İş Dünyasının Seçkin Adresi, Altunizade

Yorumlar

Transkript

İş Dünyasının Seçkin Adresi, Altunizade
İş Dünyasının Seçkin Adresi, Altunizade
Yakaların Birleştiği Nokta: Köprüden Geçtik
Onur Gizer’in
Başarı Öyküsü
Kariyerdeki Son Nokta:
Globalcv
Markayı Yaratanlar
Edox&Fatih Yaman
içindekiler
4
EDİTÖR YAZISI
Selda KAYA KAPANCIK
Türk Dil Kurumu’na göre bir şeyi anlamak veya
öğrenmek için duyulan isteğe merak denir. Bize
göre hayatın ta kendisidir.
Bol Meraklar Ve İyi Okumalar Dileriz…
6
MASAÜSTÜ
• Akbank’tan Genç Klasik Müzik Sanatçılarına Destek.
• MeySaat Edox’dan Grand Ocean : Okyanus
mavisi gizemli, güçlü ve güzel…
50
• Tarihi mirası modern ulaşımla buluşturan dev
proje Yenikapı transfer merkezi ve Arkeopark
alanı.
• Pesavento gümüşün asaleti altını küstürdü.
10
FUARLAR
34. Uluslararası Yapı Fuarı - Turkeybuild
İstanbul’a çok yoğun ilgi vardı; fuarı 111.320 kişi
ziyaret etti…
12
KAHVE SOHBETİ
Mustafa Baran GÜL
Uzman Piskolog
Kim Psikoloji Danışmanlık Merkezi
Başarının zirvesine ulaşmanın yolunu konuştuk…
21
16
ARASIRA YAZILARI
Ofisinizdeki fotokopi makinesini dikkate alma zamanı gelmedi mi? Bizce dinlenmeyi hak ediyor!
18
OFİSTEKİ MODA
Ofis mobilyalrın’da ne ararsınız? Çağın modası
‘‘Gürsan Mobilya’’
SEMTİMİZ ALTUNİZADE
21
Pers Kralı Darius’dan Nuri Demirağ’a İstanbul
Boğazı’na köprü yapma fikri hep cazibesini korumuş. 1973 yılında Boğaziçi Köprüsü’nün açılışıyla birlikte bir rüya gerçekleşmiş. Köprünün
hemen yanı başındaki semt Altunizade’nin ise
kaderi değişmiş bundan böyle…
38
24
REK-LAM-LAR
Selda Kaya Kapancık
Türk reklamcığının lokomotifi televizyon reklam-
2
larıdır. Günde 5 saate yakın televizyon izleyen tüketicilere ulaşmanın en doğru yolu da bu galiba.
Peki biz hangi ara alıştık televizyona ve reklamlarına?
ARAŞTIRMA
26
Recep BEHAR
Tüketici Araştırmaları Sizce de Gerekli mi?
İnsanlara nasıl ulaşılacağı, yeni çıkan ürünün beğenilip beğenilmeyeceği, rakip firmaların ürünlerine karşı tutumun ne olduğu gibi
önemli sorulara doğru cevapları verenler bir
adım öne geçiyor.
28
KARİYER
Özge GÖRÜR EROĞLU
İş verenlerle iş arayan arasında bir köprü misyonunu üstlenen global cv yönetim kurulu üyesi
Ertan KİRİK’LE konuştuk…
SAĞLIK
32
Toplum olarak gözümüz açılıyor!
İyi ama gözlüklü olmanın ne gibi sıkıntıları vardı?
Bunu anlatmabilmenin en iyi yolu örnekler vermek olacaktır.
SAĞLIK VE ESTETİK
34
İcer Cansu IŞIKOĞLU
Altunizade Polikliniği Diş Hekimi
Ağız kokusu çözümü olmayan bir sorun değil!
Ağız içi sebepli ağız kokusundan yapılan tedaviler kısa sürede sonuç vermektedir.
HOBİLERİMİZ
36
Özgürlük Bedel İster.
İnsanlar için uçmak artık günlük hayatın bir parçası . Ulaşımın en temel öğesi olarak görülürken
bir çoğunun hobileri arasında ilk sırada yer alıyor.
FARK YARATANLAR
38
Ali GÖLÜKCÜ
Gizpa Yönetim Kurulu Başkanı Onur Gizer ile başarıya giden yolu konuştuk.
SANATA DAİR
42
Selda Kaya Kapancık
Türk sinemasının bol ödüllü yönetmeni Nuri Bilge Ceylan ve popüler sinema üzerine bir değerlendirme.
GEZDİK...GÖRDÜK...YAZDIK...
46
Orta doğunun masalsı şehirlerine konuk olduk;
İsfehan ve Şiraz…
48
SAĞLIKLI YAŞAM
Kalp için en doğal bypass spor…
50
MARKA KİŞİLER
MeySaat Yönetim Kurulu Başkanı Fatih Yaman’la
Edox saatlerini ve Türkiye’ye getirmeyi planladıkları yeni markaları konuştuk...
28
52
BİR MEKAN
Düşlediğiniz yer artık çok yakınınızda yaz başında kapılarını açan keyf-i mekan, Koşuyolu’nun
nezih ortamında hizmet veriyor...
58
57
KAHVALTI SAATİ
Van’ın Tadına Doyum Olmayan Kahvaltı Lezzetleri...
58
SPORTİF
Messi, Maradona Olsun mu ?
Maradona sadece futbol hayatıyla değil her haliyle gündemde kalmayı başarabilmiş bir isim.
On yıla aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen
halen Maradona konuşuluyor…
36
60
TEKNOLOJİ
48
Mac Book Air...
62
KİTAPÇI
Peyami Safa’nın Atillası Dirildi...
FİLM...MÜZİK...KİTAP... SERGİ... 64
>D&R en çok satan kitaplar
> D&R en çok satan filmler
>D&R en çok satan albümler
VİZYONDAKİ FİLMLER
10
>Kıyamet Gecesi
Tür: Gerilim, Gizem, Korku
>Başka Bir Yerde Aşk
Tür: Dram, Komedi
3
66
42
editör
Selda KAYA KAPANCIK
3 AYLIK İŞ VE YAŞAM DERGİSİ
Yıl: 1 Sayı: 2
EYLÜL - EKİM - KASIM 2011
ISSN: 2146 - 2682
SAHİBİ
Rai Medya Reklam Yayıncılık
Organizayon Prodüksiyon Tic. Ltd. Şti.
İMTİYAZ SAHİBİ ve
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Recep BEHAR
KOORDİNATÖR
ALİ GÖLÜKCÜ
REKLAM GRUP KOORDİNATÖRÜ
Özge GÖRÜR EROĞLU
EDİTÖR
Selda KAYA KAPANCIK
TASARIM
Rai / İstanbul Creative Platform
BASKI
Mavi Ofset Etiket ve Matbaa San. Tic. Ltd. Şti.
Litros Yolu 2. Matbaacılar Sitesi
Topkapı / İstanbul 0212 613 47 65
YAYIN
Süreli yaygın yayın (3 aylık)
YÖNETİM YERİ
Sırmaperde Sokak, No:17, K:4, D:10, TR34662,
Altunizade, Üsküdar, Istanbul
Tel: (0 216) 474 10 79
e-posta: [email protected]
www.altunizadedergisi.com
Yoksa siz de meraklı mısınız?
Türk Dil Kurumu’na göre bir şeyi anlamak veya
öğrenmek için duyulan isteğe merak denir. Bize göre
hayatın ta kendisidir. Çünkü insan merak ettikçe hayata bağlanır, merak ettiği için gelişir, üretir, ezber
bozar. Albert Einstein merak etmeseydi görecelik
kuramını geliştirebilir miydi? Ya Lumiere Kardeşler
merak etmeselerdi sinema bugün nasıl olurdu? Lidyalılar parayı bulabilirler miydi? Kuşlar nasıl uçuyor
diye sorulmasaydı, bugün binlerce kilometreyi birkaç
saatte kat edebilir miydik? Merak duygunuzu yitirdiğinizi düşensenize, dünya ne kadar da yavan görünür,
hiçbir şeyin önemi kalmaz ve her şey tatsızlaşır. Oysa
merak eden ve etmekten keyif alanlar için her gün yeni bir soru, her yeni cevap öğrenmenin hazzı demektir.. Kimi dünyanın diğer ucundaki bir kenti merak eder, kimi lezzetli
bir yemeğin tarifini, kimi son ekonomik verileri heyacanla bekler, kimi sevdiği yönetmenin
son filmini… Ama herkes merak eder. Biz de merak edenler için ikinci sayımızla yine
merhaba diyoruz.
Yeni sayımızla karşınıza çıkarken, ilk sayıda olduğu gibi, merak ettiklerinizin peşine
düştük. Önceliğimiz yine semtimiz oldu ve Boğaziçi Köprüsü Altunizade’yi nasıl etkiledi
diye sorduk, ikisinin kesişen öyküsünü dinledik. Messi’den Maradona olur mu dedik,
iki futbolcunun kariyerini inceledik. Türk sinemasının bol ödüllü yönetmeni Nuri Bilge
Ceylan’ı popüler sinemaya uzak kılan neydi merak ettik, üşenmedik inceledik. Hayatımızda her zaman gözden kaçan bir ayrıntıydı, biz kulak verdik o anlattı: fotokopi makinası.
İş dünyasının başarılı isimleri ve firmalarının bilinmeyenleri neler dedik, Gizpa Yönetim
Kurulu Başkanı Onur Gizer ve MeySaat Yönetim Kurulu Başkanı Fatih Yaman’ın kapısını
çaldık.
Biz merak ettik ve soru sorduk. Cevapları sayfalarımızda sizin için yerini aldı...
©
Rai Medya Reklam Yayıncılık Organizayon Prodüksiyon
Tic. Ltd. Şti. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayımlanmaktadır. Altunizade Business & LifeStyle’ın isim ve yayın
hakkı Rai Medya Reklam Yayıncılık Organizayon Prodüksiyon
Tic. Ltd. Şti’ne aittir. Dergide yayımlanan yazı, fotoğraf, karikatür ve illüstrasyonların her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. İmzalı yazılardaki görüşler yazarlarına
aittir.
Bol meraklar ve iyi okumalar dileriz,
4
masaüstü
Akbank'tan Genç Klasik
Müzik Sanatçılarına
Destek
Akbank “Türkiye Ulusal Gençlik Filarmoni Orkestrası”nın Öncü Sponsoru
Oldu…
Kuruluşundan bu yana bankacılık faaliyetlerinin yanı sıra sanatın birçok alanında
yaptığı çalışmalarla ülkemizde kültür sanatın
en büyük destekçilerinden biri olan Akbank,
geleceğin başarılı sanatçılarının yetişmesine katkı sağlayacak “Türkiye Ulusal Gençlik Filarmoni Orkestrası”nın öncü sponsoru
oldu. Sabancı Vakfı’nın katkılarıyla ve şef
Cem Mansur yönetiminde İstanbul’da yaz
dönemi çalışmalarını gerçekleştirecek olan
Türkiye Ulusal Gençlik Filarmoni Orkestrası,
İstanbul’da yaz dönemi vereceği konserden
sonra yurt dışında da konserler verecek.
Akbank’tan yapılan açıklamada; bankanın, yeni stratejileri doğrultusunda kültür
sanat projelerinde gençlere yeni fırsatlar tanıma ve bu projeleri Anadolu’ya daha fazla
yayarak daha geniş kitlelere ulaştırma kararı
aldığı, etkinlikleri özellikle gençler ve üniversite öğrencileriyle buluşturmayı hedeflediği belirtildi. Bu hedef doğrultusunda klasik
müziğe desteğini Akbank Oda Orkestrası
konserlerinden farklı formata çeviren ve
genç yeteneklerin gelişimine katkı sağlamak
amacıyla Türkiye Ulusal Gençlik Filarmoni
Orkestrası’nın öncü sponsorluğunu üstlenen
Akbank, böylece Anadolu’nun birçok şehrinde eğitimini sürdüren başarılı gençlerin
gelişimine katkı sağlamayı amaçlıyor.
Akbank, ayrıca bu yıl 21.si düzenlenecek Akbank Caz Festivali kapsamında
“Kampüste Caz” başlığı altında cazı Anadolu’daki üniversitelere taşırken, yaklaşık 40
yıldır 2 milyonun üzerinde çocuğa ulaşan
Akbank Çocuk Tiyatrosu da Anadolu’nun
birçok kentinde daha önce hiç tiyatro izlememiş çocukları tiyatroyla tanıştırmaya devam edecek.
lik toka, kronograf, 100 metre su geçirmez
özelliği ile okyanusu bileğinizde hissedeceksiniz. Edox Grand Ocean’nın fiyatı 4680
İsviçre Frangı.
Mey Saat
Edox'dan:Grand
Ocean:Okyanus Mavisi
Gizemli, Güçlü
Ve Güzel...
Yılın saat tasarımı Edox’tan.
Edox Grand Ocean’i usta saat
mühendisleri değil, Büyük Okyanus’ta
yaşayan bir deniz kızı tasarladı desek
çok da yanlış olmaz..
İsviçre’nin en eski saat üreticilerinden Edox, yılın tasarımı olmaya aday bir
modelle yazı karşılıyor. Grand Ocean (Büyük Okyanus) alışılagelmiş bir saatten çok
daha farklı,
Okyanusun sonsuz büyüklüğünü,
keşfedilmemiş derinliğini, büyülü gizemini
ve gücünü bünyesinde barındıran Grand
Ocean rengiyle saate daha fazla baktırıyor.
Okyanusun mavisi, mavi PVD kaplama
,yanstmaz ve çizilmez safir kristal cam, mavi
kadran, orijinal deri kayış, paslanmaz çe-
6
masaüstü
Tarihi Mirası Modern Ulaşımla
Buluşturan Dev Proje;
Yenikapı Transfer Merkezi
Ve Arkeopark Alanı
Pesavento Gümüşün Aselati Altını
Küstürdü
Pesavento’nun Gümüşü ; Şıklığın anavatanı İtalya’nın rüya
gibi gümüşlerini altından hatta pırlantadan bile daha değerli hale
getiren bir ustalıkla dizayn eden Pesavento ilk kez Türkiye’de.
Asırlar boyunca birçok kültüre ev sahipliği yapan, Asya ile Avrupa arasındaki köprü olmasıyla da büyük öneme sahip olan dünyanın en büyük metropollerinden İstanbul’un ulaşım sorunları çözülüyor. Marmaray projesini yer altı ve yer üstü raylı sistemini, deniz
ulaşımıyla birbirine bağlayan dev ulaşım kompleksi olarak Yenikapı
Transfer Merkezi öne çıkıyor. Yenikapı Transfer Merkezi inşaatıyla
ortaya çıkan tarihi bulgular üzerine başlatılan arkeolojik kazılarda
8.500 yıl öncesine ait liman ve gemiler gün ışığına çıktı. Arkeolojik
bulguları sergilemek amacıyla oluşturulacak olan
Yeryüzünün söz dinleyen en değerli metali gümüşün üstüne tamamı el yapımı serpiştirilen yarı değerli taşlar ve sıradanlıktan
uzak, farklı ve eşi benzeri bulunmayan kreasyonlardan söz ediyor
Pesavento.
Basit bir altın takı belki bir terazinin üstüne konduğu “değerli” gibi görünebilir ancak Pesavento ürünlerinin şıklığını ölçecek bir
terazi henüz icat edilmedi.
Pesavento’nun gücü yaratıcılıktan geliyor. İçi boş bir yaratıcılık değil elbette. Kültürü ve taşların dilini bilen ustalar her birinin bir
hikayesi olan ürünler tasarlıyor.
İşte Pesavento Koleksiyonundan İki Ayrı Model ;
Arkeopark ile tarihi miras, modern ulaşımla aynı çatı altında
buluşuyor. Günde 1,7 milyon insanın seyahat edeceği önemli bir
merkez olacak Yenikapı Transfer Merkezi ve Arkeopark Alanı uluslararası mimarların oluşturacağı projeyle hayata geçiriliyor.
Yer altı ve yer üstü raylı sistemini deniz ulaşımıyla birleştiren
Yenikapı Transfer Merkezi inşaatında ortaya çıkan arkeolojik bulguları sergilemek üzere hayata geçirilecek olan Arkeopark projesi için
uluslararası platformda bir Yenikapı Transfer Merkezi ve Arkeopark
Alanı Uluslararası Proje Daveti gerçekleştiriliyor. Yapılan başvurular
arasından değerlendirmeye alınacak yedi farklı proje, seçiçi kurul
tarafından elenerek uygulanacak projeyi belirleyecek. 14 Temmuz
2011 tarihine kadar yapılacak başvuruların sonuçları 15 Kasım 2011
tarihinde açıklanacak. Fıskiyeleri, çocuk parkları, 1 kilometrelik bisiklet parkuru, mini futbol sahaları, fun golf sahası ile şehrin ortasında doğayla iç içe bir yaşam sunan Exen İstanbul, güneş panelleriyle
ısınan havuzu sayesinde, bahar aylarında da açık havada yüzmenin
keyfini yaşatacak.
Dreams Dust (Rüya Tozu)
Stars Dust ( Yıldız Tozu)
Fosforlu ışığın gecede dansı.
Farklı tonlarda ve renklerde kullanılan ışıltılı tozlar ile oluşturulan
yüzükler, bileklikler ve kolye uçları. Pembe, rodyum, ruthenyum
maden renklerinde bulunuyor.
Yıldız tozu koleksiyonu ışığın sihirli dokunuşlarıyla yıldızlarla dolu bir
gece gibi hayallerimizi süsler. Büyülü bir evren gözlerimizin önünde
açılır. Siyah spirel ve renkli taşlar gümüş bir gökyüzünde ışıldar.
Gümüş renkli halkalar,çeşitli renklerde veya siyah spiral ve zirkon,
Yıldız Tozu dokusu…
8
9
fuarlar
Türk Yapı Sektörünün
ve Bölgenin En
Büyük Fuarı;
34. Uluslararası Yapı Fuarı - Turkeybuild İstanbul’a çok yoğun ilgi vardı; fuarı
111.320 kişi ziyaret etti…
yetini ve 111.320 yerli ve yabancı ziyaretçiyle
buluşturdu. Yapı Fuarı - Turkeybuild İstanbul,
“Türkiye’nin de içinde bulunduğu Balkanlar,
Rusya ve BDT ülkeleri, Orta Doğu ve Kuzey
Afrika’yı kapsayan bölgenin en büyük yapı
malzemeleri fuarı” olma özelliği taşıyor.
“34.Uluslararası Yapı Fuarı - Turkeybuild İstanbul” yerli yabancı yapı profesyonelleri tarafından büyük ilgi gördü, fuar 111.320
kişiyi ağırladı. Yapı-Endüstri Merkezi (YEM)
tarafından düzenlenen ve Balkanlar, Rusya
ve BDT ülkeleri, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’yı
kapsayan bölgenin en büyük yapı malzemeleri fuarı olma özelliğini taşıyan Yapı Fuarı Turkeybuild İstanbul, 2011 yılında yüzde 30
büyüyerek 81.000 m2 bir alanda gerçekleştirildi.
T.C. Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir, Almanya Federal Cumhuriyeti
İmar Bakanı Dr. Peter Ramsauer, İstanbul
Ticaret Odası Başkanı Murat Yalçıntaş, Yapı-Endüstri Merkezi Yönetim Kurulu Başkanı
Doğan Hasol, Yapı-Endüstri Merkezi Genel
Müdürü Barış Onay, konuk ülkelerin ticari
heyet başkanları, devlet ve hükümet yetkilileri ve yapı sektörü liderlerinin katılımlarıyla
açılan fuar bu yıl, iki yeni etkinliği de beraberinde getirdi: “Konuk Ülke Rusya” Projesi ve
“EKODünya Fuarı”…
Yapı dünyasının bilgi merkezi Yapı-Endüstri Merkezi tarafından bu yıl 34’üncüsü
düzenlenen Yapı Fuarı - Turkeybuild İstanbul,
bu yıl da pek çok yenilik ve sektöre ticari katkı sağlayan etkinliklere sahne oldu. Sektör
profesyonellerinin büyük ilgisiyle karşılanan
fuar, bu yıl yüzde 40 büyüyerek 81.000 m2
ulaşan alanında; binlerce ürün çeşidi, yeni
teknoloji ve hizmeti sergileyen 1.100 katılımcı
firmayı, 56 ülkeden gelen yabancı alım he-
Türkiye ile Rusya arasındaki yapı malzemeleri ticaret hacmini artırması, müteahhitlik hizmetlerine hız ve kapsam kazandırması ve bu çalışmaların gelişmesine katkıda
bulunması hedefiyle oluşturulan ‘Konuk Ülke
Rusya Projesi’ çerçevesinde; fuar öncesinde ve fuar sırasında karşılıklı iş görüşmeleri,
Rusya ve BDT pazarlarını hedefleyen özel
etkinlikler, uzman görüşlerinin paylaşıldığı
özel oturumlar ve iki ülke iş adamlarının ya-
10
tırım tecrübelerini paylaştığı etkinlikler organize edildi.
Yapı Fuarı - Turkeybuild İstanbul ile
birlikte bu yıl ilk kez düzenlenen EKODünya
Fuarı ise, ‘sürdürülebilir kalkınmayı hedefleyen alternatif enerji kaynakları, atık yönetimi
ve ekolojik yapı elemanları’ sektörlerini buluşturdu. Çevre dostu binalar, malzemeler,
teknolojiler, alternatif enerji ve iklimlendirme
sistemlerinin tanıtıldığı EKODünya Fuarı’nda
Türkiye’de sürdürülebilirlik alanında çalışan
sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri ve
firmalar konu ile ilgili gelişmeleri; yeni yaklaşım, teknoloji ve uygulamaları ziyaretçiler
ile paylaştılar. EKODünya Etkinlik Alanı’nda,
sürdürülebilirlik perspektifinde; ulaşımdan,
enerjiye, tasarımdan, planlamaya kadar pek
çok konu başlığında düzenlenen etkinlikler
büyük ilgi gördü. Yerli ve Yabancı Alım Heyetlerinden Fuara Büyük İlgi!
