterler çerçevesinde
Türkiye’deki toryum madeninin işletilmesinin ekonomik olmadığı geçtiğimiz
yıllarda konuyla ilgili yetkili elemanlar tarafından zaman zaman çeşitli
vesilelerle dile getirilmiş bulunmaktadır. Bugünkü global ekonomi koşulları
içinde ilgililerce varılan bu sonuç kuşkusuz ki geçerlidir. Zira her şeyden
önce bugün dünya piyasalarında toryum gerçek anlamda ticari bir nükleer
21
IAEA-TEKDOK-1155, Thorium based fuel options for the generation of electricity
developments in 1990’s, IAEA, Vienna, 2000.
173
yakıt ham maddesi durumuna gelmediği için pek fazla maddi değeri olan bir
nesne değildir. Öte yandan Türkiye’deki toryum minerallerinin toryum tenörü
de maalesef ki son derece düşük düzeydedir. Buna karşılık Hindistan’ın
sahip olduğu ve daha sınırlı miktardaki toryum minerallerinin son derece
kaliteli ve yüksek tenörlü olması, bu ülkeye toryum konusunda çok daha
uygun imkânlar sağlamaktadır. Ancak Türkiye’deki toryum minerallerinin
düşük kalitede olmasına ve hâlen geçerli olan global ekonomik koşullar
çerçevesinde bu madenlerin işletilmesinin ekonomik görülmemesine rağmen
söz konusu madenlerin toryum yanında zengin lantanitlere de sahip olduğu
ve bunların mineorolojik arıtma ve saflandırma işlemleri sırasında alınacak
önlemlerle yan ürünler olarak elde edilebileceği, bunun da üretilecek toryum
ham maddesinin birim maliyet fiyatını önemli ölçüde düşüreceği de önemle
ve dikkatle göz önünde bulundurulmalıdır.
Bu arada yukarıda uranyumun dünyada yaygın olarak bulunan bir
element olduğuna değinilmişti. Bu çerçevede, deniz suyu da çok düşük
konsantrasyonda da olsa bir miktar uranyum içermektedir. Ancak dünya
genelinde deniz suyunun içerdiği toplam uranyum miktarı son derece
fazladır. Bu yüzden de çeşitli ülkelerde deniz suyundan ekonomik koşullarda
uranyum elde edilebilmesi üzerinde çeşitli çalışmalar yapılmış ve
yapılmaktadır; hatta bu konuda alınmış patentler bile vardır22 23. Bazı ülkeler
çok çok düşük konsantrasyona sahip deniz suyundaki bu uranyumdan bile
yararlanabilme yollarını ararken Türkiye’de tenörü düşük olduğu
gerekçesiyle, toryum madenlerinin işletilemez olarak değerlendirilmesinin
kabul edilebilmesi mümkün değildir.
Nükleer Rönesans Yaklaşımı ve Bazı Somut Gerçekler
Buraya kadar yapılan bu genel açıklamalardan ortaya çıkan somut
gerçekleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
1) Doğanın milyonlarca yılda ürettiği; fakat insanlığın 100 yıl gibi kısa
bir sürede çoğunu tükettiği fosil enerji kaynaklarının en iyimser tahminlerle
100 yıl gibi kısa bir süre içinde tamamen tükenecek olması söz konusudur.
İnsanların güneş enerjisi, biyoenerji, rüzgâr enerjisi, hidroelektrik enerji, vs.
gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının tümünü en verimli biçimde kullanması
hâlinde bile ihtiyaç duyduğu ve fosil yatakların tükenmesinden sonra ihtiyaç
duyacağı enerjinin tümünü karşılayabilmesi imkânı bulunmamaktadır.
Hidrojen enerjisi diye söz edilen enerji türü de aslında kendi başına bir enerji
kaynağı değildir. Daha çok ikincil bir enerji kaynağı olarak kullanılabilir, yani
başka bir enerji kaynağından temin edilen enerjinin kullanılmasıyla hidrojen
enerjisi üretilebilir. Diğer bir deyişle de global enerji potansiyeline hidrojen
enerjisi diye yeni bir enerji kaynağının eklenmesi diye bir şeyin söz konusu
22
N. Ogata, H. Kakihana; Collection of uranium in sea water. II Adsorbents for uptake of
uranium in sea water, Nippon Genshiryoku Gakkaishi, 11: 82-7, Feb. 1969.
23
United States Patent; 4911835.
174
olmadığı göz önüne alınmalıdır. İnsanoğlunun istese de istemese de nükleer
enerjiye ihtiyaç duyduğu ve duyacağı, bundan yararlanmak zorunluluğunda
olduğu gerçeğini açık, net ve tartışılmaz bir şekilde ortaya koymaktadır.
2) Dünya kamuoyu 235U’e dayalı nükleer teknolojinin yarattığı nükleer
silahların yaygınlaşması, getirdiği çevresel problemler nedeniyle ve en
önemlisi nükleer enerjiyi ilk kez atom bombası olarak tanımak zorunda kalışı
nedeniyle, genelde haklı, bazen de haksız nedenlere dayalı olsa da sonuç
olarak nükleer teknolojiye sıcak bakmamakta ve âdeta ona karşı büyük bir
tepki duymaktadır. Oysa yukarıda da değinildiği gibi nükleer enerji insanlık
için vazgeçilemez bir enerji kaynağıdır. Peki o hâlde ne yapılmalıdır?
Yapılması gerekenlerin tümü özet olarak “Nükleer Rönesans” kavramının
içinde açıkça ifade edilmektedir. Dünya bilim ve teknoloji platformlarında
artık nükleer teknolojide Rönesans devriminin başlatılması konuşulmaya
başlanmıştır. Bilindiği üzere Rönesans; yeniden doğuş, yeniden yapılanma
anlamını taşımaktadır. Yani bugünkü sicili pek iyi olmayan nükleer
teknolojinin dünya kamuoyunun hissiyatıyla barışık ve çevre ile daha iyi
uyuşum içinde olan yeni bir yapılanmaya kavuşturulması zamanı gelmiştir ve
bu, muhakkak surette de yapılması gereken bir zorunluluk hâlini almıştır.
3) Peki nükleer Rönesans nasıl gerçekleştirilebilir? İşte, bu sorunun
cevabı yukarıda verilen genel bilgilerin içinde zaten verilmiştir ve bunun
somut cevabı ise bugünkü nükleer teknolojinin toryuma dayalı nükleer
yakıtları kullanan bir teknoloji hâline dönüştürülmesidir. Bu yüzden de
gelecekte nükleer teknolojinin parlayan yıldızının toryum olacağından
kimsenin kuşku duymaması gereklidir.
4) Peki bu işin ekonomik ve politik barajları nasıl aşılabilir? Kuşkusuz
ki işin en zor yönü de budur. Zira bugün dünyada nükleer enerji piyasalarına
hâkim, mali potansiyeli çok yüksek dev sermaye çevrelerinin, ellerinin altında
bulunmayan bir yakıt ham maddesini esas alarak sahip oldukları teknolojileri
yeni bir ham madde, yani toryum ile değiştirmek amacıyla dünya kadar
yatırım yaparak kapitallerinden dünya kadar harcama yapmalarını, insanlık
uğruna felsefesiyle güle oynaya kabul edeceklerini düşünmek mümkün
değildir. Tam tersine, sahip oldukları teknolojik üstünlüğü elden kaçırmamak
ve sağladıkları kârlılıklarını sürdürebilmek için bu tür yeni teknolojilerin
üretilmesine ellerinden geldiğince karşı çıkacaklardır, buna engel olmaya
çalışacaklardır. Kuşkusuz ki bu aşamada siyasi otoritelere büyük görevler
düşmektedir.
5) Elinde önemli ölçüde toryum bulunmayan ülke siyasetçilerinin de bu
aşamada devreye girerek teknoloji devlerini bu alana yatırım yapmaya ve
toryuma dayalı nükleer teknolojiyi geliştirmeye zorlamak için gerekli yasal ve
siyasal yönlendirmeleri yapmak isteyeceklerini ummak da doğrusu pek
mümkün görülmemektedir. Bunu niye yapsınlar ki! Elinde bol miktarda
toryum bulunan Brezilya için mi yoksa Türkiye için mi ve de sahip olduğu
nükleer teknolojiden büyük sıkıntı duydukları Hindistan için mi yapacaklar?
Böyle bir girişimi ve siyasi yönlendirmeyi yapsa yapsa, birinci derecede ya
175
Türk ya Hintli ya da Brezilyalı siyasiler kendi ülkeleri içinde yaparlar. Ancak
bugüne kadar Türk siyasilerinin böyle bir yönlendirme içine girmeleri
maalesef ki söz konusu olmamıştır. Brezilya’da da biraz kıpırdanma olsa da
pek etkili bir eylem söz konusu değildir. Ancak Hindistan için durum
tamamen farklıdır. Zira Hintli siyasiler aldıkları kararlar ve uyguladıkları
devlet politikasıyla önce, 235U’e dayalı nükleer teknoloji konusunda
güvenebileceği bilim ve teknoloji elemanlarının yetiştirilmesini sağlamış,
ardından da bu elemanları ve kendi öz kaynaklarını kullanarak Batı’nın bütün
itirazlarına ve karşı koymalarına karşın bu teknolojiye sahip olduğunu tüm
dünyaya kanıtlamıştır. Son zamanlarda da bütün gücünü kendilerine özgü
toryuma dayalı nükleer teknolojilerini geliştirmeye yönlendirmiş ve bu alanda
büyük aşamalar kaydederek toryuma dayalı yakıtla çalışan ilk nükleer
reaktörünü Ağustos 2005’te devreye sokmayı başarmıştır.24 25 26 Geleceğin
yıldızı parlayan iki önemli gücünden biri olarak Çin ile birlikte gösterilen
Hindistan’ın sahip olduğu bu imkânlar, kuşkusuz ki onun geleceğin
yıldızlarından biri olarak gösterilmesinin başlıca nedenleri arasındadır.
Türkiye ve Toryum İle İlgili Somut Gerçekler
Türkiye’nin toryum potansiyeliyle ilgili olarak aşağıdaki somut
gerçekleri sıralamak mümkündür:
1) İster dünya genelinin yarısına yakınına, ister üçte birine, isterse %
20 kadarına sahip olsun, Türkiye toryum zengini bir ülkedir ve Eskişehir
yöresindeki dağlarının içi toryum doludur.
2) Türkiye uzun vadeli enerji taleplerinin karşılanmasını bugünden
planlamaya başlamak zorundadır. Bugünlerde gündemde olan petrol ve
doğal gaz boru hatlarının Türkiye üzerinden pazarlanma projeleri
unutulmamalıdır ki 30–40 yıl, bilemediniz 40–50 yıl gündemde kalacak, daha
sonra bu hatlardan geçecek ne petrol ne de doğal gaz kalacaktır.
3) Toryum Türkiye için çok büyük bir potansiyeldir. Bundan azami
ölçüde yararlanabilmesi için gerekli siyasi iradenin vakit kaybedilmeden
ortaya konması gereklidir.
4) Toryuma dayalı nükleer yakıt teknolojisinin geliştirilerek dünya
genelinde ekonomik duruma getirilmesi hâlinde, Türkiye dünya devletleri
arasında gerek teknolojik, gerekse ekonomik açıdan bugün için hayal bile
edilemeyecek derecede güçlü bir konuma gelebilme imkânına sahip
olabilecektir.
5) Ancak Türkiye hemen yarın bu potansiyelini kullanabilecek bilimsel
ve teknolojik alt yapı imkânlarına bugün için sahip değildir. Bunun için bu
konunun devlet politikası olarak ele alınarak akılcı ve programlı bir şekilde
üzerine gidilerek hedefler belirlenmeli ve adım adım söz konusu potansiyeli
kullanabilecek hâle gelebilmemizin kapıları aralanmalıdır.
24
S. Majumdar; s. 69–76.
http://www.hindustantimes.com/news/181_1471875,00040006htm.
26
http: //www. accessmylibrary. com/ comsite5/ bin/ pdinventory. pl? pdlanding= 1& referid=
2930&purchase_type=ITM&item_id=0286-9566731.
25
176
Toryum Stratejisinin Ana Unsurları, Alınması Gerekli Acil
Önlemler ve Öneriler
1) Toryuma dayalı nükleer yakıt teknolojisinin geliştirilmesi ve
Türkiye’nin sahip olduğu zengin toryum rezervlerinden yararlanabilmesi
yolunun açılabilmesi için Batılı ülkelerin bu amaçla yapacağı teknoloji
geliştirme çalışmalarını beklemek ve bu çalışmalardan medet ummak akılcı
ve çıkar bir yol olamaz.
2) Türkiye kendi inisiyatifiyle sahip olduğu toryum potansiyelini yine
kendi kullanabileceği şekilde özgün teknolojisini geliştirebilmek için gerekli
atılımları yapma azim ve kararlılığını bir devlet politikası olarak ortaya
koymak zorundadır.
3) Bu konuda belirlenecek bir devlet politikası çerçevesinde, özellikle
Hindistan’la ve ekonomik, teknolojik açıdan son derece iyi bir durumda olan,
kendi öz enerji kaynakları bulunmayan; ancak 50–100 yıl sonrasının enerji
politikalarını bugünden şekillendirmeye çalışan Batılı ülkelerin genel tutum
ve politikalarından daha farklı bir konumda bulunan Japonya ile bu alanda iş
birliği, yardımlaşma içine girilebilir ve bu girişimlerden büyük yararlar
sağlanabilir.
4) Türkiye bu konuda belirlenecek bir devlet politikasının uygulamaya
konmasının organizasyonunu yalnızca pek çok değişik görev üstlenmiş olan
TAEK, TÜBİTAK, TÜBA, YÖK, bir ya da birkaç üniversite veya buna benzer
bir başka devlet kurumu ya da kurumlarından yapmasını bekleyemez ve
beklememelidir. Bunun için her şeyden önce Başbakanlığa ya da tercihen
kurulması çok yerinde olacağı düşünülen yeni bir bakanlık olarak Bilim ve
Teknoloji Bakanlığına27(24) bağlı olarak bir “Devlet Toryum Ar-Ge ve
Organizasyon Kurumu (DTAr-GeOK)” veya buna benzer bir ad altında bir
birimin oluşturulması ve bu birimin de TAEK, TÜBİTAK, TÜBA, YÖK,
üniversiteler ve ilgili diğer tüm devlet ve özel sektör kuruluşları ile iş birliği
içinde ve strateji hedefleri doğrultusunda atılacak adımları ve yapılacak işleri
planlaması ve uygulamaya dönüştürmesi son derece yararlı olacaktır.
5) DTAr-GeOK tarafından uygulamaya konacak olan detaylar
arasında, Türkiye’nin nükleer alanda hâlen ihtiyaç duyulan ve de şiddetle
ihtiyaç duyulacak olan üstün vasıflı bilim ve teknoloji elemanlarının
yetiştirilmesi için YÖK ve Üniversitelerle iş birliği içinde ülkede temel nükleer
bilimler ve nükleer teknoloji alanındaki eğitim, öğretim ve araştırma
programlarının
yaygınlaştırılması
ve
üniversitelerin
bu
yönde
desteklenmesinin birinci planda yer alması son derece yararlı ve zorunlu
görülmektedir.
6) Son derece önemli bir husus da Türkiye’nin bu yönde bir devlet
politikasıyla ulusal toryum potansiyelini değerlendirme yolunda alacağı
kararın kuşkusuz ki büyük Atatürk’ün çizdiği “Yurtta ve Dünyada Barış” genel
27
Prof. Dr. Ali Rıza Berkem; Bir Bilim ve Teknoloji Bakanlığının Kurulması Gereklidir, Kimya ve
Sanayi Dergisi, Eylül 2003, c. 37, Sayı 205-207, s. 2.
177
dış politikasına uygun bir biçimde ele alınıp uygulamaya konmasının gerekli
olmasıdır. Bunun için de, her şeyden önce:
a) Toryuma dayalı nükleer yakıt teknolojisinin uygulamasında, bugün
olduğu gibi barışçı amaçlarla bile kurulmuş olsa, işletilen bir nükleer santralin
kullanılmış yakıtları içinden gizlice 239Pu maddesinin ayrılarak nükleer silah
yapımında kullanılabilmesi gibi bir durumun asla söz konusu olmayacağı,
zira toryuma dayalı kullanılmış nükleer yakıt içinde ne 239Pu ne de bunun gibi
bir nükleer silah ham maddesinin kesinlikle bulunmayacağının,
b) Toryuma dayalı nükleer yakıt olarak üretilecek olan ve nükleer
santrallerde kullanılacak malzemenin içereceği 233U miktarının da
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)nın bugün çalışmakta olan ve
uluslararası denetime açık nükleer tesislerde uygulamakta olduğu
denetimlere benzer denetimlere açık olarak üretileceği, dolayısıyla bunun da
bir nükleer silah yapımında kullanılmasının kesinlikle mümkün
olamayacağının, tüm ilgili ülkelere, IAEA’ya ve diğer tüm uluslararası
kuruluşlara açık ve net bir şekilde anlatılması gereklidir. Böylece, hiç
kimsenin Türkiye’nin bu girişiminin altında, bugün İran’da olduğu gibi bir art
niyetin yattığını düşünmemesi sağlanmalıdır.
7) Bu arada, bu konuda Türk kamuoyunun, içinde “nükleer” ibaresi
bulunan her şeye gelişigüzel karşı çıkan ve bilinçsizce karşı çıkarılan bazı
çıkar odaklarının provokasyonlarına alet olmaması yolunda bilinçlendirilmesi
için de özellikle üniversiteler kanalıyla toplumsal eğitim programlarının etkin
bir şekilde uygulamaya konması son derece yararlı olacaktır ve zorunludur.
Bu konuda, Japonya’da uygulanan toplumsal eğitim programları örnek
olarak alınabilir. Zira iki atom bombası vahşetini bizzat ülkesinde yaşamış bir
toplum olan Japonların ilk bakışta nükleer teknolojiye en şiddetle karşı çıkan
toplum olması gerektiği düşünülürken durum gerçekte hiç de böyle değildir.
Zira Japon halkı devlet tarafından küçük yaşlarda başlayan bilinçli eğitim
programlarıyla nükleer teknolojinin ne olduğu, aslında çevre ile diğer enerji
sektörlerindeki risk oranlarına göre daha barışık olduğu ve Japonya’nın
hiçbir öz enerji kaynağına sahip olmaması nedeniyle ekonomik bağımsızlığı
açısından nükleer enerjiden başka çıkar yolunun bulunmadığı anlatılarak
Japon halkının bu konuda devletinin arkasında durması ve oldukça küçük
yüzölçümüne karşılık, bugün Japonya’da 54 nükleer santralin çalışıyor
olması ve 3 tanesinin de hâlen inşa hâlinde bulunması sağlanmış
bulunmaktadır. Benzer şekilde, Türk halkının da bu konuda devletinin
yanında yer alacak şekilde eğitime tabi tutulması son derece önemli
görülmektedir.
Summary
Title: A Brıght Star Of Nuclear Technology: Thorium,
The Thorıum Potentıal Of Turkey And Its Strategıc Importance
In this paper, the scientific and technical aspects of Thorium have been discussed and
the importance of the potential use of Thorium mines found in Turkey has been emphasized.
Also, the extensive future advantages of the development of a domestic Thorium based nuclear
fuel technology of Turkey as a Governmental strategic goal, the first steps for its application,
and some concrete suggestions have been expressed.
Keywords: Thorium, Nuclear fuel, Turkey, Nuclear technology, Accelerator-driven.
178
İlgili Bazı İnternet Adresleri
1. http: //www. americanscientist. org/ template/ AssetDetail/ assetid/
25710/ page/ 3
2. http://www.iaea.org/inis/aws/fnss/fulltext/te_1319_web.pdf
3. http: // www. osti. gov/ energycitations/ product. biblio. jsp? osti_ id=
678102
4. http: // www. goliath. ecnext. com/ comsite5/ bin/ comsite5. pl?
page= description&
5. http://www.iaea.org/inis/aws/fnss/abstracts_c/abst_te_1319_31.html
6. http: // www. nuclearmarket. com/ Suppliers/ details2. cfm?
IDcompany= 1116
7. http: // www. osti. gov/ energycitations/ product. biblio. jsp? osti_ id=
4804963
8. http://www.wise-uranium.org/upin.html
9. http://www.energyadvocate.com/fw24.htm
10. http: // www. ndtv. com/ morenews/ showmorestory. asp? slug=
India+ unveils+ thorium+ reactor&id= 7798.
179
AVRUPA BİRLİĞİNE TAM ÜYELİK SÜRECİNDE TÜRK LOJİSTİK
HUKUKU-ÖZELLİKLE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ YÖNÜNDEN
İNCELEME
Huriye KUBİLAY∗
Şebnem Meral BAKKALCI∗∗
Özet: Avrupa ve Asya’yı bağlayan konumu bakımından Türkiye için büyük bir önem
taşıyan lojistik faaliyetlerle ilgili ulusal ve uluslararası mevzuatın birlikte değerlendirilmesi ve
birbirleriyle uyumunun sağlanması, uygulamaya getireceği katkılar göz önünde
bulundurulduğunda son derece yerindedir. Lojistik faaliyetler, farklı hukuk alanlarını
ilgilendirmekte ve bu konudaki hukuki çalışmalar sürekli gelişme göstermektedir.
Anahtar kelimeler: Lojistik, kamu ihalesi, Avrupa Birliği, offset uygulamalar, tahkim.
Giriş
Bu makalede, askerî yönden büyük bir önemi haiz olan ve ilk olarak,
1900’lü yılların başında, Amerika Birleşik Devletleri’nde askerî alanda
literatüre girdiği bilinen lojistiğin hukuki yönü üzerinde durulmaktadır. Lojistik,
yalnızca askerî alanda değil, günümüz ticari yaşamının da vazgeçilmez bir
unsurunu oluşturmaktadır.
Türkiye’de yürürlükte bulunan birçok yasa Avrupa Birliği mevzuatıyla
uyumlu olup uyumlu olmayanların da uyumlaştırılması çalışmaları
sürmektedir. Lojistik1 hukukunu yakından ilgilendiren Türk Ticaret Kanunu ve
Borçlar Kanunu, teknolojik gelişmeler ve ülkemiz gereksinimleri göz önünde
bulundurularak Avrupa Birliği hukukuna uyumlu hâle getirilme çalışmaları
tamamlanmak üzere olan temel yasalarımızdandır.
Bu makalenin amacı, Türk Lojistik Hukukunu ve özellikle Türk Silahlı
Kuvvetlerinin lojistik faaliyetlerini yöneten hukuk kurallarının incelenmesidir.
Bu nedenle, lojistik faaliyetlerin daha çok yerli ve yabancı özel sektör
kuruluşları tarafından gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla Türk
Cumhuriyeti Anayası’nda ve ihale mevzuatımızda yapılan değişiklikler ele
alınmaya çalışılacaktır.
A- Lojistik Hukuku İle İlgili Yürürlükteki Türk Mevzuatı
Lojistik faaliyetlerin hukuki dayanağını oluşturan kurallar, başta
Anayasamızda olmak üzere çok sayıdaki mevzuat kapsamında düzenlenmiş
bulunmaktadır.
1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
Milletlerarası anlaşmaları uygun bulma konusunu düzenleyen Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası’nın 90’ıncı maddesine göre “Türkiye Cumhuriyeti
∗ Prof. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi.
∗∗
Arş. Gör., Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi.
1
“Lojistik, tedarik zinciri sürecinin, müşterinin gereksinimlerini karşılayabilmek amacıyla
malların, hizmetlerin ve bunlara ilişkin bilgilerin menşe noktasından tüketim noktasına kadar
akışını ve saklanmasını planlayan, uygulayan ve kontrol eden bir parçasıdır.” Lojistik kavramı
hakkında çeşitli tanımlar ve geniş açıklama için bk. www. igeme. org. tr/ tur/ pratik/ lojistik. pdf,
Kubilay; Taşıma Terminali, s. 128-132.
