Türkiye`de Sivil Hayat - STGM - Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Transkript

Türkiye`de Sivil Hayat - STGM - Sivil Toplum Geliştirme Merkezi
Türkiye'de Sivil Hayat
Şeyhmus Diken
STGP
Tasarım : Ahmet IŞIKMAN
Nisan 2005, ANKARA
“Bu yayının içeriğinden yazarı sorumlu olup, hiçbir şekilde
Avrupa Birliği’ nin görüşlerini yansıtıyor olarak algılanmamalıdır”
Sivil Toplum Geliştirme Programı, Yerel Sivil Girişimler Projesi
Avrupa Komisyonu tarafından desteklenmektedir.
Türkiye'de
Sivil Hayat
1
2
İÇİNDEKİLER
3
Giriş
5
AMARGİ Kadın Akademisi Girişimi
Ankara Kafkas Derneği ve Kafkas Dernekleri Federasyonu
Anne Çocuk Eğitim Vakfı AÇEV
Atatürkçü Düşünce Derneği-Giresun Şubesi
Başak Kültür Sanat Vakfı
Başkent Kadın Platformu
Bergama Köylü Hareketi
Çevre Gönüllüleri Derneği (Diyarbakır)
Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı
Demokrasi Platformu
Dicle-Fırat Kültür Merkezi
Doğa Derneği
Göç Edenler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği-Göç Der (Mersin)
Helsinki Yurttaşlar Derneği
İnsan Hakları Gündemi Derneği
İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi
Kadın Adayları Destekleme Eğitme Derneği
Kadın Haklarını Koruma Derneği
KA-MER (Kadın Merkezi)
Lambda Eşcinsel Hareketi
Liberal Düşünce Topluluğu (LDT)
MAZLUM-DER
Mezopotamya Kültür ve Dayanışma Derneği
Munzur Vadisi ve Doğal Yaşamı Koruma Derneği
Doğu Akdeniz Çevre Platformu
Pir Sultan Abdal Kültür Dayanışma Derneği
Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği
Sivrice Hazar Gölü ve Çevresini Koruma,Yaşatma Derneği (HAGÖK-DER)
Sokak Çocukları Derneği-Adana
Sosyal ve Kültürel Yaşamı Geliştirme Derneği
Sürdürülebilir Kırsal ve Kentsel Kalkınma Derneği
Şiddetsizlik Antrenman Grubu
Türkiye İnsan Hakları Vakfı
Toplum Gönüllüleri Vakfı
Türk Demokrasi Vakfı
Türkiye Gençlik Konseyi Girişimi
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı
Türkiye Protestan Kiliseler Birliği
Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı-TÜSEV
Uçan Süpürge
Uluslararası Af Örgütü
Ulaşılabilir Yaşam Derneği
Sonsöz
6
13
18
25
29
35
45
53
59
64
75
86
91
96
102
106
115
122
129
136
141
148
159
166
171
178
184
194
201
208
215
222
227
231
238
243
248
251
256
261
267
272
278
4
Giriş
Sivil toplum örgütü, sivil toplum kuruluşu, demokratik kitle örgütü, gönüllü
örgüt… yıllarca süregelen ve daha epey de süreceği anlaşılan bu tanımlama
tartışmalarından uzakta durarak, sivil toplum alanımıza ait küçük bir izlenim
vermek istedik bu kitapla.
Birkaç söyleşiyle ülkedeki sivil hayatın fotoğrafını çekmek mümkün değil
elbet. Zaten öyle bir iddiamız da yok. Ama, hiç olmazsa, bu alanda neler olup
bittiğine dair bir fikir verebilir sanıyoruz kitabımızdaki söyleşiler.
İsterdik ki, sayıları 10 bine ulaşan hemşehrilik dernekleri de bu kitapta olsun,
cami yaptırma dernekleri de, engellilerle ilgili çalışan dernekler de, mahalle
güzelleştirme dernekleri de, meslek odaları da…
Büyük kentler dışında, Anadolu'nun farklı yerlerinde kurulmuş olan yerel
kuruluşların da kitapta yer almasını isterdik.
Ancak, kitabın hazırlık aşamasındaki süremiz çok kısaydı. Bir ay gibi bir süre
içinde söyleşilerin tamamlanıp, kitabın yayına hazır edilmesi gerekiyordu.
Diğer yandan, 18 Mayıs 2005 tarihi itibarıyla sona erecek olan Sivil Toplum
Geliştirme Programı Yerel Sivil Girişimler Projesi hedef grubuna giren tematik
alanlardaki kuruluşlara da öncelik tanımamız gerekliydi.
Söyleşileri, bu konuda deneyimli bir yazar olan Şeyhus Diken yaptı ve kitabı
STGP için hazırladı. Söyleşilerin canlı yapılarının bozulmaması için,
konuşmalar deşifre edilirken cümle yapıları elden geldiğince değiştirilmedi.
Kısa süre nedeniyle hızlı bir redaksiyon yapılabildi, yine de gözden kaçmış
hatalar için özür dileriz.
Göreceğiniz gibi, söyleşi yapılan kurumların sivil hayata, AB'ye, katılımcılığa
bakışları oldukça farklı. Okurken bir bölümünü beğeneceksiniz, bir bölümü
belki sizi sinirlendirecek, bazen içten bulmayacaksınız söylenenleri, bazen
de “helal olsun!” dedirtecek cümleler size.
Tüm söylenenlerin ortak bir noktası var, o da ülkede sivil hayatın geçmişle
kıyaslandığında epey ilerilere gittiği. Dikkatinizi çekecektir, en karamsar
olanlar dahi geleceteki sivil hayatımıza dair umut dolular.
Umarız zevkle okuyabileceğiniz bir kitap ortaya çıkartabilmişizdir.
STGP
STK Destek Ekibi.
5
AMARGİ Kadın Akademisi Girişimi*
Pınar Selek
Berivan Kum
Önce AMARGİ’ yi tanıyalım. AMARGİ nasıl bir örgüttür? Hangi
ihtiyaçtan doğdu? Neler yapar?
Berivan Kum:
Amargi tüzel kişilik olarak kooperatif,
dayanışma
kooperatifidir. Bilimsel kültürel, araştırma, yayıncılık
ve dayanışma
kooperatifi. 2001 senesinde kuruldu. O tarihten bu yana İstanbul'dan
başlayan, sonra Adana ve Antalya'da devam eden bir yoğunluktur. Amargi.
Sümerce'de özgürlük demektir. Aynı zamanda anaya dönüş anlamında da
kullanılır.
Amargi kadınların kadın olarak kadın kimlikleriyle buluşması ve yan yana
politika yapabilmesi amacıyla kuruldu. Kadınlar olarak cins olarak ezildiğimizi
söylüyoruz. Aynı zamanda farklı kimliklerimizle etnisite, sınıf gibi
kimliklerimizle ezildiğimizi ifade ediyoruz. Ve bunları yerine göre birbirimizle
çatışarak değiştirmeliyiz. Aynı zamanda birlikte politika üretebilmeliyiz.
Birbirimizden çok bağımsız olmamalıyız. Ama aynı zamanda bağımsız
politikalar da üretebilmeliyiz, esprisiyle ortaya çıktı.
Pınar Selek: Amargi'nin kurulduğu dönemde kadın hareketinde hala devam
eden çok ciddi bir örgütsüzlük vardı. Senelerden sonra gelişen kadın
hareketliliği çok ciddi bir gelişme yaratmıştı. Bağımsız bir hareket gelişmeye
doğru gidiyordu. Özellikle 1990'lardan sonra bağımsız bir kadın çalışması
kalmadı. Genelde diğer ilişkilerin üzerinde örgütlenen siyasal yapıların
kadına ilişkin örgütlenmeleri vardı. Sağlıklı kadın hareketi yoktu. Kadın
projeleri vardı, kadın çalışmaları vardı.
Ve biz kadınlar olarak örgütlenmek istiyorduk. Bir araya gelerek kadınları
dolaştık. Bütün kurumları dolaştık. Gördük ki kurumların kadınlarla
örgütlenmeye ihtiyacı yok. Çünkü belli bir proje var. Çok da değerli önemli
çalışmalar yapıyorlar. Ama bir kadın örgütlülüğü hedefi yok. Toplumsal bir
örgütlenme hedefi de yok. Sivil toplum örgütü gibi yetişiyorlar. Bence sivil
topluma da ciddi hizmetleri var. Toplumsal anlamda çok ciddi hizmetleri var.
Ama bunun alttan gelişen örgütlenme gibi yapma inancı kalmamış. Bu
inançsızlığı biz gördük.
Ve bir de bunun dışında örgütlenmeler vardı. Genelde çeşitli siyasi yapılara
bağlı yapılırdı bunlar. Şimdi bizlerin her birimizin farklı siyasal tercihleri var.
Ama biz kadın olarak bağımsız bir politika üretiyoruz. İşte Amargi bu
ihtiyaçtan doğdu. Berivan'ın söylediği ihtiyaçla bu ihtiyacın birlikteliğinden
doğdu.
Yani hem kadın politikası geliştiriyorduk hem kadın feminist bakış açısıyla
siyaseti, milliyetçiliği, militarizmi ve bütün iktidar ilişkilerini sorgulayıp,
6
feminist bir perspektiften olayı derinleştirmek ve kendi çözümümüzü,
sözümüzü katmak istiyorduk. Ama bir yandan da kadınlar olarak bunu
örgütleyip yapmak istiyorduk.
Yani elitleşmeyen gerçekten örgütlenen bir çalışma yapmak istiyoruz.
Dediğim gibi uzun zaman bu işler devam ettiği için, yani tek tek guruplara
gitme işi. İlk olarak Pazartesi Dergisinin binasında bir çalışma başlattık.
Orada bir hareketlilik olsun istedik. Sonra da kendi kooperatifimizi kurduk.
Burada benim vurgulamak isteyeceğim şey, Amargi bir örgütlenme
ihtiyacıyla ortaya çıkmış bir kuruluş, bir örgüt oldu.
İstersen şu sorumu da ikinize birden yönelteyim. Açıkçası Türkiye gibi
erkek egemen bir ülkede kadına yönelik kadın örgütlülüğü zor ve
meşakkatli bir iştir. Kuruluşunuzdan bugüne kadar geriye gidip
baktığımızda Amargi olarak, vicdanen biz istediğimizi büyük ölçüde
yaptık rahatlığına sahip misiniz? Yani Amargi hakkettiği noktaya
gelebildi, yada yapamadıklarımız da şunlar, diyebiliyor musunuz?
Pınar SELEK: Bunu söylemek mümkün değil ama tek başına bunun
Amarginin yapması gereken bir iş olduğunu düşünmüyorduk. Amargi
kuruldu, kendini örgütlemeye çalıştı, ailelerle, kadınlarla örgütlenmeye
çalıştı. Biz kadınlar adına, kadınlar için bir şeyler yapmayı reddettik.
Kadınlarla birlikte olarak yapmak temel düşüncemizdi. Sivil toplum
örgütlerinin sivil olduklarını toplumsal olmadıklarını düşünüyoruz.
Biz gerçekten toplumsal bir örgütlenmeyiz. Demokratik kitle örgütlerinde
olduğu gibi toplumu kitle olarak tarif etmedik. Kitlenin erkek söylemi olduğunu
düşünüyorduk. Toplumsal bir örgütlenme olmak kolay değil. Hele kadınlar
için hiç kolay değil. Çünkü kadınların parası yok. Ve biz ilk aşamada proje
aşaması almayacağız dedik. Bir sandalye için bile olsa, bu sandalyeyi
kadınların emeği üzerinden alacağız dedik. Ayaklarımızı sağlam bastık.
Projeyle birçok şey alıyorsun, ama proje bitince ortada kalıyorsun. O paraya
göre kendini şekillendiriyorsun biz bunu yapmayacağız diye karar verdik.
Bizim aslında hem gereğini yapamadık diye bir düşüncemiz var, hem de
daha fazla işler yapmamız lazımdı. Kadınların çok daha güçlü bir harekete
ihtiyacı var diyorduk. Ama bir yandan da biraz daha zamanımız var diyoruz.
Şöyle söylemek mümkün kadınlarla örgütlenmek çok zor. Kadınların
ekonomik bağımsızlığı yok. Kadınların mülkiyeti bir noktada kalıyor. Kadınlar
çalışabiliyor, ama aldıkları paralar eve gidiyor. Erkeklerle örgütlenme çok
daha kolay. Biz uzun zaman yer kira, telefon gibi sıkıntılar yaşadık. Kendimizi
oturtmaya çalıştık. Bütün bunlar örgütlenme ile üst üste gitti. Bu bizim bayağı
zamanımızı aldı. Zaten hemencicik bir kadın örgütü kuracağız demedik.
Birincisi uzun süreli oldu. Kendimize akademi çalışması diyorduk. Akademiyi
erkekler gibi algılıyorduk. Toplumdan kopuk ve akademik. Şöyle bir
sloganımız vardı. Yaşamak en önemli akademik faaliyettir.
Tartışıyoruz, bir araya geliyoruz, farklılıklarla bir arada çalışıyoruz. Ortak
7
hukuk belirledik. Dedikodu olmayacak, herkes dost ve açık olacak dedik.
Ama bunları çok uzun tartışmalarla öğrendik.
Amarga çekirdeğinin oluşması ciddi bir zaman gerektirdi, uzun bir zaman
gerektirdi. Her konuya bakışımız nasıl, 3-4 kişi yapar, eğitim verir demedik.
Ve böyle yapmadık. Hep birlikte tartıştık ve bu epeyce uzun zaman aldı.
Yani o zaman şöyle bir perspektif mi ortaya çıkıyor? Amargi'de ciddi
anlamda bir katılımcılık anlayışı var. Katılımcılığı baş köşeye
oturtuyorsunuz, katılımcılıkla beraber kitlesel destek, halk desteği de
beraberinde gelişiyor mu?
Pınar SELEK: Örgütlenme modelimizi de çok tartıştık. Yönetim olmayacak
dedik. Konuşanın üzerinden çalışan bir yapı olacak. Belli zamanlarda
eşgüdüm sağlanıyor, bir araya geliniyor ve herkes konuşabiliyor. Temsiliyet
yok, hatta bizim toplantılarımıza katılan arkadaşlarımız her seferinde değişir.
Ve onlara inisiyatif veririz. Dolayısıyla bürokrasi de yaratmıyoruz.
Bu kadar çok başkanı olan bir ülkede, başkansız bir sivil toplum örgütü
zor olmuyor mu? Onu da sorayım da içimde ukde olarak kalmasın?
Pınar SELEK: Zor olmuyor. Çünkü kendi iradenizle yetkin biri olsun biri sizi
yönlendirsin diyen olmadığı için başlangıçta çok zorlandık. Belki çoğu kez
kaybetmemizin nedeni de buydu. Ama sonuçta örgütlendik. Mahallelerde
ciddi bir örgütlülüğümüz oldu. Çünkü kadınlar daha çok mahallelerindedir.
Analar gibi rüzgar estirdik. Bizim için önemli olan buydu. Ayrıca kadınlar da
geldi ve bizi buldu ve örgütlendiler. Şubelerimiz oldu. Biz bir Konya buluşması
gerçekleştirdik. Bu da çok önemliydi. Türkiye'nin dört bir yanından kadınlar
olarak Konya'ya yürüdük. Ayrıca kadınlardan 10 bin mektup topladık.
Örgütsüz kadınları örgütlemek çok zor. Tek başına yaşadıkları sorunu
kendilerine ait sanıyorlar. İşçiler gibi kadınlar ortak olarak ezilmiyorlar. Kürtler
gibi dil problemi söz konusu değil. Yaşadıkları evdeki eşiyle yaşadığı sorun
olarak zannediyorlar sorunlarını. Yada bir kadın katliamı var diye
düşünmüyorlar. Kadına yönelik bir ortaklık yaratmak bu açıdan çok zor.
Kadınları kamusal bir alana çıkarmak da zor. Haksızlıklara savaş açalım
diyeceksiniz yine çok zor. Türkiye'de Kürt sorunu, Ermeni sorunu var.
Eşcinsellerle ilgili bir şeyler yapalım diye ifade edeceksiniz, diğerleri geride
kalacak. Biz işte bütün bu tabuları yıktık. Taviz vermedik. Anlayacağınız çok
zor bir yolu seçtik. Ama buna rağmen belli bir aşamaya geldikten sonra artık
olgunlaştık. Ve proje alabiliriz dedik. Bir sürü de proje aldık. AB'den aldık.
Çeşitli yerlerden proje aldık. Ama kendi komşumuz için almadık. Çalışma için
aldık ve bunu da çok önemsedik.
Türkiye Kadın Konferansı'nı örgütledik. Tüm kadın örgütlerine çağrıda
bulunarak kadın sorunlarını tartışalım istedik. Amargi tek başına kadın
hareketini oluşturamaz. Kadın hareketini motive eder. Kadın hareketi pek çok
8
örgütten oluşur. Bir çok farklı gurubun bir araya gelmesidir kadın hareketi.
Yani toplumsal kaygımız budur.
Dolayısıyla mor çatıyla kadının insan hakları projesiyle hepsiyle diyalog
halindeyiz. Birlikte davranıyoruz. Biri hukuki diğeri sanatla derinleşsin
istiyoruz. Ama hep birlikte hareket edelim de diyoruz. Özellikle İstanbul'da
platformlar ortak çalışma gurupları var. Bunların içinde de yer alıyoruz. Son
dönemlerde kimse örgütünün adını kullanmasın ortak çalışmayı önemsesin
bu ortaklığı geliştirelim, bizim için de önemli olan bu diyoruz.
Bu noktada şu soruyu yöneltmenin tam zamanıdır. Partnerlik demek ki
çok önemseniyor sizin cephenizde. Diğer sivil toplum örgütleriyle ortak
iş yapma alışkanlığınız beceriniz ne durumda?
B.KUM: Biz ilk kurulduğumuzdan beri partner ilişkisini çok önemsedik.
Herhangi bir öneri bizden çıkmış olsa bile bizim dışımızda büyümeli ve
herkes sahiplenmeli. Konya buluşması aslında Amargi'nin düşüncesi olarak
doğmuştu. Yaklaşık 70-80 kadın örgütü metnin altına imza attı. Sonuçta bu
eylem kadınların ortak eylemi oldu. Hareket adına bir şeyler yapma fikri
doğdu. Amargi'yi güçlendirmek değil, hareketi güçlendirmek çabasıydı bu.
Biz yaptık, biz sonuçlandırdık mantığının çok merkeziyetçi bir mantık
olduğunu biliyoruz. Yani alışagelmiş bir örgüt mantığı. Demokrasi
gelişecekse ben geliştireceğim mantığı Türkiye'de kaybedecek.
O nedenle mutlaka ittifaklar ortak hareketler olmalı ve olacak da. Sadece
kadın hareketi açısından değil, barış hareketi için de bu böyle. Türkiye'de bir
şeyler olacaksa gelişmesi gereken bazı olgular varsa bütün toplum olarak
hep birlikte yapılmalı. Herkesin çalıştığı alanlar farklı olabilir. Hedef
programları da farklı olabilir hatta örgütlenmeleri de farklı olabilir. Ama farklı
olsa bile hep birlikte yapabilmeliyiz. Bu yönü ile ittifakları çok önemsiyoruz.
Bir çok işimizde de bunu başardık.
O halde şu sorumla sürdüreyim. Devletle ilişkiniz nasıl? Müdahaleler
var mı? Yada tersten aferin sizlere ne iyi yapıyorsunuz bravo doğrusu
mu diyorlar?
Berivan KUM: Biz bu güne kadar devletten baskı görmedik. Ama devletin
soluğunu her zaman ensemizde hissettik. Bazı pratiklerimizde, çevremizde
bir dizi polisi gördük. Hepi topu kadınlardan mektup toplamaktı yaptığımız.
Kadınlardan mektup topluyorsun ama o işi çok rahat yapmaman gerektiğini
hissettiriyorlar bir şekilde. Ev ev dolaşıyorduk. Kadınlar sorunlarını
mektuplara döküyorlardı. Sonuçta kadınlar Konya'ya gelemese de
mektuplarını yolladılar. Yani devletin direkt bir müdahalesi yerine alttan altan
denetlemek gibi oldu müdahaleleri.
9
Peki bu 17 Aralık 2004'te AB süreci Türkiye'nin gündemine yerleşti gibi.
AB süreci Türkiye'de sivil alan konusunda bir fırsat oluşturabilir mi?
Pınar SELEK: Dış dinamiklerle iç dinamiklerin birbirini tamamlaması lazım.
Ben Avrupa Birliği'nin önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Ama bu AB
süreciyle dile getirilenler ilk defa dile gelen şeyler değil. Daha önce bu
toprakların demokratları, sosyalistleri defalarca bu söylenenleri dile
getirdiler. Dolayısıyla yeni değil. En azından değiştirmek bizi rahatsız
etmemeli.
Ama biz bunları yeterli görmüyoruz. Çünkü Avrupa demokrasisine de
eleştirilerimiz var. Batı doğu çelişkisinden yola çıkarak ciddi eleştirilerimiz var.
Türkiye'nin çok daha orta bir noktada olması gerekiyor. Bir yandan doğunun
birikimlerini alıp diğer yandan da batınınkini birleştirip doğru bir sentez
yapılması lazım. Avrupa'ya katılırken de Avrupa'yı zenginleştirmesi için
gerçekten kendi kişiliğini bulması gerekiyor. Kişiliğini bulması için de yerel
dinamiklerin güçlü olması gerekiyor. Şimdi AB süreci yerel dinamikleri
zayıflatabilir de. Çok iyi gelişmeler de var. Aslında bizlerin istediği şeyler
bunlar. Ama mesela toplumsal dönüşüm gereği iç dinamiklerle olursa daha
anlamlı olur. Yoksa biz Tanzimat dönemini de biliyoruz. Bunlar çok çabuk
gelip geçecek şeyler aynı zamanda. Dolayısıyla biz bunu önemseyerek ama
bu sürece aktif katılımı hatta eleştirel bir katılımı öne çıkarmaya çalışıyoruz.
Avrupa demokrasisinin sınırları nedir? Ve biz ne katabiliriz? Avrupa'ya göre
demokratikleşiyoruz. Ama biz siviller olarak Türkiyeli muhalifler olarak,
Türkiye devletinin çok ilerisindeyiz. Avrupa'daki bir çok muhalifle beraber
Avrupa Birliğinin eksiklerini de tartışıyoruz. Avrupa'da da muhalif
arkadaşlarımız, kardeşlerimiz var. Onların da görüşlerini izliyoruz. Onlar da
bizi izliyor. Sadece Avrupa'da da değil aynı zamanda Latin Amerika'da,
Ortadoğu'da ve Dünyada da muhalifler olarak birbirimizi izliyoruz. Bütün bir
uygarlığın sorunlarını konuşuyoruz. Özgürlük, adalet, yoksulluk, halen sorun
olarak orta yerde duruyor. Biz Amargi çerçevesinde AB sürecine etkin olarak
katılıyoruz. İlişkilerimiz de var. Biz kendimizi kişilik olarak görüyoruz. Bunu da
geliştirmek zorundayız.
Avrupa Birliğinin kadınlara yönelik yaptığı bütün toplantılara katıldık. Çeşitli
çalışma gurupları Türkiye'ye geldiğinde kadın örgütleri arasında mutlaka
Amargi de vardı. Çünkü Türkiye'de örgüt gibi örgüt pek olmadığı için daha
çok proje gurupları olduğu için biz olmak zorundaydık.
Biz kendi içimizde guruplar oluşturduk. Avrupa Birliği anlaşması olduktan
sonra sosyal alt üst oluşlar yaşanacak. İç dinamikler güçlensin deyip, bu AB
sürecine seyirci kalırsak eksiklikler yaşanır. Sosyal anlamda ne değişecek bir
soru işareti.
Her şey kadını ilgilendiriyor. Sigorta meselesi, iş güvencesi, örgütlenme
tümüyle kadınların sorunu. Çeşitli yasalarda AB nedeniyle değişiklikler oldu.
Ve biz kadınlar olarak sürece aktif katıldık. Meclise gittik. Nasıl olsa AB
sayesinde bu işler yapıldı yerimizde kalalım demedik. Biz de sürece katılarak
10
üzerimize düşeni yaptık. Çünkü orada, mecliste bir çok adam var. Gerçekten
adam diyorum. İşi punduna getirerek içi boşalmış bir takım değişiklikler
yapacaklardı. Çok aktif katılımlar sağlayarak engelledik. Kadınlar örgütlü
olarak oradaydı. Bunu devam ettirmek istiyoruz. Amargi olarak değil kadın
örgütleri olarak devam ettirmeyi istiyoruz. Ve birlikte yürümek istiyoruz.
Mesela bir çok şeyi yakından izliyoruz. Yoksulluk meselesi kadınlar
açısından ne olacak? Cinsel kimlik ne olacak? Kadın bedeni ve bedenin
kullanımı ne olacak? Bütün bu alanlarda neler yaşanacak? Biz bunun
mücadelesini yürütüyoruz. Avrupa Birliği'ni çok yakından takip ediyoruz. AB
Anayasasını aldık onu da tartışıyoruz.
Doğrusu Pınar ve Berivan çok farklı bir örgütlenme modeliyle
karşılaştığımı itiraf etmek durumundayım. Şimdiye kadar ve yıllardır bir
dolu STK ile muhabbetim oldu. İnsanlar daha çok kendi yaptıklarını
anlatma eğilimi gösterirler. Siz Amargi'yi öne çıkarmaktan çok kadın
hareketini Amargi'nin de içinde yer aldığı kadın hareketini öne
çıkarmaya çalışıyorsunuz. Bu noktada son sorumu sormak istiyorum.
Bugün Türkiye'de sivil hayatı geçmiş ile kıyaslayarak nasıl ifade
edersiniz? Sivil hayatın geleceğiyle ilgili ne söyleyebilirsiniz?
Berivan KUM: 1980'li yıllara göre biraz daha yükselme var. Geçmişte
baskılar nedeniyle çok çabuk derneklerin kapatıldığı dönemleri yaşadık. Son
yıllarda ortak hareket etme bilinci biraz daha gelişti. Ama buna tam sivil
toplumculuk demek biraz eksik kalır. Demin Pınar'ın söylediği gibi hala ne
sivil ne de toplumsal olarak gelişebilmiş değiliz.
Her ne kadar kendimize toplumsal muhalefet desek de, sivil toplum örgütü
desek de, hep toplumsal yönümüz eksik kalıyor. Her zaman marjinal kalma
ihtimali ve tehlikesi taşıyan bir sivil toplumculuk yaşıyoruz. Bunu aşılması
gelecek için önemli. Hem örgütlenme modelini hem toplumsallık yönünü
ciddi anlamda tartışmak lazım.
Pınar SELEK: Aslında ben toplumun dünya açısından da tehlikede olduğunu
düşünüyorum. Bu nasıl bir tehlike diye sorulabilir? Artık toplumsal alanlar çok
zayıfladı. Toplumun örgütlenme ihtiyacı da çok zayıfladı. İktidar aygıtları çok
değişti. Eskiden devlet, polis, militarizm iken, toplumla devlet arasında net bir
ayırım yaparken artık devlet de kendini yeniden yapılandırdı. Doğrudan
doğruya sivil toplum örgütleri devlet destekli, hatta toplumdan da koparak
elitleştiler. Ve iktidar çok daha farklı kanallarla toplumu yönlendirmeye
başladı.
Artık komşuluk ilişkileri bitti. Artık insanların bir araya gelecekleri
kahvehaneler yavaş yavaş tükeniyor. Kadınlar için zaten böyle bir şey yoktu.
Televizyon çok ciddi bir engel. İletişim sektörü tamamen rant alanı olduğu için
komşumla ilgili haberi komşumdan değil televizyondan öğrenir oldum. Bence
asıl bu çok önemli.
11
Toplumsal bağlar ve toplumsal ilişkiler insanların bir araya gelerek iletişim
kurduğu alanlar çok zayıfladı. Toplumun doğrudan ilişkileri de çok zayıfladı.
Hep dolaylı iletişim söz konusu. Direkt iktidar tarafından yönlendirilen hep
sermayenin sahip olduğu alanlar söz konusu oldu. İnternet'ten tutun,
telefonlara varıncaya kadar doğrudan doğruya çok ciddi bir sanayi oluştu.
Dünya iktidar iletişim ve kimya sektörünün paylaşımı arasına hapis olup
kaldı. Bu toplum için çok ciddi bir tehlikedir. Bizim asıl nasıl olduğumuz değil,
nasıl gördüğümüz önemli. Aslında sen ne yaparsan yap yaptığın görülmüyor.
Toplumsal bir gelişmeye ihtiyaç var. Alternatif iletişim kanalları geliştirmemiz
gerekiyor. Bir de militarizasyon çok ciddi bir tehlike olarak gelişiyor. Güçlü
olanın vurması, devirmesi erkek egemenliğiyle birleşerek sıradan olayların
bile şiddetle çözümü artık toplumda çok doğal gözüküyor.
Dolayısıyla militarizasyonun da sivil toplumun örgütlenmesine çok ciddi zarar
vereceğini düşünüyorum. Eğer sivil çalışma yapmak istiyorsak devletle bağı
koparmak ve ne kadar siviliz diye kendimizi sorgulamak gerekiyor. Ne kadar
militarize düşüncelerden arındık diye de düşünmemiz gerekiyor.
Toplum tehlikede. Yeni iktidar aygıtları ve toplumu manüple etmenin bin bir
aracı nedeniyle artık kentler de yok. Eskiden kentler vardı. Kent sınırı belli bir
alandır. Megapollerde birey kayboluyor. Bireyin kendini var edebileceği bir
alan da kalmadı. Dolayısıyla artık her kes endişeyle dışarıya çıkıyor.
Toplumsal bir güven toplumsal bir rahatlık yok. Paylaşılmıyor da!
Şu anda küresel anlamda yaşadığımız koşullar, kötümserliğin ahlaki bir
tutum olması gerektiğini zorunlu kılıyor. Bu dönemde kötümser olmak
gerekiyor.
Biz elimizden geleni yapıyoruz. Bahçemizi güzelleştiriyoruz. Ama genel
anlamda gidişatın olumlu olmadığını da görüyoruz. Çok ciddi tehlikeler var.
Biz adeta biz olmaktan çıkıyoruz.
Amargi Kadın Akademisi Girişimi (Kooperatifi)
Pınar Selek
Berivan Kum
Sahne sokak. No: 11 / 5
Galatasaray / İstanbul
Tel
: 0 212 243 23 93
e-mail : [email protected]
12
Ankara Kafkas Derneği ve
Kafkas Dernekleri Federasyonu*
Fahri Huvaj
Fahri Bey isterseniz önce Kafkas Deneğini ve Federasyonu tanımakla
başlayalım. Hangi ihtiyaçtan doğdunuz? Ne zaman kuruldu, neler yapar
örgütünüz?
Çok geniş bakmak gerekirse 19. yüz yılda Rus-Kafkas savaşları yaşandı.
Çok çetin savaşlardı bu savaşlar. Maalesef bu yaşanan savaşlar dünyada
yeterince bilinmiyor. Çok dengesiz eşit olmayan koşullarda yapılmış bir
soykırım savaşı demek lazım. Rus Çarlığı yayılmacı emelleri dolayısıyla
ülkemizi işgal etti. Ve bir direniş savaşı yapıldı. Bu savaşı maalesef yitirdik.
Bunun üzerine vatanımızdan sürüldük. Bu sürgünde birinci etmen Rusların
işgal harekâtıydı. İkinci etmen ise Osmanlıların propaganda ile buraya
çekmeleriydi.
Böylece nereye gittiklerini bilmeden, Halife ülkesine gidiyoruz diyerek
insanlar akın akın Osmanlı topraklarına geldiler (ve tabii gelemediler). Bir
çokları yolda öldü. Hastalıktan, soğuktan açlıktan kırıldı. Osmanlı
topraklarına yerleşebilenlerin sayısı 800 bin ile 1 milyon arasında idi. Ama
oradan çıkan nüfus 1,5 milyon civarında. Aşağı yukarı yarısı yok oldu, kırıldı.
Ondan sonra tabii dil bilmiyorlar. Yol, iz bilmiyorlar. Koşullara alışmaya
çalıştılar. İklim uyuşmazlığı da etkiledi. Yavaş, yavaş dil öğrendiler. Çevreyi
tanımaya başladılar. Aslında ana düşünceleri tekrar ana yurtlarına dönmekti.
Osmanlının yardımı ve desteği ile tekrar ana yurtlarını ele geçirmek hayalleri
vardı. Ama buna yönelik bir çalışma da yapılamadı. Gerçi bir şekilde dönenler
oldu. Ama kitlesel bir geri dönüş olamadı. Olamadığı gibi Kafkasya'dan
getirdikleri geleneksel kültür değerlerini koruma kaygısına da düştüler. Artık
kültürlerini koruyamaz duruma geldiler.
Çevreye uyum göstermeye başladılar. Tabi Osmanlı'da 1876'larda bir
Anayasa hareketi de başlamıştı. Ama kısa bir süre sonra Osmanlıdaki bu
Anayasal çalışma askıya alındı. 1908'e kadar da böyle bir çalışma bir daha
da olmadı. 1908 Meşrutiyetinden itibaren yavaş, yavaş acaba kendi
kültürümüzü nasıl koruyabiliriz, diye özellikle İstanbul ve diğer büyük
şehirlerde bir arayış başladı. Ve ilk defa 1908 yılı sonlarında İstanbul'da
Çerkez Teavün Cemiyeti kuruldu. Esasen bizlerin dernekleşmesinin temeli
de budur. Ve bütün kaygımız da geleneksel kültür değerlerimizi korumakla
ilgilidir. Çağdaş dünya koşullarına uygun biçimde geliştirelim ve sürdürelim,
yaygınlaştıralım, tanıtalım. Bütün kaygı bundan ibaretti.
Biz Kuzey Kafkasyalıların tümüne birden Çerkez diyoruz. Türkiye'de şu anda
Çerkezlerin büyük çoğunluğu Adige'dir. Ondan sonraki ikinci büyük çoğunluk
Abaza'dır. Asetin, Çeçen, Dağıstanlı gibi gruplar olmakla birlikte çok, çok
azdırlar. Sadece 10-20 bin civarındadırlar. Bu nedenle biz hepsini Çerkez
13
kimliği altında ifade etmeye çalışıyoruz. Çünkü ciddi bir kültür ortaklıkları var.
Her ne kadar dil farklılıkları olsa da bu böyle!
Şu anda 40'ın üzerinde il çevresinde 800'den çok yerleşim merkezinde 4-5
milyon arasındaki nüfus olarak yaşıyoruz. Uyum nitelikleri biraz fazla mıdır?
Yoksa çok dağınık yerleştirilmişliklerinden mi kaynaklıdır bilmiyorum! Doğal
dirençleri maalesef kalmadı. Çevreye intibak edip yok oluyorlar. Bu yok oluşa
bir dur diyebilmek, dilimizi, kültürümüzü koruyabilmek için bu dernekler
kurulmuştur. Şu anda 80 civarında derneğimiz var. Bunların içerisinde biraz
daha demokrat, biraz daha çağdaş bir bakış açısını benimseyebilmiş olanlar,
(ki sayıları 60'a yakındır), ile federasyon olarak birlikte hareket ediyoruz. Ama
federasyonun üyesi olan derneklerin sayısı 44 civarında. Diğer 10-11 dernek
de üye olmak için yolda. Formalitelerini tamamlama aşamasındalar. Yani
anlayacağınız toplam 55-60 dernek şu anda federasyonda.
Aslında burada bir örgütlenme sorununa dikkat çekmek istiyorum. Bizim
derneğimiz Ankara Kafkas Derneği, Kuzey Kafkasya Kültür Derneği adıyla
1961 yılı sonunda kuruldu. 21 Aralık 1961. 1993 yılına kadar folklor, kültür
ağırlıklı çalışmalar yaptı. 1990'lı yıllara geldiğimizde tek başımıza bir küçük
dernek olarak bu işi başaramayacağımızı anlayarak birleşip daha büyük bir
yapı olmak istedik. Bunun için toplantılar yaptık. Tabiri caizse federasyona
öncülük ettik. Fakat o dönemlerde kamu yararına çalışan dernekler dışındaki
derneklere federasyon kurulma hakkı verilmiyordu. Özellikle 12 Eylül'den
sonraki dönemde. Onun üzerine bir araya gelmenin tek yolu olarak bize
kalan, merkez şube ilişkisi içinde örgütlenmekti. Buna olanak vermek için de
bütün derneklerin kendilerini feshedip merkezde Ankara'da bir büyük dernek
kurup onun şubesi haline gelmeyi seçtik. Çok zordu ama seçtik. 1993 yılında
şu anda benim temsil ettiğim Kafkas Derneğini ana dernek olarak kurduk. 10
yıl kadar bu dernek böyle çalıştı. 33 şubesi vardı. Sonradan iki yıl önce
çıkarılan Dernekler Yasası ile federasyon kurma olanağı çıkınca bu defa
daha çok derneği kapsayalım düşüncesiyle federasyonlaşmaya karar verdik.
Bu kez de tam tersini yaparak şubeleri tek tek feshettik. Her şubeyi bağımsız
olarak yeniden kurduk. Sonra birleşerek bugünkü Kafkas Dernekleri
Federasyonunu kurduk. İşte böyle bir örgütlenme sürecimiz oldu.
Epeyce maceralı bir örgütlenme süreci yaşamışsınız. Şimdi şunu
sorayım. Kendi kitlenize hitap eden ciddi bir örgütlenme çalışmanız var.
Katılımcılık ve halk desteğini nasıl beceriyorsunuz? Kendi kitlenizi
kucaklayacak bir yapılanmayı yeterince ve içiniz rahatlayarak
becerebildiğinize inanıyor musunuz?
Doğrusunu söylemek gerekirse bunu çok başardığımızı söylemek mümkün
değil. Somut, kötü bir durumla karşılaştığımız zaman, mesela bize yönelik
ciddi baskılar olursa herkesin bu işe katılacağına inanıyorum. Halk bizi
benimsemiyor değil ama, önemsemiyor diyebiliriz. Şu anda davranışlarımız
biraz Don Kişot'ça görülüyor. Ama onlar da yavaş yavaş asimle olduklarını,
14
dillerini, kültürlerini genç kuşaklara aktaramadıklarını fark etmeye başladılar.
Eminim bundan sonra federasyona çok iş düşecek. Daha bir yıl kadar oldu
federasyon kurulalı. Ama eğitim, seminer çalışmaları yapılıyor. İyi bir
koordinatörlük vasfı var. Dolayısıyla şu bir, iki yıl içerisinde çok daha geniş
kitleleri kucaklayabileceğimizi düşünüyoruz.
Devletin size bakışı nasıl? Mesela örgütlenme alanınıza müdahale var
mı? Engellemeler var mı? Ya da tersten destek mi oluyorlar, Kafkas
Derneklerine?
Biz ta öteden beri devletle arası iyi olan azınlıklardanız. Bizim toplumumuzda
ve geleneksel kültürümüzde bazı yanlış öğeler var. Şimdi söyleyeceklerim
size enteresan gelebilir. Bizde çocuk, baba veya anneden bir şey talep
etmez. Bizde geleneksel kültür talepkâr insan yetiştirmez. Baba her şeyi
düşünür. Çocuğun ihtiyacını da düşünür. İhtiyacını da karşılar. Çocuk bir şey
istemeden karşılar. Karşılayamıyorsa, karşılayamıyor demektir. Talep
etmenin de anlamı yoktur. Böyle bir anlayışla çocuklar yetiştiriliyor.
Babanın yerine devleti koyduğumuz zaman, devlet baba bize hakkımızı verir.
Vermiyorsa mutlaka bir nedeni vardır. Onu talep etmenin, zorlamanın bir
anlamı da yoktur, gibi bir kanaat oluşur. Elbette doğru bir şey değil. Devlet
maalesef vermiyor. Hep alıyor. Ama bunu henüz tam olarak kavrayabilmiş
değiliz. Talep etmediğimiz için de devlet bizi destekliyor gözüküyor. Başka bir
söyleyişle, devletin kendi çizdiği sınırlar içerisinde kalana kadar, yardımcı
oluyorsak, kalıyorsak destek oluyor. Çerkez olarak değil, Türk Devletinin
resmi ideolojisine iyi hizmet eden yurttaşlar olarak bize destek veriyor. Bizi
böyle görüyor. Tabi bizim biliyorsunuz dağınık yerleşim durumumuz
nedeniyle toprak talebimiz olmayacağını da herkes biliyor. Böyle bir şey söz
konusu da değil.
Bunu söyleyince, sanki Kürtlerin böyle bir talepleri varmış. Koparacaklarmış
gibi algılanmasın. Elbette öyle düşünenler de vardır. Ama genel olarak ben
Kürt halkının da ülkenin şu tarafını kesip koparalım gibi bir düşünceye sahip
olduklarını düşünmüyorum.
O anlamda bizim fiilen böyle bir olanaksızlığımız var. Bu yönüyle devletin
bize bakışı biraz daha iyimser. Çerkezlerden zarar gelmez. Onlar devleti
desteklerler. Kollarlar gibi bir anlayış var. Devlet biraz daha toleranslı bakıyor
gibi gözüküyor. “Ama Çerkez'im ben, Türk değilim. Ayrı bir dilim, kültürüm var.
Bunları geliştirmek istiyorum.” Diyerek talepkâr olduğunuz zaman hemen
karşınıza dikiliyorlar. Enteresan yasalar var. Mesela bir gazetede geçenlerde
1937'de çıkmış bir ilan gördüm. Aynen şöyle: “Harp okullarına öğrenci
alınacaktır. Birinci şart, Öz Türk ırkından olmak.” Hakikaten ırkçı bir yaklaşım
olduğu her halinden belli. İşte bu anlayışa karşı çıktığınız zaman zarar
görüyorsunuz.
Pek çok arkadaşımız böyle şeyleri içeren kitapları, gazeteleri okuduğu için,
dağıttığı için maalesef mahkum olmuşlardır. Mahkum olunca da devlete karşı
15
baş kaldırmak gibi olacak diye o şahıs yalnız bırakılmış ve hakikaten Don
Kişot'luk gibi olmuş, yapılmaya çalışılan mücadele.
Ama biz Ankara Kafkas Derneği ve Kafkas Dernekleri Federasyonu olarak
kendimiz için bir hak talebinde bulunurken bunun aynı zamanda devletin de
çıkarına olduğunu düşünüyoruz. Yani Türkiye Cumhuriyetinin zararına ama
bizim yararımıza bir talepte bulunmuyoruz. Mesela, Ubıhça diye bir dil vardı.
Dünyanın en zengin sesli diliydi. 83 sesten oluşuyordu. Bu dil Anadolu'da
öldürüldü. Ve toprağa gömüldü. Şimdi bir devlet için bu olumlu bir iş midir?
Barbar Türk imajına kanıt veren bir olay değil midir? “İşte doğayı tahrip
ettiler.Ağacı tahrip ettiler. Her yeri tahrip ediyorlar. Kültürleri de yok ediyorlar.”
Denmez mi? Bizim dillerimiz de aynı akıbete uğramak tehlikesi ile karşı
karşıya.
Yani birkaç yıl içerisinde mesela 50 yıl sonra Türkiye'de Çerkez'ce konuşan
insan bulmak mümkün olmayacak. Bunun da sebebi Türkiye Cumhuriyeti
olacak. 5 Milyon insan bugün bu ülkede varsa, yarısı dilini konuşabiliyorsa
bunları bir şekilde korumaya almanın mantığı yok mu? Ama maalesef bu
düşünülmüyor. Düşünülmediği için de barbar Türk imajına örnekler
sunulmaya devam ediliyor. Biz, bize bu haklar verilsin, bütün okullarda
seçmeli anadil olsun dediğimiz zaman, bunun aynı zamanda Türkiye'nin
çıkarına olduğunu da düşünüyoruz. Türkiye böyle bir uygulama yaparsa
dünyadaki çağdaş ülkelerin düzeyinde olur. Onlardan geri kalmaz. Birlik,
bütünlük daha çok sağlanır.
Adını inkâr etmeye kalkan bir yapı olunca da bilinçli ya da bilinçsiz ona karşı
bir tepki oluşuyor. Bu tepkilerin azaltılması için de hakların genişletilmesi
gerekiyor. Buna inanıyoruz. Kültürel haklar istiyoruz. Başkaca bir talebimiz
de yok.
Peki Fahri Ağabey, bu çalışmalarınızı tek başınıza federasyon olarak mı
yapıyorsunuz? Yoksa diğer Sivil Toplum Kuruluşları ile de
ortaklıklarınız var mı?
Çok organik ilişkilerimiz olmadı. Biz yıllarca kendi asimilasyonumuzu
hızlandırmasın diye kendi içimizde kapalı kalmaya, kendi dilimiz konuşmaya,
kültürümüzü yaşamaya çaba gösterdik. Ama kendi içimizde kapalı kalmakla
bir yerlere varamayacağımızı bildiğimiz için yeni yeni açılmaya başladık. Şu
anda işte sivil toplum kuruluşları ile ilişkiler kuruyoruz. Mesela bizim
derneğimizde şimdi insan hakları, dış ilişkiler komisyonu, gençlik komisyonu,
kadın komisyonu kurduk. Bu komisyonlar aracılığı ile onların partneri
olabilecek başka sivil toplum örgütleri ile partner olmaya çalışıyoruz. Bu
elbette yavaş olacak.
16
Bir de şunu öğrenmek istiyorum. Projeler de yapıyor musunuz? Projeli
çalışan sivil toplum örgütleri gibi misiniz? Yoksa aslolan gönüllülük
mü?
Biz şimdiye kadar devletten de her hangi bir fon kaynağından da yardım
almadık. Sanıyorum geçen yıl, yada önceki yıl, işte o genel merkez
konumundayken Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden bir ödenek almıştık. Yani
bu kültür işlerine ait fondan bir miktar almıştık. Şimdi bu yılda
federasyonumuz bir proje yaptı. Örgütümüzün geliştirilmesine yönelik bir
proje bu. Aslında biz özellikle bu anadil eğitimini desteklemek amacıyla
büyükçe bir proje hazırlamıştık. Çerkezce öğretici yetiştirmeyi amaçlayan bir
projeydi bu. Ama maalesef bu proje henüz çıkmadı. Hala umutla bekliyoruz.
Eğer bu projemiz kabul edilirse Çerkezce eğitmen yetiştirmek üzere çalışma
yapmayı düşünüyoruz.
Bir de Avrupa Birliği süreci konusu var. Biliyorsunuz Türkiye 2004 sonu
itibariyle AB kulvarına girdi. Bu süreç sivil toplum örgütçülüğünde bir
fırsat yaratabilir mi?
Ben çok önemli bir fırsat yaratabileceğini düşünüyorum.Yaratmaya
başladığını da görüyorum. AB hakikaten bir sivil uyanış başlattı. Yalnız bizde
değil, devlette de başlattı. Hiçbir şey öneremediğimiz, kabul ettiremediğimiz
o resmi ideolojik yapılar bile AB'ye girmek için standartları yakalamamız
gerekliliği anlayışında biraz uzlaşma yakaladılar. Değiştirilen, yeni çıkarılan
yasaları düşündüğümüz zaman Türkiye çağdaşlaşma yolunda bir adım
atıyor. Çok önemli etkisi olduğunu gerçekten düşünüyorum.
Sivil toplum hareketlerini de çok önemli ölçüde etkileyeceğini düşünüyorum.
Bizleri de etkiledi / etkileyeceğini düşünüyorum. Çünkü bizim insanlarımıza
gittiğimiz zaman bakın Avrupa Birliği ülkeleri böyle uyguluyorlar. Bakın
Avrupa, projeleri böyle destekliyor. Devlet de bunlara bir şey demiyor.
Dediğimiz zaman, onlar o zaman kendi sivil haklarına daha iyi sahip
çıkabiliyorlar. Bu anlamda AB konusu çok önemli ve yararlı.
Son sorum şu olacak. Geçmişle kıyasladığınızda tabi yine Kafkas
Dernekleri Federasyonu'nun perspektifinden, bugünün Türkiye'sinde
sivil hayatı nasıl görüyorsunuz? Sivil toplum örgütçülüğünün
geleceğini bugünden görmek mümkün mü?
Şöyle söyleyeyim. Biz hala 1908 yılının Çerkez Teavün Cemiyetinin ulaştığı
seviyenin yarısına ulaşamadık. 2005 yılındayız. Neredeyse 100 yıl geçmiş
üzerinden. Halen o noktada değiliz. Bu kadar geri gitmişiz. Sivil toplum
hareketinin Osmanlı ve Türkiye boyutunu bu noktadan çok iyi
anlayabiliyoruz. Neden bunu söylüyorum? Çünkü 1908'deki Çerkez Teavün
Cemiyeti “Özel Çerkez Örnek Okulu” adıyla okul açmıştır. Çerkezce ders
17
kitapları yazdırmıştır. Gazete çıkarmıştır. Gazetede Çerkezce ifadelere yer
vermiştir. Hakikaten o dönemde yapılan işlere baktığımızda tam çağdaş
uygarlık düzeyi örnekleri var. Bugün onları söylediğimizde kıyamet kopuyor.
Bizi bölücü diye susturmaya kalkıyorlar. Damgalıyorlar. Halkımız da
maalesef çekingen davranıyor. Halbuki o yıl onları yapabilmişsek, bugün
üniversiteler açmalıydık. O okul da 1921'li yıllarda, Kurtuluş Savaşının
kazanıldığı yıllarda Milli Eğitim Bakanlığının ilk uygulamaları ile kapatıldı.
Tabii şimdi gelecekle ilgili umutsuz olmaya gerek yok. Belki şöyle umutsuz
olmak düşünülebilir. Bütün çabalarımıza rağmen, verilen bütün haklara
rağmen bugün asimilasyonumuz çok ciddi şekilde devam ediyor. Bu
anlamda gelecekten umutlu değiliz. Türkiye'de çok ciddi bir müdahalede
bulunulmaz ise yani Türkiye'de yaşayan ve köken olarak Türk olmayan
halkların dillerini, kültürlerini geliştirmemiz lazım. “Bunlar yok oluyorlar. Aman
yok etmeyelim”, anlayışı devlete egemen olmazsa, buna yönelik
düzenlemeler yapılmazsa maalesef bizim asimilasyonumuzun önlenmesine
olanak yok. Ubıhça'nın uğradığı akıbeti Anadolu'da diğer bütün Çerkez ve
Kafkas dilleri de uğrayacak. Ve bunun da sorumluluğu, vebali Türkiye'ye ait
olacaktır. Bu anlamda elbette umutlu değiliz.
Ama yarından tezi yok. Bir karar alır da! “Bütün ilkokullarda, on öğrenci bir
dilde okumak istiyorsa bir öğretmen ve dershane tahsis edilir,” diye bir
anlayış hayata geçerse ne ala! Bu anlayış, Rusya'da, İsviçre'de, İspanya'da
vardır. Onlardan biri de neden Türkiye olmasın. Böyle bir anlayışı benimser
de hayata geçirirse ancak bizim gelecekte umutlu olmamız mümkün olabilir.
Aksi halde gelecekten umutlu değiliz.
Ancak Avrupa Birliği sürecinde elbette sivil toplum hareketi mutlaka
gelişecektir. Ve 1908'lerdeki seviyeye yeniden ulaşıp geçebileceğimizi
düşünüyorum. Ama inşallah bu haklardan yararlanabileceğimiz insanlarımız
kalır da, bu haklardan yararlanabiliriz.
Ankara Kafkas Derneği
Fahri Huvaj-Başkan
Şenyuva Meriç sokak. No: 44
06510 Beştepe / Ankara
Telefon : 0 312 222 85 89 222 85 90
Fax
: 0 312 212 52 40
e-mail : [email protected]
e-mail : [email protected]
Web
: www.kafder.org.tr
18
Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV)*
Ayla Göksel Göçer-Başkan Yardımcısı.
Ayla Hanım, dilerseniz önce Anne Çocuk Eğitim Vakfı'nı tanımakla
başlayalım. AÇEV ne zaman kuruldu? Hangi ihtiyaçtan doğdu ve neler
yapar?
Anne Çocuk Eğitim Vakfı 1993 yılında kuruldu. Kurucusu Ayşen Özyeğin'dir.
Amacı Türkiye'deki insanların yaşam kalitelerinin yükseltilmesine eğitim
yoluyla destek olmak diye açıklanabilir. Bu anlamda AÇEV okul öncesi ve
yetişkin eğitimi alanlarını kendisine çalışma alanı olarak belirlemiştir. Okul
öncesi ve yetişkin eğitimi alanlarında uzmanlaşarak Türkiye çapında çeşitli
eğitim programları uygulamaktadır. AÇEV bugüne kadar Türkiye'nin 71
yerinde 300 binin üzerinde insana eğitim hizmeti sunmuş. Ve yine bu
insanlara ulaşmayı başarmış bir sivil toplum örgütüdür. Bunlarla birebir yüz
yüze eğitimler ve davranış değiştirmeyi hedefleyen çalışmaları olmuştur.
Ayrıca 350'nin üzerinde de eğitimci yetiştirmiştir.
Bu da şunun göstergesidir ki; AÇEV yetiştirdiği eğitimcilerle önümüzdeki
uzun yıllar boyunca daha fazla insana ulaşmayı başaracaktır. Daha kalıcı bir
eğitim sürecine de katkıda bulunacaktır.
Bu girişten sonra şunu sormak istiyorum. AÇEV'i bir STK olarak
tanımlamanızı istersem ne dersiniz, nasıl tanımlarsınız? Ayrıca AÇEV'in
ilgi alanı çerçevesinde misyonunuza uygun davranabildiğinizi ifade
edebiliyor musunuz?
Biz daha çok eğitimle ilgilenen bir sivil toplum kuruluşuyuz. Aynı zamanda bir
vakıfız. Bu anlamıyla misyonumuza uygun davranabildiğimizi kesinlikle ifade
etmem mümkün. Çünkü bizim misyonumuz insanların yaşam kriterlerini
eğitim yoluyla yükseltmek. Ve buna olabildiğince katkıda bulunmak.
Uyguladığımız bütün eğitim programlarında insana katkıda bulunduğumuzu
birebir ölçüyor ve yaşıyoruz. Çünkü bizim bütün çalışmalarımız bilimsel
temellere dayalı. Ayrıca bilimsel temellere dayalı olmakla kalmayıp,
yaptığımız bütün eğitim programlarının ölçme ve değerlendirmelerini de
gerçekleştiriyoruz. Bu ölçme ve değerlendirme çalışmalarımız sayesinde
yaptığımız işlerin gerçekten kişilere pozitif etki yarattığını ailelerine etki
yarattığını, onların gerek karar verme mekanizmalarına, gerek hayata bakış
açılarına, kendilerine olan güvenleri, hizmete erişimi gibi aile içi ilişkilerde ve
daha birçok farklı konuda yararı olduğunu hayat kalitelerini etkilediğini
düşünüyor ve görüyoruz. Bütün bu nedenlerle misyonumuza gerçekten
uygun davranabildiğimizi ve de sapmadığımızı söyleyebilirim.
Gerçekten bazı STK'lar belli bir amaçla işe başlıyor. Fakat çalışma
esnasındaki çeşitli fırsatlar, etkenler, tehditler nedeniyle sapmalar
yaşayabiliyorlar. AÇEV bugüne kadar misyonuna sadık kalmayı
19
becerebilmiştir diye düşünüyorum.
Peki diyorum ki; hemen bununla bağlantılı olarak, toplumun
sivilleşmesi konusunda katılımcılık boyutunu da işin içine katarak neler
söylemek mümkün? Bu kadar geniş kesimlere eğitim alanıyla ilgili
olarak ulaşmak herhalde katılımcılık ve güven olmadan olmaz?
Evet. Katılımcılığı şöyle gerçekleştirdiğimizi düşünüyorum. Bütün
programlarımız uzun süreli ve kişilerin birebir katılımlarına dayalı olan
programlar. Bizim amacımız aslında şöyle. Okuma yazma programımızda
kişilerin çevreleri hakkında daha farkındalık yaratmak. Çevrelerindeki
hizmetlerden daha fazla yararlanmalarını sağlamak. Veya anne, baba
eğitimimizde demokrasiyi savunarak bunlarla ilgili kullanılabilir araçları
gündeme taşıyoruz. Bu anlamda toplumun sivilleşmesi demokratikleşmeden
geçiyorsa devamlı katkıda bulunduğumuzu söyleyebilirim.
Ama sonuç da AÇEV eğitimi baz alan bir STK. Tamamen apolitiktir. Herhangi
bir siyasi görüşe angaje değildir. Ancak yaptığımız bütün çalışmaların, eğitim
yoluyla insanları güçlendirdiği noktasından hareketle toplumun da
demokratikleşerek sivilleşeceğine inanıyoruz.
Tabi bu bağlamda hedef kitlemize ulaşarak katılımcılığı da
gerçekleştirdiğimize inanıyorum. Programlarımızda elbette değerlendirme
ve ölçme çok önemli bir yer tutuyor. Ve biz özellikle değerlendirmelerimizde
katılımcılarımızdan gelen geri bildirimlere, onların görüş ve önerilerine ciddi
ölçülerde yer veriyoruz. Bu programları bir yönüyle onlar da bizlerle birlikte
geliştiriyorlar. Onlara uymayan yerleri varsa, veya onların daha fazla bilgi
sahibi olmak istedikleri konularda biz onları da katıyor ve yer vermeye
çalışıyoruz.
Gerçi ölçme ve değerlendirme yaptığınızdan söz ettiniz ama ben yine de
bir başka boyutuyla AÇEV olarak, “sorun analizi toplantıları yapıyor
musunuz?” diye sorayım. Ayrıca belki bu başlık altına halk desteği
mevzuunu da yerleştirebiliriz.
Elbette. Biz daha çok proje bazlı çalıştığımız için, proje bazında sürekli sorun
analizi yapıyoruz. Herhangi bir projeye başlamadan önce, herhangi bir bölge
için proje başlatmadan önce muhakkak bu tür swot analizi diyebileceğimiz,
fırsatlar-tehditler-güçler ve zayıflıklar şeklinde analizler gerçekleştiriyoruz.
En azından karşılaşabileceğimiz zorlukları öngörmeye ve bunları bertaraf
etmek için ne tür stratejiler uygulayacağımıza önceden planlamaya karar
vermeye çalışıyoruz.
Bu anlamda biz gerçekten herhangi bir yere bilinçsiz bir şekilde kendi
doğrularımızla girmeye çalışmıyoruz. İllerin ve kişilerin kendi belirledikleri
sorunlar çerçevesinde katkıda bulunmaya çalışıyoruz.
Sonuç da biz çok farklı sorunlara da cevap vermeye çalışıyoruz. Ama
misyonumuzla ilgili elbette yine eğitim diyoruz. Özellikle okul öncesi eğitim,
20
yetişkin eğitimi konularına odaklanarak kalmaya çalışıyoruz.
Halk desteği ile ilgili olarak da yaptığımız bütün çalışmalar tabii ki halkın
desteği ile oluyor. Halk programlara katılmasa AÇEV zaten var olmaz.
Dolayısıyla kişilerin bizim çalışmalarımıza katılması, bunları talep etmesi,
bunlardan faydalanması ve birbirlerine aktarmaları bizleri kurum olarak
destekledikleri anlamına gelir. Bu desteği kaybettiğimiz anda zaten bir STK
olarak varlığımız da tartışılır. Ama söyleyeyim ki bu desteğin giderek arttığını
görüyoruz. Gerek katılımcı sayılarının artması ile gerekse STK'ların duyarlığı
ve medya desteği bizi daha çok hareketlendiriyor.
Resmi kurumlarla diyalog nasıl? Örgütlenme özgürlüğü ve serbest
çalışabilme konusunda engeller var mı? Yoksa desteklerle birlikte iyi ki
AÇEV var mı diyor resmi kurumlar?
Biz bütün programlarımızda Milli Eğitim Bakanlığı, Sosyal Hizmetler Çocuk
Esirgeme Kurumu, Sağlık Bakanlığı ile iş birliği halindeyiz. Çünkü biz şuna
inanıyoruz: Türkiye'de, özellikle devletin elinde olan bir çok olanak var.
Bunlar tam anlamıyla kapasiteleri ölçeğinde kullanılamıyor. Mesela bizim en
çok kullandığımız Halk Eğitim Merkezleri ve İlköğretim Kurumlarıdır. Biz bina
yatırımı yapmaktansa mevcut olan yapıları kullanmayı daha verimkâr
buluyoruz.
Mesela yaz aylarında ilköğretim okullarını kullanıyoruz. Yazın okulların tatil
olduğu aylarda bu okullar atıl durumda kalacağına kullanıyoruz. Veya Milli
Eğitim Bakanlığının Çıraklık Eğitimi Genel Müdürlüğüne bağlı Halk Eğitim
Merkezleri öğretmenleri vardır. Bunlar daha önce biçki-dikiş, makrome
öğretirken, biz bu öğretmenlere yeniden eğitim vererek eğitim programları
öğretmeni haline getiriyoruz. Bu da yine bir yönüyle demode olmuş kursların
yenilenmesi ile insan kaynaklarının yeniden eğitime alınmasıyla devletin
elindeki insan kaynağının daha efektif bir şekilde kullanılmasını beraberinde
getiriyor.
Bu açıdan bakıldığında biz gerektiğinde devletle diyalog kurabiliyoruz. Kendi
çalışmalarımızı resmi kurumların yetkililerine de benimsetebildik. Gerek
okuma-yazma programımız, gerekse baba destek programımız ve de yaz
okulları, bir de anne-çocuk eğitim programlarının hepsi Milli Eğitim Bakanlığı
ve Sosyal Hizmetlerce desteklenmiş programlar. Ayrıca bu kurumların
müfredatlarına girmiş programlar. Bu anlamda gerçekten bir sıkıntımız
olmadı.
Tabi her şey güllük, gülistanlık demek de doğru değil. Ama sıkıntılar da
sadece bizim çalıştığımız kurumlara has değil. Türkiye'nin sorunlarından biri
de şu ki; bürokrasi zaman zaman yavaş işleyebiliyor. Karar verme
mekanizmaları yine yavaş işleyebiliyor. Ve bu anlamda bazen sıkıntılar
yaşayabiliyoruz. Ama bunların da zaman içinde aşılabileceğine inanıyorum.
Tabi ki kişilere bağlı olarak sivil topluma daha şüpheci bakan yöneticiler de
oluyor. Mesela “bunlar niye bu işlerle uğraşıyor. Bunların çıkarları nedir?
Devletin bu kadar imkanlarından faydalanıyorlar.” Diyerek de
21
sorgulayabiliyorlar. Ama ben bu tek tek örnekleri çok da genelleştirmek
istemiyorum. Şimdiye kadar yaşadıklarımız daha çok birey düzeyinde kaldı.
Ve bir şekilde de çözüldü.
Bütün bu açılardan bizim çalışmalarımızda gerek örgütlenme
özgürlüğümüze gerekse serbest çalışmalarımızda engeller yaşamadık.
Ayla hanım isterseniz buradan iş birliklerine, partnerliklere gelelim.
Gerek AÇEV'in kendi alanıyla ilgili gerekse diğer alanlarda ortak işler
yapılabiliyor mu? Gerçi resmi kurumlar anlamında örnekler verdiniz
ama?
AÇEV'in aslında çalışma ilkelerinin temelinde iş birlikleri yatıyor. Biz bir STK
olarak şuna inanıyoruz. Bizim elimizde bazı imkânlar var. Ama biz bu
imkânları başkalarının imkânlarıyla birleştirdiğimizde ortaya çok daha
anlamlı tablolar çıkabiliyor. O nedenle başkaları ile iş birlikleri yaparak çok
daha fazla insana ve çok daha fazla imkâna ulaşabilmek mümkün olabiliyor.
O anlamda çok ama çok geniş bir yelpazede kurumlarla iş birliği yapıyoruz.
Özel sektör, STK'lar, devlet, üniversiteler, yerel yönetimler gibi kurumların
hepsini kapsıyor. Genel olarak baktığımızda bu iş birliklerinin çok olumlu
tarafları ve olumlu geri dönüşleri olduğunu düşünüyoruz. Gerek daha fazla
unsurlara eğitim hizmeti verebilmemiz açısından gerekse de daha fazla
kaynağa ulaşmak açısından iş birlikleri son derece önemli.
Tıkanıklıklar var mı? diye sorulabilir. Elbette var. Olmasa zaten şaşkınlıkla
karşılanır. Tıkanıklığın temeli de şuradan kaynaklanıyor. İlk etapta bu ortaklık
anlayışının oturmasıyla başlıyor. Aslında bizler ortaklıklara çok da alışkın
değiliz. Hepimiz kendi dünyalarımızı kurduk. Kendi adacıklarımız var.
Başkalarının gerçekleriyle, felsefeleriyle çalışmayı pek fazla sevmiyoruz. O
anlamda ortaklığı oluştururken gerçekten çok dikkatli olmak gerekiyor. Çok
açık, net ve samimi olmak gerekiyor. Karşılıklı beklentilerin ne olduğuna dair,
karşılıklı çıkarların ne olduğuna dair, kimin ne koyacağına ve ne olacağına
dair net olmak gerek. Bunların hepsi baştan, hatta tercihen yazılı olarak
protokole bağlanmalı. Böyle olunca sıkıntıların daha aza indirgendiğini
düşünüyoruz.
Ortaklık sonuç da iki tarafın da faydalanacağı birlikteliktir. Eğer taraflardan
birinin şikayeti varsa bu ortaklık zora girer. Yine burada en önemli şeylerden
biri de iletişimdir. Özellikle dışarıya ortaklığın net olarak ifade edilmesi
gerekir. Çünkü bizler sivil toplum kuruluşları olarak bu işi para, pul için
yapmıyoruz. Bu işi şan, şöhret için de yapmıyoruz. Bu işi topluma katkısı
olsun diye yapıyoruz. Eğer topluma katkımız görülemiyorsa o zaman da
üzülüyoruz. Zaman zaman haksızlığa uğradığımızı düşünebiliyorum. O
nedenle hakikaten ortaklıklarda herkesin yerinin net ve açık olarak
belirtilmesi gerekir.
22
Evet. Bugünün bir başka realitesine gelirsek. 17 Aralık 2004 AB süreci
sivil alana ne getirecek? STK'lar açısından Avrupa Birliği süreci bir
fırsat yaratabilecek mi?
Şimdi açık söylemek gerekirse fırsat yaratamaz demek cahillik olur. Çünkü
hepimiz de biliyoruz ki, AB sürecinde ülkemizde bir çok şey değişti. Daha
önce görmediğimiz, daha çağdaş yasa değişiklikleri gündeme geldi. Ve
bunlar da sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili çok yeni alternatifler
getirdi. Gerek Vakıflar Kanunu, gerekse dernekler yasası bir çok değişikliğe
uğradı. Bir takım değişiklikler de halen devam ediyor. Her ne kadar şu anda
ideal noktaya ulaşılmamışsa da zaman içinde biz bunların en azından yasal
engellerinin yavaş yavaş ortadan kalkacağını düşünüyoruz.
Burada tabii ki, en baskın etken bu süreçte “Avrupa Birliği olmasaydı biz
bunları yapar mıydık?” sorusudur. Yapabilirdik! Ama, muhtemelen daha
yavaş yapardık. Daha fazla tartışmalar yaratarak yapardık. Daha fazla karşı
çıkanlar da olabilirdi. Yani statükoya daha fazla yapışmak isteyenler
olabilirdi. Ama AB rüzgarı ile hepimiz bir hedefe doğru yöneldik ve gidiyoruz.
Bunun da tabii ki sakıncaları var. AB eşittir iyi, güzel ve doğru değildir. Biz bu
süreci iyi kullanarak gerçekten burada yapılacak olumlu değişiklikleri
içselleştirerek, tartışarak yani bize uygun mudur, değil midir? Bu durum
yapımıza, dokumuza, kültürümüze ne getirecek, ne götürecek tartışarak
çözmek daha faydalı olur. Ama şüphesiz Avrupa Birliğine dahil ülkelerde
gördüğümüz sivil alan ve örgütlenme özgürlüğünün Türkiye'ye de gelmesi
hepimizi rahatlatır. Ve daha faydalı olur.
Geçmişle kıyasladığımızda bugün sivil toplum alanını nasıl
görüyorsunuz? Nasıl değerlendirebiliriz? Sizce sivil hayat Türkiye'de
bugün ne durumda?
Aslında bu konuda konuşmak için ne kadar yetkinim bilmiyorum. Ama
yaklaşık 11 yıldır Türkiye'de yaşıyorum. Ve 11 yıldır inişleri çıkışlarıyla birlikte
sivil toplum kuruluşlarında çalıştım. Temel olarak AÇEV'de tabi. O nedenle
ben ancak 11 yıllık kısa bir geçmişten söz edebilirim. 11 yıldan geriye
baktığımda hakikaten ben Türkiye'ye ilk gelip bir STK'da çalışmaya
başladığımda; ilk günlerle bugün arasında çok ciddi farklılıklar görebiliyorum.
Bir kere 1993-94 yıllarında sivil toplumculuk ve sivil toplum kurumları o kadar
gündeme yerleşmemişti. Herkes tarafından çok da bilinmiyordu. Böyle bir
güven duygusu yoktu. Şüpheci yaklaşımlar da vardı. Devletle bürokrasi
tarafından benimsenmeme konusu vardı.
11 yıl sonra insanların daha kabullenmeci sivil toplum anlayışına yakın bir
durumda olduğunu düşünüyorum. Belki şu sorulabilir: Bu Türkiye'nin tüm
kesimlerinde midir? Hayır bu daha zaman alacak gibi. Ama sosyo-ekonomik
düzeyi yüksek, şehirleşmiş nüfuslarda, yerleşimlerde sivil toplumun önemi
konusunda daha bir farkındalık olduğunu söylemek mümkün.
Bu tabii ki çok iyi ve olumlu. Bunda ben aslında birkaç temel etken de
23
görüyorum. Mesela Türkiye'de düzenlenen Habitat 2 Konferansı. 1996
yılında yapıldı. Bu toplantı Türkiye açısından bir dönüm noktasıydı. Çünkü
Habitat Konferansının Türkiye'de yapılması, Türkiye'deki sivil toplum
örgütlerinin örgütlenmelerine neden oldu. O dönemde de bir takım kurumlar
Türkiye'deki sivil toplum kuruluşları rehberi gibi durum tespiti çalışmaları
yaptılar. Ve bunların çok yararı da oldu. Bir başka açıdan Marmara Depremi
sivil toplum hareketlenmesine neden oldu. STK'lara güveni beraberinde
getirdi.
Aslında bir de reaksiyoner olarak düşünebileceğimiz 1994 yerel seçimlerinde
Refah Partisinin kazanması bence Türkiye'de laik kesimin harekete
geçmesine sebep oldu. Bugün bazı belli başlı kuruluşlar o dönemde kuruldu.
Tabii ki dünya ile paralel olarak sivil toplum kuruluşlarının gelişimi kaçınılmaz
oldu. Çünkü üçüncü bir sektör olarak artık sivil alanı algılamak gerekiyor.
Eğer devlet sektörü ve özel sektör varsa bunların arasında kalan o boşluğu
başka bir sektör dolduruyor. İnsanların gönüllü örgütlü yapısını temsil eden
kuruluşlar olarak STK'lar önemli. Ve üçüncü sektör olarak sivil alan,
Türkiye'de kabul ve var oluş şeklinde varlık buluyor.
Türkiye'deki sivil hayatın aslında ne durumda olduğu da belki zor bir soru
olarak orta yerde duruyor. Sivil toplumu ve sivil toplum kuruluşlarını ifade
etmek belki daha kolay. Ama sivil hayat bence biraz bireysellikle ilgili.
Bununla ilgili olarak da şunu demek mümkün. Geçmişimize nazaran biraz
daha iyi durumda olsak bile önümüzde kat edilmesi gereken halen çok ciddi
bir yol var. Hiçbir şekilde henüz arzulanan noktada değiliz. Kıyaslanmak
istediğimiz ülkelerin düzeyine henüz gelmiş değiliz. Çok yol alınması
gerekiyor. Ama yol alınmaması için de çok fazla engel kalmadı diye
düşünüyorum. Bizlere kalmış durumda. Biz STK'lar olarak bu süreci ne kadar
zorlarsak, ne kadar baskı oluşturursak, ne kadar karar verme süreçlerine
müdahil olursak o denli başarılı oluruz. Yani başarısızlığımızı, “bize izin
verilmiyor, bize baskı uygulanıyor” diyerek açıklayamayız. Başarısızlığımızı
aynı zamanda kendi inisiyatifimizle de açıklamak gerekecek.
ACEV'e böyle bir çalışmada yer verdiğiniz için de teşekkürler.
Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV)
Ayla Göksel Göçer- Başkan Yardımcısı.
Büyükdere caddesi. Stad Han.
No. 85 Kat.1 34387
Mecidiyeköy / İstanbul
Tel
: 0 212 213 42 20
Fax
: 0 212 36 60
e-mail : [email protected]
Web
: www.acev.org
24
Atatürkçü Düşünce Derneği-Giresun Şubesi*
Hilmi Taşkın-Başkan
Hilmi Bey Atatürkçü Düşünce Derneği Giresun Şubesi hangi ihtiyaçtan
doğdu ve ne zaman kuruldu?
Atatürkçü Düşünce Deneği Genel Merkezi Ankara'da olan 1989 yılında
kurulmuş bir demokratik kitle örgütüdür. (Ben sivil toplum sözcüğünü
sevmiyorum. Tarikatlar da, Soros'lar da kendilerini böyle tanımlıyorlar.
STÖ'lerin pek çoğunda demokratik yapı yok!). Ülke çapında 600 civarında
şubesi ve 125 bin üyesi bulunmaktadır. Ayrıca yurt dışında da Avrupa
Atatürkçü Düşünce Dernekler Federasyonu(AADDF) olarak örgütlenmiştir.
Derneğimizin kurucusu Muammer Aksoy ve arkadaşlarıdır. Kuruluş nedeni
Atatürk devrim ve ilkelerine yönelik artan saldırılardır. Başlangıçta Enstitü
olarak kurulması düşünülmüş fakat yoğun ilgi nedeniyle dernekleşmiştir.
Amacı, Atatürkçü düşünceyi ülkede etkin hale getirmek, Yüce önderin devrim
ve ilkelerinden oluşan ve Atatürkçülük olarak bilinen düşüncenin; Türkiye
Cumhuriyeti'nin varlığını ve bağımsızlığını koruması, ulusal egemenlik, tam
bağımsızlık anlayışının yeniden temel anlayış olarak ülkemize yerleşmesi
için gerekli olduğu düşüncesi ile bu hedefe ulaşmak için çalışmaktır.
Atatürkçü düşünceye içerden ve dışardan yapılan saldırılara karşı durmaktır.
Derneğimiz daha ziyade tahsilli(eğitimli) üyelere sahiptir. Tüm Türkiye'de
örgütlenmiştir. Konferanslar, paneller, kültürel ve sanatsal etkinlikler, basın
yayın çalışmaları, radyo ve TV programları ile düşüncelerimizi halka
ulaştırmaya çalışıyoruz.
Hiç bir siyasal partinin ön, arka ya da yan kuruluşu değildir. Siyaset üstüdür.
Öyle de kalması temel bir gerekliliktir. Siyasete baskı yapmak görevini
üstlenmektedir. Ancak genel siyasetle doğrudan ilgilidir. Giresun ADD olarak,
etkin bir çalışmamızın olduğu kanaatini taşıyorum. 210 üyemiz
bulunmaktadır.Yerel Tempo TV'de her salı günü "Görüş" isimli derneğimizin
hazırladığı , iç ve dış olayların değerlendirildiği bir program yapmaktayız.
Eynesil ilçemizde bulunan Mercan FM kanalında da her cumartesi yine görüş
programını sunmaktayız...Her yıl mutlaka yılın en iyi tiyatro oyunlarından
birini şehrimize getiririz. Mutlaka ülkemizin önemli aydınlarından birisini
Konferans için Giresun'a getiririz. Her 23 Nisan da bir köy ilköğretim okulunda
çocuk şenliği düzenleriz.
Köylülerle de iç içe oluruz. Okullarda çeşitli etkinlikler düzenleriz. Öğrencilere
yönelik konferanslar veririz. Sergiler düzenleriz. Şiir ve müzik dinletileri
sunarız. Üniversite öğrencilerine karşılıksız burs ve hazırlananlara da
ücretsiz kurs düzenlemekteyiz..
Bir sivil yapı olarak, ya da sizin telaffuz ettiğiniz gibi bir kitle örgütü
olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? İlgi alanınız çerçevesinde
25
misyonunuza uygun davranabildiğinizi düşünüyor musunuz?
ADD Giresun Şubesi olarak, ismini aldığımız Atatürk ve savunduğumuz
Atatürkçü Düşünce misyonuna uygun hareket ettiğimiz düşüncesindeyiz.
Aslında birey olarak kendimi bu misyona her bakımdan uymaya çalışan birisi
olarak tanımlayabilirim. Üyelerimiz ise örgüt içi eğitim çalışmaları ile
yetiştirilmektedir. Bu misyona sahip olamayanlar, derneğe zarar verenler ise
üyelikten tüzük hükümleri gereğince düşürülmektedir.Fakat şu da
unutulmamalıdır ki bizim ülkemizde hemen herkesin bir Atatürkçülük görüşü
vardır. Kenan Evren bile... Bu nedenle, zaman zaman yanlışlıklarla da
mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Her şeyin sahtesinin olması kadar aslına
kötülük yapan başka bir düşman yoktur. İçkinin sahtesine bak, aslının
toplanmasına neden oldu! Dindarın sahtesi dini ticaret ve siyasete alet etti...
dini ne hale getirdi... Sosyalistin sahtesi glasnost adı altında sistemin
çökmesine neden oldu... örnekleri çoğaltmak olanaklı... Aslı olmak ve
misyona sahip çıkmak için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz...
Toplumun sivilleşmesi konusunda ve hedef kitleniz ölçeğinde
katılımcılığı yeterince gerçekleştirebiliyor musunuz?
Katılımcılık konusunda yeterli olduğumuzu düşünüyorum. Hiç bir zaman
kendi düşüncelerimi dayatmam, sürekli arkadaşlarımı dinlemeyi tercih
ederim. Dernek toplantılarında da hiç bir zaman dayatma
yapmam...Dinlerim, yanlışlıklar varsa düzeltirim...Başkalarının doğrusu
gerçekten doğru ise ona sahip çıkma o düşüncenin sahibini motive
etmektedir...O işin başarılması daha da kolaylaşmaktadır. Fikir sahibi "benim
düşüncem" diye gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Sen de doğru olduğu için
gerçekleştirmeye çalışırsın... Başarmak kolaylaşır...
Üye olmayanları bile dinlemeyi severim...Karşıt düşünceleri de dinler,
medeni insan gibi doğrularımı ifade ederim...Kongrelerimizde kimseye liste
dayatmam... Herkes benim için aynı değerdedir...Çünkü bu örgütün
üyesidir... Tüzüğümüzü benimsemiştir...Yeni katılımlar içinde gayret
gösteririm. Benim olsun küçük olsun anlayışına sahip değilim...
Örgütünüz içinde sorun analizi yapıyor musunuz? Yeterli halk
desteğiniz var mı?
Aylık olarak düzenli geniş katılımlı üye toplantıları yaparız. Ele alınan bir ana
konu etrafında söyleşiriz. Bu söyleşiler sırasında örgüt içi sorunlar da
gündeme gelmektedir. Aslında sorun analizi daha ziyade örgütsel olarak
değil kitlesel olarak yapılmaktadır. Hedef kitlemiz kimler? Neden üye
değiller? Hangi etkinliğimize kimleri katabiliriz? gibi...
Konjonktürel olarak şu dönemde ilgi azlığı var diyebilirim. Ancak Giresun'da
geçen yıl fındık yaşanan don olayı nedeniyle yandı... Sıfır ürün elde edildi...
Bu nedenle halkın ana derdi geçim... Yoksulluk oldukça fazla... Bu nedenle
halkımızın sosyal ve kültürel etkinliklerle ilgilenecek gücü kalmadı... Örneğin
26
daha önceleri 20 üniversite öğrencisine karşılıksız burs verirken , bu sene bu
sayı 14 kişidir... Bu durum da yoksullaşmayı ve buna bağlı olarak zorunlu
ilgisizliği doğurmaktadır... Bizim sistemde bir veya iki kişi bir araya gelir bir
öğrenci üstlenir. Biz sadece organizasyonu yaparız... Sayı düşmüşse
ekonomi iyi değildir!..
Devletle ihtiyaç halinde diyalog kurabiliyor musunuz? Örgütlenme
özgürlüğü ve serbest çalışabilme konusunda engelleriniz var mı?
İki dönemdir Şube başkanlığını yürütüyorum. Devletle ciddi sayılabilecek bir
sorun yaşamadım. Hemen her kurumla ADD adına işbirliği yapabiliyorum.
Bunda biraz da benim vizyonumun etkisi bulunmaktadır... Kişisel
nedenlerden kaynaklanan bazı ufak aksaklıklar dışında bu konuda bir
sorunumuz yoktur. İstediğimiz çalışmaları yapabiliyoruz... Örneğin: 23
Nisanda TRT Trabzon çok sesli çocuk korosunu davet ettik, öğrenciler
ücretsiz konser vermesi için... Etkinliği il kutlama programına aldırdık ve yol
giderlerini il karşılayacak...
Gerek kendi alanınızla ilgili, gerekse alanınız dışı diğer sivil toplum
kuruluşlarıyla işbirlikleri (partnerlik) oluşturabiliyor musunuz?
Tıkanıklıklar var mı? Varsa nedenleri nelerdir?
Bu konuda yeterli düzeyde değiliz... Bu herkesten kaynaklanan bir sorun...
İlimizde iki yıl önce bizim öncülüğümüzde bir Demokrasi Platformu kurmak
istedik sadece iki kez toplandı... Şimdi bir kent meclisi oluşturma gayretimiz
var ama fazla umutlu değilim...zaman zaman lokal konularda işbirlikleri
yapabiliyoruz... Uzun soluklu olmuyor. 8 Mart Emekçi kadınlar Günü
nedeniyle benim de katkımla ilimizdeki 12 örgütün( Partiler, Sendikalar ve
Sivil Toplum Örgütleri) bir araya getirilmesi ile bir kadın platformu
oluşturduk... Bu platformu etkinlikler sonrası dağıtmadık...Çalışmalarına
devam ediyor... Üç kişilik bir yürütme kurulu oluşturduk... ayda bir toplanacak
ve etkinlikler yapacak...
Darısı erkeklerin de başına...
17 Aralık 2004 itibariyle oluşan Avrupa Birliği süreci çerçevesinde;
Avrupa Birliği Türkiye'deki sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili
olarak bir fırsat yaratabilir mi? Yoksa tam tersi mi olur?
AB'nin NGO'lar aracılığı ile kendi amaçlarına yönelik çalışmaları dün vardı,
bu gün de var, amaç gerçekleşene kadar yarın da olacaktır. Kendi
NGO'larının rahat çalışmaları için mutlaka bir takım düzenlemelerin
yapılmasını isteyeceklerdir. Bu "demokratikleşme" görüntüsü amaçlı
olacaktır. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan örnekleri ortada... Soros vakfı
dillerde...Bizde de faaliyette...Yine AB; misyonerlik, ekümenlik ve diğer
çalışmaları için dinsel özgürlükler adı altında ülkemizdeki tarikatlara da
27
"kolaylıklar" getirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmalar bunun ipuçlarını
göstermektedir.
Ben AB'nin Atatürkçü, cumhuriyet felsefesine uygun düşünceler içinde
olmadığına inanıyorum.(Hollandalı Parlamenter Oslander 'in raporu ortada,
dayatmaları ortada...) Kolaylıklar ve fırsatlar başkalarınca lütfedilmemeli,
bizler kendi emeğimizle elde etmeliyiz...Elbetteki demokratikleşme
konusunda epey eksikliklerimiz vardır. Bu eksiklikler soğuk savaş dönemi
politikalarının ürünüdür. O dönemin politikacılarının evlatları(Yolunda
g i d e n l e r v e ç i z g i s i a y n ı s i y a s i p a r t i l e r ) ş i m d i A B ' c i d i r.
ABD'cidir...Tarikatçıdır...vb. AB, politikaları ile Sevr özlemi içersindedir. Sahte
güzel sözlere aldanmıyorum...Emperyal örgüt kendi emperyal çıkarları için
çalışır...
Geçmişle kıyasladığınızda bugün sivil toplumculuğu nasıl
görüyorsunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Türkiye'de Sivil
hayat bugün itibariyle ne durumda?
Düne göre daha fazla ve hareketli...Halk desteği daha fazla. İnsanlar
birşeyler yapmak istiyor... Biraz da bu durumun nedeni siyasilerin sorun
çözmemesi üzerine halkın kendi sorunlarına sahip çıkmasıdır. Ancak pek
çoğunun AB'nin proje destekleri ile çalıştığını da unutmamalıyız...Ekonomik
kontrolü emperyal örgütlerdedir. Tarikatların da, bazı vakıf ve derneklerinde
durumu budur.
Emperyal örgütler devlete yaptıramadıkları, kabul
ettiremedikleri bazı isteklerini NGO'lar üzerinden baskı kurarak devlete
yaptırmaya veya toplumu o yöne yönlendirmeye çalışmaktadırlar.
Bir de aynı amaç için birden fazla sivil örgüt bulunmaktadır. Siyaset gibi bu
alanda da bölünmüşlükler yaşanmaktadır... Bu durumda güç kaybına neden
olmaktadır. Bir bakıma bu durum bir sivil örgüt kirliliği yaratmaktadır. Bir
başka durumda aynı kişilerin birden fazla örgüte üye olmalarıdır.Bu durum
iyidir fakat bu sayı artırılamamaktadır... Bu da kültürle , eğitimle ve ekonomi
ile ilgilidir...Bu sorun güç zaman ve emek kaybına neden olmaktadır.
Sivil toplum konusunda da ülkemizin daha çok kat etmesi gereken yol vardır.
Bu da demokrasi sorunumuzla ilgilidir...
Atatürkçü Düşünce Derneği-Giresun Şubesi
Hilmi Taşkın-Başkan
Arif Bey Cad. No: 17/2 Giresun
Te l: 0.454.212 17 33
28
Başak Kültür Sanat Vakfı*
Şahhanım Kanat
Dilerseniz önce Başak-Kültür Sanat Vakfını tanımakla başlayalım?
Başak-Kültür Sanat Vakfı ne zaman ve hangi ihtiyaçla doğdu, neler
yapar, paylaşır mısınız?
Vakıf merkezi İstanbul Kadıköy Kayışdağı'nda bulunmaktadır. Vakıf 2002'de,
Sosyal Hizmet Uzmanı, Psikolog, Pedegog; Ebe-Hemşire, Öğretmen gibi
çeşitli işlerde çalışan arkadaşlarca kuruldu..
Vakfımız, Sosyo-ekonomik düzeyi düşük, yoksulluk ve yoksunluk içinde
bulunan, göç mağduru olan çocukların, gençlerin sanatsal yeteneklerini
ortaya çıkartmak, gelişimlerini sağlamaya yönelik çalışmalar yürütmek
amacıyla yola çıktı.
Çocuk ve gençlerin yaşadıkları fiziksel, zihinsel, sosyal, kültürel zorluklarla
baş etmelerini sağlamak ve yaşadıkları ortamlara uyumlarını kolaylaştırmak,
kendi kendilerine yeterli hale gelmeleri amacıyla koruyucu, önleyici, eğitici,
geliştirici, yaratıcı rehberlik ve danışma hizmeti vermek, gençleri sağlıklı
bireyler olarak üretime yönlendirmek, kültür ve sanat alanında çalışmalar
yürütmelerine, bilimsel inceleme ve araştırmalar yapmalarına olanak
sağlamak gibi daha ayrıntılı alanlarla da ilgilenmeyi kendine rehber seçmiştir.
Vakfımızda; Eğitsel, Kültürel ve Sanatsal Rehabilitasyona dönük; Müzik,
Yaratıcı Drama, Tiyatro, Resim, Seramik, Pandomim, Halk Dansları gibi
sanatsal çalışmaların yanında Teknik beceri ve nitelik kazandırmak amacıyla
Bilgisayar, İngilizce ve Okuma-yazma kursları da vermekteyiz. Ayrıca
vakfımız toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılığından dolayı kız
çocuklarına; % 70 oranında da öncelik tanımaktadır.
Vakfımızın kuruluşundan bugüne, vakfımıza 300'ün üzerinde insan
başvurdu. Bunların 200'e yakını sanatsal kurslardan, 100'ün üzerinde kişi ise
teknik ve beceri kurslarından yararlandı. Ayrıca vasıfsız ve eğitimsiz çalışan
veya çalışmak isteyen genç kadınlara 3'er aylık dönemler halinde 46 kişiye
bilgisayar eğitimi verildi. Bu eğitimlerle gençlerin nitelik kazanmaları
sağlanarak iş bulmalarını kolaylaştırmak amacındayız. Bunların yanında
2003-2004 Eğitim- Öğretim döneminde 10 kişiye burs sağlanmış, 2004-2005
yılında ise 18 çocuk ve gence burs vermeyi sürdürmekteyiz.
Anladığım kadarıyla siz bu çalışmaları hazırladığınız projelerle
yürütüyorsunuz? Biraz da projeli çalışmalarınızdan ve projelerden söz
eder misiniz?
Evet. Vakıf özetle şu projeleri yürütmektedir.
SES-ÇIK ( Sorun etme, Sahip Çık ) PROJESİ ; ”Zorunlu göç nedeniyle
İstanbul'a gelen çocuk ve gençlere psikolojik danışma ve rehberlik hizmeti
29
sunmak, çocuk ve gençlerin sanatsal yeteneklerinin ortaya çıkartılmasını
sağlayarak yeteneklerini geliştirme olanağı yaratmak,“ amacıyla yapılmıştır.
Proje sonunda İstanbul'un Anadolu yakasındaki 9 ilçede 500 aileye
ulaşılmış,100 çocuk ve gence danışma hizmeti verilmiştir. Bir yılı kapsayan
çalışmalar sonunda elde edilen bulgular bilimsel yayın haline getirilerek
kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bu proje Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği
tarafından desteklenen Demokrasi ve İnsan Hakları için Avrupa Girişimi
Türkiye 2001 Mikro-Proje Programı, çerçevesinde desteklenmiştir..
Bir başka projemiz, EMEK PROJESİ'dir: Zorunlu göç mağduru 18-25 yaş
arası 35 kadın,15 erkek olmak üzere 50 kişiye mesleki, teknik ve sosyal
amaçlı eğitim vermeyi amaçlıyor. Proje kapsamında verilen eğitimlerin
sosyal içerikli bölümlerinde, kursiyerlerin kendine güvenlerinin ve
özsaygılarının artması, kendi yaşamlarına yön verebilen bireyler haline
gelme olanağı kazanmaları, karşılaştıkları sorunlarla baş edebilme yeteneği
kazanmaları, hak bilinci edinmeleri amaçlanmaktadır. Bir başka yönüyle de
toplumsal cinsiyete duyarlı bir eğitim programı oluşturulduğu için projeden
faydalanan genç kadınlar ve erkekler cinsiyet eşitsizliğinin aşılmasına dönük
de farkındalık kazanmaları beklenmektedir. Sosyal eğitim ile kursiyerlerin
kendi sorunlarını çözebilir ve kendi kendine yetebilir hale gelmesi, eğitim
sonrasında toplumsal faaliyetlere daha ilgi göstermeleri amaçlanmaktadır.
Projenin okuryazarlığı olmayan kesime ayırdığı % 40'lık kontenjan
sayesinde, okuryazarlık engeli nedeniyle de vasıflı bir eleman haline gelme
olanağı bulamayan kişiler hem okuryazar haline gelip hem sosyal yaşamda
hem iş yaşamında karşılaştıkları pek çok sorun ve engelle baş edebilir hale
gelmeleri planlanmaktadır.
Bir STK olarak kendinizi, Başak-Kültür Sanat Vakfı'nı nasıl
tanımlıyorsunuz? İlgi alanınız çerçevesinde misyonunuza uygun
davranabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Vakıf olarak, Demokratik değerler ve katılımcı ilkeler doğrultusunda hareket
etmekteyiz. Sosyal adaletin savunulması, dışlanan ve marjinal gruplara
yönelik hizmetleri verme, toplumsal katılımcılığı artırmaya yönelik politikalar
geliştirme çerçevesinde hizmet vermekteyiz. Bireylerin akıl ve vicdanlarında
bir değişim yaratarak farkındalık kazandırmak temel ilkemiz diyebiliriz.
Yerelde ve yerinde hizmet vermeyi de amaçlıyoruz. Yerinde hizmet
anlayışıyla vakıf merkezimizi sosyo-ekonomik düzeyi düşük bir semtte
kurduk. Sürdürülen çalışmalar ve oluşturulan programlar gerçekçi ve
ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde yapılmaya çalışılmaktadır. Yapılan
çalışmalar değerlendirildiğinde amacımıza uygun davrandığımızı elbette
belirtebiliriz.
30
Toplumun sivilleşmesi konusunda ve hedef kitleniz ölçeğinde
katılımcılık konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Vakıfta yürütülen çalışmaların hepsi gönüllülük esasına dayanarak
sürdürülmektedir. Aynı zamanda gönüllüler alanda katılımcılığı artırmaya
yönelik çalışmaları da yürütmektedirler. Hedef kitleye verilen hizmetin
yerinde verilmesi ve hizmetlerin ücretsiz olması başvuru sayısını artırırken
bulunduğumuz çevrede yaratılan güven duygusu da geniş bir alana
yayılmaktadır. Kişilerin kuruma duydukları güven katılımcılık oranını
artırmaktadır. Alanda yapılan çalışmalarla ve projeler aracılığıyla vakfın
misyonu hedef kitleye anlatılmış ve kişilere yönelik yapılması söz konusu
olan hizmetin verilmesiyle beraber gönüllü sayısında artış gözlemlenmiştir.
Vakfın herhangi bir hizmetinden yararlanan kişilerin bir kısmı daha sonraları
vakfın birer gönüllüsü oluyorlar. Bununla beraber hedef grubun katılımcılığını
yeterince sağlamış değiliz. Hedef grubun çok sorunlu bir yapıdan, işte
yoksulluk ve yoksunluk, göç, eğitim problemi olan bir yapının içinde olması,
sosyal izole yaşamaları, kişilerin katılımcı olmalarını engelliyor. Kişiler zaman
zaman yaşadıkları mekanları ve bölgeyi değiştirebiliyor. Bu durum hizmetin
sürekliliğini azaltırken katılımcılık oranının da düşmesine neden olmaktadır.
Aynı zamanda. hedef kitlenin sosyal, ekonomik ve eğitim seviyesinin düşük
olması da katılımcılık oranını düşürüyor
Yeni sayılabilecek bir kurum olmamızdan ve olanaklarımızın yetersizliğinden
kaynaklı olarak bize gelen taleplerin hepsini karşılayamıyoruz. İmkânlar ve
kaynaklar arttığı oranda, hizmet alanımızın genişleyeceği ve daha çok hedef
kitleye ulaşabileceğimizi düşünüyoruz. Ulaşılan hedef kitlenin niceliği ve
hizmetin kalitesinin uzun vadede katılımcılığı arttıracağına inanıyoruz.
Peki çok sorunlu ve geniş bir çalışma alanınız var. Örgütünüz içinde
yeterli sorun analizi yapıyor musunuz? Yeterli halk desteğiniz var mı?
Vakıf içerisinde alan çalışmalarından, projelerden elde edilen bulgular
değerlendirilerek, yerinde inceleme, gözlem ve görüşmeler yapılarak hedef
kitlenin sorunları belirlenmektedir. Vakıf içerisinde oluşturulan birimler
uzmanlık alanlarınca sorunların analizini yapmakta, çözüm önerilerine bağlı
projeler gerçekleştirilmekte ve geliştirmektedir. Vakfın hizmetlerini yerelde
vermesinden kaynaklı olarak halkla bütünleşmiştir. Bu nedenledir ki yeterli
halk desteğimizin olduğunu düşünmekteyiz. Bazı dönemlerde katılımcıların
içinde bulunduğu sosyo-ekonomik durumdan dolayı halk katılımı
azalmaktadır. Kişiler öncelikli ihtiyaçları için, mesela iş, aile yapısı gibi
nedenlerle gerekli veya zamanında katılımı sağlayamamaktadırlar.
31
Hemen şunu sormak istiyorum. Devletle ihtiyaç halinde diyalog
kurabiliyor musunuz? Örgütlenme özgürlüğü ve serbest çalışabilme
konusunda engelleriniz var mı?
Yürütülen bazı çalışmalar yada projeler resmi kurumlarca birer sosyal sorun
olarak algılanmak yerine politik birer olgu olarak görüldüğünden
çalışmalarımızın bazılarına duyarsız kalınarak gerekli ilgi yada beklentiyi
göstermiyorlar. Örneğin zorunlu göç olgusu, kültürel kimlik gibi alanlar.
Devletle ihtiyaç halinde diyalog kurmakta zaman zaman tabii ki
zorlanmaktayız. Bazı resmi kurumlar gereklilikleri yerine getirirken bazen
ise, kişilerin şahsi tutumlarından kaynaklı gerekli işlemleri yaptırmakta
zorlanmaktayız.
Yerel resmi kurum ve kuruluşlar örneğin, Muhtarlık, okullar gibi vakfımızın
amacını bilmekteler ve verilen hizmetlerden bilgi sahibi olmakta ve gerekli
konularda ilgi ve desteklerini sunmaktadırlar.
Örgütlenme özgürlüğünde herhangi bir sorun yaşamamaktayız. Serbest
çalışabilme konusunda ise yukarıda belirttiğimiz gibi bazı çalışmalarımıza
karşı, mesela Zorunlu göç, kültürel kimlik gibi zaman zaman olumsuz bir
önyargı oluşuyor. STK'lar, Özel ve Resmi bazı kurum ve kuruluşlar; oluşan
önyargıdan dolayı çalışmalarımızı planlanan zamanda yapamadığımız da
oluyor
Peki partnerlik ilişkileri hangi boyutta? Gerek kendi alanınızla ilgili,
gerekse alanınız dışı diğer sivil toplum kuruluşlarıyla işbirlikleri
(partnerlik) oluşturabiliyor musunuz? Tıkanıklıklarınız var mı? Varsa
nelerdir?
Sivil toplum kuruluşlarıyla aynı alanda veya farklı alanlarda yürütülen
çalışmalarda çeşitli zorluklar yaşanabiliniyor. Bunun nedeni olarak
beraberce hizmet verilen kurumun zaman zaman kendi kurumunu öne
geçirme isteği veya yapılan işin başarısını kendine mal etme isteği olabiliyor.
Birçok STK işbirliğine hazır olduklarını söylemelerine rağmen işbirliği
konusunda zorluklar da çıkarabilmektedirler. Bu zorluklar görev
paylaşımında veya kurumların kaynak kullanımından da kaynaklı olabiliyor.
Bazen, aynı amaç ve hedefte olan partnerlerinizi bulmakta zorlanmalar da
olabiliyor. Vakıf olarak, bazı konularda diğer STK'lardan destek yada işbirliği
istediğimizde; STK'lar yardım istenilen konuya göre; destek verip
vermemeye karar verebiliyorlar. Zorunlu göç, kültürel kimlik gibi konularda
ilgisiz ve tepkisiz kaldıklarını da zaman zaman gözlemleyebiliyoruz..
32
Bir de AB süreci hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum. 17
Aralık 2004 itibariyle oluşan Avrupa Birliği süreci çerçevesinde; Avrupa
Birliği Türkiye'deki sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili olarak bir
fırsat yaratabilir mi? Veya demokratikleşmeye bir katkısı olabilir mi?
Türkiye'nin
bu güne kadar ulusal veya uluslararası toplumun
demokratikleşmesi, sivilleşmesi, temel hak ve özgürlüklerin korunmasına
yönelik yaptırımı olmamış veya az olmuştur. Devlet kendi hizmet alanları
dışında verilen hizmetleri tanımamış veya verilen hizmetlere kimi zaman
şüphe ile yaklaşmıştır.
Hükümet, AB süreciyle beraber sosyal hukuk devleti olma çabalarına
yasalarla işlerlik kazandırmaya çalışmıştır. Hükümetlerin, sivil toplum
kuruluşlarının ve toplumun bu sürece bir anda uyum sağlamakta zorlandığını
düşünmekteyiz.
Hizmet vermeye yeni başladığımız dönemlerde toplumdan bir çok kişi veya
yerel yönetici bize “Bu işi neden siz yapıyorsunuz, bu devletin görevi bırakın
devlet yapsın” anlayışı ile yaklaşmışlardır. Çalışmaların niteliği görülünce,
kişilerde ve hedef kitlede sivil toplum kuruluşların önemi daha iyi
kavranmıştır. Devletin dışında başka yapıların hizmet oluşturulabileceği ve
bu hizmetleri verilebileceği görülmüştür. Toplumda STK hizmetlerinin niteliği
anlaşıldığı oranda STK'ların da önemi kavranmaya başlanmıştır. STK'ların
sivil alana ve sivil tabana yayılarak toplumsal örgütlenmeyi sağlayacaklarını
düşünmekteyiz. Gelişen ve değişen koşullar düşünüldüğünde sivil alan ve
örgütlenme özgürlüğü ile ilgili olarak AB'nin fırsatlar yaratacağını, bu
fırsatlarla kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin neler olduğunu, yaşam
haklarını, özel mülkiyet gibi konularda bilgilenmelerini sağlayacaklarını, bu
durumun toplumda örgütlenme özgürlüğünü artacağını düşünmekteyiz.
Son sorumla tamamlamak istiyorum Geçmişle kıyasladığınızda bugün
sivil toplumculuğu nasıl görüyorsunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sizce Türkiye'de sivil hayat bu gün ne durumda?
Geçmiş dönemlerde sivil toplumculuğun olmadığı, olanın ise teoride kaldığı
ve bunun pratikte yaşanmadığı söylenilebilir. Türkiye'de demokrasi ve insan
hakları tam anlamıyla yerleşmediği bir gerçek. Ülke tam anlamıyla sosyal
hukuk devleti olamamış ve sosyal politikalarına işlerlik kazandıramamıştır.
Bu nedenle sivil toplum oluşamamıştır. Bugün AB uyum süreciyle beraber
toplumdaki bazı oluşumlara özgürlükler tanınmıştır. Aynı zamanda toplumda
yeni oluşumların ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Tabi ki AB'nin uyum süreci
için ayırdığı fonların STK'larca kullanılması sivil toplumculuğu
geliştirmektedir.
Küreselleşme ve kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle beraber toplum,
ülkede ve dünyada olup bitenlerin farkına vararak talep etme hakkında
bulunmuştur. Bu durum toplumda bazı sivil toplum kurumlarının
33
yaygınlaşmasına neden olurken, toplumda sivil inisiyatifin gelişmesini de
sağlamıştır. Sosyo-ekonomik ve eğitim düzeyi düşük olanlar ki bunlar ülke
nüfusunun neredeyse yüzde 70'ini oluşturdukları dikkate alınırsa- sivil
hayatla ilgili çok az bilgiye sahipken kamusal alanı tam anlamıyla
kullanamamaktadırlar.
Ülkedeki gelir dağılımının eşitlenmesi ve bu kişilerin bilgilendirilmesi
durumunda sivil hayatın yaygınlaşacağı düşünülmektedir. Sivil hayat tabana
yayıldığı oranda gerçekleşecektir. Sivil taban yaşama karşı farkındalık
kazanırken, nasıl örgütleneceğini bilememekte ya da örgütlenmeye karşı
korkmaktadır.
* Başak Kültür ve Sanat Vakfı
Şahhanım Kanat-Başkan
Kayışdağı mah. Nihat Sokak.
No: 55 / 1
Kadıköy / İstanbul
Tel-Fax : 0090 216 420 49 68- 0090 216 540 24 68
e-mail : [email protected]
[email protected]
Web
: basaksanatvakfi.org
34
Başkent Kadın Platformu.*
Hidayet Tuksal-Fatma Akdodur.
Hidayet Hanım, Başkent Kadın Platformu'nun tanımakla başlayalım mı?
Hidayet Tuksal: 1990 yılında Pekin'de düzenlenen “Dünya Kadın Konferansı”
bütün dünyada kadın çevrelerinde önemli bir etki yarattı. Bunun doğal olarak
Türkiye'de de etkisi oldu. Kadınların 3-5'i bir araya gelerek inisiyatif olmaları
yada daha büyük örgütlenmeler, federasyonlar filan kurmaları o toplantıda
kadınlar tarafından alınmış kararlardı. Biz bunları dolaylı olarak duyduk. O
toplantıya giden arkadaşlarımız olmuştu. İşte o toplantının havası bu şekilde
güçlü bir rüzgar estirdi. Ve ertesinde İstanbul'da Gökkuşağı Kadın Platformu
kuruldu. İstanbul'da bu platformun kuruluşundan sonra bizler de Ankara'da
neden böyle bir oluşuma gitmeyelim, dedik. Aslında İstanbul'dakilerin de
böyle bir teşviki olmuştu. Ankara'da kendi tanıdığımız kadınlardan, değişik
gruplardan, dindar-muhafazakâr kesimin değişik dernek ve vakıflarında
çalışan kadınları toplayıp bir araya geldik.
Ortak görüşebildiğimiz, sorunları tartışabildiğimiz bir platform oluşturabilir
miyiz, diye düşündük. İşte arkadaşım Fatma Akdokur da içindeydi. Yaklaşık
bir sene çalıştık. Bir senelik arama toplantısından sonra platform kuruldu.
İslamî gruplar içindeki farklı ekollerden gelen kadınlarla platform kuruldu.
Fakat o zamanlar vizyonumuz çok eksikti. Amacımız sadece bir araya
gelmekti. Bir araya gelince ne napacığımız konusunda da çok net fikirlerimiz
yoktu. İyi bir şey olacağını düşünüyorduk.
Platformda bilfiil çalışan aktif kadro olarak şunu öğrendik. Özellikle
Ankara'da, ama başka şehirlerde de kadınlarla ilgili yapılan toplantılara
katılmamız gerekiyordu. Ve bu kararın ertesinde katılmaya başladık. Bu
konuda ilk defa geniş bir alanın olduğunu gördük. Şiddetten konuşulduğu,
kadının medeni ve kanuni haklarının konuşulduğu, eğitiminin, ekonomik
hayattaki problemlerinin konuşulduğu bir dünyanın olduğunu fark ettik. Bu
bizim eksiklerimiz gösterdi. Bir anlamda vizyonumuzu da belirtmiş olduk.
“Toplantılara gidip, çalışalım. Başka kadınlarla tanışalım. Onları dinleyelim.
Öğrenelim. Bir de kendi söyleyebileceğimiz, ürettiğimiz bir şeyler varsa, onu
da söyleyelim” diye karara vardık.
İşte bu şekilde o dönemde yoğun bir faaliyet içerisine girdik. Sonra
İstanbul'daki Habitat-2 Konferansına katıldık. O da bizler için uluslararası bir
deneyim oldu. Gerçekten hani, 72 millet derler ya! İşte o Habitat-2
toplantısında 72 milleti görmek çok farklı bir duyguydu. Biz Ankara'dan o
1996'daki Habitat toplantısına çok kalabalık bir grup olarak katılmıştık. Oysa
İstanbul'da, İstanbullu STK'lar bu toplantıyı protesto etmişlerdi. Belediyenin
öncülüğünde alternatif bir Habitat düzenlemişlerdi. Bu bizleri çok şaşırtmış,
biraz da saçma gelmişti. Mantıklı gelmemişti. Ayağımıza kadar gelen bir
fırsatı İslami bir hassasiyetle yada ne olduğunu dahi bilmediğimiz bir
35
hassasiyetle ret edilmesi çok akılcı gelmemişti. Ama biz yine de iki grubun
çalışmalarına da katıldık. İkisinden de faydalandık. Deneyim kazanmamız
bakımından çok önemliydi.
Şunu net olarak gördük ki, dünyadan da öğreneceğimiz çok şey var. Dünyaya
da söyleyeceğimiz şeyler var. Daha sonra uluslararası toplantıları da
izlemeye başladık. Uluslararası toplantılara da katılmaya başladık.
Amerika'da, Sudan'da, Güney Afrika'daki, Birleşmiş Milletlerdeki,
Avrupa'daki toplantılara katıldık. Tabi böyle giderken bileşenlerimiz de
azalmaya başladı.
Bu platformunuzun bileşenleri içinde hangi örgütler, hangi sivil toplum
kuruluşları vardı?
Hidayet Tuksal: İlk kurulduğumuzda Muradiye Vakfından, Anadolu İlim,
Mazlum-Der, Araştırma Kültür Vakfı, Anadolu Eğitim Ve Kültür Vakfı gibi daha
bir çok kurum vardı.
Fatma Akdokur: Belki şunları da eklemek gerek. Başkent Kadın Platformu
siyaseten sağ cephe gibi görünen kesimin önemli bir kısmını kuşatan önemli
bir platform oldu. Milli Mücadeleci arkadaşlar da vardı. Büyük Birlikçiler vardı.
Birkaç MHP'li vardı. Örgüt olarak platform yapısına adapte olmak kolay
değildi. Platformun işleyişi, vakıf ve derneklerin işleyişi ile birbirine
uymuyordu. Platformun aldığı kararlar vakıf ve derneklerin yönetimine
gitmeden çıkmak zorunda kalıyordu. Onlar da bu durumu
kabullenemiyorlardı. Bazen de ters geliyordu. Sıkıntılar yaşanıyordu. Kadın
örgütlenmesi diye platforma temsilci gönderemiyorlardı. Bu nedenlerle de bir
çözülme yaşandı.
Ama o arada da enteresan bir kaynaşma oldu. İnsanların bir çoğu da
örgütlenmelerini dışarıda bırakarak platform kimliğine büründüler. Orası yeni
bir bünye oldu. Birincil kimliklerin ağırlığı hafifledi. Platform kimliği daha
toparlayıcı, daha bütünleyici oldu.
Hidayet Tuksal: Orada değişik siyasi görüşlerden, değişik ekollerden
arkadaşlar olmasına rağmen bir hiyerarşinin olmaması için baştan çok çaba
gösterdik. Ama hiyerarşiye o kadar alışılmış ki, hiyerarşinin olmaması
insanlar tarafından bir zaaf gibi gösteriliyordu. Birisinin “yap, et” demesini
bekliyorlardı. Başlangıçta bu yüzden sorun yaşayan insanlar olsa da
zamanla buna çok alışıldı. Şimdi biz dönem başkanlıkları şeklinde
çalışıyoruz. Her dönem bir başka arkadaşımız dönem başkanı oluyor.
Dolayısıyla şimdiye kadar epeyce başkan değiştirdik. Hatta iki defa aralıklı
olarak dönem başkanı olanlar oldu. Başka STK'larda çalışan arkadaşların da
çok şaşırdığı bir durumdu bu. Başkanlığın hiyerarşik yapısının olmaması çok
önemliydi.
36
Aslında bizim çözülmemizde şunun etkisi oldu. Belki bizim diğer kadın
örgütleriyle ilişkilerimiz, onlardan etkilenmemiz, kendi içimizde başlayan bir
takım sorgulamalar filan bazı geleneklere uygun düşmedi. Bizim kesimde bir
hanım modeli vardır. Bu model, hanımefendi kadın modelidir. Bu
hanımefendi kadın modeli, katlanan, mümkün olduğunca az talep eden,
fedakâr ve anne kadın modelidir. Bu model yüceltilmiştir. Annelik gibi
kutsanmıştır. İşte bu kadını deşip, problemlerini araştırıp, tartışmak, bizim
insanlarımızın geleneklerine, mahremiyetine, anlayışlarına ters düşüyor.
Ama biz hem insani olarak hem de grup olarak kadının bu problemlerine
sorunsuz kalınmasını uygun bulmadık.
Bununla ilgili değişik paneller düzenledik. Türkiye'nin değişik yerlerindeki
dinleyicilerimiz de genellikle dindar insanlardı. Çoğu kez tepki gördük.
Söylediklerimiz pek de hoşlarına gitmiyordu. Hatta Manisa'da düzenlenen bir
panelden sonra yanımıza gelen kadınlar hararetle tebrik ediyorlardı. Fakat
beyler daha farklı davranıyorlardı. Bir bey yazıp uzattığı pusulada demişti ki;
“Hanımefendiler, siz buraya kadınlarla erkekleri barıştırmaya mı geldiniz.
Yoksa kavga ettirmeye mi?”.
Ayrıca o dönemde kadının siyasete atılmasını da konuşuyorduk.
Fatma Akdokur: Evet Tansu Çiller'in Başbakanlığı dönemiydi. Tansu Çiller'in
türbanlı modelleri gibi algılanıyorduk. Onun pozisyonunu meşrulaştırmak
gibi bir konumda düşünülüyorduk.
Hidayet Tuksal: Evet, dedik ki kadın siyasete atılmalıdır. Oysa İslam
geleneğinde kadının siyasetle ilgilenmemesi istenir. Böyle bir hâkim anlayış
vardır. Oysa kadın hakîm de Cumhurbaşkanı da olabilmelidir diye
konuşuyorduk. Biz bunları söylerken, yorum yapıp demişler ki, “Bunlar ne
biçim dindar kadınlardır. Panele başlarken bismillah bile çekmediler. İşte
kadınlar hakim filan olabilir diyorlar. Allah bilir bunları Tansı Çiller
göndermiştir.”
Hidayet Hanım izin verirseniz şunu sormak isterim. “Başkent Kadın
Platformunu tanımlayın”, dersem, bir STK mantığı içinde nereye
oturtursunuz? Bir de platform kurulduğu günden bu yana geçmişine
bakılarak amaçladıklarını yapabildi mi? Ya da şu eksikliklerimiz de oldu,
diyebilecekleriniz de var mı?
Hidayet Tuksal: Platform kurulduğundan beri bizim çocuklarımızın ve
kocalarımızın birinci düşmanı platform oldu. O kadar çok zaman ayırdık ki!
Hem maddi hem de zaman olarak platforma çok zaman ayırdık. Yani
yapamadığımız şeyler de oldu. Bunlar ihmal ettiklerimiz değildi. Gücümüz
yetmediği için yapamadıklarımızdı. Onun dışında çok canhıraş bir şekilde
çalıştık. Elimizden gelen bir çok şeyi yaptık. İlk kuruluş günlerimizden sonra
daha çok netleştik. Dindar kadınlara bir köprü gibi olduk.
37
Seküler kesimin kadın hareketinde kadın sorunlarının ne olduğunu
öğrenmek, onu anlamaya çalışmak ve o bakış açılarının neresinde
duruyoruz? diye sorgulamak. Orada da Kemalist feministlerden, radikal
feministlere varıncaya kadar bir yelpaze var. Bu yelpazenin daha farklı
yerinde duran insanların daha farklı bakış açıları ve çözüm önerileri var. Biz
platform olarak bu yelpazenin neresindeyiz? Ve ne iş yapabiliriz? Uzun
süredir dışlandığımızı ifade etmek isterim. Ortak çalışma yapmak
istememize rağmen!
