12 Eylül Hatırası

Yorumlar

Transkript

12 Eylül Hatırası
 Efendi BARUTCU 10.09.2016 36 YIL SONRA BİR 12 EYLÜL HATIRASI* Cezaevinde tutukluluğumun beşinci yılı geride kalmıştı. 1980 yılının Ağustos ayında rahatsızlığım sebebiyle Eskişehir Devlet Hastanesine, orada bir teşhis konulamadığı için 11 Eylül günü Ankara’ya nakledildim. Numune Hastanesinin D blokunun bodrum katındaki mahkûm koğuşuna yatırıldım. Bodrum katının yukarıdaki pencerelerinden içeri çok az ışık sızıyordu. Dört beş odası vardı. Odanın birinde; tedavi için gelen kadın tutuklular, diğerlerinde de erkek tutuklular kalıyordu. Koridorda silahlı nöbetçiler vardı. Bodrum katının iki taraflı girişlerinde demir parmaklıklar vardı, dışarıda da silahlı nöbetçiler devriye geziyordu. 11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece sabaha karşı askerlerin dinlediği küçük el radyosundan Hasan Mutlucan’ın gür sesinden serhat türkülerini duyarak uyandım. O yıllarda askerî darbelerin habercisi çoğu zaman Hasan Mutlucan’ın sesinden duyulan türküler olmuştur. (Şimdi darbeler de bozuldu akşamın 9 buçuğunda darbe mi olur be kardeşim. Üstelik Hasan Mutlucan da yok artık.) Koridorlarda gözle görülür bir telaş vardı. Ben kapıdaki nöbetçiye seslenerek “Ne oluyor?” diye sordum. ‐“Duymadın mı?” dedi. “İhtilal yaptık.” Bir jandarma eri bile hemen havaya girmiş, darbeyi kendi yapmış gibi sahipleniyordu. Sabah Hüseyin isimli hasta bakıcının şöyle dediğini hatırlıyorum: “Bu gece Ankara’da itler bile rahat bir uyku uyudu.” Söylediğinde haksız değildi. Türkiye’nin dört bir yanını, özellikle büyükşehirlerimizi bir terör sarmalı kuşatmıştı. Yabancı ideoloji uşakları Marksist‐Leninistlerin ve her türlü bölücü, azınlık ırkçısı unsurların Türkiye genelindeki saldırıları her geçen gün artıyordu. Her gün onlarca insan öldürülüyor, şehirlerde kurtarılmış bölgeler ilan ediliyor, silahlı çatışmalar, bombalamalar “vaka‐ı adiye”den sayılıyordu. Büyükşehirlerin birçok semtlerinde Ramazan ayında insanlarımız din, tarih ve devlet düşmanı unsurların saldırılarından korktukları için sahur vakti evlerinde ışıklarını açamıyor, yemeklerini karanlıkta veya mum ışığında yemek zorunda kalıyorlardı. Türkiye ‐Allah göstermesin‐ bir iç harbe doğru sürükleniyordu. O günlerde Apocular diye bilinen PKK’lı bölücüler özellikle Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde silahlı eylemlere başlamıştı ve arka arkaya şehit haberleri geliyordu. 12 Eylül öncesinde Türkiye’de yaşananlar, yaşadıklarımız ayrı bahislerdir. Bendeniz 12 Eylül’den hemen sonrasından kısa bir kesit sunacağım. Hastaneye yatışımın ikinci günü bir başka koğuşta yatan Osman isimli sonradan DHKP‐C’li olduğunu öğrendiğim tutuklu nasılsa içeriye girmiş ve doğrudan bana yönelerek “Sen faşistmişsin öyle mi?” diye terbiyesizce sataştı. Ben de rahatsızlığım sebebiyle ateşler içinde yanar ve bitkin vaziyette ranzada yatarken bu küstahlığı üzerine önce “Hadi git aslanım. Burası bunları tartışma yeri değil.” diye cevap verdim. Saçmalayarak sataşmayı sürdürünce hızla yerimden kalktığımı hatırlıyorum. Sonrası malum. Meğer