Fuarın “İş Geliştirme Platformu” kapsamında, Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM) işbirliği ile gerçekleştirilen alım
heyeti programlarıyla, 56 ülkeden gelen
yabancı alım heyetleri Türk yapı malzemesi
üreticileri ile bir araya getirildi. ABD, Almanya, Arjantin, Arnavutluk, Azerbaycan, BAE,
Dubai, Bahreyn, Beyaz Rusya, Bosna Hersek, Brezilya, Bulgaristan, Cezayir, Çin, Somali, Fas, Filipinler, Güney Afrika, Gürcistan,
Hırvatistan, Hindistan, Irak, İngiltere, İran, İrlanda, İsrail, İtalya, Kanada, Katar, Kazakistan, Kenya, Kırgızistan, Kore, Kuveyt, Libya,
Lübnan, Makedonya, Malezya, Mısır, Moldova, Nijerya, Özbekistan, Polonya, Romanya,
Rusya, Senegal, Sudan, Suriye, Suudi Arabistan, Şili, Tunus, Türkmenistan, Ukrayna,
Umman, Ürdün, Yemen, Yunanistan’dan katılım sağlayan alım heyetleri, Türk yapı sektörünün uluslararası alandaki faaliyetlerine
olumlu katkılar sağladı.
Ayrıca, ülke çapında sektörün tüm
paydaşlarının birbirleri ile etkin bir biçimde
iletişime geçebilmesi, sektördeki tüm yeniliklerden haberdar olup takip edebilmesi, bu
alandaki ticari faaliyetlerin artması amacıyla
fuar kapsamında düzenlenen “Yurtiçi Alım
Heyetleri Ziyaret Programı”yla da; ülke genelinden Mimarlar Odası, Sanayi ve Ticaret
Odası, Mühendisler Odası, İş Adamları Birlikleri başkan ve alım heyetlerinden oluşan
meslek komiteleri Yapı-Endüstri Merkezi’nin
organizasyonu ile fuarın davetlisi olarak katılım sağladılar.
Türk Yapı Sektörünün En İyi Ürünleri
Seçildi- Fuarın En İyi Standları Ödüllendirildi
Altın Çekül “Yapı Ürün Ödülü” ile Altın
Mıknatıs Ödülleri Sahiplerini Buldu.
Yapı-Endüstri Merkezi tarafından 1991
yılından bu yana düzenlenen Altın Çekül ve
Gümüş Çekül “Yapı Ürün Ödülü 2011” ile Türk
yapı sektöründe yılın en iyi ürünleri seçildi.
Yapı malzemesi alanında yeni teknoloji
ve ürünleri destekleyerek sektörün gelişimine katkıda bulunmayı amaçlayan ödül programında bu yıl; “Seranit DRC° Isıtıcı Sistemi”
ile Seranit firması Altın Çekül’e, “Sukar Düzayak Duş Sistemi” ürünü ile Sukar Yalıtım
firması da Gümüş Çekül’e değer bulundu.
11
Fuarın açılış töreninde firma yetkilileri ödüllerini, Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa
Demir ile Almanya Federal Cumhuriyeti İmar
Bakanı Dr. Peter Ramsauer’in elinden aldı.
Yapı fuarlarının bir geleneği haline gelen ve bu yıl itibariyle “Altın Mıknatıs” başlığı altında düzenlenen “Amacına En Uygun
Tasarlanmış Stand Ödülleri” de fuar kapsamında düzenlenen törenle sahiplerini buldu.
Birincilik ödülü, tasarımını Zoom Mimarlık’ın
yaptığı Aspen Yapı ve Zemin Sistemleri San.
ve Tic. A.Ş. standına verilirken, ikincilik ödülü
Terminal Design tarafından tasarlanan Viko
Elektrik ve Elektronik A.Ş. standının oldu.
Üçüncülük ödülünü, Demirden Design ve
Kaleseramik Yurtdışı Teşhirler ve Fuarlar
Yöneticisi mimar Fatma Köse tarafından ortaklaşa tasarlanan Kaleseramik Çanakkale
Kalebodur Seramik Sanayi A.Ş.; mansiyon
ödülünü ise Gülenadam Mimarlık’ın tasarımını gerçekleştirdiği Mitsubishi Plastics aldı.
YEM Özel Ödülü ise, Partner Tasarım’ın imza
attığı Albayrak Tente Sistemleri’nin oldu.
kahve sohbeti
Mustafa Baran GÜL
Uzman Psikolog
Kim Psikoloji Danışmanlık Merkezi
Başarının Zirvesine
Ulaşmanın Yolu
Profesyonel Öğrenci Koçluğu
Eğitim öğretim sezonun başlamasıyla birlikte velileri tatlı bir telaş sardı. Okul,
dershane, etüt, birebir özel ders, butik çalışmalar, sosyal ve sportif etkinlikler ve daha
neler neler… Çocuklarımızın uyku dışındaki
zamanlarını planlamaya o kadar konsantre
oluyoruz ki bazen asıl resmi kaçırıyor, göremiyoruz. Aslında bunlarla meşgul olacağımıza daha pratik bir çözüm hayatımızı o
kadar kolaylaştırıyor ki. Profesyonel öğrenci veliliği gibi Öğrenci koçluğu da modern
çağın zorunlulukları arasına girdi. Anne babaların günlük iş ve sosyal hayatlarındaki
yoğunluk nedeniyle öğrencisini oyalayacak
çözümler üretmesi aslında çocuklar tarafından seziliyor. Elimizde kalan tek zaman diliminde de öğrencinin eğitsel takibini yapıp
aramızdaki etkileşim ve iletişimi zayıflatmak
yerine çocuklarımızla daha verimli keyifli vakit geçirmek için profesyonel öğrenci
koçluğu programları imdadımıza yetişiyor.
Profesyonel Öğrenci Koçluğu Öğrenme Teknolojileri çalışmamızın bir ürünü
olarak ortaya koyduğumuz bir sistemdir.
Öğrenme Teknolojileri; hızlı öğrenmeyi öğreten bir sistemdir. Temeli ise beynimizin
doğal öğrenme ilkelerine uygun olarak öğrenme faaliyetini uygulamaktır.
Öğrenci Koçluğu;
1) Başarının Psikolojik Boyutunu kapsar,
2) Öğrenme, Hatırlama ve Soru Çözme Becerilerini en yüksek yetenek seviyesine çıkarır,
3) Dikkat, Anlama–Yorumlama, Muhakeme ve zaman kullanma yetenekleri-
12
ni en üst seviyeye getirir başarıda zirveye
ulaşmayı amaçlayan bir programdır. Öğrencilerin başarıları çok çalışmakla ilgili değildir. Başarılarını belirleyecek temel faktör
başarılı olmak için gereken zihinsel yeteneklerini geliştirebilmeleri ile doğru orantılıdır. Öğrenci koçluğu sürecinde öncelikle
Dikkat, Muhakeme, Sözel, Sayısal ve Zaman kullanabilme yeteneklerini kapsayan
5 temel yeteneğin ölçüldüğü bir test yapılmaktadır. Bu test öğrencinin konuyu öğrenirken neden zorlandığının bulunmasını
sağlar. Örneğin; Test sonucunda öğrencinin Muhakeme yeteneği zayıf çıkarsa gerek
sözel gerekse sayısal derslerin muhakeme
gerektiren konularında zorlanacağı öngörülür. Bu nedenle Profesyonel Öğrenci
Koçluğu sisteminde özel ders vermek yerine Muhakeme Yeteneğinin güçlenmesine
yönelik bir danışmanlık programı uygulanır.
İkinci adımda da konuları Muhakeme Yeteneğini güçlendirecek şekilde kolay öğrenme çalışması yapılır ve soru çözümleri ile
başarının kalıcılığı sağlanır.
YGS / LYS
Sınavında Zamana Tur Bindirin;
Sınavda Zaman
Yetiştirmek
İçin
Dakikada
1000
Kelime Okumalısınız…
Yaklaşık olarak 10 yıllık araştırmalarım
sonucu fark ettiğim en temel noktalardan
birisi de şudur ki bu gün ÖSYM sınavında
başarılı olmak için normal zaman içindeki
okuma hızı dakikada minimum 1000 kelime olmak zorunda. Okuma hızı sınavda
ortalama 700 kelimeye ulaşırsa zaman et-
kahve sohbeti
kili kullanılır, sorular doğru anlaşılır ve dikkat problemleri kolaylıkla geçilir. Normal bir
insanın dakikadaki okuma hızının 150-250
kelime civarında olduğunu düşünürsek anlayarak hızlı okuma tekniklerinin ne kadar
da önemli olduğu anlaşılabilir.
Öğrenemiyorum Diye Bir Şey Yoktur!
Beynin doğal bir öğrenme mekanizması vardır. Öğrenci koçluğu programımızda öğrencimize bir konuyu en KOLAY nasıl
öğreneceğini uygulamalı olarak öğretiyoruz.
Beynin bu doğal öğrenme sistemini bilindiğinde artık öğrenemiyorum bahanesi ortadan kalkıyor… Örneğin 2 günde 500 ingilizce kelime öğrenme sistemi veya 5 günde
edebiyat bilgilerini öğrenme sistemi hep
beynimizin bu ilkeleri doğrultusunda gerçekleşebilir.
YGS & LYS Koçluğundan İpuçları
Öğrenci Koçluğu’nun Faydaları:
• Hedefe ulaşmayı kolaylaştırır.
• Tüm derslerde hızlı ve kolay öğrenme tekniğini kazandırır.
• Gelecek planlamasında etkili karar
vermenizi sağlar.
• Ağır ders çalışma yükünden ve
temposundan kurtarır.
• Dinlenmek ve eğlenmek için daha
geniş zaman sağlar.
• Ders çalışma isteğinde kalıcı bir
gelişme sağlar.
• Öğrenme, Dikkat ve Muhakeme
gibi alanlarda belirgin bir gelişim sağlar.
• Okuma ve anlama hızınızı 3, 4, 5,
kat artırır.
• Çabuk unutma ve sık sık tekrar
etme problemlerini ortadan kaldırır.
• Özgüven ve rahatlık sağlar.
SAYISAL ve SÖZEL Derslerde başarıya ulaşmanın en temel yolu her dersi öğrenme stratejisine göre öğrenmektir.
Öğrenci Koçluğu ile Sözel Dersleri
Kolay Öğrenme Yolu:
•
Öğrenme Süresi: Dersleri 1-2 ay
gibi bir sürede bitirin (Bunun için aynı zamanda anlayarak okuma hızınız min. 1000
kelime olmalı).
•Tekrar Süresi: Her dersi mutlaka ilk
bir ay içinde haftalık daha sonraki aylarda
aylık tekrar edin (Hafıza tekniklerini mutlaka öğrenmelisiniz).
•Soru Çözme Tekniği: Derslerle ilgili
genel soruları aylık, konularla ilgili soruları
günlük çözün.
Tüm bu süreçleri Öğrenci Koçluğu
programlarında yoğun olarak öğrenebilirsiniz.
14
Öğrenci Koçluğu ile Sayısal Dersleri Kolay Öğrenme Yolu:
•İlk temel amacınız soruları çözmek
değildir.
•İlk temel amacınız: “Her bir konu
başlığının kelime anlamının ne olduğunu
anlamanızdır”.
•Her bir konudan siz ne öğreneceksiniz? Bunu fark edin.
•Her bir konuyu öğrenin ve en basit
problem çözümleri ile bunu iyice pekiştirin.
•Sonra problem çözmeye geçebilirsiniz.
Matematik dersini hayatınızdaki bir
oyuna benzetin. Şimdi bir oyunda başarılı
olmak için şu 3 temel geri bildirim mekanizmasına sahip olmanız gerekir.
•Oyunun Kuralını Öğrenin (O konunun bir kuralı vardır, bunu öğrenin).
•Kontrolü Ele Alın (Konuyu anladığınızı bilmenizi sağlayacak bir strateji geliştirin).
•Hangi Sonuca Ulaşacağınızı Bilin
(O konun ya da o problemin sizden hangi
sonuca ulaşmanızı istediğini anlayın).
arasıra yazıları
Ofisinizdeki
Fotokopi
Makinesini Dikkate
Almanın Zamanı
Gelmedi mi?
Benim adım Fotokopi Makinesi. Kimse kullanmasa da Türk Dil Kurumu’na göre
tıpkıçekim de denilebilir. Daha özel bir adım
olmasını isterdim, ama kimsenin aklına koymak gelmemiş sanırım. Ben bu ofisin en çok
çalışan ve en eski elemanlarından biriyim.
Bütün gün yüzlerce dosyayı yeniden yeniden kopyalıyorum. Neyse ki mesai saatleri
denen bir şey var da biraz dinlenme zamanı
oluyor. Diğerleri gibi yolda, trafikte vakit kaybetmediğim için çalışmadığım tüm zamanlar bana kalıyor.
Geçenlerde biraz düşününce ne kadar önemli bir iş yaptığımı fark ettim. Çalıştığınız ofiste fotokopi makinesinin olmadığını
aklınıza getirin; eminim ki hayat çok daha
zor olurdu. Her şey elle mi yazılırdı acaba?
Şimdi iki kelime dahi olsa yazmayıp fotokopi
çekiyorsunuz. Sadece öyle olsa yeter, beni
röntgen sananlar dahi var. Ofisin eskilerinden geveze Mehmet birkaç ay önce gelip
kulağının fotokopisini almıştı. Ne yapacaksa
artık! Konuşmaktan dinlemeye fırsat bulamayan biri için ben olsam dilime bakmak
isterdim, yıpranma payını görürdüm en azından.
Neyse özel konulara girmeme gerek
yok. Yazı yazmamın amacı da bu değil zaten. Ben aslında kendimi ve hemcinslerimi
anlatmak istiyorum. Sizin ofisteki sohbetlerinizi o kadar dinledim ki, birazda ben içimi
dökeyim dimi?
Bizim asıl kullanılış amacımız çeşitli
belgeleri ve diğer görsel materyalleri hızlı ve
ucuz bir şekilde çoğaltmak. Bu iş tanımına
göre tam 12 kelimelik bir cihazım altı üstü,
ama bence çok yetersiz kalmış bir tanım.
Doğumumuz 1960’lı yıllara dayanıyor. Yani tam olarak benim doğumum bu
16
olmasa da ilk fotokopi makinesi o dönem
Amerikan Xerox firması tarafından bulunmuş. Orta yaşlı zamanlarımızı geçiriyoruz
anlayacağınız. Çok basit bir tekniğimiz olduğunu düşünenler haklı. Hele ki teknolojinin
hızla ilerlediği bu devirde bir pense gibi bile
düşünülebiliriz. Ama biz de kendimizi biraz
geliştirdik doğrusu. Yakın dostlarımız faks ve
tarayıcı ile bir olup hizmet skalamızı bir hayli
genişlettik. Oysa atalarımız bugüne gelene
kadar neler görmedi ki; elektrostatik kâğıda
baskı, sıvı mürekkep ve tabii ki analog olmanın dayanılmaz ağırlığı… Her türlüsü geçmişte kalmış zamanla. Şimdilerde karbon
elementinden oluşan toner kullanılıyor.
O günden bu yana değişmeyen tek
şey ise bizi genelde stajyer ve asistanların
kullanıyor olması. Bu onlar için tam anlamıyla bir kâbus. Hiç önemi olmayan dosyaların
tek tek ve dikkatlice fotokopisini çekmeyi
hem zaman kaybı, hem de özgeçmişlerine
etki etmeyecek bir durum olarak görüyorlar. Düşünsenize birinin iş tanımına fotokopi
çekmek yazdığını. Bu nedenle ne zaman yanımıza gelseler söylenip duruyorlar, bize küçük düşürücü lakaplar da takmaları cabası.
Üst makamlar ise yanımızdan geçmeye bile
tenezzül etmez. Çalışanlarına ne kadar iyi olsalar da bizi görmezden gelmek adetleridir.
Sadece bozulduğumuzda veya eskidiğimiz
de bizi yâd ederler, o da çok olumlu şeyler
olmaz elbette. Yani iş yerindeki hiyerarşik
düzen, fark edilmese de, bizim gibi önemsiz
görülen nesneleri çok yakından etkiliyor.
En iyisi biz yarın greve gidelim… Bakalım bir kaç gün çalışmazsak ofiste neler
olacak?
Takvimde yarının tarihine fotokopi makinelerinin intikam günü diye not düşmeyi
unutmayın! Bizden söylemesi…
ofisteki moda
Ofis Mobilyasında
Ne Ararsınız?
Kişilerin dünyasını, beğeni ve
zevklerini yansıtmasının yanında konforu, şıklığı ve rahatlığı
getiren yaşamımızın vazgeçilmez parçası; mobilyalar...
Tüm yaşam alanlarının tamamlayıcısı bu ürünler, asırlar önce ihtiyaçtan doğduysa
da modern dünyada kendini
ifade etme biçimi halini aldı.
Bugün evimize bir koltuk ya
da masa seçerken ihtiyaç
duyduğumuzdan öte bizi ne
kadar yansıttığına göre karar
veriyoruz. Peki, evde geçirdiğimizden çok daha fazla zaman ayırdığımız
çalışma alanları için mobilya demek ne anlama geliyor!
Tasarımları ile hem ruh hem de beden sağlığı için büyük önem taşıyan ofisler, mobilyaları ile farklılık yaratıyor. Sektörün
öncü isimlerinden GÜRSAN ise bu farklılığı
Altunizade’de sunuyor. 1976 yılında şimdiki
merkezi olan Beyoğlu’nda kurulan Gürsan, 35
yıldır ofis mobilyası sektöründe hizmet veriyor. İlk yıllardaki üretimi ofis koltukları ve metal
üretimi iken yıllar içerisinde büyüyerek kendi
bünyesinde kaliteli üretim yapabilen entegre
bir kuruluş halini aldı. Kurumsal bir yapı kazanarak, hızlı büyüme yerine emin adımlarla
ilerlemeyi ilke edinerek yoluna başarılarla ve
büyük ölçekli projelerle devam ederek bugünlere geldi.
30. yaşına girdiği 2006 yılında,
ALTUNİZADE’nin gözde caddelerinden biri
olan Mahir İz Caddesi’nde showroom açıp,
ofis mobilyası sektöründen hiçbir markanın
olmadığı bu bölgede öncülük yaparak ilk adımı attı. İş dünyasının çekim merkezi haline
gelen Altunizade’de yapılan bu yatırım zaman
içerisinde çok doğru bir lokasyon olduğunu
kanıtladı. Giderek artan müşteri portföyü ve
müşterilerin beklentileri ile gelişen modeller
sayesinde bugün her zevke hitap edebilen
ürün gruplarına sahip oldu.
Uzun yıllardır aynı deneyimli kadro ve
profesyonel yönetim ile çalışmanın verdiği
tecrübe elbette hizmet kalitesine yansıyor.
Üretimden-satışa,
satıştan-organizasyona,
sevkiyattan-montaja ve satış sonrası hizmetlerden-müşteri hizmetlerine kadar bu bilinçle
18
hareket etmek gerekiyor. Gürsan, tüm ekibiyle
birlikte bu bilinçle hareket ediyor. Müşterilerin iş
sonundaki mutluluğu ve beğenisi en güzel teşekkür oluyor.
Yurtiçi ve yurtdışında birçok büyük projeyi
tamamlayan Gürsan’ın en büyük özelliği kesinlikle taşeron ekip kullanmaması. Türkiye’deki
ekonomik koşullardan dolayı birçok mobilya firması taşeronlarla çalışıyor. Gürsan, prensip olarak her koşulda ve şartta tüm uygulamayı kendi
profesyonel ve tecrübeli kadrosuyla yapıyor.
Ofis mobilyası aynı zamanda dünyadaki
tüm yenilikleri ve çözümleri takip etmeyi gerektiriyor. Sürekli değişen ve yenilenen modeller ile
Gürsan bu trendleri yakından takip ediyor. Koltuk çözümlerinde şık, ince ve ergonomik tasarımlarla estetik ve rahat ofisler tasarlanıyor. Makam, orta düzey yönetici ve operasyonel gruplar
ile birbirini tamamlayan tüm ofis ihtiyaçlarına
cevap verilebiliyor. Son dönemlerde gözde
olan fileli koltuk gruplarından çok sayıda model
seçeneği sunuyor. Bunun yanı sıra hakiki deri
makam koltuk gruplarında da her zevke uyabilecek geniş bir ürün yelpazesine sahip. Mobilya
gruplarında da klasik ahşap masalardan metal
kombinasyonlu modern takımlara kadar geniş
bir ürün grubu bulunuyor. Makam, orta düzey
yönetici ve açık ofisler için operasyonel çalışma
üniteleri ile kısa sürede tüm ofisinizi yeni baştan
yaratabiliyor.
Deneyimli kadrosundaki içmimarlar ile
ofisiniz ziyaret edilerek röleveler alınıyor ve teklifiniz projeniz ile birlikte sunuluyor. Kullanıcıya
büyük avantajlar sunan bu hizmet ile projeniz
üzerinde istediğiniz tüm değişiklikleri yapabiliyor böylece yanlış seçimlerin önüne geçerek en
doğru kararı veriyorsunuz.
Büyük ölçekli ihaleler ve projelerde de
Gürsan’daki iş akışı bu şekilde işliyor. Projelendirme, kurumsal satış, finans-organizasyon
ve sevkiyat departmanları firmanın merkezinde görev yapıyor. Altunizade showroomda da
projelendirme hizmeti alınabiliyor. Bu arada
unutmadan; Gürsan sektörün önde gelen büro
mobilyası markası olan Burotime markasının
bayiliğini yapıyor. Altunizade shoowroomu gezerek Burotime ürünlerini görmek mümkün.
Özetle, ofis mobilyasında size sadece
Gürsan’ı aramak, O’na ise ofisinize dair tüm hayallerinizi gerçekleştirmek kalıyor.
Semtlerin öyküsü
onu var eden
insanlarla yazılır.
Fotoğraf: Soner Dinçer
semtimiz Altunizade...
Selda KAYA KAPANCIK
Köprüden Geçtik
Bir şehir var… Adı İstanbul… Soyadı
Boğaz… Kütüğü dünyanın orta yeri. İki kıta
arasında… Üç parçaya bölünmüş… Asya’yla
Avrupa burada buluşmuş. Karadeniz’le
Marmara’nın serin suları burada birleşmiş.
Yetmemiş altın boynuzu katmışlar içlerine.
Şehir onlarla var olmuş binlerce yıl. Sevenin
de kıskananın da nedeni hep ondanmış.
