Untitled - Kale Tasarım Merkezi

Yorumlar

Transkript

Untitled - Kale Tasarım Merkezi
28/02/2010
G. Şanel San
[email protected]
MODANIN HAFTASI
4 GÜN 4 GECE
İTKİB) tarafından, Moda Tasarımcıları
Derneği ve İstanbul Moda Akademisi
işbirliği ile organize edilen İstanbul Fashion
Week (IFW) dünyanın dört bir yanından
moda severleri ağırladı.
Dünya Moda Haftaları takvimi ve anlayışı
paralelinde ikincisi gerçekleştirilen Istanbul
Fashion Week, moda tasarımı alanında
dünyaya bilgi akışını sağlamak ve dünyanın
önde gelen moda basını ve alıcılarının
dikkatini İstanbul’a çekmek amacıyla 3-6
Şubat 2010 tarihleri arasında
Santralistanbul’da düzenlendi. Açılışını
Amerikalı oyuncu Meg Ryan’ın
gerçekleştirdiği ve Türkiye’nin önde gelen
moda markaları ve moda tasarımcılarının
2010/11 sonbahar kış kreasyonlarını
sergiledikleri toplam 24 defilenin
gerçekleştiği organizasyon çerçevesinde genç
tasarımcılar da iki karma defile ile yer aldılar.
Dünyanın dört bir yanından yabancı basın ve
alıcı gruplarının ağırlandığı ve yaklaşık 31 bin
200 kişinin izlediği etkinlikte yer alan
tasarımcılar ise, Arzu Kaprol, Bahar Korçan,
Bihter Aida Pekin, Cem Lokmanhekim, Deniz
Mercan, Ezra-Tuba Çetin, Gamze Saraçoğlu,
Gül Ağış, Günseli Türkay, Hakan Yıldırım,
Hatice Gökçe, İdil Tarzi, Mehtap Elaidi, Müge
Ersin, Nazlı Çetiner, Niyazi Erdoğan, Özgür
Masur, Özlem Kaya, Özlem Süer, Simay
Bülbül, Zeynep Erdogan, Zeynep Tosun oldu.
Her biri yoğun izleyici eşliğinde
gerçekleştirilen defilelerde tematik
koleksiyonlar, sade çizgiler, koyu renkler, deri
detaylar dikkat çekti.
Moda dünyasının klişeleşmeye aday TÜRK ve
OSMANLI çizgileri, geleneksel ve çağdaş olanın
uyumlu bir dengede harmanlanması, “geçmişi
içinde sindirerek günceli yakalamış” gibi
ifadelerin hiç birisine rastlamamak IFW’nin en
büyük artılarındandı. Moda tasarımcılarının
global tasarım diline çoktan hakim olmuş,
kendi yorumları ile sağlam duruşlarını
sergileyen koleksiyonları gelecek koleksiyonlar
için şimdiden merak uyandırdı. Özellikle
etkinliğin ilk gününün son defilesi olan Arzu
Kaprol defilesi etkinlik süresince konuşulmaya
devam etti. Yabancı basın mensuplarının da
ilgi ile takip ettiği koleksiyonda deriler, parlak
taşlar, abartılı aksesuarlar uyumlu bir şekilde
bir araya gelmişti.
defilede kırmızı ve turuncu içleri ısıtan renkler
oldu. Etkinliğin 3.gününde gerçekleşen Özlem
Süer defilesi de yoğun ilgi gördü. Koleksiyonda
orta çağ esintili elbiseler, deri detaylarla
güçleniyordu. Günün son defilesinde sahne
alan Bahar Korçan koleksiyonu “Dahil Olma
Projesi”ydi. Kendi dizeleri ile: “Önce
merceklerini takıp hayata yakından
bakacaksın, sonra kurduğun tüm kalelerin
kumdan olduğunu ve bir avuç su ile
yıkılabileceğini kavrayacaksın, gözlerini açıp
başka dünyaları, varlıkları, anları keşfedecek
ve dahil olmayı öğreneceksin.” İpek kumaşlar
üzerine parça baskı desenler, etek uçlarında
varak efektler, keçe görünümlü kaşmirler,
örmeler ve üçüncü gözü temsil eden
mercekler... Hepsi etkileyiciydi! Genç
tasarımcılardan akıllarda kalan isimlerden ikisi
Günseli Türkay ve Simay Bülbül oldu. Moda ve
sanatı yeni dönem modern Türk
ressamlarından, Londra’da yaşayan Bora
Akıncıtürk’ün resimlerini kıyafetlere aktararak
birleştiren Türkay, bu yılki koleksiyonunda
yarattığı kadın için “iş hayatında savaşçı, özel
hayatında sıcak bir kadın” yorumunu
getiriyordu. Yine güçlü kadın figürünün hakim
olduğu Simay Bülbül “Şaman Kadınları” adlı
koleksiyonu ile göz doldurdu. Etnik takılar,
halhallar, deriyle bütünleşmiş ipekler, ketenler,
örmelerle oluşan siyah hakim koleksiyon gotik
olduğu kadar mistik bir havaya da sahipti.
01
Ve kapanış! Hakan Yıldırım’ın ve son defilenin
ilgi göreceği herkesin malumu idi. Ancak
dışarıda kalan bir o kadar daha insan
beklenin ötesine geçti. Yıldırım’ın kendi
koleksiyonundaki siyah hakimiyetinin aksine
Koton için hazırladığı renkli koleksiyonda
terracota, yumurta ve hardal sarı tonları, kızıl
kahveler ve yeşil enerji saçıyordu.
İstanbul 2010 etkinliklerinin bir bir belirmeye
başladığı bugünlerde seneye böylesine bir
araya getirici, paylaşım platformu sağlayıcı,
üzerine yazılan çizilen uluslararası bir etkinlik
olma yolunu hedefleyen bir etkinlik ile
başlamak oldukça ümit verici oldu.
01 Günseli Türkey defilesinden.
Etkinliğin ikinci gününde podyuma çıkan
Gamze Saraçoğlu, 4 gün boyunca hakim olan
koyu renk egemenliğine bir süre ara verdi.
“Müsvedde” adlı yeni koleksiyonun tanıtıldığı
02 Azu Kaprol defilesinden.
03 Özlem Süer defilesinden.
02
03
03
04
28/02/2010
G. Şanel San
Gözde Tüfekçi
[email protected]
[email protected]
YENİ MİMARLIK TRENDLERİ
Milli Reasürans Sanat Galerisi, 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti etkinliğine
"New Trends of Architecture in Europe and Asia Pacific (Avrupa ve Asya-Pasifik'te Yeni
Mimarlık Trendleri 2008-2010)" sergisi ile katılıyor.
Kapılarını ilk kez Ted Noten Atelier sergisiyle
aralayan Soda İstanbul, Şubat ayından bu yana
ziyaretçileriyle buluşuyor. Her ay farklı sergilere ev
sahipliği yapacak olan galerinin programında Miru
Kim, Meriç Kara, Hanna Hedman, Kyoko Hashimoto
gibi ödüllü genç tasarımcılar bulunuyor.
Kendini tek bir tasarım disiplinine aidiyetle
sınırlamayan Soda, mekanda ağırlayacağı tasarımcı
ve eserlerinin kendi sergi düzenlemelerini ve
mekan tanımlamalarına yer vermelerini sağlayarak,
eserleri yalnızca “sergileyen” bir vitrin olmanın
dışında bir yaklaşım ortaya koyarak, koleksiyonun
bir parçası haline gelmeyi amaçlıyor.
Çağdaş mücevher tasarımının provokatif
temsilcileri arasında görülen Ted Noten’la tasarım
ajandalarına giriş yapan Soda, Türk izleyicisiyle ilk
kez buluşan tasarımcının dünyanın önde gelen
fuarlarında yer verilen 19 eserine ev sahipliği
yapıyor. Şubat ayından itibaren iki ay boyunca
gezilebilecek sergiye tasarımcının da dahil olduğu
ve kendi imzasını taşıyan bir yaklaşımla start
verilirken, ziyaretçilere deneyim yaşatma üzerine
kurulu bir açılış gerçekleştirildi: Yanında getirdiği
altın bir yüzüğü izleyicilerin parmağında dolaştıran
Noten, yüzüğün var olduğu her insanda farklı bir
deneyimle kendi hikayesini yaratmasını sağladı.
Soda’daki Atelier Ted Noten Sergisi Mart ayının
sonuna kadar Pazar günleri hariç her gün saat
10.00-18.00 arası gezilebilir.
Arkitera Mimarlık Merkezi tarafından
organize edilen, aynı zamanda 2010
Türkiye’de Japonya yılı etkinlikleri arasında
da yer alan sergi, Buildist, İstanbul 2010
Ajansı ve Japonya Konsolosluğu’nun
işbirliğinde 9 Mart-10 Nisan 2010 tarihleri
arasında aynı zamanda proje
sponsorlarından biri olan Teşvikiye'deki Milli
Reasürans Sanat Galerisi'nde izlenebilecek.
Sergide Projeleri Yer Alan Mimarlar
Fransa: Herault Arnod
İngiltere: CJ Lim/Studio 8
İspanya: Izaskun Chinchilla
Portekiz: Bernardo Rodrigues
Norveç: Helen&Hard AS
Macaristan: Adam Somlai-Fischer
Avusturya: Wolfgang Tschapeller
Türkiye: Han Tümertekin
Japonya: Sou Fujimoto
Çin: Zhu Xiaofeng
Kore: Moongyu Choi+GA.A Architects
Tayvan: Yu-Tung Liu/Aleppo Zone
Singapur: Woha,
Avusturalya: Pendal and Neille
Tayland: Suriy
2001 yılında Japonya ve 15 Avrupa Birliği
üyesi ülkeleri delegeleri tarafından Japonya
ve Avrupa arasında mimarlık üzerinden bir
kültürel köprü kurma amacı ile başlatılan ve
Avrupa Komisyonu tarafından himaye edilen
çok uluslu bir proje olan “New Trends of
Architecture in Europe and Asia-Pacific”
sergi projesi, 9 yıldan sonra İstanbul'da
sonlanıyor.
Asya ülkeleri ve Avrupa'nın köşede kalmış
kentlerini ön plana çıkarmak, aralarındaki
ilişkileri güçlendirmek ve bundan bir fayda
sağlamak amacını da taşıyan oluşum, kişisel,
özel insiyatiflerin arttığı mimarlık
dünyasında son zamanlarda artan alternatif
çözüm arayışlarına da kaynak niteliğinde.
İki yıllık dönemler halinde Avrupa ve
Asya'dan seçilen iki küratörün seçimleri ile
belirlenen mimarlık ofislerinin işlerinden
oluşan sergi projesinin 5. ayağı için,
aralarında 2010 Avrupa Kültür
Başkentleri'nden biri olarak belirlenen AB
üye adayı Türkiye'nin de yer aldığı 15 Avrupa
ve Asya-Pasifik ülkesinden 15 mimar,
delegeler Sir Peter Cook ve Toyo Ito
tarafından seçilmiş.
Avrupa’dan 8, Asya-Pasifik ülkelerinden 7
olmak üzere toplam 15 mimarlık ofisinin
işlerinin bir arada gösterileceği sergide
Türkiye’den Han Tümertekin’e ait bir yapıtta
sergilenecek.
Sergi İstanbul durağından önce, Tokyo,
Porto, Rotterdam, Gent, Salamanca,
Bordeaux, Lizbon, Madrid, Lille, Hong Kong,
Cork, Melbourne, Anyang, Patras, Perth,
Barselona, Lüksemburg ve Niiagata’nında
dahil olduğu 18 kentte sergilenmiş. Gelecek
vaat eden Avrupalı ve Asya-Pasifik
bölgesindeki mimarların katıldığı sergi, bu iki
coğrafya arasında fikir ve deneyim paylaşımı
için fırsat şansı da yaratıyor.
Serginin açılış günü olan 9 Mart 2010'da
yine Milli Reasürans Sanat Galerisi
oditoryumunda 16.00-18.00 saatleri
arasında sergide işleri bulunan Bernardo
Rodrigues, Mun Summ Wong, Tatsuyo
Yamamato, Han Tümertekin ve Reinhard
Kropf’un katılacağı bir panel de
gerçekleştirilecek.
Japonya İstanbul başkonsolosunun açılışını
yapması planlanan sergi aynı zamanda 2010
yılında Türkiye'de kutlanan Japonya yılı
nedeni ile ayrı bir öneme sahip.
05
SODA’NIN KAPISI AÇILDI
Çağdaş mücevher tasarımının “prensi” Ted Noten Soda
İstanbul’un açılışı için Türkiye’deydi.
06
28/02/2010
Neslihan Şık
Erdem Dilbaz
[email protected]
KENTİ BAŞTAN D[OKUDUK
Yaklaşık ondokuz çalışma grubu ve söyleşileriyle doku
ve dokunma kavramlarını gündemine alan “kayıtdışı”
etkinliklerinde konular, iktidar ve cinsiyet ilişkisine kadar
farklı yönleriyle incelendi.
söyleşilerde doku ve dokunma kavramları
mimarlıktan ve kentten yola çıkılsa da
iktidarla ve cinsiyetle ilişkilerine kadar farklı
yönleriyle de irdelendi. TAG Platform üyeleri
bu etkinliğe “Kente Dokun, Kenti Doku” adlı
bir atölye ile katıldı. Tartışmalar ve alan
gezilerinin yanısıra, atölyede el ile üretime
de önem verilen çalışmanın aşamaları şöyle
özetlendi:
“DOKUN: Kayıtdışı 03 kapsamında yürütülen
GERİLLA
[email protected]
KENTE D[OKUNDUK, KENTİ O[KUDUK
Farklı mimarlık okullarından öğrencileri ve
atölye yürütücülerini bir araya getiren
“kayıtdışı” etkinliklerinin üçüncüsü bu yıl 813 Şubat tarihleri arasında Yıldız Teknik
Üniversitesi’nde gerçekleştirildi. Atölyeler,
söyleşiler ve tartışmalar ile canlı ve hareketli
bir atmosferde geçen etkinliğin bu yılki
teması “doku[n” idi. Açık atölyelerle birlikte
sayıları yaklaşık ondokuzu bulan çalışma
gruplarında ve her akşamüstü farklı
disiplinlerden konuşmacıların da katıldığı
07
“Kente Dokun, Kenti Doku” atölyesi,
‘pencerenden baktığında ne görüyorsun?’
sorusu ile yola çıktı çünkü dokuya,
vücudumuzla dokunmaktan önce çoğu zaman
gözlerimizle temas ederiz. Doku bize sıcak,
soğuk, keskin, yumuşak vb mesajlar iletir ve
buna göre nesnelere olan mesafemizi ve
tavrımızı belirleriz.
OKU: Çalışma alanının tüm bir kent olarak
belirlendiği atölyede kentsel dokunun
‘ne’liğini bileşenlerine ayırarak tartıştık.
Topoğrafyadan iklime, tarihten geleneğe
kadar yere ve topluma ait her şeyin
oluşumuna katkıda bulunduğu kentsel
dokuyu renklerinden seslerine her yönü ile
anlamak üzere yola çıktık. Atölye ve
fakültenin dışına çıkıp kentte farklı rotalar
izleyerek bakış açılarımızı yani
pencerelerimizi belirledik. Kentsel dokunun
zamanla ilişkisi bizi özellikle ilgilendirdi;
doku değişen ve devinen canlı bir
organizmaydı.
OKUDUĞUNU TEKRAR DOKU: Çalışmanın son
aşamasında hafta boyunca yürüttüğümüz
tartışmaları ve biriktirdiklerimizi, süreci
anlatan birer ürüne dönüştürmeye uğraştık.”
Atölyeden...
Atölye katılımcılarından mimarlık öğrencisi
Durul Şan Yüzgeç, kentle dolaysız bir ilişki
kurmayı, yani pencerelerimizi temizlemeden
açmayı önerirken kaos, yığılma, tarih,
katmanlar, renkler gibi kavramlardan yola
çıkarak bölgede her şeyin ve herkesin bir
arada, yan yana durabiliyormuş gibi
yaparken aslında nasıl da ayrıştıklarını,
birbirlerine değemediklerini anlatıyordu.