adam böbrek hastasıymış, ayağı da kayıp düşünce (!) askerler kollarına girerek alıp koğuşuna götürdüler. Ulucanlar Cezaevi Jandarma Bölük Komutanına haber vermişler. Yüzbaşı Osman Şenel büyük bir öfkeyle koğuşuma gelerek “Bunu zincire vurun!” diye bağırdı. O saatten sonra ayağımdan kelepçeyle ranza demirine bağladılar. Ancak çok zaruri ihtiyaçlarımız söz konusu olduğunda rica minnet kelepçeyi açtırabiliyorduk. Mahkûm koğuşunda kaldığımız sürece ve hikâyesi çok uzun olan bir sene sonraki daha ağır bir hasta olarak geldiğimde tedavim süresince komutanlarından azar işitmek, çok sık dayak yemek pahasına, Yüzbaşı Osman Şenel’in bizleri ziyaret için izin istemeye giden yakınlarımızı dahi makamından kovarak görüşme izni vermediği zamanlarda, yakalandıkları taktirde askerliklerinin yanması tehlikesini de göze alarak bizi yakınlarımızla görüştüren, bize her türlü insani davranışı gösteren, arslan parçalarını, Aksaraylı Harun Oflaz, Trabzonlu Naci Yayla, Denizlili Hasan Ulutürk, , Tarsuslu Mehmet Kılıç, Manyaslı Cengiz Efe Çavuşları ve Karabüklü Selahattin Yılmaz Onbaşıyı unutabilmem mümkün değildir. Çoğu lise mezunu olan bu gençlerin ortak özelliği sivil hayatlarında Ülkücü oluşlarıydı. Bir de oralarda bize her türlü kötülükten geri kalmayan aşırı solcu ve bölücü çavuş ve onbaşılar vardı ki bahsi gerekmez. Mahkûm koğuşunda 30‐35 gün kaldıktan sonra sağlık odasının başhemşiresi Kadriye Ballı gelerek benim taburcu edildiğimi, Ulucanlar’daki merkez cezaevine gönderileceğimi söyledi. Beni taburcu eden 4. Dahiliye Şefi’yle görüşme isteğimdeki ısrarım üzerine Doktor Bey geldi ve ona, hastalığımla ilgili henüz bir teşhis bile konulamadığını, taburcu olmama bir anlam veremediğimi söyledim. Doktor Bey: “Efendi kusura bakma, ben seni göndermezsem senin geldiğin yere beni gönderecekler.” dedi. Sonradan öğrendim ki Merkez Cezaevi Jandarma Bölük Komutanı Osman Şenel, 4. Dahiliye Şefi’ni tehdit etmiş, Benim için “Bu, tehlikeli bir Ülkücü militandır. Bu buradan firar eder, ben de sizi yakarım. Buradan def edin gitsin.” demiş. Acı acı gülümsedim tabii. Bırakınız firar etmeyi koğuştan koğuşa geçecek mecalim yoktu. Darbenin hukuku böyle bir şey işte, Hipokrat yemini vesaire hak getire. O gün Ankara Ulucanlar Merkez Cezaevi’ne nakledildim, beni 2. Koğuşa verdiler. 50‐60 ranzalı koğuşta 180’e yakın hükümlü‐tutuklu vardı. Bazı insanlar nöbetleşe yatıyordu. Geceleri koğuşta nefes almayı bile güçleştiren kesif bir sigara dumanı olurdu. Yıkanmak için ne sıcak bir su ne de yıkanacak bir yer vardı. Koğuş meydancısı diye tabir edilen koğuşun temizlik hizmetlerini gören bir tutukluya 3‐5 kuruş veriliyor, o gaz ocağında bir teneke su ısıtıyor ve helada o suyu dökünerek üzerinizdeki kirlerden arınmaya çalışıyordunuz. Şimdi duyduğuma ise duyduğuma göre ceza evleri devamlı sıcak suyuyla 4‐6 kişilik odalarıyla bir hayli konforluymuş. Burada kaldığım kısa süre içerisinde çoğu zaman geceleri uykusuz kalıp benimle ranzalarını paylaşan, Iğdırlı Ülkücü kardeşlerim Mehmet Kılıçtek, Mustafa Güneş ve Cafer Beyleri hayırla yâd etmeden geçemeyeceğim. Bu