Çeşitli kesimlerden aldığımız birikimi, dindar kadınlardan oluşan tabana
aktarmak bizim için çok önemliydi. Burada bir tartışma başlatmak, kadınların
kendi sorunlarına karşı duyarlıklarını geliştirmek bizler için doğal bir görev
gibiydi. Elimizden geleni yaptık. Ama proje yapmadık. Çünkü projeye karşı
çekingenliğimiz oldu. Dışarıdan para alarak çalışmayı uygun görmedik.
Türkiye'deki konumumuza uygun değildi.Aslında şu anlamda da uygun
değildi. Özellikle dindar kesimde muhalif bir kadın sesi olduğumuz için,
herhangi bir yerden para aldığımız takdirde, çok rahatlıkla aldığımız paraya
yönelinebilinirdi. Bir de bunu ahlaki de bulmuyorduk. Kendi sorunumuzla
uğraşırken Avrupa'dan herhangi bir örgütten para desteği almayı ben kişisel
olarak doğru bulmuyorum. Ama platformdan uygun gören arkadaşlar vardır.
Ayrıca böyle bir girişimimiz de olmadı. Hep kendi kaynaklarımızla yoğrulduk.
Platform olarak kimseden para almadan pek çok şeyin yapılabileceğini
gördük. İnsanlar samimi iseler, kendi kıt kaynaklarını harcayarak da işler
yapabilirler. Avrupa'dan para gelirse ben iş yaparım. Gelmezse yapmam,
olmamalı. Bu anlamda özgürlüklerden yana olduk. Kendi içimizde bunu çok
tartıştık. Sonunda şöyle bir olgunluğa ulaştık. Dindar insanlar olarak farklı
özgürlükleri talep ediyoruz. Ama bizim dışımızda farklı düşünen insanlar da
başka özgürlükleri talep ediyorlar. Biz kendi ihtiyaç duymadığımız
özgürlükleri de savunmak durumundayız. Herkes için daha özgürlükçü, daha
eşitlikçi, daha demokratik bir ortam olmalı. Bunu Başkent Kadın
Platformu'nun pek çok üyesi savunuyor. Bu platformun büyük bir başarısı
olarak bunu görüyorum. Bir de baş örtüsü konusunda yaptıklarımız var.
Baş örtüsü konusunu isterseniz şu sorumla birlikte yanıtlayın!
Konuşurken çok farklı bir tablo ortaya çıktı. İslami dünya içinde, erkek
egemen bir toplumda erkekler, sizlerin yani dindar kadınların, kadınları
hareketlendirmenize tepki koyuyorlar. İşte bu boyut içerisinde
katılımcılık, tabandan gelen halk desteği nasıl yürüyor? Zor olmuyor
mu? İsterseniz baş örtüsü konusundaki örgütlenmelerinizi de bu başlık
altında konuşabiliriz?
Fatma Akdokur: Bizim içinde bulunduğumuz dünyaya, eleştirel dilimize ve
tutumumuza olumsuz tepki almakla beraber, olumlu tepkiler de aldık. Pek
çok yerden erkek arkadaşlardan da, kadınlardan da aldık. Özellikle
Hidayet'in, basında, televizyonlarda katılımlarındaki sözleri çok etkileyici
38
oluyordu. Platform özel olarak telefonlarla aranarak takdir ediliyordu.
“Yıllardır içinde bulunduğumuz sorunların dile getirilmiş olmasından çok
memnun olduk. Çok teşekkür ederiz” diyenler de oldu. Bunu da göz ardı
etmemek gerek Ama tabii olarak geleneğimiz dini gelenek. Bunu unutmamak
gerek. Ve bu dini gelenek önemli. Korunması gereken bir değerler dünyası
var. Bu dünyaya yönelik yapılan eleştiriler sanki o korunması gereken temel
değerleri yok edecekmiş endişesi taşıyorlar. Belki bizim önemli bir
avantajımız Ankara'da Başkent Kadın Platformundaki üyelerin içerisinde
ağırlıklı bir kısmının ilahiyatçı olmasıydı. Bu ilahiyatçıların dini geleneğe
rahat eleştiri yapabilir olmasının çok katkısı var. Bu bizim için iyi bir avantajdı
tabii.
Bu bağlamda platformun çalışmaları devam ederken ağırlıklı olarak 98'deki
28 Şubat sürecinin başlamasıyla ortaya çıkan çok ciddi bir sorun oldu. Bu baş
örtüsü sorunuydu. Hemen her ailenin içerisinde ya kızı, ya eşi bir vesileyle
büyük bir kitle bu baş örtüsü yasağıyla yüzleşti. Bu durumda platformun da
baş örtüsü yasağının kaldırılması yönündeki çabaları çok ciddi destek gördü.
Bu süreç içerisinde özellikle yasakla muhatap olan devlet memuru ve
öğretmenlere yönelik çok ciddi bir hukuksal destek verdik. Hukukçulardan
profesyonel destekler talep ettik. Aracılık ettik. Arkadaşlarımıza hem
telefonla hem de birebir psikolojik olarak direnç sağlamak çabasını öğütledik.
Elbette başın açılıp açılmaması meselesi çok önemli değildi. Talebin
yanlışlığı ve otoriterliği önemliydi. Bireyin hiçbir hakkı, hukuku göze
alınmaksızın birileri bir yerde karar alıyor. Ve birilerinin hayatını berhava
edecek kararlar çıkarıyordu. Bu kararın bizim nezdimizde, kim ne derse
desin, AHİM, Anayasa Mahkemesi, Danıştay da dahil kıymeti yoktu. Ben
birey olarak biliyorum ki, bir baş örtülü kadın olarak bu bana, kendime
yapılmış bir haksızlıktır. Kendi bireysel özgürlüğümüze yöneltilmiş bir
tehdittir. Dolayısıyla buna bütün yetkinliğimizle karşı durma kararlılığını
göstermemiz lazım.
Platform bence bu anlamda Türkiye'de dindar kesimin kendisine uygulanan
yasaklara hayır demenin hukuksal zeminini sivil hareket bağlamında
yakalayan bir örgüt oldu. Çok da iddialı oldu. Çünkü hayır demeye alışkın
olmayan kesimin kendine yapılanın haksız olduğunu bilmesine rağmen
tevekkül edip kenara çekilen, devlete karşı çıkılır mı? diye bakılan
pozisyonda, işte kadınlar çıktı ve seslerini yükseltti. Bu kararlı bir tutumdu.
Davalar açıldı. Mahkemeler halen de devam ediyor.
Evet. Bu noktada şu soruya gelmek isterim. Sivil toplumun örgütlü
hareketliliğinin devletin resmi kurumlarıyla hatta bizatihi devletin
kendisiyle zıtlaşması mantığına parmak basıyorsunuz. Ben de işte
sorumu bu noktadan sormak istiyorum. Devletle muhabbetiniz nasıl?
Hidayet Tuksal: Irak savaşına karşı çıkmak için büyük bir miting
düzenlenmişti. Bizde baş örtülüler olarak ordaydık. Polisle bize “Sizin burada
39
ne işiniz var. Hükümet bizim” dediler. Polis de bize şaşmıştı.
Fatma Akdokur: Belki ilk defa polis baş örtülü kadınlarla karı karşıya geldi.
Baş örtülü kadınlar, afişlerle, pankartlarla memur sendikalarının
eylemlerinde birlikte yer aldılar. Bir çok eylemde hep beraber yürüdük.
Dolayısıyla eylem yerinde medyanın da çok ilgi gösterdiği bir grup oluyorduk.
Gazetecilerin epeyce fotoğraf aldığı bir gruptuk. Bizden bahsetseler bizlerin
kamuoyu nezdindeki duruşumuzu netleştirecekler. Ve bizler için olumlu
olarak algılanacaktı. Ayrıca İslami medya da bizi çok önemseyen bir medya
değildi. Yanınızda başka birileri varsa sizi önemsiyorlar. Mesela yanınızda bir
başı açık varsa dikkate alıyorlar. Sizi siz olarak fotoğraf karesine almaya
gerek görmüyorlar. Dolayısıyla onlar için de bizim yapıp ettiklerimizin pek
fazla önemi yok. Onların cephesinden bir kadının özgürlüğü için bu kadar
mücadelenin pek farkında değiller. Onların kaçırdığı bir şey bu. Ama diğer
kesim için de orijinal bir şey! Feministlerle, Mor Çatıyla yan yana. “Hayret
bunlar nasıl yan yana geliyorlar” diye de soruyorlar.
Bu noktada hazır sizin geleneğin dışındakilere değinmişken, şunu da
sorayım. Kadın örgütlenmesi alanında İslami örgütlenmenin dışındaki
diğer kadın STK'ları ile diyalogunuz nasıl? Onlarla da ortak işler yapıyor
musunuz? Platform örgütlenmesi içinde yer almayan diğer sivil toplum
örgütleri ile ortak işler yapıyor musunuz?
Hidayet Tuksal: Yaptık. Özellikle son üç yıldır iki grupla ortak çalışma
yapıyoruz. İlki, “ Barış için sürekli kadın platformu”. Burada bağımsız
feministler vardı. Bazı feminist kuruluşlar vardı. Uçan Süpürge gibi. Ve solun
daha radikal, CHP dışındaki diğer kesimlerinden gelen arkadaşlar vardı.
İnsan Hakları Derneği vardı. Kürt arkadaşlar vardı. Bir de lezbiyen kadınlar
vardı. Şimdi biz bu grupla iki sene çalıştık. Aşağı yukarı her hafta bir eylem
yaptık. Pendik'te, Sakarya'da bildiriler dağıttık. Basın açıklamaları yaptık.
Diyarbakır'a gittik. Silopi'ye gidip karanfiller attık. O çalışmalar bize çok şey
öğretti. Onlarla arkadaş olduk. Bizler belki başka ortamlarda karşılaşsak çok
ortaklığımız olmazdı. Orada bir çok şeyi konuştuk. Dini de, kadını da,
sosyalizmi de, öncelik olarak ne varsa konuştuk. İşte tam iki sene, böylece
çok ciddi eylemler yaptık. Şimdi o oluşum başka bir şeye dönüşmek üzere.
Biz birbirimizi seviyoruz. Başka bir oluşum olarak örgütlenelim dedik.
Ayrıca üç yıldır da CEDAW için, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın
önlenmesi sözleşmesinin Türkiye'deki kadınlara duyurulması etkinlikleri
yapıldı. Üç sene önce başladık. Büyük bir toplantının organizasyonu için bir
araya geldik. Ve bir grup oluştu. Bu grup sonradan CEDAW yürütme kurulu
adını aldı. İçinde tabii ki biz de varız. Türk Kadınlar Birliği, Uçan Süpürge,
Kader, Kadın Dernekleri Federasyonu var. İşte değişik kadın kuruluşları da
var. 450-500'e yakın kadının katıldığı Nisan 2003'de büyük bir toplantı
düzenledik. Sonra gölge raporunu hazırladık. En son arkadaşlar New York'a
40
gittiler. İşte orada hükümet raporu görüşülürken bizim hazırladığımız gölge
raporu da sunuldu. Bu çeşitli açılardan çok önemliydi. Gölge raporunda
bekâret raporuyla ilgili tespitler de var. Töre cinayetleri ile ilgili tespitler var.
Boşanmalarda 2000 yılından sonra evlenenler için düzenlemeler var. Öncesi
ile ilgili düzenleme yok. Hala bir haksızlık, onları belirledik. Veya kadının
siyasete katılımının çok düşük olması. Bunların hepsi eleştiri konusu oldu.
Ve bizim bunların hepsinin altında imzamız var. Tabi bir madde ile baş örtüsü
de bu raporun içine girdi. Çünkü elimizdeki veriler pek çok kadının kıyafeti
açısından da ekstra bir zorluk yaşadığını gösteriyordu. Çok mücadeleli oldu.
Bu ekipteki arkadaşların bir kısmı baş örtüsü yasağının insan hakları ihlali
sayılamayacağını, kadınlar başlarını açarsa zaten böyle bir sorunun da
kalmayacağını düşünüyorlardı. Ama bir kısım arkadaşların çabalarıyla sorun
gölge raporuna girdi. Hatta Birleşmiş Milletler CEDAW komisyonunun
Türkiye için hazırladığı tavsiye kararlarına da girdi. CEDAW komisyonu
Türkiye hükümetinden baş örtüsü yasaklarının kadınlar üzerinde ne gibi bir
etki yarattığını araştırmasını istedi. Hem de resmi olarak. Ayrıca her şehirde
baş örtüsü yasakları yüzünden, kaç kadının, kızın okullardan
uzaklaştırıldığının tespit edilmesini istiyor.
Bu bizler için çok önemli. Yani, onlar bu işe önemsiz, insan hakları ihlali
sayılmaz diye bakmadılar. Araştırmaya değer bir şey olarak gördüler. Ama
hükümet ne yapacak onu bilemiyoruz. İşte bu sözünü ettiğim iki çalışma
gerçekten çok önemli çalışmalar. İkisinde de biz herkesin özgürlüğü ve
herkesin istediği standartlarda özgürlük ve eşitlik için imza koyduk. Buna
birçok dindar kadın cesaret edemiyordu. Hatta biz 2000'de New York'tayken
orada Müslüman ülkelerden gelen kadınlar akşamları toplanıyorduk. Bu
anlaşmayı konuşuyorduk. Türkiye'den giden bizim ekip dışında diğer
Müslüman ülkelerden gelen arkadaşlar kıyameti koparıyorlardı. “Bu anlaşma
İslam'ın geleneklerine aykırıdır” diyorlardı. Biz hiçbir zaman o tutumda
olmadık. Her zaman insanlar için daha iyi olan şeyleri isteyip açık olduk. Ama
şu bir gerçek. Platformdakilerin bir çoğu bizler İlahiyatçıyız. Biz din
anlayışımızı kendi kafamızda kendi verilerimizle üretebilecek durumdayız.
Biz dini birilerinden öğrenmiyoruz. Biz aldığımız o eğitimle kendi din
anlayışımızı oluşturduk. Dolayısıyla içimiz rahat ve kendi kararlarımızı
verebiliyoruz. Bu bizim için bir cesaret oldu. Yaşayarak görüyoruz. Kendimizi
hiçbir şeye kapatmıyoruz.
Özgürlüğü başkaları için de talep etmek gerçekten çok ama çok önemli.
Ve bu sözleri siz dindar kadınlardan duymak daha da önemli. Bunu
yürekten savunmak ayrıca da heyecan verici. Bunu böylece sıcağı
sıcağına samimiyetle ifade edeyim ve kayıtlara geçsin!
Uluslararası ilişkilere, CEDAW'a filan değinmişken, onunla ilgili bir
soruya geliyoruz. 17 Aralık 2004'te Avrupa Birliği süreci ivme kazandı.
Bu noktada Başkent Kadın Platformu ışığında AB süreci Sivil toplum
41
Örgütçülüğünü nasıl etkileyecek? Sizce AB bir fırsat mı olur? Yoksa
olumsuz mu olur?
Hidayet Tuksal: Valla biz o anlamda zor olanı yapıyoruz tabii. Bizim kesimin
erkekleri ile ilgili bir şey söylemek istiyorum. Şimdi bizleri ne kadar
eleştirseler. Yada zor kadınlar olarak görseler de, kocalarımızın cennetlik
olduğunu söyleseler de, toplantılara bizleri çağırıyorlar. Böyle bir çelişkiyi
kendi içlerinde yaşıyorlar. Bir arkadaşım şöyle demişti: “Karımın sizler gibi
olmasını istemem. Ama kızım olabilir”.
Yani kendi evlerinde belki rahatlarının bozulmasını istemiyorlar. Ama
geleceğe baktıklarında bizim talep ettiklerimizin doğru talepler olduklarını
biliyorlar. Ve gerçekten de bu anlamda Başkent Kadın Platformu çok da
dikkate alınan bir kuruluş. Özellikle erkekler tarafından O anlamda saygı da
görüyoruz. Ama bizim kimseyle bir ekonomik ilişkimiz olmadığı için o
anlamda bağımsızız. Biz New York'a giderken yemekler düzenledik ve o
paralarla gittik. O yemeklere de bir sürü erkekler de gelmişti. Destek de
verdiler. Onun için çok da kötü ilişkimiz yok. Birbirimize eleştirel bakıyoruz.
Yine de onlar bizim iyi şeyler yaptığımızı düşünmüyorlar. Çok anlayamasalar
da kabul ediyorlar.
Buradan AB sürecine gelirsek. Bizim platformda bu sürece karşı olan kimseyi
duymadım. Ama genel olarak biz demokrasinin standartlarının
yükseltilmesinin Türkiye için elzem bir şey olduğunu düşünüyoruz. Aslında
bütün ülkeler için de elzem.
Ben şahsen İran'da yaşamak istemem.
Sokaklarda bazen bizler için “İran'a gidin” diye bağırıp, çağırıyorlar. Ama biz
hiçbir zaman İran'da yaşamak istemeyiz. İran'ın da daha demokratik bir ülke
olmasını can-ı gönülden istiyoruz.
Türkiye'de de herkes için demokrasi istiyoruz. Demokrasinin standartlarının
yükseltilmesini istiyoruz. Herkesin Türkiye'de yaşamaktan memnun olmasını
isteriz. Herkesin birbirine saygı duyan insanlar olmasını isteriz. Belli grupların
rantı, çıkarı için, insanların ezildiği, sömürüldüğü bir düzen istemiyoruz. O
nedenle AB sürecini önemsiyoruz.
Fatma Akdokur: Ben ayrıca şunu da eklemek isterim. AB sürecini destekliyor
olmak, AB standartlarının, uygulama ve metin üstü standartlarının birbirinden
ayrışan yanlarının da onlar için de bizim için de sorunsal olduğunu
düşünüyorum. Çünkü özellikle AB ile Türkiye'nin ilişkilerinin yoğunlaştığı
dönemin akabinde belki 11 Eylül'ün ardından, belki Irak savaşı işgali gibi yer
yüzünü ateşe veren bazı odakların çabalarıyla da örtüşen bir döneme denk
geldik. Ciddi anlamda bu dönemde AB'nin de bir yüzleşme ile karşı karşıya
kalacağını düşünüyoruz. Uygulamalar bağlamında endişelerimiz var.
AHİM'deki son karar ciddi anlamda kabul edilebilir, onaylanabilir bir
özgürlükler mantığına karşıdır. Kendi içinde handikaplar üretiyor. Bütün
bunları görmemize rağmen AB sürecini yine de destekliyoruz. Bizim
42
onlardan, onların bizlerden öğreneceği çok şey var. Yeni bir yüzleşme, yeni
bir soluk olacağını, yeni çabalara ortam hazırlayacağını düşünüyoruz. Ben
bu hakkı veririm. Yarın da alırım zihniyetinden çok, bu hakkın bizzat hak
olduğu bağlamında değerlendiriyoruz.
Hidayet Tuksal: Türkiye'deki halkın geleneksel kültürünün aksine demokratik
bir kültür olmadığını hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla yani bu işin
içselleştirilmesi süreci, hakkın hak olarak algılanma olgunluğuna kaç senede
ulaşılacak!
AB ülkeleri de bu sıkıntıları yaşıyor. Biz de yaşayacağız.
Şimdi son sorumu sorayım ve size verdiğim bu yorgunluk da bitsin!
İsterseniz projeci sivil toplum kuruluşlarına da bu başlık altında
değinebilirsiniz.
Diyorum ki, geçmişle kıyasladığınızda bugün sivil hayatı sivil toplum
örgütçülüğünü nasıl görüyorsunuz? STK'ların hali pür melali sizce ne
durumda!
Hidayet Tuksal: Son olarak İstanbul'da Tarih Vakfı'nın düzenlediği bir
toplantıya katılmıştım. Bir sürü sivil toplum kuruluşunu en son orada gördüm.
Aslında çok hoş bir tabloydu. Bakıyorsun bir çok genç, yaşlı değişik yaş
gruplarından insanlar uğraşıp, didiniyorlar. Yani değişik gruplar söz konusu.
Bu hareketlilik güzel bir şey. Güzel şeyler yaratılabilir.
Fakat bu projeci STK'cılığın bir iş kolu haline gelmesi, bir para kazanı haline
gelmesi, acaba işin para boyutunu öne çıkartmaz mı?
Biz önümüze hazır olarak getirilen sorunlarla uğraşıyoruz. Onun dışında
gözümüzde her hangi bir sorun yok. Veya hep gözümüzde o gözlüklerle mi
dolaşacağız. Bu nokta çok önemli. Ben çok umutlu ve güzel çalışan gruplar
görüyorum. Mesela şu durum gerçekten benim ağırıma giden bir şey, her iş
için bir elçiliğin kapısını çalmak.
Şuraya gideceğim, kadınlara şunu anlatacağım bana şu kadar destek verin.
Her şey için bir elçilikten bir yabancı kuruluştan para almak benim kişisel
olarak rahatsız olduğum bir şey. Bunun biraz daha öz kaynaklarla yapılması,
öz kaynaklarla üretilmesi gerek.
Bu konunun ben kişisel olarak tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Şunu
duyuyorum. Abdurrahman Dilipak ile Şanar Yurdatapan'ın Ortak Payda'sının
finansörlerinden biri Açık Toplum. Bunu duyunca çok şaşırdım. Şanar'a
dedim ki, nedir bu! Dediler ki, bize karışmadıktan sonra parayı kim verirse
versin. Ben asla böyle bir anlayışa yanaşamam. Düşünemem bile.
Bize karışmadıktan sonra parayı kim verirse versin anlayışı hiçbir şekilde
bizim kabul edeceğimiz bir anlayış değil. Hatta bu anlamda Amerikalı bir grup
bize para vermeyi teklif etti. Daha iyi çalışırsınız filan dedi. Amerikalı bir vakıf
olduğu için kesinlikle kabul etmedik. Ama o vakfın peşinde bir sürü kadın
örgütü var.
43
Bizim böyle bir duruşumuz var. Biz daha çok gönüllülük esasına
dayanıyoruz. Türkiye'nin gerçek sorunlarından yola çıkarak yerli bir hareket
olmak zorundayız. Biz böyle düşünüyoruz.
Bu işin bir standardı, etik bir boyutu olmalı. Eğer AB ile ilişkiler biraz daha
normalleşir ise farklı olabilir. Bir ast, üst ilişkisi halen devam ediyor. Projelerin
bir Avrupa sorumlusu var. Sorumlunun aldığı para her zaman çalışan insanın
aldığı paranın en az beş katı. Böyle bir adaletsizlik de var. Dolayısıyla daha
eşitlikçi, sorun anlamında da hiyerarşinin üretilmediği bir mantık gerekli.
Biz ne katıyoruz? Asıl o önemli. Yani her şeye rağmen Türkiye'deki sivil
toplum kuruluşlarının bir ümit olduğunu düşünüyorum. İyi bir potansiyel var.
Daha çok kendi içimizde eleştirel toplantılar yaparak gelişmek gerek. Bir de
kesimler arası ilişkinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.Yani bir diyalog
başarılırsa artık Türkiye'de daha güçlü bir sivil toplum hareketi gelişebilir.
Ama öyle şeyler görüyorum ki, kitlenin gücüne güvenmekten söz ediyorlar:
En ufak bir şeyi beğenmediklerinde kitle gücünden söz ediyorlar. Mesela
KESK demokratik kitle örgütüdür. Onlar da bunu yapmaktan çekinmediler.
Özellikle demokratik kitle örgütlerinin kendi demokratikleşmişlik
derecelerinin sorgulamalarını çok önemsiyorum. Bu herkes için geçerli.
Gerçekten demokratikleşmeye inanmak gerekir. Ben kişisel olarak önemli bir
fırsat olduğunu düşünüyorum bu AB mevzuunu.
Teşekkür ediyorum. Çok önemli noktalara parmak bastınız. Samimi bir
görüşme oldu. STK'ların ve demokratik kitle örgütlerinin
demokratikliklerini tartışmaları gerçekten önemli.
Ayrıca herkesin ve her kesimin özgürlüğü sadece kendisi için
istememesi noktası da çok önemli.
Bir de en çarpıcı olanı yani belki de gazetecilik mantığı açısından
manşetlik olanı! “Eşimin sizler gibi olmasını istemem. Ama kızım
olabilir” sözü.
Tekrar teşekkür ediyorum.
Hidayet Tuksal : Asıl biz teşekkür ediyoruz. Bize kendimizi ve düşüncelerimizi
anlatmamıza fırsat verdiğiniz için.
Başkent Kadın Platformu.
Hidayet Şefkatli TUKSAL
Gülseren Sokak. No: 22/4
Maltepe / ANKARA
Telefon: 0 312 231 99 21
Fax
: 0 312 232 12 50
E-mail:[email protected]
44
Bergama Köylü Hareketi*
Oktay Konyar-Sözcü
Oktay Ağabey, isterseniz öncelikle Bergama Köylü Hareketi nedir,
hangi ihtiyaç bu hareketi doğurdu, ne zaman bu harekete gerek
duydunuz?
Toprağa dayalı köylüleriz. Yaşantımız toprakla, üretimledir. Pamuk, üzüm,
zeytin üretiriz. Mütevazı bir yaşamımız var. “Devlet Baba, sağ olsun” deriz.
Örgütlü değiliz. Sabah kalktığımız zaman hayvanlarımız ve yaşamımız
önemli!
Bir gün “Altıncılar” geldiler. “Altının üzerinde oturduğumuzu” söylediler. Çok
etkilendik. Zengin olacağımız ve çocuklarımıza iş bulabileceğimiz sevinci
içerisinde inanılmaz bir heyecan duyduk. Artık bizler zengindik. Günler hep
böyle geçti. Böyle bu duygularla yaşayıp, keyif almaya başladık.
Sonra ülkenin duyarlı ve saygın insanları bizleri ziyarete geldiler. Altının değil,
dinamitin üzerinde oturduğumuzu, topraklarımızın ve hayatımızın yok
olacağını, altının nasıl çıktığını, altın çıktıktan sonra o toprakların ne hale
geldiğini bize anlatarak gösterdiler. Belgeseller izledik. Ülkenin belli
yerlerindeki olayları yaşayarak öğrendik. Amerika'dan, Avrupa'dan,
Kanada'dan bu işleri çok iyi bilenler destek verdiler. Ve sonra korktuk.
Altından vazgeçtik. Yargıya gittik. Sonra yargı dedi ki; “Bergama köylüleri
haklıdır. Siyanür yöntemiyle altın çıkarmak çok tehlikelidir. İnsan ve çevre
sağlığı açısından ölüm getirir. Bunu engelleyin” dediler.
Bütün bu anlattıklarınız hangi tarihlerde, ne kadar bir zamanda oldu?
Süreç 1989 yılında başladı. O tarihte altıncılar geldi. O süreç içerisinde çok iyi
dostluk ilişkileri kurduk. Onları sevdik. Yani Emperyalizmin arka bahçesini
gördük. Kalleş, sahtekâr, çıkar ilişkileriyle tanıştık. Biz köylüyüz, anlamayız.
Bizim çıkarlarımıza biraz yaklaştıkları zaman hemen döneriz. Bunu o
zamanlar oralarda öyle yaşadık. Geçmiş köylü kültüründen çok
uzaklaşmışız. Ve biz aslında kötü örnek olmuştuk. Zengin olacağız!
Topraklarımız kıymetlenecek! Çocuklarımız iş bulacaktı! Hep böyle baktık…
Sonra dünyanın çeşitli yerlerinden Avrupa, Amerika, Kanada'daki gönüllüler
Bergama'daki altın madeninin nasıl çıkarılacağı konusunda bize belgeler
gönderdiler. Dünyadaki örnekleri anlattılar. Papua Yeni Gine, Endonezya,
Romanya ve İspanya'daki felaketleri gösterdiler. Gördükçe ürperdik. Ve
heyecanlandık. Dedik ki; “Kendi altınımız, üzümümüz, pamuğumuz ve
zeytinimiz var.” Sonra polisiyle, jandarmasıyla, Terörle mücadelesiyle,
Valisiyle, Belediye Başkanlarıyla inanılmaz bir cephe oluştu.
Bize kendi malımıza hayır deme şansını bırakmadılar. Sonra 1992'de
yargıya gittik. 1994'te yargı kararları kesinleşti. En yüksek mahkemeler bizim
haklılığımız onayladılar. Ve bu aşamadan sonra altın madeninin artık
45
kapanması gerekiyordu. Ama devlet ısrarla Türkiye'de örnek bir maden
işletmesinin yapılabileceğini söylüyordu. Çevreye ve doğaya da zarar
vermeyeceklerini de ekliyorlardı.
İnanılmaz bir kandırmacayla birebir politika ürettiler. Korkuttular, kaçırmaya
çalıştılar. Verdikleri paralardan rüşvetler ortaya çıktı. Ama halk bu korku
içerisinde, daha çok örgütlendi. Daha çok bir araya gelindi.
Tabii ki mahkeme kararlarının ülkede uygulanmadığı tek yer Bergama
değildi! Ama biz tek yer Bergama olması konusunda örnek bir adım atmaya
karar verdik. Artık sakin ve rahattık. İlk kez bir köylü örgütlenmesini
başarabilir, Türkiye'de istediklerimizi sonuçlandırabiliriz diye düşündük.
Bana köylülerim, yetki verdiler. Türkiye'de yargı kararlarının nasıl
uygulanacağı, yurttaşların yargı kararlarının nasıl uygulanması konusunda
sorumluluğumuzun neler olduğunu öğrendik. Yani hakimin verdiği kararların
uygulanması devletin iki dudağı arasında olmamalı. Valinin, Kaymakamın iki
dudağı arasında olmamalı. Yurttaşlar da bu süreci hızlandırmalıdır diye
düşündük. Ve ilginç şeyler yapmaya karar verdik. Komiteler kurduk.
Kadınlarımızı örgütledik. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin nasıl yapıldığını,
nasıl yapılacağını, polisin yetkilerinin ne olduğunu, haklarımızın ne olduğunu
öğrendik.
Komitelerimizde anında hareket eden, anında toplanabilen ve anında da
bulunduğu mekânları terk edebilen yöntemleri geliştirdik. Ben
çocukluğumdan beri bir Gandi hastasıyım ve hayranıyım. Gandi'nin
emperyalizmin saldırılarına karşı sivil itaatsizlik dediğimiz, onları çıldırtan,
onları şaşırtan, her gün yeni şey bulan ama ilkelerden, taleplerden
vazgeçmeyen, kararlılığını örnek aldık. Tabi bunları 2000'li yıllara uyarladık.
Bergama köylüsünün bilinç düzeyine göre bunu yeniden biçimlendirdik.
Oktay Ağabey ben bu süreci sürekli olarak basından izleyen biriyim.
Öyle anlaşılıyor ki halk desteği ve katılımcılık konusunda probleminiz
yok. Bu destekler çerçevesinde siz hareketinizi sivil toplumculuğun
neresine oturtuyorsunuz?
Sivil toplum örgütlerini incelediğimiz zaman bizim örgütlenmemize benzeyen
tarafı olmadığını hemen görmek mümkün! Biz yurttaş girişimiyiz. Kendi
geleceği ile ilgili kararlara katılan, söz sahibi olmak isteyen bir yurttaş girişimi
olarak tanımlamak gerek! Buna sivil itaatsizlik hareketi de diyebilirsiniz. Sivil
toplum örgütçülüğünün yerine köylülerin demokratik başkaldırısı olarak da
göstermek mümkün. Sivil toplum örgütlerinde başkaldırı sözcüğü duyulmaz.
Oysa bizde başkaldırı var. Hayatımızla, geleceğimizle ilgili dayatmalara karşı
bir başkaldırı var. Sisteme, hukuksuzluğa karşı bir direniş gösteriyoruz.
Bunun tanımını biz şöyle koyuyoruz. “Biz sivil itaatsiz yurttaşlarız” diyoruz.
Bizim konumumuz bu! Toplumun sonradan örgütlü mücadelede nerelere
geldiğini, hangi hareketlerle birleştiğini, çıkış noktasının neresi olduğunu
ortaya koymak gerek. Bu anlatımlardan yola çıkarsak biz bir köylü
46
hareketinin önderleriyiz. Haksızlığa, hukuksuzluğa başkaldıran, itaatsizlik
yapan yurttaşlarız. İşte bizim tanımımız bu!
Anladığım kadarıyla sivil toplumcu duruşunuzun yanında ciddi bir
siyasal duruşunuz da var! Sisteme muhalif duruyorsunuz. Benim de
doğal olarak aklıma şunu sormak geliyor: Devletin yada resmi
kurumların size, yapılanmanıza bakışı nasıl! Bazen yada genel anlamda
diyalog oluşabiliyor mu? Yoksa hepten bir karşı duruş mu var!
Hareketimiz öncelikle masum bir köylü hareketidir. Kamuoyunda ilk kez,
yurttaşların yaşamadığı, görmediği, şalvarıyla, kasketiyle, nenelerin,
dedelerin kendi öz lisanlarıyla toprağına doğasına geleneğine sahip
çıkmasına çok mutlu olunan bir yaklaşım var. İstanbul, Ankara, İzmir,
Türkiye'nin neresine gidersek gidelim muhalefet yaparken bizi izlediler. Bizler
böylesine bir kamuoyu desteği yarattık. Sonra bu destek bürokrasi üzerine
dayatma haline geldi. Yani “siz bizi dinlemezseniz, siz bizim sorunlarımıza
yanıt vermezseniz, siz bizim haklılığımızı söylemezseniz, bu demokratik
taleplerimizi sizin adınıza her yerde yaparız” dedik. Örneğin Valilikle
problemimiz var. Bize yanıt vermek istemiyor, konuşmak, tanımak istemiyor.
İşte tam o anda valiye enteresan işler yaparak, ilginç yöntemlerle gideriz.
Devletin valisi kaçamayacak noktaya gelir. Sonra da normal vatandaşlara
söylemek durumunda kaldıklarını söylemeye başlar. Muhatap alıp, konuşur.
Ama devlet bizden hoşlanmıyor.
Devlet çok uluslu şirketleri kendisi davet ediyor. “Benim ülkem cennet,” diyor.
“Hiçbir prosedür tanımayacağım. Topraklarımızın altındaki değerler sahip
çıkıp, alın götürün” diyor. Ata toprağımız, ekmeğimizin olduğu yeri alıp, iş
makineleriyle kazıyor. Tonlarca zehir oraya bırakıyor. Ve bizlere de hiçbir şey
sormuyor.
Şimdi devlet izin vermiyor. Vatandaşlar da bu yüzden tepki gösterince onlar
beklemedikleri bir şeyi de görmüş oluyorlar. Çünkü yurttaş tepkisini o ana
kadar farklı görmüşler. Sendikal haklar da birkaç kuruş fazla alabilmek, işçi
ücretlerini biraz daha fazla arttırabilmek. Türkiye'de hiçbir zaman toprakla,
yaşamla, gelecekle ilgili inanılmaz bir enerjiyle ilgili olunmalı diye
düşünüyoruz. Sendikalarda böyle bir çıkış yok. Ama köylü öyle değil. “Bir
dakika, biz varız” dedi.
Devlet bu pozisyonda; “Böyle şey olmaz. Bir çok şirket gelecek. Türkiye'nin
her yerinde altın var. Her yerinde zenginlikler var. Ama buna kötü örnek
olursanız bu örneği görenler Türkiye'ye döviz getirmeyecekler. Onun için sizi
biz engelleyeceğiz” dediler. Fakat öylesine ilginç şeyler de yapıyoruz ki, bizim
ideolojimizle, bizim tavrımızla, aramıza hiç kimseyi almamakla, kendimiz
beceriyoruz. Becermek istiyoruz. Kamuoyunda “Köylüler bunu başaramaz”.
Devletin nezdinde “Bunların arkalarında güçler vardır” imajını silmek
istiyoruz. Örgüt yok, parti yok, Şeyhmus Bey yok, başka sivil hareketler yok.
Ama Türkiye'nin her yerinden destek yağıyor. Eylemlerimizi, çıkışlarımızı
47
hep kendimiz yapıyoruz.
Tam işte bu noktada devletin bakışını merak ediyorum. Onu anlatır
mısınız?
İlk zamanlarda yaptıklarımız devletin çok hoşuna gitti. İnanılmaz destekler
verdiler. Sonraları yargı kararları uygulanmadı. Maden kapandı. İşçiler
sokağa çıktı. Devlet isyan etmeye başladı. “Arkadaşlar bu böyle olmaz”
demeye başladılar. Sertleşmeye başladılar. Dünyaya mal olan bir köylü
hareketini, nenelerini ve dedelerini dövemediler tabi. Somut şeyler
bulamadılar. Çünkü toprağa dayalıydık. Hayatımız toprağa bağlıydı. Onu
korumak istiyorduk. 80 yaşındaki kadına “Sen buraya niye geldin?”diye
soruyorlar. “Toprağımı gavura vermeyeceğim. Onu savunmaya geldim”
diyor. Tabi kendi lisanıyla. “Anladık, Bergama'da bağırıp çağırıyorsun da!
İstanbul Boğaz Köprüsünde ne işin var!” deyince, “Biz kendimizi dünyaya
tanıtiyık” diyor köylü nene.
İşte böyle konuşmalarda gerçekten toprağını sahiplenme var. İnandırıcılık
var. Siyanür var, Antimuan var. Takmışız boynumuza idam fermanı gibi
mahkeme kararlarını. Dolanıyoruz ortalıklarda. “Bu nedir?” diye soruyorlar.
“Bizim mahkeme kararlarımızdır. Bunlar uygulansın” diyoruz. Zeytin,
ekmekle yürüyoruz. Yanımızda terleyerek yürüyen jandarmaya zeytin ekmek
veriyoruz. Köylü kadın askerde olan oğlunu hatırlıyor. Askerin alnındaki teri
siliyor. Asker olay çıkmasın diye ayakta bizi bekliyor. Köylü nene belinden
yırtıp çektiği çarşafıyla askerin terini siliyor. Asker duygulanıyor. Komutanı
duygulanıyor. Bakıyor ki, “Kahrolsun” edebiyatı yok. “Yargı kararları
uygulansın. Türkiye Afrika olmayacaktır. Haklıyız, biz kazanacağız.” İşte
bunları söylüyoruz. Ve bizleri sade vatandaş destekliyor. Devlet bu noktada
korkarak diyor ki; “Bunlar gem'i azıya aldılar, gidiyorlar”.Sonra görüyorlar ki,
Türkiye'nin her yerinden sempati var. Ve oturup düşünmeye başladılar. Ve biz
bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında uzunca tartışıldık.
Hiç kimse arkamızda, içimizde yok, bunu özellikle istemedik dediniz!
Ama her yerden bize destek yağdı, dediniz. Ben bir başka sorumla bu
desteği öğrenmek isterim. Sivil toplum örgütlerinin sizlere tavrı nasıl?
Ortak işler var mı? Yoksa hep bağımsız mı duruyorsunuz?
Sivil toplum örgütleri bize otobüs tutmakta yardımcı oldular. Eylemlerimizden
sonra bizlere zeytin ekmek verdiler. Sıcak yemek, yatacak yer verdiler.
Kamuoyunda basın desteği sağladılar. Bize bundan fazla destek veremezler.
Çünkü bizler Türkiye'nin değişik yerlerine gece karanlığında yola çıkıp sabah
varacağımız yere varıyoruz. Bu işleyişimizi ne polis ne de sivil toplum
örgütleri bilemez. Zaten bilsinler de istemeyiz. Yolumuzu kesiyorlar. Bu
nedenle biz polisten kaçmak için yapıyoruz bütün bunları. Geçtiğimiz
yerlerde de bayraklarla, sivil hareket, partiler olmasın diye de kamuoyuna
48
mesaj veriyoruz! Artık herkes kabul etti. Hiçbir sıkıntımız yok. Birilerine
diyoruz ki, eylemden sonra araç parasını öder misiniz? “Öderiz” diyorlar. İşte
böyle gerçekleşiyor eylemlerimiz. İnanın öyle olaylar gördüm ki; 10 tane
doktor kendi aralarında ceplerinden çıkarıp para verdiler. Bazı belediye
başkanları maaşlarını almayıp bize verdiler. Birçok desteği biz kendimiz
aldık. Bir de ürünlerimizin değerlendirilmesinden, satışından artan paralarla
o eylemleri yaptık.
Devletin inanılmaz baskısı ve denetimi altında biz bunları yaptık. Bizi çok
korkunç inceliyorlar. Hiçbir yanlış yapmıyoruz. Hiçbir açık vermiyoruz. Doğru
ve etkili hareket ediyoruz.
Türkiye 17 Aralık 2004 itibariyle AB kulvarına girmiş oldu. Sizce AB
süreci sivil alanı etkileyecek mi?
Şeyhmus Bey fırsat olmaz. Onun için kendi sivil hareketinizi masaya
yatırmanız gerekiyor. Türkiye'de sivil hareket yok. Siz ülkenin tüm
değerlerinin yok olduğu bir dönemde, hukukun üstünlüğünün sağlanmadığı
bir dönemde, güneydoğuda çatışmaların alabildiğine arttığı bir dönemde,
sağlığa, eğitime ayrılması gereken önemli paraların kaybolduğu bir
dönemde, yurttaş onurunun ayaklar altına alındığı ve yurttaş kimliğinin yok
olduğu bir dönemde, sivil inisiyatif, sivil hareket, sivilleşme bütün partilerin
önüne geçemezse, demokrasinin en önemli unsurları çıkışlarıyla
demokrasiyi renklendiremezse hiçbir zaman sivil hareketten söz edilemez.
Yani AB'ni sivil toplum örgütlerinin gelişmesi mantığına siz cepheden
böyle mi bakıyorsunuz?
AB'nin mantığının çok eksik olduğunu düşünüyorum. İnsanlar artık
sivilleşmeyi ekonomik çıkar için yapmaya başladılar. Sivil hareket incik,
boncuk hareketi değildir. Sivil hareket bir siyasi duruştur. Düzene, haksızlığa,
hukuksuzluğa karşı, bir göstergedir. Siz günlük yaşamınızda bir şeyler
yapabilirsiniz. Faaliyetlerinizi sürdürebilirsiniz. Sivil hareket için de, o destek
size yağmalı. Ama siz, haksızlığa karşı kafanızı çevirip bakmazsanız eğer biz
ona sivil hareket diyemeyiz. Zaten o durumda o hareket kendi içinde
kaybolmaya mahkum bir hareket olur.
Üretici köylülerle ilgili, üretimle ilgili faaliyetler ayrıdır. Ama esasında sistemin
odaklarını besleyecek birikimleri oluşturamazsanız, insan hakları ve
demokrasi konusunda yurttaş girişimleri AB'den gelen fonlar demokrasinin
kanallarına akmazsa asla ve asla sivil hareketten bahsedemezsiniz. Bana
göre Türkiye'de sivil hareket yoktur. Onun için Bergama Hareketi öne
çıkmıştır.
Ben herkese köylüleri adına şunu söylüyorum. Diyoruz ki; “biz bir şey
yapmadık. Bizler doğal olanı yaptık.” İnsanın toprağını koruması kadar doğal
ne olabilir? Ama Türkiye'de sivil hareket olmadığı için, hiçbir sivil hareket
49
gelişmediği için, bu Bergama Hareketi öne çıktı. Bize “Ne yapıyorsunuz?”
diyenlere; “Biz doğal olanı yapıyoruz” diyoruz. O nedenle gündem şu olmalı;
AB sürecinde onca kaynaklar, onca yatırımlar maalesef sivil hareketi
geriletmiştir. Bunu ben sempozyumlarda, panellerde çok yüreklice ve doğru
olarak söyledim, söylüyorum. Her dernek, her sivil girişim Türkiye'nin
demokratik kanallarını daha da açmalı. Sivil hareketin önündeki engelleri
kaldırmalı. Sivil hareket yapıyorsan sivil hareketin önündeki engelleri
kaldırma konusunda tarafsın demektir. Bu taraf olmayı net, açık ve farklı bir
biçimde ortaya koyamıyorsan tehlike var demektir. Şimdi söyleyeceğim çok
önemlidir. Altın filan beni bağlamaz, çok da önemli değil! Ben bir köylü
yurttaşım. Türkiye'nin her yerinde çevre kirliliği var. Bırakın çevre ve doğayı
insanın onurunun kirletildiği, katledildiği bir dönemde başarıyı, evrensel
değerleri ve ilkeleri başka hareketlerle özdeşleştirebiliyor musunuz?
Haksızlıklara karşı direnebiliyor musunuz? İşte asıl o zaman siz önemli bir
değersiniz?
Bize diyorlar ki; “Oktay Bey senin Diyarbakır'da ne işin var! Ne işin var
Cumartesi Annelerinde! Ne işin var insan hakları panellerinde!” O halde
onlara sormaz mıyım; peki benim ne işim var Bergama'da? Bergama'nın
merkezinde hayatım boyunca döneceğim. Niye, ben kızılderili miyim?
Hukuk, İnsan hakları diyerek çıkıp dünyaya örnek olmuşuz mu? Olmuşuz.
Güvenilir olmuşuz mu? Olmuşuz. Şimdi bu köylüler, yani Bergamalılar,
Diyarbakır'daki köylülerle elbette buluşmalı. Eskişehir'e, Akkuyu'ya,
Gümüşhane'ye de gitmeliler. Gidiyoruz da!
Köylü, köylüyü çok iyi bilir, Şeyhmus bey. Birbirine saygı gösterirler. “Korkma
nene. Bak biz de korkuyorduk. Torpağımzı koruduk, savaştık. Niye
savaşmayalım!” der. Ve elini tutar diğer nenenin. Ve sabahleyin bir de
bakarsınız ki ikisi beraber yürüyorlar, hem de nükleer santrale karşı!
Ben işte bu enerjiyi köylülerime verirken o enerji orada kalsın diye vermedim.
O enerji paylaşılsın diye verdim. Güneydoğuya geliyor ve görüyorum ki, bir
çatışma var. Bu çatışmadan dolayı son derece üzgünüm, içim kan ağlıyor.
Eğitime ve sağlığa gitmesi gerekenin burada çıkarcılara, işbirlikçilere gittiğini
görüyorum. Korkunç bir rant var. Her şey var. Savaştan beslenen güçler var.
Partiler var. 14 yaşındaki bir çocuk bayrağın üstüne basmış! Yer yerinden
oynadı. Bu çocuk kimdir? Yarın başka birisi de basabilir! İnsanların
gelecekleri birilerinin iki dudakları arasında olmamalı. Hani ağızlara pelesenk
ettiğimiz “Halkların Kardeşliği” vardı. Dinleri, mezhepleri ne olursa olsun
insanlar bir arada özgürce yaşayacaklardı. İşte biz Bergama enerjisini
buralara taşıdık. Ben bir önderim. Beni halkım önder yaptı. Ve dedim ki biz
buna karşıyız.
ABD ve AB isterse savaşı, çatışmayı durdurabilir. Ama yurttaşların savaşın
durması için direkt olarak müdahale etme gibi bir hakkı var. Yani savaşa
müdahale etme hakkı var. Ben bu ülkede yaşıyorum. Bu ülkenin yurttaşıyım.
Bu yurttaş kimliğinin sorumluluğu vardır. Biz aydın geçiniyoruz. Aydın
olmanın inanılmaz bir zevki vardır. İnanılmaz bir sorumluğu vardır. Aydın
sadece kendi etrafına ışık vermemeli! Aydın her yere gitmeli ve gerekirse
50
çatışma bölgesine gidip taraf olmalı. Demeli ki; ben savaşı istemiyorum,
onaylamıyorum. Bunu elbette benim köylüm de yapmalı.
İşte tüm bu nedenlerle sivil yurttaş, sivil hareket budur. Sivil hareket
demokrasinin önündeki engelleri kaldırmak konusunda görevlidir. Bu hatır
gönül işi değil, bir görevdir. Niçin Bergama Köylüleri bir dernek kurmadı! Biz
isteseydik 100 tane dernek kurardık. AB'ye müracaat edip “Yardım edin”
derdik. Ama buna bizim ihtiyacımız yok. Bizim ihtiyacımız bu enerjiyi
Türkiye'ye yayabilmektir. Ve bir de tabi destek! İşte bir otobüs, yatacak yer,
sıcak bir kap yemek, hepsi bu!
Biz elçiyiz. Barış elçisiyiz. Türkiye'ye barış hakların kardeşliği ile gelir. Bunu
artık köylülerim de öğrendi. Ben de öğrendim. Ülkenin her yerinde de
anlatıyorum.
Son sorum şu olacak: Aslında Türkiye'de sivil hayatın mevcut
durumunu sizden dinledik de! Birde sivil toplumculuğun geleceği ile
ilgili ne söylenebilir?
Gecenin en karanlık anı sabaha en yakın olan zamandır. Ben gecenin en
karanlık olduğu dönemi yaşadığımızı düşünüyorum. İnsan hakları ihlalleri,
demokrasinin önündeki engeller, karanlık noktalardır. Sivil hareketin bu
karanlığı aşacağını düşünüyorum. Partiler, militarizm asla bu karanlığı
aşamaz. Yurttaşlar dibe vuran bu sistemde yavaş yavaş kendilerini
bulacaklarıdır. Bu da sivil hareketten geçecektir.
Dünyadaki bütün çalkalanmalara bakarsanız, Türkiye'deki insan
manzaralarına çok benzerler. Ama artık sıranın bize geldiğini düşünüyorum.
Önümüzdeki dönemde sivil hareket gerekirse AB'yi de buzdolabına
koyacaktır. Gerekirse kendi öz kaynaklarıyla, yaşamıyla, onuruyla bir çıkış
sergileyecektir. Çıkış insan olmaktır. Yurttaş olmaktır. Yurttaş keyfini
yaşamaktır. Bir yurttaş kendi keyfini yaşayamıyorsa, mücadele vermiyorsa,
alanlarda bağırıp çağırmıyorsa, hak aramıyorsa o yurttaş bana göre
yurttaşlık sınavını başaramamıştır. Ve dolayısıyla yurttaş değildir.
Oktay Ağabey ben bu noktada sorularımı bitirmiş oluyorum. Ama bu
kitabı okuyanlar fark edecek ki Bergama Köylü Hareketi gerçekten farklı
bir sivil çıkış. Son olarak bir şeyler eklemek ister misiniz?
Diliyorum ki Bergama süreci ciddi bir öykü olsun. Eksikleriyle, doğrularıyla,
bir daha dünyaya gelirsek bunu yapabilir miyiz? Diye düşünüyorum.
Nenelerimizin, dedelerimizin, genç kadınlarımızın örgütlü bir mücadele
içerisinde sanki “Kurtuluş Savaşı Destanı” yazar gibi topraklarına sahip
çıkma bilincini tozlu raflarda bırakmayalım. Bu enerjiyi taşıyıp dostlarımıza
aktaralım. Hatta köylülerimize taşıyalım. Bir üniversitemiz olsun. Biz adına
“Köy Üniversitesi” dedik. İşte o köy üniversitesi yaşasın. O birikimlerimiz
Diyarbakır panellerinde, söyleşilerinde zenginleştirelim.
51
Siz istemez misiniz? Onurlandırdığınız ve hoşunuza giden bir hareketin
örnek davranışlarını panellerde, açık alanlarda kendi öz lisanımızla
anlatalım! Biz Türkiye'de bu hareketin devam etmesini istiyoruz. Türkiye'de
buna ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.
Hani sivil itaatsizlik dedik ya! Mesela kendi köylü üniversitemizde hukuk
öğreniyoruz. Barolardan hukukçular gelip bizlere ders veriyorlar. Yasalar
nedir, polis ne yapar, polise nasıl davranılır, polis “dağılın” dediği zaman ne
yapılır? İşte bunları derslerimizde öğreniyoruz. Hepimiz bu derslerde birer
bilim adamı olduk.
Alana çıkıp bağırıp çağırıp kıyametleri koparıyoruz. Sonra da hakimin
karşısına çıkarılıyoruz.Türkiye'deki hakimler de bizleri çok merak ediyor.
“Kimdir bu Bergama Köylüleri, ne yapmak istiyorlar?” diye soruyorlar. Bir
savcıyı görevlendiriyorlar. 150-200 Hakim de bir salonda bizlerin
sorgulanmamızı izliyor. “Oktay Bey köylülere bir soru soralım izin verirseniz?”
diyorlar. Savcı “ Kezban kadın ben seni televizyonlardan da izledim. Bu senin
kaçıncı olayın? Bağırıp çağırıyorsun. Neden bağırıyorsun?” Cevabı:
“Toprağımı gavura vermeycem. Onu savuniyım” diyor. “Suç işledin biliyor
musun?” diyor savcı. Köylüm ibretle bir cevap verdi. “Hakim Bey oğlum suç
oluşmadı” deyince hakimin gözleri doldu. Suçun nasıl oluşacağını bizlere
derslerde öğretmişleri. Hakim elindeki kalemi bıraktı, şaşırarak; “Anneciğim
suç nasıl oluşmadı, nereden biliyorsun oluşmadığını!” dedi. “Oluşmadı
efendim. Polisin elinde megafon yoktu. Megafon olmalıydı ve bizlere 3 defa
dağılın demeliydi.” Hakim polislere döndü” Sizin megafonlarınız var mıydı?”
dedi. Polisler de “yoktu” dediler.
İşte olay ve sivil inisiyatif dediğimiz tam da budur. Şimdi polis her yerde
megafon kullanıyor. Ve polis de oturup artık ders çalışıyor. Bu sefer
megafonla çıkmaya başladılar. “Suç işliyorsunuz dağılın” diyorlar. Onu da
öğrendik. Bir ıslık çalıyorum. Dağılıyoruz. 30 saniye sonra yeniden
toparlanıyoruz. Suç oluşmuyor tabi. Hakim de “yasaları değiştirin, bunlar
öğrenmişler yasaları” diyor.
Mesela 5000 kişi yolda yürüyoruz. Sivil olarak aramıza polisler karışıyor. Kol
sonu dediğimiz görevlilerimiz var. Hemen polis taktığımız adı ünleyerek
“Yakarca” diye bağırıyor. Ben uzun konvoyun içinden geriye dönüp bakarak
sivil polisleri tek tek işaret ederek konvoydan çıkmalarını istiyorum. “Biz polis
değil halkız” diyorlar. Hemen 3 numaralı ıslığımı çalıyorum. Saniyede 5000
kişi olduğu yerde çöküyor. O anda polisler o işareti bilmediği için ayakta
kalıyorlar ve kendilerini ele verince olay çözülüyor.
İşte sivil inisiyatif ve Bergama Köylü Hareketinin sırrı burada.
*Bergama Köylü Hareketi
Oktay KONYAR-Sözcü
e-mail :[email protected]
Tel
: 0544 386 91 14
Bergama / İZMİR
52
Çevre Gönüllüleri Derneği (Diyarbakır)*
Zeynep Çıplak Kaya-Başkan
Kemal Güven-Yönetim Kurulu Üyesi.
Diyarbakır Çevre Gönüllüler Derneğini önce tanımakla başlayalım
dilerseniz?
Kemal Güven: Çev-Gön Diyarbakır 1994'te kuruldu. Topluma çevre bilinci
verip geliştirme amacında olan bir dernek. 80 dolayında üyemiz var. Üye
profilimiz daha çok belli bir iş, meslek sahibi olan, bilinç düzeyi gelişkin olan
insanlardan oluşuyor. 1994 yılından bu yana 10 yılı aşkın bir süredir
Diyarbakır halkının çevre bilincini geliştirmeye yönelik çalışmalarımız var.
Şöyle devam edersek bir sivil toplum kuruluşu olarak siz kendinizi yani
Çev-Gön'ü nasıl tanımlıyorsunuz? Çevre ile ilgili, ilgi alanınız
çevresinde misyonunuza uygun davranabildiğinizi ifade edebiliyor
musunuz?
Zeynep Çıplak Kaya : Ben son 4 yıldır derneğin başkanıyım. Bu süreçle ilgili
olarak konuşmak isterim. Ama Kemal Bey baştan beri Çev-Gön'de. Bu 4 yıl
içinde yaptığımız çalışmalar tümüyle amacımıza ve misyonumuza uygun
gerçekleşti. Çünkü biz özel ve tüzel kişiliklerle hem de gerçek şahıslarla, hem
kamu kuruluşlarıyla ve kurumlarıyla ortak çalışmayı amacımız
doğrultusunda her zaman hedeflemiştik. Bu hedeflerimize uygun çalışmaları
da gerçekleştirdik. Yeterli miydi, diye sorulabilir. Hayır yeterli değildi. Zaten
yeterli dediğimiz an çalışmaları da bitirmemiz gerekiyor. Bu konuda daha iyi
çalışmalar da yapılabilir. Yapmaya da çalışıyoruz. Bugünlerde önümüzde
Büyükşehir Belediyesi ile ilgili bir projemiz var. Büyükşehir Belediyesi ve özel
sektör ile biz Çev-Gön olarak Barış Ormanını ağaçlandırma çalışmasına
başlıyoruz. 40 bin fidan dikme konusunda bir çalışma içerisindeyiz. Bunu
başaracağımızı umut ediyoruz. 4 yıllık süreci geriye dönüp
değerlendirdiğimizde olumlu ve başarılı olarak görüyorum.
Kemal Hocam sanırım sizin Çev-Gön'ün geçmişte yaptıkları ile ilgili
söyleyecekleriniz vardır!
Kemal Güven: Tabii derneğimiz aslında çevre ile ilgili bütün sorunlarda
duyarlı olmaya çalıştı. Halkın pratik reaksiyon göstermesi konusunda süreç
içinde ciddi öncülükler yapmıştır. Geçmişte özellikle bizim bölgemizde, Shell
şirketinin yapmış olduğu çalışmalardan dolayı Diyarbakır'ın su kaynaklarının
beslendiği akifer dediğimiz noktalara ham petrol atıkları boşaltıldığına dair
“doğaya ciddi zararlar verildiği” raporlar üzerine çalışma başlatmıştık. ÇevGön işte o dönemde bu zararları gündeme getirmede önderlik yapmıştır.
53
Geçmişte en büyük aktivitemiz oydu. Çalışmalarımız kamuoyunun
gündemine oturunca Shell şirketi çalışmalarını başka bir şirkete devrederek
Diyarbakır'dan ayrılmak durumunda kaldı.
Onun dışında aktivitelerimiz arasında bölgemiz açısından önemi inkâr
edilemez Dicle Nehrinin kirliliği konusunda TMMOB, DİSKİ gibi kuruluşlarla
birlikte oluşturulan “Çevre Platformu”nca sorunlara çözüm bulma
çalışmalarını saymak mümkün. Okullarda eğitim çalışmaları yaptık. “Ağaç
yaşken eğilir” ilkesinden yola çıkarak çocuklara çevre bilinci ve kültürü eğitimi
verilmesini sağladık. Çünkü biliyoruz ki, ileri yaşlarda insanları değiştirmek
oldukça zor. Bu çalışmalarımızı da Milli Eğitim Müdürlüğü ile yapıyoruz.
Ayrıca Valilikle de çalışma yürütüyoruz. Geçmişte ağaçlandırma çalışmaları
yaptık. Yere tükürmeme konusunda kampanyalar yürüttük. Diyarbakır'ın
yıllardır devam edegelen çöp sorunu çözüm üretmek için kapıcıların eğitimi
ile ilgili Bağlar Belediyesi ile çalışmalar yürüttük. Su depolarının
temizliğinden tutun, kalorifer kazanlarının temizliği ve yakıtlarını nasıl
kullanacaklarına varıncaya kadar çevreyi kirletecek unsurlar konusunda
bilgiler verip eğitim çalışması yaptık. Bu çalışmalar gibi çevre gönüllüsü
olarak misyonumuza uygun işler yaptığımıza inanıyoruz.
Katılımcılık ve halkın desteği konusunda ne dersiniz? Gerek
üyelerinizle ilgili, gerekse STK olarak kendi dışınızda hedef kitlenizle
ilgili toplumun sivilleşmesi konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Zeynep Kaya Çıplak: Açıkçası ben şundan çok şikayetçiyim. İnsanların çevre
konusunda duyarlılığı çok az. Neden böyle? Çünkü çevreye verilen
zararların kendisine döneceğinin yeterince farkında değiller. İşte hava
bedava, su bedava, toprak bedava alışkanlığı hala devam ediyor. O yüzden
çevreye verilen her zarar mutlaka bütün insanlara geri dönüyor. Biz bunu
anlatmaya çalışıyoruz.
Katılım maalesef beklediğimiz gibi değil. Ama gün geçtikçe artıyor.
Yaptığımız çalışmaların da etkisiyle daha geniş kesimlere ulaşmamız
mümkün oluyor. Daha da artacağına yönelik umutlarımız var. İşte alt kademe
belediyelerinden Bağlar Belediyesine bu konuda bir proje götürdük. Henüz
netleşmedi. Ama gerçekleştirebilirsek “Atık Yönetimi” konusunda ciddi işler
yapacağız. Pilot bir bölgede örnek sokak belirleyeceğiz. İnsanlara bir şey
yapın yada yapmayın demekle olmuyor. Örnek olmak, model olmak
gerekiyor. İşte biz bu modeli oluşturmaya çalışıyoruz.
Kemal Hoca yine geçmişle ilgili, hatta çalışmalarınızla ilgili pratik olarak
karşılaştığınız sorunlara birkaç örnek vermek mümkün mü?
Kemal Güven : Bölgemiz geçmişte büyük badireler atlattı. Toplum olarak
büyük sıkıntılar çektik. İnsanlara çevre konusunda gittiğimiz zaman
insanların önceliklerinin bu olmadığını gördük. En azından böyle bir izlenim
54
edindik. Çünkü açlık var. İşsizlik var. Sağlık sorunları, eğitim sorunları var.
Dolayısıyla bu acil sorunlarla boğuşan bir toplumda ister istemez çevre olayı
bir miktar “lüks” kaçabiliyor. Bu nedenle halk nezdinde bir açmaz yaşadık
diyebilirim. İnsanlara gittiğimiz zaman belli bilinçte olanlar bize ilgi gösterip
üye oluyorlar. İşte Hançepek'te, Ali Paşa'da, Ben u Sen'de yani sorunların
daha yakıcı olarak yaşandığı yerlerde üyelerimiz bu açıdan yok gibi. Tabii ki
Diyarbakır'ı çevre konusunda 80 kişi temsil edemez. Ama halka gittiğimiz
zaman bir duyarlığın da olduğunu görmek mümkün. Hava ve su kirliliği gibi
sorunların kendilerine döneceğini biliyorlar. Günlük olarak belli destek
sunuyor, imza kampanyalarına katılıyorlar. Dinliyorlar, ama birebir
aktivitelere çok fazla katamıyoruz.
Ama ben tanık oldum. Somut etkinliklerde bu destek artıyor gibi! Ben de
katılıp gördüm. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar olayında,
Mastfıroştepe ve Talaytepe orman alanının satılığa çıkarılması olayında
ortak çalışmalar yaptığınız durumlarda, imza kampanyalarında ilgi arttı.
Hemen şunu sormak isterim. Bu 10 yıllık zaman dilimi içinde çalışma
yürütürken devletin yada resmi kurumların Diyarbakır Çev-Gön'e bakışı
nasıldı? Devlet kurumları ile ihtiyaç halinde diyalog kurabildiniz mi?
Zeynep Çıplak Kaya: Çevre konusunda bizim örgütlenmemizde bir ayırım
yok. Çevre duyarlığı olsun yeter. Çalışmalarımızda kim olursa olsun
amacımıza hizmet ediyorsa, paylaşıyorsa artık çalışmaya evet diyoruz.
Valilikle de, yerel yönetimlerle de STK'larla da gerçek şahıslarla da ortak
çalışmalar yapıyoruz. Daha önceki süreçlerde Çevre Koruma Vakfı da bizim
çalışmalarımıza destek oldu. TMMOB ile de ortak işler yaptık.
Gerçekten ifade ettiğiniz gibi masumane bir alan ama bunların tümünü de
karşımıza almayı göze alıyor / alabiliyoruz. Önemli olan çevre konusunda
toprak kirliliği, hava kirliliği ve diğer tüm sorun alanlarında olumsuzlukları
gidermek. Yerel yönetimlerle iyi ilişkilerimiz olmasına rağmen onların da
yanlışlarına karşı durabiliyoruz. Bu nedenle çalışmalarımızda çok ciddi
problemlerle karşılaşmadık.
Kemal Güven: Geçmişte bürokratik engeller dediğimiz bütün STK'ların
derneklerin karşılaştığı sorunları biz de yaşadık. İzin alınması konusunda
özellikle bazı sorunlar yaşadık. Ama yeni dernekler yasasındaki
düzenlemelere göre geçmişte yaşadığımız bürokratik sıkıntıları biraz daha
aştık gibi. Sadece bildirimde bulunmak yetiyor. Dolayısıyla bizim devlet
kuruluşları ile ilgili hiçbir problemimiz olmadı. Valilik, Milli Eğitim, Valiliğe bağlı
Çevre Vakfı ile ortak işler yaptık. Çevre haftası düzenledik. Resim, şiir
yarışmaları yaptık. Çevre konusunda bilgi yarışmaları yaptık.
Zeynep büyük ölçüde değinmekle beraber, Kemal Hoca siz son 4 yıldan
öncesini belki biraz anlatabilirsiniz! Çev-Gön'ün gerek kendi alanıyla
55
ilgili gerekse alanı dışında işleyişle ilgili partner ilişkileri ne durumda?
Diğer STK'larla ortak projeler, ortak çalışmalar var mı? Mesela aynı
mekânı ÇYDD ile paylaşıyorsunuz. buradan yola çıkarak iş birliklere ne
demek mümkün. Yada tıkanıklık var mı?
Kemal Güven: Aslında ilginçtir. Diyarbakır'da sivil toplum örgütleri arasında
çevreciler olarak hiçbir sıkıntı yaşamadık. Çünkü nihayetinde çevre sorunları
bütün insanların yaşayabilecekleri sorunlar olduğu için herkese gittik.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin mekân sorunu vardı. Biz onlara
kapımızı açtık. Çağdaş yaşamla çevrecilik arasında birebir ilişki vardı.
Giderlerimiz ortaklaştı. Onun dışında dışarıdan DAÇE (Doğu Akdeniz Çevre
Platformu), AKÇEP ile de iş birliğimiz var. Yani Diyarbakır dışında kurulan
çevre platformlarına da ilgi gösteriyoruz, üyeyiz.
Bize gelen bütün davetlere mümkün olduğunca açık olduk. Birlikte çalışmalar
yürüttük, yürütüyoruz da! TMMOB, Çevre Mühendisleri Odası ve Mimarlar
Odası ile çalıştık. Diyarbakır Sur Belediyesiyle çocuk şenliğinde beraber
olduk. 6 ilköğretim okulunda seminerler verdik. Bunun dışında Elazığ Gezin
Belediyesiyle bölgemiz için çok önemli olan Hazar Gölünün kirletilmemesi
konusunda ortak işler yaptık. Kıyı şeridinin temizlenmesi konusunda ortak
çalıştık.
Batman ve Cizre termik santralleri konusunda çalışmalar yaptık.
Batman'daki bir çevre örgütüne termik santralle ilgili destek verdik. Olayı
DİMİKOM'a (Diyarbakır Milletvekilleri İzleme Komitesi) götürdük. Mobil
santrallerin çevreye verdiği zararı gündeme getirdik. Batman'da halkın
duyarlığını artırmak için paneller düzenledik. Bu çalışmaya DAÇE'yi de
kattık. Ve Batman'da çalışmamız başarıya ulaştı.
17 Aralık 2004 tarihi itibariyle AB süreci başladı. Bu süreç çerçevesinde
Türkiye'deki sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili olarak bu AB
süreci bir fırsat yaratabilir mi? Yeni sivil örgütlenmelere bu süreç ortam
hazırlar mı? Yoksa tersi mi?
Zeynep Kaya Çıplak: Tabi hazırlayabilir. Yeni dernekler yasasında bile
iyileştirmeler var. Şimdi dernek kurmak için sadece bildirimde
bulunuyorsunuz. Eğer yaptığınız etkinlik suç oluşturuyorsa sonradan bunun
soruşturması yapılıyor. Bu bile oldukça iyi bir gelişmedir. Bunun dışında her
sivil toplum örgütünün birlikte çok daha rahat çalışmasını beraberinde
getirecek. İnsanları STK'lara çok daha rahat üye olabilmelerini sağlayacak.
Bizde böyle bir gelenek çok fazla yok. Avrupa'da her insan en az 5-6 STK'ya
üye. Ama bizlerde ise, bana zarar verir mi bu üyelikler diye bir kaygı var.
Çekinceler var yani. Bence bu süreç içerisinde olumlu tarzlar gelişebilir.
Kemal Güven : Şimdi tabii olarak AB süreci ülkemizde bir mentalite değişimini
beraberinde getirecek. Bu çok önemli. AB ülkelerine baktığımız zaman bütün
56
işler temelde insanda bitiyor. İşte asıl önemli olan bu mentalite değişikliğidir.
Bizim insanımız da bu değişikliği yakaladığı zaman her şey biter ve
kolaylaşır. Basit bir örnek vermek isterim. Ben İngiltere'de uzun yıllar kaldım.
İnsanlar çoğu kez kendi aralarında sorunlarını çözüyorlar. Sivil toplum
örgütlerine gerek de kalmayabiliyor. Sokağa çöp atılıyorsa çevre
derneğinden önce birey tek başına bile STK'ya gerek kalmadan müdahil
olabiliyor. Tek başına mahkemeye bile gidebiliyor. İşte bu anlayışın gelmesi
açısından AB çok önemli.
Bir de Türkiye'de Yeşiller Partisi kurulmuştu. Kapatıldı. Çok önemsiz bir
gerekçe ile kapatıldı. Belki bu AB sürecinde yeniden bir Yeşiller Partisinin
kurulması gündeme gelebilir. Etkileşimler yürütülebilir. Süreç daha etkili
olacaktır. Buna inanıyorum STK'lar daha rahat çalışacak buna eminim.
Geçmişle kıyasladığınızda bugün sivil toplumculuğu nasıl görmek
gerekiyor? Nasıl değerlendirmek gerekiyor? Belki dün ve bugün
kıyaslaması da olabilir? Türkiye'de Sivil Hayat sizce bugün ne
durumda?
Kemal Güven: Tabii ki geçmişte özellikle bölgemiz açısından sıkıntılar vardı.
Çok basit masumane isteklerde çevre kuruluşu bile insanları üye yapmada
zorluklarla karşılaşılıyordu. İnsanlar dernek ismini duyduğu zaman çekinip
korkuyordu. Oysa derneğin tüzüğü, ilkeleri, belli. Çalışma yöntemi belli.
Böyle bir derneğe bile insanları üye yapmakta zorlanıyorduk. Dediğim bu ve
buna benzer konularda toplumun yaşadığı sıkıntılar da etkili oldu. Ama
bugün artık STK'lara üye olmak isteyenlerin sayısı artıyor. Çünkü artık
insanlar düşüncelerini ifade edebilme fırsatını yakaladılar.
İşte Yerel Gündem 21 özellikle bölgemizde başlatmış olduğu Kent Danışma
Meclisinde bir sivil toplum dinamiği geliştirdi. Dolayısıyla resmi kuruluşlarla,
sivil toplum örgütleriyle diyalog gelişiyor. Ama dediğim gibi sorunlar kısmen
de olsa halen var. Geçmişte de vardı bugünde sorunlar var. Derneği
yaşatmak için elbette ekonomik külfetler de var. İşte biraz önce siz de kira
konumuza tanık oldunuz. Her zaman sıkıntı yaşayabiliyoruz. 80 üyelik
derneğin aidatları ile bu sorunlar çözülmüyor maalesef. Biz ilkesel olarak ne
resmi kurumlardan ne de yerel yönetimlerden beslenmeyiz. Bu konuda
kararlıyız. Sadece halka dayanma gibi bir anlayışımız var. Bir çok sivil toplum
örgütünün de bu ve benzeri sorunları var. ÇYDD gibi merkezi
örgütlenmelerinin şubeleri olan STK'lar biraz daha rahat gibi. Ama bizim gibi
yerelde çalışan ve şube olmayan STK'ların sorunları daha fazla.
Zeynep Kaya Çıplak: Aslında bizim gibi dernekler de çok fazla yok.
Diyarbakır yaklaşık 20 yıla yakın sıkıyönetim ve OHAL'i yaşadı. Çok sıkıntılar
yaşadık. Çocuklar 20 yaşlarına gelmelerine rağmen halen olağan yaşamla
tanışmadı. Her şey normalin dışında yaşandı. Çekingenlik var. Korku var.
Dernek ismi geçtiği zaman insanlar ürküyordu. OHAL'in kalkmasıyla birlikte
57
yavaş, yavaş hareketlenme başladı.
İşte Bağlar Belediyesi ile yapacağımız çalışma tamamıyla Bağlardaki
insanlarla yürüyecek. Yani Bağlardaki insanlar siyasetin dışında çevreye has
bir çalışma yapacaklar. Olağanüstü halin dışında gençliğin eğitimi gibi bir çok
sorun devam ediyor ama yeni iş birlikleri de gelişiyor.
Birey olmak için, bireyin hakları için sivilleşmek gerekiyor. Bizler sivil toplum
örgütü olarak küçük bir modeliz. Üye sayımız çok az gibi görülebilir. Ama etki
ağımız çok fazla. Bu bilinmeli.Giderek de artacak ve ivme kazanıyor.
Çevre Gönüllüleri Deneği-Diyarbakır
Zeynep Kaya Çıplak-Başkan
Paşa Konağı Arkası. Faik Ali sokak
Aksu Apt. No: 9
Diyarbakır.
Tel
: 0 412 223 63 33
e-mail : [email protected]
Web
: www.cevgon.org.tr
58
Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma Vakfı*
Görkem Kızılkayak-Örgütlenme ve Tanıtım Sekr.
ÇEKÜL Vakfı hangi ihtiyaçtan doğdu?Ne zaman kuruldu ve neler
yapar?
ÇEKÜL Vakfı 1990 yılında kuruldu. Aslında 1990 yılından önce ÇEKÜL'ü
kuran kişiler, yani 25 kişilik grup 1970-75'lerde bu ihtiyacı hissetmişler.
Safranbolu'nun kültürel mirasının korunması hareketiyle birlikte çalışmaya
başlamışlar. Ama örgütlenmeleri ve bir çatı altında toplanmaları 1990'ları
bulmuş. Tabi 25 kişi 1990'da bu vakfı kurduğunda ilk ÇEKÜL'ü çevre odaklı
bir projeye katmışlar. Daha sonra da ÇEKÜL'ün Çe'si ve Kül'ü aynı oranda
çalışmaya başlamış. Şimdi asıl çalışmamız çevre ve kültür alanlarını aynı
anda birlikte eklemleyerek yürütüyoruz. Çevre yada kültür projesi olarak
değil, bir yerde orman çalışması yaparken oranın kültürü ile de ilgili
çalışmalar yapıyoruz. Ya da bir yerde restorasyon yaparken oranın peyzajı,
doğası ile ilgili çalışmalar da yapıyoruz. Zaten “Çevre ve Kültürde varız” diye
bir sloganımız da var. O şekilde 1990'dan beri çalışmalarımızı yürütüyoruz.
Bir sivil toplum kuruluşu olarak ÇEKÜL'ü tanımlamanızı istersem
ÇEKÜL sivil hareketin neresinde? Bir de 15 yıllık sürecinizin bir
değerlendirmenizi istersem misyonunuza uygun davranabildiniz mi?
Bir sivil toplum örgütü olarak sivil hareketin neresinde gözüküyoruz? Şu an
2000 yılından bu yana yaşanan süreci sivil toplum örgütleri açısından iyi bir
şekilde görmüyorum. ÇEKÜL'ün de bir şekilde bunun bir parçası olduğunu ve
bu durumun da farkında olduğunu görüyorum. Bu da beni ÇEKÜL'de çalışan
biri olarak rahatlatıyor. 1990 yılında çalıştığımız insanlar, topluluklar ve
beklentilerle 2000 yıllarında çalıştığımız projeler, insanlar ve beklentiler aynı
değil. Sivil toplum örgütleri gönüllü yaklaşımdan, yürekli çalışmadan veya bir
sevda üstüne kurulu çalışmalardan artık çok profesyonel alana kaydılar. Tabi
çok profesyonelliği de kötü olarak görmüyorum. Ama profesyonel olmak bir
sivil toplum örgütü için dezavantajdır. Çok profesyonelleşen, mali açıdan çok
rijit hale gelen bir yapıya dönüşüyor.
1990'lı yıllarda insanlar ilk önce projelerini bulup sonra uygulamaya koymak
isterken; şimdi önlerine gelen projeleri uygulamak için bir takım çalışmalar
yapıyorlar. Bu bir anlamda hem benim kişisel görüşüm, ama aynı zamanda
ÇEKÜL de bu gidişatı böyle görüyor. Ve önlemini de kendi açısından almaya
çalışıyor. ÇEKÜL'ü ayakta tutan beraber çalıştığımız gönüllülerdir. Burada bir
üyelik sistemi yok. Sadece ÇEKÜL gönüllüsüyüm diyen vatandaş buraya
gelip bizlerle beraber kendi düşündüklerini hayata geçirebilir. Başkaca hiçbir
imzası, kâğıdı ve aidatı yoktur. İnsanlar yürekleriyle ve akıllarıyla, emekleriyle
bu işe girişiyorlar.
59
Bu açıdan şu an yaşadığımız süreçle ilgili bir sıkıntımız var. Sürecin dışında
eğer durursak, AB ile beraber gelişen uluslararası gelişmelerle zenginleşen
sürecin içinde olmasak da bir kanadımızın eksik olduğunu düşünüyoruz.
Onun için, içinde olarak ama uzak durarak konumlanmaya çalışıyoruz. Bizim
eski mantıkla devam ettiğimiz projelerimiz hala var ve sürüyor. Hala
gönüllülük esasına dayalı projeler devam ediyor. Ama bir şekilde yeni
projelerden de yararlanıyoruz. İşte bizim önümüze paket program olarak
konulanlar, STK'ların bunları alıp taşeron gibi uyguladığı programların içinde
buluyoruz çoğu kez kendimizi. Bu süreci de tamamıyla kavramamız
gerekiyor ki; bu süreç bittiğinde geriye baktığımızda olayı çok daha iyi
değerlendirebilelim.
Hemen bu noktadan devam ederek şunu öğrenmek istiyorum. Bu
projeleri ve çalışmalarınızı yürütürken ÇEKÜL vakfı içinde katılım ne
ölçüde başarılıyor? Ayrıca halk desteği ÇEKÜL açısından çok
önemseniyor mu? Yoksa çalışmalarınız entelektüel düzeyde mi?
Halk katılımı bugünlerde ne kadar çok önemsense de izlediğimiz düzlemde
çok da fazla önemsenmiyor. Ama bir şekil olarak bu durum çok önemli hale
geldi. Projelerde halkın katkıları bekleniyor. Önerileri de alınıyor. Ama onların
katkılarıyla mı yoğruluyor? Yoksa sivil toplum örgütlerinin bugünlerde
yürüttüğü projelerde soru işaretleri var. ÇEKÜL de bu anlamıyla halk
katılımını önemsiyor. Genel çerçevede önemsiyor. Bizim bir lafımız daha var.
Bütün projelerimizde söylediğimiz bir sözdür bu! “Kamu-yerel-sivil-özel
birlikteliği”. Aslında bunu açıklarsak ÇEKÜL'ün halk katılımının şekli ortaya
çıkar. Bizim her projede bu 4 kelimeyi gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bu 4
kelimeden bir tanesi o projede yoksa biz o projeye teknik olarak girmemeyi
daha uygun buluruz. Ve yokuz diyoruz. Bunun çok somut nedenleri var. Bu 4
güçten bahsederken onları da tarif ediyoruz. İşte kamunun güçlü ve diri duran
üyeleri, yerel yönetimlerin bir şekilde diri duran kesimleri, halk ve özel kesim
olacak. Bu 4 birliktelik bizim için önemli.
Sizin de bildiğiniz gibi biz daha çok Anadolu'da çalışıyoruz. İstanbullu bir
örgüt olmamıza rağmen kendimizi İstanbul örgütü gibi tanımlamıyoruz.
Anadolu'da da halk katılımı esaslı gibi geliyor. AB'nin bize gösterdiği
bilgilendirme toplantıları, arama konferansları gibi değil Anadolu'daki katılım.
Orada daha içten bir katılım var. Zaten projeye katılıp katılmayacağına halk
kendisi karar veriyor. Bir şekilde halk o projeye geliyor. İçinde ne varsa orada
ortaya döküyor. Bunlar tartışıldığı zaman daha samimi bir ortamda gelişme
kaydediliyor. Biz sivil kesimin, halkın bize katılmasını çok önemsiyoruz. Bu
her aşamada bizim için önemli.
Birçok proje vardır ki, ÇEKÜL kadrolarının ürettiği projeler değildir. ÇEKÜL'e
gelen gönüllü insanların önerdiği projeler de vardır. Mesela Mimar Sinan
projesi böyle bir projedir. Projenin ana mimarı Metin Sözen'dir. Ama tüm ara
60
başlıkları da gönüllülerimiz önerdi. Yani buraya gelen birisi pek de
zorlanmadan aktiviteler katılabiliyor. Bizler ÇEKÜL'e gelip gönüllü olmak
istiyorum diyen kişiye, ilk önce siz ne yapmak istersiniz? Diye soruyoruz.
Aklınızda bir proje var mı? Projenizle birlikte tartışarak yürüyelim diyoruz.
Önce gönüllülerin fikirleri ile projeler üretmeyi doğru buluyoruz.
Bu açıdan gönüllü sayımız bugünlerde düşüşe geçse de çok verimli ne
istediğini bilen ve istediğini yapabilen insanlarla çalışıyoruz. Bu bizim bir
avantajımızdır. Aynı zamanda biz hala kendimizi yarı amatör ruhla çalışan
insanlar olarak kabul ediyoruz. Bir çok yerde uzmanlıklarımız da çok
profesyonel olmamakla birlikte bazı işleri de kotarabiliyoruz.
Resmi kurumlarla ÇEKÜL'ün arası nasıl? Size engel çıkartıldığı oldu
mu, yoksa destekler ve işbirlikleri kurabildiniz mi rahatlıkla?
Bizim devletle olan ilişkilerimiz aslında bizi engelleyici nitelikte değil. Biz bir
şekilde ÇEKÜL'ün ve Metin Sözen faktörünün geliştirdiği bir mekanizmayla
bu işleri yürütüyoruz. 1994'ten beri ben ÇEKÜL'deyim. Hiçbir noktada
engellenmedik. Biz devlete “bize yardım ya da destek ver” demekten çok
“bizim bir projemiz var, bu projede yerel yönetimler var. Halk var, ÇEKÜL vakfı
var. Bir de STK'lar var. Devletin de içinde olması iyi olur” diyoruz. “Devlet de
uygun görürse projede yer alsın.” İşte bütün mesele bu. Kültürel projeler ve
restorasyonlarla ilgili çalışmalar da böyle. Bu iş bir süreç işi. Restorasyon
çalışmasını yaptıktan sonra noktayı koyamıyorsunuz. Yapının yaşaması,
işlev kazanması lazım. Yapının yaşaması için bir takım bitçeler lazım.
Bunların hepsi düşünülürse bileşenlerin çok kuvvetli durması lazım.Yani
halkın o binanın içine girebilmesi lazım. Ve o bina bütçesi de olursa yaşasın.
Bütçe olmalı ve halk içine girmeli.
Bu açıdan bizim devletle ilişkimiz var. Ama hem içindeyiz, hem de
uzağındayız. Yani 7 ağaç ormanları projesinde de devletle orman bakanlığı
ile ortak iş yapıyoruz. Ama bizzat o alanın ağaçlandırılmasını biz
üstleniyoruz. Bize orman bakanlığının yaptığı zaten orman alanı olarak
ayrılmış arazinin bizim katkılarımızla ağaçlandırılmasıdır. Orman
Bakanlığının asıl görevlerinden birini yapması için bir STK olarak destek
veriyoruz.
Yani ihtiyaçtan kaynaklanan bir alan seçimini devlet nezdinde
kendinizin belirlediği bir yöntem gibi!
Evet. Bu bir mekanizma. Tam tersi örnekler de var. Kültür ve Turizm
Bakanlığınca yeni bir yasa çıktı. Kültürel varlıkların korunmasıyla ilgili. Bu
yasaya taslakken önerilerde bulunduk. Genelde bu Türkiye'de geri tepen bir
şeydir. Ama son 5-6 yıldır yasa tasarıları için STK'lardan teklif alıyorlar. Ama
çok da belirleyici olmuyor. Şu da bir gerçek ki, bizim önerilerimizin hepsi de
61
dikkate alınmıştı. Ve yasada da gözükmüştü. Bu anlamda devletin bizi bir
takım çalışmalarda engellediğini söyleyemeyiz. Biz sivil toplumun içine
devletin çokça girmesini istemeyiz. Ama bizim kurduğumuz mekanizma şu
ana kadar düzgün çalışıyor. Belki daha da çalışacaktır. Ama Türkiye'de
gündem ve sistem çabuk değişiyor.
Devlet muhabbetini kapatırken o halde şunu sorayım. Diğer STK'larla
partner ilişkileriniz nasıl?
Beraber iş yapıyoruz. Kabaca ÇEKÜL'ün yaptığı işleri ikiye ayırıyoruz.
Anadolu'da yaptıklarımız. Ve daha büyük ölçekli işlerimiz. Anadolu'da
mesela küçük ölçekli yaptıklarımız projeler, tarihi ve kültürel miras başlığı
altındaki projelerdir. Orada halihazırda zaten var olan sivil toplum örgütleriyle
çalışıyoruz. Zaten bir şekilde onlar yaptığımız binaların kullanıcıları
konumundalar. Mesela Mudanya'da bir ev onardığımız zaman o evi oradaki
Mimarlar Odası temsilcileri kullanıyor. Oradaki halk da kullanıyor. Yaptığımız
işlerde ev sahipleri yerel güçler olduğu için onları soyutlayamayız.
Anadolu'da doğal olarak STK'lar işin içinde oluyorlar. Daha büyük ve daha
geniş projelerde ise yine bu STK'larla birlikteyiz. Ama her STK'ya evet ya da
hayır diyerek yola çıkmıyoruz. Tavırlarımız haliyle oluyor. Seçici
davranıyoruz. Seçiciliğimiz de kurduğumuz mekanizma ile ilgili.
Çerçevemizin içinde herkes eşit. Bu eşitlik içinde yer alanlarla birlikte
oluyoruz. Mutlu da oluyoruz.
17 Aralık 2004 itibariyle yeni bir kavşak noktasına dayandık. AB süreci.
Sizce bu AB süreci Türkiye'de Sivil Hayatı etkiler mi? Bir fırsat yaratır mı
sivil alanla ilgili?
Yaratabilir. Zaten yaratmaya da başladı. En başta söylediğim gibi acaba bu
fırsat iyi bir fırsat mı? Yoksa biz bunları kötü anlamda kullanmaya müsait
insanlar mıyız? Bunun soru işaretleri bende fazlasıyla var. Ben bu fırsatlara
kişisel olarak çok negatif bakıyorum. Çünkü sivil toplum örgütlerinin bütün
amatörlüklerini, gönüllülüklerini, bir şey beklemeden bir şey yapma isteklerini
bence darma-duman edecek bir süreç.
ÇEKÜL'de böyle bir tehlikenin varlığını işaret ediyor. Ama benim kişisel
düşüncelerim kadar değil tabi. Türkiye açısından çok da alışık olduğumuz bir
durum değil.
Avrupa Birliği'nin bize açtığı yolda önümüze çıkan fırsatlardan
bahsediyorum. Onun için de temkinli olmak gerekiyor. Önümüzdeki yıllarda
da bu fırsatı umuyoruz ki iyi değerlendiririz. Büyük bir fırsat. Ve sadece
olumsuz olarak bakmamak lazım. Tehlike olduğunun farkında olmak yeter!
62
Bununla bağlantılı olarak son sorum. Geçmişle kıyasladığınızda
Türkiye'de sivil hayatı bugün itibariyle nasıl görüyor, nasıl
değerlendiriyorsunuz? Hatta belki bir, iki cümleyle sivil hayatın
geleceğini de yorumlamak mümkün olabilir mi?
Bence birkaç perspektif var. Bir tanesi şu: 1994-95 yıllarında üniversite
öğrencisiydim. O zaman insanlar güzel amaçlar için birlikte olabiliyorlardı. Ve
bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için hiçbir sponsor, ya da mail güç
aramıyorlardı. Ve yapıyorlardı. Sivil hareketler çok daha rahat ve özveriliydi.
İstediklerini yapabiliyorlardı. Mesajlarını da verebiliyorlardı.
Şu an bence kötüye giden bir süreçteyiz.Ama bir başka yönüyle de geçmişe
göre bu kadar insan sivil toplum örgütleriyle ilgili değildi. Sayı bu kadar çok
değildi. İlgili insan sayısı olumlu yönde artıyor. Bu artışta tek sıkıntı demin de
değindiğim gibi AB'nin bize gösterdiği yolun paralelinde bir takım yeni
insanlar da çıkıyor.
Gönüllülük biraz kayboluyor gibi. Sayısal olarak artış var. Ama geçmişe göre
de nitelikte fark var. Yine de sivil toplumculukla ilgilenen insanların çoğalması
iyi.
Bu kadar çok insan, bu kadar çok sivil toplum örgütü yoktu. Bu konu
konuşulmuyordu. Bunların hepsi çok olumlu gelişmeler. Aynı ölçüde de
tehlikeli veya dezavantajlı.
Ayrıca bizim zamanımızda insanlar sivil toplum örgütlerine inanıyorlardı.
STK'lar daha inandırıcıydı. STK'ların arkasından gidilebilirdi. Şimdi yavaş
yavaş değişiyor.
Bu bütün STK'lar için mi geçerli sizce?
Proje bazlı fon kaynaklı çalışanlar için geçerli diyebiliriz. Bir de daha farklı bir
takım STK'lar da var. Tabi ki bütün STK'lar için artan bir süreç değil. Proje
bazlı çalışanlarda bu tehlikeyi kişisel olarak görebiliyorum. Bazı
deneyimlerim bu endişelerimi doğruluyor.
* ÇEKÜL-Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı
Görkem Kızılkayak
Ekrem Tur sokak No: 8
Beyoğlu / İstanbul
Tel
: 0 212 249 64 64
Fax : 0 212 251 54 55
e-mail : [email protected]
Web : www.cekulvakfi.org.tr
63
Demokrasi Platformu*
Ali Öncü (Dönem sözcüsü)
Ali kardeşim öncelikle Diyarbakır Demokrasi Platformunu tanımakla
başlayalım istersen?
Diyarbakır'da demokrasinin 15 yıllık bir pratiği söz konusudur. Bu itibarla hem
Türkiye kamuoyu, kısmen de Avrupa kamuoyu tarafından bilinen bir yapıdır.
Diyarbakır Demokrasi Platformu ilk kez 1990'lı yılların başında 3-4 arkadaşın
düşünsel planda gündeme getirdiği bir modeldi. Tabi ki 1990'lı yılları siz de
çok iyi hatırlarsınız. Türkiye konjonktürü açısından büyük bir özgünlüğün söz
konusu olduğu bir konjonktürdü o dönem. Çatışmaların, kimi
değerlendirmeler itibariyle düşük yoğunluklu bir savaşın son derece kuralsız
bir şekilde devam ettiği koşullardaydık. İşte bu anlattığım koşullarda
Diyarbakır Demokrasi Platformu düşüncesi gündeme geldi.
Ne ön görülüyordu? Şiddetin tırmandığı dönemde sivil inisiyatifi geliştirmek
ve hayata müdahale etme anlayışından hareketle böyle bir düşünce söz
konusu oldu. Mücadele araçları, yöntemleri tamamen bağımsız ve sivil
toplum inisiyatifine dayalı demokratik ve barışçıl yöntemler söz konusu idi. Ve
büyük bir saygıyla anmam gerekir ki; Hatip Dicle'nin bu sürece katkısı çok
önemlidir. Yine büyük bir saygıyla andığım Rahmetli Vedat Aydın'ın katkıları
çok büyüktür.(Öldürülen Diyarbakır eski HEP il başkanı). Hasbelkader bizler
de içinde yer aldık. Ben de kuruluş aşamasında içinde vardım.
1990 sonrasındaki süreç ifade ettiğim gibi sivil toplumu da stabilize eden,
baskı altında tutan, sivil toplum örgütlenmesinin iradesini bölge ölçeğinde
bastıran koşullar nedeniyle kesintiye uğradı.
Oraya gelmeden önce sevgili Öncü, istersen başlangıç aşamasında
şunları da konuşalım. Kaç örgüt yer alıyor bu birliktelikte? Bunu en
başında bilelim. Ayrıca bildiğim kadarıyla Demokrasi Platformu süreç
içinde bir model haline dönüştü. Ve ilk örnek olmalı! Yanılıyor muyum?
Çok haklısınız ve çok doğru biliyorsunuz. Çünkü bu konuya özel bir önem
verdiğiniz ve yakın geçmişte de bu anlamda “Güneydoğu'da Sivil Hayat”
ismiyle çok önemli bir çalışmanız olduğunu biliyor ve takdir ediyorum.
(Güneydoğu'da Sivil Hayat, Metis Yayınları, 2001, İstanbul.).
Değerlendirmeniz bu anlamda doğrudur ve modeldi.
İlk kez programını yaptığımızda, bu programı hazırlama ve program
etrafında bir araya gelen sivil toplum örgütlerinin görüşlerini netleştirmesi bir
süre aldı. Altı aylık bir süreçti bu. Yoğunlaşarak tartıştık. Tartışma sürecinden
sonra senteze vardık. Program ve tüzük konusunda 1990'lı yıllar bölge
açısından çok zor yıllardı. Siz de bilirsiniz o yılları, birlikte yaşadık. Kesinlikle
böyle bir çıkışın sivil toplumculuk açısından yaşamsal bir öneme sahip
64
olduğunu biliyorduk. Çünkü iki cendere arasında sıkışıp kalmıştık. Üçüncü
bir alan açmaya çalışıyorduk. Bu da takdir edersiniz ki çok kolay değildi. Yani
şiddetin yaşama hükmettiği koşullarda farklı bir şeyler geliştirmek çok da
kolay değildi.
Program çalışması sırasında ilk etapta 28 sivil toplum örgütünün altına imza
attığı bir metni sadeleştirdik. Bu 28 STK'nın içinde kategorik olarak işçi
sendikaları, kamu emekçileri sendikaları, odalar, baro ve dernekler vardı.
Daha sonra tüzük ve programla birlikte kapsamlı çalışmalar da yaşandı. 28
STK sonraları 32'ye çıktı. Ve sonraki süreçte de biz bölge ölçeğinde bir
çalışma başlattık. Örneğin Mardin, Batman, Siirt, Van, Muş, Hakkari, Bingöl,
Malatya, Urfa, Adıyaman ve Antep gibi bölge illerini kapsayan bir çalışma
yürüttük. Ve bu çalışma aynı zamanda bölge illerinde de demokrasi
platformunun kurulmasını öngören bir çalışma oldu. Bölgenin bu saydığımız
kentlerindeki sivil toplum örgütlerinin yönetim kademelerince çalışmalar
yürütüldü. Diyarbakır'da oluşan Diyarbakır Demokrasi Platformunun
program ve tüzüğü kendilerine sunuldu. Görüş alış verişinde bulunuldu. Kısa
süre içerisinde bölgenin tüm illerinde de demokrasi platformları oluşturuldu.
Ve sizin de ifade ettiğiniz gibi gerçekten büyük bir memnuniyetle ama yine
altını çizmek gerekirse eksik ve aksak yönlerine rağmen Diyarbakır
Demokrasi Platformu Türkiye'de bir model oluşturdu.
Hemen bir başka sorumla şu noktaya gelmek istiyorum. Diyarbakır
Demokrasi Platformu ciddi bir Sivil Toplum Örgütlenmesi birlikteliği
gibi duruyor. Tek başına bir STK değil! Sivil Toplum Örgütlerinin bir
araya geldiği farklı bir ahenk gibi mi? Yada farklı ve ortak bir renk profili
gibi mi? Belki de bölgeden dışarıya yansıyan böyle gibi görünüyor!
Siz bu platformun görünen bu yüzünü yansıtma anlamında ve ilgi
alanınız çerçevesinde programatik misyonunuza uygun
davranabildiğinize inanıyor musunuz?
Sayın Diken tüm samimiyetimle ifade etmek isterim. Büyük zorluklar yaşadık.
Kolay değildi. Bir sivil toplum örgütünü başlı başına yönetmek zaten zor. Hem
kendi özgün alanı içinde temsil ettiği kitlenin talep ve özlemlerini pratikte
gerçekleştirmek. Hem de sivil toplum örgütü olmasından kaynaklı olarak
toplumun beklentilerinin karşısında demokratik refleks geliştirmek kolay
değildir. 32 sivil toplum örgütü farklı alanlarda farklı toplumsal yaşam
alanlarında örgütlü yapılardır. Mesleki anlamda fonksiyonel olarak
farklılıkları söz konusudur.
Şimdi siz bu kadar çok katlı olan yapıları bir sivil toplum örgütünün bileşenleri
olarak bir araya getiriyorsunuz. Uyumlarını sağlamaya çalışıyorsunuz.
Birlikte disiplin içerisinde, demokratik düzen içerisinde hareket etmelerini
sağlıyorsunuz. Bu elbette çok kolay değildir. Bunun ne kadar zor bir iş
olduğunun altını çizmek gerekir. Hele, hele demokrasi kültürünün
gelişmediği, dayanışma duygularının çok da içselleşmediği toplumsal
65
yapılarda bunun zorluğunu en iyi bilenlerden biri de elbette sizsiniz.
Bu anlamda zorluklarımıza rağmen büyük bir samimiyetle ifade etmeliyim ki,
Diyarbakır Demokrasi Platformu geride bıraktığı yıllar itibariyle çok önemli
değerler yaratmıştır. Demokrasi kültürü açısından değer yarattığına
inanıyorum. Örneğin sizin sözünü ettiğiniz ahengin, uyumun sağlanması
konusunda 32 sivil toplum örgütünün temsilcileri her ay düzenli olarak bir
araya gelirler. Meclis toplantılarını yaparlar. Farklı görüşler söz konusu
olmasına rağmen saatlerce büyük bir demokrasi kültürü içerisinde dinlenilir,
değerlendirilir, dikkate alınırlar. Sonuçlar çıkarılır. Bu çok önemlidir.
Takdir edilmeli ki bugün ülkeleri yönetenlerin bağlı oldukları mekanizmalar
parlamentolardır. Ve parlamentolarda bile demokrasi kültürünün
oturmamasından kaynaklı olarak ne tür görüntülerin kamuoyuna yansıdığını
biliyor ve görüyoruz. Ama ben bunu çok rahatlıkla ifade edeyim ki, demokrasi
platformu demokrasi ahlakının, demokratik saygınlığın yerleşmesi açısından
oldukça önemli bir yere gelmiştir.
Diğer soruya gelince, toplumsal beklentiler ve talepleri karşılama noktasında
ne yapıldı? Aksaklık, eksiklik ve yetmezlikler elbette ki söz konusu. Bu
eksikliklerin söz konusu olması bölgenin kendi konjonktüründen kaynaklı
sıkıntılardır. Platform bileşenlerinin kendi iç dinamikleri içerisindeki
eksikliklerden genel olarak bir değerlendirme yapmak gerekirse, demokrasi
platformu bu ülkede bu coğrafyada yaşananlara karşı önemli demokratik bir
refleksin misyonunu üstlendiğine inanıyorum. Ve bunu rahatlıkla da ifade
edebilirim.
Belki bu başlık altına katılımcılık ve halk desteği konusunu da
eklemeniz tamamlayıcı olabilir!
Katılımcılık konusunda Diyarbakır Demokrasi Platformuna halkın önemli bir
çoğunluğunun yaklaşımında ve dikkate alınmasında büyük bir saygınlık
olduğunu ifade edebilirim. Bunu geride bıraktığımız pratik itibariyle,
gerçekleştirdiğimiz bir dizi ve yüzlerce etkinliklerde kendimizi ortaya
koyduğumuzu ifade edebilirim. Yani Diyarbakır Demokrasi Platformu
toplumsal yapımız içerisinde özgünlüğün, saygınlığın misyonunu
üstlendiğini ve halkın bizlere yansıyan duyarlıkları olarak görüyor ve
algılıyoruz.
Hatta şuna da söylemek mümkün. Örneğin toplum bileşenlerinin kendi
aralarındaki bir takım çelişkilerinden dolayı yerel yönetimlerle sivil toplum
örgütleri arasındaki ilişkilerde yada farklı yapılar arasındaki ilişkilerin sağlıklı
yürümemesinden dolayı Diyarbakır Demokrasi Platformuna atfedilen o
saygın misyondan dolayı sorun platforma getirilir. Ve bu ilişkilerin sağlanarak
çözülmesine katkı sunulur. Bizler bunun bilincindeyiz. Bu saygınlığı korumak
ve geliştirmek durumundayız.
Katılımcılık boyutuna gelince mümkün mertebe halkla bütünleşme,
ezilenlerle, sömürülenlerle, kişisel ve toplumsal hakları gasp edilenlerle
66
bütünleşmeyi hedef olarak önümüze koymuşuz. Ancak bu konuda başarı ve
başarısızlık kavramlarının içini açarken bunun takdiri ve değerlendirmesi
bizim dışımızdaki diğer sivil toplum örgütlerinin yada halkın
değerlendirmesinin daha sağlıklı olacağını düşünüyoruz.
Ama yine de kurumsal işleyişiniz devam ederken bunun yansımalarının
hissiyatı vardır. En azından sizi, çalışmalarınızda tetikler veya frenler.
Şunu söylemek isterim. Sizin de iyi bildiğiniz gibi yüzlerce panel, konferans,
toplantı yaptık. Örneğin Diyarbakır Demokrasi Platformunun yaptığı
konferanslar ve panellerde büyük bir halk ilgisinin olduğuna tanık oluyoruz.
Salonlar tıklım tıklım doluyor. Mitingler düzenlediğimizde orada profilimizi net
olarak yansıtıyoruz. Zaman zaman toplumsal yaşam duyarlığında med-cezir
olayları yaşanır. Bir dönem çok iyi performans sergilersiniz. Çünkü toplumsal
koşullar çok iyi durumdadır, lehinizedir. Kimi zaman da toplumsal koşullar
aleyhinizedir. O durumda da bir bakarsınız ki, o beklentileri
karşılayamazsınız. Biz de pratikte kendimizi gerçekleştirirken ortaya çıkan
profili gördüğümüzde ona göre kendi içimize dönüp değerlendirmelerimizi
yapıyoruz. Tabii ki halkın büyük bir katılımı ve ilgisi söz konusu olduğu zaman
bu bizleri daha üst düzeyde coşkulandırmakta ve moral vermektedir. Ama
dediğimiz gibi halkın katılımı açısından biraz da dar bir profilden bir durumla
karşılaştığımızda bunu çok ciddi olarak platform meclisinde değerlendirip
nasıl aşacağımızı konuşuruz.
Yani sorun, neden sebep analizi gibi çalışmalar mı?
Evet kesinlikle aynen öyle.
O zaman şu soru akla geliyor. Devletin resmi kurumlarının Diyarbakır
Demokrasi Platformuna bakışı nasıl? Zaman dilimi içinde geriye dönüp
son 15 yılı demokrasi platformu açısından dışardan bakan biri olarak
izlediğimde ilginin bazen olumlu bazen de mesafeli olduğunu
görebiliyorum.
Aslında bu durumu dönemsel olarak değerlendirmek gerekir. Siyasal
atmosferin gelişmesine bağlı olarak süreç kendi içerisinde dönemlere
ayrılmıştır. Örneğin Diyarbakır Demokrasi Platformunun pratiği açısından bir
dönem Diyarbakır yerel yönetimlerinin, idari mekanizmalarının, Vilayet başta
olmak üzere çok olumlu bir ilişkinin geliştiğini ifade etmek mümkün.
Siz de çok iyi hatırlarsınız ki sayın Vali Doğan Hatipoğlu'nun 1995'lerde
Diyarbakır Valisi olduğu dönemlere denk geliyor anlattığım tarih. O dönemde
Diyarbakır Demokrasi Platformu olarak biz, hem devletin yerel koşullarda
temsili anlamda en önemli mekanizması olana vilayetle çok olumlu ve samimi
67
ilişkiler içerisinde olabildik. Diğer yerel kurumlarla da bu diyalog devam etti.
Biz o dönemde Diyarbakır'da siz de çok iyi hatırlarsınız 1993 yılının 3-5 Aralık
tarihleri arasında Diyarbakır'da 3 gün devam eden “Demokrasi Kurultayı”nı
gerçekleştirdik. Bu gerçekten bizler açısından dönüm noktasıydı. Çünkü
Türkiye'nin siyasal tarihine, sivil toplum örgütlerinin geçmişine bakıldığında o
kadar kapsayıcı, geniş, disiplinli ve içerik açısından da dolu, dolu bir kurultay
gerçekleşmemişti. Siyasi partilerin hemen tümünün temsil edildiği, STK'ların
farklı eğilimlerinin temsil edildiği bir kurultay yapıldı.
Bu kadar geniş bir organizasyonu çok rahatlıkla o tarihlerde
gerçekleştirebilmek sadece ve sadece Diyarbakır Demokrasi Platformunun
bakış açısına bağlamak da çok doğru olmaz. Evet başarı söz konusudur.
Ama burada dediğim gibi yerel yönetimler ve vilayetin diyalogu da çok
önemliydi. Fakat sayın vali Doğan Hatipoğlu'nun merkeze alınmasından
sonra Diyarbakır Demokrasi Platformu çok zorlu bir döneme girdi. Ve çok ağır
bedeller de ödedik.
Biraz da mütevazılığı bir taraf bırakıp, Diyarbakır Demokrasi Platformunun
bileşenlerinin temsilcilerinin onlarca kez göz altına alındıklarını ifade edelim.
Gece yarıları evlerinden alındılar. Şu anda platformu oluşturan sivil toplum
örgütleri temsilciler hakkında açılmış davalar 1000'in üzerindedir.
Hakkımızda açılmış 1128 dava var. 500'ün üzerinde sürgün edilenler var.
Duyarlı STK temsilcileri ve aktif üyeleri öteki sayıldı. Hatta bir bakış açısı
itibariyle de “bölücü, terörist” gibi algılanmaya, görülmeye başlandık. Ve
bunun en ağır bedellerini de ödedik.
Halen o atmosferlerden çok da çıkmış değiliz. Fakat Türkiye'nin Avrupa Birliği
süreciyle kabuk çatlatıldı. Bir değişim talebinin tabandan halktan geldiğini
görüyoruz. Merkezi otoritenin de bu değişimi öngören bir pozisyonda olmakla
birlikte toplumsal talep ve beklentilerin tümüne cevap olabilecek köklü bir
siyasal zihniyet anlayışına gittiğini bu aşamada ifade etmek biraz zor.
O zaman birbirini tamamlayan iki soru ile devam etmek isterim sayın
Öncü. Geçmişle kıyasladığınızda STK'cılık bugün hangi noktadadır?
İsterim ki demokrasi platformu örneğinden yola çıkarak açıklayasınız.
Gerçi olumlu bir rotaya girdiğini ifade ettiniz ama, biraz açmanızı
istiyorum. Bugün varılan noktayı ifade etmeye, 17 Aralık 2004 itibariyle
girilen Avrupa Birliği sürecini de katmak gerekir mi? Bu süreç acaba ne
ölçüde STK'cılığı etkileyecek?
Bu sürecin çok önemli gelişmelere yol açabileceği, Türkiye'nin idari, sosyal,
siyasal, kültürel hatta ekonomik yaşamında önemli ve pozitif gelişmelere yol
açabilecek bir süreç olduğunu düşünüyorum. Ancak bu sürece sivil toplum
örgütlerinin müdahil olabilmeleri bu süreci pozitif anlamda değişime
götürebilecek bir ağırlık koyabilmeleri gerektiğine inanıyorum.
Yani altını çizmemiz gereken husus, açık ve net olarak ifade etmek gerekirse,
sivil toplum örgütleri kendi rollerini bu değişimi gerçekleştirebilecek şekilde
68
oynayamadılar. Bu bir realitedir. Türkiye'deki sivil toplum örgütlenmesini,
Türkiye'deki sivil toplum anlayışıyla karşılaştırdığımızda aradaki uçurumun
ne kadar büyük olduğunu hemen görebiliyoruz. O nedenle böyle bir süreç
başlamışken, dış dinamiklerin müdahalesi, iç dinamiklerin kendini ortaya
koymasıyla birlikte ortaya çıkan bu süreci bizim sivil toplum örgütleri olarak
dört elle sarılıp tetiklemek ve daha ilerilere taşımak ve gelişmenin önündeki
engellerin aşılması için bana sorarsanız merkezi otoritelerle diyalogu da
geliştirerek ağırlığımızı koymamız gerekiyor.
Yani sürecin kesintiye uğramasının sorumluluğunu sadece merkezi
hükümetlere yüklemek çok doğru değildir. Çünkü toplumun talepleri ile
merkezi hükümetlerle siyasal otorite arasındaki köprüyü kuran sivil toplum
örgütleridir. Sivil toplum örgütleri bu noktada rollerini oynayabilmelidirler.
Kendilerini geliştirebilmelidirler. Yine pozitif ve nitel anlamda da kendilerini
geliştirebilmelidirler. Bu yapıldığı zaman zaten merkezi otorite de kendine bir
pozisyon alacaktır. Sivil toplum örgütlerinin bu çıkışı ve bu müdahalesi
karşısında yön arayacaklarına da inanıyorum.
Tabii ki 17 Aralık sonrasını da gerçekten önemsemek gerekir. Türkiye'nin
özgürlüğü açısından diğer temel bir olguyu da göz ardı etmemek gerekir. Yani
bir yanda 17 Aralık sonrası süreç rotasına girmişken, Türkiye'de değişim
iradesi çok net olarak ortaya çıkmışken; bunun sekteye, kesintiye
uğramaması için bize göre Türkiye'nin diğer temel sorunları ile birlikte Kürt
Sorununun da barışçıl ve demokratik çözümü gündemleşmelidir. Ve bu
konuda demokratikleşme süreci başlamalıdır. Neden denirse, nedeni şu; iç
barışını tesis edemeyen bir toplum, bir ülke, çok başarılı bir şekilde
demokratikleşme anlamına gelen batı uygarlıkları içindeki yerini alabilmesi
çok olanaklı olmuyor.
Yani Kürt sorununun çözümü demokrasi platformunun da öncelikleri
arasında veya en başında mıdır?
Evet, en başat sorundur. Yani biz tek, düz anlayış ve mantıkla hareket
etmiyoruz. Kuşkusuz Türkiye'nin ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, işsizlik,
istihdam, sağlık, eğitim, çevre gibi son derece yaşamsal sorunları vardır.
Bunlar temel sorunlardır. Bunlar mutlaka çözümlenmesi gereken sorunlardır.
Ve bunların çözümü için STK'lar katkı sunmalıdırlar. Perspektif
sunabilmelidir. Alternatif programlar da sunabilmelidirler.
Ama bununla birlikte bütün bu sorunların çözümsüzlük kaynağında yatan
Kürt sorunu devasa bir sorun da vardır. Bu sorunu görmezlikten gelerek bunu
bu güne dek sürdüren politik bir anlayışla yok sayarak Türkiye'nin 17 Aralık
sürecinden sonraki süreci rahatlıkla sürdürebilmesi çok da olasılıklı
olmadığının altını çizmek istiyorum.
Sayın Diken siz de bu bölgede yaşıyorsunuz. Entelektüel bir şahsiyetsiniz.
Bu konulara duyarlı birisiniz. Bakın, son 20 yıllık süreci projeksiyona
tuttuğumuzda ne kadar büyük kayıpların, büyük acıların yaşandığını hepimiz
69
çok iyi biliyoruz. Mağdur ve tanıklarıyız. Eğer Kürt sorunu denilen sorun
diyalog yoluyla demokratik bir tartışma zemininde konuşulmasına,
tartışılmasına çözüm önerileri yolunda olanak sağlanmış olsaydı şu olacaktı.
Bize göre Diyarbakır Demokrasi Platformu bakış açısıyla 4000'inin üzerinde
köy yakılıp yıkılmayacaktı. Şiddet yaşanmayacaktı. On binlerce insanımız
yaşamını yitirmeyecekti. Ve bugün resmi rakamlara göre 20 yıllık süreçte 200
milyar dolar bu savaş batağında heba olmayacaktı. Eğitime, sağlığa,
kalkınmaya, istihdama harcanacaktı. Ama ne yazık ki tarihsel perspektif
içerisinde de baktığımız zaman sorunun demokratik bir tarzda tartışılmasına
olanak sağlanamadı.
Tarih boyunca bu sorun özel yasalarla yok sayıldı. Dêrsim, Tunceli
kanunlarıyla, sıkıyönetim kanunlarıyla, mecburi iskân kanunlarıyla hep yok
sayılmıştır. Hep resmi bir bakış açısıyla yok sayılmaya devam edilmiştir.
Şimdi geldiğimiz noktada, yani dünyanın 21. yüzyılında yaşamı sarsan
demokratik girişimlerin yaşandığı dünya ölçeğinde Türkiye de artık bu
değişimleri öngörerek dünyanın demokratik yapısı içerisinde yer aramak
zorundadır. Zaten bunu da en azından beyan etmiştir. Tanzimat'tan bugüne
kadar böyle bir çaba söz konusudur. Bugün önemli bir noktaya gelindi. Bu
önemli gelişmeyi hepimizin aklı selim düşünerek sahiplenmesi gerekiyor.
Çatışma kültürünü bir taraf bırakarak, dayanışma ve diyalog kültürünü esas
almamız lazım. Türkiye'nin temel sorunlarıyla birlikte Kürt Sorunu da
Türkiye'nin son derece önemli bir temel sorunu olduğunu kabul görerek bunu
demokratik tartışma zeminine olanak sağlayacak bir çıkışa ihtiyaç var.
Son olarak bu noktada şunu söylemek istiyorum. Bu, Türkiye'nin AB süreciyle
ilgili olarak kaygılarımızı belirtirken bakınız Türkiye'den önce benzeri
toplumsal koşullar altında olan ülkelere baktığımız zaman etnik nitelikli
sorunlarını demokrasi rejimi içerisinde eksiksiz bir şekilde çözmüşlerdir. İşte
yanı başımızda Yunanistan, Portekiz, İspanya çözmüşler. Bu ülkeler de
bugün AB içinde çok önemli söz ve karar sahibidirler. Ekonomilerini düzlüğe
çıkarmışlar. Ulusal kalkınmalarını sağlamışlar. Çağdaşlaşmanın,
demokratikleşmenin sembolleri olmuşlardır.
Eğer Türkiye gerçekten AB içinde yer almak istiyorsa kendi iç kamuoyuna
yönelik olarak kendi ulusal ve toplumsal yapısı içerisinde Kürt sorununu
mutlak anlamda bu ülkelerde olduğu gibi çözmek zorundadır. Bizim
Diyarbakır Demokrasi Platformu olarak her zaman ifade ettiğimiz bir şey
vardır. Bu konuda dayanışmadan yanayız. Diyalogdan yanayız. Ve
demokratik katkı sunmaktan yanayız. Çağrılarımız da bugüne kadar hep bu
yönde olmuştur. Biz şuna inanıyoruz. Şiddetsizlik mutlaka ve mutlaka esas
alınmalıdır. Şiddetin yöntem dışına çıkarılması için sosyal koşullar
yaratılmalıdır.
