Dergi Ekibi Katkıda Bulunanlar İletişim BU Ahvâlimiz

Yorumlar

Transkript

Dergi Ekibi Katkıda Bulunanlar İletişim BU Ahvâlimiz
Dergi Ekibi
Ayşe Sena Çelik
Esmanur Yılmaz
Hande Yıldırım
Hatice Büşra Özkan
Hilâl Demircan
Mustafa Runyun
Nadire Harputluoğlu
Nâgehan Elif Akyağ
Nur Hilâl Uzun
Selim Yaman
Şeyma Özel
Katkıda Bulunanlar
Beyzanur Yaşaroğlu
Emin Şahin
Hüseyin Emre Sayıcı
Mert Nacakgediği
Nevra Ünaldı
Selvanur Yazıcı Sezgin
Sena Çiftçi
Sümeyra Altınok
Ümran Gülbin Sarı
İletişim
E-mail:
[email protected]
Facebook:
facebook.com/ahvaldergisisayfasi
Twitter:
@ahvaldergisi
BU Ahvâlimiz
Nerede Kalmıştık?
2 Şeyma Gül Durmuş
Neden Lokal?
3 Selim Yaman
Zaman Geçer Boğaziçi’ne Mescid Açılır Mı?
4 Mustafa Runyun
Bir Mescidin Anatomisi
6 Selim Yaman
Boğaziçi’nde Bir Mescid Mücadelesi
7 Emin Şahin
8 Nâgehan Elif Akyağ & Seden Nadire Harputluoğlu
Güney’den Kuzey’e Kaç Vakit?
#BoğaziçineMescid
13
14 Ayşe Sena Çelik & Şeyma Özel
16 Ayşegül Özdoğan
17 El Müstear Daima & Dabilspeys
ÖTK ile Prayer Room
Boğaziçi’ne İlk Bakış
Lifespan of a Boğaziçili
18 Hande Yıldırım
“Boğaziçi ‘Yalılar’ı”
19 Hatice Büşra Özkan
Bana Bunlarla Gelme
19 Nâgehan Elif Akyağ
20 Ömer Faruk Koç
Kuzey Son Çıkış
Üretmek
21 Seçkin Azınlık
Olmak Ya Da Olmamak Bir Seçenek Daha Var mı?
22 Seden Nadire Harputluoğlu
25
“The Artworks”
Kim Kimdir?
Ahvâl ~ 1
NEREDE KALMIŞTIK?
Şeyma Gül Durmuş
“Nerede kalmıştık?” der, manidar bir şekilde
her dersin başında Tahsin Hoca1. Bunca okuma,
yazma, araştırmanın ardındaki asıl meselenin nerede olduğumuzu anlayabilmek olduğunu bu soruyla bir kere daha anlarız biz de. Nerede olduğunu bilmeyen, nasıl ilerler?
Kendi tecrübemden yola çıkarak söyleyeyim:
Ait hissettikleri yeri buldukları zaman. O yerin
okulda neye tekabül ettiğini anlamanın gerek-şartı budur ama yeter-şartı, bence, değildir. Hâlâ,
okulda kimliğini yaşayabileceğimiz mümkün sınırları bilemeyiz bu aidiyetle, sadece onu yaşarız.
Neyi yaparken tereddüt ederiz biz -ben ve aynı
Bu Batılı dünyanın Doğulusu olarak gözünü aidiyeti hissettiğimiz diğerleri-, neyi yapmak akaçan pek çok Müslüman, içine doğduğu bu yer- lımızın ucuna bile gelemez; bunları bulamayız.
den (içine düştüğü bu durum mu demeli?) memnun olmayarak anlamaya çalışıyor bir şeyi: Nereİşte tam da burada bu yazı kendi varlığını
deyiz, biz gerçekten hep burada mıydık, bizden meşrulaştırıyor, bu dergi ve benzerlerindeki yaönce ne oldu(da buraya doğduk)? Velhâsıl, bu- zılarla kaydedilen ahvâlimizin nerede olduğumulunduğu yerin, içinde yaşadığı dünyanın neresine zu anlamadaki önemli rolüne işaret ederek. Bunu
düştüğünü anlamaya çalışan bir topluluğun Bo- söylerken bu dergideki yazıların amacını tayin
ğaziçi Üniversitesi’ndeki bir parçasıyız, en niha- etmek gibi bir çabam tabii ki yok, amacım sadeyetinde. Bu arayışı, çabayı çoğu zaman okuldaki ce burada kaydedilenin, bugün ve ileride, nerede
derslerde hakim Avrupamerkezci paradigmayla olduğunu anlamaya çalışan diğerlerimizin faysunulan her şeyi sorgulayarak, adetâ her söylene- dalanabileceği bir dönemini fotoğraflama olmani söylem analizine tutarak, bu söylemlerle çerçesı bakımından, farklı bir anlam taşıyabileceğini,
velenmiş dünya anlayışına direnerek sürdürmeye
bu açıdan da dikkate alınması gerektiğini ifade
çalışıyoruz. Yerimizi ve dolayısıyla geçmişimizi
etmek. Okulumuzda, yanlış hatırlamıyorsam
böyle arıyoruz, bu çerçevede anlamlandırmaya
2013‘te, gelecekte açılması için insanlar bir şeyçalışıyoruz ya da ben böyle olduğunu varsaydıler saklamışlardı; zaman kapsülü mü demişlerdi
ğım bir kitleye yazıyorum; kabullenimlerimi maadına, emin değilim. Ben ilk duyduğumda biraz
zur görün.
yadırgayıp gülmüştüm: Ne anlamı olabilirdi ki
şimdi bunun kapsülü açacaklar için? Ama daha
Peki biz, öncelikle, var olduğumuz yerelin -Bosonra farkettim ki, mesele bir şeylerin muhafaza
ğaziçi Üniversitesi’nin- neresindeyiz? Bu soruyu
edilmesinden ziyade, diğerlerine neyin saklanmasoruyorum çünkü bu sorunun cevabı olmadan ilya değer bulunduğunu göstermek. Şimdi ben de
kinin cevabını bulmak, hatta sorabilmek olası değil. Hangi üniversiteye gideceğimin belli olduğu bu dergiler gibi çabaları, o zaman kapsülüyle bir
günden beri, kendini İslâm’a nispetle tanımlayan- tutuyorum biraz: Neyin yazmanın konusu edildiların okuldaki yeri hakkında kaygılandım. Hazır- ği okunduğunda, aynı soruyu (Nerede kalmıştık?)
lık yılım, “Kimliğim diye gördüğüm şeyin hangi soranların varlığını göstererek, cevabı hakkında
kısmınlarını görünür kılabilirim, hangilerini kıla- ipucu verebilecek bir kapsül.
mam?”, “Hangi bölümü hakkında konuşabilirim,
hangisi hakkında konuşamam?”, “Kendisine uygun davranacağım o konumum nedir okuldaki?”
sorularıyla geçti. Bütün hazırlık öğrencileri okulda kendini konumlandırmaya çalışır, bütün hazırlık öğrencileri bu soruları sorar. Peki cevabı ne
zaman bulur?
1 Tahsin Görgün
Ahvâl ~ 2
NEDEN LOKAL?
Selim Yaman
“Yazacak yazı kalmadı.”, enter.
İnternette bu temada bile pek çok yazı buldum, galiba haklılar. Ne ironi ama.
Ne zaman ki yazı icat olundu, (çok genişten mi aldım?) ya da öyle demeyelim, yazıların
ulaşılabilirliği arttı; o zaman asırlardır kendimizi
tekrar edip durduğumuzu fark ettik. Halbuki yazıya ulaşmak bu kadar mümkün değilken, “Bunu
ilk defa ben düşünüyorum ve yazıyorum.” diyebiliyordu insan, şimdiyse öyle bir lüksümuz kalmadı. Biz –insanoğlu-, kümülatif ilerlemeyi pek
beceremiyoruz galiba. Daha çok tekrar üzerine
tekrar ediyoruz.
Mesela, İstanbul’un sık ve bunaltıcı apartmanlarına dair birbirinden yaratıcı yüzlerce küfür savruldu. Mesela, hayatın artık ne kadar hızlı
aktığına ya da otobüste kulaklığını takıp mevcut ortamdan izole olmuş mekanik hayata dair
ciddi-gayriciddi, kaliteli-kalitesiz onlarca dilde,
yüzlerce yazı yazıldı. Bir dergiyi elime aldığımda, bir gazetenin köşe yazılarını açtığımda birbirine yakın tonlarda aynı konularda bir sürü yazı...
Sanki biri çıkmış da yüz farklı isimle “Sistem
İçinde Örselenmiş Gençliğin Dramı”nı hikâye
etmiş.
Bir başka yön: Üniversite, mikro planda bizim
mücadele alanlarımızdan biri. Bu üniversitede
başörtüsü sıkıntıları vardı, öğrenciler ayaklanıp
sınav salonuna girmek isteyince okul izin vermek
zorunda kaldı. 2009’dan beri farklı tonlarda farklı kişilerce mescid süreçleri yürütüldü. Cuma namazı ile Proficiency sınavı çakıştı, çözüm arandı.
Hatta büyük vakıaları geçtim, bir sosyoloji dersinde İslâm’a küfreden bir hocaya bir Müslümanın cevap vermeye çalışması da bizim meselimiz.
Hâsılı, üniversite dahilinde, ufacık gördüğümüz
problemlerde bile Müslümanca bir çizgi izlemenin derdinde olmak gerek. Soru şu: Peki nasıl?
Orası da tek bir cevabın olmadığı kısım.
Allah’a emanet.
Artık merakım kalmadı bunlara. Gözlerim,
daha önce okumadığım yazıları arıyor. Bebek’e
inen yeşil yoldan, Kuzey Kantin’in kötü çayından, kütüphaneyi eşyalarıyla günlerce işgal edenlerden, Starbucks eyleminden, mescid meselesinden konuşuyoruz mütemadiyen. Peki neden
yazmıyoruz? Cevabını buldum sanırım: “Yazı
ciddi bir iş, o kısım dünyayı kurtardığımız bölüm.” İyi de, yazıda yerel olanı aşmak neden gereksin? Neden illâ AKP ya da IŞİD ya da Syrzia1
hakkında bir analiz yapmak zorundayım? Madem
günlük meselelerde makro olana ihanet ediyoruz,
tutarlı olup yazıda da ihanet edelim, derim. “Lokal”i unutmamak lazım.
1 Bu sefer nasıl yazıldığına bakmadan yazdım.
Ahvâl ~ 3
ZAMAN GEÇER BOĞAZİÇİ’NE MESCİD
AÇILIR MI?
Mustafa Runyun
Boğaziçi Üniversitesi Anglo-Sakson liberalliği ile
içerisinde her rengi barındırma iddiasını sürdürürken,
bu özgürlükçü ve transparan ortamın mütemadiyen
gizlediği örtük bir gerçeklik okulun kılcal damarlarında yaşamaya devam ediyor. Herkesin bilmesine
rağmen sorunca dahi söylenmeyen bu durum, bize
“hayvanat bahçesi” gerçekliğini bir mozaik alegorisi
olarak sunmakta uzun zamandır direniyor. Bu gerçekliğin kendisinin ötesinde, hümanist bir üst anlatı ile
gizlenen okulun temellerine işlemiş bir zihniyet, var
olan bütün ideolojileri kendi yararına kullanarak birçok zümreyi “öteki” olarak konumlandırıyor ve onları
birçok açıdan “mekânın istenmeyeni” hâline getiriyor.
Bundan -maalesef- en çok nasibini alan da kendilerini
Müslüman olarak tanımlayan öğrenciler. Yani hayatlarında Müslümanlığı bir kimlik olarak benimseyen
insanlar… Özellikle dil barajının kaldırılmasından
sonra, 1980’lerden bu yana, Boğaziçi Üniversitesi’ne
katlanarak artan sayılarla gelen Müslümanlar, yaklaşık 30 senedir boş bir göstergeden öteye gitmeye muktedir olamayan bir “insan hakları” söyleminin ötesine
geçip mescid taleplerini dillendiremiyor ve alanda
kendince var olmak hakkını ne okul yönetiminden ne
de hâkim söylem havuzundan alamıyorlar.
Mescid meselesinde gelinen noktayı görmek için
yaşanan süreci doğru bir şekilde okumak ve anlamak
oldukça mühim. Bu sebeple, bu meseleye dair 90’lar,
2000’lerin başı, 2009 ve 2012 olmak üzere dört temel
kırılmadan bahsetmek mümkün:
1990’lar, karışık yıllar. Pek çok açıdan ötekine gözlerin kapatıldığı, bununla birlikte diğerinin varlığının
kabul edilmediği bir dönem. Bu dönemde Boğaziçi’ndeki Müslümanlar yaşadıkları kamusalda kendilerini
var edebilmek amacıyla pek çok faaliyette bulunuyorlar. Bunlardan en önemlisi ise mescid talebi. Belki
bunu sadece mescid talebi ile sınırlandırmak da doğru
olmayacaktır çünkü o dönemde Boğaziçi yurtlarında
bile öğrencilerin namaz kılmalarından rahatsız olunuyor ve yurtlarda namaz kılanlar “düzeni bozmak”, “terörizm” gibi ithamlarla suçlanıyorlardı. Bu dönemde,
görüşleri sebebiyle okuldan atılan pek çok Müslüman
öğrencinin olduğunu biliyoruz. Müslümanlar için yeterince zor olan bu dönem 28 Şubat post-modern darbesiyle sonlandı ve biterken Müslümanlara çok daha
büyük bir darbe indirdi. Türkiye’nin içine düştüğü bu
konjonktürden hayli etkilenen Boğaziçili Müslümanların mescid talepleri bir müddet daha rafa kaldırıldı.
2000’lere gelindiğinde ise eskiye nazaran bir rahatlık ortamı oluşmuş gibi görünüyordu. “Özgürlük”
kelimesi sanırım buraya uygun olmayacaktır zira Boğaziçi her zaman var olan egemen tarafından “özgür”
olarak lanse edilmiştir.
Ahvâl ~ 4
Lâkin 90’lar geride bırakıldığında bile, 28 Şubat’ın
etkileri Türkiye’den henüz tam olarak silinememişti.
İdeolojik baskılar hafiflemeden devam ediyordu. Eski
rektör Kadri Özçaldıran zamanında had safhaya ulaşan “başörtüsü meselesi” de Boğaziçili Müslümanların varoluşlarına kast eden daha ileri bir adım olmuştur.
Kadri Özçaldıran’ın rektörlük süresinin bitmesi ve
İslâmcılığın Türkiye’de artık “göz ardı edilemez” bir
fenomen hâline gelmesi ile birlikte, Boğaziçi’ndeki
Müslüman öğrenciler bir süredir dillendiremedikleri
mescid taleplerini tekrar gün yüzüne çıkardılar. 2009
ve 2012 yılındaki mescid talepleri, yıllardır mücadelesi verilen bu sürecin en önemli sac ayaklarından
ikisini oluşturuyor. Bunlar, okula mescidin açılmasındaki en ileri ve kuvvetli aşamalar olmasına ve bu
taleplerin kamuoyu tarafından desteklenmesine rağmen, hâkim zihniyet okula mescidin açılmaması konusunda direndi ve başarılı oldu. Özellikle 2009’daki
hareket, öncesine göre oldukça organize olmasına
rağmen mescidin açılamaması, Müslümanlar için var
olan umutların kırılmasına sebep oldu. Legal ve formel yollarla taleplerin gerçekleştirilebileceğine dair
inanç azaldı.
2012 yılına gelindiğinde ise, hanımlar tarafından
başlatılan, bir kısım Müslümanın desteklediği, diğer
bir kısmın ise haksız olarak nitelendirilemeyecek sebeplerle karşı çıktığı bir mescid süreci yaşandı. Bu
ise, sosyal medyadan kamuoyuna, yasal yollardan
eylemlere kadar her türlü kaynağın belki de olabilecek en etkili şekilde kullanıldığı bir süreçti. Mücadele
boyunca, Twitter’da bir gecede trending topic olundu;
hareket farklı cenahlardan pek çok gazeteci ve entelektüel tarafından ilgi gördü ve destek buldu. Bütün
bunlara rağmen, okul yönetimi ile bir uzlaşma sağlanamadı.
Uzayan süreçle ve Müslüman kesimlerden gelen
muhalefetlerle birlikte mescidin açılmasına dair tartışmalar okuldaki Müslümanlar arasında artmaya başladı. Sonuç olarak, amaca bir kez daha ulaşılamadı
ve Müslümanlar mescid taleplerinden büyük ölçüde
vazgeçtiler -en azından zahiren bir mücadele tekrar
yaşanmadı.
Elbette şunu belirtmekte fayda var: Çıkan tartışmalar ve ayrılıkların da ötesinde, 2012’de yaşanan
mescid sürecinin kendi kendini bitirecek, kaçınılmaz
bir teorik ve pratik alt yapısı vardı: Kendi söylemini
“15 dakikadan az sürede Güney Kampüs’den Kuzey
Kampüs’e çıkamamak, bu sebeple namazları kılamamak” üzerine kuran kampanya, okulun Kuzey-Güney
Kampüsleri arasına koyduğu sürekli araçlar (ring seferler) sebebiyle teorik ve pratik zeminini kaybetti.
. Bu açıdan, mescid sürecine girilen her dönemde
mescidin epistemolojisine dair bir derinlik beklemek
makul olmayabiliyor. Okulu ikna etmenin ötesinde,
“Bu işi ne için yapıyoruz ?” sorusuna “Daha rahat
namaz kılabilmek için.” cevabını veriyorsak okulun
şartlarını zaten baştan kabul ederek, tartışmaya 1-0
yenik başlıyoruz demektir.
2012 yılındaki son mescid kampanyası başarılı
olamamıştı belki ama o dönem hazırlık sınıfına gelen bir grup genç tarafından “YADYOK Mescidi”
adı verilen ve ders aralarında namazlarını kılamayan
hazırlık öğrencilerine pratik fayda sağlayacak bir çadır mescid, Güney YADYOK arka bahçesinde inşa
edilmişti. İlk başta YADYOK görevlileri tarafından,
“vandal ve çirkin” olarak lanse edilen bu mescid, verilen mücadeleden dolayı kurulduğu yerde kalmaya
devam etti. Aynı yıl Kilyos-Sarıtepe Kampüsü’nde
“prayer room” adı altında, Müslüman öğrencilere namaz kılabilecekleri bir oda tahsis edildi. Bu olaylar,
sistemin bir müddet sonra kendi himayesinde ve kendi izninde bir alan tahsisinin muhtemel olabileceğine
işaret etse de 2014 yılına kadar okulda bu meseleye
dair herhangi bir hareketlilik olmadı.
Mescid sürecine dair bu kadar şey söyledikten
sonra, Sera Mescid ve Bahçıvan Emin Amca’dan bahsetmemek ayıpların en büyüğü olacaktır. 1990’lardan
bu yana tek başına mücadele veren Emin Amca, kendi elleri ile, okuldaki personelin ve Güney Kampüs’te
dersleri olan öğrencilerin namaz kılabilecekleri bir
mekânı Güney Sera’da inşa etti. Kendisini bir tekke
türbedârı olarak addedebileceğimiz, işini bir dava bilinci ile yapan Emin amcanın projesi bu eksikliği bir
ölçüde giderdi.
