BALTAYI BİLEMEK

Yorumlar

Transkript

BALTAYI BİLEMEK
BALTAYI BİLEMEK
"Çalışacağım ve kendimi hazırlayacağım. Ve bir gün şans kapımı çalacak." Abraham LINCOLN
Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye
başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği
için kendine vakit ayırmıyormuş. Akşamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi
bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş.
Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar.
Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş. Birinci adam öfkelenmiş:
"Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken işe başladım, senden daha geç bitirdim.
Ama sen daha fazla ağaç kestin. Bu işin sırrı ne?" İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş :
"Ortada bir sır yok. Sen durmaksızın çalışırken ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin
baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir."
Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp, yaşamımızı objektif bir bakışla
gözden geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için çaba göstermektir. Bu zihnimizin,
ruhumuzun karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur.
Delfi'deki ünlü tapınakta Sokrates'in şu sözü yer alır: "İnsan Kendini Tanı" Kendini tanımak, şu anda
olduğumuz noktayla olmak istediğimiz nokta arasındaki yoldur. Kendini tanımak, kendimizi nasıl
gördüğümüz ile başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında açı olmaması anlamına gelir. Bireysel ve iş
yaşamımızda başarılı, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamızı bilemek için kendimize zaman
ayırmalıyız...
EŞEK
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş.
Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş iste. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla
kapatılmıştı, belki üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, üzerindeki toprakta
biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm diye eşeği yuttu kuyu. Hayvancık
saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kütü.
Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor.
Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri
yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki
kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek ve hayvanı kuyuya gömmek
Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen
toprakları, her seferinde silkinerek dibe doktu. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an
biraz Daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık kalakaldı. Kıssadan
hisse; Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır.(Ne bazeni, çoğu zaman.) Üstümüzü toz toprakla
örtmeye çalışanlar çok olur. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp
silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adim atmaktır. Kör kuyuda olsak bile!
TEK KOLLU ŞAMPİYON
Çoğu insan eksik düşündüğü yönlerini göstermek istemez. Eksikliklerini herkesten saklamanın daha
büyük bir eksiklik olduğunu anlamaz. Aşağıdaki hikâyeyi okuduğunuzda bir eksikliğin üstünlüğe nasıl
dönüştüğünü göreceksiniz.
9 yaşındaki bir Japon çocuğun en büyük hayali günün birinde çok iyi bir judocu olmaktır. Fakat talihsiz
bir trafik kazası sonucu sol kolunu tamamıyla kaybeder. Hem çocuk hem de ailesi yıkılır. Ailesi sırf
çocuk oyalansın diye, Japonların en unlu hocalarından birini tutarlar.
Hoca kolları sıvar, çocuğa tek kolla yapabileceği yegâne fırlatma hareketini öğretir. Gece gündüz
çocukla beraber bu hareketi çalışırlar. Bir müddet sonra çocuk hareketi gayet iyi ve hızlı bir şekilde
yapmaya baslar, fakat hocası çocuğa her gün saatler boyu ayni hareketi adeta ezberletir. Çocuk bu
hareketten sıkılır ve yeni hareketler öğrenmek istedikçe hocası bu hareketi dünyada en hızlı sen
yapana dek çalışmasını ve başka hareket öğretmeyeceğini söyler. Bir müddet sonra çocuk bu hareketi
yıldırım hızıyla yapmaya alışır. Bunun üzerine hoca çocuğa artık bir turnuvaya katılma zamanının
geldiğini söyler. Olacak şey değildir. Tek kollu bir judocu tek hareketle turnuvaya katılacak. Çocuk
itiraz ettikçe hocası "Evlat; sen öğrendiğin hareketi yap, gerisini merak etme" diye öğütte bulunur.
1. tur 2. tur derken çocuk turlar? Gayet rahat geçer. En nihayet finale gelir. Tek hareket bilgisi ile finale
kadar gelen çocuğun finaldeki rakibi bölgenin en iyi judocusudur. Çocuk dev cüsseli rakibini görünce
korkar. Hocası yine sakindir, "evlat sen bu harekette dünyada teksin, kendi oyununu yap yeter" der.
Çocuk rakibine kendi hareketini simsek hızıyla uygular, rakip kalktıkça ayni hareketi yineler. İnanılır
gibi değildir, çocuk tek kolla tek hareket sayesinde şampiyon olmuştur.