Ne yapacaksınız? Çok basit. Biz Diyarbakır Demokrasi Platformu olarak
iddia ediyoruz. Eğer bugün siyasal iktidar Kürt sorununun demokratik
tartışmasına olanak sağlayacak düzenlemeler yaparsa, bir genel af
çıkarırsa, biz bu konuda sorumluluk da üstlenerek açık söylüyorum
70
sorumluluk da üstlenerek şiddetin yöntem dışına çıkarılması konusunda,
şiddetin potansiyel tehdit olmaktan çıkarılabileceğine inanıyoruz.Bu konuda
da risk alıyor, sorumluluk üstleniyoruz. Yeter ki hükümet bu konuda samimi
olarak bir adım atsın.
Bu söylemleriniz sivil toplum örgütçülüğünün çok ama çok ötesinde.
Aslında epeyce de ilerisinde söylemler. Hatta siyasal söylemler.
Sanırım bunlar biraz da bölgenin gerçeklerinden kaynaklanan
problemlerle ilgili mi? Farklı bir sivil toplumculuk modeli olarak mı
algılamak gerek! Ne dersiniz sayın Öncü!
Çok haklısınız. Biz şunun bilincindeyiz. Bakın sivil toplum örgütlerinin
fonksiyonları, işlevselliği ile bölgedeki sivil toplum örgütlerinin pozisyonu ve
işlevsellikleri zaman zaman farklılık arz ediyor. Bu farklılığı da doğru
değerlendirmek gerekiyor. Şimdi eğer toplum yaşamına şiddet girmişse,
eğer toplum yaşamını atomize eden, parçalayan eğer şiddet olgusu söz
konusu ise sizin sivil toplum örgütü olarak önceliğiniz değişebiliyor.
Burada gerçekten hakkaniyete uygun eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik ve
barışçıl bir ortam olmuş olsaydı bugün siz bunları belki bizlere
sormayacaktınız! Bu soruları yöneltmeyecektiniz. Diyecektiniz ki, sivil toplum
örgütü olarak örneğin, TES-İŞ sendikasının enerji politikasına yaklaşımı,
özelleştirmeye yaklaşımı nedir? Bu konulardaki çabalarınız nelere denk
düşüyor gibi. Diye soracaktınız. Ve tabii ki biz de size bu yönde cevaplar
verecektik. Ama bugün hayatı stabilize eden, insanlarımızı yerinden
yurdundan söküp atan, binlerce köyü yakıp yıkan, binlerce insanımızın
yaşamının yitmesine neden olan ve ekonomiyi çökerten, bölgenin en önemli
kaynağı hayvancılığı tarımı bitiren, çevreyi yok eden savaş olgusu söz
konusu. Ve halen bunun tehlikesi de geçmiş değil. Yaşanan travmaları halen
onarmış değiliz sayın Diken.
Belki bu şunu da tetikliyor mu? Bölgede halkın siyasal tercihleri
konusunda siyasal temsiliyetin önünde sıkıntıların yaşanması, bölgede
sivil toplum örgütlerine farklı misyonlar yüklenmesini ve
yükümlenmesini beraberinde mi getiriyor demeye getiriyorsunuz!
Çok doğru. Şimdi hep çok doğru diyorum dikkat ederseniz. Çünkü siz de
bölgede hayatın içindesiniz. Ve özellikle bölgede sivil toplum örgütlerinin
konumunu, durumunu, pratiğini çok yakından bilen ve sivil toplumculuğun
bizatihi içinde olan bir arkadaşımızsınız. Bizlerin zaman zaman ifade etmek
istediklerimizi de belirtiyorsunuz.
Şimdi bakın eğer siyasi partiler yasasında şöyle bir reform olmuş olsaydı,
bütün toplum bileşenlerine adaletli temsiliyetlerinin parlamentoda
temsiliyetlerini sağlayan bir yasal düzenleme olmuş olsaydı, emin olun ki her
şey çok rahat çözüme kavuşurdu. Örneğin siyasal partiler için yüzde 10
71
barajı çok yüksek bir rakamdır. Siyasal katılımın önünde çok ciddi bir
engeldir. Yani bizim bütünleşmek istediğimiz ve model aldığımız batıda bu
böyle değildir.
Bölgede olan şu; yüzde 60-70-75 oy alıyorsunuz. Ama temsil
edilemiyorsunuz. Yüzde 75-80 gibi ezici çoğunluğun temsiliyetini almış olan
bir parti olarak sizin yerinize sizi temsil etmeyenler parlamentoya milletvekili
olarak seçilmiş sıfatıyla gidiyorlar. Ve bu seçilenlerin Diyarbakır Demokrasi
Platformu açısından meşruiyetleri çok açık olarak tartışma konusudur.
Belki seçilmeleri yasal ama meşru değildir diyorsunuz sanırım!
Evet, evet. Yasaldır ama hukuki meşruiyet açısından da tartışmalıdır. O
nedenle çok doğru ve çok önemli bir noktaya temas ettiniz. Eğer yüzde on'un
altında bir baraj söz konusu olsa yada baraj denilen illet hiç olmasa bütün
toplum kesimlerinin parlamentodaki adaletli temsiliyeti söz konusu olsaydı
Diyarbakır Demokrasi Platformu çıkıp siyasal angajman içerisinde olamazdı.
Bu talepleri dile getirmez/getiremezdik. Ama samimi olarak ifade edeyim ki
böyle bir durum yok! Toplumun bu alandaki beklentilerini hangi araçlarla dile
getireceksiniz sorarım. Ya STK'lar getirecek. Yada parlamento dışındaki
siyasal partiler üstlenecek. Veya farklı toplumsal kesimler mutlaka dile
getireceklerdir. Çünkü toplum bileşenlerinin vazgeçilmez talepleridir bunlar.
Halkın bölgedeki STK'lardan beklentileri bu yönde mi acaba? Sizin
anlatımınızı ben en azından böyle anlıyorum!
Kesinlikle doğrudur.
Son olarak şunu öğrenmek istiyorum. Başta söylediniz ama yine de
sorayım. Diyarbakır Demokrasi Platformunun model olduğunu
anlattınız. Bölge illerinde de örnek alındığını ifade ettiniz. Bu çerçevede
Diyarbakır Demokrasi Platformu kendi dışındaki diğer Demokrasi
Platformlarıyla ve başka sivil toplum kuruluşlarıyla ulusal yada
uluslararası partner ilişkileri geliştirebiliyor mu? Ortak bir takım
etkinlikler oluyor mu? Yada yapılamıyorsa bunun önündeki engeller
nelerdir?
Evet kuşkusuz biz bölgedeki diğer STK'larla, diğer demokrasi platformları ile
ciddi ilişkiler içindeyiz. Bunun somut pratiğini de geçmişte ve bugün halen
yaşıyoruz. Örneğin biz bölgenin 22-23 ilinde örgütlü olan sivil toplum örgütleri
ile demokrasi platformları ile çoğu kez ortak bir duruşu sergiliyoruz. Toplumun
ortak taleplerini ifade eden konularda deklarasyonlar yayınlıyoruz. Birlikte
paneller yapıp raporlar hazırlıyoruz. Ülke yönetimine birlikte bu raporları
sunuyoruz.
Başbakan'a, Cumhurbaşkanı'na varıncaya kadar çok idealize edilmiş bir
72
düzeyde olmasa bile organik ilişki ve ortaklaşma pratiği devam etmektedir.
Platformlar açısından bu böyledir. Biz bölge demokrasi platformlarını
önümüzdeki sürecin önemine, değişim dinamiklerine daha uygun hale
getirmek açısından da bir takım konferanslar, paneller düşünerek daha
dinamik bir yapıyı nasıl ortaya çıkarabileceğimizin hazırlık ve çabası içinde
olacağız.
Ama platform üyesi olmayan diğer kurumlarla geçmişte de bugün de
diyaloglarımızın olduğunu rahatlıkla ifade edebilirim. Örneğin Diyarbakır'da
biz toplumu ilgilendiren, bölgeyi ilgilendiren önemli bulduğumuz sorunlar
konusunda kesinlikle defalarca bu örgütlü yapılara gitmişizdir. Örneğin
Ticaret ve Sanayi Odası gibi kurumlarla defalarca görüştük. İhtiyaç oldukça
siyasi partilerle de görüşüyoruz. Sermaye gruplarıyla görüşmelerimiz oluyor.
En azından bir dayanışma ve diyalog kültürü gelişmesi anlamında da birebir
ilişki olduğunu ifade edebilirim. Çoğu kez de birlikte hareket ettiğimizin somut
göstergesi olarak da ortak metinler yayınlamış durumdayız. Ama bizim
açımızdan bu ilişki çok da arzu ettiğimiz noktada değildir. Halen bir takım
hassasiyetler vardır. Bu süreç bana göre eğer rotasında ilerler ise kesintisiz
gelişirse her birimiz istenilen düzeyde katkı sunabilirsek bu hassasiyetler de
kendiliğinden ortadan kalkacaktır.Ve bu ilişki ağı daha iyi bir şekilde
örülebilecektir. Bizim arzumuz ve pratiğimiz bu ilişkinin daha da üst düzeyde
gerçekleşmesidir. Yani platform üyesi olmayan bölge genelindeki Diyarbakır
özgülündeki kurumlarla daha samimi ilişkiler içerisinde olabilmektir.
Birlikte bir toplumsal verimliliği ortaya çıkarabilmektir. Bunu oldukça
önemsiyoruz. Bu ilişkiler Türkiye'nin değişimi açısından da önemlidir. Altı
çizilmelidir.
Uluslararası ilgiyi nasıl yorumluyorsunuz? Dışarıdan gelen heyetler sizi
bir referans gibi algılıyor. Türkiye kamuoyunda da bu durum merak
nedeni. Çok ziyaretçiniz oluyor gibi. Bazı iş birliği önerileri de geliyor
mu? Bunun sizce olumlu yada olumsuz yanları var mı?
Şimdi tabi bizim algılamamız açısından çok önemsiyoruz. Ve çok pozitif
görüyoruz. Ama tabii ki yerel ve resmi makamların algılamasını çok pozitif
değil. Farklı değerlendiriyorlar. Hatta İnsan Hakları Deneği platform üyesidir.
Yabancı heyetlerle yaptığı görüşmeler nedeniyle soruşturma geçiriyor. Yani
bu dünyanın hiçbir yerinde olmaz. Çağdaş demokratik değerlerle izah etmek
mümkün değil. Hatta bu durum çağın utancı ve ayıbıdır da!
Kimin kiminle görüşeceğine halen yerel resmi makamlar icazet veriyorsa, ya
da trafik polisi örneğindeki gibi şurada dur, şurada geç şeklinde bir anlayış
kabul edilemez. Ve bu Türkiye'ye zarar verir. Bu nedenle iki çerçevede
soruna bakmak gerek. Bizler sizin de ifade ettiğiniz gibi her zaman
uluslararası çalışma gruplarıyla, STK'larla birlikteliği dayanışmayı ve ilişki
geliştirmeyi önemsemişizdir. Bu konuda önemli deneyimimizin olduğunu
ifade etmek gerekir. Ve geride bıraktığımız uzun yıllar itibariyle STK'lar ile bir
73
araya gelerek Türkiye'nin temel sorunlarını kendileriyle paylaşmışızdır. Bu
pratiğe katkılarının ne olabileceğini de birlikte kararlaştırmışız. Bu ilişki
devam etmektedir. Hatta iki yıldan beridir gündemimizde şu var.
Medeniyetler Buluşması gibi devasa bir projemiz söz konusu. Ne yazık ki bu
projeyi hayata geçirme konusunda son derece önemli sıkıntılar içerisindeyiz.
Finansmandan tutun organizasyonun diğer detaylarına varıncaya kadar
sıkıntılarımız var. Arayışlarımız da devam ediyor.
Diğer çerçeveye baktığımızda halen buraya gelen bizlerle ilişki geliştiren
yabancı STK'lar Diyarbakır sokaklarında izleniyor. Ne konuştuklarımız
merak ediliyor, v.s. İşte bunlar sıkıntı kaynağıdır. Olmamalı! Umuyor ve
diliyorum ki bunlar da kısa sürede aşılır. Demokrasi rayına oturur. Herkes
eteğindeki taşları döker ve rahatlar.
Demokrasi platformunun felsefesi barış felsefesidir. Demokrasi, çoğulculuk,
katılımcılık, eşitlik, adaletin tecellisi felsefesidir. Biz bu konuda üstümüze
düşeni yerine getirmek çabası içinde olacağız. Bugüne kadar resmi
kurumların Diyarbakır Demokrasi Platformuna yaklaşımları olumlu olmadı.
Gün gelecek daha iyi anlaşılabileceğiz. Türkiye'nin aydınlık geleceğine ne
kadar bağlı olduğumuzu herkes görecek. Katkılarımızı toplumlar tarihi
açısından herkes görecek buna inanıyorum.
Son sorum ve gerçekten bitiyor. Türkiye'de Sivil Hayat ismiyle kitap
olacak konuştuklarımız. Demokrasi Platformu adına Türkiye'de Sivil
Hayatı nasıl görüyorsunuz? Aynı zamanda sivil hayatın bugünü ve
geleceğini de!
Ben Türkiye'deki mevcut sivil hayatı yeterli bulmuyorum. Bunu geliştirmek,
sivil topluma daha fazla önem vermek, sivil toplumun geliştirilmesine yönelik
köklü değişiklik ve değişimi yaratacak projelere sahip olabilmek gereklidir.
İnanıyorum ve kendimizi bu konuda gözden geçiriyorum. Gelecek
konusunda da umutluyum. Yarın eminim bugünden daha iyi olacak.
Ve sizin gibi sivil hayatı önemseyen, sivil toplum anlayışını, mücadelesini
önemseyen bu konularda büyük emekler verenler oldukça gelişme daha iyi
olacak. Yürekten inanıyorum.
* İletişim Adresi
Ali Öncü (Dönem sözcüsü)
Tel
: 0 412 229 39 94
e-mail : [email protected]
74
Dicle-Fırat Kültür Merkezi*
Edip Berk-Başkan
Hasan Şeker-Başkan Yardımcısı
Önce Dicle-Fırat Kültür Merkezini tanıyarak başlayalım. Hangi
ihtiyaçtan doğdu? Hangi temellerin üzerine bina edildi? Neler yapar
merkeziniz?
Edip Berk : Dicle-Fırat, yılların birikim ve ihtiyacından kaynaklanan bir kültürsanat girişimi. Daha önceleri, özellikle son 25 yıldır, 12 Eylül 1980'den bu
yana sivil toplum hareketliliği alanında çok arzulanan şeyler yoktu. Bu alan
rahatlıkla çalıştırılmıyordu da! 1993 ve 1997'de iki kez Diyarbakır'da
Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) kuruldu. Kısa bir süre içerisinde iki
girişim de kapatılmakla sonuçlandı. Hatırladığım kadarıyla yöneticileri de
tutuklandı.
Şimdilerde Diyarbakır bir milyon nüfusa sahip bir kent. Okuyanı, gençliği,
sanat ve kültür ilgilisi çok olan bir yer. Diyarbakır tarihte de bir kültür kenti
olarak biliniyor. Biz böyle bir ihtiyacın ve boşluğun olduğunu biliyorduk.
Buradan yola çıkarak böyle bir kültür-sanat merkezini kurmanın buradaki
insanın ciddi bir ihtiyacına karşılık vereceğini de algılamıştık. Buranın
kuruluşunun özellikle Olağanüstü Hal Bölge Valiliğinin kaldırılması sürecine
denk getirdik. OHAL 2002 Kasım ayında kaldırıldı. Biz de burayı 2003'de
kurmaya başladık. 2002'de Diyarbakır sur içinde şimdi içinde yer aldığımız
eski tarihi dokusu olan bu binayı kiraladık. Avukat, yazar, iş adamı ve değişik
mesleklerden bir grup arkadaşla birlikte bir girişim olarak başladık. Daha elit
kesimden çok, halkla birebir ilişki kurabileceğimiz böyle eski şehir dokusu
içerisinde sokaklar arasında bir mekânı tercih ettik.
OHAL kalktı. Hemen bir ay sonra da bu binanın tadilat çalışmalarına
başladık. İhtiyacımıza uygun hale getirdik. Kütüphane için bir bölüm ayırdık.
Atölyeler için sınıflar oluşturduk. 2003 Nisanına doğru da açılışımızı yaptık.
Şirket olarak kurulduk. Ama kâr amacı gütmekten çok sosyal amaçlı
olduğumuzu da deklare ettik.
Hasan Şeker : Aslında bir milyonluk bir kentin son yıllarda yaşadığı travmalar
kentte ciddi kültürel boşluk yaratmıştı. Çatışma ortamı bu yönlü ihtiyacı ikinci
plana itmişti. Ama kentte çok ciddi bir ihtiyaç da vardı. Kent, kültürel, sanatsal
çalışmalara susamıştı. İnsanları belki de o travmadan kurtaracak en temel
çıkışlardan biri de sanatsal çalışmalar olacaktı. Bu belki de uzun süre ihmal
edilmişti. Hem de tüm kesimler tarafından. Çok fazla gereksinim de sanki
duyulmamıştı. Diyarbakır'da büyük bir üniversite var. Dicle Üniversitesi.
Yaklaşık 15 bin öğrencisi var. Ama sanatsal çalışmalar daha çok kafelerde
yürütülüyordu. Bu kafeleri elbette küçümsemiyorum. Onlardan ihtiyaçtan
doğmuştu zaten. Sanatı oralardan çıkarıp biraz daha halkla buluşturmak
gerekiyordu. Böyle bir ihtiyaç da vardı. Yine gençliğin bu tür çalışmaları
75
yapacağı yerler de yoktu. Onlara yol göstericiler de yoktu. Bu anlamda DicleFırat bir işlevselliğe de büründü.
Geçen yıl (2004) ilkokul çağından üniversitelilere kadar yaklaşık 800 genç
üçer aylık devreler şeklinde çeşitli dallarda sanat eğitimi ve etkinliklerine
katıldılar. Bunların bir kısmı kalıcı olup çalışmalarını devam ettiriyorlar. Bir
kısmı da eğitimlerini bitirip ayrılıyorlar. Giderek hem bir ilgi oluşuyor. Hem de
yapılan etkinliklerin, yaşanan toplumsal travmayı hafifletici etkisini görüyor,
izliyoruz. İnsanlar aktiviteleri ile farklı alanlara yöneliyorlar.
Edip Berk : Bir ekleme daha yapmama izin verin. Biz kuruluşumuzdan hemen
sonra çok büyük bir akına uğradık. İlgi odağı olduk. Bir anda 11-12 yerel
müzik grubu, hatta 20'ye yakın müzik grubu başvurdu da, kısıtladık. Bütün
amatör tiyatro grupları bizim çatımız altına girdi. Resim alanında 100'e yakın
insan bize geldi. Sinema alanında hemen ciddi bir grup oluştu. Bir anda 5000
kişiye yakın bir kitlemiz olmuştu. Bunun nedeni de; birincisi çok ciddi ihtiyaç
vardı. Ve biz bu ihtiyaca doğru cevaplar veriyorduk. Biz siyasi bir kurum
değildik. Daha çok bir kültür, sanat kurumu olduğumuzu her fırsatta dile
getiriyorduk. Bu alanda ciddi olarak profesyonelleşerek gelişmeyi
hedeflemiştik. Bir de şu vardı; dışarıdan sırf sivil oluşum olsun diye ortaya
çıkmamıştık. Hani devletin bu türden laf olsun diye çabaları var ya! Biz öyle
olmak amacıyla ortaya çıkmamıştık. İşte bu duruşumuz bizi tam anlamıyla bir
sivil toplum örgütü haline dönüştürdü. Bu duruşu görenler ciddi bir emek,
çaba ve sanatsal birikimin tüm gerekliliğini fark ettiler. Ve daha çok yöneldiler.
5000 kişilik bir ilgi odağı olmak, zamanla tuttuğumuzun da kanıtı oldu.
Peki o halde şuraya gelelim. Aslında ip uçlarını verdiniz. Bir sivil toplum
hareketi olarak Dicle-Fırat'ı nasıl tanımlıyorsunuz? Bu tanımlama ve ilgi
alanınız ölçeğinde başta belirlediğiniz misyonunuza uygun
davranabiliyor musunuz? Dediniz ya, siyasetle çok haşır, neşir
olmayan, daha çok sanat ağırlıklı bir misyon! Bu misyona uygunluk ne
durumda! 2,5 yılı değerlendirirken geride kalan ne?
Edip Berk : Şunu fark ettik ki, kültür ve sanat iki farklı kavram. İki farklı üretim.
Bu kadar çok derin boyutların olduğunu çalışmalara başladıktan sonra
anladık. Kültürden, sözlü tarihten tutun, gelenekselleşmiş çabalara
varıncaya kadar; çocuk yetiştirmeden tutun, kayıt altına alınmamış işlere
varıncaya kadar çok ciddi bir zenginlik var. Hatta ilk yaptığımız işler halkın
üretimlerini ortaya çıkarıp ilgilisiyle buluşturmak oldu. Aslında itiraf etmek
gerekir ki, kültür alanında çok fazla da yetkinleşemedik. Çok ciddi bir
sosyolojik alan araştırmasına ihtiyaç var. Büyük kadrolar da lazım. Finans ve
sunum boyutu da var tabii.
İşin bir diğer boyutu da sanat alanıydı. Sanat işi biraz daha bireysel ve
grupsal üretim. Ama güncel üretim aynı zamanda. Sanat alanında daha
somut daha hızlı daha net ürünler ortaya koyabildik. Bu alanda yoğunlaştık.
76
Kültür alanında henüz işin başında olmakla birlikte, sanat da yol ket ettik.
Aslında kültürde biraz geleneksel dengbêjlik konusunda yol aldık.
Dengbêjliği yeniden gündeme getirdik.
Diyarbakır'da düzenlenen Edebiyat Günleri ve Kültür-Sanat
Festivallerinde Büyükşehir Belediyesi'ne, Dicle-Fırat'ın katkıları da
oldu mu acaba? Ben oldu diye biliyorum. Birazcık katılımcılık boyutunu
da işin içine katarak bu boyutu da konuşalım mı?
Hasan Şeker: Ben birazcık objektif kriterlerle devam edeyim. Aslında ne
kadar ve ne yaparsanız yapın bu denli politize bir ortamda kendinizi güncel
politik gelişmelerin dışında tutamıyorsunuz. Bu toplumdan gelen bir baskıdır.
Sizi politize ediyor. Politik alana yönlendiriyor. Hem de sanatsal üretimlere
yansıyor. Aslında devletin yaklaşımı da aynı tarzda. Söylem ve davranışlarla
teorize ediyor. Halen de bu sıkıntılar tam aşıldı denemez.
Böyle olunca kendi asıl ilgi alanımıza tam yoğunlaşamadık. Uzun süre
bocaladık. Bu bocalama süreci elbette verimi de düşürdü. İkincisi Edip'in de
dediği gibi bu sıkıntılar sanatsal üretime de yansıyor. Sanatsal üretimle de
asıl hedeflenen daha çok yerel kültürü biraz daha işlemek bunu biraz
evrensel ölçülerle yorumlamak gerekiyor.
Edip Berk : Aslında belki sansürlemeden estetize etmek şeklinde formüle
edilebilir.
Hasan Şeker: Evet. Tam da öyle. Güncel politik gelişmeler ve toplumun
yaşadığı uçlaşmalar uzun bir süre bizdeki sanatta biraz siyasi yönü ağır
basan, biraz daha politik söylemlerin öne çıktığı bir üretim, bir sanat
çalışması oldu. Fakat son dönemlerde bu önemli ölçüde aşıldı diyebilirim.
Tabi etkileri halen var. Devam ediyor.
Diğer taraftan son süreçte yaşanan genel boşluktan da söz edilmişti. O
boşluğu birazcık giderme noktasında mümkün olduğunca sadece kendi
gruplarımızın değil daha geniş kesimlerin ilgi alanına dahil olmasını istedik.
Mesela dengbêjlerden söz edildi. Köyünden, yerinden, yurdundan göç
ederek gelmiş yaşlı, genç kent yaşamı içinde boğulmaya doğru giden
insanlar için de kendilerini buldukları bir yer haline gelmeye başladık. Bunu
mümkün oldukça sağlamaya çalıştık.
Bir çeşit kültürel, sanatsal rehabilitasyon gibi mi algılamak gerekir yani!
Hasan Şeker: Evet. Belki de en doğru ifade bu çünkü. Bizim asıl işlerimiz de
eğer becerebilirsek, yapabilirsek en önemli katkımız bu alanda olacak.
Peki Hasan hoca şunu atladık sanırım. Katılımcılığı esas alıyorsunuz
da! Halkın ilgisi, desteği ne durumda! Bu destek ve ilginin zaman,
zaman kendi içinizde de analizini yapıyor musunuz? Katılımcılık, halk
77
desteği ve içsel arama toplantıları gibi! Ve ortaya çıkan verilerin
işleyişe, aktiviteye dönüşmesini konuşalım!
Hasan Şeker: Bu konuda şöyle bir sıkıntımız var. Geçmişten beri oluşa gelen
genel bir mentalite var. İşin doğrusu bu bizi daraltıyor. Biz kendimizi daralttık.
Kültür ve sanat alanı alabildiğine geniş ve zengin. Bu şehirde yaşayan
insanların kendi renklerini içerisinde bulabilecekleri bir alan olması gerekiyor.
Düşünce olarak biz buna inanıyoruz. Felsefemizi de bunun üzerine oturttuk.
Ama pratikte çok fazla hayata geçiremedik. Çok fazla genelleştiremedik.
Biraz belli bir kesimle sınırlı kaldık. Bu katılımcılığı önemli ölçüde sınırladı.
İnsanların bir kesimi ilgi duymalarına rağmen politik yönün öne çıktığı
dönemlerde uzak durdular. Veya belki de biz uzaklaştırdık. Bu yönü de var.
Henüz bu sıkıntıyı aşamadık. Bu bizim cidden üzerinde durduğumuz, sorun
olarak gördüğümüz temel noktalardan biri. Bunu aşmaya çabalıyoruz.
Edip Berk: Olabildiği kadar açık görüşlü, tarafsız, anlamaya çalışan bir
yöntemi geliştirmeye çalışıyoruz. Ama daha önce de belirttiğimiz gibi genel
olarak içerik konusunda müdahaleci olmadık. Mesela bizim için, bestelenmiş
bir şarkının Kürtçe ya da Türkçe olması önemli değil. Aşkı ya da işkenceyi
anlatması da önemli değil. Önemli olan o üretilenin ne kadar estetikle ve de
içtenlikle üretildiğine bakıyoruz. Bir de insanlar üzerinde ne kadar etki
yaratacak ona bakıyoruz.
Böylesine büyük bir ihtiyaç ve ciddi bir durum. Ama olanaklar çok kısıtlı.
Mesela bize 20'ye yakın kaset yapma önerisi geldi. Ama bir müzik kasetinin
prodüksiyonu 30 milyar liraya mal oluyor. 30 dolayında kitap basma teklifi
geldi. Seçici olduk. Çoğu kez de finansman boyutu ortaya çıktı. Bir ara
yemekhanemiz vardı. Burada çalışanlara yemek çıkarıyorduk.
Oraya gelmişken Dicle-Fırat'ta kaç kişi çalışıyor?
Edip Berk: Gönüllülük temelinde bizde çalışma esastır. 6-7 kişi düzenli olarak
ve ücretli çalışıyor. 40-50 arasında değişen sayıda da gönüllü çalışanımız
var. Fikirleri ve üretimleriyle katılanlar var. Ama 300'e yakın da ayrıca
kadromuz var. Yemekhaneyi anlatıyordum. Yemek yapmaya başladık. Bir de
baktık ki, yemekhaneden yararlananların sayısı günlük olarak 500 kişiye
çıkmış. Bir yıl aksatmadan sürdürdük. Takdir edersiniz ki, çok ciddi bir
maliyet. Bir yıl ve her gün 500 kişiye yemek.
Bir de atladığımız bir boyut daha vardı. Kuruluşumuzun etkileri, dolaylı
sonuçlarından biri, burayı kurarken haklı olarak çok fazla resmi işlemlerimiz
oldu. Bu işlemlerde yaptığımız her şey, terörize bir eylem gibi algılanıyordu.
Özellikle emniyetten. Her şey ama her şey en ince ayrıntısına kadar
inceleniyordu. Bir ip ucu bulununca da problem çıkarılıyordu.
78
Bu aşamada sormak istediğim soru şu: Dicle-Fırat Kültür Merkezi
aslında siyasal arka planı olan, siyasal bir zemin ve geri beslemesi olan
bir kurumsal yapı. Her ne kadar iki yıllık bir kısa geçmişi var gibi
gözükse de, öyle olmadığını biliyoruz. İşte öncesinde 15-20 yıllık
Mezopotamya Kültür Merkezi geçmişi var. Yani basit, sıradan bir kent
kültür, sanat merkezi değil. Bunu böylece bütün herkes biliyor. Devlet
de yerel iktidar odakları da biliyor. Sokaktaki vatandaş da biliyor. Şimdi
bu çerçevede devletin resmi kurumlarının bu kurumsal yapıya bakışı
nasıl? Devletin kurumlarıyla ihtiyaç halinde diyalog kurabiliyor
musunuz? Mesela örgütlenme özgürlüğünüze, serbest çalışabilme
alanınıza engeller, müdahaleler söz konusu olabiliyor mu? Ya da bu
yeni dönem itibariyle daha rahat bir şans yakaladık diyebilir misiniz?
Edip Berk: Dedim ya! Beslendiğimiz damarlara bir şekilde ilgi göstermek
zorundayız. Beslendiğimiz damar halktır. Bu diyelim ki köylüdür. Yerine göre
siyasi bilinci olmayan bir dengbêjdir. Veya bir gençtir. İçindeki yalnızlığını,
öfkesini ifade etmek isteyecektir. Ama sonuç da buralar Kürtlerin yaşadığı
yerlerdir. Ve bu insanlar bir şekilde kendilerini ifade etmek istiyorlar. Şimdi
bize bu türden ürünler geliyor. İstanbul'daki insanın yaşadığı sorunları
yaşamıyoruz. Daha farklı şeyleri yaşıyoruz. Mesela biz 1993'lerde Hizbullah
terörünü yaşadık. Bilinç altımızda büyük bir karanlık dönemdir o yıllar.
İnsanların büyük çoğunluğu demografik bir alt üst oluşu yaşadı. Diyarbakır'ın
nüfusu 350 binden 1,5 milyona dayandı. Kuşaklar arasında çatışmalar oldu.
8-9 çocuklu 3 eşli birinin yetişen yetişkin kızları, oğulları ile karşı karşıya
kaldık. Aileden başlayan çatışmalarla karşı karşıya kaldık.Ve kendini arama,
kendini bulma çabaları gündeme geldi. İnsanlara sen böyle düşün, şöyle
düşünme demedik.
İnsanlar ne istiyorsa, ne düşünüyorsa bunu bir şekilde işleyerek insanlara
sunmak istedik. Bu anlamda bizim beslendiğimiz damar halk oldu. Burada
yaşananlar oldu. Burada yaşatılmak istenenler oldu. Buradaki insanlar artık
kendi bireysel var oluşlarını gerçekleştirmek istiyorlar. Kendini birey olarak
ifade etmek, bireysel mutluluktan haz almak istiyor. Bu bireysel mutluluk ve
hazzın içinde elbette siyaset de var. Sosyal ihtiyaç da var. Kültürel talepler de
var. Çok boyutlu bir olay yani! Bu anlamda biz fabrikasyon bir imalat
yapmadık. Ne aşırı bir siyasal dayatma olabilir. Ne de devletin istediği gibi
Kürt sözcüğü yanlıştır, filan mevzuuna girebildik.
İşte bu manada resmi işlemlerde biz terörist odağı olarak damgalanıyorduk.
Ve bizim yaptığımız her şey de terörist bir eylem olarak algılanıyordu. Ben
tiyatroda Amerikalı bir oyun yazarının “Ölüleri Gömün” adlı bir oyununu
sahnelerken bile o oyunda öküzün altında buzağı arandı.
Biz öncelikle alt düzeyde devlet kademelerinin, emniyetin alt düzeyinde çok
hırpalandık. Devletin problemi altta başlıyor. Alttan bir aydınlanmaya ihtiyaç
var. Çünkü alt düzeydeki şahsiyet ya çok aşırı ırkçı yada dincidir. Ya der ki
“Kürt yoktur”. Yada der ki “yaptığınız Komünistliktir”. Mesela derler ki, “zaten
79
Müslüman'ız, Kemalist'iz, Devletçiyiz başka şeye gerek yok. Üniter devlete
zarar vermeyin” filan diye.
Alt basamaktaki devlet memurlarının bir çoğu ideolojik anlamda doldurulmuş
insanlar. Zaten bunun için özel bir çaba da gerekmiyor. Zaman ve süreç
içerisinde koşullar insanları bu hale getiriyor. Bu durum insanların demokrat
oluşunu ciddi ölçüde engelliyor. Yani ben en alttaki bir polisten çektiğim
sıkıntıyı amirinden çekmedim. Ya da yerine göre bir fanatik komiserden
çektiklerimi müdüründen çekmedim. Bir gün artık dayanabilecek bir hal
olmaktan çıktı ve dayanamıyorum tıkanıyorum noktasına geldim. Polisler
sürekli gidip geliyor. Ve bir gün 60 polisle, 4'ü terörle mücadeleden,
Jitem'den, Mit'ten, bilmem daha nerelerden merkezimizi bastılar. Altı saat
muhasara altında kaldık. Tek tek arandık. Sorgulandık. Normal bir işleyiş
değildi.
Baktım olacak gibi değil. Yönetici kimliğimle Vali Yardımcısına çıktım. “Sanat
işi yapıyoruz. Bırakın işimizi yapalım” dedim. “Bizim kültür, sanatımız budur”
dedim. Ondan sonra biraz düzelme başladı. Şimdi daha olumluya doğru
gidiyoruz. Yaklaşımlar biraz daha yumuşadı gibi. Birebir taciz edilmiyoruz
artık. Çok ciddi sıkıntılar yaşadık. Ben bir dilekçenin 8 yerde dolaştığını
bilirim. Her bir masaya ayrı ayrı ifade vermek zorunda kalıyorduk. Ama
zaman içinde her şey daha rayına oturdu.
O halde şu soru akla geliyor. Gerçi Edip Berk geçmişle kıyasladığında
bugün daha iyiye doğru bir gidişin olduğunu söyledi de! Dicle-Fırat
Kültür, Sanat Merkezi perspektifinde sivil toplumculuk nasıl
görünüyor?
Ayrıca 17 Aralık 2004 itibariyle oluşan AB süreci konusunda Türkiye'de
sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü anlamında Dicle-Fırat'tan yola
çıkarak bir fırsat oluşması mümkün olabilir mi sizce?
Hasan Şeker: İşin doğrusu bizde daha geçmişten beri tartışılan sivil toplum
anlayışı veya nasıl olması gerektiği epeyce gündem tuttu. Veya çokça
tartışıldı. Bizim siyasi geleneğimizde, sivil toplum gerekliliği üzerinde bir
egzersizimiz de vardı. Yeni dönemde de biz Türkiye'de AB'ne doğru yüzler
dönülmüşken sivil toplumun temel motor güç olacağı konusunda bir inanca
sahibiz. Ve bu aynı zamanda genel bir kanı halinde. Onun için Diyarbakır'da
son dönemdeki sivil toplumculuk girişimleri epeyce umut verici.
Bir dönem kargaşa yaşandı. Sivil toplum hareketi nasıl olabilir? Nasıl etkin
olunabilir? Kent yaşamında, siyasal alanda nasıl işlev sahibi olunabilir? Diye
sorgulandı! Bu çok fazla belki anlaşılmadı. Ondan dolayı kargaşa yaşandı.
Ama şimdi daha organize bir halde. Giderek sadece yerel düzeyde değil.
Türkiye düzeyinde de, uluslararası anlamda da sivil toplumculuk ivme
kazanıyor.
Bir diğer nokta ada biraz daha insanlar yasal çerçeve içinde düşünme veya
80
resmi prosedürler içerisinde bir takım işler yapmanın dışında kendilerine
güvenleri artıyor. Kendi çaplarında demokratikleşmeden tutun, diğer tüm
alanlarda yapabileceklerinin olduğuna kanaat giderek artıyor. Sanırım bu
çerçevede Dicle-Fırat'ın da mütevazı bir katkısı oluyor.
Edip Berk: Sivil toplumculuk çalışması temelde toplumsal ihtiyaçlardan,
toplumsal durumlardan hareketle bir inanmayı, bu inanmaya yönelik bir
katılımı, gönüllülüğü ve bu gönüllülükten hareketle bir çabayı gerektiriyor.
Gerçekten sivil toplumculuk bir inanç meselesidir. Bakarsınız ki binlerce
sokak çocuğu vardır. Çöpten beslenir. Bundan çok fazla etkilenirsiniz. Ve
“ben insanım bu insanlara nasıl yardımcı olabilirim, neler yapabilirim”
dersiniz. Veya bakarsınız ki on binlerce genç, gençtir. Çeşitli sapkınlıklara,
fuhuştan tutun, uyuşturucuya yöneliyorlar. Bu gençliğe nasıl yardımcı
olunabilir anlamında katılımcılığa soyunulabilinir. Bu bir ekip işidir. Şimdi bu
manada özellikle Diyarbakır'da ciddi hareketlenmeler ve inanışlar var.
Mesela son tsunami olayında küçük kızım her gün bana “Baba, para
gönderdin mi?” diye soruyordu. Ben bir çok insanın oturup ağladığını
biliyorum.
Bir tür toplumsal bilinç, toplumsal duyarlılık gibi algılanmalı her halde!
Edip Berk: Evet. Kelimenin tam karşılığı duyarlılıktır. Ama sivil toplum
örgütçülüğü çok zordur. Kaynak gerektiriyor. Ekip işi olması dolayısıyla
birliktelik gerektiriyor. Başlangıçta çok zorluklar çektik. Ortak akıl, ortak
sağduyu lazım. Ortak çalışma azmi gerek.
Bir de Edip kardeşim. Her şeyden önce sanki biraz gönül işi mi ne! Bu
sivil toplumculuk. Gönül koyma işi sanki. Gönüllülük yoksa, paran,
pulun olsa da bir anlam ifade etmiyor sanki!
Edip Berk: Ona geliyorum. Evet gönül işi. Bir de ortak çalışma bilinci. Ekipte
herkesin üzerine düşen bir görev var. Bizim Diyarbakır'da herkes birbirinin
işine karışır. Karışıyoruz da! Herkes her şeyi bilir. Herkes hemen bildiklerini
dayatmaya çalışır. Ama Dicle-Fırat bence iyi bir örnek oldu. İnsanlar kendi
fikirlerini dayatmıyorlar. Kendi dayattığı düşüncenin de karşıdan
eleştirilebileceğini biliyor. Doğru ise destekleneceğini de biliyor. Ben
Diyarbakır'da sivil toplumculuğu Ankara ve İstanbul'dan daha önemli olarak
görüyorum.
Bu noktada bizler sivil toplum çalışmasını öğrenmeye başlıyoruz. Özellikle
17 Aralık'tan sonra bu daha çok böyle. Toplum bütün hücrelerine kadar açık
hale geliyor. Bütün hastalıklar, sıkıntılar ortaya çıkıyor. Boşluklar daha net
olarak gözüküyor.
Bence Türkiye'de sivil toplumculuk birkaç istisna dışında ciddi olarak henüz
yok. Ama bundan sonra çok iyi örnekler modeller ortaya çıkacak. Sivil
81
toplumculuğun, toplumsal gelişmeye çok büyük katkıları olacağına
inanıyorum.
Diyarbakır son beş yıldır tarihten gelen gücü ve kimliğiyle yeniden
kültürel Rönesans yaşıyor. Belediye olsun, diğer kurumlar olsun,
STK'lar olsun kültüre sanata çok daha ilgi gösterir oldular. Diyarbakır
ismi geçtiğinde herkes güzel kültürel sanatsal organizasyonlar yapan
bir kent imajı düşünüyor.
Bu yönüyle baktığımızda siz Dicle-Fırat Kültür Sanat Merkezi olarak
gerek kendi alanınızla ilgili gerekse alanınız dışındaki yapılarla partner
ilişkileri, ortaklıklar, iş birlikleri oluşturabiliyor musunuz? Ya da
programatik manada gündeminizde var mı? Eğer bugüne kadar bu
anlamda bir şeyler yapamadınızsa nedeni nedir?
Edip Berk: Biz zaman zaman değil, her zaman partner olduk. Sadece
Diyarbakır'la değil, Doğubeyazıt, Kızıltepe ve diğer birçok şehirdeki
etkinliklerde partner olduk, hizmet sunduk. Resim sergileri, tiyatro gruplarının
oyunlarını, fotoğraf sergileri, sinema filmlerini, müzik gruplarının etkinliklerini
taşıdık. Her alanda birebir katkıda bulunduk. Bizim için de bu çabalar
anlamlıydı. Hem kendimizi test ettik. Hem de buluşma gerçekleştirdik.
Diyarbakır'da kültür, sanat çok ciddi bir taleptir. Bir konseri yüz binlerce kişi
izliyor. 300-400 bin insana hitap etmek az iş değil. Bu denli yoğun ve
heyecanlı kitleyi İstanbul'da toplamak mümkün değil. Bu bizim için çok
önemli referanstı. Biz bu şekilde gerçekleşen organizasyonları destekledik.
Bir çoğunun da oluşum aşamasında görev aldık.
Ayrıca festivaller süresi boyunca ağırlama, konaklama, karşılama, başka bir
çok alt çalışma alanlarında gücümüzü kattık, paylaştık. Bizim için de
dışarıdan bir çok kültür sanat insanının gelmesi bir STK olarak deneylerin
paylaşımını beraberinde getirdi. İlişki kurma şansını yakaladık. Bu ilişkiler
çok olumludur, canlanmalıdır. İşte bu canlanma aynı zamanda rönesanstır.
Her zaman insanlara aynı şeyleri sunamazsınız. Estetik beğeni, yeni
arayışlar sivil toplumculukla kültürel sanatsal manada buluşuyor. İzleyiciler
bir süre sonra eleştirmenlere dönüşebiliyor. Biz bunları yaparken 2. hatta 3.
düzeyde kalmış insanların kültür, sanat merkezi olmadık.
Bu söylediklerinizden biraz şunu mu anlamak gerek! Kendi alanınızda
profesyonelleşmek gibi mi?
Edip Berk: O da var da! Ben kültür, sanat alanı ile uğraşmanın kaliteli bir iş
olduğunu anlatmak istiyorum. Biz bu anlamda sivil alana çok ciddi katkılar
sunduk. Bir çok kesim de bizim bu alandaki varlığımızdan çok da mutlu
oldular.
Hasan Hoca siz ne diyeceksiniz? Siz sadece Diyarbakır Dicle-Fırat
82
Kültür Sanat Merkezi ile değil, genel olarak da sivil alanda kültür, sanat
politikaları ile ilgilisiniz. Onun için biraz da Diyarbakır örneğinden yola
çıkarak geneli de konuşabiliriz belki!
Hasan Şeker: Dicle-Fırat Diyarbakır'da açıldıktan sonra bölgede bir çok
kültür merkezi daha açıldı. Ve hepimizin yüzü, yönü de biraz da Diyarbakır'a
dönük oldu. Dicle-Fırat Merkezi biraz da model oldu. Model ve bölgenin
merkezi konumunda oldu. Kendiliğinden koordinatör gibi bir konuma geldi.
Bu bizim kendimizden değil de, hem Diyarbakır'ın kent kimliğinden hem de
yetkinliğimizden kaynaklandı.
Muş'ta, Van'da, Hakkari'de, Yüksekova'da, Cizre'de, Mardin'de, Bingöl'de,
Batman'da kültür merkezleri açıldı. Ve bunların hepsinin kuruluşundan
itibaren Dicle-Fırat'ın onlarla teknik düzeyde gerekse kadrosal düzeyde
yardımı hep oldu. Sonraları onların organize olmalarına kadar katkı sunmayı
sürdürdük. Sunmaya da devam ediyoruz.
Bir diğer nokta da son dönemlerde Diyarbakır merkezde ve bölge düzeyinde
de kültürel sanatsal etkinlikler var. Bu etkinliklerin hepsinde bir şekilde DicleFırat'ın yer aldığını görmek mümkün. Organizesinden tutalım, Edip'in
belirttiği gibi bütün alanlarında bir şekilde katkı sunuluyor. Birebir içerisinde
yer alınıyor. Yani bir yerde aslında biz bu işin hamallığını yapıyoruz dersek
yalan olmaz.
Gönüllülük dedik ya! Gönüllü hamallık gibi mi yani!
Hasan Şeker: Evet tam da öyle. Gönüllü bir hamallık. Bu bizleri memnun
ediyor. Sevindiriyor. Bir de bu işlerin giderek yayılması bizim açımızdan
önemli. Biz zaten bunu amaçlıyorduk. Tabi diğer yerlerde de. Türkiye'nin
çeşitli yerlerinde olmak üzere çeşitli kültür sanat merkezleri var. Ama bizim
esas önemsediğimiz alan biraz da bölgedir. Bölgedeki kültür merkezleridir.
Bölgedeki kültürel yaşamdır. Bir bu yönü var. Bir de biz bu konuda daha çok
yerel yönetimlerle belli düzeyde ilişkiler kuruyoruz. İşin doğrusu kültürel
politikalar konusunda bizim şöyle bir sıkıntımız var. Yerel yönetimlerin kültür,
sanat politikaları konusunda bizim eleştirilerimiz var. Çok da organize
olamadıklarını, biraz hantal kaldıklarını, biraz dağınık çalıştıklarını ve yine
kültürel politika oluştururken siyasi kaygıların öne çıktığını düşünüyoruz.
Sanatsal, estetik uzmanlıkları olmadığını düşünüyoruz. Bu konuda bir miktar
aşırı politik kaygıyla hareket ettiklerini düşünüyoruz. Ve bugüne kadar belki
çok yapmadık. Ama artık eleştirel bir tutum, kültür cephesinden gerekli
olacak gibi. Bu duruş sanırım onları da daha çok geliştirir. Yerel yönetimler
halen bizim kültür merkezlerindeki yapılara ve onların sorunlarına mesafeli
duruyorlar. Çalışmalarımıza da mesafeli duruyorlar. Bunun farklı nedenleri,
farklı çekinceleri olabilir. Haklı noktaları da olabilir. Fakat nihayetinde kentin
yaşamında yer etmiş kurumların kendi alanları itibariyle dikkate alınmaları
gerekir.
Edip Berk: Belki şunu da eklemek gerekiyor. Belediyeler, yerel yönetimler
83
sonuç da popüler olmak zorunda. Popüler olmak zorunda hissediyorlar
kendilerini. Bunun hesabını da yapıyorlar. İşte bir kültürel etkinlik yaparken
ne kadar kişiyi etkileyecek. Basın ne kadar ilgi gösterecek. Bu da düzeyi,
kaliteyi düşürebiliyor. Bu yaklaşım kurumsal bir tarz değildir. Mesela herhangi
bir yerde biri hasbelkader Kültür Müdürü olabiliyor. Kültür sanatın üretildiği bir
okul yoktur. İşte o belediye kültür müdürünün ilgilendiği daha çok şu kişiyi
getirdiğimde bana maliyeti nedir? Hangi otelde kalacak, hangi lokantada
yemek yiyecek? Yani ciddi anlamda zihinsel, estetiksel kaygı pek yok. Bir
eleman duruşu sergiliyor. Bu kültür işi memur işi gibi algılanmamalı. Yerel
yönetimlerin de sıkıntıları var elbette. Bir yerde yaptıklarını büyük bir saygıyla
karşılıyoruz. Tabii bu eleştirilerimiz de doğal karşılanmalı.
Bir iki paragrafla da son soruma yanıt istiyorum. Türkiye'de Sivil Hayat
konusunda belki gelecekle ilgili neler söylemek istersiniz? En azından
bölge perspektifi açısından bakarsak bir iki cümleyle ne deresiniz?
Edip Berk: Başta da değindiğim gibi sivil hayatın gelişmesi sivil insanların
toplum yaşamına daha çok girmesi ile mümkündür. Toplum yaşamının
düzenlenmesine daha büyük katkılarda bulunması ile mümkündür. Bu,
kanunların yapılmasından en küçük uygulamalar kadar böyledir. Sivil olarak
görülen geniş halk kesimleri kendi aralarında talepleri ile ilgili organize
oldukça, katılım ve katkı ile belki adanmış bir ömür söz konusu oldukça daha
iyi olur. Sonuç da bu iş bir gönüllülük işidir. Çok büyük manevi hazlar elde
edileceği malumdur. Bu istek ve bu düzeye geldikçe Türkiye'deki toplumsal
yaşam sadece devlet boyutuyla değil. Aynı zamanda sivil hayat boyutuyla da
çok güzelleşecektir. Buna yürekten inanıyorum.
Bazı şeylere çok üzülüyorum. Hayvan, doğa sevgisi. Mesela Caretta,
Caretta'lar için Kanada'dan insanlar gelip kapımızda nöbetler tutuyorlar. Bir
balinanın kurtarılması için büyük organizasyonlar yapılıyor. Devletler
seferber oluyor. Ama bizler halen bir kurban kesimini beceremiyoruz. Bu
konuda büyük övgülere, büyük yalanlara gerek yok. Gerçeğimiz ortada. Sivil
alana gerçek anlamda sivil insanlar müdahil olmalı. Mesela
derler ki,
İsviçre'de her insan ortalama 6 STK'ya üyedir. Çalışır, katkıda bulunur.
Türkiye'deki sivil toplum örgütlerinin büyükçe bir bölümü amaç dışı çalışıyor.
İşte lokal, oyun salonu v.b.
Aslında Türkiye biraz da bu alanda yeni değil mi?
Edip Berk: Sivil toplumculuğu belli bir zevki yaşayan insanların lokalleri
buluşma mekânları olmaktan kurtarmak gerek. Gerçek anlamda sivil
toplumculuk yapmak gerekiyor. Bunun geliştirilmesi gerekiyor. Biraz kültürel
eğitim, biraz demokrasi işini ve bir de bizim ayrıca Kürtler cephesinde Kültür,
Sanat alanında yaşadığımız sıkıntıları da eklersek zorluklar ortada. Ama
samimi olarak ifade ediyorum, değiyor doğrusu. Bir keklik türünü kurtarmaya
84
da değiyor. Bir sokak çocuğuna kıyafet giydirmeye, kitap defter almaya da
değiyor. Bir kadını şiddetten kurtarmaya da, eşinin bilincinde uygar davranış
Oluşturmaya da değiyor. Bir dengbêjin yüz yılların birikiminin buğulu ve
duygulu sesinin bir aşk melodisine dönüşmesine de değiyor.
Hasan Şeker: Ben de kısa bir iki şeyle bitireyim. Toplum olarak çok fazla
siyasi yapılarla ve siyasi iktidarlarla angaje olduk. Aslında batı toplumları bu
aşamaları çoktan aştılar. Bunları aştıkları noktada da demokrasi kültürü
gelişti. Boyut kazandı. Devlet dışı organizasyonlar geliştikçe de devlet de
demokratikleşti. Devletle toplumun biraz da barışması veya dengenin
oluşması sivil toplumun güçlenmesi ile oldu. Buna inanıyorum. Ve biz de
baştan beri konuşuyoruz. Bu alanda çok yeniyiz. Eğer bizde de demokrasi
gelişecekse bizim kültürümüzün de gelişmesi biraz bu devlet dışı kurumların,
devlet dışı siyasi oluşumların güçlenmesi ile mümkün olacağına inanıyorum.
Bu aynı zamanda bir zorunluluk olarak da orta yerde duruyor. Bunun dışında
çok fazla bir seçeneğimiz de yok. Bizler Dicle-Fırat'ta çalışan yaklaşık 10 kişi
varız. Her şeyimizle 24 saatimizi buraya veren insanlarız. Ama buradan hiçbir
maddi beklentimiz de yok. Tamamen gönüllü olarak yapıyoruz çalışmaları.
Biraz da bu alan böyle olmalı. Bu geliştikçe diğer alanlara da yansıyacak.
Sosyal yaşam diğer alanlardaki boşlukları dolduracak. Bu anlayış ve mantık
üzerine oturursa kısaca geleceğimiz daha aydınlık olacak.
Edip Berk: Uzatmadan ben bir şey daha eklemek istiyorum. Bir insanın gidip
oy vermesi, veya örgütünün genel kuruluna katılması çok önemli. Ama aynı
insan bir doğal afete zaman ayırıp gidip birkaç gün kalıntı da kaldırmalı. Bu
gönüllü dayanışmacılıktır. Bu toplum yaşamına gönüllü katkıdır. İşte asıl bu
katkı oy vermekten de daha önemlidir.
Elbette siyasal duruş olacaktır. Önemlidir de! Ama sivilliği paylaşımda
aramak gerek. Toplumla
sıkıntıları iyileştirmeci bir katılımla, nasıl
dayanışmacı bir katılımla aşabiliriz buna ihtiyaç var.
Yani acıyı, sıkıntıyı; gönüllü örgütlülük temelinde paylaşmak
mantığından söz ediyorsunuz Edip Kardeşim. Tsunami mağdurlarına
gönüllü katkı gibi. Son sözleriniz de çok önemliydi teşekkürler.
*Dicle-Fırat Kültür Merkezi
Edip Berk
Hasan Şeker
Tarihi Mehmedoğlu İşhanı.
Melikahmet caddesi. Sin Camii Arkası.
No. 10/A Balıkçılarbaşı/ Diyarbakır
Tel: 0 412 229 09 26
Fax: 0412 229 40 41
Web: www.diclefirat.net
85
Doğa Derneği*
Gökmen Yalçın-Koordinatör
Gökmen istersen doğa derneği ne zaman kuruldu? Onu konuşarak
başlayalım. Ne yapar , hangi ihtiyaçtan doğdu.
Doğa derneği 2002'de kuruldu. Temel ihtiyaç “Türkiye'deki önemli alanların
korunması” konusunda daha kapsamlı çalışmaları yürütebilmekti.
Bunun da arkasında doğanın korunması için yöntem arayışları vardı. Bu
yöntemlerin bir tanesi alanları belirlemekti ve alanlar bazında doğayı
koruyabilmekti. Türkiye'deki önemli alanlarda ilgili sınırlar çizebilmek. Bir
takım araçlarla doğanın korunmasına katkı verebilmekti. Avrupa Birliği
sürecinde ihtiyaç olacak mevzuat değişikliklerine, politika değişikliklerine
doğru noktaları işaret eden bir dernek olmak ihtiyacı vardı. Bu ihtiyacı yerine
getirmek için kurulduk diyebiliriz. Türkiye'de doğanın korunması için gerçek
anlamda ne yapılmalı diye bir soru sorabiliriz. Bu sorunun cevabı olarak da
Türkiye'de farklı noktalarda her tarafı dolanan bir ağ sisteminin Türkiye'nin
doğasını koruyabileceğini düşünüyorduk. Aynı şeyi düşünen, aynı
referansları kullanabilen, kapasitesini devamlı olarak arttıran birbirini
besleyebilen, yani alandan geleni merkeze, merkezden geleni yayabilecek
nitelikte bir ağ sistemi kurulması gerektiği inancından doğdu.
Şunu sorayım o zaman. Bir sivil toplum kuruluşu olarak kendinizi
Türkiye'deki sivil hayatın neresine oturtuyorsunuz?
Sivil örgütlenme alanında şunu söylemek mümkün. Doğa derneği, belli bir
kitleyi doğanın korunması yönünde aydınlatmak ve doğanın korunmasına
öncü kılmak şeklinde ifade edilebilir. Böyle bir nevi liderlik pozisyonu biçtik.
İşin çevre boyutunu da öne çıkararak tabi. Bir yandan doğa korumayla ilgili
bilimsel, sosyal bir takım argümanlar yaratmak yanında; politik olarak da bazı
argümanlar yaratmanın başlangıcını yapıyoruz. Sosyal hayatın gelişmesi
için bir takım faydalarımız oluyor. Ekonomik hayatın gelişmesine katkı
sunuyoruz. Doğa korumayı biz her zaman ciddi bir iş gibi anlatırız. İnsanlar
genellikle bu boyutu algılamazlar. Bir kuş, yada bir canlının insanlara göre
çok daha fazla önemsendiği gibi bir öngörü ile algılanır. Oysa tam aksine bir
tarım arazisini kullanan bir çiftçi için doğa ile birlikte yaşam onun ekonomik,
sosyal ve kültürel yaşantısıdır.
Doğa derneği böylesi bir katkıyla toplumdaki sosyal yaşantının içerisinde
görüyor kendisini.
Peki derneğiniz kurulduğu günden bu yana geriye dönüp baktığınızda
gerçekten bu anlattığınız misyona uygun hareket etti mi?
86
Evet misyonumuza uygun hareket ettik diyebilirim. Henüz 2-3 yaşında olan
bir kurum için oldukça güçlü adımlar attık. Bizim ulusal olarak yerelleşmek
için yaptığımız bir çaba var. Bunun da yavaş yavaş çok hızlı bir şekilde
meyvelerini topladığımızı söyleyebilirim. Gelecek için çok doğru adımlar
atıyoruz. Uluslararası arenada ciddi bir rolümüz var. Biz kendimizi sadece
ulusal bir dernek olarak görmüyoruz. Bizim için doğa korumayla ilgili
herhangi bir çözüm dünyaya sunulması gereken bir çözümdür.
Afrika da çevreyi konuşurken hiçbir zaman sınırlardan söz etmeyiz. Artık
bizim için sınırlar bitti. Ulusal gerçeklerimizi ne kadar ileriye götürebilirsek,
neleri daha iyi anlarsak, o anladıklarımızı dünya ile paylaşmak için de çok
büyük çaba sarf ederiz. Biz Türkiye'de ilk defa bir çalışma örgütledik bu
çalışmanın anahtar kelimesi “önemli doğa alanları” oldu. Bu bir konsepttir, bir
kavramdır. Bu kavramı bizimde içinde bulunduğumuz bir ekip hazırladı. İlk
yazarı bizim şu anda genel müdürümüz olan bir arkadaşımız tarafından
yazıldı. Uluslararası arenada biyolojik çeşitlilik toplantıları sırasında dile
getirildi. İnsanların kendi ulusal coğrafyalarında sadece o önemli, bu önemli
değil; önemli doğa alanı diye çok daha kolay ve kullanılabilir bir platforma
çektik.
Ve bunun ilk örneğini Türkiye de gerçekleştirdik. Türkiye, kendi önemli doğal
alanlarını o kriterlerle belirledi. Bu kriterler bazında yerleştirme yaptık. Doğa
alanlarını belirledik. Bizden sonra bu metodolojiyi benimseyen ülkeler oldu.
Filipinler filan oldu. Biz aslında hep öğrenme pozisyonunda olmadığımızı çok
iyi bilerek başladık bu işe. Öğrenme ve öğretmeyi birbirine denk görüyoruz.
Ukalalık gibi değil bu yanlış anlaşılmasın. Dünyaya mal olmamış bir çözüm
bulursak hemen bunun yayılması için de çaba sarf ediyoruz.
Anladığım kadarıyla Doğa Derneğinin katılımcılığı ve halk desteğini
yani kitleselliği değil de; daha entelektüel bir çabası mı var! Yada ikisi de
birlikte mi?
İkisi de birlikte demek galiba daha doğru. Profesyonel, seviyesi yüksek bir
kitle ile bunlara liderlik etme düşüncesi oluşumu. Bizim yaptığımız
çalışmalarda temel anlamda yereldeki sese çok iyi kulak veriyoruz. Ben
köyde büyümedim ama nasıl onları dinleyeceğimi öğrenmek zorundayım.
Orada yaşamış ve oranın gerçeklerine açık bir insan olarak orada olmak
zorundayım. Bir eğitim alıyorsunuz ve eğitimi aldıktan sonra sizin için belli
ekonomik seviyeler tutturulmuş oluyor. Bu eğitimle birlikte belli bir seviyeye
geliyorsunuz. O eğitimi o seviyeyi entelektüel kalıp gibi kullanmak yerine onu
yerele yaklaşma birimi gibi değerlendiriyorsunuz. Yerele yaklaşma arzusu
bizim yapacağımız çalışmaları hep şekillendiriyor.
Şöyle şeyler var Türkiye'de son zamanlarda çok yaygınlaştı. Bir takım
kurumlar var. Bu kurumlar profesyonel güzel bir şekilde kaynakları absorbe
ediyorlar. Kendi işlerinde kullanıyorlar. Alandaki sorunlara hiçbir yatırım,
hiçbir çözüm katmıyorlar. İşlerini bitirip gidiyorlar. Biz asla böyle bir dernek
87
olmadık. Böyle bir dernek olmamaya da çaba gösteriyoruz. Çok öğrenmemiz
gereken şey de var.
Bu noktaya gelmişken şunu sorayım. Sivil toplum örgütlerinde asıl olan
gönüllülük ama giderek projecilikte gelişiyor. Siz doğa derneği olarak
bu iki mantığın neresindesiniz? İkisinin kolajı mı var. Yoksa birinden biri
mi tercih ediliyor.
İkisini de reddetmiyoruz. Biz kaynak oluşturularak yapılan projeler
konusunda da sivil toplum örgütlerinin gelişiminde çok büyük roller
oynadığını düşünüyoruz. Bunu göz ardı etmek büyük hata olur. Ama esas
gönüllülük ve gönüllü çalışmalar farklı bir şey. Türkiye de doğa ve doğanın
korunması çok önemli. Ancak bizim gibi ülkelere bu model daha fazla yakıştı.
Sebebini sorarsanız her zaman ekonomik seviyeler Türkiye'deki sivil toplum
örgütleri için çok belirleyici olmuştur. İşte siz ekmek paranızı kazanmak
zorunda olduğunuz için, bu tip toplumsal olaylara katkınız değişiktir. Ekmek
kavgası için gününün 24 saatini harcar bir insan. Toplumsal kaygılar için ise
daha az zaman harcar. Anne, baba, çocuklar, eş, hastalıklar ülkemizde
belirleyici bir unsurdur. Gönüllü olarak yer almamanın önünde engeldir. Biz
bunu mümkün olduğu kadar aşağıya indirmeye çalışıyoruz. Yaş olarak hayati
sıkıntılar durumuna henüz gelmemiş olan bir genç kitle ile bir gönüllülük
anlayışını geliştirmeye çalışıyoruz. Bu genç kitle ile bu tohumu verebilirsek
bundan verim alabileceğimizi bekliyoruz.
Şu an çok ciddi bir gönüllü tabanımız var. Kuş gözlemcilerinin hiç biri para
karşılığı çalışanlar değildir. Kuş gözlemleyen bu süreçte de Türkiye'nin
doğasını gönüllü olarak koruyan genç insanlar bilimsel olarak, kendi
ceplerinden harcayarak çalışan gençler alanlardan veri toplayıp bize taşıyan
insanlar bunlar. 900 dolayında gönüllü insan.
Birde ofisimizi ziyaret eden insanlar var. Bunlarında sayısı 15-20 civarında
proje oluşturarak, bunlara ara roller veriyoruz. İşte bu rollerin kesilmesi çok
tehlikeli. Kaynak kesildiği zaman doğa derneği tamamen gönüllü tekniği ile
tutunamaz. Hiçbir kurum da tutunamaz. Büyük hedefler koyduysanız, büyük
mücadeleler verecekseniz, Türkiye'de doğa koruma politikasını
değiştirmeye soyunduysanız, kaynaksız yapmanız çok güçtür.
Bu dünyada da denenmiş bir şeydir. Çok ciddi uzmanlar kullanmak
isterseniz, o uzmanların bünyenize almak için kaynak gerekir.
Devletle ilişkiniz nasıl? Resmi kurumlar size kolaylık mı sağlıyor, yoksa
engeller var mı?
Hiçbir engel yok. Biz onların çekildiği noktaları aslında doldurmaya
çalışıyoruz. Onların yapamadıklarını, kurumsal kapasiteleri nedeniyle
yetersiz kaldıkları alanlara giriyoruz. Kapasite olarak küçülmeye başladılar.
Bizde onların eksik bıraktıklarını doldurduk. Bazı sorumlulukları yerine
88
getirmeye çalışıyoruz.
Mesela Avrupa birliği sürecinde de çok büyük sorumluluklar var.
Değiştirilmesi gereken mevzuatlar var. Muazzam bir iş gücü var. İşte bir
kolaylaştırıcı rol üstleneceğiz. Ama bazen hoşlanmayacakları şeyler de
yapıyoruz.
Hazır Avrupa birliği mevzusuna girmişken, 17 Aralık 2004 AB sürecine
de değinelim. Sizce bu AB süreci sivil toplumculuğu etkileyecek mi?
Yoksa girmeseydik de zaten bunlar olacak mıydı demek gerek. Zaten
sivil hayat kendi mecrasında yürüyor mu denmeli!
İkinci söylediğiniz doğru değil. Bence kendi kulvarında yürüyordu. AB'ne
gelince de bu neyi değiştirecek? AB bize bir şey getirmeyecek. O anlamda
bize bir şey getireceğine inanmıyorum. Sadece o kapının açık olması, o
kapının arka tarafını görmeyi sağlayacak. AB oradaki koşulları, oradaki
gönüllülük tabanını görmemizi sağlayacak. Orada bir gönüllü on binlerce
gönüllüyü yönetebiliyor. Muazzam bir gönüllü potansiyeli var. 500-600 yıllık
kurumlar var. İyi, güzel örnekleri yakalayacak insanlar kendilerine olan
güvenleri artacak.
Ama bir çelişki de var. Acaba devlet bizim önümüzü keser mi? Acaba doğru
bir misyonda mı gidiyoruz? Nasıl kaynak oluşturacağız? Bir sürü soru işareti
var insanların. Çözümlerle ilgili bir model olacak önümüzde belki. Yürümekte
olan kurumlar var. Bunların tarihçesini yakından görme şansımız olacak.
Avrupa Birliği sivil toplumun hayatını belki şu açıdan değiştirecek bazı yeni
politikalar oluşacak. Dernekler yasası, çevre mevzuatı gibi konular AB
standartlarına doğru yönelecek.
Bir mecburiyetten dolayı yönelim var. Öte yandan doğayı korumak için 18
kurulun statüsü var. Bu kurulların tekrar derlenmesi lazım. İşte AB ile bunların
yeniden gözden geçirilmesi olanağı doğdu. Bu hem kurumlar için böyle hem
de sivil toplum örgütleri için. Sivil toplum örgütleri olarak önümüzdeki araçlar
bunlar. Mevzuatlar bir araç, insan kapasitesi bir araç, eğitim bir araç,
yaklaşım bir araçtır.
Bütün bu kriterler Avrupa Birliğinde belirli bir aşamada olduğu için onlara da
öykünme şansımız var. Bir taraftan da aslında kendi içsel gücümüzü de
göreceğiz. Ben inanıyorum ki, şu anda Avrupa Birliği içerisinde olsaydık,
Türkiye bir çok açıdan öne çıkacaktı.
Şu anda insanlar bunları görecekler. Genç olduklarından, dinamik
olduklarından ciddi farklar görecekler. Bir İngiliz bir ay kadar önce bir
gazeteye Türkiye'de kuş gözlemcileri diye bir yazı yazmıştı. İki önemli şey
vurguladı. Birisi çok genç nüfusa parmak basıyor. Avrupa'daki kuş
gözlemcileri çok yaşlı insanlardan oluşuyor. Türkiye'dekiler 22-23
yaşlarında. Bu dinamizm göz ardı edilemez. 50-60 yaşındaki insanları
araziye götüremezsiniz. Bunların hepsi arazide… Gençler bakıyorsunuz ki
Cuma günü gitmiş araziye pazartesi sabah ise okullarında dersteler. Bu
89
dinamiklik de var. Bir de muazzam bir dayanma hırsı da var. Kadın bu işte
çok ciddi bir yer kaplamaya başladı. Çok ciddi olarak kadınlara, gençlere
yönelik gelişmeler var. Hedefine varan, çalışma alanı üretiyor kadınlar.
Sosyal alan, ekonomik alanla, politik alanla farklı değil çevre kurumunun
çalışmaları.
Geçmişle kıyaslandığında Türkiye'de sivil alanı, sivil toplum
örgütçülüğünü nasıl görüyorsunuz? İyi yolda mı? Yoksa hala sıkıntılar
var mı?
Tabi eksiklikler, sıkıntılar var. Ama iyiye doğru gidiyor. İyiye doğru gitmesi
kendisine ciddi bir tarih oluşturdu. Bir sivil toplum tarihinden bahsedecek
kadar geçmişimiz olduğuna ben inanıyorum artık. Çok kısa zamanda
başarılmış işleri de olan ve kendine güvenini sağlayacak kadar bir tarihi
olduğunu düşünüyorum.
Gelecekte kaynak sıkıntısı çekecek sivil toplum örgütleri şu anda çevre
kurumları, insan hakları, kadın dernekleri bunların hepsi ciddi kaynak
bulabilirler. Ama çok yakın gelecekte artık bu kaynaklar olmayacak. Böyle bir
ortamda ayakta kalmayı başaracaklar ancak devam edecek o zaman sivil
toplum kendi geleceğini bulmuş olacak.
Daha özerk, daha hırslı, kendi insanından kaynak üretmeye ve kendi
insanından bu süreçte evrilmesini yol açabilecek bir sürece girecek. Bugün
bizim şirketlerimiz sosyal işler için yeterince kaynak ayırmıyor. Sadece
kendilerini besliyorlar.
Aslında bu noktada toplumsal olaylar için düşünsel kapasitelerinin artırılması
gerek. Biz yurt dışından kaynaklar bulamadığımız dönemlerde yurt içindeki
kaynakları ciddi bir şekilde ısındığımız zaman Türkiye de sivil toplum
örgütlerine destek olmak değer halini aldığı zaman herkes için ciddi işler
yaratılacaktır.
Bu yüzden Türkiye'de sivil toplumun geleceğini daha ilerde görüyorum. Bu
durum çok hızlı bir şekilde öğrenmeyi artıracak.
*Doğa Derneği
Gökmen Yalçın-Doğa Koruma Birlikleri Koordinatörü.
Kennedy Cadd. Boylu apt. 50 / 19
Kavaklıdere / Ankara
Tel
: 0 312 448 05 37
Fax
: 0 312 448 02 58
e-mail : [email protected]
e-mail : [email protected]
Web :www.dogadernegi.org
90
Göç Edenler Yardımlaşma ve Dayanışma DerneğiGöç Der (Mersin)*
Yahya Munis-Başkan
Sevgili Yahya bize Göç-Der'i tanıtır mısın? Ne zaman kuruldu, neler
yapar, hangi ihtiyaç bu derneği doğurdu?
Örgütümüz 1990'da kurulmuş olup merkezi Mersin'de bulunan, kurulduğu
tarihlerde yoğunlaşıp hat safhaya ulaşan iç göçün toplum ve kent hayatında
doğurduğu sorunlara çözüm üretmeyi, temelde göç edenlerin kent yaşamına
etkin katılımı ve kentlileşmelerinin önündeki gerek siyasi, gerek toplumsal,
gerekse de ekonomik engellerin aşılmasına yardımcı olmayı hedefleyen bir
STK'dır.
Genel hedef ve “Türkiye toplumunun bir an önce sivilleşerek artık neredeyse
kangrenleşen sosyo-ekonomik sorunlarının çözümü sürecinde -modern
toplumlarda olduğu gibi- sorunların öznesi olan toplumun bizzat etkin rol
oynayarak eksiksiz bir demokratik yaşam düzeyinin tutturulması” şeklinde
özetleyebileceğimiz misyonumuzu hatırda tutarak şu ana değin dernek
olarak şu faaliyetlerimiz oldu:
İmkanlarımız son derece kısıtlı olduğu halde 1991 yılının başında körfez krizi
sırasında Güneydoğu Anadolu'dan Mersin'e büyük bir göç olduğu zaman
dernek olarak Valilikle işbirliği yaparak 200 aileye gıda yardımında bulunduk.
Belediye vasıtasıyla da yeni kurulmuş Güneykent'te boş bulunan yüzlerce
eve göç eden yoksul aileleri yerleştirdik. Bu faaliyetlerimizden ötürü dönemin
Valisi Özdemir Hanoğlu tarafından kurulan il yardım komitesine halkı
temsilen derneğimizin başkanı resmen atandı. Çalışma esnasında
derneğimiz İçel adına bir TIR ile iki kamyon eşyayı sığınmacı peşmergelere
gönderdi.
Her yıl dini bayramların arifesinde yüzlerce yoksul aileye yiyecek ve giyecek
dağıttık.
1995 yılında başlatmış olduğumuz yardım kampanyası esnasında 450
aileye yardım ettik. Ramazan bayramında 350 aileye gıda 200 aileye de
giyecek yardımında bulunduk. Kurban bayramında da dernekte kurban
kesimi yaptırarak yüzlerce aileye et dağıttık. 1996 yılının Eylül ayında 300
yoksul öğrenciye Mersin Valisi Gökhan Aydıner'in katkılarıyla (ilkokul
öğrencilerine) kalem, defter, çanta, önlük ve kırtasiye malzemesi dağıttık.
1997 yılının Ramazan ve Kurban bayramlarında toplam olarak 1200 aileye
gıda ve giyecek dağıttığımız gibi Mersin Valisi Şenol Engin'le işbirliği yaparak
tespit ettiğimiz 179 aileye para yardımında bulunduk.
Kurduğumuz sağlık polikliniğinde de şu ana kadar % 80'i kadın ve çocuk
olmak üzere 7748 kişiyi muayene edip imkanlar dahilinde ilaçlarını da
karşıladık. Ambulasımızla ücretsiz olarak yüzlerce hasta ve cenaze nakli
hizmetini verdik.
91
1995 yılında, tarımda çalışan 10 binin üzerinde işçiyi temsil eden 159 işçi
temsilcisini dernek bünyesinde bir araya getirerek vilayet ve İş ve İşçi Bulma
Kurumu'yla işbirliği yaparak Mersin'de ilk defa toplu olarak resmi işçi aracı
belgesi almalarına vesile olduk. İş resmileştiği için işçi ücretlerine yüzde yüz
zam yapılmasında etkili olduk.
1998 yılı itibariyle 4 yıl kadar mahkeme kararıyla kapalı kalan derneğimiz
hakkında açılan tüm davalardan beraat ederek bu kez farklı bir binada
faaliyetlerine tekrar başladı. 2004 yılının ortalarından bu yana ”Kadınların
İnsan Hakları Konusunda Bilinçlendirilmeleri” konulu AB Türkiye Temsilciliği
tarafından desteklenen bir projeyi yürütmekteyiz.
Bir STK olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Geriye dönüp
baktığınızda ilgi alanınız çerçevesinde misyonunuza uygun
davranabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Kendimizi tanımlarken hedef ve misyonumuzun çizdiği çerçevenin dışına
taşmıyoruz. Ama zaten nihai hedef ve misyonumuzun, toplumun bilinç
düzeyinin yükseltilmesi, bireylerin kişisel ya da bir toplumsal rol üstlenerek
yaşamın her alanına katılması olduğu anlaşılacaktır. Bu yeterince kuşatıcı ve
-gelişmekte olan ülkelerde STK'ların işlevleri düşünüldüğünde- anlamlı bir
tanım olmakla birlikte; resmi olarak öyle tanımlanmasak da “kamuya yararlı
dernek” statüsüne konulabileceğimizi düşünüyoruz.
Soru'nun ikinci kısmına gelince; doğrusu yukarda açıkladığımız misyonu
birçok kuruluş ve yapılanmalarla paylaşmak durumunda kaldığımız için, bir
başka deyişle misyonumuza uygun hareket etmek yalnızca bizim elimizde
olmadığı için bu soruya net ya da olumlu bir yanıt veremeyeceğiz. Bu konuda
imkanlar dahilinde azami çabayı sergileyip, tüm moral kırıcı olumsuzluklara
rağmen bu güne değin pes etmediğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak
yukarda da zikrettiğimiz gibi, “toplumun sivilleştirilmesi” misyonunu yüklenen
bir kuruluş devlet, siyaset dahil, bağımsız yapılanmalar, aydın kesim, halk ve
hatta hakim dünya düzeniyle de ilişkili, girift bir meseleyle baş başa demektir.
Bu sacayaklarından tümü değilse bile birkaçı ile ortak hareket edip
eşgüdümü sağlamak hedefe ulaşmak yolunda kritik öneme sahiptir.
Ülkemizde devlet-siyaset kesimi bir yana bağımsız kuruluşlar, aydın kesim
ve halk arasında kopukluk, hatta çatışma olduğu gerçeği misyonumuza
uygun hareket etmemizi büyük ölçüde kısıtlıyor.
Peki bir başka soru: Toplumun sivilleşmesi konusunda ve hedef kitleniz
ölçeğinde katılımcılığı yeterince gerçekleştirebiliyor musunuz?
Bu, bizim gibi kuruluşların temel açmazlarındandır kuşkusuz. Zira biz
ülkedeki genel toplumsal ataletten de öte devletin ve çeşitli ideolojilerin
kurduğu psikolojik baskıyla temel haklarını dahi talep edemeyecek denli
korkutulmuş bir kesime hitap ediyoruz. Çok açıktır ki, hedef kitlemizin ezici
çoğunluğu, değil toplumun sivilleşmesi hedefine bilinçli olarak katkıda
92
bulunmak, bir toplum bilincine dahi henüz yeterince ulaşabilmiş değildir. Söz
konusu birey kendisi ve çevresiyle ilgili, çözümü ertelenemez bir sorunlar
yumağıyla karşı karşıya olduğunu bilmektedir kuşkusuz, ama sorunun
mahiyeti ve kalıcı çözüm için kendisine düşen roller konusunda net bir bilince
sahip değildir. Diyebiliriz ki, hedef kitlemiz ölçeğinde katılım yüksek düzeyde,
bilinçli katılım ise yok denecek kadar azdır.
Örgütünüz içinde sorun analizi yapıyor musunuz? Yeterli halk
desteğiniz var mı?
Biz bunun “toplum sorunları” olduğunu varsayarak, asıl işimizin bu olduğunu
belirtmekle başlayalım. Yalnız bunun -en azından bu güne değin- maddi
imkansızlıklar ve sorunların tahlilinden çok bir an önce harekete geçmeyi
zorunlu kılan acileyetinden dolayı çok profesyonel düzeyde ve veri akışı
düzenli bir döküm oluşturacak biçimde yürütülemediğini ifade etmek isteriz.
Alışılmışın da ötesinde halkla iç içe bir STK olduğumuz için toplumsal
sorunlara yabancı olmamız söz konusu değildir. Hedef kitlemiz olan göç
edenlerle ilgili bu güne değin oluşturduğumuz bütün projeleri bilimsel bir
zemine oturtmaya özen gösterdik. Göçle birlikte yeniden şekillenen ve
kuşkusuz farklı bir karaktere bürünen Mersin'in (Adana, Tarsus gibi çevre
kentler de aynı şekilde düşünülmelidir) elbette sosyolojik tahlili gerekiyordu;
öyle de yaptık.
Halk desteğine gelince; bu konuda bir sıkıntımızın olmadığını söyleyebiliriz.
Ancak STK'lar doğası gereği belli bir bilinç düzeyine erişmiş bireylerle
anlamlı ve etkili olabileceğinden, nitelikli gönüllü eleman eksikliğini her
dönemde yaşadığımızı belirtmeliyiz.
Öyle anlaşılıyor ki devletle zaman zaman iyi ilişkiler kurmuşsunuz! Yine
de sorumu sorayım. Devletin yada resmi kurumların örgütünüze bakışı
nasıl? Örgütlenme özgürlüğü ve serbest çalışabilme konusunda
engelleriniz var mı?
Geleneksel otoriter devletlerde toplumun sivilleşmesi kadim devletin varlığı
ve sürekliliği önünde birincil tehdit olarak algılanır. Bu anlayışa göre toplum
sivilleştikçe 'kadir-i mutlak' devletin alanı daralır ve en sonunda iş devletin de
sivilleştirilmesine kadar vardırılır. Dolayısıyla devlet var olmak istiyorsa sivil
örgütlere göz açtırmamalı ya da onları devlete bağımlı kılarak
işlevsizleştirmelidir. Bir başka deyişle sivil toplum kuruluşunu 'sivillikten'
arındırmalıdır. Hem zaten bu gibi kuruluşlar emperyalist devletlerin, dış
güçlerin bir oyuncağıdır. Her hareketleriyle onların emellerine hizmet eden
'Truva atları'dır.
93
Şimdi asıl sorunuza gelince; böyle bir iklimin hâkim olduğu bir atmosferde
STK olmak ateşle oynamak demektir elbette. Tüm bunların yanı sıra hedef
kitleniz devlet tarafından temel insani haklarından dahi yoksun bırakılacak
denli dışlanmış, ayrımcılığa uğratılmış bir kitle ise üzerinizdeki gerek direkt
gerek psikolojik baskılar bir kat artarak dayanılmaz boyutlara ulaşabiliyor. On
beş yıllık çalışma hayatımız boyunca birçok baskıya, yıldırma hareketine
göğüs germek zorunda kaldık. Sayısız dava ile boğuştuk. Tümü mesnetsiz
iddialardan oluştuğu için hepsinden beraat ettik ve şimdi yolumuza devam
etmekteyiz.
Devletle diyalog konusunda diyebiliriz ki belli bir önyargıyı kıramadığımız için
bunu gerçekleştiremedik. Ancak geçmişte bulunduğumuz kentin bütün
valileri ve belediye başkanlarıyla son derece iyi ilişkiler içerisinde bulunduk.
Öyle ki birçok faaliyetimizi ortaklaşa gerçekleştirebildik. Yanı sıra siyasilerle
kentimizin ve genel olarak göç edenlerin sorunlarının çözümü noktasında
diyalog içinde olmaya özen gösterdik.
Gerek kendi alanınızla ilgili, gerekse alanınız dışı diğer sivil toplum
kuruluşlarıyla işbirlikleri (partnerlik) oluşturabiliyor musunuz?
Tıkanıklıklar var mı? Varsa nedenleri nelerdir?
Alanımızla ilgili bildiğimiz kadarıyla 2000'li yılların başına kadar Türkiye'deki
tek dernek bizdik. Sonradan kurulan benzer dernek ve vakıflarla çeşitli
nedenlerle diyalog ve işbirliğini sağlayamadık.
Alanımız dışı kuruluşlarla, partnerlik düzeyinde diyemesek de diyalogu her
zaman güçlü tutmaya özen gösterdik. Bunu ilk zamanlar yeterli ölçüde ve
etkili biçimde gerçekleştiremediğimizi itiraf etmeliyiz. Bunun çok çeşitli
nedenleri olabilir; ancak bunda derneğimizin alışılagelmiş dernek kalıplarına
sığmayan çalışma biçimini de gösterebiliriz. Yani belki de fazlasıyla halkla iç
içe bir derneğiz. Örneğin 2003 Kasım ayında derneğimizi ziyaret eden AB
Türkiye Temsilcisi Büyükelçi Hansjörg Krestchmer'in derneğimizle ilgili
basına verdiği demeçte;
“Türkiye'de görev yaptığım 14 aylık dönemde ilk kez bu denli organize, canlı
ve halkın her kesimini temsil eden kalabalık bir grup tarafından karşılandım,
bundan dolayı son derece etkilem. Halkla bu denli iç içe ve üyelerinin hakkını
kuruyan derneklerin ülke geneline yayılması Türkiye'nin demokratikleşme ve
AB süreci açısından da son derece önemlidir. Bundan dolayı bu anlayış ve
modele bütün Türkiye'ye yaymak gerektiğini, Türkiye'nin buna ihtiyaç
doyduğunu, hatta sadece Türkiye değil Avrupa Birliğinin de buna ihtiyacı
olduğunu düşünüyorum” demesi derneğimizin bu özgün niteliği bakımından
geçerli bir referanstır. Kuşkusuz biraz daha kıyıda durmayı yeğleyen
kuruluşlara uzak kaldık. Şimdilerde halktan da uzaklaşmadan makul bir
noktada her iki uçla da yakın ilişkiler kurmanın yollarını deniyoruz.
94
Hazır Avrupa'dan söz açılmışken şu AB sürecine değinelim. 17 Aralık
2004 itibariyle oluşan Avrupa Birliği süreci çerçevesinde; Avrupa Birliği
Türkiye'deki sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili olarak bir fırsat
yaratabilir mi?
Kesinlikle. Henüz anlayış kalıplarının değişmesi, önyargıların kırılması ve
kazanımların pratiğe aktarılması noktasında alınması gereken çok yol
olduğuna inansak da 17 Aralık'la başlayan sürecin, özellikle bizim gibi kimi
sıkıntılardan muzdarip STK'lara bir nefes aldırdığını düşünüyoruz. Son elli
yıllık tarihsel sürece de bakıldığında görülecektir ki, “sivil toplum” düşüncesi
esas olarak Avrupa Birliği yapılanmasının ve zihniyetinin en sağlam temel
ayaklarından biridir. Denilebilir ki, AB, varlığını değilse bile devamlılığını her
zaman devletten bağımsız bir karaktere sahip olmayı becerebilen, eleştirel
ve sorumluluk bilinci gelişkin sivil toplumuna borçludur. Türkiye de bu
yapılanmaya katılacaksa elbette işe bu noktadan başlamalıdır. Kanımızca
önümüzdeki süreçte STK'lar ülke yaşantısının temel aktörlerinden
olacaklardır.
Geçmişle kıyasladığınızda bugün sivil toplumculuğu nasıl
görüyorsunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Türkiye'de Sivil
Hayat bugün itibariyle ne durumdadır?
Türkiye'de sivil toplumculuğun tarihi açısından bugün bir geçiş sürecinde
bulunduğumuzu düşünüyoruz. Bu anlamda bugünü geçmişle kıyaslamak
noktasında henüz anlamlı bulmuyoruz. Teorik düzeyde STK'lar açısından
son dönemde elbette devrim niteliğinde bir dizi değişiklik oldu. Ancak
bunların Türkiye'de bir “sivil hayat” tesis edebilmesi için henüz zaman gerekli.
Kanımızca devlet kendi hâkimiyet alanından feragat etmediği müddetçe
STK'ların yaşayabilmesi ve sivil hayatın yeşermesi mümkün değildir.
Türkiye'de bugün hâlâ devlet en güçlü yapıdır ve doğal olarak sivil toplum
cılızdır.
* Göç Edenler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği
Yahya Munis-Başkan
Cami şerif mahallesi. 5225. sokak.
No: 60 Kat 1 /1 33060
Mersin
Tel
: 00 90 324 230 04 84-239 21 88
Fax
: 00 90 324 239 05 58
e-mail :[email protected]
e-mail :[email protected]
Web : www.gocder.org
95
Helsinki Yurttaşlar Derneği*
Ümit Fırat-Yönetim Kurulu Üyesi
Sevgili Ümit Fırat. Helsinki Yurttaşlar Derneğini tanıyalım. HYD hangi
ihtiyaçtan doğdu? Nasıl örgütlendi, neyi hedefliyor?
HYD 1990'da Prag'da doğu bloğunun çöküşüyle birlikte geçmişteki barış
hareketleri, özellikle Çekoslovakyalı aydınların o hareketliliklerini,
birlikteliklerini bir başka alana yaymak ve yurttaşlık girişimi olarak Helsinki
sonuç bildirgesinin devletlere bırakılmayacak kadar ciddi ve yurttaşlar
tarafından izlenmesi gereken bir takım gelişmeler sağlanması ve ileriye
taşınması gerektiğini düşünmüşler. Türkiye'den de Murat Belge'yi
çağırmışlar. Murat Belge de, ben dahil birkaç arkadaşla görüşüp konuştu.
Böyle bir çağrı aldığını ve fikirlerimizi sordu ve gitti.
Böylece bir uluslararası ilişki o noktadan itibaren sanıyorum 1991'de başladı.
Ondan sonra döndü ve uluslararası Helsinki'nin artık oluşmaya başladığını
izledik. Avrupa'nın muhtelif yerlerinde örgütlenmeye başladı. İngiltere'de
Yugoslavya'da örgütlenme başladı. Tabii Türkiye'de de biz yasal şartları
yerine getirip müracaatımızı yaptık. Ama bizim kuruluşumuz 1993'te tescil
edildi. Daha önceden başvurmuştuk. Uluslararası bir dernek olduğumuz için
bakanlar kurulu izni gerekiyordu. Öyle bir tüzük maddemiz vardı. Helsinki'ye
bağlanacaktı çünkü. Murat Karayalçın da kurucularımızdan biriydi devrin
dışişleri bakanıydı. İki kurucu üyemiz bakandı. Diğeri de Ercan Karakaş'tı. 2
kurucumuz bakan olmasına rağmen prosedür gereği kuruluşumuz biraz
bekledi.
İçişleri Bakanlığı izliyor, Dışişlerinden soruyor. Neticede bakanlar kurulundan
onaylandı ve geçti. Biz de yasal olarak kurulmuş olduk. Fiili olarak
çalışmalarımız 1991'lerden sonra başladı. Ama yasal pozisyonumuz 1993'te
başladı. Fakat bizim yasal statülerimiz ilişkilerimiz devam ediyordu. Bu arada
biz 1991 mart ayında Profilo da uluslararası bir toplantı düzenledik. Keza bir
takım uluslararası toplantılara davetler alıyorduk. Gidip geliyorduk. Biz illa da
tüzüğümüz bakanlar kurulundan geçsin diye beklemedik. Biz bir yandan ne
istiyorsak onu yapmaya başladık. Şu anda 160 üyemiz var üyelik konusunda
da seçici davranıyoruz. 40 kururcu üyemiz vardı. İkisini kaybettik. Emil Galip
Sandalcı ile Bülent Tanör vefat ettiler.
15 yıllık bir süreci geride bırakmışsınız. Geriye dönüp baktığınızda bir
STK olarak HYD'yi nasıl tanımlıyorsunuz? HYD'nin ilgi alanı
çerçevesinde gerçekten o uluslararası misyonuna da uygun davrandığı
konusunda rahat mısınız?
Bizim açımızdan yapmak isteyip de yapamadığımız şeyler elbetteki var. Ama
çok büyük bir sıkıntımız yok. Yapmak istediklerimizi yapıyoruz. Özellikle de
96
AB Türkiye ilişkileri ve gelişmesi ile birlikte bizim bazı projelerimiz hayata
geçiyor.Destekler de alıyoruz.
Biz yurttaşlık bilincinin geliştirilmesi, demokratik hakların geliştirilmesi, kalıcı
kılınması gibi işler yapıyoruz. Geçen yıl insan hakları mücadelesinde temel
taktikler konferansını gerçekleştirdik.
Daha henüz kuruluşumuzun yeni gerçekleştiği dönemde 1993 kasımında
Ankara da 400 kişinin katılımıyla ''Avrupa nerede biter nerede başlar'' başlıklı
bir uluslararası toplantı gerçekleştirdik. Onun dışında pek çok irili ufaklı
uluslararası ve Türkiye içinden katılımcıların da yer aldığı toplantılar
gerçekleştirdik. Türkiye dışında bazı etkinliklerimiz oldu. Ermenistan'la
Azerbaycan'la Balkanlarla, Yunanistan'la çeşitli diyaloglarımız oldu. Gidiş
gelişler yaşadık kapılar açtık.
Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde sivil yaklaşımlar toplantısını yaptık. Bu
toplantının bir ayağının da Ermenistan da gerçekleştirilmesi planlanıyor.
Türkiye'nin komşu ülkeleriyle, demokrasisi gelişmiş ülkeleriyle olan sivil
ilişkilerini geliştirmeye çalışıyoruz. Epeyce adımlar attık.
Katılımcılık ve halk desteği bu anlamıyla önemseniyor mu? Yoksa daha
entelektüel düzeyde mi oluyor?
Toplum hayatında yaptığımız işlerin sonuca gitmesini umuyoruz.
Yaşanmasını olmasını istediğimiz şeylerin çabasını geliştiriyoruz. Toplumun
daha ileri, daha güvenli yaşamasını sağlamak için girişimde bulunursunuz
ama o toplum farkında olmaz sizin yaptığınız işlerin.
Ama sonra hayatın içinde bir takım değişiklikler olur. Bir çok konuda bizim
HYD'nin izleri vardır. Ama bunu kim nasıl yapmış çok araştırılmaz. Bizim de
siyasi beklentimiz olmadığı için bunu yaymayı pek düşünmeyiz.
Bu tepeden bakmacı bir anlayış değil de daha entelektüel bir bakış diyelim.
Biz mesajı kiminle vermek istiyorsak toplumda yaratacağı sonuçların nasıl
olmasını istiyorsak öyle yapmaya çalışıyoruz. Sokaktaki insanla bir diyalog
ilişki gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyoruz. Doğrudan değil de dolaylı olarak
ona etki edecek bir ilişki varsa onu oluşturmaya çalışıyoruz. İlla da bir reklam
pazarlama yada benzeri sivil toplum kurumları vardır. Onlar faaliyetlerini
mümkün olduğu kadar insanlar bilsin isterler. Bu da bir tarz tabi. Bunu
yapanlar kötüdür demiyorum elbette.
Bizde gerekli olduğu zaman herkesi yaymak istiyoruz. Nitekim 1990'larda
dönemin HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın'ın öldürülmesinden sonra
biz İstanbul'da etkin bir kitle hareketi yaptık. 10 binlerce bildiri bastık. Bu
topraklarda yaşayan herkesin barış içinde dostça kardeşçe yaşayabilmesi
için birkaç öneride bulunduk. Birkaç dilek sıraladık. Sağ olsun bazı kuruluşlar
da bize destek oldular. İstanbul içerisindeki bir takım meydanlarda topluma
imza ettirdik. 10 binlerce imza oldu. Hem de helikopterle İstanbul'da havadan
dağıttık attık. Bu da bizim kitlesel bir çalışmamız oldu.
Ama yani bütün eylemler böyle olmayacak. Kimisi de sadece çağrılıların
97
davetlilerin katıldığı başka insanları dahil etmediğimiz çağırmadığımız
toplantılar oldu. 3 yıl önce divan otelinde “Türkiye Yunanistan ilişkilerinde
sivil yaklaşımlar” sadece çağrılı insanların katıldığı bir toplantı oldu. Böyle bir
toplantıyı halka açık yapmaya kalksak büyük provokasyonlar olurdu. Çünkü
bu toplumda Ermeni düşmanlığı ne yazık ki popülist amaçla kullanılıyor.
Muhatap bulabiliyor. “Siz kim oluyorsunuz da Ermenileri çağırıp burada
toplantı yapıyorsunuz” diyebiliyorlar. Anlayacağınız her iki etkinlikte de
çeşitli riskler var. Bunları göze alarak yapıyoruz tabi ki. Ama biz
yaptıklarımızın doğru olduğunu ve pek çok insan tarafından onaylandığını
biliyoruz.
Bu ülkede faili meçhuller gayri insanidir. İnsanların birbirine düşman
olmasının hiçbir iyi sonucu yoktur. Buna inanıyoruz. Ama inanmayan
insanların sayısı da az değildir.
Peki Ümit'ciğim Devletin resmi kurumlarının HYD'ye bakış açısı nasıl?
Devletle ihtiyaç halinde diyalog kurma şansınız oluyor mu? Örgütlenme
özgürlüğünüze çalışmalarınıza müdahale var mı? Ya da destekler
oluyor mu devlet cephesinden?
Destek oldu. Mesela geçtiğimiz 29-30 eylülde Ankara'da düzenlediğimiz
“insan hakları alanında yeni taktikler” konferansında devletten destek aldık.
Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü bize partnerdi. O kanaldan destek
aldık. Ama o bizim yapmak istediğimiz şeylerin herhangi bir kısıtlanmasına
sansürlenmesine neden olmayan bir ilişkiydi.
Çünkü biz projemizi yapmıştık. Bizim projemizde tespit ettiğimiz hedefler
ortadaydı. Bu hedefler bu projeye uygun olarak devlet TODAİE kanalıyla biz
de bu projede yer almak istiyoruz dediler. Bizim de böyle bir hareketi organize
etmeye ihtiyacımız vardı dediler. Ve onlar da dahil oldular.
Yani burada bazı cümleler yada bazı başlıklar silinmedi atılmadı. Böyle bir
destek aldık. Veya bu devlette diyelim ki herhangi bir dairesinde demokrasi
bilinci yeterince gelişmemiş olabilir. İnsanlara yurttaşlara davranışları
birtakım ölçü dışı olabilir. Bir belediye bizden demokrasi kültürü konusunda
personeline seminer verme talebinde bulunursa bizimde bu konuda
deneyimli kadrolarımız gider o kurumda pekala demokrasi dersini,
katılımcılık dersini verir. Yardımcı olur.
Asla devlette devlet kurumlarıyla ilişkide bulunmamak gibi bir ön şartımız
yok. Tersine esas olarak onların hizaya çekilmesini istiyoruz. Bir biçimde
toplumla olan ilişkilerini normalleştirmeye yönelik çizgiye gelmelerini
istiyoruz.
Ama zaman zaman da tersliklerimiz olabiliyor. Bir toplantımız oluyor, görevli
gelip diyor ki ben not tutmadım bize teyp çözümünü verir misiniz? Hayır
göndermeyiz diyoruz. Devletin orada 4-5 değişik birimi vardı. İzlediniz
yazsaydınız, kağıt alsaydınız dedik. Sizin için iyi olmaz dediler. Şişli
cumhuriyet savcılığı hakkımızda soruşturma açtı ve kapatmak zorunda kaldı.
98
Takipsizlik verdi. Ermenistan Türkiye ilişkileri illa Dışişleri yada Genelkurmay
düzeyinde değil de biz orada yaşayan Ermeni yurttaşlarla Türkiye'deki
Ermeni yurttaşlar arasında ilişkiler kurabiliriz. Kurduk ta nitekim. Aleniydi
emniyette izledi. Bir otelin toplantı salonunda yaptık. Biz iki toplumun birbirine
düşman olmamasını istiyoruz.
HYD diğer sivil toplum örgütleriyle partner ilişkilerine nasıl bakıyor?
Zaman zaman uyguluyor musunuz?
Zaman zaman uyguluyoruz tabi. Başka bir kuruluşla başka bir örgütle ortak
bir davranışımız olabiliyor. Bu tip projelerimiz var. Oldu ve gerçekleşti. Ama
şunu göz ardı etmemek gerek bir takım temel prensiplerimiz de var.
Kuruluşumuzdaki gerçeklerimiz sonradan kazandığımız bilgilerimiz
deneyimlerimiz var. Onlara yol olsun istiyoruz. Yoksa herhangi bir yapıyla
ilişki gerçekleştirmek kurmak kurmamak gibi bir ön yargımız yok.
İşte bu ay sonunda ( Şubat 2005) insan hakları kurumlarıyla bizim (HYD) nin
çağrımız üzerine İstanbul'daki genel merkez binamızda bir çay toplantısı
yapacağız, çağrıda bulunduk ve gelecekler. İnsan Hakları Vakfı, İHD,
Mazlumder gelecek. Amacımız nedir? Benzer işler yapıyoruz. Birlikte bazı
şeyler yapabilir miyiz? Yada siz yapıyorsanız biz yapmayalım. Biz yapıyorsak
siz bize yardımcı olun. Birbirimizden haberdar olalım yani düşünerek bu
çağrıyı yaptık. Biz bu örgütlerle hiçbir zaman rekabet edelim demedik.
Demeyiz de!
Bir de şunu sormak isterim.17 Aralık 2004 Avrupa Birliği süreci Türkiye
de değişmez denilen bir sürü şeyin değişimine ortam hazırladı. Sizce bu
AB süreci Türkiye deki sivil alan açısından bir fırsat yaratabilir mi?
Fırsat yaratmadan çok, bir alan açılıyor. Çünkü daha önce Türkiye'de yalnız
başına yapmak zorunda olduğun yada çok haklı, çok ihtiyaca uygun bir
sorunun işleyip gündeme taşımak istediğin zaman kendi imkanlarınla baş
başa kalmak durumundaydın. Türkiye bu entegrasyona daha fazla
yaklaşarak elimizi kolaylaştırdı. Daha çok iş yapma, daha çok destek olma
olanağı doğdu. Çünkü AB'nin 17 Aralık 2004 öncesine göre daha yakın bir
parçası olduk. Daha fazla onlardan biri gibi olacağız.
Biz bunun henüz çok somut bir meyvesini görmedik. Ama böyle bir potansiyel
vardır. Çünkü Türkiye'nin sorunları artık tam anlamıyla olmasa bile tam üyelik
sorunu artık gerçekleşmiş olmasa bile, artık onların da sorunu haline geldi.
Dolayısıyla bir sorunu Belçika da çözmek, İsveç de çözmek yerine Hakkari
yada Edirne de çözmekte onların bir sorunun üstesinden gelmelerinde anlam
ifade ediyor. 15 yıl önce belki anlam taşımıyordu. Ama bugün artık Türkiye'nin
sorunları AB'nin sorunu olmuş oluyor.
Biz ne yapıyoruz? Biz de sorunların üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Bu
bakımdan AB mevzuu kolaylaştırıcı bir gelişmedir. Tabii bu tip örgütlerin var
99
olma, yaşama, gelişme şansları da demokrasi ile ilgilidir. Ben inanmıyorum
ki; Türkiye AB yolunda attığı her adımda temel haklara, özgürlüklere daha
fazla yer vermek durumundadır.
Son sorum Ümit'çiğim. Geçmişle kıyas yaptığımızda, HYD açısından
tabi bugün sivil toplumculuğu nasıl değerlendiriyorsun? Sizce Türkiye
de sivil hayat bugün itibariyle ne durumda!
Bir kere sivil toplumculuk da Türkiye'de pek çok kavram gibi çok değişik
anlamlara neden olabiliyor. Pek çok konuda meslek örgütleri yasal, yarı
resmi kurumlar, sivil toplum kuruluşu gibi ele alınıp değerlendiriliyor. Bizde
sivil toplum kurumları sadece muhalif kurumlar değildir. Devletin boş bıraktığı
alanlar vardır. Bu alanlardan bir şeyler çıkarmak lazım. Bazı kapılar vardır ki o
kapıları devlet açamaz. O kapıları açabilmek önemli.
Türkiye'de bir zaman 1980 öncesi bir kavram vardı, demokratik kitle örgütleri!
Sivil topluma dönüştü o kavram. Kimi insanlar, kimi çevreler sadece devletin
dışında kurulan, barodan, tabip odasından, mühendis odasından,
sendikalardan; devlet örgütü ne varsa bunları sivil toplum örgütü olarak kabul
edebiliyor. Bence bu doğru değil. Böyle bir karışıklık var.
Ama buna tepki olarak çok da kendi kafasına göre bir takım yapıları sınırlayıp
sivil toplum örgütleri bunlardır demek de yanlış. Şimdi bir yerde deprem
oluyor, bir sel felaketi yaşanıyor, AKUT diye bir örgüt var sivil toplum
kuruluşudur. Bu dernek de yardımlaşmak, paylaşmak ihtiyacı duyduğu yerde
onunla paylaşacaktır. Çünkü AKUT'un dozeri yoktur. Yol açma olanağı
yoktur. Ama gönüllü çalışacaktır. Bilgileri vardır. Deneyleri vardır. Bu bir sivil
harekettir. Ama bunun yanı sıra devletin kurduğu savunma timleri de değildir.
Aslında alanda aynı işi yapıyorlar.
Bu nüansları dikkate almak lazım. Keza Diyarbakır'da Baro demokratik
olarak görülebilir. Orayı yöneten insanlar demokrattır. Dolayısıyla sivil kurum
gibi görünebilir. Tersine İzmir barosu da görülmeyebilir. Çünkü oradaki
insanlar da muhafazakârdırlar. İşte bu nedenle baroları sivil toplum kurumları
olarak nitelendirmemek gerekir. Bir meslek örgütü gibi algılamak gerek.
Dünyanın her tarafında vardır. Zorunlu kurumlardır. Yani kendi mesleki
zorunluluklarından kaynaklanan bir yapılanmadır.
Böyle bir karmaşa var. Hangisi sivil toplumdur, hangisi değildir? Çok da
kategorize etmek istemiyorum ama böyle bir yanlış anlaşılma bir enflasyon
doğdu. 30 örgüt bir araya geliyor ve “aşağıda imzası bulunan sivil toplum
kurumları olarak…” diyor. Ama o metnin altında bir partinin yan kuruluşu da
var. Meslek örgütleri, sendikalar da var. Oysa bunları STK'lar olarak
saymamak gerekir. Yani sivil toplum farklıdır.
Ama Türkiye de bir dönem sol egemen söylem bize hakimdi. Sivil
toplumculuk o dönemde pasifist, devrimin değil de küçük çapta taleplerin dile
getirilip onların gerçekleşmesi ile ilgili yetinen kurumlar olarak algılandı. İşte
hiçbir yeteneği olmayan bir takım pısırıkların yer alabileceği yapılar gibi
100
görüldü. Ama bugün günümüzde gelişmeler farklı. Batıda da sivil toplumun
önemi gittikçe artıyor. İlişkiler gelişiyor. Daha normal bir hale geldi.
Çok da etkili kurumlar oldu. Yani bugün dikkat edersen hiç çaktırmadan
1980'lerde Aydınlar Ocağı Derneği hükümet politikaları üzerinde etkili
olabiliyor. Keza Nurettin Sözen' in Taksim Grubu, Milli Gençlik Vakfı siyasi
etkinliğe sahip olabiliyorlar.
Dolayısıyla sivil kuruluşlar gönüllü kuruluşlardır. Ve toplumda saygın
olabilirler. Hükümetler ve devlet politikalarında etkili olabilirler. Gelecekte de
ağırlıkları artacaktır.
*Helsinki Yurttaşlar Derneği
Ümit Fırat
İnönü caddesi
Ankara Palas. No: 77 / 13
Gümüşsuyu-Beyoğlu / İstanbul
Tel
: 0 212 292 68 42
e-mail : [email protected]
Web : www.hyd.org.tr
101
İnsan Hakları Gündemi Derneği*
Orhan Kemal Cengiz
Orhan Kardeşim, İnsan Hakları Gündemi Derneği hangi ihtiyaçtan
doğdu? Niye kuruldu? Neler yapar? Önce bununla bir başlayalım
derim.
Şu anda İzmir'de olmakla beraber Türkiye ve Türkiye'nin komşularında
faaliyet göstermeyi hedefleyen bir dernek. Bu amaçla Azerbaycan'la bazı
temaslarımız oldu. Dernek kurulurken amacımız şuydu. İnsan haklarının
ilerletilmesi için teknik ve taktiklerin geliştirilmesi stratejiler oluşturulması.
Madem bunları yapacağız, neden Türkiye'nin komşu ülkeleri ve tarihi kültürel
bağları olan ülkelerle paylaşmayalım.
Dünyada iki büyük insan hakları örgütü var. Bir tanesi insan haklarının
durumunu izliyor. Diğeri de kampanya yürütüyor. Ama strateji geliştirme, yapı
oluşturma alanında büyük bir boşluk var. İHGD'nin nihai amacı bu. Türkiye'de
taktik ve stratejiler geliştirmek ve bunları Türkiye'nin komşularına aktarmak.
Üç alanda çalışıyoruz şu anda. İnsan hakları eğitimi, azınlık hakları ve
işkence. Bunlar kasıtlı seçilmekten ziyade üye profilinden kaynaklanan bir
şey.
Neden böyle bir derneğe ihtiyaç duyuldu. Türkiye'de kitlesel insan hakları
örgütleri büyük başarılarda bulundu. Ama Türkiye'de daha farklı çalışan
örgütlere de ihtiyaç var. Bunlar kitlesel bazda Türkiye'nin içinden geçtiği ağır
koşullarda büyük işler başardılar. İHGD, kendini insan hakları derneğine
alternatif olarak görmüyor. Onlara eğer mümkünse alt yapısal destek
sunmayı amaçlıyor. Daha önce Türkiye'nin gündeminde olmayan şeyleri
gündeme getirmek, ulusal insan hakları kurumu, ulusal ceza mahkemesi
gibi, çocuk hakları gibi onları bir biçimde Türkiye'nin gündemine taşımayı
amaçlıyor.
Türkiye'deki sivil toplum yapılanması içinde tanımlamanızı yaparken
kendinizi nereye oturtuyorsunuz? Kendinizi, yani derneğinizi nasıl
tanımlıyorsunuz?
Biz yalnızca Türkiye çerçeveli değil, olaya evrensel bakmaya çalışıyoruz.
Yeni bir örgüt olmamıza rağmen Avrupadaki örgütlerle iletişim ve dayanışma
içindeyiz. Kendimizi sadece Türkiye sınırları içinde tasavvur etmiyoruz.
Türkiyedeki insan hakları kuruluşları bizim için kardeş örgütler, ama yurt
dışındakiler de bizim için eşit derecede kardeş kuruluşlar.
Türkiyede aslında insan hakları alanında büyük boşluklar var. Aktivistlik
anlamında bir boşluk yok. Ama işin somut materyal yaratma, taktik, strateji
üretme boyutunda büyük boşluk var. Bizim derneğimiz bu boşluğu kapatma
amacında. Bu yetişmiş insan gücünü içine alarak yapılabilecek bir şey. İHGD
102
yeni bir dernek olmakla beraber üyeleri on yıldan fazla bir süredir insan
hakları mücadelesi içinde yer almış bir dernek. Türkiye'nin çeşitli illerinden
üyelerimiz var. Kendisi yeni olmakla beraber üyeleri insan hakları alanında
Türkiye'de söz sahibi olan kimseler. Bu portföyü daha da geliştirmeyi
düşünüyor derneğimiz.
Devletin size yaklaşımı, bakışı nasıl? Aslında sıkıntılarınız basına da
yansıdı. Kuruluş aşamanızda epeyce sıkıntı yaşadınız. Belki sonra
aşıldı ama başlangıç zordu herhalde?
Biz farklı bir şey yaptık, Başbakan'dan Cumhurbaşkanı'na, Dernekler
Masası'na kadar bir çok yerle yazıştık. Aynı zamanda davamızı çok ciddiye
aldık. Uluslararası enstrumanları çok kullandık. Açılan dava sudan
sebeplerle açılan bir davaydı. Ama davayı kazanarak bir anlamda kendi
rüştümüzü de ıspatladık. Türkiye'de insan hakları hareketi bir mağdurlar
hareketi oldu bugüne kadar. Bu insan hakları ihlalleriyle uğraşmak hem bir
cesaret gerektiriyordu hem de ancak o ihlallerin mağdurları buna sahip
çıkabildiler. Bunun hem yararları oldu Türkiye'de, hem de büyük zararları
oldu. İnsan Hakları biraz ideolojik bir kavram haline geldi. Biraz ürküntü
yaratan bir kavram haline geldi.
İHGD biraz bunu kırmayı amaçlıyor. Bizim tanıtım yazımıza bakacak olursak
İHGD insan haklarını her türlü ideolojinin üzerinde bir değer olarak görür. O
bakımdan üye profilimizde de buna dikkat ediyoruz. İnsan haklarını kendi
ideolojik profilinden yola çıkarak tanımlamaya çalışanlara sıcak bakmıyoruz.
Bizim için çok önemli noktalar var. İnsan haklarını temel referans olarak
alması, insan haklarını başka bir referanstan hareketle tanımlamaya
çalışmaması çok önemli. Biz popülistleştirmeden popüler hale getirmeye
çalışıyoruz insan haklarını. Ortalama insanın ciddiye alacağı bir duruş,
model yaratmaya çalışıyoruz.
Türkiye'de insan hakları örgütleri genelde Ankara'yı seçmişler. Siz
neden İzmir'i seçtiniz? Uluslararası ilişkileriniz de var! Bu manada İzmir
taşra sayılır. Neden İzmir?
İzmir insan hakları konusunda iki açıdan çok önemli. İzmir Barosu'nun
Türkiye'deki ilk insan hakları merkezini Türkiye'deki ilk işkence ile mücadele
merkezini kuran bizim üyelerimizin bir çoğu barodan bu deneyimin içinden
gelen insanlar. Uluslararası Af Örgütü konusunda da İzmir çok önemli. Bu iki
grup aynı çatı altında buluştular. İzmir'de bulunmak bir yandan avantaj bir
yandan dezavantaj. Dezavantaj yanı şu medyadan uzaktasın. Dolayısıyla
sesini soluğunu duyurman zorlaşıyor. Avantajı da şu, Türkiye gündemine
daha serinkanlı biryerden bakabiliyorsun. Ankara ve İstanbul'da olunca
Türkiye gündemi seni sürüklüyor. Türkiye ve dünya gündemine bu
yalıtılmışlığın verdiği rahatlıkla bakabiliyoruz. İzmir'de bulunmak yalıtılmışlık
103
gibi geliyor ama Türkiye gündemine dünya gündemi gözüyle bakma
ayrıcalığını getiriyor.
Tek başınıza mı çalışıyorsunuz? Diğer örgütlerle bir bağınız bir ilişkiniz
var mı?
Partner arıyoruz, Helsinki Yurttaşlar Derneği ile Avrupa Birliği'ne
sunduğumuz bir proje var. Diyarbakır Barosu potansiyel partnerimiz
durumunda, beraber yapmayı planladığımız işler var. Yunanistan ve
İngiltere'de azınlık hakları üzerinde çalışan iki örgütle bağlantı içindeyiz.
Ortak bazı projeler geliştirmeyi amaçlıyoruz. Şu anda daha çok insan hakları
eğitimi üzerinde duruyoruz. Avrupa insan hakları sözleşmesinin iç hukukta
uygulanması için sonuç alınabilecek bir girişim başlattık. Bugüne kadar
herkes ilk fırsatta davasını AİHM'e (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)
götürmeye çalıştı. Oysa biz diyoruz ki önemli olan AİHM'nin içtİhatlarının,
kararlarının burada uygulanabiliyor olması. Anayasa'nın son değişiklikleri
aslında bu araçları sunuyor ama bu konuda zihinsel blokajlar var. Sanki
Avrupa'da üretilen hukuk başka bir şey Türkiye'de üretilen hukuk başka bir
şeymiş gibi algılanıyor. Bizim avukatlara yönelik çok yoğun bir eğitim
çalışmamız var. Ve temel amacımız da bu blokajı kırmak. Yani ulusal
uluslararası hukuk ayrımını, aslında böyle bir ayırım yok yalnızca zihinlerde
var. AİHM'e gitmeden Türkiye'deki mahkemeleri AİHM kararları ve insan
hakları sözleşmesine göre davranmaya zorlamak çalışması var.
Peki 17 Aralık 2004 itibarı ile AB süreci başladı. Demokrasi mücadelesi
veren örgütler bu süreçte epeyce mücadele ettiler. Bu AB ilişkisi sivil
alanı nasıl etkiler? Olumlu mu, olumsuz mu etkiler!
Hem pozitif hem de negatif etkileri olacağını düşünüyorum. Pozit olarak
mevcut örgütlerin kendilerine çeki düzen vermesine neden olacaktır. Negatif
yönüde şu, daha önce Avrupa Birliği'ne aday olan sonra da katılan
ülkelerdeki dramı gözlemliyorum. Sadece AB'den fon almak için kurulan
örgütler var. İkincisi AB'nin foncu yaklaşımı gönüllülük anlayışını törpülüyor.
Bu yönüyle zarar veriyor. Öbür taraftan profesyonel çalışmayı geliştiriyor. Bu
bakımdan yararlı.