2014 yılına gelindiğinde, yeni seçilen ÖTK’nın talebi ve egemen bilincin konjonktür değerlendirmesiyle
bir “prayer room”un açılmasına karar verildi. Alınan
değil verilen, mescid olarak değil seküler kamusal
alan anlayışının bir uzantısı olarak tasarlanan bu alan
pek çok eski tartışmanın hükmünün kalkmasına sebep oldu. Müslümanların bunca yıllık mücadeleleri
bir anda kenara itilip bütün başarı ve zafer ÖTK’nın
bir gayreti olarak lanse edildi. Müslümanların, hatta
tüm insanların en doğal haklarından biri olan “seküler olmamak” isteği okul tarafından hegemonize edilerek, mescidin ontolojik varlığı basit bir bina tahsisi
ile eş tutuldu. Sistem ve ÖTK için ise her şey yolundaydı fakat yukarıda da bahsedildiği gibi, okuldaki
Müslümanların mescid talebi kamusalda kendileri
olarak var olmak ile eş tutulmalıydı. Bu saiklerle hareket edilip edilmediği ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte varılacak nokta çok da farklı değil.
Benimse aslında dikkat çekmek istediğim yer,
aslında, sürecin işleyişinin ve tarihinin ötesinde bir
nokta. Muhtemelen bundan sonra mescid meselesine dair yeni bir mücadele mevzusu abes olacaktır.
Bunun etrafında şekillenen hakların alınması ve verilmesi meselesi ile alanda var olmanın anlamı gibi
fikrî tartışmaların odak noktasının oluşturan meselelerin tekrar gündeme gelmesi ise pek söz konusu değil. Durum böyleyken, geçmişte yapılan tartışmalar,
“Mescid politik bir alan değildir ve pratik bir fayda
esas alınarak inşa edilir. Okul yönetimi ve sistemin
temsil ettiği yapıların izni olmaksızın bu okulda Müslümanlar bir şey yapamazlar.” diyenlerin lehine sonuçlanmıştır. Apolitizmin ve sinik failliğin her daim
birbirine karıştırıldığı bu konjonktürde derûni mânâların bu kadar kenara itilmesi ve her şeyin pragmatik
bir şekilde analize tabi tutulmasının bizi götüreceği
nokta, artık Müslümanlık kimliğini seküler bir şey
olarak görmek ve onun gerekliliklerini arka plana
atmak olacaktır. İlk bakışta abartılı ve kötümser bir
senaryo gibi de gelse, bulduğu her fırsatta kendi ötekiliğini içselleştiren ve ondan kurtulmak için “öteki
olmayana” öykünen Müslümanların yeni bir tartışma
zemini bulabilmek için okulda yeniden bir zemin inşa
etmeleri gerekecek. Aksi takdirde mesele, bir “sistemle münakaşa” meselesinden ziyade “otantik kültürün
korunmasına yardım”dan öteye geçemeyecektir.
Son olarak, her ne kadar mescid kararı çıkmış
olsa da 2014-2015 Bahar Dönemi’ne gelinmesine
rağmen “prayer room” açılmadı. Bu durumun, geçmişte pek çok söz alan fakat buna rağmen ihanete uğrayıp yüzüstü bırakılan Müslümanları başka bir kanala bağlamak ve bu meseleyi içselleştirerek “prayer
room”un açılmasını dört gözle bekler hâle getirmek
için yönetim tarafından kurgulanmış başka bir plan
olup olmadığı bize ancak kaderin gösterebileceği bir
durum olacaktır.
Ahvâl ~ 5
BİR MESCİDİN ANATOMİSİ
Selim Yaman
“Tüm inanç sahiplerinin, özgürlükleri gereği ibadetlerini yapabilecekleri bir ‘prayer room’un Güney’de açılmasını yönetim nezdinde savunduk. Girişimlerimiz sonucunda Üniversite Yönetim Kurulu
kararıyla Güney’de bir ‘prayer room’ açılması talebi oy çokluğuyla kabul edildi. Yakın zamanda Güney
Kampüs’te, ÖTK girişimiyle açılacak ‘prayer room’u
göreceksiniz.” ÖTK resmi Twitter hesabı, 18 Aralık
2014
ÖTK yoktu, düşman çoktu; ÖTK geldi, düşmanı
yendi; bu güzel mescidi, bizlere verdi.
Güzel hikâye. Ya da yok, güzel demeyelim, basit. Evet evet, bu durumu en iyi ifade eden kelime bu:
“basit”. Tamam, üniversite dinamik bir yapıya sahiptir, öğrencilerin uzun süreli hafızası yoktur, yirmi sene
önce yaşanmış bir infiali kimse bilmez bile; kabul.
Fakat amnesia da olmadık ya, son altı seneyi biliyoruz
iyi kötü. Bir anda ÖTK’nın teklifi ÜYK gündemine
geldi, değerlendirildi ve okul “Aa çok haklılar. Hemen bir prayer room açmalıyız, insanlar namazlarını
kılabilsinler.” dedi, gibi bir hikâye anlatımı ziyadesiyle basit. ÖTK’nın başarılı retoriklerinin hiç payı
yok mudur, elbet vardır ama oranına epey düşük diyebilirim. Ben; kendi zaviyemden, gördüklerim, işittiklerim ve okuduklarım doğrultusunda anlatayım bu
hikâyeyi bir de:
Bizim bildiğimiz tarihlerden, yani aynel-yakîn bilmesek de bir şekilde haberdar olabildiğimiz 2009’dan
başlayalım mesela. Süreç daha öncesine, okulda ses
çıkaran Müslüman nüfusun ilk artışlarına değin de
götürülebilir muhakkak. Mescid taleplerinin ilk defa
konuşulmaya başlanması on yıllar evveline götürür
bizi fakat ilk kez görünür olup fark edilir hâle geldiğimiz vakitlerden başlayalım.
Ne diyorduk, 2009. Başörtüsü yasağının kaldırılmasına yönelik oluşturulan eylemselliğin, sonraları ortaya çıkacak mescid mücadeleleri için de zemin hazırladığını söyleyebiliriz herhalde. Camiadaki -olumlu ya
da olumsuz bir şekilde- hemen herkesin gündeminde
olan mesele, Güney’e mescid açtırma fikri, okul yönetimine iletilir. İlk adım olarak, mescid ihtiyacının
önemini gösterebilmek adına, hâlâ okuyan öğrenciler
tarafından 870 mail atılır ilgili mercilere. Hem ÖTK
üzerinden hem de ilgili kimselerden randevu alınarak
doğrudan görüşmeler yapılır. Öğrencilerin problemlerini genel olarak umursamayan dönemin rektörünün tepkisi şaşırtmaz: “Görüşmeye bile gerek yok.”
Resmî yollardan retler gelince, Natuk Birkan Binası
Natukbaba’ya çevrilir. Artık orada da namaz kılınacaktır. En başlarda şaşkınlıktan olsa gerek, kimsecikler
ses çıkarmaz fakat NB personeli sonradan, talimatlar
doğrultusunda hanımlar mescidi olarak kullanılan
masaları kaldırır, öğrencileri de orada namaz kılmamaları doğrultusunda ikaz etmeye başlar. Üniversitenin güzide Güney Kampüsü’nün pek modern(!) binalarının birinde, Natuk Birkan’da, namaz kılınacaktı,
öyle mi? Öğrenciler namazlarını kılmaya devam ederler dönem bitinceye dek fakat okul yönetiminden çıt
çıkmaz yine.
Ahvâl ~ 6
Sonraki zamanlarda, istisnasız her sene, mail gruplarında ya da ikili sohbetlerde ana gündemlerimizden
biri olmaya devam eder mescid meselesi. Kimi zaman
Proficiency ile rast geldiği için kılınamayan Cumaların yanında bahsedilir, kimi zaman müstakil olarak
ele alınıp kullanılan dil ya da mescid isteme gayelerimiz üzerine tartışmalar yapılır.
2011’e gelindiğinde ise Ege Üniversitesi’ne mescid
açılması camiadan öğrencileri tekrar harekete geçirir.
Bu sefer birikmiş tecrübeden de faydalanılır: Mescid verilmezdi, alınabilirdi ancak. Tavrını her fırsatta
apaçık belirtmekten çekinmeyen bir üniversitenin bir
anda insafa gelip mescid açmayacağı bilindiği için,
tekrar yapılan görüşmelerden aynı şekilde ret alınınca moral bozukluğu oluşmadan hemen çalışmalara
girişilir. Stantlar açılır, videolar hazırlanır, dilekçeler
toplanır, Seyyar Mescid kurulur, sosyal medyadan
kampanya başlatılır, haberler yapılır... Fakat ne kamuoyunun baskısı ne de toplanan 1355 dilekçe fayda
eder; yönetim geri adım atmaz.
Buraya kadar anlatılan kısım öğrencilerin çabalarını içeriyordu. İnşallah 2012 sürecini okuyacağınız
için o kısmın detaylarına girmedim. Bir de personel
boyutu var bu işin. Mütevazi Emin Amcamız yıllardır
hem elinden geldiğince öğrencilere namaz kılabilmeleri için bir yerler ayarlamaya çalışıyor hem de rektörle birebir görüşüp mescid talebini iletiyor. Detayları
röportaj üzerinden takip edilebilir. Allah ondan razı
olsun.
Bir de mevcut iktidarın getirdiği konjonktür itibarıyla, baskılar sonucu üniversite yönetimi “prayer
room”u açmak zorunda kalmış olabilir, bunun payı
nedir bilemem. Fakat öğrencilerden böyle güçlü bir
talep olmasaydı konjonktür de fayda etmez, mescidin
arzı absürt olurdu muhakkak.
Hâsılıkelâm, üniversite yönetimi, zatında mündemiç addettiği liberal değerlerini bir anda hatırlayıp
bu mescidi bizlere “bahşetmedi”. Açıkça “mescid/t”
demeye bile cesareti olmayan yönetim kuruluna bu
“lütfundan” dolayı minnettar olmayacağım. ÖTK’nın
çabalarını değerli bulamıyorum çünkü yıllardır hem
öğrencilerin hem personelin verdiği tüm bu uğraşlar
görmezden geliniyor ÖTK’nın yaptığı resmî açıklamaya göre.
Son söz niyetine: Ben mescid sürecini bir taraf tutarak anlattım, mescidin açılmasını savunan bir gözle.
Mescid açtırma çabalarını eleştiren, mescidin Müslümanlar arasındaki konumunun yalnızca “ders arası beş
dakikada namaz” şeklindeki bir ihtiyaca indirgenip
merkezî konumunu kaybettiğini düşünen, özgürlükçü bir dille mescid talep edilmesinin Müslümanların
mikro düzeyde bile zihnen nasıl liberal bir dönüşüm
geçirdiğini savunan muhtelif argümanlar benim tam
anlamıyla benimseyebildiğim argümanlar değil ancak
soru işaretleri oluşturduğunu da inkar edemem. Net
olan bir şey var ki, nasıl ki makro düzeyde, Müslümanlar olarak yeni bir söylemi/kurumu üzerinde yeterince tartışmadan benimsemeye başlamışsak, buna
da alışacağız, bunu da sorgulamayacağız daha fazla.
Tartışılacaksa “prayer room”u tartışmak için son
demler şu vakitlerdir.
Allah’a emanet.
BOĞAZİÇİ’NDE BİR MESCİD MÜCADELESİ
Emin Şahin
Bismillahirrahmanirahim,
01.10.1986 yılında üniversitede işe girdim. Sözleşmeli olarak Arazi Değerlendirme Genel Müdürlüğü’nde bahçıvan olarak işe başladım. Ama namazımı
da kılmam lazımdı, baktım hiç kimse namaz kılmıyordu ve Cuma namazımı da kılmam gerekiyordu. Tabii
ki, 1996’dan önce eski bir seramız vardı. Bir köşesinde vakit namazlarımı kılmaya başladım, sonra da
Cuma namazlarına gitmeye. O zamanki kadrolu abilerden rica ettim, birlikte gitmeye başladık Cuma’ya.
O dönemin müdürü beni ikaz etti ama ben gittim yine
de. Saatler ileri alınınca benim namaz kıldığımı ve
Cuma’ya gittiğimi anladı, beni tekrar ikaz etti. Fakat
benim, Rabbimin emrini yerine getirmem lazımdı ve
ben yine arkadaşlarımla Cuma namazına gittim. Bu
defa beni Kuzey Kampüs’e yolladılar. 1985-1989 yıllarında Kuzey Kampüs’te hizmet verdim. Daha sonra müdür değişimiyle tekrar Güney Kampüs’e döndüm ve seranın sorumlusu oldum. Bu sırada namaz
kılan arkadaşlarımın sayısı artıyordu (Allah onlardan
razı olsun), artık serada cemaatle kılıyorduk namazı.
1996’ya kadar eski serada devam ettik. 1996’da sera
yenilendi ve şimdiki hâlini aldı. İlk zamanlar serayı,
namaz için, sadece ofisteki arkadaşlar kullanıyordu;
sonra öğrenci arkadaşlar da gelmeye başladı. Bundan
sonra da bir hanım personel kardeşimiz gelmeye başladı ve ardından kız öğrenci kardeşlerimiz geldi seramıza. Rabbim onlardan razı olsun, ibadetlerini kabul
etsin.
Tabii, yerimiz erkekler için uygundu ve hanım
kardeşlerimiz için yer düşünmemiz gerekiyordu.
Arkadaşlarımdan rica ettim ve el birliği ile şimdiki
naylon seraya namazlık yaptık. Arkadaşlarımdan da
Allah razı olsun. Burası aşağı yukarı üç senedir var.
Tabii temeli sağlam yapmak önemli. Dolapların kıblede kaldığını fark edince kendi dolabımı kıblede bıraktım. Ben namaz kılanları beklerim ama başkalarını rahatsız etmeyelim diye onların dolaplarını arkaya
aldım. Bakıyorum, bazen namaza başlayanlar oluyor
ama okumayı bilmiyor; onlara Kur’ân da öğretiyorum. Öğrenebilene tecvidli öğretiyorum. Hâlâ günlük
temizliğine vs. bakıyoruz. Namaz kılana rahatsızlık
vermesin diye duvarı da ördük. Namazı kılıyorsan
çevreni de temiz tutacaksın. Namaz kılan insan mütevazi olacak. Gururu ayakların altına alacaksın. Allah
dostları ne yapmışlar? Aziz Mahmud Hüdâyi mesela,
kadılıktan tuvalet temizliğine… Gururu bırakacaksın,
tevazu göstereceksin; bu işin yolu tevazudan geçiyor.
Hizmet ehli olacaksın. Allah’ın da insanların da hoşuna gitmez. Nereye gidersek hizmete devam, keşke
daha iyisini yapabilsek.
Bu arada, gerçekleşen rektör değişikliğinden sonra bir vesile ile rektörle görüşme imkanı yakaladım
ve okuldaki mescid ihtiyacından bahsedip her fakülte
ve atölyeye on metrekarelik birer mescid yapılması
gerektiğini söyledim.
Bir gün ben yokken sendikadan bazı istekler olmuş. “Seradaki arkadaşları temsilen rektörlüğe gider
misin?” dediler. Üç kalem şey istiyorlardı, yemektir
elbisedir. Ben de dördüncü maddeye mescidi ekledim. Sendikadakilerin, hiç kimsenin haberi yoktu
bundan. İlk başta söylesem belki tepki olur deyip
sona ekledim. Rektörümüz camiyi hatırlatıp cami
ulaşımında yardımcı olacağını söyledi. Namazgâha
gelince, yaptık amma sorunları tam hâlledemedik
çünkü yazın sıcağı, kışın soğuğu vardı. Yeterli hizmet
veremiyordum ve bu beni üzüyordu. Hâlâ da öyle olduğunu düşündüğümden içim rahat değil.
Rektörlüğe gidip geliyordum, çiçeklerin bakımını
yapıyordum. Rektör Yardımcıları Mehmet Hoca ve
Fikret Hoca namaz kılınan yeri görmeye geldiler, büyük bir nezaket örneği sergilediler ve artık rektörlük
yönetiminin de haberi oldu. İçim biraz rahatlamıştı.
Daha sonra rektörlük senatosundan mescid kararı
çıktı ve çok mutlu oldum. İnşallah mescidimiz de
açılır, açılışını bekliyoruz. Okul yönetimimize çok teşekkür ediyorum. Allah-û Teâlâ onlardan razı olsun.
İmza kampanyası başlatan öğrenci kardeşlerime de
teşekkür ediyorum. Boğaziçili öğrenci kardeşlerimle tanıştığım için Rabbime hamd ediyorum. Mustafa,
Alperen, Ahmet ve Yusuf kardeşlerime, davetimize
icabet edip kahvaltıya gelen - gelmeyen Boğaziçili
gençlere ve hâlâ bizlerle beraber namaz kılan - kılmayan herkese teşekkür ediyorum. Rabbim birlik ve
beraberliğimizi dâim ve kâim eylesin. Rabbim sayılarımızı arttırsın. Amin!
Biraz da kendimden bahsedeyim: Tokat’ın Erbaa ilçesinin Tanoba kasabasında doğdum. İlkokulu Tanoba’da okudum. Daha sonra kasabamızda bulunan
yatılı Kur’ân kursunda okudum. (Süleyman Hilmi
Tunahan Hazretleri’nin kursu idi.) Tanoba hafızların
yetiştiği bir belde. Hafız dedenin oğulları da burada
yetişmiş. (Bahattin, Osman, Emin, Yusuf Saraç Hocalarımızın yetiştiği bir belde.) Allah-û Teâlâ onlardan razı olsun.
Ahvâl ~ 7
GÜNEY’DEN KUZEY’E KAÇ VAKİT?
Nâgehan Elif Akyağ & Seden Nadire Harputluoğlu
Birçoğunuzun bildiği gibi, 2012 yılında mescid isteği tekrar okulun gündemine oturdu. Çeşitli kampanyalar yürütüldü, emekler harcandı. Biz de Ahvâl ekibi olarak bu
süreci mercek altına alalım istedik ve o sürecin başrollerinden Selvanur Yazıcı Sezgin, Sümeyra Altınok ve Ümran Gülbin Sarı ile görüştük.
Süreç tam olarak ne zaman başladı?
Gülbin: Aslında, bir oluşum vardı 2009’da.
Sümeyra: 2009’da ben biraz pasiftim, ayrıntılı hatırlamıyorum ama yine çok tartışıldı ve-bizimkini
anlatınca göreceksiniz, benzer tartışmalar olmuş
– sonunda insanlar çok yorulup işi bıraktılar diye
hatırlıyorum. Biz de, o zaman işin içinde çok olmamanın verdiği cesaretle tekrar işe giriştik. Ve
hemen hemen aynı şeyler yaşandı bana kalırsa.
Süreç, olayların patlak verdiği 2012 Güz Dönemi’nden bir önceki bahar döneminde başlamıştı.