Çocuk dayanamaz ve hocasına sorar "hocam inanamıyorum, ben nasıl şampiyon oldum?" der. Hocası
yine sakin ifade ile söyle cevaplar, "Bu zaferin iki sırrı var oğlum. Birincisi judonun en güç
hareketlerinden birini çok iyi yapabilmendir. İkincisi bu harekete karşı tek bir savunma vardır. O da
hareketi yapanın sol kolunu tutmak!
HAYAL HIRSIZI
Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at
terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının isi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere
uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon
yazmasını istedi hocası. Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini
anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200
dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye,
200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi. Ertesi gün
hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kâğıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk."Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi
olmayan bir hayal" dedi, hocası. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At
çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkânsız" ve ekledi: "Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten
sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm." çocuk evine döndü ve uzun düşündü. Babasına
danıştı. "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatin için oldukça
önemli bir secim!" çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri
götürdü hocasına "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi. "Ben de hayallerimi."
O, orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asili. Öykünün en can alici yani su:
Ayni öğretmen, gecen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski
öğrencisine "Bak" dedi, "Sana simdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O
yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah" tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar
inatçıydın."
MUTLU KALIN,
ESEN KALIN,
SEVGIYLE KALIN.
BU ADAMI KİMSE DURDURAMAZ
Glenn Cunningham beş yaşında bacakları feci şekilde yandıktan sonra sakat kalmış ve yaşamının
geri kalanını tekerlekli sandalyeye mahkûm geçirir düşüncesiyle doktorlar tarafından kendi haline
bırakılmıştı. ‘Bir daha yürümesi mümkün değil. Hiç şansı yok’ demişlerdi.
Doktorlar bacaklarını incelemişler, ama Glenn’nin kalbini dikkate almamışlardı. O doktora kulak
asmadı ve yürümeye çalıştı. Yatakta yata yata zayıf kalan kıpkırmızı bacakları yara içindeydi.
Glenn,’Gelecek hafta, yataktan kalkacağım ve yürüyeceğim’ dedi. Bunu başardı.
Annesi perdeyi açtığında Glen’in bahçedeki eski tırmığa nasıl ulaştığını camdan izlediğini
anlatıyordu. Her birini bir elinde tutarak çarpılmış bacaklarına hareket kazandırmıştı. Her bir adımda
acıyı yaşayarak, yavaş yavaş yürümeye başladı. Önce hızlı hızlı yürümeye başladı, pek zaman
geçmeden de koşmaya. Koşmaya başladıktan sonra daha kararlı biri olup çıkmıştı.
‘Hep yürüyeceğime inandım ve başardım. Şimdi de herkesten daha hızlı koşacağıma inanıyorum.’
Bunu da başardı.
1934 yılında 4.06’yla dünya rekorunu kırarak maratonda da kendini ispat etmişti. Madison Sguare
Garden’da yüzyılın en başarılı atleti olarak onurlandırılmıştı.
Jeff Yalden
KAZANAN VE KAYBEDEN
Kazanan her zaman çözümün bir parçasıdır,
Kaybeden her zaman problemin bir parçasıdır.
Kazananın her zaman bir programı vardır,
Kaybedenin her zaman bir özrü vardır.
Kazanan "Bu isi senin için yaparım" der,
Kaybeden "Benim isim değil ki" der.
Kazanan her sorunda bir çözüm görür,
Kaybeden her çözümde bir sorun görür.
Kazanan "Uzak ama yolu biliyorum" der,
Kaybeden "Yakın ama yolu bilmiyorum" der.
Kazanan çakılların yanındaki çimeni görür,
Kaybeden çimenin yanındaki çakılları görür.
Kazanan "Zor olabilir ama mümkün" der,
Kaybeden "Mümkün ama çok zor" der.
Kazanan konuşmak yerine yapar,
Kaybeden yapmak yerine konuşur.
Kazanan ağlamak yerine çalışır,
Kaybeden çalışmak yerine ağlar.
Kazanan beynini çalıştırır,
Kaybeden çenesini .....
YETENEK YETMEZ BİR ŞEY DAHA...!
Mutlu insan, karşısına çıkan engelli yolda bile manzaranın güzelliğinin hazzını yaşayabilen
insandır.