Kâh savaşlar çıkmış onun uğruna. Kâh şiirler, romanlar yazılmış onun için.
Darius, 700 bin kişilik ordusunu Trakya’ya
geçirirken, gemilerin yan yana getirilmesiyle
oluşturulan bir yüzer köprü kullandı. Milattan
önce 511 yılında gerçekleşen bu boğaz geçişi tarihe çok önemli bir not olarak düşüldü.
Ancak uzun yıllar bir daha akla gelmedi.
Bu yüzdendir bu şehirde yaşayan insanların şansları ve şansızlıkları. Önlerinden
boğazın suları akar gider. Manzara fevkaladedir. Yanında oturup edilen sohbet daha
keyifli, yenilen yemek daha lezzetlidir. Fakat
karşı kıyıyla bağlarını koparan da yine boğazdır.
Önceleri sadece deniz araçları ile geçilebilirdi karşıya. Gemiler, vapurlar, tekneler
tek çareydi bunun için. Sonra köprüler yapıldı boğaz üstünde. Ama her şey gibi köprüleri
kullanmanın da bir bedeli oldu. Bir zamanlar
sadece maddi külfetken bedel, günümüzde
köprü trafiğinde kaybedilen saatler de eklendi buna. Bugün sadece Boğaziçi köprüsünden yılda yaklaşık 65 milyon araç geçiş
yapıyor. Özellikle akşam ve sabah işe gidiş
geliş saatlerinde yolculuk uzadıkça uzuyor.
Geç kalınan randevuların, sarkan mesai saatlerinin en geçerli sebebi oluyor.
Peki, İstanbulluların yaşamlarında bu
kadar yer etmiş boğaz köprülerinin öyküsü
nasıl başladı? Boğazın siluetini değiştirirken çevresine de etkisi oldu mu? Pers Kralı
Darius’dan Nuri Demirağ’a…
Avrupa ve Asya kıtalarını birbirinden
ayıran Boğaz her daim insanların odağında oldu. Bir kıtadan diğerine geçebilme fikri
dahi yüzyıllar evvel birçok kişiyi heyecanlandırıyordu. İlk deneme ise Pers Kralı Darius
zamanında gerçekleşti. İskit seferine çıkan
21
Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanına gelindiğinde iki yeni boğaz köprüsü
projesi düşünülür. Biri Sarayburnu-Üsküdar,
diğeri Rumeli Hisarı-Kandilli arasında planlanır. Fransız inşaat mühendisi F. Arnodin’e
1900 yılında çizdirilen projede köprülerin,
Eyfel Kulesi’nin yapıldığı çelik teknolojisiyle yapılması hedeflenir. Ancak ne yazık ki
Abdülhamit’in bu hayali gerçeğe dönüşmez
Anadolu ve Rumeli’yi birbirine bağlama fikri cumhuriyet döneminde de gündeme gelir. Çeşitli planlar, projeler hazırlanır.
Aralarında en öne çıkan cumhuriyetin ilk belli
başlı girişimcilerinden Nuri Demirağ’ın projesi olur. 1940 yılında Demirağ’ın desteğiyle
Türk mühendisler ve Amerikalı uzmanlar tarafından boğaz köprüsü projelendirilir, ama
semtimiz Altunizade...
o zamanki iktidar tarafından “boğaza köprü
olmaz, yıkılır” denilerek bu projede diğerleri
ile aynı kaderi paylaşır.
20. yüzyıl’ın ikinci yarısına gelindiğinde İstanbul artık göç alan, nüfusu günden
güne artan bir şehirdir. Bu duruma bağlı
olarak Asya ve Avrupa arasındaki trafik akışı
da yoğunlaşır. Şehrin bu kadar hızla büyümesi Boğaz’a bir köprü yapılmasını zorunlu
kılar. Dönemin başbakanı Adnan Menderes
Karayolları İdaresinden aldığı raporla bir İngiliz müşavirlik firmasıyla sözleşme imzalar.
Sözleşmenin tarihi 25 Mayıs 1960’dır. Yani
27 Mayıs darbesinde sadece iki gün önce.
Dolayısıyla dokuz yerden mümkün olduğu
raporu alınan köprü yapımı yine ileri bir tarihe ertelenir.
1965 yılında Adalet Partisi’nin tek başına iktidara gelmesinden sonra köprü yapımı yeniden gündeme alınır. Tartışmalar,
planlamalar ve hazırlıklar ile birlikte geçen
yıllar sonunda bir karara ulaşılır. Yine bir İngiliz firması olan Freeman Fox and Partners
ile proje hazırlaması için, Hochtief AG adlı
Alman ve Cleveland Bridge and Engineering
Company adlı İngiliz firmalarının oluşturduğu şirketler birliğiyle de inşaatı gerçekleştirmesi için anlaşmaya varılır. Buna göre inşaatın maliyeti 21.774.283 ABD Doları’dır.
Ve 20 Şubat 1970’te, karlı bir günde
Beylerbeyi’nde temel atılır. Kalabalık temel
atma töreninde ilk konuşmayı dönemin
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ardından
başbakan Süleyman Demirel yapar. Sunay
konuşmasında sadece Boğaziçi’ne bir köprü yapmanın yeterli olmayacağını Çanakkale
Boğazı’na da bir köprü yapılması gerektiğini
söyler. Demirel ise “Bir vatan inşa etmek kolay değil” diyerek bir anlamda Sunay’a cevap verir.
Köprünün temeli atılır ve yapım çalışmaları başlar. Beylerbeyi Ortaköy arasında
her gün bu rüyaya bir ilmik daha atılır. İstanbulluların gözü önünde inşaat süreci devam
eder. Temel atılmasından 3 yıl 8 ay sonra
Boğaziçi ilk köprüsüne kavuşur ve 29 Ekim
1973’te, Cumhuriyet’in 50. yılında büyük bir
coşkuyla açılış yapılır. Onbinlerce insan yürüyerek üzerinden geçer. Artık Boğaz’ın bir
incisi vardır. Siluetine bir daha silinmeyecek
bir iz bırakılmıştır. Ama sadece bu kadar değildir. Boğaziçi Köprüsü, Avrupa ile Asya’yı
birleştirirken geçtiği güzergâhta da köklü
değişikliklere neden olur.
Altunizade köprüyle birlikte bu değişimi yaşayan yerlerin başında gelir. 19. Yüzyıla
kadar mesire yeri olan daha sonra köşklerin
yapılmasıyla bir semt niteliğini taşıyan Altunizade, Boğaziçi köprüsü yapılana dek tipik
bir İstanbul mahallesi niteliğindedir. Köprüden sonra ise bir İstanbul Anadolu yakasının
en önemli kavşak noktalarından biri haline
22
gelir. Büyük ve Küçük Çamlıca’yı, Kısıklı’yı,
Koşuyolu’nu ve Acıbadem’i, Üsküdar merkez ve sahile bağlayan bir ara geçiş görevi
de üstlenir. 80 sonrası ülkede yaşanan değişim de yansıyınca artık Altunizade o bildiğimiz yer olmaktan çıkar. Önce yolları genişletilir. Sonra tarihi köşkleri yıkılıp yerlerine iş
merkezleri, apartmanlar, siteler yapılır. Çok
uluslu şirketler, büyük holdingler genel merkezlerini buraya taşır. Anadolu yakasının ilk
alışveriş merkezi de burada yapılınca semt
artık şehrin gözdesi olur. Ve yıllar geçse de
eksilmez bu özelliği aksine çoğalır.
Boğaziçi Köprüsü’nden günde on
binlerce araç geçiyor ve birçoğunun
güzergâhında Altunizade bulunuyor. Semtin bundan sadece yarım asır önce taşıdığı
insan yüküyle şimdiki kıyaslandığında yaşadığı değişim açıkça ortaya çıkıyor. Bugün
üçüncü köprü projeleri konuşulurken belki
de sadece şunu söylemek gerekir; bir yerden köprü geçecekse bilin ki o yer aynı kalmayacak.
rek-lam-lar
Peki Biz Hangi Ara
Alıştık Televizyona
ve Reklamlarına?
Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz
usta reklamcı Eli Acıman, yaratıcılığın temelinde yatan esas olgu
%95 ter, %5 ilhamdır der. Ama
teknolojinin getirdiği yeniliklere
alışamamak da yaratıcılığı bazen geciktirebilir. Günümüzde
reklam artık her yerde. Alışveriş merkezindeki tuvaletten,
cep telefonlarımıza, sokaktan
mail adresimize kadar biz nerdeysek
reklam da orda. Bundan bir asır önce çok
kısıtlı bir alanda kendini gösteren kapitalist
sistemin bu haşarı çocuğu, bugün yaşadığımız dünyayı dört bir koldan sarmış durumda. Ama hâlâ ona en çok maruz kaldığımız
ve etkilendiğimiz mecra televizyon. Radyo
çıktığında gazetelerin, televizyon çıktığında
radyoların işi bitti diyenler bugün bilgisayar,
internet çıktı diye televizyona iş kalmadığını
düşünüyor olabilirler. Ama bu büyük bir yanılgı!
reklamın yayınlandığı düşünülürse gelinen
noktada daha iyi anlaşılıyor. 70’li yılların
zihinlerde yer etmiş reklamları eldeki olanakların fazlasını kullanarak televizyon reklamcılığının sınırlarını zorlar. Ancak yapılan
çalışmalar bazen boşa gidebilmektedir.
Ankara’ya gönderilen reklam bandının TRT
denetiminden geçip geçmemesi pamuk
ipliğine bağlıdır.
Yapılan araştırmalara göre Türk insanı
günde 5 saate yakın televizyon izliyor. Bu rakam ile dünyadaki en çok televizyon izleyen
ülkelerin başında geliyoruz. Eee durum böyle olunca reklam için en değerli mecra da televizyon olmaya devam edecektir. Peki, biz
hangi ara alıştık bu reklamlara?
5 Mayıs 1990’da yayın hayatına başlayan ilk özel kanal İnterstar’ın arkasından
bir ordu gelir. Reklam ajansları bu büyük
orduyla baş edebilmenin yollarını ararken
yaratıcılıkta da sınır tanımazlar. Aşkınla
Taşkın, Bay Pardon, Uğur Yücel ve Sağduyusu, Özgür Kız ve Özgür Çocuk gibi
seri reklamlar alır başını yürür. Reklamcılar
bizi yine kandırmayı başarırlar. Sanki bir
reklam değil dizi izliyormuşçasına serinin
devamını bekleriz. Dayanamayıp kendimiz
tamamlarız.
1968 yılında deneme yayınına başlayan TRT dört yıl sonra reklam kabul etmeye
başlar. Daha önce sinemalarda reklam filmleri yayınlanıyordur ama bu başka olur. Ne
de olsa artık sihirli kutunun içinde, evimizin
(ya da o zamanlar komşumuzun evinin) baş
köşesindedir. Tek kanallı dönem televizyon
reklamcılığının emekleme dönemidir, ama
akşam yayınlanan reklam sabah herkesin diline düşer. Hedef kitlesi olsun olmasın kimse
televizyonda gördüğü reklamı unutmaz. Tabii bu etkide tek kanalın etkisini ve uzun uzun
yapılan reklamların bu etkide payları büyük.
Bilenler bilir, Oralet Osman reklamını izleyip
de unutabilir mi insan? Yeşilçamın karakter
oyuncularının rol aldığı reklam tam 5 dakika
sürüyor. Eve misafir gelir oralet iklam edilir ve
dakikalarca içilen oralet övülür. Bugün diziler
arasındaki 4 dakikalık reklamlarda ona yakın
24
1983 genel seçimlerinde iktidara
gelen Özal hükümeti kurallarla zincirlenen
reklamın kabuğunu kırmasına vesile olur.
Serbest piyasa ekonomisinin getirileri ile
yeni reklamcılığın tohumları da atılmış olur.
Televizyonun renklendiği, müziğin şenlendiği 80’ler reklam jingleları ile zihinlerde yer
eder. “Parizyenden müjde size…”, “Çitile,
çitile bitsin artık bu çile…”, “Annecim annecim baksana, şampuanım bitmiş alsana…” diye uzayıp giden liste 90’lara geldiğinde yerini başka bir döneme bırakır.
Sabırsızlıkla beklediğimiz milenyum
da tez zamanda gelir. Hedef kitleye doğru
yerde ulaşmanın en önemli mesele haline
geldiği bu son dönemde tüketici krallığını
ilan eder. Onunla nasıl temas kurulacağına
dair araştırmalar için milyonlar harcanırken, büyük yapımlar, sıra dışı efektler, ince
fikirler ile görsel bir şölen yaratılır…
Türkiye’de televizyon reklamcılığı 40
yılı geride bırakmaya hazırlanıyor. Bazen
kızsak, bazen sıkılsak da yayıncılık onlarsız
olmuyor. Galiba biz onları gördükçe zaplamaya, onlar ise bizi kovalamaya devam
edecek.
araştırma
Recep BEHAR
Tüketici
Araştırmaları
Sizce de
Gerekli mi?
Türkiye’de bugün çeşitli alanlarda faaliyet gösteren 1 milyon civarında şirket bulunuyor. Ulusal ve uluslararası, küçük, orta
ve büyük ölçekli bu şirketlerin ortak kaygısı
hep aynı. Küçük bakkal dükkânına “Müşteri
velinimetimizdir” yazılı tabela asan esnaftan,
müşterilerine 24 saat çağrı merkezi hizmeti
verebildiği için övünen iş adamına herkes
aynı şeyin peşinde; müşteri memnuniyeti
sağlamak. Kimilerinin uzun süre başarılı olduğu, kimilerinin ise başarısızlığa mahkûm
kaldığı bu durum şirketlerin profiline göre
farklı yöntemlerle aşılmaya çalışılıyor.
İnsanlara nasıl ulaşılacağı, yeni çıkan
ürünün beğenilip beğenilmeyeceği, rakip firmaların ürünlerine karşı tutumun ne olduğu
gibi önemli sorulara doğru cevapları verenler
bir adım öne geçiyor. Bu noktada devreye
ise araştırma şirketleri ve tüketici araştırmaları giriyor. Araştırma sektörünün Türkiye’deki tarihi çok gerilere dayanmıyor. Hatta batılı
ülkelere kıyasla geç kalınmış bir alan bile
denilebilir. Böyle bir pastanın oluşmasındaki öncü pay ise yine dışarıya ait. Çok uluslu
şirketlerin Türkiye pazarına girmesi buradaki araştırma sektörünün hiç olmadığı kadar
hızlı adımlar atmasını sağlamış. Bugün sayıları yüzlerle ifade edilen araştırma şirketleri
günden güne çoğalıyor ve müşteri ve tüketici nezdinde şirketlerin ihtiyaç duyduğu tüm
bilgileri onlar için araştırıyorlar.
Bir petrol şirketi, Türk sürücülerinin
sürüş sırasında yakıt tasarrufunu düşünüp
düşünmediklerini ve yakıt tasarrufu yapmak
üzere ne gibi önlemler aldıklarını belirlemek
amacıyla bir araştırma yaptırmış. Çıkan sonuç ise hayli şaşırtıcı; artan petrol fiyatları
ve çevre sorunlarına rağmen tüketiciler bu
konuda yeterli bilince ve bilgiye sahip değillermiş. Özetle sürücülerin gündeminde yakıt
tasarrufu gibi bir madde yokmuş.
Kapitalist sistemin getirdiği ağır rekabet ortamı şirketlere tüketici araştırmaları
yaptırmayı zorunlu hale getiriyor. Özellikle
kriz dönemlerinde müşteri kaybetmekten
korkanlar bu tip uygulamalara sıkı sıkıya
bağlanıyor. Kemerleri sıkma politikası güdenler ve araştırmayı yeteri kadar dikkate
almayanlar ise kan kaybeder gibi müşteri
kaybediyor.
Bir çikolata üreticisi ise markasına
dair yaptırdığı tüketici araştırmasında markasının saygın, öncü ve lider olarak algılandığı sonucuna ulaşmış. Aynı firmanın bitter
ve sütlü çikolata üzerine yaptırdığı diğer bir
araştırmada ise bitter çikolata tüketicilerinin
genelden farklı bir lezzet tercihinde bulunduklarını ve bu tercihlerinin de onları özel
kıldığını düşündükleri sonucuna ulaşılmış.
Araştırmalardan çıkan bir sonuç da tablet
çikolata üzerineymiş. Çikolata tüketicileri
ürünü parçalanmadan, kırılmadan yemeyi
tercih ediyorlarmış. Bu nedenle tablet çikolatayı bıçakla kesip tüketenler dahi varmış.
Tüketicilerin ekonomiye ve maddi
durumlarına yönelik beklentileri ile harcama
ve tasarruf eğilimlerini tespit etmeye yarayan
tüketici araştırmalarının alâmeti farikası ne
diyor olabilirsiniz. Öyleyse size birkaç örnek;
Örnekler uzayıp gider. Ama unutmamalı ki önemli olan çeşitli sonuçlara ulaşmak değil. Bu sonuçları doğru değerlendirip
buna göre bir yol haritası çizmek.
26
37
kariyer
Özge GÖRÜR EROĞLU
İş Verenlerle İş Arayan Arasında
Bir Köprü Misyonunu Üstlenen
Globalcv Yönetim Kurulu Üyesi
Ertan KİRİK'LE Konuştuk...
Globalcv, adından da anlaşılacağı
üzere insan kaynakları konusuna odaklanmıştır. Bu kaynağa ulaşmada genel olarak
sırasıyla şu yöntemlere başvurulur; eşe dosta sorulur, sosyal medya, mail gruplara duyurulur, İK portallerine ilan verilir, gazeteler
üzerinden adaylara ulaşılmaya çalışılır, head
hunter firmalarından hizmet alınır.
Globalcv saydığımız tüm yöntemleri kullanarak tek çatı altında birleştiren yeni
nesil bir çözüm merkezidir. Sosyal medya,
resmi özel meslek ve mail grupları, sivil toplum örgütleri, vb iletişim ağımızdadır. www.
globalcv.com nitelik ve referansı önceleyen
bir insan kaynağı veritabanıdır. Firmamızın
tüm gazetelerle oldukça cazip anlaşmaları
vardır. Alanında uzman kadromuz tam bir
üretim hattı gibi gelen talepleri hızla sonuçlandırmaktadır.
Firmaların kalifiye eleman bulmakta zorlandığı günümüzde, siz firma olarak
neyi farklı yaparak firmaların bu problemini
aşmasını sağlıyorsunuz?
Her yıl üniversitelerden milyonlarca
genç mezun oluyor. Bir kısmı mezun olur
olmaz iş yaşamına adım atabiliyorken bir
çoğu aylar, hatta yıllar süren iş arama sürecinden geçiyor. Çoğu çalışan mevcut bir
işe sahipken bile işini kaybetme korkusuyla
yaşıyor. İşverenler ise aradıkları pozisyona
uygun elemanı bulmak için çabalıyor. Ne
zamandan ne de verimden kaybetmek istemiyor. Günümüz işletmeleri ve çalışanları
açısından öncelikli satır başlarından olan bu
konu yeni dönemin çözüm ortaklarını da ortaya çıkarıyor.
İş verenlerle iş arayan arasında bir
köprü misyonunu üstlenen Globalcv Yönetim Kurulu Üyesi Ertan Kirik’le konuştuk…
Global Cv olarak sunduğunuz hizmetler nelerdir?
Önceki cevapta da vurguladığımız gibi
biz çözüm odaklı çalışıyoruz. Bu şu demek: sizin ihtiyacınız mavi veya beyaz, hatta altın yaka
bir çalışan ise biz aradığınızı bulana kadar yanınızdayız. Bu hedefe yönelik yapılabilecek her
şeyi yapıyoruz. En ekonomik metotlardan en
butik çözümlere kadar. Portallerin doğasında
var olan şekliyle “Biz ilan ettik, çok sayıda başvuru da oldu, bulamadıysanız bu bizim taahhüdümüz değil” demiyoruz.
Bizim hedefimiz de aynen sizinki gibi
boş pozisyonu tam anlamıyla doldurmak. Firma klasik yöntemlerle başarılı olamayınca beyin avcısı takımımızı devreye alıyor ve en geç 1
ay içerisinde sonuçlandırıyoruz. 2 ay deneme
süresiyle de iki tarafın birbirini tanımasına fırsat
tanıyoruz. Bu süre zarfında aday işten ayrılır
veya firma beğenmezse yerine yenisini ek ücret almadan gönderiyoruz. Seçme yerleştirme
sürecinde kurum kültürüyle çalışanın uyumuna
özen gösteriyoruz.
28
Diğer bir farkımız da bilinen özgeçmiş
veritabanlarının yanında çok farklı kaynaklara da ulaşabiliyoruz. Örnek olarak sivil toplum örgütleri, belediyeler, hatta muhtarlıklar,
mail ve meslek gruplarını sayabiliriz.
Firmalar eleman tercihlerinde en çok
nelere dikkat ediyorlar?
Kalite ve nitelik artık çok bilinen ama
zor bulunan özellikler oldu. Bir de bazen
açıkça ifade edilmese de firma aslında istikrarlı ve özverili çalışan arıyor. Çalışandan
beklenen işe yüreğini de koyması, kendi
işiymişçesine benimsemesi.
Eskiye göre çok farklı profiller, yeni uzmanlık alanları da gündeme geliyor tabi. Hiç
duymadığınız pozisyon adları aranıyor, her
geçen gün yeni teknik terimler, programlama dilleri ekleniyor olmazsa olmaz özelliklere. Ama değişmeyen şey yine çalışkanlık.
Burada eklemeden geçemeyeceğim
bir husus da firmaların gözden kaçırdıkları önemli bir konu var: asıl zor olan eleman
bulmak değil elde tutmak. Bizim için en zor
pozisyonlara aday önermek birkaç haftada
mümkün. Peki bulduğumuz aday firmayı
beğenecek mi, beğense bile uzun vadeli
düşünecek mi? Yaptığı işten tatmin olacak
mı, kendini geliştirebilecek mi, kariyer planı
ne olacak? Bu ve benzeri sorular son zamanlarda iş görüşmelerinde adayların insan
kaynakları yetkililerine sordukları ve onların
cevaplamada zorlandıkları sorular. Yani artık
soruları sadece işveren sormuyor, iş gören
de sorguluyor. Seçme fiili tek taraflı değil,
çalışan da alternatifler arasından en iyisini
seçiyor.