Biz, bir arkadaşımla aramızda “Mescid niye yok?”
diye konuşurken “Kızlara haber verelim.” dedik
ve Sohbet Halkası’na “Mescid için tekrar toplanıp konuşalım.” minvalinde bir mail attık. Sonra
bir toplantı oldu hanımlar arasında, hayli katılım
olmuştu. Ama dönem sonuna yaklaştığımız için
çok kapsamlı bir şey yapılamayacağına karar
verilip sadece dört kız ve dört erkekten oluşan bir
komisyon oluşturulmuştu. Komisyondaki erkekler
Erkek Heyeti’ndendi. Biz toplantıyı yaparken, “Dilekçe gönderelim, okula tekrar hatırlatalım.” diye
başladık çünkü 2009’dan beri hiçbir şey yapılmamıştı. Sonra gelecek cevabı bekledik. “Ona
göre, seneye yeni bir oluşumla tekrar hızlı bir şekilde başlarız.” diye konuştuk. Okula dilekçe verdik
ama geri dönüş olmadı. Üç kişi öğrenci dekanıyla
görüşmeye gittik ama çok olumlu geçmedi görüşme elbette. Bu sırada, komisyonda okula YÖK
aracılığıyla baskı yapma fikri ortaya atıldı. Arkadaşımla ben, bunu istemediğimiz için komisyondan ayrıldık. Sonra YÖK’e gidildi ama bir gelişme
olmadı bildiğim kadarıyla. Sonraki yıl, 2012 Güz,
Güney’de çok dersimiz vardı ve mescid ihtiyacını iliklerimize kadar hissediyorduk. Bu erkeklerin
hissettiği bir şey değildi ama kızlar için abdest almak, ulu orta namaz kılmak; yukarı, camiye çıkıp
inmek çok zor oluyordu.
Selvanur: Bunu dersleri Güney’de olanlar bilir
özellikle. Boğaziçi’nde geçen yıllarımda mescid
ihtiyacını epey hissettim. Şu an başka bir üniversiteden formasyon alıyorum, kampüste birden
çok mescid var; rahatım ve mutluyum.
Sümeyra: Biz YÖK’e gitme işinden rahatsız olmuştuk ama “Onu da denemek isteyenler var,
denesinler ama bakın bir şey çıkmadı, şimdi biz
istediğimiz gibi bir mücadeleye girişebiliriz.” diye
düşünmüştük. Sene başına çok heyecanlı başlamıştık. Bir de ihtiyaçtan doğduğu için hakikaten
o kadar saf ve iyi niyetliydik ki “Bizim buna ihtiyacımız var, tabii ki isteyeceğiz.” diyorduk. Sohbet
Halkası gibi bir grup olunca, sesinin geniş bir kitleye ulaştığını düşünüyorsun bir taraftan ama aslında Müslümanların küçük bir kısmı mevcut orada.
Biraz onun yanılgısına düştük. Oraya haber saldık
yine, “Mescid için bir şeyler yapmak isteyenler
toplansın.” dedik.
Ahvâl ~ 8
Gülbin: Bu grubun adının “Namaz İçin” olmasının
sebebi sınavların başlaması, akşamları midtermlerin olmasının sıkıntı olmasıydı ve mescidimizin
olmamasıydı. “Bunun için hocalara mail atalım.”
dedik. Genel olarak “Namaz için bir problemimiz
var.” deyip grubun adını “Namaz İçin” koyduk.
Selvanur: 2012 sürecini başlatan arkadaşlar olarak kendi hâlimizi aslında sizin şu andaki hâlinize
benzetebiliriz.
Sizin, bu röportajı yapmaya oldukça hevesli
gelmeniz bizimse bir o kadar yorgun ve çekincelerimizle gelmemiz gibi. Biz “Elimizden geleni yapalım, daha önce ne olmuşsa olmuş; bizim yapabileceğimiz şeyler var.” diye, hakikaten, çok
ümitli başlamıştık işe. Birisi ötekinin görüşüne karşı;
öbürü o görüşü şiddetle savunuyor, diğeri naif
buluyor, başkası sert buluyor… Bunlar çok klasiktir, Boğaziçi’nin gerçekleri. Biz de demiştik ki; herkes bir işin ucundan tutsun, o işin sorumlusu olsun.
Örneğin ben, bireysel olarak dilekçe verilmesine karşı değilsem imzamı veririm, karşıysam vermem. Fakat bir yandan mescid sürecinin başka
bir aşamasında da çalışmaya devam ederim. Biz
bu işten ancak bu şekilde sonuç alırız, diyorduk.
Sümeyra: “Herkes istediğini yapsın, kendi yolundan gitsin.” mantığı vardı, o da şöyleydi: Bazıları
okulu bu konuda dikkate almamamız gerektiğini ve mescid istiyorsak o mescidi hemen ortaya
koymamız gerektiğini düşünüyordu, ki bence
mantıklıydı. Biz, en azından okula bir kez daha
haber vermiş olalım, dedik çünkü rektör değişmişti ve biz onlarla iletişime geçmemiştik. “Bize
hiçbir şey söylemeden niye böyle bir şey yaptınız?” demesinler, biraz da haklıyken haksız konuma düşmeyelim diye ilk önce tekrar öğrenci
dekanıyla görüşmeyi düşünmüştük. Çünkü onların bizi reddedeceğinden çok emindik, orada da
biraz sert konuşmuştuk ki çatışma olsun. Ve beklediğimiz gibi reddedildik.
Selvanur: Şimdiye kadar geldiğimiz yeri özetlemek gerekirse, ilk önce Sümeyralar birkaç kişi ile
daha bireysel bir şeyler yapıyorlar, o yıl öyle bitiyor. Ertesi yıl “O dönem bitti, biz şimdi farklı bir şey
başlatabiliriz.” diye düşünmüşler. Haber ediyorlar
Sohbet Halkası’na, bize söylüyorlar. Toplanıyoruz,
o toplanmadan sonra Namaz İçin Platformu’nu
kuruyoruz. Bu daha kalabalık ve hepimizin içinde
olduğu bir oluşum. Bahsedeceğimiz 2012-2013
süreci de bu ekibin başlattığı süreç oluyor.
Sümeyra: Biz çok el yordamıyla yürüdüğümüz
için işe giriştikten sonra hiç kimseyi yeterince haberdar edemediğimizi fark ettik. Yani yine kendi
içimizde dönüyor gibi oldu her şey. Erkeklerle de
iletişimimiz yoktu çok fazla.
“Dilekçe toplansın.” diyen
oldu, “Eylem yapılsın.” diyen
oldu; “Toplu namaz kılalım.” gibi
fikirler çıktı.Bütün bunları yaparken erkeklerden çok ses çıkmadı. Bir önceki yıl kurulan komisyondaki erkekler bizi bu konuda
umutsuzluğa
düşürmüşlerdi.
“Erkekler içinde bu konuyu dert
edecek kimseyi bulamazsınız.
Kimse bu işe girmek istemiyor.
Olursa bu kızların öncülüğünde,
gerektiği yerde de biraz bizim
yardımımızla falan olur.” demişlerdi. Bunu dilekçe sürecinde
çok vurgulamışlardı.
Selvanur: İkinci sene sürece
başlarken, “Biz bunu kızlar olarak yapıyoruz.” diye düşünüyorduk. Gerçekten erkeklerden
çok ihtiyacı olan biziz. Onların
herhangi bir yerde abdest alıp
namaz kılması kolay. Abdest de
namaza dahil olduğu için asıl
o problem oluyor. Seccadeni
serer kılarsın, şalını serer kılarsın
diye bir mantık var eyvallah –
ben de onu çok yaptım okulda
ama – abdestim varsa yaptım.
İkinci sene, yani Sümeyralardan
sonra, büyük bir grup olarak
başlarken zaten “Biz bu işi kızlar
olarak yapacağız, erkekler de
eylem olursa gelirler.” görüşünde hemfikirdik. Demek istediğim; bu yöntem tartışılır, hatalarımızı sorgularız. Çok tartışıldı ve
sorgulandı da. Ama bizim Namaz İçin ekibindeki kızlar olarak
bu şekilde hareket etmek istediğimizi çünkü erkeklerin zaten
aynı fikirde olmalarının ve bir
arada hareket etmelerinin zor
olduğunu okulda önceden yaşanan olaylardan gözlemleyerek bildiğimizi, en azından böyle
zannettiğimizi de belirtelim.
Sümeyra: Bu, bir taraftan bakıldığında tüm Müslümanları ilgilendiren bir şey ve aslında biz
ihtiyaç söylemi ile başlamış olsak da İslâmî mücadelenin de
bir tarafına dokunduğu için Shirket’e mail attık. Oradan gelen
tepkilerle kafamız karıştı ve bir
şeyler oluşmaya başladı diyebiliriz. Erkeklerin sadece ihtiyaç
duymadıkları için bu işin içine
girmeyeceklerini düşünürken,
aslında onların olaya daha başka yerden baktıklarını öğrendik.
Gülbin: Erkeklerin, bizim sürecin öncesinde geniş katılımlı bir
toplantıda mescid konusunu
tartıştığını ve böyle bir sürece
yeltenmeme kararları olduğunu
öğrendik.
Fakat bizim algımız, sürecin başında bize yansıtılan “Erkekler
bu konuda birleşemez, siz işinize
bakın.” durumundan da kaynaklanan fikir ayrılıkların önemsiz olduğu yönündeydi. Bize
göre, bu ayrışma onların ortak iş
yapma beceriksizliğinden kaynaklanıyordu ve esaslı bir fikir
ayrılığı da olamazdı. Fakat bu
çok yanlış bir algı imiş, aslında o
tarafta da en azından üzerine
düşünülmeye değer fikirler varmış ve biz onları boş vermişiz. Bu
usul olarak hatalıymış. İslâmî bir
mücadelede ümmetin yarısını
dışarıda bırakmışız ve aslında
aşağılamışız ama bunu sonradan fark edebildik ya da fark
edebildim diyeyim.
Selvanur: Biz o sırada, bir anda
her şeyi sunmaya hazırlanıyorduk. Seyyar Mescid, blog, afiş,
imza, video, hashtag vs. için
arkadaşlarımız çalışıyordu. Bir
taraftan da Sümeyraların kafa
karışıklığı başlamış tabii.
Sümeyra: Biz bir taraftan konuşuyorduk kafa karışıklıklarımızı
ama daha iş bırakma noktasına
gelmemiştik; hâlâ video ile ilgili
konuşuyorduk mesela.
Gülbin: Çünkü finaller gelecek, bir an önce yola çıkmamız
gerekiyor. Ama “Şu fikir şurada
dursun, onu bir ara istişare edelim.” gibi bir düşüncemiz vardı.
Selvanur: Böylece süreç kamuoyu ile paylaşılmış oldu. Video yayınlandı. Twitter’da trending topic olduk ve medya bizi
aramaya başladı. Tüm bunların
yanında videonun altına gelen
yorumun devamında bir arkadaşımızdan aldığımız eleştiri olsun, kızların kafalarında henüz
hazırlık aşamasında beliren soru
işaretleri olsun, hepsi mail grubumuzda konuşulmaya, tartışılmaya başlandı. Ancak biz,
sürece devam eden arkadaşlar olarak şöyle düşünüyorduk:
Henüz başında, kiminin çok
siyasî bulduğu için eleştirdiği,
kiminin ihtiyaç söylemi üzerinden gittiğimizi düşünerek içinde
yer almak istemediği bir süreçti
bu. Bunu tahmin ediyorduk ve
tahmin ettiğimiz gibi oldu. O nedenle “Bu tartışma hep devam
edecek, biz zorlayalım da bu
mescid açılsın, Müslümanların
arasındaki tüm bu tartışmalar
mescidde tartışılmaya devam
edilsin, isteyen ihtiyacı olduğu
için gelsin isteyen de içinde İslâmî kimliği ile etkinlik düzenlesin.” diye düşünüyorduk.
Sümeyra: Aslında şöyle oldu:
Süreç bizim kafamızda bir önceki seneden başlıyordu ve o
zamanlardan gelen şeyler de
vardı. Mesela YÖK’e gidilecek,
dendi ve biz orada rahatsız olduk. Yukarıdan bir şey yapılması
bana her zaman çok yanlış geliyor ama “Onu yaptılar, olmadı.
Biz artık yolumuza, tabiri caizse,
temiz bir şekilde devam edebiliriz.” diye düşünmüştüm ikinci
yıl. Okul ise bize sürekli “Okulda
yer yok, kampüs sit alanı olduğu için yeni bina yapılamaz.”
argümanıyla geliyordu. Biz de
o sıralarda İmar Müdürlüğü’ne
bile gitmiştik Büşra’yla. “Hakikaten okulda yer yok mu?” ve
“Sonradan yapılan binalar nasıl
yapıldı?” diye sormak için.
Selvanur: Burada şunu vurgulamak gerekiyor: Okul bize
hep “Bütün haklara saygı duyuyoruz, bu okulda demokratik
ortam var.” diyor. Biz de buna
dayanarak okulun gerçekten
bize düzgün bir cevap vermesi
gerektiğini düşünüyorduk ve bu
süreçte benim gözlemleyebildiğim, okulun Müslüman öğrencilerine gerçekten, “Sen benim
öğrencimsin, ben de senin okulunum, yönetiminim, haydi gel
yapacaksak bir şeyler yapalım
beraber.” gibi bir yaklaşımı olmadığı. Bizim söylediklerimizi
çok ciddiye almadıklarını ve
yeni açılacağı duyurulan prayer roomları bizim isteklerimiz
ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda
yapmadıklarını düşünüyorum.
Sümeyra: Biz orada okulun
öğrencileri için bir şeyler yapabilmesi için iyi niyetli olması gerektiğini fark etmiştik. Sadece
Müslümanlara yönelik de değildi bu düşüncemiz. O zamanlar
kulüp odası meselesi vardı; kulüp odası bulunamıyordu, “Yer
yok.” deniyordu. Ama bir taraftan da Matematik Araştırma
Merkezi’nin inşaatı sürüyordu.
Oda bulamıyorduk. Aynı zamanda, ne ibadet için ne de
sosyal faaliyetler için yer bulabiliyorduk. Orada, artık hükümet
biraz daha bizim tarafımızda
olduğundan rektöre baskı yapabilecek durumda diye, diğer
öğrenciler oda için çırpınırken
biz daha kolay oda bulursak
bunun bize kazandırdığı hiçbir
şeyin olmayacağını fark etmiştik. Evet, ihtiyacımızı gideririz
ama o mescidin mânâsı o zaman nerede kalıyordu?
Ahvâl ~ 9
“Güç bizim elimizde” diye bir
zamanlar bize yapılan şeyin
aynısını başka insanlara yapmamız çok yanlıştı. Çünkü biz
bu mescid sürecini devam ettirirken herkes istediğini yapsın
prensibindeyken, bir taraftan
da hâlâ uğraşmaya çalışan insanlar vardı; bunun haberleri
geliyordu ve asıl rahatsız olduğumuz konu buydu. Tüm Müslümanların işin içine karışamıyor
olması, herkesin eşit şekilde fikrinin alınamıyor olması gibi durumlar da vardı. Ama beni asıl
rahatsız eden, baskı yoluyla bir
şeylerin yaptırılmaya çalışılmasıydı sürekli ve cidden böyle
bir şeyi istemediğime karar verdim. “Böyle bir şey olacağına
çimlerde namaz kılarım.” deyip
bıraktım. Bir de adımlarımızın
üzerinde tam düşünmeden ilerliyormuşuz gibi hissedip tedirgin
olmuştum.
Sen Sümeyra’dan sonra ayrılmıştın değil mi Gülbin? Senin
sürecin nasıl oldu?
Gülbin: Benim sürecim şu şekildeydi: O sene Güney’de
derslerim vardı; otoparkta, boş
sınıflarda vs. namaz kılıyordum.
Mescid ile ilgili yapılan istişarelere kişisel programlarımla çakıştığı için katılamamıştım. Bir
taraftan konunun, bu denli ihtiyaç üzerinden yürümesinden
rahatsızım. Tabii ki bir ihtiyaç
ama bu ihtiyaca bir kampanya havasında çözüm aranması
içime sinmiyordu. Sürece girişim
ise, mescid videosu çekilirken
görevli arkadaşlarımdan birinin dersi olması ve medya ekibinin yardıma ihtiyaç duyması
üzerine olmuştu. Senaryodan
haberim yoktu ama bir an için
“Güney’den Kuzey’e kaç dakikada çıkıyorsunuz?” diye soran
muhabir oluvermiştim. Aslında
bu biraz da sürecin “Herkes bir
işin ucundan tutsun.” mantığı ile
akmasındandı. Aynı gün, arkadaşım Esmanur “Aslında mescid dediğin şöyle olur; atacaksın halını, kılacaksın namazını. Al
sana mescid!” dedi. Böylece bir
Seyyar Mescid inisiyatifi almış olduk. Başlarda Selvanur da vardı
ama bir yandan da Esmanur’la
birlikte süreçteki bazı gelişmelerden rahatsızlık duyuyorduk.
Bunlardan biri muhatap alınmama meselesi idi. Starbucks
işgali sırasında rektör, öğrencilerden randevu almış ve öğrencilerle uzun bir toplantı yapmışken devam etmekte olan
mescid kampanyası ile ilgili
okuldan çıt dahi çıkmıyordu.
Ahvâl ~ 10
Geçtik aramalarını, telefonlarımızı açmıyorlardı. Bu tarz
şeyler üzerinden “Ne kadar
doğru yapıyoruz?” diye kendimizi sorguladığımız bir sürece girdik ama bir yandan
da “Okulun farklı yerlerinde
Seyyar Mescid olsun, mescid
verilmez alınır, Malcolm X!”
diyoruz. Daha sonra mâlum
video yayınlandı ve altına
ağır eleştiren ve dalga geçen
bir yorum geldi “camia” dan
birinden. Biz de “Kardeş çok
ayıp ettiniz.” şeklinde bir cevap vermiştik. O da, Allah razı
olsun, uzun ve açıklayıcı bir
mail yazıp şöyle bir açıklama
yapmıştı: “Bizim, okulda mescid açtırmak gibi bir zorunluluğumuz yok. Bizim okula gelmek gibi bir zorunluluğumuz
yok. Bizim zorunluluğumuz
Kur’ân’a uyup onu yaşamak,
Allah için bir şeyler yapmak ve
nebevî metodu uygulamak.
Sizin yaptığınız bu mücadelenin neresine uygun?“ demişti.
Buna ek olarak erkeklerin istişarelerinden hiç haberimiz olmayışından, sürecin hiç şeffaf
gitmeyişinden bahsetmişti ve
bizleri mesul tutmuştu. Biz, istişare eksikliğimizi fark ettiğimiz
zamanlarda Seyyar Mescid
çalışmaları hız kazandı ve biz
Seyyar Mescid’e “yeni istişare
mekânı” olarak da bakmaya
başladık. Biz “Ne güzel, birlik
beraberlik içinde açtık mescidi.” diye düşünüyorduk, hatta açarken kurdele bile kesmiştik kızlarla, eğlenmek için.
Fakat sonra bazı erkekler orada bize “Bu mescid, bir şey
diyemeyiz elbette ama bizim
haberimiz yoktu, ayıp ettiniz.
