çekirgeleri dinlemek

Yorumlar

Transkript

çekirgeleri dinlemek
ÇEKİRGELERİ DİNLEMEK:
Soykırım, İnkâr ve Kutlama
Arundhati Roy
Çeviren: Ayşe Berktay
Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinin birinci yıldönümü
anısına 18 Ocak 2008’de İstanbul’da yapılan konuşma
Hrant Dink’le hiç tanışmadım, bundan böyle bu şanssızlıkla yaşamak zorundayım. Onun
hakkında, yazdıkları, söyledikleri ve yaptıkları, nasıl yaşadığı hakkında bildiklerimden hareketle
diyorum ki, bir yıl önce İstanbul’da olsaydım, kentin kışa girmiş sokaklarında “Hepimiz
Ermeniyiz”, “Hepimiz Hrantız” yazılı pankartlar taşıyarak sessizce onun tabutuyla yürüyen yüz
bin kişinin arasında olurdum. Belki “Bir buçuk milyon artı bir” yazılı pankartı taşırdım.
Hrant Dink’in tabutunun yanıbaşında yürürken neler geçerdi acaba aklımdan? Belki
dostum David Barsamian’ın annesi Araxie Barsamian’ın, kendisinin ve ailesinin başına gelenleri
anlatan sesi yankılanırdı kulaklarımda. 1915’te on yaşındaymış. Şimdi Diyarbakır olan tarihi
Dikranagert kentinin kuzeyindeki köyü Dubne’ye üşüşen çekirge sürüleri hâlâ hatırında. Köyün
yaşlıları telaşlanmışlardı, diyor, çünkü çekirgelerin kötüye alamet olduğunu iliklerinde
hissediyorlardı. Haklıydılar; son, bir kaç ay içinde, ekinler hasata hazır olduğunda geldi.
“Ayrıldığımızda ailemde 25 kişi vardı”, diyor Araxie Barsamian, “Bütün erkekleri
aldılar. Babama “Silahın nerde?” diye sordular. “Sattım” dedi. O zaman, “Git getir” dediler. O
da almaya Kürt köyüne gitti, orada dövüp bütün giysilerini aldılar. Geri geldiğinde – bunu bana
annem anlattı – çırılçıplak geri geldiğinde, hapse attılar, kollarını kestiler…. o da hapiste öldü.
Ve bütün erkekleri tarlaya götürdüler, ellerini bağladılar ve ateş ettiler, her birini
öldürdüler.”
Araxie ve ailenin diğer kadınları tehcir edildi. Araxie dışında hepsi öldü. Yapayalnız
hayatta kalmıştı.
Bu kuşkusuz Türk devletinin yanısıra birçok Türk tarafından da inkâr edilen bir tarihten
bugüne ulaşmış tek bir tanıklık.
Buraya “uluslararası aydın” rolüne bürünüp sizlere ders vermeye veya 1915’te
Anadolu’da meydana gelen olaylara ilişkin belleği (veya unutmayı) saran sessizliği doldurmaya
gelmedim. Hrant Dink’in yapmaya çalıştığı buydu; bedelini de yaşamıyla ödedi.
1
İstanbul’a geldiğim gün saatlerce sokaklarda yürüdüm. İstanbul halkının güzel, gizemli,
heyecan verici kentine imrenerek çevreme bakınırken, bir arkadaş, ciltte oluşuveren bir döküntü
gibi kentte sanki apansız peydahlanan beyaz bereli delikanlıları gösterdi. Hrant’ı öldürürken
kafasında beyaz beresi olan çocuk-katille dayanışma ifadesi olarak beyaz bere taktıklarını anlattı.
İstanbul’un, Türkiye’nin beyaz berelileriyle savaş benim savaşım değil; sizin savaşınız.
Benim kendi ülkemdeki başka türlü beyaz bereliler ve meşale taşıyıcılara karşı verecek kendi
savaşlarım var. Bir bakıma bu savaşlar birbirinden o kadar da farklı değil. Ama yine de çok
önemli bir fark var. Türkiye’de suskunluk, Hindistan’da ise kutlama/övgü var; hangisi daha kötü,
bilemiyorum gerçekten.
Hindistan’ın Gujarat eyaletinde 2002’de Müslüman cemaate karşı soykırım yapıldı.
Soykırım sözcüğünü bilerek ve Birleşmiş Milletlerin Soykırım Suçunu Önleme ve Cezalandırma
Sözleşmesi’nin 2. Maddesi’nde yer alan tanıma uygun olarak kullanıyorum. Soykırım faili ortaya
çıkarılmamış bir suç için toplu cezalandırma olarak başladı – kundaklanan bir tren vagonunda 53
Hindu hacı yanarak ölmüştü. Dikkatle planlanmış bir sözde misillemeyle faşist milisler tarafından
örgütlenen, Gujarat hükümeti ve dönemin yönetimi tarafından desteklenen silahlı çeteler 2,000
Müslümanı güpegündüz katletti. Müslüman kadınlara sürüler halinde tecavüz edip diri diri
yaktılar. Müslümanların dükkanları, işyerleri, kutsal yerleri ve camileri sistematik bir şekilde yok
edildi. 150,000 insan evlerini terk etmek zorunda bırakıldı.
Bunların çoğu hâlâ suyu, kanalizasyonu, sokak lambaları, sağlık hizmeti olmayan — kimi
çöp yığınlarının üzerine kurulmuş — gettolarda yaşıyor. Toplumsal ve ekonomik olarak boykot
edilen ikinci sınıf vatandaşlar olarak yaşıyorlar. Oysa hem sivil hem de polis katillere sahip
çıkıldı; ödüllendirildiler, terfi ettirildiler. Şimdilerde bu durum “normal” sayılıyor. Hindistan’ın
ileri gelen sanayicileri Ratan Tata ve Mukesh Ambani de 2004’te, alenen, Gujarat’ı finans
kapitalin hayalindeki yer olarak ilan ederek bu “normalliği” tescil ettiler.
Ulusal basında yükselen ilk tepkiler yatıştı. Gujarat’ta soykırım Gujarat gururunun,
Hinduluğun hatta Hintliliğin şahikası olarak küstahça alkışlandı. Modernite ve demokrasi dil ve
araçlarını akıllıca kullanan kampanyalarla, bu zehirli maya Gujarat’ta seçim kazanmak için, üst
üste iki kez kullanıldı. Bharatiya Janata Partisi (BJP) tarafından Hindistan’ın diğer eyaletlerinde
parti adına kampanya yürütmeye davet edilen cellat Narendra Modi bir halk kahramanı haline
geldi.
Soykırımlar açısından bakıldığında, Gujarat soykırımını, Kongo, Ruanda ve Bosna’da,
öldürülen insanlarla kıyaslamak mümkün değil; oralarda sayılar milyonlar kertesinde ifade
ediliyor. Bu, Hindistan’da yapılmış ilk soykırım da değil. (Örneğin 1984’te Delhi sokaklarında
3,000 Sih, Kongre Partisi’nin denetimindeki katiller tarafından katledildi; onlar için de benzer bir
dokunulmazlık durumu söz konusu oldu.) Fakat Gujarat soykırımı daha büyük, daha gelişkin ve
2
sistematik bir tasavvurun parçası. Bize başakların olgunlaşmakta olduğunu ve çekirgelerin
Hindistan anakarasına indiğini haber veriyor
Bu eski bir insan alışkanlığı; soykırım. Uygarlık yürüyüşünde çok önemli bir rol
oynamıştır. Kayıtlara geçmiş ilk soykırımlardan birinin İÖ 149’da Üçüncü Pön Savaşı sonunda
Kartaca’nın yok edilmesi olduğu sanılmaktadır. Kelime – soykırım – ilk kez 1943’te Raphael
Lemkin tarafından türetilmiş ve Nazilerin yaptığı Musevi katliamı sonrasında 1948’de Birleşmiş
Milletler tarafından benimsenmiştir. Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve
Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. Maddesi’nde Soykırım şöyle tanımlanır:
“Ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak
amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur: Gruba
mensup olanların öldürmek; grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel
zarar vermek; grubu, fiziksel varlığını bütünüyle veya kısmen ortadan kaldıracağı
hesaplanmış yaşam şartlarına maruz bırakmak; grup içinde doğumları engellemek
amacıyla tedbirler dayatmak; grubun çocuklarını zorla bir başka gruba nakletmek.”