koğuşa yıllar sonra senaryosunu Lütfü Şehsuvaroğlu’nun yazdığı Kafes filmi çekilirken Lütfü Bey’in daveti üzerine gitmiştim. Çekimler esnasında oyuncuların her biri bir ranzada yatıyordu, ben de “Bizim zamanımızda böyle bir konfor yoktu.” diye onlara takıldım. Cezaevinde bir yerden başka bir cezaevine nakil için çoğu zaman o güzergâha gidecek mahkûmların sayılarının artması beklenirdi. Nitekim bizde de öyle oldu, yeterli sayıya ulaşılınca soğuk bir kış günü cezaevi arabasına bindirildik, ellerimiz kelepçeli olmasına rağmen bir de ayaklarımızdan metal oturaklara kelepçelenerek yola revan olduk. Yorucu bir yolculuktan sonra Eskişehir Cezaevine ulaşmıştık. “Oh, dünya varmış.” diyerek sevindim. Beterin beteri vardı, hiç olmazsa Eskişehir Cezaevinde geride bıraktığım kader arkadaşım, kardeşim Mahmut Metin Kaplan, Mehmet Kutucu, Ünal Çelik, İlhan Yalçın ve diğer kardeşlerime, değerli arkadaşlarıma yeniden kavuşmuştum. Ve tabii, sanki tahliye olmuş gibi sevinmiştim. Rahatsızlığım devam ediyordu, burada arkadaşlarımın, kardeşlerimin bana gösterdiği ihtimamı asla unutamam. Eskişehirli Mebus Doğan’ın muhterem annesinin sık sık getirdiği yalvar yakar içeri aldırdığımız sütü İsmail Bakioğlu kardeşim her gece mutfakta ısıtır adeta beni uyandırmaktan çekinircesine, sessizce “Ağabey! Ağabey!” diyerek omzuma dokunur, beni uyandırır ve sütü içirirdi. Bu arada, kaldığımız koğuşun normalde 22 kişilik olduğunu, tutuklu arkadaşlarımızın 60 kişiyi geçmiş olmasından dolayı her ranzada 2 kişi ve vardiya usulü yatıldığını belirtmek isterim. Bir de ranzamın hemen yanı başındaki duvara soğuktan korunmak için çektiğim duvar halısının rutubetten çürüyüp döküldüğünü söylersem gerisi herhalde anlaşılacaktır. Zaman zaman Eskişehir Devlet Hastanesine sağlık kontrollerine götürülsem de rahatsızlığım devam ediyordu. 1981’in Nisan ayı başlarında bir sabah erkenden ben, değerli kader arkadaşım Metin Kaplan ve Salihlili ‐
şimdi Almanya’da yaşayan arkadaşımız‐ Emin Asma, Afyon Cezaevine nakledildik. Ve Afyon Cezaevi… Adeta bir yeryüzü cehennemi… Koğuş kapılarında Afyon’un yerlisi mahkûmların nöbet tutturulduğu, idarenin haksızlıklarına boyun eğmeyen tutuklulara bunların saldırtıldığı Afyon Cezaevi… Burada sırf Eskişehir C. Başsavcısı İsmet Saltan Bey’e bize gösterdiği insani muameleden dolayı teşekkür mektubu yazdığım ve ondan helallik istediğim için, “Sen kim oluyorsun da Savcı Bey’e mektup yazıyorsun?” denilerek gördüğüm insanlık dışı muameleyi, geçirdiğim ağır kanamaları ve hastalığımın çok ilerlemiş olması sebebiyle bin bir güçlükte, 1981 Ağustos sonlarında bu defa adeta komada Ankara’ya yine Numune Hastanesine gönderilişimin hikâyesini kısmet olursa bir başka sefere yazarız… *Bu yazıyı 15 Temmuz Türkiye’yi işgal darbe teşebbüsünde başarı sağlanamadı diye neredeyse karalar bağlayan darbeseverlere, Abdülhamid Han’a bombalı suikast düzenleyen Ermeni militanlar için ağıtlar yakan Tevfik Fikret’in günümüzdeki şakirtlerine ithaf ediyorum. Bu yazdıklarım, darbe döneminin en rahat günleriydi dersem herhalde durum anlaşılacaktır. 

Benzer belgeler