Peki Orhan bu ikisi bir arada bir sivil toplum örgütü tarafından
yapılamaz mı? Proje yapma ve fon alma konusunda etik davranılarak
gönüllülüğü öne çıkaran baş köşeye oturtan bir anlayış hayata
geçirilemez mi?
Biz üye profilimize dikkat ediyoruz. İnsan hakları alanında ciddi çalışma
yapmayan hiç kimseyi almıyoruz. Bizim üyelerimizin tamamı çok uzun yıllar
gönüllü çalışmış, bu işe baş koymuş insanlar. Sırf fon amaçlı kurulmuş
104
kuruluşlar var. İşin sivilleşme dışında şirketleşme gibi bir tehlikesi var. Onları
tehlike olarak değil kötü örnek olarak görüyorum.
Son sorum biraz genel bir soru olacak. Geçmişle kıyaslayarak bugün
Türkiye'de sivil toplumculuk alanını nasıl görüyorsun?
Tek başına bir ilerleme olduğunu düşünmüyorum. Bir taraftan AB sürecinin
yarattığı bir gerilim var. Pek çok sivil toplum örgütünde yükselen ciddi bir
milliyetçi dalga var. Özellikle meslek örgütleri söz konusu olduğunda ciddi bir
avrupa karşıtı bir dalga da var. O milliyetçilik dediğimiz şey orada kalmıyor.
Aynı zamanda bunun dünyayı algılayışı var. Çok ciddi bir merkeziyetçi
anlayış var. Kendi örgütlerinde taban demokrasisine karşılar. Bunlar pek çok
meslek örgütünde iktidara gelmiş durumdalar. Bu avrupa birliği ve
demokratikleşme sürecinde bazı örgütlerde yansımasını bulurken bazı
örgütlerde içe kapanma durumu söz konusu.
*İnsan Hakları Gündemi Derneği
Orhan Kemal Cengiz-Başkan
Talatpaşa Bulvarı
Harputlu apt. 33 / 14
35200
Alsancak / İzmir
Tel
: 90 232 422 35 50
Fax
: 90 232 422 35 27
e-mail : [email protected]
Web : www.rightsagenda.org
105
İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi.*
Av. Selahattin Demirtaş-Başkan
Dilerseniz önce İHD ve Diyarbakır İHD'yi tanımakla başlayalım?
İHD 1986 yılında Ankara'da 58 aydın tarafından kuruldu. O tarihlerdeki
kurucular daha çok cezaevlerinde yakınları bulunan ailelerden oluşmuştu.
Kısa sürede cezaevi sorunlarıyla birlikte diğer insan hakları ihlalleri ile de
ilgilenmeye başlayınca Diyarbakır'da da bir gurup aydın 1988 yılında İHD
Diyarbakır şubesini oluşturdular. O tarihten bu yana OHAL dönemindeki
kapatmalarla kesintili de olsa 16 yıldır fiili çalışmalarımızı yürütüyoruz.
Bir STK olarak kendinizi tanımlayın dersem neleri paylaşırsınız?
Biliyoruz ki ilgi alanınız daha çok hak ihlalleri. Bu ilgi alanınız
çerçevesinde gerçek anlamda misyonunuza uygun davranabildiğinizi
ifade edebilir misiniz?
Aslında dünyada diğer insan hakları örgütleri ile kıyasladığımızda İHD'lerin
özellikle bölgemizdeki şubelerinin şöyle bir farkı var. Dünyada STK'lar daha
çok spesifik alanlarla ilgilenir. Ama bizim bölgemizin kendi öznel
koşullarından kaynaklı olarak hem örgütlenme özgürlüğü önündeki ciddi
engeller, hem sivil alanın yeterince gelişmemesinden kaynaklı, hem de bu işe
gönüllü insan sayısının azlığından kaynaklı sadece bir insan hakları örgütü
kuruldu. İşte bu insan hakları örgütü; birinci kuşak haklardan üçüncü kuşak
haklara kadar, hatta halen tartışılan dördüncü kuşak haklara kadar bütün hak
kategorilerini ilgi alanına aldı.
Dolayısıyla bu yönüyle yani yaşam hakkından çevre hakkına, sağlık
hakkından işkence yasağına kadar, yerleşim hakkından seyahat hakkına
kadar bir dolu hak kategorisini önüne koyan ve hepsiyle de baş etmeye
çalışan dünyadaki ender örgütlerden biri oldu İHD. Bu yönüyle baktığımızda
evet bir insan hakları örgütüdür. Fakat gerçekten de doğduğu ortamda,
mücadele yürüttüğü ortamda en azından anlayış düzeyinde sivilleşmeyi son
birkaç yıldır başarabilmiş bir örgüttür.
Bir sivil toplum örgütü olarak ortaya çıkmıştır ama sivil toplum örgütü
olabilmenin bütün gerekliliklerini yerine getirebilme konusunda şartlar İHD'ye
çok fazla fırsat tanımamıştır. Çünkü sürekli baskılarla karşı karşıya kalmıştır.
Bu baskılar İHD'nin içine kapanmasına yol açmış. Giderek siyasal, politik
çizgilerle angaje gibi gösterilme durumlarıyla karşılaştırılmış. Özellikle
devletin insan hakları derneğine yaklaşımı toplumu da İHD'den izole etmeye
zorlamış. Ve en azından toplumun İHD'ye yönelik sempatisini gizlemesine
neden olmuştur. Bu nedenle İHD rahat çalışabilen legal bir STK görüntüsüne
ancak son 5 yıldır kavuşabilmiştir.
106
İp ucunu verdiniz ama yine de katılımcılık mevzuuna gelmek isterim.
Toplumun sivilleşmesi ve hedef kitleniz ölçeğinde İHD'lerde katılımcılık
çok önemli olmalı. En ücra yerdeki, en uzaktaki insana bile ulaşabilmek
önemli. Bu anlamda katılımcılığı yeterince başarabildiğinize inanıyor
musunuz?
Aslında bunu sağlayabilmenin ön koşulu demokratik bir toplum geleneğidir.
Yani eğer faaliyet yürüttüğünüz toplum demokratik bir kültüre, geleneğe ve
işleyişe sahipse siz katılımcılığı başarabilirsiniz. Dolayısıyla toplumdaki
demokrasi anlayışıyla doğrudan orantılı bir işleyişimiz söz konusudur. İHD
halen feodal değerlerin ciddi ölçülerde yürürlükte olduğu bölgemizde
demokratik işleyiş ve örgütlenme tarzını çokça da başaramadı. Bunun bir
başka nedeni de bölgedeki çatışma koşullarıydı. Bunlar İHD İstese de
katılımcılığın gerçekleşmesini engelledi. Ve küçük bir gurubun yürüttüğü
insan hakları mücadelesinden çok da öteye gidemedi.
Bir nevi can pazarı gibi mi anlamak gerek yani!
Evet. Tam da öyle anlaşılmalı. Bölgenin öznel koşulları yine örgütlenme ve
katılımcılığı etkiledi. Avrupa Birliği süreci ile birlikte 1999 sonrası bölgede
hem çatışmalar önemli ölçüde azaldı. Hem de AB süreci bölgedeki
demokratikleşme sürecini başlattığı gibi toplumda da demokratikleşme
sürecini başlattı. İnsanlar artık kendi örgütlenmelerinden daha demokratik bir
katılımı talep eder oldular. Bir de bölgedeki sivil örgütler bu katılımcılığa kapı
aralamaya başladılar. İşte İHD'de son beş yıldır bölgedeki ve Diyarbakır'daki
çalışmalarında katılımcılığı ve özellikle bireyin kendi kimliği ile örgütünde
kendini ifade edebilmesinin önünü açmaya çaba gösterdi.
Eğer katılımcılığı sağlayamazsak bizler biliyoruz ki, ne toplumda insan
hakları ve demokrasi bilincini geliştirebiliriz. Ne de kendi kurumumuzda!
Yolun daha başındayız. Katılımcılık konusunda tartışmalar var. Farklı
deneyimler de var. Biz demokrasi ve insan haklarını savunan bir örgüt olarak
bile, henüz katılımcılık ve demokrasiyi tam anlamıyla uygulayabilmiş ve
uygulatabilmiş bir durumda değiliz. Onun mücadelesini yürütüyoruz.
Şunu sormalıyım o zaman. Siz 1999 AB süreci öncesi ve sonrası
arasında bir ayrım koydunuz. Bunu açabilir miyiz? Geçmişle
kıyasladığınızda İHD ölçeğinde sivil toplumculuğu bugün nasıl
görüyorsunuz?
Özellikle 1990'lı yıllardan itibaren 1999'un sonuna kadar iki farklı dönem
yaşandı. 1990 ile 1996 arası bu bölgede insan hakları, demokrasi alanında
sivil mücadele veren insanlar hedef alındılar. Örneğin faili meçhul
cinayetlerde öldürüldüler. Tutuklanıp cezaevlerine konuldular. İşkenceler
gördüler. Çok ağır baskılar söz konusuydu. O dönemde sivil toplum
107
çalışması yürütebilmenin ön koşulu cesaretti. Bilgiden, deneyimden önce,
yada sivil toplum anlayışına sahip olma bilincinden önce cesaret
gerekiyordu. Dolayısıyla kim cesaretli idiyse onlar bu işi yapmaya
soyundular. Ve yapmaya çalıştılar.
İkinci dönem ise 1996-99 dönemi oldu. Bu dönemde ise kişilerin fiziki
bütünlüğüne yönelik baskılardan çok tüzel kişiliğe yönelik baskılar gelişmeye
başladı. Örneğin dernekler kapatıldı. Uzun süre İHD olarak kapalı kaldık.
Olağanüstü Hal Bölge Valiliğinin kararı ile yargı denetimine tabi olmaksızın
Malatya, Diyarbakır, Tatvan ve Van şubelerimiz uzun süreli olarak kapatıldı.
Baskı bu şekilde işlemiş oldu.
1999 sonrasında ise ne fiziki saldırıya maruz kaldık. Ne de tutuklandık, ne de
göz altına alındık. Bir, iki istisna hariç tabi. Ayrıca derneklerimiz de
kapatılmadı. Ama hakkımızda inanılmaz sayıda davalar ve soruşturmalar
açıldı. Yani 99 sürecinden sonra baskıda da bir değişim yaşandı.
Dolayısıyla biz İHD'nin bölge boyutuyla sürecini üç başlık altında
değerlendirdik. Biri fiziki gözle görülür baskı süreci. İkincisi tüzel kişiliğe
yönelik baskı süreci. Ve üçüncüsü de yöneticilerine yönelik dava ve baskılar.
İlk dönem arkadaşlarımız çok ağır bedeller ödediler. O bedel ödeyen
arkadaşlarımızın yarattığı değerler üzerine sonradan gelen yeni nesil olarak
cesaretin tek başına yeterli olmadığını veya gerekli olmadığını asıl olarak
bilginin, deneyimin ve yetkinliğin gereğinin farkına vardık. Ve bu konudaki
açığımızı gidermeye çalıştık. Çünkü artık cesaret tek başına yetmiyordu.
Cesaretle birlikte bilgi ve donanıma da ihtiyaç vardı. Örgütün, örgütlenmenin
ne olduğunu, yarını planlamanın ötesinde önümüzdeki yılları planlamanın ve
görebilmenin gerekliliğine inanmaya başladık. İşte eksikleri gidermeye
çabalayarak geçmişle böyle bir farklılığımız da oluştu.
Aklıma hemen şu soru geldi. Bölgemiz açısından İHD ciddi sorunlarla
uğraşması gereken bir STK. Siz bu çerçevede İHD'nin kendi yapısı
içinde sorun analizi yapıyor musunuz?
Ben şahsen halkla iç içe olan ve halkla diyalogu bu kadar yoğun olan bir
başka örgüt tanımıyorum. İHD Diyarbakır şubesi aylık olarak ortalama 150
başvuru alıyor. Her ay derneğin kapısından 150 kişi içeriye girerek sorununu
dile getiriyor. Bu durum her şeyden önce bizlere bir perspektif sunuyor. Yılda
ortalama 2500-3000 kişiyle birebir yüz yüze sorunlarını dinleyerek bölge ve
Diyarbakır'daki problemin ne olduğunu tanıklar ve mağdurlardan
öğreniyoruz. Bu bizim için birinci derecede önemli. İkincisi de sürekli basını
izleyen bir birimimiz var. İnsan hakları ve demokrasi ile ilgili her türlü haber
arşivimize aktarılarak raporlarımıza yansıyor.
Basın aracılığıyla da kentteki ve bölgedeki insan hakları durumunu tespit
ediyoruz. Üçüncü bir kanalımız ise üye toplantılarımız. Bu üye toplantılarında
üyelerimizin beklentileri, talepleri ile kurumun politikasına yön verecek
stratejileri onlardan dinlemeye çalışıyoruz. Dördüncü bir şansımız da
108
Diyarbakır Demokrasi Platformunun üyesiyiz. Çok önemli sivil toplum
örgütleriyle periyodik toplantılar yaparak sivil toplum örgütlerinin
beklentilerini ölçmeye çalışıyoruz.
Bütün bunları bir araya getirip her hafta yaptığımız yönetim kurulu
toplantılarında haftalık, aylık ve yıllık planlamalar yapıyoruz. Her yönetim
kurulu döneminde de iki yıllık hedefi belirleyip çalışma programı yapıyoruz.
İnsan hakları alanı çok devingen bir alan olduğu için öngöremediğimiz
gelişmeler de gerçekleşebiliyor. Anında strateji üretmek zorunda olduğumuz
sorunlarla karşılaşabiliyoruz. Bu nedenle yönetim kurulu sürekli donanımlı
olmak zorunda. Aynı zamanda sürekli de izleyen ve geleceği planlayan bir
perspektife sahip olmak zorunda.
Bütün bu verileri toplayıp tek tek konu başlıklarına ilişkin sorun analizleri
yapıp çözüm perspektifini ve yol haritasını önümüze koyup onları
gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Günü birlik politikalarla, kör bir şeklide ya da
gözleri bağlı bir şekilde mayın tarlasında ilerleyen bir politikanın doğru
olmadığını düşünüyoruz.
Devletin resmi kurumlarının İHD'ye bakışı nasıl? Gerçi son
zamanlardaki basın açıklamalarınızda devletin yaklaşımının olumlu
mecraya girdiğini ifade ediyorsunuz. Sormak istiyorum. Devletle
ihtiyaç halinde diyalog kurabiliyor musunuz? Örgütlenme alanınızla
ilgili yeterince serbest çalışma şansını yakalayabiliyor musunuz?
Yoksa engeller halen var mı?
Devletle, devletin bize bakış açısı ile tırnak içerisinde iki yüzlü bir yaklaşım
var. Bu iki yüzlülükten kastım riyakârlık ya da sahtekârlık değil. İki farklı
yaklaşım söz konusu. Birincisi bizimle doğrudan temasta iken yaklaşımları,
ikincisi de kamuoyunun önündeki, basının önündeki tavırlarıdır. Bu ikisi
taban tabana zıttır. Örneğin bizler Başbakan, Bakan, Vali, Emniyet Müdürü,
Kaymakam, Savcı, Hakim gibi devletin idari yargı mekanizmalarındaki
yetkilileriyle görüştüğümüzde insan hakları derneğine ne kadar önem
verdiklerini, İHD'lerin bu ülke için bir şans olduğunu, yıllardır yürüttüğümüz
çabaya saygı duyduklarını ifade ediyorlar. İHD'nin mutlaka büyümesi ve
gelişmesi gereken bir örgüt olduğunu söylüyorlar. Çalışmalarımızda her
zaman kolaylaştırıcı olmak istediklerini de ekliyorlar.
Ben örneğin 5 yıldır İHD'de yöneticilik yapıyorum. Bu 5 yıllık zaman süresince
onlarca devlet yetkilisi ile görüştüm. Bu konuştuklarım içinde bir tek farklı
konuşanla karşılaşmadım. Yüz yüze yaptığımız konuşmalarda mutlaka bu
anlattıklarıma vurgu yapıldı. Örneğin Diyarbakır Emniyet müdür yardımcıları
iki defa derneğimizi ziyaret ederek sorunlarımızı birebir dinlediler. Nezaket
ziyaretinde bulundular. Defalarca da biz kendilerini ziyaret ettik. Sorunları
aktardık. Vali yardımcılarıyla da görüştük. Bu konuda hiçbir problem yok.
Ancak İHD ile ilgili ya da yayınladığımız raporlarla, eleştirilerle ilgili cevap
verme aşamasına, kamuoyu önünde deklere etmeye gelindiğinde farklı bir dil
109
kullanılıyor. Tam da o noktada İHD'nin politik bir organizasyonla bağı
olabileceğini, angaje olabileceğini hatta “teröristlerin” haklarını savunan bir
dernek olduğu ifade edilerek raporlarımız boşa çıkarılmaya çalışılıyor.
Şimdi doğrusu buradan ben onları da anlamaya çalışıyorum. İHD'ye
kamuoyu ve basının önünde açıkça destek vermek, ben demokrasi ve insan
haklarını sonuna kadar savunan özgürlükçü bir insanım demektir. Bu da
Türkiye'de bir bürokratın koltuğunun sallanması demektir. Dolayısıyla
bürokrat özgürlükçü olsa dahi basının önünde resmi ideolojinin, resmi
tanımlamanın çokça da dışına çıkamıyor. İşte asıl problemimiz bu! Bunun
dışına çıkabilecek cesur politikacılara ve bürokratlara ihtiyacımız var.
Örneğin Diyarbakır AKP Milletvekili Cavit Torun gibi. Defalarca basının ve
kamuoyunun önünde bizim raporlarımızı desteklediğini ve ilişkiler
kurulmasını beyan etmişti. Eleştirilerimizi desteklediğini cesurca söylediğine
tanık olduk. Üstelik başbakanın uyarılarına rağmen. Bu tür cesur çıkışlar
bizim için gereklidir.
Sohbetimiz iyi bir noktaya geldi. Hemen şu soruya gelelim istiyorum. 17
Aralık 2004 itibarı ile AB süreci bir yerlere geldi oturdu. Bu süreç sizce
sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili olarak bir fırsat
yaratabilecek mi?
AB model olarak dev bir federatif yapıdır. Ekonomik, sosyal, siyasal ve
kültürel federasyondur. Bu federatif yapı kendi içinde iktidarını sivil alanla
paylaşan bir yapıdır. Sivil örgütlenmeler o kadar önemlidir ki, iktidarın gücünü
paylaşır. Avrupa'da sivil alan bu şekilde örgütlenir. Politika üretilirken sivil
alanın görüşüne bakılmak zorundalar. Veya sivil alan iktidarın politikalarını
etkilemek veya yönlendirmek durumunda. Dolayısıyla yasama, yürütme,
yargı gibi devletin üç ana erkinin dışında bunlara eşit uzaklıkta duran devletle
halk arasında kıkırdak bir doku konumunu sürekli koruyan bir sivil alan
mevcuttur. Bunlar hem halk için hizmet üretiyorlar. Bazen de devlet için
hizmet üretiyorlar. Bütün çalışmalarında da siyasal argüman kullanmadan,
politikanın içine pek fazla girmeden politikayı etkilemeye çalışıyorlar.
Avrupa devletleri de sivil toplum örgütlerini bu yönüyle, bu işleviyle
demokrasinin olmazsa olmazı olarak görüyorlar. Temsili demokrasinin
işleyebilmesi için ara örgütlenmelere, ara formüllere ihtiyaç duyuluyor. İşte
sivil alan bu yüzden biraz daha gelişkin. Eğer temsili demokrasi olacaksa
halkın temsilcilerinin arasında da örgütlenmiş bir alan ihtiyaç vardır. Sivil alan
işte biraz o ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Buna Avrupa çok önem veriyor.
Şimdi 17 Aralık 2004'ten sonra eğer Türkiye bir Avrupa ülkesi olacak ve birliğe
dahil olacaksa mutlaka bu alanı Avrupa'daki benzerleri şeklinde örgütlemek,
güçlendirmek ve desteklemek zorundadır. Bu açıdan 17 Aralık bölgedeki sivil
toplum anlayışının gelişmesi için bir şans, bir fırsattır.
110
Yeterince değerlendirebilecek miyiz, bizim alt yapımız buna müsait mi?
Hayır. Biz maalesef henüz sivil düşünemiyoruz. Bırakın sivil örgütlenmeyi,
yöneticilerin çok önemli bir kısmı sivil düşünemiyor bile. Halen yine tırnak
içinde, militarist düşünce hakimiyeti var.
Yani şiddet döneminin kafa yapısı halen söz konusu mu sizce!
Evet. O düşünce sistemi hakim. Olayları çözümlerken maalesef o
sistematiğe tabi tutarak analiz etmeye çalışılıyor. Dolayısıyla önce kafaların
sivilleşmesi lazım ki, sivil toplum örgütleri de bu paralelde gelişsin.
Umutluyum tabi. Umutsuz olduğum anlamına gelmesin. Alt yapımız çok
yetersiz. Böylesi bir tarihsel geçmişimiz yok. Sivil alan diye bir kültürümüz de
yok. Bir de çok yeniyiz. Çok çabaya ihtiyaç var. Diğer Avrupa ülkeleri ile aday
ülkelerde beş çaba harcanıyorsa Türkiye'de on çaba harcanmalı. Türkiye'nin
güneydoğusunda ise 15 çaba harcanmalı.
Gerek kendi alanınızla ilgili gerekse alanınız dışındaki STK'larla
işbirlikleri oluşuyor mu? Gerçi sohbetin içinde demokrasi
platformundan söz ettin ama, daha başka nasıl yürüyor? Hatta
demokrasi platformunun dışında da başka partner ilişkileri oluşuyor
mu? Ya da tıkanıklıklar söz konusu mu?
Demokrasi platformunun çıkış ya da kuruluş aşamaları incelendiğinde, bir
iletişim ağı kuralım, bir çalışma gurubu olsun, bir dayanışma örgütü yaratalım
tartışmalarından çok, o dönem tek tek STK'lara yönelik inanılmaz baskılar bir
araya gelmeyi zorunlu kılmıştı. Hatta öyle olmuştu ki, sivil toplum örgütlerinin
yöneticileri tek başlarına sokakta yürüyemez hale gelmişlerdi. Yani en az 2-3
kişi birlikte yürümek zorundaydılar. Faili meçhul cinayetler çok yoğundu. Ve
bu yönelme özellikle sivil toplum örgütlerinin yöneticilerine, temsilcilerine
yönelikti. Dolayısıyla o dönemde gerek derneklerin gerek sendikaların, tek
tek faaliyet yürütmesi sürüden ayrılanı kurt kapar kabilindendi. Bu nedenle
hem kişisel hem de örgütsel olarak bir arada olmak gerekiyordu. Ortak ses
çıkarabilmek için de birlikteliğe ihtiyaç vardı. İşte Diyarbakır Demokrasi
Platformu fikri bu noktada ortaya çıktı. O dönemde Diyarbakır'da etkili bütün
kuruluşlar platform içinde yer aldı. Birlikte demokrasi mücadelesi
yürütülmeye çalışıldı.
Bugünkü çağdaş anlamda bir iletişim ağına, ortak faaliyet yürütme adına bir
araya gelen kurumlardan çok farklı bir, bir araya gelişti. Ortak bir hedef vardı,
demokratikleşme. Kendi alanlarında çok farklı ilgi alanları olan örgütler ortak
bir potada demokrasi fikri uğruna bir araya gelip demokrasi mücadelesi
verdiler.
111
Biraz da demokrasi platformu model haline mi dönüştü!
Evet. Dünyada başka örneği yok. Mağduriyet aynı noktadan
kaynaklanıyordu. Devletten kaynaklı bir zor ve şiddet vardı. Buna karşılık
koşullar duruş olarak da bütün farklı düşünen farklı örgütlenme modeline
sahip örgütleri bir araya getirmeyi zorladı. Kurulduğu günden beri kesintisiz
olarak devam ede gelen bir örgütlenme yani! Aslında dünyada savaş
karşıtları platformu gibi kuruluşlar geçici olarak kurulurlar. Çevre platformları
v.s'de öyle. Fakat Diyarbakır Demokrasi Platformu 10 yılı aşkın bir süredir
kesintisiz olarak bu birlikteliği sürdürüyor. Her geçen gün kendini biraz daha
sorgulayıp günün koşullarına göre biraz daha farklı bir örgütlenme modeli
tartışan bir yapıdır. Belki AB ile birlikte giderek de iletişimle genişleyen bir
çalışma gurubuna dönüşmeye adaydır. Köklü bir geçmişi var. Demokrasi
mücadelesine emeği var. Biz de bu platformun üyesi olmaktan çok şey
kazandık.
Diyarbakır Demokrasi Platformu temsilcisi, dönem sözcüsü ile de
görüşeceğim. Belki bu söyleyeceklerinize ek olarak öğrenmek
istediklerim şu olacak! Demokrasi Platformunun dışında İHD olarak ne
tip partner ilişkileri kuruyorsunuz? Mesela çeşitli STK'larla ortak
etkinlikler de olabilir!
Bizim İHD olarak şöyle bir şansımız var. Üye profili olarak İHD çatı örgütüdür.
Üyelerimiz arasında hâkim, avukat, mühendis, serbest çalışan, ev hanımları
gibi bir çok meslekten insanlar var. Bu insanların çok önemli bir kısmı ayrıca
bizim dışımızda da örgütlü insanlar. İHD onlar için ikinci bir örgüt. Dolayısıyla
bu insanların hepsini bir araya getiren örgüt İnsan Hakları Derneği'dir. Bu
nedenle partner ilişkisi geliştirmekte hiç zorlanmıyoruz desek yeridir. Bu
anlamda herkes İHD'yi kendi kurumu olarak görüyor. Bu yüzden şanslıyız.
Örneğin Baro ile, Tabip Odası ile TMMOB ile ve diğerleriyle çok rahat ilişki
kurabiliyoruz.
Özellikle ekonomik alanda faaliyet yürüten kurum ve kuruluşlarla diyalogda
partner ilişkisi geliştirmede zorlandığımız oluyor. Onların da kendilerine göre
haklı gerekçeleri var. Örneğin iş adamları dernekleri, Ticaret ve Sanayi
Odaları, bölgedeki ekonomik alanın önemli ölçüde devlet destekli ve devlet
kaynaklı olmasından dolayı bizlerle doğrudan diyalog ve bağ onların kendi
ticari faaliyetlerine sekte vuracağını düşünüyorlar. Bizler de bu
arkadaşlarımızın bu haklı kaygısını gözetilmesi gereken bir kaygı olarak
kabul ediyoruz. Örneğin SİAD'lar filan İHD ile kurumsal ilişki kurmaktan uzak
duruyorlar. Ama kişisel ilişkileri her zaman vardır.
112
Biraz da il dışsına çıkarsak, Ankara ve İstanbul hatta uluslararası
STK'larla ilişkileriniz nasıl?
Bize çok sayıda proje bazlı partner önerisi geliyor. Biz de önerilere çok
hassas ve çok dikkatli yaklaşıyoruz. Özellikle Ankara, İzmir ve İstanbul'da
kurulu bulunan ve bölgeye yönelik faaliyet yürütmeyi hedefleyen bazı
STK'ların Avrupa Birliğinden fon almak amaçlı olduğunu biliyoruz. Yerinde
destek bulabilmek için de bizim gibi saygın kurumların desteğine ihtiyaç
duyuyorlar. Aslında bunlar bölgede çok fazla faaliyet yürütme, ya da derde
deva olma anlamından çok, bu proje işini kendilerine profesyonel olarak
meslek edindikleri için, gelip buralarda bir, iki ufak tefek iş yapıp AB'den fon
koparmayı hedefliyorlar. Bunları ayrı tutmak gerek tabii. Ki bunlar gibilere de
asla destek sunmuyoruz. Partner olarak da bunları asla kabul etmiyoruz.
Tarih Vakfı gibi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi, Mazlum-Der gibi, TOHAV
gibi insan hakları ve demokrasi alanında çalışmalar yürüten kurum ve
kuruluşlar bölgede faaliyet yürütürken her türlü desteği onlara sunuyoruz. Ve
partner olmaktan da mutluluk duyuyoruz. Çünkü biz kendini ispatlamış
kurumlarla birlikte çalıştıkça hem kendimizi geliştiriyoruz. Hem de sorun
alanına ilişkin çözüme küçük de olsa katkı sunuyoruz. Partner ilişkisi bu
açıdan önemli.
Tek başımıza insan hakları gibi dev bir sorun alanıyla ilgilenmek kolay değil.
Biz hayalciyiz ama mümkün olduğunca da gerçekleri görmeye çalışıyoruz.
İnsan hakları savunucuları idealist olmak zorundadırlar. Gerçekleşmesi
imkansızı istemek zorundadırlar. Ama partner kurum ve kuruluşlarla da ilişki
kurmak zorundadırlar da! İşte bu noktada AB olayı bu işleri biraz daha
tetikleyecek gibi gözüküyor.
Peki son söz! Böyle bir çalışmada, yani “Türkiye'de Sivil Hayat” da,
Türkiye'de sivil hayatın geleceği ile ilgili bölge bakışı anlamında neler
söylenebilir?
Türkiye'de inanılmaz ölçüde siyasal yozlaşma var. Son seçimlerde de ortaya
çıktı ki, insanların neredeyse yarısı kendi düşüncesine uygun bir siyasal
anlayışı görmüyor ve bu doğrultuda da sandık başına gitmiyor. Siyasal
alanda örgütlenmemiş insanların da demokratik alana müdahale etmesi
gerekiyor. Bunun da en önemli aracı sivil alan ve sivil toplum örgütleridir.
Siyaset gibi kendini yıpratan alanlara girmek istemeyen insanlar belki de sivil
alanda örgütlenip daha temiz bir alanda çalışmayı düşünebilirler. Bu durum
Türkiye'de sivil alanın çok hızlı bir şekilde gelişmesini sağlayabilir.
Belki önümüzdeki yıllarda siyaset alanı da temiz bir alan haline gelirse ilgi
gösterilebilir. Ama bu açıdan sivil alan daha şanslı gibi duruyor. İnsanlar
örgütlenme, seslerini duyurma gibi bir istence sahipler. Ama örgütleri yok. En
büyük örgütler siyasal partilerdir. Ama maalesef insanlar ne bu partilere
girerek üye olabiliyorlar. Ne de çalışabiliyorlar. Ne de çalışmak istiyorlar. Bu
113
nedenlerle dernek, vakıf, sendika, kooperatif ve mahalle örgütlenmelerinde
kendilerini daha mutlu hissediyorlar. Hem de yaşamı değiştiren aktif güç
haline gelebilirler.
Türkiye bu alanın gelişmesi için bir fırsat yaratabilir. Bunu da ben şahsen
umut ediyor ve inanıyorum da!
* İletişim adresi:
İnsan hakları Derneği Diyarbakır Şubesi:
Av. Selahattin Demirtaş
Lise caddesi. Ali Emiri 1. sokak.
Yılmaz 2004 Apt. No: 1/3
Yenişehir-Diyarbakır
Tel
: 0 412 229 58 66 - 0 412 223 57 37
e-mail : [email protected]
e-mail : [email protected]
114
Kadın Adayları Destekleme Eğitme Derneği*
İlknur Üstün-Ankara Şube Başkanı
İlk sorum KADER'i tanımakla başlayalım. KADER ne zaman kuruldu.
Niye kuruldu? Neler yapar?
KADER 1997'de kuruldu. Özel amaçlı bir kadın örgütü. Karar alma
mekanizmalarındaki kadın temsilini ve kadın katılımını arttırmayı hedefleyen
bir dernek. İstanbul'da kuruldu. Kuruluş aşamasında daha çok akademisyen,
aktif iş çevrelerinden, siyasetten kadınlar bir araya gelerek kuruldu.
Kuruluşa giden yol kadının ikincilliği, ezilmişliği, yada mevcut kurumu
dönüştürecek yolun karar mekanizmalarından geçtiği düşüncesiyle hareket
edildi. Ve kararların alınma sürecinde, kararların alındığı yerde olmayınca
eşitlik sağlayıcı düzenlemelerin olmaması, kadınların hayatının
dönüştürülmesinin pek mümkün olmadığı savından örgüt kuruldu.
Türkiye'de 17 şubemiz var. 5 yerde de girişim aşamasındayız. Girişimler
hızla şubeleşiyorlar. 25'e yakın yerde örgütlüyüz. 4000' yakın üyemiz var.
Ama bu rakam yaklaşık bir yıl önceki rakamımızdır.
1998'de kuruluşumuzun hemen ertesinde bir baskın seçim yaşadık. O
tarihlerde meclisteki kadın temsil oranı 2.4'tü. 98 seçimlerinden sonra bu
oran 4.2 oldu. Bu çok kendiliğinden oldu diyemem. Bu artışta KADER'in de
payının olduğunu düşünüyorum.
Eğitim faaliyetlerini özellikle toplumsal cinsiyet ve siyaset konusunda kadın
eğitimleri anlamında gerçekleştirdik. Siyasette aday kadınlar ve seçmen
konumundaki kadınlarla eğitimler yaptık. Öte yandan lobicilik faaliyetleri
yürüttük. Özellikle yasal düzenlemelerle ilgili çalıştık.Önümüzde siyasal
partiler ve seçim yasaları var. Bununla ilgili kampanyalar yürütüyoruz. Kadın
adayları destekleyelim. Kadınlara oy verin, aday olalım, şeklinde çalışmalar!
Kamuoyunda bu konuda duyarlılık geliştirmek ve harekete geçirmek için
özellikle medyayı kullanma gibi temel bir hareket noktamız var.
Bir sivil toplum hareketi, sivil toplum kuruluşu olarak, KADER'i
tanımlamanı istersem sivil toplum örgütlenmesinin neresine oturur
KADER!
Benim durduğum yerden gördüğüm şudur. KADER, bağımsız, devletin
dışında duran, hedefleri doğrultusunda politika üretip strateji geliştiren ve bu
politikalar doğrultusunda da devlete baskı yapmaya çalışan bir örgüttür. Pek
çok sivil toplum örgütü, sivil toplum anlayışı içerisinde devlet dışında olmak,
devletten bağımsız amaçları olan ve kadın erkek eşitliğini oluşturmaya
çalışan bir örgüttür Kader.
Politikalar üreten ve bu ürettiği politikaları kendi içerisinde kamuoyunun
çözümüne sunan devlete bu konuda baskı yapan, bunun için diğer örgütlerle
115
iş birliği geliştiren, hem uluslararası düzeyde hem de yerel düzeyde çalışan
bir örgüt diye tanımlarım.
Kurulduğu günden bu yana KADER misyonuna uygun davranabildi mi?
Ben kadınlar içinde hem bir aktivist hem de yönetici olarak bulunduğum
çerçevede bunun mücadelesini veren biriyim. Ama KADER temel politikası
itibarı ile bütün siyasi partilere eşit uzaklıkta duran ve bu anlamda nerede
olursa olsun orada kadın erkek eşitliğini hedefleyen bir konumdadır. Bu
durumun bizzat kendisi zaten biraz sıkıntılı. Bu ülke içinde anlaşılabilen ve
tümüyle kullanılabilen bir durum değildir. KADER'in üye profili, yönetim
kadrolarındaki insanların yapısı çok farklı ideolojilerden kadınların
birlikteliğiyle oluşuyor.
Hedeflerine yönelik temel politikaları harekete geçirici gücü tümüyle ortaya
koyduğunu söyleyemeyeceğim. Bu belli yerlerde mesela Ankara'da
uygulanabiliyor. Ama KADER olarak yada tam olarak hedeflerine yönelik
çalışabiliyor mu derseniz, bunu yapabildiğimizi henüz söyleyemem. Ama
Türkiye için çok önemli bir şey de yapıyoruz. Kadınlık ortak meselesini
siyasetin gündemine taşıyan çok farklı yerlerden ideolojilerden kadınları bir
araya getiren yaklaşım, KADER'le birlikte ortaya çıktı.
Ben KADER'in 1997'de ortaya çıkışından günümüze kadar önemli adımlar
atıldığına, önemli gelişmeler olduğuna inanıyorum. Bunun en somut
göstergesi kadın hareketiyle siyasi partiler arasındaki kadınlar arasında
doğrudan bir ilişki, iletişim ağı, güç birliği, dayanışma pek söz konusu değildi.
Bu biraz feminist kadın hareketinin siyasi partilerdeki kadınlara bakışıyla da
ilgili bir şeydi. Ama 97'den sonra KADER bunu çok önemli ölçüde kırdı. Bu
ilişkiyi geliştirdi.
Farklı siyasi partilerdeki kadınların bir araya gelmesini de sağlayıcı düzenini
oluşturdu. Bu anlamda çok önemli şeyler yaptı diye düşünüyorum.
Kadına kitle olarak ulaşma, bağ kurma anlamında katılımcılık, destek
boyutu ne alemde! Gerçi epeyce bir örgütlenme profili oluşmuş
gözüküyor. Ama ben daha ileri boyutlarda örgütlenmemiş kesimlere
KADER'in ulaşması nasıl olacak, asıl bunu merak ediyorum. Genel
olarak kadınların KADER'e bakışı nasıl?
Bir KADER'e başvuran kadınlar var. Bir de KADER'in ulaştığı kadınlar var.
Öncelikli olarak ulaşmayı başardığımız örgütlü kesim. Bu çok zor olmadı. İşte
bu siyasi partilerdeki kadınlar bizlerin birincil plandaki hedef kitlemizdir.
Ondan sonra sendikalar, diğer sivil toplum kuruluşlarındaki, hatta kadın
örgütlerindeki de bizim hedef kitlemiz ve onlara da ulaşabiliyoruz. Toplum
merkezli, örneğin daha yerelde bir şekilde tam örgütlü değilse bile yarı
örgütlü diyebileceğimiz bir kesim oluyor bu ulaştıklarımız. Onlara da ulaşmak
mümkün oluyor. Bugün artık tabanda çok daha örgütlü olarak çalışabiliyoruz.
116
Ama hiçbir yere bağlı olmayan kadınlara ulaşmak bütün örgütlerde olduğu
gibi bizim de problemimiz. Bunun biraz o bağın kurulduğu yerlerde çalışmayı
hedefleyen bir yönü yani bir eğilimiz de var. Birincisi medyayı kullanarak o
kesime ulaşmayı seçiyoruz. İkincisi birebir çalışmalar yapıyoruz. Bugün iki
yıldır sürdürdüğümüz yerel siyaset çalışmaları var. Kader iki yıl öncesine
kadar ciddi bir çalışma yapmamıştı.. İki yıldır yaptığımız çalışmalarda
Belediyeler, belediye meclisler, muhtarlıklar, buralardan insanların
yaşadıkları en küçük birimlere kadar ulaşmayı hedefliyoruz. Bu kanalları
zorluyoruz. İki yıldır özellikle bu anlamda kısmen de olsak yol aldık.
Devletle, resmi kurumlarla bağınız, diyalogunuz nasıl? Müdahale
oluyor mu? Yoksa devlet şunu mu söylüyor. “Bizim bir eksiğimizi,
gediğimizi kapatıyorsunuz. İyi ki KADER var!” gibi bir yaklaşımları var
mı?
Yok. Son söylediğiniz tabi ki söz konusu bile değil. Çünkü biz devletin şubesi
gibi çalışan bir örgüt değiliz. Devletin açık bıraktığı, örneğin eğitim açığını
kapatmak, eksiğini gidermek filan yok. Devletin terzisi değiliz. Söküğünü
diken bir konumda olmayız. Olmak da istemeyiz. Böyle bir duruşun da doğru
olduğunu doğrusu ben onaylamıyorum.
Şu da var tabii. Sonuç da yanlışlıklara, eşitsizliklere, devletin kadın
konusundaki politikasızlığına karşı muhalif bir ses olmaya çabalıyoruz. Bu
muhalif ses diğer bütün muhalif sesler gibi tehdit oluşturduğu zaman, sizi
tehdit olarak algılamadığı zaman yani o güçte görmediği zaman siz
istediğinizi yapabilirsiniz. Devletin de bu konuda hiçbir engellemesi olmaz.
Hatta devletin kadın örgütlenmeleri açısından yasal düzenlemelerinde
oluşturulan komisyonlarında görüş almak ve Kadının Statüsü Genel
Müdürlüğünün Teşkilat yasasında öneri almak gibi konularda olumlu iş bile
yaptığı oldu. Son dönemlerde bu türden devlet politikalarına da tanık olduk.
Kadınları da işin içine katalım ve görüşlerini alalım biçiminde ilişkiler oldu.
Bundan elbette biz de payımıza düşeni aldık.
Şimdi siyasi partiler yasası, seçim yasası ve kota var. Böylesi somut
örneklerden yola çıkarak belki soruyu daha net yanıtlayabilirim. Kota
konusunda dünyada belirlenmiş birkaç rakam var. Kadınlar için yüzde 33
kota uygulanmıyorsa eksik kabul ediliyor. Şu anda Türkiye Büyük Millet
Meclisinde kadınların temsili yüzde 4.36'dır. Yerel meclislerde ise % 1.
mutlaka ve mutlaka yasal düzenlemelerle kota getirilmesi gerekiyor. Ama
maalesef devletin böyle bir politikası yok. Hükümetin ise hiç yok. Başbakan
çok açık ve net bir biçimde kotanın kadınları aşağılayacağını ve kadınların
buna hazır olmadığını o nedenle de kota uygulamasının mümkün
olmayacağını ifade ediyor.
117
İşte burada karşı karşıya geleceğiz demektir. Çünkü bu ifadeler Türkiye'nin
altına imza attığı sözleşmelere aykırı, kendi taahhüdüne aykırı işler yapıyor.
AB politikası devlet politikası haline geldi ama buna da aykırı. Bu açıktan
kendisiyle çatışan bir tutum. Dolayısıyla biz bu duruma muhalifiz.
Bu işte devletle tam da karşı karşıya gelme noktası. Burada hangi noktada
karışır ve nasıl şeyler ortaya çıkar bilemeyiz. Örneğin zina meselesinde
TCK'nın yasalaşacağı son günlerde Başbakan, zinayı TCK'ya suç olarak
sokma gibi bir şeyi gündeme getirdi. Biz zina için değil ama TCK'da kadın
taleplerinin hayata geçirilmesi, yer alması için Ankara'da çok büyük bir miting
düzenledik. Yürüyüş yaptık. Bu mitinge Türkiye'nin pek çok yerinden bini
aşkın kadın geldi. Mesela o eylemimiz şu açıdan önemliydi. Hangi durumda
karşı karşıya gelineceğinin göstergesiydi.
Bize yönelik olarak, “bir takım ahlaksız pankartlar taşıyan marjinal kadınlar”
ifadesini kullandılar. Bütün basın da bunu böylece yazdı. Bir grup dediği
marjinal ve o ahlaksız! Pankartlarda; “Artık ölmek istemiyoruz, töre ve namus
cinayetlerine son, cinselliğimiz bedenimiz bizimdir, en temel insan
hakkımızdır” ifadeleri vardı. İşte 7'den 70'e, bin dolayında kadındık. Biz bazı
gazetelerde hedef olarak gösterildik. Resimlerimiz yayınlandı. “Köpekler gibi
azdığımız” ifadeleri kullanıldı.
Elbette bu türden haksızlıklara karşı sesiz kalmamız düşünülemezdi. Zaten
başbakan da bu ifadeleri destekleyen sözler sarf etmişti. Bu tehlikeli bir
gidişattı. Tabii ki hangi noktada ve ne zaman karşı karşıya geleceğimizle ilgili
tabii ki!
Peki KADER olarak kendi ilgi alanınız veya ilgi alanınız dışı diğer sivil
toplum kuruluşlarıyla ilişkiniz nasıl? Ortak iş yapma bağı, alışkanlığı
var mı? Kadınlar kendi aralarında örgütleriyle birlikte ortak işler
yapıyorlar mı?
Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ben dili kullanıyorum ama içinde
bulunduğum örgütsel kanalda olmanın bir nedeni de bu. Güç birlikleri,
dayanışmalar olmasa, ortak gündemler belirlenemese, tek tek örgütlerin
gücünün bir takım talepleri yada bazı şeyleri hayata geçirmeye yetmeyecek.
Güç elbette olmalı.
Bu anlamda da birkaç örnek vereyim. Yakın zamanda Ankara'da bazı yollar
ulaşıma kapatılmıştı. Yayaların geçişine engel olunmuştu. Ve bu durum
Ankaralıyı çok rahatsız ediyordu. Bunun üzerine Kader, yerel siyaset çalışan
ve Ankara'da şubesi olan bir örgüt olduğu için, Ankara mimarlar odasından,
çevrecilere, Kavaklıderem Derneğinden işte Kader'e varıncaya kadar bir
platform oluşturduk. Adı da Ankaram Platformu oldu.
Ve Ankaralıyı mağdur eden bu uygulamayla ilgili Belediyeye karşı bir talepte
bulunduk. Kaldırılmasını istedik.Ve uygulama kalktı. Oluşturulan baskı ve
güç birliği sonucu bu iş gerçekleşti. Yine ulaşım zammı sonucu Ankaralı çok
mağdur olmuştu. Tekrar platformu gündeme getirdik. Fakat tabi bunlar
118
yerelde küçük örneklerdir. KADER işte böyle, küçük birliktelikler de yapıyor.
KADER özel amaçlı bir örgüt. Kadının siyasetini kendisine hedef almış bir
örgütlenmedir.
Biz Medeni Kanun değişikliği ile ilgili oluşturulan 250 kadın örgütünün bir
araya gelerek kurduğu medeni kanun platformunun da üyesiydik. Bu
konudaki bütün çalışmaların hem içinde yer alarak, hem de destekleyerek
sürdürdük. Medeni Kanunda önemli kazanımlar elde ettik.
Bu anlamda pek çok dayanışma ve güç birlikleri gerçekleştiriyoruz. Burada
benim daha da önemsediğim şey şudur. Çok önceden eski yıllardan yani 90'lı
yıllarda gerçekleşen bir şey değil bu! 2000'lerde bu işler bu kadar canlandı,
güç topladı. İnsan Hakları Örgütleriyle birlikte çalışmayı çok önemsiyoruz.
İnsan hakları örgütleriyle, kadın örgütleri arasında dayanışma ve ilişkinin çok
önemli ve zaten olması gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu ilişki ne
yazık ki şimdiye kadar çok sağlam bir şekilde kurulamadı. Yeni yeni bizler bir
kadının tecavüzünde insan hakları örgütlerinin harekete geçtiğini, birlikte bir
takım açıklamalar yaptığını, ortak çalışmalar içine girdiğini görmeye
başladık. Ayrıca bunların da yeterli olmadığını düşünüyorum. Daha da
güçlenmesi gerekiyor.
Sanırım bu 17 Aralık 2004 AB süreci bu işe biraz ivme katacak gibi. Ne
dersiniz? KADER olarak AB ilişkilenmesi STK'larda bir çıkış, bir fırsat
yaratabilir mi? STK'cılık daha da gelişir mi? Yoksa tam tersi mi olur?
Cevap : Bunun bence çok dikkat edilmesi gereken bir süreç olduğunu
düşünüyorum. 17 Aralık süreci bir çok gelişmeye ivme kattı. Katılıyorum.
Burada dikkat edilmesi gereken şey Türkiye'de ne olursa olsun bir sivil
toplum hareketi var. Çeşitli örgütler ve toplumsal hareketler var. Örneğin
Türkiye'de kadın hareketinin ben çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Ayrıca
KADER in de bunun çok güçlü bir parçası olduğunu düşünüyorum.
17 Aralık 2004 süreciyle birlikte yasaların hızla çıkması ve bu yasaların bazı
taleplerimizi de içermesi tamamen AB süreci ile ilgili açıklanabilir hale geldi.
Bunun böyle olmadığını düşünüyorum. Evet belki bizler 17 Aralığa kadar bu
yasaları çıkaramayacaktık. Belki önümüzde daha 10-15 yıl gibi bir süre vardı.
Ama bütün o taleplerin oluşmasında hareketin etkisi olduğunu, kadın
hareketinin kazanımları olduğunu düşünüyorum. AB sonuç da Anayasa
değişikliği yaptı. Ama Anayasa değişikliğinin içindeki küçük insanların bizim
hayatımıza nasıl baktığını, nasıl dokunduğunu, nasıl etkilediğini bilmiyor. Ve
bizler içerde bir ses çıkardığımız, hareket oluşturduğumuz, hem dışarıya
karşı bu sesi duyurduğumuz zaman dikkat çekiliyor. O nedenle o maddelerin
değişiminde bir takım kazanımlar elde ettiysek o kazanımların buradaki
hareketin sonucu olduğunu düşünüyorum.
Tabii çok ciddi yasal değişiklikler oldu. Kadın örgütleri 35 madde üzerinde
duruyordu. Bu maddelerden 30'u kadınların istediği ve bugün AB üyesi bir
çok ülkede bile olmayan biçimde lehimizde değişti. 5 madde dışında tabi.
119
Ama bu yetmiyor. Çünkü bir rehavet dönemi söz konusu olabilir.
Uygulamalarda henüz bir şey görmedik. Namus cinayetlerinde hâla haftada
iki, üç kadın sokaklarda öldürülüyor. Yasa değişti. Peki neyi bekliyoruz?
Nisan ayında yürürlüğe girmesini beklemenin bir anlamı olmasa gerek. Şimdi
sivil toplumun çok daha uyanık olması gerekiyor.
Tam bu noktada şunu sorayım. AB kavşağında pıtrak gibi proje yapıp da
fon bulmaya çalışan örgütler ortaya çıktı. Oysa sivil toplumculuk
gönüllülük işi. Bunun dengesini nasıl kuracağız?
Bunun açıkçası problemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Sivil toplumculuk
işi o projecilik mantığından dolayı bir rant alanı haline dönüştü. Örneğin kendi
yaptığımız çalışmalarla ilgili olarak yapmamız gereken işler belli. Bu işleri
yapıyoruz. Bu işlerde sivil toplumun maddi gücü bellidir. Bir takım projeler
yazıp destekler alarak da yapabiliyoruz. Ama bu destek benim yapacağım
işleri sıkıntıya sokmazsa ben bu desteği alır ve kabul ederim. Yani birilerinin
işte şunu yaparsan sana bu desteği veririm dediği parayla ben o işi yapmam.
İşte bu yaklaşım çok farklı. Benim yapacağım işin içeriği, çerçevesi bellidir.
Bunu mümkün olduğunca kendi öz kaynaklarımı gönüllü örgütümü harekete
geçirerek yapmaya çalışırım. Ama o işin örneğin ulaşımla ilgili sıkıntılarını,
telefon giderlerini, kirasını o aldığımız parayla karşılayabiliriz. Gücümüzün
yetmediği konularda desteğe baş vururuz. Bu hepimizin yaptığı bir şey. Bu
anlamıyla yanlış bulmuyorum.
Ama çeşitli işler de var. İşlere şu paralar veriliyor. Bir de bakıyorsunuz ki ona
ilişkin ilişkiler ortaya çıkmış. Belli STK'lar o işleri yapmaya başlıyor.
Misyonunu unutan ve oradan gelecek gelirle varlığını sürdüren oluşumlar
ortaya çıkıyor. Bunu hem gayrı ahlaki buluyorum. Hem de sivil toplum
açısından son derece tehlikeli ve tehdit edici bir şey olarak görüyorum.
Son sorumla bitiriyorum. Geçmişle kıyaslama yaparsanız. Türkiye'de
sivil hayatı, sivil toplumculuğun bugününü düne göre nasıl
buluyorsunuz? Belki sivil toplumculuğun geleceği ile ilgili de bir şeyler
ekleyebilirsiniz?
Kadın hareketinin içinden biri olarak konuşayım. Yakın zamana kadar sivil
toplum deyince önemli ölçüde devletin şubesi biçiminde çalışan, biraz sosyal
devlet olgusunu harekete geçiren, devletin yetişemediği yere eğitim, yardım
ve gıda hizmeti götüren, devletin şefkatli eli vazifesi gören kadın dernekleri
vardı. Bunlar çok genel ağırlıklıydı. İşte devletim için her şeyim feda mantığı!
Bütün kadın hareketi için elbette bunu söylemeyeceğim.
Hâla bu tür dernekler var. Ama bugün politik kadın örgütleri de var. Hedefleri
doğrultusunda politika üreten kadın örgütleri de var. Baskı oluşturan ve güç
birliği üreten örgütler var. Ben bunun daha da güçleneceğine inanıyorum.
Tabii ki bir sürü çatışmalı durumlar da olacak. Ama geçmişle
120
karşılaştırıldığında bugün politik kadın hareketlerinin olduğunu söylemek
mümkün. Politika belirlediklerini söyleyebilirim. Devletin dışında, devletten
bağımsız örgütler. Gücünü kadınlardan alan bir hareketten söz ediyorum.
Bugün böyle bir gelişme görüyorum.
*Kadın Adayları Destekleme Eğitme Derneği (KADER)
İlknur Üstün-Ankara Şube Başkanı
Çevre Sokak. 29 / 2
Çankaya / Ankara
Tel
: 0 312 467 88 16
e-mail : [email protected]
Web : www.ka-der.org.tr
121
Kadın Haklarını Koruma Derneği*
Av. Ayla Eğit-İkinci Başkan
Kadın Hakları koruma derneği ne zaman kuruldu, nedir, ne yapar?
Kadın Haklarını Koruma Derneği, (KHKD) Türkiye'de 1954 yılında kuruldu.
Bizim İzmir şubesi kurulalı 11 yıl oldu. 1994'ün 5 Aralığında kuruldu.
Atatürk'ün kadına seçme ve seçilme hakkını verdiği günde kuruldu.
Derneğimizin amacı özellikle Atatürk tarafından Türk kadınına verilen hakları
kadınlara anlatmak, günümüz dünyasında daha çeşitlenmiş olan kadın
hakları konusunda bilinç düzeyini artırmak. Amacı bu, kadın hakları koruma
derneğinin. Oldukça aktif çalışıyoruz. Komisyonlarımız var. Eğitim
komisyonu, bu tür derneklerin olmazsa olmazları bunlar. Gezi komisyonu,
hukuk ve eşitsizliği izleme komisyonu.
Ben aynı zamanda derneğin gönüllü avukatıyım. Derneğimiz 2000 yılında
kendi binasını aldı, kendi imkanlarıyla. Kendi binamız var. Orayı tefriş ettik.
Aynı zamanda bir bölümü kadın danışma merkezi haline getirdik. Orda
haftada bir gün hukuksal danışmanlık,
haftada bir gün psikolojik
danışmanlık, tamamen ücretsiz veriyoruz. Diğer günlerde 24 saat açık,
telesekreterli telefonumuz var. Buraya aldığımız başvurulara geri dönüyoruz.
Çok büyük bir ihtiyaç olduğunu gördük. İzmir'de buna başlayan ilk derneğiz
biz. Danışma merkezi olarak hizmet vermeye başlayan yani. Kadınlar,
özellikle bizlere nerden, nasıl ulaşacaklarını bilmiyorlar. “Ben aile içi şiddete
uğradım, ne yapacağım? Nereye gideceğim?” diye düşündüklerinde
karşılarında bir muhatap bulamıyorlar. Kadınlar önce “haklarım nelerdir, ne
yapacağım, nereye başvurabilirim, hangi kurum bana yardımcı olabilir veya
ücretsiz avukat sağlayabilir?” diye düşündüklerinde biz onlara destek
vermeye çalışıyoruz.
İzmir barosunun ücretsiz avukatlık hizmeti var, tabi bu bilgileri kadınlar
bilmiyorlar. Toplumsal yaşantının çok içinde olmadıkları için, parasal
kaynakları çok kısıtlı olduğu için ve bu tip bilgiler maalesef kadınlara çok
verilmediği için, etraflarından bu tip bilgileri alma şansları yok, medyadan bu
tip bilgileri alma şansları yok. Çünkü kadınlara verilen bilgiler hep kadınla
ilgili. İşte anne olmakla, çocuk bakmakla, mutfakta yemek yapmakla ilgili
bilgileri, moda ile ilgili bilgileri bol bol medyadan alma imkanları var. Ama
böyle haklarıyla ilgili bilgileri maalesef dışardan alma imkanları yok.
Sivil toplum örgütçülüğü adına profesyonelce çalışıyorsunuz. Nasıl
başardınız bunu?
Tamamen kendi kaynaklarımızla yaptık. Biliyorsunuz 2000 yılında en
azından İzmir'de, belki İstanbul, Ankara ve Diyarbakır'da vardı. Fon
122
kaynakları pek bilinmiyordu o zamanlar. Biz tamamen kendi imkanlarımızla
üye aidatlarımızla, kermeslerden elde ettiğimiz gelirlerle bunu sağladık.
Ayrıca çocuk okutuyoruz. Okuttuğumuz çocuklar için eğitim fonumuz var.
Üye arkadaşlarımız oraya ayrıca bağışta bulunuyorlar. Bunları tamamen
kendi imkanlarımızla yaptık. Yeriniz olmadığı zaman gerçekten
çalışmalarınızda başarıya ulaşamıyorsunuz. Öncelikle bunu gördük. En
büyük şansımız bizim şuydu, başkanımız Engin Demir 35 yıldır sivil toplum
kuruluşlarında kadın çalışmaları yapan bir başkan, bilgi birikimleriyle daha
önce İzmir Kadın Komitesi başkanıydı. Bu bilgilerle olunca, ben onun
yanında bu dernek kurulunca geliştim diyebilirim. 10 yıldır benim kadın
çalışmalarında epeyce bilgi birikimim oldu.
Kadın mücadelesinde kadın haklarını koruma derneğini nereye
koyuyorsunuz?
Elinizi vicdanınıza köyduğnuuzda çok rahatım, kurumsal anlamda da
çok rahatım istediğimiz şeyleri yaptık ama şunları şunları da keşke
yapsaydık , böyle bir şey sorsam ne dersiniz?
Kendine toplumsal çalışmayı hedef edinmiş insanlar için tatmin olmak çok
zor bir konu, ama gerçekten yani ortalama anlamda düşünürsek, çok şeyler
yaptığımıza inanıyorum. Bi kere Kadın Haklarını Koruma Derneğinin en
büyük misyonu kadının vatandaş olma bilincini ona yerleştirebilmek. Aslında
yardım derneği değil fikir derneğiyiz. Yani kadına kadın kimliğinden önce,
'sen insansın' bu bilinci verdik. Ve bu konuyla ilgili gerçekten ciddi anlamda
çalışıyoruz. Neler yapıyoruz? Mesela danışma merkezimizde yaptığımız
hizmetlerin dışında, halk eğitim merkeziyle yıllardır irtibat halinde çalışıyoruz.
Konak bölgesindeyiz ama İzmir büyük bir şehir. İzmir'in her yerine, ben
dernekte olduğumdan beri, halk eğitim merkeziyle işbirliği yaparak, özelilkle
kadın ağırlıklı kursiyerlere paneller veriyorum. Bilgilendirme panelleri. Orda
bir potansiyel var çünkü. Özellikle aile içi şiddetin üzerinde çok duruyorum.
Kadını en çok ilgilendiren konuların başında bunlar geliyor, kadını en çok
mağdur eden konular. Ve yani insanlar önce bir bilgiye sahip olacaklar ki
ondan sonra gelip ya benim böyle bir problemim var diye danışsınlar,
mantığından hareketle biz önce bu bilgiyi götürüyoruz ayaklarına. Kadına
hukuksal hakları olduğunu söylüyoruz, bu bilgileri götürüyoruz ayaklarına, bu
yetmiyor avukat olarak ben gidiyorum oralara. Piskologlarımız var, onlar da
kadın aile içi şiddetin eşler ve çocuklar üzerindeki etkilerini, kadın olmak,
kadın olmaktan öte insan olmak ne demek. Çünkü kadınlarımız hep kendileri
için birşey istemeyi unutmuşlar.
Psikologumuzun çok güzel bir sorusu var heryerde sorar, 'kendiniz için
yaptığınız bir şey söyleyin' kadın oradan diyor ki, çoçuğumu aldım parka
götürdüm. Hayır hayır çocuğunuz için değil sırf kendiniz için. Yani ben kendim
olarak 15 dakika bir yürüyüş yapayım. Sırf kendimle ilgili. İnanırmısınız, İzmir
gibi büyük ve modern bir kentte kadınların kendisi için birşeyler yapmadığını
123
görüyoruz. Panellerde kadınların sosyal ve siyasal haklarıyla ilgili bilgiler
veriyoruz. Bunlar yetmiyor, okullarla işbirliği içindeyiz. Bu konuda şunu
gözlemledim ben. İnsanlar bilgiye aç, biz bilgiyi doğru şekilde
götürdüğümüzde çok rağbet var. Okul müdürlerinden sürekli bize istek
geliyor. Okullarda şiddetten çok şikayetçiler. Şiddetin de aile içinde
başladığının bilincinde müdürler. Sürekli velilere yönelik bu konuda
bilgilendirme çalışmaları paneller yapıyoruz.
Amaç özellikle kadının insanlık bilincini yükseltmek. Yani kadına bir birey
olduğunu anlatmak sonra kadın kimliği. Bunu yapmaya çalışıyoruz. Bazen
bunları diyorlar nasıl yapıyorsunuz? Okuma yazma kurslarına sponsor
olarak katılıyoruz halk eğitimle birlikte, okuttuğumuz öğrenciler var. Bunlar
yetmiyor panellere gidiyoruz okullara, bunları medyayla birlikte yapıyoruz.
Mesela SKY TV'de her Cuma 10.30 ve 12 arasında 'Kadınlar programı' adı
altında üç aydır yapıyoruz. Kadınlara her konuda, yasal hakları konusunda
psikolojik danışma konusunda , sosyal ve siyasal hakları, bazen kadınların
kafasını böyle sorularla şişirmeyip, bazen modayla ilgili sordukları varsa,
kadın kimlikleriyle ilgili, her konuda hizmet götürüyoruz. Medyayı da bu
konuda kullanıyoruz. Ayırca insan hakları il kurulunda, bizim işimizi kadın
insan hakları olduğu için, derneğimizi temsilen ben bulunuyorum. Orda
eğitim komisyonu başkanıyım. Bu çerçevede Kasım ayında, kadına karşı
her türlü şiddetin kınanması günüdür dünyada. 10 Aralık insan hakları
günümüz, polislere yönelik eğitim semineri verdik. Yani kadın şiddete
uğradığı zaman gideceği ilk ayak karakol. İzmir Emniyet Müdürülüğü'nün
talebiyle. Derneğimiz bu çalışmalarıyla tanındığı gibi saygı duyulan bir
dernek. Kadın haklarıyla ilgili bir çalışma olduğunda vilayetten davet
ediliyoruz. İzmir Emniyet Müdürlüğü'nden davet aldık ve yaklaşık 500 tane
polise İzmir'de sanat merkezinde, sosyal hizmetler il müdürlüğünden görevli
bir arkadaşla, dernek başkanımız ve ben bir eğitim çalışması yaptık çok
güzel geçti. Çok güzel bir diyalog oldu. Kamplaşmaları şahsen sevmeyen
biriyim. Hiç bir konuda kamplaşmadan yana değilim. Fakat herkes insan,
herkes mesleğini yapıyor. Yanlış anlamalar, yanlış tutumlar olabilir. Bunların
bireysel olduğunu düşünüyorum, çalışılarak ortadan kaldırılabileceğini
düşünüyorum. O gün çok güzeldi, mesela polislerin şikayeti 'bize gelen,
şiddete uğrayan kadınlar, kocalarına şiddet uygulamamızı istiyorlar' benim
başımdan alın gibi. Şiddet böyle bir şey. Şiddet şiddeti doğuruyor. Ayrıca
sığınma evi yokluğundan şikayet ettiler. Yani polise gelen kadın 'o eve tekrar
göndermeyin, ben ne yapacağım, kocamı alın nezarethaneye atın veya beni
orda tutun' gibi talepleri var. Onlar da sorunlarını bize açtılar. Güzel
diyalogla güzel bir çalışma oldu.
Peki devletle problemleriniz oluyor mu?
Biz bunu yaşamadık. İzmir bu konuda duyarlı yani, devletle ilişkilerimiz sıcak.
Şunu gördüm insanların bilgiye saygısı vardı. Kadın alanında, insan hakları il
124
kurulunda da, insanların bu konuda bilgiyi gördükleri zaman orda bir saygı
uyanıyor. Ve iyi niyetlilerse işbirliğine gidiyorlar. Biz belki İzmir olarak bu
konuda biraz şanslıyız. Gerçekten işbirliği yapılıyor. Nedir mesela, eski
valimiz Kutlu Aktaş vardı. Yıllar önce bütün sivil toplum örgütlerini bir çatı
altında toplamıştır. Her gelen valimizin eşi oranın onursal başkanıdır. Orada
da amaç dernekler arasında kordinasyonu sağlamak. İşte vilayet ve
dernekler işbirliğinde neler yapılabilir? Bunu masaya yatırmak. Ben izmir'de
sivil toplum örgütlerinin çok sıkıntı çektiğini düşünmüyorum, yani devlet
kurumları ile işbirliği içerisinde. Bilgili bir sivil toplum kuruluşuysanız, kapılar
açılıyor İzmir'de.
Diğer STK'larla ilişkileriniz nasıl?
Şöyle İzmir bu konuda biraz şanslı. Güçbirliği bir çatı zaten. Sadece tüm
kadın dernekleri değil, acil tıp derneğinden tutun da mülkiyeliler derneğine
kadar, her türlü derneği bir çatı altında toplayan bir kurum. Biz İzmirli kadınlar
olarak bir karar aldık. İzmir'de kadın dernekleri oldukça fazla yaklaşık 30'a
yakın derneği var. Burda İzmir kadın kuruluşları birliğini oluşturduk. Dedik ki
tamam güçbirliğinde varız, sivil toplumun ortak hareket ettiği projelerde
beraber hareket edelim. Ama biz aynı zamanda kadın derneğiyiz. 5 Aralık,
kadına seçme seçilme hakkının verildiği gün. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü,
bütün bu günleri ortak projelerle kutluyoruz. Ortak etkinlikler yapıyoruz, ortak
paneller, yani herhangi bir eğlence programı da olacaksa, bunların hepsini
ortak , İzmir Kadın Kuruluşları Birliği olarak yapıyoruz. Bu konuda sıkıntımız
yok. İzmir'in sıkıntısı, biz gönüllülüğe alışmışız. Gönüllülk anlayışıyla
yapıyoruz. Biz daha hiçbir fondan bir kuruş almış değiliz. İnsanlar bazen
inanamıyorlar, bunları gerçekten cebinizden mi yapıyorsunuz. Evet
cebimizden yapıyoruz., gönüllülükle yapıyoruz. Çağırdığımız tüm
hocalarımız, konularıyla ilgili, bize konferans verecek panel verecek
hocalarımız para talep etmiyorlar. Ve severek varoşlara geliyorlar, kadınları
bilgilendiriyorlar .
Güneydoğu'dan İzmir'e çok insan geliyor. Özellikle yoksulluk sınırını
altında insanlar geliyor. O noktada nasıl yapıyorsunuz??
Biz İzmir'de hiçbir semt ayrımı yapmadan, gidiyoruz. Oralarda aile içi şiddet
çok fazla, oraya da sürekli bu bilgileri götürüyoruz. Toplantı alanları okullar
bizim için çok önemli. Neredeyse her mahallede bir okul var. Halk eğitim
merkezindeki çalışma alanında kadınları topluyoruz ve özellikle 4320 sayılı
yasa izmir'de artık çok tanındı, geri dönüşümler yaşanmaya başlandı.
Mesela güneydoğu'dan göç alan bölgelerden yamanlar bölgesi, kadifekale
oralarda toplandık ve ben danışma merkezine yapılan başvurularda mutlaka
kadınlara aile içi şiddet var mı?diye soruyorum. Son bir yıldır şöyle cevaplar
gelmeye başladı; vardı bitti? Neden? 'çünkü çocuklar büyüdü, kocam artık
125
çocuklar büydüğü için'. Bunlar Doğu kökenli vatandaşlarımız ama artık
İzmir'e entegre oldukların görüyorum. Artık çocuklarına değer verdikleri ve
çocuklarını şiddet ortamında büyümesini istemediklerin görüyoruz. Bunlar
büyük oranlarda değil. Ama az olsa da bunların olmasının güzel olduğunu
düşünüyorum, diğer ailelere örnek olması açısından. Çocuklar büyüdü diye
şiddetin geri çekildiğini söyleyenler var. Ben haklarımı biliyorum, sizlerden,
televizyonlardan öğreniyorum gidip şikayetçi oluyorum ve kocam hapse
girmek istemiyor. Ve burda, bizim halkımızda hep şey vardır, “yasalar işe
yaramaz. Şikayetçi olsam da birşey olmaz, kimi kime şikayet edeyim,”
mantığı diye bir inanış vardır. Ama bunların yıkıldığını görüyoruz. Bizim
ülkemizde yasalar işe yarıyor. Gerçekten yeterki onların peşinde koşun
haklarınızı bilin. Kararlı olun. Ben geri dönüşümleri aldım. 1998'de çıktı 4230
sayılı yasa. 6 yıldır bunun çalışmaları yapıyoruz. Geri dönüşümleri başladı.
Toplumsal olaylar böyle, geri dönüşü geç alınan sabır isteyen işler. Biz de o
sabrı gösteriyoruz.
Bıkıp usanmadan, her gittiğimiz yerde, davet edildiğimiz okulda, yada
Televizyonda, her yerde bu konuşmayı yapıyoruz. Kadınlara hakların
anlatıyoruz. Onlar da bilgiye açlar mesela, televizyonda da ben onu
gözlemledim. Biliyorsunuz, Semra Hanım furyası almış gidiyor. Herkeste bir
inanış var. Kadınlar en çok onu izler diye, ama ben cuma günleri katıldığım
programlarda, canlı yayınlarda, telefon bağlantısı oluyor. Danışma
hizmetinde bulunuyorum. Çok talep var. Her programdan sonra bize olan
talep de artıyor. Bir kez daha öğrenmiş oluyorlar. Bu yaygın çalışmamıza
rağmen hala yeni duydum diyenler çıkabiliyor. Kadınlar bilgi içerikli
programları izliyorlar.
İzmir Türkiye'de demokrasinin mabedi gibi de bilinir. Biz Diyarbakır'dan
baktığımızda demokrasi açısından standardın üstünde bir şehir gibi
algılanıyor bizim açımızdan. Bunu ona mı yormak lazım. Bu katılımcılık,
halk desteği gelişkin, bunu nasıl izah ediyorsunuz?
İzmir demokrasin beşiği, her şey İzmir'den çıkmış, ülkemizdeki demokratik
çalışmaların özü burada. Ben daha çarpıcı birşey diyeyim size, daha önce
medyada yayınlanmıştı. “İzmirli kocalar dayakçı çıktı” diye, bu nerden
kaynaklanıyor? Kadınlar haklarını öğrendikçe, başvurular arttı. İzmir'de
özellikle şiddetle ilgili, medyada koruma tedbirleri diye adlandırılan, kocaları
evden uzaklaştırma cezaları verilen, uyulmadığında hapis cezasına kadar
giden 4320 sayılı yasa, şehrimizde çok tanındığı için ve şikayetler de
artığından dolayı “İzmirli kocalar dayakçı çıktı.” Çünkü kadınların bu
konudaki bilinci artıkça, hakların öğrendikçe şikayetleri, özellikle adliyeye bu
konuları intikal ettirmeleri artı. Ve bunun neticesinde ben bunu ona
yoruyorum, kocaların dayakçı olmasından çok kadınların bilincinin
artmasına yoruyorum.
Her kadının “ben toplum için ne yapabilirim” diye düşündüğünü görüyorum.
126
Bunda eğitimli eğitimsiz hiç farketmiyor. Zincirleme bir çalışma var, işbirliği
çok fazla İzmir'de. Tabii ben İstanbul'daki çalışmaları bilemiyorum. Gidip orda
incelemedim ama İzmir'deki çalışmalar gerçekten kadın adına güzel ve
bilinçli.
Dernek olarak AB sürecini nasıl algılıyorsunuz? AB STK adına fırsat mı
olur yoksa handikap mı olur?
Ben olaya kadın gözüyle bakıyorum. Daha önce de bir seminere katılmıştım
orda da söylediğim şuydu, benim de kafamda karışıklıklar var. Yani
topmlumumuz adına. Bir hukukçu olmama rağmen, bilmem kaç bin sayfalık
mevzuatlardan sözediliyor. Tabii bu mevzuatlar daha hiçbirimizin önünde
değil. Ne olduğu konusunda herkesin kafasında aydınlık fikirler olduğunu
düşünmüyorum? Benim de kafamda çok aydınlık fikirler yok. Fakat bir şeyi
gözlemliyorum, yıllardır kadınlar
kadın hareketlerinde çalışmalarına
rağmen, kadın hakları için talepte bulunmalarına rağmen, hükümetler
bizlerin taleplerini duymazlıktan geldiler sürekli. Yasaların değişmesi
konusunda yaptığmız çalışmaları duymazlıktan geldiler, ama ne zaman bu
Avrupa Birliği sürecine girildi. Uyum yasaları çerçevesinde bir takım talepleri
olmaya başladı AB'nin. Tabii bu kadın hakları konusunda da oldu. O zaman
birer birer yasalar değişmeye başladı. Ben bu sürecin kadın hakları
açısından iyi olacağına inanıyorum. Yani iyi kazanımlar elde edeceğimize,
yani bizim yaptığımız çabalar yasalaşmazsa, bunlar yasalarda
somutlaşmazsa, daha sonra toplumsal hayata indirgenmezse, akıntıya karşı
kürek çekmek olur.
Dediğim gibi, dernek başkanım 35 yıldır çalışıyor. 35 yıldır yapılan çalışmalar
AB sürecine girildiğinde meyvaları elde edilmeye başlanıyor. Onun bir sözü
var, “biz bunların Türk kadınının kara kaşı kara gözü için çıkmasını isterdik
ama maalesef AB için bu yasalar çıktı” diye. Bizler bunun farkındayız. Ama ne
olursa olsun önemli olan hedefe ulaşmak. Yasalarda birçok değişiklikler oldu
ama asıl amaç bunları toplumsal hayata yayabilmek.
Türkiye'deki sivil hayat açısından bugünkü durumu nasıl
yorumluyorsunuz? Gelecekte sivil hayatın akibeti neler olacak? Genel
olarak nasıl görüyorsunuz?
Ben İzmir'de 10 yılı değerlendirebilirim. Benim gözlemim şu; AB gelip de
güzel şeyler getirdiği gibi, eskiden gönüllülük çok fazlaydı. AB fonlarıyla
beraber, sivil hayatta da, ben açıkçası bozulmalar da keşfediyorum. Yani
işin içine para girdiği yerde, gönüllülükte biraz bozulmalar oluyor. Biz kendi
derneğimiz açısından soru işaretleri yaşıyoruz. Yani derneklerin parası yok,
paraya ihtiyaçları var. Sırf kendi imkanlarıyla istedikleri gibi çalışamıyorlar,
istediklerini yapamıyorlar. Fonlara paraya ihtiyacı var, AB bu fonları veriyor
ama bize ne getirir ne götürür, yani kendimiz için de. İşin içine para girince
127
bozulan STK'lar gözlemledim ben. İzmir'de de var. Ama çok büyük değil
İzmir'de. Bazen şunu da düşünüyorum,
amipler gibi kendi içinde
parçalanarak çoğalıyor, ondan sonra bir araya gelip hep beraber işler
yapmaya çalışılırken, o çok seslilik, bazen işleri zorlaştırabiliyor. Her kafadan
bir ses çıkması gibi.
Ama yine de ben sivil toplum bilincinin artığını düşünüyorum. Yani insanlar
STK'larda, özellikle Avrupa'da üçüncü güç olarak yer alıyor. Hükümetlere
büyük baskıları var. Yani politikada kısa süre de olsa çalıştım. 10 yıl önce
gençken çalıştım. Ama politikada mutlu olamadım. Politika gün geçtikçe
daha da kirleniyor. Özellikle kadın açısından çok kirli bir alan. Fakat istiyorum
ki, STK'lar baskı unsuru olsun hükümete, mesela kotalar konulsun. O kotalar
çıktığında kadınlar siyasette daha fazla yer alabilir. Siyaset paralı olmasın.
Paralı olmaktan çıksın. Çünkü kadının parası yok. O alanda eşit şartalarda
savaşamıyor. Bütün bunları sivil toplum kuruluşlarının baskı unsuru olarak
gerçekleştirebileceğini düşünüyorum açıkçası.
İyiye gittiğini düşünüyorum. STK'lar güçlendikçe ve bir baskı unsuru haline
geldikçe, belki kendi konuları ile ilgili politikalar oluşturması için hükümetlere
de baskı yapacaklardır diye düşünüyorum. Ama yine de fonlardan gelen
paralar biraz kafamı karıştırıyor açıkcası. Bazen iyi yönlerde kullanılabiliyor,
bazen para gönüllülüğü bozuyor. Olayların yaşandığını görüyorum. Ama
onlar azınlıkta yine de. İnşallah fonlarla STK'lar amaçlarına uygun çok iyi
şeyler yaparlar.
*Kadın Haklarını Koruma Derneği.
Av. Ayla Eğit. 2. Başkan
Mithatpaşa Caddesi. No: 205 / 1
İzmir
Tel
: 0 232 441 67 68
e-mail : [email protected]
e-mail : [email protected]
128
KA-MER (Kadın Merkezi)*
Nebahat Akkoç-Başkan
Nebahat, istersen önce KA-MER'i tanımakla başlayalım. KA-MER ne
zaman ve hangi ihtiyaçtan doğdu?
KA-MER doğu ve güneydoğudaki kültür ve geleneklerin kadın ve çocuklara
zarar veren uygulamalarını tespit edip, alternatiflerini geliştirmeyi ve
uygulanır olmasını sağlamayı hedefleyen bir sivil toplum örgütüdür. Kadın
erkek eşitliğini bozan bu uygulamaların neler olduğunu belirleyip kültürel
değişim ve dönüşüm sağlayabilmek için alternatif uygulamalar geliştirmeye
çalışıyoruz.
Şu anda iki KA-MER var. Biri KA-MER Derneği, diğeri de KA-MER Vakfı.
KA-MER Derneği Diyarbakır ve ilçelerindeki kadın ve çocuk çalışmalarını
yürütecek. KA-MER Vakfı ise tüm doğu ve güneydoğudaki illerde çalışmalar
yürütmek üzere kuruldu.
Öncesi de var tabii. Onu da göz ardı etmemek gerek. KA-MER 1997 yılında
kurulmuş bir şirketti. O zamanki şartlar, yaptığımız özel çalışmalara
gösterilecek tepkiler, Türkiye'deki yasal durum, bu bölgede örgütlü bulunan
dernek ve vakıflara ön yargılı bakış! Hepsini alt alta, yan yana koyup
değerlendirdikten sonra bunların hiç biriyle muhatap olmamak için şirket
kurup iki kuruşumuz olacaksa onun da vergisini verip çalışmayı tercih ettik. İyi
de oldu.
Çünkü, Türkiye'nin her yerinde belki öyle değildi ama, güneydoğuda, o
zamanki Diyarbakır'da bağımsız bir duruş sergileyerek çalışabilmenin tek
yolu bu şekilde davranmaktı. İşte bu nedenle şirket olarak örgütlendik. Daha
sonra da KA-MER'i model alan bir dolu başka şirketler kuruldu. Başka illerde
de kadınlar çalışmaya başlarken bizim sebeplerimize benzer sebeplerle
kişisel işletmeler ya da şirketler açtılar. Hatta bazı illerde şirket bile
açamadılar. Gruplar, inisiyatifler olarak çalışmak durumunda kaldılar.
Türkiye iki, üç yıldır bir değişim sürecine girdi. Sivil toplum örgütlerine olan
önyargı değişmeye başladı. Dolayısıyla bizler de yeni bir sürece girmiş
olmanın avantajlarını değerlendirerek şirket statüsünü devam ettirip dernek
ve vakıf da kurmaya başladık. Yani çok küçük bir grup olarak, çok büyük
olanaksızlıklar içinde kurulmuş ama şu anda bütün doğu ve güneydoğu
Anadolu'daki illerde, akabinde ilçelerde daha sonra da köylerde çalışmalar
yürütebilecek kapasiteye sahip bir sivil toplum örgütü haline geldik.
Bir STK olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? KA-MER'i tarif ederken,
tanımlarken nasıl açıklıyorsunuz? Mesela misyonunuza uygun, kadın
çalışma alanına uygun olarak davranabildiğiniz konusunda rahat
mısınız?
129
Bir sivil toplum örgütü olarak bizler var olan sistemin muhalifleriyiz. Kendimizi
öyle tanımlamak isterim. Kişisel olarak hiçbir zaman, hiçbir şekilde iktidar
tarafında olmak istemiyorum. İktidarda olan kendi tercih ettiğim siyasi parti
bile olsa hep muhalefette durup aksayan nedir, onlarla ilgili çözüm yolları
neler olabilir diye bir duruşun içinde olmak istiyorum.
Biz ayrıca kurum olarak da öyle bir yerde duruyoruz. Ama şunu da belirtmek
isterim ki; sivil toplum örgütlerinin hep iktidarla kavga eder konumda
olmalarını savunmuyoruz.
Bana göre hepimizin amacı sosyal bir devlet için mücadele etmektir. Bunun
tersini düşünen örgütlerin pek çoğu bir sürü hayallerini artık bir yana
bıraktılar. Artık sistem içinde neleri en iyi olarak yapabileceğimize bakıyoruz.
Sonuç da AB süreci de böyle bir süreç.
Bir sorun varsa, o sorun ancak o soruna yakın yerde duranlar tarafından
daha iyi görünüyor. Onun için mümkün olan en dezavantajlı gruplara yakın
durup mevcut yasaları, ya da kültürel geleneksel uygulamaları nasıl
yaşadıklarına, nasıl zarar gördüklerine bakıyorum. İnsan hakları evrensel
normlarına uygun bir yaşam sağlayabilmeleri için neler yapılabileceğini
araştırıp, çözüm yolları aramak ve metotlar geliştirmek bana çok anlamlı
geliyor.
Muhalif olmayı, ne olursa olsun mevcut sistemle didişerek geçirmek olarak
değerlendirmiyoruz. Mevcut sistemle kavga etmek yerine, birlikte yanlışları
bulup onları giderebilmenin formüllerini yaratmak olarak tarif ediyoruz.
Bunu yaparken sivil toplum örgütlerinin sorunların çözüm yerleri olduğunu
düşünmüyoruz. Sorunların tespit edildiği, çözümlerle ilgili metotlar
geliştirildiği yerler olarak tarif ediyoruz.
Kendi alanınız, hedef kitleniz bazında katılımcılığı yeterince
sağlayabiliyor musunuz? Ya da tersten sorayım, hedef kitlenize
ulaşmada sıkıntılarla karşılaşabiliyor musunuz?
Daha önce de belirttiğim gibi ilk yıllarda çok sıkıntılarla karşılaştık. Sonuç da
yaptığımız iş itibariyle sistemi değiştirmeye çalışıyoruz. Erkek egemen
sistem. Bu sistemi değiştirmek için kadınları sistemin paydaşları yapmaya
çalışıyoruz.
Bu anlamda birilerinin evindeki, işindeki, örgütündeki otoritesini
sarsıyorsunuz. Yani işimiz zordu. Ayrıca her anlamda zordu. Çünkü daha iki
yıldır kadın meselesi Türkiye'de açık bir şekilde herkes tarafından telaffuz
edilmeye başlandı. Bizim başlama tarihimiz 1997. Kuruluş öncesi
çalışmalarımıza
1995'te başlamıştık. 1997'ye sarktı. Başladığımız
dönemlerde herkes karşı çıkıyordu. Ama zaman içinde giderek tepkiler
azaldı.
Şimdi hedeflediğimiz kitle bize ulaşıyor.
130
Kitle desteği nasıl?
Çok iyi. Doğru yerinden yakalarsanız insanlar dinliyor. Kişiler kendilerini
ilgilendiren yasayı, sorunu bulup konuştuğunuz zaman ilgileniyor.
Kendisiyle ilgili problemlerin doğru tespit edildiğini ve konuşulur olduğunu
gören herkes kendini değerli hisseder. Bizde kendi aramızda ve diğer
kadınlarla bunu yaşadık. Bize değer verilmeyen bir dünyada, önemli
olduğumuzu ispatladık.
Peki kendi yapınız içinde sorun analizleri yapıyor musunuz?
Bir kere bizim kuruluşumuzdan bu yana vazgeçmediğimiz bir şey var.
Dışardan gelip bizim değerlendirme çalışmalarımıza katılan birileriyle
çalışıyoruz. Bu hep böyle oldu. Bu çalışmayı ayda bir kere yapmak için çaba
harcadık.
Burada çalıştığımız alan itibariyle yaşadığımız bir dolu negatif şeyden
sıyrılmaya çalışıyoruz. Neyi, nasıl, ne kadar yaptık gibi değerlendirmeler
yapıyoruz.
Bir de bölgenin şartlarına, burada yaşayan insanlara, insanların fırsat ve
olanaklarına baktığımız zaman çok da Türkiye'nin diğer yerlerindeki gibi eşit
fırsatlarımız olmadığını görüyoruz.
En büyük sorunumuz şurada ortaya çıkıyor. Kadın çalışması yapılırken hele
de şiddet çalışıyorsanız, bir elemana ihtiyaç duyduğunuzda iş ilanı
veremezsiniz. Birini işe alırken diğer işler için belirlenmiş bir takım
standartların ötesinde şeylere ihtiyaç duyuluyor. Türkiye'de resmi eğitim
sistemi içerisinde okutulmamış, ya da aile içindeki eğitim, toplumun
geliştirmiş olduğu davranışlar içinde hiç yer almamış yeni bir bakış açısı!
Biz bunun adına kadın bakış açısına sahip olmak diyoruz. Böyle birine
ihtiyacımız oluyor. En büyük sorunumuz, en büyük zaafımız böyle birilerini
bulmak. Dolayısıyla kalifiye eleman ihtiyacımızı kolay karşılayamıyoruz.
Kadın çalışması yaparken başka bir eğitim, başka bir davranış şekli
gerekiyor. Çok doğal olarak bunu ancak sorunu yaşayanlar biliyor. İyi tarif
ediyorlar. Mevcut sistemin içinde yetenekleri ne olursa olsun herhangi birinin
gelip kadın çalışması yapması işi zorlaştırıyor. İşte en büyük sorunumuz bu
bizim. Dolayısıyla bu çalışmanın eğitimi kurum içinde ve uzun bir süreç içinde
gelişiyor.
İfade etmek gerekirse sivil toplum açısından daha iyi bir noktada
bulunduğunuzu dile getirdin. Mesela geçmişle kıyasladığında sivil
toplumculuğu nasıl görüyorsun? Hem kendi ilgi alanın içerisinde hem
de genel olarak sivil toplum örgütçülüğü ne durumda?
Aslında son iki, üç yıl öncesine baktığımız zaman, özellikle Diyarbakır'a
bakarak söylersek, farklı olarak pek çok dalda çeşitli hareketlilikler var.
131
İnsanlar daha çok, belli sorunlar etrafında örgütlenmeye çabalıyorlar. Bir
hareketlilik, bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Tabii bu geçmişe göre böyle.
“Kişisel olarak bunu nasıl yaşıyorsun?” diye sorarsan ben böyle bir vakfın
içinde bulunmak istemezdim. Daha küçük, hiçbir yasal statüsü olmadan
çalışan, kırda, dağda, bayırda, köyde yaşayanlarla beraber yaşamak,
çalışmak beni daha fazla tatmin ederdi. Ama öyle bir noktaya geliyorsunuz ki,
kurumsallaşmak gerekiyor. Hiç istemediğiniz halde profesyonelleşmek
gerekiyor. Doğru çalışmışsanız iş büyüyor ve siz isteseniz de istemeseniz de
böyle bir sürece geliniyor. Önemli olan bu süreç içinde amatör ruhu
kaybetmemek. İşte o ruhu diri tutmaya çalışıyorum. Çok fazla Ankara,
İstanbul ve Avrupa'ya gittiğimde arada bir bu bölgede gezmek istiyorum.
Bunu becerememişsem mutsuz oluyorum.
Bir de tabii KA-MER olarak bölgede ilksiniz. Hiç kimsenin böyle bir
deneyimi yaşamadığı ortamda bu işe el attınız. Bu ilk olmanın da
yarattığı el yordamıyla iş yapma sıkıntısı da var mıydı?
Benim hayatımdaki en anlamlı eğitim, en keyifli öğrenme süreci bu işi
yaparken kadınlardan öğrendiklerimdir. Kadın çalışmasının, kadın
sorunlarının kitabı yoktur. Hiçbir yerde yazmıyor. Her hangi bir yerde
okutulmadı. Sonuç olarak köye gidiyorsun. Şiddet yaşayan, mağdur olmuş
kadın sana bir şeyler öğretiyor. Onun öğrettikleri, ondan öğrendiklerin
üzerine bir şeyler ekleyip hareket ediyorsun. Bu kültürel yapı içinde
kadınların sorunu nasıl çözülür, bunu ancak sorunu yaşayan kadın bilir. Yani
sorunun sahibi anlatabilir. Ancak sen işte o zaman bir şeyler yapabilirsin.
Kurumsal olarak dışarıya açılmak, büyümek sorunu sahibinden
koparacakmışım gibi bir endişeye sürüklüyor beni.
Zor şeyler yapmaya alışkınız. Bana artık çok kolay işler keyif vermiyor. Belki
de o savaş süreci içinde böyle bir yanımız gelişti. Örgütlenmenin, sivil
toplumun içinde yer almanın zorluklarını yaşadık. Çok kolay ve herkes
tarafından yapılabilenler ya artık keyif vermemeye başladı veya nasılsa
yapan var gibi bir duyguya kapılıyoruz.
Devletin ya da resmi kurumların KA-MER'e bakış açıları nasıl? Diyalog
kurulabiliyor mu? Örgütlenme özgürlüğünüze halel geliyor mu? Ya da
destekler var mı?
Çok önemli bir konu. Muhalif yanımızı törpülemedikçe ilişkiden kaçmıyoruz.
Burada yapılacak işlere burada çalışan kadınlar karar verir. Farz et ki; biz bir
yemek pişiriyoruz. O yemeğin tuzunu, yağını ve suyunu biz ayarlarız. Sorunu
biz biliyoruz. Ben bu durumu hep damdan düşen tabiriyle ifade ediyorum. İşte
bu nedenle o muhalif yanımıza hiç dokundurtmayız. Bu yanımıza
dokundurtmamak için de ne belediyeden, ne de valilikten KA-MER'in kendi
132
işleyişi için hiçbir talepte bulunmadık. Bulunmayacağız da!
Ama bir kadın kendine iş yaratacaksa, iş yeri açacaksa, valilik ya da
belediyeden o kadına destek olabilecek bir fon, bir bilgi kaynağı varsa bunu
kullanırız. O kaynaklar bizlerin ödediği vergilerden oluşmuştur. Ya da
dünyadaki fonlar halka ulaşsın diye gönderilmiştir. Dolayısıyla onu gidip
almamak gibi bir hakkımız yok.
Yani kendi adıma karar verebilirim. Kendim için talep etmem. Kurumum için
talep etmem. Ama başkası adına da reddetme hakkım yok. Bu bizim
politikamız. Bağımsız duruşumuzu etkilemeden, kadınlar için bütün
olanakları harekete geçirmekten yanayız. Bunu da yapıyoruz zaten.
Öyle bir duruş sergiledik ki, ben bugüne kadar hiçbir resmi kurum, ya da
otoritenin, partinin siz bu işi böyle yapmayın da şöyle yapın dediğini de
duymadım. Buradan şu anlam çıkıyor. Siz doğru bir duruş sergileyip doğru bir
zemin hazırladıktan sonra, kendinizi olduğunuz gibi ifade ettikten sonra, her
türlü ilişki geliştirebilirsiniz.
Tersini de onaylamıyorum. Ve kötü buluyorum. Yoksa muhalif yanım
törpüleniyor. Sivil yanım törpüleniyor. Bir şekilde birilerinin yan kuruluşu
haline geliyorsunuz. Yaşadıklarımız en büyük zorlukta bu oldu zaten.
Bağımsız durmak. Bu duruşumuz güven kazanmamızı, büyümemizi
bugünlere gelmemizi sağladı. Tersi yanlış olurdu.
O zaman sivillik ortadan kalkıyor mu yani!
Tabii ki kalkıyor. Bir takım şeyleri hala çok keyifle öğreniyorum. Herkesten
her yerde öğreniyorum. Öyle bir sistem içinde yetiştik ki, içimize sindi bu sivil
olmama durumu. Günlük hayatımızda, dilimizde, davranışlarımızda bu konu
ile ilgili yeni fark edişler yaşıyoruz. Buda sürekli bir sorgulama içinde
yaşamamızı sağlıyor.
O zaman tam da bu noktada AB sürecine gelelim derim. 17 Aralık 2004'te
AB kulvarına girdik. Bu çerçevede ve bu süreçte AB, sivil alanla ilgili bir
fırsat yaratabilir mi?
Aslında son iki, üç yıllık atmosfer tam da bunu yarattı diyebilirim. Çok yerel
düzeyde, çok sorunun içinde başlamış hareketlilikler, küçük küçük
örgütlenmeler ne kadar etkili olacak bilmiyorum. Ne kadar hareketlenecek
bilmiyorum. Hani marketler çıktıktan sonra bakkallar kapandı ya! Buna
benzer bir şeyler olacak gibi bir kaygım da var. Sorunun büyüklüğü
karşısında daha büyük örgütlenmelere ihtiyaç duyulacak gibi. Mesela bizim
KA-MER Vakfı belki böyle bir ihtiyaçtan doğdu. Böyle olduğu için çok
memnun, çok mutlu değilim. KA-MER'i ilk kurduğum zamanki mücadele
daha çok doyuruyordu beni.
Yeni dönemde var olan ve belli bir deneyim kazanmış STK'ların önü
açılacaktır. Kaynakları çoğalacaktır. Ama benim gözüm ve aklım hep 3-5
133
kişinin kendi sorunları çerçevesinde bir araya gelip, örgütlenmelerinde.
Mesela ben şu anda köylerde neler yapabileceğimi araştırıyorum. Köylerde
okuma, yazma bilmeyen kadın oranı 90'lara tırmanıyor. Köye gitmem gerek
diye düşünüyorum. Küçük örgütlenmelerin akıbeti ne olacak onu
bilemiyorum. Çok dikkatli olmak lazım. İşte asıl kıymetli çalışmalar o küçük
örgütlenmelerin içinden çıkıyor. Kendi çabasıyla oluşmuş gruplar, inisiyatifler
çok önemli. Umarım bunlar yok olmaz. Köyde, kasabada, bir mahallede bir
sorun etrafında başlamış örgütlenmeler bana çok kıymetli geliyor.
O halde bir de şu soruya yanıt isterim. Gerek kendi alanınız, gerekse
alanınız dışında partner ilişkileri oluşuyor mu? AB sürecinde STK'lar
arasında işbirlikleri çok önemseniyor. Siz bu durumda ne haldesiniz?
Benim kişisel olarak kendi kriterlerim var. Bu konuda KA-MER'e onlarca
öneri geldi. Ben bir kere şuna bakarım. Kürt olarak bana nasıl bakıyor? Kürt
meselesine nasıl bakıyor? Sonra ben partner mi, taşeron mu olacağım?
Projesi ihtiyaçtan mı çıktı? Yoksa eline bir proje alıp geldi de ihtiyaç mı
yaratmaya çalışıyor ? İşte ben bu kriterlere göre davranırım. Davrandım da!
Ve itiraf edeyim ki çok seçici davrandım. Türkiye'deki hiçbir platformda Kürt
meselesini ağzına bile almayan, benim Kürtçe konuşmama tahammülü
olmayan, beni olduğum gibi bütün farklılıklarımla kabul etmeyen, ya da
şiddeti ve ayrımcılığı savunan hiç kimse ile çalışmadım.
Kadının insan haklarını savunmayanların, kadın çalışmalarına şu veya bu
nedenle karşı çıkanların insan hakları ve demokrasi mücadelesi konusunda
samimi olduklarına inanmıyorum.
Aynı zamanda kadın olmak kadar Kürt olmak da önemlidir. Sorun iç içedir.
Birini diğerinden ayırarak ele almak mümkün değildir. Bir kadın bugün eğer
namus cinayetinde öldürülüyorsa vahimdir. Mesela şu anda Kürt olmak eşittir
Türkçe bilmemek. Okur yazar olmamak. Şehre hiç gelmemek. Nüfusa
kaydedilmemiş olmak. Doğduğu belgelenmemiş olmak. İşte bütün bunlar
kadın ve Kürt meselesinin iç içe geçtiği noktalardır.
Dolayısıyla iç içe geçmiş bir sorun varsa her boyutunu görmek ve konuşmak
gerek. Bunu görüp konuşmuyorlar. Tersini de
konuşmuyorlar. Ama
davranışlarından çıkarıyorum bunları. Sorunu ben biliyorum. Sorunu
yaşayan da benim. İstanbul'da oturup proje yapmış birinin işini yapmak için
taşeronluk yapmam.
Kadın mücadelesinin bağımsızlığını ve önceliğini anlamayan birileri ile de
işbirliği yapmam. Partner olması için aynı ilkeleri paylaşıyor olmamız ve
ihtiyacı birlikte tespit etmiş olmamız lazım. Projesini yazıp, kaynaklarını
yarattıktan sonra size ihtiyacım var mantığıyla gelenleri dikkate almayız.
Zaten bunları dikkate almaya kalktığımızda kendi grubumuzla ilişkilerimiz
zedelenir. Çünkü proje doğru yapılmamış olur. Çünkü ihtiyaç tespiti
yapılmamış olur.
Sonuç da bu süreç bitti. Artık kimse buralardan çıkan bir ihtiyaç olmadan
134
proje yapamaz. Sorunun sahibi biziz. Ne demek? Öncesi hiç yaşanmadan,
başka bir yerden gelip “Buradaki sorunu çözeceğim sen de benim il
koordinatörüm ol!” demek. Yaşadık bunları. Sen de biliyorsun işte.
İmzalarımızı koyduk. Projeler yürüdü. Sonuçlarından haberimiz yok.
Bilgilendirilmedik. Bunlar vahim değil mi!
KA-MER Vakfı olarak ben ve burada çalışan herkes, biz küçük gurupların
geliştirmiş olduğu çalışmalara önem vereceğiz. Her yerde sorunun
sahiplerinin yanında olacağız. Bu çok kıymetli ve önemli bizim için.
Türkiye'de sivil toplumun geleceği ile ilgili ne söylemek istersin?
Güneydoğunun metropol bir şehrinden, Diyarbakır'dan ve kadın
örgütlenmesinden bakarak ne söylemek istersin?
Biraz önce anlattıklarımdan da anlaşılacağı gibi öyle bir durum oluştu ki; aynı
alanda çalışan sivil toplum örgütleri bir takım yerlerden gelmiş insanların
kışkırtmaları ile birbirine uzak durmaya başladılar. Beraber çalışamaz
oldular. Bir pasta var, paylaşım var. Bunun kavgasını yapıyorlar. İşte biz bu
kışkırtıcı kuruluşlara karşı dikkatli olacağız. Yereldeki her şeyi geliştirmeye
çalışacağız. Yereli çok önemseyeceğiz. Dikkatli olursak her şey daha iyi
olacak.
Ayrıca kadın çalışmasına karşı geliştirilen direnç çok farklı kılıklarla
karşımıza çıkabiliyor. Bunlara karşı dikkatli olup, kamufle olmuş cinsiyet
ayrımcılığını deşifre edeceğiz.
İşimiz zor, faturası çok ağır oldu ama her şey daha iyiye gidecek.
İletişim Adres
Kadın Merkezi-(Ka-mer)
Nebahat Akkoç
Ali Emiri 3. sokak. Es-Şal Apt.
Kat.2 No.3
Yenişehir-Diyarbakır.
Tel
: 00 90 412 228 10 53
Fax
: 00 90 412 224 23 19
e-mail : [email protected]
135
ྃɰ倡倫‫﷏‬
삁⒋嶤풨
࿸镕룱鯕犫 벐ⴼ畊۪歏싸�‫ﳸ‬焚앐�䁝Ө圝肎聆魢㬭透࡫ 担빔럨ᩋ
༜⨱孩孩睌蔢鐱쿘 㤜圣霌⾠휞時䫕붵筟
࣬姧�䬼齦짗ꚅ뚯
࿣닜ꭹ䡫⯈ⷋ栅䲅蜤쉟懮
澩꛸� 슗♚㣃
Ⱜ䒷‫ݪ‬
쑾‫➊ﻄ‬
໪ᱜ跰�个ߤ쀀
ྱ胪륖遞
⣮謨옌台贪
�툌ే
ሊ੿蒽꠿㙈
掵쿨嬠錆‫ٹ‬㻋蓙㯵
�䂣쾈࣏ㅊ箭
⨔眍㹰
࿸잇丝蝖᾽媓썠ꙻꀾኯ
ປ훖ႝ㮰
�
鮽폪�䊙忬社ӥ䜎
铷嫚鏶⇨䬑
귞璥箬鿟
࿕ꍣ蝕샣뇕
꡶訊ꝼᦶ‫﵄‬頵
턗⺼
﻾㧢㥓졹
얟鑒�舘淺뾅█䆖樂吚締駼弥Қ‫ﵠ‬
螸‫ﵠ‬鈧
࿕蝕
願⛪蟎ᑩ‫ڣ‬沲僐�볶트
Μ⫷ሶ섦忬놻ẁዌ䲮�Ꮝ⿉
⽡鉯ꃒ̴
࿣‫ݱ‬䀀⏱
‫ﶙ‬匡ᩡꝅె翆tꜚꜚ
禴드�涮儈墳
봰붽䪡
⑵
咶ᦙ᥼�茁㍤雹혖
듴▉
࿕焎�鵫홲
햕摈脞ᝑ
�
쭋֢翲젂辏쫦宮宐
鵂Ⱜ랡�ᑫ
짉㲞旇
█࡫캇‫ﰭ‬淑ȳ
࿣닜ꭹ䣥ꕂ₾寸㿪蜤쑡땓ꔳ洖规
脂睷⌍ᾗ൶뮇仼쏃ṵ㫉䦫๱ ࿸ᯪ꩸鲿풣
鶻增㱵
䗅戶뛠
㬻젂Ƚ쓄㥛諦뮤
㹔ႛ☌社㸄줼ƺ
廀⎣٩찮
磸妊쫻
岎뿿ぢ
࿕
ߕꑤ캝欈郗瑉
惽
㎳儥쏼
퀬뫴
膁뱉횬↕
߰䨨題ᢗ䐪
꟔香Ⱜ岾
설⒇‫ݪ‬춓
厄딙枘
࿣‫ݱ‬
鬸ߕ
糼餙叓灅
䗠
้莃篎䍑凬ྔ惝�㐴舘淠卣
檕켱蛩槌䳦숂
傐
韉
࿣뉲䆫礖䌃툣셞‫ﮘ‬쩧굋闐巪瞲
餳
㭟徾鴅莙㈘ꍐ
魡☦鋵
뀰鎾㺡
⮎݇磛
飻�場曉
࿕
즘㓴쎃
࿪櫪ノ仫ㄆ䶓
࿬⛐퀊ઉS淄镚蝭 뤢閕宱眻
쨐휹‫ﹾ‬ꘉ沬�댗圳斥횳
࿣닕ꑤǁ崬
曦范㷚昃ꀾ瞗霊圣㶏ऑ鍈⚓ị꬞蟺喝
䋂糟弘飻
廀穮툒
踣掕옩
࿣与�
䌃
扢
₾ҡ�녏
洊ꜧ觼濢᲏
懖뱡

귃辏ᩓ
푡⛬票ↄ⾒ዙ㮞⮎嗜迏㉤읝㥫ꯜ
პ귐鿉襘箚‫﭂‬�ꔥ쏼㬁黥⮑
듮
࿲姎젽秳랡桾
᪥謜唚燤枖川雹尢蕌깵㚙‫ﰾ‬澡툒䏙
鿟
࿣닜ꭹ䡫⯈ⷋ栅
ந懾
ྐ揈珥㋞ꘘ퉄
ᤖ๥獹鮾젍鬱 菳咧돏秨㌳毹
꟟�䷛徳錮甑㍳ྐྵ 䰚
ྤ壵甒妟㶽Ҳ
⠨
‫ﻤ‬妜클䊷�핡ヶ
㪑䤂즂䧉若
퍓딘篽⽠鋃 羰
ླ΃⃵㱵
琑까
琑堽쨄ґ
澩㟀
䷂涢
䨖༼ࢱ廪痨
ྤ�
࿈홳
埴鄑까 㴽젂㵹챁歮�嘆
Å譑푆嶿櫍䵸㻪樰Ꮋ샲⎹岍
ྤ젬쩧ꀾ篐浂� 䥉茐䬊薰㏎辐ꍮ
ᣞꍩ뾙᥼䋼徊䎦惂
鯾뜍㻔놎掕햱
ྤ⁧괭
仫裏ᕏ锕당Ⳗ
ㅫꔳ쁿敿퉉昮
࿺瓴㯘壵
䳩虛攎鯖။੿븳௖䐜㳏
鴨欰ꍩ�
洙䒧渙糼
136
•
Bireylerin cinsel yönelimi ve cinsel kimliği nedeniyle uğradıkları her
türlü ayrımcılığı; eşcinsel bireylere yönelik haksız nefret ve şiddeti
ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar yapmayı;
•
Toplumu, kendi cinselliği ve cinsel farklılıklar konusunda daha
duyarlı ve bilinçli hâle getirmek. Bireylerin, eşcinsellikleri nedeniyle
tedaviye zorlanmaları gibi işkence ve kötü muamele kapsamındaki
uygulamaları önlemeyi;
•
Cinsel yönelim ve cinsel kimliklerin, ayrımcılığa karşı korunmacı
yasalarca güvence altına alınmasını sağlamayı.
•
Eşcinsel bireylerin dayanışmasına yönelik çalışmalar yapmayı;
•
Eşcinsel bireylerin açılma süreçlerine destek olmayı;
•
Eşcinsel bireylerin kendi cinsel kimlik ve yönelimlerini açıkça ifade
edebilecekleri ve sosyalleşebilecekleri yeni alanlar oluşturmayı;
•
Sosyal bilimler ve diğer disiplinlerin eşcinselliğe yaklaşımlarını
sorunsallaştırmak ve bilgiyi kendi hayat deneyimlerimiz üzerinden
yeniden üretmeyi;
•
Herkesin faydalanabileceği bir kültür merkezi oluşturmayı
amaçlıyoruz.
Bir Sivil Toplum Kuruluşu olarak kendinizi tanımlamanızı istersem
Lambda'yı nereye oturtursunuz? İlgi alanınız çerçevesinde
misyonunuza uygun davranabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Lambdaistanbul olarak, hiyerarşik olmayan, herkesin eşit derecede söz
sahibi olduğu, katılımcı bir yapıyı benimsiyoruz. Özgürlüğün, toplumsal
dönüşümle, bütün kesimlerin etkileşimiyle ve karşılıklı olarak
kurulabileceğine inanıyoruz. Eşcinsellerin ezilmesinin sadece
heteroseksizm ve homofobiyle değil; militarizm, cinsiyetçilik, ataerkil ve
kapitalizm gibi sistemlerle bağlantılı olduğunu, bunlarla bir bütün olarak
mücadele edilmesi gerektiğini savunuyoruz. Bunun da, bütün ezilen
kesimlerle dayanışma içinde gerçekleşebileceğini düşünüyoruz. Bunun için
de, İstanbul Toplumsal Ekoloji Platformu'nun bileşenlerinden biri olarak farklı
137
ezilmişliklerin mücadele deneyimlerinden de faydalanıyoruz ve bu
kesimlerle, beraber mücadele etmeye çalışıyoruz.
Elbette ki, tüm STK'lar gibi bizim de zaman, kaynak ve bilgi yetersizliği,
hayatın baskısı gibi sorunlarımız var. Tüm bunlara rağmen, el ele, toplumdaki
baskıcı ortamı dönüştürmeye çalışıyoruz.
Toplumun sivilleşmesi konusunda ve hedef kitleniz ölçeğinde
katılımcılığı yeterince gerçekleştirebiliyor musunuz?
Elbette ki bu konuda, toplumda kemikleşmiş sıkıntılar var. Bunun çok derin
bir tarihsel arka planı var kuşkusuz. “Asker” toplumuz; kültürel atmosferi aile
kurumu belirlemeye devam ediyor. Yine, 12 Eylül, toplumun dimağında kalıcı
izler bıraktı. Tüm bu gelişmeler, toplumun bütün kesimlerini olduğu gibi
eşcinsel örgütlülüğünü de olumsuz etkiledi şüphesiz. Örneğin, insanlar
“örgüt” kelimesini bile duyduklarında korkuyorlar. Bir yandan
heteroseksizmin baskısıyla boğuşurken, bir yandan da, “polis devlet”i
karşımızda buluyoruz.
Tüm bu saydığımız sorunlar sadece eşcinsellerin sorunları olarak
görülmemeli. Tüm toplumsal kesimlerin örgütlenme sorunları var.
Örgütlenme sorunumuzu pek çok defa gündemimize taşıdık. Örneğin, yeni
katılımcıları nasıl karşılamamız, onlara nasıl davranmamız noktasında çeşitli
yöntemler geliştirmeye çalışıyoruz. Bu çaba, durmaksızın sürüyor.
Nasıl bir çalışma şekli var. Mesela yapınız içinde sorun analizi yapıyor
musunuz?
Sorun analizi, zaten, politikalarımızı geliştirirken kullandığımız temel
yöntemlerden biri. Çalışmalarımızda, öncelikle, yapılan sorun analizleri
üzerinden çözüm geliştirmeye çalışıyoruz. Aramızda hiyerarşi yaratmadan,
olabildiğince çeşitli bakış açılarının katkısıyla, bütünlüklü bir çerçeveye
ulaşmaya çalışıyoruz. Bu, etkin ve iş gören politikalar yaratmamızı sağlıyor.
Devletin yada resmi kurumların örgütünüze bakışı nasıl? Devletle
ihtiyaç halinde diyalog kurabiliyor musunuz? Örgütlenme özgürlüğü ve
138
serbest çalışabilme konusunda engelleriniz var mı?
1993 yılındaki etkinliğimizin engellenmesini bir yana koyarsak, o günlerden
bu yana, resmi mercilerden kaynaklanan herhangi bir engelle karşılaşmadık.
Ancak bu, elbette ki, ……
Gerek kendi alanınızla ilgili, gerekse alanınız dışı diğer sivil toplum
kuruluşlarıyla işbirlikleri (partnerlik) oluşturabiliyor musunuz?
Tıkanıklıklar var mı? Varsa nedenleri nelerdir?
Kendi alanımızda, Ankara'dan Kaos GL örgütü ile yürüttüğümüz ortak
çalışmalar var. Uzun bir geçmişe dayanan bir ortaklığımız söz konusu olsa
da, perspektiflerin farklılığından dolayı, yaşadığımız iletişim sorunları da
oluyor.
Bunun dışında bir işçi sendikası olan Dayanışma Sendikası, Amargi Kadın
Akademisi, Dut Ağacı Ekoloji Kooperatifi ve Gökkuşağı Kadın Derneği ile
beraber oluşturduğumuz İstanbul Ekoloji Platformu isimli bir çalışmanın da
içindeyiz. Bu platform birbirinden farklı çalışma alanları olan bizlerin
mücadele deneyimlerini paylaştığı, aynılaşmadan dayanıştığı bir alan.
Çatışarak birbirimizi dönüştürmeyi amaçlıyoruz.
17 Aralık 2004 itibariyle oluşan Avrupa Birliği süreci çerçevesinde;
Avrupa Birliği Türkiye'deki sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili
olarak bir fırsat yaratabilir mi?
Sivil toplumun güçlenmesi, toplumun sivilleşmesi bizim gibi bürokrasinin ve
askeriyenin egemenliğinin tarihlerdir hüküm sürdüğü bir toplumda belki de
en acil ihtiyaçlardan biri. Elbetteki bu konuda yani sivil toplumun güçlenmesi
noktasında Avrupa Birliğinin de belli bir ölçüde etkisi olabilir. Hukuki
değişimler, kağıt üstünde de kalsa bir takım formel değişimler bu noktada ön
açıcı olabilir elbet. Ancak kalıcı ve etkili bir değişim sağlanacaksa şayet bu
toplum istediği için ve toplumun istediği yönde ve içerikte olmalı.
Geçmişle kıyasladığınızda bugün sivil toplumculuğu nasıl
görüyorsunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Türkiye'de Sivil
Hayat bugün itibariyle ne durumda?
139
Sendikal hareket, kadın hareketi gibi pek çok toplumsal hareketin
örgütlenme sorunları var her şeyden önce. Çok örgütlü bir toplum
olduğumuzu bugün de söyleyemeyiz maalesef. Daha önceki sorularda da
bahsettiğimiz hayli kökleşmiş alışkanlıkların kırılmasıyla mümkün olacak bu.
“Toplumun ben kendi hayatım üzerinde nasıl söz sahibi olabilirim?” dediği
noktada başlıyor sivilleşme dediğimiz şey. Sorunlarımızın, hayatımızın
sorumluluğunu üstlendikçe iktidarlara daha az alan kalacak ve sivil toplum
güçlenecek diye umuyoruz.
*Lambda Eşcinsel Hareketi
Lambdaistanbul
İstiklâl Caddesi
Büyükparmakkapı sokak.
Halas Apt. 20 / 4 Kat.3
Beyoğlu / İstanbul
Tel
: 0 212 245 70 68
Web
: www.lambdaistanbul.org
[email protected]
140
Liberal Düşünce Topluluğu (LDT)*
Atilla Yayla-Başkan
Hocam isterseniz, Liberal düşünce topluluğu hangi ihtiyaçtan doğdu,
ne zaman kuruldu? Neleri yapar önce onunla başlayalım
Liberal düşünce topluluğu bir fikir kulübüdür. Gayri resmi olarak 1992
sonunda kuruldu. Bir Nisan 1994 de dernek statüsünü aldı. Dünya
görüşümüz olarak resmi yapılanmanın çok önemli olmadığını düşünüyorduk.
Daha sonra resmi yapılanmanın gerekli olduğu kanaatine vararak,
teşkilatlandık. Vakıfta olabilirdi ama vakıf olarak imkanlarımız elvermiyordu.
O nedenle dernek olarak kurulduk ve o günden bugüne dernek olarak
faaliyetlerimize devam ediyoruz.
Adı üstünde liberal bir fikir kulübüdür. Liberal fikirleri Türkiye'de savunmak,
yaymak, yaygınlaştırmak, işlemek geliştirmek, liberal fikriyatı Türkiye'ye
taşımak. Türkiye toplumuna yapabildiğimiz kadar çalışmalarımızla katkıda
bulunmak. Bir entelektüel liberal düşünce oluşturmak, liberal fikriyatın
normal bir fikriyat olduğunu geliştirmek. Liberalizmin meşru bir düşünce
olduğunu tanıtmak ve yaymak için çalışıyoruz. Tabii sadece bununla ibaret
değil bir entelektüel kişisel kuruluş olarak değil aynı zamanda hedefimiz
Türkiye'yi liberalleştirmektir. Yani Türkiye'nin siyasi, hukuki, iktisadi
yapılanmasında liberal bir çizgiye doğru çekilmesini sağlamak. Yalnız bunları
doğrudan doğruya kendimiz yapmak yerine biz sadece bunun yapılması
gerektiğini insanlara anlatmaya ve nasıl yapılacağı konusunda insanlara fikir
vermeye çalışıyoruz. Yani tatbikatçı değiliz, sadece entelektüelleriz.