Sahici veya muhayyel siyasi muhaliflere yapılan zulüm bu tanım içine dahil edilmemiş olduğu
için, bu tanım tarihteki en büyük kitle katliamlarından bazılarını kapsamaz. “Soykırımın Tarihi ve
Sosyolojisi” kitabının yazarları Frank Chalk ve Kurt Jonassohn tarafından yapılan tanımın daha
uygun olduğunu düşünüyorum. Onlar, soykırım, “bir devlet veya bir başka otoritenin, grup olma
haliyle gruba üye olma hali fail tarafından tanımlanmış bir grubu yok etme kastıyla
gerçekleştirdiği tek taraflı kitlesel katliamdır” diyor. Bu şekilde tanımlanan soykırım örneğin
Endonezya’da Suharto (1 milyon), Kamboçya’da Pol Pot (1.5 milyon), Soveyetler Birliği’nde
Stalin (60 milyon), Çin’de Mao (70 milyon) tarafından işlenmiş muazzam suçları kapsar.
Konu bütün yönleriyle düşünülecek olursa, haşarat ve zararlıları, bit böcek istilasını
çağrıştıran imha kelimesi belki de buraya daha uygun, daha dürüst bir sözcüktür. Failler
kurbanlarıyla yüzyüze geldiklerinde gelişigüzel öldürme işine girişmek için önce onlarla her türlü
insani bağı koparmak zorundadır. Kurbanlarını alt-insan, ortadan kaldırılması topluma hizmet
olacak birer asalak olarak görmek zorundadırlar. Örneğin 1636’da John Mason önderliğindeki
İngiliz Püritenleri’nin Connecticut’ta yaptığı Pikua Kızılderilileri katliamına ilişkin bir anlatı:
“Alevlerden kurtulanlar kılıçla öldürüldü, kimileri baltalarla paramparça edildi, kimileri
kılıçlarla delik deşik, çabucak dağıtıldılar ve pek azı kaçabildi. O gün bu şekilde yaklaşık
400 kişiyi imha ettikleri sanılıyor. Onların böyle alevlerde cayır cayır yandığını görmek,
kan dereciklerinin alevleri söndürdüğünü görmek korkunç bir şeydi ve koku iğrençti
fakat zafer tatlıydı ve bu kadar fedakârlığa değerdi ve bu zafer için, düşmanlarını böyle
3
ele geçirmelerini, böylesine gururlu ve kibirli düşmanlar karşısında bu kadar çabuk zafer
kazanmalarını sağlayarak kendilerine harika bir şekilde yardım eden Tanrıya dua ettiler.”
Ve işte, John Mason’un maceralarından yaklaşık dört yüzyıl sonra karşımızda günümüz
Hindistanı’ndan Gujarat soykırımının elebaşılarından Babu Bajrangi, Hint haber dergisi
Tehelka’nın gerçekleştirip kameraya aldığı suçüstü operasyonunda şöyle diyor:
“Tek bir Müslüman dükkanı bırakmadık, her şeyi ateşe verdik... baltalarla
parçaladık, yaktık, ateşe verdik... onları yakmakla doğru yaptığımıza inanıyoruz
çünkü bu piçler ölülerini yakmazlar, bundan korkarlar...Son bir dileğim
var...isterlerse idam cezası versinler...asılsam da umurumda değil...yalnız
asılmadan önce bana iki gün versinler, gidip, bunların yedi sekiz yüzbininin
yaşadığı Juhapura’da şenlik yapayım...işlerini bitireyim...bırakın bir kısmını daha
öldüreyim...en az 25,000-50,000’i temizlenmeli.”
Babu Bajrangi’nin arkasında Gujarat Başbakanı Narendra Modi’nin desteği, polis koruması ve
halkının sevgisi olduğunu söylememe gerek yok. Özgür bir insan olarak Gujarat’ta çalışmaya,
refah içinde yaşamaya devam ediyor. İşlemekle suçlanamayacağı tek suç Soykırımı İnkâr Suçu.
Soykırımı İnkâr o eski açıktan açığa ırkçı, kana susamış zafer coşkusunun radikal bir
türüdür. Muhtemelen, Avrupalıların bir yandan kendi ülkelerinde sınırlı ama yeni demokrasi
biçimleri ve yurttaş hakları geliştirirken bir yandan da sömürgelerinde milyonlarca insanı imha
ettiği on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkmış oldukça derme çatma, çifte standartlı ahlaka yanıt
olarak gelişti. Birdenbire ülkeler ve devletler gerçekleştirdikleri soykırımları inkâr etmeye ve
gizlemeye çalışmaya başladılar. “Hiroşima ve Amerika: İnkârla Geçen Elli Yıl” kitabının yazarı
Profesör Robert Jay Lifton, “İnkâr,” diyor, “pratik olarak katillerin katletmediğini; kurbanların
öldürülmediğini söylemek demektir. İnkârın dolaysız sonucu gelecekte yeni soykırımlara
davetiye çıkartmasıdır.”
Kuşkusuz, soykırım politikalarının Serbest Piyasa ile buluştuğu günümüz koşullarında,
işin psikolojik yönü soykırım inkârının sadece küçük bir bölümünü oluşturuyor. Holocaust’ların
ve soykırımların resmen tanınması veya inkârı bugün çokuluslu bir iş alanı. Tarihsel olgular veya
adli kanıtlarla ilgisi çok nadir. Bu tabloda kuşkusuz ahlakın hiç yeri yok. Bu en üst düzeyden ve
en pahalısından saldırgan bir pazarlık süreci, Birleşmiş Milletler’den çok Dünya Ticaret
Örgütü’nün alanına giren bir süreç. Burada tedavüldeki akçe jeopolitik, değişen doğal kaynaklar
piyasası, vadeli işlemler denilen garip şey ve o bildiğimiz alelade iktisadi ve askeri güç.
Bir başka deyişle, soykırımlar genellikle tam da cezalandırıldıkları nedenlerle inkâr
ediliyor. Irksal / etnik / dini/ ulusal ayrımcılık sosuna yatırılmış iktisadi belirlemecilik. Kabaca,
petrolün varilinin (veya bir ton uranyumun) fiyatının düşürülmesi veya yükseltilmesi, bir askeri
4
üs kurulmasına izin verilmesi veya bir ülkenin ekonomisinin açılması hükümetlerin soykırım
yapılıp yapılmadığına karar vermesinde belirleyici faktör olabilir. Hatta aslında soykırım yapılıp
yapılmayacağına karar vermesinde. Ve yapılırsa bunun haber yapılıp yapılmayacağına ve eğer
haber yapılacaksa bu haberin ne yöne meyledeceğine. Örneğin Kongo’da iki milyon insanın
ölmesi konusunda hiç haber yapılmadı. Neden? Ve ABD işgali öncesindeki ambargo rejiminde
bir milyon Iraklının ölmesi soykırım mıydı? (BM Irak İnsani Yardım Koordinatörü Denis
Halliday buna soykırım demişti.) Yoksa ABD’nin BM Büyükelçisi Madeleine Albright’ın iddia
ettiği gibi “buna değmiş” miydi. Bu, kuralları koyanın kim olduğuna bağlı. Bill Clinton mı ?