Biz bunu tesadüfen öğrendik,
ki bu çok sıkıntılı bir şey. Ama
biz Müslümanız sonuçta, yardıma ihtiyacınız olursa hemen
konuşalım.” demiş ve böylece
sürece şerhlerini düşmüşlerdi.
Tecrübemiz olmadığından ve
herhangi bir tecrübe aktarımı da gerçekleşmediğinden
erkeklerin istişarelerine dair
herhangi bir şey bilmiyorduk
ve bunu bize aktarmakla yükümlü kişiler aktarmadığı için
sakat başlayan bir süreçte
bulduk kendimiz. Bunu fark
edince de ana mescid sürecinden koparmaya çalıştık
Seyyar Mescid’i. Zaten bir şekilde o süreç de kendi sonuna
gelmişti; imzalar toplanmış,
Twitter’da iki gece üst üste TT
olunmuştu.
Ama biz ne kadar “Ne olduysa oldu, gelin artık istişare
edelim.” desek de bunu sonradan demenin anlamı olmadığını gördük. “İşte Mescid
Böyle İstenir, Tek Yürekten Tek
Ağızdan” gibi bir yazı çıkmıştı
mesela. Halbuki sürecin az da
olsa içindeki bir insan böyle
bir cümleyi kuramazdı. İçerisi
bambaşka iken dışarıda başka bir rüzgâr esiyordu. Hanımlar arasında uzun bir toplantı
oldu, herkes içini döktü ve biz
Esmanur’la birlikte ayrıldık.
Seyyar Mescid eşyalarını da
ekibe bıraktık, isterlerse devam etsinler diye. Ama tekil
bazı çabalar dışında genel
bir inisiyatif alınmadı.
Sümeyra: Zor bir tecrübe
oldu. İstişare yapıyorduk ama
bu sırada kafamız ve ruhumuz yoruluyordu. Bir de biz
yola safiyane bir şekilde, ihtiyaç mantığı ile çıktık. Sonra
fark ettik ki bunun sadece ihtiyaç olarak kalması mümkün
değil, tabii ki siyasî bir tarafı
var. Eğer bu siyasî bir talepse
bunun üzerine düşünülmesi
gereken çok şey var. Sadece böyle sonuç odaklı gidiyorduk, Selva’nın dediği gibi;
“Herkes istediğini yapsın.” Sonuç odaklı giderken attığımız
adımları, bu adımların nereye
varacağını, bunu gerçekten
yapmayı isteyip istemediğimizi düşünmeden çok hızlı hareket ediyorduk.
Selvanur: Birinci problem bu.
İkincisi aslında olayın kamuya
mâl olduktan sonra artık kontrolümüzden çıkmaya başlaması, tabiri caizse. Aslında biz
yirmi-otuz arkadaşız ama Twitter’da bir kampanya başlatıyoruz ve herkes istediği tweeti
atıyor. Bizim mescid kampanyasını birçok insan duyuyor
ve birisi çıkıp “Benim şurada
tanıdığım var.” diyor. Namaz
İçin Platformu’ndakiler olarak
“Bu işin yukarıdan çözülmesine kesinlikle karşıyız.” diye kibarca söylüyoruz ve bu sefer
“Bir grup kendi kendine bir
şeyler yapıyor, bizi katmıyor.”
gibi oluyor. Evet, biz farklı insanları katmadan bir şeyler
yaptık. Boğaziçi’ndeki bütün
Müslümanları istişareye çağırsaydık mesela, bir açık oturum yapsaydık Study’de, her
yerde duyursaydık gelselerdi;
oradan o kadar farklı şeyler
çıkacaktı ki...
“Tamamen bir İslâmî mücadele olarak açalım.” diyenler, “İslâmî açıdan bakıp açmayalım,
böyle bir şeyle uğraşmayalım”
diyenler; “Benim yukarıda tanıdıklarım var, ben hallettiriyorum
merak etmeyin.”e kadar birbiri
ile alâkasız çok farklı görüş olacağı için de bu yolu seçmiştik
en başta. Ama sonra yaşayarak
öğrendik ki bu şekilde de olmadı. Konuştuklarımızdan vardığım şöyle bir sonuç var: Yine de
her şeyde bir hayır vardır, şu an
anlatırken bile diyorum ya “Ne
kadar çok kişiyle konuştuk, fikir
alışverişi yaptık, öğrendik, birbirimizle tartıştık, küstük barıştık.”
Gerçekten bizlere kişisel olarak
çok şey katan bir süreç oldu ve
bunları size anlatıyor olmamız
bile bunun bir sonucudur. Biz
başlarken şu umutta, şu inançtaydık: “Video yayınlayacağız,
Twitter’dan herkese duyuracağız; gazeteciler, köşe yazarları
bizim için yazacaklar, dolayısıyla okul ‘Boğaziçi’nin adı zedeleniyor.’ diyecek, korkacak, bizi
muhatap alacak, yanına çağıracak, ‘Tamam çocuklar halledeceğiz, yapacağız bir şeyler.’
diyecek.”
Hatta mevcut video yayınlanırken başında “Özgürlükçü
yaklaşımıyla bilinen Boğaziçi
Üniversitesi’ndeki öğrenciler...”
ifadesi geçiyor sanki buna vurgu yapmak istenircesine.
Selvanur: Biz okulun kendisini
tanımladığı üzere liberal, demokratik duruşunun ayağına
kurşun sıkmaya çalışıyoruz. “Öyleyiz diyorsunuz ama bakın değilsiniz.”
Sümeyra: Başörtüsü meselesinde bunu yaşadığımız için tekrar
aynısını yaşayabiliriz gibi gelmişti bize çünkü o zaman bizi görüşmeye çağırmışlardı cidden.
Selvanur: Biz tüm bu çalışmaları yapıp Seyyar Mescid’i açtıktan sonra, bütün muhafazakâr
medyaya çıkmayı başardık. Tabii sadece muhafazakâr medyaya çıkmayı başardık. Ama
okuldan herhangi bir dönüt
alamadık. Bir de süreç bittikten
sonraki yaz Kilyos Mescidi’nin
duyurusu yapılmıştı. Ama biz
tüm bu çalışmalarımızı devam
ettirirken okuldan, “shuttle sayısının arttırıldığını ve Kuzey Güney Kampüsler arası sürekli
gidip gelecek ring shuttle seferleri başlatıldığını” içeren bir mail
geldi. Bunun bizim “Namaz için
camiye yetişemiyoruz.” argümanımıza bir cevap olduğu
açıktı. Ancak yine direkt muhatap alınmamıştık tabii.
Sümeyra: Bu ring seferler de işimize yarayan tek kısım.
Selvanur: Okuldan somut olarak yapılan dönüş bu oldu.
Ama bu mail bizi muhatap alıp
bize hitaben, çabamızı göz
önünde bulundurarak atılmış
bir mail değildi. Yani bu süreçte okulun bizi gerçekten önemsemediğini görmüş olduk. Arkadaşlar ayrıldıktan sonra geri
kalanlar olarak tam gaz devam
edemedik. Hepimizin kafasında
soru işaretleri vardı, hepimiz “Ne
yapılabilir?” diye düşünüyorduk. İnsanlar fikir ayrılığı yaşayıp
bıraktı ama biz birkaç arkadaş
bu süreci devam ettirip olumlu
ya da olumsuz bir sonuca bağlayıp kapatarak bitirmemiz gerektiğine inanıyorduk. Tabii bu
süreçte sürekli istişareler yaptık.
Önce kızlar olarak kendi aramızda toplandık; yeteri kadar
istişare yapılmadığını ve bunun
bir hata olduğunu anladık. Bundan sonra gerek kızlar arasındaki gerekse erkeklerle istişare
kanallarımızı genişlettik. Okuldaki birçok farklı cemaat, grup
ve oluşumdan kız arkadaşlarımıza ulaşıp “Bakın biz böyle bir
şey yapıyoruz. Görüşleriniz önerileriniz nelerdir, kabul ediyor
musunuz, siz ne düşünüyorsunuz?” diye sorduk. Aynı şekilde
erkeklerle, ulaşabildiğimiz kadarıyla, daha çok mail üzerinden, iletişime geçtik. Bir yandan
Shirket’e süreç hakkında bilgilendirici mail atmaya devam
edip bir yandan da şimdiye
kadar bize; bloga olsun, videonun altına olsun ya da bizim
mail adresimize, gruplara herhangi bir dönüş yapan, olumlu
olumsuz eleştiren, tebrik eden
ya da kızan bütün erkeklere
özelden bir mail hazırlayıp “bogazicinemescid” hesabından
gönderdik. Aynı zamanda mail
atmayanlara,
tanıdıklarımıza
ya da farklı görüşten, yani süreç
hakkında farklı fikirleri olabileceğini düşündüğümüz, mesela şu
anda Mekteb grubunu oluşturan erkeklerden birkaçına, Şûra’dan, AGD’den veya Seyyar
Mescid’e gelen erkeklere mail
attık. Allah razı olsun, sanırım
hepsinden cevap geldi. Kızlardan da aynı şekilde, herkesten
cevap aldık. Namaz İçin Platformu’nun geri kalanları olarak
farklı cevaplar aldık. Orada
söylenebilecek farklı bütün fikirleri gördük.
Tepkilerden “Ne yapabiliriz, buradan nasıl devam edebiliriz?”
diyerek bir şey çıkarmaya çalıştık. Artık ilk dönem bitmiş, araya tatil girmiş, yeni bir dönem
başlamıştı. Olayın üzerinden
zaman geçtiğinden olay soğumuş, sosyal medyadaki dönem
durulmuş, gazeteler bunu unutmuştu ve biz devam edecek bir
kitle bulamamıştık. Yani bu, artık hiç kimse mescid açılmasını
istemiyor demek değildi fakat
insanların farklı yaşanmışlıkları
oldu. Müslümanların kendi aralarındaki tartışmaların getirdiği,
hem bir şeyler öğreten hem de
herkesin devam etme isteğini
kıran bir yorgunluk oldu. Arkadaşlarla görüşüldü, o istişareler
sonuçlandı. Biz onları değerlendirdik, kendi grubumuzu tekrar topladık, duyurabildiğimiz
kadar herkese duyurduk. Artık
ne kadar açılabiliyorsak mail
gruplarına mailler yolladık “Biz
bir toplantı daha yapacağız.”
diye. O toplantıda kızlara da
anlattık, görev alan arkadaşlarımıza, blogda yazı yazan sosyal medya sorumlusu olan, afişi asan, yolda yürürken geçip
soran, kısacası bir çabası olan
herkese durumu özetledik. Onlara da sorduk “Ne yapabiliriz?”
diye. Ve orada süreci noktalandırmanın bizim için en hayırlısı olacağına karar verdik. Bu,
mescidi okulda istemiyoruz demek değildi. Ama öyle bir duruma gelmiştik ki bundan sonra
okulun açacağı mescidin bizim
çabalarımız sonucu açılan bir
mescid olmayacağını görmüş
olduk. Sizin bugün yürüttüğünüz
tartışmalar, okulda gözlemledikleriniz de bunun sonucu gibi
bir şey. Görüyorsunuz, bir prayer
room açılacak mesela.
Biz de tam oraya gelecektik.
Prayer room hakkında ne düşünüyorsunuz?
Selvanur: Şimdi şöyle: Bu prayer room’u, bizden öncekilerin 2009’da yaptığı ve bizim
2012’de yaptığımız çalışmalar
için, bizi ciddiye aldıkları için
“Ya evet bu çocuklar bir sürü
şey anlatmaya çalıştılar bize.”
dedikleri için mi açıyorlar yoksa bizi çoktan unuttular mı? Bu
noktada baştan ayrılan, ortadan ayrılan, sona kadar devam
eden kim olursa olsun herkesin
aslında bize yakın düşündüğünü düşünüyorum.
Ahvâl ~ 11
Okulun bizim çabalarımız doğrultusunda, biz isteğimiz için,
bizim ihtiyacımız ya da bizim
duruşumuz için değil kendi çıkarları, kendi ilişkileri neyi gerektiriyorsa o doğrultuda hareket
ettiğini düşünüyorum.
Videoya geri dönecek olursak,
okuldaki “camia” dediğimiz
kesimin haricinde kalan öğrencilerden ne gibi geri dönüşler
aldınız?
Gülbin: Ben bir ara liberal bir
kulüpteydim. Videodan sonra
Kemalist bir grup “Neden mescid istemiyoruz?” diye video
hazırlıyordu ve benim o kulüpten arkadaşlarım “Niye kısıtlıyorsunuz insanları? Liberal olalım,
özgür olalım, bırakın insanlar istesin.” demişlerdi. Video hazırlayanlar da “Bazıları ihtiyaçtan
istiyor ama bazıları da İslâmî
şeylerden dolayı istiyor.” demişlerdi.
Selvanur: Ekşi Sözlük’te başlık
olmuştuk mesela. Birileri mescidi siyasî yönden savunan kişileri
konuşurken duyup başlık açmışlardı. Buna ek olarak ben videoda “Kaç dakikada çıkıyorsunuz?” diye sorarken “Mescid
mi istiyorsunuz? Tamam. Ben
aslında 7-8 dakikada çıkıyorum
ama 15-20 diyeyim mi?” diyen
arkadaşlar olmuştu.
Gülbin: Hatta motorlu bir çocuk vardı, “Ben ateistim ama
hadi yine iyisiniz 10 dakika diyeyim.” demişti. Bir de Seyyar Mescid’in bir mail hesabına şöyle
bir mail gelmişti: “Anlıyorum sizi,
mescide ihtiyacınız var ama bir
Müslüman olarak benim derdim, şahsen, bu kadar insanın
namazı neden gündemine almadığıdır. Birer Müslüman olarak mücadeleniz okulda insanlara namaz kıldırmak mı yoksa
mescid açtırmak mı?”
Sümeyra: Bizim kırılma noktamız da bu şekildeydi. Mescid
deyince okulda görünür olma,
Müslümanların bir odası olsun
düşüncesi geliyordu akıllara.
Sonra aklımıza şu geldi:
“Biz bu zamana kadar okulda
görünür olmak için ne yaptık
ki şimdi mescid açtıracağız?”
Daha önce görünür olmak isteseydik, hakikaten amacımız bu
olsaydı buna yönelik şeyler yapardık zaten.
Gülbin: “Tesettürle dolaşmak
haricinde bir görünürlüğümüz
yok.” diyorduk mesela. O zamanlar, New Hall’den sınıf alma
gibi durumlar bu kadar sık değildi tabii.
Ahvâl ~ 12
Yani bir görünürlük talebimiz
yokken birden mescid istemek
de sorgulatmıştı kendimizi kendimize. Bir mescid, okuldan oda
kapmak mı?
Sümeyra: Biz bunun derdini
çekmiyormuşuz da birden bu
söylemle ortaya çıkmışız gibi algılandı.
Yani mescid sorunu, daha bireysel hareket ederken aslında
bir olmanız gerektiğini fark ettiğiniz bir süreç mi?
Gülbin: Aynen öyle. Mesela
ben bir süre sonra yapaylaştığımı hissetmiştim. Tamam, o
kadar güzel bir şekilde namaz
kılamıyorsun. Orada burada;
kim gördü, kim gitti diye endişeleniyorsun, sadece farzı kılabiliyorsun ya da.
Sureleri ne kadar adamakıllı
okuyabiliyorsun,
bilemiyorsun
ama bir yandan da kılıyorsun. Bir
şekilde halledebiliyorsun çünkü.
Geçen sene de mescid yoktu
ve halledebildim. Bunu “Aslında ihtiyacımız yok.” mânâsında
söylemiyorum elbette. Tabii ki
ihtiyacımız var ama o “kampanya süreci”ne girince bir
süre sonra yapaylaşılabiliyor ve
araçlar amaç olmaya başlıyor.
Sümeyra: Götürdükleri getirdiklerinden fazla olamaya başlıyor.
Selvanur: Son olarak şunu belirtebilirim: Arkadaşlardan farklı
olarak, sürecin sonuna kadar
gitmemin sebebi şu inancımdı:
Dışarıda namaz kıl(a)mayan
insanlar da, içinde eteği, başörtüsü olan mescid varsa ve
yakındaysa gidip namazlarını
kılabiliyorlar.
Tabii namazla hiç alâkası olmayan insanlardan bahsetmiyorum. Mesela başka bir üniversitedeki sertifika programına
beraber katıldığım Boğaziçili arkadaşlarımı biliyorum, gittiğimiz
üniversitede mescid ve abdesthane olduğu için beraber namaz kılmıştık. “Normalde evde
namaz kılıyorum ama dışarıda
kılamıyorum, burası benim için
çok iyi.” demişlerdi.
Yani ihtiyaç söylemi-siyaset söylemi derken arada bazı şeyleri
kaçırdığımızı ve o mescidin gerçekten bir Müslüman için orada olmasının birçok anlamda
çok iyi bir şey olacağını düşündüm. Gerçekten öğretici, aynı
zamanda da çok yıpratıcı bir
süreç oldu. Boğaziçi’nde, sağ
olsun, böyle birkaç yıpratıcı sürecim oldu. Yine de her şeyde
bir hayır olduğu inancımla bu
durumun da hayırlı yönlerini
görmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu “Müslümanlar arasında ayrılma noktaları”,
“Müslümanlar kaç bin parçaya bölünmüşler.”, Müslümanlar
bir araya gelip bir Mescid açtıramamışlar.” gibi okumamak
gerekiyor. Bir ablamız vardı, o
şöyle derdi: “Boğaziçi’nde geçirdiğim yıllarda şunu gördüm:
Boğaziçi, Türkiye’nin bir minyatürü.” Gerçekten öyle. Bizim
burada minyatür olarak yaşadığımız şeylerin hayatta bize çok
faydalı olabileceğini ve burada
edindiğimiz fikirlerin hayatın geri
kalan kısmındaki yolumuzda bizi
aydınlatabileceğini düşünüyorum. Benim açımdan öyle oldu.
Hakikaten herkes, kendini fikrî
anlamda geliştirme imkanı buldu. Birçok insan birbiriyle konuştu ve kendileri dışındaki insanların neler düşündüğünü gördü.
Tabii yıpratıcılığı, yorgunluğu vs.
onlar bir süre kalıyor, bir süre soğuyabiliyorsun her şeyden ama
sonra bir şekilde geçiyor ve hayatına kaldığın yerden devam
ediyorsun. Bakın biz mezun olduk. İleride bunları bize kalan
yanlarıyla hatırlayacağız. Sizin
de hakkınızda hayırlı olmasını
diliyorum. Allah yardımcınız olsun.
#BOĞAZİÇİNEMESCİD
Ahvâl ~ 13
SÜRECİ BİR DE ÖTK’DAN DİNLEYELİM İSTEDİK...
Ayşe Sena Çelik & Şeyma Özel
ÖTK Başkanı Mert Nacakgediği’ne Öğrenci Temsil Kurulu’nun nasıl ilkelere sahip olduğunu, karar
mekanizmalarını ve prayer room konusunu üniversite yönetim kuruluna sunarken neler yaşandığını sorduk.
