50.sayıya ulaşmak için tıklayınız

Yorumlar

Transkript

50.sayıya ulaşmak için tıklayınız
CMYK
CMYK
Halkın Kurtuluş Partisi’nden...
Kartal Festivali’nde Kurtuluş
Partililer stant açtı
Derleniş Yayınları, İzmir
Enternasyonal Fuarı’ndaydı
İstanbul Kartal Meydanı’nda 29 Temmuz-1 Ağustos tarihlerinde kızıl bayrağımızı dalgalandırdık. İstanbul Kartal
Belediyesinin organize ettiği “2010 Kültür Sanat Festivali”nde Parti olarak üç
gün stant açtık. Hikmet Kıvılcımlı’yı ve
Partimizi halkımızla buluşturmanın sevincini yaşadık.
Derleniş Yayınları olarak, 27 Ağustos 5 Eylül arasında tarihleri arasında gerçekleşen İzmir Enternasyonal Fuarı’nda stant
açtık.
Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’nın ve
Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanı
Nurullah Ankut’un eserleri bir kez daha
İzmir Halkına tanıtılmış oldu.
Halkın Kurtuluş Partisi,
Samandağ Evvel Temmuz
Festivali’ndeydi
Geleneksel olarak 5 bin yıldan bu yana kutlana gelen Evvel Temmuz, bu yıl
da her yıl olduğu gibi coşkuyla kutlandı.
Bizler de standımızla, pankartlarımızla,
sinevizyon gösterimimizle Festival’in en
görkemli standıydık.
www.kurtulusyolu.org
ISS 1305-8975
YIL: 5 • SAYI: 50 10 EYLÜL 2010
15 GÜNLÜK SİYASİ GAZETE
Halkın Kurtuluş Partisi’nden:
AB-D Emperyalistlerinin
Türkiye’yi “Ilımlı İslam”a
götürme ve Yeni Sevr’i
uygulatma projesi olan
anayasa değişikliğine
HAYIR!
A
B-D Emperyalistleri, George W.
Bush’un Başkanlığı döneminde,
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)
adını verdikleri bir plan oluşturdular. Bu
projenin hedefi, batıda Kuzey Afrika’dan
(Fas’tan) başlayıp doğuda Pakistan’a, kuzeyde ise Karadeniz’den başlayıp güneyde
Yemen’e kadar uzanan bölgedeki 24 ülkenin haritasını, kendilerinin bugünkü çıkarlarının gerektirdiği biçimde yeniden çizmekti. Bilindiği gibi bu 24 ülke, İslam dünyasıdır.
Yine bilindiği gibi haritası yeniden çizilmek istenen ülkelerden biri de Türkiye’dir.
Türkiye’de “Ilımlı İslam”ı hâkim kılmak,
eksik gedik de olsa var olan laik düzeni ortadan kaldırarak Türkiye’yi; Şer’i bir devlete dönüştürmek ve Yeni Sevr’i dayatarak,
en az üç parçaya bölmek; böylece zayıflamış, güçsüzleşmiş bu parçaları kayıtsız
şartsız kendilerine bağımlı sömürü alanlarına dönüştürmek istiyorlar. Bu konuda Emperyalistlerin Yugoslavya Halklarına çektirdikleri acılar çok ders verici niteliktedir.
BOP denilen bu rezil, halkların düşmanı
projeyi hayata geçirmek için kurdukları örgütlenmenin Eşbaşkanlığını ise İspanya
Başbakanı ile Türkiye Başbakanı yürütmektedir. Yani BOP’un bir parçası olan ve
Türkiye Halklarına ihanet demek olan Yeni
Halkın Kurluş Partisi’nden:
Kahrolsun ABD-AB
Emperyalistlerinin
Yeni Sevr Planları,
Yaşasın
Türk ve Kürt Halklarının
İkinci Kurtuluş Savaşı!
10 Ağustos 1920:
Sevr Antlaşması’nın imzalanması
30 Ağustos 1922:
Dumlupınar (Başkomutanlık) Meydan Savaşı Zaferi
Kardeşler!
Satıldık! Uyanın!
Bundan 88 yıl önce, Dumlupınar (Başkomutanlık) Meydan Savaşı ve Kuvayimilliye
şehitleri sayesinde kazandığımız Bağımsızlığımız elden gidiyor. Uyanın!
İnönü Savaşlarıyla, Sakar-
ya Zaferiyle, Dumlupınar’la
kazandığımız Cumhuriyet elden gidiyor. Uyanın!
Kardeşler!
Ulusların tarihlerinde, hiç
unutamayacakları olaylar ve
tarihler vardır. Kimi olaylar,
Devamı sayfa 2’de
Sevr’in, iki uygulayıcısından biri Tayyip
Erdoğan’dır.
AB-D Emperyalistlerinin bu yeni yağma
projesini, yerli satılmışlar cephesi (Yerli Finans-Kapitalistler (TÜSİAD’cılar, TOBB
vb. örgütler) ile Tefeci-Bezirgân Sermaye
(MÜSİAD vb. örgütler) desteklemektedirler. Tefeci-Bezirgân Sermayenin ve FinansKapitalin Medyası da bu projenin en ateşli
savunuculuğunu yapmaktadır. Dediğimiz
gibi Tefeci-Bezirgân Sermayenin siyasi
temsilcisi olan Tayyipgiller de bizzat BOP
Eşbaşkanlığı görevini yerine getirerek bu
projenin uygulayıcısı olmuşlardır.
Devamı sayfa 7’de
Halkın Kurtuluş Partisi’nden
Tayyipgiller’in Yargıyı Teslim
Alma Gayretine Onurluca
Direnen YARSAV yalnız değildir!
G
eçtiğimiz hafta içerisinde, Tayyip’in Yargıç Ve Savcılar Birliği
(YARSAV)’a sözlü saldırılarına tanık olduk. Şöyle demişti
Tayyip YARSAV hakkında:
“Şimdi ben YARSAV
üyesi olan yargı mensuplarına nasıl güveneceğim, nasıl
güvenebilirim? Çünkü açık,
net kalkıp da iktidarı eleştiriyorsa hakaretler ediyorsa
ben böyle bir yargı mensubuna nasıl güvenebilirim?
Ben orada böyle bir oluşuma
karşıyım. Yargıda dernekleşme mi olurmuş? YARSAV
bir boşluktan yararlanarak
geldi. Bunu en yakın zamanda halletmemiz lazım.”
Ortaçağcı ideolojisinden ve
pervasızlığından aldığı hızla,
hem bağımsız yargıyı nasıl içine sindiremediğini ortaya koyuyordu Tayyip bu sözleriyle,
hem de özelde hâkim ve savcıların, genelde ise halkın örgütlenme hakkına, düşünce ve
ifade hakkına nasıl da tahammülsüz olduğunu ortaya koyuyordu.
Biz yıllardır söylüyoruz,
Laiklik yoksa Bilim de, Özgür-
Devamı sayfa 2’de
FİYATI: 50 Kr
Başyazı
AB-D Emperyalistleri ve yerli
işbirlikçi satılmışlar, ülkemizi,
adım adım Yeni Sevr’e götürüyor
B
u yabancı saldırganların ve yerli
hainlerin, İblisçe oyunları karşısında, örgütlü ve silahlı olduğu için en
önemli direnç noktası oluşturan Türk Ordusu, ne yazık ki başındaki yüreksiz, savaşkan ruhtan yoksun,
ibişleşmiş Tören Paşalarının teslimiyetçi tutumlarından dolayı, saf
dışı olmuş durumdadır.
Böylece de bu insanlık
dışı, şerefsizce saldırının önündeki en önemli
barikat çökmüş bulunmaktadır. Bunda, yani
bu çöküşte rol oynayan
en önemli iki etkenden
biri olan Tören Paşalarının teslimiyetçi ruhu,
korkaklığı neden kaynaklanmaktadır?
Şundan: Bu korkaklar, Osmanlı ya da Kuvayimilliye döneminde olsaydı pek azı istisna olmak üzere, hiç orduya başvurmayabilirlerdi. Aileleri bunları askeri okullara, askeri liselere, harp okullarına göndermeyecekti.
Çünkü o dönemde asker olmak demek
kelleyi koltuğa almak demekti. Ömrün
cepheden cepheye koşmakla geçeceğini
baştan kabullenmek demekti. O kabulle
işe başlayan-mesleğe adım atan bir genç
de ruhunu ona göre şekillendirmeye başlardı. Hep savaş meydanlarında, ordular
yönetip zaferler kazanacağı, anlı şanlı paşa olarak anılacağı günlerin hayalini kurardı
hep. Hayallerini bunlar
doldururdu. Ona göre
bilgi ve deneyimle donatırdı kendini. Mücadele sporlarına başlayan bir genç, nasıl ileride kendisini tüm ülkenin hatta o sporla ilgilenen dünya insanlarının
tanıyacağı bir şampiyon olmayı düşlerse, o
dönemde askeri okullara başlayan bir genç de
aynı onun gibi kendini
herkesin tanıyacağı ve
hayran olacağı bir muzaffer komutan olmayı düşlerdi.
Cumhuriyet dönemindeyse, 1974
Kıbrıs Harekâtı ve AB-D Emperyalistlerinin hizmetindeki Kore Savaşı’nı bir tarafa bırakırsak, hep bir barış dönemi olmuştur. Tabiî Kürt İsyanlarında da içeride
Devamı sayfa 10’da
2
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
Sivas Katliamı’nı Unutmadık Unutmayacağız!
Kurtuluş Partisi’nden
Yaktılar, işkencelerden geçirdiler, zulmettiler
ama bilmiyorlar ki halklar korkutulamaz,
sindirilemez, yıldırılamaz!
İ
nsanlığın başına 6 bin yıldan beri bela
olan Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının siyasi plandaki temsilcileri olan Siyasal İslamcı güçler, dünün Derviş Mehmetleri, bugünün Tayyipgiller’i, ortamını
bulunca gün yüzüne çıkan mantarlar gibidirler ama en zehirli cinsinden.
Ortaçağcı Şeriatçı güçlerin, insanî hiçbir değerleri yoktur, asalaktırlar, din alıp
din satan din tüccarlarıdırlar, vurguncudurlar, kamu mallarını yağmalarlar, ileri
olan her şeye düşmandırlar, karşıdevrimcilerdir, insanlarımızın en masum dini
inançlarını sömürürler, milli değerlere,
ulusal kavramlara, ulusa karşıdırlar.
O yüzden dünyada emperyalizme karşı
ilk zaferle sonuçlanan Birinci Kurtuluş
Savaşı’mıza karşıdırlar. Bu zaferi halklarımıza hediye eden Ordunun Komutanı
Mustafa Kemal’e düşmanlıkları bu yüzdendir. Bu yüzden Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda emperyalistlerin saflarında yer almışlar, kader birliği etmişlerdir. Yıllar
geçse de kinleri hiç azalmamış, ortamını
buldular mı saldırmaktan geri durmamışlar, Mustafa kemal’e “Ölmüş İnek” diyerek kinlerini kusmuşlardır.
80 yıl önce Menemen’de, yedeksubay
öğretmen, antiemperyalist, yurtsever ve
laik Kubilay’ı testere ile kesip, kafasını sırığa geçirip sokaklarda gezdiren, Hilafeti
tekrar getirmek isteyen yine Ortaçağcı Şeriatçı güçlerdir.
17 yıl önce, 2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta, 33 ilerici aydınımızı ve 2 otel çalışanını, attıkları “Şeriat İsteriz”, “Sivas
Laiklere Mezar Olacak”, “Cumhuriyet
Burada Kuruldu Burada Yıkılacak”
naraları eşliğinde, yakarak katleden, Tefeci-Bezirgân Sermayenin örgütleyip ayaklandırdığı Ortaçağcı Şeriatçı güçlerdir.
Madımak Otelinde diri diri yakılan aydın,
yurtsever, laik insanların çığlıklarını bastırıyordu, katledenlerin zafer çığlıkları.
Karıncayı bile incitmek istemeyen, bunu
günah sayan, gerçek samimi Müslümanların yanına bile yaklaşamaz, insanların diri
diri yakılmasından zevk alan bu insan
müsveddeleri.
Parababaları, onların siyasi plandaki
temsilcileri, ruhlarını emperyalistlere satan medyanın kalemşorları ağız birliği etmişçesine, mazlumları suçluyor, katledi-
Baştarafı sayfa 1’de
lenlerin tahrikte bulunduğunu ileri sürüyor, din devleti kurmak isteyen canilerin
masum olduklarını ilan ediyorlardı. Katliam gerçekleştikten sonra Şeriatçılar paçavra yayın organlarında “Yaşasın Sivas
Kıyamımız!” diye haykırıyorlardı.
Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın zaferle
taçlanmasından sonra yapılan bütün katliamların, Menemen, Çorum, Maraş, Gazi
Mahallesi Katliamlarının, Mustafa Kemal’in Devrimci Geleneğine ve bu geleneği sürdürmek isteyen Türk Ordusu’na,
Yargısına ve Türk Üniversitelerine, Bilim
İnsanlarına karşı yapılan bütün saldırıların
gerçek sorumlusu, “Türkiye için en iyisinin Ilımlı İslam” olduğunu ve bunun
ülkemizdeki mimarı olduklarını yıllarca
önce, çok açık olarak itiraf eden ve bu çalışmalarına hâlâ devam eden, AB-D
(ABD ve AB) Emperyalistleri ve onun
yerli uşaklarıdır.
Gün; Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’na ve bu onurlu mücadelenin kazanımlarına, sağlı sollu 12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbeleriyle aynı kefeye konarak yok
edilmek istenen 27 Mayıs Politik Devrimi’ne sahip çıkma günüdür.
Gün; Sivas’ta diri diri yakılan 33 yurtsever aydınımızın katledilmesinin hesabını sormak için Şeriatçı Ortaçağcı güçlere
ve AB-D Emperyalistlerine karşı mücadeleye gözü kara, ikircikliğe düşmeden girme günüdür.
Gün; sadece yitirdiğimiz onurlu, namuslu, yurtsever, laik insanlarımızı ağıtlarımızla anma değil, onların anılarını ve
özlemlerini mücadelelerimizle yaşatma
günüdür.
Gün; Halkın Kurtuluş Partisi öncülüğünde İkinci Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandırıp emperyalistleri, yerli
satılmışları ve Ortaçağcı Şeriatçıları ülkemizden ikinci ve son kez geri dönmemecesine kovup, Demokratik Halk İktidarını
kurup, dünya halklarına yeniden umut olma günüdür. 02.07.2010
Şeriat Ortaçağdır!
Şeriata Karşı Ya Birleşmek! Ya Ölüm!
Kahrolsun AB-D Emperyalizmi!
Halkın Kurtuluş Partisi
Genel Merkezi
Kahrolsun ABD-AB Emperyalistlerinin Yeni Sevr Planları,
Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının İkinci Kurtuluş Savaşı!
Baştarafı sayfa 1’de
olumlu ya da olumsuz biçimde, o ulusun geleceğini belirlendirir. Olayların kimisi o ulusun
gurur duyduğu, coşkuyla andığı, kutladığı; kimisi nefretle, hüzünle, acıyla hatırladığı günler
olur…
İşte bugün, Türk ve Kürt Halklarının gururla, sevinçle, coşkuyla kutladığı ve kutlamakta
haklı olduğu, 30 Ağustos 1922 tarihli Dumlupınar (Başkomutanlık) Meydan Savaşı’nın
88’inci yıldönümü.
Ağustos ayı aynı zamanda bize 10 Ağustos
1920 tarihli Sevr Antlaşması’nı de hatırlatıyor.
O Sevr ki; Osmanlı’nın ölüm fermanı, tarih
sahnesinden silinişinin antlaşmasıdır.
Sevr Antlaşması’yla, Türk ve Kürt Halklarının, yine bir Ağustos ayında, 26 Ağustos
1071’de Malazgirt Savaşı’yla ortak vatan yaptıkları topraklar, Batılı büyük emperyalist devletlerin açık sömürgesi durumuna düşürülmüştür. İşte o yüzden de Sevr’i nefretle ve öfkeyle
hatırlıyoruz
Kardeşler!
Her ölüm, bir doğum; her yenilgi, bir zafer
demektir.
Bundan tam 90 yıl önce Osmanlı’ya imzalattırılan Sevr Antlaşması Osmanlı’nın ölümü
ise; 30 Ağustos Zafer Bayramı ise Türkiye
Cumhuriyeti’nin doğumudur!
edir Sevr?
“10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanmış
olan bu anlaşmanın giriş bölümünde, bu tarihten başlamak üzere Türkiye ile İtilâf Devletleri arasındaki düşmanca hareketlerin yerini “uzun ve sağlam bir barışın alacağı” ifade edilmektedir.
“Ancak, Sevr Anlaşması barış yerine, Avrupa’yı yeni bir savaşa sürüklemiş ise, bunun nedeni, bu anlaşmanın Türkiye’nin elinden son politik ve ekonomik bağımsızlık
umudunu da alması olmuştur.
“Sevr Anlaşması, uluslararası ilişkilerde
“sağlam ve uzun vadeli barış” çağının simgesi değil, tersine, sadece emperyalist işgal politikasının baş tacı olmuştur.”
Sevr: “Dünya savaşının amaçlarından biri olarak, Sevr Anlaşması ile son duası yapılmış olan Türkiye’nin bölüşülmesi…”dir.
(Stefanos Yerasimos, Kurtuluş Savaşı’nda
Türk-Sovyet İlişkileri 1917-1923, Boyut Kitapları, s. 572-576)
Sevr: “Türkiye’yi ve Türk halkının politik ve ekonomik bağımsızlığını Avrupa’nın
büyük devletlerine teslim eden (…)
Anlaşma”dır. (Stefanos Yerasimos, agy, s. 501)
İşte Sevr, budur!
Kim söylüyor bunları?
30 Aralık 1922 tarihinde, Lozan Doğu Sorunları Konferansı’na katılan Rusya-UkraynaGürcistan Heyeti, yani başında Bolşevik Partisi’nin ve O’nun Önderi Lenin’in bulunduğu ülkenin heyeti...
Ya Birinci Kuvayimilliye’nin Önderi Mustafa Kemal ne diyordu Sevr için?
“Efendiler, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra, düşman devletler tarafından
Türkiye’ye dört defa barış şartları teklif edilmiştir. Bunların birincisi, Sévres taslağıdır.
Bu taslak hiçbir görüşmenin ürünü olmayıp
İtilâf Devletleri tarafından Yunan Başvekili
Mösyö Venizelos’unda katılmasıyla düzenlenmiş ve Vahdettin’in hükümeti tarafından
10 Ağustos 1920’de imza edilmiştir.
“Bu taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce tartışılmaya değer bile sayılmamıştır.
“(…)
“(…) Türk milletine karşı, yüzyıllardan
Halkın Kurtuluş Partisi’nden
beri hazırlanmış ve Sévres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikast (…)”
(Kemal Atatürk, Nutuk 1919-1927, Atatürk
Araştırma Merkezi, s. 506-518)
“(…) Sévres Antlaşması Türk milleti için
(…) uğursuz bir idam kararnamesidir
(…)”(Kemal Atatürk, Nutuk 1919-1927, Atatürk Araştırma Merkezi, s. 422)
Sevr, tam da budur!
O yıllarda Sevr’i savunabilecek kimsenin
alnı karışlanırdı Birinci Kuvayimilliyecilerce.
Kimse cesaret edemezdi böyle bir şerefsizliğe.
Oysa bugün, AB’nin kucağında “Dincilik” oynayan Fethullah Gülen İblisinin gazetesi “Zaman”ın yazarı Mustafa Armağan, 18 Temmuz
2010 tarihli yazısında, tarihsel gerçeklikleri
tersyüz ederek: “Sevr bir ‘Barış Projesi’ydi”
diye yazacak cesareti bulabiliyor…
Kardeşler!
Ya 30 Ağustos nedir?
Bunu da Rusya Sovyet Federatif Sosyalist
(RSFSC) Dışişleri Halk Komiser Yardımcısı I.
Karahan’ın, Türkiye Komiserler Şurası Başkanı
Rauf Bey’e 3 Eylül 1922 tarihli telgrafından
okuyalım isterseniz:
“Türk ulusunun Yunan ordusunu kesin
bir biçimde yendiği haberini aldım. Bundan
dolayı en samimi tebriklerimizin kabulünü
dilerim. Ordunuzun zaferlerinin yalnız Türk
ulusunu sevindirmekle kalmayıp, Rus ulusunu da aynı derecede sevindirdiğini bilmenizi
isterim. Önderi Mustafa Kemal’in olağanüstü askeri-politik dehası ile yönetilen Türk
halkı, birkaç yıldan beri Avrupa emperyalizmine karşı yağma edilmiş Türkiye, yine de
Avrupa devletlerinin zorbalıklarına karşı direnecek gücü bulabilmiştir. Ölüm kalım kavgasını sürdürerek bağımsızlığını savunan
Türkiye’nin bu savaşta kaybetmesi de düşünülemezdi.
“(…)
“Son yıllarda bunca felakete, yağmalara,
yıkımlara, acılara dayanan Türk milleti en
kısa zamanda barışa kavuşmaya ve savaşın
açtığı yaraların sarılmasına layıktır.
“Türkiye’yi selamlayan Rusya, bugünün
yakın olmasını ümit ediyor.” (Stefanos Yerasimos, agy, s. 467)
Bu konuyu bir de, Rusya Sovyet Federatif
Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSC) Dışişleri Halk
Komiseri Çiçerin Yoldaş’ın, Türkiye Büyük
Millet Meclisi Hükümeti Dışişleri Komiseri Yusuf Kemal’e gönderdiği 14 Ekim 1922 tarihli
telgraftan okuyalım:
“(…) şahsınızda kardeş Türk milletini selamlamaktan ve Türk milletini, başta büyük
önder, Mareşal Mustafa Kemal Paşa olmak
üzere parlak ve kahramanca zaferlerinden
dolayı kutlamaktan büyük bir mutluluk duymaktayım.”
(Stefanos Yerasimos, agy, s.
512)
İşte bundan 88 yıl önce Sovyet Hükümeti ve
Sovyet Halkları, Kurtuluş Savaşı’mızın en son
ve en önemli Savaşını ve Zaferini böyle kutluyorlardı.
Ama ne yazık ki, bugün biz bu zaferin yıldönümünü gerçek anlamda kutlayamıyoruz.
Çünkü o zaferin yerinde yeller esiyor… O Zaferle kazandığımız Bağımsızlığımız ABD ve
AB Emperyalistlerine terk edilmiş durumda.
Onların yarısömürgesi, açık pazarı haline dönüşmüş durumdayız.
Başımızdaki iktidarlar, Birinci Kuvayimilliye’ye de karşı, Sakarya Zaferi’ne de karşı…
Kuvayimilliyecilere de düşman, Mustafa Kemal’e de düşman.
İşte o yüzden dur durak bilmeksizin saldırıyorlar Türk Ordusu’nun Mustafa Kemal gelenekli paşalarına, subaylarına Ergenekon maske-
li saldırılarıyla…
Yetinmiyorlar: Bilim insanlarımıza (İlmiye
Sınıfımıza) saldırıyorlar alçakça.
Yetinmiyorlar; namuslu, yurtsever Yargı
mensuplarına saldırıyorlar.
Saldırıyorlar ha babam, Antiemperyalistlere, Yurtseverlere, Mustafa Kemalcilere…
Çünkü onları kendi aşağılık çıkarlarının
önünde en büyük engel olarak görüyorlar.
Çünkü Tayyipgiller Yeni Sevr’in savunucuları…
Kardeşler!
Yerli Finans-kapitalistlerin yüzde yüz ilk
hükümeti olan Demokrat Parti’nin Genel Başkanı ve Başbakan Adnan Menderes şöyle diyordu yıllar önce Kurtuluş Savaşı’mız için:
“İstiklal Savaşı diyorsunuz. Pekâlâ, üç
ayda bitebilirdi. Bunun yıllarca uzatılmasında Mustafa Kemal’in yerleşme ihtirası…”
(Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan Aktaran:
Şevket Süreyya Aydemir, Menderes’in Dramı,
Remzi Kitabevi, s. 199)
Bugün onların siyasi devamcıları “Sevr bir
‘Barış Projesi’ydi” deme cüretini gösterebiliyor.
Dün Birinci Kuvayimilliye’yle güzel yurdumuzdan kovduğumuz Batılı işgalci emperyalistleri, bugün F. Gülen İblisi, A. Gül ve T. Erdoğan gibileri alkışlıyorlar. Onların kardeş ve
mazlum Irak, Afganistan Halkına karşı giriştikleri işgali onaylıyorlar. Onların askerlerinin sağ
salim ülkelerine dönmeleri için “Allaha” dua
ediyorlar.
İşte bu duruma düştük, düşürüldük FinansKapitalistler ve Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfı
ve onların siyasi plandaki temsilcileri olan; A.
Menderesler, S. Demireller, N. Erbakanlar, A.
Türkeşler, T. Çillerler, M. Yılmazlar, D. Bahçeliler, Tayyipgiller tarafından…
Kardeşler!
Satıldık. Uyanın!
Yarın Kuvayimilliye’ye de karşı çıkacaklar.
Niçin Kardeşler?
Çünkü, yerli-yabancı Parababaları, bir CIA
planı olan “Yeşil Kuşak Projesi”yle Türkiye
Cumhuriyetini bir “Ilımlı İslam” Cumhuriyetine dönüştürdüler.
Gün Tayyipgiller’in günü.
Gün; Damat Feritler’in, Rıza Tevfikler’in,
Ali Kemaller’in devamcılarının günü.
Gün; Vahdettinler’in devamcılarının günü…
Kardeşler!
Bu böyle gitmez!
İşte Halkın Kurtuluş Partisi, bunun böyle
gitmemesi için var!
Kurtuluş Partisi, Birinci Kuvayimilliye’nin,
Sakarya’nın, Dumlupınar’ın, Cumhuriyetin,
Laikliğin Bağımsızlığın savunucusudur.
Kurtuluş Partisi; Mustafa Kemal’in önderliğindeki Birinci Kurtuluş Savaşı’nı (Ulusal Kurtuluşu), Kuvayimilliye Komutanı, Devrim Ustası Hikmet Kıvılcımlı’nın Teorisi ve Pratiği ışığında; İşçi Sınıfımız önderliğindeki İkinci Kurtuluş Savaşı’yla, Sosyal Kurtuluşla, Demokratik Halk İktidarıyla taçlandıracaktır. 30 Ağustos
2010
Dumlupınar Zaferi, Sevr’in İnkârıdır!
Dumlupınar Zaferi, Sevr’in Parçalanıp
Atılmasıdır!
Dumlupınar Zaferi, Mazlum Türk ve
Kürt Halklarının Batılı Emperyalistlere
Karşı Zaferidir!
Yaşasın Yeni Sevr’e Karşı İkinci Kurtuluş
Savaşı’mız!
HALKIN KURTULU4 PARTİSİ
GENEL MERKEZİ
Tayyipgiller’in Yargıyı Teslim Alma Gayretine Onurluca Direnen YARSAV yalnız değildir!
lük de, Demokrasi de yoktur diye. Tayyip
ve şürekâsının Şeriatçı ideolojisi, her toplumsal alana Şeriatın yüzde yüz egemenliğini gerektirir. Bu anlamda siyasi iktidar da,
Şeriatın uygulayıcısı olarak tüm bu alanlara
hâkim olmalıdır. Yargıya da, basına da, eğitim kurumlarına da, hatta halk örgütlerine
de… Dolayısıyla Tayyip, bağımsız yargı
yerine monarşik devletin Şerri hukukunu
ister, Yargıç yerine Kadı ister. Bağımsız
yargı istemediği gibi; dernek, sendika gibi
İşçi Sınıfı ve emekçilerin yüzyılları aşkın
mücadeleleri sonucu ortaya çıkmış örgütlenme araçlarına da saygı duymaz. Hem
sonra, örgütlenme hakkı da neymiş! Ya
Tayyip’in örgütündensindir, onun güdümündesindir, ya da hiçbir hakkın yoktur!
Parababaları iktidarlarının genel tahakküm biçimiyle örtüşen bu durum, söz konusu Tayyipgiller olduğu zaman daha da perçinlenir. Çünkü onlar Ortaçağdan kalma
Antika Parababasıdırlar. Modern Parababalarına kıyasla demokrasiye, laikliğe, bilime
ve özgürlüğe on kat daha düşmandırlar.
Peki, neden YARSAV? Tayyip düşmanlığını kusarken neden en çok bu YARSAV
isimli Hâkim ve Savcıların kurduğu derneğe saldırdı?
Çünkü Tayyip için YARSAV’ın “günahı” çoktu. İlk kurulduğunda, Hâkim ve Savcılık sınavının mülakat aşamasının Tayyip’in Adalet Bakanlığınca yapılmasına
karşı davalar açtı, bu uygulamanın bir süreliğine de olsa durdurulmasını sağladı. Bunun üzerine Tayipgiller, konu henüz mahkemede görülürken Anayasa suçu işleyerek
“Hâkimler ve Savcılar Yasasında Değişiklik Yapan 5720 Sayılı Yasa”yı Meclisten
geçirdiler. YARSAV buna karşı da mücadele etti. Daha sonra, Yargının nasıl ele geçirileceğine ilişkin AB Emperyalistlerine sunulan bir başka Tayipgiller operasyonu olan
“Yargı Reformu Strateji Taslağı”na karşı
da YARSAV sert eleştirilerde bulundu. Bu
da yetmedi, “Ergenekon” maskeli saldırının
tüm hukuksuzluklarına dikkat çekerek, oldukça sert açıklamalar yaptı YARSAV. Hatta bu nedenle bir önceki başkanı Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU “yargıyı etkilemek”
suçundan yargılandı. Yine bu süreçte demokrat-yurtsever-laik-namuslu Erzincan Başsavcısı İlhan CİHANER’e de sahip çıktı
YARSAV. Bir hukuk faciası olan CİHANER’in tutuklanma ve yargılanma sürecindeki hukuk gasplarını teşhir etti.
Ve son olarak, Tayipgiller’in yargıyı bütünüyle ele geçirmek üzere hazırladığı Anayasa değişikliğine karşı da aktif mücadele
ediyor YARSAV. Mevcut Anayasa değişikliği için “yargının siyasal iktidar tarafından ele geçirilmesi, demokratik hukuk
devletinin yok edilmesi” tespitinde bulunmuştu YARSAV, “Yargı-sız İnfaz Olmasın” isimli broşüründe ve pek çok basın
açıklamasında...
İşte YARSAV’ın büyük “günahları”
bunlardı. Bu nedenle Tayyip “en yakın zamanda halletmem lazım” diyordu YARSAV
için. Ancak YARSAV bu tehdide de boyun
eğmeyerek “gücün yetiyorsa YARSAV’ı
kapat” diye cevap vermiştir.
Bugün, AKP iktidarının cibilliyet-i iktizası gereği, Laiklik ilkesine ve Cumhuriyet’e nasıl saldırdığını, “bakıp da kör olma-
Sahibi ve Yazıişleri Müdürü: M. Cihan Çakır Yönetim Yeri: İnebey Mah. İnkılap Cad. ISSN 1305-8975 Yayın Türü: Yaygın Süreli
Basıldığı Yer: Gün Matbaacılık/Telsizler Mevkii Beşyol Mah.
Otohan No: 43/129 Fatih-İSTANBUL Telefaks: (0212) 512 43 95
Akasya Sok. No: 23/A K. Çekmece/ İstanbul. Tel: (0212) 426 63 30
yan” İlmiye Sınıfımız (Bilim-Yargı insanlarımız)) duruca görerek, Tayyipgiller’in bu
gerici ataklarına karşı en net-kesin-kararlı
tavrı alan kesim olmuştur, biz gerçek devrimcilerle birlikte. İşte bu İlmiye Sınıfımızın bugünkü öncülerinden olan YARSAV’ı,
aldığı bu kararlı-direngen-mücadeleci tavır
nedeniyle kutluyor ve yanlarında olduğumuzu belirtiyoruz.
Tayyip’in tehditlerine karşı biz de haykırıyoruz:
AKP’nin YARSAV’ı Kapatmaya Gücü Yetmeyecek!
15.08.2010
Halkın Kurtuluş Partisi
Genel Merkezi
internet: www.kurtulusyolu.org
e-posta: [email protected]
3
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
Halkın Kurtuluş Partisi’nden Venezüella’nın Yiğit Halkıyla Dayanışma:
“Yiğit Halk, Yiğit Başkan ABD Emperyalistlerine Meydan Okuyor” Konferansımız
Konya’da Büyük Bir Heyecan Yarattı! (2)
Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanı urullah Ankut Yoldaş:
Hiçbir düşman yenilmez değil;
Hele halkların düşmanı olursa*
Orhan Özer Yoldaş:
Ortaçağcı irticaya karşı İkinci Kurtuluş
Savaşı’mızı zafere ulaştıracak, zafere ulaştırma iddiasında olan Halkın Kurtuluş Partisi’nin Genel Başkanı Nurullah Hoca’mızı,
Nurullah Ankut’u çağırıyorum.
(Alkışlar… Yaşasın Halkın Kurtuluş
Partisi… Halkız Haklıyız Kazanacağız…
Yaşasın Bağımsız Laik Demokratik Türkiye…)
Sevgi ve saygı değer arkadaşlarım
Ve Konyalı hemşerilerim,
Bazı arkadaşlarımızın bildiği gibi ben de
Konyalıyım. Çocukluk ve gençlik yıllarımı
burada yaşadım. İlk ve Orta öğrenimimi burada yaptım. Ve siyasi görevlerim öyle emrettiği için bu Tarihî, güzel şehrimizden ayrılmak durumunda kaldım.
***
Belki bazılarınızın aklına şöyle bir soru
gelmiş olabilir:
Dünyanın öbür ucundaki ülkelerde olan
hareketlerden, yaşadığımız Türkiye’ye ne
yarar var? Ne ilgisi var buralarda olanların
bizimle? Halkın Kurtuluş Partisi neden
böyle bir konuda etkinlik yapıyor? Acaba
Türkiye’de şu anda çok canlı biçimde yaşanan yakıcı siyasi ve ekonomik olayları konu alan bir etkinlik düzenleseydi, daha iyi
olmaz mıydı?
Saygı değer arkadaşlar;
Venezüellalı ve Kübalı Yoldaşlarımızın
da anlattıklarını dikkatle değerlendirirsek,
aslında o anlatılanların bizim hikâyemiz de
olduğunu görürüz.
Geçen haftaki gazetelerin birinden kısa
bir paragraf okumak istiyorum. Biliyorsunuz, İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman, Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan’ı, Chavez’e benzetti. Bunu konu alan, bunu hicveden
bir
haber,
Cumhuriyet
Gazetesi’nden. Vedat Özdemiroğlu’nun bu
gazetede bir köşesi var; “Paşa gönül kriterleri” diye. Mizah unsuru taşıyan olayları konu ettiği, alaya aldığı, çarpıcı bir ifade
ile göz önüne serdiği, eleştirdiği bir köşe. O
köşesinde de “Yalan Ajans” yani olması
imkânsız, olması mümkün olmayan olayları olabilecekmiş gibi, olmuş gibi varsayarak, o konu üzerinde çelişik ifadeleri, görüşleri, uyuşmazlıkları alaycı bir dille eleştiren, mizahi bir dille konu eden bir köşesi
var. Okuyorum arkadaşlar:
“Chavez’den şok istifa
“Venezüella Devlet Başkanı Hugo
Chavez istifasını açıkladığı toplantıda,
‘ne ABD baskısı ne de iç sorunlar yüzünden istifa ediyorum. İstifamın sebebi İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman’ın Tayyip Erdoğan’ı bana benzetmesidir. (Alkışlar…) Ben bunu hak edecek ne yaptım? (Gülüşmeler…) Dünyaya küstüm
yemin ederim’ dedi.”
İnsanların zekâsı ve aklı, konuşmaların-
dan, satırlarından akar, parlar. Burada da bu
köşe yazarı genç delikanlının zekâsını görüyoruz. Gerçekten de dünyada böyle kıyaslanamayacak belki de en uç örneklerden
biri, Chavez’le Tayyip Erdoğan.
Chavez Yoldaş’ın mücadelesini izledik
yoldaşlarımızın, Türkiye’deki resmi temsilcilerinin ve Venezüella’daki dava arkadaşlarının ağzından, canlı bir şekilde.
Bir halk çocuğu Chavez. Annesi de babası da eğitim emekçisi. Ve bizim gibi yoksul. ABD’nin yarısömürgesi durumundaki
Venezüella’da geleceğini kurtarmak için en
güvenli yollardan birine, askeri okula başvuruyor ve orayı üstün derece ile bitiriyor.
Ve subay olarak orduya katılıyor. Bu arada,
dünya ve ülke tarihi ile ilgili araştırmalar
yapıyor. Halk çocuğu olduğu için halkının
ve kıtasının içinde bulunduğu durumu, bunun sebeplerini ve çözüm yollarını çok merak ediyor. Bakıyor ki, bu konuda örnek alınacak mücadele yürütmüş büyük devrimci
önderler var. Onlardan biri Simon Bolivar.
1783’te doğar Bolivar. O zaman, Latin
Amerika’nın tümü İspanyol sömürgesi,
açık sömürge… Ve o sömürgecilere karşı
mücadeleye adar kendini.
Ve sömürgeciler, tıpkı ABD’nin, İngiltere’nin, geçen yüzyılın başında yaptıkları gibi -hani bir tek Arap Ulusunu 22 parçaya
bölüyorlar ya- Latin Amerika’yı da parça
parça bölmüşler.
Niye?
Kolay lokmalar halinde, kolayca yutabilmek için. İşte günümüzde de aynı siyah
Afrika’yı onlarca parçaya bölüyorlar Latin
Amerika’yı da birçok parçaya bölmüşlerdi.
Bunu görüyor, arkadaşlar Bolivar.
Simon Bolivar, o zaman, bir yandan İspanyol sömürgecileri ülkeden kovmak için
mücadele ederken, bir yandan da aynı dili
konuşan, aynı tarihe sahip, aynı ruhi şekillenmeye sahip, aynı ekonomik çıkar birliğine sahip tüm kıta halklarının, tek bir ulus ve
tek bir bayrak altında birleşmesi gerektiğini
ve bunun en çıkar yol olduğunu görüyor ve
onun mücadelesini veriyor. Ne yazık ki mücadelesi tümüyle başarıya ulaşmıyor, ama
kısmen başarıya ulaşıyor. Venezüella ve
Bolivya’nın da aralarında bulunduğu beş
Latin Amerika ülkesini özgürleştiriyor; İspanyol sömürgecilerinden kurtarıyor. Zaten
Bolivya da Bolivar sayesinde kurtuluşa
ulaştığı için, adı o saygının bir belirtisi olarak Bolivya olarak benimseniyor. Ama
halkların kendi aralarında düştükleri anlaşmazlıklar, yaptıkları küçük hesaplar, halkların önderlerinin o zamanki küçük hesapları yüzünden, tümüyle kıta özgürleştirilemiyor. Ancak 5 ülke özgürleştirilebiliyor. O
yüzden tüm Latin Amerika’da Bolivar’ın
adı “Libartator”: “Özgürleştirici”dir. Demek ki, onun yarım bıraktığı mücadeleyi
sonuna kadar götürmenin, zafere ulaştırmanın en önemli siyasi devrimci görevlerden
biri hatta en önde geleni olduğunu görüyor
Chavez.
Yine 1967 9 Ekimi’nde, CIA ajanlarının
yönettiği faşist Barrientos’un askerleri tarafından Bolivya’da katledilen, tuzağa, pusuya düşürülerek katledilen Che’yi örnek almak gerektiğini görüyor. Che de bildiğimiz
gibi, Bolivar’ın yarım bıraktığı mücadeleyi
ele almak ve onu Sosyalist Devrimle taçlandırmak için mücadele etmişti. Ve bu mücadelede karşısındaki düşmanın, yalnızca
Latin Amerika’nın değil, tüm Dünya Halklarının karşısındaki en büyük haydudun, en
büyük zalimin, kanlı zalimin ABD Emperyalizmi olduğunu görmüştü. Sinevizyonda
da bizzat kendi sözlerini arkadaşlarımız aktardı bize:
“İnsan soyunun en büyük düşmanı
ABD Emperyalizmine karşı mücadele
bayrağıdır, insanlığa mücadele çağrısıdır
bizim mücadelemiz, Bolivya’da yürüttüğümüz mücadele” diyor.
Gerçekten de ABD Emperyalizmi,
1945’ten bu yana, insan soyunun dünyadaki en büyük düşmanıdır, arkadaşlar.
Bugün, günümüze bakıverdiğimizde bile aynı gerçeği görürüz. İşte geçen haftaki
haber bültenlerine bir görüntü düştü, internet sitelerinde de var, aynı görüntülü haber.
2007’de ABD Askerlerinin Irak’ta katlettiği, 2 Batılı gazetecinin de aralarında bulunduğu, 10 sivilin görüntüsü. Apaçi helikopterinden ateş ederek, ısrarla ateş ederek,
yerdeki 10 masum sivili tarayarak katlediyorlar. İşte birkaç güne bir Afganistan’da
yaptığı katliamları görüyoruz. Onlarca,
yüzlerce sivili katlediyor ABD Emperyalistleri. Yine Pakistan’da yaptığı katliamları görüyoruz haber bültenlerinde, gazete
sayfalarında.
2003’te Irak’a girdi, ABD. O günden bu
yana, 4 milyonu aşkın Müslüman Irak Halkını katletti. 2 milyonunu göçe zorladı, yerlerinden etti. Ve ülkeyi harap etti, altyapısını tümüyle çökertti. Şu anda zengin petrol
yataklarına el koymuş durumda. Ve defolup
gidecek biliyorsunuz bir yıl içinde. Ülkeyi
cehenneme çevirdikten ve ülkeyi parça parça böldükten, halkları birbirine düşman ettikten sonra defolup gidecek.
Ne yazık ki, bizim şu anda Çankaya’da,
Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Ab-
dullah Gül de, ABD’nin bu katliamlarını alkışladı:
“Amerika, 50 yıldan bu yana demokrasi için dünyada evlatlarını şehit veren
ülkelerin en önde gelenidir. Onlarla aynı
idealleri paylaşıyoruz. ABD, 30 yıl daha
Irak’ta komşumuzdur” diye açıklamalar
yaptı biliyorsunuz.
Yani bunlar, Tayyipgiller, en aşağılık siyaseti yaparak, insanlarımızın temiz din
duygularını, siyasi araç olarak kullanarak, o
duyguları en hayâsız biçimde sömürerek iktidara geliyorlar, o makamlara geliyorlar,
ondan sonra da dünyanın başhaydut devleti, Müslüman ve Müslüman olmayan masum halkları katlederken, onlara yardımcı
oluyorlar, hizmetkârlık ediyorlar.
İsrail, masum Filistin Halkını, 1-2 yılda
bir, hatta birkaç ayda bir, Gazze’ye, Batı
Şeria’ya, veya Lübnan’a girerek geniş bir
biçimde katlediyor. Bunu hep izliyoruz. O
İsrail uçakları, ne yazık ki Konya’mızda,
Karapınar’da atış ve vuruş eğitimlerini yapıyorlar. Yine geçen aylarda, hem hükümet
hem genelkurmay bunu doğruladı. Yani hedefleri nasıl vuracaklar; onun egzersizini,
eğitimini burada yapıyorlar. Ondan sonra
da bizim başbakan kalkıyor, kalpazanca
“one minute” kandırmacılarıyla güya bu
katliama karşı çıkmış görünüyor. Oysa Yiğit Chavez, geçen yıl yapılan katliam karşısında büyükelçisini çekti ve İsrail’le ilişkileri kesti, arkadaşlar.
Bir tek Müslüman ülke bunu yapabildi
mi?
Yapamadı.
O zaman Müslüman geçinen, din sömürüsü yapan tüm ABD uşakları, gerçek anlamda Chavez kadar bile Hz. Muhammed’e
ve 4 Halife’ye layık değiller.
(Alkışlar…)
2003’te 1 Mart Tezkeresi’ni eğer hükümet Meclisten geçirebilseydi, 70 bin Amerikan askeri bizim Akdeniz ve Güneydoğu
Anadolu bölgesine yerleşecekti. Kıl payı
yani başa baş gelen bir denklikle o tezkere
Meclisten geçmedi. Hükümetin sunduğu
bir tezkereydi. Altında, Tayyip Erdoğan’ın
Başbakan olarak, Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanı olarak imzasının bulunduğu bir
tezkereydi. Ve o askerlerin Türkiye’den ne
zaman çıkacağı sorulunca Tayyip Erdoğan;
“ben de bilmiyorum” diyordu. Tezkere
geçmedi ama İncirlik Üssü’nden havalanan
Amerikan bombardıman uçakları, Amerikan helikopterleri ve Amerikan askerleri
Irak Halkını vurmaya devam etti. Ve şu anda da devam ediyor, arkadaşlar.
Yiğit Chavez ve Fidel Yoldaşların ne
denli cesur olduğunu biliyoruz, gördük.
Onlar ne denli cesursa, ne yazık ki bizimkiler de o denli korkak. Hain korkak olur, der
bir atasözümüz.
Biliyorsunuz Kuzey Kıbrıs’ta yani
KKTC’de “Annan Planı” onaylandı, halk
oylamasına sunuldu ve kabul edildi. Rumların, daha fazlasına Türkiye’yi razı ederiz
anlayışı gereği orada, Güney’de kabul görmemiş oldu. Eğer orada da kabul görseydi,
Türk Ordusu Kıbrıs’tan çıkacaktı, Kıbrıs
kademe kademe önce Ada Rumlarına, sonra Yunanistan’a ve ardından da Avrupa Birliği’ne ve Amerika’ya teslim edilecekti.
Onların, Akdeniz’in ortasındaki batmayan
uçak gemisi ve askeri üssü olacaktı. İsrail’e
ve tüm Arap ülkelerine çok yakın mesafede
bulunduğu için Kıbrıs, ABD oradaki askeri
gücüyle istediği ülkeyi anında vurabilecekti.
O planın hazırlıkları yapılırken bir açıklaması oldu Tayyip Erdoğan’ın, bazı arkadaşlar hatırlayabilirler:
“Bu planın kabul edilmesi, adanın
tümden Türklerin kontrolünden çıkması, Zürih ve Londra Antlaşmalarının
Türkiye tarafından feshedilmesi anlamına gelir ve Türkiye’nin Kıbrıs’la bütün
bağlarını koparır” dediler, namuslu Yurtseverler Tayyip’e.
Erdoğan’ın cevabı şu oldu:
“Eğer biz bunu şimdi kabul etmezsek,
bir gün birileri gelir, ‘hadi çıkın der’, siz
de kuzu kuzu çıkarsınız.”
Düşünebiliyor musunuz, yürek sefaletini görebiliyor musunuz, arkadaşlar?
Yani birileri “hadi” dediği zaman, “çıkın” dediği zaman, “kuzu kuzu çıkarız” diyor. Bu denli yüreksiz, korkak...
Tayyipgiller’in “Açılımları”
Halkların Kardeşliğine değil
düşmanlığına hizmet ediyor
Geçenlerde, Bush’un yerine gelen ve
bence ondan daha aşağılık, daha şerefsiz bir
kişi olan Obama Türkiye’ye geldi. Bush,
hiç değilse ne ise oydu, açıktı. Ama bu ikiyüzlü. Riyakâr. Hem Bush’un politikalarını
aynen sürdürüyor, hem de savaşa karşıymış, Dünya Halklarına düşman değilmiş
gibi bir görünüm vermeye çalışıyor. O bakımdan, bence Bush’tan daha kalitesiz biri.
İşte yaptıkları meydanda geldikten sonra.
Ve hem bizim hükümetle görüşmesinde,
hem de Mecliste yaptığı konuşmada, Türkiye’ye dört ödev verdi:
Birincisi; Ermeni Açılımı,
İkincisi; Kürt Açılımı,
Üçüncüsü; Kıbrıs Açılımı,
Dördüncüsü; Ruhban Okulu ve Patrikhane Açılımları.
“Bunları gerçekleştireceksin” dedi. Ve
ardı ardına bizimkiler bunları, bu görevleri
yerine getirmeye soyundular.
Ermeni Açılımı başlattılar önce. Şimdi
bu konuda çok konuştuk ve yazdık. O bakımdan bizim arkadaşlarımız görüşlerimizi
bilir. Ve kitap olarak da yayımladı arkadaşlarımız, stantta da şu anda bulunmakta. O
yüzden Ermeni Meselesi’nin tarihsel kökenine şu anda zaman darlığı yüzünden girmeyeceğim, arkadaşlar.
Ama 1071’den bu yana Türk ve Kürt
Halklarıyla kardeşçe yaşayan Ermeniler,
150 sene önce İngiliz, Fransız, Alman,
Amerikan Emperyalistleri ve Rus Çarlığı
tarafından kışkırtılarak, Türkiye’ye karşı
onların başlattığı savaşın bir piyonu oldular. Haksız isyanlar başlattılar. Haksız taleplerde bulundular. Ve Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte topladıkları 190 küsur bin
kişilik gönüllü Ermeni Ordusu’yla, Osmanlı’yı yıkıp Türkiye’yi tümden yok etmek isteyen emperyalist devletlerin safında bize
karşı savaştılar. Bunun belgeleri, kanıtları
çok açık, arkadaşlar. O yüzden karşılıklı bir
savaş, yaşanan ve bu savaşı başlatan, bu
düşmanlığı sokan da, yine insanlığın başhaydutu ABD ve Avrupa Birliği Emperyalistleri ve bir de Çarlık Rusyası. Hani o zaman bizim düşmanımızı da Mustafa Kemal
çok veciz şekilde tanımlıyordu.
Diyordu ki: “Varlığımıza kasteden
düşmanlar, Amerika da içinde olmak
üzere, tüm Batı âlemidir.”
Demek ki bizim varlığımıza kasteden
düşmanlar, sadece bizim değil, tüm dünya
halklarının varlığına kastediyorlar. İşte Venezüellalı Yoldaşımız da, Kübalı Yoldaşımız da aynı düşmana karşı vermiş oldukları ve şu anda da vermekte oldukları mücadeleyi anlattılar bize. O bakımdan biz görüyoruz ki, düşman aynı. Tüm mazlum milletlerin düşmanı aynı, arkadaşlar.
İşte onların kışkırtmasıyla Ermeni milleti, ulusal kimliğini Türk düşmanlığı üzerine
inşa etti. Yunanistan da aynı şekilde Türk
düşmanlığı üzerine inşa etti. Yani bu iki
milletin ulusal kimliklerinin bir parçası,
Türk düşmanlığıdır, arkadaşlar. O yüzden
böyle basit açılımlarla bu meseleler çözülmez. Bu meselenin çözülmesi için, önce bu
alçak emperyalistlerin aradan çıkarılması
gerekir. Ancak ondan sora biz bu iki milletle sorunlarımızı çözebiliriz. Oysa bunların
çıkarı, halkların birbirine düşmanlığının
artması ve sürmesi yönünde…
4
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
Sonuç ne oldu, arkadaşlar?
Bizim başta Azerbaycan olmak üzere,
Asya’daki Türk Cumhuriyetleri kardeşlerimizle aramızın açılması oldu.
Çünkü şu anda Azerbaycan topraklarının beşte biri Ermeni işgali altındadır ve 1
milyon Azerbaycan insanı yerlerinden,
yurtlarından edilmiştir.
Şimdi bu işgal sonlandırılmadan Ermenistan’la herhangi bir anlaşma yapmamız,
haklı olarak bu kardeşlerimizi üzer, kırar,
bizden uzaklaştırır; ki böyle de oldu. Bunun
siyasi sonucu bu.
Ama bir de ekonomik sonucu var. Biz
bildiğimiz gibi büyük miktarda Azerbaycan’dan doğalgaz alıyoruz.
Ve Azerbaycan bin metre küpünü 300
dolara satıyor Rusya’ya doğalgazı, bize 127
dolara satıyor.
Niye?
Kardeş ülke, kardeşimiz diye.
Aliyev açıkladı: “Bundan sonra artık
uluslararası genel geçer fiyatı uygulamak zorundayız Türkiye’ye karşı da”
dedi.
Yani 127 dolara aldığımız 1000 m3 doğalgaz artık 300 dolara alınacak.
Bu fatura kime kesilecek?
Tabiî ki halka kesilecek, yoksul halkımıza kesilecek. Yani, bir de böyle sonuç doğurdu.