Yoksa evladını yitiren bir Iraklı anne mi?
Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en zengin ve en güçlü ülkesi olduğu için, Dünyanın
Bir Numaralı Soykırım İnkârcısı olma ayrıcalığına sahip çıkmış durumdadır. Kristof Kolomb’un
Amerika kıtasına ayak basıp milyonlarca yerli Kızılderiliyi yani yerli ahalinin hemen hemen
yüzde 90’ını yeryüzünden silen bir Katliam başlattığı Colombus gününü kutlamaya devam
etmektedir. (Kızılderililere çiçek virüsü yüklü battaniyeler dağıtmak fikrinin babası Lord Jeffrey
Amherst’in adı Massachusetts’te bir üniversite kentine ve itibarlı bir sosyal bilimler kolejine
verilmiştir.)
Amerika’nın ikinci Holokostunda yaklaşık otuz milyon Afrikalı kaçırılıp köle olarak
satıldı. Kaçırılanların hemen hemen yarısı yolda öldü. Fakat 2002’de ABD heyeti, köleciliği ve
köle ticaretini suç olarak tanımayı hâlâ reddederek Durban’da yapılan Irkçılığa Karşı Dünya
Konferansını terkedebildi. O devirde köleciliğin yasal olduğu konusunda ısrar ettiler. ABD —yüz
binlerce sivilin öldüğü– Tokyo, Hiroşima, Nagazaki, Dresden ve Hamburg bombardımanlarını,
soykırım bir yana, suç olarak tanımayı da reddetmektedir. (Burada sav, Hükümetin sivilleri
öldürmek kastıyla hareket etmemiş olduğudur. “Tali hasar” kavramının ortaya çıkmasının ilk
aşaması buydu.) II. Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD devleti yüz ülkeye dört yüz küsur
kez açık askeri müdahalede, altı küsur bin kez üstü örtülü müdahalede bulundu. Buna Vietnam’ı
işgal etmesi ve kuşkusuz en mükemmel niyetlerle, üç milyon Vietnamlı’yı yani nüfusun yüzde
10’unu imha etmesi de dahildir.
Bunların hiç biri savaş suçu veya soykırım kapsamında filler olarak kabul edilmemiştir.
“Mesele,” der, kariyer çizgisi kendisini 1945 Tokyo bombardımanından (bir gecede yüz bin ölü)
Vietnam Savaşı’nın mimarlığına, oradan da Dünya Bankası başkanlığına taşıyan ve şu anda rahat
ülkesinde, rahat evinin rahat koltuğunda oturmakta olan Robert MacNamara, “Mesele şu, iyilik
yapmak için yapmaya mecbur olduğunuz kötülüğün miktarı nedir?”
Robert Jay Lifton’un soykırım inkârının daha fazla soykırıma davetiye çıkarttığı
saptamasını daha mükemmel ortaya koyan bir şey olabilir mi?
5
Ya kurbanlar, Kongo ve Ruanda’daki gibi fail haline geldiğinde ne olacak? İnsanlık
tarihinin en zalim soykırımlarından birinin yıkıntıları içinden yaratılmış İsrail’e ne demeli? İşgal
Altındaki Topraklarda yaptıklarına ne demeli? Pıtrak gibi yayılan yerleşimlerine, suyu
sömürgeleştirmesine, Filistin halkını tarım alanlarından, işlerinden, akrabalarından, çocuklarının
okulundan, hastanelerden ve sağlık hizmetlerinden ayıran yeni ‘Güvenlik Duvarı’na ne demeli?
Bu, sanki özellikle, Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması
Sözleşmesi’nin 2. Maddesinin “grubu, fiziksel varlığını bütünüyle veya kısmen ortadan
kaldıracağı hesaplanmış yaşam şartlarına maruz bırakmak” için tasarlanmış her hareket soykırım
fiilidir diyen bölümünü açıklamak üzere düzenlenmiş, akvaryum içinde soykırımdır, yavaş çekim
soykırımdır…
Soykırımın tarihi bize bunun insan sistemindeki bir sapkınlık, bir anomali, geçici bir
bozukluk olmadığını gösteriyor. Bu insanlık durumunun aşk ve sanat ve tarım kadar eski ve
devamlı bir parçası olan bir alışkanlık.
On beşinci yüzyıldan itibaren yapılmış soykırım niteliğindeki katliamların çoğu
Avrupa’nın, Almanların ünlü Yaşamalanı (Lebensraum) sözüyle anlattığı, yaşam alanı arayışının
ayrılmaz bir parçasıdır. Lebensraum sözcüğünü Alman coğrafyacı ve zoolog Freidrich Ratzel,
sadece alan değil yaşamını devam ettirme arayışı içindeki egemen insan türünün nüfuz alanını
genişletme doğal dürtüsünü tarif etmek için türetmişti. Bu genişleme dürtüsü doğal olarak daha az
egemen olan türün, Nazi ideologlarının daha güçlü türe boyun eğmesi veya boyun eğdirilmesi
gerektiğine inandığı daha zayıf türün zararına gerçekleşecekti.
Lebensraum fikrinin net bir şekilde 1901’de ortaya koyuldu fakat Avrupa lebensraum
arayışına dört yüz yıl önce, Kristof Kolomb Amerika’ya ayak bastığında başlamıştı bile.
Lebensraum arayışı Avrupalıları Afrika’ya da götürdü: Holokost ardına holokost yaptılar.
Almanlar Güneybatı Afrika’da Herero halkının neredeyse tamamını imha etti; Kongo’da ise
Belçikalıların “ticari genişleme deneyi” 10 milyon cana mal oldu. On dokuzuncu yüzyılın son
çeyreğine gelindiğinde İngilizler Tasmanya’da ve Avustralya’nın büyük kısmında Aborijin
halkını imha etmişti.
“Vahşilerin İmha Et” (Exterminate the Brutes) kitabının yazarı Sven Lindqvist, Nazilerin
Doğu Avrupa içinden Rusya’ya doğru saldırmasının, Hitler’in diğer Avrupa ülkeleri arasında
paylaşılmış bir dünyada lebensbraum aramasının sonucu olduğunu savunur. Doğu Avrupa ve batı
Rusya Musevileri Hitler’in sömürgeci emellerinin önünde engel oluşturmaktaydı. Dolayısıyla,
Afrika ve Amerika ve Asya yerli halkları gibi onların da ya köleleştirilmesi ya da ortadan
kaldırılması edilmesi gerekiyordu. Bu nedenle, diyor Lindqvist, Nazilerin Musevileri insan
kertesinden çıkartan ırkçılığı, ani ve şiddetli bir çılgınca kötülük nöbeti değildi. Yine o
6
tanıdığımız karışımın ürünüydü: zamanın Avrupa geleneğine çok uygun asırlık ırkçılık sosunda
iyice bekletilmiş ekonomik belirlemecilik.
‘Birlik/İttihad’ (ırksal/etnik/dini/ulusal) ve ‘İlerleme/Terakki’ (iktisadi belirlemecilik)
çoktan beri soykırımın ikiz koordinatları olagelmiştir.