Biz ise masanın tam ortasında durduğumuzdan iki tarafı da dinliyor ve gerektiğinde iş arayanlara ücretsiz koçluk, müşterilerimize de danışmanlık yapıyoruz.
Onlarca eleman adayı ile mülakat
yapıyorsunuz, adaylarda gördüğünüz ortak eksiklikler nedir?
kariyer
Ben hâlâ inanamıyorum ama CV hazırlama ilk ve en önemli eksik. Özgeçmişler
kişileri yansıtmıyor. Ya işin kurdu olanlar kendilerini olduklarından çok üstün gösteriyorlar veya çok iyiler yaptıklarını kağıda dökemiyorlar. Biz de hemen her mülakatta hayal
kırıklığı veya şaşkınlık yaşıyoruz.
Eğitime, yabancı dile, uzmanlaşmaya,
özetle kendini geliştirmeye olan ilgi giderek
artmakla beraber hâlâ gereken düzeyde
değil. Artık akademik eğitim almak o kadar
kolaylaştı ki, lise ve MYO mezunları mutlaka
lisans eğitimi alarak bunu diplomayla belgelendirmeli, herkes alanına uygun bir yüksek
lisans, hatta üst düzey hedefleyenler doktora yapmalı.
Türkiye’de istihdamın arttırılmasına
yönelik politikaları ve çalışmaları yeterli
görüyor musunuz?
Eskiye göre çok daha iyi olduğunu
söylemeliyim. Devlet kanadında İŞKUR’un
bugün geldiği nokta öncesiyle kıyas bile
kabul etmez. İşsizlik maaşından tutun istihdamı teşvik eden destekler, nitelik artırmaya
yönelik eğitimler ve paralel primler, hepsi
olumlu gelişmeler. Biz bu destekler konusunda da müşterilerimize çözüm üretiyoruz.
YÖK ve MEB tarafında da artık eğitim iş hayatına uyarlanmaya çalışılıyor. Ama
yeterli mi, tabi ki değil. Zaten %10 civarında
seyreden işsizlik oranları da bunu gösteriyor.
Her zaman dediğimiz gibi istihdam ülkemizin sorunu. Bu kadar büyük bir sorunun
çözümünü sadece devletten beklemek haksızlık olur. Biz de bu bilinçle 29 Ocak 2011’de
İnsan Kaynakları Paneli düzenledik. (www.
insankaynaklaripaneli.org) Kamu, üniversite
ve özel sektörün önde gelen kurum ve kuruluşlarını en üst düzeyde bir araya getirerek
Gelişen Türkiye’de Değişen İstihdam başlığı
altında bu sorunun taraflarca irdelenmesini
ve çözümde konsensüs sağlanmasını hedefledik. 2012 Ocak ayında Lütfi Kırdar’da
çok daha geniş katılımlı bir programla çözüme katkıya devam edeceğiz.
Personel arayan şirketlere ve iş arayanlara yönelik bir tavsiye ya da mesajınız
var mı?
Şirketlerin öncelikle kurumsallaşma,
yetki ve yetkilendirme gibi temel konuları
halledip mevcut çalışanlarını kalıcı ve verimli hale getirmeleri gerekiyor. Şirketlerin
en önemli zenginliği entelektüel sermayesidir. Günümüzde paraya da gerek kalmadan
projesi ve itibarı olan herkes krediyle de olsa
bina, makine vb yatırımları kolaylıkla yapabiliyor. Fark insan kaynağından ortaya çıkıyor.
İlk hedef eldeki kaynağı en verimli şekilde
değerlendirme olmalı ki yeni alımlarda firma
cezp edici bir konumda olabilsin.
Seçme yerleştirme süreçlerinde profesyonel destek almak da firmaları olağanüstü rahatlatan bir faktördür. Bu sayede
firma asıl işine odaklanır, zaman ve para
kaybetmez. Yanlış alınan bir elemanın maliyeti sadece parasal açıdan bile danışmanlık
firmasına ödenecek olandan fazladır. Kaybedilen zaman da cabası…
İş arayanlar ise öncelikle hedeflerini
iyi belirlemeliler. Meşhur sözde ifade edildiği
gibi hedefi belli olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez. Sonra o hedefe yönelik
eksiklerini tamamlamalılar, eğitim, ehliyet,
askerlik vs gibi. Son olarak amaca uygun
mecralarda iş başvurularında bulunmalılar.
İş arama, başlı başına bir projedir ve o ciddiyetle planlı programlı bir şekilde yürütülmelidir. Biz bu konuda ücret almadan kariyer
koçluğu da yapmaktayız.
30
Son olarak Global Cv olarak
Altunizade’de faaliyet gösteren bir firmasınız. Burayı tercih etmenizin nedenleri ve
size sağladığı faydalar neler?
Altunizade bize göre İstanbul’un en
seçkin ve merkezi semtlerinden biri. Burada yoğunlaşan şirketlerin sinerjisi semtimizi
bizim için önemli bir cazibe merkezi kılıyor.
Ayrıca yoğun bir mülakat trafiği yaşadığımızdan şehrin bütün bölgelerinden ulaşımın kolay oluşu da Altunizade’yi bizim için vazgeçilmez hale getiriyor. Capitol sayesinde öyle
uzun tariflere de gerek kalmıyor.
51
sağlık ve estetik
Mehmet YILMAZ
Toplum Olarak
Gözümüz Açılıyor!
Miyop, uzağı görememek demek. Ben de lise
yıllarında ortaya çıkan ve uzun süre direnmeme
rağmen beni gözlük kullanmaya mahkûm eden
bu süreci yaşayanlardanım. On sene boyunca
gözlük kullandım ve nihayetinde geçtiğimiz haftalarda geçirdiğim bir operasyon ile ondan kurtuldum.
Lazer tedavisi olarak da bilinen bu operasyon kararını verirken haliyle de epeyce bir ön
araştırma yaptım. Bana, ‘ne gereği var ki? Hem
gözlük sana yakışıyor!’ diyenlerin ortak özellikleri gözlüksüz olmalarıydı. Hali hazırda gözlük
kullanan ve bu operasyon sonunda hayatından
gözlüğü çıkaranlar ise anlaşmışçasına ‘hiç düşünme’ diyorlardı. Yani bir bakıma tabiri caizse
eşekten düşenin halinden yine eşekten düşen
anlıyordu.
İyi ama gözlüklü olmanın ne gibi sıkıntıları vardı? Bunu
anlatabilmenin en iyi
yolu örnekler vermek olacaktır belki
de. Mesela denize ya da havuza gittiğinizde sadece suya girme hissini
yaşayabiliyorsunuz; kenardakilerle bir
bağınız kalmıyor. Sahile vardığınızda ‘hanım,
çocuklar nerede?’ diye bir başka bayana sorma ihtimaliniz bile oluyor! Yazın güneş gözlüğü kullanmanız için ayrıca numaralı bir gözlük
yaptırmanız ama onu çıkardığınızda esas gözlüğünüzü hemen takmanız gerekiyor. Diyelim
ki futbola meraklısınız ve halı sahada oynamak
sizin için vazgeçilmez bir faaliyet. İşte onun için
de Edgar Davids gibi arkadan bağlanmış gözlüklerle oynamanız ve mümkün mertebe kafa
toplarına çıkmamanız lazım. Gözlük hayatınızda
öyle yer edinmiştir ki, ona ailenin bir ferdi gibi
özel alaka göstermeniz gerekir. Temizlemek, yanınızdan ayırmamak, arada bakımını yaptırmak
icap eder. Onsuz yataktan kalkamazsınız, otomobil kullanamazsınız; kitap okuyamazsınız…
Berberiniz saçınızın nasıl olduğunu sorduğunda aslında net görmediğiniz halde görüyormuş numarası yapıp, ‘iyi olduğunu’ söylersiniz.
Gözlüğünüz olmadan yatarak televizyon keyfi
yapamazsınız, sakal tıraşı olsanız bile son rötuşları gözlük takarak yaparsınız. Yağmurlu havalar
size ızdırap olur; soğuk havada ise sıcak bir yere
girdiğinizde buharlaşan camlardan bakarsınız
etrafa. Kaşkol takıp, ağzınızı, burnunuzu da kapatamazsınız tabii… Peki, gözlük takmanın hiç
mi iyi tarafı yoktur derseniz bir tane söylenebilir;
gözlük insana entelektüel bir ağırlık katabilir. Bir
aksesuar olarak gözlük iyidir, hoştur ama sadece aksesuar olarak, hayati bir alet olarak değil!..
Eşekten düşme örneğinde olduğu gibi
üstte yazanları da en iyi gözlük takanlar anlayacaktır elbette.
Türkiye, göz tedavilerinde önemli bir merkez, Türkiye, lazer ile göz kusurları tedavisinde
dünyanın önde gelen ülkelerinden birisi durumunda. Öyle ki, Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun
32
pek çok ülkesinden ülkemize tedavi amaçlı gelen çok sayıda hasta var. Bunun temel sebebi
ise maliyet olarak ülkemizin daha cazip olması
ve bu konuda ihtisas sahibi olan uzman hekim
sayımızın fazla olması. Yani bir bakıma Türkiye
bu sağlık sektöründe bir marka durumuna gelmiş. Yine ülke genelinde sadece İstanbul ve
Ankara’da değil Anadolu’nun orta büyüklükteki
şehirlerinde bile lazer tedavisi yapan göz merkezleri mevcut durumda.
Lazer tedavisi ile ilgili bazıları şehir efsanesi haline gelmiş olan çok sayıda görüş mevcut. Dolayısıyla da sorular peş peşe gelebiliyor.
Bunlardan en çok merak edilenleri, ‘tedavi sonrası kusur yeniden ortaya çıkabilir mi?; bu ameliyatların ileride yan etkisi olacak mı?; operasyon
sırasında yanma, ağrı olur mu?; ne zaman günlük hayata dönülür?; operasyon anında gözümü
oynatırsam ne olur?; her hekim bu operasyonu
yapabilir mi?; niçin tedaviler ve kurumlar arasında fiyat farklılıkları var?; niçin bazı göz doktorları
gözlük kullanıyor?’ gibi olanları. Ülkemizde bu
tedaviyi ilk olarak uygulamaya başlayan kurum
olan Türkiye Gazetesi Hastanesi’nin hekimlerinden Op. Dr. Nusret Baş bütün bu sorulara ve
daha farklı konulara kendi web sitesinde cevap
veriyor.
Miyop tedavisi için iki şeyin olması gerekiyor. Bunlardan birincisi gözdeki ilerlemenin
durmuş olması, diğeri ise göz yapısının bu operasyona uygun olması. Bu uygunluk tedavi öncesinde yapılan muayene ve testler sonucu ortaya
çıkıyor ve şayet göz yapınız uygunsa 12 dereceye kadar olan miyoplar sıfırlanabiliyor. Daha
üst dereceler için ayrıca işlemler yapılabiliyor.
Bu arada ülke nüfusumuzun yaklaşık %40’ında
görme ile ilgili sorunlar olduğu tahmin ediliyor.
Özetle, bu sefer bir haberin bizatihi öznesi durumunda olan birisinden okuyorsunuz izlenimleri. Sonuç ise şu; aracısız görebilmek hayli
güzelmiş…
Toplum olarak gözümüz açılıyor artık!
sağlık ve estetik
İcer Cansu IŞIKOĞLU
Altunizade Polikliniği Diş Hekimi
Ağız Kokusu
Çözümü Olmayan Bir
Sorun Değil!
Ağızdaki hoş olmayan rahatsız edici kokuya kısaca ağız kokusu veya halitosis denir.
Bu durum ağız içinde veya vücutta yolunda
gitmeyen bazı durumlar olduğunun belirtisidir.
Kötü ağız kokusu, çoğu zaman kişide
kendine güvensizlik, toplum dışına itilme ve
beğenilmeme korkusu gibi psikolojik sorunlara
neden olur. Konuşma ortamlarında hem kişiyi
hem karşısındaki insanı oldukça rahatsız edebilen bir durumdur.
Ağız kokusu kötü ağız hijyeni, dişler üzerindeki plak ve taş birikimi, derin dişeti cepleri,
gingivitis ve periodontitis gibi dişeti hastalıkları, diş ve bademcik abseleri, ağız kuruluğu,
çürük dişler, gömük dişler, çekim yaraları, oroantral fistül, iyi yapılmamış uyumsuz protezler
gibi ağız içini ilgilendiren bölgesel faktörlerden
meydana gelebileceği gibi, sinüzit, soluk borusu kanserleri, burun polipleri, mide, böbrek,
karaciğer, akciğer hastalıkları, şeker hastalığı,
açlık, ilaç kullanımı gibi ağız dışı faktörlerden
de kaynaklanabilir.
34
Yapılan araştırmalarda ağız içi kaynaklı
ağız kokusu görülme sıklığı %87, ağız dışı kaynaklı ağız kokusu görülme sıklığı %13 olarak
bulunmuştur. Ağız kokusu günün farklı zamanlarında oluşabilir. Örneğin sabahları görülen
ağız kokusu her bireyde olabilir. Çünkü gece
boyu ağız hareketsizdir, uyku sırasında yavaşlayan metabolizma nedeni ile tükürük akışında
azalma söz konusudur. Sabaha kadar süren
açlık, dişleri fırçalamadan yatma gibi nedenler
sabahları hissedilen ağız kokusunun sebebidir.
Açlık sırasında depo yağlar yakılmaya başlamakta ve keton denilen kötü kokuya sebep
olan kimyasallar açığa çıkmaktadır.
Ağız kokusunun başlıca sebebi ölü ve
ölmek üzere olan anaerop bakterilerin çıkardığı sülfürlü bileşiklerdir. Bu bileşikler genelde
pürüzlü bir yüzeyi olan dilin arka tarafında birikmektedir ve temizlenmediği durumlarda ağız
kokusuna sebep olmaktadır. Ayrıca derin dişeti
cebi ve çürükleri olan hastalar bu bölgelerini
yeterince temizleyemedikleri için kötü ağız kokusuna sahip olabilmektedirler. Aynı şey yarı
Gömük diş ve köklerin olduğu durumlarda dişi örten dişetiyle dişin arasında bakteri üremesi söz konusu olduğu durumlarda da geçerlidir.
Ağız içi sebepli ağız kokusunda yapılan tedaviler kısa sürede sonuç vermektedir.
Dişeti hastalıklarının ve diş çürüklerinin tedavilerinin yapılması, gömük ve çekimi gerekli görülen abseli dişlerin çekilmesi, uyumsuz protezlerin yenilenmesi ve yemek sonrası temizlenmesi, ağız kuruluğunun
önlenmesi için bol su içilmesi ve burun solunumu yapılması, dil sırtının,
dişlerin ve dişetlerinin fırçayla temizlenmesi, diş ipi kullanarak fırçanın
giremediği bölgelerdeki besin artıklarının uzaklaştırılması, sarımsak, soğan gibi rahatsız edici kokusu olan besinlerden kaçınılması ve sigaranın
bırakılması, tükürük salgısını arttırmak için naneli sakızlar çiğnenmesi ve
tükürüğün yıkayıcı ve bakteri kolonizasyonunu önleyici etkisinden faydalanılması, ağız suları ve antiseptik gargaralar kullanılması genelde tedavide kullanılan yöntemlerdir.
Ağız içi yapılan tüm tedavilere rağmen tekrarlayan ağız kokusu
görüldüğünde, bir diş hekimi, KBB uzmanı, gastroenterolog gibi birkaç
branştan hekim tedaviyi birlikte yönlendirebilirler.
Sonuç olarak sağlıklı bir yaşam için temizlik temel prensip olduğuna göre ağız sağlığı için de ağız hijyenine gereken önem verilmelidir ve
düzenli olarak ağız sağlığı hekim tarafından kontrol edilmelidir. Böylelikle
kişilerde sağlık açısından olduğu kadar önemli ölçüde sosyo-psikolojik
etkisi de olan ağız kokusu problemi ortadan kalkar.
35
hobilerimiz
Aydın KAPANCIK
Özgürlük ve öğrenme tutkusu, tarihler
boyunca hep eşdeğer görülür. İnsanın başını kaldırdığında gördüğü mavi gökyüzü,
ona hep bulutların üstünde olma hayalini
kurdurur. Kuşları gözlemlemeye başladığı
ilk günden itibaren içindeki uçma tutkusu körüklenir. Nedeni ne olursa olsun çeşitli denemelerle uçmaya çalışmak
havacılık tarihinin başlamasını
sağlar. Uçma tutkusu bazen
birilerinin hayatına mal olurken diğer yandan savaşların seyrini değiştirecek yeni bir
güç olarak karşılanır.
Ahmet Çelebi, Farab’lı İmam İsmail Cevheri, Lagari Hasan Çelebi özgürlüğü gökyüzünde arayan ve uçma tutkusunun bedelini
ödeyen isimlerden sadece birkaçıdır.
Havacılığın Dünden Bugüne Yansımaları
İnsanlar için uçmak artık günlük hayatın bir parçası. Ulaşımın en temel öğesi
olarak görülürken, birçoğunun hobileri arasında ilk sırada yer alıyor. Türkiye’nin bu
alandaki zengin şartları uçuş keyfinin de
başköşelerini oluşturuyor. Peki, yeni başlayan bir gökyüzünü tutkunu için nerede ne
var?
17 Aralık 1903’te Wright Kardeşler ilk
havadan ağır motorlu uçuşu gerçekleştirirler. Ama onlardan önce sayısız deneme
yapılmıştır.
Özgürlük
Bedel İster
Yunan mitolojisinde yer alan Daedalus ve oğlu İkarus’un efsanesi insanın uçma
tutkusunun verdiği en erken eserlerden biri.
Efsaneye göre Kral Minos, baba Daedalus
ve oğlunu Girit Adası’na hapseder. Daedalus bu hapis hayatından zamanla sıkılır ve
oğlu İkaros’a kaz tüylerinden kanatlar yapar. Ona ne çok alçaktan, ne de yüksekten uçmamasını, özellikle de güneş ışınlarına yaklaşmamasını öğütler. Fakat İkaros
takma kanatları ile bir kez havalandıktan
sonra, aydınlığı, güneş ışınlarını ve bunların
ardındaki hakikati biraz daha yakından görmek, öğrenmek ve daha çok özgürleşmek
düşüne kapılır. Ancak, güneşe yaklaştıkça,
takma kanatlarını bedenine yapıştıran bal
mumları erimeye başlar. Ve sonunda İkaros, Ege Denizi’nde Sisam Adası’nın yakınlarındaki İkaya Adası’na düşer. Bu efsaneyle insanın gökyüzündeki ilk öyküsü de
yazılmış olur. Tarih’teki efsaneler, hikâyeler
bu kadarla da kalmaz elbette. Hezarfen
36
İlkel havacılık diye adlandırılan bu
dönemde insanlar, kuşları taklit etmekten
öteye gidemezler. Ancak değişen dünya
ve getirdiği teknolojik gelişmeler havacılığın boyutlarını sürekli genişletir. Önceleri
rüzgâra göre rota çizilirken, bugün füze
teknolojisi ses hızını geçer. Gökyüzü insanlı
uçuş için artık bir sınır oluşturmaktan çıkar,
aya gidilerek yeni dünyalar keşfedilir.
Gündoğumunu gökyüzünde karşılayın!
Türkiye’de uçmak deyince ilk akla gelen yerlerden biri “Kapadokya ve Balon”…
Gökyüzünün en eski misafirlerinden balon,
bölgenin eşsiz güzelliğini görmenin de en
etkili yolu. Havada ağır ağır süzülürken Kapadokya önünüze bir kilim gibi seriliyor ve
yüzyıllardır atılan her ilmik burada kuşbakışı
görülebiliyor. 1 saat 15 dakika süren bu balon turları ile Kapadokya uygarlığının yürüyerek ulaşılamayacak en uzak noktalarına
kadar ulaşılabiliyor. Saat 06.00 civarında
havalanan balonlar yaklaşık 1000 feet yüksekliğe çıkıyor. Ve gündoğumu gökyüzünde karşılanıyor.
Gökyüzünün mavisinden, Ege’nin
mavisine…
Kanatlanıp uçmak için yıllardır kabul
gören en iyi adres bu tatil sezonunda da iş
başında. Ölüdeniz Babakale’de yamaç paraşütü uçuşları kaldığı yerden devam ediyor.
Yöreye özgü klimatik havanın imkân
verdiği Babadağ’dan yamaç paraşütü uzun
yıllardır yapılıyor. Uçma tutkusu ve cesareti olanlar 30 dakikayla 45 dakika arasında
bu keyfin tadına varabiliyor. Profesyonel yamaç pilotları ve uçacak olanlar malzemeleri
alıp 4x4 otomobillere binerek yaklaşık 2000
metre yükseklikteki uçuş pistlerine ulaşmak
için 25 kilometrelik Babadağ yolunu tırmanıyorlar. Burada son hazırlıkların tamamlanması ile uçuşa geçiliyor. Eğer uçanın
cesareti biraz fazlaysa spiral, ringover ve
vida benzeri artistik hareketleri de pilot tarafından yapılıyor.
37
Antik dünyanın kapıları gökyüzünden açılıyor, hazır mısınız?
Kendinizi yer çekiminin gücüne bırakmak için sıra dışı bir adres, sıra dışı bir
atlayış… Uçaktan paraşütle serbest atlayarak yapılan skydiving, İzmir Selçuk’da Türk
Hava Kurumu gözetiminde yapılıyor.
Efes, iklimsel özellikleri açısından yılın
her ayı atlayış yapabilmeye müsait bir yer
olması ile skydiving için bulunmaz bir alan.
Yaklaşık 4000 metre yüksekliğe çıkılan bu
uçuş, diğer bir tabirle düşüş, keyfi için en
önemli ihtiyaç bolca cesaret. Bu sporu yaparken kalp ritminin kontrol edebilmesi dikkat edilmesi gereken bir husus. Zira herkes
bu kadarıyla baş edemeyebilir.
Uçmak özgürlüktür, hele ki medeniyetler kavşağı Anadolu’da yapılıyorsa…
Uçmaktan keyif alıyorsanız yaşadığınız coğrafyanın sunduğu fırsatlardan yararlanmak için hiçbir mazeretiniz yok demektir.
Öyleyse bu yazın tadını iyi çıkarın ve kanatlanıp uçun!
fark yaratanlar
Ali GÖLÜKCÜ
Onur GİZER'İN
Başarı Öyküsü
Çocukluk döneminizde çalıştınız mı?