181
Stratejik Araştırmalar Dergisi Şubat 2007 Sayı 9
adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak
anlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir
kanunla uygun bulmasına bağlıdır. Ekonomik, ticari veya teknik ilişkileri
düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan anlaşmalar, Devlet Maliyesi
bakımından bir yüklenme getirmemek, kişi hâllerine ve Türklerin yabancı
memleketlerdeki mülkiyet haklarına dokunmamak şartıyla, yayımlanma ile
yürürlüğe konabilir. Bu takdirde, bu anlaşmalar, yayımlarından başlayarak iki
ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgisine sunulur. Milletlerarası bir
anlaşmaya dayanan uygulama anlaşmaları ile kanunun verdiği yetkiye
dayanılarak yapılan ekonomik, ticari, teknik veya idari anlaşmaların Türkiye
Büyük Millet Meclisince uygun bulunması zorunluğu yoktur; ancak, bu
fıkraya göre yapılan ekonomik, ticari veya özel kişilerin haklarını ilgilendiren
anlaşmalar yayımlanmadan yürürlüğe konulamaz. Türk kanunlarına
değişiklik getiren her türlü anlaşmanın yapılmasında birinci fıkra hükmü
uygulanır. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar kanun
hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa
Mahkemesine başvurulamaz.” Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bazı
Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında 5170 Nu.’lu Kanunla2, Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası’nın 90’ıncı maddesinin son fıkrasına şu cümle
eklenmiştir (5170 Nu.’lu Kanun, m. 7): “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş
temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı
konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda
milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınır.” Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası, doğrudan lojistik konusunu düzenleyen bir hüküm içermemekle
birlikte, sözleşme özgürlüğüne (m. 48), milli ve milletlerarası tahkime (m.
125), özelleştirmeye (m. 47) ve ekonomik hükümlere (m. 166-173) yer veren
yapısıyla lojistik faaliyetleri yönetmektedir. Anayasa’nın 90’ıncı maddesi de
uluslararası sözleşmelerin ülkemizde uygulanmasını ayrıntılı olarak
düzenleyen bir hüküm içermektedir. Lojistik konusunda Avrupa Birliği ile olan
ilişkilerimizi göz önüne aldığımızda bu hükmün önemi açıkça ortaya
çıkmaktadır.
2. Kamu İhale Kanunu (Kanun Nu. 4734, R.G. 22.01.2002 tarih ve
Sayı: 24648)
Kamu İhale Kanunu’nun 4’üncü maddesinde ihale şöyle
tanımlanmaktadır : “İhale: Bu Kanunda yazılı usul ve şartlarla mal veya
hizmet alımları ile yapım işlerinin istekliler arasından seçilecek birisi üzerine
bırakıldığını gösteren ve ihale yetkilisinin onayını müteakip sözleşmenin
imzalanması ile tamamlanan işlemler” Kamu İhale Kanunu’nun ihale tanımı
Devlet İhale Kanunu’ndaki ihale tanımından, sözleşme sürecini de içermesi
bakımından farklıdır3.
Kamu İhale Kanunu’nun 1inci maddesine göre, “ Bu Kanunun amacı,
kamu hukukuna tabi olan veya kamunun denetimi altında bulunan veyahut
kamu kaynağı kullanan kamu kurum ve kuruluşlarının yapacakları ihalelerde
2
3
5170 Nu.lu Kanun; Kabul tarihi: 07.05.2004, R.G. 22.05.2004 tarih ve Sayı: 25469.
Kars Devlet Ihale Kanunu m. 4.
182
uygulanacak esas ve usulleri belirlemektir.” Kamu
kapsamını belirleyen 2’nci maddesinde de bu maddede
kullanımında bulunan her türlü kaynaktan karşılanan
alımları ile yapım işlerinin ihalelerinin bu Kanun
yürütüleceği ifade edilmektedir.
İhale Kanunu’nun
belirtilen idarelerin
mal veya hizmet
hükümlerine göre
Kamu İhale Kanunu’nun, 4964 Nu.’lu Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanunun4 2’nci maddesi ile değişik “istsnalar” başlığını
taşıyan 3’üncü maddenin b bendi uyarınca, “Savunma, güvenlik ve
istihbaratla ilgili mevzuat uyarınca gizlilik içinde yürütülmesi gerektiği, her bir
ihale için ihale yetkilisince onaylanan; uçak, helikopter, gemi, denizaltı, tank,
panzer, roket, füze gibi araç, silah, silah malzeme ve techizatı ve sistemleri
ve harp malzemeleri ile bunların araştırma-geliştirme, eğitim, üretim,
modernizasyon, yazılım ve muhimmat ihaleleri ile bunlarla ilgili sefer stokları,
bakım, işletme ve idameye yönelik mal ve hizmetler, devlet güvenliği ve
istihbaratı kapsamındaki hizmet, malzeme, techizat ve sistem alımları” Kamu
İhale Kanunu’na tabi değildir. 3’üncü maddenin c bendine göre, uluslararası
anlaşmalar gereğince sağlanan dış finansman ile yaptırılacak olan ve
finansman anlaşmasında farklı ihale usul ve esaslarının uygulanacağını
belirtilen mal veya hizmet alımları ile yapım işleri de Kamu İhale Kanunu’nun
kapsamı dışında bırakılmıştır.
Kamu İhale Kanunu’nun bu hükümleri incelendiğinde, Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin bazı ihalelerinin Kamu İhale Kanunu’na tabi tutulduğu bazı
ihalelerinin ise bu kanunun kapsamı dışında bırakıldığı açıkça görülür.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin yaptığı sözleşmelerin bazıları idari sözleşme
niteliğinde iken bazı sözleşmeleri özel hukuk sözleşmesi niteliğinde olabilir.
İdari sözleşme ve özel hukuk sözleşmesi ayrımı içtihatlarla gelişen bir ayrım
olarak karşımıza çıkmaktadır. İdare tarafından yapılan bir sözleşmenin özel
hukuk veya kamu hukuku rejimlerinden hangisine bağlı olacağının
belirlenmesinde yargıç tarafından iki unsur; maddi unsur ve organik unsur
göz önünde tutulur. Bir sözleşmenin idari sözleşme olarak nitelendirlebilmesi
için gerekli olan unsurlardan biri olan organik unsur uyarınca, sözleşmenin
taraflarından en az biri kamu tüzel kişisi olmalıdır. Maddi unsur ise bir
sözleşmenin konusu ile kamu hizmeti arasında bağın bulunmasını veya özel
hukuku aşan yetkileri içeren kuralların sözleşmede yer almasını ifade eder5.
Kamu İhale Kanunu’nun 18’inci maddesine göre uygulanacak ihale
usulleri,
a) Açık ihale usulu,
b) Belli istekliler arasında ihale usulü,
c) Pazarlık usulü,
d) Doğrudan temin usulüdür.
4
5
4964 Nu.’lu Kanun icin bk. R.G. 15.08.2003 tarih ve Sayı: 25200.
Ayrıntılı açıklama için bk. Kutlu; s. 25-38.
183
3. Devlet İhale Kanunu (Kanun Nu. 2886, R.G. 10.09.1983 tarih ve
Sayı: 18161; Düstur: Tertip:5, Cilt: 22, Sayı: 573)
Bu kanunun kapsamını düzenleyen 1’inci maddesine göre, “Genel
bütçeye dâhil dairelerle katma bütçeli idarelerin, özel idare ve belediyelerin
alım, satım, hizmet, yapım, kira, trampa, mülkiyetin gayriayni hak tesisi ve
taşıma işleri bu kanunda yazılı hükümlere göre yürütülür.” Bu durumda, Türk
Silahlı Kuvvetlerinin Kamu İhale Kanunu kapsamına girmeyen hukuki
işlemleri Devlet İhale Kanunu hükümlerine göre yürütülür.
Devlet İhale Kanunu’nda ihale kavramı “Bu Kanunda yazılı usul ve
şartlarla, işin İstekliler arasından şeçilecek birisi üzerine bırakıldığını
gösteren ve yetkili mercilerin onayı ile tamamlanan sözleşmeden önceki
işlemler” olarak tanımlanmaktadır. Bu kanunda, ihale süreci ve sözleşme
ayrılmıştır. Bu yönüyle Devlet İhale Kanunu, daha kapsamlı olan Kamu İhale
Kanunu’ndan farklıdır.
İhale sürecine egemen olan ilkeler6: İdarenin ihale yöntemini belirleme
ilkesi, tarafsızlık ilkesi, iradelerin uyuşumu ilkesi, eşitlik ilkesi, pazarlık ilkesi,
açıklık ilkesi, rekabet ilkesi, en düşük bedelden en uygun bedele doğru
gelişim-uygun bedel ilkesi, ihalenin bölünmezliği ilkesidir.
4. Savunma Tedarik İşlemlerinde Offset Uygulamaları Yönergesi2003
02.05.2000 tarihinde Millî Savunma Bakanlığı Savunma Sanayii
Müsteşarlığı tarafından yayınlanmıştır.
Yönerge’ye göre (m. 3.2.1.), “Savunma alanında ihtiyaç duyulan ürün
ve hizmetlerin tedariki çercevesinde; ülke sanayii ve hizmet sektörlerinin
üretim olanak ve yeteneklerinin ve/veya uluslararası alandaki pazar
paylarının/rekabet gücünün artırılması ve ödenekler dengesinde oluşacak
olumsuz etkinin azaltılması için gerçekleştirilecek aşağıda belirtilen işlemler
offsettir:
a) Savunma ürün ve hizmetlerinin ihracı,
b) Öncelikli sanayi ve/veya hizmet sektörlerinde ürün ve hizmetlerin
yeni dış pazarlara ihracı veya mevcut dış pazarlarda ihracat artışı,
c) Ana Tedarik Sözleşmesi kapsamında taahhüt edilenin üzerinde
gerçekleştirilen Yurt İçi Net Katma Değer,
d) Proje kapsamı dışında kalan, ihracata yönelik olarak savunma
sanayisi alanında ve/veya diğer yüksek teknoloji gerektiren alanlarda
teknolojik işbirliği, yeni ve/veya tevsi, yatırım, Ar-Ge ve eğitim faaliyetleri.”
Offset tanımında geçen Ana Tedarik Sözleşmesi, ülke savunma ve
güvenliği ile ilgili ihtiyaç duyulan ürün ve hizmetlerin tedariğine yönelik
hususları düzenleyen sözleşmedir (m. 3.2.2).
6
Bu ilkeler hakkında ayrıntılı açıklamalar için bk. Kutlu; s. 169-210.
184
Yönergenin yüklenici tanımına (m. 3.2.4), gerçek ve tüzel kişilerin yanı
sıra ortak girişimler de eklenebilir.
5. Borçlar Kanunu (Kanun Nu. 818, R.G. 29.04.1926 tarih ve Sayı:
359)
Borçlar Kanunu Hazırlama Komisyonu tarafından hazırlanan Tasarı
Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuş bulunmaktadır. Sözleşmelere
uygulanacak genel esaslar ve belirli bazı sözleşme türleri Borçlar
Kanunu’nda düzenlenmektedir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin özel hukuk
sözleşmeleri Borçlar Kanunu hükümlerine tabidir. Örneğin, lojistik faaliyetler
arasında önemli bir yer işgal eden depolama faaliyeti hakkında Borçlar
Kanunu hükümleri uygulanır (BK.m. 463)7.
6. Türk Ticaret Kanunu (Kanun Nu. 6762, R.G. 09.07.1956 tarih ve
Sayı: 9353)
Türk Ticaret Kanunu’nun pek çok hükmü lojistik faaliyetleri yakından
ilgilendirmektedir.
Türk Ticaret Kanunu Hazırlama Komisyonu tarafından hazırlanan Türk
Ticaret Kanunu Tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmak üzeredir.
Yürürlükteki Türk Ticaret Kanunumuz: Başlangıç, Birinci Kitap :Ticari
İşletme, İkinci Kitap: Şirketler Hukuku, Üçüncü Kitap: Kıymetli Evrak Hukuku,
Dördüncü Kitap: Deniz Ticaret Hukuku, Beşinci Kitap: Sİgorta Hukuku olmak
üzere beş kitaptan ibaret iken yeni hazırlanan Türk Ticaret Kanunu,
gelişmeler göz önüne alınarak; Başlangıç, Birinci Kitap: Ticari İşletme, İkinci
Kitap: Ticaret Şirketleri, Üçüncü Kitap: Kıymetli Evrak, Dördüncü Kitap:
Taşıma İşleri, Beşinci Kitap: Deniz Ticareti, Altıncı Kitap: Sigorta Hukuku’nu
içermekte olup Taşıma İşleri eklenmiş olarak altı kitaptan oluşmaktadır.
Taşıma, lojistik faaliyetlerin en önemlisidir8, bu nedenle Taşıma İşleri’nin ayrı
bir kitap hâlinde Türk Ticaret Kanunu Tasarısı’nda düzenlenmesi yerindedir.
Türk Ticaret Kanunu Tasarısı, lojistik alandaki hukuki işlemleri ve bu
işlemlerin taraflarını ilgilendiren ayrıntılı hükümler içermektedir.
7. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (Kanun Nu. 4077,
R.G.08.03.1995 tarih ve Sayı: 22221)9
Lojistik faaliyetler, Tüketicinin Korunması
hükümlerinin uygulanmasını gerektirebilir10.
7
Hakkında
Kanun
Yavuz; 740-760 ; Zevkliler/Aydoğdu/Petek ; s. 48, 389-393 ; Kubilay ; Taşıma Terminali, s. 14,
23-24.
8
www.igeme.org.tr/tur/pratik/lojistik.pdf, 20.
9
Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, 06.03.2003 kabul tarihli ve 4822 sayili Tuketicinin
Korunmasi Hakkinda Kanunda Degisiklik Yapilmasina Dair Kanun’la degistirilmistir (R.G.
14.03.2003 tarih ve Sayi:25048).
185
8. Rekabetin Korunması Hakkında Kanun (Kanun Nu. 4054, R.G.
13.12.1994 tarih ve Sayı: 22140)
Lojistik kavramı, doğru ürünün, doğru yerde, doğru zamanda ve
uluslararası rekabet şartları çerçevesinde istenilen ürünü makul ve kabul
edilebilir bir masrafla yani rekabet edebilir bir fiyatla sağlamayı ifade
etmektedir11. Bu nedenle, Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un
kurallarına uygun olarak yürütülmesi gereken bir faaliyetle karşı karşıya
bulunulmaktadır.
9. Finansal Kiralama Kanunu (Kanun Nu. 3226, R.G. 28.06.1985
tarih ve Sayı: 18795, Düstur Nu. 5-Tertip: 24)
Lojistik faaliyetler sırasında, bazı taşınır malların finansal kiralama
yolu ile edinilmesi durumunda Finansal Kiralama Kanunu hükümleri
uygulanır.
10. Elektronik İmza Kanunu (Kanun Nu. 5070, R.G. 03.01.2004
tarih ve Sayı: 25355)
İnternetin lojistik alanda kullanımının her geçen gün giderek arttığı
görülmektedir. Sözleşmelerin elektronik ortamda kurulması, belgelerin
elektronik elektronik ortamda oluşturulmaya ve saklanmaya başlaması,
şeffaflığın bu yolla sağlanabilmesi internetin yaşamdaki önemini ortaya
koyan birkaç örnektir. Türk Ticaret Kanunu Tasarısı hazırlanırken tasarının
hazırlanmasında etken olan unsurlardan biri olarak teknolojik gelişmeler
kapsamında elektronik gelişmeler göz önünde bulundurulmuştur12.
Güvenli elektronik imzanın uygulama alanını düzenleyen Elektronik
İmza Kanunu’nun m. 5, f. 2 hükmüne göre, kanunların resmî şekle veya özel
bir merasime tabi tuttuğu hukuki işlemler ile teminat sözleşmeleri güvenli
elektronik imza ile gerçekleştirilemez. Bu durumda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin
Elektronik İmza Kanunu’nun m. 5, f. 2 hükmü kapsamına girmeyen özel
hukuk sözleşmelerinin bu kanun çerçevesinde yapılabilmesi mümkündür.
11. Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hakkında Kanun (Kanun Nu.
2675, R.G. 22.05.1982 tarih ve Sayı: 17701)
a) Sözleşmeden Doğan Hukukun Esasına Uygulanacak Hukuk
Sözleşmelerden doğan uyuşmazlıkların esasına uygulanacak hukuku
belirleyen kanunlar ihtilafı kuralları, MÖHUK m. 24’te düzenlenmektedir. Bu
hüküm (MÖHUK m. 24/1) uyarınca, öncelikle, taraflar uygulanacak hukuku
belirleme konusunda yetkiye sahiptirler. Aşağıda değinilen Roma
Sözleşmesi13 de taraflara, öncelikle sözleşmelerine uygulanacak hukuku
seçme yetkisi tanımaktadır (Roma Sözleşmesi, m. 3).
10
Bu konuda geniş bilgi için bk. Zevkliler/Aydoğdu.
www.igeme.org.tr/tur/pratik/lojistik.pdf, s. 17-18.
12
Türk Ticaret Kanunu Tasarısı, 335-336.
13
19 Haziran 1980 tarihinde imzaya açılan “Convention on the Law Applicable to Contractual
Obligations” (80/934/EEC) için bk. OJ L; s. 266, 09/10/1980.
11
186
Tarafların, uygulanacak hukuku sözleşme ile belirlememiş olmaları
durumunda, uygulanacak hukuk, sırasıyla ifa yeri, karakteristik edimin ifa
yeri, sözleşmenin en sıkı bağlantılara sahip olduğu yer kriterlerine göre
belirlenir. Satış, kira ve taşıma sözleşmelerine karakteristik edimin ifa yeri
hukuku uygulanır. Karakteristik edim, sözleşmeyi diğer sözleşmelerden ayırt
etmeye, onu karakterize etmeye yarayan ve genellikle para ediminin
karşılığını teşkil eden edimdir. Bu anlamda, satış sözleşmesinde satıcının,
kira sözleşmesinde kiraya verenin, taşıma sözleşmesinde taşıyanın edimi
karakteristik edimdir14.
İnternet ortamında gerçekleştirilen sözleşmelerde, edim internet
ortamı dışında, fiziksel olarak ifa edilecek nitelikte ise -ki lojistik kapsamda
satış, kira ve taşıma sözleşmelerinde edim, genellikle, fiziksel olarak ifa
edilecek niteliktedir- ifa yerinin tespitine ilişkin genel hükümler uygulanır15.
Tarafların, uygulanacak hukuku sözleşmede belirlememiş olmaları
durumunda, Roma Sözleşmesi, sözleşmenin en yakın bağlantılara sahip
olduğu ülke hukukunun uygulanacağını öngörmek ve sözleşmenin
karakteristik edim borçlusunun mutat meskeninin, tüzel kişi ise idare
merkezinin bulunduğu ülke ile en yakın bağlantılara sahip olduğu ilkesini ve
dolayısıyla sözleşmenin karakteristik edim borçlusunun mutat meskeninin,
tüzel kişi ise idare merkezinin bulunduğu yerde yürürlükte olan hukukun
uygulanması esasını benimsemek suretiyle bu hususta MÖHUK’tan ayrılmış
bulunmaktadır (Roma Sözleşmesi, m. 4).
b) Sözleşmenin Şekil Bakımından Geçerliliği
Sözleşmenin şekil bakımından geçerliliği, MÖHUK’ta ve Roma
Sözleşmesi’nde (Roma Sözleşmesi, m. 9) benzer şekilde düzenlenmektedir.
MÖHUK, m. 6 hükmüne göre, sözleşmenin şekil bakımından geçerliliği,
sözleşmenin yapıldığı yer hukuku (Locus regit actum-LRA) veya
sözleşmenin esasına uygulanan hukuktan (Lex contractus) birinin şekil
kurallarına uyulmuş olmasına bağlıdır.
B. Avrupa Birliği Mevzuatı
Avrupa Birliği Mevzuatı (acquis communautaire), Birliği kuran
anlaşmalardan (birincil mevzuat) ve daha sonra yapılan düzenlemelerden
(İkincil hukuk) oluşmaktadır. Kurucu anlaşmalar olarak da anılan birincil
hukuk, Avrupa Topluluklarını ve Birliği Kuran Anlaşmaları16, planları, ekleri,
protokolleri, mektupları ve bunları değiştiren veya bunlara ekleme yapan
anlaşmaları ifade eder. Birincil hukuk, üye devletlere olduğu gibi üye
ülkelerin uyrukluğunu taşıyanlara ve üye ülkelerde ikamet edenlere de
14
Kocasakal; S. 637-638.
“Nitekim, Cenevre’de yapılan La Haye Konferansında, elektronik ortamda kurulmasına
rağmen, ifası maddi olarak gerçekleşen sözleşmelerde, uygulanacak hukukun tespitinde, ifa yeri
kriterini esas alan kuralların aynen uygulanması gerektiği belirtilmiştir.” Kocasakal; s. 638.
16
Consolidated version of the Treaty Establishing the European Community, OJ C 325 of 24
December 2002, p. 1-118.
15
187
doğrudan uygulanır17. “Organ hukuku” veya “organlarca oluşturulan hukuk”
olarak da adlandırılan ikincil hukuk, Avrupa Birliği’nin organları tarafından
oluşturulan; organların görevlerini yerine getirebilmeleri ve konulan hedeflere
ulaşabilmeleri için anlaşmaların kendilerine verdiği yetkiler çerçevesinde
koydukları çeşitli etkiyi haiz kurallardır18. Avrupa Birliği’nin ikincil hukukunu
oluşturan hukuki tasarruflar şunlardır:
Tüzük (Regulation/Verordnung), bütünüyle üye ülkeleri bağlayıcı
hükümlere sahiptir ve üye ülkelerin ulusal mevzuatlarına geçirilmeksizin
doğrudan uygulanır (Avrupa Topluluğu’nu Kuran Anlaşma, m. 249,2).
Tüzüklerin doğrudan uygulanabilme özelliği, onların yalnızca Topluluk
kurumları ve Üye Devletler için değil, aynı zamanda Topluluk yurttaşları için
de doğrudan biçimde haklar ve yükümlülükler ihdas etmesi anlamını taşır19.
BORCHARDT, tüzüklerin hukuki niteliği konusunda şu açıklamayı
yapmaktadır20: “Tüzük, Topluluk kurumlarının ulusal hukuk sistemlerine
müdahale etmesine en çok olanak tanıyan araçlardan biridir. Tüzüklerin,
uluslararası hukukta çok olağan dışı olan iki özelliği vardır: (1) Uluslararası
sınırları dikkate almaksızın topluluğun bütününde geçerli bir düzen kurarlar
ve bütün üye devletler bakımından aynı şekilde ve eksiksiz olarak
geçerlidirler. Hiçbir üye devlet bir tüzüğü eksik uygulayamaz; kabulü
sırasında kendisinin karşı çıkmış olduğu ya da ulusal çıkarlarına aykırı
saydığı bir düzenlemenin yürürlüğe girmesinden kaçınabilmek amacıyla,
sadece uygun gördüğü hükümleri uygulamak için seçmesi ya da ulusal
hukukunda Topluluk tüzüklerinin bağlayıcı biçimde uygulanmasına aykırı
hükümler kabul etmesi mümkün değildir. (2) Doğrudan uygulanabilirlik
özelliği, bu mevzuatın üye devletlerin ulusal mevzuatlarına eklenmesine
gerek olmaksızın Topluluk yurttaşları için tıpkı ulusal yasalar gibi haklar ve
ödevler ihdas etmesi anlamına gelir. Üye Devletler ve onların idari kurumları
ve mahkemeleri Topluluk hukukuna doğrudan tabidirler ve ulusal hukuk
kadar Topluluk hukukuna da uymak zorundadırlar.”