Fatma Tanış ise her gün okula gitmek için
izlediği rotayı, Fındıkzade’den Fındıklı’ya
olan yolu seçiyordu. Tanış, algımızı etkileyen
detayları araştırdı ve bu araştırmalarını
fotoğraf manipülasyonları ile ifade ediyordu.
Merve Şen bir kuşun gözünden izlermişçesine
seçtiği kent parçasına uzaktan yakına
gelerek, yukarıdan aşağıya ve tekrar yukarı
doğru bakarak saniyelerle değişen dokuyu
seyrettirirken Gökçe Hekim kentsel dokunun
negatifini çıkartmaya çalıştı. Toprak üzerinde
yükseldiği haliyle algıladığımız dokunun
göremediğimiz arka yüzde ya da toprağın
altında nasıl bir doku oluşturduğunu
araştırdı. Banu Bulgur, gece ve sisi
dokunulabilir bir tül örtüyle anlatırken Müjde
Çeti ışığın oluşturduğu dokuyu yıldızlardan
yola çıkarak anlatmaya, Burak Akoluk
sözlerin oluşturduğu dokuyu nesneleri
kaligrafi ile soyutlayarak ifade etmeye, Cemil
Oğuz ise topoğrafyanın devinen bir
organizma gibi zaman içinde geçirdiği
değişimleri irdelemeye çalıştı.
Kısacası... Katılımcılar algıladıklarına uzanıp
dokununca değişti ve değiştirdi; dokunmanın
kaçınılmazlığını, ama nasıl dokunulduğuun
önem taşıdığını dokunarak kurulan bir
ilişkinin potansiyel dönüştürücü gücünü
deneyimledi.
Bağlamak, bağlanmak, iletişime geçmek,
araya girmek gibi metafor malzemesi olan
ipler kazak ve atkıların sıcaklığına
yabancılaştırılıyor. Cansız objelere renk
katan çalışmalarıyla Avrupa ve
Amerika’daki genç sanatçılar şimdilerde
örme işleriyle sokakları süslüyor. Sokaktaki
objeler deyince, aklınıza ne geliyorsa,
onların estetik arayışlarını yansıtmak için
biçilmiş kaftan. Sanat eseri mi değil
tartışmaları çok yapılıyor. Kimi sanatı
siyasal dayanaklı eleştiriler bütünü diye
adlandırıyor, kimi kendi güzeline gideni
coşkuyla karşılıyor. Lakin işin ismi ne olursa
olsun bu işler metal soğukluğunu dahi
kırıyor.
Genç bilgisayar kurtlarını ve onların
kültürlerinden her parçayı ele almaya
çalışan Chaos Computer Club ( Kaos
Bilgisayar Kulübü ) 2007 yılında Berlin’de
24. Chaos Communication Congrees ( Kaos
İletişim Kongresi ) organizasyonunu
düzenliyor. Elbet bilgisayar korsanları ve
teknoloji ağırlıklı geçen 3 günlük maratonun
ilgi alanları da döneme uygun eklerle
genişletiliyor. Etraflıca hazırlanan
programda yeni sokak sanatı “Guerilla
Knitting” tarihi hakkında bilgi vermesi için
15 yıldır örgü ören ve meslek olarak da New
York’ta örgü dükkanı işleten Rose White’ı
davet ediliyor. Kendisi aynı zamanda New
York şehir üniversitesinde sosyoloji yüksek
lisansı yapıyor ve araştırma konularından
biri de sokak sanatları. Konuşmasında
gerilla taktiklerinin belli başlı kuralları olan
aniden ve tek sıkımlık hareketleri
açıkladıktan sonra örgü grafitinin nasıl
algılandığına geçiyor. Zaten bu örgü biçimi
de aynı temellere dayanıyor. Rose White’ın
gözlemlerine göre işleri görenler gençlerin
çalışmalarını isimlendiremiyorlar. İki
ihtimalden birini telaffuz ediyorlar: Gençler
sokakta örgü örmekteler ya da örgü grafiti
yapmaktalar. İlk ihtimal sürecin içinden,
ikincisi işleri sahiplenmekten geçiyor.
ÖRGÜLER
Sokak bir tual olmaktan çıktı nicedir;
‘ürün’ haline geldi basbayağı. Sosyal
görevini yerine getirirken yaratıcılıkta
sınır tanımayan sokak sanatçıları
“gerilla örgüler” ile değişmeyen
yapılara kendi tasarımlarını işliyorlar.
02
Pasif Agresif
Maskeli Balo
Yeni duyulmaya başlanan sokak sanatını
icra eden gençler yol üstünde görünen
biçimsiz eski boruların, heybetli heykellerin
güzellik uzmanları. İsveç’in Stokholm şehri
son bir yıldır sakinlerine süprizler yapıyor.
Maria ve Lina ikilisi kurdukları
“Masquerade” adlı örgü graffiti grubuyla
şehirdeki heykellere atkı, kazak; trabzanlara
hatta müzedeki tankın topuna çiçekli
kolluklar örüyorlar. Örgülerinin başlangıcını
elde hazırlayıp çevresini saracakları kent
mobilyasının üzerinde işlerini
sonlandırıyorlar. Gezdikleri yerlerde
mutlaka etiketli bir iş bırakmaya özen
gösteriyorlar. İtalya, Danimarka, Almanya,
Fransa ve Amerika Masquerade’in balosuna
zorla davet edilen ülkeler arasında yer
alıyor. Kent mobilyalarının yuvarlak
hatlarındaki çalışmaları onların
karakteristiği. Fakat ikili işin zevkini en çok
heykellerde çıkarıyor. Heykellerin sabit
03
01
ivmesini tamamlayan uzuvlarına ördükleri
parçalar cansız dinamiklere yeni anlatımlar
katıyor, al aşağı ediyor.
“Knitta” ekibinin ise “errörize birlikler”
yaftasını alacak ilk işleri bitmemiş
kazakların gövdeleri, kolları ya da
boyunları... 2005’te Magda Sayeg
tarafından kurulan ekibe zamanla beş kişi
daha ekleniyor. Biraraya geldikten kısa bir
süre sonra ilk kapı kollarını giydiriyorlar.
Genelde yuvarlak hatlı araba antenleri,
trabzanları, binaların kolonlarını ve taşları
giydiriyorlar. Aralarında bir de erkek var.
Kendi ürünlerinin de ötesinde yüksek
kolonlara işleri giydirme görevini
üstleniyor. Ekip iç mekanlarda oynamayı
seviyor. Karmaşık renk ve desenleri
birarada göstermek karakteristikleri olmuş.
Masquerade’in tersine olabildiğince yıkıcı
etkileri var. Ağaca sarılmak kadar naif
istekleri ağacı kışın sıcak tutacak bir
kazakla noktalanıyor.
Tüm bu çalışmalar keyif verici, güzel, renkli,
estetik denebilir. Ancak iplik metaforunu
unutuyoruz. Kent mobilyalarının üzerindeki
giysilerden ayrı olarak Amerika’lı sanatçı
Dave Cole örgü işini çok ciddiye alıyor,
biraz da ti’ye. Sürekli projesi Teddy Bear
serisindeki ayıcıkları kurşun gibi kansorejen
etkisi olan bir maddeden örerek yapıyor.
Kurşun geçirmez yeleklerin ana malzemesi
kevlar ve dokunduğunuzda uzun süre
kaşıntılara neden olan anca 3400 derecede
şekil alabilen alüminyum – seramik karışımı
fiberfrax kullanarak ördüğü sevimli
ayıcıkların mutlu yüzlerindeki zarar,
izleyicisini çelişkide bırakıyor: Sevmeli mi
sevmemeli mi? Ses getiren örme işlerinden
biri diğeri büyük Amerikan bayrağı. İki koca
dozerin ağızlarına yerleştirilen devasa
şişlerle saatlerce uğraşıyorlar. Dave Cole,
kültürlerinde önemli bir yeri olmayan örme
olgusunun Amerika’nın bağları ya da
bağımsızlığını nasıl yarattığını
düşündürmek istiyor.
Geleneksel örmelerimizde kullandığımız
ipler bebek yapmaktan öteye geçti.
Danteller yavaş yavaş unutuluyor, hat
sanatı istediği değeri hangi ticari üründe
bulacak bekleniyor. Belki kuklalar ipleriyle
şanslı ama onları oynatanlar da kalmadı.
Sanatçı olmanın tanımı belirsiz, ister siyasi
ister keyfi üretecek bu kadar çok malzeme
varken yeniyi kim yaratacak bekleniyor.
01-02-03 Masquerade’in örgü grafiiti
çalışmaları.
08
28/02/2010
Can Burak Bizer
Şölen Kipöz
[email protected]
[email protected]
MODADA ÖLÜMLÜLÜK DUYGUSU
“Öfkede bir güzellik vardır, ve bana göre öfke tutkudur’ diyordu
yakın zaman önce hayata gözlerini yuman Alexander McQueen.
Tasarımcının sözleri modayla ilgili düşünmeye davet ediyordu.
kadın bedeninde simgelediği tecavüz aslında
İngiltere’nin İskoçya’ya saldırısıydı. Tasarım
serüveninde giderek ezik ve yaralanmış
kadınların yerini , güçlü, uzlaşmaz, agresif
seksapaliteye sahip tehlikeli ve korkutucu
femme fatale’ler ve modern amazonlar
aldı.Dante koleksiyonu ile yoğun baştan
çıkarıcılığı ile hem kendini korumak isteyen
hem de saldıran bir kadın görünümü yarattı.
Kadınlar için kıyafetleri onları naif ve masum
kılmak için değil, başlarına ne gelebileceklerine
işaret etmek için tasarladığını ifade eden
McQueen “ yaptığım her şey kadınları daha
güçlü kılmak için” diyordu.
Fark, Yapım Tekniği
Elbette Mc Queen’in deneyselliği yalnızca o
güne kadar modanın gündeme getirmeye
cesaret edemediği konuları ele alması ile
açıklanamaz. O’nun kıyafet ve beden
estetiğinde yarattığı farklılık giysi yapım
tekniklerine ustalıklı hakimiyetine bağlıdır
daha çok.Kıyafetlerindeki bıçak gibi keskin
kontürler,keskin omuzlar ve bedenin doğal
oranlarını manipüle eden mimari formlar O’nu
ilk keşfeden ve koleksiyonunu satın alan ve
aynı zamanda kıyafetlerinin ilk deneyicisi
olarak bilinen İngiliz Vogue’unun editörü
Isabella Blow’a göre ”Sabotaj, gelenek,
güzellik ve şiddeti” birleştiren Mc Queen’in
tarihselciliği ve geçmişin dünyasına yaptığı
yapısal yolculuk onu sabote edip tamamen
yeni bir kesim tekniği ile bugünün bağlamında
yeniden yorumlamakla ilgiliydi. Çünkü tarih
onun için romantik bir kaçış değil,
seyredilmesi acı veren ve katı bir gerçeklikti .
“Öfkede bir güzellik vardır, ve bana göre öfke
tutkudur.’ A. McQueen
“ Gelecek ipin üstünde yürümek gibi, her an
ayağınız takılıp düşebilirsiniz” diyen Mc
Queen yaşadığımız dünyanın gerçekliğine
olan isyanına bu kez yeni bir koleksiyonla
değil kendi hayatıyla yanıt verdi. Kıyafet
çizimlerine olan tutkusunu bastıramayıp 16
yaşında okulu bırakan Lee Alexander Saville
Row’da terzi yamağı arandığını duyunca giysi
yapımını öğrenmeye karar verdi. Teknik
dehasını kısa zamanda ispatlayarak modanın
usta terzilerinden biri haline geldi. Modanın
büyülü dünyasına Romeo Gigli atölyesi ile
adımını atan Lee, Londra’ya döndüğünde
kalıp eğitmenliği için adımını attığı Central
Saint Martins’den yüksek lisans mezunu
olarak çıktı. 1992 yılında mezun olduğundan
bu yana İngiliz modasının kavramsal dehası
ve usta terzisi olarak içinde yaşadığımız
modern dünyanın karanlık yanlarından
beslenerek dikkat çekici bir estetik yaratan
ayrıcalıklı bir tasarımcı olarak iz bıraktı.
Nihilizm,agresiflik,şiddet, ölüm, seks O’nun
tasarım itkilerini oluşturan kavramlardı.
Geçmişin arkeolojisi üzerine geliştirdiği
09
temaları disütopik bir gelecek senaryosu ile
bugüne taşıyarak zaman aşımına direnen
koleksiyonlar tasarladı. Tasarımlarında
kültürel referansları n metaforları ile yüklü
yoğun ve karmaşık katmanlar yaratarak çok
kültürlülük, melezlik , yersizlik, yurtsuzluk
vurguları ile kimlik aidiyet kavramlarını
sorguladı. Bir taksi şoförünün oğlu olduğu için
midir bilinmez Taksi Şoförü adlı filmin etkisi
ile hazırladığı koleksiyonun ardından yarı
çıplak hırpalanmış kadınlar ve karanlık
gecelerin keşlerinin başrol oynadığı Nihilizm
adını verdiği koleksiyonu neredeyse bir şiddet
gösterisi olarak değerlendirilerek basın
tarafından “McQueen’in Zalimlik Tiyatrosu”
olarak adlandırıldı.
Yol ölümlerini ele aldığı “Birds” adlı
koleksiyonunda üstünden geçilmiş gibi duran
kıyafetlerdeki araba tekerlek izleri ile yarattığı
şok estetiği ile adeta Cronenberg’in modadaki
temsilcisi oldu. Askeri ceketler , bir Mc queen
klasiği olarak kabul edilen tartan,hırpalanmış
dantel elbiseler,yırtılmış etekler ve kan lekeleri
görünümü verilmiş yüzeylerle oluşturduğu
“Highland Rape” adlı koleksiyonu agresif ve
rahatsız edici olarak yorumlandı. McQueen’in
Koleksiyonlarında yoğunlukla gündeme gelen
ölümlülük, kirlilik, bozulmuşluk, travma
,patoloji, sınır aşımı,şiddet,terör çağrışımı
gibi ana temalar iç organları dışarı çıkmış
biyomorfik karakterleri; iç güdüleriyle
beslenen yırtıcı yarı insan yarı hayvanları;
yabancılaşmış androidleri; bedenin uzanımı
olan aksesuarlarla zırhlanmış metropol
savaşçıları ve narsizmin, fetişizmin , ve
mekanik aynılaşmanın kendini tükettiği ve
yok ettiği fantasmagorik ve grotesk
karakterleri ortaya çıkarıyordu. Mc Queen’in
dünyasında her an bizi yok etmeye hazır bir
dünyada varolma savaşımız ve sosyal
yaşantımızda tüketilen şeylerin ölümlülüğü
cezp edici bir tavırla yorumlanıyordu.
Bu yıl Londra moda haftası hüzünlü başladı;
İngiliz modasının asi ve radikal çocuğu
Alexander Mcqueensiz. O’nun yeni
koleksiyonu yerine moda haftasının girişine
ziyaretçilerin duygularını yazabileceği bir
pano kondu. Lee Alexander Mc Queen’in
anısına. Ölümlü dünyasında düşünceleri,
yapıtları ve dünyayı değiştirmek isteyen
enerjisinin ölümsüzlüğü hafızalara kazınsın
diye. Mc Queen’in tarih olması, moda
tarihinin yönünü değiştirdi bile.
*Queen okumasında Caroline Evans, Rebecca
Arnold , Clarie Wilcox’un metinlerinden ve
Davide Brambilla’nın röportajından
yararlanıldı.
DÜNYA NEREYE,
KINETICA ORAYA...
Kinetica Art Fair “dünya nereye gidiyor?” sorusunun yanıtını arayanları biraraya
getirdi. Kinetik, dijital, robotik, elektronik, ışık, ses disiplinlerinde yapılan çalışmalar,
4-7 Şubat tarihleri arasında Londra’da bir festival havasında sunuldu.