Biz “prayer room”un gündeme gelip onaylanması sürecini konuşmak istiyoruz ama önce genel
olarak ÖTK’da işler nasıl çözülüyor, bir konu nasıl
gündeme geliyor anlatabilir misin?
ÖTK, bildiğiniz üzere, üst kurul, başkan, başkan
yardımcısı ve genel sekreterin seçildiği, her okulda olan bir sistem. Her bölümden beş kişi seçiliyor.
Sonra bu beş kişi kendi arasından iki kişiyi fakülteye
gönderiyor, fakültedekiler de kendi içinde başkan ve
başkan yardımcısı seçiyor. Bu noktada asıl önemli olan, her fakülteden iki temsilcinin olduğu on iki
kişilik üst kurul. Tüm karar mekanizması buradan
işliyor. Bu üst kurul tüm ÖTK’nın yasama organı
gibidir. Gelen talepler burada tartışılıyor, her boyutu burada konuşuluyor: Taleplerin yönetime iletilip
iletilmeyeceği ya da nasıl iletileceği tamamen buraya bağlı. İki haftada bir toplanıyoruz. Bize gelen
her talebi bu toplantılarda tartışıyoruz. On iki kişinin
oylaması sonucunda çıkan karar neyse ona göre hareket ediyoruz. Her konunun iletileceği farklı bir organ
var ama. Mesela yurtlarla ilgili bir mesele olduğunda
Biray Hoca’ya iletiyorum. Ayrıca her toplantımızdan
sonraki çarşamba günü Üniversite Yönetim Kurulumuzun toplantısı oluyor. Böyle prayer room gibi büyük taleplerimizi genelde bu kurula sunuyoruz.
Prayer room konusuna gelirsek: Seçim olduktan
sonra bunun talebi bize iletildi, zaten aklımda da az
çok olan bir şeydi. İlk toplantıda da bahsetmiştim.
Üçüncü toplantımızda zaten var olan bu talebi öğrenci temsilcisi arkadaşlarla tartışıp yönetime sunmaya
karar verdik.
Talep size öğrencilerden mi geldi yoksa zaten
okulda böyle bir talep olduğunu bildiğiniz için mi
gündem oldu?
Talep bana öğrencilerden de geldi ama ÖTK illâ
taleple işleyen bir sistem de değil. Ama özellikle o
hafta böyle bir talep geldi, evet. Mesela tam ondan
önceki hafta da LGBT’nin cinsiyetsiz tuvalet talebi
gelmişti, o konuyu tartışmıştık. O hafta mescid konusu da geçmişti ama ben dedim ki bu ayrı bir gündem,
bunu ayrı bir toplantıda konuşmamız gerekiyor, yani
ikisini beraber tartışmayalım. Ertesi hafta konuştuğumuz ilk konuydu bu. Yaklaşık bir saat tartıştık. Üst
kurulda hiç kimsede açılmasın tarzı bir duruş olmadı.
Yani on iki kişilik üst kurulunuzda herkes mescidin açılması önerisine sıcak baktı?
Aynen öyle. Biz toplantıda genelde herkesin uzlaşacağı bir model ortaya koymaya çalışıp onu oylamaya sunuyoruz. Sonrasında genel kuruldan karşı
çıkan arkadaşlar da oldu ama bunun elzem bir ihtiyaç
olduğunun farkındaydık.
Ahvâl ~ 14
Siz de biliyorsunuz, YADYOK binasının yanında çadır açıldı. Yani kimse keyfinden böyle şeylere girişmiyor. Bunun ihtiyaç boyutunun olduğu aşikâr.
Tabii bunun bir de yönetim boyutu var. Biz her
ne kadar her talebi kabul ettirmek istesek de sonuçta yönetimin de kabul edebileceği forma sokmamız
gerekiyor talepleri. Keşke her talep istenen şekilde
sunulsa ama “Yönetim ne der?” diye düşünüp ona
göre argüman üretiyoruz. En son, her talep yönetimin
de kabul edeceği şekle evriliyor. Mesela cinsiyetsiz
tuvalet talebi her binada olsun şeklinde olsaydı belki
yönetim bu kadar sıcak bakmayabilirdi buna. Bizim
görevimiz talepleri iletmek ve karşılanması için çaba
sarf etmek. Bunu kabul ettirmek için bu çerçevede
çalışma yapmamız gerekiyor. Sonuçta karar verici
pozisyonda olanlar onlar. ÖTK olarak karar mekanizmasının tabii ki içerisindeyiz, her toplantıya katılıyoruz ama sonuçta son tahlildeki karar mercii olan
Üniversite Yönetim Kurulu’nda oy hakkımız yok.
Dekanlar ve enstitü müdürlerinden oluşan yedi kişilik
kurul karar veriyor. Gelen tüm talepler, bu yedi kişinin vereceği oyla onaylanıyor yahut reddediliyor. Biz
de bu durumu göz önünde bulundurarak oy verecek
herkesi tek tek düşünüyoruz. Bir yerde, her hocayla
konuşup fikirlerini alıp ikna etmek gerekiyor. Bizim
üst kurulumuzda üniversitedeki çok farklı görüşleri
yansıtacak bir kompozisyon olduğunu söyleyebilirim. Üst kurulda prayer room konusunu açtığımda
öncelikle şunu söyledim: “Arkadaşlar, şunu kabul etmemiz gerekiyor ki biz burada temsilcilik yapıyoruz.
Herkesin bir siyasî görüşü var. Yani benim de şahsî
bir siyasî görüşüm var. Ama bundan arınmamız gerekiyor. Bu konunun tamamen ihtiyaç nezdinde tartışılmasını istiyorum.” Bu genelde ÖTK’nın duruşu da
oldu gibi. İlkesel bir tavır yani: İhtiyaç mı, değil mi?
Güney’deki prayer room konusunda da bu soruyu açtığımızda oradaki tüm arkadaşlarımız bunun bir
ihtiyaç olduğunu kabul etti. Bir noktada ben de anlattım; zaten herkesin yaşadığı ve bildiği şeyler bunlar.
Böyle bir talep yıllardır olagelmişti, kampüs için bunun mücadelesi de veriliyordu.
Peki, neden mescid değil de “prayer room”?
Bildiğiniz üzere okul, uluslararası alanda her dinin
yer aldığı bir üniversite. Bu noktada, bir ibadethane
açılacaksa bu ibadethanenin her dini kapsayacak şekilde olması gerektiği konusunda uzlaşıldı. Prayer
room olması mescid olmasına engel değil zaten. Bunun okulumuzun uluslararası kimliğiyle de örtüştüğünü ve bu tarz bir ibadethanenin daha uygun olacağını düşündük. Zaten bir noktada mescid ihtiyacını
da belirtiyoruz yani. Sonuçta yönetim kuruluna sunarken de bu şekilde anlattık.
Daha önce farklı dinlerden olan öğrencilerden
ibadethane talebi gelmiş miydi?
Hayır, gelmemişti.
Sence yapılacak olan prayer rooma farklı dinlerden insanlar da gitmek isteyecekler mi?
Shuttleları arttırdınız ama yine çözüm olmadı.”
dedim. Sonra rektörümüz söz aldı ve destek verdi.
Kendisinin oy hakkı yok fakat söz aldı ve her görüşü
kucaklayan, özgürlükçü bir yapımız var ise, bu talebi
de aynı eksende kabul etmemiz gerektiğini söyledi.
Sonra öğrenci dekanı başta olmak üzere her dekan
söz aldı ve talep oy çokluğuyla kabul edildi.
Yani şöyle söyleyeyim, bu talep yıllardır gündeme
getirilen talepler ve bu çerçevedeki hassasiyet de gözeterek iletildi. Yönetim de bunun farkında. Sağlanacak imkân o noktada olacaktır. Biz ÖTK olarak ancak
bir yere kadar müdahil olabiliyoruz ama. Prayer room’un içinin de nasıl olacağına dair tartışmalar oldu
fakat henüz kesin bir karar alınmadı. Mesela mekân
olarak arşiv odası düşünüldü ve kolaylık sağlaması
açısından lavabolara yakın olan bir yer. Fakülte binasında olmasın diye konuşmuştuk ÖTK’da. Ders
ortamında değil de farklı bir binada olmasının daha
uygun olacağını düşündük herkesin rahatça ibadet
edebileceği bir ortam sağlamak adına. Bir prayer
room olacağı konusunda uzlaşı sağlandı ama dediğim
gibi, sonuçta ihtiyacı gözeterek atılıyor diğer adımlar
da. Arşivin nereye taşınacağı konusunda bir tartışma
var, biraz da o yüzden bir gecikme oluyor. Fakat tekrar konuşulacaktır prayer room’un nasıl olması gerektiği. Çoğu üniversitede uygulamaları da mevcut.
Bunun araştırmaları da yapılır.
Talep kabul edildikten sonra bunu duyurmak da
gerekiyordu. Ben bunun ÖTK kanalıyla duyurulması
taraftarıydım. Twitter hesabından, talepleri her zaman yazdığımız gibi yazmayı düşündük. Bugün çoğu
şeyi herkes ÖTK’dan takip ediyor. Öğrenciyi etkileyen her kararı duyurmada ÖTK bir görev üstleniyor.
Ben bir metin hazırladım ve sonrasında onu yayınladık. Rektör kendisi de duyurabilirdi ama bu görevi
bize verdi.
Prayer room konusu Üniversite Yönetim Kurulu’nda nasıl tartışıldı, biraz da ondan bahseder misin?
Talepler nereden gelirse gelsin kurulda değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum lakin ÖTK’nın
meşru bir zemininin olmasının bu işi kolaylaştırdığını da düşünüyorum. Böyle bir organdan gelmesi,
her yönden, demokratik bir ortamda tartışılıp gelmesi
sonucunda ÖTK’nın talebi daha kabul edilebilir görünüyor.
Ben üniversite yönetim kurulunda söz aldım. Yönetim kurulunda rektör yardımcıları, rektör, öğrenci
dekanı, dekanlar ve ÖTK başkanı yer alıyor. Üniversitede karar mekanizması bu kurul diyebiliriz. Benim
toplantıda oy hakkım yok, sadece gündem belirleme
ve talep iletme hakkım var.
Benim için çok önemli bir gündü. Önemli olanın
yönetime bunu kabul ettirmek olduğunu düşünüyorum. Biz kendi aramızda tartışıyorduk ama yönetim
bunu nasıl kabul eder diye düşünüyorduk. Talep doğrudan mescid olarak sunulsa kabul edilmeyebilirdi.
Ama “prayer room” dendiğinde tüm dinlerin mensuplarının ibadet hakkı söz konusuydu. Yani yönetime kabul ettirme meselesi vardı. Benim düşüncem
de, “Mescid olarak kabul edilmeyecekse prayer room
olarak kabul edilmesi daha olası.” şeklindeydi.Yürütülen kampanyalar yerindeydi bence. İhtiyaç vurgusu
da vardı.
Bunu yönetim kuruluna sunarken siyasî söylemlerinden olabildiğince uzak kalmalarını, bunu sadece
öğrenci ihtiyacı olarak görmelerini rica ettim. Bu olaya ihtiyaç gözüyle bakınca daha sağduyulu davranılacağını düşündüm. “Zaten çimlerde, fakülte sınıflarında namaz kılan öğrencilerden, bunun nasıl private bir
ihtiyaç olduğunu sizler de biliyorsunuz.
Önceki mescid talepleri reddedilmişti. Sence bu
sefer farklı olan neydi? Üniversite kendi kanallarının kullanılmasını mı istedi?
Açıkçası bu, Üniversite Yönetim Kurulu’na sorulması gereken bir şey. Belki inisiyatif alınmadı, belki
göz ardı edildi. “Biraz tepkisiz kalalım, belki bu talep
tekrar gündeme gelmez.” dendi. Bilemiyorum, bana
da garip geliyor. Önceki ÖTK da iletti mi böyle bir
ihtiyacı bilemiyorum, onlara da sormak lazım.
“ÖTK şunu yaptı!” gibi bir söylemim de yok tabii
ki. Uzun bir mücadele, uzun bir süreç var. Yıllardır
neden kabul edilmiyor peki bu? Bilmiyorum. Yürütülen kampanyalar yerindeydi bence. İhtiyaç vurgusu
da vardı.
Şunu da dile getirmek istiyorum: Bu süreci yalnız ve yalnızca ÖTK’nın sağladığını düşünmek bence
çok büyük bir yanılgı. Bugüne gelinmişse tabi ki belli
bir noktada yürütülen tartışmaların, belli bir mücadelenin sayesinde. Ben ÜYK’da uzun uzun bunun nasıl
bir ihtiyaç olduğunu anlatmak zorunda kalmadım.
Zaten oradaki her hoca bunun bir ihtiyaç olduğunu
defalarca duymuştu. Yani bizim burada yaptığımız
şey sadece inisiyatif almaktı.
Peki, teşekkür ederiz.
Asıl ben teşekkür ederim ÖTK olarak bize de bu
konuda söz hakkı tanıdığınız için. Umarım arkadaşların kafalarındaki sorulara cevap verebilmişimdir.
Ahvâl ~ 15
BOĞAZİÇİ’NE İLK BAKIŞ
Ayşegül Özdoğan
Her başlangıç bir muamma olarak karşımıza çıkar ve bizi hiç bilmediğimiz dünyaların hayallerine götürür.
İnsan, bu bilinmez alemlere gitmeden önce kafasındaki sorulara yanıt bulmaya çalışır. Bazen hiç olmadık düşünceleri bulup getirir dimağına, bazen de işin içinden çıkamaz; Rabbine sığınır.
Boğaziçi benim için böyle bir muammanın eşiğiydi. Hayaller, fikirler, endişeler, tevekküller gelip gitti;
bir görünüp bir kayboldu. Yalnızca benim değil, ailemdeki ve çevremdeki insanların hayalinde de Müslüman
camiaya aykırı bir yer görünümündeydi burası. Küçük bir şehrin Müslüman toplumunda büyümüş biri için
fazla yabancıydı. İçimi ferahlatacak bir ışık huzmesi arayıp durmak, sualler üzerine uyuyup uyanmak... Tercih
sonuçları belli olduktan ve Boğaziçi ufukta göründükten sonraki endişelerim gecemi gündüzümü tesiri altına
alırken duâlar ediyordum Rabbim çıktığım bu yolu bana hayırlı kılsın diye.
Endişelerimin erimeye başladığı zamanlara geldiğimdeyse “Halka” ile tanışmıştım. İlk duyduğumda hayalimde bu isme dair hiçbir şey belirmemişti. Tereddütle yaklaşıp ailemin kulağına usulca fısıldamıştım. Sonrasında tevafuklar teselli etti meraklarımı ve yavaş yavaş ne olduğunu idrake başladım bu kavramın: Demek
Boğaziçi, zannını yaptığımız kadar korkutmamalıymış bizi. Meğer kocaman ve tertemiz yürekler burada bizi
karşılamak için bekliyormuş. İnsanın hiç bilmediği bir yerde, hiç bilmediği kocaman bir ailesinin olması ve
ona kollarını açması ne mübarek bir hismiş. Yalnızca bir anda yüzlerce kardeşe sahip olmak...
İşte bu mutluluk kıvılcımıyla ailem de arayışlarının sonuna geliyordu. İçlerinin rahatladığını ve telaşeden
uzaklaştıklarını gözlemliyordum. Benim için olduğu kadar onlar için de zorlayıcı bir süreç olmuştu üniversite
tercih ve sonuç dönemi. Duâların ardından şükürler geliyordu elbet. Ve annemin gözyaşına bulanmış şükürleri
şimdilerde hatrımda sevinçle karışık bir hüzün buğusu...
Halka nedir, kimdir tanıdık. Peki ya sonra? Sonrasında kayıt günümde benimle kucaklaşan bir sürü güleç
insan… Bizi evlerinde ağırlamaktan hiç çekinmeyen gönül dostu insanlar... Hiç hatrıma gelmiyor, bu denli
tanımadığım insanlara bu denli içimin ısındığı. Allah razı olsun cümlesinden vesselâm. Okulu bize tanıtan da
onlar oldu, mescidin olmayışı nedeniyle bizimle seccadesini paylaşanlar da. Sahi mescid demişken, dün gibi
hatırlıyorum abimin şaşkınlığını, etrafta namaz kılacak yer ararken mescid yok denilince “Bu okulda mescid
yok mu?” diye şaşkın bir sitemle soruşunu. Belki de en çok buna esef etmiştik Boğaziçi’nde. Ve ben belki de
en çok abimin bu şaşkınlığından yola çıkarak bu okulda yapılacak çok işimizin olduğunun farkına varmıştım.
Okula başladıktan sonra farklı isimler de duyduk elbet. “Mekteb” bunlardan biri idi mesela. “Göremediklerinin ardında ne denli mucizeler varmış.” dedim kendime. “Müslüman insanlar Boğaziçi’nde hiç de az değilmiş. Aksine sayıları gittikçe çoğalmış ve çoğalmaya devam etmekte.” Şimdi bize düşen, bu ailenin en yeni
üyelerinden olma vasfıyla dirayetle çoğalmak, faaliyete geçmek.
Rabbim yüzümüzü ak çıkarsın inşallah.
Selâm ve duâ ile...
Ahvâl ~ 16
LIFESPAN OF A BOĞAZİÇİLİ
El Müstear Daima & Dabilspeys
Merhaba kardeşim,
Pek şaşkın gözükmüştün gözümüze başlarda. Aslında o kadar da şaşkın değilmişsin. Az görüp geçirmedin
buralara gelene kadar ne de olsa. Yine de böyle, uzun zaman bir şeyi isteyip de eriştikten sonra başına ne geleceğini bilmeyenlerin müzmin mütereddit hâli yok değil üzerinde. Sen de haklısın, sonra başına gelecekleri
bilsen tercihin o kapıdan girmemek olabilirdi de...
Nasıl çalıştın amma, ne çalıştın be! Görmediğin kitap ismi, sayfası; yayını kalmadı. Hele son sınıf! Belki yemedin içmedin, okulda yatıp dershanede kalktın. Belki de “O kadar romantizme gerek yok ya!” deyip
ilişkini seviyeli yürütmeye karar verdin. Ama geldin bir şekilde işte, nasip. Ne şekilde gelmiş olursan ol, bir
diğeriyle kapıda eşitlendin.
...mi acaba?
İşte hikâyen burada başlıyor kardeşim, sen farkında olmasan da. Sen uzaktan geldin, severdin Anadolu’yu
değil mi? Ne de olsa memleket; havası başka, suyu başka, insanı sıcaktı, yeşili gülerdi. Sivas’ın yolları, Erzurum’un dağları, Konya’nın ovaları güzeldi. Ama burada işler öyle yürümüyordu. Velev ki sen İstanbul’a çeken
yoz Anadolulu olmamış ol, burada en yakınlarının(!) yanında Anadolu güzellemesi yapmazdın. Yapanlarla da
dalga geçmezsen makbul değildin çünkü artık senin yerin orası değildi. Başka diyarların insanı, başka çiçeklerin arısıydın. Önünde yollar; iyi bir firmada staj, Avrupa’da master, Amerika’da doktora vardı. Bu hayallerle
büyüttün egonu ve memlekete döndüğün bir tatilde; kendini, aslında her şeyi, değişmiş buldun. Geri geldin,
“Hocam, hepimiz yaşıyoruz aynı şeyi memlekete gidince ya!” ile başlayan cümleler kurdun. Ne için neyi üzdün, bildin mi kardeşim?