Yönerge/Direktif (Directive/Richtlinie), bütün üye ülkelerin ulusal
mevzuatlarına geçirerek uygulamak zorunda oldukları bağlayıcı kuraldır.
Yönergelerin ulusal mevzuatlara geçirilmesi yönteminin seçimi ulusal
makamlara bırakılmaktadır (Avrupa Topluluğu’nu Kuran Anlaşma, m.
249,3)21.
17
Ünal Tekinalp (Tekinalp/Tekinalp); AB Hukuku, 68 (par. 12).
Borchardt;s. 34. Ünal Tekinalp (Tekinalp/Tekinalp) AB Hukuku, 69 (par. 14).
Borchardt; s. 58.
20
Borchardt; s. 35-36.
21
“Yönergelerin amacı, Topluluk hukuku için kaçınılmaz olan tek örnekliği sağlarken ulusal
geleneklerin ve yapılanmaların farklılığına saygı gösterilmesi şeklindeki ikili hedefi
bağdaştırmaktır. Dolayısıyla, tüzüklerden farklı olarak yönergeler mevzuatın tekleştirilmesine
değil, uyumlaştırılmasına yöneliktir. Ana fikir, ulusal mevzuatlar ve düzenlemeler arasındaki
çelişkileri ve çatışmaları gidererek ya da tutarsızlıkları tedricen törpüleyerek bütün üye
devletlerde esas olarak aynı koşulların oluşmasını sağlamaktır…Yönergeler, öngörülen hedef
bakımından üye devletler için bağlayıcıdır; ama topluluk düzeyinde mutabık kalınmış hedeflere
18
19
188
Karar (Decision/Entscheidung), muhatapları için tümüyle bağlayıcı
nitelikte kural oluşturmaktadır (Avrupa Topluluğu’nu Kuran Anlaşma, m.
249,4). Topluluk kurumları, kararlar aracılığıyla herhangi bir üye devleti veya
yurttaşı herhangi bir eylemde bulunmaya ya da bulunmamaya zorlayabilirler
veya onlarla ilgili haklar ve ödevler tesis edebilirler. BORCHARDT, kararla
ilgili şu üç özelliğe işaret etmektedir22: “(1) Karar, münferit bir uygulama
olması bakımından, tüzükten ayrılır. Karar, yalnızca, açıkça belirtilen
muhatapları bağlar. (2) Karar, bütün unsurlarıyla bağlayıcı olması
bakımından, yalnızca hedefleri ortaya koyan yönergeden ayrılır. (3) Karar,
muhataplarına doğrudan uygulanabilir niteliktedir.”
Tavsiye
(Recommendation/Empfehlung),
belirli
konularda
uygulamanın nasıl yapılması gerektiği konusunda ilgili Avrupa Birliği kurumu
tarafından çıkarılan ve bağlayıcı olmayan hükümleri ifade eder (Avrupa
Topluluğu’nu Kuran Anlaşma, m. 249,5).
Görüş (Opinion/Stellungnahme), ilgili Avrupa Birliği kurumunun
görüşünü yansıtır ve bağlayıcı değildir (Avrupa Topluluğu’nu Kuran Anlaşma,
m. 249,5).
Önerge, deklarasyon ve faaliyet programları, bağlayıcı olmayan diğer
belgelerdir.
Politik anlaşmalar ve demeçler, mevzuat niteliğinde olmayan politik
önlemler ve taahhütler ‘soft law’ olarak adlandırılmaktadır. ‘Soft law’ kuralları,
hukuken uygulanmaya zorlanamayan; fakat her şeye rağmen Avrupa Birliği
kurumlarının, üye devletlerin ve bunların ekonomik faaliyetlerini üstlenenlerin
eylemlerine yön veren kurallardır23.
C. Avrupa Birliği Hukukunun Lojistikle İlgili Mevzuatı
1. Avrupa Topluluğu’nu Kuran Anlaşma24
Avrupa Topluluğu’nu Kuran Anlaşma’nın 86’ncı maddesine göre,
kamu teşebbüslerinin ve üye devletlerin özel veya imtiyazlı haklar bahşettiği
teşebbüslerin varlığı durumunda, üye devletler, bu anlaşmanın içerdiği;
özellikle 12 ve 81-89uncu maddelerdeki kurallara aykırı önlemlerle ilgili yasa
koyamazlar ve varsa bu türden yasalarının yürürlükte kalmasını kabul
edemezler. Avrupa Topluluğu’nu Kuran Anlaşma’nın 12’nci maddesine göre,
bu anlaşmanın uygulama alanı kapsamında ve oradaki özel hükümler saklı
kalmak kaydıyla milliyete dayalı her türlü ayrımcılık yasaktır. Konsey,
kendi hukuk sistemleri içinde ulaşma biçimini ve yöntemin seçimini ulusal mercilere
bırakırlar…Yönergeler, üye devletlerin yasalarının üzerinde değildir; ama üye devletlere ulusal
mevzuatlarını Topluluk kurallarıyla aynı hizaya getirecek biçimde ayarlama yükümlülüğünü
getirmektedir…Adalet Divanı,…üye devletlerin, yönergeleri bütünüyle ya da kısmen kendi
mevzuatlarına aktarmadaki kusurlarından dolayı ortaya çıkan zararları tazmin etmekle yükümlü
olduklarını belirlemiştir” Borchardt; 37-38.
22
A.g.e.,s. 39.
23
Durman; s. 65-84. Pallis; s. 214.
24
OJ C 325 of 24 December 2002.
189
251’inci maddede yer alan usule göre, bu tür ayrımcılığı yasaklayan kuralları
kabul edebilir. Avrupa Topluluğu’nu Kuran Anlaşma’nın 81-89’uncu
maddeleri hükümleri ise Rekabet Hakkındaki Kurallara ilişkindir.
Avrupa Topluluğu’nu Kuran Anlaşma ile hedeflenen tek pazarın amacı
kişilerin, malların, sermayenin ve hizmetlerin serbestçe dolaşabilmesidir. Bu
kapsamda, kamu ihalelerinin de rekabet ortamı içinde serbestçe
gerçekleştirilmesi esastır.
2. AET-Türkiye Ortaklık Konseyi 1/95 sayılı Kararı
6 Mart 1995 tarihinde, Brüksel’de, AET-Türkiye Ortaklık Konseyi 1/95
sayılı Kararı ile 31 Aralık 1995’te yürürlüğe girmek üzereTürkiye ve Avrupa
Ekonomik Topluluğu arasında Gümrük Birliği’ni kararlaştırmış bulunmaktadır.
Bu kararın kamu alımlarına ilişkin 46’ncı maddesi uyarınca, “Bu kararın
yürürlüğe girdiği tarihten itibaren mümkün olan en kısa zamanda, Ortaklık
Konseyi Akit Tarafların kamu alımları piyasalarının karşılıklı olarak açılması
amacıyla görüşmelerin başlatılması için bir tarih belirleyecektir. Ortaklık
Konseyi, bu alandaki gelişmeleri her yıl gözden geçirecektir.” Kararın,
Yasaların Yakınlaştırılması başlığını taşıyan IV. Kısım, Bölüm II hükümleri
uyarınca da Türkiye, ulusal hukukumuzu Avrupa Birliği mevzuatına uyumlu
hâle getirmekle yükümlüdür. Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda bu
konuyla ilgili olarak “Kamu ihaleleri alanında, özellikle rekabetin ve şeffaflığın
sağlanması amacıyla Türk İhale Mevzuatında değişiklikler yapılacaktır.”
denilmektedir.
3. Hükûmet İhaleleri
Government Procurement)
Hakkında
Anlaşma
(Agreement
on
İlk olarak Tokyo Round sırasında müzakere edilen Hükûmet ihaleleri
Hakkında Anlaşma25 1 Ocak 1981’de yürürlüğe girmiştir. Avrupa Birliği’nin
üye olduğu ve Türkiye’nin gözlemci hükûmet olarak yer aldığı bu anlaşmanın
amacı, ihaleleri olabildiğince uluslararası rekabete açabilmektir. Anlaşma,
hükûmet alımları konusundaki kanunları, tüzükleri, usulleri ve uygulamaları
daha şeffaf hâle getirmek ve ulusal ürünlerin veya tedarikçilerin
korunmamasını veya yabancı ürünlere veya tedarikçilere karşı ayrım
yapılmamasını sağlamak için getirilmiş bir düzenlemedir.
Anlaşma, değeri SDR26 130.000 (Haziran 2003’te $185.000) geçen
ihalelere uygulanır. Merkezi hükûmete bağlı kuruluşlar tarafından yapılan
mal ve hizmet alımlarında eşik SDR 200.000 kamu kuruluşlarının mal ve
hizmet alımlarında SDR 400.000 ve inşaat sözleşmelerinde SDR
5.000.000’dur.
Bu anlaşmanın 16’ncı Maddesi uyarınca gelişmekte olan ülkelerin
offset uygulamalarına olanak verilmiştir. İhale sürecine ilişkin olarak offset
uygulamalarına izin verilmekle birlikte sözleşme koşullarının objektif, açıkça
tanımlanmış ve tarafsız olması gerektiği belirtilmektedir.
25
26
www.wto.org
Special Drawing Rights=SDR (Özel Çekme Hakkı)
190
4. Sözleşmelere Uygulanacak Hukuk Hakkında
Convention on the Law Applicable to Contractual Obligations
(Rome Convention)27
Lojistik faaliyet alanında önemli yer tutan temin, tedarik ve satın alma
işlemleri sözleşme hukukunun kapsamına girer.
5. Hukuki ve Ticari Konularda Yargılama Yetkisi ve Tenfizi
Hakkında
The Convention on Jurisdiction and Enforcement of Judgements
in Civil and Commercial Matters, 1968 (Brussels Convention)
Bu konuda, Avrupa Birliği’nde yapılan değişikliklerin28 izlenmesi
gerekmektedir.
6. Elektronik Ticaret
2000/31/EC Bilgi toplumu hizmetlerinin bazı hukuki yönleri ve
özellikle iç pazarda elektronik ticaret konusunda 8 Haziran 2000 tarihli
Avrupa Parlamentosu ve Konsey Yönergesi (Elektronik Ticaret
Yönergesi)29
Bu Yönerge, “ üye devletlerin hukuk sistemlerinin, elektronik
sözleşmelerin imzalanmasına olanak sağlayacak şekilde düzenlenmesini ve
özellikle sözleşmelerin yapılışına ilişkin hukuki rejimlerinin, elektronik
sözleşmelerin kullanımına engel oluşturmamasını ve sadece elektronik
ortamda yapıldıkları gerekçesiyle bu sözleşmelerin hukuki etkiden ve
geçerlilikten yoksun olmalarının önlenmesini gerektirmektedir (Yönerge, m.
9).”30. Yönerge’ye göre üye devletler, yönergenin bazı sözleşme kategorileri
için uygulanmayacağını bildirme konusunda yetkilidirler. Bu sözleşme
kategorileri: Taşınmaz mallara ilişkin sözleşmeler, mahkemelerin veya resmî
makamların müdahalesini gerektiren sözleşmeler, aile veya miras hukukuna
ilişkin sözleşmelerdir (Yönerge, m. 9/2).
Türkiye için olduğu kadar, Amerika Birleşik Devletleri31 ve Avrupa
Birliği ülkeleri için de çok büyük meblağlara ulaşan savunma harcamaları söz
konusudur. Asker ve internet üzerinden işlem yapan özel sektör arasındaki iş
birliği Savunma makamlarının temin, tedarik ve satın alma konusunda
devrim niteliğindeki yaklaşımına yol açmaktadır.
27
19 Haziran 1980 tarihinde imzaya açılan “Convention on the Law Applicable to Contractual
Obligations” (80/934/EEC) için bk. OJ L 266, 09/10/1980.
Değişiklikler : Regulation/EC, Nu. 44/2001, yürürlük tarihi: 01.03.2002 için bk. OJ L 12,
16.1.2001; Regulation/EC, Nu. 1496/2002, yürürlük tarihi: 29.08.2002 için bk. OJ L 225,
22.08.2002; Regulation/EC, Nu. 1937/2004, yürürlük tarihi: 17.11.2004 için bk. OJ L 334,
10.11.2004: Regulation/EC, Nu. 2245/2004, yürürlük tarihi: 04.01.2005 için bk. OJ L 381,
28.12.2004; Kanun, yürürlük tarihi: 01.05.2004 için bk. OJ L 236, 23.09.2003.
29
OJ L 178, 17.07.2000, p.1-16, Türkçe metin için bk. Zevkliler/Aydoğdu; s. 855-877.
30
Kocasakal; s. 635.
31
Amerika Birleşik Devletleri hakkındaki açıklamalar için bk. NEEF; s. 115-117.
28
191
General Electric, askeriyeye malzeme sağlayan işletmeler arasında,
elektronik-tedarik reformu alanında güzel bir örnek oluşturmaktadır. General
Electric Uçak Motorları (GE’nin uzay bölümü) dünyanın en büyük uçak
motorları yapımcısıdır. GE Uçak Motorları, genel taahhütlerinin bir parçası
olarak, elektronik-tedarik alanında fonksiyonel birimlerinin süratle hareketini
temin etmek üzere, bilgisayar üzerinden 400’ün üzerinde yedek parça ve
savunma malzemesi tedarikçisine ulaşabilmeyi sağlayacak bir uygulamayı
başlatmıştır. Bu hizmet, yalnızca bilgisayardaki katalogları içermemekte,
bilgisayar üzerinden teklif sunmayı, ifayı talep etmeyi, takip etmeyi, ödemeyi
ve teknik bilgiye ulaşmayı da içermektedir. Benzer şekilde, Lockheed
Martin’in füze bölümü, işçilere dolaylı tedarik malzemesi32 temin etmek için
SAP sistemini kullanmaktadır. İşçiler, tedarikçilerin katologlarına elektronik
ortamda göz gezdirebilmekte ve dolaylı malzemelerin satın alınması ve
dağıtımının izlenmesi işlemlerini bilgisayar üzerinden yapabilmektedirler.
Sözleşme taraflarınca sürdürülen bu türden elektronik-tedarik girişimleri ile
elde edilen verim, maliyetlerin düşmesine neden olmaktadır.
Yoğun elektronik-tedarik faaliyetinin bir başka alanı, 1988’de Ortak
Elektrik Ticareti Programı’nı (Joint Electric Commerce Program Office)
başlatan, çoğunlukla Elektronik Veri Değişimi teknolojilerini kullanan ve
geçen on yılın üzerinde bir süredir kâğıtsız tedarik işlemlerini geliştirmede
uzun bir yol almış olan Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı
tarafından desteklenmektedir. 1999’da Savunma Bakanlığı, tüm askerî
alanda bilgisayar üzerinden ödeme ve ifayı talep etme bakımından hâlâ
daha çok esneklik ve işlevsellik gerektirmesine karşılık, tedarikin yaklaşık
%80’inin elektronik ortamda gerçekleştirilmesini öngören, elektronik tedariği
teşvik edecek bir strateji açıklamıştır.
Savunma ile ilgili bilgisayar üzerinden tedarik anlamındaki en işlek
faaliyet alanı, herhangi bir şirket veya büyük bir müteahhitten bağımsız,
bilgisayar üzerinden ticaret yapan bir topluluk oluşturan, sınai elektronik
piyasaların çağdaş ve süratli gelişimini de beraberinde getirmektedir. Diğer
elektronik piyasalarda olduğu gibi bu ticari topluluklar da önemli bir kısmı
itibarıyla, ilgilinin konsorsiyumları ve karşılıklı ilişki içinde bulunulan
kuruluşlar tarafından desteklenmektedir.
Bu alandaki ilk temel girişimlerden biri, Boeing, Lockheed Martin,
Raytheon ve bu büyük müteahhitlere dolaylı malzeme satın alma konusunda
uzmanlaşan BAE Systems tarafından kurulan bir elektronik piyasa; Exostar
idi. Bu şekilde bilgisayar üzerinden değişim yoluyla tedarik edilecek malzeme
miktarının, tüm savunma sektörü tedarik harcamalarının neredeyse beşte
32
Tedarik malzemeleri, doğrudan ve dolaylı tedarik malzemeleri olmak üzere iki ana gruba
ayrılmaktadır. Dolaylı tedarik malzemeleri, bitmiş mallarla doğrudan ilgili olmayan her tür mal
veya hizmeti ifade eder. Dolaylı tedarik malzemeleri de büro ürünleri ve seyahat hizmetleri
(ORM-Operating Resource Management) ve yedek parçalar gibi (MRO-Maintenance Repair
and Operations) malzemeler olarak iki gruba ayrılır. Doğrudan tedarik malzemeleri ise bitmiş
malların üretimiyle doğrudan ilgili olan, bunların imali veya dağıtımında kullanılmak üzere satın
alınan malzemelerdir. NEEF; s. 24-25.
192
birine tekabül eden 70 milyon doların üzerinde olması beklenmektedir.
Exostar’ın karşısına başka rakip ticari sistemler çıkmıştır. Bunlar, Honeywell
ve United technologies tarafından kurulan MyAircraft, Aviation X, Tradeair ve
Aerospan’dır.
Daha pek çok örnek vardır ve eyalet, federal birimler, üniversiteler ve
ulusal sağlık sistemleri tarafından, ihalelere katılmak veya elektronik
piyasaları desteklemek veya bu piyasalara katılmak amacıyla bilgisayar
üzerinden tedarik olanaklarının avantajlarını elde etmek üzere yeni duyurular
yapıldığı görülmektedir.
7. İhalelerle İlgili Yönergeler
Avrupa Birliği Hukukunda ihalelerle ilgili Yönergeler, ihale konuları
bakımından dört konu başlığı altında ayrı ayrı düzenlenmiş bulunmaktadır.
Bunlar:
1. Bayındırlık işleri konusunda (Council Directive 93/37 EEC of 14
June 1993 concerning the coordination of procedures for the award of public
works contracts)
2. Malzeme alımları konusunda (Council Directive 93/38 of 14 June
1993 coordinating the procurement procedures of entities operating in water,
energy, transport and telecommunications sectors)
3. Hizmet ihaleleri konusunda (Council Directive 92/50/EC of 18 June
1992 relating to the coordination of proceedings for the award of public
service contracts amended by 97/52/EC)
4. Su, enerji, ulaşım ve telekomunikasyon ihaleleri konusunda
(Council Directive 90/531 of 17 September 1990 on the procurement
procedures of entities operating in the water, energy, transport and
telecommunications sectors, amended by Council Directive 92/13/EEC of 25
February1992 on coordinating the laws, regulations and administrative
provisions relating to the application of Community rules on the procurement
procedures of entities operating in the water, energy, transport and
telecommunications sectors33). Bu konuda en yeni “Yönerge, Directive
2004/17/EC of the European Parliament and of the Council of 31 March
2004 coordinating the procurement procedures of entities operating in the
water, energy, transport and postal services sectors”dir34.
İhalelerle ilgili diğer düzenlemeler;
- Genel İhale Sözlüğü hakkındaki 2195/2002 Nu.’lu Avrupa
Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü’nü değiştiren 2151/2003 Nu.’lu 16 Aralık
2003 tarihli Komisyon Tüzüğü35
- Genel İhale Sözlüğü hakkında 2195/2002 Nu.’lu 5 Kasım 2002 tarihli
Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü36’dür.
33
OJ L 076, 23.03.1992, p. 0014-0020.
OJ L 134, 30.04.2004, p. 0001-0113.
35
OJ L 329, 17/12/2003, p. 0001-0270.
34
193
Ç. Avrupa Birliği İle Başlayacak Olan Uyum Görüşmeleri
Sürecinde Ulaştırma Alanında Türkiye’yi Bekleyen Muhtemel Önemli
Yasal Değişiklikler
Avrupa Birliği taşıma politikası; taşıma altyapısı kapsamında;
koordinasyon ve yatırım, mali destek, kullanıcı gümrük vergileri, kara
taşımacılığı kapsamında, rekabet kuralları, devlet müdahalesi, piyasanın
işleyişi, piyasanın izlenmesi, piyasaya giriş, taşıma fiyatları ve koşulları,
yapısal uyum, teknik koşullar ve emniyet koşulları, sosyal koşullar,
vergilendirme, kombine taşımacılık, ECSC koşulları, denizcilik, rekabet
kuralları, piyasanın işleyişi, piyasanın izlenmesi, düzenli hat konferansları
için davranış Kodu, piyasaya giriş, denizde emniyet, yapısal uyum, teknik
koşullar, sosyal koşullar, vergilendirme, bayraklar, gemi sicili, uluslararası
ilişkiler, danışma usulü, üye olmayan ülkelerle sözleşmeler, hava taşımacılığı
konusunda rekabet kuralları, piyasanın işleyişi, piyasaya giriş, rota dağılımı,
fiyatlar ve koşullar, yapısal uyum, uluslararası ilişkiler, danışma usulü ve üye
olmayan ülkelerle sözleşmeler konularını içermektedir.
Ulaştırma alanında, müktesebat ile uyum ve idari kapasiteyi
güçlendirme konusunda ilerleme kaydedilmekle birlikte, Avrupa Birliği
bakımından
Avrupa
Birliği
Müktesebatıyla
uyumun
sağlanması
müktesebatının sürekli izlenmesi ve uyum çalışmalarının yürütülmesi,
koordinasyonun geliştirilmesi, demir yolu sektörünün müktesebata uygun
olarak yeniden yapılandırılması için gerekli yasal ve kurumsal çerçevenin
oluşturulmasına öncelik verilmesi, deniz güvenliği ve karayolu taşımacılığı
alanlarındaki uluslararası anlaşma ve kuralların kabulü, ilgili müktesebatın
aktarılması ile ilgili çalışmaların tamamlanması hususları üzerinde
durulmalıdır. Multimodal taşımacılık olarak bilinen birden fazla değişik tür
araçla taşımacılık konusunda hukukumuzda boşluk bulunmaktadır.
Yürürlükte bulunan Türk Ticaret Kanunumuzda, birden çok araçla taşıma,
tek türden (kara yolu) birden çok araçla taşıma konusu yalnızca iki madde
içersinde yetersiz hükümlerle düzenlemektedir. Bu açıdan, konuyu „Değişik
tür araçlarla taşıma“ başlığı altında hukuki düzene kavuşturan Türk Ticaret
Kanunu Tasarısı, yasalaştığında önemli bir hukuki boşluk doldurulmuş
olacaktır.
Taşıma alanında, Türk kara sularında, yalnızca Türk vatandaşlarına
ve Türk gemilerine deniz ticareti faaliyetinde bulunma hakkı veren Kabotaj
Kanunu konusunda yapılacak değişiklik sorunlar yaratabilir. Türk gemisi
kavramını düzenleyen Türk Ticaret Kanunu’nun 823’üncü maddesinde
yapılan değişikliklerle yabancılara önemli haklar tanınmış bulunmaktadır;
ancak Avrupa Birliği’ne tam üyelik durumunda bu değişikliklerin yeterli
olmayacağı açıktır; bu hususta Yunanistan’a tanınan kademeli geçiş
prosedürünün Türkiye’ye de uygulanması önerilebilir. Kıyı deniz taşımacılığı
hizmetlerini (kabotaj) sağlama özgürlüğü 4055/86 sayılı Tüzüğün kapsamı
36
OJ L 340, 16/12/2002, p. 0001-0562.