Hocam Türkiye, siyasal anlamda çok zıtlaşmaların, kutuplaşmaların at
başı gittiği bir ülke. Liberal düşünce topluluğu daha esnek daha
yumuşak bir perspektifi simgeliyor gibi. Hem siyaset alanında hem de
sivil toplum alanında. Sizin bir sivil toplum kuruluşu olarak kendinizi
tanımlamanızı istersem STK'cılığın neresindesiniz? Bir de bu 15 yıllık
zaman dilimi içinde gerçekten liberal düşünce topluluğu misyonuna
uygun hareket edebildi mi?
Liberal fikriyatın ne kadar önemli ve kuvvetli olduğunu tarih bize gösteriyor.
Liberalizm aslında insanlığın entellektüel düşüncesinin şemsiye kavramıdır.
Ne yazık ki Türkiye'de bu fikriyat yeterince yansımamıştır. Türkiye'de şöyle
bir tasnif yapmak belki abartılı olmaz. iki ana çizgi söz konusudur. Birincisi
bireyi öne çıkarmak, diğeri kollektif bir çizgi. Kolektivist çizgide birey yerine
birey dışında bir takım gruplar cemaatler, milliyetler, sınıflar olabilir.
Bunlardan birisi öne çıkar. Buna uygun toplumsal, iktisadi siyasal sistem
141
yaratmak esastır. Türkiye'de bu ikincisi var. Eskiden beri vardı, mesela 1961
sonrasını dikkate alırsak. 1960 anayasasının getirdiği kısmi özgürlüklerle
ifade özgürlüğünün genişlemesi, ülkede o zamana kadar bastırılmış olan yer
altı faaliyetleri, sosyalist faaliyetler birden bire yer yüzüne çıktılar. Eskiden
beri sürdürmeye çalıştıkları faaliyetlerini daha geniş imkanlarla yaydılar.
Tabiatıyla sosyalizm kollektif bir kavramdır. Genel gerçek insan değildir. Tarih
ve sınıflar ilişkisidir.
Öbür taraftan devlette muhafazakar bir tavır tabii ki var. Felsefeler
değişmemiş olsa bile yaşama biçimi olarak dünyaya yöneliş biçimi olarak
muhafazakarlık var ve muhafazakarlık ta bireyi esas alan bir akım değil.
Muhafazakarlıkta yine kollektifliğe bakmak lazım. Sosyalizmle birlikte
Türkiye'de milliyetçi bir akım doğdu. O zamana kadar var olan milliyetçi
akımların bu sefer sosyalizmin büyümesine paralel olarak kendilerine yeni bir
konumlama noktası seçtiğini görüyoruz. Bu da bir kollektif akım. Türk
milliyetçisi ise Türk milletini, Kürt milliyetçisi ise Kürt milletini esas alan bir
akım. Burada bireyler yok. 1980'lerde bilhassa İran İslam devriminden sonra
İslamcı akım gelişmesi görüyoruz. O günleri hatırlıyoruz. Nerdeyse
İslamcılar gümbür gümbür geliyoruz. Bizde devrim yaptık yapmak üzereyiz.
Düzeni yıkacağız şudur budur gibi şeyler söylüyorlardı. İslamcılıkta
kollektivist bir akım. Tabii ki ben ve topluluğu kuran arkadaşlar bu ülkenin
insanları olarak kollektif sapmaların etkisiyle yetiştik. Hatırlamıyorum da o
günleri. 1980 li yılları. Bu kollektif akımlardan birisini seçmemiz gerekiyordu.
Ya milliyetçi, ya sosyalist, ya İslamcı olacaktınız. Liberal açıdan bakıldığında
bunlar biri birinin yansıması gibi duruyordu. Bireyler açısından problem vardı.
Bu tabii ki rahatsızlık verici bir şeydi.
Bundan dolayı Türkiye'de liberal bir akıma ihtiyaç vardı. Bu insanların tercih
yelpazesini genişletmesi gerekiyordu. Bir dünya görüşü tercihi yapmak
isteyenler açısından en azından tercih yapmak istediklerinde karşılarındaki
alternatif tek çizgide olmamalıydı. Ayrıntılandırıldığında bir çeşitlilik var gibi
görünüyor. Kimse sosyalist, yada İslamcı olmak zorunda değil. Ama
bunlardan birini seçmek zorundaydınız. Ama bunlardan birini seçtiğinizde
bunların biri birine benzediğini de fark ediyordunuz. Biz bunlardan rahatsızlık
duyduk. Yanlıştır dedik. Özel mülkiyet gibi, bireysellik gibi, bireysel hayat gibi,
bireysel özgürlük, sınırlı devlet gibi piyasaya ekonomisi gibi gerçek
anlamdaki sivillerin ve kurumların sağlanmadığını görmek bizi çok tedirgin
etti. Ama tabii bu tedirginlik bizim bu fikriyattan haberdar olmamızdan sonra
başladı.
Yoksa daha önceden bizlerde kollektivist gruplarda yer alıyorduk. Bir şeyler
yapma ihtiyacı duyduk. Yapılabilecek şeylerden en akıllıcası olarak bir
entelektüel oluşuma ihtiyaç duyduk. Türkiye için iyi şeyler yapmak
istiyorsanız karşınıza iki alternatif çıkar. Biri siyaset yapmaktır. Siyaset
yapmak çok tercih edilen bir yoldur. Ankara'da partiler kuruluyor. Ama
siyasetin avantajları yanında dezavantajları da var. Siyasette kollektivist bir
142
şey. Siyaset yapmak demek kollektif karar almak demektir.
Halbuki biz Türkiye'nin bu sıkıntısının kollektif karar almasından değil
bireysel karar alamamaktan kaynaklandığını kanaatindeydik. Bundan dolayı
entelektüel olarak bu durumu değiştirmek istedik. Entelektüel olarak ortaya
çıktık ve bir dernek kurduk. Bu dernek bir sivil toplum kuruluşudur. Bu
derneğin geçmişine baktığımızda sivil toplum örgütlüğünün tarihini
görebiliriz. Bu anlamda sivil toplum kavramı varlığını liberal düşüncede
bulmaktadır. Özellikle İskoç aydınlanması düşüncesine baktığımız zaman
bugün sivil toplum aydınlanmasında ifadesini bulan her şey orada liberal
filozoflarca çok etkili bir şekilde dile getirilmiştir. Ama klasik liberal fikriyatın
dünyadaki yenilenmesine paralel olarak yerine oturmuştur. Uzun bir dönem
insanlık bütün dünyada topluma değil de yada toplumu teşkil eden birey
gruplarına değil de toplum adına hareket eden kollektivitelere ve devlete
önem vermiştir. Ama solcu, ama sağcı tabii hepsi devleti önemsemiştir. Bu
zannedilmesin ki sadece sosyalist ülkelerde böyle olmuştur. Mesela ABD'de
devlet müdahalesi artmıştır. Ama bazı ülkelerde daha da felaket olmuştur.
Sivil toplum kavramının popüler hale gelmesi Sovyetler birliğinin
yıkılmasından sonra olmuştur. Bunun canlanmasında da sosyalist yazarların
büyük etkisi olmuştur. Daha önceleri Gramschi gibi yazarlar sivil toplum
üzerine yazmıştır. Sosyalizmin çöküşünden sonra sosyalist entelektüeller
kendilerine yeni bir yol çizmiştir. İyi de olmuştur. Bu sivil toplum kavramı. Sivil
toplumun önemsenmeye başlanması. Liberaller açısından bu yeni bir şey
değil. Zaten Liberaller yüzyıllardır bunu aşinadır.
Bir de 1990 sonrası canlanmada bir hata yapmıştır sivil toplumla uğraşanlar.
Piyasa ekonomisi ihmal edilmiştir. Yani piyasa ekonomisinin olmadığı bir
yerde bir liberal için sivil toplumun olması mümkün değildir. En azından uzun
vadede sivil toplumu yaşatmak mümkün değildir. Sivil toplum olması için bir
yerde bir kaç şeye bakmak lazım. Her şeyden önce bu gönüllü birlikteliktir.
Diğeri kendilerinin varlığını nasıl meşru görüyorlarsa başka birliklerin de
varlığını meşru görmektir. Yani kanarya sevenler derneği ne kadar meşru ise
keklik sevenler derneği de o kadar meşru olmalı.
Bir diğer şey çalışma tarzı başlıca geçim kaynağı haline getirmeyen
kuruluşlar olması gerekir. Devletle olan ilişkileri devletlerden kaynak alıp
almama konusu çok önemlidir. Burada da iki şey gözlenebilir. Bazı sivil
toplum kuruluşları devletlerden hiç bir şekilde kaynak almama yoluna gidiyor.
Liberal düşünce topluluğu bir ara bu çizgiyi takip etmeye çalıştı. Sonra
kısmen bu şeyden vazgeçtik. Devletlerden de fon alan vakıflarla
çalışabileceğimiz kanaatine vardık. Ve çalışıyoruz da. Çeşitli Amerikalı,
İngiliz vakıflar gibi..
Orda da yalnız şu ilkeyi gözetmek lazım. Birincisi eşitlik ve saygıya dayanan
bir şey. Maniple edilmemeye dayanan bir ilişki ve sivil toplum meseleleriyle
uğraşmak. İnsanların hak ve özgürlüklerin geliştirmekle uğraşmak. Yoksa bir
ülkenin menfaatini teşvik etmekle bir ülkenin uluslararası sistemdeki
143
konumunu güçlendirmekle uğraşmamak. Bunlara dikkat edildiği takdirde bu
tip kaynaklar da pekala kullanılabilir. Böyle bakıldığında bir diğer şey özellikle
devletin bir otoriter ideolojisi varsa bu ideolojiye eklemlenmemiş olmak
önemli. Diyelim ki liberal düşünce topluluğu her hangi bir hayat tarzını
savunuyor. Bunun için de diğer hayat tarzlarını dövmeye gasp etmeye gayret
ediyorsa buna sivil toplum örgütü demek çok zor. Yani yarı hükümet
kuruluşları filan demek belki daha önemli böyleleri için. Bunun örnekleri de
var. Hepimiz biliyoruz. Liberal düşence topluluğu hem fikriyatıyla hem
çalışma biçimiyle kaynaklarıyla tam anlamıyla bir sivil toplum kuruluşudur.
Ama dediğim gibi sivil toplum kuruluşlarında kendi başına bir amaç gibi
algılamamaktadır. Sivil toplumda var olmak için var olan bir kuruluş değil.
Önümüzdeki 10 yıl içinde hedeflediğimiz şeyler gerçekleştirse böyle bir
kuruluşa da gerek olmayabilir.
Devletin resmi kurumlarının Liberal Düşünce Topluluğuna bakışı nasıl?
Siz örnekleri verdiniz ama devletin çalışma alanınıza müdahalesi var
mı?
Demin söylediklerime biraz daha açıklık getirmem gerekiyor. Çok şükür
Liberal Düşünce Topluluğunun devletle ilişkisi yok. Devletlerin uzantısı olan
veya kaynağını devletlerden alan sivil toplum örgütlerine açıklama getirmek
lazım. Liberal Düşünce Topluluğu'nun zaten devletlerin ilgisini çeken bir
konumu yok. Biz savunma meseleleri, strateji meseleleri ile ilgili değiliz. Bu
da devletlerin ilgisinin uzağına düşmemizi beraberinde getiriyor. Bu da iyi
oluyor.
TC devleti ile olan ilişkilerde de şunu düşünüyorum. Tabii devlet dediğiniz şey
yekpare bir bütün değil. Devlet içinde çeşitli kanaatler odaklar var ve
Türkiye'deki devlet yapılanması içinde iyi ve kötü yanlar birlikte var. Bir sürü
de zayıf yanları var. Biz devlet kuruluşu olmadığımız için yani bütün her şeyi
yıkalım yeniden yapalım çizgisinde değiliz. TC devletini alaşağı edelim yerine
yeni bir devlet kuralım düşüncesi yerine TC devleti şu ana kadar nerelerde
hata yapmıştır? Bunlar nasıl giderilebilir? Nasıl pozitif bir kullanıma
açılabilir? Bu gibi konular üzerinde kafa yoruyoruz.
Devamlı çatışmak bir sonuç getirmiyor. Yüzde 100 haklı olduğuna inanmakta
yanlış. Siz haklı olduğunuza inanırsınız ama belki öbür tarafında haklı olduğu
taraflar vardır. Bu açıdan bakıldığında çeşitli devlet kuruluşlarıyla temasa
geçtiğimiz zaman ilişkimiz olduğu zaman tabii ortak faaliyet yürütüyoruz.
Ama onlara bizim çizgimiz şudur diyoruz. İlle de sizinle çalışmak zorunda
değiliz. Siz de bizimle çalışmak zorunda değilsiniz. İlkesel olarak
anlaşabilirsek çalışırız diyoruz. Bu tür çalışmalarımız oluyor üniversitelerle
mesela. Liberal düşünce topluluğu bir devlet kuruluşu olmama devletin
uzantısı gibi görünmeme, devlet tarafından maniple edilmeme konusunda
çok hassas. Biz devleti sahiplenmek, devletin içinde yer almak gibi bir
144
konumda değiliz. Devletin fonksiyonlarının dönüştürülmesi gerektiğini
düşünüyoruz. Çünkü liberal devlet var olacaksa devlet insanlara yarayışlı
biçimde var olsun. Bu açıdan bakıldığında çok büyük sıkıntılarla karşılaştık
diyemem.
Bunun sebebi de bizim çok önemli ölçüde entellüktüel alanda olmamız. Biz
aktivist bir kuruluş değiliz. Sokaklara çıkan, bildiri dağıtan bağıran çağıran bir
kuruluş değiliz. Tartışan, konuşan insanların bulunduğu bir kuruluşuz. Bu da
bizi rahatlatıyor tabii. Strateji denen sahte bir bilim var. Bu starteji devletçiliğin
yan ayaklarından biridir. Mesela stratejik meselelerle fazla ilgilenmeyiz. Bu
da bizi daha net anlaşılır ve güvenli hale getiriyor ama bununla da bazı
problemler yaşadık. Bazı projelerde zor izinler aldığımız olmuştur eskiden.
Çeşitli yerlerde yaptığımız panellerde izin alma konusunda zorluklar
olmuştur. Doğrudan doğruya organize olmasa da dolaylı saldırılara
uğradığımız olmuştur. Dolaylı olarak yargı tarafından taciz edildiğimiz
sıkıştırıldığımız zamanlar var. Bir de Türkiye'de devletçi zihniyetin temsilcisi
diye bilinen kimi köşe başları haksız insafsız linç kampanyaları olmuştur.
Tabii bunlarda işin tadı tuzu. Bu kuruluş bir aktivist ve devrimci havada
olmadığı için daha güven telkin eden bir kuruluş.
Diğer sivil toplum örgütleriyle aranız, muhabbetiniz nasıl ortak işler
yapıyor musunuz?
Liberal Düşünce Topluluğu gibi çalışan pek kuruluş yoktur Türkiye'de. Biz sıkı
bir şekilde entellüktüel alanda faaliyet gösteriyoruz. Bir felsefeyi fikri teşkil
ediyoruz. Türkiye'de bu tür kuruluşlar yok. Daha somut hedefler üzerine
odaklanıyorlar. Daha pratiğe yönelik işler yapıyorlar. Bunda dolayı bizimle
partnerlik ilişkisine girmek hayli zor diğer kuruluşlar açısından. Bizim özellikle
böyle arzumuz yok.
Yani işte üç beş kuruş gelir gelsin bir şeyler yapılsın gibi beklentimiz yok.
Daha çok tek başına çalışan bir örgütüz. Başkaları tarafından etkilenmekten
çok onları etkileyen onlara yol yöntem gösteren bir kuruluşuz. Biz tabii ki
beraber çalışmaya hazırız. Oturur konuşuruz. ama ille de beraber çalışalım,
beraber çalışmasak olmaz havasında değiliz. Bizim yaptığımız iş yerine göre
sivil toplum örgütlerinden tamamen tecrit edilerek de yapabileceğimiz bir iş
değil. Ama tabii zaman zaman çeşitli platformlarda buluştuğumuz ortak işler
yaptığımız da oluyor. Bazen sadece ismimizi kullanmalarına izin veriyoruz.
Bazen bütün işi yapmamıza rağmen bir şekilde sahnede görülmediğimiz
işbirliklerimiz falan olmuştur. Sadece STKlarla değil siyasi partilerle de,
üniversitelerle de bu tür ilişkilerimiz olabiliyor.
145
17 aralık 2004 itibariyle AB sürecinin sivil alana ne tür katkısı olacak?
Bu süreç sivil toplum örgütçülüğüne bir katkı sunacak mı?
Etkileyecektir. Ama çok hassas bir nokta var. Mesela Türkiye'nin lobisine
bağlıyorlar bazı kuruluşlar. Adı lazım değil kimi kuruluşlar vardır. Sağda solda
ofisi olan bazı kuruluşlar ve şunu söylüyorlar. “Biz kendimizi ve bir şeyleri
anlatamadık” diyorlar. Bu kısmen doğru. Avrupa'nın bazı bakımlardan
Türkiye'yi iyi tanımadığını söyleyebiliriz. Ama bu Türkiye'de her şey
mükemmel değiştirilmesi, reforme edilmesi gereken hiç bir şey yok, bütün
mesele kendimizi anlatmak şeklinde olmamalı. Bu kavramsal olarak çok
tehlikeli. Dikkat ederseniz Avrupa Birliği sürecinde en aktif kuruluşlar bunlar.
Bunlar yarı resmi kurumlar. Odalar, borsalar birliği gibi kuruluşlar. Bunların bir
kısmı gönüllü uzantısı olmuş korporatist yapılanmalar. Bunlar geliyorlar
diyorlar ki örneğin “baş örtüsü olayı çok küçük bir olaydır. Çok büyütülecek bir
olay değildir. Türkiye modern bir ülkedir çağdaş bir ülkedir. Bakın işte şarapta
içiyoruz” falan diyorlar. Tabii ki ülkemizi savunmamız lazım. Ama bu ülkeyi
uzun vadede savunmak demek bu ülkedeki yanlışlıkları düzeltmektir.
Gelecekle ilgili çok ciddi problemler var. İşte Kürt problemi var, İslam problemi
var. Yani bunları yok görmek çok tehlikeli. Sevmediğimiz hayat tarzlarını yok
farz etmek çok yanlış. aynı zamanda bunlar çok komik ve gayri ahlaki şeyler.
Sivil toplum kuruluşlarının böyle bir çizgiye girmemesi lazım.
Ama şunu söyleyebiliriz batılılara yani Türkiye bütünüyle sıfırlanacak bir ülke
değil. İyi şeyler de vardır, kötü şeyler de vardır. Belki kötü şeyler sizin
ülkenizdekinden daha fazladır. Ama sizin de tarihiniz pirupak değildir. Bu bir
süreç meselesidir. Bunu yapmaya çalışıyoruz. Böyle görmemiz lazım. Sivil
toplum kuruluşlarının ne Türkiye'nin resmi savunucusu olması lazım ne de
Türkiye'nin yeminli düşmanı olması lazım. Bu yanlış bir çizgidir. Benim
açımdan bakıldığında ben şunu söyleyebilirim. AB sürecini destekliyorum.
Türkiye'nin üyeliğini de destekliyorum. Ama bu AB'yi mükemmel bulduğum
için değil. Çok büyük problemler var. Türkiye yarın AB'ye üye olsa ertesi gün
belki muhalefet etmeye başlarım. Çünkü aşırı bürokratik merkeziyetçi
problemlerde AB'de. Ama şu anda Türkiye'de o kadar kötü durumdayız ki
bunları göremiyoruz. Her halükarda AB'nin parçası olmak Türkiye'de
standartları yükseltecektir. Bir başka alan daha var. O da genel bir
problemdir. Sadece sivil toplum kuruluşlarının sorunu değil. Sanki AB ye
katılırsak her şey hal olurmuş gibi.
AB bir medeniyetler birliği değil medeniyetin bir parçasıdır. Ne tek başına
yaratıcısıdır ne de tek başına temsilcisidir. Onların da problemleri var. Kendi
içlerinde değiştirilmesi gereken şeyler vardır. O nedenle Avrupalıların çok
küçümseyici tavırlar içerisine girmelerinde izin vermemek lazım. Zaman
zaman bu da oluyor tabi. Özellikle Türkiye düşmanı olan yeminli mahfiller
falan oluyor. Diğerlerine de anlatmak lazım. Bana göre AB süreci birliğe üye
olmaktan daha önemlidir. Türkiye'de reformların yapılabilmesi için bu süreç
146
çok önemli. İşte bu süreçte sivil toplum örgütleri çok etkili olabilir.
Bir başka önemli nokta da Avrupalıları eleştirebilmektir. Mesela çevreyle ilgili
işbirliğiyle ilgili standartları bize empoze etmeye kalkıyorlar. Bu büyük bir
haksızlıktır. Çünkü bu standartlar aynı zamanda bir zenginliğin de eseridir.
Zenginliği yaratan bu standartlar değildir. Almanya'da uygulanan çevre
standartlarının Türkiye'de uygulamanın imkanı yoktur. Çünkü Türkiye'de
bütün kaynakları o zaman oraya ayırmak lazımdır. 3-4 milyar dolarlık hasılatı
olan bir ülke ile 300-400 milyar dolarlık hasılatı olan bir ülkeyi aynı kefeye
sokamazsınız. Türkiye'de ne yazık ki bunun farkına varılamıyor. Sizden on
kat geliri fazla olan bir ülkenin yaptığını sizin yapmanız imkansızdır. Bu da ne
yazık ki Türkiye'de pek görünmüyor.
Siz geçmişle kıyasladığınızda Türkiye'de sivil toplum örgütçülüğünü
bugün nasıl değerlendiriyorsunuz, bir de gelecekle ilgili sivil toplum
örgütçülüğü anlamında öngörüde bulanabilir misiniz?
Dönem dönem bakmamız mümkün. Osmanlının son dönemlerinde hayli
canlı, kuvvetlenen bir sivil toplum örgütçülüğünün var olduğunu görüyoruz.
Cumhuriyete geçişle birlikte maalesef geriye gidiş var. ilk dönem itibariyle
sivil toplum örgütlerini tasfiye ettiler. 1945'e kadar sürdüğünü söyleyebiliriz.
Çok partili döneme kadar sivil toplum bastırıldı ve gerçek anlamda sivil
toplum kuruluşu olmadı. Demokrasiye geçişle birlikte işler değişmeye
başladı. İstenildiği kadar hızlı ve rahat değildi. Sanıyorum bu AB süreci sivil
toplum örgütlerine bir ivme kazandırmıştır. Sivil toplumda hayli iyi bir
canlanma olduğu kanaatindeyim. Bizim gibi fikri alanda çalışmalar olduğu
gibi daha sosyal problemler alanında çalışan kuruluşlarda var. Bunların bir
kısmı da çok başarılı. Yaparak ederek öğreniyorlar. Ben iyimserim. Bu
tempoyla gittiğimiz takdirde daha çok sivil toplum kuruluşu çıkacak,
çalışmayı öğrenecekler. Kendileri programları gelişecek Türkiye'yi daha
ileriye götüreceklerdir diye düşünüyorum.
* Liberal Düşünce Topluluğu-LDT
Atilla Yayla-Başkan
Gazi Mustafa Kemal Bulvarı
108/17 Maltepe 06570
Ankara
Tel
: 90 312 230 87 03
Fax
: 90 312 230 80 03
e-mail : [email protected]
147
MAZLUM-DER*
Ayhan Bilgen-Genel Başkan
Ayhan kardeşim önce Mazlum Der'i tanımakla başlayalım. Ne zaman
kuruldu? Neden bu derneğe ihtiyaç duydunuz? Neler yapar?
Mazlum-Der 1991 yılında Ankara'da kuruldu. Amacı, aynı zamanda şu anda
slogan olan “kim olursan ol zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana”
bir insan hakları mücadelesi yürütmek, mazlumlarla dayanışmak. Dolayısıyla
da iki boyutu olan bir çalışmayı hep hedefledi. Bir taraftan haksızlığa karşı
örgütlü, güçlü bir tepkiyi organize etmek, öbür taraftan da haksızlığa
uğrayanlarla bir dayanışma içinde olmak.
Bugün 18 yerde şubesi var. 5000 civarında da üyesi var. Mazlum-Der pozitif
anlamda haksızlıkların ortadan kaldırılması lobicilik yapma çalışmalarını
önemsiyor. Ama zaman zamanda bir baskı grubu olarak kitlesel
örgütlenmelerle sokak çalışmalarıyla bir şekilde belki tek tek hak ihlallerini
azaltacak bir şekilde katkıda bulunmayı hedefliyor. Bu amaçla eğitim
çalışmalarını yoğun biçimde hem kendi içinde, insan hakları savunmalarını
eğitmek amaçlı faaliyetler yürütüyor. Aynı zamanda da topluma yönelik
olarak da insan hakları savunuculuğunu özendiren, insan hakları bilincini
artıran çalışmalar yapıyor.
Tabi Mazlum-Der'in yürüttüğü çalışmalarda temel kriteri, çifte standartsız bir
insan hakları savunuculuğunun Türkiye'de oturması. Çünkü kişilerin, yada
grupların kendi çıkarlarını savunması sadece kendi hakları için mücadele
vermesi doğru bir insan hakları perspektifi oturmasına katkı sağlamıyor. Bu
şüphesiz olması gereken ama bu yetmiyor. Ama bunun üzerine ayrıca, sizin
gibi inanmayan, sizin gibi düşünmeyen, sizinle aynı etnik kökenden olmayan,
aynı dünya görüşünü paylaşmayanların uğradıkları haksızlıkları da,
kendinize karşı yapılmış bir haksızlık olarak kabul edip aynı yüksek sesle
itiraz etmeyi amaçlıyor.
Sizin alanınızda, insan hakları alanında çalışan başka STK'lar da var.
İHD, TİHV gibi. Bir sivil toplum örgütü olarak kendimizi sivil
toplumculuğun neresine yerleştiriyorsunuz? Ayrıca gerçekten 1991
yılından bu güne kadar 14 yıllık zaman dilimini geriye gidip tararsanız
“vicdanen evet bizler misyonumuza uygun davrandık” diyebiliyor
musunuz?
Yani tabii ilkesel anlamada en başta deklere ettiğimiz, “kim olursa olsun
zalime karşı ve kim olursa olsun mazlumdan yana” iddiası oldukça büyük bir
iddia. Bu iddiayı algılayabilmek ve bunu teoriden pratiğe de indirgeyebilmek
oldukça zor bir olay. Ben Mazlum-Der'in başta ortaya koyduğu prensibin
doğru olduğu düşüncesindeyim. Ama bu iddiayı ortaya koyarken gerçekten
148
bunun neyi kapsadığını en çok zaman içinde algılayabildik,
düşüncelerindeyim.
Dolayısıyla da aslında başta sözle ifade edebilmesi kolay olan, ama gerçekte
sorunlarla yüzleştiğimizde Türkiye'nin temel insan hakları problemleriyle
karşılaştığınızda verdiğimiz ağır bir sınav. Gerçekten o ilkeye bağlı olup
olmadığımızı ortaya çıkarıyor.
Türkiye'de siyasi kamplaşmaların ön yargısı 1980'li yıllarda da oldukça etkin
bir pozisyonu vardı. 12 Eylül darbesinde yukarıdan aşağıya örgütlü
toplulukları belki sıfıra indirmeyi ve böylece toplumda faklılıkları ortadan
kaldırıp tek tipleştirerek istikrarı, güveni, barışı hedefleyen bir askeri
müdahaleden çıktık.
Ama elbette ki bir askeri müdahalenin insanların zihinlerindeki, kafalarının
arkasındaki ön yargıları yada duvarları ortadan kaldırması beklenemezdi.
Böyle bir şey gerekli de değildi. Farklarımız var. Ama bu farklara rağmen,
ortak beklentilerimiz için birlikte mücadele etmeliyiz. Bunun belki 1991
yılında derneği kuranlar iyi şeyleri düşünerek, iyi niyetleri içeren bir temenni
olarak ifade ettiler. Ama Mazlum-Der bu 14 yıl içersisinde yoğun bir biçimde
yaşanan insan hakları sorunu ile yüzleşerek aslında ne anlama geldiğini
kendisi de öğrenerek hayata taşımayı başardı.
Burada neyi kastediyorum. Örneğin Mazlum-Der kurulduğunda belki de
sizin de çok açık olarak sormadığınız, İnsan Hakları Derneği vardı, neden
Mazlum-Der'e ihtiyaç duyuldu. İnsan Hakları Derneği kurulduğunda da
bence bu günkü insan hakları derneğinin ulaştığı nokta hayal bile
edilmiyordu. Daha dar bir grubun belki sadece kendilerine yönelik
haksızlıkları ön plana çıkartarak bir arayışı, bir çabası, bir iyi niyetli girişimi
gibiydi. Ama bir süre sonra orada da aslında neler hak ihlalidir? Kimlere karşı
yapılanlar hak ihlali olarak görülür? Bunlara karşı aynı seviyede bir duyarlılık
göstermesi gerekir. İnsan Hakları Derneği kurulduğundan sonraki yıllarına
bir takım tecrübelerini, kaygılarını, korkularını da devretti. Ve Mazlum-Der o
dönemde yine belki yeterince hakları savunulmayan bir kitlenin haklarını
önemseyerek kuruldu. Bir süre sonra İnsan Hakları Derneği'nin yüzleştiği
insan hakları sorunlarıyla yüzleşti. Aynı şekilde Mazlum-Der'in yüzleştiği
üzerinde örgütlendiği topluluğun yaşadığı sorunlarla da insan hakları derneği
yüzleşti.
Dolayısıyla Mazlum-Der, İnsan Hakları Derneği'nin birikiminden çok şey
öğrendi. Şüphesiz İnsan Hakları Derneğine de bu güne gelmesinde çok
ciddi bir katkı sağladı. Yani bu iki örgüt de aynı zamanda kitlesel olma
kaygısı, çabası güden örgütler.
Onun dışında Af örgütü gibi, TİHV gibi teknik çalışan, daha projeci çalışan,
örgütlü tabana dayanmayan yapılardan da şüphesiz özellikle rapor yazma
tekniklerinde belki bir takım özel ihlaller karşısında gösterilecek ortak
refleksler gibi bilgi ve deneyim paylaşımına gidildi.
149
Toplumun sivilleşmesi ve hedef kitlemiz örneğinde katılımcılık olayını
becerebildiniz mi? Katılımcılık hangi boyutta?
Orada aslında tarihsel bir ayırıma gitmek gerekiyor. Mazlum-Der
kurulduğunda sadece bir yorumun ön planda olduğu, bir görüşün içerisinde
egemen olduğu, kapalı bir örgütlenme biçiminde ortaya çıkmadı. Yani farklı
ama birbirine yakın eğilimlerin bir araya gelip işte haksızlıklar karşısında
birlikte tepki gösteren ortak kaygıları ve inanç birliktelikleri olan insanların bir
platformu biçiminde oluştu. Bu platform tabii yani kendi alanının bütününe
nüfus edemedi. Orada kendisini anlatamayışının da etkisi var. Ama daha
fazla da medyanın kamu otoritelerinin Mazlum-Der'i bir yere hapsetme
arzusunun da yattığını düşünüyorum. Yani Mazlum-Der falancı, filancı bir
örgüttür. İşte Kürt sorunu ile ilgilenirse ırkçı bir örgüttür. İslami çevrelerin
sıkıntıları ile ilgilenirse radikal İslamcı bir örgüttür, gibi tanımlamalar aslında
Mazlum-Der'in arzuladığı bir şey değil. Tam tersine Mazlum-Der'i o
tabandan koparan, daraltan ve insanların Mazlum-Der içinde aktif rol
almasını engelleyen biri oldu. O tanımlamalar beraberinde bir takım
tedirginlikleri getiriyor. Adeta Mazlum-Der'i bir hakem örgütü olmaktan
çıkarıyor. Bir sivil toplum örgütü olarak görülmesini imkansız kılıyor. MazlumDer'i bir mücadele aracı yapıyor. Kendisi insan haklarını amaç edinmiş bir
örgüt değil, sanki başka bir takım siyasi hedeflere ulaşmak için bir araçmış
gibi bir güvensizliğe itiyor. Bu da bence Mazlum-Der'in yeterince o tabanla
buluşmasının önünde ciddi duvarlar, engeller ortaya çıkartıyor.
Halkın desteği konusunda neler söylenebilir?
Yıllara göre ve gündemlere göre değişen bir tablo var. Mazlum-Der örneğin
28 Şubat öncesinde daha çok işte Kürt sorunuyla dolayısıyla da bölgedeki
yoğun çatışmayla ilgilendi. İlgilenmek durumundaydı da. İnsan hakları
örgütleri bu anlamda kendi gündemlerini belirleme şansına sahip değiller.
Temel ve yakın insan hakları sorunları ister istemez temel gündemimizi
oluşturuyor. Tabi Mazlum-Der'in tabanı bu sorunlarla ilgilenmeye yeterince
alışkın değildi. Dolayısıyla bu anlattığım biraz aslında kendi tabanıyla
Türkiye'nin farklı çevrelerinin uğradığı haksızlıkları buluşturma rolünü
üstlendi. Bir köprü rolünü üstlendi. Yani İslami çevrelerin işte Kürt sorunuyla
ilgili doğru bir bakış açısına sahip olmalarına ciddi bir katkı sağlandı
düşüncesindeyim.
Ama 28 Şubattan sonrasında doğrudan doğruya İslami duyarlılığı yoğun olan
çevrelerin kendileri mağdur pozisyonuna itilmeye başlayınca, yargılamada
ciddi sıkıntılar yaşanınca, örgütler, vakıflar, dernekler kapanınca, gazetelere
yönelik baskılar artmaya başlayınca Mazlum-Der ister istemez bu alanda
yoğunlaşmaya başladı.
Belki insan hakları mücadelesinin ne kadar gerekli ve önemli bir şey
olduğunu Mazlum-Der'in kendi tabanı asıl o zaman algılamaya başladı. Yani
150
kendisi mağdur duruma düştükten sonra, idealistlik duygusuyla değil,
pozisyondan hareketle örgütlenmek gerektiği, mücadele etmek gerektiği,
insan haklarının önemli bir şey olduğu bilinci gelişmeye başladı. Ama tabi bu
her zaman önümüzde ciddi bir engeldir. Daha popüler, toplumun genel kabul
gördüğü sorunlar karşısında kitlesel desteği daha kolay bulur. İşte savaşa
hayır gösterilerinde, düzenlediğimiz mitinglerde çok daha farklı kesimlerin
bir araya getiriyorsunuz, etkinlikler düzenleyebiliyorsunuz.
Ama daha özel bir konuda, örneğin cezaevlerinde yaşanan haksızlıklarla ilgili
bir eylem yaptığımızda yani aynı kitlesel desteği bulamıyorsunuz. Yani insan
hakları örgütünün bir zaafı aynı zamanda şüphesiz. Doğru bir insan hakları
bilinci geliştirilemediği için, ama daha çok da Türkiye'deki egemen güçlerin
oluşturdukları bilinç kırılmasının bir neticesi. Yani örneğin F tipleriyle ilgili biz
çok yoğun çalışmalar yaptık. Bu konuyla ilgili açıklamalar yaptık. Şubelerimiz
bu konuda yürütülen eylemleri destekleyen ziyaretler gerçekleştirdiler. Ama
buna rağmen hala toplumda sanki F tipi cezaevleri belli bir ideolojik grubun
sorun yaşadığı yerlermiş gibi algılanmaya devam ediliyor. Bunun başka
örneklerini de vermek mümkün. Irak'taki cezaevlerinde yaşananları yada
İsrail cezaevlerinde Filistinlilere yapılanları kınadığınızda daha büyük
kitlesel destek bulabiliyorsunuz. Ama kendi ülkenizdeki ceza evlerinde
yapılanları, işte Diyarbakır cezaevinde yapılanları kınadığınızda hatta
yargılayıcı, itham edici ve sanki başka bir takım amaçlarla insan haklarını
kullanan bir örgütmüş gibi bir tanımlayışa bir kategorize edilişe muhatap
oluyorsunuz.
Ayhan kardeşim hemen şunu düşünmeden kendimi alamadım.
Mazlum-Der'in aslında Türkiye'de yaygın olarak tanınması benim
hissiyatıma göre daha çok Kuzey Irak'taki esir askerleri gidip oradan
getirme olayında Türkiye kamuoyu Mazlum Der'i tanıdı. Şimdi bu sivil
toplum örgütçülüğü alanında bazı alanlar var ki gerçekten mayınlıdır,
tehlikelidir. İnsan hakları ile ilgilenmek de bu mayınlı ve riskli alanlardan
biri. Siz de bu alanda çalışma yapan bir örgütsünüz. Bu risk faktörü
nedeniyle devletle muhabbetimiz nasıl? diye bir soru sormak istiyorum.
Devletin resmi kurumlarının size bakışı nasıl? İşte şu anda da
Türkiye'de devletin çok önemli bir kurumu hükümet ve parlamento var.
Ağırlıklı İslami yaklaşımı nedeniyle düşüncelerinize daha yakın.
İlişkileriniz daha mı sıcak? Yoksa bu mayınlı alanda, çalışan bir kitle
olmanız nedeniyle daha mı zor?
Başından başlayalım. Verdiğiniz örnek aslında çok özel bir örnek. Ve çok
önemli gerçekten, kamuoyu bizi yaygın medyada, özel televizyonlarda ilk
defa o olaylarla birlikte duydu. O olaydan önce de Mazlum-Der'in yaptığı işler
vardı. Ondan sonra da çok önemli etkinliklere imza attı. Ama günlerce o
olayın haber yapılmış olması zihinlerde Mazlum-Deri hep Iraktaki esir
askerleri getiren örgüt pozisyonunda tanımlattı.
151
Aslında orada gözden kaçan bir şey var. Kurtarılan askerler Türkiye
Cumhuriyetinin askerleriydi. Burada belki insanı merkeze değil, devleti
merkeze alan yaklaşımın oluşturduğu korkudan dolayı bir yanlış algılama
var. Hani, örgütü muhatap aldı, dolayısıyla da örgüt muhatap alınır mı da?
İşte orada askerleri kurtarmak için girişimlerde bulunuldu. Oysa insan nedir
ki? Yeter ki devletin onuru zedelenmesin, mantık budur.
Askerleri kurtarmak için böyle bir alttan alan diyalog kuran tutum
sergilenmesin. Bu aslında Türkiye'nin kendisiyle yüzleşmesiydi, bence. Ne
olursa olsun herkesin yaşama hakkı, asker de olsa, polis de olsa, sivil de
olsa, kadın da olsa, çocuk da olsa; herkesin yaşama hakkı her şeyin
üzerindedir. Ve asıl kutsanacak bir şey varsa, önemsenecek bir şey varsa
odur. Onun dışındaki her şey araçsaldır.
Oradan hareketle aslında Devlet Mazlum Der'e nasıl bakıyor? Hükümet şu
anda nasıl bakıyor? Bu ayrımı şüphesiz yapmak gerekiyor. Türkiye'de
hükümetler değişiyor ama devlet politikaları, sivil topluma bakış dolayısıyla
güvenlik anlayışı, insan haklarına bakış çok da değişmiyor.
Yani, Mazlum Der ısrarla buna göre kategorize edilmeye çalışılıyor. Yani
sadece toplumun bir kesiminin örgütüymüş gibi takdim edilmeye çalışılıyor.
Ve kuşatıcı bir insan hakları dili geliştirilmesi, kuşatıcı bir insan hakları
mücadelesi geliştirilmesi engellenemiyor. Burada şüphesiz bürokratik
devletin kaygıları, korkuları, önyargıları egemen ama en az onun kadar da
medyanın hatta bir insan hakları bilinci olduğunu sandığımız işte siyasi dil
kullanan medya organlarının bilerek ya da bilmeyerek verdiği zararlar var.
Somut bir örnek vereyim: Siyasi yasakların kaldırılması konusunda Murat
Bozlak, Tayip Erdoğan, Erbakan'la ilgili genel bir basın açıklaması yapılmıştı,
Mazlum Der adına. Herkesin yasaklarının kalkması gerektiğine vurgu yapan
bir açıklamaydı. Ama gazetecilerin birkaç tanesi sadece Murat Bozlak'la ilgili
kısmı yayınladı. Bir kaçı sadece Erbakan'ınkini yayınladı. Bazıları da Tayip
Erdoğan'la Erbakan'ınkini birlikte yayınladı. Yani herkes aslında Mazlum
Der'i nasıl görmek istiyorsa, yada insan hakları mücadelesini neye
benzetmek istiyorsa, kendi deyimleriyle nasıl bir şey için yakışık buluyorsa,
Mazlum Der'e o gömleği giydirmeyi çalışıyor. Tabi bunu Mazlum Der'e bir
iyilik yaptığını düşünerek yapıyor.
Yani şöyle algılıyor. Benim okuyucu kitlem Mazlum Der'i nasıl görmek ister?
Nasıl servis yaparsam Mazlum Der'i rahat kabul ederler. O kendi kafasındaki
parçalanmış fotoğrafı Mazlum Der diye okuyucusuna taşıyor. Çok tehlikeli bir
şey. Biz tam tersini düşünüyoruz. Bozlak'la ilgili özgürlükçü bir perspektife
sahip olunmasını istiyoruz elbette. Ama aynı şekilde Evrensel
okuyucusunun, Gündem okuyucusunun da Erdoğan'ın, Erbakan'ın farklı
siyasal görüşlere sahip olanların siyasi yasaklar getirilmemesi için çaba
gösterilmesi gerektiğini algılamalarını istiyoruz.
Yani bize aslında medyanın bu anlamda çok ciddi, belki iyi niyetli ama zararlı
bir tavrı var. Bugüne geldiğimizde hep vurguladığımız bir şey var. Bizde
siyasal iktidar sivil toplum ilişkisi çarpık oluştuğu için, sahici, muhalif
152
örgütlenmeler, köklü örgütlenmeler çok oturmadığı için insanlar sorunlarının
çözümünde kendilerine yakın iktidarlar varsa, kişisel girişimleri ön plana
çıkarıyorlar. Örgütlü bir top yekün kazanımı değil, hak mücadelesini değil,
mevcut iktidarla yakın ilişkiler kurarak böylece kendi bireysel sorununu
çözünce sanki sorunun çözüldüğünü sanıyorlar.
Dolayısıyla Mazlum Der aslında siyaseten belki dünya görüşü itibariyle
kendine yakın iktidarlar döneminde sanıldığının tam tersine daha zayıf
kalmıştır. Hatta şöyle bir psikolojik baskı oluşturulmuştur. Artık Mazlum Der'e
ne ihtiyaç var. Bu hükümet döneminde Mazlum Der'in böyle konjonktürel bir
derdi yok. Hatta, tam tersine yani zulmü yapan sizin inançlarınıza zıt
insanlarsa tepkiyi elbette zaten gösteriyorsunuz. Siyasetten de gösteriliyor.
İnsanlar sokağa dökülüyor. Mücadele yürütüyorlar. Ama size yakın birisi
haksızlık yapıyorsa siz buna tepki göstermek konusunda çok daha
zorlanıyorsunuz. Sizin tabanınız bu sefer size tepki göstermeye başlıyor. İşte
pozitif bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Siz bunu provoke ediyorsunuz.
Yapılan iyilikleri görmezlikten geliyorsunuz gibi bir dil kullanılıyor. Bu dille
hesaplaşmanın çarpık bir yaklaşım olduğunu, muhalif tavrın sivil tavrın
iktidarlarla göre değişmeyecek bir şey olduğunu anlatmamız gerekiyor.
Bir başka soruyla sivil toplum örgütleri arasındaki partner ilişkisine
gelmek istiyorum. En azından ben sizi gayet samimiyetle İnsan Hakları
Derneğiyle hatta Uluslararası Af Örgütü ile çok samimi ilişkiler
kurduğunuzu, ortak işler yaptığınızı biliyorum. Yine bu çerçevede
başka sivil toplum örgütleriyle de ortak işler yapabiliyor musunuz?
Yoksa bu konuda Mazlum Der'in açmazları var mı?
Aslında tabi biraz önce saydığımız örgütlerle Mazlum Der ortak bir insan
hakları dili geliştirmiştir. Bu Türkiye için çok önemsenecek bir şey. Yani bu
açıdan insan hakları örgütleri diğer bütün örgütler ve topluluklardan bana
göre öndedir. Örneğin sendikalar çıkar amaçlı örgütler olmasına rağmen ki buna pozitif anlam yükleyerek söylüyorum stratejik işbirliği yapıyorlar. Ama
bazen de birbirlerini karalayan yaklaşımlar içine girebiliyorlar. Siyasi partiler
arasından ha keza, neredeyse programı birbirinin aynısı olan partilerde
birlikte seçim ittifakı geliştiremediklerini görüyoruz. Dolayısıyla insan
haklarının bir ahlaki mücadele olmasından kaynaklanıyor. Yani bizim
paylaşamayacağımız bir şey olamaz. İnsan hakları derneğinin her kazanımı
Mazlum Der'in kazanımıdır. Bizim buradaki partnerlik ilişkimiz çok daha
sağlıklı, çok daha iyi gidiyor. Örnek denebilecek boyutta gidiyor. Yani şunu
çok rahatlıkla söyleyebilirim şu anda çok iyi bir noktadayız. Bu ilişkinin
kurulması iki örgüt açısından da kolay olmadı. Başlangıçta bu kadar iyi ilişki
yoktu. İnsan Hakları Derneği'nin açıkladığı her basın açıklamasına biz
tereddütsüz imza atabiliyoruz. Bunu açıklama olarak deklere edebiliyoruz.
Ve aynı tavrı, biz hazırladığımızda İHD, Vakıf yada Af örgütü de gösteriyor. Bu
gelinen güzel noktayı ortaya koyuyor. Bu birlikteliğin sizin ifade ettiğiniz gibi
153
diğer sivil hayata taşınması noktasında bir takım problemler var. Bu
problemlerden birisi hala örgütsel komplekslerin aşılamamış olması. Bizim
içerisinde bulunduğumuz 3-4 tane platform var. Savaşa karşı yürütülen
kampanyalar var. Bu platformlarda şunu gördük. Birlikte çalışmak
aynılaşmak sanılıyor.
Yani “biz Mazlum Der'le birlikte bir şey yaparsak acaba Mazlum Der'in her
şeyinin altına imza mı atmış oluruz?”. Yada “Mazlum Der'in durduğu yerde mi
durmuş oluruz? Eğer o tehlikeli bir yerde duruyorsa o tehlikenin hedefi haline
mi geliriz? Mazlum Der işte İnsan Hakları Derneği ile birlikte dururken, daha
farklı sol siyasal görülerin uğradığı haksızlıkları dillendirirken biz de onları
savunan bir pozisyona mı düşeriz?” gibi beyinlerdeki kamplaşmanın bir
korkuya bir takım mekanizmaları harekete geçirmesi uğradığımız muamele
böyle bir şey. Dolayısıyla Mazlum Der'in aslında partner bulurken yaşadığı
zorluk zihinlerdeki, sistemin yaygınlaştırdığı ön yargılar gibi engeller.
Mazlum Der'in Türk Dünyasında yaşanan insan hakları savunucularına karşı
duyarsız kaldığı iddia ediliyor. Oysa biz Doğu Türkistan Derneği de eylem
yaptığında üyelerimizle gidip destek veriyoruz. Ama bunu medya yazmadığı
için, yada onların okuduğu gazetelerde Mazlum Der'le ilgili bir takım
haberlere sansür mekanizması işlediği için sıkıntı yaşanıyor. “Kürtçe'yle ilgili
tepkileriniz oluyor ama Doğu Türkistan'a zulmü görmüyorsunuz” diye
eleştirilebiliyorlar. Batı Trakya sorunu ile ilgili de öyle.
Biz de kendimizi belki yeterince anlatamıyoruz. Bütün bu nedenlerle partner
bulma sorunu yaşıyoruz. Ama bütün bunları zaman içinde aşabileceğiz
düşüncesindeyiz. Burada şüphesiz farklılıkları bir araya getirdiğimizde, bir
diyalog dilimin gelişmesine ortam oluşturursak bu durum farklı bir mesafe
almayı sağlayacak. Yani size bir örnek de vereyim. Örneğin Ankara'da
Sıhhiye'de, 1,5 yılı bulunan bir süredir cezaevlerindeki ölüm oruçlarıyla ilgili
protesto, oturma eylemi var. TAYAD'lılar oturuyorlar orada. 24 saat
oturuyorlar. Ankara'da ki birçok haksızlığa uğrayan çevre gidip onları ziyaret
etme cesaretini gösteremiyor. Çünkü onları bir siyasal örgüt olarak
görüyorlar. Yahut da bir silahlı örgüt olarak görüyorlar. Yani gidip orada
onlarla birlikte onların sorunlarını anlayıp “yahu burada niye oturuyorsunuz,
karda, kışta, soğukta, gece, gündüz, ne istiyorsunuz?” deme cesaretini
tepkisini bile gösteremiyorlar.
Ama yaklaşık birkaç aydır Türkiye'nin farklı şehirlerinden başörtüsü için
yürüyen kadınlar da onların karşısında bir eyleme başladılar. İmza
topluyorlar. Onların ki kısa bir süre oldu. Onlar da 24 saat oturuyorlar. Şimdi
başörtülüleri ziyarete gelenler onları da ziyarete gidiyorlar. Ve ister istemez
onların sorunlarıyla da yüzleşiyorlar. Yani aynı şekilde onlar da belki
başörtülerin yaşadıkları haksızlıklarla daha yakın yüzleşiyorlar.
Yani ben insanların bir araya geldiklerinde birbirlerini anlayabilecekleri
düşüncesindeyim. Hala toplumdaki farklılıklara tahammül noktasında
arzulanan noktada değiliz. Siyasi sistemden kaynaklanan problemler hala
etkin. Ve asıl problem de oradan kaynaklanıyor.
154
Bu aşamada şunu sorayım. Tüm bu sıkıntıları aşmak için sivil toplum
örgütçülüğünde bir fırsat yaratabilmek için 17 Aralık 2004 AB süreci bir
olanak olabilir mi? Bir şans, bir çıkış olabilir mi? Yoksa tam tersini mi
düşünmek gerek!
Olabilir. Ama şöyle bir ifade kullanmak da isterim. “Hangi limana gideceğini
bilmeyen gemiye hiçbir rüzgarın faydası olmaz.” Eğer Türkiye sivil toplumu
gerçekten ulaşmak istediği limanı doğru biliyorsa elbette her rüzgar ona katkı
sağlayabilir. Ve bu anlamda konjonktürel katkılara karşı da peşin hükümle
olmak, bir takım korkular üzerinde refleksler geliştirmek ve “aslında onların
niyetleri sivil toplumu güçlendirmek değil, parçalamak devleti zayıflatmak ve
böylece ülkeyi parçalamak, bölmek için bu destekleri veriyorlar” gibi kendi iç
sorgulamasını yapmayan bir sivil topluma hiçbir sürecin elbette katkıları
olmaz. Hatta tam tersi zarar bile sunabilir. Çünkü yukardan aşağıya, yada dış
dinamiklerden kaynaklanan dayatma gibi algılanan talepler olduğu halde,
“aman onlar istiyorsa demek ki zararlı bir şeydir;” diyerek önyargıların
doğmasına sebep bile olabilir.
Yani bu biraz AB'nin Türkiye'den taleplerini nasıl dillendirdiği ile ilgili bir
hadise. Dışardan dayatan bir üslupla değil ama gerçekten iç dinamikleri
özendiren. Demokratik kuralları ihraç eden bir yöntemle değil, ortak kültürün
oluşmasının önündeki engelleri kaldırtan bir yöntem.
Çünkü Türkiye'de bir sivil toplum var aslında. İnsan Hakları savunucuları da,
sendikalar da, siyasi mücadele yürütenleri de defalarca kurumları kapatıldı,
yargılandılar. Gazetecileri, yazarları, sanatçıları cezaevlerinde yıllarını
geçirdiler. Bu iç dinamikleri görmezlikten gelmek ve sadece bu değişimi,
dönüşümü AB'ye indirgemek şüphesiz büyük bir haksızlık olur. Ama o iç
dinamikler açısından da dışardan gelişen sürecin oldukça olumlu bir katkı
sağlayabileceği düşüncesindeyim.
Fakat şunu asla unutmamalıyız. Birileri gelip bizi örgütleştirmeyecek. Birileri
gelip bizi demokratikleştirmeyecek. Biz demokratikleşmek istiyorsak, biz
örgütleşmek istiyorsak, her siyasal girişim, her siyasal süreç bizim için bir
katkı sağlayabilir.
İçerdeki devletin baskıcı politikalar uygulaması, farklı düşman algılaması,
psikolojik harp sürdürmesi, beklentileri dışarıya endeksli bir hale getirdi.
“Yani biz artık içerde bu statükocu yapıyla mücadele edemeyiz. Bunları
tasfiye etmenin ve sivil toplum yolunu açmanın tek yolu bunların anladığı
dilden konuşmaktır. Yani onlar ancak güç kullanmaktan anlıyorlar. Bizim
haklı taleplerimizi ciddiye almıyorlar. Onların üzerinde bir güç olursa bir güç
de ancak uluslararası organizasyondur,” gibi bir yaklaşım gelişiyor. Bu belki
haklı bir tespit! Ama bir süre sonra iç dinamikleri küçümsemeyi, bedel
ödemeyi, örgütlü olmayı, bunları itip sadece dışa bağlanılırsa, insan hakları
örgütleri proje örgütleri haline gelmeye başlarsa, gönüllülük esasından
uzaklaşılırsa, profesyonelleşilirse, yani hesap verecekleri bir kitle olduğunu
155
Unuturlarsa, sanki sadece sponsorlarına, partnerlerine hesap vermek gibi bir
yanlış algılamaya itilirse bu Türkiye sivil toplumu için büyük felaket olur.
Bu noktada son sorumla bitireyim. Geçmişle kıyaslarsak Türkiye'de
sivil hayatın bugünkü durumu nasıl? İyi bir noktada mıyız? Gelişme
yönünde miyiz? Gelecekte neler olabilir?
Yani ben bardağı dolu ve boş tarafları ile birlikte değerlendiriyorum. Şüphesiz
geçmişle kıyasladığımızda iyiye gittiğimizi söyleyebilirim. Ama bu kendi
kendimizi kandırmaya dönüşmemeli. “Geçmişte işte bu kadar vakıf, dernek
var mıydı, bu kadar kolay faaliyet yapılabilir miydi?” Gibi, sadece
olumlulukları dillendirirsek mesafe alınamaz. Tam tersi bir kıyası da
yapmalıyız. Niye Batı Avrupa demokrasilerini de Çin Devlet Başkanı gelip
ziyaret ederken onun karşısına Uygurlar, Doğu Türkistanlılar çıkıp gösteri
yapıyorlar? Ve kimse onları gözaltına almıyor. Oysa bizde Bush ziyarete
geldi. Ortadoğu kökenli herkes potansiyel suçlu oldu. El Kaideci oldu. Putin
geldiğinde Çeçenlerle ilgili bütün yapılanmalara göz dağı verilir. Göz altına
alınır, potansiyel, muhtemel bir tehlikeye karşı ön müdahale gerçekleşir.
İfade özgürlüğü çok ciddi engellerden biridir. Kıyas meselesini sadece
geçmişle yapmak değil, örnekler vererek sorular sormak da gerek.
Aldığımız mesafeyi şüphesiz küçümsememeliyiz. Yani bundan 10 yıl önce
belki farklı toplum kesimlerinin siyaset kurumuna bakış açısı sağlıksızdı.
Adeta devlet gücü kendisine, kullanmayanlara karşı, kendisi gibi
düşünmeyenlere karşı kullanarak bir silah gibi gören bir toplumsal
örgütlenme bilinci vardı. Türkiye'de örneğin 1960 darbesi olduğunda bunu
meşru gören bir sol aydın, onların gazeteleri, yayın organları, dergileri,
kuruluşları vardı. Öbür taraftan 1971'de sola yönelik askeri müdahale
gerçekleştiğinde, “komünizmin başı ezilmelidir elbette. Çünkü onlar ülkeyi bu
hale getirdi.” Diyen bir sağ cephe ve 1980'de iki tarafı birden hırpalayan bir
askeri müdahale sonucunda belki bir iç hesaplaşma ve bir muhasebe vardı.
Biz neden birbirimizle hesaplaştık? Bu hesaplaşmanın sonucunda kimler
kazandı? Ve nasıl hepimiz birden kaybettik? Bu muhasebeyi elbette Türkiye
zor bir dönemden sonra kazanabildi.
Hala iyi noktada mı? Ben birkaç problemli nokta görüyorum. Bunlardan biri
sivil toplum kavramının popüler bir kavram olmasından yükselen bir değer
olarak algılanmasından kaynaklanan bir problem. Yani aslında işte
üniformasız olanı sivil algılama problemi yaşıyoruz. Askeri olmayan, militer
olmayan her şeyi sivil sanıyoruz. Oysa bu kadar basit değil. Bu bir kültürel
değer. Bu bir ahlaki olgu. Bu bir felsefi yaklaşım. Bu bilincin gelişmesi aslında
top yekun iktidarcı bakışın sorgulanması ile ilgili.
“Ciğere yetişemeyen kedinin mundar” tanımlaması gibi olmamalı, sivil
toplumun iktidarı tanımlayışı. Yada iktidarın sivil topluma bakışı “bekâra karı
boşamak” kategorisinde görülmemeli. Yani bunlar sorumsuz, bol keseden
atıyorlar, nasıl olsa taşın altına ellerini koymuyorlar. “Uzaktan gazel okumak”
156
gibi değerlendiriyorlar. Siyaset, sivil toplumu böyle görmemeli. Daha güvenli,
katkı sunan bir pozisyonda görmeli.
Aynı şekilde siyasal iktidarlara ulaşmada sivil toplumculuk oynamamalı. Bir
dernekte olursak, kartvizitimizle sivil toplumcu olduğumuz belgelenirse bir
yerde siyasi iktidara ulaşmak için bir fırsat doğduğunda bunu iyi kullanırız.
Dolayısıyla sivil toplum örgütü aslında bir atlama tahtasıdır. Yani kendisi bir
amaç değildir. Kendisi kazanma aracı değildir. Mücadele aracı değildir.
Kendisi önemli ve saygın bir yere sahip değildir. Sadece kişileri bir yerlere
taşıyacak bir pozisyondadır gibi yaklaşım maalesef oldukça yaygındır. Zor
çalışmaların yürütüldüğü örgütler için bu söz konusu değildir. Ona ulaşmak
için o bedeli ödemeye değmez. Mesela insan hakları örgütleri için uygun bir
alan değil. Ama Türkiye'de ki yaygın ve kendini sivil diye tanımlayan bir çok
örgütlü yapı zaten bunun için yeterince yapısal gelişim kat edemiyor. Bunun
için yeterince kurumsallaşamıyor. Bunun için yeterince saygın görünmüyor.
Yönetimi şeffaf değil. Yönetimi katılıma değil. Yönetimi, hesapları, muhasebe
sistemi yeterince denetlenebilir değil.
Çünkü adeta totaliter olan yönetim kendi muhaliflerini de bir süre sonra
totaliter hale getiriyor. Yeni baskıcı bir sisteme karşı çıkarken bir süre sonra
sizde baskıcı küçük alanlar oluşturuyorsunuz. Yani devlet eliyle baskı
kuramıyorsunuz. Ama dernek eliyle baskıcı oluyorsunuz. Dernekte
topladığınız kaynaklar, yönettiğiniz kadro üzerinde bu baskıyı oluşturmaya
başlıyorsunuz.
Bir dernek, bir vakıf, bir cemaat, bir grup, bir ideolojik topluluk, bir parti, bir
meslek örgütü, bir sendika olabilir. Bunların hepsi belki kategorik olarak sivil
toplum örgütü değildir. Ama örgütlü topluluklardır. Örgütlü toplulukların kendi
içlerindeki iktidar hırsını sorgulamaları gerekiyor. Bununla hesaplaşıp sivil
toplumun bir iktidara ulaşma aracı değil, iktidarda kim olursa olsun onları
denetleme, yönlendirme, şüphesiz onlara olumlu katkı da sunma ama
onların yaptığı haksızlıklara karşı da sivil tepkiyi örgütleme aracı olduklarını
bilmeleri gerekiyor.
Türkiye'deki sivil potansiyelin çok ciddi bir birikim taşıdığını düşünüyorum.
Aslında birazcık tarihsel arka plana gittiğimizde örneğin Cumhuriyet'ten
önceki dönemde ahi yapılanmaları, tasavvufi gibi gözüken bir takım
yapılanmalar aslında resmi din algılayışının karşısında bir takım din
algılamalarını, kültürel örgütlenmeleri hatta ekonomik örgütlenmeleri,
kendine yeter topluluklar oluşturmayı, özerk kurtarılmış alanlar oluşturmayı
başardığının örneklerini biliyoruz.
Yani bir imparatorluk içerisinde bile bunları başarabilmiş, özerk alanlar
oluşturabilmiş bir toplumun, hala önünde devleti kutsayan algılayış, hala itaat
kültürü, dinden, inançtan, gelenekten kaynaklanan problemleri var. Kendi
tecrübeleriyle, kendi birikimleriyle barışık yeni bir dil, yeni bir üslupla ben sivil
toplumun ciddi şeyler üretebileceği düşüncesindeyim.
157
Yeter ki devlet gölge etmesin. Başka ihsana bence ihtiyaç yok. Onun
dışındaki her ihsan aslında sivil toplumu sivil olmaktan çıkartan sivil hedefi
saptıran, sivil toplumu sulandıran desteklerdir.
*İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlum-Der)
Ayhan Bilgen-Genel Başkan
Mithatpaşa caddesi.
21 7 14
Kızılay / Ankara
Tel
: 90 312 435 77 95
Fax
: 90 312 435 77 98
e-mail : [email protected]
Web
: mazlumder.org.tr
158
Mezopotamya Kültür ve Dayanışma Derneği*
Turgut ALACA-Yön.Krl.Üyesi
Erol DORA-İkinci Başkan
Sevgili Erol istersen sen başla. Mezo-Der'i tanıt bize. Neden Mezo-Der'i
kurma gereği duydunuz? Mezo-Der'i İstanbul'da kurma gereğini neden
duydunuz?
Erol DORA: Derneği şu amaçlarla kurduk. İstanbul'da Süryani halkı olarak
sivil toplum kurumlarına sahip değiliz. Bizim insanlarımız genellikle kilise
tarafındaki kurumlar etrafında toplanmışlardır. Biz şunu düşündük. İstanbul
metropol bir şehir. Fakat burada sivil insanlar olarak bir araya gelemiyoruz.
Avrupa'da epeyce kurumlarımız var. Oraya giden insanlarımız son yıllarda
1960'lardan sonra Avrupa'ya göç etmişlerdir. Federasyondan tutun değişik
derneklere varıncaya kadar örgütlenmişlerdir.
Türkiye'de niye bu tip kurumlarımız olmasın. Bizim amacımız burada
yaşamak ve bu kültürün burada kalıcı olmasını sağlamak. Her ne kadar bu
kültürün yansımaları maddi açıdan azalmış olsa da bizim amacımız, biz
burada isek bu kültürün de yaşamasıdır.
İkincisi, eğer Türkiye Avrupa Birliğine girecekse ve Türkiye laik, demokratik,
sosyal bir hukuk devletiyse niye biz de burada vatandaşlık haklarımızı
kullanmayalım.
Böyle bir takım düşüncelerle arkadaşlar arasında defalarca görüştükten
sonra böyle bir ihtiyacın olduğunu hissettik. Avrupa'dan da gelip giden
arkadaşlarımızın İstanbul'da gidebilecekleri bir yer yoktu. Dolaysıyla
İstanbul'da bulunan halkımızın da bir araya gelebilmeleri için kendi
sorunlarımızı tartışmak, ortak çözümler bulmak ve bir araya gelebilmek,
sosyal ortamı sağlamak amacıyla bir dernek kurma düşüncesi doğdu. Ve
netice itibarı ile 2003'ün ikinci ayında bir karar alarak derneğimizi MEZODER'i kurduk. Yeni bir derneğiz. 50 civarında üyemiz var. Türkiye genelinde
15 bin Süryani'nin yaşadığı dikkate alınırsa üye sayımız hiç de az değil.
Biz örgütümüzü kurarken Avrupa'dakilerle Türkiye arasında bir köprü olmak
istiyoruz. Bizim halkımız biliyorsunuz Güneydoğu kökenlidir. Mezopotamya
kökenlidir. Fakat halkımızı % 95'i Avrupa'ya göç etmiş durumdadır.
Avusturalya'dan tutun İskandinav ülkelerine kadar yerleşmiş durumdadır.
Her ne kadar da bir yıllık dernek olsanız da, kadim bir kültürün izinden
yürüyen yapınız var. Çünkü Süryani kadim deniyor size. MEZO-DER
olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Amaçladığınız işleri bir nebze
de olsa yapabildiniz mi?
Erol DORA: Bütün Süryaniler bizim görüşlerimizi kabul etmeyebilir. Fakat
Mezo-Der üyeleri olarak bizim stratejimiz ve amacımız şudur; biz kendimizi
159
öncelikli olarak Süryani halkının bireyleri olarak tanımlıyoruz. Ve kendimizi
Türkiyeli olarak tanımlıyoruz.
Derneğimiz yeni olmakla beraber çeşitli toplantılar gerçekleştiriyoruz.
Avrupa'dan gelen değişik kurum temsilcileri bölgeye Turabdin'e gitmeden
önce bize uğruyorlar. Bölge hakkında kendilerine bilgi aktarıyoruz. Kendimizi
ifade ederken her hangi bir zorlukla karşılaşmadığımızı da ifade edebilirim.
İki gece yaptık..İkisi de kültür amaçlıydı. İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı
genel sekreterinden kutlama mesajları aldık. AB'nin bir çok üyelerinden, AB
Ankara temsilciliğinden zatı alinizden kutlama mesajları almıştık. Tanıdık bir
dolu, Kürt, Türk avukat ve değişik mesleklere mensup davetlilerimiz vardı.
Geçen hafta da (Şubat 2004) bir gecemiz oldu. Yine çok yoğun geçti. 4
sanatçımız vardı. Süryani sanatçılar maharetlerini sergilediler. Türkçe ve
Kürtçe söyleyen bir arkadaşımız daha vardı. Kenan Menekşe. Çok güzel bir
gece yaşadık.
Şu anda biz kendimizi Türkiye'de yaşayan Türkiyeli olan Süryani halkının
bireyleri olarak tanıtıyoruz.
Halkın ilgisi ve desteği ile katılımcılık konusunda neler söylenebilir?
Erol Dora: Böyle bir dernek kurduğumuz zaman tabi ki Suriye'deki
Metropolitliğimizden tutun bütün Avrupa'daki Metropolitliklerimizin çoğundan
olumlu tepkiler aldık. Çok sevindiklerini söylediler. Değişik dergilerde, medya
kuruluşlarından da televizyonlarda da yeni açılmış olan sivil toplum örgütleri
olarak gündeme getirildi.
Halkımız çok mutlu oldu. Biliyoruz ki halkımız 1960 70'lerin atmosferi ile
Avrupa'ya göç etmiştir. Türkiye de görmüş oldukları bir takım baskılar,
Türkiye'nin o zamanki sorunları, ekonomik sorunlardan tutun, o zaman
bölgede yaşanan çatışmalardan dolayı halkımız istemeyerek Avrupa'ya göç
etmiştir. Hala bir çokları o eski günlerin gerilimli ortamının ruhu
içerisindedirler. Hala Türkiye'de değişim ve dönüşümlerin olduğunun
farkında değiller. Anlattığımızda da inanmak istemiyorlar. İşte bu gerçeklerle
bu derneği kurduk.
Toplumumuzun %95'i büyük bir mutlulukla, heyecanla derneğe yaklaştılar.
Güzel tepkiler gösterdiler. Bir çokları açılışımıza kutlama mesajı gönderdiler.
Bir çoğu da fiilen katıldılar. Bazı istisnalar da var. İstanbul'daki bazı kesimler
aynı duyarlılığı göstermediler. Onun da değişik nedenleri var. İşte kendilerine
göre bir takım dünyaları var. Beklentileri, vizyonları var. Fakat onlar bizi
yolumuzdan çeviremezler.
Bizim dernek kurmaktaki insani düşüncelerimiz var. Bizim amaçlarımız onları
gerçekleştirmek. Eğer insan yaptıklarına inanıyorsa bana göre hiçbir güç
onun yaptıklarından, yapacaklarından geri çeviremez. Ta Halep'teki
Metropolit mesaj gönderiyor. Avrupa'da 70'lerdeki ruh halini taşıyan
insanlarda şöyle bir imaj doğmuştur. O da şudur “Demek ki Türkiye'de de
olumlu değişmeler var.” Daha önce elbette böyle düşünmüyorlardı. Bizlerle
160
ilgili olarak, “Bu insanlar Türkiye'den geliyor. Değişik kaygılarla Türkiye
hakkında olumlu konuşuyorlar.” Diyorlardı. Halbuki bizim amacımız o değildi.
Biz Türkiye'de olan olumsuzlukları da dile getiriyoruz. Ama var olan
gelişmeleri de değerlendirmek durumundayız.
Yaklaşımımız da şudur. Türkiye herkesten önce bizim ülkemizdir. Hepimiz
Türkiyeliyiz. Kendimizi ayrı tutmuyoruz. Türkiye'nin daha da
demokratikleşmesi için, kültürel, sosyal ve AB bağlamında olsun, ilerlemesi
için çabalıyoruz.
Mesela şöyle diyorlar; “AB Hıristiyan kulübüdür.” Biz buna tepki gösteriyoruz.
Düşünün Hıristiyan halk biziz. Hala biz Mezopotamya'da yaşıyoruz ve biz
bütün insanlık adına üretici olmak için evet diyoruz. Bizler Hıristiyan olarak
Avrupa'da önemli konumlara gelmişiz. Bu kimliğimizle köprü görevi de
üstlenebiliriz. Hıristiyan olan halklar hala Anadolu'da yaşıyor diyoruz.
Hıristiyanlık yalnız Avrupa'nın tekelinde değil. Bunun iyi bir referans
olabileceğine inanıyoruz.
Bunu Avrupalılara da söylüyorum. Avrupa da katılmış olduğumuz
toplantılarda da dile getirdim. Avrupa da Süryani televizyonu da açıldı. Bu tür
konular artık rahatlıkla halka ulaşabiliyor.
Sevgili Turgut Alaca bu soruyu sana yöneltmek istiyorum. Erol Dora
açıkçası yapılan gecelerde devlet yöneticilerinin desteğinden filan söz
etti. Ama biraz açmak mümkün mü? Devletin yada resmi kurumların
örgütlenmeniz den sonra size bakışı nasıl oldu? Gerek duyduğunuzda
devlet kurumlarıyla diyalog kurabiliyor musunuz? Örgütlenmenize
olumlu yada olumsuz müdahaleler var mı?
Turgut Alaca: Bu sorunuza geçmeden önce dernek kurmaya değineyim. Erol
arkadaşım çok iyi anlattı. 7-8 aynı görüşteki arkadaş Süryani tarihi, kültürü ve
dilini ayakta tutup, yaymak istiyorduk. 8 yıl kadar önce radyo programı yaptık.
İstanbul da bölgesel
yayın yapan Çevre Radyosuydu bu. Sonra
“Anadolu'nun Solan Rengi, Süryaniler” fotoğraf sergisi oldu. Bir çok yerden
sivil toplum örgütlerinden bize teklifler geliyordu. Bireysel olarak bazı şeyleri
başaramıyorduk. Ondan sonra düşündük ki örgütlenmek gerekiyor. Ve
dernek kurmaya karar verdik. Derneğimizi kurduk.
Bir projemiz vardı. Süryani ana dili üzerine çalışmak. Bilirsiniz Süryanice çok
eski bir dil; Aramice'den gelen bir lisan. 4-5 bin yıllık bir tarihimiz var. Bu tarihi
bilmeyenlere anlatmak, yaygınlaştırmak gerekiyordu. Süryanice bilmeyen
Süryanilere de bu lisanı öğretmek niyetimiz var.
Bir de yurt dışında kurulan Süryani televizyonunun bir ayağını burada
kurmayı da üstlenmiş bulunuyoruz. Bir arkadaşımızı bu TV işi ile
görevlendirdik.
Ayrıca bize sivil toplum örgütlerinden randevular geliyor. Davetlere
katılıyoruz. Kendimizi anlatıyoruz. İşte Bilgi Üniversitesinden konferans
düzenlenecekti. Onlara katkılarımız oldu, sonra ertelendi.
161
Şimdi sorunuza geliyorum. Biz Mezoder'i açarken devlet tarafından hiçbir
baskı ve engelleme olmadı. Açıkçası bu! Kaymakamlık yerel yönetim, valilik
cephesinden de böyle. Daha doğrusu bizim dernek açılışımızı Fatih Belediye
Başkanı yaptı. Çok güzel bir katılım oldu. Toplumumuzdan kaynaklanan bazı
sıkıntılarımız var. Bunu da normal karşılamak gerek. Çünkü 2000 yıllık dinsel
bir kurum var. O dinsel kurumu, kiliseyi sivilleştirmek çok zor. Bütün
toplumlarda bu böyledir. Türklerde, Kürtlerde, Alevilerde, Lazlarda,
Çerkezlerde de böyledir. Onun için bazı sıkıntılarımız kendi içimizde var.
Diğer sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkilerimiz bayağı iyidir. Ulaşılabilir Yaşam
Derneği ve Midyat'ta kurulan Süryani Derneği ile de ortak çalışıyoruz.
Tam da o noktaya geliyordum. Sorum o yönde. Devletle ilgili bir
probleminiz yoksa sorayım. Ortak iş yapma ilişkileriniz nasıl? Başka
sivil toplum örgütleri ile beraber çalışmalarınız oluyor mu? Buna ihtiyaç
duyuyor musunuz? Hazır mevzuya girmişken devam edelim.
Turgut Alaca: İhtiyaç duyuyoruz tabii. Bütün etnik grupların bir biri ile beraber
iş yapması çok önemli. Hatta etnik grupların dışında bütün STK'lara da
yöneliyoruz. Avrupa'dakilerle de görüşüyoruz. Referanslarla bize geliyorlar.
60'lı yıllarda Avrupa'ya göç etmiş Süryaniler halen o tarihteki hayalleriyle
kalmışlar. Ama buraya derneğe geldiklerinde değişiyorlar. Artık Türkiye'nin
bazı şeyleri değil çok şeyi aştığını, Türkiye'nin o bildiğimiz Türkiye
olmadığını, çok şeyin değiştiğini görüyorlar. Ekonomik ve sosyal alanda çok
şeyin değiştiğini kendilerine anlatıyoruz. Ve sonra Türkiye ye o gözle çıkıp
dolaşıyorlar.
Erol Dora: İşte Süryani Derneği, Ulaşılabilir Yaşam Derneği ve Mezoder'in
birlikte yaptığı bir proje; GAP Kültürel Miras Projesi kapsamında kabul edildi.
Midyat'ta kültür merkezi kurulmasına yönelik bir projedir bu. Süryani
kültürünün yaşatılması ve dünyaya tanıtılması amaçlıdır.
Bizim yeni kurulmuş bir dernek olmamız nedeniyle tabi ki çalışmalarımız
Türkiye'deki diğer STK'ların durumunda değil. İlk dönemlerde Türkiye İnsan
Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen bizi ziyaret ettiler. TOHAV'la birlikte
azınlıklar toplantısına katıldık. Yeniyiz ve yavaş yavaş bu birliktelikler olacak.
Bir yıllık bir derneğiz ama bir kaç yıllık işler yaptık.
Turgut Alaca: Ayrıca üye sayımızı artırmak istiyoruz. Sıkıntımız budur. Şu
anda 50 civarında üyemiz var. Ama 200'e çıkarmak arzusundayız. Sayımız
artarsa daha çok işlerde yapabiliriz. İşte Şubat 2004 sonunda AB'nin Pera
Palasta düzenleyeceği toplantıya katılacağız, resmen davet edildik. Ayrıca
17 Aralık 2004 sonrası AB ülkeleri ile Türkiye arasında STK ilişkileri
toplantısına katılacağız.
162
Bu vurgu da isabetli oldu. Şu an soracağım soru bununla ilgili. 17 Aralık
2004 itibari ile AB süreci başladı. Sizce bu AB süreci sivil toplum
örgütçülüğü açısından bir fırsat yaratabilir mi? Mezoder
perspektifinden baktığınızda bu süreç Türkiye'ye ne getirecek. STK'lar
açısından iyimi olacak kötümü olacak?
Erol Dora : Muhakkak ki iyi olacaktır. Çünkü AB demek zaten değerler
bütünlüğü demektir. Avrupa'da sivil kitle kurumları çok etkindirler. Türkiye'nin
en büyük eksikliklerinden biri sivil kitle kuruluşlarının yetersiz olmasıdır. Eğer
sivil toplum kuruluşları aktif olarak sayılarını artırıp gerçekten nitel anlamda
sayılarını çoğaltsalar Türkiye'nin AB'ye girmesi de kolaylaşacaktır.
Aynı zamanda Türkiye'deki sivil toplum kuruluşları ile Avrupa'daki sivil toplum
kuruluşlarının birbirleri ile diyalog içinde olmaları gerekir. Türkiye'de de
eksiklikler var. Türkiye'deki kamuoyu ile birbirinden habersizler. Biz
Süryaniler olarak Laz kültürü nedir? Fazla bilmiyoruz. Çerkez kültürü nedir?
Bunları yeterince bilmiyoruz.
Öncelikle bana göre değişik etnik grupların değişik kültürleri önce birbirlerini
tanımaları gerekiyor. İnsanlar ancak birbirini tanıdıktan sonra birbirini
algılayabiliyor. Sorunları bilebiliyor. Şimdiye kadar, sistem biraz Türkiye'de
yaşayan halkları birbirine yabancılaştırmış. Anadolu bir mozaiktir diyoruz.
Ama Anadolu mozaiği birbirinden habersizdir. Mesela bugün Yozgat'a gidin
Süryanileri sorun bilmezler.
Bu halk Anadolu halkıdır. Bütün bu halklar böyledir. Türkiye'de ki sivil toplum
örgütlerinin bu manada birbirlerine yaklaşmaları gerekir. Kimse kimsenin de
inisiyatifine girmeden, herkesin hakkını temsil ederek, demokratik
düşüncelerle STK'lar bir araya gelmeliler.
Buradaki kaynaşmalarda da aynı zamanda Avrupa'daki sivil toplum
kuruluşlarına yansıtmaları gerekir. Bana göre bu süreç bunu gerektiriyor. Ve
gerçekten bu AB süreci buna bir olanak tanıyor, bir atmosfer tanıyor. Zaten
AB'nin istemlerinden biri de budur. Avrupa kurum ve kuruluşları hükümet
düzeyinde ve diğer STK'lar Türkiye'ye geldikleri zaman bizlerle ilişkiye
geçiyorlar. Çünkü hükümetlerin resmi görüşleri yetmiyor. Halkında
bilinçlenmesi gerekiyor.
Eğer Türkiye AB'ye girecekse bir mantalite değişikliğine ihtiyaç var. Bu da
sivil toplum örgütleri ile olur. Bu açıdan AB'de, Kopenhag kriterleri ile buna
olumlu bir atmosfer yaratacak. Bundan ümitliyim.
Turgut Alaca: Türkiye, kolay olan işleri zorlaştırıyor. Mesela mecliste toplanır,
özgürlükler alanında, demokratikleşme alanında, yasaları bir günde çıkarıp
yasalaştırabilirsiniz. Ama Türkiye, zoru olanı kolay, kolayı da zor gibi
gösteriyor bizlere.
Şimdi mesela Erol arkadaş “Yozgat'taki vatandaş Süryanileri niye bilmiyor?”
dedi. Peki bunda devletin hiç mi suçu yok? Süryani kendini tanıtabildi mi? Bir
de bu konu var. TOHAV'daki toplantıda Çerkez veya Laz bir arkadaş dedi ki ;
163
AB Kürtler' den çok bahsediyor. Ben de ona şunu dedim; peki Lazlar,
Çerkezler, Kürtler kadar demokratik mücadele verdi mi? Verdiysek AB'de bizi
elbette tanıyacak. Kürtleri kıskanmamak gerek. Çünkü yıllarca demokratik
mücadele verdiler. Bazı demokratik hakların Kürtlere verilmesi normaldir.
Süryaniler olarak da bu şekilde davranmak gerek. Demokratik yollarla kendi
mücadelemizi dernek aracılığıyla yapmak istiyoruz.
Bu noktada son soruma geleyim. Türkiye de bugün sivil hayatın
bulunduğu noktaya geliyorum. Geçmişle kıyasladığında, isterseniz bir
yıllık Mezoder perspektifinden de bakarak, bugün sivil hayatı nasıl
görüyorsunuz? Sizce Türkiye'de sivil hayat bugün ne durumdadır?
Tatminkar mıdır, değil midir?
Turgut Alaca: Sivilleşme sivil örgütlerle başlar. Bizim sıkıntılarımız vardır.
Ekonomik sıkıntılarımız vardır. Devletten bekliyoruz. Avrupa'yı görüyoruz.
İsveç'te gördüm. İsveç devletinin derneklere verdiği mali destekler çok.
Devletten bunları beklemek hakkımız.
Tam anlamıyla sivilleşme, sosyal demokrasi işletilerek uygulanmıyor.
Erol Dara: Tabi ki sivil hayat bir süreçtir. AB süreci Helsinki'den sonra
hızlanmıştır. Daha önce bizim ilk toplantılara davet edilmemiz Helsinki
Yurttaşlar Derneği ile oldu. AB sürecinde dil hakları toplantısına ilk defa
Süryaniler davet edildi.
Daha sonra Urfa'da 4 günlük bir toplantı oldu. Ona da katıldık. HYD' de vardı.
O zaman AB temsilcisi Karen Fog du. Yani Süryaniler olarak görücüye çıktık.
Belki siz yerel olduğumuz için Süryanileri biliyorsunuz. Ama çoğu bilmiyor.
İstanbul'daki aydınlar hala Süryanileri bilmiyor. İşte bu toplantılar vesilesi ile
Süryaniler yavaş yavaş tanımaya başladı.
Eskiden Süryaniler dini liderliği ile temsil edilirlerdi. Oysa Türkiye laik,
demokratik bir ülkedir. Dini lider temsil edemez. Bu açıdan yavaş yavaş sivil
alana da katılmaya başladık. İşte bu aşamaya kadar herkes Süryanileri
istediği gibi değerlendiriyordu. Kimisi dini bir topluluk, kimisi halk olarak,
kimisi de cemaat olarak algılıyordu. Birileri Süryaniler Türk 'tür diyordu.
Lozan da azınlıklar hakları vardır. Gayri Müslimlerin haklarını korumaya
yönelik uluslararası güvence vardır, Lozan antlaşmasıyla 1923'te
imzalanmıştır. De-facto olarak Süryaniler bu azınlık haklarından
yararlandırılmamışlardır.
Bizim sivilleşemememizin önündeki en büyük engel budur. Ermenilerin,
Rumların, Yahudilerin lise düzeyine kadar okulları var ama Süryanilerin yok.
İnsanın kendi okulu olduğu zaman otomatik olarak sivil oluyor. Kendi
kültürünü öğrenebiliyor. Okuyup, yazabiliyorsunuz. Şimdi bizde bu tür
olanaklar yoktu. Bu halk daima içine kapandı. Türkiye'de yaşıyor. Ama sanki
birilerinin inisiyatifi ile yaşatılıyor. Kendi özgür düşüncesini, özgür yapısını
ortaya çıkaramıyor.
164
İşte bu son yıllarda gerçekten başlamış olan bu AB süreci ile birlikte yavaş
yavaş yeni yeni STK'lar oluşmaya başladı. Bu sivil toplum kuruluşları
arasında da yakınlaşmalar başladı.
Siz bunun içinde olduğunuz için çok iyi biliyorsunuz. Aynı zamanda bu
düşüncelerden dolayı da bir dernek kurma ihtiyacı da doğdu. Bizim en büyük
amaçlarımızdan biri de; hem Türkiye'de, hem Avrupa'da, biz Süryaniler
olarak sivilleşmeyi öne almışız. Eğer bir halk sivilleşemiyorsa hiç bir şey
yapamaz. Çalışmalarımızda bunu öne çıkaracağız. Türkiye kamuoyuna ve
Dünyaya bu anlamda sivilleşerek katkımızı sunacağız.
*Mezopotamya Kültür ve Dayanışma Derneği-MEZODER
Turgut Alaca
Erol Dora
Hacı Hüseyinağa mah.
Büyükkuleli sok.
No: 45
Samatya / İstanbul
Tel
: 90 212 529 48 55
Fax
: 90 212 529 48 57
e-mail : [email protected]
165
Muzur Vadisi ve Doğal Yaşamı Koruma Derneği*
Özgür Ulaş KAPLAN-Başkan
Ulaş bey bize öncelikle Munzur Vadisi Doğal Yaşamı Koruma Derneğini
tanıtır mısınız?
Örgütümüzün adı sizin de telaffuz ettiğiniz gibi, Munzur Vadisi ve Doğal
Yaşamı Koruma Derneği. Derneğimizin amacı başta Dersimde Munzur
Vadisi Milli Parkına yapılmak istenen baraj projelerinin iptali olmak üzere tüm
çevre sorunlarında çözüm yolları aramak ve çalışma yürütmek. Derneğimizi
2001 yılında çevre konularında duyarlı arkadaşlarla birlikte kurduk.
Derneğimizin yönetiminde 4 tane avukat bulunmaktadır. Özellikle Munzur
Vadisine yapılması düşünülen baraj projelerinin iptalinde hukuki çözümlere
ihtiyaç duyulması nedeniyle hukukçuların dernekte görev alması şans olarak
kabul edilebilir. Üye sayımız 53'tür. Pratikte katılımcılığı ve gönüllü çalışmayı
esas alıyoruz. Bu nedenle de üyelikte çok seçici davranıyoruz.
Bir STK olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? İlgi alanınız
çerçevesinde misyonunuza uygun davranabildiğinizi düşünüyor
musunuz?
Derneğimiz adından da anlaşılacağı gibi bir çevre derneğidir. Biz de bir sivil
toplum örgütü olarak öncelikle kendimizi bir çevre örgütü olarak görüyoruz.
Ancak yaşadığımız coğrafyanın her türlü sorununa da elden geldiğince
duyarlı olmaya çalışıyoruz. Bu amaçla ilimizde kurulmuş bulunan hemen
hemen bütün STK'ların içinde bulunduğu Demokrasi platformu oluşumunda
da yer almaktayız. Bu oluşumun gündemine gelen her türlü konudaki
çalışmaların içinde de yer alıyoruz. Hatta platformun dönüşümlü olan dönem
sözcülüğü görevini de yürüttük.
Dêrsim'de çevre sorunları son dönemde kendini iyice hissettirmeye
başlayınca böyle bir oluşuma ihtiyaç duyduk. Tabi ki çevre sorunlarımız
içinde barajlar sorunu en önemli sorumuz olduğundan bu konu derneğin ana
uğraş konusu olmuştur. Şu ana kadar amacımız doğrultusunda onlarca
eylem yaptık. Basın açıklamaları, yürüyüşler, broşür dağıtımı, hukuki
mücadeleler bunlar arasındadır. Yine Dersim'de her yıl yazın düzenlenen
Munzur Festivallerinin tertip komitesinde yer alarak Munzur Barajlar
sorununu kamuoyunun gündemine getirmeye çalıştık. Ancak bizim de
dostlarımızın da Munzur konusunda yaptıkları yeterli değil meselenin çok
daha ciddi şekilde Türkiye ve Dünya kamuoyunun gündemine gelmesi lazım.
Bir Bergama Direnişi gibi etki yaratabilmiş değiliz. Bunu başarabilmemiz
lazım.
166
Toplumun sivilleşmesi konusunda ve hedef kitleniz ölçeğinde
katılımcılığı yeterince gerçekleştirebiliyor musunuz?
Bu konuda tabi ki büyük eksikliklerimiz var. Hedef kitlemiz bütün halk
tabakasından oluşuyor. Bu konuda bir ayrım yapmıyoruz. Çünkü çözüm
yoları aradığımız sorunlar herkesi ilgilendiren ve yaşamlarını doğrudan
etkileyebilecek sorunlar. Ancak çalışmalarımız yine de daha çok derneğin
yönetimini de oluşturan kişiler üzerinden yürütülüyor. Tam bir katılımcılık ve
halkı örgütlenmeye sevk etme konusunda istediğimiz düzeyde değiliz. Halk
uğraş alanımızda bizim gibi düşünse de bizzat faaliyetlerin içinde aktif görev
almaları istediğimiz düzeyde değil. Bu konuda daha fazla çalışmamız lazım.
Örgütünüz içinde sorun analizi yapıyor musunuz? Ayrıca yaşadığınız
coğrafya epeyce politik. Halk desteği ne durumda, halktan yeterince
destek var mı?
Örgütümüz içinde çeşitli zaman aralıkları ile toplantılarımız oluyor. Tabi ki bu
toplantılarda herkes özgürce düşüncesini açıklayabiliyor ve sorun analizleri
de yapabiliyoruz. Bu konuda bir sorunumuz yok. Dernek olarak başkaca bir
ilde bir merkezimiz, bağlı bulunduğumuz bir oluşum olmadığından ve yine
tabi bulunduğumuz bir parti veya bir siyasi görüşün hakimiyeti veya denetimi
söz konusu olmadığından bütün işleyişimizi ve politikamızı kendimiz
belirliyoruz. Bu durum bizim için büyük bir avantaj. Çünkü bazı siyasi
partilerin yan kuruluşu gibi açıktan faaliyet yürüten dernekler de bağımsız
düşünce üretebilme imkanı olmuyor. Kişisel olarak derneklerin siyaset
yapabilme hakkını savunuyorum Ancak bunu vesayet altında
gerçekleştirmemeli bağımsız olabilmeli düşüncesindeyim.
Halk desteği konusuna gelince, çalışma konularımızda halkın tamamına
yakın bir kısmı bize destek veriyor. Örneğin Dersim halkının çok büyük bir
bölümü Munzur Vadisinde baraj yapılmasına karşıdır. Bu konuda bize
destek verir ve yaptığımız eylemlere katılırlar. Ancak düşünsel anlamda
destek büyük bir boyutta olsa da Munzur'un kurtuluşu için eylemlere katılımın
çok daha fazla olması gerekiyor. Aksi halde bunu başaramayız.
Tabi bu konuda da halka tam olarak ulaşamamamızın etkileri de var. Örneğin
Ovacık ilçesinde bazı kişiler baraj yapımını destekliyorlar. Bu insanlar 15
yıllık savaş döneminde çok büyük acılar çektiler. Köyleri yakıldı, yakınları
öldürüldü ve köylerini boşaltarak bir kısmı Ovacık ilçe merkezine yerleşmek
zorunda kaldılar. Bu gün çok büyük sıkıntılar içerisinde yaşamlarını
sürdürmeye çalışıyorlar. İşsizlik en büyük sorunları. Bu nedenle de baraj
inşaatları başlarsa iş buluruz umutları var. Bundan ötürü barajı destekliyorlar.
Bu insanlara barajın neleri götüreceğini belki de tam olarak anlatamadığımız
için bir destek göremeyebiliyoruz.
167
Devletin ya da resmi kurumların örgütünüze bakışı nasıl? Devletle
ihtiyaç halinde diyalog kurabiliyor musunuz? Örgütlenme özgürlüğü ve
serbest çalışabilme konusunda engelleriniz var mı?
Devletin görevlilerinin önemli bir bölümünün bize bakış acısı önyargılı.
Bölgedeki bir çok sivil toplum kurumuna bakış açısında olduğu gibi bizi çeşitli
illegal örgütlerin destekçisi olarak görüyorlar. Örneğin biz kamu yararı
içermediği, doğamızı yok edeceği, ekolojik tahribata neden olacağı ve
insansızlaştırmaya hizmet edeceği vb. gerekçelerle barajlara karşı çıkarken;
Devlet, örgütlerin geçiş noktalarının sular altında kalacağı ve yasadışı
örgütlerle mücadelenin barajlarla kolaylaşmasına karşı olduğumuz
gerekçesi ile bu projeleri desteklemediğimizi ve örgütlerin talimatları ile karşı
çıktığımızı beyan ediyorlar. Devlet görevlileri bu görüşlerini çeşitli ortamlarda
dile getirerek baraj karşıtlarının yasadışı örgütlerin yan kuruluşları olduğunu
açıkça söylüyorlar. Bu önyargılı bakış açısı sağlıklı bir diyalog kurmamızı
engelliyor.
Ama yine de fırsat buldukça kendilerine sorunun önemini anlatmaya ve
önyargılarını kırmaya çalışıyoruz. Tabii ki bu kolay değil. Çünkü muhalefeti
her zaman şiddetle bastırma anlayışı Devlete yıllarca hakim olmuş bir
anlayış. Bir anda kurtulmaları mümkün değil. Ancak şu ana kadar devlet
tarafından da ciddi anlamda baskı ve engellemelerle karşı karşıya kalmadık.
Tabi ki son dönemdeki Avrupa süreci de bunun önemli etkeni olduğu açık.
Avrupa mevzuuna gelmeden önce şunu da öğrenmek isterim. Gerek
kendi alanınızla ilgili, gerekse alanınız dışı diğer sivil toplum
kuruluşlarıyla işbirlikleri (partnerlik) oluşturabiliyor musunuz?
Tıkanıklıklar var mı? Varsa nedenleri nelerdir?
İlimizde bulunan sivil toplum örgütleri ile iyi bir uyumumuz var. Sürekli diyalog
halindeyiz. Ancak yapılan işlere, çalışmalara ve eylemlere verilen destek
konusunda bazı sorunlar yaşıyoruz. Örneğin herhangi bir STK'nın alanına
giren ve yapılan bir eyleme diğer STK'ların kitlesi tam bir katılımda
bulunmuyor. Diğer STK'ları daha çok temsili düzeyde katılıyorlar. Bunun
dışında bizim faaliyet alanımız olan Munzur Vadisi barajlar konusunda
özellikle büyük şehirlerde faaliyet yürüten bir çok oluşum var.
Bu oluşumlarla Dersimde bulunan kurumlar olarak çeşitli ortak faaliyetlerimiz
oldu. Örneğin İstanbul'daki bazı gençlerle birlikte imza kampanyası yürüttük
ve elli bin imza topladık. Ancak yine de pratikte tam bir birlik sağlayamadık.
Munzur için mücadelenin ortaklaşması gerekirken özellikle siyasi görüş
ayrılıkları vb sebeplerle istenilen birliktelik sağlanamıyor. Bu da tam bir
handikap yaratıyor.
168
O halde gelelim biraz önce değindiğiniz ve yarım kalan Avrupa Birliği
konusuna. 17 Aralık 2004 itibariyle oluşan Avrupa Birliği süreci
çerçevesinde; Avrupa Birliği Türkiye'deki sivil alan ve örgütlenme
özgürlüğü ile ilgili olarak bir fırsat yaratabilir mi?
Belki acı olacak ama şöyle bir gerçek var bugün bir çok alanda olumlu yönde
atılan bütün adımların sebebi Avrupa Birliğine giriş sürecidir. Bunun aksini
iddia etmek çok inandırıcı gelmez. Örneğin yıllarca hukukçular gözaltı
sürelerinin uzun olduğunu ve kısaltılması gerektiğini, DGM'lerin
kapatılmasını, yine DGM'lik suçlarda gözaltında Avukat ile sanığın
görüştürülmesini ve ifadeye katılma hakkı vb. bir çok alanlarda düzenleme
istediler. Barolar bu konularda çeşitli mücadeleleri de oldu.
Ancak ne var ki bu haklar Avrupa istedi diye verildi. Bu, diğer haklar
konusunda da böyle oldu. Örneğin Kürtçe'nin ve Kürtlerin tanınması sınırlı ve
yetersiz de olsa TV yayınlarına geçilmesi, ve yine yetersiz de olsa Kürtçe
kurslara izin verilmesi AB ye giriş sürecinin sonuçları olarak kabul etmek
gerekir. Ancak şu tespiti de yapmadan geçemeyiz. Bu sorunların Avrupa'nın
gündemine gelmesi de yürütülen mücadele sonucunda olmuştur. Bu gün
Türkiye AB sürecinin etkisi ile olumlu ve olumsuz bazı gelişmelerle karşı
karşıya kalıyor. Özellikle özelleştirme istemleri, memurların sözleşmeli
personele dönüştürülmesi ve ekonomik istemler konusunda kapitalistler tabi
ki karlarını düşüneceğinden Türkiye halkı emek sömürüsü konusunda
sıkıntılar yaşayacaktır. Ancak insan hakları ve sivil hayat konusunda Avrupa
standartlarının dayatılması, Türkiye'deki sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü
ile ilgili olarak bir fırsat yaratabilir diye düşünüyorum.
Son soruyu sorup bu görüşmeyi bağlamak istiyorum. Geçmişle
kıyasladığınızda bugün sivil toplumculuğu nasıl görüyorsunuz? Nasıl
değerlendiriyorsunuz? Ayrıca sizce, Türkiye'de Sivil Hayat bugün
itibariyle ne durumda?
Geçmişte sivil toplumculuğun yaygınlaşması önünde bir çok engel vardı.
Özellikle yasal engeller bunların başında geliyordu. Sivil toplum kurumları
suç örgütleri olarak değerlendiriliyordu. Emniyet Müdürlüğü bünyesindeki
Dernekler masası Terörle Mücadele şubeleri gibi çalışıyordu. Dernek ve
sendika yöneticilerine sürekli şekilde davalar açılıyor yöneticileri
cezaevlerine atılıyor ve kurumlar kapatılıyorlardı. Bu gün de örneğin EğitimSen' e yine bu süreçte kapatılma davası açıldı. Yasal değişikliklere rağmen
uygulamalardaki problemler halen devam ediyor. Ancak buna rağmen hatırı
sayılır gelişmeleri de görmezden gelmemek lazım. Örneğin Derneklerin
denetimi Emniyet Müdürlüğünden alınarak Valilikler bünyesinde çalışan İl
dernekler Müdürlüğüne verildi. Yine derneklerin denetimi, aranması, ve
kapatılması eskiye göre yasal açıdan daha da zorlaştırıldı. Ancak yine
belirttiğim gibi uygulama sorunları halen devam etmektedir. Bu sadece kafa
169
yapısı ve zihniyetin değişmesine bağlı.
Ülkemizdeki sivil hayata gelince bence istenilen düzeyde bir sivil inisiyatif
oluşturulmuş değil. Avrupa ile kıyaslandığında çok gerilerde görülüyor. Sivil
kurumların toplumsal yaşamda önemli bir rol üstlenmesi halkın katılımcı
olması, yönetime sivil toplum kuruluşları ile müdahale etmesi ve sivil
itaatsizliği egemen kılması demokrasinin gereğidir. Bu nedenle var olan sivil
toplum kurumlarının bu bilinci halka vermeyi ve örgütlenmeyi yaratması en
önemli görevleri olarak kabul etmeleri gerekir.
*Munzur Vadisi ve Çevresi Doğal Yaşamı Koruma Derneği.
Başkan : Ulaş Özgür KAPLAN
Moğultay Mahallesi, Arıkanlar İşhanı.
Kat: 3, TUNCELİ
Telefon : 0 428 212 30 38
e-mail : [email protected]
Web
: www.munzurvadisi.com
170
Doğu Akdeniz Çevre Platformu*
Oktay Demirkan-Sözcü
Oktay Bey DAÇE'yi önce tanıyarak başlayalım mı?
Doğu Akdeniz Çevrecileri (DAÇE) Doğu Akdeniz Bölgesi'nde; Adana, Hatay,
Mersin, Kahramanmaraş, Osmaniye il ve ilçelerinde 1991 yılından beri çevre
koruma amaçlı çalışmalar yapan örgüt ve yurttaş duyarlığı grubudur. Bu
saydıklarım, Doğu Akdeniz Çevrecileri (DAÇE) adı altında bir iletişim ve
dayanışma grubu oluşturmuşlardır. Bu yapıya daha sonra Diyarbakır ve
Batman'da çalışmalar yapan çevre koruma amaçlı örgütler de katılmışlardır.
Tunceli Dernekleri Federasyonu da bölgemizde yer alan dernekleri aracılığı
ile DAÇE yapısına yakın durmakta, toplantılara katılmakta ve bu yapı içinde
kendilerini ifade etmektedirler.
Küresel, ulusal, bölgesel ve yerel çevre sorunlarıyla ilgili olarak düzenli
dayanışma ve bilgi alışverişi içinde olan DAÇE, Türkiye'nin diğer
bölgelerindeki çevre ve doğa koruma örgütlerine, yurttaş dayanışmalarına
da örnek olan başarılı ve gönüllü bir örgütlenme modelidir.
DAÇE; derneklerden gelen gündem önerileri ile iki ayda bir düzenli olarak
toplanır ve başta Gülnar-Büyükeceli beldesinde yapılması planlanan Akkuyu
Nükleer Santralı ve bölgeye yapılması düşünülen çok sayıdaki termik
santraller olmak üzere yöresel kaynaklı, ancak büyük çevre sorunlarına yol
açabilecek küresel çevre sorunları hakkında bağlayıcı olmayan eylem ve
çalışma programları yapar, yapısındaki örgütler aracılığı ile bunları
uygulamaya koyar.
DAÇE, Türkiye'deki tüm çevre korumacı platform, örgüt ve yurttaş girişimleri
ile de iletişim halindedir.
Bir STK olarak kendinizi tanımlamanızı istersem DAÇE'yi nereye
oturtursunuz? İlgi alanınız çerçevesinde misyonunuza uygun
davranabildiğinizi düşünüyor musunuz ?
Öncelikle şunu belirtmeyim ki platform yapısı Türkiye'de yeni bir örgütlenme
modeli. En son Dernekler Yasası'na kadar da böyle bir model yasalarımızda
yoktu. Her ne kadar 'demokratikleşme süreci' diye adlandırılan süreç içinde
Hükümetler bu yapılanmalara doğrudan karşı çıkmadıysa da zaman zaman
bazı sıkıntılar yaşandı. Örneğin bir etkinlik düzenleyecekseniz yapınızda
bulunan tüm örgütlerin Yönetim Kurulu kararları, sorumlu temsilcinin nüfus
cüzdanı, savcılık belgesi, ikametgahı falan vb. belgeler isteniyordu... Bizler
de etkinliklerimizi haber vermeden yapıyorduk. Ancak bu etkinliklerimizde de
neden haber vermediğimiz pek sorgulanmadı! Bu platform modeli diğer
bölgelerdeki çevre koruma amaçlı çalışma guruplarına da model oluşturdu
ve giderek diğer bölgelerde de benzer yapılanmalar oluştu. Örneğin batı
171
Akdeniz'de Batı Akdeniz Çevre Platformu (BAÇEP), Marmara Bölgesinde
Marmara Çevre Platformu (MARÇEP) DAÇE' yi model alan örgütlenmelerdir.
Doğu ve Batı Karadeniz'de de DOKÇEP ve BAKÇEP oluşumları
gerçekleşiyor.
İlgi alanımız bilindiği gibi 'çevre sorunları'. Çevre sorunları deyince genelde
çevre kirliliği anlaşılıyor, ancak salt bu değil ! Nükleer enerji, biyolojik
çeşitliliğin yok edilmesi, doğal değerlerimizin ve kültür varlıklarımızın
korunması, genetiği değiştirilmiş besin maddeleri vb. pek çok sorun ilgi
alanımızda. Laiklik karşıtı girişimleri de sosyal bir çevre kirliliği olarak
algılıyoruz. Amacımız sorunlarla ilgili halkımızı bilgilendirmek,
bilinçlendirmek, kamuoyu oluşturmak, yöneticileri uyarmak ve gerektiğinde
dikkat çekici eylemlerle sorunu kamuoyunun gündemine taşımak. Elbette
hukuk mücadelesi de yöntemlerimizden bir tanesi. Zaman zaman devletle
birlikte, halkla birlikte, diğer demokratik kitle örgütleriyle de birlikte
olabiliyoruz. Siyasi partiler, siyasiler, sendikalar, meslek örgütleri, bazı
vakıflar, sanatçılar, gazeteler, dergiler, radyolar vb. çok sayıda unsurun aynı
amaç için bir araya geldiği yapılar da oldu. Bu konuda en zengin
deneyimimizi 'Nükleer Karşıtı Platform' oluşumunda yaşadık. Bu çerçevede
misyonumuza uygun davranabildiğimizi düşünüyorum.
Toplumun sivilleşmesi konusunda ve hedef kitleniz ölçeğinde
katılımcılığı yeterince gerçekleştirebiliyor musunuz ?
Ne yazık ki hayır! Bunun çeşitli nedenleri var. En önde halkımızın ekonomik
sıkıntılar içinde olması. Küreselleşme adıyla toplumumuza dayatılan
emperyalist model insanlarımızı bir gecede yoksullaştırdı. Gerçekte ulusal
olmayan, ulusal medya da art niyetli propagandalarla halkın kafasını oldukça
karıştırdı. Çevre sorunları artık halkımızın öncelikleri arasında değil. Doğal
olarak ertesi gün sofrasında ne yiyeceğini düşünen, çocuklarının okul
masraflarını nasıl denkleştireceğini düşünen, ürettiğini nasıl, kime ve ne
fiyata satabileceğini düşünen, çalıştığı işindeki güvenceleri tek tek yok edilen
insanların önceliği çevre sorunları olamıyor. Bire bir zarar görmüyorlarsa
tepkilerini göstermekten kaçınabiliyorlar. İşsizlikleri nedeniyle, çevreyi
kirletse de kirli teknolojiye ekmek kapısı olarak bakıyorlar. Ölseler de,
hastalansalar da ne yazık ki bu bir gerçek ve bu nedenle onları hiç
kınamıyoruz.
Ancak çabalarımızı gönülden desteklediklerini hissettirebiliyorlar. Bir de
devletten korkuları var. Yıllarca ezilmenin, haksız uygulamalara hedef
olmanın, sindirilmişliğin, 12 Eylül ortamının, hukuka uygun olmayan yasal
uygulamaların etkileri kolay kolay gitmiyor. Anne ve babalar hâlâ çocuklarına,
siyasetten, derneklerden uzak durmalarını, üstlerine vazife olmayan işlere
karışmamaları öğütlüyor. Bunun sonucunda meydan çıkarcılara,
işbirlikçilere kalıyor. Bizler toplantılarımızda halka siyasi partilere üye
172
olmalarını öneriyoruz. Üstlerine vazife olmayan işlere karışmalarını
öneriyoruz. Bütün bunlar katılımcılığın önündeki engeller.
Sivilleşmeye gelince; bizler 'sivil toplum kuruluşları' yerine, 'demokratik kitle
örgütleri' veya 'gönüllü kuruluşlar' söylemini daha doğru buluyoruz. Aslında
STK (NGO) tanımlaması bize dışardan ithal edilen bir söylem. Bilindiği gibi
hükümet dışı örgütler anlamına geliyor. Ancak halkımız 'sivil' söylemini
'resmî' karşıtı olarak algılıyor bir kavram kargaşası yaşıyor. Resmî deyince
resmi giysili diğer deyişle asker, polis vb. akla geliyor. Hükümet dışı
kavramını halkımıza anlatmakta güçlük çekiyoruz. Bir de ticari örgütler,
şirketler, kooperatifler falan var. Bunlar da kâr ve çıkar amaçlı kuruluşlar.
Sendikalar ve meslek kuruluşları da biraz öyle. Mensuplarının çıkarlarına
hizmet ederler ve buralara katılım aslında zorunludur. Elbette bu örgütler,
mensuplarının çıkarlarını halkın çıkarlarıyla birlikte savunuyorlarsa sivil
toplumculuk adına katkıda bulunuyorlar demektir. Çevre koruma amaçlı
kuruluşlar için daha çok 'Gönüllü Kuruluşlar' söylemi daha doğru gibi. Bu
kapsama Dernekler, Platformlar, Vakıflar ve İnisiyatif Gurupları girebilir.
Gerçekten de bu yapılara katılım gönüllülük temelindedir. Aslında bütün bu
yapılar birlikte sivil toplumu oluşturuyorlar. Kanımca DAÇE de toplumun
sivilleşmesi adına kendi kulvarında katkıda bulunuyor.
Örgütünüz içinde sorun analizi yapıyor musunuz ? Yeterli halk
desteğiniz var mı?
Şekilsel olarak sorun analizi yapıyoruz denemez. Hani yine son yıllarda ithal
edilen SWOT analizi gibi uygulamaları sistematik olarak yapmıyoruz. Ancak
demokratik tartışma ortamı her zaman var. Değişik görüşler gündeme
gelebiliyor, sorunları tartışıyoruz ve ortak çözümler, programlar
üretebiliyoruz. Tartışmaya yeterince zaman ayırdığımız halde bazen
zamanın yetmediği de bir gerçek. DAÇE; 68. Bölge toplantısını
gerçekleştirmiş bir platform. Bu kadar uzun ömürlü olmasını herkesin kendini
ifade edebildiği bir ortam oluşturabildiğimize bağlıyorum. Bir de uzun bir
geçmişe dayanmanın oluşturduğu karşılıklı güven ortamı var. Bu da süreç
içinde bir birimizi anlamakta kolaylık sağlayabiliyor. Yanlış anlamaları en aza
indiriyor.
Halk desteğine gelince; bir önceki yanıtımda dile getirdiğim sorunlar halk
desteğini olumsuz yönde etkiliyor. Ancak söz konusu sorundan halkımız bire
bir zarar görüyorsa, diğer bir deyişle sorun halkı doğrudan etkiliyorsa o
zaman halkın desteği oluyor.
Geçmişte yaşanan bazı olumsuzluklar, örneğin Çernobil kazası sonrası
resmi ağızlardan söylenenlerin doğru olmadığının öğrenilmesi, halkımızın
resmi kuruluşlara güvenini olumsuz etkiledi. Bu nedenle halkımız gönüllü
kuruluşlara daha çok güveniyor. Bire bir etkilendiği durumlarda da gönüllü
kuruluşları kendilerine daha yakın, daha güvenilir buluyorlar ve
173
destekliyorlar. Bu destek bazen parasal, bazen örgütsel, bazen da bireysel
katılım olarak gerçekleşiyor.
Peki Devlet sivil toplum ilişkisi anlamında; Devletin ya da resmi
kurumların örgütünüze bakışı nasıl ? Devletle ihtiyaç halinde diyalog
kurabiliyor musunuz ? Örgütlenme özgürlüğü ve serbest çalışabilme
konusunda engelleriniz var mı ?
Öncelikle örgüt yöneticilerinin kişiliği, resmi kişilerle olan bireysel ilişkileriniz
etkin rol oynuyor. Türk toplumunda herkesin belirli düzeylerde
dokunulmazlıklarının var olduğuna inanıyorum. Bazı sanatçıların, bazı
siyasetçilerin, bazı bilim adamlarının kendiliğinden oluşmuş, yasalarla
sağlanmış olmayan dokunulmazlıkları vardır. Hatta bu dokunulmazlık türü
bazı yasa dışı kuruluşların mensupları için de geçerli olabilmektedir.
Örneklersek polis bir gösteri sırasında (son zamanlarda azaldıysa da)
sıradan bir katılımcıyı coplayabilmekte, yerlerde sürükleyebilmekte, göz
altına alabilmektedir. Ancak bu katılımcı Tarkan, İbrahim Tatlıses, Zülfü
Livaneli gibi topluma mal olmuş popülaritesi olan kişilerse onlara davranışı
farklı oluyor. Çakıcı da olumsuza örnek oluşturuyor.
Bu görüşten hareketle toplumumuzda sıradan bir kişiyle, örgüt yöneticilerinin
veya meslek sahibi kişilerin belirli ölçüde dokunulmazlıkları vardır. Resmi
kurumların örgütünüze bakışında bununla bir paralellik var. Eğer siz
toplumda saygı duyulan bir mesleğin sahibi iseniz, örneğin sanatçı iseniz,
doktorsanız, eczacı, mühendis iseniz devlet size daha hoşgörülü olabiliyor.
Eğer sizi tanıyorlar, size güveniyorlarsa (bu güven yaptıklarınızın ve
yapacaklarınızın toplumun çoğunluğunun yararına şeyler olacağı
noktasında ise) bakış açıları da farklı oluyor.
Bu noktada Devletin ya da resmi kurumların DAÇE katılımcılarına bakışı
daha çok olumlu. Ama enerji politikası gibi doğrudan devlet politikaları ile
çatıştığımızda aynı şeyleri söylemek olası değil. Ancak tam da bu noktada
özellikle yerel yöneticilerin (sizi haklı buluyorlarsa) sessiz bir onayı olduğunu
da zaman zaman hissedebiliyoruz.
Devletle gerektiğinde diyalog kurabiliyoruz. Özellikle bürokrat kesimle
aramız çok kez oldukça iyi. Ancak yukarıdan müdahaleler olduğunda
tavırlarında göreceli değişiklikler izlenebiliyor.
Örgütlenme özgürlüğü ve serbest çalışabilme konusunda yapılan yasal
değişikliklerle belirli iyileşmeler sağlandıysa da ekonomik olarak özgür
olmayan bir toplumda STK ların da ekonomik sorunları var. Ne yazık ki bu
noktada da halkın desteği son derece sınırlı. Ayrıca örgüt yöneticilerinin
sorumlulukları da yeni yasa ile son derece ağırlaştırıldı ve altından
kalkılamaz parasal yaptırımlar getirildi. Bu husus insanları örgüt yöneticisi
olmaktan alıkoyuyor. Diğer bir deyişle dolaylı olarak örgütlenmenin önüne
174
Bazı engeller konuldu. Bu olgu resmi yöneticilere çifte standartlı davranma
alanı açılıyor. Bence bunların hepsi sivil örgütlenmenin önünde birer engel
oluşturuyor.
Bir de partnerlik ilişkileri var! Gerek kendi alanınızla ilgili, gerekse
alanınız dışı diğer sivil toplum kuruluşlarıyla işbirlikleri (partnerlik)
oluşturabiliyor musunuz ? Tıkanıklıklar var mı ? Varsa nedenleri
nelerdir ?
Çevre çok geniş bir kavram. Hemen hemen yaşamın her alanıyla ilgili. Bu
yüzden alanımız dışındaki sivil toplum kuruluşlarıyla doğal olarak iş birliği
ortamları oluşuyor. Örneğin enerji sorunlarında Elektrik Mühendisleri
Odası'yla, sağlık sorunlarıyla ilgili olarak Sağlık Meslek Odalarıyla (Tabip,
Eczacı, Diş Hekimleri Odaları), Anayasamızın 56. maddesinde sözü edilen
temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı noktasında, İnsan Hakları
Dernekleriyle işbirliği yapıyoruz. Veya nükleer enerji gibi toplumun çok geniş
kitlelerini olumsuz olarak etkileyebilecek sorunlarda daha geniş katılımlı
işbirlikleri oluşabiliyor.