İnsan çizen robotlar, ışıktan varlıklar, dönen
heykeller, dijital ortamlar… Dünya nereye
gidiyor böyle? İşte Kinetica Art Fair adeta
bu sorunun cevabını aracasına; kinetik,
dijital, robotik, elektronik, ışık, ses
disiplinlerinde yapılan çağdaş sanat
çalışmalarını 4-7 Şubat tarihleri arasında
Londra’da Ambika P3’te sanatseverlerle
buluşturdu. Küratörlüğünü Kinetica
Museum’dan Dianne Haris’in üstlendiği
sergi, üç günde 10 binden fazla ziyaretçi
tarafından akına uğradı.
Kinetik sanatı, kısaca dengede hareket eden
parçaların birbiriyle ekileşimi sonucu etki
oluşturması süreci olarak tanımlamak
mümkün. 1900’lerde Maholy Nagy, Jean
Tinguely, Marcel Duchamp ve Alexander
Calder önderliğinde gelişen bu sanat alanı,
günümüzde teknolojiyle iç içe geçen çağdaş
kinetik ve elektronik sanatı kullanarak
bilimsel ve evrensel keşifler, için yeni
ufuklar yaratmatı hedefliyor. Kinetik heykel
kavramı ise özel olrak 50’ler ve 60’larda
ortaya çıkan bir akımı tanımlamak için
kullanılıyor. Marcel Duchamp’ın 1913 tarihli
“Bisiklet Tekerleği” adlı eseri bu alandaki
ilk kinetik heykel olark kabul ediliyor.
Dikkat Çeken İşler
Serginin en dikkat çeken işleri dijital,
elektronik ve robotik odaklı işlerdi. Sergiye
adeta Squid Soup’un “Ocean of Light”ı ve
Vincent Leclerc’in “Revolver”i damgasını
vurdu. Squid Soup, (yerinde göremeyenler
için) kısaca sese tepki veren ışık ortamı
deneyimi olarak tanımlanabilir. Adeta,
Avatar’ın o büyülü dünyasına adım atmış
gibi hissettiren bir deneyim... Revolver ise,
2 boyutlu bir LED yüzeyi dikey eksen
etrafında döndürerek Voxel’ler (volumetric
pixel) elde ediyor ve bu voxel’leri çeşitli 3D
objeler ve animasyonlar görüntülemek
üzere kullanıyor.
Patrick Tresset ve Frederic Fol Leymarie
ikilisinin bilgisayara robotik bir kol ile
karakalem resim çizdirdikleri “Aikon”
01
projesi ise ziyeretçileri bir yandan güzel
sanatı sorgularken, bir yandan da makineinsan ilişkisini gözden geçirmeye davet
ediyordu.
Ayrıca yine ışık ve dijital merkezli işler olan
Balint Bolygo’nun lazer ışığını konkav bir
aynaya yansıtarak tasarladığı “Pulsar”;
Rosaline de Thélin’in fiber kablolarla
hazırladığı “Holografik Işık Heykelleri”,
Jason Bruges’un led matrisler kullanarak
hazırladığı “Reflex Portreleri”, Cinimod
Studio’nun kelebek kanatlarına odaklanan
“Flutter”ı öne çıkan değer işlerdendi.
Serginin en eğlenceli işiyse şüphesiz Ben
Parry ve Jacques Chauchat ikilisine ait olan
gürültülü mobil mekanik orkestra
“Milkfloat” idi. Ayrıca festival havasında
geçen sergide Cybersonica, Holotronica ve
Ray Lee (Robotic Teheremin Ensemble) gibi
performanslar da sergilendi.
Sergi içinde sergi diye tabir edebileceğimiz
özel bir bölümde ise sanat severler 60’ların
kinetik ustalarıyla tanışma ve işlerini
yakından inceleme imkanı buldular.
Günümüzün çağdaş ve dijital sanatçılarıyla
1960’lardan kinetik ustalarını yan yana
görmek adeta ziyaretçileri zaman içinde bir
yolculuğa çıkarttı. Bu sergi John Dunbar ve
Jasia Reichhardt tarafından kürate edildi ve
kinetik sanatının ustalarına adandı. Çoğu
özel kolleksiyonlardan temin edilen işler
arasında Jean Tinguely, Roger Vilder, Peter
Logan, Yaacov Agam, Peter Sedgely, Liliane
Lijn, Takis, David Medalla, Jesus Raphael
Soto gibi önemli isimlerin çalışmaları vardı.
Küratör Dianne Harris sohbetimizde
özellikle Masters of Kinetica özel sergisi
üzerinde durdu ve “İlk defa 1968’de
Institute of Contemporary Arts “Cybernetic
Serendipity” gösterisinde sergilenen ve
tohumları atılan Dünyanın en önemli Kinetik
sanatçılarından bazılarının işlerini burada
özel bir gösterimde toplamış bulunuyoruz.”
dedi. Ayrıca, Harris “Bu işler kinetik,
elektronik ve yeni medya işleriyle birlikte
deneysel sanatın yeni dalga açılımlarını
simgelerken; sanatın ve bilimin sınırlarını
da genişleterek uluslararası bir kollektif
bilinç yaratıyor” diye ekledi.
Kinetica Art Fair’i kaçıranlar için:
www.kinetica-museum.org
01 Rosalinede Thelin’in çalışması.
10
28/02/2010
Emine Merdim Yılmaz
Eray Çaylı
[email protected]
[email protected]
İsveçli mobilya devi Ikea'yı ziyaret etmiş
olanların dikkatinden kaçmamıştır.
Firmanın mağazalarında sergilenen hemen
her ürünün yanında tasarımcısının ismi ve
resmini içeren bir pano hazır bulunur. Bu
panolar, sanayi sonrası toplumların
tasarıma yaptığı vurgunun açık bir
göstergesidir. Sonuçta dünyanın son birkaç
onyılda sahne olduğu gelişmeler, böylesi
toplumların küresel rekabet stratejilerini
"İsveç malı"ndan çok "İsveç tasarımı"
benzeri bir söylem üzerine kurmasını
kaçınılmaz kılan şartları yaratmıştır.
İşte, Ikea'nın memleketinde düzenlenen
2010 Stokholm Mobilya Fuarı'nın da her
köşesi benzer bir söylemin izlerini
taşıyordu. "%100 Norveç" ve "%101
Brüksel Tasarımı" gibi başlıklar altında
kurulan sergiler, ulusal/yerel değer
yaratımında tasarımın gücünden
faydalanmak amacındaydı. Dahası, fuarda
tasarıma yalnızca belirli stantlar özelinde
değil, tüm fuarın kurumsallığı seviyesinde
vurgu yapılması söz konusuydu. Örneğin,
alışılagelmiş bir fuar kataloğunda bulunan
firma ve ülke dizinlerinin yanı sıra,
Stokholm Mobilya Fuarı'nın resmi
kataloğunda bir de tasarımcı dizini yer
alıyordu. Tasarım ve tasarımcılar fuarda
her anlamda başroldeydi.
Tasarıma böylesi önemli bir rol biçilmesi
fikri muhtemelen ülkemizdeki
tasarımcıların hayallerini süslerken,
üreticiler içinse oldukça şaşırtıcı olabiliyor.
Nitekim, Stokholm'deki fuara Türkiye'den
katılan iki firmadan biri olan Sertex'in
temsilcisi de herşeyin tasarım üzerine
olmasının yarattığı şaşkınlığı dile
getiriyordu. Ancak, Sanayi ve Ticaret
Bakanı Nihat Ergün'ün geçenlerde
söylediklerine bakılırsa, bu şaşkınlığın
yerini çok yakında bir olağanlaşmanın
alacağını söyleyebiliriz. Ergün, geçtiğimiz
ay Türk Tasarım Danışma Konseyi
bünyesinde gerçekleştirilen Tasarım
Strateji Belgesi ve Eylem Planı
Çalıştayı'nda adeta Türkiye'nin sanayi
sonrası topluma geçişi tamamladığını
resmi ağızdan beyan etmiş oldu. Bakan,
dünyanın yaşadığı değişim sonucu seri
üretimin eski önemini yitirmeye
başladığını belirterek, üretimin "artık
fabrikalarda değil, zihinlerde" yapıldığını
söyledi. Ergün ayrıca, tasarımın bir
hedeften ziyade bir süreç olduğunu, bu
nedenle tasarımla ilgili hedeflere
ulaşmanın yeterli olmadığını, ulaşılan
seviyede istikrar ve süreklilik kazanmak
gerektiğini kaydetti.
Stokholm Mobilya Fuarı'nda dikkat çeken
ürünler, tam da, böyle bir sürekliliğin
tasarıma yalnızca söylem seviyesinde
verilecek bir önemle kazanılamayacağını
kanıtlar gibiydi. Üretimin bedenlerden
zihinlere kayması ve bu değişimin resmi
otoriteler tarafından zamanında tespit
edilmesi, ülkemiz tasarımcılarına
hayallerindeki altın çağı yaşatacak gibi
gözüküyor olabilir. Ancak tasarımın
kendisine biçilen rolü hakkıyla yerine
STOKHOLM’DE
GÜNEŞLİ KULE’NİN BAŞARISI
MOBİLYA
BULUŞMASI
İsveç'in başkenti Stokholm 59. Mobilya
Fuarı'na ev sahipliği yaptı. Fuar,
yalnızca sergilenen ürünleri ya da
sergileri ile değil; sanayi sonrası
toplum biçimine dair bıraktığı izlenimlerle
de konuşulmaya, hatırlanmaya değerdi.
1996 yılında kurulan Suyabatmaz Mimarlık, geçtiğimiz ay kazandığı "AR MIPIM 2010
Future Projects Awards”la önemli bir başarıya imza attı. Mimarlık ofisini gündeme
taşıyan projeleri Bağcılar için tasarlanan ‘Güneşli Kule’ oldu.
02
bilimsel araştırmanın hassasiyetinden izler
taşıyordu. Söz konusu tasarımlara örnek
olarak Salli'nin 'Saddle Chair,' Topstar'ın
'Sitness' ve Backapp'ın firmayla aynı adı
taşıyan sandalyeleri verilebilir. Elbette,
ofis yaşamının gündeme getirdiği
meselelerden tasarımın gündemine
girenler yalnızca bel ve boyun sağlığıyla
ilgili olanlar değildi. Örneğin Greenworks
adlı firmanın sergilediği 'Moving Hedge'
adlı ürün, iç mekanlardaki düşük hava
kalitesini kendine dert edinmişti. Firmanın
'yaşayan mobilya' olarak tanımladığı ürün
tarihteki ilk 'kendini sulayabilen taşınabilir
duvar bitkisi' olma özelliğini taşıyor.
Ürünü, her biri iki metrekare alana sahip
iki yüzünün de yoğun biçimde bitkilerle
kaplı olduğu bir separatör olarak da
nitelendirmek mümkün. Moving Hedge'in
tasarımcıları ürünü geliştirirken sahip
oldukları amacın iç mekanlarda oksijen
oranının dengelenmesi yoluyla cilt
kuruluğu ve baş ağrısı gibi sorunların
çözümüne yardımcı olmak olduğunu
belirtiyorlardı.
Takip Edilen Olmak
01
getirebilmesinin yolu büyük ölçüde tam da
bu kökten değişimin yol açtığı yeni yaşam
koşullarını dikkatlice inceleyebilmesinden
geçiyor. Stokholm Mobilya Fuarı da
tasarımın böylesi hassas bir tavır
sayesinde fark yaratmayı başardığı
örnekleri barındırıyordu.
Sanayi sonrası toplumdan yükselen somut
ihtiyaçları kendisine dert edinen
tasarımların eğildiği meselelerin başında
ofis yaşamının yarattığı ciddi sağlık
sorunları geliyor. Fuardaki tasarımların,
11
söz konusu meselelerin çözümü adına,
yoga ve pilates gibi Batı'da popüleritesi
gittikçe artan egzersiz yöntemlerinden
ilham aldığı dahi görülüyordu. Ancak,
yetkililer bu tasarımların geliştirilmesinde
böyle ilham kaynaklarından faydalanmanın
yanı sıra, bilim adamlarıyla yapılan
sistematik çalışmaların da büyük yardımı
olduğunun ısrarla altını çizdiler. Nitekim
bele ve boyna binen yüklerin gün içinde
farkında olmadan yapılacak küçük
egzersizler sayesinde azaltılabilmesini
sağlayan bu tasarımlar, gerçekten de bir
Stokholm Mobilya Fuarı'nda Batı
dünyasındaki gündelik yaşamın içinden
çıkan belirli sorunlara uzmanlaşma
derecesinde eğilen firmaların son derece
ilginç bir ortak özelliği de, her birinin
yalnızca belirli bir soruna odaklanması.
Söz konusu firmalar tüm ticari
faaliyetlerini yalnızca odaklandıkları
sorunları çözmek amacıyla geliştirdikleri
tek bir ürün tipi üzerine yoğunlaştırıyorlar.
Görünen o ki, tasarım gerçek sorunlara
eğildiği zaman, yalnızca tek bir mesele
etrafında karlı iş modelleri kurduracak
kadar önemli bir rol oynayabiliyor.
Herhalde, ülkemizde de tasarımın
üstleneceği yeni rollerin öneminin söylem
seviyesinde kalmamasının yolu biraz da
tasarımın takip eden değil, takip edilen
olmasından geçiyor.
01 CathrineKullberg’in “NorwegianForrest”
aydınlatması.
02 “Sitness” ofis sandalyesi.
01
1996 yılında kurulan Suyabatmaz Mimarlık,
2008 yılında yeni bir oluşuma giderek 3
ortakla yoluna devam etme kararı aldı. Bu
süreçte başarılarını hız kesmeden sürdüren
mimarlık ofisi geçtiğimiz ay kazandıkları
"AR MIPIM 2010 Future Projects Awards”la
çalışmalarını taçlandırdılar.
Türkiye'de de artık mimarlık ofisleri
çalışanlarını kendilerine ortak olarak alma
konusunda daha açık olmaya başladı.
Sizin kararınızın altında yatan sebep
neydi?
Evet, 1996 senesinde kurulan Suyabatmaz
Mimarlık 2008’de yeni bir ortaklık yapısına
kavuştu. Mimar Hakan Demirel ofisimizin
ortağı oldu. Ancak bu katılım sizin
belirttiğiniz gibi bir ofis çalışanının belirli
süre geçtikten sonra ortak olması şeklinde
gerçekleşmedi. Hakan, benim Yıldız Teknik
Üniversitesi’nde proje atölyesi yürüttüğüm
dönemden beri tanıdığım bir öğrencim ve
ortak olarak ekibimize katılmadan önce
ofisimizde hatta sadece bizim değil hiç bir
ofiste çalışmadı.
Bizim durumumuzda Hakan Demirel,
Suyabatmaz Mimarlık’ta ortak olarak
çalışmaya başladı demek yanlış olmaz. Ortak
yapma konusundaki kararım, daha doğrusu
02
kararlılığımın altında yatan ise Hakan’la
beraber çalışmaktan büyük bir zevk almam.
Ağırlıklı olarak hangi işler ile
uğraşıyorsunuz? Şu an gündeminizdeki
projeler hangileri?
Bu günlerde ağırlıklı olarak konut
projeleriyle meşgulüz. Bağcılar’da ikisinin
inşaatına başlanmış olan üç ayrı konut
yerleşkesi projemiz var. Kayseri’de yine bir
konut blokları projemiz sürüyor. Ayrıca
Akaretler'de büyük bir sanat galerisi
tasarlıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Güneşli Kule projeniz
“AR MIPIM 2010 Future Projects
Awards”te ofis kategorisinde birincilik
ödülü kazandı...