Böyle bir tarih okumasıyla donandıktan sonra, “ilerleme”nin eşiğinde harekete geçmeye
hazır bekleyen bir ülkenin aynı zamanda soykırımın eşiğinde harekete geçmeye hazır beklemekte
mi olduğundan endişelenmeye mahal var mıdır? Tüm dünyada bir ilerleme ve demokrasi
mucizesi olarak alkışlanmakta olan Hindistan’ın soykırım yapmanın eşiğinde olması mümkün
mü? Bunun imasının bile tuhaf kaçması ve zamanın bu noktasında soykırım sözcüğünün
kullanılmasının kesinlikle mesnetsiz ve haksız görünmesi mümkündür. Ancak eğer Kalkınma
Çarları yaptıkları reklamlara kendileri de inanıyorsa, eğer İlerleme/Terakki için seçtikleri modelin
Alternatifi Olmadığına inanıyorlarsa, istediklerini yapmak için öldürmek ve çok büyük sayılarda
insan öldürmek zorunda kalmaları kaçınılmazdır.
Haberler parça parça geldikçe, öldürmenin ve ölümlerin başlamış olduğu açıkça
görülüyor.
Hindistan hükümeti Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından kısa bir süre sonra, 1989 yılında
Bağlantısız Ülkeler Hareketi üyeliğini bırakıp Tam Bağlantılı Ülkeler saflarına kaydoldu; İsrail
ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ‘doğal müttefiği’ olduğunu söylüyordu. (Aralarında en az bir
ortak nokta var, üç ülke de açık, yeni sömürgeci askeri işgaller sürdürüyor: Keşmir’de Hindistan,
Filistin’de İsrail, Irak’ta ABD işgali var.)
Hindistan’ın iki büyük ulusal siyasi partisi, BJP ve Kongre Partisi neredeyse hiç sorunsuz
bir şekilde, İttihat ve Terakki’nin, modern çağda daha yumuşatılmış ve toplumsal olarak daha
kabul edilebilir hale gelmiş sözcüklerle Milliyetçilik ve Kalkınma olarak ifade edilen Hindistan
versiyonunu gerçekleştirmek için ortak bir program başlattılar. Zaman zaman, özellikle de
seçimlerde bir takım gürültülü patırtılı karı koca kavgalarına girişiyorlar ama bir yandan da
Hindistan Komünist Partisi (Marksist) gibi bazı sıradışı müttefikler edindiler.
İttihat/Birlik projesi Hindu Milliyetçiliği öneriyor (amaç Hindu oylarını birleştirmek,
Hindistan gibi büyük bir demokraside bunun hayati önem taşıdığını kabul etmemek olmaz).
Terakki/İlerleme projesinin hedefi yılda yüzde 10 büyüme hızına ulaşmak. Bu projelerin her
ikisinin de içinde soykırım potansiyeli gizli.
Birlik Projesi büyük ölçüde, BJP’nin ideolojik merkezi ve holding şirketi Rashtriya
Swayamsevak Sangh (RSS) örgütüne ve bu örgütün milisleri Vishwa Hindu Parishad ve Bajrang
Dal’e emanet edildi. RSS 1925’te kuruldu. 1930lara gelindiğinde kurucusu, Benito Mussolini
7
hayranı Dr. Hedgewar örgütü açık açık İtalyan faşizmi örneğine göre şekillendirmeye başlamıştı.
Hitler de esin kaynaklarındandı hâlâ da öyle. İşte RSS’nin kutsal kitabı “Biz ya da
Ulusluğumuzun Tanımı”ndan bazı alıntılar. Kitap Dr. Hedgewar’dan sonra 1940’ta RSS’nin
başına geçen M.S. Golwalker tarafından yazılmış.
“Hindu Ulusu, Müslümanların Hindustan’a ayak bastığı o meşum günden bu yana bu
yağmacılarla baş etmek için kahramanca savaşıyor. Irk Ruhu uyanıyor.”
Sonra:
“Hindustan’da, Hindular ülkesinde, Hindu Ulusu yaşamaktadır ve
yaşamalıdır. ....
Ötekilerin hepsi hain ve Milli Davanın düşmanıdır ya da daha hayırhah bir
bakışla ahmaktır…
Hindustan’daki yabancı ırklar... tamamen Hindu ulusuna tabi olmak, hiç bir
hak iddia etmemek, hiç bir ayrıcalık sahibi olmamak hiç bir ayrıcalıklı
muamele görmemek – yurttaşlık haklarına bile sahip olmamak koşuluyla
ülkede kalabilirler.”
Ve tekrar:
“Almanya ırkının ve kültürünün saflığını korumak için ülkeyi Semit
ırklarından – Musevilerden temizleyerek dünyayı sarstı. Orada ırk
gururunun en üst noktası sergilendi... bu Hindustan’da bizlerin alması ve
yararlanması gereken önemli bir ders.”
(Yeri gelmişken, bu türden örgütlü nefretle nasıl mücadele edilir? Kuşkusuz budalaca
dünyevi sevgi vaazlarıyla değil.)
2000 yılına gelindiğinde, RSS Hindistan’ın her yerinde öğretisinin propagandasını yapan
kırk beş binden fazla şekhaya (şubeye) ve yetmiş milyonluk bir svayamsevaklar (gönüllüler)
ordusuna sahipti. Bu gönüllüler arasında eski Hindistan Başbakanı Atal Bihari Vajpayee, eski
İçişleri Bakanı ve şimdiki Muhalefet lideri L.K. Advani, ve tabii üç kez Gujarat Eyaleti
Başbakanı olan Narendra Modi de vardır. Bunların arasında RSS ideolojisi Hindutva’nın gayri
resmi müritleri olup medyada, poliste, orduda, istihbarat örgütlerinde, yargıda ve idari
hizmetlerde en üst mevkilerde yer alan kişiler de vardır. Politikacılar gelir ve gider oysa bu kişiler
devlet aygıtının değişmez birer üyesidir.
8
Fakat RSS’nin gerçek gücü on yıllarca sıkı bir çalışma yürütmüş ve toplumun her
kademesinde bir örgütlenme ağı yaratmış olmasından kaynaklanmaktadır, böyle bir iddiada
bulunabilecek başka bir örgüt yoktur.
BJP, RSS’nin siyaset alanındaki paravan örgütüdür. Bir sendika kolu (Bharatiya Mazdoor
Sangh), kadın kolu (Rashtriya Sevika Samiti), öğrenci kolu (Akhil Bharatiya Vidyarthi Parishad)
ve ekonomik kolu (Swadeshi Jagran Manch) vardır.