Burada hayatta kalmanın raconunu da çabuk kaptın. Bulduğun her fırsatta kapitalizme sövdün mesela.
Lanetin savunulacak tarafı da yok ama gelmeden “keyfe kâfî” diye bir şey diyordun, kapıda unuttun be kardeşim. Unutmazsan işinin yaş olduğunu iyi belledin, doğuştan sosyalist değildin çünkü; yanardın bellemezsen. Sonra sosyalizm diyen ağızlara Coca Cola girdiğini gördün. Kapitalizme sövenlerin en büyük hayalinin
Amerika’da kariyer olduğunu öğrendin. Eh, travman kolay olmadı haliyle kardeşim.
Gördüğüne göre yavaş yavaş yol tutmaya başlarken, özgüvenin burada olmazsa olmazlığını bildin. Özgüven ne diye sorsalar hâli vakti yerinde bir cevap veremez değildin ama bunu göstermenin de tanıma dahil
olduğunu anlayınca işler değişti senin için. Girdiğin entelektüel ortamları, aldığın dersleri, tanıdığın insanları;
velhâsıl “Boğaziçili sen”i göstermeliydin. Konuştuğunu anlamak için üç lügat taşımak gerekmeliydi mesela,
kurduğun her cümle başka bir analiz değerine sahip olmalıydı, karşılaştığın her durum hakkında fikir yürütebilmeliydin. Zira Boğaziçili olmak bunu gerektirirdi kardeşim.
Bu paragrafları hayal gücünüze göre uzatabilirsiniz. Bizden bu kadar! Sahneler ne kadar tanıdık geldi size
bilmiyoruz lakin biz sözümüzü meclisten içeri almaya karar verdik. Çuvaldızı gösterip korkutmak istemesek
de iğneyi yanında tutanların kârlı çıkacağına inanıyoruz çünkü.
Vesselâm.
Ahvâl ~ 17
“BOĞAZİÇİ ‘YALILAR’I”*
Hande Yıldırım
Her zatın, yaşamında dert edindiği çoğu hususta
bir “ortalaması” ya da “optimumu” vardır. Müstakbel bir YADYOK öğrencisi de bu değerlerini yanında
getirir -semt değiştirerek de olsa- ailesinden ayrı kalacağını bildiği ilk şehirler arası yolculuğu esnasında
ya da bir arama motorunda gerçekleştirdiği seyahatinde. Çoğunlukla sekizinci ayın ortalarına tekabül
eden bir dönemde yapılan bu yolculukların gerçekte vuku bulanında Rumelihisarüstü son durak, sanal
olanında ise ilk duraktır.
Olayların gelişmeye başladığı bu zaman diliminde
Hisarüstü’ne varılır ya da arama moturuna “Hisarüstü
yurt” veya “Hisarüstü ev” yazılır. İlkinde, çevre esnafa yurt ya da ev bilgisi sorulur. Gözlerin tuttuğu
dükkânlara baba/anne “Selâmün aleyküm”leriyle ya
da bireysel “Hayırlı işler!” ile girildiğinde –önceden
bilinmiyorsa ve yine de bir kez daha denenmemişseBoğaziçi Üniversitesi’nin henüz hepsine tam tekmil
aşinâ olunmayan dört kampüsünün etrafında herhangi
bir özel yurdun olmadığı gerçeği ile yüzleşilir. İkinci
ihtimalde ise bu yüzleşme, “enter”a basmak suretiyle gerçekleşir. “Hisarüstü” kelimesi üzerinden başka
başka semtlere, ilçelere yönlendirir ekran sizi: Beşiktaş, Şişli, Mecidiyeköy… Diğer bir gerçek ise “E peki
evler?” sorusunun ya muhatap olunan civar sakinine
yönlendirilmesiyle yahut pencere camında “KİRALIK X EMLAK”/ “SAHİBİNDEN KİRALIK” yazılarından biri bulunan herhangi bir eve gidilmesiyle
öğrenilir. Kafasındaki “en uygun”a hâlâ sıkı sıkıya
sarılmakta olan öğrenci ve ailenin diğer üyeleri, önce
nasıl olduğunu bilmedikleri evlerin kiralarını öğrenince ve sonra evlerin içine girip “En azından kiraları
evlerle bağdaştırabilseydik!” gibi düşüncelere gark
olunca günün ya da konaklamayı halletme sürecinin
belki de en ağır şaşkınlığını yaşar.
Bir kere, herhangi bir Hisarüstü evinde, bir ya da
iki kişi kalmak neredeyse mümkün değildir. Zira “Bizim memlekette olsa…” ile başlayan cümlelerin öznelerini teşkil eden aile bireyleri, eğer evlatları tek ya
da iki kişi ile bir eve çıkacak olursa kendi ev kiralarının/memleketlerindeki ortalama kiraların iki katını
veya daha fazlasını ödeyecektir. Yurt deseniz, zaten
en yakını henüz uzaklığı doğru düzgün tahayyül edilemeyen bir başka semtte ya da ilçede cep yakmaya
devam etmektedir.
Son tahlilde, okul yurdu seçeneği yoksa, ya yukarıda bahsi geçen civar özel yurtlarda kalmak ya da
minimum dört ev arkadaşı olarak 2+1 ya da 3+1 bir
dairede konaklamak seçenekleri kalır. Minimum dört
arkadaş, evet, eski altı artı altı on iki kişilik, banyo ve
tuvaletleri ortak devlet yurtlarına göre çok iyi, fakat
nerede?
a. Liseden çok samimi olduğum bir-iki arkadaşım
da Boğaziçi’ni kazandı; onlarla eve çıkarız.
Ahvâl ~ 18
b. Liseden çok da samimi olmadığım bir-iki arkadaşım Boğaziçi’ni kazandı, tanışmıyoruz pek ama n’apalım, tanışırız.
c. Biliyorum ben, Boğaziçi’nin Buddy, Housing gibi
sayfaları var; oradan ev arkadaşı arar ya da ev arkadaşı arayanlara sorarım. Hem belki eşyaları da bulurum!
Bir başlayayım da şu okula, bulurum inşallah.
.
.
y. Bunun daha faturaları var yalnız!
z. Hayırlısı…
Bu kadar yergiden sonra, bir “Her şey berbat!” izlenimi oluşmuş, kafalarda “Aynen öyle!”ler uçuşmuş
olabilir. Özellikle, hedefinde Boğaziçi Üniversitesi
olup çok önceden okul hakkında bilgi toplamaya başlayanlar için Hisarüstü’nde yaşama ve Boğaziçi’nde
okuma gibi konularda ön yargılar hâsıl olmuştur belki.
Fakat tüm bunların, bir öğrencinin “Hisarüstü dili”ne resmî ya da gayriresmî yönlerden, oluşumlardan,
gruplardan vs. vâkıf olup her şeyini ona göre hazır
edebilmesini sağlaması gibi bir avantajı da mevcut,
ki okul çevresinde konuşlanmış fakat adı-sanı duyulmayan evlere, yurtlara önceden ulaşabilen ve kendine
minimum sıkıntılı hayatlar kurmaya çalışan, kurabilen arkadaşlarımız da olabiliyor. Lakin Hisarüstü’nde
konaklayabilmek için birtakım “underground” ya da
kişisel bağlantıları kullanma ihtimali bile başlı başına bir sorunun göstergesi dersek abartmış olmayız.
Özellikle, normal okuma süresi olan beş yıl içinde
çoğu öğrencinin manevî olmayan –manevî olmayan
diyorum zira manevî problemler yalnızca konaklama sorunundan kaynaklanmayan, birçok üniversite
öğrencisinin karşılaşabildiği kavramlar- sorunlarla
karşılaşıp sık sık ev ya da yurt değiştirmesi ve hatta
dönem dönem konar-göçer bir hayat yaşamaya çalışması da bu durumun bir alt işareti.
Bütün bunlar bir kenara bırakılıp güzel arkadaşlıklar ile kira ve harcama yükünün azaltılabileceği
sorunsuz bir ev tutulduğunda ise durum elbette farklı
seyrediyor. Fakat ne yazık ki, bir Hisarüstülü Boğaziçi öğrencisi her ne kadar rahata kavuşmuş olsa da,
bahsi geçen aşamaların bir ya da birkaçını yaşıyor,
yaşamak zorunda bırakılıyor; üstelik bu durumu kanıksıyor. Kazanan ise, çoğu birer gecekondu** iken
üzerlerine kat çıkılmış, malzemeden yoksun, ateş pahasına kiralanan ya da satılan -800 bin liraya, meselaevlerin sahiplerinin ve/veya emlakçıların mütevazi
görünen keseleri oluyor. Ve sanıyorum birçok öğrenci de nesillerdir, bu evlere “Sanki villa!” serzenişini
göndererek huzur bulmaya çalışıyor.
Bir şey demek ve yapmak –Hisarüstü esnafınca
da- yıllardır lazım, fakat o şey ne? Birlik mi, yoksa
hep yapmamızın salık verildiği “cinlik” mi?
*Abdülhak Şinasi Hisar’ın makalelerinden oluşan 1954 tarihli kitabı. Kullanım amacının kitap konusuyla ilgisi bulunmayıp isim, kinaye amacı ile kullanılmıştır.
**Kelime, kesinlikle küçümseme amacı ile kullanılmamış
olup durumun abesle iştigalini belirtmek için sarf edilmiştir.
BANA BUNLARLA GELME
KUZEY SON ÇIKIŞ
Hatice Büşra Özkan
Nagehan Elif Akyağ
Ahir zamanda, hele ki “özgür” üniversite ortamında, mütedeyyin genç hanımlar ve erkekler olarak
gözümüzü haramdan korumak gibi hayli zor ama mükafatı inşallah büyük bir sorumluluğumuz var. Göz
kapaklarımızı indirmek, başımızı eğmek gibi pratik
çözümler elbette mevcut. Fakat bu özgürlük dedikleri, her nedense hep zalimlerin elindedir de bize hiç
yüz vermez. Cinsiyetsiz tuvaletler açıladursun; okuldaki pisliği özgürlüğün lağımı temizleyemez. Pek çok
kez biz de arzuladık bu yalancı güzeli: İbadet özgürlüğü, inanç özgürlüğü, ifade özgürlüğü istedik. Ama
bize bir verildi, bizden bin alındı.
Geride bıraktığımız yaz açılarak belirli bir kitleyi
refaha kavuşturan kapıdan bahsediyorum. Henüz B,
C ya da D harflerinden hangisiyle adlandırılacağına
karar verilemeyen kapı. Birçoğumuz onu eski YADYOK’un yanındaki, Kore Okulu’na yakın, 3. Kuzey
Yurdu’nun karşısındaki turnikeli kapı olarak biliyoruz. Hisarüstü’nün eteklerinde oturan bizler, yaz
okulunda tanışıp kaynaştığımız bu kapıyı epey sahiplendik. Sadece biz değil, Eski YADYOK, K-Park
ve yurtlarla işi olan herkes sahiplendi onu. Çünkü bir
kısmımız onun vesilesiyle yokuş çıkmıyor, bir kısmımız ise kampüsün içinde daha az yürüyerek işimizi
halledebiliyorduk.
Ben özgürlük istemiyorum. Yalnızca okulda endişelenmeden yürümek, Güney Kampüs’te mekik
beklerken başımı eğip kulaklarımı tıkamak zorunda
kalmadan, sıkış tepiş otobüslerde sırf başörtülüyüm
diye hakaretlere, pis bakışlara maruz bırakılmadan,
kimsenin ilişkisinin günahının, özellikle de ben göreyim duyayım diye gürültülü işlenen haramların şahidi olmadan seyahat etme hakkımı istiyorum. Etiler
trafiğinde kimseye dokunmamak için bir köşede gergin gergin beklerken yanı başımdaki insanların saygısızlıklarına maruz kalmak, hem ruhen hem bedenen yıkıcı oluyor. Karşımdaki insanların bunu alenen
yapmalarının alt metnini okuyamayacak kadar aptal
değilim. Başörtülüysen AK Partilisin, metroda insanları uyaran Melih Gökçek’in belediyesi de AK Partili;
dolayısıyla Atatürk olmasaydı ben de olmazdım.
Tam, okul öğrencisi olsun olmasın, bu kapıyı kullanarak işini kolayca halledebilen herkes ona alışmıştı
ki bir gün, takım elbiseli amcalar turnikelere “işlev
kazandırıp” kart okutma cihazı taktılar kapımıza. Biz,
okul öğrencileri, “Kartlı Geçiş Dönemi”nin başlamasına aşırı tepki göstermedik o zamanlar. Lakin bu durum herkesi memnun etmemişe benziyordu ki ertesi
sabaha kart okutma cihazından geriye sadece birkaç
kablo kalmıştı. Böylece, eski düzenimize dönüp bir
müddet daha “özgürce” kullandık kapımızı. Peki bu
“özgürce” kullanım nasıl bitti?
Ansızın bir gece başka amcalar geldi ve turnikeli
kapımıza dolap gibi bir kapı daha yaptılar. Ardından
bir duyuru yapıldı: Kuzey Kampüs’teki o kapıdan geçişler 9.00 ile 18.00 arasında olacakmış.
Mademki insanlar olan genellemeyi “bizim” üzerimizden yapıyor, olan ön yargıyı üzerimize boca
ediyor; otobüsten erken inmek zorunda kalıp mide
bulantısından temiz hava arayan biri olarak benim de
onları genellemeye hakkım yok mu?
Bir Ramazan günü Sinema Kulübü’nün okulun
her köşesine astığı teşhir içeren afişleri sökme hakkımı istiyorum. Biz bu filmleri çok gördük. Bize özgürlük diye sunulan zehirli elmanın, reklam afişlerinde
kadınları aklî ve fıtrî güzelliklerinden soyup kimlere
köle ettiğini çok iyi biliyoruz. Fakat bütün ilişkilerimiz kul hakkı sınırları içerisinde olmak zorunda, bu
nedenle dışarıdan eylemsiz gibi görünebiliriz. Bizim,
sizin özgürlük kavramınıza ihtiyacımız yok. Kokuşmuş kavramlarınızın genç insanları ne hâle getirdiği
ortada. Gözümüzün gördüğüne gönlümüz katlanmıyor lakin elden de bir şey gelmiyor (mu?).
Aslında tüm bu süreci kapı kapalı olduğu için yolumu her uzattığımda kafamda tartıyor ve irdeliyorum.
Sonra sinirli sinirli soruyorum: “Diğer kapılarda ultra güvenlik mi var sanki?! Diğer kapılardan herkes
geçmiyor mu? Allah Allah...” Sonra ben mi dar bakıyorum, diye düşünüyorum; cevabı bulamıyorum.
Sanırım, koskoca okulun bir kapıya bu kadar takmasını garipsiyorum. Ardından içimde Uyuyan Güzel
misali kestiren Pollyanna uykusundan uyanıp “Fena
mı oldu, biraz daha fazla yürüdün, biraz daha oksiRabbimden ziyanda olan kardeşlerime hidâyet ve jen aldın. Hem yürümek çok sağlıklı bir şey.” diyor.
ferâset isterken O’nun sonsuz adaletine sığınıyor; ya- Utanıp susuyorum. Zaten tam da bu sırada gideceğim
zıda geçen olayların her biriyle en az iki kez imtihan yere varmış oluyorum.
edilmiş fakat ancak bu kadar âciz bir tepki ortaya koyUzun lafın kısası; mevcut düzen ne kadar sürecek,
muş biri olarak sizleri daha doğru tepkiler geliştirmebir
sonraki aşamaya ne zaman geçeceğiz bilmiyorum.
ye, hiç olmazsa, bu konuda dertlenmeye çağırıyorum.
“Kuzey son çıkış”ın ahvâlini de hayli merak ediyorum.
Ahvâl ~ 19
ÜRETMEK
Ömer Faruk Koç
Üretmek zor şey azizim!
Şu anda yazdığım şu basit satırları yazmak bile zor
iş esasında.
“Üretmek” deyince çok geniş bir başlık oldu, onu
şöyle daraltayım: bilgi üretimi ve/ya akademik üretim.
Toplum olarak ne yazık ki bu alanda çok zayıfız,
hatta bu alanda yokuz bile denebilir. Acı ama gerçek! Akademisyenlerimiz araştırma yapmıyor, makale yayımlamıyor, yazılan makaleler hiç atıf almıyor, akademisyenlerimizden yeni ve orijinal fikirler
neşet etmiyor ve bu durumun neden olduğu kısırlık
ekonomiden sağlığa, teknolojiden bilime her alanda
kendini belli ediyor. Plagiarism, yani intihal kulvarında Türkiye önlerde koşuyor ve ne yazık ki bunu
tespit etmeyi bile başaramıyoruz. Geçenlerde bir profesörün doçentlik tezinin İranlı bir akademisyenden
çalıntı olduğu ortaya çıktı ama o da akademisyenin
kendi takibi ve şikayeti sonucunda. Yani adam kendi
hakkını aramasa bizimki gururla “Profesör Doktor”
olmaya devam edecek.
Bu problemin kökü ne yazık ki yetiştiriliş tarzımıza
ve eğitim sistemimize kadar uzanıyor. Batı’da (Batı
nere ola ki?) birçok ülkede bu işin ahlâkı çocuklara
çok küçük yaşlardan itibaren hem teorik hem pratik
olarak öğretiliyor, kavratılıyor. İntihalin hırsızlıktan
pek de bir farkı olmadığı ideasıyla büyüyen çocuklar,
kendi iç denetim mekanizmalarını kendileri kurmuş
oluyor. İnsanın içine küçük yaşlardan itibaren ilmek
ilmek işlenen ahlâk ve sorumluluk bilinci en âlâ Panoptikon’dan daha iyi vazife görür zaten.
Bu intihal meselesi modern Batı toplumunun temel
yapı taşlarından biri olan Protestan ahlâkının olmazsa olmazlarından bir mesele olarak çıkıyor karşımıza.
Aslında Müslüman olduğu iddiasında olan insanların
bu hususta çok daha hassas olması ve parlak bir karneye sahip olması gerekirken, ne hazindir ki, ortadaki
tablo bunun aksini yansıtıyor: Üret(e)miyoruz!
Çok küçük yaşlardan itibaren işin kolayına kaçmayı öğrendik hep. “Copy-paste” nesliyiz biz. Aslında
bizim de güzel, orijinal fikirlerimiz vardı. Ama bunları kendimize saklamamız salık verildi , “İcat çıkarma
başımıza!” dendi bize. Zamanla kabullendik biz de
bu durumu ve iyice pekişti bu kolaya kaçma davranışı. “Fikir işçisi” olmak çok zahmetliydi artık. Bazılarımız iş işten geçtikten sonra durumun farkına vardı.
“Ey yeşil sarıklı ulu hocalar! Bunu bana öğretmediniz.” diyenler oldu ama nafileydi artık. Yanlış anlaşılmak istemem; burada üretmekten kastım “daha fazla
tüketmek için üretmek” değil veya “yeni olan her şey
can baş üstüne” de değil. Kadim olanı aktarmak veya
yeniden üretmek de ciddi bir fikir işçiliği istiyor ve
kolaya kaçışımızdan o mecrada da sınıfta kalıyoruz.