Güneşli Kule, Bağcılar’da Basın-Ekspres
yoluna dik uzanan 1,5 km’lik bir şerit
üzerinde tasarladığımız üç yapıdan ana yola
en yakın olanı. Aynı zamanda arsa sahibi de
olan yatırımcısının bizden istediği, mevcut
imar koşulları dahilinde üretilebilecek
maksimum kullanım alanını sağlayan bir ofis
yapısıydı. Arsa alanı, bölgeye ait emsal,
yükseklik ve imar durumu gibi veriler
tasarımımızın başlangıç aşamasında zaten
bize yerleşebileceğimiz sınırları çiziyordu.
Arsa üzerinde yükselen bir yapının yoğun
trafiğe maruz anayola yakınlığının her iki
akış yönünden de algılanabilme olanağı
sağlaması ise yerin bize sundukları arasında
en fazla üzerinde durduğumuz konuydu.
Konuya yaklaşım biçimimizi ve tasarımın
çıkış noktasını belirleyenler form arayışları
ile tercihleri yerine, daha çok yer okuma ve
ele aldığımız konu üzerinden oldu.
Enerji tasarrufu tasarım girdilerimizden
biriydi. Enerji tasarrufu genel olarak
harcanana karşın alınan verimin artmasını
sağlayan ve artıkları minimize eden ekipman
ve sistemlerle sağlanıyor ve “Yeşil Bina”
konseptinin anahtar kavramlarından.
Birincilik ödülü almanızı sağlayan,
projenizin öne çıkan yönleri sizce neydi?
Yarışma jürisinin projemiz hakkında şöyle
bir yorumu var: “Uzun süreli ve farklı
amaçlarla kullanıma olanak sağlayan,
kullanıcılarının yaşam kalitesini yükselten
bu yapı, düşey kütlesinin boşaltılması ile
elde edilen yataylıkla bulunduğu çevreyle
ilişki ve empati kurmaktadır.”
Güneşli Kule projesini bizim için öne çıkan
yönlerinden en önde geleni, jürinin de
üzerinde durduğu yaşam kalitesi meselesi.
Yaşam kalitesini yükseltmenin aletlerinden
olan iç bahçeler genellikle gerçek anlamda
kullanılan ve yapıyı zenginleştiren
mekanlara dönüşmeyen etiketler olarak
neredeyse her projeye etki yaratmak adına
yerli yersiz yapıştırılıyor.
Güneşli Kule projesi ise iç bahçelerini ele
alış ve bu bahçeleri oluşturan farklı
boşluklarla yapının kütlesini oluşturma
çabası ile bizce sıradan ofis yapılarına bir
alternatif oluşturuyor. Diğer öne çıkan
mesele de mimari projenin kalitesinin
yatırımın değerini arttırması.
Diğer aday projeleri inceleme şansınız
oldu mu? Onlar hakkında ne
düşünüyorsunuz?
Diğer kategorilerde birincilik ödülüne layık
görülen mimarlık büroları arasında Atelier
Jean Nouvel, Coop Himmelb(l)au,
Perkins+Will, LAN Architecture gibi dünya
devlerinin olduğunu biliyorum. Ancak ödül
alan projeleri ve yarışmaya katılan diğer
adayları Cannes’da MIPIM etkinlikleri
kapsamında inceleme şansını bulacağım.
01 Ödüllü Güneşli Konut projesi
02 Büyük Ada’da konut projesi.
12
28/02/2010
13
G. Şanel San
STAND YALNIZCA
[email protected]
Şehir Hayatının İçinde
Tasarımcı: Demirden Design
Müşteri: Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş.
Alan: 1.760 m2
FON MUDUR?
Turkcell hizmetlerinin modern bir
şehir/sokak hayatının içerisinde özelleşen
mekanlar ile konumlandırılması ve
tanıtılması projenin konseptini oluşturuyor.
Her şeyin değişip dönüştüğü, hızla akmaya başladığı engellenemediği çağımızda fuarlar, pek çokları tarafından “ölü” olarak
nitelendirilen kavramlar arasında değerlendiriliyordu. Ancak, rekabet kızışıp tasarım kozunun önemi arttıkça işin rengi değişti ve
duraklama dönemi geride kalmaya başladı. Böylelikle, sadece trendleri değil aynı zamanda stantları görmek için yollara düşen fuar
ziyaretçilerinin sayısı da hızla arttı. Stand tasarımcılarının kapısı her zamankinden özgür işler için çalar oldu.
İnteraktif Stand
Tasarımcı: GRAFT
Müşteri: NBC Universal Television Group
Alan: 1.080 m2
Bu interaktif tasarımda izleyiciler sürekli
değişen perspektifi, her dakikası farklı bir
an yaşatan deneyimi ile standın birer
parçası haline geliyorlar.
Bir Kutuda Yaşam
Tasarımcı: MIKS Konzepte GmbH
Müşteri: MIKS Konzepte GmbH
Alan: 54 m2
Devasa Kağıt
Tasarımcı: Hafelinger +Wagner design
Müşteri: Munskjö Decor
Alan: 255 m2
Munskjö Decor firmasının standında kağıt
mekan içinde dönüyor ve markanın
yaratıcı çözümlerini farklı şekiller
üzerinden aktarıyor.
Amorf Estetik
“Rahatlıkla Oturun!”
Tasarımcı: bangertprojects& Karim Rashid
Müşteri: Lancaster Group Almaya
Alan: 500 m2
Tasarımcı: Design Hoch Drei & Svantje
Miras
Müşteri: Interstuhl Büromöbel
Alan: 1.234 m2
Davidoff Echo erkek ve bayan parfümünün
Karim Rashid imzalı standı tasarım basının
vazgeçemediklerinden.
Stand konseptinin ana konsepti
Interstuhl’ün “oturma”ya getirdiği yeni
yorum olmuş. Yeni yoruma “oturma”
eylemi “hareket” eylemine dönüşüyor.
Konsepti tamamlamak için kullanılan
balonların yuvarlak ve şişkin görünümleri
“rahatlıkla oturun” mesajı ile de uyum
sağlıyor.
Hamburg merkezli ajans kendi tanıtımı
için eğlenceli bir oda konseptini seçmiş.
3 ayrı girişe sahip olan standın
neresinden girerse girsin ziyaretçi
tavansan sarkan kırmızı plaka tavan
ile karşılaşıyor.
Sergi İçinde Sergi
Hava, Su, Toprak
Kentin İçindeki “Şey”
Duvardan Duvara Halı
Tasarımcı: Mauk Design
Müşteri: Sony Computer Entertainment
Alan: 12.000 m2
Tasarımcı: G.P.D S.A Thamshick,
Media+Space, m-box bewegtbild
Müşteri: ACCIONA S.A
Alan: 1.065 m2
Yer: A.B.D
Dönüşüm ve değişimin simgesi olan ”spiral”
üzerine odaklanan Acciona Pavyonu’nda 3
bölüm bulunuyor: Hava, Su, Toprak. Sizi
düşünsel bir yolculuğa çıkaran mekan,
bulunduğunuz anı unutmanızı, zaman ve
mekanda bir yolculuğa çıkmanızı sağlıyor.
Tasarımcı: D’Art Design Gruppe Jochen
Höffler
Müşteri: D’Art Design Gruppe
Alan: 200 m2
Tasarımcı: egetaepper, Dipl.-Ing. Elisabet,
Sommerfeldt
Müşteri: egetaepper (Deutschland) GMBH
Alan: 112 m2
D’Art Design Gruppe Kant’ın “kendi içindeki
şey” felsefesini alıp baş aşağı etmiş. Burada
“şey”(Thing) in ne olduğu belirsizleşmiş.
Tasarımın hazır yapımda uzak olması
gerektiğine inanan ekibin tüm standı
iletişime açık bir düzende yerleştirilmiş.
Ege standı tasarımı için verilen brifte
duvardan duvara halı ana eleman olarak
belirtilmiş. Tüm duvarlar ve zemin halıyla
kaplanmış. Bir çizim defteri ya da 1/1
ölçeğinde kat planları, kesitler, görünüşler
ve perspektifler çok uzaktan bile fark
edilecek şekilde mekana işlenmiş.
PlayStation’ın PSP taşınabilir oyun
konsollarının genel olarak tanıtımı için
kullanılan sergileme tasarımı. Oldukça
küçük olan bu ürünlere dikkat çekebilmek,
izleyiciyi standa davet etmek adına “sergi
içinde sergi” konsepti kullanılarak dev bir
enstalasyona yer verilmiş.
14
Arat Dink, babasına düzenlenen suikastin
geçtiğimiz Ocak ayındaki yıldönümünde
Agos Gazetesi'nin penceresinden oldukça
doğaçlama bir konuşma yaptı. Konuşması
sırasında Dink'in ağzından, aslında tasarımı
da çok yakından ilgilendiren samimi birkaç
söz döküldü: "Babamın büstü var içeride,
onu kırmak istiyorum. Ben büstleri değil,
insanları seviyorum." Dink'in bu yakarışı ilk
bakışta anın duygusallığıyla, çok da ölçüp
tartılmadan söylenmiş birkaç söz gibi
gözükebilir. Ne var ki, aynı sözlerin aslında
geçmişi hatırlatmak üzere 'tasarlanmış'
nesnelerin bellekle olan sorunlu ilişkisini
gözler önüne seren bir çağdaş tasarım
eleştirisi görevi gördüklerini söylemek
mümkün.
Eşya Değil Fikir!
Gerçekten de esas amaç hatırlamak, anmak
ve geçmişte yaşanan olumsuzlukların
gelecekte tekrarlanmasının önüne
geçmekse, tasarımın alışılmış çözümü olan
nesnelerin buna ne kadar hizmet ettiği
oldukça su götüren bir mesele. Burada
bahsettiğimiz ister bir büst isterse bir müze
binası olsun, böylesi 'nesne'lerin,
trajedilerin anısını yaşatmaktan çok, onları
sonsuza kadar geçmişe gömmeye
yaradıkları söylenebilir. Hatta, yakın
tarihimiz benzeri tradejilerin
araçsallaştırılması yoluyla bambaşka
amaçlara hizmet eder hale geldikleri
onlarca örnekle de dolu. En masum haliyle
'karanlık turizm' (dark tourism) olgusunda
vücut bulan böylesi bir araçsallaştırmanın,
en kötü durumlarda ise yeni trajedileri
yaratacak kitlelerin harekete geçirilmesi
için kullanılan ritüellerin birer dekoruna
dönüştüğü de sıkça görülüyor.
Nitekim, Orhan Pamuk'un son romanı
Masumiyet Müzesi'nin kahramanı Kemal de
yitirdiği sevgilisi anısına kurmak istediği
müzeyle ilgili ne diyordu: "Müzemle yalnız
Türk milletine değil, dünyanın bütün
milletlerine yaşadığımız hayat ile
gururlanmayı öğretmek istiyorum. Gezdim,
gördüm: Batılılar gururlanırken, dünyanın
büyük çoğunluğu utanç içerisinde yaşıyor.
Oysa hayatımızdaki utanç verici şeyler bir
müzede sergilenirlerse, hemen
gururlanılacak şeylere dönüşürler" (2008.
İstanbul: İletişim Yayıncılık A.Ş. Sayfa 5712).
Hal böyleyken, geçtiğimiz günlerde
ülkemizde müze tartışmalarına ivme
kazandıran bir gelişme de Abdi İpekçi
suikastinin yıldönümünde yaşandı. Nükhet
İpekçi, NTV'de çıktığı canlı yayında
babasının kanlı gömleğini kameralara
göstererek gerçek faillerin bulunması
çağrısında bulunurken, bir yandan da
benzer biçimde kurban edilen gazetecilerin
eşyalarının sergileneceği bir müze kurma
fikrinin gündeme gelmesine yol açtı. Ancak,
muhtemelen en zihin açıcı nitelikteki görüş
söz konusu gazetecilerden Uğur Mumcu'nun
kızı Özge Mumcu'dan geldi. Mumcu,
28/02/2010
Eray Çaylı
Gözde Tüfekçi
[email protected]
[email protected]
BELLEĞİN TASARIMI
ADINA MÜZECİLİK
Karanlık olayların aydınlatılması,
gerçeklerin resmi ve toplumsal olarak
'hatırlanması'na dair talep dillendiriliyor,
türlü müze fikirleri gündeme geliyor. Peki,
tasarım tartışmaların neresinde duruyor?
suikaste kurban giden kişilerin "sadece
eşyaları değil, fikirleri de böyle bir müzede
yer bulmalı" dedi.
tasarladığı ve Meksika'nın başkenti Mexico
City'ye yerleştirilen 2008 tarihli "Voz Alta"
(Yüksek Ses) projesi. Hemmer'e verilen iş
tanımı, Tlatelolco öğrenci katliamının
kırkıncı yılı anısına bir tasarım yapmakmış.
O da alışılagelmiş nesne odaklı bir çözüm
yerine, katliamın meydana geldiği "Plaza de
las Tres Culturas" meydanına yerleştirilecek
ve her arzu edenin kullanabileceği bir
megafon tasarlamış.
Mumcu'nun nesnelere karşı öne çıkardığı
'fikirler' kavramı, aslında tasarım için yeni
ufuklara işaret ediyor. Nitekim, son yıllarda,
fikirlerin temsili ve yaşatılmasına
odaklanan ve bu anlamda bellek ve tasarım
ilişkisine dair alışılmışın dışında
yaklaşımlar geliştirme çabasında olan
yaratıcı işlerle karşılaşıyoruz.
Bu megafon bir yandan katılımcıların
'seslerini yükseltmelerini' sağlarken, diğer
yandan da meydanı tarayan 10 kilowattlık
bir projektörü kontrol ediyormuş. İşin
Söz konusu işlere verebileceğimiz en iyi
örneklerden biri, Rafael Lozano Hemmer'in
ilginci bu projektörün etkinliğinin de,
megafondan gelen ses dalgalarına göre
değişiyor olması: Eğer o anda konuşan
yoksa ışık da sönüyorken, megafondan
duyulan sesin yüksekliğine göre projektörün
yaydığı ışığın parlaklığı da artıyor ya da
azalıyormuş. Ayrıca megafona konuşanların
ne dediğini merak edenler de FM 96.1
frekansından yayın yapan Radio UNAM'a
bağlanarak kent sakinlerinin yorumlarını
dinleyebiliyormuş. Meydandaki ışığın sönük
kaldığı anlarda, bu kez meydanın karşı
yakasındaki Kültür Merkezi binasının
çatısında bulunan üç projektör, arşivlerde
bulunan görgü tanıkların ifadelerini,
aydınlar ve siyasetçilerle yapılmış olan
röportajları, '68 yılından kalan radyo
kayıtlarını ve şarkıları ışığa dönüştürmek
suretiyle harekete geçiyormuş.
Böylece, aslında bu trajik olayın hatırasının
'şimdiki zaman'da gerçekleşen katılımla
harmanlanlanarak yaşatıldığı da
söylenebilir. Binlerce insanın katıldığı
projede hiçbir sansür ya da kontrol
uygulaması da yapılmamış. Haliyle,
megafondan seslendirilen mesajlar da
katliamın tanıklarının ifadelerinden, sıradan
vatandaşların evlenme tekliflerine kadar
uzanan büyük bir çeşitliliğe sahipmiş.
Hemmer'in tasarımının bu özelliği de,
böylesi trajik bir olayın ve ona tanıklık
etmiş olan kent mekanının günlük
gerçeklikten koparılarak mitleştirilmesini
önlüyor olsa gerek.
Devingen aracılar
01
Yunanistan'da geçen seneki eylemler
sırasında genç göstericilerin Nazi
işgaline karşı mücadele vermiş bir
direnişçi olan Kostas Perrikos'un büstünü
barikat yapmak için kullanması epey
tartışılmıştı. Eski tüfekler gençleri tarihi
bilmemekle ve geçmiş kahramanlara
saygısız etmekle suçluyordu. Gelgelelim,
Yunanistan'daki gençlerin de aynen Arat
Dink gibi büstlerin gerçekte neye hizmet
ettiğinin ayırdına vardıklarını söyleyemez
miyiz? Tasarım söz konusu olduğu zaman,
böylesi nesnelerin 'geçmişteki
olumsuzlukların tekrar yaşanmasını
önleme' benzeri bir işlevi yerine
getirmekte çok da başarılı olamadığını
yakın tarih bize kanıtlıyor.