Şimdi ne yazık ki, hep sırıtkan bir yüz
ifadesiyle ortalıkta dolaşan (O da hemşerimiz, Taşkentli. Değil mi?..) Dışişleri Bakanı, “komşularımızla sıfır sorun” sloganı ile
yola çıktı ama hiçbir sorunu çözemediği gibi, Azerbaycan ve Orta Asya’daki kardeşlerimizle de dostluğumuzu bozdu; arada yeni
sorunların oluşmasına, ortaya çıkmasına
yol açtı. Araya kırgınlıkların, kızgınlıların
girmesine yol açtı.
Bunlar ABD’ye odaklı oldukları için,
yani yetiştikleri, bugüne kadar görüp bildikleri ortam o ortam olduğu için, bizim
halklarımızın gerçek çıkarlarını bilemezler,
kavrayamazlar, göremezler… Ayrıca görmüş olsalar bile o doğrultuda davranacak
cesaret de yok bunlarda.
Şimdi de bizimkiler devamlı söz veriyorlar ki, yıl sonuna kadar Kıbrıs’ta görüşmeleri olumlu bir sonuca ulaştıracağız, meseleyi çözeceğiz, diye.
Bu nasıl olabilir?
Bu ancak ABD’nin istediği şekilde olabilir. Başka türlü olamaz.
Parti’mizin politikası ne bu konuda, arkadaşlar?
Çok açık ve net. Sade. Diyoruz ki; şu
anda 700 bin Rum var Kıbrıs’ta, 200 bin de
Türk var. 9 bin kilometre kare de Kıbrıs’ın
toprağı var. Bu nüfusa orantılı şekilde bölünür, Türklerin payına düşen Türkiye’nin bir
vilayeti olur, Rumların payına düşen de Yunanistan’ın bir vilayeti olur. Çünkü Türk ve
Rum Halklarından ayrı, bu iki milletten ayrı bir üçüncü millet yok orada. O zaman bir
Kıbrıs Halkı, Kıbrıs Milleti diye bir millet
de yok.
Şimdi ABD ve Avrupa Birliği Emperyalistleri bütün dünyayı bölerken, bu iki ayrı
milletten halkı ve iki ayrı ulusun parçası
olan insanları ısrarla niye birleştirmek istiyorlar Kıbrıs’ta?
Türkiye’yi aradan çıkarmak için. Bu çok
açık...
O bakımdan, bu mesele de, eğer
ABD’nin, Obama’nın verdiği görev şeklinde algılanır ve sonucuna götürülürse, o görevler yerine getirilirse, Kıbrıs’la Türkiye’nin bütün bağları kopar. Bir ilgisi kalmaz. Yani Kıbrıs bütünüyle elden çıkar gider!
Gelelim Kürt Açılımı’na
Şimdi bir de Kürt Açılımı başlattı biliyorsunuz Tayyipgiler. O da hüsranla sonuçlandı... Tam tersine, yine, 1071’den beri
kardeşçe bir arada yaşayan bu iki halkın
arasına, daha fazla, ne diyelim; kavga, gürültü, uyuşmazlık, kırgınlık, dargınlık girdi.
Artık futbol maçları bile kavgalı ortamlar yaratmaya başladı. İllerde, ilçelerde, kasabalarda Türk-Kürt kavgaları görülmeye
başlandı. Çünkü ABD’nin istediği, bu iki
Halkın tümüyle birbirinden kopması. Onun
çıkarı orada. O Türkiye’yi Yugoslavyalaştırmak istiyor, Iraklaştırmak istiyor. Zaten
haritası da yayımlandı, işte BOP Haritası
diye. Tayyip de Eşbaşkanı biliyorsunuz.
Orada, o planda tam 24 Ortadoğu ülkesinin
sınırları yeniden belirleniyor, çiziliyor
ABD tarafından.
Ne ölçü alınıyor?
Amerikan çıkarları.
Türkiye de üçe bölünüyor orada; Ermenistan, Kürdistan ve Türkiye olarak. Açık.
Oysa bu iki halk, 1000 yıldır, hatta 1000
yılı aşkın bir süredir birlikte yaşıyor. Hep
kardeşçe yaşamışlar. Hep söyledik. Arap
Tarihçileri var o zaman. Biz daha Çoban
Toplum biçiminde yaşadığımız için bizde
okuryazarlık yok, o zamanlar tarihçi filan
yok bizde bu nedenle. Arap Tarihçiler bu
olayların tarihini kayda geçirirler. Alparslan’ın 60 bin civarında olduğu tahmin edilen ordusunda, 10 bin de Müslüman Kürt
savaşçı var. Demek ki, bu vatanın ortak vatan yapılmasında yan yana savaşmışız Bizans’a karşı, arkadaşlar.
İran’a karşı Osmanlı’nın yaptığı savaşlarda yine yan yana savaşmışız.
Çanakkale’de yine savaşmışız yan yana.
Birinci Milli Kurtuluş Savaşı’nda, Mustafa Kemal’in önderliğinde verdiğimiz Kurtuluş Savaşı’nda yine yan yana savaşmışız.
Osmanlı’nın sınırları ve çatısı altında
yaşayan Hıristiyan ve Müslüman başka bütün halklar Osmanlı’yı tek tek terk edip giderken, emperyalistlerin bütün oyunlarına
rağmen, Kürt Halkı ihanet etmemiş, terk etmemiş Osmanlı’yı. Sıkı sıkıya yapışmışız,
sarılmışız birbirimize. Yani kardeşliğimizi
sürdürmüşüz. O zaman, hakkaniyetli bir,
gerçek anlamda hakkaniyetli bir çözüm ortaya koyarsak, bu iki halk, kardeşçe yine
binlerce yıl beraberce yaşar.
O zaman nedir hakkaniyetli, kardeşçe
bir çözüm?
Bunu da açıkça koymuşuzdur. Hiç lafı
dolandırmayız. Yani en cahil insanımızın
bile kolayca anlayacağı şekilde formüle
ederiz tezlerimizi. Biz diyoruz ki: TürkKürt Halk Cumhuriyeti istiyoruz. Bunun
gerçek çözümü bu.
(Alkışlar…)
Ama bugün olduğu gibi sadece lafta kalan kardeşlik değil, sözde eşitlik değil, gerçek anlamda eşitlik. Her alanda gerçek anlamda eşitlik… Bu temele dayanan bir birliktelik, bir cumhuriyet istiyoruz. Ve bu
cumhuriyet tabiî ki sadece bugünkü Türkiye sınırları içinde olmayacak.
Niye?
Çünkü bizim, daha 5 parçaya bölünmüş
Orta Asya’da aynı tarihi, aynı dili, aynı ruhî şekillenmeyi birlikte yaşadığımız, sürdürdüğümüz kardeşlerimiz var. Onlarla da
birleşmemiz gerekir, arkadaşlar.
Nasıl Bolivar, Che ve Chavez Yoldaşlar,
Fidel Yoldaşlar tüm Latin Amerika Halklarının, ülkelerinin tek bir çatı ve bayrak altında birleşmesini istiyorsa biz de bütün
Kürtlerin ve Türklerin tek bir çatı altında
birleşmesini istiyoruz.
(Sloganlar… Yaşasın Halkların Kardeşliği… Alkışlar…)
Edirne’den Doğu Türkistan’a kadar uzanacak, Doğu Türkistan’ı da kapsayacak şekilde, Çin sınırına dek uzanacak gerçek anlamda devrimci, sosyalist Türk-Kürt Halk
Cumhuriyeti olacaktır bu birliktelik.
İşte o zaman, ABD’nin bölgemiz üzerindeki bütün oyunları sona erecek, ABD
Emperyalistleri defolup gidecekler ülkemizden. Tabiî sadece ülkemizden değil,
tüm Ortadoğu’dan ve Asya’dan! İşte aynı
haydutları bugün Kübalı ve Venezüellalı
Yoldaşlar Latin Amerika’dan kovmak istiyorlar. Ve biraz önce, dikkat edersek, Chavez Yoldaş ne diyordu?
“ABD Emperyalistlerine uzak olan,
özgürlüğe yakın olur.”
Emperyalistler yüzyıllardır
dünya halklarına
kan kusturuyorlar
Çünkü 15’inci Yüzyıl’dan itibaren bu
sömürgeciler nereye ayak basmışlarsa,
ölüm cellâdı da bunların yanı başında oraya
ayak basmıştır.
Bunlar, Amerika’da sayısı 20-30 milyonu aşan Amerikan yerlisinin kökünü kurutmuşlardır.
Avustralya’da yine aynı şekilde katliam
yapmışlardır.
Afrika’da benzer katliamlar yapmışlardır.
Hindistan’da 4 milyon masum insanı
katletmişlerdir İngiliz Emperyalistleri.
Ve işte yine katliamlara devam ediyorlar…
Demek ki, emperyalistler, diyelim ki, olmaz ya, başlarına çok iyi niyetli bir veya
birkaç devlet adamı geçmiş olsa bile bu politikalarını değiştiremezler. Çünkü emperyalizm, insanların iyi ya da kötü niyetlerinden kaynaklanan bir durum değil. Emperyalizm, tekelci kapitalizmdir, arkadaşlar.
Yani bir ülke sınırları içinde sermaye o denli birikir, yoğunlaşır ki, artık ülke sınırları
içine sığamaz olur. Ve dünyanın tüm pazarlarını ve tüm doğal kaynaklarını ele geçirmek ister. Onun için ülkede siyasi iktidarları belirler, kendi çıkarına, hizmetine uygun
partileri iktidara getirir, devletleri o çıkarların bir aracı haline dönüştürür. O şekle so-
kar, o görevi başaracak, yapacak biçime, o
işlevi yapacak yapıya dönüştürür.
Öyle olunca emperyalizmden hiçbir şekilde geri dönülemez, vazgeçilemez.
O, ne zaman yok olacaktır? Yani emperyalizm ne zaman yok olacaktır?
Ancak o emperyalist tekeller yeryüzünden yok olduğu zaman, o politika da doğal
olarak maddi, ekonomik temelli ortadan
kalktığı için, ortadan kalkacaktır.
İşte onu başarabilmek için de Venezüellalı ve Kübalı Yoldaşlar sadece kendi ülkeleri için mücadele etmiyorlar. Tüm Latin
Amerika’dan, 400 milyon nüfusa sahip bu
devasa kıtadan, bu haydutları kovdukları
zaman, bu emperyalistin en önemli kollarında birini kesmiş olacaklar.
Eğer biz de Edirne’den Çin sınırına kadar bu alçağın kolunu kesersek, buradaki
hegemonyasını, zulmünü, sömürüsünü,
vurgununu sona erdirmiş olacağız.
Yine Afrika’dan bunu uzaklaştırırsak, o
da siyah kıtanın tümüyle tek ülke, tek bayrak altında birleşmesiyle mümkün olacaktır, o zaman oradan da çıktı mı kendi ülkesinin yani bir anlamda bu haydut, bu canavar kendi ininin içine girmeye mecbur kalacak. Ondan sonra da Amerikan İşçi Sınıfı
ve Amerikan Halkı onların işini bitirecektir.
O tekelleri ortadan kaldıracaktır. Ancak o
zaman insancıl devletler; yeni, halkçı devletler ortaya çıkacaktır Amerika’da ve Avrupa’da, arkadaşlar.
(Sloganlar… Kahrolsun Emperyalizm Yaşasın Sosyalizm… Alkışlar…)
Tabiî bunlar da ancak bu ülkelerde gerçekleşecek birer sosyalist devrimle mümkün olacaktır. Emperyalistlerin çıkar aracı
olan bugünkü devletler yıkılacak, yerlerine
İşçi Sınıfının elinde olan yeni demokratik,
sosyalist devletler kurularak mümkün olabilir. Ancak o zaman bu ülkeler dünya halklarına ve kendi halklarına zarar vermeyen,
tersine onlara gerçekten hizmet eden insancıl devletler kurabilirler.
Venezüella Devrimi emekçi
halka refah ve mutluluk getirdi
Şimdi yoldaşlar, arkadaşlarımız bir de
mücadelelerinin ekonomik boyutunu anlattılar. Birkaç cümleyle de onu özetlersek…
Venezüella, petrol rezervleri açısından
dünyanın en zengin 5 ülkesinden biridir. Bu
denli zengin doğal kaynağa sahip bir ülke.
Ama 1998 öncesinde yani Chavez’in devrimle iktidara gelmesinden önceki dönemde, bu büyük rezervin kullanılmasıyla ortaya çıkan, ki o zamanki petrol fiyatları baz
alınarak hesaplandığında, 40 milyar dolarlık bir servet, tümüyle ABD ve İngiliz petrol şirketlerinin kasasına akıyordu. Venezüella’nın kukla Amerikan uşağı temsilcileri,
yöneticileri, yetkilileri diyordu ki o zaman;
petrol gelirleri, petrolün çıkarım giderlerini,
o maliyeti ancak karşılayabiliyor. O yüzden
devletin kasasına bir şey bırakmıyor. Oysa
o büyük servet, emperyalistlerin kasasına
akıyordu, bu uşaklar da ihanetlerinin bedeli
olarak, çok küçük bir kısmını kendi küplerine aktarabiliyorlardı. İşte Chavez Yoldaş,
Bolivarcı Devrimle iktidara gelince, ilkin
bu doğal kaynağı kamulaştırdı. Bir anda 40
milyar dolarlık bir servet ortaya çıkıverdi.
O zaman petrolün varili 40-50 dolar civarındaydı şu anda sanıyorum 83 mü?
Bir Dinleyici: O civarda.
urullah Ankut Yoldaş: O civarda.
Yani şimdiki fiyatlara göre aynı miktarda
petrol çıkarıldığını varsayarak hesaplarsak,
neredeyse iki misline yakın yani 70-80 milyar dolarlık bir gelir, arkadaşlar.
İşte Chavez Yoldaş, ilkin bunu, ülkede
en yoksul, en çok acı çeken, en çaresiz, en
mutsuz insanların durumunun en kısa sürede iyileştirilmesine harcadı. İşte Raul Yoldaş’ımızın adlarını saydığı Misyonlar, o gelirin nasıl aktarıldığını ve bundan böyle de
nasıl aktaracağını belirleyen halk örgütleridir. Yoldaşımız bunları bize ayrıntılıca anlattı, önümüze koydu. Misyon: Görev demektir, arkadaşlar, yani devrimin, önüne
koyduğu görevleri, gerçekleştirmekle kendini sorumlu tuttuğu görevleri ifade eder.
İşte 30’a çıktı dedi şu anda Misyonların sayısı; onları da zamanımızın elverdiği sınırlar içinde çok özet bir şekilde bize aktardı,
arkadaşlar.
Ve bu halkçı davranış karşısında onu ortadan kaldırmak, yok etmek için emperyalistlerin nasıl bir mücadele yaptıklarını anlattı Raul Yoldaş.
İkinci olarak da,
Chavez Yoldaş’ın önderliğinde gerçekleşen Bolivarcı Devrimin Köylülere ne verdiğini, onlara neler kazandırdığını anlattı
Raul Yoldaş bize.
Devrim öncesinde, Venezüella’nın geniş
toprakları, bir avuç ABD tarım tekelinin ve
yerli tarım tekellerinin, zengin toprak sa-
hiplerinin, büyük çiftlik sahiplerinin elindedir. Yani ülke toprakları bu ABD’li ve yerli
tarım tekellerinin işgali altındadır. Köylüler
yoksul, topraksız köylü durumunda. O zaman toprağı aldı, üretmen köylülere paylaştırdı. Bununla da yetinmedi, boş arazileri de
kullanılır hale getirerek yine köylülere dağıttı, arkadaşlar. Sadece toprak dağıtmakla
üretim yapılmaz. Gerekli eğitimi, ziraat
mühendisini ve ekipmanı da verdi.
İşte böylesine insancıl, halkçı görevler
yapıyor bu Yoldaşlarımız.
Bizimkiler ne yapıyor?
Elde olanlarını da çıkarıyor elden. Ha
bire satıyorlar değil mi?..
Kuvayimilliye yadigârı kamu kuruluşlarını bir bir sattılar.
Et Balık Kurumu vardı biliyorsunuz.
Konya’da da çok güçlü, etkin bir tesisi vardı. Babam bizi, köyden gelince, besicilikle
Köylü ne ister?
Bir: toprak ister,
İki: ekipman ister,
Üç: hayvan ister.
Dört: ziraat mühendisleri, tekniker ister,
veteriner hekim ister, kredi ister, teşvik ister.
Yani tarımla hayvancılık iç içedir. Bunların hepsini verdi köylüye, Bolivarcı Devrim. O zaman, köylü çektiği korkunç acılardan bir anda, büyük ölçüde kurtuldu. Mutlu
bir yaşam sürmeye başladı.
İşçi Sınıfı işe, aşa kavuştu.
Eğitimsiz insanların, nasıl kısa sürede
okuma yazma bilir hale getirildiğini anlattı
bize Yoldaşımız Raul.
Şu anda Küba’dan sonra, dünyada okuma yazma bilmez oranı sıfır olan ikinci ülkedir Venezüella. Bildiğimiz gibi Küba bu
başarıyı on yıllar önce yakalamıştı. Şimdi
de Venezüella aynı duruma geldi. Bizde durum hâlâ vahim değil mi, arkadaşlar. Vahim… Özellikle kadınlarımızda okuma
yazma bilmeyenlerin oranı hayli yüksek.
Bu rakamlar gün gün değişmekle birlikte,
yine de iç açıcı değil. Tüzük-Programımızda da ayrıntılıca işlendi bu konular Partili
arkadaşlarımızın bildiği gibi.
Demek ki, bizdeki burjuva iktidarlarının
on yıllardır yapamadığını, kısacık bir zaman dilimi içinde, bir iki yıl içinde gerçekleştirdi Venezüellalı yoldaşlarımız.
Başka ne yaptı?
Sağlık konusunda çok büyük iyileştirmeler yaptı bu Devrim.
Geçen haftanın en önemli eylemlerinden
biri de neydi?
İçimizde sağlık emekçisi olan arkadaşlar
varsa bilirler; devlet hastaneleri de özelleştiği anda (elde kalan hastaneleri de özelleştiriyor bildiğiniz gibi, Tayyipgiller İktidarı),
halkımız o hastanelere bile cebinde sosyal
güvenlik kurumunun kartı olmasına rağmen
girip parasız tedavi olamayacak. Sağlık giderleri de büyük giderler bildiğiniz gibi.
İşte sağlık emekçileri buna karşı halk
oylaması yaptı değil mi, arkadaşlar?
Emekçiler ve halkımız, hastanelerin
özelleştirilmesini istemiyoruz, diye Türkiye’de oylama yaptılar. Demek ki, Türkiye’de sağlık büyük ölçüde özelleştirildi, elde kalanlar da elden çıkarılmaya çalışılıyor.
Chavez, bunun tam tersini yapıyor gördüğünüz gibi. Kübalı Yoldaşların da, büyük
doktor yardımıyla, desteğiyle birlikte Venezüella Halkına parasız sağlık hizmeti sunuyor Devrim.
Sağlık bir bütün tabiî. Misyonlardan biri de neydi? dikkatinizi çekmiştir:
Güler Yüz Misyonu, yoldaşlar.
Ne kadar önemli ağzımız da. Tümüyle
dişleri sağlam olan bir arkadaşımız var mı
aramızda?
Hepimizin bir ya da birkaç hatta yarıya
yakın dişleri, benim tanıdığım kadarıyla,
kullanılmaz halde, arkadaşlar
E, ağız sağlığı da, genel sağlığın çok
önemli bir parçası, sadece maddi bir sorun
değil, ağız ve diş sağlığı...
Yani diş hastalıkları, diş eti hastalıkları
bir sürü başka hastalıklara yol açtığı gibi,
çiğnemeyi zorlaştırır, yaşam kalitesini düşürür. Ayrıca istenmeyen kokuların ağızda
oluşmasına yol açar, sosyal ilişkileri de bozar. Sosyal ortamı da çok olumsuz yönde
etkiler. İletişimi de etkiler insanlar arasında, olumsuz yönde. Bu denli önemli bir şey.
Ama bizimkilerin hiç umurlarında olmuyor
halkın sağlığı ve dişleri, ağzı.
geçindirdi. Yakın yoldaşlarım bilir, hayvancılık yaparak yani aile ekonomisi biçiminde, aşağı yukarı 30-40 civarında hayvan
besleyerek, ailemizin geçimini sağladı. Büyüttü, yetiştirdi, yaşattı. Yani o bakımdan
yakından bilirim bunu. Saman Pazarı’ndaki
hayvan pazarına, babamla beraber ilkokul
yıllarından beri hayvanlarımızı götürür,
orada satardık. Babama yardım ederdim
hayvanların pazara götürülmesinde ve orada satılmasında. Et Balık Kurumuna götürülmesinde de yardım ederdim babama. O
bakımdan nasıl hayvan alındığını, nasıl işlemler yapıldığını yakından bilirim.
Şimdi ne oldu oralar, arkadaşlar?
Gitti! Yok, ortada. Ve etin kilosu, büyük
şehirlerde 30-40 liraya çıktı. Halkımızın
ulaşamayacağı rakamlara çıktı. Ve acıdır,
bunun sonucunda hayvancılık da öldü Türkiye’de. Türkiye’deki canlı hayvan sayısı,
sığır ve koyun sayısı, 30 yıl öncekinin bile
şu anda gerisinde. Bundan otuz yıl önce
Türkiye’de on altı milyon büyükbaş canlı
hayvan vardı. Şu anda bu rakam on milyon
beş yüz bindir. Mahvettiler yani Türkiye’de
tarımı ve hayvancılığı…
Sümerbank vardı değil mi, bir de. O da
yok oldu... O da gitti. Onun da adı kaldı.
Fabrikaları çürümüş vaziyette. Bir kısmının
makinelerini söküp hurdacılara verdiler.
Arazilerini yandaş müteahhitlere peşkeş
çektiler, işçilerini sokağa attılar.
Başka?..
Tekel vardı değil mi, arkadaşlar?
Geçen haftalarda…
Bir Dinleyici: SEK.
urullah Ankut Yoldaş: SEK.
Başka Bir Dinleyici: TARİŞ.
urullah Ankut Yoldaş: TARİŞ, SEKA… Evet, evet…
Yani arkadaşlar, öncelikle tarımda. Yani
öncelikle tarıma baktığımız zaman…
Şimdi, TEKEL, arkadaşlar, ne kadar
önemli. Yani özelleştirilmeden önce, yarım
milyona yakın, 468 bin aile yaprak tütün
üretiyordu Türkiye’de.
Yani bu nüfusça neye tekabül eder?
Ortalama köylü nüfusumuz, hane başına
beş kişiden aşağı düşmez. Ana-baba ve çocuklar olmak üzere. Yani iki buçuk milyon
nüfus demektir en azından, arkadaşlar. Yani
iki buçuk milyon insan, sadece tütünden geçim sağlıyordu. Karın doyuruyordu, ekmek
yiyordu. Şimdi bu satıldı.
Bir Dinleyici: Fabrikada çalışanlar hariç.
urullah Ankut Yoldaş: Fabrikada çalışanlar hariç. Fabrikada 15 bin civarında
insan çalışıyordu. Onlar da işsiz kalmış oldular. Sokağa atılıyor. Aldıkları maaşın üçte biri fiyatına, geçici olarak o da, yani yılsonuna kadar bir yerlerde çalıştırırız sizi,
ondan sonra sokağa atarız, diyorlar. Onun
direnişini yaptık Tekel İşçileri arkadaşlarla
birlikte. Yani onu da öldürdüler…
Tekel sadece tütün işlemiyor. Dışarıdan
da yaprak tütün alıp onu da işleyip satıyordu, arkadaşlar. Böylece 400 milyon dolar
civarında döviz giriyordu her yıl
Türkiye’ye. O da yok oldu.
Kime sattılar?..
British American Tobacco tütün firmasına sattılar. Şimdi tiryaki arkadaşların ceplerindeki Tekel yazılı sigaralara verdikleri para hep onların kasasına gidiyor. Türkiye’ye
hiçbir şey kalmıyor. Tekelin 56 tütün işleme
fabrikasını 1 milyar 720 milyon dolara bu
5
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
firmaya sattılar. Bu İngiliz-Amerikan ortaklığı firmaya sattılar. Ve tekel adını da birlikte sattılar. Şimdi Tekel markasıyla üretilen bütün sigaralar bunların malıdır aslında.
Ve işin acı tarafı: Türkiye’de sigara içenlerin oranı, Amerika’ya ve Avrupa’ya kıyasla
yahut onların tersine artıyor azalmıyor.
Yani ABD’de, Avrupa’da tiryakilerin sayısı
günbegün azalıyor, bizdeyse artıyor. Bu
konuda da yeterli eğitim alınmadığı için
verilmediği için, sigara içme oranımız gittikçe artıyor, sigara içme yaşımız gittikçe
düşüyor. Yani tiryakilerimizin her yıl verdikleri milyarlarca dolar da bu şirketlerin
kasasına akıp gidecek…
Demek ki sadece işçilerimize iş sağlamıyordu Tekel, köylülerimize de geçim
sağlayacak bir gelir getiriyordu. O da yok
oldu, arkadaşlar,
Alkollü içkiler bölümünü yine, 292 milyon dolara Mey İçki’ye sattılar. O da, birkaç yıl sonra, bir Amerikan şirketine sattı.
900 milyon dolara sattı. Düşünebiliyor
musunuz, arkadaşlar?.. 292’ye al, 900 milyon dolara sat. Vurgunu görebiliyor musunuz?..
Başka nereyi sattı Tayyipgiller?
Paşabahçe’yi, Paşabahçe Alkollü İçkiler
Fabrikası’nı sattı. Rıhtımı ve limanı da var
buranın.
Yani böylesine değerli kamu malları
haraç mezat vurgunculara yeyim edildi,
peşkeş çekildi.
Bir dinleyici: Burjuva medyası da bundan hiç söz etmiyor. Bu anlattıklarınızı hiç
anlatmıyor.
urullah Ankut Yoldaş: İşine gelmiyor.
Dinleyici devamla: Burjuva basını ve
burjuva medyası…
urullah Ankut Yoldaş: Bunlar da bu
vurgundan pay alıyorlar, bu ihanetten.
Ondan söz etmiyorlar.
Günümüzde Medya, Sinema
ve Futbol Parababalarının
halkı uyutma araçlarıdır
Niye pay alıyorlar?
Şimdi aslında halkın çıkarını savunan
bir medya, bir basın kalmadı. Hepsi Parababalarının medyası. Turhan Selçuk’un
deyimi ile, Gözlüklü Samiler Medyası.
Parababalarının hain, satılmış medyası
diyoruz biz bunlara.
Şimdi onların köşe başlarını tutmuş, ki
çoğu döneklerden oluşuyor, alçak yazarçizerleri, her ay on binlerce dolar maaş alıyorlar. Milyon dolarlık transfer ücreti alıyorlar. Şimdi öyle olunca, bu düzen onlar
için cennet. Ve bu yapılanlar onlar için çok
olumlu. O yüzden yazmazlar bunları. Eski
basın kalmadı, arkadaşlar, yok.
Şimdi… Cüneyt Arcayürek anlatmıştı
altı yedi sene kadar önce. Bildiğimiz gibi
çok meşhur bir burjuva yazarı. Hiç de solcu
filan değil. İşte yaşıtım, diyor, Çetin Altan.
Aile boyu dönekliğin Türkiye’deki temsilcisi olan ailenin, en kaşar döneği. O zamanlar, çok eskiden, dönek değildi, bizim
öğrenciliğimiz yıllarında Sosyalist yazardı
kendileri. Hatta geçen, Sahaflar’da buldum,
“Onlar Uyanırken” diye bir de kitabı var.
Aldım, ibretlik olsun diye kitaplığıma koydum. Acı acı, gülerek bakıyorum o zamanki yazılarına. Tabiî namuslu şeyler o
zamankiler.
Diyor ki Cüneyt Arcayürek: “O zaman
Gedikpaşa’dan bir ayakkabı alacak bile
cebimizde nakit paramız olmazdı. Ayakkabı almaya beraber giderdik. Ben ona,
o bana kefil olurdu. Veresiye, senet yaparak ayakkabı alırdık. Birkaç taksitte
öderdik.”
Şimdi o zamanki yazarçizerler, kiminle
paylaşıyorlar hayatı?..
Halkla.
O zaman halkın çektiği acıları, sıkıntıları duyuyorlar yüreklerinde, yaşadıkları için
duyuyorlar. O zaman ister istemez, halka
daha yakın oluyorlar. Halkın problemleri
onları yakıyor. Ama şimdi on binlerce dolar
maaş alan bir insan için, Türkiye’de pahalılık diye, yokluk diye bir şey söz konusu
olabilir mi, arkadaşlar?
Olamaz Türkiye cennet onlar için. O
yüzden, biz onlara Pezevenkler Medyası,
diyoruz. Hainler Medyası, Parababalarının
Satılmışlar Medyası, diyoruz. İkoncanlar
Medyası, diyoruz.
(Alkışlar…)
Dertler o kadar çok ki… Ama zamanımız çok az, arkadaşlar…
Gençliğimizde, filmlerini ilgiyle seyrettiğimiz Cüneyt Arkın’ın geçenlerde bir
söyleşisi yayımlandı: “Çalışmakla geçen
bir ömrün muhasebesi, arkadaşlar. Yani
geriye dönüp baktığımda değmezmiş.
Günde 11, 12, 15 saat çalışırdık. Ama
değmezmiş”, diyor.
Şimdi burada, zaman yok okumaya:
“Şimdiki sinemayı nasıl buluyorsunuz?” diye soruyorlar. “Şimdi çok güzel
artistler var, yönetmenler var. Yetenekliler. Ama bunların yaptıkları işlerde halkın sorunları yok. Şimdi böyle mi olmalı
yahu? Yani ben illa ders kitabı gibi filmler çevrilsin istemiyorum. Ama hiç değilse 10 film çeviriyorsan, 2’sinde halkın
sorunlarını anlat yahu. Yani biz fedakârlığı, dostluğu, sevgiyi, alçakgönüllülüğü
aşılamaya çalışırdık. Onları yüceltirdik
filmlerimizde. Ama şimdi hiç ilgisi yok
bu değerlerle, yaptıkları filmlerin, dizilerin”, diyor.
Yine bir örnek veriyor:
“Orhan Günşiray, bizim dönemimizin artistlerinden, (Yine aynı satırları,
burada diyor ki:) bugünün parasıyla 1
milyon dolara denk gelen bir parayı,
sinemadan kazanırdı ve sette set işçilerine hepsini dağıtır, sessiz sedasız ama,
kimseye
reklamını
yapmadan,
dağıtır, çıkar giderdi. Böyle biriydi.
Böyle insanlar vardı. Ama şimdikilerde
bu lüks tutkunluğu ne yahu? eredeyse
çocuklarının oyuncak arabalarına bile
özel şoför tutacaklar.”
Yani her şey sunileşti. Çığırından çıktı
Türkiye’de. Niye? Niye böyle oldu Sinema?
“Mesela Beyaz Şov’da, bilmem neyde,
hiç halkın sorunları yok. Türkiye bu mu
yahu? Sanatçı böyle mi olur yahu? Bu
mu sanatçının görevi?” diyor.
İsyan ediyor, arkadaşlar.
Ama niye?
Onlar da, dikkat edersek vergi şampiyonları arasında, arkadaşlar. Türkiye’nin,
açıklandı ya geçen hafta, ilk yüze giren, en
çok vergi ödeyen yüz kişisi, onların arasındalar… Şimdi onlar için de bu ülke ve bu
düzen, bu iktidar cenneti sağlıyor.
Niye anlatsınlar halkın derdini? Niye
başlarını yahut devasa gelirlerini, düzenlerini, cennetlerini tehlikeye atsınlar?
Demek ki Parababaları her şeyi çığırından çıkardı, insanlıktan uzaklaştırdı. Canavarlaştırdı!
Yine,
Galatasaray
Futbol
Kulübü’nün Kurucusu Ali Sami Yen’in
eşi konuşmuştu, ömrünün son yıllarında, 10
sene kadar önce. İsmini unuttum şimdi bu
saygıdeğer kadının. Diyor ki:
“Rahmetli, (Eşini kastediyor. - Nurullah Ankut) Galatasaray’ı kurarken,
bugünkü futbolu hiç aklından geçirmedi.
O zamanlar her şey spor için, spor aşkına yapılırdı. Hiç para düşünülmezdi.
Ama şimdi her şey paraya döndü. Spor,
futbol kalmadı” diyor.
Dikkat edersek, artık futbol kulübü diye
bildiklerimizin hepsi ayrı büyük bir şirket.
Bütçelerine baktığımız zaman, yüz milyon
dolarlar konuşuluyor, değil mi? Topçu ve
teknik adam ücretlerine baktığınız zaman,
yine milyon dolarlar, milyon avrolar konuşuyor. Ve futbol kulüpleri de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu gibi değil mi, arkadaşlar? Dünyanın her ulusundan sözde sporcu
var. Bu spor değil yahu? Yani spor bu
değil… Bunun sporla hiç ilgisi yok.
Spor ne?
İşte Küba’da yapılan, spor. Tüm halk
spor yapıyor. Ve nüfusuna oranla Küba, her
seferinde istisnasız, olimpiyatlarda dünya
şampiyonu, arkadaşlar. Birinci geliyor.
Yani nüfusu ve kazandığı madalyalar kıyaslandığı zaman, hep birinci çıkıyor. Ve on bir
milyonluk bir ülke, Küba.
asıl başarıyor?
Halkına spor yaptırarak, sağlıklı bir
yaşamı vaat ederek, onun imkânlarını sağlayarak, onun eğitimini vererek. Sebebi o,
arkadaşlar…
Yoksa bizimki spor değil. Hiç ilgisi yok
bizimkinin. Yani afyonkeşlik bizimki…
Halkın sağlığıyla hiç ilgisi yok. Tersine,
halkı uyutma amaçlı.
Bir de halkı kardeşleştirmiyor, halkı
ayrıştırıyor. 15-20 yaşındaki gençler karşı
takımdan diye, düşman olarak algılıyor birbirini. Döner bıçaklarıyla vesairelerle birbirlerine saldırıyorlar. Bunun sporla ne ilgisi var?
O bakımdan, demek ki bu ülkelerde
yapılanların tam tersi yapılıyor Türkiye’de.
Niye?
Çünkü ABD öyle istiyor. Emperyalistlerin taşeronu bizimkiler. Bu bakımdan
“yalan ajans”ın yazarı genç, çok doğru söylüyor. Dünyada birbirine benzetilemeyecek
belki de en uç noktadaki kişiler Chavez ve
Tayyip Erdoğan’dır.
Geçen hafta, arkadaşlar, bir de Süt Üreticilerinin direnişi vardı değil mi?
Bir Dinleyici: Devam ediyor hâlâ da.
urullah Ankut Yoldaş: Devam ediyor
hâlâ da…
Geçen, bir Platform Sözcüsü’nün
konuşmasını izledim öğle ajansında. “Direnişi bırakmak yani sonlandırmak durumundayız”, dedi. “Çünkü sen sütü, bir
fabrikada bir madeni eşya üretir gibi
üretmiyorsun ki… Üretimi durdurdum
artık ben süt vermiyorum, diyemezsin.
Canlı hayvan söz konusu bizim işte. Her
gün beslenmesi gerekir. Yani bir yemi
var ve onun karşılığında da ürettiği
sütün işlenmesi ve para olarak en azından o giderleri karşılaması gerekir.”
Şimdi üretmen insanlarımız, üretmen
köylümüz ne kadar dayanacak buna?
İşte süt fabrikatörleri de bunu bildikleri
için, Platform Sözcüsü anlatıyor: “2002’de
Tayyip Erdoğan iktidara geldiğinde,
ham sütün litre fiyatı 40 kuruştu bugünün parasıyla.”
Şimdi her şey 2002’den bu yana kaç kat
arttı, arkadaşlar dikkat edersek?
“Ama 2005-2006 yıllarına kadar
sütün fiyatı 40-45-50 kuruş arasında
kaldı. Ancak 2006’dan sonra 70’e tırmanabildi. En son geçen Ocak ayında, üreticilerle biz oturduk, 85 kuruşa fiyat
belirledik. Litre fiyatı belirledik. Bir
buçuk ay kadar bu fiyattan aldı süt fabrikaları, ondan sonra dedi ki, ben bu
fiyattan süt almıyorum. 68 kuruştan alırım, dedi tek taraflı olarak. Biz, olmaz,
bu üretim maliyeti bile değil, dedik”,
diyor.
Bir Dinleyici: 72 kuruş Hocam üretim
maliyeti.
urullah Ankut Yoldaş: Evet Abdullah, o zaman 72 kuruştan alırım, dedi diyor.
Olmaz. Bu ancak üretim maliyeti arkadaşımızın da söylediği gibi… Şu anda 72-72,5
kuruş üretim maliyeti.
O zaman nasıl geçinecek bu insanlar?..
Bu süt üreticileri, onların bakmakla yükümlü olduğu çoluk çocuğu?
Bu işi yaptı diyelim süt üreticisi, yani
sütü 72 kuruşa verdi diyelim, tamam gelir
gidere, inekte, sütte denk düştü diyelim
ama bir de kendi geçimi var. Çocuklarının
geçimi var.
“Olmaz, dedik. O zaman almıyorum,
dedi fabrikalar” diyor, arkadaşlar.
Şimdi ne yazık ki, 2002’den bu yana da
süt üretimi artmadı Türkiye’de, diyor. Ama
marketlerde biz baktığımız zaman, kutu
sütlerin fiyatı iki liraya çıktı. Demek ki, süt
fabrikatörü alıyor 60-70 kuruşa sütü, işliyor, onu iki liraya markete sattırıyor,
komisyonunu veriyor markete yüzde 10-15
kuruş ya da biraz daha fazla neyse, gerisini
cebine koyuyor… Düşünün, yani üreticinin
geçen hafta açıklıyor ki: “İletişimde
yabancı sermayenin olması bir sakınca
yaratmaz”, diyor.
İyi de, gelirin Türkiye’de kalması sakınca yaratır mı?..
Bunlara göre yaratıyor.
Niye?
Efendileri olan yabancı Parababalarının
çıkarına uygun düşmüyor da ondan.
Yani böyle bir ülkede yaşıyoruz ne
yazık ki…
Demek ki yapılanlar, Venezüella ve
Küba’da yapılanların, halkçı uygulamaların
tam tersi Türkiye’de. İşte bu yüzden bizdeki iktidarlar maalesef ABD Emperyalizminin işbirlikçileri, hizmetkârları. İktidara da
onlar getiriyor zaten bunları.
Arkadaşlar, şimdi şu söz söylenebilir mi
yahu?
“Beni kanalizasyon deliğinden aşağı
süpürmeyin, kullanın.”
Bunu söyleyen insanın yüzüne bakılır
mı hiç?
Bunu Tayyip söylüyor. Cüneyt
Zapsu’yu, Şaban Dişli’yi gönderiyor Amerika’ya, Amerikan Emperyalizminin temsilcileri önünde, böyle, onlar aracılığıyla
diz çöküyor, yalvarıyor, arkadaşlar. Ve ne
yazık ki, Türkiye’de, Başbakan diye, bu
adam geçiniyor kürsülerde, meydanlarda
konuşuyor. Konuşuyor… Böylesine acıklı,
felaketli günler yaşıyoruz.
Şimdi bunu ne sayede yapabiliyor?
durumu bu…
Bunun çözümü ne?
Üreticilerin örgütlenmesi ve süt işleyecek ve pazarlayacak organizasyonu kurması, yani süt fabrikaları kurması ve onun,
tüketiciye ulaşacak ağını kurması. Böylece
aracıları aradan çıkarması… O zaman kendisi hakkaniyetli gelirini elde edebilecek.
Başka çözümü yok.
Ama hangi üreticimizin bu imkânı var?
Hiç birinin yok, hiç birinin yok... Ne
yazık ki, tam da böyle bir felaketle karşı
karşıya süt üreticilerimiz, diğer küçük üreticiler gibi...
İşte Kübalı Yoldaşlarımız, bunu da devrimci iktidarın bir sorumluluğu olarak devraldıkları için, 7 yaşına kadar tüm çocuklar
günde 1 litre bedava süt alma ve içme hakkına sahipler Küba’da. Sağlıklı beslenmeleri için iktidar bunu her Kübalı çocuğa
sunuyor.
Bir Dinleyici: O kadar ablukaya rağmen!
urullah Ankut Yoldaş: Ablukaya
rağmen tabiî. Elli yıldır uygulanan ablukaya rağmen...
Şimdi, her şey özelleşiyor bizde, arkadaşlar. Cebimizde telefonlar, alo dedik mi
hep yabancı tekellerin kasasına paralar akıyor. Bir şey yok bize. Binali Yıldırım daha
Neyle?
Din sömürüsüyle, arkadaşlar.
Bunların en büyük marifeti bu biliyorsunuz. Başka bir marifetleri yok. Başka bir
yetenekleri yok. Oysa bunların gerçek İslamiyetle de hiçbir ilgileri yok. Bizim eskiden beri bir tezimiz var. Her konuda olduğu gibi, İslamiyet konusunda da diyoruz ki;
en iyi biz biliriz, İslamın ruhunu en iyi biz
anlarız, Hz. Muhammed’in kalp atışlarını
en iyi biz hissederiz!
Niye?
İslamın ekonomi görüşünün, felsefesinin, anlayışının özü ne, arkadaşlar?
İnfak.
İnfak ne?
İnsanın sahip olduğu malı, mülkü, geliri, serveti başkalarına, ihtiyacı olanlara
dağıtması.
Peki bunun ölçütü ne, arkadaşlar?
Ölçütü şu: çok açık koyuyor Hz
Muhammet, Bakara Suresi Ayet 219’da.
Diyor ki:
“Sana neyi infak edeceğini soruyorlar. Söyle. Kendini ve bakmakla yükümlü olanları geçindirecek kadarını alıkoy,
gerisini dağıt.”
Tayyipgiller’in Gerçek
İslamiyetle hiçbir ilgisi yoktur
En halkçı Halife Hz. Ali çocukluğumdan itibaren cenklerini neredeyse ezberleyecek derecede tekrarlayarak zevkle okuduğum halifedir. Onun yiğitliği, fedakârlığı, alçakgönüllülüğü, kendini adamışlığı
hep hayran bırakmıştır beni.
Diyor ki: “Her zeki insan, akıllı değildir, akıllı olmaz. Her bakan görmez, her
duyan kulak işitmez.”
Gerçekten ne kadar özlü bir söz… Halkımız zeki. Zeki insanlarımız… Ama ne
yazık ki, bunların, bu siyasilerin bu durumunu göremiyor ihanetlerini, satılmışlıklarını, uşaklıklarını ve küp dolduruculuklarını, vurgunculuklarını. Göremiyor… Kanıyor bunlara.
Niye?
Aklı uyuşturuluyor, bu yüzden göremiyor. Zeki olmasına rağmen, aklını kullanamıyor.
Niye kullanamıyor?
Aklı bloke edilmiş vaziyette. Baskılanmış durumda.
(Alkışlar…)
Yani şahsının ve geçimini sağlamakla
sorumlu olduğun insanların ihtiyacına,
geçimine yetecek kadarını alıkoyacaksın,
gerisini tümden halka dağıtacaksın.
Bir Dinleyici: Amerika’daki hoca biliyor mu bu anlattıklarınızı?..
urullah Ankut Yoldaş: Amerika’daki
hoca bunları bilse de hiç ağzına almaz.
İşine gelmez çünkü. O da ABD Emperyalizminin kucağında dincilik oynar, din alır
satar, arkadaşlar. Ve dikkat edersek, 2003
Irak saldırısında, ABD Emperyalizminin
Irak’a saldırısında ve 1990 yılındaki Birinci Körfez Savaşı’ndaki saldırısında, onayladı ABD ve müttefiklerinin saldırısını, katliamını; destekledi o caniliği.
Birinci Körfez Savaşı’nda, İzmir’de
vaaz verdi cemaatine ait olan, cemaatinin
elinde olan diyelim bir camide; “Şu anda
Saddam’a karşı Amerika’yı desteklemek
İslama uygundur”, diye. İkincisinde de
desteğini aynen sürdürdü.
Şimdi sadece Bakara Suresinde 13 kez
tekrarlıyor Hz. Muhammed: “Mallarınızı
infak edin. Allahın size verdiklerini infak
edin”, diye.
Bir Surede 13 kez tekrarlıyor. Kur’an’ın
tamamında 20 küsur kez tekrarlanır infak.
Elinde Türkçe Kur’an çevirisi olan arkadaşlar, arkadaki indeksten bakarlarsa
“infak” kavramına, o ayetlerin sırasını
görürler.
Şimdi niye durup dinlenmeden tekrarlıyor Hz. Muhammed?
Çünkü ekonomi anlayışını bu temel üzerine oturtuyor. Yani eşitlikçi, kardeş bir
toplum kurmak istiyor, arkadaşlar.
Yine Tevbe Suresi 34’üncü Ayette:
“Söyle, Allahın onlara verdiklerini ihtiyacı olan halkın kullarına vermeyip
dağıtmayıp da altın ve gümüş olarak
biriktirenlere biz ne acı bir azap hazırlıyoruz cehennemde.”, diyor.
Böylesine uyarıyor ümmetini.
Bir Dinleyici: O zaman Erbakan ayvayı
yedi.
urullah
Ankut
Yoldaş:
Erbakan’ı dediniz değil mi, arkadaşlar?
Evet, ne diyordu mal beyanında?
148 kg altınım var, diyordu. Utanıp
arlanmadan söylüyordu bunu. 148 kg
altın… Altın küpü olmuş bu insan. Kendi
ağırlığının bir buçuk katı neredeyse. Bilmem 600 bin dolarlık dövizim var. Şu
kadar arsam, arazim, apartmanım, dükkânım var, diyordu aynı mal bildiriminde,
arkadaşlar.
Evet şimdi Tayyip… Tayyip de aynı.
Rahmi Koç ne dedi, arkadaşlar?
1 milyar dolarlık serveti var, dedi.
Eski İstanbul Ticaret Odası Başkanı
Mehmet Yıldırım:
1 milyar dolarlık serveti var, dedi.
Tayyip bunlara karşı bir itirazda bulunmadı o zamanlar. Sadece küsüştüler bir
dönem, Rahmi Koç’la, küsüştüler böyle
dediği için… Sonra Moskova’da Rahmi
Koç, Holdinginin bir alışveriş mağazasını
açtı, alışveriş mağazasını. Onun açılışına
gitti Tayyip, orada barıştılar. Çünkü çıkarları uzun süre küs kalmayı gerektirmez,
çelişir. İzin vermez.
Bir Dinleyici: Kaldırmaz.
urullah Ankut Yoldaş: Kaldırmaz.
Şimdi bu, İstanbul Belediyesinin spor
kulübünde, İETT Spor Kulübü’nde ikinci
kalite bir futbolcuydu, arkadaşlar. Ve oradan Erbakan’ın çömezliğine geliyor, oradan İstanbul İl Başkanlığına geliyor, Erbakan’ın Partisinin, oradan da İstanbul Belediye Başkanlığına geliyor, oradan ABD’nin
gözüne çarpıyor bu din tüccarı vurguncu.
ABD alıp yetiştiriyor, arkadaşlar.
Bir Dinleyici: İl başkanlığı döneminde.
urullah Ankut Yoldaş: İl başkanlığı
döneminde, arkadaşlar, Ama bazı iddialara
göre daha eskiden, ama il başkanlığından
itibaren
artık,
Cüneyt
Zapsu’nun
Boğaz’daki villasında, İstanbul Belediyesindeki Tayyip’in makam odasında görüşmeler yapıyorlar. Hazırlıyor Tayyip’i, ABD
Emperyalizminin bu konularda uzman
görevlileri, arkadaşlar.
Bir Dinleyici: Ergün Poyraz, Kanlı
Pazar’a kadar uzandırıyor.
urullah Ankut Yoldaş: Uzandırıyor
Ergün Poyraz.
Ruşen Çakır da, bildiğimiz gibi hiç de
solcu molcu olmayan bir yazar, değerli
arkadaşlar. O çevrelerle de içli dışlı biliyorsunuz. Onun da “Tayyip Erdoğan” diye
bir kitabı var. Bu ilişkileri o da anlatıyor.
Amerika’yla ve İsrail’le, MOSSAD’la ilişkilerini anlatıyor. Tâ o zamanlardan başlayan ilişkilerini. Şimdi oradan yükselip geliyor. Kendisi geçen ay açıkladı servetini.
Trilyonları var, değil mi, kendi açıkladığı
miktarda bile? Şimdi İstanbul’da sırf Üskü-
6
dar Kısıklı’da beş adet villası var. Birbirine
komşu süper Boğaz manzaralı, havuzlu beş
villası. Bu villaların her birine yedi milyon
Türk Lirası fiyat biçiyor emlakçılar. Sırf
onlara biçiliyor bu fiyat.. Başka nakiti de
bir sürü var Tayyip’in.
Oğullarına baktığımız zaman, altın şirketleri, gemi şirketleri var, değil mi?
Damadına, işte devletin kasasından,
Halk Bankası’ndan, Vakıf Bank’tan 750
milyon dolar aldı, verdi. Değil mi?.. Bizim
malımız, arkadaşlar. Verdi damadına. Onun
şirketi de televizyon aldı. Gazete aldı patronluğunu yaptığı şirket. Hiç para harcamadan yani… Vurup ödeyecekler.
Bir Dinleyici: Kıyak Emeklilik yaptı
kendine.
urullah Ankut Yoldaş: Evet, Evet…
Şimdi Hz. Muhammed, sadece
Kur’an’da müminlere bunları emretmekle
kalmıyor, kendisi de özel yaşamında titizlikle uyguluyor, bu kuralları, arkadaşlar.
Böyle yaşıyor. Yani ümmetinin en yoksul
insanları gibi yaşıyor, onların düzeyinde bir
hayat biçiyor, sürdürüyor. Hatta, hep anlatırım, Hz. Ayşe isyan ediyor böyle yaşamaya.
Olmaz, diyor. Onun başını çektiği dört eşi,
yeter artık, artık sınırlarımız genişledi, devletimizin kasasına büyük paralar doldu, e,
bizim de gelirimiz biraz artsın, diyor. Kabul
etmiyor Hz. Muhammed. Ahsab Suresi
başlı başına bunu işler:
“Ya Allah’ın dediğini ve onun Resulünü kabul edeceksiniz, ondan yana olacaksınız ya da dünya hayatını tercih edeceksiniz.”
Asla esnemiyor. Ve babalarının evlerine
gönderiyor eşlerini. Bir ay düşünün, karar
verin, diyor ve sonunda mecburen kabul
edip evlerine geri dönüyorlar. Esnemiyor
asla Hz. Muhammed.
Öldüğünde yine yoksul. Hep anlatırım.
Hiçbir serveti olmadığı gibi, zırhı da bir Yahudi bezirgânda doksan kg arpa karşılığında rehin, arkadaşlar. Rehin… İşte hırkası
var, ıbrığı var, hasır yatağı var ve hurma liflerinden doldurulmuş bir yastığı var. Başka
bir şeysi yok.
Dört Halife de böyle yaşıyor…
Ama Emeviler’den itibaren iş tersine
dönüyor. Yani gerçek İslamiyet ortadan
kalkıyor. Muaviye ve Yezid’le beraber, gerçek İslamiyet ortadan kalkıyor. Zaten Yezid’in Kerbela’da yaptığı bile yani bunu kanıtlamaya yeter, Hz. Muhammed soyundan
gelen 23 kişi de aralarında olmak üzere, 73
Müslümanı katlediyor orada,Yezid’in ordusu. Fırat kenarında. Günlerce susuz bıraktıktan sonra. Katletmekle kalmıyor, cesetlerini atlara, askerlerinin, taraftarlarının atlarına, kâğıt gibi ezilinceye kadar çiğnetiyor,
arkadaşlar. Başını kesip götürüp Hz. Hüseyin’in, başını kesip götürüp Yezid’e gösteriyorlar. Hz Hüseyin ki, Hz. Muhammed’in
dünyada en sevdiğim, canım dediği insan.
Şimdi bunların Müslümanlığı olur mu?
Olmaz!
Hz. Muhammed’le ilgisi olur mu bunların?
Asla ilgisi olmaz!