RSS’nin paravan örgütü Vidya Bharati devlet dışı sektördeki en büyük eğitim
organizasyonudur. On üç bin eğitim kurumuna sahiptir. Bunların arasında yetmiş bin öğretmeni
ve 1.7 milyondan fazla öğrencisi olan Sarasvati Vidya Mandir okulları da yer alır. Kabileler
içinde (Vanavasi Kalyan Ashram), edebiyat alanında (Akhil Bharatiya Sahitya Parishad), aydınlar
arasında (Pragya Bharati, Deendayal Araştırma Enstitüsü), tarihçiler (Bharatiya Itihaas Sankalan
Yojanalaya), öğretmenler (Bharatiya Shikshasan Mandal), dil (Sanskri Bharti), gecekondu
sakinleri (Seva Bharati, Hindu Seva Prathishtan), sağlık (Svami Vivekanand Tıp Misyonu, Ulusal
Medikolar Örgütü), cüzzamlılar (Bharatiya Kushta Nivarak Sangh), kooperatifler (Sahkar
Bharati), gazete ve diğer propaganda malzemelerinin yayınlanması (Bharat Prakashan, Suruchi
Prakashan, Lokhit Prakashan, Gyanganga Prakashan, Archana Prakashan, Bharatiya Vichar
Sadhana, Sadhana Pustak and Akashvani Sadhana), kast entgrasyonu (Samajik Samrasta Manch),
din ve din değiştirme (Vivekananda Kendra, Vishwa Hindu Parishad, Hindu Jagran Manch,
Bajrang Dal) alanlarında çalışan örgütler... Liste uzar gider…
11 haziran 1989’da, Başbakan Rajiv Gandhi RSS’ye bir armağan verdi. Yardımseverlik
edip, RSS’nin Tanrı Ram’ın doğum yeri olduğunu iddia ettiği Ayodhya’daki tartışmalı Babri
Mescidi’ne vurulmuş kilitleri kaldırdı. BJP’nin Ulusal Yürütmesinde parti Ayadhya’da camiyi
yıkıp bir tapınak inşa etme kararı aldı. L.K. Advani “Bu kararın karşılığını oy olarak
göreceğimize eminim,” dedi. Advani 1990’da Rath Yatra’sına (Ateş Arabasına) binip Babri
Mescidi’nin yıkılmasını talep ederek ülkeyi bir uçtan bir uca dolaştı, arkasında ayaklanmalar ve
kan bıraktı. 1991’de parti Parlamento’da yüz yirmi iki koltuk kazandı (1984’te iki koltuk
kazanmıştı). Advani’nin kurguladığı isteri 1992’de bir linç kalabalığının camiyi yıkmasıyla doruk
noktasına ulaştı. 1998’e gelindiğinde BJP merkezde iktidardaydı. BJP’nin iktidara geldikten sonra
ilk iş olarak bir dizi nükleer test yaptı. Bütün ülkede faşistler ve şirketler, zenginler ve yoksullar
hep birlikte Hindistan’ın Hindu Bombasını kutladı. Hindutva küçük parti politikalarının üstüne
çıkmıştı.
2002’de Narendra Mori hükümeti Gujarat soykırımını planladı ve uyguladı. Soykırımdan
bir kaç ay sonra yapılan seçimlerde ezici bir çoğunlukla yeniden iktidara getirildi. Katliamlara
9
katılmış olanlara cezadan tam muafiyet sağladı. Nadir hallerde verilen cezalarda da, sanık
kürsüsüne tabii ki planlayıcılar değil altlardaki sıra neferleri çıktı.
Gelişigüzel öldürme fiilerinde cezai muafiyet vazgeçilmez bir ön koşuldur. Hindistan
kitle katliamları yapanlara cezai muafiyet tanıma konusunda muhteşem bir geleneğe sahiptir.
Bunun ayrıntılarını anlatarak ciltler doldurabilirim.
Demokrasilerde bir soykırım sonrasında cezai muafiyet sağlamak için “doğru kanallardan
gitmeniz” gerekir. Prosedür her şeydir. Katliamlarla ilgili çeşitli davalarda Gujarat Eyalet
Hükümetinin savcı olarak atadığı hukukçular aslında daha önce sanık avukatı olarak görev
yapmıştı. Bunların bazıları RSS veya VHP üyesiydi ve sözüm ona temsil etmekte oldukları
kişilere karşı açık düşmanlık gösteriyorlardı. Hayatta kalan tanıklar polise gidip ifade vermek
istediklerinde polisin ifadelerini yanlış kayda geçirdiğini ya da faillerin isimlerini zapta geçirmeyi
reddettiğini gördüler. Hayatta kalan tanıkların ailelerinin üyelerinin öldürüldüğünü (ve cesetleri
bulunamasın diye canlı canlı yakıldığını) gördüğü bir çok vakada polis cinayet işlendiğine dair
tutanak tutmayı reddediyordu.
Rajkot seçimlerinde Modi’ye karşı kampanya yürütme hatasını yapan Kongre Partisi
üyesi politikacı ve şair İhsan Jefri Ahmedabad’daki Gulberg Sitesinde alenen gırtlaklandı. (Başını
yine Kongre Partisi’nden birinin çektiği bir güruh tarafından.) Bu vahşete katılan birinin
kelimeleriyle: “Beş kişi onu tuttu, sonra biri kılıçla vurdu... elini kesip kopardı, sonra
bacaklarını... sonra her şeyini... parça parça ettikten sonra, yığdıkları odunların üstüne koyup
ateşe verdiler. Diri diri yaktılar.”
Ahmedabad Polis Müdürü P.C. Pandey güruh Jaffri’yi linç edip yetmiş kişi öldürür ve 12
kadına topluca tecavüz edip diri diri yakarken mahalleyi ziyaret etme nezaketini gösterdi. Modi
yeniden seçildikten sonra Polis Müdürü terfi ettirilerek Gujarat Emniyet Müdürü yapıldı. Cinayet
aygıtının tamamı yerli yerinde durmaya devam ediyor.
Delhi’deki Yüksek Mahkeme tehditkâr bir takım gürültüler çıkarttı ama sonunda
meseleyi buzdolabına kaldırdı. Kongre Partisi ve Komünist Parti çok miktarda gürültü çıkarttılar
fakat hiç bir şey yapmadılar.
Tehelka dergisinin yaptığı ve kısa bir süre önce ulusal bir haber kanalının ana haber
bülteninde yayınlanan suçüstü operasyonunda Babu Bajrangi’nin yanı sıra, katil ardına katil
soykırımın nasıl planlanıp uygulandığını, Modi’nin ve ileri gelen politikacıların ve üst düzey
polis yetkililerinin nasıl bizzat işin içinde olduğunu anlattı. Verdikleri bilgilerin hiç biri yeni
değildi fakat kasaplar orada, ulusal haber bülteninde durmuş işledikleri suçları sadece itiraf
etmekle kalmıyor, böbürleniyorlardı. Halkın bu suçüstüne verdiği ağırlıklı tepki öfke değil
haberin zamanlamasıyla ilgili kuşku oldu. Çoğu bu ifşaatın Modi’nin seçimleri tekrar
kazanmasına yardım edeceği kanısındaydı. Bazıları, oldukça mesnetsiz bir şekilde, suçüstünü
10
onun ayarladığına bile inanıyordu. Gerçekten de Modi seçimleri kazandı. Ve bu sefer
Birlik/İttihat ve İlerleme/Terakki listesinden kazandı. Adam kendi başına bir komite. BJP
mitinglerinde kendisine hayran binlerce taraftar artık plastik Modi maskları takıp ölüm sloganları
atıyor. Faşist demokrat fiziksel mutasyon geçirerek milyonlarca küçük faşiste dönüştü. Bunlar
demokrasinin nimetleri. Nazi Almanyası’nda kim Hitler maskı takmaya cüret edebilirdi?
‘Gujarat şablonunu’ yeniden hayata geçirme hazırlıkları, BJP’nin iktidarda olduğu
Orissa, Chhattisgarh, Jharkhand, Rajasthan, Madhya Pradesh ve Karnataka eyaletlerinde farklı
farklı aşamalarda.
Ermeni soykırımı üzerinde çalışan akademisyen Peter Balkian, soykırım yapmak için,
der, bir alt grubu uzun süre marjinalleştirmeniz gerekir. Hindistan’da bu kriterin gereği pek güzel
yerine getirildi. Hindistan Müslümanları sistematik bir şekilde marjinalleştirildiler ve yıllardır,
yüzyıllardır Hindu kast toplumu ve kutsal kitapları tarafından sadece marjinalleştirilmiş olmakla
kalmayıp insan kertesi dışına itilmiş olan Adivasi ve Dalit halklarına katıldılar. (Bir zamanlar bu
halklar Hindu kastının yapmadığı işlerde çalıştırılmak için insandan sayılmıyorlardı. Şimdi
teknolojiyle bu emek bile gereksiz hale geliyor.) RSS aynı zamanda daha büyük projesinin
parçası olarak Dalitleri Müslümanlara ve Adivasileri Dalitlere karşı kullanıyor.