O halde, kullanıcılar olarak yapmamız
gereken belki de aynen gençlerin kullanım
tercihinde görüldüğü gibi elimizdeki
büstlere yeni işlevler yükleyerek onlara
hayat katmak; etrafında yaratılan mitleri
yıkarak onları 'insanlaştırmak'. Tasarımcılar
olarak ise meseleye katkımız, yeni ritüellere
hizmet edecek 'ölü' nesnelerden çok,
Hemmer gibi, fikirlerin ve duyguların
özgürce dile getirilmesini sağlayacak,
devingen aracılar üretmek sayesinde
gerçekleşebilir.
01 Meksika'nın başkenti Mexico City'ye
yerleştirilen "Voz Alta" (Yüksek Ses) projesi
15
ADOLF BABEL GELDİ
SIRADA ZERO VAR!
“Kullanılabilir” ürünler tasarladığının altını çizen Adolf Babel, Kale için tasarladığı
yeni serisi Zero için İstanbul’daydı. Babel, tasarım felsefesi ve özel ilgi alanı olarak
nitelendirdiği banyo kültürüne dair sorularımızı yanıtladı.
Türkiye’den bir firmayla ilk çalışmanız.
Yeni Zero serisinin konsepti ve çıkış
noktası neydi?
ADOLF BABEL
KİMDİR?
Zero serisinde amacımız tamamen yaşam
konforunu arttırmaya yönelik bir ürün
yaratmaktı. Tasarımın erişilebilir olmasının
altını çizmekle beraber temizliği kolay,
kullanımı kolay, pratik çalışarak insanlara
dost bir ürün tasarlamayı hedefledik.
Geometrik formlara sadık kalınarak
tasarlanan seride, bütünsel bir çözüm
sunmak adına lavabo, klozet, küvet ve
banyo mobilya çözümlerinin tamamı ele
alınarak bir koleksiyon oluşturuldu. Lavabo
zenginliğiyle farklı ebatlardaki banyolara
uyum sağlamasını da önemsedik.
Dünyanın en çok satan çatal-bıçak
tasarımı Savonia’nın yaratıcısı 1934
doğumlu Adolf Babel, doğum yeri
Almanya’nın en seçkin tasarım
ödüllerinden Brusse Longlife Award’a
sahip. 80’li yıllardan itibaren ise
banyo kültürüne ilişkin ürün
tasarımlarına yönelen tasarımcı, bu
alanda ortaya koyduğu vitrifiye,
armatür, banyo mobilyası gibi
ürünleriyle tanınıyor. 2004 yılında
tasarladığı “free standing” akrilik
küvet ile Red Dot Award ödülüne layık
görülen tasarımcının aldığı diğer
ödüller arasında If, Busse, Design
Plus, Batimat ve Design Center
ödülleri bulunuyor.
Sizi Kale ile buluşturan süreçten
bahsedelim mi biraz da? Nasıl oldu
birlikte çalışmanız?
Kale ile olan tanışıklığımız 2001 senesine
dayanıyor. Kale Grubu’nun bizimle, Babel
Tasarım Ofisi’yle temasa geçmesiyle
başlayan bir çalışmaydı. İlk etapta
gerçekleştirdiğimiz 3-4 saatlik görüşme,
yaptıkları tasarımcı araştırmasının bir
parçasıydı. 1 sene sonra Çan’da bulunan
fabrikalarını ziyaret etmeye davet
edilmiştik. O noktada oluşturabileceğimiz
birliktelik üzerine bize bir teklifle geldiler.
Verdikleri brief oldukça netti; onlar ne
istediğini, ben ise ne istemediğimi çok iyi
biliyordum.
Türk kültüründe hamamın, banyo
alışkanlıklarının önemi büyük; bu sizin
açınızdan ne gibi avantajlar ve
dezavantajlara yol açtı?
Hamam, bir tarafı çok ruhani ve maneviyken
diğer yarısı çok fonksiyonel ve aslında
pratiğe dayalı olan bir kültür.
Finlandiya’daki sauna kültürüne benzer
nitelikte aslında. Her iki ihtiyacı da
karşılayan özellikte olmasından dolayı çok
etkileyici. Bakış açımı kaynakları verimli
kullanan ve biriktiren ürünler ve yeni
malzemeler yaratmak adına ekonomik
ürünler geliştirmek üzerine kurguladım.
“Free standing” (desteksiz durabilen)
akrilik küvet tasarımlarıyla sektöre farklı
bir bakış açısı getirmiştiniz. Peki o
dönemde, sizi buna iten faktör neydi?
Aslında 60’lı ve 70 yıllarda banyoların
giderek büyüdüğü ve insanların daha büyük
evler ve alanları karşılayabildikleri
devrimsel gelişmelere dayanmaktaydı. Bu
sayede, evler büyüdükçe banyolara ayrılan
alanlar da büyüdü. Ve orada mantıksal bir
yenilikle, ayakta durabilen ve dört tarafını
dolaşabileceğiniz küvetlere yer açıldı; biz
de tasarladık! Bu aslında aşağı yukarı bir
pazarlama nedeniydi. Şimdiki gibi, yeni
trendlerin daha çok pazarlama odaklı
olmasıyla aynı aslında...
Geleceğe bakarsak, banyo kültüründe bizi
hangi yeni trendler bekliyor dersiniz?
Banyoda çok fazla şey değişecek, çünkü
kelimenin anlamı da kendisi de değişiyor.
Lüks sınıf dediğimiz banyolar varlığını
sürdürecek elbet. Ama geleceğin ürünleri
çok da fazla zemine oturmayacak, stabil
kalmayacak. Banyolarda tekrar normal
formlara dönülecek ve küvet, lavabo, duş
gibi ürünlerden hiçbiri gelecekte göze
çarpan, müthiş baskın duruşlar
sergilemeyecek. Tasarım şimdi olduğu gibi
değil, daha arka planda kalacak ve
gelecekte daha spirütüel bir biçimde ele
alınacak. Zaten bu nedenle banyo
kültürümüzü de değiştirdik; teknik gelişimi
bunun merkezine yerleştirdik.
Peki ya malzemeler?Formda verebileceği
özgürlüğe rağmen çoğunlukla küvetlerde
kullanılan yüksek maliyetli akrilik
gelecekte hangi ürünlerde tercih
edilecek?
Büyük ihtimalle gelecekte küvetlerde
kullanılmayacak. Geleneksel bir malzeme
olarak çelik malzemenin yerini alabilecek.
Geleceğin malzemelerinin neler
olabileceğini söylemek zor; ahşap ve
Türkiye’de 1500 senelik geçmişiyle
seramik gibi geleneksel malzemeler
gelecekte de var olacaklar. Ekonomik açıdan
bakıldığında, malzemeler daha da incelecek
ve böylece tasarruf sağlayacaklar. Bu,
üretimi daha pahalı olsa da malzeme
tasarrufu açısından doğru bir
yöntem.
Bir röportajınızda kimi zaman -tasarımda
özgün kalabilmek adına- üretici arayışına
sonradan girdiğinizi belirtmişsiniz. Sizce
bu şekilde firmaların beklentileri her
zaman tam olarak karşılanabiliyor mu;
brief sonradan mı yaratılıyor?
Aslında firmalardan buna ilgi var çünkü
onların ihtiyaçlarını ve gelecek için
dileklerini iyi biliyoruz. Teknik destek
sağlayacak kanallarla ve pazarlama
verileriyle kontakta olma konusunda ısrarcı
davranıyoruz ve açık yer bırakmamaya özen
gösteriyoruz.
Çalıştığınız markalar genellikle onlar için
tasarladığınız ürünlere sizin isminizi
veriyorlar. Markalaşmış tasarımcıların
faydası bu mu yoksa?
Bu anlamda benim bir ısrarcılığım olmuyor
tabii ki. Ürün tasarlarken ana hedefim
fonksiyonellik ve operasyon
mükemmelliyetçiliği oluyor. Bu anlamda
işime yeni yeni vasıflar eklemem daha ön
plana çıkmalı. Benim için önemli olan
kriterler bunlar oluyor.
1960’ların ortasında tasarladığınız
“Savonia”çatal-bıçak takımı 160 milyon
adetle dünyanın en fazla satış yapılan
takımı ve bugün halen satılmakta. Bu
başarının sürdürülebilir olmasının
nedenleri nelerdi sizce?
Finlandiyalı bir marka için tasarladığım bir
üründü. Amaç Çin faktörünü etkisiz hale
getirmekti. Ana kriterler, fiyat ve rahat
kullanım dengesiydi o nedenle. Bence
başarısının nedeni estetik değerleri
kadar günlük hayattaki fonksiyonelliği de
tabii ki. Fonksiyonellik herşeyden önde
gelmeli. O nedenle estetiği çok fazla
tartışmak istemiyorum. Estetik herkese
keyif veren bir şey olarak ele alınmalı
sadece.
Dış pazarda da varlığını sürdürmek
isteyen bir markanın taşıması gereken
temel özellikler neler olmalı dersiniz?
İyi tasarım, iyi kalitede ürün üretebilme ve
de estetik. En önemli unsur ise makul fiyat
dengesine sahip olmak.
16
Yerli ve yabancı iç mimarların, dekoratörlerin
ve zevk sahibi tüketicilerin aradığı;
dekorasyon ürünlerinden ünlü markalarının
özel tasarım mobilyalarına, modasını hızla
artıran duvar kağıtlarından mekanların en
önemli parçası perdeye kadar birçok ürün bu
yıl da i-deco İstanbul’da bir araya geliyor.
Tasarımcılar için kendilerini gösterecekleri bir
arena niteliği de taşıyan fuar, ziyaretçiler
içinde en yenileri ilk defa görecekleri bir
platform. Bu yıl ki i-deco Fuarı da
ziyaretçilerin beklentilerini boşa
çıkarmayacak kadar zengin… İşte bu
tasarımlardan bazıları…
Dery-hall
En ufak detayına kadar tek tek elde yapılan
Dery-hall’da renkler müşterinin isteğine bağlı
olarak renk kartelasından seçilebiliyor veya
gösterilen numunenin rengine göre üretim
yapılabiliyor. Aynı şekilde mobilyaların
ahşabı da müşterinin talebine göre seçiliyor
ve bu seçim sırasında müşteriye geniş bir
ahşap kartelasından tüm ahşap çeşitleri
gösterilerek danışmanlık veriliyor.
www.halitberker.com
28/02/2010
Sibel Baştimur
Zeynep Basmacı
[email protected]
[email protected]
YENİ’LER
GELİYOR!
DOKUNMAK ŞART MI?
01
Son dönemde, tasarımcıların “en yenilerini”
göstermek üzere hazırlanır olduğu i-deco,
profesyoneller kadar amatörlerin de
takviminde önemli bir yer teşkil etmeye
başladı. i-deco için 3 Mart’ı bekleyin!
02
Dedikodu Koltuk
Sohbet ve kahve amaçlı olarak tasarlanan
Dedikodu, 67x67 cm gibi minimum ölçülerine
rağmen son derece rahat.
www.aysegulbalkan.com
03
Deco Sofa
Tasarımcı: Seyhan Özdemir & Sefer Çağlar
Art Deco dönemine modern bir yaklaşımı olan
Deco Sofa, Autoban’ın yeni koleksiyonunda
yer alıyor. Geometrik formu ve temiz
çizgileriyle dikkat çeken modele, derinliği ve
büyük boy silindir şeklindeki minderleri farklı
bir rahatlık katıyor. www.autoban212.com
Twig Stool & Sprout Table
Tasarımcı: Demir Obuz
Twig, alçakgönüllü, olgun ve doğal duruşuyla,
birkaçının bir araya gelmesiyle zenginleşerek
bir gölün etrafındaki sazlık gibi hareket
katıyor hayata. Sprout sehpası ise birbirini
tamamlayan bir estetikle Twig ile birlikte
hayata doğallık ve pratiklik katıyor.
www.ilio.eu_cem
Panzeri
Eğer yaşam alanlarınızda spor tarzı
benimsediyseniz post-modern çizgiler taşıyan
Panzeri’nin modelleri size göre… Gerçek
camdan el işçiliğiyle üretiliyorlar.
www.highlight.com.tr
Prisma Koltuk ve Kanepe
Tasarımcı: Aziz Sarıyer
Çok eskiden beri klasik oturma
elemanlarındaki kapitone uygulama
alışkanlığı, bu sefer Aziz Sarıyer tarafından
yenilikçi bir dile çevriliyor. Gerçekte üç
boyutlu olan nesne, tasarımcının her
zaman yaptığı şakalar gibi her açıdan
bakıldığında iki boyutlu olarak algılanıyor.
05
06
07
04
Üç farklı model olarak; sırtı minderli ve
silindir pleksi ayaklı alternatifleri,
müşterinin tercihleri doğrultusunda
kumaş ve deriden üretilebiliyor.
www.888design.net
Delta Container
Tasarımcı: Atilla Kuzu
Ahşap kaplama olabileceği gibi lake de
olabiliyor. Ayakları paslanmaz çelik olarak
sunuluyor.www.888design.net
Radi Deluxe
Tasarımcı: Jan Kath
Parlak renklerin ön planda olduğu, İtalyan
duvar kağıtlarındaki motifler ve basit ama asil
efektli Hint sarilerinden ilham alınarak ortaya
çıkan koleksiyon aynı zamanda eski günlere
atıfta bulunan halı püsküllerini yeniden
hayatımıza sokuyor. Hippi stiline de tatlı
dokunuşlar yapan Radi Deluxe halıların farklı
iki tasarımı birbiriyle rekabet etmekten çok
birlikte yeni, beklenmedik bir canlılık hissi
oluşturuyor. www.metrekare.net
17
01 Derry Hall sandalye.
02. Twig tabure ve Sprout masa.
03. Aziz Sarıyer’in “prisma” koltuğu.
04. Highlight’ın Panzeri modelleri.
05. Radi Deluxe halı.
06. Autoban’ın “Deco Sofa “sı.
07. Atilla Kuzu tasarımı Delta
Geliştirilen yeni teknolojiler sayesinde belki de, yakın gelecekte, ürünler fiziksel
hacimlerini kaybedip ışınlardan oluşacak. Dolayısıyla ürün- kullanıcı ilişkisi de
bambaşka bir boyuta taşınacak, “arayüz” kavramı yeniden yorumlanacak.
Günümüzde, gelişen teknolojiyle birlikte
ürünlerde kullanılan arayüzler,
alışageldiğimizden çok farklı ürün-kullanıcı
ilişkileri yaratıyor. 100 yıllık telefonla
konuşma deneyiminden sonra çoğumuz
sokakta kendi kendine konuşan insanlara
hala alışamadık. Son dönemde yeni
teknolojiler ve teknolojilerin sorunlarına
çözüm arayan araştırmalar, görmeye ve
kullanmaya hiç de hazır olmadığımız sıra
dışı etkileşim biçimleri sunmaya
hazırlanıyor.
Arayüz, ürün tasarımı açısından
değerlendirildiğinde, kullanıcı ile ürün
arasında iletişimin ve etkileşimin
kurulmasını sağlayan ortamdır. Geleneksel
ürünlerde ürün-kullanıcı ilişkisini gösterge
ve kontrol panelleri ile bu panellerde
bulunan düğmeler sağlıyordu. Günümüzde
elektronik alanındaki gelişmeler bir ekran
ve bu ekran üzerinden interaktif menüler ile
grafiklerin kullanıldığı sonsuz iletişim
ortamları sağlıyor. Kullanıcılar bu ekranlar
üzerinden basınca, yazıya, grafiklere, sese
dayalı girdiler kullanarak ürünlerle iletişim
ve etkileşim kuruyordu. Geleneksel
ürünlerdeki paneller veya düğmeler ürünün
biçimi üzerinde doğrudan belirleyiciydi ve
ancak sabit, belirli fonksiyonlar sunuyordu.
Artık yeni teknolojiler ürünün
yapabileceklerini biçimden bağımsız hale
getirdi. iPhone’da sadece tek tuş var,
Microsoft Surface’ta ise o da yok.