Beklenilenden fazlasını vermek, başarının kurallarından biridir.
Bir ajansa çaycı olarak giren ilkokul mezunu Ömer, kapak düzeni yapan Selma’nın bilgisayarda
yeni motifler yaratmasını hayranlıkla izliyordu. Selma akşam saat tam altıda mesaisini bitirip evine
gidiyor, Ömer ise bilgisayarının başına geçiyor, gün boyu göz ucuyla izleyerek öğrendiği bilgilerle
bilgisayarı keşfetmeye çalışıyordu. Gece yarılarına kadar bilgisayarın başından ayrılmıyordu. Güvenilir
bir eleman olduğu için patronu onun bilgisayar sevdasına engel olmuyordu.
Ömer iki sene boyunca kendini geliştirdi. Patronu, hala Ömer’in yapacak işi olmadığı için
bilgisayarla oyalandığını sanıyordu.
Bir gün iki kitap kapağının ertesi sabaha kadar bitmesi gerekiyordu. Selma, mesaisinin saat altıda
bittiğini söyleyerek bir dakika daha fazla kalmayacağını söyledi. Aksi ve yeteneğine çok güvenen bir
kadındı. Patron burnundan soluyordu. Sessizce olan biteni izleyen Ömer bilgisayarın başına geçti ve
patronun şaşkın bakışları altında iki harikulade kapak yarattı. Son iki kapak eskilerden kat kat güzel
olduğu için patron çok memnundu.
Ömer, bugün grafikçi. Selma ise “cahil” bir çaycıyı ona tercih eden patronu suçluyor. Haddini
bilmediği için Ömer’i suçluyor. Değerinin bilinmediğini söylüyor. Patronun onu sömürdüğünü söylüyor,
söylüyor… Suçluyor… Söylüyor… Suçluyor.
Selma bugünlerde iş arıyor. Ona iş vermek isteyeniniz var mı? Hem de okullu olduğu için
kendisinin layık olduğunu düşündüğü bir maaşla?
Ömer, bugünlerde TV’de gördüğü reklamlara daha iyi metinler yazmaya çalışıyor. Bunu oyun
olarak yapıyor ve etkili reklam sloganları yaratıyor. Daima deneyimli metin yazarı arayan reklam
firmaları, ilkokul mezunu Ömer’i ne zaman keşfedecek?
Ömer kendisini geliştirmek, öğrenmek ve eğlenmek için düzenli çaba gösterdi. Patronun gözüne
girmek, hatta grafiker olmak onun bilinçli amacı değildi. Sadece yaratıcılığını kullanmaktan zevk
alıyordu Ömer.
İşinizde ve özel hayatınızda bir çaycı gibi hep aynı şeyi mi tekrarlıyorsunuz? Yoksa yaratıcılığınızı
mı ifade ediyorsunuz? “Kullan beni” diyerek sabırla bekleyen öyle çok yeteneğiniz var ki.
Sevgiyle hoşça olun.
SEYAHATTEKİ MUTLULUK
İki kardeş evlerinin arkasına büyük bir delik kazmaya karar vermişlerdi. Çalıştıkları
sırada onlardan daha büyük iki çocuk da onları izliyordu.
“Ne yapıyorsunuz diye sordu?” diye sordu çocuklardan bir tanesi.
Diğer çocuklar kahkahalarla gülmeye başladılar ve onlara dünyanın içinden
geçecek bir delik kazmanın imkânsız olduğunu söylediler.
Uzun bir sessizlikten sonra kazı yapan çocuklardan bir tanesi yerden içi örümcek
solucan ve geniş bir böcek çeşidini içeren bir kavanoz aldı. Kapağı açarak kendileriyle
dalga geçen ziyaretçilerine kavanozun içindeki muhteşem manzarayı gösterdi. Sonra da
sakin ve kendinden emin bir şekilde “Sonuna kadar kazamasak bile bakın yol boyunca
neler bulduk” dedi.
Hedefleri elbette ki çok iddialıydı ama onların kazmaları için bir amaç teşkil
ediyordu. Ki hedefler de zaten bunun için değil midir? Hedefleri olmasa o yolda
ilerleyebilirler mi?