Nitekim sarhoşken, bir av eğlencesinde,
bir eşeğin üzerine kurulan tahttan başının
üzerine düşerek ölüyor Yezid. Ölümü de
böyle…
İşte bizimkiler onların devamcısı, arkadaşlar. Onların devamcısı… Hz. Muhammed’in ve Dört Halife’nin değil. Muaviye’nin ve onun oğu Yezid’in…
Bizim bu anlayışımız, ki İslamiyetin en
doğru, biricik gerçek yorumudur, kavrayışıdır, bazı araştırmacı İslam yazarları tarafından da kabul görmeye, öne sürülmeye, dillendirilmeye başlandı, arkadaşlar.
Geçenlerde bir kitap çıktı. Eren Erdem
adlı bir yazarın, “Gayya Karanlığından
Kur’an Aydınlığına”. Bizim bu tezimizi
işliyor. Hatta bu kitabını tanıtan bir de yazısı var internette; “Abdestli Kapitalistler
Dinden Çıktı” başlığını taşıyan.
Yine namuslu araştırmacı Yılmaz Yunlak’ın, “Benzerleriyle Değiştirilenlerin
Öyküsü” diye kitabı var. Aynen bizim bu
tezimizi işler. Ki, gerçek İslamiyetin biricik
doğru kavranışı budur.
Demek ki, Hz Muhammed’in gönlünde
yatan da bizim savunduğumuz, gerçek anlamda eşitlikçi bir adalete dayanan toplum.
O yüzden Hz. Muhammed’in en meşru, en
doğru devamcısı, mirasçısı da biziz arkadaşlar.
(Alkışlar…)
Din derebeyleri tarafından
Halkımız için İslamiyet
“seccadeye tapınmaya”
indirgendi
Orhan Özer Yoldaş: Sayın Hocam, sizi
dinlemeye doyum olmuyor. Sabaha kadar
dinleriz, ancak süremiz az, salon izin ver-
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
miyor. 10 dakikamız kaldı Hocam… Üzülerek söylüyorum.
urullah Ankut Yoldaş: Demek ki, arkadaşlar, Hz. Ali’nin o vecizesinde ne kadar haklı olduğunu görüyoruz şimdi.
Yani masum, İslamiyete içtenlikle inanan halkımız için, temiz din duygularına sahip olan halkımız için İslamiyet neye indirgendi bugün, arkadaşlar?
Öbür dünya korkusuna.
Ve o korkudan kurtulmak için ya da o
korkunun bir sonucu olarak, onun itmesi ile
de neye indirgendi?
Anlamını bilmediği Kur’an ayetlerini
bol bol dinlemeye, tekrarlamaya ve seccadeye, Hayyam’ın deyimiyle, deyişiyle,
“seccadeye tapmaya”, arkadaşlar. Saf halkımız için İslamiyet buna indirgendi. Müslümanlık denince halkımız bunu anlıyor.
Yani ne kadar ben Kur’an dinlersem, ne kadar tekrarlarsam, okursam, ne kadar çok namaz kılarsam o kadar iyi Müslüman olurum. Öbür dünyada da cehenneme gitmekten kurtulurum, cennete giderim anlayışına
indirgendi. Onun dışında İslamiyet kalmadı… İslamiyetten başka bir şey anlamıyor
halkımız artık.
Halbuki Hz. Muhammed’in namazla da,
oruçla da, hacla da, cehennem korkusuyla
da, cennet ödülüyle de varmak istediği yer,
bu dünyada gerçek anlamda insancıl bir
toplum düzeni kurabilmektir… Hepsinden
muradı; o eşitlikçi, kardeşler toplumunu yaratmak, arkadaşlar. Yaratmak… Başka hiçbir şey yok. Murat etmiyor da zaten Hz.
Muhammed, amaçlamıyor. İşte o gerçek
amaç unutuldu halkımız için. Çünkü halkımıza gerçek İslamı öğretmediler, anlatmadılar. Arkadaşımızın söylediği gibi, hiçbir
hoca, hiçbir üniversite profesörü, hiçbir
şeyh bunları anlatmaz, arkadaşlar. Anlatamaz... İşlerine gelmez. Çünkü onlar, o
şeyhler, tarikat şeyhleri, din derebeyi. Onlar
da uyutucu, kandırıcı, düzenbaz. Anlatmaz.
Onların şu anki en büyüğü de, arkadaşımızın dediği gibi, ABD’nin kucağında dincilik oynayan İblis. Yani yine Hz. Muhammed’in deyimiyle, “insanları Allahla aldatan o büyük aldatıcı, iblis”.
Peki siyasiler için din neye indirgendi?
O aracı kullanarak, küp doldurma, vurgun yapma ve koltuk kapma yarışına…
Çok kârlı bir siyaset onlarınki… Dünyada
bundan kârlı bir siyaset, iş olmaz bunlar
için. İşte saf insanlarımızı, böyle zeki olmasına rağmen, kandırabiliyorlar, arkadaşlar.
Kandırabiliyorlar… O alçak din bezirgânları…
ne götürüyorlar. Ve ABD tanıyor o darbeyi
ve darbeyle iktidara gelen alçakları.
Avrupa Birliği tanıyor.
Ve kim karşı çıkıyor o alçaklara?
Kübalı Yoldaşlar, Fidel karşı çıkıyor.
Demek ki 2002’ye kadar Venezüella’daki faşist darbe girişimi de dahil olmak üzere darbeleri sadece ABD yapar bütün dünyada. Bundan sonra da yapabilirse yine
ABD yapar.
İşte bizde 12 Mart ve 12 Eylül Faşist
Darbelerini kim yaptı?
ABD…
Yunanistan’da adına “Albaylar Cuntası” denen 67 darbesini yaptı.
İlk darbeyi İran’da yaptı, arkadaşlar
ABD. Azeri Türkü Musaddık’ı devirdi ve o
namuslu, halkçı, yurtsever aydını, halk önderini katletti… Musaddık, 1951’de iktidara geldi. İran’da, Toprak Reformu ve Chavez’in diğer yaptıklarını yaptı. Petrolü millileştirdi. ABD, 1953’te bir darbeyle hem
iktidardan alaşağı etti, hem de hapse attı
Musaddık’ı. Yerine Şah’ı, Amerikan uşağı
Şah Rıza Pehlevi’yi getirdi.
1954’te yine Latin Amerika’da, Guetamala’da, Arbenz’i -aynı Chavez’in yaptıklarını yapan Arbenz’i- alaşağı etti iktidardan, faşist bir darbeyle.
Che de o zaman Guetamala’da. Ve ondan sonra Latin Amerika’da onlarca faşist
darbe yaptı ABD adlı haydut devlet.
Şimdi bu darbeci alçak kalkıyor, kendi
kuklalarına, uşaklarına, kendine karşı olanları darbeci diye, bu davayla tutuklatıyor.
Bu konuda da yüzlerce sayfa yazdık. Kanıtlarıyla her şeyi ortaya koyduk.
Tetikçisi kim bunun? Bu bir CIA operasyonu olan Dava’nın?
Taraf Gazetesi.
Neden mi?
CIA’nın sesi, sözde bir yayın organı. İşte Yasemin Çongar’ın eşinin CIA ajanı olduğunu, bu son sayımızda, kendi cv’si ile
İngilizce orijinal biyografisiyle ortaya koy-
Şimdi arkadaşlar, geçtiğimiz haftaların
en önemli siyasi olaylarından biri de nedir?
dersek, herhalde tüm arkadaşlarımız ve
hemşerilerimiz diyecek ki, “Ergenekon
Davası” adlı operasyon. Değil mi?
Şimdi ABD Emperyalistleri, siyasi
amaçlarına, çıkarlarına ulaşabilmek ve o
BOP projeleriyle, haritasını yayımladıkları
Yeni Sevr’e varabilmek ve onu Türkiye’ye
dayatabilmek, kabul ettirebilmek için bu
operasyonu düzenlediler.
Biz baştan itibaren bu adı koyduk: Bir
CIA operasyonu dedik, bu davaya.
Bu davada kimler hedef alınıyor?
Antiemperyalistler, Mustafa Kemalciler,
laikler, yurtseverler ve Amerika’ya, NATO’ya karşı olanlar hedef alınıyor. Yoksa
gerçek darbeyi yapanlar değil.
12 Mart ve 12 Eylül Faşizmini yapanların hiç adı geçiyor mu bu davada, arkadaşlar?
Yok!
Bir Dinleyici: Onlar resim yapıyor.
urullah Ankut Yoldaş: Onlar resim
yapıyor. Başka işler yapıyor. Onlara kimse
dokunmuyor. Tam tersine, onlar Çankaya’da A. Gül tarafından ağırlanıyor.
Kenan Evren orada ağırlandı değil mi?
Bu operasyon, NATO’ya ve ABD’ye tavırlı olanlara karşı sürdürülüyor.
İşte geçen haftanın gazetelerinden birinin başlığı:
“Kenan Evren’in basın danışmanı Ali
Baransel (arkadaşlar, Fikret Otyam’ın da
damadı): ABD’siz, ATO’suz askeri darbe olmaz”.
Demek ki Türkiye’de ve bütün dünyada… İşte Venezüella ve Chavez’in Temsilcisi Raul Yoldaş da anlattı: 2002 darbesini
kim destekliyor?
ABD.
Ve Chavez Yoldaş’ı o karşıdevrimle tutsak aldıkları zaman nereye götürüyorlar?
ABD’nin elindeki bir askeri deniz üssü-
Son duruşmada emperyalistler
yenilecek halklar kazanacaktır
urullah Ankut Yoldaş: Tamam.
Chavez Yoldaş diyor ki:
“Düşmanı yenilmez kabul ederseniz
düşman yenilmez olur.”
Oysa biz düşmanı, aynı düşmanı, Birinci Milli Kurtuluş’ta yendik, Mustafa Kemal’in önderliğindeki Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaşı’mızda!
Vietnam Halkı yendi!
Küba Halkı yendi!
Domuzlar Körfezi Çıkartması’nı anlattı
Kübalı Yoldaş’ımız. Ve elli yıllık ablukaya
karşı, 90 mil açığında namusluca, yiğitçe
Kurtuluş Partisi’nden Hatay’da Anayasa
Değişikliklerine Hayır Kampanyası
(Sloganlar… Gün Gelecek Devran
Dönecek Tayyipgiller Halka Hesap Verecek… Alkışlar…)
AB-D’nin hedefi
Yeni Sevr’in önündeki bütün
engelleri kaldırmaktır
duk. Beraberce CIA’ya nasıl hizmetler yaptıklarını, yayımladık.
Demek ki, bu davada da net tutum alan
sadece biziz, siyasi hareket olarak. Kararlı,
açık, yiğitçe tavır koyan biziz, arkadaşlar.
Namuslu, yurtsever, NATO karşıtı paşalar tutuklandığı zaman, bizzat orada, Beşiktaş’ta, o özel mahkemenin önünde -ki biz
bunun mahkeme sıfatının olduğunu kabul
etmiyoruz, o da bir CIA üssü bizim için, arkadaşlar, yurtseverleri, laikleri, antiemperyalistleri, ABD’nin, CIA’nın emriyle hukuk
kılıfı altında yargılayıp zindana atan bir
CIA üssüdür- orada açıklamalar yaptık.
Yine Suç Duyurusu’nda bulunduk evvelki gün. Dünkü gazetelerde çıktı, suç duyurumuz.
Demek ki bu konuda tavrımız da net,
açık, her konuda olduğu gibi. Hiçbir şeyi
gizli, dolaylı, lafı döndürerek, pısırıkça, ürkekçe, utangaca söylemeyiz. Her şeyimiz,
her konudaki tutumumuz, tavrımız açık,
net, kesindir, arkadaşlar.
Şimdi zamanımız da sanıyorum bitti.
Orhan Özer Yoldaş: Hocam süremiz
bitti. Ne olur! Salonu boşaltmak durumundayız artık, salon sahibiyle yaptığımız sözleşme gereği.
Ü
lkemizin her yerinde olduğu gibi,
Parti olarak Hatay’da da 12 Eylül
Referandumuna yönelik çalışmalar
yürüttük.
İskenderun ve Samandağ’da afişleme;
Antakya, İskenderun ve Samandağ’da binlerce bildiri ve Samandağ İlçe Örgütü’müzün düzenlediği, “12 Eylül Anayasasına
da Tayyipgiller Anayasasına da Hayır”
paneli ile eylemler gerçeekleştirdik. Samandağ ilçemizde, polis, afiş yapan arkadaşları gözaltına alarak, karakola götürdü.
Yapılan müdahaleler sonucunda arkadaşlar serbest bırakıldı.
Samandağ İlçe Örgütü’müz, Parti binamızda “12 Eylül Anayasasına da Tayyipgiller Anayasasına da Hayır” konulu,
Merkez Komite Üyemiz Av. Sait Kıran’ın katıldığı bir panel düzenledi. Panelimiz, tüm Samandağ’ına afişlerle, davetiyelerle ve birebir yapılan çağrılarla duyuruldu.
İlçe Başkanı’mızın açış konuşmasıyla
başlayan panelimiz, Merkez Komite Üyesi
Sait Kıran Yoldaş’ın konuşmasıyla devam
etti.
Kıran Yoldaş, ülkemizin ABD ve AB
Emperyalistlerinin, ülkemizi 12 Eylül
2010 referandum sürecine getirişinin siyasal ve tarihsel sürecini geniş bir şekilde anlatarak başladı konuşmasına. Türk
Ordu’sunun tarihsel niteliğini, Ordu Gençliği’mizin, ta Osmanlı’dan günümüze kadar gelen ilerici yönünün nedenlerini ve
sonuçlarını, “Ergenekon” maskeli saldırı
sürecinin, gerçekte neyi hedeflediğini, anlattı.
Kıran Yoldaş, ülke genelinde “Hayır”
oylarının yükseldiğini ve Tayyipgiller’in
kaybedebileceklerini düşündüklerini, bunu
Tayyip’in her tarafa pervasızca saldırma-
sından netçe görülebileceğini örneklerle anlattı. Referandumda,
“evet çıkması için her
türlü yola başvuracaklarını” söyledi.
Referandumla gerçekleştirmek istedikleri oyunları bozmak
için, etrafımızdaki insanları “Hayır” demeleri için bilgilendirmek ve bilinçlendirmek gerektiğini söyledi.
Kıran Yoldaş konuşmasını, “Halkız Haklıyız Kazanacağız” sözleriyle noktaladı.
meydan okuyor Küba Halkı bu alçak emperyalist düşmana. Yani ABD’ye.
Chavez Yoldaş meydan okuyor, arkadaşlar.
Kore
Demokratik
Halk
Cumhuriyeti’nden Yoldaşlar meydan okuyor.
Hiçbir düşman yenilmez değildir. Hele halkların düşmanı olursa…
Biz de eninde sonunda bir kere daha
yeneceğiz bu başhaydutu!
(Alkışlar…)
Bu kanlı zalimler er geç yenilecek ve
insanlık içine çıkamayacak! Tarihte lanetle,
tiksintiyle anılacaklar. Gelecek kuşaklar da
iğrenerek söz edecek bu şerefsizlerden, alçaklardan! Ve dünya halkları mutlaka kazanacaklar! Ve Fidel Yoldaş’ın dediği gibi:
Eninde sonunda insanlık tek bir sosyalist
aile olacak!
Halkız Haklıyız Yeneceğiz!
Venceremos!
(Sloganlar: Halkız Haklıyız Kazanacağız… Kahrolsun Emperyalizm Yaşasın
Sosyalizm… e ABD e AB Tam Bağımsız Türkiye… Alkışlar… Yaşasın
Halkın Kurtuluş Partisi… Alkışlar…)
lar,
Orhan Özer Yoldaş: Değerli arkadaş-
Özellikle hepimizi aydınlatan ve coşturan Genel Başkan’ımız Sayın Nurullah Hoca’mıza bu konuşmasından dolayı teşekkür
ediyoruz.
Konferansımız burada sona ermiştir.
Katıldığınız için hepinize teşekkür ediyorum, iyi akşamlar diliyorum.
(Alkışlar…)
Sait Yoldaş, katılımcıların, solun dağınıklığının nedenleri, Parti olarak neden daha çok kitleye ulaşamadığımız, sol gurupların bazılarının neden “evet” dediği, bazılarının ise neden “boykotçu” olduğu, kurtuluşun nasıl gerçekleşeceği, önümüzdeki
görevlerin neler olduğu gibi değişik konularla ilgili sordukları sorulara doyurucu,
net, açık, kesin yanıtlar verdi.
Etkinliğimize katılan tüm insanlar, Sait
Yoldaş’a konuşmasının içeriğinden ve Parti Yöneticilerimize de böyle bir Panel gerçekleştirdiğimiz için teşekkür ettiler ve aydınlanmış olarak ayrılacaklarını söylediler.
Halkımızla bir kez daha buluşmaktan,
siyasi düşüncemizi anlatmaktan, kitlelere
duyurmaktan heyecan ve onur duyduk.
Halkız Haklıyız Kazanacağız!
Hatay’dan
Kurtuluş Partililer
,entepe ,ehitleri 1 Eylül’de İzmir’de Anıldı
1
Eylül şafağında, üç kızıl yıldızımız:
Mahmut-İbo-Sadi Yoldaşlar’ımız
hunharca katledilmişlerdi 1978 yılında Parababalarının aylıklı cellâtlarınca.
Üç Şehitler’imizin anısına düzenlediğimiz
İzmir İl binasındaki toplantı, Üç Şehitler’in nezdinde tüm devrim şehitlerimiz
için saygı duruşuyla başladı.
Ana konuşmayı
Değer Yıldız Yoldaş’ımız yaptı. Ülkemizin içinde bulunduğu durumu
anlatan Değer Yoldaş’ımız, bizlerin
daha çok çalışması
gerektiğine vurgu
yaptı.
Aras Kargo işgalini fiili olarak
olayı yaşayan Yusuf Gençer Yoldaş’ımız
Aras
Kargo İşgali’nin öncesini ve İşgali anlatarak, önderliğin nasıl yapıldığını ve sarı
sendikacılara nasıl ders verildiğini anlattı.
Gerçekleştirdiğimiz Direniş ve İşgallerle
mücadelenin devam ettiğini, bugün de
görevin, referandumda “Hayır” çıkması
için mücadele etmek olduğunu anlattı.
Konuşmanın ardından iki genç yoldaşımızın “Üç Şehitler Destanı”nı içtenlikle
duyarak okuması hepimizi duygulandırdı.
Levent Çelik Yoldaş’ımız, “1 Eylül
Dünya Barış Günü”nün önemine değindi ve örneklerle Sovyet Halkının mücadelesinin önemini anlattı.
İl Başkanımız Tacettin Çolak Yoldaş
söz alarak görevlerimizi bir kez daha hatırlattı.
Şehitlerimizin katledilişinin 32’nci yılında söz veriyoruz: Onların yarım bıraktıklarını mutlaka tamamlayacağız!
Ve Onlar: Her örgütlenmede, her Direniş, İşgal, Grevde bizimle birlikte olacaklar!
İzmir’den
Kurtuluş Partililer
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
TAYYİPGİLLER ANAYASASINA HAYIR!
AB-D Emperyalistlerinin Türkiye’yi
“Ilımlı İslam”a götürme ve Yeni Sevr’i
uygulatma projesi olan anayasa
değişikliğine HAYIR!
Baştarafı sayfa 1’de
Bu vatan satıcı hainler çetesinin karşısında en kararlı, en sarsılmaz gücü oluşturacak, Birinci Kurtuluş Savaşının kazanımlarını ödünsüz savunacak İşçi Sınıfımız ve onun önderliğinde ordulaşacak
emekçi sınıflarımız (köylülük, kamu çalışanları, esnaf ve sanatkârlarımız vb.) ise
ne yazık ki bu saldırıyı göğüsleyip püskürtecek bir örgütlenmeden çok uzaktır.
Bunun en başlıca sebebi ise İşçi Sınıfımızı örgütlemek gibi tarihi misyonunu yerine getiremeyen Sosyalist Hareketin dağınıklığıdır.
Bu dağınık ortamda AB-D Emperyalistlerinin oyunlarına karşı direnç noktası
oluşturan güçler; Osmanlı’dan beri ilerici
hareketlerin itici gücü olmuş ve Osmanlı’da Devlet Sınıfları adını almış güçlerdi.
Bunlar:1- Devrimci Gelenekli Ordu Gençliği (Osmanlı’da Seyfiye), 2- Üniversitelerimiz (Osmanlı’da İlmiye) ve 3- Osmanlı’da yine İlmiye Sınıfı içinde yer alan
Yüksek Yargı Organları: Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Hâkim
ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) idi.
AB-D Emperyalistleri, özellikle ABD ve
onun casus örgütü CIA, bu direnç noktalarını etkisizleştirmeden amaçlarına ulaşamayacaklarını biliyorlardı. İşte günümüzde yaşanan bütün olayların sebebi, yerliyabancı karşı devrimci cephenin bu direnç
noktalarını etkisizleştirme girişimleridir.
“Ergenekon” maskeli CIA planı bu
yüzden devreye sokulmuş, “Balyoz” vb.
tutuklamaları bu yüzden tezgâhlanmıştır.
Ordunun başına Genelkurmay Başkanı
olarak getirilen Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ ise bu oyundaki
yerlerini almışlardır. Bu Tören Paşaları,
gelmiş geçmiş en vatan haini Hükümet
olan Tayyipgiller Hükümetiyle el birliği
ederek bir kayıkçı dövüşü yürütmüşlerdir.
Bu kayıkçı dövüşünün amacı, Ordu Gençliği’ndeki Devrimci Geleneği iğdiş etmek, Ordu Gençliği’nden gelebilecek itirazları ortadan kaldırmaktır. Bu Tören Paşaları, ordu komutanlığı yapmış emekli
orgenerallerden, hâlâ görev başında olan
kuvvet komutanlarına ve teğmenlere kadar tutuklamalar yapılırken ya sessiz kalmış ya da Ordu Gençliği’ni uyutmak için
göstermelik tepkiler vermişlerdir. Yani
esasta CIA planının askeri kanattaki uygulayıcıları olmuşlardır. Bütün bu tutuklamalarda, “şüpheli sıfatı”yla ifadeye çağırılmalarda şaşmaz bir kural işlemiştir:
Tutuklanan bütün ordu mensupları
(göz boyamak için araya katılan birkaç
istisna dışında), ATO’ya ve AB-D’nin
Türkiye’ye dayatmaya çalıştığı “Yeni
Sevr”e karşıdırlar.
Kardeşler,
Son Yüksek Askeri Şura’da yaşananlar
da bu CIA planının uygulanmasından baş-
ka bir şey değildir. Şurası açıktır ki
CIA’dan ve tabiî ki ABD’den güç almasalar, ordudan gelecek en ufak e-muhtırada
bile tası tarağı toplayıp kaçmak isteyen
yüreksizler bu cesareti bulamazlardı. Bu
aylarca süren ve infaza dönüşen tutuklamalar ve yargılamalarla ve Tören Paşalarının gizli desteğiyle ordunun burnunu
sürtmüş oluyorlar. Yapacakları ihanete
karşı ordudan bir tepki gelmesini, Türkiye’nin antiemperyalist bir mecraya girmesini önlemiş oluyorlar. Üniversitelerde
ise Tayyipgiller, düne kadar karşı oldukları YÖK’ü ele geçirince, YÖK’çü oldular.
Artık Üniversitelerde gönüllerince at oynatabiliyorlar. YÖK en gerici rektör adaylarını, tek oy alsalar bile A. Gül’e sunuyor, A . Gül de bu en az oyu almış gericiler içinden en gerici olanı rektör olarak
atıyor. Yani YÖK onlar için artık ele geçirilmiş bir mevzidir. Geriye bir tek direnen
yargı kalmıştı. Elbette onun da defteri dürülmeliydi. Bunun için ortaya çıkıp ben
yargıyı doğrudan kendime bağladım denilemezdi. Onun yerine bin yıllardır uygulanan Tefeci-Bezirgân oyunu tezgâhlandı:
Daha demokratik bir anayasa sloganıyla
kafa bulandırılıp yargıyı ele geçirecek düzenlemeler yapıldı. Bu oyun da tutarsa
yargıyı da denetim altına almış, Yüksek
yargı organlarını Tayyipgiller’in hukuk
bürosuna dönüştürmüş olacaklar.Bu durumda Yüksek yargı organlarının nasıl işleyeceği, YÖK’ün bugünkü işleyişine bakılarak kolayca anlaşılır.
İşçiler, emekçiler, yurtseverler,
Oyun bu kadar açık oynanıyor. Bu sözüm ona anayasa değişikliklerine evet oyu
vermek;
AB-D Emperyalistlerinin Türkiye’yi
yok etme planlarına “evet” demektir. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşında başaramadıkları amaçlarına ulaşmalarına
“evet” oyu vermektir.
Birinci Kurtuluş Savaşı’mızla yurdumuzdan kovduğumuz emperyalistlere; o
gün ülkemizi parçalayamadınız, bugün
gelin parçalayın; o gün sömürge konumuna düşüremediğiniz Halklarımızı, gelin
bugün boyunduruk altına alın, ülkemizi
sömürgeniz yapın demektir.
Durum bu kadar ciddidir!
Görev bu kadar önemlidir!
Bu rezil çember, her birimizin vereceği “HAYIR” oyuyla parçalanabilir. Bu
emperyalist saldırı püskürtülebilir. Tüm
bu gerçeklerden dolayı Halkın Kurtuluş
Partisi tüm emekçi halkımıza sesleniyor:
Kardeşler, bu vatan ve millet düşmanı saldırıyı bertaraf etmek için Referandumda sandık başına gidelim ve
HAYIR oyu verelim. 20.08.2010
Halkın Kurtuluş Partisi
Genel Merkezi
Devrimci Mücadelemizde Yaşıyorlar!
Tayyipgiller’in tüm engellemelerine karşın halkımızla buluşuyor
Kurtuluş Partililer referandumda hayır için alanlarda
T
Kurtuluş Yolu
ürkiye bugünlerde çok önemli günlerden geçiyor. AB-D Emperyalistleri ve
Tayyipgiller referandum oyunuyla
halkımızı, ülkemizi bir bataklığa çekmeye
hazırlanıyor. 12 Eylül’de yapılacak halk oylamasında halkımıza “evet” dedirtmek için
Tayyipgiller, her türlü olanağı, iktidarın imkanlarını kullanarak halkımızı dört bir yandan kuşatmış durumdalar.
Buna karşın halkımıza gerçekleri göstermek, Tayyipgiller’in emperyalistlerin emirleri doğrultusunda ülkemize götürdüğü yeri
halkımıza anlatmak için çalışma yapan “hayır” diyen devrimci, yurtsever ve demokratlara ise her türlü engel çıkarılıyor.
“AB-D Emperyalistlerinin Türkiye’yi
“Ilımlı İslam”a götürme ve Yeni Sevr’i
uygulatma projesi olan anayasa değişikliğine Hayır!” diyen Halkın Kurtuluş Partisi’nin halkımıza ulaşmaması için stant,
afişleme çalışması ve bildiri dağıtımında
engeller çıkarılıyor.
Ama Kurtuluş Partisi Tayyipgiller’in
hür türlü engellemesine Parababaları medyasının susuşa getirmesine rağmen kararlıca bulunduğu her yerde emekçi halkımıza
ulaşıyor. Şehirlerin merkez meydanlarından
emekçi halkımızın yaşadığı semtlerine giderek halkımızla buluşuyor.
Kurtuluş Partililer, İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Konya, Gaziantep, Hatay, İzmit, Eskişehir gibi illerde de yaptığı eylemler, afişlemeler, bildiri dağıtımları, stantlarda halkımıza “hayır” demesi için çağrıda
bulunuyor.
Yapılan eylemlerden bazılarını aşağıda
sunuyoruz:
İzmir
Halkın Kurtuluş Partisi İzmir İl Örgütü,
Referandumda “Hayır” Kampanyasının İzmir çalışmalarını Karşıyaka’da yaptığı eylemle başlattı.
İzmir İl Örgütü 20 Ağustos Cuma günü
saat 18.30’da Karşıyaka Çarşı’da bir eylem
yaptı.
Eylem sırasında halka bildiri dağıtıldı. İl
Başkanı Avukat Tacettin Çolak halka seslenerek bu değişikliğe “Hayır” denmesi için
çağrı yaptı. Halkın yoğun ilgisini çeken eylem alkışlar ve sloganlarla bitirildi.
Karşıyaka eyleminin ertesi günü, 22
Ağustos günü Konak Metrosu önünde stant
açarak pankartlarla saat 14.30’da bir basın
açıklaması yapıldı. Basın açıklamasının ardından bildiriler dağıtıldı.
Kampanyanın bir ayağı da Yamanlar
Semtiydi. 23 Ağustos Pazar günü kahveleri
dolaşarak, ev ev gezerek Tayyipgiller Anayasasına Kurtuluş Partililer’in neden “hayır” dediği anlatıldı. Yamanlar pazar yerinde kısa bir açıklama yaparak halkı “Hayır”
demeye çağırdı ve bildir sloganlar eşliğinde
dağıtıldı. Kahvelere “Tayyipgiller Anayasasına Hayır” afişi asıldı.
Kampanyanın bir ayağı da Eşrefpaşa
Semtine bağlı Duatepe Mahallesi’ydi Burada da halkla buluşarak, işsizliğin, pahalılığın nedenlerini anlatıldı; sorunların çözümünün gerçek bir halk iktidarında olduğunu vurgulandı. İlk kez kitlesel çalışma yapılan Duatepe Mahallesi’nde iyi izlenimler
İzmir
bırakıldığı halkın yaklaşımlarından belliydi.
Ayrıca İzmir Enternasyonal Fuarı’nda
da referandum çalışması yapıldı.
Ankara
Halkın Kurtuluş Partisi Ankara İl Örgütü, 21 Ağustos Cumartesi günü Kızılay Eski Gima önünde yaptığı basın açıklamasıyla başlattı.
Ankara İl Başkanı Avukat Sait Kıran’ın
yaptığı ve anayasa değişikliğinin iç yüzünü
anlatan açıklamamız çevreden ilgi ve destek gördü.
Açıklamada Ankara Valiliğinin stand
çalışmamıza koyduğu keyfi engelleme de
protesto edildi. Açıklama ardından Kızılay
bölgesinde yaygın bildiri dağıtımı gerçekleştirildi.
Bunun dışında Batıkent, Dikmen, Anıttepe, Sıhhiye, Ulus, Cebeci’de
ve Ankara’nın ana otobüs duraklarında bildiri dağıtımları,
afişleme çalışmaları yapıldı.
Ankara
Mehmet Eker
Kurtuluş Partisi İstanbul İl Örgütü, 29
Ağustos günü de İstanbul Taksim’de saat
13.00’da bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada, Tayyipgiller’in anayasa değişikliğiyle aslında Türkiye’yi bir yandan Ilımlı İslam diğer yandan Yeni Sevr bataklığına
çekmeye çalıştığı anlatıldı. Bu oyuna karşı
durmak için referandumda Hayır denilmesi
için çağrı yapıldı. Kurtuluş Partililer “12
Eylül Faşist Anayasasına da Tayyipgiller
Anayasasına da Hayır” diye haykırdı.
Ardından kortej halinde sloganlar eşliğinde İstiklal Caddesinde bildiri dağıtıldı.
Halkımız bildiri dağıtımına yoğun ilgi gösterdi, alkışlarla destek sundu.
Bursa
12 Eylül’de yapılacak halk oylamasında, “Hayır” için Bursa İl Örgütü bir dizi eylemler düzenledi.
Gaziantep
Kurtuluş Partililer, Gaziantep’te hemen her gün bildiriler
dağıtıyor. 21 Ağustos’ta da
Gaziantep Balıklı Parkı’nda
basın açıklaması yaparak Tayyipgiller Anayasasına “HAYIR” diye haykırdılar.
Coşkulu bir şekilde atılan
“Tayyipgiller Anayasasını
İstemiyoruz”, “Gün Gelecek
Devran
Dönecek
Tayyipgiller Halka Hesap
Verecek”, “ Katil ABD Ortadoğu’dan Defol”, “Yeni
Sevr-e Karşı Yaşasın İkinci
Kurtuluş Savaşımız” sloganlarının ardından Gaziantep İl
Başkanı Sultan Çelik bir basın
açıklaması yaptı.
Çelik, açıklamada referandumla Tayyipgiller’in Halkı
aldatmaya çalıştığını, asıl
amaçlarının Yargıyı kendi Hukuk Bürolarına dönüştürmek
olduğunu; bütün çabalarının
kendilerinden olanların yaşama haklarını korumak, kendilerinden olmayanları ise yok
saymak olduğunu açıkladı.
Çelik, “Bizler Halkın Kurtuluş Partilileri olarak Halkımızla birlikte varız ve yok
olmayacağız. Referandumda da HAYIR oyu kullanacağız” diyerek
basın açıklamasını sona erdirdi.
Basın açıklamasının ardından; bazı vatandaşlarımızın “Nerdesiniz; hiç HAYIR
çalışması yapılmayacak sanmıştık. Hep etrafımızda EVET çalışması görüyoruz.
Ağustos’un 45 derecelik sıcağında kömür
dağıtan EVET oyu isteyen AKP’lileri görüyoruz. Yeter artık halkı dilenci yerine koydukları, bunlara dur deme vakti geldi ve geçiyor” şeklinde söylemleri oldu.
Ayrıca Gaziler Caddesi, Elmacı Pazarı,
Bakırcılar Çarşısı, Mütercimasım, Şıhcan Caddesi, Karagöz Caddesi ve Marif’te de
bildiri dağıtıldı. Bildiri dağıtılırken halkın yoğun ilgisiyle
karşılaşıldı. Halkımız Kurtuluş Partililer’den bildiriler,
“hayır” tişörtleri isteyerek dağıtma talebinde de bulunuyor.
Bursa
İstanbul
Hasan Semerci
7
İstanbul’da da Avrupa ve
Anadolu yakasında geniş bir
şekilde bildiri dağıtımları,
afişleme çalışmaları sürüyor.
Kurtuluş Partililer, Taksim,
Bakırköy, Kadıköy, Aksaray,
Beşiktaş, Tuzla, Kartal, Avcılar, Esenyurt, Sarıgazi, Sultanbeyli gibi alanlarda halkımıza
bildiri dağıtarak “hayır” çağrısında bulunuyor. Anadolu Yakasında mahallerde yapılan
sesli anonslarla “hayır” çalışması yapılıyor.
Gaziantep
İstanbul
İlk olarak 28 Ağustos’ta Osmangazi
Metro İstasyonu’nda stant açılarak, Bursa
Halkına bildiriler dağıtıldı. Ayrıca şehrin
belirli yerlerine afişler yapıldı.
4 Eylül’de de Kurtuluş Partisi Bursa İl
Örgütünün de içinde yer aldığı çeşitli sendika, dernek ve siyasi partiler tarafından düzenlenen “12 Eylül Anayasasına da AKP
Anayasasına da Hayır” mitingine katılındı.
Yürüyüş ve Mitinge, Halkın Kurtuluş
Partisi Bursa İl Örgütü de pankartları, dövizleri, önlükleri ve bayrakları ile katılarak
mitingin en düzenli, hazırlıklı ve kalabalık
kortejlerinden birini oluşturdu. Özellikle
Parti Genel Merkezi tarafından hazırlanan
ve üzerinde “Tayyipgiller Anayasasına
Hayır” yazılarının yer aldığı tişörtler halkın ilgisini çekti.
Kurtuluş Partililer yürüyüş ve miting
boyunca “Gün Gelecek Devran Dönecek
Tayyipgiller Halka Hesap Verecek”,
“Yoksulluğa Hayır”, “Yolsuzluğa Hayır”
“Zama-Zulme Hayır”, “AKP Anayasasına Hayır”, “ABD-AB Emperyalizmine
Hayır”, “İşsizliğe Pahalılığa Zama Zulme Hayır”, “Yeni Sevr’e Karşı Yaşasın
İkinci Kurtuluş Savaşımız”, “Halkız
Haklıyız Kazanacağız” sloganlarını haykırdı.
Öte yandan Gebze ve Konya’da da Tayyipgiller’in bütün engellemelerine rağmen
stant açılarak, bildiriler dağıtılarak AKP ve
AB-D Emperyalistleri teşhir edildi, halkımıza oyuna gelmemesi çağrısında bulunuldu.
8
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
TAYYİPGİLLER ANAYASASINA HAYIR!
ABD ve AB Emperyalistlerinin
Tayyipgiller eliyle Türkiye’yi “Ilımlı
İslam”a götürme ve Yeni Sevr’i
uygulatma projesi olan “Anayasa
Değişikliğine Hayır!” standımıza Ankara
Valiliğinin izin vermemesini protesto
ediyoruz
T
ayyipgiller’in Yargıyı kendi hukuk
bürolarına dönüştürmesi demek
olan Tayyipgiller Anayasasına
HAYIR demek için Ankara’da kurulacak
stantlarımıza, Ankara Valiliği izin vermeyerek Tayyipgiller’e hizmette kusur etmediğini kanıtlamış oldu. Sarı Gangster Hakİş Sendikasının yasalara aykırı “EVET”
afişleri bilbordları kaplarken müdahale etmeyen Tayyipgiller yandaşı Ankara Valiliği, ülkemizin geleceğini karartacak Tayyipgiller’in Anayasasına HAYIR çalışmalarını engellemeye çalışıyor.
İzmir, Bursa ve Gaziantep Valiliklerinden “HAYIR” stantlarımıza izin çıkmışken ve mevcut yasalara göre de izin verilmesi gerekirken, Ankara Valiliğinin antidemokratik bu tutumu, Tayyipgiller Anayasasına şimdiden hazır olduklarının ve
Valilikçe Halk Düşmanı bu anayasaya
“EVET” dediklerinin bir göstergesidir.
Tayyipgiller, her türlü EVET çalışmasının önünü açıp teşvik ederken, Halklarımızı tehdit ederek, “EVET” oyu çıkmazsa
“EVET” oyu için çalışmayan, “HAYIR”
için çalışma yürüten YARSAV, DİSK gibi
kurumları bertaraf edeceğini söyleyerek
aslında, çıkartacakları Anayasanın 12 Eylül Faşist Anayasasından daha da geri olacağının ipuçlarını da vermiş oluyor.
Bizler şunu çok iyi biliyoruz: Bu sözüm ona anayasa değişikliklerine evet oyu
vermek;
AB-D Emperyalistlerinin Türkiye’yi
yok etme planlarına “evet” demektir.
Birinci Kurtuluş Savaşı’mızla yurdumuzdan kovduğumuz emperyalistlere; o
gün ülkemizi parçalayamadınız, bugün
gelin parçalayın; o gün sömürge konumuna düşüremediğiniz Halklarımızı, gelin
bugün boyunduruk altına alın, ülkemizi
sömürgeniz yapın demektir.
Halklarımızın işsizlik, pahalılık, zam
ve zulüm cehenneminde daha fazla yanmasına onay vermek demektir.
Hırsızlıkların, yolsuzlukların, önünün
daha da açılmasına evet demektir.
En ufak hak arama talebinin önünün
kesilmesine evet demektir.
Tayyipgiller’in Anayasasına EVET demek kısacası geleceğimizin karartılmasına, aydınlık günler için mücadele eden
Devrimci, Demokrat ve Yurtsever insanların ve Halklarımızın çekecekleri eziyetlerin katlanarak artmasına izin vermek demektir.
Durumun bu kadar ciddi, görevin bu
kadar önemli olduğunu, bu rezil çemberin, her birimizin vereceği “HAYIR”
oyuyla parçalanabileceğini, bu emperyalist saldırıların püskürtülebileceğini, tüm
emekçi halkımıza duyurabilmek bütün çabamız.
Mücadelemiz bitmeyecek. Halkımıza
bildirilerimizle, afişlerimizle, elimizdeki
bütün araçlarla ulaşıp, ülkemiz üzerinde
oynanan oyunları anlatacağız. Ankara Valiliğinin engellemeleri halklarımıza gerçekleri anlatmamıza engel olamayacak.
20.08.2010
Halkın Kurtuluş Partisi
Ankara İl Örgütü
Referandumda “evet” çalışması yapanlara her türlü özgürlük;
“Hayır” çalışması yapan Kurtuluş Partililere yine engel…
Gaziantep İl Örgütü Yöneticilerine Polis
Baskını ve Gözaltı!
H
alkımızı “oy davarı” olarak gören
AB-D Emperyalistleri ve Yerli Satılmışlar Cephesi, bildiğimiz gibi Yeni
Sevr planlarını uygulamak ve bunun önündeki tüm engelleri kaldırmak için; Referandum oyunuyla halkımızı yine sandıklara
doğru “sürüyor”. Bu planlarını hayata geçirmek için günlerdir, ellerindeki her türlü
olanağı kullanarak (medya, afişleme, stand,
ses araçları vb) “Anayasa Değişikliğine
Evet” çalışması yapıyorlar ve halkımızı zehirliyorlar. Evet diyen siyasi partiler ve kurumlar rahat rahat çalışmalarını yaparken;
onların bu hain planlarını ortaya çıkartarak
“Tayyipgiller Anayasasına Hayır” çalışması yapan Kurtuluş Partisi’ne ise her türlü
engeli çıkartıyorlar.
İlk olarak Türkiye’nin birçok ilinin Valilik ve Emniyet Müdürlükleri tarafından
açılmak istenen Parti standlarına yasaklama
getirildi. Buna rağmen çalışmalarına hiç ara
vermeden kararlıca devam eden Kurtuluş
Partililer, bu kez de Gaziantep’te, bugün
(30.08.2010) polis tarafından gözaltına
alındı.
Bilindiği gibi, 27 Ağustos’ta KocaeliDerince’de, 28 Ağustos’ta da Kocaeli-Gebze’de buna benzer bir durum yaşandı. Gebze’deki engellemede 11 aylık bebeğiyle bir
kadın ve bir erkek üyemiz gözaltına alınarak saatlerce bekletildi.
Gaziantep’in dört bir yanının Kurtuluş
Partililer tarafından “Tayyipgiller Anayasası’na Hayır!” afişleri ile donatılmasından ve her gün yapılan bildiri dağıtımlarından büyük rahatsızlık duymuş olacaklar ki,
Savcılık talimatıyla hareket ettiğini söyleyen polis, sabah saatlerinden itibaren eş za-
manlı olarak Gaziantep İl Yöneticilerimizin
evlerine, işyerlerine baskın yaptı. Gözaltına
alınan Gaziantep İl Başkanımız ve yöneticilerimiz, Emniyet Müdürlüğünde ifadeleri
alındıktan sonra serbest bırakıldılar.
Yöneticilerimiz sorgularında, “Evet”
çalışması yapan hiçbir partiye engel tanınmazken “Hayır” çalışması yapan
Kurtuluş Partililere yapılan bu gözaltıların çalışmalarını engelleme amaçlı olduğunu; ancak hiçbir gücün kendilerini engelleyemeyeceğini, çalışmalarına ara
vermeksizin devam edeceklerini” belirterek, kararlı bir tutum sergilemişlerdir.
Partimizin Gaziantep İl Örgütü’ne yapılan bu saldırının amacı bellidir:
Kısa süre önce resmi kuruluşunu tamamlayan; ancak o zamandan bu yana çok
önemli çalışmalar yaparak Gaziantep halkını örgütlemeye başlayan Gaziantep İl Örgütü yöneticilerimizi ve üyelerimizi yıldırmak, gözdağı vermek…
Ancak bilsinler ki bugüne kadar hiçbir
güç Kurtuluş Partilileri yıldıramadı ve bundan sonra da yıldıramayacaktır!
Kurtuluş Partililer tarihin omuzlarına
yüklediği görevi yerine getirecektir. Halkımızı örgütleyerek Demokratik Halk İktidarını kuracak ve Tayyipgiller’den de, her türlü yerli yabancı Parababasından da bu yaptıklarının hesabını soracaktır! 30.08.2010
Yaşasın Halkın Kurtuluş Partisi!
Tayyipgiller Anayasası’na Hayır!
Gün Gelecek Devran Dönecek Tayyipgiller Halka Hesap Verecek!
Kurtuluş Partisi
Genel Merkezi
BASIA ve KAMUOYUA
A
“TAYYİPGİLLER ANAYASASINA HAYIR!”
diyen Kurtuluş Partilileri engelleme çabaları boşa çıktı
B-D Emperyalistlerinin, Türkiye’yi
“Ilımlı İslam”a götürme ve Yeni
Sevr’i uygulatma projesi olan anayasa değişikliğine karşı Halkın Kurtuluş
Partisi olarak “HAYIR!” diyoruz.
Kurtuluş Partisi olarak, diğer tüm siyasi
partiler gibi, Yüksek Seçim Kurulunun propaganda yasağının kaldırıldığını ve belediyelerin uygun gördüğü yerlerde siyasi partilerin propaganda faaliyetlerini yürütebileceğini duyurmasının ardından propaganda
faaliyetlerimize başladık. 27 Ağustos Pazar
günü Kocaeli’de “TAYYİPGİLLER
AAYASASIA HAYIR!” yazılı afişlerimizi yapıştırdık. Ancak referandumla ilgili
propaganda serbestliğinin olduğu bir dönemde ne hikmetse polis tarafından arkadaşlarımızın afişleme faaliyeti Derince’de
engellendi. Arkadaşlarımız saatlerce Emniyette tutularak afiş yapmaları Polis tarafından engellenmeye çalışıldı. Polis ayrıca
Kurtuluş Partililerin elinde bulunan afişlere
ve diğer afiş malzemelerine hukuksuz bir
şekilde el koymuş, bir siyasi partinin yasal
hakkı olan propaganda faaliyetine bilinçli
olarak engel olmuştur. Aynı tavrı Tayyipgiller’e ve diğer Evet’çilere göstermediği gün
gibi aşikardır. Polis, çifte standart uygulamaktadır.
Amaç, “Tayyipgiller Anayasasına Hayır” diyenleri yıldırmak, engellemeye çalışmaktır.
Yine aynı gün Gebze’de Mopaş
Önü’nde “Tayyipgiller Anayasasına Hayır” broşürlerimizi dağıtmaya başladık.
Ancak burada önce zabıtanın sözlü müdahalesiyle karşılaştık. Ardından zabıta, başka zabıta ekiplerini ve polis ekiplerini çağırdı. Ortalık zabıta ve polisten geçilmeyen
bir mahşer yerine döndü. Bildiri almak isteyenler polisin varlığından rahatsızlık duymuş, ayrıca polis ortamı provoke etmeye
çalışmıştır.
Polisin orada bulunmasından cesaret
alan kendini bilmez birileri broşürümüzü
yırtma küstahlığında bulunmuşlardır. Bu
kişilere Kurtuluş Partililerce, fiziki olarak
anladıkları dilde anında müdahale edilmiştir. Bizden gerekli yanıtı alan bu kişileri,
polisler yanlarına alarak bizden şikâyetçi
olması yönünde kışkırttılar ve provokasyonlarına devam ettiler. Bunun üzerine kucağında 11 aylık bebeğiyle Partimiz üyesi bir Kadın Yoldaşımız ve bir Yoldaşımız
daha gözaltına alındı ve saatlerce emniyette tutuldu.
Emniyetteki karşılaşmada bu kendini
bilmezler bize, “böyle olacağını bilseydik o
broşürü yırtmazdık. Bizim zaten siyasetle
ÇÜKÜ AB-D Emperyalistlerinin emriyle Yeni Sevr’i hayata geçirmek istiyorlar.
ÇÜKÜ Yeni Sevr’le ülkemizi en az üç
parçaya bölmek ve tıpkı Irak’ta olduğu gibi
insanlarımızı kanlı boğazlaşmalara sürüklemek istiyorlar.
ÇÜKÜ bugün bu geriye gidişe direnen bir tek YARGI kalmıştır. Ordu Gençliği ne yazık ki, Ergenekon maskeli hukuk
ilgimiz yok. Bizi sizden şikâyetçi olmak
için polisler teşvik ettiler. Yoksa ne işimiz
var burada.” diyerek polisin provokasyonunu kendi ağızlarıyla itiraf etmişlerdir.
Biz Kurtuluş Partililere Tayyipgiller’in polisinin, zabıtasının engelleme çabaları, provokasyonu vız gelir. Yeni
Sevr’le ülkemizin üç parçaya bölünmesine
ve insanlarımızın tıpkı Irak’ta olduğu gibi
kanlı boğazlaşmalar içine girmesine karşı
seyirci kalmayacağız. Bu planın asıl tezgâhlayıcıları AB-D Emperyalistlerine ve
onun yerli uşakları Tayyipgiller’e karşı
kanımızın son damlasına kadar mücadele edeceğiz.
Tayyipgiller Anayasasına HAYIR diyoruz,
ÇÜKÜ Tayyipgiller bu anayasa değişikliğiyle yargıyı denetim altına almak ve
yüksek yargı organlarını kendi hukuk bürolarına dönüştürmeye çalışıyorlar.
saldırısıyla şimdilik sindirilmiştir. Bu yüzden şimdi sırada Yüksek Yargı Organları:
Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay,
Sayıştay, Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) vardır.
Gün bu vatan ve millet düşmanı saldırıyı bertaraf etmek için mücadele etme günüdür.
Buradan basına ve kamuoyuna, Kocaeli
ve Gebze emniyetinin, Partimizin “Tayyipgiller Anayasasına Hayır!” faaliyetlerine
karşı kışkırtma ve provokasyonlara varan
davranışlarından vazgeçmelerini aksi takdirde Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyurusunda bulunacağımızı açıklamak isteriz.
28.08.2010
Kurtuluş Partisi
Gebze İlçe Örgütü
Basın Emekçilerine ve Halk Örgütlerine
AB-D Emperyalistlerinin Türkiye’yi “Ilımlı İslam”a götürme ve
Yeni Sevr’i uygulatma projesi olan anayasa değişikliğine HAYIR!
H
alkımızı “Oy Davarı” olarak gören
AB-D Emperyalistleri ve yerli satılmışlar cephesi, bildiğimiz gibi
Yeni Sevr Planlarını uygulamak ve bunun
önündeki tüm engelleri kaldırmak için;
Referandum oyunuyla halkımızı yine sandıklara doğru “sürüyor”. Bu planlarını hayata geçirmek için günlerdir, ellerindeki
her türlü olanağı kullanarak (Medya,
Afişleme, Stant, Ses Araçları, vb.), “Anayasa Değişikliğine EVET” çalışması yapıyorlar ve halkımızı zehirliyorlar.
“Evet” diyen siyasi partiler ve kurumlar rahat rahat çalışmalarını yaparken; onların bu hain planlarını ortaya çıkartarak
“Tayyipgiller Anayasasına HAYIR” çalışması yapan Kurtuluş Partisi’ne ise her
türlü engeli çıkartıyorlar.
Önce Balıklı Parkı’nda ve Kırkayak
Parkı’nda stant açmak için Valilik, Emniyet, Büyükşehir Belediyesi ve Şahinbey
Belediyesine ayrı ayrı müracaatta bulunduk. Şahinbey Belediyesi dilekçemizi 10
gün sonra cevaplandırarak, o günler içerisinde o parklarda farklı faaliyetlerin olduğunu gerekçe göstererek izin vermedi.
21 Ağustos’ta Balıklı Parkı’nda Referandumda “Tayyipgiller Anayasasına
HAYIR” konulu bir basın açıklaması
yaptık. Basın açıklamasından sonra bildiri dağıtırken sivil polisler tarafından arkadaşlarımızın kimlikleri alınarak, GBT’lerine bakacağız diye çalışmaları engellenmek istendi.
29 Ağustos’ta, şehrimizin tümü “Tayipgiller Anayasasına HAYIR” afişleriyle donatıldı. Akabinde Parti İl Yöneticilerimiz, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda
ev ve iş yerlerine eş zamanlı baskın dü-
zenlenerek gözaltına alındılar. Gerekçe
ise; AKP’nin tüm Türkiye de olduğu gibi,
şehrimizin de bilbordlarına yaptığı EVET
afişlerinin üzerini kapattığımız iddiasıydı.
Oysa bizler de tüm siyasi partiler gibi siyasi hakkımız olan çalışmamızı yapıyorduk.
Ancak Tayyipgiller’in demokrasisi bu
kadardır. Onlar sadece kendi “EVET” çalışmalarını yapmak istiyorlar. “HAYIR”
tuluş Savaşı’mızla kovduğu emperyalistleri “o gün ülkemizi parçalayamadınız
gelin bugün parçalayın; o gün sömürge
durumuna düşüremediğiniz halklarımızı gelin bugün boyunduruk altına
alın; ülkemizi sömürgeniz yapın”; demek olan Anayasa değişikliğine HAYIR
oyu vererek onların bu vatan ve millet
düşmanı saldırısını bertaraf edeceğiz.