Teknolojiyle etkileşmemizi sağlayan
arayüzler bizi gerçek dünyadan uzaklaştıran
bazı soyutlamalar, benzetmeler içeriyor.
Bilgisayarlarda kullanılan araç çubukları,
pencereler, menüler bizi sanal dünyaya
almaya çalışan benzetmelerden bazıları.
Microsoft Surface’ta yapılan yeniliklerden
biri dokunmatik ekranların algılama
sorunlarına çoklu dokunma ve günlük hayat
nesnelerini de algılayabilme gibi çözümler
getirmesi. Bu, insanları ve günlük eşyaları
da sanal dünyaya dahil eden, kullanıcı ve
ürünü daha doğal yollardan daha interaktif
ilişkiye iten yepyeni bir boyut.
Piyasaya çıkan yeni nesil ürünlerden açıkça
görülüyor ki yakın gelecekte interaktif
ürünler sadece bilgisayar ya da cep
telefonlarıyla sınırlı kalmayacak sandalye,
araba, çanta gibi eşyalarda da görülecek.
Gesturetek firmasının ürünleri arasında
interaktif duvar, zemin ve pano örnekleri
var. Firma bazı ürünleri insan hareketine
dayalı girdileri kullanarak objeler ve
kullanıcılar arasında daha interaktif ilişkiler
kurmayı sağlıyor. Şimdilik daha çok, reklam
amaçlı kullanılan interaktif duvarlar, sabit
duvar yüzeylerini renkli, enerjik ve dikkat
çekici hale getiriyor. Hareketi algılayan
arayüz müşterilere mantıklı, gerçekçi ve ilgi
çekici geri bildirimler veriyor. İnteraktif
zemin uygulamalarının bir örneği olan Küp
isimli ürün ise kim bilir belki de ilerde
çocuklara yeni nesil seksek oyunları,
değişebilen ve farklı malzeme
kullanılmasına gerek bıraktırmayacak zemin
desenleri sunacak. Oblong Industries’in
yarattığı G-Speak ise, harekete dayalı
arayüz teknolojisinin kullanıldığı bir
projektör ile özel eldivenlerden oluşan bir
sistem. Kullanıcının giydiği özel eldivenler,
hareket edince arayüz ile etkileşimi sağlıyor
ve görüntüyü odaklamak, objeleri
kaydırmak, döndürmek, gibi olanaklar
sağlıyor. Bu teknoloji birçok yenilik
potansiyeli taşıyor. Belki de yakında
evlerimizdeki tüm ürünleri bir sihirbaz
edasıyla sadece havada daireler çizen
ellerimizle kontrol edebileceğiz. Diğer bir
yandan Tokyo Üniversitesi’nde geliştirilen
bir teknoloji artık ekrana dokunmaya gerek
kalmadan ürünü kullanmanızı sağlıyor. Bu
ürün, havada yaptığınız hareketleri
algılayan bir telefon. Havada yaptığınız el
hareketleriyle telefon ekranındaki
görüntüyü yönetebiliyorsunuz. Yüksek
çözünürlüklü bir kamera, parmağın olduğu
yeri 3 boyutlu bir alanda algılıyor ve buna
göre tepki veriyor. Benzer bir ürün piyasaya
sürüldüğünde sokakta ellerini sallayarak
yürüyen insanlara alışmak pek de kolay
olmayacağa benziyor.
Ürün kullanıcı ilişkisini bütün bunlardan
çok daha farklı boyuta taşıyan diğer bir
arayüz teknolojisini ise Altıncı His:
Giyilebilen, Harekete Dayalı Arayüz isimli
üründe görüyoruz. Bu ürün el
hareketlerinizi kullanarak çevreyle
etkileşime geçmenizi sağlıyor. Sistem küçük
bir projektör, kamera ve parmaklara takılan
renkli bantlar sayesinde çalışıyor.
Yaptığınız el hareketlerine göre sistem ya
görüntüyü yansıtıyor ya da görüntünün
fotoğrafını çekiyor ve evet bütün bunları
fotoğraf makinesine gerek duymadan
yapıyor! Saati öğrenmek istediğinizde,
verdiğiniz komutla, projektör kolunuza ya
da herhangi bir yüzeye saati yansıtacak ve
yine bütün bunları gerçek bir saate gerek
duymadan yapacak! Geliştirilen bu teknoloji
ile ürünlerin fiziksel hacimlerini kaybedip
istendiğinde değiştirilebilen ışınlardan
oluşmasına olanak verecek. Ve ürünlere
dokunmaya bile gerek kalmayacak…
01 Oblong Technologies, G-Speak.
01
02 Gesturetek teknolojisi.
18
28/02/2010
Aslı Ayşen Aydın
Filiz Yılmaz
[email protected]
[email protected]
GIDADA SOSYAL TASARIM DEVRİ
Slow Food hareketinin Türkiye
temsilcilerinden Fikir Sahibi Damaklar, bu yıl
if İstanbul Festivali’nde gösterilen “FOOD
Inc.” belgeselinin devamında etiket hafiyeliği
hareketini başlattı. Her ne kadar “FOOD Inc.”
filmi, Amerika odağında fast food kültürünü
besleyen tarım ve hayvancılığın sadece 3-4
büyük firma tarafından kontrol edilmesi
sonucunda ulaşılan tehlikeleri gösterse de
herkesin ders çıkarması gereken çok ciddi
uyarıları barındırıyor. Genetiği değiştirilmiş
organizmalı ürünler, insan sağlığına zararlı
bakterilerle birlikte raflarda yerini alan
gıdalar, şekerli ve katkı maddeli ürünler
tüketmekten dolayı erken yaşta yakalanan
şeker hastalığı ya da obezite... Fikir Sahibi
Damaklar bu gerçeklerin ışığında çağrıda
bulunarak dağıttıkları büyüteçlerle
tüketicileri etiket hafiyeciliğine yani gerçek
gıdanın peşine düşmeye davet ediyor.
“Gıdanın raf ömrü uzarken, seninki
kısalmasın” diyerek organik ürünü tercih
etmeyi öneriyor.
Gıda etiketlerinin daha anlaşılır olmasına
yönelik yeni uygulamalar Amerika’ya kıyasla
Avrupa’da daha fazla telaffuz edilmeye
başlandı. İngiltere bir süredir benzer
gıdaların birbirinden daha kolay ayırt
edilebilmesi için etiketlerde trafik ışıkları
sistemini kullanıyor. Avustralyalı
araştırmacıların konu üzerinde yaptığı test
çalışmaları da olumlu sonuçlar veriyor. Bu
noktada tartışılan en önemli konu ise
standartların nasıl sağlanacağı ve
tedarikçilerin birbiriyle olan ilişkisi bu kadar
iç içe geçmişken ürün renklerinin nasıl yeşile
döndürülebileceği yönünde.
Bu yüzden, üretim ve tüketimde hem yerel
Sağlıklı beslenmek için parkların
dönüştürülmesi işin başlangıcı. Sırada
çok katlı mutfak çiftliği var! Ne yersek, o
olacağımız günler kapımızda...
Peki ya tazelik? Tasarımcı Naoki Hirota özel
etiketiyle, et ürünlerinin tazeliğine yönelik
görsel bir dil kullanıyor. Zaman içinde
koyulaşan etiket, süresi dolan paketin barkod
okuyucudan geçmemesini sağlayarak son
kullanma tarihine dikkat etmemiş tüketiciyi
hiç olmazsa kasada uyarmayı hedefliyor.
Daha sağlıklı beslenmek üzere sürdürülebilir
çözümlerin başında gelen formül ise şehrin
park ve bahçelerinin ekilebilir alanlara
dönüştürülmesi yönünde. Amerika’nın yeni
“First Lady”si Michelle Obama’nın Beyaz
Saray’da başlattığı organik bahçe hareketi
simgesel olsa bile önemli bir örnek. Mimar ve
sanatçı Fritz Haeg’ın önderliğinde hazırlanan
“Edible Estates” kitabı Amerikan ailelerine, atıl
duran bahçelerinden nasıl
faydalanabileceklerinin ipuçlarını gösteriyor.
Tasarım araştırma stüdyosu Loop PH’ın projesi
MetaboliCity de sürdürülebilir tarımda şehrin
fonksiyonuna yoğunlaşıyor. Londra ve
Brüksel’de yürütülen proje, geleneksel ve ileri
tarım teknolojilerinin birleşimiyle oluşturulan
çözümün açık alanlara entegrasyonunu içeriyor.
01
hem de organik ürünleri destekleyen
çalışmalar ön plana çıkıyor. Avrupa Birliği
organik gıda ve içecek ürünlerinde yer alacak
logoya yönelik yarışmasında Dusan
Milenkovic isimli öğrencinin çalışması birinci
seçiliyor. Yeni logo, Temmuz 2010’dan
itibaren tüm ürünlerde yer alacak.
Mevsimsel tüketilmesi gerekirken tüm yıl
raflarda yer alan meyve ve sebzelerin yanı
sıra et üretimi için harcanan enerji yüzünden
küresel ısınmanın olumsuz etkileri daha da
artıyor. Bu doğrultuda çalışmalar yürütmeye
başlayan İsveç, gıda ürünlerinin raflara
ulaşmasına kadar geçen sürede ürettiği
karbon emisyon oranlarına yönelik yeni
etiketler hazırlıyor.
Küresel sorunlara çözüm getiren ürün
tasarımları ve geleceğe dönük öncü
çalışmalarıyla ayrışan Philips Design’ın
fütürist araştırma projesi “Food Probe” ise
bugünün trendlerinden yola çıkarak gelecekte
yemek alışkanlarımızın nasıl etkileneceğine
yoğunlaşıyor. Çok katlı mutfak çiftliği, kişiye
özel beslenme makinesi ve akıllı ocak hiç de
imkansız görünmüyor.
Alışverişte plastik torba kullanımını ilk
yasaklayanlardan San Francisco Belediyesi,
yine sorumlu davranarak şehir sorunlarına
sürdürülebilir çözümler kavuşturmak
amacıyla Digging Deeper Yarışması’nı
düzenliyor. Şehirde kurulacak fiziksel veya
sosyal tarım sistemleri için en iyi çözüm
önerilerini arayan yarışmanın konu başlıkları
arasında yerel üretimin nasıl artırılabileceği
de bulunuyor.
Bu yılki TED Ödülü’nü kazanan “Çıplak Şef”
Jamie Oliver ise her çocuğu beslenme
konusunda eğitmeyi diliyor. Önce kendi
ülkesi İngiltere’deki okullarda başlattığı
sağlıklı beslenme kampanyası zaman içinde
Amerika’ya sıçrarken TED Ödülü ölçeği artık
küreselleştiriyor.
Bu yüzden büyük küçük herkesin
farkındalığını artıracak kampanyaların
çoğalması, endüstriyel ve sosyal
tasarımcıların okul kantinlerinden semt
pazarlarına kadar her alanda projeler
gerçekleştirmesi gerekiyor. Sizce de “ne
yersek oyuz” felsefesini yerleştirirken, sadece
tükettiklerimizi doğru seçmekle bile hem
gelecek nesiller hem de gezegenin kendisi
için sürdürülebilir bir yaşam döngüsü
sağlamış olmaz mıyız?
01. Philips Design’ın Food Probe projesi.
02. MetaboliCity , Shoreditch Festivali
SALI ATÖLYELERİNİN
ASİ KONUĞU T-BOX
T-Box’ın tasarım yönetimi anlayışı masaya yatınca ortaya hararetli bir ‘Salı Atölyesi’
çıktı. Gerek tasarımları gerekse pazarlama anlayışıyla alışılmadık bir tavır sergileyen
markanın genel müdürü Doğan Kaşıkçı’ya T-Box’ı sorduk.
İstanbul Bilgi Üniversitesi Tasarım Kültürü
ve Yönetimi Programı, Salı Atölyeleri
kapsamında T-Box Genel Müdürü Doğan
Kaşıkçı’yı ağırladı. Küp içine sıkıştırılmış,
ergonomik paketiyle pratik ve eğlenceli bir
marka denince akla gelen T-Box, başarı
hikayesini tasarımcı adaylarıyla,
profesyonellerle ve ilgililerle paylaştı.
ŞDME üçüncülük ödülünü alan T-Box,
markalaşma hikayesiyle zihinlerde pek çok
soruyu uyandırırken ilham verici bir
konferansın konuğu oldu
Formları doldurduk ve ürünlerimizi Essen’e
gönderdik. Bu yarışma sayesinde yaratıcı
kültürümüzü de ispatlamış hem de tescil
etmiş olduk.
T-Box markası için uluslararası
platformdaki beklenti ve hayallerinizden
bahsedelim mi biraz da?
T-box’ın bir dünya markası olma hedefi
vardır ve bu hedefe doğru hızla yol
alıyoruz. Şu an dünyada 3000 noktada Tbox satılmakta. Amacımız hedef pazarlara
yoğunlaşıp nitelik ve nicelik bakımından Tbox’ın satışa sunumunu geliştirmek ve
bilinirliliğini arttırmak.
T-Box markası nasıl doğdu? Markanın
yaratılma sürecinde ‘tasarım’ nerede
duruyor?
Türkiye’de ki tasarım yönetimi
anlayışıyla T-Box’da ki tasarım yönetimi
anlayışı sizce uyuşuyor mu? Ne gibi
farklılıklar var?
Boyner Holding, Türkiye’nin gıda dışı en
büyük perakende grubu. Koşulsuz Müşteri
Menuniyeti prensibi ve çok kuvvetli CRM
datasıyla müşterisine çok yakın olan bir
grup. Bu grubun başındaki Cem Boyner,
perakende sektörünün yaşadığı sürekli
indirim beklentisi, çok hızlı değişim, yeni
nesil hayat tarzı ve retailtainment gibi
değişimlere cevap verebilmek için arayışa
girdi. Bir beyin fırtınası toplantısında
masanın üsütündeki bir çok üründen biri
olan promosyonel sıkışmış el havlusu
tasarımcı arkadaşların elinde geliştirildi,
özel şekiller, para üstü, nev-i şahsına
munhasır isimler, kullanım talimatnanesi
ve çılgın bir iletişim dili ekleyerek T-box
doğdu.
Bizim tasarım anlayışımız farklı. Bizimle
birlikte çalışan hem endüstriyel tasarımcı,
grafik tasarımcı hem de moda tasarımcısı
arkadaşlarımız var. Biz de tasarım sadece
ürünü tasarlayıp bir sonraki departmana
göndermekle bitmez. Türkiye’de tasarım
satan çoğu büyük firmalar da bile
tasarımcıların bizdeki kadar tüm süreçlere
katılmadığını biliyoruz. Tasarımcılarımız
sadece ürünü ve/veya ambalajını
oluşturken değil; ürünün sevkiyatında,
ürünün satışında, ürünün mağazada yer
aldığı süreçte bile yanımızdalar. Bu bizim
tasarım yönetimi disiplinimiz, diğer
firmaları siz karşılaştırın.
01
‘T-Boxlaştırma’ olarak adlandırdığınız
kavramı açıklar mısınız?
Son olarak, T-Box, Türkiye’den ve diğer
ülkelerden hangi tasarımcılarla çalışıyor?
T-box satın aldığınızda sadece bir ürün
satın almazsınız onunla birlikte bir yaşam
tarzı satın alırsınız, dinamik, genç,
eğlenceli, renkli, fonksiyonel, yaratıcı,
süprizlerle dolu bir yaşam tarzı... Bizim hiç
bir ürünümüz sıradan değildir, rakibi
yoktur. Bizim ürünlerimizi kullananlar
kendini iyi hisseder; “T-box size iyi gelir.”
İşte bütün bunları müşteriye sunan
ürünleri, paketlerini ve satış şekillerini
tasarlama sürecine biz T-boxlaştırma
diyoruz.
Avrupa Tasarım Yönetimi yarışmasında
(Design Management Europe) T-Box,
üçüncülük ödülünü kazandı. Bu süreç
nasıl gelişti?