Çok çalıştım. Yaklaşık 7–8 yaşlarından itibaren şirkete gidiyordum. Yaz tatilleri,
hafta sonları gibi zamanları orada değerlendiriyordum. Ara sıra çıraklık yaptığım
dönemler olmuştur. O şekilde zaten başladık. Belki de ticareti sevmemizin ya da
içinde bu kadar uzun zaman bulunmamızın
getirdiği bir artı ile ticaret çok kolay görünmeye başladı gözümüze. Küçük yaşlardan
itibaren kazandığımız alışkanlığımız işimiz
haline geldi.
Liseye kadar Adana’da mıydınız?
Adana’da uzun yıllardır ticaretle uğraşan köklü bir aileden geliyorsunuz. Sizin
de, aileniz gibi ticaretten yana şansınızı kullandığınızı ve bu konuda çok başarılı olduğunuzu biliyoruz. Biz biraz daha filmi geçmişten almak istiyoruz. Çocukluğunuzdan
gençlik dönemine kadar nasıl bir çevrede
yetiştiniz?
Çocukluğumdan gençliğime hatırladığım yaklaşık 6–7 yaşlarım, benden bir yaş
büyük ablam var. Üst komşumuz dayımlardı. Onunda iki tane kızları vardı. Bir yaş
küçük ve iki yaş küçük ve alt komşumuzda
halamlardı. Onunda benden bir yaş büyük
erkek çocuğu vardı. Yani hep beraber aile
içerisinde geçti. Üç evde de devamlı dolaşarak, dağıtarak, oyunlar oynayarak geçti.
Birbirine yakın yaşlardaki kuzenlerim olmasının getirdiği avantajlar çok fazla arkadaş
sıkıntısı çekmeden geçti.
Liseye kadar Adana’da bulundum.
Liseyi bitirdim. Burada Marmara Üniversitesi İngilizce iktisat bölümünü kazandım. O sene aynı zamanda da yurt dışındaydım. İngiltere’ye dil kursuna gitmiştim.
İngiltere’den döndüm yaklaşık bir iki gün
kadar Adana’da kaldım. Daha sonrada
İstanbul’a geldim, yerleştim. Sonrada 5 yıl
kadar İstanbul’da üniversite için bulundum.
Ardından hemen askerlik geldi. Kısa dönem yaptığım askerlik o dönem sekiz aydı.
Sonra 8 ay kadar askerlik yaptım. Askerliği kısa dönem yaptım. Ondan sonrada da
1996 yılında mart ayında askerliğim bitti.
1996’dan itibaren 2005 yılı mayıs ayına kadar da Adana’da şirketlerimizin çeşitli bölümlerinde, birimlerinde hemen hemen her
önemli iş kolunda çalıştım.2005 yılında da
Gizpa adlı şirketimizi İstanbul’da kurarak
buraya taşınmış olduk.
Ticaret yaşamına girmek kendi isteğinizle mi yoksa ailenizin yönlendirmesiyle mi
oldu?
Mutlaka, ailemin yönlendirmesi de olmuştur.
38
Üniversiteyi bitirdiğinizde, bir yerde
maaşlı mı çalışayım diye düşündünüz mü
hiç?
Hiç düşünmedim. Enteresan bir şey
niye düşünmediğimi de bilmiyorum.
Üniversite döneminde bizim okulumuz çok göz önünde bir üniversiteydi.
Türkiye’nin belli başlı bütün kurumsal şirketlerinin işe alım yaparken tercih ettikleri 3-4
üniversiteden biriydi. Okul arkadaşlarımın
bir çoğu da okulda yapılan kariyer günlerine katılarak bu kurumlarla tanıştı, mülakatlarına girdi ve işe başladılar. Ama ben
kendimi bu anlamda hiç denemedim, deneme ihtiyacı da duymadım. Hayatımda hiç
mülakata girmedim. Yaklaşık tahminim üç
bine yakın iş görüşmesi yapmışımdır. Bunların beşyüzü işe alım görüşmesidir. Ama
şimdiye kadar hiç iş başvurusu tecrübesi edinmediğim için pişmanım diyebilirim.
Ayağımın ucuna kadar gelmişken en azından yaşamak isterdim.
Personel alımı görüşmeleri demişken
konuyu biraz o yöne çevirelim. Çoğu yöneticinin her mülakatta sorduğu öncelikli soruları oluyor. Sizin de böyle sorularınız var mı?
Hayır, ben genelde gidişata göre ya
da kişinin durumuna, çalışacağı iş koluna
göre sorular sorarım. Tuzak sorular dediğimiz ya da cevabında bazı özellikleri yakalayabileceğimiz soruları sormaya da dikkat
ediyorum elbette. Onlar çok fazla hissetmiyorlar. Mesela bazılarına evde yatağını kendin mi topluyorsun diye soruyorum. Ben
aslında onun düzenli bir insan olup olmadığını merak ediyorum. O, hayır benim annem toplar diyor. İyi benim de annem hep
toplar diyorum. Eğer işe alım yapacağımız
pozisyon düzenlilik gerektiriyorsa o kişiyi
aradığımız pozisyona uygun değildir diyorum. Bu anlamda kendimi çok erken yaş-
ta tecrübe edinme ve iş hayatında eğitme
fırsatım oldu. Yöneticilik anlamında, bu tip
profesyonel yönetim anlamında, şimdiye
kadar edindiğim tecrübe bugünkü iş hayatıma yansıyor.
Adana’ya yaptığınız yatırımlardan
sonra İstanbul’a gelip burada iş kurmaya
nasıl karar verdiniz? Aileniz mi yönlendirdi,
siz mi karar verdiniz?
Ailem yönlendirmedi tabii, herhalde
baba çocuğunun yanında olmasını ister.
Babam hala yanında olsam daha memnun
olacaktır, annem de aynı şekilde. Tabii ki
benim kendi şahsi fikrim belli bir noktadan
sonra o kaba sığamıyorsunuz. Artık beklentilerinizi karşılayamıyorsunuz. Biz çok bölgesel, şehirsel bir güçtük. Ama benim hayalim
Türkiye’de bir güç olmaktı. Ulusal bir firma
olmaktı. Onunda yolu tabii ki İstanbul’dan
geçiyordu. Bu nedenle İstanbul’a gelmeyi
tercih ettim.
İstanbul’daki iş yaşamınızın ilk yıllarından bahseder misiniz?
İlk yıllarda sancılı dönemler geçirdik.
Ama ben biraz şanslı bir insandım.
Adana’da bizim asıl işimiz beyaz
eşya, 1954’ten beri beyaz eşya perakende
mağazalarımız var. 1979’dan beri toptan
mağazalarımız var. Bizim bu kadar iyi ve
uzman olduğumuz işler de ben çok fazla
çalışmadım. İçinde bulunmuştum ama bizzat çalışmadım. Askerden geldikten sonra
bana, sigorta işini verdiler. Sigortacılık yaptım, o işi öğrendim. Daha önce taşıt kredileri yoktu. O dönem kanun çıktı ve taşıt
kredileri patladı. Birçok finansal kurum bu
alana yöneldi. Biz de o dönem hem Tofaş
otomobil mağazamız olduğu için hem de
mecburi kasko yaptırılması gerektiği için bir
anda ön plana çıktık. Çünkü çok ciddi araç
satıyorduk. Her aracı kredili satma, aynı zamanda sigorta yapma potansiyeli doğdu.
Bu şekilde şirket, benimde başında olmamın getirdiği bir dinamizmle daha ilk yılda
%300–500 büyüdü. İkinci yılda ikisini aynı
birime yan yana taşıdım. Yan yana taşıyınca
otomotivle ilgilenmeye başladım. Bir sene
sonra, 1996 yılında, Ford’la bir anlaşma
yaptık. Üç es plaza kurduk. Onun anlaşmasını yaptık. Yaklaşık 10 dönüm bir arazi üzerine 7508 metre civarında bir inşaat
yaptık. O inşaatın projelendirme işlemlerin
de, satın alma işlemlerinde, ekipmanların
kurulmasında ailece tecrübe sahibi olduk.
Henüz 24 yaşımdaydım ve bir kaç sene
daha orda çalıştım.
2000 yılı çok uç bir dönem oldu. Satışlarımız patladı. Hemen ardından otomotivde işlerin dibe vurduğu 2001 krizi geldi.
Satış tarafına ciddi sıkıntılar yaşadık ama
kriz yönetmeyi de öğrendik. Öz sermayemizle iş yaptığımız için krizlerde çok ciddi
dalgalanmalar yaşamadık. O da benim için
güzel bir tecrübedir.
Daha sonra Türkiye’nin en büyük perakende alış veriş mağazasını yaptık. Yaklaşık 15000m2 katlı olan mağazayı 2002 yılında projelendirdik. O dönem Adana’da bazı
karar sıkıntıları vardı. O bölüme geçtim.
Örneği olmayan yeni bir konsept yarattık.
Yaklaşık 350 kişinin aynı anda yemek yediği
1100m2 hizmeti alan içerisinde olan güzel
bir restoran yaptık ilk defa. İlk defa süpermarket işine girdik. Hazır konfeksiyon hazır
giyim işine başladık, yaklaşık 3000m2lik bir
alanda. İlk defa züccaciye ev tekstil reyonlarını açtık. Bütün bunların bir sistem içerisinde programlarının yazılması, yerleştirilmesi, tiretlerin? alınması, uygun elemanların
alınması, iş düzeni akış sisteminin yaratılmasını sağladık. Bu süreçte yeni şeyler kurma konusunda genç yaşta ciddi tecrübeler
edindim. Onun için bu yeni yerde de çok
39
fazla sıkıntım mutlaka olmuştur. Ama bu sıkıntıları nasıl aşılacağını üç aşağı beş yukarı
biliyordum. İyi bir ekip kurduğuma inanıyorum. Tecrübeli bir ekip kurdum. Onların da
önemli yardımları oldu bize.
Morphy Richards’ı Türkiye’ye getirme
süreci nasıl gelişti?
Başta Altus ve Philips elektroniğinin
Marmara Bölgesi dağıtıcılığını yapıyorduk.
Sonra Demir Döküm’e başladık. Zaten o
süreçte piyasaya böyle bir şey istediğimizin sinyalini veriyorduk. Bu şekilde onların
buradaki temsilcileri bizi buldular ve görüştük. Richards’ın Türkiye distribütörlüğünü
düşünür müsünüz dediler. Açıkçası o zamana kadar hiç dikkatimi çekmemişti. Bir
kaç defa İngiltere’ye gitmeme rağmen o
gözle bakmamıştım. İncelediğimiz zaman
İngiltere’nin küçük ev aletlerinde en çok satan çok eski bir marka olduğunu öğrendik
ve neden olmasın dedik. Yaklaşık 8 ay kadar flört dönemimiz oldu. Markayı tanımak,
onların bizi tanıması gibi uzun bir araştırma
süresi oldu. Ondan sonra el sıkıştık ve başladık.
fark yaratanlar
Morphy Richards markasını seçme
sebebiniz neydi?
Sadece bazı temel şeyler birbirine
uydu. Eski bir aile şirketi, bizim gibi çok
uzun süredir bu işin içinde. Ar-gesi var, pazarlaması zayıf. Bizim de ar-gemiz yok ama
pazarlamamız güçlü, satış tarafımız güçlü.
Bu yönlerin birbirine uyacağını düşündük.
Biz, pazarlama alanında iyi bir isim olduğumuz için, o isme leke getirmeyecek kalitede
ürünler satmak istedik. Onlar da çok kaliteli ürünler üretiyor. Kimyalarımız uydu ve
2008 yılının sonuna doğru bu işe başlamış
olduk.
Gizpa bildiğimiz kadarıyla toptan pazarlama şirketi, perakendeye yönelik doğrudan bir iş yapmıyorsunuz İstanbul’da değil mi?
Perakendeye yönelik iki ay kadar önceye kadar başladığımız sistem klimaları
işimiz var. Proje ve sistem klimaları işi yapmaya başladık. Evlerin, iş yerlerinin, restoranların, hastanelerin havalandırma ve yeni
büyük klima sistemi vdf sistemlerini Altus,
Arçelik, Samsung, Mitsubishi, Panasonic
markalarıyla yapıyoruz, bu noktada çözüm
ortağıyız. Bugün görmüş olduğunuz büyük
bir binanın iklimlendirmesi, soğutması, ısıtması, havalandırması için teklifler veriyoruz.
Şu anda direk olarak müşteriye ulaştığımız
satış kanalımız budur.
Gizpa olarak daha önce farklı sektörlerde yer aldınız mı veya ileride farklı sektörlere atılmayı düşünüyor musunuz?
Dünya değişiyor tabii ki öncelikli hedefimiz yaptığımız işi doğru yapmak, hakkını vermek. Elimize aldığımız bazı bayraklar
ve sorumluluklar var. Bunları en iyi şekilde
yerine getirmemiz lazım. Bir koltukta 5–6
karpuzu taşıyoruz. Onun içinde herkesin,
firmaların bizden beklentileri var, bizim on-
lardan beklentilerimiz var. Bunları öncelikle
yerine getirmemiz lazım. Bu işleri tam olarak yaptıktan sonra, hakkını verdikten sonra
insanların hayalleri bitmez mutlaka bizimde
hayallerimiz var. Onları da kısa süre içerisinde hayata geçirmek istiyoruz. Birkaç yıl
içerisinde farklı yerlerde şirketimizin ismini
duyabilirsiniz.
Firmalar e-ticarete yöneliyor. Sizin bu
konuda doğrudan satışa yönelik projeleriniz olacak mı?
etkiledi bazılarını teğet geçti. Ama genel
olarak baktığımızda Türkiye’de ekonominin
genişlediğini söylersek yanlış söylememiş
oluruz. İnsanların standartları her geçen
gün artıyor. Yani bugün parası olan da olmayan da bir şekilde teknolojinin getirdiği
rahatlıklardan faydalanıyor, faydalanmak
için çaba gösteriyor. Bir dönem lüks kabul
edilen ürünler bir zaman sonra insanların
günlük hayatının bir parçası haline geliyor.
Evet, e-ticareti destekliyoruz, önemsiyoruz. E-ticarette Türkiye’nin önde gelen
firmalarıyla çalışıyoruz. Kendimizin şu anda
böyle bir çalışması yok, ama ileriki günler
ne getirir bilmiyorum.
Zaten
bildiğiniz
gibi
Morphy
Richards’ın yanında distribütörlüğünü yaptığımız üç tane daha markamız var. Bir tanesi
Valera, İsviçre kişisel bakım markası. Otel
fönlerinde ve kuaförler için fön, düzleştirici,
maşa gibi profesyonel gruplarda Avrupa’nın
önde gelen markalarından bir tanesi. Salter,
tartının mucidi ve 130 yıllık bir İrlanda markası. Mutfak gereçleri ve ev, banyo tartıları
üreten bu markanın lansmanını da bu yıl
içerisinde yapacağız. Homedics bir Amerikan markası, masaj ürünlerinde dünyanın 1
numarası, %90 Pazar payına sahip. Masaj
ve spa ürünlerinde yaklaşık 200’ün üzerinde çeşitleri var. Bu ürünleri de yakın zamanda Elektro World mağazalarında tekrardan
piyasaya sunuyor olacağız. Çok ses getireceğine inanıyorum.
2008’de yaşanan kriz sizi etkiledi mi
yoksa teğet mi geçti?
Bizim için teğet geçti. Ama teğet geçmeyen birçok insan tanıyorum. Hiç etkilenmeyen insanlar da tanıyorum. Sonuçta
geniş bir coğrafyadayız ve geniş bir nüfus
var Türkiye’de. Onun için de bazılarını kötü
40
Türkiye’nin şu anki ekonomik gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz? Hızla gelişen
ve hala gelişmekte olan elektronik sektörü
açısından değerlendirir misiniz?
Türkiye kurulurken savaştan çıkmış ve
sermayesiz bir ülke olarak zamanla sermayedarlarını kendi yetiştirmiş. Belli dönemlerde, belli hükümetler zamanında kendi sermayesini ortaya çıkartmış. O dönemlerde
de bazı gruplar ön plana çıkıyor, çıkacaktır.
Yeni ve mevcut iş kollarını düzgün bir şekilde yapan kişiler ön plana çıkıyor.
Şu an ise Türkiye ekonomisini çok
dinamik görüyorum. Krize ilk giren fakat
krizden çabuk çıkan canlı bir ekonomiye ve
tüketimlerini Avrupa standartlarına çok kısa
sürelerde de taşıyan bir halka sahip. Onun
için Türkiye ekonomisinin bu saatten sonra
kolay kolay ciddi krizlere gireceğine inanmıyorum. Sadece elimizdeki değerlerin tam
farkına varıp, bunlar üzerine çalışmamız lazım. Bazı hedef sektörler seçip bunlar içerisinde Türkiye’nin ağırlık gücünü, söz sahibi
gücünü artırmamız gerektiğini düşünüyorum.
sanata dair...
Selda KAYA KAPANCIK
Nuri Bilge Ceylan
Sineması
Batı hayranlığını körükleyen Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra
Londra’nın yolunu tutar. Yazgısı olarak gördüğü batı ise ona beklediklerini veremez.
İçindeki boşluk ve anlamsızlık giderek artar,
yalnızlığı büyür. Bu sırada bir kitapçıda Himalayalar üzerine bir kitaba rastlar ve doğudan medet umarak Nepal’a gider. Ancak bir
iki ay içinde 400 kilometre yürüyüş yaptığı
Himalayalar da ona umduğu anlamı vermez.
gerektiğine karar verir ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde sinema eğitimi
almaya başlar. İlk filmi Koza’yı 1995 yılında çeker. Arkasından her biri festivallerden
ödüllerle dönen Kasaba, Mayıs Sıkıntısı,
Uzak, İklimler, Üç Maymun ve son olarak
Bir Zamanlar Anadolu’da filmlerini yapar.
Kasaba, Mayıs Sıkıntısı ve Uzak bir üçleme
niteliğindedir. Filmlerindeki tüm karakterler
Ceylan’ın çok yakından tanıdığı, yarattığı
dünya bizzat içinde yer aldığıdır. Daha sonra çektiği İklimler filminde de, bu kez kendi
canlandırarak, aynı karakter üzerinden gitmeye devam eder. İklimlerde kamerayı ilk
kez kendisinin kullanmaması ve dijital video
ile çekmesi ise onun değişim yaşayacak sinemasının habercisi olur. Üç Maymun’la birlikte Ceylan kendi ve çevresinin hikâyelerinin
tamamen dışında konulara yönelmiştir artık.
Bundan böyle profesyonel oyunculara ağırlıklı olarak yer verir ve set ekibini genişletir.
Ama onun sinemasında değişmeyen bir şey
vardır; sinemada geride bıraktığı yıllar minimalizmle yollarını küçük bir ölçüde ayırmıştır
ama onun sineması hiçbir zaman popüler
sinemanın kalıplarına da girmeyecektir.
Sonra Türkiye’ye döner ve askere gider. Ankara’da yaptığı askerliği sırasında
Türk toplumunun her kesiminden insandan
oluşan zengin bir mozaikle karşılaşır. Ve ait
olduğu yeri bulduğuna dair bir duygu yaşar.
Ankara günleri de çok yalnız geçer ama, en
çok düşündüğü, en çok film seyredip ve kitap okuduğu dönem olur. Sinema yapmaya da kesin olarak bu dönemde karar verir.
Onlarca sinema kitabı okur. İsveçli yönetmen Ingmar Bergman ve İtalyan yönetmen
Michelangelo Antonioni filmleri izler. Tekrar
İstanbul’a döndüğünde ise kendisini daha
yetkin hissedebilmek için sinema okuması
Çünkü…Popüler
sinema,
Ahmet
Oktay’ın gündelik yaşamın kültürü diye tanımladığı popüler kültürün içerisinde yer alır. Ve
emeğin gündelik olarak yeniden üretilmesinin
bir girdisi olarak eğlenceyi içerir. Hollywood
western, polisiye, korku, bilim kurgu, romantik
komedi gibi türlere, Türk sineması ise melodram, arabesk, güldürü, absürd komedi ve son
yıllarda korku filmleri gibi türlerle eğlenceye yönelik işler üretir. Nuri Bilge Ceylan ise ticari popüler sinemanın karşısında duran bir anlayış
ile film üretir. Popüler sinema “dünyayı görünür”
yapar. Fantazyalar dünyasını yansıtır. Böylece
bütün gerçekleri görünür statüsüne indirger ve
Günümüz Türk sinemasının en önemli
isimlerinden biri kuşkusuz Nuri Bilge Ceylan.
Yaptığı filmler ile yeni dönem sinemanın öncüsü olan, ulusal ve uluslararası birçok festivalden ödülle ayrılan ama hâlâ sinemaya
ancak bir avuç insan toplayabilen bu yönetmeni ve yaptığı sinemayı anlayabilmek için
gerilere gitmek gerekiyor. Çünkü onun sinemasının temel taşları çok derinlere uzanıyor.
Nuri Bilge Ceylan 1959’da İstanbul’da
dünyaya gelir. Henüz üç yaşındayken
Çanakkale’nin Yenice ilçesine
taşınırlar. Babası Yeniceli bir ziraat mühendisi olan Mehmet
Emin Ceylan’dır. Mehmet Emin
Ceylan’ın tabiata olan aşkı,
Yenice’nin dağları, tepeleri, tarlaları Nuri Bilge Ceylan’ın dünyasına
biçimini verir. Yine babasının
1950’li yılların ortalarında
Amerika’dan
dönerken
getirdiği 4 dolarlık fotoğraf makinası ona fotoğraf
merakını kazandırır. 16
yaşından beri çektiği fotoğraf, üniversite yıllarında çok daha derin
bir ilişki sunar kendisine.
42
gerçeğin elde edilebilirliliği yanılsamasını verir.
Seyreden kitlelere, erişmeyeceği sahte düşler
satar. Tek erişebilme yolu, gördüklerini taklit etmeye çalışmak ve taklit edebilmek için tüketmektir. Kapitalist sistemin en önemli gerekliliği
olan tüketim popüler sinema ile varlığını devam
ettirir.
leri bir müddet sonra sıkmaya başlar. Filmde
uzun planların fazla olması, kamera hareketlerinin az olması, anlatması gerekenden
fazlasını anlatmaması ve göstermesi gerekenden fazlasını göstermemesi ile tüketim
toplumunun ruhuna uymayan bir yapıdadır.