Halkın Kurtuluş Partililer olarak, yapı-
çalışmalarına da asla tahammüllerinin olmadığını, bu baskılarla bir kez daha göstermiş oldular. AB-D Emperyalistlerinin
dünya görüşünde olduğu gibi; ya onlardan
yana olacaksın ya da yok olacaksın.
Ancak bu baskıların, engellemelerin
bizleri yıldıramayacağını sindiremeyeceğini bugün buradaki eylemli varlığımızla
onlara gösteriyoruz.
Tayyipgiller’in, sözde Ergenekon ve
Balyoz operasyonlarıyla, yargıyı kendi
hukuk bürolarına dönüştürmek için yapmış oldukları baskılara ve çalışmalara izin
vermeyeceğimizi; bu halkın Birinci Kur-
lan bu engellemelerin bizleri yıldıramayacağını, susturamayacağını ve çalışmalarımızı durduramayacaklarını Tayyipgiller
de emperyalist ağababaları da görecek ve
bunun hesabını vereceklerdir.
Halkın Kurtuluş Partisi, halklarımızı
kendi saflarında örgütleyerek Demokratik
Halk
İktidarını
kuracak
ve
Tayyipgiller’den ve yerli yabancı Parababalarından bu yaptıklarının hesabını soracaktır! 04.09.2010
Halkın Kurtuluş Partisi
Antep İl Örgütü
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
TAYYİPGİLLER ANAYASASINA HAYIR!
Vatan Satıcıları, Referandumda neden
Tayyipgiller anayasasına evet istiyor?
Y
eraltı ve yerüstü servetlerimizi, ağır
sanayiye dönük kamu yatırımlarını,
özelleştirme yoluyla yağmalamayı
birincil görev haline getiren Tayyipgiller,
her ihalenin sonunda karşısında yargıyı
buluyor ve genelde ihaleler DANIŞTAY
tarafından iptal ediliyor.
Tayyipgiller, torba Anayasa paketi ile
yalnızca Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu (HSYK) ve Anayasa Mahkemesini
ele geçirmekle yetinmiyor. Aynı zamanda
özelleştirmelerin önünde set olan Danıştayı
da devre dışı bırakan düzenlemeleri referanduma götürüyorlar.
Kimi satılmış-hain, kimi gerçekleri göremeyen-gafil sosyalistlerimiz(!) ya da solcularımız(!) da 12 Eylül Darbecilerini yargılayacağız, sivil(!) Anayasa oluşturacağız teranesiyle özelleştirmenin önünü tamamen
açan vatan satıcılarının Anayasa paketi için
referandumda EVET çağrısı yapıyorlar.
Bu çok bilen(!) kişiler, Anayasa paketini
dikkatle inceleseler, torba paketteki maddelere ayrıntılı bir şekilde baksalar, referandumda evet oyu kullanarak vatan hainliği
yapacaklarını ve yerli-yabancı Parababalarının ekmeğine yağ süreceklerini görürlerdi.
Burjuva medyası bile “referanduma
evet”in Parababalarına nasıl hizmet edeceğinin haberini bakın manşetten nasıl veriyor, okuyalım, görmeyen ya da görmek
istemeyenlere ayna tutalım:
“Koç’un uykusunu kaçıran davalar
sona erecek
“12 Eylül referandumunda “evet”
çıkarsa, Koç Grubu’nun Tüpraş’ın
yüzde 51 hissesini satın alırken yaşadığı
kâbusu iş dünyası bir daha yaşamayacak.”
İşte Sabah gazetesinin 15 Temmuz 2010
tarihli Finans sayfasındaki Hazal Ateş’in
yazı başlığı bile neden HAYIR dememiz
gerektiğini açıklıyor. Okuyalım:
“Özelleştirmede “yargı engeli” son
buluyor. Anayasa paketi, Tüpraş, Erdemir, Galataport gibi milyarlarca dolarlık
özelleştirmelere fren yaptıran yargı
kararlarına bariyer olacak. 12 Eylül
referandumunda “evet” çıkarsa Koç
Grubu’nun TÜPRAŞ’ın yüzde 51 hissesini satın alırken yaşadığı sıkıntıları iş
dünyası bir daha yaşamayacak. KoçShell ortaklığı Tüpraş’ı 4.14 milyar dolar
karşılığı özelleştirmeden almış ancak
satış kararı, şirketin devrinden sonra
Danıştay tarafından iptal edilmişti. Hisse
devrinin tamamlanması nedeniyle karar
uygulanamasa da Koç Grubu’na sıkıntılı günler yaşatmıştı. Koç, Tüpraş’ı kıl
payı farkla da alsa da birçok özelleştirme, mahkeme kararı ile durdurulduğu
için kamu milyarlarca dolar zarara
uğradı.
“EKOOMİİ ÖÜ AÇILACAK
“Şimdiye kadar aralarında Boğaz
Köprüsü’nün işletme hakkı devri, İzmir
Limanı, Petkim, Erdemir, İGDAŞ gibi
onlarca özelleştirme ihalesi “kamu yararı, yerindelik ilkesi” gibi gerekçelerle ya
iptal edildi ya da yıllarca süren yargı
sürecinin ardından sonuçlandırılabildi.
“Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da
“Ciğerlerimize kadar kan ağlatıyorlar
kan” diyerek tepki gösterdiği bu karara
karşı Anayasa paketi ile atılacak iş dünyasının umudu oldu.”
İşte bizim hainler ve gafiller, Tayyipgiller’in can simidi ve sermayenin umudu oluyorlar. Geçmişte ABD Elçisinin umut kaynağı olanlar bugün de sermayenin umudu
oluyorlar. Nasıl umut olacaklar okuyarak
görelim:
“Pakette, Anayasa’nın 125. maddesinde yapılan değişiklik önerisiyle, yargı yetkisinin idari eylem ve işlemlerin hiçbir
surette “yerindelik denetimi” şeklinde
kullanılamayacağı vurgulanıyor. Bu
durumda 12 Eylül’de yapılacak referandumda “evet” çıkması durumunda, başta
özelleştirmeler, kamu ihaleleri, yeni yatırımlar olmak üzere birçok alanda kritik
mali süreçleri teslim alan yerindelik denetimleri ortadan kalkacak, idari yargı,
yerindelik denetimi yaparak kendini idarenin yerine koyamayacak, “kamu yararı” tanımını genişleterek özelleştirme
kararını iptal edemeyecek.” (agy)
İşte Referandumda Evet, özelleştirmeye Evet’tir!
Özelleştirme; işsizlik demektir, ailelerin
aç kalması demektir. Yoksul sayısının artması demektir. Anayasa paketi diye sunulan, özünde zulüm paketidir. Yıllarca hazırlanıp hap gibi önümüze konmuştur. Tayyip’in “Ciğerlerimize kadar kan ağlatıyorlar kan” demesi boşuna değildir. Yerliyabancı sermayenin emir kulu, her özelleştirme iptalinde, ödevini yapamayan çocuk
gibi mahcup oluyor, kredisi düşüyor ve yalvarmak zorunda kalıyor efendilerine, AB-D
Emperyalistlerine.
Şimdi ne olacak?
Referandumda evet çıkarsa şimdiye
kadar engellenen tüm özelleştirmeler hızla
yapılacak, iptal edilen kamu ihaleleri tekrar
açılacak ve yatırım yapmak için gözünü
topraklarımıza dikmiş olan Parababalarının
yüzü gülecek, İşçi Sınıfımız ve emekçi halkımız kan ağlayacaktır.
Neden?
Çünkü aşağıdaki kararlar, Danıştay tarafından kamu yararı gözeterek alınmıştı.
Şimdi bunlar tekrar gündeme gelecek ve
acilen çıkarılacak. Bu da Parababalarının
yüzünü gerçekten güldürecek. Okuyalım:
“ükleer santral, Aliağa Termik
Santrali, Boğaz özelleştirmesi, İzmir
Limanı, Şeker Fabrikası, Kışladağ Altını, Erdemir, Petkim, İgdaş, Sinop Santrali, Telefon Dinleme, Maden Yasası” ve
daha onlarcası…
Bunun sonucu oksijen deposu ormanlarımız maden şirketlerince yağmalanacak,
ÇED Raporları işlevsiz kalacak, Hidroelektrik santraller peş peşe ihale edilecek, Stratejik kuruluşlarımız yabancı Parababalarının eline geçecek. Yargı kurumları işlevsiz
kukla durumuna gelecekler. Bilindiği gibi,
Danıştay 5’inci Dairesi, hâkim ve savcıların
telefonlarının dinlemesine olanak sağlayan
Teftiş Kurulu Yönetmeliği’ni durdurmuştur. Buna rağmen Anayasa Mahkemesi,
CHP tarafından önüne getirilen sözünü ettiğimiz ve şu anda Referanduma konu olan
Anayasa Değişikliklerinin Anayasaya aykırı olduğu konusunda karar vermek üzere
yapacağı toplantıya, Anayasa Mahkemesi
Başkanının üyeleri toplantıya kurye ile
çağırması, telefon dinlemelerinin devam
ettiğinin bir kanıtıdır ve Tayyipgiller’in yüz
karasıdır.
Yabancılara toprak satışları da, yeni
düzenlemelerle gündeme gelecek. Birinci
Kurtuluş Savaşı ile kovduğumuz emperyalistler, toprak satın alarak, tapuyu üzerlerine çıkartarak, sessiz sedasız ülkemizi işgal
etmeye devam edeceklerdir.
Yıllardır Siyanürlü altın madenine karşı
bıkmadan usanmadan mücadele veren Bergama Ovacık Köylülerine, bu maddeye
dayanarak diz çöktürülecektir. Kazanan
kanun tanımaz KOZA Madencilik ve dolayısıyla FETHULLAH olacaktır.
2B yasası tekrar gündeme gelecek,
orman dışına çıkarılan 4500 km2 vatan toprağı, şirketlere peşkeş çekilecektir.
Biraz daha güncellersek, son çıkarılan
ve Mecliste olan torba yasalarda yer alan
konularda, artık itiraz edilse bile kamu
yararı gözetilerek Danıştay’dan dönemeyecek ve Tayyipgiller’in yüzü gülecektir.
Karayolları Genel Müdürlüğü teşkilat ve
görevleri hakkında kanun tasarısı gündemdedir. Karayolları da Köy Hizmetlerinin
lağvedilmesinden sonra özelleştirme kapsamına alınacaktır. Açıkça iktidar politikası
olarak bu açıklanmaktadır. Meclise verilen
kanun tasarısının gerekçesinde:
“5539 sayılı Karayolları Genel
Müdürlüğü kuruluş ve görevleri hakkındaki kanunun yürürlüğe girdiği 950
yılından bugüne kadar geçen süre içinde,
tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de
kamu yönetimi ve işletmeciliği anlayışının değişime uğradığı gözlemlenmektedir. Daha önceleri devletçilik anlayışı
çerçevesinde kamu kurumları tarafından klasik usullerle doğrudan yürütülen
pek çok kamu hizmeti, günümüzde liberalleştirme ve özelleştirme uygulamaları
çerçevesinde özel sektörün işletmesine
bırakılmıştır. Karayollarının yapım,
bakım ve onarım ile ilgili hizmetlerin
gönderilmesinde, Karayolları Genel
Müdürlüğü dışındaki özel kişi ve kuruluşlardan yararlanılmakla birlikte, bu
konuda karayolları ile ilgili mevzuatın
ülkemizin ulaşmış bulunduğu liberalleş-
me düzeyinden geri kaldığı açıktır.
“iteliği itibariyle büyük finansman
gerektiren karayollarının yapım, bakım
ve onarım işleri ile günümüz ihtiyaç ve
şartlarına uygun kalitede yolların yapımında ve işletilmesinde özel sektörün
sermaye ve dinamik işletmecilik anlayışını devreye sokacak ya da daha etkin kılacak yeni kanuni düzenlemelere ihtiyaç
bulunmaktadır. Bu çerçevede tasarı
öncelikle, Karayolları Genel Müdürlüğü
görev alanına dahil bulunan otoyollarının işletme hakkının devrine imkan sağlayacak hukuki alt yapının oluşturulması amacıyla düzenlemeler yapılmıştır.”
Tayyipgiller, fütursuzca devletçiliği reddetmekte, liberalleşme ve özelleştirmeyi
iktidar politikası olarak yasa tasarılarında
gerekçe olarak öne sürmekte ve Karayollarının da özel sektöre bırakmanın hayalini
yaşamaktadır. Hazırladıkları referandum
paketinde “evet” çıkarsa hayalleri gerçek
olacak. Türkiye’nin dört bir yanında yol
yapımını karayolları kamu hizmeti olarak
Doğan Tarkan
başarmamış gibi, özel sektörün sermaye ve
dinamik işletmecilik anlayışına ihtiyaç
duyuyorlar. Çünkü bunlar, Emperyalizmin
dikte ettiği kararlar. Tayyipgiller ya bu
kararları harfiyen yerine getirecekler ya da
lağım çukuruna atılacaklar. Namussuzca
saldırısının altında yatan gerçek budur…
İş Sağlığı ve İş Güvenliğinde denetimi,
eğitimi, kamudan alıp özel sektöre bırakma
konusunda attıkları her adım yargıdan
dönünce, Torba Yasa içine sıkıştırdıkları 4
maddeyle, Türk Tabipler Birliği ve Türkiye
Mimar ve Mühendisleri Odaları Birliği’ni
devre dışı bırakıp, tekrar Meclis’e getiren
Tayyipgiller, eğer referandumda evet çıkarsa, İş Sağlığı ve İş Güvenliğini özel sektöre
peşkeş çekecekler.
Şimdiye kadar ne kadar iş cinayeti işlendiyse, tamamına yakın bölümü, özel sektörün işlettiği yerlerde olmadı mı?
İşyerlerinde sigortasız işçi çalıştıran, iş
güvenliğini hiçe sayan özel sektöre bu
kadar önemli bir konuda yetki verilebilir
mi?
TMMOB ve TTB’nin teorik ve teknik
birikimleri yok sayılabilir mi?
Eğer kafalar toplum yararına çalışmıyorsa, insanlar “Para Tanrısı”na tapıyorlarsa, politikaları özelleştirme politikası olur,
böylesi hainler de referandumda evet derler.
Önlerinde set oluşturan DANIŞTAY’ı
devre dışı bırakıp yetkisiz duruma düşürmek isterler…
Referandum paketini kimler
neden destekliyor?
Referandum paketine evet denmesini ilk
önce AB istemiştir.
Diyoruz ya, bu işte emperyalizmin çıkarı var diye. İşte birincil kanıtı, AB Emperyalizminin desteklemesi. AB Temsilcisi,
sömürge valisi gibi içişlerimize karışarak,
Türkiye Halkının Referandumda evet
demesini istemiştir. Yeraltı ve yerüstü servetlerimizi rahat sömürmek için, özelleştirmenin önünü açacak referanduma evet
isterler. Haklılar…
TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, “TÜSİAD’ın Anayasa paketi konusunda siyasi
duruşu yok, biz sivil toplum örgütüyüz”
dedi.
Boyner haklı. Öyle bir örgüt ki, Türkiye’de politikayı belirleyen Finans-Kapitalin
üst örgütü. Konuşurken baklayı ağzından
çıkarıyor Ümit Boyner:
“Anayasa paketinde bizim beğendiğimiz yönler oldu, beğenmediğimiz, eksik
bulduğumuz yönler oldu. TÜSİAD’ın
paketle ilgili siyasi duruşu yoktur. Bizim
de önerilerimiz olmuştu daha önce. Bir
kısmı yer alıyor, bir kısmı yer almıyor.
Bu haliyle hayırlı olsun. Terörle mücadele ile ilgili açılımın devam etmesini istiyoruz.” (Sabah, 15.07.2010)
Önerileri açık: özelleştirmelerin önündeki engeller kaldırılsın. O da kaldırılıyor.
Sonrakiler onlar için fasa fiso. Parababalarının çıkarı oldu mu, TÜSİAD ona bakar.
Halkın çıkarını düşünecek demokratik kitle
örgütü değil ki… Parababalarının çıkarını
düşünen sermaye örgütüdür. Bu nedenle de,
“bu haliyle hayırlı olsun” diyerek anayasa
paketini desteklediğini açıklamış oldu Tayyip’le görüşmesinde. Açıktan söylemese
de, üyelerinin istemi budur.
Sosyalistlerin sivil örümcekleri var,
adlarına “Eşitlik ve Demokrasi Partisi”
diyorlar. Kısa adları EDEP mi acaba, edepsizler mi?..
Sermayenin koltuk değneği olanlar bu
tanımı hak etmiyorlar mı?.. 12 Eylül’e
hayır demek için Tayipgiller’e, TÜSİAD’a,
AB Emperyalizmine yardakçılık yapanlara
başka ne denir?..
Haa, bir de Troçkistlerimiz var. Çok
keskin olduklarından adları “Devrimci
Sosyalist İşçi Partisi”. Emperyalizmin
bağrında “DOĞAN” bu anlayışa o isim
yakışmıyor. Hele Sorosçulara hiç. Özelleştirmelere, en başta İşçi Sınıfı karşı çıkar.
Sen bu evet oyu kullanarak özelleştirmelerin önünü açıyorsun bir de utanmadan adına
“Devrimci Sosyalist İşçi” diyorsun. Yazık
sizlere ve sizi ciddiye alanlara…
Sıralayacak olursak, mücadeleden uzak
olmamak için dernek kuranlar da var ve bu
bahtsızlar “12 Eylül’le hesaplaşacağız”
diye, Şeriatçılara koltuk değneği olduklarının farkında bile değiller. Onların ismini
bile vermek gerekmiyor. İnsan bunlara
sadece acıyor…
Şeriat cephesini açıklamaya gerek yok.
Söylenecek bir söz var, o da İblis’e yani
Fethullah’a. Bu ABD uşağı pervasızca
açıklama yaparak, “mezardakileri bile
çıkarıp Evet oyu verdirin” diyor. İşte
emperyalizmin “Ilımlı İslam” adımında
geldikleri aşama. Şimdiye kadar kendilerini
gizleyenler, şimdi rahat rahat at oynatabilmek için, yargının devre dışı kalması için
çağrı yapıyorlar. Doğrudur; Sosyalistlerimiz için Şeriat tehlikesi yok, demokrasicilik oynarlar yarın Fethullah ile birlikte...
9
Ufuk Uras
Bir zamanlar, İran’da TUDEH de aynı
taktik yanlışı yapmıştı. İşte İran’ın durumu…
Ama bu topraklarda hâlâ yurtsever, laik,
aydınlar var. Emperyalistlerin bütün oyunlarını bozacak, her durumda gerçekleri kavrayacak ve halka kavratacak biz Proletarya
Sosyalistleri varız. Sivil örümceklerin
oyunlarını bozmak da bizim görevimizdir.
“Özgürlükçü Sol” diye yola çıkan tövbekârlara, Ufuk Uraslar’a, Nabi Yağcılar’a,
vb.lerine elbet Tarih hak ettikleri dersi verecektir. Tarihin çöplüğündeki ihanet çukurunda kendilerine yakışan yeri alacaklardır.
Referandumda görev
Proletarya Sosyalistlerine düşen görev,
halkımıza referandumda neden HAYIR
denmesi gerektiğini bütün ayrıntılarıyla
anlatıp ikna etmektir. Yani Referandumda
“Hayır”ı örgütleyip, sandıktan “HAYIR”
çıkartıp Tayyipgiller’e tokat atılmasını sağlamaktır.
Bugün referandumda evet diyecekler de,
referandumu boykot edecekler de, Tayyipgiller’e, dolayısıyla AB-D Emperyalizminin ülkemizi sömürmesine “Evet” diyeceklerdir.
Biz bu onursuzluğa karşı duracağız!
Özelleştirmeye karşı kamulaştırmayı
savunan Kurtuluş Partililer, üstlerine düşen
görevi yapacaklar ve halkı aydınlatacaklardır. İlla bir anayasa istiyorsanız, işte 1961
Anayasası. Kamu yararını üstün tutan, Sosyalizmin önünü açan bir anayasa. Geliştirmek biz sosyalistlerin görevidir…
Haydi Görev Başına!
Tayyipgiller’in Anayasasına Hayır!
İzmir’den Bir Yoldaş
Ortaçağcıların kalesi Konya’dan “Hayır” eylemi:
Tayyipgiller Anayasasına Hayır!
A
B-D Emperyalistlerinin Türkiye’yi
“Ilımlı İslam”a götürme ve Yeni
Sevr’i uygulatma projelerinden biri olan anayasa değişikliğine karşı “HAYIR” sesini yükseltmek için alanlardaydık.
DİSK’in almış olduğu karar doğrultusunda gerçekleştirilen “12 EYLÜL ÜRÜÜ AAYASAK’A DA, 12 EYLÜL
UZATISI BAAYASA’YA DA HAYIR!” Kampanyası çerçevesinde, 31
Ağustos Salı günü tüm
Türkiye’de basın açıklamaları gerçekleştirildi.
Bizler de Ortaçağcı
ideolojinin ve “EVET”in
kalesi konumunda bulunan Konya’da, saat
12.00’da, Merkez Kayalı
Park’ta bir basın açıklaması gerçekleştirdik. Basın metnini DİSK Konya
İl Temsilcisi ve Nakliyatİş Bölge Temsilcisi Ali
Özçelik okudu. Özçelik
konuşmasında:
“Bu halkoylamasında ‘Evet’ demek, AKP’nin kendi gücünü arttırmak amacıyla, bir değişim aldatmacası ile perdelediği 12 Eylül Anayasası’nın yeni şekline ‘Evet’ demektir.
Evet demek, vesayete karşı çıkıyormuş
gibi gözüken AKP’nin kendi vesayetine
evet demektir.
“Çünkü bu Hükümet;
“— Çalışanları özelleştirme politikalarıyla işsiz bırakan,
“— İşçileri taşeronlaştırmaya, örgütsüzlüğe, esnek üretime, 4-C’ye mahkûm eden,
“— Krizin faturasını emekçilere keserek, açlık, yoksulluk ve işsizliği yaratan,
“— Kamu çalışanlarına grevli-toplusözleşmeli sendikal hakkı çok gören
bir hükümettir!” dedi.
Özçelik konuşmasını, “AKP’nin siyasal hedefleriyle sınırlı olarak hazırlanan ve 12 Eylül düzenini PEKİŞTİRECEK bu sözde değişiklik paketi yırtılıp
atılmalı, emekten barıştan, özgürlükten
yana değişim sağlayacak bir anayasa
ivedilikle gündeme alınmalıdır” diyerek
bitirdi.
Sayımızın olabildiğince çok ve sesimizin gür çıkması bilinciyle gerçekleştirilen
eyleme; DİSK/Nakliyat-İş, Sosyal-İş, Birleşik Metal-İş, KESK/SES, Eğitim-İş,
Halkın Kurtuluş Partisi, Halkevleri,
ÇYDD de destek verdi. Yaklaşık 75 kişilik bir kitleyle gerçekleştirdiğimiz eylemimize halkımızın ve basının ilgisi büyüktü.
“Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz”,
“Yaşasın Sınıf Dayanışması”, “İşgalGrev-Direniş Yaşasın akliyat-İş” sloganlarının atıldığı eylem, hazırlanan bildirilerinin dağıtılması ve sendika binamıza
yapılan yürüyüşle son buldu.
Konya’dan
Kurtuluş Partili İşçiler
10
Baştarafı sayfa 1’de
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
Başyazı
savaş durumu doğmuştur. Fakat bunlar Osmanlı’da ve Kuvayimilliye’de olduğu gibi
milletin her şeyiyle yani maddi manevi bütün gücüyle girdiği topyekûn bir savaş hali
yaratmamıştır.
İşte bu nedenden, Cumhuriyet döneminde, asker olmak, Osmanlı’da ve Kurtuluş
Savaşı yıllarında olduğu gibi her an ölümle
yüzyüze gelinecek bir yiğitlik mesleği olarak algılanmamıştır. Tehlikesi az ama halkımızın geleneksel ordu sevgisinden dolayı
itibarı çok bir meslek olarak görülmüştür.
İşte bu nedenden bunlar askeri okullara girmiştir. Öğrencilik yılları ve sonrasındaki askerlik hayatlarında da savaşçı bir ruh geliştirmeden bu yaşlarına kadar yaşayıp gelmişlerdir. Yani bunların meslek hayatları
bir maliye memurundan ya da bir gümrük
memurundan pek de farklı geçmemiştir, hayati tehlikelerle yüzyüze gelme açısından.
Eğer bunlar Cumhuriyet öncesi dönemde hasbelkader şaşıp yanılıp orduya girmiş
olsalardı, ya korkaklıkları yüzünden atılırlar ya da aşağı rütbelerde çakılıp kalırlardı.
Komutan olamazlardı…
Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, İlker
Başbuğ gibi yürek yoksulu Tören Paşaları,
derslerine iyi çalıştıkları ve disiplinsizlik
yapmadıkları, NATO kurslarında Amerikancılıklarıyla ABD’nin gözüne girdikleri
için tıkır tıkır terfi edip yükselerek gelmişlerdir, bugünkü yerlerine. Hiçbir risk almamışlardır, herhangi bir tehlikeyle karşılaşmamışlardır. Bunlar bir orduyu yönetecek,
ona komuta edecek kaliteye sahip değildirler. Hele hele bir savaşı asla başarıyla yönetemezler, zafer kazanamazlar. İşte AB-D
Emperyalistlerinin planlayıp yönettiği, yerli satılmışların uyguladığı, “Ergenekon
Davası” adı altında yürütülen alçakça, sinsice, iblisçe bir saldırıda, bu Tören Paşaları
art arda diz çökmüşler, teslimiyet bayrağı
çekmişlerdir. Hem de hiç utanıp sıkılmadan. Yüzleri kızarmadan. Çünkü bunlar
bostan korkuluğu gibi boylarına poslarına
rağmen, mercimek kadar yürek taşımamaktadırlar. Bir avuç din tüccarı-din alıp satmaktan başka hiçbir marifeti olmayan vurguncunun önünde diz çökmüşlerdir. Onlardan aman dilemişlerdir. Kaldı ki: AB-D
uşağı din sömürücüleri de en az kendileri
kadar yüreksizdir. Fakat bir farkı vardır bu
Ortaçağcı alçakların: Bunların arkasında
AB-D vardır, CIA vardır, yerli Parababaları
vardır, yine satılmış pezevenkler-ikoncanlar medyası vardır. İşte bu nedenden yendi
bu alçaklar…
Bildiğimiz gibi bunların başında: hak
arayan köylünün anasına varıncaya kadar
dil uzatmaktan sıkılmayan, işçiye, memura,
namuslu bilim insanlarına, yargı mensuplarına, kuduzca saldıran ve de Mustafa Kemal’e; “ölmüş inek” diyerek alçakça ve şerefsizce kin ve nefret kusan, din alıp satıcı
Çıfıt vardır. Hepsi ahlâk dışı, yüzkızartıcı
suçlardan olmak üzere yedi ayrı suçtan aranan bu vurguncu, kalpazanlık, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma, resmi
evrakta sahtecilik gibi bu pis işlerden dolayı açılmış olan kamu davalarından milletvekilliği dokunulmazlığı zırhına büründüğü
için şimdilik paçasını kurtarmış bulunmaktadır. 1500 kişilik koruma ordusu içinde,
rüzgâra tutulmuş kavak dalları gibi sallanarak, yaylanarak yürüyerek kendini lider diye satan bu ciğeri beş para etmez vurguncu,
vatan ve halk satıcı, Mustafa Kemal ve Laiklik düşmanı kalpazan ne yazık ki, temiz
din duygularını hayâsızca sömürdüğü cahil
halk kitlelerini kandırabilmektedir. Onların
oyunu alabilmektedir. Gerçekte bu adamın
muhtar bile olamaması gerekir, işlediği yüz
kızartıcı suçlardan ötürü. Hatta yine bu suçlardan ötürü devasa mal varlığına el konulup (çünkü hepsi hırsızlıkla, kamu malını iç
ederek kazanılmıştır) otuz kırk yıl da ağır
hapis cezası alması gerekir. Yani bir gün bile dışarıda dolaştırılmaması gerekir.
İşte böylesine vurguncu, hain, Mustafa
Kemal ve laiklik düşmanı, işçi ve halk düşmanı bir vatan satıcının ve onun yönettiği
aynı kategorideki Ortaçağcı güçlerin karşısında diz çökmüş ve havlu atmıştır bu tören
Paşaları. Yani H. Özkök, Y. Büyükanıt, İ.
Başbuğ ve benzeri tırışkadan asker olan Pa-
şalar…
Tayyipgiller, Zekeriya’lar, Çolakkadı’lar, Ali Efendi’ler ve Osman Şanal’lar ve
benzerleri-aynı ekibin üyeleri (hukukçu
maskeli Ortaçağcılar) da aynı oranda yüreksiz-korkaktır. Yalnız söylediğimiz gibi
bunların arkasında AB-D Emperyalistleri
ve CIA var; IMF, Dünya Bankası, Dünya
Ticaret Örgütü var; satılmış İkoncanlar
Medyası var; TÜSİAD, MÜSİAD, TİSK,
TOBB var. O nedenle bunlar CIA’ca hazırlanan bir planı uygulamak üzere harekete
geçmişlerdir, iki yıl kadar önce…
Tabiî önce Beşiktaş’taki, Erzurum’daki,
Diyarbakır’daki karargâhlarını tam anlamıyla kurmuşlardır. Yani yığınakta hata ve
eksik yapmamışlardır. Bundan sonra da
başta Türk Ordusu olmak üzere namuslulara, yurtseverlere, laiklere, antiemperyalistlere ve Mustafa Kemalcilere karşı alçakça
saldırılarına
başlamışlardır.
Türk
Ordusu’na, Türk Yargısına, Üniversitelerine-namuslu Bilim İnsanlarına ve medyadaki namuslu aydınlara karşı iblisçe bir düzenbazlıkla saldırmışlardır.
Ortaçağcı satılmış, AB-D uşağı medyanın en önde gelen yazarlarından Bilderbergci Fehmi Koru, bu saldırının, Washington’da 5 Kasım 2007’deki Bush-Tayyip Erdoğan görüşmesinde ele alınıp kararlaştırıldığını ima etmektedir. Hatta açıkça
dile getirmektedir. F. Koru, 27 Ocak 2008
tarihli Yeni Şafak’taki köşesinde, “Amerika da üzerlerini çizmiş olabilir mi?” başlığı altında şöyle demektedir, konuya ilişkin
olarak:
Fehmi Koru
“Bütün ‘millî’ veya ‘ulusalcı’ görüntüsüne rağmen, karşımıza çıkan örgüt
tablosunda yer alanlar, daha 1950’lerde
ATO bünyesinde oluşturulan bir özel
birimin günümüzdeki kalıntılarıdır. Örgütü ATO adına ABD -daha doğrusu
CIA- kurmuştu. Bütün kayıtlarının bir
nüshası CIA’de vardır. 5 Kasım’da Beyaz Saray’da gerçekleşen Bush-Erdoğan
görüşmesinde varılan mutabakat sadece
PKK’nın tasfiyesini mi içermektedir,
yoksa Türkiye’de demokratik düzeni
tehdit eden bütün ‘militer’ unsurları mı?
PKK yanında uzaktan kumandalı gizli
örgütün tasfiyesini de göze almış olabilir
mi ABD?
“MHP’nin duruşu, teknolojik imkânların sıkıştırması, hatta ABD’nin arkasından çekilmesi, gizli örgütün çöküşü
için elbette önemlidir; ama en önemlisi,
işbaşındaki iktidarın kararlılığı... Bunu
unutmayalım. Bugüne gelebilmemizi, usta manevralara dönüşen o kararlılığa
borçluyuz.” (agy)
CIA Patentli “Ergenekon
Davası”nın gerçek
Kontrgerilla’yla hiçbir ilgisi
yoktur
F. Koru, bu görüşlerini bir gün sonra, 28
Ocak 2008’de Kanal 7 televizyonunda da
tekrarladı.
AB-D uşağı, yukarıdaki satırlarında,
“Süper NATO”yu ya da “Kontrgerilla”yı
ABD’nin ve onun casus örgütü CIA’nın
kurdurduğunu açıkça itiraf ediyor. Fakat
hemen ardından pis bir demagoji yapıyor.
Bugün “Ergenekon Davası” adlı saldırıda
hedef alınan yurtseverlerin de bu CIA patentli örgüte mensup olduğunu iddia ediyor.
Ve böylece de doğasından kaynaklanan alçaklığını yapmış oluyor. Oysa gerçeklik
tam tersidir. Dünkü CIA güdümlü Kontrgerilla Türkiye’de olduğu gibi duruyor. Bu-
gün hedef seçilenlerse AB-D’ye az ya da
çok karşı olan yurtsever, laik, Mustafa Kemalci, Bağımsızlıkçı güçlerdir. AB-D Emperyalistleri, onyıllarca kendilerine hizmet
eden, beraberce iki faşist darbe gerçekleştirdikleri, sekiz bin masum insanın canına
kıydıkları kanlı cinayet örgütünü ne diye
cezalandırsınlar, hedef alıp Silivri zindanına doldursunlar?..
Yine AB-D uşağı Şamil Tayyar’ın bile
dile getirdiği gibi; bugün zulme uğrayanlar
1999 sonrasında AB-D’ye karşı tavır koyan
yurtsever, ulusalcı güçlerdir…
PKK’nin tasfiyesine ABD’nin onay vermesi meselesine gelince, bu da tam bir aldatmacadır. ABD, sana hizmete hazırım,
beş bin silahlı adamımı senin komutana vereyim. Sen onlarla Ortadoğu’daki vatanseverlere, senin işgal ve hegemonyana karşı
çıkan ulusalcılara karşı savaş. Daha doğrusu onları komutan altında savaştır. Senin
emrinde, senin hizmetinde savaşsınlar. Gel
Türkiye’yi de Irak’taki gibi vur, işgal et. Ve
bize Irak’taki gibi sana uyduluk eden bir
Kürt devleti kuruver, diyen bir yerel güce
karşı neden hasmane davransın? Onu da TC
ve diğer uydusu Ortadoğu devletleri gibi
neden kullanmasın?
Nitekim PKK’ye bırakalım tavır almayı,
onu Kandil’de koruyup kollamaya ve askeri donanım sağlamaya devam ediyor. Malum ya AB-D’nin amacı Yeni Sevr’dir.
Eğer bunda başarılı olursa yeni iki İsrail yaratmayı amaçlamaktadır. Bunlar da ABD’ci Kürt ve Ermeni devletleri olacaktır. O
emperyalist haydutların planı, niyeti budur.
Yine bilindiği gibi Ermeni ve Kürt açılımlarının arkasındaki güç de AB-D’dir. Bu artık her namuslu aydınca görülmüş ve kabul
edilmiştir.
F. Koru’nun yazısındaki asıl ilginç yön
şudur: 27 Ocak 2008’de, “Ergenekon Davası” adlı İblisçe saldırının adını Zekeriya Öz
koyalı-açıklayalı daha 6 gün olmuştu. 21
Ocak’ta açıklamıştı. Ondan önce, bu “Davaya” “Ümraniye Davası” deniyordu. Ve 27
Ocak’ta, yurtseverlere, Orduya, Yargıya,
Üniversite’ye ve Medya’nın az sayıdaki namuslu kesimine henüz bir saldırı yöneltilmemişti. Yani AB-D Emperyalistleri ve işbirlikçi hainler-Türkiye düşmanları;, yeni
Ali Kemal’ler, Damat Ferit’ler alçakça ve
haince niyetlerini karınlarında saklıyorlardı. Demek ki, işin bu aşamasında bile Bilderbergci Fehmi Koru, saldırının kapsamını
bütünüyle bilmektedir. Ve tabiî yine tümüyle savunmaktadır bu kirli tertibi…
Hatırlanacağı gibi bu şerefsizce saldırının ilk adımı, “Ümraniye’de bir gecekondunun çatısında 27 adet el bombası bulundu”
yaygarasıyla atılmıştı ya da başlatılmıştı.
Güya polise Trabzun’dan böyle bir ihbar
geliyordu, polis de oraya gidince 27 adet el
bombası buluyordu. İşin garibi bunları imha ediyordu polis… Neden? Tehlikeyi ortadan kaldırmak için. Adamlar yersen lokantası açmış. Yersen böyle, diyorlar…
İşin bir diğer ilginç yönü de, bu gecekonduya giderek “bombaları bulan” polis-
Hanefi Avcı
lerin, bu saldırının adının bir süre sonra
“Ergenekon Davası”na dönüşecek olduğunu bilmeleri. Hem de Zekeriya Öz’ün açıklamasından yedi ay önce. 12 Haziran
2007’de… Demek ki Hanefi Avcı’nın, son
günlerin en çok tartışılan “Haliç’te Yaşayan Simonlar” adlı kitabında da netçe belirttiği gibi; “Bu operasyonu yürüten polisler, polis değil, savcılar, hâkimler, savcı hâkim değil, bunlar Fethullah Gülen’in liderliğindeki tarikatın-cemaatın militanlarıdır.
Emirleri de devletteki amirlerinden-üstlerinden değil, tarikat yapılanması içindeki
şeflerinden, cemaatın diliyle söylersek
“imamlarından” alırlar.”
Biz bu saldırının ilk başından beri, bunu
yapanların hukukçu filan olmadığını kesince söylemiştik. İşte şimdi aynı gerçeği bir
istihbaratçı (Emniyet İstihbarat Dairesi
Başkan Vekili-Yardımcısı) polis şefi dile
getirmektedir. Fakat Hanefi Avcı, gerçeğin
sadece bir yönünü dile getirmektedir. Bu
polislerin, savcıların, hâkimlerin, polis,
savcı, hâkim değil, cemaatın adamları olduğunu söylemekle yetinmektedir.
“Özel Mahkemeler” birer CIA
üssüdür
Bizse bunların hepsinin arkasında duran
ve bunları yöneten örgütün, ABD Casus
Örgütü CIA olduğunu söylemekteyiz. Fethullah’ı da, Cemaatını da, Tayyipgiller’i de,
MİT’i de, Emniyet’i de CIA’nın yönettiğini
öne sürmekteyiz. Bu nedenle de “Beşiktaş,
Erzurum, Diyarbakır”daki “Özel Mahkemeler” birer CIA üssüdür, diyoruz. Bunlar,
Türk Milleti adına yargılama yapmıyorlar,
AB-D adına operasyon yürütüyorlar, diyoruz. Burada görev yapan, hukukçu maskesi
ardına gizlenmiş vatan ve halk düşmanlarının, “Nemrut Mustafa Paşa”nın torunları
olduğunu ifade etmekteyiz.
12 Haziran 2007’de polisin çektiği bir
videoda, polisler kendi aralarında konuşuyorlar. Biri soruyor:
“Soruşturma nasıl?”
Diğeri cevap veriyor:
“Soruşturma Ergenekon adını aldığı zaman s… hâkimi savcıyı (…)” Ardından da
gülüyor bu polis…
Yani cemaatın içinde olan polisler bile,
kendilerinden olan sözde hâkim ve savcılar
için “s… hâkimi savcıyı” diyor. Onlar bile,
bu hukukçu maskesi takmış Fethullahçı
AB-D işbirlikçilerinin, hâkim ve savcı olmadığını biliyor, söylüyor. Ayrıca da “s…”
diyor…
Bu 12 Haziran günü yaşanan olaydaki
ilginçlikler bitmek bilmiyor. O gün polis,
iki ayrı tutanak tutuyor. Bunlardan el yazısıyla olanını “Bomba İmha Ekibi” tutuyor, olay yerinde, yani gecekonduda… Saat: 20:30’da.
Diğeriniyse “Asayiş Büro Ekibi” tutuyor, bilgisayarda, saat: 19:40’ta. Oysa saatlerin tam tersi olması gerekir. Yani önce
olay yerinde el yazısıyla tutulan tutanağın
yazılmış olması gerekir.
Bu terslik neyi gösterir?
Şunu; Bulunduğu iddia edilen bombalar,
önce emniyete getiriliyor; her nereden getirildi ise. Orada, “Asayiş Büro”da bilgisayarda, tutanağı tutuluyor bu bombaların.
Sonra da bunlar, “Ümraniye’deki gecekondu”ya götürülüyor. Oranın çatısına konuluyor. Sonra da sanki ilk olarak orada bulunmuş gibi elle tutanak tutuluyor. Fakat saatleri bu düzenbazlığa uyumlandırmak akıllarına gelmiyor. Saatler, gerçekte olduğu gibi
kayda geçiriliyor… Bu çelişkileri,
Silivri’deki sözde duruşmalarda, sanık
(mağdur) avukatları dile getirip göze batırdılar. Fakat kim dinler?.. Adamlar, hukukçu
filan değil ki… Gerçeğin peşinde değiller
ki… Onların derdi, CIA’ca hazırlanan iğrenç İblisçe planı hayata geçirmek…
Benzer çelişkiler, tutarsızlıklar bu sözde
davanın her yerinden fışkırmaktadır. Mesela, 2003’te, İstanbul’da, 1. Ordu Karargâhında hazırlandığı iddia edilen “Balyoz
Darbe Planı”nın, 2005’te piyasaya sürülen
bir yazılım programıyla yazılması gibi…
Bebeleri bile kandırmaya yetmeyen ipe sapa gelmez, zırva yalan ve demagojilerle bu
iğrenç saldırı sürdürülmektedir. Ve bu saldırılarla Türk Silahlı Kuvvetleri gibi köklü ve
güçlü bir Ordu saf dışı edilmiş ve sindirilmiş bulunmaktadır. Burada Mustafa Kemal’in şu özdeyişi geçerli olmaktadır: Bir
ordunun gücü, komutanlarının savaşkanlık
kalitelerine bağlıdır.
Türk Ordusu gibi tarihi efsanevi zaferlerle dolu bir ordu bile, başındaki çürümüş,
fosilleşmiş Tören Paşalarının koftiliği yüzünden, ciğeri beş para etmez AB-D Emperyalistleri ve onların hizmetkarı yerli hainler tarafından saf dışı edilebiliyor…
Adımız gibi biliyoruz, yiğitlik yarışı için
orduya girmiş genç subayların, bu durumdan dolayı içi kan ağlamaktadır. Kendi aralarında örgütsüzlükleri ve başlarında gerçek
bir komutan bulunmayışı yüzünden, tıpkı
ezilen ve sömürülen Halkımızın diğer kesimleri gibi ellerinden bir şey gelmemektedir. Tabiî yalnızca şu anda…
Yasemin Çongar
Bakın Yasemin Çongar satılmışı ne demiş?
“30 Haziran’da Amerikan Ulusal
Halk Radyosu’nun (PR), Taraf gazetesi ve ‘Balyoz Planı’ üzerine yayınladığı
programda, gazetenin Genel Yayın
Yönetmen
Yardımcısı
Yasemin
Çongar’ın kendilerini Başbakan ve
MİT’in teşvik ettiği şeklindeki değerlendirmesi Meclis’e taşındı. PR’nin
programında Yasemin Çongar, Mehmet
Baransu, Cüneyt Ülsever, Murat Belge
gibi isimlerin görüşlerine yer verilmiş,
Yasemin Çongar ise Türkiye’de seçilmişlerin değil, resmi görevlilerin gücü elinde
tuttuğunu ve ordunun siyasetten çekilmesi gerektiğini söylemişti. Röportajı
yapan gazeteci Julia Rooke ise Çongar’ın
sözlerini ‘Çongar tanıklarla konuşarak
belgeleri ellerinden geldiği kadar doğruladıklarını söylüyor ve gazetenin
Başbakan ve devlet istihbaratının başı
tarafından teşvik edildiğini ekliyor’ diyerek aktarmıştı.” (Yasemin Çongar, Günlük, 31.08.2010)
Açıkça görüldüğü gibi yerli hainler,
sadece bir iki gruptan oluşmuyor. AB-D
uşağı satılmışların dört başlık altında tasnif
edebiliriz:
1- Ortaçağcı Tayyipgiller, hükümeti ve
partisiyle birlikte,
2- Fethullahçı-cemaatçi, iblisin yani
Fethullah’ın her türden, imamından,
savcısına, hâkimine, akademisyeninden,
yazarına çizerine varıncaya dek evlatlarından oluşan Ortaçağcılar topluluğu,
3- Taraf ve benzeri CIA’nın sesi diyebileceğimiz yazılı ve görsel medya,
4- Halk ve vatan düşmanı, AB-D uşağı
Parababaları zümresi.
Bu dört hain grup, sürekli bir dayanışma
halindedir. Eşinin CIA şefi olduğu kendi
kaleminden çıkan belgelerle kanıtlanmış
olan Yasemin Çongar, görüldüğü gibi
sahibinin Ulusal Radyosu’nda gerçeği itiraf
ediyor: “Başbakan Erdoğan ve MİT bizi
teşvik etti”, diyor.
Tuncay Mollaveisoğlu
Taraf, maddi-manevi AB-D
tarafından desteklenmektedir
Namuslu araştırmacı yazar Tuncay
Mollaveisoğlu’nun belgesiyle ortaya koyduğuna göre bu “teşvik” sadece manevi planda kalmamış. Asıl milletin kesesinden
milyonlar aktararak bu alçak hainlere bütün
güçleriyle maddi destek vermiştir
Tayyipgiller Hükümeti. Yine konuya ilgili
herkesin bildiği gibi, Taraf’ın legal plandaki en büyük finansörlerinden biri de, aynı
Taraf gibi karanlık bir yapıya sahip olan
“Alkım Yayınları”dır. Kültür Bakanlığı bu
yayınevine “Okuma Odaları” kurması için
4,5 milyon TL para vermiştir, hibe şeklinde.
Güya kültürel gelişimi teşvik edecek bu
şekilde. Bu yayınevi, Tuncay Mollaveisoğlu’nun araştırmasıyla vardığı sonuca
11
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
göre, bir tek “Okuma Odası” kurmamıştır.
Zaten “Okuma Odası” işin kılıfıdır. Dedik
ya bunlar şeytanın bile aklına gelmeyecek
hile yollarını bulurlar ve vurgunlarını vururlar, diye bu aşağılık Parababaları
düzeninde. Tabiî bu 4,5 milyon TL’nin
tamamına yakını (az bir miktar komisyon
da almıştır, Alkım Yayınları) Taraf Gazetesi’ne aktarılmıştır. Hatırlanacağı gibi
Taraf’a aktarılan kamu parası bununla
sınırlı değildir. Çalışma Bakanlığından İstanbul Belediyesine varıncaya kadar pek
çok yerden yukarıdakine benzer kılıflar
içerisinde paralar aktarılmıştır.
Fethullahçı örgütler de Taraf’a para aktarmıştır, tam sayfalık ilanlar verme kisvesi
altında.
Yeri gelmişken söyleyelim, Taraf’ın
diğer finansörleri de CIA bağlantılı örgütler
ve Arena, Armada Bilgisayar firması gibi
CIA bağlantılı şirketlerdir.
Yani Taraf, AB-D Emperyalistleri, onların casus örgütleri ve her türden yerli
hainler tarafından maddi manevi desteklenmektedir.
Bu “Ergenekon Davası” maskeli CIA
operasyonu, AB-D Emperyalistlerinin
güdümündeki yerli-yabancı her türden
örgüt tarafından gerçekleştirilmektedir. İşte
Taraf da bu aşağılık saldırıda çok önemli bir
araç olarak kullanılmaktadır CIA tarafından. Taraf’ın yazarçizer, yönetici kadrosu
da bilindiği gibi, sosyalizm döneği alçaklardan ve Fethullahçı Ortaçağcılardan oluşmaktadır. Yani dincilerle dönek dinsizler
CIA’nın mihrabında ihanetlerini gerçekleştirmekte ve geçimlerini sağlamaktadırlar. El ele omuz omuzadırlar.
TSK’nın tepesini tutan Tören Paşaları,
işte bu hainler cephesi karşısında
dağılmışlar, paniklemişler ve sonunda diz
çökerek teslim bayrağını çekmişlerdir.
ABD’nin, Pentagon’un, CIA’nın bir başka sesi olan ewsweek Türkiye, Türk Ordusu’nun düşürüldüğü bataklıktaki bu yeni
haline “Yeni Türk Ordusu” diyor. Ve bu
başlıklı yazısını 97’nci sayısının kapağından veriyor. Yazısından birkaç cümle aktaralım:
“Askerlere nazik davranın. Köklü bir
değişimin henüz başındalar ve bu konuda aslında sivillere nezaketten daha fazla
görev düşüyor. eyse ki ilk kez yaşanan
bir şey değil. 14’üncü yüzyılda kurulan
Yeniçeri ile 18’inci yüzyıl sonunda gündeme gelen izam-ı Cedid ordularının
ortak yanı, adlarındaki “yeni” ibaresi.
Yenilikse alışılmadık durumlarla karşılaşmak demek ve pek konforlu sayılmaz.
“(…) Genelkurmay Başkanı’nı asıl
yoracak
olan,
Türk
Silahlı
Kuvvetleri’nin (TSK) 21’inci yüzyıla intikali. Bu, ordunun son iki yüzyıldaki en
büyük manevrası olabilir.” (Newsweek
Türkiye, sayı: 97)
Gördüğümüz gibi, “Yeni Türk Ordusu”nun artık Mustafa Kemal’in komuta ettiği orduyla, komuta kademesi esas olmak
üzere, pek bir benzerliği kalmamıştır. Eski
Mustafa Kemalci değerlerin, yurtseverliğin,
laikliğin savunucusu olan Türk Ordusu
artık tarih olmuştur. Onun yerinde AB-D
Emperyalistleri ve yerli hainler önünde diz
çöken korkak Tören Paşalarının komuta ettiği “Yeni Türk Ordusu” vardır.
Tören Paşaları, bu duruma bir hayli zamandan beri alışmıştılar. O yüzden onlar
için pek bir sorun yoktur. Onlar o kadar da
rahatsız olmazlar bu durumdan. Fakat Ordu
Gençliği’ni bu duruma alıştırmak çok zor
hatta imkânsızdır. Çünkü onlar Mustafa Kemal’i Mustafa Kemal yapan devrimci gelenekleri taşımaktadırlar, çok canlı bir şekilde. O yüzden onlar AB-D Emperyalistlerine de yerli hainlere de veryansın etmektedirler. İşte bu durumu çok iyi bilen emperyalist yayın organının yazarçizerleri de usturuplu şekilde Tören Paşalarının Ordu
Gençliği’ni bu yeni duruma alıştırmalarının
onların en önemli görevleri olduğunu yazmaktadırlar, yukarıdaki satırlarda. Yeni
“Genelkurmay Başkanı’nı asıl yoracak
olan”ın bu iş olduğunu söylemektedirler.
Bizce ruhsuz, çapsız Tören Paşaları, yerli
satılmışlar ve AB-D Emperyalistleri bu
aşağılık işi hiçbir zaman başaramayacaklardır…
AB-D ve yerli satılmışlar, ordunun ve
üniversitelerin işini artık bitirdiklerini dü-
şünmektedirler. Onlar artık saf dışı edildi
demektedirler. Artık bundan sonra karşımıza geçip bağımsızlıktı, laiklikti, halkçılıktı,
kamu yararıydı gibi laflar edemezler, diye
hesap kitap yapmaktadırlar. Medyanın da
bütününe yakın bir bölümünü ellerine geçirdiklerini düşünüyorlar. Ne yazık ki bu
düşüncelerinde haksız da değillerdir. Ulusal
çapta bir iki gazete ve televizyonun dışında
bu hainane gidişe muhalif medya organı
kalmamıştır.
“Evet” çıkarsa yargı tamamen
Tayyipgiller’in örgütü olacaktır
Geriye hâlâ yarım da olsa direnen bir
yargı kalmıştır. Yargı, kamu yararına aykırı
diyerek özelleştirme adı altında yapılan kamu yağmasının bir bölümüne de olsa karşı
çıkabilmektedir. Tayyipgiller’in partisini
kapatmaya cesaret edemese de “laikliğe
karşı eylemlerin odağı” olduğu kararını verebiliyor. Başta Tayyip gelmek üzere Tayyipgiller’in yolsuzlukları, vurgunları ve bu
kapsamdaki yüz kızartıcı suçları hakkında
yerel mahkemeler davalar açabiliyor.