02
19
İzmir Avrupa Birliği İş Geliştirme
Merkezi’nin Avrupa’da İlk defa
02
düzenlenecek olan yarışmaya Türkiye’den
ilk katılacak firmalar arasında T-box’ın
olabileceğini düşünmesi ve bizimle
iletişime geçmesiyle hazırlıklara başladık.
Bir ürün çıkartırken yaptığımız süreçleri,
fikirlerin tasarıma, sonra ürüne dönüşme
sürecini anlattık, bu sürecin tekil kişilerle
değil, farklı iş kolundan, firmadan ve
değişik gelir ve eğitim düzeyinden
insanların katılımıyla yaptığımızı anlatttık.
Öncelikle T-box’ta fikir bulma işini, Cem
Boyner, Rafineri çalışanları,
mağazalarımızın elemanları dahil herkes
yapar. Tasarımcılarımız kendileri ürün
bulmanın yanında gelen fikirleri Tboxlaştırır. Bunun dışında hem Türkiye’den
hem de yurt dışından proje bazında hizmet
veya ürün aldığımız tasarımcılar oldu ve
olacak. Yani endüstriyel ve grafik
tasarımcıları ile proje bazlı çalışabiliriz. Tboxça ürünleri olan tasarımcılara, her
zaman kapımız açık portfoylonuzu kapın
gelin!
01 T-Box tişört reklamı.
02 Kendi ürünleriyle T-Box ekibi
20
28/02/2010
Yılmaz Aysan
Filiz Yılmaz
[email protected]
[email protected]
‘CLICHE’LER
Edremit’in meşhur antikacılar çarşısı... Bu
zengin ve bol çeşit barındıran çarşı,
genişçe bir alana yayılan bir çok
açık/kapalı mekandan oluşan bir labirent
izlenimi veriyor. Yörenin kozmopolit ve
zengin geçmişinden günümüze kalan her
tür objeyi bulmak mümkün. Uzun bir
zaman dolaştıktan sonra bir kaç parça
cam eşyayı gözümüze kestiriyoruz: bir
dizi bardak. Bu bardaklardan bir kısmı
bugün “çay bardağı” olarak
yorumladığımız bir bardak türünün ilkel
ocaklarda, elde yapılmış, yüzyıl
başlarından kalma yeşil cam örnekleri.
Şekil be boyutları bugünkü çay
bardaklarıyla hemen hemen aynı.
İçlerinden bir tanesi özellikle dikkat
çekici. Ama neden? Çünkü bardağın
üzerinde kabartma olarak bir salkım üzüm
deseni var!
PARMAĞINIZA YÜZÜK,
KULAĞINIZA KÜPE OLSUN!
Erdem Akan’ın yeni mücevher markası
Cliché, bilindik ve alışıldık mücevher
tiplerini yeniden yorumluyor.
Baskıda kullanılmak üzere, metal levha
üzerine kabartma resimi, şekili, yazıyı ve
özgünlüğü olmayan, herkes tarafından
bilinen, harcıâlem basmakalıp lafları klişe
olarak biliyoruz. Klişeler genellikle uzun
süre doğru ve faydalı olduğu için klişedir.
Herhangi birşeyi anlatmak için gerekli
bazen bir imge olarak kullanımı
vazgeçilmezdir. Bu yüzden hayat boyu
klişelerden kaçamayız. Fakat klişeleri
yeniden yorumlamak da mümkün. İşte buna
güzel bir örnek, üstelik yeni bir markanın
ilham kaynağı…Artık klişe denildiği zaman,
bu tanımlamaların yanı sıra aklımıza yeni
mücevher markası Cliché de gelecek.
Cliché, Türkiye’nin önemli tasarım
ofislerinden biri olan maybedesign’ın
kurucularından tasarımcı Erdem Akan’ın ilk
takı koleksiyonu. Kültürleri ve disiplinleri
birbiriyle harmanlayamayı seven ve
Türkiye’nin vizyoner ürün tasarımcıları
arasinda gösterilen Erdem Akan, ürün
tasarımındaki yaklaşımlarını bu
koleksiyonla mücevher tasarımına taşımış.
Erdem Akan, ilk mücevher koleksiyonu
hakkında şunları belirtiyor; “Etrafımız
klişeler ile dolu. Bunlardan kaçıp yeni
kavramlar yaratabiliriz ve bir süre sonra
onlar da klişe olmaya başlayınca yenilerini
yaratırız, ya da mevcutları bir daha ele alıp
onları güzelleştirebiliriz. Sanırım ikincisi
daha zor, o yüzden marka için bu yolu ve
ismi seçtim.”
El ustalığını, modern çizgilerle altın,
pırlanta, inci, ametist gibi geleneksel
malzemeleri bir araya getiren Cliché, aşina
olduğumuz tek taş, üç taş gibi mücevher
tiplerini yalın ve geometrik tasarımlarla
yeniden yorumlayan bir marka olarak yola
çıktı. Her koleksiyon bir klişeye gönderme
yapacak.
İlk klişe sevgi üzerine, koleksiyon “Eğer
birini seviyorsan onu serbest bırak” adını
taşıyor. ‘Geri dönerse senindir’ diye devam
eden bu klişe söz, kendi içerisinde
koleksiyona ilham veren gerilimleri
yansıtıyor. Cliché koleksiyonları ilhamını,
adı üstünde, ‘klişe’lerden alıyor.
21
Cliché’nin anahtar kelimleri; yalın-şiirsel,
modern-lüks, romantik-geometrik. 18 karat
altın, yüksek kalitede el işçiliği, pırlanta ve
yarı değerli taşlardan oluşan ilk koleksiyon
“If you love something set it free”; 5 adet
yüzük, 2 adet kolye, 1 adet bilezik ve 1 adet
küpeden oluşuyor.
Edremit, Küçukkuyu, Ayvalık
yöresi Mübadele’den önce Rum
nüfusun yoğun olarak yaşadığı, tam
Midilli adasının karşısında bir bölge.
Aynı zamanda bu yöre o zamanlar
bağlarıyla ve yöresel olarak üretilen
şaraplarıyla ünlü bir bölge. Şu sıralar bu
bağlardan pek eser kalmamış, şarapçılık
da çok gerilemiş olmasına karşın hala
yöresel üretim yapılıyor. Ayrıca yine aynı
yörede yer alan Bozacada’da şarapçılığın
yeniden canlanışına şahit oluyoruz. Bu
arada hiç kesintisiz bir şekilde
yüzyıllardır Kaz dağlarında yaşamını
sürdürmüş olan bir de etnik grup var.
Bunlar orman işlerinde çalışan ve
“Tahtacı” adıyla tanınan ve Alevi/Bektaşi
geleneklerini sürdüren yörükler. Bu
kültüre ait insanlar inançları gereği kutsal
içecekleri olan ev yapımı şarabı üretmeyi
ve tüketmeyi sürdürmekteler. Ayrıca
zeytincilik konusunda da çok gelişmiş bir
bölge. Doğal olarak zeytinyağı ve
zamanında şarap ticaretini kolaylaştırmak
amacıyla zetinyağı ve şarap kapları yan
sanayisi de paralel olarak gelişmiş. Pişmiş
toprak küpler, her boy teneke ve bunların
yanısıra cam damacana, şişeler ve
bardaklar da yine yörede üretiliyor.
Zamanında oldukça pahalı bir malzeme
olan cam hiç israf edilmeden eritilerek
tekrar tekrar kullanılıyor.
Koleksiyonda Ne Var?
‘Secret’ isimli yüzükgizli bir tek taştan
oluşuyor. ‘Three Times’ olarak adlandırılan
yüzük de, üç taş yüzüğü kesin hatlarla
birbirinden ayırıyor. Oldukça net ve keskin
hatları olan bir üçleme. İki beyaz inci ve iki
siyah inci ile sembolik olarak sonsuzluğu
yakalama denemesi olarak yaratılan ‘White
Infinity’ ve ‘Black Infinity’ siyah ve beyazın
klişeleşmiş zerafetini yansıtıyor. ‘Hold me’
ise yüzüğün taşı tuttuğu kadar taşın da
yüzüğü bir arada tuttuğu bir tasarım.
Yüzüklerin yanı sıra koleksiyonda yer alan
‘Fallin’ isimli bilezik, tek bir bileziğin
bilekten düşme hareketlerinden ilham
alırken, bileziğin sabit durmasına da çözüm
getirmiş. Bu düşme hareketini/dinamizmini
bir seferde görmek mümkün.
Kalp klişesine gönderme yapan kolye ‘Love’,
hem kalp geometrisi hem de zincir
birleşimleri ile alışıldık pendantlar dan
farklı, modern detaylar içeriyor. Boyundan
başlayan bir akma hissiyle, kolye zincirinin
birleşerek damlayı oluşturması,
‘Drop’ kolyesinin yaratılmasında etkili
olmuş. Koleksiyonun son parçası ‘Free’, tek
taş küpe ile halka küpenin birleşiminden
oluşan, bu sayede halka küpenin hiç
olmadığı kadar tam bir daire olarak havada
serbest durmasını sağlayan bir tasarım.
Kıssadan hisse... “Cliche” mücevher
kutularımızın yeni “klişe”si olur mu, zaman
gösterecek. Beklemek, görmek, takmak
gerek!
01 Cliche koleksiyonunda yer alan yüzük ve
kolye çeşitleri.
01
Şarap üretimi ve tüketimi üzerindeki
dinsel baskı ve yasaklamalar, kısıtlamalar
başka keyif verici içecek alternatiflerine
yönelinmesine neden olmuş zaman içinde.
Mesela rakı. Yine üzümden yapılan rakı,
distile edildiği için artık “şarap” niteliğini
kaybetmiş olduğundan yasak
sayılmayabiliyor. Aynı nedenlerden kahve
ve çok sonraları da çaya yönelim
yaşanıyor. Türkiye’de çay üretimi devlet
teşviği ile 1947’den sonra başlıyor ve
ancak bundan sonra halk arasında
yaygınlaşıyor. Edremit antik pazarından
aldığımız bu “çay” bardaklarının üretildiği
20. yüzyıl başlarında henüz çay popüler
kültürde bugünkü önemine kavuşmamış.
Daha ziyade Avrupai bir yaşam sürdüren
kentsel kesimlerde ithal çay tüketiliyor.
1800’lerden sonra iyice kökleşen İngiliz
ŞARAPTAN ÇAYA YATAY GEÇİŞ:
İNCE BELLİ BARDAK
Bir Şehir Efsanesi ve Bir Türk Tasarım İkonu Olarak “İnce Belli
Çay Bardağı” ve bazı sorular...
veya araştırma var mı? Ayaklı kadeh gibi
ince belli bardak da şarap tadımı için hoş
olabilir, karafıyla birlikte böyle
tasarlanmış bir şarap setinden zevkle
şarap içilebilir diye düşünüyorum. Bu
konuda ürün tasarımcılarının yanısıra,
şarap uzmanlarının da ne diyeceklerini
doğrusu merak ediyorum ? Ama en
azından ben ne diyeceğimi biliyorum:
Şerefe!
çay kültürünün etkisi altında porselen
demliklerde hazırlanan çaylar çay
saatinde yine porselen “fincan”larla
tüketilmekte “çay bardakları” ile değil. Bu
alışkanlığın ithal edildiği uzak doğu
ülkelerinde de çayın sapsız porselen
fincanlarda içildiğini hatırlayalım. Çay
kültürünün porselen fincanla sıkı bir
bağlantısı olduğu kesin.
Peki bizde nasıl porselenden cama,
fincandan bardağa geçiş yaşanmış? Acaba
porselen fincanlara göre, cam bardakların
çok daha ucuza malolması bir neden
olabilir mi? Önceleri şarap ikramında
kullanılan ince belli bardakların yatay
geçiş yaparak çay ikramında kullanılmaya
başlandığı, el yakmadan tutma özelliği,
çayın demini/rengini görebilme olanağı
sayesinde halk arasında çay bardağı
olarak tutunduğu ve giderek
yaygınlaşarak içselleştirildiği
düşünülebilir. Ayrıca, nüfus değişiminin
etkisiyle daha az şarap tüketen bir alıcı
kitlesiyle karşı karşıya kalan üreticinin
yeni pazarlama yöntemleri araştırması
doğaldır. Halihazır şarap bardakları çay
kullanımı için önerilmiş ve pazarlanmış
olabilir. Benzer bir dönüşüm rakı
bardaklarında da yaşanmışa benzer. Şu
anda rakı bardağı olarak tanınan silindirik
uzun bardağın geçmişte “şerbet” bardağı
olarak kullanılan bardaklarla büyük
benzerlik gösterdiği ortada. Sokak
şerbetçilerinin bellerine sardıkları
bardaklıklara daha çok sayıda bardak
sığdırabilmek için dar bardakları tercih
etmiş olmaları mantıklı. Su ve rakı oranını
kestirmede kolaylık sağlayan düz
silindirik bardak formu işlevsel olarak da
rakı bardağı olmak için de ideal
gözüküyor. İki farklı işlevin vardığı sonuç
aynı biçim olabiliyor.
Bardağın üzerindeki kabartma üzüm
salkımı deseninden de görülebileceği gibi,
bu bardaklar aslında tasarımcılar
arasında yaygın bir “şehir efsanesi” olan
“ince belli çay bardağı” değil, “şarap”
bardağı olmalıdır. Yoksa, cam ustasının
fantezisinden üremiş bir süsleme olabilir
mi? Eğer salt süsleme amaçlı yapılmışsa
neden farklı örneklerde üzümden başka
süsleme kullanılmamış? Gökçeada’da
Barba Yorgo’un meyhanesinde şarabın
günümüzde de çay bardağına benzer
bardaklarla sunulması bunun eski bir
Bardak ne yapabilir?
gelenek olduğunun altını çizerek bu fikri
desteklemekte. Ayrıca, Kosova’da,
Balkanlar’da Slivovitz (Erik rakısı),
Lübnan’da Arak gibi içkilerin günümüzde
de ince belli bardaklarla içildiği
gözlemlenebilir. Türkiye’de özellikle
Trakya’da ince belli bardak ile rakı
tüketildiği de bilinmektedir.
İkonlaştırdıklarımızı
ne kadar tanıyoruz?
Bazı tasarımcılarımız, bir “Türk” tasarımı
oluşturabilmek adına, topluma mal olmuş
çeşitli kült objeleri yeniden tasarlamaya
önem vermekteler, bunun bir çıkış yolu
olabileceğini düşünmekteler. Ama acaba
ele aldıkları objelerin tarihçelerine,
kültürel konotasyonlarına ne kadar
vakıflar? Evet, artık bugün çay
bardaklarının hemen hepsi ince belli
olarak varoluyorlar, pek çok çeşiti ve boyu
var, bazıları harcıalem, bazıları tasarımcı
imzasıyla satılıyorlar... Günümüz gerçeği
bu. Ama acaba üzerinde yaşadığımız,
kültürel olarak beslendiğimiz bu
topraklardaki kült objelerin gelişimini ne
kadar biliyoruz? Bu konuda yeterli kaynak
Uzman görüşüne başvurduğum Reşit
Soley (Corvus - Bozcada) şöyle diyor:
“Bende o bardaklardan 7, 8 tane var,
hem üzümlüsünden hem de çıplak
olanlardan. Ben de çok şaşırmıştım ilk
gördüğümde ama ben üzümden yapılan
rakının kadehi olabileceğini
düşünmüştüm ki bu da tipik bir
deformasyon, çünkü bende bir “şarap
kadehi”kimliği çok kuvvetli, büyük bir
sebeple o etkilemiştir algılama eşiğimi...
Üfleme veya pres cam tekniği zeytinyağ
damacanalarından dolayı o yörede çok
kullanılıyor, camın rengine bakılırsa sanki
kırık cam parçalarınından birçok defa
yeniden üretilmiş gibi duruyor. Ne de olsa
cam hep çok değerli idi. Esas soru şarabın
duyularımızla algılanması ve renk, burun
ve tat üçlemesinde bu bardak ne
yapabilir?