Ahvâl ~ 20
Meseleyi biraz daha yerele indirelim: Mesela Boğaziçi Üniversitesi’nin güzide(!) hocaları. Birçoğu
(istisnalar var elbet) bana “akademisyen kibri” kavramını tam mânâsıyla yaşatarak öğretmiştir. Herkes
az çok bunu müşahede etmiştir: “Küçük dağları ben
yarattım.” modunda geziyor hocalarımız. Gel gelelim
ki Türkiye’nin en önde gelen üniversitesinin hocaları
olan bu akademisyenlerin dişe dokunur bir üretimleri
yok. Tabiri caizse Batı’nın ilmini de ahlâkını (yukarıda bahsedilen ahlâk, ethic) da alamamışlar. Ayrıca
bazı şeyleri üretme potansiyeli olan öğrencilerin de
önünü açmaya çalışıp yol göstermiyorlar onlara. Tabii ki bu hususta iyi niyetle çaba sarf eden hocalarımız var ama onların da –aksini iddia etseler de- çok
fazla kırmızı çizgisi var. Hocanın düşünce yapısına
aykırı bir fikirle ortaya çıktığında genelde çok fazla
yol alamıyorsun. Hoca seni en fazla “tolere” ediyor.
Bu yüzden de aynı basmakalıp (aynı zamanda ithal)
bilgi ve düşünme tarzını yeniden üretip duruyorlar.
1883’ten 1907’ye kadar Mısır’ı yöneten İngiliz
valisi Lord Cromer tamamı “asil”, “uygar”, Hristiyan İngilizlerle “barbar” Doğulu Müslümanların kıyaslanmasından oluşan The Government of Subject
Races isimli kitabında; kıyaslama yaptığı her alanda
Doğuluları yerin dibine soktuktan sonra, kitabın sonlarına doğru: “Ama şansımıza bu Doğulular iyi mukallittirler (iyi taklit ederler), bu yüzden onları belli
bir seviyeye getirebiliriz.” gibi ırkçı bir tez öne sürüyor.
Ne yazık ki hocalarımızın birçoğunun ürettiği bilgi(!), öykünüp durdukları Batı medeniyetinin kötü
kopyalarından ibaret. Orada öğretilen hâkim paradigmaları ve ana akım yaklaşımları gerçekten iyi öğrenip
iyi taklit ediyorlar. Ama sadece o kadar. Bu yüzden
de oldukları yerde sayıyorlar. Bir sosyoloji dersinde
hocanın biri son dönemlerin önde gelen saygın Batılı akademisyenleri için şu cümleleri kurmuştu: “Bu
adamlardan nefret ediyorum. Çok iyiler. Çıtayı o kadar yükseğe çıkarıyorlar ki bize de öylece bakmak
kalıyor!”
Peki bu yazının ana fikri ne kardeşim? (İlkokuldan
beri bize bunu öğretiyorlar: “Parçanın ana fikri ne?”)
Yazının ana fikri şu: Bu söylediklerimin hiçbirinden
ben de beri değilim elbet. Ve eğer durum yukarıda
izah ettiğim gibi olmasaydı mesela, bu yazı çok daha
güzel, kaliteli bir yazı olabilirdi.
Demem o ki; bu soruna bir çözüm bulmamız lazım. Ne yapacağız peki? Eee, her şeyi devletten beklemeyin canım.
Yazının giriş cümlesinde de dendiği gibi : “ Üretmek zor şey azizim!” Bu yüzden ben bu dergi girişimini önemsiyorum. İyi-kötü, az-çok. Bir yerlerden
başlamak lazım. Deneye yanıla, düşe kalka mesafe
kat edilir diye inanıyorum. Her şeyin en doğrusunu
Allah bilir!
[Bir insan ne oldum dememeli, “Ne oluyor lan!” demeli. Bu onu her daim diri tutacaktır.]
Anonim
OLMAK YA DA OLMAMAK, BİR SEÇENEK DAHA VAR MI?
Seçkin Azınlık
“Kendimi bildim bileli” diye söze başlamak
isterim Sayın Okur. Ama hakikat; hakikat Sayın
Okur... Hakikate kelimelere şekil vererek ulaşamayız. İtiraf edeyim; kendimi tamamen bilseydim, kendimi tamamıyla tanısaydım, “olsaydım”
ne yapardım bilmiyorum. İntihar etmek bir fikir
olabilirdi ama çok şükür; Allah’a, tüm mânâ dehlizinin sahibine yakınım.
Ne yapsam acaba? Kendime varırsam kendimle ne yapacağıma şimdiden karar versem iyi olur.
Yoksa insan âcizliği, sarkaç gibi, varma şaşkınlığından tekrar geriye düşebilir; Allah korusun.
“Olmak” fiiline her daim kafa yormuşumdur.
Yaşamın mânâsı üzerine kafa yorunca karşımıza
direkt çıkan, çok basit ama afili bir sözcük bu.
Olmak, tamamlanmak gibi.
Okuyoruz, izliyoruz; bizden daha tecrübelileri,
bilgilileri dinliyoruz. Okuduklarımızı, izlediklerimizi, öğrendiklerimizi iyi insan olma gayesiyle
günlük hayatımızda kullanıyoruz, ya da o felsefenin etkisiyle ilişkilerimizi, işlerimizi yürütüyoruz. Ve her geçen gün iyiye gitmek istiyoruz.
İyiye gitmek, daha fazla kendimize yaklaşmak,
gelişmek, tamamlanmak…
Bu uzun, belirsiz, durmayı affetmeyen yolda ara sıra aynanın karşısına geçmekte yarar
görüyoruz, pek tabii. Peki, aynanın karşısında
çok fazla kalırsak, bir süreden sonra kendimize
“olması” gerekenden daha fazla anlam yüklemeyecek miyiz, yüklemiyor muyuz? Sorar mıyız,
“Ayna ayna, söyle bana; var mı benden daha fazla olan, tamamlanan?” Sorar mıyız Sayın Okur?
Soruyoruz, maalesef. Hepimiz mikro anlarda
veya makro durumlarda soruyoruz.
Kendimden örnek vereyim: Ayaklarımı yerden
kessin diye bir araba aldım. Arabayı ilk aldığımda oldukça acemiydim fakat öğrenmeye hevesliydim. İlk zamanlar âcizliğimi bilerek oldukça
kontrollü sürüyordum. Ve çok şükür, kazalarım
yoktu. Yavaş yavaş yükselen özgüvenimle hızımı arttırıyordum. “Oldum sanırım ya.” dediğimi
hatırlıyorum. Ve beklenen son: Uçurumdan aşağı
fırlayan arabanın ağaca çarpıp durması... Arabadan çıktığımda aklıma Onur Ünlü’nün “İnsan
acizdir, muhtaçtır. Fazla artistlik yapmamalıdır.”
sözü geliyordu.
Öyle işte, en büyük düşüşler “oldum” deyince
başlar. Akıl da, duygular da aynı şeyi söylüyor;
oldum, dediğin andan itibaren olmaya başladığın
şeyden uzaklaşmaya başlarsın. Daha ilerisi yoktur.
Şimdi ben bu yazıyı İslâmî altyapı ile büyüyen,
büyük zorluklarla büyük kazanımlar elde etmemizi sağlayan ailelerin iktidarla haşır neşir olmuş
çocuklarının “oldum” tavırlarına bağlayacağım.
Büyüklerimiz bizleri hep şu şekilde öğütlerdi: “Tahsilinizin peşinde koşun. Bununla beraber İslâmî bilgilerinizi öğrenin. Hayatınızın her
noktasına iyiyi, hayrı ekleyin. İnsanlara değer
odaklı yaklaşın, tevazuyu yanınızdan eksik etmeyin.” Bunlar evde başlayan nasihatlerdi, baskılı
dış dünyanın etkisiyle babalarımız, annelerimiz
bilinçlerini bol bol okuyarak, izleyerek taze tuttular. Ali Şeriatiler, Mehmet Efeler, Hüsrev Hatemiler, Mustafa Kutlular, Nuri Pakdiller, Rasim
Özdenörenler... Onlar hep yanlarındaydılar. Yoklukta varlıkta hep şükrettiler. Şükür, çok şükür.
Biz büyüdük, iktidar olduk. Vali olduk, kaymakam olduk, başbakan olduk, cumhurbaşkanı
olduk; her şey olduk. Koltuklara gelince bir şeyler olduk, yanıldık ki “olduk” demeye başladık.
“Ben sana vali olamazsın demedim ki, ben sana
olamazsın demiştim.” İşte, o güzel insanların çocukları olarak, güçle, parayla olan ilişkimizin dışında değerlendirmemiz gerekiyor “olmak” meselesini.
Müslüman, arabasının modeli yükselince
trafikte daha fazla hız yapacağına inanmamalı.
Müslüman nargile, çay, okumadan kokuşturduğu
Osmanlı, ecdad güzellemeleri ile vitrinini düzenleyip arka planda materyalist planlar yapmamalı.
Müslüman; yolun amacını, davanın hedefini her
daim aklında tutarak, âcizliğini elinde bulundurarak, Allah yolunda olmalı. Okumalı, izlemeli,
dinlemeli. Ve güzel insan olmayı ilke edinmeli,
çevresindekilere örnek olmalı. Aklıyla, zekasıyla, vicdanıyla, yaptığı işle, maneviyatla.
Bizler “oldum” demeye başlarsak, olmaya başladığımız şeyleri kaybedeceğiz. Ve belki de en
değerli şeyi kaybettiğimizi, tüm değersiz şeyleri
kaybettiğimiz zaman anlayacağız: ruhumuzu.
Selâmetle.
Ahvâl ~ 21
“THE ARTWORKS”
Seden Nadire Harputluoğlu
Her gün yanından elbet bir kere, belki zilyon kere geçtiğimiz, hocaların yoğun ders aşklarından ötürü belki
de sahip olduğunuz 15 dakika içerisinde bir diğer dersliğe koşuştururken hiç fark etmediğimiz yahut fark
edip “Bu ne ki ya?” diyerek hiç bitmeyen midterm-midterm-final bermuda şeytan üçgeninden fırsat bulup
nefes aralayamadığımız için ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemediğimiz yapıtları sizin için araştırdık.
PORTAL (Ana Kapı)
Birçoğumuzun anlam veremediği, bir zamanlar
döndüğü rivayet edilen şimdilerde ise daha çok afiş
asmak veya üzerine yazı yazmak için kullanılan bir
nesne haline gelen eserin adı “Portal”dır.
Kendisi üniversitemizin Kuzey Meydanı’nda bulunan bir eser olup aslında ünlü heykeltıraş İlhan Koman tarafından 1984 yılında İsveç’in Stockholm kentinde bulunan metro istasyonuna yerleştirilmek üzere
yapılmış ve 2008 yılında İlhan Koman Vakfı tarafından Boğaziçi Üniversitesi’ne bağışlanmıştır.
4 FAKÜLTE 4 AĞAÇ
2010 yılında BÜVAK tarafından bağış toplamak
amacıyla “4 Fakülte 4 Ağaç Yaprak Bağışı” adı altında üniversite içinde her fakülteye bir ağaç formunda birer heykel yapılması kararlaştırılmış. Böylelikle
hem okula sanat eserleri kazandırmak hem de bağış
toplama amacı gerçekleştirilmiş olmuş. Bu toplanan
bağışlarla hem öğrencilere (burs) hem de hocalara
(yayın ödülü vb.) katkıda bulunuyormuş.
Eğitim Fakültesi - “Gölgesinde Mevsimler”
Eğitim Fakültesi’nin ikinci katına heykeltıraş Nilhan Sesalan tarafından 2011 yılında yerleştirilmiş
olup konulduğu tüm alan ile birlikte (yer döşemesi,
duvar rengi, ışıklandırma) tasarlanmış. Ağacın alt
kısmındaki gölgelikte bulunan oval plakalar isimlik olarak düzenlenmiş ve aynı zamanda bu isimlikler üniversiteye bağış yapacak olan mezunlarımızın
isimlerinin yer alacağı kısımlar imiş.
Heykeltıraş Nilhan Sesalan YD binasındaki “Gölgesinde Mevsimler” eserini, “Ağaç, yaylanarak yukarı yükselir. Harfler-sözler, puantilist bir etki ile günün
en aydınlık zamanı olan öğlen saatlerini tasvirle varlığının belirtisi olarak gölgesini oluştururlar. Işık ve
sözler ağacın yaşam kaynağını da temsil etmektedir.”
diyerek tanımlamıştır.
1
Resim 1
Eser bir “artwork”tür. Portal’ın yarım daire oluşturan üst bölümünün modelinde iki adet yavaşça daralan kağıt şerit kullanılmış ve birbirleri üzerine, her
biri bir öncekinden hafifçe dönük eşkenar üçgenler
oluşturacak şekilde katlanmıştır. Böylelikle birbirlerini kilitlemeleriyle körüğe benzer yumuşak kıvrık bir
yapı oluşur. Malzemenin elastikliği sayesinde bükülebilir ve bükükken çevrilebilir haldedir ( Hans-Olov
Zetterström). Yani varacağımız sonuç rivayetlerin
doğruluğudur.
Son olarak söylebileceğimiz şey, Anıtkabir’in büyük rölyeflerinden, doğu kanadının da mimarı olan
Koman’ın Türkiye’de bilinen en ünlü eserinin Akdeniz Heykeli olduğudur.
1 Kaynak: Anonim. 1989
Ahvâl ~ 22
İdari Bilimler Fakültesi - “Gizli Bahçe”
Kemal Tufan tarafından Ekonomi Bölümü’nün yer
aldığı Natuk Birkan Binası’nın ana merdivenlerinin
yanındaki “Yaprakları geldi, daha güzel oldu.” dediğimiz o mor ağacın fakülteyi temsil eden dört ağaçtan biri olduğunu öğrendik. Gövdesi ve dalları tek tek
plaklar ve demir çubuklar kesilip kaynak yapılarak
oluşturulmuş olan eser, insanın kullandığı araç ve eşyaların doğa ve çevreyle geleneksel ve güncel işlevi
yorumlanarak yapılmıştır. Yaprakları için okul mezunlarımıza teşekkür ediyoruz.
Fen-Edebiyat Fakültesi - “Bellek Ağacı”
Kütüphanemiz karşısında yer alan Fen - Edebiyat
Fakültesi’nin bulunduğu Kare Blok girişinde yer alan
ağaç Ayla Aksungur tarafından yapılmıştır. “Ulu bir
ağaç” olarak tasarlanan eserin metal yaprakları Boğaziçi Üniversitesi renklerini taşımaktaymış. Biz de
gittik baktık ve sadece yeşil rengini gördük.
Ek olarak, Ayla Aksungur’un eseri yaptığı dönemlerde bronz ağaçlar serisiyle ilgilendiğini ve ağacın
bu deneyimlerin Boğaziçi’ne uyarlanmış hâli olduğunu duyduk.
Resim 51
MÜHENDİSLİK ANITI
Mühendislik Binası önünde görmeye alıştığımız
kepli amcamızın aslı Cates Hall yakınında (bildiğiKendileri Nejat Çınar’ın, insanın günlük yaşamını miz, Güney Yemekhane’den Meydan’a çıkarken kulbelirleyen nesneler, bu nesnelerle ilişkisindeki alış- landığımız merdivenlerin yanında) bulunmaktadır.
kanlıklar, bu alışkanlıkların bir tasarımla yeniden Kendisi 1955 mühendislik mezunları adına Armağan
yorumlanmasını gözeterek oluşturduğu eserdir. Mü- Çağlayan tarafından tasarlanmış ve yapılmıştır. Kavis
hendislik Binası’nın girişinde yer alan ağaç, metal çizme cetveli, kep ve papyondan oluşan baş, müheçizgilerle oluşturulan bir işaret dili olarak tanımlanır- dislik eğitimini simgelemekteymiş.
ken adların işlendiği kısım kuşlar ve kuş yuvalarıdır.
Mühendislik Fakültesi - “Buluşma Ağacı”
Resim 41
4 Kaynak: BÜVAK
5 Kaynak: BÜVAK
Ahvâl ~ 23
BİRLİK
Boğaziçi Üniversitesi Barış Eğitimi Uygulama ve
Araştırma Merkezi’nin farklılıklara ve çevreye saygıya, birlik ve barış konularına duyarlılığı arttırmayı
amaçlayan “Kültür Nehri İstanbul” projesi üzerine
ressam, heykeltıraş, besteci, fotoğrafçı gibi birçok
sanatçının moderatörlüğünde hazırlanan eserlerden
biri de ‘BİRLİK’ tir. Kendisi heykel sanatçısı Füge
Demirok ile birlikte Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri
tarafından yapılmış ve şu an Natuk Birkan Binası girişinde yer almaktadır. Eserin yapılış süreci resimlerle
eserin arka kısmında anlatılmaktadır.
GÜNEY MEYDAN’DAKİ TAŞ
Bulunamadı.
Ne olduğu konusunda elimize tam bir bilgi geçmeyen eserin ülkemizde var olanlar üzerinden, bir anıt
olduğu kanısındayız. Üzerindeki yazıları araştırdığımızda ise çokça eğlendiğimiz kısımlara rastladık.
CONTORIUM
Pİ SERİSİ
“İnsan en kolay kendi kendini aldatır zira doğru
olmasını istediği şeyin doğru olduğuna inanır genellikle.”
İlhan Koman’ın okulumuzda bulunan bir diğer “... İnsan isterse her zaman, her yerde, her şeyle her
eseridir. Kendisi şu sıralar okulumuz kütüphanesi şey arasında bağlantılar bulur; dünya ansızın, her şegirişinde merdivenlerin yanında sergilenmektedir. yin her şeye yollama yaptığı, her şeyin her şeyi açıkladığı bir akrabalıklar ağına dönüşür.”
Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü öğrencilerinden Can Kuseyri’nin con isminde klasör açılamadığını fark edip eğlence için “sadece Türkiye’de bulunan
çok değerli bir element” diye uydurduğu, videosunu
YouTube’a yüklediği ve şaka kontrolden çıkınca herkesin peşine düştüğü bir elementtir.
Peki bundan neden bahsettik?
Şöyle ki, anıt şimdilerde üzerine yazılan yazılardan
taraf “Contorium Anıtı” – ya da “Soma Anıtı- şeklinde
anılırken size tavsiyemiz, “Neden benim de bir anıtım
olmasın?” diyorsanız ne olduğu, ne için yapıldığı hâlâ
meçhulken, bir kalem darbesiyle oluşturacağınız anıtınız sizi Güney Meydan’da beklemektedir.
Bizden şimdilik bu kadar. Sevgi, sanat, bilim ve
ölesiye kendinizle kalın Sayın Boğaziçi sakinleri!
Resim 81
8 Kaynak: Anonim. 1980-83 PI [dijital fotoğraf].
Ahvâl ~ 24
KİM KİMDİR?
Boğaziçi’nde müslümanca bir çizgi izleme gayretindeki gruplardan kendilerini tanıtmalarını
istedik, buyrunuz.