194
dışında bırakılmıştır. Fransa, Yunanistan, İtalya ve İspanya gibi üye
devletler, ulusal kargo kabotajını ve iç yolcu hizmetlerini kendi bayraklarını
taşıyan gemilerle sınırlandırmışlardır. „Kabotaj Tüzüğü“37 olarak bilinen üye
devletlerde deniz taşımacılığı hizmetleri sağlama serbestisi ilkesini
uygulayan 3577/92 Konsey Tüzüğü, ilk deniz mevzuatı paketinden altı yıl
geçtikten sonra kabul edilmiştir. Kabotaj Tüzüğü, bu piyasaya giriş
serbestisini kademeli olarak getirmektedir. Topluluktaki bütün deniz kabotajı
hizmetleri, 2002 yılında en son serbestleştirilen Yunanistan piyasası dışında,
Ocak 1999’dan itibaren serbest bırakılmıştır. 2004 yılına kadar Yunanistan’a
ada kabotajı muafiyeti38 tanınmış olmasına karşın Yunanistan hükûmeti bu
piyasayı daha önce açma sözü vermiştir. 3577/92 Tüzüğü, bir üye devlette
tescilli gemisi olan ve kendi üye devletindeki kabotaj koşullarına uygun
faaliyette bulunan topluluk gemi maliklerine başka bir üye devlette kabotaj
hizmetleri sunma olanağı vermektedir (Madde 1(1)). Tüzük ana yurt
kabotajını, kıyı ötesi tedarik hizmetlerini ve ada kabotajını içermektedir
(Madde 2(1)). 39
D- Hava ve Deniz Kazalarında Yolcu ve Kargo Açısından Sigorta
Uygulamaları
1- Türk Ticaret Kanunu
Hava ve deniz kazalarında yolcu ve kargo açısından sigorta
sözleşmesi, Türk Ticaret Kanunu’nun Sigorta Hukuku kitabındaki hükümlere
tabidir. Bu hükümlere uygun olarak hazırlanan genel şartlar ve taraflarca
eklenen özel şartlar sigorta sözleşmesinin içeriğinde önemli bir yer tutar.
Yolcu açısından riziko, ölüm, bedenî zarara uğrama ve/veya bagajın
kaybı ve/veya hasarı olarak ortaya çıkabilir. Bu tür rizikolara karşı yolcu kaza
sigortası (TTK. m. 1334 vd.) ve karada ve iç sularda taşıma rizikolarına karşı
sigorta sözleşmesi (TTK. m. 1311 vd.) aktedebilir. Denizcilik rizikolarına karşı
sigortalar yürürlükteki Türk Ticaret Kanunu’nda ayrıntılı olarak
düzenlenmektedir. Yükle ilgililerin de yükün kaybı ve/veya hasarlanması
rizikosuna karşı bu sigortalardan yararlanması mümkündür. Ayrıca, yolcular
seyahat sigortası yaptırmak suretiyle belirli bir seyahatin rizikolarına karşı
kendilerini sigorta güvencesi altına alabilirler. Taşıyıcı da yolcu taşımalarında
yolcu ve bagajın, yük taşımalarında yükün uğrayacağı zararlar bakımından
yolcunun ve yükle ilgili kimselerin yaptırabilecekleri kazaya ve taşıma
rizikolarına karşı sigortayı başkasının hesabına sigorta şeklinde
yapabilirler40.
Türk Ticaret Kanunu Tasarısı’nda, sorumluluk sigortası ve kaza
sigortası düzenlenmekte; denizcilik rizikolarına ilişkin sigortalar ise Kanunun
kapsamından çıkartılmaktadır.
37
OJ 1992 L364/7.
Muafiyet, düzenli yolcu hizmetlerine, ferry hizmetlerine ve 650 gros tondan daha küçük olan
gemiler tarafından sağlanan hizmetlere uygulanır (Madde 6 (3)).
39
Greaves; s. 116-117.
40
Ülgen; s. 241-247.
38
195
Çevre zararlarına karşı sorumluluk sigortaları da uluslararası
anlaşmalarla giderek önem kazanan bir sigorta branşı hâline gelmiştir.
Örneğin, petrol taşıyan gemilerin çevreye verebilecekleri zararlara karşı
sorumluluk sigortası yaptırma zorunluluğu bulunmaktadır. Türkiye’nin taraf
olduğu CLC 1992 ve Fund Convention, 1992 hükümleri uyarınca petrol
taşıyan Türk gemileri sorumluluk sigortası yaptırmak zorundadırlar ve buna
ilişkin sigorta belgeleri de borda evrakındandır41.
2- Türk Sivil Havacılık Kanunu (Kanun Nu. 2920, R.G.14.10.1983
tarih ve Sayı: 18196)42
a) Üçüncü Kişilere Verilecek Zararlara Karşı Sorumluluk Sigortası
Bu kanunun 138’inci maddesinde bir zorunlu sigorta öngörülmüş
bulunmaktadır. Buna göre Türk hava sahasında uçuş yapacak Türk ve
yabancı sivil hava araçları için; üçüncü şahışlara verilecek zararın teminatı
olarak işleten tarafından mali mesuliyet sigortası yaptırılması zorunludur. Bu
yükümlülüğü yerine getirmeyen hava taşıtları uçuştan men edilir. Kanunun
139’uncu maddesi uyarınca, uluslararası hatlarda işletilecek Türk sivil hava
araçlarının gerektiğinde tabi olacakları ek sigorta veya teminat şartlarını
saptamaya Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar uyarınca
Ulaştırma Bakanlığı yetkilidir. Üçüncü şahıslara karşı verilecek zararın
teminatı olarak işleten tarafından yapılacak mali mesuliyet sigortasının
şartları uluslararası standartlar göz önünde bulundurularak Ticaret ve
Ulaştırma Bakanlıklarınca tespit edilir (m. 140).
b) Yük Zararlarına Karşı Sorumluluk Sigortası
Yurt içi veya yurt dışı yolcu, yük ve posta taşımaları yapmaya yetkili
kılınan taşıyıcılar, taşıma sözleşmelerinden doğabilecek zararlardan dolayı
tazminat taleplerinin teminatı olmak üzere sorumluluğun sınırlandırılmasına
ilişkin hükme uygun olarak saptanan sorumluluk sınırları içerisinde mali
mesuliyet sigortaları yapmakla yükümlüdürler. Bu sigorta, taşıyıcının
adamlarının bu kanunda öngörülen sorumluluğunu da kapsar. Yurt içi veya
yurt dışı taşıma yapan taşıyıcıların yaptıracakları sigorta ve teminat şartları;
uluslararası standartları göz önünde bulundurularak ve Ulaştırma
Bakanlığının görüşü de alınarak Ticaret Bakanlığınca onaylanır. Bu sigorta
yükümlülüğünü yerine getirmeyen hava araçları Ulaştırma Bakanlığınca
uçuştan men edilir (m. 132).
3- Varşova Sözleşmesi
Taşıyıcının yaptırmakla yükümlü olduğu sorumluluk sigortasının
sınırları 12 Ekim 1929 tarihinde Varşova’da imzalanan ve Uluslararası Hava
Taşımalarına ilişkin Bazı Kuralların Birleştirilmesi Hakkında Sözleşme ve bu
Sözleşmeyi değiştiren Türkiye’nin katıldığı sözleşme ve protokollerin
hükümlerine göre tayin olunur (Türk Sivil Havacılık Kanunu, m. 124).
41
Kubılay; Sigorta, s. 115-117.
Türk Sivil Havacılık Kanunu’ndaki sigortaya ilişkin hükümler hakkında bk. KUBİLAY; Sigorta,
s. 17, 109-111.
42
196
E. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Taraf Olduğu (Olabileceği) Ticari
Anlaşmalarda Çıkabilecek Uyuşmazlıklar İçin Alınması Gereken
Önlemler
Türk Hukukunda, uyuşmazlıkların çözümünde göz önünde
bulundurulması gereken temel mevzuat T.C. Anayasası, Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu, Milletlerarası Tahkim Kanunu ve Kamu Hizmetleri İle
İlgili İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinden Doğan Uyuşmazlıklarda Tahkim
Yoluna Başvurulması Hâlinde Uyulması Gereken İlkelere Dair Kanun43’dur.
Türkiye’nin kabul ettiği uluslararası sözleşmeler ise New York Sözleşmesi44,
Avrupa (Cenevre) Sözleşmesi45 ve Washington Sözleşmesi’dir (ICSID
Tahkim Kuralları)46. Tahkimin ülkemizde yaygınlaşması amacıyla47
Anayasamızda ve Danıştay Kanunu’nda değişiklikler yapılmıştır48.
a) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
Anayasamızda askerî yargı (m. 145), Askerî Yargıtay (m. 156) ve
Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (m. 157) düzenlenmektedir. Askerî yargı
mercileri ile adli ve idari yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm
uyuşmazlıklarını çözümlemeye yetkili olan mahkeme ise Uyuşmazlık
Mahkemesi’dir (m. 158).
Anayasa‘nın 125. Maddesi uyarınca, idarenin her türlü eylem ve
işlemlerine karşı yargı yolu açıktır (m. 125,f.1); ancak Yüksek Askerî Şuranın
kararları yargı denetimi dışında bırakılmıştır (m. 125,f.3).
13.08.1999 tarihinde 4446 sayılı Kanun’un 2’nci Maddesi ile eklenen
bir hükümle, kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde
bunlardan doğan uyuşmazlıkların millî veya milletlerarası tahkim yoluyla
çözülmesi öngörülebilir hükmü getirilmiştir. Bu hükme göre, milletlerarası
tahkime ancak yabancılık unsuru taşıyan uyuşmazlıklar için gidilebilir.
b) Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu (Kanun Nu. 1086, R.G.
02.03.04.07.1927 tarih ve Sayı:622, 623, 624)49
Hukuki uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin genel hükümler Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu‘nda yer almaktadır.
43
R.G. 22.01.2000 tarih ve Sayı: 23941.
10 Haziran 1958 tarihinde New York’da imzalanan Sözleşme, Türkiye tarafından 08.05.1991
tarihinde 3731 sayılı New York Sözleşmesi’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair
Kanun ile kabul edilmiştir.
45
Avrupa ülkeleri arasında ticaretin gelişmesine katkıda bulunmak ve bu ülkeler arasında
tahkimin daha teşkilatlı bir şekilde yaygınlaşmasını sağlamak amacıyla 21 Nisan 1961 tarihinde
hazırlanmış olan sözleşme, Türkiye tarafından 8 Mayıs 1991 tarihli ve 3730 sayılı kanunla kabul
edilmiştir.
46
Devletler ve diğer devletlerin vatandaşları arasındaki yatırım uyuşmazlıklarının çözümlenmesi
maksadıyla 18 Mart 1965 yılında imzalanan sözleşme, Türkiye tarafından 27.05.1988 tarihinde
3453 sayılı Kanunla onaylanarak yürürlüğe konmuştur.
47
Tahkim konusunda, Türkiye’nin dışa açılmasına parelel olarak tahkim konusuna daha
evrensel bir yaklaşımın getirilmesinin kaçınılmaz olduğu görüşü için bk. BİLGİÇ; s. 47.
48
Bu değişiklikler için bk. Çelik; s. 360-361. Karan; s. 226.
49
Bu kanuna yürürlüğe girdiği tarihten bu yana 25 ek ve değişiklik yapılmış, bunlardan
sonuncusu 5219 Nu.’lu Kanunla yapılmış olup, bu Kanun 21.07.2004 tarihinde yürürlüğe
girmiştir.
44
197
c) Milletlerarası Tahkim Kanunu (Kanun Nu. 4686, R.G. 05.07.2001
tarih ve Sayı: 24453)
Bu kanun, yabancılık unsuru taşıyan ve tahkim yerinin Türkiye olarak
belirlendiği veya bu Kanun hükümlerinin taraflar ya da hakem veya hakem
kurulunca seçildiği uyuşmazlıklar hakkında uygulanır (m. 1/2).
21.01.2000 tarihli ve 4501 sayılı Kamu Hizmetleri ile ilgili İmtiyaz
Şartlaşma ve Sözleşmelerinden Doğan Uyuşmazlıklarda Tahkim Yoluna
Başvurulması Hâlinde Uyulması Gereken İlkelere Dair Kanun uyarınca
yabancılık unsurunun bulunduğu kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma
ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların milletlerarası tahkim yoluyla
çözülmesi de bu kanuna tabidir (m. 1/5).
Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu milletlerarası anlaşma hükümleri
saklıdır (m. 1/6).
Bu kanunun kapsamının belirlenmesini sağlayan “yabancılık unsuru”
2’nci maddede50 şöyle açıklanmaktadır:
“Yabancılık unsuru
Madde 2- Aşağıdaki hâllerden herhangi birinin varlığı, uyuşmazlığın
yabancılık unsuru taşıdığını gösterir ve bu durumda tahkim, milletlerarası
nitelik kazanır.
1. Tahkim anlaşmasının taraflarının yerleşim yeri veya olağan oturma
yerinin ya da iş yerlerinin ayrı devletlerde bulunması
2. Tarafların yerleşim yeri veya olağan oturma yerinin ya da
işyerlerinin:
a) Tahkim anlaşmasında belirtilen veya bu anlaşmaya dayanarak
tespit edilen hâllerde tahkim yerinden,
b) Asıl sözleşmeden doğan yükümlülüklerin önemli bir bölümünün ifa
edileceği yerden veya uyuşmazlık konusunun en çok bağlantılı olduğu
yerden,
Başka bir devlette bulunması.
1. Tahkim anlaşmasının dayanağını oluşturan asıl sözleşmeye taraf
olan şirket ortaklarından en az birinin yabancı sermayeyi teşvik mevzuatına
göre yabancı sermaye getirmiş olması veya bu sözleşmenin uygulanabilmesi
için yurt dışından sermaye sağlanması amacıyla kredi ve/veya güvence
sözleşmeleri yapılmasının gerekli olması
2. Tahkim anlaşmasının dayanağını oluşturan asıl sözleşme veya
hukuki ilişkinin, bir ülkeden diğerine sermaye veya mal geçişini
gerçekleştirmesi”
50
Kubilay; Kamu Hizmetleri, s. 240.
198
Türk Silahlı Kuvvetleri için hazırlanacak sözleşmelerde özellikle
uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin koşul ülke çıkarları açısından, hak kaybına
veya elde edilmesine yol açabilmesi nedeniyle büyük önem taşımaktadır. Bu
kapsamda, uygulanacak hukuk, yetkili mahkeme veya yetkili tahkim kurulu
gibi konuların sözleşmelerde açıkça belirlenmesinde yarar vardır.
Sonuç
Türk hukukunda lojistikle ilgili yasal mevzuatın oldukça dağınık hâlde
olduğu, bunun lojistik kavramının içeriğinin çok yönlü olmasından ve çeşitli
hukuk branşlarıyla ilişkili olmasından kaynaklandığı görülmektedir. Türk
Lojistik Hukuku genelde Avrupa Birliği mevzuatıyla uyumlu olmakla birlikte,
gelişmeler sürekli takip edilmelidir. Uyumlaştırma sırasında mevzuatımızın
bütünüyle ele alınması, gereksiz tekrarların yapılmasının önlenmesine ve
yürürlükteki mevzuatımızda, aynı konuda çelişkili hükümlerin yer alması
sakıncasının ortadan kaldırılmasına katkı sağlar.
Kaynaklar
ATEŞ, Dilek İştar-ÇAKIR, Meltem; AB Komisyonu 2004 Türkiye
İlerleme Raporu ve Tavsiye Kararı Temel Değerlendirmeler, TŞ/BXL/04.-31,
Ekim 2004, Türk Sanayici ve İş Adamları Derneği Avrupa Birliği TemsilciliğiBrüksel.
BAYLES, L. Deborah; E-Commerce Logistics & Fulfillment, Delivering
the Goods, 2001, United States of America.
BİLGİÇ, Haluk; Ticari Tahkimde Yabancılık Unsuru, Prof.Dr.Mahmut
Tevfik Birsel’e Armağan, İzmir, 2001.
BORCHARDT, Klaus-Dieter; Topluluk Hukukunun ABC’si (Kasım
1993’te yazılması tamamlanan bu metnin Türkçe çevirisi Aralık 1995’te
yapılmış, Avusturya, Finlandiya ve İsveç’in katılımının gerektirdiği
değişiklikler gözönünde tutularak çeviri güncellenmiştir.)
ÇELİK, Cemil; Uluslararası Sözleşmeler Işığında Milletlerarası Tahkim
Kanunu, Yargıtay Dergisi, c. 29, Temmuz-2003, Sayı: 3.
DURMAN, Okay; The Role of Soft Law in Globalisation: A Legal
Perspective, Yeditepe Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Dergisi, ½, c. 1, Sayı: 2,
Yıl: 2005.
GREAVES, Rosa; The provision of maritime transport services in the
European Community, Lloyd’s Maritime and Commercial Law Quarterly,
(2004) LMCLQ 1-128, Part 1, February 2004.
KARAN, Hakan; Milletlerarası Ticari Tahkimin Hukuki Mahiyeti ve Bu
Alandaki Kanunlaştırmalara Etkisi, Prof.Dr. Mahmut Tevfik Birsel’e Armağan,
İzmir, 2001.
199
KOCASAKAL, Hatice Özdemir; İnternet Aracılığıyla Kurulan
Uluslararası Özel Hukuk İlişkilerine Uygulanacak Hukukun Belirlenmesi,
Prof. Dr. Fahiman Tekil’in Anısına Armağan, İstanbul, 2003.
KUBİLAY, Huriye; Uygulamalı Özel Sigorta Hukuku, İkinci Baskı-İzmir
2003 (Metin içinde “Sigorta” olarak yollama yapılacaktır.).
- Kamu Hizmetleri İle İlgili İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinden
Doğan Uyuşmazlıklarda Ulusal ve Uluslararası Tahkim, Türkiye Büyük Millet
Meclisi Anayasa Hukuku 1. Uluslararası Sempozyumu; 22-24 Nisan 2003,
Ankara, 235-242 (Metin içinde “Kamu Hizmetleri” olarak yollama
yapılacaktır.).
- Deniz Ticaretinde Taşıma Terminali İşleticilerinin Hukuki
Sorumluluğu, İzmir 2001 (Bu esere metin içinde “Taşıma Terminali” olarak
yollama yapılacaktır.)
KUTLU, Meltem; İdare Sözleşmelerinde İhale Süreci, İzmir, 1997.
NEEF, Dale; E-Procurement, From Strategy to İmplementation, 2001,
United States of America.
PALLIS, A. Athanasios; The Common EU Maritime Transport Policy,
Policy Europeanisation In the 1990 s, 2002, England.
TEKİNALP, Gülören-TEKİNALP, Ünal (Katkıda bulunanlar: Yeşim M.
Atamer-Bertil Emrah Oder-Burak Oder-Gül Okutan); Avrupa Birliği Hukuku,
2. Baskı, İstanbul, 2000.
ÜLGEN, Hüseyin; Hava Taşıma Sözleşmesi, İstanbul 1987.
YAVUZ, Cevdet; Türk Borçlar Hukuku, Özel Hükümler, Tümüyle
yenilenmiş 6. Baskı, İstanbul, 2002.
ZEVKLİLER, Aydın-AYDOĞDU Murat; Tuketicinin Korunması Hukuku,
3. Baskı, Ankara, 2004.
ZEVKLİLER, Aydın-AYDOĞDU, Murat-PETEK, Hasan; Özel Borç
İlişkileri, Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş 8. Baskı, Ankara 2004.
T.C. Adalet Bakanlığı, Türk Ticaret Kanunu tasarısı, Ankara 2005.
http://europa.eu.İnt/comm/enlargement/report
www.igeme.org.tr/tur/pratik/lojistik.pdf
200
TÜRKİYE’DE DOĞAL AFETLER VE DOĞAL AFETLERDE RİSK
YÖNETİMİ
Fatma Neval GENÇ∗
Özet: Bu çalışmanın konusu doğal afetlerde risk yönetimidir. Bu konu kapsamında
öncelikle risk, risk yönetimi, risk azaltımı kavramları üzerinde durulmaktadır. Makalede,
ülkemizde doğal afetler karşısında yerleşim yerlerini riskli hâle getiren unsurlar, doğal afet
potansiyeli, kentleşme, afet yönetimi ve kent yönetimi boyutlarında ele alınarak
değerlendirilmektedir. Bunun ardından ülkemizde yaşanmış olan büyük depremler ve son olarak
Marmara Depremi’nin ardından başlatılan risk azaltımı çalışmaları incelenmekte ve gelecekte
olası afetler karşısında etkili risk azaltımı stratejisi için öneriler ortaya konulmaya çalışılmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin temel amaçlarından biri de ülke vatandaşlarının iç ve dış, her tür
tehlike karşısında güvenliğini sağlamaktır. Dolayısıyla doğal afetler hâlinde kurtarma, ilk yardım
vb. aşamalarda olduğu kadar risk azaltımı sürecinde de Silahlı Kuvvetlerin yer alması, sürecin
başarısı açısında önem taşımaktadır.
Anahtar kelimeler: Doğal afetler, risk azaltımı, deprem.
Giriş
Doğal afetler, ülkemizin değişmez gerçekliklerindendir. 1999-Marmara
depremi başta olmak üzere her yaşanan afet bu gerçeği bir kez daha gözler
önüne sermektedir. Ülkemizde kentlerde nüfus yoğunluğunun fazla
olmasının yanında yerleşim ve yapılaşma kararları verilirken çeşitli
nedenlerden dolayı, güvenlik önceliğinin ihmal edildiği görülmektedir. Doğal
afet zararlarının azaltılmasında en etkili yöntemlerden biri henüz afet
olmadan, yapılacak olan risk azaltımı uygulamaları ile olası kayıpların en aza
indirilmesidir. Bu çalışmada, ülkemizde yaşanan depremler ve sonrasında
yapılan uygulamalar ışığında kentsel riskler ve ülkemiz için uygun risk
azaltımı stratejileri ortaya konulmaya çalışılacaktır.
A. Kavramsal Çerçeve: Risk ve Risk Yönetimi
Sosyal bilimler açısından afetlerle ilgili literatür incelendiğinde, öne
çıkan başlıca kavramlar: kriz, afet, acil durum, risk, risk azaltımı, tehlike,
hasar görebilirliktir. Gündelik yaşamda “Tehlikelere açık olma durumu”nu
ifade eden risk kavramı afet çalışmalarında “Bir tehlikenin tahmin edilebilme
derecesi sonucunda ortaya çıkması beklenen muhtemel kayıpların miktarı”1
“Belirli bir süre içinde, belirli bir tehlikenin risk altında olan belirli bir unsur
üzerinde etkisi sonucunda ortaya çıkması beklenen yada tahmin edilen
olumsuz sonuçlar”2 :“Bir tehlikenin meydana gelmesi sonucunda
oluşabilecek kayıplar“3 “Krize neden olabilecek kötüye gidiş”4 şeklinde
∗
Yrd. Doç. Dr. Adnan Menderes Üniversitesi Nazilli İİBF Kamu Yönetimi Bölümü.
, Ben Wisner, P. Blaike, T. Cannon, I. Davis; At Risk-Natural Hazards, People’s Vulnerability
and Disasters, Second Edition, Routledge (Taylor And Francois Group) Press. 2003, s. 50.
2
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu Riskin Azaltılması-Afetlere Hazırlık ve
Müdahale Eğitimi Programı; Yorum Matbaacılık, Ankara, 2001, s. 12.
3
Mustafa Erdik; “İstanbul’da Olası Depreme Hazırlık: Deprem Senaryoları”, Bilim ve Teknik,
Sayı 32, 1999, s. 54.
4
Hilary Davies, M. Walters; “Do All Crises Have to Become Disasters? Risk and Risk
Mitigation”, Property Management, 1998, Sayı 15, s. 6.