Şimdi kendinize sorun: “Her hedefe eksiksiz bir şekilde ulaşılacak her iş başarılı bir
şekilde tamamlanacak. Her umut gerçekleşecek her sevgi kalıcı olacak her çaba
sonuçlanacak diyenlerden misiniz? Yoksa hedefine yürümenin zevkini tadabilen ve “ Evet
ama yol boyunca elde ettiklerime bir bak! Bir şeyler yapmayı denediğim için kazandığım
şu mükemmel şeylere bak!” diyebilenlerden mi?
HAYAT UZUN BİR MARATON
Hava çoktan kararmış maraton koşusu sonuçlanalı bir saati geçmişti. Seyircilerin
neredeyse hepsi stadyumu boşaltmış temizlik görevlileri etrafı toplamaya başlamıştı.
Sona kalan birkaç seyirci de yerlerini terk etmeye hazırlanıyordu ki stadyumun giriş
kapısından zenci bir atlet gözüktü. Koşmuyordu sekme ile yürüme arasında bir hareketle
bitiş çizgisine ulaşmaya çalışıyordu.
Yüzünden aksayan ayağından dolayı ıstırap çektiği belli olan Tanzanyalı atlet John
S. Akhwari sonunda bitiş çizgisine ulaşmayı başardı. Akhwari 1968 olimpiyatlarındaki bu
koşuyla spor tarihine geçti. Ama bunun nedeni yarışı birinciden saatler sonra bitirmesi
değil bitiş çizgisine ulaştıktan sonra gazetecilere söyledikleriydi.
Tanzanyalı atlet yarış sırasında bir kaza geçirmiş ve yaralanmıştı. Tedavisi
yapılmıştı ama bacağı hala kanıyordu. Buna rağmen devam etmeye karar vermiş ve kalan
birkaç seyircinin takdir dolu alkışlarıyla yarışı bitirmişti.
Şimdi yanına yaklaşan gazetecilere sordular:
“Yarışı kazanma şansınızı zaten yitirmişsiniz neden mutlaka bitiş çizgisine ulaşmak
için kendinizi zorladınız?”
Atlet bu soruya şaşırdı ama verdiği cevap soruyu soran gazetecileri utandırmaya
yetti:
“Çünkü halkım beni buraya yarışa başlamam için değil yarışı bitirmem için
gönderdi.”
YAZI MI TURA MI?
Savaşın en kritik anıydı. Japon general düşman ordusu kendi ordusundan sayıca
fazla olmasın rağmen, hücum etmeye karar vermişti. Bu çarpışmayı ve dolayısıyla da
savaşı kazanacaklarından emindi, ama askerlerinin bu zaferden şüphe duyduğunu
biliyordu.
Savaş meydanına ilerlerken, yolda bir mabede mola verdiler. Adamlarıyla birlikte
orada dua ettiler.
Duadan sonra, general cebinden metal bir para çıkardı ve askerlerine şöyle
seslendi:
“Şimdi bu parayı havaya atacağım. Eğer tura gelirse kazanacağız demektir. Yazı
gelirse kaybedeceğiz demektir, o zaman geri döneceğiz. Kabul ediyor musunuz?”
Havaya atılacak para ile kendilerine ilahi bir mesaj gönderileceğini düşünen
askerler bu teklifi kabul ettiler. Herkes nefesini tutmuş, çıkacak sonucu bekliyordu.
General de aynı fikirdeydi:
“Kaderimiz belki de bu parayla kendisini gösterecek.”
Bu sözlerden sonra parayı havaya attı. Metal para yere düştükten sonra bir
müddet döndü, sonra durdu. Tura gelmişti!
Askerler coşkuyla birbirlerine sarıldılar. Evet, kazanacaklardı! Kimsenin içinde
şüphe kalmamıştı.
Düşmana bu şevkle hücum ettiler ve sayıca az olmaların rağmen kendilerine
duydukları güven sayesinde kısa sürede çarpışmayı da, savaşı da kazandılar.
Zaferden sonra bir teğmen generalin yanına geldi ve sevinçle:
“Komutanım, bir kez daha gördüm ki, kimse kaderi değiştiremiyor.”
“Doğru” dedi general, sonra elini cebine sokup çarpışmadan önce havaya attığı
metal parayı gösterdi teğmene.
Paranın her iki tarafı da turaydı.