‘Halk’ İttihat/Birlik projesiyle ve projenin nefret öğretisiyle meşgul olurken Hindistan’ın
Terakki/İlerleme projesi hızla ilerlemekteydi. Yeni özelleştirme ve liberalizasyon rejimi
sonucunda ülkenin doğal kaynakları ve kamu altyapısı özel şirketlere satıldı. Bu, hayal
edilemeyecek kadar zengin bir üst sınıf ve doğal olarak bu yeni dağılım ve konumlanmanın
militan savunucuları haline gelmiş büyüyen bir orta sınıf yarattı.
Terakki/İlerleme projesi, İttihat projesinin sofistike aygıtından daha az dehşetengiz
olmayan kendine özgü cezai muafiyet, hile ve dalavere geleneklerine sahip. Bu geleneğin
merkezinde Hindistan’ın en güçlü kurumu olan Yüksek Mahkeme yer alıyor. Barajların
yapılmasına, nehirlerin birbirine bağlanmasına, kuralsız madenciliğe, ormanların ve su
sistemlerinin yok edilmesine izin veren karar ardına karar çıkartan bu mahkeme hızla Şirketler
İktidarının payandası haline geliyor. Bunların tamamı ekokırım(ekosit) olarak tarif edilebilir —
belki de soykırıma giriş. (Ve bu mahkemeyi eleştirmek hapis cezası gerektiren bir suçtur.)
İronik bir şekilde, serbest pazar çağı Hindistan’da şimdiye kadar verilmiş en başarılı
ayrılıkçı mücadelenin ortaya çıkmasına yol açtı. Orta ve üst sınıflar ayrılıp kendilerine ait bir
ülkeye, yukarıda stratosferde dünyanın diğer seçkinleriyle kaynaştıkları bir yere gittiler. Bu
Gökler Ülkesi Krallığı kendi içinde bir bütün oluşturan, Hindistan’ın kalan kısmından hava
geçirmez bir şekilde ayrılmış bir evren. Kendine özgü gazeteleri, filmleri, televizyon programları,
karakterleri ahlakî değerleri simgeleyen dramları, ulaşım sistemleri, alışveriş merkezleri ve
aydınları var. Ve burada herşeyin eğlenceden ibaret olduğunu düşünmeye başladıysanız
11
yanılıyorsunuz. Buranın kendine özgü trajedileri, kendi çevre sorunları (otopark sorunu,
kentlerdeki hava kirliliği sorunu), kendi sınıf mücadeleleri var. Örneğin Eşitlikten Yana Gençlik
adlı bir örgüt Rezervasyonlar meselesine el atmış durumda, çünkü Hindistan’ın ezilip toz haline
gelmiş Alt Kastlarının Üst Kastlara karşı ayrımcılık yaptığını düşünüyorlar. Buranın kendi Halk
Hareketleri ve mumlu yürüyüşleri var (bir barda vurulan model Jessica için Adalet) hatta kendi
Halk Tipi Arabası bile var (Tata Grubunun kısa süre önce piyasaya sürdüğü Wagon for the
Volks). TV reklamları şekline bürünmüş kendisine özgü rüyaları bile var: (Yüzleri Fair & Lovely
Erkek Yüz Kremi kaplı) Hintli CEOlar uluslararası şirketleri ve bu arada hayali Doğu Hint
Kumpanyasını satın alır. Yaltaklanıp duran (yatağa atılmak için —fethin nihai ödülü— içleri
gidiyormuş gibi görünen) beyaz kadınlar ve yeni krallara yer açmaya hazır, alkış tutan beyaz
erkekler tarafından yeni ofislerine alınırlar. Bu arada stadyumdaki (cepleri kredi kartı dolu)
kalabalık “Hindistan! Hindistan!” diye kükreyerek ayağa fırlar.
Fakat bir sorun var ve bu sorun Lebensraum. Bir Krallığın Lebensraum’u olması gerekir.
Gökler Ülkesi Krallığı lebensraum’u nerede bulacak? Gökler Ülkesi Yurttaşları gözlerini Eski
Ulustan yana çeviriyorlar. Orissa’nın boksit dağları, Jharkhand ve Chattisgarh’daki demir
yatakları üzerinde oturan yerli Adivasi halkını görüyorlar. Aslında bir kimyasal merkez olması
gereken birinci sınıf arazi üzerinde oturan Nandigram halkını (Müslümanları, Dalitleri)
görüyorlar. Binlerce dönüm tarım arazisini görüyor ve buralar aslında sanayilerimiz için Özel
Ekonomik Bölgeler olmalı diye düşünüyorlar. Zengin Singur topraklarını görüyor ve bunların
aslında Halk Tipi Arabanın üretileceği otomobil fabrikasına dönüştürülmesi gerektiğini biliyorlar.
Şöyle düşünüyorlar: Bu bizim boksitimiz, demir yatağımız, bizim uranyumumuz. Bu insanların
bizim toprağımızda ne işi var? Bizim suyumuzun onların nehirlerinde ne işi var? Bizim
kerestemizin onların ağaçlarında ne işi var?
Hindistan ormanlarının, maden kaynaklarının ve Adivasi halkının yurdunun haritasına
bakarsanız hepsinin üst üste geldiğini görürsünüz. Yani aslında, gerçekten zengin olanlar bizim
yoksul dediklerimiz. Fakat Gökler Ülkesi Yurttaşları toprağa baktıklarında, değerli kaynaklar
üzerine oturmuş fuzuli insanlar görüyorlar. Nazilerin bunlara verdiği bir isim vardı - uberzahligen
Essern, fuzuli yiyenler.
Eğer bir Gökler Ülkesi yurttaşıysan ve imanın tamsa, Tanrının adını bolca an. “Gelişme,
Gelişme, Gelişme” de. Sana, “lüzumsuz” ormanları yok eden, fuzuli yiyicileri uzaklaştıran
(überzahligen Essern) ve doğal kaynakları, mineralleri, suyu ve toprağı sana sunan bir Gelişme
Projeleri Salgını peydahlayacaktır. Sana barajlar, madenler, kimyevi atık merkezleri, nükleer
santraller ve ırmakları birbirine bağlayan kanallar verecektir. Ve eğer yeterince iri ve zengin bir
Gökler Ülkesi yurttaşıysan ve hatta mümkünse bir holdingsen, Tanrı toprağı yoksul köylülerden
12
alıp sana verecektir. Uygun kanunlarla kendine bir Serbest Ticaret Bölgesi kurabilirsin.
Diplomatik bağımsızlığın olur, dikenli tellerle ve hatta gerekirse ordu tarafından korunursun.
İstediğin kadar su kullanır, zehirli atıklarını ırmaklara yada komşu tarlalara akıtırsın. Sana sorun
çıkartmayacak işçilerin olur. Kanunları öyle bir değiştiririz ki, kimse ücret artışından, emekçi
haklarından ve saireden bahsedemez. İşler tıkırında gider. Barajların suyunu alabilirsiniz. (Tanrı
suyu sana akıtacaktır) ve hatta istediğin kadar elektrik kullanırsın (bu meseleyi de halledecektir).