1
201
Stratejik Araştırmalar Dergisi Şubat 2007 Sayı 9
tanımlanmaktadır. Risk kavramının başlıca unsurları: Afet tehlikesinin
meydana gelme ihtimali, afete maruz kalan insan yapısı ve unsurların
dağılımı, sayılan unsurların afetten ne derece etkilendiklerini belirleyen hasar
görebilirlik düzeyidir.5 Kavramı, “Afetin olma ihtimalini artıran, potansiyel
insan ve mal kayıplarını tetikleyici faktörlerle karşı karşıya kalma ihtimali”
olarak tanımlayanlar da vardır.6 Risk, tehlike ve hasar görebilirlik arasındaki
ilişki matematiksel olarak şu şekilde ifade edilmektedir:7 Risk= tehlike x
hasar görebilirlik
Riskle ilişkili olarak üzerinde durulması gereken bir başka kavram, risk
yönetimidir. En genel ifadesi ile risk yönetimi, “Bireyleri ve örgütleri çok çeşitli
kaynaklardan gelebilecek tehlikelere karşı aydınlatmak suretiyle ve bu
alanlardaki denetimi artırmaya yönelik önlemler dizisi”dir.8 Doğal afetlerde
risk yönetimi ise yerleşim yerlerinin afetler karşısında daha dayanıklı
olmalarını sağlamak amacıyla olası afetler öncesinde yerleşim yerinin risk
düzeyini belirlemek ve bunları azaltacak, ortadan kaldıracak önlemleri
geliştirmek olarak ifade edilebilir.9
Risk yönetimi kapsamında yapılacak faaliyetler çeşitlidir. Bunlardan ilki
mevcut kent planı içinde tehlike taşıyan yerlerin belirlenmesi ve kentin tehlike
haritasının oluşturulmasıdır. Yerleşim yerinin risk özelliklerinin belirlenmesi
risk analizi olarak adlandırılır. Risk analizi kapsamında yapılan başlıca
çalışmalar şunlardır: kent içinde yaşayan nüfusun günün farklı
zamanlarındaki dağılımı, altyapı ve üstyapıya ilişkin bilgilerin derlenmesi,
mevcut bina stokları, enerji santralleri gibi deprem sırasında öncelikli olarak
hasar görebilecek olan unsurlara ilişkin risk durumlarının belirlenmesi,
mevcut kent planlarının tüm riskler göz önünde tutularak gözden geçirilmesi;
yerleşimin zemin koşullarının araştırılması, yolların genişlik-darlık durumu,
yapı yoğunluğu, tehlikeli madde üretim ve depolama alanlarının belirlenmesi,
yeşil ve açık alanlarının miktarının ve dağılımının tespit edilmesi.10 Yerleşim
yerlerinin yapısal özelliklerinden, düzensiz kentsel gelişmeden ve kentte
yaşayanlara bağlı olarak ortaya çıkan bu risklerin ortadan kaldırılması için
yapılan faaliyetlerin tümü ise risk azaltımı veya genel olarak azaltım olarak
5
Hikmet Yavaş; “Doğal Afet Yönetimi ve Yerel Gündem 21 Çalışmaları Kapsamında İzmir’de
Deprem Riski”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2001, Sayı 3, s. 119.
6
, David Mc Entire; “Triggering Agents, Vulnerabilities and Disaster Reduction: Towards a
Holistic Paradigm”, Disaster Prevention and Management, 2001, Sayı 10, s. 191.
7
Wisner vd.; s. 16.
8
Bozkurt vd.;s. 155.
9
Ian Christopholos, J. Mıtchell, A. Liljelund; “Re-framing Risk: The Changing Context Of
Disaster Mitigation And Preparedness”, Disasters, 2001 Sayı 26, s. 186.
10
Murat Balamir; “Painful Steps of Progress from Crisis Planning to Contingency Planning:
Changes for Disaster Preparedness In Turkey”; Journal Of Contingencies And Crisis
Management, 2002a Sayı 10, s. 42. P. Gülkan, O. Ergünay; “The 1992 Erzincan Earthqukae: a
Case Study”, R. Parker, A. Kreimer, M. Munasinghe (Ed.), Informal Settlements, Environmental
Degration And Disaster Vulnerability: The Turkey Case Study. The International Bank For
Reconstruction And Development-The Word Bank, Washington, USA, s. 61.
202
ifade edilmektedir.11 Azaltım, afet olayının yol açacağı olası zararları
azaltmak amacıyla afetin meydana gelmesinden önce alınan tüm önlemleri
kapsayan geniş bir terimdir.12 Riskleri ortaya çıkaran faktörlerin çeşitli olması
nedeniyle risk azaltımı faaliyetleri de ekonomik, sosyal ve teknik yönleriyle
çok yönlüdür. Risk azaltımının teknik boyutu fiziksel planlama, nüfus
yoğunluğunun azaltılması gibi çözümleri kapsarken sosyal boyutu, toplumun
afetler ve bunlardan korunma konusunda bilinçlendirilmesi, güvenlik
kültürünün yaygınlaştırılması, sosyal yapının bütün olarak afetlere hazır hâle
getirilmesi amacıyla sivil toplum örgütleri gibi çeşitli aktörlerin bu sürece
katılmasını ve risk azaltımının kalkınma planları içine dâhil edilmesini ifade
eder.13 Risk azaltımı kapsamında yapılan başlıca işler: tehlikeli alanların
tespit edilmesi, haritalanması, bu bölgelere yerleşimin, kamu hizmetlerinin
götürülmesinin sınırlanması; bu bölgelerin yerleşim dışı faaliyetler (park,
otopark vb.) için kullanılması;14 fiziksel planlama (okul, hastane, altyapı
tesislerinin çok seçenekli olarak planlanması, risk altında olan öğelerin
yoğunluğunun azaltılması ve nüfus yoğunluğunun küçük kümeler hâlinde
dağıtılması); güçlü bir ekonomik sistemin kurulması; toplumda güvenlik
kültürünün yerleştirilmesi; daha iyi mühendislik ve inşaat tekniklerinin
uygulanması;
afetler
karşısında
etkin
bir
yönetim
sisteminin
oluşturulmasıdır.15 Bu konular çerçevesinde risk azaltımı faaliyetinin
hedefleri, tehlikenin doğası, hasar görebilirlik ve mevcut kapasite konusunda
yöneticilerin ve halkın bilinçlendirilmesi; hasar görebilirlik durumunun analiz
edilmesi ve buna yol açan faktörlerin belirlenmesi, bölgeyi hasar görebilir
hâle getiren kökleşmiş nedenleri ortaya koymak, risk azaltımını,
sürdürülebilirlik yaklaşımı içine entegre etmek, yaşam kalitesini artırarak
riskleri azaltmak, afet sonrasında yeniden inşa sürecinde risk azaltımını esas
hedef olarak belirlemek, toplumda güvenlik kültürünü yaygınlaştırmaktır.16
Doğal afetler kentler üzerinde farklı sonuçlar meydana getirdiklerinden
ve kente dair unsurları (yapı, altyapı, haberleşme, ulaşım vb.) farklı
şeklilerde etkilediklerinden, olması muhtemel afetin türüne göre yapılacak
risk azaltımı çalışmaları da farklılaşmaktadır. Örneğin, deprem tehdidi
altındaki bir bölgede yerleşim kararları verilirken, bölgenin sismik duyarlılığı,
toprağın jeolojik yapısı, arazinin eğim durumu, yer altı su seviyesi gibi
unsurlar dikkate alınır, tampon bölgeler oluşturularak17 olası depremin etkileri
11
Davis S. Brumbaugh; Earthquakes, Science And Society, Prentice Hall, New Jersey, 1999, s.
241.
12
UKKDF; s. 35.
13
Christopholos vd.; s. 186.
14
David Godschalk ve diğerleri; “Avoding Coastal Hazard Areas: Best State Mitigation
Practices”, Environmental Geosciences, 2000, Sayı 7, s. 14.
15
UKKDF; s. 19.
16
Wisner vd.; s. 330.
17
http://www.jmo.org.trdeprem/ramazan. PDF (1. 11. 03).
203
azaltılmaya çalışılır.18 Yangın tehlikesi karşısında konut alanlarının bloklar
hâlinde tasarlanması, ana yolların uygun genişlikte inşa edilmesi, önemli
kamu tesislerinin bir arada bulunmaması, silah ve kimyasal madde
tesislerinin kent dışında yapılması şeklinde azaltım stratejileri geliştirilebilir.19
Afet yönetimi süreci (hazırlık, müdahale, iyileştirme) içinde risk
azaltımı, hazırlık ve iyileştirme aşamalarında hayata geçirilmektedir. Buna
göre ya doğal afet ortaya çıkmadan hazırlık aşamasında gerekli önlemlerin
alınması amacıyla veya afet olup bittikten sonra başlatılan iyileştirme
sürecinde, gelecek afetler karşısında güvenli yerleşim yerleri oluşturma
sürecinde uygulanabilir.
Doğal afetlerle ilgili olarak risk ve risk yönetimi kavramları üzerinde bu
şekilde durulduktan sonra, çalışmanın devam eden bölümünde, ülkemizde
doğal afetler karşısında mevcut risk kaynakları üzerinde durulacaktır.
Risk Yönetimi Bakış Açısından Türkiye’de Doğal Afetler ve Risk
Kaynakları
Ülkemizde doğal afetler sık ve yıkıcı özellikleri ile gündeme
gelmektedir. Bu sonuçların ortaya çıkmasında doğal ve jeolojik yapıdan
kaynaklanan faktörler kadar sosyal ve ekonomik faktörlerin de etkisi
büyüktür. Doğal afet potansiyeli ve yerleşmeye bağlı olarak ortaya çıkan
sorunlar bir araya geldiğinde, doğal afet kayıpları kaçınılmaz olmaktadır.
Ülkemizde doğal afetler karşısında yerleşim yerlerini riskli hâle getiren bu
faktörler, risk unsurları belli başlıklar altında incelenebilir:
1. Türkiye’de Doğal Afet Potansiyeli
Ülkemiz coğrafyasının yüksek, eğimli ve fay hatları üzerinde yerleşmiş
olması doğal afetlerin sık yaşanmasına neden olmaktadır.20 Türkiye’de son
70 yıldır doğal afetler nedeniyle hayatını kaybeden insan sayısı 100.000;
hasar gören konut sayısı 600.00021 ve çeşitli şekillerde depremden etkilenen
konut sayısı 500.000 civarındadır. Ortalama olarak her yıl 1000 kişi
depremde hayatını kaybetmekte, 2100 kişi yaralanmakta, 7000 yapı hasar
görmektedir.22
18
Erol Ataman, A.Tabban; “Türkiye’de Yerleşme Alanlarının Doğal Afetlerle İlişkileri”, Mimarlık,
1977 Sayı 15, s. 6. Yıldız Sey ve M. Tapan; “Dünya Kenti İstanbul ve Deprem”, İstanbul ve
Deprem Özel Sayısı, İstanbul 1999, s. 52.
19
Fazlı Demirel; “Sivil Savunma Bakımından Şehir Planlarında ve Yapılarda Uygulanacak
Tedbirler ve Yapılacak Acil Kurtarma ve Yardım İşleri”, Türk İdare Dergisi, 1985, Sayı 367, s.
87.
20
, Necip Çakmak; “Afet Yönetimiyle İlgili Bilgi Notu”, Yerel Yönetim ve Denetim, 2001, Sayı 6, s.
21-23. Selçuk Pehlivanlı, O. Ataman; “Türkiye’de Afet Konutlarına İlişkin Sorunlar”, Mimarlık,
1977, s. 28-32. Ruşen Keleş; Kentleşme Politikası. 7. Baskı, Ankara 2002, İmge Kitabevi.
21
Sadece 1960-1975 yılları arasında tutulan kayıtlara göre ülkede toplam 3218 yerleşim birimi
çeşitli doğal afetlere maruz kalmış, bunlar sonucunda 141.130 yapı ağır hasar görmüş, 8000 kişi
hayatını kaybetmiş, 10.000 civarında insan da yaralanmıştır.
22
Keleş; s. 639. Mustafa Erdik; s. 55. Perihan Kiper; “Doğal Afet-Planlama İlişkisi,” Planlama,
(TMMOB Şehir Plancıları Odası Yayını) 2001 s. 3.
204
Ülkemizde sık yaşanan doğal afetler, deprem başta olmak üzere sel,
toprak kayması, kaya düşmesi ve çığdır. Doğal afetin türüne göre
bakıldığında bu hasarların %66’sı depremlerden, %15’i sellerden, %10’u
toprak kaymasından, %7’si kaya düşmesinden, %2’si de meteorolojik
olaylardan kaynaklanmaktadır. Türkiye’de diğer doğal afetlere göre en sık
meydana gelenler ve etkileri itibariyle en yıkıcı olanlar depremlerdir.23
Coğrafi konumu itibarıyla ülkemizin büyük bölümü deprem kuşağı üzerinde
yer almaktadır; yerleşim yerlerinin ve nüfusun çoğu da burada yerleşmiştir.24
1990 nüfus sayımından elde edilen verilere göre Türkiye nüfusunun %44’ü,
birinci derece, %26’sı ikinci derece, %15’i üçüncü derece, %13’ü dördüncü
derece ve %2’si beşinci derece deprem bölgesinde yaşamaktadır.25 Bu
veriler ışığında görülmektedir ki nüfusun %98’i çeşitli derecelerde deprem
tehlikesi altında yaşamaktadır. Bunlar içinde, nüfusu 1 milyondan fazla olan
17 il26 vardır.
Anadolu coğrafyası yerleşim yerinin bu özelliği dolayısıyla tarih
boyunca sayısız deprem yaşamış; pek çok kent depremlerle yıkılmış,
ardından aynı veya başka yerde yeniden inşa edilmiştir. Geçmişte yaşanmış
depremler üzerinde durmak, söz konusu kentlerin bugün de karşı karşıya
olduğu risklerin ortaya konulması açısından önem taşımaktadır. XX. yüzyılda
ülkemizde meydana gelen büyük depremlerden bazıları Tablo1’de yer
almaktadır. Kentleşme hızı ve dolayısıyla kent nüfusundaki artışla bağlantılı
olarak son yıllarda depremlerin daha çok kent merkezlerinde hasarlar
meydana getirdiğini söylemek mümkündür.
23
Erdik; s. 55. Erkin Erten, M. Yeğin vb.; “Planlama Sürecinde Yönetmeliklerin Afetler Açısından
Etkin Hâle Getirilmesi”, Kocaeli Deprem Sempozyumu, 2003, s. 334.
24
Cevat Geray; ”Türkiye’de Yıkım (Afet) Olayları Karşısında Önlemler ve Örgütlenmeler”, Amme
İdaresi Dergisi, 1977a, Sayı 10, s. 112. Keleş; 2002,
25
Bülent Özmen, M. Nurlu, H. Güler; Coğrafi Bilgi Sistemi İle Deprem Bölgelerinin İncelenmesi,
T.C. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü, 1997, Özyurt Matbaası, Ankara,
s. 7.
26
Bu iller: Adana, Ankara, Antalya, Balıkesir, Bursa, Diyarbakır, Gaziantep, Hatay, İçel, İstanbul,
İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Manisa, Samsun, Şanlıurfa’dır.
23
Erdik; s. 55. Erkin Erten, M. Yeğin vb.; “Planlama Sürecinde Yönetmeliklerin Afetler Açısından
Etkin Hâle Getirilmesi”, Kocaeli Deprem Sempozyumu, 2003, s. 334.
24
Cevat Geray; ”Türkiye’de Yıkım (Afet) Olayları Karşısında Önlemler ve Örgütlenmeler”, Amme
İdaresi Dergisi, 1977a, Sayı 10, s. 112. Keleş; 2002,
25
Bülent Özmen, M. Nurlu, H. Güler; Coğrafi Bilgi Sistemi İle Deprem Bölgelerinin İncelenmesi,
T.C. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü, 1997, Özyurt Matbaası, Ankara,
s. 7.
26
Bu iller: Adana, Ankara, Antalya, Balıkesir, Bursa, Diyarbakır, Gaziantep, Hatay, İçel, İstanbul,
İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Manisa, Samsun, Şanlıurfa’dır.
205
Tablo 1
Türkiye’de Önemli Depremler
Tarih
Yer
Ölü
Yaralı
Ağır hasarlı ev
1912
Mürefte
216
5540
1930
Hakkari
2514
3000
1939
Erzincan
33.000
116.720
1942
Niksar-Erbaa
3000
1943
Tosya-Ladik
2824
2500
1944
Bolu-Gerede
3959
20.865
1946
Varto
839
349
1.986
1966
Varto
2394
1489
20.007
1970
Gediz
1086
1260
9.452
1975
Lice
2385
3339
8.149
1976
Van-Çaldıran
3840
497
9.552
1983
Erzurum-Kars
1155
1142
3.241
1992
Erzincan
653
3850
6.702
1995
Dinar
94
240
4.909
1998
Ceyhan
150
1000
12.000
1999
Kocaeli
17.000
32.000
50.000
1999
Düzce
763
6300
32.000
133.496
Kaynak: Bağcı ve diğerleri, 1991: 113’ ten uyarlanmıştır.
2. Kentleşme ve Yerleşme Özelliği
Meydana gelen doğa olaylarının afete dönüşmesinde ülkemizin
coğrafi, topografik özellikleri yanında kentleşme sistemi ve buna bağlı
sorunların büyük etkisi vardır. Doğal afet risklerini artıran ve kentlerin doğa
olayları karşısında dayanıksız hâle gelmesine neden olan bu faktörler,
kentlerin yerleşim yerlerinin seçiminde, planlanması sırasında, gelişme
alanları belirlenirken doğal afet risklerinin göz önüne alınmamasından
kaynaklanmaktadır.
Tarih boyunca pek çok uygarlığın yerleştiği Anadolu’da modern
anlamda kentleşmenin 1950’li yıllarla birlikte gelişmeye başladığı kabul
206
edilmektedir.27 Bu yıllarla beraber kentler sağladıkları istihdam olanakları
nedeniyle büyük nüfus kitlelerini çekmiş ve bu sayede hızlı bir kentleşme
süreci başlamıştır. Ancak kentlerin altyapısının hazır olmadığı bu süreç
başta barınma olmak üzere kentsel kamu hizmetlerinin sunumunda
yetersizlik, plansız büyüme gibi günümüze kadar devam eden sorunları da
beraberinde getirmiştir.
Kentler, yapısal özellikleri (nüfusun, yapıların, sosyo-ekonomik
faaliyetlerin, büyük altyapı yatırımlarının vb. yoğunluğu) yanında kentleşme
sisteminin sorunlu yönlerinin bir araya gelmesi sonucunda riskli hâle
gelmektedirler. Bu anlamda kentsel risk, “kentlerdeki nüfus, yapılar, kamu
hizmetleri, her tür sosyoekonomik faaliyetin afetler karşısındaki durumu”nu
ifade etmektedir.28 Bu risk kaynaklarının başlıcaları şu başlıklar altında ele
alınabilir:
a. Hızlı Kentleşme ve Buna Bağlı Sorunlar
Türkiye’de kentleşmenin özelliklerinden biri kentleşme hızının yüksek
olmasıdır.29 Kentsel risklerin önemli bölümünü hızlı kentleşme ve buna
paralel dönüşümlerin yaşanmaması, gecekondu, kamu hizmetlerinde
yetersizlik, riskli bölgelere yerleşme gibi sorunlar oluşturmaktadır. Aşağıda
yer alan tabloda kentleşme hızı ve yıllar içindeki gelişimi izlenebilir:
Tablo 2
Türkiye’de Kent ve Kır Nüfusu
Yıl
Toplam
Nüfus
Kent
Nüfusu
Kent Nüfus
Oranı (%)
Kır Nüfusu
Kır Nüfus
Oranı (%)
1970
35.605.176
10.221.530
28,7
25.383.646
71,3
1975
40.347.719
13.271.801
32,9
27.075.918
67,1
1980
44.739.957
16.064.681
35,9
28.672.276
64,1
1985
50.664.458
23.238.030
45,9
27.426.428
54,1
1990
56.473.035
28.958.300
51,3
27.514.735
48,7
2000
67.420.000
39.815.727
59,1
27.604.273
40,9
2001
68.529.000
40.881.741
59,6
27.647.259
40,4
2002
69.626.000
41.953.824
60,2
27.672.176
39,8
2003
70.712.000
43.033.989
60,8
27.678.011
39,2
Kaynak: DPT, 2003-Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950)
27
Eyüp G. İsbir; Şehirleşme ve Meseleleri, 2. Baskı, Ankara 1991, Gazi Büro Yayınları. Keleş;
2002.
28
Mustafa Erdik, J. S. Avcı; “İstanbul İçin Deprem Tehlikesi ve Hasar Senaryosu”, Özel Sayıİstanbul ve Deprem, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul 1999, s. 64.
29
İsbir; s. 38. Kemal Görmez; Kent ve Siyaset, Gazi Kitabevi, Ankara 1997, s. 17. Keleş; s. 41.
207
Hızlı kentleşme ve kent nüfusunun hızlı artışı gerek kent
merkezlerinde gerekse kentlerin çevresinde, yayılma alanlarında dönüşüm
sürecini başlatmıştır. Kent merkezlerinde tek katlı konutların yerine çok
katlıların yapılması, boş arsaların hızlı biçimde konutlarla kaplanmasıyla
nüfus yoğunlukları giderek artmıştır.30 1980’ler sonrasında kentler,
çevrelerine eklenen yeni oluşumlarla (gecekondu alanları, sanayi bölgeleri,
devlet kurumları, üniversite kampusları vb.) “yağ lekesi” gibi, boşluksuz31
büyüyen bir görünüm kazanmaya başlamış32 çok katlı, birbirine bitişik binalar
yükselirken yeşil alan ve boşluklar azalmış, yollar daraltılmıştır.33 Kent
estetiğini bozan bu durum afet hâlinde de türlü güçlüklere neden olmaktadır
(yolların kapanması, arama-kurtarma çalışmalarının güçleşmesi, geçici
barınma alanları için yer sıkıntısı vb.)
b. Yanlış Yerleşme Stratejilerinden Kaynaklanan Riskler
Türkiye’de kentleri doğal afetler karşısında riskli hâle getiren
unsurlardan bir bölümü de kentlerin yer seçimi ve gelişme süreçlerinde
isabetli yerleşim kararlarının verilmemesinden kaynaklanmaktadır. Tarih
boyunca Anadolu’da yerleşme özelliği jeolojik kütleler arasında, verimli,
sulak ovalar ve düzlüklerde yoğunlaşmıştır.34 Kentler yerleşim açısından
uygun; ancak başta deprem olmak üzere doğal afetler açısından sakıncalı
olan bu alanlarda kurulmuş ve gelişmiş; bunu takip ederek sanayi ve ulaşım
da aynı bölgelerde yoğunlaşmış ve nihayetinde bu toprakların yapısal
özelliklerinden kaynaklanan riskler nüfus artışıyla beraber daha da artmıştır.
Kentlerin gelişme süreçlerinde de tarım toprakları, kent dışına çıkan
konut, sanayi ve depolama tesislerinin yerleşim yeri olarak, kıyı bölgelerde
ise yazlık konut amaçlı olarak, otoyolların ve enerji santrallerinin inşa edildiği
alanlar olarak kullanılmışlardır.35 Sonuç olarak doğru olmayan arazi
kullanımı, kentleşmenin giderek plansız bir hâl alması, tarım toprağının verim
ve kalitesinde azalma yanında, kentlerin kırsal alanlara, tarım alanlarına
doğru ilerlemesi, doğal afetler karşısında riskleri artırıcı bir etki yapmaktadır.
30
Mübeccel Kıray; “Modern Şehirlerin Gelişmesi ve Türkiye’ye Has Bazı Eğilimler”, Toplumbilim
Yazıları, Gazi Üniversitesi İİBF Yayın Nu. 7, Ankara 1982a, s. 270. İlhan Tekeli; Kent
Planlaması Konuşmaları, TMMOB Yayını Ankara, s. 41.