Popüler sinema da filmin başrol oyuncuları izleyicinin sempati ve hayranlık duyabileceği, özdeşlik kurabileceği karakterlerdir.
Her yönleri ile idealize edilmiş insan portresi
çizerler. Ancak Ceylan’ın filmlerindeki karakterler izleyicinin özdeşlik kurmaktan kaçınacağı
karakterlerdir. Çünkü onlar zaafları ve eksiklikleri ile mükemmel olanın çok ötesindedirler.
Popüler kültür sırtını egemen ideolojiye dayadığı için, popüler sinema da o ideolojinin meşrulatırılması işlevini yerine getirir,
en azından sisteme ters düşecek bir durumdan kaçınır. Nuri Bilge Ceylan sinemasında ise sisteme eleştirel bir yaklaşım vardır.
Ancak bu eleştiriler izleyenin gözüne direkt
sokulmaz. Uzak’ta Yusuf’un kriz nedeniyle
çalıştığı fabrikadan atılıp büyük kente gelmesi, ancak kentte de tutunamaması buna
bir örnektir. Farenin yakalanması sahnesinde, kentli Mahmut’un kapıcının sabah yapacağını söylemesi de toplumsal hiyerarşik
sisteme bir göndermedir. Kasabalı Yusuf ise
böyle bir düzene uzaktır. Fare ona tiksinti
vermez.
Nuri Bilge Ceylan’ın sineması ise izleyicisine sahte düşler satmaz, gerçeklik üzerine
kuruludur. Yüzeysel bir gerçekçilik yerine, daha
derinlerdeki gerçekçilik ön planda tutulur. Yaşamın durağanlığı, rutinliği, insanın içinde bulunduğu ruhsal durum en gerçekçi haliyle filme
yansır.
Popüler filmlerde metaforik anlatıma
ve doğal sese pek yer verilmez. Çünkü seyirci metaforlarla anlatımı çözmek için çaba
sarfetmez. Ceylan’ın bütün filmlerinde ise
metaforlar filmin başından sonuna kadar yer
alır. Müzik kullanımı ise çok sınırlıdır.
Yine Nuri Bilge Ceylan sinemasında
anlatım sade ve katışıksızdır. Bu da izleyen-
Nuri Bilge Ceylan sinemasında izleyiciyi rahatsız eden bir durum vardır. İzleyici
43
filmi izlerken katharsis yaşamak yerine daha
çok sıkıntı yaşar. İzleyicinin bu rahatsızlığı filmi izlerken alt metnin okunmasının zorluğu
ve filmin hikâyesi ile oyuncularına özdeşim
kuramamaktan kaynaklanır. Oysaki popüler
kültür çabuk kullanım ve hızlı tüketim kültürüdür. İzleyici sinemaya gittiğinde orada
gülmek, ağlamak, gerilmek, korkmak ve
filmden çıktıktan sonra düşünmek yerine rahatlamak ister.
Popüler sinema tüketim koşullarının
yaratılması ile ilgili promosyon, reklam gibi
yollara başvurur. Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde ise böyle bir çalışma olmamıştır. Öyleki
filmler kendilerine ancak kültür sanat haberlerinde yer bulur. Filmlerin en etkili ve belki
de tek gündeme getiren olay aldığı ödüller
olur.
“Ben sinema diliyle uğraşan bir insanım. Böyle bir uğraş genellikle insanı biraz
konvansiyonel olandan, dolayısıyla gişeden
uzakta tutuyor. Doğal bu. Ama gülü seven
dikenine katlanır. Bu yüzden şikâyetim yok.”
Nuri Bilge Ceylan’ın bu sözleri popüler
kültür ile arasındaki mesafeyi de özetliyor.
Minimalist sanat anlayışı ve onun öncüsü
yönetmenler ile yoğrulan Nuri Bilge Ceylan
sineması, popüler sinema ile çok başka
yerlerde duruyor. Popüler kültürün bir ürünü
olan popüler sinema filmi, varolan ekonomik sisteminin körüklediği rekabet ortamı ve
gelişen teknolojilerle biçimlenen ve dağıtım
kanallarında gezinen nitelikli bir meta haline
gelmiştir. Nuri Bilge Ceylan’ın filmleri ise kamera kullanımından, ses ve müzik kullanımına, konusunun işlenişinden karakterlerin derinliğine popüler sinemanın üretilemeyeceği
bir zemine dayanıyor.
gezdik... gördük... yazdık...
Av. Mehmet Fatih ÇAKIR
Ortadoğu'nun
Masalsı Şehirlerine
Konuk Olduk;
İsfehan ve Şiraz...
Şark klasiklerini okuyanların hayalini süsleyen masalsı şehirler vardır, İsfehan tamda böyle bir yer işte… Sizi 15.,16.
yy.lara götüren muhteşem mimarisi, dünyada çok az şehirde görebileceğiniz imar
ve şehircilik uygulaması ile oluşturulmuş
caddeler, meydanlar… insana huzur veren dingin ve mistik atmosferi, son derece
sosyal ve entelektüel insanlar... kısaca en
yaşanılası yerlerden belkide birincisi…
bekliyor. İmam ve Şeyh Lütfullah camileri
son derece iyi bir şekilde korunmuş çinilerle
süslü. İmam camiinin nerede ise her cm2’si
çinilerle kaplı. Cami içindeki eko sistemde
olağanüstü. Kümbetin içinde herhangi bir
yerde kısık sesle bile konuşsanız salonun
her yerinden duyulabilirsiniz. Yine namaz
kılınan yerdeki işaretli yerde durup yüksek
sesle konuştuğunuzda 10’dan fazla yerden
yankı geldiğini duyarsınız. İşaretli yer aynı
zamanda 7 farklı büyüklükte taştan yapılmış
olup buradan kubbeye baktığınızda 8 pencere görürsünüz.
Bunun açıklaması ise dünyadaki 7
makamı aşmayı başaran kimse gökyüzündeki 8 cennete ulaşır.
16. yüzyılda bastırılan paraların
üzerinde “İsfehan dünyanın yarısıdır” yazılırmış. (Esfahan Nisf-i Jahan)Bu anekdot
söylemek istediğimi en iyi şekilde anlatmıştır sanırım. Şehrin meydanı olan bugünkü adı ile İmam Meydanı ( devrimden
önceki ismi Nakş-ı Cihan - dünyanın resmi, deseni anlamına geliyor… ) UNESCO
Dünya Kültür Miras listesinde yer almakta
ve dünyanın en büyük ikinci meydanı. Etrafı tamamen kapalı olarak ise dünyanın
en büyük meydanı. Başlı başına bir şaheser olan ve dikdörtgen şeklindeki bu meydan, 1600’lü yılların başında Şah Abbas
zamanında yapımına başlanıp yaklaşık 25
yılda tamamlanmış. Meydan; İmam Camii
( Mescid-i Şah camii), Şeyh Lütfullah camii ve Ali Kapu Sarayı ile çevrili. Çevresi
aynı zamanda bizdeki Kapalıçarşı misali el sanatları, mücevherat ve hediyelik
eşya dükkanlarından oluşuyor. 1000’den
fazla dükkanda alışverişten bıkacaksınız.
Bu kadar dükkan yetmez diyenler için
ise İmam Camii tarafından çıktığınızda
sizi 5-6 km uzunluğunda İsfehan çarşısı
46
Meydan; ortasında büyükçe bir havuz
ve kalanı ise park olacak şekilde düzenlenmiş. Aynı zamanda İsfehan’ın merkezi olan
bu meydan, zamanında oyunların oynandığı, gösterilerin yapıldığı bir mekanmış. Meydanı eğer akşam saatlerinde gezerseniz
havuzun etrafındaki ışıkların yanması ve fıskiyelerin açılması ile kendinizi güzel bir şark
gecesi içinde bulabilirsiniz. Veya İmam camii tarafında bulunan qayseriye tea shop’ta
oturup meydanı en güzel açıdan çayınızı yudumlayarak izleyebilirsiniz.
İsfehan’ın şehircilik açısından en güzel yanlarından biri de Chahar Bagh caddesi. Yaklaşık 5 km uzunluğunda ve 50 metre
genişliğindeki bu cadde şehrin ana caddesi
olup Si o se pol köprüsünde son bulur. Caddeyi asıl ilginç ve önemli kılan ise iki yönlü
taşıt yolunun ortasında bulunan yayalar için
yürüme yolu. Böyle bir yolun dünyada sanırım bir örneği daha yoktur. Cadde 1597 yılında Şah Abbas zamanında yapılmıştır. Sadece bir at arabasının geçebileceği cadde
ve sokakların yeterli görüldüğü dönemlerde
5 km. uzunluğunda yeşillik ve havuzlardan
oluşan, taşıt yolundan daha geniş bir yaya
yolu gerçekten inanılmaz.
Şehrin ortasında geçen Zayende Nehri üzerine kurulu Si o se pol köprüsü ise 300
metre uzunluğunda olup 33 gözden oluşmaktadır. Bu nedenle de Si o se pol köprüsü
olarak anılır. Akşamları ışıklandırılan köprü
İstanbul boğazı ve Boğaz köprüsünün küçük bir modeli gibidir. Taşıt trafiğine kapalı
olup yayalara açıktır. Köprünün iki başındaki
çayhaneler ve nehir boyu İsfehanlıların akşamları vakit geçirdikleri yerlerdir. Bir başka
deyişle İsfehanlıların gecelere aktığı yerlerdir.
Taşıt trafiği yine Zayende Nehri üzerindeki Khaju ve diğer köprüler üzerinden verilmektedir. Hikaye odur ki; Hafız’ın bu şiirini
duyan Timur derhal Hafız’ı huzuruna çağırır.
O sırada günlük tamir işleri ile meşgul olan
Hafız üzerini değiştirmeye bile fırsat bulamadan pejmurde bir şekilde kendini Timur’un
karşısında bulur. Hafız’ı karşısında bu halde
gören Timur daha da kızarak yüksek bir sesle; bizim binbir zahmetle savaşarak aldığımız
Buhara’yı ve Semerkand’ı bir güzelin benine
bağışlayıvermişsin, bre bu ne cömertlik? demiş.
Durumun kötüye varacağını anlayan
Hafız ne söylese Sultan’ın fikrini değiştirmeyeceğini düşünmüş ve bari bir nükteyi feda
etmeyeyim diyerek ellerini iki yana açmış ve
kıyafetlerini göstererek, - işte o yersiz cömertlikten dolayı bu haldeyiz, ya Sultanım deyivermiş…
Çayhaneler kültürümüzdeki kıraathanelerin İran’daki karşılığına denk gelir. Her ne
kadar bizde kıraathaneler vasfını kaybetmişse
de İran’da halen gerçek işlevini sürdürüyor...
Çayhaneler oyun oynanan, boş geyiklerin yapıldığı mekan olmaktan çok uzak... Şiraz’daki bu çayhanede de Hafız’dan,
Sadi’den karşılıklı şiirler okunup bu geleneksürdürülüyor... Malumdur, İran kültüründe
şiirin yerini söylemeye gerek yok… Şehriyar,
Hafız, Sadi, Ömer Hayyam, Firdevsi, Fuzuli,
Şems-i Tebrizi bu topraklarda yetişmiş şairlerden sadece bir kaçı… Dünya’da yetiştirdiği
şairler için özel bir Şairler Mezarlığına sahip
tek şehir ülkenin kuzeyindeki Tebriz şehridir.
Şairler anıtının da bulunduğu mezarlıkta Saib
Tabrizi, Ohadi Maraghani, Seikh Mahmoud
Shabistani ve Şehriyar gibi şairlerin mezarları
bulunuyor. Böyle bir şiir ülkesinde de çayhanelerin duvarlarının şiirlerle süslenmesi, sohbetlerin en önemli konusunun da şiir olmasından daha doğal bir şey yoktur...
Çayhanelerin çoğunda demleme çay
yerine, büyüklüğü kişi sayısına göre belirlenen demlikler içine konulmuş poşet çay geliyor. En çok kullanılan çay markası “amed
tea” Çayın orijinalliği ise şekerinde saklı. Bir
bardak çay yanında tam dört farklı şeker
geliyor… Malum İran’da çay kıtlama içiliyor.
Bunun için müşterilere çayın yanında kıtlama şeker, kandiş şeker ( nebat şekeri ) ve
hurma veriliyor. Herkes damak tadına göre
bu şekerlerden birini tercih edip çayını içiyor.
Türkiye’den geldiğimizi öğrenen Çayhane
sahipleri bizi iyi tanımış olacaklar ki, ilaveten
toz şekerde getiriyorlar…Ama tercihim hep
hurmadan yana oldu.. Hurma-çay ikilisini
Kahire’de naneli çay-yaş hurmadan biliyorum
ve gerçekten nefis bir ikili…
47
Şiraz'da kapı tokmakları
Bu devirde kapı tokmağı da nereden
çıktı denildiğini duyar gibiyim. Malum artık
görüntülü kapı zilleri devrindeyiz. Kapının
zili çaldığı an kameradan kimin geldiğini
hemen görebiliriz. Kamera yoksa da en
kötü ihtimal diafon sayesinde kapıyı açmadan geleni öğrenebiliriz.
Ama sözkonusu bir kültür bir incelik
olunca konuya değinmemek büyük haksızlık olur. Malum bizim kültürümüzde de kapıyı çaldıktan sonra kapının tam ortasında
değilde sağında veya solunda durup beklemek, ya da 3 defa kapıyı çaldıktan sonra
kapı açılmazsa daha fazla ısrar etmemek,
camdan, kapı deliğinden içerisini gözlememek gibi görgü kurallarımız vardır. Her milletin de buna benzer kendine özgü bir takım
kuralları vardır.
Şiraz’da da eski bir gelenek devam ettiriliyor olsa gerek birçok evin dış kapısında
çift tokmak bulunuyor. Kim O?’dan hemen
önce gelenin kimliği ile önemli bir ipucu!
Sol taraftaki ince tokmak tiz ses çıkarırken sağ taraftaki kalın tokmak tok ses
çıkarıyor. Gelen misafir erkek ise sağdakini,
bayan ise soldakini çalıyor ki ev sahipleri
ona göre hazırlansın ya da ona göre kapıyı
erkek ya da kadın açsın...
Sağlıklı Yaşam
Kalp İçin En
Doğal Baypas
Düzenli Spor!
Kalp krizi riskini yarı yarıya azaltan,
hatta kalp krizi geçirenlerde iyileşme sürecini
hızlandıran spor, bilinçsiz yapılırsa kalpte yarardan çok zarara neden oluyor! Sağlıklı bir
kalbe sahip olmak için saatlerce koşmaya ya
da spor salonlarına kapanmaya gerek olmadığını söyleyen Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Kardiyoloji Bölüm Başkanı Dr.
Hikmet Tezel kalbini düşünenleri uyarıyor.
Sağlık açısından sayısız faydaları olan
sporun yanlış yapılması durumunda kalbe
yarardan çok zarar verebileceğini söyleyen
Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi
Kardiyoloji Bölüm Başkanı Dr. Hikmet Tezel;
kalp sağlığı için doğru spor yapmanın yollarını anlattı:
• Düzenli egzersiz yani spor yapmak,
kalp krizi riskini yarı yarıya azaltır. Hatta kalp
krizi geçirenlerde iyileşmeyi kolaylaştırır.
•Egzersiz sırasında, kalp kası daha
fazla çalışır. Kalp kasının daha çok çalışması
için de daha fazla kanlanması gerekir. Bu durumda düzenli egzersiz kalp kasını besleyen
koroner damarların genişlemesini, yıkanmasını ve yenilenmesini sağlar. İhtiyaç arttıkça yeni
damarlar oluşur. Yeni damarların açılması ile
oluşan doğal baypaslar, kalp kasını güçlendirerek kalp yetersizliğini, infaktüs riskini ve kötü
sonuçları engeller.
Spor Salonu Şart Değil
•Ancak sporun sağladığı tüm bu nimetlerinden yararlanmak ve kalp damar
sağlığınızı korumak için koşmak ya da spor
salonlarındaki programlara dahil olmanız gerekmiyor! Sadece düzenli ve tempolu yürümek de sporun bu faydalı etkilerinden yararlanmanızı sağlar. Günde 30 dakika hızlı olarak
yürüyün, bu yeter! Tüm günün yorgunluğunu
bahane etmeden, evde ya da işte sarf edilen
enerjiye ilaveten her birey kendine günde en
az 30 dakika ayırmalı ve açık havada tempolu
yürüyüş yapmalıdır. Kalp sağlığı için 1 saat
boyunca 5 km yürüyüş idealdir. Yani en az
haftada 150 dakika yürüyüş yapılması önerilmektedir. Ama unutmayın; bu yürüyüşler tempolu olmalıdır, mağaza dolaşarak değil!
48
Önce Sağlık Kontrolü
•Eğer kalp krizi geçirmiş birisi düzenli
spor yapacaksa mutlaka bireysel olarak doktoruna danışmalıdır. Kalp hızını bulmak için krizden 15-20 gün sonra yürüyüş bandında efor testi yapılması gerekir. Bu sayede ulaşılan kalp atım
sayısına göre, egzersiz sırasındaki hedef nabız
hesaplanmalıdır. Yani kalp krizi geçiren kişilerde,
düzenli egzersizin miktarı, kalp krizinin yarattığı
hasarın boyutuna, hastanın genel durumuna ve
efor testinde hastanın ulaşabildiği hedef kalp hızına göre ayarlanır. Kalp krizi geçirmiş bireyler
de düzenli ve tempolu olarak haftada 3 ila 5 gün,
30 ila 45 dakika arası yürüyüş, yüzme ve bisiklete binme gibi egzersizler yapabilirler.
Yemek Sonrası Değil Aç Karnına
•Düzenli egzersiz için ideal olan saatler,
kişinin yaşam saatlerine göre değişebilir. Fakat
hemen yemek sonrası yapılan egzersizin, kalp
sağlığı üzerine olumsuz etkileri olabilir. Kalp
hastalarında şikayetler yemek sonrası ortaya çıkabileceğinden, sporun yemekten bir buçuk iki
saat sonra aç karnına yapılması uygundur. Aşırı
soğuk ya da sıcak havalarda fazla efor gerektiren sporlar yapılmamalıdır. Özellikle bilinen kalp
hastalığı olanlar ya da kalp hastalığı için risk
faktörü taşıyanlar buna dikkat etmelidir. Soğuk
suda duş veya yüzme tehlikeli olabilir. Yürürken
rüzgârı arkamıza almakta fayda vardır.
53
marka kişiler
Özge GÖRÜR EROĞLU
Saat, herkesin tercih ettiği ve kullandığı bir aksesuar. Ve dünya üzerinde birçok
saat üreticisi var. Edox saatlerini kullanıcı
nezdinde diğer saatlerden ayıran özellikler
neler?
MeySaat Yönetim Kurulu
Başkanı Fatih Yaman'la
Edox Saatlerini ve
Türkiye'ye Getirmeye
Planladıkları Yeni Markaları
Konuştuk...
Edox 1884 yılında aşkın ifadesi ile saat
üretmeye başladı. İlk 200 metre derinliğe
dayanabilen, daha sonra da yine ilk 500
metre derinliğe dayanabilen saati üretti.
Daha sonra ki yıllarda Dünya RC 44 Yelken
Yarışlarına, Class 1 dünya Offshore yarışlarına sponsor olarak onlara özel koleksiyonlar üretti. Son olarak dünya da yine bir ilki
gerçekleştirerek Dünya Ralli Şampiyonasına zaman tutucu ve sponsor olarak WRC’
ye özel koleksiyonlar üretti. Ve bütün bunları yaparken kullanılan materyal ve işçilikte
en üst seviyedeki kaliteyi uygularken ulaşılabilir fiyat politikası ile diğer saat markalarından gözlenebilir şekilde ayrılmıştır.
Edox markasının dünyadaki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Edox dünyada ortalamanın üstü denebilecek segmentte yenilikçi spor koleksiyonlarıyla öne çıkan bir markadır.
Peki, Türkiye’deki hedefleriniz neler?
Edox’un dünyadaki marka değerine paralel
buradaki çalışmalarınız ne olacak?
Edox saatleri bu uzun geçmişe rağmen ülkemizde bugüne kadar hak ettiği
yere ulaşamamıştır. Bu da bizim adımızabir
eksik gibi görünürken biz bunu avantaj olarak değerlendiriyoruz. Bu avantajı en iyi şekilde değerlendirmek için butik mağazalarla birlikte doğru bayilikler oluşturarak dünya
genelinde ilk 5’ e girmeyi hedefliyoruz.
Global ekonomik krizlerin yaşandığı
ve bir şekilde Türk piyasalarını etkilediği bu
dönemde pazarlama planlarınızı nasıl şekilleniyor?
Geçtiğimiz 20 yılda yaşadığımız ekonomik ve siyasal krizler aslında bizler için
çok büyük tecrübe oldu ve kriz yönetimini
50
öğrendik. Bununla beraber ülkemizin uluslararası boyutta her gün yükselen bir değer
olması ve ekonomik olarak gözle görülen
iyileşmeler tecrübemizle birleşince, bizlere
de pazarlama konusunda kolaylıklar sağlamaktadır.
Edox un yeni piyasaya çıkacak bir ürünü var mı? Özellikleri nedir?
Koleksiyonlar yenileniyor. Bunlardan
biri Grand Ocean serisinde dünya genelinde 30 adet üretilen ve Türkiye ye sadece 1
tane gelecek olan 5 Minutes Repeater modeli. Bu eşsiz modelin en başlıca özelliklerinden biri Saat başlarında ve her 5 dakikada bir çıkardığı özel tını sayesinde saate
bakmadan bile saati öğrenmeniz mümkün.
Dubois Depraz DK 87 / ETA 2892-A2 tabanlı mekanizmaya ve mekanizmayı gözler önüne seren muhteşem iskelet kadrana
sahip. Ve yine Grand Ocean serisinde aynı
modelde daha ideal size olan 48 mm den
45 mm indirilmiştir ve bileği daha çok saran
bir saat görünümüne ulaşılmıştır ve ekstra
özellik olarak day date (gün takvimi) konulmuştur.