Hatta yeraltından istediğin kadar su çekip, küçük vahanın cevresinde bir çöl bile yaratabilirsin.
Yok eğer bir de kendi barajın olsun istersen, onu da halleder. Bir tek artık dünyanın çok rekabetçi
olduğunu anımsamalısın. Şimdiye kadar ancak birkaç yüz Serbest Ticaret Bölgesi kurulabildi.
Gerçekten çok zengin olanlar bunu başarabilir. Bir tek onların ucuz toprak ve vergi muafiyeti
hakkı vardır.
Amerikanlı Yerlilerle Avrupalı sömürgeciler arasındaki mücadeleyi gayet yakından takip
eden Friedrich Ratzel Lebensraum/Yaşamalanı için mücadelenin bir imha mücadelesi olduğunu
söylemişti. İmha, mutlaka coplama, vurma, yakma, süngüleme, gazla boğma, bombalama ya da
öldürme yoluyla insanların fiziksel olarak imha edilmesi anlamına gelmez. (Tabi bazen bu
anlama gelebilir. Özellikle de direnmeye kalkışırlarsa. Çünkü o zaman Terörist olurlar.) Tarihsel
olarak insanları soykırıma uğratmanın en etkili yolu, onları evlerinden etmek, topluca sürüp gıda
ve suya ulaşmalarını engellemektir. Bu koşullarda açık bir şiddet olmadan, çok daha fazlası ölür.
“Naziler, Yahudilerin ceketlerine birer yıldız takıp, “rezervlere” tıktı,” diye yazıyor Sven
Lindqvist. “Tıpkı Kızılderililerin, Herero, Bushmen, Amandabele halklarının ve yıldızların diğer
tüm çocuklarının tıkıldığı gibi. Rezervlere gıda kaynakları kesilince kendiliklerinden öldüler.”
Tarihçi Mike Davis, 1876 – 1892 arasındaki büyük kıtlıkta, Britanya Hindistan’dan gıda
ve hammadde ihraç ederken 12-29 milyon Hintlinin açlıktan öldüğünü yazar. Amartya Sen, bir
demokraside Kıtlık olma ihtimali yoktur, diyor. Onun için Çin’deki Büyük Kıtlık yerine,
Hindistan’da Büyük Yetersiz Beslenmemiz var. (Hindistan, dünyanın yetersiz beslenen
çocuklarının üçte birinden fazlasına —57 milyonuna ev sahipliği yapmakta.)
Çini bir yana bırakacak olursak, Hindistan şu andan dünyada yerinden olmuş insan sayısı
en yüksek ülkedir. Sadece barajlar otuz milyondan fazla insanı yerinden etmiştir. Bu yerinden
etme, mahkeme kararları, polisin silahı, hükümet denetimindeki milisler ya da şirket kabadayıları
aracılığıyla yürürlüğe koyuluyor. (Nandigram’da Hindistan Komünist Partisi (Marksist)’nin bile
kendi silahlı milisleri vardı.) Yerlerinden edilenler, sürüler halinde kamplara, harap binalara ve
yeniden yerleşim kolonilerine tıkılıyorlar ve hayatlarını kazanma araçlarından yoksun kaldıkları
için buralarda yoksulluk girdabına sürükleniyorlar.
Demir filizi açısından zengin olduğu için holdinglerin hedefi haline gelen Chhattisgarh
Eyaletinde başka bir teknik uygulanıyor. Maocu isyancılarla mücadele adına, yüzlerce köy zorla
13
boşaltıldı ve neredeyse 40,000 insan polis kamplarına taşındı. Hükümet bunların bir bölümünü
silahlandırıp, Salva Judum denilen “Halk Milisi”ni oluşturdu. Bir tarafta en yoksullarla en
yoksullar arasında iç savaşı andıran bir savaş sürerken, Tata ve Essar Holdingleri sessiz sessiz
Chhattisgarh’ta demir filizi çıkarma hakkı için pazarlık ediyor. Bunlar arasında bir bağlantı
kurabiliyor muyuz? Hiç öyle şey olur mu. Salva Judum’un kurulduğu, Tata Holdingi ile Devlet
arasında Anlaşma imzalandıktan bir gün sonra açıklanmış olsa da böyle bir şey tasavvur
edilemez.
Bu olayların bu yönüne şu anda piyasada olan Yeni Hindistan versiyonunda yer
verilmemiş olmasında şaşılacak bir şey yok. Çünkü satışa sunulan bir başka inkâr biçimi —
Robert Jay Lifton’un “Sahte Evren” dediği şeyin yaratılması. Bu sahte evrende, sisteme ilişkin
dehşetler kusurlu bireylere atfedilen arızi yanlışlar haline getiriliyor ve gerçek dünyanın yerine
daha “dengeli” daha mutlu bir dünya sunuluyor. Denge sahte: Genellikle ‘Birlik’ ve ‘İlerleme’
birbiriyle kapıştırılıyor; ‘Birlik’ projesine yönelik liberal-seküler eleştiri ‘İlerleme’ projesinin
yaptığı yağmayı meşrulaştırmak için kullanılıyor. Bu “sahte evren”i imal etmeye en yatkın
olanlar, gıda zincirinin en tepesindekiler, statükoyu değiştirmeyi istemek için hiç bir nedeni
olmayanlar. Onların işi sınırda devriye gezmek, öfkeyi dağıtmak, hiddeti gayrımeşru hale
getirmek ve ateş kes anlaşması yapmak.
Shahrukh Khan’ın Narendra Modi hakkında sorulan bir soruya verdiği cevaba bakın:
“Kişisel olarak tanımam... Bir fikrim de yok…” diyor. “Şahsen bana karşı hiç bir kırıcı
davranışları olmadı.” Liberal tarihçi ve şirketlerden fon alan Yeni Hindistan Vakfı’nın kurucusu
Ramachandra Guha, kitabında ve çok reklamı yapılan söyleşilerde bize Gujarat hükümetinin
aslında faşist olmadığını ve soykırımın seçimlerden sonra düzelen bir anomali (!) olduğunu
anlatıyor.
‘Seküler’ ulusal basının Gujarat soykırımına duydukları tepkiyi atlatan editör ve
yorumcuları, artık Modi’nin idari becerilerini değerlendirmekle meşgul, çoğu da bu becerilerden
etkilenmiş durumda. Hindustan Times başyazarı, “Modi kitle katliamı yapmış biri olabilir fakat o
bizim katliamcımız,” diyor ve söze devam ederek aynı zamanda “iyi” bir Başbakan olan bir
katliamcı konusunda ne yapılması gerektiğine ilişkin ikilemlerini anlatıyor.
Hindistan’ın bu ‘sahte’ versiyonunda, kültür alanında, yeni Bollywood sinemasında,
Hint-İngiliz edebiyatındaki patlamada, yoksullar çoğunlukla yok, o kadar. Önceden silinmiş
durumdalar. (Yoksullar sadece Mikro-kredilerden, kalkınma Projelerinden ve STKların dağıttığı
yardımlardan yararlanan gülümseyen insanlar olarak boy gösteriyor.)
Geçen yaz tesadüfen, saçları fönlü, dupduru ciltli dört güzel genç kızın keyif çatıp yavru
köpeklerini birbirine gösterdiği serin bir odaya girdim. Biri bana dönüp dedi ki, “Ailemle tatile
14
çıkmıştım barajlar ve başka bir sürü şey hakkında yazdığınız eski bir makaleye rastladım. Erkek
kardeşime Dalitlerle Adivasilerin ne kötü durumda olduğundan, yerlerini yurtlarını terk etmek vb.
zorunda bırakıldığından haberi olup olmadığını sordum….Yani evlerinden öylece
atılıverdiklerinden. Kardeşim öyle rezil ki, Hindistan’ı geri bıraktıranların onlar olduğunu
söyledi. Onları imha etmek gerek dedi. Düşünebiliyor musunuz?”