31
TEKELİ’nin üzerinde sıklıkla durduğu “boşluksuz büyüme” kavramı, kentlerin genişleme
süreçleri içinde yaptıkları sıçramalar sonucunda gerek kent içinde gerekse çevresindeki
genişleme alanlarında boş yeşil alanların zaman içinde yapılarla kaplanmasını ifade eder. Bu
durum, diğer sonuçlarının yanında özellikle doğal afet hâllerinde gerek afet öncesi, gerek afet
anında kurtarma çalışmaları sırasında ciddi bir engel oluşturmaktadır.
32
İlhan Tekeli; Modernite Aşılırken Kent Planlaması, İmge Kitabevi, Ankara 2001, s. 83.
33
A.g.e.; s. 82. Betül Şengezer; “Deprem Bölgelerinde Arazi Kullanım İlkeleri” Yapı, 1999a, s.
73.
34
Murat Balamir; “Kentsel Risk Yönetimi; Depremlere Karşı Güvenli Kent Tasarımı İçin Yöntem
ve Araçlar”, E. M. Komut (Ed.), Doğal Afetler: Güvenlik İçin Tasarlama, Armoni Matbaası,
Ankara 2002b, s. 29 59.
35
Feral Eke; “75 Yıllık Cumhuriyetimizde İmar”, Mimarlık, 1998, Sayı 284, s. 24.
208
Bu açıdan değerlendirildiğinde, 1966-Varto, 1967-Adapazarı, 1970-Gediz,
1974-İzmir depremlerinde -ve son olarak 1999 Marmara Depreminde- en
belirgin şekilde görüldüğü gibi depremlerin yol açtıkları hasarların en önemli
nedenlerinden biri doğru olmayan arazi kullanımıdır.36
c. Kaçak Yapılaşma ve Sağlıksız Kent Parçaları
Hızlı kentleşmenin sonucunda ülkemizde kaçak ve sağlıksız yapılar,
gecekondu bölgeleri, kent içinde kalan sanayi tesisleri, yanıcı ve patlatıcı
madde üreten ve depolayan tesisler ve çöp alanları sağlıklı kentsel gelişmeyi
tehdit eden unsurlar olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlar ülkedeki doğal afet
riskleri ile birleşince mevcut olumsuzlukları daha da artırmaktadır.
Hızlı kentleşme sonucunda ortaya çıkan sorunlardan bir başkası ise
kentsel kamu hizmetlerinin sunumunda görülen yetersizliklerdir. Kentlerin
genişlemesi, kent nüfusunun artması yönetimlerinin yerine getirmekle
yükümlü oldukları kamu hizmetlerine (eğitim, sağlık, ulaşım, çöp toplama,
elektrik su vb. kentsel kamu hizmetleri) olan talebi artırmaktadır.37 Bu
yetersizlikler, kentte yaşayanların çoğunun elverişsiz fiziksel koşullar altında
yaşamalarına neden olurken, barınma sorunu, gecekondulaşma ile
çözülmeye çalışılmış, çevresel bozulmalar, altyapı yetersizlikleri gündeme
gelmiştir.
Kentleşme sistemi içinde gecekondular ve sağlıksız kent parçaları,
plansız kentleşme açısından olduğu kadar afetler karşısında da birer risk
unsurudurlar. Büyük kentlerin çoğu, birinci derece deprem kuşağı üzerinde
yer alırken, bu kentlerdeki gecekondu bölgelerinde, inşaat kalitesindeki
yetersizlikler, yerleştikleri riskli bölgeler ve yaşayanların sosyoekonomik
yetersizlikleri nedeniyle doğal afetler karşısında riskler fazladır.38 İstanbul için
hazırlanan deprem senaryosunda, en riskli konumda olan bölgelerin,
sağlıksız yapılaşma alanları (patlayıcı madde depoları, çöp depolama
alanları) ile dere yatakları ve yüksek eğimli yamaçlarda yerleşmiş bulunan
gecekondu bölgeleri olduğu ifade edilmektedir.39
Türkiye’de kentleri afetler karşısında daha hasar görebilir hâle getiren
faktörlerden biri de inşaat yapımı konusundaki yetersizlikler, standartların
altında inşaatlar yapılmasıdır. Bu durum, kentleşme sisteminin yapısından
kaynaklanan özelliklerle birleşince sorun daha da büyümektedir. Geray’a
36
P. Gülkan, O. Ergünay; “Deprem Zararlarının Azaltılmasında Arazi Kullanımı”, E. M. Komut
(Der.), Kentsel Yerleşmeler ve Doğal Afetler. Ankara 2000, Ankara Mimarlar Odası Yayını
Armoni Matbaası, s. 59. Nüvit Soylu; “Toprak-Deprem İlişkisi”, Tarım ve Mühendislik, TMMOB,
Ziraat Mühendisleri Odası Yayını, 1999, s. 398.
37
İlhan Tekeli; Kent Planlaması Konuşmaları TMMOB Yayını, Ankara 1991, s. 41. Kemal
Görmez; Kent ve Siyaset, Gazi Kitabevi, Ankara 1997, s. 17.
38
Ronald Steven Parker; “Disaster Vulnerability: Lessons From Four Turkish Urban Areas”,
London-New York, 1995, s. 5.
39
Betül Şengezer; “İstanbul Metropolünde Deprem Tehlikesi ve Bir Deprem Senaryosu”
Planlama, 1993, s. 32.
209
göre.40 Türkiye’de konutların ancak %58’i fiziksel açıdan “sağlam” olarak
kabul edilmekte, buna karşılık, %19’u “çürük”, %25’i de onarımın gerekli
olduğu yapılar olarak kabul edilmektedir. Deprem bölgesindeki çoğu yapının
deprem yönetmeliklerine uygun olarak inşa edilmemesi, depremler
sonucunda kentlerde hasarın büyük olmasına neden olmaktadır.41
3. Yönetsel Riskler:
Türkiye’de kentsel risklerin önemli bir bölümü de yönetimin aldığı bazı
kararlar, yaptığı eylem ve işlemler sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bunların
başlıcaları, planlama etkinliğine dair sorunlar ve kamu yönetimi sisteminin
yapısal özeliklerinden ve uygulamalarından kaynaklanan sorunlardır.
a. Planlamaya dair sorunlar
Bu çalışmada, planlamanın bir risk faktörü olarak ele alınmasının
nedeni, planlama sisteminin sorunlu yapısından, işleme(me)sinden
kaynaklanmaktadır. Türkiye’de planlamanın sorun oluşturan boyutu yapılan
planların belirlenen amaçlara ulaşamaması, hayata geçememesidir. Örneğin
bölgesel gelişmişlik farklarını azaltma amacında olan beş yıllık kalkınma
planlarının bu amacına ulaşamadığı, ülkenin doğu ve batısı arasındaki
gelişmişlik farkları ile ortaya çıkmaktadır.42 Bununla bağlantılı olarak nüfus
da tüm kentlere dengeli dağılmamaktadır.43 Bu durum bazı büyük kentlerin
daha da büyümesine, sayılarının artmasına, küçük ve orta büyüklükteki
yerleşim yerlerinin öneminin giderek azalmasına neden olmuştur.44
Planlamanın hayata geçememesinin nedenleri farklıdır:
1) Farklı grupların çeşitli yöntemler kullanarak planlama kararlarının
dışında kalma eğilimi ve popülizm45
2) Planlama anlayışının sadece teknik, statik bir operasyon olarak
görülmesi, planlamanın yapıldığı bölgenin yerel özelliklerinin, afet vb
karşısındaki risk durumlarının, zemin özelliklerinin dikkate alınarak buna
uygun bölge ve kent planları hazırlanmaması46
40
Cevat Geray; “Konut Gereksinmesi ve Karşılanması”; Amme İdaresi Dergisi, 1981, s. 42.
Nuray Karancı, B. Akşit, H. Sucuoğlu vb.; “Dinar’da Afet Yönetiminin Psiko-Sosyal Boyutları”,
TÜBİTAK Deprem Sempozyumu-Erzincan ve Dinar Depremleri Işığında Türkiye’nin Deprem
Sorunlarına Çözüm Arayışı, Ankara 15-16 Şubat 1996, s. 276.
42
Betül Şengezer; 2002 s. 263. Cevat Geray; “Kentleşme ve Konut Politikaları Açısından Yeni
Yerleşmeler”; Kent Kooperatifçiliği, 1998a, s. 14. Kemal GÖRMEZ; Bir Metropol Kent, Odak
Yayınevi, Ankara 2004, s. 14. Zeynel Dinler; Bölgesel İktisat, Ekin Kitabevi, Bursa 2001, 6.
Basım, s. 138.
43
Sencer; 1979, s. 87. İsbir; 1991, s. 39. Keleş; 2002, s. 63. F. Yavuz, R. Keleş, C. Geray;
Şehircilik-Sorunlar-Uygulama ve Politika, Sevinç Matbaası, Ankara 1973, s. 28.
44
Keleş; 1985 s. 69.
45
İlhan Tekeli; Kent Planlaması Konuşmaları, TMMOB Yayını, Ankara 1991, s. 3.
46
A.g.e.; s. 66. Pehlivanlı ve Ataman; 1977. Cevat Geray; “Afetler Ülkesi Türkiye’de Doğal
Yıkımlar Bir Yazgı Olmaktan Çıkarılamaz Mı?”; Kent Kooperatifçiliği, 1998b, s. 4. Betül
Şengezer, M Özkaraman; “Deprem Etkilerinin Azaltılmasında Kent; Planlaması-Yapı
41
210
3) Planlarda mevcut tehlikeler (fay hattı, taşkın riski yüksek dere
yatağı, heyelana müsait toprak yapısı gibi) belirtilmiş olmasına rağmen
planların uygulanmasında bunların dikkate alınmaması47
4) Geniş ölçekli çalışmaları ifade eden deprem haritaları ile
depremlerin bölgelere göre dağılışları, dereceleri bilinmekle beraber, bu
haritaların yerleşim yerlerinin, kentlerin yer seçiminde dikkate alınmaması.48
b. Yerel Yönetimlerden Kaynaklanan Sorunlar
Yerel yönetimler kentler üzerinde aldıkları kararlarla kentsel gelişmeyi
yönlendiren temel birimlerdendir. 1580 sayılı Belediye Kanunu, 3030 sayılı
Büyükşehir Belediyeleri Kanunu, 3194 sayılı İmar Kanunları ve ilgili
yönetmeliklerle belediye sınırları içinde imar planı yapma, tadilatta bulunma
görevleri belediyelere verilmiştir. Ancak bu kararlar üzerinde denetimin
olmaması; yerel siyasi ilişkiler, sosyal fayda, güvenlik gibi önceliklerin göz
ardı edilmesi; yerel yönetimlerin denetim, imar ve inşaata ilişkin görevlerini
tam olarak yerine getirememeleri gibi nedenlerden dolayı kentler, genel
olarak sağlıksız ve doğal afet riskleri karşısında güvenli olmaktan
uzaklaşarak gelişmektedir. Bundan dolayı Türkiye’de kentleri doğal afetler
Uygulanması Süreci”, Erzincan ve Dinar Depremleri Işığında Türkiye’nin Deprem Sorunlarına
Çözüm Arayışları, TÜBİTAK Deprem Sempozyumu, 15-16 Şubat 1996, Ankara, s. 355.
47
Örneğin Kuzey Anadolu Fay hattının varlığı 1948 yılından bu yana bilinmesine rağmen
ülkenin önemli tersanelerinden biri ve donanma Gölcük’te inşa edilmiş, SEKA gibi büyük kamu
yatırımları ve sanayi tesisleri İzmit’te kurulmuştur. Benzer şekilde 1999 Marmara Depremi’nde
İstanbul’da büyük yıkımın meydana geldiği Avcılar, 1960’ta İstanbul Nazım Planlama Bürosunun
hazırladığı nazım planda, “düşük yoğunluklu ve az katlı” yerleşim alanı (T.C. Sayıştay
Başkanlığı; 2002a, s. 33.), 1980 imar planında da “jeolojik sakıncalı alan” olarak belirtilmiş
olmasına rağmen kontrolsüz biçimde gelişmesini sürdürmüştür (Şengezer; 1999a, s. 70.). Dinar
kenti için 1976 ve 1987 yıllarında hazırlanan jeolojik etüt raporlarında da deprem riskine dikkat
çekilmiş, kentin doğuya doğru çekilmesi gerektiği belirtilmiş; ancak bu raporlar doğrultusunda bir
gelişme söz konusu olmamıştır. Kentte 1971, 1980 ve 1990 tarihli imar planlarında, mevcut
yapılaşma, veri kabul edilmiş ve kentin gelişme çizgisi, batı yönündeki alüvyal ovalara doğru
devam etmiştir. Dinar depreminin etkilerinin bu denli yıkıcı olmasında bir diğer etken de 19441948 yılları arasında belediye tarafından ovadaki bataklığın kurutularak yerleşime açılması ve
daha sonra belediyenin yaptığı plan değişiklikleriyle parçalı ve kat yoğunluğunu artırıcı kararlar
alınmasıdır (Kiper; s. 10. Geray; 1998b, S. 4. Karancı vd.; s. 276.). Düzce’de ilk imar planı 1963
yılında yapılmış ve bu planda, kentin güneyinden geçen fay hattı gerçeği karşısında kentsel
gelişmenin kısmen batıdaki ve kuzeydeki daha güvenli bölgelere doğru yönlendirilmesi, önemli
kamu tesislerinin ve ana ulaşım bağlantılarının bu bölgede inşa edilmesi gereği dile getirilmiştir
(T. C. Düzce Belediyesi; 2001, s. 49). Yıllar içinde bu hedefe ulaşılamadığı gibi 1980’li yıllardan
itibaren sık uygulanan imar planı değişiklikleri ile yoğunluklar artmış ve planlarda güneydeki
riskli bölgelerde gelişme dondurulmuş olmasına rağmen bu bölgeler plan dışında, kaçak
yapılaşmalarla hızlı biçimde gelişmiştir.
48
Örneğin 1944 Gerede Depremi sonrasında yer bilimcilerin hazırladıkları raporda, fay hattının
iki yanında, 25 metrelik şeritler boyunca riskli bölgelerde yapılaşmaya izin verilmemesi gerektiği
belirtilmiş; ancak sonraki yıllarda bu durum dikkate alınmadan yapılaşma sürmüştür (BALAMİR;
2002b, s. 53.). Lice’de, depremden on yıl önce uzmanlar tarafından yerleşimin boşaltılması
önerilmiş; ancak bu, yönetim tarafından dikkate alınmamıştır (Geray; 1977a, s. 100.).
211
karşısında daha tehlikeli hâle getiren durumlar arasında yerel yönetimlerin
karar ve uygulamalarının da etkili olduğunu söylemek mümkündür.
Genel olarak kamu yönetimi sistemi içinde yaygın olan popülizm, yerel
yönetimlerde daha belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır. Merkezî yönetimin
kente dair kararlarında ise popülizm, gecekondu afları ile gündeme
gelmektedir. İmar afları, zaman içinde politik getiri sağlamanın, seçmene hoş
görünmenin, popülizmin49 bir aracı olarak kullanılmaya başlanmış ve bu
özellikleri nedeniyle başlı aşına bir risk kaynağı olarak ortaya çıkmıştır.
Özellikle seçim dönemlerinde “ödül” anlayışı içinde değerlendirilen imar afları
yasal olmayan mevcut yapılaşmaya meşruluk kazandıran bir fonksiyon
üstlenmiştir. Depremle ilişkilendirerek yerel siyasete ilişkin konular (rant,
spekülasyon ve kişisel çıkarların belirleyiciliği), özellikle 1999 depremi
sonrasında en çok vurgulanan temalardan biri hâline gelmiştir.
Yerel yönetimler bazında belediye meclislerinin yapısından
kaynaklanan yerel siyasi ilişkiler bu şekilde ortaya çıkarken bu durumun bir
başka boyutu da halkla belediye yönetimi arasında ortaya çıkmaktadır.
Belediyelerin kentleşmeye dair görevleri arasında önemli bir yeri olan kentte
yapıların güvenli bir şekilde yapılmasını sağlamak ve inşaat denetimi görevi
bazen de halktan gelen taleplerle görmezden gelinebilmektedir.50 51 Yerel
yönetimlerin sorumluluk alanlarında olan yapı denetimlerinin tam ve amacına
uygun olarak yapıldığını söylemek güçtür.52 Kentlerde mevcut yapı stoğu
içinde ruhsatsız ve ruhsata aykırı yapıların fazlalılığı, yapı denetimlerinin
yeterli olmadığını göstermektedir.53 Yapı denetimi konusunda öne çıkan en
49
Popülizmin bir başka yansıması, belli merkezlerin risk durumlarına bakılmaksızın tamamen
politik kaygılarla il ilan edilmesi, nüfus ve yatırımlar için çekim merkezi hâline getirilmesidir. 40
45 yıl önce Adapazarı’nın il olmasına benzer süreç, deprem sonrasında Düzce’de yaşanmıştır
(Kurucu; 2000, s. 52.).
50
Gerek Erzincan, gerekse Dinar depremlerinin ardından yapılan incelemeler, belediyelerin bu
görevlerini tam olarak yerine getirmediğinin işaretlerini vermektedir(Karancı ve diğerlerine göre
1996: s. 277.). Belediye başkanlarının kendi ifadelerine göre bunun iki temel nedeni vardır:
Birincisi, belediyelerin yeterli sayıda nitelikli eleman istihdam edecek kaynaklarının olmaması;
ikincisi, halkın kendi seçtiği yöneticilerden imar ve yapı mevzuatı konusunda sürekli olarak taviz
istemesi ve seçilmiş yöneticilerin de popüler olma kaygısı ile bu tavizi vermeleridir. Denetim
görevinin tam olarak yerine getirilememesinin diğer nedenleri ise ekonomik yetersizlikler, teknik
personelin nitelik ve nicelik olarak yetersizliği (Keleş; 1993b, s. 137. Esen; s. 49. Destan; s. 12.);
yerel yönetimlerin imar ve ruhsatla ilgili görevleri açısından denetlenmemeleri, kent ve coğrafi
bilgi.
51
Asım Esen; “Doğal Afetlerde Yerel Yönetimler: Erzincan Örneği”, Kamu Yönetimi Disiplini
Sempozyumu Bildirileri-1, TODAİE Yayını, Ankara 1995, s. 328.
52
Oktay Ergünay; “A Perspective Of Disaster Management In Turkey: Issues And Prospects”,
H. Gökçekuş (Ed.), Proceedings Of International Conference On Earthquake Hazards And Risk
In The Mediterranean Region, Zincir Ajans, Ankara 1999a. s. 477. Alparslan Özerdem; “Tiles,
Taps and Earthquake-Proofing: Lessons for Disaster Management in Turkey”, Environment and
Urbanization, 1999, s. 177.
53
T.C. SAYIŞTAY Başkanlığı; İstanbul Depreme Nasıl Hazırlanıyor?, 832 Sayılı Sayıştay
Kanununa 26.06.1996 tarih ve 4149 Sayılı Kanunla Eklenen EK 10. Maddesine Göre
Hazırlanan Rapor, 2002, s. 35.
212
büyük sorun kamu kurum ve kuruluşlarına ait yapıların bu denetimin dışında
kabul edilmesidir.
Diğer yandan, afet yönetimi sürecinde yerel yönetimlerin yapı,
personel ve kaynak eksiklikleri afet yönetimine, risk azaltımına ilişkin
görevlerini yerine getirmelerine engel olmaktadır. Yerel yönetimlerin görev
alanına girmesine rağmen, deprem riski yüksek olan çoğu birimde dahi, arazi
kullanımı ve kent planlamada temel ölçü olan yerel tehlike haritaları (mikro
bölgeleme haritaları), teknik personelin nitelik ve nicelik olarak yetersizliği ve
bu
çalışmaların
maliyetlerinin
çok
yüksek
olması
dolayısıyla
hazırlanamamaktadır.54
4. Afet Yönetim Sisteminden Kaynaklanan Yetersizlikler
Ülkemizde kentleri riskli duruma getiren faktörlerden bir bölümü de
afet yönetim sisteminin yetersizliklerinden kaynaklanmaktadır. Ülkemizde
1940’lı yıllardan bu yana afetler konusunda yasal kurumsal düzenlemelerle
bir afet yönetim sistemi oluşturulmuştur. Ancak zaman içinde yaşanan doğal
afetlerin niteliğinin değişmesi, kırsal alanda yaşanan doğal afetlerin yanında
kentlerde afetlerin artması mevcut mevzuatı yetersiz hâle getirmiştir.
Özellikle 1999 Marmara Depremiyle su yüzüne çıkan bu yetersizlikler
sistemin yeniden düzenlenme ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu sorunlu alanlar
çerçevesinde afet yönetimi sistemimizin yetersizlikleri yapısal sorunlar,
işleyiş ve uygulamada ortaya çıkan sorunlar ve mali sorunlar olarak
sıralanabilir.
Afetler konusunda bütüncü ve geniş bir bakış açısına sahip olmasına
rağmen afet yönetimi sisteminin kurumsal yapısından kaynaklanan tüm afet
türlerini aynı kategoride değerlendirmekten ve hepsi için aynı düzenleme
türünü öngörmekten kaynaklanan zayıflıkları vardır.55 Afet yönetimi
sistemimiz afet öncesinden ziyade afet sonrası üzerinde yoğunlaşmaktadır.56
Bu süreçte de risk azaltımı önlemlerinden, tatbikat ve hazırlık
çalışmalarından daha çok yasal düzenlemeler yapılmaktadır.57
Afet yönetimi sisteminin zafiyetlerinden biri de merkeziyetçi bakış
açısıdır.58 Afete en yakın olan yerel yönetimlerin sistem içindeki yeri sınırlı ve
ikinci sıradadır. Bununla beraber merkezî yönetim birimlerinin etkinliği de
54
Betül Şengezer, M. Özkaraman; s. 355.
Ergünay; 2000, s. 5. Murat Balamir; “Mimari Tasarımda Deprem Bilincinin Geliştirilmesi”,
Mimarlık 1999, s. 13.
56
Oktay Ergünay; “Afet Yönetimi Nedir? Nasıl Olmalıdır?”; Türk Psikoloji Bülteni-Deprem Özel
Sayısı, 1999b. V. Balamir, 1999, s. 13.
57
Murat Balamir; “Kaderci Toplumun Yeniden Üretimi; Türkiye’de Afetler ve İmar Mevzuatının
İrdelenmesi”, E. M. Komut (Ed.), Kentsel Yerleşmeler ve Doğal Afetler, Armoni Matbaası,
Ankara 2000, s. 103.
58
Oktay Ergünay; “A Perspective Of Disaster Management In Turkey: Issues And Prospects”,
H. Gökçekuş (Ed.), Proceedings Of International Conference On Earthquake Hazards And Risk
In The Mediterranean Region, Zincir Ajans, Ankara 1999a, s. 474.
55
213
tartışılmaktadır.59 Örneğin, afet yönetim sürecinin her aşamasında tek yetkili,
merkezî bir birim yoktur; her bakanlığın afetlerle ilgili görevleri olmasına, afet
planları yapılmasına rağmen, bunlar güncellenemedikleri için işlerlikten uzak
kalmaktadırlar.
Sistemde ikinci planda yer alan yerel yönetim birimlerinin de afet
yönetimi sürecinde görevlerini tam olarak yerine getirdiklerini söylemek
güçtür. Acil Yardım Teşkilatı ve Planlama Esaslarına Dair Yönetmeliğe göre
kente dair bilgiler İl Kurtarma ve Yardım Komitelerince önceden hazırlanması
gerektiği hâlde yapılmamakta, kaymakamlık ve valiliklerce afetin öncesinde
bildirilmesi gereken personel ve malzeme ihtiyacı bildirilmemekte; planlar
hazırlanırken yerel koşullar ve ihtiyaçlar dikkate alınmamakta; eğitim ve
tatbikatlar yapılmamakta; önemli kamu tesislerini gösteren haritalar
hazırlanmamaktadır.