BAŞARININ ORANI
Hayatta hedeflediği şeyleri bir türlü başaramadığını düşünen bir adam, yaşlı bir
baba dostunu ziyarete gitmişti. Yaşlı adam, çevresindeki insanların bilgi ve tecrübesinden
istifade ettiği akıllı ve babacan bir adamdı.
Halini hatırını sorduğunda, adam:
“Vallahi durumum pekiyi değil” dedi ona. “Bir türlü hayatımda istediğim noktaya
gelebilmiş değilim. Bakıyorum da, yaptığım işlerin yarıdan fazlasında başarısız oldum. Ne
yapmam gerektiğini de bilmiyorum.”
Yaşlı adam:
“Buna mı sıkılıyor canın?” diye sordu.
Adam:
“Evet” dedi, “size de, akıl danışmaya geldim. Bu durumu düzeltmek için ne
yapmam gerekiyor?”
Bunun üzerine yaşlı adam şu cevabı verdi:
“Sana tavsiyem, bugün evine giderken bir kütüphaneye uğrayıp New York Times’ın
1970 almanağını bulman ve 930. sayfasına bakmandır” dedi. “Orada sana lazım olan şeyi
bulacaksın”.
Adam, yaşlı baba dostunun evinden ayrıldıktan sonra, koşar adım bir kütüphaneye
gitti. New York Times’ın 1970 almanağını buldu ve 930. sayfasını heyecanla açtı. Ama
hayal kırıklığına uğradı.
Zira, bu sayfada, beyzbol oyunuyla ilgili istatistiklerden başka bir şey yoktu.
Dünyanın en iyi beyzbol oyuncuları ve isabet yüzdeleri vardı yalnızca. Almanağın verdiği
rakamlara göre, bu alanda birincilik, Ty Cobb’a aitti. Ty Cobb, kendisine atılan her on
topun 3.67’sine isabetle vurmayı başarmıştı. Beyzbol tarihinin en ünlü oyuncularından
Babe Ruth bile bu orana ulaşabilmiş değildi.
Adam, evine vardığında, ilk iş olarak yaşlı baba dostuna telefon etti:
“Almanağa baktım. Ty Cobb, 3.67 yazıyor” dedi.
Yaşlı adam, kısık kısık güldükten sonra:
“Gördün mü?” dedi. “Beyzbolda topa isabet bakımından bir numaralı oyuncu bile
3.67’de kalmış. Bunun anlamı nedir? Kendisine gelen her üç topun ancak birine doğru
düzgün vurabilmiş. Sen ne umuyorsun ki?”
Adam:
“Şimdi anladım” dedi, “pek de başarısız olmadığımı, ama beklentilerimi makul bir
düzeye indirmem gerektiğini söylüyorsunuz.”
DENEMEZDİM
George Dantzing anlatıyor: Berkley’de California Üniversitesi Matematik bölümü
öğrencisiydim Her zamanki gibi sınıfa geç girdim ve tahtadaki iki soruyu ev ödevi sanarak
defterime geçirdim. O akşam, soruların üzerinde çalışırken bunun profesörün verdiği en
zor ödev olduğunu gördüm. Her gece, başarmasam da sırasıyla her iki problemin
üzerinde saatlerce çalıştım. Bir kaç saat sonra beynimde bir şimşek çaktı ve her iki
problemi birden çözdüm. Ertesi gün cevapları okula götürdüm. Profesör masanın üzerine
bırakmamı söyledi. Masanın üzerinde kâğıttan bir tepe olmuştu. Benim kâğıdımın bunların
arasında kaynayacağını düşünüp sırama üzgünce oturdum. Altı hafta sonra bir Pazar
sabahı kapının vurulmasıyla uyandım. Kapıda profesörü görünce dondum kaldım.-“George
George diye bağırıyordu. Problemi çözmüşsün dedi. Tabi ki diye cevap verdim. Çözmem
gerekmiyor muydu? Diye sordum. Profesör tahtaya yazılmış olan o iki problemin ev ödevi
olmadığını dünyanın en önde gelen matematikçilerin şimdiye kadar çözememiş oldukları
iki ünlü problem olduğunu açıkladı. Bir kaç gün içerisinde ikisini birden çözebildiğime
inanmıyordu. Birisi bana onların iki ünlü çözülmemiş problem olduğunu söyleseydi,
sanırım onları çözmeyi denemezdim bile