Bilindiği gibi, Tayyipgiller’in özelleştirme adı altında yaptıkları kamu yağması ve
bu yağma sonucunda yerli-yabancı Parababalarına peşkeş çektikleri millet mallarının
parasal tutarı 47 milyar doları bulmaktadır.
AB-D Emperyalistlerine, yerli Finans-Kapitalistlere ve Ortaçağcı Tefeci-Bezirgân
Parababalarına bu millet malları yeyim ettirilirken işi kitabına uydurmak maksadıyla
İhale Kanunu tam 20 kez değiştirilmiştir.
Sadece İstanbul’un imar planı 5000 kez
değiştirilmiştir, İstanbul’un taşı toprağı
yandaşlara peşkeş çekilirken.
Tayyipgiller, işgalci, katliamcı ABD Ordusunun İskenderun Limanı’ndan Irak’a
geçirilmesi için 1 Mart Tezkeresi’ni 2003’te
hazırlamışlar ve Meclise sunmuşlardır.
Hatırlanacağı gibi, Meclis, 250’ye karşı
264 oyla bu teskereye evet dedi. Yani mevcut çoğunluğuyla kabul etti Tezkereyi. Fakat 264 oy 550 kişilik Meclis’in ya da milletvekilinin salt çoğunluğu olan 276’ya ulaşmadığı için Tezkere Mecliste kabul edilmemiş-reddedilmiş sayıldı. Kaldı ki, bu duruma rağmen Tayyipgiller, emperyalistlerin
Irak’ı işgali süresince Anadolu üzerinden
silah sevkiyatı yapmalarına her türlü izni
vermiştir. İncirlik’ten kalkan ABD uçakları
Irak’ı sürekli vurmuştur. ABD askerlerinin
Irak’a geliş gidişleri de yapılmıştır Türkiye
üzerinden.
Tayyipgiller ayrıca ABD ve İsrail’le
Meclisin bile bilmediği birçok anlaşma
yapmışlardır. Bunların hepsi vatana ve halka ihanet kapsamına giren suçları içerir.
Tayyipgiller,
1- Kendi hırsızlıklarından, kalpazanlıktan, görevi kötüye kullanmaktan, ihaleye
fesat karıştırmaktan, zimmetçilikten, yani
bu pis yüz kızartıcı suçlarından yakayı kurtarabilmek için,
2- Kamu mallarını yerli-yabancı Parababalarına yeyim ettirdikleri için (ki bu yağmanın miktarı yukarıda da belirttiğimiz
gibi 47 milyarı bulmaktadır.),
3- Yukarıda andığımız şekilde vatana ve
halka ettikleri ihanetin hesabını vermekten
kurtulabilmek için,
4- Bundan sonra yapmayı planladıkları,
daha doğrusu AB-D’nin kendilerine Türkiye’nin Yeni Sevr’e götürülebilmesi için
verdiği emirleri rahatça, yargı engeline
takılmadan uygulayabilmek için; Yüksek
Yargı başta olmak üzere, yani Anayasa
Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu, Danıştay, Yargıtay, Beşiktaş, Erzurum vb. Özel Mahkemeler ve giderek tüm
mahkemeleri, bütünüyle ellerine geçirebilmek, bu kurumları Tayyipgiller’in hukuk
bürolarına dönüştürebilmek için 12 Eylül’de Referandum biçiminde oylanacak
olan Anayasa Değişikliğini yapmış bulunmaktadırlar.
Yargı,12 Eylül Faşist Darbecileri tarafından zaten kısmen bu Parababalarının
sözcülerince ele geçirilmişti. Şimdi bu Anayasa değişikliği 12 Eylül’de kabul edilirse
Yargı, tümden Tayyipgiller’in bir yan örgütü durumuna dönüşecektir.
12 Eylül faşistlerine yargıda yaptıkları
değişiklik emrini yine AB-D Emperyalistleri vermişti. Bugün Tayyipgiller’e de emri
onlar vermektedir. İşte bunun en açık
kanıtı, Avrupa Parlamentosu Hıristiyan De-
mokrat Grubu üyesi, Türkiye Raportörü
Hollandalı Ria Oomen-Ruijten’in konuya
ilişkin şu açıklamasıdır:
“Ruijten; kimi medya organlarında
Türkiye’nin bazı bölgelerinde kimi siyasi hareketlerin vatandaşlara referandumda oy kullanmamaları yönünde
baskıda bulunduğunun yer aldığını bildirdi ve bundan üzüntü duyduğunu kaydetti.
“Her vatandaşın fikrini ifade etme
imkânının olması gerektiğini belirten
Ruijten, 12 Eylül’de gerçekleşecek referandumda tüm vatandaşların oy kullanması çağrısında bulundu.
“Anayasa değişikliğinin Türkiye’nin
modernleşmesi ve demokratikleşmesi adına önemli bir ilk adım olduğunu kaydeden Raportör, Türkiye’ye ve vatandaşlarına refahın geleceğini belirtti.” (Ga-
Ria Oomen-Ruijten
zeteler, 03.09.2010)
Halklarımız Yeni Sevr felaketi
karşısında örgütsüz ve
bilinçsizdir
AB-D Emperyalistlerinin bu tutumlarından açıkça anlaşıldığı gibi, dertleri demokrasi, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti,
bağımsız yargı, özgürlükler filan değildir.
Eğer öyle olsaydı Tayyipgiller’e Ortaçağ
despotlarının bile tam sahip olamadıkları
yetkiler veren böyle bir Anayasa Değişikliğine hiç destek verirler miydi? Onların
derdi, hep söylediğimiz gibi Yeni Sevr’dir,
sömürü ve talandır. Gerisi hep bu iğrenç niyetlerini gizlemeye yöneliktir.
Tüm yukarıda anlattıklarımızdan da anlaşılacağı üzere, Türkiye, halklarımız
açısından bir felakete doğru sürüklenmektedir. Ne yazık ki AB-D ve yerli işbirlikçi
hainler bu yönde epeyce de yol almış bulunmaktadırlar. Ordu, üniversiteler, medya
saf dışı edilmiş durumdadır. Geriye
yargının yarısı kalmaktadır. İşte bu Anayasa Değişikliğiyle o da bir direniş odağı olmaktan çıkarılmak istenmektedir.
Halklarımızsa, hep söylediğimiz gibi,
örgütsüz ve bilinçsizdir. O yüzden mezbahaya götürülen zavallı hayvanlar gibi nereye doğru sürüklendiğinin farkında değildir.
Kaldı ki günlük geçim derdinden başını
kaldırmaya zaten mecali ve zamanı kalmamaktadır. Bütün dünyası, günlük hayatını
zar zor da olsa sürdürebilmeye endekslenmiştir. Yani kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamaktan başka bir şey düşünemez
duruma getirilmiştir. Geçim derdi tek derdi
olmuştur. Ülkemizin tümünü ilgilendiren
ana meseleler ne yazık ki halkımızın gündeminde değildir.
Fakat yine hep söylediğimiz gibi, bu
hainane gidiş hep böyle sürüp gitmeyecek;
bir gün bir yerde buna dur denecek. Kitleler
yeniden uyanmaya ve örgütlenmeye başlayacak. Tıpkı Birinci Kuvayimilliye’de olduğu gibi AB-D Emperyalistlerine ve yerli
hainlere karşı harekete geçecek. Onlar
amaçlarına asla ulaşamayacaklardır. Buna
inancımız tam… Fakat öyle görünüyor ki o
güne kadar da epeyce acılar çekilecek. Tarihin gidişi hep böyle… Düz bir yoldan kolayca zafere ulaşılmıyor. Binbir zorlukla,
fedakârlıkla, kayıplarla ve acılarla zafere
götüren yol yürünebiliyor. Geçmişte olduğu
gibi bugün de öyle yürüyeceğiz. Tarihin kanunu böyle… Bizim devrimci bilincimiz bu
zorlukları, kayıpları ve acıları mümkün olduğunca aza indirmemizi sağlar. Süreci
kısaltmamızı sağlar.
Fakat zafer eninde sonunda halkların
olacak… Yeneceğiz ve kazanacağız…
Bütün bu anlattıklarımızdan tabiî kesinlikle şöyle bir sonuç çıkar: Bu Anayasa Değişikliğinin 12 Eylül’de reddedilmesi için
elden gelen çalışma yapılmalıdır.
Ç
Ve Çeliğe Su Verildi!
Bir Kitap:
oğumuz ya okumuşuzdur ya da
duymuşuzdur bu kitabı. Hâlâ okumayanlarımız da vardır. Devrimci
eserler arasında farklı bir tarafı vardır bu
romanın. Romanın yazılış hikâyesi bile
Ekim Devrimi’nin, insanca düzenin ne
zorluklarla, ne fedakârlıklarla kurulduğunu insanlığın kurtuluşu uğruna ne destanlar yazıldığını anlatır bizlere.
Merak edip bu
gerçekçi romanın nasıl yazıldığını araştırınca, yazarı ikolai
Ostrovski’nin yaşamı, aslında romandaki Pavel Korçagin’in
yaşamı çıkar ortaya.
Ostrovski’nin bu romanı neden yazdığını, nasıl yazdığını
kendi ağzından dinleyelim:
“Yoldaşlar,
“Ve Çeliğe Su
Verildi”, Genç Komünistler
Birliği
Merkez
Komitesi’nin zamanımızın genç devrimcilerini resmetmek için Sovyet yazarlarına
yaptığı
çağrıya cevabımdır.
Ortaçağdan günümüze dünya edebiyatını alın: Bunun
başyapıtlarında tasvir edilen genç insanlar, hâkim sınıfların genç insanlarıdır. Burjuva edebiyatının büyük yazarları kendi sınıflarının genç insanlarını ne kadar canlı, ne
kadar güçlü bir şekilde resmetmişlerdir: Hayatları, karakterlerinin oluşumu, amaçları: Şan-şöhret peşinde koşmak için nasıl eğitildiklerini: Ebeveynlerinin mirasını devralıp, İşçi Sınıfının
kanını emme tekniğini gittikçe geliştirerek bu serveti artırmak için nasıl ilerlediklerini!
“Günümüzün proleter devriminin
genç devrimcilerini kitaplarında resmetmek Sovyet yazarları için bir onur
meselesidir; babalarıyla birlikte, Sovyet iktidarı için savaşmış olan ve bugün
sosyalizmi inşa etmekte olan genç insanları resmetmek. Mükemmel insanlar, cesur, kahraman! Edebiyatımızda
böyle karakterler (genç kahramanlar)
çok az bulunmaktadır.
“Hayatımız kitaplardan daha kahramancadır.
“asıl olup da yazar oldum?
“Hastalık beni görev yapamaz hale
getirdi. Yoldaşlarımın arasında çalışamıyordum; hareket edemiyordum; görme yeteneğimi kaybettim. Hayat önüme
beni ilerleyen proletaryanın saflarına
döndürebilecek yeni bir silaha hâkim
olma görevini koydu: Yazma. Bir insan
hareket edemese de göremese de yapılabilirdi.
“Yazma ne hakkında?
“Kendi gördüklerin ve yaşadıkların
hakkında yaz.” dediler yoldaşlarım.
“Tanıdığın insanlar, yetiştiğin çevre
hakkında yaz. Sovyet yönetimi için Parti’nin bayrağı altında savaşmış olanlar
hakkında yaz.”
“Bu benim ilk konum oldu ve bu benim en büyük mutluluğum.”
Bu romanı değerli kılan yazarının sadece bir yazar olmayışı, aynı zamanda bir
devrimci, bir savaşçı oluşudur. Ukrayna
Devrimi’nde gençlik çalışması içinde bulunan yazar kendi anılarını yazmıştır bu
kitapta. Ukrayna Devrimi’nin bu zorlu ve
umutlu yıllarında aksiliklere ve sınırlılıklara rağmen halkın, devrim için elinden
geleni esirgemediğini göstermiştir.
Yazar; yaşamıyla da, kitabıyla da dev-
rim için çalışmak isteyen herkes mutlaka
yapacak bir şeyler bulur, demiştir. Bunu
göstermek istemiştir biraz da kitabında.
Kendisi görme yeteneğini kaybettiğinde
ve kalem tutamaz hale geldiğinde bile onlarca dilde çevirisi yapılacak olan böyle
bir kitap yazarak, bu düşüncesini ete kemiğe büründürmüştür.
O dönemin gençliğine sosyalizmin ku-
ruluşunda ilham veren kitap güncelliğini
hâlâ korumaktadır.
Son olarak Ostrovski’nin karakterini
özetleyen bir paragrafla bitirmek istiyorum.
“Etrafımda insanlar görüyorum:
Uykulu, ilgisiz, bitkin, bezgin. Konuşmaları küf kokuyor. Onlardan nefret
ediyorum.
“(…)
“Hayaller, hiçbir sınır tanımıyorlar…
“Genellikle beynimin bir köşesinde
bir kıvılcım çakıyor ve ardından görme
gücüm büyüyor ve büyük muzaffer bir
ilerleme halinde yayılıyor…
“Sırf şahsi olan şeylerin hepsi geçicidir. O hiçbir zaman, bir bütün olarak
toplumu ilgilendiren şeyler gibi öyle engin bir faaliyet alanına ulaşamaz. Ve
hayatın en onurlu görevi, hayatın en
onurlu amacı, benim için, bir savaşçı olmaktır, hem de öyle insanın en şanlı
mutluluğu için mücadelede, sıradan bir
savaşçı olmak değil.
“Herkes için sloganım, “OKU” ve
bazıları için bunun yorucu bir görev olduğunu söylemeliyim.”
*Nikolai Ostrovski, (1904-1936). Bir
bira fabrikasında işçi olan babası, ailenin
geçimine yetecek kadar para kazanmıyordu ve annesi dışarıda aşçı olarak çalışmak
zorunda kalmıştı. Nikolai on iki yaşına
geldiği zaman, o da bir mutfakta çalışmaya gitti. Daha sonra, bir ateşçinin yardımcısı olarak çalıştı ve ardından bir elektrikçi çırağı olarak. 1919’da Genç Komünistler Birliği’ne katıldı ve gönüllü olarak
cepheye gitti. O zamandan başlayarak, yaşamı Parti’nin büyük çalışmasına ayrılmaz bir şekilde bağlanmıştır. Sağlığı
ayakta çalışmasına elvermeyecek derecede kötüleştiği zaman kendisini yazmaya
verdi. 1935 yılında Lenin Nişanı aldı. İç
savaştan kalan yaralar ve hastalıklara karşı verdiği mücadeleyi 32 yaşında kaybetti
ve hayata gözlerini yumdu.
Ankara’dan
Kurtuluş Partisi Gençliği
12
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
Kurtuluş Partili Kamu Emekçileri’nden
AYÖP’ün başardıkları ve başaramadıkları
D
aha önceki sayılarımızda da sıkça ifade
etiğimiz gibi, Türkiye’de bir “ataması
yapılmayan öğretmenler felaketi” yaşanmaktadır. Her KPSS sonrası ya da atama döneminde, atanmayan bir öğretmenimizin intihar
haberini basın yayın organlarından takip etmek
sıradan hale gelmiştir. Ataması yapılmayan öğretmenlerimizin toplam sayısı yaklaşık 350 bini
bulmaktadır.
Atamaları yapmakla görevli kurum olan
Milli Eğitim Bakanlığı ise bu kadar ataması yapılmayan ama hamallık yapan, çobanlık yapan
veya hiçbir iş bulamayan öğretmen varken ya da
kadrolu meslektaşlarıyla aynı işi yapıp, onların
maaşının üçte birine çalışan ücretli öğretmen
varken, komik sayılarda öğretmen ataması yapmaktadır. Dolayısıyla her yıl işsiz ya da ücretli
öğretmenler ordusu erimek bir yana, her dönem
sayısal olarak kabarmaktadır. Kısacası, en az 4
yıl Eğitim ya da Fen Edebiyat Fakültelerinde
bin bir zorluğa göğüs gererek okuyup öğretmen
olma liyakatini edinmiş öğretmenlerimiz, bu kısır döngü içinde ruh sağlıklarını, özgüvenlerini,
akademik yeteneklerini hatta canlarını kaybetmektedirler. Sadece onlar mı? Onlarla birlikte
aynı zulmü aileleri de yaşamaktadırlar.
İşte bu zulme karşı öğretmenlerimiz doğal,
kendiliğinden denilebilecek bir refleksle örgütlenmişler ve Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu (AYÖP)’ü kurmuşlardır. Bu doğal ve özgün örgütlenme, bu alanda örgütlenmenin ne kadar gerekli ve elzem olduğunu göstermiş, AYÖP’ün organize ettiği eylemlere binlerce ataması yapılmayan öğretmenimiz katılmış, seslerini duyurmaya çalışmışlardır.
AYÖP’ü kurarak momenti çok iyi değerlendiren ve son derece değerli bir iş yapan kurucuların dağılmasıyla birlikte, son dönemde AYÖP
başlangıçtaki etkin görüntüsünden önemli ölçüde uzaklaşmıştır. Kitlesel anlamda önemli ölçüde güç kaybetmiştir. Oysa ataması yapılmayan
öğretmenlerimizin yaşadığı sıkıntılar azalmak
bir yana, katlanarak artmaktadır. Bu durumda
Platform daha da güçlenmesi gerekirken pasifliğe sürüklenmiştir. Bunun sebeplerini ileriki bölümlerde bizim bakış açımıza göre yorumlayacağız. Şimdi AYÖP’ün son dönem gerçekleştirdiği eylemlere bir göz atalım.
11 Ağustos günü, bugün hâlâ itirazları devam eden KPSS sınav sonuçları açıklandı, bildiğimiz gibi. Sınavın açıklanması ile birlikte,
biz Kurtuluş Partililerin de her aşamasına etkin
biçimde katıldığımız eylemler de başlamış oldu.
Eylemlerin
örgütlenmesi
aşamasında,
Ankara’daki toplantıların tamamına katıldık. Bu
toplantılardan bir kısmına, 5 Temmuz’da MEB
önünde yapılan Sözleşmeli Öğretmenler eyleminden sonra kurulan Sözleşmeli Öğretmenler
Platformu (SÖP)’den temsilciler de katıldı.
Toplantıya katılan arkadaşlarla birlikte tıpkı yiğit Tekel işçilerinin yaptığı gibi büyük bir kamuoyu ilgisi yaratabileceğimiz eylem biçimlerini tartıştık. Toplantıların sonunda kabaca eylem
planımız belli olmuştu: 15 Ağustos günü, Sakarya Caddesi’nden kitlesel bir katılımla Abdi
İpekçi Parkı’na yürünecek ve burada çadır kurularak atamalara dair tatmin edici bir sonuç alınıncaya kadar burada kalınacaktı.
15 Ağustos günü geldiğinde çeşitli illerden
gelen öğretmenlerin de katılımıyla yaklaşık 300
kişilik bir kitle Sakarya Caddesi’nde toplandık.
AYÖP imzalı birçok döviz ve pankartın yanı sıra, biz Kurtuluş Partililer de dövizlerimizle eyleme katıldık. En ufak bir halk örgütlenmesine
karşı tir tir titreyen Tayyipgiller’in polis teşkilatı da tam teşekküllü oradaydı. Öğretmenlerin
toplanmasıyla birlikte polisin de kitleyi terörize
etmeye yönelik çalışmaları başlamış oldu. Kurtuluş Partili bir avukat yoldaşımızın da polis konuşmalarına tanık olduğu gibi, Tayyipgiller, Tekel eylemlerinden aşırı derecede ürkmüştü ve
böyle bir eylemlilik sürecinin başlamaması için
kolluk kuvvetlerine her yetkiyi vermişti. Polis,
kitleyi daha Sakarya Caddesi’ndeyken dağıtmaya çalıştı. Yapılan görüşmelerden sonra Sakarya
Caddesi’nden yürüyüşe geçtik ve kortej halinde
Abdi İpekçi Parkı’na geldik.
Burada yapılan çeşitli basın açıklamalarının
ardından kitle bir süreliğine halaylar ve sloganlar eşliğinde Abdi İpekçi Parkı’nda kaldı. Bu
arada biz de çadır kurma işini hızlandırmaya çalışıyorduk. Ne var ki polis bu noktada aşırı bir
direnç gösterdi ve kitleyi sindirmeye yönelik
provokatif anonslar yapmaya başladı. Bize göre
ne olursa olsun eylem çadırını kurmak gerekiyordu. Ancak AYÖP’ün bazı il temsilcileri sürekli polisle irtibat halinde olduklarından dolayı
bu eylemi sabote ettiler. Polis bilindik klasik
yöntemini uyguluyordu. Kitle içindeki en korkak unsurları ayağına çağırıp onlarla görüşüyor
ve kelimenin tam anlamıyla onlara eylemin ilerleyişi hakkında direktifler veriyordu. Ne yazık
ki bu sözde temsilciler de polisin verdiği direktifleri harfiyen yerine getiriyorlardı. Sonuçta
tüm çabalarımıza rağmen çadır kurma işinden
tümüyle vazgeçildi. Polisin temsilcilerle yaptığı
görüşmeden sabah saat 9’dan akşam 20.30’a kadar Abdi İpekçi’de kalınabileceği gibi ucube bir
karar alındı. Diğer illerden gelen öğretmenler
saat 18:00 civarında memleketlerine döndüler
ve parkta sadece 35 kadar öğretmen kaldı. Eylemin birinci günü böylece polisin direktifleri
doğrultusunda, hava kararınca sona ermiş oldu.
İkinci güne gelindiğinde KPSS kitaplarını
yakma ve Maliye Bakanlığına sembolik miktarda bozuk para gönderme eylemleri yapıldı. Polisin sıkı gözetimi altında, yine akşam saatlerinde Abdi İpekçi Parkı terk edildi.
Üçüncü günde, yani 17 Ağustos’ta güne yine basın açıklamalarıyla başlandı. Anlaşılan,
polis yönlendirdiği korkak unsurlardan aldığı
cesaretle, eylemi bugün noktalama kararı almıştı. O gün, biz de Kurtuluş Partisi olarak Abdi
İpekçi Parkı’nda öğretmenlerimizi ziyarete gitmiştik. Burada Partili bir yoldaş konuşma yaptı.
Daha sonrasında coşkulu bir şekilde türküler
söylendi ve halaylar çekildi. Partimizin de ziyaretiyle birlikte polisin rahatsızlığı had safhaya
ulaştı. Ne de olsa polis bizi iyi tanıyordu ve bu
örgütlenmenin yönlendiricisi olduğumuz takdirde taleplerimizi söke söke alacağımızı biliyordu. Yine “temsilci korkaklarla” yapılan görüşmeden sonra dağılmamız yönünde anonslar yapıldı. Polisin görüştüğü kişilerden ikisi, kitleye
dağılma telkininde bulunuyordu. Ancak kitlenin
de artık bu suya sabuna dokunmayan ürkeklere
tahammülü kalmamıştı ve onlara tepki duymaya
başladı. Biz ise insanları bir arada tutma ve dağılmama konusunda inisiyatif geliştirdik ve polisin bütün tehditlerine karşın -polisin dediğinden dışarı çıkma cesareti gösteremeyen ürkekler
de dahil- kitleden hiç kimse kopmadı ve birbirimize kenetlenmiş biçimde oturmaya devam ettik. Bu kez geri adım atmayacağımızı anlayan
polis, son çareye başvurarak 53 kişiyi gözaltına
aldı. Kurtuluş Partili 8 arkadaşımız da gözaltına
alınanlar arasındaydı.
Gözaltına alınan öğretmenler ve eyleme destek verenler, gece saat 02.30 sularında serbest
bırakıldı. Gözaltında olan Kurtuluş Partililerin
inisiyatifiyle ifade vermeme kararı alındı ve
başlangıçtan beri öğretmenlerimizin yanında
yer alan Kurtuluş Partili 3 avukatımız, öğretmenlerimizin yanlarında yer alarak onlara hukuki yardımda bulundu.
Gözaltı olayından sonra medya, Ataması
Yapılmayan Öğretmenlerimize hak ettiği ilgiyi
göstermeye başladı. Ertesi gün Güven Park’ta
yaptığımız basın açıklamasına ulusal ve yerel
bazda birçok medya kuruluşu ilgi gösterdi, gözaltı olayı ve yürütülen mücadele ana haberlere
konu oldu. Daha sonraki günlerde ise atama zamanı tekrar buluşulmak üzere, ataması yapılmayan öğretmenler memleketlerine, evlerine döndüler.
Yaklaşık 10 günlük bir aranın ardından, çeşitli illerde tekrar örgütlenen Ataması Yapılmayan Öğretmenler, MEB tarafından daha önce 30
bin öğretmenin atanacağı gün olarak belirtilen
31 Ağustos günü Ankara’da tekrar bir araya geldiler. Ancak bilindiği gibi KPSS’de çıkan kopya rezaletini bu yıl örtbas edemeyen MEB, 30
Ağustos tarihinde yaptığı bir açıklamayla öğretmen atamalarını ertelediğini duyurmuştu. Bunun üzerine, kadrolu atama yapılması gibi temel taleplerle birlikte, 31 Ağustos tarihinde gerçekleştirilen eylemin içeriğine KPSS’deki kopya rezaleti de eklenmiş oldu.
Ataması Yapılmayan Öğretmenler olarak saat 10.00’da Demirtepe Köprüsü altında yaklaşık
150 kişi toplandık. Kalabalık bir çevik kuvvet
eşliğinde MEB’e doğru yürümeye başladık.
“MEB izamiyesi”nin önüne gelindiğinde tuhaf bir olay yaşandı ve eylemin örgütlenme aşamasında hiç emeği olmayan Eğitim Sen üyesi
bir grup gelerek, tabiri caizse “baskın basanındır” mantığından hareket edip en öne geçti ve
basın açıklaması yapmaya başladı. Oysa orada
bulunan bütün basın emekçileri AYÖP eylemi
için gelmişlerdi ve AYÖP’lüler Eğitim Sen’lilerin 3-4 katı kadar insan getirmişlerdi. İlkesel anlamda hiçbir rahatsızlık duymayan Eğitim
Sen’liler işi o dereceye getirdiler ki basın açıklamasının sonunda “bizlere destek veren
AYÖP’lülere teşekkür ediyoruz” şeklinde trajikomik bir açıklama yaptılar. Sanki onlar düzenleyici, AYÖP ise katılımcıydı. Oysa durum
tam tersiydi…
Daha sonrasında AYÖP kendi basın açıklamasını okudu. Açıklamada, KPSS sorularının
Gülen Cemaati tarafından çalındığı ve yandaşlarına servis edildiği vurgulandı. Koşulsuz, sınavsız tüm öğretmenlerin atanması, KPSS sınavının kaldırılması gibi taleplerimizi hep bir
ağızdan haykırdık. Bir süre MEB önünde oturduktan sonra eylemi bitirdik ve MEB’den ayrıldık.
Yukarıda AYÖP’ün son eylemlerine yönelik
geniş bir tasvir sunduk. Ataması Yapılmayan
Öğretmenlerimizin seslerini kamuoyuna duyurabilmeleri bir olumluluktur. Ne var ki, aileleriyle birlikte neredeyse bir milyonu aşan bir kitle tabanının mağduriyeti göz önünde bulundurulursa, bu eylemler son derece cılız kalmaktadır. 13 bin Tekel İşçisinin 78 gün boyunca Ankara sokaklarını, Türk-İş gibi sarı-gangster bir
Konfederasyon’un tüm engelleme çabalarına
rağmen, Tayyipgiller’e ve onların kolluk kuvvetlerine dar ettiği düşünülürse ataması yapılmayan 350 bin öğretmen aileleriyle birlikte Türkiye’nin altını üstüne getirir.
Bize göre bu cılızlığın en büyük sebebi
AYÖP’ün bazı temsilcilerinin Partilere, Demokratik Kitle Örgütlerine, Sendikalara, karşı neredeyse düşmanlığa varan tutumlarıdır. Tekel
İşçilerini bu denli direngen kılan, onlara bu cesareti veren, siyasi partiler de dahil olmak üzere
bütün halk örgütleriyle dayanışma içerisinde olmasıdır. AYÖP içerisinde, kendini temsilci olarak addeden bazı kişiler, kendileri de siyasi kimliğe sahip olmalarına rağmen “siyaset üstü ya da
partiler üstü” bir örgütlenme düşlemektedirler.
Bunun yansımasını da 15 Ağustos’ta net biçimde gördük. Dövizlerimizle eyleme destek veren
biz Kurtuluş Partililerden, dövizlerimizi kaldırmamız istendi. Bu isteğin sahipleri ise sırf atamasının yapılmamasına tepki duyan iyi niyetli,
samimi öğretmenlerimiz değil, kendileri de siyasi bir örgütün üyesi olan kişilerdi. Dükkâncılık oynuyorlar, sadece benim dükkânımdan alışveriş olsun istiyorlar.
Bu tutum son derece yanlış bir tutumdur. Elbette ki biz de özellikle Eğitim Sen’de yaşandığı gibi, birkaç Sevr’ci grubun bütün çalışmaları
kilitlemek pahasına tepeyi tutup örgütü yozlaştırmasını, üye sayısını siyasi tepinmelerle birkaç
yıl içinde yarı yarıya düşürüp tabanla tüm bağları koparmasını yanlış buluyoruz. Ancak,
AYÖP gibi son derece somut bir talepten hareketle yola çıkan bir örgütlenme, gerçekten demokratik merkeziyetçi ve işbirliğine yatkın olarak hareket edebilirse elle tutulur başarılar elde
edebilir.
Öğretmenlerimizi atamayanlar Parababaları
düzeni ve onların siyasi plandaki temsilcileridir.
Yani her meselede olduğu gibi bu mesele de tepeden tırnağa siyasidir ve siyasal mücadele ile
çözümlenebilir. Bu siyaset üstü suya sabuna dokunmaz tutum, AYÖP içerisinde çalışan gerçekten samimi insanlarımızın emeklerini zayi etmektedir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Parababaları bu önyargıyı çok iyi bilmekte ve bu çelişkiden sürekli istifade etmektedir. Onlara göre
en iyi taktik, AYÖP içerisindeki öğretmenlerimizi siyaset umacısı ile korkutmak ve terörize
etmektir. AYÖP’ün bu önyargıdan kurtulması
gerekir.
Ancak bu koşulda, yani bütün samimi unsurların desteğini arkamıza alarak hakkımız
olan taleplerimizi elde edebiliriz. Biz Kurtuluş
Partililer tarihimiz boyunca savunduğumuz gibi, Parababaları düzeninin esir aldığı, zulmettiği
tüm kesimlerin ve onların temsilcilerinin derlenmesini, en keskin sınıf bilincinin ürünü olan
prensipler doğrultusunda birlikte iş yapmalarını
savunuyoruz. Bu anlamda ataması yapılmayan
öğretmenlerimizin yürüttüğü bu onurlu mücadeleyi sonuna kadar destekleyecek, üzerimize
düşen tüm görevleri yerine getireceğiz. Gün
derlenme günüdür, gün mücadele günüdür.
Kurtuluş Partili
Eğitim Emekçileri
P
Öğretmenler İşsiz,
Okullar Öğretmensiz
Kalmayacak
arababaları hükümetlerinin, durumu
saklamaya yönelik bin bir çabasına karşın, ülkemizin kanayan en büyük yarası
işsizlik ve pahalılıktır. Bu yara toplumumuzun bütün kesimlerinde giderek kangrenleşmektedir. Yaygın olarak kullanılan tabirle işsizler ordusu gün be gün büyümektedir. Bu
işsizler ordusu içerisinde en büyük dramı ise
diplomalı işsizler yaşamaktadır. Eğitim gibi
hayati bir kurumun, soygun ve sömürü düzeni demek olan kapitalizmin piyasa kurallarına
terk edildiği, yozlaştırıldığı, halk çocuklarına
üniversite kapılarının yavaş yavaş kapatıldığı
günümüzde bin bir türlü engellere, güçlüklere
göğüs gererek yüksek öğrenimini tamamlamış insanlarımız işsizlik cehennemine mahkûm edilmektedir.
Söz konusu diplomalı işsizler içerisinde
en büyük kitleyi ise ataması yapılmayan öğretmenler oluşturmaktadır. Bugünkü eğitim
süreçlerinden yola çıkarak küçük bir hesap
yaparsak, bir kişinin öğretmen olabilmesi için
harcaması gereken süre minimum on altı yıldır. Günümüz koşullarında bu on altı yıllık
kahır dolu süreci geride bırakıp öğretmenlik
yapmaya hak kazanan mezunları iş hayatında (ya da
biz ona işsizlik hayatı diyelim) acı bir sürpriz beklemektedir: KPSS. Öğretmenlerimizin karşısına KPSS gibi hiçbir seçiciliği ve geçerliliği olmayan ucube bir sınav çıkarılmaktadır. Bu sınavda hükümetin belirlediği
atama sayısı kadar insanın
gerisinde kalan öğretmenlerimiz (biz öğretmen adayı
demiyoruz, zira öğretmenlerimiz fakülteden mezun
olunduğu anda öğretmenlik
liyakatine kavuşmaktadırlar)
işsizlikle yüz yüze kalmaktadırlar.
Bu noktada bir şok yaşayan ataması yapılmayan öğretmenlerimizin önünde iki
seçenek vardır: Ya binlerce
lirayı ödeyerek, hayata dair
bütün planlarını erteleyerek
var gücüyle bu adaletsiz sınava tekrar hazırlanacaklardır ya da kadrolu meslektaşlarıyla aynı işi yapmalarına
rağmen onların maaşlarının
dörtte birine razı olarak Geçici – Ücretli kölelik yapacaklardır. Tabiî Milli Eğitim Müdürlüklerinde
dönen, adam kayırma dolaplarından sıyrılıp
ücretli öğretmenlik için seçilebilirlerse…
Türkiye’de ataması yapılmayan öğretmenlerimizin sayısı yaklaşık 370 bin civarındadır. Peki, mezun olan öğretmenlerimiz neden atanmamaktadır? Acaba okullarımızda
bu kadar fazla öğretmene ihtiyaç yok mudur?
Bu sorularının cevabını MEB’in kendi
güncel itiraflarından, rakamların diliyle verelim. 2010 Mayıs ayı içerisinde MEB norm
kadro bazında boş olan kadroları açıkladı. Rakamlar son derece çarpıcı:
Bu sayı sadece norm kadrolar için geçerlidir. MEB’in açıkladığı bu sayıları doğru kabul edip buna bir de sözleşmeli olarak çalışan
70 bin öğretmenimizi de eklersek toplam resmi öğretmen açığı yaklaşık 210 bin civarındadır.
Bize göre; tekli eğitim biçimine geçiş ve
birkaç etkeni daha işin içine dâhil edersek,
toplam öğretmen açığı 400 bin civarındadır.
Ancak MEB’in 2010 yılı için almayı planladığı öğretmen sayısı 40 bindir. Ne var ki bu
40 bin sayısı da gerçekçi değildir. Çünkü
MEB yıllardır Sözleşmeli Öğretmenlerin bir
kısmını kadroya alarak sanki yeni bir atama
yapıyormuş gibi bir izlenim yaratıp kamuoyunu yanıltmaktadır. Ayrıca her yıl 25 bin öğretmen emekli olmakta ve ortaöğretimdeki
öğrenci sayısı da belli bir oranda artmaktadır.
Kısacası nereden bakılırsa bakılsın bu kadar
öğretmen açığı için 40 bin atama, ihtiyacı karşılamaktan uzak, gülünç bir rakamdır.
Kardeşler, kamu emekçileri, ataması
yapılmayan öğretmenler;
Hz. Muhammed’in söylediği gibi “İşsizlik bütün kötülüklerin anasıdır.” Halkın
Kurtuluş Partisi de bu sözü “İşsizlik “ÜMMÜLHABÂİS=KÖTÜLÜKLERİ AASI”dır” şeklinde Program maddesi yapmış ve
“İşsizlik insanlarımızı can evinden vuran
birinci derdimizdir hâlâ…” diyerek “vatanımızın can düşmanı işsizliğe karşı KUT-
SAL SAVAŞ ilân etmek boynumuza borçtur” şeklinde ona karşı savaşma sözü vermiştir. İşsizlik heyulasının kollarına bırakılan insanlarımız, yaşadıkları ağır bunalıma dayanamayarak kendi canlarına bile kıymaktadırlar.
Bugüne kadar ataması yapılmayan on iki öğretmenimiz canına kıymıştır. Bunun vebali;
başta Tayyipgiller olmak üzere bu kadar öğretmen açığı varken öğretmenlerimizin atamalarını yapmayan; ama diğer taraftan kendileri zevk-ü sefa içinde sırça köşklerde yaşayan, oğulları Amerikalarda, AB ülkelerinde
okuyup “gemicik” satın alan Parababaları
Hükümetleri ve onların uyguladığı politikalardır. Oysa öğretmenlerimizi bunca acıdan
kurtaracak çare çok kolayca uygulanabilecektir istenirse.
Nasıl mı?
“Hak arayan adliye gibi, GERÇEĞİ arayan ve gerçeği arayan İNSANI YARATAN
öğretim, eğitim ve bilim kurumlarımız da, ülkemizde gerçekten KEŞİF ve İCAT ruhunu
beslemek için tam bağımsızlığa kavuşacak.
Bütün eğitmen, öğretmen ve profesörler;
kendi KÜLTÜR SEDİKALARI’nda kişi-
liklerini ve menfaatlerini (çıkarlarını) koruyacaklar.” (Halkın Kurtuluş Partisi Programı’ndan)
Yeter ki bir avuç azlık olan asalak yerliyabancı Parababasına değil, yoksul ama çalışkan ve onurlu halka hizmet etmek birinci görev bilinsin…
Hal böyle iken kaderimize razı olup ne
idüğü belirsiz KPSS sınavına mahkûm mu
olacağız? Atama yapılmaması yüzünden öğretmenlerimiz intihar etmeye devam mı edecek? Okullar öğretmensiz, öğretmenler işsiz
kalmaya devam mı edecek? Bu hayâsızca gidişe bileğimizin ve aklımızın gücüyle dur demeyecek miyiz?
Elbette ki hayır.
Ama nasıl?
Tek sözcükle: ÖRGÜT GÜCÜYLE.
Çünkü Yılmaz Devrim Savaşçısı, İşçi Sınıfı Bilimini eşsiz teorik ve pratik katkılarıyla geliştiren Türkiye Devriminin Önderi Hikmet Kıvılcımlı Usta’nın dediği gibi “ÖRGÜTSÜZ HALK KÖLE HALKTIR! ÖRGÜTLÜ HALK YEİLMEZ!”
Biz Kurtuluş Partili Kamu Emekçileri olarak bu zulmün ortadan kalkması için örgütlü
mücadelemizi bu alanda da geliştirerek sürdüreceğiz. Bu mücadelemize, başta ataması
yapılmayan öğretmenler olmak üzere, tüm
güvencesiz çalışan insanlarımızı, tüm emekçi
kitlelerimizi çağırıyoruz. Gün birlikte mücadele etme, gün örgütlenme, gün derlenme günüdür.
Koşulsuz, Sınavsız
Tüm Öğretmenler Atansın!
KPSS Kaldırılsın!
Diplomalı İşsiz Olmayacağız!
Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!
Kurtuluş Partili
Kamu Emekçileri
13
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
Kurtuluş Partili Kamu Emekçileri’nden
Çürüyen yozlaşan eğitim sistemimizde
dershaneler öldürüyor!
5
Nisan 2010 tarihli gazetelerin çoğunda
şöyle bir haber yer almıştı:
“Muğla’nın Fethiye ilçesinde yaşayan
Emine Sipahi, oğlu Soner ile kızı Özlem’in
dershane ücreti olan bin lirayı ödeyemedi.
Faiziyle beş bin liraya ulaşan bu borç nedeniyle mahkeme tarafından üç ay hapse mahkûm edildi. İki aydır cezaevinde. Dershane
ücreti yüzünden annesinin hapse girmesine
üzülen Soner intihar etti.”
Hepimize sıradan, üçüncü sayfa, klasik bir
Türkiye haberi gibi gelmiş olabilir. Ama ne yazık ki, 18 yaşındaki bu genci ölüme sürükleyen
olaylar zinciri, bize bir kez daha, içinde yaşadığımız Parababaları düzeninin iğrenç, korkunç
ve acımasız yüzünü göstermiş oldu.
Gencecik bir insanın daha intihar etmesi,
emperyalizmin eğitim üzerinde oynadığı iğrenç
oyunları gözler önüne serdi. Bu oyunun piyonu
rolünü oynamak ise dershanelere düşmüştü.
Finans-kapitalistler ve onların işbirlikçileri
olan Antika Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının
siyasi plandaki temsilcisi Tayyipgiller, halklarımızı işsizlik, pahalılık, yoksulluk ve zam-zulüm
cehenneminde yakmaktadır. ABD ve AB Emperyalistleri ve onların yerli işbirlikçileri, hayatın her alanında kendi çıkarları için halklarımızı
iliklerine dek sömürmektedir. İnsana dair olan
ne varsa her şeyi yakıp yok etmektedir. Bunun
tipik bir yansımasını da eğitim alanında yaşamaktayız.
Parababaları, kendi sınıf çıkarları için eğitimi paralı hale getirerek ticarileştirmiştir. Türkiye, artık sadece parası olanın eğitim hakkından
yararlanabileceği bir ülke durumuna getirilmiştir. Bugün, anaokullarından üniversiteye kadar
tüm eğitim-öğretim kademelerinde, eğitim hakkı alınır satılır bir meta haline gelmiştir. Parababaları kendi yaptıkları yasalara dahi uymamaktadır. Onların yasalara uymalarını beklemek,
ölü gözünden yaş ummaktır ama bu durum bile
kendi iğrenç düzenlerinin tezatlığına, tutarsızlığına bir kanıttır. Anayasaya göre eğitim parasız
olmasına rağmen, pratikte yaşananlar bunun
tam tersi bir durum arz etmektedir. Bunun en
somut örneğini, eğitim alanında yaratılan, başlı
başına bir ticari sektör haline getirilen dershaneler sisteminde görmekteyiz. Türkiye’deki eğitim sisteminin çarpıklığını ve bu sistemin çök-
tüğünü, en iyi dershaneler olgusu ispatlamaktadır.
Dünyadaki ülkelerin eğitim sistemlerine
baktığımız zaman, dershaneler ucubesini Japonya ve Güney Kore’de de görmekteyiz. Japonya’da dershaneye başlama yaşı anaokullarında
başlamakta. Daha iyi bir eğitim(!) almak için,
çocuklar daha bebek denilecek yaşlarda, yarış
atları misali rekabetçi bir eğitim çarkından geçiriliyor. Bildiğimiz gibi teknolojik ve ekonomik
açıdan ne kadar refah durumda olsalar da, rekabetçilik ve yarışma ruhu, çoğu Japonu ruhen
olumsuz etkilemektedir. Japonya’da birçok işyerindeki toplu intiharları ve adam öldürmeleri
hatırlayınız lütfen.
Sanırım o kadar uzağa da gitmeye gerek
yok. Biz ülkemizdeki duruma bakalım. Vereceğimiz rakamlar ışığında konumuzu irdeleyelim.
Türkiye’de her doğan çocuğun hayatı neredeyse sınav olmuş. Kurtuluş Partisi
Programı’ndaki ifadeyle: “sınavlar öğrenci
turnikesi, ya da salhanesi(mezbahası, kesimevi)” olmuş durumda.
Dershaneye başlama yaşı 10’a kadar düşmüştür. Önceleri çocuklarımızın mekânları oyun
alanları iken, çocukluklarını oyunlarla yaşarken, artık gencecik beyinlerin mekânları ya
dershaneler ya da özel kurslar olmuştur. Artık
çocuklarımız dört duvar arasında; dersliklerde,
kantinlerde cıvıltısız, cansız bir şekilde çocukluklarını geçiriyorlar. SBS-YGS-LYS-KPSS
derken, yaşam, sınav cenderesi altında geçiyor…
Dershaneler bugün öyle büyük bir pazar haline gelmiş ki, kimse bunun önüne geçemez algısı toplumda yer edinmiş durumda.
Türk Eğitim Sen’in yaptığı araştırmaya göre; 16 yılda dershane sayısında % 285, öğrenci
sayısında da % 270 artış olmuştur. Dershane sayısı 1994 yılında 1089; 2002 yılında 2 bin 122
iken, bugün 4193 imiş.
Dershaneye giden öğrenci sayısı 1994’te
317 bin 217 iken; 2002’de 606 bin 522. Bugün
ise 1 milyon 174 bin 860’tır.
Keza 2002-2010 arasında dershane % 97.59;
öğrenci sayısı ise % 93.56 oranında artış göstermiştir.
Bugün 9, 10, 11 ve 12’nci sınıfta dershaneye giden öğrenci sayısı 440 bin 209’dur. Mezunlar da işin içine katıldığında sayı yaklaşık
Sözleşmeli Öğretmenler Platformu
(SÖP) Kuruldu
T
ürkiye’deki öğretmenlerimizin yaşadığı
zulmü, gündemi takip eden tüm
insanlarımız bilirler. Yıllarca okuyup
öğretmen olduktan sonra Ataması Yapılmayan
Öğretmenlerimizin sayısı yaklaşık 350 bin
civarındadır. Hem de ülkemizde 350-400 bin
civarında öğretmen açığı varken... Bu durum
öğretmenlerimiz için “ölüm” anlamına
gelmektedir. Nitekim devletin atamasını
yapmadığı 16 genç, hayatının baharında 16
fidan, bu duruma katlanamayıp intihar yolunu
seçmişlerdir.
Peki sadece ataması yapılmayan öğretmenlerimiz mi sıkıntı yaşamaktadır?
Elbette ki hayır. Türkiye çapında sayısı 70
bine ulaşan Sözleşmeli Öğretmenlerimiz de
birçok konuda mağdur edilmektedir. Ataması
yapılmayan öğretmenlerimizi ölüme sürükleyen
Parababaları devleti, sözleşmeli öğretmenlerimiz için de “ölümü gösterip sıtmaya
razı etme” yöntemini kullanmaktadır.
Sözleşmeli öğretmenlerimizi ailelerinden
uzakta yaşamaya mecbur bırakmakta, onlara iş
güvencesi hakkı tanımamaktadır. Sözleşmeli
öğretmenlerimizin haklı ve meşru taleplerini
dile
getirmek
için
gerçekleştirdiği
örgütlenmeleri de resmi internet sitelerinde
yayınladıkları basın duyurularıyla terörize
etmeye çalışmaktadır. Onlara, “bakın bu kadar
atanmayan öğretmen varken Allah’a
şükredip oturacağınıza, örgütlenip mücadele
ediyorsunuz. Böyle devam ederseniz disiplin
soruşturması başlatırız” demektedirler.
Parababaları devletini bu kadar pervasızca
tehditler savurmaya cesaretlendiren şey,
sözleşmeli öğretmenlerimizin dağınıklığıydı.
Ancak artık devletin, öğretmenlerimizin
örgütsüzlüğünden yararlanarak savurduğu
tehditler sökmemektedir. Çünkü artık,
sözleşmeli öğretmenlerimizin öz örgütü olan
Sözleşmeli Öğretmenler Platformu (SÖP)
vardır.
5 Temmuz tarihinde gerçekleştirdiğimiz
eylemden sonra, Türkiye’nin
dört bir köşesinden gelen
öğretmen-ler
tarafından
kurulan SÖP, sözleşmeli
öğretmenlerin talepleri ile
ilgili her meseleyi yakından
takip
etmekte,
basın
açıklamaları, bildiriler, afiş
çalışmaları, konferans ve
panel gibi çeşitli araçları
kullanarak sözleşmeli öğretmenlerimizin sesini tüm
Türkiye’ye
duyurmaya
çalışmaktadır. Sözleşmeli
Öğretmenler Platformu’nun
merkez yürütme komitesi
oluşturulmuş, öğretmenlerimizin seslerini en geniş
biçimde duyuracak olan internet sitesi
kurulmuştur. Tüm sözleşmeli öğretmenlerimiz,
Platforma
www.sozlesmeliogretmenlerplatformu.org İnternet sitesinden rahatlıkla ulaşabilmektedirler.
(Sitemizde Platforma üyelik işlemleri
yapılmakta, güncel gelişmeler değerlendirilmekte, sözleşmeli öğretmenlerimizle ilgili
bilgiler yer almaktadır. Ayrıca site aracılığı ile
Platformun Kuruluş Gerekçesi ve Tüzüğü
hakkında da bilgiler edinilebilir.)
Türkiye çapında 70 bin civarında sözleşmeli
öğretmene hitap eden Sözleşmeli Öğretmenler
Platformu (SÖP), gün geçtikçe büyüyecek ve
kararlı mücadelesine devam edecektir. Ta ki
haklı taleplerimiz karşılanıncaya kadar...
Kurtuluş Partili
Sözleşmeli Öğretmenler
607 bin 415’tir. ÖSS için dershane ücreti 2 bin
TL’den başlayıp 6 8-10 bin TL’ye kadar çıkmaktadır. Öğrencilerin ortalama 3 bin TL dershane ücreti ödediği düşünülse bile, dershanelerin yıllık kazancı 1 milyar 822 milyon 245 bin
TL’dir.
SBS için 5, 6, 7 ve 8’inci sınıfta dershaneye
gidenlerin sayısı 540 bin 63’tür. Yıllık kazançları ise 810 milyon 94 bin 500 TL’dir. Yani ilköğretim ve ortaöğretim öğrencilerinin sırtından
dershaneler ortalama yılda 2 milyar 632 milyon
339 bin TL kazanmaktadır.
Yine aynı sendikanın yaptığı bir ankete göre; 1100 lise son sınıf öğrencisinden % 68,5’i,
üniversite sınavına dershaneye giderek hazırlandığını söylerken, sadece okulda aldığı eğitimle sınava hazırlandığını belirtenlerin oranı %
19,3’tür. (Bunlar da bildiğimiz gibi yoksul
emekçi halklarımızın evlatlarıdır.) Hem dershaneye gidip hem de özel ders aldığını belirtenlerin oranı % 8,5. Üniversite sınavına girmeyeceğini söyleyenlerin oranı ise % 3,7’dir.
Şunu da belirtelim ki ankete katılan öğrencilerin % 70’i dershane olmadan üniversiteyi kazanabileceğine inanmıyor. (www.turkegitimsen.org.tr)
Bir diğer çarpıcı veri de İstanbul Serbest
Muhasebeci Mali Müşavirler Odası (İSMMMO)’nun hazırladığı “Hayatımız Sınav” raporundan.
Bu rapora göre; bu yıl 9,9 milyon kişi değişik sınavlara girecek. Sınavlara harcanan para
ise yılda 4,9 milyar TL’yi buluyor. Yani Türkiye’de yaşayan her 7 kişiden en az biri sınava girecek. (www.sondakika.com, 06.04.2010)
MEB’in bütçesi 27,8 milyar TL. Yani bizler,
halkımız, bu sınavlara devletin bir yılda eğitime
ayırabildiği paranın yaklaşık beşte birini harcamak zorunda kalıyoruz.
Sınavlardan büyük bir pazarın oluştuğunu
söyledik. Bu pazar da kendiliğinden oluşmuş
değil; Parababaları, onların uşakları Tayyipgiller ve onun öncesindeki hükümetler eliyle oluşturuldu. Kanserli bir hücrenin ya da yapının büyümesi gibi, dershaneler de eğitimimizin hücrelerine işledi. En küçük belde de bile artık bakıyorsunuz bir dershane ya da özel hazırlık kursu
açılıvermiş. Her ne hikmetse, bu dershanelerin
büyük bir kısmı, ABD-AB Emperyalizminin ülkemize dayattığı “Ilımlı İslam” modelinin baş-
temsilcisi Fethullah Gülen’e aittir. Bu zatın hayatını dikkatle incelerseniz, cemaatin doğuşunda da dershanelerin büyük rolünü görürsünüz.
Bu cemaatin yapılanmasında önce “Işık Evleri”nde hazırlık kurslarıyla başlayıp dershaneler
ve özel hazırlık kurslarına uzanan zincirleme bir
yapı görürsünüz. Ülkemizdeki ağları yetmiyormuş gibi, aynı cemaat, yurt dışında da (örümcek
ağlarını attığı her ülkede) aynı tipten dershaneler ve etüt merkezleri açmaktadır.