Afet yönetimi sistemimizin sorun alanlarından bir başkası da sürecin
işleyişinde, uygulama boyutunda ortaya çıkmaktadır. Afet yönetimi sürecinde
yer alan çok sayıda birimin olması, çok başlılığa, koordinasyon eksikliğine
neden olmaktadır.60 Özellikle merkez ve yerel yönetimler arasındaki
koordinasyon, bilgi paylaşımı eksikliği afet anında daha fazla
hissedilmektedir.61 Mevcut kurumlar, sistematik ve düzenli biçimde bilgi
toplama, kayıt tutma, yayınlama, bilgilendirme gibi konularda
kurumlaşamadıklarından yetersiz kalmakta, dolayısıyla toplanan bilgiler
dağınık ve gelişigüzel olmaktadır.62
Mali yapısı açısından da mevcut sistemin sorunları vardır. Afetle ilgili
kaynaklara sadece afet sonrasında ihtiyaç olduğu anlayışı yaygındır.
Dolayısıyla mevcut kaynakların afet öncesinde, önleme amacıyla
kullanılması anlayışı gelişmemiştir.63 Diğer yandan, afetler için ayrı fonlar
oluşturulmuş olmakla beraber bunlar geçerlik kazanmamıştır ve afet
harcamaları genel bütçeden karşılanmaktadır. Genel olarak afetlerde
harcanan kaynaklar, önceden bu iş için tasarlanmadıkları için geri dönüşsüz
olarak dağıtılmakta ve bu da ek maliyetleri ortaya çıkarmaktadır.64
5. Kentlilik ve Güvenlik Kültürünün Gelişmemiş Olması
Doğal afetler sık yaşanmasına rağmen ülkemizde afetlere hazırlıklı
olma,65 önlem alma vb. konularındaki yetersizlikler, afet kültürünün olmaması
59
Ergünay; 1999b.
T.C. SAYIŞTAY BaşkanlığI; 2002a, s. 2. Çakmak; 2001, s. 22.
61
Ergünay; 2000, s. 6.
62
Balamir; 2000, s. 101.
63
Balamir; 2000.; s. 105. Ergünay; 1999a, s. 477.
64
Balamir; 1999, s. 13.
65
Bu durumun yansıması olarak halk, güvenliği bir tarafa iterek ekonomik anlamda faydasını
artırmak için yerel yöneticilerden yasal olmayan taleplerde bulunabilmekte, imar planlarında 2
katla sınırlanan bir bölgede 3 4 kat ruhsatı almak için çabalayabilmekte, yeşil alanları yok
60
214
da toplumun afetler karşısında dayanıklılığını azaltan bir durumdur. Afet
kültürünün gelişmemiş olması, genel olarak ülkemizde kent bilinci, kentliliğin
gelişmemiş olması ile bağlantı kurularak ortaya konulabilir.
Doğal afetler ve neden oldukları kayıplar sadece teknik değil, sosyal
ve ekonomik boyutları olan sonuçlar doğurmaktadırlar. Kişisel bazda,
bilinçsizlik, güvenliğe önem verilmemesi, ekonomik nedenlerden dolayı,
bunun getireceği ek maliyetlerden kaçınılması; yapıyı projelendiren mimar ve
mühendisin konuya gereken duyarlılığı göstermemesi, yapıyı inşa eden
ustanın güvenlik endişesi olmaması, bilgisizliği ve eğitimsizliği diğer
sorunlardır.66 afetler karşısındaki tutumlarına göre toplumları kaderci ve
dirayetli toplumlar olarak ikiye ayırmaktadır. Kaderci toplumlar afetler
karşısında hazırlıksız, afetler sonrasında harekete geçen, afetlerle ilgili
bilgilerin sistematik olarak tutulmadığı, toplumları ifade ederken; dirayetli
toplumlar, tam tersi olumlu özelliklere sahiptir. Bu açıdan bakıldığında
ülkemizde afetler karşısında kaderci toplum özelliğinin hâkim olduğu
söylenebilir.
Afetle mücadelede toplumların afeti, tehlikeyi algılama düzeyi önem
taşımaktadır. Eğer toplumun afetin neden olabileceği tehlikeleri, riskleri
algılama düzeyi düşük ise afet azaltımı ve hazırlık anlamında önlemler
almadığı, diğer yandan eğer riskleri algılama düzeyi yüksek ise hazırlık
yaptığı ve problem üzerinde odaklanma, toplulukla beraber hareket etme gibi
özellikler gösterdiği ortaya konulmaktadır (Paton ve Johnson, 2001: 271). Bu
anlamda afet kültürünün oldukça önemli bir yeri vardır. Afet kültürünün veya
güvenlik kültürünün yerleşmiş olduğu toplumlarda, afetlerle mücadelenin
daha etkin yapıldığı, hazırlıklı olma, bilinçli olma, her alanda önlem geliştirme
gibi konuların ön plana çıktığı kabul edilmektedir. Benzer biçimde, afete
dayanıklı bir toplum oluşturmak için gereken ilk adım, yerel topluluğun,
gelecekteki afet risklerinin farkına varmalarını ve azaltım ve hazırlıklı olma
konularında gereken planları hazırlamaları, iş birliği yapmaları ve harekete
geçmeleri olarak belirtilmektedir.67
Ülkemizde Depremler Sonrasında Risk Azaltımı Örnekleri
Ülkemizde yaşanan doğal afetlerin ardından, dönemin koşullarına
uygun olarak azaltım önlemleri hayata geçirilmektedir. Örneğin İstanbul ve
İzmir her yangının ardından dönemin azaltım önlemlerine (kargir binaların
inşa edilmesi, yolların genişletilmesi, çıkmaz yol yapılmaması vb) göre
etmekte, yapının projesinde belirtilen malzemeden daha azını kullanma yoluna gidebilmektedir.
Benzer bir durum ise bazı bölgelerde İller Bankası tarafından hazırlanan jeolojik raporların veya
belediye mücavir alan sınırları dışındaki mevzi imar planlarına esas olan raporların gayrimenkul
sahiplerinin talepleri üzerine, özel jeoloji bürolarına veya üniversitelere yeniden inceleterek söz
konusu rapordaki kararları kendi çıkarlarına uygun olarak değiştirme taleplerinde kendisini
göstermektedir.
66
Şengezer; 1999a, s. 72. Balamir; 2002a, s. 40.
67
Karancı ve Akşit; 2000, s. 405.
215
yeniden inşa edilirken68 dönemin imar planlama anlayışını yansıtan 1882
tarihli “Ebniye Nizamnamesi” de yollar, yangın yerleri ve binalara ilişkin
hükümler taşıyan özelliği ile yangınların Osmanlı kentleri için ne kadar
önemli bir kent planlama gereği olduğunu ortaya konulmaktadır.
Ülkemizde depremlerin ardından da yıkılan, tahrip olan kentlerin
dönemin koşullarına göre azaltım önlemleri doğrultusunda yenilendiği
görülmektedir. Deprem sonrası hayata geçirilen risk azaltımı stratejileri, iki
bölümde incelenebilir. Bunlardan ilki kentlerin bulundukları yerde
yenilenmesi, diğeri ise kentlerin tamamen veya kısmen başka bir yere
taşınmasıdır. Yaşanan büyük depremin ardından kentin aynı yerde kalarak
tekrar inşa edildiği durumlara 1992-Erzincan, 1995-Dinar, 1998-AdanaCeyhan Depremleri örnek olarak verilebilir. Bunun yanında, büyük bir doğal
afetin ardından kuruluş yerinden ayrılarak yakın çevresinde başka bir yerde
yeniden kurulup gelişen pek çok yerleşme de vardır.69 Erzincan, Gediz ve
Erbaa, Tavas, Malazgirt, Hakkari, Tosya, Bolu, Varto, Lice, Çaldıran,
Erzurum, Adapazarı kentleri tarihleri boyunca birkaç kez şiddetli depremlere
maruz kalmış ve yeniden inşa edilmişlerdir. Bunlar içinde Antakya,
Adıyaman gibi bazıları tam fay hattı üzerinde kurulmuş olmalarının
sonucunda yaşadıkları depremler nedeniyle; Erciş ve Köyceğiz gibi bazıları
ise göl sularındaki seviye değişikliği nedeniyle yakın tarihlerde yer
değiştirmek zorunda kalmışlardır.
Ülkemizde sık yaşanan depremler sonrasında kentler azaltım ilkeleri
doğrultusunda yeniden inşa edilmiştir. 1509 İstanbul Depremi sonrasında
deniz kenarındaki dolgu zeminler üzerine inşaat yapılması yasaklanmış, taş
ve kargir binaların yerine ahşap, “bağdadi” evlerin yapılması teşvik
edilmiştir.70 1826 yılında yayınlanan bir Nizamname'de ise inşa edilecek olan
binaların deprem ve yangına karşı dayanıklı olması ve ahşap binaların
azaltılması için tedbirlere yer verilirken, İstanbul'da taştan ve en fazla iki katlı
olan yapıların yapılmasına başlanmıştır.71 1855 Depreminin ardından
minareler güçlendirilmiş, kentin yamaçtaki mahallelerinde kaya düşmesi
tehlikesini önleyici düzenlemeler yapılmıştır.72
68
İlhan Tekeli; “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kentsel Yeniden inşa”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e
Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları İstanbul, 1985, s. 879. Hüseyin Özgür ve Sedat Azaklı;
“Osmanlı’da Yangınlar ve İtfaiye Hizmetleri”, Gazi Üniversitesi İİBF Dergisi 2001, s. 157
69
Tekin Aydın; “Anadolu’nun Organizasyonunda Depremin Yeri” İTÜ Mimarlık Fakültesi Deprem
Paneli: Türkiye’nin Deprem Durumu ve Etki Alanları, 2-3 Mart, İstanbul, 1967. Füsun Baykal;
“Salihli Kentsel Alanının Genişlemesinde ve Belirli Yönlere Kaymasında Rol Oynayan Faktörler”,
Coğrafya Araştırmaları Dergisi, Sayı 1-2, s. 2. Turgut Timur; “Jeolojik Olaylar ve Tabii Afetler
Bölgelerinde Bulunan Köy, Kasaba ve Şehirlerin Yeniden İmarı”, İdare Dergisi, Sayı 31, s. 263264. Abdullah Yılmaz; Türkiye’de Afet Zararlarının Azaltılması Çalışmalarının Tarihsel Gelişimi
Üzerine Notlar”, Türk İdare Dergisi 2002, Yıl 74, s. 434.
70
Yılmaz; s. 156.
71
N. N. Ambraseys, C. F. Finkel; “İstanbul’u Sarsan Depremler”, Çev. Kıvanç Sabırlı, İstanbulÖzel Sayı-İstanbul ve Deprem, Tarih Vakfı Yayını 1998, s. 83.
72
Andrew Coburn, R. Spence; “Evaluating Alternative Earthquake Protection Strategies”, Afete
Karşı Hazırlık ve Yönetim Konferansı, 6-10 Kasım 1984, Ankara. T.C. Bayındırlık ve İskân
216
1992-Erzincan Depremi sonrasında getirilen kat sınırlamalarının
uygulanmasıyla kent deprem öncesinden daha güvenli bir yapıya
kavuşturulmuştur. 1995-Dinar Depremi sonrasında kent güvenli mimarlık ve
mühendislik gereklerine uygun olarak yeniden inşa edilmiştir. Deprem riskine
karşı, sıvılaşma tehlikesi olan yerler, yapılan imar planında açık ve yeşil alan
olarak ayrılmıştır. Gelecekteki muhtemel depremlere karşı risk azaltımı
kapsamında çalışmalar da yapılmıştır. Dinar kent bütününde daha sağlıklı bir
kent oluşturmak amacıyla deprem durumu, zemin özellikleri dikkate alınarak
imar planları gözden geçirilmiş, kat sayısı ve yoğunluklar azaltılmış, yollar
genişletişmiş, bitişik nizamdan ayrık nizama geçmek için binalara ön ve arka
bahçe bırakma zorunluluğu getirilmiştir. Kentin yeni gelişme alanları için
güneydoğuda, daha sağlam zemine sahip bölgeler öngörülmüş, kamu
lojmanları bu alanlara kaydırılarak bu yönde bir çekim yaratılmaya
çalışılmıştır.73
1939-Erzincan Depremi sonrasında tercih edilen azaltım stratejisi,
kentin yerleştiği Erzincan Ovası’ndan uzaklaşarak bütün olarak jeolojik
açıdan daha güvenli olduğu belirlenen kuzey yönüne taşınmasıdır.74 Kentin
daha güvenli bir alanda inşa edilmesi yanında en çok 2 veya 3 kata izin
verilmiş, dar caddeler yasaklanmış, kent merkezinde nüfus yoğunluğu
azaltılmış, binaların birbirlerine fazla yaklaşması da engellenmiştir. Ulusal
ölçekte de Erzincan Depremine özel bazı yasal düzenlemeler yapılmıştır;
kentin taşınması planlanan yerdeki belediyeye kamulaştırma yetkisi verilmiş,
ardından, 1948 yılında ”Erzincan’da Yapılacak Meskenler Hakkında Kanun”
yürürlüğe girmiştir.75 1944 yılında da “Yer Sarsıntılarından Önce ve Sonra
Alınacak Tedbirler Hakkında Kanun“ yürürlüğe konulmuştur. bu önlemler
sayesinde 1983 ve 1992 depremlerinde çok daha fazla hasarın ortaya
çıkmasının önüne geçilmiştir. Kent merkezinde nüfus yoğunluğunu düşük
tutan bir yerleşim planlaması hazırlanmıştır (400 kişi/hektar). Yapı
sınırlaması ile geniş bir alanın az katlı yapılardan oluşması sağlanmış ve
zemin kat kullanımına sınırlar getirilmiştir. Kent merkezinde geniş kaldırımlar
inşa edilmiştir, deprem sonrasında çadırların ve geçici barınakların
kurulmasına olanak verebilecek şekilde geniş meydanlar yapılmıştır.
Kurtarma çalışmalarına kolaylık olması açısından planlarda çıkmaz
sokaklara yer verilmemiştir, tahliyede kolaylık sağlayacak şekilde toplu konut
alanlarında bloklar arasında ve çevrede geniş yeşil alanlar bırakılmıştır.
Altyapı sistemi çok alternatifli ve kentin bütününe dağılmış vaziyette inşa
Bakanlığı Teknik Araştırma ve Uygulama Genel Müdürlü yayın Nu. 78, Ankara (yayınevi yok), s.
170.
73
Kiper; 2001, s. 13.
74
Betül Şengezer, E. Koç, A. Kılıç; “17 Ağustos 1999 Sonrası Sakarya Bölgesi Üzerine”,
Mimarlık 2000, s. 205. Elif Kesici; Deprem Etkilerinin Azaltılmasında Planlamanın Rolü: Örnek
Kent Kocaeli, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü,
Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Ankara 2002.
75
Ömer Kıral; “1939 ve 1992 Erzincan Depremleri Şehircilik Düzenimizde Hasar Yarattı mı?”,
Planlama, 2001, s. 148.
217
edilmiştir. Gediz’de de yer değiştirmenin benzer olumlu yönleri olduğu
görülmektedir; deprem sonrasında planlama aşamasında doğru arazi
kullanım kararlarının verilmesi, kentin her yerine ulaşım imkânı veren bir yol
ağı kurulmuş, planlı bir altyapı ile gelecek depremlerin olası hasarları en aza
indirilmeye çalışılmıştır.76 1970 depremleri sonrasında Gediz ve Lice77 1942
depremi sonrasında Erbaa; Denizli78 1983 yılındaki Erzurum-Kars
Depremi’nin ardından kırsal alanda hasar gören bazı yerleşim yerleri de79
yakındaki güvenli yerlere yeniden yerleşmişlerdir.
1999-Marmara Depremleri, ülkemiz tarihinde yaşanan en büyük
afetlerden biri olması yanında sonrasında, risk azaltımına dayalı bir yeniden
inşa projesi olan Dünya Bankasının finanse ettiği MEER (Marmara
Earthquake Recontrution Project) projesi kapsamında yapılan risk azaltımı
çalışmaları (bunun yasal, kurumsal, örgütsel boyutları ile ) ile önemli
sonuçlara sahiptir. Deprem sonrasında en çok hasar gören Kocaeli,
Adapazarı, Düzce ve Yalova’da yeniden inşada hasar tespitleri sürecinde
aynı zamanda hasarın nedenlerinin, zeminden, yerleşim özelliğinden
kaynaklanan risk durumları araştırılmış ve risklerin azaltılması yönünde
çalışmalar yapılmıştır.
Depremin hasar verdiği kentlerden Kocaeli, Körfez, Adapazarı ve
Düzce’de deprem sonrasında kent merkezinin aynı yerde kalmakla beraber,
kentin yakın çevresinde, jeolojik etütlere göre güvenli, sağlam zeminli alanlar
belirlenerek kentsel gelişmenin bu yönlere doğru gelişmesi için uygulamalar
yapılmaya başlanmıştır. Kenti güvenli alanlara yönlendirme stratejisinin
benimsendiği belediyelerde, mevcut kent merkezlerinin aynı yerde
yenilendiği, deprem sonrasında yapılan kalıcı konut alanlarının seçiminde ise
bu gelişme alanları dikkate alınmıştır. Kalıcı konutlarla beraber valilik,
askerlik şubesi, hastane gibi bazı önemli kamu hizmet binalarını bu bölgelere
taşıyarak veya burada yenilerini inşa ederek, yeni altyapı tesisleri yaparak
kentsel gelişmenin bu bölgelere doğru hızlanması ve çekim etkisi oluşturmak
amaçlanmıştır.
Depremin ardından kentlerin hepsinde risk analizleri yapılmış ve
belirlenen risk unsurları giderilmeye çalışılmıştır. Kocaeli’de kentin risk
durumunun ortaya konulması ve risk analizi kapsamında “Sismik Alanda Hız
Modeli ve Yayılma Yolları” adı verilen ve zemin topografyasının
belirlenmesini amaçlayan proje uygulanmış; ağır hasar görebilecek alanlar
belirlenmiştir. Bunun dışında Kocaeli merkez ve ilçelerini kapsayacak
biçimde (Saraybahçe ve Bekirpaşa Belediyeleri), mevcut yerleşim yerlerinin
imar planlarına esas jeolojik, jeofizik ve jeoteknik incelemeleri yapılmış,
bunların haritaları hazırlanmış ve her bir yerleşim yerinin deprem
76
Gülkan ve Ergünay; s. 73.
A.g.e.
78
Cengiz Bektaş; “Denizli Depremi, Öncesi, Deprem Sonrası”, Mimarlık, 1977, s. 53.
79
Yaşar Gök; “Erzurum-Kars Depreminden (1983) Sonra Yeri Değiştirilen Yerleşmeler”, Doğu
Coğrafya Dergisi 2001, Yıl 7, s. 145.
77
218
karşısındaki risk durumu ortaya konulmuştur. Depremin ardından hasarın
nedenleri; planlama kararlarına uyulmaması, projelere aykırı olarak kat
sayıları artırılan veya çıkma katlarla ilaveler yapılması, belirtilen yol
genişliklerine uyulmaması, otopark ve yeşil alanlara planlarda belirtildiği
şekilde yer bırakılmamasıdır.
Saraybahçe Belediyesi tarafından 2002 yılında hazırlanan kentsel risk
analizi raporunda, belediye sınırları içindeki yerleşim alanlarının risk
durumları ortaya konulmuş, hasar bölgeleri tespit edilmiş ve gerek normal
koşullarda gerekse afet durumunda birer risk unsuru olabilecek akaryakıt
istasyonu, fırın, tüp gaz bayilerinin yerleri belirlenmiştir.80 Saraybahçe
Belediyesi sınırları içindeki yapılarda meydana gelen hasarın nedenleri
zemin etüdünün bulunup bulunmaması ile ilişkilendirilmektedir. Buna göre
1995 yılından sonra yapılan, zemin etüdü olan binalarda hasar olmazken
daha önceki yıllarda yapılan ve zemin etüdü bulunmayan binalar ile dere
yataklarının doldurulması suretiyle yerleşime açılan alanlarda hasarın fazla
olduğu ortaya konulmuştur
Düzce’de yerleşim alanının risk durumunu ortaya koymak ve
gelecekteki yerleşim düzenini belirlemek amacıyla kentin jeolojik yapısı
incelenmiş ve haritalanmıştır. Yapılan çalışmalarda kentte daha güvenli
alternatif yerleşim alanları belirlenmeye çalışılmış, Düzce Havzası’nın jeolojik
yapısı incelenmiş ve Düzce alüvyal ovası üzerinde ve Düzce fayının hemen
yakınında (Düzce kent merkezi) veya üzerinde (Gölyaka ve Çilimli) yerleşmiş
olmanın riskleri belirtilmiştir.81 Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın 12 Kasım
Depremi sonrasında Düzce kentinin jeolojik ve jeoteknik zemin durumunu
ortaya koymaya yönelik yaptığı çalışmada kentin zemini, uygun olmayan
alanlar, önemli alanlar ve yerleşime uygun alanlar olmak üzere üç gruba
ayrılmıştır. Yerleşime uygun olmayan alanlar Düzce şehir merkezi ve bunun
yakın çevresini kapsamaktadır.82 Kaynaşlı’da ilçenin fay hattı ve alüvyal ova
üzerinde yerleşmesi, hasarın temel nedeni olarak ortaya konulmuş ve kentin
zemini yerleşime uygunluk açısından bölgelere ayrılmış, haritalanmıştır.
Adapazarı’nda deprem öncesinde risk analizi çalışmalarının yapılmış,
yeni yerleşim alanları için Maltepe, Hızırtepe gibi kentin yüksek rakımlı
bölgeleri seçilmiştir. Ayrıca SABONET Projesi kapsamında sismik ölçüm
aletleri kentte farklı noktalara yerleştirilmiş ve bölgedeki depremler kayıt
altına alınmıştır. Deprem sonrasında çeşitli üniversitelerin iş birliği ile mikro
bölgeleme çalışmaları yapılmış ve kalıcı konut alanları ve hangi zeminde kaç
kata izin verileceği bu etütlerin sonuçlarına göre belirlenmiştir. Parsel
80
T.C. Saraybahçe Belediyesi; 2004, s. 10.
TÜBİTAK; 1999, s. 19.
82
T.C. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü; Düzce Kenti 1 Nu.’lu Kesim
(3444 hektar-MİA yakın Çevresi) 12 Kasım Depremi Sonrası Yeniden inşa Kapsamında
Jeolojik-Jeoteknik İnceleme Raporu, 2000, s. 33.
81
219
bazında zemin etütleri yapılarak binaların risk durumu ortaya konulmuş
bunlara dayanarak kent bilgi sistemleri kurulmuştur
Yalova’da kentin jeolojik yapısı, altyapı hizmetleri; kent ve ulaşım
planlaması incelenmiş ve yeniden inşa için bir uygulama planı hazırlanmıştır.
Planda kent genelinde yapılaşmanın sakıncalı olduğu alanlar (alüvyonlu
alanlar, aktif fay kırıklarının hemen üstü veya yakınları, sıvılaşma riskinin
yüksek olduğu alanlar, derin toprak kaymalarının ortaya çıkabileceği eğimli
alanlar, kıyı şeridi boyunca tsunami tehlikesinin olduğu alanlar) belirlenmiştir.