Class 1 koleksiyonunda ise mekanik
gün takvimli kronograf özellikli yeni bir model daha geliyor. Bu saatte ise canlı renklere sahip vidalı butonlar olup aynı zamanda
500 metre su geçirmezlik özelliğine sahiptir.
Mey Saat olarak bünyemize Edox
Saatlerinden sonra birde ünlü İtalyan takı
markası ‘’Pesavento’’yu dahil ederek Türk
tüketicisinin beğenisine sunmaya hazırlanıyoruz.
Pesavento, sıradanlıktan, önceden
tahmin edilebilir seçimlerden uzak bir marka stilidir.
925 ayar gümüş üzerine bezenmiş
yarı değerli taşlar ve ince detayları ile eşsiz koleksiyonlara sahiptir. Pesavento Koleksiyonlarında manyetik klipsler, göz alıcı
renklerde ışıltılı parlak taşlar, telkari işlemeler, pembe rodyum kaplamalar, birbirinden
farklı örme deri bileklikler üzerine renkli taşlarla bezenmiş gümüş tokalar kullanmaktadır.
Fiyat aralığı ise 200£ ile 1000£ arasındadır
Edox saatlerinin Türkiye dağıtımcısınız.
Edox’u Türkiye’ye getirmeye nasıl karar verdiniz?
2006–2007 sezonunda ilk defa
Edox’un Class1 ve Class Royal serileri ile
tanıştım. Ürünlerin yenilikçi çizgisi ile beraber kalite fiyat uyumu da dikkatimi çekti. Bu
geçen süre zarfında hem yeni koleksiyonlarıyla hem de dünya pazarındaki satış ve
beğenideki artan ivmesiyle takdir ettiğim
bir marka haline geldi. 2010 yılında da kendileri ile temasa geçtim. Benimle beraber
ülkemizde temasta olan başka firmalarında
olduğunu öğrendim. 6 aylık bir sure içersinde de firma, ülkemizde Edox markasını en
iyi temsil edecek firmanın Mey Saat olduğuna karar verdi ve Ekim ayında distribütörlük anlaşması imzalandı.
Önce Edox, şimdi Pesavento… Müşterileriniz yeni sürprizler beklemeye devam
etsin mi?
Gerek saat ve gerek takı sektöründe
yenilikçi, dinamik firmaları sürekli takipte
tutuyoruz. Ancak malum ki olayın bir de finansal boyutu var. Biz prensip olarak kendi öz sermayesiyle çalışan bir firmayız. Ne
zaman bütün şartlar birlikte oluşursa emin
olun ki yine etkileyici sürprizlerimiz olabilir.
Türkiye’deki trendler ile dünyadakiler benzerlik gösteriyor mu? Tüketici beğenileri açısından değerlendirirsek neler söyleyebilirsiniz?
Genelde dünyadaki trendlere erken
uyum sağlayan genç bir nüfusumuz var.
Özellikle nüfusun çoğunluğunu orta yaşın
üstünü oluşturan ülkelere göre trendleri bir
iki yıl önce yakalayıp, o ülkelere ulaştığında
ise tüketmiş bile oluyoruz. Fakat bununla
beraber zevklerimizin en çok ölçüştüğü ülkeler Amerika ve Rusya.
51
bir mekan
Augusta Antonina ya da Nova
Roma, antik dönemin bilinen adı ile
Konstantin’nin şehri veyahut bir dönem
Orta Çağ tarihinin eski sahipleri tarafından azizlerin koruduğu, fetih ile beraber
erenlere kutsal bir inanış doğrultusunda
sıra savdıkları; Konstantiniye.
Düşlediğiniz yer artık çok
yakınınızda yaz başında
kapılarını açan Keyf-i
Mekân, Koşuyolu'nun nezih ortamında hizmet veriyor...
Günün her saatinde misafirlerinin
hizmetinde olan Keyf-i Mekân, çocuklara sunmuş olduğu özel menülerle ailelerin güzel bir gün geçirmesine fırsat verirken, vejetaryen yiyecekleriyle kendisine
gelenlerin istemlerine kayıtsız kalmadan, leziz salatalar eşliğinde daha hafif
doyumları beğeniye sunmakta.
Büyük imparatorlukların pay-ı tahtı.
Kutsal bir söylemin üzerine, mukaddesatının şereflendirildiği topraklar... Şairlerin mısralarının en güzide yerlerinden
taçlandırdıkları şehir... Kıtaların birbirlerini kuzey ve güney rüzgarıyla, iki ayrı
denizle selamladıkları metropol... İstanbul... Oryantalist düşünürlerin yarattıkları suni görünüme inat, populer kültürün
yükselişi sayesinde 21.yüzyıl insanının
gözünde, gelişkin gustoya sahip olanların aidiyet duygularıyla yücelttikleri,
yaşamın beraberinde sürüklediği ayrıcalıkları yansıtan, metropolitanlara sınırsız imkânlar sunan bu şehir de huzur
ile birlikte oluşan keyfin kesif bir şekilde
tadına varıldığı, hizmetin sevgi ile kendisine gelen misafirlerini saygıda kusur etmeden karşılandıkları yerin adıdır Keyf-i
Mekân.
Geçmişte imparatorların atlarını
koşturdukları, günlerce süren sürek avlarına çıktıkları yerin ilk başlangıç noktası olan Koşuyolu semtinde, misafirlerini
büyük bir sevinçle ağırlayan Keyf-i Mekân
sunmuş olduğu olanaklar ile hizmet vermek için sabırsızlanıyor.
Keyf-i Mekân’da yeni bir gün çeşit çeşit kahvaltılıkların aperatiflerle süslendiği
serpme kahvaltı seçeneği ile başlamakta.
Dünya mutfağından, şef Erkan
Yıldız’ın tecrübesiyle harikalar yaratılırken,
makarna çeşitlerinin değişik soslar eşliğinde servis edilmesi, yöresel lezzetlerden Tantuni’nin dahi yapılıyor olması, maharetin bir başka göstergesi olsa gerek
Dünya mutfağından söz açılmışken Bolu/Mengen adı ile müstesna
Şef Erkan Yıldız’ın et sever misafirlerinin
damak tatlarına sunmuş olduğu kırmızı
ve beyaz et çeşitleri, doyurucu porsiyonlarla hem gözlere hem de midelere
hitap etmekte.
Keyf-i Mekân’da bir ayrıcalık olarak
kuzey ülkelerinin mutfağından esintiler
de unutulmamış. Somon balığının garnitürlerle tadımı, çevresinde rekabete
namzet diğer cafe-restoranlar arasından sıyrılmasına olanak vermekte.
ve X-box gibi yetişkinlerin teknolojik yeni
oyuncakları unutulmamış. Bunun yanısıra futbola düşkün misafirleri için maç
yayını olanağı da mevcut.
Keyf-i Mekân’da yiyecekler olması
gerektiği kadar güzel ve leziz. Bunun
yanısıra misafirlerinin ağızlarını tatlandırmak için günlük olarak üretilen yerel sütlü tatlıların yanında, dünya mutfağından
da tatlıların sunuluyor olması mekâna
ayrı bir güzellik katmakta.
Keyf-i Mekân’da doğum günleri ve
özel günler tahsis edilen rahat ve konforun gözetildiği odalarda kutlanılmasına olanak sağlarken, kış bahçesiyle
mutlu günlerinizin neşeli ortamına hoş
saatler sağlamakta. Keyf-i Mekân’da
yoğun iş temposunun stresli dakikalarından uzaklaşabilmek için Play-Station
Şef Erkan Yıldızı’n Dünya mutfağından seçtği bazı özel alternatifler :
bir mekan
Ana Yemek
• Steak Fajita
• Combo Fajita
• Chicken Fajita
• Keyf_i Mekân Steak
Alternatifler
• Kuzu Şiş
• Kuzu Pirzola
• Tavuk Pirzola
• Kaşarlı Köfte
Başlangıç
• Tavuklu Sebzeli Krep
Makarna
• Etli Noodie
Tatlılar
• Tiramisu
• Cheesecake
• Ilık İrmik Tatlısı
• Ilık Çikolata Pınarı
Salatalar
• Sezar Salata
• Akdeniz Salata
• Hellim Izgara Salata
Günün Zeytinyağlısı ve Çorbası Günlük Set(öğlen) Menü/5
yemek 12 TL.
Bu tatları keyifle denemeye
ne dersiniz?
Keyf_i Mekân’da, keyifli
zamanlarda görüşmek dileğiyle…
54
kahvaltı saati
Nazmiye ŞERALİOĞLU
Van Kahvaltısı’nın Vazgeçilmez Lezzetleri
Van kahvaltısının en büyük özelliği,
tamamen yörenin doğal ürünlerinden oluşturulmuş olması. İşte, Van kahvaltısını özel
kılan vazgeçilmez lezzetler…
Van Kahvaltısı
Lezzetleri
Güne iyi bir başlangıç için, farklı lezzetlerle dolu besleyici bir kahvaltı sofrası
vazgeçilmezdir. İyi bir kahvaltıyla güne başlamak, insanı gün boyu zinde ve enerji dolu
kılar. Geleneksel Türk mutfağında, kahvaltının apayrı bir yeri bulunuyor. Kahvaltı denilince ilk olarak akla tabii ki Doğu’nun incisi
‘Van’ geliyor.
Van’ın Tadına Doyum Olmayan Kahvaltı Lezzetleri
Gölü, farklı renkte gözlere sahip kedisi ve yüksek yaylaları ile ünlü Van şehri,
yaylalarından doğal olarak üretilen yiyecek
malzemelerinin sunulduğu kahvaltı salonlarıyla haklı bir üne sahip. Bu ünün kaynağı nereden geliyor diye baktığımızda,
İpekyolu’nun geçiş güzergâhında bulunan
Van’ın kervanlara ev sahipliği yapmasının,
beraberinde kahvaltı geleneğinin doğmasına neden olduğu bilgisi karşımıza çıkıyor.
Hal böyle olunca, kahvaltı sofrası geleneği,
Van kentinin kültürü ile özdeşleşmiş. Kahvaltı saati, günün en önemli zaman dilimine
işaret eder olmuş.
ve bu eşsiz lezzet sıcak olarak servis edilir.
Kavut: Süte batırılıp kurutulan buğday,
biraz kavrulduktan sonra el değirmeninde
çekilir ve yağda kavrulur. Kavut, genellikle
üzerine bal veya reçel dökülerek yenilir. Yiyen herkese, enerji verir.
Otlu peynir: Van denilince, herhalde ilk
akla gelen lezzetlerden biridir otlu peynir.
Van için, Doğu’nun ot cenneti demek yanlış olmaz. İlkbahar’da Van’da kadınlar rengarenk kıyafetleriyle dağlara çıkar ve Otlu
peynir yapımında kullanılacak taze otları
toplarlar. Otların hepsi dağda doğal ortamda yetişir. Hiçbir otun tarımsal olarak üretilmemektedir. Ne de olsa Van dağları biraz
kar ve yağmur aldımı bereketini ot olarak
sunar. Lezzetli dağ kekikleriyle beslenen
yayla hayvanlarının sütünden yapılan peynire katılan otlar, doyumsuz bir lezzet olarak sunulur. İlkbaharda çiçeklenme zamanı
toplanan bu otlar, sirmo, mendo, peliz, kireng, yarpuz (yabani nane), mustafa çiçeği,
helis (çaşur) ve kekik olarak adlandırılır.
Bunlar peynire lezzet dışında besin
değerini artırmak, sindirimi kolaylaştırmak,
insan sağlığına zararlı mikroorganizma faaliyetlerini frenlemek amacıyla katılır. Bugün
modern bilimsel imkanlarla saptanan bu
özellikleri yüzlerce, hatta binlerce yıl önceki üreticilerin gözlem ve sezgileriyle tespit
etmeleri, gerçekten etkileyici. Her ne kadar
otlu peynir ülkemizin birçok bölgesinde
aynı adla üretilse de kuşkusuz kendi mikro
kliması içinde yapılanlar bunların arasında
en lezzetlisi ve en mükemmeli.
Otlu Van peynirinin de birçok farklı
çeşidi yer alıyor. Toprak altına gömülerek
kışlık erzak olarak hazırlanan Küp(gömme
peynir) peyniri ile Taze Otlu Peynir, Mendili otlu peynir, Sirikli otlu peynir, bu çeşitler
arasında sıralanabilir.
Murtuğa: Un, yumurta ve yağ ile yapılır.
Un, yağda iyice kavrulur. Un pembeleştikten sonra çırpılan yumurta üzerine dökülüp
karıştırılır. Böylece leziz ‘murtuğa’ elde edilir
57
Cacık: Sütün yağı alındıktan sonra
yağsız kalan lordan yapılır. Maydanoz, isteğe göre de biber katılarak hazırlanır ve
sofraya tereyağın üzerine konularak getirilir.
Bu benzersiz lezzetlerin yanına, çeşit
çeşit reçeli, bal ve kaymağı, saf tereyağını, zeytini, sahanda yumurtayı, domates
ve salatalık ile tandır ekmeğini, sımsıcacık
demleme çayı da eklerseniz, tahmin edeceğiniz üzere mutluluğun tarifi pek de zor
olmaz. Zira, Van Kahvaltısı’na doymak kolay kolay elden gelmez.
Kahvaltının keyfine Van yollarına düşmeden, İstanbul’da da varmanız mümkün.
Çamlıca’nın bol oksijenli ortamında, saklı
bir bahçe içinde yer alan ‘Köylü’, Van Kahvaltısının eşsiz lezzetlerini sunuyor. Üstelik
sunulan bu lezzetlerin her biri, kaynağından yani Van’dan getiriliyor.
Herkese şimdiden afiyet olsun… Ağzınızın tadı, sofranızın bereketi eksik olmasın.
sportif
Mehmet YILMAZ
Messi, Maradona
Olsun mu?
Futbol doğrudan verilere dayalı
bir kavram değil; bu nedenle en iyi, en
güzel, en başarılı gibi değerlendirmeler
izafi olur. Futbol dünyasının en tartışmalı
sorularından birisi de “Dünya’nın gelmiş
geçmiş en büyük futbolcusu kimdir?”
cümlesinde gizli. Pele mi yoksa Maradona mı? Ya da Puskas, Zidane, Meazza,
Di Stefano, Beckenbauer, Cruyff… Liste
uzayıp gidebilir. Ancak bütün bu isimler
arasında en popülerinin Maradona olduğu söylenebilir. Çünkü Maradona
sadece futbol hayatıyla değil her
haliyle gündemde kalmayı başarabilmiş bir isim. Öyle ki, futbolu bırakmasının üzerinden (birkaç geri dönüş
de dahil) on yılı aşkın bir süre geçmiş
olmasına rağmen halen Maradona konuşuluyor.
Maradona bazıları için bir kahraman,
bir fetişizm unsuru iken bazıları içinse rezil bir adam. Örneğin Jimmy Burns’ün
“Tanrı’nın Eli” kitabındaki ifadesiyle o bir
anti kahraman. Ama her iki grubun da
reddedemeyeceği bir gerçek var, o da
çok iyi bir futbolcu olması…
2004 yılında uyuşturucu madde
ile alakalı olarak yoğun bakıma kaldırılan Diego dünyanın ilgisini çekmeyi her
daim olduğu gibi yine başarmıştı. Tedavi sonunda beden sağlığına kavuştuğu
söylenen Maradona, midesine kelepçe
taktırmış ve fazla kilolarından kurtulup,
üzerine geçirdiği Arjantin formasıyla
2006 Dünya Kupasında kadrolarda yer
alan pek çok futbolcudan bile daha çok
görünmüştü TV ekranında. Futbolseverler olarak da sevinmiştik açıkçası, demek ki dersler çıkarmış yaşadıklarından
diye. Ancak aşırı içki tüketimine bağlı
olarak yeniden rahatsızlanan Maradona
iki yıl önce tekrar hastaneye kaldırılmıştı.
Ardından yine çıktı ve en nihayetinde en
büyük hayallerinden birisini gerçekleştirip
Arjantin Milli Takımına teknik direktör oldu.
Ancak Messi’yi de talebesi olarak kadro-
58
ya kattığı Dünya Kupası Almanya hezimetiyle sona erdi Diego adına.
Diego’nun futbol sahalarında pek
çok başarısı var. Örneğin Güney İtalya’nın
Napoli’sini iki kere Serie A şampiyonu
yapabilmek ve o sıradan sayılabilecek
Arjantin ile bir Dünya Kupası şampiyonluğu bir de finali yaşamak çok büyük bir
referans zaten. Ancak Burns’ün kitabına
göre bugün Castro’dan mülhem solculuğu efsanesi üretilen ve düzenin adamı
Pele’nin antitezi diye lanse edilen Maradona, 1978 Dünya Kupasını da tertipleyen Arjantin cuntasının da gözbebeklerinden biriymiş. Uyuşturucu partileri,
karanlık dünyalarla ilişkileri ve çılgın gece
hayatı zaten bilinen şeyler. Bütün bunların bizi ilgilendiren kısmı ise onun doğuştan gelen, çok özel futbol yeteneğine
ihanet etmesi elbette.
1960 yılında dünyaya gelen
Maradona’nın futbolunun son dönemlerinde başlayan bir tartışma olmuştu.
Yeni Maradona kim olacak? Sanki illa
yeni bir Maradona olması lazımmış gibi.
Diego’nun da son kez boy gösterdiği
1994 Dünya Kupası öncesinde veliaht
prens olarak Türk futbol kamuoyunun
da yakından tanıdığı bir isim çıktı
ortaya; Ariel Ortega. Ancak
olmadı tabii… Akabinde Veron bile dediler,
olmadı Saviola o da
olmadı Riquelme…
Arjantin’de ortaya
çıkan her iyi topçu
“Yeni Maradona”
olarak adlandırıldı. Ancak son
iki-üç yıldır çok konuşulan
bir başka isim var ve üstat
Diego’nun da bu topçuyu kendi veliahdı olarak
gösterdiği iddia ediliyor.
Barcelona’nın 1987 doğumlu yetenekli oyuncusu Lionel Messi’den söz
ediyoruz elbette.
2007’de Maradona’nın hastane serüveni yaşadığı süreçte Messi’nin Getafe ağlarına gönderdiği gol ayrı bir önem
taşıdı. La Liga mücadelesinde orta sahadan kaptığı topla rakiplerini peş peşe
devre dışı bırakan genç yıldız, seri çalımlarla ceza sahasına girdi ve kaleciyi
de geçtikten sonra şık bir vuruşla topu
ağlara gönderdi. Gerçekten de güzel bir
goldü. İşte bu gol insanları yıllar öncesine götürdü ve Diego’nun 1986 Dünya
Kupası çeyrek finalinde İngiltere’ye attığı
unutulmaz golü hatırlattı. Messi, henüz
20 yaşındaydı ve daha çok küçük yaştayken, büyüme hormonuyla ilgili bir
hastalığının bütün masraflarının karşılanması mukabilinde Barcelona tarafından
Arjantin’de keşfedilerek takıma kazandırılmış, müstesna bir isimdi. Messi takımı-
nın son yıllardaki başarılarında da epey
etkili oldu. Arjantin genç takımıyla Dünya
şampiyonluğu yaşadı ve 2006 Dünya
Kupası kadrosunda da yer aldı. Çok
fazla forma şansı bulmasa da bir
gol atmayı başardı. 2009
ise adeta onun yılı oldu
ve Barcelona ile La
Liga, Kral ve Şampiyonlar Ligi kupalarını
kaldırdı. Üstün formunu her ne kısadar Dünya Kupasına taşıyamasa
da Barcelona’da
sürdürüyor.
Maradona ile Messi,
Maradona’nın genç yaşlardaki
Barca tecrübeleri ve ilk Dünya
Kupaların’da istediklerinin yapamamış olmaları birbirine
benziyor. Oyun stilleri tam
örtüşmese de, (Messi de
tabiri caizse Rıdvan Dilmen
tarzı var; Maradona ise
kendinden başka kimseye
benzemiyor!) yetenekleri de
üst seviyede. Tabii Maradona olabilmek
için öyle bir golü Getafe’ye değil sağ-
lam bir ülkenin milli takımına atabilmek
gerekli. Ancak Messi’nin Maradona’ya
oranla daha şanslı olduğunu, Barca kültürünü idrak edebildiğini ve futbol hayatında daha profesyonel bir duruş sergilediğini görüyoruz ve bundan sonrası için
de böyle devam edeceğini tahmin edebiliriz.
Tabii yine de “illa yeni bir Maradona çıkmalı mı?” sorusuna verilecek bir
“evet” cevabı olmamalı. Olacaksa da
eğer Messi’nin ya da bir başkasının ününün ve kariyerinin Maradona’ya benzemesini ancak sonunun asla benzememesini dilemek lazım.
Lionel Messi, şu an için hem saha
içinde hem de saha dışında çok iyi gidiyor…
59
teknoloji
11.6 inç’lik ekrana sahip olan MacBook Air boyutları ve taşınabilirliği açısından
netbook’lara alternatif bir cihaz gibi görünüyor. Ancak Apple yeni MacBook Air’ların geliştirilmesi sırasında iPad’den ilham
aldığını açık bir şekilde söyledi. Yeni MacBook Air’lar flaş bellek taşıdığı için kapağı
kaldırıldığı anda iPad’ler gibi anında kullanıma hazır hâle geliyor. Bunun yanında yenilenen iç tasarım sayesinde batarya için
daha geniş alan yaratılmış, bu da daha
fazla kullanım süresi olarak geri dönüyor.
Mac Book Air
net portunun yer almadığı cihazla birlikte
opsiyonel olarak sunulan USB-ethernet
adaptörünü satın alıp cihazı kablolu ağa
bağlamak mümkün. Öte yandan cihazın
kutusunda CD veya DVD yerine bir USB
sürücü geliyor. Bu yolla yazılım yükleme
veya sistem geri yüklemesi yapılabiliyor. İki
USB portun yan yana olmak farklı kenarlarda olması bu portların daha verimli bir
şekilde kullanılmasını sağlıyor. Bu sayede
bir porta 3G USB adaptörünü bağlarken
diğer kenardaki porta da çeşitli cihazlar
rahatlıkla bağlanabilir.