Türkiye’nin iyi üniversitelerinden mezun olmuş, belli alanlarda uzmanlaşmış kadroları da
bünyesine katarak iyi eğitim veren bu cemaatin
dershaneleri, devletin de tüm olanaklarını en iyi
şekilde kullanarak, örgütlenmesini dershaneler
ağıyla yapmaktadır. Özellikle yoksul ama zeki
öğrencilerle bire bir ilgilenerek, onlara tüm olanakları seferber ederek, onların sırtından yapılan sınavlarda büyük başarı elde ederek, kendi
reklamlarını ustaca yapmaktadırlar. Bunlar yetmiyormuş gibi, bu gencecik beyinleri de kendi
Ortaçağcı ideolojileri ile doktrine etmektedirler.
Şunu da belirtelim ki, bu cemaatin dershaneleri sadece iyi eğitim vermekle kalmıyor, aynı
zamanda kazanma garantisi de veriyor. Hatırlanırsa, geçen yılki Polis Meslek Yüksek Okulu
sınav sorularının aynısı Fethullahçı bir dershanede çoğaltılarak öğrencilere ders notu olarak
dağıtılmış; konu medyaya yansıyınca da sınav
iptal edilmişti. Yine aynı cemaatin, askeri okullara öğrenci yerleştirmek için de benzer taktikleri ustaca uyguladıklarını da basından izliyoruz.
Bugün okullarımızdaki öğrencilerin önemli
bir kesimi onların yurtlarında ve Işık Evleri’nde
barınıp onların dershanelerine gitmektedir. F tipi yetmiyormuş gibi, bir de başımıza S tipi, K tipi yurtlar ve dershaneler çıktı. (Bu tanımlamalar
Süleymancılar ve Kadirilerin yurtlarına giden
öğrencilerin kendilerini tanımlama biçimi.)
Önceden de belirttiğimiz gibi, devlet, dershanelerin büyümesi ve dershane sektörünün
canlanması için elinden geleni ardına koymamaktadır! Hatırlarsanız, MEB, ekonomik olarak zor duruma düşen özel okullara, teşvik için,
para-kredi aktarmıştı. Aynı durum şimdi de
dershaneler için gündemde. Medyada, dershanelere arsa tahsisi yapılarak, bu kurumların özel
okullar açabilmesi için çalışmalar yürütüldüğü
yer almıştı. Bakanlık önce nabız yoklayarak bunun altyapısını oluşturup, tepkileri ölçtükten
sonra da uygulamaya geçirmektedir.
Yine hatırlatmakta yarar var: Dershanelerin
çoğu, düşük ücretle öğretmen çalıştırmaktadır.
Özellikle yeni mezun ve Kamu Personeli Seçme
Sınavı (KPSS)’yi kazanamamış genç öğretmenler, bu sektörde boğaz tokluğuna, köle gibi ça-
Baskılarınız, tehditleriniz,
gözaltılarınız yıldırmadı,
yıldıramayacak!
A
bdi İpekçi Parkı’nda 15
Ağustos’tan bu yana oturma
eylemi yapan Ataması Yapılmayan Öğretmenleri ve eylemi
ziyaret eden Partimiz üyelerini Tayyipgiller’in Ankara Emniyeti gözaltına aldı. Partimiz üyelerinin ziyareti devam ederken gerçekleştirdiler
gözaltılarını.
En ufak hak arama mücadelesine bile tahammülü olmayan Tayyipgiller, anne babaların dişinden tırnağından arttırarak gönderip okuttukları fakültelerden öğretmen olarak
mezun olan öğretmenlerin, bu kutsal mesleği yerine getirmelerine
engel oluyor. Hiçbir bilgiyi ölçmeyen KPSS sınavı ile
öğretmenlere “Okuduğunuz 4 yıl yetmez, biraz da Özel
Dershanelerde eğitiminizi tamamlamanız
gerekiyor”
diyor.
Eğitimi özelleştirmenin, ücretli, sözleşmeli
öğretmenlik
kategorileri ile ücretli
köle
yaratmanın
adımlarını atıyorlar.
Dünyanın
en
onurlu mesleklerinden biri olduğu
için seçmişlerdi öğretmenliği. Haykırıyorlardı: “Öğretmenler İşsiz,
Okullar Öğretmensiz”, “Atanmak İstiyoruz”.
Ve Tayyipgiller’in Güvenlik
Güçleri, bu haykırışın ataması
yapılmayan 327 bin öğretmeni sarıp
sarmalamasını gözaltılarla engellemeye çalışıyor. İstemiyorlar hak
alma mücadelesinin yaygınlaşmasını. Biliyorlar ki, emekçilerin hak
alma mücadelesi yaygınlaşır, yaygınlaşan bu mücadele kazanımlarla
taçlanırsa kendi sonları yaklaşacak.
O yüzden kâr sayıyorlar geciktirebilmeyi. Bu süre ne kadar uzarsa
sefaları da o kadar uzun sürecek.
Baskıları o yüzden. Pervasız saldırıları o kaçınılmaz sonun yaklaştığını
görmelerinden.
Ama nafile! Bu son, emekçilerimize her türlü zulmü baskıyı reva
gören Parababaları için, onların
kulu kölesi Tayyipgiller için kaçınılmaz. Bu son gerçekleştiğinde, bir
avuç azınlığın milyonlar üzerinde
zulmü son bulduğunda, tüm eme
çilerin sefası başlayacak. O ana
kadar onurlu mücadelemiz devam
edecek. Bu mücadeleden bizi hiçbir
güç yıldıramaz.
Tayyipgiller’in polisinin, AYÖP
üyesi öğretmenlere ve Partimizin
üyelerine yönelik gözaltı saldırısı,
bizleri girmiş olduğumuz onurlu
yoldan geri döndüremeyecektir.
17.08.2010
Kurtuluş Partili
Kamu Emekçileri
B
lıştırılmaktadır. Dershaneler esnek çalışmanın,
örgütsüz çalışmanın, ücretli ve sözleşmeli köleliğin kaleleri durumuna getirilmiştir. Dahası
okullarımız öğretmensiz, öğretmenlerimiz işsizken, MEB, dershanelerdeki Rehber Öğretmen
(Psikolojik Danışman) açığını kapatabilmek
için hemen işe koyularak, PDR alanı dışından
mezunlara 160 saat hizmet içi eğitim vererek,
onları Rehber Öğretmen olarak atamak istemiştir.
Emekçi halkımız, eğitimde bir cendere altına sokulmakta ve ne yazık ki çoluğunun çocuğunun boğazından, en zorunlu ihtiyaçlarından
kısarak, çocuklarını dershanelere göndermek
zorunda kalıyor. Çünkü toplumumuzda şöyle
bir yanlış kanı yer edinmiş durumda: “Bu iş sadece okuldaki eğitim ile olmaz; bir dershaneye gitmeden üniversite kazanılmaz.” (Eğitim
sistemini çürüterek, yozlaştırarak, paralı hale
getirerek Parababaları düzeni bir şekilde bu kanıyı pekiştirmiş durumda. Eğitim sistemimizin
içinde bulunduğu çarpıklık Gazetemizin önceki
sayılarında işlenilmişti.) Bu arada MEB de Lise
12’nci sınıf öğrencilerini ikinci dönemin başlarından itibaren -Nisan ayından başlayarak- izinli sayarak, onları dershanelere daha da bağımlı
hale getirdi. Şu anda okullarda 12’nci sınıflar
boş, dershaneler 12’nci sınıf öğrencileri ile dolmuş durumda.
Yazımızın başında dramını anlattığımız Soner Sipahi, dershaneler trajedisinin sadece bir
kurbanı… Tüm Özel Öğretim Kurumları Derneğine (TÖDER) göre; Türkiye’de dershaneye
giden 1.5 milyon öğrencinin % 3’ü, borçları nedeniyle dershanelerle mahkemelik durumda.
Yani 45 bin aile, Sipahi ailesi ile aynı kaderi
paylaşıyor. (Milliyet, 7 Nisan 2010)
Bu da demektir ki, ne yazık ki, gelecek günlerde de, dershane borcunu ödeyemediği için intihar eden insanlarımızın dramlarına şahit olacağız. Ya da bu korkunç gidişata dur diyeceğiz.
Bizler, insanlarımızın ölmesini ya da intihar
etmesini değil, içinde bulundukları, onları
örümcek ağlarıyla sarmış tüm yaşamlarını kanserli hale getirmiş olan bu Parababaları düzeni
ile baş edebilme yollarını, biz Kurtuluş Partililerle bulmalarını ve Partimiz saflarında mücadele etmelerini istiyoruz. İşte o zaman, o güzel
insanlarımız, hak ettikleri insanca yaşama kavuşabileceklerdir.
Kurtuluş Partisi’nin önderliği altında o günlerin çok yakın olduğunu, güneşin yine doğacağını bildiğimiz gibi biliyor ve inanıyoruz.
Bursa’dan
Kurtuluş Partili
Bir Eğitim Emekçisi
Bir öğretmeni daha
öldürdüler!
ilindiği üzere, “en saygıdeğer”
mesleklerden
olan öğretmenlik, yerli
yabancı Parababalarının en sadık hizmetkârı Tayyipgiller
Hükümeti tarafından, ücretli
köleliğe dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Bu amaçlarına
ulaşmak için bu kutsal mesleği
belli kategorilere ayırarak, bu
işsizlik ve pahalılık ortamında
tüm öğretmenleri güvencesiz
çalıştırmaya zorlamaktadırlar.
Bu kategorilerinden biri de Ücretli Öğretmenliktir. Onca
emekle, zahmetle üniversiteyi
bitirip öğretmen olmaya hak
kazanan 44 yaşındaki Ahmet
Fazlı Elçi de bu öğretmenlerden biriydi.
Ücretli, yani ek ders karşılığı çalışan Ahmet Öğretmen, iki
çocuk babasıydı ve yazları maaş almadığı için ek işler yapmaya ve evini geçindirmeye mecburdu. Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde Atatürk Çok Programlı
Lisesinde görev yapan Ahmet
Öğretmen, yazın dayanılmaz
sıcağında, çalıştığı okula gelen
kitapları 40 TL karşılığında taşıyordu, yani hamallık yapıyordu. Yaptığı tek iş de bu değildi
üstelik. Yine hamallık yaptığı
bir gün, öğle saatlerinde kalp
krizi geçirerek öldü. Aslında
“öldürüldü” demek daha doğru
olacaktır.
Parababaları iktidarının,
Tayyipgiller Hükümeti’nin politikaları sonucu tam 16 öğretmen arkadaşımız, ataması yapılmadığı için intihar etti. Yüzlercesi, yıllarca eşine kavuşamadığı için boşandı veya bo-
şanma noktasına geldi. Binlercesi ek işlerde çalışmak zorunda bırakıldı. Şimdi, tüm bunlar
bizim kaderimizmiş deyip bir
kenara mı çekileceğiz yoksa bize bunu yaşatanlardan hesap mı
soracağız?
Hazreti Ali’nin dediği gibi:
“Haksızlıklar karşısında susanlar, haklarıyla beraber
onurlarından da olurlar.”
Biz susmayacağız, yakalarına yapışacağız. Ücretlisi, sözleşmelisi, kadrolusu bir araya
gelip bu katliamların hesabını
soracağız.
Gün gelecek, IMF’nin izin
verdiği kadar değil, her öğrencinin kaliteli bir eğitim öğretim
ortamında eğitimini görmesi
için ne kadar öğretmen gerekiyorsa o kadar öğretmen atanacak. Kurtuluş Partili Kamu
Emekçileri olarak kanımızın
son damlasına kadar mücadele
edecek ve DEMOKRATİK
HALK İKTİDARINI kuracağız. Tüm öğretmen arkadaşlarımızı Partimiz saflarında örgütlenmeye
çağırıyoruz.
17.08.2010
Kahrolsun AB-D Emperyalizmi!
Parasız Eğitim İstiyoruz!
IMF, İşsizlik, Pahalılık, Zam,
Zulüm Demektir!
Okullar Öğretmensiz, Öğretmenler İşsiz Kalmasın!
Kurtuluş Partili
Kamu Emekçileri
14
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
Kurtuluş Partisi Gençliği’nden
YGS ve LYS sonuçları üzerine3
H
er yıl olduğu gibi bu yıl da ÖSS sonuçlarıyla birlikte eğitim sistemimizdeki çarpıklıklar ve eksiklikler bir kez daha gün
yüzüne çıktı.
Bilindiği üzere, Ortaçağcı Tayyipgiller,
2010 Üniversite Sınavını, “Katsayı”ları da değiştirerek Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı
(YGS) ve Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS) olmak üzere iki basamaklı hale getirdi. Buna göre
YGS puanlarından en az biri 180 ve üstü olan
adaylar, LYS’ye başvuru yapabileceklerdi.
Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı (YGS);
Türkçe, Temel Matematik, Sosyal Bilimler ve
Fen Bilimlerinden;
Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS) ise 5 ayrı
sınavdan oluşuyor. Bunlardan Matematik sınavı
(LYS-1), Fen Bilimleri Sınavı (LYS-2), Edebiyat-Coğrafya Sınavı (LYS-3), Sosyal Bilimler
Sınavı (LYS-4) Yabancı Dil Sınavı (LYS-5)’den
oluşuyor.
“Katsayı”ları da değiştirerek dedik; yine bilindiği üzere Ortaçağcı zihniyetteki YÖK, güya
meslek liselilerin “önünü açmak” için üniversite sınavında uygulanan katsayıları alan içi tercihlerde 0.15, alan dışı tercihlerde 0.12 olarak
değiştirdi. Görünüşte gayet insancıl gibi görünen bu hareketle, görevi imam yetiştirmek değil
de, laiklik de dâhil Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın tüm kazanımlarını ortadan kaldıracak, toplumu Ortaçağa götürecek militan kadroların yaratılması olan İmam Hatip Liselileri, bilim yuvaları olması gereken üniversitelere doldurmayı amaçladı Ortaçağcı-Şeriatçı Tayyipgiller ve şürekâsı YÖK. Katsayı değişikliğinin
meslek liselilere avantaj bir yana dezavantaj getirdiğini, Abbas Güçlü’den bir örnekle açıklayalım:
“1998 öncesinde, meslek lisesi mezunları,
Tıp’tan Siyasala istedikleri fakültelere girebiliyordu. Ama kazanma oranları binde
6’ydı. Yani devede kulak. Sonra sınavsız geçiş hakkı geldi, yarıdan fazlası meslek yüksekokullarına sınavsız girebildi. Onlardan da
yüzde 10’u, yine yasalar çerçevesinde 4 yıllık
fakültelere geçiş yaptı. Yani, meslek liseliler
98’den sonra mağdur değil, çok daha avantajlı hale geldi. Şimdi bu ellerinden alınırsa,
onlara yapılacak en büyük kötülük o olur.”
(Abbas Güçlü, Milliyet, 29.11.2009) (Katsayı
meselesi ile ilgili ayrıntılı ve net bilgiye Kurtuluş Yolu, Sayı: 47’den ulaşabilirsiniz.)
Böylece gerek katsayı meselesi, gerek de sınavın iki aşamalı olup ilk defa uygulanmasının
gölgesinde sınav gerçekleştirildi.
İlk olarak 11 Nisan 2010 tarihinde Yüksek
Öğretime Geçiş Sınavı (YGS) gerçekleştirildi.
Sonuçlarına bakalım:
- ÖSYS’ye 1 milyon 587 bin 990 aday başvurdu. Bunlardan 75 bin 471’i sınavsız geçiş
başvurusu yaptı. Geçen sene yapılan ÖSS’ye 1
milyon 350 bin 124 aday başvurmuştu. Bu rakamlardan, sayının arttığını görüyoruz. Bunun
sebebi az önce de bahsettiğimiz gibi meslek liselilerin “önünü açmak” bahanesiyle yapılan
katsayı değişikliğidir. Katsayı değişikliğini
umut kaynağı edip de sınava giren birçok meslek liseli bulunuyor.
- YGS’ ye giren 1 milyon 487 bin 626 adaydan 133’ünün sınavı değişik nedenlerle iptal
edilirken, sınavı geçerli sayılan aday sayısı ise 1
milyon 487 bin 493 olarak tespit edildi.
14 Bin Aday Sıfır Çekti
1 milyon 473 bin 337 adayın sınavda puanı
hesaplanırken,14 bin 156 adayın puanı hesaplanamadı.
Fen Bilimlerine Öğrenciler Soğuk
Türkçede 483 aday, Fen Bilimlerinde 143
aday tüm soruları doğru yanıtladı. Fen Bilimleri testi, adayların yarıdan fazlası tarafından boş
bırakılmıştır. Bu daha önceki sınavlarda da rastlanan bir durum. Bunun sebeplerinden biri de
Fen bölümlerinin yeterince iş alanının olmaması.
Okulların Başarısı
Sınava başvuran adayların yüzde 69.82 si
genel lise, yüzde 1.43’ü öğretmen liseleri, yüzde 28.75’i de meslek liselerinden oluşuyor. Genel lise kökenlilerin yüzde 90.38’i, öğretmen lisesi kökenlilerin yüzde
98.85’i, meslek lisesi kökenlilerin de
64.04’ü 180 ve üzerinde puan aldı.
Meslek Liselilerin Puanı Düşük
Meslek lisesi çıkışlı adayların başarı düzeyi
genel lise kökenli adaylara göre daha düşük.
Bununla ilgili ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan’ın açıklamasına bakalım:
“Aslında bir miktar düşük olması zaten
beklenen bir durumdu. Ancak ben oranın gerekenden fazla düşük olduğunu düşünüyorum. Sınavda 140 puan, soruların yaklaşık
yüzde 10’unu yapan adayın elde ettiği başarı,
180 ise soruların yaklaşık yüzde 20’sini yapan adayın elde ettiği başarı. Meslek lisesinden sınava giren 3 adaydan 1’inin soruların
yüzde 20’sini yapamadığını görüyoruz.”
Meslek liselilerin puanının düşük olması
“zaten beklenen bir
durumdu” diye açıkça
söylüyor ÖSYM Başkanı. Durum tabiî ki
de böyle olur… Meslek liselerinin müfredatına yeterince önem
verilmezse, eğitimin
kalitesi düşük olursa,
sınavda çıkan konuların birçoğu gösterilmezse puanlar tabiî ki
düşük olur. Buradan,
Tayipgiller’in katsayıları ve sınav sistemini
değiştirmelerindeki
amacı bir kez daha
görebiliriz. Meslek liselilerin “önünü açmak” diye bir oyuna girdiler, meslek liselilerin
önlerinin açılması bir kenara daha da tıkandı.
Burada açılan tek şey, Şeriatçı ablukanın ve Parababalarının sömürüsü oldu. Bilindiği üzere bu
yıl dershanelere giden öğrenci sayısında da artış
oldu. Meslek liseliler ve beraberinde diğer lise
kökenliler hem maddi hem manevi sömürüye
uğramış oldu.
Geçelim Lisans Yerleştirme Sınavı
(LYS)’ye…
19–20 ve 26–27 Haziran 2010 tarihinde gerçekleştirilen, LYS’ye 1 milyon 899 bin 569
aday başvurdu.
- 5 LYS yapıldı. Her birine değişik sayılarda
aday girdi.
- 5 sınavda 1 milyon 856 bin adayın sınavı
geçerli.
- LYS-1’de Geometri’de 3300 aday tüm sorulara doğru cevap verdi.
- LYS-2’de Biyoloji’de 993 aday tüm sorulara doğru cevap verdi.
- 2000 aday ise sıfır puan aldı bu bölümde.
- LYS-3’de Türk Dili ve Edebiyatı’nda 56
aday, Coğrafya-1 testinde 296 aday, tüm soruları doğru cevapladı.
- LYS-4’te Tarih, Coğrafya-2 ve Felsefe testi vardı. Tüm sorulara cevap verilemeyen test
ise Felsefe oldu.
10 Bin Kişi Sıfır Puan Çekti
Adaylardan 10 bin kişi sıfır puan aldı.
Son 5 yılda ÖSS sınavında Yabancı Dil Sınavı (YDS) hariç sıfır puan alan adayların sayıları şöyle:
YILLAR “0”Puan alan öğrenci sayısı 2006
27 bin 864 2007 47 bin 587 2008 25 bin 652
2009 29 bin 927
2010 YGS-14 bin
LYS-10 bin olmak üzere toplam da 24 bin
Bu sonuçlardan sonra tercih yapan 1 milyon
104 bin 763 adayın 561 bini üniversiteli oldu.
Üniversiteye yerleşen adaylar ise buruk bir
sevinç içinde. Çünkü asıl mesele, bütün zorluklar bundan sonra başlıyor. Zincirin halkaları gibi, bütün sorunlar art arda geliyor. Bilindiği üzere ilk sorunlardan biri barınma sorunu. Türkiye’de kamu yurtlarının (YURT-KUR’a bağlı
yurtların) sayısı çok az zaten. Kamu yurduna giremeyen öğrenci ya ateş pahası özel yurtlara ya
da Şeriatçı yapılanmaların başında gelen “Işık
Evleri”, “Abi-Abla Evleri”nin pençesine düşüyor. Zorunlu bağışlar, milyarları bulan
har(a)çlar, paran varsa oku zihniyeti, öğrencilerin belini büküyor. Bu öğrencilerin bin bir
umutlarla hazırlanıp yerleştikleri bölümleri bitirdiklerinde iş bulabilmeleri de ayrı bir sorun.
Ne yazık ki durum böyle…
Hata üstüne hata
Bu yılki üniversite sınavına damgasını vuran
bir başka olay da sınavda yapılan “hatalar” oldu. Bu durum, ÖSS tarihindeki kara lekelere bir
yenisini daha eklemiş oldu.
İlk yapılan “hata”; onlarca beklemeli ve diploma notları farklı öğrencinin, Orta Öğretim Başarı Puanı’nın 100 olarak işlenmesiydi. Bu, sınava giren adayların sıralamasını etkilemekteydi. Örneklendirecek olursak; diploma notu 63
olan bir öğrencinin OBP’sinin 80’li bir puan olması gerekirdi. Bu öğrenciye 100 puan gelince,
puanı otomatik olarak 20 puan arttı. Sınavda
276 yerine 283 puan alan öğrenci var. Şimdi bu
öğrenci sıralamada 183 bininci değil, yaklaşık
283 bininci kişi olacaktı. Yani sayısalda 100 bin
kişinin önüne geçti. Bir puan 20 bin kişiyi elerken, 0.1 puan bile öğrencilerin hayatında maalesef hayati bir önem taşırken, bu çok önemli bir
hatadır.
İkinci bir “hata” ise; Y-MF-4 Puan türünde
Alanında Başarı Sırası değerinde yapılan yanlışlıktır.
ÖSYM’de skandallar bitmek bilmiyor ki…
YÖK’ e bağlı çalışan ÖSYM’nin son yıllarda artan skandalları iyice dikkat çekmeye başladı. Kurumun özellikle son 4 yılda hata üstüne
hata vermesi kamuoyunun da dikkatini çekmiş
durumda.
İşte son dönemlerde dikkat çeken hatalardan
bazıları:
- LYS başvuruları sırasında sorunlar yaşandı.
- LYS tercih kılavuzlarında programların taban puanları yanlış hesaplandı.
- LYS tercih kılavuzunun dağıtımında kurum sitesi defalarca çöktü.
- KPSS sonuçlarına göre yapılan memur
yerleştirmelerinde bir hata olduğu tespit edildi,
itiraz edildi ve ÖSYM bu hatasını kabul etti.
- 2007 ÖSS sonucunda Okul Başarı Puanı’nın hatalı hesaplandığı ortaya çıktı ve düzeltildi.
- Mayıs 2006’da KPDS’de hatalı soru olduğu tespit edildi.
Ve daha birçok bunun gibi yanlışlıklar…
ÖSYM gibi, sınavların merkezi ve büyük
teknik donanıma sahip bir kurumun yaptığı “hatalar” gerçekten tam bir rezillik ve düşündürücü
bir durum.
Bu yılki üniversite sınav sonuçları, yukarıda
rakamlarla da belirttik, tam bir fiyasko. Eğitimdeki eksiklikler bir kez daha gözler önüne serildi. ÖSYM’nin yaptığı bu “hatalar”dan sonra öğrenciler iyice mağdur oldu. Kafalarda birçok soru işareti bulunuyor. Olan yine emekçi halk çocuklarına oldu.
Peki, bu sorunların olmaması için, yani sınavlarla tıpkı bir yarış atı konumuna gelmemek
için, bu yıl ve önceki yıllarda olduğu gibi “hatalar”la karşılaşmamak için, Laik, Bilimsel, Demokratik bir Eğitim için ne yapmamız gerekiyor?
Çözüm: Demokratik Halk iktidarında,
Halkın Kurtuluş Partisi İktidarındadır.
Bu çözüm, Parti’mizin Programı’nda netçe şöyle konulmuştur:
“HÜRRİYETİN BEŞİĞİ: Kültür Bağımsızlığı
“(Halkın Kültürü)
“14- Hak arayan adliye gibi, GERÇEĞİ arayan ve gerçeği arayan İNSANI YARATAN öğretim, eğitim ve bilim kurumlarımız da, ülkemizde gerçekten KEŞİF ve İCAT ruhunu beslemek için tam bağımsızlığa kavuşacak. Bütün
eğitmen, öğretmen ve profesörler; kendi KÜLTÜR SENDİKALARI’NDA kişiliklerini ve
menfaatlerini (çıkarlarını) koruyacaklar.
“Hükümet, bir öğretim kanunu ile öğretim
kollarını, öğretmen niteliklerini, okul masraflarını belirtmekle kalacak ve özel müfettişleriyle
yalnız o kanunun uygulanmasını kontrol edecek. Başka şekilde, öğreticilerin hayat, istikbal
(gelecek: sosyal güvenlik) ve faaliyetlerine karışmayacak.
“15- ÖĞRETİM SİSTEMİ: Özellikle kol
işiyle kafa işi arasındaki uçurumu doldurma hedefini güdecek.
“İLKÖĞRETİM: Çevre üretimlerinin tarla
ya da fabrika vb. sistemine göre,
“TEKNİK ve ORTAÖĞRENİM: Memleket
sanayi plânında ayrılmış o yerin pratik ekonomik ihtiyaçlarına göre programlanacak.
“YÜKSEK ÖĞRENİM: yabancı yayınları
aşırmalarla rızıklanan kürsü ötülgenliği yerine,
memleketimizin yerüstü, yeraltı, insan, hayvan
bütün varlıklarını inceleyerek, Ekonomi ve üretim şartlarımızı geliştirmeye fiilen yarar ORİJİNAL emeği geçirecek; lâboratuarını tarlalarımıza ve atölyelerimize bağlayarak BİLİM YAPMA görevini endüstriyel kalkınma hamlemizle
taçlandıracak.
“16- Eğitim DEMOKRATLAŞTIRILACAK. Ezberciliğe değil, güçlükler karşısında
çözüm yolları bulma, yani bellek yerine zekâyı
işletme prensibi, öğretim ve eğitimin baş prensibi olacak. Ölçü alınarak, kişiye özel, el yapımı
ayakkabı üretir gibi, her öğrencinin kişiliğini
ezmeyen eğitim güdülecek.
“Fazla diplomalı bize gerekmez” kaygısı ile
SINAV’LAR öğrenci “turnikesi”, ya da salhanesi (mezbahası, kesimevi) haline sokulmayacak. Dönen (başarısız) öğrenci oranı; öğretmenin, öğretim sisteminin ve öğretim araçlarının
nitelikleriyle kıyaslanacak ve başarının yükseltilmesi için, saptanan eksiklikler ya da yanlışlıklar hızla giderilecek.
“Öğretimin her kademesine her yaş ve cinsiyetten herkes sınav vermek şartı ile girip belge
alabilecek.
“Her yerde HALK ÜNİVERSİTELERİ kurulacak.
“17- Öğretim ve Eğitim, biçimi ve içeriğiyle LAİKLEŞTİRİLECEK.
“18- Anadilde eğitim serbest olacak. Devlet
ve diğer kamu yönetimleri bu konuda üzerlerine
düşen yükümlülükleri eksiksiz yerine getirecek.
“19- Yabancı dilde eğitim yasaklanacak.
“20- Eğitim bütünüyle bir kamu görevi olacak. Eğitimden para kazanma yasaklanacak.
Herkese eşit, parasız eğitim imkânı sunulacak.”
İşte özlemini duyduğumuz eğitim sistemi
bu!
Dolayısıyla Halkın Kurtuluş Partisi saflarında örgütlenmemiz gerekiyor.
Konya’dan
Kurtuluş Partisi Gençliği
Yetti artık!
Parababaları düzeni
daha kaç gencimizin hayatını karartacak?
B
ugün basına düşen bir haber, yine
ni, insanlık düşmanı uygulamalarının arttıkendine insanım diyen herkesin yüğını gösteriyor:
reğini dağladı. “Lanet olsun bu kahMilli Eğitim Bakanlığının resmi rakampe düzene!” dedirtti hepimize:
ları dahi 100 binden fazla öğretmen açığı
“Harçlığı için okul inşaatında çalışan olduğunu kaydederken; yaklaşık 320 bin işMuğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi siz öğretmen KPSS ve yoksullukla boğuÇağdaş Türk Edebiyatı 2’nci sınıf öğrenci- şurken intihar eden, bir yandan öğretmenlik
si Ömer Çetin, 4’ünyaparken diğer yancü kattan düşerek yadan hamallık yaparşamını yitirdi. Ataşeken ölen öğretmen
hir’deki Rotary Lisehaberleri...
si’nin inşaatında çalıDershane parasını
şan Muğla Üniversiödeyemediği için; antesi Fen-Edebiyat Fanesinin hapse atılmakültesi Çağdaş Türk
sını gururuna yedireEdebiyatı 2’nci sınıf
meyerek, intihar eden
öğrencisi Ömer Çetin
öğrenci haberleri...
(20), üçüncü kattan
Tüm bunlar ABdüşerek hayatını kayD Emperyalistleri ve
betti. Çetin’in okul
Yerli Parababalarımasraflarını çıkarnın eğitim politikamak için günde 30
larının sonucudur.
TL yevmiye ile çalışİnsandan önce paratığı, geceleri de inşayı her şeyin üstünde
atta kaldığı belirtildi.
tutmalarının, eğiti“Alınan bilgiye
mi paralı hale getirÖmer Çetin
göre, ilçe belediyesinin
melerinin, eğitimde
de katkılarıyla Uluslararası 2420. Bölge Fe- özelleştirme politikalarının sonucudur.
derasyonu tarafından temeli atılan ve inşaaİşte bu yüzden inşaat işçiliği yapmak zotı devam Rotary Lisesi inşaatında vasıfsız runda kalan üniversiteli Ömer’in katili de
işçi olarak çalışan Ömer Çetin’in ailesinin bu yere batasıca kara düzendir.
Ağrı’da bulunduğu, kendisinin de okul
Ancak bu düzen de elbet son bulacak,
harçlığını kazanmak amacıyla inşaatlarda Ömer ve Ömer gibi nicelerinin hesabı mutçalıştığı öğrenildi. YURTKUR’a bağlı laka sorulacaktır. Eninde sonunda; insanı,
Muğla Öğrenci Yurdu’nda kalan Çetin’in insan hayatını her şeyin üstünde tutan gerokul masraflarını karşılamak için her yaz çek insanlık düzeni Sosyalizm kurulacaktır.
farklı işlerde çalıştığı belirtildi.”
25.08.2010
Son dönem artan bu tür haberler ParabaKurtuluş Partisi Gençliği
baları düzenin giderek daha da zalimleştiği-
Uyuşturucuyu üretip yayan emperyalizm,
yok edecek olan sosyalizmdir!
B
M’nin Uyuşturucu ve Suç Dairesi’ne
(UNODC) göre, dünyada 150 ile 250
milyon insan, bir başka deyişle 15-64
yaş arası nüfusun % 3.5’i ile % 5.7’si 2008
yılında en az bir kez uyuşturucu kullanmış.
(www.setimes.com)
Türkiye’deki duruma bakacak olursak
şöyle bir tablo karşımıza çıkar:;
Ege Üniversitesi Çocuk Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalından (EGEBAM) Prof.
Dr. Cahide Aydın,
Prof. Dr. Hakan Çoşkunol, Uz. Dr. Zeki
Yüncü, Ender Altıntoprak ve Pratisyen
Dr. Ayşe Türkan Bayram, çocuk ve Ergenlere Yönelik Bağımlılık Merkezi olan
EGEBAM’a iki yıl
süresince başvuran kişilerin sosyodemokrafik göstergelerini inceledi. Yüzde 88.5’i
erkek, yüzde 11.5’i
kız olmak üzere toplam 323 kişinin kayıtları incelenerek yapılan araştırmada, madde kullanma yaşı 13.7
olarak belirlendi. EGEBAM’a başvuranların yüzde 94.4’ünün sigara kullandığı, yüzde 93.8’inin sigara dışında madde kullandığı tespit edildi. Araştırma sonuçlarına göre,
16.2 yaş ortalamasında olan bu kişilerin bağımlılık oranları şöyle:
% 75.2 esrar, % 53.8 inhalan, % 43.6
ekstazi, % 43.2 alkol, % 31.4 benzo, % 2.6
kokain, % 1.7 hap, % 0.3 opioid.
Gelişmiş ülkelerde madde kullanım yaygınlığının gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırıldığında daha yüksek olduğuna dikkat
çekilen araştırmada, sigara dışı madde kullanımında ilk tercih edilen ya da sıklıkla
kullanılan maddenin esrar olduğu belirlendi. Bunu sırasıyla, yüzde 33.3 ile uçucu
maddeler, yüzde 19.2 ile alkol, yüzde
3.6’yla ekstazi, yüzde 1 ile benzo izliyor.
Görüldüğü gibi Madde (Uyuşturucu)’ya
başlama yaşı 13.7’ye, sigaraya başlama yaşı 12’ye, alkole başlama yaşı 16’ya kadar
inmiştir. Madde bağımlılığı yaşı ise ilkokul
seviyesine kadar inmiş olduğuna göre “nereye gidiyoruz?” sorusunun cevabı gayet
açık ve net: Türkiye toplumsal bir çöküşe
doğru gidiyor. (www.turkegitimsen.org.tr)
Bu raporlardan da anlaşıldığı gibi, insanlığı bu batağa sürükleyen emperyalistlerin kendisidir ve dünyaya kendilerini insan
hakları abidesi olarak göstermeye çalışan
ABD ve AB Emperyalistleri de bu bataklığın en dibindedirler. Halkları kendileri için
bir yük hayvanı olarak gören emperyalistler
uyuşturucuyu üretip dünyaya yaymaktadır-
lar. Ve bu sömürü düzenlerini en alçak şekilde sürdürmektedirler.
Bir de Küba’ya, Sosyalizme bakalım:
uyuşturucunun ağlarına takılan Dünyaca
ünlü futbolcu Diego Maradona Küba’da
tedavi oldu ve “Bu kahrolası uyuşturucunun bulunmadığı tek yer KÜBA” dedi ve
sosyalizmi övdü. Bu örnek bile SOSYALİZM’in insana nasıl değer verdiğini ve
uyuşturucuya bakışını somut bir şekilde
gösteriyor. Ve Küba, uyuşturuculara karşı
dünyada örnek bir mücadele yürütüyor.
Sosyalizmin bize ve dünyaya gösterdiği
bu yol, bu bataklıktan kurtulmanın yoludur
ve insanın insanca yaşadığı bir düzenin yoludur. Fidel’in dediği gibi; dünya tek bir
sosyalist aile olduğunda, bu bataklık kuruyacak ve insanlık hak ettiği düzende yasayacaktır…
Kahrolsun Emperyalizm!
Yaşasın Küba’nın Zaferleri!
Yaşasın Sosyalizmin Zaferleri!
Mersin Üniversitesi
Kurtuluş Partisi Gençliği’nden
Bir Yoldaş
15
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
Kurtuluş Partisi Gençliği’nden
Kurtuluş Partisi Gençliği Üçüncü Kampı
A
ğustos 2010, Kurtuluş Partisi Gençliği
Kamp’taydı. Ankara, Antep, İzmir, İstanbul, Tekirdağ, Samandağ, İskenderun, Eskişehir, Mersin, Konya... Çantalarımız
sırtlarımızda, dilimizde dinmeyen türküler, vurduk kendimizi ormana. Üç gün iki gece. 70 cevahir, hep patikalardan yürüdük ve hep tek sıra
halinde, Üç gün iki gece.
Herkes bir öncekinin adımını izledi. Herkes
yoldaşının adımlarını takip etmenin hazzını duydu, güvenini hissetti. Çelik disiplin gerektirir karanlıkta yürümek. Her sesi duymak gerekir, arkana güvenmek gerekir. Korksan da karanlıktan,
yaracaksın. Ormanın homurtularını duyacaksın
ama yolundan şaşmayacaksın. Yoldaşlarını kollayacak, ama tedirgin olmayacaksın. Ne zordur en
öndekinin işi. Karanlık ama zifiri karanlık. Kolay
mı ormanda yol bulmak? Arkanda 70 kişi, herkes
yol göstermeni bekliyor, tek bir yanlış adım ve işte kayboldun. Bir kez kaybettin mi geri bulması
zor. Hata yapılmaz mı? Yapılır. Ama okşamayacaksın hatayı, en keskin kılıçla keseceksin acımaksızın ki bulasın doğruyu.
30 litrelik bidonlar gitti geldi sırtlarımızda
yarım saatlik yolu, Üç gün iki gece. İnerken suya bidonlar boş, herkes alçak gönüllü, yüzler
güleç. Çıkarken tepeyi yol yokuş, burnumuzdan
damla damla aşağıya iniyor ter. Bir yoldaş sesleniyor, “ver gardaşım, sen yoruldun az ben taşıyayım”. “Az” dediğine bakmayın, bıraksan
kampa kadar kendi taşıyacak. Yorulan çekinmiyor yorulduğunu demeye. Hoş, demeye de gerek kalmıyor. Sen gittin yüz, ben gittim beş yüz,
lafını eden yok. Herkes gücünün yettiği kadar.
Su varıyor ya kampa, herkes için önemli olan o.
Öğrendik 30 kilonun, 30 kiloyu 30 dakika taşımanın ne demek olduğunu. Of demeden yükün
altına girmeyi, girince de of demekten çekinmemeyi.
Yaş kesen baş kesermiş. Halkımız böyle bilir, böyle söyler. Kıymadık yaşa ama bakmadık
da kuru dalların, tomrukların gözünün yaşına.
Üç gün iki gece. Yüzlerce kilo vız geldi bize.
Kıymık batsa iki gün vızıldanırdık belki, budaktan esirgemedik kendimizi. Neydi üretim?
“Toplum-cul+Teknik ilişkiler içinde doğa ile
madde alışverişi”. Kıvılcımlı Usta’dan öğrendik
teoriyi, pratik kaldı bize. Yaparsın iki kütükten
bir kızak, yüklersin üstüne yüzlerce kilo dalı,
çalıyı, çırpıyı; oldu mu sana teknik?! Koşarsın
en battalından yoldaşları kızağa, sürersin ormanın derinliklerinden aşağıya kampa; oldu mu sana toplumcul?! Al sana üretim. Isınırsın, korunursun, pişirirsin, ateşten değerli bir şey yok ormanda. E tabi al sana eğitim! Üretim olmadan
eğitim de olmuyormuş.
Yemeklerimiz közde pişiyor ağır ağır ve bir
çırpıda bitiyor ortak sofrada. Üç gün iki gece.
Yorgunluğundan mutlu bedenlerin boş midelerine, yemekler çabuk iniyor. Yemekler lezzetli.
İçindeki her şeye bir yoldaşımın eli değmiş. Bir
parçasını katmış yoldaşlarım. Bütün yemekler
de öyle değil mi? Her yemek binlerce emekçinin elinden geçiyor, onların bir parçasını içeriyor. Ve gördüm ki, közde pişen her şeye ateş
kendi tadını da veriyor. Bizim gibi ateşin etrafına oturup, onun nimetlerinden faydalanan İlkel
Sosyalist atalarımızın, ateşin ruhunun olduğuna
inanmaları hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Ateş içine
aldığı her şeyi değiştirip dönüştürüyor. Onunla
ilişkiye geçen her şeye ruhundan bir şeyler veriyor, bazılarını arındırıyor, bazılarını yok ediyor.
Fabrika cehennemi geliyor aklıma. İşçi Sınıfı
geliyor. İşçi Sınıfının ateşini hayranlıkla uzaktan
izleyen küçükburjuva sosyalistleri geliyor aklıma, lafını duyunca yangından kaçar gibi telaşla-
nan burjuva sosyalizmi hemen ardından. Ve birden alevler harlanıyor. Fabrika cehenneminden
geçerek daha da çelikleşenler, Proletarya Sosyalistleri geliyor aklıma, Demirci Kawa geliyor, yitirdiğimiz yoldaşlarımız, görev başında şehit düşen Devrimci sendikacı Recep Başkan geliyor
aklıma. Partimiz geliyor aklıma. İşçi Sınıfına onlarca İŞGAL-GREV-DİRENİŞ armağan eden
Yoldaşlarım geliyor aklıma. Biz ateşe hayran değiliz, biz onu örgütlüyoruz el birliğiyle, yön veriyoruz ona. Daha güçlü harlayacağız alevleri değiştirip dönüştürsün diye dünyayı.
“Devrimci Önder Kimdir?” sorusunun yanıtını Merkez Komite Üyemiz, Ankara İl Başkanımız Sait Kıran Yoldaş’tan aldık bir daha.
Üç şehitleri ve Tüm Devrim şehitlerimizi bir kez daha andık:
Söz veriyoruz: Mücadelenizi
zafere ulaştıracağız
Parababalarınca 1 Eylül’de katledilen Üç Şehitler nezdinde tüm Devrim Şehitlerimizi Partimizde gerçekleştirdiğimiz bir etkinlikle andık.
Katledilmelerinin ardından geçene onca yıla karşın şehitlerimiz hâlâ bizimle birliktelerdi
Anmamızda. Bundan sonra da yüzlerce yıl bizimle birlikte olmaya devam edecekler.
Kurtuluş Partisi Gençliği’nden Elif Çıngı Yoldaş’ın konuşmasını yayımlıyoruz.
İstanbul’dan Kurtuluş Partililer
B
Merhaba Yoldaşlar,
ugün 1978’in 1 Eylül’ünde Ankara’nın
Şentepesi’nde Pol-Bir’li faşist polisler
tarafından katledilen Mahmut-İbo-Sadi
Yoldaşlar nezdinde bütün Devrim Şehitlerimizi anmak için toplandık.
İlk olarak Mahmut-İbo-Sadi Yoldaşları
anlatmak istiyorum. Bu yoldaşlar, gencecik yaşlarına rağmen insanlığın biricik kurtuluşu olan
sosyalizmi kavramış ve canları pahasına da olsa
bu yüce davayı zafere ulaştırmak için savaşmışlardı.
Gencecik yaşlarda olan bu yoldaşlarımız,
dedim: Mahmut ve Sadi 18, İbo 20 yaşındaydı.
Üç Şehitler’imiz, Şentepe’de yiğitçe, kararlıca mücadele yürütmüş, Şentepe’de yaşayan
bütün halkın sonsuz sevgisi ve saygısını kazanmışlardı. Aynı zamanda faşistlerin de korkulu
rüyası olmayı başarmışlardı. Günlük hayatta
yoldaşlarımızla karşılaşmaktan korkan ve onları her gördüklerinde yollarını değiştiren faşist
polisler, yoldaşlarımızın o sırada bulunduğu Saz
Evi’ni içeriye girmeden korkakça, haince, teslim ol çağrısı bile yapmadan taramışlardır. Ve
yoldaşlarımızın son sözleri kavgalarının yerde
kalmaması olmuştur.
İşte bu Üç Yoldaş, ölümden korkmak değil,
girdikleri bu kavgada ölümün kendilerine nefeslerinden bile daha yakın olduğunu bilerek
savaşmışlardır.
Bugün, Mahmut Çal-İbrahim Uzun-Sadi
Okçuoğlu Yoldaşlar’ımızın nezdinde, bütün
devrim şehitlerini anmak için toplandık, demiştim konuşmamın başında.
Bugüne kadar yüreği sevgi, inanç, kavga
dolu yoldaşlarımızın adlarını okumak istiyorum
müsaadenizle: Mehmet Taşdemir, Fethi
Demir, Mahmut Çal, İbrahim Uzun, Sadi
Okçuoğlu, Şükrü Bulut, Doğan Terlemez,
Engin Yüzbaşıoğlu, Bozan Kara, İsmet
Demir, Arif Karazeybek, Cemil Korkmaz,
Ali Bayık, Sıtkı Şaplak, Mehmet Ali Köylü,
Saadet Bayyar, Bahri Akbulut, Orhan Melek
Demiröz, Faruk Sur, Kazım Sümer, Orhan
Alpay, Hamdi Yılmaz, Semiha Kıvılcım Güldemir, ecla Kıran, Hasan Semerci, Recep
Vurmuş, Mehmet Eker, Mehmet Köroğlu…
Bu yoldaşlar ölümü bir devrimci görev gibi
kabul etmiş ve inandıkları sosyalizm mücadelesini yakışır biçimde bedence aramızdan ayrılmışlardır. Bedence diyorum farkındaysanız,
çünkü bugün sadece onları anmak, arkalarından
yas tutmak için yapılan bir gün değil. Bugün
onların bize bıraktığı biricik ağır davanın
sorumluluğu altındayız.
Bugün burada bulunan yoldaşlarım ağabeylerim, ablalarım; bir insanın sahip olabileceği
yegâne yüreğe sahipler. Bu yürek ki, her gün,
her dakika, her saniye bir tanecik amaca ulaşmak için çarpıyor: Yoldaşlarımızın bize bıraktığı görevi en iyi şekilde taşımak için! Bugün sizlerin burada olması bile bunun kanıtı.
Yoldaşlarımız bize neyi mi bırakmışlardı?
Usta’mızın; net, herkesin anlayacağı bir
şekilde ifade ettiği gibi, insanın hayvan yerine
konulmasına karşı olmak!
Bu kelime ne kadar anlaşılır, ne kadar açık
değil mi sevgili yoldaşlar?
Yoldan çevirip söyleyeceğiniz bir insan bile
bunu anlar, ama tam bizim gibi anlamaz.
Bu cümlenin sonu nedir, arkadaşlar?
Bu cümlenin sonu; sosyalistimdir. Bunu biz
Ali Rıza Küçükosmanoğlu, DİSK Örgütlenme
Daire Başkanı, Nakliyat-İş Sendikası Genel
Başkanı Devrimci Sendikacılığın yüzakı Yoldaş’ımız, bizi aydınlattı “İşçi Sınıfı ve Gençlik
Mücadelesi” konusunda. Başkanlık Kurulu
Üyemiz, Genel Saymanımız, işkence tezgâhlarından Ustasının hakkını vererek çıkan Gürdal
Çıngı Yoldaş’ımız bir kez daha altını çizdi:
“Güncel Durum ve Görevlerimiz” başlıklı konuşmasında: “birincil görevimizin örgütlenmek” olduğunu. Karnımızı değil sadece, beyinlerimizi de doyurduk anlayacağınız...
“İlkel” atalarımız gibi ateşin etrafına toplandık her gece. Eğlence hepimiz içindi, hepimiz
eğlenceydik. Hepimiz eşit ve kankardeştik “ilkel” atalarımız gibi. Dans hepimizin, tiyatro hepimizin, müzik hepimizin.
Malum referandum gündemdeydi, Tayyipgiller Anayasasına “Hayır” sloganları yükseldi
tüm yoldaşlardan.
Son söz: Üç gün iki gece çok şey ifade edecek eğer hayatımıza yansıtabilirsek öğrendiklerimizi. Okullar, Fabrikalar bizi bekliyor İşgaller,
Grevler, Direnişler, yeni yeni örgütlenmeler...
Onlardan daha da çok şey öğreneceğiz.
Bu kamp, devrimci bir kamp oldu. Ben de
bir şey ekleyeyim: Hayatta her şey devrimcidir,
yeter ki biz kavrayabilelim.
Not: Aradan üç yıl geçmiş, ilk kez 2007’de
yapmıştık Orman Kamp’ımızı. O zaman yazdığımız değerlendirmeyi okuduktan sonra birkaç
güncellemeyle bu yılki kampımızı anlatabileceğimi gördüm. Çünkü yoldaşlık aynıydı, sevgi
aynıydı, inanç, hınç, coşku, sıcaklık aynıydı. Bu
yazı da böyle oldu.
Ankara
Kurtuluş Partisi Gençliği’nden
Bir Yoldaş
adımızı bildiğimiz gibi biliriz. Tekrar ve yeniden söylemem gerekirse:
Biz; insanın hayvan yerine konmasına
karşı olduğumuz için sosyalistiz!
Biz insanların, halkımızın bu bozuk düzeni fark edip insan gibi yaşamak için savaşmasını örgütlemek için sosyalistiz!
Yoldaşlar,
Siz de farkındasınız nasıl bir cehennemde
yaşadığımızın, bugün iktidarda olan Tayyipgiller’in nasıl sinsice, haince bir hastanın vücuduna yayılan kanser hücresi gibi, halkımızın bedenine yayıldığının... Bu iktidar ki, insanlarımızın
saf, temiz din duygularını sömürmekle kalmıyor
onların en hassas noktası olan din’le vuruyor.
Halkımız saf, temiz… Bunlar da görünüşte dine
saygılı, dinin bütün gereklerini yerine getiren
insanlar
olarak
gözüküyorlar.
Genel
Başkan’ımızın dediği gibi, bunların tanrısı Para
Tanrısı, arkadaşlar. Görünenin tam aksine, bunlar şerefsiz, insana saygı duymayan, zerre kadar
önemsemeyen insanlar.
Siz de bilirsiniz, İslam dininde her şey insan
sevgisiyle başlar. Tayyipgiller’in halkını sevdiğini düşünebilir miyiz?..
Hayır. Tabiî ki de yaptıkları, yapacakları
belli bunların. Devletin her kademesini; yargıdan, TSK’ye, TSK’den emniyete, emniyetten
eğitime, eğitimden sağlığa her yeri ele geçirmek
için yapmayacakları iş yok bunların. Türk
Ordusu’nun ilerici geleneğini çökertmek için
hazırladıkları Ergenekon kandırmacası, namuslu asker ve aydınlarımızın Silivri denen yere
hapsedilmesi, hepsi bu planın bir parçası. Fakat
Tayipgiller bunu yaparken o kadar sinsice yapıyorlar ki, yeni gelen arkadaşlarımızın kafasında
soru işaretleri olabilir. “Ergenekon Davası”
dedikleri davada Veli Küçük gibi, Danıştay saldırganı Alparslan Arslan gibi insanları da içerde
tutuyorlar. Ki bu insanlar gerçekten Kontrgerilla’nın pis işlerine bulaşmış insanlar. Fakat bu da
oyunun bir parçası… Namuslu, AB-D karşıtı
aydınlarımız, askerlerimizi içeri tıkmak için
yapılan göz boyaması. Ve farkındaysanız, son
Askeri Şura da onların istediği gibi oldu.
Nasıl mı oldu?
Şura öncesi, şerefsiz Tayyipgiller’in uşağı
savcı Zekeriya Öz, Mustafa Kemalci, ABD karşıtı generalleri, “İnternet Andıcı” gibi bahaney-
1
Biz Kıvılcımlı’nın Öğrencileriyiz;
İte, çakala pabuç bırakmayız!
980 Faşist Darbesinin ardından emperyalizmin medyasıyla, kültürüyle, eğitimiyle
her alanda baskı kurarak yarattığı, beynini
sadece yaşamasına gerektiği kadar kullanan, düşünmeyen, sorgulamayan, kafadan silahsız bir
nesil… Dünyanın onca yerinde hayatını insanlık adına feda etmiş lider, önder dururken kendine televizyonlarda izlediği dizi karakterlerini
örnek alacak kadar dünyadan habersiz bir gençlik...
Hayatının her alanında sillesini yediği emperyalizme “diğer yanağını uzatan” öylesine
vurdumduymaz bir gençlik…
Hayır! Bu bir roman ya da film özeti değil!
Bu, ülkemizde ve dünyanın tüm emperyalizm
tarafından geri bıraktırılmış ülkelerinde, nedense hiçbir televizyon programında, dizide, filmde
konu edilmeyen bir manzara… Evet, hiçbir dizide, televizyon programında, filmde göremezsiniz bunları. Nedeniyse açık; “hiçbir katil kendi cinayetine kendisi hüküm vermez” de ondan.