En önemli tıkanıklıklar ekonomik olarak güçsüzlüğümüzden kaynaklanıyor.
Örneğin bir toplantı düzenlemenin belirli maliyeti vardır. Salon
kiralayacaksınız, ses düzeni vs. sağlayacaksınız. Ayrıca katılım için
bireylerin ulaşım, konaklama giderleri falan da var. Bütün bunlar kısmen
engel oluşturuyor. İnsanlar gönüllü de olsalar uzun süreli olarak
harcamalarını kendi bütçelerinden yapamıyorlar. Buna güçleri de olmuyor
zaten. Çok zaman destek arayışında oluyoruz. İlkelerimizi, bağımsız
yapımızı etkilemeyecek desteklere her zaman açık oluyoruz. Bu tür
desteklenen toplantılara katılım doğal olarak daha çok oluyor.
Bir de şu var; Katılımcıların çoğu iş güç sahibi insanlar. Yani kendi ekmek
paralarını kazanmak gibi bir kaygıları da var. Bu nedenle hafta sonu ve
çalışma zamanları dışında toplanmak zorundayız. Bu da doğal olarak
çalışma zamanımız etkiliyor. Aynı kentteyseniz gecelerinizi de ayırabilirsiniz
ama o zaman da dinlenme zamanınızdan zaman ayırmak zorundasınız.
Bütün bu engellere karşın insanlar yine de katılımcılıklarını sürdürüyorlar. Bu
husus gerçekten övgüye değer.
Oktay Bey bir de bu AB mevzuunu konuşsak derim! 17 Aralık 2004
itibariyle oluşan Avrupa Birliği süreci çerçevesinde; Avrupa Birliği
Türkiye'deki sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili olarak bir fırsat
yaratabilecek mi ?
Avrupa Birliği bir süredir çeşitli örgütler aracılığı ile Türkiye'deki sivil topluma
bazı proje destekleri sağlamaktadır. Ancak doğal olarak proje konularını
kendileri seçmekte ve değerlendirmeyi de kendileri yapmaktadırlar. O zaman
Türkiye'deki sivil toplum yerine AB tarafından desteklenmeye uygun görülen
175
örgütler desteklenmektedir. Ülkemizde Avrupa Birliği'nden yana örgütler
olduğu gibi karşı örgütler de bulunmaktadır. Destek tek taraflı olunca
demokrasiye, demokrasinin gelişmesine, sivil toplumun güçlenmesine değil
de AB yanlısı örgütlerin güçlenmesine yaramaktadır.
Yasalardaki iyileşmeler elbette STK lar tarafından benimsenmekte
demokratik ortamın oluşmasına katkı sağlamaktadır. Ancak içleri boşaltılmış
örgütlerin demokrasiye katkısı olmamaktadır. Diğer bir deyişle demokrasinin
vazgeçilemez unsurlarından olan siyasi partiler ve sendikaların bugünkü
durumları ortadadır ve bu kuruluşlar işlevsizleşmişlerdir.
AB her nedense (!) tarım politikalarımıza karıştığı kadar, demokratikleşmenin
önündeki gerçek engellere, siyasi partiler yasasına, seçim yasasına,
sendikalar yasasına karışmamakta bu yasalarda demokrasinin önünü
açacak iyileştirmeler önermemektedir.
Adeta yapay bir şekilde sivil toplumun sırtı sıvazlanmakta, sivil toplum
devletin önüne geçirilmeye çalışılmakta, devleti küçültmek önerilmektedir.
Oysa toplumlarda Devletin, siyasi partilerin, sivil toplumun yeri ve işlevleri
farklıdır. Bu kuruluşlar hükümetlerin oluşturmakla görevli olduğu demokratik
ortamda serbestçe düşüncelerini öne sürebilmelidirler.
Bütün bu nedenlerle AB katılım süreci örgütlenme özgürlüğü adına sınırlı
fırsatlar yaratabilir. Ancak bu tam anlamıyla demokrasinin gelişmesi için
yeterli olmaz.
Geçmişle kıyasladığınızda bugün sivil toplumculuğu nasıl
görüyorsunuz ? Nasıl değerlendiriyorsunuz ? Sizce Türkiye'de Sivil
Hayat bugün itibariyle ne durumda.
1950 li yıllarda Okul veya Mahalle koruma güzelleştirme derneği, Kızılay,
Yeşilay, Yardım Sevenler Derneği gibi bazı toplumsal sorunların çözümüne
katkı amacıyla oluşturulan dernekler, Sıtma Savaş, Verem Savaş, Trahom
Savaş Dernekleri gibi sağlık amaçlı derneklere, 1960 lı yıllarda sendikalar,
öğrenci dernekleri, siyasi partilerin gençlik ve kadın kolları gibi yapılar
eklendiler. 70 li yıllarda ise daha çok siyasi partilerin paravan kuruluşları gibi
örgütlenme modellerini, Köylü Derneği, Ülkü Ocakları, TÖBDER vb sivil
toplum yapıları gelişti.
Günümüzde, gerek amaç gerekse ilgi alanı açısından çok çeşitli sivil toplum
yapıları bulunuyor. İnsan Hakları, Kadın Hakları gibi bir hakkın kullanımın
önündeki engelleri kaldırmaya yönelik dernekler olduğu gibi, Sokak
Çocuklarını Koruma, Sokak Hayvanlarını Koruma Derneği gibi yardım
amaçlı dernekler, Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme
derneği gibi Kemalizm'i ve ilkelerini savunan dernekler, çevre koruma amaçlı
sivil toplum yapıları öne çıktılar. Bunların yanında TUSİAD, MUSİAD, Genç İş
adamları Derneği gibi özünde ticari örgütlenmeler, Mason Dernekleri, Rotary
ve Lions Dernekleri gibi daha çok kendi üyelerine dönük çalışan yapılar da
bulunmakta.
176
Gelinen noktada Türkiye'de sivil hayat belirli bir şekilde gelişmekteyse de bu
gelişmenin doğrultusunun istenen yönde ve özlenen düzeyde olmadığı
açıktır. Sivil Toplum Kuruluşlarının gelişmesinde halkımızın bu kuruluşları
sahiplenmesi çok önemlidir. Bu sahiplenmenin yeterli düzeyde olduğunu ne
yazık ki söyleyemiyoruz. Bunun çok sayıda nedeni var. En önde ekonomik
yetersizlik geliyor. Bundan ayrı 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' veya
'üstüne vazife olmayan işlere karışma' özdeyişlerinde ifadesini bulan
koşullanmalar, medyanın olumsuz etkileri de sivil toplumun gelişmesini
engelleyen nedenler arasında…
*DAÇE Ortak Sekreteryası
A. Oktay Demirkan - Ortak Sekreter
Ziya Gökalp C. 14 - 31200 İskenderun
Hatay/Türkiye
Telefon : 0326.6141031 - 0536.4600341
Faks
: 0326.6145005
e-mail
: [email protected]
177
Pir Sultan Abdal Kültür Dayanışma Derneği*
Av: Kazım Genç-Genel Başkan
Siz Pir Sultan Abdal dayanışma derneği başkanısınız. Kazım bey
derneği tanımakla başlayalım. Bu dernek neden kuruldu, ne yapar?
Pir Sultan'ın geçmiş tarihine baktığımızda 1988 yılında Banaz kültür ve
yardımlaşma derneği olarak kuruldu. Banaz da Sivas Yıldızeli ilçesinin bir
köyüdür. Banaz halk arasında Pir Sultan olarak bilinen inancıyla direnciyle
bilinciyle muhalefetin ve halkların haklarını savunucunun bir önderi olan Pir
Sultan'in köyüdür. Dernek bu köyde kuruldu.
1990'lı yıllarda Ankara'ya taşındı genel merkez. Pir Sultan gibi bir düşünürün
önderin adıyla kurulan bir derneğin köy derneği olarak kalması doğru değildi.
Ve tüm Türkiye'de örgütlenmeye başladı. Pir Sultan adıyla dernek
kurulmasının en temel nedenlerinden birisi ülkenin yasaklı inancı ve kültürü
olan Aleviliğin kamuoyuna tanıtılması ve korunması Alevilerin inançlarını
özgür bir şekilde sürdürebilmeleri kültürlerini özgür bir şekilde yasayabilmek
ve korumaktan ötürü kuruldu. Anadolu'da Alevilik yasak bir inanç ve kültür
olarak yer aldığından Alevilerin örgütlenmeleri ancak yöre adlarıyla kurulan
derneklerde veya uluların adlarıyla, (Alevilerin 7 ulusu vardır Hacı Bektas, Pir
Sultan Abdal, Nesimi gibi..) kurulan derneklerle Alevilik yaşatılmaya
çalışılmıştır.
İşte pir sultan abdal kültür derneği de bu nedenle bu adı almıştır ve
kurulmuştur. Pir Sultan Abdal Derneği Ankara'da kurulduktan sonra her yıl Pir
Sultan Abdal'ın köyü olan Banaz'da Pir Sultan etkinlikleri yapmak üzere
organizeler yapılmıştır. Bunlardan dördüncüsü 1993'te Sivas merkezinde
Kültür Bakanlığı'nın ve Sivas Valiliğinin desteğiyle yapılmış ve kamuoyunda
geniş yankı uyandıran ve bizi yüreğimizden derin olarak yaralayan Sivas
katliamını yaşamıştır. Sivas katliamında Sıvas'a Pir Sultan etkinlikleri için
giden, orda semahını dönmek isteyen bağlamasını çalmak isteyen şiir
okumak isteyen şairler söyleşide bulunmak isteyen yazarların Pir Sultan
kültürü, inancı ve direncini ve Türkiye'de demokrasiyi bir kültürel etkinlikte
faaliyette bulunmak için gittiklerinde gericilerin şeriatçıların saldırısına
uğrayarak 33 canımızın yakılarak katledilmesi olarak gördüğümüz Sivas
katliamını yasamışlardır.
Ondan sonra gerek Alevi örgütlülüğü ve gerekse Pir Sultan'da büyük bir
gelişme yaşanmıştır. Pir Sultan Abdal Derneği bu gün Türkiye'de 41 şubesi
18 bin üyesiyle sadece inanç ve kültürüne ilişkin çalışma yapan bir dernekten
öte bu ülkenin demokrasi eksikliğini de kendisine sorun ederek demokrasinin
tüm kurum ve kurullarıyla yerleşmesi ve gelişmesi uygulanması, Türkiye'deki
emek gücüyle ilgili yani emekçilerin hak gasplarının karşısında durmak temel
hak ve özgürlüklerinin yanında durmak gibi düşünceleri de kendisine sorun
etmektedir.
178
Pir Sultan Küldür Derneği'nin sadece bir inanç derneği olarak
değerlendirilmesi doğru değildir. Dernek elbetteki inanç özgürlüğünün
yanında Irak, Filistin halkının yasadığı sıkıntıları da kendisine sorun olarak
görmekte. Ülkemizde Kürt yurttaşlarımızın sorunlarını da, Alevi
yurttaşlarımızın sorunu gibi kendi sorunu gibi görmekte bu nedenle
demokrasinin vazgeçilmez bir değer olduğunu ve demokrasinin her zaman
ve herkese gerekli olduğu düşüncesinden hareket ederek demokrasi
mücadelesi vermektedir.
Çok zengin bir profil çizdiniz. Yani örgütlendiğiniz tarihten bu güne
kadar geriye dönüp baktığınızda pir sultan abdal derneğinin vicdanen
rahatlığı içinde kendini yokladığında görevini yaptığı konusunda rahat
mısınız?
Bu çizdiğimiz çerçeveye baktığımızda, bunların 3 yılın 10 yılın çözülecek
sorunları olmadığı gibi bunları sadece bir sivil toplum örgütü veya bir
demokratik kitle örgütünün çözeceği sorunlar olmadığı da çok açıktır. Bugün
hükümetler Türkiye'de 5-10 yıl iktidarlarda kalıyor ve onlar bu sunduğumuz
sorunlarını çözmekten yani, iktidardakiler ülkeyi yönetme hükmetme
noktasında olanlar dahi bu sorunları çözemiyorlar aşamıyorlar ki, bu dile
getirdiğimiz sorunlar bugünkü sorunlar da değil. Hele Alevilik inanç ve kültürü
olarak yasak olan bu inancımız taa Osmanlıdan beri bu ülkede yani yüzyılları
aşan bir süreden beri yasak.
Yüzyılların yasak koyduğu yüzyılların insanların konuşmasına dahi engel
olduğu bir inanç ve kültürle ilgili bir şeyler söyleyip bunları 5-10 yıl içinde
aşmak asla mümkün değil. Ve keza yok sayılan Aleviliğin demokrasiye aykırı
bir uygulamanın karşısında gösterdiği direncin 3-5 yılda sonuca yayması da
mümkün değil. Ama geriye dönüp baktığımızda Sivas katliamıyla ilgili Pir
Sultan Abdal derneğinin örgütlü gücü ve bu örgütlü gücün önderliğinde
Türkiye'deki demokratik kitle örgütünün bu davaya sahip çıkmasıyla
Türkiye'de benzer katliamlarla ilgili olarak sanıkların ceza aldığı tek davadır.
Bakın örnek olarak vermek istediğim Diyarbakır cezaevi katliamı mahkumları
yoktur. Ulucanlar cezaevi katliamları katledenler mahkum değildirler. Gazi
olayları 17 yurttaşımız katledilmiştir. Failleri mahkum olmamıştır.
Kahramanmaraş olayları.. 115 kişiyi bulan bir katliam yaşanmıştır failleri
yargılanmışlardır çok cüzi cezalar almışlardır sonrada bu ülkede milletvekili
parlamenter olup ülkeyi yönetme noktasına gelmişlerdir.
Ama Sivas katliamı sadece bu Pir Sultan Abdal Derneği'nin başarısı değildir.
Örgütlü güçlerin yan yana gelerek el ele verdiklerinde demokrasiyi katliama
karsı bir duruş sergilediklerinde mahkumiyet yapılabileceğini yani suç
isleyenlerin cezalandırılabileceğinin bir göstergesi olarak bugün 33 kişiyi
idamla cezalandırmışlardır. Ve cezaevindedirler. Elbetteki bugün iktidarda
olan AKP'nin siyasi düşüncesinin bir Sivas katliamını yaratanların
düşüncesiyle bir paralellik arz etmesi nedeniyle dönem dönem yasalarda
179
değişiklik yaparak bunları da kapsayacak çeşitli ceza indirimlerine gitmeye
çalışmaktadırlar ama netice olarak o dava sonucu itibariyle verilen kararı
itibariyle katliamı yaratanların cezalandırılması anlamında örnek bir davadır.
Ve elbetteki bunda en büyük basari Pir Sultan Abdal Derneği ve örgütlü
gücündür ve bu örgütlü gücün yanında duran diğer demokratik kitle
örgütlerinin gücüdür, Türkiye Barolar Birliği'nin desteğidir ve o dönemdeki
yöneticilerimizin bir uğraşısının sonucudur.
Pir Sultan Abdal Derneğinin kitlesellik boyutunu birkaç cümle ile
açıklarsanız halk desteği, kitlesellik nasıl yürüyor dernek ile birlikte?
Yani onu ne ölçüde başarabiliyorsunuz?
Pir Sultan Abdal Derneği 18 bin üyesi olan bir dernek. Bizim Diyarbakır'da
şubemiz var. Varto'da şubemiz var. Karadeniz'de Samsun'da, Havza'da,
Tokat ve ilçelerinde, Adana, Tarsus, Antalya, Alanya, Ege'de 8-10 şubemiz
var. İstanbul'da 9-10 şubemiz var. Ankara'da şubelerimiz var. Tabii bunları bir
araya getirdiğimizde Alevilerle ilgili herhangi bir olay olduğunda Alevi
örgütleri ve Pir Sultan bu olaya müdahalesini bir örgütlü güç olarak ortaya
koymaktadırlar. 9.10.2004 tarihinde “Alevilerin inanç merkezi Cem Evidir”
anlamında Alevi örgütlerinin bir araya gelerek başlattığı bir kampanyada 4045 günlük kış şartlarında devletin emniyet güçleriyle engellemelerine rağmen
bizi bir çok köylere şehirlere kış nedeniyle ulaşamamamız nedeniyle ki örnek
olarak Ankara'yı vermek gerekirse, biz Valilikten 5 gün sokakta imza standı
kurmak için yetki aldık ama eksi 10 un altında bir soğukla karşı karşıya
kaldığımız için bir tek gün sokağa çıkamamamıza rağmen 600 bin gibi
imzaya ulaşabildik. Bunlar da örgütlü güçlerin örgütün tabanının itibar ettiği
konularda mücadele ettiğinde halk desteğinin geldiğinin göstergesidir.
Siyasal argümanları da olan bir kesim Türkiye'de Aleviler. Olması da
doğal elbette. Bu manada baktığınızda derneğinizin devlet ve devletin
resmi kurumlarıyla muhabbeti nasıl? Yani iste size engellemeler
zorlamalar söz konusu oluyor mu? Yoksa bir boşluğu dolduruyorsunuz
iyi ki böyle bir Pir Sultan Abdal Derneği diye bir dernek var, mı diyorlar
sizin için?
Bu çok tatlı bir soru. Devlet yıllardan beri geliştirdiği baskıcı tavrıyla ve
vatandaş devlet için vardır. Devlet vatandaş için yoktur felsefesinden hareket
etmesi nedeniyle bırakın Pir Sultanı, sivil toplum örgütlerinden hiç birisi için
“iyi ki varsınız” dememektedir. Pir Sultan için hiçbir şekilde demez. Elbette Pir
Sultan örgütü içinde ülkenin demokrasi, emekten yana söylediğim çok açık
olması nedeniyle üyelerimizin siyasal kimlikleri vardır. Pir Sultan Abdal
Derneği'nde bir çok insan siyasi kimliğini bir kenara koyarak kendi içlerinde
tutarak Pir Sultan'ın direnç yönünü muhalif yönünü öne çıkartarak demokrasi
mücadelesinde yerlerini almaktadırlar.
180
Bu nedenle de ülkede devletin bu muhalif yönünü öne almaları nedeniyle
devlet tarafından da sempatiyle bakılmaları söz konusu değildir. Çünkü Pir
Sultan Kültür Derneği faaliyetlerini eylemli olarak yapmakla sokağa
çıkabilmekte. Sokakta mitingini yapabilmekte, basın açıklamasını
yapabilmektedir. Yani sokaktaki rahatsızlığı duyurmaya çalışmaktadır.
Oysaki devletin bu konulara bakışı, “bizle görüşün, devletin demokrasisi
eksikse onu da biz getiririz. Size ne oluyor” mantığından hareket eden bir
yapısı olması nedeniyle devletin böyle bir yaklaşım göstermesi söz konusu
değil.
Gerçi ipucunu Sivas olaylarının yargılama süreciyle verdiniz ama diğer
sivil toplum örgütleriyle diyalogunuz nasıl? Zaman zaman ortak
çalışmalar, işler yapıyor musunuz?
Kesinlikle. Pir Sultan Kültür Derneği Türkiye'deki demokratik alanda
mücadele veren sendikalarla, siyasi partilerle, demokratik kitle örgütleriyle,
halk evleri, Türk Tabipler Birliğiyle, KESK'le, TMOBB'la (bunlar Türkiye'nin
önde gelen sivil toplum örgütleridir) beraber hareket etmektedir. Çünkü biz
hepimiz biliyoruz ki Türkiye'nin sorunu demokrasi sorunudur. Demokrasi
sorunu çözüldüğünde Türkün'de, Kürt'ün de, Laz'ın da, Çerkez'in de,
Alevi'nin de, Sunni'nin de doktorun da avukatın da herkesin sorununa aranan
bir gönüllü beraberlik içinde, yurttaş noktasında çözebileceğimizi
düşünüyoruz.
17 Aralık 2004 itibariyle bir Avrupa Birliği süreci başladı. Bu Avrupa
Birliği sürecine girmişken Türkiye'de sivil alanın sansı ne olacak yani
bir etki oluşacak mı?
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği kendi siyasal duruşuyla baktığımız Avrupa
Birliğine giriş konusunda, koşarak Avrupa Birliğine girelim noktasında bir
dernek değildir. Genel olarak böyle bir siyasi yapısı yoktur. Ama Dernek
gelişen konjonktürü gözlemlediğinde ülkemizin siyasi iktidarının veya halk
çoğunluğunun yüzde 70-80'lere varan büyük bir oranının Avrupa Birliğine
girmek noktasında ısrarlı olduğunu görmekte ve buna göre bir değerlendirme
yapmaktadır. O değerlendirmesi de şudur: Bizim karsı duruşumuza rağmen
Avrupa Birliğine girilecektir. Avrupa Birliğine giriş sürecinde o zaman biz
Alevilerin sorunlarını ve demokratik sıkıntılarımızın aşılması konusunda
neler yapılması gerekmektedir? Ve neler yaparsak demokrasiyi daha erken
kurgulayabilir ve sorunlarımızı aşabiliriz? noktasında çözümler üretmeye
çalışmaktadır.
Elbetteki Avrupa Birliğine giriş yıllardan beri bir hükümet politikası devlet
politikası olarak yürümektedir. Hangi iktidar değişirse değişsin Avrupa Birliği
konusunda uğraş vermektedir. Ama ne yazık ki bu son süreçte Avrupa
Birliğine girmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz noktasında siyasi
181
iktidar anlamında gelinmesidir. Doğru olmadığını düşünüyoruz. 12 eylül
sonrası Türkiye'deki demokratik hakları, inanç özgürlüğü yani aklınıza ne
gelirse gelsin yaşamın her alanına müdahale etmiş askeri cuntanın o darbe
sonrasının Türkiye'de kendi insanlarının ihtiyacı olduğu için düzeltmeler
yapılmamış olması sırf dışardan empoze edilmiş olması nedeniyle bunu
uygulayıcılara kabul ettirebilmekte bir çok uygulama kağıt üzerinde
kalmaktadır.
Oysaki, bu ülkenin bu insanların ihtiyacı olduğundan hareket edilerek ve
toplumla paylaşılarak bu demokrasiye yürüyüş demokrasi kurallarına aykırı
olan yasal düzenlemelerin, uygulamaların kaldırılması konusunda
sindirilerek yapılmış olsaydı bu daha rahat aşılırdı, daha kolay olurdu. Tabii
gelişen dünyanın gösterdiği sonuç su ki. Devletler artık birbirleriyle birlikte
hareket etmek ve bazı konularda ortak çözümler bulup geliştirmek
noktasındalar. Ama ne yazık ki AB giriş sürecinde bizler, bu devletlerin eşit
statüde olduğu, eşit politikayla müdahale ürettikleri noktasından değiliz.
Son sorumu soruyorum. Bugün içinde bulunduğumuz nokta itibariyle
Türkiye'de sivil hayatı nasıl görüyorsunuz? Geçmişle kıyaslayarak
geleceği birkaç paragrafla tasarlayarak Türkiye'deki sivil hayatın hali
sizce nedir?
Geçmişe dönüp baktığımız 80 öncesi Türkiye'de 27 Mayıs anayasasıyla yani
61 anayasasıyla özgürlüklerin rahatça kullanılabildiği ve rahat
örgütlenilebilen bir ortam vardı. 71'de yapılan değişiklik ve 82 anayasasıyla
bu özgürlükler olduğu gibi tırpanlandı ve sivil toplum sendikalar dahil
örgütlenmelerin taa 90 yılların sonlarına kadar kağıt üstünde ve göstermelik,
hiçbir şey yapmayan yaptığında polisin hemen üstünde bittiği kendi
bürosunda dahi bir toplantı yaptığında polisin gelip kameraya aldığı
noktasında bir uygulamaydı ve sivil toplum örgütü gelişmesi önünde yıllarca
çok büyük engel oldu. Ama bu baskıcı dönemden sonra AB'ye giriş sürecinde
yapılan göreceli değişiklik bunları biraz yumuşattı. Öyle sanıyorum ki
toplumda sivil toplum örgütlerinin faaliyetlere olan açlığı giderme noktasında
önemli faaliyetlere yer vereceğini düşünüyoruz ama bunun uzun zamanda
rayına oturacağını düşünüyoruz. Simdi son dönemlerde artık genel
kurullarımıza emniyet gelmiyor, hükümet komiseri gelmiyor, bunlar çok güzel
ve çok iyi gelişmeler.
Sivil toplum örgütleri gönüllülük temelinde çalışan örgütlenmelerdir.
Ama simdi bir de projeci sivil toplum örgütleri çıktı. Siz proje yapıyor
musunuz? Yoksa siz bütün işlerinizde gönüllülüğü mü temel olarak
alıyorsunuz yoksa ikisini de mi dikkate alıyorsunuz?
Çağdaş demokratik sistemlerde sivil toplum örgütleri demokrasinin
vazgeçilmez unsurlarından biri olarak görülür ve bunlar belediye ile devlet
182
tarafından karşılıksız olarak desteklenir. Niye? Çünkü bilinir ki sivil toplum
örgütlerinin özgür ve bağımsız olmadıkları, çalışmalarını özgürce
yürütemedikleri zaman demokraside bir eksiklik vardır. Bu böyle bilinir ve o
nedenle sahip çıkılır. Ama Türkiye'de ne yazık ki ne belediyeler nede siyasi
iktidar demokratik kitle örgütleri olarak adlandırdığımız bu sivil toplum
örgütlerine asla destek vermemektedir. Bu nedenle sivil toplum örgütlerinde
biz yıllardan beri kendi öz gücümüze dayanırız. Kendi öz gücümüzde
üyelerimizde aldığımız aidatları ve bize gönül dostluğu olan dostların yaptığı
bağışlarla kendi çalışmalarımızı yürütürüz. Ama bazı öyle büyük çalışmalar
vardır ki tüm örgütü eğitimden geçirmek istersiniz. İletişim nedir? Şubeler
arasında iletişim nasıl olacaktır/ diğer örgütlerle iletişim nasıl olacaktır.
Gelişen teknik anlamda bilgisayar nedir? Bilgisayar konusunda Yazma,
çizme, Internet ve benzeri şeyler olaylar.. böyle geniş projeler olduğunda
elbetteki yüksek rakamlara ihtiyaç duyulmaktadır. Böyle bir eğitimi
projesinde anlamında AB ile ortak bir çalışmamız vardır.
* Pir Sultan Abdal Kültür Dayanışma Derneği
Av. Kâzım Genç Ziya Gökalp Caddesi.
No:16 / 15 Kızılay / Ankara
Tel
: 0312 430 84 10
Fax
: 0 312 435 12 61
e-mail : [email protected]
e-mail : [email protected]
183
Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği*
İlhan Tomanbay-Başkan
İlhan hocam, önce Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneğinizi
tanımakla başlayalım mı?
Tabii ki…Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği 1995 yılının
Aralık ayında bir grup akademisyenin öncülüğünde kurulmuş bir dernektir.
Hazırlıkları çok daha önceden başladı. Bilirsiniz, akademisyenler titiz
kişiliklerdir. Aylarca dernek mi vakıf mı kurmak daha iyi olur tartışması
yaşandı. Vakıf kurmanın ekonomik boyutu bunu olanaksız kılıyordu, derneğe
karar verildi. Onun üzerine, aylarca, adı ne olsun sorusu masaya yatırıldı.
İstenen, bu derneğin, seçtiği alanda, Türkiye'de bir boşluğu doldurması ve o
güne değin alanında kurulacak ilk dernek olmasıydı. Bu alan, zaman zaman
gazetelerde gözümüze çarpan ama çoğunlukla gözatıp geçtiğimiz bir grup
mağdur insanı kapsayacaktı. Kimdi bu mağdurlar? Bunlar, sığınmacı,
mülteci, ilticacı, göçmen, muhacir vb, gibi değişik kavramlarla anılan
insanlardı. Tercih buydu. Derneğin adı, Sığınmacılar ve Göçmenlerle
Dayanışma Derneği olarak belirlendi.
Tercih neden buydu? Birçok insan birçok sorun alanında STÖ kuruyor.
Lösemili çocuklar, sokak çocukları, yoksullar, kadın hakları, yaşlı sorunları
vb. gibi. Hepsi birbirinden önemli ve gerekli olan bu alanlarda açılan STÖ'ler
toplumda haliyle daha fazla ilgi ve anlayış görüyorlar. Destek daha kolay
sağlanıyor; yardımlar kolay toplanıyor. Bunu anlıyorum. Toplumun duyarlık
konuları içinde de öncelikler olacak tabii. Sığınmacılar ve Göçmenlerle
Dayanışma Derneğini kurmaya karar verenler de kendilerine çalışma alanı
olarak toplumlarda ve bizim toplumumuzda varolan, ancak, pek fazla
gözönünde olmayan sığınmacıların haklarını, korunmalarını ve sorunlarının
çözümünü, almaya karar vermişler. Onların duyarlık alanının önceliği de
neden bu olmasın?
Çünkü, toplumda özel gereksinim grupları dediğimiz gruplar çok çeşitli. Yani,
öncelikle devletin, yerel yönetimlerin, bunların yanısıra örgütlü her türlü
gücün, ekonomik merkezlerin, STÖ'nin, yardıma hazır ve açık kurum ve
kuruluşların, hatta bireylerin desteğine, ilgisine, yardımına gereksinim
durumunda olan bireyler, gruplar, aileler, özel gereksinim grupları içine
girerler. Yukarıda saydıklarımızın yanısıra, uyuşturucu kullananlar,
uyuşturucu kullanma riski altında olanlar, alkolikler, özürlüler, MS, AIDS,
kanser gibi sosyal hastalıkların mağdurları, cezaevlerinde yatan hükümlü ve
tutuklular, hastanelerde uzun süreli yatan hastalar, bu insanların dışarıda
sorun içinde kalan aileleri… hepsi bir başka özel gereksinim grubu olarak
adlandırılırlar. Hatta, ülkemizin yaşadığı depremlerde mağdur olanlar,
sadece konutsuz kalanlar ve başını sokacak konuta ve maddi yardıma
gereksinim duyanlar değil, depremden ötürü ailesi dağılanlar, psikolojik ve
sosyal sağlıkları bozulanlar, işlerini ve geleceklerini yitirenler… özel
184
gereksinim gruplarıdırlar. Bu tür insanlar kısmen ya da açık açık
ortalıktadırlar. İnsanların merhamet, iyilik duyularının kanalları da bu tür
insanlar için çoğunlukla açıktır.
Oysa, sığınmacılar (mülteciler) ve göçmenler de (muhacirler) özel
gereksinim grubudur; onlar da yaşam mağdurlarıdır ve pek ortalarda
görünmezler, tanınmazlar, hatta bilinmezler. Bilindikleri zaman da hatta çoğu
zaman toplumda tepki çekerler. Bu durum onların sığınmacı olmakla ilgili
sorunlarını katmerleştirir, ağırlaştırır.
Madem ki her insan sadece insan olduğu için insan haklarına değerdir;
madem ki her insanın insan haklarına özen gösterilmesi bir erdemdir,
sığınmacılar ve göçmenler de insan haklarının hiçbir biçimde dışında
bırakılamazlar; sorunları görmezden gelinemez. Bu derneğe gönül veren
bizler de bu insanlara özel önem verme yolunu seçmiş insanlarız. Akademik
ilgi alanlarıyla ilgili olabilir bu; çevrelerinde, acısını duyumsadıkları aç susuz
yabancılarla tanışmış olmalarıyla ilgili olabilir bu. Ne için olursa olsun, bir
seçim yapmışlar; bir avuç insan da özel gereksinim içinde bulunan bu
insanlara yardımı erdem edinmişlerdir.
SGDD kurulduğu ilk gündenberi koruma hedefi olarak seçtiği sığınmacılara
yardım için küçüklü büyüklü çeşitli projeler geliştirmiş ve uygulama alanına
aktarmıştır. Van'da sığınmacılar için sosyopsikolojik destek merkezi kurmuş,
yüzlerce sığınmacının sorunlarının çözümü için çaba harcamıştır; “Umuda
Doğru” adında bir dergiyi yayın yaşamına kazandırmıştır. Dergi halen
yayınlanmaktadır. Zaman zaman, özellikle karakış günlerinde üstünde tek
kat giysiyle ülkemize giriş yapan, sığınan kadın, erkek, çocuk, yaşlı insanlara
giysi dağıtımını gerçekleştirmektedir. Daha önemlisi, Türkiye'de sığınma ve
göç konularında kamuoyu oluşturma, politika üretme çabaları içine girmiştir.
SGDD üyeleri, temsilcileri konuyla ilgili sempozyumlara, seminerlere, panel
ve diğer toplantılara katılırlar, görüş üretirler, bildirirler; makaleler yazarlar.
Amaç, toplumsal duyarlığın bu özel gereksinim grubu için de arttırılmasıdır.
Konuyu, duyarlık göstererek ilgi alanına alan insanların sayısının
artırılmasıdır. SGDD başındanberi konuyla dolaylı ilgili diğer STÖ'ni bir araya
getirme, ortak projeler geliştirme gibi çabaların da içindedir. Aynı zamanda
konuyla ilgili kamu kurum ve kuruluşlarıyla da ortak çalışmalara önem verir.
Resmi kurumlarla görüşlerini paylaşır, kamu makamlarına sivil toplum
bakışıyla yaklaşımlarını aktararak etkilemeye çalışır; tabii ki kamu
makamlarından da farklı yaklaşımlar kazanır, anlamaya çalışır, değerlendirir.
Herhalde kamu makamları ile sivil toplumun paylaşacağı görüşler ve
uygulamalar toplumda en verimli sonuç alınan görüş ve uygulamalar
olacaktır.
Başka neler yaptı SGDD? Örneğin, bilgisayar ortamında Türkiye ve Dünya
sığınmacı kuruluşları arasında ağ bağlantısı geliştirdi. Uluslararası ilişkilerini
geliştirdi. İletişim kurdu, ortak çalışmalar yaptı. Örneğin, İsveç Mülteciler
Konseyi ile Istanbul'da ortak seminer düzenledi. Ve benzerleri…
Türkiye'de son yıllarda sığınma ve göç konuları güncelleştikçe derneğimizin
185
de sorumluluğu ve çalışma potansiyeli artmaktadır. Yeni yeni projelere
katılmaktayız, eski ve bir dönem duraksayan birçok çalışmamızı yeniden
canlandırma girişimleri içindeyiz. Dergimiz yayınlanmaktadır; WEB sitemiz
güncelleştirilmiştir.
Hocam bir STK olarak kendinizi, SGDD'yi nasıl tanımlıyorsunuz?
Kurulduğunuz tarihten bu yana ilgi alanınız çerçevesinde misyonunuza
uygun davranabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Biz bir sivil toplum örgütüyüz (STÖ), sivil toplum kuruluşu (STK) değiliz.
Örgüt, enaz ikiden fazla insanın belirli bir amaç doğrultusunda biraraya
gelerek maddi, manevi kaynaklarını bu amaca yönelik olarak işlerli
kullanılabilecek biçimde düzenlemeleridir. Biz buyuz.
Kuruluş ise bir örgütün (konumuz çerçevesinde bir sivil toplum örgütünün),
örgüt olmak için gereksindiği kaynaklardan daha fazla kaynak yaratarak,
sağlayarak o örgüte bağlı, özellikle bir bina ve içinde yaratılan amaca uygun
hizmet verme düzenlemesidir; maddesel ve insan ortamının hazırlanmış
olduğu yapıdır.
Örneğin bir sivil toplum örgütü olan SGDD'nin şu sıralar bir kuruluşu yoktur.
(Van'daki kuruluşumuz 2002'de projenin sona erdirilmesiyle kapatılmıştır.)
Daha anlaşılır bir örnek: Lösemili Çocuklar Vakfı bir sivil toplum örgütüdür; bu
vakfa bağlı Lösemili Çocuklar Hastanesi bir sivil toplum kuruluşudur.
Dolayısıyla bir sivil toplum örgütü olarak kendimizi nasıl tanımlarız? SGDD,
Türkiye'de sığınma ve göç konularına kendisini odaklamış, ama şu ana değin
itiraf etmek gerekir ki bugüne değin daha çok sığınma konularına
odaklanmış, konuyu topluma yayma, ilgi kazandırma, politika ve sorunlara
çözüm önerileri yaratma, sunma ve uygulama, yardım ve destek sağlama
amaçları olan bir sivil toplum örgütüdür.
İlgi alanımız çerçevesinde yüklendiğimiz görevlere uygun davranabildiğinizi
düşünüyor musunuz derseniz, elbette düşünüyoruz deriz. Görevlere,
misyonumuza tabii ki uygun davranıyoruz SGDD olarak. Uygun
davranamazsak varlığımızı oluşturamayız, işlevimizi yerine getiremeyiz ve
resmi ve sivil çevrelerde ciddiye alınmayız. Yok, bu soruyu, ilgi alanımız
çerçevesinde yüklendiğimiz görevlere uygun yeterince hizmet üretebiliyor
muyuz diye anlamam gerekiyorsa, hızla ve kesinlikle hayır, derim; maalesef
hayır. Ankara'da kurulu tek bir derneğin tüm Türkiye'deki sığınmacı
sorunlarını kapsayacak boyutta hizmet üretebilmesi zaten olanaklı değildir.
Bunun için ne parasal, ne insan kaynağı yeterli olabilir. Ama, size bunun,
ilerde SGDD için beni heyecanlandıran mükemmel bir hedef olduğunu
söyleme hazzını da şurada bana yaşatın lütfen.
Hocam elbette o hazzı yaşamanız bizlerin de arzusu olmalı. Peki şu
soruya gelmek istiyorum. Toplumun sivilleşmesi konusunda ve hedef
kitleniz ölçeğinde katılımcılığı yeterince gerçekleştirebiliyor musunuz?
186
Bu bir yönüyle deminki sözlerimle bağlantılı bir soru. Üye sayısı sınırlı.
Devletten yaşamı boyunca hiçbir maddi destek görmemiş, alanında tek olan
bir dernek, destek görmediği içindir ki, insan kaynaklarını istediğince
geliştirememiş, toplumun sivilleşmesi konusunda katılımcılığı ne ölçüde
gerçekleştirebilir ki? Hele ki, sorunuzdaki, “hedef kitleniz ölçeğinde”
belirlemesi işi daha da içinden çıkılmaz duruma getiriyor. Tabii ki sorunuz
mükemmel ve geniş ufukları zorlayan ve olması gereken vizyonu çizme
olanağı veren bir soru. Ancak bu güzel soruya yanıtım o denli içaçıcı
olamayacaktır: Bugün için, tüm Türkiye'ye yaygın olan hedef kitlemiz
ölçeğinde hiçbir yerden sağladığımız düzenli bir desteğimiz yok sivil toplum
örgütü olarak.
Ayrıca, katılımcılığı gerçekleştirmek, yaşam içinde yoğun hizmet ve buna
koşut düşünce üretimi sağlamak, bunu disiplin altına almak ve tekrar hizmete
yöneltebilirsek, ancak bunun sonucunda sağlanabilir. SGDD'nin hizmetleri, düşünce üretimine verdiği katkılar dışında- somut fiili hizmet boyutunda,
Türkiye ölçeğinde sembolik kalır. O denli bir hizmet gereksinimi var ki Türkiye
ölçeğinde… Sorunuzun kestirme yanıtı: Hayır.
Hocam yanıtlar o denli samimi ve içten ki, hem karamsarlığı hem umudu
içinde birlikte barındırıyor. Örgütünüz içinde sorun analizi yapıyor
musunuz? Ve yeterli halk desteğiniz var mı? diye bir soru sormak
geçiyor içimden ama sanki SGDD için daha akademik, hatta daha
uzman destekli bir çalışma tarzı diye belki de sormalıyım!
Bu heriki sorunun yanıtı farklı ve kısa olabilir ve gene de anlaşılır olacaktır
sanırım. Örgütümüz içinde sorun analizi neden yapmayalım? Bunu
yapamazsak kendimizi üretemeyiz ki! Hele ki son aylarda dernek
bünyemizde oluşturduğumuz konuyla ilgili bir grup uzman arkadaşımızın
katılımlarıyla bir danışmanlar grubu oluşturduk. Düzenli olarak toplanıp yeni
gelişmeler üzerinde sadece analiz değil, sentezler de yapıyoruz kuşkusuz.
Yeterli halk desteği olabilir mi, halkın görmediği, tanımadığı bir sorun
alanında? Bu olanaklı değildir ve dünyanın hiçbir ülkesinde olanaklı değildir.
Yeterli halk desteğinden çok, anlamlı, düşünce ve hizmet üretimini
sağlayabilecek yeterli sayıda bir grubun desteği bize yetecektir. Buna da
herhalde halk desteği diyemeyiz. Uzman desteği, akademik destek ya da
gönüllü desteği diyebiliriz belki.
Peki İlhan Hocam, sığınmacılar ve göçmenler olayı artık doğrudan
devlet politikaları ile ilgili. Bu bağlamda, Devletin ya da resmi
kurumların örgütünüze bakışı nasıl? Devletle ihtiyaç halinde diyalog
kurabiliyor musunuz? Örgütlenme özgürlüğü ve serbest çalışabilme
konusunda engelleriniz var mı?
Devletin ya da resmi kurumların örgütümüze bakışı dönemden döneme
değişkenlik gösteriyor. İzlendiğinizi biliyorsunuz. Düşünceleriniz ve
187
çalışmalarınız, devletin ya da resmi kurumların istediği doğrultuda değilse,
farklı düşünüyorsanız, beklentilere uygun davranmıyorsanız örgüte bakışın
olumlu olmadığını düşünebilmek için özel bir çabaya gerek yoktur. O
noktada, enazından eskiden, denetleme kıskaçlarının sıklaştırıldığını
duyumsuyorsunuz.
Ele aldığınız konuda görüşleriniz devletin ya da resmi kurumların görüşleriyle
örtüşüyorsa devletin ya da resmi kurumların örgütünüze bakışının daha iyi
olacağını kabul edersiniz. Gene izlendiğinizi duyumsuyorsunuz ancak, örgüt
olarak pek fazla somut ilgiyle karşılaşmamaya başlıyorsunuz.
Bu konuda söylenmesi gereken genel doğru şudur. Devletle STÖ'leri
arasında karşılıklı güvensizlik ve iletişim kopukluğu çok uzun yılların
sorunudur. Sorunun nedeni bana sorduğunuz sorular arasında yeralmıyor;
bu nedenle o yönüne girmiyorum işin. Türkiye sivilleştikçe bu güvensizlik
ortadan kalkacaktır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarının temel özellikleri herkesçe
bilinmektedir. Sivil asker bürokrasinin, başka deyişle seçkinci asker sivil
aydınların hem düşünce, hem hizmet olarak yapılandırdığı Cumhuriyet
yönetiminde resmi kuruluşların sivil topluma bakışı herkesçe malumdur.
Toplumun sivilleşmesi uzun zaman istiyor. Toplumu ve sivil yapıları koruyucu
ve denetleyici otorite gözüyle algılayan bu yapının sivil toplumu
benimsememesi ve güvenmemesi de tarihsel bir evredir ve bu evrenin
kaçınılmaz olduğu kabul edilmelidir. Önemli olan, (a) sanayileşme, (b)
kentleşme, (c) ekonomik ve siyasal olarak dışa açılma, (d) ulusal ve
uluslararası iletişimin yoğunlaşması, (e) yönetim erkini buna uygun
örgütlenmesi, (f) dış kaynakların bu yöndeki müdahalelerine (AB, ABD) açık
olup olmama ve benzeri başka değişkenler yoluyla toplumbilimsel olarak
toplumda sivilleşme yaygınlaşacaktır. Türkiye bu aşamaya gelmiş
durumdadır. Toplumsal tarihsel olarak kanımca bu sürecin başlangıcındadır.
Bu süreç içinde Türkiye'de devlet ve resmi kurumların STÖ'ne bakışları da
değişecektir, değişmektedir. Kuşkusuz bu tek taraflı bir olgu da değildir.
STÖ'nin devlet ve resmi kurumlara bakışı da yukarıda belirttiğim
toplumbilimsel değişkenlere koşut olarak hiç de olumlu değildi. Kim haklıydı
kim haksızdı bu görüşmenin konusu herhalde bu değildir. Son dönemde, bu
değişkenlerin etkisiyle karşılıklı değişim başlamıştır. STÖ'ler de artık ille
muhalefet değil, işbirliği yollarını arama noktasında bulunmaktadır. Bu güzel
bir gelişmedir. Kuşkusuz, istenen, beklenen de budur, bu olmak gerektir.
Bakışlar, amaçlar, anlayışlar ve beklentiler kamu ve sivil kesimde
ortaklaştıkça geliştirilecek politikalar ve verilecek hizmetler de daha yaygın
ve etkin olacaktır.
Bu genel açıklamadan sonra sorunuza deneğimiz ölçeğinde somut yanıt
vermem gerekiyorsa, Devletin ya da resmi kurumların örgütümüze bakışı
derneğimizin içinde bulunduğu son dönemlerde, eskiye yönelik tek taraflı
kuşkular, küçük mevzi tıkanıklıklar hala görülmesine karşın çok olumlu ve işe
açık, işlevsel durumdadır. Gereksinim durumunda diyalog kurabilmenin
ötesinde işbirliğine girebiliyoruz. Bu, salt devletin bakışının değişmesi, güven
188
duyması ile ilgili de değildir. İçinde bulunduğumuz koşullar bir ortak paydada
buluşmayı ve karşılıklı desteği kaçınılmaz kılmaktadır. Bu saptamanın
temelinde de, yukarıda kısaca değindiğim tarihsel toplumsal koşullar
yatmakta; yani toplumbilimsel süreç işlemektedir. Bu süreç içinde her iki
tarafın da iyiniyetli olduğunu kabul etmek zorundayız.
Bu çizdiğim anlatımı doğru kabul edebilecek tarafsızlığı içimizde taşıyorsak,
SGDD olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, örgütlenme özgürlüğü ve serbest
çalışabilme konusunda da şu sıralarda hiçbir engelle karşılaşmadığımızı
söylemeliyim. Engeller varsa, mevzi engellerdir; daha fazla diyalog
kurulamamakla, ortak tartışma platformunda yeterince yeralamamakla ilgili
engellerdir ve bu engeller zamanla aşılmaktadır. Serbest çalışma konusu
bugünün genel sorunu değildir.
Gerek kendi alanınızla ilgili, gerekse alanınız dışı diğer sivil toplum
kuruluşlarıyla işbirlikleri (partnerlik) oluşturabiliyor musunuz?
Tıkanıklıklar var mı? Varsa nedenleri nelerdir?
Bu sorunuzu iki boyutuyla yanıtlamaya çalışayım. Önce olumsuz yanıttan
başlayayım. Alanımız dışındaki sivil toplum örgütleriyle işbirlikleri kurma
gereksinimi bugüne değin öne çıkmadı. Bunun bir nedeni, gereksinimin
ortaya çıkmaması ise, diğeri de kendi alanımızla ilgili STÖ ile iletişim
geliştiremiyoruz ki, diğer STÖ'ne zaman bulalım. Ancak, kendi alanımızla
ilgili sivil toplum örgütleriyle ilişki kurup ortak düşünce ve hizmet üretmeyi,
seçtiğimiz alanda başarılı olmanın gereği sayıyoruz. Gene de bu iletişimi
istediğimiz gibi kurup geliştiremiyoruz; itiraf etmeliyim. Birçok kez değişik
ortamlarda bir araya gelince buluşalım diyoruz, birbirimize gidelim, diyoruz;
ancak bugüne değin hiçbir STÖ ile bunu gerçekleştiremedik. Tekrar biryerde
karşılaşınca, buluşamadık, neden diye soruyoruz birbirimize, hep
zamansızlık sorunu öne çıkıyor. Birçok arkadaşımız iyiniyetli ve görüşmek
istiyor; zaman ayırma konusunda tıkanıp kalıyoruz. Bilirsiniz STÖ'de etkin
çalışanlar, iş üretenler birkaç kişi zaten. Bunların da hem ekmek kapılarında
çalışmaları, hem aynı kişilerin birkaç STÖ'ne parçalanmış olmaları ve hem
de yerlerine bir başkasının yollanması lüksüne sahip olunamaması gibi
nedenlerle zaman sorunu ciddi bir engelleme öğesi oluyor. Doğal ki bir de
büyük kentlerde, işten çıkıp evi yerine uzun yolculukla kentin başka
yerlerindeki toplantı yerlerine gidilmesi vs. büyük özveri gerektiriyor artık. Bu
da engelleyici.
Bu durum bir sorundur ve bizlere çok sıkıntı veriyor. Ev, işyeri ve gönüllü
çalışmak için gitmesi gereken STÖ'nün adreslerinin birbirine uzak olması
insanı çaresizleştiriyor. Uzun süre dayanamıyorsunuz. Bu sorun nasıl
aşılabilecek bilemiyorum gerçekten. Bir de gönüllülük ruhunun ortadan
kalkmış olması, herkesin bir gelir sağlamak için STÖ'ne gelip gitmeye
başlaması gerçek gönüllüleri de bir gün geliyor bezdiriyor. Bir süre sonra
umduğu parayı alamayacağını anlayan gönüllünün gönüllülük gösterisi de
189
bıçakla kesilir gibi bitiyor ve ortadan kaybolunabiliyor. Para beklentisi ve
ödemesi gönüllülüğü herkeste derhal bitiriyor. Bunda, AB'nden alınan
projelerin etkisi de var, toplumsallaşmanın bu tarihsel sürecinde yaşanan
bireyselleşme/kentleşme olgusunun dayanışma ve gönüllülüğü iğdiş
etmesinin etkisi de…
Bu olumsuz yanıttan sonra olumlu bir yanıt da vermek istiyorum. SGDD
olarak daha 2000'li yılların başında gerçekleştirdiğimiz, bir süre
sürdürülebilen ve anlaşılabilir nedenlerle sonaeren “Mülteci Platformu”
girişimimiz vardı. Beş STÖ zaman zaman bir araya gelerek düşünce
paylaşımı ve beyin fırtınası yapıyorduk. Bu düşüncemizi yeniden
uygulamaya koymak istedik ve düşüncemizi konu ile ilgili 15-20 STÖ'nün
bulunduğu birkaç ortamda açıkladık. Kimse karşı çıkmıyor, herkes bu düzenli
görüşmelerin yararına ve önemine inanıyor, ancak, yukarıda sayılan ve
sayılmayan nedenlerle olacak, hala bir araya gelmeyi gerçekleştiremedik.
Bunda, bir araya gelip havanda su dövüyoruz umutsuzluğunun ya da
kanıksamışlığının da etkisi var mı bilmiyorum. Ancak, şunu biliyorum ki,
birçok arkadaşımız bunu istiyor ve ancak gerçekleştiremiyor. Bir sıkıntı var.
Nasıl aşarız? Birbirimize sorarak çözümler üretmemiz gerek.
Şunu yapabiliyoruz: Bir iki STÖ ortak bir konuda randevulaşıp
görüşebiliyoruz. Bu da daha çok alınmak istenen bir proje üzerinde oluyor ve
tekil kalıyor.
Mülteci Platformunu mutlaka geliştirmenin yolunu bulmak zorundayız. Şu
söyleyeceğimin sadece bir niyet olduğunu biliyorum ama, söylemeliyim: Az
sayıda da olsak biraraya gelerek ortak aklı yaratmalı ve geliştirmeliyiz.
Projeler bazında, ortaklık (partnerlik) oluşturabiliyoruz. Ne kadar sürüyor bu?
İlkeler ve ülküler ortaklığında sürmüyor da, projelerin varlığı süresince
sürüyor. Bunu söylemeliyim.
Hocam hazır projelerden söz etmişken şu AB mevzuuna gelelim. 17
Aralık 2004 itibariyle oluşan Avrupa Birliği süreci çerçevesinde; Avrupa
Birliği Türkiye'deki sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili olarak bir
fırsat yaratabilir mi?
Yaratabilir mi diyorsunuz, bence yarattı bile. 17 Aralık 2004 itibariyle yarattı.
Müzakere tarihinin belirlenmesi, örneğin bizim derneğin ilgi alanı için
konuşacak olursak, AB kazanımlarına (müktesebatına) uyumlu sığınma
yasasının çıkarılmasını öncelediği için hem dernek olarak biz, hem ilgili diğer
kuruluşlar bu konuda çalışmalarımızı hızlandırdık. Biliyorsunuz, Türkiye'nin
bugün dayandığı sığınmacı mevzuatı TBMM tarafından onaylanmış olan
1951 yıllı Cenevre Sözleşmesidir ile 1994 yılında çıkarılan bir yönetmeliktir.
Sığınmacı konusunu ve sürecini belirleyen bir yasa yok Türkiye'de. Bu
yasanın çıkarılması gerekiyor. AB'ne giren tüm ülkeler, Yunanistan,
Bulgaristan da içinde, bu yasayı çıkartılar. Türkiye, üzerinde çalışıyor. Bu
190
Konuda zaman zaman seminerler, kamu sivil paydaşlığında toplantılar
yapılıyor.
Ancak, bizi üzen, bu tür toplantıların daha çok BMMYK'nın (Birleşmiş Milletler
Mülteciler Yüksek Komiserliği) gibi başka örgütlerin girişimleriyle
gerçekleşebilmesi. Gönül ister ki, konuyla ilgili kamu ve sivil paydaşlar
birbirini davet etmeyi başararak bir araya gelebilseler ve kendi iradeleriyle bu
çalışmaları ortak yürütebilseler. herşeye karşın ve istenildiği kadar hızlı
yürümese de gelişmeler var. Sivil toplumla kamu makamları arasında
karşılıklı anlayışa dayalı bir işbirliğinin ortaya çıktığını gördükçe insan
seviniyor. BMMYK gibi uluslararası kurumların “kapasite geliştirme”
söylemiyle, ilgili STÖ'leri bir araya getirme çabaları kuşkusuz çok olumlu ve
gerekli, ancak, bu kapasite geliştirmeyi biz, STÖ'leri kendi potansiyelimizle
yapabilecek durumda olsak çok daha iyi olacak. Bu noktada değiliz henüz
maalesef. O zaman da diyorsunuz ki, demek ki, Türkiye'de sivil toplum
örgütlerinde kapasite geliştirme sıkıntısı var ki, harekete geçiren güç biz
olamıyoruz. Bu toplantıları bir uluslararası kurum önayak olup yapıyorsa,
demek bu noktadayız, buna gerek var ve doğru yapıyor. Ne diyeceksiniz, bu
girişimleri de, sorunuzdaki gibi, bir fırsat olarak görmekten başka?
Ancak, inanıyorum ki Türkiye'deki STÖ'leri bu aşamaları birgün aşarak kendi
ayakları üzerinde duracak konuma gelip, deneyim kazanıp çok isler
başaracaklar.
İlhan hocam son sorumu izninizle sormak istiyorum. Geçmişle
kıyasladığınızda bugün sivil toplumculuğu nasıl görüyorsunuz? Nasıl
değerlendiriyorsunuz? Sizce Türkiye'de sivil hayat bugün itibariyle ne
durumda?
Kim ne derse desin, geçmişle kıyaslandığında, hem sivil toplum
örgütlenmelerinin, hem sivil toplumculuğun daha bir ileri bir noktada
olduğunu görüyorum. Neden?
Bir: Sivil girişimler daha sivil bir bilinçle algılanabiliyor. Bu sivil bilinç şundan
önemli. Eskiden sivil bilinç dendi mi, otomatikman muhalefet olma gibi
algılanıyordu. Eskiden demokratik kitle örgütleri olarak adlandırılan bu
örgütlenmeleri özellikle resmi otorite muhalefet olarak görüyordu ve
gelişmeler de o yönde oluyordu.
İki: Kamu gücü, sivil örgütlenmeleri, eski yıllara göre, daha bir kabul etme
noktasındadır. Liberal ekonomide yeralan “girişimciliği” (müteşebbis) çok
uzun süredir anlayan ve destekleyen devlet otoritesi artık yavaş da olsa
ekonomik değil sosyal boyutlu “sivil girişimciliği” (sevmediğim bir terim de
olsa, insiyatif denilen…) benimser noktadadır.
Üç: Eskiden Devlet, devleti salt bürokratların koruduğunu, halkın iyiliği için
salt kendilerinin sorumlu olduğunu düşünürler, kamu görevlileri dışında
herkesi Devlet için potansiyel tehlike olarak algılarlardı. Bu bakış karşısında
kalan sivil girişimler (eskiden demokratik kitle örgütleri denirdi) de
191
otomatikman karşı tavır alır ve bodoslamasına bir muhalefeti sivilliğin özelliği
olarak görürlerdi.
Dört: Örgütlenme temelinde sivil girişimler, yurtdışı bağlantıları geliştirmeye
başladılar. Efendim, AB bunu bilerek yapıyor, yok, ABD'nin farklı amaçları
var, konu bu değil, ama gerçek bu. Yurtdışından gelen bir düşünce kaynağı
ve parasal kaynak var ve bu kaynaklara açılmak istiyor STÖ'leri. Bu da sivil
anlayışı geliştiriyor, sivilleşmeyi hızlandırıyor. Karşı olanlar da benimsemeye
başlıyorlar bunu ve hala karşı olanlar nicelik bağlamında küçülerek, kıyısal
(marjinal) kalıyorlar.
Beş: 2004 yılının Kasım ayında çıkarılan yeni Dernekler Yasası, dernekleri,
istendiği kadar olmasa da, resmi otoritenin karşısında oldukça rahatlatmıştır.
Birçok gerilim yaratan ayrıntı ortadan kalkmıştır. Bu rahatlama resmi
otoritenin de rahatlamasına yol açacaktır. Bu gelişme de, zaman içinde, hem
devletin sivil örgütlenmelere bakışını yumuşatacak hem de sivil toplum
girişimlerine ivme kazandıracak, özdenetimlerini arttıracaktır.
Altı: Bilgi ve Belge Edinme Yasası, yavaş da olsa devlet aygıtının sivil
anlayışa bürünmesine kapı açıyor, açacak. Sivil toplum devletten bilgi istiyor
ve alıyor, alacak. Eskiden en güncel bilgi bir kişinin anlayışıyla devlet sırrı
diye söylenerek verilmeyebiliyordu. Şimdi kamu yönetimi de anlayış olarak
sivilleşme sürecindedir. Birkaç kuşak sonraki kamu görevlilerinde yurttaşın
istediği bilgi neden verilmesin ki anlayışı yalın bir doğru durumuna gelecektir.
Yedi: Kuşkusuz, beğenelim beğenmeyelim, bu -olumlu- açılımlar AB'nin
getirdiği ölçütler ve dayatmalar sayesinde olmuştur, olmaktadır. Keşke
toplum bu açılımı kendi dönüşüm süreci içinde kendi yaratabilseydi. O
tarihsel-toplumsal evrede değil toplumumuz demek ki. III. Selim'den bugüne
değin tüm reform hareketleri Avrupa kaynaklı olmuştur; bugün de öyle. Bu
ekonomik yapıdan çağdaş bir toplumun yaratılması, kendi iç dinamikleriyle
olamıyorsa, dışardan alım yoluyla ilerlemeler etkili olacaktır. Burada sıkıntı,
yurtdışı kaynaklı üstyapısal değişim dayatmaları toplumun altyapısı, yani
ekonomik yapısı da buna uygun değilse ya da hızla uygunlaştırılmazsa aynı
III Selim'de ve Osmanlı'daki diğer ıslahat hareketlerinde olduğu gibi, ters
tepmelerin yaşanabilme olasılığıdır. Kuramsal olarak böyle bu. Ancak, kişisel
kanım odur ki, zorlu dönemeçlerden geçeceğiz, zorlanacağız, ve toplum bu
sivilleşme girişimlerini artık itmeyecek, kendisini bu yeniliklere bu kez
hazırlayacaktır. Ekonomi bunu sağlayacak yapıda gibi geliyor bana.
Bugün yapılamayan şudur: STÖ'ler siyaset alanında da görüş üretip çözüm
önerileri sunabilmeliler. Ancak, 12 Eylül darbesinden sonra depolitize edilen
gençlik ve sivil toplum örgütlerine siyasi düşünce açıklama yasağı sivil
toplumdaki siyasal düşünce açıklama, çözüm üretme potansiyelini de
yaygınlaştırarak iğdiş etti. Şimdi bunu istemleyen de yok artık, belirli ve dar
çevrelerin dışında. Oysa STÖ'leri Türkiye'nin sorunlarına, tamam, diyelim ki
seçtikleri ilgi alanının içinde, sürekli görüş üretip partilere görüş kaynağı,
hükümetlere baskı öğesi olabilirler.
Oysa bu dönemde yaygın olarak istenen, bol paralı bir proje elde ederek,
192
derneği ya da vakfı ayakta tutmak ya da zengin bir iş potansiyelinin içine
sokmak. Bu modelde de gönüllülük aksamaya, giderek yitmeye başlıyor,
birkaç ücretli elemanla STÖ çalışmaları sürdürülüyor. Kaçış yok; herhalde
buna alışacağız.
Son söz olarak şunu belirtmek istiyorum: Sivil yaşam kendisini dayatmaya,
resmi otorite bu yeni gelen modeli benimsemeye başlamıştır. Resmi otorite
ile sivil örgütlenmeler arasındaki güvensizlikler, buzlar eriyecektir. Bu zaman
ister. Karşılıklı anlayış ve diyalog ister. Halksız devlet olmadığını herkes
benimseyecektir. Halk kamu örgütlenmeleriyle birlikte toplumun
kalkınmasına katkı verecek ve mutlu olacaktır. Sivil yaşam gelişecektir.
Bunda STÖ'leri önemli rol oynayacaklardır. Kendileri gelişerek toplumu
geliştireceklerdir. Toplum örgütlenerek sivilleşecektir. Kamunun sivil yaşama
bakışı da sivilleştikçe kamu otoritesi içsel gerginliğini bırakacaktır. Bu da
toplumsal yaşamın topyekun hem daha üretken, hem daha gerilimsiz olması
sonucunu doğuracaktır. Türkiye kazanacaktır.
*Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği (SGDD)
Association for Solidarity with Asylum-Seekers and Migrants (ASAM)
Prof.Dr. İlhan Tomanbay-Başkan
Atatürk Bulvarı 105/903, Sanlı Han, Yenişehir
TR-06650 Ankara
Tel
: 0312.425 55 96
e-mail : [email protected]r
URL
193
: www.sgdd.org.tr
Sivrice Hazar Gölü ve Çevresini Koruma, Yaşatma
Derneği (HAGÖK-DER)*
Veysi Arslan-Başkan
Fethi Aydın-Eski Başkan (Gezin Belediye Başkanı)
Diyorum ki önce Hazar Gölü Koruma ve Yaşatma Derneğini tanıyarak
başlayalım. Ne zaman ve hangi amaçla kuruldu. Derneğiniz neler yapar
Veysi bey?
Veysi Arslan: Derneğimizin kısa adı HAGÖK-DER'dir. Derneğin kuruluşu
ihtiyaca binaen oluşmuştur. Korunacak olan bir değer vardır. Ve bu değerle
ilgili olarak da kurulmuş bir sivil toplum örgütüdür. Kurulduğu 2000 yılından
bu yana çeşitli çalışmalar yürütmüş bir derneğiz. Şunu rahatlıkla ifade etmek
mümkün ki; derneğin çalışmaları sayesinde bugün artık Hazar Gölü basit bir
su birikintisi olarak görülmüyor. Artık Hazar Gölü bir insanlık değeridir. Bu
konuda ortak bir fikir oluşmuştur. Dolayısıyla gerek bölge insanı, gerekse
çevre ile ilgilenenler, ayrıca merkezi yönetimler bu konuda daha duyarlı bir
hale gelmişlerdir. Ama yine de
arzulanan noktada olduğumuzu
söyleyemeyiz.
Bilindiği üzere Hazar Gölü Tektonik (çöküntü) bir göldür. Geçmişte
çevresinden yararlanılan bir göl, bir su birikintisi gibi algılanmıştır. Ancak
sonradan durum değişmiştir. Bugün çevresinde 1000'in üzerinde yazlık
konutlar, balıkçı barınakları var. Biri ilçe olmak üzere iki belediyeliğimiz, ve
onlarca köyümüz var. Gezin ve Sivrice belediyeleri de göl kıyısındadır.
Şimdi asıl sorun şu: Hazar Gölü bu doğal hali ile duruyorken bir süre sonra
elektrik üretmek amacıyla önce devlet, daha sonra da özelleştirme idaresi
1996-98 arasında Bilgin Elektrik Şirketi ile sözleşme imzaladı. 1998'de
özelleştirme İdaresi ile sözleşme imzalanınca elektrik üretimi başladı. Ve
elektrik üretiminin başlamasıyla birlikte de Hazar Gölü'nde su kaybı da
başladı. Çünkü su çekilerek elektrik üretiliyor. Tabii ki su çekilerek elektrik
üretilirken de doğal varlık yok oluyor. Önemli bir doğal ve kültürel miras olan o
büyük güzellik, doğa harikası yok edilmeye terk ediliyor.
Dolayısıyla aslında gölün değeri bu tahribatla birlikte ortaya çıkıyor. Bölge
insanı yazın, ya yaz boyunca ya da günübirlik olarak göl ve çevresini
kullanıyor. İşte bu denli yoğun ve yaygın kullanılan bir alanı insanların elinden
almak istiyorlar. İşte tam da bu aşamada insanların göle bakışında farklı bir
perspektif ortaya çıkıyor.
Fethi Aydın: Biliyorsunuz ben yakın zamana kadar derneğin başkanıydım.
Gezin Belediye Başkanı olduktan sonra görevi Veysi Bey'e bıraktım. Ama
Belediye Başkanı olmam derneğin aktif üyesi olmamı engellemiyor.
Dernek hangi ihtiyaçtan doğdu? Göl 1980'lerden sonra ciddi bir turizm değeri
olarak ortaya çıkmıştı. 1980'lerden önce de gölden enerli üretiliyordu. Ama
194
turizm değeri olarak da önemseniyordu. Ama 80'lerden sonra asıl turizm
değeri anlamında ciddi ölçülerde boyut kazandı. Dolayısıyla turizm yönü gölü
çok daha fazla öne çıkardı. Özellikle 1990'lı yılların ikinci yarısına
geldiğimizde artık gölün kıyısında binlerce yazlık oluşmaya başlamıştı. Ve
derneğin kurulma süreci de işte bu yoğunlaşmadan sonraya denk gelir.
Turizm ve kullanım değerleri elden gitmeye başlayınca sıkıntılar boy
göstermeye başladı. Tatil yapmak, dinlenmek için de insanlar giderek
yoğunlaşan bir taleple gölü ve çevresini kullanmayı sürdürdüler. Ama bir
taraftan da elektrik enerjisi üretilirken gölde su kaybı da başladı. Kıyılar
bozuldu. Bataklıklar sazlıklara oluşmaya başladı. Su kalitesi giderek
bozuldu. Göldeki mavi bayrak kaybedildi. Kirlenme başladı. Ama asıl en
büyük tehlike de su kaybı ile başladı.
Ve insanlarda göl elden gidiyor, mantığı oluşmaya başladı. Kirlenme ve su
kaybı 2002'ye geldiğimizde kimi kıyılarda yatay olarak 400-500 metreye
varan su çekilmelerine neden oldu. İşte tam da bu aşamada gölü korumanın
bir yolunun bulunması gerektiği ortaya çıktı. Bizden önce arkadaşlarımız bu
süreci başlattı. Sonra bizler de müdahil olduk. 2002'de biz yönetime geldik.
İşte şimdi de gördüğünüz gibi arkadaşlarımız sürdürüyor. Tabii ki derneğin
çalışmaları da çok önemli sonuçlar doğurdu.
Hazar Gölü Koruma Derneğini bir sivil toplum kuruluşu olarak nasıl
tanımlıyorsunuz? Bu kuruluş süresince dernek gerçekten misyonuna
uygun davranabildi mi? İsterseniz bu soruma katılımcılık ve halk
desteği boyutunu da ekleyebilirsiniz?
Veysi Arslan: Sivil toplum örgütleri gerçek anlamda sivilleşme eğilimi
gösterdiklerinde sivil toplum örgütü olurlar. Biz Hazar Gölü Koruma
Derneğinin faaliyetlerini 2002-2003'te yoğunlaştırdık. Özellikle 2003'te
Elazığ'daki sivil toplum örgütlerinden 70 tanesiyle, sonra da Diyarbakır'dan
aynı desteği alarak çok aktif bir şekilde kamuoyunun karşısına çıktık. Bana
göre 3-4 yaşlarındaki çocukların sürekli olarak “Hazar Gölü Ölmesin” , “Hazar
Gölü Mavi Kalsın” sloganlarını dillerine dolamaları bir STK olarak bizim kendi
misyonumuza uygun olarak gösterdiğimiz başarının, gayretin ifadesidir.
Ama gerçekten hedefe ulaşılabilmiş midir? Diye de sorulabilir. Elbette ki
hayır. Buralarda hala toplumda çevre bilinci yeterince gelişmemiştir. İnsanlar
hala çevreyi hoyratça kullanmaktadır. İnsanımız maalesef bu eğitimi
alamamıştır. Bir yerde de bu türden çevreci faaliyetlere insanımız yeterince
duyarlı değildir. Öte yandan resmi yöneticiler, gerek Vilayet bazında, gerekse
ilçe yönetimindeki insanların sivil toplum örgütlerine bakışları halen
tartışmalıdır. STK'ların çalışmalarında başka şeyler aranıyor. Dolayısıyla bu
STK'ların tam anlamıyla sivilleşmelerini istemiyorlar. Böyle bir engel de var.
195
İhtiyaç halinde devlet kurumlarıyla diyalog geliştirebiliyor musunuz?
Diyalog kurulamıyorsa engeller nelerdir? Katılımcılık ve halk desteği
mevzuu da dahil edilebilir.
Fethi Aydın: Aslında sivil toplumculuk anlamında dernek bir zoru başardı.
Elazığ'daki bütün sivil toplum örgütleri, sendikalar, ve dernekler bir araya
geldiler. Bu önemli bir gelişmeydi. Örgütlenme ihtiyaçtan doğdu. Ve ilk kez bir
araya geliniyordu. Açıkçası Elazığ bu kabil işlere pek alışkın da değildi. Sağ
olsunlar bir çok sivil toplum örgütü temsilcisi arkadaşımızın duyarlığını
yaşadık. Çok sevindiriciydi. Çok kısa sürede Hazar Gölü sorununda bir araya
gelindi. Birlikte bir çok etkinlikler yapıldı. Basın açıklamaları, protestolar,
çevre günü, yürüyüşler yapıldı. Bu birlikteliklerin ciddi bir ses getirisi oldu.
Belki o ana kadar çevreye karşı çok bilinçli şekilde duyarlı davranmayanlar,
sorunun ciddiyeti karşısında ilgi duymaya başladılar. Elazığ kamuoyunda
ciddi bir duyarlılık oluştu. Herkes “Aman gölde neler oluyor?” demeye
başladı. Sanırım bu yönüyle katılımcılık anlamında çok zor bir işi de başarmış
olduk.
İşin resmi boyutunda aynı duyarlılık oldu mu? diye sorulabilir. Maalesef
olmadı. Demokrasi kültürümüz o konuda çok yeterli değil. Devletin ya da ilgili
resmi organların sivil toplum örgütleri ile bu anlamda sorunun çözümünde
bazı şeyleri paylaşması, birlikte davranması, hatta STK'lardan yararlanması
çok alışıla gelmiş bir durum değil. Dolayısıyla onlardan arzu ettiğimiz ilgiyi
pek de göremedik. Çok kapalı durmasalar da; başlangıçta bakalım, edelim
dense de, yakınlık gördüğümüzü de söyleyemem.
Ama daha sonra İl Çevre Birliği ile, Çevre Bakanlığının ilgisi biraz daha arttı.
Çevre, Kültür, Turizm, Bayındırlık, DSİ ile birlikte Valilik dahil toplantılar
yapıldı. Görüşler tartışıldı. STK'ları temsilen de katılımlar oldu. Biz de dernek
olarak katılım sağladık. Ne yapabilirizi tartışıp konuştuk. Ama çok somut
sonuçlar henüz alınabilmiş değil. Bir çaba da var tabii.
Veysi Arslan: Şimdi bu işin tabi bir de üniversite boyutu var. Tabii yine de bu
sivil toplum örgütlerinin gayreti ile oldu. Fakat Fethi Hocamın da dediği gibi
henüz istenilen sonucu alamadık. Herkes bir sorun olduğunu biliyor. Hatta
sorunun çözümünü de biliyor. Pek çok panel, pek çok bildiri, pek çok etkinlik
de var. Yapılıyor, yazılıyor. Ankara'da Elazığ Kültür ve Tanıtma Vakfı'nın
katkıları da var. Parlamenterler meclise soru önergesi de verdi. Tabii bizim
derneğin çabası sonucu oldu bu. Fakat maalesef henüz sonuca gidemedik.
Yani öyle anlaşılıyor ki; rant odakları çok daha örgütlü. Ve çok daha
güçlü gibi mi?
Cevap : Veysi Arslan: İşin gerçeği şu: Hazar Gölünden şu anda çok güzel çok
tatlı paralar kazanılıyor. Bu tatlı parayı kazanan şirket bazı yerlere de bir
miktar kullandırıyor her halde. Gerçeği bu! Benim şahsi kanaatim de bu!
196
Dolayısıyla burada kazanılan bu güzel para her halde bazı yerleri de
susturuyor. İşin gerçeği bu. Yoksa geri dönüp işin hukuki boyutuna bakıyoruz.
Uluslararası sözleşmelere aykırı, Türkiye'deki Çevre Hukukuna aykırı, Kıyı
Koruma Kanununa aykırı. Yani akla gelecek her şeye aykırı. Zaten akla da
aykırı. Ama şirketle yapılmış bir sözleşme de var. Kimseler de bu sözleşmeyi
iptale yanaşmıyor. Yani savcı harekete geçmiyor. Parlamentoda iki defa
konuyla ilgili çaba içine girilmiş sonuç alınamamış. Dava açıyoruz, sonuç
alamıyoruz. O zaman nedir bu? Demek ki bir şeyler var!
Fethi Aydın: Özellikle Çevre Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Kanunu bu konuda o kadar açık ve net ki! Tabii ki doğal varlıkların korunması
anlamında. Ya da 1994 yılında alınan bir kararla uluslararası anlamda
korunması gereken bir sulak alan Hazar Gölü. Çevre Bakanlığınca bu böyle.
Bütün bu bağlayıcılıklara rağmen gerçekten de kanunların işlemesi
anlamında somut bir şey yok. Ya da ilgili bakanların resmi kurumların bu
sözünü ettiğimiz yasaları, hukuku işletme anlamında hala ciddi bir çabaları
yok. Bu nedenle biz işi bir de adli boyuta taşıdık. Sivil toplum örgütleri ile
beraber, yatırımı olanlarla, yazlıkçılarla, bireylerle beraber adli organlara
taşıdık.
Bilirkişiler yoluyla gölde oluşan hasarı, tahribatı tespit ettik. Ardından da
Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunduk. Sözünü ettiğimiz yasal
mevzuatın devreye girmesi ya da bunun uygulayıcılarının bir şekilde
harekete geçmesini sağlamak için hızlandık. Henüz başlangıç
aşamasındayız. Umarım sonuç alacağız.
Ayrıca yeni bir çabamız daha var. Aynı zamanda idari yargıya da taşınıyoruz.
Kimi görüşmelerimiz var. Biz derneğin dışında göl kıyısındaki bir belediye
olarak da tarafız. Çıkarlarımızı korumak istiyoruz. Dernek ve STK'ların
birlikteliği ile tabii. Çok yönlü olarak bütün kanalları kullanıyor ve yargıda da
çözüm aramaya çalışıyoruz.
O zaman şu soruya gelelim derim. Gerçi konuşmalarınızın içinde Elazığ
ve Diyarbakır'da konu ile ilgili ciddi bir sivil toplum mutabakatının da
oluştuğundan söz ettiniz. Ama bu yaptığınız çalışmalar esnasında kalıcı
partner ilişkileri gelişti mi? STK'lar arasında tabii! HAGÖK-DER ile
birlikte diğer STK'lar arasında kalıcı ortaklıklar var mı?
Veysi Arslan: Şimdi sayın başkan Fethi Hocamın da belirttiği gibi bizim Elazığ
insanı bu tip çalışmaya ve bu tip tepkiye pek alışık değildi. Fakat 2003'te çok
güzel bir örgütlenme oluştu. Bu gerçek manada 70 dolayında sivil toplum
örgütü, sendikalar, meslek odaları, siyasal partiler de katıldı bu STK'lar
birlikteliğine. Ben bu şehirde Elazığ'da 50 yaşıma geldim. Görmediğim ve
tanık olmadığım bir şeyle tanıştım. İşte bu tanıştığım mucizeyi HAGÖK-DER
başardı. Ve halen de bu beraberlik devam ediyor. Bu sene de yine 2005 yılı
programımız ne olacak diye hep beraber toplandık. Çalışma sistemimiz
197
şöyle; Hem Elazığ kamuoyunu ilgilendiren özeldeki sorunlar, hem de
geneldeki sorunlar için kararlar alıyoruz. Genel sorunlara bir örnek verirsek,
Tsunami depremi ile ilgili hemen bir dönem başkanı seçtik. Mesela bu sene
dönem sorumlusu Elazığ Barosu oldu.
Şimdi şu soruyla devam edelim derim. Çevre ve Kültür değerleri ile ilgili
alan, Avrupa Birliği çalışmaları içerisinde çok ayrıcalıklı bir yer işgal
ediyor. Buradan yola çıkarak sizce 17 Aralık 2004 Avrupa Birliği süreci
sivil alanla ilgili yeni açılımlar yaratabilir mi?
Veysi Arslan: Bu konuda şunu söylemek isterim ki, AB'ye geçiş süreci ile
Türkiye'de pek çok yeni konu, yeni alan insanların önüne sunuldu. Yani
bugüne kadar sanki biz insan değildik. Daha yeni farkına varıldı! Ya da
bugüne kadar bahsedilen değerler sanki bilinmiyordu da yeni keşfedildi gibi.
Aslında bir anlamıyla bu hayırlı bir gelişme. Gerçi biraz zorlamayla oluyor
ama olsun. İnsan olduğumuzun hatırlanması, insanların ortak paydasında
olan değerlerin anlaşılması çok iyi bir gelişme. Ben Avrupa Birliği süreci ile bu
işin daha da iyi bir yola gireceğine gerçekten inanıyorum. Belki bizim
toplumumuzun içsel dinamizmiyle değil de, birazcık baskı ile olacak. Ama
olsun diyorum. Neticede çevre duyarlığı yerini bulacak. Bu bir gerçek.
Türkiye hukukunun cevap vermediği/veremediği yerde konuyu uluslararası
hukuka götürme hakkımız var. Biz bu konuda öncelikle Türkiye hukukunu
kullanacağız. Sonra da gerekirse dışarıya gideceğiz.
Fethi Hocam heyecanınızı görüyorum. Ve mutlaka Veysi Beye
eklemeleriniz olacak ama, isterseniz şu sorumla birlikte yanıtlayın veya
ekleyin. Siz geçmişten beri sivil alanla ilgilisiniz. İşte şimdi de sivil
hayatın bir başka boyutu olan Belediyeciliği hem de başkan olarak
yapıyorsunuz. Geçmişte bir dönem daha Gezin ilk belediyelik
olduğunda da başkanı sizdiniz ben bilirim, dostluğunuza sığınarak.
Geçmişle kıyasladığınızda sivil toplumculuğu nasıl görüyorsunuz?
Sizce Türkiye'de sivil hayatın hali pür melali ne durumda?
Fethi Aydın: Daha iyi durumda olduğumuzu söylemek mümkün. Gerçekten
bugün itibariyle Elazığ'da böyle bir birlikteliği başarmış olmak bile hepimizi
müthiş heyecanlandırıyor. Umutlandırıyor da!
Bu tabii AB sürecinden sonra bir çok konuda, özellikle de çevre konusunda
çok iyi gelişmelere gebe. Şuna inanmak istiyorum. Yasal mevzuatın daha
hassas uygulanacağı yönünde ciddi beklentiler var. Resmi kurumlarla ilgili bu
manada ciddi eksiklikler vardı. Kıyı Kanununu işte herkes biliyor. Ama aynı
zamanda Kıyı Kanununa aykırılıkları da herkes görüyor. Ama Kıyı Kanunu
işletilemiyor. Çevre Yasası ile de aynı durum söz konusu. Uygulayıcılarda
problem var. Umuyor ve diliyorum ki, AB sürecinden sonra bunlar çok daha
ciddi şekilde ortaya çıkacak. Ya da uygulanmazlık edilemeyecek. Çünkü
198
sonuç olarak bu anlamda ciddi bir bilinç de oluştu. İnsanlar da bilinçli ve
duyarlı.
Zaten somut verilere de ulaşıyoruz. Gelişmeler de var. Özellikle gölde kirlilik
önleniyor. Çevre temiz tutuluyor. Geçen yıl valiliğin önderliğinde belediyeler
de katılarak Hazar Gölü Mahalli İdareler Birliği kuruldu. Bu birlik yoluyla
geçtiğimiz yıl günü birlik katı atık toplandı. Çok ciddi bir gelişmeydi ve ilk kez
yapıldı. Bu da elbette derneğin yarattığı duyarlık sayesinde oldu.
Bunlar ciddi adımlardı. Şimdi bu yıl bununla ilgili adımlar biraz daha
genişleyecek. Aynı şekilde yapılaşma ilgili çok daha duyarlı davranılıyor.
Keyfiyet artık yok. Ciddiyet var. Belki de en zayıf olduğumuz ya da
gelişmelerde en geri kaldığımız nokta suyun çekilmesi, azalması konusuydu.
Ama en can alıcı sorun da bu sanırım. Belki de derneğin de varlık nedeni
bu mevzu! Değil mi Fethi Hocam?
Fethi Aydın: Evet. En can alıcı olanı da o. Geçen yıllarda olduğu gibi şirket de
talan edercesine gölden su çekemiyor. Şirket de acaba bu insanların tepkisi
niye demeye başladı. Şimdi şirket kendini savunmaya başladı. Kendini
savunma anlamında kendine gerekçeler arayışına girdi. Çünkü oradaki
tahribatı herkes görüyor artık. O da, yok ben tahrip etmiyorum diyemiyor.
Dolayısıyla bu baş sorun biraz zamanımızı alacak ama aşacağız. Suyu belli
bir kodun altına düşürmemeyi şirket kısa vadede dikkate almak zorunda
kalacak. Suyun 1241'ler kodunda tutulması demek hiçbir sorunun
yaşanmayacağı anlamına geliyor.Herkes rahatlayacak. Sözleşmede asgari
işletme kodu olarak 1234,5 olarak belirlenmiş ama, 1237'lere gelindiğinde
görülmüş ki ciddi çevresel tahribatlar yaşanıyor. O nedenle biz sözleşmedeki
1234'ler kodunu düşünmek dahi istemiyoruz. Ve yeniden 1241'lere dönmek
istiyoruz.
Son soruma gelmek istiyorum. Türkiye'de sivil hayatın bugün geldiği
noktayı Veysi Hoca sizden dinleyelim mi? Tabii Fethi Başkanın
ekleyecekleri varsa onları da elbette!
Veysi Arslan: İtiraf edeyim ki geçmişteki kadar dertli değiliz. Bazı somut
başarılarımız ortada. Bunun en güzeli de şu ki lokal olarak 2000 yılına göre
daha iyi durumdayız. 2000'de insan sağlığı açısından girilemez denen göle
artık girilebiliyor. Çok karamsar bir noktada değiliz. Sivil toplum örgütleri
birlikteliğiyle aştık. Elazığ Sağlık Müdürlüğü sudan aldıkları örneklerle
kesinlikle göle girilemez diyorlardı. 2004 yılında yeniden uluslararası
standartları yakaladık. Bu çok sevindirici bir olay.
Yani Hazar Gölünde bir zamanlar dalgalanan mavi bayrak yine alınacak
gibi mi?
199
Veysi Arslan: Şu anda başvurumuzu yapmış bulunuyoruz. Mavi bayrak'ı
alma aşamasındayız. O bir semboldür. Ama alınacak. Mesela bir ilçenin
kanalizasyonu aleni olarak göle akıyordu. Şimdi artık öyle bir olaya yok.
Çevre sitelerinin tümünün artık arıtması var. Kesinlikle artık göle zararlı bir
akıntı yok. Niye böyle oldu? Çünkü artık insanlar bilinçli. İnsanlar duyarlı ve
tavır alıyor. Tepki gösteriyor. İnsanların duyarlı olması ister istemez
yöneticileri de kamçılıyor. Hazar Gölü'nde bir diğer önemli problem erozyonla
gelen mil. Bu da sorun. Ve bunun için de bölgenin tümüyle ağaçlandırılması
lazım. Bunun için de dernek olarak çalışmalarımız sürüyor. Genel bir çevre
politikasına ihtiyaç var. Su eksilmesini de çözersek bundan sonra bir
problemimiz kalmayacak.
HAGÖK-DER modelinden yola çıkarak bakarsak 2003 Temmuzundaki
eylemimizden sonra benim Elazığ dışında yaşayan 4-5 yaşlarında
yeğenlerim var. İzmir ve İstanbul'da yaşıyorlar. Telefonla onlarla
görüştüğümde diyorlar ki, “Hazar Gölü Ölmesin”. Bu sözleri çocuklara
söylettiren işte bu sivil toplum hareketidir. Sivil hayat çıkışıdır.
Artık yedisinden yetmişine kadar insanımız “Bu Allah'ın Suyudur” diyemiyor.
Burada bir değer olduğunu ve sahip çıkılması gerektiğini biliyor. İster istemez
gölden başka alanlarda yararlanan kişiler de kendilerini artık daha dikkatli
davranmak zorunda hissediyorlar.
Ayrıca, Sivil toplum örgütleri arzulanan seviyelerde olmayabilir. Avrupa
Birliğinin bize öğreteceği çok şeyler var. Kabul ediyorum. Ama biz bu alanda
epeyce bir yol kat ettik sanıyorum. Ve buna inanıyorum da!
Fethi Aydın: Sivil alan giderek gelişecek. Buna yürekten inanıyorum.
Dileğimiz de bu ayrıca. Karamsar değiliz. Gelecek için daha umutluyum. Göl
çevresinde ağaçlandırma da başladı. Kirlenme de bitti. Göl tabi bölge için çok
önemli. Doğu ve Güneydoğudan; Elazığ, Diyarbakır, Malatya, Bingöl,
Batman, Mardin, Urfa ve ilçeleri gölden yararlanıyor. Bu nedenle göle sahip
çıkmak bu geniş coğrafya için de hayati öneme haiz. Ayrıca biz bir sivil toplum
örgütü olarak bu illerden gelen insanların taleplerine de yanıt vermek
zorundayız. 2-3 ay kalan da var. Turizm bilinci de gelişiyor. Ve bu yönüyle çok
geniş kesimlere ve alanlara hitap eden bir göl çevresi olmamız nedeniyle bir
de bir sivil toplum kuruluşu olarak kendimizi, altyapımızı güçlendirmek
zorundayız diye düşünüyorum. Yeni dönem itibariyle.
*Sivrice Hazar Gölü ve Çevresini Koruma ve Yaşatma Derneği
Veysi Arslan Başkan
Vali Fahri Bey caddesi.
Yirmiikiler İşhanı. Kat. 4
Elazığ
Telefon : 0 532 685 09 87
Web
: www.hazargolu.com
200
Sokak Çocukları Derneği-Adana*
Prof.Dr. Fazilet Aksu-Başkan
Fazilet hanım Sokak Çocukları Derneğini tanıyalım mı? Neler yapar.
Hangi ihtiyaçtan doğdu?
Yanıtıma “Uçan Balon” dergimizde yayınladığımız, derneğimizin tarihçesini
anlatan “Bir Dernek Masalı” adlı bölümden bir alıntı ile başlamak isterim.
“Tüm ülkede olduğu gibi Adana'da da çocuklar giderek çoğalıyordu. Sade ve
duyarlı vatandaş, bir ülkede genç nüfusun artmasının yorumunu
sosyologlara ve ekonomistlere bırakıp sokaklarda yaşayan çocuk ve
gençlerin artmasını üzülerek izliyordu. Çünkü bu çocuklar ve gençler insan
onuruna yakışmayacak bir biçimde yaşıyorlardı. Yarı aç, yarı çıplak,
koskocaman sorunlarını sırtlarına almış, kimileri de belki bu sorunlardan kısa
bir süre olsun uzaklaşabilirim umuduyla uhudan, baliden, tinerden medet
umarak sadece yaşamaları gerektiği için sokaklarda oradan oraya
savruluyorlardı. Bir aileleri var mıydı? Varsa neden onların yanında
değillerdi? Peki bu çocukların sonu ne olacaktı? İşte bu ve benzer
düşüncelerle çocukların hallerini kendine dert edinen bir avuç insan
Adana'da bir dernek kurdular: Sokak Çocukları Derneği”.
Derneğimiz, sokaklarda yaşayan çocuk ve gençlerin eğitimine yardımcı
olmak, evden kaçmış, dilendirilen, kötü koşullarda çalıştırılan, madde
bağımlısı olan çocuk ve gençleri bu alışkanlıklarından kurtarmak, tedavi ve
eğitimlerini yapmak için çeşitli kurum, kuruluş ve ailelerle işbirliği yapmak,
teşhis ve tedavilerinin yapılabilmesi için özellikle madde bağımlıları ile ilgili bir
merkezin kurulmasına öncülük etmek, sokağa terk edilen ve sokaklarda
yaşayan ve ailesi olan çocukların ve gençlerin barınma ihtiyaçlarını
karşılayarak, eğitim ve tedavilerini yaparak, aileleriyle ilişki kurarak bu
çocukları ailelerine teslim etmek gibi amaçlarla 1996 yılında kuruldu. Sokak
Çocukları Derneği, tüzüğünde yazılı bu amaçları gerçekleştirmek için
çalışmalar yaparken dernek gelişti, değişen ihtiyaçlar doğrultusunda kendini
ve misyonunu yeniledi. Halen, özellikle AB sürecinde sivil toplumdaki
gelişmeleri izleyerek olması gerektiği gibi bir sivil toplum örgütü olmaya
çalışmaktadır.
Derneğin; eğitim, sağlık, spor, proje, gençlik ve sosyal aktiviteler ve dergi
komisyonları vardır. Ayrıca hukuk ve iletişim-tanıtım komisyonları kurulma
aşamasındadır.
Faaliyetlerimizi şöyle sıralayabilirim: Eğitim çalışmaları, aile görüşmeleri,
sağlık destekleri, yardım, projeler, sosyal çalışmalar, meslek edindirme, işe
yerleştirme, seminer katılımları ve yayınlar.
201
Hocam diyorum ki bu çalışma alanlarınızı biraz açarak anlatsanız!
Evet. İzin verirseniz bu çalışma alanlarımızı biraz ayrıntılandırmak istiyorum.
Okula devam edemeyen çocuklar derneğimizce tespit edilerek okula
gitmeye teşvik edilmekte, ailelerinin de onayıyla okula kayıtları
yapılmaktadır.
Derslerinde başarısız olan veya sınavlara hazırlanan çocuklarımıza
dernekte gönüllü öğretmenler tarafından ders verilmektedir. Bir üst eğitim
kurumuna devam etmek isteyen çocuklarımız anlaşmalı dersanelere
gönderilerek sınavlara hazırlanmalarına destek verilmektedir.
Sokakta çalıştıkları için okula gidemeyen çocuklarımıza eğitim yardımı
yapılmaktadır. Önceki yıllarda dernek olanaklarının kısıtlı olması nedeniyle
yılda ortalama 10 çocuğa burs verilebilirken daha fazla çocuğun bu yardımı
alabilmesi için 2004-2005 eğitim yılında 115 çocuğumuz Adana Valiliğine
yönlendirilerek Sosyal dayanışma ve Yardımlaşma Vakfından burs alması
sağlanmıştır.
Ayrıca Ankara'da Yüksek Okulda okuyan bir çocuğumuza burs verilmektedir.
Gönüllü bir Psikolojik danışman rehber öğretmenimiz haftanın belli
günlerinde derneğimizde çocuklarımızla rehberlik çalışmaları yapmaktadır.
Eğitimine devam eden çocuklarımız zaman zaman izci liderleri gözetiminde
İzci Kamplarına, diğer illerdeki toplantılara götürülmektedir. Örneğin iki yıl
önce Bursa Yerel Gündem 21 tarafından düzenlenen Çocuk Platformuna bir
üyemiz eşliğinde 5 çocuğumuz katılımını sağladık. Geçtiğimiz yaz 17
çocuğumuzu çeşitli illerdeki gençlik kamplarına gönderdik.
Çukurova Üniversitesi tarafından 2004 yılı içinde 4 kez gerçekleştirilen
Çocuk Üniversitesi Programının dördüncüsüne sokakta çalışan ve
ilköğretime devam eden çocuklarımız katıldı. Bu program dahilinde bir ay
boyunca haftada bir gün Üniversitede hazırlanan eğitimlere katıldılar.
Çocuklarımızın yaşam koşullarını görmek, aileleri ile sorunlarını çözmeye
yardımcı olmak, ailenin destek ve iznini almak, çocuklarını okula
göndermeye ve sokakta çalıştırmamaya ikna etmek gibi amaçlarla dernek
eğitim komisyonu üyelerimiz tarafından aile ziyaretleri yapılmaktadır.
Çocuklarımızın sağlık kontrolleri ve tedavileri Sağlık Komisyonumuz
tarafından Adana Sağlık Müdürlüğü, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi ve
gönüllü doktorlar desteği ile yapılmaktadır.
Derneğimizde çocuklarımıza haftada 6 gün öğlen yemekleri verilmektedir.
Çocuklarımıza yıl boyunca derneğimize bağışlanan kullanılmış veya yeni
giysiler verilmekte ayrıca her yıl Ramazan ve Kurban Bayramlarında yeni
giysi ve ayakkabı dağıtılmaktadır.
Eğitim yılı başlangıcında da çocuklarımızın okul formaları ve diğer okul
ihtiyaçları temin edilmektedir.
Çocuklarımıza veya ailelerine zaman zaman ihtiyaçları için gerekli maddi
destek sağlanmaktadır.
202
Askerlik dönemi gelen çocuklarımızın ihtiyaçları karşılanarak askere
gönderilmekte, bu görevi sırasında destek olunmaya devam edilmektedir. Bu
yıl askerlik görevini yapmakta olan bir çocuğumuza maddi destek
yapılmaktadır.
Bu arada çeşitli projeler de yaptık.
Çocuklarımıza verilen desteğin daha sistemli olmasını ve sürekliliğini
sağlamak, çocukların sorununa kalıcı çözümler üretmek için derneğimiz
çeşitli projeler üretmekte, başka kurumlarla ortak projeler hazırlamakta veya
başka kişi/kurumların projelerine danışmanlık/destek vermektedir.
Henüz hibe destekli projeler bu kadar yoğun olarak gündemde değilken yıllar
önce Eğitim Köyü Projesi yaptık. Derneğimiz tarafından 5 yıl önce
hazırlanan, sokakta yatan çocuklara geçici barınak, meslek edindirme ve
sosyal uyum çalışmalarını içeren bu projemiz arazi, bina gibi önemli alt yapı
desteğini o günlerde bulamadığı için uygulanamamıştır. Ancak bu projeyi
hayata geçirebilmek için yaptığımız çalışmalar derneğin proje hazırlama
deneyimini artırmış, ayrıca diğer resmi ve sivil kurumların konuya duyarlığını
artırarak bir model proje olmuştur.
Sokaktan Geleceğe Projesini yaptık. Dernek tarafından Adana Valiliği'nin
ortaklığıyla ve Çukurova Üniversitesinin katılımıyla hazırlanarak AB yeni
fırsatlar programına sunulan bu projemiz destek almaya hak kazanmıştır. Bu
proje ile 172 sokakta yaşayan/çalışan çocuk ve gencimize 6 alanda meslek
ve sosyal uyum eğitimi verilecektir.
Adana Yaşam Projesini Çukurova Üniversitesi ile birlikte hazırladık. Bu proje
daha sonra “Sokaktan Geleceğe” projesi ile birleştirildi.
Sokaktan Spora Futbol Turnuvası Projesi yapıldı. Adana Valiliği, Büyükşehir
Belediyesi, Çukurova Üniversitesi ve derneğimiz işbirliğiyle hazırlanan bu
projemiz sonuçlanmış, çocuklarımız katılım sertifikalarını almışlardır. Bu
projeye katılan çocuklarımız aşağıda bahsedilen British Council projesiyle
futbol oynamaya devam edecekler.
Ayrıca British Council tarafından hazırlanan Sokak Ligi projesinin Adana'da
uygulanması için derneğimiz temsilcilik yapmaktadır.
Bunlardan başka genç guruplar tarafından Sokak Çocukları için hazırlanan
AB Gençlik Programı projelerine danışmanlık yapıyor ve hedef kitleye
ulaşımlarında destek veriyoruz. Bu projelerden ikisi “Gökten Üç Elma Biri
Sokak Çocuklarına” ve “Yüzünü Bize Dön projeleri”dir.
Çocuklar için eğlence ve tatiller düzenliyoruz. Gençlik kamplarına
götürüyoruz. Sanat çalışmalarımız var. Uçan balon korosu, uçan balon
tiyatrosu, resim çalışmalarımız bunlardan bir kaçı.
Derneğimiz kurulduğundan bu yana zaman zaman trikotaj, su tesisatçılığı
gibi konularda meslek eğitim kursları açarak devam eden çocuklara sertifika
kazandırmıştır. Su tesisatçılığı kursundan sertifika alan çocuklarımız işe
yerleştirilmiştir.
Ayrıca hayırsever işadamı gönüllülerimiz gençlerimizin işe yerleştirilmesinde
ve bir meslek kazanmasına yardımcı olmaktadırlar.
203
Fazilet hanım gerçekten çok zengin bir tablo ortaya çıktı. Peki bir STK
olarak kendinizi tanımlamanızı istersem derneğinizi nereye
oturtursunuz? İlgi alanınız çerçevesinde misyonunuza uygun
davranabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Dernek yapısı altında örgütlenen bir STK olarak ve tüzüğümüzdeki
amaçlarımız doğrultusunda; sorunu ortaya koymak, bu soruna toplumun ve
yetkililerin dikkatini çekmek, örnek çözümler üretmek, uygulamaya koymak,
sorumlu diğer tarafları göreve davet temek, mümkün olduğunca derneğin ve
dernek üyelerinin çeşitli kurumlar içinde temsil edilmesini sağlamak dernek
üyelerinin STÖ ler, Dünyada ve Türkiye'deki gelişmeler, sokak çocukları
sorunu gibi konularda bilgilerinin artırılması gibi misyonlarımızı yerine
getirebildiğimizi düşünüyorum.
Toplumun sivilleşmesi konusunda ve hedef kitleniz ölçeğinde
katılımcılığı yeterince gerçekleştirebiliyor musunuz?
Bunu yapabildiğimize inanıyorum. Davet edildiğimiz toplantılarda, haberdar
olduğumuz seminer ve sempozyumlarda veya biz toplantılar düzenleyerek,
basın aracılığıyla, gazete köşe yazılarımla, yayınladığımız dergimizle, üye
toplantılarıyla, mail guruplarıyla mümkün olduğu kadar sivil toplum ve sokak
çocukları konusunda katılımcılığı gerçekleştiriyoruz ve teşvik etmeye
çalışıyoruz.
Örgütünüz içinde sorun analizi yapıyor musunuz? Yeterli halk
desteğiniz var mı?
Sorun analizini sokak çocuklarının sorunları konusunda yeterince yapıyoruz.
Dernek çalışmaları konusunda ise sorun analizini programlı yaptığımızı
söyleyemem. Ancak özellikle yönetim kurulu içinde karşılaştığımız sorunların
nedenini ve çözümünü konuşuyoruz.
Halk desteğimizin manevi olarak yeterince fazla olduğunu, katılım açısından
ise giderek daha fazla olduğunu ve olacağını düşünüyorum.
Devletin ya da resmi kurumların örgütünüze bakışı nasıl? Aslında bazı
işlerinizi Adana'da devlet kurumlarıyla birlikte yapmışsınz. Ama yine de
sorayım Devletle ihtiyaç halinde diyalog kurabiliyor musunuz?
Örgütlenme özgürlüğü ve serbest çalışabilme konusunda engelleriniz
var mı?
Bundan 5 yıl öncesi ile karşılaştırırsam şu anda resmi kurumların
derneğimize bakışının olumlu yönde değiştiğini söyleyebilirim. Bunda
çalışmalarımızın olumlu sonuçlarının, örgütümüzün ciddiyetinin ve
204
güvenilirliğinin önemli katkısı olduğunu düşünüyorum. Bunun bir örneği
Adana Valiliği, Çukurova Üniversitesi ile ortak projeler hazırlamamız ve
yürütmemizdir. Ayrıca İl İnsan Hakları Kurulu, İl Gençlik Komisyonu, Sosyal
Hizmetler İl Kurulu üyesi olmam da resmi kurumlarla diyalog kurabilmemizi,
sokak çocukları ve çocuk ve gençlerle ilgili sorunları konuşabilmemize,
eleştiri ve uyarı yapabilmemize olanak vermektedir.
Şu anda örgütlenme ve serbest çalışma konusunda engelimiz olmadığını
söyleyebilirim. Tabi ki çalışmalarımızı dernekler yasası çerçevesinde
sürdürüyoruz. Yasanın bürokrasi yönü çalışmalarımızın hızını biraz
azaltmakta ve bir iş için ayırdığımız süreyi uzatmaktadır. Bunu bir engel değil
ama hız kesici olarak değerlendirebiliriz.
Sorunuzun başlığına bakarak yanlış anlama ve değerlendirmeleri önlemek
amacıyla şu açıklamayı da yapmak isterim: Bir STÖ olarak, bu kurumların
yapılanması gereği “sivil” kalmaya azami önem veriyoruz. STÖ'lerin
devletten bağımsız olmaları gerekliliğini yerine getiriyoruz. Biz bir STÖ olarak
devletle ilişkilerimizde devletin Anayasamızdaki “sosyal devlet” olma
özelliğini ve sorumluluğunu hatırlatıyoruz. Eleştiri, uyarı ve önerilerimizle
“sosyal devlet” yükümlülüğünü yerine getirmesi için destek veriyor, birlikte
ürettiğimiz projelerimizi yine birlikte uyguluyoruz. Bu anlamda aslında asli
görevini yerine getiren yetkililerimize teşekkür ediyoruz.
Gerek kendi alanınızla ilgili, gerekse alanınız dışı diğer sivil toplum
kuruluşlarıyla işbirlikleri (partnerlik) oluşturabiliyor musunuz?
Tıkanıklıklar var mı? Varsa nedenleri nelerdir?
Bu konu her zaman benim yapmak istediğim işlerin başında gelmiştir.
Derneğimiz içinde diğer STK'larla iletişim komisyonu oluşturmak istememe
rağmen geçmişte dernek üye sayısının yetersiz, işlerimizin çok olması
nedeniyle bunu bugüne kadar gerçekleştiremedik. Ancak son dönemlerdeki
bir atılımla diğer STÖ yönetici ve üyelerinin bizim derneğimize üye olmasını
gerçekleştirdik. Bugünkü duruma göre sıcak ilişkiler başlamıştır, ancak ortak
proje üretimi yada herhangi bir çalışmamızı birlikte gerçekleştirmeyi henüz
başlatamadık. Tıkanıklıklar olabiliyor. Bunun en önemli nedenlerinin hala “en
iyisini ben yaparım” zihniyetinin, başkasının başarılarını küçük görme kötü
alışkanlığının, sadece eksik ve yanlışların görülüp başarıların görmezden
gelinmesinin, başkasını alkışlama alışkanlığını edinemeyişimizin, kısaca
“ben” deyip “biz” diyememenin olduğunu düşünüyorum.
Ayrıca, Adana Kent Konseyi yürütme kurulunda olmam nedeniyle alanımız
dışındaki sivil toplum örgütleriyle iletişim kurabilme ve çalışmalardan
haberdar olma olasılığımız artmıştır. Önümüzdeki süreçte bu birlikteliğin
daha kuvvetli ve işbirliği kapsamında kurulabileceğini umuyorum.
205
Bildiğiniz üzere AB kulvarına girdik. 17 Aralık 2004 itibariyle oluşan
Avrupa Birliği süreci çerçevesinde; Avrupa Birliği Türkiye'deki sivil
alan ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili olarak bir fırsat yaratabilir mi?
Yaratabilir. Son dönemlerde dernekler yasasında yapılan değişiklikler,
yönetmelikler, bu değişikliklerin halen sürüyor olması ilk bakışta olumlu
görünüyor. Ancak, geçmişten gelen alışkanlıklar, STÖ'lerin denetleyen
kurumların isimlerinin ve bağlı olduğu kurumların değişmiş olmasına rağmen
nerdeyse aynı kişilerin bu kurumlarda çalışıyor olması yapılan değişikliklerin
uygulamaya yansımasını yavaşlatıyor gibi. Sonuçta değişim olumlu yönde
olacak ama biraz zaman alacak. Öte yandan Avrupa Birliği'nin çok geniş bir
yelpazeye yayılan hibe ve proje destek programlarının sözünü ettiğiniz fırsatı
yaratacağını düşünüyorum. Eğer açılan proje konu başlıklarına ve
çeşitliliğine dikkat ederseniz toplumu her alanda geliştirmeyi ve eğitmeyi
amaçlayan bu programların STK'ları desteklemek için çok önemli bir fırsat
olduğunu görebilirsiniz. Yeter ki STK'lar bu fırsatı değerlendirebilsin.
Son sorum Fazilet Hanım, geçmişle kıyasladığınızda bugün sivil
toplumculuğu nasıl görüyorsunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce
Türkiye'de Sivil Hayat bugün itibariyle ne durumda?
Bu sorunuza üyeler ve toplum ile yöneticiler açısından derneğimizin
gelişmesini örnekleyerek yanıt vermek istiyorum, ayrıca genel olarak da
düşüncelerimi ifade etmek isterim
Üyeler açısından STÖ' ler: Geçmişte STÖ'ler, bazı hayır kurumları dışında
toplum tarafından boş zamanı olan insanların ilgilendiği, zaman geçirmek,
çevre edinmek, sorunlarından uzaklaşmak, oyalanacak bir şeyler bulmak,
hatta çıkar elde etmek amacıyla üye olunan kurumlar olarak görülüyordu. Bu,
üye olanlar tarafından da dışardan bakanlar açısından da böyleydi. Hatta
yakın zamana kadar ve şimdi de bazı insanların bakışı hala aynı. Yine
derneklerin hangi konuyla ilgileniyorsa o konuda çalışmalar yapması
gerekliliği düşünülüyordu. Örneğin sokak çocukları derneğinin sadece
çocuklara yardım eden, ihtiyaçlarını gideren bir kurum olması gerektiği
düşünülüyordu.
Bana göre STÖ'lerin misyonu hiçbir zaman bu olmamalıydı, en azından
sadece bu kadar olmamalıydı. Dernek başkanı olduğum 2000 yılından bu
yana bu anlayışı yıkmak için mücadele ettim. Birincisi STÖ'lerde çalışma
yapmak için diğer işlerinden arta kalan zamanı beklemek, önceliği diğer
işlere vermek bana göre yanlış. Eğer etkili çalışma yapacaksanız bunu asli
görev olarak görmek, boş zaman beklemek yerine zaman yaratmak gerekir.
Yani maksimum gönüllülük yanında işi profesyonel işinizi yaptığınız gibi
yapacaksınız. Örneğin, sokak çocukları sorununun nerden çıktığı, nasıl
geliştiği, neden çözülemediği bir bilimsel araştırma titizliği ile incelenmedikçe
çözüm üretimi mümkün olamayacaktır. Bunun için de ciddi bir zaman
206
ayırmak gerekiyor. Giderek bu anlayış değişmekle birlikte günümüzde
STÖ'lerin çoğunda işi yönetim kademesinde olanlar ve birkaç ilgili kişi
yapıyor. Büyük bir üye kalabalığı işlere aktif olarak katılmıyor. Buna yönetici
olanların tutumu da neden oluyor. Bence STÖ'nün üye sayısını fazla
göstermek ya da yönetimde kalma garantisi için üye yapmak alışkanlığından
vazgeçmeli. Sadece örgüt için çalışacak, fikir ve iş üretecek kişileri üye
olmaya teşvik etmeli.
Toplum ve yönetimler açısından: STÖ'ler gündeme yaptıkları olumlu işlerle
gelmeye başladıkça toplum ve yönetimler gözünde önem kazanmaya
başladı. Örneğin bizim derneğimize gelerek sorunların çözümü için
başvuranlar, proje üretimi için yardım ve görüş isteyen resmi ve sivil taraflar,
resmi kurumların çeşitli kurullarında temsil edilmemiz, görüş ve eleştiri
istenmesi derneğin bir güç olarak görülmeye başlamasının delilidir. Bu diğer
birçok STÖ için de geçerlidir.
Türkiye'de adını geniş kitlelere duyurmuş, nerdeyse kendi ilgi alanlarında
marka olmuş STÖ'ler yanında sesi daha az duyulan ancak önemli çalışmalar
yapan STÖ sayısının giderek arttığını görmek mutluluk verici.
Sonuç olarak Türkiye'de sivil toplumculuğun olumlu yönde gelişmekte
olduğunu söyleyebilirim. Bu gelişmenin giderek hızlanacağını da
düşünüyorum.
*Adana Sokak Çocukları Derneği
Prof.Dr. Fazilet Aksu
Kurtuluş Mah. 4. Sokak No. 18
Adana
Tel fax : 0 322 459 48 92
Web : ucanbalon.com
e-mail : [email protected]
207
Sosyal ve Kültürel Yaşamı Geliştirme Derneği*
Zafer Kıraç-Genel Koordinatör.
Zafer kardeşim istersen önce, SKYGD'yi tanımakla başlayalım. Bu
dernek hangi ihtiyaçtan doğdu? Ne zaman kuruldu? Neler yapar? Bir
genel tanımlama ve izahata girişirsen kıymete geçer!
Öncelikle böyle bir çalışma yaptığınız için sizi kutluyorum. Çünkü biz sivil
toplum kuruluşları için bu çalışmaların önemli olacağını düşünüyorum. İleriki
sorularda belki de geniş cevaplar vereceğiz. Biz sivil toplum örgütleri olarak
birbirimizden uzağız. Kim ne yapıyor. Bu konuda da fazla bilgiye sahip
olamıyoruz. O yüzden böylesi çalışmalar çok yararlı olacak. Önce bunu
belirtmek isterim.
Sosyal Kültürel Yaşamı Geliştirme Derneği 17 Ağustos 1999 depremi ile
birlikte doğdu. Depremle birlikte hepimiz biliyoruz ki bir çok sivil toplum örgütü
hem gelişti, hem de yenileri kuruldu. Bununla birlikte var olan sivil toplum
örgütleri de güçlendi. Belki o güne kadar var olmayan sivil toplum kuruluşları
da ihtiyaçlar doğrultusunda, neyi ihtiyaç olarak tespit ettilerse kendilerince
yeni sivil toplum örgütleri oluşturdular. SKYGD'de bunlardan biri oldu. Beşinci
yılımıza giriyoruz. Önümüzdeki günlerde genel kurulumuz var. Beşinci
yılımıza girerken geriye dönüp baktığımızda şundan çok eminiz. Gerçekten
derneğimiz bir ihtiyaç üzerine kuruldu. Çünkü kısaca özetlemek gerekirse;
deprem bölgesinde gerek kamu örgütleri gerekse sivil toplum kuruluşları hep
beraber temel ihtiyaçlara yöneldik.
Barınma, yemek gibi, ısınma, giysi gibi temel ihtiyaçlara yöneldik. Bir şey fark
ettik. İşin psikolojik boyutu da vardı. Depremin sadece binaları yıkmadığı,
insanların beyinlerinde, ruhlarında ve varolan, belki de çok az olan sosyal
kültürel yaşamlarında da ciddi neden olduğu görülüyordu. Dolayısıyla
bunların en az konutlar kadar, barınma kadar, karnını doyurmak kadar hızla
düzelmesi gerekiyordu. Yeniden onarılması gerekiyordu. SKYGD deprem
bölgesinde var olurken, bir kurumlaşmaya giderken bu ihtiyacı göz önünde
bulundurdu. Yani insanların her hangi bir nedenle-ki bu bizim tüzük
maddemizdir-savaş, terör, afet gibi eğer o bölgede, o şehirde, o köyde sosyal
ve kültürel hayatta bir bozulma yaşanmışsa, yapılamaz hale gelmişse tekrar
yapabilir / yapılabilir kılmak. SKYGD'nin bütün özeti budur.
Peki SKYGD'yi tanımlamanı istersem, nasıl tanımlarsın? Ayrıca bu 5
yıllık zaman dilimi içerisinde SKYGD'nin ilgi alanı çerçevesinde
gerçekten, elini vicdanına koyarak “Biz misyonumuza uygun
davrandık. Şunları yaptık Ama şunlar da eksik kaldı,” dediğiniz de oldu
mu? Sorusuna ne dersin?
208
Her zaman toplantılarda tartıştığımız bir konu. Kişisel olarak da her birimizin
sorguladığı bir durum. Çok iyi bir soru olduğunu öncelikle söyleyeyim.
Türkiye'de sivil toplum kuruluşları aslında biraz da uzmanlık alanı gibi olmalı.
Fakat sorunlar öyle farklı ve büyük ki, bir alana girdiğimizde bambaşka
kapılar açılıyor önümüzde. Uzmanlık alanı olmadığı halde STK'lar oraya da
girmek zorunda kalıyorlar.
Yani şunu söylemek istiyorum. SKYGD deprem bölgesinde sosyal ve kültürel
yaşamı canlandırmak ve tekrar yapılabilir kılmak için, kültür çadırları, eğitim
çadırları hedeflerken; bir anda bir bakıyorsunuz ki, çocukların okulları ile
ilgilenmek zorunda kalıyor. Okula gitmeyen çocuklarla da ilgilenip okula
döndürmeye çalışıyor. Ya da alanımız çocuk değil aslında. Geniş bir alan.
Çocuk derneği olarak kurulmadık. Ama bir bakıyorsunuz orada, sorunu
yaşayanların içinde, her zaman bu tür büyük olaylarda zaten çocuklar ve
kadınlar çok önemli oluyor. Bu iki grup maalesef bu problemleri, yaşanan
sorunu daha derin ve çok boyutlu yaşıyorlar. Doğal olarak siz de oraya doğru
kanalize olmaya başlıyorsunuz.
Ama 5 yılı sorguladığımızda, derneğimiz belli ölçülerde çocuklarla ilgili bir
dernek olmaya başladı, yoğunlaştık. Bundan rahatsız değiliz. Ama kuruluş
amacımız ne ise oradan sapmamak isterdik doğrusu. Bunu niye söylüyorum.
Eğer uzmanlık alanımız değilse, biz ya da diğer STK'lar fark etmez. Biz de
Başka STK'lar da yaşadık. Uzmanlık alanımız değilse ya küçük adımlarla
ilerleniyor. Bu da zaman kaybına neden oluyor. Alanımız değil, alanı
öğrenmeye çalışıyoruz. Ya da hata yapıyorsunuz. O riskiniz var. Uzmanlık
dışı çalışıyorsunuz.