Farklı kentlerde yapılan çalışmalarda ortaya konulan bu risk analizi
sonuçlarına göre belirlenen risklerin azaltılması yönünde çalışmalar
yapılmıştır. Bu çalışmalar genel olarak belirlenen hasar nedenlerinden
hareket ederek bunların giderilmesine yöneliktir. Bu önlemlerden bazıları
kentlerin mevcut yerleşim alanlarında hayata geçirilirken, önemli bir bölümü
de kalıcı konutların yapıldığı yeni yerleşim alanlarında uygulanmaya
konmuştur. Yapılan risk analizi sonuçlarına göre kentin bazı bölgeleri
yapılaşmaya kapatılmış veya belli kat sınırlaması koşullarında yapılaşmaya
imkân verilmiştir. Deprem sonrasında yapılan imar planı düzenlemelerinde
bazı bölgelerde yol genişlikleri, yeşil alan miktarı artırmış, TÜPRAŞ vb.
büyük sanayi tesislerinin çevresinde koruma alanları belirlenmiş ve bu
bölgelerde yapılaşma yasaklanmış, Değirmendere’nin sahil şeridi,
Kaynaşlı’da fay hattının üzerindeki alanlar gibi depremde yoğun hasar gören
bazı alanlar yerleşimden farklı amaçlarla (park, dinlenme alanı vb)
kullanılmaya başlanmıştır. Depremin hasara neden olduğu bölgelerde kalıcı
konut alanları, yapılan jeolojik incelemelere göre kentin sağlam zeminli
bölgelerine inşa edilmişlerdir. Bu yeni yerleşim alanlarında binalara bodrum
kat yapma zorunluluğu getirilmiş, en çok üç katla sınırlanmış ve kalıcı
konutlar, aralarında büyük yeşil alanların olduğu bloklar hâlinde
birbirlerinden ayrı biçimde tasarlanmışlardır.
Sonuç ve Öneriler
Son yaşanan depremler, neden oldukları kayıplar yanında mevcut afet
riskleri ve gelecekte olası afetlerin de sinyallerini vermektedir. Bu durum,
genel olarak kriz durumlarının doğasında bulunan tehlike ve fırsatların
algılanması ile ilişkili bir sonuçtur. Bu aşamada, yaşanan afetin ortaya
çıkardığı sonuçlardan yola çıkarak bunu fırsata dönüştürme imkânı ortaya
çıkmıştır. Bu açıdan değerlendirildiğinde 1999-Marmara Depremi sonrasında
geçmiş dönemdekilerden farklı olarak afet yönetimine, risk azaltımına ilişkin
önemli adımların atıldığı görülmektedir. Deprem bölgesinde hasar gören
kentlerin yeniden inşasında yapılan düzenlemeler yanında ulusal bazı
düzenlemeler de yapılmıştır. Yapı Denetimi Kanunu, Zorunlu Deprem
Sigortası ve Doğal Afet Sigortaları Kurumunun kurulması; Türkiye Acil
Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü ve Ulusal Deprem Konseyinin kurulması,
makro ölçekte risk azaltımı kapsamına giren kurumsal, örgütsel
düzenlemeleri ifade etmektedir. Aynı zamanda bu kurumsal-örgütsel
düzenlemelere paralel yasal düzenlemelerle mevzuatın güncellenmesi
220
yönünde de önemli adımlar atılmıştır. Deprem sonrasında
özellikle
İstanbul’da beklenen depreme karşı da azaltım önlemleri geliştirilmiş ve
bunlar İstanbul Deprem Master Planı başta olmak üzere, Zeytinburnu
Kentsel Yenileme Pilot Projesi gibi çeşitli çalışmalarla hayata geçirilmeye
başlanmıştır. İstanbul dışında İzmir ve Bursa’da da risk azaltımına dayanan
RADIUS Projesi sürdürülmektedir.
Günümüzde (İstanbul, İzmir gibi) büyük ve riskli kentleri tamamen
başka bir yere taşımak, fiziki koşullar, ekonomik olmama vb nedeniyle
imkânsız olduğundan, ülkemiz için en etkili risk azaltımının afetler karşısında
doğru arazi kullanım planları ile olacağını söylemek mümkündür. Bu
anlamda riskli kentlerde güvenli, yeni yerleşim alanları belirlenerek kentsel
gelişmenin bu bölgelere doğru kaydırılması, bu bölgelerde önemli kamu
tesislerini, hizmet binalarını yaparak çekim etkisi yaratılması önemlidir. Diğer
yandan riskli kentlerin bir bütün olarak ele alınıp yenilenmesi, kent
planlamada afet risklerini dikkate alan planların yapılması konusunda yerel
yönetimlerin teşvik edilmesi, gereken teknik ve mali imkânların tanınması,
mevcut afet yönetiminin afet sonrasından ziyade afet öncesinde risk
azaltımını dikkate alan bir anlayışla yeniden tasarlanması; afet yönetimi
sürecinde yer alan kurumların işler hâle getirilmesi; risk azaltımının sosyal
boyutu ile ilgili olarak birey ve toplum bazında afet ve güvenlik kültürünün
oluşturulması için eğitim faaliyetlerinin yaygın ve sürekli hâle getirilmesi;
ülke, bölge ve yerel ölçekte kalkınma planlarında afet gerçeği göz önüne
alınarak düzenlenmesi gerekmektedir.
Summary: The subject of this article is risk management in disasters management. In
this context, as first, the study has been focus on concepts of risk, risk management, risk
minimization. In this article major elements which causes natural disaster risks in our country,
potential of natural disasters, urbanization, disaster management and urban management will
be examined. Secondly, disasters occurred in our country, risk management activities which
started after earthquakes (particularly 1999-Marmara Earthquake) has been analyzed. Lastly,
this study try to offer a proposal for effective risk minimization strategies about our country. One
of the main object of Turkish Military Force is provide the security of the citizen. Because of this
reason, military forces must be occur both relief and security process in emergency and risk
minimization.
Keywords: natural disasters, risk minimization, earthquake.
Kaynaklar
AMBRASEYS N.N, C. F. FINKEL; “İstanbul’u Sarsan Depremler”,
Çev. Kıvanç SABIRLI, Tarih Vakfı Yayını, İstanbul-Özel Sayı-İstanbul ve
Deprem, 1998.
ATAMAN, Erol, A.TABBAN; “Türkiye’de Yerleşme Alanlarının Doğal
Afetlerle İlişkileri”, Mimarlık, 1977.
AYDIN, Tekin; “Anadolu’nun Organizasyonunda Depremin Yeri” İTÜ
Mimarlık Fakültesi Deprem Paneli: Türkiye’nin Deprem Durumu ve Etki
Alanları, 2-3 Mart, İstanbul 1967.
BAYKAL, Füsun; “Salihli Kentsel Alanının Genişlemesinde ve Belirli
Yönlere Kaymasında Rol Oynayan Faktörler”, Coğrafya Araştırmaları
Dergisi, I-II, 1990.
221
BALAMİR, Murat; “Mimari Tasarımda Deprem Bilincinin Geliştirilmesi”,
Mimarlık, 1999 .
BALAMİR, Murat; “Kaderci Toplumun Yeniden Üretimi; Türkiye’de
Afetler ve İmar Mevzuatının İrdelenmesi”, E. M. KOMUT (Ed.), Kentsel
Yerleşmeler ve Doğal Afetler, Armoni Matbaası, Ankara 2000.
“Painful Steps of Progress from Crisis Planning to Contingency
Planning: Changes for Disaster Preparedness In Turkey”; Journal Of
Contingencies And Crisis Management, 2002a.
“Kentsel Risk Yönetimi; Depremlere Karşı Güvenli Kent Tasarımı İçin
Yöntem ve Araçlar”, E. M. KOMUT (Ed.), Doğal Afetler, Güvenlik İçin
Tasarlama, Armoni Matbaası Ankara, 2002b.
BAĞCI G. vd.; ”Türkiye’de Hasar Yapan Depremler”, Deprem
Araştırma Bülteni, 1991.
BEKTAŞ, Cengiz; “Denizli Depremi, Öncesi, Deprem Sonrası”,
Mimarlık, 1977.
BRUMBAUGH, Davis S.; Earthquakes, Science And Society. Prentice
Hall, New Jersey, 1999.
COBURN, Andrew, R. SPENCE; “Evaluating Alternative Earthquake
Protection Strategies”, Afete Karşı Hazırlık ve Yönetim Konferansı, 6-10
Kasım 1984, Ankara, (T.C. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Teknik Araştırma
ve Uygulama Genel Müdürlü yayın no. 78), Ankara (yayınevi yok), 1984.
Earthquake Protection. England; John Wiley and Son Ltd. 2002.
CHRİSTOPHOLOS, Ian, J. MITCHELL, A. LILJELUND; “Re-framing
Risk: The Changing Context Of Disaster Mitigation And Preparedness”,
Disasters, 2001.
ÇAKMAK, Necip; “Afet Yönetimiyle İlgili Bilgi Notu”, Yerel Yönetim ve
Denetim, 2001.
DAVİES, Hilary, M. WALTERS; “Do All Crises Have to Become
Disasters? Risk and Risk Mitigation”, Property Management, 1998.
DEMİREL Fazlı; “Sivil Savunma Bakımından Şehir Planlarında ve
Yapılarda Uygulanacak Tedbirler ve Yapılacak Acil Kurtarma ve Yardım
İşleri”, Türk İdare Dergisi, 1985.
DİNLER, Zeynel; Bölgesel İktisat, Ekin Kitabevi Bursa, 6. Basım 2001.
EKE, Feral; “75 Yıllık Cumhuriyetimizde İmar”, Mimarlık, Sayı 284,
1998.
ERDİK, Mustafa; “İstanbul’da Olası Depreme Hazırlık: Deprem
Senaryoları”, Bilim ve Teknik, Sayı 32, 1999.
222
ERDİK Mustafa, J. S. AVCI; “İstanbul İçin Deprem Tehlikesi ve Hasar
Senaryosu”, İstanbul-Özel Sayı-İstanbul ve Deprem, Tarih Vakfı Yayınları
1999.
ERTEN, Erkin, M. YEĞİN vb.; “Planlama Sürecinde Yönetmeliklerin
Afetler Açısından Etkin Hâle Getirilmesi”, Kocaeli Deprem Sempozyumu
2003.
EROL, Cemalettin; “Deprem ve Kent Planlama”, Tabiat ve İnsan, Sayı
3, 1999.
ERGÜNAY, Oktay; “A Perspective Of Disaster Management In
Turkey: Issues And Prospects”, H. GÖKÇEKUŞ (Ed.), Proceedings Of
International Conference On Earthquake Hazards And Risk In The
Mediterranean Region, Zincir Ajans Ankara, 1999a.
“Afet Yönetimi Nedir? Nasıl Olmalıdır?”; Türk Psikoloji Bülteni-Deprem
Özel Sayısı, 1999b.
(http:www.pkikolog.org.tr/bulten/14/14.Afet_htm)
“Türkiye’nin Afet Yönetim Sistemine Genel Bir Bakış: Sorunlar ve
Çözümler”, Kentsel Yerleşmeler ve Doğal Afetler; E. M. KOMUT (Ed.),
Armoni Matbaası Ankara, 2000.
ESEN, Asım; “Doğal Afetlerde Yerel Yönetimler: Erzincan Örneği”,
Kamu Yönetimi Disiplini Sempozyumu Bildirileri-1, TODAİE Yayını Ankara,
1995.
GÖK, Yaşar; “Erzurum-Kars Depreminden (1983) Sonra Yeri
Değiştirilen Yerleşmeler”, Doğu Coğrafya Dergisi, Yıl 7, 2001.
GÖRMEZ, Kemal; Kent ve Siyaset, Gazi Kitabevi Ankara, 1997.
Bir Metropol Kent: Ankara; Odak Yayınevi Ankara, 2004.
GERAY, Cevat; ”Türkiye’de Yıkım (Afet) Olayları Karşısında Önlemler
ve Örgütlenmeler”, Amme İdaresi Dergisi, 1977a .
”Yıkım (Afet) Olaylarında Kurtarma, İlk Yardım, Konutlandırma ve
Yerleştirme Önlemleri”; Amme İdaresi Dergisi, 1977b.
“Konut Gereksinmesi ve Karşılanması”; Amme İdaresi Dergisi, 1981 .
“Afetler Ülkesi Türkiye’de Doğal Yıkımlar Bir Yazgı Olmaktan
Çıkarılamaz Mı?”; Kent Kooperatifçiliği, 1998b.
GODSCHALK, David vd.; “Avoding Coastal Hazard Areas: Best State
Mitigation Practices”, Environmental Geosciences, 2000.
GÜLKAN P, O. ERGÜNAY; “The 1992 Erzincan Earthqukae: a Case
Study”, R. PARKER, A. KREİMER, M. Munasinghe (Ed.), Informal
Settlements, Environmental Degration And Disaster Vulnerability: The
Turkey Case Study. The International Bank For Reconstruction And
Development-The Word Bank, Washington USA, 1995.
223
“Deprem Zararlarının Azaltılmasında Arazi Kullanımı”; E. M. KOMUT
(Der.), Kentsel Yerleşmeler ve Doğal Afetler, Ankara Mimarlar Odası Yayını,
Armoni Matbaası Ankara, 2000.
İSBİR, Eyüp G.; Şehirleşme ve Meseleleri (2. Baskı), Ankara, Gazi
Büro Yayınları, 1991.
KARANCI Nuray, B. AKŞİT, H.SUCUOĞLU vb.; “Dinar’da Afet
Yönetiminin Psiko-Sosyal Boyutları”, TÜBİTAK DEPREM SEMPOZYUMUErzincan ve Dinar Depremleri Işığında Türkiye’nin Deprem Sorunlarına
Çözüm Arayışı, Ankara, 15-16 Şubat 1996.
KELEŞ, Ruşen; Kentleşme Politikası, 7. Baskı, İmge Kitabevi Ankara,
2002.
KESİCİ, Elif; Deprem Etkilerinin Azaltılmasında Planlamanın Rolü:
Örnek Kent Kocaeli, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi
Fen Bilimleri Enstitüsü, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Ankara 2002.
KIRAL, Ömer; “1939 ve 1992 Erzincan Depremleri Şehircilik
Düzenimizde Hasar Yarattı mı?”, Planlama, 2001.
KIRAY, Mübeccel; “Modern Şehirlerin Gelişmesi ve Türkiye’ye Has
Bazı Eğilimler”, Toplumbilim Yazıları, Gazi Üniversitesi İİBF Yayın no: 7,
Ankara 1982a.
KIRAY, Mübeccel; “Gecekondular”,
Üniversitesi İİBF Yayın no: 7, Ankara 1982b.
Toplumbilim
Yazıları, Gazi
KİPER, Perihan; “Doğal Afet-Planlama İlişkisi,” Planlama, 1/3: 4-15
TMMOB Şehir Plancıları Odası Yayını, 2001.
PATON, Douglas, D. JOHNSTON; “Disasters And Communities:
Vulnerability, Resilience And Preparedness”, Disaster Prevention And
Management, 2001.
SEY, Yıldız ve M. TAPAN; “Dünya Kenti İstanbul ve Deprem”,
İstanbul-İstanbul ve Deprem Özel Sayısı, 1999.
TAPAN, Mete; ”İstanbul 2000 İçin Yapı Teknolojisi”, İstanbul 2000Depremle Yaşamak- 21. yy İçin Öngörüler. TMMOB, İstanbul Büyük Kent
Şubesi, Özdil Basımevi, İstanbul, 2000.
T.C. BAYINDIRLIK VE İSKAN BAKANLIĞI AFET İŞLERİ GENEL
MÜDÜRLÜĞÜ; Düzce Kenti 1 No’lu Kesim (3444 hektar-MİA yakın Çevresi)
12 Kasım Depremi Sonrası Yeniden İnşa Kapsamında Jeolojik-Jeoteknik
İnceleme Raporu, 2000.
T.C. DÜZCE BELEDİYESİ; Düzce Revizyon ve İlave İmar Planı
Raporu, 2001.
T.C. SAYIŞTAY BAŞKANLIĞI; İstanbul Depreme Nasıl Hazırlanıyor?
832 Sayılı Sayıştay Kanununa 26.06.1996 tarih ve 4149 Sayılı Kanunla
Eklenen EK 10. Maddesine Göre Hazırlanan Rapor, 2002.
224
T.C.
SARAYBAHÇE
BELEDİYESİ
ZEMİN
ARAŞTIRMA
MÜDÜRLÜĞÜ; Deprem Öncesi ve Sonrası Saraybahçe, Saraybahçe
Belediyesi Zemin Araştırma Müdürlüğü Çalışma Raporu, 2004.
TEKELİ, İlhan; “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kentsel Yeniden İnşa”,
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları İstanbul,
1985.
TEKELİ, İlhan; Kent Planlaması Konuşmaları, TMMOB Yayını Ankara,
1991.
TEKELİ, İlhan; “Türkiye’de Cumhuriyet Döneminde Kentsel Gelişme
ve Kent Planlaması”, Kent Kooperatifçiliği, 1998.
TEKELİ, İlhan; Modernite Aşılırken Kent Planlaması, İmge Kitabevi
Ankara, 2001.
TERCAN, Binali; Post Earthquake Relocation Process In Turkey.
Yayınlammamış Yüksek Lisans Tezi, ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama
Bölümü, Ankara 2001.
TİMUR, Turgut; “Jeolojik Olaylar ve Tabii Afetler Bölgelerinde Bulunan
Köy, Kasaba ve Şehirlerin Yeniden İmarı”, İdare Dergisi, 1960.
ÖZERDEM, Alparslan; “Tiles, Taps and Earthquake-Proofing: Lessons
for Disaster Management in Turkey”, Environment and Urbanization, 1999.
MC ENTIRE, David; “Triggering Agents, Vulnerabilities and Disaster
Reduction: Towards a Holistic Paradigm”, Disaster Prevention and
Management, 2001.
SOYLU, Nüvit; “Toprak-Deprem İlişkisi”, Tarım ve Mühendislik,
TMMOB, Ziraat Mühendisleri Odası Yayını, 1999.
ŞENGEZER, Betül; “Deprem Bölgelerinde Arazi Kullanım İlkeleri”
Yapı, 1999a.
ŞENGEZER, Betül; “1992 Erzincan Depreminde Toplu Konut
Alanlarında ve Merkezde Hasarın Yoğunlaşmasının Nedenleri”; E. M.
KOMUT (Der.), Kentsel Yerleşmeler ve Doğal Afetler, Mimarlar Odası Yayını
Ankara, 2000.
ŞENGEZER, Betül; “İstanbul Metropolünde Deprem Tehlikesi ve Bir
Deprem Senaryosu”, Planlama, 1993.
ŞENGEZER Betül, M ÖZKARAMAN; “Deprem Etkilerinin
Azaltılmasında Kent; Planlaması-Yapı Uygulanması Süreci”, Erzincan ve
Dinar Depremleri Işığında Türkiye’nin Deprem Sorunlarına Çözüm Arayışları,
TÜBİTAK Deprem Sempozyumu, 15-16 Şubat 1996, Ankara, 1996.
ŞENGEZER Betül, E. KOÇ, A. Kılıç; “17 Ağustos 1999 Sonrası
Sakarya Bölgesi Üzerine”, Mimarlık, 2000.
225
WISNER, Ben, P. BLAİKE, T.CANNON, I. DAVİS; At Risk-Natural
Hazards, People’s Vulnerability and Disasters, Second Edition, Routledge
Taylor And Francois Group Press, 2003.
London-New York: PARKER, Ronald Steven; “Disaster Vulnerability:
Lessons From Four Turkish Urban Areas”, R.PARKER, A. KREIMER vb.
(Ed.), Informal Settlements, Environmental Degradation and Disaster
Vulnerability-The Turkey Case Study”. The International Bank For
Reconstruction And Development/The World Bank, Washington USA, 1995.
PEHLİVANLI, Selçuk, O. ATAMAN; “Türkiye’de Afet Konutlarına İlişkin
Sorunlar”, Mimarlık, 1977.
ÖZGÜR Hüseyin ve Sedat Azaklı; “Osmanlı’da Yangınlar ve İtfaiye
Hizmetleri”, Gazi Üniversitesi İİBF Dergisi, 2001.
ÖZMEN Bülent, M. NURLU, H. GÜLER; Coğrafi Bilgi Sistemi İle
Deprem Bölgelerinin İncelenmesi. T.C Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Afet
İşleri Genel Müdürlüğü, Özyurt Matbaası Ankara, 1997.
ULUSLARARASI
KIZILHAÇ
VE
KIZILAY
DERNEKLERİ
FEDERASYONU; Riskin Azaltılması-Afetlere Hazırlık ve Müdahale Eğitimi
Programı, Yorum Matbaacılık, Ankara, 2001.
YAVAŞ, Hikmet; “Doğal Afet Yönetimi ve Yerel Gündem 21
Çalışmaları Kapsamında İzmir’de Deprem Riski”, Dokuz Eylül Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2001.
YAVUZ, F, R. KELEŞ, C. GERAY; Şehircilik-Sorunlar-Uygulama ve
Politika, Sevinç Matbaası Ankara, 1973.
YILMAZ, Abdullah; Türkiye’de Afet Zararlarının Azaltılması
Çalışmalarının Tarihsel Gelişimi Üzerine Notlar”, Türk İdare Dergisi, Yıl 74,
2002.
226
STRATEJİK ARAŞTIRMALAR DERGİSİ YAYIM İLKELERİ
1. Makale Hazırlanmasında Dikkat Edilecek Hususlar
a. Yazıların A - 4 kâğıdının bir yüzüne gelecek şekilde 5 - 20 sayfa
olarak bilgisayarda Arial 10 puntoyla yazılması, paragraf başlarında tab tuşu,
paragraf aralarında enter tuşu kullanılmaması, disketi ile birlikte
gönderilmesi,
b. Bilimsel esaslara uygun olarak (dipnot ve kaynakça gösterilmesi)
makalelerin kaleme alınması, verilen dipnotların Arial 8 punto ve iki yana
yasla olarak yazılması,
c. Makalenin başlangıç kısmına (50 kelimeyi geçmeyecek şekilde)
Türkçe ve İngilizce özeti ile beş adet anahtar kelimenin yazılması,
ç. Makalenin konusu ile ilgili belge ve fotoğrafların orijinallerinin veya
baskıya uygun nitelikte olanlarının seçilmesi,
d. Makalenin ilk veya son sayfasında makaleyi yazanın adı ve soyadı,
sınıf ve rütbesi, telefon numarası, elektronik posta (e - mail), kurumu ve açık
adreslerinin yazılması,
e. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasa ile kurulmuş rejimine,
kurumlarına, yasalarına ve tüzüklerine tamamen saygılı bir tutum ve uyum
içinde kaleme alınmış olması,
f. Kaynakçanın alfabetik sıraya göre yazılması,
g. Makalelerin bizzat yazarı tarafından “Genelkurmay Askerî Tarih,
Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı 06100 Bakanlıklar - ANKARA” adresine
gönderilmesi gerekmektedir.
ğ. Yukarıda
belirtilen
kurallara
değerlendirmeye alınmayacaktır.
uygun
olmayan
yazılar
2. Diğer Esaslar
a. Gönderilen yazılara Genelkurmay Askerî Tarih, Stratejik Etüt
Başkanlığı Süreli Yayınlar Yönergesi (GKY 66 - 4)’nde belirtilen esaslara
göre telif ücreti ödenir.
b. Yazarı tarafından telif ücretinin ödenmesi istenmediği takdirde bu
husus dilekçe ile belirtilmelidir.
c. Makalesi yayımlanan yazara 3 adet dergi gönderilir.
ç. Gönderilen yazılar, Hakemler, Yayın ve Danışma Kurulları
tarafından incelenip yayımlanmaya değer görüldüğü takdirde yayımlanır.
Yayımlanmayan yazılar iade edilmez.
d. Yayımlanacak makalelerde esasa ilişkin olmayan düzeltmeler
Gnkur. ATASE Bşk.lığı SAREM tarafından yapılabilir.
e. İrtibat telefon numaraları aşağıda belirtilmiştir:
0312 4022346 - 0312 4022348
f. Elmek : [email protected]

Benzer belgeler