Dünyanın her yerindeki gençleri popüler kültür
mavallarıyla çamura bulayan emperyalizm,
medyaya da sahip de ondan… Devrimciliği bile
“etiket” olsun diye, çevre edinmek amacıyla yapan gençler yaratıp, sonra da: “İşte devrimciler
böyledir ey halk. Bak gör seni bunlar mı kurtaracak?” diye masum pozlarına bürünen emperyalizm ve onların her yerdeki maşaları, poliste,
orduda, medyada, siyasette her yerde varlar…
Peki, hiç kimse bunun farkında değil mi?
Bu gidişe dur diyecek kimse yok mu?
Var elbette…
İşte asıl mesele de bu…
Emperyalizmin “B planı” tam da burada giriyor devreye. Medyasıyla, kültürüyle beynini
işgal edemediği gençleri, baskılarıyla geriletmek, sindirmek istiyor emperyalistler. Emperyalizmin ülkemizdeki uşakları Tayyipgiller de
birebir uyguluyorlar bunu.
“Ensesine vur ekmeğini al” modeli gençlik
yaratma çabaları her zaman sökmüyor. Orada da
devreye okul yönetimlerindeki adamlarını, emperyalizmin gırtlağından bir salya gibi fırlayıp
halkların, devrimcilerin gırtlağına yapışan faşistleri sokuyor, polisini sokuyor.
Özellikle liselerde yoğun uygulanan bu baskılar, genellikle, çoğu genci yıldırmayı sindirmeyi başarıyor. Bunun nedeni de bir yandan 80
Faşist Darbesini yaşamış, devrimcilikten Azrail’den korkar gibi korkan ve çocuklarına da bu
konuda baskı uygulayan aileler; bir yandan da
gençlerin devrimci heyecanlarını sömürerek daha devrimin ne olduğunu bilmeyen gençleri bi-
le ifade vermeye çağırdı.
Peki neydi bu internet andıcı?
Genelkurmay
bünyesinde,
Bilgi
Destek Daire Başkanlığı’nca
psikolojik
savaş amaçlı oluşturulan
42
internet
sitesinin, iktidarı ve
cemaatleri
hedef
aldığı, ayrıca 292
Türkçe yayın yapan
internet sitesinin de
sürekli izlendiği ileri
sürülüyordu. Bu iddia
ile 1. Ordu Komutanı Org. Hasan Iğsız gibi generaller Şura’da terfi almaları gerekirken istifa
ettirildi. Böyle bir gerekçeyle yıllarını TSK’ye
adamış ABD karşıtı generaller tasfiye edildi.
Tayyipgiller’in gündemdeki aldatmacası da
Referandum.
Kendi ekmeklerine yağ sürmek, kurguladıkları planları rahat biçimde hayata geçirmek için
sözde demokratik bir anayasa hazırladılar. Ve
bu anayasayı, halka, 12 Eylül darbesinin
anayasasıyla yönetilen bir ülkenin, demokratik
olmadığı gibi söylemlerle tanıttılar. Hatta o
kadar ileri gidip, Tayyip, yiğit yoldaş, 17’sinde
yaşı büyültülerek idam edilen Erdal Eren için
ağladı! Ve bizim devrimci geçinen aydın insanlarımız bundan etkilendi, referandumda “Evet”
oyu kullanacaklarını söylediler. Bunlar böyle
derken, arkadaşlar, halkımız ne yapsın…
Tayyip şerefsizi Sevrci Soytarı Sahte solcuları kafaladı ya, şimdi sıra geldi ülkücülere. Bu
sefer de 12 Eylül sürecinde faşist Hüseyin
Kurumahmutoğlu’nun Mamak Cezaevi’nde
iken sabah namazını kılarken sırtından ensesine
vurulan bir dipçik ile boyun kemiklerinin hasar
gördüğü ve bilahare hasarın tedavisi esnasında
yapılan uygulama sonucunda da vefat ettiğini
yeniden ülkücülere hatırlattı. O kadar “zeki” ki
başbakan, arkadaşlar, ülkücüleri de kafaya
aldı(!) Ki biz, zaten bu faşistlerin ne mal olduklarını iyi biliriz. Şimdi MHP geçmiş “Hayır”
diyor, sırf AKP’ye karşı olduğunu göstermek
için. Bu da onlara göre bir seçim politikası,
arkadaşlar, biliyorsunuz ki seneye seçimler
rer devrimci önder havasına sokarak kendilerini
tehlikeye atmalarına, ucuz kahramanlıklara düşmelerine sebep olan “çakma” devrimci hareketler…
Tüm bunlar yüzünden devrimci gençler, etkilendikleri Deniz Gezmiş gibi, Che gibi olma
hevesiyle ve heyecanıyla bir hışım devrimciliğe
atılıp sonra da saman alevi gibi sönüyorlar. Yani bir yanda domuzuna örgütlenen “it sürüsü”
gibi gün geçtikçe çoğalan Faşistler, Ortaçağcı
gericiler; bir yanda dağınıklık, sayıca azlık yetmiyormuş gibi, var olan devrimci gençlerin
devrimcilikten soğumasına, korkmasına yol
açan devrimci hareketler.
Peki, biz neredeyiz?
Biz, Halk Kurtuluşçu Liseliler, ne yarım
akıllı popüler kültür evlatları, ne de bilinçsizce,
parkan varsa devrimcisin mantığına sahip gençleriz. Yani, ne emperyalizmin medyasına kültürüne vb.ne, ne de faşistine, polisine, okul yönetimine boyun eğeriz biz. Eğmedik, eğmeyeceğiz. Ne arkamızdan saldıran, yiğitliği, mertliği
sadece mafya dizilerinde görebilen faşistlere, ne
de bizi susturmaya çalışan, okuldan atmakla,
eğitim hayatımızı sonlandırmakla tehdit eden
faşist okul yönetimlerine boyun eğeriz, meydan
veririz.
Çünkü biz Hikmet Kıvılcımlı’nın öğrencileriyiz.
Usta’mızdan öğrendik devrim için savaşmayı bizler. 70 yıllık ömrünün 50 yılını insanlığın
kurtuluş davasına adayan, 22.5 yılını zindanlarda geçiren ve arkasında bizlere 100’lerce eserlik
dev bir teori bırakan, Türkiye Devrimi’nin Önderi Kıvılcımlı’nın öğrencileriyiz biz.
O’ndan öğrendik faşizme karşı mücadeleyi,
baskılara karşı dimdik ayakta durabilmeyi.
Usta’mızın deyimiyle “hiçbir zulmün sindiremeyeceği Modern İşçi Sınıfı gibi yenilmez bir özgücün müttefiki”yiz bizler. Yıldırılamaz gençliğiz!
İşte bu yüzden; ne faşist baskılar, ne yönetim baskıları, ne polis copları, ne aile baskısı bizi haklı mücadelemizden bir adım dahi geriletemedi, geriletemeyecek! İte, çakala pabuç bırakmadık, bırakmayacağız…
Yaşasın Gençliğin Devrimci Mücadelesi!
Yaşasın Sosyalizm!
İzmir’den
Halk Kurtuluşçu Liseliler
var…
Şimdi gelelim CHP’ye… Kılıçdaroğlu o
kadar şaşayla geldi ki genel başkanlığa, herkes
de bir heyecan, sol yeniden toplandı, bütün sol
CHP’ye gibi salvolar duymaya başladık…
Geçirdi Ecevit’in kasketini başına Halkçı
Kemal, Memur Kemal, ohh ne güzel dünya…
Ama biz biliyoruz ki, bu da AB-D’nin bir
oyunu.
BDP’ye gelelim şimdi de: Onlar da “Boykot” yapıyorlar biliyorsunuz. Kitlesini 12 Eylül
günü sandığa gitmemeye teşvik ediyor. Ki son
günlere baktığımızda onların da evet’e her
geçen gün yaklaştıklarını görüyoruz.
Partimizin dediğine gelelim: biz de diyoruz
ki AB-D Emperyalistlerinin Türkiye’yi “Ilımlı
İslam” a götürme ve Yeni Sevr’i uygulatma projesi olan anayasa değişikliğine HAYIR!
Evet Yoldaşlar,
Bugün Üç Şehitler’imiz Mahmut-İbo-Sadi
Yoldaşlarımız nezdinde tüm devrim şehitlerimizi andık. Anarken bize bıraktıkları biricik su
götürmez hedefimiz olan sosyalizme ulaşmak
için, taşıdığımız ağır görevin sorumluluğunu bir
kez daha kavramış olduğumuza inanarak konuşmama son veriyorum.
Mahmut, Sadi, İbo Yoldaşlar Ölümsüzdür!
Devrim Şehitleri Ölümsüzdür!
Yaşasın Halkın Kurtuluş Partisi!
16
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
İşçi Sınıfımızdan
H
Mutaş İşçisi Kazanacak!
alkın Kurtuluş Partisi
Gebze İlçe Örgütü olarak,
11 gündür Direnişte olan
DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası
üyesi Mutaş İşçilerini direniş yerinde ziyaret ettik.
Mutaş, metal işkolunda bir işyeri. Metal saçları ortalama 1100 derece sıcaklıkta işlemden geçirerek
baklava dilimi, gözyaşı damlası vb.
şekillerde biçimlendiriyor, Mutaş
İşçisi. ABD merkezli ekonomik
kriz yüzünden, Parababalarının krizin faturasını İşçi Sınıfımıza çıkarmaya çalışmasıyla yüz binlerce işçi
kardeşimiz işsiz kalırken, Mutaş, işçi çıkarmadı. Çünkü yoğun bir şekilde ihracat yapıyordu. Ve Türkiye’de aynı işi yapan iki fabrikadan
biriydi. Tam tersine işler yoğundu,
işçiler sürekli mesai yapıyordu. Ancak Mutaş patronu mesai ücretlerini ödemiyor, onun yerine işçilere zorla imzalattığı sözleşmeye
göre denkleştirme çalışması uy-
guluyordu. Yani mesai yapılan
günlerin yerine, işlerin daha az yoğun olduğu günlerde izin kullandırıyordu. Bu sömürüye daha fazla
dayanamayan Mutaş İşçisi de; haklarını aramak, insanca çalışma koşullarına kavuşmak için Anayasal
hakkını kullanarak sendikaya
üye olmuştur.
DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş
Sendikasına üye olan işçilerin çoğunluk tespitinin işverene ulaşma-
sıyla işverenin sendikaya ve işçilere
yönelik saldırıları başladı. 7 Mutaş
İşçisi işten çıkarıldı. Denkleştirme
çalışmasını kabul etmedikleri bahanesiyle işten çıkarılan işçilere önce
tüm yasal haklarının verileceğini
söyleyen işveren, ardından işçilerin
evlerine gönderdiği tebliğde, işçileri İş Yasasının 25/2’nci maddesine
göre Tazminatsız çıkardığını bildirdi. Bunun üzerine işçiler bu haksız
ve hukuksuz işten çıkarmaya karşı
işyerlerinin önünü terk etmeyerek
sendikaları Birleşik Metal-İş öncülüğünde direniş başlattılar.
Biz de Kurtuluş Partisi olarak
direnişlerinin 11’inci gününde işçi
kardeşlerimize destek olmak, moral vermek, mücadelelerinde yanlarında olduğumuzu belirtmek,
göstermek amacıyla bir ziyaret
gerçekleştirdik.
Öğle arasında, halen fabrikada
çalışmakta olan sendika üyesi işçi
kardeşlerimizin de direnişe destek
olmak için sloganlarla fabrikadan
çıkması, içerideki ve dışarıda direnişteki işçilerin buluşması, duygu,
heyecan ve coşku dolu anlar yaşattı
bizlere. “İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek”, “Mutaş İşçisi Yalnız Değildir”, “Mutaş İşçisi Köle
Değildir”, “Mutaş’a Sendika Girecek Başka Yolu Yok”, “Atılan
İşçiler Geri Alınsın” sloganlarıyla
mücadelede kararlı olunduğunu
haykırdık hep birlikte. Ardından halaylar çekildi.
Kurtuluş Partisi olarak, Mutaş İşçilerinin, bu mücadelede
sendikalarıyla birlikte kazanacaklarına ve sendikalı olarak işlerine geri döneceklerine inanıyoruz. Bu mücadelede kendilerini
zafere kadar desteklediğimizi,
her türlü destek ve yardım için
kapımızın sonuna kadar açık olduğunu duyuruyoruz.
İşçi Sınıfımız Örgütlüyse heptir, Örgütsüzse Hiçtir. Mutaş İşçilerinin mücadelesi elbet zaferle taçlanacaktır. 06.09.2010
Gebze’den
Kurtuluş Partili İşçiler
Mutaş İşçisi Köle Değildir!
A
Kurtuluş Yolu
nayasal haklarını kullanarak
Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlendikleri için işten atılan Mutaş İşçileri 11 gündür
direnişte. Çoğunluk tespitinin gelmesiyle durumdan haberdar olan
patron, işçileri mesaiye kalmaya
zorluyor, bu da yetmiyor, mesai ücretlerini vermeyi reddederek bunun
yerine denkleştirme çalışmasını getiriyor. Ve işçilere çalıştıkları mesailerin yerine izin vermek istiyor.
İşçiler bunu kabul etmeyince de;
çoğunluğu 11-13 yıllık 8 işçiyi, tazminatsız olarak bir günde kapıya
koyuyor.
İşte biz de Kurtuluş Yolu gazetesi olarak, bu haksızlığa karşı direniş
başlatan, işyerlerinin önünden ayrılmayan Mutaş İşçileriyle bir röportaj
yaparak okurlarımıza onların mücadelesini onların dilinden anlatmak
istedik.
Kurtuluş Yolu: Mücadelenizde
başarılar dileriz. Bize kısaca
DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlenme sürecinizi ve bugün neden burada direnişte olduğunuzu anlatır mısınız?
Coşkun Çelik: İşyerindeki bazı
haksızlıklara dayanamadığımız için
sendikaya üye olduk. Cumartesi
günleri çalışıp yerine izin kullandırtıyorlardı bize. Biz de izin değil mesai ücreti istiyorduk, vermiyorlardı,
denkleştirme çalışması diye. Tabii
bu konuyla ilgili kanuni yolları bilmiyorduk. Bize sendika sahip çıkar
deyip sendikalı olmak istedik ve olduk. Hiç fire vermeden olduk. Ve
tespit belgesi geldi ama işveren itiraz etti.
21 Ağustos cumartesi akşamı bize çalışmamızı söylediler, biz de çalışacağız ama mesai ücreti karşılığında, izin karşılığında değil dedik.
İşverenimiz de mesai ücreti vermiyorum, çalışırsanız izin dedi, biz de
çalışmadık. Yasal hakkımız bizim
bu. Onu kullandık. Onu kullandığımız için aradan üç dört gün geçti,
daha sonra 26 Ağustos akşamı 7 ar-
kadaşımızla birlikte çıkışımız verildi. Bütün sosyal haklarımız 27
Ağustos Cuma günü hesabınıza yatırılacak diye söylendi bize. O akşam iş akdimize son verildi. Biz 27
Ağustos günü işyerinin kapısına
geldik. Ayrılmadık, bu haksızlığı
kabullenemedik. Çünkü ben 11 senedir buradayım. Haksız bir şey
yapmadım ben, suç işlemedim.
Şunu da belirtmek isterim, burası krizden etkilenmeyen bir firma.
Çünkü biz ortalama 1100 oC sıcaklıkta normal metal saçlara baklava
dilimi, gözyaşı damlası gibi şekiller
veriyoruz. Türkiye’de bu işi yapan
iki fabrikadan biri burası... O yüzden de, başka alternatifi olmadığı
için krizden etkilenmedi. İşlerimiz
yoğun. İhracat yapıyor devamlı.
27 Ağustos günü bize, evlerimize noter aracılığıyla çıkış kâğıtlarımız gönderilmiş. İş Yasasının
25/2’nci maddesinden tazminatsız
çalışmasıyla alakalı değil, sendikalı
olduğumuz içindir. Sendikaya üye
olduğumuz için, sendikayı buraya
getirmek istediğimiz için çıkartıldığımıza inanıyorum. 2 senedir biz
denkleştirme çalışmasına uyuyoruz,
bir gün uymadık diye mi kapı önüne konulduk… Ayrıca burada herkes bir iş yapmıyor, birçok iş yapıyor.
Şendoğan Bostancı: Ben yaklaşık 13 seneden beri çalışıyorum burada. Bunlar bize denkleştirme çalışması yaptırdılar. Sözleşme imzalattılar. Bize okutmadılar, okumanıza gerek yok dediler. Buradaki muhasebeci, ben bile attım imzayı, bir
şey çıkmaz, dedi. Ona inanaraktan
biz de imzaladık. Yaklaşık bir buçuk sene biz bunu devam ettirdik.
Ama artık dayanılmaz oldu iyice.
Biz de arkadaşlarla toplantı yaptık.
Ne yapalım, ne edelim, bizim hakkımızı ancak sendika arar. Biz bir
olarak çıkartıldığımız söylenmiş.
Ama bize çıkarken haklarımızı vereceklerini söylemişlerdi. Tazminatsız çıkış diye bir şey söylemediler. Böyle bir madde söylemediler.
Biz de hem direnişimizle hem de
kanunsal yollarımızla, sendikamızın aracılığıyla hakkımızı arayacağız.
Ben 11 yıldır bu fabrikadayım.
Bizim çıkartılışımız denkleştirme
araştırma yapalım, hangi sendika
sağlamsa biz ona üye olalım, dedik.
DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş
Sendikası’na üye olduk, yaklaşık 3
ay kadar oluyor. Bütün işçiler eksiksiz üye olduk.
Zaman içerisinde patronumuz
dışarıdan ihracat için mal aldı. Onu
üretirken bize baskı yaptı. Mesaiye
kalacaksınız, biz de istiyoruz mesaiye kalmak. Ama mesainin ücreti-
Varlık nedenleri, İşçi Sınıfı içerisindeki
sermayenin Truva atı durumunda olan
HAK-İ, gibi sarı sendikacılar DİSK’e çamur
atamazlar!
Basına ve Kamuoyuna
D
İSK kurulduğu 13 Şubat
1967’den beri İşçi Sınıfının
Ekmeğini Büyütme Mücadelesi verirken, aynı zamanda daha
demokratik bir Anayasa ve Yasalar
için Demokrasi Mücadelesi de vermiş, DGM’leri “ezmiş”, her türlü
faşist saldırı karşısında her zaman
yiğitçe, onurluca direnmiştir.
Bu yüzden Konfederasyonumuz DİSK, kurulduğu yıldan beri
sermaye sınıfının/parababalarının,
emperyalistlerin, siyasi iktidarların, faşist 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin hedefi olmuştur.
İşçi Sınıfı içinde AB-D Emperyalistlerinin ve bezirgân sermaye-
nin Truva Atı olma rolünü oynayan HAK-İŞ Genel Başkanının, İşçi Sınıfının sendikal örgütü olan
DİSK’e yönelik saldırılarına İşçi
Sınıfımız gerekli cevabı verecektir.
AKP’nin Anayasa Referandumundaki “evet” gerekçelerini anlatan broşüründe belirtildiği gibi,
Anayasa değişiklikleri aynı zamanda “küresel sermayenin ihtiyaçlarını karşılamak” amacıyla da
yapılmıştır.
Yani yerli-yabancı sermaye,
kanlı çapulları için ülkemizi “dikensiz gül bahçesine” dönüştürmeyi amaçlamaktadır bu Anayasa değişikliğiyle.
Diğer gerekçelerle birlikte bu
Anayasal değişikliğine hiçbiri işçiemekçi-halk örgütü “evet” oyu
vermemelidir.
Ancak varlık nedenleri İşçi Sınıfı içerisinde Truva Atı rolünü oynamaktan öteye geçmeyen HAKİŞ ve benzeri sarı sendikacılık yapan örgütlenmeler doğaldır ki
efendilerine hizmet ederek işlevlerini yerine getirmektedir. Ama
unutmasınlar ki Yerli-yabancı Parababalarından ve onların saflarında olanlardan İşçi Sınıfı er geç hesap soracaktır. 07.09.2010
ni vermeyiz, yerine izin kullandırırız, dedi. Biz de; çalışırsak karşılığında izin istemiyoruz, paramızı istiyoruz, dedik. Ondan sonra bir kağıt düzenlemişler, esnek çalışma vb.
Dedim imzalamıyorum. Ver hakkımı hem çalışayım hem kâğıdı imzalayayım, sorun değil. Ondan sonra
26 Ağustos’ta bize, sizinle bu şekilde çalışamıyoruz, patron bu işyerinde istemiyor, diye bizi işten attılar.
Ama asıl gerekçe sendikaya üye olmamız. Başka hiçbir neden yok. Biz
sendikaya üye olduk diye patron bizi işten çıkardı. Şu anda da 11 gündür direnişteyiz.
Metin Akça: Bizi 25/2’inci
maddeden çıkardılar. Aslında öyle
bir şey yoktu. Sözde tüm yasal haklarımızı vererek işimize son vereceklerdi ama noter aracılığıyla evimize gönderilen kâğıtlarda tazminatsız olarak çıkarıldığımızı öğrendik.
Hüseyin Keskinoğlu: Ben 2 sene 3 aydır burada çalışıyorum. İlk
alındığımızda bu denkleştirme çalışmasıyla ilgili bir kâğıt imzalattırdı patron. Patronun muhasebecisi,
bir zarar gelirse, bütün sorumluluğu
ben alıyorum diye bize okutmadan
imzalattırdı. Bir buçuk senedir cumartesi çalışmalarını ücretsiz olarak devam ettirdi, biz de bunu mecburen kabul ettik. Artık dayanamaz
hale geldik. Biz çalıştığımız günün
ücretini istiyoruz, ücretsiz artık çalışamıyoruz, dayanamıyoruz, çoluk
çocuğumuz ekmek istiyor, bekliyor.
Bu yetersiz kaldığından biz artık
ücretsiz çalışamıyoruz, dedik. Krizden hiç etkilenmeyen bir fabrika bizimkisi. İşi gayet yoğun, Avrupa dışı ve Avrupa içi satışları devam ediyor.
Biz de bu durumda ne yapabiliriz, nasıl hakkımızı savunabiliriz diye Birleşik Metal’e arkadaşlar olarak toplu karar aldık ve üye olduk.
Çoğunluk tespiti geldi ama patron
itiraz etti, şu anda bir yandan da
onun sonuçlanmasını bekliyoruz.
Soğuk baskı ihracatı, üretimi
var. Burada biz bu arkadaşlarımızla
8 kişi o bölümde çalışmaktayız gece gündüz. Cumartesi günü ihracat
satış müdürü patronla gözümüzün
önünde konuştu ve bize dedi ki, arkadaşlara cumartesi pazar çalışma
ücretini vereceğiz ve hafta içi gece
vardiyasına geleceksiniz, mesainiz
devam edecek dedi. Biz de kabul ettik. Son paydos saatinde haber geldi, cumartesi pazar çalışmasını yine
ücretsiz çalıştıracak, mesai ücretini
kabul etmiyor patron. Biz de ücretsiz çalışmayı kabul etmedik. Bunun
üzerine 26 Ağustos’ta çıkışımız verildi. Bize bütün sosyal haklarınız
hesabınıza yatırılacak, kuruşuna kadar tazminatınız ödenecek dediler,
bizi kapıya koydular. Ondan sonra
bizi noter aracılığıyla tazminatsız
olarak 25’inci maddeyi kullanarak
çıkarttılar.
Kurtuluş Yolu: 11 gündür işyerinizin önünde bu hukuksuzluğa ve
haksızlığa karşı mücadele etmek ve
sendikalı olarak işinize geri dönmek için direniştesiniz. Bu süreci
de kısaca değerlendirir misiniz? Kısa bir zaman ama bu mücadele size
neler kazandırdı?
Coşkun Çelik: Mücadelemiz iyi
gidiyor. Kanuni yollardan da mücadelemizi başlatacağız.
Bu mücadelemizde bazı kanun
maddeleri öğrendik. Haklarımızı
aramayı öğrendik. Arkadaşlarımızla
birliği beraberliği öğrendik. Çünkü
daha önceden böyle beraberliğimiz
yoktu. İlk defa böyle bir birlik içerisine girdik ve birlik nasıl oluyormuş
gördük, öğrendik.
Ayrıca bu kısa sürede bazı destekler de gördük. DİSK’e bağlı
Nakliyat-İş Sendikası’ndan da destek geliyor. Biz sonuna kadar mücadele edeceğiz. Hakkımızı istiyoruz.
Şendoğan Bostancı: Arkadaşları tanıdık. Birleşik Metal-İş’e üye
olup da çalışan değişik işyerlerinden temsilciler geldiler, onları tanıdık. Yücel Boru’dan geldiler, Kroman Çelik’ten, Areva’dan vb. geldiler. Biz bundan çok memnun kaldık.
İşçi Sınıfı dayanışmasını gösterdiler.
Metin Akça: Birbirimizi de mücadele içerisinde daha iyi tanımış
olduk. Yine mücadeleleri zaferle
taçlanan Çelmer İşçileri geldiler, bizi desteklediler. Ayrıca Halkın Kurtuluş Partisi’nden, Nakliyat-İş Sendikası’ndan da destek alıyoruz. Ve
bu desteklerin çoğalmasını istiyoruz.
Hüseyin Keskinoğlu: Bu mücadelede içerideki ve dışarıdaki arkadaşlarımızla birlik ve beraberlik olduğumuzdan dolayı cesaretleniyoruz. Ayrıca başka işyerlerinden gelen temsilci arkadaşlarımız ve sizlerin desteği bizi çok memnun etti.
Bunlarla gurur duyuyoruz. Bundan
sonra da kararlılıkla mücadelemize
devam edeceğiz. Kazanana kadar.
Kurtuluş Yolu: Önümüzde bir
referandum süreci var. Tayyipgiller
yargıyı da ele geçirmek için hazırladığı anayasa taslağına “evet” oyu
isterken, işçilerin 2 sendikaya birden üye olabileceğini söylüyor. Siz
ne diyorsunuz bu konuda?
Coşkun Çelik: Biz bir sendikaya üye olduk, DİSK’e üye olduğumuz için işveren anında kapının
önüne koydu. Sendikalaşma mücadelemiz devam ediyor hâlâ. İki sendika olayı tamamen kandırmacadır.
O zaman işveren DİSK’in üye olduğu işyerlerine kendi sendikasını, işveren yanlısı, işçiyi satan sendikayı
getirecek. Alın bu da var, buna üye
olun diyecek. İşçilerin kendi iradeleriyle istedikleri sendikaya üye olmasını engellemek için bir kandırmacadır bir işyerinde 2 sendika. Biz
“HAYIR” diyoruz.
Kurtuluş Yolu: Bundan sonra
mücadelenizin seyri nasıl ilerleyecek?
Şendoğan Bostancı: Sonuna
kadar kararlıyız. Kanımızın son
damlasına kadar burada bekliyoruz
ve bekleyeceğiz de. İsterse beni içeriye hiç almasın, yine bekleyeceğim
burada. Sendikalı olarak işe dönene
kadar bekleyeceğim. Bu akşam içeride çalışan arkadaşlarla birlikte
toplanıp slogan atarak Gebze’nin
Meydanına kadar gideceğiz. Orada
konuşmalar yapılacak, basın açıklaması yapılacak, Gebze halkının
duyması için, kamuoyunun duyması için. Elimizden geleni yapacağız.
Kurtuluş Yolu: Hepinize bu
haklı mücadelenizde kolaylıklar dileriz. Teşekkür ederiz.
DİSK/Nakliyat-İş
Genel Yönetim Kurulu
***
Kurtuluş Yolu: Mücadelenizde
başarılar dileriz. Sizden de Mutaş’ta
örgütlenme sürecini, direnişteki taleplerinizi kısaca dinleyebilir miyiz?
Birleşik Metal-İş Sendikası
Gebze Şube Mali Sekreteri ecmettin Aydın: Mutaş İşçisi arkadaşlar, haziran ayı başında sendikamıza gelerek örgütlenmek istediklerini bildirdiler. Yine haziran ayında
hemen üyeliklere başladık ve çoğunluğu sağladık. Burası iki şirketli
bir yer, Mutaş üzerinden Bakanlığa
başvurumuzu yaptık.
Müracaatta bir sorunla karşılaşmadık. Çoğunluk tespitinden sonra
işveren ilk defa burada bir sendikalaşma olduğunu duydu. İşçi arkadaşlara neden sendikaya üye oldunuz diye baskı yapmaya ve sendikadan istifa ettirmeye çalıştı. Arkadaşlarımızın kararlı tutumları sayesinde işveren sonuç alamadı.
İşveren telafi çalışmasına gelmedikleri bahanesiyle işçilerin işine
son verdiğini söylese de asıl sebep
sendikaya üye olmaları ve bunda
kararlı olduklarını göstermeleridir.
İşçiler 11 gün önce işten çıkarıldı ve
o gün bugündür işyerinin önündeki
direnişimiz devam ediyor.
Biz bu işten çıkarılmalar üzerine
işverenle görüştük, sendika olarak.
İşverenin söylediği, sendikayla ilgili bir durum değildir bu, sendikaya
saygı duyarız, ama atılan işçileri de
işbaşı yaptırmayacağız.
İşveren, işçilerin mesaiye kalmadıklarından dolayı çıkarıldığını
söyledi. Ancak yasal olarak işçinin
kendi rızası dışında mesaiye kalmak gibi bir zorunluluğu yok. İşverenin, sen niye mesaiye kalmadın,
diye baskı yapmaya hakkı yok.
Sendika olarak arkadaşlarımız
sendikalı olarak işbaşı yapıncaya
kadar direnişimizi devam ettireceğiz. Mücadelemize kazanana kadar
devam edeceğiz.
17
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
ABD-AB Emperyalistleri ve yerli uşakları Tayyipgiller; vurgun-soygun-sömürü ve talanda sınır tanımıyor!
Bursa-Mustafakemalpaşa’daki Doğa Katliamı tüm vahşeti ile devam ediyor!
Kabulbaba Köyü
Ş
öyle bir sabah uyanıp da çevrenizdeki
doğa güzelliklerinin nasıl bir bir elinizden kayıp gittiğini hiç düşündünüz mü?
Her gün büyük bir heybet ve hayranlıkla baktığım Bursa Uludağ’ın etekleri, yeşilin binbir
tonuyla bir gelin gibi süslenmiştir. Ne yazık
ki, artık yavaş yavaş o güzellikler kayboluyor-kaybettiriliyor. AB-D Emperyalistleri ve
onların yerli uşakları Tayyipgiller, halklarımızı iliklerine kadar, başta ekonomik olmak
üzere, her alanda acımasızca sömürmeye devam etmektedir. Biz Kurtuluş Partililer, Parababalarının bu hayâsız vurgun ve sömürü düzenlerinin içyüzünü ve bu sömürü düzeninden kurtuluş yolunu, hayatın her alanından
seçtiğimiz somut örneklerle göstermeye çalışıyoruz. Bu yazımızda da Parababalarının
doğamızı ve çevre güzelliklerimizi nasıl sömürdüklerini ele alacağız.
Olayın kahramanı, bizzat Çevre ve Orman
eski Bakanı Osman Pepe. Hatırlarsanız, 03
Mayıs 2010 tarihli Vatan Gazetesi, manşetten
Amasra’daki mermer ocağına nasıl usulsüz
şekilde izin verildiğini ve sonradan Pepelerin
şirkete nasıl ortak olduklarını belgeleriyle yayımlamıştı.
Buna göre, 4 yıl önce açılan mermer ocağı, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığından
49 yıllığına kiralanmış. Bartın’ın Amasra İlçesi’nde bulunan Çakraz-Alioba mevkiindeki
Mermer Ocağının yarattığı facia
madenden çıkarılan molozlar da Çakraz’da
yapımı süren bir limanda dolgu olarak kullanılıyormuş. (Bir not: Madene izni veren dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in kızı Şeyma ile Osman Pepe’nin
oğlu İsmail, 2005 yılında evlenmişler.
Pepe’lerin aile şirketi Pekar Grubu’nun internet sitesinde madencilikle ilgili faaliyetler anlatılırken Amasra’daki madenden çıkarılan
mermerlerin başta Çin olmak üzere pek çok
ülkeye ihraç edildiği, 2008 yılı üretiminin 23
bin tonu bulduğu da vurgulanıyor.) Meğer
Bakan, önceden de kendi şürekâsına aynı şekilde güzellikler yaptırmış. Şöyle ki; Kar
Elektrik ve Hat-San’ı, Cüneyt Turkut’a kurdurup bakanlık sonrası oğullarına devreder
Çevre ve Orman eski Bakanı Osman Pepe.
Aynı yöntemi, Bartın’da yemyeşil orman
içindeki mermer madeninde de izler Pepe.
Madeni işleten Karayel Maden’i Cüneyt Turkut kurar. Pepe’ler yüzde 50’sine ortak olur.
Ardından ani bir kararla hisseler yine Turkut’a geçer ama şirketi Pepe’ler yönetir durur.
Biraz da olayların gerisine gidelim. “memurlar. net”in 17 Aralık 2008 tarihli haberini okuyalım:
“AKP Kocaeli Milletvekili Osman Pepe’nin, Çevre Bakanı olduğu dönemde birinci derecede deprem bölgesi Altınova’da
yapımına izin verdiği tersane bölgesinde,
oğullarının da tersane satın aldığı ortaya
çıktı. Pepe’nin iki oğlu İsmail Pepe ve
Mustafa Talha Pepe, 60 dönümlük alanda
faaliyet gösteren Hat-San Tersanesi’nin çoğunluk hisselerini satın alarak büyük ortak oldu. 22 Temmuz seçimlerinden sonra
Başbakan Erdoğan tarafından yeni kabinede görevlendirilmeyen eski Çevre Bakanı Osman Pepe, birinci derecede deprem
bölgesi olan ve
büyük
tarım
arazilerinin bulunduğu İzmit
Altınova’ya tersane yapılması
için bakanlığı
döneminde yeşil
ışık
yakmıştı.
Hersek
Burnu’ndaki
tersanenin yapımı sırasında başta çevreciler olmak üzere pek
çok kişi inşaatı
protesto etmişti.
Altınova’ya tersane yapmak mevcut yasalarla mümkün
değildi. Pepe’nin girişimleri sonucu tersaneye izin çıktı. Bölgede şimdi 40’a yakın
tersane var.
“Yasalardaki engeller bir bir aşıldıktan
sonra Altıntaş Mermer Sanayi’nin sahibi
Hakkı Kan’ın başkanlığında Altınova Tersaneciler Birliği kuruldu. Altınova’da binlerce hektar deniz doldurulmaya başlandı.
Bugün Altınova sahilinde deniz dolgusu
halen yapılmaya devam ediyor. Tersanenin
değerinin yaklaşık 300 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Pepe’lerin Akçaabat-1
gemisini almaları da tartışmalara neden
olmuştu.
“Osman Pepe’nin iki oğlu, Hat-San şirketine 16 Ekim 2008’deki olağan genel kurul ile ortak oldu. Ticaret Sicil
Gazetesi’nin 28 Ekim 2008 tarihli 7177 sayılı nüshasının 188 numarasında da bu ortaklık tescil edildi. Pepe’nin oğulları HatSan’a kendi adları ile değil, kurdukları Pekar İnşaat ve Yatırım A.Ş. adına ortak oldular. Hat-San ile aynı adreste faaliyet gösteren Pekar, “Pepe Kardeşler”in kısaltılmışı.”
(Bir not: Kar Elektrik ve Hat-San tersaneleri öncelikle Cüneyt Turkut tarafından kurulmuş, ardından Pekar Grubu’na devredilmişti.
Aynı yöntem yukarıda görüldüğü üzere madencilik alanında
da izleniyor.)
İşte bu haberlerin ayyuka çıktığı dönemde, biz
de sizleri yeşil
Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinin Kabulbaba
Köyü’ne götüreceğiz. Anlatacaklarımız bakalım
sizlere bir şey hatırlatıyor mu?
Bursa’nın
Mustafakemalpaşa ilçesine bağlı
Kabulbaba Köyü,
bağlı olduğu ilçenin Alevi-Bektaşi köylerindendir. Kabulbaba
Köyü, Kırkpınar’dan sonra en büyük güreş
etkinliklerinin yapıldığı köy olarak bilinmekte. Her yıl geleneksel olarak düzenledikleri
güreş etkinlikleriyle bilinen Kabulbaba
Köyü, yaklaşık 800 yıllık bir geçmişin ve kültürün izlerine de sahiptir. Yani bu güzel köyümüz asırlık bir köy. Parababalarının bu köyde
doğayı nasıl tahrip ettiklerini gelin birlikte
görelim. Sizlerle paylaşacaklarımız, bu yıl
336’ıncısı düzenlenen Geleneksel “Kabulbaba Köyü Yağlı Pehlivan Güreşleri” etkinliklerindeki izlenimlerimiz ve köylülerle yaptığımız sohbetlerin sonucudur.
Mustafakemalpaşa’daki köylerin ormanlarla kaplı dağlarında, mermer ocaklarının açtığı alanlar beyaz bir leke gibi duruyor. Bunlardan Kabulbaba Köyü’nün etrafındaki ormanlarda açılan maden ocakları, tarihi köyün
hemen yanına kadar gelmiş durumda. Köy
mezarlığının hemen dibinde açılan son mermer madeni, toprağın metrelerce altına inmiş.
Köyün tarihî mezarlığı, mermer ocağına kayma tehlikesi yaşıyor. Köyün etrafında açılan
ocaklar yüzünden, köyün su kaynakları artık
beyaz bir çamur halinde akıyor. Köy sınırları
içerisinde faaliyet gösteren mermer ocaklarının çevreye verdiği zararlar, ciddi boyutlara
ulaşmış durumda. Bir köstebek yuvasını andıran mermer ocakları yüzünden, geçtiğimiz
yollardaki güzelim ağaçlar ve tabiat bembeyaz mermer tortusuyla kaplıydı. Oksijen kaynağı o güzelim ormanlar, şimdi insanların
sağlığını tehdit eder hale gelmekte. Köy sakinlerinin kullandığı içme ve sulama suyu
mermer ocaklarından gelen atıklarla kirlenmekte ve kullanılamaz hale gelmiş durumda.
Konuştuğumuz köylü kadınları şöyle feryat ediyorlardı:
“Bu iş bizi mahvetti. Köyümüzün içinden, 60-70 tonluk araçlara 120 ton taş yükleyip geçiyorlar. Evlerimiz zangır zangır
titriyor. Her an deprem oluyormuş korkusuyla yaşıyoruz Köy yerinde bile balkonumuza veya evimizin önüne araçların yarattığı tozdan çamaşırlarımızı dahi seremez
olduk. Hayvanlarımıza su bulamıyoruz.
Biz bile artık hazır şişelerden su içiyoruz.
Dev gibi makinelerle dağımızı, suyumuzu,
arazilerimizi pervasızca yok ediyorlar. Artık güvenli şekilde köy yollarımızda gezintiye dahi çıkamıyoruz. Kırlarımızda, bayırlarımızda artık özgürce hareket edemiyoruz. İsteğimiz biran önce eskisi gibi temiz ve berrak akan derelerimize kavuşmak…”
Daha da acısı, orman köylüleri bir zamanlar ormandan kestikleri bir ağacın hesabını
ormancılara verirken, artık büyük iş makinelerinin açtıkları mermer madenlerini ve bu
madenlere açılan yollar yüzünden kesilen
binlerce ağacı şaşkınlıkla izliyorlar. Parababalarının oyununa gelip de tarlasını tumbunu
birkaç kuruşa veren köylüler ise bu olan biten
karşısında şaşkınlık ve pişmanlık içinde.
Mermer ocakları, yalnızca orman köylülerinin arazilerini tahrip etmiyor. Ocakların çökertme havuzlarından derelere dökülen atık
sular Kirmastı Çayı’na akıyor. Ardından
ocaklardan çıkan toprak ve mermer tozu, koruma altındaki Uluabat Gölü’ne dökülüyor.
Uzmanlar ise gölün tabanının, ocaklardan gelen suyla taşınan toprak yüzünden, üç metre
kadar yükseldiğini belirtiyor. Bu ise yağış dönemlerinde su baskınlarına yol açıyor. Yine
Kirmastı Çayı ile sulanan Türkiye’nin en verimli
ovalarından
Mustafakemalpaşa
Ovası’ndaki tarlalarda yoğun bir kirliliğe yol
açıyor.
İşte bu doğa katliamına sessiz kalmayan
duyarlı Mustafakemalpaşalılar ve köylüler,
başta Mustafakemalpaşa Eğitim Sen Temsilcisi Seyit Ali Geçici öncülüğünde bir mücadele başlatmış durumdalar. Bu duyarlı, mücadeleci eğitim emekçisinin söylediklerine kulak verelim:
Seyit Ali Geçici konuşmasında: “Konuyu
mermer ocaklarıyla ilgili olan tüm birimlere, İl Çevre ve Orman Müdürlüğü’ne, Valiliğe, İl Tarım Müdürlüklerine, İl Özel
İdare’ye ve Jandarma Komutanlığı’na taşıdık. Daha önce kış aylarında geldiklerinde karla kapalı olduğu için denetleyemediler. Ama kar yağması ve zeminin gevşemesiyle beraber atıklar bahçeleri tamamen
kapattı. En az yüzyıllık meyve bahçeleri
heyelanla birlikte molozların altında kaldı.
Ayrıca bunların dışında içme sularına ve
sulama sularına mermer suyu karışıyor ve
bu suyu hiçbir çökertmeye tabi tutmadan
arazideki sulara deşarj ediyorlar. Hiçbirinde ne arıtma ne denetim var. Ama aslında bunları çökertme havuzunda çökertip,
pasta halinde mermer tozunu alıp başka
bir geri dönüşüme göndermeleri gerekiyor.
Araziye salmamaları gerekiyor” dedi.
Ne kadar kirletirsen
o kadar ödersin
Kadastro ve tapulama sırasında bazı eksikliklerin de olduğuna dikkat çeken Geçici:
“Dedelerimizden kalma meyve bahçeleri ormana bırakılmış. Maden ocağı alanına
da yakın olması nedeniyle madenciler uyanıklık yapmış. Hazine arazisi denilen bu
araziyi köyün şifahi olarak işleyen kişilerden muhtar aracılığıyla senet karşılığı satın almış. Bu yüzden burayı gayet rahat
kullanıyorlar. Asıl heyelan da bundan sonra başladı. Köyün hem içme suyu hem sulama suyunu şu anda aşırı şekilde kirletiyorlar. Öte yandan bir avukat yakınımız,
bu konuda bölge idare mahkemesine yürütmeyi durdurma davası açılması gerektiğini, başka şekilde olamayacağını dile getirdi. Denetim için biz müracaat ediyoruz.
Ama devlet kademeleri o kadar yavaş işliyor ki, kaç aydır bekliyoruz. eticeye ulaşması da çok zor gözüküyor zaten. Öyle bir
yasa çıkarmışlar ki, talan yasası resmen,
ne kadar kirletirsen o kadar ödersin. Yani
resmen kanunda bu var. Gerçekten büyük
bir duyarsızlık var. Kesinlikle denetleme
yok. Köy yollarımız bile çok kötü bir durumda.” dedi.(www.gastebursa.com)
Bursalı Kurtuluş Partililer olarak katıldığımız bu yılki Kabulbaba Şenlikleri’nde başta Kabulbaba Köylüleri olmak üzere, Mustafakemalpaşa’nın farklı köylerinden gelen insanların, özellikle taşocaklarına karşı tepkilerine tanık olduk. Seyit Ali GEÇİCİ’nin öncülüğünde başlatılan İmza Kampanyası’na biz
de Kurtuluş Partililer olarak destek verdik.
Parababalarının doğayı acımasızca katlettikleri Kabulbaba Köyü gibi, ülkemizin değişik
bölgelerinde aynı dramı yaşayan insanlara Mermercilik sahasına ulaşım yolu olarak yamücadelelerinde örnek olması amacıyla ha- pılmış ve derenin akış güzergâhını kapatan
bir yol geçişi bulunduğu” tespitleri yer almışzırlanan İmza Metni’ni aynen aktarıyoruz.
“KABULBABA KÖYÜ” Sınırları içinde tır. (29.04.2010, İlkadımgazetesi-Mustafakemalpaşa)
Taş Ocağı İstemiyoruz!
Öte yandan 24 Kasım 2009 tarihinde İl
“Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının
Sağlık, Çevre ve Konut Hakkını düzenle- Çevre ve Orman Müdürlüğü, Deşarj noktayen 56. maddesi “Herkes, sağlıklı ve den- sından itibaren dere içinin ve muhtelif sahalageli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. rın beyaz kireç tortusu ile kaplandığı, köyün
Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını koru- içme suyu kuyusunun çevresine ocak işletmemak ve çevre kirlenmesini önlemek, Devle- ciliğinden doğan atık malzemelerin atıldığı;
tin ve vatandaşların ödevidir.” Kabulbaba Köylülerinin isyanı
hükmündedir.
Tarih, Kültür ve
Tabiat Varlıklarının Korunması
başlıklı 63. maddesi, “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını
sağlar, bu amaçla destekleyici ve
teşvik edici tedbirleri alır.” biçiDeşarj noktasına ulaşım hattında; aynı işminde düzenlenmiştir.
“Ormanların Korunması ve Geliştiril- letmenin yaptığı bir çalışma neticesinde, harimesini düzenleyen 169. maddesi, “Devlet, ta üzerinde heyelan oluşan saha olarak gösteormanların korunması ve sahalarının ge- rilen ve köylünün tapulu malı olarak belirttinişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve ği alanda yaklaşık 5x10 ebadında heyelan
tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde oluştuğu İl Çevre ve Orman Müdürlüğü müyeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka hendisleri tarafından dereden alınan numuneçeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bü- lerin incelenmesiyle belirlendi. Bu sonuçlara
tün ormanların gözetimi Devlete aittir. göre suçu sabit görülen maden ocaklarına 13
Devlet ormanlarının mülkiyeti devroluna- bin TL para cezası uygulandı.
Bizler biliyoruz ki, gözünü kâr hırsı bürümaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar za- müş bu Parababalarına bu para cezaları vız
manaşımı ile mülk edinilemez ve kamu ya- gelir ve bunlar göstermelikten ibarettir. Çünrarı dışında irtifak hakkına konu olamaz. kü Parababalarının emirlerini harfiyyen uyOrmanlara zarar verebilecek hiçbir faali- gulayan ve var olan kendi burjuva yasalarını
yet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanla- dahi türlü dalavereyle dolanan, yine bu tür cerın tahrip edilmesine yol açan siyasî pro- zaları veren siyasi ve idari yöneticilerdir.
İşte sizlere hikâyesini anlattığımız Kabulpaganda yapılamaz; münhasıran orman
suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. baba Köyü’ndeki fecaat, bizlere ParababalaOrmanları yakmak, ormanı yok etmek ve- rının güzelim yeşil Bursa’mızdaki doğa katliya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel amlarını somut bir biçimde göstermektedir.
ve özel af kapsamına alınamaz.” hükmüne Her türlü kötülüğün kaynağı olan AB-D Emperyalist haydutları, doğayı da kerte kerte zesahiptir.
“Hava kirliliğinin; tozların bazı bitkile- hirlemekte, canlılar için yaşanılması zor bir
rin gelişimini engelleyici yönde belirgin bir ortam haline getirmektedirler.
Parababaları, yalnız insana değil Tarihe ve
etkisi olduğunu ve çevre kalitesini kötüleştirdiğini, ayna yükseklikleri 20 metreyi Tabiata da hiç saygı duymamaktadır. Sevgi
aşan taşocaklarının genel bir görüntü kir- beslememektedir. Bu sebeple de şehirlerimizin
liliği yarattığını, ocaklarda malzemenin çı- Tarihi dokusunu, yeşil alanlarımızı, kıyılarımıkarılması sırasında kullanılan patlayıcılar- zı acımasızca tahrip etmekte, yok etmektedir.
dan kaynaklanan başlıca iki etkenin var Şehirlerimizdeki Tarih varlıklarını kazıyıp,
olduğu, bunların birincisinin patlayıcılar- yerlerine iş merkezi, katlı otopark, lüks konutdan kaynaklanan gürültü kirliliği, ikincisi- lar yapmaktadır. Tıpkı Bursa’nın çeşitli köylenin de meydana gelen sarsıntılar olduğunu rinde ormanlık alanları talan edip kendi yanve bu iki etkinin de insan sağlığını doğru- daşlarına ve yabancı Parababalarına yok pahadan olumsuz etkilediği bilinmektedir. Ta- sına peşkeş çektirip, yeyim ettikleri gibi…
Bu sömürü ve talan düzeninden kurtuluş
şocaklarının patlatılması sırasında çıkan
tozda bulunan kirecin uzun yıllar toprakta yolu vardır. Biz Kurtuluş Partililer, insan habirikerek toprağı olumsuz etkilediğini; bu- yatının sürmesinin, bitkiler ve hayvanlarla
nun da bitkinin mineral maddelerden ya- birlikte, doğal dengeyi hiç bozmadan mümrarlanmasını kısıtladığı ve bunun toprak kün olabileceğini çok iyi bilmekteyiz. Bunun
kirliliğine neden olduğu, ayrıca ocak işle- için Partimiz doğaya ve diğer canlılara saygıtilen bölgelerde yeraltı suyunun ve yüzey- lı, onlara zarar vermeyen bir üretimin yapılsel suların da etkilendiği izlenmektedir. masından yanadır. Bunun için ülke içinde geBazı taşocaklarında büyük miktarlarda reken önlemleri almaktan çekinmeyecek, inkaya atıkları oluştuğunu, kullanılmayan sanlık ve doğa düşmanı emperyalist devletmalzemelerin genellikle depolandığını ve lerle mücadeleden de geri durmayacaktır.
Unutmayalım ki dünyamız, bilim insanladepolama hacmi aşıldığı zaman ise dere
yataklarına ve boş arazilere boşaltıldığı bi- rının öngörülerine göre daha üç milyar yıl biz
canlılara ev sahipliği edecektir. Doğanın bu
linen bir gerçektir.
“Köyümüz, Mustafakemalpaşa ilçesin- hizmetini yapabilmesi için bizim de onun kade geçimini tarımla sağlayan ve çiftçilerin nunlarına saygılı olmamız ve onu bir bütün
yaşadığı bir yerdir. Köyümüzde yoğun ola- olarak (dağlarıyla, ovalarıyla, ormanlarıyla,
rak tarım yapılmaktadır. Bu ocaklar kö- nehir, göl ve denizleriyle, bitkileriyle, hayyümüze zarar vermektedir. Bizler aşağıda vanlarıyla) canı gönülden sevmemiz gerekir.
imzası bulunanlar, Köyümüzün sınırları Partimiz, bu bilince sahiptir ve bu sevgiyi taiçinde açılmış ve açılmak istenen taş-mer- şımaktadır. Para ve kâr tanrısına tapınan Parababalarının, İnsan, Tarih ve Doğa katliammer-kireç vb. ocakları istemiyoruz.
Köylülerin ve doğaya duyarlı insanların ları onların cibilliyeti iktizasıdır. Torunlarımücadeleleri sonuç vermeye başladı. Geçtiği- mız bunları lanetle anacaktır. (Kurtuluş Parmiz Nisan ayında, şikâyetleri üzerine Kabul- tisi Programı’ndan)
Öte yandan, torunlarımız, başta Kabulbababa Köyü’ne gelen Bursa Devlet Su İşleri
Yetkilileri, köylünün yaşadığı sıkıntıyı yerin- ba köylüleri olmak üzere, yerli yabancı Parade inceleyerek, rapor çıkardı. Raporda tuta- babalarının ve onların hükümeti Tayyipgilnak ve bu tutanaklarla ilgili aşağıdaki bilgiler ler’in doğa üzerinde yaratmış olduğu katliama, talana ve sömürüye karşı yiğitçe mücadeyer alıyor:
* Kabulbaba Köyü ve civarında yer alan le eden tüm halkımızı onurla ve saygıyla anave Yüce Mermercilik tarafından işletilmekte caktır.