Tabii ki keşke sivil toplum kuruluşları kuruldukları amaca uygun
uzmanlaşabilseler. Ve sadece o yönde çalışabilseler. Onun dışında zaten
STK'ların çok büyük görevleri var. Toplumun önünde gitmesi gereken, ona
yön vermesi gereken, kitleyi arkasına alması gereken ve devlete baskı
unsuru olması gereken bir misyonu var. Yani kendi alanı içinde işini rahat ve
iyi yapabilmeli ki, buralara da zaman kalsın. Yoksa böyle bir tehlike de var.
Sorunlarla boğuşuyorsunuz. O zaman sivil toplum örgütünün asıl misyonu
olan belki de, devlete karşı problemlerinin çözümünde yapılacakları
atlayabiliyorsunuz. İşler çoğalmış oluyor. Siz o alanı çok fazla bilmiyorsunuz.
Kendinizi yetiştirmekle meşgulsünüz. Ve belki de çok fazla enerji sarfiyatına
da neden olabiliyorsunuz.
Peki Zafer dost. Bu çalışmaları yürütürken katılımcılık, halk desteği
boyutları ne durumda ne oluyor? Nasıl yürüyor? Bu faktörleri ne kadar
önemsiyorsunuz? Sizin açınızdan örgütlenme modeliniz ve çalışma
şekliniz açısından katılımcılık ve halk desteği önemseniyor mu? Yoksa
daha entelektüel düzeyde mi çalışıyorsunuz?
Şimdi SKYGD olarak ikisi de değil tabii. Elbette sivil toplum örgütlerinin halk
desteği alması çok önemli. Aslında varlık nedeni bu bir anlamda. Çünkü
209
halkın sorununu çözmek üzere yola çıkıyorsunuz. Yani işin öznesi onlar.
Onlara siz “sizin sorununuzla ilgili bir proje yürütmek istiyorum” derken zaten
projeyi onlarla birlikte hazırlamalısınız. Bunlar doğru adımlardır. Ama
maalesef bunu henüz bizim de gerçekleştirebildiğimizi zannetmiyorum.
Samimi bir şekilde konuşursak bu böyle. Yani 50 üyeli bir dernek olarak
kalıyorsunuz. Proje yürütülen bölgelerde ilişki biraz daha güç topluyor.
Diyarbakır'da, Afyon'da, İzmit'te olabiliyor. O zaman destek biraz daha
fazlalaşıyor. Ama kurum anlamında baktığımızda projedeki halkı yanımıza
almak şeklinde çok içli, dışlı olamıyoruz. Çünkü bu şuradan da
kaynaklanıyor. Derneklerdeki insanlar, en azından bizim derneğimizdeki
insanların aşağı yukarı tamamının başka işleri de var. Bizler sivil hayattaki
zorlukları kolaylaştırmak için bir araya gelmiş insanlarız. Dolayısıyla başka
yaşamları da var. Ve işleri de var. Belki olumsuz gibi görünüyor ama sadece
projeler yönelmek ve projelerde halk desteğini yakalamak daha gerçekçi
olabiliyor. Ama önemli tabi.
O zaman bir de şunu sorayım. Devletin ya da resmi kurumların
SKYGD'ye yaklaşımı nasıl? Yani devlet kurumlarıyla ihtiyaç halinde
diyalog kurabiliyor musunuz? Örgütlenme alanınız, serbest çalışma
özgürlüğünüze müdahaleler söz konusu oluyor mu? Bu müdahale illa
ki olumsuz değil, destek şeklinde de olabilir!
Açıkçası biz SKYGD olarak zaten projeler yürütürken, genelde projelerimiz
birikmiş sorunlara yönelik oluyor. Yani o iktidarı sorumlu tutamıyorsunuz.
Bütün iktidarların sorumlu olduğu bir çalışma oluyor. Şimdi risk altındaki
çocuklarla ilgileniyoruz. Sadece bu iktidarı ya da devletin kamu görevlilerini
suçlayamıyoruz. Geçmiş bütün iktidarların kabahati oluyor. Bu sorun bir
şekilde birikmiş. Risk altındaki çocuklar sorunu, sokakta yaşayan çocuklar
sorunu birikmiş.
Dolayısıyla devletle de bu anlamda karşı karşıya gelmek gerekmiyor. Bütün
iktidarları suçlamak gerekiyor. Ama onlara bu meselenin çözülmesi
gerektiğini ifade ediyoruz. Bütün iktidarlar da çözmeleri gerektiğini
söylüyorlar. Ama bütün iktidarlar çözmeleri gerektiğini söyledikleri halde
çözemiyorlar. Oysa STK'lardan da destek var. O zaman devletin bu desteği
görmesi ve kendisinin de bu ortaklığa izin vermesi lazım. Açıkçası zaten
genel anlamda da bütün bu sorunların, doğa, çevre, çocuk gibi her türlü
sorunun biz STK'lar açısından çok da çözülebileceğine inanmıyoruz. Yani
sorunu çözecek olan devlet.
STK'lar devletin yapamadığını yapması gerekiyor. İyi proje üretmek
gerekiyor. Kendindeki o sivil enerjiyi kanalize etmek gerek. Çok ortaklıklar
kurmak, halkın desteğini yanına almak, devleti bu proje konusunda çalışır
hale getirmek gerekiyor. Bunun dışında doğa sorununu nasıl çözebiliriz?
Çevre katliamını yada töre meselesini nasıl çözebiliriz? Diyelim ki beş tane
sivil toplum örgütü halkı eğitip töre sorununu çözeceğiz dedi. Ama yaslarda
210
töre suç değilse nasıl çözeceksiniz? Adımlar atılıyor mesela. Onlar önemli.
Ama adımların atılmasına sivil toplum örgütleri neden oluyor. Rolümüz bu
aslında. Ama sorumluluk devlette. Problemi çözecek olan devlet.
Bu anlamıyla SKYGD devletle karşı karşıya gelmeye çalışmıyor. Aynı
masada oturmaya, birlikte proje üretmeye daha baştan, yada ürettiğimiz
projeleri birlikte yürütmeye çalışmak. O anlamda Diyarbakır'da, Afyon'da,
İstanbul'da ve İzmit'te çalışmalar yürütüyoruz. Aşağı, yukarı bu 4 yerde devlet
yani kamu kurumları, yerel yönetimler ve o bölgedeki sivil toplum örgütleri ile
biz diye bakıyoruz. Yani dörtlü bir işleyiş var. Bu 4 ayağı bir araya getirmeyi
çok önemsiyoruz. Sorunların böyle çözüleceğine inanıyoruz.
Bu anlamda devlet güçlük çıkarıyor mu? Tabii ki kuşkucu tarafı hep var. O
paranoyak tarafı hep var. Yada 17 Ağustos'ta yaşadığımız ilginçlik vardı.
Orada işe yarıyorsunuz. Kendisi tekrar dağınıklığı toparladığında sana git
diyebiliyor. Git, ben yaparım diyor. Ama orada da yine bu devlet suçlaması
yerine oradaki idarecinin, kamu görevlisinin rolüne bakmak istiyorum. O
idareciyle ya çalışabiliyorsunuz? Yada çalışamıyorsunuz? Çoğu kez
Ankara'nın haberi bile olmuyor. O kamu görevlisi ile kurduğunuz ilişki çok
önemli. Onun olaya ve size bakışı çok önemli oluyor.
Bu noktada tam da partner ilişkisi gündeme geliyor. Sen aslında
partnerliğe biraz devlet ilişkisi ile değindin. İstersen ben bunu farklı bir
boyuta taşıyayım. Sivil toplum örgütleri nezdinde partner ilişkileri ne
durumda? Yada tıkanıklıklar var mı? SKYGD başka STK'larla birlikte
ortak işler yapabiliyor mu?
Burada galiba 17 Ağustos'a atıfta bulunmak gerek. 17 Ağustos'ta 114 sivil
toplum örgütü aynı bildiriye imza atmıştık. Yani sivil toplum kuruluşlarının
bölgede yapacağı çalışmalarda güçlük çıkarmaması yönündeydi. Bu o kadar
muazzam ve güzel bir şeydi ki, tabi bir daha yakalanamadı. Yakalanması
gerekiyor mu? Bence çok önemli sorunlarda, evet gerekiyor. Bunun ötesinde
sivil toplum kuruluşlarının belirli alanlarda, diyelim çocuk alanında ara sıra bir
araya gelmeleri, birbirlerinin ne yaptığını dinlemeye ve eksik olanlar üzerinde
o anda bir proje yürütmeye başlaması çok faydalıdır. Bazen benzer projeler
yapıyoruz. Benzer şehirlere gidiyorsunuz. Benzer insanlara ulaşıyorsunuz.
Yani hem karşınızdaki insanların kafasını karıştırıyorsunuz. Hem enerjiyi
bölüyorsunuz. Hem zar zor bulduğunuz bütçeyi bölüyorsunuz. İşin ekonomik
boyutu var. Bunu bölüyorsunuz. Hem de iki tane iş yapıldığı için biri daha
sonra devre dışı kalabiliyor. Çünkü orda gerekli olan bir tane. Dolayısıyla sivil
toplum kuruluşlarının birlikte hareket etmesi zorunlu demeyeceğim. Ama
hem kendi projelerinin başarısı, hem de eğer maksadımız bu ülkede birikmiş
sorunları çözmek ve hayatı kolaylaştırmak içim varsa onda başarılı olmak için
bir araya gelmekte yarar var. Bu ne kadar mümkün oluyor, diye sorunu
algılıyorum.
İşte 17 Ağustos 1999 sonrası çok ciddi birliktelikler oldu. Çok başarılı
211
birliktelikler de oldu. Kötü birliktelikler de oldu. Başarısızlıkla sonuçlanan
birliktelikler de oldu. Şimdilerde gerek Diyarbakır'da gerekse Afyon'da ve
İstanbul'da zaten en az birkaç sivil örgütünü daha yanımıza alıyoruz. Öyle bir
prensibimiz de var. Çok ortaklığa inanıyoruz odaları çok önemsiyoruz.
Çocuk meselesi deyince Baro'yu ortak etmemiz gerekiyor. Belediyeyi ortak
etmemiz gerekiyor. Kamu kurumlarını ortak etmemiz gerekiyor. Bizimle
birlikte benzer amaçlı çalışan örgütleri ortak etmemiz gerekiyor. Milli Eğitimle
çalışmamız gerekiyor. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu ile doğal
olarak çalışma zorunluluğumuz var. O kurumun da gelişmesine katkıda
bulunmamız gerekiyor. Sorumlu onlar. Bakın bir sürü şeyler belki geriye
düşecek. Bu konuda belki büyük laflar etmek istemiyorum. Korkuyorum. O
çocuk köyüyle ilgili biraz daha fazla kafa yormamız gerekiyor. Erkek
çocuklarda kız çocukları ayırmak doğru bir yöntem mi? Konuşmak lazım.
Sanki abartılan bir yönü mü var?
Evet. Doğru gibi gelmiyor bana. Bilinçli yapılıyor, yapılmıyor. Onlara girmek
istemiyorum. Ama sonuç olarak, Urla Çocuk Köyündeki olay da gösteriyor ki,
çok hızlı kararlar alıyoruz. Bu konudaki sivil toplum örgütlerine sormadan,
danışmadan uzman kuruluşlarla konuyu değerlendirmeden bunu devlet de
yapıyor. Ama sivil toplum örgütleri de yapıyor. Yani Diyarbakır'a bir çalışma
yapmaya gidiyorsam biz bunu belki de ilan etmeliyiz. Şöyle bir proje için
Diyarbakır'a gidiyoruz. Bu konuda katkıda bulunabilecek alan yada bu
projenin yazımına katkıda bulunacak olan değiştirmek istediğiniz yer varsa
gelin birlikte değiştirelim. Gelin birlikte gidelim, ne yapabiliriz, diye. Yada
orada bu türden çalışma yapacak kurumları hemen projeden haberdar
edelim. Baştan işin içine katalım. Alınganlıklar olabiliyor. Kaprisler olabiliyor.
Haklı nedenlerle bu başlamış zaten, ben bunun neresinden tutayım
diyebiliyorlar. O yüzden en başında birlikte projeyi oluşturmak, konuşmak,
dönüştürmek ve iş esnasında da birlikte çalışmak yararlı.
Biraz çözüme doğru geldik gibi. Yine de ben 17 Aralık 2004 Avrupa
Birliği sürecine gelelim diyorum. Önce biraz SKYGD'nin
perspektifinden bakarak 17 Aralık 2004 AB süreci sivil toplum
örgütçülüğüne bir fırsat yaratabilir mi? Yada bir çıkış yaratabilir mi?
Yada çok zayıf bir ihtimal olmakla birlikte hayır biz kendi yağımızla
kavrulurduk, bu AB'de nereden çıktı, mı demeli?
Bayağı geniş bir soru. Önemli de! Şimdi biraz her şeyi AB istiyor gibi oluyoruz
ya! Aslında bir sürü işin zaten yapılması gerekiyordu. AB istiyor diye
baktığımda sivil toplum örgütlerinin varlığı da bence önemli. Tabi kendini
yenileyerek, şu haliyle demiyorum. Şu haliyle STK'lar önemli ve Türkiye için
önemli bir şans.
Öylesi iktidarlar sürecinden, darbelerden geliyoruz ki, örgütlenmenin suç
212
olduğu, bir şey yapmanın suç olduğu bir yönetim anlayışından geliyoruz. O
anlamda şu anda, örgütlenme konusundaki kısıtlı da olsa bazı kısıtlamalar
yaşanıyor bile olsa ama bence çok iyi bir noktaya geldik. Bunun bile bir şans
olduğunu düşünüyorum. AB'nde müzakerelerin başlıyor olmasının getireceği
avantaj ne olabilir? Bu sivil toplum örgütlerine ne gibi bir hareketlenme
yaratabilir? Çok büyük bir hareketlenme olabilir. Dünya ile buluşmamız
anlamında sorunlarımızı çözmemizde etkili olabilir. Sorunlarımızı çözerken
dünyada hangi sorunlar yaşandı, nasıl çözüldü? Onu da incelemek gerek. Bu
anlamda bilgiye ulaşmada bir kazanım sağlayacak. Daha kolay ortaklıklar
kurulacak. 5 yıldır ortaklıklar kuruyoruz. SKYGD 'de, AB'den kaynaklar alıyor.
Dünya Bankasından alıyor. Çeşitli Avrupa ülkelerinden alıyor. Ama bu biraz
daha bir yardım, hibe gibi bir olay. Şimdi biraz daha birlikte hareket etmeye
yöneltebilir diye düşünüyorum. Daha özgür bir alan olacak. Sadece para
gönderen bir kurum olmaktan çıkacaktır. Birlikte projeleri burada yürütecek
yada onların ülkesine gidip biz de bir şeyler yapabileceğiz. Bu çok önemli.
Bir de ekonomik anlamda kaynak açısından bir rahatlama oluşacak gibi
görünüyor. Çünkü anladığım kadarıyla belli bir yıla kadar AB, Türkiye
Cumhuriyeti Devletine direkt olarak bir ekonomik katkıda bulunmayacak.
Ama çok ciddi rakamlar STK'lar üzerinden bu ülkeye akacak. Bu bilgiyi
biliyorum. 2013 tarihine kadar devlete para yok. Ama STK'lar üzerinden
akmaya başladı bile. Öyle görünüyor ki bu bir avantaj. Bunu iyi
değerlendirmek gerek.
Çok ortaklı, akılcı, hata yapmadan sürdürülebilir ve sorunun kaynağını
mutlaka işin içine katan, kim için yapılıyorsa onu işin içine katan bir anlayışla
bu oluşacak kaynakları değerlendirebilirsek sanırım daha kolaylaşır. STK'lar
sorun oluşmaması için uğraşmalı. STK'lar yeni sorunlar yaratmamalı bu
ülkede. Biz birikmiş sorunları çözmek için uğraşmalıyız. Çevre ile ilgili,
çocuklarla ilgili, eğitimle, sağlıkla ilgili sorunlarımız var. Bunları çözmeye
soyunmalıyız. Hangi alanla ilgili çalışıyorsak, o alanla ilgili yeni sorun alanları
oluşmamalı. Sürekli bir sorun çıksın onları çözelim diye olmaz sivil
toplumculukta. İşte halk desteği belki de bu durumda çok önemli. Uyanık
olmak gerekli.
Birkaç cümleyle son soruma yanıt verebilirsen sevinirim Zafer.
Geçmişle kıyasladığında bugün sivil toplumculuğu, STK'cılığı nasıl
görüyor. Nasıl değerlendiriyorsun? Türkiye'de sivil hayat bugün ne
durumda? Belki bir cümleyle geleceği de tasarlayabilirsin?
Dünle bugünü kıyasladığında tabii ki bugün biraz daha iyi bir noktadayız.
Çünkü başlarda söyledim bu kadar örgütlenme karşıtı bir iktidar anlayışı ile
yıllardır yaşadığımız bir coğrafyada üç tane askeri darbeyle bir araya
gelmenin güç olduğu ortada. “Aman ha!” diyerek yetiştirildik. Eskiye oranla
daha iyiyiz. Biraz daha hayatın bütün alanlarına dair örgütlenme ağırlıktaydı.
Doğa, diğer canlılar, çocuk gibi konularda, sivil toplum kuruluşları gelişkin
213
değildi. Kadın da öyle, devletin hantallığı da vardı.
Sorun alanlarının tespit edilip o alanlara yönelik STK'ların çoğalmasını
önemli buluyorum. Bir de bu STK'ların hepsi değilse bile çoğunun kendisini
sürdürülebilir kılmasını başarmasını beklemek. Mesela STK olursunuz ama
ömrünüz 6-7 ay gibi bir süre sonra biter. Örnek kira sorunu filan gibi. Bir şeyler
olur koparırsınız. O çalışma biter.
Şimdi biraz daha STK'lar desteklerle canlanacak. Yurt dışı desteklerini
unutmamak gerek. Sponsorluklarda da ciddi gelişmeler olacak. Destek
anlamında da tabii. Bu anlamda daha iyi bir yerde olduğumuzu
düşünüyorum. Daha uzun süreli sivil toplum kuruluşları var. Alanlarımızda
uzmanlaşabiliyoruz. Bunlar öğrendiğimiz ve uygulayabildiğimiz şeyler.
Çok ortaklığa ulaşıyoruz. Eskiden
problemdi. Bir araya gelmeyi
önemsiyoruz. Yine artılardan biri; devletle olan ilişkilerde hem sorgulayıcı
hem de birlikte iş yapma konusunda esnek yapımızı koruyabiliyoruz. STK
kimliğimizden ödün vermeden çalışabiliyoruz. Burada bir tek eksi var. Daha
iyi olmalıyız. STK'lar çok iyi fırsatlar yakalamış durumdalar. Çok daha iyi
olunabilir. Bunu biraz erteliyoruz. Sorunu burada görüyorum. Bu kendi iç
meselelerimize fazla yönelmekten oluyor. Yada bir arada, birlikte iş yapma
refleksimizin çok fazla gelişmemesinden belki de bu yönlü işi biraz
erteliyoruz.
Daha hızlı, daha çabuk hareket etmeliyiz. Bir an önce mevcut kaynakları en
iyi şekilde kullanılabilmesi için bu eksiğimiz kapatmalıyız.
İleriye doğru baktığımda eğer bütün bu söylediğim şeylerden yola çıkarsak
ben önümüzde daha iyi bir sivil hayat görüyorum. Tek endişem devletin,
problemlerin çözümünü tamamen sivil toplum örgütlerine bırakmasıdır.
STK'ların bunu kabul etmesinden korkuyorum. Biz temel sağlık meselesini
çözemeyiz. Yada eğitim sorununu, yada sokakta çalışan çocuklar sorununu
çözemeyiz. Sorunlara alternatif iyi çözümler üretip devletin kamu
kurumlarının bunu uygulaması baskı oluşturmak. Böyle bir sivil hayatı daha
çok önemsiyorum. Enerjimizi fikir düzeyinde, uzmanlık düzeyinde tutup ama
vergi veriyoruz. Bu paranın bize geri hizmet olarak dönmesi için mutlaka
devletin sahip çıkmasını, o projeyi korumasını ve işini yapmasını sağlamayı
bekliyoruz.
*Sosyal Kültürel Yaşamı Geliştirme Derneği
Zafer Kıraç- Genel Koordinatör
Bereketzade mahallesi.
Kule Çıkmazı. No: 9 / 2
Kuledibi-Galata / İstanbul
Tel
: 0 212 252 70 54
Fax
: 0 212 243 30 68
e-mail : [email protected]
Web : www.skygd.org
214
Sürdürülebilir Kırsal ve Kentsel Kalkınma Derneği*
Dr. Ahmet Saltık-Başkan
Ahmet hocam önce Sürkal'i tanımakla başlayalım. Surkal nasıl bir sivil
toplum kurulusudur, hangi ihtiyaçtan doğdu ve neleri yapar?
Sürkal 2000 yılında kuruldu, 4 yıllık bir geçmişi var ancak Surkal'in
kurucularının yasam tarihçesine bakıldığında bu alanda aşağı yukarı 20
yıldır belirli bir bilgi ve deneyim birikimi olan bir grupla karsı karşıyayız. Şöyle
bir ihtiyaçtan kuruldu: Türkiye'de bilindiği gibi daha çok merkezi planlama
anlayışıyla davranılıyor. Kalkınma deyince de büyük ölçüde fiziki yatırımlara
önem veriliyor. Fakat yerel düzeyde insanlardaki sorun çözme kapasitesini
geliştirmeye yönelik çalışmalar sınırlı. Böyle düşünüyoruz biz. SÜrkal
geçmişe baktığında yani böyle bir kalkınma anlayışlısıyla bakıldığında,
değerlendirildiğinde beklenenin elde edilemediğini ve başarışız olduğu
sonucuna varıyor.
Ne bileyim işte Erzurum kırsal kalkınma projesi, Çorum-Çankırı kırsal
kalkınma projesi, Ordu, Giresun kalkınma projeleri, yani bir çok kalkınma
projesi var. Bunlar dünya Bankası destekli, daha çok bürokratik kuruluşlar
tarafından planlanıyor, uygulanıyor. Esas hedef kitlesinin kalkınmanın
planlanması ve uygulanması süreçlerinde yeterince rol almadığını
görüyoruz. Surkal'in esas doldurmayı düşündüğü boşluk bu küçük ölçekli
projelere seslerini duyurmalarında güçlük çeken insanların katılması ve
onların önceliklerinin daha kolay ve doğru bir şekilde yansıtılması.
Bizim temel yaşamımız bu. Merkezi planlamadan bir anlamda yerelliğe doğru
bir geliş. Surkal kendinin daha çok kırsal kalkınma süreçlerinde başarılı
olduğunu var sayıyor. Kalkınma biliyorsunuz çok karmaşık ve çok boyutlu bir
olay. Kalkınma bir süreç her şeyden önce. Belirli bir hedefi yakaladığınızda
yeni hedefler ortaya çıkıyor. Yani bu sonuç açık uçlu bir süreç. Biz kendimizi
kırsal alanda yetkin bir kuruluş olduğumuzu zannediyoruz. Fakat Türkiye'de
kırsal alanda yasayan nüfus toplam nüfusun yüzde 35'i. Ama bazı bölgelere
bakıldığında, örneğin biz Kuzey Doğu Anadolu'da çalışıyoruz. Bu yörelerde
örneğin bir Kars'ta, Ardahan'da, Erzurum'da nüfusun yüzde 55'inin, Ardahan
özeline inildiğinde nüfusun yüzde 75'inin kırsalda yasadığını görüyoruz. Bu
nedenle merkezi Devlet Planlama Teşkilatı'nın ortalama istatistikiyle sorunu
çözmek mümkün değil. Biraz genelliği ön plana çıkarmak gerekiyor. Bu
açıdan bakıldığında da kırsal alandaki insanların karşı karşıya kaldığı
sorunların çözümünün ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü bu
çözülmediği takdirde ciddi bir göç olayı başlıyor. Ki bu Türkiye'de artık durma
noktasına gelmiş hatta geriye göçler bile söz konusu. Çünkü kentlerde artık
yeni iş gücünü kaldıramıyor. Dolayısıyla kırsal alana kalkınma çalışmalarının
böyle bir rasyonelliği olduğunu zannediyoruz ve biz bu alanda kendimizi
daha yetkin görüyoruz.
215
Fakat sunu söylemek istiyorum tabii yine de kentte yasayan nüfus artıyor.
Hatta Türkiye'deki resmi politikalar 2023 yılında kırda yasayan nüfusun
yüzde 20'nin altına çekilmesi hedefleniyor. Dolayısıyla bir anlamda kendimizi
sadece kırsalla değil kırsal kalkınma sorunlarıyla da ilgili olarak da değil
kentsel kalkınmanın sorunlarıyla da ilgilenme gereği duymaya başladığımızı
söyleyebilirim.
Bu nedenle Sürdürülebilir Kalkınma Derneği'nin tam uzun ismine
bakıldığında sadece kırsal değil sürdürülebilir kırsal ve kentsel kalkınma
derneği olarak adlandırdığımızı söyleyebilirim. Bu da her ne kadar kendimizi
kırsal alan kalkınması konusunda biraz yetkin görüyorsak ta kentsel
boyutunu da kalkınmanın alan itibariyle ve kent itibarıyla ihmal edilmemesi
bilincinde olduğumuzu söyleyebilirim.
Hocam ben sizi çok uzun yıllardır tanıyorum. Aslında siz tabii Türkiye
Kalkınma Vakfı ve diğer kurumlarda uzun yıllar çalıştınız. Hatta sizin
diğer arkadaşlarınız ve birlikte çalıştığınız sevgili ağabeyim Zekai Bakar
da bu ekibin içinde. Yani Surkal'ın her ne kadar birkaç yıllık mazisi olsa
da, aslında alt yapısı çok eski. Alan itibariyle sürekli halkla içiçe olan ve
biraz da sivil mantıkla çalışan kurumsal bir yapınız var. Bu mantıkla
baktığınızda sivil toplumculuğun tam olarak neresine oturtuyorsunuz
Sürkalderi?
Bu çok önemli bir soru. Bu yanıtlamayı da güçleştiriyor biraz. Biz her şeyden
önce hizmet sunan bir kuruluşuz. Biz yani böyle cumartesi pazar günü üyeleri
bir araya gelen bir dernek değiliz. Biz yarı profesyonel bir derneğiz. Tam
profesyonel de değiliz. Yani bir şirket gibi çalışmıyoruz. Özellikle Avrupa
fonlarından sonra Türkiye kırsal alanında ve kentsel alanında şirket tipi
kuruluşların da bazı projeler üstlendiğini de görüyoruz. Ama biz kendimizi
böyle görmüyoruz.
Çünkü kalkınmanın her şeyden önce bir akıl ama bunun yanında bir duygu ve
gönül işi olduğunu da biliyoruz. Geçmiş deneyimlerimiz de bunu gösteriyor.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de çok istisnai bir yerimiz var. İstisna diyelim.
Türkiye'de yaklaşık 100-105 bin dolayında işte sivil toplum kuruluşu diye
nitelenebilecek olan meslek mensuplarının oluşturduğu meslek odaları
dernekleri dahil kuruluş var. Ama bunların çizgisinde kırsal alanda proje
uygulayan proje temelinde çalışan kuruluşların sayısı iki elin 10 parmağını
geçmiyor. Biz belki de bu açıdan bakıldığında kendimizi bir kalkınma
kuruluşu olarak görüyoruz. Bir de profesyonel bir kuruluş olarak görüyoruz.
Ama profesyonelliği bir şirket mantığıyla değil bir gönül bağıyla da çalışan
insanlar olarak görüyoruz. Bu açıdan yarı profesyoneliz. Üçüncüsü
yapacağımız işlerin ve belirlediğimiz hedeflerin ancak halkın katılımıyla, yani
proje hedef gruplarının katılımıyla bu da yetmiyor kamu kuruluşlarının da
desteğiyle görüyoruz. Çünkü kamu kuruluşları belli bir ölçüde bazı anayasal
zorunluluklar içinde. Özellikle eğitim, sağlık gibi çok temel hizmetlerin bütün
216
yurttaşlara ulaştırılmasında yani temel sorumluluğu olan kamu kuruluşları
var. Dolayısıyla onların da sürece katılması ve bu arada sadece onlar da
değil yerel yönetimlerin projelerinin planlanması, uygulanması,
değerlendirilmesi ve hatta sonuçlarından adil bir şekilde pay alınması
süreçlerinde mutlaka rol alması gerektiğine inanıyoruz. Yani işbirlikçiyiz bu
açıdan bakıldığında.
Devletle muhabbettiniz nasıl? Yani devletin resmi kurumlarıyla bir sivil
toplum örgütü olarak Surkal nasıl ilişki kuruyor? Yani mesafeli misiniz?
Yada devlet sizin çalışma alanlarınıza zaman zaman müdahale ediyor
mu? Yada çok iyi işbirlikleri geliştirebiliyor musunuz?
Şimdi Türkiye'deki kamu yönetimi sözümün başında da belirttiğim merkezi
planlama anlayışında merkezi bir yapı taşıyor. Bu daha Osmanlıdan
Selçuklulardan bize devredilen bir gelenek. Türkiye'nin bu etik yapısında
belirli kurumlar çok ağırlıklı. Örneğin askeri kurumlar son derece ağırlıklı. Bu
tabii ister istemez çağımızın değişen sorunları karsısında da etkisini
sürdürüyor. Yani küçük ölçekli projelerle hareket etme yada küçük sesini
duyurmayan eğitim düzeyi düşük insanlarla ayni masanın etrafında bulunup
bölgenin ülkenin ve alt bölgelerin sorunlarını tartışma bu bürokratik anlayışta
biraz yadırganabiliyor. Fakat bizim görüşümüz kendi aramızda da çok
tartışıyoruz. Dünya değişiyor. Yani bu dünyada değişen iki şey var. Biri iç
dinamiklerle değişme süreci başladı. Türkiye'de bunlar biraz acılı oldu gerçi
çok pahalıya da mal oldu. Bu demokratikleşme ve geniş sesiz çoğunluğun
sesini duyurması biraz zor oldu. Ama, bunun paralelinde bir de yurt dışında
ülke sınırlarını aşan dünyada bir değişim rüzgarı esiyor. Bu iç ve dış
dinamiklerin etkisiyle devlet ve kurumları da Türkiye'de değişmeye başladı
diye düşünüyorum. Bir projemizden belki somut örnek verilebilir. Biz
Kuzeydoğu Anadolu'da çalışıyoruz. Kapsamı da üç ili ve 20 köy yerleşiminin
ve 6 ilçenin yer aldığı alan. Burada yapmak istediğimiz tamamen kamu
kuruluşlarının siz isterseniz devlet kurulusu deyin ama her zaman devlet ve
kamu kuruluşları örtüşmeyebiliyor yani ayrılan yanları var biliyorsunuz. Bu
resmi kamu kuruluşlarının resmi temsilcileriyle yerel halkı bir masanın
etrafında toplayıp bu konuda bölgenin alt bölgenin il ve ilçe düzeyindeki
sorunların ortak tartışılabileceğini göstermeye çalışıyoruz. Başlangıçta
örneği çok biraz yadırgandı ama su anda olumlu neticeler alıyoruz. Devletin
yada devlet organlarının bölgesel kalkınmaya, yöresel kalkınmaya
bakışlarında da bazı değişiklikler oldu dilebiliriz. Bu açıdan bizim 5 yıl önce
karşılaştığımız sorunları bu bir sene sonra aynı şekilde yaşıyoruz demek
mümkün değil. Ben bu soruya o şekilde belki yanıt verilebilir diye
düşünüyorum
Diğer sivil toplum örgütleriyle ilişkileriniz var mı? Zaman zaman
ortaklık ilişkileri geliştirebiliyor musunuz? Beraber çalışma disiplini
217
oluşturabiliyor musunuz? Yoksa sadece sürkal olarak yalnız çalışmayı
mi tercih ediyorsunuz?
Tercihimiz daha çok işbirliğinden yana. Bu işbirliklerini kuramadığımız sürece
bizimde tek basımıza başarılı olmamız mümkün değil. Fakat bu konuda
başarılı olduğumuzu mesafeler kat ettiğimizi söylemek zor. Bunun çeşitli
nedenleri var. Bir kez dünyada olduğu gibi Türkiye'de de sivil toplum
kuruluşları daha çok küçük grupların girişimiyle ve bu gruplar içindeki belirli
kişilerin bireysel çabalarıyla işleri diğerlerine göre daha fazla yüklenmesiyle
yürüyor. Yani henüz Türkiye'de sivil toplum kuruluşları kişilerden, kişilerin
g ü c ü d ı ş ı n a t a ş a m a d ı . Ya n i d a h a k u r u m s a l l a ş a m a d ı . B u
kurumsallaşamamanın bazı kişilikleri ve bireyleri ön plana çıkarması ve ister
istemez de bireysel temelde olunca da işbirliklerinde de bazen engellerle
karsılaşması mümkün oluyor. Yani bu konuda çok başarılı olduğumuzu
söylemek mümkün değil. Fakat biz Sürkal olarak açığız. Birde yani bizim bir
ayrı bir yerimiz var diye düşünüyorum. Bu bizden kaynaklanan bir şey değil.
Türkiye'deki kalkınma alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının sayıca çok
az ve nitelikçe de yeterince gelişmemiş olmasından kaynaklanıyor. Bugün
bizim üç projemiz var Sivas'ta, Kars'ta ve Erzurum'da merkez aldığımız
projeler. Toplam 20 profesyonel insan çalışıyor. Bu boyutta çalışan kalkınma
kuruluşu az. Ondan kaynaklanıyor. İkincisi de nitelik meselesi. İste sosyal
sorumluluğu olan şirketlerde yani kâr amacı gütmeyen şirket nasıl oluyor
bilmiyorum ama şirketler de bu sürece dahil olmaya başladılar. Onun için
bizim bu konuda biraz adaptasyon sorunumuz var gibime geliyor. Fakat
bunun yine de böyle yürümeyeceğini biliyoruz. Bazı işbirliklerine gitmemiz
oldu örneğin fakat başaramadık. Ama bu sorunu zaman içinde aşacağız diye
düşünüyorum.
17 Aralık 2004 AB Süreci Türkiye'nin gündemine oturdu. Avrupa ile
oturur Avrupa ile kalkar hale geldik. Bu Avrupa birliği muhabbeti sivil
toplum örgütçülüğünün sizce önünü açan faktör müdür?
Bu konuda Sürkal'de ezici bir çoğunlukla AB normlarını ve değerlerini belirli
bir evrensel geçerliliği olduğu ve böyle bir temele dayandığı ve bu nedenle de
Türkiye'deki sivil toplum hareketini hızlandıran bir faktör olarak algılanması
gerektiği konusunda hem fikiriz. Ben de bunu paylaşıyorum. Fakat bir şeyi de
bizden uygulayıcı olduğu için alandan gelen veya alana fazla önem veren bir
grup olduğumuz için sadece evrensel bazı doğruların tekrarlanmasıyla da
sorunların çözülemeyeceğini kesinlikle buna uygun örgütlenme ve eğitim
çalışmalarına önem verilmesi gerektiğini ancak bununla AB değerlerinin
yaşama geçirebileceğimize inanıyoruz. Size şunu belirtebilirim bugün
Avrupalılar nasıl görüyor? Avrupalılar diyor ki “Türkiye'de doğru dürüst oturup
bir proje geliştirme yeteneğine sahip kuruluş yok”. Onun için sivil toplumu
geliştirme projesinin arkasında yatan gerekçesi de buydu. Yani sivil toplumu
218
güçlendirmek gerekiyor. Sivil toplumu güçlendirmek ne demek? Sivil
toplumla kalkınma alanında çalışanlar kentsel yada kırsal fark etmez bir kere
katılımcı planlamayı çok iyi öğrenmeleri gerekiyor. Katılımcı araştırmaları çok
iyi bilmeleri gerekiyor. Bununla ilgili uygun yöntem ve tarzları dünya
deneyimlerini de dikkate alarak özümsemeleri içselleştirmeleri gerekiyor.
Bunun bir adım daha ileri götürülmesi gerekiyor. Alanda uygulamak
gerekiyor.
Bu açıdan Güneydoğu'yu biliyoruz Doğu Anadolu'yu da biliyoruz. Karadeniz'i
de. Bunlar az gelişmiş bölgelerimizdir. Burada ne yerel yönetimler ne sivil
toplum kuruluşları böyle proje ve program bazında yeterli değiller. Biz
sorunun sadece kaynak sorunu olduğuna inanmıyoruz. Yani Türkiye'de
kalkınma için tahsis edilen kaynaklar yetersizdir ama belki biraz tuhaf
karşılanabilir sorun esas, insanlardaki sorun çözme kapasitesini geliştirmek.
Sorun çözme kapasitesi de iki yolla oluyor. Bir eğitim yoluyla, iki örgütlü eğitim
yoluyla oluyor. Bu ikisi de çok vakit alan zaman isteyen çok kısa sürede elde
edilemeyen hedefler olarak görülüyor. Bu da bizim ne bazı politikacılarımız
ne de yaşadığını iki üç seneyle sınırlayan belli bürokratlarımız için elverişli
çekici alan değil. Uzun soluklu orta vadeli erimli isleri olan bu iki alan her
zaman yeterince dikkatte alınmıyor.
Yani sorun gerçekten insan kaynaklarını geliştirmektir. Çünkü son tahlilde
belirleyici olan insandır. Bugün Türkiye'de yoksulluk katlanarak gidiyor daha
dün iki arkadaşımızı Sakarya caddesinde bıçağı çekiyorlar ve telefonunu
alıyor cüzdanını alıyorlar. Bu giderek artacak. Bence burada insan kaynakları
önemli diye düşünüyorum. Eğitim ve örgütlenme çok önemli. Avrupa
fonlarının da kullanılmasına baktığımız zaman ciddi şekilde sorgulanması
gereken ve bu fonların da çok etkin kullanılabildiğini söylemek çok zor. Bu
konuda pek iddialı olmak istemiyorum ama görünen köy kılavuz istemez
derler. Yani ciddi sorunlarımız var. Biz kırsal, bölgesel kalkınma konusunda
bölgedeki insanların çok aktif olmasının gerektiğine inanıyoruz. Onların aktif
olması için de eğitilmesi gerekiyor. Ben birlikte bir şeyler yapmak birlikte
öğrenmek ve örgütlü davranmak gerekiyor. Bunu asamadığımız sürece
Avrupa ülkelerinden gelen uzmanların bizdeki bazı resmi kuruluşlarla işbirliği
yapmak suretiyle belirli fonları çok etkin kullanamayacaklarını bu fonlardan
neticede yine Avrupa ülkelerinin yararlanacağına inanıyoruz.
Son soruyla mevzuu bağlayalım. Geçmişle kıyasladığımızda Türkiye'de
sivil hayatın, sivil toplumculuğun bugünkü durumu sizce nedir,
geleceğe de birkaç paragrafla gönderme yaparsak gelecekte öngörü
olarak sivil hayat Türkiye'de hangi noktaya gelebilir ne dersiniz?
Sivil toplumu sadece sivil toplum kuruluşlarıyla dernekler, vakıflarla,
kooperatiflerle meslek kuruluşlarıyla değil siyasi partilerle, yerel yönetimlerle
daha geniş tanımlamak gerekiyor. Şimdi bunların düzeyleri çok farklı. Ancak
aralarında da ciddi bir ilişki var. Yani taban örgütleri güçlenmediği takdirde
219
yerel yönetimlerde güçlenemiyor. Çünkü tabanda bir toplumsal etki yaratmak
gerekiyor tavana doğru. Yani aşağıdan yukarı gitmesi gerekiyor. Ancak her
zaman böyle de değil. Bazen de yukardan bizim tarihimizde de olmuştur.
Belirli dönemlerde. Yukardan da aşağıya doğru etkiler, olumlu etkiler olabilir.
Simdi temel sorun kurumsal ve örgütsel gelişmelerin önünde çok ciddi
engeller var. Yani iş yapma sorun çözme kapasitelerinin artırılması gerekiyor.
Bunun mutlaka karşılanması gerekiyor. Belki de bu konuda AB'nin bu sürece
bir ivme kazandırması söz konusu olabilir. Bu da nasıl olabilir özellikle
kalkınma konusu, kalkınmaya en fazla ihtiyaç duyulması yörelerde
yoğunlaşması gerekiyor. Aktivitelerinin orda yoğunlaşması gerekiyor. Yani
yerinde Ağrı'da, Kars'ta... Diyarbakır bu konuda biraz daha ayrıcalıklı bir
konumsal avantaj içerisinde çünkü çok fazla ilgi görüyor. Ama belki
Diyarbakır hariç GAP'ın diğer illerinde daha uzak illerinde çalışmalar
yapılması gerekiyor. Yerinde bu eğitim ve örgütlenme çalışmasının yapılması
gerekiyor. Yerel kapasitenin geliştirilmesi gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında
alınması gereken çok mesafe var. Üniversitelerin akademik kuruluşların da
bu işe ilgi göstermesi gerekiyor. Siyasi partilerin özellikle ödevleri var. Ne
yazık ki örgütsüz bir toplumdayız. Bugün mahalle düzeyinden parlamentoya
kadar çeşitli alanlarda örgütlenmek gerekiyor. Hiç kimse mahalle
düzeyindeki örgütlenmeyi köy yada köy gruplarındaki örgütlenmelerine
gereken önemi vermiyor diye düşünüyorum. Yani sivil toplum kuruluşlarının
almaları gereken epey mesafe var. Bu sivil toplum kuruluşlarını da kendi
içinde sınıflamak gerekiyor. Herkesin kırsal alanda kentsel alanda çalışması
şart değil. Duyarlılık geliştirme alanında çalışılabilir. Ne bileyim bugün
Türkiye'de en fazla çevre konusu gündemde. Yani yüzlerce binlerce çevre
inisiyatifleri girişimleri var.
Ama kalkınma konusunda o sayının onda biri kadar kuruluş yok. Bunu da
düşünmek gerekiyor. Çünkü çevre sınıflar üstü hedefler olarak görülüyor.
Öyle göründüğü için de talep daha fazla gözüküyor. Ama sivil toplumları da
kendi içinde sınıflamak gerekiyor. Bunların bazıları daha çok ulusal ve
uluslararası politikaları etkileyen kuruluşlar olabilir. Bazıları çevre duyarlığını
yaratabilir. Bazıları doğrudan doğruya belirli bir hizmet ve program bazında
çalışan ve bunun için de çok değişik kurumlarla işbirliği yapan sınıflar olarak
belirtilebilir. Devletin yada yasa ile kurulmuş olan vakıflar onlar artık yavaş
yavaş tasfiye oluyor.
Yani sivil inisiyatifler gönüllülük esasına dayandırılıyor. Yani tabandan
geliyor. Yani dışardan yasalarla kurulan örgütlerin tam olarak sivil toplum
örgütü vasfı taşıyıp taşımadığı da tartışılabilir. Ki bize göre tartışmaya bile
fazla gerek yok. Ama umutsuz olmamak gerekiyor. Biz 20 yılı askın bir süredir
bu işin içindeyiz. Belki kalkınma alanında çalıştığımız için çok ağır isleyen bir
süreç içindeyiz. Hem profesyonel hem gönüllü, amatörüz. Bunun
beraberinde getirdiği bazı kendini tanıtma duyurma yetersizlikleri olabilir.
Ama buna rağmen ben bir iyileşme görüyorum, bir ileri adım görüyorum.
Bizim 5-6 yılda ulaştığımız sonuçları projelerde bir 1,5 yılda ulaştığımızı
220
söyleyebilirim. Zaman sonuç almada yardımcı olabilir. Kesinlikle işbirliği çok
önemli. Yerinde kalkınma çok önemli. Faaliyetleri yerinde yapma çok önemli.
Kamu kuruluşlarının desteğini almak çok önemli. Ama kamu kuruluşlarının
da bizden öğrenecekleri var.
Hedef grup olarak yoksulluk son derece altı çizilmesi gereken bir konu.
Yoksulluk kesinlikle çok boyutlu bir olay. Hem ekonomik boyutu hem de politik
ve sosyal boyutu var. Yoksulluğu gidermeyen bir kalkınma süreci bizce
gerçek bir kalkınma süreci değildir.
*Sürdürülebilir Kırsal ve Kentsel Kalkınma Derneği-SÜRKAL
Dr. Ahmet Saltık
Çetin Emeç Bulvarı.5. cadde No: 5/ 3
Yukarı Öveçler 06460
Ankara.
Tel
: 0 312 472 68 60
Fax
: 0 312 472 68 61
e-mail : [email protected]
e-mail : saltı[email protected]
221
Şiddetsizlik Antrenman Grubu*
Ferda Ülker-Sözcü
Ferda ilk soruma şöyle başlayayım: Daha önce İzmir Savaş Karşıtları
Derneği ismiyle bir örgütlenmeniz vardı, kapandı. Şimdi o yapının ilgi ve
faaliyet alanı içerisinde olan ve daha farklı bir isimle biraz da bireysel
kimliğinizi öne çıkararak “Şiddetsizlik Antrenman Grubu Hareketi”
ismiyle bir yapınız var. Şiddetsizlik Antrenman Grubunu tanımakla
başlayalım. Hangi ihtiyaçtan doğdu? Hatta belki öncesine giderek,
savaş karşıtlarını da anlatarak bugüne gelebilir misin?
Bir tanımlama yapabilmek için önce Savaş Karşıtları Derneği'nden söz
etmemiz gerekiyor. Çalışmalara orda başladık onun bünyesinde kendimizi
buluyorduk. Politikanın şiddet dışı araçlarla yapılabileceğini iddia ediyorduk.
kendi iç işleyişimizde bu yöntemleri uyguladık. Şiddet içermeyen yöntemlerle
çalışma çabamız vardı. Dernek çeşitli nedenlerle 2000 yılında bizim
tarafımızdan kapatıldıktan sonra biz birkaç kişi kalmıştık. Bu alanda bir şeyler
yapmak istedik. Antreman grubunu oluşturduk. Çeşitli kurumlara gidiyoruz.
Tanıtımını yapıyoruz. Onlara bu yöntemlerin nasıl uygulanabileceğine dair
interaktif yöntemleri tanıtıyoruz. Ve beklentimiz şu ki o kurumların bundan
sonraki süreçte bu yöntemleri kullanmaları.
Örnek olarak ne verilebilir? Karar alma süreçlerinde consensus yöntemleri
nasıl uygulanabilir? Bu konuda antreman veriyoruz. Bunlar çeşitli
egzersizlerin oyunların olduğu bir bütün. Konu merkezli çalışmalar
yapıyoruz. Temel kavramlar dediğimiz şeyler var. İletişim, önyargılar,
genellikle bu ve benzeri konularda biz antreman konuları veriyoruz ayrıca
kurumlara diyoruz ki sizin için sorun olan bir şey var mı? Çözemediğiniz
çözümünde zorlandığınız çatışkı çözümü yapıyoruz. Son iki üç yıldır yoğun
olarak çalışmalar yaptık. Çıkışı tamamen bizim savaş karşıtları derneği
içinde faaliyet gösteren insanlardan oluşuyor. Çok geniş bir grup değil, biz
beş kişiyiz şu anda. Tüm isteğimiz Türkiye'de çeşitli illerde antrönörlük
yapacak insanlar yetiştirmek. Çalışmamızın ana hedefi bu. Kurumları
tanıtıyoruz temel kavramlarla ilgili çalışma yapıyoruz. Birtakım insanlar
“çalışmaları anlamlı buluyorum antrönörlük yapmak istiyorum” derlerse
onlara ayrıca antrönörlük eğitimi vereceğiz. Diyarbakır'da yaptık, Antalya'da
yaptık, Adana'da yaptık, İstanbul, Ankara'da yaptık İzmir'de devam ediyoruz.
Ve bütün bu illerden de antrönörlük yapacak insanlar çıktı.
Peki bütün bu işleri yine bu saydığınız şehirlerde partner Sivil Toplum
Kuruluşları aracılığıyla mı yapıyorsunuz?
Öyle herhangi bir kuruma bağlı değil öncelikle kişisel ilişkilerle, İstanbul'da
222
yaptık, Mardin'de yaptık bir grupla ilk çalışmamız onlarla olmuştu. Bu
arkadaşlar bize başka kurumları öneriyorlar bu tip çalışma yapan insanlar
var. Biz artık kurumlara gidip şunu bunu yapıyoruz diye anlatmıyoruz. Mail
ya da telefonla bize ulaşıyorlar “böyle bir çalışma yapıyormuşsunuz, bizim de
böyle bir ihtiyacımız var yapabilir misiniz?” diye. Biz bu ihtiyaçları gücümüz
yettiğince karşılamaya çalışıyoruz. Şu anda şehir dışında bir çalışmamız yok.
Şehir içinde İzmir merkezli biraz çalışalım dedik. Sadece şehir için şu an
kaynak arıyoruz. Gönüllüler için antreman programı yapmamız gerekiyor.
Onun için kaynak arıyoruz şu anda. Bir kaç yere başvurduk reddedildi. Şimdi
tekrar devam ediyoruz. Bu bahar aylarını düşünüyoruz. Parayı
bulduğumuzda yapacağız. Onun dışında bir kaynağımız yok.
Kaynağı nereden buluyorsunuz? Projeli mi çalışıyorsunuz?
Kendi olanaklarımızı kullanıyoruz. Sıkıştığımız da gittiğimiz kurumlardan
destek alıyoruz. Yol ve kalacak yer anlamında, gönüllülük üzerinden giden bir
çalışma. Kendimize sorduğumuzda “Niye bu işi yapıyoruz?” diye sonuçta biz
bu yöntemlerin anlamlı ve önemli olduğunu düşünüyoruz. Özgürlük ve eşitlik
talebi varsa insanların böyle bir gelecek perspektifi varsa onu bugünden inşa
etmek gerekir. Kendi iç işleyişinde kendi iç işlerinde bunu var etmen gerekir ki
hedefin de gerçekçi olsun. Biz bunu önemsiyoruz, bazı kurumlarda otorite ve
hiyerarşi ile karşılaşıyoruz. Geleçek hedefleriyle çok da bağdaşmayan
kavramlar ama bir şekilde var olan kavramlar. Önemli olan bunu ortaya
çıkarmak mümkün olduğunca bunun farkına varmak, ve mücadeleye devam
etmek.
Burada biraz taraflı bir soru sormak istiyorum. Sonuç da şiddetin 20 yıl
boyunca bir olgu olarak yaşandığı bir coğrafyada Diyarbakır'da
yaşayan bir aydın olarak merak ediyorum. Şiddet önce aile içinde
başlayıp sonra da giderek bir yaşam biçimi halini alarak yaygınlaşıyor.
Bu kadar şiddetle iç içe yaşanan bir ülkede şiddet karşıtı olmanın,
şiddetsizlik antrenman grubu hareketini toplumda anlatmak zor bir iş
değil mi? Tepkiler ne alemde?
Şiddet kültüründe yaşıyoruz. Neresinde yaşarsak yaşayalım Türkiye'de
ailede, sokakta her yerde o şiddeti yaşayan insanlarız. Bu yüzden bizim
kavramlarımız çok ütopik kalıyor insanlar için, şiddet var. Tamamen şiddete
hayır demediğimiz sürece böyle bir dünyayı da kurgulayamayız. Şu anda
attığımız adımlar çok küçük olabilir ama bunlar geleceğe dair bir umuttur.
Bizim çalışmalarımıza en büyük ilgiyi kadın grupları gösterdi. Kendi
yaşadıkları koşulları en çok sorgulayan kadınlar oluyor genelde. Karma
gruplarda erkeklerden çok reaksiyon almıyoruz. Çalışmalarımız bir süre
sonra karma grup olsa dahi kadınlarla devam ediyor. Kavramlara sahip çıkan
bunları sorgulayan kadınlar oluyor genelde. Çok büyük yollar alamıyoruz tabi
223
ki. Bir sürü engelle karşılaşıyoruz. Bütün bunlara rağmen haklı olduğunu
bilmek doğru olduğunu bilmek o yada bu şekilde devam ediyorsunuz
çalışmaya. Kişisel olarak buna inanıyorum isteyen herkese de bunu
anlatabilirim. Kullandığı kadar kullanabilir en azından bir soru işareti
yaratabilir insanda. Soru işareti yaratmanın kendisi bile anlamlı geliyor bana.
Sivil toplum hareketinin, örgütlülüğünün neresindesiniz? Bir
tanımlama istersem kendinizi nasıl tanımlarsın? Sonuç da sizinki de bir
sivil toplum hareketi, bir sivil toplum girişimi!
Biz şu an bir sivil toplum örgütü değiliz. Biraz dışındayız neden biz onlara
diyoruz ki bizim bildiğimiz uygulayabildiğimiz yöntemler var. Aslında destek
veriyoruz biz. Eğer talepleri olursa bunu böyle de yapabilirsiniz diye bir model
gösteriyoruz. Destekçi demek daha doğru olur. Kişisel olarak sivil toplum
örgütlerinde faaliyet gösteriyoruz ama bu çalışma onların dışında. Zaman
zaman görüşlerine katılmadığımız, şiddete evet diyen
gruplarla da
çalışıyoruz. Ama her seferinde bunu sorguluyoruz. Çünkü biz kendimizi
şiddet karşıtı olarak tanımlıyoruz. Sonuçta diyoruz ki ben kişisel olarak
düşünüyorum ki bu insanlar şiddeti o ya da bu şekilde hayatında yaşatıyor
ama bizim şu anda tüm bu yöntemleri o ya da bu diye ayırmadan tanıtmamız
gerekiyor. O noktada biri için soru işaretleri geliyor. Karşıdaki insanın
kafasında küçük de olsa bir soru işareti yaratabilirsem bu ileriye dönük bir
adımdır. Çok büyük hedeflere yaklaşamıyoruz şu anda tabiki. Ufak tefek
dönüşümlerin kendisi bile anlamlı geliyor bana.
Peki kurumlarla ilişki var mı? İlla ki kamu kurumu olması gerekmiyor.
Bu STK'lar da olabilir.
Biz aslında yaptığımız çalışmalara oyun gibi yaklaşılıyor. Biz bunları
oyunlarla yapıyoruz ama varmak istediğimiz temel noktalar oluyor. Şimdi
bakış açısı da çok önemli insanlar bir şeyleri farklı yaşamak istiyorsa, ama
sadece bir bakayım diye gelen insanlar şöyle bir tanımlama yapıyorlar.
“Bunların hepsini oynadık” oyunun altında neler verilmek istendiğini
farketmeyebiliyorlar. En rahat çalıştığımız ciddiye aldığımız kurumlar kadın
kurumları. Ben bunu kadınların bu konudaki hassasiyetlerine bağlıyorum.
Şiddet kadınlar için daha gerçek bir şey olduğundan hayatlarında bununla
ilgili sorunları da var. Var olanın dışında bir şey yapmaya çalışıyor kadın
örgütleri. Daha eşit ilişkiler daha birarada durabilmeler dolayısıyla bu
kavramlarla çok daha kolay ilişkiye girebiliyorlar. Karma gruplarda da aynı
şey var ama erkek katılımı daha az olur. Katılan erkeklerde devam etmezler.
Ve eşcinseller, onlar bu kavramlarla sorunu olan gruplar. Onlar bu yöntemleri
tanımaya uygulamaya istekliler. Ve onlarla devam ediyor çalışmalarımız. Şu
anda 20 kişilik antrönör olmak isteyen grup var. Biz ilk fırsatta antrönörlük
eğitimine başlayacağız.
224
Bu antrenörlük eğitimini nasıl aldın? Bunun bir okulu filan var mı?
Almanya'da arkadaşlarımız vardı, oraya gidip çalışmalara katıldık. Daha
sonra oradan gelen antrönörlerle çalışma yaptık. İki kere yaptık. İlkinde biz
katılımcıydık. Bir antreman nasıl yapılır diye. Yaparken öğreniyoruz. Genel
anlamda biz kolaylaştırıcılık yapıyoruz. Aynı zamanda bu yöntemleri
öğretmiş oluyoruz ama biz de çok fazla şey öğreniyoruz. Biz uygulama içinde
öğrendik. Şöyle bir sıkıntımız var, bizim sayımız çok az. Kaynağımız yok ama
öyle inanıyoruz ki bu işe. Her ilde bir iki antrönörümüz olursa deneyim
alışverişi yapabiliriz bir süre sonra. Daha çok yaparak uygulayarak öğrenilen
bir süreç. Bunu ben böyle yaşadım.
Bu yaptığınız çalışmaların sonuçlarını izliyor musunuz? Ne getirip, ne
götürüyor? Programa katılanlar ne kadar etkileniyorlar?
İstanbul'daki grup bu yöntemlerle belli kavramlar üzerine tartışma toplantıları
düzenliyorlar. Onlarla bu çalışmalar üzerine görüşmüştük yazılı hale
getirdiklerinde bize gönderecekler. O benim çok hoşuma giden bir örnektir.
Mesela biz orada birşey gösterdik onlar kendileri yeni bir yöntem öyküleme
diye bir yöntem çıkardılar. Biz bile her yaptığımızda farklı birşey
ekleyebiliyoruz çıkarabiliyoruz. O yüzden daha fazla katılım olursa farklı
yöntemlerde ortaya çıkar. Yıllardır aynı grupla çalıştığımız için bence bir
kısırlıkta yaşıyoruz. Antrönörlerde çalışmaya katılırsa bambaşka yöntemler
ortaya çıkacak. Benim hayalimde hep o vardı yılda bir kere biraraya
geleceğiz, deneyimlerimizi aktaracağız, bunları paylaşacak ve böylece
geliştirebileceğiz. Bizim dışımızdaki insanların bu çalışmaları bu kavramları
devam ettirmesi bana çok önemli geliyor. Adım adım bunlarda oluyor aslında.
17 Aralık 2004'le birlikte Türkiye'de AB süreci başladı. Bir çok insan bu
sürece hayırlı bir iş gibi bakıyor. Sizin gibi çalışan yapılanmalar
açısından AB süreci bir fırsat olabilir mi? AB hem şiddete hem de
şiddetin sonuçlarına karşı çok hassas ve uzak! Bu anlamda sivil alan
sizce rahatlar mı?
Daha rahat olur mutlaka. Demokratikleşme anlamına gelmiyor gibi bir sürü
görüş var. Ben kişisel olarak şu an nerede duracağımı bilmiyorum. Herşeyi
anlamaya çalışıyorum. Kendi adıma bu bir süreç bir süre sonra netlik
sağlayabilim diyorum. Mesela biz o toplumlarda şiddet yok diyemiyoruz. Asıl
tehlikeli olan şiddetin oralarda olduğunu düşünüyoruz. Daha açık olan şiddeti
görmek kolaydır, mücadele etmek de kolaydır. Önemli olan görünmeyen
şeddeti görebilmek ona karşı mücadele etmektir. Bu anlamda avrupa
ülkelerinde böyle birşey var şiddet görünen bir şey değilki. Türkiyede bu bir
şans şiddet çok açık. O yüzden mücadele etmekte çok açık ya edersin ya da
225
etmezsin. Arası yoktur bunun. Avrupada işin daha zor olduğunu
düşünüyorum.
O zaman son sorum geliyor. Türkiye'de sivil alanın önünün açılması,
sivil hayatın hali pür melali, geleceği ile ilgili genel olarak neler
söylenebilir? Geçmişle kıyaslarsak sivil hayat bugün ne durumda!
Ben vicdan-ret hareketinden tanımlamaya çalışayım. O günlerde baskı daha
yoğundu o günün koşulları da belki göz önünde bulundurulabilir. Bugünlerde
bir çok vicdan-ı redçilerin açıklamaları yayınlanabiliyor, onlara karşı bir
uygulama yok. Görmezden geliniyor. Biraz geçiş süreci. Avrupa Birliği süreci
anlaşılmaya çalışılıyor. Devlet kurumları bunu görmüyor anlamında değil bu.
Taşlar yerine bir otursun sivil toplum örgütleri üzerindeki baskı ne olacak ne
oranda olacak bunlar birazcık daha süreç içinde belirlenecektir gibi geliyor.
Şu anda bir rahatlık var ama bu rahatlık neyi ifade ediyor şu anda bence bu
biraz belirsiz.
*Şiddetsizlik Antrenman Grubu-İzmir
Ferda Ülker
1443.sokak, 48.
Kıbrıs Şehitleri caddesi
35220 Alsancak / İzmir
Tel
: 0 536 879 82 17
e-mail :[email protected]
226
Türkiye İnsan Hakları Vakfı*
Yavuz Önen-Genel Başkan
Yavuz ağabey Türkiye İnsan Hakları Vakfını tanıyarak başlayalım. Ne
zaman kuruldu? Hangi ihtiyaçtan doğdu? Neler yapar TİHV.
TİHV 12 Eylül askeri darbesinden 6 yıl sonra İnsan Hakları Derneği
ortamında kuruldu. Bir toplumsal ihtiyacın sonucu oldu. Çünkü işkence, faili
meçhuller, kayıplar daraltıcı sorunlardı. Özellikle önce halkın bağrından,
ateşin düştüğü yerin yandığı ortamdan, dernek doğdu. Ondan sonra
dernekle dayatan bir ihtiyaç olarak da, işkence görmüş, şiddete uğramış
insanların fiziksel ve ruhsal tedavileri ile ilgili işlerle uğraşan vakıf kuruldu.
Özetle bir sosyal, toplumsal ihtiyaçtan kaynaklanan bir nedenle vakfımız
kuruldu.
Türkiye genelinde 5 yerde örgütlüyüz. Ankara, İstanbul, İzmir, Adana ve
Diyarbakır. Bu saydığım kuruluş sırasıdır. Diyarbakır en zor kuruldu ve en geç
oldu. Çünkü çalışma ortamı açısından çok ciddi sıkıntılar vardı. İnsanları
doğrudan cepheye ve riske atacak bir olaydı bu. Çünkü mağdurların sesi
olacaksınız, mağdurlara hizmet götüreceksiniz. Hekimlerle yapılacak bir işti
bu. Ama sonunda başardık. Kuruluşumuzdan 7 yıl sonra Diyarbakır'da da
temsilciliği açtık.
Bugüne kadar tedavi hizmeti sunduğumuz başvuru sayısı 10 bini aştı.
Aslında bu 10 binin üzerinde aile demektir. Projemiz kişiye yönelik hizmet
vermeyi de aşmıştır. Sosyal bir destek projesi uyguluyoruz. Çocukları da
kapsıyor. Mağdurun ailesini de kapsıyor. Ruhsal destek projesi vardır.
Çalışmamız bunlarla gelişti. Ayrıca bilimsel alanda da kurumsallaştık.
Bilimsel çalışmalar yaptık. İşkencenin geriletilmesi için. Bazı projeler
geliştirdik. Yöntemler geliştirdik. Laboratuvar çalışmaları yaptık. Sintigrafi
yöntemi ile işkence ve darp izlerini tespit edecek veriler geliştirdik. 12 yıl
geçmişi olan izleri bile tespit edebiliyoruz. Bunlar önemli çalışmalar oldu.
Askıya almanın vücutta bıraktığı izleri tespit ettik. Ve bütün bunlara dayalı
olarak da, alternatif raporlar geliştirdik. Hekim örgütleriyle, barolarla birlikte
çalışıyoruz. Vakıf somut bazı ürünler üzerinde de günlük yaşamda işe
yarayacak ürünler üzerinde de çalıştı. Bizim alternatif raporlar
mahkemelerde kullanıldı. Türkiye'de mesela Manisa davası böyle bir
raporun üzerinden karara varabildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de
bizim bu çalışmalarımızı referans olarak aldı.
Ağabey bir sivil toplum kuruluşu olarak TİHV'nı tanımlamanızı istersem
sivil toplum örgütçülüğünün neresine oturtursunuz?
Aslında bunu daha ziyade bir uzman kuruluş olarak almalı. Her ne kadar ilişki
ortamı sosyal ortam olsa bile kendisinin üyesi olmayan, üye sağlamak üzere
227
dayalı bir teşkilatlandırma şeması olmayan bir örgüt. O nedenle daha ziyade
uzman kuruluşlarla ilişkisi gelişkin bir kurum olarak duruyor orta yerde.
Yani katılımcılığı, halk desteğini daha ikinci planda bırakan daha
entelektüel düzeyde duran bir örgüt mü?
Tabi her ne kadar uzmanlık alanları üzerinden bir ilişki ağı geliştirilmiş olsa
bile demin söylediğim işin ikinci ayağıyla çok yakın ilişkilerde olduğu kesin.
Örneğin İnsan Hakları Vakfı'nın ceza evlerindeki açlık grevlerinde bedensel
zarar görmüş olanlara yönelik proje geliştirirken birden bire toplumun desteği
ile de buluştu. Yani bizim dışımızda aydınlar, yazarlar, gazeteciler, pek çok
alanda görev yapan sivil toplum örgütleri, sanatçılar bir araya geldi. Ve vakfın
bu projesini sürdürebilmesi için siyasi ve maddi destek sağlamak etkinlikleri
yaptı. Birden bire toplumla da buluşma olanağı bulduk. Ama bizatihi bizim
sivil ortamla olan ilişkimiz tedavi hizmetleri üzerindedir.
Çok ciddi ve sorunlu bir alanla, insan hakları alanıyla aslında bundan
çok daha sorunlu hakları ihlal edilen insanların rehabilitasyonu ile
ilgilisiniz. Devletin size bu manada bakış açısı nasıl? Bir muhabbetiniz,
bir bağınız bir ilişkiniz oluyor mu?
Bir kere insan hakları vakfının kuruluş aşamasından itibaren işkence
alanıyla ilgili bir proje olduğu için sıkıntılar var. Önce kuruluş senedimizde
“işkence rehabilitasyonu yapar” ifadesinin çıkarılması istendi mahkeme
tarafından. Çünkü “Türkiye'de işkence yasaktır. Olmayan bir şeyin tedavisi
de ne demektir?” diye sorular sordular. Bizde bir yıl direndik. Mahkemelerde
tartışmaları sürdü. Ama sonra gördük ki bu iş çok uzayacak. Bu ifadeyi
çıkarmayı kabul ettik. Ama esas olarak işkence tedavisi gündemimizin
başında tutmaya devam ettik. O tarihten itibaren ister bizimle gönüllü olarak
çalışan hekimler ister bir takım gönüllülerimiz olsun ister vakıf yönetimi olsun
sürekli idari baskı altında tutulduk. Memurların tayini yapılmıştır başka
yerlere. Vakıfla ilişkileri kesilmiştir. Cezalar verilmiştir. Yönetimde görevden
alınma istemine varıncaya kadar baskılanmaya çalışılmıştır. Türkiye insan
haklarının kapatılması gündeme gelmiştir. Sağlık bakanlığından izin
almamız gerektiği yolunda baskılandık. Pek çok duruşmalarımız oldu. Ben
şahsen ikinci proje olan insan hakları dokümantasyonun ve yıllık raporlara
yazdığım değerlendirme raporlarından dolayı DGM başta olmak üzere pek
çok mahkemelerin karşısına çıkmak zorunda kaldım. Düşünce özgürlüğünü
savunma, yine yargı barajı ve baskısıyla karşı karşıya geldik.
Özetle vakıf insan hakları derneği kadar yöneticileri öldürülmüş bir düzeyde
baskıdan söz edilemez. Belki şiddet baskısı sürekli olmadı. Ama idari ve
yargı baskısını sürekli üzerimizde hissettik.
Bu medya aracılığı ile geliştirilen anti propagandayı açıklamak lazım. Bizim
“bölücü örgütlerde ilişki içinde olduğumuz, terörist örgütlerle iş birliği içinde
228
olduğumuzu,” ifade ettiler, stratejik anlamda, sosyolojik anlamda bunun altını
çizmek gerekiyor. Ama yine de gelişmeler var.
Kendi alanınızda, insan hakları örgütlenmeleri ile bağınızın çok iyi
olduğunu biliyorum. Onun dışındaki sivil toplum örgütleri ile bağınız
var mı? Ortak işler yapıyor musunuz?
Tabii ki. İnsan Hakları Derneği başta olmak üzere bizim demokrasi geliştirme
projesi dediğimiz projede ortaklığımız var. Yıllık bizim insan hakları hareketi
konferanslarımız vardır. Buraya çok değişik örgütleri ve değişik iklimden
insanları davet ediyoruz. Her yıl bir buluşma ortamı düzenliyoruz. Fakat esas
olarak çok önemli saydığımız alanlardan örneğin Tarih Vakfı ile birlikte
yaptığımız ders kitapları var. “Hikayemi dinler misin?” başlıklı bir insan hakları
sergisi çerçevesinde Türkiye'yi dolaştı. Türk Tabipler Birliği ile kamu
protokolü alanında her işkencenin tıbbi ve hukuksal soruşturması alanında
ortak çalışmalarımız var. Ağımız bir hayli gelişkin. Şimdilik hatırlayabildiğim
onlar.
Bir başka sorum da şu; Aralık 2004 itibariyle AB sürecine girdik. Bu AB
kulvarında sizce AB'nin Türkiye'de sivil toplum örgütçülüğüne katkısı
olacak mı? Sivil toplumculuğu AB tetikler mi? Yoksa zaten normal
seyrinde gidiyor dememiz mi gerekiyor?
Bu güzel bir soru. Şunu kabul etmek gerekir. 1999'dan sonra yani Türkiye'nin
AB adaylığı kabul edildikten sonra Helsinki zirvesinde çok ciddi dinamik
unsurlar seslerini daha yükseltmişlerdir. Kendilerini ifade etme anlamında
aktif olmuşlardır. Yani toplumu pozitif yönde aktif hale getiren bir süreç
olmuştur AB. Bunun tabi olumlu yönü vardır. Ama bir olumsuz yanı şu.
Olumsuz yanımızı açığa çıkaran bir gerçeklik bu. Türkiye Cumhuriyeti
hükümetlerinin sivil topluma kulak asmadığı anlamındadır aynı zamanda bu.
Çünkü ben kişisel olarak pek çok STK'larda da çalışmış birisiyim. Temel hak
ve özgürlükler ile demokratikleşme anlamında pek çok talebi dile getirmiş biri
olarak buna tanığım ben. Yani Türkiye Cumhuriyeti devleti ve hükümetleri
sivil toplumun taleplerine kulak asmamıştır 1999'a kadar. Ondan sonraki
süreçte de kulak asar gibi yapmaktadır. Yalnız şöyle bir değişim olmuştur.
Sivil toplum ile hükümet kamu kuruluşları ile bürokrasi devlet bürokrasisi bazı
ortamlarda buluşma sürecine girmiştir. Bu da pozitif bir etkilenmedir
diyebilirim.
Son sorumu izninizle sorayım ağabey. Geçmişle kıyasladığımızda
Türkiye'de sivil hayatı nasıl görüyorsunuz?
Bir kere şunu söyleyeyim. Sivil toplumla ilgili toplantılarda da dile getirdim.
Hala daha resmileştirme devlet söylemiyle aynılaştırma çalışmaları devam
229
ediyor. Yani Türkiye'de insan hakları ve demokrasi mücadelesi gerekiyorsa
bu devlet tarafından yapılır. İhtiyaç varsa bunu devlet yapar anlayışı hala
değişmiş değil. Türkiye'de gerçek anlamda sivilleşme ve demokratikleşme
adımları çok güdük olması nedeniyle sivil toplumun gürül gürül gelişme
süreci yaşadığını söylemek son derece zor. Yani sivil toplumun baskılandığı
ve jeolojik anlamda sivil toplum kavramı deforme edildiği bir süreçle karşı
karşıyayız. Bunu bilmemiz görmemiz lazım. Yeni sivil toplumculuk ideolojisi
aslında gerçek anlamda yerelleşmeyi, sivilleşmeyi ve özgürleşmeyi
engelleyen bir konsept olarak bize dayatılıyor. Ne yazık ki bu Avrupa Birliği
ortamında da zaman zaman destek görmüyor değil. Orda dile getirdiğimiz
sıkıntılardan bir tanesidir bu. Evet bir dinamik süreç başladı. Ama sıkıntıları
ve sorunları devam ediyor.
Son söyleyeceğim bütün bu sıkıntılara rağmen işin olumlu yanları üzerinden
gelişebilecek bir hareket olarak sivil toplumun gelişeceğini Türkiye'de
aydınlık olarak görüyorum.
*Türkiye İnsan Hakları Vakfı
Yavuz Önen-Genel Başkan
Menekşe 2. sokak.
16 / 11
06440 Kızılay / Ankara
Tel
: 0 312 417 71 80
Fax
: 0 312 425 45 52
e-mail : [email protected]
Web : www.tihv.org
230
Toplum Gönüllüleri Vakfı*
İbrahim Betil-Başkan
İbrahim Bey önce Toplum Gönüllüleri Vakfını tanıyarak görüşmemize
başlayalım diyorum. Vakıf hangi ihtiyaçtan doğdu, ne yapar, nasıl bir
örgütlenme anlayışı var?
Toplum Gönüllüleri Vakfı Türkiye'de gençlerin öncülüğünde toplumsal
duyarlılık projeleri gerçekleştirebilmek amacıyla 2003 yılında kuruldu. İki
yıllık bir kuruluşuz. Son 20 yıldır korkulan, ürkülen, her türlü sıkıntıların
yaratıldığı, her türlü sorunun öncüsü olarak görülen bir kesim gençlik! Ne
yazık ki doğru olmasa da böyle gözlemleniyor. Özellikle de Ankara'daki
devlet önde gelenleri, siyasiler. Her ne kadar Türkiye'nin büyük potansiyeli
olarak gençliği görmek isteğindeyseler de, genelde gençlerden korkulur
Türkiye'de.
Bir önyargıyı, bu yanlış yargıyı kırabilmek amacıyla tamamen gençlerin
öncülüğünde oluşabilecek bir sivil toplum kuruluşunu ortaya çıkarttık.
Üniversitelerde örgütleniyoruz. Şu anda iki yıllık süre içinde Türkiye'de
mevcut 80 üniversiteden 40'ında Toplum Gönüllüleri kulüp olarak resmen
kuruldu. Ayrıca 25 üniversitede de grup olarak varız. Onlar da kulüpleşme
sürecindeler.
Ulusal ve yerel bazda olmak üzere pek çok toplumsal duyarlık çalışması
yapıyorlar. Köylerde okul onarmaktan, okullara fen ve bilgisayar dersliği
kurmaktan tutun, huzurevlerine gidip yaşlılarla sözlü tarih çalışması yapmak,
çocuk esirgeme kurumuna gidip çocuklara ağabeylik, ablalık yapmak ilgi
alanları içinde. Yine sokak çocuklarıyla projeler geliştirmek, çevreye yönelik
çevre projeleri geliştirmek, kendi yörelerinde kendileri karar veriyorlar.
Toplumsal duyarlılık çalışmasının ne olması gerektiğini ve biz de sadece
onların önünde oluşabilecek engelleri kırmak adına onlara destek veriyoruz.
Bir gençlik teşkilatı toplumsal duyarlılık adına gençlerin öncülüğünde çalışan
bir sivil toplum kuruluşu olarak gelişiyoruz.
İbrahim Ağabey, Toplum Gönüllüleri Vakfı'nın iki yıllık geçmişine kısaca
giriş yaptınız. Ama ben biliyorum sizin çok köklü bir sivil toplumculuk
yaşamınız ve geçmişiniz var. Çünkü Toplum Gönüllüleri'nden önce
Eğitim Gönüllülerinde sivil toplum örgütçülüğü, ondan önce de Yeni
Demokrasi Hareketinde siyaset yaptığınızı yine ben biliyorum.
Toplum Gönüllüleri Vakfı'nın çalışmalarına baktığımızda bir STK olarak
tanımlamanızı istersem nereye oturtursunuz? Bu örgütlenme
misyonuna uygun davranabiliyor mu? Bugünden iki yılı taradığımızda
“biz hedeflediğimiz yerdeyiz” rahatlığında mısınız?
İki yıllık vakıf, iki yıllık süre içerisinde yaklaşık 4000 aktif genci topluma
231
kazandırdı. Türkiye'de bütün üniversitelerde, en batıda Trakya
Üniversitesi'nde, en doğuda Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde, Diyarbakır
Dicle Üniversitesi'nde, Şanlıurfa Harran üniversitelerinde, Samsun 19 Mayıs
Üniversitesi'nde, İç Anadolu'da Konya Selçuk, Bandırma'da Balıkesir ve Ege
Üniversitesi yani özetle bütün Türkiye'de 4000 aktif gönüllü oluştu. 4000 aktif
gönüllü 2 milyon üniversite genci arasında büyük bir rakam değil. Ama iki yıl
içinde ancak bu kadar oluştu.
Biz bu platformu oluştururken gençlik arasında koyduğumuz temel değerler,
temel ilkeleri çok net çizdiğimiz için bence gençliğin önemli bir örgütü haline
gelme yolunda beklentilerimizi büyük ölçüde karşıladık. “Neydi bu ilkeler?”
diye sorulabilir. Biz Toplum Gönüllüleri'ni kurarken temel değer olarak, iki, üç
unsuru belirttik. Bunu da hedeflerimize açıkça yazdık. Resmi senedimize,
vizyonumuza ve misyonumuza da yazdık.
Farklılıklara saygı, temel unsurdur. Bizde inanç ve düşünce farklılığından
dolayı insanlar özellikle bu farklılıklarıyla bir arada olurlar. Ve bir birlerinin bu
farklılıklarına tahammül etmek durumundadırlar. Bu farklılıkları gidermek,
yok etmek değil tam tersine bu farklılıklarla birlikte, bir arada olmanın ve bu
farklı köken, inanç ve düşünceden kişilerin bir araya gelip ortak proje
yapabilmesi, toplumsal duyarlılık projesini yapabilmesidir.
Aslında bu alanda Türkiye'nin bugüne kadar çözemediği sorunları, konuları
biz kendi bünyemizde çözmek arzusundayız. Bizim bünyemizde türbanlı
kızlar da var. Pantolonlu, kısa etekli kızlar da var. Bizde Kürtler de, Çerkezler
de, Lazlar da, MHP'liler de, Liberaller de, DEHAP'lılar da var. Hepsi bir
aradalar. Bu anlatılan ve oluşturulan Türkiye mozaiğidir. Bu mozaik bir arada
toplumsal duyarlılık çalışmaları ile yürüyor.
250 genç 30 üniversiteden bir araya gelip bir köye giderek bir okulun
onarımını yapması ve bunu birkaç kere tekrarlaması bence önemli bir
göstergedir. Ekip çalışması bir başka önemli konumuz. Girişimcilik de öyle.
Biz Türkiye'de gençlerin özellikle üniversiteyi bitirdikten sonra kendine
devlette bir iş bulmasını çok önemsiyoruz.
Temel hedef gençleri toplumsal duyarlılığa çekebilmektir. Proje bazlı
çekebilmektir. Proje bazlı pek çok çalışmada o birbirlerine olan farklılıklara
güven ve birbirlerinin farklılıklarını anlayabilme yöntemi ortaya çıkıyor. Masa
etrafında tartışarak fikir çatışmasına girerek, farklılıklar anlaşılmıyor. Herkes
kendi pozisyonunu almaya başlıyor. Ama birebir ortak bir proje üzerinde
çalışılmaya başlandığı zaman, farklılıkların ne kadar önemli olduğunu,
yeteneklerin ne kadar, bakış açılarının ne kadar önemli olduğunu birebir
görerek daha kolay anlıyorlar.
Biz bu çerçeveden yola çıkarak geliştik. Ve bunu kısa zamanda ulusal
platforma yaydık. Amacımız bunu uluslararası boyuta da
taşıyabilmek.Nitekim geçtiğimiz süre içinde Fransa'dan, Estonya'dan,
Yunanistan'dan, İtalya'dan, Makedonya'dan gençlerle bizim gençlerimiz
iletişim kurup ve bu anlayışı birlikte ortak projeler yönlendirme konusunda
çalışmaya başladılar. Zaman içinde olabilecek bir iş, süreye ihtiyaç var.
232
Çünkü üniversiteli gençler mezun oluyorlar. Yerlerine yenileri geliyorlar. Bunu
süreç içerisinde daha da güçlendireceğimizi düşünüyorum.
Zaman dilimi içinde kendi hedef kitleniz ölçeğinde çok ciddi katılımcılık
ve destekle işler yapmışsınız! Bu sivil toplumculuk anlamında çok
kıvanç verici bir gelişme. Kendi adıma bu kadar kısa zamanda bu denli
iş çıkarılması heyecan verici demek isterim! Nasıl oldu bu iş, bunun
sırrı ne?
Bunun sırrı şu: Ben Türkiye'de mevcut 80 üniversitenin en az 50'sine
gitmişimdir. Birebir gençlerle konuşarak ve kendi ekibimle birlikte gitmişimdir.
Ekibim de çok genç. Tek ben yaşlıyım içlerinde. Ama ben de ruhumu genç
tutmaya çalışıyorum. Bizim vakıfta çalışan arkadaşlarımız 25-30 yaş arası.
Üniversiteden mezun olduktan sonra kendi kişisel tercihleri olarak sivil
toplumculuğu seçmiş arkadaşlar. En az bir yabancı dil biliyorlar. Bazıları iki
yabancı dil biliyor. Bunlar özel sektöre gitseler daha büyük paralar kazanırlar.
Kendilerine daha önemli pozisyonlar da bulurlar. Ama tercih olarak sivil
toplumu seçmişler. İşte biz bu tür insanlarla çalışmaya başladık. Bu insanlar
tatil, hafta sonu, hafta içi demeden adım adım sahada dolaştılar. Gençlerle
konuştular.
Bu iş birebir temas kurmak, insanlara dokunmakla ilişkilidir. İkincisi
söylemimizle eylemimizin bir olması gerekiyor. Söylemde bir şey söyleyip
eylemde farklı davrandığınız zaman çok çabuk algılıyorlar. Gençler kadar
beden dilini iyi okuyan, gençler kadar iyi anlayan başka bir canlı yok.
Dolayısıyla gençlere sahtekârlık yapamazsınız. Onları aldatamazsınız. Eğer
söyleminizle bakışınız, eyleminiz beden diliniz örtüşmüyorsa çok hızlı
arkalarını dönüyorlar. Bu hataları yapmamaya çalıştık.
Biz gizli gündem koymadık. Bu çok önemli. Amaçlarımızla çok açık ve çok
şeffaf ve çok net olmaya çalıştık. Çok özen gösterdik. Çünkü bugüne kadar
Türkiye'de gençlik üstüne pek çok kesim gizli gündemle proje oluşturdu. Biz
de işte bu nedenle altını çizdik. Dedik ki, projemizde siyaset yok. Siyasetçiler
giremez. Buradan da siyasete yönelik her hangi bir yapılanma olmayacaktır.
Bu bir toplumsal duyarlılık, sosyal hizmet projesidir. Bunun amacı da
temelde, her ne kadar da yurttaşımıza, vatandaşımıza sosyal hizmet
götürmek ise de aslında bu gençlerin eğitimi projesidir. Bu ciddi anlamda
üniversite gençlerinin eğitim projesidir. Kişisel gelişim projesidir, diye de
ortaya koyduk. Kişisel gelişim projesidir, çünkü yaparak toplumsal hizmet
sunuyoruz. Proje nasıl yapılır? Projeye yerel kaynak nasıl oluşturulur?
Yerelden destek almanın zorlukları nasıl yaşanır, nasıl terslenir, nasıl aşılır?
Bütün bunları gençler yaşayarak proje yapımında birebir öğrendikçe kişisel
gelişmelerine bir katkıda bulunulduğunu öğrendiler.
Ayrıca biz gençlere staj imkanları sunmaya başladık. Şirketlerle görüşerek
yaptık bütün bunları. Yaz aylarında onların kişisel gelişimlerine katkıda
bulunarak burs imkânları sağlamaya başladık. İşte biz bu projelerimizi tabii ki
233
parayla yaptık Kaynak olmadan olmaz. Biz bunları da büyük şirketlere gidip,
sponsor kuruluşlara çok açık olarak anlattık. Pek çok şirket açısından gençler
önemli bir tüketici gurubudur. Onlar da bu duyarlılığı yakalayıp, destek
verdiler.
Sivil toplum örgütünün sağlıklı gelişebilmesi için bana göre iki temel kaynak
lazım. Bunlardan biri paradır. Diğeri de gönüllü insan kaynağıdır. Biz bu ikisini
eş anlı olarak geliştirmeye, canlı tutmaya çalıştık. Ve bugüne kadar
demokratik olmaya çalıştık. Bu çok önemli.
Bakın bizim oluşturduğumuz gençlik konseyleri var. Bunlar yılda iki kere
toplanırlar. Her üniversitede gençler o konseye kendilerini temsilen gidecek
kişileri kendi yöntemleriyle kendileri seçerler. Konseye gelirler, konseyde
yaptıkları düzenlemeyle vakfın yönetim kuruluna genç adaylar seçilir.
Mütevelli heyetimiz de oradan gelen genç adayları vakfın yönetimine
seçerler. Bu seçilenler vakfın yönetiminde yetişkinlerle birlikte çalışırlar. Bu
bizim resmi senedimizde de vardır. Yani kendimizi daha başında bağladık.
Sadece her şeyi bildiğini zanneden sözde yetişkinler değil, bu yetişkinlerin,
birikimini deneyimini gençlerin enerjisiyle yönetim kurulunda birlikte karar
altına alınsın ve temel kararlarda her iki yaş gurubunun da imzası olsun
düşüncesi ile denetim kurulu, etik kurulu, yönetim kurulu bunların hepsinde
ve diğer kurullarda hep gençlerin olmasını güvence altına aldık. Daha işin
başında olduğumuzu düşünüyoruz.
Türkiye gibi ülkelerde yönetimin daha çok merkezin etkisinde olduğu
ülkelerde gençlik alanı biraz mayınlı alan olarak genel kabul görür. Her
ne kadar da Türkiye çocuklar için bayram yapan ilk ülke olarak bilinse
de gençlere yönelik her zaman bir önyargı vardır. Gençlere çok da
güvenilmez. Zaten siz de o anlamda söz ettiniz .
Siz bu mayınlı alanda çok güvenerek anlattığınız çerçevede
çalışıyorsunuz. Peki devletin size bakışı nasıl? Devletle muhabbetiniz,
ilişkileriniz nasıl? Sizin örgütlenmenize zaman zaman müdahale
ediyorlar mı? Yada olumsuz anlamıyla değil de, destek mi oluyorlar?
Şimdi biz sivil toplum kuruluşu olarak benim de sivil toplumcu olarak hayata
bakışım devletle belirli mesafede durmaktır. Çok fazla iç içe davranmamaktır.
Ama gereken noktalarda da ciddi işbirliklerine eşit yetkilerde olmak kaydıyla
girebilmektir. Özellikle Türkiye gibi merkezi yönetimin çok etkili olduğu,
devletin çok etkili olduğu her kademede yerel yönetimlerin daha
güçlenemediği bir toplumda devleti yok sayarak, devleti dışlayarak çalışma
yapmak başarıyı oldukça erteleyebilir.
Bizim amacımız, gençlerin sorumluluk üstlenmesi, bizim güvendiğimiz
gençlerin toplumsal duyarlılık projelerinin içine girmesidir. Bunun önünde
engel oluşmaması için hatta bunun önünün hızla açılması için biz her türlü
işbirliğine hazırız. Ve bu ilişkilere de giriyoruz.
İki örnek vereyim. Birincisi şu: Kültür Bakanlığıyla bir protokol imzaladık.
234
Bakanlık bize dedi ki; “Türkiye'de kütüphaneler ve müzeler halk tarafından
yeteri kadar kullanılamıyor. Yerelde benimsenmiş alanlar değil. Bunların
daha yoğun kullanılması ve halkın benimsemesi için, çocukların müzelere
girebilmesi için, Türkiye'nin geçmiş kültürünü, tarihini daha iyi
algılayabilmeleri için veya kütüphaneler halkın gidebilmesi için sizin
vakfınızın yapabileceği bir destek olabilir mi?” Gençlerle konuştuk.
“Arkadaşlar böyle bir proje var. İçinizde düşünce bazında yaklaşım ne olur?”
Gençler, “bu işe varız”, dediler.
“Eğer kütüphanelerin daha fazla kullanılması için getireceğimiz öneriler
benimsenirse, biz bunları proje olarak üstleniriz” dediler. Oturup bir protokol
imzaladık. Şimdi Aydın ve Sakarya'da pilot bölgeler olarak çalışmalar
yapılıyor.
Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı dedi ki, “biz ilköğretime ve orta öğrenime sosyal
hizmet dersleri getireceğiz.” Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu
Başkanını arayıp görüştüm. Siz bunu bakanlık olarak yapamazsınız,
gücünüz yetmez dedim. 60-70 kişilik sınıflarda bir öğretmen o çocukları alıp
sosyal hizmet yapacak, olacak iş değil dedim. Bir kere bir öğretmen 70
çocukla sokağa çıktığı zaman o çocukların düzenini, güvenini sağlayamaz.
Ayrıca ne yapacağını da bilmez. Bu bizim işimiz diye de ekledim. Arzu
ederseniz üniversite gençlerimiz bu çocuklara ağabeylik, ablalık eder. Onları
bir okul onarımına götürür. Yada bir huzur evine götürür. Bir çocuk esirgeme
kurumuna götürür. Onlar da ağabeylerini ve ablalarını birer model olarak
görebilirler. Birlikte böyle bir proje yapılabilir. Öğretmenlere de bu işlerin nasıl
yapılacağını biz öğretiriz. Yani biz derken üniversite gençliğimiz öğretir.
Yani sizin, devletin çekindiği, mesafeli durduğu üniversite gençlerinin
ilkokullara, liselere girmesine izin verirseniz, biz bu projeyi yaparız, dedik.
Kabul ettiler. Şimdi protokolü imzalama aşamasındayız. 100 ayrı noktada
çalışacağız.
Tepede çatışan YÖK'le Milli Eğitim var ya! Onlar tepede çatışmaya devam
ederler. Bizim gençlerimiz okullara girerler. Okullarda kardeşlerini alıp
öğretmenlerle işbirliği yaparak sosyal hizmetlerin toplumsal duyarlılığın nasıl
yapıldığı noktasında ortak projelerini yaparlar.
Şimdi İbrahim Ağabey devletle bir diyalog oluştuğu belli! Diğer sivil
toplum kuruluşlarıyla ilişkiler nasıl? Partner ilişkileri ve zaman zaman
ortak projeler var mı?
Tabi var. Belli noktalarda gençlerimiz yerel gündem 21 ile, belirli projelerde
AÇEV'le, TEMA'yla bize uyan kurumlarla işbirliği yapıyoruz. Bizim ilkelerimiz
çok basit. Amaçlarda gizli gündemimiz olmayacak.Siyaset yok, farklılıklara
saygı var. Biz ideolojik değiliz, bu çok önemli. Yani biz ne Kemalizm ideolojisi
içindeyiz. Ne de milliyetçilik ideolojisi içindeyiz. Ne laiklik ne de aşırı
muhafazakarlık ideolojisi içindeyiz. Bizim ideolojimiz yok, bizim ideolojimiz
her türlü ideolojiye, her türlü düşünceye açık bir kuruluşuz biz.
235
Bizim amacımız belli. Biz toplumsal duyarlılık çalışmaları yaparız. Bu
gençlerin öncülüğünde yapılır. Biz karar vermeyiz. Bu kapsamda belediye
başkanlarıyla, tercihen yerel yönetimlerle işbirliği yaparız. Ama ne yazık ki
bazı seçimliler meseleye ideolojik yaklaştıkları için (siyasal anlamda) onlarla
işbirliği yapmıyoruz.
Dönüyoruz. Bazı yerlerde Valiler bizimle çalışmak istiyorlar. Alabileceğimiz
destek varsa onlardan da destek alıyoruz. Ama genelde biz yerel iş adamları,
SİAD'larla, genç iş adamlarıyla işbirliği yapıyoruz. Üniversitelerde belirli
öğretim elemanları var. Toplumsal duyarlılık konusunda çok bilinçli kişilikler
var. İşte bu kişileri arayıp buluyoruz. Yerel kaynak olduğu zaman yerel
katılımcılık da oluyor. İstanbul'dan para bulup da hadi şu işi yap, bunu yap
deyip göndermek yerine, onları yerelde kendi kaynaklarını üretmeye
yönlendiriyoruz.
17 Aralık 2004 itibariyle Türkiye'de AB süreci başladı. Sizce bu AB
süreci Türkiye'de sivil alanı, sivil toplum örgütçülüğünü etkileyecek
mi? Bu bir şans yada fırsat olabilir mi?
Evet bir şans yada bir fırsat olabilir. Ben bunun çok ciddi bir fırsat olacağını
düşünüyorum. Çünkü Türkiye, sivil toplum açısından çok yoksul ve çok geri
bir noktadadır. Türkiye'de 77 bin dernek, 5 bin de vakıf vardır. Toplam 82 bin
sivil toplum kuruluşu diyebileceğimiz gönüllü yapı var. Fransa'ya baktığımız
zaman 800 bin, İsveç'te 200 bin gibi rakamlar var.
Dolayısıyla Türkiye'de çok daha fazla sayıda gönüllü sivil toplum
kuruluşunun açılması lazım. Bunların da önemli olan mümkün olduğu ölçüde
bir çatı altında toplanmaksızın yaşamını sürdürmesidir. Çünkü hantal
yapıların, kontrolcü yapıların sivil toplumun üstüne çökmemesi lazım!
Onun için bütün sivil toplum örgütlerinin koordinasyon merkezi altında bir
araya gelsin ifadesinin doğru olmadığına inanıyorum. Sivil toplumun çok
daha küçük, çok daha farklı, çok daha çeşitli yapılar halinde
zenginleşebilmesi için sayıca artması lazım.
Avrupa Birliği sürecinde bunun bir fırsat olarak önümüze çıkacağı
düşüncesindeyim. Türkiye'yi Avrupa'ya yakınlaştırabilecek olan, devletten
daha çok sivil ilişkilerdir. Gönüllü işbirlikleridir. Avrupa'nın Türkiye'yi tanıması
ancak bu kanaldan olabilir. Bu çerçevede bizim Toplum Gönüllüleri Vakfı
olarak Avrupa'yla Avrupalı gençlik kuruluşlarıyla ortak proje çalışmalarımız
var. Avrupa komisyonundan fon alan demokrasi ve haklarımız eğitim
programlarını geliştiriyoruz.Bunların daha da çoğalmasıyla Türkiye'nin
sivilleşmesinin önünde sivil toplum çalışmalarının çok ciddi katkılarının
olacağına inanıyorum.
236
Aslında son söylediklerinizle büyük ölçüde beni son soruma da
değindiniz. Ama yine de sormak istiyorum. Geçmişle kıyasladığınızda
Türkiye'de Sivil Hayatı nasıl görüyorsunuz? Türkiye'de Sivil
Toplumculuğun geleceği nasıl?
Türkiye'de geçtiğimiz 20 yıl içinde sivil toplum adına çok karanlık kara delik
dönemi yaşandı. Şimdilerde yeni yeni bir kıpırdanma var. Ama bu evrim
sürecinin daha epeyi bir zaman alacağına inanıyorum. Geceden sabaha
olmuyor bu işler. Yeni bir heyecan başladı. Umutluyum. Yeni bir bilinç başladı.
Ama bunun kökünün gençlere doğru gitmesi lazım. Çünkü 35-40 yaşından
sonra insanlar sivil toplum bilincini yakalamakta zorlanıyorlar.
Bu iş ancak 16-18 yaşlarında olur. O yaşlarda başlanırsa sivil toplumculuk
anlamlı olur. Ben umutluyum. Ama çok kısa zamanda da atılımlar
beklememek lazım. Avrupa ile işbirliklerinin yolun açık tutulduğu sürece
bunun daha da gelişeceğine inanıyorum.
*Toplum Gönüllüleri Vakfı-TOG
İbrahim Betil-Başkan
Burhaniye mah. Atilla sokak.
No: 16
Altunizade / İstanbul
Tel
: 0 216 321 89 98
Fax : 0 216 422 64 19
e-mail : [email protected]
Web :Tog.org.tr
237
Türk Demokrasi Vakfı*
Murat Şengül-Genel Sekreter
Türk Demokrasi Vakfı ne zaman kuruldu, hangi ihtiyaçtan doğdu? Türk
Demokrasi Vakfı neler yapar Murat bey?
20 şubat 1987 de kuruldu. Yarın 18 yaşına basacak yani reşit olacak. 1980 ve
sonraki yıllarda Türk toplumunda apolitik bir yaşam başladı yani insanlar
siyasetten kaçtı, siyasetin zararlarından dolayı toplumsal olaylara
karışmaktan uzak durmaya gayret ettiler. Gençler yetişkinler entelektüel
çevre siyasetle ilgili her şeye uzak duruyor. Çağdaş, gelişmiş demokrasilerde
siyasi iktidarı her alanda her dakika sorgulayan, denetleyen mekanizmalar
mevcuttur ve günümüzün demokrasileri ancak böyle daha insanları mutlu
edebilecek bir yapıya kavuşturulabilir. Böyle bir ihtiyaç analizinden doğdu
Türk Demokrasi Vakfı.
Her şeyden önce siyasi iktidarın içinde görev alan bazı parlamenterlerin de
katılımıyla ve inisiyatif üstlenmesiyle ilk kurucuları 25 kişi bugün 75 kişi. Daha
çok insan hakları, demokrasi, hukuk devlet, katılımcı çağdaş demokrasilerin
Türkiye'de hayata geçirilmesi, demokrasinin bir yasam biçimi olarak
yurdumuz insanına bir model olarak getirilmesi, serbest piyasa ekonomisinin
buna bağlı olarak Avrupa'da, Almanya'da özellikle denenmiş olan sosyal
piyasa ekonomisinin de Kobi'ler marifetiyle geliştirilmesi, kadın ve gençlerin
sosyal ve siyasi ekonomik hayata daha çok katılımını teşvik etmek gibi… bir
çok boş alanda faaliyet göstermek üzere oluşmuş bir tink-tank kurulusu
olarak gösterebiliriz.
Hemen ilk günlerden itibaren yurt dışından bir vakıfla da işbirliği yaptık. Hem
kuruluş ülküsü amaçları açısından hem de yurt dışında bir kuruluşla işbirliği
yaparak proje üretmesi açısından Türkiye'nin ilklerinden biri ve hala da
Türkiye'nin insan hakları ve demokrasi konusunda en çok proje üretmiş en
çok çalışma yapmış kuruluşlarından biri.
Fakat kamuoyunda çok fazla tanınmıyor. Sebebi de böyle bir çabasının
olmayışı. Çünkü is yapmak istiyor. Yani çok fazla bilinenlik gibi kaygısı yok.
Bu süreç içinde ne yaptı? Mesela siyasi partilerin gençlik kollarına siyasi
eğitimi verdi. Akademik çevrelere ve öğrencilere siyaset eğitimi verdik ki
siyaset korkulan bir şeydi artık gelecek iktidar yada meclisi oluşturacak
kadrolar bugünün gençleriydi. Bu gençler ne kadar kaçarsa kaçsın günün
birinde bu kadrolarda görev alacaklar, inisiyatif kullanacaklardı. Ve hiçbir şey
bilmeden politika hakkında ülkenin menfaatleri gelecekleri. Söz konusu
olacaktı.
Türkiye'de Kürt meselesi bu isimle zikredilmezken bile Doğu Ergil'in Kürt
Raporu Türk Demokrasi Vakıfın salonlarında ilk defa kamuoyuna duyuruldu.
238
Güneydoğu ve Kürt sorunu isimli kitap ilk defa bizim yayınlarımız arasında
yer aldı bu açıdan da her zaman bizim önümüze konulan beylik yapay
kalıpları her zaman kıran bir vakıf olduk.
Bu süre içerisinde her sene ortalama 150 civarında seminer konferans
yapıldı. Bugün 70'i aşkın çok önemli üniversitelerde referans kitap olarak
okutulmakta olan yayınlarımız oldu. Bunların bir kısmi yurt dışından çeviri bir
kısmi tamamen özgün Türkiye'de üretilmiş akademik kitaplar. Bunların
sonuncusu medeniyetler çatışması isimli kitap Türk Demokrasi Vakfı
yayınları arasından çıktı. Bugün üçüncü baskısı piyasalarda. Size en son 3-4
projelerden bahsetmek istiyorum. Mesela 1999-2001 arasında
uyguladığımız bir proje demokrasi ve insan haklarını kitleselleştirme projesi.
Bu bağlamda 67 vilayette 20 üniversitenin desteğiyle 2 bin demokrasi
gönüllüsü yetiştirdik. Bu iki bin gönüllünün bin tanesi köy öğretmenleri bini de
köy ihtiyar heyetinde görevli bir tercihen genç kişi. Bunların bölgelerinde,
okulda, ailede, tarlada, kooperatiflerde demokratik gelenekler nasıl işletilir
diye bir eğitime tabii tutuldular ve kendi bölgelerinde de verdiğimiz eğitimi
uygulamalarını istedik. Sonra da sonuçlarını bize bildirmelerini istedik.
Onunla ilgili hem eğitim materyali olarak kullanılan 6 tane kitap çıktı hem de
sonuç raporu olarak 750 sayfalık bir uygulama kitabı çıktı.
Bundan sonraki kuşaklar buna benzer çalışmaları örnek alıp yürütebilirler.
Yine Avrupa Birliği fonlarıyla yapılan 280 meslek odası mensubunun Avrupa
Birliği müktesebatı yönünde eğitilmeleri için. 8 meslek grubunu aldık,
bunların içinde Diyarbakır'dan da bir katılımcı oldu. Mimarlar, eczacılar,
mühendisler, barolar su anda belki hepsini sayamadım.
7 bölgeden 35 er kişi hem Ankara'da hem de kendi bölgelerinde ikinci grup
olarak aşamada eğitildiler üçüncü aşamada da buradan aldıkları eğitimi
kendi bölgelerinde kendi meslek odalarına kendi meslek arkadaşlarına arz
ettiler. Böylece sürdürülebilir bir program uygulandı.
Geçen sene haziran ayında uyguladığımız bir proje var. 81 vilayet 77
üniversite 100 çocuk Ankara'ya getirildi. Bir ay boyunca üç haftası kamu
kuruluşlarında ve mecliste staj, dördüncü hafta da mecliste genç bir meclis
olarak çalışmak üzere program geliştirdik. Meclisin de meclis başkanının da
katkısıyla dördüncü hafta bu çocuklar edindikleri bilgi ve deneyimle bir meclis
gibi çalışarak komisyonlar kurdular. Kendilerini ilgilendiren yani 18-17-21 yas
gruplarının ilgilendiği konularında yasa teklifleri hazırladılar, komisyonlardan
geçirdiler genel kurullardan geçirdiler ve sonunda yasalaşan 5 olayı meclis
başkanına sunduk ve önümüzdeki dönem bunlar ayrıca gerçek yasalaşma
sürecine meclis başkanı tarafından bizzat sokulacak
Murat bey, merakımı bağışlayın. Sanki daha entelektüel teorik bir
çalışma disiplini varmış gibi Türk Demokrasi Vakfı'nın Mesela bizim bir
çok sivil toplum kuruluşundan anladığımız katılımcılık, halk desteği,
hedef kitleyle haşır neşir olmaktan çok sizde daha entelektüel ve teoriye
yönelik çalışma zemini var. Ama sonuca gidebilen insan yetiştirme
239
mantığı da var. Bu perspektiften bakarsak devletle daha sıkı işbirliğini
önemseyen bir mantığı mı var Türk demokrasi vakfının?
Doğrudur. Sorunları teşhis eder, bununla ilgili uzman desteği alır, bir taraftan
da siyasi iradenin onayını alır, birlikte ve sorunları kavga etmeden çözmeye
uğraşır. Zaman zaman halk desteği aramak, kamuoyunda sivil toplum
örgütlerinin görüşlerini almak konusunda toplantılar da yapar TDV.
Bunlardan son çalışmamız 2004 yılı Şubatından başlayıp Ağustos ayında
biten bir projedir.
Örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması projesi İstanbul'da
başladı. Sivil toplum örgütleri, hükümet temsilcileri, Danimarka'nın
desteğiyle olduğu için Danimarka Elçiliği katıldı. Sonra Ankara'da genişletildi
toplantı, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı Dernekler
Daire Başkanlığı, İnsan Hakları İzleme ve Değerlendirme Kurulu Başkanı,
İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Vakfı, Mazlumder gibi bu konuyla ilgili
bütün dernek ve vakıfların da katılımıyla sürdü.
Daha sonra üçüncü toplantı Şırnak'ta yapılacaktı ancak hava muhalefeti
nedeniyle Diyarbakır'da yapıldı. Biraz seçim çalışmaları nedeniyle şova
dönüştü ama. 700 kişilik bir salonda belediye seçimlerinin propaganda
dönemine denk gelmişti. Yine de güzel bir finalle kapatıldı, oradan
edindiğimiz sonuçlar hükümete iletildi. Hükümet zaten böyle projeler
bekliyordu. Bu projeler doğrultusunda da 2004 yılı içinde epeyce geniş bir
düzenleme yapıldı dernekler yasasında. Halen de istediğimiz sonucu
alabilmiş değiliz. Elbette bu konuda eksiklerimizi giderebilmek için
çalışmalarımızı sürdüreceğiz.
Diğer sivil toplum örgütleri ile muhabbetiniz nasıl? Yani ortak isler
yapıyor musunuz? Yoksa o anlamda kendinize has bir duruşunuz mu
var?
Daha çok genç ve kadın kuruluşlarıyla onları geliştirme ve daha aktif duruma
getirmeye dönük çalışmalarımız var. Bir çok sivil toplum örgütünün katıldığı
en son hatırladığım Türkiye sorunlarına çözüm konferansı isimli bir grubun
içinde yer almıştık. Önce 25 kuruluşla başladı finalinde ise 100 e kadar çıktı.
Burada da üç konferans gerçekleştirildi. 1,5 yıldır bu tür çalışmalarımız var.
Kadın ve genç dernekleriyle çalışıyoruz.
Biliyorsunuz 17 Aralık 2004 itibariyle Türkiye Avrupa Birliği kavşağına
geldi hatta belli dönemeçleri de geçti gibi. Bu perspektiften bakarsak
Türkiye'de sivil hayat açısından sivil toplum örgütçülüğü açısından
Avrupa birliği süreci bir fırsat olabilir mi?
Elbette biz Avrupa Birliği uyum sürecini yada aday ülke statüsünün daha
ilerilere gitmesi için de çalışmalar yürüttük. Demokrasi Vakfı'nın çalışmaları
240
sadece yurt içiyle ilgili değil. Bir taraftan Avrupa Birliği çalışmalarına hem yurt
içinde hem de yurt dışında bir takım faaliyetlerle destek veriyoruz. Hem de
Türk Demokrasi Vakfı'nın Birleşmiş Milletler'de bir danışman STK olması
içinde çalışmalar yapıyoruz. Şu ana kadar Türkiye menşeli olmasa bile
Türkiye araştırmaları merkezi biliyorsunuz böyle bir statü elde etti. Faruk
Şen'in başında olduğu Almanya Hessen'deki bir kuruluş. Öte yandan Avrupa
Birliği tabii ki ülkemizdeki demokratikleşme arzuları içinde çok önemli bir
fırsat. Geçen yıl boyunca da üniversitelerde her yılın bir Anadolu
üniversitesinde Ergun Özbudun, Levent Göker, Eser Karakas ve Sevgi
Gönül isimli akademisyenlerin katıldığı seri konferanslar düzenledik. Bu
sene de devam edecek. Avrupa Birliği uyum süreci içindeki bu müktesebat ve
meslek odaları konulu çalışmamız da biraz bununla ilgili.
Türkiye'nin bu fırsatı iyi değerlendirmesi lazım. Şimdiki iktidar da gelmiş
geçmiş hükümetler içinde en cesur ve en hızlı karar verebilen, her türlü
uygulamayı hiçbir çekince taşımadan yapabilen, bu konuda herhangi bir
kompleksi olmayan bir hükümettir. Türkiye'de istikrar her dakika
kurulamayan bir şey. Şu anda 2,5 senelik bir istikrar dönemindeyiz. Bunun ne
kadar sürebileceği hiçbir zaman belli olmaz. Siz ve ben aynı kuşaklıyız. O
günlerden bu yana neler değiştiğini az çok biliyoruz. Bu bağlamda AB,
yolunda bundan sonra da her kim iktidara gelirse gelsin bu cesareti ve güven
ortamını devam ettirmesi gerekiyor. Bir çok kişinin söylediği gibi ben AB'ye
tam üyelik sürecinin 2013, 2015'lere kadar sarkmayacağı düşüncesi
içindeyim. Elbette ev ödevlerimizi zamanında yaparsak.
Sivil hayatta yaşanan değişiklikler bunun bir göstergesi mi sizce?
Sivil toplum çok gelişiyor Türkiye'de. 1980 sonrasında gerçekten çok hızlı
geliştik. Bizim kurulduğumuz dönemlerde sayısı çok az olmakla birlikte,
1990'lardan sonra biliyorsunuz çok arttı Türkiye'deki STK sayısı. Bu gün 80
binin üzerinde dernek var, 5 binin üzerinde vakıf var. Bu arada Diyarbakır'da
Türk Demokrasi Vakfı'nın bir şubesini açmak istiyoruz. Yaklaşık bir yıldır
böyle bir görüşümüz var. Tabii bu bir fon meselesidir. Oradaki tarihi bir bina
olursa güzel olacak. Diyarbakır'da Türk Demokrasi Vakfı'nın faydalı
olacağına inanıyorum. Biraz önce sizin de vurguladığınız hükümet ve
vatandaş arasında bir pozisyonumuz var bizim. İki pozisyonumuz var bizim
daha doğrusu. Yurt içinde hükümetle vatandaş arasında bir tampon, yurt
dışında da ülkemizin dışarıdaki menfaatlerini koruyan bir öncü kuruluş yada
sivil dışişleri çalışmaları gibi düşünebiliriz. Destekleyici bir unsur içinde. Bu
bağlamda Diyarbakır'daki şube için gerekli fonu bulur bulmaz inşallah bu yaz
açmak niyetindeyiz.
241
Türkiye'de sivil hayatin geleceği konusunda birkaç cümle eklemenizi
istersem ne demek istersiniz?
Biraz önce hükümetten bahsettim. Hükümet aslında Türkiye'de tam da sivil
toplumun patladığı bir döneme denk geldi. Tabii AB uyum süreci için de
istenilen Helsinki kriterleri gibi baskıların da belki etkisiyle hükümet bugüne
kadar dokunulamamış bir çok konuyu birkaç ay içinde çözdü. Tabii ki bir çok
sivil toplum örgütünün desteğiyle.
Bir anda Türkiye'de bugüne kadar pekde görülmemiş seçilmişlerle sivil
topulum arasındaki eşitlenme sağlandı. Benim kanaatim bu. Seçilmişler de
eskiden halktan çıktıkları halde kendilerini belirli bir noktaya götürüp o
iletişimi koparıyorlardı. Belki tam olarak ifade edemeyebilirim. Bugün bir
milletvekili, bundan 3 sene önceki forsunu asla kullanmıyor. Böyle bir şeyi
asla yaşayamıyor. Çünkü vatandaşta artık iktidar erkini paylaşabileceğini
onun için sivil toplum örgütlerini kullanabileceğini gördü. Benim kanaatim bu.
Bir de yasal düzenlemeler buna müsait hale getirildikten sonra üstelik kamu
görevlileri gerek valilikler, kaymakamlıklar ve gerekse emniyet olsun bu
konuda epeyce ısrarlı bir şekilde uyarıldıklarından dolayı sivil topulumun
önündeki engeller bence büyük oranda kalktı. Hepsi oldu mu? Olmadı. Ama
sivil toplumun Türkiye'deki geleceğini ben çok parlak görüyorum. Burada tek
bir eksiğimiz var yetişmiş insan yok. Sivil toplumun nasıl isletilmesi gerektiği
nasıl kullanılabileceği ve tabii bunların da kendi kendilerinin denetleyecek
mekanizmalara sahip olması gerekiyor. Bu konularda henüz yeterli bilgi
üretilmiş değil. Bunlarda da bugüne kadar çalışmış olan sivil toplum
örgütlerini büyük sorumluluk ve görevler düşüyor. İste bu bağlamda Sivil
Toplum Geliştirme Merkezi ile Türk Demokrasi Vakfı'nı birbirinden ayrı olarak
çok önemsiyoruz.
*Türk Demokrasi Vakfı
Murat Şengül-Genel sekreter.
Ahmet Rasim Sokak,
No: 27 06550
Çankaya / Ankara
Tel : 90 312 438 67 44-438 83 46
Fax : 90 312 440 91 06
e-mail : [email protected]
e-mail : [email protected]
Web : demokrasivakfi.org.tr
242
Türkiye Gençlik Konseyi Girişimi*
Hakan Gümüş-Proje Koordinatörü
Hakancığım istersen Türkiye Gençlik Konseyi Girişimi nedir? Ne
yapar? Hangi ihtiyaçtan doğdu? Önce bununla konuşmaya başlayalım
Şimdi herkesin ağzında sakız olmuş laf vardır, “Türkiye de gençliğin
potansiyeli çok yüksek”. Bizim için çok önemli. Bu gençliğin bir arada olacağı,
kendisi için projeler üreteceği, gençliğin sorunlarına çare bulacağı bir girişim
ihtiyacı vardı. Ve buradan yola çıkıldı. Üç tane temel amacımız var. Birincisi
Türkiye'de gençlik politikaları üretilmesi; ikinci, Türkiye'deki gençlik
yapılarının, örgütlenmelerinin kendi aralarındaki iletişimi işbirliği; üçüncüsü
de, uluslararası alanda Türkiye'deki genç insanların temsil edilmesi. Bunların
yanında Türkiye Gençlik Konseyi, yani gençlik konseyi tanımı nedir? Bu
ülkedeki bütün gençlik örgütlenmelerinin çatı kuruluşu olması, bunun içinde
toplum kuruluşları var. İçinde siyasi partiler var. Siyasi partilerin gençlik kolları
ve üniversite gençlik konseyleri var. Bu yapılanmaların içinde gençlik konseyi
kurulması için uğraşılıyor. Bu girişim bundan iki yıl önce başladı. Tamamıyla
bir sivil hareket olarak ortaya çıktı ve bu sivil hareket şu anda da büyüyerek
devam ediyor.
Peki bir STK olarak Türkiye gençlik konseyi örgütlenmesini
tanımlamanı istersem Türkiye'deki gençlik örgütlenmesinin neresinde
duruyor? Yani gençlik Türkiye'de örgütlenme anlamında hak ettiği
yerde midir?
Tabii ki değil. Gençler örgütlenmeden korkuyorlar, çekiniyorlar.
Örgütlenmeden çekindikleri için bu söz çok temel şeyleri çağrıştırıyor.
Bunların değişmesi açısından da Türkiye Gençlik Konseyi çok önemli. Çünkü
bizler yetiştirildiğimiz tarz genelinde anne babalarımızın çektiği kötü
tecrübeler ışığında yetiştirildik. Üniversiteye giderken bizlere bu tip işlere
bulaşmamamız söylendi. Ama şimdi gençlik yapıcı işbirlikleri
oluşturabileceklerini, kendileri için iyi şeyler yapabileceklerini keşfediyorlar.
Sivil toplum anlamında gençlerin durduğu yer bence çok önemli. Tamamıyla
bir taban hareketidir. Kimsenin yukardan şunu, bunu yapın edin demediği bir
birliktelik. Bu birliktelik giderek büyüyor. Türkiye'de bir çok gence şu anda
ulaşılmış durumda. Ben tabii ki asıl kurulduktan sonra neler yapılabileceğini
hayal etmek istiyorum
Varacağı nokta ne? Son durağı nedir?