AGD Hanımlar
Boğaziçi Üniversiteli İskenderpaşalılar
Selâmün aleyküm çok kıymetli üniversiteli hanımefendiler,
“Önce Ahlâk ve Maneviyat” düsturunu temel alarak çalışmalarına başlayan Anadolu Gençlik Derneğimiz, Türkiye’nin pek çok il ve ilçesinde kurulan
şube ve temsilcilikleriyle ülkemiz gençliğinin birlik
ve beraberliğini pekiştirmekte öncü olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Kurulduğu günden bu yana,
“İnsanların en hayırlısı, insanlığa faydalı olandır.” hadîs-i şerîfinin gösterdiği hedefle çalışmalarına aralıksız devam eden derneğimiz, insan yetiştirme projesi
kapsamında, muhatap kitlesini gençlik olarak belirlemiştir. Bu anlamda ortaöğretim, lise ve üniversite
olmak üzere tüm gençliği kapsayan farklı komisyonlar aracılığı ile faaliyetlerimiz gerçekleştirilmekte ve
aynı şekilde farklı yaş gruplarındaki pek çok gencimize ulaşma imkanı yakalanmaktadır.
Anadolu Gençlik Derneği Boğaziçi Üniversitesi
Hanımlar Komisyonu olarak bizler de, millî ve manevî değerlerimizden beslenerek faaliyetlerimizi belirlemekte ve kendi üniversitemizdeki hanım kardeşlerimize ulaşarak, hazırladığımız bu programları icra
etmekteyiz. Böylece manevî sahada şuurlanan saliha,
ilmî yönünü canlı tutan âlime ve bu iki yönün birleşimi olarak sosyal hayatta var olan mücahide hanımefendilerin yetişmesini hedefliyoruz.
Sevgi ve kardeşliğin teminatı olan Anadolu Gençlik
Derneğimizin Boğaziçi Üniversitesi temsilcileri olarak gerçekleştirdiğimiz faaliyetler arasında, manevî
anlamda takviye gücü sağlayan haftalık “Gönül Sohbetleri”, sosyal ve siyasî alanda konunun uzmanlarıyla yapılan ilmî toplantılar, İslâm dünyasında önem arz
eden yazarlara ait eserlerin tahlili, Müslümanların eskimeyen gündemlerini ön plana çıkaran aylık mescid
panosu çalışmalarımız, umumiyetle haftasonu düzenlenen cami ziyaretleri ilk olarak sıralanabilir.
Gönüllülük esası üzerine kurulu olan tüm çalışmalarımıza sadece dinleyici olarak iştirak edilebileceği
gibi, isteyen hanım kardeşlerimiz derneğimize üye
olarak programlarımızın hazırlık aşamasında bizzat
faaliyet gösterebilirler.
Sosyal medya aracılığıyla da takip edebileceğiniz
çalışmalarımızın duyuruları için irtibat adreslerimiz:
Hamd yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah’adır. Salât
ve selâm O’nun kulu, habîbi ve rasûlü olan Efendimizedir (s.a.v).
Allah; Peygamberân-ı İzâm Hazerâtından, Sahâbe-i
Kiram’dan, Tabiîn’den, Tebeû Tabiîn’den ve hâssaten
Silsile-i Sâdât Efendilerimizden razı olsun, onların
ruhunun kudsiyyetini arttırsın, onlara lütfu ile muamele eylesin.
Allah’ın selâmı, O’nun rızası için çabalayan kullarının üzerine olsun.
Facebook: Agd Boğaziçi Hanımlar Komisyonu
Twitter: AgdBuHanmlar
E-mail: [email protected]
Boğaziçi Üniversitesi İskenderpaşalılar grubumuz, yaklaşık on senedir faaliyet göstermekte olan
bir gençlik oluşumudur. Grubun kurulma fikri birbiriyle tanışık olan birkaç Boğaziçi öğrencisi İskenderpaşalının uhuvvetlerini artırma çabaları sonucu
ortaya çıkmıştır. Üniversite içinde birçok organizasyonda zaten faal olan bu öğrenciler, birlikteliklerini
sağlamlaştırmak ve birbirlerine daha yakın olabilmek
için birlikte eve çıkmışlar ve bu şekilde üniversite hayatlarını devam ettirmişlerdir. Üniversiteye sonradan
gelen yeni dostlara da bir kapı olan bu ev, zamanla
yeterli olmayıp ev sayısı artmıştır; elhamdülillah. Şu
an evlerimizde kalan kardeşlerimizden birkaçı üniversitede tanışıp kardeşliğimizi derinleştirdiğimiz,
İskenderpaşa grubu ile tanışıklığı bizimle başlayan
arkadaşlarımızdır. Bunun yanında, birkaç kardeşimiz
de okula evlerinden gidip gelmekte, pansiyonda veya
başka evlerde kalmakta, ancak topluluğumuzla bağlarını sürdürmektedir.
BUİP (Boğaziçi Üniversiteli İskenderpaşalılar) periyodik olarak her hafta salı ve cuma günleri sabah
namazı sonrası evrâd-ı şerif (duâ kitabı) okumakta,
her salı akşamı sohbet programları düzenlemektedir.
Yine topluluğumuzun içinde olup kendi çabalarıyla
faaliyet gösteren Kritik Analitik Düşünce Grubu ve
Kur’ân’ın Anlamıyla Buluşma Grubu, her pazartesi
okumalar ve toplantılar yapmakta, gruptaki arkadaşlarmız kendilerini Allah rızası için geliştirmeye çabalamaktadır.
Daha fazla bilgi edinmek, muhabbet etmek, çayımızı içmek, bizimle tanışmak isteyen kardeşlerimize
kapımız her zaman açıktır. Sizleri dört gözle bekliyoruz.
İletişim için:
Seyyid Emre Sofuoğlu
[email protected]
Muhammed Beşir Çalışkan
[email protected]
Hanımlar:
Zehra Sena Büyükavcı
[email protected]
Ahvâl ~ 25
Boğaziçi Mekteb: İslâmi Hareket
Adını Mekteb koyduk; mütevaziliğimizden değil, öğrenmeye iştiyakımızdan. İddialarımız var
elbet ama hakikati elimizde tuttuğumuz da, ona
yaklaşmaya çalıştığımız da değil ısrarımız. “Bir
avuç çocuğun taşkınlığı…” diyenler oldu; taşkınlığımız şımarıklığımızdan değil, taşıdığımız
ağırlıktandı. Bazen sert göründük, evet hırçındık; hırçınlığımız düşmanlığımızdan değil, sözün
kaybolma kaygısındandı. Bazen de marjinallik
yakıştırıldı bize; aykırılığımız seçkinliğimizden
değil, zor olanın istediği bedeli göze almaya dairdi.
Boğaziçi Üniversitesi’nde İslâm’ın konuşulmasını, tartışılmasını isteyen; Allah’ın topluma,
hayata, zamana ve yaşadığımız mekâna insanların eliyle etmek istediği müdahaleye talip olmuş
bir grup arkadaşın belli ilkeler ve hassasiyetler
üzerinden giriştiği bir inisiyatif olarak, 2012 Ekiminde yola çıktık. Tevhid ve adalet, en başta miras aldığımız iki şiar. Allah’ı, O’nun otoritesini
birlemeye dönük olan tevhid akidesini; iktidarda,
itaatte, kanunlarda, gündelik hayattaki yansımaları üzerinden daha iyi kavramaya ve kendi içimizde yaşatmaya, elimizin değdiği yere ulaştırmaya çalışıyoruz.
Hakkın ortaya konması, adaletin yegâne gereği. Buradan yola çıkarak ekonomik anlamda;
emekçilerin, kapitalist sistemin mustazaf bıraktıklarının adaletini arıyoruz, bulduklarımızı yaymaya çalışıyoruz. Kapitalist düzenin özellikle
okul ortamında “kariyerizm” gibi götürdüklerini
görmeye, ona karşı uyanık olmaya, elimizden
geldiğince onu aşacak, onu ifşa edecek ve buradan az zararla çıkabilecek imkanlar arıyoruz.
Sosyal anlamda da kadın erkeklerin toplumdaki
konumunu, karşılıklı ilişkilerini; İslâm’ın onlara
verdiği değeri yahut insanların İslâm’ı anlaması,
yaşaması imkanı karşısındaki engelleri görmeye,
aşmaya yahut toplumsal kimlikler arasındaki ayrışmaları, adaletsizlikleri kavramaya, ortaya koymaya çalışıyoruz.
Bu iki şiar bize özgürlüğü savunmayı gerektiriyor. İnsanların, hakkı aramalarının karşısında
onların bilinçlerini, iradelerini engelleyen her
şeyi, Allah’ın lütfettiği özgür irade karşısında bir
engel görüyor, İslâm’ın ön şartı olan hürriyeti
savunuyoruz. Dolayısıyla bağımsızlık başından
beri bizim en temel kaygılarımızdan oldu. Tevhidin her türlü otoritenin üstünde yer alan Allah’a
has kılınması ve adaletin kendinden başka bir
kaygıya dönüşmemesi için İslâmî hareketlerin,
muhtelif otorite biçimleriyle bağımsız ilişki geliştirmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Ahvâl ~ 26
Başta ülkenin siyasî otoritesiyle, çeşitli cemaatlerle, STKlarla, okul yönetimiyle organik bir
ilişkiye girmiyoruz. Bu şekilde, onların İslâm’a
rağmen hareket etmeleri durumunda gerekli iradeyi gösterebilmek, gücümüz yettiğince onları
uyarabilmek adına bağımsızlığın elzem olduğuna
inanıyoruz.
Müslüman bir cemaat olmanın gereği olarak
kadınların ve erkeklerin beraber istişare edebildiği, cinsiyetlerin, ırkların, başka toplumsal kimlik
farklılıklarının üstünde bir İslâmî hareket olmaya
çalışıyoruz. Gücümüzün yettiğinden hesaba çekileceğimizi bilerek, yakın çevremize yöneldik.
Bu şekilde adımlarımızın, iddialarımızın, tartışmalarımızın sahici ve dokunan olması adına Boğaziçi Üniversitesi’ni kendi mekânımız olarak
koşturduğumuz yer, derinleşmeye çalıştığımız
alan olarak görüyoruz. Dolayısıyla, ya öğrenciler
olarak doğrudan bizim hayatımıza değen, kampüs ve okulla alakalı meseleleri önceliyoruz ya
da daha büyük ölçeklerde gerçekleşen olayları,
olguları okula taşımaya, okulda tartışmaya çalışıyoruz. Mekân kurgumuzda şeffaflık da bir başka
hassasiyet bizim için. İslâm’ın tercih edilebilir
olması ve dahi Müslümanların kendi iç hukuklarını ahlâkîleştirmesi için insanların görebildiği,
tartışabildiği, hissedebildiği, dahil olabildiği hareketlerle muhatap olması gerektiğine inanıyoruz. Dolayısıyla çalışmalarımızı mümkün olduğu kadar açık gerçekleştirmeye, muhataplarımız
ciddiye aldığı ölçüde tartışmaya ve değerlendirmeye çalışıyoruz.
İddialarımız burada anlattığımız ölçüde gerçekleşemese de ısrarımız baki. Yeri geldi kendi
yerelimizi yeterince sahiplenemedik. Yeri geldi
şeffaflık iddiamız bize yaptıklarımız ve iddialarımız arasındaki tutarlılığı, hesap sorabilmeyi
gerektirirken bu imkanı sunamadık. Bazen hırçınlığımız başka sözü duymayı, bazen başkasına
dinletmeyi zorlaştırdı. En nihayetinde derdimiz
burada kurumsal bir tortu bırakmak değil. Burada bir değer üretilmişse yeter ki bu değer, bu
zamandan ve bu mekândan sonrasına da kalsın,
tevhid ve adalet bizi başka başka mecralarda buluştursun!
bogazicimekteb.org
Boğaziçi’nde Bir Nur Talebesi Olmak
“Olmak” değil de, “olmaya çalışmak” desek daha
doğru olur aslında.
Bilmeyenlerimiz muhtemelen “Peki nedir Nur
talebesi olmak denen şey?” diye soruyorlar kendilerine. Naçizane açıklamamız şöyledir bu soruya: Nur
talebesi demek, doğrudan doğruya Kur’ân’ın şuhudî
bir tefsiri olan ve hiçbir grubun tekelinde olmayan
Risale-i Nurlara Kur’ân namına gönlünü bağlamış,
şu dünyada ilim denen ne varsa kısa ve mücmel hâlini Nurlarda bulduğuna inanan, okudukça imanının
ve ibadetlerinin taklit boyutunu anlayıp bunu tahkike
çıkarmak için uğraşan, bu basamakları çıktıkça başkalarının da iman ve İslâmî yaşantılarıyla dertlenen
bir müslüman demek.
Peki, bir taraftan Boğaziçi’nin seküler-materyalist
menşeli dünya görüşü ve bilim algısıyla kafası dolan,
diğer taraftan ise Risale-i Nur’un Kur’ân menşeli hayat algısını hayatına geçirmeye çalışan bir Müslümanın günleri nasıl geçer, bu Müslüman ne yer ne içer?
Sabah derse gittiğinizde hoca biraz iğneleyici, biraz
da eleştirel bir yüz ifadesiyle, insanın aslında mekanik
bir hayvan olduğuna, birçok açıdan kedi ve köpeklerin bazı insanlara göre daha şefkatli davrandığına,
insanı yalnızca düşünebildiği için diğer mahluklardan üstün gören insanların saçmaladığına dair cümleler kuruyordur. Ve bunların hepsi cümle sonunda,
“Is there really meaning of life?” sorusuna bağlanır
dolaylı ya da doğrudan. Siz de bunları sessizce dinliyorsunuzdur. Cevap vermek ister, ancak, ne insanın
bir fihriste-i kainat olup şu âlemde nasıl bir mertebe
ile şereflendirildiğini söyleyebilir ne de yirmi üçüncü
sözden bir bahis açıp hayvan ve insanın yaratılışındaki farklılığın, her ikisinin de bu dünyaya gönderiliş
gayesinin bir ispatı olduğundan söz edebilirsiniz. Söz
etmeyi istersiniz elbet ancak bunu nasıl açıklayacağınızı düşünürken konu birden değişiverir ve yeni
konu dışında bir şey söylemiş olmamak için tamamen
vazgeçmiş bir şekilde derste oturmaya devam edersiniz. Tabii ki dersin ikinci yarısını, bir yandan sınavda
çıkar endişesiyle hocanın söylediği kavramları not
almakla, diğer yandan da bu hakikatlerden mahrum
olduğu için onun adına üzülmekle geçirirsiniz.
Buradan başka bir derse geçilir: Gerçek denen
şeyin öznelliğinden, özellikle tarih yazımında gerçek
denen ütopyaya biz insanların ulaşamayacağından
bahsediliyordur şimdi de. “Yine mi şüphecilik?” dersiniz içinden. Etrafınıza bakarsınız, herkes bir daktilo
misali harıl harıl söylenilenleri yazmakla meşguldür.
O an düşünürsünüz, vahye dayalı bir aklın insanın başına bela olduğu hakikatini. İntizamsız, ölçüsüz, hudutsuz ve artık muzırlaşmış o aklı... Aklınıza hemen
risalelerdeki sofestaî filozoflar ile iman ehli arasında yapılan karşılaştırmalar gelir. Fazla şüphecilikten
-üstadın tabiriyle- kendini dahi inkar eden sofestaîlerin argümanlarını koyarsınız bir kenara, sonra da
Kur’ân’ın bize öğrettiği bakış açısını.
Bunun küçük bir temsille açıklandığı on ikinci sözü
hatırlarsınız. Ağız dolusu “Elhamdülillah” diye bağırmak gelir içinizden sonra.
Dersten çıkıp eve geldiğinizde, günün yorgunluğunun ve düşüncelerin ihtiva ettiği maneviyatsızlıktan gelen bir ağırlığın üstünüze çökmüş olduğunu
hissederseniz. Bu hâl akşam dersine kadar böylece
devam eder. Akşam dersinde ise, kardeşlerinizin yüzünde gördüğünüz samimi tebessüm, sizi mutlu etmeye yetebilir. Risalelerinizi açar, önce yarım saat
okursunuz. Okuduğunuz her cümle, ispat edilen her
hakikat; ruh ve kalbinizdeki bir boşluğu doldurur
sanki; cevaplanmadık sorularınıza cevap verir, eksik
kalan düşüncelerinizi tamamlar. “İşte buydu!” dersiniz, “Tam olarak bahsetmek istediğim şey!” Bazen
de çılgınca sorular sorarsınız. “Mantığı ne, neden
böyle?” dersiniz. Ancak her ne olursa olsun, o akşam
onun cevabı önünüzdeki bir kaç sayfanın bir yerinde karşınıza çıkar. Göğsünüz genişledikçe genişler.
Okuma biter. Gözler birbirine bakar. Hızınızı alamaz,
en çok beğendiğiniz yerleri ayakta bağıra bağıra arkadaşlarınıza da okursunuz. Tabii, herkes aynı yerde
aynı heyecanı hissetmiyor. Ancak onlar da heyecanınıza ortak olur ve başlarlar kendi heyecanlarını paylaşmaya. Mühendisimiz “Nasıl yani, burada haşiye
(dipnot) olarak anlatılan kısmın biz iki dönem dersini
aldık ya!” der bir başka gün. Sonra başlar işin fiziğini anlatmaya. Ardından “Bugün nereden okuyalım?”
diye gelen bir soruyla birlikte kendinizi beş kişi oturmuş, yarım saatlik bir ders yaparken bulursunuz.
Haftada bir yaptığınız umumî ders ise, bir başka şarj kaynağıdır. Nurları bilen bilmeyen, okuyan
okumayan herkes gelir. Güzel bir ders ve ardından
lezzetli ikramlarla bir saatinizi Bâkî yolunda sarf
etmiş olma nimetinin güzelliğini hissedersiniz. Hiç
tanışmayanlar tanışır, bir yandan çay içilir, bir yandan kainatın en önemli meselesi olan iman kurtarma
hususundan bahisler açılır, içler çekilir, duâlar edilir
ve haftaya bir kez daha görüşmek üzere sözler verilir.
Bazen arkadaşlarınızın “Bu haftaki ders, son birkaç
gündür sıkıntı çektiğim bir konu üzerine oldu.” dediğine şahit olursunuz. Halbuki ne konuyu seçenin ne
de okuyanın bunda bir etkisi vardır.
Velhâsıl-ı kelâm, tek gaye-i hayalimiz, tıpkı Risale-i Nur’da sıklıkla bahsi geçtiği gibi, uhuvvet ve
ihlas düsturlarıyla bu zamanın bir cihad-ı manevasi
olan ümmet-i Muhammed’e hizmet yolunda bir taş
taşıyabilmek inşallah. Bu yazıyı okuyan sevgili hanım kardeşlerimizi de dönem boyu (inşaallah) devam
edecek olan Risâle-i Nur derslerimize bekleriz.
İrtibat ve bilgi için:
[email protected]
Ahvâl ~ 27
This page intentionally left blank.
Ahvâl ~ 28