Apple MacBook Air’ın 11.6 inç ve 13.3
inç’lik iki versiyonunu piyasaya çıkardı. Bu
ürünler yaklaşık bir buçuk aydır Türkiye’de
de satılıyor. Yekpare tasarımlı alüminyum
kasaya sahip olan bu modeller en kalın
yerinde 1.7 cm., en ince yerinde ise 0.3
cm.’lik kalınlığa sahip. Çevresel ışık sensörü ve klavye aydınlatmasının yer almadığı bu modellerde klavye ve trackpad’in
büyüklüğü MacBook Pro’lardaki klavye ve
trackpad ile hemen hemen eşdeğer. Bu
da MacBook Air’larda yazı ve kontrol işlerinin rahat bir şekilde yapılmasını sağlıyor.
13.3 inç’lik model iki farklı konfigurasyonla sunuluyor. 1.86 GHz Intel Core
2 Duo işlemci, NVIDIA GeForce 320M
entegre grafik işlemci, 2 GB RAM ve 128
GB’lık SSD’ye sahip modelin yanında 2.13
GHz Intel Core 2 Duo işlemci, 4 GB RAM
ve 256 GB SSD’ye sahip modele de sahip olmak mümkün. 11.6 inç’lik modelde
ise 2 GB RAM standart olarak sunulurken,
64 GB veya 128 GB SSD ve 1.4 GHz veya
1.6 GHz’lik Intel Core 2 Duo işlemciye sahip konfigurasyonlar
arasında seçim yapılabilir.
Bize gönderilen test ürünü 11.6 inç’lik,
1.4 GHz Intel Core 2 Duo işlemcili, 2 GB
RAM ve 128 GB SSD’ye sahip bir modeldi.
Bu modelde iki tane USB portu, MegSafe
konnektör, Mini Display Port, mikrofon ve
3.5 mm’lik kulaklık jakı bulunuyor. Ether-
60
Apple MacBook Air
11-inç İncelemesi
MacBook Air’larda batarya, disk ve
RAM sabit olduğu için değişim yapılamıyor. Flaş bellekler Mini PCI Express kartına
özel bir şekilde yerleştirilmiş.
11.6 inç’lik modelin ekranı 1366 x
768’e kadar çözünürlük desteği sunuyor.
Görüş açısı oldukça yüksek olan bu ekranın renk üretimi de mükemmele yakın
derecede. Mini DisplayPort adaptörü aracılığıyla ekran görünüsünü 2560 x 1600
çözünürlüğe kadar farklı bir ekrana aktarmak mümkün.
MacBook Air’lar da dört tane batarya özel bir şekilde yerleştirilmiş. 11.6 inç’lik
modellerde 5 saate kadar, 13.3 inç’lik modellerde de 7 saate kadar batarya ömrü
sunuluyor. Ekran parlaklığı yüksek tutulduğunda 5 saatlik kullanım süresi biraz
düşse de, internette gezinme, müzik dinleme, video izleme gibi yoğun işlerle bile
kullanım süresi dört saate kadar çıkabiliyor.
Yeni bir güç yönetim sistemi sayesinde MacBook Air’lar 30 güne kadar bekleme süresi sunuyor. Yazının başında da
belirttiğimiz gibi MacBook Air’lar kapağı
kaldırıldığı anda hemen kullanıma hazır
hâle geliyor. Aslına bakarsanız MacBook
Air’lar normal bir bilgisayar gibi açılıyor,
işletim sisteminin yüklenmesi için belli bir
zaman geçiyor. Ancak siz cihazı normal
yollarla kapatmak yerine sadece kapağını
kapatırsanız, cihaz kendisini derin uyku
moduna alıyor ve güç tüketimini minimuma indiriyor. Flaş belleğin sayesinde hem
başlangıçtaki yükleme süresi kısalıyor,
hem de derin uyku modundan çıkış ve
bilgisayarın kullanıma hazır hâle gelmesi ekran kapağının kaldırılması sırasında
geçen kısa sürede gerçekleştirilebiliyor.
Bilgisayarın o anki iş yoğunluğuna göre
kalan pille kullanım süresi dinamik olarak
hesaplanıyor.
Apple’ın bu ayın başında faaliyete
geçirdiği Mac App Store sayesinde artık
iOS cihazlarındaki gibi kolay şekilde yazılım indirme ve yükleme işlemi MacBook
Air’larda da gerçekleştiriliyor. Uygulamaların kullanımı ise iOS cihazlarındakilerin aksine touchpad üzerinden yapılıyor.
Mac App Store üzerinden cihaza kurmuş olduğumuz Angry Birds oyununu
da touchpad’i kullanarak rahat bir şekilde oynadığımızı söylemeliyiz. Bu sayede
touchpad’in tepkilerinin iyi olduğuna da
ikna olduk.
Apple yeni MacBook Air serisiyle
yine kullanıcılar arasında heyecan yaratmayı başardı. Özellikle 11 inç’lik modeller
taşınabilirlik açısından da büyük avantajlar sunuyor. Tüy kadar hafif olması ve bu
sayede her yere rahat taşınması ve her
yerde rahat bir şekilde kullanılması bu cihazı tercih edilme nedenleri arasında sayılır. Yüksek pilde kullanım süresi, yüksek
RAM kapasitesi, SSD tabanlı depolamaya
sahip olması, hızlı bir şekilde açılarak kullanıma hazır hâle gelmesi de bu cihazı çekici kılıyor. 2011 model işlemcileri konuştuğumuz ortamda Intel Core 2 Duo gibi
eski model işlemcileri kullanacak olmak
biraz can sıkıntısı yaratsa bile, söz konusu
işlemciler temel işleri yapmakta herhangi bir zorluk yaşamıyor. NVIDIA GeForce
320M grafik işlemcisi sayesinde yüksek
çözünürlüklü videolar da oynatılabiliyor.
61
Apple MacBook Air’ların Türkiye fiyatları yaklaşık 2500 TL’den başlıyor,
3000-3500 TL seviyelerine kadar yükseliyor. Her ne kadar fiyatlar birçok netbook
ve ultrataşınabilir cihazdan yüksek olsada, ödenen bu ücret karşılığında estetik
hatlara sahip.
Macbook Air 11,6
Teknik Özellikleri:
-İntel c2d 1.4/1.6GHZ işlemci
-800MHZ veri yolu hızı
-4GB 1066MHZ DDR3 SDRAM
-64/128GB flaş depolama alanı
-11,6 inç led aydınlatmaya sahip
1344×756 piksel lcd
-Mini display port ile 2560*1600
piksel harici ekran çıkışı
-Nvidia geforce 320m 256mb ddr3
gpu
-Facetime kamera
-802.11a/b/g, ieee802.11n
-Bluetooth 2.1+edr
-Opsiyonel usb ethernet bağlantısı
-2 adet usb 2.0
-5 saat şarj süresi
-0.3-1.7 x 29.95 x 19.2 cm ebatlarında
-1,06kg Ağırlık
kitapçı
Ertuğrul MİRZA
karakter’ vardı eserinde. Buğra, Osmancık’ı kurgularken bazı tarihi gerçekleri de görmezden
geliyordu elbet. Mesela Şeyh Edebali’nin kızı
Malhun Hatun’a aşık olması ve onun şahsında
karakterindeki ilerlemenin başlamasının anlatılması için esere böyle bir aşk hikayesi dahil edilmiştir. Halbuki, gerçekte Malhun, ( Mal Hatun )
Osman Bey’in ikinci eşidir.
Romandaki o muhteşem örgüye ne kadar da aykırı bir durum ama gerçek böyle. Yine
bugün siyasetçisinden edebiyatçısına kadar hemen herkesin bildiği o meşhur, Şeyh Edebali’nin
Osman Bey’e Nasihati’ni ne yapacaksınız? Çünkü gerçekte böyle bir metin yoktur; belki böyle
bir felsefesi vardır Şeyh’in ama dediğim gibi,
metin yoktur. Bu rahmetli Buğra’nın eserle paralel olarak kurguladığı bir şeydir ve hakikaten
harikadır.
Bütün bunları yazmaktaki muradım, Türk
edebiyatının önemli kalemlerinden birisi olan Peyami Safa’nın tek tarihi romanı ‘Attila’ hakkında
bir şeyler demek için.
Peyami Safa'nın
Attila'sı Dirildi!
Tarihi roman mefhumu üzerine çok fazla
şey söylenebilir. Türk edebiyatında da bu türün
başarılı örnekleri olduğu gibi basit hatta saçmalamış örneklerine de rastlayabiliyoruz. Tarihin bir
inanç alanı olmadığı kesin lakin tarihin bilhassa
bizim ülkemizde, üzerine çok rahat kalem oynatılmayacağı hatta oynatılmaması gerektiği de
ortada. Nihayetinde konusunu tarihten alan bir
hikâye anlatacaksanız ve gerçek şahsiyetlerin
isimlerini de kullanacaksanız eğer dikkatli olmak
esas sorumluluğunuz olacaktır.
Bence tarihi romanın en güzel örneklerinden birisi Tarık Buğra’nın Osmancık’ıdır. Osman’dan Kara Osman’a oradan da
Osmancık’a ve Osman Bey’e uzanan çizgi sadece zaman dilimindeki hadiseler olarak değil
bir ruh hali değişimi olarak da çok iyi verilmişti. Tam da eserin alt başlığında dediği gibiydi
yazarın; ‘Cihan Devlet’ini kuran irade, şuur ve
Ben Attila adını ilk duyduğumda ortaokul
birinci sınıfta idim. Avrupa Hunları’nın hakanı
olduğunu ve barbar kavimleri sürerek Roma’ya
kadar girdiğini biliyordum. Bir de ‘gerdek gecesinde burun kanamasından öldüğünü!’ Sonrasında epeyce bilgi sahibi olduysak da elbette
bunların çoğu tevatürlere dayalı verilerdi.
Attila, ilk defa 1940’larda neşredilmişti.
Bundan önceki son baskısı ise 1977’te yine Ötüken tarafından gerçekleştirilmişti. Aradan tam 33
yıl geçtikten sonra Attila yeni nesil ile tekrar buluşmuş oldu.
Romanın giriş kısmında Safa, eserle ilgili
bilgiler veriyor. Eseri yazarken farklı kaynaklara müracaat ettiğini ifade ediyor. Bunlardan bir
bölümü Attila’yı kanlı bir diktatör, bir barbar olarak gösterirken bazı kaynaklar ise onun insancıl
tarafından dem vurmaktadır. Safa, milliyetçi bir
bakış açısına sahip olmasının da tesiriyle Attila’yı
sahiplenmiş ve onu “kahraman bir Türk cihangiri; bir Türk başbuğu” olarak tasvir etmiştir.
Peyami Safa, gerçekten çok kuvvetli bir
kaleme sahip. Tek tarihi romanında da bunu
gösterebiliyor. Dil, dönemin Türkçesine uygun,
yeni nesil için zorlayıcı olabileceği düşünülerek
kitabın sonuna ( ne kadar acı aslında ) bir sözlük konulmuş. Roman oldukça akıcı ve merak
62
uyandırıcı bir tarzda gidiyor. Attila’ya suikast tertip etmek maksadıyla Hun ülkesine giden Roma
heyetinin gözüyle başlayan olaylar daha sonra
Attila’nın ve çevresindeki kadınların penceresinden anlatılıyor.
Bence çocukluk yıllarından başlatmayıp,
en zirvede olduğu dönemi anlatması doğru bir
yaklaşım olmuş. Safa’nın bazı eserlerinde başarıyla portresi çizilen ‘fettan, güzel ve muhteris kadın’ tiplemesi burada Onoria’da kendini bulmuş.
Onoria, Attila’nın aşklarından birisi ve güzelliğiyle meşhur bir Roma prensesi. Yalnız aralarındaki
aşk son derece samimi ve yalın iki insanın tutkusunu barındırıyor. Öyle ki, Onoria, Attila’nın aşkı
için her türlü riski göze alıyor ve yeniden onun
sarayına dönmeyi başarıyor.
Romanın son bölümlerinde peyda olan
İldiko karakteri de yine ‘fettan, güzel kadın’ prototipine buna uygun ama kendi etkisinden çok
Attila’nın o an ki ruh hali ve zaafı onu tesirli hale
getiriyor sanki. Nitekim roman boyunca ölümüne sebep olacak evliliğin Onoria ile olmasını
beklerken bir anda İldiko çıkıyor ortaya ve hayatı gibi ölümü hatta ölüm sebebi de tartışmalı
olan Attila’yı zehirli bir iğne ile öldürüyor. Böylece
Katolik Roma için “Tanrının Kırbacı” olan Attila
sorunu bertaraf edilmiş oluyor.
Peyami Safa, büyük atalarımızdan birisi
olarak gördüğü Attila’yı tarihçilerin izini sürerek
anlatmaya çalışmış ve onu klasik bir barbar gibi
göstermeye çalışan Roma kaynakları kadar
daha objektif olan ve Hun Medeniyetinden söz
eden Germen kaynaklarını da taramıştır. Macarların ve Türklerin müşterek tarihi şahsiyetlerinden olan Attila ile ilgili başarılı bir roman olduğu
kanısındayım.
Yalnız çok bariz bir hata var –ki Safa bunu
nasıl gözden kaçırmış bilemiyorum- bir Hun geleneğini anlatırken roman kahramanlarını konuşturuyor ve henüz 5. asırda olunmasına rağmen
yaklaşık 6 asır sonra gelecek olan Moğol İmparatorluğu ve Cengiz Han’dan örnek veriliyor.
Özetle, Attila ile ilgili tarihi bilgi ve söylentileri ışığında okunası bir eser çıkmış ortaya. Elbette bir Yalnızız değil ama yine de istese bile
kötü yazamayacak olan Peyami Safa’ya ait.
Mehmet YILMAZ
film... müzik... kitap... sergi...
Okula Renk
Katacak Ürünler
Yaz aylarının sona erip okulların
açılmasına kısa bir sürenin kaldığı şu
günlerde D&R’da okula dönüş heyecanı başladı.
Çocuklarını yeni eğitim yılına hazırlamak isteyen veya ilk kez bu heyecanı yaşayacak olan aileler için D&R
Mağazaları, birbirinden renkli kırtasiye ve okul araç-gereçleri sunuyor.
Okul çantasından cetvele, defterden
kaleme, silgi ve kalemtraştan kalem
kutusuna kadar her türlü kırtasiye
malzemesini Cars, Bakugan, Ben 10,
Hello Kitty, Winx, Sponge Bob, Eastpak, Le Color, Scrikks, Faber Castel
ve daha birçok marka seçenekleri
ile çocuklarla buluşturan D&R; Ayrıca Avrupa’nın en büyük ve en ünlü
kırtasiye üreticisi ve lider markası
CLAİREFONTAİNE’i de Türkiye’de
sadece D&R mağazalarında tüketici
ile buluşturmaya devam ediyor.
Türkiye genelinde 21 ilde 107
mağazası bulunan D&R’larda tüm
alışverişler Maximum Card’a 12 taksit
imkanı ile sunuluyor.
D&R En Çok Satan (Kitaplar)
İskender / Elif Şafak
S*ktir Et / John C. Parkin
Aklından Bir Sayı / Tut John Verdon
Aşkın Gözyaşları / Sinan Yağmur
Bir Gün / David Nicholls
Serenad / Zülfü Livaneli
Klon Kevin / Guilfoile
Sonsuza Kadar / Susanna Tamaro
Aşkın Gözyaşları 2 / Sinan Yağmur
Evrenden Torpilim Var / Aykut Oğut
D&R En Çok Satan (Fimler)
İncir Reçeli / Sezai Paracıkoğlu
The King’s Speech - Zoraki Kral / Geoffrey Rush
Rango / Johnny Depp
Kaybedenler Kulübü / Nejat İşler
Bifo & Cmylmz / Cem Yilmaz
Cars - Arabalar / John Lasseter
Aşk Tesadüfleri Sever / Mehmet Günsür
Limitless - Limit Yok / Robert De Niro
No Strings Attached - Bağlanmak Yok / Natalie Portman
Ya Sonra / Özcan Deniz
D&R En Çok Satan (Albümler)
Farkın Bu / Ajda Pekkan
Öptüm / Sezen Aksu
130 Bpm Allegro / Ozan Doğulu
Aranjman 2011 / Candan Erçetin
Pop 100 / Çeşitli Sanatçılar
Arabesque II / Işın Karaca
Diğer Masallar / Model
Adımı Kalbine Yaz / Tarkan
Seyyah / Sibel Can
Konuşmadığımız Şeyler Var / Sıla
64
vizyondaki filmler...
BAŞKA BİR YERDE AŞK
Tür: Dram, Komedi
KIYAMET GECESİ
Tür: Gerilim, Gizem, Korku
Yönetmen: Brad Anderson
Senaryo: Anthony Jaswinski
Oyuncular: Hayden Christensen, Thandie Newton, John Leguizamo, Jordan Trovillion,
Larry Fessenden, Arthur Cartwright, Shawntay Dalon, Adam Defilippi, Benjamin Brennan,
Christina Benjamin, Courtney Benjamin, Dave
Kilgore, Dennis Budziszewski, Jacob Latimore,
Jacqueline Forton, Jennifer Lynn Bryant, Kyle
Clarington, Neal Huff, P.j. Edwards, Pamela
Croydon, Ron Causey, Shana Schultz, Taylor
Groothuis, Will Clarke
Yönetmen: Sofia Coppola
Senaryo: Sofia Coppola
Oyuncular: Benicio Del Toro, Michelle
Monaghan, Elle Fanning, Laura Ramsey, Stephen Dorff, Robert Schwartzman, Laura Chiatti,
Chris Pontius, Christina Blevins, Caitlin Keats,
Jennifer Sky, Libby Mintz, Julia Melim, Alexandra
Williams, Becky O\’donohue, Brooke Bickford,
C.c. Sheffield, Jo Champa, Karissa Shannon,
Katie Nehra, Kristina Shannon, Lauren Hastings,
Rachael Riegert, Randa Walker, Stephanie Ellis,
Susanna Musotto, Yeena Fisher
Üç film çekmesine rağmen yaşayan en
yetenekli kadın yönetmenlerden biri sıfatını kazanan Sophia Coppola dördüncü filmi Somewhere ile bağımsız cephede heyecan uyandırıyor.
Karanlıkta geride sadece kıyafetleri kalarak kaybolan insanların olduğu bir ortamda bir
grup 7.caddedeki barda toplanır ve belkide dünyada kalan son insanlar olduklarını düşünerek
korku içinde bir maceraya başlarlar.
ŞEYTANI GÖRDÜM
Tür: Aksiyon, Dram, Gerilim, Korku, Suç
Yönetmen: Ji-woon Kim
Senaryo: Park Hoon-jeong-ı
Oyuncular: Byung-hun Lee, Min-sik Choi,
Bo-ra Nam, Byeong-hee Yun, Chae-yeong Yun,
chun ho jin, Gook-hwan Jeon, Ho-jin Jeon, ınseo Kim, Jun-hyeok Lee, Myeong-su Choi, Sanha Oh, Song-yi Han, Yun-seo Kim.
Zevk için öldüren bir psikopatla bir gizli ajan arasındaki kedi-fare oyununu izleyen bir
intikam filmi. Şeytani zekâsıyla dehşetengiz cinayetler işleyen, kurbanları arasında çocuklar
bile bulunan seri katil Kyung-chul’u polis bir türlü
yakalayamaz.
Ancak, emekli bir polisin kızı öldürüldüğünde, kızın nişanlısı, gizli ajan Dae-hoon, katili
kendi bulup cezalandırmaya karar verir. İntikamı
kanlı olacaktır, bir canavara dönüşse bile.
66
vizyondaki filmler
ÇINAR AĞACI
KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ
(KÖTÜLERE KARŞI)
Tür: Aile, Dram, Komedi
Yönetmen: Handan İpekçi
Senaryo: Handan İpekçi
Oyuncular: Nejat İşler, Nurgül Yeşilçay,
Settar Tanrıöğen, Hüseyin Avni Danyal, Ragıp
Savaş, Suzan Aksoy, Ebru Özkan, Celile Toyon,
Erol Keskin, Jülide Kural, Deniz Deha Lostar.
Dört çocuk, torunlar, iki ayda bir evden
eve taşınan çiçekler, plaklar, bir sandık ve gramafon. Ve iki ayda bir buluşulan Çınar Ağacı!
Emekli öğretmen Adviye Hanım’ın biraz muzip,
biraz huysuz kişiliği çocuklarına hayatı zorlaştırıyor görünse de torunu Barış’ın hayatındaki en
anlamlı şey “anneannesi”dir.
Bir tek Barış, anneanneye kavuşulacak
Çınar Ağacı buluşmalarını ve sıranın onların evine gelmesini iple çekmektedir!
Tür: 3 Boyutlu, Animasyon, Çizgi
BEASTLY
Tür: Fantastik - Korku - Romantik
Yönetmen: Daniel Barnz
Senaryo: Daniel Barnz
Oyuncular: Vanessa Hudgens, Neil Patrick Harris, Mary-kate Olsen, Alex Pettyfer, Peter Krause, Erik Knudsen, Lisa Gay Hamilton,
Dakota Johnson, David Francis, Gio Perez,
Jonathan Dubsky, Justin Bradley, Karl Graboshas, Miguel Mendoza, Roc LaFortune
Son derece kibirli, ukala ve kendini beğenmiş bir çocuk olan Kyle’ın havası, Kendra ile
yolunun kesişmesiyle sona erecektir. Aslında
kimsenin bilmediği bir cadı olan Kendra, Kyle’ın
etrafındaki herkesi küçümsemesi sonucu ona
bir ders vermek ister ve onu, vücudunun her
yerinde korkunç izler olan bir yaratığa dönüştürür...
68
Yönetmen: Mike Disa
Senaryo: Cory Edwards, Mike Disa, Tony
Leech, Todd Edwards.
Seslendirenler: Hayden Panettiere, Joan
Cusack, Glenn Close, Bill Hader, Brad Garrett,
Amy Poehler, Martin Short, Andy Dick, David
Ogden Stiers, Tommy Chong, David Alan Grier,
Patrick Warburton.
Unutulmaz klasik Kırmızı Başlıklı Kız’ı bilmeyen yoktur. Büyükannesine yemek götürmek
için ormanın içinde giderken kötü kalpli kurtla
karşılan küçük kız onun oyunlarına kanar ve eve
geldiğinde büyükannesinin kılığına girmiş kurtla
“Senin gözlerin neden bu kadar büyük?” diye
başlayan o çok bildik konuşmaları yapar. Ama
bu son model masalda işler tamamen değişiyor.