Bizim bütün çalışmalarımız iki senedir alt yapı oluşturmak anlamında.
243
Gençlik konseyi kurulacak ve kurulduktan sonra gençliğin işsizliği, gençliğin
eğitimi ve gençliğin sivil topluma katılımı başlığı altında üç alanda çalışmalar
yapılacak. Şunu hayal edelim küçük bir kentteki kahvehanelerde vakit
harcayan gençlerin yararlı bir işe doğru yönelmeleri yönünde çalışmalar
yapılacak. Bunun için pilot bölgeler seçilecek, öncelikli kentler seçilecek bu
gençler oralara gelecekler. Sonra kentler arası değişim bile çok önemli.
Bugün halen büyük kent görmemiş bir çok genç var. Yada işte oralarda büyük
kentlerde diğer yerlerde yaşayanlarla ilgili bir sürü ön yargısı olan genç var.
Bunların bir araya gelmesi ile ve kentleriyle ortam yaratılması çok önemli.
Hedef kitleniz ölçeğinde katılımcılık olayı nasıl? Yeterince başarılı
olunabiliyor mu? Birde bunun devamı niteliğinde bir soru soracağım
gençlik alanı mayınlı bir alan. Aileler aman siyasete bulaşmayın diyor.
Okulunu bitir diyor. Bunun dengelenmesini nasıl yapıyorsunuz?
Ailelerden destek mi var? Köstek mi var?
Bu dediğiniz çok önemli. Ama halk desteğini de yavaş yavaş zorluyoruz.
Çünkü bu işlerle uğraşanlar anne ve babalarının bütün telkinlerine rağmen
sivil toplum örgütçülüğünde gönüllü insanlar. Gönülden bu işin içindeler.
Bunlar iyi işler yaptıkça, iyi işler yapıldığını ispatladıkça anne ve babaların
düşünceleri de değişecek. Halk desteği o zaman da giderek büyüyecek.
Çünkü burada yapılmaya çalışılan olumlu bir şey. Gençlerin toplumla
çalışmaları bence şöyle? Buraya geldikleri zaman bir sosyal ortamda
kendilerini ifade etmek zorunda hissediyorlar. Oturmayı, konuşmayı,
kalkmayı merhabalaşmayı, eğlenmeyi, birlikte yemek yemeyi deniyorlar.
Çevrelerine bakışları değişiyor. Yürürken evlerinin hemen kenarındaki
başıboş olan köpekler onları rahatsız etmiyor. Etraflarına ve çevrelerine ilgi
duymaya başlıyorlar ve bir şeyler yapmaya başlıyorlar. Bence bu fikir çok
kritik. Kapsayıcılık anlamında Türkiye gençlik konseyi amaçlar ve ilkeler
belirledi. Bu amaçlar ve ilkeleri kabul eden bütün gençlik örgütlenmelerinin
bu girişim içinde yeri var. Çünkü biz hep şunu söylüyoruz. Bir yerde çizgi
çekip biz normaliz, siz daha az normalsiniz deme şansımız yok. Böyle bir şey
haddimiz değil. Gençlik paydasında buluşacak bütün yapılar bu işin içinde
yer alacak
Devletin, resmi kurumlar anlamında sizin gençlik örgütlenmenize bakış
açısı nasıl? Sizin alanınıza müdahale ediyor mu? Aman bunlar tehlikeli
işler yapıyor gibi düşünceler mi var? Yoksa gençler bizim işimizi
kolaylaştırıyor, ülkenin geleceği bunlar ülkenin yönetimini önümüzdeki
dönemde onlara bırakacağız onlara yardımcı olalım gibi mi
düşünüyorlar?
Bu soruyu sormanız bence çok anlamlı. Bu konunun da çok iyi açılması
gerekiyor. Tabii devlet kurumlarının içinde de gençleri tehlike olarak gören
244
kesimler var. Ama şu anda biliyorsunuz Türkiye'de halen gençlikle ilgili kurum
Gençlik Spor Genel Müdürlüğü. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü maalesef
spor alanına daha fazla yönelmiş durumda. Yani gençlik adına çok az şey
yapıyor. Biz bu çok az yapılan işlerin artması için çaba sarf ediyoruz. Gençlik
ve spor artık iki farklı kurum haline gelecek. Biri sporla, diğeri gençlikle
ilgilenecek. Şu anda Gençlik ve Spor Genel Müdürü sayın Mehmet Atalay
bizimle kontak halinde. Diyor ki, kurmaya çalıştığınız yapı bizim oluşturmaya
çalıştığımız yapıyla birlikte çalışır. Yada siz asıl yapıyla çalışırsınız bizde
destek oluruz diyorlar. Buradaki model aslında bundan önceki STK ve devlet
ilişkisinden farklı.
Ben de tam o noktaya gelmek istiyordum. Sivil toplum örgütçülüğü
denince biraz devlete mesafeli durmak anlaşılıyor. Siz gençlik alt
yapısından geldiniz. Bu ilişki nasıl olacak?
Şimdi zaten dediğiniz gibi bu girişimde başından beri devletin hiç rolü yok.
Zaten olmaması da gerekiyor. Devletle mesafeli bir sistem kurmaya
çalışıyoruz. Bahsettiğimiz rolü şöyle ifade edeyim, genelde devlet
STK'lardan da danışmanlık alır. Diyelim ki çevreyle ilgili bir iş yapıyordur.
Çevre STK'ları ona fikirlerini beyan ediyorlardır. Şimdi kurmaya çalıştığımız
yapı daha farklı. Bunda şu var. STK'lar gençlikle ilgili iş yapacaklar, devlet
destek vermek isterse destek verecek. Çünkü bu ilişki, devletle bu yapının
arasında çok iyi korunmalı. Zaten bunu koruyamadığınız anda devlet
kurumundan farklı olmayacaksınız demektir. O zaman da sivil toplum
örgütlerinin bu işin içinde kalmasının anlamı kalmaz. Yani biz hem devletin,
hem de STK'ların seveceği bir iş yapmak istiyoruz. Devlet kurumunun, yani
Gençlik Spor Kurumu'nun üzerindeki yükü alacak bir işi de yapıyoruz. Temel
ilişkilerimiz gayet iyi, bundan sonra da gayet iyi olacak.
Bir başka soru o zaman bu mantıkla ilgili. Türkiye Gençlik Konseyi
Girişimi kendi örgütlenme ve ilgi alanının dışında başka sivil toplum
örgütleriyle de farklı ilişkiler geliştirir mi? Yada bu tip ilişkileri sağladı
mı?
Tabii ki, zaten şu anda yaptığımız şey çevre STK'ları, kadın STK'ları, sanatla
uğraşan STK'lardan çok geniş ve farklı yelpazemiz var. Bu çok geniş bir alanı
kapsıyor. Aynı zamanda gençlik konseyi kurulduktan sonra bir danışma
kurulu oluşturulacak. Danışma kurulunda alanında etkin STK'lar partner
olarak yer alacak. Yada devlet kurumlarından konuyla ilgili görüşler alınacak
ve böylece danışma kurulu belirlenecek. Çünkü zaten işin tam göbeğinde
kalbinde yatan gerçek STK'ların işbirliği. Bu yüzden bunu gücümüzün yettiği
kadar geniş bir tabanda yapmaya çalışacağız
245
17 Aralık 2004'le birlikte AB süreci başladı. Avrupa Birliği süreci Türkiye
için iyi mi olacak? Sivil toplum örgütlenme alanının genişlemesine
ortam hazırlayacak mı? Yoksa tersi mi olacak?
Ben kişisel fikrimi belirteyim. Son 5 yılda STK'ların kapasitesinin artması AB
süreciyle son derece ilgilidir. Ve iyi ki böyle. Çünkü STK'ların artması
tamamıyla insanların demokratik yaşama girmelerini sağlıyor. Bu da çok
kıymetli. Öbür taraftan Türkiye Gençlik Konseyi kurulduktan sonra Avrupa
Gençlik Kurumu'na bütün Avrupa'daki gençlik örgütlerinin çatı yapısına üye
olmayı hedefliyor. Bu da şu demek yani uluslararası alanda bizim de sesimizi
duyurmamız gerekiyor ve bunun için işler yapacağız demek. Türkiye'nin AB
sürecini önemsiyoruz. Çünkü bu memleket uluslararasılaşmak zorunda.
Yoksa kafanızı kuma gömerseniz kendi kendinizle mutlu olursunuz.
Gerçekten de iyi şeyler olması isteniyorsa gidip bunu anlatmak lazım.
Oradan destek de almak lazım, işbirliği de yapmak lazım. Bence böyle bir
ortama doğru gidiyoruz.
Son sorumu soruyorum. Gençlik olarak geçmişle kıyaslarsak, gerçi
yaşın henüz çok genç ama yine de sorayım bugünlerde sivil toplumun
hali ve geleceği ne durumdadır? Geçmiş, bugün ve gelecek ve tabii
sivil toplum?
Şimdi geçmişle ilgili bildiğim bir şey söyleyeyim yaşadığım değil belki ama,
1980 öncesi durumu annelerimizden babalarımızdan duyuyoruz. Sizler tabii
bunun detaylarını çok daha iyi biliyorsunuz. 80 ler bir dönüm noktası, sivil
toplum açısından da böyle. Daha sonra çekingenlik tedirginlik geçiyor, yavaş
yavaş durum düzeliyor diyelim. Ama, AB süreci bunda bir şok etkisi yaratıyor.
Türkiye'deki sivil toplum mantığına pozitif anlamda şok etkisi yapıyor. Çünkü
devlet bu kez sivil toplumu önemsemek zorunda hissediyor kendini. Sivil
toplum kuruluşları cesaretle davranıyor artık. Sahneye çıkmaya başlıyorlar.
Artık kararlara etki etmeye başlıyorlar.
Şu anki durumu ben yine gençlik tarafından meseleyi ele alayım. Van'a gittik
ve toplantı yaptık. Bizim yaşlarda bir arkadaşımız şundan şikayet etti. Tamam
gençlikle ilgili toplantı yapıyorsunuz ama salondaki yaş ortalaması çok
yüksek. Peki, dedim bundan Van'daki gençliğin örgütlü olmadığı sonucu mu
çıkıyor. Evet, dediler ve daha sonra akşam yemeğinde orada bir gençlik
derneğini kurmayı tartışıyorlardı. Yani hani şu anda ciddi bir farkındalık
yaratma söz konusu. Yavaş yavaş gelişen bir bilinç söz konusu.
Mesela sizinle bu görüşmeden önce kentsel bilinç derneğinin kuruluşu ile
ilgili toplandık. Onun tartışmasını yaptık arkadaşlarla. Şu anda bu tip
girişimleri yapan bir çok insan var. Belki 5 sene sonrasını öngörmek gerek. 5
sene sonra Türkiye'de AB sonrası çok önemli şeyler olabilir. Sonuçta
dünyada yaşıyoruz. ama STK'lar gerçekten karar mekanizmalarına daha
fazla etki edecekler, STK'larda bulunan insanlar karar mekanizmalarına
246
girecekler. Bence bu çok önemli. Bu becerilirse Türkiye çok daha güzel bir
yere oturacak
*Türkiye Gençlik Konseyi Girişimi
Hakan Gümüş-Proje Koordinatörü
Meşrutiyet Caddesi
14 / 7 06640 / Kızılay Ankara
Tel
: 0 312 417 49 97-98
Fax
: 0 312 417 31 55
e-mail : [email protected]
Web : www.genclikkonseyi.org
247
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı*
Dilerseniz öncelikle Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfını tanımakla
başlayalım?
Eğitim Gönüllüleri Vakfı 23 Ocak 1995 tarihinde kuruldu. Vakfımızın varoluş
nedeni, devlet tarafından verilen temel eğitime katkıda bulunmak. Eğitim
Gönüllüleri Vakfı bu amaçla, çocuklarımızın; "Cumhuriyetin temel ilke ve
değerlerine bağlı, “Akılcı”, “Sağduyulu”, “Özgüven sahibi”, “Düşünen”,
“Sorgulayan”, “Kendi iç yaratıcılığını harekete geçirebilen”, “barışçı”, “Farklı
düşünce ve inançlara saygılı”, “İnsan ilişkilerinde; cinsiyet, ırk, din, dil farkı
gözetmeyen" bireyler olarak yetişmelerine katkıda bulunacak okul dışı
eğitim ve öğretim programları oluşturacak ve uygulamak amacıyla kuruldu.
Bugün Türkiye'de eğitim alanında faaliyet gösteren en yaygın sivil toplum
kuruluşlarından biri olan Eğitim Gönüllüleri, 7-16 yaş arası çocuklarımızın
temel eğitimlerini tamamlayıcı, ders saatleri haricinde çok yönlü bir eğitim
desteği almalarını ve çağdaş eğitim olanaklarından faydalanmalarını
amaçlıyor.
Türkiye genelinde 11 Eğitim Parkı, 58 Öğrenim Birimi ve 17 Ateşböceği
(gezici öğrenim birimi) ile 86 noktada çocuklarımıza eğitim desteği veriyor.
Kuruluşundan bu yana yaklaşık 600 bine yakın çocuğumuza verdiği eğitim
desteğini 10 binden fazla gönüllünün katlımı ve desteği ile gerçekleştiriyor.
Eğitimde özgün modeli ile uluslararası kuruluşların da dikkatini çeken Eğitim
Gönüllüleri, 2004 yılı içinde Uluslararası Gençlik Vakfı ile çalışmaya başladı.
Bir STK olarak kendinizi tanımlamanızı istersem, TEGEV'i nereye
oturtursunuz? Örgütlendiğiniz tarihten bu yana ilgi alanınız
çerçevesinde misyonunuza uygun davranabildiğinizi düşünüyor
musunuz?
Elbette. Bunu misyonumuzdan hiç sapmadık diye de yanıtlamak mümkün.
Biz 10 yıldır aynı misyon doğrultusunda, ilköğretim çağındaki çocuklarımızın
okul dışı zamanlarında eğitim desteği alabilecekleri etkinlik merkezleri
(Eğitim Parkı, Öğrenim Birimi ve Gezici Öğrenim Birimi) kuruyor ve bu
merkezlerde gönüllülerimizin ve bağışçılarımızın katılımı ve desteği ile eğitim
desteği veriyoruz. Ülkemizin eğitim alanında faaliyet gösteren en yaygın sivil
toplum kuruluşuyuz.
Toplumun sivilleşmesi konusunda ve hedef kitleniz ölçeğinde
katılımcılığı yeterince gerçekleştirebiliyor musunuz?
Biz ülkemizde sosyal sorumluluğunu yerine getirmek isteyen kişi ve
kurumlara bir olanak sunuyoruz. Yalnızca zamanını ve emeğini vermek
isteyenler gönüllü olarak çalışmalara katılıyorlar. Kendi yöresine, beldesine
248
hizmet yapmak isteyen yerel yönetimler ve özel idareler ülke çapında 32 ilde
bize destek oluyorlar. Ülkemizin önde gelen kurumları projelerimizi
destekleyerek ya da ortak proje geliştirerek kurumsal sosyal sorumluluklarını
yerine getirebiliyorlar. Güven yaratabilme açısından “ Şeffaflık” ve “hesap
verebilir olma” bizim için çok değerli. Bunu yerine getirebiliyoruz ki on
binlerce insanımız cep telefonlarından SMS yoluyla bize bağışta
bulunuyorlar.
Üniversite ve akademik çevreler eğitim programlarımızı oluşturmamıza
destek veriyor. Medya çalışmalarımıza geniş yer vererek faaliyetlerimizi
kamuoyu ile paylaşmamıza olanak sağlıyor ve en önemlisi aileler güvenerek
bizlere en değerli varlıklarını çocuklarını emanet ediyorlar. Bizce bunların
tümü katılımcılığın en güzel örnekleridir.
Örgütünüz içinde sorun analizi yapıyor musunuz? Ayrıca halk
desteğiniz ne durumda?
Gerek proje bazlı çalışmalarımızda, gerekse faaliyetin bütününe özgü
olarak kendi bünyemizde ve kendi yöntemlerimizle sorun analizi yapıyoruz.
Halk desteği konusunda da daha önceki soruda da değindiğimiz gibi
arzuladığımız düzeyde olduğumuzu ifade edebiliriz.
Devletin ya da resmi kurumların vakfınıza bakışı nasıl? Çalışma alanınız
daha çok devletle ilişkilenmeyi de dikkate alan bir konumda. Bu
anlamda Devletle ihtiyaç halinde diyalog kurabiliyor musunuz?
Örgütlenme özgürlüğü ve serbest çalışabilme konusunda engelleriniz
var mı?
Eğitim Gönüllüleri eğitim alanında faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşu
olarak resmi eğitim ve öğrenim kurumlarına bir alternatif olmadı. Olması da
söz konusu değil zaten. Kendi alanımızda Milli Eğitim Bakanlığı ile iyi
ilişkilerimiz var. Bakanlığın gerçekleştirdiği toplantılarda Vakıf olarak
çağrılıyor ve kendimizi ifade ediyoruz. Birçok il ve ilçede il-ilçe Milli Eğitim
Müdürlüklerinin desteğini alıyor ve bu kurumlara bağlı ilk öğretim okulları ile
iyi ilişkiler içinde faaliyetimizi sürdürüyoruz. Vakfımızın etkinlik merkezlerinin
bulunduğu yerlerde çocuklarımız için hem okulları var hem de okul dışı
saatlerinde eğitim desteği alabilecekleri Eğitim Gönüllüleri var.
Yasalara ve yasaların zorunlu kıldığı kurallarla saygılıyız. Örgütlenme
özgürlüğü konusunda sorun yaşamıyor ve ihtiyaç duymamız halinde diyalog
kurabiliyoruz.
Gerek kendi alanınızla ilgili, gerekse alanınız dışı diğer sivil toplum
kuruluşlarıyla işbirlikleri (partnerlik) oluşturabiliyor musunuz?
Tıkanıklıklar var mı? Varsa nedenleri nelerdir?
249
Sivil toplum kuruluşları rekabetin olmadığı bir alanda çalışıyorlar ve bu
nedenle çok şanslılar. Proje bazı olarak diğer sivil toplum kuruluşları ile de
işbirliği yaparak çalışıyoruz.
17 Aralık 2004 itibariyle oluşan Avrupa Birliği süreci çerçevesinde;
sizce Avrupa Birliği Türkiye'deki sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü ile
ilgili olarak bir fırsat yaratabilir mi?
Avrupa Birliği; ulus-devlet kavramını aşarak, uluslar üstü bir oluşumu
gerçekleştirmek için özellikle sivil toplumları örgütlemek ve bu toplumlar
arasındaki yatay ilişkileri güçlendirmeyi hedeflemektedir.
Bu nedenle AB müzakere süreci ülkemizdeki STK lar için çok önemli açılımlar
ve kazanımlar vaat etmektedir. Ancak Avrupa Komisyonu'nun STK
programları ve fonlarına erişmek için ülkemizde ki STK ların bilgilendirilmesi
onlara profesyonel destek verilmesi için yoğun çaba harcanması
gerekmektedir.
Geçmişle kıyasladığınızda bugün sivil toplumculuğu nasıl
görüyorsunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Türkiye'de sivil
hayat bugün itibariyle ne durumda?
Türkiye'de STK'ların Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarına uzanan ve
neredeyse 700 yılı kapsayan bir geçmişi vardır. Ancak bu STK'lar genellikle
İslam kaynaklı yardım geleneği ile oluşturulan vakıflardır. Günümüzde
STK'lar başkalarına saygı gösteren onları cesaretlendirip harekete geçiren
eyleme yönelik araçları yaratabilen kendinden emin, korkusuz ve korku
duymak için nedeni olmayan kadınlar ve erkekler, yeni vatandaşların
kurdukları örgütler olarak tanımlanmakta (Ralph Dahrendorf).
Ülkemizde bu tanımlara uygun ve topluma mal olan STK 'ların hem sayısı
çok az ve hem de etkinlikleri çok sınırlıdır.
Öte yandan gerek kurumlarımızda ve gerekse vatandaşlarımızda (özellikle
de üniversite gençliğinde) oluşmaya başlayan toplumsal duyarlılık ve sosyal
sorumluluk bilinci ile 2005 yılı ve ötesinde ülkemizde STK'ların giderek
güçleneceğine ve sosyal, siyasal ve ekonomik yaşantımızda önemli aktörler
olacağına inanıyoruz.
*Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı
Baba Nakkaş Sokak. No: 8
81200 Nakkaştepe / İstanbul
Telefon: 0 216 492 32 32
Fax
: 0 216 492 32 33-40
e-mail : [email protected]
Web : tegv.org
250
Türkiye Protestan Kiliseler Birliği*
İhsan Özbek
İhsan Bey, dilerseniz önce Türkiye Protestan Kiliseler Birliği'ni
tanımakla başlayalım. Ne zaman kuruldunuz? Hangi ihtiyaç kurulmayı
gerekli kıldı? Ve bugüne kadar neler yaptınız?
1980'lerin sonun doğru Türkiye'de Türk Protestan kiliselerinin hukuki, sosyal,
kültürel ihtiyaçlarının karşılanması ve aralarındaki ilişkilerin güçlendirilmesi
amacıyla kuruldu. İlk önce resmi olmayan ve kilise önderlerinin toplantıları
şeklinde idi. 1990 yılından itibaren düzenli daha organize ilişkiler ve
sorunlarla ilgilenmeye devam eden bir kuruluş olduk.
Peki İhsan Bey size bir sivil hareket olarak aynı zamanda da dini kimliği
olan bir hareket olarak kendinizi tanımlamanızı istersem; Türkiye'de
sivil örgütlenmenin neresinde durduğunuzu, nasıl ifade edersiniz?
Aslında her hangi bir yerine oturtamıyorum. Çünkü bizim özel koşullarımız
var. Uzun bir süre kendimizi kilise olarak ifade etmeye çalıştık. Ama tüzel
kişilik kazanamadık. Türkiyeli Protestanlar ne dernek kurabiliyorlardı. Ne
vakıf kurabiliyorlardı. Çok ciddi sorunları vardı. Türkiye Protestan Kiliseler
Birliği de hukuki bir kimliğe sahip olamadı. Uzun bir süre onun sıkıntılarını
yaşadık. Genellikle adından da anlaşılacağı gibi dini, sosyal ve kültürel
sorunlarımızla ilgileniyoruz. En büyük ağırlığı hukuki alandaki sorunlarımız
yaşıyor.
Türkiye'deki insan hakları ve inanç özgürlüğü alanındaki sıkıntılar bizim
gündemimizin birinci maddesini oluşturuyor. Ve bu sıkıntıların arttığı,
baskıların çoğaldığı dönemlerde temel tartışma maddemiz bu oluyor. İnanç
özgürlüğünü savunan, düşünce özgürlüğünü savunan, sosyal kültürel
alanlarda Protestanların haklarını savunan bir sivil toplum kuruluşuyuz.
Protestan Kiliseler Birliği olarak tabi ki bir tüzel kişiliğimiz yok. Çünkü
Türkiye'de bu konuda hukuki düzenlemeler henüz yapılmadı. Varlığımızı
Ankara Valiliğine bildirdik. Onlar da bizimle ne yapacaklarını düşünüyorlar.
Türkiye'de Protestan Kiliseler Birliği olarak 26 kilisemiz var. Ankara, İstanbul,
İzmir, Bursa, Antalya, Diyarbakır gibi birliğimiz üyesi olan kiliselerimiz var.
Onun dışında Türkiye'nin birçok ilinde birliğimizin üyesi olmayan daha küçük
Protestan cemaatleri de var. Onları da temsil ediyoruz. Ama onlar henüz
kendilerini kilise olarak ifade edebilecek durumda değiller. Bu yüzden onları
birliğimiz üyesi olarak telaffuz etmek istemiyoruz.
Türkiye'de Protestanların sayısı 4000-5000 civarındadır. Ama bunun dışında
Ermeni Protestanlar var. Onlar küçük bir grup. Yabancı kökenli Protestanlar
var. Onlar da dahil değil. Bu sayı sadece bizim üyelerimizi kapsıyor.
251
Türkiye Protestan Kiliseler Birliği olarak misyonunuza uygun
davranabiliyor musunuz? Yoksa bu ifade ettiğiniz misyon dışında bir
takım faaliyetleriniz de var mı? Kamuoyuna çeşitli rahatsızlıkların
yaşandığını basından okuyoruz?
Aslında bizim inancımıza göre, inancımızı paylaşıyoruz. İslami söylemle
ifade edeyim. İnancımızı tebliğ etmek bizim için farzdır. Biz inancımızı
paylaşırız. Ama bu özellikle bazı kesimler tarafından Türkiye'de siyasi bir
aktivite gibi lanse edilmeye çalışılıyor. Bir misyonerlik faaliyeti gibi, başka
siyasi gruplarla, yabancı ülkelerle iş birliği içindeki bir oluşum gibi ifade
edilmeye çalışılıyor. Bu doğru değildir. Kimi zaman Türkiye'nin siyasi
gündemini değiştirmek için, kimi zaman bizim üzerimizden başkalarına
saldırmak için, siyasi partilere yada başka ülkelere saldırmak için misyonerlik
faaliyetleri gündeme getirilmek isteniyor. Her Ramazanda, yada bizim Noel
Bayramlarında bu ısıtılarak piyasaya sürülür. Gündeme getirilerek tartışılır.
İşte tam da o anda bizim kiliselerimiz misyonerlik faaliyetleri ile bağlantılı
olarak ciddi saldırılara uğrarlar. Sokaklarda Hıristiyan olduğu bilinen
insanlara ciddi tacizler başlar. Ciddi sıkıntılar yaşarız. Kamuoyundan da bu
sıkıntılar gelir. Çünkü tam olarak biz kendimizi ifade edebilecek durumda
değiliz. Karşımızdaki güçlerin medya organları var. Paraları,
organizasyonları, siyasi partileri var. Gazeteleri, televizyonları ve her türlü
olanakları var.
Bize yönelik çok ağır ithamlarda bulunuyorlar. Kamuoyunu yönlendiriyorlar.
Tabi kamuoyunu da etkiliyorlar. Ve Türkiye'de Hıristiyanlar insanları satın
alıyorlar da diyorlar. İnsanların zorla dinini değiştiriyorlar, diyorlar. Gençlerin
kafalarını çeldiğimizi lanse ediyorlar.
Aslında bunlar bizim inancımıza göre ciddi bir saldırı. Bizi küçümseyen hakir
gören bir saldırı. Biz insanları satın alacak kişiler değiliz. Bizi bu kadar küçük
görmek ve göstermek insan haklarına saldırıdır.
Türkiye, resmi söylemle hep yüzde 99.9'u Müslüman bir ülke olarak
ifade edilir. Bu anlamıyla baktığımızda siz çok farklı bir alanı ifade
ediyorsunuz, yada yansıtıyorsunuz. Siz o yüzde 99'un dışındaki bir
alansınız? O yönüyle adeta “öteki” olarak devletle muhabbetiniz nasıl?
Devletin resmi kurumları size müsamahakâr davranıyor mu? Yoksa
acımasız mı? “Bu işlere girmeyin” diye bir yaklaşım mı var?
1989'a kadar çok ciddi saldırılarla karşılaşıyorduk. İşkence görenlerin
listesinde bizim adlarımız da var. Ama 90'dan sonra aynı şiddetle
karşılaşmıyoruz. Somut kaba şiddetle karşılaşmıyoruz. Şimdi şiddet bizim
kimliğimizi tanımama, bizi yok sayma, bize yaşam alanı tanımama şekline
dönüştü.
Ne yazık ki kamuoyunda bize yönelik çok ağır ve negatif görüş var. İşte bu
negatif görüş devletin bize karşı tutumuyla birleştiğinde, son derece acı
252
verici, yıpratıcı, yaşam alanımızı sınırlayıcı bir durum oluyor. Devlet bizlere
çok kaba bir şekilde saldırmıyor. Temel olarak bizi yok sayıyor. Kiliselerin
kurulmasına, kiliselerin var olmasına olanak tanımıyor. Onları ortadan
kaldırmak için her şeyi yapıyor.
Ama gereken her şey artık kiliseleri basmak, kapısını kırmak şeklinde değil.
Günümüzde insan hakları kavramı Türkiye'de yavaş yavaş yerleşiyor.
Hıristiyanlara böyle davranılmaması gerektiğini artık sokaktaki çocuk bile
biliyor. Biz o kadar kaba değiliz.
Eğer Hıristiyanlığı seçerseniz başınıza gelebilecekleri söyleyeyim. Devlette
çalışıyorsanız, işinizi kaybedersiniz. Güvenlik soruşturması alacaksanız,
olumsuz çıkar. Radyo kuracaksanız kesin izin verilmez. Kaba bir ayrımcılıkla
karşı karşıya kalırsınız. Türkiye'de bir söylem var. Denir ki; biz her türlü dine
hoş görüyle bakarız. Bu doğru değildir. Maalesef insanlar bunu telaffuz
ederek alışmışlar. Bunun doğru olduğunu sanıyorlar. Türkiye'de her dine hoş
görüyle davranılmaz. Hele Hıristiyanlara hiç hoş görüyle davranılmaz. Bunun
dışında başkaları da var. Bahailer, Aleviler için de bu böyle!
Türkiye'nin yüzde 99'u Müslüman değildir. Türkiye'de Müslümanlar büyük bir
çoğunluk oluşturuyor doğrudur. Ama Müslüman'ı tarif etmek gerek.
Türkiye'de hanesinde Müslüman yazıp da Ateist olanlar var. İşte Hıristiyanlar
var. O yüzdelerle konuştuğunuz zaman çok olumlu sonuçlara
varamıyorsunuz. Kabaca kategorize etmeye çok alıştık. Yüzde 99.9'u
Müslüman demek de çok kabaca. Bu baskıları bir yandan da haklı kılan bir
söylem oluyor.
Diyelim ki biri Hıristiyan olmaya karar verdi? Nasıl olur, nelerle
karşılaşır, kolay mı bu işler!
Bunu şöyle anlatayım. Devletin bize yaklaşımında bir başka şey var. Siz eğer
bir genç arkadaş olarak Hıristiyanlığı seçtiyseniz, devletin polisi sizin evinize
gidip, ailenize “bakın çocuğunuz Hıristiyan oluyor haberiniz olsun” der. Bu
insan haklarına aykırı bir tutum değil mi? Bu devletin polisini ilgilendiren bir
şey değil. Ama namus korumak gibi, iman korumak da bizim devletimizin
yetkililerinin görevi olarak algılanıyor.
Jandarma köylerdeki Hıristiyanların evlerini basar, mallarını sokaklara
dağıtır, evlerini arar. Başka hallerde çok rahat özdeşlik kurabileceğiniz
durumlar, Hıristiyanlar için de yaşanıyor. Bu yüzden açılmış davalar var.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemelerine gitmiş davalar var.
Şimdiye kadar Hıristiyanlar genellikle tevekkülle karşılayıp, sineye
çekiyorlardı. Ama tevekkülle karşıladığınız zaman sorunların çözülmediğini
gördük. Bunlar sorundur. Türkiye'de insan hakları ihlalleri var. Türkiye'de
inanç özgürlüğü ihlalleri var. Ve demek ki ihtiyaç hissediyoruz. İşte Türkiye
Protestan Kiliseler Birliği bunların mücadelesini veriyor.
Elbette zorluklar var. Televizyonlara çıkıyorum. İnsanlarla görüşüyorum. Tabi
bizim birliği temsilen oluyor bu işler. Ertesi gün sokağa çıkıyorum
253
yürüdüğümde insanlar parmaklarıyla beni işaret edip “İşte o gavur, İşte o
papaz” diyorlar. Çocuklarımla bir yere gittiğimde “İşte gavurun çocukları.
Bunlar bizim dinimizden dönmüş olanlardır” tanımıyla, nitelemeleriyle
karşılaşıyorum.
Ülkemizin hoşgörülü olacağını düşünüyorum. Şartların değişeceğini
düşünüyorum. Bu bir süreç işi. Her alanda Türkiye'de demokratikleşme,
inanç özgürlüğü, düşünce özgürlüğüne ihtiyacımız var. Bu adımların daha
iyiye doğru gittiğini görüyoruz. Ve umudum bizim birliğimizin de buna katkıda
bulunmasıdır.
Peki İhsan Bey Türkiye Protestan Kiliseler Birliği olarak anlatımlarınızla
siz sivil, dini ve sıkıntılı bir örgütlenme süreci yaşıyorsunuz! En azından
anlatımlarınızdan ve basından bunu izlemek mümkün. Diğer sivil
toplum kuruluşlarıyla bağınız nasıl? Onlar sizin bu sıkıntılı dünyanıza
bir pencere açmak, bir bağ kurmak, beraber işler yapmak; yada en
azından bir terapi şeklinde sizi ve dünyanızı rahatlatmaya çaba
gösteriyorlar mı? Bu ilişkinin mümkünatı var mı?
Yıllarca biz suskun kaldık. Şimdi bunun hata olduğunu ifade ediyorum.
Dolayısıyla diğer sivil toplum kuruluşları da aynı önyargı ile bakıyorlar.
Toplumdan beslenen önyargı ile bakıyorlar. Yabancı ülkelerle ilişkisi olan bu
Protestanlar, misyonerler, gruplar, Amerikan, yada Avrupa'nın uşağı tarzında
bir bakışı ilk başlarda sivil toplum kuruluşlarında da gördük.
Ama bizleri tanıdıkça, bizim sorunlarımızı gördükçe, bizim çalışma
yöntemlerimizi fark ettikçe; aslında Türkiye'deki her hangi bir sivil toplum
kuruluşundan farklı olmadığımızı görüyorlar. Biz bu toplumun çocuklarıyız.
Biz bu toplumda yaşıyoruz. Bu ülke bizim ülkemiz. Ne Amerika'dan, ne
Avrupa'dan yönetiliyoruz. Açıkça Türkiye'de yeşerdik ve Türkiye'de
büyüyoruz.
Türkiye'nin sıkıntılarını, güzelliklerini beraber yaşıyoruz. İşte sivil toplum
kuruluşlarında bu ilişkisizlik vardı. Ama yavaş, yavaş bizi tanıdıkça
değişiyorlar. Ne yazık ki toplumdaki tüm ön yargılar hallolmadan sivil toplum
kuruluşlarıyla daha yakın ilişkiler içerisinde olabileceğimiz mümkün değil.
İşte belki sizin yaptığınız bu röportajın sivil dünyada bir adım olacağını
düşünüyorum.
Çok çarpıcı bir olay aslında! Şunu sorayım. 17 Aralık 2004 tarihi Türkiye
AB ilişkileri açısından dönüm noktası oldu. Türkiye'de bazı kesimler bu
AB kulvarının bir Hıristiyan lobisi olduğu düşüncesindeler. Çoğunluk
ise AB sürecinin Türkiye'de sivil hayatı canlandıracağını ifade ediyor.
Siz bir Hıristiyan örgütlenmesi olarak hem sivil alan için hem de sizin
dini ve sivil örgütlenmeniz için bu AB sürecini nasıl
değerlendiriyorsunuz? Sivil alan için bir çıkış olabilir mi?
254
Rahatlama sağladı. Bunu görüyoruz. AB süreci Türkiye'deki insan hakları,
düşünce özgürlüğüne, inanç özgürlüğüne sınırlama getiren çağ dışı
yasaların ortadan kalkmasını ve demokratik liberal yasaların ortaya
çıkmasını sağladı.
Hıristiyanların sorunlarının çözümü, AB ile bağlantılı olmayacak, bunu
biliyorum. Çünkü her dini kuruluşun her ülkede problemler yaşayabildiğini
görüyoruz. Bence Türkiye'de AB bir dinamik oluşturdu. Türkiye'deki insanlar
artık geleceğe daha demokrat bir gözle bakıyorlar. Birbirlerinin haklarını
daha düşünür oldular. Sivil toplum kuruluşları da öyle!
AB bu konuda harekete geçici bir işlev gördü. Ama Türkiye'deki
Hıristiyanların sorunun çözümü, Türkiye'deki bütün dini grupların
sorunlarının çözümü ile birlikte olacak. Müslümanların, Bahailerin,
Ortodoksların, Protestanların, hepimizin dini sorunları var. Bu problemlerin
çözümü birlikte gelişecektir. Yalnızca Protestanlara yönelik bir çözüm
olmayacak. Protestanların sorununun çözümü bir ölçüde daha kolay olacak.
Çünkü biz daha küçük bir grubuz. Türkiye'deki siyasi olaylarla ilgili olarak da
bir ilişkimiz yok. Ama biz de Müslümanları beklemek durumunda kalacağız.
Çünkü insan hakları hepimiz için geçerlidir.
Son sorum. Geçmişle kıyaslarsak, bugün geldiğimiz aşamada
Türkiye'de sivil hayatı nasıl görüyorsunuz? Bir de gelecekle ilgili sivil
hayat ön görüsü var mı?
Eskiye göre daha iyi görüyorum. Eskiden daha karanlık bir ülkede
yaşıyorduk. Hâla aynı karanlığı taşıyan insanlar var. Siyasi olarak
düşüncelerinde, pratiklerinde başka insanlara karşı tavırlarında aynı
karanlığı yaşayan, yaşatmak isteyenler olduğunu görüyorum. Ama artık
geldiği nokta sorunları söyleyiş biçimimiz, sorunları söylemekteki inadımız
karanlığın kazanamayacağını gösteriyor.
Türkiye'de aydınlık günler var. Hepimiz için var. Müslüman'ı, Hıristiyan'ı,
Kürdü, Türk'ü, Laz'ı, Çerkez'i hepimiz için aynı şekilde bir umudun olduğunu
görüyorum. Eskisine göre iyi yerdeyiz. Her şey bitmedi. Hala çok sıkıntı var.
Zulüm var. Protestanlar açısından zulüm var diyebilirim. Ama umut da var.
Değişiyoruz. İyiye doğru gidiyoruz.
*Türkiye Protestan Kiliseler Birliği
İhsan Özbek
Hatay Sokak. No: 20 / 14
Kızılay / Ankara
Tel
: 90 312 418 61 70-418 62 87
Fax : 90 312 418 62 87
e-mail : [email protected]
255
Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı-TÜSEV*
Filiz Bikmen-Genel Koordinatör
Filiz Hanım önce TÜSEV'i tanımakla başlayalım.
TÜSEV hangi
ihtiyaçtan doğdu, niye TÜSEV gibi bir kuruluşu kurmaya ihtiyaç
duyuldu? Neler yapar TUSEV?
1993 tarihinde, 23 Vakıf tarafından kuruldu. Bunların arasında Eczacıbaşı
var, Koç Vakfı, Sabacı Vakfı… Bu vakıflar biraraya geldiler, bir iki de gerçek
kişi vardı aralarında. Sivil toplumun oluşturduğu üçüncü sektör dediğimiz
sektörü güçlendirmek, ortak sorunları çözmek olarak tanımladılar amacı.
Aslında misyon ilk kurulurken, sektörün ortak sorunlarını çözelim
felsefesiydi. 10 yıl, aslında 9 yıl çok küçük çapta çalışmalar yapıldı. Daha çok
dernekler yasası, vakıfler yasası ve vergilendirme üzerinde çalışıldı. Yani
yasa çalışmaları. Çok küçük bir ekip bir iki kişi vardı. Bir genel sekreter, bir
asistan ve yaklaşık 23 kurucudan sonra bugüne kadar 118 mütevelli oldu. Bu
mütevelliler her yıl belli miktarda bağışta bulunuyorlar. Bir katılımda
bulunuyorlar. TÜSEV'in bütçesinin yarısı bu bağışlardan oluşuyor. Diğer
kısmı ise yabancı kuruluşlardan aldığımız bir takım proje fonlarından
oluşmaktadır. Yaptığımız çalışmalar tabi ilk 9 yıl daha küçük çapta
yapılıyordu. Son iki buçuk üç yıl da, Üstün Ergüder beyin gelmesiyle birlikte
biraz daha genişledi. Hem ekip genişledi, hem amaç genişledi. Hem
çalışmalarımız genişledi.
Yasal çalışmalarının yanında, araştırma projeleri yapıyoruz.
Hem
hayırseverlikle ilgili, vakıflarla ilgili ve sivil toplumla ilgili. Araştırma
programlarını yapmamızın nedeni bir takım boşlukları doldurmak sivil
toplumla ilgili, kalitatif araştırmaların var olmasını sağlamak. Bu doğrultuda
bizim gibi ve diğer kuruluşların çalışmalarında kullanması için katkı sunmak.
Onun dışında uluslararası ilişkilere önem veriyoruz. Avrupa Vakıflar Merkezi
diye bir merkez var. Bu bir dernek aslında, vakıfların oluşturduğu bir dernek.
Brüksel'de kurulu. 15 yıldır var. Bütün Avrupa'nın büyük vakıfları ve
Avrupa'da çalışan büyük Amerikan vakıflarının üye olduğu bir merkez. Oraya
da yaklaşık 8 yıl önce TÜSEV üye oldu.Ve Şu anda yönetim kurulunda. Ve
uluslararası komitesi var onun. Onlar daha çok hibe veren vakıflar.
Yine de bağış vermeyen ama çalışma yapan vakıflar da var aralarında.
Amerika ve Avrupa'da büyük vakıfların çoğu hibe verenlerdir. Yani varolan
kaynaklarını proje şeklinde, fonlar şeklinde dağıtıyorlar. Diğer vakıflar ise bu
fonu kullanarak kendi faaliyetlerini yürütüyorlar. Hibe veren vakıflar daha
sağlıklı nasıl hibe verebilirler? Bu stratejiyi nasıl daha iyi uygulayabilirler?
Sağladıkları projeler, çalıştıkları kurumlarla birlikte nasıl daha iyi gelişebilir?
Biraz da onların örgütü aslında. Ama son yıllarda da tabiki Türkiye'ye
gösterilen ilgi daha fazla olmaya başladı. Biz de bir şekilde Türkiye ve onların
arasında bir köprü kurmaya çalışıyoruz. Buraya toplantı için çağıracağız,
256
umuyorum yakında, gelip biraz Türkiye'yi tanıma olanağı bulacaklar. Bu tür
şeylere çok önem veriyoruz. Çünkü o kuruluşlar hem yardım sağlama
açısından, hem stratejik işbirliği açısından çok önemli kuruluşlar.
Siz geriye dönüp bu güne kadar TÜSEV'in çalışmalarını
gözlemlediğinizde gerçekten kuruluş amacınızdaki misyonunuza
uygun davrandığınız konusunda rahat mısınız?
Ben TÜSEV'de üç yıldır bulunduğum için ancak üç yıl için konuşabileceğim.
Ama geçmiş süreciyle ilgili bir şey söyleyeyim. Önceden o ekiple ve
ayırdıkları kaynakla bence misyonlarını gerçekleştirdiler. Ama küçük
çaptaydı. Ama bu hedef belki de bu kadar büyük olmamaktı. Yani bu onların
belki o zamanki stratejisine uygundu. Yani hiç bir zaman 5-10 kişi olalım, 1
milyon dolar gibi bir bütçemiz olsun diye bir hedef yoktu. Sadece daha küçük
bir çapta ve orda sanırım bir sürü toplantılar yapıldı. Ondan sonra yasal
çalışmalarda bir takım ilerlemeler oldu. Ama tabi son üç yılda özellikle yasal
çalışmalardan bahsediyorum.
Çünkü aslında TÜSEV'in en büyük katkısı bu oldu sektöre. Hedefi de buydu.
Yasal durumlarda çok böyle birden bire fon olduğu için zamanlama da çok iyi
oldu. O yüzden daha çok etkili olabildik. Yani o yasal çalışmalar sadece senin
etkinliğine bağlı olan bir şey değil. Karşı taraf devlet de buna çok daha açıktı.
İhtiyacı vardı ve bu yüzden daha başarılı olabildik diye düşünüyorum.
Geçmişe nazaran daha farklı, ama nasıl daha farklı şeyler yaptık. Belki bizim
başarımıza katkıda bulunan daha çok uluslararası uzmanlarla ortak
çalışmalar yaptık. Biraz daha TÜSEV'in dışına çıkarak farklı paylaşımlarla
biraz görüş alıp daha böyle açık ve şeffaf bir süreç yürütmeye çalıştık. Daha
fazla basın ve yayın yaptık. Sürekli rapor, sürekli e-mail işte kitapçıklar vs
bunlar eskiden elbette mümkün değildi.
Daha entelektüel bir çalışma performansı sergiliyor TÜSEV değil mi?
Yani böyle halkla doğrudan ilişki kurmak, katılımcılığı esas almak o tip
bir çalışma biraz ikinci planda mı kalıyor, ben öyle mi anlıyorum?
Tabi. Çünkü sonuçta bu bir tink-tank kuruluşu. Tink-tank dediğimiz kuruluşlar
var. Yani TÜSEV'in bu faaliyeti yasal çalışmalar doğrultusunda ve
araştırmalar biraz bu şekilde. Araştırmacılarla, profesörlerle, uzmanlarla
çalışma yapıp daha çok bir kampanya, halkı, sivil toplumu harekete
geçirmektense daha teknik ve bilimsel açıdan yapılan yasal çalışmalarla
mukayeseli çalışma yapmak, yani teknik düzeyde destek verip, çünkü bu
teknik kapasite yok devlette. Yasaları yazan, yönetmelikleri hazırlayan çok az
kişinin gerçekten bilgisi var. Bilgisi varsa sahada bilgisi var. Ama bunun esası,
uluslararası standartları, ilkeleri vs konusunda onların da çok ihtiyacı var bu
danışmanlara. Biz o danışmanları hemen fonlarla bir şekilde daha hızlı
toparlayabiliyoruz. Ve onlara da destek olmaya çalışıyoruz. O yüzden biz
257
hem savunuculuk yapıyoruz, hem de biraz da danışmanlık gibi bir şey oluyor
bu.
Devletin ve devletin diğer resmi kurumların TÜSEV'e bakış açısı nasıl?
Mesela işte sizin örgütlenmenize, özgürlük alanınıza herhangi bir
müdahale oluyor mu, ihtiyaç duyduğunuzda devlet kurumlarıyla
diyalog kurabiliyor musunuz, beraber iş yapabiliyor musunuz?
Tabi ki. Şimdi bunu söylemekten kaçınamam. Benim izlediğim kadarıyla en
azından devlet birimleriyle muhatap olabilmek için politik bir güç gerekiyor.
Üstün Beyin kendi şahsı işte kendi tecrübesi ve kendi geçmişi var. Kuranların
Koç, Sabancı, Eczacıbaşı, Doğan olması sanırım devlette kapıların açık
tutulmasının ya ilk etapta açılmasının nedeni bunlardı belki de! Ama açık
tutulmasının nedeni ise bana sorarsanız son iki üç yılda çok değişmesiyle
ilgili. Orda gerçekten işe değer yani sorunu sadece şikayet etmek değil de,
sorunun çözümü üzerinde katkıda bulunabiliyor muyuz ona bakıyor. O
yüzden sadece şimdi kim olduğumuz değil, gerçekten neler yaptığımıza
bakılıyor diye düşünüyorum. Ama yine de o kapılar açık, açık tutulması için
uğraşıyoruz. Gerektiğinde işte ortak toplantılar, sürekli mektuplar, raporlar
yani kendimizi nasıl anlatayım, işe yarar hale getiriyoruz.
Bir de biraz sanki devletin gerçekten de sivil toplum alanında ihtiyaç
duyduğu bir STK gibi duruyor TÜSEV. O nedenle de işbirliğine daha
açık gibi. Ben öyle anladım.
Evet. Özellikle örgütlenme özgürlüğü şu anda yeni vakıf tasarısı var. Yani
gerçekten bu alanda çok az çalışan STK olduğu için o teknik kapasiteyi
getirebiliyoruz.
O zaman şunu sormak İstiyorum. Gerçi 23 Sivil toplum kuruluşunun bir
çatı örgütü gibi kurulduğunu ifade ettiniz ama, yine de bunun dışında
ben TÜSEV'in diğer sivil toplum kuruluşlarıyla partner ilişkileri, zaman
zaman ortak ilişkiler yapıp, yapmadığını öğrenmek istiyorum...
Çatı demekten kaçınıyoruz. Çatı demiyoruz. Çünkü bu çatı örgütü olmak çok
farklı, yani şemsiye örgütü olmak çok farklı anlama geliyor. Ortak örgüt yani,
aslında bize bağış sağlayan mütevelliler, bu sektörün daha iyi olmasını
isteyen mütevelliler. Onun dışında bir temsiliyet taşımıyoruz. Yani gidip
devletin karşısında bir şey sunduğumuz zaman biz sektör tarafından
sunuyoruz demiyoruz. Bu sadece bir uzman görüşü sonuçta. Onu belirtmek
istiyorum çünkü o çok hasas bir nokta oldu TÜSEV için. Ama tabiki diğer
kuruluşlarla çok ortak çalışmalar yapıyoruz.
Hatta şöyle bir zorluk var. Biz şimdi her yıl bir katılım payı istiyoruz
mütevellimizden. Biz onlara aslında özel bir şey yapmıyoruz. Bütün sektöre
258
hizmet veriyoruz. Mütevelli olsa da olmasa da ortaklık kuruyoruz. Ortak proje
yapıyoruz. Yani biz gerçekten sektörle ilgili hangi kuruluş olursa olsun
çalışıyoruz. Ve gene son 2-3 yılda biraz daha bir açılım oldu. Alanlarımız işte
biraz daha genişledi, işbirliğimiz biraz daha fazla olmaya başladı. Sanırım
TÜSEV'de öyle bir noktaya geldik ki, içiçe kalmanın çok fazla olmayacağını
farkettiler. Bu özellikle Üstün beyin gelişiyle birlikte biraz daha dışa yönelik
olması gerektiğini, biraz daha katılımcı model içerisinde çalışılması
gerektiğinin başarılı olabilmesi için o yüzden biz onu yürütmeye çalışıyoruz.
Sizce bu AB kulvarı, sivil toplumun genişlemesi için rahatlaması için bir
fırsat yaratabilecek mi TÜSEV penceresinden bakarsak?
Mutlaka. Zaten bu fırsat yaratılmıştır diye düşünüyorum son yasal
düzenlemelerde. Ancak bu alanı nasıl kullanacağımız konusunda pek emin
değilim.Yani orda biraz daha tartışmamız gerekiyor. Çünkü alan devlet
tarafından bir takım siyasi iradelerle açıldı. Avrupa Birliği konusunda yasal
açıdan gerçekten bastırıcı ve sıkı olan bir ortam bu durumda biraz açılmış
oldu. Ama dediğim gibi hem dernekler hem vakıflar ikisi çok farklı örgüt
yapıları. Ve ikisi de çok farklı roller oynuyor baktığınızda. Vakıflar biraz daha
fon sağlayan bir fon gücü getiren kuruluşlar olması gerekir.
Dernekler belki aidatlarla vs gibi biraz daha sivil girişimler oluyor ama yurt
dışında da olduğu gibi TÜSEV olarak baktığımızda vakıfların durumu farklı.
Özellikle vakıflar üzerinde çok yoğun çalışmalar yapıyoruz. Sivil toplumun
içinde olan vakıf sektörüne vakıfların daha aktif ve etkin bir rol oynaması
gerektiğini düşünüyoruz. Özellikle büyük vakıfların, Koç, Sabancı, Doğan vs
yani holdinglerin vakıf sermayesi olanların, bunun bir kısmını ayırıp diğer sivil
girişimlere destek olması gerektiğini düşünüyoruz.
Buna hayırseverlerin yeni modeli diyelim Türkiye için. Çünkü yeni bir şey bu.
Böyle bir şey daha önceden yoktu. Hastane yapar, okul yapar, yol yapar...
Eyvallah bunlar da çok değerli şeyler de acaba Türkiye'nin gündemini
değiştirir mi? Yani Avrupa Birliği'ne girerken daha çok sosyal adaletle ilgili
projeler ve girişimler var. Ve bunlar destek gerektiriyor. Bunlar şu anda
çoğunlukla yabancılar tarafından destek görüyor. Böyle olmaması gerekiyor.
Peki burada akla bir soru geliyor ister istemez. Kuruluşların vakıflarının
sivil alana girmesi bir tehlikeyi de beraberinde getirmez mi? Yani işte
Avrupa'dan çeşitli fonların bu büyük vakıflara akmasını, kaymasını
sağlayarak diğer daha küçük sivil toplum kuruluşlarının çok daha
güçsüz kalmasını beraberinde getirmez mi?
Tabi tabi...Ben zaten çok farklı bir şeyden bahsetmek istiyordum. Onların
amacı Avrupa Birliği fonlarına girmek değil, kendi fonlarını kullanmak
istiyorlar. Mesela şu anda hastane yapacaksınız. Yapın ama 500 bin doları da
bir ayırın, Türkiye'deki dernekler, vakıflar bunu başvurup alsın. Yani sürekli
259
yabancı kuruluşlara başvurmak zorunda kalmayalım. Varlıklı vakıflarımız
var. Çünkü işte onların da biraz paradigma değişikliğine ihtiyaçları var. Yani o
vakıfları biraz diyalog içerisine çekmemiz gerekiyor.
Sanırım belki, 15-20 yıl önce olan şeylerden biraz holdinglere karşı bir şüphe
var. İşte, kapitalist mantık ve devlete müdahale filan.. Ama bence onu biraz
farklı düşünmemiz gerekiyor. Yanımıza çekip, onların gücünü, kaynaklarını
ve bizim sivil ve yerel gücümüzü birleştirirsek inanılmaz bir sinerji çıkacak
ortaya.
Şunu düşünün mesela Koç Vakfının sahibi Arçelik değil mi? Bir sürü bayisi
var ülkede. Her mahallede, her ilde, ilçede vs. Yani bunları sivil girişimcinin
destekleyici olması için çok da yaygın imkanları var. O yüzden bu bence
önemli bir şey olacaktır Avrupa Birliği'ne giriş sürecinde. Bizim kendi
kaynaklarımız ve kendi sivil toplumumuzu şekillendirmemiz gerekecek.
Sadece Avrupa Birliği'nin gücü değil, kendi gücümüzle neler yapabiliriz? Onu
da keşfetmemiz gerekiyor.
Son sorumla bitiriyorum. Geçmişle kıyasladığınızda, siz uzun sürede
yurtdışında kalmış birisiniz.Türkiye'yi belki bu anlamda dışarıdan
gözlemiş birisiniz. Bugün Türkiye'nin içinde bulunduğu aşama
açısından geçmişle kıyasladığınızda Türkiye'de sivil toplumculuğu
nasıl görüyorsunuz? TÜSEV penceresinden isterseniz yanıtlayın.
Ben kendimce aslında bir vatandaş olarak buna cevap vermek isterim izin
verirseniz. Sivil toplum hareketi yada, kuruluşlar açısından değil sivil toplum
zaten vatandaşlık demek, yani birinci sorumlu olan biziz. Sonra
kuruluşlarımıza sorumluluklarımız var. O yüzden bu açıdan şunu fark
ediyorum. İnsanlar sorumluluk alma ve kendilerini ifade etmek için çok daha
fazla uğraşıyorlar. Ve sanırım ifade özgürlüğündeki henüz belki çok daha
kısıtlamalar olmasına rağmen daha bir açılım var. İnsanlar isyan ediyor,
sesini yükseltiyor, uğraşıyor. Yani ben bunun farkına varıyorum. Ve bu
oluyorsa bir çok şey oluyor demek. Hem devlet buna biraz daha izin veriyor
demek, hem insanlar biraz kendi vatandaşlarına, kendi iradelerine güveniyor
demek. Hem daha iyi bir hayat yaşamak istediklerini ve bunu ifade etmekten
korkmadıklarının belirtisi. Bir çok şeyin belirtisi bence.
*Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı TÜSEV
Filiz Biken-Genel Koordinatör
Bankalar caddesi.
Minerva Han. No: 2 Kat. 5 Karaköy / İstanbul
Tel
: 90 212 243 83 07-09
Fax
: 90 212 243 83 05
e-mail : [email protected]
Web : www.tusev.org.tr
260
Uçan Süpürge*
Halime Güner
Halime, istersen önce Uçan Süpürge'yi tanımakla başlayalım? Ne
zaman kuruldu, ne yapar?
Uçan Süpürge 1996'da kuruldu. Kuruluş gerekçesi şuydu. 1990'lı yıllardan
sonra kadın örgütleri arasında iletişim yoktu. İletişim olmadığı için zaman
kaybı ve tekrarlar yaşanıyordu. Doğal olarak kadın örgütleri bir güç
olduklarını ortaya koyamıyorlardı. Bizler belki bir parça bu iletişim konusunda
bir katkımız olabilir mi? Bir merkez kurabilir miyiz? diye yola çıktık. Bunu
önümüze koyarken de bir çok kadın örgütlerinden örnekler alıp, farkında
olarak yola çıktık. Çok insana danıştık. İki, üç yıl bunun araştırması sürdü. Ve
1996 yılında kurmuş olduk. İlk yaptığımız şey bölge toplantıları oldu. Aynı ilde
kadın örgütleri birbirlerini tanımıyordu. Aynı bölgede tanımıyorlardı. Onları
önce biz tanıdık. Sonra onları bir bölgede topladık. Ondan sonra yerel
radyolarda yaptığımız işi anlatmaya başladık. O da yetmedi. Ulusal
kanallarda işledik. Tüm Türkiye'de aynı anda yayın yapan radyo programları
yaptık.
Bugün bizim artık 13-14 yayınımız var. Uçan haber dergisi iki ayda bir çıkıyor.
Sadece kadın örgütlerinin çıkardığı bir dergi değil. Radyoda konuştuklarımızı
yayına da dönüştürüyoruz. Uçan Süpürge'nin mecliste yaptığı bir çalışma
var. Uluslararası sözleşme ve anlaşmaları takip eden bir kuruluş olduk.
Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi sözleşmesi kısa adı CEDAW
olan sözleşme gereği ülke gölge raporunu hazırladık. 453 kadını Ankara'ya
davet ettik. Bu gölge rapor geçtiğimiz Ocak ayında sunuldu. Birleşmiş
Milletlerde konuşulan bu rapor çok önemli olarak görüldü. Çünkü CEDAW'ın
bağlayıcı bir yönü var. Türkiye'de insan hakları anlamında bizi bağlayan
maddeler var ama sivil toplum örgütlerinin de haberi yok. Bu kadar önemli ve
uluslararası bir sözleşmenin Türkiye'de bir yaptırımının olması lazım.
Yine Türk Ceza Kanunu, bundan önceki Medeni Kanun hakkında çok büyük
kampanyalar yaptık. Türkiye'de şu dönemde kadın örgütleri ve kadın
hareketi içinde çok önemli ve yasal anlamda çok ciddi yol kat edildi.
Uygulamalarla ilgili sıkıntılarımız var.
Şimdi tekrar meclise geri dönersek. Biz meclistekilere bu uluslararası
sözleşmeleri biliyor musunuz? diye sorduk. Kimsenin bundan haberdar
olmadığını gördük. Birleşmiş Milletlerin altı tane resmi dilinin dışında ilk defa
Türkçe'ye çevrilen kitaplar oldu. Bütün bunları aldık. Meclis Başkanı Bülent
Arınç'ın imzası ile 550 milletvekiline dağıttık. Türk Ceza Kanunu
görüşüldüğü, tartışıldığı sırada milletvekilleri bu kitaptan yararlandılar.
Önemli bir adım oldu diye düşünüyoruz. Mecliste üç Ak Partili, üç de CHP'den
CEDAW şampiyonları adını koyduğumuz altı milletvekili seçtik. Kriterlerimiz
261
vardı. Seçtiğimiz bu milletvekillerinin diğer milletvekillerine uluslararası
sözleşmeleri anlatmalarını istedik. Her şeye ulaşmak elbette çok mümkün
değil. Bizim en çok yapmak istediğimiz şey sivil toplumların yerel, kendi
alanında yaptığı çalışmalar meclisteki milletvekilleri de böyle bir şey yapsın
istedik. Onlara da iki üç ayda bir toplantı yapıp biraz deneyim aktarımında
bulunuyoruz.
Benim yine kendi adıma söylediklerim de var. Beni en çok canlandıran iki
proje var. Biri “yerel kadın muhabirlerin hazırlanması,” diğeri de “köprüler
kuruyoruz projesi”, 55 ili kapsayan bir proje. 46 ili bitirmiş bulunuyoruz.
Yaptığımız şey şu: Yerel yönetimlerin çağırdığı örgütsüz kadınlarla iki film
seyrediyoruz. Biri olumlu, diğer olumsuz. Filmlerden sonra kadınlara
soruyoruz; bu film sizi nerelere götürdü?
Kadınlar bunun üzerine konuşmaya başlıyorlar. Ortaya inanılmaz önemli
şeyler çıkıyor. Bunların tümünü 2 kamera ile çekiyoruz. İşte Türkiye'nin
belgeseli böylece ortaya çıkacak. Bu beni kendi adıma çok
heyecanlandırıyor. Çünkü çok yeni şeyler öğreniyorum.
Bir de Türkiye'de kadının medyada seks açısından sembol olması televizyon
kanallarında çok yaygınlaştı, bir dönem. Bu durumun kadınların öz güvenini,
kadınların sosyalleşmesini engellediğini gördük. Sokağa çıkamamak,
kadınların dar bir alana sıkıştırılmış olması bizleri çok düşündürdü. Dedik ki;
yerel haberlerin ulusal habere taşınması da önemli. O zaman kendi yerel
muhabir ağımızı kuralım diye düşündük. İlk 12 ilde başladık. Şimdi 25-26 ilde
yerel kadın muhabirimiz oldu. Giderek gönüllü muhabirlerimiz artıyor. Yerel
muhabirlerimizden istediğimiz şey, her ilde, her bölgede kadına dair yapılan
ayrımcılıkları içeren yazıları haftada bir yazmak. Çünkü biz Internet
haberciliği yapıyoruz. Bu www.ucansupurge.org sitemiz Türkçe, İngilizce ve
Fransızca'dır. Bir çok ulusal ve uluslararası kurum kuruluşlar bizim sitemizi
ziyaret ettikten sonra çok önemli belgelere ulaştıklarını söylüyorlar.
İşte Diyarbakır'daki muhabirimiz Naşide Buluttekin ilk N..Ç..olayını
yazdığında B.B.C bizi aradı. Aradan 2 gün geçti, Hürriyet Gazetesi manşet
yaptı. Kadın konusu evrenseldir diyoruz ama baskı görmek kendimize başka
taraftan da güç alarak ifade etmenin yollarını getiriyor.
Bir de uluslararası film festivalimiz var. Uçan süpürge film festivali.
Bir STK olarak uçan süpürge'yi tanımlamanı istersem Türkiye deki sivil
hayat açısından nereye oturtursun?
Türkiye'de sivil hareketin güçlenmesine inanan biri olarak, kadın sivil
örgütlerinde güç verdiğine inandığım için, bir iletişim merkezi olarak uçan
süpürgeyi oraya oturtuyorum. Ama istediğimiz noktada değiliz. Daha 9 yıllık
bir mazimiz var. Fakat tam da kadın kuruluşları arasında iletişimi güçlendiren
bir merkez olarak görüyorum.
262
Devamı olarak soruyorum. Neredeyse bütün Türkiye' ye dönük bir
yüzünüz var. Bu açıdan bakarsak katılımcılık ve halk desteği ne
durumda? Ayrıca zaman içinde misyonunuza uygun davranabildik
diyebilir misin?
Diyebiliyorum ve sadece uçan süpürge olarak aktarmıyorum. 30 yıldır bu
alanın içinde değişik çalışmalar yaptım. Anlattığım bu iki projede inanılmaz
heyecanlandım. Duygularımı katarak söylüyorum. Gerçekten rahatım. Ama
sadece köprüler ve yerel muhabirler projelerinde değil 81 ilde çalışıyoruz.
Diğerlerinde veri tabanlı çalışmalar yaptık. Özellikle kadınlar için söylüyorum.
Örgütlü ve örgütsüz, onlar için trafik memurluğu yapıyoruz. Bu onlar için de,
bizler için de yararlı. Ama diğer projelerimizde bire bir kadınlarla buluşup,
onlara da o ildeki kadın örgütlerine de örgütlenmelerini tarif ediyoruz. Biz
örgütlenme yapmıyoruz.
Bu kadar yoğun yaygın çalışan bir STK'nın devletle muhabbeti nasıl?
Anladığım
kadarıyla en üst düzeyde devletin ilgisine mahzar
olmuşsunuz. İyi şeyler yapıyorsunuz, devam edin kadınlar mı diyorlar
size,devlet cephesinden? Yoksa çatıştığınız oluyor mu?
Çatıştığımız oluyor elbette. Uçan Süpürge, devletle olan ilişkilerine Bakan
Işılay Saygın'la başladı. On kere polis baskınına uğradı. Çünkü bekâret
kontrolü ile ilgili sözleri ''bekaret kontrolünde birkaç kadın ölürse ölsün
demişti.'' Biz de eylemler yapmıştık. İşte o dönemde çok ciddi sıkıntılar
yaşadık. Türkiye'de kadından sorunlu bütün devlet bakanlıkları maalesef
Türkiye'nin kadın politikası olmadığı için, hangi dernek onlara yakınsa kadın
hareketini hep onunla tanımlıyorlar. Uçan Süpürge bu açıdan onlar için
marjinal oldu. Başbakan dahil olmak üzere herkes bize belli bir noktada hep
direnç gösterdiler. Mecliste Bülent Arınç imzalı olarak hazırladığımız kitabı
dağıtırken bir kokteyl hazırlayalım dedik. O da iptal oldu! Ne zaman ki
Birleşmiş Milletler Temsilcisi Büyükelçi Meclis Başkanına gitti, kitap o zaman
dağıtıldı.
Uçan Süpürge bu anlamda gücünü ve güçsüzlüğünü tartarak gittiği için nasıl
lobicilik yapılabilir? Bu konuda Meclis Başkanı itiraz mı ediyor? Bunlar
marjinal kadınlar, bunlar Türkiye'de kadınları bir birey olarak görüp ailenin
içerisinden çıkarıyorlar, eyvah bizim politikamıza ters işler yapıyorlar bunlara
engel olalım dediği zaman uçan süpürge, Avrupa Parlamentosu kadın
milletvekillerini davet etti. Uçan Süpürge bu anlamda stratejik bakan bir
kadın kuruluşu. Bütün üniversitelerin kadın çalışmalarında ders kitabı
olarak radyo programlarının kadın kitabı okutuluyor. Çok yönlü olarak
yapmaya çalışıyoruz. Geniş bir danışma kurulu kadromuz var. Hem
akademisyenler, hem de alan içinde kadınlar da var. Çekirdek ve düzenli
olarak çalışan 10 kişilik bir kadromuz var. İzleme ve değerlendirmeye çok
önem veren bir yapı var.
263
Her pazartesi günü, geçen hafta neler oldu, neyi yapamadık? Bu hafta neler
olacak? Ve 3 aylık önümüzde planlanacak şeyler neler? Onu konuşuruz.
Bunlarla ilgili çok yönlü bilgileri toplamaya çalışırız. Uçan Süpürge'nin yine de
çok ciddi eksiklikleri var. Devlet konusunda, devletin bütün kurumlarının
üstüne giden bir kuruluş oldu, Uçan Süpürge.
Biz şu anda 55 ilde geziyoruz. Hepsi birbirinden farklı siyasi partilerden bütün
yerel yönetimlerle çalışıyoruz. Kendi parti politikaları açısından baktıklarında
biz onlara, “Siz Türkiye'nin değişimini mi isteyen bir belediye başkanısınız,
yoksa daraltan mı?” diye soruyoruz.
Kadın örgütlerinde genel olarak bir imaj problemi var. Mesela köprüler
kuruyoruz projesinde kadınlara yönelik olarak soruyoruz: “Valiye gittiniz mi?
Genel olarak kadınlar hakkında ne düşünüyor, sordunuz mu?”. Dediğimizde,
o an salonda olan Vali de şaşırıyor. Sivil toplumdan, duyarlı yurttaşın
gerçekten yönetime hesap sormak ve onlarla ilgili onlardan taleplerini dile
getirecek bir ortam yaratması beklentimiz var. Onun için uğraşıyoruz.
Biraz korkuttuk diyoruz. Gerçekten korkuttuk. Başbakan'ın kadınlarla ilgili
basında çıkan her açıklamasına alternatif cevabımız oluyor. Medyada çok az
yer alan bir kuruluşuz. Az destekle inanılmaz çok iş yapan bir kuruluş olduk.
9 yıllık hayatımızın sadece 9. yılında Avrupa Birliği'nden destek aldık. Herkes
bizim bu işleri çok uzun vadede yaptığımızı zanneder. Bu kurum ilk olarak
Kanada Elçiliği'nin desteği ile kuruldu. Daha sonra yurt dışı kadın
gruplarından destek aldık. En önemli örneğimiz festivaldi. En büyük bütçemiz
festivalle oldu. Uluslararası desteğimiz olan etkinlik ve yerel kaynak
desteğimiz çok oldu. 8 yıldır Kültür Bakanlığı, TRT, Ankara Üniversitesi
İletişim Fakültesi Mezunları Vakfı, karşımızdaki restoran, yanımızdaki otel,
tüm Ankara'dakilerin katılabildiği bir etkinlik haline geldi. Asıl çarpıcı olan
bence bu!
Avrupa Birliği'nin desteği ile radyo programını yaptık. Destek bitti. TRT Genel
Müdürlüğü'ne gidip dedik ki, “Hani diyorsunuz ya! Her şey Avrupa Birliği için
olmasın. O zaman gelin Avrupa Birliği'nden destek almadan bu radyo
programını yapalım”. Müdür bu sözlerden etkilenerek evet dedi. Stratejik ve
politik duruşumuzun olması gerektiğine inanıyorum. Biraz böyle işte.
Diğer STK'larla partnerlik ve ilişki kurma durumunuz nasıl?
Bir kere Türkiye'nin buna çok acil ihtiyacı var. Bu bölgede çok kadın örgütü iş
yapmalı. Bir kadın çok iş yapmamalı. Bu bizim sloganımız. Çok kadın örgütü
derken, örneğin 453 kadının katıldığı alternatif CEDAW raporunun
toplantısına çok kadın örgütü katıldı. Biz CEDAW grubu olarak her hafta
toplanıyoruz.
Köprüler kuruyoruz projesinin 4 partneri var. Yerel muhabirler projemizin de
bir o kadar. Patikalardan Yollara çalışmamızın inanılmaz çok partneri var.
Bütün kadın örgütleri ile çalışıyoruz. Belki bu anlamda pembe bir tablo
çizdim. Ama bu, şu açıdan önemli. Belki kadın örgütleri arasında rekabet,
264
birlikte çalışma ortaklıkları henüz gelişmedi, zayıflıklarımız henüz daha var.
Neden Uçan Süpürge bu kadar kısa sürede gelişti diye sorabilirsiniz? Şayet
biz sadece kadını siyasete hazırlamak deseydik, hani KADER örneği. Ya da
kadın sağlığı deseydik, kısa alanda dar paslaşmalarımız olabilirdi. Ama uçan
süpürgenin yaptığı iş bütün örgütlerin bilgi birikimini kaydırmak şeklinde
olduğu için kıymetli. Yoksa tek başına bir alanda kalmış olsaydık bizim de bu
kadar her gittiğimiz yerde kabul gören bir durumumuz olmazdı. Çantamızda
çok şey var.
Peki bu noktadan AB sürecine gelmiş oluyoruz. Aralık 2004 AB süreci
sivil hayatı nasıl etkileyecek?
Kesinlikle AB sürecinin sivil toplum alanını geliştireceğine inanıyorum.
Geliştirmeli de. Ama belki şöyle bir şey var. Türkiye'de bütün farklı alanlarda
yasalar çıksa da uygulamalar daha katı olabiliyor. Kadın-erkek eşitliği
konusundaki yasaların uygulaması çok uzun sürecek. Tamamen kadın
örgütlerinin çalışma stratejileri güç birlikleri ile oluşacak sorunuzun yanıtı. Ne
kadar çok kadın örgütleri daha birlikte, ulusal eylem planları yaparak, büyük
kampanyalar yaparak, yasalardan güç ve destek aldığımızı yüksek sesle dile
getirerek, hem devlete baskı yaparak, hem de kadınları çıkan yasalardan
haberdar ederek, kendilerini güçlendirerek tüm bu güçlü ağlar içerisinde
daha çok çalışırlarsa 3 Ekim 2005'e kadarki sürecek olan müzakerelerin
başlama sürecine o kadar sağlıklı adımlar atılabilir. Bence sadece kadın
derneklerinin tek başına yapacağı iş değil. Bütün herkesin gözü kadın-erkek
eşitliği sağlandı mı? sözü üzerinde olmalı. Bu kritik bir nokta. Erkeklerin
direnç gösterdiği en önemli şey bu. Gelenek ve göreneklerin arkasında
durdukları şey, aslında yapmak istemedikleri şey, bu konuda taviz vermek
istemedikleri tavırları. Bu işin özü.
Yerel yönetimler 50 bin nüfusun üzerinde olan yerlerde “Kadın Sığınma
Evleri” açmak zorundalar. Şimdi gittiğimiz her yerde bunu dile getiriyoruz.
Bütün kadınlar şahit. Kaç kadın bunu denetleyecek, el kaldırıyorlar. Bakın
belediye başkanı söz veriyor, diyoruz. Bir de fotoğraf çektirin, diye de
ekliyoruz. Tabii ki bunu daha yoğun bir çalışmayla tüm ülkenin sivil toplum
örgütleriyle birlikte yapmak lazım.
Son sorum. Uçan Süpürge'nin perspektifinden geçmişle kıyaslamanı
istersem bugün Türkiye'de sivil hayat, sivil toplum örgütçülüğü ne
durumda?
Oldukça gelişkin demem gerekiyor. Çok çeşitlendi. Ama çok kritik bir noktaya
da geldik. Sivil toplumun karşı tarafta saygınlık uyandırabilmesi için
gerçekten kendini sorgulaması, geçmişle gelecekle ilgili sorulara kendi
içinde yanıt bulması gerekiyor. Burada bir tehlike var. Para nerdeyse orada
265
bir proje yapmak gibi herkesin söylediği şeyin dışında bir şeydir söylemek
istediğim.
Biraz bizim ne kadar? niçin kurulduk? amacımız ne? bunun için araçlarımız
neler olmalı? Gibi soruları kendimize sormamız lazım. Biz bunları başka
kadın kuruluşları ile paylaşmalıyız. “Peki bunlardan nasıl güç almalıyızı?”
sorup, yanıtları sadece kendi ilimizde değil, bölgemizde, Türkiye'nin
genelinde ve uluslararası muhataplarla aramanız gerekiyor. İşte böyle bir
çalışma içinde olmalıyız.
* Uçan Süpürge
Halime Güner-Genel Koordinatör
Büyükelçi Sokak. 20/4
06700 Kavaklıdere / Ankara
Telefon : 00 90 312 427 00 20
Fax
: 00 90 312 466 55 61
Web
: www.uacansupurge.org
e-mail : [email protected]
266
Uluslararası Af Örgütü*
Levent Korkut-Türkiye Şubesi Başkanı
Önce Uluslararası Af Örgütünü (UAÖ) tanımakla başlayalam. Ne yapar,
ne eder, ilgi alanı nedir?
Uluslararası Af Örgütü, uluslararası bir insan hakları örgütüdür. Şu anda
100'ün üzerinde ülkede faliyet gösteriyor. Dünyada üye tabanlı en büyük sivil
toplum örgütüdür. Başka örgütler de var ama biz üye tabanlıyız. 3 bin
dolayında bir üye sayımız var. Türkiye'de 2002 yılında kuruldu, üçüncü yıla
girdik. Türkiye'de şu anda İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır, Batman,
Mersin, Adana, Nazilli ve Bursa'da gruplarımız ve insiyatiflerimiz var. Gençlik
grubu kuruldu.
Bizim dünyada yaptıklarımız var, bir de Türkiye'de yaptıklarımız var. UAÖ
ciddi insan hakları ihlalleri hakkında çalışan, bunları takip eden, günışığına
çıkaran, acil durumlarda ilgili devlet kurumlarına acil eylem uyarılarında
bulunan, hem aktivist, hem araştırmacı, hem uluslararası hukukun
oluşmasına yardımcı olan, insan hakları alanındaki uluslararası
sözleşmelerin yapımında sivil toplumu harekete geçiren, bu sözleşmelerin
taslaklarını belirleyen bir ögrüt.
AB gibi uluslararası kuruluşların içinde de çalışan, insan hakları konularında
politakalar üreten, uyarılarda bulunan bir örgüt. Türkiye'de biz UAÖ'nün
uluslararası stratejisine uygun olarak faaliyetlerde bulunuyoruz. Bizde bir
kural var. Şubeler kendi ülkelerinde bireysel vaka çalışması yapamazlar. Biz
de vaka çalışması yapmıyoruz. Ama yasaların yapımı, insan haklarıyla ilgili
kurumların oluşması, insan haklarıyla ilgili uluslararası sözleşmeler
imzalanması için Türk devletine yönelik çalışmalarımız oluyor. İnsan hakları
eğitimi önemli bir alan, biz bu alanda da Türkiye'de faaliyet gösteriyoruz. Şu
anda kadına yönelik şiddet konusunda bir eğitim faaliyetimiz olacak. 100
öğretmen ve 100 imamı kapsayan bir eğitime başlayacağız.
Bunlar daha çok fon alınılarak yapılan işler mi?
UAÖ devlet ve Avrupa Birliği projelerinden faylanamaz. Kendi iç kaynakları
ve sivil toplumun elde ettiği kaynaklarla bunu yapabiliyoruz. Dolayısıyla çok
projeci bir örgüt değil. Kendi kaynaklarıyla hareket eden bir ögrüt ama proje
de yapıyoruz. Dar kapsamlı da olsa
Daha entelektüel bir yapınız mı var? Yoksa katılımcılık halk desteği de
var mı?
Bizim için önemli olan üye tabanlı olmamızdır. Halka ve sivil topluma dayalı
bir ögrüt haline gelmesi gerekir uzun vadede. Entelektüeldir diye sınırlı üyeye
267
sahip bir örgüt değil.
Bir STK olarak kendinizi Türkiye'deki sivil toplum dünyası içerisinde
kategorize ederseniz, nereye oturtursunuz?
Üye tabanlı bir insan hakları örgütü olarak tanımlamak gerek.
Devletin resmi kurumlarının UAÖ Türkiye şubesine bakış açısı nasıl?
Bildiğimiz kadarıyla Türkiye'de şubesi bulunan uluslararası tek kuruluşuz.
Biz bakanlar kurulu kararıyla kurulmuş bir örgütüz. Tabi kurulurken, 2-3 sene
geçti, bunun faaliyetlerini gösterdiğinizde devlette nispeten bir değişim
olduğunu ve daha olumlu bir tablo olduğunu gördük. Belki 90'lı yılların
başında bu kadar olmazdı. Son zamanlarda yavaş yavaş kamu kesimyle
birlikte çalıştığımız noktalar var. Mesela ifade alma teknikleriyle ilgili olarak
emniyet genel müdürlüğü ile yapılan bir AB projesine biz de katılıyoruz.
Gelişen bir ilişki var ama hala çok sıcak tam anlamıyla bir işbirliği ortamı
oluşmuş değil. Yavaş yavaş olumluya giden bir ilişki söz konusu. Biz
kendimiz açısından kamuyla çalışmak istiyoruz ama tabi karşılıklı anlayış ve
saygıya dayanan bir ortam olması kaydıyla.
UAÖ'nün zaman zaman Türkiye ile ilgili yaptığı açıklamalar raporlar
sizin şubenizi sıkıntıya sokuyor mu, Türkiye'nin aleyhine ifadeler
olduğu zaman problemler yaşanıyor mu?
Son dönemlerde pek sıkıntı olmuyor. Bir olay oldu. Türkiye'deki kamu
otoriteleri ve gazetelerden kaynaklanan eleştiriler vardı. Yanlış bir bilgi
üzerinden, Amerika şubesinden kaynaklanan bir bilgiydi. Onda da biz bir
haksız konumdaydık düzelttik. Son zamanlarda olmuyor pek. Ama şöyle
diyebilirim, bundan 15 yıl kadar önce Uluslararası Af Örgütünün Türkiye
Masası yetkililerinin, bırakın araştırma yapmayı, Türkiye'ye girişleri bile
yasaklanmıştı. Jonatten Sugden vardı, o zaman Uluslararası Af Örgütü için
çalışıyordu, vize almakta güçlük çekiyordu ve bir ara vize verilmedi,
Türkiye'ye sokulmadı. Onu kıyaslarsak şu anda daha iyi bir ortamdayız. UAÖ
devletin uygulamalarını da eleştiren bir örgüt. Hangi devlet olursa olsun
kendisini eleştirdiği zaman biraz reaksiyon gösterir, Almanya'da gösterir,
Fransa'da gösterir, Türkiye'de gösteriyordu tabi. Ama bunun ötesine geçen
ciddi bir uygulama, bir derneğin faaliyetlerine bir tutum içine girme son
dönemlerde yok. Ama biz kurulduğumuzdan bu yana devletle bu tarz bir
sürtüşmemiz olmadı.
Diğer STK'larla ilişkileriniz
yapıyor musunuz?
268
nasıl? Zaman zaman ortak çalışmalar
UAÖ'nde bir temel ilke var ki bu zamanlarda özellikle üzerinde durulan bir
şey. Koalisyonlar kurmak, ortaklıklar kurmak, diğer STK'larla biz bunu çeşitli
düzeylerde yapmaya çalışıyoruz. Bir kere insan hakları politikları oluşturma
ve Türkiye'deki genel meselelerle ilgili konularda diğer insan hakları
örgütleriyle çok yakın temas içindeyiz. Türkiye Devleti insan haklarıyla
uğraşan ulusal düzeyde 4 kuruluşla yakın hareket edebileceğine karar verdi.
Bu 4 kuruluş arasında ciddi ilişki var. AB sürecinde bu 4 kuruluş genelde
görüşmelerde yer aldı. Biz AB sürecinde uyumlu bir şekilde, aramızdaki ufak
tefek farklılıklar oluyor, ilişkilerimiz bu 4 kuruluş açısından iyi.
17 Aralık itibariyle Türkiye AB kulvarına girdi. Bu kulvarda ne olacak,
sivil toplum için bir fırsat yaratabilir mi bu süreç?
Türkiye'de sivil toplumun gelişmişlik düzeyinin çok iyi olduğunu
söyleyemeyiz. Bunu geliştirmeye yönelik bazı şeyler yapılması gerekir. AB
süreci buna katkıda bulunacaktır. AB'nin kendi fonları var. Bu fonların doğru
şekilde doğru yerlerde kullanılması şartıyla, sivil toplum AB sürecinden
olumlu etkilenebilir. Hatta olumlu etkilenmenin ötesinde, doğal şartlar altında
gösterecek değişimi daha kısa zamanda gerçekleştirebilir. Ama doğru
yönetim ve doğru denetim olması gerek bu fonlarda. Çünkü Türkiye büyük bir
ülke diğer yeni üyelerinden farklı, dolayısıyla sorunlar da büyük. Kültürel
farklılıklar da var. Bu nedenle Türkiye'de AB'nin bu fonlarını kullanmak daha
dikkat ve özen ister
Bir de sivil toplum örgütlerinin AB sürecinde oynayacakları rol meselesi var.
Çünkü AB görüşmeleri başladıktan sonra bir de sivil toplum ayağı olacak.
Devletle yapılan müzakeler sivil topluma yansıyacak. Sivil toplumun görüşü
de istenecek. Sivil toplum örgütlerinin bir takım alt yapısal eksiklikleri var.
STK'ların, bu görüşmelerde etkili olabilmesi, hem de kendi yapısının
sağlamlaştırılması açasından, sivil toplumun yapması gereken bazı görevler
var. Bu şöyle özetlenebilir, bir kere sivil toplum kendi kapasitesini geliştirici
faaliyetler yapmak zorunda, düzenli çalışma sistemlerini kabul edip bunları
öğrenip bunlar üzerinde çalışmalarını sürdürmek, biraz daha yetkin ve etkin
konuma gelmek durumunda.
Mesele, bizim insan haklarında aktivizm genelde vurgulanır ama politikaların
oluşturulması, strateji oluşturma gibi konularda eksiklikler söz konusu.
Bunları geliştirmek gerekir. STK'ların lobi faaliyetleri çok önemli. Lobide
Türkiye çok zayıf Türkiye'deki STK'ların bunları geliştirmesi lazım. Kendi
üyelerine eğitim konusunda faaliyetler göstermesi lazım. Ulusal ağların
oluşturulması için faaliyet göstermesi lazım. Ki daha sonra bu AB'deki sivil
toplum ağlarıyla kolay entegre olabilsin. Bunlar STK'ların önünde görev
olarak duruyor. Ama bu görevi sivil toplum tek başına yapabilecek, gerek
parasal, gerek profesyonel bilgi anlamında insan kaynağına sahip değil. işte
burada AB belki bir etkileşim gerektiriyor. Bahsedilen fonların bu amaçla
Türkiye'de kullanılması sağlanırsa, bu zayıflıklar giderilir ve Türkiye'deki
269
STK'lar daha etkin ve yetkin konuma, daha kapasitlerini geliştirmiş bir
konuma gelirler. Zannediyorum önümüzdeki 10-15 yılın hedefi budur. 10 yıl
sonra Türkiye'deki sivil toplum örgütlerinin, bu eksikliklerini gidermiş,
ülkedeki kamu alanındaki sorumluluk taşıyan politika üreten, sivil toplumu
bilgilendiren, kamuyla ilişkiye geçen uluslararası ağlara dahil bir konuma
gelmesi gerekiyor. Hedef bu olmalı.
Geçmişle kıyaslandığında, Türkiye'de sivil toplum örgütçülğünü hatta
sivil alanın bugünü ve geleceğini nasıl görüyorsun?
Türkiye'de bu sivil toplum meselesi, aslında oldukça tartışmalı bir alan.
Geçmişte, özellikle 61 anayasası sonrası dönemi ele alırsak, 61 anayasası
sonrası sivil toplumda 3 hareketten bahsedebiliriz. Biri gençlik hareketi, 6768'le başlayan gençlik hareketi. Diğeri sendika hareketi ki, damgasını vuran
hareketlerden biridir 80'lere kadar. Bir de mesleki örgütlenmeler var,
mühendisler mimarlar barolar, odalar…
Sendika hareketi aslında ikili bir görünüme sahipti. Bir böyle devlete yakın
sendikacılık diyebileceğimiz bir alan var. Buna karşın bir müddet sonra daha
sivil bir sendika çıktı. Gençlik hareketi kalıcı olmadı, biliyorsunuz. Çeşitli
şeylerden dolayı 80'den sonra gençlik örgütlenmesi büyük darbe yedi. Bu da
gençlerin hataları ve devletin o dönemdeki tutumu. Mesleki örgütlenme ise
fazla kamusal ağırlıklı kaldı.
Siyasileşme problemdir bence. Mesleki alanın iyi tanınlanamaması ve
bundan doğan problemler, bu örgütlerin kamu kimliği taşıması problem
olarak kaldı. 90'larda yeni bir çizginin geliştiğini görüyoruz. Bizim gibi
derneklerin çoğu 90'lardan sonra kurulmuştur. Mesela TÜSEV gibi faaliyetler
gösteren, TESEV gibi araştırma yapan, yani siyasi yelpazenin çeşitli
renklerine sahip olan, mesela daha liberal bir kimliğe sahip olan
örgütlenmeler, UAÖ gibi uluslararası bir örgütün Türkiye şubesi, bunların
hepsi 90'lardan sonra kuruldu. Kadın hareketleri derneklerinin bir çoğu
90'lardan sonra kuruldu. Çocuklara yönelik dernekler kuruldu. Gençlik
yeniden eski gençlik hareketinden biraz farklı modeliyle gençlik konseyleri
falan oluşturuyorlar.
olayısıyla 90'larla başlayan ve giderek hızlanan bir yeni örgütlenme dönemi
içindeyiz. Bu bahsettiğimiz eksikliklerle tabi bunlar gelişiyor. Ama bu daha
farklı bir tarz, devletle pek bağı olmayan kendine kitle örgütü adını da
vermeyen, bir kısmı üye tabanlı olmayan, teknik konularda bilgi üreten, bir
kısma üye tabanlı olanlar da, özellikle kadın gibi, çocuk gibi, daha dar
alanlarda faaliyet gösteren, yerel siyaset yapma değil de, o alanın
sorunlarına odaklanan örgütler kuruyorsun. Bence bu sağlıklı bir gelişme.
Sivil toplumun netlik kazanması açısından önemli. Diğerleriyle birlikte
bunların birlikte olması gerekir.
Eski gelenekten gelen sendikalarla bu örgütlerin kaynaşması gerekir. Böyle
bir sorun var şu anda. Mesela sendikalar var. Onlarla bu örgütlerin arasında
270
fazla bir ilişki yok. Ama Türkiye'de sendikalar hala güçlü. Tabi memur
sendikaları kuruldu 90'dan sonra. Bu farklı ekollerden gelen, farklı amaçlar
güden STK'lar arasındaki bağlar çok güçlü değil. Bunları güçlendirmek
gerekir. Bazen şöyle şeyler oluyor, mesela sendikalar bu tür STK'larla fazla
işbirliği içinde olmuyor. Hatta eleştiriyorlar. Yeni kurulan STK'lar da eskileri
eskimiş model olarak görüyor. Bence çözüm bütün bunların bir araya gelerek
Türkiye'nin geleceğinde ne yapılması gerektiğini birlikte tartışmalarıdır.
Bir sürü STK kurulmaya başlandı son zamanlarda. Bunların kurulmasında
etkili olan faktör AB fonlarıdır. Ya da yurtdışından bir takım fonlar alabilmek
için dernek kuruluyor. Bunun amacı, daha çok sivil topluma gitmekten ziyade,
üç beş kişiye iş bulmak, ya da onların maddi açıdan gelişimlerini sağlamak.
Bu sivil toplumun genel amacıyla bağdaşmayan birşey. Ama dernekleri
diğerlerinden nasıl ayıracağız. Akreditasyon problemi var. Bunları STK'lara
akretide eden bir kuruluş olsanız, bir tekel yaratmış olursunuz. O da iyi bir şey
değil. Tekele gider. Hangisi gerçekten STK'dır hangisi değil? Bunun doğal
olarak ortaya çıkması lazım.
Acilen alan alan çalışan örgtülerin biraraya gelip ilişki kurup, belirleyici
olabileceği bir yöntem belirlemesi lazım. Böyle bir eksiklik var Türkiye'de.
STK'lar birbirinden habersiz çalışıyorlar. Halbuki aynı alanda çalışan
örgütüler biraraya gelseler, kötü çalışan STK'ları dışta bırakabilirler. Bu
yöntemle sağlanabilir. Herkes haberdar olabilir. Kötü kullanımları
önleyebilirsiniz. Geleceğe yönelik olarak buna başlamak lazım. Demin demiş
olduğum teknik eksikliklerin giderilmesi gerekir, geleceğe yönelik birşey.
STK'ların dünya ile entegre hale gelmesi lazım. Türkiye'deki sivil toplum
bunları Gerçekleştirmelidir.
*Uluslararası Af Örgütü (UAÖ)
Levent Korkut-Türkiye Şb. Başkanı.
Muradiye Bayırı Sokak.
No: 50 / 1 Teşvikiye / İstanbul
Tel
: 0 212 258 43 67
Fax
: 0 212 258 44 59
Web : amnesty-turkiye.org
271
Ulaşılabilir Yaşam Derneği*
Belgin Cengiz-Başkan
Ulaşılabilir Yaşam Derneği'ni tanımakla başlayalım. Ulaşılabilir Yaşam
Derneği (UYD) hangi ihtiyaçtan doğdu? Niye böyle bir derneği kurma
gereği duydunuz? Ne kadar zamandır Ulaşılabilir yaşam derneği var?
Dernek beş yıl kadar önce deprem bölgesinde Düzce ve civarında çalışma
yapan bir grup gönüllü tarafından kuruldu. Beş ana başlıkta çalışma
yürütüyor. Risk altındaki gruplar var. Bunların başında engelliler geliyor. Ama
bunun yanında sokakta çalışan, çocuklar, kadınlar ve mülteciler gibi
konularda çalışma yürüten ekipleri de danışman kadrolarıyla destekleyici
çalışmalarda bulunuyor. İkinci ana grubu da azınlıklar, Süryaniler ve
Çingenelerle çalışma yürütüyor.
Süryanilerle Mardin Midyat'ta ortak bir proje başlattık, Avrupa Birliği destekli.
Çingene arkadaşlarla da uluslararası bir Roman sempozyumu düzenlemeyi
planlıyoruz Türkiye'de. Ardından uluslararası Roman müzik festivali ve
üçüncü olarak da bir kültür merkezi Edirne yada İstanbul'da açmayı
planlıyoruz çingene arkadaşlarla.
Diğer başlık kalkınma grupları, gelir seviyesi düşük insan gruplarıyla
çalışılıyor kırsal ve kentsel alanda. Kırsal alanda Düzce'de deprem sonrası
bir çalışma yürüttük. Organize ekolojik tarım çalışması. Kütahya'da
madenciliği bırakmayı düşünen maden işçileriyle beraber yeniden gelir elde
edici faaliyetlerle buluşmaları amacıyla geliştirdikleri bir projede bir yıl
danışmanlık yaptık. Tunceli'nin Ovacık ilçesinde zorunlu göç mağduru
ailelerle organik tarım teknikleriyle ürün yetiştirme, hayvancılık,
hayvancılığın gelişimi aynı hedef grupla toplum merkezi açarak buradaki
gençlerin eğitim süreçlerinin desteklenmesi, üniversiteye hazırlanan gençler
olsun, ilköğretimdeki gençler olsun. Dördüncü olarak da Tunceli'de o bölgede
yine Ovacık'ta soyu tükenmekte olan sarmısağın, doğal ve benzer biçimde
aynı ortamda üretiminin sağlanacağı çevreci bir proje geliştirildi. Şimdi o
uygulanıyor.
Dört ayrı çalışma yürütülüyor kalkınma alanında. Kentsel alanda ise
İstanbul'da kent tarımı programı başladı. 25 gelir seviyesi düşük göç
mağduru kadınla çalışma yapıyoruz. Gürpınar Belediyesiyle ortak
yürütülüyor. Avrupa Birliği'nden finansman desteği alacağız. Kent tarımı bir
alternatiftir. Hem gıda güvenliğinin bu gelir seviyesi düşük ailelerde
sağlanması, hem istihdam alanı olarak kullanılabilr kent tarım modeli.
Diğer alanımız; afet ve benzeri durumlarda acil olan müdahale proğramı.
Buna ilişkin olarak Düzce'de başladık önce. Depremzedelere yönelik olarak
bir yıl boyunca psikososyal destek sağlandı. 450-460 civarında depremzede
ile çalışıldı. Ardından Afyon'da sosyal ve kültürel yaşamı geliştirme derneği
ile 6 ay çocukları yetiştirmek için psikososyal destek proğramı yürütüldü.
272
Ardından Bingöl'de SKYGD ve Diyarbakır merkezli ÇAÇA derneğiyle ortak
psikososyal destek proğramı içinde 4 ay boyunca çocuklar ve yetişkinler için
çalışma yürütüldü. Bu çalışmaları genelde ACT Netherland adlı Hollandalı bir
yardım kuruluşu destekledi. Daha sonra İran'da İran depremi sonrası bir
müdahale programı yürütüldü. Şimdi Srilanka'ya ekibimiz gitti 15 günlük ön
çalışma yürütüldü. Daha uzun bir programa hazırlık yapılıyor Srilanka'da,
tsunami felaketi ile ilgili.
Kaç yıllık örgüt diye sorsam?
Beş yıl önce kuruldu. Yaklaşık 200 civarında üyesi var. İstanbul, Düzce,
Tunceli olmak üzere. Üç yerde kurumsallaşmış. Merkezi Düzce, İstanbul ve
Tunceli şube. Merkezimizi İstanbul'a almayı düşünüyoruz.
Derneğiniz, sivil toplum örgütçülüğünün neresinde? Faaliyet
gösterdiğiniz beş yıl içerisinde gösterdiğiniz faaliyetlerden dolayı
vicdanınız, gönlünüz rahat mı?
UYD, sivil alanda biraz alternatif bir kurum. Neden alternatif? Birincisi, tek bir
grup örgütü değil, tek bir hedef gruba bağlı çalışmıyor. Tek bir programın da
organizasyonu değil. UYD, bir metodoloji örgütü. Çalışmalarında sivil
alanda buluştuğu hedef grupların katılımcı olması belirleyici oluyor. İkinci
olarak bu insanların o çalışmayı uzun sürede sürdürebilecekleri yerel
organizasyonları, örgütlenmeleri kurup devam ettirmeleri ikinci hedefi.
Genellikle bizim örgüt bulunduğu ortamdaki ihtiyacı örgütleyen bir çalışmayı
tercih ediyor. Katılımcı insanlarla çalışıyor, toplum temelli ve katılımcı
yöntemlerle çalışıyor. İkinci olarak, herhangi bir programa projeye
hazırlanırken, genelde kriterleri var. Bunların en başlıcası hedef grubun
niteliği. Geçekten gelir seviyesinin düşük olması, risk altındaki gruplar içinde
yeralması gibi öncelikleri var çalışmasında. Üçüncü alternatif yanı da,
mesela dışardan gelen tekliflerin bir çoğunu ret edebiliyor, tabii ki kendi
kriterleriyle uyuşmadığı zaman. Misyon olarak kendi misyonunu yerine
getirdi mi, kuşkusuz takıldığımız noktalar oluyor. Özellikle bazı alanlar,
Türkiye'de genel politika ile ekonomi politikayla çok üstüste geldiği için
örneğin engeliler ve üretim atölyeleri diye projelerimiz oluyor. Onların
istihdamını güçlendirmek için.
Fakat sonuç itibarıyla engelli bir bireyle, engeli olmayan bir bireyin herhangi
bir üretimdeki hızı bir mekanın onlar için tasarlanması, o ürünün çıktıktan
sonra satışa sunulması ve pazarlamasının yapılması gibi faktörler,
Türkiye'nın genel ekonomik yapılanmasıyla uyuşmuyor. Ve dolayısıyla
mesela üretim atölyelerinde genelde çok beklediğimiz sonuçları
alamayabiliyoruz. O atölyelere gelen engelliler çok ihtiyaç duydukları
istihdam problemini çözemiyorlar yeterince. Ama bunun dışında niyet olarak
273
yürüttüğü çalışmalarda, üyelerin misyonuna uygun davranmaya çalıştığını
düşünüyorum.
UYD'nin işleyişi nasıl? Mesela örgüt içinde sorun analizi toplantıları
yapıyor musunuz?
Hemen hemen her ay, hedef grup, üyelerin yürüttüğü faaliyet alanlarındaki
gruplardan geri bildirimler alıyoruz. Ayrıca çalışan ekipler de görüşlerini
belirtiyor. Proje çalışmalarında yürütülen takiplerde çok etkili oluyor. Tabi şu
da çok önemli o alanda kendi örgütlenmelerini, organizasyonlarını
kooperatifler ve benzeri biçimde kurup devam ettikleri için o zaten başarının
da göstergesi oluyor. Ne kadar iyi bir ürün çıktı, ne kadar başarılı bir
organizasyon çıktığı orda, yani projenin kendi çıktılarıyla biraz kendimizi
ölçebiliyoruz. Bir de koordinasyon kurulu diye bir mekanizmamız var bizim.
Aylık toplantıları oluyor ve bütün koordinatörler katılıyorlar.
Genel olarak UYD'nin diyelim ki 2006-2007 yılı politikası, yeni gündemi ne
olmalıdır? Hangi alanlarda çalışma yürütümelidir? gibi tartışmaların
yürütüldüğü ve ona uygun takvimlendirme yapılarak hareket edildiği
çalışmalar oluyor. Projenin başarısı bizim için biraz projenin etki alanıyla ve
hedef grupla ne kadar buluşup buluşmadığıyla doğru orantılı. Yoksa ne
kadar iyi uluslararası raporlar yazıyoruz, bütçeyi ne kadar sıkı tutuyoruz
bunlar zaten yapılan şeyler. Bunları tek başına projenin başarı göstergesi
olmuyor bize göre.
Çalışmalarınıza katılım ve halk desteği var mı bunu nasıl
gözlemliyorsunuz?
Tabi var. Projeye göre bu değişiyor kuşkusuz. Özellikle kalkınma çalışmaları,
halkla doğrudan buluşan çalışmalar. Koyunculuk, ekolojik tarım ürünleri vs.
buralarda onların geri bildirimi çok önemli. Çünkü onların topraklarında ekim
yapılıyor. Onların katılımı çok önemli çünkü kendi işleri üzerinde o işin
geliştirilmesine yönelik destekte bulunuluyor. Dolayısıyla başından sonuna
proje yapılandırılırken de dahil olmak üzere bütün bu insanların katılımı
oluyor. Ordaki kamu kurumunda çalışan personelin, yerel yönetim
temsilcilerinin de katılımı sağlanarak hazırlanıyor zaten. Onun dışındaki
özellikle acil gelen proğramlarında acil travmaya yönelik müdahale
yürütüldüğü için bu söylediğinizi ölçme şansımız çok olmuyor orda bir travma
var. Onun giderilmesine yönelik uzman desteği sağlıyoruz. Dolasıyla sonucu
belki 6 ay sonra o insanlarda travmanın etkisi ne kadar düştü, daha bağımsız
ve dışardan bir gözle takip edebiliyoruz. Onların kendilerini ifade etmelerinin
dışında.
274
Devlet ve yada resmi kurumların bakışı nasıl, ihtiyaç halinde devletle
diyalog kurabiliyor musunuz? Mesela örgütlenme özürlüğünüze,
müdahaleler oluyor mu, ya da bir katkı alıyor musunuz?
Son iki yıldır çok daha düzeldi. Bildiğiniz gibi bu Avrupa Bbirliği uyum
süreciyle birlikte. Deprem sonrası bir nebze iyleşti. Sonra son iki yıldır biraz
daha düzeldi kamunun sivil topluma yaklaşımı. Çünkü sivil toplum biraz da
finans kaynağı sonuç itibarıyla. Dönem dönem sıkıntılar yaşadığımız oldu
tabii. Engellendiğimiz çalışma oldu mu? Çok engellenme gibi söyleyebilir
miyim bilmiyorum ama İçişleri Bakanlığı denetimine girdik dernek olarak.
İncelendik vs. UYD nin alışageldik bir sivil toplum anlayışı olduğu için insanlar
da kamu da özellikle hani ne kadar muhalefet örgütü ne kadar proje örgütü
aslında biraz bunun ölçüldüğünü gözledik biz. Sonuç itibarıyla biz ne proje
örgütüyüz ne tek başına muhalefet örgütüyüz. Yani alternatif modelleri uygun
kanallar ve olanaklarla yaşama geçirmeyi deneyen insanlarız. Ama olan
modelleri uygulamıyoruz. Bu açık yani.
Partner ilişkilerini nasıl ayarlıyorsunuz? Mesela diğer sivil toplum
örgütleriyle ortak iş yapma yönünüz var mı? Hangi kriterleri dikkate
alıyorsunuz, tıkanlıklar varsa onları da açıklayabilir misiniz?
İki türlü. Birincisi finans örgütleri yani fon kaynağı sağlayan kurumlarda o fon
nereden geliyor? Bu bizim için kritik. Yani örneğin diyelim ki Irak savaşını
destekleyen herhangi bir Amerika orijinli bir şirketin finanse ettiği falanca bir
uluslararası sivil toplum kuruluşunun sponsor olduğu kurumlardan finans
almıyoruz. Doğrudan reddediyoruz. O kuruluşlara başvuru yapmıyoruz,
görüşmüyoruz da. Ama bunun dışında daha bağımsız, daha alanına özgün
çalışan, daha hedef grup ya da sektöre özgü çalışan kurumlar Handıcap
International gibi, ACT Netherland gibi, Avrupa Birliği gibi kurumlarla
çalışıyoruz. Oralarda bir sıkıntımız yok.
Türkiye'de iş yaparken beraber çalıştığımız sivil toplum kuruluşlarına gelince
temel kriterler gene benzer. Yani o kuruluşların politik öngörüleri o çalışmayla
kurdukları ilişkiler, politik öngörüden kastım hani sağ-sol anlamında klasik bir
politik öngörü değil. Mesela çevre sorununa yaklaşım, hedef grup öncelikleri,
demokratikleşme sürecindeki tutumları, problem analizleri, yönetim
kurumları gibi başlıklar öncelikli. Kar amaçlı yaklaşan bir kurumla
çalışmıyoruz.
Ama daha kolektif üretim, gelir seviyesi düşük insanların katılıp gelişeceği bir
üretim ekseninde yaklaşan kurumlarla çalışıyoruz. Çok fazla iş birliğinde
bulunduğumuz kurum var. Açığız buna. Üniversiteler, belediyeler, diğer sivil
toplum kuruluşları, yani işbirlikteliği içinde çalışmanın doğru olduğunu
düşündüğümüz kurumlarla çalışıyoruz. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme
Kurumuyla da ortak olduğumuz proje var. İstanbul Valiliği'yle de ortak
275
olduğumuz proje var. Bakırköy Kaymakamlığı'yla da Gürpınar Belediyesi'yle
de ortak olduğumuz İstanbul'da projeler var. Değişiyor bunlar.
Türkiye'de sivil toplum örgütçülüğünün gelişmesi anlamında bu 17
Aralık süreci nedir, olumlu mu ya da olumsuz mu?
UYD bu konuda bir tartışma başlattı. Çalışan arkadaşları ve danışmanlarıyla.
Yani ilişkide olduğu tüm insanlarla. Sonuçta bu tartışma UYD'nin resmi
görüşü olarak
sonuçlanmış bir tartışma değil. Ama UYD kimliğiyle
konuşacak olursam benim adıma şöyle bir şey bir olanak yaratıyor denilebilir.
Sivil toplumun önü açıldı. Finans bulunuyor, eğitimler verilerek, insanların
kapasiteleri geliştiriliyor böyle bir olanağı var. Kişisel fikrimi soracak olursanız
demokrasi de dahil olmak üzere hiç bir şeyin yukardan aşağı inşaa
edilebileceğini
düşünemiyorum ben. Dolaysıyla bu ancak burdaki
dinamiklerin süreci nasıl işlettiğiyle bağlantılı olur gibi geliyor bana.
Geçmişle kıyasladığımızda, sivil toplumculuğu Türkiye'de bugün
itibariyle nasıl görüyorsunuz? Belki UYD'nin perspektifinden bu soruya
cevap verebilirsiniz. Nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani Türkiye'de sivil
hayat geçmişle kıyaslandığında size göre bugün ne durumda?
Yani mevcut uluslararası gelişmelere bakıldığında halihazırda yine bir 50 yıl
geriden takip ettiğimiz açık. Sivilleşme sürecinde bu böyle. Ama 10 yıl
öncesine bakıldığında da çok ciddi gelişmeler olduğu açık bu süreçte. Burda
bence önemli olan şu. Deminde söylediğim gibi demokratikleşme ya da
sivilleşme yukardan aşağı ne kadar olur kuşkuluyuz. Çünkü bu toplumda
mevcut organizasyonların yüzde 80'i artık şöyle bir yolu tercih ettiler.
Finansman için proje hazırlama süreci başlattılar, bunu bir sektör olarak
görme, istihdam alanı olarak görme ve sivil toplumdaki alternatif olma yanını
biraz zedelemeye başladı gibi geliyor bana. Bence bu şu an Türkiye'deki sivil
toplum gelişiminin önündeki en büyük engel.
Bu engeli gidermek için ne yapılabilir. Belki bizi biraz daha alternatif model
oluşturmaya yatkın sivil toplum kuruluşlarının bir değerlendirme ve bir
platform kurarak sürece müdahale etmesi gerekir diye düşünüyorum. En
temel, kritik tehlike noktalarından biri bu. Alanın, sivil toplumun vatandaşlıkyurttaşlık haklarını savunan yada bu çerçevede kendi alternatif duruşunu
oluşturan yapılar olması gerekirken, üçüncü sektör gibi bir istihdam
sektörüne doğru dönüşmesini ben tehlikeli buluyorum açıkçası.
Dolaysıyla bizim önümüzdeki en temel engellerden biri bu. Çünkü
Türkiye'deki STK'lar kendi dinamiğiyle gelişen sivil toplum organizasyonları
olamadı. Kısmen katkı payımız olsa da kendi dinamiklerimizle olsa da AB
süreci, gelen fonlar, finansmanlar ekiplerin ve çalışan insanların çok fazla
dengesini bozdu. Ben artık pek çok arkadaşımdan duyuyorum AB fon
açıyormuş, işte şu alanda bizde dernek kurup ona başvurmayı düşünüyoruz
276
gibi.
Ben başvurmak için dernek açmanın sakıncalı olduğunu düşünüyorum. Bir
ifade aracı olmaktan çıkarıyor sivil toplumu. O yüzden diyorum. Hani biraz
daha bu alanda oturmuş, ustalaşmış ve alternatif sunan insanların bir
platform, bir zemin oluşturarak, bunun dışında kalan kurumlara karşı kendi
duruşlarını geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum ben.
İkinci nokta bir de tabiki sivilleşme tek başına dernekleşme, kooperatifleşme,
vakıflaşma demek değildir yani. Sivilleşme belli talepler etrafında organize
olabilecek platformlar, komiteler vs neyse işte bunların yan yana
koordinasyonların sağlanmasıdır. Biraz bunun da geri plana çekildiğini
düşünüyorum.
*Ulaşılabilir Yaşam Derneği
Belgin Cengiz-Başkan
Bereketzade mahallesi
Kule Çıkmazı sokak.
No: 9 / 3
Kuledibi-Beyoğlu / İstanbul
Tel
: 0 212 243 99 80
Fax
: 0 212 243 98 25
e-mail : [email protected]
Web : www.uyd.org.tr
277
Sonsöz
Güneydoğu'da Sivil Hayat kitabımı 2001 yılında hazırladım ve aynı yıl Metis
Yayınları arasında çıktı. Kitap yayınlandıktan sonra sivil toplum çevrelerinde
epeyce ilgi gördü. Hatta bir çok kesim kitabı, kendi alanında tek saha
çalışması olarak telaffuz edip, referans kitabı olarak da lanse edildi. Halen de
kitaba ilgi aynı şekilde aksamadan sürüyor.
Güneydoğu'da Sivil Hayat yayınlandıktan bir süre sonra özellikle Avrupa'dan
gelenler tarafından sürekli “Bu kitabın neden İngilizce'si yok!” diye sorular
sordular. Bu soruların epeyce yaygınlaşması üzerine çevirisini yaptırıp
İngilizce basımını gerçekleştirmek çabaları da gündeme geldi. Ama itiraf
edeyim ki bu işler bir çoğumuzun sandığı gibi kolay olmuyor. Ve bir türlü de
kitabın İngilizce'si mümkün olmuyordu/ olmadı.
Bunları birçok yerde konuşur ve çareler ararken Sivil Toplum Geliştirme
Programı'nın yöneticisi sevgili dostum Sunay Demircan'dan farklı bir öneri
geldi. “Neden daha da geniş düşünerek Türkiye'de Sivil Hayat ismiyle bir yeni
çalışma” yapmıyordum! Doğrusu yayınlanmasının üzerinden beş yıl geçmiş
bir kitabın İngilizce çevirisi yerine, bu öneri bana daha çarpıcı geldi. Ve baş
başa vererek, çalışmaya başladık. Öncelikle görüşülecek sivil toplum
örgütlerinin çalışma alanları ve isimleri ile başlayıp sonra da devamını
getirdik.
İşte sonuç da elinizde tuttuğunuz çalışma ortaya çıktı: Türkiye'de Sivil Hayat.
Kırkın üzerinde sivil toplum kuruluşu ve büyük çoğunluğuyla yüz yüze
derinlemesine görüşülerek bu çalışma gerçekleşti. Görüşmelerin büyük
çoğunluğu, neredeyse tamamına yakını yüz yüze oldu. Çeşitli nedenlerle
yazışma yapılarak gerçekleşen görüşmelerden ikisi (Türkiye Eğitim
Gönüllülere Vakfı ile Lambdaistanbul) herhangi bir isim belirtmeden
kurumsal olarak sorulara yanıt vermeyi uygun buldular.
Ana başlık olarak 8 soru hazırlanmıştı.
1) Örgütünüzü tanıtır mısınız?
2) Bir sivil toplum kuruluşu olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? İlgi
alanınız çerçevesinde misyonunuza uygun davranabildiğinizi
düşünüyor musunuz?
3) Toplumlun sivilleşmesi konusunda ve hedef kitleniz ölçeğinde
katılımcılığı yeterince gerçekleştirebiliyor musunuz?
4) Örgütünüz içinde sorun analizi yapar mısınız? Ayrıca yeterli halk
desteğiniz var mı?
5) Devletin yada resmi kurumların örgütünüze bakışı nasıl? Devletle
278
ihtiyaç halinde diyalog kurabiliyor musunuz? Örgütlenme özgürlüğü
ve serbest çalışabilme konusunda engelleriniz var mı, müdahaleler
oluyor mu?
6) Gerek kendi alanınız ile ilgili, gerekse alanınız dışı diğer sivil toplum
örgütleriyle işbirlikleri (partnerlik) oluşabiliyor mu? Yoksa
tıkanıklıklar mı var! Varsa nedenleri!
7) 17 Aralık 2004 itibariyle oluşan Avrupa Birliği süreci çerçevesinde;
Avrupa Birliği, Türkiye'deki sivil alan ve örgütlenme özgürlüğü ile
ilgili olarak bir fırsat yaratabilir mi?
8) Geçmişle kıyasladığınızda bugün sivil toplumculuğu, sivil toplum
örgütçülüğünü nasıl görüyorsunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sizce Türkiye'de sivil hayat bugün ne durumda. Sivil hayatın
geleceği konusunda ön görüleriniz var mı?
Doğal olarak önceden hazırlanan sorular bunlar olmakla birlikte kuru ve
metne dayalı bir yöntem izlemeyi uygun bulmadım. Daha çok her sivil toplum
örgütünün çalışma biçimine ve ilgi alanına uygun olarak, ana sorular
yukarıdakiler olmakla birlikte, ama her sivil toplum kuruluşuna göre yeniden
şekillendirilen sorularla sivil toplum kuruluş temsilcilerinin karşısına çıktım.
İyi de oldu. En azından kuru bir metin tadından sıyrılınmış oldu kanımca.
Elbette bu çalışmayı inceleyen kimileri bunu yetersiz olarak görebilir. Kendi
mantığı içinde haklı olarak düşünebilecekleri ve “Keşke şu örgüt de olsaydı!”
diyecekleri de olacaktır mutlaka. Ama şuna inanılmalı ki sayı ne kadara
artırılsaydı, verilecek yanıtlar ve ortaya çıkacak sonuç üç aşağı beş yukarı
yine de benzer olacaktı.
Şunu sonuç olarak net bir şekilde ifade edebilirim ki Türkiye'de Sivil Hayat'ın
nabzı bu kitapla tatmin edici bir boyutta yansıyacaktır/yansımıştır. Bir ihtiyacı
karşılayacağına inanarak saygılar sunuyorum.
Şeyhmus Diken
e-mail: [email protected]
279
280
STGP
SİVİL TOPLUM GELİŞTİRME PROGRAMI

Benzer belgeler