Biz Kurtuluş Partililer de, bu mücadelede
olan sahada; işletme esnasında bir adet kayhalkımızla beraber mücadele edip Parababanağın tahrip edildiği,
* İşletmenin mermer kesimi ile ortaya çı- larının soygun ve sömürü düzenine son verekan ve yüksek oranda mermer tozu içeren cek; oradan da gerçek kurtuluşa yani Demoatıksuların basit bir sistemle, herhangi bir iş- kratik Halk İktidarına ulaşacağız. Buna inanleme tabi tutmadan zemine ve oradan da Taş- cımız tamdır.
köprü Deresi’ne deşarj edildiği,
Bursa’dan
* Deşarj noktasının yakınında kullanılmış
petrol türevi varillerinin atılı olduğu ve zemiKurtuluş Partililer
ne sızıntıların bulunduğu,
* Dedecik Deresi üzerinde Gündoğdu
18
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
TayyipGül: “Açildum, Açildum, Açilamadum!” (2)
CIA: “Durmak Yok, Yola Devam!”
Baştarafı sayfa 20’de
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Bağdat’ı ziyaret etti. Bu ziyaret, son 33 yıldan
beri
bir
Türkiye
Cumhurbaşkanı’nın Irak’ı ilk ziyaretiydi. Bu ziyaret sırasında Gül, Kürdistan
Demokrat Partisi Başkanı ve BKY Başkakanı "eçirvan Barzani ile görüştü. Bu
görüşme de bir ilkti, ilk kez bir Türk yönetici üst düzey bir KBY yöneticisi ile
resmen görüşüyordu.
“Gül’ün bu görüşmesi Türkiye’nin
BKY’ye yaklaşımında önemli bir evrime
yol açtı. Görüşme sırasında Gül, KBY’ye
yönelik Kürdistan (abç) ifadesini kullandı. Bu, KBY’nin Kürt kimliği ve bölgesel
bütünlüğünü on yıllardır inkâr eden
Türkiye politikasından önemli bir ayrılış
anlamına geliyordu. Gül’ün sarfettiği kelimeler Türkiye siyasi çevrelerinde büyük bir harekete yol açtı ve bu durum
“Kürt Tabusu”nun belirgin şekilde gevşemesi anlamına geliyordu.” (agy, s.
21–22)
Ardından, S. Larrabee’nin deyişiyle
“Türk Genelkurmay’ı KBY yetkilileri ile
doğrudan diyalog kurulmasına karşı olmayı
bırakmış görününce” (agy, s. 22) ve bu bilgi ABD tarafından TayyipGül’e fısıldanınca, Gül “tarihî fırsat” diyerek açılım bayrağını açtı. Sonrası malum. İçeriği doğabilecek tepkiler nedeniyle bir türlü açıklanamayan “Kürt Açılımı” adlı Amerikan oyununun ilk perdesi, “Habur Görüntüleri”
ile son buldu.
muhalefet görüştü. “Hür Basın”ın şakşakları eşliğinde, bugün için “Ilımlı Ulusalcı”
diyebileceğimiz Kılıçdaroğlu, Tayyip ile
görüştürüldü. Böylece Açılıma zemin hazırlandı.
Açılım sahtekârlığına karşı olanları bastırmanın bir yolu da AB yemini kullanmaktı. AB yemi, aynı zamanda aba altından sopa göstermekti. Özellikle de Genelkurmaya… CIA Uzmanı şöyle devam ediyor kitabında:
“Türkiye’nin AB’ye üyelik emeli
Kürt sorununu etkileyen önemli bir faktör olabilir. İki bin beşte yapılan bir anket Türkiye Kürtlerinin ağırlıklı olarak
izole bir “Büyük Kürdistan”dan çok Avrupa’nın bir parçası olmayı yeğlediğini
gösterdi. Ancak, o günden bu yana, Türkiye’nin AB üyeliği sayıları gitgide artan
engellerle karşılaştı ve Türkiye’de AB
üyeliğine iç destek zayıfladı. Eğer AB seçeneği gerçekleşmesi imkansız bir düşünce haline gelirse ve Türk Hükümeti
Kürtlerin sıkıntılarına daha cesurca yönelmezse, çok sayıda Türkiye Kürdü federal çözüme hatta “Büyük Kürdistan”
şeklinde birliğe daha olumlu bakmaya
başlayacaktır, ki bu durum hem Türkiye’nin iç Kürt sorununda, hem de Anka-
İkinci Perde: “Yola Devam” ve
AB Yemi/Sopası
Gül’ün sözünü ettiği “Tarihî Fırsat”, aslında ABD içindi. ABD Emperyalizmi, Afganistan ve Irak’ta batağa saplandığını görüyordu. Daha Obama gelirken eline tutuşturulan reçetelerde, sömürüyü daha az silahla, daha az masrafla yapması gerektiği
belirtiliyordu. Bu reçete, ABD’nin askeri
gücünü azaltması anlamına geliyordu. (Bugün ABD’nin “muharip birliklerini”
Irak’tan çektiği belirtiliyor.) Bu durum İsrail benzeri fiili Kürdistan’ın korunma sorunu
olduğu anlamına gelir. Öte yandan uşak
TayyipGül de gittikçe zayıflıyordu. Bu yüzden bölünme sürecinin hızlandırılması, yani Açılım sürecinin yeniden başlatılması
gerekiyordu. Böyle de oldu. Tayyip, Haziran ayı sonunda G–20 toplantısı için gittiği
Toronto’da Obama ile iki kez görüştü. İkinci görüşme sonrasında gazetecilerin: “ABD
Başkanı Obama ile bugün de bir görüşmeniz oldu, bu yeni bir başlık mıydı,
dünkü görüşmenin devamı mıydı?” sorusuna Tayyip’in verdiği cevap, gizli işler
çevrildiğini doğrular nitelikteydi: “Arkadaşlar, her başlık açıklanmaz, bazıları
bizde kalır”, diyordu. (Öyle ya, halkımız
“Lafın tamamını aptala söylerler” der.)
Obama Tayyip’e, “Durmak Yok, Yola Devam!” demişti. Kürt Açılımı oyununun
ikinci perdesi böyle başladı. Böylece büyük, çok destekli bir Açılım kampanyası
daha başlatıldı.
CIA, TayyipGül, Hür Basın (Satılık
Medya), TÜSİAD elele verip, temcit pilavı
gibi Açılımı yeniden ısıtıp halkın önüne
sürdüler. CIA Uzmanı şöyle buyuruyordu
bu yılın başlarında:
“Hükümetin Kürt Açılımı önemli bir
gelişmedir. Özal döneminden beri Kürt
sorununa yönelik ilk ciddi girişimdir.
Eğer açılım başarılı olursa, Türkiye’nin
siyasal evrimi açısından önemli sonuçlar
doğuracak, Türkiye’nin iç kararlılığına
yönelik ciddi tehditleri azaltacaktır. Aynı
zamanda Türkiye’nin AB üyeliğine yeni
bir dürtü sağlayacaktır. Ancak, açılım
ulusalcı sağdan, özellikle Milliyetçi Hareket Partisi ve bazı CHP kısımlarından
şiddetli muhalefetle karşı karşıyadır. (Bu
artık biraz değişti. Bu ifadeler Baykal
CHP’si içindi. Artık Kılıçdaroğlu CHP’si
“Ilımlı Ulusalcı” olarak aynı konumda değil. - Kurtuluş Yolu) Dolayısıyla, son durum büyük ölçüde Erdoğan Hükümeti’nin açılım için güçlü bir siyasi uzlaşma
(konsensüs) oluşturma yeteneğine bağlıdır.” (abç, agy, s. 29)
İşte bu görevi, TayyipGül, “Hür Basın”ın da desteğiyle, yerine getirmek için
süreci yeniden başlattı. Önce “Hür Basın”ın
gayreti ve yönlendirmesiyle TayyipGül ve
S. Larrabee
ra’nın KBY ile ilişkilerinde önemli karmaşaya yol açabilir.” (abç, agy, s. 29)
Bu
AB
yeminin
kullanılması,
Türkiye’nin önüne, bir bakıma kırk katır
mı, kırk satır mı seçeneğinin konulmasıydı.
Omzu kalabalıklar, emperyalistlerin niyetini bilmesine rağmen, bu oyunu, bu hainliği
sessizce izliyor, kabulleniyor. Ama Ordu
Gençliği, tüm baskılara karşı ABD karşıtı.
CIA Uzmanı bunu da şöyle açığa vuruyor:
“Türk subaylar ABD’nin Türkiye’ye
yardım etmeyişini, Türkiye’ye karşı
Kürtlerin yanında yer almakla eş tutu.
ABD’nin kımıldamaması Türk subayları
içinde, özellikle de Soğuk Savaş sırasındaki Sovyet tehdidine karşı birlikte mücadele veren ABD ve Türk askeri organları arasındaki sıkı bağı görmemiş genç
subaylar arasında, gittikçe artan bir nefret ve Anti-Amerikan düşüncelere yol açtı.” (agy, s. 81)
İşte genç subaylarımızı da Ergenekon
Tertibi ile susturmaya çalışıyor emperyalizm ve gericilik, ki bu da bir emperyalist
oyunudur…
İkinci Açılım Kampanyasına
TÜSİAD Desteği
TayyipGül’ün ikinci Açılım kampanyasına en büyük destek TÜSİAD’dan geldi.
TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner de “Analar Ağlamasın” edebiyatı ile duygu sömürüsü yaptı. “Ben oğlumu bu ortamda askere göndermek istemiyorum” dedi Ümit
Boyner. Sanki TÜSİADcıların çocukları askere gidip ateş hattına sürülüyorlarmış gibi… Bu çıkış hem orduya saldırı, hem de –
daha önemlisi – Açılım kampanyasına destekti. Nitekim, bu çıkışı üzerine daha sonra
yapılan bir söyleşide şöyle açığa vuruyordu
niyetini Ümit Hatun:
“Ben o sözü, büyük oğlum askerlik
yaşına gelmiş bir anne olduğum için söyledim. Biraz aslında kişisel bir tepki koydum. Ama birçok annenin aslında aynı
kaygıyı duyduğunu biliyorum. Çocuğumuz seyahate giderken bile kaygılanıyoruz. Böyle şehitler verdiğimiz bir ortamda benimki de son derece duygusal bir çıkıştı. Birçok insanın hislerine tercüman
olduğumu biliyorum. Tanımadığım insanlardan destek maili aldım, söyleyeme-
diklerimizi sen söyledin dediler... Birçok
SMS geldi, annelerin böyle bir hissiyatı
varken buna tepkisiz kalamayız. Askerlik yapmak yanlış bir şeydir demek istemem ama artık bu terörü kanıksamamak lazım, bu hissiyatı artık terörün çözümüne kanalize etmemiz gerekir diye
kalbime dokunan bir mesaj vermeye çalıştım.” (abç, Hürriyet, 4 Temmuz 2010)
Yani, Ümit Hatun da “Durmak yok, yola devam” diyor… Hemen hemen aynı günlerde, TÜSİAD eski başkanlarından Sedat
Aloğlu da, benzer şekilde duygu sömürüsü
ile karışık Açılım kampanyasına destek veriyordu.
Aloğlu
Sedat’ın,
Vatan
Gazetesi’nden Elif Ergu ile yaptığı söyleşi
şöyle aktarılıyor:
“Bu röportajın bazı bölümlerinde
Aloğlu çok duygulandı, gözleri hep dolu
doluydu. Sık sık “Artık kimse ölmesin”
dedi.” (Vatan, 27 Haziran 2010)
Bu sözlere ne denir?
TÜSİAD’cıların, ölen insanlarımıza
gözyaşı dökmeleri hiç de inandırıcı gelmiyor. Bu TÜSİADcı artistlerin alayını da
TayyipGül ile birlikte Holivud’a yollamalı… Aslında muradını hemen aşağıda ortaya koyuyor Aloğlu:
“Artık şehit istemiyoruz. Yeter. Bu
yüzden de bize ters gelen düşünceleri de
konuşabiliyor olmamız lazım.”
Şimdi, Aloğlu Sedat’tan diğer çeşitlemeler:
“(…) Devlet politikamızı hatırlayın,
Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt Devleti savaş nedeni olarak görülürdü. Bizim
kırmızı çizgimizdi. Orada başka nedenlerle Kuzey Irak yapılanması oldu, orada
bir devlet var artık, başındaki lideri de
bize geliyor, Barzani’yle ilişkiler kuruluyor. 10 yıl evvel ne kadar gereksiz işler
yaptık.” (abç., agy)
“İmralı’yla masaya oturalım” demedim. (TÜSİAD toplantısında Aloğlu’nun
‘Apo ile görüşmeli’ dediği rivayet ediliyor,
bu yüzden bu açıklamada bulunuyor. Demek ki demiş! - K. Y.) Lanetlediğimiz terör örgütü PKK’yı teşhis edebilmemiz
için gerekçelerini bilmemiz lazım.
“Af meselesi ele alınmalı (Apo da dahil, PKK’lılara af konusunu konuşuyor. Bu
arada Ilımlı Ulusalcı Kılıçdaroğlu’nun da
“Genel Af” türküsünü terennüm etmeye
başladığını görüyoruz. - K. Y.). Kolay hadise değil. Binlerce kardeşimizi ve kandırılan dağa çıkan çocukları da şehit verdik. Binlerce askerimizi şehit verdikten
sonra af kapsamı çok önemli.”
“Son zamanlarda iktidarla askerle bilek güreşleri oldu, ama bundan dolayı
güvenliğimiz zafiyete uğruyor endişesini
haksızlık görürüm (Yani orduya saldırıyı
sürdür demek istiyor. - K. Y.). Bu kadar şehit vermiş bir ülkeyiz. Ayrıca 80’ler,
90’lar gibi değiliz. Gerçekten de son yıllarda büyük değişim oldu. Cumhurbaşkanı en kısa zamanda farklı düşüncelerde olanları bir araya getirmeli, farklı siyasi görüşler konuşulabilmeli (Gül, Tayyip ile Kılıçdaroğlu’nu buluştursun demek
istiyor – K. Y.).” (agy)
“Aynı yıl, Şah’ın oluruyla İsrail ajanları, İran’daki üsleri kullanarak Kuzey
Irak’taki Kürtleri silahlandırmaya ve
eğitmeye başladı. Amaç, iki ülkenin de
ortak düşmanı olan Irak’ta istikrarı bozmaktı.
“İsrail-Kürt işbirliği o kadar gelişti ki
İsrail 1967’de Mısır, Ürdün ve Suriye’ye
saldırdığında peşmergeler de Irak’ı meşgul etmek için bölgelerindeki Irak askerlerine saldırdılar. Benzer bir eşzamanlı
operasyon 1973’te yapıldı.
“Dostluk pekişiyor
“Kürt lider Molla Mustafa Barzani
1967 ve 1973’te İsrail’i ziyaret edip Kürtİsrail dostluğunu pekiştirdi.
“1973’ten sonra Amerikan Merkezi
Haber Alma Örgütü CIA de bu işbirliğine katıldı. CIA ajanları, Kuzey Irak’ta,
İran üzerinden peşmergelere gelen askeri malzemenin akışını koordine etmeye
başladılar.
“İran 1975’te İran-Irak ile barış anlaşması imzalanınca Tahran Kürtlere
yardımı kesti, bu da Irak’taki Kürt
ayaklanmasının sonunu getirdi.
“İsrail ise Kürtlerle yakın ilişkisini
kesintisiz sürdürdü. 1991 Birinci Körfez
Savaşı’nın ardından Kuzey Irak’ta varlığını pekiştirdi. İran ve Irak’taki Kürtleri kullanarak her iki ülkede de istihbarat
toplamaya başladı.
“İsrail’de yaşayan 50,000 civarında
Irak doğumlu Kürt var. İsrail bunlar
arasından seçtiği ajanlar aracılığıyla her
iki ülkede, özellikle kitle imha silahları
konusunda istihbarat toplamaya başladı.
“Bu arada, Türkiye’de olanca hızıyla
devam eden PKK terörü İsrail için işleri
karmaşıklaştıran bir etken oldu.
“İsrail kimin yanında?
“Türkiye ile İsrail arasındaki yakın
ilişkiler 1958’de imzalanan işbirliği anlaşmasıyla başladı. İstihbarat paylaşımı
bu anlaşmanın önemli parçalarından biridir. İsrail Azerbaycan’daki istihbarat
ağını Türkiye’nin yardımıyla kurdu.
“İsrail, Kürtler yüzünden Türkiye ile
işbirliğini bozmak istemediği için
Ankara ile bir uzlaşmaya vardı. Türkiye
İsrail’in Kuzey Irak ve İran’da Kürtlere
dayalı istihbarat faaliyetlerini görmezden gelecek, İsrail Türkiye’ye PKK ile ilgili istihbarat verecekti.
“Abdullah Öcalan, Şubat 1999’da İsrail istihbaratının yardımıyla yakalandı.*
“İsrail’in İran’la ilişkileri Mollaların
iktidara gelmesiyle bozuldu. Ama hem
Irak hem de İran Kürtleriyle ilişkisi sıcaklığını hiç kaybetmeden devam etti.
“Soru şu: Kürtler er veya geç Kuzey
Irak’ta bağımsızlık ilan ettiklerinde, İsrail, Türkiye’nin mi Kürtlerin mi yanında olacak? Şu anda kimin yanında?
“*Bu ve bu yazıdaki diğer bilgilerin
tamamı Scot Ritter’in Target Iran (Hedef İran) adlı kitabındandır.” (Milliyet,
16 Temmuz 2010)
Doğru söze ne denir? Pekiyi TayyipGül’in bir yandan su üstünde İsrail ile kan-
genişletmek, Barzani’yi daha da meşrulaştırmak, BKY’yi desteklemekti. Zafer Çağlayan bu ziyaret günlerinde kendisiyle yapılan söyleşide şunları söylüyor:
“Ticaret siyasetin açarıdır, anahtarıdır. Geçmişte yaşanan sorunlar arkada
kalacaktır. Açılım önemlidir. Kuzey Irak
ile ticari açıdan en yakın noktadayız. Habur sınır kapısı yetmiyor. Yakında Şirinova ve Ovaköy kapılarını da açarak
bölgedeki kapı sayısını üçe çıkaracağız.
Buralardan malzeme akışı olacaktır, iş
akışı olacaktır, bunlar geliştikçe aramızdaki sorunlar tamamen ortadan kalkacaktır. Bölgede de Türkiye’de de ekonomi iyiye gittiği müddetçe terör azalacaktır. Bu arada Türkiye ne zaman başı sıkışsa Kuzey Irak‘taki Kürtlere yardım
etmiştir, ekmeğini bölüşmüştür.” (Milliyet, 27 Haziran 2010)
Yazıda Çağlayan’ın, Barzani ile anlaşıp,
yakın bir zamanda bölgede bir “lojistik üssü ile serbest ticaret bölgesi kurulması”
çalışmalarının da yapıldığını söylediği belirtiliyor. Bu girişim tabii ki TÜSİADcılardan
da hemen destek buldu. Eczacıbaşı "ejat,
hemen o günlerde: “Kuzey Irak pazarına
çok önem veriyoruz, bu ülkede halen yürüttüğümüz işler var ve ürünlerimizi satıyoruz. Oradaki iş hacmimiz yatırım yapmayı anlamlı kılacak boyuta gelmeye
başladığında elbette yatırım konuları da
değerlendirilecektir” (Milliyet, 3 Temmuz
2010) diyerek destekledi bu girişimi.
Bu yapılan, edilen ve söylenenler, CIA
Uzmanı Stephen Larrabee’nin yazdıklarından farklı değildi.
“(…) Özetle, Türkiye ve BKY anlaşmanın eşiğinde görünüyor ve daha yakın
bağlar kurmaya doğru yol alıyorlar. Bölgede gözü olan, düşman ve güçlü bir İran
varlığında, Bağdat’taki Şii ağırlıklı merkezi hükümetinin güçlenmesi ve baş patron ABD’nin azalan etkisi sonucu Irak
Kürtlerinde Türkiye ile çitleri onarmak
gerektiği düşüncesi hâkim. Ancak, Türkiye ile iyi ilişkiler, BKY yetkililerinin
PKK’yı daha ağır bir şekilde yasaklamasını ve Türkiye’ye karşı sınır ötesi harekâtları perdelemesini gerektirir. Gül’ün
Bağdat’ı ziyareti sonrasında BKY yetkilileri Talabani’nin ağzından artık
PKK’ya karşı daha güçlü önlem almaya
hazır olduklarını belirtiyorlar. Aynı zamanda, Türkiye PKK sorununun BKY
ile bağlar geliştirilmedikçe çözülemeyeceği noktasına gelmiş görünüyor.
“Bu gelişmeler gösteriyor ki PKK sorununun halledilmesi için yeni yollar açılabilir ve Ankara ile BKY arasında daha
sıkı bağlar kurulabilir. Türkiye ile BKY
arasında yeni bir yaklaşım her iki taraf
için de yararlıdır. Türkler ve Irak Kürtlerinin pek çok ortak özellikleri vardır:
Her ikisi de Sünnidir, laiktir, Batı yanlısıdır. Her ikisi de İran ile yakın ilişkide
olan bir Irak istemez. Her iki topluluğun
ekonomileri birbiriyle yakın ilişkilidir,
ileri derecede birbirine bağlıdır. BKY’de
satılan malların yaklaşık yüzde 80’i Türkiye’de üretilmektedir. Şu anda Kuzey
Irak’ta 1200 ciGörüldüğü gibi TÜSİADcıların Kürt
varında, çoğu inAçılımı’na desteği büyük. Bunun nedeni
şaat ve petrol
TÜSİAD’ın Finans-Kapital örgütü oluarama alanında
şunda yatar. Emperyalizm ne düşünürse,
Türk şirketi çabunlarla etle tırnak gibi içiçe geçmiş Filışmaktadır. Bu
nans-Kapital farklı düşünmez. Zaten Fişirketler ticaret
nans-Kapital için; vatan, millet, ulusal sınır
ve yatırım alakavramı yoktur. Vatan satılsa umurlarında
nında 2 milyar
olmaz. Bu yüzden gözlerindeki yaş, timsah
doların üzerinde
gözyaşlarıdır. Türk ve Kürt Halklarının embir meblağ üretperyalizm tarafından bölünüp yutulmasıdır
mektedirler, dosöz konusu olan.
layısıyla BKY
yetkililerinin
“Kak Mesut” Aslında
100 milyar dolaİsrail Demektir
rı bulacak altyaEvet, daha önce de dediğimiz gibi, BKY
pı projelerinden
Ümit
Boyner
Mesut
Barzani’yle
hem Barzani, hem de İsrail demektir. Bizim
büyük yarar sağsinsi gülüşlü, Wilson ödüllü Dışişleri Baka- lı bıçaklı görünüp, diğer yandan “Kak Melayacaktır.
nı Dav(i)doğlu’nun deyişiyle “Kak Me- sut” ile düşüp kalkmasına ne denir? Bu ne
“BKY’nin geleceği, özellikle de ekosut” (Mesut Ağabey), İsrail demektir. Bu perhiz, bu ne lahana turşusu demezler mi?.. nomik akıbeti, Türkiye ile ilişkilerine bühem tarihsel, hem de ekonomik olarak böyyük ölçüde bağlıdır. BKY petrol açısınledir. Metin Münir’in “Gizli Tarih: İsrail Ekonomik Destek ve PKK’nin dan zengin olmakla birlikte, petrolün çıKak Mesut’a Yamanması
Kürt İlişkileri” başlıklı yazısını bütünlükarılarak Batı pazarlarına taşınmasına
ğünü yitirmemesi için aynen aktaralım:
İkinci açılım kampanyası kapsamında gerek duymaktadır. Kuzey Irak’tan çı“İsrail İran ilişkileri her zaman şimdi yapılan bir iş de Kak Mesut’a ekonomik kan petrol boru hatları şu anda Akdeolduğu gibi kötü değildi. Tersine, İran destek oldu. TayyipGül’ün Dış Ticaretten niz’deki limanlara akmaktadır. Bu pet1948’de İsrail’i ilk tanıyan ülkelerden Sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, rol boru hatları Irak petrolünün Avrupa
bir oldu. On yıl sonra iki ülke savunma Haziran sonunda 200 kişilik bir işveren pazarına ulaşması için en etkin ve ucuz
ve istihbarat konularında işbirliği anlaş- grubuyla birlikte Kuzey Irak’a gitti. Kak
ması imzaladılar.
Mesut ile görüştü. Amaç Açılımı açmak,
19
Yıl: 5 • Sayı: 50 / 10 Eylül 2010
yoldur. Dolayısıyla, her iki taraf da siyasal uzlaşma için güçlü dürtülere sahiptir…” (S. Larrabee, agy, s. 23–24)
Zafer Çağlayan’ın demek istedikleri bu
yazılanlardan farklı değil. Görüldüğü gibi,
emperyalizm bütün yolları Türkiye ile Barzani’nin iyi ilişkileri üzerine oturtmaya çalışıyor. Bu PKK’nin tasfiyesi veya Barzani’ye yamanması anlamını taşıyor. Zaten
bu yıl içinde yaşananlar da bunu gösteriyor.
Batı ülkelerindeki PKK temsilciliklerinin
veya bürolarının basılması, üst düzey
PKK’lilerin yakalanarak tutuklanmaları,
PKK’nin Batı tarafından uyuşturucu ticareti ile suçlanması ve Batı bankalarındaki paralarının bloke edilmesi gibi…
Sonuç: Kılavuzu Karga
Olanın
CIA Uzmanı, PKK’nin tasfiyesi konusunda ABD Yönetimine de, altını çizerek,
önerilerde bulunuyor ve işin sonunu beklendiği gibi Kürt mağduriyetinin giderilmesi için toplumsal ve ekonomik reformlara
getiriyor:
“ABD, Türkiye’nin PKK terörizmine
karşı mücadelesine siyasi ve istihbari
desteğini artırmalıdır.
“(…)
“Ek olarak, ABD BKY üzerinde
PKK’yı ezmesi ve PKK’ya lojistik ve siyasi desteğini kesmesi için daha büyük
Köroğlu Yoldaş Ölümsüzdür!
natıldı.
Köroğlu’nun Yoldaşları, tanıyanları ve
Bedence aramızdan ayrılışının birinci
yıldönümünde bir kez daha andık Köroğlu sevenleriyle önce mezar başı anmasını gerçekleştirdik. Köroğlu Yoldaş’ımızın çocukYoldaş’ımızı.
Anma etkinliğimiz öncesinde Parti bina- luktan yoldaşlığa kadar birlikte geçirdikleri
mız Köroğlu Yoldaş’ımızı anlatan panolar, mücadele hayatının en yakın dostu, Köroğresimler, afiş ve pankartlar hazırlanarak do- lu Yoldaş’tan sonra bugünkü İskenderun
İlçe
Başkanımız
Ali
Görülmez
Yoldaş’ımız söz aldı.
Ali Yoldaş’ımız konuşmasında şunları söyledi:
“Sevgili
dostum,
Yoldaş’ım Köroğlu!
“Sonsuzluğa çıktığın yolculuk, tam bir yılını doldurdu. Şu an, tam da bir anılar
kuşatması altındayım ve nasıl, nereden başlayıp nerede
bitireceğimin aczini, çaresizliğini yaşıyorum. İlik ile düğmenin iliklenmiş halini değil, ilik ile düğmenin yalnızlığa, çaresizliğe iliklenmiş
halini yaşıyorum.
“Denizde balıklar kendilerine ekmek atan dostlarını
bekliyor, sokakta aç kediler,
köpekler bir umutla o merhametli dostlarını bekliyor.
“İtilmiş, dışlanmış, savrulmuş, sokakta yatıp kalkan insanlar, kendilerini insandan sayan, şefkatle sevgisini paylaşan, bir cigara, sıcak bir çay ısmarlayacak
Memet Ağabeylerini arıyor.
Mete Köroğlu’nun kaleminden Köroğlu Yoldaş
“Partinde örgütlediğin
gençler, fırından sıcak ekmek, zeytin ve çay ikram
eden Hocalarını arıyor.
“Fabrikalarda işten atılan işçiler yol ve çare gösterir diye Ağabeylerini bekliyor.
“Çok kötü koşullarda on
dört, on beş saat çalışan fırın
işçileri kendilerini sendikalı
yapacak Köroğlu Ağabeylerini bekliyor…
“Ve şimdi bir çınar ağacı
devrildi.
“O bir şefkat, bir sevgi ve
bir insanlık çınarıydı.
“Başın sağ olsun şefkat,
başın sağ olsun sevgi, başın
sağ olsun insanlık!”
Bu duygulu, coşkulu meMuhittin Köroğlu’nun kaleminden Köroğlu Yoldaş
zarbaşı anmasından sonra,
Baştarafı sayfa 20’de
bir baskı kurmalıdır.
“(…)
“PKK tehdidi askeri araçlarla çözülemez. Güçlü bir antiterörist program
esastır, ancak bu programın başarılı olabilmesi için Kürt mağduriyetinin köklerine yönelik toplumsal ve ekonomik reformlar ile bütünleştirilmesi gerekir. (S.
Larrabee, agy, s. 119–120)
Bütün bu gizli veya açık oyunlara
rağmen, bugün Kürt Halkını temsil ettiğine inananların yaptığı nedir?
AKP ile uzlaşarak Referandumda
“evet” çıkmasını sağlamak. Bu pazarlıklar ortalığa döküldü. PKK yetkililerinden Murat Karayılan’ın dedikleri ortada.
Parti binamızda salon anması gerçekleştirdik.
Salon anması açılış konuşmasını, Köroğlu Yoldaş’ımızın öğrencilerinden bir arkadaş yaptı.
Köroğlu’yu anlatan ve yine Partimiz İlçe Yöneticilerinden, Köroğlu Yoldaş’ın
kardeşi, fotoğraf sanatçısı Mete Köroğlu
Yoldaş’ın hazırladığı bir sinevizyon gösterimiyle devam etti anmamız.
Partimiz adına Ankara İl Sekreteri
Yoldaş’ımız Doğan Erkan tarafından yapılan ana konuşmayla sürdü.
Devrimci insanda, devrimci önderde bulunması gereken vasıfları anlatan Doğan
Erkan Yoldaş, tarihteki Köroğlu’nun destanlaştırılmış hikâyesinde anlatılan, savaşçılık, hak âşıklığı ve ölümsüz özelliklerinin
çağdaş biçimlerinin Köroğlu Yoldaş’ta nasıl gerçeğe dönüştüğü örneklemesini verdi.
Köroğlu’nun mücadele hayatı ve devrimci
kişiliği üzerinden günün devrimci görevlerine doğru geçiş yapılan konuşma, Halkın
Kurtuluş Partisi bayrağının daha yükseklerde dalgalanacağı, Köroğlu Yoldaş’ın binlerle-on binlerle anılacağı sözü verilerek tamamlandı.
Ardından; anmaya gelen yoldaşları, arkadaşları ve aile üyeleri Yoldaş’ımızın yaşamından kesitler sundular.
Salon anmamızdan sonra, karikatür sanatçımız, Köroğlu Yoldaş’ın ağabeyi Muhittin Köroğlu’nun davetiyle, dünyanın onlarca ülkesinden 76 farklı ressam ve karikatüristin gönderdiği resim ve karikatürlerden
oluşturduğu Köroğlu Sergisi’nin açılışına
gittik.
Burada Muhittin Ağabey, Köroğlu Yoldaş’ın sanatçı yönünü, sanatçılığındaki özgünlüğü ve özgünlüğün kaynağının da düşünce ve idealleri olduğunu anlattığı anlamlı bir konuşma gerçekleştirdi.
Sergide resim ve karikatürlerin yanı sıra, Köroğlu Yoldaş’ın Taş eserlerinin tanıtıldığı sinevizyon gösterimi de yapıldı. Serginin ardından Köroğlu Yoldaş’ı anma etkinliklerimiz de noktalanmış oldu.
And olsun ki, Köroğlu Yoldaş’ın adına
ve şanına uygun mücadelesi, yoldaşları tarafından zafere ulaştırılacaktır!
Köroğlu Yoldaş’ın yaşam destanı milyonlara aktarılacak, anısı ve eserleri kitlelerin saygınlığıyla onun ölümsüzlüğünü daha
da yüceltecektir!
Köroğlu Yoldaş Ölümsüzdür!
Devrim Şehitleri Ölümsüzdür!
Hatay’dan
Kurtuluş Partililer
Ahmet Türk ise, “Kürtlerin önünde ‘hayır’la ‘evet’ arasında bir tercih olursa elbette ki hepsi ‘evet’ diyecek” diyebiliyor.
Emperyalizmin güttüğü, emperyalizme uşaklık eden din bezirgânları ile ulusal sorun çözülebilir mi? Bu güçlerle pazarlık emperyalizmin “Böl ve Güt” (veya
“Yut”) politikasına destek anlamını taşımaz mı?
Referandumda “Evetçilik” ya da
“Utangaç Evetçilik” olarak adlandırabileceğimiz Boykotçuluk Barzaniciliktir.
Barzanicilik emperyalist uşaklığıdır,
Amerikancılıktır, İsrailciliktir, kandır,
acıdır, gözyaşıdır. Yazıktır, yazıktır, yazıktır…
Aşağıda verdiğimiz Amerikan Silahlı
Kuvvetler Dergisi’nde 2006’da yayımlanan
ve birisi bugünkü durumu (BEFORE yazan), diğeri ise ABD’nin yapmaya çalıştığı
gelecekteki durumu (AFTER yazan) yansıtan bu iki harita, emperyalizmin Ortadoğu
halklarını nasıl hallaç pamuğu gibi atma peşinde olduğunu apaçık gösteriyor. Alttaki
haritada bir de not göze çarpıyor. Toprak
kaybeden ülke adlarının kırmızı ile yazıldığı belirtiliyor. Görüldüğü gibi Türkiye de
kırmızı yazılmış. Bu “Böl ve Yut” politikasını bile bile, emperyalist oyunlarına alet
olmak hangi halka acıdan, kandan, gözyaşından başka bir şey getirir?..
Köroğlu Yoldaş’ı Anma Töreninden
Yoldaşı Yusuf Kaba’dan Köroğlu Yoldaş’a
Emperyalizme karşı kaya gibi duran İşçi Sınıfı ve Sosyalizm mücadelesinde Hiçbir zaman parçalanamayacak Bir atom çekirdeği idi… KÖROĞLU.
Bu satırları anısına ithaf ediyorum.
Ulu bir çınar.
Ağaların zulmüne
Ezilen halkların kardeşliğine
Çıldırasıya,
Açlığa, yoksulluğa
Zindanlığa
Başkaldırasıya.
Tavşanın
Sihirbazın şapkasından
Güvercin çıkarmasına denk,
Taş sihirbazı.
Devrim fırınında
Emeğini taşa yoğuran
Ekmek işçisi,
Fikir kavgacısı
Gözlerindeki “KIVILCIM”
Sömüren düzene bir cehennem
“HİKMET” kılınmış gün sayar.
Yaşı genç
Yaşı çocuk
Yaşı ihtiyar
Delikanlı.
İnadı, inat mı inat?
Kardelenden delici
Buzdağından geçer sözü
KÖROĞLU…
Kayalara taşlara değer özü.
Her zaman “sosyalizmdeydi” gözü
Davasında ısrarlı, kararlı.
Çanakkale türküsü
O’nu anlatır
1 Mayıs’larda O’nun haykırışı
Karlı Kayın Ormanında
Kahkahası dolaşır.
Dün Marks
Sormuştu O’nu
Lenin de aramıştı.
Bir şey değiştirmez
Yoldaşlarından ayrılışın
Tasalanma devamcıdır kavgan.
Güneşin,
Anne sütünde
Şiir.
Toprağın,
Kalan yüreklerde
Pir.
KÖROĞLU
Rahat uyu!..
Yusuf Kaba
CMYK
CMYK
TayyipGül: “Açildum, Açildum, Açilamadum!” (2)
CIA: “Durmak Yok, Yola Devam!”
Köroğlu Yoldaş Ölümsüzdür!
K
öroğlu, Bolu Beyi’ne başkaldırısıyla
efsaneleşen bir destanın kahramanıdır bildiğimiz gibi. Haksızlığa ve
zulme isyanın tarihsel bir sembolüdür.
Tarihteki Köroğlu’nu soyadı olarak alan
bir ailenin çocuğuydu Mehmet Köroğlu
Yoldaş’ımız da. Ve bu güzel tesadüfün etkisiyle, yoldaşları da ona ön adıyla değil, hep
Köroğlu soyadıyla seslenirlerdi. Hatay dışındaki pek çok genç yoldaşı, ön adını bilmezdi
bile.
O,
adıyla
sanıyla
Köroğlu’ydu.
Bu ismin hakkını teslim edişti Köroğlu
Yoldaş’ımızın yaşamı. Tarihsel öncüsü,
adaşı gibi, son nefesine kadar zulüm bayraklarına yumruk salladı. Bütün yaşamı
devrimcilik üzerine kuruluydu. Halkın Kurtuluş davasına adanmış bu yaşamda, hiçbir
dünyevi-maddi arayışı olmadı.
Köroğlu Yoldaş, Taş Ustasıydı. Taşa şekil veren, ruh veren bir sanatçıydı. Ve o bu
ustalığıyla sadece İskenderun’da, Hatay’da,
Çukurova Bölgesinde değil, Arap ülkelerinde bile tanınan, bilinen, aranan biriydi.
İstese çok büyük paralar kazanabilirdi.
Ama O, paraya-pula hiç önem vermedi.
Maddi olanaklardan, sıcak bir yuvadan, aileden yoksun, halkımız gibi yoksul yaşadı.
Olanaksızlıklarını, asla dert etmedi, söylenmedi. Devrimci mücadelesine engel olmayacak şekilde yaptığı, geçim kaynağı olan,
taş ustalığından kazandıklarını da hep devrimci görevlerine harcar, yoldaşlarıyla paylaşır, mahallesindeki açları bile doyururdu.
Beden sağlığı da oldukça kötüydü Köroğlu Yoldaş’ın. Amansız bir astım hastalı-
DİSK-akliyat-İş’ten Basına ve Kamuoyuna
Balnak A/’de İşe İade Davalarını
Kazandık!
A
merikan ortaklı BALNAK LOJİSTİK A.Ş.’inde, sendikal faaliyetimizin başladığı 10 aydan bu yana
üyelerimiz sürekli bir kıyıma uğramaktadır. Şu an da işten çıkartılan işçi sayısı
50’yi aşmıştır. Sendika düşmanı patronun
baskıları bununla da kalmamaktadır. Sendikadan kurtulmak için muvazaalı 5 taşeron şirketle alt işveren ilişkisi kurarak işleri bu taşeronlara kaydırmakta, üyelerimizi bu taşeronlara veya başka işyerlerine
sürerek sendikadan istifaya zorlamaktadır.
Üyelerimiz sendikamız öncülüğünde
kıyımın yaşandığı işyerleri önünde direnişler, Şirket Genel Müdürlüğü önünde,
Taksim’de eylemli basın açıklamaları yaparak patron saldırılarına gereken cevabı
vermiştir. Vermeye de devam edecektir.
Sendikamız işletmenin en büyük işyerinde çoğunluğu sağlamış ancak 12 Eylül
faşizminin ürünü olan 2822 Sayılı Yasanın işletme barajını aşamamıştır. Sendikamız yine Balnak Loj. A.Ş.’de
Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca Uluslararası Sözleşmelere göre greve çıkmaya
hazırlanırken Çalışma Bakanlığı tarafından engellenmiştir. Bununla ilgili olarak
Bölge İdare Mahkemesine açılan dava
Danıştay’da devam etmektedir.
İşten atılan üyelerimiz adına
sendikamız avukatının Gebze İş
Mahkemelerinde açtığı işe iade
davalarından bir kısmı 19.08.2010
tarihinde sonuçlandı. Gebze 2.
İş Mahkemesi’nde sonuçlanan
davların hepsinde mahkeme,
üyelerimizin sendikal nedenle
işten çıkartıldığını kabul ederek
işe iadelerine karar verdi.
İşten atmalar farklı tarihlerde
olduğu için davlar da farklı tarihlerde açılmıştı. Davaların eş zamanlı olmaması nedeniyle, halen sürmekte olan davaların da aynı şekilde işe iade
kararlarıyla sonuçlanmasını bekliyoruz.
Sendikamızın Balnak’ta kazandığı bu
hukuki zafer, tüm İşçi Sınıfının zaferidir.
Bu zafer Balnak’taki örgütlenme çalışmalarımıza ivme katacaktır.
Zaferi sevinçle karşılayan üyelerimiz
sendikal çalışmaya hız vermek için hemen
kolları sıvamışlardır. 20.08.2010
İşçiyiz Haklıyız Kazanacağız!
Yaşasın Balnak Direnişimiz!
Nakliyat-İş Sendikası
Genel Yönetim Kurulu
ğı vardı. Buna rağmen, hiçbir 1 Mayıs’ı kaçırmaz, soluk soluğa parti bayrağını taşırdı
coşkuyla. Böylesine içten, insancıl, büyük
bir yürek taşıyan yoldaşımızın devrimciliği
de çeliklemiş bir iradenin yansımasıydı. Örgütçüydü. Temas ettiği Hatay halkından
herkese mutlaka devrimci düşüncelerini taşır, en sıradan insanda da, en bilgili geçinen
bölgenin aydın ve sanatçılarında da mutlaka bir iz bırakırdı. Tanışıp da sohbet etmişliği olan herkes de bir değişim-dönüşüm
yaratmaya çabalardı. İskenderun sol ortamına bir kez girmiş olan herkes, onun adını
mutlaka duyardı.
Parti adamıydı. Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’nın tezlerini, Partimizin siyasi programını ve bu çerçevedeki açılımlarını sonuna kadar savunurdu. Ancak bunu papağanca bir tekrarlamayla değil, birikimi ve kendine özgü üslubuyla, sanatçı yaratıcılığıyla,
etkili ve çarpıcı bir şekilde taşırdı insanlara.
Bir hatipti Köroğlu Yoldaş. Gerçek bir hatip…
İnsanların gönlüne kolayca giriverirdi.
Kolayca da severdi insanları. Gerçek, devrimci insan sevgisi gözlerindeki parıltıdan
görülürdü.
Devrimci duyarlılığından aldığı etkiyle
taşa kendine özgü biçimler verir, adeta yeniden yaratırdı taşı. Sanatçılığının etkisi de
devrimciliğindeki özgünlüğü ve yaratıcılığına, alçak gönüllüğüne etki ederdi. Devrimciliğin ve sanatçılığın güzel bir sentezini ifade ediyordu kişiliği ve yaşamı. Bu nedenle, ağabeyi olan, uluslararası ödüllü,
yurtsever karikatür sanatçımız Muhittin
Köroğlu’nun onu adlandırması çok yerindeydi: “Yaşayan Taş!”.
İdeallerinde ve kavgasında taş gibi sert
ve sarsılmaz, son nefesine kadar sürdürdüğü mücadelesiyle de ölümsüz!
Başkanı olduğu İskenderun İlçe Örgütü’nün açılışında: “Bu hayatımın en mutlu anı, bu bayrağı dalgalandırırken ölüme yürümek istiyorum” demişti. Öyle de
oldu. 24 Temmuz 2009’da bedence aramızdan ayrıldı Köroğlu Yoldaş.
Kürt’üyle, Türk’üyle, Arap’ıyla, Ermeni’siyle, Alevi’si, Sünni’siyle her kesimden
İskenderun emekçisi, gözü yaşlı genç yoldaşları, İsmet Demir Ağabeyiyle birlikte 40
yıl önce İSDEMİR’de kazanılmış işçiler,
bir ömür birlikte mücadele yürüttükleri bölgenin önderi yoldaşlarının hüznüyle kaldırmıştık Köroğlu Yoldaş’ın cenazesini.
Devamı sayfa 19’da
Y
aklaşık bir yıl önce, 2009 yazın- kın, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (buna
da, TayyipGül, ABD’den aldıkla- Barzani diyebiliriz) ile ilişki kurması
rı emirle iki “Açılım” başlattı: ABD için çok önemliydi. Barzani yöne“Kürt Açılımı” ve “Ermeni Açılımı”. timi, bölgede ikinci bir İsrail’di. Hazır
Bu sözde açılımlar, kapalı kapılar ardın- elinde TayyipGül gibi uşaklar varken
da yapılan gizli anlaşmalara dayanıyor- fırsat değerlendirilmeliydi.
du. Emperyalistler, tıpkı yaklaşık 100 yıl
Geçen sayılarımızda sözünü ettiğiönce yapmak istedikleri gibi, Türkiye’yi miz CIA organı Rand Corporation’un
parçalama peşindelerdi. ABD Başkanla- uzmanlarından Stephen Larrabee’nin
rından Woodrow Wilson’un 100 yıl ön- 2010 yılında yayımlanan “Sorunlu Orceki “Wilson Prensipleri”, Türkiye taklık: Küresel Jeopolitik Değişim
coğrafyasına, emperyalizmin güdümün- Çağında ABD – Türkiye İlişkileri” adde bir Ermenistan ve bir de Kürdistan sı- lı kitabında, konunun önemi altı çizileğıştırıyordu. Bugün de “Açılım” projele- rek şöyle konuyor:
riyle sinsice yapılmak istenen farklı de“ABD Kuzey Irak Bölgesel Kürt
ğildir. Kapalı kapılar ardındaki gizli gö- Yönetimi liderliği ile doğrudan diyarüşmelerde, bu işin TayyipGül eliyle na- log kurulması yönünde Türkiye’yi
sıl kotarılacağının planları yapıldı. Bu- güçlü bir şekilde cesaretlendirmeli ve
gün bu planların uygulamalarını görüyo- bu yöndeki çabaları desteklemelidir.”
ruz.
Aslında
“Kürt Açılımı”nın belirtileri Körfez Savaşı ile, ama
daha açıktan
“Çuval Olayı”
ile başlamıştı.
Çuval Olayı,
orduyu yumuşatma, etkisizObama: “Durmak yok, yola devam!”
leştirme, emperyalist güdümü(S. Larrabee, Troubled Partnership: U.S.
ne sokma çalışmalarının yüze vurmasıy– Turkish Relations in an Era of Global
dı.
Geopolitical Change, 2010, s. xiv)
O zamanlar, basından öğrendiğimiz,
Böylesine önemliydi ABD için BarGenelkurmay’ın “Tehdit” sıralaması
zani’nin meşruiyet kazanması. Alttan alşöyleydi:
ta TayyipGül ve satılık medyayı kullana(1) Kuzey Irak’ta bir Kürt devletirak bunun çalışmasını yaptılar. Ergenenin oluşumu;
kon ile orduyu baskı altına aldıktan son(2) İrtica;
ra, girişimlerini açıktan yapmaya başla(3) PKK.
dılar. S. Larrabee, kitabında, 2008 önceYani Türkiye, en büyük tehdit olarak
sinde, özellikle ordunun Barzani ile ilişgüneyde bir Kürt devletinin kurulmasını
ki kurulmasına karşı olduğunu vurgulagörüyordu. ABD’nin isteği ise ilk plandıktan sonra, şöyle devam ediyor:
da Irak’ın kuzeyinde İsrail gibi maşa bir
“(…) Ancak, 2008 sonbaharı ile
Kürt Devleti oluşturmaktı. Birinci Körbirlikte Erdoğan Hükümeti Bölgesel
fez Savaşı ile bunun ilk adımını attı. ÇeKürt Yönetimi (BKY) ile temasları
kiç Güç ile Saddam’ın 36’ncı paralelin
yoğunlaştırmaya başladı. Ekim
kuzeyine çıkmasını önledi, birbirleriyle
2008’de Türkiye’nin Özel Irak Elçisi
dalaşan Kürt aşiretlerini, Barzani ile TaMurat Özçelik ve daha sonra da Erlabani’yi birleştirdi, örgütledi ve askeri
doğan’ın baş dış politika danışmanı
açıdan eğitti. Daha sonra İkinci Körfez
Ahmet Davutoğlu, BKY Başkanı MeSavaşı ile Kürt örgütlenmesini fiili devsut Barzani ile Bağdat’ta görüştü.
let haline getirdi. Şimdi iş Türkiye’yi
Türk yetkililer ile Barzani arasında
yola getirmeye kalıyordu. Hazır Tayyipdört yıl içinde bu ilk yüksek düzey teGül iktidardayken…
mastı.” (S. Larrabee, agy, s. 21)
TayyipGül, 2007 seçimleriyle duBu girişimleri, A. Gül’ün çıkışı izlerumlarını güçlendirince; hem orduyu yudi. S. Larrabee şöyle sürdürüyor:
muşatma veya sindirme girişimi olan
“O zamandan beri, Türkiye ile
Ergenekon’un düğmesine basıldı, hem
BKY arasında yeni bir yaklaşımın
de “Kürt Açılımı”nın. Bu ikisi birbirine
işaretleri gittikçe arttı. Mart 2009’da
bağlıydı. Ve de paralel yürütüldü. Türkiye’nin, “kırmızı çizgileri” bir yana bıraDevamı sayfa 18’de
Üç /ehitler Mücadelemizde Yaşıyor!
Kurtuluş Partililer, Yiğit Devrimciler Mahmut Çal, İbrahim Uzun ve Sadi Okçuoğlu’nu
Katledilişlerinin 32’inci yılında mezarları başında andı!
1
Eylül 1978’de, 12 Eylül Amerikancı
Faşist Darbesine zemin hazırlamak
için Pol-Bir’li resmi faşistler üç yiğit
devrimciyi, üç kızıl karanfili katlettiler.
Mahmut, İbo, Sadi Yoldaşlar, doğru
Teori ile donanmış ve bu bilinci kuşanmış,
Halk Kurtuluş Mücadelesinde her türlü fedakârlığı göze almış; kendilerini bütün
varlıklarıyla insanlık davasına adamış yiğit
devrimcilerdi.
Ankara’nın Şentepe Mahallesini devlet
destekli faşistlerin ablukasından çıkararak,
Devrimci Derleniş Bayrağını yükselten
Yoldaşlarımız, mahalle halkının güven ve
sevgisi ile Şentepe Mahallesini Devrimci
bir kale haline getirdiler. Emperyalizmin
temsilcisi yerli satılmışlar, bu devrimci kaleyi yıkmak ve sömürü düzeninin devamı
için üç yiğit halk önderini vahşice katlettiler.
Kurtuluş Partililer; Mahmut, İbo, Sadi
Yoldaşlarının mücadele bayraklarının inmediğini, aksine Yeni Sevr batağına çekilen Türkiye’de daha da yükselttiklerini,
devrimci miraslarına sahip çıktıklarını yoldaşlarının mezarları başında bir kez daha
gösterdiler.
“Devrim Şehitleri Ölümsüzdür”,
“Mahmut, İbo, Sadi Ölümsüzdür”,
“Gün Gelecek Devran Dönecek Katiller
Halka Hesap Verecek” sloganlarıyla, bir
kez daha haykırdılar Parababalarına olan
kin ve nefretlerini.
Ankara İl Yöneticisi Semra Yoldaş yaptığı konuşmada, halkların kurtuluş mücadelesinde katledilen tüm Devrimcilerin hesabını soracaklarını vurguladı. Ve bu hesa-
bın, ancak ve ancak, Demokratik Halk İktidarını kuracak olan Halkın Kurtuluş Partisi tarafından sorulacağını belirtti.
Kurtuluş Partililer; Mahmut, İbo, Sadi
Yoldaşlar’ın mezarları başındaki anma etkinliği ardından 14 Eylül 1979’da katledilen Devrimci Derleniş Neferi, Şentepe
Halkının Yiğit Önderi Engin Yüzbaşıoğlu
Yoldaş’ı da mezarı başında andılar.
Engin Yoldaş’ın mezarı başında da
Ümit Yoldaş konuştu.
Ümit Yoldaş, Engin Yoldaş’ın mücadelesinin sürdüğünü ve her türden zoru aşarak Demokratik Halk İktidarını kuracağımızı belirtti.
Selam Olsun Bizden Önce Geçene!
Selam Olsun Savaşırken Düşene!
Ankara’dan
Kurtuluş Partililer
SELAM OLSU BİZDE Ö CE GEÇE E!
SELAM OLSU SAVAŞIRKE DÜŞE E!
İbrahim Uzun
1957-1978
Engin Yüzbaşıoğlu
1963-1979
Mahmut Çal
1960-1978
Sadi Okçuoğlu
1960-1978
Fethi Demir
1956-1978

Benzer belgeler

44.sayıya ulaşmak için tıklayanız

44.sayıya ulaşmak için tıklayanız Geleneksel olarak yapılan piknikler bu yıl; Ankara’da 7 Haziran’da, Sorgun Yaylası’nda, Tekirdağ’da 22 Mayıs’ta, Atatürk Orman Çiftliği’nde yapıldı. Pikniklerde, Kurtuluş Partililer bir günü Sosyal...

Detaylı