Sorun şu ki, düşünebiliyordum. Düşünebiliyorum.
Yavru köpekler tatlıydı. Acaba köpeklerin aklına birbirlerini imha etmek gelir mi hiç,
diye düşündüm. Herhalde bunu yapacak kadar ilerici değillerdir.
Aynı akşam televizyonda “Hindistan Harekete Hazır” başlıklı bir kampanya açan Times
of India gazetesinin reklamına çıkan Amitabh Bachhan’ı izledim. Sunucu kampanyanın insanları
Geçmişin Engelleyici Hayaletlerini geride bırakmaya teşvik etmeyi amaçladığını söyledi.
Tercihlerini kötümserlikten değil iyimserlikten yana kullanmaya teşvik etmeyi.
Bu ülkede iki Hindistan var, dedi Amitabh Bachhan ünlü bariton sesiyle.
“Bir Hindistan tasmanın kayışına asılıyor,ileriye atılmak ve dünyanın son
zamanlarda bize yağdırmakta olduğu bütün sıfatlara lâyık olmak
hevesiyle. Öteki Hindistan kayışın kendisi.
Bir Hindistan “Bana bir fırsat verin kendimi kanıtlayayım,” diyor.
Öteki Hindistan “Önce kendini kanıtla, belki o zaman sana fırsat verilir”
diyor.
Bir Hindistan yüreklerimizin iyimserliğinde yaşıyor; Öteki Hindistan
kafalarımızın kuşkuculuğunda dolanıyor.
Bir Hindistan istiyor, Öteki Hindistan umuyor... Bir Hindistan önderlik
ediyor, Öteki Hindistan izliyor.
Saf değiştirenler artıyor.
Her geçen gün Öteki Hindistan’dan daha fazla insan bu tarafa geçiyor...
Ve sessizce, dünya başka arafa bakarken dipdiri, dinamik yeni Hindistan
ortaya çıkıyor.
Ve son olarak:
“Fakat şimdi özgür bir ulus olarak 60. yılımızda, zamanın büyük
uçurumunun eşiğine geldik...
Ve bir Hindistan, kafanın arkasındaki küçük cılız ses uçurumdan aşağı
bakıp duraksıyor. Öteki Hindistan yukarıya, gökyüzüne bakıp, uçma
zamanı diyor.”
15
İşte sahte evren çırılçıplak karşımızda. Bize zenginlerin seçeneği olmadığını (Seçenek
Yok) ama yoksulların seçeneği olduğunu söylüyor. Yoksullar zengin olmayı seçebilir. Bunu
seçmiyorlarsa, kötümserliği iyimserliğe, duraksamayı güvene, yokluğu umuda
yeğlediklerindendir. Başka bir deyişle onlar yoksul olmayı seçiyor. Bu onların suçu. Onlar zayıf.
(Ve lebensraum arayanların zayıflar hakkındaki fikrini biliyoruz.) Onlar ‘Geçmişin Engelleyici
Hayaletleri’dir. Onlar zaten hayalettir!
“Süregiden sahte bir evrende”, der Robert Jay Lifton, “soykırım kolay, neredeyse doğal
bir hal alır.”
Yoksulların, yoksul görülenlerin tek seçeneği var: Direnmek ya da boyun eğmek.
Bachhan haklı: Dünya başka yere bakarken onlar sessizce saf değiştiriyor. Ama onun düşündüğü
yere değil, başka bir uçurumu aşıp başka bir safa geçiyor. Silahlı mücadele safına. Oradan dönüp
Kalkınma Çarlarına bakıyor, onların hüzünlü sloganını taklit ediyorlar: “Başka Seçenek Yok.”
Gandhi’nin izinden giden büyük halk hareketlerinin mahkemeler, davalar, açlık grevleri
ve karşı açlık grevleri bataklığında batmamak için bocalayarak kırılıp aşağılanmasını izlediler.
Sayıları milyonları bulan Geçmişin bu Engelleyici Hayaletleri belki de Gandhi’nin Amerikaların
Kızılderililerine, Afrika’nın kölelerine, Tasmanyalılara, Herero halkına, Hottentotlara, Ermenilere
ve Almanya’nın Musevilerine ne tavsiye edeceğini merak ediyorlardır. Belki zaten açlıktan
kırılırken nasıl açlık grevi yapabileceklerini merak ediyorlardır. Harcayacak paraları yokken
yabancı malları nasıl boykot edeceklerini. Gelirleri yokken vergi ödemeyi nasıl reddeceklerini.
Silahlanan insanlar bunu bu kararın sonuçlarının ne olacağını bilerek yapıyorlar. Bu işte
yalnız olduklarının farkındalar. Yeni yasaların yoksulları suçlu ilan ettiğini ve direnişle terörizmi
aynı bütünün parçaları saydığını biliyorlar. Artık vicdanlara seslenmenin, liberal ahlakın ve
basında olumlu bir şekilde yer almanın kendilerine yardımı olmayacağını biliyorlar. Kurşunlar
uçuşmaya başladığında uluslararası yürüyüşlerin, küresel muhalefetin ve ünlü yazarların artık
yanı başlarından olmayağını biliyorlar.
Yüz binlerce insan Hindistan demokrasisinin kurumlarına güvenlerini kaybetti. Ülkenin
geniş alanları hükümetlerin denetimleri dışına çıktı. (Son hesaplara göre % 25’i.). Savaş ölüm
kokuyor, sevimli hiç bir yanı yok. Engelleyici Hayaletler ordusunun komutanı Başkan Mao’nun
hayaleti olunca nasıl sevimli olabilir ki? (Burada bir umut ışığı sıra neferlerinin çoğunun onun
kim olduğunu, neler yaptığını bilmemesi. Yine Soykırım İnkârı mı? Belki.) Bunlar Daha İyi Bir
Dünya için savaşan İdealistler mi? Ama... yok edilmekten iyidir her şey.
Başbakan, Maocu direnişin “Tek ve en büyük İç Güvenlik Tehdidi” olduğunu ilan etti.
Orduyu devreye sokma çağrıları bile oldu. Medya hiç soluk almadan lanetleme heyecanıyla dolu.
16
İşte tipik bir gazete haberi. Hiç sıradışı değil. Başlık, “Naksalları Ezin”.
“Bu hükümet nihayet Naksalizmle başa çıkma konusunda biraz mantıklı davranmaya
başladı. Bir aydan az bir süre önce Başbakan Manmohan Singh eyalet hükümetlerinin bu
“mikrobun” kökünü kazımak için kararlı bir güç kullanarak Naksal altyapısını
“boğmasını” ve faaliyetlerini “felce uğratmasını” istedi. Bu çağrı Naksalizmin kalkınma
için boşa yapılan harcamalarla değil yasaların uygulanması yoluyla yok edilmesi
gerektiğinin anlaşıldığına işaret ediyordu”.
“Boğmak”. “Felce uğratmak”. “Mikrop”. “İstila etmek”. “Kökünü kazımak”. “Ezmek”.
Evet. Havada imha fikri var. Ve insanlar imha edilmeyle karşı karşıya kalınca savaşma hakkına
sahip olduklarına inanıyorlar. Gereken her türlü aracı kullanarak.
Belki de çekirgeleri dinliyorlardır.
Arundhati Roy
SON
Çeviren: Ayşe Berktay
17