1. O dönemlerde şarabın rengi
çok onemli bir kriter olmadığı icin
yeşil camın negatifliği göz ardı
edilebilir ama kadehe konduğunda en
azından ayran, rakı ve şarap üçlüsünün
tanınmasına olanak sağlayacak kadar
şeffaf, ayrıca o bölgenin şarapları genel
olarak renk sorunu çekmeyen sağlam
şaraplar,
2. Burunda algılama böyle bir bardakta
çok mümkün değil, çünkü buharlaşan
alkol ve aromaları hapsetme imkanı yok,
ama o dönem kriterlerinde önemli miydi
bilmiyorum ve zannetmiyorum,
3. “İnce belli” karafta şarabın getirildiği
ve bu bardaklar ile sunulduğu tadımda,
karafta gereken havalanma sağlandığı için
sorunsuz bir tad alımı mümkün
görünüyor... Ben çok sevdim bu fikri çay
bardağı aslında zarif bir şarap bardağı ”
28/02/2010
22
23
Pelin Özgen
[email protected]
BU KEZ DE BRÜKSEL ÇIKARTMASI!
Küratörlüğü ve organizasyonunu Dünya
Mimarlık Topluluğu’nun üstlendiği sergi,
Torino, Berlin ve Jakarta’nın ardından
“Türk Mimarlığı Şimdi” projesi kapsamında
Brüksel’de sanatseverlerle buluşuyor.
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti
programı kapsamında, küratörlüğü
Dünya Mimarlık Topluluğu, eski Ağa Han
Mimarlık Ödülü Genel Sekreteri Mimar
Prof. Suha Özkan ve eski diplomat Şefik
Onat tarafından gerçekleştirilen sergide,
çağdaş Türk mimarlığının önde gelen
temsilcileri Can Çinici, Emre Arolat, Han
Tümertekin, Nevzat Sayın, Şevki Pekin,
Teğet Mimarlık adına Mehmet Kütükçüoğlu
ve Ertuğ Uçar, Tabanlıoğlu Mimarlık adına
Melkan Gürsel Tabanlıoğlu ve Murat
Tabanlıoğlu’nun seçilmiş projeleri yer
alıyor.
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından
desteklenen “7 Tepenin 7 Mimarı” sergisi 23 Şubat’ta Brüksel’de
“Istanbul Center in Brussels” da açıldı.
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti
Ajansı tarafından desteklenen “7 Tepenin 7
Mimarı” sergisi, Brüksel Devlet ve Şehircilik
Bakanı Emir Kır, İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve İstanbul
2010 Ajansı Yürütme Kurulu Üyesi ve
Kentsel Uygulamalar Direktörü Korhan
Gümüş’ün de katılımıyla sanatseverlerle
buluştu.
2010 Desteği
“Istanbul Center in Brussels”da açılan sergi
öncesinde, “Çağdaş Mimari ve Kentsel
Uygulamalar” ın tartışıldığı bir panel ve
konferanslar da bu organizasyon
kapsamında yer aldı. Panelde sergiye
katkıda bulunan 7 mimar ve Brüksel
merkezli mimari proje geliştirme ve
fonlama şirketi Vizzion Europe Başkanı
Şefik Birkiye’nin yanı sıra BBA Belçika Yapı
Ödülleri Başkanı ve AIAB Mimarlık
Enstitüleri Kurucu Başkanı Profesör Jan
01
Bruggemans ile Kentsel Çevre Vakfı Başkanı
ve Uluslararası Kent ve Bölge Plancıları
Derneği Eski Başkanı Profesör Pierre
Laconte da birer konuşma gerçekleştirdi.
Bu serginin gerçekleştirilmesine Istanbul
2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ile
birlikte Autodesk, MOB Mobilya &
Dekorasyon, Schüco International KG,
Kone Asansör Sanayi ve Yapı Endüstri
Merkezi (YEM) de katkı sağlamaktadır.
Dünya Mimarlık Topluluğu’nun
organizasyonunda 2008 yılında Torino’da,
2009 yılında ise Berlin ve Jakarta’da
sanatseverlerle bir araya gelen “Türk
Mimarlığı Şimdi” projesi kapsamında,
çizim, video art ve fotoğraflardan oluşan
eserler, İstanbul’un çağdaş yüzünü
Avrupa’ya yansıtma hedefiyle farklı
şehirlerde sergilenmeye devam edeceğinin
sinyallerini şimdiden veriyor.
01 Brüksel’de gerçekleştirilen sergiden.
HIZ KESİLMİYOR!
ARKİV Buluşmaları Alişan Çırakoğlu’nun Ankara’daki Galyum Blok’u ve Murat
Tabanlıoğlu’nun İstanbul’daki Sapphire ile devam etti.
Çanakkale Seramik&Kalebodur
sponsorluğunda Arkitera Mimarlık
tarafından düzenlenen ARKİV Buluşmaları
hız kesmeden devam ediyor. İlk olarak
HSMH tarafından tasarlanan Narcity'de
gerçekleşen ARKİV Buluşmaları önce
Ankara daha sonra İstanbul'da yapılan
tartışmalar ile devam etti. Ankara'da Alişan
Çırakoğlu tarafından tasarlanan Galyum
Blok'ta gerçekleştirilen etkinlikte binanın
gezilmesinin ardından katılımcılarla
birlikte bina tartışıldı.
Gerçekleştirilen üçüncü toplantının
durağı ise İstanbul'un en yüksek
binası ünvanını taşıyan Sapphire oldu.
Konut olarak tasarlanan altında bir de
alışveriş merkezini barındıran bina
toplam 61 katlı. Yoğun bir katılımın
gözlendiği tartışmada önce binanın
müelliflerinden Murat Tabanlıoğlu
tasarım kriterlerdinden söz etti.
Binanın farklı katlarının ve örnek
dairesinin gezilmesinin ardından
katılımcıların katılımı ile tartışma
ortamına geçildi.
isimlerin katılmasına dikkat ediliyor.
Yapılan toplantıların her anı kameraya
çekilerek, daha sonra montajlanarak
binaların ARKİV'deki sayfalarında
yayınlanıyor. Böylelikle katılamayanlar
olan biteni rahatlıkla takip edebiliyor.
Sınırlı sayıda katılımcının yer aldığı
toplantılar, gezilen binalarda
gerçekleşiyor. Her toplantıya farklı
Etkinlik serisinin bir sonraki durağı DB
Mimarlık tarafından tasarlanan 212
Alışveriş Merkezi.
Lüle Taşı
Canlanıyor
Atölyeden
Sergiye
İstanbul Bilgi Üniversitesi
Mimarlık Yüksek Lisans
Programı atölyelerinden
çıkan projeler Bilgi Mimarlık
Atölyesi Sergisi’yle bir araya
getiriyor. 2009-2010 Güz
Yarıyılı çalışmalarını
kapsayan sergide
atölyelerden çıkan konu
başlıkları ise şöyle: Şehrin
“Yenikapı”sı: Yenikapı
Transfer Noktası, Kentin
Liman ve Ticaret Merkezine
Kültür Aşısı: Sirkeci’de
Salon+Kamusal Program,
Kentsel Altyapının
Tetiklediği Dönüşüm:
Haydarpaşa Garı, Bir
Aylaklık Mekanı Olarak
Kütüphane: Şişli Meydanına
Yeni Kamusal Program ve
Santral’da Zanaat Atölyesi:
Kampüse Sürdürülebilirlik
Odaklı Müdahale. 17 Şubat
2010’ da açılan sergi 15
Nisan 2010 tarihine kadar
Santral Kampüsü E3
Binası’nda görülebilir.
Robot Şenliği
Başlıyor
Türkiye'nin ilk robot
yarışmasına ev sahipliği
yapan Uluslararası ODTÜ
Robot Günleri, 13-14 Mart
2010 tarihlerinde ODTÜ
Kültür Kongre Merkezi'nde
gerçekleştiriliyor. Bu yıl 7.si
düzenlenecek olan
organizasyona 11 Avrupa
ülkesinden binlerce öğrenci
katılacak ve bine yakın
tasarım yarışacak. En yeni
robot teknolojilerini veya
basit bir robotun nasıl
yapıldığını öğrenmek
isteyenleri bir araya getiren
etkinliğe katılmak isteyenler
www.odturobotgunleri.org.tr
İstanbul’un
Kayıp Silüeti
Prof. Dr. Turgut Saner
danışmanlığında, Cem Kozar
ve Işıl Ünal tarafından
kurulan PATTU, 2010
sonbaharında
gerçekleştirilecek
“İstanbul’da “Tarih ve Yıkım
/ Hayal-et Yapılar” adını
taşıyan kent kültürü
sergisinin hazırlıklarını
sürdürüyor. Günümüzde var
olmayan, İstanbul’un farklı
dönemlerinden seçilen ve
farklı nedenlerle yıkılan 12
bina, serginin ana
çerçevesini oluşturuyor.
Amaçlarının, bu yıkım
anılarını taze tutarak yıkım
kavramını tartışmaya açmak
olduğuna değinen Pattu
ekibi, sergide İstanbul’u
yara izleri, çizikleri ve
kesikleri üzerinden
okuyacak. www.hayal-et.org
Otomobiller
Yarışıyor
Domus Academy “Design a
Car Unlike a Car” adıyla
bir otomobil tasarım
yarışması düzenliyor.
Amacı, estetik kaygıların
ötesinde dönemin sürekli
değişen ihtiyaçlarını da
gözeten sıradışı
tasarımların yolunu açmak
olan yarışmanın son proje
teslim tarihi 31 Mart 2010.
Tüm profesyonel
tasarımcıların ve
öğrencilerin katılımına
açık olan yarışmada
dereceye girenler Domus
Academy “Master in Car
Design” programında burs
kazanacak. Yarışma ile
ilgili ayrıntılı bilgi
http://www.domusacadem
y.it/unlikeacar.html
adresinden edinilebilir.
Eskişehir Valiliği lüle taşının
tütün dışı kullanım
alternatiflerini geliştirmek
amacıyla, öğrenci ve
profesyonellerin farklı
kategorilerde katılabileceği
bir tasarım yarışması
düzenliyor. Varlığını
geleneksel yöntem ve
biçimlerle sürdüren lüle
taşının kullanımında yeni ve
farklı alanlar yaratmak,
günlük yaşamdaki kullanım
şekillerini arttırmak ve yeni
trendlerle desteklenen
sürdürülebilir bir pazar
yaratmak amacındaki
yarışmanın değerlendirme
kriterleri arasında yenilikçi
ve özgün bir bakış açısı
yaratmak, malzemenin renk,
doku, kolay işlenebilirlik,
yüksek emicilik ve hafiflik
gibi özelliklerinden
yararlanmak, yeni biçim ve
üretim yöntemlerini
kullanmak ve ürünün
pazarlanabilir olması gibi
kıstaslar bulunuyor.
Projelerin teslimi için son
tarih 5 Mart 2010.
Bir Konu
İki Konuk
Marmara Üniversitesi Güzel
Sanatlar Fakültesi, Grafik
Bölümü tarafından
düzenlenen etkinlik
kapsamında Radikal Tasarım
Gazetesi Editörü Umut Kart
ve Endüstri Ürünleri
Tasarımcısı Orhan Irmak,
değişmekte olan “tasarımcı”
kavramını tartışmak üzere
bir araya geliyor.
“Tasarımcıyım, öyleyse var
mıyım?” başlıklı buluşma
12.03.2010 tarihinde, saat
10:30’da gerçekleştirilecek.
Grafik Bölümü Seminer
Salonu’nda düzenlenen
etkinliğe tasarımla ilgilenen
herkes davetli.
Anti-Aging
Vitrinler
Pierre Cardin, Mimar Sinan
Güzel Sanatlar Üniversitesi
işbirliğiyle bir vitrin tasarım
yarışması düzenliyor.
Markanın 2010 - 2011
Sonbahar - Kış sezonu
vitrinini üniversite
öğrencileri tasarlayacak.
Güzel sanatlar ve mimarlık
fakültelerinde okuyan tekstil
ve moda tasarımı, sahnedekor-kostüm, endüstri
ürünleri tasarımı, mimarlık
ve iç mimarlık bölümlerinde
eğitim gören lisans ve
yüksek lisans öğrencilerinin
katılımına açık olacak
yarışmada ilk 3’e giren
tasarımlara toplamda 14 bin
TL para ödülü verilecek.
Başvurular 28 Nisan’a kadar
kabul edilecek.
Bun’un
Platformu
Yeni bir platform oluşturan
Bun Design, web sitesi ve
ihracat departmanı aracılığı
ile oluşturduğu projesiyle
Türk tasarımcılarına daha
geniş kitlelere ulaşma
imkanı sağlıyor. Projenin
amacı, Türk tasarımcısını
tanıtmak, farklı kesimden
tüketicilerin de tasarım
ürünlerini satın alabilmesini
sağlamak, ürünlerin satışı
konusunda destek
sağlayarak bir katma değer
oluşturmak ve yurt dışı satış
odaklı çalışmalar için bir
zemin oluşturmak.
www.bundesign.com
adresinden ulaşabileceğiniz
Türk tasarımları arasında
Halit Berker, Erdem Akan,
Ayşen Gürevin, Hatice
Armağan, Bora Çakılkaya
gibi isimlerin ürünleri yer
alıyor.
Uzay Çağı
Estetiği
Electrolux, bu yıl
sekizincisini düzenlediği
Design Lab Tasarım
Yarışması’nın temasını
açıkladı. “2’nci Uzay Çağı”
başlığı altında düzenlenen
yarışmaya son başvuru tarihi
ise 1 Mayıs 2010. Design Lab
ekibi, katılımcılardan
zamana, mekana uygun,
yenilikçi, kullanışlı, yaratıcı
ve çevre dostu çözüm
önerileri bekleniyor.
Yarışmanın finali 23 Eylül
2010’da Londra’da
yapılacak. Birincinin 5000
Euro para ödülü ve
Electrolux Global Tasarım
Merkezi’nde 6 aylık ücretli
staj yapma olanağı
kazanacağı yarışmada
İkinciye 3000, üçüncüye ise
2000 Euro para ödülü
verilecek.
Perakende
Sahnede
Bu yıl üçüncüsü
düzenlenecek Perakende
Tasarım Konferansı,
dünyanın ve Türkiye’nin önde
gelen tasarım uzmanları,
perakende stratejistleri,
tasarımı odaklarına alan
perakendeciler ve
tedarikçileri ağırlıyor. 11
Mayıs’da Swissotel’de
düzenlenecek olan
konferansın bu yılki
moderatörlüğünü ünlü
perakende tasarımcısı Brian
Dyches üstlenirken
mağazadan markete, kafeden
showrooma, gıdadan
otomobile perakendenin tüm
kategorileri ele alınacak.
Editör: Umut Kart Katkıda Bulunanlar: Erkan Aktuğ, Gözde Tüfekçi Sayfa Tasarımı: Emre Senan Tasarım ve Danışmanlık; Emre Senan,
Özge Güven Sayfa Düzeni: Taylan Polat Danışma Kurulu: Serhan Ada, Erdem Akan, İhsan Bilgin, Asiye Bodur, Füsun Curaoğlu,
Yeşim Demir, Ömer Durmaz, Alpay Er, Cem Erciyes, Sertaç Ersayın, Hakan Ertem, Güran Gökyay, Korhan Gümüş, Gamze Güven,
Gülay Hasdoğan, Tansel Korkmaz, Zeynep Bodur Okyay, Suha Özkan, Kuyaş Örs, Nevzat Sayın, Emre Senan Reklam Direktörü: Özer
Topkaya Reklam Müdürü: Korhan Kesici Reklam Rezervasyon: Tayfun Elaldırsın Reklamlar için Tel: 0212 505 6486 Fax: 0212 505
74 79 Doğan Medya Center 34204 İstanbul Radikal Sanat Tel: 0212 505 6494 Fax: 0212 505 69 61 [email protected],
[email protected] Radikal'in ücretsiz ekidir.

Benzer belgeler